Gösterilen Sonuçlar 1 sonuçtan 5 ile 5 arası

Konu: Peygamberimiz Hz. Muhammedi (sav) İle İlgili Hersey.

  1. #1
    İstanbul'da Olmak Vardı Beyazdut's Avatar
    Üye No
    382641
    Giriş Tarihi
    Jun 2009
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    30,556
    Konular
    5093
    RepPuan
    185122939
    Rep Power
    20446
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan Peygamberimiz Hz. Muhammedi (sav) İle İlgili Hersey.

    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) İSİMLERİ VE İSİMLERİNİN ANLAMLARI

    Kur'ân-ı Kerim'deki isimleri: Ahmed, Emin, Beşîr, Burhan, Hâtem, Dâî, Rauf, Rahim, Rasûlu'r-Rahme, Sirâc, Münîr, Sırât-ı Müstakim, Tâ-Hâ, Yâ-Sîn, Hâ-Mîm, Abd, Urvetü'l-Vüskâ, Kademü's-Sıdk, Muhammed, Müddesir, Müzzemmil, Mustafa, Müctebâ, Nebiyyü'l-Ümmî, Nezîr, Nimetullah, Hâdî.

    Diğer kitap ve sayfalardaki isimleri: İncil'de; Ahmed, Baraklit, (veya Faraklit), Hanbatâ, Rûhu'l-Hâk, Rûhu'l-Kuds, Sâhîbü'l-Kâdîb, Sâhîbü'n-Naleyn. Tevrat'ta; Ahyed, Bidbid, Dahûk, Mütevekkil, Muhtar. Zebur'da; İklîl, Cebbar, Hamyâtâ, Hâthât, Kayyim, Mukîmü's-Sünne. Diğer peygamberlere indirilen suhufta; Ehûnâh, Tâbtâb, Müşeffih, Ecîr, Hâtem, Mâzmâz, Munhaminnâ'.

    Hadislerde belirtilen isimleri: Ahmed, Ahyed, Emîn, İmâmü'l Muttakîn, Haşir, Habîbullâh, Râkibül-Burak, Rasulü'r-Rahme, Rasûlü'r-Râhe, Rasûlu'l-Melâhim, Seyyidü'l-Mürselîn, Seyyid-i Veled-i Adem, Sabık, Şeff, Şâfı', Müşeffa', Sâhîbü'l-Hâtem, Tâ-Hâ, Zahir, Âkıb, Abdullah, Kâidü'l Gurri'l-Muhaccelîn, Kuşem, Mâhî, Muhammed, Müddessir, Müzzemmil, Muktefî, Mukaffa, Nebiyyü't-Tevbe, Nebiyyü'r-Rahme, Nebiyyü'l-Melhame, Yâ-Sîn.

    Esmâ-i Hüsna ile ortak olan isimleri: Evvel, Âhir, Cebbar, Hâmid, Hamîd, Hâk, Habîr, Ra'ûf, Rahim, Şâhid, Şehîd, Şekûr, Sâdık, Azız, Azîm, Afüvv, Alîm, Fettâh, Kuddûs, Kavı, Zû-Kuvve, Kerim, Ekrem, Mübeşşir, Mübîn, Mahmûd, Mümin, Müheymin, Nûr, Velî, Mevlâ, Hâdî, Yâ-Sîn.

    Hz. Peygamber'in diğer Peygamber ve Din büyükleriyle ortak olan isimleri: Yüce Peygamber'in Ahmed, Muhammed, Âkıb, Haşir, Mukaffa, Nebiyyü'l-Melhame gibi isimleri yalnızca kendisine hastır. Ancak Rasûlullah, Nebiyyullah, Abdullah, Şâhid, Mübeşşir, Nezîr, Nebiyyü'r-Rahme, Nebiyyü't-Tevbe gibi isimleri diğer peygamberlere de verilmiştir. Bu arada Hz. Adem'in Safıyyullâh, Hz. İbrahim'in Halîlullâh, Hz. Musa'nın Kelîmullâh, Hz. İsa'nın Rûhu'l-Kuds, Hz. Ali'nin Murtezâ ve Müctebâ, İmam Gazzali'nin Hüccetü'l-İslam isimleri aynı zamanda Hz. Peygamber'in de ismidir.

    Yalnızca Hz. Peygamber için kullanılan tabirler: Dinî ve edebî metinlerde geçen Fahr-i Kainat, Fahr-i Adem, Mefhar-ı Âlem, Ebü'l-Müminîn, Hayru'l-Mürselin, Kân-ı Şefaat, Mahbûb-ı Hâk, Muîn-i Beşer, Rasûlü's-Sakaleyn, Seyyidü's-Sâdât, Seyyidü'l-Mürselîn, Sultânı Enbiyâ gibi terkipler doğrudan Hz. Peygamber'e işaret eden tabirlerdir. Bu sebeple kültürümüzde ve edebiyatımızda Yüce Peygamber için kullanılan bu tabirlerin, sıfat manası dikkate alınmadan birer özel isim olarak telakki edilmeleri ve imlada da büyük harflerle yazılmasının daha doğru olacağı kanaatindeyiz.

    Hz. Peygamber'in edebî mahiyetteki isimleri: Edebî metinlerde, özellikle naatlarda Hz. Peygamber için sultan, ay, güneş, deniz, inci, gül, bülbül, servi, çerağ, tabib gibi motifler ele alınırken; bu teşbih ve istiarelere bağlı terkipler çoğu zaman birer isim olarak kullanılmıştır. Bunlardan bazıları: Meh-i Burc-i Fezâyil, Bedr-i Dücâ, Mâh-ı Münîr, Sadr-ı Bedr-i Kâinat, Âyîne-i Ezel, Mir'ât-ı Huda, Cevheri Zât, Dürre-i Beyzâ, Dürr-i Yetîm, Şems-i Kevneyn, Şems-i Sübhân, Âfitâb-ı Evc-i Dîn, Neyyir-i A'zam, Sehâb-ı Rahmet, Tabîb-i Marîz-i İsyân, Menba-ı Âb-ı Hayât, Nizâmü'l-Âlemîn, Rûh-i-A'zam, Ser-Çeşme-i Kerem, Serv-i Bostanı Dîn, Şâhenşâh-ı Asfiyâ, Ukde-Güşâ gibi.

    Hz. Peygamber'in isimleriyle ilgili bütün bu tasniflerin dışında: O'nun değişik zaman, mekan ve topluluklara göre aldığı adlar da ayrı bir kategori teşkil eder. Buna göre Hz. Peygamber'e; Ahmed isminin dünyaya gelmeden önce, Muhammed'in hayatta iken, Mahmud adının da kendisinden sonra verildiği konu edilir.

    Ayrıca Ka'bu'l-Ahbâr'dan nakledilen bilgilere göre Hz. Peygamber: "ehl-i cennet meyanında ABDÜ'L-KERÎM, ehli berzah indinde ABDÜ'L-CEBBÂR, melaike-i arş lisanında ABDÜ'L-HAMÎD, şair fıriştegân beyninde ABDÜ'L-MECÎD, peygamberân arasında ABDÜ'L-VEHHÂB, cinniyân içinde ABDÜ'R-RAHİM, şeyâtînde ABDÜ'L-KAHHÂR, cibâlde ABDÜ'L-HALLÂK, bahrde ABDÜ'L-KÂDÎR, balıklarda ABDÜ'L-KUDDÛS, haşerâtta ABDÜ'L-MUGÎS, vahşilerde ABDÜ'R-REZZÂK, sibâ yani yırtıcı hayvanlarda ABDÜ'S-SELÂM, dört ayaklı hayvanlar indinde ABDÜ'L-MÜ'MİN, kuşlar indinde ABDÜ'L-GAFFAR" isimleriyle bilinmektedir.

    Prof. Dr. Emine Yeniterzi

    Abdullah: Allah (cc)' ın kulu

    Âbid: Kulluk eden, ibadet eden

    Âdil: Adaletli

    Ahmed: En çok övülmiş, sevilmiş

    Ahsen: En güzel

    Alî: Çok yüce

    Âlim: Bilgin, bilen

    Allâme: Çok bilen

    Âmil: İşleyici, iş ve aksiyon sahibi

    Aziz: Çok yüce, çok şerefli olan

    Beşir: Müjdeleyici

    Burhan: Sağlam delil

    Cebbâr: Kahredici, gâlip

    Cevâd: Cömert

    Ecved: En iyi, en cömert

    Ekrem: En şerefli

    Emin: Doğru ve güvenilir kimse

    Fadlullah: Allah-ü Teâlanın ihsânı, fazlına ulaşan

    Fâruk: Hakkı ve bâtılı ayıran

    Fettâh: Yoldaki engelleri kaldıran

    Gâlip: Hâkim ve üstün olan

    Ganî: Zengin

    Habib: Sevgili, çok sevilen

    Hâdi: Doğru yola götüren

    Hâfız: Muhafaza edici

    Halîl: Dost

    Halîm: Yumuşak huylu

    Hâlis: saf, temiz

    Hâmid: Hamd edici, övücü

    Hammâd: Çok hamdeden

    Hanîf: Hakikate sımsıkı sarılan

    Kamer: Ay

    Kayyim: Görüp, gözeten

    Kerîm: Çok cömert, çok şerefli

    Mâcid: Yüce ve şerefli

    Mahmûd: Övülen

    Mansûr: Zafere kavuşturulmuş

    Mâsum: Suçsuz, günahsız

    Medenî: Şehirli, bilgilive görgülü

    Mehdî: Hidayet eden, doğru yola erdiren

    Mekkî: Mekkeli

    Merhûm: Rahmetle bezenmiş

    Mes'ûd: Mutlu

    Metîn: Çok sağlam ve güçlü

    Muallim: Öğretici

    Muktedâ: Peşinden gidilen

    Mübârek: Uğurlu, hayırlı, bereketli

    Müctebâ: Seçilmiş

    Mükerrem: Şerefli, yüce

    Müktefî: İktifâ eden, yetinen

    Münîr: Nurlandıran, aydınlatan

    Mürsel: Elçilikle görevlendirilmiş

    Mürtezâ: Beğenilmiş, seçilmiş

    Muslih: Islah edeci, düzene koyucu

    Mustafa: Çok arınmış

    Müstakîm: Doğru yolda olan

    Mutî: Hakka itaat eden

    Mu'tî: Veren ihsân eden

    Muzaffer: Zafer kazanan, üstün olan

    Müşâvir: Kendisine danışılan

    Nakî: Çok temiz

    Nakîb: Halkın iyisi, kavmin en seçkini

    Nâsih: Öğüt veren

    Nâtık: Konuşan, nutuk veren

    Nebî: Peygamber

    Neciyullah: Allah' ın sırdaşı

    Necm(i): Yıldız

    Nesîb: Asil, temiz soydan gelen

    Nezîr: Uyarıcı, korkutucu

    Nimet: İyilik, dirlik ve mutluluk

    Nûr: Işık, aydınlık

    Râfi: Yükselten

    Râgıb: Rağbet eden, isteyen

    Rahîm: Mü'minleri çok seven

    Râzî: Kabul eden, hoşnut olan

    Resûl: Elçi

    Reşîd: akıllı, olgun, iyi yola götürücü

    Saîd: Mutlu

    Sâbir: Sabreden, güçlüklere dayanan

    Sâdullah: Allah' ın mübârek kulu

    Sâdık: Doğru olan, gerçekci

    Saffet: Arınmış, seçkin kişi

    Sâhib: Mâlik, arkadaş, sohbet edici

    Sâlih: iyi ve güzel huylu

    Selâm: Noksan ve ayıptan emin olan

    Seyfullah: Allah' ın kılıcı

    Seyyid: Efendi

    Şâfi: Şefaat edici

    Şâkir: Şükredici

    Tâhâ: Kur'ân-ı Kerîm' deki ismi

    Tâhir: Çok temiz

    Takî: Haramlardan kaçınan

    Tayyib: Helal, temiz, güzel, hoş

    Vâfi: Sözünde duran, sözünün eri

    Vâiz: Nasihat eden

    Vâsıl: Kulu Rabb'ine ulaştıran

    Yâsîn: Kur'ân-ı Kerîm' deki ismi, gerçek insan, insan-ı kâmil

    Zâhid: Mâsivadan yüz çeviren

    Zâkir: Allah' ı çok anan

    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED (SAV)‘İN BEDEN DİLİ NASILDI

    Yürüyüş Biçimi

    Kaynakların verdiği bilgiye göre Hz. Peygamber; yürürken ayaklarını sürümezler, adımlarını atarken yerden sertçe kaldırırlardı. Hareket halinde iken sağa sola sallanmazlar, inişli yokuşlu engebeli bir arazide yürürcesine hafifçe önlerine eğilirlerdi. Dimdik durup göğüslerini kabartarak yürümedikleri gibi, koşar adımlarla yürürcesine hızlı da yürümezlerdi. Fakat, Allah'ın kendilerine bir lutfu olarak, uzun mesafeleri kısa zamanda katederlerdi.

    Oturuş Biçimi

    Peygamber Efendimiz'in oturuş şekillerine dair bize intikal eden vesikalar ise, hadis metinleri arasına serpiştirilmiş durumda olup, şu şekillerden oluşmaktadır:

    Kurfesâ biçiminde oturuş: Türkçe karşılığını tam olarak bulamadığımız bu oturuş biçimi şöyledir; insanın oturağı üzerine oturarak, dizlerini, karnına doğru iyice çekip kolları arasına aldıktan sonra ellerinin önden bağlanması şeklinde bir oturuştur. Buna, bir nevi destekli oturuş denebilir. Kaynaklarda, Hz. Peygamber'in zaman zaman bu şekilde oturduğunun görüldüğüne dair rivayetler bulunmaktadır.

    İhtibâ yaparak oturma: İhtibâ, bir önceki oturuş şeklinin aynıdır. Ancak, orada dizler el ile bağlandığı halde, burada kemer veya kuşak gibi bir eşya ile bağlanmaktadır.

    Bağdaş Kurma: Ebû Davud'un kaydettiği bir rivayete göre, "Hz. Peygamber, sabah namazını kıldırdıktan sonra, güneş iyice doğuncaya kadar bağdaş kurarak otururdu".

    Çömelme: "İhtifâz" veya "ik'â" kelimeleriyle ifade edilen bu oturuş şeklinin, daha çok yemek yerken kullanıldığı görülmektedir.

    Sırtüstü Uzanıp Ayak Ayak Üstüne Atma: Kaynaklarda, Hz. Peygamber'in Mescid-i Şerif'te, sırtüstü yatıp ayak ayak üstüne koyarak istirahat ettiklerinin görüldüğüne dair rivayetler yer almaktadır.

    Ayağını Sarkıtarak Oturma: Hadis metinleri arasında, Hz. Peygamber'in bir kısım ashabı ile birlikte, bir kuyu bileziğine oturarak ayaklarını kuyu boşluğuna sarkıttıklarına dair rivayetlere de rastlanmaktadır.

    Diz Çökme: Hz. Peygamber'in oturuş tarzlarına yer veren kaynaklarda, diğerleri gibi ayrı bir başlık altında, diz çökerek oturduklarına dair rivayetlere rastlanmamaktadır. Ancak, hadis metinlerinin sebeb-i vürûd kısımları ile ashabın hayatını anlatan Tabakat kitaplarının satırları arasında bu durumu tesbit etmek mümkün olabilmiştir. Diz çökme, Zat-ı Risalet'in mutad oturuş tarzıdır. Bu sebeple ashabdan birisinin: "Ben, Peygamber Efendimiz'i diz çökmüş vaziyette gördüm" demesi, bilineni tekrar bildirmek olurdu ki, bunun da ilgi çekici bir yönü kalmazdı. İşte ashabın görüp anlattığı diğer oturuş tarzları, onların zaman zaman ve nadiren Rasûlullah'ın şahsında müşahade ettikleri oturuş şekilleridir. Peygamber Efendimiz, hayatının çeşitli safhalarında yerine göre, yukarıda yedi madde halinde sıralanan şekillerin hepsi ile de oturmuş ve böylece O’na her açıdan benzemek isteyen ümmetini, belli bir şekille bağlamamış ve onları tek tip oturuşla sınırlamamıştır.

    Dayandığı Eşyalar

    Peygamber Efendimiz: "Üç şey vardır ki, geri çevrilmez: Yastık, güzel koku ve süt!" buyurmuşlardır.

    Rasûlullah Efendimiz, sohbet meclislerinde ve uzun müddet oturma durumunda kaldıkları hallerde, kollarının altına bir "yastık" alarak yaslanırlardı.

    Hz. Peygamber'in, yerden biraz yüksekçe ve hurma yaprağından örülmüş "serir" adı verilen bir eşya üzerine oturduklarına dair bilgilere de sahip bulunuyoruz.

    Peygamber Efendimiz'in, demir veya tahta ayaklı bir kürsü üzerine oturduklarının görüldüğüne dair belgeler de bulunmaktadır.

    Hz. Peygamber, o günün toplumunda revaçta bulunup da varlık gösterisine kaçmamak kaydıyla kendisine ikram edilen bütün eşyaların üstüne oturmayı reddetmemiştir. Nitekim misafirliğe gittikleri yerlerde, yerine göre, altına atılan halı veya keçeden mamul minder üstüne oturmuş, yerine göre ikram edilen mindere oturmayarak, kuru tahta veya çıplak toprak üzerine ilişivermiştir.

    Konuşma Biçimi

    Hz. Peygamber'in en bariz özelliklerinden biri de, O'nun konuşmasındaki güzellik ve mükemmellikti. Peygamber Efendimiz: "Ben, az-öz söz söyleme (cevami'ul-kelim) özelliği ile donatılmış olarak gönderildim." (Buharî, VIII, 76, 168 "Bü'istü bi-Cevâmi'il-kelim."; en-Nihaye, I, 295) buyurmuştur. Yetiştiği çevre de, Peygamber Efendimiz'in fasih konuşmasında büyük rol oynamıştır.

    Hz. Peygamber tane tane, açık-seçik ve herkesin anlayabileceği bir tarzda konuşurlardı. O kadar ki, dinleyenler eğer kelimelerini saysa, onları teker teker sayabilirlerdi. Yerine göre de, konuşması sırasında geçen önemli cümlelerini üçer defa tekrar ederlerdi.

    Yerine göre bir vaiz, bir müftü, bir hakim; yerine göre bir muallim, bir terbiyeci, bir aile reisi; duruma göre bir diplomat, bir kumandan, bir fatih, bütün bunların yanında geniş dostluk çevresi olan bir cemiyet adamı gibi sıfatlarla karşımıza çıkan Hz. Peygamber; dost-düşman, müslim-gayr-i müslim, zengin-fakir, büyük-küçük, kadın-erkek her kesimle muhatap olmuştur.

    Peygamber Efendimiz, sohbet ederlerken; ashabına karşı daima mütevazı bir kardeş, şefkatli bir öğretmen ve merhametli bir baba gibi davranmış; bazı muaşeret kaidelerini (görgü kuralları) öğretmeyi arzu ettikleri zaman da, onlara, tatlı bir üslupla hitab etmiştir. Söyleyeceklerini bazen şakacı bir tarzda; bazen gönül alıcı, sevindirici, ümit verici ve teşvik edici bir biçimde; yerine göre kinayeli, teşbihli, ufuk açıcı ve düşündürücü bir üslupla söylemişlerdir.

    Hz. Peygamber'in topluluk karşısındaki konuşmalarının tonu da üslubu da çok farklıdır. Kaynaklar, bu tür konuşmalar için "hutbe" kökünden türetilmiş tabirler kullanırlar. "Veda Hutbesi" dışında diğer hitabe tarzındaki konuşmaların içerisinde bu kadar uzununa rastlanmamaktadır.

    Halka hitaben yaptığı konuşmalarda, gözleri kızarır, sesinin tonu yükselir ve heyecanı iyice artar; konuşmalarını yaparken, elinde, hem dayanmakta, hem de öteye beriye işaret etmekte kullanılan "mıhsara" denen (asa, baston, değnek, cöp türünden) bir çubuk bulundururlardı.

    Hz. Peygamber, bilhassa lüzumsuz aşırılıkları, İslam'a söz getirebilecek ölçüsüz davranışları ve temel prensipleri zedeleyici hareketleri hiç hoş karşılamazlar; bu türden olaylar kendisine intikal ettikçe üzülürler, öfkelenirler, açıktan tavır takınırlar ve sert bir dille ikaz ederek bunları önlemeye çalışırlardı.

    Hz. Peygamber'in değişmez bir tavrı vardı: Normal insanda bile hoş karşılanmayan; kaba, kırıcı, küçük düşürücü, hakaret edici, ölçüyü kaçırıcı türden bir konuşma ve hitap tarzı, O'nun şahsiyetinde hiç yer bulmamıştır.

    El - Kol Hareketleri (Jestleri): Hz. Peygamber'in iletişim esnasında yaptığı işaretler incelendiğinde O'nun el ve parmaklarını daha çok kullandığı görülmektedir. Bu nedenle jestlerle ilgili bilgiler bu iki başlık altında toplanmıştır.

    a. Eller: Allah Rasûlu, özellikle eğitim ve öğretim sayılabilecek hitaplarında jestleriyle de konuşmalarına bir canlılık getirmiş ve dinleyenlerin dikkatini konu etrafına toplamayı başarmıştır. Nitekim çoğu zaman yanında taşıdığı asası ile mevzuya canlılık getiren jestler yapmıştır. Bir gün minberde konuşurken elindeki asa ile minbere vurarak: "Bu Taybe'dir (Medine). Bu Taybe'dir. Dikkat edin! Buna Mekke ile Medine'ye Deccal'in giremeyeceğini size anlatmıştım." buyurmuştur. Hz. Peygamber anlattığı konuyu dinleyenlerin zihninde canlandırmak için soyut kavram ve ifadeleri somut hale getirmiş ve muhataplarının anlayacağı seviyeye indirgemiştir. Cennete ilk giren kimsenin kendisi olacağını anlatırken, cennetin kapısını nasıl çalacağını hareketleriyle izah etmeye çalışmıştır. Bu olaya şahit olan Enes b. Malik (öl. 93/712), Hz. Peygamber'in "Cennetin kapısını ilk defa çalan ben olacağım." derken eliyle sanki bir kapıyı tıklıyormuş gibi kapı halkasını tutup çaldığı hâlâ gözümün önünde, demektedir. Hz. Peygamber kader konusunda ashabına bilgi verirken eliyle sakalını tutmuştur. Hadis şarihleri bu davranışın O'nun teslimiyetini anlattığını; zira eliyle sakalı tutmanın o dönemde Araplar arasında teslimiyeti ifade ettiğini bildirmektedirler. Hz. Peygamber, eğitim - öğretim esnasında ellerini mükemmel bir şekilde kullanmıştır. Nitekim ilim bakımından sahabenin ileri gelenlerinden Abdullah b. Mesud (öl. 32/652), Hz. Peygamber'in kendisine teşehhüd duasını öğretirken elini tuttuğunu haber vermektedir. Bir başka rivayette ise elleri yerine saçını tuttuğu bildirilmektedir. Hz. Peygamber, önemli gördüğü şeyleri yeri geldiğinde eliyle işaret ederek söylerdi. Örneğin, Ensar'dan bir zat Hz. Peygamber'e, "Ya Rasûlallah! Senden bir takım sözler işitiyorum ancak ezberleyemiyorum." dediğinde Allah Rasûlu ona, "Sağ elinden yardım al." demiş, bunu söylerken de eliyle yazı yazar gibi yapmıştır. Yine Peygamber'in eliyle işareti hususunda sahabeden Abdullah b. Amr (öl. 65/684)'in anlattığı şu olay da güzel bir örnek teşkil etmektedir. Abdullah şöyle anlatıyor: Rasûlullah'tan duyduğum her şeyi yazıyordum. Bir müddet sonra Kureyşliler'den bazıları beni bundan alıkoymak istedi; "Allah Rasûlu bir beşerdir. O kızgınlık halinde de neşeli haldeyken de konuşurken sen nasıl olur da her şeyi yazarsın." dediler. Ben bu durumu Rasûlullah'a arz ettim. Elini ağzına götürerek, "Yaz! Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki, buradan haktan başka bir şey çıkmaz." buyurdu. Allah Rasûlu bir gün cemaate yatsı namazı kıldırıyordu. Ancak namazı dört rekat yerine iki rekat kıldırdı ve selam verdi. Sonra kalktı mescidin içerisinde yere konmuş ahşap bir sedir gibi bir şeye yaslandı. Sanki kızgın gibiydi. Sağ elini sol elinin üzerine koydu ve ellerinin parmaklarını birbirine kenetledi, sağ yanağına da sol elinin dışına dayadı. Namaz bitti diye acele edip mescidin dışına çıkanlar birbirlerine namaz mı kısaldı şeklinde sordular. Aralarında Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de vardı. Ancak onlar da bir şey konuşmaktan çekiniyorlardı. Sahabe arasında elleri uzun olduğu için kendisine "Zülyedeyn" lakabı verilen kişi Peygamber'in yanına geldi ve "Ya Rasûlallah! Sen mi unuttun yoksa namaz mı kısaldı?" diye sordu. Allah Rasûlu de, "ne ben unuttum, ne de namaz kısaldı" buyurdu ve yanındakilere, "Zülyedeyn'in dediği doğru mu?" diye sordu. Oradakiler "evet" deyince kalktı namazını tamamladı ve sehiv secdelerini yaptı. Bu olayda Hz. Peygamber kendisinin üzüntülü ve düşünceli olduğunu sözle ifade etmese de O'nun hareketlerinden yani beden dilinden bu durum gayet net olarak anlaşılmaktadır.

    b. Parmaklar: Hz. Peygamber'in Arafat'ta yüz bin civarında insana karşı veda hutbesini irad ettikten sonra "tebliğ ettim mi?" şeklinde sorduğu ve sonra da şahadet parmağını insanlara çevirerek "Şahid ol Allah'ım!" dediği bilinmektedir. Yine O, Muaz b. Cebel'e (öl. 18/639) tavsiyede bulunurken dilini eliyle tutarak "İşte bunu muhafaza et." demiştir. Rasûlullah, Muaz b. Cebel'e sadece sözle "dilini muhafaza et" diyebilirdi; ancak burada da görüldüğü gibi daha etkili olan görsel metodu kullanmıştır. Abdullah b. Ebî Evfâ'dan rivayet edildiğine göre, bir yolculuk esnasında Hz. Peygamber, hizmetindeki birine güneş battığı bir sırada, "içecek bir şeyler ver iftar edeceğim." dedi. Adam, "Ya Rasûlallah! Hâlâ gündüz aydınlığı var. Simdi iftar olur mu?" diye şaşkınlığını arz etti. Hz. Peygamber tekrar içecek istedi; adam aynı şeyleri söyledi. Peygamber üçüncü kez isteyince adam içecek getirdi. Allah Rasûlu orucunu açtı ve eliyle doğu tarafını göstererek bir hat çizer gibi, "Bak! Akşam bu taraftan böyle karardığı vakit oruçlu iftar eder." buyurdu. Hz. Peygamber Ramazan orucu için hilalin gözetilmesinden ve kamerî ayların 29 ve 30 gün çektiğinden bahsederken, "Biz ümmî bir topluluğuz; yazı yazmayı, hesap yapmayı bilmeyiz. Ay şu kadar, şu kadardır." demiş ve iki elinin parmaklarıyla üçer kez işaret ederek bir defasında 30, diğer seferin üçüncüsünde bir baş parmağını kapatarak 29'a işaret etmiştir. Müminlerin birbirine sahip çıkmalarını ve aralarında olması gereken ilişki ve samimiyeti anlatırken "Müminler tıpkı bir bina gibidir. Birbirlerine destek olur ve ayakta tutarlar." demiş, bu sözleri söylerken de iki elini parmaklarını birbirine kenetlemiştir. O bu hareketiyle birlik ve beraberliğin önemini mükemmel bir üslupla anlatmıştır.

