- Katılım
- 22 Şub 2007
- Mesajlar
- 2,802
- Beğeni puanı
- 0
- Puanları
- 0
- Cinsiyet:
- erkek
- Nerden:
- izmir
Biraz uzun bir makale ama baştan sona okumanız aydınlanmanız açısından önemlidir.Bu makale El-ilah'ın dininin değiştirilebileceğine güzel bir kanıttır.
NOT:ALINTI...
KIBLE AYETLERİ MEAL-ANLAM ÇALIŞMASI
Bakara 142-143-144-145-146-147-148-149-150
GİRİŞ
Bugün kendisini Müslüman olarak tanımlayan insanlara “KIBLE nedir” şeklinde bir soru yöneltilecek olursa sanıyoruz ki istisnasız “Namazda yönümüzü dönmemiz farz olan Kabe’nin coğrafi yönü” şeklinde bir cevap alınacaktır. Tüm tefsir ve ilmihal kitapları da benzer tanımlamayı yapmaktadır. Bu kadar kesin ve istisnasız bir cevabın yanlış ya da eksik bir tanımlama olabileceği ihtimali var mıdır?
Bu çalışmada, bize göre Kuran’ın, dolayısı ile İslam’ın en temel kavramlarından olan KIBLE kavramının anlamı incelenmiş ve Kuran bütünlüğü içerisinde yukarıdaki tanımın – maalesef – KIBLE kavramının çok küçük bir kısmını kapsadığı, gerçekte bir manifesto sayılabilecek kuşatıcı anlam bütünlüğünün ise ortaya konulmadığı görülmüştür.
Bakara suresinin 142-150. Ayetleri arasında anlatılan KIBLE konusu hakkında tefsirlere ve tarihi rivayetlere bakıldığında özet olarak aşağıdaki mana ve kendi içlerinde bir çok çelişki ve ihtilaflar ile karşılaşmaktayız.
“ Hz. Muhammed ( selam ona ) peygamber, Mekke’de vahiy ile risaletine başladığından itibaren Namaz kendisine emrolunmuştu ve namazlarını;
a) Kabe’ye dönerek kılıyordu,
b) Kabe’yi araya alarak Kudüs’e doğru kılıyordu,
c) Kudüs’e dönerek kılıyordu.
( 13 yıl süren ve sadece çok az sayıda sahabenin bulunduğu Mekke dönemine ait hem de namazla ilgili bir konudaki rivayetlerin içindeki bu inanılmaz çelişki, konunun sonradan saptırıldığını kanıtlamakta ve “resmi yoruma” uygun tevil bulma gayretlerinin en açık delilleri olsa gerektir. Ayrıca, Mekki surelerin hiç birisinde namaz da herhangi bir Kıble’ye dönmek ile ilgili en ufak bir ima dahi bulunmamaktadır )
Mekke’den Medine’ye hicret edince,
a) Kendisine, özel bir vahiy ile Kudüs’e dönmesi emredildi ve sekiz ay ( dokuz ay, oniki ay, onaltı ay, onyedi ay, onsekiz ay ) bu yöne doğru namazlarını kıldı,
b) Mekke’de başladığı gibi namazlarını Kudüs’e doğru kılmaya Medine’de de devam etti ( sekiz ay ile onsekiz ay arası ), daha sonra Bakara suresinin 142-150 arasındaki ayetleri nazil oldu ve Kıble, Kudüs’ten Kabe’ye döndürüldü.
da bu kıble değişimi üzerine onu terk etmişler şeklinde tefsir etmişlerdir. Oysa diğer yüzlerce ayete kendilerinin verdikleri tefsirlere bakıldığında böyle bir durumun asla olmadığını ve Yahudilerin çok büyük bir kısmının Muhammed peygambere daha ilk günden itibaren asla tabi olmadığı hatta kendileri için bir tehdit görerek Mekkeli müşriklerle gizli ittifaka girdiklerini yazdıkları görülecektir. Kaldı ki Kuran’ın birçok ayetine dayanan bu durum apaçık bir gerçektir. Münafıklara gelince, onlar zahirde peygambere her konuda uymuş görünmüşlerdir, kaldı ki bu kadar kolay bir konuda muhalefet edip kendilerine açığa vurmaları düşünülemez bile. Aynı tefsirler içinde bu kadar büyük çelişkiler nasıl olurda görmezden gelinebilir anlayamıyoruz )”
Genel olarak bu güne kadar yazılan tefsirlerde Bakara suresinin 142-150. Ayetleri arasında yer alan Kıble konusu bu bilgi üzerine işlenmektedir ve sadece namazda yönünü Kabe’ye dönmenin farziyetini bildiren ayetler olduğu paradigması ile yorumlanmaktadırlar. Herhangi bir tefsir kitabına bakanlar, genel olarak yukarıda anlattığımız yorumları göreceklerdir.
Sonunda, hemen hemen tüm mezhepler, ekoller ve alimler bu ayetler ile “namazda yönünü Kabe’ye çevirmenin bir farz olduğu” konusunda ittifak etmişler ancak ayetlerin içeriğine ait yorumlarda ve bu yorumları üzerine oturttukları rivayetlerde bir çok çelişki olduğunu da belirtmişlerdir. Dahası ayetlerin iç ve Kuran bütünlüğündeki tutarlılığına uymayan bu zorlama yorumların mantıki ve akli çelişkilerini de açığa vurmuşlardır. Konu ile ilgili hemen hemen tüm görüşlerin ve ihtilafların detaylı açıklamaları Fahreddin-i Razi’nin Tefsir-i Kebir adlı eserinin ilgili bölümünden okunabilir. Bu aralarında da ihtilaf ettikleri ya da geçiştirdikleri çelişkilerin en önemli gördüğümüz bazıları şunlardır :
1- Muhammed peygamberin Mekke’de namazlarını hangi kıbleye dönerek kıldığı konusu,
2- Bu emrin kendisine ne zaman verildiği ve neden bu kadar önemli bir konuda Kuran’da hiçbir ayet bulunmadığı,
3- Habeşistan’a hicret eden Müslümanların dönene kadar ve Medine’ye hicretten önceki 2 yılda, Musab bin Umeyr önderliğindeki Medine Müslümanlarının namazlarını hangi kıbleye doğru kıldıkları ( bu sorulara nedense hiç kimse değinmemiştir )
4- 142,143,144. Ayetlerde bahsedilen rivayetlere uygun olarak Kıble değişimi söz konusu ise en az 3 kıble olması gerektiği, iki kıblenin Kabe ve Kudüs ise 3. Kıblenin neresi olması gerektiği, yok eğer iki kıbleden bahsediliyor ise ilk kıblesi Kabe olan ve Medine’de uzun bir süre ( rivayetlere göre sekiz ay ile on sekiz ay arası ) Kudüs’e döndükten sonra tekrar neden Kabe’ye döndürüldüğü ve eğer böyle ise ikinci dönüş ile ilgili ayetin aynen ilk dönüş emrinin de olmadığı gibi neden Kuran’da bulunmadığı,
5- Eğer ana mesele namazda Kudüs’e dönmek ise, Medine’de uzun bir süre Kudüs’e dönerek namaz kılındığı halde neden Yahudilerin hemen Muhammed peygambere tabi olmadıkları, eğer mesele bu değilse Allah’ın neden böyle bir şey emredip sonra tekrar tersine döndürdüğü ( haşa, subhanAllah ),
6- Çok şiddetli emir kipi ile gelen ve hiçbir istisna da eklenmeden “nereden çıkarsanız, nerede olursanız yüzlerinizi Mescidil Haram yönüne çevirin” cümlesi pasaj içinde üç ayette üzerine basa basa vurgulandığı halde neden bir kere bile “salatta ( namazda ) yüzlerinizi çevirin” şeklinde bir cümle olmadığı, buna rağmen neden sadece namazda Kabe yönüne dönülmesi gerektiği, bir istisna içermediğine göre, mesela evlerin kapılarının neden Kabe yönünde yapılmadığı, Müslümanların otururken, yürürken, yatarken neden Kabe’ye dönmelerinin farz olmadığı,
7- Yahudilerin hep birlikte namazlarını Kudüs’e yönelerek kıldıkları belirtildiği halde 145. Ayette neden “onların bir kısmı bir kısmının Kıblesine uymazlar” şeklinde bir bilgi verildiği. Eğer “onların” zamiri ile o ana kadar Medine’de olmayan Hristiyanlar ile Yahudiler kastediliyor diyorlarsa bu ikisini Kuran’ın zaten ayrı iki ümmet yani ayrı iki inanç üzere olduklarını belirttiği ( Bakara 113 v.d. ), dolayısı ile bunun zaten imkansız olduğu,
8- 144. Ayette “seni hoşnut olacağın bir kıbleye çevireceğiz” dediği halde, 145. Ayette neden “ andolsun eğer sana gelen bunca ilimden sonra eğer onların hevalarına uyacak olursan gerçekten zalimlerden olursun” şeklinde bir ikaz geldiği, kaldı ki hoşnut olduğu Kıbleye döndükten sonra neden tekrar Yahudilerin kıblesine dönmek isteyeceği. Ve gene kendi yorumlarına göre Muhammed peygamber Medine’ye geldiğinde “Yahudilerin kalbini ısındırmak” için Kudüs’e doğru uzun bir süre namaz kılmıştı. Bu süre içinde onların hevalarına uyarak zalim mi olmuştu, eğer böyle bir hata yaptıysa, Allah bu büyük hatayı düzeltmek için neden bu kadar uzun süre ( rivayetlerine göre sekiz ay ile onsekiz ay arası ) bekledi. ( Allah’ı tenzih ederiz)
9- Bu ayetlerin indiği sırada Seleme oğulları mahallesinde bir mescitte namaz kılan Muhammed peygamberin, namazın ortasında kıblesini Kudüs’ten Kabe’ye döndürdüğünü ( Kuzeydoğudan Güneye, yaklaşık 150 derecelik bir dönüş )ve bu nedenle o mescide Kıbleteyn Mescidi ( iki kıbleli mescit ) dendiğini anlatırlar. Rasulullah’ın Medine’ye ilk geldiğinde inşa ettiği Mescidi Nebevi’de aynı şeyin yapıldığı hakkında ise zerre rivayet yoktur, kaldı ki annelerimizin evlerinin mescidin iki yanına bitişik yapıldığı ve böyle bir dönüşte tamamen yıkılıp yeniden yapılması gerektiği halde. Bu kadar büyük ve önemli bir hadise vuku bulduysa ki onların anlattıklarına göre olması gerekir, neden bu konuda en ufak bir haber bile bulunmamaktadır.
Bunlar gibi daha onlarca çelişki ve tutarsızlık sayılabilir, ancak bu kadarı yeterli görülmektedir. Şimdi akla gelen soru bu kadar “alim” nasıl olurda bu kadar derin çelişkileri ve Kuran bütünlüğüne, İslam’ın ana ilkelerine uymayan yorumları görmezler. Bu sorunun cevabı, geçmiş tüm kavimlerin ve ümmetlerin düştüğü aynı yanılgının da cevabı olmaktadır ve insanlar atalarının din hakkındaki yorumlarını mutlaklaştırmamak ve Vahye uymayanları ayıklamak ile imtihan olunmaktadır.
Burada rahmetli şehid Seyyid Kutub’u ve bu konudaki yorumlarını okumadığımız ve onunkine benzer yorumları yapan diğer kişileri genel yorumumuzun dışında bırakıyoruz. Seyyid Kutup ilgili ayetlerin yorumunda kıble kavramını açmaya çalışmış ve – bize göre tam bir kuşatma olmasa da – sembolden manaya giden açıklamalara geniş yer vermiştir. Ayrıca değerli mütefekkir yazar Ahmet BAYDAR, İktidar ve Kader ( Beyan yayınları ) isimli kitabında konunun ana fikrini, farklı kelimelerle fakat çok detaylı ve değişik bir anlatım tarzı ile işlemiştir.
Herkesin çok iyi bildiği gibi, Muhammed peygamberin ölümünden kısa bir süre sonra, ümmeti, – diğer tüm ümmetler gibi- kendi aralarında iktidar savaşlarına düşmüş, parçalanmış ve – bizim tabirimiz ile- bir kısmı bir kısmının kıblesine uymamaya başlamıştır. Yaklaşık iki yüz yıl süren bu parçalanma, zalim iktidarların dini kendilerine bir payanda, zulümlerine bir örtü olarak kullanması sonucu “resmi din” anlayışlarını oluşturmuştur. Zalim iktidarların kılıç zoru ile din resmileştirilmiş, yayınlanan konsül bildirileri ile kavramlar ve tüm dini yorumlar tektipleştirilmiş ve herkes bunlara kendilerinin verdiği şekilde iman etmeye zorlanmıştır. Hayatın her anını ve her alanını kuşatan İslam dini, sadece abdest, namaz, oruç, zekat, hac, kurban gibi nusuklara indirgenmiş ve tüm yorumlar bunlar üzerinde yoğunlaştırılmıştır. Arada çıkan muhalif sesler ya katledilerek susturulmuş ya da çeşitli yaftalarla din dışı gösterilmiştir.
Arkadan gelen kuşaklar ise atalarının dondurduğu bu yorumları mutlak hak yorumlar olarak almış ve üzerinde düşünmenin ve konuşmanın bile “dinden çıkmak” olacağı paradigması ile kuşaktan kuşağa aktarmışlardır. Bu mutlaklaştırılmış yorumlar içlerindeki tüm tutarsızlıklar, Kuran’a, akla, fıtrata, vicdana, yaşanan hayata taban tabana zıt olsa da binbir türlü laf oyunları ve tevillerle örtbas edilmeye çalışılmıştır. Ancak kalplerdeki sıkıntılar ve çelişkiler giderilememiştir. Hac suresi 52-55 arası ayetler yaşanıp gitmekte ve tüm insanlık bununla imtihan olmaya devam etmektedir.
Tüm bunlardan sonra, Bakara suresinin 142-150. Ayetleri arasında anlatılan nedir? KIBLE ne demektir? Yukarıda sayılan çelişkileri içermeyen beyanı nasıl anlaşılmalıdır? Şimdi çalışmamızın detaylarına geçebiliriz.
ÇALIŞMANIN METODU
Bu çalışmamızda izleyeceğimiz metot şu şekilde olacaktır:
1- Konunun, Kuran bütünlüğünde tarihi arka planının incelenmesi,
2- Bakara suresinin 1-177. Ayetlerinin konu bütünlüğünün analizi ve tarihi arka plan ile karşılaştırılması,
3- Konu içerisinde geçen temel kavramların Kuran içerisindeki ve Arap dilindeki anlam analizleri,
4- Tüm bu bütünlük içerisinde 142-150. Ayetlerin meal anlam denemesi.
TARİHİ ARKA PLAN
Muhammed peygambere vahiy indirildiği M.S. 7. Yüzyılın başında, Hicaz bölgesi, kuzeyinde Roma imparatorluğu ( Hristiyan ) ile Pers imparatorluğu (Mecusi), güneyinde Yemen Krallığı ( Hristiyan, az sayıda Yahudi ve müşrik ) ile doğusunda Habeş Krallığı (Hristiyan) ile çevrilmiş bulunmaktaydı.
Bölgenin başkenti MEKKE yani diğer adı ile Ümmül Kura ( Kentlerin Anası ), diğer önemli şehirleri Yesrib ( Medine ), Taif, Cidde, Hayber idi.
Mekkeliler, uzun yüzyıllardan beri ticaret ile uğraşmakta olduklarından ve her yıl Mekke’de hac mevsimi kurulan fuarlarından dolayı bölge çevresindeki tüm devletler, topluluklar ile yakın ilişki içerisinde idiler. Mecusilik, Sabiilik, Hristiyanlık ve Yahudiliği oldukça yakinen bilmekteydiler. Kendilerini, ataları İbrahim ve İsmail ( selam onlara ) peygamberlerin torunları, onların Allah adına inşa ettikleri Kabe’nin koruyucuları ve Kabe’nin Rabbi olan Allah’ın dinine mensup seçkin kulları olarak tanımlıyorlardı.
“Müşrik Araplar” olarak tanımlanan bu insanlar, Allah’ın, tüm alemlerin yaratıcısı, kendilerinin yaratıcısı, rızık vericisi olduğuna iman ediyorlardı. ( Ankebut 61,63; Zuhruf 9,87; Yunus 31 v.d. ). Ahiret ve yeniden dirilmeye inanmıyorlar ya da derin kuşku içerisinde bulunuyorlardı. ( Neml 66,67,68; Kehf 36; Kaf 15; v.d. )
Allah’ın kızları ( haşa subhanAllah ) olarak tanımladıkları melekleri, Lat-Menat-Uzza gibi isimlerle isimlendirmişler ve bunların kendilerini Allah’a yaklaştıracaklarına ve şefaatçileri, evliyaları olduklarına inanıyorlar, dualarında ve diğer nusuklarında, Allah ile beraber onları da anıyorlardı. ( Necm 19-32; Saffat 150-159; Zümer 3; Yunus 18 v.d. )
Ataları İbrahim ve İsmail peygamberlerden beri ( yaklaşık 2500 yıldır ) tahrif ederek devam ettirdikleri ve içinde Allah ile beraber melekleri ve putlaştırdıkları isimleri de andıkları Hac, Kurban, Namaz-Dua nusuklarına devam ediyorlardı. ( Enfal 35; Maun 4,5; Hac suresi, v.d. )
Allah’ın, İbrahim ve İsmail peygamberler ile indirdiği dine ( İslam ), bir çok ilave ve eksiltme yapmışlar, günahları meşrulaştırmışlar, olmayan haramlar ihdas etmişler ve bunları atalarının “Allah’tan aldıkları yetki ile” emrettiğini ve bunlara uyulması gerektiğini savunarak yaşamaktaydılar. ( Meryem 54,55; Maide 101; Enam suresi, v.d. )
Tüm bunlarla içinde bulundukları durumu, İbrahim dedelerinin yolu dolayısı ile Allah’ın dini olarak kabul ediyor ve savunuyorlardı. Bu konuda kendileri ile ihtilafa düşen ve kendilerini ÜMMİ (kitapsız) isimlendirmesi ile aşağı gören Yahudi ve Hristiyanlarla ( Al-i İmran 75 ) bir “din rekabeti” üzerinde bulunuyorlardı.
Hicaz Arapları arasında, özellikle Yesrib ( Medine )’de yoğun olarak Yahudi kabileleri, Necran, Yemen bölgesinde Hristiyanlar, Yahya peygamberin öğretisi üzerine yaşayan ve monoteist ( tektanrıcı ) Sabiiler ve çok az sayıda Hanifler ( Allah ile beraber başka hiçbir ilaha inanmayan, monoteist ) de yaşamaktaydı.
Edebiyatın şiir dalında tüm bölgelere yayılmış bir ünleri vardı ve bu konuda otorite olarak kabul ediliyorlardı.
Tüm bu yaşam tarzlarını ve değerler sistemlerini – yani dinlerini - bir KİMLİK ALTINDA TOPLAMIŞLARDI ve kendilerine KUREYŞ dendiğinde bunları kastediyorlardı.
Kureyşlilik ( Mekke Arapları ), Kabe ve Hac dolayısı ile, dini, siyasi, askeri ve ekonomik yönden Hicaz bölgesinin tüm Arapları arasında oldukça güçlü bir aidiyeti yani kimliği temsil etmekteydi.
Çevrelerindeki toplumlarda ve hemen hemen tüm dünyada neredeyse tek yönetim şekli olan Krallık sistemi yerine “Site Devleti Demokrasisi” denebilecek bir idare sistemini benimsemişlerdi. Kureyş’i meydana getiren aşiretlerden seçilmiş temsilcilerden oluşan Darün Nedve parlementosu ve aralarında anlaştıkları iş bölümüne göre düzenlenmiş bir yönetim şekli ile siyasetlerini yürütüyorlardı. ( Detaylı bilgi için bkz. İslam Öncesi Mekke, Ankara Okulu Yayınları, Dr. Yaşar ÇELİKOL )
Bu noktada, Mekkeli Kureyş’in psikolojik ve sosyolojik değer yargılarını ifade eden ve neredeyse onlar için her şeyden daha önemli olan aidiyetlerinin detaylarına değinmeliyiz. Kendi tanımlamalarına göre ana başlıklar halinde sıralarsak:
a- Kureyş tüm Arapların efendisidir, insanların en faziletlileridir,
b- Bir kişi için en önemli şey ailesi, aşireti ve Kureyş’tir, bunlara ihanet eden emandan çıkar ( güvenliği sığınağı kalmaz ), şerefini ve itibarını kaybeder,
c- Üstünlük ve şeref, malda, evlatlarda, sayılarda yani maddi güçtedir,
d- Babaların ve Ataların yolu en doğru yoldur, onlardan gelen inançlar, gelenekler ve adetler terk edilemez, bunları terk eden hor ve zelil düşmüştür,
e- İntikam ve Kan davası kutsaldır, terk eden şerefini kaybeder,
f- Her konuda aileye, aşirete ve Kureyş’e itaat şarttır.
