- Katılım
- 15 Tem 2006
- Mesajlar
- 3,318
- Beğeni puanı
- 0
- Puanları
- 0
İşte Arman’ın yazısı!...
[Görsel erişilemez]
Hıncal bana neden düşmanlık ediyor?
Bir zamanlar beni severdi. Hatta, benim için en iyi yazıları o yazdı.
Cüzdanımda taşırım bir tanesini.
Gelin birlikte okuyalım:
*
"Hıncal olmasanız, kim olmak istersiniz?.."
Yanıt da klasik gelir genelde...
"Ben gene de Hıncal olmak isterdim.."
Niye?..
Gıpta ettiğim kimse yok... Kıskandığım kimse yok, yerinde olmak istediğim kimse yok... Breh... Breh...
Acaba gerçek ne kadar böyledir?
Geçen gün mesela Ayşe Arman’ı fena halde kıskandığımı hissettim... Hem de bin yönü ile... Mesela... Mesela benden çok genç... Dolayısı ile benden çok enerjik... Benden çok yürekli... Ben önüme serilen halıları görmezden gelip miskin miskin otururken, o gideceği yere daha havaalanında karar verip, dünyanın öbür ucuna uçabiliyor. Bir en doğuda... Bir en batıda... Fırsat bulsa Mars’a gider gözünü kırpmadan...
Mesela... Benden yürekli... Özel yaşamını dahil her şeyini nasıl cesaretle yazıyor... Ne harika bir üslubu var... Okumaya doyamıyorum... Kimse doyamıyor zaten..
(...)
Ardından yığınla genç yazar çıktı... Öncü oldu bir çeşit... Kendileri olanlar başardılar. Ayşe’ye benzemeye çalışanlar yaya kaldılar. Çünkü Ayşe tek... Ayşe gibi olunmaz. Aslında "... gibi" olunmaz...
Yazarlığı harika... Ama gazeteciliği daha da harika... Her söyleşisi olay oluyor... Neden?..
En iyi bilenlerdenim...
Bana da geldi söyleşiye... Bugüne dek yüzlerce röportaj verdim... İlk defa önümde dersini bu kadar iyi çalışmış biri vardı. Beni benden iyi biliyor desem yeri...
"Hıncal olmasam, Ayşe olmak isterdim" değil...
Hıncal olduğum halde, Ayşe olmak isterdim...
*
Ne müthiş değil mi?
Bir insan, başka birini ancak bu kadar övebilir.
Ama ne yazık ki bu Hıncal, zaman içinde bana düşman kesildi.
Görünürde eleştiri, "Ben ona Dubai’ye yerleşmemesi gerektiğini söyledim. Uzaktan kumandalı gazetecilik olmaz" demesiyle başladı.
Bence doğru değil.
Hatta, tamamen palavra.
Çünkü son 2.5 senede 40’a yakın röportaj yaptım.
En az 15 tanesi son derece iddialı.
Bakmayın, ben de neyin ne olduğunu bilirim.
Dünya artık global bir dünya, ben 3 saat 50 dakika uzaklıktayım, uçağa atlayıp geliyorum, bu şehirde yağmur ya da kar yağsa, Hıncal Alkent’teki evinden kendi gazetesine ancak o sürede gelebilir.
İnternetten bütün gazeteleri takip ediyorum, dahası bütün Türk kanallarını izliyorum.
İki haftada bir de Türkiye’deyim.
Son iki aydır zaten sürekli Türkiye’deyim.
Eeeeee?
Benim çocuğumun olması mı, anne olmam mı dezavantaj?
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım:
Çocuğumla birlikte gerçek anlamda kadın oldum ben, insan oldum ben. Anne olmak benim için müthiş bir zenginlik, müthiş bir deneyim, kim ne düşünürse düşünsün. Alya ile birlikte yepyeni okurlara yelken açtım.
Bence Dubai’de yaşamam, aşkımın peşinden gitmiş olmam, ya da anne olmam değildi sorun...
Peki neydi?
Bir Ece Gürsel röportajı yaptım.
Ona bozuldu.
