Dehr (Zaman)

  • Konbuyu başlatan Konbuyu başlatan aysin
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi

aysin

New Member
Uykudaki Üye
Katılım
11 May 2006
Mesajlar
832
Beğeni puanı
0
Puanları
0
Cinsiyet:
bayan
Nerden:
secilmemis
Süreç ve Oluş

Allah tarafından insana tahsis edildiği şekliyle bile kader nihai ve son değildir. Kaderler çok sayıda ve sonsuzdur. İnsan, kendi kaderinin tercihini yapabileceği bir seviyeye yükselebilir. Bu aşamada bir kader ona uymazsa o, Allah’dan başka bir kader talep edebilir. Kendimizi değiştirirsek kaderimizin de değişeceği bildirilmiştir. İnsan kendi benini rüzgar tarafından savrulacak toz haline getirebilir veya benini camı kıracak taşa çevirebilir. İnsan benini bir çiğ damlasına çevirirse çimenlerin üzerine düşer, insan benini bir okyanusa dönüştürürse okyanusun erişilmez derinlikleri olur.

Seyyid Ahmed Han ‘Yeni Kelam’dan”, Muhammed İkbal ‘geleceğin yeni ilahiyatından’, İzmirli İsmail Hakkı ‘Yeni ilm-i Kelam’dan” bahsedeli neredeyse bir asır oluyor. Bunlar Müslüman vicdanın tarihte yeniden varolma ihtiyacından kaynaklanan kimi arayışlardı.

Bugün İslam dünyasının yaşadığı trajik ve dramatik yıkımlardan dolayı, muhafazakar bir tepkiyle bu tür çabalar “dinin esaslarıyla oynama” olarak görülme noktasına gelmiş bulunuyor. Düşünce ve anlam dünyası yıkılan Müslüman bilinç eskiye ait ne varsa ona sarılarak varolmaya çalışıyor. Halbuki bu yeniden varolma iradesini değil, batmamak için ne görürse ona sarılmayı, çırpınırken ne bulursa ona tutunmayı ifade ediyor. Oysa “içeriden bir yenilik” yaratmadan dirilmek ve ayağa kalkmak mümkün değildir. Keza hiçbir medeniyet kendisi içeriden çökmeden dışarıdan çökertilememiştir.

Bu çerçevede yeni ilahiyat söylemleri, Allah hakkında ileri geri konuşmak, teolojik fantaziler yapmak olarak anlaşılmamalıdır. Din ve ilahiyat dilinin bütün semavi dinlerin menbaı olan bu kadim coğrafyadaki anlamı bambaşkadır. Bu coğrafyada din ve ilahiyat, milletlerin varolma iradesinin ve vicdani arayışının dilidir.

Şu halde yeni ilahiyat söylemleri Allah hakkında spekülatif laf yığınları değil, Allah’dan etkilenerek insanlık, dünya, kainat, devlet ve toplum vs. hakkında konuşmak, söyleyecek “sözü” olmaktır. Allah ile canlı ve dinamik bir ilişki kurmak, zorlayıcı bir içkinlikten kendi aşkınlığını çıkarmak, eski metafizik spekülasyonları hayatla yüzleştirmek demektir. “Antropolojik ilahiyat” derken kastettiğimiz şey tam da budur...

KADİM COĞRAFYANIN DİLİ

Yeni ilahiyat söylemleri, kadim coğrafyamızın varolma sancısının kendine özgü yeni ifade biçimleri olarak anlaşılmalıdır. Zira İnsanoğlunun yaptığı ilk binadan (Beytu’l-Atik, Evvelu’l-Beyt), Nuh’un gemisinin oturduğu Cudi dağına, İbrahim’in ateşe atıldığı bahçeden Musa’nın çalıdan duyduğu sese, Yusuf’un zindanından Yunus’un balığına, İsa’nın çarmıha gerildiği yerden Hz. Muhammed’in hicret ettiği şehre kadar tüm dini hatıralar, semboller ve mekanlar bu coğrafyadadır. Dahası Zerdüşt’ün Avesta’yı okuduğu sokaklardan, Mani’nin idam edildiği meydanlara, Buda’nın altında oturduğu incir ağacından Mahavira’nın yalınayak dolaştığı yollara, Ashab-ı Kehf’in uyuduğu mağaradan Roma’ya direnen İsevilerin yer altı sığınıklarına, Pavlos’un karış karış dolaştığı Anadolu’dan, Hrıstiyanlığın yedi büyük kilisesinin bulunduğu Ege’ye kadar bütün bu coğrafyada din ve ilahiyat taşa toprağa sinmiş, varlığın dili haline gelmiştir.