Tüm bunlardan anlaşılmaktadır ki o dönemin Kureyş toplumunda en önemli şey Kureyşlilik üst kimliğidir, ve bir Kureyş mensubunun en büyük suçu Kureyş üst kimliğini oluşturan bu değerlere ihanet etmesidir.
Son vahyin indiği dönemde tarihi arka plan bu şekildedir, dönemin ve coğrafyanın hakim kimlikleri ve kemikleşmiş bu değerler sisteminin tam ortasında Muhammed peygamber aldığı vahyi okumaya başlamıştır. Okuduğu ayetler o değerler sisteminin büyük kısmını ve bunların oluşturduğu kimlikleri, aidiyetleri yerle bir etmekte ve tam tersi değerler vaaz etmekteydi. Bu OKUYUŞ, büyük çoğunluğun hoşuna gitmeyecek hatta hayatlarındaki en önemli şeyi yani atalarından devraldıkları “dinlerini” yani KUREYŞ YAŞAM TARZINI yani üzerinde oldukları KİMLİKLERİNİ yok edecek bir tehdit içeriyordu.
Herkesin malumu olduğu üzere, bu okuyuşu önce ciddiye almadılar, sonra mücadeleye giriştiler ve tam 13 yıl boyunca Muhammed peygamberi ve ona iman edenleri tekrar “eski dinlerine” yani eski kimliklerine döndürebilmek için inanılmaz bir çaba harcadılar. İşkenceler ettiler, boykot uyguladılar, öldürdüler. Konu sadece kuru bir inanç meselesi ve bir takım ibadet ritüelleri olsaydı, yüzyıllardır son derece müttefikçe yaşadıkları Hristiyanlar, Yahudiler, Sabiiler hatta Hanifler gibi bu yeni inanç mensuplarını da önemsemezlerdi. Demek ki konu, Kureyş’liler için çok daha önemli, çok daha derin bir anlama sahipti hatta bunun da ötesinde bir hayat-memat meselesiydi.
Hz. Peygamber ve müminler 13 yıl boyunca, “kendi toplumlarının” yani düne kadar “biz” dediklerinin bu zulümlerine dayandılar ve asla geri adım atmadılar ve sonunda Allah, onları barındıracak, eman altına alacak ve kendi “BİZ”lerini oluşturabilecekleri yani kendi toplumlarını kurabilecekleri yani kendi kimliklerini oluşturabilecekleri yani kendi YAŞAM TARZLARINI oluşturabilecekleri bir yeri onlara verdi. Bu yeni yerin adı Yesrib yani Medine idi.
Oraya hicret ettiler, mallarını, eşlerini, çocuklarını ve anılarını ve sevdiklerini ve her şeylerini geride bıraktılar. Kavimleri onları “vatandaşlıktan” çıkartmıştı ve artık onlar KUREYŞLİ değillerdi, o kimliği terk etmişlerdi ve bu olay bir insan için hayatta karşılaşılabilecek en zorlu durumlardan biriydi ve “Allah’ın kendilerine hidayet ettiklerinin dışındakiler için çok büyük çok zor” bir başarıydı.
Olay tüm Hicaz bölgesinde ve çevre toplumlarda duyuldu. 13 senedir Kureyş’in bir iç işi olarak görülen mesele artık tüm bölgeyi ve tüm kimlikleri ilgilendiren bir hadiseye dönüşmüştü. O günkü Arap anlayışına göre, kavmi ile ters düşmek, kavmi tarafından kovulmak ya da kabilesini terk etmek, onlarla tüm bağları koparmak “cehenneme düşmek” ile eş anlamlıydı ve eğer Kureyş’i tanıyorlarsa bunu onların yanına bırakmayacaklarını biliyorlardı.
Medine’ye hicret eden az sayıdaki mümin, kendilerine Kuran’ın dili ile Ensar ( yardımcılar ) denecek az sayıdaki mümin kardeşlerini yanlarında buldular. Kureyş’in müttefikleri olan Medineli müşrikler ve bölgede oldukça ciddi bir nufusa sahip Yahudiler ( dinlerine rağmen Arap asabiyetini ve değerler sistemini damarlarında taşıyan arap Yahudileri ) derhal bu “yeni grubu” sorgulamaya ve “yaptıkları büyük hatayı” kınamaya başlayacaklardı.
Bakara suresinin 1-177. Ayetlerinin konu bütünlüğünün analizi ve tarihi arka plan ile karşılaştırılması
Kuran’da yer alan Bakara suresine baktığımızda genel olarak iki ana bölümden oluştuğunu görüyoruz. Birinci bölüm 1-177. Ayetlerden oluşan ve Adem peygamber ile başlayan insanın yeryüzündeki imtihanın, İbrahim peygamber ile birlikte mezopotamya ve orta doğu bölgesindeki son 2500 yıllık hikayesini İsrailoğulları ümmeti üzerinden anlatır ve konuyu Muhammed peygamberin yeni “ümmetun vaseten”i oluşturma görevi ile bitirir.
Bu bölüm, DİN-MİLLET-ÜMMET-KIBLE kavramlarının ve MİLLETE İBRAHİM “kimliğinin” detaylı tanımlarını da içermektedir.
Bakara suresinin ikinci ana bölümü 178-286. Ayetlerden oluşmakta ve bu bölümde yeni “ümmetun vaseten”in şeriatına dair ekonomik, siyasi, ceza-medeni-borçlar hukuku gibi düzenlemeleri getiren ahkam ayetleri yer almaktadır.
Bakara suresinin birinci bölümünün Medine’deki ilk yılda indiği hakkında çok kuvvetli bir görüş vardır ve zaten yaşananlar da bunu teyid etmektedir. Bu bölümde KIBLE konusunun da içinde olduğu birinci bölümü inceleyeceğiz.
Muhammed peygamber ve müminler Mekke’de tam 13 yıl boyunca kendi kavimleri ile mücadele etmişlerdi. Medine’ye hicret edince iki yeni grup ile karşılaştılar. Medineli Yahudi arap kabileleri ve münafıklar.
Bakara suresi hemen girişinde 1-29. Ayetleri arasında, insanların iman konusunda ana olarak üç gruba ayrıldığını ve bunların özelliklerini anlatır :
a) Müminler
b) Kafirler ( ateistinden müşriğine kadar tüm kafirler )
c) Münafıklar
Burada müminler ilk iki grubu çok iyi tanıdıkları halde münafıklar denen grubu daha önce Mekke’de hiç tanımadıklarından dolayı en geniş tanımlama ve açıklama ( 8-20. Ayetler arası ) bunlar hakkında yapılmıştır.
Bu genel tasnif ve tanımlamanın arkasından Adem kıssasının bir bölümü anlatılır. ( 30-39. Ayetler arası ) Adeta birazdan girilecek İsrailoğullarının uzun kıssası öncesinde bir kere daha insanlığın Adem’den beri akıp giden bir süreç olduğu, imtihanın Adem’den beri aynı şartlar altında devam ettiği, tüm peygamberlerin tek din tebliğ ettikleri vurgulanmıştır. İnsanlığın en büyük yanılgılarından birinin akıp giden bu tesbihi kendilerine gelen peygamberler ile kırıp, kendilerine inen vahiy ile dondurmalarının yani “din faşistliği” yapmalarının ikazını yapmak amacı ile konunun en başında Adem peygamber ile buna bir kere daha vurgu yapılmıştır.
Hemen arkasından, 40-46. ayetlerde İsrailoğullarına direkt hitap edilmiş, kulakları ve yürekleri birazdan anlatılacak kendi hikayelerine çağırılmıştır. Ve İsrailoğulları’nın detaylı hikayesine geçilmiş ve 47-123. Ayetler arasında kesintisiz olarak anlatılmıştır. Çok ilginç bir nokta olarak bu bölüm aynı manada iki ayetle başlamakta ve bitmektedir.
Konunun başındaki 47-48. Ayetler ile sonundaki 122-123. Ayetlerinin mealleri şu şekildedir:
“Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi yani sizi insanlar üzerinde faziletli kıldığımı hatırlayın” Bakara 47
“Ve sakının o günden ki, hiç kimse bir başka kimse için karşılık ödemez; hiç bir kimseden şefaat kabul edilmez, hiç bir kimseden fidye alınmaz. Ve onlara yardım da edilmez.” Bakara 48
“Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi yani sizi insanlar üzerinde faziletli kıldığımı hatırlayın” Bakara 122
“Ve sakının o günden ki, hiç kimse bir başka kimse için karşılık ödemez; hiç bir kimseden fidye kabul edilmez, hiç bir şefaat fayda sağlamaz. Ve onlara yardım da edilmez.” Bakara 48
İşte bu 47-123. Ayetler arasında, İsrailoğullarının, içlerinden gönderilmiş Musa peygamber aracılığı ile Firavun’un zulmünden kurtarılışları, köleleştirildikleri Mısır’dan çıkarılışları ve Yusuf peygamberden sonra gelen Musa peygamber ile Vahyin kendilerine indirilerek, onu insanlara tebliğ edecek ( şahitlik edecek ) topluluk olarak Allah tarafından seçilmeleri anlatılmaktadır ( ummetun vaseten ). ( Burada vahye muhatap olarak insanlığa onu tebliğ edecek topluma ummetun vaseten – en faziletli topluluk demenin ne demek olduğu iki kere açıklanmıştır. Kıble konusunun içindeki Bakara 143 ayeti de, Muhammed peygamberin topluluğuna bu sıfatın verilişini anlatmaktadır.)
Daha sonra bu emanete hıyanet edişleri, ahitlerini bozuşları, defalarca peygamber gönderilerek uyarılışları ve büyük çoğunluğunun itaat etmeyip yalanlamaları ve bunun sonucunda asli görevlerini ( imtihan ve şahitlik ) unutup, dünyaya dalıp aralarındaki rant ve iktidar savaşları ile nasıl parçalandıkları anlatılmaktadır.
Ve en sonunda kendilerini son kez uyarmak, parçaladıkları, tahrif ettikleri, yorumları ile değiştirdikleri Allah’ın Dinine dönmeleri için gelen İsa peygamberi de yalanlamışlar ve canına kastetmişlerdir. Bütün bu uzun süreç boyunca ( yaklaşık 1300 yıl ) içlerinden çok azının Allah’a teslim olmuş yani O’nun indirdiklerine uygun bir hayat (İslam olmuş) yaşadıkları çoğunluğunun ise fasık ( yoldan çıkmış ) oldukları anlatılır.
Tüm bu parçalanmalar ve tahrifler sonunda yaşadıkları Allah’ın dinine uygun olmayan hayatları içselleştirdikleri, apaçık tahriflerine ve günahlarına bir sürü mazeretler buldukları ve ne yaparlarsa yapsınlar kendilerinin “Allah’ın seçkin topluluğu” olduklarından dolayı cehennemde az bir süre kalıp cennete gireceklerini iddia ettikleri yine bu bölümde anlatılmaktadır.
Benzer şekilde İsa peygamberin tebliğ ettiği Allah’ın dinine ve İsa peygambere tabi olduklarını söyleyen Pavlusçu ( teslisçi ) Hristiyanlar da İsrailoğulları’nın tutturdukları yoldan gitmişlerdir.
Allah, Adem’den beri tüm peygamberler ile aynı tek dini gönderdiğini bu dinin başka bir benzerinin olmadığını söylese de onlar, kendilerini Yahudiyiz, Hristiyanız diye isimlerle isimlendirmişler ve Allah’ın dinini parçalamışlardır. Bununla da yetinmeyip kendi aralarında da ihtilaflara düşmüşler başka alt kimlikler ( mezhepler,cemaatler, ekoller ) oluştrumuşlar ve kendilerini bunlarla isimlendirmeye devam etmişlerdir.
İsa peygamberin risaletinden yaklaşık 600 yıl sonra Muhammed peygamber vahyi okumaya başladığında, Yahudiyiz ve Hristiyanız diyenler kendi aralarında amansız bir rekabete ve yalanlamaya düşmüşler olarak, kendilerinin Hak yolda yani İBRAHİM’İN YOLUNDA olduklarını söyleyerek ve asla kendilerinden başkasının doğru yolda olamayacağını belirterek ama birbirlerini de yererek bu iddialarını devam ettirmekteydiler. Dinlerini dünyevi çıkarlarına alet eden, imtihan olduklarını unutan ve ne yaparsak yapalım biz cennetteyiz diyenlerin düştükleri acınası durumlar.
Dediler ki: “Yahudi veya Hristiyan olmayan hiç kimse kesin olarak cennete giremez.” Bu, onların kendi kuruntularıdır. De ki: “Eğer doğru sözlüyseniz, kesin kanıtınızı (burhan) getirin.” Bakara 111
Hayır! Kim samimi olarak benliğini Allah’a teslim ederse, işte onun Rabbi katında mükafatı vardır. Onlara bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır. Bakara 112
Yahudiler dediler ki: “Hristiyanlar bir şey üzere değillerdir”; Hristiyanlar da: “Yahudiler bir şey üzere değillerdir” dediler. Oysa onlar, Kitabı okuyorlar. Bilmeyenler de, onların söylediklerinin benzerini söylemişlerdi. Artık Allah, kıyamet günü anlaşmazlığa düştükleri şeyde aralarında hüküm verecektir. Bakara 113
İşte kendi aralarında bu rekabet üzere kavga eden Yahudiler kendi kimliklerinin bir sembolü-şiarı olarak “Biz yüzümüzü Süleyman’ın Mabedine (Kudüs) döndük derler ve mescitlerini (sinagok) o yöne doğru yaparlardı. Hristiyanlar ise kendi mescitlerini (kilise) aynı sembol-şiar olarak Doğu yönüne dönük yaparlardı. ( Cebrail’in doğu yönüne çekilen Meryem’e bu taraftan geldiği için ), ve bu sembolizmi kendilerinin ait olduğu topluluğu, yaşam tarzını yani dini belirtmek için kullanırlardı. Konunun devamında 114. Ve 115. Ayette çok net şekilde buna vurgu yapılmakta ve kendilerini bu yön sembolleri yani sadece aidiyetler ile temize çıkmışlar addetmeleri eleştirilmektedir.
Allah’ın mescidlerinde O’nun isminin anılmasını engelleyen ve bunların yıkılmasına çaba harcayandan daha zalim kim olabilir? Onların içlerine korkarak girmekten başkası değildir. Onlar için dünyada bir aşağılanma, ahirette büyük bir azab vardır. Bakara 114
Doğu da Allah’ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (vech) orasıdır. Şüphesiz ki Allah, her şeyi kuşatandır, her şeyi bilendir. Bakara 115
Tüm bu anlatım ve bilgilendirmelerden sonra 119 ve 120. Ayette şöyle denmektedir.
Şüphesiz biz seni bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak, hak ile gönderdik. Sen cehennemin halkından sorumlu tutulmayacaksın. Bakara 119
Sen onların dinine uymadıkça, Yahudi ve Hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olacak değillerdir. De ki: “Şüphesiz doğru yol, Allah’ın (gösterdiği) yoludur.” Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı. Bakara 120 ( Konu içerisindeki Bakara 145 ayetinde “onların kıblelerine uyacak değilsin” olarak aynı manada verilen bölümün açıklaması işte bu ayettir ve net olarak görülmektedir ki o ayette KIBLE denilen kavram MİLLET ile eş anlamlıdır )
120. ayette “dinine” şeklinde meal verilen orijinal kelime “ millete hum” dur. Yani “onların milleti”.
Din kelimesinin tesniyesi “dineyn” ( iki din ), çoğulu ise “edyan” ( üç ve daha fazla dinler ) kelimesidir ve bu iki kelime Kuran’da hiç geçmez. Çünkü yeryüzünde tek din vardır, diğer tüm “dinler” o dinin tebliğinden sonra insanlar tarafından tahrif edilerek aslından uzaklaştırılmış türevleridir. ( Konunun detayı www.temizfikir.com sitesindeki “İSLAM ve DİĞERLERİ” adlı çalışmadan okunabilir )
Bu ayetteki ifadenin bir benzeri de Nisa 171 ve Maide 77 ayetlerinde Kitap Ehline “diniküm” şeklinde gelmektedir yani “dininiz”.
Burada DİN kelimesi ile MİLLET kelimesi arasındaki ilişki, değerli mütefekkir ve yazar Ahmet BAYDAR’ın Din ve Dua isimli eserinde çarpıcı tespitiyle ortaya koyduğu ve iki kelimenin kök anlamlarının ( deyn ve imlal ) Bakara suresi 282. Ayette üç kez tekrarlanması ile gösterdiği anlam ilişkisidir. DEYN borç İMLAL üzerindeki o borcu ödemek demektir ki MİLLET’de DİN’in kişilerce ya da toplumlarca UYGULANMA BİÇİMİDİR.
İşte tek din olan İslam’ın hak uygulama biçimi MİLLETE İBRAHİM olarak verilmekte ve üçü de kökde aynı din olan İslam’dan türetilmiş milletler olan Mekke Milleti, Yahudi Milleti ve Hristiyan Milleti kendilerinin İbrahim Milleti oldukları savaşına girişmişlerdir. Bu mananın perçinlendiği Hacc suresinin 78. Ayetinin orijinal metninin Latin harfleri ile yazılımı ve meali aşağıdaki gibidir:
“Ve cahidu fillahi hakka cihadih, huvectebukum ve ma ceale aleykum fid dini min harac, millete ebikum ibrahim, huve semmakumul muslimine min kablu ve fi haza li yekuner rasulu şehiden aleykum ve tekunu şuhedae alen nas, fe ekîmus salate ve atuz zekate va’tesimu billah, huve mevlakum, fe ni’mel mevla ve ni’men nesîr.”
“Allah adına gerektiği gibi çaba gösterin. O, sizleri seçmiş ve DİN konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim’in Milleti. O (Allah) bundan daha önce de, bunda da sizi teslim olanlar olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahit olsun, siz de insanlar üzerine şahitler olasınız diye. Öyleyse, dini hayata hakim kılın ve arınmışlığa ulaşın ve Allah’a sarılın, sizin Mevlanız O’dur. İşte, ne güzel sığınılacak ve ne güzel yardımcı.”
Bu ayet Kıble konusunun adeta detaylı açıklamasını yapmaktadır ve daha detaylı müteşabihi ( benzeri ), konunun sonunda Bakara 177. Ayette gelecektir.
İşte tam bu noktada, Bakara suresinde İsrailoğulları’nın hikayesinin bittiği yerde söz İbrahim peygambere getirilmekte ve 124-134. Ayetler arasında İbrahim ve İsmail’in Beyt’i ( yani Kabe’yi yani İslam’ı ) Mescidil Haram’da ( Mekke ) tekrar bina edip ayağa kaldırışları, Allah’a teslim oluşları ve artlarından gelecekler için duaları yer alır.
