- Katılım
- 8 Tem 2006
- Mesajlar
- 1,632
- Beğeni puanı
- 0
- Puanları
- 0
- Yaş
- 44
- Cinsiyet:
- erkek
- Nerden:
- istanbul
Çocukluktan arda kalan hüzün
Yaşlandıkça sıklığı ve yoğunluğu artan bir duygudur bu.
İnsan giderek geçmişinden uzaklaşır, artık ileriye doğru yaş-yıl sayma devri bitmiştir, zaman geri sayıyordur.
Belki de giderek bulanıklaşan bir geçmişle vedalaşmanın hüznüdür bu.
Bilemem...
Fakat şundan eminim ki, her insan çocukluğuyla kardeştir.
Ondan ayrılmak istemez.
Küçük bir ‘an’ı hatırlandığında; veya o dönemi bilen arkadaş-kardeş-akrabalarla geçmiş yad edildiğinde hemen gündeme gelir bu duygular.
Geçmişi konuşan insanın suratında kocaman bir gülümseme vardır.
Biraz daha yaklaşın ona.
Evet, gözlerinin içinde size el sallayan bir çocuk göreceksiniz.
Bir güle güle midir, yoksa bir merhaba mı bilemezsiniz.
Diyelim arabayla yoldasınız, yağmur damlaları yılların gözyaşları gibi süzülüyor camdan aşağı, yağmur yağmıştır yağacağı kadar, asfalt parıldamaktadır, fonda dingin bir müzik.
Yani saha hüzünlenmeye müsaittir.
Tek bir kıvılcım gerekiyordur o sırada.
Aramazsınız aslında, bir şeylerin sizi beklediğini hissedersiniz ama sizi bekleyen düşünceler yumağının aslında içinizde yuvarlanarak büyümekte olan bir kartopu olduğunu bilmezsiniz.
Balat’ta ilerlemekteyken kırmızı ışık yanar, durursunuz, başınızı denize çevirdiğinizde kıyıya bağlanmış küçük bir sandal görürsünüz.
Fakat artık suyun üzerinde değildir, batmıştır dibe, sadece üst kısmı görünmektedir.
Tuhaf bir karedir bu, içinizi ürpertir, bir üşüme gelir.
Fotoğraf gibi takılı kalır belleğinize.
Üzerindeki denize yağmur yağar, sanki her damlası biraz daha iter o yaşlı sandalı Haliç’in dibine dibine.
O kare sizi yıllar öncesine götürür.
Anne-babayla gidilmiş bir güneşli cumartesi öğleninde deniz kıyısında otururken, hemen kıyıya yakın duran balıkçı sandalını hatırlarsınız.
Bu karşılaşmadaki sandalda büyük amcalar bir yandan balık avlamakta, bir yandan mangalı közlemekte ve en güzeli de rakıları parlatmaktadırlar.
Büyük bir keyif yani.
O yaşta olmak istersiniz, orada onlarla.
Büyük adam olmak, denizin üzerinde olabilmek geçer içinizden, hayal gibidir.
Çocukluk, bir an önce kurtulmanız gereken ateşten bir toptur sanki.
Savunmasız, muhtaç, güçsüz ve en kötüsü “geçmişsiz”sinizdir.
Tüm bunlar ağır gelmektedir.
Bir an önce büyümek için can atmaktasınızdır.
Ve büyüdükçe daha da büyümek...
İşyerine de az bir yol kalmıştır, toparlanmak gerek diye düşünüp başınızın üzerindeki bulutları dağıtmaya çalışırsınız.
Bir güne ve haftaya daha başlamışsınızdır.
Yağmur da dinmiştir zaten.
Çocukluğunuzun o sevdalı sandalı batmıştır ve size sadece donuk bir kare bırakmıştır geride.
Çocukluğunuz o sandal kadar uzaktır artık.
Sonraki günkü geçişinizde orada bulunmayacak, denizin dibini boylamış olacaktır.
Tıpkı giderek yabancı sulara verdiğiniz ırak yıllar gibi.
