kanka.net'e hoş geldiniz.!

Forumda paylaşım yapmak ve tamamen tüm özelliklerden yararlanmak için hemen kayıt olmayı unutmayınız.

Kayıt Ol!

Tiyatro Oyunları - Skeçler - Piyesler

Beyazdut

İstanbul'da Olmak Vardı
Süper Üye
Katılım
14 Haz 2009
Mesajlar
16,272
Bir Buket Aşk (Devam)

Bir Buket Aşk (Devam)

II. BÖLÜM – I. SAHNE


Bu bölümde de ışıklar yandığında seyirci bir müddet boş sahneyi izlemelidir. Bu sürenin sonunda Osman sağdan koşarak gelip kendini banka atar. Arkasından Gülşen gelip yanına oturur. Bu sahneyi seyirci hatırlayacaktır. Çünkü Osman’ın gelişi Salih’in birinci bölüm ikinci sahnedeki gelişiyle aynı olmalıdır. Hatta Gülşen ile aralarında başlayacak konuşmanın başı Salih ile Esma arasında geçen konuşma ile aynı olacaktır.


GÜLŞEN – Osman, çocuk yapmaya gerek yok biliyor musun?
OSMAN – (Şaşkın.) O niye?
GÜLŞEN – Zaten bir tane var. İkinciye gerek yok diyorum.
OSMAN – (Kızar.) Benden bir şeyler mi saklıyorsun sen?
GÜLŞEN – Yo... Niye saklayayım ki?
OSMAN – Çocuk konusu nereden çıktı öyleyse?
GÜLŞEN – Bir çocuğa daha gerek yok diyorum. Zaten bir tane var artık.
OSMAN – (Anlam veremez.) Sen hamile misin yoksa?
GÜLŞEN – Ne hamileliği? Henüz evli değiliz!
OSMAN – E... Çocuk nereden çıktı öyleyse? Yoksa sen...
GÜLŞEN – (Sözünü keser.) Bir çocuğa daha gerek yok diyorum. Çünkü sen çocuklaştın. Zaten tıbben de bir çocuğun çocuğunun olması imkânsız. Ha... Bak evlatlık almayı deneyebilirsin ama sanırım buna da izin vermiyorlar. Yani her taraftan önünü kapatıyorlar senin.
OSMAN – (Rahatlar.) Şaka mıydı şimdi bu?
GÜLŞEN – Evet.
OSMAN – Gülmem gerekiyor mu?
GÜLŞEN – Sen bilirsin.
OSMAN – (Yerinden kalkar. Bankın önünde volta atmaya başlar.) Tabi ki ben bileceğim.
GÜLŞEN – Ne yapıyorsun sen öyle?
OSMAN – (Hemen olduğu yerde seyircilere döner. Elinde olta varmış gibi davranır. Oltayı seyircilere doğru sallar. Tıpkı balıkçı edasıyla.) Önce atıyordum, şimdi ise olta atıyorum. Bakarsın daha güzel espri yapan bir sevgili denk gelir oltaya.
GÜLŞEN – (Kendinden emin.) Sana çocuklaştığını söylemiştim. Yanlış hatırlamıyorum değil mi?
OSMAN – Doğru hatırlıyorsun. Bak hatırlamak istediklerinin nasıl da hatırlıyorsun?
GÜLŞEN – Ne demek istiyorsun?
OSMAN – (Oturur.) Şunu demek istiyorum bayan çokbilmiş. Biz buraya ne için gelmiştik. Hatırlarsan tabi!
GÜLŞEN – Hatırlıyorum merak etme. Hatta seninle tanıştığımız dakikadan itibaren her şeyi hatırlıyorum.
OSMAN – Mesela?
GÜLŞEN – Mesela, tanıştığımız dakikada sen gazeteyi okumaya tersten başlamıştın. Mesela, o gün üzerindeki gömlek, Pantolon ve hatta ayakkabı rengin. Daha sayayım mı?
OSMAN – Tamam, ikna oldum. Benim senden hatırlamanı istediğim tek bir şey var, o da bugün buraya neden geldiğimiz!
GÜLŞEN – Onu da unutmadım merak etme. Sana ait her noktayı saniyesi saniyesi hatırlıyorum. Benim için o kadar önemlisin ki...
OSMAN – Canım benim ya... Sen de benim için çok önemlisin. Kimse ayırmasın bizi.
GÜLŞEN – Kim ayıracak bu saatten sonra. Baksana düğün tarihimizi kararlaştırmak için buradayız.
OSMAN – Orası belli olmaz. Bakarsın baban cayar. Belli olmaz. Yok, arkadaşın oğluydu, yok lokalden oyun arkadaşıydı... Tutturur onlardan biriyle evlen diye. Güven olmaz kayın pedere. Hem sen de hatırlamışken buraya gelme nedenimizi hadi artık kararlaştıralım. Nerede yapmak istersin düğünü bebeğim?
GÜLŞEN – Düğün salonunda elbette hayatım.
OSMAN – Elbette düğün salonunda yapacağız. Ama hangisinde yapalım?
GÜLŞEN – Düğünü oğlan tarafı yapar. Bu yüzden seçimi sizlere bırakıyorum. Biz nişanı yaparken nerede yapalım diye sorduk mu size? Tuttuk bir yer ve size şurada yapıyoruz dedik.
OSMAN – Tamam. Düğün salonu işini düğünü oğlan tarafı yapıyor diye bize bırakıyorsanız düğün tarihini de bize bırakıyorsunuz demektir.
GÜLŞEN – Ama size bırakıyor olmamız benim bu konu üzerinde fikirlerimin alınmayacağı anlamına gelmez.
OSMAN – Elbette. (Sessizlik.) Gülşen.
GÜLŞEN – Efendim.
OSMAN – Çocuğumuz sence kız mı olacak erkek mi?
GÜLŞEN – Sağlıklı, güzel bahtlı olsun da nasıl olursa olsun.
OSMAN – Ben bir kızım olsun istiyorum.
GÜLŞEN – Vay... Gözlerim yaşardı.
OSMAN – O niye?
GÜLŞEN – Senin, “Erkek adamın erkek çocuğu olur.” diyen sabit fikirliler arasında olmaman gözlerimi yaşarttı.
OSMAN – Haklısın, cinsiyeti hiç önemli değil.
GÜLŞEN – Bak aklıma ne geldi? Uzat elini. (Osman elini uzatırken Gülşen'de boynundaki kolyeyi çıkarır ve Osman'ın avucunun içine doğru ucundan tutarak bekler.) Cinsiyet falı bakacağız. Başlıyoruz. (Kolyeye bakarlar.) Senin birinci çocuğun erkek olacak. (Tekrar kolyeye bakar.) İkincisi de erkek olacak. (Kolyeye bakmaya devam eder. Kolyenin sallanması durmuştur.) Devamı yok. İki tane erkek çocuğun olacak inşallah.
OSMAN – Doğru mu bu peki?
GÜLŞEN – Fala inanma falsız da kalma. Ben ilişkiye başladığımız aylarda bir kahve falına baktırmıştım. Seninle ilgili çok güzel şeyler söylemişti. Bir bir gerçekleşiyor. İnşallah böylece devam eder.
OSMAN – Hadi seninkine de bakalım.
GÜLŞEN – Olmaz!
OSMAN – Niye ki?
GÜLŞEN – Ya benim çocuk cinsiyetlerim farklı çıkarsa. O zaman ikimizin de içine kurt düşer.
OSMAN – Bir şey olmaz. Biz birbirimize yazılmışız zaten. Bu yazıyı küçücük bir fal mı değiştirecek?
GÜLŞEN – Tamam. Al bakalım kolyeyi o zaman.
OSMAN – Hazır mısın?
GÜLŞEN – Evet.
OSMAN – (Kolyeye bakar.) Gözümüz aydın, birincisi erkek. (Tekrar kolyeye bakar.) Yaşasın ikincisi de erkek. Ama daha sonuca ulaşmadık. (Kolyeye yine bakar.) İşte güzel haber senin de sadece iki tane erkek çocuğun olacak. Canım benim. (Sarılırlar.)
GÜLŞEN – Bu çok güzel. Artık gönül rahatlığıyla evlenebilirim seninle.
OSMAN – Ne alakası var ya? Falla belli olur mu bu işler? Seninki de akıllı işi değil yani.
GÜLŞEN – A-a... Durup dururken akılsız diyorsun bana farkındaysan. Özür dile çabuk benden
OSMAN – Özür di...
GÜLŞEN – (Sözünü keser.) Özür dileme. Sanki özür dileyince bana söylediğin laf geri mi dönecek. İstemem özrün sende kalsın.
OSMAN – Hayatım öyle demek istemediğimi biliyorsun. İşi yokuşa sürme lütfen. Senin yanındayken konuşacağım lafları bulamıyorum.
GÜLŞEN – Niye böyle yapıyorsun? Sanki konuşacak bir konuşacak başka konu kalmamış gibi sürekli lafları seçememenden, benim karşımda dilinin tutulmasından bahsediyorsun. Sen erkeksin ya, erkek gibi davran biraz! Bu çok sinir bozucu bir durum.
OSMAN – Tamam Hayatım kızma hemen. Senin yanındayken, senin hak ve özgürlüklerine saygı duymaya çalışıyorum.
GÜLŞEN – Ama kendi hak ve özgürlüklerini bir kenara atıyorsun. Ben senden bunu istemiyorum. Bu ilişkide ikimiz de eşit olmalıyız.
OSMAN – Tamam, sen kaşındın. Bundan sonra sert bir erkek var karşında. Bundan böyle benim kurallarım geçerli bu ilişkide.
GÜLŞEN – Saçmalama lütfen. Sana höyt desem ödün kopar yahu.
OSMAN – Ama Hay...
GÜLŞEN – (Sözünü keser.) Yeter. Hak ve özgürlüklerden bahsedip durma artık. Sen benim siyaset damarımın kabarmasını istiyorsun şua an. Yani ben siyasetten konuşmaya başladığımda beni galyana getirecek ve düğün konusunda bütün isteklerini bana kabul ettireceksin. Yoksa yanılıyor muyum?
OSMAN – (Daha da ateşlendirmek için alkışlar.) Bravo, bravo... Aynı bir politikacı gibi konuştun. Sen milletvekili olacak kadınsın.
GÜLŞEN – İyi o zaman, sen bir parti kur. Ben de o partiden milletvekili adayı olayım.
OSMAN – Tabi haya...
GÜLŞEN – (Sözünü keser.) Hemen o koca çeneni kapamazsan dokunulmazlığımı kullanıp seni çarpabilirim.
OSMAN – Ta...
GÜLŞEN – (Sözünü keser.) Kapa çeneni dedim. Başka konu bulduğun zaman aç ağzını oldu mu?
OSMAN – (Kafasını sallar. Bir süre sessizlikten sonra.) Hayatım... (Korka korka.) Mesela kedilerden konuşabiliriz. Yani evimizde kaç kedi besleyeceğimizi tartışabiliriz.
GÜLŞEN – (Sinirlenmiştir ve birden patlar.) Benim kedilerden nefret ettiğimi bile bile bu konuyu açman gerekiyor muydu? Hemen konuyu değiştirsen iyi olur. Zira milletvekili dokunulmazlığı hala kaldırılmadı.
OSMAN – Aman taktın sen de milletvekillerine. Boş ver. İsteyen istediğini yapsın. İsteyen kaza yapan oğlu yerine kendini koyup dokunulmazlıktan yararlansın, isteyen de akrabaları için yeni yürütmeler tasarlasın bundan bana ne. (Gülşen burada seyircilere doğru gelir. Osman'ın olta atmasını taklit ederek seyircilere doğru hayali olta sallar.) Asıl önemli olan bizim sevgimiz. Şimdi soruyorum sana hangi milletvekili bizim nikâh şahidimiz olmak ister. Ancak haksız yere barajın altında kalanlar. Baraj diye kastettiğim de bildiğin su barajları değil. Onlar zaten kurudu. Ben ülke geneli yüzde on barajından bahsediyorum. Şimdi bak mesela… (Gülşen'in yaptıklarını fark eder.) Hayatım, ne yapıyorsun? Ben barajlarda su kalmadı diyorum sen baraja olta sallar gibi hareketler yapıyorsun.
GÜLŞEN – Ben barajda balık tutmak için sallamadım bu oltayı. Bakarsın parktan geçen aklı başında biri takılır da yeni bir sevgili bulmuş olurum kendime.
OSMAN – Saçmaladığının farkında mısın?
GÜLŞEN – Evet saçmalıyorum. Var mı diyeceğin. Dikkat et de o saçmalardan biri sana denk gelmesin. (Sessizlik.) Bak her şeyi unutalım. Farz et ki parka yeni gelmişiz ve düğün tarihimizi kararlaştırmak için konuşuyoruz.
OSMAN – Yandık.
GÜLŞEN – Benimle evlenmek bu kadar mı kötü?
OSMAN – Ben onu demiyorum. Burada o kadar çok oturduk ki her tarafım ağrıdı artık. Bu kadar daha oturamam yani onun için yandık dedim.
GÜLŞEN – Tamam öyleyse, eve gidelim orada konuşuruz.
OSMAN – (Düşünür.) Ama her şeye ilk başladığımız yerde karar verelim istiyorum. Sanırım biraz daha dayanabilirim.
GÜLŞEN – Ben her şeyi sana bıraktım. Bütün her şeyi.
OSMAN – Bunun evlilik politikasıyla bir alakası olabilir mi?
GÜLŞEN – Hangi evlilik politikasından bahsediyorsun?
OSMAN – Evlenmeden önce bayan erkeğin sözünü dinler, evlendikten sonra erkek bayanın sözünü dinler. Bir müddet sonra da komşular ses dinlemeye başlar politikasından bahsediyorum bitanem.
GÜLŞEN – (Kurnaz.) Orası belli olmaz işte.
OSMAN – Madem her şeyi bana bırakıyorsun, oturacağımız evi de ben seçeceğim.
GÜLŞEN – Yandık desene.
OSMAN – Orası belli olmaz. Seçimi bana bırakmasaydın. Sonuçlarına katlanmak zorundasın.
GÜLŞEN – E... Neresi olduğunu söyle de kulaklarıma inanamayayım bari.
OSMAN – Sıkı dur, söylüyorum. (Gülşen elleriyle kulaklarını tıkar.) Annemlerin alt katı.


KARARMA



II. BÖLÜM – II. SAHNE


Soldan Vedat ile Süheyla girer. Küs oldukları her hallerinden bellidir. Bu bölümde bankın önünden geçerken Süheyla oturur. Vedat yürümeye devam eder.

VEDAT – (Süheyla'nın oturduğunu fark eder.) Küs olmamız yetmemiş. Şimdi de ayrı ayrı hareket etmeye başlamışız.
SÜHEYLA – Geçen gün komşular da öyle dedi zaten.
VEDAT – Sen bizim aile içi sorunlarımızı annenlere mi anlatıyorsun?
SÜHEYLA – Annemler demedim, komşular dedim!
VEDAT – Unuttuysan hatırlatayım. Yaklaşık iki ay önce senin zorunla senin annenlerin üst katına taşınmıştık. Bu durumda doğal olarak senin ailen aynı zamanda komşumuz oluyor.
SÜHEYLA – Ben bizimkilere hiçbir şey söylemedim. Sanırım evlilik politikamız tıkır tıkır işliyor.
VEDAT – Ne demek şimdi bu?
SÜHEYLA – Politikanın bir müddet sonra komşular ses dinlemeye başlar maddesine kadar gelmişiz baksana.
VEDAT – İnşallah politikaya bir madde daha eklenmiştir.
SÜHEYLA – Hangi madde o?
VEDAT – Oturabilir miyim? Yoruldum.
SÜHEYLA – Otur bakalım. (Vedat oturur.) Sen zaten ne zaman enerjik oldun ki? Otursan yorulursun, konuşsan yorulursun...
VEDAT – Konuşunca neyse de oturunca ne zaman yorulduğu mu hatırlatır mısın?
SÜHEYLA – Memnuniyetle Vedat Bey. Hani düğün tarihini kararlaştırmak için bu parka gelmiştik bundan yaklaşık dört ay önce. Hatta bu banka oturmuştuk. Laf lafı açmıştı da tarihi kararlaştırmamız uzamıştı. Sen de otura otura yorulduğunu dile getirmiştin. Ha... Evlilik politikamızı da o gün koymuştuk.
VEDAT – (İkna olmuştur.) Tamam. Bu konuda haklısın. Bakalım bana yorgun olduğum başka bir konu hatırlatabilecek misin? Oturarak yorulmak enerjik olmadığım anlamına gelmez değil mi?
SÜHEYLA – (Hiç düşünmeden.) Elbette hatırlatayım kocacığım. Bizim hala niye bir çocuğumuz yok sanıyorsun sen? Hemen söyleyeyim. Senin her gece yordun olmandan. Evleneli dört ay oldu ama sen hala düğün yorgunluğunu atamadın üzerinden. Balayına gittik ama balayında balı seven ayılar gibi horul horul uyudun sürekli. Ve hala ben hangi akşam bizim ilk gecemiz olacak acaba diye bekleyip duruyorum.
VEDAT – (Cevap veremez. Kızarır.) E...
SÜHEYLA – Ah canım benim. Çıkmaza mı giriverdin birden bire. Tamam tamam, konuyu değiştiriyorum hemen. Ama biraz daha böyle devam ederse konuyla beraber seni de değiştirmem gerekecek. E... Söyle bakalım neymiş politikamızın son eklenen maddesi?
VEDAT – Gerçi son maddeyi söylemeye gerek kalmadı. Sen bir çırpıda özetleyiverdin az evvel.
SÜHEYLA – Neymiş söyle bakalım hemen.
VEDAT – “İnşallah boşanma davasını kadın açar.” maddesi.
SÜHEYLA – (Şaşırır.) Daha evleneli ne kadar oldu ki hemen boşanmak istiyorsun?
VEDAT – Az önce sen bahsettin beni değiştirmekten.
SÜHEYLA – Ben ilk gece konusunda yorgun olursan değiştireceğimi söyledim.
VEDAT – İki ay önce benimle konuşacak laf bulamıyordun şimdi çok rahat söylüyorsun her şeyi. Bak çocuk meselesinin tek uçlusunun ben olduğumu bir çırpıda söyleyiverdin.
SÜHEYLA – Ama bu konuda nedense ben hiç yorgun olmuyorum.
VEDAT – Zaten ben de buna anlam veremiyorum. Bir tek bu konuda sen hiç yorgun olmuyor musun?
SÜHEYLA – Ben de hep kendi kendime düşünüp duruyorum, bu adam başka yerler de mi yorulup geliyor acaba diye.
VEDAT – Saçmalama!
SÜHEYLA – Ben saçmalamıyorum. Asıl senin yaptıkların çok saçma.
VEDAT – Evet. Kesin saçmalıyorsun. Kendinde değilsin.
SÜHEYLA – Senin daha evlendiğimiz günden beri faaliyet göstermemiş olman saçma. Benim saçmaladığım falan yok.
VEDAT – Süheyla Hanım!
SÜHEYLA – Kırk yıllık karın şimdi Süheyla Hanım oldu öyle mi? Yazıklar olsun sana.
VEDAT – Birincisi biz evleneli kırk yıl olmadı. İkincisi ben boşanmak istediğim birine “Hanım Efendi” dememin daha uygun olduğunu düşünüyorum.
SÜHEYLA – Benim boşanma gibi bir kararım yok.
VEDAT – Ama benim var!
SÜHEYLA – Benim yok! Her ne şekilde olursa olsun ben boşanmayacağım!
VEDAT – Ben boşanacağım...
SÜHEYLA – Tamam o zaman boşanma davasını sen aç. Aç da gör bakalım dünyanın kaç bucak olduğunu.
VEDAT – Daha beş dakika önce boşanma davasını kadın açar diye bir madde koymadık mı?
SÜHEYLA – Dikkatini çekerim. Biz koymadık sen koydun o maddeyi. Yani ben o maddeye uymak zorunda değilim.
VEDAT – Tamam, haklısın ben koydum. Ama yine de bu maddeye göre davayı senin açman gerekiyor.
SÜHEYLA – Ben de bir madde koyuyorum öyleyse. Madde beş: “Kadın boşanma davasını adam eve yorgun gelmeye devam ederse açar.”.
VEDAT – Bu yorgunluk konusunu kapatabilir miyiz lütfen?
SÜHEYLA – Evlendiğimiz günden beri elli bin defa kapattığımız gibi mi?
VEDAT – Evet, elli bin birinci de kapatalım lütfen.
SÜHEYLA – Tamam, sen bilirsin.
VEDAT – (Sessizlik.) Peki, biz bu noktaya nasıl gelebildik?
SÜHEYLA – Mantıklı bir soru.
VEDAT – Bu mantıklı soruya mantıklı bir cevabın vardır herhalde.
SÜHEYLA – Var elbette. Şöyle bir hafızanı tazele bay mantı kafa. Ay yanlış söyledim mantıklı kafa.
VEDAT – Kalbimi kırıyorsun bayan çokbilmiş.
SÜHEYLA – Evliliğimizin ilk aylarında sen benimle konuşacak hiçbir şey bulamıyordun ve gereksiz yere konuşabilmek için kedileri bile rahatsız ediyordun. Bir de bu kedilerin rahatsızlığı yetmiyormuş gibi kediler aracılığıyla beni de rahatsız ediyordun.
VEDAT – (Konuşmaz. Ortalıkta bir müddet sessizlik olur.)
SÜHEYLA – Sanırım hala konuşacak bir şeyler bulamıyorsun. Konuşarak birlikte hoş vakit geçirebileceğimizi biliyor olmalısın hâlbuki.
VEDAT – Bulmak istesem bulurdum ama sen uğrunda küçük parmağımı bile kıpırdatmaya değmeyecek birisin.
SÜHEYLA – Hop... Kırıcı olmaya başladın herif.
VEDAT – Evliliğimizin ilk aylarında da sen çok kırıcı davranıyordun bana karşı. Ne yapayım? Etme bulma dünyası işte.
SÜHEYLA – Bir anlaşma yapalım seninle.
VEDAT – Ben seninle anlaşma falan yapmam. Evlendik de ne oldu sanki.
SÜHEYLA – Evliliği bu işe karıştırmasan olmaz sanki.
VEDAT – Unutma evlilik de iki insan arasında yapılan anlaşmadır.
SÜHEYLA – Çok güzel bir noktaya parmak bastın.
VEDAT – Ben senin için küçük parmağımı bile oynatmam ama pekâlâ parmağım bir yerlere dokunmuş olabilir. Bu normaldir.
SÜHEYLA – Kendini komik sanıyorsun fark ediyorsan. Senin de söylediğin gibi evlilik iki kişi arasında yapılan bir anlaşmadır. Ama nedense sen ve senin şu çokbilmiş annen bu antlaşmaya uymayarak evliliğimizi üç kişilik bir grup haline getirdi.
VEDAT – Dört kişilik bir grup desek daha doğru olur sanırım.
SÜHEYLA – Evliliğimizin dördüncü üyesi kimmiş bakalım?
VEDAT – Kim olabilir baban elbette.
SÜHEYLA – Utanmaz şey. O benim babam olduğu kadar senin de baban sayılır.
VEDAT – O halde benim annem senin de annen olmuş oluyor.
SÜHEYLA – (Lafı değiştirir.) Ama yukarıda Allah var senin baban bir günden bir güne evliliğimize karışmış değil. Bu yüzden onu çok seviyorum.
VEDAT – Bu demek oluyor ki sen benim annemi sevmiyorsun.
SÜHEYLA – Evet sevmiyorum. Hem her gelin, kaynanasını her kaynana da gelinini sevmez.
VEDAT – Annem seni çok seviyor. Her halinden belli değil mi?
SÜHEYLA – Evet. Görebiliyorum. Beni o kadar çok seviyor ki elinde bir kaşık ve içerisinde bulunan bir miktar su ile bütün gün arkamda önümde dolaşıyor. Hatta o kadar çok seviyor olmalı ki onu birkaç kez rujlu dudaklarıyla senin gömleklerinin yakalarını öperken yakaladım.
VEDAT – Bu annemin evliliğimizin üçüncü şahsı olduğunu kanıtlamaz.
SÜHEYLA – Hemen kanıtlıyorum. Ben sana en son hangi yemeği pişirdim?
VEDAT – Iıı...
SÜHEYLA – Hatırlamazsın elbette. Çünkü evlendiğimiz günden bu yana annen sürekli bizim eve yemek taşıyor. (Taklit ederek.) “Benim oğlum senin yemeklerini sevmez. Hem sen güzel yemek yapamazsın. Oğluşumun midesi bozulmasın.” diye diye. Hayır, bana da yedirse hiç sorun yapmayacağım. Ben kendi yiyeceğim yemekleri kendim yapmak zorunda kalıyorum ve beyefendi siz de bütün bunlara göz yumuyorsunuz.
VEDAT – Bu durum senin babanın evliliğimizin dördüncüsü olduğu gerçeğini kapatmaz değil mi?
SÜHEYLA – (Vedat'ın konudan konuya atlamasını ima ederek.) İşte evliliğimizin bir sorunu da bu.
VEDAT – Sonunda farkına varabildiğine sevindim.
SÜHEYLA – Ben başından beri farkındayım bunun.
VEDAT – Madem farkındasın niye bir çözüm üretmiyorsun? Sonuçta senin baban. Ben müdahale edemem ki.
SÜHEYLA – Sen neden bahsediyorsun kuzum?
VEDAT – Babanın evliliğimizin dördüncü bireyi olduğundan.
SÜHEYLA – Ama ben senin bir konuyu bitirmeden diğerine geçmenden bahsediyorum. Yani bir sorunumuz da bu derken bunu kastetmiştim.
VEDAT – (Anlamıştır.) Hı...
SÜHEYLA – Hem benim babam annen gibi elinde bir kaşık su senin peşinde dolaşmıyor ki.
VEDAT – Olsun. Onun da başka çabaları var. Evliliğimizin güzel gidiyor olmasını hazmedememişti. Şimdi iyi gitmediğine göre huzur içimde uyuyordur geceleri.
SÜHEYLA – Babam niye böyle bir şey yapsın ki?
VEDAT – Seni vermemek için neler yaptığını unutuyorsun galiba.
SÜHEYLA – Ne yaptı ki? Abartıyorsun.
VEDAT – Daha ne yapacak. Seni benden soğutabilmek için benim fotoğraflarımı montajladı.
SÜHEYLA – Bun da abartacak ne var?
VEDAT – Bunda abartacak bir şey yok. Hepimiz hayatımızın bir döneminde gülmek için fotoğraflarımızı montajlarız. Asıl abartılacak tarafı montajın beni sana yanlış tanıtmak için erkeklerle uygunsuz vaziyette yapılmış olması. Ha... Suç babanda değil, bende. Bütün bunlar olmuşken seninle evlenmeyi niye bu kadar çok istedim hala bir anlam veremiyorum.
SÜHEYLA – Babam da pek haksız değilmiş hani. Gece performanslarına bakılacak olursa şüphelenmiyor değilim.
VEDAT – Süheyla! Bu ulu orta konuşulacak konu değil.
SÜHEYLA – Bu güne kadar evde konuştuk da ne oldu sanki?
VEDAT – Ne mi oldu?
SÜHEYLA – Evet ne oldu? Elimize ne geçti? Sen halini değiştirdin mi?
VEDAT – Şimdi konumuz bu değildi ama!
SÜHEYLA – Tamam, senin istediğin bir konuya geçelim. Nasıl olsa ben döner dolaşır yine gelirim bu konuya.
VEDAT – Konumuz senin babanın evliliğimizin dördüncü kişisi olmasıydı.
SÜHEYLA – Yani sen annenin üçüncü kişi olduğunu kabul ettin.
VEDAT – Bunu da nereden çıkardın?
SÜHEYLA – Babamı dört olarak saydığına göre dörtten önce gelen sayının sahibini de kabul etmiş sayılıyorsun. Bilinçaltın bunu gösteriyor.
VEDAT – Şimdi de psikolog kesildin başıma.
SÜHEYLA – Benden psikolog olmaz.
VEDAT – Ha şunu bileydin!
SÜHEYLA – Eğer benden psikolog olsaydı, senin gece yorgunluklarına bir çare bulmam lazımdı. Bulamadım.
VEDAT – Pes ediyorum. Haklısın. Sen dönüp dolaşıp aynı konuya gelebiliyorsun.
SÜHEYLA – Konuşulacak başka önemli konu bulamıyorum da ondan.
VEDAT – Tamam, sen kazandın. Nafaka pahasına da olsa boşanma davasını ben açacağım. Ama hemen sevinme taşınmaz mallarımdan zırnık koklatmam sana.
SÜHEYLA – Sen bilirsin ben sana daha ne diyeyim?
VEDAT – Bugün sen bir kat daha az çık merdivenleri.
SÜHEYLA – O niye?
VEDAT – Çünkü annenlerde kalman gerekecek. Eve boşu boşuna gelme. Yarın da ben evde yokken gelir eşyalarını alır gidersin.
SÜHEYLA – Sen kararında ciddi misin?
VEDAT – Evet.
SÜHEYLA – İyi o zaman.
VEDAT – Ne yani? Zorluk çıkarmayacak mısın?
SÜHEYLA – Hayır.
VEDAT – İyi de boşanmanın tadı çıkmaz ki o zaman.
SÜHEYLA – Ben de Bunun için uğraşıyorum ya!
VEDAT – Bu ne demek şimdi?
SÜHEYLA – (Duygusallaşır.) Hala anlamadın mı Vedat?
VEDAT – Hayır.
SÜHEYLA – Seni sevmiyor olsaydım sırf sana işkence olsun diye boşanmayı kabul etmezdim. Ama ne yazık ki hala ilk günkü kadar çok seviyorum seni. Ve bu yüzden sen rahat edesin diye boşanmayı kabul ediyorum. Sevmek biraz da sevdiğini mutlu görmektir.
VEDAT – (Konuşamaz.)
SÜHEYLA – Bir şey söylemeyecek misin?
VEDAT – Söyleyeceğim.
SÜHEYLA – (Sessizlik. Bu sessizlikten sonra Vedat'ın boynuna sarılmasını beklemektedir.) Hadi söyle.
VEDAT – (Sessizlik.) Mahkemede görüşürüz. (Kalkar ve geldiği yönden çıkar.)
SÜHEYLA – (Vedat çıktıktan sonra sessizlik içinde seyircilere bakar bir süre.) Yutmadı...

KARARMA



II. BÖLÜM – III. SAHNE

Işıklar yandığında sahne boştur. Bir süre sonra önde Esma, arkada Salih sahneye girerler. İkisi de kızgındır. Esma, bankın önünden geçerek yoluna devam eder. Salih ise oturur.


