• Acılı
  • Aptal
  • Aranıyor
  • Arsız
  • Aşık
  • Ölü
  • çılgın
  • üzüntülü
  • üzgün
  • Bahahaha
  • Bilgin
  • Bulantılı
  • Bulutlu
  • Canlı
  • Cap Canlı
  • cesaretli
  • Dead
  • Deli
  • Depresyonda
  • Eğlenmiş
  • gay
  • Goofy
  • Hacker
  • hoşgörülü
  • Huysuz
  • Huzurlu
  • Israrcı
  • iyi
  • Karışık
  • kaygılı
  • Küstah
  • Kederli
  • Keyifli
  • Kimsesiz
  • Kop Kop
  • Korkulu
  • kuşkulu
  • Manyak Deli
  • melek gibi
  • Meraklı
  • Meşgul
  • Mutsuz
  • Neşeli
  • Niteliksiz
  • Oylesine
  • Panik
  • Paranoyak
  • Rahat
  • Sakin
  • Saldırgan
  • Sarhoş
  • Sert ve kaba
  • SIKKIN
  • Sinirli
  • Sıcak
  • Tembel
  • utangaç
  • Uykucu
  • uykulu
  • Uyuşuk
  • Yaramaz
  • Yürekli
  • Yorgun
  • Yoğun
  • Şüpheli
  • Şeytani
  • Şeytani2
  • Şokta
  • şşşşttt!
  • 15 sayfadan, 8.sayfa İlkİlk ... 678910 ... SonSon
    Gösterilen Sonuçlar 57 sonuçtan 64 ile 119 arası

    Konu: Tiyatro Oyunları - Skeçler - Piyesler

    1. #57
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şu an ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      21009
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan Düğün (Tek Perdelik Oyun) - Anton Çehov

      Düğün (Tek Perdelik Oyun)
      Yazan: Anton Çehov

      BİR PERDELİK ŞAKA

      (1889-, 1890)

      148

      KiŞiLER

      Bayan ZİMEYUKİN, ebe

      YAT, telgrafçı

      SAĞDIÇ

      Bayan ZİGALOV, gelinin annesi

      APLOMBOV, damat

      GARSON

      DAŞENKA, gelin

      Bay ZİGALOV,gelinin babası,emekli memur

      DIMBA, yunanlı şekerci

      DENİZCİ

      NİYUNİN, sigortacı "GENERAL" REVUNOV DÜĞÜN KONUKLARI

      2. sınıf bir lokantanın özel salonu. Pırıl pırıl aydınlatılmış. Akşam yemeği için hazırlanmış geniş bir masa. Gidip gelen, masaya öteberi taşıyan fraklı garsonlar. Sahneni ardında, orkestra, bir kadrilin son bölümünü çalmakta... EBE, TELGRAFÇI ve SAĞDIÇ sahneden geçerlerken, EBE, çığlık çığlığa bağırır: "Hayır, hayır, hayır!"

      TELGRAFÇI: (İzler) Acıyın bana! (EBE, "Hayır, hayır, hayır.'" çığlıklarım sürdürür)

      SAĞDIÇ: (Onları izler) Bana bakın, böyle" devam edemezsiniz? Nereye gidiyorsunuz? Grand Rond ne olacak? Grand Rond, s'il vous plaite! (Çıkarlar. DAMAT ve GELİNİN ANNE'si girerler)

      GELİNİN ANNESİ: Böylesi sözlerle canımı sıkacağınıza, gidip dans etsenize!

      DAMAT: Ben o figürleri beceremem. Spinoza değilim ben. Basit, pratik bir adamım. Kişilik sahibiyim. Öyle şeylerden hoşlanmıyorum. Konumuz dans değil zaten. Kusura bakmayın ama, sevgili anneciğim, davranışlarınızın çoğundan anlam çıkaramıyorum. Örneğin bana mobilya, mutfak eşyası, ve bir sürü öteberiden başka, kızınızla birlikte, iki de hisse senedi verecektiniz. Nerde onlar?

      151

      GELİNİN ANNESİ: Zavallı başım! Gene ağrımaya başladı. Havadan olacak. Karların eriyeceğini söylüyorlar.

      DAMAT: Konunun dışana çıkmayın! O hisse senetlerini rehine koymuşsunuz. Bugün öğleden sonra öğrendim. Doğrusu çok açıkgözsünüz. Deyimi bağışlayın, gerçekten öylesiniz. Peşin yargıyla konuşmuyorum. Ben o iğrenç hisse senetlerini istemiyorum. Ama bu bir ilke sorunu. Aldatılmayı hiç sevmem. Kızınızı evrenin en mutlu kadınlarından biri yapacağım ama, eğer o hisse senetlerini geri almazsanız, bu anlaşmayı bozup, kızınızın mutluluğunu paramparça ederim. Unutmayın ki, ben onurlu bir insanım.

      GELİNİN ANNESİ: (Masadaki yerleri sayar) Bir, iki, üç, dört, beş...

      GARSON: Aşçıbaşı dondurmayı nasıl arzu ettiğinizi soruyor ham'fendi!

      GELİNİN ANNESİ: Dondurmayı nasıl arzu ettiğimi sormakla, ne demek istiyor?

      GARSON: Yani Rom'la mı, Madeira'yla mı, yoksa sade mi?

      DAMAT: Rom'la, budala! Başgarsona da söyle, burada yerteri kadar şarap yok. Ayrıca daha çok Haute Sauterne istiyoruz. (Gelinin An-ne'sine) Ha, bir başka anlaşmamız daha vardı.- Bana bir General söz vermiştiniz. Düğüne onur konuğu olarak bir General çağıracaktınız. Hani o nerde?

      GELİNİN ANNESİ: Gelmemesi benim kabahatim değil azizim.

      152

      DAMAT: Peki, Tanrı aşkına, kimin suçu?

      GELİNİN ANNESİ: Niyunin'in. Sigortacı'nın. Dün burdaydı. Bir General arayıp bulacağına yemin etmişti ama, anlaşılan hâlâ bulamadı. Biz de sizin kadar üzgünüz. Sizin için yapmayacağımız şey yok. Mademki bir General istediniz, o General mutlaka gelecek.

      DAMAT: Bir şey daha var. O Yat denen telgrafçının, kızınız Daşenka'ya kur yaptığını, herkes gibi, siz de bildiğiniz halde, niye düğünümüze çağırdınız? Duygularımın sizce hiçbir değeri yok mu?

      GELİNİN ANNESİ: Şey., ee.. adınızı bir daha söyler misiniz? Ha, evet, Aplombov! Sevgili Aplombov, evleneli iki saat olduğu halde, daha şimdiden yordunuz bizi. Bir sene sonra halimiz ne olacak kim bilir? Düşünün bir

      kere!

      DAMAT: Demek gerçekleri duymak hoşunuza gitmiyor, ha? Anlıyorum. Ama gıllıgışlı davranmanız için bir neden değil bu. Sizden dürüst olmanızı istiyorum.

      (Birkaç çift Grand Rond yaparak sahneden geçerler. İlk çift GELİN'le SAĞDIÇ. Arkalarından EBE ile TELGRAFÇI gelip dururlar. Sonra da GELİNİN BABASI ile. YUNANLI girer. SAĞDIÇ, sahneye girerken, kulise geçerken de "Promenade! Pro-menade Messieurs-Dames! Promenade!" diye bağırır).

      TELGRAFÇI: (Ebe'ye) Acıyın bana! Acıyın da bir şarkı söyleyin!

      153

      EBE: Adama bakın! Sevgili dostum, size demin

      de söyledim: Bugün sesim iyi değil! TELGRAFÇI.- Sadece birkaç notacık! Bir tek!

      Bir tek nota! Acıyın bana! EBE: Aa, sıktınız artık! (Oturur. Sinirli sinirli

      yelpazelenir).

      TELGRAFÇI: Açıkça söylemem gerekirse, siz, Tanrısal sesli, acımasız bir canavarsınız! Bu güzelim sesle, ebelik yapmaya hakkınız yok sizin! Bir konser şarkıcısı olmalısınız. Ah, şu cümleyi yorumlayışınız? Nasıldı o bakayım? Hah, tamam! (Şarkı söyler) "Her ne kadar boşunaysa da seni sevdim." EBE: (Şarkıyı sürdürür) "Sevdim seni - yine de

      seveceğim!" Bu kadarcık mıydı arzunuz? TELGRAFÇI: Evet. Seçkin! ' EBE: Fakat bugün sesim berbat. Yelpazeleyin beni! Çok sıcak! (Damat'a) Niye bu kadar üzgünsünüz Aplombov? Hem de düğün gününde? Ne düşünüyorsunuz? DAMAT: Evlilik, önemli bir adımdır. Enine boyuna, tüm ayrıntılarıyla düşünmek gerek. EBE: Siz erkekler ne kadar kuşkucusunuz! İnançsızlar! Sizin aranızda nefes bile alamıyorum. Hava verin bana! Hava! (Bir. şarkıdan birkaç nota mırıldanır) TELGRAFÇI: Seçkin! ı

      EBE: Yelpazeleyin beni! Yüreğim çatlayacak j nerdeyse. Bir tek soruma cevap verin: Niye tıkandım böyle?

      TELGRAFÇI: Çok terlediniz de on... EBE: Bunu suratıma karşı nasıl söylersiniz? TELGRAFÇI: Özür dilerim. Sizin, açıkça söyle-

      154

      mem gerekirse, yüksek sosyeteye geçtiğinizi unutmuştum.

      EBE: Of, kesin artık! Şiir verin bana! Tanrısal bir coşku verin! Yelpazeleyin beni! Yelpazeleyin!

      GELİNİN BABASI: (Yunan/f ile usul usul konuşur) Bir tane daha? (Bardağını doldurur) Her zaman, içmenin tam zamanıdır! Yeter ki, işlerin yolunda gitsin, ha, Dimba? İç!... gene iç!... İç gene!... (İçerler) Kaptan var mı, Yunanistan'da?

      YUNANLI: (Gözlerini belerterek) Var elbet!

      GELİNİN BABASI: Aslan?

      YUNANLI: Aslan da var, kaplan da. Her şey var. Rusya'da hiçbir şey yok... Yunanistan'da, her şey var. İşte Yunanistan'la Rusya arasındaki fark.

      GELİNİN BABASI: Her şey ha?

      YUNANLI: Her şey. Babam, amcam, erkek kardeşlerim...

      GELİNİN BABASI: Balina var mı, Yunanistan'da?

      YUNANLI: Her şey: Balina, köpek balığı...

      GELİNİN ANNESİ: (Kocasına) Hayatım, sofraya oturma zamanı artık!... O ıstakozlardan da elini çek! General için onlar. General'den yana umudumu daha yitirmedim...

      GELİNİN BABASI: Istakoz var mı, Yunanistan'da?

      YUNANLI: Her şey. Dedim ya, her şey.

      GELİNİN BABASI: Memurlar da var mı?

      EBE: Tanrısal bir hava olmalı, Yunanistan'da!

      GELİNİN BABASI: Bir tane daha iç!

      155

      GELİNİN ANNESİ: Yeter artık! Hayatım, saat on biri geçiyor. Şimdi yemeğe oturmanın zamanı!

      GELİNİN BABASI: Yemeğe oturmak mı? Güzel fikir! Oturalım! Herkes otursun! (Karısı da dışardaki, içerdeki konuklan çağırmaya katılır)

      EBE: (Otururken) Bana şiir verin! "O serkeş fırtına arar - Sanki fırtınada sükûnet var!" Bana fırtına verin!

      TELGRAFÇI: Ne ilgi çekici kadın değil mi? Sırılsıklam âşık oldum ona! (GELİN, DENİZCİ, SAĞDIÇ ile diğer KONUKLAR girer. Gürültüyle otururlar. Bir duruş. Orkestra marş çalar)

      DENİZCİ: (Kalkar) Bayanlar ve baylar, şimdiye kadar bir sürü kutlama düğün gördük. Bir yığın nutuk dinledik. Ben hemen davaya girelim diyorum: Gelinle damadın şer'fine! (Herkes "Gelinle damadın şerefine!" diye bağırır. Kadeh tokuşturup içerler. Orkestra gürler) Şimdi de işi tatlılandırmak gerek, öpüşme gerek!

      HERKES: Evet, tatlı tatlı öpüşme gerek! (Gelinle damat öpüşürler).

      TELGRAFÇI: Seçkin! Bayanlar ve baylar! Saygınlık, gösterildiği yerde saygınlıktır! Bu yetkin yerde verilen, bu etkin toplantı için teşekkür edelim! Evet, yetkin ve seçkin bir yer burası! Fakat, açıkça söylemem gerekirse, bir eksiği var. Elektrik ışığı! Evrenin her yerinde, herkesin elektriği var. Her yerde var; Rusya.-Ana'da yok! (Üzüntüyle oturur)

      156

      GELİNİN BABASI: Hmm... Evet, elektrik ışığı! Gelin, bu mevzuda biraz düşünelim... Baylar! Elektrik ışığı bir hile-hurda işidir! Kimse görmeden, camın içine, bir parça kor kömür koyuyorlar! İşte elektrik ışığı! (Telgraf-çı'ya) Sevgili dostum, eğer bize ışık vermek istiyorsan, bize o güzelim, alıştığımız ışığı, ateşi ver. Bu uyduruk şeyi değil! TELGRAFÇI: Siz hele bir bataryaya, bir pile bakın da, uyduruk mu, değil mi, o zaman anlarsınız!

      GELİNİN BABASI: Nesine bakayım? Benim öyle palavra şeylere bakmaya hiç niyetim yok! Hem senin, içkini içip, başkalarına içki ikram edeceğine, bu hileli şeyleri müdafaa etmene üzüldüm doğrusu.

      DAMAT: Sizinle aynı görüşteyim sevgili babacığım. İlke olarak, bilimsel bulgulara karşı değilim, Ama her şeyin bir yeri, bir sırası vardır. (Gelin'e) Sen ne dersin ma chere? GELİN: Bazıları gösteriş yapmaktan, kimsenin tek sözcüğünü anlamadığı şeyleri söylemekten şey alırlar... zevk alırlar. GELİNİN ANNESİ: Aldırma hayatım, babanla ben, hayatımız boyunca, bu şey işlerine... eğitim işlerine burnumuzu sokmadık, ama, gene de yaşayıp gidiyoruz. İşte, üçüncü kızımız olan sana da, iyi bir Rus damat bulduk! (Telgrafçı'ya) Size göre biz cahilsek, ne demeye geldiniz buraya? Niye o şeyli... malumatlı dostlarınızın yanına gitmiyorsunuz? TELGRAFÇI: Size ve ailenize büyük saygım var Bayan Zigalov. Elektrik ışığı konusunu, bil-

      157

      giçlik taslamak... gösteriş yapmak için açmadım. Ben de Daşenka'nın daima iyi bir koca bulmasını yürekten diledim. Herkesin para için evlendiği bugünlerde, iyi bir koca bulmak...

      DAMAT: Bana taş atıyor!

      TELGRAFÇI: (Ürkek) Taş attığım yok! Bu... bu sözlerim; açıkça söylemem gerekirse, herkesin evet'lediği, genel bir kanı. Herkes bir aşk evliliği yaptığınızı biliyor. Ayrıca verilen çeyiz de üzerinde durulacak kadar değerli değil.

      GELİNİN ANNESİ: Ne? Üzerinde durulacak kadar değerli değil mi? Sözlerinize dikkat edin! Peşin bin ruble, üç kürk palto, komple yatak ve oturma odası takımı! Daha ne olsun? Ara da bak bakalım, böyle bir çeyizin eşini bulabilir misin?

      TELGRAFÇI: Fakat ben... şey demek istemedim.. Mobilyalar gerçekten seçkin, yetkin... Ben taş filan da atmak istemedim.

      GELİNİN ANNESİ: Atmayın da! Sizi buraya ailenizin hatırı için davet ettik. Her şeye burnunuzu sokmayın. Aplombov'un kızımın parası için evlendiğini biliyordunuz da, ne demeye daha önce söylemediniz? (Ağlamaklı) Kızımı misler gibi büyüttüm ben. Saçımı süpürge ettim. Bir pırlantaya bile böyle bakılmazdı! Yavrum, zümrütüm...

      DAMAT: Demek ona inanıyorsunuz ha? Çok teşekkür ederim, çook! (Telgrafçıca) Size gelince Bay Yat, bu ailenin dostusunuz ama, yine de bir başkasının evinde böyle davran-

      158

      manıza izin veremem. Gitseniz iyi olur bence.

      TELGRAFÇI: Ne demek istiyorsunuz? DAMAT: Benim gibi, görgülü bir insan olmamanız ne acı! Ama yine de görgülü bir insan gibi çıkıp gitmeniz iyi olacak! (Orkestra gürler)

      ERKEK KONUKLAR: Pomada) Kapat artık bu mevzuu kocaoğlan! Rahat bırak adamı! Eğlencenin tadını kaçırma! Otur yerine! (Vb.) TELGRAFÇI: Fakat ben asla... yani ben... gerçekten bir şey anlamıyorum. Kuşkusuz gideceğim... Ama siz önce, açık söylemem gerekirse, geçen yıl, pike bir yelek satın almak için benden aldığınız beş rubleyi verin! Sonra da bir kadeh daha içer ve... ve çıkar giderim. Fakat önce paramı verin! BİR ERKEK KONUK: Oturun yerinize! Kesin artık! Kuru gürültüden başka bir şey değil

      bu! (Vb.)

      SAĞDIÇ: (Bağırır) Gelinin ailesi Bay Zigalov şerefine! (Diğerleri de bu sözlere katılır. Kadehler tokuşturulup içilir. Orkestra gürler)

      GELİNİN BABASI: (Duygulu, her yöne eğilir.) Teşekkür ederim, dostlarım. Bizi unutmadığınız, bizi küçümsemediğiniz için teşekkür ederim. Bunu sahte bir tevazuyla söylemiyorum. Art niyetim de yok. Sizleri kandırmayı da düşünmüyorum. Ne hissediyorsam, onu söylüyorum. Bütün samimiyetimle. Sizleri kıskanmıyorum da. Sizler benim dostlarımsı-nız ve ben... Teşekkür ederim. (Yanındakileri öper)

      159

      GELİN: (Annesine) Anne! Niye ağlıyorsun? Ağlamana şey yok... gerek yok! Çok mutluyum.

      DAMAT: Annen yaklaşmakta olan ayrılığınıza üzülüyor. Fakat kendisiyle az önce yaptığımız küçük konuşmayı unutmasını hiç öğütlemem.

      TELGRAFÇI: Ağlamayın Bayan Zigalov! Bilimsel açıdan bakacak olursak, nedir gözyaşları? Bir nörotik çözülme?

      GELİNİN BABASI: (Yunanlıya) Mantar var mı, Yunanistan'da?

      YUNANLI: Bizde her şey var.

      GELİNİN BABASI: Fakat bizdeki kahverengi mantarlardan bulunmadığına bahse girerim.

      YUNANLI: Her çeşidi var! Her çeşidi!

      GELİNİN BABASI: Peki Dimba, kocaoğlan, nutuk atma sırası sende. Bayanlar baylar! Bay Dimba, şimdi bize bir nutuk çekecek.

      HERKES: Nutuk! Bay Dimba! Haydi Dimba! (Vb.)

      YUNANLI: Nutuk mu? Evet ama, niye? Ne için? Bir sebep göremiyorum ben.

      EBE: Sıra sizde! Hadi uzatmayın!

      YUNANLI: (Kalkar. Ne söyleyeceğini bilemez) Söyleyebileceğim tek şey... Bir yanda Rusya var, bir yanda Yunanistan var... Rusya'da bir yığın insan var. Yunanistan'da da bir yığın insan var. Denizde gemiler var... Rusya'da ise... Toprak üstünde demiryolları var... Sizler Rus'sunuz, bizler Yunan. Kendim için bir şey istemiyorum. Bir yanda Rusya, bir yanda Yunanistan...

      160

      (Niyunin, SİGORTACI, acele girer. Müte-bessim)

      SİGORTACI: Bir dakika bayanlar ve baylar, bir dak'ka! Bayan Zigalov, biraz benimle gelebilir misiniz? (Bir kenara çeker) Generaliniz hazır. Yola çıktı. Yaşayan gerçek bir general! Seksen yaşında. Belki de doksan.

      GELİNİN ANNESİ: Ne zaman burda olur?

      SİGORTACI: Eli kulağında. Ölünceye kadar bana minnettar kalacaksınız.

      GELİNİN ANNESİ: Beni kandırmıyorsunuz ya?

      SİGORTACI: Hiç dolandırıcı hali var mı bende?

      GELİNİN ANNESİ: Yo, hayır!

      SİGORTACI: Teşekkür ederim!

      GELİNİN ANNESİ: Boşa para harcamak, hoşuma gitmez de, ondan soruyorum.

      SİGORTACI: Hiç merak etmeyin. Tam bir general örneği. (Herkesin duyması için sesini yükseltir) "General" dedim kendisine, "bizi nerdeyse unuttunuz!" "Sevgili oğlum Niyunin" dedi bana general. "Damadını tanımadığım bir düğüne nasıl giderim?" "Damadın kötü bir yanı yok!" diye atıldım. "Harika, cana yakın bir insandır damat!" dedim. "Ne iş yapar?" dedi general. "Ne mi?" dedim ben. "Ne mi? Bir rehincinin yanında Eksper. Bir baktı mı, neyin ne olduğunu, kaç para ettiğini, kaç para verilebileceğini şıp diye ânlar." "Yaa!" dedi general. "Niye yaa dediniz?" dedim. "Bugün bütün değerli insanlar rehinci-de çalışıyor. Kadınlar bile!" Bunu söyler söylemez, general omzuma vurdu. Karşılıklı birer Havana purosu içtik, derken...

      161

      DAMAT: Ne zaman gelecek buraya?

      SİGORTACI: Nerdeyse burda olur. Kendisini bıraktığımda lastiklerini geçiriyordu ayağına.

      DAMAT: Orkestraya bir askeri marş çalmalarını söyleyelim.

      SİGORTACI: Orkestra şefi! Askeri marş!

      GARSON: General Revunov! (Marş yükselir, "General" Revunov girer. Niyunin'le Ziga-lou'lar karşılamaya koşarlar)

      GELİNİN ANNESİ: Biz asil değiliz General, milyoner de değiliz. Fakat bu masrafı kaldıramayacak kadar fakir değiliz. Sizi dolandırmayız, aldatmayız da. Hoş geldiniz!

      "GENERAL": Çok memnun oldum.

      SİGORTACI: General Revunov, müsaade ederseniz size damadı takdim edeyim. Bay Ap-lombov. Ve onun henüz doğmuş olan, şey, yani, onun henüz evlenmiş olduğu karısı: Gelin! Sabık minik Bayan Zigalov. Telgraf-hane'nin Bay Yat'ı. Bay Dimba: Yunan asıllı ünlü şekerci ve... vesaire, vesaire. Ötekiler pek önemli kişiler değil. Niye oturmuyorsu-nuz General?

      "GENERAL": Çok memnun oldum. (Oturmaz. Niyunin'i bir kenara çeker) Bir dakika bayanlar ve baylar! Hususi bir konuşma! (Ni-yunin'e fısıldar) Bana bak. General demekle, ne demek istiyorsun? Bahriyede General yoktur. Hem ben ufak filoda Kaptandım. Albay'a müsavi bir rütbede. SİGORTACI: (Sağırla konuşur gibi kulağına eğilir) Bırakın da size General diyelim. Böylesi daha iyi. Hem bu insanlar, gösterişe,

      162

      üne meraklıdırlar. Bırakın kendinizi, onların gözdesi olun!

      "GENERAL": Yaa! Anlıyorum. Pekâlâ. (Yumuşaklıkla masaya oturur) Hak'katen çok memnun oldum.

      GELİNİN ANNESİ: Buyrun General! Size alışık olduğunuz o harika yemekleri takdim edemiyoruz ama, bu mütavazı yemekler sizi tatmin edebilirse ne..

      "GENERAL": (İzlememiştir) Ne? Ne, ne? Ha, evet! (Uzun bir sessizlik) Ben çok sade bir hayat yaşadım han'fendi. Eskiden herkes çok sade yaşardı. (Bir sessizlik daha) Niyu-nin beni buraya davet ettiği zaman "Ayıp olur, onları tanımıyorum ki!" dedim. Niyu-nun de, "Niye ayıp olsun?" dedi. "Bu insanlar misafirperverlerdir." "Sahi mi?" dedim. "O zaman başka. Zaten evde de canım sıkılıyordu." . ".

      GELİNİN BABASI: Demek ki isteyerek geldiniz General. Nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum! Biz sade insanlarız. Sizi dolandırmayız. Yiyecek bir şey alın General.

      DAMAT: Görevden ayrılalı çok oldu mu General?

      "GENERAL": Ne? Ha, evet.. Çok doğru. Evet. İyi ama, nedir bu? Bu Ringa balığı kokmuş. Ekmek de acı... HERKES: Tatlı gerek! Öpüşme gerek! (Gelinle

      damat öpüşürler)

      "GENERAL": (Gıdaklar) Sıhhatinize! Sıhhatinize! (Sessizlik) Eskiden her şey sadeydi. Sa-

      163

      deliği severim ben. Tabii, yaşlandım artık. Yetmiş iki yaşındayım. 1865'te tekaüt oldum. (Sessizlik) Tabii, insanlar fırsat buldukça, biraz alâyiş yaparlardı eskiden... (Gözü Denizci'ye takılır) Siz Bahriyeli değil misiniz?

      DENiZCi: Evet efendim.

      "GENERAL": (Belirgin bir biçimde rahatlar) Ahha! Evet, Bariye! Kolay değildir Bahriye hayatı. Daima üzerinde kafa patlatacak bir mesele çıkar. Her lafın, hususi bir mânâsı vardı. "Tepe ıskotasıyla, mayistra yelkenini bas yukarı!" Ne güzel değil mi? Peki, mânâları ne? İşte onu sadece Bahriyeliler bilir. He, he!

      SİGORTACI: General Revunov şerefine! (Orkestra gürler. Herkes bağırır)

      TELGRAFÇI: Denizciliğin güçlüklerinden söz etmenize teşekkür ederim General. Ya telgrafçılığa ne dersiniz? Şimdi Fransızca, Al-. manca bilmeyenler, çağdaş bir telgrafçı olamıyor. Telgraf çekmek kolay işi değildir. (Çatalla masaya, belirli aralalıklarla vurur).

      "GENERAL": Mânâsı ne?

      TELGRAFÇI: "Sizin soylu kişiliğinize nasıl saygı göstereceğimi bilemiyorum" demektir. E, kolay diyebilir misiniz? Bakın! (Yine masaya vurur)

      "GENERAL": Daha yüksek! Duyamıyorum! TELGRAFÇI: "Sizi kollarımın arasında tutmaktan öyle mutluyum ki han'fendi."

      164

      "GENERAL": Hangi han'fendi bu? Oh, evet. (Denizci'ye döner) Rüzgâra karşı yüz mil hızla seyrederken, daima kandilisayı hisa edersin evlat. Yelkenler gevşedi mi, çanaklıkla babafingo ve kontrababafingo gerilir. SİGORTACI: Misafirlerimiz sıkıldı Revunov, bir

      şey anlamıyorlar.

      "GENERAL": İzah ederim! Eğer geminin sancak tarafı bütün yelkenleriyle rüzgâra karşıyken, rüzgârı arkana almak istiyorsan, gemide kim varsa düdükle güverteye çağırırsın. Gelince de "Herkes yerine! Rüzgârı arkana al!" diye emredersin. Adamlar, prasyaları, isti-ralyaları visa ederler. Ne hayattır! Ne hayattır o! Sen de kendini tutamaz "Bravo! Bravo! Cesur delikanlılar!" diye bağırırsın. (Konuşması aksırığımla kesilir) SAĞDIÇ: (Fırsat! kaçırmaz) Bayanlar ve baylar! Bugün burada bir araya gelişimizin nedeni, gelmedik mi yoksa, sevdiğimiz iki insanın... "GENERAL": "Puruva yelkenleriyle, babafingo

      yelkenlerinin iskotalarını aç!" SAĞDIÇ-. Konuşma yapıyorum! GELİNİN ANNESİ: Ama kısa! "GENERAL": (Kısa'yı anlamaz) Teşekkür ederim, az önce aldım. Prasa mı demiştiniz? Hmm. Hayır, teşekkür ederim. Evet! Ah, o eski günler! Ah o okyanus dalgaları üzerindeki hayat! (Sesi heyecanla titrer) Ah, o rota değiştirmek! Rota değiştirmek zevki kadar, zevkli şey var mı bu dünyada? Hangi bahriyelinin kalbi küt küt atmaz. Herkes dü-

      165

      dükle güverteye çağrılır. Kaptandan kamarotuna kadar, herkesi bir elektrik şoku sorar...

      EBE: Ay sıkıldım!

      SAĞDIÇ: Ben de!

      "GENERAL": Teşekkür ederim, az önce aldım. Pelte mi demiştiniz? Şey... Hayır, teşekkür ederim. (Coşku dolu bir sesle) Bütün gözler kıdemli zabittedir. "Mancayı, büyük yelkeni sancağa!" diye bağırır. "Mizana prasya-larını iskeleye, kontra prasyanalarını da sola! (Kalkar) Gemi rüzgâra vurur. Zabit. "Dikkat edin beceriksiz herifler!" diye bağırır. Gözünü çanaklığa diker. Dayanılmaz birkaç saniye geçer. Derken rüzgâra çarpar gemi. Dönmeye başlar. "Stirilyaları gevşet! Prasyaları bırak!" Ortalık Bâbil kulesine döner. Gemideki her şey uçuşur. Emektar geminin her yeri çatırdar. (Kükrer) Gemi çark etti! (Sessizlik)

      GELİNİN ANNESİ: (Kızgın) General, bir general olabilirsiniz ama, hiç değilse kendinizden utanmalısınız biraz!

      "GENERAL": Kaz mı? Evet, lütfen!

      GELİNÎN ANNESİ: (Daha yüksek) İster general olun, ister olmayın, kendinizden utanın! (Ne söyleyeceğini bilemez) Dostlarım, General...

      "GENERAL": (Annenin son sözüyle diklenir) General değil! Ben General değilim! Ben gemi Kaptanıyım! Albay'a müsavi!

      GELİNİN ANNESİ: Yaa! Hem General değilsiniz, hem de paramızı aldınız, ha? Size bir

      166

      şey söyleyeyim mi? Kendimize hakaret ettirmek için para vermedik size! "GENERAL": (Vahşice) Para mı?! Ne parası?! GELİNİN ANNESİ: Ne parası olduğunu gayet iyi biliyorsunuz. Niyunin'den aldığınız para! (Si-gortacı'ya) Niyunin, böyle bir generali kiralamakla her şeyi berbat ettiniz! SİGORTACI: Kapatın artık canım bu bahsi! Ne

      gerek var şimdi bu saçmalıklara? . "GENERAL": Kiralamak... Niyunin'den para almak...

      DAMAT: Affedersiniz! Siz Bay Niyunin'den-yirmi beş ruble almadınız mı? "GENERAL": Niyunin'den yirmi beş ruble... (Anlar) Haa! Demek öyle! Şimdi her şeyi anlıyorum. (Üzüntüyle başını sallar) Bu ne rezalet böyle, ne iğrenç şey bu! DAMAT: Ama yine de paranız ödendi! "GENERAL": Ödendi mi? Bana para filan ödenmedi! (Masadan kalkar) Ne biçim iş bu?! Benim gibi ihtiyar bir adama, bir Bahriyeliye, vatanına hizmet etmiş bir zabite böyle hakaret etmek! (Kendi kendine) Bunlar centilmen olsaydı, birini mutlaka düelloya davet ederdim, ama, bunlar kim, centilmenlik kim? (Şaşkın. Bozgun) Kapı nerde? Garson! Bana yolu göster! (Yürür) Ne iğrenç! (Çıkar. Sessizlik) GELİNİN ANNESİ: (Sigortacı'ya) Peki, nerde

      bakalım yirmi beş ruble?

      SİGORTACI: İnsanlar eğlenirken, böyle saçma şeylerden bahsetmenin ne gereği var şimdi? (Yüksek sesle) Mutlu çiftin şerefine! Orkest-

      167

      l

      ra şefi! Bir marş! (Orkestra marş çalar) Mutlu çiftin şerefine!

      EBE: Hava verin bana! Hava! Boğuluyorum burda!

      TELGRAFÇI: (Mutlu) Ne seçkin yaratık! (Gürültü başlar)

      SAĞDIÇ: (Herkesi bastırmaya çalışarak) Sayın bayanlar ve baylar! Bugün burada bir araya gelişimizin nedeni... gelmedik mi yoksa... kutlamak için...

      PERDE
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    2. #58
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şu an ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      21009
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan Kutlama (Tek Perdelik Oyun) - Anton Çehov

      Kutlama (Tek Perdelik Oyun)
      Yazan: Anton Çehov

      BİR PERDELİK ŞAKA

      (1891)

      168

      KİŞİLER

      Kuzma Nikolayeviç HİRİN, Kredili iştirak

      Bankası veznedarı, çabuk kızan bir ihtiyar. Andrey Andreyeviç ŞİPUÇİN, Bankanın

      başkanı, orta yaşlarda, monokl'lu

      kendini beğenmiş. Tatyana ALEKSEYEVNA, Şipuçin'in karısı,

      25 yaşında, boş kafalı Nastasya Federovna MERÇUTKİNA,

      eski mantolu baş belası bir ihtiyar kadın ÜÇ YÖNETİM KURULU ÜYESİ

      (Biri nutuk verir)

      Şipuçin'in odası. Zevksiz döşenmiş lüks mobilyalarla dolu: Kadife koltuk ve kana-peler, şömine, iki yazı masası (biri çok süslü), kalın halılar, çiçek vazoları, büstler, bir yığın küçük süs eşyası ve bir telefon! Solda banka içine açılan bir kapı. Yine solda, duvarda, başkanın işleri yönettiği ya da memurlara seslendiği yukarı açılır, aşağı kapanır, bir küçük pencere. Altı, evrakların geçebileceği kadar aralık. Önündeki rafta, elle vurulur bir zil.