Bu nedenle din ve ilahiyat dili bu coğrafyada yaşayan milletlerin varoluş dilidir. Örneğin İslamiyet insanlık vicdanının Sami topluluklarındaki son patlaması ve kendini ifade biçimi olmuştur. Bu coğrafyada insanlar İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed peygamberlerin Sami muhayyilesine, Zerdüşt, Buda ve Mani gibi büyük din kurucusu bilgelerin Aryai muhayyilesine hitabeden dili ile konuşmaktadır. Bu dil esas itibariyle yoğun bir sembol ve mesel dilidir. Başka coğrafyalara aktarıldığında yer yer anlamsızlaşabilir. Bu nedenle diğer dillere aktarılırken yapılacak tercümelerin lisandan lisana değil, daha çok sembol, mecaz ve meselden rasyonel dile doğru olması gerekir. Sami toprağında doğmuş Baba-oğul meselenin, Roma toprağına Pavlos eliyle geçince biyolojik anlamda Baba-oğula dönüşmesi bunun tipik bir örneğidir. İncil’de geçen bir ifadeye göre “İsa mesel vererek konuşurdu”

Büyük acılar ve ızdıraplar içinde doğan dinlerin ve devrimlerin, isyanların ve acılı haykırışların bu coğrafyadaki lisanı budur. Bu aynı zamanda isyanları ve acılı haykırışları bastırmanın, en gaddar doğu despotizmlerinin de dilidir. Bütün insani varolma biçimleri kendisini bu dille ifade etmektedir. Batı toprağı bu açıdan son derece kısır ve nasipsiz bir topraktır. Oralarda insani varolma biçimlerinin kendini ifadesi daha çok felsefe ve akıl dilidir. Bu da insanoğluna ait bir varolma biçimi olup, esas itibariyle ortak insanlık vicdanının öbür yarısıdır. Adeta Adem’in beyninin sağ yarısı doğuda sol yarısı batıda varlığın dili haline gelmiştir. İkbal’ın dediği gibi batıda hayatın mahareti akıl, doğuda kainatın sırrı aşk olmuştur.

Bütün dinler ve devrimler duygu, aşk ve heyacanla başlar. Devam etmek içinse düşünceye muhtaçtırlar. Duygu dışarıya doğru çeken şeydir, düşünce ise dışarıya bildirmedir. Artık insanlık hem dışarıya doğru çeken, hem dışarıya bildiren, akla bir damla aşk, aşka bir damla akıl damlatarak konuşmak noktasına gelmiştir. Bu nedenle Müslüman bilinç konuşmalı, “söz” söylemelidir. Söylenmiş bütün sözleri yaşamla, hayatla yüzleştirmelidir. Gerekli ve gereksiz olan her ne ise bu yüzleştirmeden ortaya çıkacaktır.

Demekki bu kadim coğrafyada yeni ilahiyat söylemleri demek, yeniden varolma biçimleri, yeniden tarihe katılma iradeleri demektir. Siyasi ve sosyal varoluştan önce ontolojik varoluş demektir. Acılar ve ızdırıplar içinden yeni doğuşlar ve yeni haykırışlar demektir. Yarım kalan sözleri tamamlamak, yıkılan evleri yapmak, dağılan kurucu efsaneleri yeniden inşa etmek demektir. Ancak bu öncekilerin tıpkısının aynısı olmak zorunda da değildir. Bizim tarihi yapışımız öncekilerden farklı olabilir. Bizim ilahi hayatta rol alışımız kendi imkanlarımız, yeteneklerimiz ve emeklerimizle olmalıdır. Söylem ve eylem olarak ortak insanlık yürüyüşüne katılmak, tarihin oluşumunda etkin rol alarak iyiliği, erdemi ve adaleti güçlendirmek her zamankinden çok daha elzem hale gelmiştir.