SALİH – Ben oturuyorum.
ESMA – (Hiçbir şey söylemeden gelip oturur.)
SALİH – (Bir müddet sessizlikten sonra.) O geçen kedi miydi?
ESMA – (Salih'e anlamsızca bakar.) Sen benimle anlaşmak istemiyorsun değil mi?
SALİH – Asıl anlaşmak istemeyen sensin yahu.
ESMA – Bu ne demek şimdi? Durup dururken kedilerden bahseden benim sanki. Benimle konuşacak laf bulamayıp kedileri ileri sürem sensin.
SALİH – Ne konuşmamı bekliyorsun ki? Kızgın olduğunda sen beni hiç dinlemedin bu güne kadar.
ESMA – Bravo sana! Yeni evliyiz ama sen beni her zaman kızdıracak bir konu bulabiliyorsun demek ki!
SALİH – Hoppala.
ESMA – Ne oldu şimdi? Haksız değilim bu konuda. Evlendiğimiz günden beri ben seni bir kez olsun bile dinlemediysem bir sebebi var demek ki. Demek ki sen beni hep kızdırıyorsun.
SALİH – Evlendiğimiz günden beri hep sen konuşuyorsun ve de bana sadece dinlemek düşüyor. Bu durumda nasıl konuşmamı beklersin benden ya.
ESMA – Sen konuşmayı beceremiyorsun ne yapayım? Ne zaman ağzını açsan abuk subuk şeylerden bahsediyorsun.
SALİH – Mesela?
ESMA – Mesela, kediler! Benim o tüylü yaratıklardan nefret ettiğimi tanıştığımız gün anlamıştın. Şimdi de karşıma geçmiş “O geçen kedi miydi?” diyorsun. Ondan sonra da benden sana iyi davranmamı istiyorsun. Bu kadarı biraz fazla.
SALİH – Ben hiç konuşmayayım o zaman.
ESMA – Sana hiç konuşma diyen yok.
SALİH – Ama ne zaman konuşsam “Mantıklı konuş!” deyip susturuyorsun beni. “Ben kocamın çok mantıklı biri olmasını istiyorum.” deyip duruyorsun. Ben daha ne diyeyim sana?
ESMA – Biz evleneli çok olmadı değil mi?
SALİH – Biz evlendik mi? Bana evlilikten çok zindan hayatıymış gibi geldi.
ESMA – Senin dilin çok uzamış. Koparırım onu kökünden!
SALİH – Kötü gardiyan Esma iş başında. (Dilini çıkarır.) Al kopar bakalım gücün yetiyor mu?
ESMA – (Sinirlenir ve yerinden kalkar.) Sen geri zekâlısın. Babam haklıydı seninle evlenmemeliydim. Ah eşek kafam.
SALİH – (Konuşmaz.)
ESMA – (Seyircilere doğru gelir oyunun genelinde olan balık tutma hareketini yapmak için seyircilere doğru olta sallar.)
SALİH – Ne yapıyorsun sen?
ESMA – Olta attım. Bekliyorum.
SALİH – Çimlere?
ESMA – Evet, çimlere. Bir sakıncası mı var?
SALİH – İyi de nasıl balık tutmayı düşünüyorsun. Hayır, kedileri beslemek için tutacaksan balıkları gerek yok. Ben mama alırım onlara.
ESMA – Sen çok sinir bozucu birisisin. Belki oltama daha yakışıklı ve daha anlayışlı biri gelir. Belli olmaz bu işler.
SALİH – (Kızar. Esma'nın yanına gider elinden oltayı alır ve dizinde kırar. Elbette ortada bir olta olmadığı için bütün bunlar hayali olacaktır. Esma'nın kolundan tutar ve banka oturtur.) Söyle bakalım sen yine ne isteyeceksin benden?
ESMA – A-a... Bunu da nereden çıkardın hayatım?
SALİH – Tamam, yeni evli olabiliriz ama seni tanıyorum. Ne zaman bir şey isteyecek olsan aynı yola başvuruyorsun da ondan.
ESMA – Beni seviyor musun?
SALİH – Hoppala...
ESMA – Sen benle anlaşmak istemiyorsun değil mi?
SALİH – Hoppala...
ESMA – Anlaşıldı. Sen benimle anlaşmak istemiyorsun.
SALİH – Soru mu şimdi bu?
ESMA – Sana sorumun nasıl olması gerektiğini sormadım. Lafı dolandırmadan beni sevip sevmediğini söyle.
SALİH – Biz evliyiz değil mi?
ESMA – Hoppala...
SALİH – Evli olduğumuza göre bu sorunun cevabı belli değil mi?
ESMA – Sen beni sevmiyorsun yani?
SALİH – Ben öyle bir şey demedim.
ESMA – Evliyiz dedin ama.
SALİH – Tamam evliyiz dedim.
ESMA – Sence evliliğimiz güzel mi gidiyor? Hep kavga ettiğimize göre sen beni sevmiyorsun artık.
SALİH – Ben pes ediyorum artık ya. Oynamıyorum ben.
ESMA – Sen, seni seviyorum da demedin ama. Bunu söylemek bu kadar mı zor sanki?
SALİH – Hayır zor değil. Zaten ben de söylemekten değil de arkasından gelecek cümleden korkuyorum.
ESMA – Ne gibi?
SALİH – Bunu söyleyemem.
ESMA – Niye?
SALİH – Seni sevdiğimi söylediğim zaman sen bu kadarla yetinmeyeceksin büyük ihtimalle.
ESMA – Bence lafı uzatıyorsun. Beni seviyor musun onu söyle.
SALİH – (Korkarak.) Seviyorum.
ESMA – (Gayet ciddi.) İspatla öyleyse!
SALİH – Hoppala... Korktuğum başıma geldi işte.
ESMA – Ne oldu be?
SALİH – Hani ne zaman bana bir şey yaptırmak istediğinde aynı yola başvuruyorsun ya onu diyorum.
ESMA – Bak lafı uzatıyorsun yine. İspatla diyorsam ispatla!
SALİH – (Düşünür.) Şehirdeki bütün kedileri toplayıp denize atayım istersen. Senin uğruna tüm kedilerden vazgeçebilirim.
ESMA – (Sinirli.) O kedilerle birlikte sen de atla denize. Yine saçmalamaya başladın sen.
SALİH – (Alıngan.) Demek yine saçmalıyorum öyle mi?
ESMA – (Alaycı.) E... Ne yaparsın. Bazı insanların kaderi böyle oluyor. Sen şimdi onu bunu boş ver de ispatlamak için ne yapacaksın onu düşün biraz. (Kendi kendine.) Tabi düşünme organın varsa.
SALİH – Ne diyorsun sen?
ESMA – Hiç...
SALİH – İyi bakalım öyle olsun.
ESMA – Düşünüyor musun?
SALİH – Sabret biraz. (Düşünür.) Hah... Buldum.
ESMA – Sonunda.
SALİH – İlk tanıştığımız günü hatırlıyor musun? (Esma'nın yüzü değişir.) Senin üzerinde...
ESMA – Kes kes kes... Ne zaman sıkışsan bu konuyu açıyorsun. Ama bu sefer yemezler canım.
SALİH – Yutmadın değil mi?
ESMA – Sen beni salak mı zannediyorsun?
SALİH – Bilemiyorum artık.
ESMA – Ne demek şimdi bu?
SALİH – Yeri geliyor akıllısın, yeri geliyor salaksın. Yalnız nerede nasıl olacağın hiç belli olmuyor.
ESMA – (Ayağa kalkar.) Sen kendini ne sanıyorsun ya! Ne demek bu? Ağzından çıkanı kulağın duysun önce.
SALİH – Sakin ol hayatım. Bir şey demedim ki. Gel otur önce.
ESMA – Ha... Oturmak dedin de aklıma geldi. Sen beni sevdiğini ispatlamadın daha.
SALİH – Bu senin aklına oturmak dedim diye mi geldi? Ne alaka?
ESMA – Aklıma gelecek bir bahane arıyordum sadece. Lafı dolandırmadan söyle ama.
SALİH – Bak bu olmadı işte.
ESMA – Ne olmadı?
SALİH – Seni kırmaktan korkuyorum bu yüzden lafı oradan oraya sürüklüyorum. Yani sana yanlış şeyler söylemekten korkuyorum.
ESMA – Bunun korkuyla bir alakası yok ki. Hep yaptığın şey bu.
SALİH – Kalbimi kırıyorsun ama.
ESMA – A-a... Senin kalbin var mıydı?
SALİH – Var tabi ki!
ESMA – Peki o kalbi kullanıp niye ispatlamıyorsun beni sevdiğini?
SALİH – (Sessizlikten sonra kalkar, bankın arkasına dolaşır. Esma'nın arkasından boynuna sarılır.) Seni seviyorum. Seni çok seviyorum. Oldu mu şimdi?
ESMA – Ben de seni seviyorum. Ama ispatlamaya yeterli değil bence.
SALİH – Nasıl yani ya?
ESMA – Kuru kuru seni seviyorum demek yeterli değil ki. Kalpten sevdiğini ispatlamalısın bunu.
SALİH – Biz niye evlendik sence?
ESMA – Iıı...
SALİH – Ben söyleyeyim. Biz birbirimizi sevdiğimiz için evlendik. Biz birbirimizi tamamladığımıza inandığımız için evlendik. Yan yana iken mutlu olduğumuz için evlendik. Peki, niye sorguluyorsun bu sevgiyi?
ESMA – Ben sorgulamıyorum.
SALİH – Doğru sen sorgulamıyorsun. (Yerine oturur.) Beni sevdiğini ispatla diyen sen değilsin. (Sessizlik.) Varlığı bile olmayan bir kedi yüzünden beni suçlu ilan eden sensin. Daha da sorgulamıyorum diyecek misin?
ESMA – Ne? Ne dedin sen?
SALİH – Birlikteliğimizi sorgulayan sensin diyorum.
ESMA – Yok onu demiyorum. Ondan öncekini soruyorum.
SALİH – Dokuzu mu?
ESMA – Ne dokuzu?
SALİH – Ondan önceki dokuzu.
ESMA – Ondan önceki, sekizden sonraki dokuzla hiçbir alakası yok bu işin. Bence kedilerin dokuz canlı olmalarıyla bir bağlantısı var bunun.
SALİH – Neler sayıklıyorsun sen?
ESMA – Az önce bizi bu konulara taşıyan kedinin aslında bir hayal ürünü olduğunu söyledin değil mi? Yanlış mı duydum yoksa?
SALİH – Hayır, doğru duydun. Bundan sonra ben de kelimelerime dikkat etmeyeceğim artık.
ESMA – İyi! (Sessizlik.) Niye susuyorsun?
SALİH – Ben susmuyorum. Sadece konuşmuyorum. Anlaşıldı mı hanım efendi?
ESMA – Şimdi de hanımefendi olduk öyle mi?
SALİH – Evet, öyle oldu! Var mı itirazın? Benden sevgi ispatlaması isteyen insan beni tanınmamış demektir. Beni tanımayan insana da hanım efendi diyeceğim elbette.
ESMA – Bak sana bir yol göstereyim ispatlaman için.
SALİH – Hah şöyle çıkar ağzından baklayı. Geldiğimizden beri bir türlü söyleyemedin zaten.
ESMA – Aşkım, ne zaman taşınıyoruz?
SALİH – Bak bir şey isterken dilin ne kadar da güzel kelimeler söylüyor. Ancak taşınma eylemi diye bir şeyi de aklından çıkarsan iyi olur. Hem daha ne kadar oturduk ki bu evde de sen gitmek istiyorsun? Ha... Anladım tabi ya, annemler bizim üstümüzde oturuyorlar. Senin karın ağrın şimdi belli oldu.
ESMA – Ama aşkım ya. Onunla bir alakası yok. Ben çok sıkıldım bu evden. Hem de annemlere daha yakın olalım bitanem. Ortada bir ev olsa ne güzel olur. Her gün annemlere giderken yoruluyorum.
SALİH – Sen saçmaladığının farkında mısın? Zaten annenler sadece dört sokak ötede oturuyorlar. O kadarcık yolda da yorulmaz ki bir insan.
ESMA – Annemlere daha yakın bir yere taşınsak ne var ki bunda?
SALİH – İstersen direkt annenlere taşınalım olsun bitsin.
ESMA – Olabilir!
SALİH – Peki gel bize taşınalım desem?
ESMA – Böyle bir şey asla gerçekleşemez.
SALİH – Gördün mü?
ESMA – Neyi?
SALİH – Senin annemlere taşınmama isteğini, bunun yanında bizim şimdi ki evimizden taşınma gereksizliğini.
ESMA – İşi yokuşa sürme! Alt tarafı taşınacağız ya.
SALİH – Ben asıl başıma geleceklerden korkuyorum.
ESMA – Ne gelebilir ki başına?
SALİH – Burnuma kötü kokular gelmeye başladı.
ESMA – Aşkım... Ben iki tarafın ortasında bir evimiz olsun istiyorum. Eşit uzaklıklarda olsun ailelerimiz.
SALİH – Peki ben annemlere nasıl açıklayacağım bunu?
ESMA – Bu senin sorunun. Ben karışmam.
SALİH – (Çaresizce.) Taşınalım o zaman bana yapacak başka bir şey bırakmıyorsun zaten.
ESMA – Yaşasın...
SALİH – Dur yahu, sevinme hemen. Şaka yaptım ben.
ESMA – Sen, sen, sen var ya... (Ağlamaklı olur.)
SALİH – Tamam, taşınacağız ama bir şartla!
ESMA – Şartın ne olursa olsun kızmayacağım söz.
SALİH – Bir şey söyleyeceğim ama kızmayacaksın.
ESMA – Tamam kızmayacağım. Söyle hadi şartını.
SALİH – Beni yanlış anladın. Şartım kızmaman!
ESMA – Yani şimdi söyleyecek olduğuna kızmazsam mı taşınacağız?
SALİH – Evet.
ESMA – Tamam. Kızmayacağım. Söyle hadi. Sen taşınmayı kabul ettikten sonra ben hiçbir şeye kızmam.
SALİH – Söylüyorum. (Kısa bir bekleme.) Şimdiye kadar söylediklerimin hepsi şakaydı.
ESMA – (Esma kızar. Salih ise kazanmanın verdiği rahatlıkla gülümsemektedir.) Ne... Ne... Ne dedin sen? Senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Ne dediğinin farkında mısın?
SALİH – Sen de ne kadar çok ne sözcüğünü kullandığının farkında mısın? Kaybettin işte!
ESMA – (Tuzağa düştüğünü anlar.) Neyi kaybettim?
SALİH – Ben şartımı söyledim, kızmazsan taşınırız dedim. Sen de söylediğim cümleye kızdın. Böylece kaybetmiş oldun. Taşınmıyoruz.
ESMA – Bu ne biçim oyun?
SALİH – Taşınmıyoruz işte.
ESMA – (İnatçı.) Taşınıyoruz.
SALİH – Taşınmıyoruz.
ESMA – Ta-şı-nı-yo-ruz.
SALİH – Ta-şın-mı-yo-ruz.
ESMA – (Bağırarak.) Taşınıyoruz dedim işte o kadar.
SALİH – Tamam, ben de taşınıyoruz diyorum. Niye bağırıyorsun o kadar.
ESMA – Ben hak edene bağırırım. Sen de hak etmiştin!
SALİH – Ama hep senin dediğin oluyor ya.
ESMA – Ne demek hep benim dediğim oluyor?
SALİH – Elbette. Ne zaman tartışsak sonunda senin dediğinde karar kılıyoruz. Haksız mıyım?
ESMA – Ben daha mantıklı kararlar veriyorum da ondan.
SALİH – Boş evi nereden bulacağız peki?
ESMA – Biz şu an senin annenlerin alt katıda oturmuyor muyuz? Benim ailem de dört sokak ötede oturmuyorlar mı? Tamam, işte ikisinin tam ortasında bir ev bulduk annemle.
SALİH – Sayın kayın validem de bu işin içinde ise korkmam yersiz değilmiş. Benim merak ettiğim o bulduğunuz ev nerede tam olarak.
ESMA – Görünce çok beğeneceksin.
SALİH – Nerede ev?
ESMA – A... Aceleci davranma aşkım.
SALİH – Yine yağ yapmaya başladın. Bu işin sonu hayırlı değil.
ESMA – Hayırlı, hayırlı... Merak etme sen. Ancak benim bulduğum evi koşulsuz kabul edeceğine söz ver.
SALİH – Ne zaman taşınıyoruz?
ESMA – Kabul ettin yani.
SALİH – Daha evin yerini bile bilmiyorum ama başka seçeneğim var mı?
ESMA – Başka seçeneğin tabi ki yok ama pişman olmayacaksın. Önümüzdeki hafta içinde taşınırız.
SALİH – Yine dediğin gibi olsun. (Bıkkın.) Hep dediğin gibi olsun.
ESMA – Seni çok seviyorum canım.
SALİH – (Gönülsüzce.) Ben de seni...
ESMA – (Neşeli.) Bak evimiz çok güzel ve çok geniş.
SALİH – Nasıl buldun?
ESMA – Annem buldu.
SALİH – Bu sorunun cevabını tahmin etmeliydim.
ESMA – Bir sorun mu var?
SALİH – (Lafı değiştirir.) Yarın ev sahibiyle konuşayım madem. Bakalım anlaşabilecek miyiz?
ESMA – Görüşmene gerek yok.
SALİH – O niye?
ESMA – Çünkü ben görüştüm. (Çantasından bir anahtar çıkarır.) Anlaştım. (Anahtarı sallar.) Anahtarı bile teslim aldım!
SALİH – (Yenilgiyi kabul eder.) Ev nerede onu saklama bari benden.
ESMA – Sıkı dur söylüyorum.
SALİH – (Kısa bir bekleyiş.) Söyle hadi de ne olacaksa olsun. (Bıkkın.) Ben hazırım.
ESMA – (Çığlık çığlığa.) Annemlerin üst katı...

Burada ışıklar sönecektir. Seyirciler oyunun bittiğini düşünmelidirler. Bir müddet sonra ışıklar yanar. Sahne boştur. Ancak bir dış ses girer araya. Bu bankın sesidir.

BANK – Bu kadar olamaz. Bu kadar olmamalı. Şimdi oyun sırası ben de. Kendimi tanıtayım önce. Bendeniz bu parkın, insanlar tarafından hor kullanılan bankıyım. Her gün onlarca kişi faydalanıyor benden. Hepsinin hikâyesini dinliyorum. İnanın bana hepsi de birbirine benzer hikâyeler. Esma ile Salih'in, Süheyla ile Vedat'ın, Gülşen ile Osman'ınkiler gibi aynı. Ve bu oyunun burada bittiği sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bu insanların hikâyeleri bu kadarla sınırlı değil. Hepsi de anlaşmış gibi birbirlerini tekrar edip duruyorlar. Ve sadece burada gördüklerinizle de sınırlı değil. Daha görmediğiniz ve benzer hikâyelerini dinleyemediğimiz o kadar çok insan var ki. Alın işte yine geliyorlar. Ben yine eski halime dönmeye mecburum. Sonra konuşmaya devam ederiz belki.

İçeri Osman ile Gülşen çifti girer. Gülşen önde Osman arkadadır. İkisi de kızgındır. Gülşen bankın önünden geçerek yoluna devam eder. Osman ise oturur.

OSMAN – Ben oturuyorum.
GÜLŞEN – (Hiçbir şey söylemeden gelip Osman'ın yanına oturur.)
OSMAN – (Bir müddet sessizlikten sonra birden.) O geçen kedi miydi?


Önce Osman sonra Gülşen gülmeye başlar. Çünkü oyun bitmiştir. Öne doğru gelip selam verirler. Daha sonra diğer oyuncular da gelir sahneye. Hep birlikte gülerek selam verirler.


-PERDE-

Yazan: Berkan Karasu
27 AĞUSTOS 2005
KUYUCAK
 

Beyazdut

İstanbul'da Olmak Vardı
Süper Üye
Katılım
14 Haz 2009
Mesajlar
16,272
Çanakkale Masalı (Çocuk Oyunu) - Emel Aygören Şen

Çanakkale Masalı (Çocuk Oyunu)
Emel Aygören Şen


“ ÇANAKKALE MASALI...”

(Kaval sesiyle beraber, Masalcı ve keçileri, köpekleri, kedisi hep birlikte sahneye girer. Hayvanlar şarkılarını söyleyip yayılırlar...Masalcı sahnede bir kez dönüp gelir yerine oturur...Hayvanlar birbirleriyle oynaşırlar...Kavga ederler...Şarkılarını söylerler...Şarkıları biter.)

Masalcı-“ Bir varmış bir yokmuş...Evvel zaman içinde kalbur saman içinde...Develer tellal iken, pireler berber iken...Ben, dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken... Çoook çok eski zamanlarda, bu topraklarda bir aile yaşamış... Bu ailenin babası, bahçesinden çıkarttığı toprakla suyu karıştırıp çamur yaparmış. Bu çamurdan, çok çok güzel çanaklar üretirmiş. Yaptığı çanak çömlekleri ihtiyacı olanlara verip, karşılığında ekmek, süt, peynir gibi yiyecek maddeleri ve giyecekler alırmış...Böylece ailesini geçindirip gidermiş...Adamın yaptığı çanak çömlekler çok uzak diyarlardan bile bilinir olmuş...Bu arada adamın gerçek adı unutulmuş. Ve adama herkes ÇANAK BEY demeye başlamış...

(Çanak bey ve çanakları sahneye çıkar. Çanak bey şarkısını söyler, çanaklarıyla ilgilenir sonra , Çanak bey ve çanaklar sahneden çıkarlar )
Masalcı-“Çanak Bey’in çok sevdiği; gül tenli, gül yüzlü ve gül kokulu bir de karısı varmış. Güller gibi güzel olan bu kadın, gülleri pek çok severmiş. Bahçesinde bol bol gül yetiştirirmiş. O kadar çeşitli ve çok gülleri varmış ki...Komşuları, Çanak beyin karısına da, güzelliği ve güllerinin bolluğu nedeniyle Gülübol Hanım demeye başlamışlar…”


(Gülübol hanım şarkısını söyleyip dans ederek sahnede gülleriyle birlikte yerini alır. Gülleriyle ilgilenir.)
Gülübol hanım-“Benim adım Gelibolu...Bahçelerim gül dolu...

(Gülübol hanım da şarkısını söyler ve gülleriyle beraber sahneden çıkıp gider...)
Masalcı-“ Çanak Bey ve Gülübol Hanım’ın birbirinden güzel, birbirinden sevimli, Ayvacık, Bayramiç, Biga, Bozca, Çan, Ezine,Gökçe, Lapseki, Yenice ve Ece isminde 10 tane çocukları varmış. Ve hep birlikte çok mutlu yaşarlarmış... (Arkasından çocukları sırayla, şarkı ve danslarıyla sahnede yerlerini alırlar. Çanak bey ve Gülübol hanım iki başta olmak üzere daire olurlar ve şarkı söyleyip dans ederek dönmeye başlarlar...DONARLAR...Oldukları yerde kalır fotoğraf pozu verecek şekilde dururlar.

Masalcı -Böyle yaşayıp giderlerken bir güüün...

(Karanlık,fırtına, deprem, yağmur, gürültü ve afet sesleri... Sahnede ışıklar yanar söner. Çanakbey le Gülübol hanım, çocukların isimlerini haykırırlar. Her şey savrulur. Havada bezler uçuşur. Karanlık olur. Gürültüler devam eder afet yaşanır. Herkes bir tarafa dağılır...Gökçe sahnenin bir ucunda, Bozca diğer ucundadır.Boğaz suyunu ifade eden mavi bezin bir ucunda Bozca bir ucunda Gökçe mavi bezi dalgalandırarak sallarlar. Gülübol hanımla Eceabat sahnenin bir yanında, Çanak beyle diğer çocuklar sahnenin öbür yanında örtülerin altında kaybolmuşlardır...Sessizlik olur. Işıklar yanar...

Masalcı-Yer yerinden oynamış. Gök yere inmiş, toprak yarılmış. Yarılan toprağın arasından gürül gürül sular akmaya başlamış...Çanak Bey bir tarafa, Gülübol hanım bir tarafa, çocukları da başka taraflara savrulup gitmişler...

Ortalık durulduğundaÇanak bey yıkıntılar arasından çıkıp etrafına bir de bakmış ailesinden hiç kimse yok...(çanak bey yıkıntıların arasından yavaşça doğrulur, umutsuzca etrafına bakar. Üzgün üzgün aranır ) Başlamış onları aramaya...Çanak bey çocuklarının bir kısmını bulmuş. Ama, Gülübol hanımla Ece, Gökçe ve Bozca ortalıklarda yokmuş...
Diğer tarafta, Gülübol Hanım da kendine gelip uyandığında, yanında bir tek Ece’ yi bulmuş...Onlar da ailenin diğer kişilerini aramaya başlamışlar...



(Mavi bez iki ucundan tutulu sallanmaktadır. Çanak Boğazdan geçip giden gemilere, Gülübol Hanımı sormaktadır. Bir yandan da kendi tarafında kalan çocuklarını örtülerin altından bulup çıkartmaktadır.) Gemiler karşı kıyıya yaklaştığında Gülübol hanımın da Çanak beyi ve diğer çocuklarını aradığını görürler. Gülübol hanıma, Çanakbeyin yaşadığını, diğer çocuklarınla birlikte karşı kıyıda olduklarını söylerler..Martı şarkısını söyleyerek gelir.(Gemiler bir kıyıya yaklaştıklarında, Çanak beye, Gülübol hanımın Ece ile birlikte karşı kıyıda olduğunu söylerler...Bu haberlere çok sevinen Çanak bey çocuklar ve Gülübol hanım bir birlerine el sallarlar. )


Masalcı-Her iki tarafta, birbirlerinden haber aldıkları için çok sevinmişler. Ama Bozca ile Gökçe’ den hala haber yokmuş...(martı gelir ve kardeşlerden birisiyle konuşur. Kardeş martıya, Gökçe ve Bozca’ yı sorar. Martı uçup gider...)


Masalcı-Martı uçarak her yerde, Gökçe ve Bozca’ yı aramış. Ve sonunda ikisini de denizin ortasında otururken bulmuş...Onlara ailelerinden selam götürmüş...Bozca ile Gökçe de, ailelerine iyi ve mutlu olduklarını iletmişler...(martı tekrar gelir ve Gökçe ile Bozca’yı gördüğünü söyler. Gökçe ve Bozca’ nın selamlarını söyler, çocukların aralarından dolaşarak geçer...)

Masalcı-Başlangıçta zor gelse de, bu yeni yaşam biçimine zamanla alışmışlar. Yetiştirdikleri yiyecekleri, dokudukları halıları birbirlerine göndermişler...

(Kaptanlara malzemeleri verip birbirlerine gönderirler. Tüm çocuklar ve çanak bey bir kıyıda, Gülübol hanım ve Ece diğer kıyıda yaşantılarına devam ederler. Birbirlerine sepet ve çuvallarla erzak yollarlar)
Masalcı – (çocukların arasına karışarak aralarından seyirciye seslenir)Ayrı ayrı ve uzak mesafelerde olsalar da, birbirlerine olan sevgilerini hiç eksiltmemişler yüreklerinden...
Ve böylece mutlu mesut yaşamış durmuşlar...

Masalcı-(Hüzünlü ve çaresiz halde sahnenin önüne gelir)Ara sıra Gülübol hanım ve Çanak bey, çocuklarını özleyip kederlendiklerinde(tek kolunu kaldırarak havayı gösterir) göz yaşları yağmur olup akar gök yüzünden...

Emel Aygören Şen
 

Beyazdut

İstanbul'da Olmak Vardı
Süper Üye
Katılım
14 Haz 2009
Mesajlar
16,272
Harcanmış Gelecek - Arif KOÇİNALI

Harcanmış Gelecek
Arif KOÇİNALI


  • SAHNE
Ev ortamı, sağlı sollu koltuklar ev eşyaları arka ortada cam, sağ arkada dış kapı, sol arkada iç kapı. Abla şarkı söyleyerek ütü yapıyor. Bazen ütüyü mikrofon yaparak, bazen de sahnenin ortasına gelerek dans edip şarkı söylerken kapı çalıyor. Abla kapıyı açıyor.

Abla: Oooo banka hortumcuları hoş geldiniz hoş geldiniz.
Baba : Ne hortumu kızım. Emekli maaşları kuş gibi oldu zaten.
Abla: Haklısın baba evde bir de akbaba olunca kuş gibi maaş iki günde hiç olup gidiyor.
Baba: Sahi nerde o hayırsız?
Abla : Yeni kalktı uykudan banyoda her yanı ağrıyormuş gene.
Baba : Ayılamamış mı hala. Akşam içki fıçısına düşmüş gibi kokuyordu.
Anne: Aman bey yine günahını alıyorsunuz oğlumun.Dedi ya arkadaşları zorlamış da içmek zorunda kalmış biraz
Abla : Aman günahı onun olsun. Bizim günahlarımız bize kadar. Zaten günahından başka neyi var ki.
Naci: (Elindeki havlu ile yüzünü kurulayarak gelir) Söyleyeyim mi günahımdan başka neyim var, başıma bela evde kalmış kız kurusu bir ablam bir de dünyalar tatlısı babam ve annem var. Ver elini öpeyim baba. (öpmek için eline yönelir)
Abla: Ay ay ay ne kadar da sevimli şeysin sen öyle . Nedense ay başlarında hep böyle şeker olursun.Yemezler Naci Efendi. Babamın maaşından sana zırnık koklatmam haberin olsun. Aldın di mi paranın kokusunu.
Baba: Yok kızım delikanlı adam, tamam işsiz güçsüz ama yine de harçlık vermek lazım biraz.
Naci : Aslan babam benim. (Baba cebinden paranın tamamını çıkarıp Naci’ye az bir para verir ve Naci’nin birden yüzü değişir) Şoför beye mi uzatayım bunu.
Baba: Anlamadım evladım.
Naci: Bak baba minibüste arka taraftaki yolcu sana parayı uzatır, sen de onu öne şoföre verirsin ya işte bu para o kadar az bir para.
Baba : Ne bileyim evladım ben maaşımı çekmeye bile yürüyerek gidiyorum. Minibüse bindiğim mi var.
Naci: Bana ne ya minibüse binmişsin binmemişsin. Bu para delikanlı bir adama yeter mi. Bana para ver sadaka değil.
Baba : Ne yapayım oğlum emekli maaşım belli. Buna da şükretmelisin bence.
Naci: Bana daha fazla para lazım anlamıyor musun
Baba : Anlamıyorum Naci anlamıyorum .Eşek kadar adam oldun ama hala baba parası yiyorsun . Adam gibi bir işe girip çalışmazsın kendin gibi hayta üç beş arkadaşınla akşama kadar ne halt ettiğin belli değil.
Anne: Yahu bağırmasanıza. Oğlum olsa vermez miyiz neden böyle yapıyorsun.
Abla: Tabi canım onun işine gelirdi senin vermen. Gözün görmüyor diye geçen gün 10 lira alıyorum deyip yüz lirayı götürdün. Annemin gözlerinin görmemesini bile kullanıyorsun yazıklar olsun sana.
Naci: Eeeh ne haliniz varsa görün. (Boynundaki havluyu fırlatıp atarak evden çıkar)
Baba: El alemin evladı gider çalışır ailesine katkıda bulunur bizimki de maaş günü geldi mi gelir gırtlağımıza yapışır. Bıktım her ay ben bu olayları yaşamaktan.
Abla: Boş ver baba alamayacağını anlayınca çekti gitti. Sen fatura paralarını ver de ben çarşıya çıkınca ödeyeyim.
Baba : Evet kızım şu parayı al da günü geçmeden öde hepsini. Hanım hadi gidelim biz de ev için bir iki erzak alalım canımız yeterince sıkıldı zaten kafamızı dağıtırız. (Baba annenin koluna girer ve çıkarlar)

Naci: (hızla içeri girer) Paralar nerde
Abla: Ne parası
Naci : Kızım keriz numarası yapma konuştuklarınızın hepsini dinledim kapının dışından, fatura için aldığın paralar nerde.
Abla : Yok para mara onlarla faturaları ödeyeceğim
Naci: (Ablanın boğazına yapışıp eline kızgın ütüyü alır yüzüne tutarak ) Parayı vermezsen yakarım suratını.
Abla: Hadi be ölmüş eşek kurttan korkar mı ne yapabilirsin ha ne yapabilirsin
Naci: Ne yapabilirim öyle mi ne yapabilirim, işte bunu. (ütüyü ütü masasının üzerindeki ablasının eline basar) şimdi parayı vermezsen gerçekten yüzünü de yakarım anlamıyor musun kızım krizlerdeyim. Elim ayağım titriyor şu an para için yapamayacağım şey yok.
Abla: (İşin ciddi olduğunu anlamıştır bir yandan yanmış elini tutar diğer yandan paraları çıkarıp yüzüne atar) Adi bir esrarkeşsin. Senin de o iğrenç arkadaşının da canı cehenneme. İyi ki zavallı annemin gözü görmüyor da senin pis bir uyuşturucu bağımlısı olduğunu bilmiyor.
Naci: Eğer annemin bağımlı olduğumdan haberi olursa seni gebertirim. Ayrıca o canı cehenneme dediğin arkadaşım da yani sevgilim karım olacak haberin olsun.
Abla: Pislik herif! O kız seni zehirleyip uyuşturucu bağımlısı yaptığı yetmiyormuş gibi şimdi de ailemizin içine girip bizi mi mahvedecek. Ölürüm de buna izin vermem.Elim çok canım yanıyor. (diğer odaya elini sarmak için geçer Naci sahnede yalnız kalır kapı çalar Naci kapıyı açtığında mafya Hasan ve adamları içeriye girer adamlar Naciyi kollarından tutup koltuğa oturturlar)
Hasan: Vay be biz adamı köprü altlarında, viranelerde arayalım sen gel burnumuzun dibindeki konakta çık. Nerden bilirdik ki Naci namussuzu böylesine büyük bir konakta yaşıyor. Biz de sana gariban diye kredi açıyoruz. Herif konakta yaşıyor bize borcunu ödemiyor.
Naci: (Yerinden kalkmak için yeltenir ancak Hasanın adamları omzundan tutup oturtur) Abi bu konak dedemin dedesinden kalmış babam emekli maaşıyla bize bu konakta sefalet çektiriyor. Sattıramadım bir türlü. İnan ki bu konağı satınca öderim borcumu.
Hasan : Sus lan adi hırsız. Hadi paran yok benden yürüttüğün mallar nerde.
Naci: Hepsini kullandım abi
Hasan : (Sinirlenerek üzerine yürür) Ulan namussuz hem hırsız hem uyuşturucu bağımlısı . Abla : (İçeriye girer Hasan’ın Nacinin üzerine yürüdüğünü görünce Hasana saldırır eline geçirdiği bir yastıkla Hasana vurmaya başlar) Ay ay pis adam bir de ayakkabılarla içeriye girmiş hem de kardeşime saldırıyor defolun.
Hasan : (Ne olduğunu anlayamamış şok vaziyette pusarak adamlarına emir verir, adamlar bu kez ablayı tutarak diğer koltuğa zorla oturturlar abla kalkmak istedikçe omzundan bastırırlar) Ulan amma yelloz karıymış be. Bütün mafyalık karizmamızı yerle bir edecektin.
Abla: Siz kimsiniz ne istiyorsunuz kardeşimden.
Hasan: Kardeşiniz mi oluyor bu saygıdeğer beyefendi. Kendileri bize biraz namus borcu var da. Malum kumar borcu namus borcu derler hani.Ödeme günü geçeli epey bir zaman oldu. Biz de dedik ki, o kadar çok parayla sokağa çıkıp tehlikeli olmasın, gidelim kardeşimizden kendimiz tahsil edelim. Bir nevi adrese hizmet olayı yani.
Abla: Ne borcu, Naci bunlar kim ?
Naci : Abla arkadaşlar kahvehaneden tanıdıklar. Geçen gün biraz borç aldım da Hasan abiden unutmuşum küçük bir miktar olunca unutuluyor işte.
Hasan : Hadi be oradan. Üç kağıtçı. Belli ki evde de fırıldaklığa devam edip ev halkını kandırıyorsun . Alemi dolandırdın bari ev halkını aldatma. (Ablaya dönerek ) Bacım neyin olur bu fırıldak senin?
Abla :Fırıldaklığını bilemem ama biyolojik olarak kardeşim olur. Yani aynı anne ve babadanız .
Hasan : Çok yazık böyle bir kardeş düşman başına. Bak bu var ya bu, geçen haftaya kadar gelir bizim mekanda kumar oynardı. En son bir kredi açtık kendisine .baktık ödeyemiyor yanımızda işe aldık kendisini
Abla : İş mi ? Naci hayatı boyunca bir iş yapmadı ki ne işiymiş bu.
Hasan: Mal taşıyacaktı. Malı bilir misin uyuşturucu yani. Ama bu ne yaptı satmak için aldığı malları kendisi kullandı. Ama ben onu bunu bilmem. (Naciye dönerek)Sana son kez şans tanıyoruz oğlum. Bir hafta içinde borcunu tamamladın tamamladın . Tamamlayamadın o zaman sen yarım kalırsın ona göre. Artık eksiltmeye kolundan mı bacağından mı başlarız bilemem. Benden söylemesi. Artık adresin de belli. Senin gibi bir farenin başka girebileceği bir delik varsa oradan da bulur çıkarırız. Bizden kaçamazsın. (Çıkmak için kapıya yönelirler)
Abla : Fare zehiri kullansanız.
Hasan :Anlamadım
Abla: Hani farenin kolu bacağı eksilirken ortalık kirlenmesin diye . Direk zehirleseniz diyorum daha güzel olmaz mı?
Hasan : Ulan ailece manyak bunlar (Kafasını sallayarak adamları ile çıkar)
Naci : Vay be ablaya bak. Bizim için ne planları varmış da sıkıştığımız vakit ortaya çıkıyor.
Abla: Yok canım o şimdi aklıma geldi ben seni ortadan kaldırmak için daha güzel planlar da yapardım ama bakıyorum ki pek gerek kalmamış. Nasılsa Hasan ve temizlik çetesi yakında seni tedavülden kaldıracaklar.
Naci : Anlamadın galiba adamlar mafya.
Abla: Tamam işte oğlum yakında deterjan reklamlarında başrol olursun. ‘Cart deterjanları Hasanın Naciyi temizlediğinden daha güzel temizler’. Yok yok sen deterjan reklamlarına da çıkamazsın ki. Böyle adi bir uyuşturucu bağımlısını kim ne yapsın.
Naci : Uf yaa kes kes. (Ablanın üzerine yürüyerek) Bak krizlerdeyim anlıyor musun . Kanım çekiliyor. Ellerim titremeye başladı. Boğazım kuruyor. Seninle uğraşamayacağım.Şimdi benim uyuşturucu bulmam lazım, olanlardan babamın haberi olursa biliyorsun şakam yok yakarım seni. (Çıkar)
Abla: (arkasından)İğreniyorum senden pislik. O kolundaki iğne delikleri gibi bir gün kafanda da delik açarlar da kurtuluruz hepimiz senden.

SAHNE KARARIR

İKİNCİ SAHNE

Ev ortamı aile tv seyrediyor, Naci annenin dizlerine yatmış anne sacını okşuyor. Baba ve abla dikkatle tv izliyor Naci de yattığı yerden izliyor. Baba gazete okuyor.
Anne : Ee ne oldu kavuştu mu şimdi kızla oğlan birbirine.
Abla : Hayır anne Lamiya Kenan Gül ‘ün evlilik teklifini kabul etmedi.
Anne: Aaa neden kabul etmedi ki sevmiyor muydu oğlanı.
Abla : Anne seviyordu ama aa bak bak karısı olan biten her şeyi gördü.
Anne : Nasıl göreyim kızım anlatsana neler oluyor off ya bu sahneleri de sessiz çekmiyorlar mı deli oluyorum.Anlatsana kızım neler oluyor.
Abla: Aaaa görüntü gitti yine
Naci: (Yerinden kalkarak tv ye gider orasına burasına vurur kurcalar çalıştıramaz) Of baba ya 15 yıllık külüstür tv ile uğraştırıyorsun bizi yenilemedin şunu.
Baba: (Gazeteyi indirerek konuşur) Hangi para ile yenileyeceğiz oğlum durumumuz ortada.
Naci: Evet ortada bir fakirlik durumu ve bir de konak var. Gel hadi inat etme satalım şu konağı kendimize göre bir apartman dairesi alır üstünü de bankaya atar paşalar gibi geçiniriz.
Anne: Aslında çocuk doğru söylüyor bey son yıllarda bu sıkıntılar bizi epey üzdü. Konağı satarsak bayağı rahatlayacağız. Bak kızı yarın bir gün baş göz edeceğiz çeyiz adına hiçbir şeyi yok.
Naci: O bu evden gitsin çeyizi benden merak etme anne.
Abla: Aman sevsinler sen git önce borçlarını öde. Fare kardeş.
Baba : Ne borcu
Naci : (Atılarak ablaya laf düşürmez)Ne borcu olacak baba, boşboğaz kızın işte geçen gün lades tutuştuk da onu söylüyor.
Baba: Neyse konak için çok güzel planlarım var yakında bir haber bekliyorum gelince hepinize sürpriz olacak.
Naci: Ohooo biz o haberi üç yıldır bekliyoruz da gelemiyor bir türlü.
Baba : Sabır. Sabredeceksiniz dedim ya hepinize sürpriz olacak, haber çok yakın. Hadi hanım yatalım artık epey geç oldu. Hadi kızım siz de çekin tv nin fişini de yatın artık.

Sahne kararır

(Aynı sahne Naci uyuyor. Arka camdan bir hırsız eve girer. Dolapları karıştırmaya başlar. Dolaptan bulduğu bir çorabı yüzüne geçirir.Seslere Naci uyanır. Arkadan dolanır elini silah gibi yapıp arkadan dayar)
Naci: Kaldır ellerini
Hırsız: Kurban olayım ağabey vurma beni 5 tane çocuğum var benden ekmek bekler
Naci: (Hırsızın üzerini aramaya başlar) Kes lan bana mı güvendin de o kadar çocuk yaptın, hırsızlıktan kazandığınla mı besleyeceksin onları
Hırsız : Yok ağabey ya ben hırsız değilim aslında, ne yapayım yettiremeyince hırsızlığa başladım
Naci : (Hırsızın cebinden bir cüzden çıkarır karıştırmaya başlar elini hırsızın arkasından çekmiştir) Zaten belli hırsız olmadığı üzerinden bir nane çıkmadı. Bunda da para yok.
Hırsız : Benim aslında böyle hırsızlık gibi adi suçlarla işim olmaz.
Naci : İşin ne peki? Aslında temiz bir adama da benziyorsun
Hırsız : Yankesiciyim.
Naci : OOO haaa çok da masummuş işin. Sanki yankesicilik iyi bir işmiş gibi. (Gözü elindeki hırsızın nüfus kağıdına ilişir) Vay adi herif beş çocuğu da gayri meşru mu yaptın. Bekar yazıyor kafa kağıdında.
Hırsız: Ne bileyim elinde silah var diye yalan söyledim bekarım tabi ne çocuğu.
Naci: Yahu bendeki de ne şans. Hırsızın bile çulsuzu denk geliyor.
Hırsız : Ne yani hırsız olan biziz sen de bizi soyacaksın öyle mi
Naci : Eee dostum buna ava giderken avlanmak derler.
Hırsız: Tamamdır ağabeyciğim sen şurada biraz istirahat buyur ben iki dakikada tırtıklıyıyım. Buradan çaldıklarımdan sana da veririm.
Naci : Hem yankesici hem hırsız hem de beni keriz yerine koyuyorsun. Evde bir şey kalmadı satacak ben ne var ne yoksa sattım.
Hırsız: Desene biz senin yanında çırak kalırız.
Naci : Boş ver çıraklığı falan da sen bana bir akıl ver.
Hırsız: Yuh herif üzerimizden çalacak bir şey bulamayınca aklımıza göz dikti. Sen akılsız mısın. Benim aklım bana kadar kusura bakma.
Naci: Kes de bir dinle. Bak bizim ihtiyara bu konağı bir türlü sattıramıyoruz bir o kaldı satamadığım ama onu da sattık mı kurtulduk demektir.
Hırsız: Hımm bir düşünelim. Ne de olsa akıl bende di mi. (parmaklarını şıklatarak) Buldum. Ben seni kaçıracağım.
Naci: Ay olmaz.Yuh sapık, ne sandın ulan sen beni .
Hırsız: Yok be o anlamda değil. Bak şimdi ben seni kaçıracağım, sonra da babandan fidye isteyeceğiz tamam mı. O da sevgili oğluna dayanamayacak karşılığında para vermek isteyecek. Para bulamayınca ne yapacak?
Naci : Ne yapacak
Hırsız : Konağı satacak
Naci : Yok konağı satmayacak
Hırsız : Ya ne yapacak sence
Naci: Vur Naci’yi üste sana para vereyim diyecek bence
Hırsız: Hadi ya bir baba oğlu için bunu der mi
Naci : Benim gibi oğlan için denir tabii. Eeee ben kızı kadar kıymetli değilim tabii.
Hırsız: Buldum ablanı kaçıracağım
Naci: Bana bak. Keçileri kaçır, altına kaçır, aklını kaçır ama ablamı kaçırma bence. Başına bela olur iki gün sonra getirip bırakırsın.
Hırsız: Yok be oğlum fidye için ablanı kaçıracağım. Sonra da aldığım parayı kırşırız.
Naci: Haaaaaa
Hırsız: Aferin lan Naci çabuk anlıyorsun ha. Ablan nerde şimdi
Naci: Odasında yatıyor
Hırsız : Tamam ben onu alıp gideyim. De bir sorun var. Ablanı nasıl kaçıracağım
Naci: Evde kocaman bir çuval var koyarız içine alıp kaçırırsın. Biraz da eter koklattım mı hayatta uyanmaz.
Hırsız: İki kilo patates bir kilo da soğan alayım canım.
Naci : Ne alaka.
Hırsız : Ulan manavdan domates aldık da sanki fileye koyup sallana sallana götüreceğiz. Kaç kilo senin bu ablan. O da sen gibiyse bel fıtığı olduk bile.
Naci : Elli beş falan.
Hırsız : Yuh ben nasıl götüreceğim onu. Olmaz bu iş unut. Ben gidiyorum.
Naci: (Yakasına yapışır) Gidemezsin ablamı da götüreceksin.
Hırsız: Haydaaa çattık yahu nasıl götüreyim senin ablanı. Günde on kilodan fazla çalmam kusura bakma prensibim değil.
Naci: Başlarım senin prensibinden götüreceksin.
Hırsız : Bırak yakamı kardeşim nasıl taşıyacağım senin ablanı.
Naci: Tamam taşımak sorunsa ben halledeceğim. Araban da benden.
Hırsız: Ne araba mı. (Birden üslup değiştirir). Baştan söylesene kardeşim araban olduğunu. Tamam istediğin yere götürüm ablanı beş yıldız otellerde ağırlarım onu.
Naci : Araba çok da iyi bir şey değil ama idare edeceksin artık tamam mı.
Hırsız : Olsun tekeri ve kaportası varsa problem yok. Bir de motoru olması lazım .
Naci : Sen hiç merak etme kardeşim hepsi var. Dur ben garajdan alayım da geleyim. (Naci koşarak çıkar)
Hırsız: (Sahneye dönerek) Vay be . Biz altın para falan çalmak için geldik nasibimize araba çıktı iyi mi. Ne yapayım ben senin ablanı be. Atarım kızı arabadan. Sonra da götürüp arabayı satarım gelsin paralar.
Naci : (Sahneye el arabası ile girer) Hırsız şaşkına dönerek bakar.
Hırsız: Bu ne
Naci : Araba
Hırsız : (Dalga geçerek) Arabaymış kaç beygir gücünde bu.
Naci : (hırsızı eline arabayı tutuşturur) Beygir değil canım bir eşek gücünde, hadi hadi millet uyanmadan al götür şunu
Arabayla kızın odasına yönelirler ve sahne kararır