    Mimikleri: Edeb bakımından insanların en güzeli olan Allah Rasûlu çok kibar ve nazik biriydi. O'nun engin şefkat ve merhamet hisleri, içindeki duygularını anında dışa yansıtır, pek çok düşüncesi yüz ifadesinden âdeta okunurdu.

    a. Yüz ifadesi: Rasûlullah'ın konuşması mimiklerle ayrı bir değere ulaşır. Muhatapları kendine hitap eden Rasûlullah'ın söyleyeceği sözleri O'nun yüzünden de okuma imkanını bulmuştur. Daha söze başlamadan önce nasıl, ne tarzda bir konuşma yapacağının kestirildiği zamanlar olmuştur. Hz. Peygamber kızdığı zaman alnının ortasındaki damar şişer, gözleri kızarırdı. Sahabe Peygamber'in kızdığını böylece anlarlardı. Bir gün Hz. Âişe'nin yanına girdiğinde onun yanında yabancı birini görünce hoşlanmamış ve bunu da yüz ifadeleriyle hissettirmişti. Hz. Âişe'de o kişinin süt kardeşi olduğunu açıklamıştır. Diğer taraftan Ka'b b. Malik (öl. 50/670) tevbesinin kabulünü anlatırken Rasûlullah'ın kendini sevinçten parlayan bir yüzle karşıladığını ve söyle dediğini söylemektedir: "Anandan doğduğundan beri senin için en hayırlı günü müjdelerim bu günü."

    b. Kas göz işaretleri: Hz. Peygamber bir kimseyi kötüleyecek şekilde kaş göz işareti yapmaz bunun yapılmasına müsaade de etmezdi. Mekke'nin fethinden sonra ölüm emri verilenlerden Abdullah b. Sa'd b. Ebi's-Serh, Hz. Peygamber'in huzuruna gelerek eman diledi ve beyat etmek üzere Hz. Peygamber'in eline sarıldı. Rasûlullah onun beyatini almadı ancak üçüncü kez istemeyerek kabul etti; adam da öldürülmekten kurtuldu. Daha sonra Hz. Peygamber ashabına, "Benim davranışımı gördüğünüz halde neden adamı öldürmediniz?", diye sitem etti. Ashab, "Ya Rasûlallah! Bize bir göz işareti yapsaydın onun işini bitirirdik." dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Biz peygamberlere gözlerine hıyaneti yakışmaz." buyurdu.

    Duruşu Biçimi

    Şüphesiz Hz. Peygamber'in beden dili denildiğinde ilk akla gelen O'nun duruşudur. Sükutunun dahi dini açıdan bir anlamı olan Allah'ın elçisinin duruşuyla oluşturduğu imaj O'nun gerçek ve en etkili yüzüdür ki, bu bir yönüyle de ahlakı olarak tezahür etmiştir. O'nun ahlakı ise âdeta canlı bir Kur'ân'ı temsil etmektedir. Dolayısıyla O duruşuyla bir anlamda bize Kur'ân'ın öngördüğü insan tipini de göstermiş olmaktadır. Duruş ve davranışları tamamlayan en önemli faktörlerden biri kıyafettir.

    a. Giyim Kuşamı: Hz. Peygamber çeşitli renk ve desenlerde elbiseler giymiştir. Ancak O'nun daha çok beyaz renkli elbiseleri tercih ettiğini biliyoruz. O toplumda diğer insanların giydiği kıyafetleri giymiş, elbisenin temiz ve yırtıksız olmasına dikkat etmiştir. Yün, keten ve pamuklu giysiler giymiş ancak ipek kumaştan yapılmış elbiseleri kullanmamıştır. Rasûlullah daima güzel kokar, saç ve sakalının bakımına son derece dikkat ederdi.

    b. Kişisel mesafe: Hz. Peygamber eşlerine, çocuklarına ve torunlarına daha bir yakın durmuş, yakınlık derecesine göre bu duruşunu ayarlamıştır. Kızı Hz. Fatma'yı alnından öpmesi, onun yatağına oturması ve torunu Hz. Hasan ve Hüseyin'i kucaklayarak öpmesi, O'nun fiziksel teması kullanmasını gösterdiği gibi, aynı zamanda yakınları ve mahremleri için kişisel alanlardan mahrem bölgeyi kullanmasına da güzel bir örnek teşkil etmektedir. O, biriyle konuştuğu zaman onun yüzüne bakar, elini tutmuşsa o bırakmadıkça bırakmaz, karşısındaki yüzünü başka tarafa çevirmedikçe O çevirmezdi. Hatta bir adam bir şey söylemek gayesiyle Rasûlullah'ın kulağına fısıldayarak bir şey konuşsa, adam başını uzaklaştırmadan Rasûlullah başını uzaklaştırmazdı. Müslümanların birbirine güler yüzle bakmasını öğütleyen Hz. Peygamber yüzünden sürekli tebessümü eksik etmezdi. Rasûlullah kendisine kötülük yapan düşmanlarını bile sükunetle dinlemiş, konuşma sırası kendine geldiğinde söz alarak konuşmasına başlamıştır. Nitekim, bir defasında Utbe b. Rebia (öl. 2/624) ile yaptığı bir görüşme esnasında, "Söyle Ebû'l-Velid! seni dinliyorum." demiş, Utbe sözlerini bitirip susunca, "Sözlerini bitirdin mi? ey Ebû'l-Velid!" diye sormuş, "evet" cevabını aldıktan sonra: "O halde sen de beni dinle." diyerek söze başlamıştır. Hz. Peygamber yürürken aciz ve tembeller gibi yürümez sert adımlarla yürürdü. Ardından gelen kimse kendisine kolay kolay yetişemezdi. Hafif öne eğik gibi yürür, arkasından seslenildiğinde sadece boynunu çevirmez bütün vücuduyla dönerdi. İhtiyaç olmadıkça konuşmayan Allah Rasûlu'nun bazen uzun süre sükut ettiği görülürdü. O'nun bu sessizliğinin hilm sıfatından, insanları yaptıklarından sakındırmak istemesinden, takririnden ya da tefekkürden kaynaklandığı bildirilmektedir.

    c. Vücut teması: Hz. Peygamber vücut temasını da yeri geldikçe çok güzel bir biçimde kullanmıştır. O'nun uzaktan gelen sevdiği insanları veya çok yakın akrabalarını kucakladığı, bazen de öptüğü ve bağrına bastığı bilinmektedir. Nitekim Cafer b. Ebî Talib (öl. 8/629) Habeşistan hicretinden Medine'ye dönüşünde, Hz. Peygamber de Hayber'in fethinden (6/627) henüz yeni gelmişti. On üç yıl aradan sonra Cafer, Peygamber'in huzuruna girdiğinde, Rasûlullah Cafer'i kucaklayarak iki gözünün arasından öpmüş ve şöyle demişti: "Hayber'in fethine mi yoksa Cafer'in gelişine mi daha çok sevindiğimi bilemiyorum." Kur'ân-ı Kerim'de de zikredildiği gibi Hz. Peygamber, Müslüman olanlardan "beyat" alırken ellerini onların elleri üzerine koymuş öylece söz almıştır. Rasûlullah insanlarla vücut teması kurarak onlarla olan samimiyetini daha çok pekiştirmiş olmaktadır. Diğer taraftan Hz. Peygamber'in, çocuklarla iletişim kurabilmek için onların anlayacağı ya da sevineceği şekilde davrandığı görülmektedir. Zaman zaman onları devesine bindirerek gezdirir, onlara nasihat eder, onların saçını okşar, onlara şaka yapardı. Hatta bir defasında abdest alırken abdest suyunu ağzına alıp yanındaki çocuğun yüzüne püskürttüğü bile olmuştur. O'nun bu yakın teması ve doğal davranışı çocukların ilgisini çekmekte ve kendisini sevmelerine zemin hazırlamış olmaktadır.

    Gülüş Biçimi

    Kaynakların ittifakla kaydettiklerine göre, Rasûlullah Efendimiz, yaradılıştan beşûş çehreli, yani güleç yüzlü idi. Tebessüm denen "gülümseme", O'nun mübarek yüzünden hiç eksik olmazdı. En sıkıntılı anlarında bile, üzüntülerini belli etmezler, yanındakilerin içlerini karartacak bir tavır sergilemezlerdi. Bilhassa sevdikleri kimselerle karşılaştıklarında, öylesine tebessüm ederlerdi ki, böyle anlarda, yüzleri ay gibi parıldardı.

    Bu tabii halleri dışında, Rasûlullah Efendimiz'in, bir de gülüşleri vardı. Hadis kaynakları, O'nun nelere ve nasıl güldüklerine dair pek çok vesika kaydetmişlerdir. Özellikle Âişe (ra) validemiz, Peygamber Efendimiz'in gülüş tarzlarını şu şekilde anlatmışlardır: "Rasûlullah Efendimiz'in küçük dili gözükecek şekilde, kendinden geçercesine güldüklerini hiç görmedim. O'nun gülüşü, tebessüm şeklinde idi." (Buharî, el-Cami'us-Sahih, VII, 94-95; el-Edeb'ül-Müfred, s.97, nu:251). Hz. Peygamber'in diğer sahabilerinin bir çoğu da, çeşitli münasebetlerle, O'nun bu gülüş tarzını anlatırlarken "...öyle ki, azı dişleri gözükecek derecede güldüler!" şeklinde bir ifade kullanmışlardır. Bu gülüş tarzında, dişler gözükür; fakat ses işitilmez. İşte bu, Peygamber Efendimiz'in gülüş tarzıdır.

    Şakaları

    Enes b. Malik (ra): "Rasûlullah Efendimiz, çocuklara karşı, insanların en çok şaka yapanı idi." (Taberanî, el-Mucemu's-Sagir, II, 39; İbnu'l Esir, en-Nihaye. III, 466). "Peygamber Efendimiz, insanlar içinde, hanımlarına en çok şaka yapan kimse idi." (İbn'ul Esir, en-Nihaye. III, 466; Gazali, İhya, III, 129) der.

    Peygamber Efendimiz; daha çok, çocuklara; hanımlarına; fakir fukara zümresine ve çevresinden sevgi bekleyenlere şaka yapmıştır. "Arkadaşınla ağız kavgası yapma; ona şaka da yapma; bir söz verip tutmamazlık da etme!" buyurunca, çevresindekiler tarafından: "Ama ya Rasûlallah, siz de şaka yapıyorsunuz!" diye sorulduğunda: "Evet, ben de şaka yaparım; fakat ben (şaka yaparken bile) sadece hakikati söylerim." (Buharî, el-Edeb'ül-Müfred, s.102, nu:265; Tirmizî, Sünen IV, 357, nu:1990). cevabını vermişlerdir.

    Enes b. Malik (ra) anlatıyor: "Peygamber Efendimiz bana, "İki kulaklı!" diye hitabetti." (en-Nihaye, I, 34).

    Tirmizî'nin hocası Mahmud b. Gaylan, kendi hocası Ebû Üsame'nin bu haberi açıklayıcı mahiyette: "Yani Hz. Peygamber, Enes'e şaka yapmıştır." dediğini söylemiştir.


    Prof. Dr. Ali Yardım - Doç. Dr. Mustafa Karataş

    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED (SAV) NASIL GİYİNİRDİ

    Hz. Peygamber'in hayatına baktığımızda, giyim konusunda şu üç ölçüyü öne çıkardığı görülür:

    İsraftan sakınmak;
    Giyinmeyi, kibir, gurur, azamet ve gösteriş vesilesi yapmamak;
    İçinde bulunduğu sosyal sınıfın imkan ve şartlarına uygun biçimde giyinmek.

    Kaynakların bize ulaştırdığı vesikalardan anlaşıldığına göre, Hz. Peygamber'in giydiği kıyafetlerden -tek istisna ile- hiçbirisi, İslam'la birlikte ihdas (icat) edilmiş olmayıp, onların hepsi de, o günün toplumunda öteden beri giyilegelen giyim-kuşam çeşitleri idi. Nitekim kamîs, izâr, ridâ, cübbe, kulle, nâleyn gibi isimlerle anılan bu kıyafet çeşitleri; İslam öncesinde hanifler, putperestler ve gayr-ı müslimlerce giyilebildiği gibi, İslam'dan sonra da Müslümanlarca giyilmeye devam edilmiş eşyalardır.

    Ancak, Rasûlullah’ın kıyafette getirdiği tek istisnai yenilik, baş kıyafetinde kendini göstermektedir. Bu da "sarık"tır. Zira mübarek başlarına; burnus veya kalensüve adı verilen bir külah üzerine sarılmış sarık (‘imame) giyerlerdi.

    Üstlerine giyindikleri elbiseleri de ridâ, izâr ve kamîs şeklinde olurdu. Giyindikleri kıyafet –umumiyetle- iki parça olup; üst parçasına ridâ, alt parçasına da izâr denirdi. Kamîs ismi verilen önü kapalı entari gibi uzun gömlek giyinmeyi ise daha fazla tercih ederlerdi. Gerektiği zaman bunların üzerine; cübbe, aba, bürde gibi adlar verilen hırka nevinden bir kıyafet giydikleri de olurdu.

    Ayaklarına giydikleri ayakkabı çeşidi ise; nâleyn adı verilen sandal tipi pabuçla, huffeyn denen potin veya mest tipi ayakkabılardır.

    Kaynakların verdiği bilgilere göre; Hz. Peygamber'in bütün giyim eşyaları bu parçalardan meydana geliyordu. Kendilerinin çorap giymedikleri hususunda vesika değerini taşıyan bir kayda rastlayamadığımızı da belirtmeliyiz.

    Bu arada, Rasûlullah Efendimiz; giydikleri elbisede herhangi bir renk üzerinde ısrar etmemişlerdir. Öyle ki; beyaz, siyah, sarı, yeşil ve kırmızı renklerden yapılmış elbiseleri çeşitli zamanlarda giymişlerdir. Ancak kendileri iklim icabı, beyaz rengi tercih ettikleri gibi Müslümanların da beyaz giymesini tavsiye etmişlerdir. Bunun dışında, renk tercihini zevklere bırakmışlardır.

    Öte yandan, pamuktan yapılmış giyecekler yanında, yünden dokunmuş elbise giydikleri de olmuştur. Ancak, hem piyasanın ithal malı en pahalı kumaşı olduğundan, hem de erkekler için fazlaca lükse kaçtığından ipek kumaş kullanmamışlardır. Bununla birlikte, özel durumları olan bazı ashabının, ipekten dokunmuş gömlek giymelerine izin vermişlerdir.

    Hz. Peygamber, gerek cuma ve bayramlarda, gerek yerli ve yabancı heyetleri kabul ettikleri zamanlarda, resmî kıyafet diyebileceğimiz özel bir kıyafet de kullanmışlardır.

    Ebû Said el-Hudrî (ra) anlatıyor:

    “Hz. Peygamber, her ne zaman yeni bir elbise giyseler, -ister sarık, ister gömlek, isterse hırka olsun- onun bizzat adını söyleyerek, şöyle dua ve niyazda bulunurlardı:

    "Allah'ım, bana bunu giydirdiğin için, sana sonsuz hamdüsenalar olsun. Onun ve onu giyen azanın hayırlı olmasını niyaz ederim. Aynı şekilde, onun ve onu giyen azanın şerrinden de sana sığınırım Allah'ım!"


    Prof. Dr. Ali Yardım

    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED (SAV) KİŞİSEL BAKIMINI NASIL YAPARDI

    Saçları

    Yazılı vesikalara göre Hz. Peygamber, ustura tıraşlı değil, uzun saçlıdır. Saç biçimi ise, uzunluk kısalık durumuna göre, üç şekil arzetmektedir. En kısa şekli kulak yumuşağına kadar olup, en uzun şekli de omuzlarına dokunacak derecede olandır ki, her durum için üç ayrı tabir kullanılmıştır. Kısadan uzuna doğru, kaynaklardaki ifadeler şöyledir:

    Kulak yumuşaklarına kadar olan haline "vefre", kulak yumuşağını biraz geçene "limme", omuzlarına dokunacak kadar olan haline de "cümme" denmiştir. Rivayetler arasındaki değişiklik ise son derece normaldir. Her ravi, kendi gördüğü andaki halini anlatmış olacağına göre, rivayetler arasındaki farklılığı, bir çelişki olarak değerlendirmemek gerekecektir.

    Hz. Peygamber'in saç tarama şekline gelince: İbn Abbas (ra)'ın rivayetinden anlaşıldığına göre, Hz. Peygamber döneminde Hicaz bölgesinde iki türlü saç tarama biçimi yaygındı. Ehl-i Kitab olanlar, kaküllerini önlerine düz tararlardı. O günün putperestleri ise perçemlerini ortadan ikiye ayırarak yanlara bırakırlardı.

    Yeni bir model getirme yoluna gitmemişler; başlangıçta Ehl-i Kitab'ın uygulamasını benimseyerek, onlar gibi perçemlerini önüne düz taramışlar; Hicaz bölgesinde putperestliğin kökü kazınıp toplumda taraftarı kalmayınca, bu defa da, saçlarını önden ikiye ayırarak sağ sola bırakır olmuşlardır.

    Saç Bakımı

    Peygamber Efendimiz, saç bakımı hususunda, umumi bir tavsiyede bulunmuşlardır: "Kim saç bırakmışsa, onun bakımına dikkat etsin.", " Saçı olan, saçına ikram etsin."

    İslami kaynaklar, Hz. Peygamber'in daima yanlarında bulundurdukları bazı zatî eşyalarını da kaydetmişlerdir. Bunlar; tarak, ayna, misvak, kürdan, makas, sürmedan gibi eşyalardır.

    Peygamber Efendimiz, üst-baş temizliğine son derece dikkat ettiği gibi, üstlerinin başlarının tertipli olmasına da o ölçüde itina gösterirlerdi.

    Üst başın tertipli olmasını ve buna titizlik gösterilmesini isteyen Peygamber Efendimiz, sadece süslenmekle vakit geçirmeyi ise hoş karşılamamışlar; şık ve sade olmakla, süslenmeyi bir meşgale haline getirmeyi birbirinden ayırmışlardır.

    Bize ulaşan bilgilerden anlaşılacağı üzere, Rasûlullah Efendimiz'in mübarek saçları ve sakal-ı şerifleri, göze batacak kadar ağarmamıştı. Esasen, Kainatın Efendisi'nin vücut yapılarında, son nefeslerine kadar bir değişiklik husule gelmemiştir: İhtiyarlık belirtileri, diş dökülmesi, az görme, yavaş işitme, saç dökülmesi, sakal ağarması, ve benzer arızi durumlar, O'nda görülmemiştir.

    Mevcut metinlere göre, ak düşen yerler; sakal başları, yani gözle kulak arasındaki favori yerleri, alt dudakla çene arasındaki bölge ile saçlarının dağınık yerlerinde olup, sakal-ı şeriflerindekilerin sayısı, saçlarındakinden fazla idi. Bunlar da, karşıdan fark edilecek cinsten değildi. Ağarmaya yol açan sebepler ise, yine kendilerince şöyle izah edilmektedir: "Benim saçımı sakalımı, Hûd ve benzeri sûrelerdeki âyet-i kerimeler ağarttı."

    Peygamber Efendimiz, saç boyası kullanmamışlar; ancak başlarını zaman zaman zeytinyağı ile yağlamışlardır. Yağı başlarına sürdükten sonra, sarıklarına bulaşmaması için, sarığın altına bir tülbend koyarlardı. Bu tülbend, yağın fazlasını emer ve sarıklarını yağlanmaktan korurdu.

    İbn Sa'd'ın kaydettiği bir vesikadan anlaşıldığına göre, Hz. Peygamber, başlarını, sidr ağacı yaprağının kaynatılmasıyla elde edilen bir karışımla yıkardı. Müminlerin annesi Ümmü Seleme (ra) başta olmak üzere, ashab-ı kiramdan pek çoğu, Hz. Peygamber'in mübarek saçlarını ve sakal-ı şeriflerinin kıllarını, teberrüken saklamışlardır. Bunların, bir kutsal miras ciddiyetiyle, nesilden nesile intikal ettiğini de biliyoruz.

    Güzel Koku Sürünmeleri

    Hz. Âişe (ra), Rasûlullah Efendimiz'in giyim kuşamı ve kılık kıyafeti ile birinci derecede ilgilenen güzide hanımlarındandı. Kendisi, hayatının her safhasında Rasûlullah Efendimiz'i, "bulabildiği en güzel kokular" sürerek giydirirdi.

    Peygamber Efendimiz, yanında "sükke" tabir edilen bir koku bulundurur ve gerektikçe ondan sürünürdü. Özellikle yolculuklarında birlikte götürülmesi mutad olan eşyaları arasında bir de "koku şişesi" yer almaktadır. Hz. Peygamber'in güzel koku ile ilgili davranışlarından biri de, O'nun ikram edilen kokuyu reddetmemesi idi.

    "Zira koku, külfetsiz bir ikramdır!" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 320; Ebû Davud ve Nesaî).

    "Dünyada bana, kadın ve güzel koku sevdirildi; namaz da, gözümün nuru kılındı." (Nesaî, VII,61,62; İbn Sa'd, 1, 398; el-Hakim, el-Müstedrek).

    Peygamber Efendimiz sokağa çıktıkları zaman, kokularının o kendine has güzelliği ile çevredeki insanlar tarafından hemen farkedilirdi. Bu durumu, Enes b. Malik (ra) şöyle ifade etmektedir: "Rasûlullah Efendimiz Medine sokaklarının birinden geçtiğinde O'nun misk gibi kokusu hemen sezildiğinden, halk, o yoldan Hz. Peygamber'in geçtiğini söylerdi. Bizler, Peygamber Efendimiz'in gelişini, kokusunun güzelliğinden anlardık." (İbn Sad, Tabakat, 398-399; Mecme'uz-Zevaid, VIII, 282; el-****lib'ül-Âliye, IV,25; Behcet'ül-Mehafil, II, 254).

    Gözlerine Sürme Çekmesi

    Peygamber Efendimiz, hıfzısıhha dediğimiz koruyucu hekimliğe son derece önem verirlerdi: Saçlarını yağlaması, dişlerini misvakla temizlemesi, gözüne sürme çekmesi, suyu dinlene dinlene içmesi, fazla kireçli ve kalitesiz suları içmeyip Medine dışındaki pınar ve kuyulardan içme suyu getirtmesi, yediği gıdaların vücut ihtiyaçlarına göre ayarlanması ve daha pek çok tatbikatı, hep sıhhati korumak için almış olduğu tedbirlerdendi.

    Hz. Peygamber, sürmeyi, gece yatacağı zaman kullanırlardı. Yatmadan önce, üç defa sağ gözlerine, üç defa sol gözlerine çekerler; ondan sonra yataklarına girerlerdi. Gerek sürmeyi kullanma zamanı, gerek sürmenin faydalarına dair bilgilerden, sürmenin, süslenmek için değil, gözün sıhhatini korumak için kullanıldığı anlaşılıyor.

    İbn Abbas rivayet ediyor:

    Peygamber Efendimiz: "Gözlerinizi ismid ile sürmeleyiniz. Zira ismid ile sürmelemek göze cila verir ve kirpik bitirir." buyurmuşlardır. İbn Abbas der ki: "Hatta Rasûlullah Efendimiz'in bir sürmedanı olup, her gece yatmadan önce bu sürmedandan üç kere sağ gözlerine, üç kere de sol gözlerine sürme çekerlerdi."


    Prof. Dr. Ali Yardım

    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED (SAV) NASIL YEMEK YERDİ

    "Ben, sıradan bir insanın yediği gibi yer ve sıradan bir kulun oturduğu gibi otururum."

    Kaynaklarda, Hz. Peygamber'in, sofrada nasıl oturduklarından ziyade, nasıl oturmadıkları üzerinde durulmuştur. Sofrada oturma biçiminin genellikle çömelerek oturma şeklinde olduğu belirtilmektedir. Bu konuda ilk devir kaynakları, konu ile ilgili olarak, ittifakla tek metin kaydetmişlerdir:

    "Bana gelince, ben, katiyyen iyice yerleşip oturarak yemek yemem!" (Buharî; VI, 201; Tecrid Tercemesi;XI, 423-424; İbn Sa'd, I, 380; Ebû Davud, III, 476, nu:3769, Darimî, II, 32 nu:2077; Tirmizî; IV, 273, nu:1830; İbn Mace, II, 1086, nu:3262) hadisidir.

    Allah'ın bahşettiği nimet karşısında bir mahviyet havasına bürünen Peygamber Efendimiz, sofrada, hep şükür hali içinde bir tavır takınmışlardır. Hz. Peygamber ve O'nu rehber edinenler, sofrada, yedikleri yemeğin nasıl bir harekete vesile olacağının endişesini taşımışlar; onun, daima hayırlı ve faydalı işler yapmaya vesile olacak bir enerjiye dönüşmesi için Cenâb-ı Hakk'a şükür ve niyazda bulunmuşlardır.

    Hz. Peygamber'in yemek yiyiş tarzlarına temas eden klasik İslami kaynaklar, bir başka hususa daha yer vermişlerdir. Bu da, "yemekten sonra üç parmağın yalanması" (la'k'ul-esâbi') dır. Hz. Peygamber'in hem kendi tatbikatları, hem de sözlü tavsiyeleri yer almaktadır. "Zira, yemeğin esas bereketinin (vücuda yarayışlı kısmının) hangisinde olduğunu bilemezsiniz!" (Buharî; VI, 213; Ebû Davud, III, 499, nu:3847-3848; Tirmizî; IV, 258, nu:1801; Şemail; İbn Mace, II, 1088, nu:3269-3270; Darimî, II, 22 nu:2031-2032).

    Peygamber Efendimiz, israf ekonomisine yol açan bütün yolları kapama ve Allah'ın lütfettiği nimetlerin -bir pirinç tanesine varıncaya kadar- boşa gitmemesine gayret etmişlerdir.