      HİRİN: (Yalnız. Süssüz masada çalışmakta, önünde sayılık: abaküs. Boynunda defalarca sardığı, uzun,.kalın bir atkı. Ayaklarında keçeden yapılmış, konçları uzun, kaloş-terlikler. Kalkar. Sert bir hareketle küçük pencereyi yukarı kaldırır. Önündeki zile defalarca vurur. Bağırır) Biri gidip bana 15 kapiklik karbonatla, bir testi iyi su alsın! Kaç kere söyleyeceğim! (Masaya gider. Eğilerek, ellerini masaya dayar. Yorgun) Halim kalmadı artık. Üç gündür gözümü kırpmadan bu rakamlarla savaş veriyorum. Sabahtan akşama kadar burda, akşamdan sabaha kadar evde çalışıyorum. Ne hayat be! (Aksırır) Tepeden tırnağa alev alev yanıyorum. Bir sıcak nöbet basıyor, bir soğuk nöbet. Ayaklarım ağrıyor. Gözlerimin

      171

      önünde durmadan zarplar, nakıslar, zaitler uçuşuyor. (Oturur) Bugün bizim o soytarı, madrabaz reisimiz de senelik içtimada, "Bankamızın bugünü ve geleceği" adlı bir rapor okuyacak. Herifi Vekil filan zannedersin! (Yazar) Yazma derdi de bana düştü, 3... Of, of! 200, 68... 2, 6, 8. Herif büyük idareci pozlarında dolaşıyor ortalıkta. Bense burda bir kürek mahkûmu gibi ter fışkırıyo-rum. O, kıtipiyoz bir mukaddime için, bir saat boyunca bir yığın şairane saçma dikte ettiriyor. Bense mali vaziyeti tespit etmek için günlerimi harcıyorum. Hayata bak! İnşallah rezil-rüsva olur! (Sayılık'ın boncuklarını birbirine çarpar) Artık daha fazla dayanamayacağım! (Yazar) 1,3, 7. Of, 5... 2, 6, 8. Of! Haa! Bu çalışmalarımı mükâfatsız bırakmayacakmış! Eğer bugün işler yolunda gider, herifleri gene altederse, bana bir altın madalyayla 300 ruble ikramiye verecek... inşallah! (Yazar) Ama o ikramiye hele bir gelmesin, bak sen olacaklara! Sinirli herifin biriyim ben! Bir kızdım mı, taş üstüne, taş komam burda! Hayır efendim! (Dışardan alkışlar, bağırtılar, ŞİPUÇİN'in sesi duyulur: "Sağ olun dostlarım, sağ olun! Çok duygulandım!" Şipuçin girer. Beyaz kra-uat takmış, frak giymiştir. Güzünde monokl, elinde az önce armağan edilen deri kaplı bir albüm vardır)

      ŞİPUÇİN: (Kapı önünde, dısardakilere seslenir) Dostlarım, inanın, bu armağanı, yaşamımın en kutsal dakikasının anısı olarak, . öleceğim güne kadar saklayacağım! Yine,

      172

      yine ve yine sağ olun! (Alkışları eğilerek karşılar. Kapıyı kapatır. Hirin'e yaklaşır) E, nasılsınız bakalım, benim eski ve saygın dostum Kuzma Nikolayeviç? HİRİN: (Kalkar) Andrey Andreyeviç, bankamızın 15. sene-i devriyesini tes'id -ettiğimiz şu anda, sizi tebrik etmekle şeref duyar ve ümit ederim ki.. (Çalan zil üzerine, konuşmasını keser. Gider pencereden bir elin uzattığı evrakı alıp, Şipuçin'e uzatırken konuşmasını sürdürmek ister)

      ŞİPUÇİN: (Fırsat vermez) Sağ olun dostum, sağ olun, bin kez sağ olun! Gelin bu görkemli günde -ne de olsa bir kutlama bu- başarımız için el sıkışalım. (Büyük bir duygululuk içinde el sıkışırlar. Şipuçin, sol eliyle Hirin'in omzunu tutar) Sevgili dostum, gösterdiğiniz bağlılık ve her şey için sağ olun demek isterim. Bu bankanın başkanı olarak, başarılı ne yaptımsa bunu kurmayıma, memurlarıma borçluyum. Evet, gerçek bu! (İç çeker) Demek bu eski banka, şimdi 15 yıllık banka, ha? 15 yıl! Adım Şipuçin kadar kesin! (Heyecanla) E, yazanak, sizin deyiminizle: rapor nasıl gidiyor bakalım? HİRİN: Kâfi derecede iyi. Beş sayfa filan kaldı. ŞİPUÇİN: Güzeel! Saat 15'te biter mi? HİRİN: Bana mâni olacak bir şey çıkmazsa, biter. Pek bir şey kalmadı.

      ŞİPUÇİN: Olağanüstü! Olağanüstü! Adım Şipuçin kadar kesin! Durun bir bakalım, toplantı saat 16'da. Demek ki biraz sürem var. Şunun ilk yarısını verin de bir göz atayım. Verin, verin lütfen! (Alır) Bu yazanağa büyük

      173

      önem veriyorum. Bunda benim özet yatı-rım-felsefem yatıyor. Ne özet! Tam bir hava fişeği! Evet bayım, hava fişeği! Tam anlamıyla bu! Adım Şipuçin kadar kesin! (Masasına oturup raporu okur) Off, amma da yorgunum ha! Dün gece gut'um tuttu yine. Sonra da tüm sabahım sağa-sola koşuşmakla geçti. Derken bu coşku, bu alkışlar... İnsanı sersem ediyor, yoruyor işte! Gerçekten çok yorgunum.

      HİRİN: (Yazar) 2 oh, of, 3, 9... 6, oh, 5, 4. Gözlerimi açamıyorum. Başım dönüyor. 3, 9, oh, 6, 2... Sonra... (Sayılık'ın boncuklarını sağa-sola geçirir)

      ŞİPUÇİN: Ha! Canımı sıkan bir şey var. Biliyor musunuz, bu sabah eşiniz, önümü kesip sizden yana yakındı. Dün eşinizle, eşinizin kız kardeşini, kocaman bir bıçakla kovalamışsı-nız. Derdiniz nedir Tanrı aşkına Kuzma Ni-kolayeviç? Yapılacak iş mi bu?

      HİRİN: Andrey Andreyeviç, bu tes'id ettiğimiz günün yüzü suyu hürmetine bana lir iyilikte bulunmanızı rica edeceğim. (Parlar) Ve bir de, burda bir kürek mahkûmu gibi çalışmamın hatırı için... benim aile meselelerimden uzuk durun! (Toparlanır) Lütfen.

      ŞİPUÇİN: (İç çeker) Siz ne biçim insansınız Kuzma Nikolayeviç? Bir türlü anlayamıyorum sizi. Kuşkusuz saygıdeğer bir adamsınız. Ama bir canavar kesilip, elde bıçak, kadınları önünüze katmanızı bir yere oturtamıyorum. Kadınlardan yana bu kadar kötü düşünmeniz için bir neden göremiyorum.

      HİRİN: Ben de kadınlardan yana bu kadar iyi

      174

      düşünmeniz için bir sebep göremiyorum. (Bir sessizlik)

      ŞİPUÇİN: (Düşüncelerini yüksek sesle söyler) Memurlar az önce bana bir albüm armağan ettiler. Öyle sanıyorum ki, yönetim kurulundan birkaç delege'de küçük bir konuşmayla gümüş bir kupa sunacaklarmış. (Monokl'u ile oynar) Çok güzel. Adım Şipuçin kadar kesin! Her şey yerli yerinde, düzenli. Bir bankada böyle törenler yapılmadı mı, o banka, banka değildir. (Hirin'e) Doğal olarak işin içyüzünü biliyorsunuzdur. O yapacakları konuşmayı ben yazdım. Gümüş kupayı da ben satın aldım. Hatta konuşmanın konacağı deri dosyayı da. Dosya 45 ruble tuttu ama, değdi doğrusu. O yönetim kurulu üyeleri, bu gibi şeyleri tek başlarına akıl edebilirler miydi? Nerdee? (Etrafına bakı-nır) Örneğin şu eşyalara bakın. Doğruyu söylemem gerekirse, her biri, tek tek, elle seçildi. Yer.leştirilmeleri de epey sürdü. Biliyorsunuz, bunları gereksiz buldular hep. Sonra, o kapılardaki pirinçlerin titizce parla-• turnasını istemem, veznedara doğru dürüst bir kravat taktırmam, kapıya üniformalı bir koruyucu koymam filan hep aşırıymış. Ama bütün bunlara cevabım şu: Umurumda bile değil! O koruyucuyla pirinçler, bir banka için çok şey deyimler. Ama evde istediğim gibi kaba olabilir, bir domuz gibi yiyip, yatar, zil-zurna oluncaya kadar içe...

      HİRİN: Lütfen taş atmayın!

      ŞİPUÇİN: Taş atmak mı? Kim taş atıyor? Gerçekten çok şaşırtıcı bir insansınız! Ben yal-

      175

      nızca evde bir köylü gibi davranabileceğimi, istediğimi yapabileceğimi söylüyordum. Fakat burda bir biçeme; stil'e gerek var. Burası banka! Halkın gözünü kamaştırmalı, kendine göre bir havası, bir ağırbaşlılığı olmalı! (Bir kâğıt alıp, ateşe atar) Burda ne yaptıysam, bankanın ününün artması için yaptım.-Ağırbaşlılık, işte sayılmanın, saygınlığın temeli. Adım Şipuçin kadar kesin! (Çalışan Hirin'e) Bana bakın ihtiyar! Yönetim kurulu birkaç dakikaya kadar burada olacak. Sizse o korkunç kaloşlarla, o boyun atkısı, o soluk eski paltoyla oturuyorsunuz! Bugün için başka bir şey giyebilirdiniz. En azından siyah bir ceket!

      HİRİN: Benim sıhhatim, herhangi bir idare heyetinden daha kıymetlidir! Ayrıca bütün vücudumun alev alev yandığım bilmenizi isterim!

      ŞİPUÇİN: (Öfkeyle) Fakat ne kadar çirkin olduğunuzu görmüyor musunuz?

      HİRİN: İdare heyeti gelince bir köşeye saklanırım. Dert edecek ne var bunda? (Yazar) 7, l, l... 2, l, 5. Oh... (Boncukları sağa-sola alır) Ayrıca karışıklığı sevmiyorum. Bu yüzden o kadınları bu gece yemeğe davet etmekle hiç de iyi bir iş yapmadınız. Davet etmemeliydiniz onları!

      ŞİPUÇİN: Saçma!

      HİRİN: Biliyorum, biliyorum. Onlara hava atmak için, her yeri onlarla dolduracaksınız! Ama onlar da ortalığı altüst edecekler. Göreceksiniz! Kadınlar yalnız mazarrat ve dert çıkarmak için yaratılmışlardır!

      176

      ŞİPUÇİN: Tümüyle yanlış! Kadınlar toplumu yüceltmek için yaratılmışlardır!

      HİRİN: Ne yükseltirler ya! Batırırlar! Batırırlar! Mesela sizin karınızı alalım ele. İyi okumuş, kültürlü falan filan. Ama geçen pazartesi ne yaptı biliyor musunuz? Ağzından öyle bir laf kaçırdı ki, işi örtbas etmek iki günümü aldı! Düşünebiliyor musunuz, bir yığın insanın önünde bana gelip "Bankanın, değer kaybeden şu Driyazko - Priyazki tahvilleri yüzünden başının belada olduğu doğru mu? Kocam buna çok üzülüyor!" demesin mi? İşte onca insanın içinde söyledikleri! Beni sinirlendiren de böyle şeyleri ilk önce kadınlara söylemeniz! İnsanın başını her zaman derde sokar bunlar!

      ŞİPUÇİN: Tamam, tamam! Yeter bu kadar! Kutlamada söylenen şu üzücü sözlere bakın! Üzücü dedim de aklıma geldi. (Saatine bakar) Karım nerdeyse burda olur. Oysa onu karşılamak için istasyona gitmem gerekirdi. Zavallıcık! Ama çok geç artık. Üstelik yorgunum da. Doğrusunu söylemek gerekirse, gelişine üzüldüm. Şey, üzüldüğümü söylemek istemedim; aksine, sevindim. Ama annesinde birkaç gün daha kalması çok daha iyi olurdu. Şimdi tüm geceyi kendisiyle geçirmemi bekler. Oysa, küçük, özel bir yemek düzenlemiştik. (Titrer) Hoop! İşte yine başlıyor titremelerim. Ah bu sinirlerim! Öyle kötüyüm ki, sinirlerim nerdeyse kopacak. Tut kendini. Güçlü ol, güçlü. Cebelitarık kayası gibi güçlü ol. Adım Şipuçin kadar kesin! (TATYANA girer. Üzerinde yağmur-

      177

      luk. Omzunda, çapraz asılmış, büyük biri gezi çantası) Taşı an, ba... Meleğim!

      TATYANA: Sevgilim! (Şipuçin'e koşar. Uzun uzun öper)

      ŞİPUÇİN: Biz de şimdi senden söz ediyorduk.

      TATYANA-. (Soluyarak) Özledin mi beni? İyi misin? Henüz eve gitmedim. İstasyondan doğru buraya geldim. Sana söyleyecek o kadar çok şeyim var ki! Hayır, üstümü çıkarmayacağım. Birkaç dakikacık kalacağım. (Hirin'e) Nasılsınız Kuzma Nikolayeviç? (Şipuçin'e) Evde her şey yolunda mı?

      ŞİPUÇİN: Yolunda! Çok iyi görünüyorsun sevgilim. Her zamankinden daha şişman ve güzelsin. Nasıl geçti yolculuğun?

      TATYANA: Ay, fevkalâdeydi! Annemle kız kardeşim Tatyana sevgilerini yolladılar sana. Küçük Vasili Andreyeviç, "Benim için kocaman bir öpücük kondur" dedi. (Öper) Teyzem, koçça bir kavanoz dolusu reçel gönderdi. Zena da "Kocaman bir öpücük de benim için kondur" dedi. (Öper) Ay, olanları bir bilsen! Bir bilsen olanları! Sana anlatmaya çekiniyorum biraz; çok korkunç çünkü. Ay, dur, gelişimden pek memnun olmamış gibi bir halin var senin.

      ŞİPUÇİN: Tümüyle yanlış sevgilim. (Öper, Hırın, kızgın, öksürür)

      TATYANA: Zavallı Katya, zavallı, zavallıcık Kat-ya! Onun için çok, çok üzülüyorum. Zavallıcık!

      ŞİPUÇİN: Bak sevgilim, bugün bankanın 15. yılını kutluyoruz. Yönetim kurulu nerdeyse

      burda olacak. Sen de onlarla karşılaşacak kılıkta değilsin.

      TATYANA: Ay, öyle ya, kutlama! "Baylar, sizi kutlarım... Size en iyi dileklerimi... vesaire, vesaire..." Demek bugün kutlama günü. Tabii parti de var, yemek de. Ay, sahi, bir de, günler boyu yönetim kurulu için yazdığın o harika nutuk da var. Bugün mü okuyacaklar sana? (Hirin, öfkeyle öksürür)

      ŞİPUÇİN: Sevgilim, böyle şeylerin sözünü etmeyelim. Hem artık senin eve gitme zamanın geldi.

      TATYANA: Hemen, şimdi. Sana her şeyi, başından sonuna kadar, bir dakikada anlatır giderim. Eveet, istasyondan ayrılmadan önce, beni nasıl bıraktığını hatırlıyor musun? O şişko karının yanına oturmuş, hemen kitap okumaya başlamıştım hani? Trende konuşmaktan ne kadar nefret ettiğimi bilirsin. Hiç kimseyle konuşmadan, üç istasyon boyunca okudum. Akşam oldu. Müthiş bir hüzün çöktü içime. Bilirsin nasıl olduğunu. Karşımda genç bir adam vardı. Saygın, siyah saçlı, iyi görünüşlü. Her nasılsa, başladık konuşmaya. Derken, bir deniz subayı da katıldı bize. Sonra bir öğrenci ya da onun gibi bir şey.. (Güler) Onlara evli olmadığımı söyledim. Ay, ondan sonra görecektin hallerini. Siyah saçlısı, bir sürü komik fıkra anlatıyor, deniz subayı da durmadan şarkı söylüyordu. Ay, çatlayıncaya kadar güldüm desem yeridir. Derken deniz subayı -bilirsiniz denizcileri- tesadüfen adımın Tatyana olduğunu öğrenince, hangi şarkıyı söyledi, bili-

      178

      179

      yor musun? (Kalın bir erkek sesini taklit etmeye çalışır) "Onegin, artık saklamayacağım. Tatyana'yı deli gibi seviyorum." (Gülerler. Hirin, öfkeyle öksürür)

      ŞİPUÇİN: Bak Tanyuşa. Kuzma Nikolayeviç'in çalışmasını engelliyoruz. Hadi eve git artık. Her şeyi bana sonra anlatırsın.

      TATYANA: Zarar yok, aldırmam. İsterse o da dinlesin. Ay, her şey o kadar ilgi çekici ki! Bitirmek üzereydim zaten. Seryoza beni istasyonda karşıladı. Yanında bir başka genç adam daha vardı. Vergi müfettişi filan gibi bir şey galiba. Oldukça yakışıklıydı. Çok güzel gözleri vardı. Seryoza benimle tanıştırdı. Birlikte istasyondan ayrıldık. Hava olağanüstü güzeldi...

      (Dışardan sesler duyulur: "İçeri giremezsiniz! O oda özeldir! Ne istiyorsun? Durdurun şu kadını!" Bayan MERÇUTKİNA, dı-şardaki biriyle itişip, kakışarak girer. Elinde evraka benzer bir kâğıt vardır)

      MERÇUTKİNA: Çek elini üstümden! Allah, Allah! Müdürü görmek istiyorum! (Şipuçin'e yaklaşır) Oh, Ekselansları, serefyab oldum... Adım Nastasya Fiyodorovna Merçut-kina. Kocam devlet memuru... idi.

      ŞİPUÇİN: Sizin için ne yapabilirim?

      MERÇUTKİNA: Şey Ekselansları, kocam beş ay boyunca, doktor nezaretinde, evde hasta yattı. Fakat hiçbir sebep yokken, işten attılar, Ekselansları! Maaşını almaya gittiğimde, bana 24 ruble 36 kapik eksik verdiler. "Ni-

      180

      ye?" diye sordum. "Yardım Sandığı'ndan aldığı borca karşılık!" dediler. Ne demek istediler yani? Benden izinsiz ne diye borç aldı? Ne biçim iştir bu Ekselansları? Ben fakir bir kadınım. Pansiyon kiralarıyla anca geçinebiliyorum. Ben fakir, zayıf, müdafaasız bir kadınım Ekselansları. Herkes bana hakaret ediyor. Kimselerden tatlı bir laf duyduğum

      yok! ŞİPUÇİN: Bağışlayın. (Elindeki dilekçeyi alır,

      okur)

      TATYANA: (Hirin'e) Ay, size her şeyi ta başından anlatmalıyım. Geçen hafta annemden bir mektup aldım. Gerçek bir Grendilevs-ki'nin kız kardeşim Katya'ya evlenme teklif ettiğini yazıyordu. Saygın, soylu filan ama, bilirsin bunları, beş parasız, işsiz! Ama inanır mısın, Katya da ona aşık olmuş! Hale bakın! Annem de acele gelip, Katya konusunda bir şeyler yapmamı istedi.

      HİRİN: (Parlar) Affedersiniz ama, sizin yüzünüzden yerimi kaybettim! Siz annenizle Kat-ya'nızdan laf ederken, ben burda yerimi

      şa...

      TATYANA: Ne olur yani? Hak'katen acayip bir yaratıksınız! Bir kadın konuşurken, onu dinlemek zorundasınız! Ayrıca, nedir sizi böyle asabi yapan bugün? Âşık filan değilsiniz herhalde!

      ŞİPUÇİN: (Marçutkina'ya) Ben bu işin başını da sonunu da anlamadım. Nedir sorun?'

      TATYANA: Ne olacak, gene âşık bu! Bak, yüzü nasıl da kızarıyor!

      ŞİPUÇİN: (Tatyana'ya) Tanyuşa, sevgilim, lüt-

      181

      fen beni dışarda bekler misin? Birkaç dakika sonra yanında olurum. TATYANA: Ay, aman. pekâlâ! (Çıkar) ŞİPUÇİN: Gerçekten bu konuyu anlayamadım. Ama yanlış yere geldiğinizi söyleyebilirim bayan. Bu işin bizimle hiçbir ilgisi yok. Sizin, kocanızın çalıştığı yere gitmeniz gerek. MERÇUTKİNA: Fakat Ekselansları, şimdiye kadar, en az beş yere gittim. Kimseler dinlemedi beni. Nerdeyse çıldıracaktım. Allahtan damadım Boris Matyeviç -Allah ondan razı olsun!- size gelmemi söyledi. "Bay Şipu-çin'e git anne" dedi. "Büyük bir adamdır o. Yaygın bir nüfuzu vardır. Senin için her şeyi yapar." Bana yardım etmelisiniz Ekselansları!

      ŞİPUÇİN: Fakat size yardım edemem bayan. Anlamıyor musunuz? Çıkardığım kadarıyla, kocanız Savunma Bakanlığı'nın Sağlık Bölü-mü'nde çalışmış. Burası ise, katıksız bir özel girişim, bir banka! Aradaki ayrımı görmüyor musunuz?

      MERÇUTKİNA: Fakat Ekselansları, elimde kocamın hasta olduğunu ispatlayan doktor raporları var. İşte! Bakın! Lütfen bakın!

      ŞİPUÇİN: (Kızar) Evet, güzel, çok güzel! Fakat, yineliyorum, bunun bizimle hiçbir ilgisi yok!

      (Dışarda: Tatyana'nın gülüşünü, bir erkek gülüşü izler)

      ŞİPUÇİN: (Kapıya bakar) Şimdi de memurların işlerini engelliyor! (Merçutkina'ya) Bana bakın bayan, anladığım kadarıyla, oldukça ka-

      18?

      nşık bir iş bu. Fakat eşiniz nereye başvuracağınızı kesinlikle biliyordur. MERÇUTKİNA: O mu? Hiçbir şey bilmiyor Ekselansları! Hep, "Bu senin işin değil! Defol başımdan!" diyor. İşte, ondan öğrenebileceğiniz tek laf bu!

      ŞİPUÇİN: Yineliyorum! Eşiniz Savunma Bakanh- -ğının, Sağlık Bölümün'de çalışmış. Burası bir banka, tecimsel bir kuruluş, katıksız bir özel girişim!

      MERÇUTKİNA: Evet, evet, 'hepsini biliyorum Ekselansları. Fakat bana hiç değilse bir 15 ruble vermelerini temin edemez misiniz? ŞİPUÇİN: (Umutsuzca iç çeker) Off! HİRİN: Andrey Andreyeviç, bu böyle devam ederse, raporu hiçbir zaman bitiremeyeceğim!

      ŞİPUÇİN: Bir dakika! (Merçutkina'ya) Fakat anlamıyor musunuz, bu dilekçeyle bize başvurmanız-, bir boşanma davası için, bir bakkala ya da Gelir Vergisi Dairesi'ne başvurmanız gibi bir şey! (Kapı vurulur) TATYANA: (Dışardan) Andrey, gelebilir miyim? ŞİPUÇİN: (Bağırır) Bir dakika bekle sevgilim, bir dakika bekle! (Merçutkina'ya) Belki sizi kandırdılar ama, bunun bizimle ne ilgisi var? Bugün bankamızın 15. yılını kutluyoruz. Her an biri gelebilir. Lütfen beni yalnız bırakın!

      MERÇUTKİNA: Ekselansları, bu fakir öksüze acıyın! Ben zavallı, müdafaasız bir kadınım. Kocadım. Ölmekten korkuyorum. Kiracıla-

      183

      rım beni hep atlatıyor. Onları yakından takip etmem; ev işlerine de bakmam gerek. Üstelik damadım da işsiz!

      ŞİPUÇİN: Sayın bayan, ben... ben... Hayır! Si-zinle konuşamam artık! Başım dönüyor. Hem bizim zamanımızı, hem de kendi zamanınızı harcıyorsunuz. (İç çeker. Kendi kendine) Aptal bu kadın! Adım Şipuçin kadar kesin! (Hirin'e) Kuzma Nikolayeviç, lütfen bayana söyleyin, bu... (Elini silkerek dışarı çıkar)

      HİRİN: (Kızgın,kadına yaklaşır) E, söyle baka-hm, ne istiyorsun?

      MERÇUTKİNA: Ben zayıf, müdafaasız bir kadınım. Belki sağlam görünüyorum ama, bir muayene ettirseniz, iler-tutar hiçbir yanım olmadığını görürsünüz. Ayakta zor duruyo-rum. Bu sabah, kahvemden bile zevk alamadım.

      HİRİN: Sana basit bir sual sordum: Ne istiyorsun?

      MERÇUTKİNA: Sadece bana 15 ruble vermelerini söylemenizi istiyorum. Şimdi. Geri kalan aybaşına kadar kalabilir.

      HİRİN: Sana demin her şey apaçık anlatıldı: Burası bir banka!

      MERÇUTKİNA: Biliyorum, biliyorum. Ama, isterseniz size doktorların raporlarını gösterebilirim.

      HİRİN: Bana bak, senin omuzlarının üstündeki kafa mı? Yoksa başka bir şey mi?

      MERÇUTKİNA: Başıma gelenleri öğrenmeye hakkım yok mu yani? Beni başkasının para-

      sı ilgilendirmiyor ki! Yalnız kendi param! HİRİN: Aziz bayan! Sana basit bir sual soruyorum: O omuzlarının üstündeki kafa mı, değil mi?... Seninle konuşup, vakit kaybetmekle, aptallık ediyorum. (Kapıyı gösterir) Lütfen gider misin?

      MERÇUTKİNA: (Şaşkın) Para ne olacak peki? HİRİN: Sendeki kafa değil, bir çeki... (Tahta olduğunu anlatmak için, önce masaya, sonra a in ma uurur. İyice anlasın diye tekrarlar)

      MERÇUTKİNA: (Öfkeyle) Yaa; demek öyle ha! Bana bak, bana! Sen anca karınla öyle konuşabilirsin! Benim kocam devlet dairesinden! Kendine gel! Fazla ileri gitme! HİRİN: (Öfkeyle sesi kısılır) Çık dışarı! MERÇUTKİNA: Gücün yeterse, sen çıkar! HİRİN: (Kendini zor tutar) Bana bak, eğer çıkıp gitmezsen, muhafızı çağırıp, onunla attıracağım seni! (Tepinir) Defol şimdi! 'MERÇUTKİNA: Beni korkutamazsın sen! Senin

      gibileri çok gördüm ben, pinti herif! HİRİN: Hayatımda böyle inatçı bir kadın görmedim! Of, kan tepeme çıktı! (Zor nefes alır) Sana son defa söylüyorum. Duyuyor musun beni, ihtiyar yarasa! Eğer bu odadan çıkıp gitmezsen, seni eşek sudan gelinceye kadar döverim! Sana ihtar ediyorum! Sinirli herifin biriyim ben! Seni ömrüm boyu sakat bırakırım! Bir cinayet çıkacak elimden! MERÇUTKİNA: Hadi ordan! Havlayan köpek ısırmaz! Beni korkutamazsın sen! Senin gibileri çok gördüm! İyi bilirim senin gibileri!

      184

      185

      HİRlN: (Umutsuz) Bu kadını görmeye taham- mülüm kalmadı artık! Hasta etti beni. Daha fazla dayanamayacağım! (Masasına gidip oturur) Bura ; kadınların işgaline uğradı! Bu işi asla bitiremeyeceğim, asla!

      MERÇUTKİNA. Canım, başkasının parasını mı istiyorurr ben? Hayır! Ben sadece kanunun bana verdiği hakkı istiyorum! (Hirin'in ka-loşlannı görür) Haydaa! Şu hale bakın! Kendinden utan be adam! Bu güzelim yaz'anede o kaloşlarla oturulur mu? Kaba herif n'olacak! (Şipuçin'le Tatyana girer)

      TATYANA: Sonra Berejnistki'ler bir parti verdi. Katya, soluk bir mavi fularla göğsü oldukça açık, ipek bir elbise giymişti. Tepesine toplanmış saçlarıyla çok iyi gitmişti. Ben yapmıştım saçlarını. Ay, o kız adam gibi giyinip, saçını doğru dürüst yaptırdı mı, gerçekten çarpıcı oluyor.

      ŞİPUÇlN: (Ani bir migren ağrısıyla kıvranır) Evet, evet, çarpıcı... Çarpıcı... Nerdeyse burda olurlar.

      MERÇUTKİNA: Ekselansları!

      ŞİPUÇİN: (Üzüntüyle) Siz hâlâ burada mısınız? Sizin için ne yapabilirim?

      MERÇUTKİNA: Ekselansları, şu, buradaki adam (Hirin'i gösterir) evet, o! İşte, o adam. Önce masaya, sonra kafasına vurdu elini. Evet, aynen öyle yaptı! Benim odun kafalı olduğumu demeye getirdi! Siz benimle ilgilenmesini söylediniz. O ise, benimle alay etti, hakaret etti bana. Ben zayıf, müdafaasız bir kadınım Ekselansları...

      ŞİPUÇİN: Peki bayan, ilk ağızda sizin işinize el

      186

      atacağım, yalnız gidin artık. Sonra gelin. (Kendi kendine) Gut'um tutacak galiba!

      HİRİN: (Şipuçin'e, alçak sesle) Andrey Andre-yeviç, muhafızı çağırın. Kulağından tuttuğu gibi, dışarı atsın. Daha ne kadar çekeceğiz* bu karıyı?

      ŞİPUÇİN: Aman, hayır, hayır! Çığlığı basıp bankadaki herkesi ayağa kaldırır.

      MERÇUTKİNA: Ekselansları...

      HİRİN: (Ağlamaklı bir sesle) Fakat benim bu raporu bitirmem lâzım. Bu gidişle zamanında tatamlayamayacağım! (Masasına döner) Benden buraya kadar!

      MERÇUTKİNA: Ekselansları, parayı ne zaman alacağım? Bana şimdi lâzım!

      ŞİPUÇİN: (Kendi kendine, kızgın) Ömrümde böylesine sevimsiz, böylesine... (Merçutki-na'ya, yumuşacık) Bana bakın bayan, size az önce de anlattım. Burası bir banka, özel bir kuruluş.

      MERÇUTKİNA: Bu kadar zalim olmayın Ekselansları. Babalık edin bana. 'Eğer doktor raporu kati değilse, polisten size, yeminli, tasdikli bir ifade getireyim. Söyleyin onlara versinler parayı!

      ŞİPUÇİN: (Zorlukla nefes alır) Off!

      TATYANA: Ay, aziz bayan! Hak'katen çok acayip bir insansınız! Size az önce söylediler. Fena taktınız kafanızı bu işe. Herkesi böyle rahatsız etmeye hakkınız yok. Yapmayın bunu!

      MERÇUTKİNA: Ham'fendi bari siz söyleyin onlara. Kimse bana yardım etmiyor. Ne yeme-

      187

      nin, ne içmenin tadı kalmadı benim için. Bu sabahki kahvemden bile zevk alamadım!

      ŞİPUÇİN: (Bitkin) Peki! Ne kadar istiyorsunuz?

      MERÇUTKİNA:24 ruble, 36 kapik!

      ŞİPUÇİN: Tamam! (Cüzdanından para çıkarır) İşte size 25 ruble! Üstünü de alıkoyun ve hemen gidin! (Hirin, kızgınlıkla öksürür)

      MERÇUTKİNA: (Parayı kapıp saklar) Oh, çok teşekkür ederim, Ekselansları! Çok teşekkürler!

      (Çıkmak üzere yürür. Fakat kapı önünde durur)

      TATYANA: (Şipuçin'in masasının üstüne oturur) Ben gerçekten gitmeliyim. (Saatine bakar) Ay, sana söyleyeceklerimi daha bitir-medim ki! Bir dakikada bitirir giderim. Ay, çok korkunçtu Berejnistki'lerde olanlar! Parti fena değildi ama, enteresan bir yönü yoktu! Tabii, Katya, orda olan Grendilevski'yi teshir etti .-Fakat ben Katya'yı hemen karşıma alıp, uzun uzun konuştum, biraz ağladım, ama sonunda Katya'yı ikna ettim. O da hemen o gece Grendilevski'yle konuşup red cevabı verdi. Eh, dedim, bu iş burada bitti, annem mutlu, Katya kurtuldu, ben de artık biraz eğlenebilirim... derken, ne oldu dersin? Katya'yla bahçede dolaşırken, birden... Ay, düşüncesi bile beni üzüyor! (Mendiliyle kendini yelpazeler) Bu konuda sana ancak bu kadarını söyleyebilirim.

      ŞİPUÇİN: (İç çeker) Off!

      TATYANA: (Ağlayarak) Doğru yazlık eve koştuk. Orada... orada zavallı Grendilevski var-

      dı... Boyluboyunca toprağa uzanmış... elinde bir tabanca.

      ŞİPUÇİN: Daha fazla dayanamayacağım! Bir dakika daha duramayacağım! (Merçutkina'yı görür) Şimdi de ne istiyorsunuz?

      MERÇUTKİNA: Kocamın işi ne olacak Ekselansları? Geri alabilecek mi?

      TATYANA: Tam kalbinden vurmuştu kendini. Buradan! Katya, ölü gibi bayıldı. Zavallı yaratık! Grendilevski ise, nerdeyse korkudan ölmüştü. Öylece, oracıkta yatıyordu. Çarşaf gibi bembeyazdı. Doktor getirmemizi istedi. Derken doktor geldi... ve zavallıcığın hayatını kurtardı...

