- Katılım
- 11 Haz 2005
- Mesajlar
- 3,472
- Beğeni puanı
- 0
- Puanları
- 36
- Cinsiyet:
- bayan
- Nerden:
- secilmemis
Makine de sıcak bir dokunuş bekliyordu
Bu teknolojik gelişmenin hızı korkunç. Şimdi her şey makine oldu. Bazı yerlere girerken artık kimlik göstermeye de gerek yok. "Bu fotoğrafı çektirirken saçlarım uzundu, bıyığım vardı. Bu bıyıksız halim. Hadi be kardeşim, bu benim işte. Bırakın geçeyim" türünden sızlanmalara da...
Şimdi sizi tanıyacak makineler var. "Ben adamı gözünden tanırım" ya da "Gözü olmazsa parmağı da olur" diyen türden makinelerden. İşte bu makinelerden Acarkent'teki Collesium denen spor tesisinde de var. Hani şu meşhur Acarkent. Çevre ve Orman Bakanı'mızın seçim öncesi fark ettiği, devlet ormanları turizm dümeni ile diye iyi edilirken, ne hikmetse gözünü diktiği, özel orman statüsündeki Acarkent'te.
Kapıdan içeri girerken makineye şifremi girdim. Makine "Parmağınızı koyun" dedi. Parmak izi okuyan yere koydum. Makine tanımadı, "Bir daha deneyin" dedi. Denedim olmadı. Girişteki görevli çocuklar atıldılar. "Soğuktan geldiniz. Parmağınızı ısıtın, yeniden deneyin" Ben de parmağımı ohluyarak, nefesimle ısıtmaya başladım. Uzaktan beni gören düdük çalıyorum sanabilirdi. Bir yandan da parmağıma "Açıl susam açıl" demeyi öğretiyordum. Parmağım ısındı. Ona gösterdiğim bu ilgiyi merak ede dursun, kendisini "Sanırım tanışıyorsunuz" diyerek alete yerleştirdim. Bir yandan da "Açıl susam açıl" demeyi de ihmal etmiyordum. Ve birden makinenin ekranında o sıcak mesaj göründü; makine parmağımı tanıdı. Gençler gülen gözler ve merakla baktılar. "Nasıl, oldu mu?" dediler. Ben de içeri geçerken "Bakın dedim. Makine bile sıcak bir dokunuş bekliyor."
Yürüme bandında düşünüyordum. Acaba Çevre ve Orman Bakanı'mız Bodrum'a gitti mi? Oradaki turizm amaçlı yapılan kaşaneleri gördü mü? Onları da yıktıracak mı? Acaba makinelerin kalbi var mı?
Para bozan makine değildi
Bilirsiniz, büyük alışveriş merkezlerindeki alışveriş arabalarını. Bu arabalar alışveriş merkezlerinin park yerlerinde gelişi güzel terk edilmiş olarak bulunurdu. Aziz halkım bu arabaları da otomobillerini park eder gibi hemen arabalarının yanına bırakıp giderlerdi. Bir bakardınız, size doğru gelen sürücüsüz bir alışveriş arabası. Birçok alışveriş merkezinde artık bu sahneler, o güzel(!) heyecanlar kayboldu. Çünkü bir sistem geldi. Belki görmüşsünüzdür. Arabalar bir özel mekanizma ile birbirine bağlı. Bir YTL madeni parayı bu mekanizmaya koyunca alacağınız arabayı sürüden ayırıyorsunuz. Arabayı geri bırakıp bu sürüye bağlayınca da paranızı geri alıyorsunuz. Çok iyi düşünülmüş, nefis bir sistem.
Yalnız yukarıdaki sistemin çalışması için 1 YTL madeni paraya ihtiyacınız var. Şimdi size sorsam cebinizde madeni 1 liralık var mı diye, bilmiyebilirsiniz. Çünkü şu an ben de bilmiyorum. Ama o alışveriş arabasını almaya gittiğinizde, böyle bir paranın bütün ceplerinizde de olmadığını hemen anlıyorsunuz. Bana da öyle oldu. Bozuk param yoktu. Gidip kasadan bozduracaktım. "5 veya daha az" mal satışının yapıldığı kasayı seçecektim. "Ben alışveriş yapmayacağım, sadece para bozduracağım" diyecektim. Bazıları ters ters bakacaktı. Ben en iyisi sıraya girerim diye düşünürken bu araba sürüsünün başında bir genç gördüm. Belinde bir çanta vardı. Baktım millete para bozuyor. Parasını bozduran, parasını bastırıp alışveriş arabasını alıyor. Bir şey dikkatimi çekti. Para bozduran kişiler, para bozan çocuğa makine muamelesi yapıyordu. Parayı uzatıyor, bozuk paraları alıyor, sonra da Las Vegas'taki kollu kumar aletlerine para atan tiryaki kumarbazlar gibi, büyük bir telaş içinde parayı arabaların mekanizmasına sürüyorlardı. Aldıkları arabayla "Allah Allah" nidaları altında batan geminin mallarını almaya koşar gibi tüketime koşuyorlardı. Ve delikanlı otomatik para bozma makinesi gibi, soğukta üşüyen ellerini ohluya ohluya para bozmaya devam ediyordu.
