Timurluların Bilim ve Sanata Yaklaşımları ve Bazı Son Dönem Sanatkârları

Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...

M@D_VIPer

Elite Üye
Elite Üye
Katılım
27 Haz 2006
Mesajlar
28,471
Beğeni puanı
0
Puanları
36
Cinsiyet:
erkek
Nerden:
istanbul
Giriş
Başlıkta ifade ettiğimiz araştırma konusunu daha sağlıklı anlayabilmek için önce Timurlu Devleti’nin genel yapısının nasıl olduğuna bakmak gerekiyor. Söz konusu devlet Maveraünnehir ve Horasan merkez olmak üzere kurul-muştu. Hakimiyet sahası kurucusu Timur zamanında en geniş sınırlarına ulaşmıştı. Timur’dan sonraki hükümdarlar zamanında sınırları giderek da-ralmış ve nihayet Herat ve civarına hakim olacak kadar küçüldükten sonra Özbeklerin Herat’ı almasıyla tarih sahnesinden silinmiştir. Devletin tebeası yayıldığı geniş coğrafyaya paralel olarak Türkler, Türkleşmiş Moğollar, İranlılar, Arap, Gürcü, Ermeni vs. gibi millerden oluşmuştu. Ancak devlet içinde etkili olan unsurlar askerî ve idarî yapıda Türkler ve Türkleşmiş, müslüman olmuş Moğollar ile bürokraside İranî nüfus idi. Timur’a bağlılık-larını sunan toplumlar genellikle kendi idarecilerinin yönetiminde bırakıl-mıştı.

Hanedana baktığımızda ise kurucusunun Türkçe konuşan, İslam dinine inanan, ancak köken itibariyle Moğol bir kabileden geldiğini görüyoruz1. Cengiz Han ve halefleri tarafından kurulan devletler hanedan olarak Mo-ğol ancak tebaa açısından ağırlıklı olarak Türk idi. Bu devletlerin bünye-lerindeki Moğollar da kısa sürede Türkleştiler. Bu durum Çağatay Hanlı-ğı’nda da böyle oldu. Çağatay Hanlığı, idarî bakımdan, Cengiz’in halefi diğer devletlerden farklı bir yapıya sahipti. Bu hanlık bünyesindeki şehir-ler Yalavaç ailesi vasıtasıyla doğrudan Kağan’a bağlı idi. Çağatay Hanla-rı ise daha ziyade kır nüfusuna ve otlaklara tasarruf ediyorlardı. Kebek Han’dan (1319-1326) itibaren artık hanedan üyeleri de Türkçe konuşu-yorlardı2. Alaaddin Tarmaşirin ( 1326-1335 ) hem İslamiyeti kabul etmiş hem de şehirli hayat tarzına daha yaklaşmıştı. Tarmaşirin’in bu tavrı ge-leneklerinden kopmak istemeyenlerin tepkilerine neden olmuş ve netice-de tahttan uzaklaştırılmıştı3. Hanedan üyelerinin arasında görülen bu fark-lılaşma şüphesiz halk arasında da meydana gelmişti. Sosyal yapı olarak boy; hayat tarzı olarak konar-göçer ve ekonomik olarak hayvancılığa dayalı yaşayan Çağatay Ulusu içinde bir farklılaşma yaşandı. Özellikle Maveraünnehir’dekiler ile daha doğudakiler birbirlerinden farklılaşmıştı. Bu farklılaşmaya bağlı olarak taraflar birbirlerini biraz da alaycı isimlerle çet ve karaunas olarak anıyorlardı. Doğudakiler yani Cengiz geleneğine daha sadık kalanlar ve yukarıda belirttiğimiz sosyal yapıya bağlı olanlar, Maveraünnehir bölgesinde yaşayanlarca çet/haydut diye adlandırılıyordu. Öte yandan doğudakiler de Maveraünnehir bölgesinde yaşayan, yerleşik hayat tarzına yaklaşmış olanları karaunas/melez olarak isimlendiriyorlardı (Barthold 1997:11). İşte Timur devletini böyle, etnik olduğu kadar hayat tarzı olarak da birbirinden farklı grupların bulunduğu bir sosyal yapı üze-rinde kurmuştu. Timur bu sosyal yapının gereği olarak Müslümanların emîri, Moğolların damadı, Türklerin beyi idi4. Timur’un kendini Moğol olarak gördüğüne dair bir malumatımız yoktur. Devrin kaynaklarında Timur’un Moğolları çete olarak gördüğü ve onlar üzerine sık sık sefere çıktığı anlaşılmaktadır5. Timur’un beşinci nesilden torunu olan hatırat sahibi Babür de, eserinde kendini Moğollardan ayırmaktadır. Moğol askerleri ile ilgili ifadesinden, onlarla ilgili iyi kanaate sahip olmadığını anlıyoruz. Annesi Cengiz neslinden gelen Babür, dayılarından söz eder-ken Moğol âdetine göre giyindikleri vs. üzerinde durmakta ve Moğolları kaba bulmaktadır (Babür 1987:94,109,115).

Timurlu devletinin kurulduğu bu alt yapıya kısaca temas ettikten sonra, esas konumuz olan bu devletin imar ve kültür işlerine bakışı üzerinde duralım. Burada amacımız bu hanedan döneminde yapılan eserlerin bir envanterini çıkarmak ya da sanatkârların listesini oluşturmak değildir6.

Ancak kaynaklarda zikredilen eserlerden örnek mahiyetinde söz ederek, Timurlu devleti bünyesinde tahta geçen hükümdarların ve hanedan üyele-rinin yerleşik hayata, imar faaliyetlerine önem veren, edipler,sanatkâr ve bilim adamlarını himaye eden idareciler olup olmadıklarını anlamaya çalışacağız. Bu politikanın sadece bir hükümdara ait bir davranış tarzı olup olmadığını, her hükümdarın benzeri bir tavır sergileyip sergilemedi-ğini anlamak bakımından, bu yazımızda sadece bir hükümdar dönemi ile sınırlı kalmayıp kronolojik sırayla Timur’dan başlayarak konuyu işleye-ceğiz. Burada hareket noktamız Timurlu devri tarih kaynakları olacaktır7.