      MERÇUTKİNA: Kocam işi geri alamaz mı Ekselansları?

      ŞÎPUÇİN: Hayır! Dayanamayacağım buna! Dayanamayacağım artık! (Ağlayarak çöker) Dayanamayacağım buna! (Bitkin bir halde, kollarını Hirin'e uzatır) Atın şu kadını buradan! Atın kadını dışarı burdan!

      HİRİN: (Tatyana'ya gider) Defol git burdan!

      ŞİPUÇİN: Onu değil! Ötekini! Surdaki canavarı! (Merçutkina'yı gösterir)

      HİRİN: (Anlamaz. Tatyana'ya) Defol hadi! Defol! Çık dışarı! (Tepinir. Yürür)

      TATYANA: Ne?! Ne demek istiyorsunuz? Gerçekten çok acayip bir insansınız! Çıldırdınız mı siz?

      ŞİPUÇİN: (Bitkin) Korkunç bir şey bu! Bittim, tükendim! Atın onu dışarı! Tekmeyle atın!

      HİRİN: Defol git burdan! Bütün kemiklerini kıra-

      188

      189

      nm senin! Ömrün boyu sakat bırakırım se- nü Gebertirim! (Tatyana, önü sıra kaçar, Hırın kovalar)

      TATYANA: Buna nasıl cesaret edersin, kaçık -herif! (Bağırır) Andrey! İmdat! Andrey! (Çığlık atar)

      ŞİPUÇİN: (Peşlerinden koşar) Dur! Dur! Bırakın onu! Tanrı aşkına susun! Bağırmayın! Bankamızın onurunu düşünün!

      HİRİN: (Merçutkina'yı kovalamaya başlar) Defol! Defol! Tut şunu! Vur tepesine! Kes gırtlağını!

      ŞİPUÇİN: (Bağırır) Kesin bağırmayı! Lütfen! 1 Lütfen! Tanrı aşkına, kesin şu bağırmayı!

      MERÇUTKİNA: Cennetteki azizler! Azizler! (İnleyerek) Ey yaşayan azizleri

      TATYANA: (Çığlık atarak) İmdat! İmdat! Kurtarın beni! Bayılacağım! Bayılacağım artık! (Bir sandalyeye sıçrar. Oradan, inleyerek, kanapeye düşer)

      HİRİN: (Merçutkina'yı kovalayarak) Bırak onu bana! Gebert! Un-ufak et! Parça parça doğ-ra!

      (Kapı küt küt vurulur. Bir ses-. "Yönetim Kurulu delegeleri!")

      ŞİPUÇİN: Delegelerimiz... Şöhretimiz... Vaziyetimiz...

      HİRİN: Defolun, Allanın belâsı kanlar! İkiniz de defolun! (Kollarını sıvar) Bırakın şunları bana! İkisini de bir güzelce geberteyim!

      (Bir örnek giyinmiş 3 DELEGE girer. Biri, içinde 'küçük nutuk'un bulunduğu deri

      190

      çantayı, diğeri gümüş kupa'yı taşımakta. Tatyana, inleyerek, kanapeye kapanmış. Merçutkina ise, Şipuçin'in kollarında inlemekte. Sipuçin kadını yere düşürür. Sonra sandalyesine oturtur. Hırın, titrer. Sonra kendini toparlar. Sıvadığı gömleğinin kollarını indirir, sırıtır)

      DELEGE: (Yüksek sesle okur) Onurlu ve saygın Andrey Andreyeviç Şipuçin! Kuruluşumuzun geçmişine derin bir bakış atacak ve aklın gözüyle, sürekli yükselişini inceleyecek olursak, sonucun ne kadar mutluluk verici olduğunu görürüz. Kuruluşumuzun ilk yıllarında, anaparamızın azlığı, işlerin ağır gidişi, amacımızın kesin olmayışı, bize Hamlet'in ünlü sorusunu düşündürüyordu: "Yaşamak mı, yoksa ölmek mi?" Kötümserler pes etmemizi, bankayı kapatmamızı öneriyorlardı. Derken başkanlığa siz geldiniz. Geniş bilginiz, tükenmeyen çabanız ve eşsiz yönteminiz, bankamızı, olağanüstü bir başarıya, süregi-den bir yükselişe ulaştırdı. Bankamızın ağırbaşlılığı ve ünü (Ûksürür) Bankamızın ünü..

      MERÇUTKİNA: (İnler) Ohh, off...

      TATYANA: (İnler) Su! Su!

      DELEGE: (Sürdürür) Bankamızın ününü öyle bir aşamaya getirdiniz ki, bugün kuruluşumuz, ülkemizdeki, dış ülkelerdeki herhangi bir bankayla aynı çizgiye...

      ŞİPUÇİN: (Tümüyle kendini kaybetmiş) Şöhretimiz... Delegelerimiz... Vaziyetimiz... (Şarkı söyler) "Olanlar oldu! Hayat bir rüyaydı. O da son buldu..."

      191

      DELEGE: (Üzgün, sürdürür) ...geldi, dayandı! Sonra, içinde bulunduğumuz duruma gururla bakacak olursak, görürüz ki, onurlu ve saygıdeğer Andrey Andreyeviç, bu... (Diğer delegelere) Biz belki... daha sonra gelsek iyi olur... Evet, sonra, çok sanra...

      (Üzüntüyle çıkarlar. Hirin, eğilerek selamlar. Kapıyı kapatır. Kadınlar arasında çığlık atan anına dönerken...)

      PERDE
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    3. #59
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şu an ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      21009
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan Nasıl Bir Tane İstersin - Hüseyin Manto

      Nasıl Bir Tane İstersin
      Yazan: Hüseyin Manto

      KARAKTERLER

      Gazeteci: (erkek)
      Ayşe:
      Fatma:
      Hatice:
      Zeynep: (dilsiz)

      (Bir ev ortamın 4 tane bayan oturmaktadır, şen şakrak dedikodu şeklinde bir konuşma varmış gibi bir birleriyle fısıldanıyorlar, kapı çalınır)
      Gazeteci: Merhaba efemdim
      Ayşe: merhaba da ben efendim değilim… ben Ayşe
      Gazeteci: merhaba Ayşe
      Ayşe: Ha şimdi oldu tekrardan merhabada siz kimsiniz ki?
      Gazeteci: Ben gazeteciyim, her şeyiyle kadın gazetesinden geliyorum
      Ayşe: hoş geldin safa geldin de her şeyiyle karı, gazetecinin bizim evde ne işi olur ki Yoksa şaka mı yapıyorsunuz
      Fatma: kız Ayşe kim o gelen
      Ayşe: Gazeteciymiş valla
      Fatma: Ne gazetecisi biz gazete okumayız ki,
      Ayşe: Duydun biz gazete okumayız
      Fatma: Bunlarda artık gazeteyi satmak için tahh kapıya kadar geliyorlar,
      Gazeteci: Şey ben gazete satmıyom, yazıyorum
      Ayşe: Fatma kız bu satmıyormuş
      Fatma: eee ne yapıyormuş
      Ayşe: Anladığım kadar bu yazıyormuş, öbürleri satıyormuş
      Gazeteci: Sizle röportaj yapmaya geldim
      Ayşe: Bizle kürtaj gibi bir şey yapmaya gelmiş
      Gazeteci:(bağırarak) Kürtaj değil röportaj
      (Fatma ile Hatice bir birini gözüne bakarlar yarım bir esden sonra telaşanırlar)
      Hatice: hııı anladım kız bizi gazeteye çıkarmaya gelmiş
      Fatma: Valla….(eşarbını düzeltir kapıya doğru yürür ) buyursunlar buyursular
      Gazeteci: Merhabalar efemdim (Geçer oturur)
      Fatma: hoş geldin gazeteci , hangi gazateden geliyorsun ki
      Gazeteci: Her şeyiyle kadın gazetesinden, (etraftakiler şaşırır birbirlerinin gözüne
      bakarlar )…. Daha önce duydunuz mu ismini
      Hatice:(ayıp olmasın diye ) duydum tabii canım ….maden her şeyiyle kadın, maden bizde kadın sayılırız duymamak olmaz tabi
      Gazeteci: Çok sevindim duymuş olduğunuza, efendim sizinle röportaj yapmaya geldim… Malum mart ayına girdik ya
      Fatma: Ne olmuş ki mart ayı
      Ayşe: Benim bildiğim mart ayında kediler dama çıkar başka bir şey bilmiyorum
      (hep beraber gülerler)
      Gazeteci: yokk efendim olur mu öyle şey 8 Mart kadınları koruma günü ya
      Ayşe: Nasıl yani 8 Mart ta korunacak mıyız, ?
      Hatice :Ne güzel olur, beni İbodan bir korusalar
      Gazeteci: İbo
      Ayşe: Bil bakayım kim
      Gazeteci: Nasıl bileyim
      Ayşe: Sana bir ip uçu… Hatice’yle İbo bir üretir ama etiketinde önce ibonun ismi yazar.
      (Hatice’yle Fatma gülüşürler gazeteci düşünür)
      Gazeteci: Şeeeyy
      Ayşe: Sana bir ip uçu daha her akşam Hatice’yi eşek sudan gelsede gelmese döver(gülerler)
      Gazetecibirden aklına dank eder ) Buldum kocası
      Ayşe: (Alay ederek) peh… her şeyiyle karıymış bir kocayı bile bilmiyor
      Fatma: Neyse gazeteci bey sorularını sor da bir an önce birazdan herkes kalkacak heriflerine yem hazırlayacaklar… Malum geldiklerinde hazır olmazsa ne olacağı belli…
      Gazeteci: Tamam efendim hem başlıyorum size bir soru soracam hepiniz sırayla cevaplayın
      (kağıt kalem çıkarır)…Soru bir kocanızla severek mi evlendiniz?(kadınlar utangaç bir gülümsemeyle gülümseler )
      Fatma: şey ne desem ki bilmem… Ben severek değil de, bizimkinin evinin önünde oynayarak evlendim,
      Gazeteci: Nasıl
      Fatma: Ben köydeymişim daha küçükken… hep oyun oynamak için bizim hasoların evinin önüne giderdim, bir gün bizim hasonun babası benim babama demiş… senin kızının gözü bizim evde… Gözü haso da ver şunu büyüteyim hasoma, sana da masraf olmaz hem eee babam da tamam demiş vermişler, hâlbuki ben hasoların evinin önüne evin önündeki dut ağaçları için giderdim. Dudu çok severim hem de altı serin oluyor… ama anlatamadım, malum üç yaşında falanım… hoş anlatsan da kimse dinlemiyor zaten (hüzünlenirler)
      Gazeteci: (Ayşe’ye) peki siz efendim
      Ayşe:ya ben efendim değil Ayşe Ayşe
      Gazeteci: Peki Ayşe
      Ayşe: Vall hangi birini seveyim ki bilmem bu benim dördüncü kocam …
      Gazeteci: hay maşalla… şey yani daha yaşınız genç de
      Fatma: ev sahibinin bir şey yapacağı yok bari bi çay yapayım(mutfak kapısından çıkar)
      Ayşe: …Bakmayın dört olduğuna bana kalsaydı bir tane yapmazdım ama ne yaparsın kadın başına nasıl yaşayayım, açlıktan insan ölür, artık parasız yaşanmıyor
      Gazeteci: insan hiç para için evlenir mi?
      Hatice: Sen kadın olsaydın sende evlenirdin
      Gazeteci: ayol değimliyim sanki… şey af edersiniz iki yıl her şeyiyle kadın gazetesinde çalışınca ister istemez… Her şeyiyle olmasa da biraz kadınlaşıyor
      Hatice: gazeteniz işçi arıyor mu?
      Gazeteci: bak hemen kendi paranızı kendiniz kazanmaya karar verdiniz
      Hatice: yok canım bizim ibo için demiştim belki çalışırsa, sizin gibi biraz değişir
      Gazeteci: Ayşe nerde kalmıştık… Evet, sırayla eşlenirinizi anlatır mısınız?
      Ayşe: neşlerimi… oda ne
      Gazeteci: Kocalarınızı
      Ayşe: hı tamam anlatayım.... ben 13 yaşındayken biriyle kaçtım
      Gazateci: 13 mü
      Ayşe : bizim orda on beş yaşını bi kız geçtimi evde kalmış gözüyle bakarlar
      Gazeteci: neyse ne oldu sonra
      Ayşe : ne olacak bizimkiler vurdu onu… o öldü ben dul kaldım ikimizin hevesi azgında kaldı… zaten bi kadın dul kalınca nasıl bakarlar bilirsiniz az buçuk sizde kadın sayılırsınız (gülüşürler)
      Gazeteci:eee sonra ne oldu
      Ayşe: bizim sülalenin bütün erkekleri geçti karşıma silahlarını çektiler, tam kursuna dizeceklerken… Benim emin oğlu silahı attı durun diye bağırdı, herkes durdu bi an şaşırdık, bende çok şaşırdım normalde daha önce kaçanların hiç biri kurşunlanmaktan kurtulmamıştı
      Gazetecimeraklı bi şekilde) Ee niye bağırmıştı
      Ayşe: şeyy dedi eğer o işi yapmamışlarsa ben Ayşe’yi alırım kendime karı yaparım dedi,
      Gazeteci: hangi işi
      Ayşe: oha o işi de mi bilmiyorsun (kadınlar gülüşür, gazeteci işi anlamıştır utangaç bi hal alır)
      Fatmaelinde çaylarla girer sahneye) Buyurun çaylarınızı… (herkes eline sağlık der tek tek)
      Gazeteci: Verdiler mi sonra
      Ayşe: hemen değil önce bi sağlık ocağından bi kalitemi kontrol ettiler… baktılar sıfır amca oğluyla evlendirdiler, meğer bayadır bana yanıkmış, ben gençken çok güzeldim, eee dört kocadan kala kala bu kaldı (eliyle vücudunu gösterir)
      Gazeteci: Evlendiniz yani
      Ayşe: Evlenmesine evlendikte ne oldu… Yine o iş olmadı (gülüşürler)… Bizimki gerdek gecesine girmeden önce arkadaşlarla biraz içeyim sonra gelir girerim dedi… hayvan gibi içmiş odaya çıkarken merdivenlerde yuvarlanmış yuvarlanış o yuvarlanış…oda tahtalı köye doru yuvarlandı işte
      Hatice: kız Ayşe benim sadece bir tane hemen anlatayım gideyim
      Ayşe: kardeşim sıranı bekle benmi dedim bir tane yap
      Gazete: Sonra ne yaptınız
      Ayşe: ne yapacam hemen bir tane daha aradım… eee parasız yaşanmıyor bu dünyada
      Gazeteci: Buldun herhal
      Ayşe: Bulmaz mıyım sıfır dulu kim istemez… bizim aşağı köyde kekeme İsmail vardı o istetti beni…meğer bayadır bana yanıkmış ama kekeme olduğu için bir türlü söyleyemiyormuş.. ben gençken çok güzeldim
      Hatice: Eee be anladık güzelmiş akşam oldu biraz acele et
      Ayşe: buda hep beni kıskanmıştır… Neyse devam edeyim şükürler olsun kekeme mekeme oldu o iş 1 yıl evliydi… Bizimki bir gün geldi Rusya da bir iş varmış orya çalışmaya gidecem dedi… Malum parasız yaşanmıyor… gitti bizimki… dört ay sonra duydum ki rus karıları bizimkinin dilini çözmüşler bizimki Rusçayı ana dili gibi konuşuyormuş… bir gün bi mektubu gelmişti… İçinde rus karısıyla resmi vardı
      Gazeteci: Mektupda ne yazıyordu
      Ayşe: kendime dördüncü bir koca bulmamı söylüyordu…neymiş ben ona canım demiyormuşum..neymiş hiç romantik değilmişim …
      Gazeteci: Ne yaptınız sonra
      Ayşe: ona inat evlenmeyeceğim dedim… Kendi paramı kendim kazanacağım dedim…
      Gazeteci: Ne güzel bir kadın dedin mi kendi ayakları üstünde durmasını bilmeli
      Ayşe: dur daha durduğumuz bir şey yok… bir fabrikaya girdim çalışıyordum… birkaç gün sonra ustabaşılar dan biri gözleri dikti bana… İkide bir beni sıkıştırıyor… tabi ben eski Ayşe değilim baktı olmuyor bir gün eve geldim baktım… Babamdan istemiş oda kırmamış vermiş işte şimdi evliyiz… Sen olsaydın sever miydin?
      Gazeteci: Buyurun Hatice hanım
      Hatice:Valla severek mi desem sevmeyerek mi desem bilmiyorum
      Gazeteci:Nasıl yani insan ya sever ya sevmez…kararsız mıydım demek istiyorsunuz
      Hatice: Yok Yok canım …şimdi efendim bizimki nerde görse beni gülümserdi … bende ona işte bilirsiniz, biraz cilve falan yapardım… yani bende ona yanıktım
      Gazeteci: ne güzel işte
      Hatice: güzel güzel olmasına da… bir gün inşaat halindeki bizim evin üst katına çıkmıştım baktım birden bire o çıktı karşıma
      Gazeteci: ne oldu konuştunuz mu?
      Hatice: yok zorla beni şey yaptı
      Gazeteci: çağdışı…kaba herif yanına bırakmadınız demi canavarın
      Hatice: yok mahkemeye verdik… iki sene sonra mahkemeye çıktık… Hâkim bizim gâvura sordu bu kadına kendine karı yapacanmı... oda hapis yatacağıma onunla yatarım daha iyi… Yani yaparım dedi… Hâkim de bana senin kendine karı yapıyor daha ne istiyon işte dedi saldı evlendik… Bende ondan sonra sevsem mi sevmesem mi diye düşünüp dururum
      Sen olsaydın sever miydin?(gazeteci birden bire irkilir)
      Gazeteci: size son sorumu sorayım nasıl bir koca isterdiniz?
      Fatma: tabi sıra yine bana geldi…(eşarbını düzeltir ) şeyy hiç resim çekmeyecek misin ?
      Gazeteci:Hay Allah unuttum ya şöyle yan yana geçinde bir resim çekeyim
      (dizilirler abartarak saçını başını düzeltirler, seyirciye gülümserler )
      Fatma: güzel çıkmıştır demi… Okuma yazmamız yok da bari resme bakarız
      Gazeteci: Ne yani okuma yazmanız yokmu
      Hatice: Nerde bizim zamanımızda kızları okula göndermezlerdi mektup yazarlar diye
      Gazeteci: mektup yazmanın neresi kötü
      Ayşe: Aşk mektubu olunca kötü mektup oluyo… Derlerdi okula giderlerse erkeklere mektup yazarlar namusumuzu kirletirler…
      Gazeteci: buyurun Fatma Hanım nasıl bir koca isterdiniz
      Fatma : Bir kere beni dövmüyecek… Romantik olacak..ımmm ımmm horlamayacak …ımmm … beni seve bilirse azıcık sevesin…arkadaşlar devam etsin aklıma geldikçe söylerim(gazeteci ayşe ye bakar)
      Ayşe: benim ki soğan yemesin
      Hatice: kız soğan yemeyen erkek mi olur
      Ayşe: Sen ne karışıyon…şurda bir hayal kuruyoruz ona bile rahat yok…ımmm başka beni dövmesin tabi … her gün çiçek alsın bana
      Hatice: bak nelerde biliyor
      Ayşe: sende dört tane koca yapsaydın sende bilirdin …öff aklımı karıştırdın sen söyle bakayım
      Hatice: hep bana gülümsesin...bana hepe aşkım desin
      Ayşe:öff öfff
      (kapı çalınır , Fatma kapıyı açar , Zeynep içeri girer dilsiz)
      Fatma : Hoş geldi kız
      Zeynep : hıı ımm ııhhıı ıııı(içeri geçer)
      Ayşe : ha işte bir erkek zade daha geldi, kız gazeteci Zeynep’i de yaz
      Zeynep: ımm hııı (el kol hareketleri yapar)
      Ayşe : Tahmin et bunun dilini kim yedi… kocası çok konuşuyor diye dilini kesti
      Zeynep:ııım mm ıııı (saati işaret eder)
      Fatma : Kız bu saati soruyor saat kaç
      Hatice: (saate bakar) altı
      Ayşe : Ne altımı, (hepsi telaşlanır ..ne yapacağız yemek daha hazır değil… birer birer sahneden kaçarlar Ayşe mutfağa kaçar .. Sahnede sadece gazeteci kalır)
      Gazeteci: Şükürler olsun ki erkek doğmuşum bee

      Hüseyin Manto
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    4. #60
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şu an ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      21009
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan Bir Buket Aşk

      Bir Buket Aşk
      Hayatlarımızı Benzer Yanlarıyla
      Farklı Yaşıyoruz.


      I. BÖLÜM – I. SAHNE

      Perde açıldığında sahnenin ortasında boş bir bank vardır. Bu bankın üzerinde reklâmlar, gelip gidenlerin kazıdıkları isimler, çeşitli çıkartmalar, resimler... Bomboş bir sahne düşünün ama ortada eski bir bank. Bank, kahverengidir. Sahne ise beyaz olmalıdır. Perde açıldığında parkta bir hareketlilik vardır. Bir süre sonra herkes sahneyi boşaltır. Sahne boşaldıktan sonra seyirci bir süre boş sahneyi izlemelidir. Bu sürenin sonunda önde Süheyla, arkada Vedat sahneye girerler. İkisi de birbirine kızgındır. Süheyla, bankın önünden geçerek yoluna devam eder. Vedat ise oturmaya kararlıdır.


      VEDAT – (Oturur.) Ben oturuyorum Süheyla Hanım.
      SÜHEYLA – (Hiçbir şey söylemeden gelip Vedat´ın yanına oturur.)
      VEDAT – (Bir müddet sessizlikten sonra birden…) O geçen şey kedi miydi?
      SÜHEYLA – Daha yeni evliyiz ama birbirimizle konuşacak laf bulamıyoruz.
      VEDAT – Ne yani? Benim annemle babam otuz yıldır evliler diye hiç mi konuşmasınlar birbirleriyle? Konuşmanın evliliğin süresiyle ne alakası var? Bu evliliğin gidişatı ile ilgilidir.
      SÜHEYLA – Ha… Şimdi de sorum benim ailem oldu öyle mi?
      VEDAT – Bunun senin ailenle ne ilgisi var?
      SÜHEYLA – Şimdi benimkiler yirmi beş yıldır evliler diye otuz yıldır evli olan ailenden böbürlenerek bahsetmen gerekmiyor değil mi? Şunu unutma ki sen ailenin en küçük çocuğu olabilirsin ama ben ailemin en büyük çocuğuyum!
      VEDAT – Peki kediden buralara nasıl geldik?
      SÜHELA – Doğru… Her şeyi ben yapıyorum zaten!
      VEDAT – Bak işte! Kendi ağzınla yakalandın.
      SÜHEYLA – (Yakalanıp yakalanmadığını düşünür. Yüzü değişir bu arada biraz sessizlik olur.) Peki, niye kediyle başladın lafa? Benim kedileri sevmememle bir alakası olabilir mi?
      VEDAT – Ne yani? Sen beni sevmiyor musun?
      SÜHEYLA – Sen kedi misin Vedat?
      VEDAT – Bana niye Minnoş´um diyorsun o zaman? (Sessizlik.) Ha… Anladım! Sen beni sevmiyorsun artık.
      SÜHEYLA – Bunu nereden çıkardın şimdi? (Sessizlik.) Sen beni seviyor musun?
      VEDAT – Bu da soru mu şimdi?
      SÜHEYLA – Sana sorumun nasıl olduğunu sormadım. Lafı dolandırmadan beni sevip sevmediğini söyle.
      VEDAT – Ben de sana böyle bir sorunun gereksiz olduğunu söylemeye çalışıyorum.
      SÜHEYLA – (Ağzından laf almak ister.) Seni sevmediğim belli zaten mi demek istiyorsun bana?
      VEDAT – Saçmalamaya başladın yine.
      SÜHEYLA – Demek ben sürekli saçmalıyorum.
      VEDAT – (Gerçekten onu demek istemiştir ama lafı kıvırmak zorunda kalır.) Onu demek istemedim. Yani bir kereye mahsus saçmaladın diyorum. (İyice batar.) Peki… Sen beni seviyor musun?
      SÜHEYLA – Lafı dolandırayım mı, yoksa direkt mi söyleyeyim?
      VEDAT – Direkt söyle.
      SÜHEYLA – Seni seviyorum.
      VEDAT – (Sessizlik.) Peki ya kedileri?
      SÜHEYLA – Of… Sen ne zor adamsın?
      VEDAT – O niye?
      SÜHEYLA – Niye olacak? Ben de seni seviyorum diyeceğin yerde kedileri karıştırıyorsun işe.
      VEDAT – Sen de bana bundan böyle Minnoş deme o zaman.
      SÜHEYLA – İstediğin sadece buysa, tamam.
      VEDAT – Seni seviyorum.
      SÜHEYLA – (Plan düşünmektedir.) İspatla öyleyse.
      VEDAT – Hoppala
      SÜHEYLA – Ne hoppalası? Beni gerçekten seviyorsan ispatla.
      VEDAT – (Düşünür. Bir şey bulmuş kadar sevinir.) Şehirdeki bütün kedileri toplayıp denize atayım istersen.
      SÜHEYLA – (Sinirlenir.) O kedilerle beraber sen de atla denize. Yine saçmalamaya başladın sen.
      VEDAT – (Alıngan.) Demek sürekli saçmalıyorum ben!
      SÜHEYLA – (Alaycı.) Onu demek istemedim. Yani bir kereye mahsus saçmaladın diyorum. Şimdi onu boş ver de aklını çalıştır biraz. (Kendi kendine.) Tabi akıl varsa!
      VEDAT – (Süheyla´nın söylediğini duymuştur.) Bak işte. Şimdi de akılsız diyorsun bana.
      SÜHEYLA – Sana akılsız diyen yok. Sadece aklının olmadığını söyledim.
      VEDAT – (Memnun.) Ha… Öyle desene. İyi o zaman.
      SÜHEYLA – (Zafer kazanmışçasına…) Al işte.
      VEDAT – (Duymamıştır.) Efendim aşkım bir şey mi dedin?
      SÜHEYLA – Yok yok. Kendi kendime konuşuyordum.
      VEDAT – Niye? Sen deli misin?
      SÜHEYLA – Sadece deliler mi kendi kendine konuşur?
      VEDAT – Yok onu demek istemiyorum da… Hani ne bileyim…
      SÜHEYLA – Sen kendinle barışık değil misin Vedat?
      VEDAT – Barışığım.
      SÜHEYLA – E… Öyleyse?
      VEDAT – Öyleyse ne?
      SÜHEYLA – Demek istediğim pekâlâ sen de kendi kendine konuşabilirsin. Kendiyle barışık insanlar sürekli yaparlar bunu.
      VEDAT – Yani sen kendinle kendinden bile fazla barışıksın yani.
      SÜHEYLA – O nereden çıktı.
      VEDAT – Hani aynanın karşısına geçip saatlerce makyaj yapıyorsun ya… Ha… Bir de o yetmiyormuş gibi bir de kendinle konuşuyorsun aynada. Bir diğer önemli tarafı da var. Beni de rahatsız ediyorsun günün her saati. Biraz önce de ne düşündüm biliyor musun? Kendinle barışık olduğun için mi kendi kendine konuştun, yoksa artık benimle konuşacak veya paylaşacak bir şey bulamadığın için mi?
      SÜHEYLA – Birincisi biraz daha ağır basıyor ama biz her ikisini de kabul edelim.
      VEDAT – Bütün duyguyu alıp götürdün. (Süheyla´nın söylediğinin anca farkına varır.) Bu ne demek oluyor şimdi Süheyla?
      SÜHEYLA – Bu şu demek oluyor Vedat. Buraya geldiğimizde sen söze ilk kediyle başladığında şimdi senin hissettiğin duyguları o zaman ben de hissetmiştim. Yani kısacası senin benimle konuşacak bir şeylerinin ya da paylaşacaklarının olmadığını düşünmüştüm aşkım.
      VEDAT – Peki… (Sözü kıvırmaya çalışır.) Benim söze kediyle başlamamın başka bir sebebi olamaz mı?
      SÜHEYLA – Olabilir mi?
      VEDAT – Olabilir.
      SÜHEYLA – (Söylemesini bekler ama söylemeyince atılır.) Söyle öyleyse.
      VEDAT – Söyleyecek olduğum sebepten dolayı bu sorunu cevabını bile veremeyebilirim.
      SÜHEYLA – Biliyor musun? Seninle tanıştığımız günden beri lafı ağzında geveleyip duruyorsun. Bana bir şey söylemek için kırk takla atıyorsun neredeyse.
      VEDAT – İşte bunların hepsi bu sebepten dolayı gerçekleşiyor.
      SÜHEYLA – Söyle de kurtulalım öyleyse.
      VEDAT – (Yerinden kalkar. Bankın arkasına dolaşır ve Süheyla´nın tam arkasında durur. Bir süre sessizlikten sonra…) Seni incitmekten korkuyorum. Bu yüzden seninle konuşurken kelimeleri seçmek için lafı dolandırarak zaman kazanmaya çalışıyorum. (Arkadan Süheyla´nın boynuna sarılır.) Sen benim canımın içisin!
      SÜHEYLA – Sen de benim. (Ayağa kalkar. Vedat da öne dolaşır. İkisi bankın önünde birbirlerine sarılırlar. Sonra ikisi de eski yerlerine otururlar.)
      VEDAT – (Sessizlik.) Peki, sen niye lafı dolandırmadan direkt söylüyorsun. Beni kırmaktan korkmadığın için olabilir mi?
      SÜHEYLA – Buyur buradan yak. Seni kırmaktan korkmadığım için değil. Zaten korkmam da… Sadece seninle konuşurken seni kırmayacak kelimeleri daha hızlı seçtiğim için. Bunu senin kafan almaz. Bu kadınlara has bir özellik.
      VEDAT – Kadınlara has bir özellikmiş? Kim dedi bunu?
      SÜHEYLA – Uzmanlar…
      VEDAT – Uzmanların başka işi yok sanki de kadınların hızlı düşünme yetilerini araştıracaklar.
      SÜHEYLA – Evet. Çok haklısın. Uzmanlar araba kullanma üzerine bir araştırma yapmışlar ve bayan sürücülerin kaza anında daha çabuk karar vererek kazadan kurtulduklarını saptamışlar.
      VEDAT – Trafikte başımıza ne gelirse bayanlardan geliyor zaten.
      SÜHEYLA – Hop, hop, hop… Ağzından çıkanı kulağın duysun Vedat Bey.
      VEDAT – Kelimeleri daha hızlı bulduğunu söylüyorsun ama şu anda benim kalbimi kırdığının farkında değilsin.
      SÜHEYLA – Ben o durumu seni kırmamak istediğim zamanlar için söylemiştim. Şimdiki farklı bir durum.
      VEDAT – Anladım. Senin feministlik duyguların kabardı birden.
      SÜHEYLA – Bu durumun feministlikle de bir alakası yok.
      VEDAT – (Sessizlik.) Biz niye evlendik? (Süheyla cevap vermez.) Birbirimizi sevdiğimiz için. Peki, şimdi niye birbirimizin sevgisini sorguluyoruz?
      SÜHEYLA – Ben sorgulamıyorum.
      VEDAT – Doğru. Sen sorgulamıyorsun. Beni sevdiğini ispatla diyen sen değilsin. Varlığı bile olmayan kedi yüzünden beni suçlu konuma düşüren sen değilsin. Doğru. Sen birlikteliğimizi sorgulamıyorsun.
      SÜHEYLA – Ne… Ne dedin sen?
      VEDAT – Birlikteliğimizi sorgulayan sensin diyorum.
      SÜHEYLA – Yok ben onu demiyorum. Az önce kedilerle ilgili bir şey söyledin.
      VEDAT – A… Bu kadar da olmaz. Tamam. Kedileri sevmeyebilirsin ama benim kedilerden bahsetmemi yasaklayamazsın.
      SÜHEYLA – Ben senin kedilerden bahsetmeni yasaklamıyorum. Biraz önce bizi bu konuları konuşmaya sevk eden kedinin aslında bir hayal ürünü olduğunu söyledin sen.
      VEDAT – Öyle mi dedim? İyi demişim. (Afallamıştır. Ne diyeceğini bilemez.) Bundan sonra ben de kelimelerimi jüri karşısına çıkarmayacağım.
      SÜHEYLA – Hangi jüri?
      VEDAT – (Düzeltir.) Jüri olmasa bile seçici kuruldan geçirmeyeceğim. Ağzıma geleni söyleyeceğim. Anlaşıldı mı Süheyla Hanım!
      SÜHEYLA – Bak, bak, bak… Şimdi de kırk yıllık karın, Süheyla Hanım oldu öyle mi Vedat Bey?
      VEDAT – Birincisi biz evleneli kırk yıl olmadı!
      SÜHEYLA – Kırk yıl olmadığını ben de biliyorum. Sadece lafın gelişi öyle demiştim. Zaten bizim kırk yıl evliliğimizin kırk yıl süreceği meçhul.
      VEDAT – Şimdiden evliliğimizin gidişatını çizmişsin bile.
      SÜHEYLA – Lafı değiştirme. İkincisi ne onu söyle?
      VEDAT – Ne ikincisi?
      SÜHEYLA – Birincisi biz evleneli kırk yıl olmadı demiştin. İkincisi ne olduğunu da söyle.
      VEDAT – (İkinciyi bulamaz.) İkinci, ikinci… Sen niye lafı değiştiriyorsun?
      SÜHEYLA – Üstüme iyilik, sağlık! Ne lafı değiştirmesi?
      VEDAT – (İddialı.) Ben biraz önce senin evliliğimiz üstüne yaptığın konuşmanın yorumunu yapmıştım. Sen de lafı değiştirdin.
      SÜHEYLA – Sen yorum mu yaptın?
      VEDAT – Evet.
      SÜHEYLA – Kendini kötü hissetmiyorsun değil mi?
      VEDAT – Kendimi kötü mü hissetmem gerekiyordu?
      SÜHEYLA – Hani ne bileyim? Biraz önce bir ilki başararak yorum yapmışsın.
      VEDAT – (Kırgın.) Gerçi evliliğimiz üzerine yorum yapmaya gerek kalmamış ama…
      SÜHEYLA – Evliliğimiz üzerine yorum yapmaya gerek kalmamış mı? O niye?
      VEDAT – Sen kelimeleri böyle seçmeden konuştukça beni kırıyorsun. Bu da yetmiyormuş gibi üste çıkmaya çalışıyorsun.
      SÜHEYLA – Çok kırıcı olmaya başladın Vedat!
      VEDAT – Sen öğrettin bana lafı dolandırmadan söylemeyi. Yani beni sen değiştirdin. Sonuçlarına katlanmak zorundasın.
      SÜHEYLA – Allah, Allah… Şunun söylediği lafa bakın.
      VEDAT – Şimdi de “şu” olduk! Çok yakında üçüncü tekil kişiye kadar düşeriz herhalde.
      SÜHEYLA – Senin elinde.
      VEDAT – (Kızgın.) Benim elimde mi? Beni yönlendiren sensin. Evlendiğimiz günden beri beni avucunun içine almaya çalışıyorsun. Parmağında oynatmak için elinden geleni yapıyorsun. Şunu unutma başarılı olamayacaksın.
      SÜHEYLA – (Sessizlik.) Hayatım…
      VEDAT – Efendim aşkım…
      SÜHEYLA – Bir şey istesem yapar mısın?
      VEDAT – Ne istersen bi’tanem.
      SÜHEYLA – (Sevimli hareketlerle birlikte çocukça söyler.) Ben bankın burasını beğenmedim. Yer değiştirebilir miyiz?
      VEDAT – Tabi ki. Yeter ki sen iste. Canım benim…
      SÜHEYLA – (Yer değiştirdikten sonra.) Gördün mü aşkım? Sen hiç parmakta oynatılabilecek yapıda mısın?
      VEDAT – (Anlamıştır.) Ya… (Kendini kötü hisseder.) Gerçekten de öyle.
      SÜHEYLA – (Sessizlik.) Bir şeyi unutmadın değil mi?
      VEDAT – Bilmem.