Ne “mirasyedi” ne de “ev ödevi” mantığıyla kendimizi ifade edemeyiz. Ne önceki bir tarihten, ne de başka bir coğrafyadan ithal söylem ve eylemlerle varolamayız. Maddi zenginlik (kalkınma) toprağın altında yatan petrol olmadığı gibi, manevi zenginlik de (kültür) geçmişte üretilen kitapların içinde hazır bekliyor değildir. Bu durumda bizim işimiz toprağı veya kitapları kazıyıp zenginliği ortaya çıkarmaktan ibaret olur. Oysa maddi veya manevi zenginlik bilfiil toprağın kendisindedir. Bu durumda işimiz, sürmek, sulamak, gübrelemek, nadasa bırakmak, ekmek, biçmek, harmanlamak ve ürün almaktır. Bu açıdan bakıldığında oldukça verimli bir toprağa sahibiz, çalışmak, emek vermek ve üretmek bizi bekliyor...

SÜREÇ VE OLUŞ

Son zamanlarda ortaya çıkan yeni ilahiyat söylemleri arasında özgürlükçü teoloji, doğal teoloji, politik teoloji, antropolojik ilahiyat, evrimci yaratılış, süreç teolojisi, oluş felsefesi vb. kavramsallaştırmalar dikkat çekmektedir. Biz bunların her biri hakkında şu ana kadar epeyce söz söylemiş bulunuyoruz. Bu yazıda dini literatürümüzde yeralan süreç (dehr) ve oluş (kevn) kavramları çerçevesinde süreç veya oluş felsefesi hakkında kimi okumalara girişeceğiz.

Kur’an’da süreç kavramına tekabül edilebilecek “dehr” kavramı iki yerde geçmektedir;
“Dediler ki hayat dünya hayatından ibarettir. Ölürüz ve yaşarız bizi ancak zaman (dehr) helak eder. Halbuki buna dair ilimleri yoktur sadece zannederler”(1)
“Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha anılmaya değer bir şey değilken, uzun zamanlardan (dehr) bir süre (hıyn) gelip geçti”(2)

Dehr kavramı tefsir ve hadis literatüründe de geçmektedir. Aynı hadisin iki ayrı varyantında şu ibareleri okuyoruz;
“Cahiliye dönemi insanları bizi gece ve gündüzden başkası helak etmiyor. Bizi helak eden, öldüren ve bize hayat veren odur, diyorlar ve dehre sövüyorlardı. Yüce Allah da şöyle buyurdu; “ Ademoğlu dehre (zamana) söverek bana eziyet veriyor. Halbuki dehr Benim, iş Benim elimdedir. Geceyi ve gündüzü Ben evirip çeviririm”(3)
“ Zamana (dehre) sövmeyiniz, çünkü Allah dehrin kendisidir”(4)
Hadislerde geçen “ Dehr benim” (Ene ed-Dehr) ve “Allah dehrin kendisidir” (fe innellahe huve ed-Dehr) ibareleri oldukça dikkat çekicidir. Bunlardan hareketle İbni Hazm, Dehr’in Esmau’l-Hüsna’dan olduğu görüşündedir. Keza İbni Arabi de Dehr’in Allah’ın isimlerinden birisi olduğunu söylemektedir. Bu görüşe nedense pek iltifat edilmediğini görüyoruz. Oysa dini literatürde Allah’ın birincil tekil şahıs sigasıyla “Ben şuyum” dediği yerler nadirdir. “De ki Allah birdir, sameddir” ifadesiyle “Ben Allah’ım, Ben Dehr’im” ifadeleri arasında önemli fark vardır. Tur-i Sina’da Musa’ya çalıdan seslenirken de “Ben Allah’ım” (Taha, 14) ifadesi kullanılıyor. Yukarıdaki hadislerde de benzer şekilde “Ben Dehr’im” deniliyor. Bunlar sırru’l-esrar veya gayb-ı mutlak olan varlığın doğrudan üzerine alarak, “Ben” diyerek insanlık alemine kendisini nasıl tanıttığı açısından son derece önemli ibarelerdir. Bu ibarelere bakarak söyleyecek olursa mutlak varlığın kendisi için seçtiği birincil tekil ifadenin ilki “Allah” ise ikincisi “Dehr”dir.