  • SAHNE
Naci sarhoştur. Kız arkadaşı onu omuzlayarak eve getirir. Naci şarkı söyleyerek ilanı aşk etmeye çalışır. Sarhoş bir şekilde bir yandan da konuşmaya çalışır.
Naci: Evlen benimle Naciye
Yazgı: Ne Naciyesi yoksa hayatında başka biri mi var Naci? Naciye kim. Benim ben Yazgı.
Naci: Tamam işte Naciye, sen benim yazgımsın bana yazılmışsın evlen benimle.
Yazgı: Öf be Naci. Hep böylesin, sarhoşken evlenme teklif ediyorsun, sabah da ayılınca unutuyorsun. Hem ben senin gibi sarhoşla evlenmem.
Naci: Şşş. Akıllı ol. Ben senin yüzünden içiyorum. Aşkım için. Hem bu illete beni sen alıştırmadın mı
Yazgı: Seni ben alıştırmadım .Sadece içkiyi ilk kez benimle içtin.
Naci: Evet o lanet olası içkiyi hiç tanımasaydım hiç tatmasaydım keşke. Ama uyuşturucuya beni sen alıştırdın.
Yazgı: Yok onu da sedece benimle ilk kez içtin.
Naci : Biliyor musun Yazgı
Yazgı : Neyi
Naci : Sen bana hayatımın ilklerini yaşatan kadınsın.
Yazgı : Tamam benimle ilk kez tanıştın bunlarla belki ama sen de azıttın artık ayık gezemez oldun. Cebin para göreli daha da sapıttın
Abla : (Yan odadan sahneye girer) Oooo beyimiz akşam olunca evin yolunu bulabilmiş yine. Nedense bu konak satıldığı günden beri kardeşimiz birden zenginledi. Her akşam çilingir sofraları, gezmeler tozmalar , arabalar.
Naci: Bu konağı senin için sattık. Ben kurtarmadım mı seni o fidyecilerin elinden.
Abla : Sus Naci daha fazla konuşma o adi hırsızla birlikte ne işler çevirdiğinizi de senin para kaynağının nerden olduğunu da iyi biliyorum (Naci koltukta sızıp kalmıştır)
Yazgı: (Naciyi uyandırmak ister bir türlü kalkmaz)Naci hadi kalk kalk da benimle evlenmek istediğini söyle. Uff bu yine sızdı.Ben de gideyim artık
Abla : Bana bak kardeşimi uyuşturucu belasına da içkiye de sen alıştırdın bunların hepsini başımıza bela ettin. Bir de kendin bela olacaksın kardeşime. Tabi gördün ya bol parayı.
Yazgı: Kusura bakmayın ama bela olan biri varsa o da sizin kardeşinizdir hanımefendi. Sülük gibi yapıştı bırakmıyor peşimi. Bu akşam içip içip yine kapıma dayandı ben de aldım getirdim buraya.
Abla: Tabi canım. Beyimizin cebi zengin olunca evine kadar bırakılıyor. Züğürtken sokak köşelerinden biz topluyorduk uyuşturucudan tinerden sızıp kalınca.
Yazgı : Aman canım çok meraklıydım ben de zaten kardeşinize. Ayıldığında söyleyin kendisine peşimi bıraksın. (Kapıya yönelir)
(Abla Naciyi kanepeye yatırıp üstünü örter bu arada Naci hafifçe gözlerini açar)
Naci : Şşşş bana bak şu arka pencereyi sıkı kapat ne gelirse oradan geliyor.
Abla : Tamam yat da zıbar ne kaldı ki evde oradan gelip alsınlar.
(Kapı çalar abla kapıyı açar baba ve anne içeri girer)
Abla : Ne yaptınız baba anlaşabildiniz mi ev sahibi ile
Baba: Evet kızım evi tuttuk depozito ve ilk kirayı da verdik artık eşyaları yavaş yavaş toparlamaya başlayalım
Anne : (Ağlamaya başlar) gün yüzü görelim diye bu evin satılmasını çok istemiştim ama bu şekilde ayrılmak çok gücüme gidiyor.
Baba : Ne yapalım hanım kızımızın canı için bunu yapmalıydık. Konağı satmasak o namussuzun istediği fidyeyi, nasıl öderdik.
Abla: Sağ olun baba benim için yaptığınız fedakarlığı asla unutmam.
Baba : Kızım sen ne diyorsun, hangi, baba olsa yerimde aynı şeyi yapardı. Uyuşturucu kumar içki batağına batmış gitmiş kardeşini kaybettik bari sana sahip çıkalım.
Anne : İftira atıyorsunuz benim oğluma, gözünüzle bir kere olsun gördünüz mü bunları kullandığını.
Baba : Hanım düşünüyorum da bazen acaba ben de senin gibi kör olup da görmeseydim bunları daha mı mutlu olurdum acaba.
Anne: Ben gören bir tek gözüm için nelerimi feda ederdim biliyor musun sen. Ben Naci’mi o hallerde gözüm görecek olsa bile yine severdim. Sevgi gözle değil gönülle oluyor bey.
Baba: (İç çeker başını çaresiz sağa sola sallar ) Hadi artık yatalım, sabah olduğunda yeni tuttuğumuz evin temizliğine gideceğiz.
Herkes odalarına çekilir sahnede sadece Naci uyur vaziyette kalır. Sahne kararır. Karanlık birkaç dakika sürer. Telefon sesi ile sahne tekrar aydınlanır. Çalan telefona baba bakmak için sahneye girer.
Baba : Hayırdır inşallah. (saatine bakar ve telefonun yanındaki sandalyeye oturur) oo nerdeyse sabah olmuş. Alo……………Oooo Mehmet kardeşim yok önemli değil ne rahatsızlığı…………….tabi tabi Amerika ile arada saat farkı olunca normaldir ………………………….yok canım önemli değil dedim ya zaten sabah namazı için kalkacaktım …… …………………… buyur dinliyorum seni…………………………….( bu arada Naci uyanmış olan biteni izlemektedir, abla da uyanmış odanın bir köşesinden olan biteni anlamaya çalışmaktadır, baba bir müddet dinledikten sonra ayağa sevinçle kalkar ancak sevinç birden hüzne dönüşür tekrar yerine oturur) Mehmetçiğim çok sağ ol inan bizim için çok mutlu bir haber ama biz o işi biraz ertelemek zorunda kaldık. Ben en kısa zamanda inşallah sana dönerim, çok teşekkür ederim ilgin için.
Abla : Baba kimmiş bu saatte
Baba: Önemli değil kızım korkulacak bir şey yok Mehmet bizim
Naci : Mehmet kim baba yaa
Baba: Hani şu eski komşumuz Feride ablanın Amerika’da doktorluk yapan oğlu. (anne de uyanmış olan biteni dinlemektedir ancak kimse farkında değildir)Geçenlerde Türkiye’ye geldiğinde anneni muayene etmiş ve beni yalnız bir köşeye çekip çok az da olsa görme umudu var demişti. Ben anneni de sizi de boşa umutlandırmamak için bir şey söylememiştim. Şimdi onun için arıyor.
Abla: Yani?
Baba : (üzgün bir şekilde)Üzerinde çalıştıkları bir yöntem varmış denedikleri hastaların hep gözü açılmış ve annenin de görme ihtimali varmış.
Anne : ( heyecanla dinlediği yerden atılarak ortaya gelir) Görebileceğim öyle mi. Ne diyorsunuz? Bahçemizde açan mis kokulu leylakları görebilecek miyim yani. O tarif edemediğiniz gök yüzünün maviliğini doya doya seyredebilecek miyim. Mehtabı sizin anlattıklarınızdan değil bizzat görerek yaşayacağım öyle mi. Kurtuluyorsunuz çocuklar, dizi filmleri hiç konuşmadan izleyeceğim söz. Allah’ım ne büyük mutluluk bu. Bu ne büyük bir nimet.
Baba: Hanım boşa seviniyorsun. Sizden uzun süredir sakladığım sürpriz buydu. Çok pahalı bir tedavi süreci varmış ve ben konağı bu iş için satmayı planlıyordum.
Abla: Borç alırız baba kredi falan çeksek.
Baba: Kızım alacağımız borcu 30 yıllık emekli maaşım bile karşılamaz. Neyimiz var ki bize kredi versinler.
Anne: (Teselli etmeye çalışır)Olsun üzülmeyin bu kadar. Hayat bugüne kadar görmeden nasıl geçtiyse bugünden sonra da öyle geçer. Zaten leylakların kokusu bile beni mutlu etmeye yetiyor. Hem mehtap benim neyime, sabah olunca hepsi bitmiyor mu. Dizi filmleri de kızım bana anlatır. Nasılsa tv miz de bozuldu.
Naci : (Hızla yerinden kalkarak üzerindeki çarşafı atar) Hayır bu kadar çabuk teslim olamayız. Bu Naci hıyarı alkole teslim olarak, uyuşturucuya bağımlı olarak, kumar batağına girerek geleceğini harcamış olabilir ama annemin gözlerini harcayamam. Annemin ömür boyunca kavuşmak istediği masumca istekleri benim elimin altında ve ne kadar basit şeyler. Bir çift gören göze duyulan, ömür boyu hasret. Bense elimin altındaki bu varlıkların kıymetini bilmeden, mutluluğu alkolde uyuşturucuda arıyorum. Görmek bu kadar mı mutlu edermiş bir insanı. Güneşi kuşu ağacı sevgiliyi görebilmek bile mutluluk için yeter mi? (koşarak diğer odaya girer bir çanta ile gelir) Sizden özür diliyorum bunlar konağın parasının bir kısmı. Yarın da polisle birlikte gider yakalatırım o hırsızı. Olanların hepsinde benim de parmağım vardı. (Babasının eline kapanarak ) Ne olur beni affedin.
Baba: Sen harcadığın geleceği geri kazanmayı bildin annenin de gözlerini tabii. Seni neden affetmeyelim ki doğru yolu bulmuşken.
Naci : (yerinden kalkar gözlerini siler daha sonra muzipçe) Baba biraz para versene
Baba : Tam adam olacağına inanmaya başlamıştım.
Naci : Tedavi olacak hasta sayısı ikiye çıktı. Malum uyuşturucu tedavisi biraz uzun sürüyor da.
Sahne kapanır, anne elinde bir demet leylak ile gök yüzünü seyrederek sahneye selamlamaya girer. Daha sonra Naci girer sarılırlar ve seyirciyi el ele selamlarlar daha sonra baba ve kız , diğerleri devam eder selamlamaya

Arif KOÇİNALI
 

Beyazdut

İstanbul'da Olmak Vardı
Süper Üye
Katılım
14 Haz 2009
Mesajlar
16,272
Papucumun Kralı (Çocuk Oyunu) - Fevzi Günenç

Papucumun Kralı (Çocuk Oyunu)
Fevzi Günenç


(Beni En Çok Hangi Kızım Seviyor?)
BU OYUNDA KİMLER VAR?
ANLATICI
PALYAÇO
BÜYÜK PRENSES
ORTANCA PRENSES
KÜÇÜK PRENSES
BİRİNCİ HALAYIK
İKİNCİ HALAYIK
ÜÇÜNCÜ HALAYIK
BİRİNCİ SOYTARI
İKİNCİ SOYTARI
ÜÇÜNCÜ SOYTARI
MAVİ PRENS
PEMBE PRENS
KURBAĞA PRENS
TELLAL

Çocuk Oyunu
PAPUCUMUN KRALI
(Acaba En Çok Beni Hangi Kızım Seviyor?)
FEVZİ GÜNENÇ


DEKOR: Saray salonu. Karşı ortada Kral tahtı var. “Taht”ın etrafında şık koltuklar…

ANLATICI: (Sahnenin önüne gelir, ayaklarını sahneden aşağıya sarkıtır, anlatır.) Bugün burada, size bir masal anlatmak için bulunuyorum. Sevgi üstünedir masalımız. Sevgi, dünyanın en güzel erdemi. Hepimiz isteriz sevilmeyi. Çok sevilmeyi, en çok sevilmeyi… Siz sevmez misiniz? Hey, hişt! Sen! Sen sen… Kel Kafa! Ya da sen, kepçe kulak! Ya sen, patlıcan burun! Sen istemez misin sevilmeyi? İstersin, değil mi? Elbette istersin.
PALYAÇO: (Girer, gelip anlatıcının kulağına bir şeyler fısıldar.)
ANLATICI: (Palyaço’ya) Farkındayım farkındayım. Mahsus yaptım…
PALYAÇO: (Üzgün, uzaklaşır.)
ANLATICI: (İzleyenlere döner.) Şimdi burada bir takım yanlışlar yaptım. Palyaço uyardı beni.
PALYAÇO: (Sevinir, “Ben ben” der gibi kendini gösterir.)
ANLATICI: (İzleyenlere) Siz de farkına vardınız mı acaba?.. Buradan birilerine “kel, kepçe kulak, patlıcan burun” diye seslendim. İnsanlara eksik yanlarıyla seslenmek ayıp, ayıptan da öte terbiyesizliktir. Neyse ki ben şaka olsun diye öyle seslendim. Yoksa aramızda ne Kel kafa var, ne kepçe kulak, ne de patlıcan burun… Olsa bile söylemem. Söyleyemem. Yanlıştır, Ayıptır…
PALYAÇO: (Sevinir, keyifle dans eder.)
ANLATICI: (İzleyenlere) Vaktiyle zamanında, bir ülkeyi yöneten bir kral bu kralın da üç kızı varmış. Sahi, neden masallarda kralların ya hep üç oğlu ya da üç kızı oluyor?.. (Palyaçoya döner) Neden?.. Sen biliyor musun Palyaço?
PALYAÇO: (Bilmiyorum gibi başını sallar)
ANLATICI: Neyse, boş ver. Ben de bilmiyorum zaten. Biz masalımıza bakalım.
ANLATICI: Kralın kızları sarayla mutluluk içinde yaşarlarmış.
MÜZİK İŞLİĞİNDE PRENSESLER SAHNEYE GİRER.
BÜYÜK PRENSES: (Şen kahkahalar atmaktadır.) Hah hah ha…
ORTANCA PRENSES: (Şen kahkahalar atmaktadır.) Hah hah ha…
KÜÇÜK PRENSES: (Düşüncelidir.)
ÜÇ HALAYIK PRENSESLERE EŞLİK ETMEKTE, GİYSİLERİNİ TUTMAKTA, ONLARI KORUYUP KOLLAMAKTADIR.
ÜÇ SOYTARI PRENSESLERİN ÇEVRESİNDE KOMİKLİKLER YAPARAK DANS ETMEKTE ONLARI EĞLENDİRMEKTEDİR.
PRENSESLER BİRER KOLTUĞA OTURUR. HALAYIKLARI ONLARIN DİZİNİN DİBİNE ÇÖKER. SOYTARILAR KOMİKLİKLERİNİ SÜRDÜRÜR

BİRİNCİ HALAYIK: (Büyük Prensesi yelpaze ile serinletir)
BÜYÜK PRENSES: (Memnundur.)
İKİNCİ HALAYIK: (Ortanca Prensesi yelpaze ile serinletir)
ORTANCA PRENSES: (Memnundur.)
ÜÇÜNCÜ HALAYIK: (Küçük Prensesi yelpaze ile serinletmek ister)
KÜÇÜK PRENSES: (Halayık’a engel olur) Yapma lütfen…
ÜÇÜNCÜ HALAYIK: Neden? Yoksa sen beni sevmiyor musun?
KÜÇÜK PRENSES: Seviyorum güzelim, seviyorum ama senin yorulmanı istemiyorum.
ÜÇÜNCÜ HALAYIK: Küçük Prensesim için yorulmak bana mutluluk verir.
KÜÇÜK PRENSES: Bana mutsuzluk veriyor ama. Lütfen yapma…
ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Yapma dedi duymadın mı? Haydi, sen de beni yelpazele…
ÜÇÜNCÜ HALAYIK: (Kovalar) Git oradan, mendebur!
ÜÇÜNCÜ SOYTARI: (Kaçar) Mendebur dedi. Hah hah ha! Mendebur dedi. Hah hah ha!.. (Duralar) Mendebur ne demek be?.. (Kendi kedine) Her halde iyi bir şeydir. (Öbür soytarılara) Küçük Kraliçemin Nedimesi bana mendebur dedi. Hah hah ha…
İKİNCİ SOYTARI: Hah hah ha…
ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Hah hah ha…
BİRİNCİ SOYTARI: (Birbilerini göstererek konuşurlar.) Mendebur!
İKİNCİ SOYTARI: (Birbilerini göstererek konuşurlar.) Mendebur!
ÜÇÜNCÜ SOYTARI: (Birbilerini göstererek konuşurlar.) Mendebur!
BİRİNCİ SOYTARI: (Birbilerini göstererek gülerler.) Hah hah ha…
İKİNCİ SOYTARI: (Birbilerini göstererek gülerler.) Hah hah ha…
ÜÇÜNCÜ SOYTARI: (Birbilerini göstererek gülerler.) Hah hah ha…
BÜYÜK PRENSES: Kral babamız bizi daha ne zaman evlendirecek acaba kız?
ORTANCA PRENSES: Valla bunu ben de merak ediyorum. Zamanımız da artık geçiyor ha…
BÜYÜK PRENSES: Öyle… Kim bilir ne güzel prens kısmetlerimiz çıkacak.
ORTANCA PRENSES: Ben prenslerin hem en zenginini hem en yakışıklısını istiyorum. (Küçük Prensese) Sen istemiyor musun kız?
KÜÇÜK PRENSES: Bana fark etmez ablacığım.
BÜYÜK PRENSES: Hadi hadi… Böyle bir kısmetin çıksa, can cebine koy dersin.
BÜYÜK PRENSESLE ORTANCA PRENSES KAHKAHAYLA GÜLER

ANLATICI: Bu Kral… “Acaba beni hangi kızım daha çok seviyor?” diye merak edermiş. Onları sınamaya karar vermiş. O da artık nerdeyse gelir. Artık ben gitmeliyim. Yine görüşürüz çocuklar. Şimdilik hoşça kalın… (Kalkar, ağır ağır yürüyerek sahneden çıkar.)
PALYAÇO: (Onu izler. Kapının önüne gelince “hazırol”da durur. Beklemeye başlar. Birden dikkat kesilir, öteden gelen vardır.) Dikkaaat! Kralımız geliyor!
BİRİNCİ SOYTARI: Kralımız mı?
İKİNCİ SOYTARI: Hangi kralımız?
ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Papucumun Kralı mı?
BİRİNCİ SOYTARI: Evet evet, Papucumun Kralı!
İKİNCİ SOYTARI: Papucumun Kralı!
ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Papucumun Kralı!
KRAL (Öfkeyle girer) Kim söyledi bakalım bunu?
BİRİNCİ SOYTARI: Ben
KRAL: Sen mi?..
BİRİNCİ SOYTARI: …değil.
İKİNCİ SOYTARI: Ben…
KRAL: Sen mi?..
İKİNCİ SOYTARI: …de değil…
ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Ben…
KRAL: Sen mi?..
ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Ben de değil.
KRAL: Anlaşıldı. Hepiniz de söylemişsiniz. (Birinci Soytarı’yı gösterir) Yatırın bakılım şunu falakaya!
ÖBÜR İKİSİ BİRİNCİ SOYTARIYI “SÖZÜM ONA FALAKA”YA YATIRIRLAR.
KRAL: Vurun!
SOYTARILAR ELLERİNDEKİ OLMAYAN SOPAYLA BİRİNCİ SOYTARININ TABANINA SÖZÜM ONA VURURLAR.
BİRİNCİ SOYTARI: (Sopayı yedikçe kahkahalar atar) Oooh… Oooh! Çok hoş! Çok güzel… Vur vur, bir daha vur!..
KRAL: Sahici sopa olsaydı görürdüm senin gülmeni. Bir daha Papucumun Kralı diyecek misin bana?
BİRİNCİ SOYTARI: Evet…
İKİNCİ SOYTARI: Ne evet mi? Vurun!
BİRİNCİ SOYTARI: Yok, hayır yani…
İKİNCİ SOYTARI: Şimdi de İkinci soytarıyı yatırın bakalım falakaya. Krallarına nasıl Pabucumun Kralı derlermiş görsünler.
İKİNCİ SOYTARI FALAKAYA YATIRILIR. O DA YALANCI SOPALARI YEDİKÇE AYNI TEPKİYİ GÖSTERİR.
İKİNCİ SOYTARI: Şimdi de sıra üçüncü soytarıda. Yatırdın, vurun…
İKİNCİ SOYTARI FALAKAYA YATIRILIR. O DA YALANCI SOPALARI YEDİKÇE AYNI TEPKİYİ GÖSTERİR.
İKİNCİ SOYTARI: Yeter yeter… Yeterince eğlendirdiniz beni. Şimdi toz olun bakalım buradan. Sevgili kızlarımla bir arada olmak istiyorum.
BİRİNCİ PRENSES: (Koşarak gelir, Kral babasını kucaklar.)
KRAL: Büyük kızını öper.
BİRİNCİ SOYTARI: (Öpsün diye Krala yüzünü uzatır.)
KRAL: Yum gözünü…
SOYTARI: (Gözünü yumar.)
KRAL: (Öpsün diye İkinci soytarıya işaret eder.)
İKİNCİ SOYTARI: (Birinci Soytarıyı öper.)
BİRİNCİ SOYTARI: Ööööğ… Bu kralın nefesi kokuyor!..
HEPSİ GÜLER.
BİRİNCİ SOYTARI: (Gözlerini açar, şaşkın bakar.)
BÜYÜK PRENSES: Ben de öpeyim mi?
BİRİNCİ SOYTARI: (Sevinçten oynar) Öp öp!...
BÜYÜK PRENSES: Öyleyse gözlerini yum.
BİRİNCİ SOYTARI: Gözlerini yumar.
BÜYÜK PRENSES: (Öpmesi için Üçüncü Soytarıya işaret eder.
ÜÇÜNCÜ SOYTARI: (Öper.)
BİRİNCİ SOYTARI: Ooooh, prenses öpücüğü ne kadar güzel oluyor…
HEPSİ GÜLER.
BİRİNCİ SOYTARI: Ama ağzı sarımsak kokuyor…
HEPSİ GÜLER.
KRAL: Ortanca kızım karşılamayacak mı beni?
ORTANCA RENSES: (Koşarak gelir) Sıranın bana gelmesini bekliyordum babacığım!
KRAL: (Onu da öper.)
İKİNCİ SOYTARI: (Krala yanağını uzatır)
KRAL: Yum gözünü.
İKİNCİ SOYTARI: (Gözünü yumar.)
KRAL (Onu öper) İiii… İğrenççç… Bir soytarı kokusu bu… (Gözlerini açar)
İKİNCİ SOYTARI: Siz miydiniz?
KRAL: Yanağını bana uzatmadın mı? Başka kim olabilir?
İKİNCİ PRENSES: Benim de öpmemi ister misin?
İKİNCİ SOYTARI: Gözümü yummayacağım ama…
İKİNCİ PRENSES: Tamam, yumma…
İKİNCİ SOYTARI: (Yanağını uzatır ama gözeri yine ister istemez kapanır)
İKİNCİ PRENSES: (Öpmesi için Birinci Soytarıya işaret eder.)
BİRİNCİ SOYTARI: (İkinci soytarıyı öper.) Bu… Bu sarımsak kokusunu tanıyorum ben! Beni kandırdınız!
HEPSİ GÜLER.
KRAL: Küçük kızım niçin uzak duruyor öyle benden. Yoksa beni sevmiyor mu?
KÜÇÜK PRENSES: Sevmez olur muyum babacığım. Kalbimdeki bütün sevgiler sizin.
KRAL: Gel öyleyse şöyle bir güzel kucaklayayım seni. Senin yanakların ne tatlı olmuş öyle? Ver bakalım Kral babacığına bir öpücük.
(KÜÇÜK PRENSES: (Yanağını uzatır.)
ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Bana da bana da…
KÜÇÜK PRENSES: Üçüncü Soytarıya da yanağını uzatır.
ÜÇÜNCÜ SOYTARI: (Öper.) Bu bu… Bu soytarı öpücüğü değil. Bu sarımsak kokmuyor. Bu mis gibi kokan gerçek bir prenses öpücüğü. Yaşasın! Prenses beni öptü! Prenses beni öptü…
KRAL: Bu kadar neşe yeter. Biraz da gerçek şeylerden söz edelim. Kızlar, demin küçük kız kardeşiniz bir şey söyledi.
BÜYÜK PRENSES: Ne söylemişti babacığım?
ORTANCA PRENSES: Ne söylemişti?
KRAL: Bütün sevgilerim, senindir babacığım… demişti.
BÜYÜK PRENSES: Evet evet bizim de…
ORTANCA PRENSES: Bizim bütün sevgilerimiz de senin babacığım.
KRAL: Ama bu bütün sevgilerimiz dediğiniz şey ne kadar? Bunun ölçüsünü bilmek istiyorum. Söyle bakalım büyük kızım, sen beni ne kadar çok seviyorsun?
BÜYÜK PRENSES: Babacığım... Ben seni dağlar, taşlar ormanlar, denizler okyanuslar yani babacığım ben seni, bütün unların oluşturduğu dünya kadar çok seviyorum.
KRAL: Güzeeeel… (Ortanca kızına) Peki söyle bakalım benim sevgili Ortanca kızım… Sen beni ne kadar çok seviyorsun?
ORTANCA PRENSES: Babacığım ben seni bulutlar kadar, yıldızlar kadar ay kadar, güneş kadar gök yüzü kadar. Ben seni bütün bunların oluşturduğu kainat kadar çok seviyorum abacığım.
KRAL: Harika!...
BİRİNCİ SOYTARI: Ben de seviyorum ben de seviyorum…
KRAL: Tabii tabii.
BİRİNCİ SOYTARI: Söyleyeyim mi ne kadar sevdiğimi?
KRAL: Söyle bakalım.
BİRİNCİ SOYTARI: Sevgili Kralımız, ben seni armut kadar seviyorum!
KRAL: Ne!.. Yıkıl oradan, ayı!
BİRİNCİ SOYTARI: (Kaçar.)
İKİNCİ SOYTARI: Ben de söyleyeyim mi?
KRAL: Söyle bakalım.
İKİNCİ SOYTARI: Sen de seni şey kadar çok seviyorum… Yani şey kadar…
KRAL: Ney?.. Söylesene ney kadar?
İKİNCİ SOYTARI: Hıyar!
KRAL: Ne! Defol!.. Hıyar… Mış… Sen beni sevmiyor musun Üçüncü Palyaço.
ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Sevmiyorum.
KRAL: Neden?
ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Bunlar sevecek bir şey bırakmadılar ki…
KRAL: (Başını salyalarak gülümser) Şu soytarılar da olmasa hayatın tadı olmayacak… (Küçük kızına döner) Acaba küçük kızımız bizi ne kadar çok seviyor?
KÜÇÜK PRENSES: Ben babacığım…
KRAL: Evet güzel küçük kızım…
KÜÇÜK PRENSES: Babacığım ben seni…
KRAL: Evet?...
KÜÇÜK PRENSES: Ben seni tuz kadar çok seviyorum babacığım.
KRAL: Anlamadım, ne kadar?
KÜÇÜK PRENSES: Tuz kadar…
KRAL: Tuz kadar mı?
KÜÇÜK PRENSES: Evet babacığım ben seni tuz kadar çok seviyorum.
KRAL: Hain evlat dediğin bu kadar olur. Ben sizler için her şeyimi feda ediyorum. Ben sana dünyanın en güzel yaşamını vereyim. Sen beni sadece tuz kadar sev. Olacak şey değil! Defol yanımdan! Gözüm görmesin seni!
KÜÇÜK PRENSES: (Ağlayarak çıkar.)
KRAL: (Homurdanarak sahnenin içinde dolaşır) Tuz kadar seviyormuş. Düşünebiliyor musunuz, tuz kadar… Sadece tuz kadar… Bunlar kocadı artık. Evde kaldıkça akılları başlarından gitmeye başladı. En iyisi evlendirmk-meli artık bunları. Herkes gidip layığını bulsun. Babasını dünya kadar seven kendisini dünya kadar sevecek bir koca bulsun. Babasını kainat kadar seven, kendisini de kainat kadar sevecek bir kodca bulsun. Babasını tuz kadar seven ise… (Seslenir) Kimse yok mu orada
BİRİNCİ SOYTARI: Buyurun Sevgili Kralımız!
İKİNCİ SOYTARI: Buyurun Sevgili Kralımız!
ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Buyurun Sevgili Kralımız!
KRAL: Bu sarayda da soytarıdan bol bir şey yok ha! Annemi çağırsam soytarılar geliyor. Babamı çağırsam öyle… Neyse, hiç yoktan iyidir. Gidin Tellal başını bulun.
BİRİNCİ SOYTARI: Gidip tellal başını bulacağız.
KRAL: Ona şöyle çağırmasını söyleyin: Kralımızın acil buyruğudur…
İKİNCİ SOYTARI: Kralımızın acil buyruğudur… diyeceğiz.
KRAL: Kralımız üç kızını da evlendirecek… diyeceksiniz.
ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Kralımız üç kızını da evlendirecek… diyeceğiz.
KRAL: Güzel çirkin demeden herkesi layığına vereceğim… diyor diyeceksiniz. BİRİNCİ SOYTARI: Güzel çirkin demeden herkesi layığına vereceğim… diyor diyeceğiz.
KRAL: Talipliler hemen huzurumda toplansınlar… diyor diyeceksiniz.
ÜÇ SOYTARI: Baş üstüne Sevgili Kralımız! “Talipliler hemen huzurumda toplansınlar diyor” diyeceğiz.
BİRİNCİ SOYTARI: Şey… Kralım…
KRAL: Ne?
BİRİNCİ SOYTARI: Batan geminin malları bunlar galiba…
İKİNCİ SOYTARI: Yok, top atan fabrikanın ihraç fazlaları…
KRAL: (Güler)
ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Birini de bana verir misin Sevgili Kralım?
KRAL: (Güler) Neden olmasın?
ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Yaşasın, bir prensesle evleneceğim!

Üçü de şaklabanlık yaparak çıkar.

SAHNE KARARIR.

TELLALIN SESİ SAHNE DIŞINDAN DUYULUR: Ülkemizin genç delikanlıları, varsıllar, becerikliler. Yakışıklılar Prensler… İlle de prensler… Hem prens hem varsıl olanlar. Pem varsıl hem yakışıklı olanlar… Duyduk duymadık demeyin. Kralımızın acil buyruğudur! Hemen paçaları sıvayın… Sarayın yolunu tutun… Kralımız efendimiz, üç kızının üçünü de bugün yuvadan uçuracak… Güzel çirkin demeden, her bir kızını her bir kısmetlisine verecek. Daha ne duruyorsunuz, koşun koşan… Batan geminin malları bunlar. Top atan fabrikanın ihraç malları…
SAHNE YENİDEN AYDINLANIR.
KRAL: Tahtında oturmaktadır.
BÜYÜK PRENSES: Babasının yanındaki koltuklardan birinde oturuyor. Fıkır fıkırdır. Sevincinden yerinde duramamaktadır.
ORTANCA PRENSES: Babasının yanındaki koltuklardan birinde oturuyor. Fıkır fıkırdır. Sevincinden yerinde duramamaktadır.
KÜÇÜK PRENSES: Babasının yanındaki koltuklardan birinde aşı önünde oturuyor. Derin düşüncelere dalmıştır. Keyifsizdir.
TELLAL: Sevgili Kralımız, Prenses hanımlarla evlenmek isteyen gençler toplan-dılar. Sayıları bin beş yüzü buluyor… Ortalama hesaba gören her prensesimizin beş yüz taliplisi var…
KRAL: Büyük Prenses kızımla evlenmek isteyenlerden birini çağır.
TELLAL: (Dışarıya bağırır) Büyük Prenses hanıma talip olanların ilki gelsin!...
KRAL: Hiç kimseye zorluk çıkartmayacağım. Kızlarımı isteyen ilk taliplisine vereceğim. Yeter ki kızım da o ilk talipliyi beğensin.
MAVİ PRENS: Selamlayarak girer. Kralın karşısında durur.
KRAL: Demek büyük kızımla evlenmek istiyorsun?
MAVİ PRENS: Evet Muhteşem Kralımız.
KRAL: Adın ne senin?
MAVİ PRENS: Mavi Prens Derler bana Muhteşem Kralımız. Bu ülkenin bütün dağları, denizleri benden sorulur.
KRAL: Ne iş yaparsın sen?
MAVİ PRENS: Ben prensim Muhteşem Kralımız. Bir iş yapmam. Bilirsiniz prensler bir iş yapmak zorunda değiller.
KRAL: Hımmm… (Kendi kendine) Bana muhteşem diyor. Bu iyi… (Prense) Gelirin ne kadar?
MAVİ PRENS: Servetim sayılamayacak kadar çoktur Muhteşem Kralım.
KRAL: (Kızına döner) Ne diyorsun Büyük kızım. Evet mi, hayır mı?
BÜYÜK PRENSES: Bundan iyisi kaymaklı kadayıf…
KRAL: Tamam diyorsun yani…
BÜYÜK PRENSES: Kral babam uygun görür de ben “hayır” diyebilir miyim?
KRAL: Peki öyleyse… (Prense döner) Verdim gitti! Al götür müstakbel gelinini. BÜYÜK PRENSES: Gidin Sarayımın Nikâhçıbaşısına… Düğün hazırlıkları başlasın.
MAVİ PRENS: Teşekkürler efendim!
BÜYÜK PRENSES: Teşekkürler babacığım!
BÜYÜK PRENSESLE MAVİ PRENS EL ELE TUTUŞUR, SEVİNÇLE SAHNEDEN ÇIKAR.
KRAL: (Tellal’a) Şimdi de Ortanca kızımın taliplisini çağır!
TELLAL: OrtancaPrenses hanıma talip olanların ilki gelsin!...
PEMBE PRENS: (Sahneye girer. Selam vererek kralın karısında “hazırol”da durur.)
KRAL: Demek sen de büyük kızımla evlenmek istiyorsun?
PEMBE PRENS: Evet Eşsiz Kralımız.
KRAL: Adın ne senin?
PEMBE PRENS: Pembe Prens Derler bana Eşsiz Kralımız. Bu ülkenin bütün ormanları, çiçek bahçeleri, meyve bahçeleri benden sorulur.
KRAL: Ne iş yaparsın sen?
PEMBE PRENS: Ben prensim Muhteşem Kralımız. Bir iş yapmam. Bilirsiniz prensler bir iş yapmak zorunda değiller.
KRAL: Hımmm… (Kendi kendine) Bana “eşsiz” diyor. “Eşsiz” bir kral olduğumu biliyor. Bu iyi… (Prense) Gelirin ne kadar?
PEMBE PRENS: Varlığım sayılamayacak kadar çoktur eşsiz Kralım.
KRAL: (Kızına döner) Ne diyorsun ortanca kızım. Evet mi, hayır mı?
BÜYÜK PRENSES: Bundan iyisi can sağlığı babacığım.
KRAL: Tamam diyorsun yani…
BÜYÜK PRENSES: Kral babam uygun görür de ben “hayır” diyebilir miyim?
KRAL: Peki öyleyse… (Prense döner) Verdim gitti! Al götür müstakbel gelinini. BÜYÜK PRENSES: Gidin Sarayımın Nikahçıbaşısına… Düğün hazırlıkları başlasın.
PEMBE PRENS: Teşekkürler efendim!
BÜYÜK PRENSES: Teşekkürler babacığım!
BÜYÜK PRENSESLE YEŞİL PRENS EL ELE TUTUŞUR, SEVİNÇLE SAHNEDEN ÇIKAR.
KRAL: (Tellal’a) Şimdi de Küçük kızımın taliplisini çağır!
TELLAL: Küçük Prenses hanıma talip olanların ilki gelsin!..
KURBAĞA PRENS: (Kapıda belirir.)
TELLAL: Küçük Prensesimizin taliplisi bir tek sen misin? Öyle ya, babasını sadece tuz kadar seven bir kıza kim talip olur? Bu haber çabucak yayıldı ülkeye. O yüzden başka talipli de çıkmadı. (Prense) İşin zor senin hemşerim… Sabah akşam tuz yedirir artık Küçük Prensesimiz sana.
KURBAĞA PRENS: (Sahneye girer. Selam vererek kralın karısında “hazırol”da durur.)
KRAL: Ooo!.. Amma yakışıksız bir talipli ha! Tıpkı kurbağaya beziyor. (Kahkahalarla güler) Hah hah ha… (Küçük Prensese) Talipline bak talipline Tuzlar Kraliçesi.., Tıpkı kurbağa… Babasını tuz kadar seveni de her halde kurbağadan başkası beğenmezdi… (Kurbağa Prense) Demek sen de küçük kızımla evlenmek istiyorsun?
YEŞİL PRENS: Evet Sayın Kralımız.
KRAL: (Öykünür) SayınKralımız… Eh, hiç yoktan iyi… (Kurbağa Prense) Adın ne senin?
KURBAĞA PRENS: Kurbağa Prens Derler bana Sayın Kralımız.
KRAL: Ne iş yaparsın sen?
KURBAĞA PRENS: Bu ülkenin bütün dereleri, gölleri bataklıkları benden sorulur. Gece gündüz demeden çalışır, oraları arıtmaya, güzelleştirmeye çabalarım.
KRAL: Ooo!.. Demek öbür Prensler gibi keyif çatmak, yan gelip yatmak yok sana.
KURBAĞA PRENS: Keyif çatıp yatmak yaraşmaz insan olan insana…
KRAL: Kurbağalara da yaraşmıyor galiba… Gelirin ne kadar?
KURBAĞA PRENS: Prensesimi aç koymayacak, kimseye muhtaç etmeyecek kadar.
KRAL: (Kızına döner) İyi iyi… Bu kadarı yeter size. Ne diyorsun küçük kızım, diye soracak değilim sana. Tam sana Göre bir koca işte. Al hayrını gör. Gidin buradan. Nikâhınızı da nerede isterseniz orada kıdırın. Beni tuz kadar az seven bir kızı daha fazla görmek istemiyorum bu sarayda.
KÜÇÜK PRENSES: Teşekkür ederim babacığım. Hoşçakal…
KRAL: Cevap vermez, başını öte yana döndürür. Eliyle git git işareti yapar.
Tamam diyorsun yani…
KÜÇÜK PRENSESLE Y KURBAĞA PRENS EL ELE TUTUŞUR, ÜZÜNTÜYLE SAHNEDEN ÇIKARLAR.
KRAL: Bu da bitti işte… Şimdi çalsın sazlar, oynasın kazlar. Keşke küçük kızım da beni yeteri kadar çok sevseydi. Keşke ona darılmam gerekmeseydi. Üçünün düğününü bir arada yapsaydım. (İç çeker) Neyse… Şimdi iki güzel kızımın düğününe bakalım biz. (Bağırır) Haydi, çalsın sazlar, oynasın kazlar!
SAHNE KARARIR, FONDAN DÜĞÜN MÜZİĞİ DUYULUR. SAHNEDE BİR İKİ KÜÇÜK DEĞİŞİKLİK YAPILIR. TAHT ÇIKARILIR YERİNE ŞIK BİR YEMEK MASASI KONULUR.
KURBAĞA PRENS: Benimle evlenmeyi kabul ettiğin için teşekkür ederim Sevgili Küçük Prenses.
KÜÇÜK PRENSES: Asıl siz beni kabul ettiğiniz için, ben size teşekkür ederim Kurbağa Prens.
KURBAĞA PRENS: Bir kurbağa Prensle evlenmek üzmüyor mu seni?
KÜÇÜK PRENSES: Hayır, neden üzsün.
KURBAĞA PRENS: Ne bileyim. Hiçbir genç kız bir kurbağayla evlenmek istemez de.
KÜÇÜK PRENSES: Neden?
KURBAĞA PRENS: Kurbağalar çirkin olurlar.
KÜÇÜK PRENSES: Yürekleri de çirkin olur mu?
KURBAĞA PRENS: Olmaz her halde.
KÜÇÜK PRENSES: Ben işte sendeki o yüreği gördüğüm için seninle evlendiğim için sevinç duydum.
KURBAĞA PRENS: Sen çok iyi bir eşsin sevgili Prenses. Artık sana Kraliçem diyebilirim, değil mi?
KÜÇÜK PRENSES: Sevinç Duyarım Sevgili Prensim.
KURBAĞA PRENS: Acaba sizden bir şey istesem mümkün mü sevgili Kraliçem.
KÜÇÜK PRENSES: Mümkün… Benden ne isterseniz yaparım.
KURBAĞA PRENS: Bunu yapmak istemeyebilirsiniz belki.
KÜÇÜK PRENSES: Ne olduğunu niçin söylemiyorsun?
KURBAĞA PRENS: Söylüyorum: Lütfen beni öper misiniz?
KÜÇÜK PRENSES: Tabii… Kocam değil misin? Sevinçle yaparım bu işi.
KURBAĞA PRENS: Gerçekten mi?
KÜÇÜK PRENSES: Evet, gerçekten.
KURBAĞA PRENS: Bir kurbağayı öpmekten iğrenmez misin?
KÜÇÜK PRENSES: O kurbağa benim eşim. Neden iğreneyim?
KURBAĞA PRENS: Şaşılacak kadar iyisin sen sevgili Kraliçem.
KÜÇÜK PRENSES: Kapat öyleyse gözlerini, işte öpüyorum seni.
KURBAĞA PRENS: Hayır hayır dur! Ben değil… Sen kapatmalısın gözlerini.
KÜÇÜK PRENSES: Neden?
KURBAĞA PRENS: Lütfen öyle yap.
KÜÇÜK PRENSES: Peki… (Kurbağa Prens’e sarılır.)

