• Acılı
  • Aptal
  • Aranıyor
  • Arsız
  • Aşık
  • Ölü
  • çılgın
  • üzüntülü
  • üzgün
  • Bahahaha
  • Bilgin
  • Bulantılı
  • Bulutlu
  • Canlı
  • Cap Canlı
  • cesaretli
  • Dead
  • Deli
  • Depresyonda
  • Eğlenmiş
  • gay
  • Goofy
  • Hacker
  • hoşgörülü
  • Huysuz
  • Huzurlu
  • Israrcı
  • iyi
  • Karışık
  • kaygılı
  • Küstah
  • Kederli
  • Keyifli
  • Kimsesiz
  • Kop Kop
  • Korkulu
  • kuşkulu
  • Manyak Deli
  • melek gibi
  • Meraklı
  • Meşgul
  • Mutsuz
  • Neşeli
  • Niteliksiz
  • Oylesine
  • Panik
  • Paranoyak
  • Rahat
  • Sakin
  • Saldırgan
  • Sarhoş
  • Sert ve kaba
  • SIKKIN
  • Sinirli
  • Sıcak
  • Tembel
  • utangaç
  • Uykucu
  • uykulu
  • Uyuşuk
  • Yaramaz
  • Yürekli
  • Yorgun
  • Yoğun
  • Şüpheli
  • Şeytani
  • Şeytani2
  • Şokta
  • şşşşttt!
  • 8 sayfadan, 8.sayfa İlkİlk ... 678
    Gösterilen Sonuçlar 106 sonuçtan 119 ile 119 arası

    Konu: Tiyatro Oyunları - Skeçler - Piyesler

    1. #106
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      20538
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan Cellat Ve Kurbanı (Radyo Tiyatrosu)

      Cellat Ve Kurbanı (Radyo Tiyatrosu)

      SESLER- GECE. DAĞBAŞI..ATEŞİN ÇITIRDISI

      KEZBAN- Yazık, ben seni yiğit biri sanırdım. Meğer korkak adamın tekiymişsin.
      MURAT - (içini çeker) Nereden vardın bu karara?
      KEZBAN- Beni kaçırmandan..
      MURAT- Ne olmuş seni kaçırmışsam?
      KEZBAN- Daha ne olsun, ağabeylerim seni öldürmesin diye beni rehine olarak kaçırdın. (öfkeyle) Yiğit biri olsaydın, beni kaçıracağına alırdın eline silahı çıkardın onların karşısına.
      MURAT - Sana göre yiğitlik, adam vurmak mı?
      KEZBAN- Elbette ya ne sandın?
      MURAT - İyi. Senin o yiğit sandıklarının halini git de mahpuslarda gör..Sen hiç mahpus yeri görmedin değil mi? (içini çeker) Onu ancak içeriye düşen bilir..
      SESLER- BİR İKİ SANİYE ATEŞİN ÇITIRDISI
      MURAT - Dört duvar düşün. Bir de demir parmaklı bir pencere..Hiç bir zaman güneşi tek parça göremezsin. Dilim dilim girer içeriye. İşte o dört duvar arasında ben diyeyim on beş, sen de yirmi mahkum. Hepsi de sana göre yiğit. Kimisi küfredeni vurmuş, kimisi de benim gibi töre kurbanı.
      SESLER- BİR İKİ SANİYE ATEŞİN ÇITIRDISI
      MURAT - (derin bir nefes alır) Ne zaman ki mahpus damına düşersin, işte o zaman yiğitliğin silah taşıyıp, adam vurmakla olmadığını anlarsın..
      KEZBAN- Neden kaçırdın beni?
      MURAT - Senin yiğit ağabeylerin anamı, adam döver gibi dövmüşler. Hem de yumrukla, tekmeyle, her tarafını morartmışlar..
      KEZBAN- Sen de beni intikam almak için mi kaçırdın?
      MURAT - Hayır, anama karşı koz olarak kullanmak için. (içini çeker) Anlayacağın sen elimdeyken ağabeylerin bir daha anama zulüm yapamaz artık..
      SESLER- SADECE ATEŞİN ÇITIRDISI
      KEZBAN- Babamı vurduğunda bu işin kan davası haline geldiğini biliyordun. Neden hapisten çıktıktan sonra kaçmadın?
      MURAT - Kaçmam mı gerekirdi?
      KEZBAN- Töreyi biliyordun. Ağalarımın senden intikam alacağını hesaplamadın mı hiç? Sen babamızı, babanı öldürdüğü için vurmamış mıydın?
      MURAT - Evet öyle..Ama ben o zaman cahildim, toydum, anamın, köylünün...
      KEZBAN- Sen babamızı vurarak kendinde bu hakkı buldun da, biz neden bu hakkı kendimizde bulmayalım?
      MURAT - Haklısın ama benim yaptığım yanlıştı. Bunun karşılığında da ömrümün en güzel yıllarını mapusda geçirdim. Şimdi benim düştüğüm hataya sizin de düşmemeniz için kan davasını bitirelim, diyorum.
      KEZBAN- Diyelim ki ben ve ağalarım kan davasından vazgeçtik, seni öldürmedik, peki ya töreyi ne yapacağız?
      MURAT - Yerin dibine batsın töre. Zaten sizi babasız bırakan, beni katil yapıp mapuslarda çürüten de o töre değil mi?
      KEZBAN- Ama yine de töre töredir. Böyle gelmiş, böyle gidecek.
      MURAT - Hayır, böyle gitmemeli..İnsanlar birbirlerini vurmamalı. Aksi taktirde bu rezil kan davası nesillerden nesillere geçip, çok ocaklar söndürür..(içini çeker) Karnın acıktı mı?
      KEZBAN- Acıktı.
      MURAT - Yola çıkmadan önce anam azık vermişti, birlikte yiyelim.
      SESLER- YÜRÜR. PAKETLERİ AÇMA SESİ.
      KEZBAN- Murat.
      MURAT- (uzak) Efendim?
      KEZBAN- Beni sadece ağalarım anana kötülük etmesin diye mi kaçırdın? Başkaca bir sebebi yok mu?
      MURAT- (uzak) Var.
      SESLER- UZAK YÜRÜR GELİR, DURUR
      MURAT- Seni hala seviyorum Kezban. Babanın katili olduğum için belki seni sevmeye hakkım yok. Ama yüreğime anlatamıyorum bunu.
      KEZBAN- Keşke elimizde olsa da, zamanı on beş yıl öncesine götürebilsek. Birbirimize sevdalandığımız o günleri yeniden yaşayabilsek. Keşke babam babanı öldürmeseydi, sen de töreyi yerine getirmek için babamı öldürmeseydin, şimdi her şey o kadar farklı olurdu ki.
      MURAT- On beş yıldır evli olurduk, boy boy çocuklarımız olurdu. Şimdi bu saatte evimizde koyun koyuna yatıyor olurduk.
      KEZBAN- (derin nefes alır) Kader işte.
      MURAT- Hayır, bu yaşadıklarımız kader değil Kezban. Ne yaptıysak cahilliğimizden, çevrenin etkisinden yaptık. Benim töreye uymam gibi. Tıpkı şimdi senin hala beni sevmene rağmen ağalarının korkusundan bunu itiraf edememen gibi. (ara) Doğru değil mi?
      KEZBAN- Ne?
      MURAT- Beni sevdiğin. Hala bana sevdalı olduğun. Korkma, burada özgürsün, bizi duyan kimse yok. Hadi itiraf et beni sevdiğini.
      KEZBAN- Seni sevdiğimi söylemem neyi değiştirecek ki Murat. (içini çeker) Biz asla bir araya gelemeyiz. Çünkü ben hala Kirazoğlu soyadını taşıyorum.
      MURAT- Hiç önemli değil. Önemli olan hala beni sevmen.
      KEZBAN- Benim sevgim yetecek mi sana? Ağalarımı unutma. Onlar için hala kurbansın sen.
      MURAT- Belli olur mu bazen cellatlar da insafa gelir. Vakit geç oldu yatalım artık.


      (GEÇİŞ)
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    2. #107
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      20538
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan Cellat Ve Kurbanı (Radyo Tiyatrosu)

      Cellat Ve Kurbanı (Radyo Tiyatrosu)

      SESLER- DAĞBAŞI..YÜRÜME SESİ. RÜZGAR SESİ

      ŞEHMUZ- (nefes nefese) Daha hızlı kardaşlarım, daha hızlı. Onları mutlaka bulmalıyız.
      AHMET- Bulacağız ağam heç meraklanma, iğne deliğine saklansa bulacağız o iti.
      ÖMER- Bana kalırsa bu sevdadan vazgeçelim Şehmuz ağam. Koskoca dağda Muratla bacımızı nasıl bulacağız?
      ŞEHMUZ- Eyi de ne yapalım, bacımızı Muratın kollarına teslim mi edelim yani? Zati yeteri kadar köylüye rezil olduk.
      ÖMER- Hem bulsak bile bakalım Murat bizi sağ bırakır mı? Mutlaka o da yanına silah almıştır.Tepeden bizi gördüğü anda vurur, öldürür.
      AHMET- Ömer doğru diyor Şehmuz ağam, bizi görürse keklik gibi avlar.
      ÖMER- Nasıl olsa sürgit dağda kalamazlar. Yanındaki erzak biter bitmez, Murat tedarik etmek için köye geri dönecektir..
      AHMET- Hem bakarsınız bu arada bacımız bir punduna getirip de o namussuzu öldürürde hepimiz kurtuluruz. Biliyorsunuz o Murata bizden daha fazla kinli.

      (GEÇİŞ)

      SESLER- DAĞBAŞI..RÜZGARIN SESİ
      KEZBAN- Köye ne zaman geri döneceğiz Murat?
      MURAT - Bilmiyorum..
      KEZBAN- Bilmiyorum da ne demek, hep bu dağ başında kalacak değiliz ya?
      SESLER- SADECE RÜZGARIN SESİ
      KEZBAN- Artık her şey çok farklı. Gidelim ağabeylerime gerçeği söyleyelim. Birbirimizle evlenmek zorunda olduğumuzu anlatalım onlara.
      MURAT - Anlatmasına anlatalım da, ağabeylerinin bu işi pek hoş karşılayacağını sanmıyorum. Çünkü onların gözünü öylesine kan bürümüş ki..
      KEZBAN- O eskidendi, benim seninle karı koca gibi olduğumuzu öğrenirlerse düşmanlık kalkar orta yerden.
      MURAT - Öyle mi sanıyorsun?
      KEZBAN- Elbette. Ben onların biricik bacısıyım. Göreceksin bak, onlara seni sevdiğimi söyleyeyim, silahlara veda edeceklerdir.
      MURAT - Tam tersi de olabilir, kanlını sevdiğin için sana kötülük de edebilirler.
      KEZBAN- Hayır bu yaşıma kadar bana bir fiske bile vurmamışlardır. Hem başka çaremiz var mı? Böyle dağda daha ne kadar yaşayabiliriz ki Murat?
      MURAT - Kaçabiliriz.
      KEZBAN- Nereye?
      MURAT - Büyük şehre..İstanbul’a. Ağabeylerinin bizi bulamayacağı bir yere.
      KEZBAN- Kaçarak yaşamak da bir zulüm değil mi? Devamlı öldürülmek korkusuyla, namlu ucunda nasıl mutlu yaşayabiliriz ki?
      MURAT - Evet ama az da olsa kaçmak, bir kurtuluş umududur Kezbanım.
      KEZBAN- Hayır, kaçarak değil, konuşarak bitireceğiz bu kan davasını Murat..Hem başından beri sen de böyle söylemiyor muydun?
      MURAT- Evet ama senin ağaların öyle kalın kafalı ki, töreye karşı çıkacaklarını sanmıyorum.
      KEZBAN- Belli olmaz. Sen burada kal. Ben gidip konuşacağım ağalarımla. Göreceksin bak onları ikna edeceğim, silahlarını bıraktıracağım..

      (GEÇİŞ)
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    3. #108
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      20538
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan Cellat Ve Kurbanı (Radyo Tiyatrosu)

      Cellat Ve Kurbanı (Radyo Tiyatrosu)

      SESLER- EV İÇİ

      ŞEHMUZ- (çıldırır) Nee, ne dedin, ne dedin? Seviyor muyum, dedin?
      KEZBAN- Evet öyle dedim ağam.
      AHMET- (şaşkın) Çıldırdın mı bacım, nasıl seversin o katili?
      ÖMER- Neden sevmesin? Zaten zamanında birbirlerine sevdalı değiller miydi?
      AHMET- O babamızı vurmadan önceydi. Şimdi sevemez.
      ŞEHMUZ- (sertçe) Kezban, sen ne söylediğinin farkında mısın?
      KEZBAN- Evet ağam...Muratla ben..Birbirimizi seviyoruz..
      ŞEHMUZ- (bağırarak) Olamaz..Sen Kirazoğlu Kezbansın. Öldürürüm seni, ********im dilim dilim doğrarım..
      AHMET- (bağırarak) Dellendin mi kız, insan babasının katiline gönül verir mi, sen de hiç akıl yok mu, vicdan yok mu? Bunu nasıl yaparsın?
      ŞEHMUZ- Kaltak! (TOKAT SESİ) Senin niyetin bizi köye rezil etmek mi ha?
      KEZBAN- Ahh.. (ağlıyarak) Ne yapim seviyorum işte onu..
      ŞEHMUZ- (bağırarak) Köyde sevecek başka adam mı kalmadı kız? Al sana al.
      SESLER- TOKAT SESLERİ. KEZBANIN ÇIĞLIKLARI
      KEZBAN- Ahh..(ağlayarak) Seviyorum Murat’ı Seviyorum.
      ÖMER- Yapmayın, vurmayın kızcağıza.
      ŞEHMUZ- Sevmeyeceksin o iti. Babamızı öldüren adama gönül veremezsin.
      AHMET- Gebertiriz kız seni, gebertiriz.
      ÖMER- Durun, delirdiniz mi bırakın kızı?
      KEZBAN- (Ağlayarak) Ben buraya sizden evlenmek için izin istemeye geldim..
      ŞEHMUZ- Nee! Bir de evlenmek mi? Allahhh, tutmayın beni..Tutmayın öldüreceğim bu şırfıntıyı..
      SESLER- DÖVME BAĞIRMA FERYAD, KEZBANIN HIÇKIRIKLARI
      ÖMER- Yeter, kendinize gelin, öldüreceksiniz kızı.
      KEZBAN- (ağlayarak) Yapmayın, dövmeyin..Evlenmek zorundayım Muratla.
      (bağırarak) Anlamıyor musunuz evlenmek zorundayım.
      ŞEHMUZ- Nee! Demek koynuna da girdin onun ha? Onu sevdiğin yetmiyormuş gibi bir de bizi arkadan hançerledin öyle mi? Geberteceğim seni.
      AHMET- Ailemizin namusunu iki paralık edersin ha?
      SESLER- TEKME TOKAT SESLERİ, KEZBANIN FERYADI
      ÖMER- Şehmuz ağam, Ahmet ağam, yeter. Siz ne biçim insanlarsınız. Dövdüğünüz kız bizim bacımız be.
      ŞEHMUZ- Çekil kenara Ömer, o artık bizim bacımız değil..
      AHMET- Evet, babamızın katilinin koynuna giren biri artık bizden değildir..
      ÖMER- Olmaz öyle şey. Doğru da yapsa, yanlış da yapsa o bizim bacımız..
      SESLER- KEZBANIN HIÇKIRIKLARI
      ÖMER- Kezban, bacım hadi git sen yat..
      SESLER- HIÇKIRARAK YÜRÜR VE KAPIYI AÇAR KAPAR
      ÖMER- Murat’ın öfkesini bacımızdan almayın. Yazıktır, günahtır kıza..O bize anamızdan, babamızdan kalan tek hatıradır.
      ŞEHMUZ- Hala inanamıyorum, bunu nasıl yaptı bize Kezban? Bir çobana gönül verse bu kadar koymazdı bana.
      AHMET- Babamızı vuran o eli kanlı iti nasıl sever? Bizim babamız bacımızın da babası değil mi? Hiç akıl yok mu bu kızda?
      ÖMER- Yapılacak tek şey, Muratla bacımızı evlendirmek. Böylece hem onlar mutlu olur, hem de kan davası denen bu illeti ortadan kaldırmış oluruz.
      ŞEHMUZ- Asla! Kıyametin kopacağını bilsem, yine de ne bacımın Murat denen o köpekle evlenmesine izin veririm, ne de kan davasını bitiririm.
      AHMET- Şehmuz ağam doğru söylüyor, Kezban’ı Muratla evlendirerek köylüyü kendimize güldürtemeyiz. Gerekirse her ikisini de vururuz..
      ŞEHMUZ- Namussuz, baktı ki kaçarak kurtulamayacak elimizden, bacımızın hem gönlünü hem de aklını çeldi..Zannetti ki Kezban’la evlenirse, bizim elimizden de kurtulacak.
      AHMET- Doğru söylüyorsun ağam. Bacımız da bu oyuna geldi.
      ŞEHMUZ- (bağırarak) Kalkın gidiyoruz.
      ÖMER- Nereye Şehmuz ağam?
      ŞEHMUZ- Dağa..Murat’ı öldürüp babamızın kanını, bacımızın namusunu temizlemeye.
      AHMET- Eyi ama koca dağ. Nereye saklandığını bilmeden onu bulamayız ki.
      ŞEHMUZ- Merak etme bu sefer bulacağız.
      AHMET- Nasıl?
      ŞEHMUZ- Hacer kadını konuşturarak..Döverek, işkence ederek..
      ÖMER- Durun çıldırdınız mı siz? Hacer kadın 70 yaşında. Yaşlı kadına zulüm yaparak günaha girmeyin. Buna erkeklik denmez.
      ŞEHMUZ- Kapa çeneni..Gidiyoruz dedim.
      ÖMER- Ben gelmiyorum sizinle..Böyle bir adiliğe ortak olamam..
      AHMET- Bana bak Ömer, kardaş mardaş dinlemem şimdi seni..
      ÖMER- Çek elini yakamdan Ahmet ağam. Kan davası denen maraz size insanlığınızı da, her bir şeyinizi de unutturmuş..
      ŞEHMUZ- Bırak şu korkağı Ahmet.. Biz ikimiz yeteriz seninle. Hadi.
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    4. #109
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      20538
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan Cellat Ve Kurbanı (Radyo Tiyatrosu)