Çünkü onun bize, "Bütün klasikleri okumuş, hatmetmiş" diye anlattığı kızdan farklı bir Ece ile tanıştım. Ne yalan söyleyeyim, iyi kızdı, hoş kızdı ama onun bize tanımlamaya çalıştığı kadar derinlikli biri değildi.
Olması gerekiyor mu?
Hayır.
Ama nedense Hıncal Uluç, zamanında Haftalık Dergisi’ne çektirdiği o çok konuşulan ve biraz tuhaf karşılanan fotoğraflarını "Davetlere birlikte gidiyoruz, her konuda uzun uzun sohbet ettiğim bir arkadaşım, hatta ’sweetheart’ımdır Ece" gibi izah etmeye çalışıyordu.
Ben, esas olarak itiraf etmese de bu röportaja bozuldu diye düşünüyorum.
Bir de tabii Neco’nun kızı Ayşe Özyılmazel var.
Sürekli onun ne kadar iyi olduğunu methetmesinin ne anlama geldiğini -salak değilim herhalde- anlıyorum.
"Öbür Ayşe öldü, bu Ayşe var artık" diyor.
Ama işte bu işler öyle kolay olmuyor.
İnsan ancak çalışırsa, çok çalışırsa var olabiliyor.
Hiçbir şey de iki günde olmuyor.
Ona bunu sataşmakla, küçümseyen yazılar yazmakla da olmuyor.
Alın Perihan.
Kötülük kuyularından kötülük çeken bir dili var.
Basbayağı kötü.
Kötü ve yılansı bir dille yazıyor.
Zeki mi?
Evet.
Ama hakaret ediyor, belden aşağı vuruyor, insanların kişiliğine saldırıyor.
Bence zaten sonunda kendi kendini sokuyor ve dinlenmek, yeniden enerji toplamak için ortadan kayboluyor, aylar sonra şarj olup geliyor, yine aynı noktadan başlıyor.
Şimdi bu kadının benim hakkımda yazdığı çirkinlikleri de Hıncal alkışlıyor.
Perihan için, "Hoş gelmiş... Özlemiştim... Aman da ne güzel yazılar yazmaya başlamış... Buz Dansı yazısını kaçırdınızsa, mutlaka internetten filan bulun okuyun..." diyor.
Valla, ne diyeyim?
Yazıklar olsun!..
HAMİŞ:
Perihan Mağden, Buz Dansı yazısının içine beni şu vesileyle sokuşturmuş:
Kocaman bir ağzım, burnum ve çipil çekik gözlerim varmış...
Yüzüm o kadar çirkinmiş ki, saçlarımla gizlemeye çalışıyormuşum...
Zaten o Meg Ryan taklidi saçlarım bir felaketmiş, ibibik gibi arkası kalkıyormuş...
Korkunç kılık kıyafetler giyiyormuşum...
Rüküşmüşüm, çirkinmişim...
*
Çirkinlik-güzellik izafidir...
Herkese göre değişir.
Ama şu var tabii:
Benim çirkinlik-güzellik gibi bir konuda, Perihan Mağden’e cevap vermem, kolay olurdu.
Ona haksızlık olurdu.
Yapmıyorum.
Bu konuda yazı yazmıyorum.
Bir zamanlar beni severdi. Hatta, benim için en iyi yazıları o yazdı.
Cüzdanımda taşırım bir tanesini.
Gelin birlikte okuyalım:
*
"Hıncal olmasanız, kim olmak istersiniz?.."
Yanıt da klasik gelir genelde...
"Ben gene de Hıncal olmak isterdim.."
Niye?..
Gıpta ettiğim kimse yok... Kıskandığım kimse yok, yerinde olmak istediğim kimse yok... Breh... Breh...
Acaba gerçek ne kadar böyledir?
Geçen gün mesela Ayşe Arman’ı fena halde kıskandığımı hissettim... Hem de bin yönü ile... Mesela... Mesela benden çok genç... Dolayısı ile benden çok enerjik... Benden çok yürekli... Ben önüme serilen halıları görmezden gelip miskin miskin otururken, o gideceği yere daha havaalanında karar verip, dünyanın öbür ucuna uçabiliyor. Bir en doğuda... Bir en batıda... Fırsat bulsa Mars’a gider gözünü kırpmadan...