Timur, yazımızın giriş kısmında kısaca temas ettiğimiz, kendisinden he-men önceki dönemde bölgede hakim olan zihniyetle karşılaştırıldığında, yerleşik hayata daha yakın ve bunu teşvik eden bir tablo çizmektedir. Ancak, yine de sonuç olarak onun seferlerinin şöhreti, imar faaliyetlerini gölgede bırakacak kadar büyüktür. Bu iki cümle çelişkili gibi görülebilir, ancak gerçeğin iki yüzünü gösteren bir ifadedir. Timur’un sefer düzenle-diği yerlerin genişliği (Moskava’dan Delhi’ye; İzmir’den Doğu Türkis-tan’a), bu seferlerin hepsinin 40-45 yıl gibi bir sürede yapılması tabii olarak yapıldığı yerlerde dehşet yaratmıştır. Madalyonun öbür yüzünden bakarsak, bu seferler galipler için zaferdir, ayrıca zenginlik ve refah kay-nağıdır. Timurlu kaynakları, dönemin kahramanlık anlayışının da katkı-sıyla Timur’un seferlerini-zaferlerini anlatmaktadır. Böylece günümüzde de geçerliliğini koruyan yaygın bir kanaat oluşmuş ve bu dönemde sadece savaşan bir toplum ve idarecileri varmış gibi değerlendirilmiştir. Ancak, biraz dikkatle incelendiğinde Timur’un çok erkenden şehirlerin önemini kavradığını, ticaretin ve tarımın ehemmiyetini bildiğini görürüz. Uzun seferlerden elde edilen ganimetleri ve buralardan toplanan alimleri, sa-natkârları, ustaları kendi merkezi Semerkand ve civarını mamur hale getirmek için kullandı. O Hindistan’da ele geçirilen esirler arasından taş ustalarını kendi payına ayırtmıştı (Şami:232). Semerkand’da çeşitli bina-lar yaptırarak şehri güzelleştirmişti. Timur, sadece binalar yaptırmakla kalmamış, açtırdığı sulama kanalları ile tarımı da teşvik etmişti. Timur’un pek erken dönemde, daha saltanatını kurma serüveninin başlangıcından itibaren imar işlerine giriştiğini söyleyebiliriz. O, saltanat mücadelesinde önemli bir dönüm noktası olan Emir Hüseyin ile mücadelesinde başarılı olup Belh’i ele geçirince, bu şehrin kale ve hisarlarını harap etmiş8 , Belh suyu üzerinde köprü kurdurmuş; Semerkand’a geçtiğinde, burada kaleler ve mükemmel saraylar yapılmasını emretmişti (Şamî: 73). Timur’un Semerkand’da yaptırdıklarını en ayrıntılı anlatan kaynağımız Babür’dür. Semerkand’da hükümdar olma imkânını kaybedince Hindistan’a geçen ve burada devletini kuran Babür, Timur Bey diye andığı, büyük atasının bıraktığı eserleri bize anlatırken kendi dönemindeki durumlarına dair de bazı bilgiler vermektedir. Babür’ün verdiği bilgiye göre “Timur Bey, Keş’te doğduğu için, bu şehri payitaht yapmaya çok uğraştı. Keş’te büyük binalar yaptırdı. Divan kurmak için, kendisine büyük bir tak (di-vanhâne), sağ ve sol tarafına tavacı (nevahi) beyleri ile divan beylerinin oturup divan yapmaları için, bir az küçük, iki tak yaptırmıştır. Bir de müracaat eden iş sahiplerinin oturması için, bu divanhânenin bir tarafı-na küçük daireler inşa ettirmiştir. Bu kadar büyük tak cihanda az bulunur ve bunun Kisra takından daha büyük olduğunu söylerler. Bundan başka Keş’te bir medrese ve bir makbere yaptırmıştır. Cihangir Mirza’nın ve diğer bazı evlâtlarının kabirleri oradadır. Keş’in şehir olarak inkişaf kabiliyeti Semerkand kadar olmadığı için, Timur Bey, payitaht ola-rak,nihayet Semerkand’ı şeçti” (Babür: 51). Babür, coğrafî konumu, kuruluşu meşhur tarafları vs. hakkında bilgi verdiği Semerkand şehri ile ilgili konumuz açışından önemli şu bilgileri vermektedir : “ Moğol ve Türk ulusları Semiz-kend derler. Timur Bey burasını payitaht yapmıştı. Timur Bey’den önce ve onun gibi büyük bir padişah Semerkand’ı payitaht yapmış değildir. Sur üzerinden kurganın9 uzunluğunun ölçülmesini em-rettim, ölçtüler onbin altı yüz kadem10 çıktı” (Bübür: 47). Yine Babür’ün verdiği bilgiye göre: “Semerkand ve mahallelerinde Timur Bey ve Uluğ Bey’in imaret ve bahçeleri çoktu. Timur Bey, Semerkand erkinde Kök-Saray diye meşhur olan, dört katlı, fevkalâde büyük bir köşk yaptırmıştı11. Bundan başka, Ahenin kapısına yakın ve kalenin içinde de cami yaptır-mıştı. Bunun taşlarını ekseriye Hindistan’dan getirttiği taşçılar işlemişti. Camiin kitabesinde (Bakara suresinin 127.) ayetini öyle büyük harflerle ile yazmışlardır ki bir kürûh mesafeden okumak mümkündür. Bu da çok büyük bir binadır. Semerkand’ın şarkında iki bahce yapmıştır. Biri daha uzakta olan Bağ-Boldı ve diğeri de daha yakında olan Bağ-ı Dilgüşa’dır, Bağ-ı Dilgüşa’dan Firûze kapısına kadar bir yol yaptırıp, iki tarafına kavak ağacı diktirmişti. Dilgüşa’da da büyük bir köşk yaptırmış ve bu köşkte Timur Bey’in Hindistan muharebelerini tasvir etmişlerdir. Kûhek tepesinin eteğinde ve Kân-ı Gil’in Ab-ı Rahmet de dedikleri, Kara-Su’yunun üst tarafında, Nakş-ı Cihan adında, bir bağ yaptırmıştır. Benim gördüğüm zaman bu bahçe artık bozulmuş ve dikkate değer bir şey kal-mamıştır. Semerkand’ın cenubunda ve kaleye yakın yerlerde Bağ-ı Çınar, Semerkand’ın aşağı tarafında Bağ-ı Şimal ve Bağ-ı Behişt vardır. Timur Bey’in torunu, Cihangir Mirza’nın oğlu Muhammed Sultan Mirza Semerkand’ın dış kurganında bir medrese yaptırmıştır. Timur Bey’in ve Semerkand’da padişahlık eden evlatlarının hepsinin kabri buradadır” (Babür: 48). Babür’ün adını zikr ettiği bağlardan Bağ-ı Behişt için Yezdî, Timur’un Semerkand’ın batısında bazı evleri ve on iki bağı alıp birleştir-diğini ve bir bağ oluşturduğunu, burada bir kasr yaptırdığını ve Bağ-ı Behişt adını verdiğini yazar (Yezdî:162a-162b). Timur, yine Semerkand’a yarım konak mesafede yeni bir yerleşim yeri bina ettirmiş ve adını Dımaşk koymuştu (Arapşah:18). Yine Semerkand civarında iki yeni kasaba kurdurmuş ve her birini büyük beldelerden birinin adıyla isimlendirmişti (Arapşah: 48). Timur’un imar işlerine dair bir başka örnek olarak, Yezd’de yaptırdığı kervansarayı gösterebiliriz. Bu kervan-sarayı yaptırdığı sırada kendisi Anadolu’da seferdeydi. Yezd’de yaptırdı-ğı kervansaray’ın masrafı, divân-ı âla’dan yani devlet hazinesinden kar-şılanmıştı. (Hondmir1317: 344). Ticareti önemseyen Timur, Fransa kralı-na yazdığı kısa mektubunda, iki ülke arasında tüccarların gelip gitmesini ve karşılıklı olarak tüccarlara kolaylık gösterilmesini istemişti (Kazvinî:52). İmar ve ticaret dışında Timur tarımla da ilgilenmiştir. O, Anadolu’dan göç ettirdiği Kara Tatarları, Semerkant civarına yerleştirmiş ve kendilerini tarımla uğraşmaları için teşvik etmişti. Timur, hafızalarda seferleri ve savaşlarıyla yer etmiş ve bu yönü ile şöhret bulmuş bir hü-kümdar olarak bilinir. Ancak burada kaynaklarda rastlayabildiğimiz ör-neklerden de anlaşılacağı üzere, diğer bütün hükümdarlar gibi, kendi ülkesini mamur hale getirmekten geri durmamıştı12. Onun 1360’larda başladığı devlet kurma serüveni, 1405de Otrar’da ölümüne kadar devam etmişti. 45 yılda Moskova’dan Delhi’ye, İstanbul’dan Çin hududuna kadar çok geniş bir alanda seferler düzenlemiş ve nihai hedefi Çin üzerine düşündüğü seferin başlangıcında Otrar’da 1405 yılında öldüğü zaman, torunlarına bile yetecek muazzam bir servet ve büyük bir ülke bırakmıştı.