      Cellat Ve Kurbanı (Radyo Tiyatrosu)

      SESLER- EV İÇİ. ELLE KAPININ ÇALINMA SESİ

      HACER- Geliyorum, geliyorum..(Yürürken, heyecanlı) Sakın Murat olmasın bu. Kızı alıp gideli dört gün oldu.
      SESLER- YÜRÜME DURUR. KAPIYI AÇAR
      HACER- (şaşkın) Aa! Şehmuz, Ahmet. (sert) Ne işiniz var, ne istiyorsunuz?
      ŞEHMUZ- Çekil kenara da içeri girelim Hacer kadın.
      SESLER- İÇERİ GİRME SESİ.
      AHMET- Kapat kapıyı.
      SESLER- KAPININ KAPANMA SESİ
      HACER- Ne var ne istiyorsunuz? Eğer buraya bana kötülük yapmaya geldiyseniz, aynı kötülüğü oğlum da bacınıza yapar ha!
      ŞEHMUZ- Merak etme, oğlun bacımıza yapacağını yapmış zaten.
      HACER- (şaşkın) Ne! Anlamadım, oğlum ne yapmış ki bacınıza?
      AHMET- Koynuna almış.
      HACER- (bağırır) Yalan..Benim oğlum böyle bir şey yapmaz..
      ŞEHMUZ- Ama yapmış işte..Söyle bakalım o ırz düşmanı dağda nereye
      saklanıyor?
      HACER- Bilmiyorum..Merak ediyorsanız gidip arayın..
      AHMET- Yalan söyleme, yoksa yaşına başına bakmaz döve döve gebertiriz seni.
      ŞEHMUZ- (TOKAT ATAR) Cevap ver kadın, Murat nerede saklanıyor?
      HACER- Ahh! (bağırır) Gidinin gözü kanlı köpekleri. Bilmiyorum dedim, bilsem de söylemem yerini.
      AHMET- (bağırır) Konuş kadın, konuşş! (TOKAT) İt oğlun nereye saklandı?
      HACER- Ahh! (ağlayarak) Bilmiyorum, bilmiyorum..
      (GEÇİŞ)
      SESLER- EV İÇİ
      KEZBAN- (burnunu çekerek) Ömer ağam..
      ÖMER- Buyur bacım.
      KEZBAN- Şehmuz ağamla, Ahmet ağam nereye gittiler?
      ÖMER- (içini çeker) Boş ver hiç sorma bacım.
      KEZBAN- (heyecanla) Yoksa Murat’ı öldürmeye mi gittiler?
      ÖMER- Hayır kötü. Çok kötü bir şey yapmaya gittiler.
      KEZBAN- Nedir o?
      ÖMER- Murat’ın anasına gittiler..
      KEZBAN- Niye, ne yapmaya gittiler ki Hacer kadına?
      ÖMER- Murat’ın saklandığı yeri öğrenmek için kadıncağızı konuşturmaya gittiler.
      KEZBAN- İyi ama Hacer kadın, Murat’ın saklandığı yeri bilmiyor ki, söylesin.
      ÖMER- Gel de bunu onlara anlat. Kadıncağızı zorla söyletmek için işkence yaparlar.
      KEZBAN- Aman Allah’ım, neden mani olmadın onlara Ömer ağam?
      ÖMER- Nasıl olabilirim ki Kezban..Ağalarını bilmezmiş gibi konuşuyorsun. Kan davası akıllarını başlarından almış. Varsa yoksa töre, kan davası.
      KEZBAN- (heyecanla) Ben gidiyorum.
      ÖMER- Nereye?
      KEZBAN- Hacer kadının evine. Belki ağalarımın ona zulüm yapmasına engel olabilirim.

      (GEÇİŞ)


      SESLER- EV İÇİ..HACER KADININ HIÇKIRIKLARI. ANİDEN KAPI AÇILIR

      KEZBAN- (heyecanla) Hacer ana, Hacer ana! Aman Allah’ım olamaz.. Ağalarım zavallı kadını ne hale sokmuşlar? (ağlayarak) Hacer ana!
      HACER- (ağlayarak) Yaklaşma Kirazoğlu Kezban, vururum seni..
      KEZBAN- Bırak o tüfeği Hacer ana..Ben buraya düşmanın olarak gelmedim.
      HACER- (Ağlayarak) Yaklaşma diyorum..Değil mi ki o iki canavarın bacısısın, sen de onlardansın..Sen de o iğrenç yaratıkların kanını taşıyorsun..
      KEZBAN- Ben artık düşmanın değilim Hacer ana..Muratla biz sözlendik.
      HACER- Demek ağabeyin olacak o canavarların söyledikleri doğruymuş. Oğlum seni koynuna almış ha?
      KEZBAN- Evleneceğiz..Öyle karar verdik..Gelip önce senin elini öpecektik, daha sonra da ağalarımın..Ama onlar buna izin vermedi.
      HACER- (Ağlayarak) Onlar insan değil ki, canavar..Bak ne hale soktular beni? Murat’ımın saklandığı yeri öğrenmek için nasıl acımadan dövdüler beni..
      KEZBAN- (hıçkırarak) Dur şimdi yaralarını sararım Hacer ana.
      HACER- Bırak ben kendi yaramı kendim tımar ederim..Sen burada oyalanma var git oğlumun yanına. Ağalarının Murat’ıma kıymalarına engel ol.

      (GEÇİŞ)
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    5. #110
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      20538
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan Cellat Ve Kurbanı (Radyo Tiyatrosu)

      Cellat Ve Kurbanı (Radyo Tiyatrosu)

      SESLER- DAĞBAŞI..HAFİF RÜZGAR

      MURAT - (kendi kendine) Keşke Kezbanın tek başına köye gitmesine izin vermeseydim..Gideli iki gün oldu, geri dönmedi..Mutlaka ağalarıyla başı derde girmiştir..
      KEZBAN- (sesi uzak) Murattt, Murattt!
      MURAT - (heyecanla) Kezban bu..Onun sesi..(bağırır) Kezban, Kezbann!
      SESLER- UZAK KOŞMA SESİ YAKINA GELMEYE BAŞLAR
      KEZBAN- (uzaktan yakına) Buradayım Murat’ım geliyorum..
      MURAT - Oh çok şükür sağ salim geldi..
      SESLER- YAKINA GELİP DURMA SESİ
      KEZBAN- (nefes nefese) Murat. Murat’ım..
      MURAT - Kezban, ceylan gözlüm..Gecikince başına bir şey geldi..(şaşkın) Dur bir dakika..Ne oldu sana? Gözün niye morarmış senin?
      KEZBAN- Şey..Yok bir şey.
      MURAT - Ne demek yok..Yüzün gözün şişmiş, yüzünde yara izleri var. (bağırarak) Söyle yoksa onlar mı yaptı bunu?
      KEZBAN- (ağlamaya başlar)
      MURAT - Namussuzlar, alçaklar..Demek sonunda bacılarına da el kaldırdılar ha?
      KEZBAN- (ağlayarak) Gözlerini intikam bürümüş onların.Tepeden tırnağa kin ve intikamla dolular..Senin olduğumu, seni sevdiğimi söyleyince adeta delirdiler, bir Şehmuz ağam vurdu, bir Ahmet ağam.
      MURAT - Allah kahretsin. Bunun hesabını soracağım onlara..(içini çeker) Anamı gördün mü, ona da söyledin mi evlenmek istediğimizi?
      KEZBAN- Şeyy..
      MURAT - Ne oldu Kezban?
      KEZBAN- Anan..(susar)
      MURAT - (heyecanla) Niye sustun? Yoksa anama bir şey mi oldu?
      KEZBAN- (içini çeker) Ağabeylerim onu da fena halde dövmüşler Murat.
      MURAT - (nefretle) Nee, anama el mi kaldırmışlar yani?
      KEZBAN- (hıçkırarak) Evet Murat ..
      MURAT - Namertler demek benden alamadıkları intikamı seni ve anamı döverek aldılar ha..Ama soracağım bu yaptıklarını, hem de çok kötü soracağım.
      KEZBAN- Şimdi de öldürmek için seni arıyorlar. Kaçalım hemen buradan Murat.
      MURAT - Ağaların anamı neden dövdüler? Ne istediler ondan?
      KEZBAN- Senin saklandığın yeri öğrenmek için..
      MURAT - (bağırarak) Lanet olsun. Bir canavar bile böyle iğrenç bir şeyi yapamaz. Namussuzlar, zorunuz benimleydi, anamdan ne istediniz ha?
      KEZBAN- Keşke ağalarıma gidip de seni sevdiğimi söylemeseydim, ananın başına gelenlerden kendimi sorumlu hissediyorum.
      MURAT - Senin ne suçun var ki ceylan gözlüm..Senin ağabeylerinin içi pisse, canavarsa, senin suçun ne ki?
      SESLER- RÜZGAR SESİ
      KEZBAN- Ne yapacağız şimdi?
      MURAT - (Öfkeyle) Köye inip o iki iblisi de öldüreceğim.
      KEZBAN- (bağırır) Olmaz! (Yalvarır) Kurbanın olayım ananın intikamını almaya kalkma Murat..Karışma bu işe..
      MURAT - Nasıl karışmam, ağan olacak o iki rezilin anama attıkları dayak yanlarına kar mı kalsın istiyorsun?
      KEZBAN- Eğer beni seviyorsan elini kana bulamaktan vazgeç Murat..O iki canavarı da Allah’a havale et..
      MURAT - Peki ya anamın yediği dayak? İntikamımı almayayım mı?
      KEZBAN- Ne intikamı? Daha düne kadar kan davası kötü diyen sen değil miydin? Şimdi kalkmış anama attıkları dayağın acısını alacağım, diyorsun.
      MURAT - Ama..
      KEZBAN- O zaman kan davasını sürdüren ağalarıma kızmaya ne hakkın var? Senin de o cahillerden ne farkın kalıyor?
      MURAT - (içini çeker) Doğru söylüyorsun Kezban. Biran ağabeylerinin anama yaptıkları zulüm aklımı başımdan aldı.
      KEZBAN- Şimdi biz ne yapacağız onu düşünelim. Ağalarım kaçtığımı anlayınca peşimize düşeceklerdir. Onların hala istedikleri sensin.
      MURAT - Korkma gelecekleri varsa görecekleri de var. Onları gördüğüm yerde öldüreceğim Kezban.
      KEZBAN- Aman ne güzel. Ağalarım öteki dünyaya, sen de tekrar mapusa..Peki ya ben? Ben ne olacağım hiç düşündün mü?
      MURAT - Ne yapalım peki?
      KEZBAN- Kaçıp gidelim.
      MURAT - Nereye?
      KEZBAN- Ağalarımın bizi bulamayacağı bir yere..İstanbul’a gidelim. Koca şehir. Onca kalabalığın içinde adres olmayınca bizi mümkün değil bulamazlar.
      ŞEHMUZ- (uzakça) Buluruz, cehennemin dibine bile gitseniz buluruz sizi.
      KEZBAN- (korkuyla) Şehmuz ağam!
      MURAT- (öfkeyle) Lanet olsun, tüfeğim nerede?
      AHMET- Davranma Murat, çekerim tetiği. Uzak dur tüfeğinden. Çekil, çekil.
      KEZBAN- Şehmuz ağam, Ahmet ağam kurbanın olam, ilişme bize. Yalvarırım...
      ŞEHMUZ- (bağırır) Çekil kız o katilin önünden.
      AHMET- Bacımızın arkasına saklanarak elimizden kurtulamazsın Murat. Davamız var seninle, ölmeden silah bırakmak yok.
      MURAT - Beni düşünmüyorsanız bacınızı düşünün, onun saadetini düşünün. Biz evleneceğiz, akraba olacağız. Gelin vazgeçin bu davadan.
      ŞEHMUZ- Olmaz. Ölmek var vazgeçmek yok. Töre böyle, kana kan isteriz.
      MURAT - Töre dediğiniz insanların icat ettiği bir şey. Gelin bu töreyi bozalım, birbirimizi vurmayalım ağalar..Bana da yazıktır, size de yazıktır.
      KEZBAN- Murat doğru söylüyor. Hepimize yazık olacak. Vazgeçin bu kan davasından.
      AHMET- O zamanında vazgeçti mi ki biz geçelim?
      ŞEHMUZ- Babamız babasını vurduğunda neden jandarmaya şikayet etmedi de, cezasını kendi eliyle verdi ha?
      MURAT- Çünkü...Töre öyle emrediyordu.
      ŞEHMUZ- Şimdi de töre bize seni öldürmemizi emrediyor. Nişan al Ahmet.
      KEZBAN- Yapma Şehmuz ağam, etme Ahmet ağam, o yanlış yaptı diye siz de yanlış yapmak zorunda mısınız? Murat’ı öldürdüğünüz zaman on beş yıl önce ölen babamız dirilecek mi sanıyorsunuz?
      AHMET- En azından mezarında kemikleri sızlamayacak?
      MURAT- On yıl önce anam da, köylü de aynen böyle demişlerdi. Babanın intikamını al ki mezarda kemikleri sızlamasın, demişlerdi. (içini çeker) Oysa on beş yıl müddetle mapusta kemikleri sızlayan ben olmuştum.
      ŞEHMUZ- Bizim Ömer gibi süslü laflar etme. Babamızı vurduğunda az acı çekmemiştik.
      MURAT- Doğrudur. Babanız babamı vurduğunda aynı acıyı ben de çekmiştim. Ama bilin ki esas acıyı kurbanlar değil, cellatlar çekiyor.
      AHMET- Sen ne acısı çektin ki, paşalar gibi on beş sene yattın sonra da çıktın.
      MURAT- Paşalar gibi mi? Davulun sesi uzaktan kulağa hoş gelir diye boşuna dememişler. Mapusta çekilen acıyı anca mapus yatan bilir ağalar. Yattığım on beş sene, hayatımın yaşanmamış en güzel yılları oldu.
      ŞEHMUZ- Bırak nasihati. Sen nasıl yattıysan bizde yatarız, aslanım.
      AHMET- Şimdi mapus yatmayalım diye töreyi bozmamızı mı istiyorsun? Köylü bizi tefe koyar tefe. Töreye karşı geldik diye selamı sabahı keserler.
      ŞEHMUZ- Bu kadar konuşma yeter. Al nişanını Ahmet.
      AHMET- Aldım Şehmuz ağam.
      ŞEHMUZ- Üç deyince aynı anda çekeceğiz tetikleri.
      KEZBAN- (ağlayarak) Yalvarırım yapmayın. Sonra hepimize yazık olacak.
      ŞEHMUZ- Bir!
      MURAT- Ağlama ceylan gözlüm. Hiçbir gözyaşı ağalarının vicdanını yumuşatamaz.
      ŞEHMUZ- İki!
      KEZBAN- (ağlayarak) Murat, Murat, Allah’ım, oh Allah’ım..
      ŞEHMUZ- Ü...
      SESLER- AYNI ANDA UZAK TÜFEK SESLERİ
      AHMET- (şaşkın) Bu da ne? Kim ateş ediyor?
      KOMUTAN- (uzak bağırır) Şehmuzzz, Ahmett atın silahları yere. Bu bir emirdir.
      KEZBAN- (şaşkın) Jandarma komutanı bu. Başefendi imdadımıza yetişti Murat. Kurtulduk, kurtulduk.
      ŞEHMUZ- Allah kahretsin jandarma nereden haber aldı da geldi buraya?
      KOMUTAN- (uzaktan yakına) Silahlarınızı atın ve ellerinizi başınızın üstüne koyun, yoksa size ateş etmek zorunda kalacağım.
      AHMET- Ne yapacağız Şehmuz ağam?
      ŞEHMUZ- Yapacak bir şey yok, askerin gözü önünde adam öldüremeyiz. At silahını.
      AHMET- Peki.
      SESLER- SİLAHLARIN YERE ATILMA SESİ
      KEZBAN- Şükürler olsun sana Allah’ım..Kul sıkışmayınca Hızır imdada gelmezmiş.
      ŞEHMUZ- Sevinmeyin hemen. Şimdi olmadı ama daha sonra öldüreceğiz Murat’ı.
      SESLER- PALTIR KÜLTÜR YAKLAŞAN AYAK SESLERİ
      HACER- (uzaktan yakına, nefes nefese) Murat, yavrum, şahanım...
      MURAT- (şaşkın) Ana! Senin ne işin var burada?
      ÖMER- (nefes nefese) Bacım! Kezban bacım. İyi misin?
      KEZBAN- (şaşkın) A, Ömer ağam. Yoksa sen mi haber verdin jandarmalara?
      ÖMER- Hem ben, hem de Hacer kadın. Aynı anda girdik jandarma karakoluna.
      KOMUTAN- (bağırır) Askerler silahları müsadere edin, Şehmuz’la Ahmet’i de köy kahvesine götürün.
      HACER- Ne kahvesi? Sen de şahit oldun başefendi, yetişmeseydin oğlumu öldüreceklerdi. Niye hapse atmıyorsun onları?
      MURAT- Ana karışma başefendinin işine. Helbet bir bildiği vardır.
      KOMUTAN- (bağırır) Çavuş muhtara, ihtiyar heyetine ve tüm köylüye haber sal, bir saate kadar kahvede toplansınlar.