Mesela... Benden yürekli... Özel yaşamını dahil her şeyini nasıl cesaretle yazıyor... Ne harika bir üslubu var... Okumaya doyamıyorum... Kimse doyamıyor zaten..
(...)
Ardından yığınla genç yazar çıktı... Öncü oldu bir çeşit... Kendileri olanlar başardılar. Ayşe’ye benzemeye çalışanlar yaya kaldılar. Çünkü Ayşe tek... Ayşe gibi olunmaz. Aslında "... gibi" olunmaz...
Yazarlığı harika... Ama gazeteciliği daha da harika... Her söyleşisi olay oluyor... Neden?..
En iyi bilenlerdenim...
Bana da geldi söyleşiye... Bugüne dek yüzlerce röportaj verdim... İlk defa önümde dersini bu kadar iyi çalışmış biri vardı. Beni benden iyi biliyor desem yeri...
"Hıncal olmasam, Ayşe olmak isterdim" değil...
Hıncal olduğum halde, Ayşe olmak isterdim...
*
Ne müthiş değil mi?
Bir insan, başka birini ancak bu kadar övebilir.
Ama ne yazık ki bu Hıncal, zaman içinde bana düşman kesildi.
Görünürde eleştiri, "Ben ona Dubai’ye yerleşmemesi gerektiğini söyledim. Uzaktan kumandalı gazetecilik olmaz" demesiyle başladı.
Bence doğru değil.
Hatta, tamamen palavra.
Çünkü son 2.5 senede 40’a yakın röportaj yaptım.
En az 15 tanesi son derece iddialı.
Bakmayın, ben de neyin ne olduğunu bilirim.
Dünya artık global bir dünya, ben 3 saat 50 dakika uzaklıktayım, uçağa atlayıp geliyorum, bu şehirde yağmur ya da kar yağsa, Hıncal Alkent’teki evinden kendi gazetesine ancak o sürede gelebilir.
İnternetten bütün gazeteleri takip ediyorum, dahası bütün Türk kanallarını izliyorum.
İki haftada bir de Türkiye’deyim.
Son iki aydır zaten sürekli Türkiye’deyim.
Eeeeee?
Benim çocuğumun olması mı, anne olmam mı dezavantaj?
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım:
Çocuğumla birlikte gerçek anlamda kadın oldum ben, insan oldum ben. Anne olmak benim için müthiş bir zenginlik, müthiş bir deneyim, kim ne düşünürse düşünsün. Alya ile birlikte yepyeni okurlara yelken açtım.
Bence Dubai’de yaşamam, aşkımın peşinden gitmiş olmam, ya da anne olmam değildi sorun...
Peki neydi?
Bir Ece Gürsel röportajı yaptım.
Ona bozuldu.
Çünkü onun bize, "Bütün klasikleri okumuş, hatmetmiş" diye anlattığı kızdan farklı bir Ece ile tanıştım. Ne yalan söyleyeyim, iyi kızdı, hoş kızdı ama onun bize tanımlamaya çalıştığı kadar derinlikli biri değildi.
Olması gerekiyor mu?
Hayır.
Ama nedense Hıncal Uluç, zamanında Haftalık Dergisi’ne çektirdiği o çok konuşulan ve biraz tuhaf karşılanan fotoğraflarını "Davetlere birlikte gidiyoruz, her konuda uzun uzun sohbet ettiğim bir arkadaşım, hatta ’sweetheart’ımdır Ece" gibi izah etmeye çalışıyordu.
Ben, esas olarak itiraf etmese de bu röportaja bozuldu diye düşünüyorum.
Bir de tabii Neco’nun kızı Ayşe Özyılmazel var.
Sürekli onun ne kadar iyi olduğunu methetmesinin ne anlama geldiğini -salak değilim herhalde- anlıyorum.
"Öbür Ayşe öldü, bu Ayşe var artık" diyor.