SAHNE KARARIR ARDINDAN YAVAŞ YAVAŞ YENİDEN AYDINLANIR.

KURBAĞA PRENS: Artık gözlerini açabilirsin karıcığım. (Kurbağa yüzü kaybolmuş, yakışıklı birine dönüşmüştür.
KÜÇÜK PRENSES (Gözlerini açar ama gördüklerini inanamaz) Bu bu… Sen misin? Dünyanın en yakışıklı Prensi… Kurbağa Prens nereye gitti?
KURBAĞA PRENS: Artık Kurbağa Prens değilim ben Sevgilim. Artık Senin Yeşil Prensinim. Beni öptüğün zaman üzerimdeki büyü bozuldu. Eski halime döndüm.
KÜÇÜK PRENSES: Canım… Yani artık dünyanın en güzel Prensi benim eşim mi?
KURBAĞA PRENS: Evet… Ama onun eşi de dünyanın en güzel prensesiydi zaten. Şimdi de dünyanın en güzel Kraliçesi oldu. Benimle evlendiğin, beni öptüğün, beni eski halime kavuşturduğun için, dile benden ne dilersen sevgili Kraliçem…
KÜÇÜK PRENSES: Ne dileyeyim ki… İhtiras sahibi biri değilim ben. Az’la yetinmeyi bilirim.
KURBAĞA PRENS: Bunu biliyorum ama artık azla yetinmen gerekmiyor. Çünkü senin kocan dünyanın en varsıl insanı.
KÜÇÜK PRENSES: Sen mi?
KURBAĞA PRENS: Ben?
KÜÇÜK PRENSES: Kral babamdan da varsıl mısın?
KURBAĞA PRENS: Öyleyim ya…
KÜÇÜK PRENSES: O zaman senden bir şey isteyebilirim…
KURBAĞA PRENS: Bir değil bin şey iste.
KÜÇÜK PRENSES: Önce babamın sarayının karşısına, kedisininki kadar güzel bir saray istiyorum. Bunu isteyebilir miyim?
KURBAĞA PRENS: İsteğin yerine getirildi bile.
KÜÇÜK PRENSES: Nasıl yani? Ne zaman?
KURBAĞA PRENS: Sen beni öperken…
KÜÇÜK PRENSES: Böyle bir şey isteyebileceğimi nereden biliyordun?
KURBAĞA PRENS: Bunu bilmeye gerek yok ki: Senin kadar güzel bir Kraliçe, ancak böyle güzel bir sarayda yaşayabilir. Sen o sarayın içindesin şimdi.
KÜÇÜK PRENSES: Ya… (Çok sevinçli. Sahnede dolaşır, dans eder. Her şeye hayranlıkla bakar. Eşinin yanına gelir. Kollarını onun boynuna dolar.) Canım…
KURBAĞA PRENS: Seni seçmekle ne iyi bir şey yapmışım.
KÜÇÜK PRENSES: Ben de seni seçmekle…
KÜÇÜK PRENSES: Bir şey daha isteyebilir miyim?
KURBAĞA PRENS: İste…
KÜÇÜK PRENSES: Babama mükellef bir yemek şöleni vermek istiyorum. Yapabilir miyiz bunu?
KURBAĞA PRENS: Yaptık bile.
KÜÇÜK PRENSES: Nasıl yaptık?
KURBAĞA PRENS: Senin isteyeceğin her şey, daha sen istemeden gerçekleşir. Bin bir türlü yemek hazırlandı şölen için.
KÜÇÜK PRENSES: Ama ben farklı yemekler sunmak istiyordum babama.
KURBAĞA PRENS: Nasıl farklı yemekler?
KÜÇÜK PRENSES: Hiç bir yemeğin içinde tuz olmasını istemiyordum.
KURBAĞA PRENS: Zaten öyle oldu.
KÜÇÜK PRENSES: Nasıl?
KURBAĞA PRENS: Bütün yemekler tuzsuz olarak hazırlandı.
KÜÇÜK PRENSES: Böyle bir şeyi isteyeceğimi de mi biliyordun?
KURBAĞA PRENS: Senin isteyebileceğin her şeyi bilirim.
KÜÇÜK PRENSES: Büyücü müsün yoksa sen?
KURBAĞA PRENS: Evet büyücüyüm. Bir sakıncası var mı?
KÜÇÜK PRENSES: Tuz seviyor musun?
KURBAĞA PRENS: Seviyorum.
KÜÇÜK PRENSES: Beni de tuz kadar seviyor musun?
KURBAĞA PRENS: Evet, seviyorum. Seni de tuz kadar çok seviyorum.
KÜÇÜK PRENSES: O zaman büyücü olmanın hiç bir sakıncası yok. Babama çağrıyı ne zaman yapıyoruz?
KURBAĞA PRENS: Yaptık bile.
KÜÇÜK PRENSES: Ne zaman geliyor öyleyse babam? Sakın şu anda içeri girmek üzere deme.
KURBAĞA PRENS: Şu anda içeriye girmek üzere…
KÜÇÜK PRENSES: Çok şaşırtıcı bir eşsin sen! Bir kadının nasıl mutlu edilebileceğini çok iyi biliyorsun.
KURBAĞA PRENS: Seni mutlu etmek, mutlu görmek beni mutlu ediyor.
KÜÇÜK PRENSES: Canım Prensim! Kurbağa Prensim benim…

Birbirlerine sarılıp sevinçle dans ederler.

KRAL: Bu evde konukları karşılayan kimse yok mu?
KÜÇÜK PRENSES: İşte geldi!
KURBAĞA PRENS: Buyurun Sevgili Kralımız! Buyurun, buyurun…
KÜÇÜK PRENSES: (Kocasına) İzin verirsen yüzümü şu tülle kapatmak istiyorum kocacığım.
KURBAĞA PRENS: İstediğini yapabilirsin sevgilim.

KÜÇÜK PRENSES YÜZÜNÜ TÜLLE KAPATIR SONRA KOCASIYLA BİRLİKTE KRALI KARŞILARLAR.

KRAL: Oooo! Burası ne kadar harikulade bir yermiş böyle! Merdivenleri çıkarken, koridorda ilerlerken şaşkınlık içinde kaldım. Burada her şey nerdeyse benim sarayımdakinden daha iyi.
KURBAĞA PRENS: O kadar da değil Sevgili Kralımız…
KRAL: Öyle acıktım ki… Eğer sakıncası yoksa hemen yemeğe oturmak isterim.
KURBAĞA PRENS: Elbette, buyurun. Sofra sizi bekliyor zaten…
bu ne kadar zengin bir sofra böyle…

KRAL: Kim hazırladı bu kadar çok bu kadar güzel yemeği?
KURBAĞA PRENS: Eşim hazırladı…
KRAL: Hımmm,,, Eşiniz bu mu?
KURBAĞA PRENS: Bu efendimiz…
KRAL: Çok da güzel bir şeye benziyor ama… Neden yüzünü tülle kapatmış acaba? Güzelliklerinin hepsini göstermek istemiyor mu yoksa?
KURBAĞA PRENS: Birazdan tamamını gösterir efendimiz. Her şeyin bir zamanı var.
KRAL: Belki de haklısınız. Buyurun, siz de oturun sofraya da yemeye başlayalım öyleyse hemen.

HEPSİ YEMEĞE OTURUR.

KRAL: Hımmm… Şunlara bakın! Daha tadını tatmadan insanın ağzı sulanıyor. (Yer) Harikulade bir şey ama… Bir de şunun tadına bakalım… (Tadar) Bu da öyle… Ya şu… Şu?.. Size bir şey sorabilir miyim acaba?
KURBAĞA PRENS: Elbette sorabilirsiniz efendimiz?
KRAL: Siz tuz sevmeyenlerden misiniz loksa?
KURBAĞA PRENS: Hayır efendimiz, tuz sevmeyenlerden değiliz… Tuzu severiz.
KRAL: Öyleyse yemeklerinize niçin tuz koymuyorsunuz?
KÜÇÜK PRENSES: Tuzun önemini, değerini kavrayabilesiniz diye sevgili Kral Babacığım… (Yüzündeki tülü indirir)
KRAL: (Büyük şaşkınlık içinde) Küçük Prensesim! Sen miydin bu sarayın kraliçesi!
KÜÇÜK PRENSES: Benim baba…
KRAL: Bütün bu yemekleri de sen mi yaptın?
KÜÇÜK PRENSES: Hı hı…
KRAL: Ne kadar muhteşem görünüyorlar! Ne kadar mükemmel hazırlanmışlar… Bir de tuzu olsaydı… Demek tuz bu kadar önemliymiş ha! Tuzun ne kadar önemli olduğunu anlayabilmek için, böyle tuzsuz yemekler tatmak zorunda kalmak gerekiyormuş ha!
KÜÇÜK PRENSES: Evet…
KRAL: Şimdi çok iyi anıyorum beni ne kadar çok sevdiğini sevgili kızım. Bağışla beni. Demek ki sen beni tuz kadar sevdiğini söylerken, beni denizlerden, okyanuslardan bütün dünyadan çok sevdiğini söylemek istiyordun…
KÜÇÜK PRENSES: Evet baba…
KRAL: Demek ki sen beni tuz kadar çok sevdiğini söylerken, beni yıldızlardan aydan kâinattan çok sevdiğini söylemek istiyordun.
KÜÇÜK PRENSES: Evet baba…

Birbirlerine sarılırlar.

KRAL: Geç anladım ama, yine de anladım bunu. Canım kızım! Ben de seni tuz kadar çok seviyorum!

Bütün oyuncular şarkı söyleyip dans ederek sahneye doluşurlar.

BİTTİ
 

Beyazdut

İstanbul'da Olmak Vardı
Süper Üye
Katılım
14 Haz 2009
Mesajlar
16,272
Akıllı Eşek (Çocuk Oyunu) - Fevzi Günenç

Akıllı Eşek (Çocuk Oyunu)

Fevzi Günenç

(Sorumluluğun Ödülü)

BU OYUNDA KİMLER VAR
Kral
Vezir
1. İşçi
2. İşçi
3. İşçi:
Tüccar
Soylu Bey
Soylu Bayan
Pembe Palyaço
Mavi Palyaço
Arabacı
Kervancıbaşı
Köylü
Eşek


DEKOR:
DAĞLIK TEPELİK BİR YÖREDE, BİR YOL..

KRALLA VEZİRİ SAHNEYE GİRER.

KRAL:
İşçiler geldi mi Vezirim?..

VEZİR:
Geldi Sevgili Kralımız. Az ötede emrinizi bekliyorlar.

KRAL:
Kayalar hazır mı?

VEZİR:
Kayalar da hazır.

KRAL:
Öyleyse durmasınlar, hemen gelsin işçiler. Bir an önce işe başlasınlar.

VEZİR:
Tamam, gelsinler de sevgili Kralımız. Sizin ne yapmaya çalıştığınızı bir türlü anlayamadım.

KRAL:
Bunu anlayamayacak ne var canım Vezirim. Son zamanlarda nerdeyse herkes eşek kafalı olmaya başladı.

VEZİR:
Herkes mi?

KRAL:
Herkes… Sen dahil.

VEZİR:
(Üzgün) Yaaa…

KRAL:
Acaba ülkemde eşek kafalı olmayan, adam gibi adam olan biri kalmış mı? Bunu anlamak istiyorum.

VEZİR:
Nasıl anlayacaksınız bunu Sevgili Kralım.

KRAL:
Sorumluluk duygusu taşıyanlar adam gibi adamdır. Sorumluluk duygusu taşımayanlar eşek kafalıdır. Ülkemde bu sorumluluk duygusu taşıyan insan var mı? Bunu bir an önce öğreneceğim şimdi. Varsa onu ödüllendirmek istiyorum.

VEZİR:
Anlayamadım ya, anladık diyelim… (Seslenir) Hey, oradakiler! Gelin buraya! Kayaları da getirin!

İŞÇİLER:
(Kucaklarında güçlükle taşıdıkları kayalar (Kartondan yapılmıştır) olduğu halde sahneye girerler.) Aaah!... Ooofff… Ooooyyy…

1. İŞÇİ:
Ne biçim akıl bu? Koca kayaları dağdan indir. Getir yolun üstüne bırak…

2. İŞÇİ:
Bizim kralımızda akıl varsa, ben dangalağım…

3. İŞÇİ:
Öyle söyleme… Krallar hiçbir işi boşuna yapmazlar.

1. İŞÇİ:
Vardır bu işte de bir iş.

2. İŞÇİ:
Vardır zahir…

3. İŞÇİ:
Vardır vardır…

(İşçiler kayaları sahnenin ortasına bırakarak, yolu kapatırlar.)

1. İŞÇİ:
İş Tamamdır sevgili Vezirimiz.

2. İŞÇİ:
İş Tamamdır sevgili Vezirimiz.

3. İŞÇİ:
İş Tamamdır sevgili Vezirimiz.

VEZİR:
İş Tamamdır sevgili Kralımız.

KRAL:
O zaman gönder işçileri.

VEZİR:
Siz artık gidebilirmişsiniz.

İŞÇİLER:
Var olun Sevgili Kralımız…
Var olun Sevgili Vezirimiz.

İçiler sahneden çıkar.

KRAL:
(Kuşağından bir dolu bir kese çıkartır.) Al şunu sevgili Vezirim.

VEZİR:
Alayım sevgili kralım… Teşekkür ederim.

KRAL:
Sana değil o ahmak!

VEZİR:
Peki kime Sevgili Kralımız?

KRAL:
Sorumluluk sahibi birine…

VEZİR:
(Kendi kendine) Amma tuhaf iş ha… (Kral’a) Merakımı hoş görün. Bu ağır kesenin içinde ne var? Taş Yok ya.

KRAL:
Elbette yok.
VEZİR:
(Sallar) Şıngır şıngır sesler çıkartıyor.Yanılmıyorsam bu kese altınlarla dolu.

KRAL:
Yanılmıyorsun…

VEZİR:
Peki, ne yapacağım bu keseyi ben, sevgili Kralım?

KRAL:
Şu kayalardan birinin altına koyacaksın.

VEZİR:
Kayanın altına mı?.. Durun öyleyse ameleleri geri çağırayım.

KRAL:
Hayır hayır, bu işi sen yapacaksın.

VEZİR:
Fakat neden?

KRAL:
Bunu bizden başkası bilmemeli…

VEZİR:
Ama bu kayaları kaldıramam ki ben.

KRAL:
Ben de sana yardım ederim canım.

VEZİR:
Sizin kutlu elinize yazık değil mi Kralım?

VEZİR:
Boş ver şimdi kutlu eli sen. Yardım et de şuradaki kayanın ucunu kaldıralım.
KRALLA VEZİR, KAYANIN BİRİNİ UCUNDAN KALDIRIR.

KRAL:
Şimdi bırak keseyi kayanın altına.

VEZİR:
(Ağlamaklı) Bunu niçin yapıyoruz Sevgili Kralım?

KRAL:
Bırak dedim sana!

VEZİR:
Bırakmasam da kese bana kalsa …

KRAL:
Bıraaak!

VEZİR:
(Bir eliyle kayayı tutarken öbür eliyle keseyi kayanın altına bırakır.) Aaah, ah!.. Gitti altın dolu güzelim kese…

KRAL: Kayayı bırakıyoruuuz…

KAYAYI İNDİRİRLER.

VEZİR: (Bir ayağı kayanın ucunun altında kalır. Can yangısıyla bağırır.) Aaah!..

KRAL:
Dikkatsizliğin sonu bu! Canın çok yandı mı?

VEZİR:
Yok, canım ona yanmadı. Canım kayanın altında kalan altın kesesine yandı.



KRAL:
Bırak keseyi.Şimdi gel benimle vezirim. Şuradaki tepenin ardına saklanıp olacakları izleyelim.

VEZİR:
Tamam… Şimdi de gitti güzelim yeni giysilerim. Temizlettirmek için temizlikçiye dünyanın parasını vermeliyim artık…

İKİSİ SAHNEDEN ÇIKAR. ÖBÜR KAPIDAN SOYLU BEY İLE SOYLU BAYAN GİRER.

SOYLU BEY:
(Bağırır) Bu kayaları buraya kim koydu! Bu ne sorumsuzluktur böyle! Kralımız uyuyor mu? Kimse görmüyor mu yolun kapanmış olduğunu? Bununla biri ilgilenemez mi? Biz devlete niçin vergi veriyoruz! Bize hizmet edilmesi için değil mi?.. Bir yolu bile açamayanlar, bu ülkeyi nasıl yönetebilir?

SOYLU BAYAN:
Lütfen sinirlenme tatlım. Söyleriz, arabacımız arabamızı kayanın etrafından dolaşırır.

SOYLU BEY:
Neden ama?.. Kısa yol varken neden yolumu uzatayım?

ARABACI:
(Sahneye girer) İsterseniz ben kayaları yoldan kaldırır, yolu açarım efendimiz.

SOYLU BEY:
Olmaz! Bu iş senin işin mi? Hem tek başına üstesinden gelemezsin bunun?

SOYLU BAYAN:
Biz de yardım ederiz kocacığım…



SOYLU BEY:
Daha neler! Bir soylunun, onun sevgili soylu eşinin yollardan kaya süpürdüğü nerede görülmüş!

SOYLU BAYAN:
Mecburuz… Başka ne yapabiliriz.

SOYLU BEY:
Herkes kendi işine baksın lütfen! Sen arabacı! Arabanın yanına git! Ben şimdi suçluyu bulurum. Ona yaptığını ödettiririm. İşte, buldum bile! (Öteden gelen tüccara seslenir) Hey, siz! Kimsiniz?

TÜCCAR:
(Yakına gelince konuşur) Bir garip tüccarım efendimiz.

SOYLU BEY:
Buraya bu kayaları sen mi döşedin?

TÜCCAR:
Ne münasebet soylu beyimiz. Dış ülkelerden mal aldım. Onları satmak için ülkeme getiriyordum. Ama ne yazık ki yüklü deve katarımız burada takıldı kaldı.

SOYLU BEY:
Demek bu kayaları buraya sen koymadın?...

SOYLU BAYAN:
Koymadım diyor ya soylu kocacığım. Adam niçin yalan söylesin.

SOYLU BEY:
Söyler bunlar. Her şeyi yaparlar, sonra da yapmadım, derler.

TÜCCAR:
Doğrusunu isteseniz efendimiz… Bunları buraya koyanları ben de merak ediyorum. Böyle bir şeyi niçin yaparlar anlayamıyorum. Kırk yıldan beri bu yoldan gider gelirim. Yolun hiç böyle kapandığını görmemiştim.

SOYLU BEY:
Demek sen yapmadın. Hım… Kim yapmış olabilir acaba? Kim olduğunu bir anlasam… Ona ne yapacağımı biliyorum ben.

TÜCCAR:
Ne yaparsınız efendiniz? Kellesini mi kopartırsınız?
SOYLU BEY
Hiç acımadan yaparım bunu.

TÜCCAR:
Yapın efendimiz, yapın! Kralımızın yollarını kapatmanın ne demek olduğunu öğrensin ahlaksızlar.

SOYLU BEY:
Sence kim yapmış olabilir bunu Tüccar?

TÜCCAR:
Nereden bilebilirim efendimiz. Belki de Sevgili Kralımıza düşman olan biri yapmıştır.

SOYLU BEY:
Niçin yapsın ki böyle bir şeyi?

TÜCCAR:
Halk kraldan hoşnutsuzluk göstersin diye…

SOYLU BEY:
(Bağırır) Kral uyuyor mu? Görmüyor mu, duymuyor mu bu rezaleti? Yolu bir an önce niçin açtırmıyor? Görevi halkının rahatlığı değil mi? Bu ülkede sorunsuz bir yolculuk yapamayacak mıyız?

TÜCCAR:
Valla benim aklım o kadarına ermez bayım.

SOYLU BEY:
Sizin aklınız neye erer ki?

TÜCCAR:
Mal alıp satmaya erer efendimiz.

SOYLU BEY:
Tabii tabii. Bire alıp ona satmaya erer aklınız.

TÜCCAR:
Yok o kadar da değil artık. Belki bire alıp sekize. dokuza satabiliriz ama on’a satmayız bayım. Bu sahtekarlık olur, acımasızlık olur.

SOYLU BAYAN:
Bire alıp sekize satınca sahtekârlık olmuyor mu?

TÜCCAR:
Yok, olmuyor bayan.

SOYLU BAYAN:
Dokuza satınca acımasızlık olmuyor mu?

TÜCCAR:
Yok, olmuyor bayan.

SOYLU BEY:
Konumuz bu değil! Konuyu saptırmayın lütfen! Bu kayaları buraya kim boydu? Konu bu!

PEMBE PALYAÇO:
Ben koydum!

SOYLU BEY:
Kimdir o cüretkar!

PEMBE PALYAÇO:
Benim ben!

SOYLU BEY:
Sen kimsin?

PEMBE PALYAÇO:
Görmüyor musun? Palyaçoyum. Pembe Palyaço derler bana.

SOYLU BEY:
Sen nereden çıktın?
PEMBE PALYAÇO:
Çıkmadım, çıktık. Daha benim gibi niceleri var… Öbür ülkeden geliyoruz. Yolu kapatıp az öteye kamp kurduk. Bir eğlence grubuyuz biz. Bu ülkede de gösteriler yapacağız. Efendilerimizi eğlendireceğiz. Para kazanacağız.

SOYLU BEY:
Demek kayaları buraya sen döşedin.

PEMBE PALYAÇO:
Aynen öyle oldu.

SOYLU BEY:
Peki, niçin yaptın bunu?

PEMBE PALYAÇO:
Sizi kızdırmak için…

SOYLU BEY:
Kızdırmak mı? Seni şaşkın seni! Şimdi kılıcımla kafanı uçurursam görürsün.

PEMBE PALYAÇO:
Göremem göremem…

SOYLU BEY:
Nasıl göremezsin!

PEMBE PALYAÇO:
Kafam giderse nasıl görürüm?

MAVİ PALYAÇO:
(Sahneye girer) Bu palyaço yalan söylüyor Boylu bayımız. Bu kayaları buraya kendisi döşemedi.

SOYLU BEY:
Sen kimsin be?
MAVİ PALYAÇO:
Ben de Mavi Palyaço’yum. Aynı gruptanız.

SOYLU BEY:
Bu döşemediyse kim döşedi peki, kayaları buraya.

MAVİ PALYAÇO:
Ben döşedim.

SOYLU BEY:
Ne? Sen mi?

MAVİ PALYAÇO:
Evet ben!

PEMBE PALYAÇO:
Hayır, yalan söylüyor, ben döşedim.

MAVİ PALYAÇO:
Ben ben!

SOYLU BAYAN:
Durun kavga etmeyin lütfen. Suçu neden üstleniyorsunuz ki? Çok da sevimli şeylersiniz. Soylu kocam, bunu yapanın kafasını kesecek kılıcıyla. Korkmuyor musunuz?

PEMBE PALYAÇO:
Korkmuyorum.

MAVİ PALYAÇO:
Ben de korkmuyorum.

SOYLU BEY:
Deli bunlar!

SOYLU BAYAN:
Bence de öyle…
PEMBE PALYAÇO:
Hele anlayabildiniz.

SOYLU BEY:
Gidin işinize.

MAVİ PALYAÇO:
Olur… Bahşişimizi ver de gidelim.

SOYLU BEY:
Sizi maskaralar! Demek bahşiş kopartmak içindi bütün söyledikleriniz. Alın bakalım. On kuruş sana, On kuruş da sana.

PEMBE PALYAÇO:
Teşekkürler soylu efendi.

MAVİ PALYAÇO:
Meşekkürler soylu efendi.

PEMBE PALYAÇO:
Ama on kuruş az değil mi?

SOYLU BEY:
Çok bile. Şimdi bırakın da bu kötülüğü yapan asıl haini bulalım.

MAVİ PALYAÇO:
Kayaları buraya koyan asıl haini mi?

SOYLU BEY:
Evet…

PEMBE PALYAÇO:
Ben bunu yapanı biliyorum.

SOYLU BEY:
Nereden biliyorsunuz?

MAVİ PALYAÇO:
Biliyoruz. İşi becerirlerken gördük.

SOYLU BEY:
Kim koydu peki?

PEMBE PALYAÇO:
Beş kuruş daha verirsen söyleriz.

SOYLU BEY:
Al bakalım beş kuruşu…

MAVİ PALYAÇO:
Hani bana hani bana.

SOYLU BEY:
Al sana da beş kuruş…

PEMBE PALYAÇO:
Hayat ne kadar beleş değil mi? Sen bize beş kuruş vereceksin. Biz sana suçluyu söyleyeceğiz. Sen de kılıcınla onun kafasını koparacaksın.

MAVİ PALYAÇO:
Yok arkadaş, yolu kapatana giderim, o bana yüz kuruş verir. Söylemiyorum işte. Yolu kimin kapattığını söylemiyorum.

SOYLU BEY: Alın Allahın belaları alın. İstediğiniz yüz kuruşsa işte yüz kuruş. Şimdi söyleyin bakalım yolu kim kapattı?


PEMBE PALYAÇO:
Yolu mu?

SOYLU SEY:
Yolu…



MAVİ PALYAÇO:
Kim kapattıydı Pembe Palyaço?

PEMBE PALYAÇO:
Kim kapattıydı Mavi Palyaço?

MAVİ PALYAÇO:
Valla ben kapatmadım.

PEMBE PALYAÇO:
Ben de kapatmadım.

SOYLU BEY:
Benimle oyun mu oynuyorsunuz be!

MAVİ PALYAÇO:
Evet!

SOYLU BEY:
Bunu pahalı ödeyeceksiniz! (Kılıcını çeker üstlerine yürür.)

SOYLU BAYAN:
(Önüne geçer) Durun lütfen sevgili eşim. Elini kana bulama. Bunlar masum palyaçolar. Her şeyi, bizi eğlendirmek için yapıyorlar.

SOYLU BEY:
Ben hiç de eğlenmiyorum ama. Aksine sinirleniyorum.

SOYLU BAYAN:
Ben eğleniyorum ama…

SOYLU BEY:
Peki öyleyse… Tamam… Senin hatırın için bağışladım onları. Ama bu kayaları buraya kimin koyduğunu söyleyecekler.

SOYLU BAYAN:
E, siz de söyleyin artık çocuklar.

PEMBE PALYAÇO:
Tamam, senin hatırın için söyleyeceğiz.

SOYLU BEY:
Kim kapattı yolu?

PEMBE PALYAÇO:
Kral kapattı.

SOYLU BEY:
Ne kral mı?

SOYLU BAYAN:
Kral mı?

TÜCCAR:
Kral mı?

SOYLU BEY:
Kral kendi yolunu niçin kapatsın ki?

MAVİ PALYAÇO:
Bilmem, kralın işine akıl erer mi?

SOYLU BEY:
Akıl alacak gibi değil. Bir kral kendi yollarını kapattırıyor. Yurttaşları yollardan geçemiyorlar. Evlerine gidemiyorlar. Bu nasıl iştir!


SOYLU BAYAN:
Daha fazla sinirlenme lütfen canım. Boşuna sinirleniyorsun. Şimdi tansiyonun yükselecek.

SOYLU BEY:
Yükseleceği kadar yükseldi zaten. Krala çıkacağım. Ona diyeceğim ki…

SOYLU BAYAN:
Biraz sakinleş, bütün bunları evde düşünürüz. Haydi, yolumuza gidelim şimdi biz.

SOYLU BEY:
Haklısın. (Homurdanır) Kralı krala da şikayet edemem ki… Öyle ya yolu kapattıran kendisiymiş. Bunu niçin yaptı acaba?

TÜCCAR:
Vardır bir bildiği…

SOYLU BEY:
Bu kez baltayı sert yere vurduk galiba…

SOYLU BAYAN:
Haydi kocacığım. Yapılacak tek şey bu kayaların çevresini dolaşmak.

SOYLU BEY:
Evet, çaresiz öyle yapacağız. Kaynın etrafını dolaşacağız. (Seslenir) Arabacı! Arabayı kayaların etrafından dolaştır!

TÜCCAR:
Ben de öyle yapayım bari. (Seslenir) Hey, Kervanbaşı! Develerin yönüne kayalara çevir! Kayaların etrafından dolaşıp geçeceğiz karşıya…

ARACACI KARTONDAN YAPILMIŞ BİR ARABAYI SÜREREK SOYLU BAYLA BAYANIN YANINA GELİR. SÖZÜM ONA ARABAYA BİNERLER.



ARABACI:
Madem yapılacak iş buydu… Baştan yapsaydık ya… Bu soylular saatlerce boş yere kendilerini niçin yiyip bitirir anlayamam. (Kırbacını şaklatır.) Deeeh! İleri… İleri, güzel atlarım! (Sahnenin içinde kayaların çevresini dolarak karşıya geçerler.)

KERVANCIBAŞI:
(Sahneye girer) Ho ha! Hooo haaa… Gelin güzel deveciklerim gelin… Efendimizin akılsız başının cezasını böyle hep biz çekeriz… Sabahtan beri on kere dolaşırdık bu kayaları. Boşuna zaman harcadık… (Kartondan yapılmış, yüklü develeri getirir, Tüccarla birlikte sahnenin içinde kayaların çevresini dolarak karşıya geçer; sahneden çıkar.)

KRALLA VEZİR SAHNEYE GİRER.

VEZİR:
(Üstünün başının tozunu silkeler) Kim dost kim düşman anlaşılıyor…

KRAL:
Kim sorumlu, kim sorumsuz anlaşılıyor.

VEZİR:
Bunlar sorumsuzlardı. Her şeyi devletten, kraldan bekliyorlar.

KRAL:
İsteseydiler pek âlâ temizleyebilirlerdi yolu bu kayalardan.

VEZİR:
İyi ki temizlemediler.

KRAL:
Neden?

VEZİR:
Temizlerlerse bir kese dolusu altın da ortaya çıkacaktı.

KRAL:
Biz de bunu istiyoruz zaten…

VEZİR:
Çok beklemeyeceksiniz efendimiz. Beklenen sorumcu geldi işte.

KRAL:
Hani, nerede?

VEZİR:
O benim ya… Şu kayanın altında inleyip duran zavallı keseciği… O altıncıklarla dolu zavallı keseciği…. Düşünüp duruyorum. Onu oradan kurtarmak için yanıp tutuşuyorum.

KRAL:
Ne Eşek kafalı adamsın vezirim! Aklın fikrin parada. O altınları oraya biz koyduk. Bir amacımız var ki koyduk. Sana verilmesi gerekseydi sana verirdik. Vezirlik diplomasını tımarhaneden mi aldın, nedir? Seni hangi salak vezir yapmış anlayamadım.

VEZİR:
Siz yaptınız ya efendim.

KRAL:
Hımmmm… Desene bende de var kaçıklık.

VEZİR:
Estağfurullah efendimiz. Tımarhanede ne işiniz var sizin.

KRAL:
Doğru, bir ülkeye bir kaçık yeter. Canım vezirim, neden her şeyi zor anlıyorsun. Sorumluluk sahibi, dürüst bir insan çıkmasını bekliyoruz burada. Paraya konmak isteyen birini değil!

VEZİR:
Ama orada da o kadar çok para var ki… Benim üç aylık maaşımdan fazla! Bunu düşündükçe dayanamıyorum…

KRAL:
Aklını başına topla. (İç çeker) Bekleyelim bakalım. Belki sorumluluğun ne olduğunu bilen, dürüst biri çıkar. Ülkemdeki bütün insanlar sorumsuz değil ya. Gel, biraz daha gizlenelim bakalım şurada…

ÇIKARLAR.

KÖYLÜ: Eşeğinin sırtında sahneye girer. Kayaların yanına gelince eşeği durdurur.) Çüüüş.,.. Çüş dedim sana küheylan, çüş yahu! Kendini Rosinante mi sandın? (Kendi kedini söylenir) Buraya bu kayaları kim koymuş acaba?

EŞEK:
Ben koymadım herhalde.

KÖYLÜ:
Sen koydun diyen kim canım Karakaçanım. Diyeceğim, daha giderken burada kaya-maya yoktu. Anlaşıldı… Biri bize idman yapmamız gerektiğini hatırlatmak istiyor. Biz de yaparız canım… Ne demiş atalarımız? İşleyen demir ışıldar.

EŞEK:
Bana ilişme de sen istediğin kadar işle, istediğin kadar ışılda efendi.

KÖYLÜ:
Kusura bakma, Seni biraz yalnız bırakacağım. Sen şuradaki olmayan otları kemire dur. Ben yolu kayalardan temizleyeyim. (Büyük enerji harcayarak kayaları bir bir kaldırıp kenara bırakır. Yolu açar)

EŞEK:
Ham hum… Ham hum… Bu olmayan otlar da ne kadar tatlıymış… (Köylüye) Vay be… Meğer sen meymişsin sahipciğim… Herkül müsün, nesin!

KÖYLÜ:
Eh, biz de kendinize göre bir pehlivanız… Taşların hepsini temizledik Karakaçancım… Bi tane kaldı. Buna tek başıma gücüm yetmez.

EŞEK:
Eh, eşek değiliz ya, onu kaldırırken de biz yardım ederiz herhalde sana.

KÖYLÜ:
Sen eşeklerin en kralısın eşekciğim.

EŞEK:
Teşekkür ederim de…

KÖYLÜ:
Eeee?

EŞEK:
İkide bir bana eşek olduğumu hatırlatmasan...

KÖYLÜ:
Ne var ki bunda.? Eşek değil misin?

EŞEK:
Eşeğim ama… Hani başkaları eşeği hafifsiyor ya. Onun için…

KÖYLÜ:
Sen herkese bakma dostum. Senden iyi dost bulunmaz. Bu biiir… İkincisi sendeki güç kuvvet kimsede yok.

EŞEK:
Şişir hele beni… İş yapacağız ya…

KÖYLÜ:
Yok valla, onun için değil. Sen söyle şimdi bana. Sendeki bu gözler, bu kaşlar kimde var?

EŞEK:
Bak bu konuda iddialıyım işte.

KÖYLÜ:
Neyse uzatmayalım.

EŞEK:
Uzat uzat…

KÖYLÜ:
Yok uzatmayayım. Sen sırtına bağlayacağım bu ipi benimle birlikte çek yeter.

EŞEK:
Tamam canım. O iş kolay.

KÖYLÜ:
(İpin bir ucunu kayaya, bir ucunu eşeğe bağlar. Sonra eşekle birlikte çeker.) Iııh… Ha gayret Karakaçancığım… Bunu da kaldırırsak yol tamamen temizlenmiş olacak. Haydi gayret, bir, iki, üç… İşte olduuu!.. Bak sanki kaya kartondanmış gibi nasıl geliyor kenara. Dayanışmanın önemi bu işte. Tek elin nesi var? İki elin sesi var.

EŞEK:
O kayanın altındaki nedir öyle sahip?

KÖYLÜ:
Sahi, kayanın altından bir şey çıktı. (Eğilir alır.) Aaa, bir kese bu!

EŞEK:
Para kesesi mi?..

KÖYLÜ:
Öyle gibi görünüyor.

EŞEK:
İçinde altın maltın olmasın sakın.

KÖYLÜ:
(Sallar) Sesine bakarsan içindekiler altın.


EŞEK:
Valla meraklandım. Aç şunu da bakalım.

KÖYLÜ:
Açmak doğru olur mu?

EŞEK:
Yanlış neresinde bunun? Dağ başında bir kayanın altında bir kese bulduk. İçinden ne çıkarsa şansına artık.

KÖYLÜ:
(Açar) Aaa! Gerçekten altın bunlar. Kesenin içi altınla dolu eşekçiğim!

EŞEK:
Birlikte bulduk, yarısı benim.

KÖYLÜ:
Altını ne yapacaksın be Karakaçan. Sen bir eşeksin.

EŞEK:
Eşeğiz diye paraya ihtiyacımız olmaz mı? Arpabank’a yatırırım, ömür boyunca geliriyle arpa alır yerim.

KÖYLÜ:
Çok adamdan akıllısın valla. Ama ben yine de bu kesenin sahibini bulmaktan yanayım.

KRAL:
Boşuna tartışıyorsunuz arkadaşlar.

KÖYLÜ:
Siz kimsiniz Bayım?

KRAL:
Kime benziyorum?


EŞEK:
Kellenize, kulağınıza bakılırsa önemli birine benziyorsunuz.

KÖYLÜ:
Höst! Eşek kafalı eşek! Krala benziyor bu iyi insan.

KRAL:
Aynen öyle. Ben bu ülkenin kralıyım. Bu da Vezirim.

