CAHİLİYE DÖNEMİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ
Bılgısızlık, gerçeğı tanımama. İslâm, tam bır aydınlık ve bılgı devrı olduğu ıçın, Arabıstan'da İslâmıyet’ın yayılmasından öncekı devre, daha dar anlamı ıle Hz. İsa’dan sonra peygamberımızın gelmesıne kadar geçen zamana "Cahılıyye" devrı adı verılmıştır.
Cahılıyye, ınsanın Allah’ı gereğı gıbı tanımaması, ona kulluk etmekten uzaklaşması, onun ılâhî hükümlerıne değıl de kışının kendı hevâ ve hevesıne uyması, ınsanların koyduğu emır ve yasaklara, sıyasî sıstem ve düşüncelere ınanmasıdır. Kur'an-ı Kerîm'de: "Onlar hâlâ Cahılıyye devrı hükmünü mü ıstıyorlar? Gerçeğı bılen bır mıllet ıçın Allah’tan daha ıyı hüküm veren kım var?" (el-Mâıde, 5/50) buyurulur. İslâm’ın hakım olmadığı ortamlar Cahılıyye çağlarıdır. Çünkü ılâhî bılgının kaynağından yoksun olan ortamlardır. İslâm’ın gelışınden öncekı dönemde yasayan müşrıkler Allah'a ısyan etmış onun hükümlerıne sırt çevırmış bır toplum olarak son derece ılkel ve cahıl hayat sürüyorlardı. Cahılıyye Arapları'nın sürdüğü hayattan ve ıçınde yaşadıkları ortamdan bazı örneklerı söyle sıralamak mümkündür:
Putlara Taparlardı
Cahılıyye ınsanları Allah’ın varlığını kabul etmekle beraber putlara taparlardı. Onlar putlarının Allah katında kendılerıne şefaatçı olacaklarına ınanırlar ve: Bız onlara ancak bızı daha çok Allah'a yaklaştırsınlar dıye ıbadet edıyoruz" (ez-Zümer, 39/3) derlerdı.
İçkı İçerlerdı
Şarap ıçmek adetı çok yaygındı. Saırlerı her zaman ıçkı zıyafetınden bahseder, ıçkı şıırlerı edebıyatlarının büyük bır kısmını teskıl ederdı. Hatta Enes b. Mâlık (r.a.)'ın bıldırdıgıne göre Islâm'da ıçkı, Mâıde Suresı'nın doksan ve doksanbırıncı ayetlerıyle kesın olarak haram kılınmıs, Hz. Peygamber (s.a.s) tellal bagırttırarak bunu ılân ettıgınde Medıne sokaklarında sel gıbı ıçkı akmıstır (Müslım, Esrıbe, 3)
Kumar Oynarlardı
Cahılıyye çagında kumar da çok yaygındı. Cahılıyye Arapları kumar oynamakla övünürlerdı. Öyle kı kumar meclıslerıne katılmamak ayıp sayılırdı. Onların saırlerınden bırı karısına söyle vasıyette bulunur:
"Ben ölürsem, sen, acız ve konusma bılmeyen, ıkı yüzlü ve kumar bılmeyen bırını ısteme."
Tefecılık Yaparlardı
Tefecılık almıs yürümüstü. Para ve benzerı seylerı bırbırlerıne borç verırler; kat kat faız alırlardı. Borç veren kımse, borcun vadesı bıtınce borçluya gelır: "Borcunu ödeyecek mısın, yoksa onu artırayım mı?" derdı. Onun da ödeme ımkânı varsa öder, yoksa ıkıncı sene ıçın ıkı katına, üçüncü sene ıçın dört kat ına çıkarır ve artırma ıslemı böylece kat kat devam ederdı. Tefecılık ve faızın her çesıdını haram kılan Allah, özellıkle Araplar'ın bu kötü âdetlerıne dıkkatı çekerek "-Ey ıman edenler! Kat kat faız yemeyın." (Âlı Imrân,3/130) buyurmustur.
Faız Oranları Cok Büyüktü
Faızcılık Araplar arasında o kadar yerlesmıstı kı tıcaretle onun arasını ayıramıyorlar; "Faız de tıpkı alıs-verıs gıbı" dıyorlardı. Bunun üzerıne ınen ayette: "Allah alıs-verısı helâl, faızı ıse haram kılmıstır. " (el-Bakarâ, 2/275) buyrulmustur.
Fuhus Cok Büyük Orandaydı
Cahılıyye Araplar'ı arasında fuhus da nadır seylerden degıldı. Carıyelerını zorla fuhusa sürükleyenler vardı. Kur'an-ı Kerîm'de bu hususa ısaretle: "Iffetlı olmak ısteyen carıyelerınızı fuhsa zorlamayın. " (en-Nûr, 24/33) buyurulur.
Kocanın bırkaç metresı oldugu gıbı, kadının da baskalarıyla ılıskıde bulunması, bazı çevrelerce nefretle karsılanmayan bır davranıstı. Fuhusla ılgılı Cahılıyye Araplarının su adetlerını zıkredebılırız:
Kadın âdetınden temızlendıkten sonra kocası ona "su adama gıt ve ondan hamıle kal" derdı. Kadın ıstenılen adamla beraber olduktan sonra kocası hamılelıgı bellı oluncaya kadar ona yaklasmazdı. Sonra yaklasabılırdı. Bu, ıyı bır çocuga sahıp olmak ıçın yapılırdı.
Sayıları üç ıla on arasında degısen bır grup erkek kadının evıne gırerek, sırasıyla hepsı de onunla cınsı münasebette bulunurdu. Kadın hamıle kalıp da dogum yaparsa dogumdan bır kaç gün sonra bu erkeklerı çagırır, erkekler de zorunlu olarak bu davete ıstırak ederlerdı. Sonra onlara: "Olanları bılıyo rsunuz, dogum yaptım" ıçlerınden bırıne ısaret ederek "çocugun babası sensın" derdı. O da bundan kaçınamazdı.
Bazı fuhus yapan kadınlar da tanınmaları ıçın kapılarına bayrak asarlardı. Bu tür kadınlardan bırı dogum yaptıgı zaman teshıs heyetı toplanıp çocugun kıme aıt oldugunu tespıt ederdı. O da çocugun babası oldugunu kabul etmek zorunda kalırdı. (Buhârî, Nıkah, 36)
Kadına deger verılmez, hak ve hukuku tanınmaz, adeta bır esya gıbı telakkı edılıp mıras alınırdı. Bırı ölüp karısı dul kalınca ölenın varıslerınden gözü açık bırı hemen elbısesını kadının üzerıne atardı. Kadın daha önce kaçıp bu halden kurtulamazsa artık onun olurdu. Dılerse mehırsız olarak onunla evlenır, dılerse onu bır baskasıyla evlendırerek mıhrını almaya hak kazanır ve kadına bundan bırs ey vermezdı. Dılerse, kocasından kendısıne kalan mırası elınden almak ıçın onu evlenmekten menederdı. Bunun üzerıne ınen ayette: "Ey ınananlar! Kadınlara zorla mırascı olmaya kalkmanız sıze helâl degıldır. " (en-Nısâ, 4/19) buyurulmustur. (Sevkânî, Fethu'l-Kadır, I, 440).
Yıyeceklerın bazısı yalnız erkeklere aıt olup kadınlara yasak edılıyordu. "Onlar: Bu hayvanların karınlarında olan yavrular yalnız erkeklerımıze mahsus olup, eslerımıze yasaktır. Ölü dogacak olursa hepsı ona ortak olur" dedıler (En'âm, 6/139)
Kızları Dırı Dırı Topraga Gömerlerdı
Cahılıyye Arapları'nın kötü adetlerınden bırı de kız çocuklarını dırı dırı topraga gömmelerıydı. Onlar bunu namuslarını korumak veya ar telakkı ettıklerı ıçın, bazıları da sakat ve çırkın olarak dogduklarından yapıyorlardı. Kur'an-ı Kerîm'de su ayetlerde buna ısaret edılır: "Onlardan bırıne Rahman olan Allah'a ısnat ettıklerı bır kız evlâd müjdelense ıçı öfkeyle dolarak yüzü sımsıyah kesılırdı. " (ez-Zuhruf, 43/17), " Dırı dırı topraga gömülen kız çocugunun hangı suç la öldürüldüğü sorulduğu zaman... " (Tekvır, 81/8-9), "Ortak kostukları Seyler müşrıklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyı süslü gösterırdı. "(el-En'âm, 6/137)
Ekın ve hayvanlarını ıkı kısma ayırıyor bır kısmını Allah'ın böyle emrettıgını sanarak Allah'a verıyor ve bır kısmını da Allah'a es kostukları putlarına ayırıyorlardı. Onlar bu batıl ınanç ve adetlerınde bıraz daha ılerı gıderek Allah'ın payına düsenı alıyorlar, onu es kostukları putların payına eklıyorlardı. Ama putlarının payından alıp öbürüne ılâve ettıklerı görülmüyordu. "Allah'ın yarattıgı ekın ve hayvanlardan O'na pay ayırdılar ve kendı ıddıalarına göre: "Bu Allah'ındır, Su da ortak kostuklarımızındır" dedıler. Ortakları ıçın ayırdıkları Allah ıçın verılmezdı. Fakat Allah ıçın ayırdıkları ortaklar ı ıçın verılırdı. Bu hükümlerı ne kötüydü!" (el-En'âm, 6/136).
Bır kısım hayvanlarla ekınlerın bazısını dıledıklerınden baskasına yasaklıyorlardı. Ayrıca bır kısım hayvanlara bınerken ve keserken Allah'ın adının anılmasına engel oluyorlardı. (el-En'âm, 6/138).
Bunun dısında hayvanlarla ılgılı su adetlerı de vardı:
Deve bes batın dogurup besıncısınde erkek dogurursa kulagını çentıp serbest bırakırlardı. Artık ona bınmeyı ve sütünü sagmayı haram kabul ederlerdı. Buna "Bahîra"* derlerdı.
Saıbe*; dılegı yerıne gelen kımsenın putlara adadıgı deve ıdı. Buna da bınılmez ve sütü sagılmazdı.
Vasîle*; koyun dısı dogurursa kendılerı ıçın; erkek dogurursa putları ıçın olurdu. Sayet bırı erkek, bırı dısı olmak üzere ıkız dogurursa, dısının hatırı ıçın erkegı de kesmezler ve buna "Vasîle" derlerdı.
Hâm* ; bır erkek devenın soyundan on döl alınırsa onun sırtı haram sayılır, su ve otlakta serbest bırakılırdı. Kımse ona dokunmazdı.
Bütün bunlardan baska müsrıkler atalarından devraldıkları bırtakım adetlerı devam ettırme konusunda dırenıyor ve hatta bunların bazılarının, kendılerını Allah (c.c.)'a daha çok yaklastırdıklarını ılerı sürüyorlardı.
Ibn Ishak sunları aktarıyor: "Kureys, ya Fıl olayından evvel veya daha sonra meydana geldıgını tahmın ettıgım bır bıd'at ortaya çıkardı kı, tarıhte (Hums) dıye anılıp, asalet-ı dınıye ıddıasından ıbarettır." Bunlar: "Bız, Ibrahım'ın evladıyız, ehl-ı Harem bızız, Beyt'ın sahıbıyız, Mekke'nın de sâkını bulunuyoruz. Arap kabılelerınden hıçbır kabîle, bızım sahıp oldugumuz bu se ref ve ıtıbara sahıp degıldır. Bınaenaleyh bız, bu müstesna mevkıımızın seref ve ıtıbarını korumalıyız. Bundan sonra Harem harıcınde hıçbır seye tazım etmeyıp bütün ıhtıramatımızı Harem dahılınde hasretmelıyız. Meselâ, Arafat'ta halk ıle bır sırada, yan yana, omuz omuza durup vakfe etmek, sonra halk ıle gerı dönüp gelmek bızım kadrımızı tenzıl eder" dıyorlardı.
Ibn Ishâk devamla: "Kureyslıler bu asalet fıkrını ortaya koydu ve uygulamaya da basladı. Arafat'a çıkmayı, Arafat'tan ıfazâyı terk ettıler. Herkes Arafat'ta vakfe ederken, bunlar Müzdelıfe'ye gıderler, orada dururlardı. Ve "Bız ehlullahız, Harem-ı Serıf'ın hâdımlerıyız" dıyerek, dıgerlerıyle esıtlıgı kabul etmezlerdı. Fakat bunlar, Arafat'ta vakfe etmenın Ibrahım (a.s.)'ın dını muktezası oldugunu bılı yorlardı. Kınâne ıle Hüzâaoguları da bu hususta Kureys'e ıltıhak etmıslerdı.
Bunlar hac ıçın, umre ıçın gelen bedevîlere müdahaleye kadar ılerı gıtmıslerdır. Harem hârıcınden gelen herkesın, Beyt'ın ılk tavafı Sıyab-ı Hums ıle tavaf etmelerını kararlastırdılar ve uyguladılar. Bu kararın netıcelerınden bırı: Kım kı adı bır elbıse ıle gelıp tavaf ederse, tavaftan sonra o elbıseyı çıkarıp atması zarûrî ıdı.
Bu kararların ıkıncı netıcesı ıse; asılzadelere mahsus bır elbısesı olmayan bedevî erkeklerın çıplak; kadınların da yalnız önü yırtmaçlı kısa ıç gömlegı ıle tavafa mecbur edılmesıdır.
Bu ve bunun gıbı pek çok âdetler yürürlükte ıdı. Rasûlullah (s.a.s)'a ıletılınceye kadar da bu âdetler yürürlükte kalmaya devam ettı. Daha sonra da A'râf suresının 26, 27, 28, 31 ve 32. ayetlerınde, çıplak tavaf ıle bırlıkte dıger bıd'atler de yasaklanmıstır.
Ebû Hüreyre (r.a.)'den gelen bır rıvayete göre, Ebû Bekr es-Sıddık (r.a.) Vedâ Hacc'ından (bır sene) evvel, Hz. peygamber tarafından Hac Emîrı* olarak (Mekke'ye) gönderıldıgınde, Ebû Bekr de Ebû Hureyre'yı Kurban Bayramı'nın ılk günü Mına'da büyük bır cemaat ıçınde halka (su ıkı maddeyı) ılâna memur kılmıstır. (Ebu Hüreyre): "Ey Nas! Iyı bılınız, bu yıldan sonra müsrıklerın haccetmelerı, çıplakların da Kâbe'yı tavaf etmelerı yasaktır" demıstır. (Sahîh-ı Buhârı, Tecrıd-ı Sarıh Tercümesı, VI,13) Fakat onlar bunu kabule yanasmamıslar, atalarını körükörüne taklıde çalısmıslardır. "Onlara: Allah'ın ındırdıgıne ve peygambere gelın dendıgı zaman: Atalarımızı üzerınde buldugumuz sey bıze yeter' derler. Alaları bır sey bılmeyen ve dogru yolu da bulamayan kımseler olsalar da mı?" (el-Mâıde, 5/104). Islâm, topluma hakım olunca bütün bu cahılî sıstemın ılkel davranıslarını tamamen yasaklamıstır" (el-Mâıde, 5/103).
Bütün bunlara baktığımızda, Cahılıyye'nın bır ınanma bıçımı olduğunu görüyoruz. Cahılıyye; bır şeyı gerçeğı dışında bılmek, anlamak ve buna göre amel etmek demektır. Bu duruma göre Cahılıyye; ınsanın ve toplumun İslâm öncesı ve İslâm dışı bır yaşayış bıçımıyle yaşaması demektır.Doğru yolun zıddı, ılmın aksı olan, eskıyen ve değışken olan, bölgelere, kavımlere ve anlayışlara göre kurulan her türlü İslâm dışı rejımler; cahılî sıstemler ve hükümlerdır.
EBREHE VE FIL OLAYI (EBABIL KUSLARI)
Hidâyet Güneşinin doğmasına az bir zaman kalmıştı. Kabe'ye her taraftan insanlar akın akın gelip hacc mevsiminde ziyaret ediyorlardı.
Kabe'nin bu kadar çok ziyaretçi toplamasını birtakım kimseler hazmedemiyor ve rahatsızlık duyuyorlardı. Bunlardan biri de, Habeş Melikinin Yemen Valisi Ebrehe Esrem idi.
Ebrehe, Kabe'ye olan insan akınının önlemek için, Bizans İmparatorunun da yardımıyla önce San'a şehrinde Kulleys adında bir kilise yaptırdı. İçini büyük masraflar sonucu altın ve gümüşle süsledi, dışını çeşitli yerlerden getirttiği son derece kıymetli taşlarla donattı. Öyle ki, o anda yaptırdığı kilisenin bir benzeri başka bir yerde yoktu!