Ama işte bu işler öyle kolay olmuyor.
İnsan ancak çalışırsa, çok çalışırsa var olabiliyor.
Hiçbir şey de iki günde olmuyor.
Ona bunu sataşmakla, küçümseyen yazılar yazmakla da olmuyor.
Alın Perihan.
Kötülük kuyularından kötülük çeken bir dili var.
Basbayağı kötü.
Kötü ve yılansı bir dille yazıyor.
Zeki mi?
Evet.
Ama hakaret ediyor, belden aşağı vuruyor, insanların kişiliğine saldırıyor.
Bence zaten sonunda kendi kendini sokuyor ve dinlenmek, yeniden enerji toplamak için ortadan kayboluyor, aylar sonra şarj olup geliyor, yine aynı noktadan başlıyor.
Şimdi bu kadının benim hakkımda yazdığı çirkinlikleri de Hıncal alkışlıyor.
Perihan için, "Hoş gelmiş... Özlemiştim... Aman da ne güzel yazılar yazmaya başlamış... Buz Dansı yazısını kaçırdınızsa, mutlaka internetten filan bulun okuyun..." diyor.
Valla, ne diyeyim?
Yazıklar olsun!..
HAMİŞ:
Perihan Mağden, Buz Dansı yazısının içine beni şu vesileyle sokuşturmuş:
Kocaman bir ağzım, burnum ve çipil çekik gözlerim varmış...
Yüzüm o kadar çirkinmiş ki, saçlarımla gizlemeye çalışıyormuşum...
Zaten o Meg Ryan taklidi saçlarım bir felaketmiş, ibibik gibi arkası kalkıyormuş...
Korkunç kılık kıyafetler giyiyormuşum...
Rüküşmüşüm, çirkinmişim...
*
Çirkinlik-güzellik izafidir...
Herkese göre değişir.
Ama şu var tabii:
Benim çirkinlik-güzellik gibi bir konuda, Perihan Mağden’e cevap vermem, kolay olurdu.
Ona haksızlık olurdu.
Yapmıyorum.
Bu konuda yazı yazmıyorum.
kaynak: uçankuş
[Görsel erişilemez]
Hıncal bana neden düşmanlık ediyor?
Bir zamanlar beni severdi. Hatta, benim için en iyi yazıları o yazdı.
Cüzdanımda taşırım bir tanesini.
Gelin birlikte okuyalım:
*
"Hıncal olmasanız, kim olmak istersiniz?.."
Yanıt da klasik gelir genelde...
"Ben gene de Hıncal olmak isterdim.."
Niye?..
Gıpta ettiğim kimse yok... Kıskandığım kimse yok, yerinde olmak istediğim kimse yok... Breh... Breh...
Acaba gerçek ne kadar böyledir?
Geçen gün mesela Ayşe Arman’ı fena halde kıskandığımı hissettim... Hem de bin yönü ile... Mesela... Mesela benden çok genç... Dolayısı ile benden çok enerjik... Benden çok yürekli... Ben önüme serilen halıları görmezden gelip miskin miskin otururken, o gideceği yere daha havaalanında karar verip, dünyanın öbür ucuna uçabiliyor. Bir en doğuda... Bir en batıda... Fırsat bulsa Mars’a gider gözünü kırpmadan...
Mesela... Benden yürekli... Özel yaşamını dahil her şeyini nasıl cesaretle yazıyor... Ne harika bir üslubu var... Okumaya doyamıyorum... Kimse doyamıyor zaten..
(...)
Ardından yığınla genç yazar çıktı... Öncü oldu bir çeşit... Kendileri olanlar başardılar. Ayşe’ye benzemeye çalışanlar yaya kaldılar. Çünkü Ayşe tek... Ayşe gibi olunmaz. Aslında "... gibi" olunmaz...
Yazarlığı harika... Ama gazeteciliği daha da harika... Her söyleşisi olay oluyor... Neden?..
En iyi bilenlerdenim...
Bana da geldi söyleşiye... Bugüne dek yüzlerce röportaj verdim... İlk defa önümde dersini bu kadar iyi çalışmış biri vardı. Beni benden iyi biliyor desem yeri...