EŞEK:
Eğer siz bu ülkenin kralıysanız, ben de Eşekler Kralıyım. Bu efendi de benim kizirim.

KRAL:
Olabilirsiniz, neden olmasın!

EŞEK:
Sizin de eteğiniz neden taşla dolmasın?

VEZİR:
Ağzını topla eşek! Canına mı susadın! Gerçekten Saygın Kralımız o!

KÖYLÜ:
Siz ona bakmayın Baylar. Ne de olsa Eşek… Eşeğin kusuruna bakılmaz.

KRAL:
Haklısın köylü Yurttaş…

KÖYLÜ:
Aman ne iyi oldu da rastladık size!

KRAL:
Neden?

KÖYLÜ:
Bu ülke sizin… Bu ülkenin dağında taşında ne bulunursa sizin sayılır. Biz de bir kese altın bulduk. Sanırım bunu size vermemiz gerekir.

KRAL:
Gerekmez.

KÖYLÜ:
Neden?..

KRAL:
Çünkü o keseyi oraya koyan zaten benim.

KÖYLÜ:
İyi ya işte kesenizi buldum, size geri veriyorum.

KRAL:
Onu oraya bana veresin diye koymadım ki?

KÖYLÜ:
Ya niçin koydunuz Sayın Kralım?

KRAL:
Sorumluluk sahibi, dürüst bir yurttaşın, kayaları yoldan temizlemesini umuyordum. Umudum boşa çıkmadı. Bunu siz yaptınız. Keseyi oraya ödül olarak koymuştum. Bu ödül de sizin oldu.

EŞEK:
Keseyi önce ben gördüm. Altınlara ortağız… Değil mi sahip? O zaman altınlar da ikimizin olur, değil mi sevgili Kralımız?

KRAL:
Adam gibi eşek bu eşek valla… Evet, Eşek Bey doğru söylüyor. Altınlar ikinizin.

KÖYLÜ:
Valla ne desem bilmem ki… Ben yoksul bir köylüyüm. Bu kadar parayı ne yaparım, bilmiyorum.


VEZİR:
Sana onu da biz öğretecek değiliz ya…

EŞEK:
Altınlarını sen de Arpabanka yatır sahip! Her ay yeteri kadar arpa alıp geçinir gidersin.

KÖYLÜ:
Arpayı ne yapayım canım!

EŞEK:
Yersin…

KÖYLÜ:
Eşek miyim ben?

KRAL:
Eşek değilsin ama gereğinden de fazla dürüstsün. Al keseyi, git şehire. Çoluk çocuğunun nelere ihtiyacı varsa al. Bu kadar parayla ömrünün sonuna kadar mutluluk içinde yaşarsın.

KÖYLÜ:
Çalışmadan yaşayamam ben Kralım.

VEZİR:
Bir yandan da çalış canım. Elini tutan mı var?

KRAL:
Görüyorsun Değil mi Vezir… Ülkemde sorumluluk sahibi güzel insanlar da varmış! (Köylüye) Bu dürüstlüğüne bayıldım Köylü. Ülkemin aç gözlü olmayan, dürüst vezirlere ihtiyacı var. Seni kendime Baş Vezir yapıyorum.

VEZİR:
Peki ben ne olacağım efendimiz?


EŞEK:
Sen de efendimin eşeği olursun. Ben kendimi emekliye ayırıyorum. Nasıl olsa bana ömür boyu yeterli arpa alacak kadar param var artık.

VEZİR:
Yok canım adamdan eşek olur mu?

EŞEK:
Kralımız benim için söyledi ya… Adam gibi eşeksin, dedi, duymadın mı? Eşekten adam oluyor da, adamdan eşek niçin olmasın?

KRAL:
Sen çok akıllı bir eşeksin güzel eşek. Seni de kendime danışman yapıyorum.

EŞEK:
Arpa da alacak mıyım?

KRAL:
Almaz olur musun? İyi bir Kral, kimseyi karşılıksız çalıştırmaz.

EŞEK:
İyi öyleyse... Fazla arpa göz çıkartmaz. Kabul…

KRAL:
Buyurun öyleyse saraya gidiyoruz.

EŞEK:
Siz önden buyurun Sayın Kralım.

KRAL:
Yok yok… Misafirsiniz, siz önden buyurun.

EŞEK:
Olmaz, siz buyurun.


KRAL:
Siz buyurun lütfen…

VEZİR:
(Eşeğe) Yeter be! Kralımız “buyurun” dedi ya… Onun her isteği emirdir!

EŞEK:
Tamam canım, tamam… Buyurduk… Bağıracak ne var şimdi? (Sahnenin önüne gelir, izleyicilere seslenir.) Kralın emri üzerine hep birlikte şarkılar söyleyerek Saraya gittik. Kralımız orada bize güzel odalar verdi. Ömrümüzde görmediğimiz rahatlığı gördük.

KÖYLÜ:
Ne güzel bir şeymiş meğer sorumluluk sahibi olmak. Sorumluluk sahibi olmanın ödülü de böyle büyük oluyor demek… Haydi çocuklar, şimdi sıra sizde. Siz de her zaman sorumluluk sahibi olun. Bir gün ödülünü alırsınız bunun.

BİTTİ
 

Beyazdut

İstanbul'da Olmak Vardı
Süper Üye
Katılım
14 Haz 2009
Mesajlar
16,272
Kurtla Kuzu Masalı - Fevzi Günenç

Kurtla Kuzu Masalı
Fevzi Günenç

OYUNDEKİ KİŞİLER:

AYLA
BARIŞ:

BARIŞ: Gözlerime bak. Gözbebeklerime… İçinde kendini görüyor musun?
Hayır.
BARIŞ: Yapma! Bırak gözlerimi, yüreğimi yarsan içinden sen çıkarsın.
Çok romantik laflar bunlar.
BARIŞ: Demek sözlerimi laf olarak algılıyorsun.
Değil mi?
BARIŞ: Değil elbette.
Sana olan hislerimi nasıl anlatsam, bilmiyorum…
(Alaycı) Ay, bana karşı hislerin mi var?
İnanmıyorsun… İnanma… Benim gibi bir aşıkın duygularını anlayacak yerde değilsin anlaşılan.
Demek bana aşıksın.
Anlaşılmıyor mu?
Anlaşılmıyor.
Daha ne yapabilirim ki? Bir tek fındık kağana girmediğim kaldı senin için.
Oysa seninle evlenmek, mutlu bir yuva kurmak istiyorum. Çocuklarımız olsun istiyorum. Bir kız, bir oğlan. Onları el bebek, gül bebek büyütelim istiyorum. İki çocuğum olsun senden ama sen yine benim çocuğum olarak kal hep. Bunu istiyorum…
Güzel sözler bunlar.
İçimden geliyor.
(Alayca) Belli…
Belli mi? Demek hislerimi anlatabiliyorum.
Anlatmaya çalışıyorsun ama ben yemiyorum.
Lütfen böyle acımasız olma.
Acımasız olan sensin, sizlersiniz!
Biz kim?
Erkekler… Tüm erkekler… Senden önce bana aşık olduğunu söyleyenler.
Ben farklıyım, bunu anlamadın mı?
Öbürlerinden farklı bir şey yaptığın yok ki: Sözlerinin hepsi palavra. Beni kafesleyebilmek için ezberlenmiş sözler. İçtenlikli değilsin. Evet, benimle evlenmek istiyorsun. Ama bunu niçin istiyorsun. Varsıl olduğu için. Param, malım mülküm için. Yalan mı?
Demek anlaşılıyor.
Maalesef…
Üzgünüm.
İçin?
Beceremedim.
Neyi?
Size oynamak istediğim oyunu.
Oyundu değil mi?
Aslında buna oyun denir mi bilmiyorum. Ben gerçekten evlenmek istiyorum. Ama bu iş hayatta bir kere yapılır. Yani ben öyle düşünüyorum. Madem bir kere olacak, o zaman oluyorsa iyisi olsun…
Yani evleniyorsam zengin bir kızla evleneyim, diyorsun. Öyle mi?
Öyle…
Peki onun duyguları, düşünceleri önemli değil mi sence?
Bunu hiç düşünmemiştim.
Evleneceğin kızı sevmen gerekmiyor muydu? Bir erkek sevmediği bir kızla nasıl evlenir.
Nikahta keramet vardır. Aşk arkadan gelir.
Ya gelmezse?
O da bahtına.
Doğrusu işi bu kadar hafife aldığına inanamıyorum. Evlilikle kumar oynanırı mı?
Denemekten ne çıkar ki?
Denemek… Denemekle birlikte ikimizin de neler yitireceğimizin farkında değil misin?
Neler yitirirmişiz ki?
İnsanlara olan inancımızı, güvencimizi yitiririz. Aşkın bir düş olduğunu sanmaya başlarız. Giderek maddeleşiriz. Taşlaşırız. Ruh diye bir şey kalmaz.
Ne yapayım ben ruhu. Bana varlık gerek. Hayatım boyunca yoklukla pençeleştim durdum. Yeter artık, burama geldi. İki çıplak bir hamama yaraşır. Zengin bir kızla evlenip hayatımı kurtarmak isterim.
Oluyorsa iyisi olsun ha? İyisi paraya dayalı bir evlilik mi?
Değil mi?
Değil tabii.
Haklısın. Ama olaya kendi hayat pencerenden baktığın için haklısın. Yaşamın boyunca hiç yokluk yoksulluk çekmemişsin. Gag deyince et, guk deyince süt önüne gelmiş. Dabi ki anlayamazsın yoksul bir erkeğin niçin böyle davranadığını.
Bu senin sorunun. Ben, beni ben olduğum için isteyen bir erkekle birleştirebilirim ancak yaşamımı.
İstediğin gibi bir erkek olmadığım için üzgünüm. Hoşça kal.
Nereye.
Gidiyorum.
Neden?
Denedim, olmadı. Başaramadım. Daha neden durayım ki burara. Hem senin için hem kendim için zaman kaybı…
Yeni bir zengin kızını araklamaya mı?
Yok, epeyce yaralandım. Bir süre dinlenmeliyim. Yaramı iyileştirinceye kadar yani.
Bana darılmadın değil mi?
Darılmadım dersem yalan olur. Ama ne önemi var ki bunun.
Senin de beni anlamanı isterdim. Benim de aşık olmaya, Biriyle evlenmeye, yuva kurmaya ihtiyacım var. Ben de çocuklarım olsun istiyorum. Tüm güzellikleri paylaşayım istiyorum erkeğimle. Ama iş, onun yani onların yani sizlerin benimle sırf zenginliğim için evlenmek istediğinizi düşündükçe çıldırıyorum.
Haklısınız. Bugüne kadar beklemişsiniz. Biraz daha bekleyin. Bakarsınız çıkar karşınıza istediğiniz gibi biri.
Daha ne kadar bekleyeceğim. Yaşım nerdeyse kırk oldu. Kırk mutsuz yıl yaşadım. Daha fazla direnemeyeceğim. Bütün umudum sendin. Senin öbürlerinden farklı olacağını hissetmiştim.
Ben de yanıltmışım demek seni.
Yanınılttın mı acaba?
Yanıltmadım mı?
Bilmiyorum. Ama hala umut ver gibi geliyor bana.
Nasıl umut var?
Sen de ötekiler gibi benimle varlığım için evlenmek istiyorsun. Ama en azından bunu saklamıyorsun.
Saklasam ne işe yanrayacak ki?
Bilmiyorum ama bu senin dürüst biri olduğunu gösteriyor.
(Kendiyle alay edercesine) Ha, bakın dürüstlüğüme toz kondurtmam.
Belki de seninle deneyebilirim.
Neyi?
Evlenmeyi. Konumuz evlilik değil mi? Bana evlenme teklif etmedin mi?
Ettim…
E, ben de kabul ediyorum.
Şaka bu.
İnanın şaka değil.
Benim bir kurt, senin de kuzu olduğunu görmüyor musun?
Görüyorum.
Kendini bana isteğinle yedirmek mi istiyorsun.
Belki de iyi bir kurutsundur sen. Belki de beni yemezsin.
Doğaya ters olur bu. Bütün kurtlar kuzuları yer.
Umutsuz) Haklısın… (Umutlu) Ama sen kurt değilsin ki! Ben de kuzu değilim. Sen erkeksin, ben da kadınım. Değil mi?

Bitti
 

Beyazdut

İstanbul'da Olmak Vardı
Süper Üye
Katılım
14 Haz 2009
Mesajlar
16,272
Ormanlar Kraliçesi Kim Olsun (Çocuk Oyunu) - Fevzi Günenç

Ormanlar Kraliçesi Kim Olsun (Çocuk Oyunu)
Fevzi Günenç

Oyunun Kişileri
ASLAN
KARA KARGA
DİŞLEK SİNCAP
BAYKUŞ
PAPAĞAN
AĞAÇKAKAN
DOKTOR TİLKİ
TAVUS KUŞU
KUĞU
BAYAN EŞEK
SARI TAVUK
AKÇA PİLİÇ
BENEKLİ TAVUK

GİRİŞ MÜZİĞİ
EFEKT: Orman hayvanlarının yakınlardan ve uzaklardan gelen sesleri
ASLAN: (Bağırır) Heeey, orada kimse yok mu!
DİŞLEK SİNCAP: (Kendi kendine; kıs kıs gülerek) Biri var ama… Hem var hem yok Sayın Ormanlar Kralı… Kıh kıh kıh!
ASLAN: (Bağırmayı sürdürür) Size söylüyorum!
DİŞLEK SİNCAP: (Kıs kıs gülmeyi, kendi kendine konuşmayı sürdürür) Söyle söyle…
ASLAN: (Bağırır) Bu ormanın reklamcısı kiiim!
DİŞLEK SİNCAP: (Kendi kendine konuşur, kıkır kıkır güler) Ben değilim valla…
KARA KARGA: (Telaşla, uçarcasına sahneye girer) Gag gag gag!.. Beni mi buyurdunuz efendimiz?
ASLAN: Hangi şeyin dibindeydin!
KARA KARGA: Şeyin dibindeydim efendim… Şeydeydim yani… Bağışlayın… Kulağım kirlenmiş de… İyi duyamıyorum diye…
ASLAN: Doktora gitseydin!
KARA KARGA: Ben de öyle yaptım efendim. Doktor Tilki’ye gittim. Kulağıma baktırıyordum… Gaaag!..
ASLAN: Kes şu gaglamayı da beni dinle.
KARA KARGA: Dinliyorum Arslan Kralım.
ASLAN: Ben ormanlar krallığından istifa ediyorum…
KARA KARGA: (Şaşkın) O nasıl şey efendim, olmaz!
ASLAN: Sana ne? Ediyorum işte! Krallıktan usandım…
KARA KARGA: Pe-peki… Ama yeni kral kim olacak?
ASLAN: Hiç kimse!
KARA KARGA: Ne yani? Ormanımız kralsız mı kalacak?
ASLAN: Kalmayacak.
ASLAN: Eee?
ASLAN: E’si meee?.. İnsanlara örnek olacağız.
KARA KARGA: Ne örneği?
ASLAN: Her işi erkeler kapıyor. Kadınlara da olanak tanımak gerek.
KARA KARGA: Nasıl yani?
ASLAN: Bundan sonra Ormanlar Kralı olmayacak. Onun yerine Ormanlar Kraliçesi olacak!
KARA KARGA: Anladıysam kara karga olayım.
ASLAN: Kara kargasın zaten!
KARGA: ( İç çeker) Öyle ya, kara kargayım…
ASLAN: Bütün orman halkına duyur! Hemen şimdi, burada toplansınlar. Seçim yapılacak!
KARA KARGA: Ne seçimi yapılacak efendim, gaaag?
ASLAN: Kraliçe seçimi! Haydi, hemen duyur! Kraliçe olmak isteyenler buraya gelsin!
KARA KARGA: Tamam efendimiz. Anladım efendimiz. Hemen duyuracağım efendimiz…
ASLAN: İyi bağır, herkes duysun…
KARGA: Baş üstüne Sevgili Kralım!

GEÇİŞ MÜZİĞİ
EFEKT: Uzaklaran gelen kuş sesleri giderek yakınlaşır.

KARGA: (Bağırarak duyurusunu yapar) Ey Orman halkı!.. Duyduk duymadık demeyin, gaaag!.. Kralımız Aslan, krallığı bırakmıştır. Gaaak!..
AĞAÇKAKAN: Ne!
BAYKUŞ: Ne!
PAPAĞAN: Ne!
AĞAÇKAKAN: Ne olmuş?
BAYKUŞ: Arslan krallığı bırakmış mı?
PAPAĞAN: Bırakmış…
AĞAÇKAKAN: Olmaz öyle şey. Yani olmamalı…
KARGA: (Bağırarak) Ormanımıza yeni bir kral seçilecektir. Gaaak!
BAYKUŞ: Ormana yeni bir kral seçilecekmiş.
PAPAĞAN: Yeni bir kral ha! Bak işte o zaman olur.
AĞAÇKAKAN: Desenize bana krallık yolu göründü.
BAYKUŞ: Sen kenara dur bakalım.
PAPAĞAN: Benden iyi kral olmaz.
BAYKUŞ: Asıl benden iyisi can sağlığı.
AĞAÇKAKAN: Neden senden iyisi can sağlığı oluyormuş?
PAPAĞAN: Şu küçücük halinle kral olacak değilsin herhalde!
AĞAÇKAKAN: Akıl şeyde değil baştadır.
BAYKUŞ: Benim başım seninkinden büyük.
PAPAĞAN: Asıl benimki büyük!
KARGA: Pardon pardon… Kral değil, Kraliçe seçilecektiiir!
BAYKUŞ: O da nesi?
PAPAĞAN: Olmaz öyle şey.
BAYAN EŞEK: Olur olur.
AĞAÇKAKAN: Neden oluyormuş Eşek Hanım?
TAVUS KUŞU: Neden olmuyormuş Bay Ağaçkakan?
KUĞU: Hep erkekler mi baş olacak?
KARA KARGA: Kralımız Aslan da öyle dedi.
PAPAĞAN: Ne dedi?
KARA KARGA: Bayanlara eşit hak verilmeliymiş.
BAYKUŞ: Eşit hak da nereden çıktı şimdi?
AĞAÇKAKAN: Eski köye yeni adet…
KARA KARGA: Onun için ormana bu kez Kral değil, Kraliçe seçilecek.
TAVUS KUŞU: Benden iyi Kraliçe olur mu? Kraliçe Tavuskuşu! Harika!..
KUĞU: Onu diyorsan ben de iyi kraliçe olurum. Bendeki boyun kimde var? Kuğudan başka kimse kraliçe olamaz!
BAYAN EŞEK: Peki biz ne güne duruyoruz hanımlar? Bu ormanın kraliçesi olsa olsa bayan eşek olur Aaaa! İiii… Bakın, ne kadar güzel sesim var!
TAVUS KUŞU: Aman aman sus!
KUĞU: Kraliçelik senin olsun, yeter ki sesini kes!
BAYAN EŞEK: Ha şöyle, yola gelin. Ben gidip biraz süsleneyim.
KUĞU: Biz de mi süslensek acaba?
TAVUS KUŞU: Benim süsüm bana yeter. Yine de bir banyo iyi gelir. Hoşçakalıııın. Görüşürüüüz…
KUĞU: Biraz fazla süsün ne zararı olur canım? Gidip ben de süsleneyim. Hoçakalıııın… Görüşürüüüüz…

GEÇİŞ MÜZİĞİ
EFEKT: Tahta kapının vuruluşu.
DOKTOR TİLKİ: Kimdir o?..
BAYAN EŞEK: Benim doktor Tilki Bey!.. Ben, Bayan Eşek.
DOKTOR TİLKİ: Ne istiyorsun?.. Git başımdan! İşim var…
BAYAN EŞEK: Müşteri olarak geldim ama Doktor.
DOKTOR TİLKİ: Ha, o zaman başka. (Kapıyı açar) Demek müşteri olarak geldin. Neyin var?
BAYAN EŞEK: Bir tavuğum var…
DOKTOR TİLKİ: Harika!
DOKTOR TİLKİ: Karşılığında ne yapmamı istiyorsun?
BAYAN EŞEK: Beni güzelleştirmeni istiyorum.
DOKTOR TİLKİ: Bir eşeği güzelleştirmek… Zor iş!
BAYAN EŞEK: Bugün Ormanlar Kraliçesi seçilecek. O kraliçe ben olmalıyım.
DOKTOR TİLKİ: Hımmm… Tamam… Belki olabilir… Ama bu iş için bir tavuk yetmez.
BAYAN EŞEK: Kaç tavuk yeter?
DOKTOR TİLKİ: İki tavuk getirmelisin.
BAYAN EŞEK: Tamam.
DOKTOR TİLKİ: Yok, iki de olmaz, üç olmalı,
BAYAN EŞEK: Üç olsun. Haydi beni güzelleştir!
DOKTOR TİLKİ: Önce tavukları görelim.
BAYAN EŞEK: Tavukların sırası mı şimdi Tilki? Hele bir Kraliçe seçileyim. İstediğin tavuk olsun.
DOKTOR TİLKİ: Tavuklar peşin Eşek Hanım…
BAYAN EŞEK: Yahu sana bütün kümes feda olsun. Sen beni güzelleştir.
DOKTOR TİLKİ: O beş dakikalık iş, Sen tavukları getir.
BAYAN EŞEK: Tamam tamam! Hemen getiriyorum. Dört nala gider alır gelirim şuradaki köyden.

GEÇİŞ MÜZİĞİ
EFEKT: Yakında aslan kükremesi, uzakta kuş sesleri.
TAVUS KUŞU: (Kendi kendine) Aman tanrım! Ne biçim kükrüyor… Tüylerim diken diken oldu. Acaba vaz mı geçsem?
ASLAN: Kimdir oradaki! Daha o kadar yaşlanmadım. Seni görüyorum Bayan Tavus Kuşu. Gelsene buraya.
TAVUS KUŞU: Geleceğim ama korkuyorum efendimiz.
ASLAN: Korkma canım. Korkacak ne var? Söyle bakalım ne arıyorsun buralarda?
TAVUS KUŞU: Kraliçelik için gelmiştim Aslan Kralımız. Acaba size mi başvuracaktım?
ASLAN: Evet Bayan Tavuskuşu. Bir sınav yapacağız. Heyecanlanmanıza gerek yok. Formalite… Geç şuraya.
KUĞU: Ben de kraliçe olmak için gelmiştim Sayın Kralımız…
ASLAN: Sen de geç onun yanına geç Kuğu Hanım. (Kargaya) Kaydını yap bunların Kâtip Karga!
KARA KARGA: Tamam patron! (Tavus’a) Adınız?
TAVUS: Tavus.
KARA KARGA: Soyadınız?
TAVUS: Kuş.
KARA KARGA: İkisini bir arada söyleseniz olmaz mı?
TAVUS: Tamam canım ne sinirleniyorsun. Tavuş kuş, yani kuşu!
KARA KARGA: Anlaşıldı. Sizin kaydınız tamam. Sıradaki!
KUĞU: Sıra benim.
KARA KARGA: Sizin?
KUĞU: Ne bizim?
KARA KARGA: Adınız?
KUĞU: Kuğu..
KARA KARGA: Soyadınız?
KUĞU: Soyadım yok benim.
KARA KARGA: Soyadsız olmaz.
KUĞU: Neden olmayacakmış canım! Kaç kişinin soyadı var ki bu ormanda?
KARA KARGA: Patron, bu Kuğunun soyadı yok.
ASLAN: İdare ediver.
KARA KARGA: Edemem…
ASLAN: Sana ne oluyor be! Ben emrediyorum!
KARA KARGA: İyi ama patron soy adsız kayıt olur mu?
ASLAN: Olur!
KARA KARGA: Uzun boyun diyelim bari.
ASLAN: Tamam, deyiver gitsin!
KUĞU: Ah, evet evet Uzunboyun deyin lütfen! Bir kraliçeye nasıl da yakışır böyle bir soyad!
KARA KARGA: Tamam, yazıyorum: Adı Kuğu, Soyadı Uzunboyun…
KUĞU: Kuğu Kraliçe Uzunboyun!.. Harika harika!
KARA KARGA: Sizin kaydınız da tamam. Sıradaki!

GEÇİŞ MÜZİĞİ
EFEKT: Uzaktan başlayıp giderek yaklaşan eşek anırması ve tavuk gıdaklamaları…
EŞEK: (Yakında) Aiii. Aiii… Yettim Doktor Tilki… İşte tavuklarla geldim. Sırtımdan sakın düşmeyin ha kızlar.
SARI TAVUK: Tamam tamam…
AKÇA PİLİÇ: Düşmeyiz…
BENEKLİ TAVUK: Kraliçeler düşmez.
BAYAN EŞEK: İşte geldik… Duuuur! Durduuuum!.. Bakın, Doktor Tilki de burada Kraliçeler.
DOKTOR TİLKİ: Kraliçe mi?Ne kraliçesi be?
SARI TAVUK: Burada kraliçe seçimi varmış ya? Kendi kendime dedim ki, Sarı tavuktan iyi kraliçe mi olur…
AKÇA PİLİÇ: Bizi kraliçe yapmak için getirdi Eşek Hanım. Kardeşlerim de şanslı ama elbette ki içlerinde en şanslısı benim. Yani Akça piliç.
BENEKLİ TAVUK: Kraliçe olacağız biz! Yani ben Benekli Tavuk Kraliçe olacağım. Öbür ikisi de nedimem olurlar artık.
DOKTOR TİLKİ: (Kulağına fısıldar) Kurnazlıkta beni geçtin Eşek kardeş.
BAYAN EŞEK: (Cilvelenir) Öyle mi yaptım…
DOKTOR TİLKİ: (Tavuklara, ağzının suyunu akıtarak) Aaah!..Şuraya geçin bayanlar, şuraya… Oooohhh!.. Sizinle daha sonra ilgileneceğim… (Eşeğe) Gel bakalım Bayan Eşek, seni güzelce süsleyelim… Kraliçeler kadar güzelleştireceğim seni.
SARI TAVUK: (Fısıldayarak) Kraliçeyi bu mu seçecek?
AKÇA PİLİÇ: Sanmam..
BENEKLİ TAVUK: Bu Hain Tilki be
SARI TAVUK: Bizim can düşmanımız.
AKÇA PİLİÇ: Eşek hanım bizi tuzağa düşürdü galiba.
SARI TAVUK: Evet, öyle oldu.
BENEKLİ TAVUK: Kendisi süslenecek Kraliçe olacak…
SARI TAVUK: Tilki de bizim canımıza okuyacak!
AKÇA PİLİÇ: Bir an önce buradan kaçmamız gerek.
BENİKLİ TAVUK: Hemen seçimin yapıldığı yere gitmeliyiz.
SARI TAVUK: Evet, öyle yapalım.
AKÇA PİLİÇ: Hazır şunlar işe dalmışken tüyelim.
BENEKLİ TAVUK: Tüyelim
SARI TAVUK: Sessiz olun.
(Kapıyı açıp sessizce çıkarlar)

GEÇİŞ MÜZİĞİ

EFEKT: Yakında Serçe cıvıltıları…

KARA KARGA: Hey, durun bakalım tavuk hanımlar, nereye!
AKÇA PİLİÇ: Seçime gidiyoruz Kargacığım.
BENEKLİ TAVUK: Kraliçe olacağız biz. Gıt gıdak…
KARA KARGA: Olmaz, giremezsiniz!
SARI TAVUK: Neden giremezmişiz?Gireriz… Bırak bırakın bizi!
AKÇA PİLİÇ: Aslan kralımızın yanına gideceğim ben! Gıt gıt…
BENEKLİ TAVUK: Ben de ona gideceğim! Gıt gıt gıdak!
ASLAN: (Öteden seslenir) Kim tutuyor sizi kızlar? Gelin gelin.
BENEKLİ TAVUK: (Seslenir) Bakın burada kara bi şey var Aslan Kralım!. Kömür gibi bi şey… O tutuyor bizi.
ASLAN: Bırak onları, gelsinler Karga!
KARA KARGA: Ama Sayın Kralım, bunlar…
ASLAN: Bırak gelsinler!
KARA KARGA: Bırakmasam da geldiler zaten.
AKÇA PİLİÇ: (Krala) Duyduk ki Ormana kraliçe seçilecekmiş efendim.
KARATAVUK: Evet Sayın Kralım.
SARI TAVUK: Biz kraliçe olmak için geldik.
ASLAN: Üçünüz birden olamazsınız ki kızlar.
AKÇA PİLİÇ: Üçümüz olmayalım, ben olsam yeter.
KARATAVUK: Hayır, ben olsam daha iyi!
SARI TAVUK: Neden ben olmuyorum?
ASLAN: Aslına bakarsanız üçünüz de olamazsınız bayanlar.
AKÇA PİLİÇ: Neden ama?..
SARI TAVUK: Güzellik dersen bende!
KARATAVUK: Alımlılık bende!
SARI TAVUK: Benden güzeli yok çevrede.
ASLAN: Güzel olabilirsiniz kızlar. Ama siz orman hayvanı değilsiniz ki.
AKÇA PİLİÇ: Eee?
ASLAN: Kümes hayvanlarısınız siz.
BENEKLİ TAVUK: Eee?.
ASLAN: Ormana Kraliçe olamazsınız…
SARI TAVUK: Yaaa!
AKÇA PİLİÇ: Yazık…
BENEKLİ TAVUK: Çok yazık!..
KARA KARGA: Bunların işi yattı! Sıradaki gelsiiin! Gaaak!

GEÇİŞ MÜZİĞİ
EFEKT: Kuş sesleri.

BAYAN EŞEK: (Uzaktan duyulmaya başlayan sesi giderek yakınlaşır) Dan dan dan çekilin yoldan…
KARA KARGA: Ne oluyor!
BAYAN EŞEK: Ormanlar Kraliçesi Bayan Eşek geliyor!
KARA KARGA: Ama daha seçim yapılmadı Ki!
BAYAN EŞEK: Yapılsın yapılmasın. Benim seçileceğim kesin! Bendeki şu güzelliğe bakın!
ASLAN: (Islık çalar) Fiyuuu.. Şuna bakın! Gerçekten amma alımlı ha!
BAYKUŞ: Hemde çalımlı.
AĞAÇKAKAN: Ayrıca kocaman da
PAPAĞAN: Bence kesin kraliçe bu Bayan Eşek olacak.
BAYKUŞ: Ben eşeğin bu kadar güzel olduğunu bilmiyordum.
BAYAN EŞEK: Ben eşeklerin en güzeliyim ayol!
ASLAN: Tamam tamam! Şimdi söyleyin bakalım arkadaşlar. Kraliçe kim olsun? Bayan Kuğu olsun mu?
HEPSİ: Hayırrr…
ASLAN: Bayan Tavuş Kuşu?..
HEPSİ: Eveeet!.. Hayııır!..
ASLAN: Yarısı evet diyor yarısı hayır. O zamanBayan Eşek mi Kraliçe olsun?..
HEPSİ: Eee… Eeee… Veee… Veee…
BAYAN EŞEK: Haydi çabuk olun! Bir de “t” deyiverin, “evet” olsun!

EFKET: Giderek yaklaşan gök gürültüsü sesi.

BAYAN EŞEK: Ne oluyor?
KARA KARGA: Gök gürüyor! Yağmur geliyor!

EFEKT: Yağmurun sesi.

BAYAN EŞEK: (Ağlamaklı) Ne “geliyor”u geldi bile! Hem de nasıl geldi!
Derimi yüzüyor sanki! Saklanacak bir yer de yok buralarda…

EFEKT: Şakır şakır yağan yağmurun sesleri.

TİLKİ: Yağmurun da tam sırasıydı… Ne olacak şimdi?

BAYAN EŞEK: Onu sana sormalı. (Acıklı) Sanki gök delindi Tilkiciğim!..

TİLKİ: (Kendi kendine) Tilkiciğim, sana en iyi öğüdü yine sen verirsin. Haydi aklını başına topla da uzaklaş buradan.
BAYAN EŞEK: Şu yağmur da seçimden sonra yağsaydı olmazdı sanki.
BAYKUŞ: Aaa!.. Eşeğin sırtından boyalar dökülüyor!
PAPAĞAN: Ne!.. onun derisindeki rengârenk boyalar sahici değil miymiş?
AĞAÇKAKAN: Değilmiş ya, baksana, Boyaların altından, çirkin kara tüyleri çıktı yine.
BAYAN EŞEK: (Kendi kendine, acıklı) Hileci tilki. Kötü malzeme kullanmış. Bütün boyalarım döküldü. (Öfkeli) Eğer ben de Bayan Eşeksem bunu kesene koymam senin!
KARA KARGA: Seçimi erteleyelim mi Sayın Kralım?
ASLAN: Hayır Kargacığım…Kraliçeyi seçip öyle dağılıyoruz.
BAYAN EŞEK: (Kendi kendine) Nedir bu başıma gelenler! Ne yaptım ben!Tilkiye güvenirsen böyle olur işte.
TİLKİ: (Kendi kendine) Daha burada mısın Tilki? Başın derde girmeden tüysene buradan! Hoşçakalın orman halkııı…
ASLAN: Eveeet, nerede kalmıştık? Sanırım hepiniz de bayan eşeğe evet diyordunuz.
KARA KARGA: Evet diyorduk ama…
ASLAN: Peki nerede o güzel bayan eşek?
BAYAN EŞEK: Buradayım ya…
KARA KARGA: Hadi oradan, bizim eşeğimiz senin gibi çirkin değildi.
BAYAN EŞEK: Bendim o! İnanın bendim!
KUĞU: Aklı olmayan inansın.
BAYAN EŞEK: Birazcık makyaj yapmıştım. Hepsi bu!
ASLAN: Makyaj mı?..
BAYAN EŞEK: Her kadın biraz makyaj yapar. Değil mi Aslan Kralım…
ASLAN: Biz makyajsız Kraliçe arıyoruz. O asla sen olamazsın!
KUĞU: Ben olabilir miyim acaba?
ASLAN: Senin için hayır dendi Kuğu Hanım. Ama Bayan Tavuskuşu olabilir.
TAVUS KUŞU: Yok canım… Ben kim, Kraliçelik kim!
ASLAN: Öyle söylemeyin. Ormanda sizden daha güzeli yok.
TAVUS KUŞU: Öyle mi diyorsunuz?... Belki de öyledir. Ama ben Kraliçe olsam bile Ormanı yönetemem ki…
ASLAN: Niçin?
TAVUS KUŞU: Hem ormanda sabah akşam koştur, iş yap. Hem eve gel evde iş yap. Hem çocuklara bak, derslerine yardım et. Yemeklerini pişir, bulaşıklarını yıka. Çamaşırlarını yıka, ütüle. Sonra da Ormanda Kraliçelik yap. Yo, hayır, bunların hepsini götüremem ben.
ASLAN: Kadın haklı… Bütün kadınlar haklı…
KARA KARGA: Peki, ne olacak şimdi?
ASLAN (İç çeker) Olacağı şu: Yük gene benim sırtımda kaldı. Arkadaşlar, krallığı bırakmıyorum.
HEPSİ: Yaşasın!...
ASLAN: Ama Tavuskuşu hanımı da ormanımızın kraliçesi ilan ediyorum. O artık benim yardımcımdır. Tabii ki yardım edebildiği kadar. Yeter ki kadınların yönetimde da parmağı olsun.
HEPSİ: (Alkışlar) Yaşasın Ormanlar Kralı Aslan! Yaşasın Kraliçemiz Tavuskuşu!
ASLAN (Alkışlayarak sahnenin önüne gelir) Yaşasın Ormanımız! Yaşasın Ormanı seven, koruyan çocuklar! Yaşasın oyunumuzu dinleyenler! Yaşasın bütün çocuklar!
HEPSİ ASLANI ALKIŞLAYARAK ONUN SÖZLERİNİ YİNELER:
Yaşasın Ormanımız! Yaşasın Ormanı seven, koruyan çocuklar! Yaşasın oyunumuzu dinleyenler! Yaşasın bütün çocuklar!

BİTİŞ MÜZİĞİ
 

Beyazdut

İstanbul'da Olmak Vardı
Süper Üye
Katılım
14 Haz 2009
Mesajlar
16,272
Gülüş Düşler Ülkesinde (Çocuk Oyunu) - Fevzi Günenç

Gülüş Düşler Ülkesinde (Çocuk Oyunu)
Fevzi Günenç

Bir Perdelik Çocuk Oyunu

OYUNDAKİ KİŞİLER:

GÜLÜŞ: ……………………………….
KARABAŞ: ……………………………
BABA: …………………………………
ANNE: …………………………………
SERÇE: ………………………………..
HAVUÇ: ………………………………..
TAVŞAN: ………………………………

GÜLÜŞ: Her Pazar babam
Ormana götürüyor bizi.
KARABAŞ: Niçin?
GÜLÜŞ: Piknik içiiin…
KARABAŞ: Seviyor musun orayı?
GÜLÜŞ: Sevmez miyim!
Çok güzel bir yer.
Ortada dere akar şırıl şırıl.
Suları pırıl pırıl…
KARABAŞ: Serçeler de var mı serçeler?..
GÜLÜŞ: Olmaz olur mu?
KARABAŞ: Haydi yine gidelim oraya…
GÜLÜŞ: Canımızın her istediğinde gidemeyiz.
Ama hayal edebiliriz.
KARABAŞ: Haydi, hayal edelim öyleyse!
GÜLÜŞ: Edelim.
BABA: (Mangal yellemektedir) Ben Gülüş’ün babasıyım.
ANNE: (Sofrayı kuruyor) Ben de annesiyim Gülüş’ün.
KARABAŞ: Ben Gülüş’ün sevgili köpeği Karabaş’ım…

GÜLÜŞ: Ben de Gülüş’ün kendisiyim.Hayal kurduk
Soluğu yine orada aldık
Yedik içtik neşeyle
Sonra her birimiz bir işe daldık.