      (GEÇİŞ)
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    6. #111
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      20538
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan Cellat Ve Kurbanı (Radyo Tiyatrosu)

      Cellat Ve Kurbanı (Radyo Tiyatrosu)

      SESLER- KÖY KAHVESİ. ZEMİNDE UYGUN LABARBA

      KOMUTAN- Herkes beni dinlesin. Sizleri buraya neden topladığımı açıklamak istiyorum.
      SESLER- MERAK LABARBALARI
      KOMUTAN- Az önce Kirazoğlu Şehmuz ve kardeşi Ahmet’i, Hacer kadının oğlu Murat’ı öldürmek üzereyken yakaladık. Sebebini herhalde biliyorsunuz.
      SESLER- BİLİYORUZ, KAN DAVASI GİBİ LABARBALAR
      MUHTAR- (uzakça) Biliyoruz başefendi, kan davası. Murat, Kirazoğullarının babasını öldürmüştü ya.
      KOMUTAN- Biliyorum, bu olay on beş yıl önce olmuş. Kirazoğulları, Murat’ın babasını öldürmüş, Murat da Kirazoğullarının babasını öldürmüş. Şimdi de Kirazoğulları Murat’ı öldürmek üzereydi.
      MUHTAR- Töre böyle başefendi, biz ne edebiliriz ki?
      KOMUTAN- (sertçe) Bu ne biçim savunma muhtar, sen törelerden değil kanunlardan yana olmak zorundasın. Türkiye Cumhuriyeti törelerle, adetlerle değil, yasalarla yönetiliyor. En başta sen sonra da yanında oturan şu ak sakallı ihtiyar heyeti, kan davası denen bu cinayete karşı çıkmak zorundasınız.
      MUHTAR- (korkar) Şey, elbette çıkalım çıkmasına ama törelerimize göre...
      KOMUTAN- Yeter muhtar, ikide bir töre deyip durma. Ne töresiymiş bu? Resmen cinayet denir buna. Günah değil mi ölene, yazık değil mi katil olup da cezaevlerine düşenlere?
      HACER- Yazık olmaz mı, hemi de ne yazık başefendi?
      KOMUTAN- İşte bunun en büyük örneği karşınızda duruyor. Gençliğini cezaevinde yitiren Muratla, babalarının intikamını almak isteyen Şehmuz ve Ahmet Kirazoğlu. Mani olmasaydık şimdi biri mezara, öbürleri hapse girecekti.
      HACER- Başefendi doğru diyo konşular. Töre diye diye bu güne dek birbirimizi kırdık, kocalarımızı, oğullarımızı, gonca fidanlarımızı ya mezara ya hapse verdik. (bağırarak) Yetti artık, gelin el birliği ile yerin dibine gömelim şu töreyi.
      ÖMER- Gömelim ya. Gömelim de bir daha kimse kimseye kan davası gütmesin.
      SESLER- TASTİK LABARBALARI
      KOMUTAN- E, muhtar ben diyeceğimi dedim. Hacer kadın, Ömer Kirazoğlu da dedi. Şimdi sıra sende, sen ve ihtiyar heyeti ne diyeceksin bakalım? Sizin diyeceğiniz köylü için çok önemli biliyorsun.
      MUHTAR- (içini çeker) Güzel konuştun başefendi, doğruları söyledin. Lakin töreler insana yalnız kan davasını güttürmez. Evlenene, tarlasını sürene, fakir fukaraya yardım etmek de töremizin gereğidir.
      KOMUTAN- Madem öyle siz de kötü töreleri kaldırın, iyi töreleri benimseyin. Gençlere törelerin güzel yanlarını öğretin.
      SESLER- ALKIŞ LABARBASI
      MUHTAR- Kan davası aslında hiç birimizin istemediği bir şeydir başefendi. Şunun şurasında hep bir köylüyüz. İnsanlarla kanlı olmak yerine kardeş olmayı kim istemez ki.
      KOMUTAN- E, madem öyle, ne duruyorsunuz o halde? Madem bütün köy bir aradayız, gelin şu eski dostları, kinden, kandan arındırıp barıştıralım.
      SESLER- BARIŞTIRALIM LABARBALARI
      MUHTAR- Şehmuz, Ahmet gelin bakim yanıma.
      SESLER- İKİ KİŞİNİN UZAKÇA AYAK SESİ YAKINA GELİR DURUR
      ŞEHMUZ- (sevimsiz) Geldik muhtar.
      MUHTAR- Murat, sen de gel yanımıza.
      HACER- (sevinçle) Koş, koş oğlum muhtarın yanına.
      SESLER- UZAK AYAK SESİ YAKINA GELİR
      MURAT- (heyecanla) Geldim muhtar.
      MUHTAR- Olanla ölene çare yoktur. Her ne olduysa unutacaksınız. Bundan böyle köylü sizi hasım olarak değil hısım olarak görmek istiyor. De öpüşüp barışın bakim herkeslerin önünde.
      MURAT- Şehmuz kardaş, Ahmet kardaş gelin öpüşelim.
      SESLER- BİR İKİ SANİYE SESSİZLİK. SONRA KALABALIĞIN KİRAZOĞULLARI ÖPÜŞMÜYOR LABARBASI
      ÖMER- Şehmuz ağam, Ahmet ağam etmeyin eylemeyin bırakın şu inadı. Hazır karşımıza kardeşçe yaşama fırsatı çıkmışken, tepmeyin bunu.
      KEZBAN- Şehmuz ağam, sen ailemizin en büyüğüsün. Yıllarca bize babalık ettin. Esas babalığını şimdi göster. Muratla biz birbirimizi seviyoruz. Eğer onlarla barışmazsak, ben asla mutlu olamayacağım.
      ÖMER- (bağırarak) Duydun işte Şehmuz ağam, birbirlerini seviyorlarmış. Uzat elini hem tokalaş hem de öpüş, bu kin, bu düşmanlık sona ersin. Sonra da düğün yapıp halay çekelim..Birbirimizle akraba olalım.
      SESLER- BİR İKİ SANİYE SESSİZLİK
      ŞEHMUZ- Murat.
      MURAT- (heyecanla) Buyur Şehmuz ağam.
      ŞEHMUZ- Bacımı istemek için ananı ne zaman gönderiyorsun?
      SESLER- ALKIŞ, TEZAHÜRAT VE SONRA DAVUL ZURNA HALAY SESLERİ


      (GEÇİŞ)
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    7. #112
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      20538
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan Atatürk'ün Günlüğünden (Oratoryo)

      Sayın konuklar,
      Bugün bizler burada tutkuyla , coşkuyla , sevinçle ve hüzünle onu birkez daha yaşatacağız.Mustafa Kemal'i anlatmak Türk ulusunu anlatmaktır.Mustafa Kemal'i anlatmak Kurtuluş savaşını anlatmaktır. Yokluklardan gelen bir ulusun doğuşunu ani atmaktır. O'nu anlatmaya dilimizin dönmediği , gücümüzün yetmediği yerde O'nu kendi günlüğünden dinleyip anlayalım.
      Yıl 1881 Kiraz mevsimi
      Vakit alaca karanlık
      Ay batacak , güneş doğmak üzere
      Toprak kabardı , gök gerine gerine uyanıyordu
      İki katlı kagir evde çifte şamdan yanıyordu
      Ve ansızın
      O? Sarı, gür bir kadın saçı gibi
      Dalga dalga esti rüzgar
      Kiraz ağaçları meyve yüklü pıtrak pıtrak
      Gün ağardı taze , apak Ve öptü yeni doğanın
      Küçük Mustafa'nın parlak ışıklı yüzünü güneş
      Yüzyıllar öncesinden
      Yüzyıllar sonrasından sesleniyorum size
      Ben Mustafa Kemal'im hey!
      Ben Mustafa Kemal"im
      Selanik
      Baba ocağı
      Kilise canlarının ezanla karışıp gittiği çocukluk yıllarım
      Gür ağaçlı bahçeler
      Ve tadına doymadığım kara dut
      Daracık sokaklarda kaybolup gittiğimiz liman şehri
      Selanik bir büyük liman,
      Selanik bir büyük şehir/Suda balık sürüleri gibi :
      Gelir gider , gider gelir
      Yorgun tembel balıkçıların
      Beni uzaklara salacağı martı sesleri
      Baharda gürlediği vakit Korkutan
      Korktuğu kadar düşündüren gök gürültüleri
      Selanik gecelerinde yıldızlar kocaman olurlardı
      Ya da ben öyle hatırlıyorum
      Ne kadar çok , ne kadar parlaktır , bir okadar uzak.
      Arkadaşlarım,komşu çocukları, gayri müslim arkadaşlarımız çok olmazdı
      Olanlarda bize en yakın yıldız kadar yakın
      Oysa,
      Yaşadığımız acı tatlı ne varsa
      Bu küçücük şehirdeydi.
      Geçti dört mevsim dört yaz
      Uzun ince parmaklarımda
      Mahalle mektebinde diz çöküp
      İlahilerle başladı okula
      Bir sabah beyaz bir entari giydirildi bana
      Sırmalı bir sarık elimde yaldızlı bir dal
      Annem dua etti.
      Ben de babamın ve hoca efendinin elini öpüp okula gönderildim.
      Beyaz kemerli loş bir oda
      Rahlede bir kuran
      Hoca keramım anlatmaya başladı.
      Anlayamadığım bir dilden okuyup , dizlerimin üstünde yazmaya çalışıyordum.
      Kemiklerim sızlardı , ayakta yazmak istemezdim
      Hoca tek sesiyle emrederdi
      Otur
      "Ama böyle yazmak zor oluyor , dizlerim acıyor deyince ,
      Bana karşımı geliyorsun , dedi.
      Ben de evet dedim.
      Sonra babam beni başka okula gönderdi.
      Şemsi Efendinin özel laik okuluna.
      Burası daha iç açıcıydı.Yan yana sıralar daha aydınlık
      Üstelik artık dizlerim acımıyor
      Babamın işleri bozulunca , dayımın köyüne Langazaya gittik.
      Çiftlik hayatı başladı.
      Bir tarlada öğrenmişti vatan bekçiliğini
      Kargaları kovalaya kovalaya Mustafa
      Yel eser gün vurur akşamlara dek Kavrulur yanardı elleri ekinlerin ortasında
      Yüzyıllar öncesinden
      Yüzyıllar sonrasından sesleniyorum size
      Ben Mustafa Kemal'im hey Ben Mustafa Kemal" im
      Orada okul yoktu , sıkılıyordum.Köydeki müslüman hocadan ders alıyordum.
      Sonra da köyün papazından , ama Rumca'yı sevmiyordum.
      Teyzemin yanına Selanik'e gönderildim.
      Arapça öğretmeni kaymak Hafızdan hayatımın ilk dayağını yedim.Bu bana çok dokundu. Çocuksu sorularıma dahi cevap veremiyecek kadar cahil , aciz koskoca bir adamdan dayak yiyordum.
      Bir gün komşumuzun oğlu Ahmet, bizi ziyarete geldi. Askeri okuldaydı.
      Pırıl pırıl tertemiz üniforması, anlamlı bakışı, kendinden emin konuşması.
      İşte o gün ben de o üniformanın içine girmiştim sanki.
      Annem olmaz dedi.
      Osmanlının askeri demek bitmez tükenmez sürgünler , savaşlar demektir.
      Kıyamam sana.
      Ama nafile gizlice okulu kazanmıştım.
      Anacığımın elini öptüm , hakkını helal etti.
      Yeni okulumu arkadaşlarımı seviyordum.Başarılıydım.
      Matematik öğretmenimiz senin de benim de adımız Mustafa dedi .
      Gel bir de yanına Kemal adını koyalım.Bundan sona senin adın Mustafa Kemal olsun.
      Orta okuldan sonra , yatılı olarak Manastır Askeri Lisesine başladım . Manastır Makedonya'nın can damarıydı , sınır bölgesiydi.
      Bulgar , Arnavut, Yunan çetelerinin cirit attığı bir yer. Etrafımda nelerin olup bittiğini anlamak istiyordum.
      Sonra Ömer'le arkadaş olduk.
      Tatil günleri istasyona gider , askerleri seyrederdik.
      Oradan da Yonya'ya.(Yonya bir liman gazinosuydu)
      Orada birşeyler içer saatlerce tartışırdık.
      Ali Fethi ile tanıştıktan sonra ufkum daha da genişledi.
      O bana siyasetin ne olduğunu anlattı.
      Jan Jak Ruse , Volterî, Mantesküi'yi anlattı.
      | Volter , Rober Piyer ,1789 ihtilali , halk , ulus , özgürlük , gerçekler.
      |Ve yaşamın sınırları . kafam karmakarışıktı.
      Gökte ay üşür
      Dışarıda gece üşür
      Düşmanca kol gezer bıçak sırtı bir ayaz
      Mustafa Kemal üşümez
      Düşünür.
      Bir gün Ömer'le tren istasyonunda dervişlere rastlamıştık.
      Ve garda da. bir sürü yabancı yolcu.
      Dervişler,ellerinde sivri külahları
      Bol cüpbeleri kendilerinden geçmiş , bağırıp çağırıyorlardı.
      Nara atıyorlar , kimileri de düşüp bayılıyorlardı.
      Şöyle bir baktım.Utandım.
      Gözlerimi kapadım.Cennetin anahtarını satan papazla, muska satan yobaz
      Ve nara atıp kendinden geçen , sözüm ona dervişler.
      İşte dedim kendi kendime.
      Dünyayı bu hale sokan sizlersiniz.
      Artık düşünüyordum, öğrenmek istiyordum.
      Düşlerim beni aştıkça , yeniden öğrenmeliyim.
      İçimdeki büyük aşkın ne olduğunu artık iyice anlıyordum.
      Okul bitince...
      İstanbul'a Harbiye'ye gidecektik düşlerimizi gerçekleştirmeye.
      İnsanlığa aşıksın sen Sönmeyen tek ışıksın sen Kurtuluş ve özgürlüğe
      Bir evrensel bekçisin sen
      İstanbul
      Daha ilk bakışta ortaçağı anımsattı bana
      Sanki insanlar hala yüzyıllar öncesi gibi yaşıyordu ,
      Kara çarşaflı, peçeli hayaletler gibi, karanlık basmadan evlerine koşuşan
      kadınlar
      Asma çardakların gölgesinde
      Günde beş vakit ezan sesiyle kımıldayan çehreler.
      Haliç'in ötesinde ölü bir görüntüden ibaret kalan Türk mahalleleri
      Ve şaşkın değişmez sessizliğe uyuyorlardı.
      Oysa Beyoğlu , Pera ve baş döndürücü sokakları sonunda liman...
      Şık faytonlar , mağazalar , tiyatrolar , müzikaller.Bambaşka sosyal bir çevre.
      Vergi vermeyenler sırtını kapitülasyonlara dayamış
      Merkezi hükümete önem vermeksizin bir bambaşka İstanbul.
      Osmanlıların üstündeki yabancı baskısı o derece şiddetliydi ki
      Sanki Türkler kendi vatanlarında esir
      Yabancılar efendiydiler.
      Düşman devletler Osmanlı Devletine Maddeten ve manen tecavüz halinde
      Karar vermişler onu yok etmeye , bölüşmeye
      Padişah ve halife olan kişi de
      Düşünmüyor hayatını ve rahatını
      Kurtarmaktan başka çare.
      Artık Fransızca gazeteleri okuyabiliyordum.
      Bazı kitaplar yasaktı.Bunları geceleri okurdum.
      Namık Kemal'i , Volter , Robes Piyer'i şimdi daha iyi anlıyordum.
      Önce Napolyon’a hayrandım.
      Felsefi görüşlerim iyice şekillenince , ondan pek hoşlanmadım.
      Demek ki devrimler karşı devrimleri getirebilirdi.
      1789'un saflığı ve temizliği ve Napolyon'un emperyalizmi.
      O gün arkadaşlarla bir komite kurduk.
      El yazısıyla gazete çıkarmaya karar verdik.
      Gazete sarayın kulağına gidince yakalandık.
      Ama okul müdürü devrimci bir adamdı.Kurtulduk.
      Belki de bir iç güdü.
      Kurmay okulunun ilk sınıfında hepimizden bir araştırma , yazısı istemişti.
      Araştırma yazısını okuyan öğretmenim gözlerime baktı.
      Zaten dedi, senden de bu beklenir.
      Araştırmanın adı:Başkente karşı Anadolu isyan hareketlerinin Gerilla taktikleri.
      Sonra yine yakalandık.
      Bildiri dağıtıyorduk üstelik okul bitmiş daha yeni yüzbaşı olmuştum.
      Tutuklu kaldığım süre içinde yazıyordum.
      Şiir yazıyordum.
      Devrim taslakları yazıyordum. Sonra kıta hizmeti adına İstanbul dışına sürüldüm , Şam'a
      Yıl 1905
      Mustafa Kemal şimdi yüzbaşı
      Yıldızlar İçinde yıldız;yücelmiş daha başı
      Dışarıda bıçak sırtı bir ayaz
      Gökte yıldız ve ay üşür
      Mustafa Kemal üşümez
      Vatanını ve ulusunu düşünür
      Peki dedim , öyle olsun. Bizde gider çölde bile yeni bir devlet kurarız.
      Zamanla binlerce gerçeğin değil, tek bir gerçeğin olduğunu anladık.
      Ne işimiz vardı Arabistan çöllerinde.
      Hepimizi baskı altında toplamaya çalışan softaların , yobazların içinde , ne işimiz vardı.
      ( YEMEN TÜRKÜSÜ)
      iyice anlamıştım ki ,
      Müslüman olmayanların cennetin bütün nimetlerinden yararlandıkları ,
      Müslümanların ise cehennem azabı çektikleri bir yerdi.
      Osmanlı İmparatorluğu.
      Sende-de dünyalar devirenlerin
      Ayakta tutmayan darbesi vardı;
      Zamanı yakından çevirenlerin
      Zincire vurulmaz hür sesi vardı
      İhtilalin nasıl, neresinden başlamalıydı.
      Vatandan uzak Arap illerinde...
      Arkadaşlardan kopuk.
      Makedonya'ya gitmeliydim.
      Bu işin can damarı arada atıyordu.
      Bir müddet sakin kalıp , Selanik'teki Genel Kurmaya atanmalıydım.
      Ve atandım.
      İhtilalin çekirdeği bazen de kendince oluşuyordu.
      Kendini devrimci ihtilalci sayanlar vardı
      Bir elinde kılıç , bir elinde din kitapları, devrim üzerine yemin ederler.
      Değişmesi gereken bir düzen için ,değişmeyecek kurallar üstüne yemin edebilir miydi?
      Ama ihtilal kadrosu yavaş yavaş tamamlanıyordu.
      Biz reformcu değildik,
      Biz siyasal yapıyı değiştirmek istiyorduk
      Egemenlik kavramını değiştirmek istiyorduk.
      Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir
      Dinsel kuvvetler ise bunun tam tersiydi.
      Kökten dinciler gücünü tartışmadan değil
      Baskıdan , düşünce özgürlüğünden değil
      Kayıtsız şartsız itaattan alıyorlardı.
      Üstelik kör itaat
      İnsan zekası ve uygar olabilmek
      Evrenin sınırlarını çözmeye çalışmak,
      Bilim teknik ve hür düşünce yerine kör itaat
      Bizi bu hale sokan karanlık , cehalet değil miydi?
      Yola çıkarken kavşak noktalarında düşüncelerimiz saydamlaşıyordu
      Arkadaşların çoğu müslümanlıktan din olarak değil
      Siyasal bir güç olarak bahsediyorlardı
      Yobazlar , gericiler, tutucular
      Müslümanlığın yüz karasıydı.
      Ve bu cehalet sürdükçe mahvolup gidecektik
      Bazı arkadaşlar din yerine ırk kavramını uygun görüyorlardı.
      Ama sis dağıldıkça çoğunlukta devrim çekirdeğinde anlaşıyorduk
      Başlık kendi kendine çıkıyordu
      TÜRK DEVRİMİ!
      Hangi devrim tek başına yapılabilirdi.
      Devrim kimin için yapılabilirdi
      Üstelik başlayınca durmak dinlenmek yoktu artık
      Esirler, mazlumlar için sende
      En içli şairin bir kalbi vardı
      Harise , zalime karşı çehrende
      Bir korkunç devrimci gazabı vardı
      Yanı başımızda bir ihtilal daha vardı.
      Sovyet ihtilali.
      Bu devrim hareketi daha başında bir panislavizm hareketine dönüşüyordu.
      Oysa,
      Uygarlık ister istemez evrensel boyutlara gidiyordu.
      Artık uygarlık değil , dünya uygarlıklarının temelleri bize yakışırdı.
      Siyasi görüşlerim asker kişiliğimle bağdaşamaz hale gelmişti.
      Yavaş yavaş kızağa alınıyordum.
      Önce Trablusgarb'a göderdiler.
      Kaybedilmiş bir cephenin yeniden kurtarılması için
      Ama karşımda ümmetinden bile bıkmış
      Şeyhler, aşiretler , kabileler , tarikatlar
      Savaşmak için hiçbir nedeni olmayan
      Kaybedilecek hiçbir şeyi kalmamış topluluklar
      Trablus macerası ve Balkan Savaşı sonrası
      Ömrümün çoğunun geçtiği Selanik bile elden çıkmıştı
      İstanbul Hükümeti hayalperest insanların elindeydi
      Acı ama gerçek bu
      Uyarıyordum. Ama iktidar olma hırsı
      Onlar için her şeyden öndeydi.
      Bitsin bu gaflet uykusu
      Padişahtan hayır yok artık bize
      Geldi düşmanın önünde dize
      Büyük savaşa az kalmıştı
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    8. #113
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      20538
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan Atatürk'ün Günlüğünden (Oratoryo)