    Yedikleri Ekmek

    Eldeki vesikalara göre Hz. Peygamber, daima "arpa unu"ndan yapılmış ekmek yemişlerdir. Kepeği iyice ayıklanmış "has un"dan mamul ekmek yememişlerdir. Bilindiği üzere, Asr-ı Saadet dönemi Hicaz bölgesinde buğday, ithal malı ve oldukça pahalı bir gıda maddesidir. Halkın büyük çoğunluğunun bütçesine ağır gelen bu gıda maddesine ilgi göstermemekle birlikte, Peygamber Efendimiz, lükse karşı kesin tavrını ortaya koymuş ve her hususta olduğu gibi, bu konuda da çevresine karşı örnek olma vasfını korumuştur. Ekonomik sebepler yanında, arpa ekmeğinin doyurucu ve besleyici oluşunun da rolü vardır.

    Hz. Peygamber, yemek sırasında meşinden veya bezden yapılmış "yer sofrası" kullanmışlar, masa veya ayaklı sini gibi bir eşya kullanmamışlardır.

    Öte yandan sofralarında, çok yemeyi sağlayan salata, turşu, baharat... gibi iştah açıcı yiyecekler bulundurmamışlardır. Peygamber Efendimiz, hiçbir zaman, alışılmışın üzerinde yemeyi de düşünmemişlerdir.

    İlk devir metinlerinde, yemek için "iki öğün"den bahsedilmektedir. Bunlardan, sabah yemeği "gadâ", akşam yemeği ise "aşâ" kelimeleri ile ifade edilmiştir. Peygamber Efendimiz, en fazla iki öğün yemek yemişlerdir. İki öğününden biri ise, daima hafif yiyecekler şeklinde olmuştur. Hz. Peygamber'in hafif yiyeceklerini ise "hurma" teşkil etmiştir.

    Rasûlullah Efendimiz, akşam öğününün ihmal edilmemesini tavsiye ederek: "Bir avuç hurma ile de olsa, akşam yemeklerinden vazgeçmeyiniz, zira akşam öğününün ihmali, insanı ihtiyarlatır, bünyeyi yıpratır." (Tirmizî; IV, 287, nu:1856; İbn Mace, II, 1113, nu:3355) buyurmuşlardır.

    Hz. Peygamber bir taraftan: "Ya Rabbi, açlıktan sana sığınırım; o, insanı hareketsiz bırakan ne kötü bir haldir!." (İbn Sa'd, I, 408-409; Nesaî, VIII, 263; İbn Mace, II, 1113, nu:3354) buyurarak açlığın insan üzerindeki vahim etkisi üzerinde durmuşlar; bir yandan da dengesiz ve aşırı yemenin zararlarına dikkatimizi çekerek:

    "İnsanoğlu, midesinden daha kötü bir kap doldurmuş değildir. Esasen insanoğluna, belini doğrultacak kadar, birkaç lokma yemesi yeterlidir. Yok, illa daha fazla yemesi gerekirse, o takdirde, midesinin üçte birini yemekle, üçte birini içecekle doldursun, üçte birini de nefes payı olarak boş bıraksın!" (İbn Sa'd, I, 410; Müsned, IV, 132; Tirmizî; IV, 590, nu:2380; İbn Mace, II, 1111, nu:2349; el-Müstedrek, IV, 331-332) buyurmuşlardır.

    Hz. Âişe (ra) validemiz anlatıyor: "Peygamber Efendimiz'in aile efradı, O'nun hayatının sonuna kadar, üst üste iki öğün, arpa ekmeğini doyuncaya kadar yemediler."

    İbn Abbas (ra) anlatıyor: "Peygamber Efendimiz'in arka arkaya birkaç gece hiçbir şey yemeden yattığı olurdu da; O ve hane halkı, akşam sofrasında yiyecek bir şey bulamazlardı, yedikleri ekmek ise arpa ekmeği idi."

    Rasûlullah Efendimiz'in yemekte aradığı başlıca özellik, onların, helal ve temiz oluşu, vücuda yarayışlı olup olmayışıdır. Yemek seçme ve yemeğe kusur bulma âdetleri ise kesinlikle yoktur. Ebû Hureyre (ra) der ki: "Peygamber Efendimiz, hiçbir yemeği katiyyen seçmezlerdi. Önüne konan yemeği, eğer iştahı varsa yer, yoksa yemezlerdi."

    Peygamberimiz'in (as), hiçbir yemeğe karşı aşırı düşkünlüğü olmadığı gibi, "canı çekme" diye bir halleri de görülmemiştir. "İnsanın, canının çektiği her şeyi yemeye kalkışması israftan sayılır."

    Özellikle misafir oldukları sırada, kendilerine takdim edilen yemeklerden dolayı, ev sahibinin gönlünü hoş tutmuşlar ve ikram edilen yemekleri son derece sevdiklerini ifade etmişlerdir.

    Hz. Peygamber'in katık olarak yediği yemeklerin bir kısmı şöylece sıralanabilir: Koyunun ön kolu ve sırt eti, pirzola, kebap, tavuk, toy kuşu, et çorbası, tirit, kabak, zeytin yağı, çökelek, kavun, helva, bal, hurma, pazı, hays, anber balığı. Daha bir kısım ilavelerin yapılabileceği bu liste, aynı zamanda, Asr-ı Saadet dönemi mutfağı hakkında da bir fikir verecek niteliktedir. Yemeklerinde de sadelik hakimdir. Sadelik ise olgunluğun ifadesidir.

    Yemek İçin Ellerini Yıkamaları

    İnançlı insanların sıradan bir temizlikle yetinmeyip, her sahadaki temizliklerini nezafet derecesine vardırmalarını isteyen Rasûlullah Efendimiz, yemek yeneceği sırada da bu kurala uyulmasını arzu etmişlerdir. Namaz için abdest ne ise, yemek için de el yıkamak odur. Diğer dinlerde olmayan bu yemekten önce el yıkama âdetini, ilk defa Peygamber Efendimiz icad ve ihdas etmişlerdir.

    "Elindeki yemek bulaşığını yıkamadan yatan kimse, şayet gece başına bir musibet gelirse bu durumda, kabahati başkasında değil, bizzat kendisinde arasın!"

    Selman-ı Farisî (ra) anlatıyor: "Yemeğin bereketi; hem yemekten önce, hem de yemekten sonra elleri yıkamaktır." buyurdular.

    Yemek Öncesi ve Sonrası Okuduğu Dualar

    Hz. Peygamber, her güzel işe başlarken yaptıkları gibi, bir şeyi yemeden önce de daima "besmele" çekerlerdi. Besmele, şayet başta unutulmuşsa, hatırlandığı an çekilir.

    Peygamber Efendimiz yemekten sonra da daima "dua" ederlerdi. En kısa duası, "Elhamdülillah" diyerek yapılanı idi. "Zikrin en faziletlisi 'Lâ ilâhe illallah'; duanın en üstünü de 'Elhamdülillah' demektir." buyurmuşlardır. Duanın tek bir formülü yoktur. Herkes, gönlünden koptuğunca, dilinin döndüğünce, uzun veya kısa ifadelerle duasını yapabilir.

    Rasûlullah Efendimiz'in yaşadığı dönemde yemek, "yer sofrası"nda ve "tek kap"tan yenirdi. Bu yüzden herkesin kendi önünden almasını istemiştir. Birlikte yeme yanında, "birlikte kalkma" da Peygamber Efendimiz'in sofra adabı konusundaki tavsiyelerindendir. Şöyle buyurmuşlardır: "Sofra konduğu zaman, hiç kimse, sofra kaldırılıncaya kadar kalkmasın. Ve karnı doysa bile, sofrada bulunanları mahcup etmemek için, herkes doyuncaya kadar elini sofradan çekmesin. Yani, doyduğunu hissettiren bir davranışta bulunmasın. Zira erken kalkmakla, kişi arkadaşını mahcup etmiş olur; o da, yemekten elini çekmek mecburiyetinde kalır. Ola ki, onun karnı henüz doymamıştır!"

    Buna göre, sofraya davet edilen veya yemek teklif edilen kimse, karnı aç olduğu halde; "karnım tok... yeni yedim" gibi gerçek dışı ifadelerle, teklifi geri çevirmemelidir. "Bir kişinin yemeği iki kişiye yeter. İki kişinin yemeği dört kişiye yeter. Dört kişinin yemeği de sekiz kişiye yeter." buyurmuşlardır.

    Ömer b. Ebî Seleme (ra) anlatıyor: Rasûlullah Efendimiz'in evine gitmiştim. Kendileri sofrada imişler. Beni görünce: "Yavrucuğum; sofraya buyur, besmele çek, yemeği sağ elinle ye ve daima kendi önünden al." buyurdular.

    Ebû Said el-Hudrî (ra) anlatıyor: Peygamber Efendimiz, yemeği yeyip sofradan kalkacağında: "el-Hamdü lillâlillezi et'ameâ ve sekanâ ve ce'alenâ min'el-muslimîn" yani "Bizi yedirip içiren ve Müslümanlar zümresinden kılan Allah'a hamdolsun!" diyerek dua ederdi.

    Ebû Ümame (ra) anlatıyor: Rasûlullah Efendimiz, önlerinden sofra kaldırılacağı sırada: "el-Hamdu lillâhi hamden kesîran tayyîben mübâreken fîhi ğayra müvedde'ın velâ müstağnen 'anhü Rabbenâ" yani "Ya Rabbi, sana; sonsuz, gösterişten uzak, ardı arkası kesilmeyen bir hamdle hamdederim; Dergah-ı İzzet'inde kabul görmemiş ve kendisinden yüz çevrilmiş bir hamdle değil Rabbim!" şeklinde dua ederlerdi.

    Yedikleri Meyveler

    Hz. Peygamber'in kavun, karpuz ve salatalık yediklerini ve bunları çok sevdiklerini öğreniyoruz. Üzüm, ayva, acur ve misvak ağacının kebâs adı verilen meyvesi de Hz. Peygamber'in yediği diğer meyveler arasında bulunmaktadır.

    Hz. Peygamber, alınan gıdaların sıhhati bozmamasına çok dikkat ederdi. Meyveyi "meyve" olarak değil, vücudun hararetini dengelemek için, yemek esnasında veya yemek sonrasında yemişlerdir.

    Ebû Hureyre (ra) anlatıyor: Rasûlullah'ın ashabı, her ne zaman bir meyvesinin turfandasını elde etseler, onu hemen Rasûlullah'a getirirlerdi. Peygamber Efendimiz de o turfanda meyveyi mübarek ellerine alır ve şöyle dua ederlerdi: "Ya Rabbi! Bizim meyvelerimize, şehrimize, sâ' ve müdd tabir edilen ölçeklerimize bereket ihsan eyle! Ya Rabbi! İbrahim (as) senin kulun, dostun ve peygamberindir. Ben de, senin kulun ve peygamberinim. O, sana, Mekke için dua etmişti. Ben de, onun Mekke hakkında yaptığı dua kadarıyla ve hatta onun bir misli fazlasıyle, sana Medine için dua ediyorum!" buyururlar ve sonra da, çevrede görebildiği en küçük çocuğu çağırıp, o turfanda meyveyi bu yavrucağa verirlerdi.

    İçecekleri

    Asr-ı Saadet döneminin meşrubat çeşitleri; bal şerbeti, hurma ve kuru üzüm şırası ve süt gibi içeceklerden oluşmakta idi. Düğün ziyafetlerinde ise, genellikle "hurma şerbeti" ikram edilirdi. Rasûlullah'ın içecekleri arasında "süt"ün önemli bir yeri vardır. Bazen süte soğuk su karıştırarak içtikleri de olurdu. Özellikle sıcak havalarda, şayet temini mümkünse, bir miktar soğuk su ilave etmek suretiyle sütü serinletirlerdi. İçtikleri suyun kalitesine titizlikle dikkat etmişler; çok mecbur kalmadıkça, rastgele her suyu içmemişlerdir. Hz. Âişe; "Rasûlullah Efendimiz için Medine'ye iki günlük mesafedeki Buyût'üs-Sükyâ denilen pınardan tatlı su getirilirdi." buyururlar.

    Peygamber Efendimiz, içme suyunun tatlı oluşunun yanında, onun, "dinlenmiş, gecelemiş" olmasına da itina gösterirlerdi. İlgili kaynaklarda yer yer, "testide dinlenmiş su" dan bahsedilmektedir.

    Efendimiz suyu, dinlene dinlene, yudum yudum içerlerdi. Bu dinleniş, çoğu zaman üç soluk, bazen de iki nefes alma şeklinde olurdu. "Dinlene dinlene içmek; hem hazmı kolaylaştırır, hem susuzluğu çabuk keser, hem de daha sıhhidir." buyurarak bu tarzda içmenin, insan sağlığı bakımından önemine de işaret etmişlerdir.

    İbn Abbas (ra) şöyle anlatmaktadır: "Rasûlullah Efendimiz, su kırbelerinin ağızlarını kıvırıp veya testiyi başımıza dikip su içmekten bizi men etmişti. Peygamberimiz'in bu ikazından sonraki bir zamanda, adamcağızın birisi, geceleyin kalktığı gibi testiyi başına diker. Testinin içinden bir de ne çıksın: Yılan!"

    Kadeh-i Şerifleri

    Rasûlullah Efendimiz'in sayıları on bir civarında gönüllü hizmetlileri vardı. Enes b. Malik ve Abdullah b. Mesud (ra) gibi sahabiler, bunların ileri gelenlerindendi. Mesela Abdullah b. Mesud (ra), Hz. Peygamber'in "pabuç"larını, "misvak"larını ve "yastık"ını taşır; onları kullanmaya hazır vaziyette bulundururdu. Rasûlullah Efendimiz ayağa kalktıklarında, hemen pabuçlarını getirip eliyle giydirir; oturacakları zaman da çıkarır ve onları kucaklarında tutardı.

    Enes b. Malik (ra) ise, Rasûlullah Efendimiz'in subaşısı olarak karşımıza çıkmaktadır. "Su kadehi"ni büyük bir itina ile taşır, bakımını yapar ve Efendimiz'in meşrubatını hazırlardı.

    Hz. Peygamber'in, su dahil bütün meşrubatı içtiği tek su bardağı vardı. Bu kadeh, Hicaz bölgesinde bulunan ve kap imalatında kullanılan ılgın ağacına benzer "nudar" adı verilen bir ağaçtan yapılmıştı. Bahis konusu kadeh, bir ara kenarından çatlayıp yarılmış; bu defa da, "gümüş çerçeve" ile pervazlanarak yine kullanılmıştır. Genişliği derinliğinden daha fazla olan bu kadehin, duvara asılmak için takılan, bir de "demirden halka"sı vardı. Sonraki tarihlerde Enes (ra), bu demir halkayı değiştirip yerine altın veya gümüş halka takma teşebbüsünde bulunmuşsa da, üvey babası Ebû Talha (öl. 34/654): "Sakın ha; Rasûlullah'ın yapmış olduğu bir şeyi katiyyen değiştirmeye kalkma!" diyerek, onu bu niyetinden vazgeçirmiştir. Enes (ra) de o kadehi, eski haliyle bırakmış ve orijinal şekliyle muhafaza etmiştir.

    Hususi eşyalarının büyük bir bölümü de ashab tarafından özel olarak muhafaza edilerek, bu yolla nesilden nesile intikal ettirilmiştir.

    Hz. Peygamber'in aziz hatırasını taşıyan bütün eşyalara ve O'nun oturup kalktığı, yatıp uyuduğu, ibadet edip dinlendiği bütün yerlere karşı, ashab-ı kiramın sonsuz hürmeti ve muhabbeti vardı. Bu eşyalar; hürmet, muhabbet, tazim, teberrük ve şifa etme maksadıyle onlar tarafından saklanmış ve mevkilere abideler yapılmıştır.


    Prof. Dr. Ali Yardım

    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED (SAV) DÖNEMİ KRONOLOJİSİ, TARİHİ OLAYLARIN SIRALAMASI



    Mekke Dönemi

    569 Hz. Muhammed’in doğumu (hicretten önce 12 Rebîülevvel 53/17 Haziran 569 Pazartesi veya hicretten önce 9 Rebîülevvel 51/20 Nisan 571 Pazartesi)*1 .
    Sütannesi Halîme’ye verilmesi.

    574 Sütannesi tarafından Mekke’ye getirilerek annesi Âmine’ye teslim edilmesi.

    575 Annesi Âmine’nin Ebvâ’da vefatı üzerine Hz. Muhammed’in dadısı Ümmü Eymen tarafından Mekke’ye getirilip dedesi Abdülmuttalib’e teslim edilmesi.

    577 Dedesi Adülmuttalib’in vefatı ve amcası Ebû Tâlib’e emanet edilmesi.

    578 Amcası Ebû Tâlib ile yaptığı Suriye seyahati.

    589 [?]Ficâr Savaşı’na katılması.
    [?]Hilfü’l-fudûl Antlaşması’na katılması.

    594 Hz. Hatice’ye ait ticaret kervanının yöneticisi olarak Busrâ şehrine gitmesi.
    Hz. Hatice ile evlenmesi.

    605 Kureyş’in Kâbe’yi tamiri sırasında Hacerülesved’in yerine konulması hususunda hakemlik yapması.

    610 Hira mağarasında ilk vahyi alması; Alak sûresinin ilk beş âyetinin nüzûlü [27 [?] Ramazan).

    613 Açık davetle emrolunması üzerine yakın akrabasını İslâm’a davet etmesi.

    614 Müşriklerin zayıf müslümanlara eziyet etmeye başlaması.

    615 Habeşistan’a ilk hicret.

    616 Habeşistan’a ikinci hicret.
    Hz. Hamza’nın müslüman olması.
    Hz. Ömer’in müslüman olması;
    Hz. Peygamber’in ve müslümanların Dârülerkam’dan çıkmaları.
    Hâşimoğulları ve Muttaliboğulları’nın Hz. Peygamber’i korumak amacıyla Ebû Tâlib mahallesinde toplanması ve müşriklerin bunlara karşı sosyal ve ekonomik boykot uygulamaya başlaması.

    619 Boykotun sona ermesi.

    620 Ebû Tâlib’in ve Hz. Hatice’nin vefatı (hüzün yılı).
    Hz. Peygamber’in Sevde bint Zem‘a ile evlenmesi (Ramazan).
    Zeyd b. Hârise ile Tâif’e gitmesi ve Mut‘im b. Adî’nin himayesinde Mekke’ye dönmesi (Şevval).
    Hac mevsiminde Medineli Hazrec kabilesinden bir grubun Akabe’de Hz. Peygamber’le görüşüp müslüman olması (Zilhicce).

    621 İsrâ ve mi‘rac hadisesi, beş vakit namazın farz kılınması (27 Receb).
    Birinci Akabe Biatı ve Hz. Peygamber’in İslâmiyet’i öğretmesi için Mus‘ab b. Umeyr’i Medine’ye göndermesi (Zilhicce).

    622 İkinci Akabe Biatı (Zilhicce).


    Medine Dönemi

    1/622 Müslümanların İkinci Akabe Biatı’ndan sonra Medine’ye hicret etmeye başlaması (Muharrem/Temmuz).
    Müşriklerin Dârünnedve’de toplanıp Hz. Peygamber’i öldürme kararı alması (26 Safer/9 Eylül).
    Hz. Peygamber’in Hz. Ebû Bekir’le birlikte hicreti ve Sevr mağarasına sığınmaları (26 Safer/9 Eylül).
    Sevr mağarasından Medine’ye doğru yola çıkmaları (1 Rebîülevvel/13 Eylül).
    Kubâ’ya varış (8 Rebîülevvel/20 Eylül).
    Kubâ Mescidi’nin inşası (Rebîülevvel/Eylül).
    Hz. Peygamber’in Kubâ’dan ayrılması ve Rânûnâ vadisinde ilk cuma namazını kıldırması; aynı gün Medine’ye ulaşması ve Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin evine yerleşmesi (12 Rebîülevvel/24 Eylül).
    Mescid-i Nebevî’nin inşasına başlanması (Rebîülevvel/Eylül).
    Namaza çağrı için ezanın teşrîi.

    1/623 Muhacirlerle ensar arasında kardeşlik tesis edilmesi (muâhât) (Receb/Ocak).
    Medine vesikasının tanzimi ve Medine hareminin sınırlarının tesbiti (Ramazan/Mart).
    Savaşa izin verilmesi.
    Hz. Hamza’nın Îs (Sîfülbahr) Seriyyesi (Ramazan/Mart).
    Mescid-i Nebevî’nin inşasının tamamlanması (Şevval/Nisan).
    Sa‘d b. Ebû Vakkas’ın Harrâr Seriyyesi (Zilkade/Mayıs).
    Medine’de çarşı ve pazar yeri kurulması.
    Mescid-i Nebevî’de Suffe’nin teşekkülü.

    2/623 Hz. Peygamber’in âşûrâ orucunu tutması ve müslümanlara da tavsiye etmesi (10 Muharrem/14 Temmuz).
    Ebvâ (Veddân) Gazvesi (Safer/Ağustos).
    Buvât Gazvesi (Rebîülevvel/Eylül).
    İlk Bedir (Sefevân) Gazvesi (Rebîülevvel/Eylül).
    Uşeyre (Zül‘uşeyre) Gazvesi (Cemâziyelevvel/Kasım).

    2/624 Abdullah b. Cahş’ın kumandasındaki Batn-ı Nahle Seriyyesi (Receb/Ocak).
    Kıblenin Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’dan Mekke’deki Mescid-i Harâm’a (Kâbe) çevrilmesi (Receb/Ocak).
    Orucun farz kılınması (Şâban/Şubat).
    Teravih namazının kılınmaya başlanması (1 Ramazan/26 Şubat).
    Bedir Gazvesi (17 Ramazan/13 Mart).
    Enfâl sûresinin nâzil olması.
    Hz. Peygamber’in kızı Rukıyye’nin vefatı (Ramazan/Mart).
    Fıtır sadakasının (fitre) emredilmesi (Ramazan/Mart).
    İlk ramazan bayramı ve bayram namazının kılınması (1 Şevval/27 Mart).
    Hz. Peygamber’in Hz. Âişe ile evlenmesi (Şevval/Nisan).
    Benî Kaynuka‘ Gazvesi (Şevval/Nisan).
    Hz. Ali ile Fâtıma’nın evlenmesi (Zilkade/Mayıs veya Zilhicce/Haziran).
    Sevîk Gazvesi (5 Zilhicce/29 Mayıs).
    İlk kurban bayramı (10 Zilhicce/3 Haziran).
    Muhacirlerden Osman b. Maz‘ûn’un vefatı üzerine Cennetü’l-bakı‘in mezarlık için tahsis edilmesi (Zilhicce/Haziran).
    Zekâtın farz kılınması.

    ANA HATLARIYLA MEKKE TARİHİ, KÂBE VE KUREYŞ

    Âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah’ın elçisi ve son peygamberi Hz. Muhammed (sav), eski dünya olarak bilinen Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının ortasında yer alan Arabistan yarımadasının batısındaki Hicaz bölgesinde Mekke şehrinde dünyaya gelmiştir. Bu sebeple ana hatlarıyla Mekke tarihi ve bu arada Kâ‘be ve Kureyş’ten bahsetmek faydalı görülmektedir.

    Mekke’nin bilinen tarihi Hz. İbrahim dönemine kadar inmekte, daha önceki tarihi hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Hz. İbrahim Allah’ın emriyle, henüz çok küçük yaşta olan oğlu Hz. İsmail’i ve annesi Hâcer’i Mekke’ye getirip bıraktıktan sonra Filistin’e dönmek üzere ayrıldı. Kur’ân-ı Kerim’de “ekin bitmeyen bir vadi” olarak nitelenen (İbrahim 14/37) Mekke vadisi çöl karakterli bir araziye sahip olup iklimi sıcak ve kuraktır. Bu sebeple anne-oğul bir süre sonra susuzluk problemi ile karşılaştılar. Dinî rivâyetlere göre su bulmak için Safa ve Merve tepeleri arasında koşturan Hacer’in, çaresiz kalıp oğlunun hayatından ümit kestiği bir sırada Yüce Allah’ın emriyle çocuğun bulunduğu yerden bir su kaynağı fışkırdı. Zemzem adını alan ve suyu bol olan kaynak nedeniyle burası kervanların konak yeri oldu. Bir süre sonra Yemen’den gelen Cürhümlüler Mekke çevresine yerleştiler. İsmail onlardan Arapça öğrendi ve bu kabileden bir kızla evlendi.

    Filistin’de yaşayan Hz. İbrahim zaman zaman Hâcer ile İsmail’i ziyarete gelmekteydi. Hz. İbrahim Mekke’yi üçüncü ziyaretinde Allah’ın emri doğrultusunda oğlu İsmail ile birlikte Kâbe’yi inşâ etmeye başladı. Kur’ân-ı Kerîm’deki bazı âyetlerden (el-Bakara 2/127; Âl-i İmrân 3/96; el-Hacc 22/26) hareketle Kâbe’nin Hz. İbrahim’den önce de var olduğu, ancak yıkılıp uzun zaman içinde yerinin kaybolduğu ve İbrahim tarafından bulunarak yeniden yapıldığı anlaşılmaktadır.1 Kurân’da Hz. İbrahim’den önce kimin tarafından inşâ edildiği hususunda herhangi bir bilgi yer almamakla birlikte bazı kaynaklarda Hz. Âdem yahut oğlu Şît tarafından yapıldığı kaydedilmektedir. Hz. İbrahim Kâbe’nin inşâsını tamamlayınca Cebrail gelip kendisine hac ibadetinin nasıl yapılacağını öğretti. O da insanları hac ibadetine davet edip oğlu ile birlikte görevini tamamladıktan sonra İsmail’i burada bırakarak Filistin’e döndü.

    Mekke ve Kâbe’nin idaresi Hz. İsmail’den bir nesil sonra Cürhümlüler’in eline geçti. Önceleri Hz. İsmail’in tebliğ ettiği dini benimsemiş olan Cürhümlüler zamanla sapıklığa düştüler; çeşitli ahlâksızlıklar yanında Kâbe’ye takdim edilen hediyeleri çaldıkları gibi hac maksadıyla şehre gelenlere de kötü davranmaya başladılar. Bir süre sonra Güney Arabistan’dan göç ederek Mekke civarına gelen Huzâa kabilesi Cürhümlüler’le yaptıkları savaşta onları mağlup ederek şehirden çıkardı. Cürhümlüler Hacerülesved’i yerinden söküp bir yere gömdükten ve Zemzem Kuyusu’nu kapatıp yerini belirsiz hale getirdikten sonra tekrar ilk yurtları olan Yemen’e gittiler. İsmailoğulları ise sayılarının azlığı sebebiyle savaşta taraf olmadı ve Benî Huzâa ile anlaşarak şehirde kalmaya devam etti. Huzaalılar zamanında kabilenin ileri gelenlerinden Amr b. Luhay, Mekke ve Kâbe idaresini eline alınca tevhid geleneğini bozup şehirde putperestliğin başlamasına sebep oldu.