"Hıncal olmasam, Ayşe olmak isterdim" değil...
Hıncal olduğum halde, Ayşe olmak isterdim...
*
Ne müthiş değil mi?
Bir insan, başka birini ancak bu kadar övebilir.
Ama ne yazık ki bu Hıncal, zaman içinde bana düşman kesildi.
Görünürde eleştiri, "Ben ona Dubai’ye yerleşmemesi gerektiğini söyledim. Uzaktan kumandalı gazetecilik olmaz" demesiyle başladı.
Bence doğru değil.
Hatta, tamamen palavra.
Çünkü son 2.5 senede 40’a yakın röportaj yaptım.
En az 15 tanesi son derece iddialı.
Bakmayın, ben de neyin ne olduğunu bilirim.
Dünya artık global bir dünya, ben 3 saat 50 dakika uzaklıktayım, uçağa atlayıp geliyorum, bu şehirde yağmur ya da kar yağsa, Hıncal Alkent’teki evinden kendi gazetesine ancak o sürede gelebilir.
İnternetten bütün gazeteleri takip ediyorum, dahası bütün Türk kanallarını izliyorum.
İki haftada bir de Türkiye’deyim.
Son iki aydır zaten sürekli Türkiye’deyim.
Eeeeee?
Benim çocuğumun olması mı, anne olmam mı dezavantaj?
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım:
Çocuğumla birlikte gerçek anlamda kadın oldum ben, insan oldum ben. Anne olmak benim için müthiş bir zenginlik, müthiş bir deneyim, kim ne düşünürse düşünsün. Alya ile birlikte yepyeni okurlara yelken açtım.
Bence Dubai’de yaşamam, aşkımın peşinden gitmiş olmam, ya da anne olmam değildi sorun...
Peki neydi?
Bir Ece Gürsel röportajı yaptım.
Ona bozuldu.
Çünkü onun bize, "Bütün klasikleri okumuş, hatmetmiş" diye anlattığı kızdan farklı bir Ece ile tanıştım. Ne yalan söyleyeyim, iyi kızdı, hoş kızdı ama onun bize tanımlamaya çalıştığı kadar derinlikli biri değildi.
Olması gerekiyor mu?
Hayır.
Ama nedense Hıncal Uluç, zamanında Haftalık Dergisi’ne çektirdiği o çok konuşulan ve biraz tuhaf karşılanan fotoğraflarını "Davetlere birlikte gidiyoruz, her konuda uzun uzun sohbet ettiğim bir arkadaşım, hatta ’sweetheart’ımdır Ece" gibi izah etmeye çalışıyordu.
Ben, esas olarak itiraf etmese de bu röportaja bozuldu diye düşünüyorum.
Bir de tabii Neco’nun kızı Ayşe Özyılmazel var.
Sürekli onun ne kadar iyi olduğunu methetmesinin ne anlama geldiğini -salak değilim herhalde- anlıyorum.
"Öbür Ayşe öldü, bu Ayşe var artık" diyor.
Ama işte bu işler öyle kolay olmuyor.
İnsan ancak çalışırsa, çok çalışırsa var olabiliyor.
Hiçbir şey de iki günde olmuyor.
Ona bunu sataşmakla, küçümseyen yazılar yazmakla da olmuyor.
Alın Perihan.
Kötülük kuyularından kötülük çeken bir dili var.
Basbayağı kötü.
Kötü ve yılansı bir dille yazıyor.
Zeki mi?
Evet.
Ama hakaret ediyor, belden aşağı vuruyor, insanların kişiliğine saldırıyor.
Bence zaten sonunda kendi kendini sokuyor ve dinlenmek, yeniden enerji toplamak için ortadan kayboluyor, aylar sonra şarj olup geliyor, yine aynı noktadan başlıyor.
Şimdi bu kadının benim hakkımda yazdığı çirkinlikleri de Hıncal alkışlıyor.