      Atatürk'ün Günlüğünden (Oratoryo)

      Yalan söylüyor size
      Alalım herşeyi göze , dönelim öze

      Çıkaralım vatanımızı karanlık geceden
      Işıl ışıl bir gündüze
      Terfi edilmiştim.
      Yeni bir görev gerekiyordu
      Ve usulca sürgüne yollandım
      Sofya'da Ateşe Milliterliğine
      Sofya'da hayat güzel geçiyordu
      Fransızcamı ilerletmiştim
      Ne de olsa davetli sürgün hayatı.
      Diplomatik misyonların davetleri.
      Ziyafetler , açılışlar akşam yemekleri...
      Memleketim için ne gerekiyorsa burada yapmaya çalışıyordum
      Arkadaşımla yazışmayı hiç aksatmadım
      Zaman bizim zamanımızı bekliyordu.
      Bir gün Sofya'nın müzikli bir çay bahçesinde,
      Birden yanı başıma bir Bulgar köylüsü geldi.
      Garson onunla ilgilenmekten hoşlanmadı.
      Köylü Bulgaristan benim çalışmamla yaşatılıyor,
      Bulgaristan benim tüfeğimle korunuyor.
      Verin çayımı, pastamı ; parasını vereyim"
      Bende köylüden yana çıktım.
      "Benimde köylüm böyle olmalı"dedim.
      İşte böyle olmalı.
      Milletin efendisi köylüdür.
      Dimitrina , General Ratsov'un kızıydı,
      Onunla sık sık beraber olmak durumundaydık.
      Babası Bulgar müdafa vekiliydi.
      Davet eder , her seferinde giderdim.
      Konuşurduk.
      Konu dönüp dolaşıp siyasete gelince "Kadın erkek eşitliği"derdim.
      Dimitrina da seçme hakkı seçilme hakkı.
      Kadınların her türlü özgürlüğü olmalı
      Dimitrina da"Bu Avrupa'da bile yok Mustafa , Türkiye'de ne zaman olur"
      Çok yakında derdim çok yakında
      Kadınlar yeniden doğuracaklar kendilerini
      Ey Türk kadını.
      Daha Avrupa'da yokken
      Sen kazandın
      Seçme Seçilme hakkını.
      Türk kadını,Atatürkçülükten ödün vermez
      Büyük savaşa az kalmıştı
      Doğru gibi görünen askeri taktikler
      Aslında siyasi senaryoların tam tesiri gösteriyordu.
      Almanya savaşa girerse ve kazanırsa,
      Türkiye onun uydusu olacak.
      Kaybederse bizde paramparça olacağız
      Saltanat, yutan demek.
      Saltanat bu ülkeyi
      Düşmana satan demek
      Ölmez Türk Milletin
      Her an aldatan demek
      Sofya'da kalmak ,
      Her şeyden uzak kalmak istemiyordum
      Beni artık tanıyorlardı
      Onlar için tehlikeliydim
      Uzak cephelerde beni oyalamak istiyorlardı
      Hatta yanıma üç alay alıp,
      Hindistan'ı Müslümanlık adına zaptetmem istenmişti
      Üç alay asker , ben ve Hindistan
      Hep hayal, hep hayal ....
      Yeni bir görev istedim. .
      İstanbul'da olmak istiyordum.
      Beni uzakta tutmak için 19.Kolorduya,
      Gelibolu'ya gönderdiler
      Aslında bu paha biçilmez bir fırsattı
      Bende gittim (ÇANAKKALE MARŞI)
      Üstümüze bütün gücüyle dayanmış
      Koskoca bir emperyalist ordu.
      Gemiyle tam karşımızda . Çanakkale'de!
      Üstelik iyi hazırlanmış kusursuz bir savaş planı
      Öğün ey Çanakkale , cihan durdukça öğün
      Ömründe göstermedin,bin düşmana bir düğün
      Sen bir büyük milletin savaşa girdiği gün
      Başına,yüz milletin birden üşüştüğü yersin
      Komuta bizde değildi.
      Bir Alman Paşası vatanımızı koruyacak
      Kimin adına diyordum , kimin adına
      Emperyalistler, emperyalistlerle savaşacaktı
      Yine bizim topraklarımızda
      Yine bizim canımızla oynanan
      Bir ölüm kalım savaşı
      İşin başında yanlışlığı görmüştüm
      Uyardım ama dinletemedim
      Çözülüyorduk.
      Sonunda bütün cephenin komutanlığını bana verdiler ister istemez
      Anlayamadıkları bir güç karşısında ölüyorduk,
      Öldürüyorduk.
      Ama kazanıyorduk . Kazanıyorduk
      İşte yıllar önce şahlanmış yamaca
      Alaca karanlıkta çıkan çarpmış başım
      Şarapneller ölümden bir kucak aça aça
      Bu diyarın taramış ,toprağını, taşını
      Dörtgün dörtgece
      Uykusuz dörtgün dörtgece
      Tarihin en kanlı savaşı
      Bu savaş biterken
      O tertemiz Anadolu çocukları
      Neden ve niçin öldüklerini artık anlamışlardı
      Ben size taaruz emretmiyorum ; ölmeyi emrediyorum
      Başka da çaresi yoktu
      O günden sonra
      İçimdeki son kuşkularda yok olup gitti
      Artık yepyeni bir dünya
      Yepyeni bir vatan
      Yepyeni bir millet doğacaktı.
      Düşmanın direnci azalmış
      Ve bir müddet sonrada çekip gitmişti
      Ama yorgunduk
      Sıtma nöbetleri içindeydim
      Üstelik burada da fazla işim kalmamıştı
      Tevfik doktor olarak Gelibolu'daydı
      Çok hastasın dedi:
      Gidelim Tevfiık gidelim , İstanbul'a gidelim.
      Libya , Mısır , Filistin , Suriye , tüm Arap illeri
      Müslümanlık adına alınmış topraklar
      Ulus olamamış ümmetlerin . toplulukların hepsi
      Şimdi Fransızdan , İngilizden , İtalyandan memnun gibiler
      Bulgar , Yunan , Sırp ulus olmak istiyor
      Turan illeri şimdiden sosyalizm adına zaptedilmiş
      Yabancı bir devletin koruculuğunu , kolaycılığını istemek insanlık
      niteliklerinden yoksunluğu ,güçsüzlüğü ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka
      bir şey değildi.
      Tarih mi yanlış yazıyor,
      Yoksa biz mi şaşırdık
      O gece Şişli’deki evde İsmet'le buluştuk.
      Merhabalasırken gözleri parlıyordu bütün ihtilalciler gibi
      Anadolu haritasını çıkardım
      Hemen cebinden bir pergel çıkardı. "İsmet" dedim.
      Anadolu'ya gidiş için en iyi yol sence hangisi?
      Demek karar verdin dedi.
      Haritaya baktı baktı;
      Bir sürü yol var , bir sürüde yer
      Sonra sordu "Peki ne zaman?"
      Zamanı geldi İsmet
      Hazır ol, artık gidiyoruz.
      Atatürk'üm eğilmiş vatan haritasına
      Görmedim tunç yüzünde böyle geceler
      Tutsak yaşamak , baş kaldırmamak en büyük ardır.
      Gelin el ele verelim , düşmana haddini bildirelim
      Başka yolumuz kalmamıştı. Anlatıyorduk , Anlamıyorlardı.
      Yaylılar gelip geçiyordu güneyden
      Örtük kara perdeler sallanıyordu
      Utanıyordu
      Anadolu'dan gelip geçen
      Milletin yüreği kan ağlıyordu.
      Darbe yapmak fazla bir değişiklik getirmeyecekti.
      İstanbul'un içinde çürüyüp gidecekti
      Geleceğimin Mustafa'sı Kemal"le anlaşmıştı
      Tek yolumuz bağımsızlık
      Bütün mazlum insanlar , uluslar er geç bağımsızlığına kavuşacaklar ;
      Güneşin doğudan doğduğu gibi bundan eminim.
      15 gün sonra ,
      Bandırma vapurunun güvertesinde o fırtınalı ünde....
      .Göz göze geldik.
      Hepsinin içinde aynı heyecan , aynı sabırsızlık
      Bir gemi yanaştı Samsun'a sabaha karşı
      Selam durdu kayığı , çapan , takası
      Selam durdu tayfası
      Samsun limanına bu gemiden atılan
      Demir değil
      Sarılan anayurda
      Kemal Paşa'nın kollarıydı.
      Sonra Erzurum
      Bir selam gibi gitti Erzurum'a
      Bin selam gibi geldi Sivas'a Erzurum'dan
      Dağlar alçaldı yol vermeye
      Temizlendi iklimden karından
      Aksilikler bizi bırakmadı.
      Arabamız bozulunca bizde baharın tüm güzellikleri içinde yürüdük
      Her molada bir mısra
      Her yürüyüşte bir mısra daha
      Bu benim ilk güftemdi (GENÇLİK MARŞI)
      Yola çıkarken apotlerimi koparmıştım
      Artık rütbesiz bir er bile değildim
      Emir komuta zincirinin ne olduğunu Askerler iyi bilir
      Artık halktan biriydim
      Tek gücüm ihtilalci olmamdı.
      Boynumuzda idam fermanı bulunan bir ihtilalci
      Boz kalpağım hele bir çıkarsın Mustafa Kemal
      Altın saçları pırıl pırıl dalgalansın rüzgarda
      O Mustafa Kemal ki
      Rütbesiz , nişansız dimdik ayakta.
      Bütün evraklar yazışmalar resmi olarak yaverimdeydi
      Ama o da istifa ettiğine göre
      "Ben" dedi bu evrakları şimdi size veremem ne olacak?
      Bunu hiç düşünmemiştim.
      Ertesi gün odaya Kara Bekir Paşa geldi.
      İki adım uzakta topuklarından gelen bir selam verdi.
      Ve böylece devam etti
      "Komutanda bulunan herkesin size saygılarını arz ediyoruz.
      İhtilalin doğal komutanı sizsiniz.
      Emrinizdeyiz."
      Kucaklaştık. Öyle ulu kişi ki , öyle kahraman ki
      Vardığınızı sanırsınız
      O uzak.
      Kısa zamanda parlak başarılar elde edebilirdik Sınırlan genişletmek istemiyordum
      Ulusal sınırlar içinde
      Sağlıklı bir devlet kurarak
      Benden sonrada sağlam kalacak .
      Siyasi bir sistem bırakmalıydım
      Misakı Milli
      Vatan
      Sen büyüksün...
      Sen güzel
      Bu can feda olsun senin' yolunda
      Varlık içinde yok sana bir bedel
      Hilal sağ yanında, ,
      Yıldız solunda.
      Arkadaşlarla bazen tartışırdık
      Bazıları eski sınırlara kovuşmak isterlerdi
      Hatta daha ötesine
      Oysa ben sömürgeciliğin , yayılmacılığın hüsranla sona ereceğini biliyordum. Amaçlarıma adım adım gitmeliydim.
      Halkıma ters gelecek düşünceleri defalarca düşünmeliydim
      Danışmalıydım.
      Ama karar verince de asla geri dönmemeliydim.
      Yürüdük biraz güç , biraz huzur
      Yolumuzda diken yerine süngüler
      Bir meclis kuruldu Sivas şehrinde,
      Alın yazımız yazıldı.
      Yine başımızda Mustafa Kemal .
      Erzurum'a varınca ilk hedefim kongreyi toplamaktı,
      Bu Anadolu ihtilalin ilk meclisi olacaktı.
      Ateş orada yakılacaktı.
      Düşman ilerliyordu üstümüze her yandan
      Her gün yeni bir parça sökülüyordu vatandan
      Onlar ilerledikçe , derdi Gazi Kumandan
      Düşmanı boğacağım yurdumun kucağında
      Sabahlara kadar çalışırdık.
      Herşeyi adım adım planlamak gerekiyordu.
      Günlükleri yazmaktan yorulunca Mazhar'a yazdırdım Sigaramın acı nefesi , tatlı hayalleri gerçekleştirecekti
      Bu sırları şimdilik sakla ve yaz...
      Padişah ve hanedan yok olacak.
      Ve Cumhurivet kurulacak
      Yaz
      Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka olacak,
      Bazen bunlar fazla hayal değil mi? Dedi
      Yaz derdim devam et
      Latin harfleri olacak
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    9. #114
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      20538
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan Atatürk'ün Günlüğünden (Oratoryo)