    V. Yüzyılın ilk yarısında Hz. Peygamber’in beşinci kuşaktan dedesi Kusay b. Kilâb liderliğindeki Kureyş kabilesi, Huzâalılar’a karşı mücadele ederek Mekke yönetimini ele geçirdi. Böylece büyük şeref ve saygınlık ifade eden Kâbe hizmetleri de Kureyş’e geçmiş oldu. Kusay Mekke civarında dağınık halde yaşayan Kureyş kollarını birleştirerek Kâbe çevresinde yerleştirdi. Ayrıca gerekli düzenlemeler yaparak Mekke idaresi (Dârünnedve idaresi), başkumandanlık (kıyâde), sancaktarlık (livâ), Kâbe’nin bakımı, kapısının ve anahtarlarının muhafazası (hicâbe veya sidâne), hacılara su temini (sikâye) ve hacıları ağırlama (rifâde) hizmetlerini elinde topladı. Onun yaptırdığı Dârünnedve önemli meselelerin görüşülüp karara bağlandığı ve çeşitli törenlerin düzenlendiği bir toplantı yeri olarak İslâm dönemine kadar devam etti.

    Kusay’dan sonra Mekke idaresi ve Kâbe hizmetleri onun çocukları ve torunları tarafından sürdürüldü. Kusay’ın torunu ve Hz. Peygamber’in üçüncü kuşaktan dedesi Hâşim b. Abdümenâf gerek Mekke’ye gelen hacıların gerekse Kureyş kabilesinin yiyecek ve su ihtiyacını karşılamak için çalıştı. Cömertliği ile tanınan Hâşim ile kardeşleri Muttalib, Abdüşems ve Nevfel, Bizans, Yemen, Habeşistan ve İran devletleri nezdinde ticaret antlaşmaları yaptılar. Ayrıca ticaret güzergâhı üzerindeki kabilelerle saldırmazlık antlaşmaları imzaladılar. Böylece Mekke ticareti milletlerarası bir mahiyet kazandı. Kureyşliler gerek antlaşmalar gerekse Kâbe hizmetlerini yürütmenin vermiş olduğu itibar sayesinde emniyet içerisinde kışın Yemen’e ve Habeşistan’a, yazın Suriye ve Anadolu’ya kadar ticarî amaçlı yolculuklar yapmaya başladılar. Hâşim ticaret için Suriye’ye giderken bir süre kaldığı Yesrib’de (Medine) Neccâroğulları’ndan Amr b. Zeyd’in kızı Selmâ ile evlendi. Bu evlilikten Hz. Peygamber’in dedesi Abdülmuttalib (Şeybe) dünyaya geldi. Hâşim seyahatı sırasında Filistin’deki Gazze’de öldü ve oraya defnedildi. Abdülmuttalib sekiz yaşına kadar Medine’de kaldıktan sonra amcası Muttalib tarafından Mekke’ye getirildi. Abdülmuttalib’i amcası yetiştirdi ve ölümüne yakın bir zamanda kabile reisliği görevini ona devretti. Abdülmuttalib gördüğü bir rüya üzerine Cürhümlülerin Mekke’yi terkederken kapattıkları Zemzem kuyusunun yerini bularak yeniden açtı. Hacılara yiyecek ve su temini görevlerini üstlendi.

    İslâm öncesinde Mekke coğrafî konumu yanında dinî ve ticarî bir merkez olmasından dolayı Bizans, İran (Sâsânî) ve Habeşistan gibi dönemin devletlerinin dikkatini çekmiştir. Habeş Krallığı’nın müstakil Yemen valisi Ebrehe Arapların Kâbe’yi ziyaretlerini engellemek üzere San‘a’da bir kilise yaptırmış, ancak amacına ulaşamayınca Kâbe’yi yıkmaya karar vermiş, şehri zaptederek dinî merkez olma özelliğini ortadan kaldırmayı ve Mekkeliler’in ticarî faaliyetlerine son vermeyi planlamıştı. Ebrehe ordusuyla birlikte Mekke yakınlarına kadar gelip konakladı. Bu sırada Kureyş’in Hâşimoğulları kolunun reisi olan Hz. Peygamber’in dedesi Abdülmuttalib, Ebrehe ile görüştü ve Allah’ın evi (Beytullah) olarak bilinen Kâbe’yi sahibinin mutlaka koruyacağını ona hatırlattı. Kâbe’yi yıkmaya kararlı olan Ebrehe hücum emri verdi; ancak ordusunun önünde bulunan fil, Kâbe’ye doğru asla hareket etmediği gibi ordusu da Fîl sûresinde belirtildiğine göre (105/1-5) Allah tarafından gönderilen kuş sürülerinin attığı küçücük taşlarla helâk oldu. Bu olaya Fil Vak‘ası, meydana geldiği yıla da Fil yılı adı verilmiştir. Ebrehe’nin girişiminin başarısızlıkla sonuçlanması Araplar’ın Kâbe’ye ve hac ibadetine daha önce görülmemiş derecede değer vermeye başlamalarına yol açtı; Mekke ve Kureyş’in itibarı arttı.

    Mekke Hicaz bölgesinin üç önemli şehrinin başında geliyordu (diğer ikisi Yesrib [Medine] ve Tâif). Güneyde Yemen’e, kuzeyde Akdeniz’e, doğuda Basra körfezine, batıda Kızıldeniz limanı Cidde’ye ve Afrika istikametine giden yolların kesişme noktasında bulunan Mekke ekonomik açıdan çok elverişli bir mevkide yer almaktaydı. Öte yandan Kâbe dolayısıyla şehir, Arabistan’ın dinî merkezi idi. Yılın belirli aylarında Arabistan’ın her tarafından Kâbe’yi ziyarete gelen insanlar şehrin ticarî faaliyetlerine canlılık kazandırır, panayırlar kurulur ve şiir yarışmaları yapılırdı. Coğrafî şartlar yüzünden tarıma elverişli olmayan Mekke’de ekonomik hayatın temelini ticaret oluşturmaktaydı.

    Mekke’de Arabistan yarımadasının genelinde olduğu gibi putperestlik hâkimdi. Kâbe ve çevresinde sayıları 360’a ulaşan putların en büyüğü Hübel olup Kureyş’in en önemli putu idi. Bunların dışında evlerin çoğunda da put vardı. Araplar gökleri ve yeri yaratan, idare eden en yüce tanrı olarak Allah’ın varlığını kabul etmekle birlikte kendilerini Allah’a yaklaştıracağı ve O’nun katında şefaatçı olacağı düşüncesiyle putlara tapıyorlardı. Böylece sadece Allah’a kulluğu öngören tevhid inancından saparak Allah’a ortak koşmak suretiyle şirke düşmüş oluyorlardı. Öte yandan Mekke’de sayıları az olmakla birlikte Hz. İbrahim’den gelen tevhid inancına sahip Hanîfler de bulunuyordu.

    İSLAM ÖNCESİ ARAP TOPLUMUNDA SOSYAL DURUM

    Toplumsal Yapı

    Arap yarımadası üzerindeki sosyal hayatın şekillenmesinde, hiç şüphe yok ki bölgenin içinde bulunduğu coğrafi ortamın ve iklim özelliklerinin önemli bir etkisi olmuştur. Nitekim vahalarda yaşayan yerleşiklerle (hadari), kırsal kesimde yaşayan göçebeler (bedevi), Cahiliye dönemi Arap toplumunun belli başlı iki temel unsurunu oluşturmuştur. Bölgedeki iki farklı hayat tarzını yansıtan bu tasnif, aynı zamanda yarımadanın birbirinden farklı coğrafi ve iklim özelliklerini de ön plana çıkarmaktadır. Zira bedevilik oldukça kısıtlı imkanlarla yaşayan ve coğrafi ve iklim özellikleri bakımından çok daha nasipsiz bir bölge olan Kuzey ve Orta Arabistan’ın hakim hayat biçimi iken, hadarilik, yaşam imkanlarının çok daha çeşitlendiği güneyin hayat tarzını temsil etmiştir. Hatta Arap toplumu içindeki bu ayrıma ilk defa Kur’ân-ı Kerim dikkat çekmiş ve yarımadanın köy ve şehirlerinde yaşayanlar “arab”, çölde göçebe olarak yaşayanlarsa “a’rab: bedevi” olarak anılmıştır.

    Araplar her ne kadar hayat tarzı bakımından bedevi ve yerleşik olarak tasnif edilseler de mensup oldukları kol itibariyle de iki ana grupta ele alınırlar. "Arab-ı Baide" olarak isimlendirilen birinci kol, İslam'dan önceki asırlarda yaşamış olup, nesilleri tükenmiş ve diğer kabilelere karışarak isimleri unutulmuş olan Arap kabileleridir. "Arab-ı Bakıye" olarak isimlendirilen ve İslam'ın doğuşu sırasında hâlâ soyları devam eden ve yarımada halkını teşkil eden ikinci kol ise, kendi içinde iki ana gruba ayrılmıştır. Bunlardan ilki, "Arab-ı Âribe" denen Yemen asıllı Kahtani kabileleri olup, insanlığın ikinci babası sayılan Hz. Nuh'un oğlu Sam'ın soyundan gelmektedirler. Arim seli sonucu ülkelerini terk etmek zorunda kalan ve zorunlu bir göç gerçekleştiren bu kabilelerden Huzaa Mekke'ye, Evs ve Hazrec ise Medine'ye gitmiş ve oranın yerleşik halklarını oluşturmuşlardır. Yine bu kabilelerden Suriye'ye gidenler Gassaniler Devleti'ni, Irak'a gidenler ise Hireliler Devleti'ni kurmuşlardır. "Arab-ı Âribe'nin ikinci kolu olan Arab-ı Müstaribe'ye gelince, soy olarak Hz. İsmail'e ulaşmakta olup, Hicaz ve Necd halkı ile Arap yarımadası ortalarında yaşayan ve iki kıtaya da komşu olan yerlerin halkını tanımlamıştır. Babası İbrahim tarafından Mekke'ye getirilen ve Kahtaniler'den Cürhüm kabilesine mensup bir kadınla evlenen Hz. İsmail'in neslini kapsayan bu kol, Hz. Peygamber'in atası Adnan'a nispetle ******iler" diye isimlendirildiği gibi, Mudariler, Meaddiler, Nizariler gibi adlarla da anılmıştır. En büyük kollarından biri Hz. Peygamber'in mensubu olduğu Kureyş kabilesi olan bu boya mensup kabilelerin çoğu, Mekke ve çevresinde yoğunlaşmış olup, bölgenin hakim toplumsal kesimini oluşturmuştur.

    Bedevilik

    Hayat tarzı bakımından hadari ve bedevi şeklinde tasnif ettiğimiz Arap toplumunun büyük çoğunluğunu, deve veya keçi kılından yapılmış çadırlarda göçebe olarak yaşayan bedeviler oluştururken, geriye kalan kısmını da hadariler dediğimiz köy, kasaba ve şehirlerde ker****ten yapılmış evlerde yaşayan yerleşikler oluşturmaktaydı. İslamiyet’in ortaya çıktığı bölgenin Orta ve Kuzey Arabistan olduğu dikkate alındığında, çöl ikliminin hüküm sürdüğü bu bölgedeki hakim yaşam tarzını, “göçebe deve çobanlığına dayalı bedevilik” şeklinde tanımlamak uygun olur. Tarihin çok eski zamanlarında Araplar tarafından ehlileştirildiği bilinen ve açlık ve susuzluğa karşı gösterdiği dirençle çöl ikliminin vazgeçilmez vasıtası haline gelen develer, zamanla bu coğrafya insanının ayrılmaz bir parçası olmuştur. Öyle ki 57 derece sıcaklıkta 17 gün hiç su almadan 200 kilo kadar yük taşıyabilen olağanüstü hayvanlardır develer. İklim şartlarına bağlı olarak daimî bir göçün yaşandığı bedevi yaşamında, dişi develerden oluşan bir sürü, çok büyük bir servet anlamına gelmektedir. "Bir hafta kendilerine yetecek yiyeceği saklamaya uygun karınları, yiyecek deposu olarak işlev gören yağ hörgüçleri; kum fırtınalarına karşı özel perdelerle donatılmış burunları, çift sıra kirpikli gözleri, içi tüylü kulakları; dikenli bitkileri yemeye uygun ağız yapıları ve bunları hazmedebilen sindirim sistemleri; aşırı sıcağa ve soğuğa dayanma kabiliyetleri ve bir defada 60 litre su içerek bu suyu vücutlarının her yerine hızlı bir şekilde dağıtabilmeleri" gibi özelliklerinin yanı sıra, "fırtınalarda yer değiştiren kum tepelerine rağmen yolunu şaşırmayan güçlü hafızaları" ile develerin, söz konusu coğrafya için yaratıldığından kimsenin şüphesi olamaz. Arapçada deve ile ilgili kelimelerin bir kitap hacmine ulaşacak kadar çok olması, keza Cahiliye şiirinin ana konularından birini develerin teşkil etmesi, onların Arap toplumunda edindiği yeri göstermektedir. Çölde haftalar süren uzun yolculuklarda vücutlarından su temin edilebilen bu hayvanlar, eski dünyada kıtalararası ticarette oynadıkları rolle, medeniyetin gelişmesine de önemli bir katkıda bulunmuşlardır.

    Ani baskınlarda veya komşu kabilelerin çadırlarının ziyareti sırasında at tercih edilse de, develer hiç şüphesiz Cahiliye dönemi Arap toplumunun en yaygın binek hayvanları olmuştur. Develerin, yük ve binek hayvanı olarak kullanılmaları dışında, et, süt, deri, gübre, yün ve gölgelerinden de istifade edilmiştir.

    İslam öncesi Arabistan’ını en iyi tanımlayabilecek 3 şey, çöl, deve ve bedevidir. Çölün kendine has ağır şartlarını, deve gibi mucizevi bir hayvanla kolaylaştırmış olan bedeviler, genellikle deve yününden yapılmış çadırlarda yaşamaktaydı. Taşınması kolay ve pratik olarak toplanabilen çadırları tercih eden bedeviler, çadırlarında ayrıca silahlarını, kendilerine ve hayvanlarına ait yiyecekleri, kaplarını ve koşum aletlerini de muhafaza etmekteydi. Çadırların kurulup toplanmaları ile tamir işleri kadınlar tarafından yapılmaktaydı.

    Yağmurların düşmeye başladığı ilkbahar mevsiminin gelmesiyle yeşillenmiş bölgelere hücum eden bedevi Araplar, hayvanları için uygun mera haline gelmiş bu alanları hemen yaşam alanına çevirirlerdi. Birkaç hafta içinde otları tükenecek olan bu geçici meralardan azami derecede istifade ederler; bir anlamda çok geçmeden gelecek kurak ve kıtlık dolu günler için depolama yaparlardı. Esasında bedeviler devamlı göç halinde olsalar da her kabilenin kendine ait bir merası mevcuttu. Fırtınaların ve yağmurun ne zaman gerçekleşeceğini bilmeye yarayan “ilmü’l-enva” sayesinde geçici meraların yerlerini tayin edebilen bedeviler, bu meralardaki otların tükenmesinden sonra asıl meralarına dönerlerdi.

    Sefil denebilecek kıt kanaat şartlarda yaşayan ve ancak zorunlu ihtiyaçlarını temin derdinde olan bedevilerin temel besin kaynakları hurma ve süt idi. Av hayvanları istisna edilecek olursa bedeviler eti, ancak özel misafirleri veya şenlikleri için hayvan kestikleri zamanlarda yiyebilirlerdi. Avlanmaya düşkünlükleri ile bilinen bedevilerin avladıkları hayvanlar arasında, dağ keçisi, yaban sığırı, ceylan, yaban eşeği, tavşan, keklik, deve kuşu ve kertenkele yer almaktaydı. Pişirilerek yenen veya hurma ile karıştırılmak suretiyle ezmesi yapılan çekirge de bedevi sofralarında yer almaktaydı.

    Çöl hayatının neden olduğu olumsuz iktisadi ve sosyal şartlar, bedevi kabileler arasında genellikle su ve otlak yüzünden sık sık çatışmaların yaşanmasına neden olmaktaydı. Nitekim Orta Arabistan’ın İslam öncesi tarihinde, “Eyyamü’l-Arab” denen ve geleneklerle kurulmuş kanun ve kuralları bulunan kabile içi savaşlar önemli bir yer tutmuştur. Bazen yıllarca devam eden bu savaşların en meşhurları arasında Besûs, Dâhis ve Ficâr zikredilebilir. Karşılıklı olarak pusuların kurulup, sürülerin ve kadınların çalınıp gasp edildiği bu savaşlarda, cana kıymamak şartıyla baskın vermek ve mal almak meşru sayılıyordu. Düşman kabileye karşı yeterli gücün oluşturulamaması halinde, yandaş kabileler aranıyor ve sonuçta bir kabilenin tümüyle yok olması sağlanıyordu. Hızlı büyüyen ailelerin kısa zamanda büyük bir kabile haline gelmesi de o kabile ile komşu kabileler arasında çatışma nedeni olabiliyor; buna bağlı olarak da bölgede sık sık kabile göçleri yaşanıyordu.

    Bedeviler her ne kadar Cahiliye dönemi Arap toplumunun belkemiğini oluştursa da, bölgeden geçen ticaret kervanlarının hareketlendirdiği muhtelif menziller üzerindeki vaha ve vadilere yerleşmiş yarı göçebe unsurla, Arap yarımadasının kıyı sakinlerine yerleşmiş yerleşik topluluklar da Arap yarımadasının toplumsal hayatının önemli halkalarını teşkil etmişlerdir. Ancak bütün bu kesimleri birbirinden kesin hatlarla ayırmamak gerekir. Zira yarı göçebe bir hayat tarzına sahip olup zaman içinde yerleşik hayata geçenler olduğu gibi, bir zamanlar bedevi olan bazı şehir sakinlerinin de göçebeliğe dönüş yaptıkları bilinmektedir.

    Bu bakımdan bütün toplumlarda olduğu gibi İslam öncesi Arap toplumunda da nüfusun bütün unsurları, iç içe ve ortak paydalarda yaşamaktaydı. Zira bu kesimlerin birbirlerine ihtiyaçları vardı. Çölün ortasında tek başına kalmış vaha toplulukları himayelerini, binek hayvanlarının hızından kaynaklanan askerî bir üstünlükleri olan bedevilere teslim ederken, bedeviler de muhtelif ihtiyaçlarını bölgedeki yerleşiklerden sağlamaktaydı. Bir anlamda göçebeler yerleşiklerin hurmasını yerken, yerleşikler de bedevilerin deve sütünü içmekteydi.

    Ancak Kuzey ve Orta Arabistan bölgelerine nispetle Güney Arabistan’ın çok daha gelişmiş ve şehirleşmiş bir yapı arz ettiğini söylemek mümkündür. Bunda bölgenin gerek tarım, gerekse ticaret imkanları bakımından taşıdığı avantajın önemli bir etkisi olmuştur. Her ne kadar İslâm’ın bölgede ortaya çıktığı ilk dönemlerde Hicaz vahaları, Güney Arabistan ile Akdeniz dünyası arasındaki ilişkileri düzenleyen kervan merkezleri olmaları nedeniyle faal bir ticaret ekonomisine sahip olmuşlarsa da, bu durum Güney Arabistan'ın bölgede oynadığı rolle kıyaslanamaz. Öyle ki Aden limanı ve Kızıldeniz’in Babülmendeb girişi sayesinde Güney Arabistan, söz konusu dönemde Akdeniz ile Uzakdoğu arasındaki ticaretin en önemli kavşak noktalarından biri olarak faaliyet göstermiştir. Göçebelere nispetle daha yüksek bir hayat seviyesine sahip olan sahil bölge halklarının başlıca geçim kaynaklarını da, ticaret, gemicilik, balıkçılık, inci ve sünger avcılığı ile sınırlı miktarda tarım oluşturmuştur.

    Geçim Kaynakları

    Arap yarımadasında ekonomik hayat, iklim şartları ve toplumsal yapıya bağlı olarak değişmekle birlikte, umumi olarak hayvancılık, tarım ve ticarete dayanmaktaydı. Hakim sınıfı oluşturan bedevîler, çiftçilik, sanat ve zanaat alanındaki faaliyetleri hakir görüp, geçimlerini büyük ölçüde hayvancılık, avcılık ve ticaret gibi yollardan temin ederlerken, yerleşikler daha ziyade tarım ve ticarete dayalı bir hayat sürdürmekteydi. Üç tarafından denizlerle kaplı olmasına rağmen, yarımadada balıkçılık oldukça sınırlı bir alanda yapılmaktaydı.


    Ana geçim kaynağı hayvancılık olan bedeviler, zorlu hayat şartlarının bir sonucu olarak sık sık komşu şehir ve köylerle bölgeden geçen kervanlara düzenledikleri baskınları da bir geçim aracı olarak görüyorlardı. Tarihin oldukça erken dönemlerinden itibaren ticaret yollarının çölden geçmeye başlaması, bedevi Arapları kervan saldırıları ve onların mallarına el konulması konusunda oldukça ustalaştırmıştı. Yapılan baskınlarda deve ve yiyecek çalmanın yanı sıra çocuk ve kadınlar da kaçırılıyor ve serbest bırakılmaları karşılığında fidye talep ediliyordu.

    Zorunlu ihtiyaçlarını mübadele yoluyla şehirlilerden temin eden bedeviler için ticaretin de önemli bir geçim kaynağı olduğunu vurgulamamız gerekir. Zira hububat, hurma, elbise ve kap-kacak gibi temel ihtiyaç maddelerini; yağ, yün, deve ve keçi kılından mamul kumaşlar, halı, deriden imal edilmiş kırba ve tulum, çuval, ip ve hasır gibi ürünleri satmak suretiyle temin ediyorlardı. Bedevîlerin Arap yarımadasının muhtelif yerlerinde kurulan panayırlara mal götürmek suretiyle girdikleri bu süreç, onları kervan ticaretinde mahir hale getirmiştir. Çok geçmeden bedeviler Hindistan ve Çin’den Yemen ve Kızıldeniz kanalıyla Mısır ve Akdeniz ülkelerine yapılan uluslararası ticarette, hem büyük ticaret kervanlarına deve temin etmişler, hem de kervanların yol güvenliğini sağlayarak onları muhtelif saldırılara karşı korumuşlardır. Mevzilendiği topraklardan geçen yolcu ve ticaret kafilelerine verdikleri kervan muhafızlığı ve kılavuzluğu hizmetlerinin bedevilere kazandırdığı bedel, iktisadi bir rahatlama olmuştur.

    Bedevilerin dolaylı yoldan katıldığı bu ticarette, Mekke'nin yerleşik halkını oluşturan şehirli sınıfın aktif bir şekilde yer aldığını görürüz. En önemli ticaret gelirlerini hac için bölgeye gelen hacı adaylarından sağlayan Mekke halkı, her yıl haram aylarda Taif yakınında kurulan büyük panayırlara büyük rağbet gösterir; hurma ağaçlarının gölgesinde kurulan çadırlarda ticaretin yanı sıra birçok etkinlik gerçekleştirirdi. Diğer yandan her yıl ticaret maksadıyla kışın Yemen'e, yazın da Şam'a düzenlenen ticari seferlere katılarak, Yemen - Şam hattında önemli bir bağlantı noktası olan Mekke'nin ticari canlılığına katkıda bulunurlardı.

    Siyasi ve İdari Yapı

    Mekke'nin yegâne hükümet teşkilatı, muhtelif oymakların başları ve ileri gelenleri tarafından oluşturulan ve "Mele" adıyla bilinen meclis olup, bu meclisin yürütme yetkisi yoktu. Meseleleri müzakere eden Mele'de oy birliği ile alınan kararlar etkili kabul edilir; onun dışında her oymağa bağımsız olma hakkı verilirdi. Basit bir siyasi teşkilatı olan bu yapıda otorite, şeyh, reis, emir, rab, seyyid gibi isimlerle anılan kabile reisinde toplanırdı. Kabilelerin eşit hak sahibi yaşlıları arasından kabile toplantısında seçilen ve zenginlik, şeref gibi özellikleri ile ön plana çıkan kabile reisinin görevi de, hükmetmekten çok hakemlik yapmaktı. Yaptırım gücü olmayan reisin belli başlı sorumlulukları arasında, kabile toplantılarının idaresi, diğer kabilelerle olan ilişkilerde kendi kabilesinin temsili, kabile içi ihtilafların halli, savaş ilanı, savaş sırasında kumandanlık, ganimetlerin taksimi, seyahat ve göç zaman ve vakitlerinin tespiti, kabile fakirlerine yardım edilmesi, anlaşmaların yapılması, misafirlerin ağırlanması, esirlerin kurtarılması, diyetlerin ödenmesi gibi işler yer almaktaydı. Adaletle ilgili durumların hakemlere havale edildiği bedevi sosyal hayatında hakem kararına uymayanlar kabileden atılmaktaydı. Kabilelerin işleri, kabile mensuplarının katıldığı meclislerde halledilmekte olup, bu meclis aynı zamanda reise de müşavirlik etmekteydi. Ceza ve mükafatın yalnızca söz konusu meclis tarafından verildiği bu yapıda, her ne kadar reis başta olmak üzere otorite kabul edilen kimselerin sözüne çok itibar ediliyorsa da herkesin söz hakkı bulunuyordu.

    Söz konusu yapı, hiç şüphe yok ki, çölde hayat süren ve çadırlarda yaşayan bedevi Arapların idari geleneğini yansıtmaktadır. Yerleşik bir hayatın hüküm sürdüğü Mekke'deki yapıya gelince, burada çok daha organize olmuş bir yönetim geleneği ile karşılaşmaktayız. Şehrin varlık sebebi sayılan, halkın geçim yollarını oluşturan, bölgenin din anlayışı ile kültür yapısını şekillendiren Kâbe merkezli bir yönetimin tesis edildiği bu yapıda yöneticilik ve hükümet işleri, büyük ölçüde bu mabede yapılan hizmetlerin organize edilmesinden ibaretti. İslam'ın doğduğu yıllarda sayısı onlarla ifade edilen bu görevler, sidane (Kâbe'nin yöneticiliği, kapıcılığı ve perdedarlığı), sikaye (hacılara su bulma ve dağıtma), rifade (fakir hacılara yemek dağıtma), ukab (savaşta bayraktarlık), kıyade (kumandanlık), işnak (borçları ve para cezalarını tespit, ödeme ve ödettirme mercii), kubbe (savaş techizat ve mühimmatının konulduğu çadır), einne (savaş atlarının dizginlenip, sevk ve idaresi), sefaret (elçilik), isar (özellikle yolculuk ve savaş gibi önemli konularda alınacak kararlarda yardımcı olmak üzere şans ve kura yöntemi), hükümet (davalara bakma), mahcere malları (Kâbe'deki putlara bağışlanan para ve mücevheratın idaresi), imare (Kâbe çevresindeki sükûnet ve edebi tesisle görevli birim), nedve ve meşveret (danışma meclisi) gibi hizmet alanlarını içine almaktaydı. Kureyş kabilesinin muhtelif kolları arasında dağıtılan bu görevlerden bazısı çok önemli olmasa da, tüm Kureyş kollarını mutlu etmek ve aradaki rekabet ve kıskançlığı engellemek gayesi ile ihdas edilmişlerdi. Bununla birlikte Kureyş içinde gerçekleşen bu işbölümünün, düzenli bir hizmetin gerçekleşmesi yönünde katkı sağlayacağı ve bölgeye çok sayıda hacı adayını çekeceği de düşünülmüş olmalıdır.