Timur’un ölümünden (1405) sonra yaşanan saltanat mücadelesinin ardın-dan, oğlu Mirza Şahruh devleti toparladı ve hükümranlığını diğer hane-dan üyelerine kabul ettirdi.

Mirza Şahruh’un saltanatı dönemi, kültürel gelişme için her şeyin (bilim-den, sanattan edebiyattan anlayan iyi eğitimli hanedan üyeleri (mirzalar) ; maddî birikim ve nihayet bu iki unsurun kullanılabileceği siyasî istikrar) mevcut olduğu bir dönemdir13. Şahruh döneminde Timur zamanında işbaşında olan emirlerden hayatta olanlar hâlâ görevde idiler. Emîr Alike Kükeltaş, Emîr Firuzşah gibi emîrler, Gevherşad gibi hanımlar ve Bay-sungur, Uluğ Bey, İbrahim gibi mirzalar imar faaliyetleri, bilim ve sana-tın himayesi gibi hususlarda âdetâ yarış içinde idiler.

Herat, Şiraz, Meşhed, Semerkand, Buhara bu faaliyetlerden geniş şekilde nasiplerini alan şehirlerdi. Şahruh’un eşleri arasında en güçlü simalardan biri ve devrin devlet idaresinde de etkili olan Gevherşad’ın Meşhed’de yap-tırdığı imaret, mederese ve camii önemlidir. Fars bölgesinin merkezi olan Şiraz’da daha Timur’un torunu İskender zamanında bir ölçüde imar faaliye-tine sahne olmuştu14. Timur’un ölümünden sonraki saltanat mücadeleleri sonucu bölgenin idaresi Şahruh’un denetimine geçince, Şahruh’un oğulla-rından Mirza İbrahim buranın idaresine tayin edilmişti. O da, burada imar faaliyetlerinde bulunduğu gibi, edebiyat ve tarihle de yakından ilgilenmiş ve Şerafeddin Ali Yezdî’yi Zafernâme yazması için desteklemişti.