      Vedat ile Süheyla’nın kendi aralarında konuşma duyulmaz olur. Bu arada sahneye eğlenceli bir şekilde Salih ile Esma girer. Bankın dolu olduğunu görünce bir köşede konuşmaya başlarlar.

      SALİH – Ne yapayım hayatım. Adamlara kalkın diyemem ki.
      ESMA – (Şaka yapar ama Salih anlamaz.) Bizim toplumun kalkınmaya niyeti yok zaten.
      SALİH – Efendim?
      ESMA – (Düzeltir.) Öyle olmayacağını ben de biliyorum ama ilk tanıştığımız bankta kararlaştıralım istemiştim düğün tarihini.
      SALİH – Biraz bekleyelim belki kalkarlar.
      ESMA – Hiç kalkacak gibi durmuyorlar ama…
      SALİH – (İç çekerek) İlk tanıştığımız gün geldi aklıma.
      ESMA – (O anı yine yaşıyormuşçasına mutlu olur.) Evet. Bu bankta tanışmıştık. Günler ne de çabuk geçiyor.
      SALİH – O gün bütün parkı dolaşmıştım. Bir tane bile boş bank yoktu. Sadece güzel bir bayan bu bankta tek başına oturuyordu. (Esma biraz daha keyiflenir.) İzin isteyip o bayanın yanına oturmuştum. Ben gazete okumaya başladım. O ise dergi okuyordu.
      ESMA – (Süzülerek.) Peki, o güzel bayanın üzerinde o gün ne vardı.
      SALİH – O güzel bayanın yani senin üzerinde kırmızı bir elbise vardı o gün. Saçın bir kumsal kadar sakindi. Ve pembe bir ayakkabı vardı ayaklarında. Peki, sen benim üzerimdekileri hatırlıyor musun?
      ESMA – (Numara yapar.) Senin üstünde… Sanırım…
      SALİH – (Çocukça.) Hatırlamadın mı yoksa?
      ESMA – Hatırlamaz olur muyum hiç! Senin üzerinde krem kumaş pantolon, krem ayakkabılar, krem ile kahverengi arası bir gömlek vardı ve sen gazete okumaya sondan başlamıştın.
      SALİH – Sen de derginin burçlar sayfasını okuyordun.
      ESMA – Evet… Seni seviyorum…
      SALİH – Ben de seni seviyorum. Hadi biraz dolaşalım. Sonra yine geliriz buraya.
      ESMA – Tamam. Dediğin gibi olsun.

      Esma ile Salih birbirlerine sarılarak sahneden çıkarlar. Vedat ile Süheyla`nın sesleri duyulmaya başlar.

      SÜHEYLA – Şimdiye kadar söylediklerinin hiçbirisi beni sevdiğini ispatlamana yetmiyor.
      VEDAT – Seni sevdiğimi şöyle ispatlasam…
      SÜHEYLA – Son şansın ona göre!
      VEDAT – O gün hafta sonu sabahını gazete okuyarak parkta geçirmek istemiştim. Parka geldiğimde bütün bankların dolu olduğunu gördüm. Sadece güzel bir bayanın yanı boştu. İzin isteyip yanına oturdum. İzin verirken kafasını okuduğu dergiden kaldırarak bana bakışı çok hoşuma gitmişti. Üzerinde ise kırmızı bir elbise, pembe ayakkabılar vardı ve saçları bir kumsal kadar sakindi.
      SÜHEYLA – (Heyecanlı.) Aynı gün olmalı. Bu parkın bu bankında tek başıma oturmuş dergi okuyordum.
      VEDAT – (Lafa atılır ve lafı düzeltircesine.) Derginin burç sayfasını…
      SÜHEYLA – Biraz sabret. Havayı bozma. Evet. Derginin burç sayfasını okuyordum. Bana doğru bir beyefendi yaklaştı. Üzerinde kreme çalan kahverengi bir gömlek, krem kumaş pantolon ve açık krem rengi ayakkabı vardı. Benden izin isteyip yanıma oturdu. Gazetesini açıp okumaya başladı.
      VEDAT – (Sessizlik.) Bir ayrıntıyı unutmadın mı?
      SÜHEYLA – (Düşünür.) Evet. Gazetesini okumaya sondan başlamıştı.
      VEDAT – Seni seviyorum.
      SÜHEYLA – Ben de seni seviyorum. (Sessizlik.) Benim için bir şey yapar mısın?
      VEDAT – Yaparım tabi.
      SÜHEYLA – Çok güzel… Bu evden taşınabilir miyiz?
      VEDAT – (Şaşkın.) Niye? O eve taşınalı daha bir ay oldu. Hatta biz evleneli bir ay oldu. Şakanın dozunu kaçırıyorsun!
      SÜHEYLA – Ben çok ciddiyim.
      VEDAT – Ben de çok ciddiyim. Bu sefer beni ikna edemezsin.
      SÜHEYLA – Ama aşkım…
      VEDAT – Beni aşkım, cicim laflarıyla kandıramazsın!
      SÜHEYLA – Lütfen, taşınmamız lazım.
      VEDAT – Taşınmamızı gerektiren bir şey yok ki.
      SÜHEYLA – (Vedat`ın boynuna sarılır.) Lütfen taşınalım.
      VEDAT – Taşınalım tamam. Madem sen istiyorsun.
      SÜHEYLA – İşte bu kadar aşkım.
      VEDAT – Ne zaman taşınalım? Hemen bugün mü, yoksa yarına kadar sabredebilir misin?
      SÜHEYLA – Bir hafta içinde taşınsak da olur. Acele etmemize gerek yok.
      VEDAT – Sen ciddi olamazsın!
      SÜHEYLA – Çok ciddiyim. Bir hafta içinde olmasının benim için bir sakıncası yok.
      VEDAT – Teşekkür ederim aceleci olmadığın için. Ama ben bu konuda hiç ciddi değildim.
      SÜHEYLA – (Anlamazlıktan gelir.) Hangi konuda?
      VEDAT – Bir hafta konusunda değil tabi ki, taşınma konusunda.
      SÜHEYLA – Niye taşınmak istemiyorsun? Evet… Sen niye taşınmak isteyesin ki annenler üst katta oturuyor.
      VEDAT – Sen niye taşınmak istiyorsun peki? Ha… Evet… Benim annemler üst katımızda oturuyorlar ve sen onların bize yakın olmasını istemiyorsun.
      SÜHEYLA – Böyle bir şey söz konusu olamaz. Sadece ben kendi aileme biraz daha yakın olmak istiyorum.
      VEDAT – Peki bu nasıl olacak?
      SÜHEYLA – Taşınarak!
      VEDAT – Biz taşınmasak da annenler bize yakın bir yere taşınsalar.
      SÜHEYLA – Böyle bir şeyin olamayacağını sen de biliyorsun.
      VEDAT – Bizim taşınma gibi bir eylemi gerçekleştirmeyeceğimizi senin bildiğin gibi değil mi hayatım!
      SÜHEYLA – İşi yokuşa sürme!
      VEDAT – İstersen yokuştan aşağıya bırakalım, biz annenlere taşınalım.
      SÜHEYLA – Bu daha güzel bir fikir aslında. (Düşünür ama olmayacağını kavrar.) Ama senin ailen senin iç güveysi olmanı istemeyebilirler.
      VEDAT – Tamam ben böyle bir işe kalkıştım diyelim. Peki, ben senden bize taşınmamızı isteseydim, sen kabul eder miydin?
      SÜHEYLA – (Birden.) Hayır… Kesinlikle böyle bir şey gerçekleşemez.
      VEDAT – Gördün mü?
      SÜHEYLA – Neyi?
      VEDAT – Kediyi… Neyi olacak? Senin bizim eve taşınmama fikrini ve bunun yanında benim sizin eve taşınmama isteğimi.
      SÜHEYLA – Yani ben size taşınma işlemine sıcak baksam sen de bize taşınmaya mı sıcak bakacaksın.
      VEDAT – Sadece bakmak kâfi.
      SÜHEYLA – (Sessizlik.) Ama ben bu evi sevmiyorum.
      VEDAT – Bunun benim ailemle bir ilgisi olabilir mi?
      SÜHEYLA – Ne alakası var?
      VEDAT – Ya da şöyle sorayım: bunun benim ailemin bizim evin üst katında oturmaları ile bir ilgisi olabilir mi?
      SÜHEYLA – Olabilir!
      VEDAT – Bu kadar kesin ve direkt mi?
      SÜHEYLA – Evet.
      VEDAT – Durum bundan ibaretse…
      SÜHEYLA – (Sözünü keser.) Bundan ibaretse?
      VEDAT – (Çaresiz.) Taşınalım.
      SÜHEYLA – Yaşasın!
      VEDAT – (Birden aklına gelir.) Ama bir şartla.
      SÜHEYLA – Şartın ne olursa olsun kabulümdür.
      VEDAT – Bir şey söyleyeceğim kızmayacaksın.
      SÜHEYLA – Tamam kızmayacağım. Söyle hadi şartını.
      VEDAT – Hayır, hayır. Beni yanlış anladın. Şartım kızmaman.
      SÜHEYLA – Yani şimdi söyleyecek olduğuna kızmazsam mı taşınacağız?
      VEDAT – Evet.
      SÜHEYLA – Tamam. Kızmayacağım. Söyle hadi.
      VEDAT – Ya kızarsan?
      SÜHEYLA – (Umurunda değil bir tavırla.) Aman… Dert ettiğin şeye bak. Sen taşınmak istedikten sonra ben hiçbir şeye kızmam.
      VEDAT – Tamam o zaman söylüyorum. (Sessizlik.) şimdiye kadar söylediklerimin hepsi şakaydı.
      SÜHEYLA – (Sinirlenir.) Ne… Ne… Ne dedin sen? Senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Ne dediğinin farkında mısın?
      VEDAT – (Gayet memnun.) Kaybettin.
      SÜHEYLA – Neyi kaybettim?
      VEDAT – Ben seni denemek için söylemiştim bu lafı. Sen de kızdığına göre taşınmayacağız demektir.
      SÜHEYLA – (Kızgın.) Parçalarım seni. Bu ne biçim oyun?
      VEDAT – E… Ben bir şartım var dedim. Sen de kabul ettin. Ben şartımı söyledim. Sen sözünde durmadın. Benim yapabileceğim bir şey yok. Taşınmıyoruz.
      SÜHEYLA – (İnatçı.) Taşınıyoruz.
      VEDAT – Taşınmıyoruz.
      SÜHEYLA – Ta-şı-nı-yo-ruz.
      VEDAT – Ta-şın-mı-yo-ruz.
      SÜHEYLA – (Bağırarak.) Taşınıyoruz dedim. İşte o kadar.
      VEDAT – (Korkar ve bağırır.) Tamam, taşınıyoruz dedim. Niye bağırıyorsun?
      SÜHEYLA – Ben hak edene bağırırım. Sen de hak etmiştin.
      VEDAT – (Düşünür.) Ama hep senin dediğin oluyor.
      SÜHEYLA –Ne demek hep benim dediğim oluyor?
      VEDAT – Elbette. Ne zaman tartışsak sonunda senin dediğinde karar kılıyoruz.
      SÜHEYLA – Haklısın. (Birden.) Bana bundan böyle bu gibi söylemlerde bulunma!
      VEDAT – Tamam bi`tanem. Senin dediğin gibi olsun. Kızma hemen.
      SÜHEYLA – Ben kızarım. Ben hak edene kızarım. Sen de hak etmiştin.
      VEDAT – (Sessizlik.) Bu sefer gerçekten bir şartım var ama.
      SÜHEYLA – Bir kere daha saçmala bakalım. İzin verdim.
      VEDAT – Taşınacağımız ev ne benim annemlere ne de senin annenlere yakın olsun. Tam ortasında bir ev olsun.
      SÜHEYLA – Merak etme. Tam ortada bildiğim boş bir ev var. Oraya taşınalım istiyorum zaten.
      VEDAT – Tamam o zaman. (Düşünür.) Yalnız ben annemlere nasıl anlatacağım bunu?
      SÜHEYLA – O da senin sorunu. Bilemem valla.
      VEDAT – Biz evli değil miyiz?
      SÜHEYLA – Evet evliyiz. Ne olmuş evliysek?
      VEDAT – Peki ben yalnız mı taşınacağım evden?
      SÜHEYLA – Hayır.
      VEDAT – Niye o zaman sadece benim sorunum oluyormuş bu?
      SÜHEYLA – Ben öyle oysun istediğim için.
      VEDAT – Peki… Ben hallederim.
      SÜHEYLA – Halledeceksin tabi ki.
      VEDAT – Ev nerede tam olarak.
      SÜHEYLA - Tam ikisinin ortası dedim ya.
      VEDAT – İşte ben de tam o arayı soruyorum sana.
      SÜHEYLA – Biz şu an senin ailenin alt katında oturmuyor muyuz? Benim ailemde dört sokak ötede oturmuyor mu? İşte tam ikisinin arası bir yer bulduk annemle.
      VEDAT – Tamam anladım. Benim kafama takılan o evin hangi ev olduğu.
      SÜHEYLA – Görünce çok beğeneceksin.
      VEDAT – Nerede o ev?
      SÜHEYLA – A… Aceleci davranma aşkım.
      VEDAT – Gene yağ yapmaya başladın. Bu işin sonu hayırlı değil.
      SÜHEYLA – Hayırlı, hayırlı. Sen hiç merak etme. Yalnız benim bulduğum evi koşulsuz kabul edeceğine söz ver.
      VEDAT – Ne zaman taşınıyoruz?
      SÜHEYLA – Kabul ettin yani?
      VEDAT – Daha evin yerini bile bilmiyorum ama başka seçeneğim var mı?
      SÜHEYLA – Başka seçeneğin yok tabi ama hiç pişman olmayacaksın. Yarın pazar. Eski evde bir pazar sabahı geçirelim. Önümüzdeki hafta taşınırız.
      VEDAT – Yine dediğin gibi olsun. (Bıkkın.) Hep dediğin gibi olsun.
      SÜHEYLA – Seni seviyorum canım.
      VEDAT – (Gönülsüz.) Ben de seni.
      SÜHEYLA – (Sevinçli.) Bak evimiz çok geniş ve güzel.
      VEDAT – Nasıl buldun?
      SÜHEYLA – Annem buldu.
      VEDAT – Yine senin annen.
      SÜHEYLA – Bir sorun mu var?
      VEDAT – (Lafı değiştirir.) Yarın ev sahibiyle görüşelim madem. Bakalım anlaşabilecek miyiz?
      SÜHEYLA – Görüşmene gerek yok bi`tanem.
      VEDAT – O niye?
      SÜHEYLA – Çünkü ben görüştüm. (Çantasından bir anahtar çıkarır.) Anlaştım. (Anahtarı sallar.) Anahtarı bile teslim aldım.
      VEDAT – (Üzgün ve kırgın.) Ev nerede onu benden saklama bari.
      SÜHEYLA – Sıkı dur söylüyorum.
      VEDAT – (Sessizlik.) Söyle hadi. Ne olacaksa olsun. Ben hazırım.
      SÜHEYLA – Annemlerin üst katı.

      KARARMA


      I. BÖLÜM – II. SAHNE


      Ertesi sabah. Pazar sabahı. Dekor aynı. Bankta Gülşen oturmaktadır. Elinde bir dergi vardır. Üzerinde kırmızı elbise, pembe ayakkabılar vardır. Gülşen bankta otururken parka Esma ile Salih gelirler. Bankın dolu olduğunu görüp sinirlenirler.



      ESMA – Yine dünkü gibi yapma Allah aşkına.
      SALİH – Dün ben ne yaptım sorması ayıp?
      ESMA – Bu bank dolu diye düğün tarihini kararlaştırmadın.
      SALİH – Ama bu bankta kararlaştırmak istiyorum.
      ESMA – Haklısın galiba üstüne çok geldim senin. Daha fazla beklemeyelim. Baksana yeni gelmişe benziyor. Öğleden sonra gelelim istersen.
      SALİH – (Esma`ya sarılır.) Tamam hayatım.

      Sahneye boş bir bank arayışında olan Osman gelir. Üzerinde açık kahverengi bir gömlek, krem kumaş pantolon ve koyu gri ayakkabı vardır. Elinde bir de gazetesi. Gülşen`in yanın boş görünce oturmak için oraya yönelir.

      OSMAN – (Gülşen`e) Affedersiniz Hanımefendi. Oturabilir miyim?
      GÜLŞEN – Tabi… Neden olmasın?
      OSMAN – Teşekkür ederim. (Oturur. Bir süre Gülşen`i izledikten sonra gazetesini sondan okumaya başlar. Arada Gülşen`e bakmayı ihmal etmez.)
      GÜLŞEN – (Dergisini okumaktadır ama gözü ile Osman`ı da kontrol etmektedir.) Gazete okumaya hep sondan mı başlarsınız?
      OSMAN – (Gazetenin son sayfasını okuduğunu fark eder.) Gerçekten de öyle olmuş. Aslında hiç huyum değildir.
      GÜLŞEN – Bana açıklama yapmak zorunda değilsiniz.
      OSMAN – Niye sordunuz öyleyse?
      GÜLŞEN – Bilmem. (Sessizlik.) Peki, neden sondan başladınız?
      OSMAN – Bilmem. Belki de yanımda oturan güzel bir bayandan etkilenmişimdir. Olamaz mı?
      GÜLŞEN – Olabilir.
      OSMAN – (Bir süre sessizlikten sonra kafasını Gülşen`in dergisine uzatır.) Demek astroloji ile ilgileniyorsunuz?
      GÜLŞEN – Tam sayılmaz. Fala inanma falsız da kalma diyenlerdenim.
      OSMAN – Affedersiniz Efendim ama isminizi lütfeder misiniz?
      GÜLŞEN – (Sevinçli ve memnun.) Gülşen.
      OSMAN – Hep şen olduğunuz için sürekli gülüyorsunuz yani.
      GÜLŞEN – Evet. Ya sizinki?
      OSMAN – (İsminden memnun değildir.) Osman.
      GÜLŞEN – Korkarım ben sizin adınızla ilgili bir yorumda bulunamayacağım.
      OSMAN – Olsun. Bu muhabbet edemeyeceğimiz anlamına gelmez.
      GÜLŞEN – (Dergisini kapatır.) Buyurun öyleyse.
      OSMAN – (Sessizlik. Bir konu bulamamıştır.) Kedileri sever misiniz? Ben çok severim.
      GÜLŞEN – Kedilerden hiç haz almam.
      OSMAN – (Birden.) Aslına bakarsanız ben de hiç sevmem kedileri. Tüylü yaratıklar. İnsanlar kedileri neden severler ki hiç anlam veremem buna.
      GÜLŞEN – (Hafif bir gülümseme ve sessizlik.) Muhabbetimiz tıkandı galiba.
      OSMAN – Şu bir gerçek ki…
      GÜLŞEN – (Lafını keser.) Neymiş gerçek olan.
      OSMAN – Muhabbeti tıklayan taraf muhabbet daha fazla tıkanmasın diye muhabbet tıkandı der
      GÜLŞEN – Şimdi lafı tıkayan ben mi oldum? Onu mu ima ediyorsunuz?
      OSMAN – Yok tam olarak öyle söylenemez açıkçası. Yani ortak bir konumuz olmadığı için muhabbetimiz tükeniyor.
      GÜLŞEN – Ortak konuyu ben mi bulacağım muhabbetin gidişatı için. Hiç tanımadığım bir adam için muhabbet konusu bulacağım ha.
      OSMAN – Bu muhabbet konusu müebbete kadar gider. En iyisi kapatalım.
      GÜLŞEN – Siz bulun bir konu o zaman. Ama kediler gibi olmasın.
      OSMAN – Tabii ki de efendim. (Düşünür.)
      GÜLŞEN – (Sessizlik.) Bulamadınız mı Orhan Bey?
      OSMAN – (Sinirli bir halde.) Bulamadım Şengül Hanım.
      GÜLŞEN – Benim adım Gülşen, Şengül değil!
      OSMAN – Benim ki de Osman, Orhan değil!
      GÜLŞEN - Ne fark eder?
      OSMAN – Çok şey fark eder. Düşünün bir kere. Kazara sizinle evlenmişim.
      GÜLŞEN – Nereden çıktı şimdi bu samimiyet? Daha tanışalı on dakika bile olmadı.
      OSMAN – (Alaycı.) Siz benimle gerçekten evlenmek istiyorsunuz herhalde. Duymadıysanız bir daha söyleyeyim. Kazara evlenirsek diyorum.
      GÜLŞEN – E… Ne olmuş evlendiysek?
      OSMAN – Sabredin biraz Hanımefendi.
      GÜLŞEN – Sabredeceğim ama bu iş sadece şaka mahiyetinde olduğu için.
      OSMAN – Yoksa bir ara gerçekten evlenebilecek tipler olduğumuzu mu düşündünüz?
      GÜLŞEN – Yo… Hayır. Böyle bir şey söz konusu bile olamaz. Şaka dışında tabii ki.
      OSMAN – Tamam. Sizinle evlendik diyelim.
      GÜLŞEN - Tamam. Evlendik diyelim.
      OSMAN – Gece yatıyoruz ve ben rüyamda sizi görüyorum. Sayıklamaya başlıyorum. İsminizi de Gülşen yerine Şengül diye sayıkladım diyelim. Gerçekten evli olsak kavga çıkarmaz mısınız Şengül de kim diye?
      GÜLŞEN – Haklısınız.
      OSMAN – Haklıyım tabii. Bu konu sizin Orhan diye sayıklamanız için de geçerli.
      GÜLŞEN – Tamam Osman Bey kapatalım bu konuyu. Böyle konuları konuşmaktansa muhabbetimiz kapansın daha iyi.
      OSMAN – (Sessizlik. Gülşen’e bakar ama Gülşen dergisine dalmıştır.) Saçlarınız…
      GÜLŞEN – Ne olmuş saçlarıma?
      OSMAN – Saçlarınız bir kumsal kadar sakin ve güzel.
      GÜLŞEN – (Dergiyi kapatır. Mutlu olmuştur.) Teşekkür ederim.
      OSMAN – Benden nefret ettiniz değil mi?
      GÜLŞEN – Hayır. Sizden nefret etmemi gerektirecek bir şey olmadı.
      OSMAN – Keşke olsaydı. Keşke tanıştığımız anda nefret etmenizi gerektirecek bir şey yapsaydım.
      GÜLŞEN – O niye?
      OSMAN – Her büyük aşk nefretle başlamıştır da ondan.
      GÜLŞEN – (Utanır. Ama küçük bir gülümseme.)
      OSMAN – Bana yanınıza oturma fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ederim.
      GÜLŞEN – (Sessizlik.) E…
      OSMAN – Ne e… si?
      GÜLŞEN – E… işte.
      OSMAN – Muhabbet tıkandı yine herhalde. Ben şimdi açarım o muhabbeti. Erkek arkadaşınız var mı?
      GÜLŞEN – Yok.
      OSMAN – Benim de yok.
      GÜLŞEN – Anlamadım!
      OSMAN – Yani, benim de kız arkadaşım yok demek istiyorum. Bunda anlaşılamayacak bir şey yok.
      GÜLŞEN – Bir an korktum sadece.
      OSMAN – Neden korktunuz?
      GÜLŞEN – Erkeklerle ilgilenen biri olmanızdan.
      OSMAN – Korkmanızı gerektirecek bir durum yok ortada.
      GÜLŞEN – İyi o zaman. (Kendi kendine konuşur.) Sağlıklı bir ilişki olabilecek yani.
      OSMAN – (Duymuştur ancak bir kez daha Gülşen`in ağzından duymak ister.) Bir şey mi dediniz?
      GÜLŞEN – Yo… Hayır. Sadece bu sabahın diğer sabahlardan ayrı olduğunu düşündüm sesli bir şekilde.
      OSMAN – Niye peki?
      GÜLŞEN – (Memnun bir şekilde) Sizinle tanıştım çünkü.
      OSMAN – Teşekkür ederim.
      GÜLŞEN – (Sessizlik.) Kahvaltı yaptınız mı?
      OSMAN – Hayır, yapmadım. Sizinle yaparım diye düşündüm.
      GÜLŞEN – Nasıl?
      OSMAN – Sanki bu sabah sizinle buluşacağım içime doğdu. O yüzden kahvaltı yapmadım. Zaten bazı sabahlar kahvaltı yapmayı bile unuturum.
      GÜLŞEN – Bu çok kötü. Unutmanız için çok çalışıyor olmanız gerekiyor.
      OSMAN – Evet. Bazen hattinden fazla çalışıyorum.
      GÜLŞEN – Birinci planda çok kalıyorsunuz yani.
      OSMAN – Birinci plana tamamen yerleştim artık.
      GÜLŞEN – Kendini fazla yorma. İnsanlar her zaman birinci planda olmamalı, bazen de ikinci planda olmalı ki çevresi onsuz ne yapıyor – daha doğrusu ne yapamıyor – anlasın. Yanılıyor muyum?
      OSMAN – Haklısın. (Sessizlik.) Aman… Boş ver. Planlar bizi bozar.
      GÜLŞEN – Tamam. Dediğin gibi olsun. Kahvaltı yapmaya gidecek miyiz?
      OSMAN – Gidelim. Yakında bir pastane var istersen oraya gidebiliriz.
      GÜLŞEN – Ben orayı sevmiyorum. İnsanlar ne garip, yüz verdin mi astar istemeye kalkıyorlar.
      OSMAN – Bana mı dedin? Tamam, öyleyse gideceğimiz yeri sen seç.
      GÜLŞEN – Seninle alakası yok. Bu tamamen o pastane ile ilgili.
      OSMAN – Sevindim.
      GÜLŞEN – Pastane ile sorunum olduğuna mı sevindin?
      OSMAN – Yo… Hayır... Onu demiyorum. Yani söylemiş olduğun sözün bana söylenmemiş olduğuna sevindim. Zaten bir insanın pastane ile ne sorunu olabilir ki?
      GÜLŞEN – Pastaneyle elbette sorunum yok. Benim sorunum pastane çalışanlarıyla.
      OSMAN – O zaman pastane seçimini bana bırakın. Arkadaşlarla gittiğimiz güzel bir pastane var.
      GÜLŞEN – Tamam.
      OSMAN – Yalnız buraya biraz uzak.
      GÜLŞEN – Ben yürümeyi severim.
      OSMAN – (Yürümekten hiç hoşlanmamaktadır.) Demek ki ikimiz de yürümeyi seviyoruz.
      GÜLŞEN – Bak baştan söyleyeyim pastanede vişne suyu yoksa geri dönerim ona göre.
      OSMAN – (Vişne suyundan nefret eder.) Ben de vişneyi çok severim. Ve oranın vişne suyunun tadını başka bir yerde asla bulamazsın.
      GÜLŞEN – Kalkalım mı?
      OSMAN – Kalkalım. (Kalkarlar.)

      Osman kalktıktan sonra Gülşen de kalkar. Sol taraftan çıkarlar. Bu kez sağ taraftan koşarak Salih gelir ve boş kalan bankın üzerine atar kendini. Arkasından Esma yürüyerek gelir ve Salih’in yanına oturur.

      ESMA – Salih, çocuk yapmaya gerek yok biliyor musun?
      SALİH – (Şaşkın.) O niye?
      ESMA – Zaten bir tane var ikinciye gerek yok diye diyorum.
      SALİH – Benden bir şey mi saklıyorsun sen?
      ESMA – Onu nereden çıkardın şimdi? Hiçbir şey saklamıyorum.
      SALİH – Çocuk konusu neden çıktı öyleyse?
      ESMA – (İmalı.) Bir çocuğa daha gerek yok diyorum zaten bir tane var artık.
      SALİH – (Anlamsızca.) Sen hamile misin yoksa?
      ESMA – Ne hamileliği? Henüz evli bile değiliz!
      SALİH – Çocuk işi nereden çıktı öyleyse? Yoksa sen…
      ESMA – (Sözünü keser.) Bir çocuğa daha gerek yok! Yaptığın harekete baksana, resmen çocuklaştın. Zaten tıbben de bir çocuğun çocuğunun olması imkânsız.
      SALİH – (Rahatlar.) Şaka mıydı şimdi bu?
      ESMA – Evet.
      SALİH – Gülmem gerekiyor mu peki?
      ESMA – Sen bilirsin?
      SALİH – Ama her şakanın altında bir ciddiyet yatar hayatım.
      ESMA – Evet, her şakanın altında bir ciddiyet yatar. Öyle de olmadı mı zaten?
      SALİH – Neden bahsettiğini anlayamadım.
      ESMA – Neden bahsettiği mi biraz düşünsen bulursun. (Düşünmesi için süre verir.) Bulamadın değil mi? Bulsan şaşardım zaten.
      SALİH – Bulamadım, ne yapayım?
      ESMA – Hatırlasana tanıştığımız günü. Aramızda bu konuda bir konuşma geçmişti.
      SALİH – (Hatırlamıştır ancak Esma’nın anlatmasını istediği için belli etmez.) Hatırlayamadım kusura bakma.
      ESMA – Ben sana yanlışlıkla Halis demiştim, sen de bana yanlışlıkla Esra demiştin ve bizim bu konuşmamızdan bir evlilik oyunu çıkmıştı. Demek ki her şakanın altında bir ciddiyet yatıyor olmalı ki şimdi bu bankta düğün tarihimizi kararlaştırmak için oturuyoruz.
      SALİH – Bak şimdi! Bizi lafa tuttun düğün işini unuttuk. Hep senin yüzünden!
      ESMA – (Kızar.) Şimdi suçlu ben oldum öyle mi?
      SALİH – Elbette. Kaç gündür bu bankı boş bulabilmek için neler çekiyoruz. Bilmiyormuş gibi konuşma.
      ESMA – Sen de ille de bu bank diye tutturmasaydın şimdi belki de düğün alış verişi yapıyor ya da davetiyelerimizi seçiyor olacaktık. Yanılıyor muyum? Ama sen başka bir yer yokmuş gibi burayı tercih ediyorsun.
      SALİH – Ben mi tutturdum illa bu bank olacak diye. A-a… Balık hafızası var sende.
      ESMA – Evet balık hafızası var ben de Halisçiğim.
      SALİH – Halis değil hayatım. Salih, Salih… Yani evlenmek üzere olduğun adam.
      ESMA – Ne fark eder? Ha Halis, ha Salih. İkisinde de aynı harfler var.
      SALİH – Ne demek ne fark eder. Sen kendinde misin Esra?
      ESMA – Esma!
      SALİH – Ne oldu canım?
      ESMA – Yani benim adım Esma.
      SALİH – Ya… Gördün mü nasıl oluyormuş?
      ESMA – Bu konu uzar.
      SALİH – Hatalı olduğunu anladın konuyu kapatmaya çalışıyorsun.
      ESMA – (Hatalı olduğunu anlamıştır ancak altta kalmak istemez.) Öyle değil canım.
      SALİH – Peki şöyle anlatayım. Biz evlenmişiz. Yani düğün tarihini kararlaştırabilmişiz nihayet. Gece rüyamda ben seni görüyorum ancak Esma diye sayıklayacağım yerde yanlışlıkla Esra diye sayıklıyorum. Ne olur?
      ESMA – O dakika kafanda büyük bir acı hissedersin çünkü o dakika kafanı kırarım.
      SALİH – Bu konu senin Halis diye sayıklamanla da aynı sonuçları verir, unutma.
      ESMA – Haklısın galiba.
      SALİH – Galibası yok.
      ESMA – Haklısın. (Sessizlik.) Tanıştığımız gün de aramızda böyle bir konuşma geçmişti.
      SALİH – Hatırlıyorum elbette ama benim hatırlamak istediğim başka konular da var. Mesela düğün tarihimiz.
      ESMA – Ben düğünü bir an önce yapalım derim.
      SALİH – Ben de bir an önce olsun bitsin istiyorum.
      ESMA – İki hafta sonra olsun mu?
      SALİH – Hazırlıkları yetiştirebilir miyiz?
      ESMA – Yetişir ya… Zaten çoğu şey hazır.
      SALİH – Pazar günü yapmayalım düğünü. Cumartesi yapalım ki gelen konuklar ertesi sabah erken kalkıp işe gitmek zorunda kalmasınlar.
      ESMA – Güzel bir düşünce tuttum bunu.
      SALİH – Bu düşünceyi tuttun de çoğu şey hazır diyorsun. Daha evi bile tutmadık.
      ESMA – Kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş. Olur, gider sen kafana takma.
      SALİH – (Düşünür.) Aklıma çok parlak bir fikir geldi.
      ESMA – Ne geldi? Söyle çabuk.
      SALİH – Sabredersen söyleyeceğim.
      ESMA – Aklına bir şey gelebilmişken unutmadan söyle bari.
      SALİH – Çok kırıcısın ama ben bunu düğün stresine vererek seni dikkate almıyorum.
      ESMA – Sen beni biraz daha dikkate almazsan dikkate alınacak bir tarafın kalmayacak.
      SALİH – (Dikkate almayarak.) Aklıma gelen fikirle ev işini hallediyoruz. Ben bu akılla çok yaşamam valla.
      ESMA – Evet saçma bir fikirse seni yaşatmam.
      SALİH – (Heyecanlı.) Ev işini hallediyorum hayatım ama hemen itiraz etmeyeceksin.
      ESMA – Merak etme itiraz edebileceğim zaman da gelecek. Unutma evlenmeden önce bayan erkeğin sözünü dinler, evlendikten sonra erkek bayanın sözünü dinler. Bir müddet sonra ise komşular ses dinlemeye başlar.
      SALİH – İyi, şimdi sözüm dinleniyorken söyleyeyim o zaman.
      ESMA – Söyle de kurtul bakalım.
      SALİH – Sıkı dur söylüyorum hayatım. (Sessizlik.) Biz evleneceğiz değil mi? Hani senin sağın solun belli olmaz.
      ESMA – Şimdi solumla bir vururum, sağımı solumu öğrenmiş olursun.
      SALİH – Laf çok uzadı, söylüyorum. Söylüyorum… Söylüyorum… Söylüyorum… Söylemekten vazgeçtim, sen tahmin et.
      ESMA – Nereden bileyim canım bana ne söylemek istediğini.
      SALİH – Ben sana bir şey söylemeyeceğim. Sen oturacak olduğumuz evin nerede olduğunu tahmin edeceksin sadece.
      SALİH – (Tahmin etmiştir ve tahmin ettiğinin doğru olmasından korkmaktadır.) Benim düşündüğüm yer olmasın lütfen.
      SALİH – Evet. Düşündüğün yer. Annemlerin alt katı.