Bu süs ve tezyinat ile Ebrehe, güya halkı buraya celbedecek-ti. Dolayısıyla Kabe'ye karşı gösterilen muazzam teveccühü aklınca kırmış olacaktı!
Ebrehe, kilisenin inşası bittikten sonra, Habeş Hükümdarına, takdirini kazanmak niyetiyle de şu mektubu yazdı:
"Hükümdarım!.. Senin için öyle bir mâbed yaptırdım ki, şimdiye kadar ne bir Arap, ne de bir Acem, onun gibisini yapmış değildir! Arapların haccını buraya çevirmedikçe de asla durmayacağım!"27
Fakat, Ebrehe'nin bütün bu masraf ve gayretleri boşa çıktı. Yaptırdığı kilisenin müstesna tezyinatını ve muhteşem yapısını görmek için birçok kimse etraftan geldi. Ama sâdece süsünü püsünü görmek için... Kabe'ye olan akın, yine eskisi gibi, eksilmek şöyle dursun, artarak devam ediyordu!
Kulleys 'in Kirletilmesi ve Ebrehe 'nin Kararı
Ebrehe'nin, Kabe'ye olan teveccühü kırmak niyetiyle muhteşem bir kilise yaptırdığı, Araplarca da duyulmuştu. Bu arada, Kinane Kabilesinden Nevfel adında biri, bu kiliseyi kirletmeyi aklına koydu. Bir gece yarısı giderek Kulleys'in içini dışını pisliğiyle kirletti; sonra da kaçıp memleketine döndü.
Bu hâdise, insanların Kabe'ye teveccühünün devam etmesinden fazlasıyla öfkelenmiş bulunan Ebrehe'yi bütün bütün çileden çıkardı. Hâdiseyi Araplardan birini yaptığını da öğrenince, "Araplar, bunu, Kabe'lerinden yüz çevirttiğim için yapıyorlar. Ben de onların Kabe'sinde taş üstünde taş bırakmayacağım!" diye yemin etli;28 sonra da, Kabe'yi yıkmak gayesiyle Mekke üzerine yürümeye hazırlandı. Habeş Necâşîsinden "Mahmud" adındaki meşhur fili istedi. Necâşî, o sırada dünyada büyüklük ve kuvvetçe eşsiz olan Mahmud isimli fili, Ebrehe'ye göndererek arzusunu yerine getirdi.20
Ebrehe, ordusunu hazırladı, Mekke'ye doğru yola çıktı.
Mahmud adlı fille, ordunun önünde, Mekke'ye doğru ilerliyordu.
Bu arada, bazı Arap kabileleri, bu büyük orduya karşı çıktılar; fakat, muvaffakiyet gösteremediler ve Ebrehe tarafından mağlûb edildiler.
Ebrehe, ordusuyla Mekke'ye yakın Muğammis denilen mev-kiye gelince, bir süvari birliğini öncü olarak gönderdi.
Süvari birliği, Mekke civarına kadar sokularak Resûl-i Ekrem Efendimizin dedesi Abdûlmuttâlib'in 200 devesi de dâhil Kureyş ve Tihamelilerin sürülerini gasbetti.30
Bu sırada, Abdûlmuttâlib, Kureyş Kabilesinin reisi idi.
Ebrehe ve Abdûlmuttâlib
Ebrehe, bir elçiyle, Kureyşlilere şu haberi gönderdi:
"Ben sizinle harbetmek için değil, şu mabedi yıkmak için geldim! Eğer bana karşı koymazsanız, kanınızı akıtmaktan vazgeçerim. Şayet Kureyş Kabîlesinin reisi benimle harbetmek istemiyorsa, yanıma kadar gelsin!"31
Kureyş Reisi Abdûlmuttâlib'in, elçiye cevabı şu oldu:
"Allah adına yemin ederiz ki, biz kendisiyle harbetmek istemiyoruz. Zâten, buna gücümüz de yetmez. Yalnız, bu mâbed, Allah'ın evidir. Onu yıkılmaktan ancak Allah koruyabilir. O kendi mukaddes beytini muhafaza etmezse, bizde Ebrehe'yi bu hareketinden vazgeçirecek güç ve kuvvet yoktur."32
Karşılıklı bu konuşmadan sonra Abdûlmuttâlib, elçiyle birlikte Ebrehe'nin yanına vardı.
Abdûlmuttâlib, heybetli bir görünüşe sahipti. Onu bu haliyle gören Ebrehe, içinden kendisine karşı gayriihtiyarî bir hürmet hissi duydu. Ona, şerefli bir misafir muamelesinde bulunduktan sonra, arzusunun ne olduğunu sordu.
Abdûlmuttâlib, isteğini belirtti: "Askerlerin, 200 devemi almıştır. Arzum, develerimin iadesidir."
Ebrehe, bundan pek hoşlanmadı ve alaylı bir tavırla, "Seni görünce büyük bir adam zannetmiştim; konuşmaya başlayınca, pek de öyle büyük olmadığını anladım! Ben, senin ve atalarının tapınağı olan Kabe'yi yıkmaya gelmişken, sen, ondan söz etmiyorsun da, aldığım 200 deveden bahsediyorsun!" diye konuştu.
Abdûlmuttâlib, Ebrehe'nin alaylı tavrına aldırmadan, "Ben, develerimin sahibiyim. Kabe'nin de bir sahibi ve koruyucusu vardır; elbette onu koruyacaktır!" diye karşılık verdi.
Bu sözler, Ebrehe'yi hiddete getirdi ve şöyle konuştu: "'Onu bana karşı kimse koruyamaz!"
Abdûlmuttâlib, yine sözün altında kalmadı ve, "Orası beni ilgilendirmez. İşte sen ve işte o!.."'3 dedi.
Karşılıklı bu konuşmalardan sonra, Ebrehe, Abdûlmuttâlib'in gasbedilen develerini geri verdi. Abdûlmuttâlib, ordugâhı terkederek Mekke'ye geldi ve olup bitenleri Kureyşlilere anlattı. Ayrıca, 200 deveyi de Allah için kurban etmek üzere işaretleyerek serbest bıraktı.
Mekke Boşaltılıyor!
Abdûlmuttâlib, ayrıca Ebrehe ordusunun şerrinden ve zulmünden korunmak için Mekke'yi boşaltmalarını, halka tavsiye etti. Kendisi de birkaç kişiyle birlikte Kabe'nin yanına vardı ve kapısının halkasına yapışarak, "Allah'ım!.. Bir kul dahi evini barkını korur. Sen de Kendi evini koru! Tâ ki, yarın onların salîbleri ve kuvvetleri, Senin kuvvetine galebe çalmasın."34 diye dua etti.
Mekke boşaltıldı. Halk, dağ başlarına ve kuytu yerlere sığınarak, Ebrehe ordusunun yapacaklarını beklemeye koyuldu.
Mekke mahzun, Kabe mahzun, Kureyş mahzundu.
Ordu Harekete Hazır; Fakat!..
Ertesi günün sabahı idi.
Mekke üzerine yürüyüp Kabe'yi yerle bir etmek için, Ebrehe ordusunda hazırlık tamamdı. Ordu tek bir işaret beklemekte idi.
Tarih: Milâdî 571, 17 Muharrem Pazar günü.
Ordu, hareket edeceği sırada Ebrehe'ye kılavuzluk görevini üzerine almış bulunan Nüfeyl b. Habib adındaki adam, büyük fil Mahmud'un kulağına eğilerek şunları fısıldadı:
'"Çok Mahmud!.. Sağ salim geldiğin yere dön. Sen, Allah'ın mukaddes saydığı beldedesin!"35
Bu sözleri söyledikten sonra da koşarak bir dağa sığındı.
Nüfeyl'in bu sözleri üzerine, o heybetli fil birdenbire çöküverdi.
Kaldırmak için her tedbire başvurdular, fakat bir türlü muvaffak olamadılar. Yönünü Yemen'e doğru çevirdiklerinde koşuyor, Şam'a doğru çevirdiklerinde yine koşuyor, doğu tarafına yönelttiklerinde aynı şekilde durmadan koşuyordu. Ancak, yüzünü Mekke'ye doğru çevirdiklerinde, âdeta bacaklarındaki kuvvet birdenbire çekiliveriyor ve Mahmud çöküveriyordu.36
Bu heyecanlı anda, kimsenin Fil-i Mahmud'un bu hareketine akıl erdiremeyip düşündüğü sırada, Cenâb-ı Hakk, "Celâl" ismiyle tecellî etti ve Kur'ân'da "Ebabil" diye adlandırılan kuşları, deniz tarafından, Ebrehe ordusunun üzerine salıverdi. Kırlangıçlara benzeyen bu kuşların her biri, biri ağzında, ikisi de ayaklarında olmak üzere nohut veya mercimek tanesi büyüklüğünde üçer taş taşıyordu. Bu taşların isabet ettiği her asker, ânında yerde debelenip oluveriyordu.37
Taş yağmuruyla karşı karşıya kalan askerler, şaşırıp kaldılar. Bir anda karargâh, yıkılan, yere serilen insan ve hayvanlarla doldu. Kendilerine taş isabet etmeyenler ise, kaçışmaya başladılar. Ebrehe de o anda canlarını zor kurtaranlar arasında idi. Fakat, aldığı bir taş yarasıyla sonradan o da, arzusuna muvaffak olamadan ölüp gitti.38
Bu arada, Kabe üzerine yürümemenin bir mükâfatı olarak Mahmud adındaki fil de sağ kurtuldu.
Cenâb-ı Hakk, Ebrehe ordusuna Ebabil kuşlarını musallat ettikten sonra, ayrıca arkasından sel hâlinde yağmur yağdırdı. Yağmur seli, Ebrehe ordusunun ölülerini de silip süpürerek denize döktü.39
Yüce Rabbimiz, Kur'ân-ı Kerîm'inde bu hâdiseyi bize şöyle haber verir:
"(Ey Resulüm!.. Kabe'yi tahrip etmek isteyen) Ashab-ı Fil'e (fillerle teçhiz edilmiş Ebrehe ordusuna) Rabbinin ettiğini görmedin mi? Onların kötü niyet ve teşebbüslerini boşa çıkarmadı mı? Üzerlerine sürü sürü kuşlar salıverdi, onlara 'siccipden [pişmiş çamurdan] taşlar atıyorlardı. Derken, Rabbin, onları (kurtlar tarafından kemirilip doğranan) yenik ekin yaprakları hâline getirdi!"40
Bu hâdise, Resûl-i Eükrem Efendimizin peygamberliğinin bir deliliydi.* Zîra, dünyaya gözlerini açmaya pek az bir zaman kala meydana gelmiş ve doğum yeri, sevgili vatanı ve kıblesi olan Mekke ve Kâbe-i Muazzama, hârika ve gaybî bir surette Ebrehe ordusunun tahribinden masun kalmıştır.
Evet, Cenâb-ı Hakkın rahmet ve hikmeti, elbette Habibinin yüzü suyu hürmetine bu muazzam mabedi Ebrehe ordusuna çiğnetmeye müsaade etmezdi ve etmedi de!
Resûl-i Ekrem Efendimize risâlet vazifesi verilmeden önce, peygamberliğiyle alâkalı olarak meydana gelen harikulade hâdiselere "irhasat" denir. Bu hâdiseler, Efendimizin peygamberliğine delil teşkil ederler. Âlimler, Fil Vak'asını da irhasatlan kabul etmişlerdir.
HAŞİMÎLER SOYUNUN ÖZELLİKLERİ
Peygamberımızın atası Abdülmenaf'ın oglu Hâsım'ın soyundan gelenlere verılen ısım.
Hâsım tıcaretle ugrasan zengın ve cömert bırıydı. Asıl adı Amr'dır. Rıvayete göre, bır kıtlık yılında Fılıstın'e gıderek oradan un satınalmıs ve Mekke'ye getırerek ekmek yaptırmıs, kestırdıgı hayvanların et suyuna ekmek dagıtarak tırıd ıkramında bulunmustur. Bu nedenle Arapça'da kırmak anlamına gelen (heseme) fıılınden müstak olan Hâsîm adı verIlmıstır (Ebu Ca 'fer Muhammed b. Cerîr et-Taberı, "Tarîhü'r-Rusül ve'l-Mıllûk" nsr. Anneles III,1088; Ibnu HIsam, "es-Sîretıl'n-Nebevıyye, I, 107).
Taberı'ye göre; Hâsım, Rûm ve Gassân hükümdarlarından Kureys ıçın dokunulmazlık hakkı saglamıs, Sam'a yaz seferlerı, Yemen'e de kıs seferlerını O ıhdas etmıs bılahere bu, bır âdet halıne gelmıstır. Yıne Taberî'nın rıvayetıne göre Hasîm bır seferınde Medıne'ye ugramıs, Amr b. Zeyd'e mısâfır olmus, Amr'ın kızı Selma'yı görüp onunla evlenmek Istemıstı. Baba, kızının kendı yanında dogum yapmasını sart kostu. Hasîm de bu sartı kabul edıp Sam'a gıttı. Dönüsünde Selma ıle evlendıler. Hasîm, Selma'yı alıp Sam'a götürdü. Dogum yapma günü yaklasınca O'nu alıp Medıne'ye babasının evıne getırdı, kendısı tekrar Sam'a döndü.
Hâsım'ın dört oglu ve bes kızı vardı. Soyu, çocuklarından Seybe (Abdulmuttalıb) ıle devam etmıs ve bu soydan gelenlere Hâsımogulları (Benu Hâsım) denmıstır. Hâsım'ın, Abdulmuttalıb'den baska erkek çocuklarının nesıllerı devam etmemıstır (Taberî, a.g.e., III, 1082).
Hasîmîler Kureys Kabılesının bır koludur. Peygamberımız de bu boydandır. Hasîmîler Islâmıyetten önce de hem Mekke'nın hem de Kureys Kabılesının yönetıcısıydı. Çok onurlu bır ıs sayılan Kâbe bekçılıgı ve hac Islerı ne bakmak da aynı aılenın elındeydı.
Hasîmîler ıle Kureys Kabılesı'nın bır baska kolu olan Emevîler arasında öteden berı bır çekısme vardı. Rıvayete göre Hasîm ıle kardesı Abdu Sems Ikız olarak dünyaya gelmısler bunlardan bırının parmagı dıgerının alnına yapısık ıken ayrIlmıs bu esnada kan akmıs, bundan da ılerıde bu Ikı kardes arasında kan dökülecegı sonucu çıkarIlmıs (Taberî, a.g.e, III, 1089).
Islâmıyet'ten sonra bu çekısme bır süre dıner gıbı olur. Ancak Hasımîler'den olan Hz. Alı'nın halıfe seçIlmesıyle çekısme yenıden alevlenır. Emevîlerden Muavıye Sam'da güçlü bır yönetım kurmus ve Hz. Alı'ye ısyan edıp, savas açmıstı. YenIlmek üzere olan Muavıye, entrıka ıle savası kendı lehıne çevırmeyı basarmıs netıcede mücadeleden galıp çıkmıstı. Bundan sonra Emevîler, Islâm Dını'nın getırdıgı, halıfelıgın sûra ıle belırlenmesı usulünü kaldırdılar. Halıfelık babadan ogula geçen bır saltanat kurumu halıne geldı. Ancak bu durum çok sürmedı. Halk yer yer Emevîlere karsı dırenıse geçtı. Bu arada Hz. Alı'nın oglu Hasan, zehırlenerek öldürüldü. Ikıncı oglu Hüseyın ıse bütün aıle üyelerıyle bırlıkte Kerbelâ'da kılıçtan geçırılerek sehıd edıldı. Fakat sonradan Emevîler, Hâsımîlerın bır kolu olan Abbasıogulları (Peygamberımızın amcası Abbas'ın soyundan gelenler) tarafından ortadan kaldırıldılar. Son Emevî hükümdarı Mervan el-Hımer (esek Mervan) da öldürüldü ve ıktıdarları böylelıkle son buldu (132/750).
'Tarıhe Abbâsî saltanatı adıyla geçen Hasîmogulları'nın bu seferkı ıktıdarları, Ebu'l-Abbâs es-Saffah (kan dökücü) ıle basladı. Mogol hükümdarı Hülâgu'nun saldırılarına maruz kalan bu devlet de 1258 tarıhınde ortadan kaldırıldı.
Hasîmogulları bu tarıhten I. Dünya savasına kadar Mekke Serıflıgı gıbı sembolık ve mahallı bır görevın dısında önemlı bır rol oynamadılar. Mekke Serıfı Hüseyın b. Alı (1852-1951), Ingılızlerle anlasarak I. Dünya savasında Osmanlılara karsı ayaklanmıs, Osmanlılar yenılerek Arap topraklarından çekılınce kendısını Hıcaz kralı ılân etmıstı (1916).