HEP BİRLİKTE YEMEK YER AYRAN İÇERLER
GÜLÜŞ: Oooo ne güzel yapmışsın babacığım kebapları
ANNE: Eline sağlık…
BABA: Ayranın da tadına doyum olmuyor canım.
ANNE: Yardım etsene Gülüş, sofrayı toplayalım
Doğayı kirli bırakmayalım.
GÜLÜŞ: Haklısın anne, pırıl pırıl olsun her yanımız
Doğa bizim canımız.
(Sofrayı çabucak toplarlar)
ANNE: Çok yedim,Ben biraz yürümek istiyorum.
Kilomu korumalıyım.
BABA: Ne demiş atalarımız?
Karnın doyunca ya kırk adım at, ya sırt üstü yat.
Ben yatmayı seçiyorum.
Biraz uyuyacağım.
GÜLÜŞ: (Elindeki kitapla sahnenin önüne gelir. İzleyenlere seslenir.)
Herkes dediğini yaptı.
Ben de bir ağaca yaslandım
Elime kitabımı alıp okumaya başladım.
KARABAŞ:Hey, ne yapıyorsun orada öyle Gülüş?
GÜLÜŞ: Tokluktan olsa gerek
Okurken uykum geldi.
KARABAŞ: Ben de oyun oynayayım bari…
Şu serçeler de olmasa
Sıkıntıdan patlayacağım.
(Seslenir) Hişt küçük serçe!
Gel birlikte oynayalım…
SERÇE (Pıt pıt pıt kaçar.) Yok ya…
Annen güzel mi?
KARABAŞ: Kaçma benden canım…
Nereye gidiyorsun?
Sana bir zararım dokunmaz
Sadece oyun oynamak istiyorum.
SERÇE: Pışşııık…
KARABAŞ: Kaçma dedim sana!
Bak yakalarsam fena olur!
SERÇE: (Güler) Kıh kıh kıh… Görsek şunu… Nasıl fena oluyormuş?
HAVUÇ: (Koşarak sahneye girer) Ah, oy, aman!.. Öldüm, bittim!..
KARABAŞ: Kimden kaçıyorsun Havuç kardeş?
HAVUÇ: Görmüyor musun peşimden geleni?
KARABAŞ: Ha, evet… Sevimli bir tavşan…
HAVUÇ: Sevimli mi!
Hiç de değil.
Eğil de bak şunun dişlerine,
Ne kadar keskin! Eğil eğil!
KARABAŞ: Dişleri keskinse ne olacak canım?
HAVUÇ: Bir canavar o!
Beni yemek istiyor!
SERÇE: Denize düşen yılana sarılırmış.
Doğru valla.
Bu Karabaş canavar değil mi sanki?
KARABAŞ: Duydum söyledikleri serçe!
Canavar değilim elbette
Gözüm ne otta ne ette…
SERÇE: Sen onu benim külahıma anlat
Eline geçsem beni tutarsın
Tırnak kadardır, demeden.
Yutarsın.
KARABAŞ: Kemikledir benim işim
Boşuna bu telaşın.
SERÇE: Nasıl kemikmiş bakalım bu?
Yoksa benim gibi serçelerin
Çıtır çıtır taze kemikleri mi?
İster misin üstünden de buzlu su?
KARABAŞ: Bir serçe benim dişimin kovuğuna etmez
Seninkisi serçe kuruntusu.
SERÇE: Hadi oradan, Karabaş bozuntusu
Yeter miyim yetmeze miyim biliyorum
eline geçsem sana lokma olurum
KARABAŞ: Kafamı bozma bak fena yaparım ha!
SERÇE: Neyse ki kanatlarım var
Pırrr dedim yerinde kalakalırsın
Havanı alırsın.
KARABAŞ: Benim de kanatlarım olsaydı
Görürdün gününü.
SERÇE: Yok ama yook yok.
Kanatların yoook (Güler) Cik cik cik… Kıh kıh kıh…
HAVUÇ: (Havuç kaçar, tavşan kovalar.) İşte geldi…
İmdaaat, can kurtaran yok mu?
TAVŞAN: Kaçma havuç kardeş
Nasıl olsa yakalarım seni.
Boşuna yorma beni.
KARABAŞ: Bu şenlik hoşuma gitti.
Ben de düşeyim şunların peşine…
HAVUÇ: Köpek kardeş, n’olur kurtar beni bu canavardan
KARABAŞ: Biraz oynayalım da yardım ederim sana
HAVUÇ: Oyun derdinde miyim, şu halime baksana…
TAVŞAN: Amma nazlandın be havuç.
Seni yiyiversem canın mı çıkar?
HAVUÇ: Elbette canım çıkar.
Beni yersen bir daha var olamam ki.
TAVŞAN: Seni yiyemezsem de ben var olamam…
Gel bana teslim ol.
HAVUÇ: Olmam…
TAVŞAN: Düşün bir
Ne mutlu sana, ne şeref ne şan
Seni yiyecek olan soylu bir tavşan.
HAVUÇ: Bırak peşimi, bırak sululuğu
Yere batsın tavşanın soyluluğu…
KARABAŞ: Yaaa, ne kadar hızlı koşuyorsunuz.
Ben bile yetişemiyorum peşinizden.
TAVŞAN: Dur diyorum sana Havuç, dur!
KARABAŞ: Asıl sen dur hele
Tavşan kardeş yolun nereye?
TAVŞAN: Su içmeye dereye…
GÜLÜŞ: Karabaş,
Bırak tavşancığı!
KARABAŞ: Tavşan da bıraksın ama Havucun peşini…
SERÇE: Sen benim peşimi bırak asıl.
ANNE: Gülüüüş! Neredesiiin? ..
BABA: (Telâşla uyanır) Ne oldu? Neler oluyor?
Neden bağırıyor herkes?
GÜLÜŞ: Karabaş baba!
Yok, Havuç! Yani serçe…
BABA: Ne olmuş Karabaş’a
Ne olmuş havuca, serçeye?
GÜLÜŞ: Onu yiyecek.
ANNE: Kim yiyecek?Kimi yiyecek?..
BABA: Karabaş havuç mu yiyor?
GÜLÜŞ: Hayır o serçeyi istiyor?
KARABAŞ: Bi şey yiyip içtiğimiz yok valla.
Ama yakında olacak işalla…
GÜLÜŞ: Bıraksam yiyeceksin ama!
KARABAŞ: Asıl Tavşana bakın siz
Beni bırakın da.
BABA: Ne olmuş tavşana?
GÜLÜŞ: Havucu yemek istiyor ya…
ANNE: (Girer) Ne olurmuş tavşan havucu yerse…
GÜLÜŞ: Öyle deme anne.
Ona da yazık ya…
BABA: Hani havuç nerede!
ANNE: Tavşan nerede!
KARABAŞ: Serçe nerede?
GÜLÜŞ: Demin buradaydılar.
Buradaydı değil mi Karabaş?
KARABAŞ: Valla ben bir şey görmedim.
GÜLÜŞ: Karabaş!
Aşk olsun sana!
BABA: Anlaşıldı
Sen rüya görmüşsün Gülüş.
GÜLÜŞ: Hayır, rüya değildi!
Karabaş, sen serçeyi kovalamıyor muydun?
KARABAŞ: Kim?Ben mi?Serçe mi?
Ne serçesi? Ne kovalaması?.. Serçe nerede?
Göster de kovlayayım onu...
HEPSİ KAHKAHALARLA GÜLER.
KARABAŞ: (İzleyicilere döner) Yemek İçin değil inanın…
Oyun için, oyun… Şaka yani! (İzleyenleri selamlar.)
SERÇE: Oyun içinmiş… (Karabaş’a bakarak ‘Seni seni’ dercesine başını sallar! İzleyenleri selâmlar.)
HAVUÇ: Tavşanın beni kovalaması?..
O da mı şakaydı?
TAVŞAN: Şakaydı tabi…

HAVUÇ: Akrabam olan havuçların hepsini şakacıktan mı yedin?
TAVŞAN: Şakacıktan… (İzleyenlere göz kırpar.)
GÜLÜŞ: Hepsi düşmüş… Ama ne güzel bir düştü, değil mi?
BABA: Ben biraz daha uyumak istiyorum…
ANNE: Amaaan… Uyu uyu ne olacak. Uyuduğun da yeter.
Gel birlikte yürüyelim.
BABA: Yürüyelim mi?
ANNE: Yürüyelim tabii…
BABA: Eh, yürüyelim bari.
Aklı olan koca
Karısının sözünden çıkmaz.
(İzleyenleri selamlar.)
GÜLÜŞ: Babam hep böyle yapar.
O yüzden de bizim evde hiç kavga çıkmaz.
(İzleyenleri selamlar.)

BİTTİ
 

Beyazdut

İstanbul'da Olmak Vardı
Süper Üye
Katılım
14 Haz 2009
Mesajlar
16,272
Küçük Kaplumbağanın Evi (Çocuk Oyunu) - F. Günenç

Küçük Kaplumbağanın Evi (Çocuk Oyunu)
Fevzi Günenç

OYUNUN KİŞİLERİ:
KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
BİRİNCİ İZLEYİCİ
İKİNCİ İZLEYİCİ
TAVŞANCIK:
HAVHAV BEY:
KARGACIK:
MIYAV HANIM

DEKOR: Panoda orman.
Yer: Ormada küçük bir alan. Alanın sağında solunda ağaççıklar…
Arka planda hayvan yavruları toplanmış, sözüm ona tartışıyorlar. Her kafadan bir ses çıkıyor. ­

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
(Sahnenin önüne gelir, izleyenlerle konuşur.) Merhaba arkadaşlar. Ben Küçük Kaplumbağa… Tanıdınız mı? Tanıdınııız… Beni kim tanımaz… (Seyircilerden birine sorar) Sen?.. Sen tanımıyor musun beni?

BİRİNCİ İZLEYİCİ:
Tanıyorum…

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Peki kimim ben?

BİRİNCİ İZLEYİCİ:
Kaplumbağa…

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Küçük mü, büyük mü?

BİRİNCİ İZLEYİCİ:
Küçük…

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Tamam, bildi! Teşekkür ederim. Epeyce ünlü olduğumu biliyordum. Ya sen? Onun yanındaki… (Hepsine seslenir) Hep birden konuşmayın. Ne dediğinizi anlayamıyorum. (Parmağıyla birini gösterir) Sen sen?...

İKİNCİ İZLEYİCİ
Tanıyorum…

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
(Parmağıyla herkesi gösterir)
Siz? Siz? Siz?...

HEPSİ:
Tanıyorum Tanıyorum!..

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Yaşasın! Demek ki herkes tanıyor beni! Bu iyi… Bilirsiniz biz kaplumbağalar evimizi sırtımızda taşırız. Annem, babam bundan hiç şikâyetçi değil. Kardeşlerim de sızlanmıyor. Onlara şaşıyorum. Neden bizim evlerimiz hep söyle sırtımızda? Zorunlu muyuz onu gittiğimiz her yere götürmeye?

TAVŞAN:
Hey çocuklar, burası iyi. Pikniği burada yapalım mı?

KÜÇÜK HAYVANLARIN HEPSİ:
Yapılım yapalım…

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Herkes piknik derdinde. Göğün rengini düşünen yok. Neden pembe değil gök? Pempe olsaydı daha güzel olmaz mıydı?

TAVŞAN:
Hey, Küçük Kaplumbağa, sen ne diyorsun? Burası iyi mi?

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Akılları fikirleri gezmede tozmada… Yemede içmede, oyunda… Başka şey düşünmüyorlar. Sormuyorlar kendi kendilerine: “Denizler neden mavi? Gökyüzü yeşil olsaydı daha güzel olmaz mıydı? Denizler süt gibi beyaz olsaydı?..

HAVHAV BEY:
Haydi çocuklar, herkes evinden getirdiği yiyecekleri koysun ortaya.

MIYAV HANIM
Yok ya… Kemiğimi ortaya koyayım da onu hemen kap kaç, değil mi?

HAVHAV BEY:
Ne yapacağım senin minicik kemiğini be! Bak, bende kol kadar kocamanı var onun.

MIYAV HANIM
Madem öyle, neden “getirdiğinizi ortaya koyun,” diyorsun?

TAVŞANCIK:
Sen de kavga için bahane arıyorsun ha Mıyav Hanım. Bilmiyormuş gibi konuşma. Piknikte adettir. Herkes getirdiğini ortaya koyar. Sonra da yiyecekler kardeşçe paylaşılır. Mesela ben, bol bol havuç getirdim. Havuçlarımdan isteyen dilediği kadarını yiyebilir.

HAVHAV BEY:
Hıh, havucu ne yapayım ben?

KARGACIK:
Ben aç bile kalsam tatmam havucu.

MIYAV HANIM
Ben de öyle.

TAVŞAN: (Kendi kendine)
Bu iyi işte. Hepsi bana kalacak.

KANARYA:
Ben bencil değilim. Bakın, bir dolu kuş yemi getirdim. Herkes yiyebilir.

TAVŞANCIK:
Kuş aklı işte. Kuştan başka kim yer kuş yemini?

KARGACIK:
Ben yerim.

KANARYA:
Aman aman sen yeme. Dibine darı ekersin yoksa.

MIYAV HANIM
Nerede kalmıştık? Evet, kemik diyorduk. Kıymık mıymık, her neyse. Ben kemiğimi koklatmam kimseye.

HAVHAV BEY:
Ama aman iyi sakla. Başında paralansın kıymığın.

MIYAV HANIM
Asıl seninki başında paralansın!

KARGACIK:
Burada da kavgaya başlamayın lütfen. Bıktım sizin kavgalarınızdan.

HAVHAV BEY:
Tamam tamam… Ben sustum.

MIYAV HANIM
Ben de…

KANARYA:
Ben de…

KARGACIK:
Araya gimesen olmaz! Senin konuştuğun yok ki zaten…

KANARYA:
Doğru be… O zaman konuşayım. Size bir şarkı söylememi ister misiniz?

KARGACIK:
İstemeyiz. Şarkı gerekirse ben söylerim.

KANARYA:
Sana sormuyorum. (Öbürlerine) Yemek müziği olurdu… Ha, ne dersiniz arkadaşlar? Kanarya ötüşü eşliğinde yemek yemek! Kim istemez böyle güzel bir şeyi!

HAVHAV BEY:
Bence fena olmaz.

TAVŞANCIK:
Bence de…

KARGACIK:
Kanarya şarkı söylerse ben de söylerim.
ı
HAVHAV BEY:
O zaman lütfen sen de söyleme Sevgili Kanaryacık… (Acıklı) Karga şarkı söylerse, kaçar giderim buradan. Biz bu kafayı sokakta bulmadık.

KARGACIK:
İyi canım iyi, söylemiyorum. Siz müzikten ne anlarsınız…

HERKES GETİRDİĞİ YİYECEĞİ ORTAYA KOYAR. KEDİ KIYMIĞINI, KÖPEK KEMİĞİNİ, TAVŞAN HAVUCUNU ÖNÜNE ÇEKER.

KARGACIK:
(Getirdiği fındıkları ortaya koyar.) Benden başka yiyeceğini ortaya koyan yok. Ben de kendi getirdiğimi yiyeyim bari… (Fındıkları geri çeker. Kaplumbağacığa seslenir) Hey, Küçük Kaplumbağa! Sen yiyecek bir şey getirmedin mi?

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
(Öteden) Getirmez olur muyum? Salkım salkım üzüm getirdim. (Öbürlerinin yanına gelir.) Bakın, işte…

KARGACIK:
(Homurdanır) Bu nasıl piknik! Herkes sadece kendi sevdiği yiyeceği getirmiş.

KANARYA:
Doğru, benim bildiğim pikniğe giderken, anneler kaynamış yumurta falan hazırlar.

TAVŞANCIK:
Kek yapanlar da olur canım.

HAVHAV BEY:
Doğru…

MIYAV HANIM
Tost tost!

KARGACIK:
Bizim tost makinemiz yok. Ama babam diyor ki, eğer piyangodan para çıkarsa…

KANARYA:
Piyangoya kaldıysanız artık siz yaşam boyunca tost yiyemezsiniz arkadaş.

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA
Amma da obur şey ha, bizim arkadaşlar. Nasıl da hambur humbur yiyorlar. Kıtlıktan çıkmış gibi…Hepsi da yaşamlarından pek memnun... Memnun olmayan bir tek benim.

KANARYA:
Pek isteksiz yiyorsun üzümlerini sevgili Kaplumbağacık. Keyfini kaçıran bir şey mi var?

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Her gün aynı yemekler aynı yemekler… Neden başka yiyeceğimiz yok?

KİMSE ONA YANIT VERMEZ.

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA
Neden konuşmuyorsunuz?

TAVŞANCIK:
(Ağzı dolu konuşur) Dur… (ağzındakini yuttuktan sonra konuşur.)
Ağzında yemek varken konuşulmaz.

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA
Çok saçma… Yemek yerken neden konuşulmazmış sanki? Bakın işte ben yerken konuşacağım. (Getirdiği üzümleri arkası arkasına ağzına atar, yemeye başlar. Ağzını üzüm taneleriyle doldurduktan sonra konuşur.)
İşte, görüyorsunuz. Hem yiyorum, hem konuşuyorum…
Eyvah! Üzüm tanelerinden biri nefes boruma kaçtı galiba. (Öksürmeye başlar.) İmdaaat, nefes alamıyorum… Öhö öhö öhü… Öhü öhü öhü… Biri sırtıma vursun!

KARGACIK:
(Kanadıyla Kaplumbağa’nın sırtına vurur.) Helal helal…

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Yavaş vur yahu… Dayak mı atıyorsun?

KARGACIK:
Sana iyilik yaramaz…

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Yaramaz olur mu Kargacığım yarar ama… Sen dö öyle hızlı vuruyordun ki sırtıma. Vur dedikse öldür, demedik ya… Oh, boğazıma kaçan üzüm tanesi çıktı. Ama bu arada gözlerim de yaşlarla doldu. Teşekkürler Kargacığım… Su yok mu. su?..

KANARYA:
(Su yetiştirir) Annem suyunu yanından hiç eksik etme, der hep. Gelirken bir pet dolusu su da koymuştu azık çıkınıma. “Su bitince pet şişesini sağa sola atma ama” diye de tembih etmişti. Bu pet şişeler doğanın düşmanıymış. Denizlerin dibi naylon poşetlerle, petlerle dolmuş. İki bin yılda zor erirmiş bunlar. Onun için sağa sola atıp çevremizi kirletmeyelim arkadaşlar.

MIYAV HANIM:
Tamam tamam, söylevi sonra sürdürürsün. Şimdi şu suyu ver artık çocuğa…

KANARYA:
(Mıyav Hanım’a) Haklısın Mıyav Hanım. (Kaplumbağa’ya) Buyur iç Kaplumbağa kardeş. Afiyet olsun.

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA
Teşekkür ederim Kanaryacık.

TAVŞANCIK:
Dur lokmamı yutayım da, öyle konuşayım ben de bari… (Yutar)
Geçmiş olsun Kamplumbağacığım. Benim annemden babamdan ilk öğrendiğim şey şu oldu: “Yemek yenirken konuşulmaz!”

HAVHAV BEY:
Benim yemeğim kocaman bir kemik. Boğazıma kaçamaz herhalde. (Güler) Kıh kıh kıh… (Kaplumbağacığa) Geçmiş olsun Kaplumbağa Kardeş.

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Var olasın Havhav Bey.

MIYAV HANIM:
Oh, ben de son lokmamı ya yuttum işte. Artık konuşabilirim. Geçmiş olsun Kaplumbağacık.

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Sen de var ol Mıyav Hanım. Bir şey yerken gerçekten konuşmamalıymış.
KANARYACIK:
Atalar bir sözü boşuna söylemezler.

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Haklısın… Aman aman aman… Az kalsın ölecektim. Bundan sonra yemek yerken asla konuşmayacağım.

TAVŞANCIK:
Haydi arkadaşlar, gelin, biraz da oyun oynayalım.

KANARYACIK:
Ne oynayalım, ne oynayalım?

MIYAV HANIM
El ele tutuşup dans edelim.

HAVHAV BEY:
Evveeet! Dans ediyoruz… Şarkı da söylüyoruz. Söyleyelim, değil mi arkadaşlar.

KARGA İLE KANARYA:
Söyleyelim…

TAVŞANCIK:
Şarkı deyince akılları gidiyor…

EL ELE TUTUŞARAK DANS ETMEYE BAŞLARLAR.

HEPSİ: (Şarkı söyleyerek dans eder, döner.)
El ele, el ele Mıyav Hanım’la el ele
El ele, el ele Havhav Bey’le el ele
El ele, el ele Kanaryacık’la el ele
El ele, el ele Tavşancıkla el ele
El ele, el ele Kargacık’la el ele
El ele, el ele Küçük Kaplumbağa’yla el ele…

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Üfff… Ne yavaş bir oyun bu böyle? Ben bu oyundan sıkıldım. Şöyle, daha hareketli bir oyun yok mu?

MIYAV HANIM:
Oyuna yavaş diyene bak! Kendisi çok hızlı sanki.

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Hızlı olmayabilirim arkadaş. Sen içimde esen fırtınaya bak!

HEPSİ:
Ooo!...

TAVŞANCIK:
Susun! Öyleyse “Tavşan kaç” oynayalım. Bu epeyce hızlı bir oyundur.

MIYAV HANIM
Peki tavşanı kim kovalayacak?

KANARYACIK:
(Kahkahayla çın çın güler.) Kaplumbağacık kovalasın!

HAVHAV BEY:
Bırak şakayı Kararyacık! Elbette ki ben kovalayacağım!

TAVŞANCIK:
Tamam Havhav Bey. Sen kovala.

Çember oluşturarak otururlar. Tavşan arkadaşlarının arasında dolaşarak kaçar, Havhav kovalar.

HEPSİ BİRDEN: (Şarkı söylerler)
Bak getirdim sana
Ne hediye
Ne hediye…
Tavşan bana baksana
Yakışmıyor bu sana
Tavşan kaç Tavşan Kaç Tavşan kaç…

TAVŞAN KAÇAR, HAVHAV BEY KOVALAR.
Hav Hav Bey sonunda Tavşan’ı yakalar.

HEPSİ:
Aaa!
Yakalandı…
Yazııık…

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Ben bu oyunu da sevmedim. Oturmaktan başka bir şey yapmadım ki. Bu nasıl hareketli oyunmuş?

TAVŞANCIK:
O zaman kaçan sen ol.

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Bak bu olur işte. (Çember oluşturan arkadaşlarının çevresinde hımbıl hımbıl dönmeye başlar.)

TAVŞANCIK:
Haydi, sen de kovala Mıyav Hanım.

MIYAV HANIM:
(Alay eder) Ayol ben bunun nesini kovalayayım? Ben yanına varıncaya kadar, o uzaya ulaşır.

HEPSİ KAHKAHAYLA GÜLER.

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Gerçekten mi?Beni o kadar hızlı bu buluyorsun?

HEPSİ YİNE GÜLER.

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Niçin gülüyorsunuz anlayamıyorum. Hızlı olmak suç mu?

TAVŞANCIK:
Şimdi ne oynuyoruz?

HAVHAV BEY:
Uzun eşek oynayalım.

MIYAV HANIM
Ama eşek yok ki…

HAVHAV BEY:
Eşek de sen olursun.

MIYAV HANIM
Yok, ben eşek olmam.

TAVŞANCIK:
Oyun gereği canım. Sahici eşek olmayacaksın. Hem hepimiz de eşek olacağız.

MIYAV HANIM
Tamam, o zaman olur.

HEPSİ YATAR HAVHAV YATANLARIN ÜSTÜNDEN ATLAR. EN SONA KENDİSİ DE YATAR. EN BAŞTAKİLER SIRAYLA ÖBÜRLERİNİN ÜSTÜNDEN ATLAR. OYUN NEŞE İÇİNDE BİR KAÇ KEZ YİNELENİR.

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA
Ben uzun eşekten usandım.

TAVŞANCIK:
Ne oynayalım peki?

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA
Saklambaç oynayalım.

TAVŞANCIK:
Tamam.

KANARYA:
Yaşasın, saklambaç oynuyoruz, saklambaç!

KARGACIK:
Ebe kim olacak?

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA
Ben olurum.

TAVŞANCIK:
Tamam Sen saymaya başla, biz saklanalım.

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Bir iki üç, beş on… Yirmi, otuz, kırk, elli… Sayısı belli. Sağımdaki, solumdaki, önümdeki, arkamdaki sobeee!

KANARYA:
Olmaaaz! Küçük Kaplumbağa sayıları hileli sayıyor. Üçten beşe, beşten ona atladı!

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Ne yapayım, sayı saymayı bu kadar biliyorum.


TAVŞAN:
Oyunbozanlığı bırak da saklan Kanarya!

KANARYA:
Tamam canım, işte saklandık bile.

TAVŞAN:
Sen de gözünü kapat yeniden say Kaplumbağacık!

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Tamam… Kırk sekiz, kırk dokuz elli… Sağımdaki, solumdaki, önümdeki, arkamdaki sobeee!

HEPSİ SAKLANIR.
Küçük Kaplumbağa bazılarını sobeler, bazıları sobelemez. Gülüşerek bu oyunu da bitirirler.

TAVŞANCIK:
Bu kadar oyun yeter. Zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varmadık. Vakit geç oldu arkadaşlar. Artık evlerimize dönmeliyiz. Büyüklerimiz kaygılanır.

HEPSİ:
Tamam, dönelim…

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Ama daha çok erken… Biraz daha oynayabiliriz.

TAVŞANCIK:
Erken diyorsun ama senin yürüyüşünle eve ancak akşama varılır.

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Aaah, ah! Evim sırtımda olmasaydı böyle yavaş olur muydum? Evi sırtında taşımanın ne yararı var anlamıyorum.

KARGACIK:
Karanlıkta kalmak istemiyorsan davran…

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA
Tamam tamam…

KANARYA:
Haydi, biraz hızlan Kaplumbağacık!

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA
En hızlım bu kadar ne yapayım.

MIYAV HANIM
Senin yüzünden yağmura yakalanacağız. Bak hava iyice bozuldu. Gök de gürlüyor.

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA
Suçu bana bulmayın canım. Siz hızlanın. Ben yavaş yavaş giderim evime.

HAVHAV BEY:
Artık çok geç.Yağmur yağmaya başladı bile.

TAVŞANCIK:
Çocuklar başınızın çaresine bakın!

KARGACIK:
Herkes kendine saklanacak bir yer bulsun!

MIYAV HANIM
Saklanacak bir yer bulamadım ben.

HAVHAV BEY:
Yağmur da amma hızlı yağıyor ha!

KANARYA:
Keşke gelirken yanıma şemsiyemi alsaydım.

MIYAV HANIM:
Ben bunu düşündüm. Ama meteoroloji yağmurdan söz etmedi hiç.
Gelirken hava bulutlu da değildi ki…

KANARYA:
Peki, ne yapacağız şimdi?

TAVŞANCIK:
Hiç, ıslanacağız.

HAVHAV BEY:
Şuna bak. Küçük Kaplumbağa kabuğundan başını çıkartmış, keyifle yağmuru seyrediyor.

KARGACIK:
E, bu onun hakkı. Evinin sırtında taşımanın ödülünü alıyor.

MIYAV HANIM
Yağmur öyle hızlı yağıyor ki… Sanırsınız gök delindi…

TAVŞANCIK:
Hey, şansa bakın! Yağmur durdu!

KANARYA:
Yaşasın, yağmur durdu!

HAVHAV BEY:
Yağmur durdu, yağmur durdu!

MIYAV HANIM
Durdu ama bu arada hepimiz de sırılsıklam olduk.

KANARYA:
Ben bir an önce kurulanmazsam hasta olabilirim. O zaman da sesim bozulur. Bana izin arkadaşlar. Hoşça kalııın… (Uçarak sahneden çıkar.)

KARGACIK:
Bana da bana da izin… Benim de sesim bozulabilir… (Uçarak sahneden çıkar.)

TAVŞANCIK:
Durun, bizi bekleyin…

HAVHAV BEY:
Şuraya bakın şuraya bakın çocuklar. Gök kuşağı oluşmuş.

MIYAV HANIM
Ne çok rengi var gök kuşağının!

TAVŞANCIK:
Gök kuşağının altından geçen sonsuza kadar yaşarmış.

HAVHAV BEY:
Haydi, onun altından geçelim!


TAVŞANDAN BAŞKA HEPSİ KOŞARAK ÇIKAR.

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
Akılsızlar… Şimdiye kadar kim geçebilmiş gökkuşağının altından?.. Kim yaşamış sonsuza kadar?..

TAVŞANCIK:
Bunu biz de biliyoruz canım. Maksat oyun olsun! (Arkadaşlarının peşinden koşar.)

KÜÇÜK KAPLUMBAĞA:
(Sahnenin önüne gelir.) Haklı galiba… Ama olsun… Ben yine de mutluyum. Biliyor musunuz, yaşamından ilk kez mutluluk duyuyorum çocuklar. Neden mi? Bakın, yağmurda onlar ıslandı; ben ıslanmadım. (Kabuğunu okşar.) Evim evim, güzel evim… Sırtımda taşıdığım güzel evim… Sen olmasaydın ben de ıslanacaktım. Belki de hasta olacaktım. Seni çok seviyorum. Artık yük saymayacağım seni kendime. (İzleyenlere) Her şeyin güzel bir yanı var demek ki çocuklar… Bundan ders almalıyım. Karar veriyorum: Bundan sonra hiç bir şey için sızlanmayacağım. Evet, her şeyin güzel bir yanı var. Ne mutlu o güzelliği fark edene!


BİTTİ
 

Beyazdut

İstanbul'da Olmak Vardı
Süper Üye
Katılım
14 Haz 2009
Mesajlar
16,272
Ters Evlenme - Ortaoyunu - Hasan Hüseyin KARABAĞ

Ters Evlenme - Ortaoyunu
Hasan Hüseyin KARABAĞ

Ortaoyunu

Kavuklu Hasan Efendi
Pişekâr İsmail Efendi
Kavuklu Arkası
Görümce
Tuzsuz Deli Bekir
Denyo
Çingene Falcı
Bolulu Himmet Usta
Yahudi Salomon Efendi
Rumelili Hüsmen Pehlivan
Kavuklunun Karısı
Kayınvalide
Arap Bacı
Mahalleli
Yazan: Hasan Hüseyin KARABAĞ

( Zurna Pişekâr havası çalar. Pişekâr usule uygun olarak sahne ortasına gelip yerini alır. Müziğin sona ermesiyle söze başlar. )
P – Amma benim pehlivanım!
S – Buyur benim ustacım!
P – Bu da hesap değil.
S – Ne ola ki hesabın.
P – Ters Evlenme adlı ortaoyununun taklidini aldım. Çal usulü ahenk ile oyunumuz başlasın bizi seyre tenezzül buyuran zevatı kiram neşeyab ve safayab olsunlar.
( Zurna Kavuklu havası çalar. Kavuklu ve Kavuklu arkası meydana gelirler. )
K – Takıldın peşime bilmem ki ne günah işledim Allah seni musallat etti başıma.
KA- Annem bubanın peşini bırakma dedi.
K – Bizim sülalede senin gibisi yoktur. Olsa olsa ana tarafına çekmiş olacaksın.
KA- Ama anneannem hık demiş bubasının burnundan düşmüş diyor naber!
K – Her lafa maydanoz olma.
KA- Bende turp olurum o zaman.
K – Sus da yürü ardım sıra. Şimdi aklıma geldi evden çıkarken unuttum, kapıyı kilitledin mi?
KA- Kilitledim buba.
K – Aferin, anahtarı yanına aldın mı?
KA- Almadım.
K – Ya ne yaptın?
KA- Kapının üstünde bıraktım.
K – Aferin. Ne, kapının üstünde mi bıraktın?
KA- Evet buba.
K – Niye evladım?
KA- Buba geçen gün bizim komşuya hırsız girmiş, kapıyı kırıp zarar vermişler. Bende bizim kapıyı kırmasınlar diye anahtarı kapının üstünde bıraktım.
K – Kapıyı kırmasınlar diye.
KA- Kızma buba.
K – Niye kızmayayım?
KA- Buba düşündüm.
K – Sen?
KA- Evet ben.
K – Tek başına.
KA- Evet.
K – Allah’ım sen hepimizi koru.
KA- Madem kapı bu kadar önemli...Bende söktüm, sırtıma vurup getirdim, girişe bıraktım. Bizim kapıyı kimse kıramaz buba.
K – Dur ben senin kafanı kırayım. Kaçma gel buraya. ( Pişekârı görür ) Tüh bak senin olmayan aklına uyduk yolumuzu şaşırdık. Yolumuz Çavuşdere bostanına düştü gördün mü?
KA- Buba canım hıyar çekti. Bir tane koparsana.
K – Olmaz evladım. Bu kartlaşmış tohuma kaçmış. Hem başında sahibi de yok. Hadi gel yolumuza gidelim.
P – Vay efendim maşallah! ( Kavuklu ve Kavuklu arkası korkup yere düşerler. Çocuk bağırmağa başlar.)
K – Ya Rabbim sen ne büyüksün. Ya Rabbim senin büyüklüğünü inkar eden kafirdir. Kurda kuşa can veren Allah’ım sebzevata bile can verdin, hıyar dile geldi konuşuyor.
P – Estağfurullah efendim o nasıl söz.
K – Benimde içime düştü bir köz.
P – Efendim sizi görünce hasbi hal edeyim dedim.
K – Bende öyleyim.
P – Nasıl?
K – Korkudan ishalim. Evladım şöyle dur bu sebze tekin değil.
P – Korkmayın efendim. Bende sizin gibi bir beni ademim.
KA- Ne dedi buba?
K – Nesin nesin?
P – Beni ademim.
K – Çengelköy’ün bademiymiş.
P – Maşallah hiç değişmemişsin.
K – Sende iyi yeşermişsin.
P – Uzun zamandır görüşmedik.
K – Biz gördük seni çarşıda pazarda.
P – Nerede?
K – Manav Ahmet’in tezgahında.
P – Ne yapıyordum orada?
K – Sulanmış müşteri bekliyordunuz.
P – Estağfurullah bırak latifeyi.
K – Kırk yıllık arkadaşım niye bırakayım.
P – Ne alaka?
K – Evde bekliyor beni Fatma. Tamam anladık adamsın. Çekil de yolumuza gidelim.
P – Vallahi bırakmam vefasız.
K – Ne vefası bırakmıyorsun ki iki adım gidelim.
P – Ah bîhayır beni tanımadın.
K – Bir kere değil, on kere yüz kere hayır tanımadım.
P – Efendim bana şöyle bir bak.
K – Valla yeşil yeşil ot gibi birisin.
P – Efendim beni şöyle bir süz süz.
K – Yoğurt mu yapıyoruz? Seninle iyi cacık olur.
P – Bana alıcı gözüyle bir bak.
K – Kiloya vursam kriz sonrası Türk lirasıyla beş para etmezsin.
P – Bakıyorum, sizi gözünüzden çıkaracağım.
K – Bende hesaplıyorum, senin kafanı yaracağım. Manyak mısın be adam çekil yolumuzdan ne istiyorsun bizden.
P – Sizi buldum dünyada bırakmam.
K – Yandık oğlum ısırgan tarlasındayız. Adam pıtrak dikeni gibi yapıştı.
P – Efendim nerede oturuyorsunuz?
K – Sana ne yahu.
P – Ben bu mahallenin muhtarıyım.
K – Hıyarlar adına ne büyük gelişme.
P – Efendim nerede oturuyorsunuz?
K – Toptaşı’nda.
P – Toptaşı’nın neresinde?
K – Topun namlusunda.
P – Çık oradan.
K – Çıkamam, sıkıştım.
P – Yürü Zeynep Kamile.
K – Hayda yanlış anladınız. Öyle sıkışma değil.
P – Yürü Toptaşı Caddesini.
K – Öyle desene, yürüdüm.
P – Gir dört yoldan içeri.
K – Sen gir dört kolludan içeri.
P – Gir efendim gir.
K – Yahu çoluk çocuk...
P – Gir gir.
K – Yahu abdest mabdest...
P – Gir efendim gir.
K – Çokta gençtim, gençliğime doyamadım.
P – Girdin mi?
K – Girdim.
P – Nasıl bir yer?
K – Daracık, karanlık bir yer.
P – Olur mu koskocaman sokak.
K – Ne sokağı?
P – Nalçacı Hasan sokağı.
K – Sen bir saattir sokaktan mı bahsediyorsun?
P – Sen ne anladın?
K – Park anladım park.
P – Ne parkı?
K – Karaca Ahmet parkı.
P – Girdin mi sokağa?
K – Girdim.
P – Sağ kolunda acı çeşme.
K – Iıh! Ağır geldi ben bırakıyorum.
P – Öyle değil. Sağ tarafında acı çeşme.
K – Baştan desene. Tatlı su yok mu ölüyorum susuzluktan.
P – Efendim adı öyle, suyu akmaz, tarihi çeşme.
K – Susuz çeşme dikmeyi de senden duyuyorum.
P – Vur yüzünü çeşmeye!
K – Manyak mısın be adam. Suratım darmadağın olsun, eski yazı yüzüme çıksın. Sakanın topal eşeği gibi dolaşayım ortalıkta.
P – Efendim öyle değil. Dön yüzünü çeşmeye.
K – Öyle söylesene. Döndüm yüzümü çeşmeye.!
P – Tam arkanda sütçü Ahmet!
K – Hani nerede?
P – Sütçü Ahmet’in dükkânı.
K – Ne fitne adamsın. Baştan böyle söylesene badem bozuntusu.
P – Sütçü Ahmet’i arkana alınca karşına cami sokak gelmez mi?
K – Bak hâlâ ne diyor?
P – Efendim sırtını dükkâna dönünce karşına cami sokak gelmez mi?
K – Evet sahiden cami sokak gelir. Çocukluğum orada geçti.
P – Gir sokağa. Soldan ilk ev Ali dayıların evi, onun yanında Karagözgillerin evi, onun yanındaki tahta evde Hikmet amcanın evi.
K – Bildim bildim bizim Hikmet amca.
P – Sağda camiden sonra ilk ev Yaşar Kaptanın evi değil mi?
K – Evet onların evi. Yahu Yaşar Kaptanın bir damadı vardı...Allah bir çene vermiş çan çan çan. Aynı sen.
P – Hala tanıyamadın mı?
K – Vay vay! Sen, yo tanıyamadım...
P – O evin yanında...
K – Bizim ev vardı.
P – Tabi sizin ev vardı efendim. Sen Çaykur emeklisi Konyalı Mehmet Efendinin oğlu Hasan Efendi değil misin?
K – Evet nereden bildin? Sen, sen İsmail? Küçük İsmail! Vay kardeşim amma değişmişsin. Büyüyünce hıyara benzemişsin.
P – Hasan Efendi eski tadın kalmamış.
K – Yanlış yerimden öptün canım.
P – Hayırdır neler yapıyorsun görüşmeyeli?
K – Uzun hikâye. Sen şu bizim oğlana biraz harçlık ver de gitsin. Öp bakayım amcanın elini.
P – Berhudar ol evladım. El öpenlerin çok olsun. Yalama evladım. ( Pişekâr Kavuklu arkasına para verir. )
K – Gel bakayım buraya. Sen düşürür kaybedersin ver bakayım. ( Kavuklu arkası çıkarken ) O kapıyı da al, götür yerine tak.
KA- Sen takamıyor musun buba. ( Çıkar. )
K – Seni edepsiz.
P – Hiddetlenme Hasan Efendi o daha çocuk.
K – Neresi çocuk koca kazık.
P – Görüşmeyeli neler yaptın anlat bakalım.
K – Canım sıkkın, boş vaktim çok. Aylak adam ne yapar.
P – Boş durmaz, iş arar.
K – Dinleyecek misin yoksa laf olsun diye mi söyledin?
P – Olur mu kardeşim sen anlat.
K – Deniz kenarına indim. Gezerim içim açılır dedim.
P – Bir derdin varsa bana da açılabilirsin Hasancım.
K – Yahu dinlemiyorsan söyle.
P – Aman efendim hassasiyet gösteriyorsun.
K – Has...bin alla hu ve nimel vekil. Ne diyordum?
P – Deniz kenarındaydın.
K – Efendim sahil boyunca yürüyorum. Canım çok sıkkın. Kaçayım buralardan diyorum.
P – Neyi kaçırdın?
K – Şimdi aklımı kaçıracağım ha!