Bu mekanik ilişkiyi bozmak istedim. Paramı görevliye uzattım, gülerek "Bozar mısın benim paramı da delikanlı?" dedim. Delikanlının gözleri güldü. "Neden olmasın!"1 der gibi hemen bozdu. Sonra devam ettim. "Sen bilirsin bu arabaların iyisini. Hangisi iyidir?" diye takılmak istedim. Hiç beklemediğim bir şey oldu. Genç hemen harekete geçti. Sıra sıra duran arabaları yoklamaya başladı. Karpuz sergisinden karpuz seçtiriyorum gibi hissettim kendimi. Delikanlı sonunda birisini seçti. Büyük bir ciddiyet içinde bana arabayı uzattı. "Bunu alın" dedi. "Bu iyi"... Kendisine teşekkür ederek ayrıldım. Gerçekten de rahat ettim. Alışveriş süresince araba hep sürmek istediğim yöne gitti. "Sen meyve tarafına sürmek istiyorsun, ama ben bu şekerleme kısmında kalacağım" der gibi bana ters davranmadı.
Bir yorum
Teknolojinin egemen olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Her yer makine. Ama bu dünyada hâlâ biz insanlar varız. Bu teknoloji harmanında insanlığımızı unutmamamız gerek. Bakınız, makine bile parmak izini okurken bir sıcaklık bekliyor. Çevremizde belki çok basit işleri yapan kişiler de var. Onlara bir makine gibi davranmamak gerekir. Onlardan bir tatlı gülüşü, bir sözü esirgememeliyiz. İnsan olduklarını hissettirmeliyiz. İnsan gibi davranınız, showa, çalıma gerek yok. Hem siz bakan da değilsiniz.
alıntıdır..
Bu teknolojik gelişmenin hızı korkunç. Şimdi her şey makine oldu. Bazı yerlere girerken artık kimlik göstermeye de gerek yok. "Bu fotoğrafı çektirirken saçlarım uzundu, bıyığım vardı. Bu bıyıksız halim. Hadi be kardeşim, bu benim işte. Bırakın geçeyim" türünden sızlanmalara da...
Şimdi sizi tanıyacak makineler var. "Ben adamı gözünden tanırım" ya da "Gözü olmazsa parmağı da olur" diyen türden makinelerden. İşte bu makinelerden Acarkent'teki Collesium denen spor tesisinde de var. Hani şu meşhur Acarkent. Çevre ve Orman Bakanı'mızın seçim öncesi fark ettiği, devlet ormanları turizm dümeni ile diye iyi edilirken, ne hikmetse gözünü diktiği, özel orman statüsündeki Acarkent'te.
Kapıdan içeri girerken makineye şifremi girdim. Makine "Parmağınızı koyun" dedi. Parmak izi okuyan yere koydum. Makine tanımadı, "Bir daha deneyin" dedi. Denedim olmadı. Girişteki görevli çocuklar atıldılar. "Soğuktan geldiniz. Parmağınızı ısıtın, yeniden deneyin" Ben de parmağımı ohluyarak, nefesimle ısıtmaya başladım. Uzaktan beni gören düdük çalıyorum sanabilirdi. Bir yandan da parmağıma "Açıl susam açıl" demeyi öğretiyordum. Parmağım ısındı. Ona gösterdiğim bu ilgiyi merak ede dursun, kendisini "Sanırım tanışıyorsunuz" diyerek alete yerleştirdim. Bir yandan da "Açıl susam açıl" demeyi de ihmal etmiyordum. Ve birden makinenin ekranında o sıcak mesaj göründü; makine parmağımı tanıdı. Gençler gülen gözler ve merakla baktılar. "Nasıl, oldu mu?" dediler. Ben de içeri geçerken "Bakın dedim. Makine bile sıcak bir dokunuş bekliyor."