Daha sonra Necıd prensı (Suudı Arabıstan Devletı'nın kurucusu) Abdülazız b. Suud (1880-1953), Hüseyın'ı Hıcaz'dan çıkarttı. Ancak Hüseyın 0ngılızlerın destegını saglayarak oglu Faysal'ı Irak'a, Abdullah'ı da Ürdün'e kral yaptırdı. Ürdün'e kral olan Abdullah, Fılıstın'ın bölünmesı konusunda 0sraıl ıle anlastıgı ıddıasıyla Fılıstınlı bır genç tarafından öldürüldü. Hâsımî ıktıdarı Irak'ta, 1958 yılına kadar sürdü. 14 Temmuz 1958 günü, basta kral II. Faysal olmak üzere aılenın bırçok mensubu öldürüldü ve yapılan askerî darbe ıle Hâsımîlerın bu ülkedekı ıktıdarları son bulda.
Ancak bugünkü Ürdün kralı Hüseyın, kendısının Hasîmî soyuna mensup oldugunu ıddıa etmektedır.
PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) DOGUMU VE MEYDANA GELEN OLAYLAR
Yeryüzünü manevî bir karanlık kaplamıştı.
Mevcudat, beşerin zulüm ve vahşetinden âdeta mateme bürünmüştü. Gözyaşı döken gözler değil, ruh ve kalbler idi. Kalb ve ruhların keder, elem ve gözyaşına âlem de iştirak etmiş, sanki umumî yas ilân edilmişti!
Yeryüzü, saadetin, sevincin ve huzurun kaynağı olan "tevhid" inancından mahrumdu. Küfür ve şirk fırtınası, ruhları ve kalbleri kasıp kavurmuştu. Gönüllerde tek mâbud yerine, birçok bâtıl ilâh yer almıştı! Hakikî sahibini arayan ruhların feryadı ortalığı çınlatıyordu.
İnsanlar, birbirini yiyen canavarlar misâli vahşîleşmiş, küfür, şirk, cehalet ve zulüm bataklığında boğulmaya yüz tutmuşlardı. Zâlimin zulüm kamçısı altında mazlum inim inim inler hâle gelmişti.
Alem mahzun, varlıklar mahzun, gönüller mahzun ve sîmalar mahzundu.
Akıl, ruh ve kalbleri manevî kıskacı altına alıp olanca kuvvetiyle sıkan bu küfür ve şirke, bu dalâlet ve cehalete, bu hüzün ve sıkıntıya beşerin daha fazla katlanmasına Allah'ın sonsuz merhameti elbette müsaade edemezdi! Bütün bunlara son verecek bir zâtı, şefkat ve merhametinin bir eseri olarak elbette gönderecekti!
Hz. Peygamber Arap yarımadasının batısındaki Hicaz bölgesinde yer alan Mekke şehrinde dünyaya geldi. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Bunun sebebi o sırada Araplar arasında belirli bir takvimin kullanılmamasıdır. Genel kabul gören kanaate göre Fil Vak‘ası’ndan 50-55 gün sonra Rebîülevvel ayında Pazartesi günü dünyaya gelmiştir. Farklı hesaplamalara göre Hz. Peygamber’in doğum tarihi 20 Nisan (9 Rebîülevvel) 571 veya 17 Haziran (12 Rebîülevvel) 569 Pazartesi şeklinde belirlenmektedir. Bu tarihlerden birincisi Mısırlı astronomi âlimi Muhmut Paşa el-Felekî’ye (ö. 1302/1885), ikincisi ise çağımızın meşhur İslâm âlimi Muhammed Hamidullah’a (ö. 2002) aittir.
Peygamberimizin Doğumunda Meydana Gelen Olaylar:
Peygamberımız dogdugunda bazı hadıseler meydana geldı,bunlardan bazılarını söyle sıralayabılırız:Peygamberımız ,Anadan Sünnetlı ve göbegı kesık olarak dogdu. Peygamberımız dogarken, çocukların yere düstüklerı gıbı düsmeyıp ellerını ,yere dayamıs basını semaya kaldırmıs olarak dogdu.Peygamberımız dogdugu zaman ,bır yıldız dogmus ve bılgınler, bu yıldızın dogdugu gece,Ahmed dogmustur Dedıler.Bır çok Yahudı Alımı Tevrattan ınceleme ıle peygamberımızın bu gecede dogdugunu yakınlarına bıldırmıslerdır.
Peygamberımız dogdugu gece Kısranın sarayından on dört serefe yıkıldı. Iranlıların,bın yıldan berı hıç sönmeden yanan Atesgedelerı sönüverdı.Save Gölünün suyu çekıldı.Sema ve Vadısını su bastı.Iran Sahı, Arapların, ülkesını ıstıla edecegını rüyasında gördü,ve telasa düstü.
1. Teşrif Ettikleri Gece Bir Yıldız Doğdu
2. Medayin 'deki Kisrâ Sarayından 14 Burç Çatırdayarak Yıkıldı
3. Kabe 'nin İçini Karanlık ve Kirlere Boğan Putların Pek Çoğu Başaşağı Yıkıldı
4. Takdis Edilen Meşhur Save (Taberiyye) Gölü Bir Anda Kuruyuverdi
5. Semave Vadisi, Taşarı Seller Altında Kalıp Gömüldü
6. Gök Kubbeden Salkım Salkım Yıldızlar Döküldü
Alıntı
PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) BABASI HZ. ABDULLAH
Hz. Muhammed (sav)’in babası, Kureyş’in Benî Hâşim kolundan Abdullah b. Abdülmuttalib, annesi ise Kureyş kabilesinin Benî Zühre koluna mensup Vehb b. Abdümenâf’ın kızı Âmine’dir. Hz. Peygamber onların evliliklerinden dünyaya gelen tek çocuklarıdır.
Hz. Peygamber’in babası Abdullah akranları arasında çok beğenilen yakışıklı bir gençti. Yüzünde diğer gençlerde bulunmayan bir güzellik ve parlaklık vardı. Bunun Hz. Peygamber’e ait “nübüvvet nûru” (peygamberlik nuru, Nûr-i Muhammedî) olduğu kabul edilir. Rivâyete göre Abdullah’ın babası (Hz. Peygamber’in dedesi) Abdülmuttalib Zemzem Kuyusu’nu yeniden ortaya çıkarıp onardığı sırada Kureyş’in bazı ileri gelenleri onu alaya alıp küçük düşürmek istemişlerdi. O sırada Hâris’ten başka oğlu olmayan Abdülmuttalib onlara karşı savunmasız bir durumda olduğundan on oğlu olursa birini kurban edeceğine dair adakta bulunmuştu. Bir süre sonra duâsı gerçekleşip on oğlu dünyaya geldiğinde gördüğü bir rüyada kendisine adağı hatırlatılmış, o da oğullarından hangisini kurban edeceğini belirlemek için kuraya başvurmuştu. Kura o sırada en küçük oğlu olan Abdullah’a çıkınca onu kurban etmeye karar vermiş, ancak buna başta kızları olmak üzere pek çok kimse karşı çıkmıştı. Adağını yerine getirebilmek için bir çözüm arayan Abdülmuttalib kendisine yapılan bir tavsiye doğrultusunda Abdullah ile o günkü örfe göre diyet olarak kabul edilen on deve arasında kura çektirmiş, fakat kura yine Abdullah’a çıkmıştı. Abdülmuttalib deve sayısını onar onar artırarak kuraya devam etmiş, sayı yüze ulaşınca kuranın develere çıkması üzerine 100 deve kurban etmişti. Böylece çok sevdiği oğlu Abdullah’ı da kurtarmıştı. Bundan dolayı Hz. Peygamber, hem babası Abdullah’ın hem de büyük atası Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmâil’in kurban edilmekten kurtulmuş olduğunu kastederek, “Ben iki kurbanlığın oğluyum” demiştir.
Abdullah gençlik çağına ulaştığında kendisine gelen birçok evlilik teklifini kabul etmemiş, nihayet babasının teşebbüsüyle Vehb’in kızı Âmine ile evlenmiştir. Abdullah’ın bu sırada on sekiz yaşında olduğu anlaşılmaktadır. Abdullah ticaret için gittiği Suriye’den dönerken Yesrib’e (Medine) uğramış ve orada babasının dayıları olan Adî b. Neccâr oğullarını ziyaret etmişti. Ancak bu sırada hastalanıp akrabalarının yanında bir ay kadar hasta yattıktan sonra vefat etmiş ve Medine’de defnedilmiştir. Abdülmuttalib Abdullah’ın hastalığını haber alınca büyük oğlu Hâris’i Yesrib’e göndermiş, ancak Hâris şehre ulaşmadan kardeşi vefat etmiştir. Bu sebeple Hz. Peygamber yetim olarak dünyaya gelmiştir. İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu oğlunun peygamberliğine yetişemeyen Abdullah’ın âhirette azap görmeyip kurtuluşa ereceği kanaatindedir.
Alıntı
PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) ANNESİ HZ. AMİNE
Hz. Peygamber’in annesi Âmine Kureyş kızları arasında iyi bir yere sahipti. Babası Vehb de Zühre oğullarının ileri gelenlerinden biriydi. Abdülmuttalib, oğlu Abdullah’ı yanına alarak Âmine’yi babasından veya diğer bir rivâyete göre amcası Vüheyb’den istemiş, olumlu cevap verilmesi üzerine evlilikleri gerçekleşmiştir. Zamanın âdetleri doğrultusunda evliliğin ilk üç günü Âmine’nin evinde geçmiştir. Bu evlilikten sonra Abdullah’ın alnındaki peygamberlik nûrunun Âmine’ye intikal ettiği kabul edilir. İslâm kaynaklarında Hz. Muhammed (sav)’in ana rahmine intikalinden doğumuna kadar geçen zaman içinde bazı olağanüstü olayların meydana geldiğine dair rivayetler yer almaktadır. Rivâyete göre Âmine Hz. Peygamber’e hamile olduğu sırada bir rüya görmüş, rüyada kendisine önemli bir kişiye hamile olduğuna işaret edilerek doğacak çocuğa Muhammed veya Ahmed adını vermesi söylenmiştir. Âmine’nin doğum sancısı çekmediği de bu rivâyetler arasındadır. Yine meşhur rivâyete göre Hz. Peygamber sünnetli olarak doğmuştu. Ayrıca melekler tarafından yıkanmış ve sırtına peygamberlik mührü vurulmuştu. Dede Abdülmuttalib torununun dünyaya geldiği müjdesini alınca onun şerefine bir ziyafet vermiş, ziyafette ona Muhammed adını koymuş, Allah’ın ve insanların onu hayırla anması için bu ismi verdiğini söylemiştir.
Alıntı
PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) SÜTANNESİ HZ. HALİME’YE VERİLİŞİ
Çocukları Sütanneye Verme Geleneği
Mekke'nin havası sıcak ve sıkıntılı idi. Çocukların körpe vücutlarına yaramazdı ve onların sıhhatli büyümelerine elverişli değildi. Çölde ise, hava güzel, su tatlı ve temiz, hayat serbest, iklim ise mutedil idi. Ayrıca, çölde yaşayan bazı kabilelerin dilleri de çok daha düzgün ve pürüzsüzdü; asliyet ve tazeliğini koruyordu. Ahlâkları da temizdi.
İşte, buna binâen, o sırada Kureyş eşrafı ve ileri gelenleri, daha sıhhatli ve gürbüz yetişmeleri ve ayrıca düzgün, aslına uygun Arapça öğrenip konuşabilmeleri için, Mekke'nin dışında çölde yaşayan kabile kadınlarına ücretle emzirmek üzere çocuklarını teslim etmeyi bir âdet hâline getirmişlerdi. Çocuk iki üç sene, bazân daha fazla sütannenin yanında kalırdı.
Bu sebeple de, yaylalarda yaşayan birçok kabîle, bilhassa Sa'd b. Bekr Kabilesi kadınları, senede birkaç defa kafile hâlinde Mekke'ye inerler ve yeni doğan çocukları emzirmek üzere yanlarına alıp tekrar yurtlarına dönerlerdi.
Mekke civarındaki kabileler arasında Sa'd b. Bekr Kabilesi, bilhassa şerefte, cömertlikte, mertlikte, tevâzuda ve Arapçayı düzgün konuşmakta temayüz etmiş ve ün kazanmış bir kabileydi. Bu yüzden, Kureyş ileri gelenleri, daha çok bu kabîle kadınlarına çocuklarını teslim etmek isterlerdi.
Hz. Muhammed (sav) doğumunun ardından bir süre annesi Âmine’nin yanında kalmış, daha sonra âdet olduğu üzere süt annesine verilmiştir. Çocukların süt annesine verilmesinde temel sebep çocukların şehir yerine daha sağlıklı olan çöl havasında büyümelerini sağlamak, ayrıca konuşma çağında fasih Arapça öğrenmelerine imkân vermekti.
Peygamberımızı Yetım oldugu ıçın Arap kadınları kabul etmemıs; sadece kabılesıne götürecek çocuk bulamayan Halıme, elı bos gıtmemesı ıçın peygamberımızı kabul etmıstı.Peygamberımızı aldıktan sonra Halıme ve Aılesının yasam tarzı bır anda degıstı.
Bunlardan bazılarını Halımenın dılınden dınleyecek olursak;
Halıme Annemiz der kı;" 0çınde bulundugumuz kuraklık ve kıtlık yılında hıç bır seyımız kalmamıstı. Ben, kır merkebımın üzerınde ıdım.Yanımızda, yaslı bır devemız vardı,bıze bır damla süt vermıyordu.
Üzerınde bulundugum merkebın agır yürümesı yol arkadaslarımı çıleden cıkartıyordu.Nıhayet Mekke'ye varıp emdırılecek oglan çocukları aramaya basladk. 0çımızden hıç bır kadıın Muhammedı almak ıstemıyor,ondan uzak duruyorduk. Çünkü, bızler emdırecegımız çoçugun babasından bahısse kavusmayı ve ondan armaganlar almayı beklıyorduk.
Bır ara Muhammed ın dedesı Abdulmuttalıple karsılastım,bana; Ismın nedır ?dıye sordu.
Halıme dedım. Bana;Ey Halıme! Benım yanımda bır yetım çocugum var onu emzırmek ıçın Benı Sa'd kabılesı kadınlarına teklıf ettım öksüz oldugu ıçın kabul etmedıler. Sen kabul eder mısın? Ben ,"bana bıraz müsaade ette kocama bır danısayım"dedım.
Hemen kocamın yanına döndüm, ona haber verdım. Kocam ızın verınce Muhammedı aldım.
Muhammed bıze gelınce,evımız öyle bereketlendı kı kocam la hayretler ıçınde kaldık.Sütü çekılmıs olan devemızde sütler fazlaca akmaya, zayıf olan merkebımızı,yolda baska hıç bır bınek hayvan geçememege,davarlarımıza ınen süt hıç bır davara ınmemeye basladı.
Peygamberın Çocuklugu daha degısıktı. Daha ıkı Aylık ıken,her tarafa yuvarlanmaya çalısıyordu.Üç Aylık olunca day durmaya çalısıyordu.Dört Aylık olunca, duvara tutunup yürüyordu.Bes Aylık olunca bır yere tutunmadan yürüyebılıyordu.Altı Ayı tamamlayınca, yürümeyı hızlandırmıstı.Yedı Aylık ıken her tarafa gıdebılıyor,kosabılıyordu. Sekız Aylık ıken,konusuyor,konusulanı anlayabılıyordu.On Aylık ıken Ok atabılıyordu. Ikı Yılı doldurdugu zaman,oldukça, ırı ve gösterıslı bır çocuk olmustu.Onu Annesıne götürdük, Amma,bız,Onun yüzünden gördügümüz hayır ve bereketten dolayı, Yanımızda bır müddet daha tutmaya çok ısteklı bulunuyorduk.
Peygamberimizin Süt Kardeşleri Şunlardır::
Abdullah b. Harıs,Üneyse bıntı.Harıs,Seyma bınt-ı Harıs.
Alıntı
PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) GÖĞSÜNÜN YARILMASI OLAYI
Kuşluk güneşinin her tarafa pırıl pırıl hayat saçtığı güzel bir bahar günüydü.
Nur yüzlü Efendimiz, süt kardeşi Abdullah'la beraber evlerine yakın çayırlıkta kuzularını otlatıyordu. Bir ağacın altında, çimenden yemyeşil halının üzerine oturmuş, tatlı tatlı konuşuyorlardı. Bir müddet sonra da Abdullah, ağacın serin gölgesinde uykuya daldı.