Ve tekrar tekrar aklınızdan geçecek tek bir söz bırakmıştır size bu hüzün:
Çocukları anlamanın tek yolu çocuk olmaktır.
Yaşlandıkça sıklığı ve yoğunluğu artan bir duygudur bu.
İnsan giderek geçmişinden uzaklaşır, artık ileriye doğru yaş-yıl sayma devri bitmiştir, zaman geri sayıyordur.
Belki de giderek bulanıklaşan bir geçmişle vedalaşmanın hüznüdür bu.
Bilemem...
Fakat şundan eminim ki, her insan çocukluğuyla kardeştir.
Ondan ayrılmak istemez.
Küçük bir ‘an’ı hatırlandığında; veya o dönemi bilen arkadaş-kardeş-akrabalarla geçmiş yad edildiğinde hemen gündeme gelir bu duygular.
Geçmişi konuşan insanın suratında kocaman bir gülümseme vardır.
Biraz daha yaklaşın ona.
Evet, gözlerinin içinde size el sallayan bir çocuk göreceksiniz.
Bir güle güle midir, yoksa bir merhaba mı bilemezsiniz.
Diyelim arabayla yoldasınız, yağmur damlaları yılların gözyaşları gibi süzülüyor camdan aşağı, yağmur yağmıştır yağacağı kadar, asfalt parıldamaktadır, fonda dingin bir müzik.
Yani saha hüzünlenmeye müsaittir.
Tek bir kıvılcım gerekiyordur o sırada.
Aramazsınız aslında, bir şeylerin sizi beklediğini hissedersiniz ama sizi bekleyen düşünceler yumağının aslında içinizde yuvarlanarak büyümekte olan bir kartopu olduğunu bilmezsiniz.
Balat’ta ilerlemekteyken kırmızı ışık yanar, durursunuz, başınızı denize çevirdiğinizde kıyıya bağlanmış küçük bir sandal görürsünüz.
Fakat artık suyun üzerinde değildir, batmıştır dibe, sadece üst kısmı görünmektedir.
Tuhaf bir karedir bu, içinizi ürpertir, bir üşüme gelir.
Fotoğraf gibi takılı kalır belleğinize.
Üzerindeki denize yağmur yağar, sanki her damlası biraz daha iter o yaşlı sandalı Haliç’in dibine dibine.
O kare sizi yıllar öncesine götürür.
Anne-babayla gidilmiş bir güneşli cumartesi öğleninde deniz kıyısında otururken, hemen kıyıya yakın duran balıkçı sandalını hatırlarsınız.
Bu karşılaşmadaki sandalda büyük amcalar bir yandan balık avlamakta, bir yandan mangalı közlemekte ve en güzeli de rakıları parlatmaktadırlar.
Büyük bir keyif yani.
O yaşta olmak istersiniz, orada onlarla.
Büyük adam olmak, denizin üzerinde olabilmek geçer içinizden, hayal gibidir.
Çocukluk, bir an önce kurtulmanız gereken ateşten bir toptur sanki.
Savunmasız, muhtaç, güçsüz ve en kötüsü “geçmişsiz”sinizdir.
Tüm bunlar ağır gelmektedir.
Bir an önce büyümek için can atmaktasınızdır.
Ve büyüdükçe daha da büyümek...
İşyerine de az bir yol kalmıştır, toparlanmak gerek diye düşünüp başınızın üzerindeki bulutları dağıtmaya çalışırsınız.
Bir güne ve haftaya daha başlamışsınızdır.
Yağmur da dinmiştir zaten.
Çocukluğunuzun o sevdalı sandalı batmıştır ve size sadece donuk bir kare bırakmıştır geride.
Çocukluğunuz o sandal kadar uzaktır artık.
Sonraki günkü geçişinizde orada bulunmayacak, denizin dibini boylamış olacaktır.
Tıpkı giderek yabancı sulara verdiğiniz ırak yıllar gibi.
Ve tekrar tekrar aklınızdan geçecek tek bir söz bırakmıştır size bu hüzün:
Çocukları anlamanın tek yolu çocuk olmaktır.