      Atatürk'ün Günlüğünden (Oratoryo)

      Yaz
      Kadınlara özgürlük , seçme ve seçilme hakkı

      Seneler sonra ikimizde yazdıklarımızı unutmamıştık
      Şapka devrimini gerçekleştirdiğimizde
      Benim de , Mazhar'ında , Diyanet İşleri başkanında birer şapka vardı.
      Göz göze gelmiştik.
      Mazhar demiştim.
      Kaçıncı sayfada kaldık.
      Hesap vakti gelmişti.
      Tarih alışkanlığından vaz geçecek Kimsiz , kimliksiz kalanlar
      Şimdi kendi yazgılarını yazacaklar
      Ne ezen olmalıydı ne ezilen
      Her ulus kendi bağımsızlığını kendi yaratacak
      Siz bu işleri başkaları adına yapmaya kalkarsanız.
      İşte biz buna emperyalizm deriz
      Oysa biz emperyalizmi kahretmeye geliyoruz
      Hakimiyet milletindir dediğimde acaba ne anlıyorlardı
      Ama anlayacaklardı ,
      Savaştıkça anlayacaklardı Kazandıkça anlayacaklardı
      Bir gün ressamlar
      Kahramanlık yüzünü kaybederlerse
      Gitsinler , Yıldırım'ın resmini yapsınlar
      Aksak Timur şimdi yaşasaydı
      Belki de aynı şeyi yapacaktı
      Su gencecik çocuklara bak!
      Yeni Zellandalı . Avusturalyalı Anzak ve Yunan için anlamsız bir savaşın garip mezar taşlan değiller mi?
      İşte şimdi bizden öğrenecekler
      Özgürlüğün ne olduğunu ,
      Bağımsızlığın ne olduğunu
      İçleri rahat
      Yanı başımızdaki mezarlarda...
      Daha ilk meclis açılırken
      Oradakilerin çoğunun ulus kavramı yoktu.
      Padişah , Hilafet, Ümmet
      Bundan başka
      Kişiliği olmayanlarda bir özgürlük savası nasıl kazanılacaktı.
      Diyelim ki kazandık.
      Bu savaş kimin adına kazanılacak
      Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir."
      Ben Mustafa Kemal'in annesi
      Ezan sesi gibi özlem içimde Mustafa'm Afrika çöllerinde Mustafa'm Anafartalarda Mustafa'm Anadolu'da
      Ana kalbi işte
      Düşündüklerimi ve arkadaşlarımı tanıdıkça
      Başıma bir şeyler gelecek korkusuyla Anacığım
      Pamuk elleriyle okşamıştı beni.
      "Mustafa'm" dedi.
      Korkuyorum.
      Padişaha karşı mı geleceksin?
      Gün nasıl doğacaksa,
      Sen beni nasıl doğurdunsa anacığım
      Güneşe bak
      Doğudan doğacak güneşe bak
      Gün nasıl ağarıp gelecekse,
      Nasıl ki rüzgar bulut olacaksa Buluta yağmur el değecekse Yağmura toprak can verecekse Güneşe bak doğacak güneşe bak.
      Ne din , ne ırk,
      Sen ben yok,
      Ne dün ne bugün
      Yarın yok
      Sonra ateş , sonra kan , sonra ihaneti gördük İhaneti ateşle yakıp , aydınlatıp
      Korku korkudan kaçıp
      Ressamlar bizim resmimizi yaptılar
      Gencecik; Yeni Zellandalı, Anzak, Avusturalyalı Koyun koyuna bağımsızlığı bizden öğrendiler
      Güneşe bak
      Doğudan doğacak güneşe bak
      Gün nasıl ağarıp gelecekse
      Nasıl ki rüzgar bulut olacaksa Buluta yağmur el değecekse/ Yağmura toprak can verecekse Güneye bak
      Doğudan doğacak güneşe bak Ne din, ne ırk
      Sen yok ben yok
      Ne dün ne bugün
      Yarın yok
      " Doğudan doğdu güneş
      İlk defa karanlık korktu
      İhaneti ateşle yakıp aydınlattık
      İnsanlar bilinçlendikçe kişiliklerini ister
      Milletler de öyleydi
      Kabiliyetlerini keşfetmek ,zengin olmak isterler
      Bu zenginlik başkalarının açlığı pahasına olursa
      İşte o zaman iş değişir.
      Eninde sonunda hesabı sorulur
      Gerçek bir devrimcinin amacı
      Egemenlik kayıtsız ve şartsız uluta olmasını sağlamaktır
      Tam bağımsızlık , dünya milletleriyle kardeş olmak demektir.
      Irk esasına dayanan düşünce unsurları
      İnsanlık ailesine üvey evlat yetiştirmek demektir ; Bilinçlenen bir toplum demokrasiden korkmaz ;
      Halkını cahil bırakan insan eninde sonunda kaybolur.
      Fakirliği paylaşmakla . zenginliği paylaşmak ayrı ayrı şeylerdir.
      Sosyal devlet emeğin ve geniş halk kitlenin sefahı demektir.
      Bunu kaideleri bellidir.
      Ne üç beş kişi parasıyla dünyayı değiştirebilmeli
      Ne de devlet zalim olmalıdır.



      Cumhuriyet özgürlük , insanca varlık yolu Atatürk'ün çizdiği çağdaş uygarlık yolu
      İnsan zekası ve kültürü;
      Soyut ve somut kavramıyla bir bütündür.
      Sanata , bilime söylediğin türküye ekmek kadar acıkıyorsan
      Ne mutlu sana
      Barış zeka ürünüdür
      Savaş olmayanlara aittir
      Eğer uğruna savaşacak bir şeyin varsa
      Olsa olsa özgürlüğündür , bağımsızlığındır.
      Ellerimiz bağlanmış , biz inliyorken yastan
      Tıpkı yanardağ gibi , görünmüştün Sivas'tan Dedin ki: "Türkün alnı layık değil karaya" ; Bir avuç el toplayıp , yerleştin Ankara'ya Herkes duydu halaskar sesini uzak , yakın... Başladı , tarihlerde görülmemiş bir akın Düşmanların eridi eridi karşımda dizi dizi... Bir asırda bir doğan , ey yüce namlı GAZİ
      Zaman akıp gidecekti
      Hiçbir şeyi tabulaştırma
      Tabulara karşı koy
      Büyük devrimlere gereğin kalmayacak kadar
      Devrimci kal yeter
      Eğer bir milletin kurtarıcıya gereksinimi yoksa
      Artık millet olmuştur.
      Sakın kurtarıcı bekleme;
      Yoksa sana karşı vazifemi yapamadım sayarım.
      Anafartalarda Mustafa Kemal'din
      Kurtuluş savaşında Gazi Kemal
      Laik Türkiye Cumhuriyetini kurarken Kemal Atatürk oldun
      Yaşarken önderimizdin
      Yokluğunda ışığımız
      DÜŞMANLARA GEÇİT YOK ATAM
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    10. #115
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      20538
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan Annenin Çocuğuna Ettiği

      Annenin Çocuğuna Ettiği

      ÇIRAK: Abi be,


      EŞKİYA: Yine ne var aslanım?


      ÇIRAK: Abi kızmazsan bir şey daha soracağım sana...


      EŞKİYA: Sor yavrum sor. Sen benim yerimi alacaksın gelecekte. Her usta, yerine bir adam
      yetiştirip öyle ölür. Sor ki öğrenesin bu mesleğin tüm inceliklerini... Sevgili çırağım
      benim.


      ÇIRAK: Peki ustacım. Sen bu mesleğe nasıl başladın bir ani atsana.


      EŞKİYA: Hırsızlık mesleğine mi? Ohoo! Uzun hikaye...


      ÇIRAK: Kısaca anlat.


      EŞKİYA: Valla bu mesleğe başlamamın iki sebebi var. Birincisi annem...


      ÇIRAK: Anneniz mi? Yani sizin anneniz de mi bir hırsızdı?


      EŞKİYA: Yok canım. Annem aslında kimsenin bir şeyinde gözü olmayan bir kadındı.


      ÇIRAK:Peki size bu mesleği nasıl öğretti öyleyse.


      EŞKİYA: Kızmazdı tabi.


      ÇIRAK: Yani hiç kızmaz mıydı?


      EŞKİYA: Ben küçükken okulda veya sokakta arkadaşlarımın küçük eşyalarını çalar eve
      getirirdim. Annem bu eşyaları, oyuncakları elimde görmesine rağmen sesini
      çıkarmazdı hiç.


      ÇIRAK: Sonra ne oldu peki?


      EŞKİYA: Ne olacak, profesyonel bir hırsız olup çıktım. İnek, koyun, at çalmaya başladım.


      ÇIRAK: Hiç at çaldın mı gerçekten...


      EŞKİYA: Ohoo o! Hemde bu ülkenin en hızlı atını bile çaldım. Hatta diyebilirim ki bu konuda
      üstüme yoktur. Hadi sen tezgaha bak da ben bi helaya gidip geleyim.


      ÇIRAK :Ne tezgahı ab i. Dağbaşındayız biz?


      EŞKİYA: Oğlum anla işte, gelen geçen olursa soy soğana çevir demek istedim.


      ÇIRAK: Haa! Tamam ab i, s en merak etme.


      EŞKİYA: Aha biri daha geliyor. Saklan oğlum. Hey dur bakalım.


      öĞRETMEN: Ne var, ne oluyor?


      EŞKİYA: Sökül bakalım cüzdanı!


      öĞRETMEN: Niye?


      EŞKİYA:Niye mi? Bu bir soygundur da ondan....


      öĞRETMEN:Ha pardon, bir an anlıyamamıştım da.. Buyrun, işte cüzdanım .. Ne olur beni
      öldürmeyin.


      EŞKİYA: Oo, amma da paran varmış ha! Ne iş yapıyorsun sen..?


      öĞRETMEN: Ben, ben öğretmenim.


      EŞKİYA: Nerde?


      öĞRETMEN: Kasabadaki lisede. Adım Hüseyin Erkılıç...


      EŞKİYA: Vay hocam! Siz ha! Beni tanıdın mı, ben Sedat Yarma!


      öĞRETMEN:343 Sedat, sen ha.. Ne yapıyorsun burada?


      EŞKİYA: Valla hocam gördüğünüz gibi mesleğimizi icra ediyoruz.


      öĞRETMEN :Ya...., Demek mesleğini icra ediyorsun ha... Üstelik öğretmenini soyarak... Yazık...


      EŞKİYA: Kusura bakma hocam suç benim değil. Gel buraya çırak!


      ÇIRAK: Buyur usta!


      EŞKİYA: Hani demiştim ya beni bu mesleğe iten iki sebep var diye...


      ÇIRAK: Evet, birisi annenizdi.


      EŞKİYA: Birisi annem demiştim. İşte birisi de bu. Yani öğretmenim.


      öĞRETMEN: Ne, ben mi seni hırsız yaptım?


      EŞKİYA: Tabi ya. Söyle bakalım Hoca, benim üzerime titredin mi hiç? Okulda başım önde gezerken omuzuma elini atıp derdimi dinledin mi?Kaç kez evimi arayıp halimisordun?
      Derslerimde başarısız olduğumda sebebini araştırmışmıydm? Halimi anlamış miydin? Ben o halimle tehlike sinyali verirken tedbir almış mıydm? Yok hoca yok! Beni hırsız eden sensin sen.... Şimdi ver şu cüzdanı da kaybol.... Ha bu arada, öğrencinle ne kadar gurur duysan azdır... O ilgilenmediğin talebe şimdi bir numaralı eşkiya...
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    11. #116
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      20538
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan Ansiklopedik

      Ansiklopedik


      (Tek Perdelik Piyes)


      Kişiler:

      öğretmen, (Türkiye'de adı bilinmeyen bir okulda felsefe öğretmeni)
      I. öğrenci, (Felsefe öğretmeniyle yakın ilişkisi olan Halûk)
      II. öğrenci, (Felsefe öğretmeni ve Haluk'la yakın İlişkisi olan Aylin)


      (Işık yanar)


      (öğretmen içeri girer. Elinde kahverengi eski bir deri çanta vardır. Masaya doğru yürür, çantasını sandalyenin üzerine koyar, masaya bir çırpıda çeki düzen verdikten sonra çantasından çıkardığı iki kalınca kitabı ve bir tomar üstü yazıtı kAğıdı masanın üzerine koyar. Çantasını sandalyenin üzerinden alıp masanın sağ yanına dayar, sandalyeye oturur, masada duran boş dosya kAğıtlarından birine, açtığı kitaptan bir şeyler yazmaya koyulur. Birkaç saniye geçmeden kapı çalınır} .

      öĞRETMEN-Girin!
      I. öĞRENCİ - (İçeri girer, kapıda bir an duraksar.)
      öĞRETMEN-Gel Halûk gel!
      I. öĞRENCİ - Merhaba Hocam. Çok geç kalmadım umarım.
      öĞRETMEN - Hayır, ben de yeni gelmiştim zaten. (Gergindir.) Ayakta kalma, geç otur şöyle!
      I. öĞRENCİ - (Masanın önündeki koltuğa oturur.)Teşekkür ederim.
      öĞRETMEN - Bir şey değil. (Ne dediğinin farkına varır.) Amaan! Ne diyorum ben? Kafa mı kaldı sanki. Biliyorsun Haluk...
      İ. öĞRENCİ - (Hafiften gülümser.) Biliyorum hocam, biliyorum. Yarın 24 Kasım ve sizin kafanız yine çok karışık.
      öĞRETMEN - Yaklaşan ödemeler de cabası. (Boş ver anlamında bir jest yapar.)
      Şükret ki böyle sorunların yok senin. (Gülümser)
      I. öĞRENCİ - (Cevap veremez; susmakla yetinir yalnızca.)
      öĞRETMEN - Neyse, boş ver şimdi bunları... Verdiğim ödevi yetiştirebildin mi, sen onu söyle bana.
      I. öĞRENCİ - Evet hocam! (Çantasından bir dosya çıkarır ve ona gururla bakar.)
      İşte! "Türkiye'de öğretmenler ve Sosyo-Ekonomik Durumları" (Tepki bekler.)
      öĞRETMEN - (Tepki vermez, kafasını kaldırır, öğrencisine bakar ve İşine devam eder.)
      I. öĞRENCİ - (Şaşırmıştır.) Hocam, ne oldu? Başlığı mı beğenmediniz? Yarına kadar değişiklikler yapabilirim isterseniz!
      öĞRETMEN - Beğenip beğenmemekle alAkası yok Halûk, bizzat tanık olduğun olaylar ve içinde bulunduğun durum rapor olarak önüne serilince, bi garip hissediyorsun kendini. (Bir süre düşündükten sonra öğrenciden raporu alıp okumaya başlar.) Ver de şu emeğine bir göz atalım bakalım. (Dosyayı alıp sayfalannı karıştırır.)
      (Kapağa bakar.) "Türkiye'de öğretmenler ve Sosyo-Ekonomik Durumları"
      öğretmenin Sözlükteki Tanımı:
      1- Resmî ya da özel bir eğitim kurumunda çocukların, gençlerin, yetişkinlerin İstenilen öğrenme birikimi kazanmalarına kılavuzluk etmekle ve yön vermekle görevlendirilmiş kimse
      Hıh, 'görevlendirilmiş kimse'. (Son sözlerini vurgulu ve alaycı söylemiştir.)
      Ne kuru bir tanım! (Boş verir.)
      I. öĞRENCİ - Evet, en azından bizim ülkemiz için geçerli değil kesinlikle.
      öğretmenliği memuriyet olarak görenleri saymazsak tabii...
      öĞRETMEN - (Okumaya devam eder.)
      2- Bilgi, görgü ve yaşantısı ile belli dal ve alanlarda başkalarının yetişme ve gelişmesine yardım eden kimse.
      I. öĞRENCİ - İkincisi o kadar da kötü değil hocam (Bekler.) değil mi?
      öĞRETMEN - (Aldırmaz, okumaya devam eder.)
      3- öğretmenlik mesleğinin gerektirdiği öğrenimi bitirerek ya da yeterlikleri kazanarak öğretmenlik yapma yetkisini elde etmiş olan kimse
      Aslına bakarsan hepsi özünde bir bu tanımların. öğretmeni en iyi, öğretmen bilir yine.
      (Bu sözlerden sonra ikisi de donar kalır.)

