- Katılım
- 3 Haz 2010
- Mesajlar
- 1,350
- Beğeni puanı
- 0
- Puanları
- 36
- Cinsiyet:
- erkek
- Nerden:
- samsun
Bu soruyu meşrutiyetin ilanından sonra doğu aşiretlerini aydınlatmaya gittiğinde Bediüzzamana sormuşlar. Münazarat isimli eserde aktarıldığına göre, Bediüzzaman hayır diye verdiği cevabını iki temel gerekçeye dayandırmış.
Birincisi, hakaret manasına geldiği için manevi eziyettir. Adalet-i ilahiye Müslümanın başkasına eziyet etmesine müsaade etmez.
İkincisi, Kâfirin iki manası vardır: Birisi ve en mütebadiri (yaygın olanı) dinsiz ve münkir-i Sâni (Allahı inkar eden) demektir. Şu mana ile ehl-i kitaba ıtlak etmeye (söylemeye) hakkımız yoktur. İkincisi: Peygamberimizi ve İslamiyeti münkir (inkar eden) demektir. Şu mana ile onlara ıtlak etmek (söylemek) hakkımızdır. Onlar dahi razıdırlar. Lâkin örfen (geleneksel olarak) evvelki mananın tebâdüründen (akla gelmesinden), bir kelime-i tahkir (hakaret kelimesi) ve eziyet olmuştur. (1)
Üzülerek ifade etmeliyim ki, bir kısım insanlar, kafir lafzındaki hakareti bile az bulduğu için, ehl-i kitaba gavur demeyi tercih ediyor. Yakın zamanda Türkiyeden çok kıymetli bir misafirim gelmişti. Beraber bulunduğumuz şehirdeki tarihi yerleri geziyorduk. Misafirim, Hıristiyan birini gördüğünde, gâvur lafzını ağzından eksik etmiyordu. Birkaç defa benzer sözleri duyunca, dayanamayıp şöyle dedim: Siz her gün akşama kadar gâvur deseniz bile, size hiç bir sevap yazılmaz. Sevap kazandıran mübarek zikirler arasında gâvur lafzı yok. Boşuna vaktinizi zayi etmiş olursunuz. Oysa Müslüman olmayanları gördüğünüzde Allah hidayet versin diye dua ederseniz, hem kendinize hem de onlara iyilik yapmış olursunuz. Ağzınızdan çıkan her dua amel defterinize sevap olarak kaydedilir. Peygamberimizin (a.s.m.) ilk tebliğinden itibaren on üç sene boyunca çok az kişi dışında etrafındaki bütün insanlar, sizin tabirinizle gâvur idi. Peygamberimiz (a.s.m.), onlara gâvur demek yerine, hem sözleriyle, hem de halleriyle onların hidayeti için dua etti. Biz de peygamberane yolu takip etmeliyiz.
Gayr-i müslimlere yönelik kullandığımız kavramları tekrar gözden geçirmeliyiz. Kafir ve münkir gibi kavramlar zamanla anlam kaymasına uğramış. Tanımlayıcı olmak yerine hakaret anlamında kullanılıyor. Oysa Arapçada inkar ve nankör aynı kökten gelir. İkisi de bir şeyi setretmek, üzerini örtmek manasında kullanılır. Kafir ve Münkir, yani inkar eden, Allahın varlığına işaret eden hadsiz delilleri örten demektir. Yani delilleri cehaletle, yanlış gelenekle veya seküler eğitimle örttüğü için göremeyen biri Allahın varlığını kabul etmez, yani inkar eder. Aynı şekilde hadsiz nimetlerin Allahtan geldiğini göremeyen biri de nankörlük eder. Yani nimetlerin kaynağını göremez. Bu sırdandır ki, nimetlerin kıymetini takdir edip şükretmek yerine şikayet edenlere, küfran-ı nimet etme! denir. (2)
Kuran herkesin Ahsen-i takvimde yaratıldığını, Firavun dahi olsa son ana kadar iman edip en yüksek mertebe olan ala-yi illiyyine çıkma ihtimalinin olduğunu bize ders veriyor. O halde bizler de Müslüman olmayanlara karşı aşağılayıcı manada değil, tarif edici manada münkir ve kafir kavramlarını kullanmalıyız. Madem, günümüzde bu kavramlar aşağılayıcı manayı akla getiriyor, onları kullanmayı bütün bütün terk etmeliyiz. Yerlerine Kurani kavram olan ehl-i kitapı ikame etmeliyiz. Seyyid Hüseyin Nasra göre, Osmanlıdan önce ehl-i kitap da inananlar kategorisine dahil ediliyordu. Onlara kafir denilmiyordu. Osmanlı ile birlikte bu gelenek değişti. Müslüman olmayanların hepsi küffar olarak anılmaya başlandı. (3) Kanaatimce, Osmanlıdan devraldığımız bu yanlışı düzeltmeliyiz. Gâvur, zındık gibi aşağılayıcı kavramları terk etmeliyiz. Aksi halde, gayr-i müslimlere karşı önyargımız, onlara hakikati ulaştırmamıza engel teşkil eder.