Şahruh’un diğer oğlu Mirza Baysungur gerçekten çok yönlü bir şahsiyet-ti. Kendisi devlet idaresinde görev aldığı15 gibi, gerçek bir sanat ve ede-biyat hamisi idi. Konutunu âdetâ bir güzel sanatlar akademisine dönüş-türmüştü. Burada hat, tezhip, ciltcilik gibi dönemin en yaygın sanat dalla-rında mahir şahıslara çalışma ortamı sağlamıştı. Devrin kaynaklarında zikredilen bu özelliğini, o dönemden kalan bir belgeden Tebrizli Cafer’in arzından rahatlıkla takip edebiliyoruz16. Herat, bir kültür merkezi olarak, zenginliğine şüphesiz sadece Baysungur ile ulaşmadı. Eski bir şehir olan Herat, Horasan’ın idaresinden sorumlu olan Şahruh’un merkezi idi. Şahruh, babasının yerine devletin başına geçtikten sonra, Timurlu Devle-ti’nin başkenti olarak, Timur’un seçtiği Semerkand yerine, mirzalık dö-neminden beri alışık olduğu Herat’ı kullanmaya devam etti. Şahruh’dan (1405-1447) sonra Ebu Said (1451-1469) ve Hüseyin Baykara (1469-1505) da devlet merkezi olarak burayı kullandılar. Böylece Herat şehri, kentin tarihinde görülmemiş derecede gelişti ve güzelleşti17.

Uluğ Bey, Mirza Şahruh’un bir diğer oğlu olarak, Maveraünnehir bölge-sinin idaresinden sorumlu idi. Merkez olarak, dedesi Timur Güregen’in başkenti Semerkant’ı kullanıyordu. Onun burada yaptırdığı eserler ile ilgili en ayrıntılı bilgiyi biz yine Babür’ün eserinde bulabiliyoruz. Babür’ün anlattığına göre: “ Uluğ Bey Mirza’nın imaretlerinden medrese ve hankah Semerkand kalesinin iç tarafındadır. Hankahın kubbesi fevka-lâde büyüktür. Onun kadar büyük bir kubbenin dünyada bulunmadığını söylerler. Bu medrese ve hankahın yanında, Mirza Hamamı diye meşhur olan iyi bir hamam yaptırmıştı. Döşemesi muhtelif taşlardandır. Horasan ve Semerkand’da böyle bir hamamın bulunduğu mâlûm değildir. Bir de, mederesenin güneyinde Mescid-i Mukattâ dedikleri, bir mescid yaptırmış-tır. Mukattâ denilmesinin sebebi, parça parça ağaçları yontup, islimî ve çin usulû nakışlar ile yapıldığındandır. Bütün duvarları ve çatısı bu tarz-dadır. Bu mescidin kıblesi ile mederesenin kıblesi arasında çok büyük fark vardır. Her hâlde bu mescidin kıble cihetini yıldızlara göre tâyin etmişlerdi. Yaptırdığı diğer büyük binalardan biri de, Kûhek tepesinin eteğinde bulunan ve içerisinde zîc yazma aleti olan, üç katlı rasathaney-di. ... Kûhek tepesinin garp tarafındaki eteğinde Bağ-ı Meydan adlı bir bahçe ve bu bahçenin ortasında, Çihil-Sütûn dedikleri büyük bir bina yaptırmıştı. İki katlı ve sütunları tamamen taştan olan bu binanın dört köşesine dört tâne, minareye benzer, burç konulmuştu. Üst kata bu kule-lerden çıkılırdı. Bütün diğer yerlerde taş sütûnlar vardı. Bunların bazıları büklümlü, bazıları oluklu yapılmıştı. Üst katın dört tarafı ayvan olup, sütunları taştı. Ortasında dört köşeli bir oda vardı. Binanın kürsüsünü baştan başa taşlar ile döşemişlerdi. Binadan Kuhek tepesine doğru ve bu tepenin eteğinde bir bahçe daha yaptırmıştı. Burada da büyük bir saray inşa ettirmiş ve bunun içine , taht olarak , büyük bir taş koydurmuştu; uzunluğu, tahminen on dört-on beş, genişliği yedi-sekiz ve yüksekliği bir karıdır18. Bu büyük taşı epeyce uzak bir yerden getirmişlerdi. Ortasında bir çatlak vardı ve dediklerine göre bu çatlak buraya getirildikten sonra olmuştu. Bu bahçede bir köşk daha yaptırmıştı. Duvarları tamamen çini olduğundan buna Çinihâne adı ile anılıyordu. Bunları hususi adam gön-dererek Çin’den getirtmişti” (Babür:48-49). Uluğ Bey, Babür’ün anlattı-ğı eserleri, bağ ve bahçeleri yaptıran ve bölgesini imar eden bir idareci olmakla beraber, onun Babür’ün temas etmediği bir tarafı daha vardı. As-lında Uluğ Bey’in bu yönü idareciliğini gölgede bırakacak kadar büyüktür. O sadece medrese ve rasathane banisi değildi, kendisi aynı zamanda kuv-vetli bir bilim adamı idi. Onun döneminde Semerkand’daki bilim atmosfe-rini, en iyi, mesai arkadaşı matematikçi Gıyasüddin Kâşî’nin babasına tüc-carlar aracılığı ile gönderdiği mektubundan öğreniyoruz. Bu mektubun dışında, Uluğ Bey ve ilmî faaliyetlerine dair kaynaklara sahibiz19. Ancak bu mektup herhangi bir hükümdara ya da büyük devlet adamına sunulmak üzere hazırlanmamış, tam tersine bir oğul’un babasına halini ve durumunu aktardığı, özel bir mektuptur. Dolayısıyla fikirleri daha samimi ve içtendir. Bu açıdan, önemli bir kaynak olan bu mektuba göre, Uluğ Bey, Semerkand’da kurdurduğu rasathane ve medresede 60-70 kadar iyi mate-matikçiyi istihdam etmektedir. Bu sayı, teknolojinin ve eğitimin o yüzyılla-ra göre daha yaygın olduğu günümüzde bile, aynı alanda çalışan bu kadar çok bilim adamını bir araya getirebilmek bakımından büyük başarıdır. Kâşî’nin anlattığına göre Uluğ Bey’in himayesi ile buraya toplanan bilim adamları gerçekten bilgili kişilerdi. Kâşî’nin mektubundaki şu ifadesi, Semerkand’daki atmosferi göstermek bakımından çarpıcıdır: “Ulu Başbuğ (Uluğ Bey) ilim adamı olduğu için ve ilme vukufu son derece derin oldu-ğundan, ayrıca ilim adamları da çok sayıda mevcut bulunduğundan, bura-da bir mesele bir defa tahakkuk edince, daha önce başka türlü konuşmuş olan kimseler, konuyu anlamayanların gözünü boyamak için inatçılık edip bir takım kusurlar bulmak iddiası ile işi uzatamaz. Çünki ilim adamlarının en seçkinleri burada hazır bulunuyor” (Sayılı:82)20. Uluğ Bey, kendisinin de bir üyesi olduğu, böyle seçkin ve yüksek seviyeli şahsiyetlerin bulundu-ğu bilim ortamında, Kadızade-i Rumî ve Gıyasüddin Kaşî ve Ali Kuşcu gibi bilim adamları ile gözlem yapmış ve bir yıldız kataloğu hazırlatmıştı. Onlar buradaki çalışmalarıyla sadece Zîc hazırlamadılar. Aynı zamanda bir ekol oluşturdular ve İslam dünyasında Nasırüddin Tusî’den sonraki döne-min doruk noktasını teşkil ettiler. Burada yetişen bu alimlerden özellikle Kadızade ve Ali Kuşcu, hazırlanmasına katkıda bulundukları Zîc dışında, yazdıkları eserleri ve yetiştirdikleri talebeleri vasıtasıyla Osmanlı bilim dünyasını da etkilemiş simalardır21.