Kâinatın Efendisi ise, oturduğu yerden, kâinatı kuşatan eşsiz güzelliklerin yaratıcısını düşünmeye koyuldu. Bu sırada kuzular yayıla yayıla epeyce uzaklaşmışlardı. Onları geri çevirmek için Peygamberimiz, Abdullah'ın yanından ayrıldı. Bir müddet gittikten sonra, karşısına beyaz elbiseli iki kişinin çıktığını gördü. İkisi de güleryüzlü ve sevimli idiler. Birinin elinde içi karla dolu altın bir tas vardı. Nur yüzlü Efendimizin yanına usulca yaklaştılar. Onu tutup, İlâhî bir halı gibi duran yemyeşil çimenlerin üzerine uzattılar. Efendimizde ne ses, ne seda, ne de telâş vardı. Bu güleryüzlü, bu temiz sîmalı ve bu sevimli insanların kendisine kötülük yapmayacağını biliyordu.
Ağacın serin gölgesinde uyumakta olan Abdullah, bu sırada uyandı. Manzarayı görünce, olanca hızıyla telâşlı telâşlı eve vardı. Gördüğü manzarayı anne ve babasına anlattı. Heyecan ve telâşlarından evlerinden nasıl çıktıklarının farkında bile olamayan Halime ile kocası, bir anda Peygamberimizin yanına vardılar. Fakat, Abdullah'ın anlattıklarından eser yoktu. Ortalıkta kimseler görünmüyordu. Zîra, gelenler, memur edildikleri vazifelerini bir anda bitirip gözden kaybolmuşlardı. Sâdece, ayakta duran Kâinatın Efendisinin benzi uçuktu ve hafiften gülümsüyordu.
Fazlasıyla telâşa kapılan Halime ve kocası, "Ne oldu sana yavrucuğum?.." diye sordular.
Kâinatın Efendisi şunları anlattı:
"Yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir tas vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan pıhtısı çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizledikten sonra ayrılıp gittiler."
Aradan yıllar geçecek, kendilerine peygamberlik vazifesi verilecekti.
Bir gün, sahabîlerden bazıları, "Yâ Resûlallah!.. Bize kendinizden bahseder misiniz?" diyeceklerdir.
Resûlullah, "Ben, babam İbrahim'in duasıyım, kardeşim İsa'nın müjdesiyim, annemin ise rüyasıyım! O, bana hâmile iken Şam saraylarını aydınlatan bir nurun kendisinden çıktığını görmüştü." dedikten sonra, bahsi geçen hâdiseyi de şöyle anlatır:
"Ben, Sa'd b. Bekr Oğulları yanında emzirilip büyütüldüm. Bir gün süt kardeşimle birlikte evlerimizin arkasında kuzuları otlatıyorduk. O sırada yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu altın bir tas vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan parçası çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler."
Bu hâdiseyle Peygamber Efendimizin mübarek kalbi, İlâhî bir nur ve Cenâbı Hakk tarafından bir sekînet ve bir ruh ile genişletilmiş oluyordu. Aynı zamanda, Resûlullah Efendimizin nefsi, o yaşından itibaren kutsî duygular ve İlâhî nurlarla te'yid edilerek, her türlü vesvese ve şüpheden temiz hâle getiriliyordu. Burada şunu da hatırlatmak gerekir ki, kalb sâdece çam kozalağı gibi bir et parçası olarak düşünülmemelidir. O, bir Lâtifei Rabbaniye'dir. Meseleye ışık tutması bakımından, Bediüzzaman Hazretlerinin kalble ilgili şu açıklamasını da nazarlara arzetmekte fayda vardır:
"Kalbten maksat, sanevberî [çam kozalağı] gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir Lâtifei Rabbaniye'dir ki, mazharı hissiyatı vicdan, ma'kesi efkârı dimağdır. Binâenaleyh, o Lâtifei Rabbaniye'yi tazammum eden o et parçasına kalb tâbirinde şöyle bir letafet çıkıyor ki; o Lâtifei Rabbaniye'nin insanın maneviyatına yaptığı hizmet, cismi sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir. Evet, nasıl ki bütün aktarı bedene maû'lhayatı neşreden o cismi sanevberî, bir makinei hayattır; ve maddî hayat onun işlemesiyle kâimdir; sekteye uğradığı zaman cesed de sukuta uğrar; kezalik o Lâtifei Rabbaniye a'mâl ve ahvâl ve mânevîyatın heyeti mecmuasını hakikî bir nuru hayat ile canlandırır, ışıklandırır; nuru îmanın sönmesiyle, mahiyeti, meyyiti gayrimüteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır."
Anlaşılan odur ki, maddî kalbin îman, ilim, hikmet, şefkat gibi maneviyatla yakın alâkası vardır; aynı şekilde, maddî temizliğin de manevî temizlikle münâsebeti mevcuttur. Bu itibarla, Resûli Ekrem Efendimizin maddî kalbinin yıkanıp temizlendikten sonra ilim, hikmet, İlâhî nur ve feyizlerle doldurulmasını, akıldan uzak görmemek lâzımdır.
HZ. AMINE’NIN MEDINE ZIYARETI VE VEFATI
Nebîyy-i Muhterem Efendimiz, süt annesi Halime tarafından annesi Hz. Amine'ye teslim edildiğinde dört yaşını bitirmiş, beş yaşına ayak basmıştı.
Takvim yaprakları, Milâdî 575 yılını gösteriyordu!
Azîz annenin kalbine, henüz evliliklerinin ilk aylarında ebedî âleme göç eden kocası Abdullah'ın ayrılık acısı, ızdıraptan bir yumak gibi oturmuştu.. Bu ızdırabı az da olsa hafifleten tek tesellî kaynağı vardı: Biricik oğlu Muhammed (s.a.v.).
Hz. Âmine, olanca şefkat ve muhabbetiyle nur yavrusunu sarmaya çalışıyor, ona babadan yetim kalışın da acısını bu şekilde hatırlatmamaya gayret ediyordu!
Peygamber Efendimiz, Mekke'deki mütevazi evin ışığıydı, bereketiydi, gülüydü, huzur ve sevinci idi. Bu küçük yaşta bile annesine yardım etmekten asla geri durmuyordu. Hele, temizliğe dikkat edişine azîz annesi hayrandı!
O, sâdece annesine karşı değil, tanıdıklarının hepsine karşı yardımsever ve hürmetkar idi. Arkadaşlarının yardımına koşmaktan zevk alırdı. Bu sebeple, arkadaşları da onu sever, sayar ve kendisiyle gezip dolaşmaya âdeta can atarlardı.
Evet, Cenâb-ı Hakk, peygamberlik yüksek ve kutsî vazifesiyle memur edeceği resulünü, böylece en güzel şekilde büyütüyor ve en mükemmel surette terbiye ediyordu!
Baba Kabrini Ziyaret
Kâinatın Efendisi, altı yaşında.
Bu sırada Hz. Âmine'nin içine Medine'yi ziyaret arzusu doğdu. Maksadı; Abdûlmuttâlib'in annesi tarafından kendilerine dayı gelen Adiyy b. Neccar Oğullarını görmek, hem de orada medfun bulunan bahtiyar kocasının kabrini ziyaret etmekti.
Bu maksatla hazırlıklar yapıldı. Günü gelince Mekke'den biricik oğlu ve dadısı Ümmü Eymen'le birlikte hareket etti. Â-mine'nin âlemi şen ve neşeli olması lâzım gelirken, bilâkis hüzünle kaplı idi. Sanki bir daha bu mukaddes beldeye ve bu Saadet Güneşinin doğuşuna sahne olan mübarek eve kavuşma-yacakmış gibi, tekrar tekrar dönüp Mekke'ye bakıyordu!
Mevsimin en sıcak günlerinde yaptıkları yorucu bir yolculuktan sonra Medine'ye vardılar. Efendimizin dayısı oğullarından Nabiga'nın evine indiler.
Hz. Âmine, bu evin avlusunda bulunan azîz kocasının kabrinin başına gözyaşları içinde yıkılıverdi. Gözyaşları, Abdullah'ın kabrinin toprağını bol bol suladı.
Peygamber Efendimiz de, ilk defa ruhunda yetimliğin acısını bu manzara karşısında duydu. O da, muhterem pederinin kabrine damla damla gözyaşı serpti.
Yahudı kavmı peygamberımızı orada görünce onu devamlı kontrol edıp hal ve hareketlerıne dıkkat edıyorlardı. Hz. Amıne Yahudılerın Peygamberımız hakkında takındıkları tavırlardan korkmaya basladı Ve acılen Mekke ye dönmek ıçın yola koyuldular.
Hz. Amıne, Mekke'ye gelırken, yolda hastalanıp Evba köyünde durakladı.Basucunda duran Peygamberımızın yüzene baktı.Sonra da söyle hıtap ettı:
"Ey çekılen dehsetlı ölüm okundan, Allah ın lutfu ve yardımı ıle yüz deve karsılıgında kurtulan zatın oglu!Allah, Senı,mübarek ve devamlı kılsın! Eger rüyada gördüklerım dogru çıkarsa,Sen Celal ve bol ıkram Sahıbı tarafından,Adem ogullarına helal ve haramı bıldırmek üzere gönderıleceksın! Allah, Senı mılletlerle bırlıkte devam edıp gelen putlardan, putperestlıkten de, esırgeyecek,alıkoyacaktır.
Her canlı varlık ölecektır. Bende ölecegım.Fakat temellı anılacagım Çünkü, temız bır ogul dogurmus,arkamda hayırlı bır anı bırakmıs bulunuyorum demıstır.
Ve Hz. Amıne Ebva da vefat ettı.Hazret-ı Amıne vefat ettıgınde 30 yaslarında ıdı.
Hz. Amine 'nin Defni
Sevgili Peygamberimiz ile Ümmü Eymen donakalmışlardı. Âdeta dilleri tutulmuştu. Konuşan, sâdece Kâinatın Efendisinin gözyaşlarıydı.
Ümmü Eymen, bir ara kendisini toparladı ve azîz yavrunun gözyaşlarını sildi. Sonra da bağrına basarak teselliye çalıştı. "Üzülme, ağlama, canım Muhammed'im!.." dedi, "İlâhî Ka-der'e karşı boynumuz kıldan incedir. Can da Onun, mal da; hepsi bize emanet. Emaneti nasıl vermişse öyle de alır."
Sevgili Peygamberimiz, derin bir iç çektikten sonra, "Ben de biliyorum. Onun hükmüne her zaman boyun eğerim. Fakat, anne yüzü, unutulmayacak bir yüzdür. O yüzü tekrar göremem diye üzülüyorum." dedi; sonra da derhâl kendini toparladı ve gözyaşlarını silerek Ümmü Eymen'e, "Haydi, o, emaneti Sahibine teslim etti. Biz de onun na'şını toprağa teslim edelim, rahat etsin." dedi.
Dünyanın en bahtiyar annesi Hz. Âmine'nin cesedini orada toprağın bağrına tevdi ettiler. Ruhu ise, Kâinatın Efendisini bağrından çıkardığı için kim bilir ne kadar yükseklerde meleklerle bayram ediyordu!
Definden Sonra
Annesiz kalan Dürr-i Yetim'i Mekke'ye götürmek vazifesi, dadısı Ümmü Eymen'e düştü.
Ümmü Eymen, yol boyunca ona annesiz kaldığını hissettirmemek için elinden gelen gayreti esirgemedi. Onu öz evlâdıy-mış gibi bağrına bastı ve teselliye çalıştı. Efendimiz de, âdeta onu bir anne kabul ederek, "Anne, anne!.." diye çağırırdı. Daha sonraları da her gördüğünde ise, "Annemden sonra annem!.." diyerek iltifatta bulunuyordu.
Dünyada, böylece Babasız ve Annesız kalan Peygamberımızı,yüce Allah,hamısız bırakmadı: Önce dedesı Abdulmuttalıbın yanında, sonra da amcası Ebu Talıb-ın yanında kaldı. Peygamberımız, sekız yasına kadar, Dedesı Abdulmuttalıbın yanında,sekız yasından sonra da Amcası Ebu Talıb-ın yanında kaldı.
Abdülmuttalib, çok sevdiği ve genç yaşta kaybettiği oğlu Abdullah’ın değerli hâtırası olan Muhammed (sav)’e büyük özen gösteriyordu. Sofraya onunla birlikte oturup yemek yiyor; onu zaman zaman Kâbe duvarının gölgesindeki minderine oturtuyor; Dârünnedve’deki toplantılara başkanlık ederken yanına alıyor; bütün davranışlarıyla ona baba şefkatı ve sevgisinin eksikliğini hissettirmemeye çalışıyordu. Yaşı seksenin üzerinde olan Abdülmuttalib o sırada sekiz yaşındaki torunu Muhammed (sav)’in bakım ve himayesini amcası Ebû Tâlib’e verdikten kısa bir süre sonra vefat etti.
Alıntı
PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) DEDESİ HZ. ABDÜLMÜTTALİB
Şeybe (Abdülmuttalib)
Peygamber Efendimizin birinci kuşaktaki dedesidir. Doğuştan ak saçlı olduğundan kendisine "Şeybe" ismini vermişlerdi. Abdülmuttalib onun lâkabıdır. O daha çok bu lâkabla şöhret bulmuş ve anılmıştır.
Bu lâkabı alışının hikâyesi şöyle anlatılır:
Şeybe küçüklüğünde Medine'de dayılarının yanında kalıyordu. Bir gün mahalle arkadaşları diğer çocuklarla Medine'de bir meydanda ok atışı yapıyorlardı. Bütün çocuklar arasında, alnında parlayan Kâinatın Efendisine ait nur sebebiyle rahatlıkla farkediliyordu. Çocukların bu yarışmasını seyretmek için büyüklerden bir kalabalık da orada toplanmış bulunuyordu.
Ok atma sırası Şeybe'ye gelmişti. Okunu yayına yerleştirdi. Kendinden emin bir tavırla yayını gerdi. Bir an nefesini kesip yayını salıverdi. Yaydan fırlayan ok, hedefe tam isabet etmişti. Herkes hayranlık dolu bakışlarla kendisine bakarken, o ise bu başarıdan duyduğu sevinç ve heyecanı şu sözlerle dile getiriyordu:
"Ben, Hâşim'in oğluyum. Ben, (Bethâ) Beyinin oğluyum. Okum elbette hedefini bulur."
Seyre gelen büyükler Şeybe'nin bu övücü sözlerini duydular. Haris bin Abd-i Menâfoğullarından biri yanına yaklaştı ve sorup sual ederek onun Hâşim'in oğlu olduğunu öğrendi. Mekke'ye dönüşünde bu adam, durumu amcası Muttalib'e anlattı ve böylesine kabiliyetli ve zeki bir çocuğun yabancı ilde bırakılmasının doğru olmayacağını belirtti.
Muttalib bu haber üzerine derhal Medine'ye vardı. Şeybe'yi alarak Mekke'ye getirdi. Muttalib terkisinde yeğeni Şeybe ile Mekke sokaklarına girerken sordular:
"Bu çocuk kim?"
Göz değmesinden korkan Muttalib'in ağzından, "Kölemdir" sözü çıktı.
Evine gelince karısı Hâtice de kendisine aynı soruyu yöneltti. Yine cevabı "Kölemdir" oldu.
Ertesi günü amcasının kendisine aldığı güzel elbiselerle Mekke sokaklarında dolaşmaya başlayınca, herkes onun kim olduğunu merak etmeye ve sormaya başladı. Bilenler, "Abdülmuttalib" (Muttalib'in kölesi)" diye cevap veriyorlardı. Her ne kadar kim olduğu sonradan ortaya çıktıysa da, ismi, o günden sonra "Abdü'l-Muttalib" (Muttalib'in kölesi) olarak kaldı.
Alıntı
PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED (SAV) DEDESİ HZ. ABDÜLMÜTTALİB’İN YANINDA
Altı yaşında iken annesini kaybeden Peygamber Efendimizi, yaşlı dedesi Abdûlmııttâlib himayesine aldı.
Kureyş'in reisi Abdûlmuttâlib de nuru Ahmedî'den nasibini almıştı. O nur kendisine çok üstün meziyet ve sıfatlar kazandırmıştı: Uzun boyu, büyükçe başı ve heybetli görünüşüne, parlak yüzü, tatlı sözü, utangaçlığı, nezaket ve üstün ahlâkı bir başka güzellik katmıştı. Sabırlı, akıllı, anlayışlı, mert ve cömert idi. Yoksul insanların karınlarını doyurmaktan büyük zevk alırdı. Hattâ, bu cömertliğini, bu yardımseverliğini hayvanlardan bile esirgemezdi. Dağ başlarında aç susuz kalan kurdu kuşu da düşünürdü.