Din’in ilkelerinin ve mensuplarının adının, Adem peygamberden Muhammed peygambere kadar hiç değişmediği, İbrahim ve onun soyundan gelenlerin Mezopotamya bölgesinde yaptıklarının sadece uzun yıllardan sonra bozulmuş din’i düzelterek, yeniden orijinal hali ile tebliğ ettikleri ve bunu oğullarına emrettikleri konusu bu bölümde şu sarsıcı ifadelerle anlatılır:
Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim’in Milletinden kim yüz çevirir? Andolsun, biz onu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de O salihlerdendir. Bakara 130
Rabbi ona: “Teslim ol” dediğinde (O
“Alemlerin Rabbine teslim oldum” demişti. Bakara 131
İbrahim bunu, oğullarına vasiyet etti, Yakup da: “Oğullarım, şüphesiz Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak teslim olmuşlar olarak can verin” Bakara 132
Yoksa siz, Yakub’un ölüm anında, orada şahidler miydiniz? O, oğullarına: “Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?” dediğinde, onlar: “Senin İlahına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın İlahı olan tek bir ilaha kulluk edeceğiz; bizler ona teslim olduk” demişlerdi. Bakara 133
İşte bunlar bir ümmetti, gelip geçtiler. Kazandıkları kendilerinindir. Sizin kazandıklarınız da sizin olacaktır. Siz onların yapıp ettiklerinden sorguya çekilmeyeceksiniz. Bakara 134
Bütün bu apaçık gerçekliğe rağmen yeni inen vahyin de aynı çağrısına kulak tıkayan ve üzerinde oldukları Yahudi ve Hristiyan kimliklerinden vazgeçmeyen bu grupların, Allah’ın dinini parçalayıp, tahrif edip heva ve heveslerinden uydurdukları yaşam tarzlarına ( Milletlerine ) inatla sahip çıkmaları ve teslim olmamaları üstüne üstlük Muhammed peygamber ve müminleri de bu kimliklere çağırmaları ve Vahyin onlara verdiği muhteşem cevap ile devam ediyor:
Dediler ki: “Yahudi veya Hristiyan olun ki hidayete eresiniz.” De ki: “Hayır, Hanif olan İbrahim’in Milleti; O müşriklerden değildi.” Bakara 135
Deyin ki: “Biz Allah’a; bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa’ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiç birini diğerinden ayırdetmeyiz ve biz O’na teslim olmuşlarız.” Bakara 136
Şayet onlar da, sizin inandığınız gibi inanırlarsa, kuşkusuz hidayete ermiş olurlar; yok eğer yüz çevirirlerse, onlar elbette bir parçalanmışlık içindedirler. Sana onlara karşı Allah yeter. O, işitendir, bilendir. Bakara 137
Allah’ın boyası… Allah’dan daha güzel boyası olan kimdir? Biz, O’na kulluk edenleriz. Bakara 138
De ki: “O bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz iken, bizimle Allah hakkında tartışmalara mı giriyorsunuz? Bizim amellerimiz bizim, sizin de amelleriniz sizindir. Biz, O’na gönülden bağlanmış olanlarız.” Bakara 139
Ve kimlik konusunda nihai hükmü bildiriyor :
Yoksa siz, gerçekten İbrahim’in, İsmail’in, İshak’ın, Yakub’un ve torunlarının Yahudi veya Hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı? Allah’tan kendisinde olan bir şahitliği gizleyenden daha zalim olan kimdir? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.” Bakara 140
Bu konunun müteşabihi (benzeri), Al-i İmran suresi 64-71 arası ayetlerde anlatılmakta ve aynı şekilde açıklanmaktadır.
Görüldüğü üzere, KIBLE konusunun işlendiği Bakara suresi 142-150. Ayetler öncesi konu tüm yönleri ile açıklanmış ve Mekkeli müşrikler, Yahudiler ve Hristiyanların “din rekabeti ve tartışmalarında” kendilerini Millete İbrahim olarak yani Allah’ın dosdoğru yolunun temsilcileri olarak lanse ettikleri ve bunun bir üstünlük çabası yani KİMLİK SAVAŞI olduğu çok açıktır.
Kendi kavimlerinin kimliğini terk etmiş, Medine’ye gelmiş Muhammed peygamber ve müminleri kendilerine “siz hangi din üzeresiniz yani hangi kıble üzeresiniz” sorularına muhatap olmuşlardır. Sonuçta o ana dek söyledikleri “Atalarımızın dinini terk ettik, Yahudi de değiliz, Hristiyan da değiliz” idi. Bu cevap karşısında Ehli Kitap “ bu ne biçim bir Millet, hani sizin nusuklarınız, menasikiniz, şeriatınız, hukukunuz” tepkisini vermişlerdir. “Madem ki atalarınızın dinini terk ettiniz, o halde Yahudi ya da Hristiyan kimliği ile kimlikleniniz ki hidayete etmiş olasınız ve Millete İbrahim’e dahil olasınız” tekliflerini de eklemişlerdir.
İşte bu ortamın içinde Muhammed peygamber kendisinin ve müminlerinin, nasıl bir topluluk oluşturacaklarını, bu sıkıştırmalara karşı ne cevap vereceklerini, kendi toplumlarını kurmak için gerekli olan şeriat,hukuk,nusuklar gibi konuların ne olacağını merakla beklemekte ve benliğini gökte gezdirmektedir yani tüm kalbi ile dua etmekte, kendisini ve müminleri Medine’ye getiren Rabbinden bu konudaki emirleri yani Vahyi beklemektedir.
Bu konudaki Vahiy çok geçmeden gelecek ve Allah bu beklentideki Muhammed peygamber ve müminlere KIBLE’lerini gösterecek, onların topluluğunun ( ümmetinin ) sıfatını belirleyecek ve nimetini tamamlayarak tüm insanlara tebliğ ve şahitliğini yapacakları Millete İbrahimi son kez bu topluluk eli ile insanlığa ulaştıracaktır.
Bakara suresinin ilk bölümünün konu bütünlüğü ve tarihi arka plan ile uyumu bu şekilde anlaşılmalıdır.
Şimdi Kıble ayetleri içinde geçen temel kavramların Kuran içinde ve Arap dilindeki anlamları çalışmasına geçebiliriz.
Konu içerisinde geçen temel kavramların Kuran içerisindeki ve Arap dilindeki anlam analizleri
KIBLE
Kaf Ba Lam ( ? ) ???
ÖNCE, Mekanda, Zamanda, Mertebede, Sıralamada ÖNCELİK,
KABUL ETMEK,
BİR ARAYA GELMİŞ BİRBİRLERİNİ KABUL EDEN TOPLULUK ( Kabile – Hucurat 13)
YÜZYÜZE KARŞI KARŞIYA GELME ( Mukabele – Vakıa 16, Hicr 47 )
ÖN YÜZ, ÖN YÖN, ÖN TARAF (Yusuf’un gömleği ÖN TARAFINDAN yırtıldı – Yusuf 26)
Tarafların ya bizzat, ya da ilgi, ihtimam gösterme veya huzursuzluk endişe duyma noktasında, niyeti, amacı azmi bir şeye yöneltme noktasında, ve sevme, muhabbet besleme noktasında yönlerini birbirlerine çevirmeleri ( Rağıp, El-Müfredat Kaf-Ba-Lam maddesi )
Araplar konuşmalarında “Onun sığınacak bir yeri (Kıblesi) yoktur” manasında kullanmışlardır, şair de şöyle demiştir “ Senin sığınağını bir durak ve sığındığım her yerde orayı Kıble edindim”. Ayrıca bir Arap deyiminde “Falanca, falancaya olan sevgisinden dolayı Kıblesini değiştirdi” olarak kullanılmıştır. ( Razi, Tefsirül Kebir )
Tüm bu bütünlükte, Bakara 140-177 arasında Kuran, VECH-MİLLET-DİN- bağlamında TUTULMUŞ YÖN, TERCİH EDİLMİŞ KİMLİK, Kabul edilmiş ÜST AİDİYET, Kabul edilmiş ÜST KİMLİK yani HAYAT NİZAMI EDİNİLEN YOL yani MİLLET’İN İSMİ manasında kullanmıştır.
Mısır’da Firavun’un zulmü altında yaşayan İsrailoğullarına peygamber olarak gönderilen Musa ve Harun peygamberlere Kuran’da bildirlen şu ayet işte Kıble’nin tam da bu manasını net bir şekilde açıklamaktadır:
Ve evhayna ila musa ve ehihi en tebevvea likavmikuma bi misra buyutev vec’alu buyutekum kibleten ve ekîmus salah, ve beşşiril mu’minîn.
Musa ve kardeşine vahyettik: “Mısır’da kavminiz için evler hazırlayın, evlerinizi KIBLE (sığınak-üst kimlik) edinin ve dini hayatınıza hakim kılın. Mü’minleri de müjdele.” Yunus 87
Musa peygamberin Mısır’da olduğu yıllarda ortada ne Kudüs vardı ne de Süleyman mabedi. Dolayısı ile “kendisine namazda dönülecek” bir yerden değil, o zalim Firavun düzeninde, Musa peygamberin vahyine tabi olunacak, yeni ümmetin temellerinin atılacağı aidiyetin kurulacağı yani yeni kimliğin edinileceği mekan işte o evler olacaktır. Bu ayet KIBLE kelimesinin net açıklamasının yapıldığı ayettir.
VECH
Vav Cim He ???
YÜZ, CEPHE, YÜZEY, KADRAN, TURA ( PARA ), GÖRÜNTÜ, CİHET, YÖN, NİYET, İLKE, YÖNTEM, NEDEN, ANLAM, GÖRÜŞ, YAKLAŞIM, EVRE ( AY ), APAÇIK GÖRÜNECEK ŞEKİLDE
İnsan veya insan toplulukları için kullanıldığında tüm insanlığın bildiği ve kullandığı “YÜZ” meteforuyla da birleşerek o kişinin ya da toplumun tüm BENLİĞİ, KARAKTERİ, KİŞİLİĞİ anlamını kapsar.
YÜZÜMÜ ( … – YA ) DÖNDÜRDÜM deyimi, geçmişte ve günümüzde hemen hemen tüm toplumlarda BEN O ŞEYİ KENDİ KİMLİĞİM, ANLAMIM, TARAFIM, AİDİYETİM, GÖRÜŞÜM, YÖNTEMİM, DEĞERLER SİSTEMİM EDİNDİM demektir. ( ÖRN. İngilizce’de “I SET MY FACE TO ISLAM” derseniz aynı şey anlaşılır )
Kuran’da VECHULLAH = Allah’ın Yüzü şeklinde kullanılarak aynı mecazi anlam da kullanıldığı, yani Allah’ın insanlara bakan yönü olan Allah’ın değerler sistemini ifade ettiği çok açıktır.
Kuran’da bir kişi için hepsinin cem olarak kullanıldığı ayet ENÂM 79:
?????? ????????? ???????? ???????? ?????? ???????????? ??????????? ???????? ????? ?????
???? ??????????????
İnni veccehtu vechiye lillezi fetaras semavati vel erda hanifev ve ma ene minel muşrikîn.
ŞÜPHESİZ Kİ BEN TÜM BENLİĞİMİ BİR HANİF OLARAK GÖKLERİ VE YERİ YARATANA YÖNELTTİM VE BEN MÜŞRİKLERDEN DEĞİLİM.
Bu ayetten de çok açık şekilde anlaşıldığı gibi, insanın yüzünü Allah’a yöneltmesi, dönmesi demek KENDİSİNİ, TÜM BENLİĞİNİ O’NUN DEĞERLER SİSTEMİNE yani DİNİNE TESLİM ETMESİ, hayatını Allah’a teslim olmuş ( İslam ) şekilde yaşamasını ifade eder. Yoksa coğrafi yön olarak insan suratını Allah’a çeviremez, Allah mekandan münezzehtir.
VASAT
Vav Sin Tı ?? ??
ORTA, ORTALAMA
Bir şeyin ifrat ve tefritten uzak orta, adaletli, dengeli, faziletli hali,
Ummetun Vasatun = Faziletli Topluluk
Kuran’da Vahyin taşıyıcılığını üstlenen topluluklar için Bakara 47 ve 122. Ayetlerde FAZİLETLİ KILINAN TOPLULUK manasında kullanıldığı açıklanmıştır. Muhammed peygambere tabi olanların topluluğu olarak insanlar için çıkarılmış faziletli-hayırlı bir topluluk demek olduğu ayrıca Al-i İmran 110. Ayette de açıklanmıştır.
ŞATRA
Şin Tı Ra ? ? ?
Bir şeyi tam ortasından kesmek, tam ikiye bölmek,
Bir şeyin yarısı, tam ortası, göbeği
Kuran’da sadece Kıble konusunun geçtiği bölümde 144,149 ve150. Ayetlerde
ŞATREL MESCİDİL HARAM ?????? ??????????? ?????????? şeklinde kullanılmıştır
Yüzünü Mescidil Haram’ın TAM ORTASI’NA DÖNMEK yani MEKKE’NİN TAM ORTASI sembolü ile İbrahim’in ve İsmail’in yükselttiği BEYT şiarında İSLAM’I HAYATININ BENLİĞİNİN TAM ORTASINA YERLEŞTİRMEK ve nerede olursa olsun Allah’a tam teslim olmuş bir hal üzere yaşamak manasında kullanılmıştır.
BAKARA 142-150 AYETLERİNİN MEAL ANLAM DENEMESİ
Bakara 142
????????? ???????????? ???? ???????? ??? ?????????? ???? ???????????? ??????? ??????? ?????????
???? ??????? ??????????? ????????????? ??????? ???? ??????? ????? ??????? ???????????
Se yekulus sufehau minen nasi ma vellahum an kibletihimulleti kanu aleyha, kul lillahil meşriku vel mağrib, yehdi mey yeşau ila siratim mustekîm.
SE YAKINDA
YEKULU DERLER
SUFEHAU DÜŞÜK KARAKTERLİ
MINEN NASİ İNSANLARDAN
MA VELLA-HUM NEYDİ ONLARI ÇEVİREN
AN KIBLETI-HİM ULLETİ KABUL ETTİKLERİ KİMLİKLERİNDEN Kİ O
KANU ALEYHA ÜZERİNDE OLDUKLARI
KUL DE Kİ
LİLLAHİ ALLAH’A AİTTİR, ALLAH’INDIR
MEŞRİKU VEL MAĞRİB DOĞU VE BATI
YEHDİ HİDAYET EDER
MEN YEŞAU KİMİ DİLERSE
İLA SIRATİL MÜSTEKİM DOSDOĞRU YOLA
YAKINDA İNSANLARDAN DÜŞÜK KARAKTERLİLER DİYECEKLER Kİ, ONLARI ÜZERİNDE OLDUKLARI KABUL ETTİKLERİ ÖNCEKİ KİMLİKLERİNDEN (AİDİYETLERİNDEN) ÇEVİREN (ATLARININ DİNİNİ VE YURTLARINI TERK ETTİRİP BURALARA GETİREN) NEDİR? DE Kİ: DOĞU DA BATI DA ALLAH’A AİTTİR, O KİMİ DİLERSE DOSDORU YOLA HİDAYET EDER.
Bakara 143
?????????? ????????????? ??????? ??????? ??????????? ????????? ????? ???????? ?????????
?????????? ?????????? ???????? ????? ????????? ??????????? ??????? ?????? ????????? ??????
?????????? ???? ????????? ?????????? ??????? ?????????? ????? ?????????? ?????? ???????
??????????? ?????? ????? ????????? ????? ??????? ????? ????? ??????? ????????? ???????????? ?????
??????? ?????????? ???????? ???????
Ve kezalike cealnakum ummetev vesetal li tekunu şuhedae alen nasi ve yekuner rasulu aleykum şehida, ve ma cealnel kibletelleti kunte aleyha illa li na’leme mey yettebiur rasule mimmey yenkalibu ala akibeyh, ve in kanet le kebiraten illa alellezine hedellah, ve ma kanellahu li yudi’a imanekum, innellahe bin nasi le raufur rahîm.
VE KE ZALİKE VE BÖYLECE
CELANAKUM SİZİ KILDIK
UMMETEN VESETEN FAZİLETLİ TOPLULUK
Lİ TEKUNU OLMANIZ İÇİN
ŞUHEDAE ŞAHİTLER
ALEN NASİ İNSANLARIN ÜZERİNE
VE YEKUNE VE OLSUN
ER RASULU O RASUL
ALEYKUM ŞEHİDA SİZİN ÜZERİNİZE ŞAHİT
VE MA CAELNA ( ILLA ) VE KILDIK
KIBLETE LLETI O KİMLİĞE
KUNTE ALEYHA ÜZERİNDE OLDUĞUN
İLLA ANCAK
Lİ NA’LAME BİLMEMİZ İÇİN
MEN KİM
YETTEBİ TABİ OLACAK
ER RASULE O RESULE
MİM MEN KİMLER
YENKALİBU DÖNECEK
ALA AKİBEYHİ TOPUKLARI ÜZERİNDE
VE İN KANET ŞÜPHESİZ BU OLAN
LE KEBİRATEN ÇOK BÜYÜK
İLLA MÜSTESNA
ALELLEZİNE ONLARDIRKİ
HEDEALLAH ALLAH’IN HİDAYET ETTİKLERİ
VE MA KANE VE OLMAYACAKTIR
ALLAHU ALLAH
Lİ YUDİA İMANEKUM SİZİN İMANINIZI ZAYİ ETSİN
İNNALLAHE ŞÜPHESİZ Kİ ALLAH
BİN NASİ İNSANLAR İÇİN
LE RAUF UR RAHİM ÇOK ŞEFKATLİ VE MERHAMETLİDİR
VE BÖYLECE SİZİ FAZİLETLİ TOPLULUK KILDIK Kİ İNSANLAR ÜZERİNE ŞAHİT OLMANIZ İÇİN VE O RESUL DE SİZİN ÜZERİNİZE ŞAHİT OLSUN.
ANCAK, KİMLERİN TOPUKLARI ÜZERİNDE DÖNECEĞİ, KİMİN RESULE TABİ OLACAĞINI BİLMEMİZ İÇİN ÜZERİNDE OLDUĞUN O KİMLİĞİ ( MEDİNEYE HİCRET, YENİ FAZİLETLİ TOPLULUK, YENİ AİDİYET)KILDIK.
ALLAH’IN HİDAYET ETTİKLERİ O KİŞİLER MÜSTESNA BU ÇOK BÜYÜKTÜ.
ŞÜPHESİZ ALLAH SİZİN İMANLARINIZI ZAYİ ETMEYECEKTİR.
ŞÜPHESİZ ALLAH İNSANLAR İÇİN ÇOK ŞEFKATLİ VE MERHAMETLİDİR.
Bakara 144
???? ????? ????????? ???????? ??? ?????????? ?????????????????? ???????? ?????????? ???????
???????? ?????? ??????????? ?????????? ???????? ??? ???????? ????????? ???????????
???????? ??????? ????????? ??????? ?????????? ????????????? ??????? ???????? ???? ????????? ?????
??????? ????????? ?????? ???????????
Kad nera tekallube vechike fis sema, fe lenuvelliyenneke kibleten terdaha, fevelli vecheke şatral mescidil haram, ve haysu ma kuntum fevellu vucuhekum şatrah, ve innellezine utul kitabe le ya’lemune ennehul hakku mir rabbihim, ve mallahu bi ğafilin amma ya’melûn.
KAD KESİNLİKLE
NERÂ GÖRÜYORUZ
TEKALLUBE DÖNÜP DURDUĞUNU
VECHİKE TÜM BENLİĞİNLE
Fİ ES SEMA GÖKTE
FE LE NUVELLİYE MUHAKKAK ÇEVİRİYORUZ
ENNEKE SENİ
KIBLETEN TERDAHA RAZI OLUNACAK KİMLİĞE
FE VELLİ ÖYLEYSE ÇEVİR
VECHEKE TÜM BENLİĞİNİ
ŞATRA TAM ORTASINA
EL MESCİDİL HARAM MESCİD İL HARAM
VE HAYSU MA KUNTUM NEREDE OLURSANIZ
FEVELLU ÇEVİRİN ÖYLEYSE
VUCUHEKUM TÜM BENLİKLERİNİZİ
ŞATRAHU ONUN TAM ORTASINA
VE İNNELLEZİNE VE ONLAR
UTUL KİTABE KİTAP VERİLMİŞ
LE YALEMUNE ÇOK İYİ BİLİRLER
ENNEHUL HAKK ONUN ŞÜPHESİZ HAKK OLDUĞUNU
MİR RABBİHİM RABLERİNDEN
VE MA VE DEĞİLDİR
ALLAHU ALLAH
Bİ GAFİLİN HABERSİZ
AMMA YAMELUN NE İŞLİYORLARSA
SENİN TÜM BENLİĞİNLE GÖKTE DÖNÜP DURDUĞUNU GÖRÜYORUZ VE MUHAKKAK SENİ RAZI OLUNACAK KİMLİĞE ÇEVİRİYORUZ.
ÇEVİR ÖYLEYSE TÜM BENLİĞİNİ MESCİDİL HARAMIN ( İSLAM’IN )TAM ORTASINA VE SİZ DE NEREDE OLURSANIZ ÇEVİRİN TÜM BENLİKLERİNİZİ ONUN TAM ORTASINA.