      (Video Gösterisi - öğretmenler Bölümü)
      I. öĞRENCİ - Belki bir de öğrencisi... (Dolaylı ve şakacı bir yoldan kendisini vurgular.)
      öĞRETMEN - (Sızlanır.) Ancak senin gibisi anlar hAlimizden Halûk.
      I. öĞRENCİ - (Utanmıştır, alçak gönüllülükle) Estağfurullah hocam!
      öĞRETMEN - Alçak gönüllülüğü bir kenara bırak şimdi. Bazen biz hocalar kabullenmek istemeyiz, fakat eğer öğrenmeye gerçekten niyetli birileri yoksa ortada, öğretmende öğretmen olamaz asla. Senin gibi gönüllü takipçilerimiz çıksın ki biz de görevimizi lAyıkıyla yerine getirebilelim.
      I. öĞRENCİ - Anlıyorum sizi hocam. öğrencinin öğrenmek istemeyince öğrenci, öğretmenin öğretecek biri bulunmayınca öğretmen olamaması gibi bir şey...
      öĞRETMEN - Aynen öyle... Bu, size öğrettiğim kavramların ayrılmazlığı ilkesine iyi bir örnek.
      Kant'ın dediği gibi: "Var olan, zıddını bünyesinde barındırır."
      (Bu sözleri çokbilmişliği ile değil, öğretmenliğine sığınarak söyler. Amacı ukalAlık değildir.)
      I. öĞRENCİ - (Alınmıştır.) Hocam, ne demek yani, öğrenciler öğretmenlerin zıddı mıdır ya da öğretmenler öğrencilerin?
      öĞRETMEN - (Yakınlaşır, yumuşak bir ses tonuyla) Sanırım yanlış anladın beni Halûk! öğretmen-öğrenci ilişkisi, seyirci ile oyuncu arasındaki ilişkiye çok benzer.
      Seyirci de oyuncu da yerine göre etken veya edilgen olabilir. Bu iki birim, konum açısından karşı oluştururlar ve onların varlığı, işlevsel bir tiyatro kavramını meydana getirmeye yeterlidir; tıpkı öğretmen ve öğrencinin, eğitim-öğretimi gerçekleştirmek İçin gerekli, aynı zamanda yeterli olması gibi...
      I. öĞRENCİ - (Kafası karışmıştır ama hocasının olumlu bakış açısını hemen kavrar.) Sanırım... anladım hocam.
      öĞRETMEN - Bu bağı ve bağımlılığı hissederek anlamanı yeğlerim Halûk, çünkü ancak duyguyla vurgulanan bir düşünce yer edinebilir kendine akıllarda, sağlam ve süresiz olarak...
      I. öĞRENCİ - (Susar, düşünceli görünür.)
      öĞRETMEN - (Konuşmaya ara verince sınav kAğıtları gelir aklına) Ah! Yine daldım gittim konuşmaya, daha bir sürü sınav kAğıdı var kontrol edilecek. (Kalınca bir kAğıt tomarını eline alır ve sallar.) Bir bak şunlara! (Sandalyesine oturur, kAğıtlarla meşgul olur.) öĞRETMEN - (Başını sınav kAğıtlarından kaldırmadan) Aylin de yeterince hazırlanabildi mi bari sunuya?
      I. öĞRENCİ - Dün buluştuk ve sunu üzerine söyleştik, konuşmamızı prova ettik biraz. Çok ciddîye alıyor o bu konuyu. Ne zaman bahsini açsam, "Bir ülkeyi kalkındıran değerler arasında en başta eğitim gelir." diyor. Ben de ona 'eğilim' diyorum; eğitime, kültüre, sanata eğilim. Kendi aydınlığımıza küçücük bir eğilim. Gerisi gelir zaten kendiliğinden.
      öĞRETMEN - Katılıyorum sana Halûk. Dünya üzerinde hiçbir coğrafyada - bu ülke dahil - hiçbir şey zorlamayla olmuyor. Her şey insanın kendisinde başlıyor, dışında vuku buluyor ve yine kendisinde bitiyor. Biliyor musun bilmiyorum, fakat on sekiz, evet, tam on sekiz yıldan beri ilk defa bir 24 Kasım'da o kürsüye çıkıp konuşma yapmayacağım. Niye biliyor musun?
      I. öĞRENCİ - Konuşma hazırlamak için vaktiniz olmadığından değil herhalde!
      öĞRETMEN - Tabii ki hayır! Konuşma yapmayacağım, çünkü... Ben anlatmaktan sıkıldım, onlarsa anlamamakta direniyorlar hAlA. Bu ne vazgeçmek ne de pes etmek.. Ama biliyorum ki, zaman değiştikçe yöntemler de değişmeli. Yıllar İçinde oluşturduğumuz kalıpları her fırsatta bohçalarımızdan çıkarıp yeniden kullanarak daha da kalıplaştırıyoruz, kasten veya değil. Ama yanlış, çok yanlış! Çünkü zaman değişiyor, bizler değişmiyoruz. İnkılApları değil geliştirmek, korumak bile mümkün değil zamanımızda. Korku ve tembellik hAkim olmuş millete. Yazık!
      Yalnızca bunun farkında olanlara acıyorum ben. (Bir hışımla masasına döner, sınav kAğıtları arasında debelenir.)

      (Sessizlik)

      I, öĞRENCİ - (Sessizliği dağıtmak amacıyla)
      Aylin bu saate kadar çoktan gelmiş olmalıydı... Hayret!
      öĞRETMEN - (Tepkili ve sinirlidir.) Lütfen duyduklarından ve gördüklerinden kaçma, anlamaktan korkma çevrende olup bitenleri! (Duraksar ve sakinleşir.) Yanlış anlama Halûk. Kızgınlığım sana değil, susanlara...
      I. öĞRENCİ - Bugün son gün hocam, bize yardım etmek için kalacak mısınız?
      öĞRETMEN - (Sinirinin gereksizliğini kavrar.)
      Maalesef Halûk, kalamayacağım. Siz, Aylin'le, burda benim odamda çalışabilirsiniz, çıkarken de Halil Ağbi'nize söylersiniz, o kitler kapıyı arkanızdan. Bu arada, hAlA kaynağa ihtiyaç duyuyorsanız, dolabımdaki kitaplardan yararlanabilirsiniz.
      I. öĞRENCİ - Teşekkürler hocam, biz de zaten gece kalmayacağız, çalışılacak pek bir şey de yok aslında.
      öĞRETMEN - Bugüne dek ne kadar çalıştığınız gözümden kaçtı zannetmeyin Halûk, ben ikinize de bu konuda çok güveniyorum ve biliyorum, yüzümü kara çıkartmayacaksınız.
      I. öĞRENCİ - Sağ olun hocam! öĞRETMEN - Sadece doğrudan güç alanlar haklı çıkabilir bu savaştan, 'galip' demiyorum dikkatini çektiyse, haklı diyorum...
      I. öĞRENCİ - (Ayağa kalkar ve öğretmenin yanına gelir.) Haklı bir davada olduğumuzu bilmesem, inanın, bu kadar kararlı olamazdım hocam. Bu yüzden buradayız zaten.
      öĞRETMEN - (öğrencisinin omzuna dokunur.) Sağ ol evlAt. (Gülümser, saatine bakar.)
      Ooo, saat 19:00 olmuş nerdeyse. Aylin de henüz gelmedi ama benim yavaş yavaş çıkmam lAzım. Malûm, çekiliş öncesi satışlar yüksek olduğu için bu akşam uzunca bir süre taban tepmem gerekecek, eve de geç kalmak istemiyorum, o yüzden biraz erken çıkacağım.
      (Çantasını toplar, gider paltosunu askıdan alır, daha önce görmediğimiz kepini çıkarır.) Kusura bakmazsın herhalde...
      I. öĞRENCİ - Nasıl isterseniz hocam... Kusur ne demek!
      öĞRETMEN - (Bu sırada çantasını açar ve Millî Piyango biletlerini çıkarır.) Bu akşam bu biletlerin hepsi bitmeli.
      (öğrencisinin karşısına geçer, şefkatle bakar.)
      Bazılarının mesai saati hiç bitmez, değil mi? (Acı acı güler.) Bu bazılarına sizler de dahilsiniz. Hem de benim gibi zorunluluktan değil, tamamen gönüllü olarak!
      (Kapının açılıp kapandığı duyulur.)
      II. öĞRENCİ - (Kucağında bîr sürü kitapla nefes nefese içeri girer.)
      Ay, çok özür dilerim, biliyorum geç kaldım, ama trafiği yoğun olan bir şehirde yaşıyoruz, naparsınız!?!
      I. öĞRENCİ - (Duyulmamasına özen göstermeden) Biz başka bir şehirde yaşıyoruz sanki...
      Biz niye geç kalmıyoruz?
      II. öĞRENCİ - (Hızlı adımlarla öğretmenin ve I. öğrencinin yanına gelir.)
      Merhaba Hocam!
      Merhaba Haluk!
      öĞRETMEN - Hoş geldin Aylin!
      II. öĞRENCİ - (öğretmene) Çıkıyor musunuz yoksa yeni mi geldiniz siz de?
      öĞRETMEN - (Gülümser ve II. öğrenciyi I. öğrencinin karşısına oturtur.) Çıkıyorum ama hiç dert etme, siz şimdi benden sonra kalır ve çalışırsınız, bu kadarını başardıktan sonra geri kalanında da yardımıma ihtiyaç duymazsınız herhalde.
      II. öĞRENCİ - (İki tarafa da) Yine de... Geç kaldığımdan dolayı özür dilerim.
      öĞRETMEN - Dedim ya Aylin, dert değil, biz sen gelene kadar söyleştik Halûk'la (duraksar] havadan sudan tabii ki (I. öğrenciye göz kırpar)
      II. öĞRENCİ - (Yüzüne bir gülümseme gelir, işin aslını anlamıştır. Halûk'a bakar, kuşkuyla) öyle mi?
      i. öĞRENCİ - Evet aynen öyle... (öğretmene göz kırpar)
      II. öĞRENCİ - (İnanmış gibi davranır.) Peki, dediğiniz gibi olsun.
      öĞRETMEN - Hadi hadi, siz çalışmanıza bakın, ben de çıkıyorum zaten ama önce gelin şöyle yanıma...
      I. ve II. öĞRENCİ - (Yerlerinden kalkar ve öğretmenin yanına gelirler.)
      öĞRETMEN - .. .Ve birer bilet seçin kendinize surdan. (Biletleri onlara doğru uzatır.)
      I. ve II. öĞRENCİ - (Birbirlerine bakarlar.)
      öĞRETMEN - (II. öğrenciye) Hadi çocuklar, yapmayın, içimden geldi)
      II öĞRENCİ - Hocam!
      öĞRETMEN - (I. öğrenciye döner.)
      I. öĞRENCİ-Olmaz hocam!
      öĞRETMEN - (Şakacıktan kızar.) Hocanıza karşı mı geliyorsunuz yani? Şimdi kızarım bakın! Dedim ya çocuklar, İçimden geldi... (Yine II. öğrenciye döner.)
      II. öĞRENCİ-(Çekinir.)
      I. öĞRENCİ - Lütfen hocam, ısrar etmeyin, alamayız.
      öĞRETMEN-Halûk, uzatma!
      i. öĞRENCİ - (Çekinerek bir bilet çeker kendine)
      II. öĞRENCİ - (Kendisine uzatılan bilet destesini görünce) Halûk'la bana bir tanesi yeter hocam, teşekkürler.
      öĞRETMEN - (Şakayla) Siz ne inatçı keçilermişsiniz be! (Kendisi bir tane seçer ve ».öğrenciye uzatır. II. öğrenci itiraz edemez, bileti alır.) Al bakalım şunu! Hah şöyle!
      İL öĞRENCİ - Mahcup ettiniz bizi hocam.
      öĞRETMEN - Ne demek çocuklar, küçük bir hediye sizin hakkınız. Umarım şansınız sadece bunda değil (biletleri gösterir) her konuda yaver gider.
      I. öĞRENCİ - Sağ olun hocam.
      öĞRETMEN - Haydi, kendinize iyi bakın evlAtlar. (Çantasını eline alır, kapıya yönelir.) Yarın görüşürüz.
      i. öĞRENCİ - (Ayağa kalkar.) Görüşürüz hocam, çok yormayın kendinizi sakın!
      İL öĞRENCİ - (Kitaplardan başım kaldırmadan) İyi akşamlar hocam!
      öĞRETMEN - (Çıkarken durur ve arkasına dönerek) Unutmayın, yarın sabah saat 7:30'da Konferans Salonu'nda... Sizi bekliyor olacağım. (Başını sallar.)
      Sakın geç kalmayın!
      I. öĞRENCİ - Belki biz sizi bekliyor oluruz hocam!
      öĞRETMEN - Umarım! Allaha ısmarladık! (Çıkar.)
      II. öĞRENCİ -Yarın sabah onca kişinin önünde uzun bir konuşma yapacağız fakat günlerdir bir türlü sonunu getiremedik.
      I. öĞRENCİ - (Gergindir.) Biliyorum, ben de farkındayım. Aslında bir sürü olanak var konuşmanın sonunu getirmek için, ama hiçbiri yeteri kadar etkileyici ve gerçekçi değil bence.
      II. öĞRENCİ - Farkında olman, güzel bir bitiş paragrafı yazmamızı sağlamıyor Halûk, bunu da biliyor musun?
      I. öĞRENCİ - Senin bana kızmanı sağlamadığı gibi mi?
      II. öĞRENCİ - (öğretmenin masasının üzerinde açık duran kalınca bir kitaba gözü takılır. Yerinden kalkmadan) Bu kitap, hocanın mı? Unuttu sanırım giderken.
      I. öĞRENCİ - (Yerinden kalkar, masaya yaklaşır.)
      Evet, bu onun! Dur bakayım, belki okuldan çıkmadan yetişip de veririm, önemli olabilir. (Açık duran sayfayı kaybetmeyecek şekilde kitabı alır ve hızla odadan
      çıkar. İçeriden sesi duyulur.) Hocam! Hocam! (Bir süre sonra geri döner.)
      II. öĞRENCİ - N'oldu Halûk? Yetişebildin mi?
      I. öĞRENCİ - Çoktan gitmiş, yetişemedim.
      II. öĞRENCİ - Neymiş peki bu kitap? Bir sayfası açık duruyordu, önemli bir şey değil ya!?!
      I. öĞRENCİ - (Göstermeden kitabın kapağına bakar, içindeki yazılan bir süre dikkatle okur.)
      II. öĞRENCİ - (Merak etmiştir.) Neymiş şu, söylesene! (Ayağa kalkmaya niyetlenir.)
      I. öĞRENCİ - (Eliyle "dur" işareti yapar.) Ben konuşmayı nasıl bitireceğimizi buldum Aylin.
      II. öĞRENCİ - (Anlamaz, yavaşça yerineoturur ve dinler.)
      I. öĞRENCİ - Dinle ve yaz! Meydan Larousse, Cilt 17, Sayfa 9012
      - ANSİKLOPEDİK öğretmenlik mesleğinin toplumsal ve özellikle de ekonomik yapısında son yıllarda ortaya çıkan önemli gerileme sonucu mesleğe girmek isteyenler önemli ölçüde azalmıştır. Bakanlık verilerine göre, öğrenci yerleştirme sınavında öğretmenlik eğitimi veren 4 yıllık lisans programlarını kazanan öğrencilerden pek azının ilk 3 tercihi arasında öğretmenlik mesleği yer almaktadır.
      (II. öğrenciye döner ve kısa bir süre bakar.}
      öğretmenlerimizin hAli ansiklopedilere bile geçtikten sonra, son söz bize düşmez.