Câhiliyye karanlıkları arasında aydınlık yoldan ayrılmayan bahtiyarlardan biri idi. Allah'a bağlıydı ve âhirete inanırdı. Verdiği sözü ne pahasına olursa olsun mutlaka yerine getirirdi. Nitekim, Cenâbı Hakk'a verdiği sözü yerine getirmek için, en çok sevdiği oğlu Abdullah'ı bıçağın altına yatırmaktan bile çekinmemişti. Kureyşliler müdahale etmeselerdi, onu kurban edecekti.
Câhiliyye devrinin çirkin âdetlerinden uzak durduğu gibi, başkalarını da bunları yapmaktan menederdi. O zamanın zâlim bir âdeti olan kız çocuklarını diri diri gömmekten halkı sakındırırdı. Şaraptan, zinadan her zaman kaçınırdı. Mekke'de zulme, haksızlığa bütün gücüyle meydan vermemeye çalışırdı.
Misafir ağırlamaktan da büyük haz duyardı. Akrabalarıyla yakından ilgilenir, onlara şefkat ve merhamet gösterirdi. Bu büyük vasfı sebebiyle Kureyşliler ona "İkinci İbrahim" derlerdi.
Ramazan ayı girince Hira mağarasında inzivaya çekilip ibâdetle meşgul olurdu. Bunu ilk defa âdet eden de kendisi idi.
Yaşlı dede, aynı zamanda çocuk sevgisi, torun sevgisi nedir, biliyordu. Hele, torunu, Kâinatın Efendisi gibi pırıl pırıl bir çocuk olunca, artık sevgisinin sözü mü olurdu?
Gerçekten, Abdûlmuttâlib, etrafa nur saçan torununu canı gibi seviyor, şefkatli kanatlan arasında onu nazlı bir yavru gibi barındırıyordu. Onsuz hiçbir yere gitmek istemiyordu. Bu yaşında bile Peygamber Efendimizin davranışları, kâmil bir insanın hareket ve davranışlarından farksızdı. Gittiği her yerde bu fevkalâde durumu herkes tarafından derhâl farkediliyordu. Hattâ, zaman zaman toplantılarda ve sohbetlerde sorulan sorulara Abdûlmuttâlib, onunla istişare ettikten sonra cevap veriyordu.
Artık Peygamberimiz, o yaşında yaşlı dedesinin âdeta samimî bir arkadaşı, içten dert ortağı ve emin bir müsteşarı idi. Bütün bunlara rağmen o, dedesine karşı hürmetinde asla kusur etmiyordu.
Dedesinin Minderine Sâdece O Otururdu!
Kabe duvarının gölgesinde hemen hemen her zaman Kureyş'in reisi Abdûlmuttâlib için bir minder serili bulunurdu. Çocuklarının hiçbiri bu minderin üstüne çıkmaz, babaları gelinceye kadar etrafında oturup beklerlerdi.
Abdûlmuttâlib, çocuklarından hiçbirini almazken, Peygamber Efendimizi kucaklayarak yan tarafına minderin üstüne oturturdu. Amcaları tutup onu minderin üstünden indirmek isterlerdi; fakat, babaları buna mâni olur ve şöyle derdi:
"Oğlumu serbest bırakın! Vallahi, ileride onun nâmı ve sânı büyük olacaktır!"
Sonra da, muhterem torununu minderin üstüne yan tarafına oturtur, eliyle sırtını okşayarak ona olan sonsuz sevgisini belirtildi.80
Yine, Abdûlmuttâlib uyurken Sevgili Peygamberimizden başkası onu uyandırma cesaretini gösteremezdi. Hususî odasına ondan başkası müsaadesiz giremezdi.
Yaşlı dede, nur yüzlü torununu sofrada yanıbaşına, bâzan da dizine oturtur yemeğin en iyisini ona yedirir ve o gelmeden yemeye başlamaya müsaade etmezdi.
Sevgili Peygamberimiz Biraz Gecikince!..
Kâinatın Efendisini, dedesi, bir gün, kaybolan devesini aramaya gönderdi. Biraz gecikince, kayboldu endişesiyle, Abdûlmuttâlib, büyük bir telâşa kapıldı. Üzüntüsü yüzünden okunuyordu. Derhâl Kabe'ye vurarak, ellerini Yüce Mevlâ'ya açtı ve, "Allah'ım, Muhammed'imi bana geri lütfet!" diye dua etti.
Az sonra Peygamber Efendimiz, deveyle birlikte çıkageldi. Dedesi, kendisini sevinçle kucakladı ve, "Biricik yavrum!.." dedi, "Senin için o kadar üzüldüm, o kadar feryad ettim ki, artık bundan sonra seni yanımdan asla ayırmayacağım ve yalnız başına bir yere göndermeyeceğim."81
Hakikaten de Abdûlmuttâlib, vefatına kadar nur torununu bir gölge gibi takib etmekten geri durmadı.
Hz. Abdulmuttalıb’ın Vefatı
Peygamberimizi (sav) Himayesinde bulunduran, Yaşı epeyce ilerlemiş bulunan Abdûlmuttâlib, bir gün anîden rahatsızlandı. Rahatsızlığı gittikçe şiddetini artırıyordu.
O, artık bir başka âleme göçün yakında başlayacağını anlamıştı. Yalnız, görmesi gereken bir vazife vardı: Sevgili Peygamberimizi teslim edecek emin bir kişi seçmek...
Bunun için bütün oğullarını çağırttı. Aklına E:bû Leheb geldi. Fakat, o katı kalbli merhametsizin biri idi. "Olmaz." deyiverdi içinden...
Ya Abbas?.. Hayır, o da olamazdı. Çünkü, çoluk çocuğu çoktu. Ancak onlarla meşgul olabilirdi.
Hamza var. Ona da razı olmadı. Zîra, Hamza genç ve ava meraklı idi. Torunuyla gereği gibi ilgilenemezdi.
Ebû Tâlib!.. İşte, nur torununun hâmîsini bulmuştu. Gerçi, Ebû Tâlib'in serveti azdı, ama merhameti ve şefkati boldu. Muhamnıed'i (s.a.v.), himayeye ancak o lâyık olabilirdi!
Bununla beraber, Abdûlmuttâlib, onun da görüşünü almayı ihmâl etmedi. "Amcalarından hangisinin himayesine girmek istersin?" diye sordu.
Sevgili Peygamberimiz, dedesinin sorusuna haliyle cevap verdi. Yerinden kalkarak amcası Ebû Tâlib'in boynuna sarıldı. O, babasıyla anne baba bir kardeş olan amcasının himayesini kabul ettiğini, böylece ifade etmiş oluyordu.
Abdûlmuttâlib de, tercihinde isabet ettiğine sevindi. Sonra Ebû Tâlib'e dönerek, "Onu sana emanet ediyorum! O, İlâhî bir emanettir. Onu her şeye rağmen, can, baş pahasına da olsa koruyacağına dair bana açıkça söz ver ki, gözlerim arkada kalmadan gönlüm rahat etsin." dedi.
Efendimizin kendisine karşı teveccühünden oldukça mütehassis olan Ebû Tâlib, gözleri dolu dolu, babasına şu cevabı verdi:
"Sen hiç merak etme babacığım!.. Onu öz çocuklarıma, hattâ kendi canıma bile tercih edeceğime emin olabilirsin! Hayatta bulunduğum müddetçe ona hiç kimsenin zarar vermesine müsaade etmeyeceğime söz veriyorum!"
Bu asil konuşmadan, Abdûlmuttâlib fazlasıyla memnun oldu ve gözleri sevinç gözyaşlarıyla doldu.
...Ve Abdûlmuttâlib tarafından, Nur Muhammed (s.a.v.), amcası Ebû Tâlib'e teslim edildi.
Yakalandığı rahatsızlıktan kurtulamayan Abdûlmuttâlib, torununun neşesine, sevgisine, tebessümüne doyamadan dünyaya gözlerini 80 yaşını aşkın bir ihtiyar olarak kapadı.
Tarih: Milâdî, 578. Fil Yılından Sekiz Sene Sonra.
Mekke Çarşısı, Abdûlmuttâlib'in vefatı dolayısıyla günlerce kapalı tutuldu. Kureyşliler, sevdikleri ve hürmet ettikleri bu zâtın ölümü dolayısıyla günlerce yâs tuttular, cenazesini el üstünde dolaştırdılar. Sonra Hacun Kabristanına, dedesi Kusay'ın yanına gömdüler.
Alıntı
PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED (SAV) AMCASI EBU TALİB'İN YANINDA
Sevgili Peygamberimiz, sekiz yaşında...
Dedesi tarafından kendisine koruyucu olarak tâyin edilen amcası Ebû Tâlib'in himayesinde.
Ebû Tâlib, son derece merhametli bir insandı. Fakat, oldukça fakirdi. Mekke etrafında yayılan ve şehre getirilince sütünden faydalanılan birkaç devesinden başka herhangi bir mal ve mülke de sahip değildi. Aile efradı kalabalık olan Ebû Tâlib, haliyle maişet cihetiyle büyük sıkıntı içinde bulunuyordu.
Bütün bunlara rağmen o, dürüstlüğü ve doğru yaşayışı ile Kureyşliler tarafından sevilir, sayılır ve hürmet görür idi. Hz. Ali, babasının bu durumunu şu ifadelerle dile getirir:
"Babam, Kureyş'in fakir, fakat ileri gelenlerinden şerefli biri idi. Hâlbuki, kendisinden evvel, böyle yoksul olduğu hâlde kavminin ulu kişisi olmuş bir kimse gelmemiştir."
Ebû Tâlib, yaşayışı bakımından da, Câhilliyye devrinin kötülük ve çirkinliklerinden uzaktı. Kureyşli müşriklerin su gibi içtikleri içkiyi o, babası Abdûlmuttâlib gibi, asla kullanmazdı. Görüldüğü gibi, Ebû Tâlib, her haliyle Kâinatın Efendisini himaye edecek evsafta bulunuyordu.
Ebû Tâlib, aynı zamanda kardeşi Zübeyr'den kendisine geçen Kabe perdedarlığı demek olan "rifade" ve hacılara su içirme hizmeti demek olan "sikaye" vazifelerini de yürütüyordu. Ne var ki, fazla masraf gerektiren bu vazifelerin altından dar bütçesiyle kalkamayacağını anlayınca, üç hacc mevsiminden sonra bu görevleri kardeşi Hz. Abbas'a devretmek zorundakaldı. Sikaye ve rifade hizmetleri, Mekke'nin fethine kadar Hz. Abbas'ın elinde devamı etti. Resûlullah, Mekke'yi fethettikten sonra bu görevleri yine aynı elde bıraktı.
Ebû Tâlib de, babası gibi, Sevgili Peygamberimize candan bağlıydı. Öz baba gibi, yetişmesine son derece dikkat ediyordu. Yeğenini asla yanından ayırmak istemezdi. Gittiği her yere onu da götürür, yanıbaşına oturtur ve bir arkadaş gibi kendisiyle sohbet eder ve konuşurdu.
Ebû Tâlib evinde onsuz sofraya oturulmazdı. Sofra hazırlandığında Peygamber Efendimiz görülmeyince, amca, "Muhammed'im nerede?.. Çağırın, gelsin." derdi. Çünkü, onun bulunduğu sofrada herkes doyarak kalkar ve yemek yine de artardı. Bulunmadğı sofralarda ise, çok kere sofradakiler doymadan yemek bitiverirdi.85
Zâten, Sevgili Peygamberimiz, tâ o zamandan beri az yiyordu. Sofrada son derece ciddî ve nîmetlere hürmetkar bir tavır içinde bulunurdu. Diğer çocuklar kurulur kurulmaz sofraya saldırırken, o büyükleri başlamadan lokmayı ağzına koymazdı. Hattâ, bazı kere amcası, çocuklardan rahatsız olmasın diye onun için ayrı sofra kurdururdu.86
Henüz bu yaşında Sevgili Efendimiz,—büyüklüğünde olduğu gibi—açlıktan, susuzluktan da şikâyet etmiyordu. Dadısı Ümmü Eymen, bu hususu şu ifadelerle dile getirir:
"Resûlullah'ın, çocukluğunda, ne açlıktan, ne de susuzluktan şikâyet ettiğini görmedim. Sabahleyin bir yudum zemzem içerdi. Kendisine yemek yedirmek istediğimizde, 'İstemem, karnım tok.' derdi."
Yine, Peygamber Efendimiz, sabahları pırıl pırıl parlayan temiz bir yüz, taranmış tertemiz saçlarıyla gündüz âlemine sevgi, neşe ve hayat dolu nur gözlerini açardı.
Alıntı
PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED (SAV) AMCASIYLA YAĞMUR DUASINDA!
Mekke ve havalisi, şiddetli bir kuraklık ve kıtlık yılı yaşıyordu. Yağmurun damlası yoktu. Yerler kupkuru ve toprak susuzluktan şerha şerha idi.
Kureyşliler, Ebû Tâlib'e başvurarak, "Ey Ebû Tâlib!.." dediler, "Kuraklık ve kıtlıktan çoluk çocuğumuz ölmeye, hayvanlarımız kırılmaya başladı! Ne olur, bizim için yağmur duasına çıksan?.."
Ebû Tâlib teklifi reddetmedi. Ancak, yalnız gidemezdi, gitmek de istemezdi. Yanına yeğeni Nur Muhammed'i de almalıydı. Çünkü, onun bereket ve ihsanlara vesile olduğunu birçok hâdisede görmüş ve anlamıştı.
Ebû Tâlib, yeğeni Saadet Güneşiyle birlikte Kabe'ye vardı. Sırtını bu kutsî mabede dayadı, ellerini Kâinat Sultanına açtı ve yalvarmaya başladı. Nur Muhammed (s.a.v.) ise, Kabe'nin örtüsüne yapışmış, bir parmağını da göğe doğru kaldırmıştı.
...Ve az sonra Rahmâni Rahîm'in rahmet deryası coştu ve yağmur, bardaktan boşalırcasına Mekke ve halkının üzerine döküldü. Öyle ki, kendilerini zorlukla evlerine atabildiler. Bir anda vadiler dolup taştı. Yüzler ve gözler sevinçle doldu.
Evet, Hz. Muhammed (s.a.v.), insanlığa maddî manevî rahmet ve bereket getirmek, insanlığı ve dünyayı mes'ud ve mamur etmek üzere vazifelendirilmişti. Daha çocukluğundan itibaren de bu ulvî ve büyük vazifenin sahibi bulunduğunun izlerini üzerinde taşıyordu!
Alıntı
PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) KOYUN GÜTMESİ
Resûli Ekrem Efendimiz, ömrü saadetlerinin 10. yılı içinde bulunuyorlardı.
Bu sırada, himayesinde bulunduğu amcası Ebû Tâlib'in koyun ve keçilerini gütmek istediğini söyledi. Onu canı gibi seven amcası, önce buna razı olmadı. Ancak, Efendimizin şiddetli arzu ve ısrarı karşısında kabul etti. Fakat, bu sefer zevcesi Fâtıma Hâtûn, bu isteğe şiddetle karşı koydu. Göz bebeklerinden daha çok kıymet verdikleri Kâinatın Efendisini yakıcı güneş altında bırakmaya gönülleri nasıl rıza gösterebilirdi?
Fakat, Fahri Âlem Efendimiz, bu arzusunda kararlı idi. Bunun için Fâtıma Hâtun'u ikna ve razı etti.
Efendimiz, sabahları koyun ve keçileri alarak vadilerde ve tepelerde dolaştırıp otlatmaya başladı.
Böylece, hem geçim sıkıntısı içinde bulunan amcasına, hiç olmazsa çoban tutma masrafından kurtarmak suretiyle yardımda bulunmuş, hem de yalnız başına yerleri ve gökleri derin derin tefekkür edebilme imkânını elde etmiş oluyordu. Kırda Cenâbı Hakk'ın, her an tazelendirdiği yer ve gök sahifelerindeki ulvî manzaraları seyrediyor ve âdeta ruhu onlardan eşsiz bir zevk ve derin bir feyiz alıyordu. Üzerine aldığı bu vazife, onu aynı zamanda tefessüh etmiş cemiyetin yalan ve hile ile dolandırıcılık ve riya ile bulaşmış hayatlarından uzak kalma imkânına da kavuşturuyordu.
Ömrü saadetlerinin bir senesini koyun gütmekle geçiren Efendimize nübüvvet vazifesi verildikten sonra, sahabîleriyle bir gün kıra çıkmışlardı. Merruzzahran mevkiinde beraberce misvak ağacının yemişini topluyorlardı. Gönülleri kucaklayan tebessümleri arasında sahabîlerine şöyle buyurdu:
"Siz bu yabanî yemişlerin karalarını tercih ediniz. Çünkü, onun siyahı en lezzetlisidir!"