Mirza Şahruh’un 1447’de ölümü yeni bir mücadele dönemi yaşanmasına neden oldu. Bu uzun ve yıpratıcı dönemden, bilim ve sanat da olumsuz etki-lendi. Maveraünnehir ve Horasan bölgelerinde cereyan eden, mirzalar ara-sındaki bu yoğun mücadele döneminde Uluğ Bey oğlu Abdüllatif tarafından öldürüldü (1449). Uluğ Bey’in öldürülmesi, sadece siyasî istikrar bakımın-dan değil, Semerkand’da yukarıda sözünü ettiğimiz bilim çevresinin durum ile ilgili olarak da çok şeyi değiştirmiştir. Zira şehir, idarî merkez olarak kullanılmakla birlikte, bir daha böyle parlak bir dönem yaşamamıştır. Uluğ Bey’in ölümünden sonra, bu alim hükümdarın mesai arkadaşı, yakın dostu ve sırdaşı olan Ali Kuşcu, önce Akkoyunlu sonra da Osmanlı sarayına intisab etti. 1411’den onun öldürüldüğü 1449’a kadar Maveraünnehir’i idare eden bu alim hükümdarın himayesinde yükselen bilim atmosferinin ürettiği temel eser, şüphesiz, Zic-i Uluğ Bey’dir. Bunun yanı sıra başta Kadızade-i Rumî ve Ali Kuşçu’nun yetiştirdiği talebeler ve kaleme aldıkları çalışmaları da bu dönemin eserleri arasında saymak yanlış olmaz.

Mirza Şahruh’un uzun saltanatı (1405-1447) döneminde, imar ve kültürel gelişmeye katkıda bulunanlar şüphesiz sadece mirzalar değildi. Bizzat hükümdar, Gevherşad, Tuman Ağa gibi hanımlar, Alike Kükeltaş, Emîr Firuzşah, Şah Melik gibi önde gelen emîrler imar faaliyetlerine ciddi katkılarda bulunmuşlardır. Bu imar faaliyetlerinde yeni binalar yapıldığı gibi, daha önceki dönemlerde yapılan eserlerin, bazen yeniden bina etme derecesinde tamir ettirilerek, kullanıldığını biliyoruz22.