Ehl-i Kitapla İlişkilerimiz
Aslında Hıristiyanlar ve Yahudiler de bizim gibi aynı Allaha iman edip ibadet etmeye çalışıyorlar. Allahı inkâr etmiyorlar, tariflerinde hata yapıyorlar veya Ona şirk koşuyorlar. İlginçtir, Bediüzzaman birçok İslam aliminin aksine, ehl-i kitaptan birinin, şirki terk ederek la ilahe illallah demekle kurtulabileceğini söylüyor. Bazılarının tenkit ettiği gibi, Bediüzzaman Hz. Muhammede (a.s.m.) iman etmenin gerekmediğini kastederek kelime-i şehadeti değiştirmiyor. Aksine, Peygamberimizi tanıyıp iman etmeyen birinin Allaha da iman edemeyeceğini, etse bile imanının makbul olmayacağını söylüyor. Ancak, Peygamberimizi duymadığından veya doğru bir şekilde tanımadığından dolayı kabul etmeyenlerin durumunun farklı olabileceğini ifade ediyor:
Adem-i kabul (kabulün yokluğuyla) başkadır, kabul-ü adem (yokluğun kabulü) başkadır. Bu çeşit ehl-i cezbe (meczup olanlar) ve ehl-i uzlet (toplumdan kendini soyutlayıp tek başına yaşayanlar) veya işitmeyen veya bilmeyen adamlar, Peygamberi bilmiyorlar veya düşünmüyorlar ki kabul etsinler. O noktada cahil kalıyorlar. Marifet-i İlâhiyeye (Allahı bilme ilmi) karşı yalnız Lâ ilâhe illallah biliyorlar. Bunlar ehl-i necat (kurtuluş ehli) olabilirler.
Fakat Peygamberi işiten ve davasını bilen adamlar onu tasdik etmezse, Cenâb-ı Hakkı tanımaz. Onun hakkında yalnız Lâ ilâhe illâllah kelâmı, sebeb-i necat (kurtuluş sebebi) olan tevhidi ifade edemez. Çünkü o hal, bir derece medar-ı özür (özür sebebi) olan cahilâne adem-i kabul (kabulün yokluğu) değil; belki o kabul-ü ademdir (olmadığının kabulüdür) ve o inkârdır. Mucizâtıyla (mucizeleriyle), âsârıyla (eserleriyle) kâinatın medar-ı fahri (gurur sebebi) ve nev-i beşerin (insanlığın) medar-ı şerefi (şeref kaynağı) olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı inkâr eden adam, elbette hiçbir cihette hiçbir nura mazhar olamaz ve Allahı tanımaz. (4) O halde vazifemiz, Cehennem zebanileri gibi, cehennemlikleri Cehenneme doldurup başında bekçilik yapmak değil, İslamı bilmeyen, Hz. Muhammedi (a.s.m.) doğru bir şekilde tanımayan insanlara, mümkün olan her yolla hakikati ulaştırmaktır.