Perihan için, "Hoş gelmiş... Özlemiştim... Aman da ne güzel yazılar yazmaya başlamış... Buz Dansı yazısını kaçırdınızsa, mutlaka internetten filan bulun okuyun..." diyor.
Valla, ne diyeyim?
Yazıklar olsun!..
HAMİŞ:
Perihan Mağden, Buz Dansı yazısının içine beni şu vesileyle sokuşturmuş:
Kocaman bir ağzım, burnum ve çipil çekik gözlerim varmış...
Yüzüm o kadar çirkinmiş ki, saçlarımla gizlemeye çalışıyormuşum...
Zaten o Meg Ryan taklidi saçlarım bir felaketmiş, ibibik gibi arkası kalkıyormuş...
Korkunç kılık kıyafetler giyiyormuşum...
Rüküşmüşüm, çirkinmişim...
*
Çirkinlik-güzellik izafidir...
Herkese göre değişir.
Ama şu var tabii:
Benim çirkinlik-güzellik gibi bir konuda, Perihan Mağden’e cevap vermem, kolay olurdu.
Ona haksızlık olurdu.
Yapmıyorum.
Bu konuda yazı yazmıyorum.
Bir zamanlar beni severdi. Hatta, benim için en iyi yazıları o yazdı.
Cüzdanımda taşırım bir tanesini.
Gelin birlikte okuyalım:
*
"Hıncal olmasanız, kim olmak istersiniz?.."
Yanıt da klasik gelir genelde...
"Ben gene de Hıncal olmak isterdim.."
Niye?..
Gıpta ettiğim kimse yok... Kıskandığım kimse yok, yerinde olmak istediğim kimse yok... Breh... Breh...
Acaba gerçek ne kadar böyledir?
Geçen gün mesela Ayşe Arman’ı fena halde kıskandığımı hissettim... Hem de bin yönü ile... Mesela... Mesela benden çok genç... Dolayısı ile benden çok enerjik... Benden çok yürekli... Ben önüme serilen halıları görmezden gelip miskin miskin otururken, o gideceği yere daha havaalanında karar verip, dünyanın öbür ucuna uçabiliyor. Bir en doğuda... Bir en batıda... Fırsat bulsa Mars’a gider gözünü kırpmadan...
Mesela... Benden yürekli... Özel yaşamını dahil her şeyini nasıl cesaretle yazıyor... Ne harika bir üslubu var... Okumaya doyamıyorum... Kimse doyamıyor zaten..
(...)
Ardından yığınla genç yazar çıktı... Öncü oldu bir çeşit... Kendileri olanlar başardılar. Ayşe’ye benzemeye çalışanlar yaya kaldılar. Çünkü Ayşe tek... Ayşe gibi olunmaz. Aslında "... gibi" olunmaz...
Yazarlığı harika... Ama gazeteciliği daha da harika... Her söyleşisi olay oluyor... Neden?..
En iyi bilenlerdenim...
Bana da geldi söyleşiye... Bugüne dek yüzlerce röportaj verdim... İlk defa önümde dersini bu kadar iyi çalışmış biri vardı. Beni benden iyi biliyor desem yeri...
"Hıncal olmasam, Ayşe olmak isterdim" değil...
Hıncal olduğum halde, Ayşe olmak isterdim...
*
Ne müthiş değil mi?
Bir insan, başka birini ancak bu kadar övebilir.
Ama ne yazık ki bu Hıncal, zaman içinde bana düşman kesildi.
Görünürde eleştiri, "Ben ona Dubai’ye yerleşmemesi gerektiğini söyledim. Uzaktan kumandalı gazetecilik olmaz" demesiyle başladı.
Bence doğru değil.
Hatta, tamamen palavra.
Çünkü son 2.5 senede 40’a yakın röportaj yaptım.
En az 15 tanesi son derece iddialı.
Bakmayın, ben de neyin ne olduğunu bilirim.
Dünya artık global bir dünya, ben 3 saat 50 dakika uzaklıktayım, uçağa atlayıp geliyorum, bu şehirde yağmur ya da kar yağsa, Hıncal Alkent’teki evinden kendi gazetesine ancak o sürede gelebilir.