    Aile

    Kabilenin temelini ailenin teşkil ettiği Arap toplumunda aile yapısı, erkeğin hakimiyeti üzerine oturmakta olup, aile içi akrabalık ilişkileri erkekler yoluyla tesis edilmiştir. Bu bakımdan hem ailenin güçlendirilmesi, hem de kabilenin itibarının artırılması bakımından Arap toplumunda çok sayıda erkek çocuğa sahip olmak oldukça önemli addedilmiştir. Erkekler, fiziki gücün büyük önem taşıdığı zorlu çöl şartlarında, kabilenin en önemli savaşçı unsuru sayılırken ve kadınlar üzerinde mutlak bir üstünlüklerinin olduğu kabul edilirken, kadınlar, toplumsal bir yük olarak görülmüşlerdir. Sosyal itibarı olmayan, miras hakkından mahrum bırakılan, kocasının ölümü halinde dahi çocuğunun velayet hakkını alamayan kadınlar, ancak çocuk dünyaya getirmeleri halinde aileye katılabilme hakkı kazanan ikinci sınıf bireyler olarak algılanmışlardır. Bu bakımdan yeni doğan her kız çocuğu, ailenin değersiz ve yüz kızartıcı bir üyesi olarak muamele görmüş; ölüme mahkum edilmesinde de bir beis görülmemiştir. Kız çocuklarının öldürülmesinde zorlu çöl şartlarının yol açtığı geçim sıkıntısının da etkili olduğu üzerinde durulsa da, kadının hakir görüldüğü ortadadır. Küçümsenen bu rolüne rağmen Arap toplumunda kadının oldukça önemli görevler yüklenmiş olduğu görülecektir. Bedevi erkeklerin savaş ve yağma dışındaki vakitlerinin büyük kısmını, işsiz güçsüz oturarak kadın, aşk ve kahramanlık temalarında konuşarak ya da yakıcı sıcak nedeniyle çadırlarında uyuyarak geçirdikleri bir düzende, bedevi kadınlar bütün bir güne yayılan birçok iş yükü altındaydılar. Çocuğun dünyaya getirilip yetiştirilmesi gibi uzun vadeli rolleri dışında, bedevi kadınların yemek hazırlamak, süt sağmak, yağ yapmak, çamaşır yıkamak, örtü, çadır ve elbise için kumaş dokumak, yün eğirmek, çadır kurmak ve toplamak gibi birçok mükellefiyetleri vardı. Ancak aileyi büyütmenin yolunun, erkek çocuk sayısını artırmaktan geçtiği bu düzende bedevi kadının ana görevi, erkek çocuk dünyaya getirmekti. Cahiliye dönemi Arap toplumunda, kabilenin bir parçası olduğu sürece anlam ifade eden aile yapısının bağımsızlığından bahsetmek mümkün değildi.


    Arap toplumunda nikah, kadını ve aile hayatını güvence altına alan bir kurum olmaktan uzaktı. Her ne kadar yaygın evlilik biçimi, bir erkeğin belli bir mehir karşılığında kendisine denk bir soy ve nesebe mensup bir kadınla nikah akdetmesi şeklinde gerçekleşiyorsa da, çok farklı evlilik ve birliktelik biçimlerine rastlanmaktaydı. Bir kadının kocasının uygun göreceği bir kişiyle çocuk sahibi olmak amacıyla bir araya gelmesi, iki erkeğin karşılıklı olarak eşlerini değiştirmeleri, hür olması nedeniyle zina yapamayan bir kadının bir erkekle metres hayatı yaşaması, bir kadının on kişiden fazla olmamak kaydıyla aynı anda farklı erkeklerle evlenmesi, kadın ve erkeğin süreli bir evlilik akdi yapması, üvey oğlun annesi ile evlenebilmesi, iki kız kardeşin aynı anda bir erkeğin eşi olması gibi farklı birliktelik ve evlilik çeşitlerinden bahsedilebilir.

    Toplumsal Değerler

    Aynı atadan geldikleri kabul edilen ve aralarında nesep irtibatı bulunan insan topluluklarının oluşturduğu kabile sistemi üzerine kurulmuş olan İslam öncesi Arap toplumunda, toplumsal değerleri ve kuralları belirleyen yegâne şey, kabilenin büyükleri tarafından tespit edilen kabile örfü idi. Kendine has kuralları olan ve kendi içinde tutarlılık gösteren koruyucu bir nizam özelliği gösteren bu yapı, can ve mal güvenlikleri başta olmak üzere fertlerin bütün haklarını düzenlemekteydi. Kabile düzeninin dışına çıkmak veya herkes tarafından bilinen bu kuralları çiğnemek, çölün güvenlik sistemi sayılan himayenin dışında kalmak demekti ki, bu da o ferdin intiharı anlamına gelmekteydi. Kabileye mensubiyet, ferde birçok haklar sunmakla kalmıyor; aynı zamanda kabile mensupları arasında kolektif bir sorumluluk anlayışının da oluşmasına imkan sağlıyordu.

    Mensup oldukları kabilenin bir parçası olarak bu kolektif bilinçle yaşayan Cahiliye dönemi Arapları, çölün amansız şartları içinde kendilerine özgü bir ahlak ve erdem anlayışı geliştirmişlerdi. Kabile içi dayanışmanın güçlendirilmesinde önemli rolü olan ve mürüvvet ve cömertlik değerleri olarak yüceltilen bu değerler, savaşta cesaret ve dayanıklılığı, yoksullukta kanaatkarlık ve misafirperverliği, toplumuna ve görevlerine karşı sadakati, felaket sırasında sabrı, intikam almada ısrarlı olmayı ve hayatın pahasına dahi olsa her zaman doğruluğu ön plana çıkartmaktaydı. Zayıfın himaye edilmesi, kuvvetliye karşı konulması, önemli meziyetler olarak görülüyordu.

    Bütün bunlar kabileyi kenetleyici unsurlar olsa da, kabile mensuplarını birbirine bağlayan asıl unsur, kabile ruhu asabiyetti. Asabiyet, nesepleri bir olsun veya olmasın, kabile üyelerinin bir asılda birleştiklerine inanmaları sonucunda, birbirlerine sağladıkları manevi güç ve desteği ifade eden dayanışma duygusu anlamına gelmekteydi. Zira hem zorlu tabiat şartlarına, hem de rakip kabilelere karşı verilen mücadele, kabile içi dayanışmayı zorunlu kılmaktaydı. Bu bakımdan birlikte yaşamak, birlikte hareket etmek ve haksızlıklara karşı birlikte mücadele etmek durumunda olan bedeviler, çadır ve develeri dışında ortak bir mülkiyete sahipti. Toprak, av, ot, ateş ve su, kabile mensuplarının ortak malı sayılıyordu.

    Kabilenin bireyin aidiyet duygusunda edindiği sarsılmaz konum, onlara kutsal addedilen görev ve sorumluluklar yüklemekle kalmıyor; aynı zamanda toplumdaki siyasi ve iktisadi alandaki otorite boşluğunu da dolduruyordu. Kabile fertlerinden birine gelen herhangi bir zararın tazmini konusunda bütün bir kabile seferber oluyor; keza kabile mensuplarından birinin öldürülmesi halinde maktulün intikamını almak için bütün kabile ayağa kalkıyordu. Zira geleneklerin koruma altına aldığı insan canına kıymanın bedeli çok ağırdı. “Kana kan, cana can” şeklinde tanımlanan bu bedel, katile maktulün yakınları tarafından ödettiriliyordu. Aksi takdirde öç almakla mükellef kişi, ömür boyu duyacağı bir *********liğe gömülmüş kabul ediliyordu. Bu bakımdan bazen çok uzun ve kanlı savaşların ortaya çıkmasına neden olabilen adam öldürme konusunda azami bir gayret gösteriliyordu.

    Bireylerin hem canını, hem malını koruma altına alan kabile asabiyetinin öngördüğü değerler, buna karşılık bireylerin kabile nizamı ve örfü ile başka kabileler ile yapılmış anlaşmalara itaat etmelerini zorunlu kılıyordu. Hiçbir otoriteye boyun eğmeyen bedevîlerin, kabile örfü karşısında kayıtsız bir teslimiyet gösterdikleri görülmektedir.

    Zaten çok güçlü olan kabile bağı, kabileler arasında kurulan akrabalıklarla daha da güçlendiriliyordu. Bu akrabalıklar, hilf, câr ve velâ denen yollarla tesis ediliyor, bu sayede kabilelere katılmalar gerçekleşiyordu. Bunlardan hilf ve câr, kabilesini terk eden veya kabilesinden kovulan bir kimsenin başka bir kabile mensubunun himayesine (câr) girmesi veya müttefiki (halîf) olması anlamına gelirken; velâ savaş veya baskın sonucunda ele geçen veya satın alınan kölenin âzad edilmesi şeklinde gerçekleşiyordu.

    Kültürel Ortam

    Çetin şartların yaşandığı uçsuz bucaksız çöl hayatında, Arap toplumu kendini şiir ve güzel söz söyleme sanatı gibi çok farklı bir alanda bulmuştur. Hayatın zorluklarına karşı da önemli bir direncin üretilmesini sağlayan bu alan, devamlı hareket halinde olan bir toplum için çok önemli bir birleştirici unsur olmuştur. Malzemesini, aşk, şarap, savaş, zafer, kahramanlık, düşmana duyulan kin, avcılık, tabiat, kabile değerleri gibi konulardan alan Arap şiiri, bir anlamda bedevî hayatının aynası olmuştur. Öyle ki bedevinin hayatına giren her şey, şiire akıtılmıştır. İslam öncesi Arap yarımadasının ana toplumsal zeminini oluşturan çok sayıda eş ve çocuk, sürüler, deve ve atlar, ticaret, yağma ve baskınlar, akınlar, şarap ve kadın merkezli eğlenceler, Arap şiiri ve güzel söz söyleme sanatının ele alıp övdüğü başlıca temalardı. Ülkede büyük saygı uyandıran şiir sanatının ustaları olan şairler, mensubu oldukları cemiyetin sözcüsü, rehberi, bilgini, hatibi, hatta tarihçisi sayılırlardı. Onların alelâde bir insanın elde etmesi imkansız olan tanrısal bir güç tarafından desteklendikleri düşünülür, özel bir ilimle donatıldıklarına inanılırdı. Şairlerin kendi kabilelerini göklere çıkaran, düşman kabileleri ise yeren şiirler söylemesi oldukça yaygın bir tarzdı. Hücumun ve cevabın aynı vezinde olmasının ve aynı uyak ile yapılmasının şart olduğu bu şiirlerden hiciv ile övgü tarzında yazılanlar, en sevilen türlerdi. Ancak hiciv çoğu zaman sövgüye kayarken, övgü de kolaylıkla dalkavukluğa dönüşebiliyordu.

    İslam öncesi Arabistan’ında, gerek Güney Arabistan ile Mezopotamya bölgesi, gerekse Akdeniz ülkeleri ile Uzakdoğu arasında gerçekleşen iki yönlü ticaret sayesinde bir takım pazar ve panayırlar açılmıştır. Bu panayırların, gerek Arap toplumsal yapısının canlanmasında, gerekse bölgede belli bir kültür ortamının şekillenmesinde mühim bir etkisi olmuştur. Putperestliğin merkezi oluşu nedeniyle dinî açıdan önemli bir imtiyaza sahip olan Mekke halkı bu imtiyazlarını ticari yönde değerlendirmeyi başarmış ve komşu ülkelerle yaptıkları ticari anlaşmalarla Arap yarımadasındaki ticari ve kültürel hayatın canlanmasına katkıda bulunmuştur. Zira İran dirhemi ve Bizans dinarının kullanıldığı ve Arabistan’da yaşayan bütün kabilelerin katıldığı panayırlar, ticari olduğu kadar kültürel bir alışverişe de kaynaklık etmiştir. Birçok bölgeden hac maksadıyla Mekke’ye gelen ve hac mevsiminde kurulan Mina, Mecenne, Zülmecaz ve Ukaz gibi büyük panayırları ziyaret eden insanlar, bu sayede şiir ve hitabet yarışmalarının düzenlendiği ve birinci gelen eserlerin altın suyu ile yazılıp Kâbe duvarına asılarak ödüllendirildiği Arap kültür muhitini teneffüs imkanı bulmuşlardır.

    Okuma yazma oranının çok düşük olduğu Arabistan'da, şiirin yazıya geçirilmesi oldukça geç bir dönemde gerçekleşmiştir. Uzun süre hafızalarda muhafaza edilmiş olan ve kulaktan kulağa nakledilerek İslami dönemlere taşınmış olan şiirin böylesine canlı olarak yaşama imkanı bulduğu Hicaz'ın en büyük kültür merkezi Mekke'de dahi okuma yazma bilenlerin sayısı, rivayete göre yirmiye ulaşmıyordu. Göçebe Araplar arasında okur-yazar bulmak hiç mümkün olmazken, diğer merkezlerde de bu rakam daha aşağılara inmekteydi. Yazmayı öğrenenler, yalnızca buna ihtiyaç duyanlardı.

    Okuma yazma oranı düşük olsa da Arapların bilgi ve tecrübelerini aktardıkları belli alanlarda güçlü bir sözlü birikim oluşturdukları söylenebilir. Soy ilmi, efsanelerle karıştırılmış bir tarih geleneği, su ve hava durumları ile kendileri ve hayvanlarının sağlıkları ile ilgili kehanetler, iz sürme mahareti, "Cahiliye ilimleri" arasında sayılabilir.


    Dr. Nihal Şahin Utku

    İSLAM ÖNCESİ DÖNEMDE KOMŞU BÖLGELERİN DURUMU
    Habeşistan

    Dünyanın en eski yerleşim bölgelerinden biri olan Habeşistan, güney-batı Arabistan’dan gelen Sami asıllı Sebeliler tarafından kurulmuş; çok geçmeden de bölgenin hakim güçlerinden biri haline gelmiştir. Zaman içinde Kızıldeniz limanlarına hakim olarak Akdeniz ve Uzakdoğu arasındaki uluslararası ticaretin önemli bir halkası olmuştur.

    IV. yüzyılda putperest Kral Ezana’nın Hıristiyan oluşu ile Habeşistan halkı dinî bakımdan önemli bir değişiklik yaşamış ve Hıristiyan olmuştur. Ancak VI. Yüzyılın ilk yarısına gelindiğinde Yemen’de Yahudiliğin etkileri görülmeye başlanmış; Yemen’de iktidarı elinde tutan Himyer kralı Zû Nüvas’ın Yahudiliği seçmesi ve bölgedeki Hıristiyanlara baskı yapması ve bu baskıdan bunalan Yemenli Hıristiyanların da dindaşları Habeşlilerden yardım istemesi sonucunda Habeşistan Yemen’i işgal etmiştir. Merkezden gönderdikleri valilerle yönetmeye başladıkları Yemen’i Hıristiyanlığın önemli merkezlerinden biri haline getirmeyi hedefleyen Habeş Krallığı, Sana’da Kulleys adı verilen bir kilise inşa etmiştir. Yemen valisi Ebrehe, 570 yılında, hem Kulleys’e rakip gördüğü Kâbe’yi tahrip etmek, hem de Hicaz’ın tamamını hakimiyet altına almak amacıyla Mekke’ye askerî bir sefer düzenlemiş; ancak başarılı olmamıştır. Hz. Peygamber'in doğduğu yıl gerçekleşen ve Mekke ve Habeş halklarını karşı karşıya getiren bu harekatın başarısız olması, Habeşistan’ın Yemen’de kurduğu hakimiyetin de sarsılmasına yol açmıştır. İstilacı Habeşliler ile Yemen’in yerli halkı arasında çıkan çatışmalar da bu süreci hızlandırmıştır. Çok geçmeden Habeşliler, bölgenin en önemli gücü olan Sasaniler tarafından Yemen’den çıkarılmışlar ve bu suretle Arap yarımadası ile olan ilgilerini de koparmışlardır. Daha sonra Habeşistan içinde başlayan iktidar mücadeleleri de onların Arap topraklarına olan ilgilerini azaltmada etkili olmuştur. Bu kopukluk, Hz. Muhammed (sav)’in İslam’a davet çağrısına kulak veren ilk müminlerin horlandıkları ve işkence gördükleri Mekke’den kaçarak Habeşistan topraklarına sığınmalarına kadar devam etmiş; İslam’ın ilk yıllarında müminlere kucak açan ve inananların gurbetteki ilk sığınağı olma vasfı kazanan Habeşistan, Arabistan dışında Müslüman olan ilk yabancı hükümdar olan Necaşi Ashame ile İslam’ın yayılış tarihinde önemli bir yer tutmuştur.

    Bizans (Doğu Roma İmparatorluğu)

    Büyük Roma İmparatorluğu’nun devamı olarak 330- 1450 yılları arasında Balkan yarımadası, Anadolu, Suriye, Filistin ve Mısır’da hüküm sürmüş olan Bizans, İslâmiyet’in Arap yarımadasında ortaya çıkmasından hemen önce üç kıtaya yayılmış toprakları ve büyük bir bölgeyi nüfuzu altında tutan hakimiyet alanı ile bölgenin iki önemli gücünden birisi idi. Ancak İslam’ın tam da Arabistan’da doğduğu döneme tekabül eden Heraklesios (610-641) dönemi, Bizans tarihinin en zorlu dönemlerinden biridir. Merkezde taht kavgalarının yaşandığı, sivil ve askerî idarenin bozulduğu, ekonominin çöktüğü bu dönemde devlet ciddi bir sarsıntı geçirmekteydi. Ülke içindeki farklı mezhep mensuplarına uygulanan iktisadi ve dinî ambargolar da devlet ve tebaa arasında ciddi kopmalara neden oluyordu. Bütün bu iç tehditlere ilaveten ezeli rakibi Sasani İmparatorluğu’nun ülke topraklarını hedef alan yayılma politikası ile kuzeyden gelen Avar ve Slav tehdidinin bunalttığı Bizans, yıkılmanın eşiğine gelmişti. Sasanilerin 611’de doğu eyaletlerine yönelik başlattığı işgal, Antakya, Dımaşk, Kudüs ve Mısır gibi bölgelerin elden çıkmasına yol açmış; Boğaziçi kıyılarına kadar ilerleyen İran ordusu İstanbul’u hedef almıştı. Bu kötü gidişat, Bizans İmparatoru Herakleios’u şartları oldukça ağır bir anlaşma imzalamaya mecbur etmişti. Sasanilerin Ehl-i Kitab Bizans’ı mağlup etmesi, Hz. Peygamber'in İslam dinini tebliğ ettiği müşrik Arapları oldukça sevindirmiş; Müslümanların akıbetinin de Bizans’a benzeyeceği yönünde temennilerde bulunmalarına yol açmıştır.

    Bizans'ın her türlü lüks maddelerini doğudan talep ederken, İran'ın hem Çin ve Hindistan'dan gelen karayolları, hem de Basra Körfezi yoluyla Hindistan ve Seylan'dan gelen deniz yolları üzerinde yer alması sayesinde Bizans üzerinde iktisadi bir üstünlük kurma çabaları sık sık bu iki gücü karşı karşıya getirmiştir. Öyle ki Bizans'ın, savaşın ticareti aksattığı zamanlar bir yana, barış zamanında da ipek ve baharatlar için Sasanilere yüksek ücretler ödediği bilinmektedir.

    Bizans, ezelî rakibi Sasaniler karşısında uğradığı yenilgiden sonra, ülke içinde muhtelif reformlar başlatmış; bu doğrultuda Anadolu’da “thema”lar (askerî eyalet) sistemi kurulmuştur. Devletin artık güven duymadığı ücretli asker sistemine karşı alternatif olarak getirdiği bu düzen, Anadolu’da kuvvetli bir yerel ordunun kurulmasını sağlamıştır. Hem ordu, hem de idare düzeninde yapılan reformlarla toparlanan devlet, Sasani hücumlarına mukabele etmeye başlamış ve 627 – Ninova Savaşı ile Sasanileri Anadolu’dan çıkarmıştır. Ancak Bizans’ın Sasaniler karşısında kazandığı zafer, ülke içi siyasî çekişmeleri ve mezhep farklılıklarına dayanan dinî problemleri çözmeye yetmemiştir. Devletin yaşanan dinî ihtilaflarda tarafsızlığını koruyamaması ve bilakis bir taraf olarak devreye girmesi, halk kitlelerinin ciddi memnuniyetsizliklerine yol açmıştır. Zaten çok geçmeden başlayacak olan İslam fetihleri ile de Bizans’ın kazandığı bütün bu başarılar anlamsızlaşacak ve bölgenin haritası yeni baştan çizilecektir.

    Sasani İmparatorluğu

    Kadim bir devlet geleneği olan ve Zerdüşt dinini benimsemiş olan Sasani Devleti, İslam’ın ortaya çıktığı dönemde, 226 yılında kurulan bir hanedanın elinde bulunmaktaydı. Batıda Bizans ile doğuda ise Türklerle mücadele eden İmparatorluğun sınırları bir yanda Afganistan, diğer yanda da Amuderya’ya kadar uzanıyordu. Devletin merkezi ise, zengin Irak toprakları üzerinde idi.

    Ortadoğu ve Mısır toprakları üzerinde hakimiyet kurmak amacıyla Bizans’la sık sık çatışmalar yaşayan Sasaniler, Bizans’ın söz konusu bölgeler üzerinde hakimiyet kurması üzerine Arap yarımadasına yönelmiş ve İran körfezi ve Güney Arabistan kıyıları üzerinde nüfuz kurmayı denemiştir. Söz konusu bölgelerdeki prenslikler Sasanilere bağlanmış ve ülke belli bir istikrara kavuşmuşsa da, Nuşîrevân’dan sonra gerileme sürecine giren Sasaniler’in çöküş süreci de uzun sürmemiştir.


    Dr. Nihal Şahin Utku
    Düzenleyen seher : 01-12-09 at 12:55
    C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


    "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


    Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


    Ahmet Taner Kışlalı

  2. #2
    İstanbul'da Olmak Vardı Beyazdut's Avatar
    Üye No
    382641
    Giriş Tarihi
    Jun 2009
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    30,556
    Konular
    5093
    RepPuan
    185122939
    Rep Power
    20446
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan

    CAHİLİYE DÖNEMİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ

    Bılgısızlık, gerçeğı tanımama. İslâm, tam bır aydınlık ve bılgı devrı olduğu ıçın, Arabıstan'da İslâmıyet’ın yayılmasından öncekı devre, daha dar anlamı ıle Hz. İsa’dan sonra peygamberımızın gelmesıne kadar geçen zamana "Cahılıyye" devrı adı verılmıştır.

    Cahılıyye, ınsanın Allah’ı gereğı gıbı tanımaması, ona kulluk etmekten uzaklaşması, onun ılâhî hükümlerıne değıl de kışının kendı hevâ ve hevesıne uyması, ınsanların koyduğu emır ve yasaklara, sıyasî sıstem ve düşüncelere ınanmasıdır. Kur'an-ı Kerîm'de: "Onlar hâlâ Cahılıyye devrı hükmünü mü ıstıyorlar? Gerçeğı bılen bır mıllet ıçın Allah’tan daha ıyı hüküm veren kım var?" (el-Mâıde, 5/50) buyurulur. İslâm’ın hakım olmadığı ortamlar Cahılıyye çağlarıdır. Çünkü ılâhî bılgının kaynağından yoksun olan ortamlardır. İslâm’ın gelışınden öncekı dönemde yasayan müşrıkler Allah'a ısyan etmış onun hükümlerıne sırt çevırmış bır toplum olarak son derece ılkel ve cahıl hayat sürüyorlardı. Cahılıyye Arapları'nın sürdüğü hayattan ve ıçınde yaşadıkları ortamdan bazı örneklerı söyle sıralamak mümkündür:

    Putlara Taparlardı

    Cahılıyye ınsanları Allah’ın varlığını kabul etmekle beraber putlara taparlardı. Onlar putlarının Allah katında kendılerıne şefaatçı olacaklarına ınanırlar ve: Bız onlara ancak bızı daha çok Allah'a yaklaştırsınlar dıye ıbadet edıyoruz" (ez-Zümer, 39/3) derlerdı.

    İçkı İçerlerdı

    Şarap ıçmek adetı çok yaygındı. Saırlerı her zaman ıçkı zıyafetınden bahseder, ıçkı şıırlerı edebıyatlarının büyük bır kısmını teskıl ederdı. Hatta Enes b. Mâlık (r.a.)'ın bıldırdıgıne göre Islâm'da ıçkı, Mâıde Suresı'nın doksan ve doksanbırıncı ayetlerıyle kesın olarak haram kılınmıs, Hz. Peygamber (s.a.s) tellal bagırttırarak bunu ılân ettıgınde Medıne sokaklarında sel gıbı ıçkı akmıstır (Müslım, Esrıbe, 3)

    Kumar Oynarlardı

    Cahılıyye çagında kumar da çok yaygındı. Cahılıyye Arapları kumar oynamakla övünürlerdı. Öyle kı kumar meclıslerıne katılmamak ayıp sayılırdı. Onların saırlerınden bırı karısına söyle vasıyette bulunur:

    "Ben ölürsem, sen, acız ve konusma bılmeyen, ıkı yüzlü ve kumar bılmeyen bırını ısteme."

    Tefecılık Yaparlardı

    Tefecılık almıs yürümüstü. Para ve benzerı seylerı bırbırlerıne borç verırler; kat kat faız alırlardı. Borç veren kımse, borcun vadesı bıtınce borçluya gelır: "Borcunu ödeyecek mısın, yoksa onu artırayım mı?" derdı. Onun da ödeme ımkânı varsa öder, yoksa ıkıncı sene ıçın ıkı katına, üçüncü sene ıçın dört kat ına çıkarır ve artırma ıslemı böylece kat kat devam ederdı. Tefecılık ve faızın her çesıdını haram kılan Allah, özellıkle Araplar'ın bu kötü âdetlerıne dıkkatı çekerek "-Ey ıman edenler! Kat kat faız yemeyın." (Âlı Imrân,3/130) buyurmustur.

    Faız Oranları Cok Büyüktü

    Faızcılık Araplar arasında o kadar yerlesmıstı kı tıcaretle onun arasını ayıramıyorlar; "Faız de tıpkı alıs-verıs gıbı" dıyorlardı. Bunun üzerıne ınen ayette: "Allah alıs-verısı helâl, faızı ıse haram kılmıstır. " (el-Bakarâ, 2/275) buyrulmustur.

    Fuhus Cok Büyük Orandaydı

    Cahılıyye Araplar'ı arasında fuhus da nadır seylerden degıldı. Carıyelerını zorla fuhusa sürükleyenler vardı. Kur'an-ı Kerîm'de bu hususa ısaretle: "Iffetlı olmak ısteyen carıyelerınızı fuhsa zorlamayın. " (en-Nûr, 24/33) buyurulur.

