Vakitsiz Fukaralıktaki Sevgi-li

semihaybars

Elite Üye
Elite Üye
Katılım
27 Haz 2006
Mesajlar
28,888
Beğeni puanı
1
Puanları
38
Cinsiyet:
erkek
Nerden:
ankara
En iyiyi ya da aynısını aramanın karşılığında sert bir kapı tadında zamanın şamarı belirir yüzde. Nankörlük tanımı verilemeyecek kadar aciz kalınır. İnsan olmanın verdiği bir içgüdüsel arayıştan olsa gerek acıya minnet. Bunca akıl kazanımının sonrasında, en çok akılla aranan akılsızlık, o kısır-ı döngünün içine götüremeyecek kadar akıllıdır, ki sonunda en iyi çıkarım olarak karşılanacak olan da budur.

Uzunluğumun derdi köşesi kadar eski bir zaman. Aylardan sıcak bir kilime sarılan reng-i şenliğin ayı. Hüzünlüğümün kol kolalığının verdiği alışkanlık henüz sıcak. Akşam karanlığına yetiştiren bir karanlık var sonra. Her bir güneşin renginden farklı olması gibi bu karanlık. Sana gelen yolun hiç bitmeyeceği telaşı koynumda…

Kalakalmışken sahnenin ortasında, alıp gökyüzünü yere çalmak isterken, yeryüzüne dönüşün ayaklarına sarılırız da kente bulaştırırız gecelerin küfrünü. Sonunda hep kurulacak olan belkinin kurnazlığında, belki mutluluk diye temenni etmenin, güneş battıktan sonra boşluk olmaksızın ay yerine tekrar güneşi görmeyi istemekte direnmekten öte bir anlamsızlığı vardır. Hepinizin yolculandığı vakitler cebimde, şeker tadında. Uykusuzluğumun minnettarıyım.

Şimdilerde, şimdileri sunmama ağrısını haykırırken, hüzünlerin en kalabalığı ziyarete gelir birazdan. Hoş-beş gönlüm vardı ya bir kere, ki hangi koyna sarılsa, sarılmazdı aslında. Ve acımı bırakamadım ışıklara.

Bu gencecik cehaletimin acılığında öğrendiğim en güzel şey ‘belki’nin anlamı olmadığıdır. Bunun yerine getirdiğim en büyük kötülük de, lanet olası gözlerime yoldan çıkmayı her defasında öğretemediğimdir. Hep aynı, herkes gibi, her şey…

Bir zaman aralığına yakalanmışım hani, boşluk vermek geçmez içimden, ve isterim ki hiç yolculanmayayım o zamandan. Ruhunuzun kovduğu bir sığınakta kalmayı ne kollar sağlar ne de bir ıslık. Bir anlatacağım olmadığına göre, gitmek en iyisi galiba. Bu öyle bir çıkmazın kısırıdır ki, gidince ağlarım, gelince de ağlarım. Koyu yıldızlara diz çökmem için yalvarır pencereler. Söz veririm…

Şamarından nasiplendiğim zamanın bana sunabileceği en güzel kötülük. Ki kanımın her ölçümünde, noksanlığına sebebiyet veren nedenim. Mübarek zamanlara kızıp, savaştığımız şeytanı koynumuza alıp gözlerimi sana sunduğum günü hatırlarsın. Ki aklından çıkmayan en çokluğum sana göre. Sulara akıp gitmek istediğin zamanlardan daha güzel bir şey vardı, hep koynumda kaldı. (…)

‘Keşke’ kelimesini öğrenemedim. Aynalara yalan bakamadığımdan mıdır ? bilmem ama hep kalan olmayı tercih etmenin bir anlamı vardır. Ki ritüellerimin kronolojik sıralaması içerisinde en sevdiğimdir; kendime sunduğum bu biçim ben.