KENDİLERİNE KİTAP VERİLMİŞ OLANLAR ONUN (VAHYİN, İSLAMIN )ŞÜPHESİZ RABLERİNDEN BİR HAK OLDUĞUNU ÇOK İYİ BİLİRLER VE ALLAH ONLARIN İŞLEDİKLERİNDEN HABERSİZ DEĞİLDİR.
Enam suresi 114. ayette Ehli Kitabın “neyi hak olarak bildikleri” açıkça belirtilmiştir.
Bakara 145
???????? ???????? ????????? ??????? ?????????? ??????? ?????? ??? ???????? ?????????? ?????
?????? ????????? ???????????? ????? ?????????? ????????? ???????? ?????? ???????? ??????????
????????????? ???? ?????? ??? ??????? ???? ????????? ??????? ????? ?????? ?????????????
Ve le in eteytellezine utul kitabe bi kulli ayetim ma tebiu kibletek, ve ma ente bi tabiin kibletehum, ve ma ba’duhum bi tabiin kiblete ba’d, ve leinitteba’te ehvaehum mim ba’di ma caeke minel ilmi inneke izel le minez zalimîn.
VE LE İN VE EĞER GERÇEKTEN
ETEYTE GETİRSEN
ELLEZİNE ONLAR
UTUL KİTABE KİTAP VERİLMİŞ
Bİ KULLİ AYETİN AYETLERİN HEPSİ İLE
MA TEBİU TABİ OLMAZLAR
KIBLETEK SENİN KİMLİĞİNE
VE MA VE OLMAZ
ENTE SEN DE
Bİ TABİİN TABİ OLAN
KIBLETEHUM ONLARIN KİMLİKLERİNE
VE MA OLMAZ
BADUHUM BİR KISMI ONLARIN
Bİ TABİİN TABİ OLAN
KİBLETEN KİMLİK
BADIN BAZILARININ
VE LE İN VE EĞER GERÇEKTEN
İTTEBEATE TABİ OLURSAN
EHVAEHUM ONLARIN NEFSİ ARZULARINA
MİN BADİ SONRA
MA CAEKE SANA GELEN
MİN EL İLMİ O İLİMDEN
İNNEKE ŞÜPHESİZ SEN
İZEL O ZAMAN
LE MİNEZ ZALİMİN ELBETTE O ZALİMLERDEN
VE EĞER O KENDİLERİNE KİTAP VERİLMİŞ OLANLARA AYETLERİN TAMAMI İLE GETİRSENDE SENİN KİMLİĞİNE TABİ OLMAZLAR. VE SEN DE ONLARIN KİMLİĞİNE UYMAZSIN.
ONLARIN BİR KISMI BİR KISMININ KİMLİĞİNE DE TABİ OLMAZLAR.
EĞER SANA GELEN O İLİMDEN SONRA ONLARIN NEFSİ ARZULARINA TABİ OLURSAN ŞÜPHESİZ Kİ SEN O ZALİMLERDEN OLURSUN.
Bu ayetin birebir açıklaması Bakara 120. ayette verilmişti. Buradaki KIBLE yerine orada MİLLET kullanılmıştı. Bu açıklama da göstermektedir ki birinin KIBLESİNE uymak o kişinin yaşam şekline, hayat nizamına yani Milletine yani dinine uymak demektir.
Bakara 146
?????????? ????????????? ?????????? ????????????? ????? ??????????? ????????????? ??????? ????????
???????? ????????????? ???????? ?????? ???????????
Ellezine ateynahumul kitabe ya’rifunehu kema ya’rifune ebnaehum, ve inne ferikam minhum le yektumunel hakka ve hum ya’lemûn.
ELLEZİNE ONLARKİ
ATEYNAHUM VERDİKLERİMİZ
EL KİTABE O KİTABI
YARİFUNEHU ONU TANIRLAR
KEMA YARİFUNE TANIDIKLARI GİBİ
EBNAEHUM OĞULLARINI
VE İNNE VE ŞÜPHESİZ
FERİKAN MİN HUM ONLARDAN BİR GRUP
LE YEKTUMUN EL HAKK O HAKKI GİZLİYORLAR
VE HUM YALEMUN VE BİLİYORLAR
O KENDİLERİNE KİTAP VERİLENLER ONU ( O VAHYİ-O KİMLİĞİ YANİ İSLAM’I ) OĞULLARINI TANIDIKLARI GİBİ TANIRLAR VE ŞÜPHESİZ ONLARDAN BİR GRUP BİLİYORLAR VE O HAKKI GİZLİYORLAR.
Bu ayette yer alan “onu tanırlar” cümlesindeki “onu” zamirinin ne olduğu ENAM Suresi 19-20. ayetlerde birebir aynı şekli ile net olarak açıklanmıştır. 19. ayetteki özne EL-KİTAB’dır yani Vahiy yani İslam.
Bakara 147
????????? ???? ??????? ????? ?????????? ???? ??????????????
Elhakku mir rabbike fe la tekunenne minel mumterîn
EL HAKK O HAKK
MİN RABBİKE RABBİNDENDİR
FE ÖYLEYSE
LA TEKUNNE OLMA
MİN EL MUMTERİN KUŞKULANANLARDAN
O HAKK RABBİNDENDİR, ÖYLEYSE KUŞKULANANLARDAN OLMA.
Bakara 148
????????? ???????? ???? ??????????? ????????????? ???????????? ?????? ??? ????????? ??????
?????? ??????? ???????? ????? ??????? ????? ????? ?????? ???????
Ve li kulliv vichetun huve muvelliha festebikul hayrat, eyne ma tekunu ye’ti bikumullahu cemia, innellahe ala kulli şey’in kadîr.
VE Lİ KULLİN VE HERKES İÇİN
VİCHETUN YÖN
HUVE ONA
MUVELLIHA ÇEVRİLDİĞİ
FESTEBEKUL ÖYLEYSE YARIŞIN
HAYRAT HAYRLARDA
EYNE HER NEREDE
MA TEKUNU OLURSANIZ
YE’Tİ Bİ KUM SİZİ BİR ARAYA GETİRİR
ALLAHU CEMİA ALLAH HEPİNİZİ
İNNALLAHE ŞÜPHESİZ Kİ ALLAH
ALA KULLI ŞEYİN KADİR HERŞEYİ ÖLÇÜLENDİRİR
HERKES İÇİN ONA YÖNELDİĞİ BİR YAŞAM TARZI VARDIR, ÖYLEYSE HAYIRLARDA YARIŞIN. HER NEREDE OLURSANIZ ALLAH SİZİN HEPİNİZİ BİR ARAYA GETİRİR.
ŞÜPHESİZ Kİ ALLAH HERŞEYİ ÖLÇÜLENDİRİR.
Bakara 149
?????? ?????? ???????? ??????? ???????? ?????? ??????????? ?????????? ????????? ?????????
???? ??????? ????? ??????? ????????? ?????? ???????????
Ve min haysu haracte fevelli vecheke şatral mescidil haram, ve innehu lel hakku mir rabbik, ve mallahu bi ğafilin amma ta’melûn.
VE MİN HAYSU VE NEREDEN
HARACTE ÇIKARSAN
FE VELLİ HEMEN ÇEVİR
VECHEKE BENLİĞİNİ
ŞATRA TAM ORTASINA
EL MESCİDİL HARAM MESCİDİL HARAM
VE İNNEHU VE ŞÜPHESİZ O
EL HAKK O HAKK
MİN RABBİKE RABBİNDENDİR
VE MA VE DEĞİLDİR
ALLAHU ALLAH
Bİ GAFİLİN HABERSİZ
AMMA TA’MELUN YAPTIKLARINIZDAN
VE NEREDEN ÇIKARSAN HEMEN BENLİĞİNİ MESCİDİL HARAMIN (İSLAM’IN)TAM ORTASINA ÇEVİR VE ŞÜPHESİZ O, RABBİNDEN HAKDIR.
VE ALLAH YAPTIKLARNIZDAN GAFİL DEĞİLDİR.
Bakara 150
?????? ?????? ???????? ??????? ???????? ?????? ??????????? ?????????? ???????? ???
???????? ????????? ??????????? ???????? ???????? ??????? ????????? ?????????? ??????? ??????
????????? ???????? ???????? ????? ???????????? ???????????? ??????????? ????????? ??????????
????????????? ???????????
Ve min haysu haracte fevelli vecheke şatral mescidil haram, ve haysu ma kuntum fe vellu vucuhekum şatrahu li ella yekune linnasi aleykum hucceh, illellezine zalemu minhum fe la tahşevhum vahşevni ve li utimme ni’meti aleykum ve leallekum tehtedûn.
VE MİN HAYSU VE NEREDEN
HARACTE ÇIKARSAN
FE VELLİ HEMEN ÇEVİR
VECHEKE BENLİĞİNİ
ŞATRA TAM ORTASINA
EL MESCİDİL HARAM MESCİDİL HARAM
VE HAYSU MA VE HER NEREDE
KUNTUM OLURSANIZ
FE VELLU HEMEN ÇEVİRİN
VUCUHEKUM BENLİKLERİNİZİ
ŞATRAHU ONUN TAM ORTASINA
Lİ ELLA YEKUNE OLMAMASI İÇİN
LİN NASİ İNSANLAR İÇİN
ALEYKUM ALEYHİNİZE
HUCCETUN DELİL
İLLELLEZİNE ANCAK HARİÇ Kİ
ZALEMU MİNHUM ONLARDAN ZULMEDENLER
FE LA TAHŞEVHUM ÖYLEYSE ONLARDAN KORKMAYIN
VAHŞEVNİ BENDEN KORKUN
VE YANİ
Lİ UTİMME TAMAMLAMAM İÇİN
Nİ’METİ ALEYKUM ÜZERİNİZDEKİ NİMETİMİ
VE VE
LEALLEKUM BÖYLECE SİZ
TEHTEDUN HİDAYETE ERESİNİZ
VE NEREDEN ÇIKARSAN HEMEN BENLİĞİNİ MESCİDİL HARAMIN (İSLAM’IN) TAM ORTASINA ÇEVİR, VE HER NEREDE OLURSANIZ BENLİKLERİNİZİ ONUN TAM ORTASINA ÇEVİRİN, İNSANLAR İÇİN ALEYHİNİZE DELİL OLMAMASI İÇİN ANCAK ONLARDAN ZULMEDENLER HARİÇ.
ÖYLEYSE ONLARDAN KORKMAYIN BENDEN KORKUN YANİ ÜZERİNİZDEKİ NİMETİMİ TAMAMLAMAM İÇİN VE BÖYLECE SİZ HİDAYETE ERESİNİZ
—————
Konunun, tarihi arka planı, Bakara suresinin ilk bölümü ( 1-177. Ayetler arası) ve ana kavramların Kuran ve Arapçadaki anlamlarının uyumu sonucunda varılan bütünlükte meal anlam bu olmakta ve vaka ile, Kuran ile, akıl, fıtrat ve vicdanlar ile tam uyum göstermektedir. Hiçbir çelişki ve tutarsızlık kalmamaktadır.
Atalarının dinini, kavimlerinin aidiyetlerini, yerlerini, yurtlarını ve tüm sevdiklerini arkalarında bırakarak yani o güne kadar üstünde yaşadıkları KİMLİKLERİNİ terk ederek Medine’ye gelen Muhammed peygamber ve müminlerin yeni KİMLİKLERİNİN yani toplumlarının yani yaşam şekillerinin yani Milletlerinin yani DİNLERİNİN Allah tarafından tescil edilmesinin anlatımıdır. Kureyşliyiz, Yahudiyiz, Hristiyanız diyenlerin hepsinden kopup ayrılmış, İbrahim’in yoluna yani Milletine yani İslam’a tabi olmuş ve bu emaneti yüklenerek insanlara şahtiliği ve tebliği yapacak son topluluğun tescil edilmesinin anlatımıdır.
Artık bu son Vahye iman ederek bu FAZİLETLİ HAYIRLI TOPLULUĞUN bir üyesi olanlar yani bu ÜST KİMLİĞE AİDİYETLERİNİ BEYAN EDENLER, hayatın ve dünyanın hangi anında ve hangi yerinde olurlarsa olsunlar BENLİKLERİNİ ANLAMLARINI HAYATLARINI VE DEĞERLERİNİ bu KİMLİK VE DEĞERLER SİSTEMİ İLE ADLANDIRACAKLAR VE YAŞAYACAKLARDIR. Hem de “ŞATRAHU”, yani öyle Mekkeliler-Hristiyanız-Yahudiyiz diyenler gibi ucundan kıyısından, BİR KISMINI ALIP BİR KISMINI TERK EDEREK değil, TAM ORTASINDA, MERKEZİNDE, TÜMÜYLE, TAMAMINI, SÜREKLİ olarak. Bunu bir hayat nizamı edineceklerdir.
Bu onların ÜST KİMLİĞİDİR, herkesin bir yönü kimliği değerler sistemi adanmışlığı vardır, bu topluluğun da tümü ALLAH İÇİN ADANMIŞ ve O’nun verdiği ÜST KİMLİKLE tanımlanmıştır. HAYATLARININ HER ANINI VE ANLAMINI ALLAH’IN EMİRLERİNE VE İSTEKLERİNE GÖRE YAŞAYAN, O’NUNLA BERABER HİÇ BİR İLAH RAB EDİNMEYEN ÜMMET, EN FAZİLETLİ ÜMMET, İNSANLARA ŞAHİT OLACAK OLAN ÜMMET. MİLLETE İBRAHİM.
Konunun hemen arkasından gelen 151. Ayet, İbrahim ve İsmail peygamberlerin BEYT’i temelleri üzerinde yükselttikleri Mescidil Haram’da ettikleri 129. Ayetteki duanın 2500 yıl sonra karşılığını bulmuş cevabıdır:
“Rabbimiz, içlerinden onlara bir elçi gönder, onlara ayetlerini okusun, Kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları arındırsın. Şüphesiz, Sen güçlü ve üstün olansın, hüküm ve hikmet sahibisin.” Bakara 129
Öyle ki size, kendinizden, size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size Kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir elçi gönderdik. Bakara 151
Kabul edilmiş muhteşem bir dua ve muhteşem bir karşılık.
Ve konunun bittiği yer olan 177. Ayetin hemen sonrasında yeni Ümmetun Vasaten’in şeriatı, hukuku, ahkamı da 178. Ayetten itibaren inmeye başlıyor ve Rabbimiz 150. Ayette söz verdiği üzere on yıl sonunda vahyi tamalıyor ve en sonunda Maide 3. Ayetini indirerek Muhammed Ümmetinin dinini yani kıblesini dört başı mamur bir şekilde tamamlamış oluyordu.
“ Öyleyse onlardan korkmayın, benden korkun yani üzerinizdeki nimetimi tamamlamam için ve böylece siz hidayete eresiniz” Bakara 150
“……Artık onlardan korkmayın, benden korkun! Bugün sizin için dininizi (hayat nizamınızı ) ikmal ettim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din ( hayat nizamı ) olarak İslam’ı/Allah’a teslim olmayı seçtim…..” Maide 3
Konu, Allah’a teslim olmak dininin muhteşem bir manifestosu olan ve konuyu dört başı mamur bir şekilde noktalayan Bakara 177 ayeti ile sonlandırılıyor. Bu ayette KIBLE kelimesi geçmesine ve diğer ayetlerde her geçtiği yerde KIBLE şeklinde meallere yazılmasına rağmen meallerde bu ayette geçen KIBLE kelimesini bir istisna olarak KIBLE olarak yazmamışlardır. Çünkü bu ayetin mealine KIBLE şeklinde yazılırsa kurgulanan “namazda Kabeye dönmek farzdır” iddiası ile taban tabana zıt bir anlam çıkmaktadır. Oysa yukarıdaki anlam bütünlüğü içerisinde o KIBLE kelimesi nasıl muhteşem bir tanım yapıldığının en büyük delilidir:
Leysel birra en tuvellu vucuhekum kibelel meşriki vel mağribi ve lakinnel birra men amene billahi vel yevmil ahiri vel melaiketi vel kitabi ven nebiyyin, ve atel male ala hubbihi zevil kurba vel yetama vel mesakine vebnes sebili ves sailine ve fir rikab, ve ekames salate ve atez zekah, vel mufune bi ahdihim iza ahedu, ves sabirine fil be’sai ved darrai ve hînel be’s, ulaikellezine sadeku, ve ulaike humul muttekûn.
Benliklerinizi doğu ve batı kimlikleri ile isimlendirmek Allah katında seçkinlik kazanmanızı sağlamaz, oysa Allah katında seçkinlik kazananlar;
Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden, ona olan sevgisine rağmen malını yakınlara, kimsesizlere, fakirlere, sokak insanlarına, dilenenlere ve esirlere veren yani dini hayatına hakim kılan ve arınmışlığa ulaşan ve sözüne sadık olup, zorluk, hastalık ve savaşta sabredenlerdir. İşte bunlardır dosdoğru olanlar yani Muttakiler.
İşte bizim Kıblemiz budur.
—————–
Selam olsun İbrahim’e, Selam olsun Muhammed’e, Selam olsun tüm peygamberlerimize ve onların yolunu izleyenlere. Rabbim bizleri onlarla cennetinde buluştursun inşaAllah.
Çalışmadaki tüm doğrular Allah’tan, eksik yanlış ve kusurlar bizdendir. Rabbim doğrularımızda sabit kılsın, yanlışlarımızdan doğruya yöneltsin ve bizi affetsin.
Şüphesiz ki, hidayet eden de, affeden de, öğreten de ancak alemlerin Rabbi olan Allah’tır. O’nun eşi, dengi, benzeri, ortağı yoktur. Buna iman ettik ve şahitlik ederiz O’na gönülden yöneldik ve TESLİM OLDUK..
Selam hidayete tabi olanlara olsun.
Ebukerem.
22.11.2009
NOT : Bu çalışmanın yayınlanmasının ardından çok kişiden, ” PEKİ İBADET EDERKEN NEREYE DÖNECEĞİZ” şeklinde sorular geldi. Aslında çalışmanın içinde bu sorunun da cevabı var. hayat bir tesbih, koparmamak paraçalamamak, indergememek lazım. İnsan’ın ve toplumun fiziksel ve duygusal ihtiyaçları vardır. İkisini bir birine bağlayarak SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİ sağlar insan.
Bunu hepimizden iyi bilen Rabbimiz, ilk vahiyden beri NUSUKLAR vermiştir bize. Yani O’na bağlılığımızı, teslimiyetimizi ifade edebileceğimiz somut davranışlar bütünü. Allah’ın tabii ki bunlara zerre ihtiyacı yoktur, ama bizim ihtiyacımız vardır. Semboller önemlidir insanlar ve toplumlar için. İhtiyaçtır, ekmek gibi su gibidir. Seküler hayat tarzı belirlemiş kişiler ve toplumların dahi bu ihtiyaçtan oluşturduğu AYİNLERİ RİTÜELLERİ vardır, tek tek ya da topluca düzenleyerek bu ihtiyaçlarını karşılarlar, nefisleri ve bedenleri beraberce mutmain olur. Dünyanın en laik ülkesi Fransa’da bile bu tip insanların bu ritüellerini görebilirsiniz. Türkiye’de de görebilirsiniz. Tek yönlü yapamaz insanlar ve toplumlar. Üç kitabı ( İnsan kitabı-Kainat Kitabı-Vahiy Kitabı ) beraberce okumayı öğrendiğimizde ve tesbihi tamamladığımızda anlamamız ve anlamlandırmamız tam olacaktır, Allah dilerse.
Dua, Namaz, Oruç, Hac ve kurbanı, Cuma toplantısı ( TESLİM OLMUŞLAR TOPLUMUNUN siyasi birlikteliği ve işleyişi temin amaçlıdır ) v.b. nusukları da bu manada değerlendiriyorum. Bu nedenle ÜST KİMLİĞİMİZ yani KIBLEMİZ yani DİNİMİZ yani MİLLETİMİZ yani HAYAT NİZAMIMIZ olarak MESCİDİL HARAM rumuzu-şiarı-bayrağı verilmiş bize yani son FAZİLETLİ TOPLULUĞA. bu nedenle bireysel olarak ya da topluca somut nusuklarımızı yerine getirirken de MESCİDİL HARAM yönüne dönmek oldukça anlamlı olacaktır diye düşünüyorum. Burada tek dikkat edilmesi gereken BUNU, DİNİN OLMAZSA OLMAZ ŞARTI FARZI gibi dayatmacı anlayıştan uzak durmaktır. Bakara 115-177 gibi ayetler tam da bunu diyor olsa gerektir.
