Kur'an'ın ve Sünnetin Korunmuşluğu Hakkında

Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...

Eski Üyeler

Eski Üyeler Arşivi
Yönetici
Katılım
15 Ocak 2005
Üye No:
1
Mesajlar
144,644
Beğeni puanı
2
Puanları
38
Nerden:
secilmemis
phoca_thumb_l_vahdat20.jpg

KORUNMUŞLUK AÇISINDAN SÜNNET​



Modern zamanlarda bilincimize musallat edilen virüslerden birisi de, Kur’an’ın korunacağının Allah Teala tarafından garanti edildiği, buna mukabil Sünnet’in ilahî korumanın dışında kaldığı iddiasıdır.
Bu iddia ayağına yer edindiğinde kaçınılmaz olarak sadece Kur’an, 6 bin küsür ayetten ibaret bir metin olarak itimada şayan olacak, onun dışındaki her şey modern müslümanın şüphe oklarının hedefinde bulunacaktır.


Bilincimize bu virüsü musallat edenler, “uydurma hadis” diye bir vakıa bulunduğunu herkesin itiraf ettiğini, ancak “uydurma Kur’an” diye bir şeyin hiçbir zaman söz konusu olmadığını, olamayacağını kabul etmemizi isterler.


Evet, Kur’an’ın ilahî garanti altında olduğunda şüphe yok. Ancak bu gerçek iki noktada manipüle ediliyor:


1. Kur’an’ın korunmuşluğu, “Kur’an” adı altında birtakım metinlerin uydurulmadığı/uydurulmayacağı anlamına gelmez. Birkaç yıl önce “el-Furkânu’l-Hakk” isimli uydurma bir kitabın ABD’de peydahlanıp piyasaya sürüldüğü haberi hafızalarımızdaki tazeliğini henüz kaybetmiş değil. (Kur’an surelerine nazire tarzında kaleme alınmış sureler ve pasajlar ihtiva eden bu müzevver kitap, bekleneni vermemiş olacak ki, gündemden çabuk düştü!)


Daha önemlisi var: Hindistan’ın Bankipore şehrindeki Genel Şark Kütüphanesi’nde bulunan nüsha, tam anlamıyla bir “uydurma Kur’an”dır. Nüzul sırasına göre tertip edilmiş bulunan bu nüsha, sadece kimi ayetlerin içine serpiştirilmiş eklemelerle temayüz etmez; sonunda bulunan iki “sure” de onu farklı kılmaktadır. Bu “sure”lerden birisi, “Sûretu’n-Nûreyn” adını taşımaktadır. Kırk bir cümleden müteşekkil olan bu “sure”, Efendimiz (s.a.v) ve Hz. Ali (r.a)’den bahsetmektedir. Diğeri ise, Şii Hüseyin b. Muhammed Takî en-Nûrî et-Tabersî’ye ait Faslu’l-Hitâb fî İsbâti Tahrîfi Kitâbi Rabbi’l-Erbâb’da zikredilen Sûretu’l-Velâye’dir.[1] (Bu “sure”, Şah Veliyyullâh ed-Dihlevî’nin oğlu Şah Abdülazîz’in kaleme aldığı Muhtasaru’t-Tuhfeti’l-İsnâaşeriyye isimli eserde de zikredilmiştir.)


Şu halde, nasıl ki “Kur’an” adı altında uydurulmuş birtakım metinlerin mevcudiyeti Kur’an’ın korunmuşluğuna gölge düşüremezse, “hadis” adı altında uydurulmuş birtakım metinlerin bulunması da bütün olarak Hadissahasını itham altına sokmaya yetmez!


2. Kuran’ın korunmuşluğu, ne dediği okuyana göre değişen 6 bin küsür cümlenin korunmuşluğu değildir. Bilakis Kur’an’ın korunmuşluğu, Kur’an’ın bizden ne istediği konusundaki netliğin de korunmuşluğu demektir.Yani Allah Teala Kur’an’ı göndermekle iman, ahlak, tefekkür, tasavvur ve amel olarak nasıl bir çizgi izlememiz gerektiğini biz kullarına iletmiştir. Eğer Kur’an’daki 6 bin küsür cümle muradullahın tecellisi için bu noktalarda yeterli olsaydı, “Kur’an’ın beyanı” gibi hayatî bir rolün Sünnet’e –yine bizzat Kur’an tarafından– verilmesinin hiçbir anlamı olmazdı! [Yani 'namaz kılın' ayeti korunsa ama namazın nasıl kılınacağı ile ilgili sünnetler korunmasa 'namaz kılın' ayetinin korunmuş olması abes olacaktır. O yüzden Kur'an emirleri ile ilgili sünnetler de korunmuştur. @mir]


Kur’an, Efendimiz (s.a.v)’e iki görev yüklemiştir: Tebliğ ve Beyan. Ve bize de ihtar etmiştir ki, Kur’an, Sünnet’in beyanına/açıklamasına ihtiyaç gösteren ayetler ihtiva etmektedir.