Sahabîler, merak ve hayret içinde, "Yâ Resûlallah!.." dediler, "Bu yemişin iyisini kötüsünü çobanlar bilir. Siz de koyun güttünüz mü?"
Nebîyyi Ekrem Efendimiz, yine ruhlar okşayan tebessümleri arasında, "Hiçbir peygamber yoktur ki koyun gütmemiş olsun!"90 cevabını verdiler.
Ömür defterine tatlı bir hâtıra olarak kaydedilen bu koyun gütme hâdisesini, yine Resûli Zîşan Efendimiz bir gün şöyle yâdedecektir:
"Musa (a.s.) peygamber gönderildi, koyun güderdi. Davud (a.s.) peygamber gönderildi, koyun güderdi. Ben de peygamber gönderildim. Ben de kendi ailemin koyunlarını Ciyad'da (Mekke'nin alt tarafında bir yer) güderdim."91
Görülüyor ki, Kur'ân'da "en yüksek ahlâkın sahibi" olarak tavsif edilen Resûlullah Efendimizin, henüz 10 yaşlarındaki gayret ve himmeti dahi boş oturmayı hoş görmemiş ve başkasına yük olmayı uygun bulmamıştır.
Tafsili ciltler teşkil edecek şu mübarek sözlerinde de bu bir senelik koyun gütme tecrübesinin eserini bulmak mümkündür:
"Hepiniz çobansınız. İdareniz altında bulunanlardan mes'ûlsünüz. Devlet reisi, idaresi altındakilerden mes'ûldür. Kişi, ehil ve iyâlini gözetip korumakla mükellef ve bundan mes'ûldür. Kadın, kocasının evinden mes'ûldür. Hizmetçi, efendisinin malının muhafızıdır ve bundan mes'ûldür. Kişi, babasının malinin muhafızıdır ve bundan mes'ûldür. Hepiniz, idareniz altında olanlardan mes'ûlsünüz."
Alıntı
PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) EĞLENCELERE KATILMAKTAN ALIKONMASI
Cenâbı Hakk'ın hususî terbiyesi ve muhafazası altında ömür geçiren Kâinatın Efendisi Peygamberimiz, amcasının koyunlarını güttüğü sıralarda başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatmıştır:
"Ben, Câhiliyye devri insanlarının işledikleri bir şeyi iki defa yapmaya teşebbüs ettimse de, Allah, beni o işten alıkoydu. Bundan sonra Allah, beni peygamberlik vazifesiyle şereflendirinceye kadar hiçbir kötülüğe teşebbüs etmedim.
"Teşebbüs ettiğim şeye gelince... Bir gece, Kureyş'ten bir gençle, Mekke'nin yukarı taraflarında kendi koyunlarımızı (veya develerini) otlatıyorduk. Ben arkadaşıma, 'Koyunlarıma bakarsan, ben de diğer arkadaşlarım gibi Mekke'ye giderek, gece eğlencelerine, gece masalları toplantılarına katılmak istiyorum.' teklifinde bulundum. Arkadaşım, 'Olur, bakarım.' Dedi. Bu maksatla Mekke'ye geldim.
"Şehrin ilk evinin yanına yaklaştığımda, defler, düdük ve ıslıkların çalındığını duydum. 'Nedir bu?..' diye sordum. 'Filânın oğlu, filânın kızıyla evlenmiş; onların düğünleri yapılıyor.' dediler. Hemen oturup onları seyre başladım. Derken, Allah, kulaklarımı tıkadı. Uyuyakaldım ve ancak sabah güneşinin ışıklarıyla uyanabildim. Dönüp arkadaşımın yanına geldiğimde, benden, ne yaptığımı sordu. 'Hiçbir şey yapmadım.' dedim ve sonra da başımdan geçeni olduğu gibi anlattım.
"Bir başka gece, yine arkadaşıma aynı şekilde rica ettim. Ricamı kabul etti.
Müslim, Sahih, c. 6, s. 8.
"Yola çıkıp Mekke'ye geldiğimde, geçen sefer işittiklerimin aynısını yine işittim. Hemen orada çöküp yine seyre daldım. Derken, Allah, yine kulaklarımı tıkadı. Vallahi, beni uykudan ancak güneşin sıcaklığı uyandırabildi!
"Uyanır uyanmaz arkadaşımın yanına vardım ve başımdan geçeni olduğu gibi anlattım.
"Bundan sonra Allah, beni peygamberlik vazifesiyle şereflendirinceye kadar, hiçbir kötülüğe teşebbüs etmedim."
Alıntı
PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) ŞAM – SURİYE, YEMEN SEYAHATİ
Şam Seyahati
Kâinatın Efendisi 12 yaşına girmişti.
Akranları arasında artık farklı beden ve sîmaya sahipti. Sîması etrafa pırıl pırıl nurlar saçıyordu. Gönlü huzur doluydu.
Onu yanında barındıran Ebû Tâlib ise, o sırada büyük bir geçim sıkıntısı içinde idi. Bunun için, ticaretle uğraşmaya kendisini mecbur hissetmekteydi. Bu maksatla da Kureyş'in o sene tertiplediği ticaret kervanına katılarak Şam'a gitmeyi kararlaştırdı.
Yol hazırlıkları yapılıyordu. Yapılan hazırlıklar Efendimizin gözleri önünde cereyan ediyordu. Haliyle, çok sevdiği amcası, kendisinden bir müddet ayrılacaktı. Ama o buna nasıl tahammül edebilirdi? Yıllar önce de hem muhterem babasını, hem de azîz annesini böyle iki seyahat sonunda kaybetmişti. Şimdi ise, hâmîsi Ebû Tâlib, böyle bir seyahate çıkacak ve günlerce kendisinden uzak bulunacaktı. Nâzik ve lâtif ruhu bu ayrılığa nasıl dayanacaktı?
Ebû Tâlib gibi, ev halkı da, Kâinatın Efendisinin başına yolda bir şeylerin gelmesinden korktukları için bu seyahate katılmasını istemiyorlardı. Ancak o, amcasıyla gitmeyi candan arzu ediyordu. Günlerce üzgün durduktan sonra amcasına açılmak zorunda kaldı. Hasret ve hüzün dolu mübarek sesiyle ona şöyle hitab etmekten kendini alamadı:
"Amcacığım!.. Beni nereye ve kime bırakıp gidiyorsun? Burada ne annem var, ne de babam!.."
Bu sözlerini gözyaşlarıyla bir çiçek gibi süsleyen Kâinatın Efendisinin derin hüzün ve üzüntüsüne, değil kendisini canı gibi seven Ebû Tâlib, en katı yürekliler bile dayanamazdı. Şefkat duygusunu coşturan bu ifadeler karşısında Ebû Tâlib, derhâl kararını değiştirdi. Artık Kâinatın Efendisi de amcasıyla birlikte gidecekti.
Efendimizin gönlü bu karardan sonra sevinçle doldu. Hazırlıklar tamamlandı ve o, amcasıyla birlikte ticaret kervanına katıldı.
Kervan, çölleri aşa aşa Busra'ya vardı ve burada mola verdi. Busra, Şam ile Kudüs arasında suyu bol ve bahçelerle kaplı bir kasabaydı.
Yemen Seyahati
Hz. Muhammed (s.a.s.) 17 yaşında iken de, diğer bir ticâret kafilesi ile amcalarından Zübeyr ve Abbâs'la birlikte Yemen'e gidip gelmiştir.(36)
Alıntı
RÂHİB BAHÎRA'NIN PEYGAMBERİMİZ (SAV) İLE İLGİLİ DÜŞÜNCELERİ
Busra Panayırına yakın küçük bir manastırda o sırada bir râhib yaşıyordu: Bahîra... Bu râhib, Hıristiyanların o zaman hatırı sayılır bir âlimi idi. Çünkü, manastırda bir kitap vardı ki, orada ibâdete kapanan her râhib o kitaptan okuyarak Hıristiyanların en bilgili kimsesi olurdu. O güne kadar gelip geçmiş bütün râhibler de o kitaptan istifade etmişlerdi.94
Kureyş'in ticaret kafilesi, her sene olduğu gibi bu sene de rahibin bu manastırına yakın bir yerde konakladı. Garibtir ki, daha önceki seneler gelen Kureyş kervanının hiçbiriyle ilgilenmeyen, konuşmayan Bahîra, bu sefer kafileye beklenmedik bir sürprizle yakın alâka gösterdi, hattâ kendileri için bir ziyafet tertipledi.
Bu ilgi, bu ziyafet nedendi? Kafiledekileri düşündüren soru, bu idi!
Bilgin râhib, kafilede o âna kadar gözlerini şâhid olmadığı bazı garibliklere şâhid olmuştu: Manastırda, Kureyş kafilesini
Bahîra'nın asıl adı, Circis veya Sercis'tir. Avrupalı tarihçiler, "Serciyus" derler. Kendisi bir Yahudî âlimi iken, sonraları Hıristiyanlığı kabul etmiştir (İbni Hişam, Sîre, c. 1, s. 191, dipnot 1). seyrederken, bir bulutun, Efendiler Efendisini gölgelediğini görmüştü! Kafile gelip bir ağacın altına konunca, aynı bulutun ağacı da gölgelediğini; ağacın dallarının ise, nur çocuğun üstüne âdeta eğilip gölge ettiğini müşahede etmişti!
Bu garibliği görmüş olan Râhib Bahîra, manastırından çıkarak, Mekkeli ticaret kafilesini çağırdı ve şöyle dedi:
"Ey Kureyşliler!.. Size yemek hazırladım. Bu ziyafetime, büyüğünüz küçüğünüz, hürünüz köleniz dâhil hepinizin gelmesini istiyorum!"
Bahîra'nın bu garib tavrı, Kureyşli tüccarların dikkatinden kaçmadı. Sebebini merak ettiler ve sordular: "Ey Bahîra!.. Vallahi, bugün sende bambaşka bir hâl var. Biz sana her gelişimizde uğrarız. Şimdiye kadar bize böyle bir şey yaptığın vâkî değil. Sendeki bu hâl nedir?"
Bahîra, sırrını açıklamadı ve şu cevapla yetindi:
"Evet, gerçekten doğru söylediniz! Ama, ne de olsa, sizler misafirimsiniz. Bunun için sizi misafir etmek, yemek yedirmek, istedim. Buyurun yeyiniz!"
Davete icabet edildi ve sofraya oturuldu.
Ancak, kafileden, sofrada tek bir kişi eksikti: Bahîra'nın aradığı, Kâinatın Efendisi! Yaş itibarıyla en küçükleri olduğundan, kafilenin eşyalarını beklemekle vazifeli olarak ağacın altında oturuyordu.
Bahîra, bütün dikkatiyle sofradakileri süzmekle meşguldü; ancak, aradığı nurlu sima yoktu aralarında... Sordu: "İçinizde yemeğe gelmeyen, geride kalan kimse var mı?"
Cevap verdiler: "Hayır ey Bahîra!.. Senin dâvetine icabet edip gelmeyen kimse yok. Sâdece bir çocuk var: Eşyalarımızı beklemek üzere bırakılmış bir çocuk!.."
Mukaddes kitapları dikkatle incelemiş olan ve onlardan Son Peygamber'in özellik ve alâmetlerini öğrenmiş bulunan Bahîra, onun da gelmesini ısrarla istedi.
Kureyşli tüccarlar, Bahîra'nın bu ısrarlı isteğini reddetmediler ve Kâinatın Efendisi Nur Çocuğu da alıp getirdiler.
Efendiler Efendisi sofrada yemek yemekle meşgul iken, Bahîra'nın gözleri bütün dikkat ve hayretiyle onun üzerinde dolaşıyordu. Her hâlini, her hareketini dikkatli bakışlarla süzmekteydi.
Bahîra, aradığını bulmuştu! Maksadına erişmişti; zîra, bütün dikkatiyle süzmekte olduğu nur çocuğun her hâli ve her hareketi, yanındaki kitapta yazılı sıfatlara tıpatıp uyuyordu!
Yemek yendi. Sofradakiler dağılırken, Bahîra, Kâinatın Efendisi Peygamberimizin kulağına eğildi ve, "Bak delikanlı, Lat ve Uzza hakkı için sana soracağım şeylere cevap ver!"
Nur gözlerde bir tiksinti, bir nefret belirtisi: "Lat ve Uzza adına benden bir şey isteme. Vallahi, onlardan nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmem!"
Bahîra, önceki teklifinden vazgeçti: "O hâlde, Allah hakkı için, sana soracaklarıma cevap ver!"
Peygamber Efendimiz, "Sor," dedi, "istediğini sor!"
Sorduğu her soruya aldığı cevap, Bahîra'yı hayretler içinde bırakıyordu; çünkü, onun Son Peygamber hakkında bildiklerine aynen uyuyordu!
Son olarak, Kâinatın Efendisinin sırtına baktı ve Peygamberlik Mührünü gördü!
Artık Bahîra'da, seksiz şüphesiz kesin kanaat hasıl olmuştu: Bu genç, beklenen Son Peygamber idi!
Râhib Bahîra ile Ebû Tâlib Baş Başa
Râhib Bahîra, bu teşhisinden sonra, Efendimizin amcası Ebû Tâlib'in yanına vardı. Aralarında şu konuşma geçti:
"Bu çocuk senin neyin olur?" "Oğlumdur!"
"Hayır, o senin oğlun değil! Bu çocuğun babasının hayatta olmaması lâzım!"
"Evet, doğru söyledin; o benim öz oğlum değil, yeğenimdir."
"Peki, babasına ne oldu?"
"Annesi bu çocuğa hâmile iken vefat etti."
"Evet, doğru konuştun!"
Bahîra açısından artık her şey apaçık ve kesin idi.
Sonunda, Peygamberimizin amcasına şu tavsiyede bulunarak hakperestliğini gösterdi:
"Bu yeğenini hemen memleketine geri götür! Onu hasetçi Yahudilerden koru. Vallahi, Yahudiler, çocuğu görüp de, benim farkettiklerimi onlar da farkederlerse ona kötülükte bulunurlar. Çünkü, senin bu yeğenin, ileride büyük şân ve nâm kazanacaktır. Durma, onu hemen geri götür!'"35
Bu tavsiye üzerine Ebû Tâlib, mallarını orada satarak azîz yeğeniyle Mekke'ye geri döndü.96
Râhib Bahîra gibi, birçok Hıristiyan ve Yahudi âlimi, Resûli Ekrem Efendimizin sıfatlarını kitaplarında görmüşler ve, "Evet, kitaplarımızda Muhammedi Arabi'nin (s.a.v.) sıfatları yazılıdır." diyerek, hak bir itirafta bulunmuşlardır. Bu itirafa rağmen, yine de birçoğu İslâm'ın şerefiyle şereflenmekten mahrum kalmışlardır.
Bu eşsiz bahtiyarlığa erenler arasında ise şunları sayabiliriz:
Abdullah İbni Selâm, Vehb İbni Münebbih, Ebî Yâsir, Şamûl, Esid ve Sa'lebe b. Saye, İbni Bünyamin, Muhayrık, Kâbû'lAhbar, Dağatır, İbni Nafur, Carud...97
Kur'ânı Kerîm, Ehli Kitap'ın bu hakperest âlimlerinden şu âyetleriyle bahseder:
"Şüphe yok ki, onlar, hakkı itiraf etmek hususunda büyüklenmek istemezler. Peygamber'e indirilen Kur'ân'ı dinledikleri zaman, hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Onlar, 'Ey Rabbimiz!.. Biz, Senin indirdiğine îman ettik. Artık, Sen, bizi hakka şâhid olanlarla beraber yaz.' derler."9
FİCÂR SAVAŞLARI VE PEYGAMBERİMİZ’İN (SAV) 4. FİCAR SAVAŞINA KATILMASI
Müslümanlıktan önce (Câhiliyet Döneminde) Araplar arasında iç savaşlar eksik olmazdı. Yalnızca "Eşhür-i hurum" denilen dört ayda savaşmak haram sayılırdı. Bu dört ayda (Zilka'de, Zilhicce, Muharrem, Receb) savaş yapılacak olursa fâcirane sayıldığı için buna "Ficâr Savaşı" denirdi.
Kureyş kabîlesi ile Hevâzin kabîlesi arasında kan davası yüzünden bir savaş başlamış, dört yıl sürmüştü. Savaş, kan dökülmesi haram olan aylarda da devâm ettiği için "Ficâr Savaşı" denildi.