    Kocanın bırkaç metresı oldugu gıbı, kadının da baskalarıyla ılıskıde bulunması, bazı çevrelerce nefretle karsılanmayan bır davranıstı. Fuhusla ılgılı Cahılıyye Araplarının su adetlerını zıkredebılırız:

    Kadın âdetınden temızlendıkten sonra kocası ona "su adama gıt ve ondan hamıle kal" derdı. Kadın ıstenılen adamla beraber olduktan sonra kocası hamılelıgı bellı oluncaya kadar ona yaklasmazdı. Sonra yaklasabılırdı. Bu, ıyı bır çocuga sahıp olmak ıçın yapılırdı.

    Sayıları üç ıla on arasında degısen bır grup erkek kadının evıne gırerek, sırasıyla hepsı de onunla cınsı münasebette bulunurdu. Kadın hamıle kalıp da dogum yaparsa dogumdan bır kaç gün sonra bu erkeklerı çagırır, erkekler de zorunlu olarak bu davete ıstırak ederlerdı. Sonra onlara: "Olanları bılıyo rsunuz, dogum yaptım" ıçlerınden bırıne ısaret ederek "çocugun babası sensın" derdı. O da bundan kaçınamazdı.

    Bazı fuhus yapan kadınlar da tanınmaları ıçın kapılarına bayrak asarlardı. Bu tür kadınlardan bırı dogum yaptıgı zaman teshıs heyetı toplanıp çocugun kıme aıt oldugunu tespıt ederdı. O da çocugun babası oldugunu kabul etmek zorunda kalırdı. (Buhârî, Nıkah, 36)

    Kadına deger verılmez, hak ve hukuku tanınmaz, adeta bır esya gıbı telakkı edılıp mıras alınırdı. Bırı ölüp karısı dul kalınca ölenın varıslerınden gözü açık bırı hemen elbısesını kadının üzerıne atardı. Kadın daha önce kaçıp bu halden kurtulamazsa artık onun olurdu. Dılerse mehırsız olarak onunla evlenır, dılerse onu bır baskasıyla evlendırerek mıhrını almaya hak kazanır ve kadına bundan bırs ey vermezdı. Dılerse, kocasından kendısıne kalan mırası elınden almak ıçın onu evlenmekten menederdı. Bunun üzerıne ınen ayette: "Ey ınananlar! Kadınlara zorla mırascı olmaya kalkmanız sıze helâl degıldır. " (en-Nısâ, 4/19) buyurulmustur. (Sevkânî, Fethu'l-Kadır, I, 440).

    Yıyeceklerın bazısı yalnız erkeklere aıt olup kadınlara yasak edılıyordu. "Onlar: Bu hayvanların karınlarında olan yavrular yalnız erkeklerımıze mahsus olup, eslerımıze yasaktır. Ölü dogacak olursa hepsı ona ortak olur" dedıler (En'âm, 6/139)

    Kızları Dırı Dırı Topraga Gömerlerdı

    Cahılıyye Arapları'nın kötü adetlerınden bırı de kız çocuklarını dırı dırı topraga gömmelerıydı. Onlar bunu namuslarını korumak veya ar telakkı ettıklerı ıçın, bazıları da sakat ve çırkın olarak dogduklarından yapıyorlardı. Kur'an-ı Kerîm'de su ayetlerde buna ısaret edılır: "Onlardan bırıne Rahman olan Allah'a ısnat ettıklerı bır kız evlâd müjdelense ıçı öfkeyle dolarak yüzü sımsıyah kesılırdı. " (ez-Zuhruf, 43/17), " Dırı dırı topraga gömülen kız çocugunun hangı suç la öldürüldüğü sorulduğu zaman... " (Tekvır, 81/8-9), "Ortak kostukları Seyler müşrıklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyı süslü gösterırdı. "(el-En'âm, 6/137)

    Ekın ve hayvanlarını ıkı kısma ayırıyor bır kısmını Allah'ın böyle emrettıgını sanarak Allah'a verıyor ve bır kısmını da Allah'a es kostukları putlarına ayırıyorlardı. Onlar bu batıl ınanç ve adetlerınde bıraz daha ılerı gıderek Allah'ın payına düsenı alıyorlar, onu es kostukları putların payına eklıyorlardı. Ama putlarının payından alıp öbürüne ılâve ettıklerı görülmüyordu. "Allah'ın yarattıgı ekın ve hayvanlardan O'na pay ayırdılar ve kendı ıddıalarına göre: "Bu Allah'ındır, Su da ortak kostuklarımızındır" dedıler. Ortakları ıçın ayırdıkları Allah ıçın verılmezdı. Fakat Allah ıçın ayırdıkları ortaklar ı ıçın verılırdı. Bu hükümlerı ne kötüydü!" (el-En'âm, 6/136).

    Bır kısım hayvanlarla ekınlerın bazısını dıledıklerınden baskasına yasaklıyorlardı. Ayrıca bır kısım hayvanlara bınerken ve keserken Allah'ın adının anılmasına engel oluyorlardı. (el-En'âm, 6/138).

    Bunun dısında hayvanlarla ılgılı su adetlerı de vardı:

    Deve bes batın dogurup besıncısınde erkek dogurursa kulagını çentıp serbest bırakırlardı. Artık ona bınmeyı ve sütünü sagmayı haram kabul ederlerdı. Buna "Bahîra"* derlerdı.

    Saıbe*; dılegı yerıne gelen kımsenın putlara adadıgı deve ıdı. Buna da bınılmez ve sütü sagılmazdı.

    Vasîle*; koyun dısı dogurursa kendılerı ıçın; erkek dogurursa putları ıçın olurdu. Sayet bırı erkek, bırı dısı olmak üzere ıkız dogurursa, dısının hatırı ıçın erkegı de kesmezler ve buna "Vasîle" derlerdı.

    Hâm* ; bır erkek devenın soyundan on döl alınırsa onun sırtı haram sayılır, su ve otlakta serbest bırakılırdı. Kımse ona dokunmazdı.

    Bütün bunlardan baska müsrıkler atalarından devraldıkları bırtakım adetlerı devam ettırme konusunda dırenıyor ve hatta bunların bazılarının, kendılerını Allah (c.c.)'a daha çok yaklastırdıklarını ılerı sürüyorlardı.

    Ibn Ishak sunları aktarıyor: "Kureys, ya Fıl olayından evvel veya daha sonra meydana geldıgını tahmın ettıgım bır bıd'at ortaya çıkardı kı, tarıhte (Hums) dıye anılıp, asalet-ı dınıye ıddıasından ıbarettır." Bunlar: "Bız, Ibrahım'ın evladıyız, ehl-ı Harem bızız, Beyt'ın sahıbıyız, Mekke'nın de sâkını bulunuyoruz. Arap kabılelerınden hıçbır kabîle, bızım sahıp oldugumuz bu se ref ve ıtıbara sahıp degıldır. Bınaenaleyh bız, bu müstesna mevkıımızın seref ve ıtıbarını korumalıyız. Bundan sonra Harem harıcınde hıçbır seye tazım etmeyıp bütün ıhtıramatımızı Harem dahılınde hasretmelıyız. Meselâ, Arafat'ta halk ıle bır sırada, yan yana, omuz omuza durup vakfe etmek, sonra halk ıle gerı dönüp gelmek bızım kadrımızı tenzıl eder" dıyorlardı.

    Ibn Ishâk devamla: "Kureyslıler bu asalet fıkrını ortaya koydu ve uygulamaya da basladı. Arafat'a çıkmayı, Arafat'tan ıfazâyı terk ettıler. Herkes Arafat'ta vakfe ederken, bunlar Müzdelıfe'ye gıderler, orada dururlardı. Ve "Bız ehlullahız, Harem-ı Serıf'ın hâdımlerıyız" dıyerek, dıgerlerıyle esıtlıgı kabul etmezlerdı. Fakat bunlar, Arafat'ta vakfe etmenın Ibrahım (a.s.)'ın dını muktezası oldugunu bılı yorlardı. Kınâne ıle Hüzâaoguları da bu hususta Kureys'e ıltıhak etmıslerdı.

    Bunlar hac ıçın, umre ıçın gelen bedevîlere müdahaleye kadar ılerı gıtmıslerdır. Harem hârıcınden gelen herkesın, Beyt'ın ılk tavafı Sıyab-ı Hums ıle tavaf etmelerını kararlastırdılar ve uyguladılar. Bu kararın netıcelerınden bırı: Kım kı adı bır elbıse ıle gelıp tavaf ederse, tavaftan sonra o elbıseyı çıkarıp atması zarûrî ıdı.

    Bu kararların ıkıncı netıcesı ıse; asılzadelere mahsus bır elbısesı olmayan bedevî erkeklerın çıplak; kadınların da yalnız önü yırtmaçlı kısa ıç gömlegı ıle tavafa mecbur edılmesıdır.

    Bu ve bunun gıbı pek çok âdetler yürürlükte ıdı. Rasûlullah (s.a.s)'a ıletılınceye kadar da bu âdetler yürürlükte kalmaya devam ettı. Daha sonra da A'râf suresının 26, 27, 28, 31 ve 32. ayetlerınde, çıplak tavaf ıle bırlıkte dıger bıd'atler de yasaklanmıstır.

    Ebû Hüreyre (r.a.)'den gelen bır rıvayete göre, Ebû Bekr es-Sıddık (r.a.) Vedâ Hacc'ından (bır sene) evvel, Hz. peygamber tarafından Hac Emîrı* olarak (Mekke'ye) gönderıldıgınde, Ebû Bekr de Ebû Hureyre'yı Kurban Bayramı'nın ılk günü Mına'da büyük bır cemaat ıçınde halka (su ıkı maddeyı) ılâna memur kılmıstır. (Ebu Hüreyre): "Ey Nas! Iyı bılınız, bu yıldan sonra müsrıklerın haccetmelerı, çıplakların da Kâbe'yı tavaf etmelerı yasaktır" demıstır. (Sahîh-ı Buhârı, Tecrıd-ı Sarıh Tercümesı, VI,13) Fakat onlar bunu kabule yanasmamıslar, atalarını körükörüne taklıde çalısmıslardır. "Onlara: Allah'ın ındırdıgıne ve peygambere gelın dendıgı zaman: Atalarımızı üzerınde buldugumuz sey bıze yeter' derler. Alaları bır sey bılmeyen ve dogru yolu da bulamayan kımseler olsalar da mı?" (el-Mâıde, 5/104). Islâm, topluma hakım olunca bütün bu cahılî sıstemın ılkel davranıslarını tamamen yasaklamıstır" (el-Mâıde, 5/103).

    Bütün bunlara baktığımızda, Cahılıyye'nın bır ınanma bıçımı olduğunu görüyoruz. Cahılıyye; bır şeyı gerçeğı dışında bılmek, anlamak ve buna göre amel etmek demektır. Bu duruma göre Cahılıyye; ınsanın ve toplumun İslâm öncesı ve İslâm dışı bır yaşayış bıçımıyle yaşaması demektır.Doğru yolun zıddı, ılmın aksı olan, eskıyen ve değışken olan, bölgelere, kavımlere ve anlayışlara göre kurulan her türlü İslâm dışı rejımler; cahılî sıstemler ve hükümlerdır.


    Kaynak: İslam Tarıhı

    EBREHE VE FIL OLAYI (EBABIL KUSLARI)

    Hidâyet Güneşinin doğmasına az bir zaman kalmıştı. Kabe'ye her taraftan insanlar akın akın gelip hacc mevsiminde ziyaret ediyorlardı.

    Kabe'nin bu kadar çok ziyaretçi toplamasını birtakım kimseler hazmedemiyor ve rahatsızlık duyuyorlardı. Bunlardan biri de, Habeş Melikinin Yemen Valisi Ebrehe Esrem idi.

    Ebrehe, Kabe'ye olan insan akınının önlemek için, Bizans İmparatorunun da yardımıyla önce San'a şehrinde Kulleys adında bir kilise yaptırdı. İçini büyük masraflar sonucu altın ve gümüşle süsledi, dışını çeşitli yerlerden getirttiği son derece kıymetli taşlarla donattı. Öyle ki, o anda yaptırdığı kilisenin bir benzeri başka bir yerde yoktu!

    Bu süs ve tezyinat ile Ebrehe, güya halkı buraya celbedecek-ti. Dolayısıyla Kabe'ye karşı gösterilen muazzam teveccühü aklınca kırmış olacaktı!

    Ebrehe, kilisenin inşası bittikten sonra, Habeş Hükümdarına, takdirini kazanmak niyetiyle de şu mektubu yazdı:

    "Hükümdarım!.. Senin için öyle bir mâbed yaptırdım ki, şimdiye kadar ne bir Arap, ne de bir Acem, onun gibisini yapmış değildir! Arapların haccını buraya çevirmedikçe de asla durmayacağım!"27

    Fakat, Ebrehe'nin bütün bu masraf ve gayretleri boşa çıktı. Yaptırdığı kilisenin müstesna tezyinatını ve muhteşem yapısını görmek için birçok kimse etraftan geldi. Ama sâdece süsünü püsünü görmek için... Kabe'ye olan akın, yine eskisi gibi, eksilmek şöyle dursun, artarak devam ediyordu!

    Kulleys 'in Kirletilmesi ve Ebrehe 'nin Kararı

    Ebrehe'nin, Kabe'ye olan teveccühü kırmak niyetiyle muhteşem bir kilise yaptırdığı, Araplarca da duyulmuştu. Bu arada, Kinane Kabilesinden Nevfel adında biri, bu kiliseyi kirletmeyi aklına koydu. Bir gece yarısı giderek Kulleys'in içini dışını pisliğiyle kirletti; sonra da kaçıp memleketine döndü.

    Bu hâdise, insanların Kabe'ye teveccühünün devam etmesinden fazlasıyla öfkelenmiş bulunan Ebrehe'yi bütün bütün çileden çıkardı. Hâdiseyi Araplardan birini yaptığını da öğrenince, "Araplar, bunu, Kabe'lerinden yüz çevirttiğim için yapıyorlar. Ben de onların Kabe'sinde taş üstünde taş bırakmayacağım!" diye yemin etli;28 sonra da, Kabe'yi yıkmak gayesiyle Mekke üzerine yürümeye hazırlandı. Habeş Necâşîsinden "Mahmud" adındaki meşhur fili istedi. Necâşî, o sırada dünyada büyüklük ve kuvvetçe eşsiz olan Mahmud isimli fili, Ebrehe'ye göndererek arzusunu yerine getirdi.20

    Ebrehe, ordusunu hazırladı, Mekke'ye doğru yola çıktı.

    Mahmud adlı fille, ordunun önünde, Mekke'ye doğru ilerliyordu.

    Bu arada, bazı Arap kabileleri, bu büyük orduya karşı çıktılar; fakat, muvaffakiyet gösteremediler ve Ebrehe tarafından mağlûb edildiler.

    Ebrehe, ordusuyla Mekke'ye yakın Muğammis denilen mev-kiye gelince, bir süvari birliğini öncü olarak gönderdi.

    Süvari birliği, Mekke civarına kadar sokularak Resûl-i Ekrem Efendimizin dedesi Abdûlmuttâlib'in 200 devesi de dâhil Kureyş ve Tihamelilerin sürülerini gasbetti.30

    Bu sırada, Abdûlmuttâlib, Kureyş Kabilesinin reisi idi.

    Ebrehe ve Abdûlmuttâlib

    Ebrehe, bir elçiyle, Kureyşlilere şu haberi gönderdi:

    "Ben sizinle harbetmek için değil, şu mabedi yıkmak için geldim! Eğer bana karşı koymazsanız, kanınızı akıtmaktan vazgeçerim. Şayet Kureyş Kabîlesinin reisi benimle harbetmek istemiyorsa, yanıma kadar gelsin!"31

    Kureyş Reisi Abdûlmuttâlib'in, elçiye cevabı şu oldu:

    "Allah adına yemin ederiz ki, biz kendisiyle harbetmek istemiyoruz. Zâten, buna gücümüz de yetmez. Yalnız, bu mâbed, Allah'ın evidir. Onu yıkılmaktan ancak Allah koruyabilir. O kendi mukaddes beytini muhafaza etmezse, bizde Ebrehe'yi bu hareketinden vazgeçirecek güç ve kuvvet yoktur."32

    Karşılıklı bu konuşmadan sonra Abdûlmuttâlib, elçiyle birlikte Ebrehe'nin yanına vardı.

    Abdûlmuttâlib, heybetli bir görünüşe sahipti. Onu bu haliyle gören Ebrehe, içinden kendisine karşı gayriihtiyarî bir hürmet hissi duydu. Ona, şerefli bir misafir muamelesinde bulunduktan sonra, arzusunun ne olduğunu sordu.

    Abdûlmuttâlib, isteğini belirtti: "Askerlerin, 200 devemi almıştır. Arzum, develerimin iadesidir."

    Ebrehe, bundan pek hoşlanmadı ve alaylı bir tavırla, "Seni görünce büyük bir adam zannetmiştim; konuşmaya başlayınca, pek de öyle büyük olmadığını anladım! Ben, senin ve atalarının tapınağı olan Kabe'yi yıkmaya gelmişken, sen, ondan söz etmiyorsun da, aldığım 200 deveden bahsediyorsun!" diye konuştu.

    Abdûlmuttâlib, Ebrehe'nin alaylı tavrına aldırmadan, "Ben, develerimin sahibiyim. Kabe'nin de bir sahibi ve koruyucusu vardır; elbette onu koruyacaktır!" diye karşılık verdi.

    Bu sözler, Ebrehe'yi hiddete getirdi ve şöyle konuştu: "'Onu bana karşı kimse koruyamaz!"

    Abdûlmuttâlib, yine sözün altında kalmadı ve, "Orası beni ilgilendirmez. İşte sen ve işte o!.."'3 dedi.

    Karşılıklı bu konuşmalardan sonra, Ebrehe, Abdûlmuttâlib'in gasbedilen develerini geri verdi. Abdûlmuttâlib, ordugâhı terkederek Mekke'ye geldi ve olup bitenleri Kureyşlilere anlattı. Ayrıca, 200 deveyi de Allah için kurban etmek üzere işaretleyerek serbest bıraktı.

    Mekke Boşaltılıyor!

    Abdûlmuttâlib, ayrıca Ebrehe ordusunun şerrinden ve zulmünden korunmak için Mekke'yi boşaltmalarını, halka tavsiye etti. Kendisi de birkaç kişiyle birlikte Kabe'nin yanına vardı ve kapısının halkasına yapışarak, "Allah'ım!.. Bir kul dahi evini barkını korur. Sen de Kendi evini koru! Tâ ki, yarın onların salîbleri ve kuvvetleri, Senin kuvvetine galebe çalmasın."34 diye dua etti.

    Mekke boşaltıldı. Halk, dağ başlarına ve kuytu yerlere sığınarak, Ebrehe ordusunun yapacaklarını beklemeye koyuldu.

    Mekke mahzun, Kabe mahzun, Kureyş mahzundu.

    Ordu Harekete Hazır; Fakat!..

    Ertesi günün sabahı idi.

    Mekke üzerine yürüyüp Kabe'yi yerle bir etmek için, Ebrehe ordusunda hazırlık tamamdı. Ordu tek bir işaret beklemekte idi.

    Tarih: Milâdî 571, 17 Muharrem Pazar günü.

    Ordu, hareket edeceği sırada Ebrehe'ye kılavuzluk görevini üzerine almış bulunan Nüfeyl b. Habib adındaki adam, büyük fil Mahmud'un kulağına eğilerek şunları fısıldadı:

    '"Çok Mahmud!.. Sağ salim geldiğin yere dön. Sen, Allah'ın mukaddes saydığı beldedesin!"35

    Bu sözleri söyledikten sonra da koşarak bir dağa sığındı.

    Nüfeyl'in bu sözleri üzerine, o heybetli fil birdenbire çöküverdi.

    Kaldırmak için her tedbire başvurdular, fakat bir türlü muvaffak olamadılar. Yönünü Yemen'e doğru çevirdiklerinde koşuyor, Şam'a doğru çevirdiklerinde yine koşuyor, doğu tarafına yönelttiklerinde aynı şekilde durmadan koşuyordu. Ancak, yüzünü Mekke'ye doğru çevirdiklerinde, âdeta bacaklarındaki kuvvet birdenbire çekiliveriyor ve Mahmud çöküveriyordu.36

    Bu heyecanlı anda, kimsenin Fil-i Mahmud'un bu hareketine akıl erdiremeyip düşündüğü sırada, Cenâb-ı Hakk, "Celâl" ismiyle tecellî etti ve Kur'ân'da "Ebabil" diye adlandırılan kuşları, deniz tarafından, Ebrehe ordusunun üzerine salıverdi. Kırlangıçlara benzeyen bu kuşların her biri, biri ağzında, ikisi de ayaklarında olmak üzere nohut veya mercimek tanesi büyüklüğünde üçer taş taşıyordu. Bu taşların isabet ettiği her asker, ânında yerde debelenip oluveriyordu.37

    Taş yağmuruyla karşı karşıya kalan askerler, şaşırıp kaldılar. Bir anda karargâh, yıkılan, yere serilen insan ve hayvanlarla doldu. Kendilerine taş isabet etmeyenler ise, kaçışmaya başladılar. Ebrehe de o anda canlarını zor kurtaranlar arasında idi. Fakat, aldığı bir taş yarasıyla sonradan o da, arzusuna muvaffak olamadan ölüp gitti.38

    Bu arada, Kabe üzerine yürümemenin bir mükâfatı olarak Mahmud adındaki fil de sağ kurtuldu.

    Cenâb-ı Hakk, Ebrehe ordusuna Ebabil kuşlarını musallat ettikten sonra, ayrıca arkasından sel hâlinde yağmur yağdırdı. Yağmur seli, Ebrehe ordusunun ölülerini de silip süpürerek denize döktü.39

    Yüce Rabbimiz, Kur'ân-ı Kerîm'inde bu hâdiseyi bize şöyle haber verir:

    "(Ey Resulüm!.. Kabe'yi tahrip etmek isteyen) Ashab-ı Fil'e (fillerle teçhiz edilmiş Ebrehe ordusuna) Rabbinin ettiğini görmedin mi? Onların kötü niyet ve teşebbüslerini boşa çıkarmadı mı? Üzerlerine sürü sürü kuşlar salıverdi, onlara 'siccipden [pişmiş çamurdan] taşlar atıyorlardı. Derken, Rabbin, onları (kurtlar tarafından kemirilip doğranan) yenik ekin yaprakları hâline getirdi!"40

    Bu hâdise, Resûl-i Eükrem Efendimizin peygamberliğinin bir deliliydi.* Zîra, dünyaya gözlerini açmaya pek az bir zaman kala meydana gelmiş ve doğum yeri, sevgili vatanı ve kıblesi olan Mekke ve Kâbe-i Muazzama, hârika ve gaybî bir surette Ebrehe ordusunun tahribinden masun kalmıştır.

    Evet, Cenâb-ı Hakkın rahmet ve hikmeti, elbette Habibinin yüzü suyu hürmetine bu muazzam mabedi Ebrehe ordusuna çiğnetmeye müsaade etmezdi ve etmedi de!

    Resûl-i Ekrem Efendimize risâlet vazifesi verilmeden önce, peygamberliğiyle alâkalı olarak meydana gelen harikulade hâdiselere "irhasat" denir. Bu hâdiseler, Efendimizin peygamberliğine delil teşkil ederler. Âlimler, Fil Vak'asını da irhasatlan kabul etmişlerdir.


    Salih SURUÇ

    HAŞİMÎLER SOYUNUN ÖZELLİKLERİ

    Peygamberımızın atası Abdülmenaf'ın oglu Hâsım'ın soyundan gelenlere verılen ısım.

    Hâsım tıcaretle ugrasan zengın ve cömert bırıydı. Asıl adı Amr'dır. Rıvayete göre, bır kıtlık yılında Fılıstın'e gıderek oradan un satınalmıs ve Mekke'ye getırerek ekmek yaptırmıs, kestırdıgı hayvanların et suyuna ekmek dagıtarak tırıd ıkramında bulunmustur. Bu nedenle Arapça'da kırmak anlamına gelen (heseme) fıılınden müstak olan Hâsîm adı verIlmıstır (Ebu Ca 'fer Muhammed b. Cerîr et-Taberı, "Tarîhü'r-Rusül ve'l-Mıllûk" nsr. Anneles III,1088; Ibnu HIsam, "es-Sîretıl'n-Nebevıyye, I, 107).

    Taberı'ye göre; Hâsım, Rûm ve Gassân hükümdarlarından Kureys ıçın dokunulmazlık hakkı saglamıs, Sam'a yaz seferlerı, Yemen'e de kıs seferlerını O ıhdas etmıs bılahere bu, bır âdet halıne gelmıstır. Yıne Taberî'nın rıvayetıne göre Hasîm bır seferınde Medıne'ye ugramıs, Amr b. Zeyd'e mısâfır olmus, Amr'ın kızı Selma'yı görüp onunla evlenmek Istemıstı. Baba, kızının kendı yanında dogum yapmasını sart kostu. Hasîm de bu sartı kabul edıp Sam'a gıttı. Dönüsünde Selma ıle evlendıler. Hasîm, Selma'yı alıp Sam'a götürdü. Dogum yapma günü yaklasınca O'nu alıp Medıne'ye babasının evıne getırdı, kendısı tekrar Sam'a döndü.

    Hâsım'ın dört oglu ve bes kızı vardı. Soyu, çocuklarından Seybe (Abdulmuttalıb) ıle devam etmıs ve bu soydan gelenlere Hâsımogulları (Benu Hâsım) denmıstır. Hâsım'ın, Abdulmuttalıb'den baska erkek çocuklarının nesıllerı devam etmemıstır (Taberî, a.g.e., III, 1082).

    Hasîmîler Kureys Kabılesının bır koludur. Peygamberımız de bu boydandır. Hasîmîler Islâmıyetten önce de hem Mekke'nın hem de Kureys Kabılesının yönetıcısıydı. Çok onurlu bır ıs sayılan Kâbe bekçılıgı ve hac Islerı ne bakmak da aynı aılenın elındeydı.

    Hasîmîler ıle Kureys Kabılesı'nın bır baska kolu olan Emevîler arasında öteden berı bır çekısme vardı. Rıvayete göre Hasîm ıle kardesı Abdu Sems Ikız olarak dünyaya gelmısler bunlardan bırının parmagı dıgerının alnına yapısık ıken ayrIlmıs bu esnada kan akmıs, bundan da ılerıde bu Ikı kardes arasında kan dökülecegı sonucu çıkarIlmıs (Taberî, a.g.e, III, 1089).