P – Allah saklasın o nasıl söz.
K – Denize karşı bir banka oturdum ayaklarımı uzattım. Efendim baktım bir gemi denize açılacak. Palamarı çözüyor.
P – Kalamar mı yüzüyor?
K – Evet sırt üstü, kelebek, kurbağalama karışık yüzüyor.
P – Oh ne güzel.
K – Yahu çıldırtma! Sus da anlatayım.
P – Tamam efendim ben ağzımı bağladım.
K – Tam...
P – Bundan sonra konuşmam sen rahat anlat.
K – Rıhtım...
P – Ağzımı bile açmam.
K – Kenarı...
P – Konuşsam konuştum derim.
K – Deniz...
P – Aynen eski günlerdeki gibi Hasancığım sen anlatırdın ben dinlerdim.
K – Ay yeter sus yahu! (Pişekârın ağzını eliyle kapar.) Hah şöyle dinle. Ne diyordum.

(Pişekâr konuşmayıp ağzının kapalı olduğunu işaret eder. Kavuklu tam konuşacağı zaman pastavla omzuna vurarak sözünü keser. Bu hal birkaç kez tekrarlanır.)

K – Yeter yahu! İsmail mahsus mu yapıyorsun çeker giderim bak.
P – A ben ne yaptım şimdi. Ağzımı bile açmadım.
K – Neyse ben rıhtımda gezinirken baktım bir gemi açılacak. Süvari düşünceli eli çenesinde.
P – Ben anlamadım. Şimdi atlı adamın gemide ne işi var?
K – Mahsus, mikropluk olsun diye yapıyorsun değil mi?
P – Neyi?
K – Neyse boş ver. Süvari diye kaptanın kıdemlisine derler.
P – Onu biliyorum.
K – O zaman ne halt etmeye soruyorsun. Süvari beni görünce el etti, yaklaştım. Dümenci hastalanmış onun yerine kimse yok sen sefere gelir misin dedi. Tam adamını buldun dedim. Senin karşında usta denizci var.
P – Usta denizci kim?
K – Beğenemedin mi ben!
P – İyi de bir bardak su görsen, senin miden bulanır.
K – Paraya ihtiyacım var. Ekmek aslanın sindirim sisteminde. Deniz meniz vız gelir. Hemen çıktım gemiye, demir alıp iskeleden açıldık. Her şey çok güzel gidiyordu ki...
P – Eyvahlar olsun ne oldu?
K – Sen şom ağzını açtın ya hava bozdu. Hayırsız ada açıklarında deniz çalkalamaya başladı.
P – Bunu hep yapar.
K – Neyi?
P – Çalkalamayı.
K – Kim?
P – Bizim komşu Deniz.
K – İsmail şimdi fena olacak. Yahu Marmara’nın ortasındayız, sizin komşu ne arar orada.
P – Devam et devam.
K – Dur başım döndü. Zaten midem nahoş sen ne diye dönüp duruyorsun olduğun yerde?
P – Efendim ortaoyunu eskiden usulüne uygun olarak ortada oynanır, dört bir yanda seyirci olurdu. Şimdi bizde böyle dönerek o meydanı yâd ediyoruz.
K – Anladım İsmail. Limanda pek belli olmuyor ama lodos Marmara’ya fena dokunuyor. Lodostan poyraza hava fena. Deniz kudurunca bende şafak attı.
P – Güneş mi doğdu?
K – Evet ben aydınlandım. Anlasana be adam korktum. Midem ağzıma geldi. Gemi bir o yana bir bu yana yalpalamaya başladı. Dalgalar baştan geliyor. Geminin burnu bir iniyor bir çıkıyor. Dalga geliyor hop gemi iniyor hop çıkıyor.
P – Oh ne güzel lunaparktaki gondol gibi.
K – Adamın dediğine bak. Ben dümeni falan bıraktım doğru güverteye...
P – Ne yapıyorsun?
K – Denize mayın döküyorum.
P – Nasıl?
K – Böyle böğ böğ! İçim dışıma çıkıyor, fenalıklar geçiriyorum. Aman kaptan dedim inecek var sağda dur.
P – Otobüs mü bu?
K – Kaptan da öyle dedi. Otobüs mü bu. Limana gidene kadar sık dişini.
P – Sık dişini.
K – Sıkmaktan Dişçi Ahmet’e yaptırdığım dişler birbirine geçti. Kuzum kaptan durdur şu gemiyi dedim. Bana mısın demiyor. Dalgalar üstümüze üstümüze geliyor, sırılsıklam ıslanıyoruz. Derken büyük bir dalga geldi beni kaldırdığı gibi bir yana attı.
P – Tutun Hasan Efendi sıkı tutun.
K – Bende tutundum. İrice bir oduna sarıldım. Gözümü açtım ki ne göreyim...
P – Ne gördün?
K – Bir ceviz kabuğunun içindeyim. Meğer tutunduğum yer geminin yelken direğiymiş.
P – Şimdi saçmaladın. Hiç ceviz kabuğunun içinde yelken direği olur mu canım.
K – Sen ne diyorsun yukarıdan koca gemi öyle gözüküyor.
P – Sonra...
K – Yine büyük bir dalga beni koparıp aldı, suların içinde debeleniyorum.
P – Kurtar kendini Hasancım.
K – Can havliyle sarıldım bir yere, baktım bizim kaptanın ayağına sarılmışım. Kaptan, sana yalvarıyorum, bir şeyler yap dedim. Kaptan düşünüyor. Şaşırdım İsmail!
P – Niye şaşırdın Hasancım?
K – Düşünen adamın heykelinin tımarhanede, kendisinin hapishanede olduğu bir yerde bizim kaptan aradan nasıl sıyrılıp da bizim gemiye kaptan olmuş ona şaşırdım. Kaptan hala düşünüyor. Ne düşünüyorsun kaptan ekonomiden sen mi sorumlusun. Demir atacağım ama baştan mı atacağım kıçtan mı onu düşünüyorum dedi.
P – Sorumluluk sahibi adam. E sonra...
K – Düşündüğün şeye bak kaptan dedim. Sen şu demiri atta ister baştan, ister kıçtan olsun.
P – Olur mu canım dalganın geliş yönü çok önemli.
K – Onu bilmem biz fena dalgaya düştük. Kaptan kıçtan demir attı. Oh, dünya varmış ben rahatladım. Dalgaların şiddeti azaldı. Liman kadar olmasa da deniz duruldu.
P – Tabi denizler durulmaz dalgalanmadan.
K – Ama benim mecalim yok, iki seksen bir doksan uzandım yattım güverteye. Arkadaşlar suratıma şap şap vuruyorlar. Kendine gel Hasan Efendi diye sesleniyorlar.
P – Denizci dayanışması diye buna derler.
K – Yok canım kahveden arkadaşlar.
P – Onların ne işi var orada efendim.
K – Anlasana İsmail, benim bir yere gittiğim yok. Sahilde kahvede otururken güneşin altında içim geçmiş. Dalga seslerinin etkisiyle uyuya kalmışım. Arkadaşlarda uyandırmak için kolonya sürüp yüzümü tokatlıyorlarmış.
P – Şimdi bu anlattıkların rüyamıydı.
K – Tuhafsın İsmail. Hiç acemi adama dümen teslim ederler mi?
P – Koskoca ülkenin dümeni acemilere teslim ediliyor Hasan Efendi, geminin lafımı olur.
K – O da doğru ya.
P – Seni bizim mahalleye hangi rüzgâr attı.
K – Ah sorma eski mahallede yapamadım, kriz geçiriyorum.
P – Aman sus o kelimeyi kullanma.
K – Niye yahu?
P – Millet kötü etkileniyor.
K – Benim krizimden onlara ne oluyor.
P – Olur mu canım milletçe etkileniyoruz.
K – Yapma be. İsmail ben ne önemli adammışım. Benim insanım işte bu İsmail! Benim köylüm, benim memurum, benim işçim benimle ilgilensin ha, gözlerim yaşardı. Bu sinir krizi artık vız gelir tırıs gider.
P – Sinir krizi mi?
K – Evet.
P – Aman neyse bende bir şey zannettim önemli değilmiş.
K – Olur mu İsmail. Eski mahallede iş bulamadım belki buralarda vardır diye kalkıp geldim. Sen muhtarmışsın aman aklında olsun unutma.
P – Sen merak etme Hasan Efendi.
K – Bizim evi göstereyim beni arayınca orada bulursun. Bak şu ev.
P – Hani nerede?
K – İşte şu ev.
P – Hangi ev?
K – Şu kahverengi boyalı ev.
P – Hangi kahverengi ev?
K – Saçmalama İsmail şurada bir paravan var. Ona yenidünya derler, evin yerine geçer. Hatırlasana Ortaoyunu oynuyoruz. Hadi ben gidiyorum. Bize de beklerim.
P – Gelir bir acı kahveni içerim.
K – Tabi tabi çayda demlerim.
P – Seni pinti herif seni. Hiç değişmemiş. Hadi kal sağlıcakla.
( Pişekâr ortaya gelirken Zenne şarkı söyleyerek meydana gelir. “Aman doktor” )

G – Ah ah! Ben şimdi İsmail Efendiyi nereden bulacağım. Kime derdimi anlatacağım. Kimler derdime derman olacak ah, ah!
P – Hayrola hanım kızım!
G – Ay! Siz miydiniz İsmail Efendi, korkuttunuz. İyi insan lafının üstüne gelirmiş.
P – Hayrola hanım kızım nedir seni böyle muzdarip eden dert. Söyle de derman olalım.
G – Ah İsmail Efendi ah!
P – Kızım adımımı ezberliyorsun orasını anladık. Derdini söyle.
G – Annemin çok selamı var. Abime ait bir iş için beni size gönderdi.
K – Ne gibi iş efendim?
G – Ne gibi olacak abimin hali zaten malum. Biliyorsunuz abim Tuzsuz Deli Bekir içkici, ayyaş, serserinin tekidir.
P – Bilirim kızım bilirim. İçip içip etrafı rahatsız eder. Herkes ondan şikayetçi.
G – Son zamanlarda iyice azıttı. Her akşam evde bize eziyet ediyor. Gece gündüz içiyor bir dakika ayık gezdiği yok.
K – Çok fena, onu bu halden vazgeçirmenin bir çaresine bakmalı.
G – Annem bunu düşündü. Nihayet evlendirirsek belki bu halden vazgeçer dedi.
K – Aman hanım kızım bu halde bir adama kim kız verir.
( Tuzsuzun narası duyulur. )

P – Bu da ne yangın mı var?
G – Eyvah abim! Bu abimin sesi nerede olsa tanırım. Saklanalım İsmail Efendi beni sizinle
konuşurken görmesin bacaklarımı kırar.
P – Korkma kızım, bir şey olmaz, baban yaşındayım. Tuzsuz evladım beni sever, sayar, hürmet eder.
G – Siz bilirsiniz efendim. Ben şuraya saklanıyorum.
( Tuzsuzun narası duyulur. )

P – Kızım düşündüm de yalnız başına saklanman doğru değil. Dur beraber saklanalım.
( Tuzsuz ortaya gelir, sarhoştur. Şarkısını söyler. “On yedi tek düz” )

T – Eyt! Dağ başında duman yiğit başında hal eksik olmaz eyt! ( Nara atarak çıkar. )
G – Gördünüz abimin halini. Neredeyse yıkılacak. Haline, kılığına bakmadan evlenmek isterim diye bize baskı yapıyor.
P – Hangi kadın ona kız verir, hangi kız onu kocalığa kabul eder. Bu imkansız kızım işiniz gerçekten zor.
 

Beyazdut

İstanbul'da Olmak Vardı
Süper Üye
Katılım
14 Haz 2009
Mesajlar
16,272
Çanakkale Geçilmez - ( Piyes )

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ
(1.SAHNE (SEVKİYAT)

(Perde açılır. Sahnenin bir tarafında davulcu vardır. Davulun tokmağı havada beklerken bir marş çalınır. )

DAVULCU : Ey ahali! Ecdad yadigarı vatanımıza saldıranlara haddini bildirmek için... Devlet için, vatan için, millet için; teninde canı, kalbinde imanı, dizinde dermanı bulunan herkes, bugün öğlen vakti Çarşı Caminin avlusunda toplansın. (Davul) Sevkiyat vaaaaar!... (Davul) Duyduk duymadık demeyin. (Davul) Küffar üstüne mukaddes cihad ilan edilmiştir. (Davulcu bağıra çağıra sahneden çıkar.)
İHTİY AR : Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaşlarda idik. Mukaddes cihad dediler,Galiçya 'ya çağırdılar. Süveyş'te, Sina'da vuruştuk. Allahüekber dağlarında karlara gömüldük.(Duraklar) Şimdi de Çanakkale diyorlar. (Kükrer) Yaşlıyım ama ihtiyar değilim. inanan insan ihtiyarlamaz. Kolum Sina çölünde kaldı. Canım Çanakkale sırtlarında kalsa çok mu? (Mahsun) Kabul etmediler. (Dirilir) Yerime oğlum gidecek, benden kalan boşluğu Salih'im dolduracak. (Asker elbiseli dört genç sahneye girer. Biri Salih'tir..)
İHTİYAR .: (Gençlere bakarak) - Hepiniz mi? .
BiR AGIZDAN: - Hepimiz!
İHTİY AR : - Çanakkale'ye mi?
BİR AGIZDAN: - Çanakkale'ye!
İHTİY AR : (Salih'in karşısına doğru yürür)-Gelemediğim için üzgünüm oğlum,Salihim.
SALİ H : -Gavura biz yeteriz baba...
BiR AGIZDAN : - Biz yeteriz! .
iHTİY AR :(Heybetli)- Yerimi dolduracaksın Salih! ....
SALİH :-Benden sonra da oğlum,baba...
BİR AGIZDAN :-Oğullarımız...
İHTİY AR :-Sonra da torunlarımız!
BİR AGIZDAN:-Sonra da torunlarımız...
İHTİYAR :-Düşmana mezar olacak toprağımız.' .
SALIH :-Hiç meraklanma baba,mevzileri boş bırakmayacağız.Sen müsterih ol.
İHTİYAR :-(Salih'e sarılır)-A1lah yardımcın olsun.(Ayrılır)Benim için de kurşun sık gavura.(İç çekerek) Anan da sağ olup görseydi yiğidini...Git artık gecikme.(kucaklaşırlar)
SALİH :(Elini öper)-Hakkını helal et baba.
İHTİY AR :(Ağlamaklı)-Helal olsun. Hepinize uğurlar olsun.Gavuru def etmeden dönmeyin.Bundan sonra köyünüz yok,eviniz yok,aileniz yok.Herşeyinizle cephenin malısınız.(Ağlar)Uğurlar ola!
2.SAHNE (EŞLERİN VEDALAŞMASI)
ASKER-GELİN DiY ALOGU (Rüstem veya Memiş)

EMiNE: Ne var ne yok Bey?
MEMiŞ:(Yalandan söylediği belli olacak şekilde durgundur.) İyilik,iyilik hanım.
EMİNE:Ne oldu Bey? Sende bir hal var. söyle hele, ne oldu?
MEMİŞ:Ağlamayacağına,üzülmeyeceğine söz verirsen anlatayım.
EMİNE:(telaşlıdır.)Ne oldu Bey?Yoksa,yoksa kötü bir şey mi oldu?(Memiş sessizdir.Emine,onun kolunu tutar. )Söz,ağlamayacağım,çabuk söyle!
MEMİş:Düşmanlar... .Düşmanlarımız.. .Boğazımıza sarılmaya Çanakkale 'ye geliyorlar.Vatan,evlatlarından yardım bekliyor.
EMiNE:Öyle mi? Çok mu görmüşler mut1uluğumuzu?(Emine boynunu büker,hafifçe ağlar,gözyaşını siler.) MEMİş:Hani ağlamayacaktın,söz vermiştin?
EMiNE:Ağlamıyorum ki.. ..Ne zaman gidecekmişsiniz?
MEMİŞ: Hemen.
EMİNE:(Üzgündür )Allah,size güç versin Mehmed'im!
MEMiŞ:Elveda Eminem! Bu sevda ,başka sevda.Yurt aşkı derler buna............. (Duraklar) Olur da Çanakkale'den
sağ dönemezsem,bebeğim beni sorduğunda her şeyi anlat ona:Dün deden,yurt yolunda şehit olmuştu:baban da aynı şerefli yolda şehit oldu,de.Ona vatan sevgisinin büyüklüğünü anlat.. .Anlat ki ileride o da vatanı,bay-
rağı için ölmeyi göze alabilsin.Her şeyden yüce tutabilsin vatanı.
EMİNE:Sağ salim döneceksin inşallah!
MEMİş:Benim gitme vaktim geldi.Hadi Allah'a emanet ol!
EMİNE:Dur gitme,az bekle.(Çıkar,hemen elinde küçük bir mendille gelir. Mendili Memiş"e uzatır.) MEMİŞ:Nedir bu?(Mendil çıkınını açar.Mendilin içinde küçük bir de bayrak da vardır.)
EMİNE:Bu mendil,benim namusumun ve sana bağlılığımın sembolü..(Bayrağı gösterir.) Bu bayrak yüce mil­letimizin,bağımsızlığımızın sembolü..Bunu düşman ayakları altında çiğnetme... ..Beni ve çocuğumuzu merak etme..Biz sabırla senin zaferle ve sağ salim köye dönmeni bekleyeceğiz.(Duygulanır)Haydi git,git artık..Bir an önce vatanın imdadına yetiş. Yolun açık olsun.
MEMİŞ:Allah senden razı olsun Hanım! Vatan, böyle analar ve kendine sadık evlatlar ister.Hoşçakal Hanım, Allah'a emanet ol! (Çıkarlar,perde kapanır.)

3.SAHNE (MUHAREBE-CEPHE)
(Cephede beş kişi. Durmuş, bir kenarda dalgın düşünmekte. Rüstem ayrı bir köşede mektup okumakta. Salih Çavuş nöbette. Deli Ali ile Memiş, karşılıklı bağdaş kurmuş, konuşmaktadır. Deli Ali'nin sol gözü sarılıdır. Efektten top tüfek sesleri gelir.) .

MEMİŞ : (Deli Ali'ye) - Gözün ağrıyor mu hala?
DELİ ALi : (Eli kalbinde) - Gözüm ağrısa ne ki,asıl yüreğim ağrıyor.Düşmanın Çanakkale'yi geçmesi ihtimalini düşündükçe, boğulur gibi oluyorum.
MEMiş : - Hangimiz olmuyoruz ki? Gözünü merak etme, iyileşirsin inşallah.
DELi ALİ : (Umursamaz) - Çift gözle arkaya bakmaktansa, tek gözle ileriye bakmak iyidir demişler. Küffar donanmasının yok olduğunu bir kere göreyim, diğer gözümü de vermeğe razıyım.
MEMiş : (Hüzünlü) - Yapma bre deli! Ulvi duygularınla eritme beni.
DURMUŞ : (Memiş'e) - Bizim deli doğru söyler be Memiş. Vatan uğruna değil bir göz, hepimiz can
vermeye geldik. Yeter ki vatan sağ olsun. Hem öyle kolay kolay vermeyiz bu toprakları. Bizi çiğnemeden bir adım öteye gidemezler. Alt cephede, Mustafa Kemal'in cephesinde çok zaiyatlar verdirilmiştir gavura.
(Patlama sesi) e
SALİH ÇAVUŞ:(Ufka bakarak) - Kefereler yine gülle yağmurunu hızlandırdı.Kim bilir kaç babayiğit şehit
oluyor her güllenin cehennem ateşinde. .
DELİ ALi : Bizim çavuş yine kitap gibi laf döşemekte. Fena mı Çavuşum? Ateş çemberinden cennete
yol açılıyor. Biz tıkandık kaldık şuracıkta.
SALiH ÇAVUŞ: - Sen sus delilerin delisi! Sana kalsa gülleye karşı çakıyla yürürsün.
DELi ALi : - Çakıyla değil çavuşum, yürekle, (sarılı gözüne elini sürer) gavurun şarapneli gözüme
değdi. Ama yüreğim sapasağlam hamdolsun. Fakat, şu beklemek yok mu? Yarasız öldürecek beni.
MEMİŞ : - Öyle deme bre deli, gözcülük vazifesindeyiz.
DELİ ALİ : - Boşversene. İşe yaramayız diye geri hizmete attılar bizi.Anzak çıkartmasında delilik
etmişim. Kumandanın emrinden önce süngüye davranmışım. Yahu ne yapacaktım? Zebellah gibi Üç Anzak tepeme dikilince, buyur aslanım, hoş sefa geldiniz mi diyecektim? Sardım kurşunu, bastım süngüyü (ayağa fırlar tüfeğine sarılır) Ben mi çağırdım sizi bre! diye bağırmışım. Dünyanın öbür ucundan vatanıma kast
etmeye gelmek var mı ha! ...
MEMİş : (Pantolonundan çeker) - Çöm hele, çöm hadi, heyecanlanma.
DELİ ALİ : - Heyecanlanmamak ne mümkün yahu! Bak, Anafartalar'da Conkbayırında, Mustafa
Kemal'in kumandasındaki neferlere bak! Nasıl da vuruşuyorlar, göğüs göğüse? Harp diye buna derim ben. Bir de bize bak. Sıkışıp kaldık burada gözcülük yapacağız diye. Keşke Mustafa Kemal'in cephesinde olsaydım. Burada beklemek öldürüyor beni.
RÜSTEM : (Mektuptan başını kaldırır.) - Heey! Sessiz olun yahu, bayramda mısınız Memiş?
Kardaşlık, çek şu delinin ipini, salma üstüme.
SALİH ÇA VUŞ : (Kalkar, yanlarına gider, çöker.) - Şehitlik istediğini biliyorum. Fakat cesedin kimsenin işine yaramaz. Yaşadıkça savaşabilirsin.(Bakınır)Suyu olan var mı?
MEMİŞ : Kaç haftadır kavrulmuş süpürge tohumu yiyerek savaşıyoruz.
DELİ ALi : - Ben aç karnıma savaşmaya hazırım şikayet ettiğin şeye bak

MEMİŞ: Şikayet etmiyorum da fena susatıyor.Suyumuz da kalmadı.Sözüm ona Mehmet Onbaşı su getirecek.Bir saat oldu gideli,hala dönmedi.(Matarasını çavuşa verir.)Buyur Çavuşum,dudaklarını ıslatır hiç değilse.
SALİH ÇAVUŞ: Ver bakalım
DURMUŞ:Tüfeğini doldurur.) Bir gelen vaar!(silaha davranırlar.)Durun! Bizim Mehmet Onbaşı geliyor.
MEHMET ONBAŞI:(Sahneye girer,yanında yaralı bir İngiliz subayı vardır.Kolunu omuzundan geçirmiş,sürüklemektedir.) Herif, fena yaralanmış,inleyip duruyordu.
SALİH ÇAVUŞ:(Suyu dudaklarına götürmüşken çeker,Mehmet Onbaşı’ya uzatır.)Al,içir şunu,belki biraz kendine gelir.
MEMİŞ: Al başına bir daha! Bari su buldun mu?
MEHMET ONBAŞI:Ne gezer.(İngiliz’i yere uzatır.)Herifi o halde bulmamla sırtladım susyu muyu unuttum.
DELİ ALİ: Hey büyük Allah’ım! Bir de bana deli derler.Şu Onbaşının yaptığına bakın dostlar! Su yerine bir başbelası getirdi.
MEHMET ONBAŞI:Mızlanma bre deli!Gönlümüz elvermedi işte.(Matarayı İngiliz’in ağzuna dayar)İç lan, iç son suyumuzu!
DELİ ALİ: Oldu olacak bir de ziyafet çek bari!
MEHMET ONBAŞI:Öyle ya, doğru söylersin,belki karnı das açtır garibin.
DELİ ALİ: Hoppalaaaa!Bir de kuştüyü yatak serelim altına; belki uykusuzdur.Yahu biz mi davet ettik; buyur aslanım memleketimizi al diye?...Basın kurşunu gitsin!
SALİH ÇAVUŞ:(Geri çekilir,Deli Ali’ye İngiliz’i göstererek)Gel yap dediğini,hadi sık bir kurşun beyinciğine gebert!Hadi durma!Gözünün intikamını da almış olursun böylece
DELİ ALİ:(Tüfeğini İngiliz’in kafasına doğrultur.İngiliz korkuyla büzülür,dehşetle bakar.)Geberteceğim seni!Niye geldin lan?Niye ha?
İNGİLİZ .(Korkarak) No,no,no !
DELİ ALİ:(Tüfeğini indirir) Yapamam…Göz göre göre yardıma muhtaç birini vuramam.(Kızgın)Onlar yapıyor ama…Ben niye yapamıyorum?
SALİH ÇAVUŞ:(sırtını sıvazlar) Sen Türk oğlu Türk’sün be koçum!Yemez,yedirir:içmez,içirirsin.(Duraklar)
Yapamayacağını biliyordum.(Onbaşıya)Bir kere de ben gideceğim suya…İnşallah,bir yaralı İngiliz de benim yoluma çıkmaz!(Gülümser)Kumanda sende Mehmet Onbaşı.
DELİ ALİ :Bırak da ben gideyim Çavuşum…Belki şehitliğe bir yol bulurum.Göz açıp kapayana kadar dönerim.
RÜSTEM:(Mektubu aceleyle cebine sokup gelir.)Sıra bande,bu iş benim çavuşum…Hadi izin ver de ben gideyim!
SALİH ÇAVUŞ:Oturun oturduğunuz yerde,gözcülüğünüzü doğru dürüst yapın yeter! Ben,gideceğim.Verin mataralarınızı! (Mataraları toplar,çıkarken dönüp hepsine bakarak:)Hakkınızı helâl edin.
BİR AĞIZDAN:Helâl olsun! (Çavuş çıkar)
DELİ ALİ: Kafese tıkılmış kuş gibiyim.
DURMUŞ :(Gülerek) Kartal gibi.
DELİ ALİ :Şakanın sırası değil, kafam kaynıyor.
MEHMET ONBAŞI:Deliliğindendir.(Arkadaşlarına dönerek)Bağlayın şu deliyi de rahat edelim.(Silah sesleri
artar.)
DURMUŞ:(Elini gözüne siper eder.dürbünle bakar.) Bir şeyler oluyor aşağılarda.Allah bre! Buve zırhlısı batıyor!
DELİ ALİ:(Yanına fırlar) Dünya gözüyle bir kere göreyim..(Dürbünü alır,bakar..Seyirciye dönerek)Düşman zırhlısının battığını gördüm ya, öbür gözümü kaybetsem de gam yemem.
MEHMET ONBAŞI: (Gidip bakar)Batan yalnız Buve değil arkadaşlar!Haçlı dünyasının emelleri de batıyor.
MEMİŞ:Ve Haçlı emellerinin battığı yerde bayrağımız yeniden doğuyor.Hasta Adam,soluk almaya başladı.
Osmanoğlu yeniden diriliyor.
DURMUŞ:Şu gemi Queen Elizabeth değil mi? Bu koca demir yığını kaçıyor galiba.
DELİ ALİ:Hah haaa!Tam yol tornistan etti.Gidinin kâfiri geldiğinden beter dönüyor.
MEMİŞ:(Onbaşıya) Şimdi kazandık mı biz bu cengi?
MEHMET ONBAŞI:Eli kulağındadır.(Yaralı İngiliz,sürünerek Memiş’in unuttuğu tüfeği alır,üstüste tetiğe basar,önce onbaşı vurulur.)
MEHMET ONBAŞI:Yandım Allah’ım!(düşer)

RÜSTEM:Aman Allah’ım!(düşer)
DELİ ALİ:(İngiliz’i vurur) Kahpeee! İnsanlığı öldürdün.
MEMİŞ: Alçaaak!
RÜSTEM:Çanakkale’yi geçemeyecekler,geçirtmeyeceğiz.
(Düşer,tüfeğine sımsıkı sarılır,kalır) (Müzik verilir)
(Sahneye Salih Çavuş girer,Elinde su dolu mataralar vardır.Manzarayı görünce çarpılır.Mataralar elinden düşer.)
SALİH ÇAVUŞ:Alah’ım!...(Mehmet Onbaşı’ya gider,nabzını tutar..) Ölmüş,şehit olmuş….(Sonra ümitle Rüstem’in yanına gider,nabzını tutar..sevinçle)Yaşıyor!
RÜSTEM:(Gözlerini açar,gülümsemeye çalışır)Sen misin Salih Çavuş’um?
SALİH ÇAVUŞ:Benim kardeşlik,bak,benim…..Su getirdim sana….Nereden aldım suyu biliyor musun?Mus-
tafa Kemal’in mevzisinden,onun neferlerinden aldım.
RÜSTEM:Onbaşının getirdiği İngiliz bitirdi bizi…Bundan sonra suya ihtiyacım yok…Şehadet şerbetiyle hararetim dinmekte.
SALİH ÇAVUŞ: (Hafifçe sarsar)Ölmek yok ha! Cenkten kaçmak yok ha! Bu cehennem gibi yerden Cennet’e
uçmak yok ha!Darılırım bak sonra.
RÜSTEM:Kaçmak değil,göçmektir bu Salih Çavuş’um….Sağ dönersen köye,… oğlumu….o maviş gözlü ufaklığımı…benim yerime öp olur mu?
SALİH ÇAVUŞ:Olur
RÜSTEM ONBAŞI:Şehit olduğumu söyle ona..(Birden kolunu kavrar.)Vasiyetimdir Salih Çavuş’um,düşma-
nı Çanakkale’den kov….İngiliz kahpeliğine tosladık.Onları burdan öteye geçirme..Hadi söz ver!
SALİH ÇAVUŞ:(Gözlerini silerek)Söz sana,sözlerin en hası sana…Oğlunu göreceğim..Öpeceğim de.Ama
Çanakkale’yi birlikte savunacağız.Bu işte bizi yalnız bırakamazsın….Anladın mı kardeşlik? Köye beraber döneceğiz……Ölmek kolay,şehitlik hepten kolay…Kolayına kaçma…Bir kahpe kurşuna teslim olma.Boşuna mı sana Zaloğlu Rüstem demişiz?Tüfeğini bırakırsan namertsin be!
(Rüstem’in başı hafifçe yana düşer,ölür.)
SALİH ÇAVUŞ:(Hafifçe sarsar)Ölmek yok ha!Cenkten kaçmak yok ha!Sana söylüyorum Zaloğlu Rüstem,gülsene kardeşlik!..Baksana Buve battı,Queen Elizabeth kaçıyor.Zafere yürüyoruz..Baksana ha!(Rüstem’e bakar,öldüğünü anlar,başını göğsüne çeker,kucaklar,ağlar…..)Şehidim,vatanım,her şeyim…..
(Müzik verilir.Salih Çavuş,Rüstem’i yavaşça yere uzatır.Ğöğüslerden çıkarılan iki bayrak şehitlere örtülür.Salih Çavuş,şehidin yanına oturur.Eliyle bayrağı tutarak aşağıdaki” Bayrak” şiirini bayrağımıza baka-rak okur:)


Kartal gibi duruşun
Şanıma şan katıyor.
Dalga dalga vuruşun
Canıma can katıyor
Ey zaferin hür süsü,
Seninle güzel gökler.
Şehidimin örtüsü,
Seninle coşar yürekler..
Özgürlüğü biz senden
İçeriz ,yudum yudum.
Ayrılmayız gölgenden
Seninle mutlu yurdum.
Seni gökte buldukça,
Artar şerefim,şanım.
Bu diyarlar durdukça
Yoluna kurban canım..
Gülmenin en güzeli
Sana bakarak gülmek;
Ölmenin en güzeli
Sana sarılıp ölmek…
(Salih Çavuş,yavaş yavaş kalkar;sahnenin önüne gelir.Selam durur ve yüzünde kararlı,sert bir ifade ile:)

Bugün kandan,dumandan seçilmez Çanakkale
Yer yerinden oynasa, geçilmez Çanakkale!

-SON-
 

Beyazdut

İstanbul'da Olmak Vardı
Süper Üye
Katılım
14 Haz 2009
Mesajlar
16,272
SkeÇ-1: At hirsizi

SKEÇ-1: AT HIRSIZI

HASAN : Hayrola Rüstem, üzgün görünüyorsun, ne oldu?
RÜSTEM : Ben üzülmeyeyim de kim üzülsün Hasan?
HASAN : Hele anlat bakalım seni bu kadar perişan eden olay neymiş, merak ettim yahu!
RÜSTEM : Bütün paramı verip bir at almıştım.
HASAN : Ee, at öldü mü yoksa?
RÜSTEM : Ölse teselli olacak bir yanı var?
HASAN : Ne oldu peki?
RÜSTEM : Dün gece ahıra bir hırsız girip atımı çalmış.
HASAN : Yapma yaa... İnan ki çok üzüldüm. İnşallah bulursun atını.
RÜSTEM : Pek sanmıyorum bulabileceğimi ama hayırlısı neyse o olsun. Ne diyelim.
HASAN : Benim acele bir işim var, gitmek zorundayım. Hadi kal sağlıcakla...
RÜSTEM : Yolun açık olsun Hasan.
HIRSIZ : Lanet hayvan yürüsene be!
RÜSTEM : Aman Allah´ım rüya mı görüyorum yoksa! Bu at benim atım yahu! Hey, heey, bu benim atım!
HIRSIZ : Yanlışın var Beyim. Bu at yıllardan beri benimdir.
RÜSTEM : Madem ki bu at yıllardan beri senin, o halde söyle bakalım, bu atın hangi gözü kör?
HIRSIZ : Hangi gözü mü kör?
Bunu bilmeyecek ne var, tabi ki sol gözü kör.
RÜSTEM : Bilemedin.
HIRSIZ : Pardon pordon, ben sağ gözü diyecektim, yanıldım. Evet evet, sağ gözü kör bu atm.
RÜSTEM : Sen sadece hırsız değil ayrıca beceriksiz bir yalancısın da.
HIRSIZ : Niye?
RÜSTEM : Bu atın iki gözü de sapasağlam çünkü! Ver atımı...
 

Beyazdut

İstanbul'da Olmak Vardı
Süper Üye
Katılım
14 Haz 2009
Mesajlar
16,272
SkeÇ-2: Ben senİn yaŞindayken...

SKEÇ-2: BEN SENİN YAŞINDAYKEN...

BABA : Oğlum gel bakalım buraya!
ÇOCUK : Buyur baba!
BABA : Bu hafta yapılan sınavda kaçıncı oldun?
ÇOCUK : 25. oldum baba.
BABA : Ama nasıl olur! Daha geçen hafta 21. idin. Nasıl dört sıra birden geriledin? Tembel herif.
ÇOCUK : Ne yapayım baba? Sınıfa dört tane yeni öğrenci daha geldi. Dolayısıyla 21.likten, 25. liğe geriledim. Hem bana kızmaya senin hakkın yok.
BABA : Bak şu bacaksıza! Bu kadar tembel olacaksın ve benim sana kızmaya hakkım olmayacak, öyle mi?
ÇOCUK : Tabii... Demek ki mükemmel bir çocuk dünyaya getirememişsiniz. El alem öyle çocuk yapıyor ki! Hepsi süper zeka.
BABA : Kızdırma beni alırım ayağımın altına bak. Sınıfta kalmış abuk subuk, aptal saptal konuşuyor.
ÇOCUK : Niye kızıyorsun baba? Sınıfta kaldıysak ne olmuş! Daha iyi ya!
BABA : Neresi iyi bunun?
ÇOCUK : Sürekli maddi sıkıntıdan bahsediyordun, düşünsene yeni sınıf için yeni kitaplar almak zorunda kalacaktın. Şimdi buna gerek kalmadı. Aynı kitapları yeniden kullanacağım.
BABA : Yahu şu karneye bak.Bütün dersler bir, bir, bir.... Allah aşkına bir tane bile iki yok. Yuh sana, nasıl becerdin bunu?
ÇOCUK : Hepsi bir mi, emin misin baba?
BABA : Bir de utanmadan şaşırma numarası yapıyor. Utan, utan! Al da kendi gözlerinle bir daha bak karneye.
ÇOCUK : Allah, Allah! Ver bakalım şu karneyi. Hepsi bir olmamalıydı...
BABA : Şunun söylediğine bak. Doğru hepsi bir olmamalıydı. Sıfır olmalıydı.Bir sene boyunca yattın tabi... Bir bile fazla sana. Ben senin yaşındayken sınıfın en iyisiydim. Karnemde bütün notlarım "5" idi, "5"....
ÇOCUK : Yapma baba. Bu benim karnem değil. Dün bu karneyi tavan arasında buldum. Senin karnen bu. Neee! Benim karnem mi? Hadi canım...Ver bakiiimL.Aaa! Sahi ya... Eee... Şeeey yani. Diyecektim ki!..
ÇOCUK : Demek bütün notların beşti haa... İşte bak bu da benim karnem. İtiraf et baba, ben senden daha çalışkanım.
BABA : Tamam, tamam anladık, para istiyorsun. Söyle ne kadar vereyim?
ÇOCUK : Şeey! Ne desem bilmem ki! 500 yeter. Ama şimdilik...
BABA :Ne 400 mü? 300 neyine yetmez? Al şu 200´ü 100´ ünü geri getir.
ÇOCUK : Ama baba...
BABA : Aması maması yok. Al şunu! Dur bakim, senin eline ne oldu böyle?
ÇOCUK : Önemli değil baba
BABA : Nasıl önemli değil oğlum? Avuçların kıpkırmızı olmuş. Ne oldu?
ÇOCUK : Öğretmen dövdü.
BABA : Öğretmen mi dövdü? Hangi çağdayız? Dağ başı mı burası? Ben ona sorarım.
ÇOCUK : Dur, dur! Dur baba. Tabiki burası dağ başı değil. Ama galiba kabahat bendeydi.
BABA : Niye, ne oldu ki?
ÇOCUK : Arkadaşım öğretmenin sandalyesine raptiye koymuştu.
BABA : Raptiye koyan arkadaşınsa seni niye dövdü? Onu dövseydi ya!
ÇOCUK : Asıl olay ondan sonra.
BABA : Nasıl yani?
ÇOCUK : Ben de öğretmen raptiyenin üzerine oturmasın diye, tam oturacağı sırada sandalyeyi çektim. Hooop! Gümm! Tabiki...
BABA : Hak etmişsin. Bu gün okulda ne yaptınız?
ÇOCUK : Bu gün okulda dinamit yaptık.
BABA : Peki yarın ne yapacaksınız okulda?
ÇOCUK : Hangi okulda? Dinamit yaptık yaptık diyorum, okul falan kalmadı ortada.
 