      KARARMA
      (Birinci Bölüm Sonu)
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    5. #61
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şu an ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      21009
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan Bir Buket Aşk (Devam)

      Bir Buket Aşk (Devam)

      II. BÖLÜM – I. SAHNE


      Bu bölümde de ışıklar yandığında seyirci bir müddet boş sahneyi izlemelidir. Bu sürenin sonunda Osman sağdan koşarak gelip kendini banka atar. Arkasından Gülşen gelip yanına oturur. Bu sahneyi seyirci hatırlayacaktır. Çünkü Osman’ın gelişi Salih’in birinci bölüm ikinci sahnedeki gelişiyle aynı olmalıdır. Hatta Gülşen ile aralarında başlayacak konuşmanın başı Salih ile Esma arasında geçen konuşma ile aynı olacaktır.


      GÜLŞEN – Osman, çocuk yapmaya gerek yok biliyor musun?
      OSMAN – (Şaşkın.) O niye?
      GÜLŞEN – Zaten bir tane var. İkinciye gerek yok diyorum.
      OSMAN – (Kızar.) Benden bir şeyler mi saklıyorsun sen?
      GÜLŞEN – Yo... Niye saklayayım ki?
      OSMAN – Çocuk konusu nereden çıktı öyleyse?
      GÜLŞEN – Bir çocuğa daha gerek yok diyorum. Zaten bir tane var artık.
      OSMAN – (Anlam veremez.) Sen hamile misin yoksa?
      GÜLŞEN – Ne hamileliği? Henüz evli değiliz!
      OSMAN – E... Çocuk nereden çıktı öyleyse? Yoksa sen...
      GÜLŞEN – (Sözünü keser.) Bir çocuğa daha gerek yok diyorum. Çünkü sen çocuklaştın. Zaten tıbben de bir çocuğun çocuğunun olması imkânsız. Ha... Bak evlatlık almayı deneyebilirsin ama sanırım buna da izin vermiyorlar. Yani her taraftan önünü kapatıyorlar senin.
      OSMAN – (Rahatlar.) Şaka mıydı şimdi bu?
      GÜLŞEN – Evet.
      OSMAN – Gülmem gerekiyor mu?
      GÜLŞEN – Sen bilirsin.
      OSMAN – (Yerinden kalkar. Bankın önünde volta atmaya başlar.) Tabi ki ben bileceğim.
      GÜLŞEN – Ne yapıyorsun sen öyle?
      OSMAN – (Hemen olduğu yerde seyircilere döner. Elinde olta varmış gibi davranır. Oltayı seyircilere doğru sallar. Tıpkı balıkçı edasıyla.) Önce atıyordum, şimdi ise olta atıyorum. Bakarsın daha güzel espri yapan bir sevgili denk gelir oltaya.
      GÜLŞEN – (Kendinden emin.) Sana çocuklaştığını söylemiştim. Yanlış hatırlamıyorum değil mi?
      OSMAN – Doğru hatırlıyorsun. Bak hatırlamak istediklerinin nasıl da hatırlıyorsun?
      GÜLŞEN – Ne demek istiyorsun?
      OSMAN – (Oturur.) Şunu demek istiyorum bayan çokbilmiş. Biz buraya ne için gelmiştik. Hatırlarsan tabi!
      GÜLŞEN – Hatırlıyorum merak etme. Hatta seninle tanıştığımız dakikadan itibaren her şeyi hatırlıyorum.
      OSMAN – Mesela?
      GÜLŞEN – Mesela, tanıştığımız dakikada sen gazeteyi okumaya tersten başlamıştın. Mesela, o gün üzerindeki gömlek, Pantolon ve hatta ayakkabı rengin. Daha sayayım mı?
      OSMAN – Tamam, ikna oldum. Benim senden hatırlamanı istediğim tek bir şey var, o da bugün buraya neden geldiğimiz!
      GÜLŞEN – Onu da unutmadım merak etme. Sana ait her noktayı saniyesi saniyesi hatırlıyorum. Benim için o kadar önemlisin ki...
      OSMAN – Canım benim ya... Sen de benim için çok önemlisin. Kimse ayırmasın bizi.
      GÜLŞEN – Kim ayıracak bu saatten sonra. Baksana düğün tarihimizi kararlaştırmak için buradayız.
      OSMAN – Orası belli olmaz. Bakarsın baban cayar. Belli olmaz. Yok, arkadaşın oğluydu, yok lokalden oyun arkadaşıydı... Tutturur onlardan biriyle evlen diye. Güven olmaz kayın pedere. Hem sen de hatırlamışken buraya gelme nedenimizi hadi artık kararlaştıralım. Nerede yapmak istersin düğünü bebeğim?
      GÜLŞEN – Düğün salonunda elbette hayatım.
      OSMAN – Elbette düğün salonunda yapacağız. Ama hangisinde yapalım?
      GÜLŞEN – Düğünü oğlan tarafı yapar. Bu yüzden seçimi sizlere bırakıyorum. Biz nişanı yaparken nerede yapalım diye sorduk mu size? Tuttuk bir yer ve size şurada yapıyoruz dedik.
      OSMAN – Tamam. Düğün salonu işini düğünü oğlan tarafı yapıyor diye bize bırakıyorsanız düğün tarihini de bize bırakıyorsunuz demektir.
      GÜLŞEN – Ama size bırakıyor olmamız benim bu konu üzerinde fikirlerimin alınmayacağı anlamına gelmez.
      OSMAN – Elbette. (Sessizlik.) Gülşen.
      GÜLŞEN – Efendim.
      OSMAN – Çocuğumuz sence kız mı olacak erkek mi?
      GÜLŞEN – Sağlıklı, güzel bahtlı olsun da nasıl olursa olsun.
      OSMAN – Ben bir kızım olsun istiyorum.
      GÜLŞEN – Vay... Gözlerim yaşardı.
      OSMAN – O niye?
      GÜLŞEN – Senin, “Erkek adamın erkek çocuğu olur.” diyen sabit fikirliler arasında olmaman gözlerimi yaşarttı.
      OSMAN – Haklısın, cinsiyeti hiç önemli değil.
      GÜLŞEN – Bak aklıma ne geldi? Uzat elini. (Osman elini uzatırken Gülşen'de boynundaki kolyeyi çıkarır ve Osman'ın avucunun içine doğru ucundan tutarak bekler.) Cinsiyet falı bakacağız. Başlıyoruz. (Kolyeye bakarlar.) Senin birinci çocuğun erkek olacak. (Tekrar kolyeye bakar.) İkincisi de erkek olacak. (Kolyeye bakmaya devam eder. Kolyenin sallanması durmuştur.) Devamı yok. İki tane erkek çocuğun olacak inşallah.
      OSMAN – Doğru mu bu peki?
      GÜLŞEN – Fala inanma falsız da kalma. Ben ilişkiye başladığımız aylarda bir kahve falına baktırmıştım. Seninle ilgili çok güzel şeyler söylemişti. Bir bir gerçekleşiyor. İnşallah böylece devam eder.
      OSMAN – Hadi seninkine de bakalım.
      GÜLŞEN – Olmaz!
      OSMAN – Niye ki?
      GÜLŞEN – Ya benim çocuk cinsiyetlerim farklı çıkarsa. O zaman ikimizin de içine kurt düşer.
      OSMAN – Bir şey olmaz. Biz birbirimize yazılmışız zaten. Bu yazıyı küçücük bir fal mı değiştirecek?
      GÜLŞEN – Tamam. Al bakalım kolyeyi o zaman.
      OSMAN – Hazır mısın?
      GÜLŞEN – Evet.
      OSMAN – (Kolyeye bakar.) Gözümüz aydın, birincisi erkek. (Tekrar kolyeye bakar.) Yaşasın ikincisi de erkek. Ama daha sonuca ulaşmadık. (Kolyeye yine bakar.) İşte güzel haber senin de sadece iki tane erkek çocuğun olacak. Canım benim. (Sarılırlar.)
      GÜLŞEN – Bu çok güzel. Artık gönül rahatlığıyla evlenebilirim seninle.
      OSMAN – Ne alakası var ya? Falla belli olur mu bu işler? Seninki de akıllı işi değil yani.
      GÜLŞEN – A-a... Durup dururken akılsız diyorsun bana farkındaysan. Özür dile çabuk benden
      OSMAN – Özür di...
      GÜLŞEN – (Sözünü keser.) Özür dileme. Sanki özür dileyince bana söylediğin laf geri mi dönecek. İstemem özrün sende kalsın.
      OSMAN – Hayatım öyle demek istemediğimi biliyorsun. İşi yokuşa sürme lütfen. Senin yanındayken konuşacağım lafları bulamıyorum.
      GÜLŞEN – Niye böyle yapıyorsun? Sanki konuşacak bir konuşacak başka konu kalmamış gibi sürekli lafları seçememenden, benim karşımda dilinin tutulmasından bahsediyorsun. Sen erkeksin ya, erkek gibi davran biraz! Bu çok sinir bozucu bir durum.
      OSMAN – Tamam Hayatım kızma hemen. Senin yanındayken, senin hak ve özgürlüklerine saygı duymaya çalışıyorum.
      GÜLŞEN – Ama kendi hak ve özgürlüklerini bir kenara atıyorsun. Ben senden bunu istemiyorum. Bu ilişkide ikimiz de eşit olmalıyız.
      OSMAN – Tamam, sen kaşındın. Bundan sonra sert bir erkek var karşında. Bundan böyle benim kurallarım geçerli bu ilişkide.
      GÜLŞEN – Saçmalama lütfen. Sana höyt desem ödün kopar yahu.
      OSMAN – Ama Hay...
      GÜLŞEN – (Sözünü keser.) Yeter. Hak ve özgürlüklerden bahsedip durma artık. Sen benim siyaset damarımın kabarmasını istiyorsun şua an. Yani ben siyasetten konuşmaya başladığımda beni galyana getirecek ve düğün konusunda bütün isteklerini bana kabul ettireceksin. Yoksa yanılıyor muyum?
      OSMAN – (Daha da ateşlendirmek için alkışlar.) Bravo, bravo... Aynı bir politikacı gibi konuştun. Sen milletvekili olacak kadınsın.
      GÜLŞEN – İyi o zaman, sen bir parti kur. Ben de o partiden milletvekili adayı olayım.
      OSMAN – Tabi haya...
      GÜLŞEN – (Sözünü keser.) Hemen o koca çeneni kapamazsan dokunulmazlığımı kullanıp seni çarpabilirim.
      OSMAN – Ta...
      GÜLŞEN – (Sözünü keser.) Kapa çeneni dedim. Başka konu bulduğun zaman aç ağzını oldu mu?
      OSMAN – (Kafasını sallar. Bir süre sessizlikten sonra.) Hayatım... (Korka korka.) Mesela kedilerden konuşabiliriz. Yani evimizde kaç kedi besleyeceğimizi tartışabiliriz.
      GÜLŞEN – (Sinirlenmiştir ve birden patlar.) Benim kedilerden nefret ettiğimi bile bile bu konuyu açman gerekiyor muydu? Hemen konuyu değiştirsen iyi olur. Zira milletvekili dokunulmazlığı hala kaldırılmadı.
      OSMAN – Aman taktın sen de milletvekillerine. Boş ver. İsteyen istediğini yapsın. İsteyen kaza yapan oğlu yerine kendini koyup dokunulmazlıktan yararlansın, isteyen de akrabaları için yeni yürütmeler tasarlasın bundan bana ne. (Gülşen burada seyircilere doğru gelir. Osman'ın olta atmasını taklit ederek seyircilere doğru hayali olta sallar.) Asıl önemli olan bizim sevgimiz. Şimdi soruyorum sana hangi milletvekili bizim nikâh şahidimiz olmak ister. Ancak haksız yere barajın altında kalanlar. Baraj diye kastettiğim de bildiğin su barajları değil. Onlar zaten kurudu. Ben ülke geneli yüzde on barajından bahsediyorum. Şimdi bak mesela… (Gülşen'in yaptıklarını fark eder.) Hayatım, ne yapıyorsun? Ben barajlarda su kalmadı diyorum sen baraja olta sallar gibi hareketler yapıyorsun.
      GÜLŞEN – Ben barajda balık tutmak için sallamadım bu oltayı. Bakarsın parktan geçen aklı başında biri takılır da yeni bir sevgili bulmuş olurum kendime.
      OSMAN – Saçmaladığının farkında mısın?
      GÜLŞEN – Evet saçmalıyorum. Var mı diyeceğin. Dikkat et de o saçmalardan biri sana denk gelmesin. (Sessizlik.) Bak her şeyi unutalım. Farz et ki parka yeni gelmişiz ve düğün tarihimizi kararlaştırmak için konuşuyoruz.
      OSMAN – Yandık.
      GÜLŞEN – Benimle evlenmek bu kadar mı kötü?
      OSMAN – Ben onu demiyorum. Burada o kadar çok oturduk ki her tarafım ağrıdı artık. Bu kadar daha oturamam yani onun için yandık dedim.
      GÜLŞEN – Tamam öyleyse, eve gidelim orada konuşuruz.
      OSMAN – (Düşünür.) Ama her şeye ilk başladığımız yerde karar verelim istiyorum. Sanırım biraz daha dayanabilirim.
      GÜLŞEN – Ben her şeyi sana bıraktım. Bütün her şeyi.
      OSMAN – Bunun evlilik politikasıyla bir alakası olabilir mi?
      GÜLŞEN – Hangi evlilik politikasından bahsediyorsun?
      OSMAN – Evlenmeden önce bayan erkeğin sözünü dinler, evlendikten sonra erkek bayanın sözünü dinler. Bir müddet sonra da komşular ses dinlemeye başlar politikasından bahsediyorum bitanem.
      GÜLŞEN – (Kurnaz.) Orası belli olmaz işte.
      OSMAN – Madem her şeyi bana bırakıyorsun, oturacağımız evi de ben seçeceğim.
      GÜLŞEN – Yandık desene.
      OSMAN – Orası belli olmaz. Seçimi bana bırakmasaydın. Sonuçlarına katlanmak zorundasın.
      GÜLŞEN – E... Neresi olduğunu söyle de kulaklarıma inanamayayım bari.
      OSMAN – Sıkı dur, söylüyorum. (Gülşen elleriyle kulaklarını tıkar.) Annemlerin alt katı.


      KARARMA



      II. BÖLÜM – II. SAHNE


      Soldan Vedat ile Süheyla girer. Küs oldukları her hallerinden bellidir. Bu bölümde bankın önünden geçerken Süheyla oturur. Vedat yürümeye devam eder.

      VEDAT – (Süheyla'nın oturduğunu fark eder.) Küs olmamız yetmemiş. Şimdi de ayrı ayrı hareket etmeye başlamışız.
      SÜHEYLA – Geçen gün komşular da öyle dedi zaten.
      VEDAT – Sen bizim aile içi sorunlarımızı annenlere mi anlatıyorsun?
      SÜHEYLA – Annemler demedim, komşular dedim!
      VEDAT – Unuttuysan hatırlatayım. Yaklaşık iki ay önce senin zorunla senin annenlerin üst katına taşınmıştık. Bu durumda doğal olarak senin ailen aynı zamanda komşumuz oluyor.
      SÜHEYLA – Ben bizimkilere hiçbir şey söylemedim. Sanırım evlilik politikamız tıkır tıkır işliyor.
      VEDAT – Ne demek şimdi bu?
      SÜHEYLA – Politikanın bir müddet sonra komşular ses dinlemeye başlar maddesine kadar gelmişiz baksana.
      VEDAT – İnşallah politikaya bir madde daha eklenmiştir.
      SÜHEYLA – Hangi madde o?
      VEDAT – Oturabilir miyim? Yoruldum.
      SÜHEYLA – Otur bakalım. (Vedat oturur.) Sen zaten ne zaman enerjik oldun ki? Otursan yorulursun, konuşsan yorulursun...
      VEDAT – Konuşunca neyse de oturunca ne zaman yorulduğu mu hatırlatır mısın?
      SÜHEYLA – Memnuniyetle Vedat Bey. Hani düğün tarihini kararlaştırmak için bu parka gelmiştik bundan yaklaşık dört ay önce. Hatta bu banka oturmuştuk. Laf lafı açmıştı da tarihi kararlaştırmamız uzamıştı. Sen de otura otura yorulduğunu dile getirmiştin. Ha... Evlilik politikamızı da o gün koymuştuk.
      VEDAT – (İkna olmuştur.) Tamam. Bu konuda haklısın. Bakalım bana yorgun olduğum başka bir konu hatırlatabilecek misin? Oturarak yorulmak enerjik olmadığım anlamına gelmez değil mi?
      SÜHEYLA – (Hiç düşünmeden.) Elbette hatırlatayım kocacığım. Bizim hala niye bir çocuğumuz yok sanıyorsun sen? Hemen söyleyeyim. Senin her gece yordun olmandan. Evleneli dört ay oldu ama sen hala düğün yorgunluğunu atamadın üzerinden. Balayına gittik ama balayında balı seven ayılar gibi horul horul uyudun sürekli. Ve hala ben hangi akşam bizim ilk gecemiz olacak acaba diye bekleyip duruyorum.
      VEDAT – (Cevap veremez. Kızarır.) E...
      SÜHEYLA – Ah canım benim. Çıkmaza mı giriverdin birden bire. Tamam tamam, konuyu değiştiriyorum hemen. Ama biraz daha böyle devam ederse konuyla beraber seni de değiştirmem gerekecek. E... Söyle bakalım neymiş politikamızın son eklenen maddesi?
      VEDAT – Gerçi son maddeyi söylemeye gerek kalmadı. Sen bir çırpıda özetleyiverdin az evvel.
      SÜHEYLA – Neymiş söyle bakalım hemen.
      VEDAT – “İnşallah boşanma davasını kadın açar.” maddesi.
      SÜHEYLA – (Şaşırır.) Daha evleneli ne kadar oldu ki hemen boşanmak istiyorsun?
      VEDAT – Az önce sen bahsettin beni değiştirmekten.
      SÜHEYLA – Ben ilk gece konusunda yorgun olursan değiştireceğimi söyledim.
      VEDAT – İki ay önce benimle konuşacak laf bulamıyordun şimdi çok rahat söylüyorsun her şeyi. Bak çocuk meselesinin tek uçlusunun ben olduğumu bir çırpıda söyleyiverdin.
      SÜHEYLA – Ama bu konuda nedense ben hiç yorgun olmuyorum.
      VEDAT – Zaten ben de buna anlam veremiyorum. Bir tek bu konuda sen hiç yorgun olmuyor musun?
      SÜHEYLA – Ben de hep kendi kendime düşünüp duruyorum, bu adam başka yerler de mi yorulup geliyor acaba diye.
      VEDAT – Saçmalama!
      SÜHEYLA – Ben saçmalamıyorum. Asıl senin yaptıkların çok saçma.
      VEDAT – Evet. Kesin saçmalıyorsun. Kendinde değilsin.
      SÜHEYLA – Senin daha evlendiğimiz günden beri faaliyet göstermemiş olman saçma. Benim saçmaladığım falan yok.
      VEDAT – Süheyla Hanım!
      SÜHEYLA – Kırk yıllık karın şimdi Süheyla Hanım oldu öyle mi? Yazıklar olsun sana.
      VEDAT – Birincisi biz evleneli kırk yıl olmadı. İkincisi ben boşanmak istediğim birine “Hanım Efendi” dememin daha uygun olduğunu düşünüyorum.
      SÜHEYLA – Benim boşanma gibi bir kararım yok.
      VEDAT – Ama benim var!
      SÜHEYLA – Benim yok! Her ne şekilde olursa olsun ben boşanmayacağım!
      VEDAT – Ben boşanacağım...
      SÜHEYLA – Tamam o zaman boşanma davasını sen aç. Aç da gör bakalım dünyanın kaç bucak olduğunu.
      VEDAT – Daha beş dakika önce boşanma davasını kadın açar diye bir madde koymadık mı?
      SÜHEYLA – Dikkatini çekerim. Biz koymadık sen koydun o maddeyi. Yani ben o maddeye uymak zorunda değilim.
      VEDAT – Tamam, haklısın ben koydum. Ama yine de bu maddeye göre davayı senin açman gerekiyor.
      SÜHEYLA – Ben de bir madde koyuyorum öyleyse. Madde beş: “Kadın boşanma davasını adam eve yorgun gelmeye devam ederse açar.”.
      VEDAT – Bu yorgunluk konusunu kapatabilir miyiz lütfen?
      SÜHEYLA – Evlendiğimiz günden beri elli bin defa kapattığımız gibi mi?
      VEDAT – Evet, elli bin birinci de kapatalım lütfen.
      SÜHEYLA – Tamam, sen bilirsin.
      VEDAT – (Sessizlik.) Peki, biz bu noktaya nasıl gelebildik?
      SÜHEYLA – Mantıklı bir soru.
      VEDAT – Bu mantıklı soruya mantıklı bir cevabın vardır herhalde.
      SÜHEYLA – Var elbette. Şöyle bir hafızanı tazele bay mantı kafa. Ay yanlış söyledim mantıklı kafa.
      VEDAT – Kalbimi kırıyorsun bayan çokbilmiş.
      SÜHEYLA – Evliliğimizin ilk aylarında sen benimle konuşacak hiçbir şey bulamıyordun ve gereksiz yere konuşabilmek için kedileri bile rahatsız ediyordun. Bir de bu kedilerin rahatsızlığı yetmiyormuş gibi kediler aracılığıyla beni de rahatsız ediyordun.
      VEDAT – (Konuşmaz. Ortalıkta bir müddet sessizlik olur.)
      SÜHEYLA – Sanırım hala konuşacak bir şeyler bulamıyorsun. Konuşarak birlikte hoş vakit geçirebileceğimizi biliyor olmalısın hâlbuki.
      VEDAT – Bulmak istesem bulurdum ama sen uğrunda küçük parmağımı bile kıpırdatmaya değmeyecek birisin.
      SÜHEYLA – Hop... Kırıcı olmaya başladın herif.
      VEDAT – Evliliğimizin ilk aylarında da sen çok kırıcı davranıyordun bana karşı. Ne yapayım? Etme bulma dünyası işte.
      SÜHEYLA – Bir anlaşma yapalım seninle.
      VEDAT – Ben seninle anlaşma falan yapmam. Evlendik de ne oldu sanki.
      SÜHEYLA – Evliliği bu işe karıştırmasan olmaz sanki.
      VEDAT – Unutma evlilik de iki insan arasında yapılan anlaşmadır.
      SÜHEYLA – Çok güzel bir noktaya parmak bastın.
      VEDAT – Ben senin için küçük parmağımı bile oynatmam ama pekâlâ parmağım bir yerlere dokunmuş olabilir. Bu normaldir.
      SÜHEYLA – Kendini komik sanıyorsun fark ediyorsan. Senin de söylediğin gibi evlilik iki kişi arasında yapılan bir anlaşmadır. Ama nedense sen ve senin şu çokbilmiş annen bu antlaşmaya uymayarak evliliğimizi üç kişilik bir grup haline getirdi.
      VEDAT – Dört kişilik bir grup desek daha doğru olur sanırım.
      SÜHEYLA – Evliliğimizin dördüncü üyesi kimmiş bakalım?
      VEDAT – Kim olabilir baban elbette.
      SÜHEYLA – Utanmaz şey. O benim babam olduğu kadar senin de baban sayılır.
      VEDAT – O halde benim annem senin de annen olmuş oluyor.
      SÜHEYLA – (Lafı değiştirir.) Ama yukarıda Allah var senin baban bir günden bir güne evliliğimize karışmış değil. Bu yüzden onu çok seviyorum.
      VEDAT – Bu demek oluyor ki sen benim annemi sevmiyorsun.
      SÜHEYLA – Evet sevmiyorum. Hem her gelin, kaynanasını her kaynana da gelinini sevmez.
      VEDAT – Annem seni çok seviyor. Her halinden belli değil mi?
      SÜHEYLA – Evet. Görebiliyorum. Beni o kadar çok seviyor ki elinde bir kaşık ve içerisinde bulunan bir miktar su ile bütün gün arkamda önümde dolaşıyor. Hatta o kadar çok seviyor olmalı ki onu birkaç kez rujlu dudaklarıyla senin gömleklerinin yakalarını öperken yakaladım.
      VEDAT – Bu annemin evliliğimizin üçüncü şahsı olduğunu kanıtlamaz.
      SÜHEYLA – Hemen kanıtlıyorum. Ben sana en son hangi yemeği pişirdim?
      VEDAT – Iıı...
      SÜHEYLA – Hatırlamazsın elbette. Çünkü evlendiğimiz günden bu yana annen sürekli bizim eve yemek taşıyor. (Taklit ederek.) “Benim oğlum senin yemeklerini sevmez. Hem sen güzel yemek yapamazsın. Oğluşumun midesi bozulmasın.” diye diye. Hayır, bana da yedirse hiç sorun yapmayacağım. Ben kendi yiyeceğim yemekleri kendim yapmak zorunda kalıyorum ve beyefendi siz de bütün bunlara göz yumuyorsunuz.
      VEDAT – Bu durum senin babanın evliliğimizin dördüncüsü olduğu gerçeğini kapatmaz değil mi?
      SÜHEYLA – (Vedat'ın konudan konuya atlamasını ima ederek.) İşte evliliğimizin bir sorunu da bu.
      VEDAT – Sonunda farkına varabildiğine sevindim.
      SÜHEYLA – Ben başından beri farkındayım bunun.
      VEDAT – Madem farkındasın niye bir çözüm üretmiyorsun? Sonuçta senin baban. Ben müdahale edemem ki.
      SÜHEYLA – Sen neden bahsediyorsun kuzum?
      VEDAT – Babanın evliliğimizin dördüncü bireyi olduğundan.
      SÜHEYLA – Ama ben senin bir konuyu bitirmeden diğerine geçmenden bahsediyorum. Yani bir sorunumuz da bu derken bunu kastetmiştim.
      VEDAT – (Anlamıştır.) Hı...
      SÜHEYLA – Hem benim babam annen gibi elinde bir kaşık su senin peşinde dolaşmıyor ki.
      VEDAT – Olsun. Onun da başka çabaları var. Evliliğimizin güzel gidiyor olmasını hazmedememişti. Şimdi iyi gitmediğine göre huzur içimde uyuyordur geceleri.
      SÜHEYLA – Babam niye böyle bir şey yapsın ki?
      VEDAT – Seni vermemek için neler yaptığını unutuyorsun galiba.
      SÜHEYLA – Ne yaptı ki? Abartıyorsun.
      VEDAT – Daha ne yapacak. Seni benden soğutabilmek için benim fotoğraflarımı montajladı.
      SÜHEYLA – Bun da abartacak ne var?
      VEDAT – Bunda abartacak bir şey yok. Hepimiz hayatımızın bir döneminde gülmek için fotoğraflarımızı montajlarız. Asıl abartılacak tarafı montajın beni sana yanlış tanıtmak için erkeklerle uygunsuz vaziyette yapılmış olması. Ha... Suç babanda değil, bende. Bütün bunlar olmuşken seninle evlenmeyi niye bu kadar çok istedim hala bir anlam veremiyorum.
      SÜHEYLA – Babam da pek haksız değilmiş hani. Gece performanslarına bakılacak olursa şüphelenmiyor değilim.
      VEDAT – Süheyla! Bu ulu orta konuşulacak konu değil.
      SÜHEYLA – Bu güne kadar evde konuştuk da ne oldu sanki?
      VEDAT – Ne mi oldu?
      SÜHEYLA – Evet ne oldu? Elimize ne geçti? Sen halini değiştirdin mi?
      VEDAT – Şimdi konumuz bu değildi ama!
      SÜHEYLA – Tamam, senin istediğin bir konuya geçelim. Nasıl olsa ben döner dolaşır yine gelirim bu konuya.
      VEDAT – Konumuz senin babanın evliliğimizin dördüncü kişisi olmasıydı.
      SÜHEYLA – Yani sen annenin üçüncü kişi olduğunu kabul ettin.
      VEDAT – Bunu da nereden çıkardın?
      SÜHEYLA – Babamı dört olarak saydığına göre dörtten önce gelen sayının sahibini de kabul etmiş sayılıyorsun. Bilinçaltın bunu gösteriyor.
      VEDAT – Şimdi de psikolog kesildin başıma.
      SÜHEYLA – Benden psikolog olmaz.
      VEDAT – Ha şunu bileydin!
      SÜHEYLA – Eğer benden psikolog olsaydı, senin gece yorgunluklarına bir çare bulmam lazımdı. Bulamadım.
      VEDAT – Pes ediyorum. Haklısın. Sen dönüp dolaşıp aynı konuya gelebiliyorsun.
      SÜHEYLA – Konuşulacak başka önemli konu bulamıyorum da ondan.
      VEDAT – Tamam, sen kazandın. Nafaka pahasına da olsa boşanma davasını ben açacağım. Ama hemen sevinme taşınmaz mallarımdan zırnık koklatmam sana.
      SÜHEYLA – Sen bilirsin ben sana daha ne diyeyim?
      VEDAT – Bugün sen bir kat daha az çık merdivenleri.
      SÜHEYLA – O niye?
      VEDAT – Çünkü annenlerde kalman gerekecek. Eve boşu boşuna gelme. Yarın da ben evde yokken gelir eşyalarını alır gidersin.
      SÜHEYLA – Sen kararında ciddi misin?
      VEDAT – Evet.
      SÜHEYLA – İyi o zaman.
      VEDAT – Ne yani? Zorluk çıkarmayacak mısın?
      SÜHEYLA – Hayır.
      VEDAT – İyi de boşanmanın tadı çıkmaz ki o zaman.
      SÜHEYLA – Ben de Bunun için uğraşıyorum ya!
      VEDAT – Bu ne demek şimdi?
      SÜHEYLA – (Duygusallaşır.) Hala anlamadın mı Vedat?
      VEDAT – Hayır.
      SÜHEYLA – Seni sevmiyor olsaydım sırf sana işkence olsun diye boşanmayı kabul etmezdim. Ama ne yazık ki hala ilk günkü kadar çok seviyorum seni. Ve bu yüzden sen rahat edesin diye boşanmayı kabul ediyorum. Sevmek biraz da sevdiğini mutlu görmektir.
      VEDAT – (Konuşamaz.)
      SÜHEYLA – Bir şey söylemeyecek misin?
      VEDAT – Söyleyeceğim.
      SÜHEYLA – (Sessizlik. Bu sessizlikten sonra Vedat'ın boynuna sarılmasını beklemektedir.) Hadi söyle.
      VEDAT – (Sessizlik.) Mahkemede görüşürüz. (Kalkar ve geldiği yönden çıkar.)
      SÜHEYLA – (Vedat çıktıktan sonra sessizlik içinde seyircilere bakar bir süre.) Yutmadı...

      KARARMA



      II. BÖLÜM – III. SAHNE

      Işıklar yandığında sahne boştur. Bir süre sonra önde Esma, arkada Salih sahneye girerler. İkisi de kızgındır. Esma, bankın önünden geçerek yoluna devam eder. Salih ise oturur.