    Islâmıyet'ten sonra bu çekısme bır süre dıner gıbı olur. Ancak Hasımîler'den olan Hz. Alı'nın halıfe seçIlmesıyle çekısme yenıden alevlenır. Emevîlerden Muavıye Sam'da güçlü bır yönetım kurmus ve Hz. Alı'ye ısyan edıp, savas açmıstı. YenIlmek üzere olan Muavıye, entrıka ıle savası kendı lehıne çevırmeyı basarmıs netıcede mücadeleden galıp çıkmıstı. Bundan sonra Emevîler, Islâm Dını'nın getırdıgı, halıfelıgın sûra ıle belırlenmesı usulünü kaldırdılar. Halıfelık babadan ogula geçen bır saltanat kurumu halıne geldı. Ancak bu durum çok sürmedı. Halk yer yer Emevîlere karsı dırenıse geçtı. Bu arada Hz. Alı'nın oglu Hasan, zehırlenerek öldürüldü. Ikıncı oglu Hüseyın ıse bütün aıle üyelerıyle bırlıkte Kerbelâ'da kılıçtan geçırılerek sehıd edıldı. Fakat sonradan Emevîler, Hâsımîlerın bır kolu olan Abbasıogulları (Peygamberımızın amcası Abbas'ın soyundan gelenler) tarafından ortadan kaldırıldılar. Son Emevî hükümdarı Mervan el-Hımer (esek Mervan) da öldürüldü ve ıktıdarları böylelıkle son buldu (132/750).

    'Tarıhe Abbâsî saltanatı adıyla geçen Hasîmogulları'nın bu seferkı ıktıdarları, Ebu'l-Abbâs es-Saffah (kan dökücü) ıle basladı. Mogol hükümdarı Hülâgu'nun saldırılarına maruz kalan bu devlet de 1258 tarıhınde ortadan kaldırıldı.

    Hasîmogulları bu tarıhten I. Dünya savasına kadar Mekke Serıflıgı gıbı sembolık ve mahallı bır görevın dısında önemlı bır rol oynamadılar. Mekke Serıfı Hüseyın b. Alı (1852-1951), Ingılızlerle anlasarak I. Dünya savasında Osmanlılara karsı ayaklanmıs, Osmanlılar yenılerek Arap topraklarından çekılınce kendısını Hıcaz kralı ılân etmıstı (1916).

    Daha sonra Necıd prensı (Suudı Arabıstan Devletı'nın kurucusu) Abdülazız b. Suud (1880-1953), Hüseyın'ı Hıcaz'dan çıkarttı. Ancak Hüseyın 0ngılızlerın destegını saglayarak oglu Faysal'ı Irak'a, Abdullah'ı da Ürdün'e kral yaptırdı. Ürdün'e kral olan Abdullah, Fılıstın'ın bölünmesı konusunda 0sraıl ıle anlastıgı ıddıasıyla Fılıstınlı bır genç tarafından öldürüldü. Hâsımî ıktıdarı Irak'ta, 1958 yılına kadar sürdü. 14 Temmuz 1958 günü, basta kral II. Faysal olmak üzere aılenın bırçok mensubu öldürüldü ve yapılan askerî darbe ıle Hâsımîlerın bu ülkedekı ıktıdarları son bulda.

    Ancak bugünkü Ürdün kralı Hüseyın, kendısının Hasîmî soyuna mensup oldugunu ıddıa etmektedır.


    Halıd ERBOGA

    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) DOGUMU VE MEYDANA GELEN OLAYLAR

    Yeryüzünü manevî bir karanlık kaplamıştı.

    Mevcudat, beşerin zulüm ve vahşetinden âdeta mateme bürünmüştü. Gözyaşı döken gözler değil, ruh ve kalbler idi. Kalb ve ruhların keder, elem ve gözyaşına âlem de iştirak etmiş, sanki umumî yas ilân edilmişti!

    Yeryüzü, saadetin, sevincin ve huzurun kaynağı olan "tevhid" inancından mahrumdu. Küfür ve şirk fırtınası, ruhları ve kalbleri kasıp kavurmuştu. Gönüllerde tek mâbud yerine, birçok bâtıl ilâh yer almıştı! Hakikî sahibini arayan ruhların feryadı ortalığı çınlatıyordu.

    İnsanlar, birbirini yiyen canavarlar misâli vahşîleşmiş, küfür, şirk, cehalet ve zulüm bataklığında boğulmaya yüz tutmuşlardı. Zâlimin zulüm kamçısı altında mazlum inim inim inler hâle gelmişti.

    Alem mahzun, varlıklar mahzun, gönüller mahzun ve sîmalar mahzundu.

    Akıl, ruh ve kalbleri manevî kıskacı altına alıp olanca kuvvetiyle sıkan bu küfür ve şirke, bu dalâlet ve cehalete, bu hüzün ve sıkıntıya beşerin daha fazla katlanmasına Allah'ın sonsuz merhameti elbette müsaade edemezdi! Bütün bunlara son verecek bir zâtı, şefkat ve merhametinin bir eseri olarak elbette gönderecekti!

    Hz. Peygamber Arap yarımadasının batısındaki Hicaz bölgesinde yer alan Mekke şehrinde dünyaya geldi. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Bunun sebebi o sırada Araplar arasında belirli bir takvimin kullanılmamasıdır. Genel kabul gören kanaate göre Fil Vak‘ası’ndan 50-55 gün sonra Rebîülevvel ayında Pazartesi günü dünyaya gelmiştir. Farklı hesaplamalara göre Hz. Peygamber’in doğum tarihi 20 Nisan (9 Rebîülevvel) 571 veya 17 Haziran (12 Rebîülevvel) 569 Pazartesi şeklinde belirlenmektedir. Bu tarihlerden birincisi Mısırlı astronomi âlimi Muhmut Paşa el-Felekî’ye (ö. 1302/1885), ikincisi ise çağımızın meşhur İslâm âlimi Muhammed Hamidullah’a (ö. 2002) aittir.

    Peygamberimizin Doğumunda Meydana Gelen Olaylar:

    Peygamberımız dogdugunda bazı hadıseler meydana geldı,bunlardan bazılarını söyle sıralayabılırız:Peygamberımız ,Anadan Sünnetlı ve göbegı kesık olarak dogdu. Peygamberımız dogarken, çocukların yere düstüklerı gıbı düsmeyıp ellerını ,yere dayamıs basını semaya kaldırmıs olarak dogdu.Peygamberımız dogdugu zaman ,bır yıldız dogmus ve bılgınler, bu yıldızın dogdugu gece,Ahmed dogmustur Dedıler.Bır çok Yahudı Alımı Tevrattan ınceleme ıle peygamberımızın bu gecede dogdugunu yakınlarına bıldırmıslerdır.

    Peygamberımız dogdugu gece Kısranın sarayından on dört serefe yıkıldı. Iranlıların,bın yıldan berı hıç sönmeden yanan Atesgedelerı sönüverdı.Save Gölünün suyu çekıldı.Sema ve Vadısını su bastı.Iran Sahı, Arapların, ülkesını ıstıla edecegını rüyasında gördü,ve telasa düstü.

    1. Teşrif Ettikleri Gece Bir Yıldız Doğdu
    2. Medayin 'deki Kisrâ Sarayından 14 Burç Çatırdayarak Yıkıldı
    3. Kabe 'nin İçini Karanlık ve Kirlere Boğan Putların Pek Çoğu Başaşağı Yıkıldı
    4. Takdis Edilen Meşhur Save (Taberiyye) Gölü Bir Anda Kuruyuverdi
    5. Semave Vadisi, Taşarı Seller Altında Kalıp Gömüldü
    6. Gök Kubbeden Salkım Salkım Yıldızlar Döküldü


    Alıntı

    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) BABASI HZ. ABDULLAH

    Hz. Muhammed (sav)’in babası, Kureyş’in Benî Hâşim kolundan Abdullah b. Abdülmuttalib, annesi ise Kureyş kabilesinin Benî Zühre koluna mensup Vehb b. Abdümenâf’ın kızı Âmine’dir. Hz. Peygamber onların evliliklerinden dünyaya gelen tek çocuklarıdır.

    Hz. Peygamber’in babası Abdullah akranları arasında çok beğenilen yakışıklı bir gençti. Yüzünde diğer gençlerde bulunmayan bir güzellik ve parlaklık vardı. Bunun Hz. Peygamber’e ait “nübüvvet nûru” (peygamberlik nuru, Nûr-i Muhammedî) olduğu kabul edilir. Rivâyete göre Abdullah’ın babası (Hz. Peygamber’in dedesi) Abdülmuttalib Zemzem Kuyusu’nu yeniden ortaya çıkarıp onardığı sırada Kureyş’in bazı ileri gelenleri onu alaya alıp küçük düşürmek istemişlerdi. O sırada Hâris’ten başka oğlu olmayan Abdülmuttalib onlara karşı savunmasız bir durumda olduğundan on oğlu olursa birini kurban edeceğine dair adakta bulunmuştu. Bir süre sonra duâsı gerçekleşip on oğlu dünyaya geldiğinde gördüğü bir rüyada kendisine adağı hatırlatılmış, o da oğullarından hangisini kurban edeceğini belirlemek için kuraya başvurmuştu. Kura o sırada en küçük oğlu olan Abdullah’a çıkınca onu kurban etmeye karar vermiş, ancak buna başta kızları olmak üzere pek çok kimse karşı çıkmıştı. Adağını yerine getirebilmek için bir çözüm arayan Abdülmuttalib kendisine yapılan bir tavsiye doğrultusunda Abdullah ile o günkü örfe göre diyet olarak kabul edilen on deve arasında kura çektirmiş, fakat kura yine Abdullah’a çıkmıştı. Abdülmuttalib deve sayısını onar onar artırarak kuraya devam etmiş, sayı yüze ulaşınca kuranın develere çıkması üzerine 100 deve kurban etmişti. Böylece çok sevdiği oğlu Abdullah’ı da kurtarmıştı. Bundan dolayı Hz. Peygamber, hem babası Abdullah’ın hem de büyük atası Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmâil’in kurban edilmekten kurtulmuş olduğunu kastederek, “Ben iki kurbanlığın oğluyum” demiştir.

    Abdullah gençlik çağına ulaştığında kendisine gelen birçok evlilik teklifini kabul etmemiş, nihayet babasının teşebbüsüyle Vehb’in kızı Âmine ile evlenmiştir. Abdullah’ın bu sırada on sekiz yaşında olduğu anlaşılmaktadır. Abdullah ticaret için gittiği Suriye’den dönerken Yesrib’e (Medine) uğramış ve orada babasının dayıları olan Adî b. Neccâr oğullarını ziyaret etmişti. Ancak bu sırada hastalanıp akrabalarının yanında bir ay kadar hasta yattıktan sonra vefat etmiş ve Medine’de defnedilmiştir. Abdülmuttalib Abdullah’ın hastalığını haber alınca büyük oğlu Hâris’i Yesrib’e göndermiş, ancak Hâris şehre ulaşmadan kardeşi vefat etmiştir. Bu sebeple Hz. Peygamber yetim olarak dünyaya gelmiştir. İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu oğlunun peygamberliğine yetişemeyen Abdullah’ın âhirette azap görmeyip kurtuluşa ereceği kanaatindedir.

    Alıntı

    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) ANNESİ HZ. AMİNE

    Hz. Peygamber’in annesi Âmine Kureyş kızları arasında iyi bir yere sahipti. Babası Vehb de Zühre oğullarının ileri gelenlerinden biriydi. Abdülmuttalib, oğlu Abdullah’ı yanına alarak Âmine’yi babasından veya diğer bir rivâyete göre amcası Vüheyb’den istemiş, olumlu cevap verilmesi üzerine evlilikleri gerçekleşmiştir. Zamanın âdetleri doğrultusunda evliliğin ilk üç günü Âmine’nin evinde geçmiştir. Bu evlilikten sonra Abdullah’ın alnındaki peygamberlik nûrunun Âmine’ye intikal ettiği kabul edilir. İslâm kaynaklarında Hz. Muhammed (sav)’in ana rahmine intikalinden doğumuna kadar geçen zaman içinde bazı olağanüstü olayların meydana geldiğine dair rivayetler yer almaktadır. Rivâyete göre Âmine Hz. Peygamber’e hamile olduğu sırada bir rüya görmüş, rüyada kendisine önemli bir kişiye hamile olduğuna işaret edilerek doğacak çocuğa Muhammed veya Ahmed adını vermesi söylenmiştir. Âmine’nin doğum sancısı çekmediği de bu rivâyetler arasındadır. Yine meşhur rivâyete göre Hz. Peygamber sünnetli olarak doğmuştu. Ayrıca melekler tarafından yıkanmış ve sırtına peygamberlik mührü vurulmuştu. Dede Abdülmuttalib torununun dünyaya geldiği müjdesini alınca onun şerefine bir ziyafet vermiş, ziyafette ona Muhammed adını koymuş, Allah’ın ve insanların onu hayırla anması için bu ismi verdiğini söylemiştir.


    Alıntı

    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) SÜTANNESİ HZ. HALİME’YE VERİLİŞİ

    Çocukları Sütanneye Verme Geleneği

    Mekke'nin havası sıcak ve sıkıntılı idi. Çocukların körpe vücutlarına yaramazdı ve onların sıhhatli büyümelerine elverişli değildi. Çölde ise, hava güzel, su tatlı ve temiz, hayat serbest, iklim ise mutedil idi. Ayrıca, çölde yaşayan bazı kabilelerin dilleri de çok daha düzgün ve pürüzsüzdü; asliyet ve tazeliğini koruyordu. Ahlâkları da temizdi.

    İşte, buna binâen, o sırada Kureyş eşrafı ve ileri gelenleri, daha sıhhatli ve gürbüz yetişmeleri ve ayrıca düzgün, aslına uygun Arapça öğrenip konuşabilmeleri için, Mekke'nin dışında çölde yaşayan kabile kadınlarına ücretle emzirmek üzere çocuklarını teslim etmeyi bir âdet hâline getirmişlerdi. Çocuk iki üç sene, bazân daha fazla sütannenin yanında kalırdı.

    Bu sebeple de, yaylalarda yaşayan birçok kabîle, bilhassa Sa'd b. Bekr Kabilesi kadınları, senede birkaç defa kafile hâlinde Mekke'ye inerler ve yeni doğan çocukları emzirmek üzere yanlarına alıp tekrar yurtlarına dönerlerdi.

    Mekke civarındaki kabileler arasında Sa'd b. Bekr Kabilesi, bilhassa şerefte, cömertlikte, mertlikte, tevâzuda ve Arapçayı düzgün konuşmakta temayüz etmiş ve ün kazanmış bir kabileydi. Bu yüzden, Kureyş ileri gelenleri, daha çok bu kabîle kadınlarına çocuklarını teslim etmek isterlerdi.

    Hz. Muhammed (sav) doğumunun ardından bir süre annesi Âmine’nin yanında kalmış, daha sonra âdet olduğu üzere süt annesine verilmiştir. Çocukların süt annesine verilmesinde temel sebep çocukların şehir yerine daha sağlıklı olan çöl havasında büyümelerini sağlamak, ayrıca konuşma çağında fasih Arapça öğrenmelerine imkân vermekti.

    Peygamberımızı Yetım oldugu ıçın Arap kadınları kabul etmemıs; sadece kabılesıne götürecek çocuk bulamayan Halıme, elı bos gıtmemesı ıçın peygamberımızı kabul etmıstı.Peygamberımızı aldıktan sonra Halıme ve Aılesının yasam tarzı bır anda degıstı.

    Bunlardan bazılarını Halımenın dılınden dınleyecek olursak;
    Halıme Annemiz der kı;" 0çınde bulundugumuz kuraklık ve kıtlık yılında hıç bır seyımız kalmamıstı. Ben, kır merkebımın üzerınde ıdım.Yanımızda, yaslı bır devemız vardı,bıze bır damla süt vermıyordu.

    Üzerınde bulundugum merkebın agır yürümesı yol arkadaslarımı çıleden cıkartıyordu.Nıhayet Mekke'ye varıp emdırılecek oglan çocukları aramaya basladk. 0çımızden hıç bır kadıın Muhammedı almak ıstemıyor,ondan uzak duruyorduk. Çünkü, bızler emdırecegımız çoçugun babasından bahısse kavusmayı ve ondan armaganlar almayı beklıyorduk.

    Bır ara Muhammed ın dedesı Abdulmuttalıple karsılastım,bana; Ismın nedır ?dıye sordu.

    Halıme dedım. Bana;Ey Halıme! Benım yanımda bır yetım çocugum var onu emzırmek ıçın Benı Sa'd kabılesı kadınlarına teklıf ettım öksüz oldugu ıçın kabul etmedıler. Sen kabul eder mısın? Ben ,"bana bıraz müsaade ette kocama bır danısayım"dedım.

    Hemen kocamın yanına döndüm, ona haber verdım. Kocam ızın verınce Muhammedı aldım.

    Muhammed bıze gelınce,evımız öyle bereketlendı kı kocam la hayretler ıçınde kaldık.Sütü çekılmıs olan devemızde sütler fazlaca akmaya, zayıf olan merkebımızı,yolda baska hıç bır bınek hayvan geçememege,davarlarımıza ınen süt hıç bır davara ınmemeye basladı.

    Peygamberın Çocuklugu daha degısıktı. Daha ıkı Aylık ıken,her tarafa yuvarlanmaya çalısıyordu.Üç Aylık olunca day durmaya çalısıyordu.Dört Aylık olunca, duvara tutunup yürüyordu.Bes Aylık olunca bır yere tutunmadan yürüyebılıyordu.Altı Ayı tamamlayınca, yürümeyı hızlandırmıstı.Yedı Aylık ıken her tarafa gıdebılıyor,kosabılıyordu. Sekız Aylık ıken,konusuyor,konusulanı anlayabılıyordu.On Aylık ıken Ok atabılıyordu. Ikı Yılı doldurdugu zaman,oldukça, ırı ve gösterıslı bır çocuk olmustu.Onu Annesıne götürdük, Amma,bız,Onun yüzünden gördügümüz hayır ve bereketten dolayı, Yanımızda bır müddet daha tutmaya çok ısteklı bulunuyorduk.

    Peygamberimizin Süt Kardeşleri Şunlardır::

    Abdullah b. Harıs,Üneyse bıntı.Harıs,Seyma bınt-ı Harıs.


    Alıntı

    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) GÖĞSÜNÜN YARILMASI OLAYI

    Kuşluk güneşinin her tarafa pırıl pırıl hayat saçtığı güzel bir bahar günüydü.

    Nur yüzlü Efendimiz, süt kardeşi Abdullah'la beraber evlerine yakın çayırlıkta kuzularını otlatıyordu. Bir ağacın altında, çimenden yemyeşil halının üzerine oturmuş, tatlı tatlı konuşuyorlardı. Bir müddet sonra da Abdullah, ağacın serin gölgesinde uykuya daldı.

    Kâinatın Efendisi ise, oturduğu yerden, kâinatı kuşatan eşsiz güzelliklerin yaratıcısını düşünmeye koyuldu. Bu sırada kuzular yayıla yayıla epeyce uzaklaşmışlardı. Onları geri çevirmek için Peygamberimiz, Abdullah'ın yanından ayrıldı. Bir müddet gittikten sonra, karşısına beyaz elbiseli iki kişinin çıktığını gördü. İkisi de güleryüzlü ve sevimli idiler. Birinin elinde içi karla dolu altın bir tas vardı. Nur yüzlü Efendimizin yanına usulca yaklaştılar. Onu tutup, İlâhî bir halı gibi duran yemyeşil çimenlerin üzerine uzattılar. Efendimizde ne ses, ne seda, ne de telâş vardı. Bu güleryüzlü, bu temiz sîmalı ve bu sevimli insanların kendisine kötülük yapmayacağını biliyordu.

    Ağacın serin gölgesinde uyumakta olan Abdullah, bu sırada uyandı. Manzarayı görünce, olanca hızıyla telâşlı telâşlı eve vardı. Gördüğü manzarayı anne ve babasına anlattı. Heyecan ve telâşlarından evlerinden nasıl çıktıklarının farkında bile olamayan Halime ile kocası, bir anda Peygamberimizin yanına vardılar. Fakat, Abdullah'ın anlattıklarından eser yoktu. Ortalıkta kimseler görünmüyordu. Zîra, gelenler, memur edildikleri vazifelerini bir anda bitirip gözden kaybolmuşlardı. Sâdece, ayakta duran Kâinatın Efendisinin benzi uçuktu ve hafiften gülümsüyordu.

    Fazlasıyla telâşa kapılan Halime ve kocası, "Ne oldu sana yavrucuğum?.." diye sordular.

    Kâinatın Efendisi şunları anlattı:

    "Yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir tas vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan pıhtısı çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizledikten sonra ayrılıp gittiler."

    Aradan yıllar geçecek, kendilerine peygamberlik vazifesi verilecekti.

    Bir gün, sahabîlerden bazıları, "Yâ Resûlallah!.. Bize kendinizden bahseder misiniz?" diyeceklerdir.

    Resûlullah, "Ben, babam İbrahim'in duasıyım, kardeşim İsa'nın müjdesiyim, annemin ise rüyasıyım! O, bana hâmile iken Şam saraylarını aydınlatan bir nurun kendisinden çıktığını görmüştü." dedikten sonra, bahsi geçen hâdiseyi de şöyle anlatır:

    "Ben, Sa'd b. Bekr Oğulları yanında emzirilip büyütüldüm. Bir gün süt kardeşimle birlikte evlerimizin arkasında kuzuları otlatıyorduk. O sırada yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu altın bir tas vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan parçası çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler."

    Bu hâdiseyle Peygamber Efendimizin mübarek kalbi, İlâhî bir nur ve Cenâbı Hakk tarafından bir sekînet ve bir ruh ile genişletilmiş oluyordu. Aynı zamanda, Resûlullah Efendimizin nefsi, o yaşından itibaren kutsî duygular ve İlâhî nurlarla te'yid edilerek, her türlü vesvese ve şüpheden temiz hâle getiriliyordu. Burada şunu da hatırlatmak gerekir ki, kalb sâdece çam kozalağı gibi bir et parçası olarak düşünülmemelidir. O, bir Lâtifei Rabbaniye'dir. Meseleye ışık tutması bakımından, Bediüzzaman Hazretlerinin kalble ilgili şu açıklamasını da nazarlara arzetmekte fayda vardır:

    "Kalbten maksat, sanevberî [çam kozalağı] gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir Lâtifei Rabbaniye'dir ki, mazharı hissiyatı vicdan, ma'kesi efkârı dimağdır. Binâenaleyh, o Lâtifei Rabbaniye'yi tazammum eden o et parçasına kalb tâbirinde şöyle bir letafet çıkıyor ki; o Lâtifei Rabbaniye'nin insanın maneviyatına yaptığı hizmet, cismi sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir. Evet, nasıl ki bütün aktarı bedene maû'lhayatı neşreden o cismi sanevberî, bir makinei hayattır; ve maddî hayat onun işlemesiyle kâimdir; sekteye uğradığı zaman cesed de sukuta uğrar; kezalik o Lâtifei Rabbaniye a'mâl ve ahvâl ve mânevîyatın heyeti mecmuasını hakikî bir nuru hayat ile canlandırır, ışıklandırır; nuru îmanın sönmesiyle, mahiyeti, meyyiti gayrimüteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır."

    Anlaşılan odur ki, maddî kalbin îman, ilim, hikmet, şefkat gibi maneviyatla yakın alâkası vardır; aynı şekilde, maddî temizliğin de manevî temizlikle münâsebeti mevcuttur. Bu itibarla, Resûli Ekrem Efendimizin maddî kalbinin yıkanıp temizlendikten sonra ilim, hikmet, İlâhî nur ve feyizlerle doldurulmasını, akıldan uzak görmemek lâzımdır.


    Salih SURUÇ

    HZ. AMINE’NIN MEDINE ZIYARETI VE VEFATI

    Nebîyy-i Muhterem Efendimiz, süt annesi Halime tarafından annesi Hz. Amine'ye teslim edildiğinde dört yaşını bitirmiş, beş yaşına ayak basmıştı.

    Takvim yaprakları, Milâdî 575 yılını gösteriyordu!

    Azîz annenin kalbine, henüz evliliklerinin ilk aylarında ebedî âleme göç eden kocası Abdullah'ın ayrılık acısı, ızdıraptan bir yumak gibi oturmuştu.. Bu ızdırabı az da olsa hafifleten tek tesellî kaynağı vardı: Biricik oğlu Muhammed (s.a.v.).

    Hz. Âmine, olanca şefkat ve muhabbetiyle nur yavrusunu sarmaya çalışıyor, ona babadan yetim kalışın da acısını bu şekilde hatırlatmamaya gayret ediyordu!

    Peygamber Efendimiz, Mekke'deki mütevazi evin ışığıydı, bereketiydi, gülüydü, huzur ve sevinci idi. Bu küçük yaşta bile annesine yardım etmekten asla geri durmuyordu. Hele, temizliğe dikkat edişine azîz annesi hayrandı!

    O, sâdece annesine karşı değil, tanıdıklarının hepsine karşı yardımsever ve hürmetkar idi. Arkadaşlarının yardımına koşmaktan zevk alırdı. Bu sebeple, arkadaşları da onu sever, sayar ve kendisiyle gezip dolaşmaya âdeta can atarlardı.

    Evet, Cenâb-ı Hakk, peygamberlik yüksek ve kutsî vazifesiyle memur edeceği resulünü, böylece en güzel şekilde büyütüyor ve en mükemmel surette terbiye ediyordu!

    Baba Kabrini Ziyaret

    Kâinatın Efendisi, altı yaşında.

    Bu sırada Hz. Âmine'nin içine Medine'yi ziyaret arzusu doğdu. Maksadı; Abdûlmuttâlib'in annesi tarafından kendilerine dayı gelen Adiyy b. Neccar Oğullarını görmek, hem de orada medfun bulunan bahtiyar kocasının kabrini ziyaret etmekti.

    Bu maksatla hazırlıklar yapıldı. Günü gelince Mekke'den biricik oğlu ve dadısı Ümmü Eymen'le birlikte hareket etti. Â-mine'nin âlemi şen ve neşeli olması lâzım gelirken, bilâkis hüzünle kaplı idi. Sanki bir daha bu mukaddes beldeye ve bu Saadet Güneşinin doğuşuna sahne olan mübarek eve kavuşma-yacakmış gibi, tekrar tekrar dönüp Mekke'ye bakıyordu!

    Mevsimin en sıcak günlerinde yaptıkları yorucu bir yolculuktan sonra Medine'ye vardılar. Efendimizin dayısı oğullarından Nabiga'nın evine indiler.

    Hz. Âmine, bu evin avlusunda bulunan azîz kocasının kabrinin başına gözyaşları içinde yıkılıverdi. Gözyaşları, Abdullah'ın kabrinin toprağını bol bol suladı.

    Peygamber Efendimiz de, ilk defa ruhunda yetimliğin acısını bu manzara karşısında duydu. O da, muhterem pederinin kabrine damla damla gözyaşı serpti.

    Yahudı kavmı peygamberımızı orada görünce onu devamlı kontrol edıp hal ve hareketlerıne dıkkat edıyorlardı. Hz. Amıne Yahudılerın Peygamberımız hakkında takındıkları tavırlardan korkmaya basladı Ve acılen Mekke ye dönmek ıçın yola koyuldular.