Beyazdut

İstanbul'da Olmak Vardı
Süper Üye
Katılım
14 Haz 2009
Mesajlar
16,272
SkeÇ-3: Bİr garİp dava

SKEÇ-3: BİR GARİP DAVA

MUHAFIZ :padişahım üç adam geldi. Bir davaları varmış. Huzurunuza çıkmak istiyorlar.
PADİŞAH :Gelsinler bakalım.
MUHAFIZ : Geçin bakalım şöyle. Padişahımız sizi bekliyor.
PADİŞAH :Hoşgeldiniz ağalar. Anlatın bakalım derdinizi.
SAKALLI :Efendim biz üç arkadaştık. Üçümüz beraber bir iş yaptık. Ve iyice bir para kazandık. Birbirimize de hiç güvenmiyorduk.
PADİŞAH :Ee...
PALABIYIK: “Paramızı hepimizin güveneceği birine verelim” dedik ve bu arkadaşa teslim ettik.
PADİŞAH : Sonra ne oldu peki?
SAKALLI : Parayı bu arkadaşa emanet ederken « üçümüz birlikte gelmedikçe parayı hiçbirimize verme » diye sıkı sıkı tembih ettik.
PALABIYIK: Tembih etmemize rağmen emanete ihanet etti bu adam.
SAKALLI :Evet ihanet etti. Parayı tek başına gelen diğer arkadaşımıza verdiğini söylüyor.
PADİŞAH : Doğru mu söylüyor bunlar efendi?
KESE : Doğru efendim ama eksik anlattılar.
PADİŞAH :Nasıl yani?
KESE :Evet, bunlar bana bir kese para bıraktılar. „Üçümüz birlikte gelmedikçe parayı hiçbirimize verme.“ dediler.
PADİŞAH :E niye verdin o zaman paraları diğer adama?
KESE :Ama padişahım, henüz elli adım bile gitmemişlerdi ki içerden biri geri geldi ve paraları istedi. Bu ikisine uzaktan bağırdım. “Bakın bu arkadaşa veriyorum.” dedim.
PADİŞAH : Bunlar ne yaptı peki?
KESE :Vallahi ikiside kafa sallayıp “Tamam ver” dediler.
PADİŞAH :Siz söyleyin bakalım, bu beyefendi doğru mu söylüyor?
SAKALLI :Valla padişahım, keseyi emanet edip gidiyorduk ki şimdi burada olmayan arkadaşımız aniden durdu. “Akşam yiyeceğimiz yemeğin parasını alalım.” dedi. Biz de “yemek parası al gel, bekliyoruz dedik..” Meğer adam tüm parayı almış.
PADİŞAH : Demek arkadaşınız parayı alıp kaçmış ha?
PALABIYIK :Evet ama bu emanetçiye “Biz üçümüz birlikte gelmezsek, hiçbirimize parayı verme” demiştik. O da kabul etmişti.Vermeseydi. Versin bizim paramızı...
PADİŞAH :Ne diyorsun efendi? Adamlar paralarını istiyorlar.
KESE : Doğru, paralarını vermem gerekiyor ama anlaşmaya bağlı kalıyorum ben. Bu yüzden şu an paralarını vermem.
PADİŞAH :Ne demek o?
KESE :Şu demek padişahım. Anlaşmaya göre, bunlara parayı vermem için üçünün birlikte gelmesi gerekiyordu. Getirsinler diğer arkadaşlarını da vereyim paralarını!
PADİŞAH :Doğru. Hadi bakayım, getirin üçüncü arkadaşınızı, alın paranızı!Bir daha da güvenmediğiniz insanlarla iş yapmayın.
 

Beyazdut

İstanbul'da Olmak Vardı
Süper Üye
Katılım
14 Haz 2009
Mesajlar
16,272
SkeÇ-4: GerÇek zengİnlİk saĞliktir

SKEÇ-4: GERÇEK ZENGİNLİK SAĞLIKTIR

ÖĞRETMEN :Çocuklaar! Piknik sona erdi. Hava kararmak üzere... Toparlanın okula yetişmeniz lazım.
ALİ :Biz hazırız öğretmenim.
ÖĞRETMEN :Haydi bakalım, geldiğimiz yoldan geriye dönüyoruz...
VELİ :Öğretmenim şuraya bakın! Ne kadar güzel bir köşk burası...
ÖĞRETMEN :Aaa! Gerçekteeen! Harika bir ev bu! Kimin acaba çocuklar?
CAN :Bilmem.... Ama keşke bu evin sahibinin oğlu olsaydım...
ÖĞRETMEN :Niye?
CAN :Niye mi? Baksanıza, boğaz manzaralı, yem yeşil bahçesi olan olağanüstü bir ev bu.
Kimbilir içinde neler neler vardır.
ÖĞRETMEN :Eğer sen bu evin sahibinin oğlu olsaydın neler yapardın?
CAN : Sizleri evime davet ederdim.
ALİ : Öğretmenim ne olur şu evin bahçesine bir girelim.
ÖĞRETMEN :Niye, ama geç kalıyoruz çocuklar.
VELİ :Ne olur öğretmenim! Hemen geri çıkarız.
ÖĞRETMEN : İzinsiz olmaz. Bir bakalım kim var içeride?
ALİ : Öğretmenim bakın orada bir kadın var.
ÖĞRETMEN :Evet gördüm. Heey! Bakar mısınız?
BAKICI :Buyrun, ne istemiştiniz?
ÖĞRETMEN :Şeey! Ben öğretmenim. Bunlarda Gümüş İlköğretim Okulu öğrencileri. Sınıfça buraya
pikniğe gelmiştik. Dönerken bu köşkü gördük. Kime ait olduğunu merak ettik. Bu köşk
kimin acaba?
BAKICI :Bu köşk ülkemizin en zengin insanına ait.
CAN : Öğretmenim orada bir çocuk var. Tekerlekli sandalyede oturuyor.
BAKICI :Bir dakika onu buraya getireyim.
ALİ : Aa! Çocuk hasta galiba.
BAKICI :Bu çocuk da bu köşkün sahibinin oğlu. Gördüğünüz gibi tekerlekli sandalyeye mahkum.
Bende onun bakıcısıyım.
ÖĞRETMEN :Yaa! Demek bu çocuk bu köşkün sahibinin oğlu ha.. Çocuklar! Az önce "Keşke bu
köşkün sahibinin oğlu olsaydım." diyen kimdi?
CAN :Şey bendim öğretmenim...
ÖĞRETMEN :Şimdi ne düşünüyorsun?
CAN :Şeey, ne diyeceğimi bilemiyorum...
ÖĞRETMEN :Bakın çocuklar zenginlik sandığınız gibi mal ve varlık yönünden herşeye sahip olmak
değildir. Gerçek zenginlik gönülle olur. Eğer gönlünüz huzur doluysa siz dünyanın en
zengin insanısınız demektir.
ALİ :Nasıl yani öğretmenim.
VELİ : Gönlün huzur dolu olması ne demek öğretmenim.
CAN : Gerçek zenginlik nedir öğretmenim?
ÖĞRETMEN : Çocuklar, sizler hepiniz aslında milyardersiniz. Örneğin sen çocuğum, sana 100 milyar
verseler gözlerini satarmısın?
ALİ .-Hayır, kesinlikle satmam. Gözlerim olmadıktan sonra parayı ne yapayım?
ÖĞRETMEN :Ya kalbini 100 milyara satar mısın?
ALİ :Olur mu öğretmenim? Kalbim olmazsa ben nasıl yaşarım?
ÖĞRETMEN :peki sana 500 milyar verseler bir ayağını satar mıydm?
VELİ :Hayır...
ÖĞRETMEN :peki 500 milyara bir kolunu satar mısın?
YELİ :Hayır...
ÖĞRETMEN : Gördüğünüz gibi hiç biriniz milyarlarca paraya rağmen bir organınızı bile satmıyorsunuz. Demek ki bu organlarınızın değeri çok çok fazla. Örneğin çok çok zengin olan bir insan ölmek üzereyken, birazcık daha yaşamak için, bütün servetini vermeye razı olur. Yani anlıyacağınız önemli olan sağlıktır. Sağlık ve huzur! Nice insanlar vardır ki, servet içinde yüzüyorlar, ama mutsuzlar!
CAN :Teşekkür ediyorum öğretmenim. Bana gerçek zenginliğin ne olduğunu gösterdiniz.
Demek ki ben çok çok zengin bir insanmışım.
(Cengiz Tan - Yürek Hikayeleri´nden Uyarlanmıştır.)
 

Beyazdut

İstanbul'da Olmak Vardı
Süper Üye
Katılım
14 Haz 2009
Mesajlar
16,272
SkeÇ-5: GÜlsÜm'Ün kismetİ

SKEÇ-5: GÜLSÜM'ÜN KISMETİ

BABA : Biliyor musun Hanım, Gülsüm’e ne çıktı?
ANNE : Piyango mu çıktı yoksa bey?
BABA : Onun gibi bir şey, bil bakalım.
ANNE : Kısbet mi çıktı?
BABA : Pehlivan mı bu? Ne kısbeti? Kısmet demek istedin herhalde.
ANNE : He ya, tam onu diyecektim.
BABA : Aferin sana, evet ondan çıktı.
ANNE : Peki kim?
BABA : Kim kim?
ANNE : Herif, kısmet kim?
BABA : Kısmet de kim?
ANNE : Ayol, Gülsüm´e çıkan kısmet kim?
BABA : Düşünüyorum, sen de düşün.
ANNE__ : Olur.
GÜLSÜM : Ana, baba, ne oluyor burada?
ANNE : Ne bağırıyorsun kız! Otur sen de düşün.
GÜLSÜM : Oluur.
BABA : Yahu Hanım, ne düşünüyoruz biz?
ANNE : Gülsüm´e çıkan kısmetin adını...
GÜLSÜM : Nee! Bana kısmet mi çıktı?
BABA : He ya...
GÜLSÜM : Ne duruyorsunuz öyleyse, verin gitsin.
BABA : Kime vereceğiz kız?
GÜLSÜM : İsteyen adama...
BABA : O kim? îşte onu düşünüyoruz.
GÜLSÜM : Baba, beni kim istedi?
BABA : Karşı köyden biri.
ANNE : Herif, madem biliyordun neden söylemedin?
BABA : Ne düşünüyorduk demin biz?
ANNE : Gülsüm´ün kısmetini düşünüyorduk!
BABA : Hay Allah ben de ne düşünüyoruz diye düşünüyordum.
GÜLSÜM : Peki kim bu adam baba?
BABA : Çiftçi. Seni de şehzade istemez ya...
GÜLSÜM : Nerede görmüş beni?
BABA : Görmemiş ki...
ANNE : Bey, bu nasıl iş? Kızı görmeden mi alacak bu adam?
BABA : Görmeden olur mu kadın? Görecek tabi.
ANNE : Ne zaman?
BABA : Nerdeyse gelir.
GÜLSÜM : Amanın! Ana kız, hemen ortalığı toparlayalım.
BABA : Kapı çalınıyor, kim o?
DÜNÜR : Benim, haber yollamıştım. Aldınız mıydı?
BABA : Haber bu, kaybolur mu? Aldık tabi.
ANNE : Gülsüm! Gel kız buraya!
GÜLSÜM : Süsleniyorum ayol, herif gelip beni böyle mi görsün?
BABA : Şeey, bizim kızımız biraz şeydir...
ANNE : Akılsız...
DÜNÜR : Aman efendim, akıllı kadın daha tehlikeli olur.
BABA : Zaten ben hiç akıllı kadın görmedim.
GÜLSÜM : İşte geldim. Deminden beri ne bağırıp duruyorsunuz yahu? Bu da kim?
BABA : İşte, bu kısmetin...
DÜNÜR : Adım İsmet.
ANNE : Kızım hele bi sor. Kısmet efendi ne içmek ister?
GÜLSÜM : Ne içecek! Şıra tabii.
DÜNÜR : Neden?
GÜLSÜM : Bizim şıramız iyi de ondan. Aptal değilsen şıra içersin.
BABA : Kusura bakma oğul bizim kız kıt akıllıdır.
DÜNÜR : Aman aman, böylesi daha iyi.
GÜLSÜM : Anaaaa, anaaaaa, üüüüüüüüü,üüüüü...
ANNE : Ne oldu kız? Niye ağlıyorsun?
GÜLSÜM : Ağlarım tabi.
ANNE : Kız, kocaya gidiyorum diye ağlanır mı?
GÜLSÜM : Ona ağlamıyorum. Şu baltaya ağlıyorum.
ANNE : Baltanın nesine ağlıyorsun?
GÜLSÜM : Ben evlenince çocuğum olmayacak mı?
ANNE_ : Olacaak!
GÜLSÜM : Çocuk buraya şıra olmaya gelmiyecek mi?
ANNE_ :Geleceek!
GÜLSÜM : O balta yavrumun kafasına düşerse ya...
ANNE : Essahtan kuz. Vah benim torunum. Vay talihsiz yavrum!
BABA : Nooluyor orada be!
ANNE : Beey, bey yetiş!
BABA . :Noldu?
ANNE : Bu balta ilerde torunumuzun kafasına düşerse nolur halimizİ bir düşünsene...
BABA : Amanın, bunu ben hiç düşünmemiştim yahu. Vay torunum/
DÜNÜR : Yahu sabahtan beri sizi dinliyorum oradan. Çok safsınız ha...
BABA : Vay yavrum, oy torunum, ooy!
DÜNÜR : Yahu kesin şu ağlamayı. Bakın baltayı aldım oradan. Artık çocuğunuza bir şey olmaz.
BABA : Vaay, ne kadar akıllıymış bu kısmet yav! Allah razı olsun evladım.
DÜNÜR : Bakın, ben Gülsüm´ü akıllı değil diye alacaktım ama, dünyanın en aptal kızıyla da evlenemem.
GÜLSÜM : Ana, ana, almayacak bu adam beni!
DÜNÜR : Belki en aptal değildir. Bunu öğreneceğim.
BABA : Nereden öğreneceksin?
DÜNÜR : Şimdi yola düşeceğim. Eğer kızınızdan daha aptal birini görürsem gelir kızınızla
evlenirim. Beni beklesin.
BABA : Zaten kim alır ki onu? Mecbur bekleyecek.
GÜLSÜM : Benden aptal insan yoktur dünyada. Bulamaz. Evlenemiyeceğim.
DÜNÜR : Sözüm söz. Hadi hoşça kalın
BABA : Merak etme kızım, buralar aptal doludur. Döner alır seni.
- sahnenin önünde
DÜNÜR : Kolay gelsin hemşerim!
ÇOBAN : Kolaysa başına gelsin. Anamdan emdiğim süt burnumdan geldi.
DÜNÜR : Ne yapmaya çalışıyorsun?
ÇOBAN : Eşeği yukarı, ağaca çıkaracağım.
DÜNÜR : Zor bir iş ama, eşek ağaçta ne yapacak?
ÇOBAN : Görmüyor musun, hayvanın karnı aç. Hadi aslanım, çık yukarı.
DÜNÜR : İyi de eşek ağaçta ne yapacak?
ÇOBAN : Manzara seyredecek! Tövbe yarabbi! Karnını doyuracak karnını!
DÜNÜR : Yani ağaca karnını doyurmak için mi çıkacak?
ÇOBAN : Len git işine! Sorgu meleği misin sen?
DÜNÜR : Kızma, sahiden merak ettim.
ÇOBAN : Ağaçta ne var?
DÜNÜR : Yapraak...
ÇOBAN : Haa, demek kör değilsin. Ya kör olmalıydın ya aptal. Demek ki kör değilsin.
DÜNÜR : Eşek ağaçta ne yapacak?
ÇOBAN : Len hemşerim, "hayvan aç" diyorum.
DÜNÜR : Haa, anladım. Çıkarıp onları yedireceksin.
ÇOBAN : Afferin sana.
DÜNÜR : Ama şöyle yapsan, dalı tutup aşağı çeksen öyle yedirsen daha kolay olmaz mı?
ÇOBAN : Vaay canına!...
DÜNÜR :Yaa!...
ÇOBAN : Yahu sen sandığım gibi aptal değilmişsin be.
DÜNÜR : Sana bu kadarı yeter. Hadi eyvallah.
ÇOBAN : Uğurlar ola!
sahnede --------------
GÜLSÜM : Hoş geldiniz. Bak geçen gün şıranı içmemiştin. Sakladım. îç.
DÜNÜR : Yani sen üç gündür elinde bardakla beni mi bekledin?
GÜLSÜM : Ne var bunda? Başka işim mi var ki?...
DÜNÜR : Ya hiç gelmeseydim?
GÜLSÜM : Babam "mutlaka geri döner" dedi. Benden daha aptal insan çokmuş. Söyle bakalım beni alacak mısın?
DÜNÜR : Alacağım Gülsüm
GÜLSÜM : Yaşasın, demek benden aptallar da var şu dünyada. Ne gördün, anlatsana. DÜNÜR : Bir adam gördüm. Aç olan eşeği zorla ağaca çıkarmaya çalışıyordu. Eşek ağaca çıkınca oradaki dalları yiyecekmiş. Zavallı hayvanı itip duruyordu.
GÜLSÜM : Hah hah hah ha! Aptal adam. Eşek öyle itmeyle ağaca çıkar mı? Önce kendi ağaca çıkıp, sonra iple eşeği yukarı çekseydi ya!.
(Halk Hikayeleri´nden Uyarlanmıştır.)

 

Beyazdut

İstanbul'da Olmak Vardı
Süper Üye
Katılım
14 Haz 2009
Mesajlar
16,272
SkeÇ-6: GÜzel gÖren gÜzel dÜŞÜnÜr.


SKEÇ-6: GÜZEL GÖREN GÜZEL DÜŞÜNÜR.

HULUSİ :Allah´ım bu ne sıkıcı bir hayat böyle! Her günüm adeta zehir, her akşamım cehennem gibi geçiyor. Ben artık dayanamayacağım. Bunca yıl çalışıp didindim, elde avuçta bir şey yok. Hala yamalı elbiselerle dolaşıyorum. Çorabımın ucu delik, gömleğimin düğmeleri yok. Allah´ım ölmek istiyorum artık!
CEVDET -.Hayırlı sabahlar amca!
HULUSİ :Böyle hayırlı sabah mı olur be adam?
CEVDET :Niye, hayrola ne oldu? Canını sıkan olay nedir?
HULUSİ :Şu kılığıma kıyafetime bir bak. Dilenci gibiyim. Fakirlik beni kahrediyor. Çoraplarım bile yamalı, delik deşik
CEVDET :Üzüldüğün şeye bak! Haline şükretsene yahu. Bak benim ayaklarıma, çorapları bırak, ayaklarımda ayakkabım bile yok. Ama senin gibi halimden şikayetçi değilim.
HULUSİ :peki niye mutlusun?
CEVDET :Ben halime şükrederim.
HULUSİ : Şükredecek neyin var ki, baksana bir ayakkabın bile yok.
CEVDET :Bak beyim şu gelen adamı görüyormusun? O benim kardeşimdir. Bak onun ayakkabıları değil, ayakkabı giyecek ayakları bile yok. En azından benim ayaklarım var. Ya ben de onun gibi olsaydım. Bu yüzden Allah´a şükrediyorum. Çünkü kardeşim gibi sürünerek yaşamıyorum.
ŞEHMUZ-.Merhaba Abi!
CEVDET :Merhaba kardeşim. Hoş geldin.
ŞEHMUZ :Hoşbulduk abi. Ne o, arkadaşınla tanıştırmayacak mısın?
HULUSİ :Şeey ben Hulusi. Duvar ustasıyım.
ŞEHMUZ :Memnun oldum. Ben Şehmuz. Ben de şu gördüğün tartı aletiyle geçinip gidiyorum işte.
Kazancım az-maz ama buna da şükür. Kimseye muhtaç olmadan yaşamam için yetiyor. HULUSİ :Halinden memnun musun yani?
ŞEHMUZ: Niye memnun olmayacakmışım ki? Bak elim, kolum tutuyor. Ayaklarımdan başka bir eksiğim yok ki. Gerçi ayaklarım da olsaydı daha iyi olurdu ama, ne yaparsın işte kader. Trafik kazasında kaybettim onları. Yaşadığıma şükrediyorum.
HULUSİ :Yahu hala şükredecek neyin kalmış ki.
ŞEHMUZ :Aaa, öyle deme. İnsan şükretmek için hep daha aşağıdakilere bakmalı. Bak, bak, bak. Bizim Cemal de geliyor. Kör Cemal derler ona. Gözlerini daha 6 yaşındayken kaybetmiş. Anlıyacağm dünyası kapkaranlık. En azından benim dünyam aydınlık. Ya onun yerinde olsaydım.
HULUSİ :pes doğrusu!
ŞEHMUZ :Heey Cemal, bu taraftayız! Direğe dikkat et. Gel, gel de seni yeni arkadaşla tanıştırayım. CEMAL :Merhaba.
HULUSİ :Hoşgeldiniz, ben Hulusi.
CEMAL :Ben de Cemal. Kör Cemal derler bana. Üzülürüm öyle demelerine ama ne yaparsın, körüz işte. Adamlar haklı. Ama ben mi seçtim ki kör olmayı? Ben de istemez miydim dünyayı doyasıya seyretmeyi. Kuşları, böcekleri, insanları izlemeyi. Kimbilir şuradaki çiçekler ne kadar güzeldir. Öyle değil mi?
HULUSİ :Eee, evet gerçekten o çiçekler çok güzel ama nasıl farkettiniz o çiçekleri.?
CEMAL :İnsan sadece gözleriyle görmez dünyayı Hulusi bey. İşte ben bunun için halime şükrediyorum ya. Dokunabiliyorum, tadabiliyorum ve en önemlisi koku alabiliyorum. Orada çiçek olduğunu kokusundan anladım. Sahi sen farketmemiş miydin onları?
HULUSİ :Şeey, yani siz deyince farkına vardım tabi.
CEMAL : Yazık, çok yazık. Oysa Allah o güzelliği sizin gözleriniz için yaratmıştır. Siz gözleriniz sapasağlam olmasına rağmen farkedemiyorsanız hayattan nasıl lezzet alıyorsunuz peki?
HULUSİ :Be, be, ben evet ben mutsuz biriyim. En azından az öncesine kadar mutsuz biriydim. Mutsuz oluşumun sebebini fakirlik sanıyordum, oysa mutsuzluğumun sebebi kör olmammış. CEMAL : Bakın beyefendi, kimse görmeyi bilmeyen kadar kör olamaz. Doğru, benim gözlerim görmez ama mantığımın gözleri çok keskindir. Asla, keskin sirke olup da küpüme zarar vermem. Ve halime şükrederim.
HULUSİ :Sen de mi haline şükrediyorsun, niye?
CEMAL :Niyesi var mı? Ya yatalak hasta olsaydım. Felçli olsaydım. Yoo, öyle bile olsam mutlu olmak için bir sebep bulurdum. Şimdi halime bir kere daha şükrediyorum. Çünkü ya sizin gibi olsaydım. O zaman benim halim ne olurdu? Bakar kör ve mutsuz biri.
CEVDET :Hulusi Bey, siz ağlıyorsunuz!
HULUSİ :Evet dostlarım, ağlıyorum. Bırakın ağlıyayım. Taşlaşmış kalbimin hamuru göz yaşlarımla yıkanıp yumuşar belki. Sizler bana mutluluğu öğrettiniz. Ne olur aranıza beni de alın.
ŞEHMUZ :O nasıl söz Hulusi Bey, biz kimiz ki seni de aramıza alalım?
CEMAL :Evet, biz üç garibanız sadece. Hergün bu parka gelir, bu banka oturur sohbet ederiz. Bundan sonra sen de gel. Daha mutlu oluruz.
HULUSİ :Evet dostlarım, daha mutlu oluruz, bizden daha mutlusu da olmaz hatta. Sizleri çok seviyorum.
 

Beyazdut

İstanbul'da Olmak Vardı
Süper Üye
Katılım
14 Haz 2009
Mesajlar
16,272
SkeÇ-7: Kaybolan sİlah

SKEÇ-7: KAYBOLAN SİLAH

PAŞA :FirdevsBacı!
FİRDEVS BACI : Buyrun efendim.
PAŞA : Herkese söyle,saat 10´da salonda hazır bulunsunlar!
FİRDEVS BACI :Başüstüne efendim.
PAŞA . : Unutma çok önemli!
FİRDEVS BACI : Unutmam efendim.
(Ev halkı gelir)
PAŞA : Oturun, ayakta kalmayın.Şimdi beni iyi dinleyin. Hepimiz bir tabancam olduğunu bilirsiniz. Her zaman çekmecemde durur.
EV HALKI : Biliyoruz Paşa Hazretleri!
PAŞA : Bu sabah tütün tabakamı almak istediğimde tabancam yerinde yoktu.Ev boş kalmadığına göre ve hırsız giremiyeceğine göre mutlaka biriniz aldınız.
EV HALKİ : Estağfirullah paşa hazretleri!
PAŞA : Susun! Bu evden ve sizden ben sorumluyum. Bir cahillik etmenizden korkuyorum.Ben sağ oldukça kimse kılınıza bile dokunamaz.Allah büyüktür.Bu günler de geçer.Karanlık gecelerin sabahı yakındır.
EV HALKI : İnşallah paşa hazretleri!
PAŞA : Zeynel Çavuş sen mi aldın?
ZEYNEL ÇVŞ. : Paşam, eski bir asker olarak hemen belirteyim ki, eğer tabancayı ben almış olsaydım, hiç çekinmeden söylerdim.
PAŞA :Ya sen Firdevs bacı, sakın sen almış olmayasın?
FİRDEVS BACI :Niye alayım ki paşam?
PAŞA :Hemen alınma öyle! Hani demez miydin "Bu düşman askerlerini bir kaşık suda boğasım geliyor. Bunların ne işi var vatanımızda?" diye?
FİRDEVS BACI :paşam, paşam, elbette öldüresim geliyor.eğer iş bana kadar düşerse cephedeki nişanlımdan geri kalmam.Fakat yemin ederim ki ben almadım.
PAŞA :peki, peki sana inanıyorum. Sen işinin başına dönebilirsin.Bırak ağlamayı! Betül kızım, bak gelinimsin.Şehit kocanın hatırı için doğruyu söyle.Sen mi aldın tabancayı?
BETÜL : Paşa Hazretleri, hani geçen akşam kapı çalınmıştı ya...
PAŞA : Evet.
BETÜL : Düşman subayları kapıya dayanmıştı ya...
PAŞA : Eee...
BETÜL : Konağı boşaltmamızı istemişlerdi hani...
PAŞA : İyi ama daha sonra vaz geçmişlerdi.
BETÜL : Biliyorum. Ama ben sokaklarımızı pis çizmeleriyle kirleten düşmanların evimize göz dikmeleri yüzünden üstlerine bütün kurşunları boşaltmayı düşünmüştüm.
PAŞA :Ve bunun için aldm silahı öyle mi?
BETÜL : Hayır Paşa hazretleri! Alacaktım ama yerinde yoktu.Benden önce birisi almış.
PAŞA :Allah aşkına kim aldı öyleyse?Kızlarım, sadece siz kaldınız.Hadi getirin şu silahı!
KIZLAR : Biz mi?
PAŞA :Tabii ki siz.Başka kim kaldı?Hadi utanmayın, inanın affedeceğim.
BÜYÜK KIZ : Fakat baba ben almadım. KÜÇÜK KIZ : Ben de!
PAŞA : Tepemi attırmayın.Güzellikle getirin şunu çabuk!
KIZLAR : Seni nasıl inandırabiliriz?
PAŞA : Tabancayı getirmekle...
KIZLAR : Ama biz almadık ki...
PAŞA : Hanım, ne dersin sen bu işe?
HANIM : Vallahi Paşam, benim de aklım karıştı.Alsalardı açık verirlerdi.
PAŞA : Yahu herkes sorguya çekildi mi?
HANIM : Tabi bey, hepimiz buradayız.
PAŞA : Tabi ya, nasıl da unutmuşum.Şimdi hatırladım.
HANIM : Gördün mü bey, herkesin boş yere günahını aldın.Demek tabancayı koyduğun yeri hatırladın.
PAŞA : Hanım, hanım! Yine mı bana "unutkan"dıyorsun7
HANIM : Canım sen demedin mi ´hatırladım"diye?
PAŞA : Dedim ama sandığın gibi değil!
HANIM : Yaa!
PAŞA . : Herkes salonda toplansın dememiş miydim?
HANIM : Demiştin.
PAŞA : Peki sevgili torunum niye gelmedi?
HANIM : Ne? Şimdi de el kadar çocuğa mı iftira ediyorsun?
PAŞA : Göreceğiz, çabuk çağır gelsin!
HANIM : Tamam tamam, sakin ol.Şimdi çağırırım.
PAŞA : Sizler gidebilirsiniz.
FAZIL : Bir şey mi var dedeciğim? Beni istemişsiniz.
PAŞA : Hanım, sen de çıkabilirsin.
FAZIL : Dedeciğim, neden dik dik bakıyorsun?
PAŞA : Gel yanıma şöyle. Nasılsın bakalım?
FAZIL : Babama ve ordumuza duacıyım dedeciğim.
PAŞA : Aferin sana. Bak oğlum, sonunda İstanbul işgal edildi.
FAZIL : Defolup gitsinler!
PAŞA : Merak etme geldikleri gibi gidecekler zaten.
FAZIL : Ne zaman?
PAŞA : Her şeyin zamanı var oğlum. Hele bir Anadolu kurtulsun.Ondan sonra inşallah.
FAZIL : İnşallah dedeciğim.
PAŞA : Fazıl!
FAZIL : Buyur dede.
PAŞA : Tabancamı sen mi aldın?
FAZIL : Şey,neden alayım ki?
PAŞA : Ne bileyim, baban gibi şehit olmak isterdin hep.
FAZIL : İsterim tabi!
PAŞA : Bunun için silah gerekmez mi?
FAZIL : E-e-evet!
PAŞA : Tabancamı sen aldın değil mi?
FAZIL : Evet!
PAŞA : Hala getirmeyecek misin şu tabancayı?
FAZIL : Ama dedeciğim, ben onunla düşmanları vuracaktım!
PAŞA : Aslan oğlum benim. Sen henüz küçüksün. Önünde vatana hizmet edecek uzun yıllar var. Kuvayı milliye boş durmuyor. Adım adım zafere gidiyoruz. Sabırlı olmalıyız. Bütün Anadolu, başlarında Mustafa Kemal ile şahlandı.
FAZIL : İyi ama dedeciğim, onlar koştururken biz burada eli kolu bağlı...
PAŞA : Oğlum, İstanbul da boş durmuyor. Burada herkesin kalbi Anadolu için atıyor. Hadi artık ağlamayı bırak.
FAZIL : Peki dedeciğim.
PAŞA : Aferin sana. Hadi şimdi getir tabancayı...
(Sızıntı Dergisi´nden Uyarlanmıştır.)
 

Beyazdut

İstanbul'da Olmak Vardı
Süper Üye
Katılım
14 Haz 2009
Mesajlar
16,272
SkeÇ-8: Mİllet mali

SKEÇ-8: MİLLET MALI

KOMUTAN : Hey, durun bakalım.
GELİN : Buyur kumandan.
KOMUTAN : Ne yapıyorsunuz burada?
GELİN : Cepheye, Türk ordusuna cephane taşıyoruz..
KOMUTAN : Allah emeğinizi zayi etmesin bacım, sizin hakkınızı bu millet nasıl öder?
GELİN : Şu düşmanı yurdumuzdan bir atalım da kumandan,boş ver sen bizim hakkımızı..
KOMUTAN : İnşallah bacım, bu düşmanın hepsini atacağız yurttan. Söyle bakalım, sen kaç yaşındasın?
GELİN : Şeeey, 18 yaşındayım.
KOMUTAN : Allah´ım, görüyorsun, genciyle yaşlısıyla, çocuğuyla kadınıyla hepimiz seferber olduk. Sen bizi muzaffer kıl..
GELİN : Amiiin..
KOMUTAN : Bacım, bu yaşlı teyze kim?
GELİN : O benim ninem. Oğlunun biri savaşta şehit oldu.
KOMUTAN : Peki şu oturan delikanlı niye bize hiç bakmıyor?
ANA : O benim oğlum evladım. Abisi savaşta şehit oldu.
KOMUTAN : Niye bize ilgi göstermiyor, yoksa bizi küçük mü görüyor?
ANA : Estağfurullah evladım, olur mu öyle şey?
KOMUTAN : Peki niye ayağa kalkmıyor da öyle gururla kurulmuş oturuyor...
ANA : Gururundan değil evladım, o da abisi gibi savaşa gitmişti, ama bir bacağını kaybetti cephede.. Ayağı iyileşir iyileşmez hemen tekrar cepheye gidip savaşmak istedi.Ama almadılar onu askere "bir bacağı takma" diyerek... KOMUTAN :Yaaaa....
ANA : Şu 18 yaşında olduğunu söyleyen taze gelin ve kucağındaki bebek de onun...
KOMUTAN : Niye konuşmuyor, dilsiz mi yoksa?
ANA : Hayır dilsiz değil. Kunuşabilyor. Ama vatanımız düşman işgalindeyken askere alınmamak ona öyle ağır geldi ki o gün bu gündür tek kelime etmedi kimseye...
KOMUTAN : Dur bakalım nine. Bir konuşalım bu Anadolu aslanıyla.
ANA : Boşuna yorma kendini evladım. Selamını bile almaz kimsenin.
KOMUTAN : Delikanlı, duyduğuma göre savaşta bir bacağını vatan uğruna vermişsin. Adın ne senin?
DELİKANLI :
KOMUTAN : Bu ne haldir bre...! Sen ne biçim askersin ki, karşında bir Türk komutanı var ve sen kılını dahi kıpırdatmadan oturuyorsun. Kalk ayağa !
DELİKANLI :
KOMUTAN : Bak yiğidim. Acını anlıyorum. Hangi Türk istemez ki bu zor zamanda cephede olmayı? Hangi Anadolu delikanlısı düşmana karşı şehitlik sevdasıyla coşmasın? Seni anlıyorum. Haklısın. Üzülmekte haklısın. Ama
yanıldığın bir şey var. ASLAN YARALI DA OLSA ASLANDIR... Bu topal halinle hiçbir işe yaramadığını sanıyorsun. Yanılıyorsun. Koşamasan da ata binebilirsin. Haydi kalk. Cepheye gidiyoruz.
DELİKANLI : Doğru mu? Bu söylediklerin doğru mu kumandanım? Sahiden beni yeniden cepheye götürecek misin? KOMUTAN : Evet, sana, senin gibi bir kahramana çok ihtiyacımız olacak.
DELİKANLI : Bu topal halimle mi?
KOMUTAN : Bir ayağın yok ama kanatların var ya... Bu yiğidi ata bindirin. Benim tüfeğimi de verin eline. Toparlanın gidiyoruz. Sağlıcakla kalın nine.
DELİKANLI : Şükürler olsun... Allah´ım sana şükürler olsun. Ana , ana kal sağlıcakla. Sen., sen de yavruma iyi bak köylü kızı. Ona babasının ve amcasının nasıl bir asker olduğunu anlat birgün... Sen de hakkını helal et. Ben artık komutanımla gidiyorum.
ANA : Uğurlar osun evladım....
GELİN : Gittiler ana. Haydi biz de yola koyulalım.
ANA : Doğru, yola koyulalım artık. Ama bu bulutlar da ne! Kızım yağmur yağacak. Cephaneler ıslanacak şimdi. Ne yapacağız? Yanımızda bir örtü de yok...
GELİN : Dur nine!
ANA : Kızım ne yapıyorsun? Bebeğin üstündeki örtüyü niye çıkarıyorsun? Hava soğuk! Üşütecek, hasta olacak zavallı...
GELİN : Bebeğin örtüsünü cephanenin üstüne örteceğim.
ANA : Ama bebek? Ya hasta olur, ölürse...
GELİN : Nine, nine! Bebek, benim bebeğim. Ama bu cephane millet malıdır. Ne yapayım ölürse! Vatan sağolsun!
 

Beyazdut

İstanbul'da Olmak Vardı
Süper Üye
Katılım
14 Haz 2009
Mesajlar
16,272
DON KİŞOT (Çocuk Oyunu)

DON KİŞOT (Çocuk Oyunu)

Uyarlayan: Özen Rodop

KİŞİLER:


DON KİŞOT




SANÇO PANZA



SİNYORİTA
BERBER





PAPAZ



HOROZYO



CİVCİVOS
KOMUTAN





MAHKUM



FELLAH






Tavuklar, kuşlar, mahkumlar, askerler,



günes hanım teyze, aydede, bulut,



aslan, değirmenler...




(Bu oyunda “kara kukla” tekniği gözetilmiştir.)




1. SAHNE

(Işıklar açılırken, bir horoz öter.)

SES : Ü-üüürrrüüüüü-üüüüüüü

HOROZYO : (Girer) Ü-ürü-üüüüüü. Bendeniz soylu efendimiz Sinyor Kessada'nın horozuyum. Adım Gonzales-Monzales, Falançes-Filançes, Huanito Horozyo! Evet! Horozyo! Ben her sabah öter, bizim köyün güneşini uyandırırım. Eğer ben ötmesem bizim köyde güneş, hiç doğmaz. Güneş doğmazsa ne olur? Tavuklar yumurtlamaz! Evet. Yumurtlamaz! Bizim köy şu tarafta... O da ne? Güneş hala doğmamış yahu. Ü-ürü-üüüü, dedik güneş hanım teyze. Hadi uyan da gel artık. Ü-ürü-üüüüü... Yahu ne tembel bir güneş bu! Bana yardım edin de çağıralım şunu. Haydi hep beraber; ü-ürü-üüüüüü...

(Güneş girer. Yüksek bir yerde durur.)

HOROZYO : İşte geldi. Bana bak güneş hanım teyze. Hep geç kalıyorsun. Soylu efendim sinyor Kessada bana fırça çekiyor. Sen sinyor Kessada'nın ne biçim adam olduğunu bilmezsin. Geçen gün beni çağırdı, dediki; oğlum Horozyo, bu güneş ne sıcak böyle, benim kel kafamı çok yakıyor, dedi kendileri... Ben de ne buyurursunuz efendim, ne yapalım ,dedim. Efendim sinyor Kessada dediki; çok sıcak olunca ötüver de, güneşin önüne bir bulut gelsin, dedi. Yaa... Ü-ürü-üüüüü, dedik; işte o kadar!


Ben bu köyün horozuyum.
Adım Horozyo!
Ü-ürü-üüüüü, dedik mi
Geç kalma bir daha
Yakma efendimin kel başını
Yoksa öterim çok fena
Ü-ürü-üüüüü, dedik mi
Geç kalma bir daha

Bizim köye ışık lazım
Tavuklar yumurtlayacak daha
Ü-ürü-üüüüü, dedik mi
Geç kalma bir daha


HOROZYO : Off! Şimdiden sıcak oldu. Efendimin kel kafası güneşten yanmasın, diye bir bulut çağırayım bari. Ü-ürü-üüüüü. Bir bulut örtsün güneşin şişko yüzünü....

(Bulut girer.)

HOROZYO : (Buluta üfleyerek.) Püffff... Evet! Bu sabahki görevimi de başarıyla bitirdim.

(Gıdaklamalar duyulur.)

HOROZYO : Aa. Kızlar geliyor. Beni özlemişler herhalde... Huu hu kızlar, yakışıklı Horozyo'nuz burada...

(Tavuklar girer.)

TAVUKLAR : Gıd dıg gıdak... Kaçın... Geliyorlar... Amanın gıdak gıdak...

(Tavuklar koşarak diğer taraftan aceleyle çıkarlar.)

HOROZYO : Kim geliyor? Durun. Gıt gıt gıdak. Dedikoducu güzellerim ne oluyor size? Kaçmayın! Horozyo sizi korur. Bunlar çok korkmuş yahu. Gelen ne acaba? Oğlum Horozyo kısa kes, sen de kaç. Ü-ürü-üüüüüü...

(Çıkar.)

(Civcivos girer, "cik-cikleyerek" diğer taraftan çıkar.)
 
Üst Alt