Yürüme bandında düşünüyordum. Acaba Çevre ve Orman Bakanı'mız Bodrum'a gitti mi? Oradaki turizm amaçlı yapılan kaşaneleri gördü mü? Onları da yıktıracak mı? Acaba makinelerin kalbi var mı?
Para bozan makine değildi
Bilirsiniz, büyük alışveriş merkezlerindeki alışveriş arabalarını. Bu arabalar alışveriş merkezlerinin park yerlerinde gelişi güzel terk edilmiş olarak bulunurdu. Aziz halkım bu arabaları da otomobillerini park eder gibi hemen arabalarının yanına bırakıp giderlerdi. Bir bakardınız, size doğru gelen sürücüsüz bir alışveriş arabası. Birçok alışveriş merkezinde artık bu sahneler, o güzel(!) heyecanlar kayboldu. Çünkü bir sistem geldi. Belki görmüşsünüzdür. Arabalar bir özel mekanizma ile birbirine bağlı. Bir YTL madeni parayı bu mekanizmaya koyunca alacağınız arabayı sürüden ayırıyorsunuz. Arabayı geri bırakıp bu sürüye bağlayınca da paranızı geri alıyorsunuz. Çok iyi düşünülmüş, nefis bir sistem.
Yalnız yukarıdaki sistemin çalışması için 1 YTL madeni paraya ihtiyacınız var. Şimdi size sorsam cebinizde madeni 1 liralık var mı diye, bilmiyebilirsiniz. Çünkü şu an ben de bilmiyorum. Ama o alışveriş arabasını almaya gittiğinizde, böyle bir paranın bütün ceplerinizde de olmadığını hemen anlıyorsunuz. Bana da öyle oldu. Bozuk param yoktu. Gidip kasadan bozduracaktım. "5 veya daha az" mal satışının yapıldığı kasayı seçecektim. "Ben alışveriş yapmayacağım, sadece para bozduracağım" diyecektim. Bazıları ters ters bakacaktı. Ben en iyisi sıraya girerim diye düşünürken bu araba sürüsünün başında bir genç gördüm. Belinde bir çanta vardı. Baktım millete para bozuyor. Parasını bozduran, parasını bastırıp alışveriş arabasını alıyor. Bir şey dikkatimi çekti. Para bozduran kişiler, para bozan çocuğa makine muamelesi yapıyordu. Parayı uzatıyor, bozuk paraları alıyor, sonra da Las Vegas'taki kollu kumar aletlerine para atan tiryaki kumarbazlar gibi, büyük bir telaş içinde parayı arabaların mekanizmasına sürüyorlardı. Aldıkları arabayla "Allah Allah" nidaları altında batan geminin mallarını almaya koşar gibi tüketime koşuyorlardı. Ve delikanlı otomatik para bozma makinesi gibi, soğukta üşüyen ellerini ohluya ohluya para bozmaya devam ediyordu.
Bu mekanik ilişkiyi bozmak istedim. Paramı görevliye uzattım, gülerek "Bozar mısın benim paramı da delikanlı?" dedim. Delikanlının gözleri güldü. "Neden olmasın!"1 der gibi hemen bozdu. Sonra devam ettim. "Sen bilirsin bu arabaların iyisini. Hangisi iyidir?" diye takılmak istedim. Hiç beklemediğim bir şey oldu. Genç hemen harekete geçti. Sıra sıra duran arabaları yoklamaya başladı. Karpuz sergisinden karpuz seçtiriyorum gibi hissettim kendimi. Delikanlı sonunda birisini seçti. Büyük bir ciddiyet içinde bana arabayı uzattı. "Bunu alın" dedi. "Bu iyi"... Kendisine teşekkür ederek ayrıldım. Gerçekten de rahat ettim. Alışveriş süresince araba hep sürmek istediğim yöne gitti. "Sen meyve tarafına sürmek istiyorsun, ama ben bu şekerleme kısmında kalacağım" der gibi bana ters davranmadı.
Bir yorum
Teknolojinin egemen olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Her yer makine. Ama bu dünyada hâlâ biz insanlar varız. Bu teknoloji harmanında insanlığımızı unutmamamız gerek. Bakınız, makine bile parmak izini okurken bir sıcaklık bekliyor. Çevremizde belki çok basit işleri yapan kişiler de var. Onlara bir makine gibi davranmamak gerekir. Onlardan bir tatlı gülüşü, bir sözü esirgememeliyiz. İnsan olduklarını hissettirmeliyiz. İnsan gibi davranınız, showa, çalıma gerek yok. Hem siz bakan da değilsiniz.
alıntıdır..