Şahruh’un saltanatının sonu, âdeta Timur’un kurduğu devletin sonunun başlangıcı gibidir. 1405-1447 yılları arasında saltanat süren bu hükümda-rın ölümü ile, mirzalar arasında saltanat mücadelesi tekrar başlamış ve bu mücadeleden Ebu Said galip çıkmıştır. Ebu Said Timur’un oğlu Miranşah’ın soyundan geliyordu. Dolayısıyla saltanat konusunda Şahruh’un torunları kadar şanslı değil idi. Ancak şehirlerde etkili olan tasavvuf erbabının lideri durumundaki Hace Ubeydullah Ahrar onu destekliyordu. Öte yandan Timur ve Şahruh döneminde pek etkili olma-yan ya da olamayan Argun kavmi de Ebû Said’in yanında yer aldı. Böy-lece Timur ve Şahruh dönemlerinde idareyi ellerinde tutan elit grupta bir değişme oldu. Ebû Said’in saltanat dönemi yaklaşık 18 yıl sürmüştür. O, bu dönemi sürekli mücadele ile geçirmiştir. Kaynakların Sultan-ı said olarak zikr ettiği bu hükümdar, Semerkand’da ilan ettiği saltanatını kabul ettirebilmek için Mirza Abdullah, Ebü’l- Kasım Babür, Alaüddevle, İb-rahim, Mirza Cuki, Hüseyin Baykara gibi mirzalarla mücadele etmiştir. Timurlu mirzaları kendi aralarında saltanat için çekişirken, Karakoyunlular Cihanşah’ın önderliğinde iyice güçlenmişler, Irak-ı Arap ve Acemde kontrolü ele aldıkları gibi Horasan’a doğru ilerleyip, nihayet kısa bir süre için bile olsa Timurlu başkenti Herat’ı ele geçirmeyi başar-mışlardır. Ebu Said, Maveraünnehir ve Horasan’da hakimiyetini sağladık-tan sonra Karakoyunlu Cihanşah’ın ölüm haberinin gelmesinin de verdi-ği bir cesaretle Irak ve Azerbaycan’ı da ele geçirmek üzere sefere çıkar. Her zaman yaptığı gibi, bu sefere çıkıp çıkmama konusunda Hace Ubeydullah Ahrar’ın fikrini aldı ve sefere çıktı. Cihanşah’ın ölümü ile Karakoyunlular bölgede güçlerini yitirmiş, bu defa bir başka Türkmen grubu olan Akkoyunlular etkili olmaya başlamışlardı. Bu yüzden Ebu Said bu seferinde Akkoyunlularla mücadele etti; ancak, Uzun Hasan kar-şısında başarısız oldu ve yakalanarak idam edildi. (1469)23. Bu kısa siyasî olaylar panaromasından da anlaşılacağı üzere, bu hükümdarın dönemi hanedan üyelerinin birbirleri ve nihayet Timurluların ezeli rakipleriyle mücadele ederek geçmiştir. Bu ortamda Ebu Said’in bilim ve sanat hami-si bir hükümdar imajı çizdiğini söylemek zor ise de, o da bir ölçüde imar faaliyetlerinde bulunmuş, tarımı teşvik etmiş ve ahaliyi rahatlatmaya çalışmıştır. Ancak, bunlar Şahruh dönemi ile kıyas kabul etmez. Ebu Said devrinde, ne Uluğ Bey’in sarayında olduğu gibi ilim adamlarının toplan-dığını, ne de Baysungur’un sarayındaki gibi sanatkâr ve ediplerin faali-yetlerini görüyoruz. Ancak bu hükümdar döneminin karakteristik yapısı-nın tarımın teşvik ve himayesi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Meselâ, onun isteği ile Niretu kalesinin etrafındaki toprakların çok bereketli oldu-ğu bilindiğinden, ahali tarımla uğraşmaya teşvik edilmiş ve kale etrafında hazırlanan tarlalara ekim yapılmıştı. Ebu Said burada işlerin yoluna ko-nulmasına bizzat nezaret etmişti (Semerkandî:330). Yine bu hükümdarın emriyle vezir Hace Kudbeddin Tavus Simnanî’nin idaresinde, büyük bir sulama kanalı açılmış ve bu kanal sayesinde Herat’ın kuzeyi mamur hale gelmişti. Bu projenin tamamlanması vezire de ciddi bir prestij sağlamıştı (Hondmir1317: 389-390). Muhtar dağı eteğinden Herat’ın kuzeyine uza-nan bu kanal sayesinde Gazargâh, Muhtar ve Zencirgâh dağları eteklerin-de, Çeşme-i Mahiyan’a kadar olan yerlerde binlerce bağ ve bostan ve otlakta cennet bahçesine benzetilen tarıma uygun alanlar oluşmuştur. Herat şehrinin tarihini yazan İsfizarî’ye göre, Herat’ta Cuvice’den başka şehrin içinde su kaynağı yoktu; bahçe ve bağların durumu kötüydü. An-cak bostan ve otlaklar özellikle Gazargâh tarafındakiler, Sultan Ebu Said’in himmetiyle güzelleşmişti. Yapılan kanalın uzunluğu Gazargâh’dan Çeşme-i Mâhiyân’a kadar bir fersah (yaklaşık 6 km) ve Baştan’dan Saksalman köyüne kadar altı fersah (36 km) idi (İsfizarî I:85; Togan 1979:435). Bu hükümdar sadece başkenti Herat ve civarında değil, Maveraünnehir’de de aynı tarım politikasını sürdürmüştür. Özellikle hü-kümdar nazarında büyük bir itibara sahip olan Hace Ubeydullah Ahrar, geniş çiftliklere sahip idi. Bu hükümdar tarım dışında çeşitli yapıları tamir ettirdiği gibi, kendisi de Herat’ta bazı yapılar yaptırmıştı. Herat’ta, Irak kapısının dışında bulunan Ak Saray (Babür:210), Zegan Bağ’ında dört kemerli çarşı (Hondmir 1333:83), Herat’a bağlı Obeh kasabasındaki imaret onun yaptırdığı eserlerdir.