      SALİH – Ben oturuyorum.
      ESMA – (Hiçbir şey söylemeden gelip oturur.)
      SALİH – (Bir müddet sessizlikten sonra.) O geçen kedi miydi?
      ESMA – (Salih'e anlamsızca bakar.) Sen benimle anlaşmak istemiyorsun değil mi?
      SALİH – Asıl anlaşmak istemeyen sensin yahu.
      ESMA – Bu ne demek şimdi? Durup dururken kedilerden bahseden benim sanki. Benimle konuşacak laf bulamayıp kedileri ileri sürem sensin.
      SALİH – Ne konuşmamı bekliyorsun ki? Kızgın olduğunda sen beni hiç dinlemedin bu güne kadar.
      ESMA – Bravo sana! Yeni evliyiz ama sen beni her zaman kızdıracak bir konu bulabiliyorsun demek ki!
      SALİH – Hoppala.
      ESMA – Ne oldu şimdi? Haksız değilim bu konuda. Evlendiğimiz günden beri ben seni bir kez olsun bile dinlemediysem bir sebebi var demek ki. Demek ki sen beni hep kızdırıyorsun.
      SALİH – Evlendiğimiz günden beri hep sen konuşuyorsun ve de bana sadece dinlemek düşüyor. Bu durumda nasıl konuşmamı beklersin benden ya.
      ESMA – Sen konuşmayı beceremiyorsun ne yapayım? Ne zaman ağzını açsan abuk subuk şeylerden bahsediyorsun.
      SALİH – Mesela?
      ESMA – Mesela, kediler! Benim o tüylü yaratıklardan nefret ettiğimi tanıştığımız gün anlamıştın. Şimdi de karşıma geçmiş “O geçen kedi miydi?” diyorsun. Ondan sonra da benden sana iyi davranmamı istiyorsun. Bu kadarı biraz fazla.
      SALİH – Ben hiç konuşmayayım o zaman.
      ESMA – Sana hiç konuşma diyen yok.
      SALİH – Ama ne zaman konuşsam “Mantıklı konuş!” deyip susturuyorsun beni. “Ben kocamın çok mantıklı biri olmasını istiyorum.” deyip duruyorsun. Ben daha ne diyeyim sana?
      ESMA – Biz evleneli çok olmadı değil mi?
      SALİH – Biz evlendik mi? Bana evlilikten çok zindan hayatıymış gibi geldi.
      ESMA – Senin dilin çok uzamış. Koparırım onu kökünden!
      SALİH – Kötü gardiyan Esma iş başında. (Dilini çıkarır.) Al kopar bakalım gücün yetiyor mu?
      ESMA – (Sinirlenir ve yerinden kalkar.) Sen geri zekâlısın. Babam haklıydı seninle evlenmemeliydim. Ah eşek kafam.
      SALİH – (Konuşmaz.)
      ESMA – (Seyircilere doğru gelir oyunun genelinde olan balık tutma hareketini yapmak için seyircilere doğru olta sallar.)
      SALİH – Ne yapıyorsun sen?
      ESMA – Olta attım. Bekliyorum.
      SALİH – Çimlere?
      ESMA – Evet, çimlere. Bir sakıncası mı var?
      SALİH – İyi de nasıl balık tutmayı düşünüyorsun. Hayır, kedileri beslemek için tutacaksan balıkları gerek yok. Ben mama alırım onlara.
      ESMA – Sen çok sinir bozucu birisisin. Belki oltama daha yakışıklı ve daha anlayışlı biri gelir. Belli olmaz bu işler.
      SALİH – (Kızar. Esma'nın yanına gider elinden oltayı alır ve dizinde kırar. Elbette ortada bir olta olmadığı için bütün bunlar hayali olacaktır. Esma'nın kolundan tutar ve banka oturtur.) Söyle bakalım sen yine ne isteyeceksin benden?
      ESMA – A-a... Bunu da nereden çıkardın hayatım?
      SALİH – Tamam, yeni evli olabiliriz ama seni tanıyorum. Ne zaman bir şey isteyecek olsan aynı yola başvuruyorsun da ondan.
      ESMA – Beni seviyor musun?
      SALİH – Hoppala...
      ESMA – Sen benle anlaşmak istemiyorsun değil mi?
      SALİH – Hoppala...
      ESMA – Anlaşıldı. Sen benimle anlaşmak istemiyorsun.
      SALİH – Soru mu şimdi bu?
      ESMA – Sana sorumun nasıl olması gerektiğini sormadım. Lafı dolandırmadan beni sevip sevmediğini söyle.
      SALİH – Biz evliyiz değil mi?
      ESMA – Hoppala...
      SALİH – Evli olduğumuza göre bu sorunun cevabı belli değil mi?
      ESMA – Sen beni sevmiyorsun yani?
      SALİH – Ben öyle bir şey demedim.
      ESMA – Evliyiz dedin ama.
      SALİH – Tamam evliyiz dedim.
      ESMA – Sence evliliğimiz güzel mi gidiyor? Hep kavga ettiğimize göre sen beni sevmiyorsun artık.
      SALİH – Ben pes ediyorum artık ya. Oynamıyorum ben.
      ESMA – Sen, seni seviyorum da demedin ama. Bunu söylemek bu kadar mı zor sanki?
      SALİH – Hayır zor değil. Zaten ben de söylemekten değil de arkasından gelecek cümleden korkuyorum.
      ESMA – Ne gibi?
      SALİH – Bunu söyleyemem.
      ESMA – Niye?
      SALİH – Seni sevdiğimi söylediğim zaman sen bu kadarla yetinmeyeceksin büyük ihtimalle.
      ESMA – Bence lafı uzatıyorsun. Beni seviyor musun onu söyle.
      SALİH – (Korkarak.) Seviyorum.
      ESMA – (Gayet ciddi.) İspatla öyleyse!
      SALİH – Hoppala... Korktuğum başıma geldi işte.
      ESMA – Ne oldu be?
      SALİH – Hani ne zaman bana bir şey yaptırmak istediğinde aynı yola başvuruyorsun ya onu diyorum.
      ESMA – Bak lafı uzatıyorsun yine. İspatla diyorsam ispatla!
      SALİH – (Düşünür.) Şehirdeki bütün kedileri toplayıp denize atayım istersen. Senin uğruna tüm kedilerden vazgeçebilirim.
      ESMA – (Sinirli.) O kedilerle birlikte sen de atla denize. Yine saçmalamaya başladın sen.
      SALİH – (Alıngan.) Demek yine saçmalıyorum öyle mi?
      ESMA – (Alaycı.) E... Ne yaparsın. Bazı insanların kaderi böyle oluyor. Sen şimdi onu bunu boş ver de ispatlamak için ne yapacaksın onu düşün biraz. (Kendi kendine.) Tabi düşünme organın varsa.
      SALİH – Ne diyorsun sen?
      ESMA – Hiç...
      SALİH – İyi bakalım öyle olsun.
      ESMA – Düşünüyor musun?
      SALİH – Sabret biraz. (Düşünür.) Hah... Buldum.
      ESMA – Sonunda.
      SALİH – İlk tanıştığımız günü hatırlıyor musun? (Esma'nın yüzü değişir.) Senin üzerinde...
      ESMA – Kes kes kes... Ne zaman sıkışsan bu konuyu açıyorsun. Ama bu sefer yemezler canım.
      SALİH – Yutmadın değil mi?
      ESMA – Sen beni salak mı zannediyorsun?
      SALİH – Bilemiyorum artık.
      ESMA – Ne demek şimdi bu?
      SALİH – Yeri geliyor akıllısın, yeri geliyor salaksın. Yalnız nerede nasıl olacağın hiç belli olmuyor.
      ESMA – (Ayağa kalkar.) Sen kendini ne sanıyorsun ya! Ne demek bu? Ağzından çıkanı kulağın duysun önce.
      SALİH – Sakin ol hayatım. Bir şey demedim ki. Gel otur önce.
      ESMA – Ha... Oturmak dedin de aklıma geldi. Sen beni sevdiğini ispatlamadın daha.
      SALİH – Bu senin aklına oturmak dedim diye mi geldi? Ne alaka?
      ESMA – Aklıma gelecek bir bahane arıyordum sadece. Lafı dolandırmadan söyle ama.
      SALİH – Bak bu olmadı işte.
      ESMA – Ne olmadı?
      SALİH – Seni kırmaktan korkuyorum bu yüzden lafı oradan oraya sürüklüyorum. Yani sana yanlış şeyler söylemekten korkuyorum.
      ESMA – Bunun korkuyla bir alakası yok ki. Hep yaptığın şey bu.
      SALİH – Kalbimi kırıyorsun ama.
      ESMA – A-a... Senin kalbin var mıydı?
      SALİH – Var tabi ki!
      ESMA – Peki o kalbi kullanıp niye ispatlamıyorsun beni sevdiğini?
      SALİH – (Sessizlikten sonra kalkar, bankın arkasına dolaşır. Esma'nın arkasından boynuna sarılır.) Seni seviyorum. Seni çok seviyorum. Oldu mu şimdi?
      ESMA – Ben de seni seviyorum. Ama ispatlamaya yeterli değil bence.
      SALİH – Nasıl yani ya?
      ESMA – Kuru kuru seni seviyorum demek yeterli değil ki. Kalpten sevdiğini ispatlamalısın bunu.
      SALİH – Biz niye evlendik sence?
      ESMA – Iıı...
      SALİH – Ben söyleyeyim. Biz birbirimizi sevdiğimiz için evlendik. Biz birbirimizi tamamladığımıza inandığımız için evlendik. Yan yana iken mutlu olduğumuz için evlendik. Peki, niye sorguluyorsun bu sevgiyi?
      ESMA – Ben sorgulamıyorum.
      SALİH – Doğru sen sorgulamıyorsun. (Yerine oturur.) Beni sevdiğini ispatla diyen sen değilsin. (Sessizlik.) Varlığı bile olmayan bir kedi yüzünden beni suçlu ilan eden sensin. Daha da sorgulamıyorum diyecek misin?
      ESMA – Ne? Ne dedin sen?
      SALİH – Birlikteliğimizi sorgulayan sensin diyorum.
      ESMA – Yok onu demiyorum. Ondan öncekini soruyorum.
      SALİH – Dokuzu mu?
      ESMA – Ne dokuzu?
      SALİH – Ondan önceki dokuzu.
      ESMA – Ondan önceki, sekizden sonraki dokuzla hiçbir alakası yok bu işin. Bence kedilerin dokuz canlı olmalarıyla bir bağlantısı var bunun.
      SALİH – Neler sayıklıyorsun sen?
      ESMA – Az önce bizi bu konulara taşıyan kedinin aslında bir hayal ürünü olduğunu söyledin değil mi? Yanlış mı duydum yoksa?
      SALİH – Hayır, doğru duydun. Bundan sonra ben de kelimelerime dikkat etmeyeceğim artık.
      ESMA – İyi! (Sessizlik.) Niye susuyorsun?
      SALİH – Ben susmuyorum. Sadece konuşmuyorum. Anlaşıldı mı hanım efendi?
      ESMA – Şimdi de hanımefendi olduk öyle mi?
      SALİH – Evet, öyle oldu! Var mı itirazın? Benden sevgi ispatlaması isteyen insan beni tanınmamış demektir. Beni tanımayan insana da hanım efendi diyeceğim elbette.
      ESMA – Bak sana bir yol göstereyim ispatlaman için.
      SALİH – Hah şöyle çıkar ağzından baklayı. Geldiğimizden beri bir türlü söyleyemedin zaten.
      ESMA – Aşkım, ne zaman taşınıyoruz?
      SALİH – Bak bir şey isterken dilin ne kadar da güzel kelimeler söylüyor. Ancak taşınma eylemi diye bir şeyi de aklından çıkarsan iyi olur. Hem daha ne kadar oturduk ki bu evde de sen gitmek istiyorsun? Ha... Anladım tabi ya, annemler bizim üstümüzde oturuyorlar. Senin karın ağrın şimdi belli oldu.
      ESMA – Ama aşkım ya. Onunla bir alakası yok. Ben çok sıkıldım bu evden. Hem de annemlere daha yakın olalım bitanem. Ortada bir ev olsa ne güzel olur. Her gün annemlere giderken yoruluyorum.
      SALİH – Sen saçmaladığının farkında mısın? Zaten annenler sadece dört sokak ötede oturuyorlar. O kadarcık yolda da yorulmaz ki bir insan.
      ESMA – Annemlere daha yakın bir yere taşınsak ne var ki bunda?
      SALİH – İstersen direkt annenlere taşınalım olsun bitsin.
      ESMA – Olabilir!
      SALİH – Peki gel bize taşınalım desem?
      ESMA – Böyle bir şey asla gerçekleşemez.
      SALİH – Gördün mü?
      ESMA – Neyi?
      SALİH – Senin annemlere taşınmama isteğini, bunun yanında bizim şimdi ki evimizden taşınma gereksizliğini.
      ESMA – İşi yokuşa sürme! Alt tarafı taşınacağız ya.
      SALİH – Ben asıl başıma geleceklerden korkuyorum.
      ESMA – Ne gelebilir ki başına?
      SALİH – Burnuma kötü kokular gelmeye başladı.
      ESMA – Aşkım... Ben iki tarafın ortasında bir evimiz olsun istiyorum. Eşit uzaklıklarda olsun ailelerimiz.
      SALİH – Peki ben annemlere nasıl açıklayacağım bunu?
      ESMA – Bu senin sorunun. Ben karışmam.
      SALİH – (Çaresizce.) Taşınalım o zaman bana yapacak başka bir şey bırakmıyorsun zaten.
      ESMA – Yaşasın...
      SALİH – Dur yahu, sevinme hemen. Şaka yaptım ben.
      ESMA – Sen, sen, sen var ya... (Ağlamaklı olur.)
      SALİH – Tamam, taşınacağız ama bir şartla!
      ESMA – Şartın ne olursa olsun kızmayacağım söz.
      SALİH – Bir şey söyleyeceğim ama kızmayacaksın.
      ESMA – Tamam kızmayacağım. Söyle hadi şartını.
      SALİH – Beni yanlış anladın. Şartım kızmaman!
      ESMA – Yani şimdi söyleyecek olduğuna kızmazsam mı taşınacağız?
      SALİH – Evet.
      ESMA – Tamam. Kızmayacağım. Söyle hadi. Sen taşınmayı kabul ettikten sonra ben hiçbir şeye kızmam.
      SALİH – Söylüyorum. (Kısa bir bekleme.) Şimdiye kadar söylediklerimin hepsi şakaydı.
      ESMA – (Esma kızar. Salih ise kazanmanın verdiği rahatlıkla gülümsemektedir.) Ne... Ne... Ne dedin sen? Senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Ne dediğinin farkında mısın?
      SALİH – Sen de ne kadar çok ne sözcüğünü kullandığının farkında mısın? Kaybettin işte!
      ESMA – (Tuzağa düştüğünü anlar.) Neyi kaybettim?
      SALİH – Ben şartımı söyledim, kızmazsan taşınırız dedim. Sen de söylediğim cümleye kızdın. Böylece kaybetmiş oldun. Taşınmıyoruz.
      ESMA – Bu ne biçim oyun?
      SALİH – Taşınmıyoruz işte.
      ESMA – (İnatçı.) Taşınıyoruz.
      SALİH – Taşınmıyoruz.
      ESMA – Ta-şı-nı-yo-ruz.
      SALİH – Ta-şın-mı-yo-ruz.
      ESMA – (Bağırarak.) Taşınıyoruz dedim işte o kadar.
      SALİH – Tamam, ben de taşınıyoruz diyorum. Niye bağırıyorsun o kadar.
      ESMA – Ben hak edene bağırırım. Sen de hak etmiştin!
      SALİH – Ama hep senin dediğin oluyor ya.
      ESMA – Ne demek hep benim dediğim oluyor?
      SALİH – Elbette. Ne zaman tartışsak sonunda senin dediğinde karar kılıyoruz. Haksız mıyım?
      ESMA – Ben daha mantıklı kararlar veriyorum da ondan.
      SALİH – Boş evi nereden bulacağız peki?
      ESMA – Biz şu an senin annenlerin alt katıda oturmuyor muyuz? Benim ailem de dört sokak ötede oturmuyorlar mı? Tamam, işte ikisinin tam ortasında bir ev bulduk annemle.
      SALİH – Sayın kayın validem de bu işin içinde ise korkmam yersiz değilmiş. Benim merak ettiğim o bulduğunuz ev nerede tam olarak.
      ESMA – Görünce çok beğeneceksin.
      SALİH – Nerede ev?
      ESMA – A... Aceleci davranma aşkım.
      SALİH – Yine yağ yapmaya başladın. Bu işin sonu hayırlı değil.
      ESMA – Hayırlı, hayırlı... Merak etme sen. Ancak benim bulduğum evi koşulsuz kabul edeceğine söz ver.
      SALİH – Ne zaman taşınıyoruz?
      ESMA – Kabul ettin yani.
      SALİH – Daha evin yerini bile bilmiyorum ama başka seçeneğim var mı?
      ESMA – Başka seçeneğin tabi ki yok ama pişman olmayacaksın. Önümüzdeki hafta içinde taşınırız.
      SALİH – Yine dediğin gibi olsun. (Bıkkın.) Hep dediğin gibi olsun.
      ESMA – Seni çok seviyorum canım.
      SALİH – (Gönülsüzce.) Ben de seni...
      ESMA – (Neşeli.) Bak evimiz çok güzel ve çok geniş.
      SALİH – Nasıl buldun?
      ESMA – Annem buldu.
      SALİH – Bu sorunun cevabını tahmin etmeliydim.
      ESMA – Bir sorun mu var?
      SALİH – (Lafı değiştirir.) Yarın ev sahibiyle konuşayım madem. Bakalım anlaşabilecek miyiz?
      ESMA – Görüşmene gerek yok.
      SALİH – O niye?
      ESMA – Çünkü ben görüştüm. (Çantasından bir anahtar çıkarır.) Anlaştım. (Anahtarı sallar.) Anahtarı bile teslim aldım!
      SALİH – (Yenilgiyi kabul eder.) Ev nerede onu saklama bari benden.
      ESMA – Sıkı dur söylüyorum.
      SALİH – (Kısa bir bekleyiş.) Söyle hadi de ne olacaksa olsun. (Bıkkın.) Ben hazırım.
      ESMA – (Çığlık çığlığa.) Annemlerin üst katı...

      Burada ışıklar sönecektir. Seyirciler oyunun bittiğini düşünmelidirler. Bir müddet sonra ışıklar yanar. Sahne boştur. Ancak bir dış ses girer araya. Bu bankın sesidir.

      BANK – Bu kadar olamaz. Bu kadar olmamalı. Şimdi oyun sırası ben de. Kendimi tanıtayım önce. Bendeniz bu parkın, insanlar tarafından hor kullanılan bankıyım. Her gün onlarca kişi faydalanıyor benden. Hepsinin hikâyesini dinliyorum. İnanın bana hepsi de birbirine benzer hikâyeler. Esma ile Salih'in, Süheyla ile Vedat'ın, Gülşen ile Osman'ınkiler gibi aynı. Ve bu oyunun burada bittiği sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bu insanların hikâyeleri bu kadarla sınırlı değil. Hepsi de anlaşmış gibi birbirlerini tekrar edip duruyorlar. Ve sadece burada gördüklerinizle de sınırlı değil. Daha görmediğiniz ve benzer hikâyelerini dinleyemediğimiz o kadar çok insan var ki. Alın işte yine geliyorlar. Ben yine eski halime dönmeye mecburum. Sonra konuşmaya devam ederiz belki.

      İçeri Osman ile Gülşen çifti girer. Gülşen önde Osman arkadadır. İkisi de kızgındır. Gülşen bankın önünden geçerek yoluna devam eder. Osman ise oturur.

      OSMAN – Ben oturuyorum.
      GÜLŞEN – (Hiçbir şey söylemeden gelip Osman'ın yanına oturur.)
      OSMAN – (Bir müddet sessizlikten sonra birden.) O geçen kedi miydi?


      Önce Osman sonra Gülşen gülmeye başlar. Çünkü oyun bitmiştir. Öne doğru gelip selam verirler. Daha sonra diğer oyuncular da gelir sahneye. Hep birlikte gülerek selam verirler.


      -PERDE-

      Yazan: Berkan Karasu
      27 AĞUSTOS 2005
      KUYUCAK
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    6. #62
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şu an ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      21009
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan Çanakkale Masalı (Çocuk Oyunu) - Emel Aygören Şen

      Çanakkale Masalı (Çocuk Oyunu)
      Emel Aygören Şen


      “ ÇANAKKALE MASALI...”

      (Kaval sesiyle beraber, Masalcı ve keçileri, köpekleri, kedisi hep birlikte sahneye girer. Hayvanlar şarkılarını söyleyip yayılırlar...Masalcı sahnede bir kez dönüp gelir yerine oturur...Hayvanlar birbirleriyle oynaşırlar...Kavga ederler...Şarkılarını söylerler...Şarkıları biter.)

      Masalcı-“ Bir varmış bir yokmuş...Evvel zaman içinde kalbur saman içinde...Develer tellal iken, pireler berber iken...Ben, dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken... Çoook çok eski zamanlarda, bu topraklarda bir aile yaşamış... Bu ailenin babası, bahçesinden çıkarttığı toprakla suyu karıştırıp çamur yaparmış. Bu çamurdan, çok çok güzel çanaklar üretirmiş. Yaptığı çanak çömlekleri ihtiyacı olanlara verip, karşılığında ekmek, süt, peynir gibi yiyecek maddeleri ve giyecekler alırmış...Böylece ailesini geçindirip gidermiş...Adamın yaptığı çanak çömlekler çok uzak diyarlardan bile bilinir olmuş...Bu arada adamın gerçek adı unutulmuş. Ve adama herkes ÇANAK BEY demeye başlamış...

      (Çanak bey ve çanakları sahneye çıkar. Çanak bey şarkısını söyler, çanaklarıyla ilgilenir sonra , Çanak bey ve çanaklar sahneden çıkarlar )
      Masalcı-“Çanak Bey’in çok sevdiği; gül tenli, gül yüzlü ve gül kokulu bir de karısı varmış. Güller gibi güzel olan bu kadın, gülleri pek çok severmiş. Bahçesinde bol bol gül yetiştirirmiş. O kadar çeşitli ve çok gülleri varmış ki...Komşuları, Çanak beyin karısına da, güzelliği ve güllerinin bolluğu nedeniyle Gülübol Hanım demeye başlamışlar…”


      (Gülübol hanım şarkısını söyleyip dans ederek sahnede gülleriyle birlikte yerini alır. Gülleriyle ilgilenir.)
      Gülübol hanım-“Benim adım Gelibolu...Bahçelerim gül dolu...

      (Gülübol hanım da şarkısını söyler ve gülleriyle beraber sahneden çıkıp gider...)
      Masalcı-“ Çanak Bey ve Gülübol Hanım’ın birbirinden güzel, birbirinden sevimli, Ayvacık, Bayramiç, Biga, Bozca, Çan, Ezine,Gökçe, Lapseki, Yenice ve Ece isminde 10 tane çocukları varmış. Ve hep birlikte çok mutlu yaşarlarmış... (Arkasından çocukları sırayla, şarkı ve danslarıyla sahnede yerlerini alırlar. Çanak bey ve Gülübol hanım iki başta olmak üzere daire olurlar ve şarkı söyleyip dans ederek dönmeye başlarlar...DONARLAR...Oldukları yerde kalır fotoğraf pozu verecek şekilde dururlar.

      Masalcı -Böyle yaşayıp giderlerken bir güüün...

      (Karanlık,fırtına, deprem, yağmur, gürültü ve afet sesleri... Sahnede ışıklar yanar söner. Çanakbey le Gülübol hanım, çocukların isimlerini haykırırlar. Her şey savrulur. Havada bezler uçuşur. Karanlık olur. Gürültüler devam eder afet yaşanır. Herkes bir tarafa dağılır...Gökçe sahnenin bir ucunda, Bozca diğer ucundadır.Boğaz suyunu ifade eden mavi bezin bir ucunda Bozca bir ucunda Gökçe mavi bezi dalgalandırarak sallarlar. Gülübol hanımla Eceabat sahnenin bir yanında, Çanak beyle diğer çocuklar sahnenin öbür yanında örtülerin altında kaybolmuşlardır...Sessizlik olur. Işıklar yanar...

      Masalcı-Yer yerinden oynamış. Gök yere inmiş, toprak yarılmış. Yarılan toprağın arasından gürül gürül sular akmaya başlamış...Çanak Bey bir tarafa, Gülübol hanım bir tarafa, çocukları da başka taraflara savrulup gitmişler...

      Ortalık durulduğundaÇanak bey yıkıntılar arasından çıkıp etrafına bir de bakmış ailesinden hiç kimse yok...(çanak bey yıkıntıların arasından yavaşça doğrulur, umutsuzca etrafına bakar. Üzgün üzgün aranır ) Başlamış onları aramaya...Çanak bey çocuklarının bir kısmını bulmuş. Ama, Gülübol hanımla Ece, Gökçe ve Bozca ortalıklarda yokmuş...
      Diğer tarafta, Gülübol Hanım da kendine gelip uyandığında, yanında bir tek Ece’ yi bulmuş...Onlar da ailenin diğer kişilerini aramaya başlamışlar...



      (Mavi bez iki ucundan tutulu sallanmaktadır. Çanak Boğazdan geçip giden gemilere, Gülübol Hanımı sormaktadır. Bir yandan da kendi tarafında kalan çocuklarını örtülerin altından bulup çıkartmaktadır.) Gemiler karşı kıyıya yaklaştığında Gülübol hanımın da Çanak beyi ve diğer çocuklarını aradığını görürler. Gülübol hanıma, Çanakbeyin yaşadığını, diğer çocuklarınla birlikte karşı kıyıda olduklarını söylerler..Martı şarkısını söyleyerek gelir.(Gemiler bir kıyıya yaklaştıklarında, Çanak beye, Gülübol hanımın Ece ile birlikte karşı kıyıda olduğunu söylerler...Bu haberlere çok sevinen Çanak bey çocuklar ve Gülübol hanım bir birlerine el sallarlar. )


      Masalcı-Her iki tarafta, birbirlerinden haber aldıkları için çok sevinmişler. Ama Bozca ile Gökçe’ den hala haber yokmuş...(martı gelir ve kardeşlerden birisiyle konuşur. Kardeş martıya, Gökçe ve Bozca’ yı sorar. Martı uçup gider...)


      Masalcı-Martı uçarak her yerde, Gökçe ve Bozca’ yı aramış. Ve sonunda ikisini de denizin ortasında otururken bulmuş...Onlara ailelerinden selam götürmüş...Bozca ile Gökçe de, ailelerine iyi ve mutlu olduklarını iletmişler...(martı tekrar gelir ve Gökçe ile Bozca’yı gördüğünü söyler. Gökçe ve Bozca’ nın selamlarını söyler, çocukların aralarından dolaşarak geçer...)

      Masalcı-Başlangıçta zor gelse de, bu yeni yaşam biçimine zamanla alışmışlar. Yetiştirdikleri yiyecekleri, dokudukları halıları birbirlerine göndermişler...

      (Kaptanlara malzemeleri verip birbirlerine gönderirler. Tüm çocuklar ve çanak bey bir kıyıda, Gülübol hanım ve Ece diğer kıyıda yaşantılarına devam ederler. Birbirlerine sepet ve çuvallarla erzak yollarlar)
      Masalcı – (çocukların arasına karışarak aralarından seyirciye seslenir)Ayrı ayrı ve uzak mesafelerde olsalar da, birbirlerine olan sevgilerini hiç eksiltmemişler yüreklerinden...
      Ve böylece mutlu mesut yaşamış durmuşlar...

      Masalcı-(Hüzünlü ve çaresiz halde sahnenin önüne gelir)Ara sıra Gülübol hanım ve Çanak bey, çocuklarını özleyip kederlendiklerinde(tek kolunu kaldırarak havayı gösterir) göz yaşları yağmur olup akar gök yüzünden...

      Emel Aygören Şen
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    7. #63
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şu an ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      21009
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan Harcanmış Gelecek - Arif KOÇİNALI

      Harcanmış Gelecek
      Arif KOÇİNALI


      • SAHNE
      Ev ortamı, sağlı sollu koltuklar ev eşyaları arka ortada cam, sağ arkada dış kapı, sol arkada iç kapı. Abla şarkı söyleyerek ütü yapıyor. Bazen ütüyü mikrofon yaparak, bazen de sahnenin ortasına gelerek dans edip şarkı söylerken kapı çalıyor. Abla kapıyı açıyor.

      Abla: Oooo banka hortumcuları hoş geldiniz hoş geldiniz.
      Baba : Ne hortumu kızım. Emekli maaşları kuş gibi oldu zaten.
      Abla: Haklısın baba evde bir de akbaba olunca kuş gibi maaş iki günde hiç olup gidiyor.
      Baba: Sahi nerde o hayırsız?
      Abla : Yeni kalktı uykudan banyoda her yanı ağrıyormuş gene.
      Baba : Ayılamamış mı hala. Akşam içki fıçısına düşmüş gibi kokuyordu.
      Anne: Aman bey yine günahını alıyorsunuz oğlumun.Dedi ya arkadaşları zorlamış da içmek zorunda kalmış biraz
      Abla : Aman günahı onun olsun. Bizim günahlarımız bize kadar. Zaten günahından başka neyi var ki.
      Naci: (Elindeki havlu ile yüzünü kurulayarak gelir) Söyleyeyim mi günahımdan başka neyim var, başıma bela evde kalmış kız kurusu bir ablam bir de dünyalar tatlısı babam ve annem var. Ver elini öpeyim baba. (öpmek için eline yönelir)
      Abla: Ay ay ay ne kadar da sevimli şeysin sen öyle . Nedense ay başlarında hep böyle şeker olursun.Yemezler Naci Efendi. Babamın maaşından sana zırnık koklatmam haberin olsun. Aldın di mi paranın kokusunu.
      Baba: Yok kızım delikanlı adam, tamam işsiz güçsüz ama yine de harçlık vermek lazım biraz.
      Naci : Aslan babam benim. (Baba cebinden paranın tamamını çıkarıp Naci’ye az bir para verir ve Naci’nin birden yüzü değişir) Şoför beye mi uzatayım bunu.
      Baba: Anlamadım evladım.
      Naci: Bak baba minibüste arka taraftaki yolcu sana parayı uzatır, sen de onu öne şoföre verirsin ya işte bu para o kadar az bir para.
      Baba : Ne bileyim evladım ben maaşımı çekmeye bile yürüyerek gidiyorum. Minibüse bindiğim mi var.
      Naci: Bana ne ya minibüse binmişsin binmemişsin. Bu para delikanlı bir adama yeter mi. Bana para ver sadaka değil.
      Baba : Ne yapayım oğlum emekli maaşım belli. Buna da şükretmelisin bence.
      Naci: Bana daha fazla para lazım anlamıyor musun
      Baba : Anlamıyorum Naci anlamıyorum .Eşek kadar adam oldun ama hala baba parası yiyorsun . Adam gibi bir işe girip çalışmazsın kendin gibi hayta üç beş arkadaşınla akşama kadar ne halt ettiğin belli değil.
      Anne: Yahu bağırmasanıza. Oğlum olsa vermez miyiz neden böyle yapıyorsun.
      Abla: Tabi canım onun işine gelirdi senin vermen. Gözün görmüyor diye geçen gün 10 lira alıyorum deyip yüz lirayı götürdün. Annemin gözlerinin görmemesini bile kullanıyorsun yazıklar olsun sana.
      Naci: Eeeh ne haliniz varsa görün. (Boynundaki havluyu fırlatıp atarak evden çıkar)
      Baba: El alemin evladı gider çalışır ailesine katkıda bulunur bizimki de maaş günü geldi mi gelir gırtlağımıza yapışır. Bıktım her ay ben bu olayları yaşamaktan.
      Abla: Boş ver baba alamayacağını anlayınca çekti gitti. Sen fatura paralarını ver de ben çarşıya çıkınca ödeyeyim.
      Baba : Evet kızım şu parayı al da günü geçmeden öde hepsini. Hanım hadi gidelim biz de ev için bir iki erzak alalım canımız yeterince sıkıldı zaten kafamızı dağıtırız. (Baba annenin koluna girer ve çıkarlar)