İnternetten bütün gazeteleri takip ediyorum, dahası bütün Türk kanallarını izliyorum.
İki haftada bir de Türkiye’deyim.
Son iki aydır zaten sürekli Türkiye’deyim.
Eeeeee?
Benim çocuğumun olması mı, anne olmam mı dezavantaj?
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım:
Çocuğumla birlikte gerçek anlamda kadın oldum ben, insan oldum ben. Anne olmak benim için müthiş bir zenginlik, müthiş bir deneyim, kim ne düşünürse düşünsün. Alya ile birlikte yepyeni okurlara yelken açtım.
Bence Dubai’de yaşamam, aşkımın peşinden gitmiş olmam, ya da anne olmam değildi sorun...
Peki neydi?
Bir Ece Gürsel röportajı yaptım.
Ona bozuldu.
Çünkü onun bize, "Bütün klasikleri okumuş, hatmetmiş" diye anlattığı kızdan farklı bir Ece ile tanıştım. Ne yalan söyleyeyim, iyi kızdı, hoş kızdı ama onun bize tanımlamaya çalıştığı kadar derinlikli biri değildi.
Olması gerekiyor mu?
Hayır.
Ama nedense Hıncal Uluç, zamanında Haftalık Dergisi’ne çektirdiği o çok konuşulan ve biraz tuhaf karşılanan fotoğraflarını "Davetlere birlikte gidiyoruz, her konuda uzun uzun sohbet ettiğim bir arkadaşım, hatta ’sweetheart’ımdır Ece" gibi izah etmeye çalışıyordu.
Ben, esas olarak itiraf etmese de bu röportaja bozuldu diye düşünüyorum.
Bir de tabii Neco’nun kızı Ayşe Özyılmazel var.
Sürekli onun ne kadar iyi olduğunu methetmesinin ne anlama geldiğini -salak değilim herhalde- anlıyorum.
"Öbür Ayşe öldü, bu Ayşe var artık" diyor.
Ama işte bu işler öyle kolay olmuyor.
İnsan ancak çalışırsa, çok çalışırsa var olabiliyor.
Hiçbir şey de iki günde olmuyor.
Ona bunu sataşmakla, küçümseyen yazılar yazmakla da olmuyor.
Alın Perihan.
Kötülük kuyularından kötülük çeken bir dili var.
Basbayağı kötü.
Kötü ve yılansı bir dille yazıyor.
Zeki mi?
Evet.
Ama hakaret ediyor, belden aşağı vuruyor, insanların kişiliğine saldırıyor.
Bence zaten sonunda kendi kendini sokuyor ve dinlenmek, yeniden enerji toplamak için ortadan kayboluyor, aylar sonra şarj olup geliyor, yine aynı noktadan başlıyor.
Şimdi bu kadının benim hakkımda yazdığı çirkinlikleri de Hıncal alkışlıyor.
Perihan için, "Hoş gelmiş... Özlemiştim... Aman da ne güzel yazılar yazmaya başlamış... Buz Dansı yazısını kaçırdınızsa, mutlaka internetten filan bulun okuyun..." diyor.
Valla, ne diyeyim?
Yazıklar olsun!..
HAMİŞ:
Perihan Mağden, Buz Dansı yazısının içine beni şu vesileyle sokuşturmuş:
Kocaman bir ağzım, burnum ve çipil çekik gözlerim varmış...
Yüzüm o kadar çirkinmiş ki, saçlarımla gizlemeye çalışıyormuşum...
Zaten o Meg Ryan taklidi saçlarım bir felaketmiş, ibibik gibi arkası kalkıyormuş...
Korkunç kılık kıyafetler giyiyormuşum...
Rüküşmüşüm, çirkinmişim...
*
Çirkinlik-güzellik izafidir...
Herkese göre değişir.
Ama şu var tabii:
Benim çirkinlik-güzellik gibi bir konuda, Perihan Mağden’e cevap vermem, kolay olurdu.
Ona haksızlık olurdu.
Yapmıyorum.
Bu konuda yazı yazmıyorum.
kaynak: uçankuş