1469’da Ebu Said’in Uzun Hasan önünde yenilmesi ve ölmesi, Timurlu devletinin iyice küçülmesine neden oldu. Ebu Said’in oğulları Maveraünnehir’de hakim olurken, Hüseyin Baykara Horasan bölgesinde Herat merkez olmak üzere saltanat sürmeye başladı. Böylece Timurlu devleti parçalanmış ve iyice küçülmüş oldu. Hüseyin Baykara dönemi, edebiyat bakımından bir hayli zengin bir dönemdir. Ancak sanat ve bilim de bu dö-nemde Şahruh’un saltanatı ile kıyas kabul etmez. Timurlu devleti ve idareci-leri Hüseyin Baykara döneminde artık tam anlamıyla şehirli bir toplum ol-muş, askerin savaşçılık özelliği kalmamış, Özbekler karşısında askerî an-lamda ciddi başarısızlıklar yaşanmıştır. Kısır iç çekişmeler ve dış baskılar sonucu, bu devlet tarih sahnesinden silinmiştir. Hüseyin Baykara, bizzat divan sahibi bir şairdi. Dönemin belki hükümdar kadar önemli bir siması olan Ali Şir Nevaî, kültür hayatının baş hamisi olarak, hatta hükümdarı gölgede bırakacak kadar önde görünmektedir. Politik küçülmenin aksine edebiyat alanında zengin bir dönem yaşanmıştır. Ali Şir Nevai, bu hususta belki başlı başına ilginç bir simadır.Çağatay edebiyatında klasik devreyi oluşturan bu şahsiyet için, onun eserleri üzerinde çalışan Prof. Dr. Kemal Eraslan (1996: XXXVIII) şöyle demektedir : “ Dîvân mesnevi, tezkire, tarih gibi türlerde otuz’a yakın eser veren Nevayi, devrinin olduğu kadar Türk Edebiyatının da en mühim şahsiyetlerinden biridir. Farscanın resmi dil ola-rak hüküm sürdüğü, münevverlerin Farsca öğrenip bu dil ile yazmayı mezi-yet saydıkları bir devirde, Nevayi’nin Türkçenin Farsçadan aşağı kalacak bir dil olmadığını müdafaa etmesi Türkçeyle de yüksek bir edebiyat vücuda getirmenin mümkün olacağını bizza eserleriyle ispat etmesi ve yenilerin Türkçe yazmaları hususunda teşvikte bulunması göz önüne alınırsa, bu hiz-metinin derecesi ve önemi daha iyi anlaşılır”. Hükümdar, bizzat kendisi de divân sahibi olan, Hüseyin Baykara’dır; ancak dönemin kültür hayatına damgasını vuran Ali Şir Nevaî’dir. Müzikten hatta, tarihten şiire kadar hüner sahibi hemen herkesi himaye etmiş ve desteklemiştir. Hüseyin Baykara ve Ali Şir Nevaî devri literatüründe biyografiler daha yoğun iken, Timur, Şahruh ve Ebu Said dönemlerinde zaferler, seferler, imar faaliyetleri (dönem ile ilgili mevcut kaynakların dışında, görüşlerimizi değiştirecek yeni kaynak-lar çıkmazsa) ön plandadır. Şamî’nin ve Yezdî’nin Zafername’leri, yerini Nefahatü’l-üns, Tezkire-i Devletşah, Düsturü’l-vüzera gibi biyografi eserle-rine bırakmaktadır. Bu, herhalde toplumun gündeminin ve aydınların nelere yoğunlaştığının da bir göstergesi olsa gerek. Bu biyografik eserler bize Ti-murlu dönemi sanatkârları hakkında da bilgi sunmaktadırlar. Hükümdarın, Ali Şir gibi büyük emîrlerin kitaphanelerinde (burada kitaphane terimi özel-likle seçilmiştir zira buralar kitapların muhafaza edildiği kütüphaneden fark-lıdır) sanatlarını icra eden nakkaş, musavverân (tasvir yapanlar), hattatların bulunduğunu biliyoruz. Bu konuda aşağıda isimlerini zikredeceğimiz sanatkârlarla ilgili bilgi, tarihçilerin yanı sıra, belki onlardan daha fazla sanat ta-rihçileri ve müzikologların ilgisini çekecektir.

Kanun sazında eşsiz olan Hafız Kudak, Üstad Seyyid Ahmed, Ud da çok iyi olan Üstad Kul Muhammed Şuburganî, Üstad Hüseyin Udî, Üstad Şeyhî Mâ’ilî Ali Şir Nevaî devri mu******inaslarının başında geliyorlardı.. Mevlana Hacı Muhammed çeşitli bilim dallarında ve fenlerde tam vukufu olan bir şahıstı. Sürekli garip hayallerin suretlerini, acaib yüzleri çizerdi. Ömrünün bir kısmını çiniyi olgunlaştırmak için sarf etti. Hondmir’in verdiği bilgiye göre, Mevlana tuhaf icatların sahibi idi. Onun tuhaf icatlarından biri de sandıklı bir saat idi. Bu eserin bir sureti Hüseyin Baykara’nın kütüphane-sinde idi. Bu eserde günün her saatinde tahta bir suret (heykelcik) çıkıyor ve önünde düzenlenen dümbeleğe vuruyordu. Bu tanımdan bugünkü mânâ-da çalar saatin tarif edildiği anlaşılıyor. Mevlana Hacı Muhammed, bir süre Hüseyin Baykara’nın kitapdarlığını yapmış, 904 yılında(1498-1499) görü-nüşte hiçbir sebep olmaksızın, bu işten ayrılmış ve Hüseyin Baykara’nın oğlu Mirza Bediüzzaman’ın yanına giderek Belh’de yaşamıştı (Hondmir1345:63-64). Mevlana Muhammed İsfahanî bu dönemde yaşayan mühendislerden biri idi. Onun aklı fikri her an yeni bir şeyler yapmak, res-metmek ile meşguldü. O da bir sandık saat yapmıştı ve içinde saati belli eden bir tas düzenlemişti (Hondmir 1345: 64).

Timurlu son dönemindeki en mühim nakkaş her halde Üstad Bihzad idi. Kaynaklar onun dönemin tasvir yapanlarının en iyisi, belki de bu işi en mükemmel noktasına ulaştıran kişisi olarak anmakta. O önce bir süre Ali Şir Nevaî’nin himayesinde çalışmış, daha sonra Hüseyin Baykara’nın hiz-metine girmişti (Hondmir 1345:64). Herat’lı olan Bihzad küçükken anne ve babasını kaybetmiş ve Hüseyin Baykara’nın Kitapdârı olan Üstad Mirek tarafından himaye edilmiş, eğitilmiş, kısa zamanda büyük gelişme göster-miş ve o döneme kadar kimsenin yapamadığı şekilde nakış ve suretler yapmıştı. O, 942 (1535-1536) yılında vefat etmişti (Hondmir 1345:135).