Öyleyse şunu söylemek zorundayız: Eğer Allah Teala’nın bizden ne istediğini Efendimiz (s.a.v)’in beyanı olmadan anlayamıyorsak, Kur’an’ın sadece “tebliğ”inin değil, aynı zamanda “beyan”ının da korunmuş olması gerekir! Aksi halde Kur’an’ın sadece “tebliğ”inin korunmuş olmasının pratik hiçbir anlamı olmayacaktır.


Bütün bunlar şu noktayı açık bir şekilde önümüze koyuyor: Tarih içinde şu veya bu çevre tarafından şu veya bu gerekçeyle hadis uydurulmuş olmasından hareketle hadislerin tamamını “şüpheli” görmek ve töhmet altına sokmak, bir sonraki adımda Kur’an’ı da aynı töhmet tavrının hedefine koyacaktır.


Burada denebilir ki: “Sünnet başka, Hadis başkadır. Sünnet, Kur’an’ın beyana muhtaç ayetlerinin fiilî/amelî olarak tefsir edilmesiyle oluşur ve Ümmet tarafından nesilden nesile “amelî olarak” aktarılmıştır. Burada herhangi bir şüphe yoktur. Ancak hadisler “amelî” olarak değil, “kavlî” olarak nakledilmişler ve nakledilirken de unutmak, yanılmak, eksik ya da fazla nakletmek… gibi birtakım ravi tasarruflarına maruz kalmışlardır. Dolayısıyla Sünnet’in korunmuşluğundan söz edebiliriz, ama hadislerin korunmuşluğundan söz edemeyiz!


Bu yaklaşım ilk bakışta makul gibi görünmektedir. Ama birkaç noktada problemlidir:



A. Güvenilirliği, amelî olarak aktarılan namaz, oruç… gibi bazı temel ibadetlere indirgemek, dinin büyük bir kısmını bize aktaran hadisleri devre dışı bırakmak demektir. Bu da dinin büyük kısmının fiilen lağvedilmesi anlamına gelir.


B. Pek çok alanda “amelî rivayet” ile “kavlî rivayet”i birbirinden ayırmak mümkün değildir. Söz gelimi feraiz, alım-satım, nikâh-talak… ile ilgili rivayetler bu kapsamdadır. Hatta oruç, zekât gibi temel ibadetlerin de bu kapsamda olduğunu söylemek gerçeğin ifadesi olacaktır. Açıktır ki yüzyıllar boyunca Ümmet bunlar ve benzeri konularda “görerek” değil, “işiterek”, yani “amelî” nakle değil, “kavlî” nakle dayanarak amel etmiştir.


C. Bu Ümmet’in ulemasının sıhhati üzerinde söz birliği ve gereğince amel ettiği rivayetler, güvenilirlik bakımından “amelî nakil”den aşağı değildir.


Şu halde hadisleri –hangi gerekçeyle olursa olsun– toptan zan ve töhmet altına alan herhangi bir yaklaşımın sahih bir din tasavvuru ile alakası kurulamaz!


Yazının başında zikrettiğim “sadece Kur’an metninin korunduğu” tezi de aslında havadadır. Zira Allah Teala Kur’an’ı gökten indirdiği melekler vasıtasıyla ya da bir başka şekilde korumuyor. Bu ümmetin hafızları ve hafızası vasıtasıyla koruyor. “Kavlî nakil” de tıpkı Kur’an gibi, tıpkı “amelî nakil” gibi bu ümmetin hafızları ve hafızası vasıtasıyla korunarak bize kadar intikal etmiştir.


Öte yandan şunu da gözden kaçırmayalım: “metnin/delilin korunması”, “muradın/medlulün korunması” anlamına gelmemektedir. (...)



[1] Geniş bilgi için bkz. Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, I, 406 vd.

EbuBekir Sifil

Milli Gazete - 9 Mayıs 2009
[Görsel erişilemez]

:)​
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Üst Alt