Yukarıdaki Dehr ayetinde “Onlar derlerki ölürüz ve yaşarız, bizi ancak dehr helak eder” ifadesi, iki ayet sonra “ Allah sizi diriltiyor, sonra öldürüyor, sonra kıyamet günü sizi toplayacak” (İnsan, 26) ifadeleriyle açıklanmış oluyor. Yani inkarcıların dehre izafe ettiği ölmek ve yaşamak, kıyamet günü dirilmek de eklenerek Allah’a izafe ediliyor. Alıntıladığımız hadislerde ise bu durum tefsir edilmiş oluyor

İnsan Suresi’nin diğer adı da Dehr Suresi’dir. Dini literatürümüzde Dehr kavramına fazla iltifat edilmemesinin sebebi “Dehrilik” adı verilen inkarcı akımlar olmalıdır. Bu yüzden “tabiat, akıl” vb. kavramlarından uzak durulduğu gibi “Dehr” kavramından da uzak durulduğu anlaşılıyor. En azından endişe kaynağı olarak görüldüğünü söyleyebiliriz. İslam düşüncesinin gelenekçi kanadının endişelerini tatmin edeceğiz diye bu “zihin tutulması” ilanihaye sürüp gidemez. Bu çerçevede İnsan Suresi’nin diğer adı, Allah’ın Esmaü’l-Husna’sından olan “Dehr” kavramı yeni ilahiyat söylemleri için esaslı imkanlar sunmaktadır. Artık bunu komplekse girmeden anlamaya çalışmanın, yeniden yorumlamanın zamanı gelmiştir...

Dehr kelimesi Rağıb’ın beyanına göre “alemin vucudunun başlangıcından (ibtida) son bulmasına (inkıraz) kadar olan müddetin veya sürenin ismine” denir.(5) Elmalılı’nın verdiği bilgilere göre dehr, zamandan daha geniştir. Zaman geçmiş, şimdi ve gelecek kısımlarına ayrılır. Dehr ise zaman-ı küll anlamında bütün sürece verilen isimdir.(6) İkbal, Elmalılı’nın bu ayrımını “saf süre-seri süre” şeklinde kavramsallaştırır. Saf süreden kastettiği dehr, seri süreden kastettiği zamandır. İkbal’e göre biz hayatı seri süre şeklinde yaşarız, ancak ilahi hayat saf süre olarak, hep bir “ezeli şimdi” halindedir. Allah’ı “dinamik irade” olarak algılayan İkbal, İbni Hazm ve İbni Arabi’ye paralel olarak “dehr” kavramını öne çıkarır. Iraki’nin süreç ve zaman anlayışını yeniden yorumlar. Whitehead, Bergson ve Hegel gibi batılı düşünürlerden de yararlanarak kendi süreç teolojisini inşa eder.

ALLAH VE DEHR (SÜREÇ)

Buna göre Allah tüm oluşun menbaı olan ve saf süreyi içeren “Dinamik Güç”tür. Allah değişim hallerinin ardılı olmadığı “saf sürede” yaşar. Bu yüzden gerçek karakterini “usancın erişmediği” ve “uyku ve pineklemenin” yakalamadığı sürekli yaratmada gösterir. Allah’ı değişmez olarak algılamak, O’nu kesin eylemsiz, haraketsiz, durgun, nötr, mutlak bir hiç olarak algılamaktır. Allah’ın değişmesi noksanlığa işaret etmez. Allah’ın mükemmelliği mekanik olarak algılanan hareketsizliği içermez. Allah’ın mükemmelliği, O’nun yaratıcı aktivitesinin daha geniş bir zeminini ve yaratıcı görünümünün sonsuz sahasını içerir. Allah’ın hayatı ulaşılması gereken bir idealin takibi değil, kendi açılımıdır.(7) İlahi hayattaki dinamik yenilenmeler kemale doğru değil kemal içindedir. Noksanlıktan tamlığa doğru seyretmez, tamlığın kendini tekrar etmeyen sonsuz inkışafı olarak zuhur eder. Bu sonsuz inkişafın tümüne birden dehr (süreç) denir.

Allah’da ne geçmiş, ne şimdi, ne de gelecek vardır. O, ne gelişmeye muktedir ne de bozulmaya maruz kalabilir.Geçici varlıkların süresi, birbirinden farklı ardıl durumlara maruz kalırken O’nun süresi, bitmeyen bir durumdur. Allah’ın “saf süre” halindeki yaratıcı faaliyeti O’nun sonsuzluğunu azaltmaz. Ancak bize “seri süreler” şeklinde görünür. Allah’da eylem ve düşünce, bilgi ve yaratma ayrı ve farklı gerçeklikler olarak değil, aksine bir ve özdeş, bölünmeyen bütünün parçasıdır. Kelam litaratürü ile söyleyecek olursak Allah’ın ilmi, iradesi, kudreti ve yaratması bir ve aynı şeydir. Aralarında fasıla ve ardıllık yoktur. O, bizlerde varolan bilgi ve perspektife sahip değildir, aksine “sonsuz şimdi”de ihtiva edilen tarihin tüm yelpazesinin ve gerçekliğinin perspektifine sahiptir.(8)