      Naci: (hızla içeri girer) Paralar nerde
      Abla: Ne parası
      Naci : Kızım keriz numarası yapma konuştuklarınızın hepsini dinledim kapının dışından, fatura için aldığın paralar nerde.
      Abla : Yok para mara onlarla faturaları ödeyeceğim
      Naci: (Ablanın boğazına yapışıp eline kızgın ütüyü alır yüzüne tutarak ) Parayı vermezsen yakarım suratını.
      Abla: Hadi be ölmüş eşek kurttan korkar mı ne yapabilirsin ha ne yapabilirsin
      Naci: Ne yapabilirim öyle mi ne yapabilirim, işte bunu. (ütüyü ütü masasının üzerindeki ablasının eline basar) şimdi parayı vermezsen gerçekten yüzünü de yakarım anlamıyor musun kızım krizlerdeyim. Elim ayağım titriyor şu an para için yapamayacağım şey yok.
      Abla: (İşin ciddi olduğunu anlamıştır bir yandan yanmış elini tutar diğer yandan paraları çıkarıp yüzüne atar) Adi bir esrarkeşsin. Senin de o iğrenç arkadaşının da canı cehenneme. İyi ki zavallı annemin gözü görmüyor da senin pis bir uyuşturucu bağımlısı olduğunu bilmiyor.
      Naci: Eğer annemin bağımlı olduğumdan haberi olursa seni gebertirim. Ayrıca o canı cehenneme dediğin arkadaşım da yani sevgilim karım olacak haberin olsun.
      Abla: Pislik herif! O kız seni zehirleyip uyuşturucu bağımlısı yaptığı yetmiyormuş gibi şimdi de ailemizin içine girip bizi mi mahvedecek. Ölürüm de buna izin vermem.Elim çok canım yanıyor. (diğer odaya elini sarmak için geçer Naci sahnede yalnız kalır kapı çalar Naci kapıyı açtığında mafya Hasan ve adamları içeriye girer adamlar Naciyi kollarından tutup koltuğa oturturlar)
      Hasan: Vay be biz adamı köprü altlarında, viranelerde arayalım sen gel burnumuzun dibindeki konakta çık. Nerden bilirdik ki Naci namussuzu böylesine büyük bir konakta yaşıyor. Biz de sana gariban diye kredi açıyoruz. Herif konakta yaşıyor bize borcunu ödemiyor.
      Naci: (Yerinden kalkmak için yeltenir ancak Hasanın adamları omzundan tutup oturtur) Abi bu konak dedemin dedesinden kalmış babam emekli maaşıyla bize bu konakta sefalet çektiriyor. Sattıramadım bir türlü. İnan ki bu konağı satınca öderim borcumu.
      Hasan : Sus lan adi hırsız. Hadi paran yok benden yürüttüğün mallar nerde.
      Naci: Hepsini kullandım abi
      Hasan : (Sinirlenerek üzerine yürür) Ulan namussuz hem hırsız hem uyuşturucu bağımlısı . Abla : (İçeriye girer Hasan’ın Nacinin üzerine yürüdüğünü görünce Hasana saldırır eline geçirdiği bir yastıkla Hasana vurmaya başlar) Ay ay pis adam bir de ayakkabılarla içeriye girmiş hem de kardeşime saldırıyor defolun.
      Hasan : (Ne olduğunu anlayamamış şok vaziyette pusarak adamlarına emir verir, adamlar bu kez ablayı tutarak diğer koltuğa zorla oturturlar abla kalkmak istedikçe omzundan bastırırlar) Ulan amma yelloz karıymış be. Bütün mafyalık karizmamızı yerle bir edecektin.
      Abla: Siz kimsiniz ne istiyorsunuz kardeşimden.
      Hasan: Kardeşiniz mi oluyor bu saygıdeğer beyefendi. Kendileri bize biraz namus borcu var da. Malum kumar borcu namus borcu derler hani.Ödeme günü geçeli epey bir zaman oldu. Biz de dedik ki, o kadar çok parayla sokağa çıkıp tehlikeli olmasın, gidelim kardeşimizden kendimiz tahsil edelim. Bir nevi adrese hizmet olayı yani.
      Abla: Ne borcu, Naci bunlar kim ?
      Naci : Abla arkadaşlar kahvehaneden tanıdıklar. Geçen gün biraz borç aldım da Hasan abiden unutmuşum küçük bir miktar olunca unutuluyor işte.
      Hasan : Hadi be oradan. Üç kağıtçı. Belli ki evde de fırıldaklığa devam edip ev halkını kandırıyorsun . Alemi dolandırdın bari ev halkını aldatma. (Ablaya dönerek ) Bacım neyin olur bu fırıldak senin?
      Abla :Fırıldaklığını bilemem ama biyolojik olarak kardeşim olur. Yani aynı anne ve babadanız .
      Hasan : Çok yazık böyle bir kardeş düşman başına. Bak bu var ya bu, geçen haftaya kadar gelir bizim mekanda kumar oynardı. En son bir kredi açtık kendisine .baktık ödeyemiyor yanımızda işe aldık kendisini
      Abla : İş mi ? Naci hayatı boyunca bir iş yapmadı ki ne işiymiş bu.
      Hasan: Mal taşıyacaktı. Malı bilir misin uyuşturucu yani. Ama bu ne yaptı satmak için aldığı malları kendisi kullandı. Ama ben onu bunu bilmem. (Naciye dönerek)Sana son kez şans tanıyoruz oğlum. Bir hafta içinde borcunu tamamladın tamamladın . Tamamlayamadın o zaman sen yarım kalırsın ona göre. Artık eksiltmeye kolundan mı bacağından mı başlarız bilemem. Benden söylemesi. Artık adresin de belli. Senin gibi bir farenin başka girebileceği bir delik varsa oradan da bulur çıkarırız. Bizden kaçamazsın. (Çıkmak için kapıya yönelirler)
      Abla : Fare zehiri kullansanız.
      Hasan :Anlamadım
      Abla: Hani farenin kolu bacağı eksilirken ortalık kirlenmesin diye . Direk zehirleseniz diyorum daha güzel olmaz mı?
      Hasan : Ulan ailece manyak bunlar (Kafasını sallayarak adamları ile çıkar)
      Naci : Vay be ablaya bak. Bizim için ne planları varmış da sıkıştığımız vakit ortaya çıkıyor.
      Abla: Yok canım o şimdi aklıma geldi ben seni ortadan kaldırmak için daha güzel planlar da yapardım ama bakıyorum ki pek gerek kalmamış. Nasılsa Hasan ve temizlik çetesi yakında seni tedavülden kaldıracaklar.
      Naci : Anlamadın galiba adamlar mafya.
      Abla: Tamam işte oğlum yakında deterjan reklamlarında başrol olursun. ‘Cart deterjanları Hasanın Naciyi temizlediğinden daha güzel temizler’. Yok yok sen deterjan reklamlarına da çıkamazsın ki. Böyle adi bir uyuşturucu bağımlısını kim ne yapsın.
      Naci : Uf yaa kes kes. (Ablanın üzerine yürüyerek) Bak krizlerdeyim anlıyor musun . Kanım çekiliyor. Ellerim titremeye başladı. Boğazım kuruyor. Seninle uğraşamayacağım.Şimdi benim uyuşturucu bulmam lazım, olanlardan babamın haberi olursa biliyorsun şakam yok yakarım seni. (Çıkar)
      Abla: (arkasından)İğreniyorum senden pislik. O kolundaki iğne delikleri gibi bir gün kafanda da delik açarlar da kurtuluruz hepimiz senden.

      SAHNE KARARIR

      İKİNCİ SAHNE

      Ev ortamı aile tv seyrediyor, Naci annenin dizlerine yatmış anne sacını okşuyor. Baba ve abla dikkatle tv izliyor Naci de yattığı yerden izliyor. Baba gazete okuyor.
      Anne : Ee ne oldu kavuştu mu şimdi kızla oğlan birbirine.
      Abla : Hayır anne Lamiya Kenan Gül ‘ün evlilik teklifini kabul etmedi.
      Anne: Aaa neden kabul etmedi ki sevmiyor muydu oğlanı.
      Abla : Anne seviyordu ama aa bak bak karısı olan biten her şeyi gördü.
      Anne : Nasıl göreyim kızım anlatsana neler oluyor off ya bu sahneleri de sessiz çekmiyorlar mı deli oluyorum.Anlatsana kızım neler oluyor.
      Abla: Aaaa görüntü gitti yine
      Naci: (Yerinden kalkarak tv ye gider orasına burasına vurur kurcalar çalıştıramaz) Of baba ya 15 yıllık külüstür tv ile uğraştırıyorsun bizi yenilemedin şunu.
      Baba: (Gazeteyi indirerek konuşur) Hangi para ile yenileyeceğiz oğlum durumumuz ortada.
      Naci: Evet ortada bir fakirlik durumu ve bir de konak var. Gel hadi inat etme satalım şu konağı kendimize göre bir apartman dairesi alır üstünü de bankaya atar paşalar gibi geçiniriz.
      Anne: Aslında çocuk doğru söylüyor bey son yıllarda bu sıkıntılar bizi epey üzdü. Konağı satarsak bayağı rahatlayacağız. Bak kızı yarın bir gün baş göz edeceğiz çeyiz adına hiçbir şeyi yok.
      Naci: O bu evden gitsin çeyizi benden merak etme anne.
      Abla: Aman sevsinler sen git önce borçlarını öde. Fare kardeş.
      Baba : Ne borcu
      Naci : (Atılarak ablaya laf düşürmez)Ne borcu olacak baba, boşboğaz kızın işte geçen gün lades tutuştuk da onu söylüyor.
      Baba: Neyse konak için çok güzel planlarım var yakında bir haber bekliyorum gelince hepinize sürpriz olacak.
      Naci: Ohooo biz o haberi üç yıldır bekliyoruz da gelemiyor bir türlü.
      Baba : Sabır. Sabredeceksiniz dedim ya hepinize sürpriz olacak, haber çok yakın. Hadi hanım yatalım artık epey geç oldu. Hadi kızım siz de çekin tv nin fişini de yatın artık.

      Sahne kararır

      (Aynı sahne Naci uyuyor. Arka camdan bir hırsız eve girer. Dolapları karıştırmaya başlar. Dolaptan bulduğu bir çorabı yüzüne geçirir.Seslere Naci uyanır. Arkadan dolanır elini silah gibi yapıp arkadan dayar)
      Naci: Kaldır ellerini
      Hırsız: Kurban olayım ağabey vurma beni 5 tane çocuğum var benden ekmek bekler
      Naci: (Hırsızın üzerini aramaya başlar) Kes lan bana mı güvendin de o kadar çocuk yaptın, hırsızlıktan kazandığınla mı besleyeceksin onları
      Hırsız : Yok ağabey ya ben hırsız değilim aslında, ne yapayım yettiremeyince hırsızlığa başladım
      Naci : (Hırsızın cebinden bir cüzden çıkarır karıştırmaya başlar elini hırsızın arkasından çekmiştir) Zaten belli hırsız olmadığı üzerinden bir nane çıkmadı. Bunda da para yok.
      Hırsız : Benim aslında böyle hırsızlık gibi adi suçlarla işim olmaz.
      Naci : İşin ne peki? Aslında temiz bir adama da benziyorsun
      Hırsız : Yankesiciyim.
      Naci : OOO haaa çok da masummuş işin. Sanki yankesicilik iyi bir işmiş gibi. (Gözü elindeki hırsızın nüfus kağıdına ilişir) Vay adi herif beş çocuğu da gayri meşru mu yaptın. Bekar yazıyor kafa kağıdında.
      Hırsız: Ne bileyim elinde silah var diye yalan söyledim bekarım tabi ne çocuğu.
      Naci: Yahu bendeki de ne şans. Hırsızın bile çulsuzu denk geliyor.
      Hırsız : Ne yani hırsız olan biziz sen de bizi soyacaksın öyle mi
      Naci : Eee dostum buna ava giderken avlanmak derler.
      Hırsız: Tamamdır ağabeyciğim sen şurada biraz istirahat buyur ben iki dakikada tırtıklıyıyım. Buradan çaldıklarımdan sana da veririm.
      Naci : Hem yankesici hem hırsız hem de beni keriz yerine koyuyorsun. Evde bir şey kalmadı satacak ben ne var ne yoksa sattım.
      Hırsız: Desene biz senin yanında çırak kalırız.
      Naci : Boş ver çıraklığı falan da sen bana bir akıl ver.
      Hırsız: Yuh herif üzerimizden çalacak bir şey bulamayınca aklımıza göz dikti. Sen akılsız mısın. Benim aklım bana kadar kusura bakma.
      Naci: Kes de bir dinle. Bak bizim ihtiyara bu konağı bir türlü sattıramıyoruz bir o kaldı satamadığım ama onu da sattık mı kurtulduk demektir.
      Hırsız: Hımm bir düşünelim. Ne de olsa akıl bende di mi. (parmaklarını şıklatarak) Buldum. Ben seni kaçıracağım.
      Naci: Ay olmaz.Yuh sapık, ne sandın ulan sen beni .
      Hırsız: Yok be o anlamda değil. Bak şimdi ben seni kaçıracağım, sonra da babandan fidye isteyeceğiz tamam mı. O da sevgili oğluna dayanamayacak karşılığında para vermek isteyecek. Para bulamayınca ne yapacak?
      Naci : Ne yapacak
      Hırsız : Konağı satacak
      Naci : Yok konağı satmayacak
      Hırsız : Ya ne yapacak sence
      Naci: Vur Naci’yi üste sana para vereyim diyecek bence
      Hırsız: Hadi ya bir baba oğlu için bunu der mi
      Naci : Benim gibi oğlan için denir tabii. Eeee ben kızı kadar kıymetli değilim tabii.
      Hırsız: Buldum ablanı kaçıracağım
      Naci: Bana bak. Keçileri kaçır, altına kaçır, aklını kaçır ama ablamı kaçırma bence. Başına bela olur iki gün sonra getirip bırakırsın.
      Hırsız: Yok be oğlum fidye için ablanı kaçıracağım. Sonra da aldığım parayı kırşırız.
      Naci: Haaaaaa
      Hırsız: Aferin lan Naci çabuk anlıyorsun ha. Ablan nerde şimdi
      Naci: Odasında yatıyor
      Hırsız : Tamam ben onu alıp gideyim. De bir sorun var. Ablanı nasıl kaçıracağım
      Naci: Evde kocaman bir çuval var koyarız içine alıp kaçırırsın. Biraz da eter koklattım mı hayatta uyanmaz.
      Hırsız: İki kilo patates bir kilo da soğan alayım canım.
      Naci : Ne alaka.
      Hırsız : Ulan manavdan domates aldık da sanki fileye koyup sallana sallana götüreceğiz. Kaç kilo senin bu ablan. O da sen gibiyse bel fıtığı olduk bile.
      Naci : Elli beş falan.
      Hırsız : Yuh ben nasıl götüreceğim onu. Olmaz bu iş unut. Ben gidiyorum.
      Naci: (Yakasına yapışır) Gidemezsin ablamı da götüreceksin.
      Hırsız: Haydaaa çattık yahu nasıl götüreyim senin ablanı. Günde on kilodan fazla çalmam kusura bakma prensibim değil.
      Naci: Başlarım senin prensibinden götüreceksin.
      Hırsız : Bırak yakamı kardeşim nasıl taşıyacağım senin ablanı.
      Naci: Tamam taşımak sorunsa ben halledeceğim. Araban da benden.
      Hırsız: Ne araba mı. (Birden üslup değiştirir). Baştan söylesene kardeşim araban olduğunu. Tamam istediğin yere götürüm ablanı beş yıldız otellerde ağırlarım onu.
      Naci : Araba çok da iyi bir şey değil ama idare edeceksin artık tamam mı.
      Hırsız : Olsun tekeri ve kaportası varsa problem yok. Bir de motoru olması lazım .
      Naci : Sen hiç merak etme kardeşim hepsi var. Dur ben garajdan alayım da geleyim. (Naci koşarak çıkar)
      Hırsız: (Sahneye dönerek) Vay be . Biz altın para falan çalmak için geldik nasibimize araba çıktı iyi mi. Ne yapayım ben senin ablanı be. Atarım kızı arabadan. Sonra da götürüp arabayı satarım gelsin paralar.
      Naci : (Sahneye el arabası ile girer) Hırsız şaşkına dönerek bakar.
      Hırsız: Bu ne
      Naci : Araba
      Hırsız : (Dalga geçerek) Arabaymış kaç beygir gücünde bu.
      Naci : (hırsızı eline arabayı tutuşturur) Beygir değil canım bir eşek gücünde, hadi hadi millet uyanmadan al götür şunu
      Arabayla kızın odasına yönelirler ve sahne kararır

      • SAHNE
      Naci sarhoştur. Kız arkadaşı onu omuzlayarak eve getirir. Naci şarkı söyleyerek ilanı aşk etmeye çalışır. Sarhoş bir şekilde bir yandan da konuşmaya çalışır.
      Naci: Evlen benimle Naciye
      Yazgı: Ne Naciyesi yoksa hayatında başka biri mi var Naci? Naciye kim. Benim ben Yazgı.
      Naci: Tamam işte Naciye, sen benim yazgımsın bana yazılmışsın evlen benimle.
      Yazgı: Öf be Naci. Hep böylesin, sarhoşken evlenme teklif ediyorsun, sabah da ayılınca unutuyorsun. Hem ben senin gibi sarhoşla evlenmem.
      Naci: Şşş. Akıllı ol. Ben senin yüzünden içiyorum. Aşkım için. Hem bu illete beni sen alıştırmadın mı
      Yazgı: Seni ben alıştırmadım .Sadece içkiyi ilk kez benimle içtin.
      Naci: Evet o lanet olası içkiyi hiç tanımasaydım hiç tatmasaydım keşke. Ama uyuşturucuya beni sen alıştırdın.
      Yazgı: Yok onu da sedece benimle ilk kez içtin.
      Naci : Biliyor musun Yazgı
      Yazgı : Neyi
      Naci : Sen bana hayatımın ilklerini yaşatan kadınsın.
      Yazgı : Tamam benimle ilk kez tanıştın bunlarla belki ama sen de azıttın artık ayık gezemez oldun. Cebin para göreli daha da sapıttın
      Abla : (Yan odadan sahneye girer) Oooo beyimiz akşam olunca evin yolunu bulabilmiş yine. Nedense bu konak satıldığı günden beri kardeşimiz birden zenginledi. Her akşam çilingir sofraları, gezmeler tozmalar , arabalar.
      Naci: Bu konağı senin için sattık. Ben kurtarmadım mı seni o fidyecilerin elinden.
      Abla : Sus Naci daha fazla konuşma o adi hırsızla birlikte ne işler çevirdiğinizi de senin para kaynağının nerden olduğunu da iyi biliyorum (Naci koltukta sızıp kalmıştır)
      Yazgı: (Naciyi uyandırmak ister bir türlü kalkmaz)Naci hadi kalk kalk da benimle evlenmek istediğini söyle. Uff bu yine sızdı.Ben de gideyim artık
      Abla : Bana bak kardeşimi uyuşturucu belasına da içkiye de sen alıştırdın bunların hepsini başımıza bela ettin. Bir de kendin bela olacaksın kardeşime. Tabi gördün ya bol parayı.
      Yazgı: Kusura bakmayın ama bela olan biri varsa o da sizin kardeşinizdir hanımefendi. Sülük gibi yapıştı bırakmıyor peşimi. Bu akşam içip içip yine kapıma dayandı ben de aldım getirdim buraya.
      Abla: Tabi canım. Beyimizin cebi zengin olunca evine kadar bırakılıyor. Züğürtken sokak köşelerinden biz topluyorduk uyuşturucudan tinerden sızıp kalınca.
      Yazgı : Aman canım çok meraklıydım ben de zaten kardeşinize. Ayıldığında söyleyin kendisine peşimi bıraksın. (Kapıya yönelir)
      (Abla Naciyi kanepeye yatırıp üstünü örter bu arada Naci hafifçe gözlerini açar)
      Naci : Şşşş bana bak şu arka pencereyi sıkı kapat ne gelirse oradan geliyor.
      Abla : Tamam yat da zıbar ne kaldı ki evde oradan gelip alsınlar.
      (Kapı çalar abla kapıyı açar baba ve anne içeri girer)
      Abla : Ne yaptınız baba anlaşabildiniz mi ev sahibi ile
      Baba: Evet kızım evi tuttuk depozito ve ilk kirayı da verdik artık eşyaları yavaş yavaş toparlamaya başlayalım
      Anne : (Ağlamaya başlar) gün yüzü görelim diye bu evin satılmasını çok istemiştim ama bu şekilde ayrılmak çok gücüme gidiyor.
      Baba : Ne yapalım hanım kızımızın canı için bunu yapmalıydık. Konağı satmasak o namussuzun istediği fidyeyi, nasıl öderdik.
      Abla: Sağ olun baba benim için yaptığınız fedakarlığı asla unutmam.
      Baba : Kızım sen ne diyorsun, hangi, baba olsa yerimde aynı şeyi yapardı. Uyuşturucu kumar içki batağına batmış gitmiş kardeşini kaybettik bari sana sahip çıkalım.
      Anne : İftira atıyorsunuz benim oğluma, gözünüzle bir kere olsun gördünüz mü bunları kullandığını.
      Baba : Hanım düşünüyorum da bazen acaba ben de senin gibi kör olup da görmeseydim bunları daha mı mutlu olurdum acaba.
      Anne: Ben gören bir tek gözüm için nelerimi feda ederdim biliyor musun sen. Ben Naci’mi o hallerde gözüm görecek olsa bile yine severdim. Sevgi gözle değil gönülle oluyor bey.
      Baba: (İç çeker başını çaresiz sağa sola sallar ) Hadi artık yatalım, sabah olduğunda yeni tuttuğumuz evin temizliğine gideceğiz.
      Herkes odalarına çekilir sahnede sadece Naci uyur vaziyette kalır. Sahne kararır. Karanlık birkaç dakika sürer. Telefon sesi ile sahne tekrar aydınlanır. Çalan telefona baba bakmak için sahneye girer.
      Baba : Hayırdır inşallah. (saatine bakar ve telefonun yanındaki sandalyeye oturur) oo nerdeyse sabah olmuş. Alo……………Oooo Mehmet kardeşim yok önemli değil ne rahatsızlığı…………….tabi tabi Amerika ile arada saat farkı olunca normaldir ………………………….yok canım önemli değil dedim ya zaten sabah namazı için kalkacaktım …… …………………… buyur dinliyorum seni…………………………….( bu arada Naci uyanmış olan biteni izlemektedir, abla da uyanmış odanın bir köşesinden olan biteni anlamaya çalışmaktadır, baba bir müddet dinledikten sonra ayağa sevinçle kalkar ancak sevinç birden hüzne dönüşür tekrar yerine oturur) Mehmetçiğim çok sağ ol inan bizim için çok mutlu bir haber ama biz o işi biraz ertelemek zorunda kaldık. Ben en kısa zamanda inşallah sana dönerim, çok teşekkür ederim ilgin için.
      Abla : Baba kimmiş bu saatte
      Baba: Önemli değil kızım korkulacak bir şey yok Mehmet bizim
      Naci : Mehmet kim baba yaa
      Baba: Hani şu eski komşumuz Feride ablanın Amerika’da doktorluk yapan oğlu. (anne de uyanmış olan biteni dinlemektedir ancak kimse farkında değildir)Geçenlerde Türkiye’ye geldiğinde anneni muayene etmiş ve beni yalnız bir köşeye çekip çok az da olsa görme umudu var demişti. Ben anneni de sizi de boşa umutlandırmamak için bir şey söylememiştim. Şimdi onun için arıyor.
      Abla: Yani?
      Baba : (üzgün bir şekilde)Üzerinde çalıştıkları bir yöntem varmış denedikleri hastaların hep gözü açılmış ve annenin de görme ihtimali varmış.
      Anne : ( heyecanla dinlediği yerden atılarak ortaya gelir) Görebileceğim öyle mi. Ne diyorsunuz? Bahçemizde açan mis kokulu leylakları görebilecek miyim yani. O tarif edemediğiniz gök yüzünün maviliğini doya doya seyredebilecek miyim. Mehtabı sizin anlattıklarınızdan değil bizzat görerek yaşayacağım öyle mi. Kurtuluyorsunuz çocuklar, dizi filmleri hiç konuşmadan izleyeceğim söz. Allah’ım ne büyük mutluluk bu. Bu ne büyük bir nimet.
      Baba: Hanım boşa seviniyorsun. Sizden uzun süredir sakladığım sürpriz buydu. Çok pahalı bir tedavi süreci varmış ve ben konağı bu iş için satmayı planlıyordum.
      Abla: Borç alırız baba kredi falan çeksek.
      Baba: Kızım alacağımız borcu 30 yıllık emekli maaşım bile karşılamaz. Neyimiz var ki bize kredi versinler.
      Anne: (Teselli etmeye çalışır)Olsun üzülmeyin bu kadar. Hayat bugüne kadar görmeden nasıl geçtiyse bugünden sonra da öyle geçer. Zaten leylakların kokusu bile beni mutlu etmeye yetiyor. Hem mehtap benim neyime, sabah olunca hepsi bitmiyor mu. Dizi filmleri de kızım bana anlatır. Nasılsa tv miz de bozuldu.
      Naci : (Hızla yerinden kalkarak üzerindeki çarşafı atar) Hayır bu kadar çabuk teslim olamayız. Bu Naci hıyarı alkole teslim olarak, uyuşturucuya bağımlı olarak, kumar batağına girerek geleceğini harcamış olabilir ama annemin gözlerini harcayamam. Annemin ömür boyunca kavuşmak istediği masumca istekleri benim elimin altında ve ne kadar basit şeyler. Bir çift gören göze duyulan, ömür boyu hasret. Bense elimin altındaki bu varlıkların kıymetini bilmeden, mutluluğu alkolde uyuşturucuda arıyorum. Görmek bu kadar mı mutlu edermiş bir insanı. Güneşi kuşu ağacı sevgiliyi görebilmek bile mutluluk için yeter mi? (koşarak diğer odaya girer bir çanta ile gelir) Sizden özür diliyorum bunlar konağın parasının bir kısmı. Yarın da polisle birlikte gider yakalatırım o hırsızı. Olanların hepsinde benim de parmağım vardı. (Babasının eline kapanarak ) Ne olur beni affedin.
      Baba: Sen harcadığın geleceği geri kazanmayı bildin annenin de gözlerini tabii. Seni neden affetmeyelim ki doğru yolu bulmuşken.
      Naci : (yerinden kalkar gözlerini siler daha sonra muzipçe) Baba biraz para versene
      Baba : Tam adam olacağına inanmaya başlamıştım.
      Naci : Tedavi olacak hasta sayısı ikiye çıktı. Malum uyuşturucu tedavisi biraz uzun sürüyor da.
      Sahne kapanır, anne elinde bir demet leylak ile gök yüzünü seyrederek sahneye selamlamaya girer. Daha sonra Naci girer sarılırlar ve seyirciyi el ele selamlarlar daha sonra baba ve kız , diğerleri devam eder selamlamaya

      Arif KOÇİNALI
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    8. #64
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şu an ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      21009
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan Papucumun Kralı (Çocuk Oyunu) - Fevzi Günenç

      Papucumun Kralı (Çocuk Oyunu)
      Fevzi Günenç


      (Beni En Çok Hangi Kızım Seviyor?)
      BU OYUNDA KİMLER VAR?
      ANLATICI
      PALYAÇO
      BÜYÜK PRENSES
      ORTANCA PRENSES
      KÜÇÜK PRENSES
      BİRİNCİ HALAYIK
      İKİNCİ HALAYIK
      ÜÇÜNCÜ HALAYIK
      BİRİNCİ SOYTARI
      İKİNCİ SOYTARI
      ÜÇÜNCÜ SOYTARI
      MAVİ PRENS
      PEMBE PRENS
      KURBAĞA PRENS
      TELLAL

      Çocuk Oyunu
      PAPUCUMUN KRALI
      (Acaba En Çok Beni Hangi Kızım Seviyor?)
      FEVZİ GÜNENÇ


      DEKOR: Saray salonu. Karşı ortada Kral tahtı var. “Taht”ın etrafında şık koltuklar…

      ANLATICI: (Sahnenin önüne gelir, ayaklarını sahneden aşağıya sarkıtır, anlatır.) Bugün burada, size bir masal anlatmak için bulunuyorum. Sevgi üstünedir masalımız. Sevgi, dünyanın en güzel erdemi. Hepimiz isteriz sevilmeyi. Çok sevilmeyi, en çok sevilmeyi… Siz sevmez misiniz? Hey, hişt! Sen! Sen sen… Kel Kafa! Ya da sen, kepçe kulak! Ya sen, patlıcan burun! Sen istemez misin sevilmeyi? İstersin, değil mi? Elbette istersin.
      PALYAÇO: (Girer, gelip anlatıcının kulağına bir şeyler fısıldar.)
      ANLATICI: (Palyaço’ya) Farkındayım farkındayım. Mahsus yaptım…
      PALYAÇO: (Üzgün, uzaklaşır.)
      ANLATICI: (İzleyenlere döner.) Şimdi burada bir takım yanlışlar yaptım. Palyaço uyardı beni.
      PALYAÇO: (Sevinir, “Ben ben” der gibi kendini gösterir.)
      ANLATICI: (İzleyenlere) Siz de farkına vardınız mı acaba?.. Buradan birilerine “kel, kepçe kulak, patlıcan burun” diye seslendim. İnsanlara eksik yanlarıyla seslenmek ayıp, ayıptan da öte terbiyesizliktir. Neyse ki ben şaka olsun diye öyle seslendim. Yoksa aramızda ne Kel kafa var, ne kepçe kulak, ne de patlıcan burun… Olsa bile söylemem. Söyleyemem. Yanlıştır, Ayıptır…
      PALYAÇO: (Sevinir, keyifle dans eder.)
      ANLATICI: (İzleyenlere) Vaktiyle zamanında, bir ülkeyi yöneten bir kral bu kralın da üç kızı varmış. Sahi, neden masallarda kralların ya hep üç oğlu ya da üç kızı oluyor?.. (Palyaçoya döner) Neden?.. Sen biliyor musun Palyaço?
      PALYAÇO: (Bilmiyorum gibi başını sallar)
      ANLATICI: Neyse, boş ver. Ben de bilmiyorum zaten. Biz masalımıza bakalım.
      ANLATICI: Kralın kızları sarayla mutluluk içinde yaşarlarmış.
      MÜZİK İŞLİĞİNDE PRENSESLER SAHNEYE GİRER.
      BÜYÜK PRENSES: (Şen kahkahalar atmaktadır.) Hah hah ha…
      ORTANCA PRENSES: (Şen kahkahalar atmaktadır.) Hah hah ha…
      KÜÇÜK PRENSES: (Düşüncelidir.)
      ÜÇ HALAYIK PRENSESLERE EŞLİK ETMEKTE, GİYSİLERİNİ TUTMAKTA, ONLARI KORUYUP KOLLAMAKTADIR.
      ÜÇ SOYTARI PRENSESLERİN ÇEVRESİNDE KOMİKLİKLER YAPARAK DANS ETMEKTE ONLARI EĞLENDİRMEKTEDİR.
      PRENSESLER BİRER KOLTUĞA OTURUR. HALAYIKLARI ONLARIN DİZİNİN DİBİNE ÇÖKER. SOYTARILAR KOMİKLİKLERİNİ SÜRDÜRÜR

      BİRİNCİ HALAYIK: (Büyük Prensesi yelpaze ile serinletir)
      BÜYÜK PRENSES: (Memnundur.)
      İKİNCİ HALAYIK: (Ortanca Prensesi yelpaze ile serinletir)
      ORTANCA PRENSES: (Memnundur.)
      ÜÇÜNCÜ HALAYIK: (Küçük Prensesi yelpaze ile serinletmek ister)
      KÜÇÜK PRENSES: (Halayık’a engel olur) Yapma lütfen…
      ÜÇÜNCÜ HALAYIK: Neden? Yoksa sen beni sevmiyor musun?
      KÜÇÜK PRENSES: Seviyorum güzelim, seviyorum ama senin yorulmanı istemiyorum.
      ÜÇÜNCÜ HALAYIK: Küçük Prensesim için yorulmak bana mutluluk verir.
      KÜÇÜK PRENSES: Bana mutsuzluk veriyor ama. Lütfen yapma…
      ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Yapma dedi duymadın mı? Haydi, sen de beni yelpazele…
      ÜÇÜNCÜ HALAYIK: (Kovalar) Git oradan, mendebur!
      ÜÇÜNCÜ SOYTARI: (Kaçar) Mendebur dedi. Hah hah ha! Mendebur dedi. Hah hah ha!.. (Duralar) Mendebur ne demek be?.. (Kendi kedine) Her halde iyi bir şeydir. (Öbür soytarılara) Küçük Kraliçemin Nedimesi bana mendebur dedi. Hah hah ha…
      İKİNCİ SOYTARI: Hah hah ha…
      ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Hah hah ha…
      BİRİNCİ SOYTARI: (Birbilerini göstererek konuşurlar.) Mendebur!
      İKİNCİ SOYTARI: (Birbilerini göstererek konuşurlar.) Mendebur!
      ÜÇÜNCÜ SOYTARI: (Birbilerini göstererek konuşurlar.) Mendebur!
      BİRİNCİ SOYTARI: (Birbilerini göstererek gülerler.) Hah hah ha…
      İKİNCİ SOYTARI: (Birbilerini göstererek gülerler.) Hah hah ha…
      ÜÇÜNCÜ SOYTARI: (Birbilerini göstererek gülerler.) Hah hah ha…
      BÜYÜK PRENSES: Kral babamız bizi daha ne zaman evlendirecek acaba kız?
      ORTANCA PRENSES: Valla bunu ben de merak ediyorum. Zamanımız da artık geçiyor ha…
      BÜYÜK PRENSES: Öyle… Kim bilir ne güzel prens kısmetlerimiz çıkacak.
      ORTANCA PRENSES: Ben prenslerin hem en zenginini hem en yakışıklısını istiyorum. (Küçük Prensese) Sen istemiyor musun kız?
      KÜÇÜK PRENSES: Bana fark etmez ablacığım.
      BÜYÜK PRENSES: Hadi hadi… Böyle bir kısmetin çıksa, can cebine koy dersin.
      BÜYÜK PRENSESLE ORTANCA PRENSES KAHKAHAYLA GÜLER