Bak, şurda duran ölümüme ağlamamı anlamsız bulduğun, hani aslında gömmemiz gereken ve senin çöpe attığın ben var. Olmasını en çok istediğin ben. Ve sonrasında getirip çıkarmadın mı bir yerden. Gözlerimizin ilk buluşması hala sıcak koynumda. O benim en büyük mutluluğumdu seninde bildiğin. Büyüttüm bir süre. Geceleri seni yalnız bırakmama kızgınlığına sebebiyet verdim diye ölümümü yine yalnız bir gecede sundun önüme. Ani olmadı bu defa, seyrettim bir süre. Kalmadı gücüm. Öl…Tamamlayacak kadar nefesim kalmadı.

Tarihime bırakmak adına olmasa da başlayışım, hafızamın kenarını yok etmeyi huy edindim. Artık, dönüşler zamanında beni karşılayacak bir şeyimin olmasını istemek bencilliğinde. Beceriksizliğimin suratıma vurulmasından korkmak gibi; en büyük zaafım bu olsa gerek. Oysa, hep aynı, herkes gibi, herşey’in bilmediğini bildiğim en büyük becerimdi. Hep en karanlık zamanda derdin ki gidelim. Öyle bir çorba sıcaklığının içine girerdik ki, hep derdin gidelim diye. Niye gelmezdim bilemedim hiçbir zaman. Niye ? Çorbanın tuzu eksikti, sen derdin. Ben bunu bilirdim de sen umursamazdın.

Her yılın iğde kokusunu içime almak için aynı yere giderim. Hiçbir zaman şikayetlenmedim bundan. İyiyi ve kötüyü ayırt etmenin terbiyesizliğine düşmedim. Sadece GİTTİM. Bu sırrımın , yaşlılığa sunacağı bir katkısı vardır elbet.

Masanın altındaki tahta parçası gibi kahvaltılarımız oldu. Anlatacağım ama, bir de bakıyorum ki yeşillikler içinde yokluğunun karşısındayım. Kaç zaman daha geçti, hep beraber oturduk. Herkesin şaşkınlığına sebebiyet veren bu hallerimi aynalarda görmeyeli çok oldu. Utanıyorum kendimden sevgili. SENİ SEVİYORUM.

Yerli yerinde bulamayacağım, topu topu bu üç harfin yan yana gelemeyeceğini daha kaç süre anlayamayacağımı bilmiyorum. Ki bana mı kalacak her bir bankta oturuş sahnesi. Artık zamana bakıyorum gözlerimle.

Çıkmıyor işte hatırımdan. Sana veda edemeyecek kadar vefasızım ben. Senin hiç bilmediğin, bilemeyeceğin. Yakışmazdı bana evinde konduracağın elbiseler. Ben sana göre değildim sevgili. Sen bana göre değildin. Yolları ardımız sıra koşturduğumuzda, boğazıma takılan sevinç hıçkırıklarını sen çok severdin. Ben de.

Özledim seni sevgili. Sana denecek kadar iyi bırakmadın kendini bana. Öğrendiğimiz hani şu müziğin başı yokmu, sonu gelmiyor bir türlü aklıma. Niye bende bilmiyorum. Ne olur bu defa sorma bana. Yalan değilim ben. Bir kez olsun inan.

Daha anlatabileceğim bir her şeyin kalmadığı yerde, ruhsal görüntü oyunları izlemenin acısını kendime sunmamak adına, seni beklemiyorum durakların hiçbirinde. Yollarına gitmeyeli çok oldu.

Hatırının verdiği kutsallığı ziyarete çıkmanın verdiği bedeli ödeme yemini adına,
Yollarına gidiyorum ara sıra. Sana vermem gereken hep bir şeyleri bulurum diye. Bana bir daha kızma diye.

Asılmazdım boynumdan. Sen bu kadar iyi değildin. Bir sabah pencerende belirirdim, ordan kovardın. Gece gelirdim, ben kendimi kovardım. Aslında yaşam denilen şu uğursuz bir kere getirmedi bizi yan yana. Biz her yan yana gelişimizde buna ağlardık ya. Seni orda bırakırdım, ben yine ağlardım. Beni çok ağlattın sevgili...

Bir gün kapın çaldığında, gelenin ben olacağı imkansızlığının haykırışı kulağımda;
Çaydanlığın altı sıcak.. Bir çay daha…

GELİYOR-um.
 
Üst Alt