Süreç (dehr) bu anlamda, geleceği “gerçekleşmemiş bir imkan” olarak elinde tutan organik bir bütün anlamına gelir. Bu gerçekleşmemiş imkan, gerçekliğin doğası içinde yatar ve o olay gerçek oluşum noktasına ulaştığında, gerçekliğin içinde bir “oluş” olarak kabul edilir. İnsan, tarih ve kainat bu şekilde sonsuz oluşlarla doludur. Kainatın, oluşlar, ol denince olanlar (kevn, kain, tekvin, kun fe yekun) alemi olarak tanımlanması bu yüzdendir. Kainat, durağan, sabit bir şey değil daimi bir fiil, sürekli yaratılıştır. Bu bağlamda yukarıda geçtiği şekliyle “Dehr” Allah ile özdeşleştirilmiş, İbni Hazm ve İbni Arabi gibi düşünür ve teosoflarca Allah’ın en güzel isimlerinden birisi olarak kabul edilmiştir.

Şu halde Dehr, bütün varlığın kaynağıdır. Dehr, güneşin ve yıldızların hareketine veya gece ve gündüzün geçip gitmesine bağlı değildir, aksine gecenin ve gündüzün oluşumu Dehr’e bağlıdır. Dehr, göğün ve yerin ve arasındaki her şeyin rahmidir. Bütün tarihiyle insan ve kainat, Dehr’in malzemesinden dokunmuştur. Bunlar Dehr’in canlı temsilleri ve renkli ifadeleridirler. Dehr, içinde sürekliliği ve yeniliği birleştirir, geçmişi, şimdiyi ve geleceği kuşatır. Allah, kendinde sonsuz imkanları barındırır. Dehr veya saf süre anlamında zaman bu imkanların açığa çıkmasıdır. Dehr, Allah’ın canlı ve yaratıcı faaliyetinin bizzat kendisidir. Böylece dehr bütün oluşların rahmi ve menbaı olur.

DEHR (SÜREÇ) VE İNSAN

Allah’ın canlı ve yaratıcı faaliyeti gayelidir. Bu gaye sürecin (dehr) bütün aşamalarını önceden belirleme ve planlama anlamında bir kader değildir. Gaye sadece açık imkanların gerçekleştirilmesi anlamına gelir. Geleceğe yönelik gayeler ve amaçlar, önceden belirlenmiş ve planlanmış olarak sürecin sinesinde bulunmazlar. Onlar sürekli olarak Allah ve insan tarafından (kendi çaplarında) yaratılırlar. Bu anlamda Allah, insanı yaratılışa katar. Böylece biz ilahi hayatta aktif bir şekilde yer alırız. Allah’ın bütün yaratıkları içinde sadece insan, yaratıcısının yaratıcı yaşamında bilinçli rol alır.

Böylece kader, Allah ile insanın “süreç içinde birlikte oluşturduğu kozmik bir yürüyüş” demek olur. Kader, haricen etkili olan acımasız bir güç değildir. Diğer taraftan kader, sürecin imkanlarının açığa çıkmasından önceki haldir ve sebep-sonuç silsilesinden bağımsızdır. Bir başka deyişle kader, hissedilen fakat düşünülemeyen, hesaplanamayan zamandır. Kader bir şeyin içe doğru erişimi, doğasının derinliklerinde yatan ve dış bir zorlamanın etkisi olmaksızın kendilerini adım adım gerçekleştiren imkanlardır. Kader, bir şeyin kendini gerçekleştirebileceği saha anlamına gelir. Çiğ damlasının lalenin üzerine düşmesi kaderindendir.Onun kendi kendini gerçekleştirmesi budur. Çiğ damlası bir okyanusa düşüp kendisini parlak bir inci tanesine dönüştüremez. Diken batmayı öğrendiğinde ve böylece bahçeyi koruduğunda kendi kaderini gerçekleştirmiş olur.(9)