Üstad Kasım Ali Çehzekasaî, Bihzad’a yakın işler yapan ve onun talebesi olan bir sanatkâr idi. Hondmir’in bu ifadesinden, onun Bihzad kadar ba-şarılı olmadığını anlıyoruz. Kasım Ali de, Ali Şir Nevai’nin himayesinde onun kitaphânesinde çalışıyordu. Kaynağımızın ifadesine göre “dönemin musavverânının en önemlilerinden” idi (Hondmir 1345:64).

Hüseyin Baykara, saltanatının başlangıcından itibaren hattatları himaye etmiş, bu taifenin refahı ve gelişmesi için uğraşmıştı. Kitaphanesinde himaye ettiği hattatlardan bir kaçı şunlar idi. Mevlana Sultan Ali Meşhedî, Hace Hafız Muhammed, Sultan Ali Kaynî, Mevlana Sultan Ali Şir Meşhedî, Mevlana Sultan Muhammed Nur, Mevlana Alaaddin Mu-hammed, Mevlana Sultan Muhammed Handan, Mevlana Hicranî, Mevla-na Adîmî, Mevlana Abdülhamid.

“ Sultanü’l-hattatin ve kıbletü’l- küttâb ve zübdetü’t- küttab” elkabıyla lakaplanmış, olan Sultan Ali Meşhedî, Baykara ve Ali Şir devrinin en meşhur hattatı idi. Bir süre Hüseyin Baykara’nın kitaphanesinde görev yaptı. Hattat 836 (1432-1433) da dünyaya geldi, 7 yaşında babasını kay-betti. Gençliğinde hatta meyletti, çok zahmet çekti ve nihayet yazısı ol-gunlaştı. Döneminin şöhretli hattatlarından olan Mevlana Cafer, Sultan Ebu Said için bir şehname düzenlemişti. Bu nüshayı hazırlarken vefat edince, sultan yarım kalan eseri tamamlatmak için Mevlana Cafer’in ye-teneğinde birini aradı ve bu iş için Alî Meşhedî’yi 1461’de Herat’a davet etti. Bu şekilde devlet merkezi olan Herat’a gelen sanatkâr, Sultan Ebu Said’in vefatından sonra Hüseyin Baykara’nın hizmetine girdi. Hüseyin Baykara’nın vefatından sonra, Şeybanî Han’ın hizmetine girdi. Bu meş-hur hattat muhtemelen 919 (1513) da vefat etti. Nesih ve talik yazıda şöhret sahibi idi. Mevlana Cafer’den sonra kimse ebru üzerine yazmamış-tı, Ali Meşhedî bu tekniği uyguladı (Hondmir 1345: 61,128-129) .
Ali Şir Nevaî’nin himayesinde olan katiplerden biri olan Mevlana Sultan Muhammed Nur nestalik hatta başarılıydı. Onun, Sultan Ali Meşhedî’nin talebelerinden olduğuna dair kayıtlar vardır (Hondmir1345:62).

Mevlana Şirali Meşhedî, Hüseyin Baykara döneminin nestalik yazan meş-hurlarından idi. Hattı ve tarzı nestalik yazanların çoğundan üstündü. Bazı kaynaklar, onu Sultanali Meşhedî’nin öğrencileri arasında sayar. Ali Şir Nevaî onun hattını diğerlerinin yazısına tercih ederdi (Hondmir1345:131).

Ali Şir Nevaî’nin himayesinde olan ve nestalik yazan bir başka hattat, Mev-lana Zeyneddin Mahmud-ı Kaynî’dir. Bu sanatkâr Sultanali Meşhedî’nin damadı ve talebesiydi (Hondmir 1345:61,130).

Hüseyin Baykara’nın kitaphânesinde görev yapan ve Ali Şir Nevaî’nin meclisinde bulunanlardan biri de Mevlana Sultanali Kaynî’dir. Nesih ve talik yazıyı tam bir olgunluk ve usulüyle yazardı. Bu hattat Hüseyin Baykara’nın çocuklarından birkaçına ders vermişti.

Hoca Hafız Muhammed Timurluların son döneminde meşhur olan hattat-lardan biri idi. Aklam-ı sitteyi (altı temel yazı sitilini) tam bir güzellikle yazardı. Bu hattat aynı zamanda Ali Şir Nevaî tarafından büyük çapta onartılan, adeta yeniden yapılan Mescid-i camii’nin imam ve hatipliğini yapardı. Bu dönemin büyük hattatlarından biri de nestalik hatta büyük kabiliyeti ve aynı zamanda neyzen olan Mevlana Sultan Muhammed Han idi (Hondmir 1345: 61-62).
Mevlana Alaaddin Muhammed son dönemin meşhur hattatlarından idi. Ali Şir Nevaî’nin kitaphanesinde yetişen hattatlardan biri olan Alaaddin Mu-hammed nestalik yazıyı başarıyla yazardı. Kendisi Ali Şir Meşhedî’nin tale-belerindendi. Ali Şir Nevaî, onun Herat’ın meşhur katiplerinden olduğunu, şiirle iştigal etmediğini, ama bu konuda da yeteneği bulunduğunu belirttir (Hondmir 1345: 62, 131)

Ali Şir Nevaî sadece hattat, nakkaş, mu******inas ve şairleri himaye etmek-le kalmamış, imar faaliyetlerine de ciddi katkıda bulunmuştur. O ondört köprü, dokuz hamam, elliki ribat, ondokuz su deposu, bir darü’l-huffaz, bir hastahane, beş imaret, yedi hankah, dört medrese ve yirmi mescit yap-tırmıştı (Golombbek:64).
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Üst Alt