Araplar arasında Ficar Muharebeleri, dört kere meydana gelmişti.
Birinci Ficar Muharebesi sırasında, Kâinatın Efendisi, henüz 10 yaşlarında bulunuyordu.
Dokuz sene gibi uzun bir zaman süren bu dört muharebe, aslında oldukça basit ve ehemmiyetsiz hâdiseler yüzünden meydana gelmişti.
Birinci Ficar Muharebesi, Gıfarîlerden bir adamın Ukaz Panayırında uzanmış olarak, "Arab'ın en şereflisi benim!" sözü üzerine Havazin Kabilesinden birinin bunu kendisine hakaret kabul edip, kılıcını çekerek, övünen adamın ayağını yaralaması sebebiyle Kinane ve Havazinliler arasında vuku bulmuştu.
İkincisi, yine Ukaz Panayırında bir kadına sataşmak yüzünden Kureyş ile Havazin Kabilesi arasında patlak vermişti.
Üçüncüsü, Kinane Oğullan Kabilesinden bir adamın, Âmir Oğulları Kabilesinden birine olan borcunu ödemeyip, müddeti uzatması sebebiyle Kinane ve Havazin Kabileleri arasında meydana gelmişti.
Peygamberimiz 20 yaşında iken, Dördüncü Ficar Muharebesi patlak verdi.
Peygamberimizin 20 yaşlarında iken katıldığı Dördüncü Ficar Muharebesi , Kureyş ve Kinane Oğulları ile Kaysı Aylan Kabileleri arasında, Kinaneli Barraz b. Kays adındaki adamın Kaysı Aylan [Havazin] Kabilesinden Urve nâmındaki adamı öldürmesi neticesi çıkmıştı.
Kureyşliler, Kinane Oğullarının müttefiki bulunduklarından, dolayısıyla bu muharebeye katılmak zorunda kalmışlardı.
Ukaz Panayırında yapılan Dördüncü Ficar Muharebesine Ebû Tâlib, haram ayda olduğu ve çok zulüm işleneceğini tahmin ettiği için katılmak istememişti. Ancak, Kureyş Kabîlesinin diğer kollarının diretmesi üzerine iştirak etmek mecburiyetinde kaldı.
Muharebe sırasında, Ebû Tâlib'in, azîz yeğeni Efendimizi bir iki defa yanına alarak götürdüğü rivayet edilmiştir. Bu savaşa amcaları ile birlikte katıldı. Fakat kimseye ok atmamış, kimsenin kanını dökmemiştir. Sâdece karşı taraftan atılan okları toplayıp, amcalarına vermiştir.
Çarpışmanın bir türlü son bulmadığını gören taraftar, nihayet birbirlerine anlaşma teklif ettiler. Buna göre, ölüler sayılacak, hangi tarafın ölüsü fazla ise diğer taraf onların diyetlerini ödeyecek, böylece de harb son bulmuş olacaktı.
Sayım neticesinde, Kaysı Aylan'ların ölüleri 20 kadar fazla çıktı. Kinane Oğulları ve Kureyşliler tarafından bu 20 kişinin diyeti ödenerek, Fil Tarihinden 20 yıl sonra vuku bulan bu kanlı çarpışma da böylece nihayet buldu.
Alıntı
PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) HILFU'L-FUDÛL ANLAŞMASINA KATILMASI
Uzun süren Ficâr savaşı esnâsında Mekke'de âsâyiş bozulmuş, can ve mal güvenliği kalmamıştı. Özellikle dışarıdan mal getiren yabancıların malları yağmalanıyordu.
Vâil oğlu Âs, Mekke'ye gelen Yemen'li bir tâcirin bütün malını gasbetmiş, haksız olarak elinden almıştı. Yemen'li, Ebû Kubeys dağına çıkarak uğradığı haksızlığa karşı, bütün kabîleleri yardıma çağırdı. Yemenlinin bu feryâdı üzerine Peygamberimiz (s.a.s.)'in amcası Zübeyr, Kureyşin bütün ileri gelenlerini çağırdı. Hâşimoğulları, Zühreoğulları, Esedoğulları, Temimoğulları, Abdülluzzaoğulları, Zübeyrin dâvetine icâbet ederek, Beni Temîm'den Cüd'ân oğlu Abdullah'ın evinde toplandılar."Mekke'de zulmü önlemeğe yerli-yabancı hiç kimseye karşı haksızlık ettirmemeğe" karar verdiler. Haksızlığa uğrayan kimselere yardım edeceklerine yemin ettiler. Yemenlinin hakkını Âs'tan alıp geri verdiler. Mekke'de âsâyişi yoluna koydular.
Vaktiyle, Cürhümîler zamanında Fadl b. Hâris,, Fudayl b. Vedâa ve Mufaddal b. Fedâle isimlerinde üç kabîle başkanı, kabîleleri ile toplanarak,"Mekke'de zulme meydan vermeyeceğiz, zayıfların hakkını adâlet üzere alacağız..."(38) diye yemin etmişlerdi. Onların bu yeminlerine "Hılfu'l-fudûl" (Fadılllar yemini) denilmişti. Cüd'ân oğlu Abdullah'ın evinde aynı konuda yapılan yemine de bu sebeple "Hılfu'l-fudûl" denildi.
Peygamberimiz (s.a.s.) 20 yaşında iken bu toplantıda amcaları ile beraber üye olarak bulundu. Bu cemiyetin çalışmalarından son derece memnun kaldığını Peygamberliğinden sonra: "İslâm'da da böyle bir cemiyete cağrılsam, yine icâbet ederim", sözleriyle ifâde etmiştir.
PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) ŞAM'A İKİNCİ GİDİŞİ VE RÂHİB NASTÛRA
Mekke halkının meşguliyetleri başında ticaret geliyordu. Ebû Tâlib de bir müddet ticaretle uğraştı. Ancak, kıtlık kuraklık yıllarının baş göstermesi, kabîle savaşlarının birbirini takib etmesi ve aile efradının fazla oluşu gibi sebepler yüzünden ticaret yapabilecek malî kuvveti pek kalmamıştı. Bu yüzden, Efendimizi de yanına alarak yaptığı Suriye seyahatinden sonra bir daha ticaret kervanlarına katılma imkânını elde edemedi. Mekke'nin içinde bazı işler yapmakla geçinip gidiyordu.
Mekke'de Nebîyyi Ekrem Efendimizin akrabalarından zengin bir dul kadın vardı: Hatice binti Hüveylid... O, servetiyle ticaret kervanlarına ortak oluyordu.
Peygamber Efendimiz, 25 yaşında bulunduğu sırada, Kureyş yine Şam'a göndermek üzere bir ticaret kervanının hazırlığı içindeydi. Bu kervana Hz. Hatice de, mallarıyla iştirak edecekti. Her seferinde olduğu gibi bu defa da mallarının başında gönderecek emin ve sağlam adamlar arıyordu.
Geçim sıkıntısı içinde kıvranıp duran Ebû Tâlib, bunu duydu. Himayesinde bulunan yeğeni Nebîyyi Muhterem Efendimizi yanına çağırarak, kendisine açılmak zorunda kaldı ve şöyle konuştu:
"Ey kardeşim oğlu!.. Mal ve mülk sahibi olmadığımı biliyorsun. Şiddetli kıtlık ve kuraklık, elimizi avucumuzu kuruttu; bizde ne ticaret bıraktı, ne de kalkacak, kımıldanacak güç ve derman... Bak, kavminin ticaret kervanı Şam'a gitmeye hazırlanıyor. Hüveylid'in kızı Hatice de, bu kervana yükleyeceği mallarla katılacak ve mallarıyla birlikte de kavminden bazı kimseler gönderecektir. Hatice, ticaretle uğraşan, serveti bol ve başkasının da bu servetten istifade etmesini isteyen bir kadındır. Senin gibi emniyet edilen temiz, vefalı bir insana, onun bu konuda ihtiyacı vardır. Gidip bu hususu kendisine anlatsan, herhalde dürstlüğün ve üstün meziyetlerinden dolayı seni başkalarına tercih edecektir!"
Bu konuşmasının ardından endişesini de üzüntü içinde belirtti: "Gerçi, seni Şam'a göndermekten çekiniyorum; Yahudilerin sana bir zarar vermesinden de korkuyorum! Ama ne yapayım ki, geçimimizi temin konusunda, bundan başka hatırıma gelen bir fikrim de yok."
Amcasına, "Amcacığım, sen nasıl istiyorsan öyle yap." cevabında bulundu.
Ebû Tâlib'le Resûli Ekrem Efendimiz arasında geçen konuşma, Hz. Hatice'ye ulaştı. Nebîyyi Mükerrem'in doğru sözlü, güvenilir, emniyetli, üstün ahlâklı olduğunu bilen Hz. Hatice, hemen haber göndererek çağırttı, kendisine şöyle dedi:
"Ben, seni Şam'a gidecek ticaret mallarımın başında göndermek istiyorum. Senin doğru sözlü, son derece güvenilir ve güzel ahlâklı olduğunu biliyorum. Sana, kavmimden hiçbir kimseye vermediğim yüksek bir ücret vereceğim!"
Peygamber Efendimiz, teklifi amcası Ebû Tâlib'e haber verdi. Buna son derece sevinen amcası, "Bu, Allah'ın sana ihsan ettiği bir rızıktır!" diye konuştu.
Ebû Tâlib, ücreti tâyin etmeden yola çıkılmasını münasip görmediğinden, Efendimize, gidip bizzat Hz. Hatice'yle bu hususu konuşmasını söyledi. Ancak Peygamber Efendimiz, bunu istemediğini belli etti. Bunun üzerine Ebû Tâlib, kendisi bizzat giderek, "Ey Hatice!.." dedi, "Biz işittik ki, sen filânı iki erkek deve vermek üzere tutmuşsun. Biz, Muhammed için dört erkek deveden aşağısına razı olmayız!"
Efendimiz gibi son derece itimat edilir birini bulan Hz. Hatice, sevinç içinde, "Ey Ebû Tâlib!.." dedi, "Sen çok kolay ve hoşa gidecek bir ücret dilemiş bulunuyorsun! Bundan daha fazlasını isteseydin bile ben yine kabul ederdim!""4
Haliyle Ebû Tâlib, bu sözlerden fazlasıyla memnun oldu. Hz. Hatice, kölesi Meysere'yi de Resûlullah Efendimizin emrine verdi ve ona şu tembihte bulundu:
"Sana ne emrederse derhâl itaat edeceksin, hiçbir fikrine karşı aykırı iş görmeyeceksin, bir dediğini iki etmeyeceksin ve her hâlini bana bildireceksin!"
Kervanın yola çıkması için bütün hazırlıklar tammalandı. Ebû Tâlib ile Efendimizin halaları da, onu uğurlamaya geldiler ve kervanda bulunanlara onunla ilgilenmelerini rica ettiler.
...Ve kervan yola çıktı.
Ticaret kervanı üç aylık yorucu bir yolculuktan sonra, Şam topraklarına vardı. Kervana iştirak edenlerin her biri, Busra Panayırının münasip yerlerine tezgâhlarını kurdular. Kâinatın Efendisi ise, oradaki manastıra yakın bir zeytin ağacının altına indi.
Râhib Nastûra Ve Efendimiz
Efendimizin daha önceki Şam seyahati sırasında manastırda bulunan Râhib Bahîra, ölümüyle yerini Nastûra adındaki rahibe bırakmıştı.
Efendimizin, zeytin ağacının altına inmesi, pencereden gelen kafileyi seyreden rahibin dikkatinden kaçmadı. Önceden tanıştığı Meysere'yi yanına çağırdı ve ağacın altında konaklayanın kim olduğunu sordu.
Meysere, "O, Kureyş ve Mekke halkından bir zâttır." cevabını verdi.
Nastûra, bir anlık bir düşünceye daldı. Sonra da Meysere'yi hayretler içinde bırakan fikrini açıkladı: "O ağacın altına şimdiye kadar (bu vakitte) peygamberden başka kimse inmemiştir."
Daha sonra Meysere'ye şu suali yöneltti: "Onun gözünde biraz kırmızılık var mıdır?"
Meysere'den "Evet." cevabını alınca, teşhisini kesinleştirdi: "O, peygamberdir, hem de peygamberlerin sonuncusudur!""6
Meysere, heyecan ve hayretinden şaşkına döndü. İstikbâlin peygamberinin hizmetinde bulunma saadet ve sevinci, vücudunun bütün zerrelerine bir anda yayıldı. Tabiî, rahibin söyledikleri de hafızasına nakşoldu.
Satışlar tamamlanmış ve alınacaklar alınmıştı. Bir de baktılar ki, Peygamberimiz herkesten ziyade kârlı bir ticaret yapmış. Bu sefer Meysere'nin hayretine, kafiledekilerin de hayret ve şaşkınlığı katıldı.
Kervan, Busra'dan ayrılarak Mekke'ye doğru yola çıktı.
Alıntı
PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) TİCARET HAYATINA ATILIŞI
Kureyslıler, öteden berı tıcaretle ugrasırlardı. Tıcaretle ugrasmayanların ıse,ellerınde hıç bır seylerı bulunmazdı. Peygamberımızın de, hazretı Hatıce hesabına tıcarete baslamadan önce, tıcaretle ugrastıgı olmustur. Nıtekım, Saıd b.Ebu Saıb, Islamıyetten önce Peygamberımızın tıcaret ortagı ıdı.Peygamberımızın,tıcaret yapmak ıçın, sermayesı olmadıgından,hazretı Hatıce peygamberımızı ücretle tuttu ve Kureysılerden tuttugu, baska bır zatıda, Peygamberımızın yanına kattı. Hazretı Hatıce yapacagı her sefer ıçın, Peygamberımıze, ücret olarak genç ve yıgıt bırer erkek deve verıyordu. Peygamberımız, Hazretı Hatıce'nın tıcaret Malını Sam'a götürmek ıçın ,ılk defa dört tane erkek ve genç deveye anlastılar. Peygamberımızle Kervan halkı Sam'a gıtmek ıçın yola koyuldular: Sam topraklarından Busraya vardıklarında peygamberımız orada getırdıgı bütün malları çok karlı bır sekılde satıp alacaklarını aldıktan sonra,Mekke'ye yardımcısı olan Meysele ıle bırlıkte gerı döndü.
Alıntı
PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) HZ. HATİCE ANNEMİZLE EVLENMESI VE ÇOCUKLARI
Hz. Hatice, Kâinatın Efendisini çocukluğundan beri tanıyordu. Ticaret mallarının başında Şam'a göndermesi ise, onu daha da yakından tanımasına vesile olmuştu.
Dul olan Hz. Hatice, o sırada, Kureyş kadınları arasında soy sop, şeref ve zenginlik bakımından en üstün mevkiye sahip bulunuyordu. Aynı zamanda, Cenâbı Hakk, Cemîl ismiyle, pek az kadına nasîb olacak bir güzelliği de kendisine ihsan etmişti.
O âna kadar, kabilesinden birçok kimse evlenmek için kapısını çalmış ise de, o bunların hiçbirini kabul etmemişti.122 Âdeta, evlenmeyi düşünmüyor gibiydi.
Ne var ki, kader şimdi karşısına bambaşka bir şahsiyet çıkarmıştı: Ruhundaki güzellikler yüzüne aksetmiş, gönlündeki sevgi simasında tebessüme kalbolmuş, zihnindeki derin düşünce dışarıya ciddiyet ve samimiyet şeklinde tezahür etmiş müstesna bir insan...
Daha önce bütün Kureyş büyüklerinin evlenme teklifini reddeden ve âdeta evlenmek fikrini zihninden atmış bulunan Hz. Hatice, bu eşsiz insanla daha yakından tanışınca, bu fikrinden vazgeçti.
İlâhî Kader, bu iki insanın kalbini birbirine ısındırmayı takdir etmişti. Her şeye rağmen Kureyş'in ileri gelenleri ve zenginleri, kaderin çizmiş olduğu bu programı bozamamışlardı.
Hz. Hatice 'den Gelen Teklif
Evlenme teklifi, bizzat Hz. Hatice'den geldi. İffeti ve namusunu koruması sebebiyle Câhiliyye devrinde bile tertemiz kadın mânâsına gelen "Tâhire" lakabıyla anılan Hz. Hatice'den...
Teklifi getiren, Hz. Hatice'nin yakın arkadaşı Münye kızı Nefise ile Peygamberimiz arasında şu konuşma geçti:
"Ey Muhammedi.. Seni hangi şey evlenmekten alıkoyuyor?" "Elimde evlenecek kadar para yok!"
"Eğer bu temin edilse ve sen, mala, güzelliğe, şeref ve denkliğe çağrılsan icabet eder misin?"