NOT:ALINTI...
KIBLE AYETLERİ MEAL-ANLAM ÇALIŞMASI
Bakara 142-143-144-145-146-147-148-149-150
GİRİŞ
Bugün kendisini Müslüman olarak tanımlayan insanlara “KIBLE nedir” şeklinde bir soru yöneltilecek olursa sanıyoruz ki istisnasız “Namazda yönümüzü dönmemiz farz olan Kabe’nin coğrafi yönü” şeklinde bir cevap alınacaktır. Tüm tefsir ve ilmihal kitapları da benzer tanımlamayı yapmaktadır. Bu kadar kesin ve istisnasız bir cevabın yanlış ya da eksik bir tanımlama olabileceği ihtimali var mıdır?
Bu çalışmada, bize göre Kuran’ın, dolayısı ile İslam’ın en temel kavramlarından olan KIBLE kavramının anlamı incelenmiş ve Kuran bütünlüğü içerisinde yukarıdaki tanımın – maalesef – KIBLE kavramının çok küçük bir kısmını kapsadığı, gerçekte bir manifesto sayılabilecek kuşatıcı anlam bütünlüğünün ise ortaya konulmadığı görülmüştür.
Bakara suresinin 142-150. Ayetleri arasında anlatılan KIBLE konusu hakkında tefsirlere ve tarihi rivayetlere bakıldığında özet olarak aşağıdaki mana ve kendi içlerinde bir çok çelişki ve ihtilaflar ile karşılaşmaktayız.
“ Hz. Muhammed ( selam ona ) peygamber, Mekke’de vahiy ile risaletine başladığından itibaren Namaz kendisine emrolunmuştu ve namazlarını;
a) Kabe’ye dönerek kılıyordu,
b) Kabe’yi araya alarak Kudüs’e doğru kılıyordu,
c) Kudüs’e dönerek kılıyordu.
( 13 yıl süren ve sadece çok az sayıda sahabenin bulunduğu Mekke dönemine ait hem de namazla ilgili bir konudaki rivayetlerin içindeki bu inanılmaz çelişki, konunun sonradan saptırıldığını kanıtlamakta ve “resmi yoruma” uygun tevil bulma gayretlerinin en açık delilleri olsa gerektir. Ayrıca, Mekki surelerin hiç birisinde namaz da herhangi bir Kıble’ye dönmek ile ilgili en ufak bir ima dahi bulunmamaktadır )
Mekke’den Medine’ye hicret edince,
a) Kendisine, özel bir vahiy ile Kudüs’e dönmesi emredildi ve sekiz ay ( dokuz ay, oniki ay, onaltı ay, onyedi ay, onsekiz ay ) bu yöne doğru namazlarını kıldı,
b) Mekke’de başladığı gibi namazlarını Kudüs’e doğru kılmaya Medine’de de devam etti ( sekiz ay ile onsekiz ay arası ), daha sonra Bakara suresinin 142-150 arasındaki ayetleri nazil oldu ve Kıble, Kudüs’ten Kabe’ye döndürüldü.
da bu kıble değişimi üzerine onu terk etmişler şeklinde tefsir etmişlerdir. Oysa diğer yüzlerce ayete kendilerinin verdikleri tefsirlere bakıldığında böyle bir durumun asla olmadığını ve Yahudilerin çok büyük bir kısmının Muhammed peygambere daha ilk günden itibaren asla tabi olmadığı hatta kendileri için bir tehdit görerek Mekkeli müşriklerle gizli ittifaka girdiklerini yazdıkları görülecektir. Kaldı ki Kuran’ın birçok ayetine dayanan bu durum apaçık bir gerçektir. Münafıklara gelince, onlar zahirde peygambere her konuda uymuş görünmüşlerdir, kaldı ki bu kadar kolay bir konuda muhalefet edip kendilerine açığa vurmaları düşünülemez bile. Aynı tefsirler içinde bu kadar büyük çelişkiler nasıl olurda görmezden gelinebilir anlayamıyoruz )”
Genel olarak bu güne kadar yazılan tefsirlerde Bakara suresinin 142-150. Ayetleri arasında yer alan Kıble konusu bu bilgi üzerine işlenmektedir ve sadece namazda yönünü Kabe’ye dönmenin farziyetini bildiren ayetler olduğu paradigması ile yorumlanmaktadırlar. Herhangi bir tefsir kitabına bakanlar, genel olarak yukarıda anlattığımız yorumları göreceklerdir.
Sonunda, hemen hemen tüm mezhepler, ekoller ve alimler bu ayetler ile “namazda yönünü Kabe’ye çevirmenin bir farz olduğu” konusunda ittifak etmişler ancak ayetlerin içeriğine ait yorumlarda ve bu yorumları üzerine oturttukları rivayetlerde bir çok çelişki olduğunu da belirtmişlerdir. Dahası ayetlerin iç ve Kuran bütünlüğündeki tutarlılığına uymayan bu zorlama yorumların mantıki ve akli çelişkilerini de açığa vurmuşlardır. Konu ile ilgili hemen hemen tüm görüşlerin ve ihtilafların detaylı açıklamaları Fahreddin-i Razi’nin Tefsir-i Kebir adlı eserinin ilgili bölümünden okunabilir. Bu aralarında da ihtilaf ettikleri ya da geçiştirdikleri çelişkilerin en önemli gördüğümüz bazıları şunlardır :
1- Muhammed peygamberin Mekke’de namazlarını hangi kıbleye dönerek kıldığı konusu,
2- Bu emrin kendisine ne zaman verildiği ve neden bu kadar önemli bir konuda Kuran’da hiçbir ayet bulunmadığı,
3- Habeşistan’a hicret eden Müslümanların dönene kadar ve Medine’ye hicretten önceki 2 yılda, Musab bin Umeyr önderliğindeki Medine Müslümanlarının namazlarını hangi kıbleye doğru kıldıkları ( bu sorulara nedense hiç kimse değinmemiştir )
4- 142,143,144. Ayetlerde bahsedilen rivayetlere uygun olarak Kıble değişimi söz konusu ise en az 3 kıble olması gerektiği, iki kıblenin Kabe ve Kudüs ise 3. Kıblenin neresi olması gerektiği, yok eğer iki kıbleden bahsediliyor ise ilk kıblesi Kabe olan ve Medine’de uzun bir süre ( rivayetlere göre sekiz ay ile on sekiz ay arası ) Kudüs’e döndükten sonra tekrar neden Kabe’ye döndürüldüğü ve eğer böyle ise ikinci dönüş ile ilgili ayetin aynen ilk dönüş emrinin de olmadığı gibi neden Kuran’da bulunmadığı,
5- Eğer ana mesele namazda Kudüs’e dönmek ise, Medine’de uzun bir süre Kudüs’e dönerek namaz kılındığı halde neden Yahudilerin hemen Muhammed peygambere tabi olmadıkları, eğer mesele bu değilse Allah’ın neden böyle bir şey emredip sonra tekrar tersine döndürdüğü ( haşa, subhanAllah ),
6- Çok şiddetli emir kipi ile gelen ve hiçbir istisna da eklenmeden “nereden çıkarsanız, nerede olursanız yüzlerinizi Mescidil Haram yönüne çevirin” cümlesi pasaj içinde üç ayette üzerine basa basa vurgulandığı halde neden bir kere bile “salatta ( namazda ) yüzlerinizi çevirin” şeklinde bir cümle olmadığı, buna rağmen neden sadece namazda Kabe yönüne dönülmesi gerektiği, bir istisna içermediğine göre, mesela evlerin kapılarının neden Kabe yönünde yapılmadığı, Müslümanların otururken, yürürken, yatarken neden Kabe’ye dönmelerinin farz olmadığı,
7- Yahudilerin hep birlikte namazlarını Kudüs’e yönelerek kıldıkları belirtildiği halde 145. Ayette neden “onların bir kısmı bir kısmının Kıblesine uymazlar” şeklinde bir bilgi verildiği. Eğer “onların” zamiri ile o ana kadar Medine’de olmayan Hristiyanlar ile Yahudiler kastediliyor diyorlarsa bu ikisini Kuran’ın zaten ayrı iki ümmet yani ayrı iki inanç üzere olduklarını belirttiği ( Bakara 113 v.d. ), dolayısı ile bunun zaten imkansız olduğu,
8- 144. Ayette “seni hoşnut olacağın bir kıbleye çevireceğiz” dediği halde, 145. Ayette neden “ andolsun eğer sana gelen bunca ilimden sonra eğer onların hevalarına uyacak olursan gerçekten zalimlerden olursun” şeklinde bir ikaz geldiği, kaldı ki hoşnut olduğu Kıbleye döndükten sonra neden tekrar Yahudilerin kıblesine dönmek isteyeceği. Ve gene kendi yorumlarına göre Muhammed peygamber Medine’ye geldiğinde “Yahudilerin kalbini ısındırmak” için Kudüs’e doğru uzun bir süre namaz kılmıştı. Bu süre içinde onların hevalarına uyarak zalim mi olmuştu, eğer böyle bir hata yaptıysa, Allah bu büyük hatayı düzeltmek için neden bu kadar uzun süre ( rivayetlerine göre sekiz ay ile onsekiz ay arası ) bekledi. ( Allah’ı tenzih ederiz)
9- Bu ayetlerin indiği sırada Seleme oğulları mahallesinde bir mescitte namaz kılan Muhammed peygamberin, namazın ortasında kıblesini Kudüs’ten Kabe’ye döndürdüğünü ( Kuzeydoğudan Güneye, yaklaşık 150 derecelik bir dönüş )ve bu nedenle o mescide Kıbleteyn Mescidi ( iki kıbleli mescit ) dendiğini anlatırlar. Rasulullah’ın Medine’ye ilk geldiğinde inşa ettiği Mescidi Nebevi’de aynı şeyin yapıldığı hakkında ise zerre rivayet yoktur, kaldı ki annelerimizin evlerinin mescidin iki yanına bitişik yapıldığı ve böyle bir dönüşte tamamen yıkılıp yeniden yapılması gerektiği halde. Bu kadar büyük ve önemli bir hadise vuku bulduysa ki onların anlattıklarına göre olması gerekir, neden bu konuda en ufak bir haber bile bulunmamaktadır.
Bunlar gibi daha onlarca çelişki ve tutarsızlık sayılabilir, ancak bu kadarı yeterli görülmektedir. Şimdi akla gelen soru bu kadar “alim” nasıl olurda bu kadar derin çelişkileri ve Kuran bütünlüğüne, İslam’ın ana ilkelerine uymayan yorumları görmezler. Bu sorunun cevabı, geçmiş tüm kavimlerin ve ümmetlerin düştüğü aynı yanılgının da cevabı olmaktadır ve insanlar atalarının din hakkındaki yorumlarını mutlaklaştırmamak ve Vahye uymayanları ayıklamak ile imtihan olunmaktadır.
Burada rahmetli şehid Seyyid Kutub’u ve bu konudaki yorumlarını okumadığımız ve onunkine benzer yorumları yapan diğer kişileri genel yorumumuzun dışında bırakıyoruz. Seyyid Kutup ilgili ayetlerin yorumunda kıble kavramını açmaya çalışmış ve – bize göre tam bir kuşatma olmasa da – sembolden manaya giden açıklamalara geniş yer vermiştir. Ayrıca değerli mütefekkir yazar Ahmet BAYDAR, İktidar ve Kader ( Beyan yayınları ) isimli kitabında konunun ana fikrini, farklı kelimelerle fakat çok detaylı ve değişik bir anlatım tarzı ile işlemiştir.
Herkesin çok iyi bildiği gibi, Muhammed peygamberin ölümünden kısa bir süre sonra, ümmeti, – diğer tüm ümmetler gibi- kendi aralarında iktidar savaşlarına düşmüş, parçalanmış ve – bizim tabirimiz ile- bir kısmı bir kısmının kıblesine uymamaya başlamıştır. Yaklaşık iki yüz yıl süren bu parçalanma, zalim iktidarların dini kendilerine bir payanda, zulümlerine bir örtü olarak kullanması sonucu “resmi din” anlayışlarını oluşturmuştur. Zalim iktidarların kılıç zoru ile din resmileştirilmiş, yayınlanan konsül bildirileri ile kavramlar ve tüm dini yorumlar tektipleştirilmiş ve herkes bunlara kendilerinin verdiği şekilde iman etmeye zorlanmıştır. Hayatın her anını ve her alanını kuşatan İslam dini, sadece abdest, namaz, oruç, zekat, hac, kurban gibi nusuklara indirgenmiş ve tüm yorumlar bunlar üzerinde yoğunlaştırılmıştır. Arada çıkan muhalif sesler ya katledilerek susturulmuş ya da çeşitli yaftalarla din dışı gösterilmiştir.
Arkadan gelen kuşaklar ise atalarının dondurduğu bu yorumları mutlak hak yorumlar olarak almış ve üzerinde düşünmenin ve konuşmanın bile “dinden çıkmak” olacağı paradigması ile kuşaktan kuşağa aktarmışlardır. Bu mutlaklaştırılmış yorumlar içlerindeki tüm tutarsızlıklar, Kuran’a, akla, fıtrata, vicdana, yaşanan hayata taban tabana zıt olsa da binbir türlü laf oyunları ve tevillerle örtbas edilmeye çalışılmıştır. Ancak kalplerdeki sıkıntılar ve çelişkiler giderilememiştir. Hac suresi 52-55 arası ayetler yaşanıp gitmekte ve tüm insanlık bununla imtihan olmaya devam etmektedir.
Tüm bunlardan sonra, Bakara suresinin 142-150. Ayetleri arasında anlatılan nedir? KIBLE ne demektir? Yukarıda sayılan çelişkileri içermeyen beyanı nasıl anlaşılmalıdır? Şimdi çalışmamızın detaylarına geçebiliriz.
ÇALIŞMANIN METODU
Bu çalışmamızda izleyeceğimiz metot şu şekilde olacaktır:
1- Konunun, Kuran bütünlüğünde tarihi arka planının incelenmesi,
2- Bakara suresinin 1-177. Ayetlerinin konu bütünlüğünün analizi ve tarihi arka plan ile karşılaştırılması,
3- Konu içerisinde geçen temel kavramların Kuran içerisindeki ve Arap dilindeki anlam analizleri,
4- Tüm bu bütünlük içerisinde 142-150. Ayetlerin meal anlam denemesi.
TARİHİ ARKA PLAN
Muhammed peygambere vahiy indirildiği M.S. 7. Yüzyılın başında, Hicaz bölgesi, kuzeyinde Roma imparatorluğu ( Hristiyan ) ile Pers imparatorluğu (Mecusi), güneyinde Yemen Krallığı ( Hristiyan, az sayıda Yahudi ve müşrik ) ile doğusunda Habeş Krallığı (Hristiyan) ile çevrilmiş bulunmaktaydı.
Bölgenin başkenti MEKKE yani diğer adı ile Ümmül Kura ( Kentlerin Anası ), diğer önemli şehirleri Yesrib ( Medine ), Taif, Cidde, Hayber idi.
Mekkeliler, uzun yüzyıllardan beri ticaret ile uğraşmakta olduklarından ve her yıl Mekke’de hac mevsimi kurulan fuarlarından dolayı bölge çevresindeki tüm devletler, topluluklar ile yakın ilişki içerisinde idiler. Mecusilik, Sabiilik, Hristiyanlık ve Yahudiliği oldukça yakinen bilmekteydiler. Kendilerini, ataları İbrahim ve İsmail ( selam onlara ) peygamberlerin torunları, onların Allah adına inşa ettikleri Kabe’nin koruyucuları ve Kabe’nin Rabbi olan Allah’ın dinine mensup seçkin kulları olarak tanımlıyorlardı.
“Müşrik Araplar” olarak tanımlanan bu insanlar, Allah’ın, tüm alemlerin yaratıcısı, kendilerinin yaratıcısı, rızık vericisi olduğuna iman ediyorlardı. ( Ankebut 61,63; Zuhruf 9,87; Yunus 31 v.d. ). Ahiret ve yeniden dirilmeye inanmıyorlar ya da derin kuşku içerisinde bulunuyorlardı. ( Neml 66,67,68; Kehf 36; Kaf 15; v.d. )
Allah’ın kızları ( haşa subhanAllah ) olarak tanımladıkları melekleri, Lat-Menat-Uzza gibi isimlerle isimlendirmişler ve bunların kendilerini Allah’a yaklaştıracaklarına ve şefaatçileri, evliyaları olduklarına inanıyorlar, dualarında ve diğer nusuklarında, Allah ile beraber onları da anıyorlardı. ( Necm 19-32; Saffat 150-159; Zümer 3; Yunus 18 v.d. )
Ataları İbrahim ve İsmail peygamberlerden beri ( yaklaşık 2500 yıldır ) tahrif ederek devam ettirdikleri ve içinde Allah ile beraber melekleri ve putlaştırdıkları isimleri de andıkları Hac, Kurban, Namaz-Dua nusuklarına devam ediyorlardı. ( Enfal 35; Maun 4,5; Hac suresi, v.d. )
Allah’ın, İbrahim ve İsmail peygamberler ile indirdiği dine ( İslam ), bir çok ilave ve eksiltme yapmışlar, günahları meşrulaştırmışlar, olmayan haramlar ihdas etmişler ve bunları atalarının “Allah’tan aldıkları yetki ile” emrettiğini ve bunlara uyulması gerektiğini savunarak yaşamaktaydılar. ( Meryem 54,55; Maide 101; Enam suresi, v.d. )
Tüm bunlarla içinde bulundukları durumu, İbrahim dedelerinin yolu dolayısı ile Allah’ın dini olarak kabul ediyor ve savunuyorlardı. Bu konuda kendileri ile ihtilafa düşen ve kendilerini ÜMMİ (kitapsız) isimlendirmesi ile aşağı gören Yahudi ve Hristiyanlarla ( Al-i İmran 75 ) bir “din rekabeti” üzerinde bulunuyorlardı.
Hicaz Arapları arasında, özellikle Yesrib ( Medine )’de yoğun olarak Yahudi kabileleri, Necran, Yemen bölgesinde Hristiyanlar, Yahya peygamberin öğretisi üzerine yaşayan ve monoteist ( tektanrıcı ) Sabiiler ve çok az sayıda Hanifler ( Allah ile beraber başka hiçbir ilaha inanmayan, monoteist ) de yaşamaktaydı.
Edebiyatın şiir dalında tüm bölgelere yayılmış bir ünleri vardı ve bu konuda otorite olarak kabul ediliyorlardı.
Tüm bu yaşam tarzlarını ve değerler sistemlerini – yani dinlerini - bir KİMLİK ALTINDA TOPLAMIŞLARDI ve kendilerine KUREYŞ dendiğinde bunları kastediyorlardı.
Kureyşlilik ( Mekke Arapları ), Kabe ve Hac dolayısı ile, dini, siyasi, askeri ve ekonomik yönden Hicaz bölgesinin tüm Arapları arasında oldukça güçlü bir aidiyeti yani kimliği temsil etmekteydi.
Çevrelerindeki toplumlarda ve hemen hemen tüm dünyada neredeyse tek yönetim şekli olan Krallık sistemi yerine “Site Devleti Demokrasisi” denebilecek bir idare sistemini benimsemişlerdi. Kureyş’i meydana getiren aşiretlerden seçilmiş temsilcilerden oluşan Darün Nedve parlementosu ve aralarında anlaştıkları iş bölümüne göre düzenlenmiş bir yönetim şekli ile siyasetlerini yürütüyorlardı. ( Detaylı bilgi için bkz. İslam Öncesi Mekke, Ankara Okulu Yayınları, Dr. Yaşar ÇELİKOL )
Bu noktada, Mekkeli Kureyş’in psikolojik ve sosyolojik değer yargılarını ifade eden ve neredeyse onlar için her şeyden daha önemli olan aidiyetlerinin detaylarına değinmeliyiz. Kendi tanımlamalarına göre ana başlıklar halinde sıralarsak:
a- Kureyş tüm Arapların efendisidir, insanların en faziletlileridir,
b- Bir kişi için en önemli şey ailesi, aşireti ve Kureyş’tir, bunlara ihanet eden emandan çıkar ( güvenliği sığınağı kalmaz ), şerefini ve itibarını kaybeder,
c- Üstünlük ve şeref, malda, evlatlarda, sayılarda yani maddi güçtedir,
d- Babaların ve Ataların yolu en doğru yoldur, onlardan gelen inançlar, gelenekler ve adetler terk edilemez, bunları terk eden hor ve zelil düşmüştür,
e- İntikam ve Kan davası kutsaldır, terk eden şerefini kaybeder,
f- Her konuda aileye, aşirete ve Kureyş’e itaat şarttır.