Bediüzzaman, cehaletinden dolayı, Peygamberimize iman etmeyen, ancak bir tek Allaha inanan Hıristiyanların da kurtulabileceğini söylediği gibi, sahih hadislere dayanarak, dinsizlik cereyanlarına karşı, ehl-i kitapla aynı safta yer almamız gerektiğini de ifade ediyor: Hadis-i sahihle, ahir zamanda İsevîlerin hakikî dindarları ehl-i Kuran ile ittifak edip müşterek (ortak) düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi; şu zamanda dahi ehl-i diyanet (dindarlar) ve ehl-i hakikat (hakikat taraftarları), değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimî ittifak etmek, belki Hıristiyanların hakikî dindar ruhanîleriyle dahi, medar-ı ihtilâf (ayrılık sebebi) noktaları muvakkaten (geçici olarak) medar-ı münakaşa (tartışma konusu) ve niza etmeyerek müşterek düşmanları olan mütecaviz (saldırgan) dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar. ... Biz, değil onlar gibi ehl-i diyanet ve tarikata mensup Müslümanlar, şimdi bu acib zamanda, imanı bulunan ve hatta fırak-ı dâlleden (dalalette olan gruplardan) bile olsa onlarla uğraşmamak ve Allahı tanıyan ve âhireti tasdik eden Hıristiyan bile olsa, onlarla medar-ı niza (tartışmalı) noktaları medar-ı münakaşa etmemeyi, hem bu acib zaman, hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktiza ediyor. şimdi ehl-i iman, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyanın dindar ruhanîleriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilâf (tartışmalı) meseleleri nazara almamak, niza etmemek (tartışmamak) gerektir. Çünkü küfr-ü mutlak (ateizm) hücum ediyor. (5)
Söz konusu ittifak sadece komünizme karşı değil, aynı zamanda sefahate dayalı Batı medeniyetine karşı da geçerlidir. Günümüzde, komünizm tehlikesi büyük ölçüde yok olmasına rağmen, medeniyet-i sefahat (eğlence medeniyeti) bütün dinleri tehdit ediyor. Ehl-i kitapla bu ortak düşmana karşı ittifak etmeye büyük bir ihtiyaç vardır. (6)
1. Bediüzzaman Said Nursî, Münazarat, İfade-i Meram ve Uzunca Bir Mazaret, s. 71.
2. Müslüman olmayan Amerikalı iki öğretim üyesinin yazdığı, gayr-i müslimlere İslamı tanıtmak için hiç çekinmeden tavsiye ettiğim The Vision of İslam (İslamın Vizyonu) isimli kitapta küfr kavramı unbelief (inançsızlık) veya infidelity (dinden çıkmak) yerine ungrateful (şükürsüzlük) veya truthconcealing (hakikati örtmek) olarak İngilizceye çevrilmiştir. Schiko Murata ve William Chitteckin yazdığı bu kitap aynı zamanda birçok Amerikan üniversitesinde ders kitabı olarak kullanılıyor.
3. Seyyid Hüseyin Nasr, The Heart of Islam, HarperCollins, 2002, s.44.
4. Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, 26. Mektup, 4. Mebhas, Beşinci Mesele.
5. Bediüzzaman Said Nursî, Mektup No:151, Emirdağ Lahikası.
6. Köprü dergisinin Kış 2003 sayısından çıkan Medeniyet-i Sefahat ve Medeniyet-i Faziletin Mukayesesi başlıklı makalemizde ehl-i kitapla neden ittifak etmeye muhtaç olduğumuzu etraflıca tartıştık. Arzu edenler, www.koprudergisi.com adresinden söz konusu makaleyi okuyabilir.
Kaynak
Birincisi, hakaret manasına geldiği için manevi eziyettir. Adalet-i ilahiye Müslümanın başkasına eziyet etmesine müsaade etmez.
İkincisi, Kâfirin iki manası vardır: Birisi ve en mütebadiri (yaygın olanı) dinsiz ve münkir-i Sâni (Allahı inkar eden) demektir. Şu mana ile ehl-i kitaba ıtlak etmeye (söylemeye) hakkımız yoktur. İkincisi: Peygamberimizi ve İslamiyeti münkir (inkar eden) demektir. Şu mana ile onlara ıtlak etmek (söylemek) hakkımızdır. Onlar dahi razıdırlar. Lâkin örfen (geleneksel olarak) evvelki mananın tebâdüründen (akla gelmesinden), bir kelime-i tahkir (hakaret kelimesi) ve eziyet olmuştur. (1)
Üzülerek ifade etmeliyim ki, bir kısım insanlar, kafir lafzındaki hakareti bile az bulduğu için, ehl-i kitaba gavur demeyi tercih ediyor. Yakın zamanda Türkiyeden çok kıymetli bir misafirim gelmişti. Beraber bulunduğumuz şehirdeki tarihi yerleri geziyorduk. Misafirim, Hıristiyan birini gördüğünde, gâvur lafzını ağzından eksik etmiyordu. Birkaç defa benzer sözleri duyunca, dayanamayıp şöyle dedim: Siz her gün akşama kadar gâvur deseniz bile, size hiç bir sevap yazılmaz. Sevap kazandıran mübarek zikirler arasında gâvur lafzı yok. Boşuna vaktinizi zayi etmiş olursunuz. Oysa Müslüman olmayanları gördüğünüzde Allah hidayet versin diye dua ederseniz, hem kendinize hem de onlara iyilik yapmış olursunuz. Ağzınızdan çıkan her dua amel defterinize sevap olarak kaydedilir. Peygamberimizin (a.s.m.) ilk tebliğinden itibaren on üç sene boyunca çok az kişi dışında etrafındaki bütün insanlar, sizin tabirinizle gâvur idi. Peygamberimiz (a.s.m.), onlara gâvur demek yerine, hem sözleriyle, hem de halleriyle onların hidayeti için dua etti. Biz de peygamberane yolu takip etmeliyiz.