      (İşık söner)

      (Işık yanar)

      öĞRETMEN - (Kapıdan içeri girerken şapkası ve çantası elindedir.) Çocuklar, ben kitabımı burada u... (Odada kimsenin olmadığını fark eder, olduğu yerde durur.)
      Belli ki kitabı ve yazıyı fark etmişler yoksa bu kadar erkenden çıkıp gidebilirler miydi? İyi ki de fark etmişler, onlara başka nasıl ilham verebilirdim yoksa? Aferin evlAtlar!
      (Masaya yaklaşır) İşte, kitabım da burada duruyor. (Kitabın üzerindeki notu görür.) Bu da neyin nesi? (KAğıt parçasını eline alır, gözlüğünü takar, masadan uzaklaşır, yazıyı içinden okur ve güler. Yüksek sesle tekrar okur.)
      "Unuttuğunuz kitap sayesinde işimizi kolayca hAllettik hocam. Sağ olun. Bazıları sadece eziyetini çekerken biz keyfini çıkardık, doğru amaç uğruna yanlış zamanda yanlış yerde bulunmanın."
      (Gözlüğünü çıkarır.) Gençler, mesajı doğru verdiğimizde almasını gayet iyi biliyorlar, değil mi? Ama aslolan, DOĞRU MESAJI VEREBİLMEK!!!
      (Kepini ve çantasını alıp ağır adımlarla odadan çıkar.)


      (Işık söner)
      Düzenleyen Beyazdut : 28-04-10 at 08:43
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    12. #117
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      20538
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan Şair Evlenmesi - ( Tam Metni )

      ŞAİR EVLENMESİ

      -BİR PERDELİK KOMEDİ-

      OYNAYANLAR:

      Müştak Bey: Şair, güveyi

      Hikmet Efendi: Müştak Bey’in yakın dostu

      Kumru Hanım: Müştak Bey’in sevgilisi

      Sakine Hanım: Kumru’nun çirkin ablası

      Ziba Dudu: Kılavuz Kadın

      Habbe Kadın: Yenge kadın

      Ebül-Laklaka: Nikahı kıyan kişi

      Batak Ese: Mahalle bekçisi

      Atak Köse: Mahalle çöpçüsü

      Mahalleli: İki-üç kişi esnaftan

      YAZAN: ŞİNASİ

      Sadeleştiren:M. Ali SÜNGER

      Mekan: Gelin odası... Arka planda yatak, oda genişçedir. Sahneye iki taraftan da giriş yapılabilir. Kapının biri selamlığa açılır. Odada Müştak Bey ve Hikmet Efendi ayaküstü konuşmaktadırlar.

      MÜŞTAK BEY: Bu akşam güveyi giriyorum ya sevinçten havalara uçuyorum. Allah’tan bugün nikâhımız kıyıldı, az kalsın telâştan nikâhsız güveyi girecektim.

      HİKMET EFENDİ: Hiç öyle şey olur mu?

      MÜŞTAK BEY: Niye olmasın? Aşıklar dalgın olur. Buna aşık evlenmesi derler.

      HİKMET EFENDİ: Acayip!

      MÜŞTAK BEY: Öyle ya! Aşksız, sevgisiz, görücü usulüyle evlenenlere aşk olsun. Ben Kumru Hanımla niye evleniyorum; çünkü onu tanıyorum, seviyorum. Ne dersin onunla evlenmekte akıllılık etmemiş miyim?

      HİKMET EFENDİ: Her halde öyledir.

      MÜŞTAK BEY: Onun yüzü gibi huyu da güzel. Ben her halinden memnunum; fakat Kumru’nun o karga suratlı ablası olmasa!

      HİKMET EFENDİ: Gerçekten... onun adı neydi?

      MÜŞTAK BEY: Sakine midir, nedir... Cadı suratlının adını bile sevmiyorum.

      HİKMET EFENDİ: Niçin?

      MÜŞTAK BEY: Bize engel olduğu şöyle dursun, yüzünde meymenet yok karga suratlının... Yüzüne bakanın işi rast gitmiyor. Kırk beş yaşına gelmiş daha evlenememiş. Akıldan yana da pek nasibi yok. Böyle bir baldızım olduğundan alemden utanıyorum.

      HİKMET EFENDİ: Eee, gülü seven dikenine katlanır.

      MÜŞTAK BEY: Gel şunu sana vereyim be! Ama nikâhla ha! Geçinemeyecek ne varmış; ya o akıllanır, ya da sen çıldırırsın.

      HİKMET EFENDİ: Sakın Kumru’nun yerine onu sana vermesinler! Olur mu olur. Büyük dururken küçüğü kocaya vermek pek adet değildir.

      MÜŞTAK BEY: Yok, bak ben öyle şaka sevmem.

      HİKMET EFENDİ: Biraz önce şakayla bana veriyordun ya?

      MÜŞTAK BEY: Ben onu sana şakayla değil gerçekten vermek istiyorum.

      HİKMET EFENDİ: Sus, özrün kabahatinden büyük.

      MÜŞTAK BEY: Hiç de bile!

      HİKMET EFENDİ: Yaaa!

      MÜŞTAK BEY: Aman sus, kılavuzum Dudu Hanım geliyor. Galiba Kumrucuğumu getiriyorlar. Sen öbür odaya geç, birazdan yine görüşürüz.

      ( Hikmet Efendi çıkarken Ziba Dudu girer. )

      ZİBA DUDU: Müjde evladım müjde! Müjdeliğimi peşin isterim: Gelin hanım geliyor yoldadır.

      MÜŞTAK BEY: Ah Dudu teyzeciğim, sana nasıl teşekkür edeceğim, bilemiyorum.

      ZİBA DUDU: Parayla, (Müştak’ın ceplerine bakar kalan son meteliğini de alır.) teşekkür edebilirsin.

      MÜŞTAK BEY: Al, helâl olsun sana, al ( Sevincinden oynamaya başlar, katibim türküsünü söyleyerek oynar. )

      ZİBA DUDU: Evladım biraz ağır başlı ol. Sen artık nikâhlı birisin,utan, utan!

      MÜŞTAK BEY: Adam evlenirken utanır mı! Her neyse sen dışarıda bekleyedur, ben utanma talimi yapayım.

      ( Ziba Dudu çıkar. )

      MÜŞTAK BEY: ( Kendi kendine ) Şimdi benim Kumrum kafesine girecek ha! Ah, bir kere kanadının altına girebilseydim... Yalnız insan kısmı paraya düşkün olur. Kumrum da paraya düşkünse! ( Ceplerini açar, iki yana sallar. ) Cepte para da kalmadı. Bir de yüz görümlüğü var. Ne yapmalı acaba!...

      Adam sende o da kolay; şöyle birkaç kıta şiir okurum olur biter.

      Bir kumrusun sen taba muvafık

      Yapsam yuvanı sinemde layık

      Can ü gönülden ben oldum aşık

      Yapsam yuvanı sinemde layık

      Benim gibi fakir bir şairin vereceği yüz görümlüğü ancak bu kadar olur.

      ( Ziba Dudu ve Habbe Kadın gelinin/Sakine'nin/ koluna girmiş şekilde içeri girerler. )

      ZİBA DUDU: Evladım gelin hanımı getirdim. gel koluna gir de köşeye oturt.

      MÜŞTAK BEY: ( Sevincinden türlü hareketler yaparak gelini karşılamaya gider.) Amanın... (Gelini görür görmez bayılır.)

      ZİBA DUDU: A dostlar! Damat Bey gelin hanımı görür görmez sevincinden bayıldı.

      HABBE KADIN: Damat Bey, kalk!

      ZİBA DUDU: (Damadın yüzüne bir bardak su serper.) Kalk haydi sevinçten bayılmanın sırası değil.

      MÜŞTAK BEY: Ben sevincimden bayılmıyorum, üzüntümden yüreğime iniyor. Ah, ah...

      HABBE KADIN: ( Ziba Dudu’ya ) Aaaa, zavallı gelin hanımı bir titreme aldı. Sakın al basmasın. (Sakine Hanım’ı sandalyeye oturtur.)

      MÜŞTAK BEY:Nedir bu?

      ZİBA DUDU: İşte sana ömür boyu can yoldaşı olacak olan sevgili karın Sakine Hanım.

      MÜŞTAK BEY: O bana can yoldaşı olacağına benim canım çıksa daha canıma minnet.

      ZİBA DUDU: ( Habbe Kadın’a ) Damat Bey sayıklamaya başladı. Galiba sevincinden aklını kaybetti.

      HABBE KADIN: (Ziba Dudu’ya ) Zavallı sevgilisine kavuştuğu için sevinç delisi oldu.

      MÜŞTAK BEY: Ah, ah, ah... (hüzünlü)

      ZİBA DUDU: Ağlama, sen ağlayacağına düşmanların ağlasın.

      MÜŞTAK BEY: Ah, düşmanlarım bu halimi bilse nasıl gülerler.

      ZİBA DUDU: Haydi oğlum gelin hanımın duvağını aç da yüzünü gör. Biraz gönlün açılır.

      MÜŞTAK BEY: Şeytan görsün yüzünü!

      ZİBA DUDU: Aç evladım, aç! Sevgilin olup olmadığına şüphen kalmasın. (Habbe ile beraber Müştak’ı gelinin duvağını açması için zorlarlar. )

      MÜŞTAK BEY: İstemem! (Elini çekerken Sakine hanımın duvağı ile iğreti saçı eline ilişir, elinde kalır. Sakine’nin yüzü ve ak saçları açılır.) Bu ne?

      ZİBA DUDU: Vaaay! Zavallı kızcağızın sırma gibi nazik saçlarını yolup çıkardı.

      MÜŞTAK BEY: Haklısın, beyaz saçları sırma gibi. Baksana, nasıl parlıyor.

      ZİBA DUDU: Ay, bu laf geline değil, yenge kadınla banadır. Ben sana laf atmayı gösteririm. ( Habbe’ye ) Haydi yenge kadın! Gelin hanımı çabuk dışarı çıkar da nikâhını kıyan efendiyi çağırt. Yandaki kahvededir. Mahalleliyi alsın da gelsin şuna laf anlatsınlar.

      ( Habbe Kadın gelini dışarı çıkarır. )

      MÜŞTAK BEY: Mahalleli beni zorla mı güvey koyacak?

      ZİBA DUDU: Evet ya güvey koyarlar, ya hapse.

      MÜŞTAK BEY: Böyle bir karıyla bir evde yatmaktansa, rahat rahat hapiste yatmak bence daha iyidir.

      ZİBA DUDU: Hele sen bir hapse gir de bak, başına ne dertler gelir.

      MÜŞTAK BEY: Adam sende!... Sayende peyda ettiğim borçlularımın duaları sayesinde sapasağlam yaşarım.

      ZİBA DUDU: Ya, kazara hasta olursan?

      MÜŞTAK BEY: Borçlularım da bana doktor göndermeyip baktırmazlarsa? Ben de ölürsem?

      ZİBA DUDU: Ay n’olur sanki?

      MÜŞTAK BEY: Sonra kendilerine büyük zararım dokunur.

      ZİBA DUDU: Ne zararın dokunacakmış?

      MÜŞTAK BEY: Vallahi onlara inat ölürüm hâ!

      ( Habbe Kadın, Ebül-Laklaka, Batak Ese ve Mahalleli girerler. )

      EBÜL-LAKLAKA: (Başında bir mendil, pijamalarla, lisanı ile ayınları çatlatarak, kafları patlatarak) Beni böyle uykudan kaldırıp, rahatsız etmenizin sebebi nedir? Böyle, ortaoyununa çıkar gibi, bakın şu kıyafetime? Ayıp, ayıp...

      ZİBA DUDU: (Entarisinin kenarıyla başını örterek Ebül- Laklaka’nın elini öper.) Amanın efendim, güveyi olacak şu herif isteyerek aldığı hanımı şimdi istemiyor. Bütün saçını başını yoldu. O şöyle dursun, yenge kadınla bana etmediği edepsizlik kalmadı. Size anlatmaya utanıyorum.

      EBÜL-LAKLAKA: (Müştak Bey’e) Vay namussuz vay!

      MÜŞTAK BEY: Efendim müsaade ediniz bendeniz de bildiğim kadar hakikati size anlatayım.

      EBÜL-LAKLAKA: Sen sus sefil! Zavallı hatun yalan mı söyleyecek?

      ZİBA DUDU: Efendim bu kızı mutlaka almalıdır.

      EBÜL-LAKLAKA: Almalı ya! Almazsa ırzına leke sürmüş olur. (Mahalleliye) Öyle değil mi komşular?

      MAHALLELİ: Hay hay!

      MÜŞTAK BEY: Alamam efendim! Bunda bir yanlışlık var. Zira bana nikah ettiğiniz kız bu değildir. Bunun küçüğüdür. Ben onu isterim.

      EBÜL-LAKLAKA: Hayır, sana nikah ettiğim büyük kızdır.

      MÜŞTAK BEY: Değildir.

      EBÜL-LAKLAKA: Vay! Sen beni de yalancı çıkarıyorsun ha? Bu ne yüzsüzlük!

      BATAK ESE: Efendi, biliyo musunuz ki, ben bunun daha bilmem nelerini bilürün. Durun size deyivereyin. Bekçi olduğum için geceleri mahallede dolanurkene bazen buna rast geliyom. Bi kere gendüsüne “nirden geliyon?” diyin soracak oldum. Bana ne garşuluk verse beğenürsünüz. “Tiyatoradan geliyom.“ dimesin mi? Bu beni maskaralığa almak dimek değüldür de nedür? Bakın şu ahmağa!

      MÜŞTAK BEY: Vay ferasetli adam vay!

      BATAK ESE: Feres atlı adam sensin, ulan hayvan! Bana kötü laf söyleyüp durma. Şimdi sana fan-fin demeyi gösterürüm!

      EBÜL-LAKLAKA: Bu herif hem edepsiz, hem deli.

      BATAK ESE: Bana kalırsa hem hapishaneye koymalı, hem tımarhaneye.

      EBÜL-LAKLAKA: Bana sorarsanız bu edepsizi bir daha mahallemizde oturtmayalım. Artık istemeyiz!

      MAHALLELİ: İstemeyiz!

      (Atak Köse girer.)

      ATAK KÖSE: (Elinde kürek, omzunda süpürge ile) İstemeyüz!

      (Hikmet Efendi girer.)

      HİKMET EFENDİ: (Atak Köse’ye) Ne istemiyorsunuz?

      ATAK KÖSE: Ben ne bileyüm! Mahalleli istemeyüz diyor ben de öyle diyom. Elbette mahalleli öyle dimekde haklıdur.

      HİKMET EFENDİ: Ay! Mahalleli nede haklıdır?

      ATAK KÖSE: Haklı olduğunu pek iyi bilürüm. Ama hangi konuda haklı olduğunu bilmem.

      HİKMET EFENDİ: Öyleyse bilmediğin şeye neden karışıyorsun?

      ATAK KÖSE: Vay! Niye garışmam? Ben de bu mahallenin galbur üstüne gelenlerinden değül müyüm?

      HİKMET EFENDİ: Sen kim oluyorsun?

      ATAK KÖSE: Sen daha benim kim olduğumu bilmiyon mu?

      HİKMET EFENDİ: Hayır.

      ATAK KÖSE: Öyleyse, sen de bilmedüğünü niye soruyon? Hay cahil hay! Şimdi sana anlatacak mıyın ki, ben dehey öteki mahallede çöpçü başıyım diye?

      HİKMET EFENDİ: Hay şaşkın hay!

      ATAK KÖSE: Senin de aklın olsaydı benim gibi şaşkın olurdun.

      EBÜL-LAKLAKA: Sen şimdi şu edepsize arka çıkıyorsun ha? Suça göz yummak suç işlemekle birdir. Sen de onun gibi cezaya layıksın.

      HİKMET EFENDİ: Aman efendim, ben kendi suçumu anladım, ama onun suçu n’oluyor anlayamadım?

      EBÜL-LAKLAKA: Daha ne olsun? Kendisine nikahladığım kızı istemiyor da onun küçüğünü istiyor. Bu ne demektir?

      HİKMET EFENDİ: Efendim sinirlenmeyiniz. (Gizlice bir tomar para gösterir.) Küçük kızı senden isteriz.

      BATAK ESE: Efendi nedir o? Rüşvet mi alıyonuz?

      EBÜL-LAKLAKA: Ben öyle şey kabul eder miyim? İstemem. (Gizlice Hikmet Efendi’ye) Yan cebime koy. (Hikmet Efendi parayı yan cebine koyar.)