Tüm bunlardan anlaşılmaktadır ki o dönemin Kureyş toplumunda en önemli şey Kureyşlilik üst kimliğidir, ve bir Kureyş mensubunun en büyük suçu Kureyş üst kimliğini oluşturan bu değerlere ihanet etmesidir.
Son vahyin indiği dönemde tarihi arka plan bu şekildedir, dönemin ve coğrafyanın hakim kimlikleri ve kemikleşmiş bu değerler sisteminin tam ortasında Muhammed peygamber aldığı vahyi okumaya başlamıştır. Okuduğu ayetler o değerler sisteminin büyük kısmını ve bunların oluşturduğu kimlikleri, aidiyetleri yerle bir etmekte ve tam tersi değerler vaaz etmekteydi. Bu OKUYUŞ, büyük çoğunluğun hoşuna gitmeyecek hatta hayatlarındaki en önemli şeyi yani atalarından devraldıkları “dinlerini” yani KUREYŞ YAŞAM TARZINI yani üzerinde oldukları KİMLİKLERİNİ yok edecek bir tehdit içeriyordu.
Herkesin malumu olduğu üzere, bu okuyuşu önce ciddiye almadılar, sonra mücadeleye giriştiler ve tam 13 yıl boyunca Muhammed peygamberi ve ona iman edenleri tekrar “eski dinlerine” yani eski kimliklerine döndürebilmek için inanılmaz bir çaba harcadılar. İşkenceler ettiler, boykot uyguladılar, öldürdüler. Konu sadece kuru bir inanç meselesi ve bir takım ibadet ritüelleri olsaydı, yüzyıllardır son derece müttefikçe yaşadıkları Hristiyanlar, Yahudiler, Sabiiler hatta Hanifler gibi bu yeni inanç mensuplarını da önemsemezlerdi. Demek ki konu, Kureyş’liler için çok daha önemli, çok daha derin bir anlama sahipti hatta bunun da ötesinde bir hayat-memat meselesiydi.
Hz. Peygamber ve müminler 13 yıl boyunca, “kendi toplumlarının” yani düne kadar “biz” dediklerinin bu zulümlerine dayandılar ve asla geri adım atmadılar ve sonunda Allah, onları barındıracak, eman altına alacak ve kendi “BİZ”lerini oluşturabilecekleri yani kendi toplumlarını kurabilecekleri yani kendi kimliklerini oluşturabilecekleri yani kendi YAŞAM TARZLARINI oluşturabilecekleri bir yeri onlara verdi. Bu yeni yerin adı Yesrib yani Medine idi.
Oraya hicret ettiler, mallarını, eşlerini, çocuklarını ve anılarını ve sevdiklerini ve her şeylerini geride bıraktılar. Kavimleri onları “vatandaşlıktan” çıkartmıştı ve artık onlar KUREYŞLİ değillerdi, o kimliği terk etmişlerdi ve bu olay bir insan için hayatta karşılaşılabilecek en zorlu durumlardan biriydi ve “Allah’ın kendilerine hidayet ettiklerinin dışındakiler için çok büyük çok zor” bir başarıydı.
Olay tüm Hicaz bölgesinde ve çevre toplumlarda duyuldu. 13 senedir Kureyş’in bir iç işi olarak görülen mesele artık tüm bölgeyi ve tüm kimlikleri ilgilendiren bir hadiseye dönüşmüştü. O günkü Arap anlayışına göre, kavmi ile ters düşmek, kavmi tarafından kovulmak ya da kabilesini terk etmek, onlarla tüm bağları koparmak “cehenneme düşmek” ile eş anlamlıydı ve eğer Kureyş’i tanıyorlarsa bunu onların yanına bırakmayacaklarını biliyorlardı.
Medine’ye hicret eden az sayıdaki mümin, kendilerine Kuran’ın dili ile Ensar ( yardımcılar ) denecek az sayıdaki mümin kardeşlerini yanlarında buldular. Kureyş’in müttefikleri olan Medineli müşrikler ve bölgede oldukça ciddi bir nufusa sahip Yahudiler ( dinlerine rağmen Arap asabiyetini ve değerler sistemini damarlarında taşıyan arap Yahudileri ) derhal bu “yeni grubu” sorgulamaya ve “yaptıkları büyük hatayı” kınamaya başlayacaklardı.
Bakara suresinin 1-177. Ayetlerinin konu bütünlüğünün analizi ve tarihi arka plan ile karşılaştırılması
Kuran’da yer alan Bakara suresine baktığımızda genel olarak iki ana bölümden oluştuğunu görüyoruz. Birinci bölüm 1-177. Ayetlerden oluşan ve Adem peygamber ile başlayan insanın yeryüzündeki imtihanın, İbrahim peygamber ile birlikte mezopotamya ve orta doğu bölgesindeki son 2500 yıllık hikayesini İsrailoğulları ümmeti üzerinden anlatır ve konuyu Muhammed peygamberin yeni “ümmetun vaseten”i oluşturma görevi ile bitirir.
Bu bölüm, DİN-MİLLET-ÜMMET-KIBLE kavramlarının ve MİLLETE İBRAHİM “kimliğinin” detaylı tanımlarını da içermektedir.
Bakara suresinin ikinci ana bölümü 178-286. Ayetlerden oluşmakta ve bu bölümde yeni “ümmetun vaseten”in şeriatına dair ekonomik, siyasi, ceza-medeni-borçlar hukuku gibi düzenlemeleri getiren ahkam ayetleri yer almaktadır.
Bakara suresinin birinci bölümünün Medine’deki ilk yılda indiği hakkında çok kuvvetli bir görüş vardır ve zaten yaşananlar da bunu teyid etmektedir. Bu bölümde KIBLE konusunun da içinde olduğu birinci bölümü inceleyeceğiz.
Muhammed peygamber ve müminler Mekke’de tam 13 yıl boyunca kendi kavimleri ile mücadele etmişlerdi. Medine’ye hicret edince iki yeni grup ile karşılaştılar. Medineli Yahudi arap kabileleri ve münafıklar.
Bakara suresi hemen girişinde 1-29. Ayetleri arasında, insanların iman konusunda ana olarak üç gruba ayrıldığını ve bunların özelliklerini anlatır :
a) Müminler
b) Kafirler ( ateistinden müşriğine kadar tüm kafirler )
c) Münafıklar
Burada müminler ilk iki grubu çok iyi tanıdıkları halde münafıklar denen grubu daha önce Mekke’de hiç tanımadıklarından dolayı en geniş tanımlama ve açıklama ( 8-20. Ayetler arası ) bunlar hakkında yapılmıştır.
Bu genel tasnif ve tanımlamanın arkasından Adem kıssasının bir bölümü anlatılır. ( 30-39. Ayetler arası ) Adeta birazdan girilecek İsrailoğullarının uzun kıssası öncesinde bir kere daha insanlığın Adem’den beri akıp giden bir süreç olduğu, imtihanın Adem’den beri aynı şartlar altında devam ettiği, tüm peygamberlerin tek din tebliğ ettikleri vurgulanmıştır. İnsanlığın en büyük yanılgılarından birinin akıp giden bu tesbihi kendilerine gelen peygamberler ile kırıp, kendilerine inen vahiy ile dondurmalarının yani “din faşistliği” yapmalarının ikazını yapmak amacı ile konunun en başında Adem peygamber ile buna bir kere daha vurgu yapılmıştır.
Hemen arkasından, 40-46. ayetlerde İsrailoğullarına direkt hitap edilmiş, kulakları ve yürekleri birazdan anlatılacak kendi hikayelerine çağırılmıştır. Ve İsrailoğulları’nın detaylı hikayesine geçilmiş ve 47-123. Ayetler arasında kesintisiz olarak anlatılmıştır. Çok ilginç bir nokta olarak bu bölüm aynı manada iki ayetle başlamakta ve bitmektedir.
Konunun başındaki 47-48. Ayetler ile sonundaki 122-123. Ayetlerinin mealleri şu şekildedir:
“Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi yani sizi insanlar üzerinde faziletli kıldığımı hatırlayın” Bakara 47
“Ve sakının o günden ki, hiç kimse bir başka kimse için karşılık ödemez; hiç bir kimseden şefaat kabul edilmez, hiç bir kimseden fidye alınmaz. Ve onlara yardım da edilmez.” Bakara 48
“Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi yani sizi insanlar üzerinde faziletli kıldığımı hatırlayın” Bakara 122
“Ve sakının o günden ki, hiç kimse bir başka kimse için karşılık ödemez; hiç bir kimseden fidye kabul edilmez, hiç bir şefaat fayda sağlamaz. Ve onlara yardım da edilmez.” Bakara 48
İşte bu 47-123. Ayetler arasında, İsrailoğullarının, içlerinden gönderilmiş Musa peygamber aracılığı ile Firavun’un zulmünden kurtarılışları, köleleştirildikleri Mısır’dan çıkarılışları ve Yusuf peygamberden sonra gelen Musa peygamber ile Vahyin kendilerine indirilerek, onu insanlara tebliğ edecek ( şahitlik edecek ) topluluk olarak Allah tarafından seçilmeleri anlatılmaktadır ( ummetun vaseten ). ( Burada vahye muhatap olarak insanlığa onu tebliğ edecek topluma ummetun vaseten – en faziletli topluluk demenin ne demek olduğu iki kere açıklanmıştır. Kıble konusunun içindeki Bakara 143 ayeti de, Muhammed peygamberin topluluğuna bu sıfatın verilişini anlatmaktadır.)
Daha sonra bu emanete hıyanet edişleri, ahitlerini bozuşları, defalarca peygamber gönderilerek uyarılışları ve büyük çoğunluğunun itaat etmeyip yalanlamaları ve bunun sonucunda asli görevlerini ( imtihan ve şahitlik ) unutup, dünyaya dalıp aralarındaki rant ve iktidar savaşları ile nasıl parçalandıkları anlatılmaktadır.
Ve en sonunda kendilerini son kez uyarmak, parçaladıkları, tahrif ettikleri, yorumları ile değiştirdikleri Allah’ın Dinine dönmeleri için gelen İsa peygamberi de yalanlamışlar ve canına kastetmişlerdir. Bütün bu uzun süreç boyunca ( yaklaşık 1300 yıl ) içlerinden çok azının Allah’a teslim olmuş yani O’nun indirdiklerine uygun bir hayat (İslam olmuş) yaşadıkları çoğunluğunun ise fasık ( yoldan çıkmış ) oldukları anlatılır.
Tüm bu parçalanmalar ve tahrifler sonunda yaşadıkları Allah’ın dinine uygun olmayan hayatları içselleştirdikleri, apaçık tahriflerine ve günahlarına bir sürü mazeretler buldukları ve ne yaparlarsa yapsınlar kendilerinin “Allah’ın seçkin topluluğu” olduklarından dolayı cehennemde az bir süre kalıp cennete gireceklerini iddia ettikleri yine bu bölümde anlatılmaktadır.
Benzer şekilde İsa peygamberin tebliğ ettiği Allah’ın dinine ve İsa peygambere tabi olduklarını söyleyen Pavlusçu ( teslisçi ) Hristiyanlar da İsrailoğulları’nın tutturdukları yoldan gitmişlerdir.
Allah, Adem’den beri tüm peygamberler ile aynı tek dini gönderdiğini bu dinin başka bir benzerinin olmadığını söylese de onlar, kendilerini Yahudiyiz, Hristiyanız diye isimlerle isimlendirmişler ve Allah’ın dinini parçalamışlardır. Bununla da yetinmeyip kendi aralarında da ihtilaflara düşmüşler başka alt kimlikler ( mezhepler,cemaatler, ekoller ) oluştrumuşlar ve kendilerini bunlarla isimlendirmeye devam etmişlerdir.
İsa peygamberin risaletinden yaklaşık 600 yıl sonra Muhammed peygamber vahyi okumaya başladığında, Yahudiyiz ve Hristiyanız diyenler kendi aralarında amansız bir rekabete ve yalanlamaya düşmüşler olarak, kendilerinin Hak yolda yani İBRAHİM’İN YOLUNDA olduklarını söyleyerek ve asla kendilerinden başkasının doğru yolda olamayacağını belirterek ama birbirlerini de yererek bu iddialarını devam ettirmekteydiler. Dinlerini dünyevi çıkarlarına alet eden, imtihan olduklarını unutan ve ne yaparsak yapalım biz cennetteyiz diyenlerin düştükleri acınası durumlar.
Dediler ki: “Yahudi veya Hristiyan olmayan hiç kimse kesin olarak cennete giremez.” Bu, onların kendi kuruntularıdır. De ki: “Eğer doğru sözlüyseniz, kesin kanıtınızı (burhan) getirin.” Bakara 111
Hayır! Kim samimi olarak benliğini Allah’a teslim ederse, işte onun Rabbi katında mükafatı vardır. Onlara bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır. Bakara 112
Yahudiler dediler ki: “Hristiyanlar bir şey üzere değillerdir”; Hristiyanlar da: “Yahudiler bir şey üzere değillerdir” dediler. Oysa onlar, Kitabı okuyorlar. Bilmeyenler de, onların söylediklerinin benzerini söylemişlerdi. Artık Allah, kıyamet günü anlaşmazlığa düştükleri şeyde aralarında hüküm verecektir. Bakara 113
İşte kendi aralarında bu rekabet üzere kavga eden Yahudiler kendi kimliklerinin bir sembolü-şiarı olarak “Biz yüzümüzü Süleyman’ın Mabedine (Kudüs) döndük derler ve mescitlerini (sinagok) o yöne doğru yaparlardı. Hristiyanlar ise kendi mescitlerini (kilise) aynı sembol-şiar olarak Doğu yönüne dönük yaparlardı. ( Cebrail’in doğu yönüne çekilen Meryem’e bu taraftan geldiği için ), ve bu sembolizmi kendilerinin ait olduğu topluluğu, yaşam tarzını yani dini belirtmek için kullanırlardı. Konunun devamında 114. Ve 115. Ayette çok net şekilde buna vurgu yapılmakta ve kendilerini bu yön sembolleri yani sadece aidiyetler ile temize çıkmışlar addetmeleri eleştirilmektedir.
Allah’ın mescidlerinde O’nun isminin anılmasını engelleyen ve bunların yıkılmasına çaba harcayandan daha zalim kim olabilir? Onların içlerine korkarak girmekten başkası değildir. Onlar için dünyada bir aşağılanma, ahirette büyük bir azab vardır. Bakara 114
Doğu da Allah’ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (vech) orasıdır. Şüphesiz ki Allah, her şeyi kuşatandır, her şeyi bilendir. Bakara 115
Tüm bu anlatım ve bilgilendirmelerden sonra 119 ve 120. Ayette şöyle denmektedir.
Şüphesiz biz seni bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak, hak ile gönderdik. Sen cehennemin halkından sorumlu tutulmayacaksın. Bakara 119
Sen onların dinine uymadıkça, Yahudi ve Hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olacak değillerdir. De ki: “Şüphesiz doğru yol, Allah’ın (gösterdiği) yoludur.” Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı. Bakara 120 ( Konu içerisindeki Bakara 145 ayetinde “onların kıblelerine uyacak değilsin” olarak aynı manada verilen bölümün açıklaması işte bu ayettir ve net olarak görülmektedir ki o ayette KIBLE denilen kavram MİLLET ile eş anlamlıdır )
120. ayette “dinine” şeklinde meal verilen orijinal kelime “ millete hum” dur. Yani “onların milleti”.
Din kelimesinin tesniyesi “dineyn” ( iki din ), çoğulu ise “edyan” ( üç ve daha fazla dinler ) kelimesidir ve bu iki kelime Kuran’da hiç geçmez. Çünkü yeryüzünde tek din vardır, diğer tüm “dinler” o dinin tebliğinden sonra insanlar tarafından tahrif edilerek aslından uzaklaştırılmış türevleridir. ( Konunun detayı www.temizfikir.com sitesindeki “İSLAM ve DİĞERLERİ” adlı çalışmadan okunabilir )
Bu ayetteki ifadenin bir benzeri de Nisa 171 ve Maide 77 ayetlerinde Kitap Ehline “diniküm” şeklinde gelmektedir yani “dininiz”.
Burada DİN kelimesi ile MİLLET kelimesi arasındaki ilişki, değerli mütefekkir ve yazar Ahmet BAYDAR’ın Din ve Dua isimli eserinde çarpıcı tespitiyle ortaya koyduğu ve iki kelimenin kök anlamlarının ( deyn ve imlal ) Bakara suresi 282. Ayette üç kez tekrarlanması ile gösterdiği anlam ilişkisidir. DEYN borç İMLAL üzerindeki o borcu ödemek demektir ki MİLLET’de DİN’in kişilerce ya da toplumlarca UYGULANMA BİÇİMİDİR.
İşte tek din olan İslam’ın hak uygulama biçimi MİLLETE İBRAHİM olarak verilmekte ve üçü de kökde aynı din olan İslam’dan türetilmiş milletler olan Mekke Milleti, Yahudi Milleti ve Hristiyan Milleti kendilerinin İbrahim Milleti oldukları savaşına girişmişlerdir. Bu mananın perçinlendiği Hacc suresinin 78. Ayetinin orijinal metninin Latin harfleri ile yazılımı ve meali aşağıdaki gibidir:
“Ve cahidu fillahi hakka cihadih, huvectebukum ve ma ceale aleykum fid dini min harac, millete ebikum ibrahim, huve semmakumul muslimine min kablu ve fi haza li yekuner rasulu şehiden aleykum ve tekunu şuhedae alen nas, fe ekîmus salate ve atuz zekate va’tesimu billah, huve mevlakum, fe ni’mel mevla ve ni’men nesîr.”
“Allah adına gerektiği gibi çaba gösterin. O, sizleri seçmiş ve DİN konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim’in Milleti. O (Allah) bundan daha önce de, bunda da sizi teslim olanlar olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahit olsun, siz de insanlar üzerine şahitler olasınız diye. Öyleyse, dini hayata hakim kılın ve arınmışlığa ulaşın ve Allah’a sarılın, sizin Mevlanız O’dur. İşte, ne güzel sığınılacak ve ne güzel yardımcı.”
Bu ayet Kıble konusunun adeta detaylı açıklamasını yapmaktadır ve daha detaylı müteşabihi ( benzeri ), konunun sonunda Bakara 177. Ayette gelecektir.
İşte tam bu noktada, Bakara suresinde İsrailoğulları’nın hikayesinin bittiği yerde söz İbrahim peygambere getirilmekte ve 124-134. Ayetler arasında İbrahim ve İsmail’in Beyt’i ( yani Kabe’yi yani İslam’ı ) Mescidil Haram’da ( Mekke ) tekrar bina edip ayağa kaldırışları, Allah’a teslim oluşları ve artlarından gelecekler için duaları yer alır.