Gayr-i müslimlere yönelik kullandığımız kavramları tekrar gözden geçirmeliyiz. Kafir ve münkir gibi kavramlar zamanla anlam kaymasına uğramış. Tanımlayıcı olmak yerine hakaret anlamında kullanılıyor. Oysa Arapçada inkar ve nankör aynı kökten gelir. İkisi de bir şeyi setretmek, üzerini örtmek manasında kullanılır. Kafir ve Münkir, yani inkar eden, Allahın varlığına işaret eden hadsiz delilleri örten demektir. Yani delilleri cehaletle, yanlış gelenekle veya seküler eğitimle örttüğü için göremeyen biri Allahın varlığını kabul etmez, yani inkar eder. Aynı şekilde hadsiz nimetlerin Allahtan geldiğini göremeyen biri de nankörlük eder. Yani nimetlerin kaynağını göremez. Bu sırdandır ki, nimetlerin kıymetini takdir edip şükretmek yerine şikayet edenlere, küfran-ı nimet etme! denir. (2)
Kuran herkesin Ahsen-i takvimde yaratıldığını, Firavun dahi olsa son ana kadar iman edip en yüksek mertebe olan ala-yi illiyyine çıkma ihtimalinin olduğunu bize ders veriyor. O halde bizler de Müslüman olmayanlara karşı aşağılayıcı manada değil, tarif edici manada münkir ve kafir kavramlarını kullanmalıyız. Madem, günümüzde bu kavramlar aşağılayıcı manayı akla getiriyor, onları kullanmayı bütün bütün terk etmeliyiz. Yerlerine Kurani kavram olan ehl-i kitapı ikame etmeliyiz. Seyyid Hüseyin Nasra göre, Osmanlıdan önce ehl-i kitap da inananlar kategorisine dahil ediliyordu. Onlara kafir denilmiyordu. Osmanlı ile birlikte bu gelenek değişti. Müslüman olmayanların hepsi küffar olarak anılmaya başlandı. (3) Kanaatimce, Osmanlıdan devraldığımız bu yanlışı düzeltmeliyiz. Gâvur, zındık gibi aşağılayıcı kavramları terk etmeliyiz. Aksi halde, gayr-i müslimlere karşı önyargımız, onlara hakikati ulaştırmamıza engel teşkil eder.
Ehl-i Kitapla İlişkilerimiz
Aslında Hıristiyanlar ve Yahudiler de bizim gibi aynı Allaha iman edip ibadet etmeye çalışıyorlar. Allahı inkâr etmiyorlar, tariflerinde hata yapıyorlar veya Ona şirk koşuyorlar. İlginçtir, Bediüzzaman birçok İslam aliminin aksine, ehl-i kitaptan birinin, şirki terk ederek la ilahe illallah demekle kurtulabileceğini söylüyor. Bazılarının tenkit ettiği gibi, Bediüzzaman Hz. Muhammede (a.s.m.) iman etmenin gerekmediğini kastederek kelime-i şehadeti değiştirmiyor. Aksine, Peygamberimizi tanıyıp iman etmeyen birinin Allaha da iman edemeyeceğini, etse bile imanının makbul olmayacağını söylüyor. Ancak, Peygamberimizi duymadığından veya doğru bir şekilde tanımadığından dolayı kabul etmeyenlerin durumunun farklı olabileceğini ifade ediyor:
Adem-i kabul (kabulün yokluğuyla) başkadır, kabul-ü adem (yokluğun kabulü) başkadır. Bu çeşit ehl-i cezbe (meczup olanlar) ve ehl-i uzlet (toplumdan kendini soyutlayıp tek başına yaşayanlar) veya işitmeyen veya bilmeyen adamlar, Peygamberi bilmiyorlar veya düşünmüyorlar ki kabul etsinler. O noktada cahil kalıyorlar. Marifet-i İlâhiyeye (Allahı bilme ilmi) karşı yalnız Lâ ilâhe illallah biliyorlar. Bunlar ehl-i necat (kurtuluş ehli) olabilirler.