Allah tarafından insana tahsis edildiği şekliyle bile kader nihai ve son değildir. Kaderler çok sayıda ve sonsuzdur. İnsan, kendi kaderinin tercihini yapabileceği bir seviyeye yükselebilir. Bu aşamada bir kader ona uymazsa o, Allah’dan başka bir kader talep edebilir. Kendimizi değiştirirsek kaderimizin de değişeceği bildirilmiştir. İnsan kendi benini rüzgar tarafından savrulacak toz haline getirebilir veya benini camı kıracak taşa çevirebilir. İnsan benini bir çiğ damlasına çevirirse çimenlerin üzerine düşer, insan benini bir okyanusa dönüştürürse okyanusun erişilmez derinlikleri olur. Eğer insan kargaya dönüşürse mezarlıkta, kartala dönüşürse yükseklerde uçar. Fiziki ve maddi varlıklar, güneş ve yıldızlar, gökyüzü ve yeryüzü, ırmaklar ve dağların hepsi insanın gaye ve amaçlarına yardım etmek için yaratılmıştır. Bununla beraber bu kainat insana uygun gelmezse Allah, insanın isteği ve talebi doğrultusunda paramparça eder.(10)

Ancak bu insan ulvi gayelere sahip, yaratıcısını dost edinmiş, tarihin meydanında onunla birlikte yürümeye azmetmiş, iman, iyilik, erdem ve adaletin insanı olmalıdır. Böyle bir insan, Allah kaderini tahsis etmeden önce ona isteğini sorduğu yüksekliğe ve yüceliğe erişebilen insandır; zira Allah ile insan arasındaki ilişki statik değil canlı ve dinamik bir ilişkidir. Yeter ki insan pes etmesin, yese ve ümitsizliğe düşmesin, sürece katılsın, ısrar etsin. Süreç içinde her an her şeyin olması mümkün, her tür yeni “oluş” ihtimal dahilindedir. Dua ve ibadet bu yüksekliğin, yüceliğin ve yaratıcı imkanların çalınmayı bekleyen metafizik kapılarıdır. Bu anlamda iman, içine inişleri ve çıkışları, hüzünleri ve sevinçleri, zaferleri ve yıkımları, sevapları ve hatta günahları bile alan mangal gibidir. Hepsini içinde eritir. Bu yüzden müminin kalbi “mangal yürek” bir kalptir. Ta ki farkına varılsın ve metruk bir tarla gibi üzerinde otlar bitirilmesin. Issızlığa ve yalnızlığa terkedilerek kurutulmasın.

İnsan canlı olabilmek için yaratıcı olmalı ve gök ile yerin iyilik, adalet ve özgürlük imamı, önderi olmalıdır. İnsan yaratıcı gücüyle iyiliğe, adalete ve özgürlüğe uymayan her şeyi yok etmeli kendisine yeni bir dünya yaratmalıdır. Özgür şahsiyet kendi çabalarıyla yaratılmayan bir dünyaya uyum sağlayamaz ve böyle bir dünyada yaşayamaz. Bu ulvi amaçlar için insan, saf bir yürek temizliği ile yürüyerek gelirse Allah ona koşarak gelir. Allah böyle bir insanın çarpan kalbi, sızlayan vicdanı, gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı, sıkılan yumruğu olur.

Bu durumda Allah’ın “ol” demesi ile “olmak” bir ve aynı şey olur. Yukarıdan bakılınca “ol” (kun) emri ile, aşağıdan bakılınca “olan şey” (feyekun) tek bir “oluş”tur. Bu oluşta Allah ve insanın kendi çaplarında payı vardır. Yukarıdan bakılınca bir türlü (saf süre) aşağıdan bakılınca başka türlü (seri süre) görünür. Sürecin (dehr) bu tür sonsuz ve tahmin edilemeyen oluşlarla dolu olmasına ise olanlar, oluşlar alemi anlamında “kainat” denir. Allah ve insan oluşu “birlikte” inşa ederler. Her birinin oluşa katkısı kendi çapındadır. Oluş, yapıldıkça ortaya çıkan bir inşaat gibidir. Bu inşaatın önceden planlanmış bir projesi yoktur. Projenin ne olduğu bilfiil inşaat yükseldikçe ortaya çıkmaktadır…

1) Casiye, 45/24
2) İnsan, 76/1
3) Taberi, Tefsir, XXV, 152, İbni Kesir, Tefsir, IV, 152, Muslim, IV, 1762, Buhari, IV 1825, VI, 2722, Ebu Davud, IV, 369, Müsned, II, 238
4) Buhari, V, 2286, Muslim, IV, 1763, Muvatta, II, 984, Müsned, II, 259, 272, 275, 394
 
Üst Alt