Din’in ilkelerinin ve mensuplarının adının, Adem peygamberden Muhammed peygambere kadar hiç değişmediği, İbrahim ve onun soyundan gelenlerin Mezopotamya bölgesinde yaptıklarının sadece uzun yıllardan sonra bozulmuş din’i düzelterek, yeniden orijinal hali ile tebliğ ettikleri ve bunu oğullarına emrettikleri konusu bu bölümde şu sarsıcı ifadelerle anlatılır:
Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim’in Milletinden kim yüz çevirir? Andolsun, biz onu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de O salihlerdendir. Bakara 130
Rabbi ona: “Teslim ol” dediğinde (O
İbrahim bunu, oğullarına vasiyet etti, Yakup da: “Oğullarım, şüphesiz Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak teslim olmuşlar olarak can verin” Bakara 132
Yoksa siz, Yakub’un ölüm anında, orada şahidler miydiniz? O, oğullarına: “Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?” dediğinde, onlar: “Senin İlahına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın İlahı olan tek bir ilaha kulluk edeceğiz; bizler ona teslim olduk” demişlerdi. Bakara 133
İşte bunlar bir ümmetti, gelip geçtiler. Kazandıkları kendilerinindir. Sizin kazandıklarınız da sizin olacaktır. Siz onların yapıp ettiklerinden sorguya çekilmeyeceksiniz. Bakara 134
Bütün bu apaçık gerçekliğe rağmen yeni inen vahyin de aynı çağrısına kulak tıkayan ve üzerinde oldukları Yahudi ve Hristiyan kimliklerinden vazgeçmeyen bu grupların, Allah’ın dinini parçalayıp, tahrif edip heva ve heveslerinden uydurdukları yaşam tarzlarına ( Milletlerine ) inatla sahip çıkmaları ve teslim olmamaları üstüne üstlük Muhammed peygamber ve müminleri de bu kimliklere çağırmaları ve Vahyin onlara verdiği muhteşem cevap ile devam ediyor:
Dediler ki: “Yahudi veya Hristiyan olun ki hidayete eresiniz.” De ki: “Hayır, Hanif olan İbrahim’in Milleti; O müşriklerden değildi.” Bakara 135
Deyin ki: “Biz Allah’a; bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa’ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiç birini diğerinden ayırdetmeyiz ve biz O’na teslim olmuşlarız.” Bakara 136
Şayet onlar da, sizin inandığınız gibi inanırlarsa, kuşkusuz hidayete ermiş olurlar; yok eğer yüz çevirirlerse, onlar elbette bir parçalanmışlık içindedirler. Sana onlara karşı Allah yeter. O, işitendir, bilendir. Bakara 137
Allah’ın boyası… Allah’dan daha güzel boyası olan kimdir? Biz, O’na kulluk edenleriz. Bakara 138
De ki: “O bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz iken, bizimle Allah hakkında tartışmalara mı giriyorsunuz? Bizim amellerimiz bizim, sizin de amelleriniz sizindir. Biz, O’na gönülden bağlanmış olanlarız.” Bakara 139
Ve kimlik konusunda nihai hükmü bildiriyor :
Yoksa siz, gerçekten İbrahim’in, İsmail’in, İshak’ın, Yakub’un ve torunlarının Yahudi veya Hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı? Allah’tan kendisinde olan bir şahitliği gizleyenden daha zalim olan kimdir? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.” Bakara 140
Bu konunun müteşabihi (benzeri), Al-i İmran suresi 64-71 arası ayetlerde anlatılmakta ve aynı şekilde açıklanmaktadır.
Görüldüğü üzere, KIBLE konusunun işlendiği Bakara suresi 142-150. Ayetler öncesi konu tüm yönleri ile açıklanmış ve Mekkeli müşrikler, Yahudiler ve Hristiyanların “din rekabeti ve tartışmalarında” kendilerini Millete İbrahim olarak yani Allah’ın dosdoğru yolunun temsilcileri olarak lanse ettikleri ve bunun bir üstünlük çabası yani KİMLİK SAVAŞI olduğu çok açıktır.
Kendi kavimlerinin kimliğini terk etmiş, Medine’ye gelmiş Muhammed peygamber ve müminleri kendilerine “siz hangi din üzeresiniz yani hangi kıble üzeresiniz” sorularına muhatap olmuşlardır. Sonuçta o ana dek söyledikleri “Atalarımızın dinini terk ettik, Yahudi de değiliz, Hristiyan da değiliz” idi. Bu cevap karşısında Ehli Kitap “ bu ne biçim bir Millet, hani sizin nusuklarınız, menasikiniz, şeriatınız, hukukunuz” tepkisini vermişlerdir. “Madem ki atalarınızın dinini terk ettiniz, o halde Yahudi ya da Hristiyan kimliği ile kimlikleniniz ki hidayete etmiş olasınız ve Millete İbrahim’e dahil olasınız” tekliflerini de eklemişlerdir.
İşte bu ortamın içinde Muhammed peygamber kendisinin ve müminlerinin, nasıl bir topluluk oluşturacaklarını, bu sıkıştırmalara karşı ne cevap vereceklerini, kendi toplumlarını kurmak için gerekli olan şeriat,hukuk,nusuklar gibi konuların ne olacağını merakla beklemekte ve benliğini gökte gezdirmektedir yani tüm kalbi ile dua etmekte, kendisini ve müminleri Medine’ye getiren Rabbinden bu konudaki emirleri yani Vahyi beklemektedir.
Bu konudaki Vahiy çok geçmeden gelecek ve Allah bu beklentideki Muhammed peygamber ve müminlere KIBLE’lerini gösterecek, onların topluluğunun ( ümmetinin ) sıfatını belirleyecek ve nimetini tamamlayarak tüm insanlara tebliğ ve şahitliğini yapacakları Millete İbrahimi son kez bu topluluk eli ile insanlığa ulaştıracaktır.
Bakara suresinin ilk bölümünün konu bütünlüğü ve tarihi arka plan ile uyumu bu şekilde anlaşılmalıdır.
Şimdi Kıble ayetleri içinde geçen temel kavramların Kuran içinde ve Arap dilindeki anlamları çalışmasına geçebiliriz.
Konu içerisinde geçen temel kavramların Kuran içerisindeki ve Arap dilindeki anlam analizleri
KIBLE
Kaf Ba Lam ( ? ) ???
ÖNCE, Mekanda, Zamanda, Mertebede, Sıralamada ÖNCELİK,
KABUL ETMEK,
BİR ARAYA GELMİŞ BİRBİRLERİNİ KABUL EDEN TOPLULUK ( Kabile – Hucurat 13)
YÜZYÜZE KARŞI KARŞIYA GELME ( Mukabele – Vakıa 16, Hicr 47 )
ÖN YÜZ, ÖN YÖN, ÖN TARAF (Yusuf’un gömleği ÖN TARAFINDAN yırtıldı – Yusuf 26)
Tarafların ya bizzat, ya da ilgi, ihtimam gösterme veya huzursuzluk endişe duyma noktasında, niyeti, amacı azmi bir şeye yöneltme noktasında, ve sevme, muhabbet besleme noktasında yönlerini birbirlerine çevirmeleri ( Rağıp, El-Müfredat Kaf-Ba-Lam maddesi )
Araplar konuşmalarında “Onun sığınacak bir yeri (Kıblesi) yoktur” manasında kullanmışlardır, şair de şöyle demiştir “ Senin sığınağını bir durak ve sığındığım her yerde orayı Kıble edindim”. Ayrıca bir Arap deyiminde “Falanca, falancaya olan sevgisinden dolayı Kıblesini değiştirdi” olarak kullanılmıştır. ( Razi, Tefsirül Kebir )
Tüm bu bütünlükte, Bakara 140-177 arasında Kuran, VECH-MİLLET-DİN- bağlamında TUTULMUŞ YÖN, TERCİH EDİLMİŞ KİMLİK, Kabul edilmiş ÜST AİDİYET, Kabul edilmiş ÜST KİMLİK yani HAYAT NİZAMI EDİNİLEN YOL yani MİLLET’İN İSMİ manasında kullanmıştır.
Mısır’da Firavun’un zulmü altında yaşayan İsrailoğullarına peygamber olarak gönderilen Musa ve Harun peygamberlere Kuran’da bildirlen şu ayet işte Kıble’nin tam da bu manasını net bir şekilde açıklamaktadır:
Ve evhayna ila musa ve ehihi en tebevvea likavmikuma bi misra buyutev vec’alu buyutekum kibleten ve ekîmus salah, ve beşşiril mu’minîn.
Musa ve kardeşine vahyettik: “Mısır’da kavminiz için evler hazırlayın, evlerinizi KIBLE (sığınak-üst kimlik) edinin ve dini hayatınıza hakim kılın. Mü’minleri de müjdele.” Yunus 87
Musa peygamberin Mısır’da olduğu yıllarda ortada ne Kudüs vardı ne de Süleyman mabedi. Dolayısı ile “kendisine namazda dönülecek” bir yerden değil, o zalim Firavun düzeninde, Musa peygamberin vahyine tabi olunacak, yeni ümmetin temellerinin atılacağı aidiyetin kurulacağı yani yeni kimliğin edinileceği mekan işte o evler olacaktır. Bu ayet KIBLE kelimesinin net açıklamasının yapıldığı ayettir.
VECH
Vav Cim He ???
YÜZ, CEPHE, YÜZEY, KADRAN, TURA ( PARA ), GÖRÜNTÜ, CİHET, YÖN, NİYET, İLKE, YÖNTEM, NEDEN, ANLAM, GÖRÜŞ, YAKLAŞIM, EVRE ( AY ), APAÇIK GÖRÜNECEK ŞEKİLDE
İnsan veya insan toplulukları için kullanıldığında tüm insanlığın bildiği ve kullandığı “YÜZ” meteforuyla da birleşerek o kişinin ya da toplumun tüm BENLİĞİ, KARAKTERİ, KİŞİLİĞİ anlamını kapsar.
YÜZÜMÜ ( … – YA ) DÖNDÜRDÜM deyimi, geçmişte ve günümüzde hemen hemen tüm toplumlarda BEN O ŞEYİ KENDİ KİMLİĞİM, ANLAMIM, TARAFIM, AİDİYETİM, GÖRÜŞÜM, YÖNTEMİM, DEĞERLER SİSTEMİM EDİNDİM demektir. ( ÖRN. İngilizce’de “I SET MY FACE TO ISLAM” derseniz aynı şey anlaşılır )
Kuran’da VECHULLAH = Allah’ın Yüzü şeklinde kullanılarak aynı mecazi anlam da kullanıldığı, yani Allah’ın insanlara bakan yönü olan Allah’ın değerler sistemini ifade ettiği çok açıktır.
Kuran’da bir kişi için hepsinin cem olarak kullanıldığı ayet ENÂM 79:
?????? ????????? ???????? ???????? ?????? ???????????? ??????????? ???????? ????? ?????
???? ??????????????
İnni veccehtu vechiye lillezi fetaras semavati vel erda hanifev ve ma ene minel muşrikîn.
ŞÜPHESİZ Kİ BEN TÜM BENLİĞİMİ BİR HANİF OLARAK GÖKLERİ VE YERİ YARATANA YÖNELTTİM VE BEN MÜŞRİKLERDEN DEĞİLİM.
Bu ayetten de çok açık şekilde anlaşıldığı gibi, insanın yüzünü Allah’a yöneltmesi, dönmesi demek KENDİSİNİ, TÜM BENLİĞİNİ O’NUN DEĞERLER SİSTEMİNE yani DİNİNE TESLİM ETMESİ, hayatını Allah’a teslim olmuş ( İslam ) şekilde yaşamasını ifade eder. Yoksa coğrafi yön olarak insan suratını Allah’a çeviremez, Allah mekandan münezzehtir.
VASAT
Vav Sin Tı ?? ??
ORTA, ORTALAMA
Bir şeyin ifrat ve tefritten uzak orta, adaletli, dengeli, faziletli hali,
Ummetun Vasatun = Faziletli Topluluk
Kuran’da Vahyin taşıyıcılığını üstlenen topluluklar için Bakara 47 ve 122. Ayetlerde FAZİLETLİ KILINAN TOPLULUK manasında kullanıldığı açıklanmıştır. Muhammed peygambere tabi olanların topluluğu olarak insanlar için çıkarılmış faziletli-hayırlı bir topluluk demek olduğu ayrıca Al-i İmran 110. Ayette de açıklanmıştır.
ŞATRA
Şin Tı Ra ? ? ?
Bir şeyi tam ortasından kesmek, tam ikiye bölmek,
Bir şeyin yarısı, tam ortası, göbeği
Kuran’da sadece Kıble konusunun geçtiği bölümde 144,149 ve150. Ayetlerde
ŞATREL MESCİDİL HARAM ?????? ??????????? ?????????? şeklinde kullanılmıştır
Yüzünü Mescidil Haram’ın TAM ORTASI’NA DÖNMEK yani MEKKE’NİN TAM ORTASI sembolü ile İbrahim’in ve İsmail’in yükselttiği BEYT şiarında İSLAM’I HAYATININ BENLİĞİNİN TAM ORTASINA YERLEŞTİRMEK ve nerede olursa olsun Allah’a tam teslim olmuş bir hal üzere yaşamak manasında kullanılmıştır.
BAKARA 142-150 AYETLERİNİN MEAL ANLAM DENEMESİ
Bakara 142
????????? ???????????? ???? ???????? ??? ?????????? ???? ???????????? ??????? ??????? ?????????
???? ??????? ??????????? ????????????? ??????? ???? ??????? ????? ??????? ???????????
Se yekulus sufehau minen nasi ma vellahum an kibletihimulleti kanu aleyha, kul lillahil meşriku vel mağrib, yehdi mey yeşau ila siratim mustekîm.
SE YAKINDA
YEKULU DERLER
SUFEHAU DÜŞÜK KARAKTERLİ
MINEN NASİ İNSANLARDAN
MA VELLA-HUM NEYDİ ONLARI ÇEVİREN
AN KIBLETI-HİM ULLETİ KABUL ETTİKLERİ KİMLİKLERİNDEN Kİ O
KANU ALEYHA ÜZERİNDE OLDUKLARI
KUL DE Kİ
LİLLAHİ ALLAH’A AİTTİR, ALLAH’INDIR
MEŞRİKU VEL MAĞRİB DOĞU VE BATI
YEHDİ HİDAYET EDER
MEN YEŞAU KİMİ DİLERSE
İLA SIRATİL MÜSTEKİM DOSDOĞRU YOLA
YAKINDA İNSANLARDAN DÜŞÜK KARAKTERLİLER DİYECEKLER Kİ, ONLARI ÜZERİNDE OLDUKLARI KABUL ETTİKLERİ ÖNCEKİ KİMLİKLERİNDEN (AİDİYETLERİNDEN) ÇEVİREN (ATLARININ DİNİNİ VE YURTLARINI TERK ETTİRİP BURALARA GETİREN) NEDİR? DE Kİ: DOĞU DA BATI DA ALLAH’A AİTTİR, O KİMİ DİLERSE DOSDORU YOLA HİDAYET EDER.
Bakara 143
?????????? ????????????? ??????? ??????? ??????????? ????????? ????? ???????? ?????????
?????????? ?????????? ???????? ????? ????????? ??????????? ??????? ?????? ????????? ??????
?????????? ???? ????????? ?????????? ??????? ?????????? ????? ?????????? ?????? ???????
??????????? ?????? ????? ????????? ????? ??????? ????? ????? ??????? ????????? ???????????? ?????
??????? ?????????? ???????? ???????
Ve kezalike cealnakum ummetev vesetal li tekunu şuhedae alen nasi ve yekuner rasulu aleykum şehida, ve ma cealnel kibletelleti kunte aleyha illa li na’leme mey yettebiur rasule mimmey yenkalibu ala akibeyh, ve in kanet le kebiraten illa alellezine hedellah, ve ma kanellahu li yudi’a imanekum, innellahe bin nasi le raufur rahîm.
VE KE ZALİKE VE BÖYLECE
CELANAKUM SİZİ KILDIK
UMMETEN VESETEN FAZİLETLİ TOPLULUK
Lİ TEKUNU OLMANIZ İÇİN
ŞUHEDAE ŞAHİTLER
ALEN NASİ İNSANLARIN ÜZERİNE
VE YEKUNE VE OLSUN
ER RASULU O RASUL
ALEYKUM ŞEHİDA SİZİN ÜZERİNİZE ŞAHİT
VE MA CAELNA ( ILLA ) VE KILDIK
KIBLETE LLETI O KİMLİĞE
KUNTE ALEYHA ÜZERİNDE OLDUĞUN
İLLA ANCAK
Lİ NA’LAME BİLMEMİZ İÇİN
MEN KİM
YETTEBİ TABİ OLACAK
ER RASULE O RESULE
MİM MEN KİMLER
YENKALİBU DÖNECEK
ALA AKİBEYHİ TOPUKLARI ÜZERİNDE
VE İN KANET ŞÜPHESİZ BU OLAN
LE KEBİRATEN ÇOK BÜYÜK
İLLA MÜSTESNA
ALELLEZİNE ONLARDIRKİ
HEDEALLAH ALLAH’IN HİDAYET ETTİKLERİ
VE MA KANE VE OLMAYACAKTIR
ALLAHU ALLAH
Lİ YUDİA İMANEKUM SİZİN İMANINIZI ZAYİ ETSİN
İNNALLAHE ŞÜPHESİZ Kİ ALLAH
BİN NASİ İNSANLAR İÇİN
LE RAUF UR RAHİM ÇOK ŞEFKATLİ VE MERHAMETLİDİR
VE BÖYLECE SİZİ FAZİLETLİ TOPLULUK KILDIK Kİ İNSANLAR ÜZERİNE ŞAHİT OLMANIZ İÇİN VE O RESUL DE SİZİN ÜZERİNİZE ŞAHİT OLSUN.
ANCAK, KİMLERİN TOPUKLARI ÜZERİNDE DÖNECEĞİ, KİMİN RESULE TABİ OLACAĞINI BİLMEMİZ İÇİN ÜZERİNDE OLDUĞUN O KİMLİĞİ ( MEDİNEYE HİCRET, YENİ FAZİLETLİ TOPLULUK, YENİ AİDİYET)KILDIK.
ALLAH’IN HİDAYET ETTİKLERİ O KİŞİLER MÜSTESNA BU ÇOK BÜYÜKTÜ.
ŞÜPHESİZ ALLAH SİZİN İMANLARINIZI ZAYİ ETMEYECEKTİR.
ŞÜPHESİZ ALLAH İNSANLAR İÇİN ÇOK ŞEFKATLİ VE MERHAMETLİDİR.
Bakara 144
???? ????? ????????? ???????? ??? ?????????? ?????????????????? ???????? ?????????? ???????
???????? ?????? ??????????? ?????????? ???????? ??? ???????? ????????? ???????????
???????? ??????? ????????? ??????? ?????????? ????????????? ??????? ???????? ???? ????????? ?????
??????? ????????? ?????? ???????????
Kad nera tekallube vechike fis sema, fe lenuvelliyenneke kibleten terdaha, fevelli vecheke şatral mescidil haram, ve haysu ma kuntum fevellu vucuhekum şatrah, ve innellezine utul kitabe le ya’lemune ennehul hakku mir rabbihim, ve mallahu bi ğafilin amma ya’melûn.
KAD KESİNLİKLE
NERÂ GÖRÜYORUZ
TEKALLUBE DÖNÜP DURDUĞUNU
VECHİKE TÜM BENLİĞİNLE
Fİ ES SEMA GÖKTE
FE LE NUVELLİYE MUHAKKAK ÇEVİRİYORUZ
ENNEKE SENİ
KIBLETEN TERDAHA RAZI OLUNACAK KİMLİĞE
FE VELLİ ÖYLEYSE ÇEVİR
VECHEKE TÜM BENLİĞİNİ
ŞATRA TAM ORTASINA
EL MESCİDİL HARAM MESCİD İL HARAM
VE HAYSU MA KUNTUM NEREDE OLURSANIZ
FEVELLU ÇEVİRİN ÖYLEYSE
VUCUHEKUM TÜM BENLİKLERİNİZİ
ŞATRAHU ONUN TAM ORTASINA
VE İNNELLEZİNE VE ONLAR
UTUL KİTABE KİTAP VERİLMİŞ
LE YALEMUNE ÇOK İYİ BİLİRLER
ENNEHUL HAKK ONUN ŞÜPHESİZ HAKK OLDUĞUNU
MİR RABBİHİM RABLERİNDEN
VE MA VE DEĞİLDİR
ALLAHU ALLAH
Bİ GAFİLİN HABERSİZ
AMMA YAMELUN NE İŞLİYORLARSA
SENİN TÜM BENLİĞİNLE GÖKTE DÖNÜP DURDUĞUNU GÖRÜYORUZ VE MUHAKKAK SENİ RAZI OLUNACAK KİMLİĞE ÇEVİRİYORUZ.
ÇEVİR ÖYLEYSE TÜM BENLİĞİNİ MESCİDİL HARAMIN ( İSLAM’IN )TAM ORTASINA VE SİZ DE NEREDE OLURSANIZ ÇEVİRİN TÜM BENLİKLERİNİZİ ONUN TAM ORTASINA.
KENDİLERİNE KİTAP VERİLMİŞ OLANLAR ONUN (VAHYİN, İSLAMIN )ŞÜPHESİZ RABLERİNDEN BİR HAK OLDUĞUNU ÇOK İYİ BİLİRLER VE ALLAH ONLARIN İŞLEDİKLERİNDEN HABERSİZ DEĞİLDİR.