Fakat Peygamberi işiten ve davasını bilen adamlar onu tasdik etmezse, Cenâb-ı Hakkı tanımaz. Onun hakkında yalnız Lâ ilâhe illâllah kelâmı, sebeb-i necat (kurtuluş sebebi) olan tevhidi ifade edemez. Çünkü o hal, bir derece medar-ı özür (özür sebebi) olan cahilâne adem-i kabul (kabulün yokluğu) değil; belki o kabul-ü ademdir (olmadığının kabulüdür) ve o inkârdır. Mucizâtıyla (mucizeleriyle), âsârıyla (eserleriyle) kâinatın medar-ı fahri (gurur sebebi) ve nev-i beşerin (insanlığın) medar-ı şerefi (şeref kaynağı) olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı inkâr eden adam, elbette hiçbir cihette hiçbir nura mazhar olamaz ve Allahı tanımaz. (4) O halde vazifemiz, Cehennem zebanileri gibi, cehennemlikleri Cehenneme doldurup başında bekçilik yapmak değil, İslamı bilmeyen, Hz. Muhammedi (a.s.m.) doğru bir şekilde tanımayan insanlara, mümkün olan her yolla hakikati ulaştırmaktır.
Bediüzzaman, cehaletinden dolayı, Peygamberimize iman etmeyen, ancak bir tek Allaha inanan Hıristiyanların da kurtulabileceğini söylediği gibi, sahih hadislere dayanarak, dinsizlik cereyanlarına karşı, ehl-i kitapla aynı safta yer almamız gerektiğini de ifade ediyor: Hadis-i sahihle, ahir zamanda İsevîlerin hakikî dindarları ehl-i Kuran ile ittifak edip müşterek (ortak) düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi; şu zamanda dahi ehl-i diyanet (dindarlar) ve ehl-i hakikat (hakikat taraftarları), değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimî ittifak etmek, belki Hıristiyanların hakikî dindar ruhanîleriyle dahi, medar-ı ihtilâf (ayrılık sebebi) noktaları muvakkaten (geçici olarak) medar-ı münakaşa (tartışma konusu) ve niza etmeyerek müşterek düşmanları olan mütecaviz (saldırgan) dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar. ... Biz, değil onlar gibi ehl-i diyanet ve tarikata mensup Müslümanlar, şimdi bu acib zamanda, imanı bulunan ve hatta fırak-ı dâlleden (dalalette olan gruplardan) bile olsa onlarla uğraşmamak ve Allahı tanıyan ve âhireti tasdik eden Hıristiyan bile olsa, onlarla medar-ı niza (tartışmalı) noktaları medar-ı münakaşa etmemeyi, hem bu acib zaman, hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktiza ediyor. şimdi ehl-i iman, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyanın dindar ruhanîleriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilâf (tartışmalı) meseleleri nazara almamak, niza etmemek (tartışmamak) gerektir. Çünkü küfr-ü mutlak (ateizm) hücum ediyor. (5)
Söz konusu ittifak sadece komünizme karşı değil, aynı zamanda sefahate dayalı Batı medeniyetine karşı da geçerlidir. Günümüzde, komünizm tehlikesi büyük ölçüde yok olmasına rağmen, medeniyet-i sefahat (eğlence medeniyeti) bütün dinleri tehdit ediyor. Ehl-i kitapla bu ortak düşmana karşı ittifak etmeye büyük bir ihtiyaç vardır. (6)
1. Bediüzzaman Said Nursî, Münazarat, İfade-i Meram ve Uzunca Bir Mazaret, s. 71.
2. Müslüman olmayan Amerikalı iki öğretim üyesinin yazdığı, gayr-i müslimlere İslamı tanıtmak için hiç çekinmeden tavsiye ettiğim The Vision of İslam (İslamın Vizyonu) isimli kitapta küfr kavramı unbelief (inançsızlık) veya infidelity (dinden çıkmak) yerine ungrateful (şükürsüzlük) veya truthconcealing (hakikati örtmek) olarak İngilizceye çevrilmiştir. Schiko Murata ve William Chitteckin yazdığı bu kitap aynı zamanda birçok Amerikan üniversitesinde ders kitabı olarak kullanılıyor.
3. Seyyid Hüseyin Nasr, The Heart of Islam, HarperCollins, 2002, s.44.
4. Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, 26. Mektup, 4. Mebhas, Beşinci Mesele.
5. Bediüzzaman Said Nursî, Mektup No:151, Emirdağ Lahikası.
6. Köprü dergisinin Kış 2003 sayısından çıkan Medeniyet-i Sefahat ve Medeniyet-i Faziletin Mukayesesi başlıklı makalemizde ehl-i kitapla neden ittifak etmeye muhtaç olduğumuzu etraflıca tartıştık. Arzu edenler, www.koprudergisi.com adresinden söz konusu makaleyi okuyabilir.
Kaynak