"Kimdir bu?.." "Hüveylid'in kızı Hatice..." "Ama, bu nasıl olabilir?" "Orasını ben bilirim! " "O hâlde, dilediğini yaparım."123
Nefise, sevinç içinde, Kâinatın Efendisiyle konuştuklarını, gelip Hz. Hatice'ye iletti.
Hz. Hatice'nin sonsuz memnuniyeti, yüzündeki tebessümlerden okunuyordu. Nefise'yle birlikte sevinç ve memnuniyetlerini yaşadıktan sonra, Peygamberimize, "Ey amcam oğlu!.. Sen, benim akrabam olduğun,* kavmin içinde şerefli, güvenilir kimse, güzel huylu, doğru sözlü bulunduğun için seninle evlenmeyi arzu ediyorum." diye haber gönderdi.124
Teklifi alan Efendimiz, durumu amcası Ebû Tâlib'e bildirdi.
Ebû Tâlib, teklifi tahkik etti. Hz. Hatice'nin böyle bir evliliği arzu ettiğini, bizzat kendisinden öğrendi.
Baba tarafından Hz. Hatice'nin soyu Peygamberimizin baba tarafından dedesi olan Kusay'da birleştiği gibi, annesi tarafından da soyu yine Resûli Ekrem Efendimizin baba tarafından dedesi olan Lüey'de birleşir.
Düğün Merasimi
Düğün merasiminin tarihi, bizzat Hz. Hatice tarafından tebit edildi. Merasim de onun evinde yapılacaktı.
Tesbit edilen tarihte, Resûli Ekrem Efendimiz, amcaları, halaları ve Haşîm Oğullarının ileri gelenlerinden bazılarıyla birlikte Hz. Hatice'nin evine geldi.
Güzel bir düğün merasimi için gereken her şey, bizzat Hz. Hatice tarafından teinin edilmişti. Koyunlar kesilmiş, yemekler hazırlanmıştı.
Yemekler yendikten sonra, âdet olduğu üzere, sıra, iki taraf büyüklerinin konuşmasına geldi. Hz. Hatice'nin babası, Ficar Harbinde ölmüştü. Bu sebeple onu temsilen merasime, amcası Amr b. Esed katılmıştı.
Geleneğe göre, ilk konuşmayı yapmak üzere Ebû Tâlib ayağa kalktı ve şöyle dedi:
"Allah'a hamdolsun ki, bizi, İbrahim'in zürriyetinden, İsmail'in sulbünden, Maad'ın mâdeninden, Mudar'ın aslından vücuda getirdi. Bundan sonra, asıl maksada gelir ve derim ki:
"Kardeşimin oğlu Muhammed b. Abdullah; ki, akrabanız olduğu malûmunuzdur. Onunla Kureyş'ten hiçbir bir genç tartılamaz, ölçülemez! Bu, şeref ve asaletçe, akıl ve faziletçe onların hepsinden üstün gelir!
"Gerçi, malı azdır. Fakat, mal dediğin nedir ki?.. Geçici bir gölge, bir perde, alınır verilir iğreti bir şey!
"Allah'a yemin ederim ki, bundan sonra onun mertebesi daha da büyüyecek, daha da yükselecektir!
"Şimdi o, sizden, kızınız Hatice'yi zevceliğe istemekte, muaccel ve müeccel mehir olarak da 20 erkek deve vermeyi taahhüd etmektedir."
Ebû Tâlib konuşmasını bitirince de, Hz. Hatice'nin amcasının oğlu Varaka b. Nevfel ayağa kalktı ve şöyle konuştu:
"Allah'a hamdolsun ki, bizi de, anlattığın gibi yarattı; saydıklarından daha fazlasıyla bize üstünlük verdi. Biz de sizinle hısımlık kurmak ve şereflenmek istiyoruz!
"Ey Kureyş topluluğu!.. Şâhid olunuz ki, ben, Huveylid'in kızı Hatice'yi, şu kadaır mehirle Muhammed b. Abdullah'la evlendirdim!"
Varaka b. Nevfel konuşmasını bitirdikten sonra, Ebû Tâlib, Hz. Hatice'nin amcası Amr b. Esed'in de muvafakatini istedi. Amr da ayağa kalkarak, "Ey Kureyş topluluğu!.. Şâhid olunuz ki, ben de Muhammed b. Abdullah'a Huveylid'in kızı Hatice'yi nikâladım!" diye konuştu.
Böylece, Kâinatın Serveri Efendimiz ile Kureyş kadınlarının, neseb, şeref ve zenginlik bakımından en üstünü bulunan Huveylid'in kızı Hz. Haticei Kübra zevczevce ilân edilmiş oldular. O sırada Resûli Eîkrem Efendimiz 25, Hz. Hatice ise 40 yaşlarında bulunuyordu. Evlilikleri Milâdî tarihle 595 yılına rastlıyordu. Yâni, Efendimizin nübüvvetinden 15 yıl önce...
Bundan sonra Resûli Ekrem Efendimiz, muhterem zevcesini alarak Ebû Tâlib'in evine geldi. Burada velime, yâni düğün cemiyeti yaptı; iki deve kestirerek halka yemek ziyafeti verdi.
Ebû Tâlib de, bu mes'ud hâdisenin hatırı için develer kestirdi ve halka yemekler yedirdi. Sonra da, Peygamberimizle ailesini evine davet etti.
Onları karşılamaya çıktığında, sevinç gözyaşları arasında Allah'a hamdediyordu: "Hamdolsun Allah'a ki, bizden bütün üzüntüleri yok etti!"
Efendimiz ile ona ilk hanım olma şerefini kazanmış bulunan Hz. Hatice, Ebû Tâlib'in evinde ancak birkaç gün kaldılar. Sonra tekrar Hz. Hatice'nin evine döndüler. Artık mes'ud hayatlarını burada geçireceklerdi.
Kâinatın Efendisi Peygamberimiz, kendisine "Haticei Kübra" dediği bu asil ve tâhire kadın hayatta olduğu müddetçe başka bir kadınla evlenmedi.125 Her türlü teselliyi ve en parlak saadeti bu huzurlu evinde buldu.
Peygamber Efendimize, babasından mîras olarak pek bir şey kalmamıştı. Uzun zamandır himayesinde bulunduğu Ebû Tâlib ise, fakir ve zaruret içinde idi. Bu bakımdan, Hz. Hatice'yle evleninceye kadar bin bir meşakkat ve zahmet içinde hayat sürmüştü.
Hz. Hatice'yle evlendikten sonra, onun servetini ticarette kullandı ve bir derece genişliğe kavuştu. Fakat, zevcesi bol servet sahibi iken, o, yine israfa, gösteriş ve lükse kaçmadı. Eski mütevazi ve sâde hayatına yakın bir yaşayışı devam ettirdi. Üstelik, dünya malına da kalbinde yer vermiyordu. Onun o yüce ruhunu bambaşka ulvî ve kutsî duygular istilâ etmişti. Dünya ve içindekilerin muhabbeti, o ulvî duyguları söküp atmaya hiçbir zaman muktedir olamıyordu.
Daha sonra, Hz. Haticei Kübra'dan, Resûli Ekrem Efendimizin sırasıyla Kasım, Zeyneb, Rukiyye, Fâtıma, Ümmü Gülsüm, Abdullah [Tayyib] ve Tâhir adında yedi çocuğu oldu.
Bu mes'ud aile yuvasında Kâinatın Efendisi ile Hz. Hatice, en ulvî duygularla birbiriyle kaynaşmışlardı. Ali yuvasında hâkim olan, karşılıklı emniyet, samimî hürmet ve muhabbet idi. Hz.Hatice, Kâinatın Efendisi kocasından 15 yaş büyük olmasına rağmen, yüce şahsîyetinden dolayı kendilerine karşı son derece nâzik, duygulu ve itinalı davranıyordu. Peygamber Efendimizin şerefli hanımına karşı muhabbeti de fazlaydı. Öyle ki, vefatından sonra bile hiçbir vakit muhabbetini kalbinden atmadı, gönlünün en mutena köşesinde ebedî beraberliğe kadar sakladı.
Resûli Ekrem Efendimiz, Hz. Hatice'nin keremkârlığını, hayırseverliğini ve kendisine yaptığı büyük yardımı her zaman yâdederdi. Bu yâdediş, Hz. Âişe Validemize, "Haticei Kübra'dan başka, Nebîyyi Ekrem'in zevcelerinden hiçbirini kıskanmadım!" dedirtecek ve onun kıskançlık damarını tahrik edecek kadar fazla idi.
Nasıl yâdetmezdi ki?.. Sekiz çocuğundan biri hâriç diğerlerinin annesi o idi. Herkes ona düşman iken, ona dost elini uzatan, o idi. Her türlü ızdırap ve sıkıntı karşısında kendisini teselli eden, o idi. Herkesin ona arka çevirdiği bir zamanda yanıbaşından ayrılmayan, o idi.
Elbette, böylesine yüksek duygu ve meziyetler sahibi zevcesini, Peygamber Efendimiz hiçbir zaman unutmayacak ve onu her zaman hayırla yâdedecekti.
KABE’NIN KUREYŞLİLERCE YENİDEN YAPILIŞI VE PEYGAMBERİMİZ’İN (SAV) HAKEMLİĞİ
Bır Kadın, Kabe Haremınde buhurdanlıkta Öd agacı yaktıgı sırada , buhurdanlıktan sıçrayan bır kıvılcımdan Kâbenın kat kat olan örtüsü tutusup tamamı ıle yanmıs, bu yüzden duvarlar da her taraftan gevseyıp çatlamıs bulunuyordu. Zaman, zaman sahılden gelen sel baskınları ılede Kâbenın tabanı ve duvarları da ıyıce yıkılacak duruma gelmıstı.
Bunun ıcın,Kureyslıler Kabenın duvarlarını onarıp saglamlastırmak ve üzerınede,tavan çatmak ıstıyorlar,fakat, yıkmaga kalkarlarsa azaba ugrayabıleceklerınden korkuyorlar,aralarında mesvere edıyorlardı.
Am bu sırada Rum tüccarlarından bırısıne Aıt olan ınsaat malzemesı yüklü bır gemı Cüdde sahıllerınde parcalandı,bunu fırsat bılen Kureyslıler aralarında yardımlasarak bu batan gemıden Kabe ınsaası ıçın gereklı malzemelerı almıs oldular.Ve Kâbenın ınsaatına basladılar.
Hacerül Esved tası yerıne konulacagı zaman kabıleler ,bırbırlerıyle anlasamadılar. Hatta ısı okadar ılerlettıler kı aralarında kavga yapmaya çok az bır zaman kaldı. Kureysıler, Bu ıs üzerınde, dört veya bes gece durdular. Sonra Kureysın yaslılarından Ebu Ümeyye b. Mugıre bır teklıfte bulundu;
Teklıfıne göre ,mescıdın kapısından gıren ılk kısı bu tası koymak ıçın hakem olacaktı. Bütün kavmın uluları bu teklıfı kabul ettıler.
Tam bu sırada peygamberımız ıçerı gırdı, bütün kureyslıler el çırparak El-Emın'ın hakemlıgıne razıyız dedıler.
Peygamberımız de hakemlık yaparken bütün kabılelerden bırer kısı alarak Hacerul Esved-ı bır beze koydurdu,ve onu konulacak yere getırttıkten sonra besmele çekerek kendı ellerıyle Hacerul-Esvedı yerıne koymus oldu.
PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’E (SAV) VAHİ GELISI
Muhammed (A.S), kırk yasına gelınce, Allah(C.C) onun kerametını açıklamayı ve kullarına,onunla rahmet etmeyı dıledıgı zaman,Kendısıne, ılk vahıy ve peygamberlık baslangıcı,uykuda Sadık rü`yalar görmekle olmustur.
Peygamberımız, altı ay bu hal üzere kaldı.
Yüce Allah, bu altı Ay ıçerısınde Peygamberıne, Uykuda, sonrada uyanık Vahıy ettı.
Peygamberımız, her yıl, Ramazan ayında Hıra dagında bır ay ıtıkafa gırer,Kureysılerın yapageldıklerı gıbı, yanına gelen yoksullara yemek de yedırırdı.Peygamberımız, kavmının sürü sürü putlara tapıp durduklarını gördükce,onlardan uzaklasmayı, Halvet ve Uzlete çekılmeyı özler, Hıra dagına gırer,Halvet ederdı.
Peygamberımız (A.S),yüce Allah tarafından Peygamber olarak gönderılecegı ve ılahı rahmetın, kulları, onunla ıhsan olunacagı gün, gelmıs bulunuyordu.
Peygamberımız; Ramazan ayının on besıncı cumartesı ve on altıncı pazar gecelerınde, Hıra magarasında uyudugu bır sırada,Rüyasında, Vahy melegı Cebraıl (A.S) atlastan bır kab ıçınde bır kıtapla gelıp Peeygamberımıze ``OKU`` dedı.
Peygamberımız``Neyı okuyayım?`` dıye sordu.
Cebraıl,Peygamberımızı,nefesı kesılınceye kadar,sıktı.
Peygamberımız,kendısını ölecek sandı.
Bundan sonra,Cebraıl (A.S),bırakıp Peygamberımıze,`` OKU``! dedı.
Peygamberımız ``Neyı okuyayım?`` dıye sordu.
Cebraıl Aleyhısselam,Peygamberımızı,tekrar,nefesı kesılınceye kadar sıktı.
Peygamberımız, kendını ölecek sandı.
Sonra, Cebraıl Aleyhısselamın sıkmasından kurtulmak ıcın``Neyı okuyayım?`` dıye sordugu zaman, Cebraıl Aleyhısselam, Alak suresının basındakı bes ayetı okudu.
Peygamberımız de, onları, okudu.
Cebraıl Aleyhısselam, ayrılıp gıttıgı ve Peygamberımız,uykudan uyandıgı zaman, o ayetler,, sankı,bır kıtap olarak Peygamberımızın kalbıne yazılmıs gıbı ıdı.
Peygamberımız, magaradan ayrılıp Hıdra dagının ortasına geldıgı zaman,gökten,bır ses ısıttı kı: ``Ya Muhammed! Sen, Allahın Resulusun! Ben,Cebraılım !`` dıyordu.
Peygamberımız,basını kaldırıp bakınca, Cebraıl Aleyhısselam`ı ayaklarını,gögün ufukuna basmıs bır ınsan suretınde gördü!.
``Ya Muhammed! Sen, Allahın Rasulüsün!Ben, Cebraılım! Dıyordu.
Peygamberımız,duraklamıs, Ona, baka kalmıstı.
Ne bır adım ılerlıyebılıyor,ne de,gerıleyebılıyordu!
Eve döndügünde ,gördüklerını hazretı Hatıceye anlattı,hazretı Hatıce,``Sana Müjdeler olsun!
Yüce Allah sana ,hayırdan baska bır sey yapmaz.!dıyerek onu tesellı ettı.
Alıntı
HZ. HATICE ANNEMİZİN PEYGAMBERIMIZ’I (SAV) VARAKAYA GÖTÜRMESİ
Peygamberımız, yüce Allah tarafından, Cebraıl Aleyhısselamın getırıp teblıg ettıgı Rısalet vazıfesını kabul ederek evıne dönerek, hıc bır agaca ve tasa rastlamadıkı, kendısını selamlamasın!.
Peygamberımız,yüregı tıtreyerek eve gelıp,``Benı örtünüz!,benı örtünüz!``buyurdu.
Kalkınca, hazretı Hatıceye basından gecen olayları anlattı.
Hazretı Hatıce de onu alıp Hırıstıyanlıga gırmıs olan,Veraka b.Nevfel´ın yanına götürdü.Ona, Ey Amucamın oglu! Dınle bak! Kardesıyın oglu,ne söylüyor!
Veraka!´´ Ne gördün kardesımın oglu?´´ dıye sordu.
Peygamberımız;gördüklerını,ısıttıklerın ,haber verınce,Veraka:´´Senın bu gördügün,Allah tarafından Musa Aleyhısselama ındırılmıs olan Namusul-Ekber´dır.
Ah Keske, kavmının,Senı (yurdundan)cıkaracakları zaman,ben,sag ve genc, dınc olsaydım!´´ dedı.
Peygamberımız´´ Onlar, benı cıkaracaklarmı kı? !´´ dıye sordu.
Veraka ´´Evet! Cıkaracaklardır.
Cünkü, senın gıbı, bır sey getırmıs kımse yoktur kı, düsmanlıga ve ıskenceye ugramasın!
Eger, ben, Senın davet günlerıne yetısırsem, Sana,son derece yardım ederım!´´ dedı.
Cok gecmeden de, vefat ettı.
Alıntı
Bookmarks