      ANLATICI: Bu Kral… “Acaba beni hangi kızım daha çok seviyor?” diye merak edermiş. Onları sınamaya karar vermiş. O da artık nerdeyse gelir. Artık ben gitmeliyim. Yine görüşürüz çocuklar. Şimdilik hoşça kalın… (Kalkar, ağır ağır yürüyerek sahneden çıkar.)
      PALYAÇO: (Onu izler. Kapının önüne gelince “hazırol”da durur. Beklemeye başlar. Birden dikkat kesilir, öteden gelen vardır.) Dikkaaat! Kralımız geliyor!
      BİRİNCİ SOYTARI: Kralımız mı?
      İKİNCİ SOYTARI: Hangi kralımız?
      ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Papucumun Kralı mı?
      BİRİNCİ SOYTARI: Evet evet, Papucumun Kralı!
      İKİNCİ SOYTARI: Papucumun Kralı!
      ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Papucumun Kralı!
      KRAL (Öfkeyle girer) Kim söyledi bakalım bunu?
      BİRİNCİ SOYTARI: Ben
      KRAL: Sen mi?..
      BİRİNCİ SOYTARI: …değil.
      İKİNCİ SOYTARI: Ben…
      KRAL: Sen mi?..
      İKİNCİ SOYTARI: …de değil…
      ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Ben…
      KRAL: Sen mi?..
      ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Ben de değil.
      KRAL: Anlaşıldı. Hepiniz de söylemişsiniz. (Birinci Soytarı’yı gösterir) Yatırın bakılım şunu falakaya!
      ÖBÜR İKİSİ BİRİNCİ SOYTARIYI “SÖZÜM ONA FALAKA”YA YATIRIRLAR.
      KRAL: Vurun!
      SOYTARILAR ELLERİNDEKİ OLMAYAN SOPAYLA BİRİNCİ SOYTARININ TABANINA SÖZÜM ONA VURURLAR.
      BİRİNCİ SOYTARI: (Sopayı yedikçe kahkahalar atar) Oooh… Oooh! Çok hoş! Çok güzel… Vur vur, bir daha vur!..
      KRAL: Sahici sopa olsaydı görürdüm senin gülmeni. Bir daha Papucumun Kralı diyecek misin bana?
      BİRİNCİ SOYTARI: Evet…
      İKİNCİ SOYTARI: Ne evet mi? Vurun!
      BİRİNCİ SOYTARI: Yok, hayır yani…
      İKİNCİ SOYTARI: Şimdi de İkinci soytarıyı yatırın bakalım falakaya. Krallarına nasıl Pabucumun Kralı derlermiş görsünler.
      İKİNCİ SOYTARI FALAKAYA YATIRILIR. O DA YALANCI SOPALARI YEDİKÇE AYNI TEPKİYİ GÖSTERİR.
      İKİNCİ SOYTARI: Şimdi de sıra üçüncü soytarıda. Yatırdın, vurun…
      İKİNCİ SOYTARI FALAKAYA YATIRILIR. O DA YALANCI SOPALARI YEDİKÇE AYNI TEPKİYİ GÖSTERİR.
      İKİNCİ SOYTARI: Yeter yeter… Yeterince eğlendirdiniz beni. Şimdi toz olun bakalım buradan. Sevgili kızlarımla bir arada olmak istiyorum.
      BİRİNCİ PRENSES: (Koşarak gelir, Kral babasını kucaklar.)
      KRAL: Büyük kızını öper.
      BİRİNCİ SOYTARI: (Öpsün diye Krala yüzünü uzatır.)
      KRAL: Yum gözünü…
      SOYTARI: (Gözünü yumar.)
      KRAL: (Öpsün diye İkinci soytarıya işaret eder.)
      İKİNCİ SOYTARI: (Birinci Soytarıyı öper.)
      BİRİNCİ SOYTARI: Ööööğ… Bu kralın nefesi kokuyor!..
      HEPSİ GÜLER.
      BİRİNCİ SOYTARI: (Gözlerini açar, şaşkın bakar.)
      BÜYÜK PRENSES: Ben de öpeyim mi?
      BİRİNCİ SOYTARI: (Sevinçten oynar) Öp öp!...
      BÜYÜK PRENSES: Öyleyse gözlerini yum.
      BİRİNCİ SOYTARI: Gözlerini yumar.
      BÜYÜK PRENSES: (Öpmesi için Üçüncü Soytarıya işaret eder.
      ÜÇÜNCÜ SOYTARI: (Öper.)
      BİRİNCİ SOYTARI: Ooooh, prenses öpücüğü ne kadar güzel oluyor…
      HEPSİ GÜLER.
      BİRİNCİ SOYTARI: Ama ağzı sarımsak kokuyor…
      HEPSİ GÜLER.
      KRAL: Ortanca kızım karşılamayacak mı beni?
      ORTANCA RENSES: (Koşarak gelir) Sıranın bana gelmesini bekliyordum babacığım!
      KRAL: (Onu da öper.)
      İKİNCİ SOYTARI: (Krala yanağını uzatır)
      KRAL: Yum gözünü.
      İKİNCİ SOYTARI: (Gözünü yumar.)
      KRAL (Onu öper) İiii… İğrenççç… Bir soytarı kokusu bu… (Gözlerini açar)
      İKİNCİ SOYTARI: Siz miydiniz?
      KRAL: Yanağını bana uzatmadın mı? Başka kim olabilir?
      İKİNCİ PRENSES: Benim de öpmemi ister misin?
      İKİNCİ SOYTARI: Gözümü yummayacağım ama…
      İKİNCİ PRENSES: Tamam, yumma…
      İKİNCİ SOYTARI: (Yanağını uzatır ama gözeri yine ister istemez kapanır)
      İKİNCİ PRENSES: (Öpmesi için Birinci Soytarıya işaret eder.)
      BİRİNCİ SOYTARI: (İkinci soytarıyı öper.) Bu… Bu sarımsak kokusunu tanıyorum ben! Beni kandırdınız!
      HEPSİ GÜLER.
      KRAL: Küçük kızım niçin uzak duruyor öyle benden. Yoksa beni sevmiyor mu?
      KÜÇÜK PRENSES: Sevmez olur muyum babacığım. Kalbimdeki bütün sevgiler sizin.
      KRAL: Gel öyleyse şöyle bir güzel kucaklayayım seni. Senin yanakların ne tatlı olmuş öyle? Ver bakalım Kral babacığına bir öpücük.
      (KÜÇÜK PRENSES: (Yanağını uzatır.)
      ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Bana da bana da…
      KÜÇÜK PRENSES: Üçüncü Soytarıya da yanağını uzatır.
      ÜÇÜNCÜ SOYTARI: (Öper.) Bu bu… Bu soytarı öpücüğü değil. Bu sarımsak kokmuyor. Bu mis gibi kokan gerçek bir prenses öpücüğü. Yaşasın! Prenses beni öptü! Prenses beni öptü…
      KRAL: Bu kadar neşe yeter. Biraz da gerçek şeylerden söz edelim. Kızlar, demin küçük kız kardeşiniz bir şey söyledi.
      BÜYÜK PRENSES: Ne söylemişti babacığım?
      ORTANCA PRENSES: Ne söylemişti?
      KRAL: Bütün sevgilerim, senindir babacığım… demişti.
      BÜYÜK PRENSES: Evet evet bizim de…
      ORTANCA PRENSES: Bizim bütün sevgilerimiz de senin babacığım.
      KRAL: Ama bu bütün sevgilerimiz dediğiniz şey ne kadar? Bunun ölçüsünü bilmek istiyorum. Söyle bakalım büyük kızım, sen beni ne kadar çok seviyorsun?
      BÜYÜK PRENSES: Babacığım... Ben seni dağlar, taşlar ormanlar, denizler okyanuslar yani babacığım ben seni, bütün unların oluşturduğu dünya kadar çok seviyorum.
      KRAL: Güzeeeel… (Ortanca kızına) Peki söyle bakalım benim sevgili Ortanca kızım… Sen beni ne kadar çok seviyorsun?
      ORTANCA PRENSES: Babacığım ben seni bulutlar kadar, yıldızlar kadar ay kadar, güneş kadar gök yüzü kadar. Ben seni bütün bunların oluşturduğu kainat kadar çok seviyorum abacığım.
      KRAL: Harika!...
      BİRİNCİ SOYTARI: Ben de seviyorum ben de seviyorum…
      KRAL: Tabii tabii.
      BİRİNCİ SOYTARI: Söyleyeyim mi ne kadar sevdiğimi?
      KRAL: Söyle bakalım.
      BİRİNCİ SOYTARI: Sevgili Kralımız, ben seni armut kadar seviyorum!
      KRAL: Ne!.. Yıkıl oradan, ayı!
      BİRİNCİ SOYTARI: (Kaçar.)
      İKİNCİ SOYTARI: Ben de söyleyeyim mi?
      KRAL: Söyle bakalım.
      İKİNCİ SOYTARI: Sen de seni şey kadar çok seviyorum… Yani şey kadar…
      KRAL: Ney?.. Söylesene ney kadar?
      İKİNCİ SOYTARI: Hıyar!
      KRAL: Ne! Defol!.. Hıyar… Mış… Sen beni sevmiyor musun Üçüncü Palyaço.
      ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Sevmiyorum.
      KRAL: Neden?
      ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Bunlar sevecek bir şey bırakmadılar ki…
      KRAL: (Başını salyalarak gülümser) Şu soytarılar da olmasa hayatın tadı olmayacak… (Küçük kızına döner) Acaba küçük kızımız bizi ne kadar çok seviyor?
      KÜÇÜK PRENSES: Ben babacığım…
      KRAL: Evet güzel küçük kızım…
      KÜÇÜK PRENSES: Babacığım ben seni…
      KRAL: Evet?...
      KÜÇÜK PRENSES: Ben seni tuz kadar çok seviyorum babacığım.
      KRAL: Anlamadım, ne kadar?
      KÜÇÜK PRENSES: Tuz kadar…
      KRAL: Tuz kadar mı?
      KÜÇÜK PRENSES: Evet babacığım ben seni tuz kadar çok seviyorum.
      KRAL: Hain evlat dediğin bu kadar olur. Ben sizler için her şeyimi feda ediyorum. Ben sana dünyanın en güzel yaşamını vereyim. Sen beni sadece tuz kadar sev. Olacak şey değil! Defol yanımdan! Gözüm görmesin seni!
      KÜÇÜK PRENSES: (Ağlayarak çıkar.)
      KRAL: (Homurdanarak sahnenin içinde dolaşır) Tuz kadar seviyormuş. Düşünebiliyor musunuz, tuz kadar… Sadece tuz kadar… Bunlar kocadı artık. Evde kaldıkça akılları başlarından gitmeye başladı. En iyisi evlendirmk-meli artık bunları. Herkes gidip layığını bulsun. Babasını dünya kadar seven kendisini dünya kadar sevecek bir koca bulsun. Babasını kainat kadar seven, kendisini de kainat kadar sevecek bir kodca bulsun. Babasını tuz kadar seven ise… (Seslenir) Kimse yok mu orada
      BİRİNCİ SOYTARI: Buyurun Sevgili Kralımız!
      İKİNCİ SOYTARI: Buyurun Sevgili Kralımız!
      ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Buyurun Sevgili Kralımız!
      KRAL: Bu sarayda da soytarıdan bol bir şey yok ha! Annemi çağırsam soytarılar geliyor. Babamı çağırsam öyle… Neyse, hiç yoktan iyidir. Gidin Tellal başını bulun.
      BİRİNCİ SOYTARI: Gidip tellal başını bulacağız.
      KRAL: Ona şöyle çağırmasını söyleyin: Kralımızın acil buyruğudur…
      İKİNCİ SOYTARI: Kralımızın acil buyruğudur… diyeceğiz.
      KRAL: Kralımız üç kızını da evlendirecek… diyeceksiniz.
      ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Kralımız üç kızını da evlendirecek… diyeceğiz.
      KRAL: Güzel çirkin demeden herkesi layığına vereceğim… diyor diyeceksiniz. BİRİNCİ SOYTARI: Güzel çirkin demeden herkesi layığına vereceğim… diyor diyeceğiz.
      KRAL: Talipliler hemen huzurumda toplansınlar… diyor diyeceksiniz.
      ÜÇ SOYTARI: Baş üstüne Sevgili Kralımız! “Talipliler hemen huzurumda toplansınlar diyor” diyeceğiz.
      BİRİNCİ SOYTARI: Şey… Kralım…
      KRAL: Ne?
      BİRİNCİ SOYTARI: Batan geminin malları bunlar galiba…
      İKİNCİ SOYTARI: Yok, top atan fabrikanın ihraç fazlaları…
      KRAL: (Güler)
      ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Birini de bana verir misin Sevgili Kralım?
      KRAL: (Güler) Neden olmasın?
      ÜÇÜNCÜ SOYTARI: Yaşasın, bir prensesle evleneceğim!

      Üçü de şaklabanlık yaparak çıkar.

      SAHNE KARARIR.

      TELLALIN SESİ SAHNE DIŞINDAN DUYULUR: Ülkemizin genç delikanlıları, varsıllar, becerikliler. Yakışıklılar Prensler… İlle de prensler… Hem prens hem varsıl olanlar. Pem varsıl hem yakışıklı olanlar… Duyduk duymadık demeyin. Kralımızın acil buyruğudur! Hemen paçaları sıvayın… Sarayın yolunu tutun… Kralımız efendimiz, üç kızının üçünü de bugün yuvadan uçuracak… Güzel çirkin demeden, her bir kızını her bir kısmetlisine verecek. Daha ne duruyorsunuz, koşun koşan… Batan geminin malları bunlar. Top atan fabrikanın ihraç malları…
      SAHNE YENİDEN AYDINLANIR.
      KRAL: Tahtında oturmaktadır.
      BÜYÜK PRENSES: Babasının yanındaki koltuklardan birinde oturuyor. Fıkır fıkırdır. Sevincinden yerinde duramamaktadır.
      ORTANCA PRENSES: Babasının yanındaki koltuklardan birinde oturuyor. Fıkır fıkırdır. Sevincinden yerinde duramamaktadır.
      KÜÇÜK PRENSES: Babasının yanındaki koltuklardan birinde aşı önünde oturuyor. Derin düşüncelere dalmıştır. Keyifsizdir.
      TELLAL: Sevgili Kralımız, Prenses hanımlarla evlenmek isteyen gençler toplan-dılar. Sayıları bin beş yüzü buluyor… Ortalama hesaba gören her prensesimizin beş yüz taliplisi var…
      KRAL: Büyük Prenses kızımla evlenmek isteyenlerden birini çağır.
      TELLAL: (Dışarıya bağırır) Büyük Prenses hanıma talip olanların ilki gelsin!...
      KRAL: Hiç kimseye zorluk çıkartmayacağım. Kızlarımı isteyen ilk taliplisine vereceğim. Yeter ki kızım da o ilk talipliyi beğensin.
      MAVİ PRENS: Selamlayarak girer. Kralın karşısında durur.
      KRAL: Demek büyük kızımla evlenmek istiyorsun?
      MAVİ PRENS: Evet Muhteşem Kralımız.
      KRAL: Adın ne senin?
      MAVİ PRENS: Mavi Prens Derler bana Muhteşem Kralımız. Bu ülkenin bütün dağları, denizleri benden sorulur.
      KRAL: Ne iş yaparsın sen?
      MAVİ PRENS: Ben prensim Muhteşem Kralımız. Bir iş yapmam. Bilirsiniz prensler bir iş yapmak zorunda değiller.
      KRAL: Hımmm… (Kendi kendine) Bana muhteşem diyor. Bu iyi… (Prense) Gelirin ne kadar?
      MAVİ PRENS: Servetim sayılamayacak kadar çoktur Muhteşem Kralım.
      KRAL: (Kızına döner) Ne diyorsun Büyük kızım. Evet mi, hayır mı?
      BÜYÜK PRENSES: Bundan iyisi kaymaklı kadayıf…
      KRAL: Tamam diyorsun yani…
      BÜYÜK PRENSES: Kral babam uygun görür de ben “hayır” diyebilir miyim?
      KRAL: Peki öyleyse… (Prense döner) Verdim gitti! Al götür müstakbel gelinini. BÜYÜK PRENSES: Gidin Sarayımın Nikâhçıbaşısına… Düğün hazırlıkları başlasın.
      MAVİ PRENS: Teşekkürler efendim!
      BÜYÜK PRENSES: Teşekkürler babacığım!
      BÜYÜK PRENSESLE MAVİ PRENS EL ELE TUTUŞUR, SEVİNÇLE SAHNEDEN ÇIKAR.
      KRAL: (Tellal’a) Şimdi de Ortanca kızımın taliplisini çağır!
      TELLAL: OrtancaPrenses hanıma talip olanların ilki gelsin!...
      PEMBE PRENS: (Sahneye girer. Selam vererek kralın karısında “hazırol”da durur.)
      KRAL: Demek sen de büyük kızımla evlenmek istiyorsun?
      PEMBE PRENS: Evet Eşsiz Kralımız.
      KRAL: Adın ne senin?
      PEMBE PRENS: Pembe Prens Derler bana Eşsiz Kralımız. Bu ülkenin bütün ormanları, çiçek bahçeleri, meyve bahçeleri benden sorulur.
      KRAL: Ne iş yaparsın sen?
      PEMBE PRENS: Ben prensim Muhteşem Kralımız. Bir iş yapmam. Bilirsiniz prensler bir iş yapmak zorunda değiller.
      KRAL: Hımmm… (Kendi kendine) Bana “eşsiz” diyor. “Eşsiz” bir kral olduğumu biliyor. Bu iyi… (Prense) Gelirin ne kadar?
      PEMBE PRENS: Varlığım sayılamayacak kadar çoktur eşsiz Kralım.
      KRAL: (Kızına döner) Ne diyorsun ortanca kızım. Evet mi, hayır mı?
      BÜYÜK PRENSES: Bundan iyisi can sağlığı babacığım.
      KRAL: Tamam diyorsun yani…
      BÜYÜK PRENSES: Kral babam uygun görür de ben “hayır” diyebilir miyim?
      KRAL: Peki öyleyse… (Prense döner) Verdim gitti! Al götür müstakbel gelinini. BÜYÜK PRENSES: Gidin Sarayımın Nikahçıbaşısına… Düğün hazırlıkları başlasın.
      PEMBE PRENS: Teşekkürler efendim!
      BÜYÜK PRENSES: Teşekkürler babacığım!
      BÜYÜK PRENSESLE YEŞİL PRENS EL ELE TUTUŞUR, SEVİNÇLE SAHNEDEN ÇIKAR.
      KRAL: (Tellal’a) Şimdi de Küçük kızımın taliplisini çağır!
      TELLAL: Küçük Prenses hanıma talip olanların ilki gelsin!..
      KURBAĞA PRENS: (Kapıda belirir.)
      TELLAL: Küçük Prensesimizin taliplisi bir tek sen misin? Öyle ya, babasını sadece tuz kadar seven bir kıza kim talip olur? Bu haber çabucak yayıldı ülkeye. O yüzden başka talipli de çıkmadı. (Prense) İşin zor senin hemşerim… Sabah akşam tuz yedirir artık Küçük Prensesimiz sana.
      KURBAĞA PRENS: (Sahneye girer. Selam vererek kralın karısında “hazırol”da durur.)
      KRAL: Ooo!.. Amma yakışıksız bir talipli ha! Tıpkı kurbağaya beziyor. (Kahkahalarla güler) Hah hah ha… (Küçük Prensese) Talipline bak talipline Tuzlar Kraliçesi.., Tıpkı kurbağa… Babasını tuz kadar seveni de her halde kurbağadan başkası beğenmezdi… (Kurbağa Prense) Demek sen de küçük kızımla evlenmek istiyorsun?
      YEŞİL PRENS: Evet Sayın Kralımız.
      KRAL: (Öykünür) SayınKralımız… Eh, hiç yoktan iyi… (Kurbağa Prense) Adın ne senin?
      KURBAĞA PRENS: Kurbağa Prens Derler bana Sayın Kralımız.
      KRAL: Ne iş yaparsın sen?
      KURBAĞA PRENS: Bu ülkenin bütün dereleri, gölleri bataklıkları benden sorulur. Gece gündüz demeden çalışır, oraları arıtmaya, güzelleştirmeye çabalarım.
      KRAL: Ooo!.. Demek öbür Prensler gibi keyif çatmak, yan gelip yatmak yok sana.
      KURBAĞA PRENS: Keyif çatıp yatmak yaraşmaz insan olan insana…
      KRAL: Kurbağalara da yaraşmıyor galiba… Gelirin ne kadar?
      KURBAĞA PRENS: Prensesimi aç koymayacak, kimseye muhtaç etmeyecek kadar.
      KRAL: (Kızına döner) İyi iyi… Bu kadarı yeter size. Ne diyorsun küçük kızım, diye soracak değilim sana. Tam sana Göre bir koca işte. Al hayrını gör. Gidin buradan. Nikâhınızı da nerede isterseniz orada kıdırın. Beni tuz kadar az seven bir kızı daha fazla görmek istemiyorum bu sarayda.
      KÜÇÜK PRENSES: Teşekkür ederim babacığım. Hoşçakal…
      KRAL: Cevap vermez, başını öte yana döndürür. Eliyle git git işareti yapar.
      Tamam diyorsun yani…
      KÜÇÜK PRENSESLE Y KURBAĞA PRENS EL ELE TUTUŞUR, ÜZÜNTÜYLE SAHNEDEN ÇIKARLAR.
      KRAL: Bu da bitti işte… Şimdi çalsın sazlar, oynasın kazlar. Keşke küçük kızım da beni yeteri kadar çok sevseydi. Keşke ona darılmam gerekmeseydi. Üçünün düğününü bir arada yapsaydım. (İç çeker) Neyse… Şimdi iki güzel kızımın düğününe bakalım biz. (Bağırır) Haydi, çalsın sazlar, oynasın kazlar!
      SAHNE KARARIR, FONDAN DÜĞÜN MÜZİĞİ DUYULUR. SAHNEDE BİR İKİ KÜÇÜK DEĞİŞİKLİK YAPILIR. TAHT ÇIKARILIR YERİNE ŞIK BİR YEMEK MASASI KONULUR.
      KURBAĞA PRENS: Benimle evlenmeyi kabul ettiğin için teşekkür ederim Sevgili Küçük Prenses.
      KÜÇÜK PRENSES: Asıl siz beni kabul ettiğiniz için, ben size teşekkür ederim Kurbağa Prens.
      KURBAĞA PRENS: Bir kurbağa Prensle evlenmek üzmüyor mu seni?
      KÜÇÜK PRENSES: Hayır, neden üzsün.
      KURBAĞA PRENS: Ne bileyim. Hiçbir genç kız bir kurbağayla evlenmek istemez de.
      KÜÇÜK PRENSES: Neden?
      KURBAĞA PRENS: Kurbağalar çirkin olurlar.
      KÜÇÜK PRENSES: Yürekleri de çirkin olur mu?
      KURBAĞA PRENS: Olmaz her halde.
      KÜÇÜK PRENSES: Ben işte sendeki o yüreği gördüğüm için seninle evlendiğim için sevinç duydum.
      KURBAĞA PRENS: Sen çok iyi bir eşsin sevgili Prenses. Artık sana Kraliçem diyebilirim, değil mi?
      KÜÇÜK PRENSES: Sevinç Duyarım Sevgili Prensim.
      KURBAĞA PRENS: Acaba sizden bir şey istesem mümkün mü sevgili Kraliçem.
      KÜÇÜK PRENSES: Mümkün… Benden ne isterseniz yaparım.
      KURBAĞA PRENS: Bunu yapmak istemeyebilirsiniz belki.
      KÜÇÜK PRENSES: Ne olduğunu niçin söylemiyorsun?
      KURBAĞA PRENS: Söylüyorum: Lütfen beni öper misiniz?
      KÜÇÜK PRENSES: Tabii… Kocam değil misin? Sevinçle yaparım bu işi.
      KURBAĞA PRENS: Gerçekten mi?
      KÜÇÜK PRENSES: Evet, gerçekten.
      KURBAĞA PRENS: Bir kurbağayı öpmekten iğrenmez misin?
      KÜÇÜK PRENSES: O kurbağa benim eşim. Neden iğreneyim?
      KURBAĞA PRENS: Şaşılacak kadar iyisin sen sevgili Kraliçem.
      KÜÇÜK PRENSES: Kapat öyleyse gözlerini, işte öpüyorum seni.
      KURBAĞA PRENS: Hayır hayır dur! Ben değil… Sen kapatmalısın gözlerini.
      KÜÇÜK PRENSES: Neden?
      KURBAĞA PRENS: Lütfen öyle yap.
      KÜÇÜK PRENSES: Peki… (Kurbağa Prens’e sarılır.)

      SAHNE KARARIR ARDINDAN YAVAŞ YAVAŞ YENİDEN AYDINLANIR.

      KURBAĞA PRENS: Artık gözlerini açabilirsin karıcığım. (Kurbağa yüzü kaybolmuş, yakışıklı birine dönüşmüştür.
      KÜÇÜK PRENSES (Gözlerini açar ama gördüklerini inanamaz) Bu bu… Sen misin? Dünyanın en yakışıklı Prensi… Kurbağa Prens nereye gitti?
      KURBAĞA PRENS: Artık Kurbağa Prens değilim ben Sevgilim. Artık Senin Yeşil Prensinim. Beni öptüğün zaman üzerimdeki büyü bozuldu. Eski halime döndüm.
      KÜÇÜK PRENSES: Canım… Yani artık dünyanın en güzel Prensi benim eşim mi?
      KURBAĞA PRENS: Evet… Ama onun eşi de dünyanın en güzel prensesiydi zaten. Şimdi de dünyanın en güzel Kraliçesi oldu. Benimle evlendiğin, beni öptüğün, beni eski halime kavuşturduğun için, dile benden ne dilersen sevgili Kraliçem…
      KÜÇÜK PRENSES: Ne dileyeyim ki… İhtiras sahibi biri değilim ben. Az’la yetinmeyi bilirim.
      KURBAĞA PRENS: Bunu biliyorum ama artık azla yetinmen gerekmiyor. Çünkü senin kocan dünyanın en varsıl insanı.
      KÜÇÜK PRENSES: Sen mi?
      KURBAĞA PRENS: Ben?
      KÜÇÜK PRENSES: Kral babamdan da varsıl mısın?
      KURBAĞA PRENS: Öyleyim ya…
      KÜÇÜK PRENSES: O zaman senden bir şey isteyebilirim…
      KURBAĞA PRENS: Bir değil bin şey iste.
      KÜÇÜK PRENSES: Önce babamın sarayının karşısına, kedisininki kadar güzel bir saray istiyorum. Bunu isteyebilir miyim?
      KURBAĞA PRENS: İsteğin yerine getirildi bile.
      KÜÇÜK PRENSES: Nasıl yani? Ne zaman?
      KURBAĞA PRENS: Sen beni öperken…
      KÜÇÜK PRENSES: Böyle bir şey isteyebileceğimi nereden biliyordun?
      KURBAĞA PRENS: Bunu bilmeye gerek yok ki: Senin kadar güzel bir Kraliçe, ancak böyle güzel bir sarayda yaşayabilir. Sen o sarayın içindesin şimdi.
      KÜÇÜK PRENSES: Ya… (Çok sevinçli. Sahnede dolaşır, dans eder. Her şeye hayranlıkla bakar. Eşinin yanına gelir. Kollarını onun boynuna dolar.) Canım…
      KURBAĞA PRENS: Seni seçmekle ne iyi bir şey yapmışım.
      KÜÇÜK PRENSES: Ben de seni seçmekle…
      KÜÇÜK PRENSES: Bir şey daha isteyebilir miyim?
      KURBAĞA PRENS: İste…
      KÜÇÜK PRENSES: Babama mükellef bir yemek şöleni vermek istiyorum. Yapabilir miyiz bunu?
      KURBAĞA PRENS: Yaptık bile.
      KÜÇÜK PRENSES: Nasıl yaptık?
      KURBAĞA PRENS: Senin isteyeceğin her şey, daha sen istemeden gerçekleşir. Bin bir türlü yemek hazırlandı şölen için.
      KÜÇÜK PRENSES: Ama ben farklı yemekler sunmak istiyordum babama.
      KURBAĞA PRENS: Nasıl farklı yemekler?
      KÜÇÜK PRENSES: Hiç bir yemeğin içinde tuz olmasını istemiyordum.
      KURBAĞA PRENS: Zaten öyle oldu.
      KÜÇÜK PRENSES: Nasıl?
      KURBAĞA PRENS: Bütün yemekler tuzsuz olarak hazırlandı.
      KÜÇÜK PRENSES: Böyle bir şeyi isteyeceğimi de mi biliyordun?
      KURBAĞA PRENS: Senin isteyebileceğin her şeyi bilirim.
      KÜÇÜK PRENSES: Büyücü müsün yoksa sen?
      KURBAĞA PRENS: Evet büyücüyüm. Bir sakıncası var mı?
      KÜÇÜK PRENSES: Tuz seviyor musun?
      KURBAĞA PRENS: Seviyorum.
      KÜÇÜK PRENSES: Beni de tuz kadar seviyor musun?
      KURBAĞA PRENS: Evet, seviyorum. Seni de tuz kadar çok seviyorum.
      KÜÇÜK PRENSES: O zaman büyücü olmanın hiç bir sakıncası yok. Babama çağrıyı ne zaman yapıyoruz?
      KURBAĞA PRENS: Yaptık bile.
      KÜÇÜK PRENSES: Ne zaman geliyor öyleyse babam? Sakın şu anda içeri girmek üzere deme.
      KURBAĞA PRENS: Şu anda içeriye girmek üzere…
      KÜÇÜK PRENSES: Çok şaşırtıcı bir eşsin sen! Bir kadının nasıl mutlu edilebileceğini çok iyi biliyorsun.
      KURBAĞA PRENS: Seni mutlu etmek, mutlu görmek beni mutlu ediyor.
      KÜÇÜK PRENSES: Canım Prensim! Kurbağa Prensim benim…

      Birbirlerine sarılıp sevinçle dans ederler.

      KRAL: Bu evde konukları karşılayan kimse yok mu?
      KÜÇÜK PRENSES: İşte geldi!
      KURBAĞA PRENS: Buyurun Sevgili Kralımız! Buyurun, buyurun…
      KÜÇÜK PRENSES: (Kocasına) İzin verirsen yüzümü şu tülle kapatmak istiyorum kocacığım.
      KURBAĞA PRENS: İstediğini yapabilirsin sevgilim.

      KÜÇÜK PRENSES YÜZÜNÜ TÜLLE KAPATIR SONRA KOCASIYLA BİRLİKTE KRALI KARŞILARLAR.

      KRAL: Oooo! Burası ne kadar harikulade bir yermiş böyle! Merdivenleri çıkarken, koridorda ilerlerken şaşkınlık içinde kaldım. Burada her şey nerdeyse benim sarayımdakinden daha iyi.
      KURBAĞA PRENS: O kadar da değil Sevgili Kralımız…
      KRAL: Öyle acıktım ki… Eğer sakıncası yoksa hemen yemeğe oturmak isterim.
      KURBAĞA PRENS: Elbette, buyurun. Sofra sizi bekliyor zaten…
      bu ne kadar zengin bir sofra böyle…

      KRAL: Kim hazırladı bu kadar çok bu kadar güzel yemeği?
      KURBAĞA PRENS: Eşim hazırladı…
      KRAL: Hımmm,,, Eşiniz bu mu?
      KURBAĞA PRENS: Bu efendimiz…
      KRAL: Çok da güzel bir şeye benziyor ama… Neden yüzünü tülle kapatmış acaba? Güzelliklerinin hepsini göstermek istemiyor mu yoksa?
      KURBAĞA PRENS: Birazdan tamamını gösterir efendimiz. Her şeyin bir zamanı var.
      KRAL: Belki de haklısınız. Buyurun, siz de oturun sofraya da yemeye başlayalım öyleyse hemen.

      HEPSİ YEMEĞE OTURUR.

      KRAL: Hımmm… Şunlara bakın! Daha tadını tatmadan insanın ağzı sulanıyor. (Yer) Harikulade bir şey ama… Bir de şunun tadına bakalım… (Tadar) Bu da öyle… Ya şu… Şu?.. Size bir şey sorabilir miyim acaba?
      KURBAĞA PRENS: Elbette sorabilirsiniz efendimiz?
      KRAL: Siz tuz sevmeyenlerden misiniz loksa?
      KURBAĞA PRENS: Hayır efendimiz, tuz sevmeyenlerden değiliz… Tuzu severiz.
      KRAL: Öyleyse yemeklerinize niçin tuz koymuyorsunuz?
      KÜÇÜK PRENSES: Tuzun önemini, değerini kavrayabilesiniz diye sevgili Kral Babacığım… (Yüzündeki tülü indirir)
      KRAL: (Büyük şaşkınlık içinde) Küçük Prensesim! Sen miydin bu sarayın kraliçesi!
      KÜÇÜK PRENSES: Benim baba…
      KRAL: Bütün bu yemekleri de sen mi yaptın?
      KÜÇÜK PRENSES: Hı hı…
      KRAL: Ne kadar muhteşem görünüyorlar! Ne kadar mükemmel hazırlanmışlar… Bir de tuzu olsaydı… Demek tuz bu kadar önemliymiş ha! Tuzun ne kadar önemli olduğunu anlayabilmek için, böyle tuzsuz yemekler tatmak zorunda kalmak gerekiyormuş ha!
      KÜÇÜK PRENSES: Evet…
      KRAL: Şimdi çok iyi anıyorum beni ne kadar çok sevdiğini sevgili kızım. Bağışla beni. Demek ki sen beni tuz kadar sevdiğini söylerken, beni denizlerden, okyanuslardan bütün dünyadan çok sevdiğini söylemek istiyordun…
      KÜÇÜK PRENSES: Evet baba…
      KRAL: Demek ki sen beni tuz kadar çok sevdiğini söylerken, beni yıldızlardan aydan kâinattan çok sevdiğini söylemek istiyordun.
      KÜÇÜK PRENSES: Evet baba…

      Birbirlerine sarılırlar.

      KRAL: Geç anladım ama, yine de anladım bunu. Canım kızım! Ben de seni tuz kadar çok seviyorum!

      Bütün oyuncular şarkı söyleyip dans ederek sahneye doluşurlar.

      BİTTİ
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    + Yeni Konu Aç
    15 sayfadan, 8.sayfa İlkİlk ... 678910 ... SonSon

    Konu Açıklaması

    Users Browsing this Thread

    Şuanda bu konuyu 1 kişi izlemekte. (0 üye ve 1 misafir)

    Benzer Konular

    1. Piyesler Hediye Ediyorum Sizlere
      By mangazaman in forum Aktif Bölüm
      Cevaplar: 0
      Son Mesaj: 03-02-07, 22:33

    Bookmarks

    Bookmarks

    Gönderme Kuralları

    • Yeni konu açılamaz!
    • You may not post replies
    • You may not post attachments
    • You may not edit your posts
    •  

    Forum Kuralları