Enam suresi 114. ayette Ehli Kitabın “neyi hak olarak bildikleri” açıkça belirtilmiştir.
Bakara 145
???????? ???????? ????????? ??????? ?????????? ??????? ?????? ??? ???????? ?????????? ?????
?????? ????????? ???????????? ????? ?????????? ????????? ???????? ?????? ???????? ??????????
????????????? ???? ?????? ??? ??????? ???? ????????? ??????? ????? ?????? ?????????????
Ve le in eteytellezine utul kitabe bi kulli ayetim ma tebiu kibletek, ve ma ente bi tabiin kibletehum, ve ma ba’duhum bi tabiin kiblete ba’d, ve leinitteba’te ehvaehum mim ba’di ma caeke minel ilmi inneke izel le minez zalimîn.
VE LE İN VE EĞER GERÇEKTEN
ETEYTE GETİRSEN
ELLEZİNE ONLAR
UTUL KİTABE KİTAP VERİLMİŞ
Bİ KULLİ AYETİN AYETLERİN HEPSİ İLE
MA TEBİU TABİ OLMAZLAR
KIBLETEK SENİN KİMLİĞİNE
VE MA VE OLMAZ
ENTE SEN DE
Bİ TABİİN TABİ OLAN
KIBLETEHUM ONLARIN KİMLİKLERİNE
VE MA OLMAZ
BADUHUM BİR KISMI ONLARIN
Bİ TABİİN TABİ OLAN
KİBLETEN KİMLİK
BADIN BAZILARININ
VE LE İN VE EĞER GERÇEKTEN
İTTEBEATE TABİ OLURSAN
EHVAEHUM ONLARIN NEFSİ ARZULARINA
MİN BADİ SONRA
MA CAEKE SANA GELEN
MİN EL İLMİ O İLİMDEN
İNNEKE ŞÜPHESİZ SEN
İZEL O ZAMAN
LE MİNEZ ZALİMİN ELBETTE O ZALİMLERDEN
VE EĞER O KENDİLERİNE KİTAP VERİLMİŞ OLANLARA AYETLERİN TAMAMI İLE GETİRSENDE SENİN KİMLİĞİNE TABİ OLMAZLAR. VE SEN DE ONLARIN KİMLİĞİNE UYMAZSIN.
ONLARIN BİR KISMI BİR KISMININ KİMLİĞİNE DE TABİ OLMAZLAR.
EĞER SANA GELEN O İLİMDEN SONRA ONLARIN NEFSİ ARZULARINA TABİ OLURSAN ŞÜPHESİZ Kİ SEN O ZALİMLERDEN OLURSUN.
Bu ayetin birebir açıklaması Bakara 120. ayette verilmişti. Buradaki KIBLE yerine orada MİLLET kullanılmıştı. Bu açıklama da göstermektedir ki birinin KIBLESİNE uymak o kişinin yaşam şekline, hayat nizamına yani Milletine yani dinine uymak demektir.
Bakara 146
?????????? ????????????? ?????????? ????????????? ????? ??????????? ????????????? ??????? ????????
???????? ????????????? ???????? ?????? ???????????
Ellezine ateynahumul kitabe ya’rifunehu kema ya’rifune ebnaehum, ve inne ferikam minhum le yektumunel hakka ve hum ya’lemûn.
ELLEZİNE ONLARKİ
ATEYNAHUM VERDİKLERİMİZ
EL KİTABE O KİTABI
YARİFUNEHU ONU TANIRLAR
KEMA YARİFUNE TANIDIKLARI GİBİ
EBNAEHUM OĞULLARINI
VE İNNE VE ŞÜPHESİZ
FERİKAN MİN HUM ONLARDAN BİR GRUP
LE YEKTUMUN EL HAKK O HAKKI GİZLİYORLAR
VE HUM YALEMUN VE BİLİYORLAR
O KENDİLERİNE KİTAP VERİLENLER ONU ( O VAHYİ-O KİMLİĞİ YANİ İSLAM’I ) OĞULLARINI TANIDIKLARI GİBİ TANIRLAR VE ŞÜPHESİZ ONLARDAN BİR GRUP BİLİYORLAR VE O HAKKI GİZLİYORLAR.
Bu ayette yer alan “onu tanırlar” cümlesindeki “onu” zamirinin ne olduğu ENAM Suresi 19-20. ayetlerde birebir aynı şekli ile net olarak açıklanmıştır. 19. ayetteki özne EL-KİTAB’dır yani Vahiy yani İslam.
Bakara 147
????????? ???? ??????? ????? ?????????? ???? ??????????????
Elhakku mir rabbike fe la tekunenne minel mumterîn
EL HAKK O HAKK
MİN RABBİKE RABBİNDENDİR
FE ÖYLEYSE
LA TEKUNNE OLMA
MİN EL MUMTERİN KUŞKULANANLARDAN
O HAKK RABBİNDENDİR, ÖYLEYSE KUŞKULANANLARDAN OLMA.
Bakara 148
????????? ???????? ???? ??????????? ????????????? ???????????? ?????? ??? ????????? ??????
?????? ??????? ???????? ????? ??????? ????? ????? ?????? ???????
Ve li kulliv vichetun huve muvelliha festebikul hayrat, eyne ma tekunu ye’ti bikumullahu cemia, innellahe ala kulli şey’in kadîr.
VE Lİ KULLİN VE HERKES İÇİN
VİCHETUN YÖN
HUVE ONA
MUVELLIHA ÇEVRİLDİĞİ
FESTEBEKUL ÖYLEYSE YARIŞIN
HAYRAT HAYRLARDA
EYNE HER NEREDE
MA TEKUNU OLURSANIZ
YE’Tİ Bİ KUM SİZİ BİR ARAYA GETİRİR
ALLAHU CEMİA ALLAH HEPİNİZİ
İNNALLAHE ŞÜPHESİZ Kİ ALLAH
ALA KULLI ŞEYİN KADİR HERŞEYİ ÖLÇÜLENDİRİR
HERKES İÇİN ONA YÖNELDİĞİ BİR YAŞAM TARZI VARDIR, ÖYLEYSE HAYIRLARDA YARIŞIN. HER NEREDE OLURSANIZ ALLAH SİZİN HEPİNİZİ BİR ARAYA GETİRİR.
ŞÜPHESİZ Kİ ALLAH HERŞEYİ ÖLÇÜLENDİRİR.
Bakara 149
?????? ?????? ???????? ??????? ???????? ?????? ??????????? ?????????? ????????? ?????????
???? ??????? ????? ??????? ????????? ?????? ???????????
Ve min haysu haracte fevelli vecheke şatral mescidil haram, ve innehu lel hakku mir rabbik, ve mallahu bi ğafilin amma ta’melûn.
VE MİN HAYSU VE NEREDEN
HARACTE ÇIKARSAN
FE VELLİ HEMEN ÇEVİR
VECHEKE BENLİĞİNİ
ŞATRA TAM ORTASINA
EL MESCİDİL HARAM MESCİDİL HARAM
VE İNNEHU VE ŞÜPHESİZ O
EL HAKK O HAKK
MİN RABBİKE RABBİNDENDİR
VE MA VE DEĞİLDİR
ALLAHU ALLAH
Bİ GAFİLİN HABERSİZ
AMMA TA’MELUN YAPTIKLARINIZDAN
VE NEREDEN ÇIKARSAN HEMEN BENLİĞİNİ MESCİDİL HARAMIN (İSLAM’IN)TAM ORTASINA ÇEVİR VE ŞÜPHESİZ O, RABBİNDEN HAKDIR.
VE ALLAH YAPTIKLARNIZDAN GAFİL DEĞİLDİR.
Bakara 150
?????? ?????? ???????? ??????? ???????? ?????? ??????????? ?????????? ???????? ???
???????? ????????? ??????????? ???????? ???????? ??????? ????????? ?????????? ??????? ??????
????????? ???????? ???????? ????? ???????????? ???????????? ??????????? ????????? ??????????
????????????? ???????????
Ve min haysu haracte fevelli vecheke şatral mescidil haram, ve haysu ma kuntum fe vellu vucuhekum şatrahu li ella yekune linnasi aleykum hucceh, illellezine zalemu minhum fe la tahşevhum vahşevni ve li utimme ni’meti aleykum ve leallekum tehtedûn.
VE MİN HAYSU VE NEREDEN
HARACTE ÇIKARSAN
FE VELLİ HEMEN ÇEVİR
VECHEKE BENLİĞİNİ
ŞATRA TAM ORTASINA
EL MESCİDİL HARAM MESCİDİL HARAM
VE HAYSU MA VE HER NEREDE
KUNTUM OLURSANIZ
FE VELLU HEMEN ÇEVİRİN
VUCUHEKUM BENLİKLERİNİZİ
ŞATRAHU ONUN TAM ORTASINA
Lİ ELLA YEKUNE OLMAMASI İÇİN
LİN NASİ İNSANLAR İÇİN
ALEYKUM ALEYHİNİZE
HUCCETUN DELİL
İLLELLEZİNE ANCAK HARİÇ Kİ
ZALEMU MİNHUM ONLARDAN ZULMEDENLER
FE LA TAHŞEVHUM ÖYLEYSE ONLARDAN KORKMAYIN
VAHŞEVNİ BENDEN KORKUN
VE YANİ
Lİ UTİMME TAMAMLAMAM İÇİN
Nİ’METİ ALEYKUM ÜZERİNİZDEKİ NİMETİMİ
VE VE
LEALLEKUM BÖYLECE SİZ
TEHTEDUN HİDAYETE ERESİNİZ
VE NEREDEN ÇIKARSAN HEMEN BENLİĞİNİ MESCİDİL HARAMIN (İSLAM’IN) TAM ORTASINA ÇEVİR, VE HER NEREDE OLURSANIZ BENLİKLERİNİZİ ONUN TAM ORTASINA ÇEVİRİN, İNSANLAR İÇİN ALEYHİNİZE DELİL OLMAMASI İÇİN ANCAK ONLARDAN ZULMEDENLER HARİÇ.
ÖYLEYSE ONLARDAN KORKMAYIN BENDEN KORKUN YANİ ÜZERİNİZDEKİ NİMETİMİ TAMAMLAMAM İÇİN VE BÖYLECE SİZ HİDAYETE ERESİNİZ
—————
Konunun, tarihi arka planı, Bakara suresinin ilk bölümü ( 1-177. Ayetler arası) ve ana kavramların Kuran ve Arapçadaki anlamlarının uyumu sonucunda varılan bütünlükte meal anlam bu olmakta ve vaka ile, Kuran ile, akıl, fıtrat ve vicdanlar ile tam uyum göstermektedir. Hiçbir çelişki ve tutarsızlık kalmamaktadır.
Atalarının dinini, kavimlerinin aidiyetlerini, yerlerini, yurtlarını ve tüm sevdiklerini arkalarında bırakarak yani o güne kadar üstünde yaşadıkları KİMLİKLERİNİ terk ederek Medine’ye gelen Muhammed peygamber ve müminlerin yeni KİMLİKLERİNİN yani toplumlarının yani yaşam şekillerinin yani Milletlerinin yani DİNLERİNİN Allah tarafından tescil edilmesinin anlatımıdır. Kureyşliyiz, Yahudiyiz, Hristiyanız diyenlerin hepsinden kopup ayrılmış, İbrahim’in yoluna yani Milletine yani İslam’a tabi olmuş ve bu emaneti yüklenerek insanlara şahtiliği ve tebliği yapacak son topluluğun tescil edilmesinin anlatımıdır.
Artık bu son Vahye iman ederek bu FAZİLETLİ HAYIRLI TOPLULUĞUN bir üyesi olanlar yani bu ÜST KİMLİĞE AİDİYETLERİNİ BEYAN EDENLER, hayatın ve dünyanın hangi anında ve hangi yerinde olurlarsa olsunlar BENLİKLERİNİ ANLAMLARINI HAYATLARINI VE DEĞERLERİNİ bu KİMLİK VE DEĞERLER SİSTEMİ İLE ADLANDIRACAKLAR VE YAŞAYACAKLARDIR. Hem de “ŞATRAHU”, yani öyle Mekkeliler-Hristiyanız-Yahudiyiz diyenler gibi ucundan kıyısından, BİR KISMINI ALIP BİR KISMINI TERK EDEREK değil, TAM ORTASINDA, MERKEZİNDE, TÜMÜYLE, TAMAMINI, SÜREKLİ olarak. Bunu bir hayat nizamı edineceklerdir.
Bu onların ÜST KİMLİĞİDİR, herkesin bir yönü kimliği değerler sistemi adanmışlığı vardır, bu topluluğun da tümü ALLAH İÇİN ADANMIŞ ve O’nun verdiği ÜST KİMLİKLE tanımlanmıştır. HAYATLARININ HER ANINI VE ANLAMINI ALLAH’IN EMİRLERİNE VE İSTEKLERİNE GÖRE YAŞAYAN, O’NUNLA BERABER HİÇ BİR İLAH RAB EDİNMEYEN ÜMMET, EN FAZİLETLİ ÜMMET, İNSANLARA ŞAHİT OLACAK OLAN ÜMMET. MİLLETE İBRAHİM.
Konunun hemen arkasından gelen 151. Ayet, İbrahim ve İsmail peygamberlerin BEYT’i temelleri üzerinde yükselttikleri Mescidil Haram’da ettikleri 129. Ayetteki duanın 2500 yıl sonra karşılığını bulmuş cevabıdır:
“Rabbimiz, içlerinden onlara bir elçi gönder, onlara ayetlerini okusun, Kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları arındırsın. Şüphesiz, Sen güçlü ve üstün olansın, hüküm ve hikmet sahibisin.” Bakara 129
Öyle ki size, kendinizden, size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size Kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir elçi gönderdik. Bakara 151
Kabul edilmiş muhteşem bir dua ve muhteşem bir karşılık.
Ve konunun bittiği yer olan 177. Ayetin hemen sonrasında yeni Ümmetun Vasaten’in şeriatı, hukuku, ahkamı da 178. Ayetten itibaren inmeye başlıyor ve Rabbimiz 150. Ayette söz verdiği üzere on yıl sonunda vahyi tamalıyor ve en sonunda Maide 3. Ayetini indirerek Muhammed Ümmetinin dinini yani kıblesini dört başı mamur bir şekilde tamamlamış oluyordu.
“ Öyleyse onlardan korkmayın, benden korkun yani üzerinizdeki nimetimi tamamlamam için ve böylece siz hidayete eresiniz” Bakara 150
“……Artık onlardan korkmayın, benden korkun! Bugün sizin için dininizi (hayat nizamınızı ) ikmal ettim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din ( hayat nizamı ) olarak İslam’ı/Allah’a teslim olmayı seçtim…..” Maide 3
Konu, Allah’a teslim olmak dininin muhteşem bir manifestosu olan ve konuyu dört başı mamur bir şekilde noktalayan Bakara 177 ayeti ile sonlandırılıyor. Bu ayette KIBLE kelimesi geçmesine ve diğer ayetlerde her geçtiği yerde KIBLE şeklinde meallere yazılmasına rağmen meallerde bu ayette geçen KIBLE kelimesini bir istisna olarak KIBLE olarak yazmamışlardır. Çünkü bu ayetin mealine KIBLE şeklinde yazılırsa kurgulanan “namazda Kabeye dönmek farzdır” iddiası ile taban tabana zıt bir anlam çıkmaktadır. Oysa yukarıdaki anlam bütünlüğü içerisinde o KIBLE kelimesi nasıl muhteşem bir tanım yapıldığının en büyük delilidir:
Leysel birra en tuvellu vucuhekum kibelel meşriki vel mağribi ve lakinnel birra men amene billahi vel yevmil ahiri vel melaiketi vel kitabi ven nebiyyin, ve atel male ala hubbihi zevil kurba vel yetama vel mesakine vebnes sebili ves sailine ve fir rikab, ve ekames salate ve atez zekah, vel mufune bi ahdihim iza ahedu, ves sabirine fil be’sai ved darrai ve hînel be’s, ulaikellezine sadeku, ve ulaike humul muttekûn.
Benliklerinizi doğu ve batı kimlikleri ile isimlendirmek Allah katında seçkinlik kazanmanızı sağlamaz, oysa Allah katında seçkinlik kazananlar;
Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden, ona olan sevgisine rağmen malını yakınlara, kimsesizlere, fakirlere, sokak insanlarına, dilenenlere ve esirlere veren yani dini hayatına hakim kılan ve arınmışlığa ulaşan ve sözüne sadık olup, zorluk, hastalık ve savaşta sabredenlerdir. İşte bunlardır dosdoğru olanlar yani Muttakiler.
İşte bizim Kıblemiz budur.
—————–
Selam olsun İbrahim’e, Selam olsun Muhammed’e, Selam olsun tüm peygamberlerimize ve onların yolunu izleyenlere. Rabbim bizleri onlarla cennetinde buluştursun inşaAllah.
Çalışmadaki tüm doğrular Allah’tan, eksik yanlış ve kusurlar bizdendir. Rabbim doğrularımızda sabit kılsın, yanlışlarımızdan doğruya yöneltsin ve bizi affetsin.
Şüphesiz ki, hidayet eden de, affeden de, öğreten de ancak alemlerin Rabbi olan Allah’tır. O’nun eşi, dengi, benzeri, ortağı yoktur. Buna iman ettik ve şahitlik ederiz O’na gönülden yöneldik ve TESLİM OLDUK..
Selam hidayete tabi olanlara olsun.
Ebukerem.
22.11.2009
NOT : Bu çalışmanın yayınlanmasının ardından çok kişiden, ” PEKİ İBADET EDERKEN NEREYE DÖNECEĞİZ” şeklinde sorular geldi. Aslında çalışmanın içinde bu sorunun da cevabı var. hayat bir tesbih, koparmamak paraçalamamak, indergememek lazım. İnsan’ın ve toplumun fiziksel ve duygusal ihtiyaçları vardır. İkisini bir birine bağlayarak SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİ sağlar insan.
Bunu hepimizden iyi bilen Rabbimiz, ilk vahiyden beri NUSUKLAR vermiştir bize. Yani O’na bağlılığımızı, teslimiyetimizi ifade edebileceğimiz somut davranışlar bütünü. Allah’ın tabii ki bunlara zerre ihtiyacı yoktur, ama bizim ihtiyacımız vardır. Semboller önemlidir insanlar ve toplumlar için. İhtiyaçtır, ekmek gibi su gibidir. Seküler hayat tarzı belirlemiş kişiler ve toplumların dahi bu ihtiyaçtan oluşturduğu AYİNLERİ RİTÜELLERİ vardır, tek tek ya da topluca düzenleyerek bu ihtiyaçlarını karşılarlar, nefisleri ve bedenleri beraberce mutmain olur. Dünyanın en laik ülkesi Fransa’da bile bu tip insanların bu ritüellerini görebilirsiniz. Türkiye’de de görebilirsiniz. Tek yönlü yapamaz insanlar ve toplumlar. Üç kitabı ( İnsan kitabı-Kainat Kitabı-Vahiy Kitabı ) beraberce okumayı öğrendiğimizde ve tesbihi tamamladığımızda anlamamız ve anlamlandırmamız tam olacaktır, Allah dilerse.
Dua, Namaz, Oruç, Hac ve kurbanı, Cuma toplantısı ( TESLİM OLMUŞLAR TOPLUMUNUN siyasi birlikteliği ve işleyişi temin amaçlıdır ) v.b. nusukları da bu manada değerlendiriyorum. Bu nedenle ÜST KİMLİĞİMİZ yani KIBLEMİZ yani DİNİMİZ yani MİLLETİMİZ yani HAYAT NİZAMIMIZ olarak MESCİDİL HARAM rumuzu-şiarı-bayrağı verilmiş bize yani son FAZİLETLİ TOPLULUĞA. bu nedenle bireysel olarak ya da topluca somut nusuklarımızı yerine getirirken de MESCİDİL HARAM yönüne dönmek oldukça anlamlı olacaktır diye düşünüyorum. Burada tek dikkat edilmesi gereken BUNU, DİNİN OLMAZSA OLMAZ ŞARTI FARZI gibi dayatmacı anlayıştan uzak durmaktır. Bakara 115-177 gibi ayetler tam da bunu diyor olsa gerektir.