      ATAK KÖSE: Gizlice “Yan cebime koy.” mu diyosunuz?

      EBÜL-LAKLAKA: Hayıır. Yan cenubîmde, yan tarafımda, durma git diyorum. Benden şüphelenmeyin diye...

      BATAK ESE: Galiba parayı almışa benziyosunuz.

      EBÜL-LAKLAKA: Haşa, sümme haşa. Eğer paraya elimi sürdümse elim kırılsın.

      HİKMET EFENDİ: Aman efendim, gerçek neyse hakkıyla ortaya çıksın da, ona göre gerekeni yapınız.

      EBÜL-LAKLAKA: Böyle kibarca derdinizi anlatışınızdan gönlümdeki öfke gitti de yerine merhamet geldi. (Mahalleliye) Yahu mahalleli! Ben bu işte başka bir hakkaniyet görmeye başladım. Zira sonradan aklıma bir şey geldi.

      MAHALLELİ: Nedir o?

      EBÜL-LAKLAKA: Hani nikahını kıydığım büyük kızdır diye söylemiştim ya?

      MAHALLELİ: Öyle ya!

      EBÜL-LAKLAKA: Fakat büyük kız derken yaşta büyük değil, boyda büyük demek istemiştim. Zira büyük kız kırk yaşını geçtiği için damat beyin dengi olamaz. İşte benim bildiğim bu kadardır. Böyle olduğuna her zaman ve her mekanda şahitlik ederim.

      BATAK ESE: Siz böyle dedikten keli bize şey yapmak düşer. Tasdik etmek...

      MAHALLELİ: Hay hay!

      EBÜL-LAKLAKA: (Habbe Kadın’a) Yenge kadın! Boyda büyük, yani yaşta küçük olan gelin hanımı getir de kendi elimle damat beye teslim edeyim; bir daha yanlışlık olmasın. (Habbe Kadın çıkar.) (Hikmet Efendi’ye) Daha başka yanlış şeyler varsa düzelteyim; zira böyle hizmetlerde bulunmayı kendime bir borç bilirim.

      BATAK ESE: (Müştak Bey’e) Beyefendi, deminden söyledüğüm lafların hepicüğü şaka içündü. Sizi güldürüp eğlendürmek istiyodum.

      ATAK KÖSE: (Hikmet Efendi’ye) Efendim, tövbe olsun, bi daha mahallenin çöpünden başka bir işine garuşursam adam değülüm.

      ( Habbe Kadın ve Kumru Hanım girerler. Kumru ağlar gibi gözlerini ovuşturur. Bir yandan da Müştak’a bakar.)

      HABBE KADIN: İşte efendim, asıl gelin hanım!

      EBÜL-LAKLAKA: (Habbe Kadın’a) O niye ağlıyor? Sakın damat beyimizi istememezlik etmesin?

      HABBE KADIN: (Kumru ile kulak kulağa fısıldaştıktan sonra ) Efendim ağlamasının sebebini sordum, anladım. Öyle zannettiğiniz gibi değilmiş.

      EBÜL-LAKLAKA: Nasılmış?

      HABBE KADIN: Zavallı önce, damat beye varamadım, diye üzüntüden çok ağlamış. İşte o boş yere döktüğü gözyaşlarına acımış da şimdi de ona ağlıyormuş.

      EBÜL-LAKLAKA: Ağladığını gördükçe çok üzülüyorum. Yeter artık hanım kızım. (Kumru ile Müştak’ı el ele tutuşturur.) Alınız efendim yüzünü güldürmenin çaresine bakınız. Ömür boyu mutlu olun, bir yastıkta kocayın. (Hikmet Efendi’ye) Benim halledebileceğim bir işiniz kaldı mı?

      HİKMET EFENDİ: Hayır efendim. Fakat güvey ve gelinden başka evdekilerin hepsini götürmenizi rica etsem!

      EBÜL-LAKLAKA: Rica neymiş, emrediniz efendim! (Mahalleliye) Haydi mahalleli! (Ziba Dudu’ya) Haydi kılavuz kadın! (Habbe Kadın’a) haydi yenge kadın!

      (Hepsi çıkar. Sadece gelin, güveyi ve Hikmet kalır.)

      MÜŞTAK BEY: (Kumru’nun yanına oturmuş, hayran hayran seyrederken) Sen mahalleliyle gitmiyor musun? Senin burda bir işin kaldı mı?

      HİKMET EFENDİ: Hayır. Sana iki çift lafım var.

      MÜŞTAK BEY: Sabahleyin gel de iki bin çiftini söyle. Bak o zaman nasıl can kulağıyla dinlerim.

      HİKMET EFENDİ: Yok, yok! Şimdi söyleyeceğim.

      MÜŞTAK BEY: E, haydi o zaman çabuk ol. (Başını Kumru’dan yana çevirir Hikmet’in lafına kulak vermez.)

      HİKMET EFENDİ: Ey benim sevgili dostum!

      MÜŞTAK BEY: Daha bitmedi mi?

      HİKMET EFENDİ: Dur bakalım daha başlamadım.

      MÜŞTAK BEY: Amma uzunmuş ha!

      HİKMET EFENDİ: Benim gibi bir dostuna danışmadan evlendiğine tövbe mi?

      MÜŞTAK BEY: Amaan sen de günah mı çıkarıyorsun nedir bu?

      HİKMET EFENDİ: İşte kendi menfaati için aşk ve muhabbet tellallığına kalkışan kılavuz kısmının sözüne güvenenin hali budur.

      MÜŞTAK BEY: Dostum! Bak, gideceğin yere geç kalıyorsun.

      HİKMET EFENDİ: Sen ve eşin birbirinizi her yönden tanıdığınız halde, evlenirken başınıza neler geldi?

      MÜŞTAK BEY: Evlenmeden önce istihareye yatmak istiyordum, unutmuşum. Aklıma gelmişken gidip yatayım. Göreceğim rüyaları sabahleyin sana tabir ettiririm.

      HİKMET EFENDİ: Ya görücü usulü evlenenlerin hali nasıl olur? Ötesini var sen düşün.

      MÜŞTAK BEY: (Gözlerini ovuşturarak ) Offf! Nasihat sıkıntısından uykum geldi. Azıcık kestirsem olmaz mı?

      HİKMET EFENDİ: İşte ben gidiyorum. Artık ne yaparsan yap. Fakat aldığın dersi unutma.

      MÜŞTAK BEY: Dostum, hiç unutur muyum? Ben o dersi alıncaya kadar az mı zahmet çektim? Her neyse evlenmenin ilmini öğrendim. İnşallah uygulamada güçlük çekmem de Kumrumla kumrular gibi yaşayıp gideriz.

      ( Müzik girer: Bir kumrusun sen... )

      ( Hikmet çıkar. Kumru ve Müştak birbirine sarılır.)

      S O N
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    13. #118
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      20538
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan Anzaklı Ömer (18 Mart Çanakkale Zaferi, Şehitler Günü)

      Anzaklı Ömer (18 Mart Çanakkale Zaferi, Şehitler Günü)

      (Sahnede bir hasta, yatağında yatmaktadır. Sahne loştur. Dış ses açıklamayı okur. Bir sure sonar sahneye doctor girer.)
      DIŞ SES: Burada canlandırılan olay, İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Muşluoğlu’nun, Amerika’da, görev yaptığı hastahanede başından geçen bir olaydır. YIL1957. YER, AMERİKA- NİYORK HASTANESİ. Hastanede görev yapan bir Türk doctor, kan almak üzere yaşlı bir hastanın kolunu açmasını ister. Yaşlı hasta kolunu sıyırınca doctor, hayretle bakakalır. Çünkü bu kolda Türk bayrağı dövmesi vardır.
      DOKTORsahneye girer, neşelidir)Ooooooooo Mr. Josef Miller idi. What are you this day ?
      ANZAKLI ÖMER :Tenk you doctor,I’m ill, I’m bed, very ill. (Doktor,Anzaklı Ömer’in kolunu iğne yapmak için açınca Türk bayrağı dövmesini görür. Dövmeyi seyircilerin göreceği şekilde işaret ederek şaşkınlık ifadesi göstererek bağırır.)
      DOKTOR OOOOOOOOOO my god, what is this ? Are you Turk ?
      ANZAKLI ÖMER : No no I’m austuralya. Which guesçin ?
      DOKTOR :Because I’m Turk.
      (hasta adam, Türk sözünü duyunca çok heyecanlanır. Ayağa kalkmak ister. Türkçe konuşmaya başlayarak doktora sarılır.)
      ANZAKLI ÖMER lamaz, olamaz ! Demek Türksün ha. İnanamıyorum, yıllar sonra yine Bir Türkle karşılaşıyorum.
      DOKTOR ŞAŞKINLIKLA)Mr. Josef, siz Türkçe biliyorsunuz, afedersiniz, nerede öğrendiniz Türkçeyi, merak ettim doğrusu. Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir.
      ANZAKLI ÖMER :Bak anlatayım evlat. (seyirciye bakarak derin bir iç geçirdikten sonra anlatmaya başlar. Doktor da sandalyeye oturur, dikkatle dinler.)
      “Yıl 1915. Sen hatırlamazsın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de, orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak'tım Avustralya Anzaklarından ...İngilizler, bizi toplayıp dediler ki: Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda . Birlik olup üzerlerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir. Biz de inandık sözlerine vaadetlerine... Savaşmak isteyenler arasına katıldık
      “Bizim beynimizi yıkayan ingilizler, Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevkediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler o zaman . Mısır'da şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi . Ondan sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor(eliyle havada kavis çizer), gökyüzünde havai fişekler, geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman... Her taaruzunda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönünden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi, Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil, kalplerind ki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş . Bunu nereden anladığımı söyleyeyim. Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipcik darbesiyle kendimden geçmişim.” “Gözlerimi açtığımda kendimin yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya...
      DOKTORemek bizimkilere esir düştünüz ha. Vay be , eeeeee sonra ne oldu?
      ANZAKLI ÖMER: Baktım ki yaralarımı sarmışlar. Bana hiç de öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki kendi kendime: Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler. Ama öldürmüyorlar... Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla "Yazıklar olsun bana" dedim." Böyle asil insanlarla niye ben savaşıyorum. Niye savaşmaya gelmişim. Bu ingiliz milleti ne yalancıymış ne kadar Türk düşmanıymış" diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce..... Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. işte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın sebebi bu işte”
      DOKTOR:Vay be mr Josef, beni de çok duygulandırdınız ya. Hem biliyor musunuz benim dedem, bu bahsettiğiniz Çanakkale savaşında şehit olmuş.
      ANZAKLI ÖMER:Tanrı günahlarını affetsin. Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra beni iyileştirmeye çaba sarf eden yine bir Türk... Ne garip değil mi? Avustralya 'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar... Buna bütün kalbimle inanıyorum. Sizin adınız neydi?
      DOKTOR:Ömer, efendim.
      ANZAKLI ÖMER:Niçin bu ismi vermişler size?
      DOKTOR:Biz müslümanların ikinci halifesinin ismi efendim.
      ANZAKLI ÖMERoktor Bey, size bir şey açıklayacağım. Benim adım şimdiye kadar Josep idi. Bundan sonra sizin adınızı alıyorum. İsmim bundan sonra Anzaklı ömer olacak.
      DOKTOR:Çok sevindim doğrusu. Bundan sonra ben de size Ömer Amca diyeyim.
      ANZAKLI ÖMER: Doktor beni Müslüman eder misin?
      DOKTOR: Tabii benim için şereftir.
      ANZAKLI ÖMER: Müslüman olmak zor mu ?
      DOKTOR: Hayır Ömer Amca, çok kolay. Buyurun birlikte şehadet getirelim. Söylediklerimi tekrar edin.
      (doktor şehadet getirir, anzaklı gözyaşları içerisinde tekrar eder, duygusal bir ortam oluşur.)
      ANZAKLI ÖMER:Ne olur ara sıra gel İslam’ı anlat bana. Ha bir de tesbih getir. Ben de çekmek istiyorum.
      DOKTOR:Buyurun, benimkini vereyim.(cebinden çıkardığı tespihi Anzaklıya verir.)
      ANZAKLI ÖMER: Beni esir alan dedeleriniz sürekli ellerinde tespih çekiyorlardı. (HEYECANLANIR) Bizim üzerimize saldırırken de (bağırarak söyler) “Allah Allah…” diye bağırıyorlardı. Bu söz bizim üzerimizde bomba etkisi yapardı Kalplerindeki iman gözlerine yansıyordu. “Allah ve Muhammet” kelimeleri için canlarını veriyorlardı. (hüzünlü bir ses tonuyla anlatmaya devam eder). Zavallıların, ne yiyecek ekmekleri ne de sırtlarında doğru dürüst elbiseleri vardı. Düşmanımız oldukları halde onların bu durumlarına acıyorduk. iyi ki onlara esir düşmüşüm. Onları tanıdıktan sonra dininize kalbim ısındı. Yıllar yılı Müslüman olmayı düşündüm. Kısmet bu anaymış. (eliyle seyircileri işaret ederek bağırır): “sizler, o şerefli, o kahraman, o insanlık abidesi insanların torunusunuz”(diyerek bir ah çektikten sonra yere yığılır)
      DOKTOR:Ömer Amca, Ömer Amcaaaaaaaa. Ambulans sirenleri çalmaya başlar. Sahneye üç beş kişi, güya hastaya müdahale için girerler. Işıklar kapatılır, sahnedekiler, sahne malzemelerini, hasta yatağını vb. alarak sahneden çıkarlar. Oyun sona erer. )

      NABİ KÜÇÜK
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    14. #119
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      20538
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan Arılar (Rond)

      Arılar (Rond)

      (Hep birden)
      Yaz geldi çiçekler açtı,arılar hep çalışır.
      Aır vız vız, arı vız vız vız, arı vız vız vız diye çalışır.

      (Arılar)
      Önce menekşeyi koklar ,sonra gülü emeriz.
      Çiçek balını, çiçek balını,çiçek balını çok severiz.

      (Arılar)
      Balı,mumu yüklenir, kovanımıza döneriz.
      Arı evini, arı evini arı evini mumla öreriz.

      (Kovan)
      Fırtınalı, kışın karlı buzlu günde,
      Arı uyuklar,arı uyuklar, arı uyuklar soğuk havada.

      (Çiçekler)
      Yaz geldi nazlı çiçekler, güzel güzel açalım.

      (Arılar)
      Haydi arılar, haydi arılar biz de kıra kaçalım.
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    + Yeni Konu Aç
    8 sayfadan, 8.sayfa İlkİlk ... 678

    Konu Açıklaması

    Users Browsing this Thread

    Şuanda bu konuyu 1 kişi izlemekte. (0 üye ve 1 misafir)

    Benzer Konular

    1. Skeç Nedir? - Yeni Skeç Gecesi Nedir ?
      By Beyazdut in forum Tiyatro
      Cevaplar: 0
      Son Mesaj: 21-04-10, 23:06
    2. Tiyatro Oyun ve Skeçleri Buraya...
      By romanist in forum Edebiyat
      Cevaplar: 16
      Son Mesaj: 03-05-07, 07:08
    3. Piyesler Hediye Ediyorum Sizlere
      By mangazaman in forum Genel / Off Topic
      Cevaplar: 0
      Son Mesaj: 03-02-07, 22:33
    4. Cevaplar: 0
      Son Mesaj: 20-12-05, 10:43

    Ziyaretçiler bu sayfayı bu kelimeleri arayarak buldular:

    emaneti korumak ile ilgili skeçler

    imam bayıldı skeci sözleri

    emaneti korumak ile ilgili tiyatrolar

    imam bayıldı skeç sözleri

    öğüt verici skeçler

    2 kişilik komik 23 nisan skeçleri

    hoşgörü ile ilgili tiyatro metinleri

    ajanlarla ilgili skeçler

    hatalı mal iadesi konulu skeç piyes drama

    23 nisan tiyatro skeç piyes

    hoşgörü ile ilgili tiyatro oyunu

    yetenek sizsinizdeki pasaklı veli tiyatrosukutlu doğum haftasında yapılabilecektiyatro gösterileri5 kişilik kızlar için en komik kısa skeçlercadının prensese elma verip bayıltığı tiyatrokahkaha cümbüşü piyesadalet konulu dini skeçlerdini kına gecesi kısa piyesleriimam bayıldı skeçlerinin sözleriskeç duyduk duymadık demeyin peynir ekmek yemeyin5 kız 1 erkek ile oynanabilecek komik skeçler kısaimam bayıldı skeçhoşgörü ile ilgili tiyatro oyunlarıimam bayıldı piyesikeloğlanın anası skeç

    Tags for this Thread

    Bookmarks

    Bookmarks

    Gönderme Kuralları

    • Yeni konu açılamaz!
    • You may not post replies
    • You may not post attachments
    • You may not edit your posts
    •  

    Forum Kuralları