    Hz. Amıne, Mekke'ye gelırken, yolda hastalanıp Evba köyünde durakladı.Basucunda duran Peygamberımızın yüzene baktı.Sonra da söyle hıtap ettı:

    "Ey çekılen dehsetlı ölüm okundan, Allah ın lutfu ve yardımı ıle yüz deve karsılıgında kurtulan zatın oglu!Allah, Senı,mübarek ve devamlı kılsın! Eger rüyada gördüklerım dogru çıkarsa,Sen Celal ve bol ıkram Sahıbı tarafından,Adem ogullarına helal ve haramı bıldırmek üzere gönderıleceksın! Allah, Senı mılletlerle bırlıkte devam edıp gelen putlardan, putperestlıkten de, esırgeyecek,alıkoyacaktır.

    Her canlı varlık ölecektır. Bende ölecegım.Fakat temellı anılacagım Çünkü, temız bır ogul dogurmus,arkamda hayırlı bır anı bırakmıs bulunuyorum demıstır.

    Ve Hz. Amıne Ebva da vefat ettı.Hazret-ı Amıne vefat ettıgınde 30 yaslarında ıdı.

    Hz. Amine 'nin Defni

    Sevgili Peygamberimiz ile Ümmü Eymen donakalmışlardı. Âdeta dilleri tutulmuştu. Konuşan, sâdece Kâinatın Efendisinin gözyaşlarıydı.

    Ümmü Eymen, bir ara kendisini toparladı ve azîz yavrunun gözyaşlarını sildi. Sonra da bağrına basarak teselliye çalıştı. "Üzülme, ağlama, canım Muhammed'im!.." dedi, "İlâhî Ka-der'e karşı boynumuz kıldan incedir. Can da Onun, mal da; hepsi bize emanet. Emaneti nasıl vermişse öyle de alır."

    Sevgili Peygamberimiz, derin bir iç çektikten sonra, "Ben de biliyorum. Onun hükmüne her zaman boyun eğerim. Fakat, anne yüzü, unutulmayacak bir yüzdür. O yüzü tekrar göremem diye üzülüyorum." dedi; sonra da derhâl kendini toparladı ve gözyaşlarını silerek Ümmü Eymen'e, "Haydi, o, emaneti Sahibine teslim etti. Biz de onun na'şını toprağa teslim edelim, rahat etsin." dedi.

    Dünyanın en bahtiyar annesi Hz. Âmine'nin cesedini orada toprağın bağrına tevdi ettiler. Ruhu ise, Kâinatın Efendisini bağrından çıkardığı için kim bilir ne kadar yükseklerde meleklerle bayram ediyordu!

    Definden Sonra

    Annesiz kalan Dürr-i Yetim'i Mekke'ye götürmek vazifesi, dadısı Ümmü Eymen'e düştü.

    Ümmü Eymen, yol boyunca ona annesiz kaldığını hissettirmemek için elinden gelen gayreti esirgemedi. Onu öz evlâdıy-mış gibi bağrına bastı ve teselliye çalıştı. Efendimiz de, âdeta onu bir anne kabul ederek, "Anne, anne!.." diye çağırırdı. Daha sonraları da her gördüğünde ise, "Annemden sonra annem!.." diyerek iltifatta bulunuyordu.

    Dünyada, böylece Babasız ve Annesız kalan Peygamberımızı,yüce Allah,hamısız bırakmadı: Önce dedesı Abdulmuttalıbın yanında, sonra da amcası Ebu Talıb-ın yanında kaldı. Peygamberımız, sekız yasına kadar, Dedesı Abdulmuttalıbın yanında,sekız yasından sonra da Amcası Ebu Talıb-ın yanında kaldı.

    Abdülmuttalib, çok sevdiği ve genç yaşta kaybettiği oğlu Abdullah’ın değerli hâtırası olan Muhammed (sav)’e büyük özen gösteriyordu. Sofraya onunla birlikte oturup yemek yiyor; onu zaman zaman Kâbe duvarının gölgesindeki minderine oturtuyor; Dârünnedve’deki toplantılara başkanlık ederken yanına alıyor; bütün davranışlarıyla ona baba şefkatı ve sevgisinin eksikliğini hissettirmemeye çalışıyordu. Yaşı seksenin üzerinde olan Abdülmuttalib o sırada sekiz yaşındaki torunu Muhammed (sav)’in bakım ve himayesini amcası Ebû Tâlib’e verdikten kısa bir süre sonra vefat etti.


    Alıntı

    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) DEDESİ HZ. ABDÜLMÜTTALİB

    Şeybe (Abdülmuttalib)

    Peygamber Efendimizin birinci kuşaktaki dedesidir. Doğuştan ak saçlı olduğundan kendisine "Şeybe" ismini vermişlerdi. Abdülmuttalib onun lâkabıdır. O daha çok bu lâkabla şöhret bulmuş ve anılmıştır.

    Bu lâkabı alışının hikâyesi şöyle anlatılır:

    Şeybe küçüklüğünde Medine'de dayılarının yanında kalıyordu. Bir gün mahalle arkadaşları diğer çocuklarla Medine'de bir meydanda ok atışı yapıyorlardı. Bütün çocuklar arasında, alnında parlayan Kâinatın Efendisine ait nur sebebiyle rahatlıkla farkediliyordu. Çocukların bu yarışmasını seyretmek için büyüklerden bir kalabalık da orada toplanmış bulunuyordu.

    Ok atma sırası Şeybe'ye gelmişti. Okunu yayına yerleştirdi. Kendinden emin bir tavırla yayını gerdi. Bir an nefesini kesip yayını salıverdi. Yaydan fırlayan ok, hedefe tam isabet etmişti. Herkes hayranlık dolu bakışlarla kendisine bakarken, o ise bu başarıdan duyduğu sevinç ve heyecanı şu sözlerle dile getiriyordu:

    "Ben, Hâşim'in oğluyum. Ben, (Bethâ) Beyinin oğluyum. Okum elbette hedefini bulur."

    Seyre gelen büyükler Şeybe'nin bu övücü sözlerini duydular. Haris bin Abd-i Menâfoğullarından biri yanına yaklaştı ve sorup sual ederek onun Hâşim'in oğlu olduğunu öğrendi. Mekke'ye dönüşünde bu adam, durumu amcası Muttalib'e anlattı ve böylesine kabiliyetli ve zeki bir çocuğun yabancı ilde bırakılmasının doğru olmayacağını belirtti.

    Muttalib bu haber üzerine derhal Medine'ye vardı. Şeybe'yi alarak Mekke'ye getirdi. Muttalib terkisinde yeğeni Şeybe ile Mekke sokaklarına girerken sordular:

    "Bu çocuk kim?"

    Göz değmesinden korkan Muttalib'in ağzından, "Kölemdir" sözü çıktı.

    Evine gelince karısı Hâtice de kendisine aynı soruyu yöneltti. Yine cevabı "Kölemdir" oldu.

    Ertesi günü amcasının kendisine aldığı güzel elbiselerle Mekke sokaklarında dolaşmaya başlayınca, herkes onun kim olduğunu merak etmeye ve sormaya başladı. Bilenler, "Abdülmuttalib" (Muttalib'in kölesi)" diye cevap veriyorlardı. Her ne kadar kim olduğu sonradan ortaya çıktıysa da, ismi, o günden sonra "Abdü'l-Muttalib" (Muttalib'in kölesi) olarak kaldı.

    Alıntı


    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED (SAV) DEDESİ HZ. ABDÜLMÜTTALİB’İN YANINDA

    Altı yaşında iken annesini kaybeden Peygamber Efendimizi, yaşlı dedesi Abdûlmııttâlib himayesine aldı.

    Kureyş'in reisi Abdûlmuttâlib de nuru Ahmedî'den nasibini almıştı. O nur kendisine çok üstün meziyet ve sıfatlar kazandırmıştı: Uzun boyu, büyükçe başı ve heybetli görünüşüne, parlak yüzü, tatlı sözü, utangaçlığı, nezaket ve üstün ahlâkı bir başka güzellik katmıştı. Sabırlı, akıllı, anlayışlı, mert ve cömert idi. Yoksul insanların karınlarını doyurmaktan büyük zevk alırdı. Hattâ, bu cömertliğini, bu yardımseverliğini hayvanlardan bile esirgemezdi. Dağ başlarında aç susuz kalan kurdu kuşu da düşünürdü.

    Câhiliyye karanlıkları arasında aydınlık yoldan ayrılmayan bahtiyarlardan biri idi. Allah'a bağlıydı ve âhirete inanırdı. Verdiği sözü ne pahasına olursa olsun mutlaka yerine getirirdi. Nitekim, Cenâbı Hakk'a verdiği sözü yerine getirmek için, en çok sevdiği oğlu Abdullah'ı bıçağın altına yatırmaktan bile çekinmemişti. Kureyşliler müdahale etmeselerdi, onu kurban edecekti.

    Câhiliyye devrinin çirkin âdetlerinden uzak durduğu gibi, başkalarını da bunları yapmaktan menederdi. O zamanın zâlim bir âdeti olan kız çocuklarını diri diri gömmekten halkı sakındırırdı. Şaraptan, zinadan her zaman kaçınırdı. Mekke'de zulme, haksızlığa bütün gücüyle meydan vermemeye çalışırdı.

    Misafir ağırlamaktan da büyük haz duyardı. Akrabalarıyla yakından ilgilenir, onlara şefkat ve merhamet gösterirdi. Bu büyük vasfı sebebiyle Kureyşliler ona "İkinci İbrahim" derlerdi.

    Ramazan ayı girince Hira mağarasında inzivaya çekilip ibâdetle meşgul olurdu. Bunu ilk defa âdet eden de kendisi idi.

    Yaşlı dede, aynı zamanda çocuk sevgisi, torun sevgisi nedir, biliyordu. Hele, torunu, Kâinatın Efendisi gibi pırıl pırıl bir çocuk olunca, artık sevgisinin sözü mü olurdu?

    Gerçekten, Abdûlmuttâlib, etrafa nur saçan torununu canı gibi seviyor, şefkatli kanatlan arasında onu nazlı bir yavru gibi barındırıyordu. Onsuz hiçbir yere gitmek istemiyordu. Bu yaşında bile Peygamber Efendimizin davranışları, kâmil bir insanın hareket ve davranışlarından farksızdı. Gittiği her yerde bu fevkalâde durumu herkes tarafından derhâl farkediliyordu. Hattâ, zaman zaman toplantılarda ve sohbetlerde sorulan sorulara Abdûlmuttâlib, onunla istişare ettikten sonra cevap veriyordu.

    Artık Peygamberimiz, o yaşında yaşlı dedesinin âdeta samimî bir arkadaşı, içten dert ortağı ve emin bir müsteşarı idi. Bütün bunlara rağmen o, dedesine karşı hürmetinde asla kusur etmiyordu.

    Dedesinin Minderine Sâdece O Otururdu!

    Kabe duvarının gölgesinde hemen hemen her zaman Kureyş'in reisi Abdûlmuttâlib için bir minder serili bulunurdu. Çocuklarının hiçbiri bu minderin üstüne çıkmaz, babaları gelinceye kadar etrafında oturup beklerlerdi.

    Abdûlmuttâlib, çocuklarından hiçbirini almazken, Peygamber Efendimizi kucaklayarak yan tarafına minderin üstüne oturturdu. Amcaları tutup onu minderin üstünden indirmek isterlerdi; fakat, babaları buna mâni olur ve şöyle derdi:

    "Oğlumu serbest bırakın! Vallahi, ileride onun nâmı ve sânı büyük olacaktır!"

    Sonra da, muhterem torununu minderin üstüne yan tarafına oturtur, eliyle sırtını okşayarak ona olan sonsuz sevgisini belirtildi.80

    Yine, Abdûlmuttâlib uyurken Sevgili Peygamberimizden başkası onu uyandırma cesaretini gösteremezdi. Hususî odasına ondan başkası müsaadesiz giremezdi.

    Yaşlı dede, nur yüzlü torununu sofrada yanıbaşına, bâzan da dizine oturtur yemeğin en iyisini ona yedirir ve o gelmeden yemeye başlamaya müsaade etmezdi.

    Sevgili Peygamberimiz Biraz Gecikince!..

    Kâinatın Efendisini, dedesi, bir gün, kaybolan devesini aramaya gönderdi. Biraz gecikince, kayboldu endişesiyle, Abdûlmuttâlib, büyük bir telâşa kapıldı. Üzüntüsü yüzünden okunuyordu. Derhâl Kabe'ye vurarak, ellerini Yüce Mevlâ'ya açtı ve, "Allah'ım, Muhammed'imi bana geri lütfet!" diye dua etti.

    Az sonra Peygamber Efendimiz, deveyle birlikte çıkageldi. Dedesi, kendisini sevinçle kucakladı ve, "Biricik yavrum!.." dedi, "Senin için o kadar üzüldüm, o kadar feryad ettim ki, artık bundan sonra seni yanımdan asla ayırmayacağım ve yalnız başına bir yere göndermeyeceğim."81

    Hakikaten de Abdûlmuttâlib, vefatına kadar nur torununu bir gölge gibi takib etmekten geri durmadı.

    Hz. Abdulmuttalıb’ın Vefatı

    Peygamberimizi (sav) Himayesinde bulunduran, Yaşı epeyce ilerlemiş bulunan Abdûlmuttâlib, bir gün anîden rahatsızlandı. Rahatsızlığı gittikçe şiddetini artırıyordu.

    O, artık bir başka âleme göçün yakında başlayacağını anlamıştı. Yalnız, görmesi gereken bir vazife vardı: Sevgili Peygamberimizi teslim edecek emin bir kişi seçmek...

    Bunun için bütün oğullarını çağırttı. Aklına E:bû Leheb geldi. Fakat, o katı kalbli merhametsizin biri idi. "Olmaz." deyiverdi içinden...

    Ya Abbas?.. Hayır, o da olamazdı. Çünkü, çoluk çocuğu çoktu. Ancak onlarla meşgul olabilirdi.

    Hamza var. Ona da razı olmadı. Zîra, Hamza genç ve ava meraklı idi. Torunuyla gereği gibi ilgilenemezdi.

    Ebû Tâlib!.. İşte, nur torununun hâmîsini bulmuştu. Gerçi, Ebû Tâlib'in serveti azdı, ama merhameti ve şefkati boldu. Muhamnıed'i (s.a.v.), himayeye ancak o lâyık olabilirdi!

    Bununla beraber, Abdûlmuttâlib, onun da görüşünü almayı ihmâl etmedi. "Amcalarından hangisinin himayesine girmek istersin?" diye sordu.

    Sevgili Peygamberimiz, dedesinin sorusuna haliyle cevap verdi. Yerinden kalkarak amcası Ebû Tâlib'in boynuna sarıldı. O, babasıyla anne baba bir kardeş olan amcasının himayesini kabul ettiğini, böylece ifade etmiş oluyordu.

    Abdûlmuttâlib de, tercihinde isabet ettiğine sevindi. Sonra Ebû Tâlib'e dönerek, "Onu sana emanet ediyorum! O, İlâhî bir emanettir. Onu her şeye rağmen, can, baş pahasına da olsa koruyacağına dair bana açıkça söz ver ki, gözlerim arkada kalmadan gönlüm rahat etsin." dedi.

    Efendimizin kendisine karşı teveccühünden oldukça mütehassis olan Ebû Tâlib, gözleri dolu dolu, babasına şu cevabı verdi:

    "Sen hiç merak etme babacığım!.. Onu öz çocuklarıma, hattâ kendi canıma bile tercih edeceğime emin olabilirsin! Hayatta bulunduğum müddetçe ona hiç kimsenin zarar vermesine müsaade etmeyeceğime söz veriyorum!"

    Bu asil konuşmadan, Abdûlmuttâlib fazlasıyla memnun oldu ve gözleri sevinç gözyaşlarıyla doldu.

    ...Ve Abdûlmuttâlib tarafından, Nur Muhammed (s.a.v.), amcası Ebû Tâlib'e teslim edildi.

    Yakalandığı rahatsızlıktan kurtulamayan Abdûlmuttâlib, torununun neşesine, sevgisine, tebessümüne doyamadan dünyaya gözlerini 80 yaşını aşkın bir ihtiyar olarak kapadı.

    Tarih: Milâdî, 578. Fil Yılından Sekiz Sene Sonra.

    Mekke Çarşısı, Abdûlmuttâlib'in vefatı dolayısıyla günlerce kapalı tutuldu. Kureyşliler, sevdikleri ve hürmet ettikleri bu zâtın ölümü dolayısıyla günlerce yâs tuttular, cenazesini el üstünde dolaştırdılar. Sonra Hacun Kabristanına, dedesi Kusay'ın yanına gömdüler.

    Alıntı

    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED (SAV) AMCASI EBU TALİB'İN YANINDA

    Sevgili Peygamberimiz, sekiz yaşında...

    Dedesi tarafından kendisine koruyucu olarak tâyin edilen amcası Ebû Tâlib'in himayesinde.

    Ebû Tâlib, son derece merhametli bir insandı. Fakat, oldukça fakirdi. Mekke etrafında yayılan ve şehre getirilince sütünden faydalanılan birkaç devesinden başka herhangi bir mal ve mülke de sahip değildi. Aile efradı kalabalık olan Ebû Tâlib, haliyle maişet cihetiyle büyük sıkıntı içinde bulunuyordu.

    Bütün bunlara rağmen o, dürüstlüğü ve doğru yaşayışı ile Kureyşliler tarafından sevilir, sayılır ve hürmet görür idi. Hz. Ali, babasının bu durumunu şu ifadelerle dile getirir:

    "Babam, Kureyş'in fakir, fakat ileri gelenlerinden şerefli biri idi. Hâlbuki, kendisinden evvel, böyle yoksul olduğu hâlde kavminin ulu kişisi olmuş bir kimse gelmemiştir."

    Ebû Tâlib, yaşayışı bakımından da, Câhilliyye devrinin kötülük ve çirkinliklerinden uzaktı. Kureyşli müşriklerin su gibi içtikleri içkiyi o, babası Abdûlmuttâlib gibi, asla kullanmazdı. Görüldüğü gibi, Ebû Tâlib, her haliyle Kâinatın Efendisini himaye edecek evsafta bulunuyordu.

    Ebû Tâlib, aynı zamanda kardeşi Zübeyr'den kendisine geçen Kabe perdedarlığı demek olan "rifade" ve hacılara su içirme hizmeti demek olan "sikaye" vazifelerini de yürütüyordu. Ne var ki, fazla masraf gerektiren bu vazifelerin altından dar bütçesiyle kalkamayacağını anlayınca, üç hacc mevsiminden sonra bu görevleri kardeşi Hz. Abbas'a devretmek zorundakaldı. Sikaye ve rifade hizmetleri, Mekke'nin fethine kadar Hz. Abbas'ın elinde devamı etti. Resûlullah, Mekke'yi fethettikten sonra bu görevleri yine aynı elde bıraktı.

    Ebû Tâlib de, babası gibi, Sevgili Peygamberimize candan bağlıydı. Öz baba gibi, yetişmesine son derece dikkat ediyordu. Yeğenini asla yanından ayırmak istemezdi. Gittiği her yere onu da götürür, yanıbaşına oturtur ve bir arkadaş gibi kendisiyle sohbet eder ve konuşurdu.

    Ebû Tâlib evinde onsuz sofraya oturulmazdı. Sofra hazırlandığında Peygamber Efendimiz görülmeyince, amca, "Muhammed'im nerede?.. Çağırın, gelsin." derdi. Çünkü, onun bulunduğu sofrada herkes doyarak kalkar ve yemek yine de artardı. Bulunmadğı sofralarda ise, çok kere sofradakiler doymadan yemek bitiverirdi.85

    Zâten, Sevgili Peygamberimiz, tâ o zamandan beri az yiyordu. Sofrada son derece ciddî ve nîmetlere hürmetkar bir tavır içinde bulunurdu. Diğer çocuklar kurulur kurulmaz sofraya saldırırken, o büyükleri başlamadan lokmayı ağzına koymazdı. Hattâ, bazı kere amcası, çocuklardan rahatsız olmasın diye onun için ayrı sofra kurdururdu.86

    Henüz bu yaşında Sevgili Efendimiz,—büyüklüğünde olduğu gibi—açlıktan, susuzluktan da şikâyet etmiyordu. Dadısı Ümmü Eymen, bu hususu şu ifadelerle dile getirir:

    "Resûlullah'ın, çocukluğunda, ne açlıktan, ne de susuzluktan şikâyet ettiğini görmedim. Sabahleyin bir yudum zemzem içerdi. Kendisine yemek yedirmek istediğimizde, 'İstemem, karnım tok.' derdi."

    Yine, Peygamber Efendimiz, sabahları pırıl pırıl parlayan temiz bir yüz, taranmış tertemiz saçlarıyla gündüz âlemine sevgi, neşe ve hayat dolu nur gözlerini açardı.

    Alıntı

    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED (SAV) AMCASIYLA YAĞMUR DUASINDA!

    Mekke ve havalisi, şiddetli bir kuraklık ve kıtlık yılı yaşıyordu. Yağmurun damlası yoktu. Yerler kupkuru ve toprak susuzluktan şerha şerha idi.

    Kureyşliler, Ebû Tâlib'e başvurarak, "Ey Ebû Tâlib!.." dediler, "Kuraklık ve kıtlıktan çoluk çocuğumuz ölmeye, hayvanlarımız kırılmaya başladı! Ne olur, bizim için yağmur duasına çıksan?.."

    Ebû Tâlib teklifi reddetmedi. Ancak, yalnız gidemezdi, gitmek de istemezdi. Yanına yeğeni Nur Muhammed'i de almalıydı. Çünkü, onun bereket ve ihsanlara vesile olduğunu birçok hâdisede görmüş ve anlamıştı.

    Ebû Tâlib, yeğeni Saadet Güneşiyle birlikte Kabe'ye vardı. Sırtını bu kutsî mabede dayadı, ellerini Kâinat Sultanına açtı ve yalvarmaya başladı. Nur Muhammed (s.a.v.) ise, Kabe'nin örtüsüne yapışmış, bir parmağını da göğe doğru kaldırmıştı.

    ...Ve az sonra Rahmâni Rahîm'in rahmet deryası coştu ve yağmur, bardaktan boşalırcasına Mekke ve halkının üzerine döküldü. Öyle ki, kendilerini zorlukla evlerine atabildiler. Bir anda vadiler dolup taştı. Yüzler ve gözler sevinçle doldu.

    Evet, Hz. Muhammed (s.a.v.), insanlığa maddî manevî rahmet ve bereket getirmek, insanlığı ve dünyayı mes'ud ve mamur etmek üzere vazifelendirilmişti. Daha çocukluğundan itibaren de bu ulvî ve büyük vazifenin sahibi bulunduğunun izlerini üzerinde taşıyordu!


    Alıntı

    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) KOYUN GÜTMESİ

    Resûli Ekrem Efendimiz, ömrü saadetlerinin 10. yılı içinde bulunuyorlardı.

    Bu sırada, himayesinde bulunduğu amcası Ebû Tâlib'in koyun ve keçilerini gütmek istediğini söyledi. Onu canı gibi seven amcası, önce buna razı olmadı. Ancak, Efendimizin şiddetli arzu ve ısrarı karşısında kabul etti. Fakat, bu sefer zevcesi Fâtıma Hâtûn, bu isteğe şiddetle karşı koydu. Göz bebeklerinden daha çok kıymet verdikleri Kâinatın Efendisini yakıcı güneş altında bırakmaya gönülleri nasıl rıza gösterebilirdi?

    Fakat, Fahri Âlem Efendimiz, bu arzusunda kararlı idi. Bunun için Fâtıma Hâtun'u ikna ve razı etti.

    Efendimiz, sabahları koyun ve keçileri alarak vadilerde ve tepelerde dolaştırıp otlatmaya başladı.

    Böylece, hem geçim sıkıntısı içinde bulunan amcasına, hiç olmazsa çoban tutma masrafından kurtarmak suretiyle yardımda bulunmuş, hem de yalnız başına yerleri ve gökleri derin derin tefekkür edebilme imkânını elde etmiş oluyordu. Kırda Cenâbı Hakk'ın, her an tazelendirdiği yer ve gök sahifelerindeki ulvî manzaraları seyrediyor ve âdeta ruhu onlardan eşsiz bir zevk ve derin bir feyiz alıyordu. Üzerine aldığı bu vazife, onu aynı zamanda tefessüh etmiş cemiyetin yalan ve hile ile dolandırıcılık ve riya ile bulaşmış hayatlarından uzak kalma imkânına da kavuşturuyordu.

    Ömrü saadetlerinin bir senesini koyun gütmekle geçiren Efendimize nübüvvet vazifesi verildikten sonra, sahabîleriyle bir gün kıra çıkmışlardı. Merruzzahran mevkiinde beraberce misvak ağacının yemişini topluyorlardı. Gönülleri kucaklayan tebessümleri arasında sahabîlerine şöyle buyurdu:

    "Siz bu yabanî yemişlerin karalarını tercih ediniz. Çünkü, onun siyahı en lezzetlisidir!"

    Sahabîler, merak ve hayret içinde, "Yâ Resûlallah!.." dediler, "Bu yemişin iyisini kötüsünü çobanlar bilir. Siz de koyun güttünüz mü?"

    Nebîyyi Ekrem Efendimiz, yine ruhlar okşayan tebessümleri arasında, "Hiçbir peygamber yoktur ki koyun gütmemiş olsun!"90 cevabını verdiler.

    Ömür defterine tatlı bir hâtıra olarak kaydedilen bu koyun gütme hâdisesini, yine Resûli Zîşan Efendimiz bir gün şöyle yâdedecektir:

    "Musa (a.s.) peygamber gönderildi, koyun güderdi. Davud (a.s.) peygamber gönderildi, koyun güderdi. Ben de peygamber gönderildim. Ben de kendi ailemin koyunlarını Ciyad'da (Mekke'nin alt tarafında bir yer) güderdim."91

    Görülüyor ki, Kur'ân'da "en yüksek ahlâkın sahibi" olarak tavsif edilen Resûlullah Efendimizin, henüz 10 yaşlarındaki gayret ve himmeti dahi boş oturmayı hoş görmemiş ve başkasına yük olmayı uygun bulmamıştır.

    Tafsili ciltler teşkil edecek şu mübarek sözlerinde de bu bir senelik koyun gütme tecrübesinin eserini bulmak mümkündür:

    "Hepiniz çobansınız. İdareniz altında bulunanlardan mes'ûlsünüz. Devlet reisi, idaresi altındakilerden mes'ûldür. Kişi, ehil ve iyâlini gözetip korumakla mükellef ve bundan mes'ûldür. Kadın, kocasının evinden mes'ûldür. Hizmetçi, efendisinin malının muhafızıdır ve bundan mes'ûldür. Kişi, babasının malinin muhafızıdır ve bundan mes'ûldür. Hepiniz, idareniz altında olanlardan mes'ûlsünüz."


    Alıntı

    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) EĞLENCELERE KATILMAKTAN ALIKONMASI

    Cenâbı Hakk'ın hususî terbiyesi ve muhafazası altında ömür geçiren Kâinatın Efendisi Peygamberimiz, amcasının koyunlarını güttüğü sıralarda başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatmıştır:

    "Ben, Câhiliyye devri insanlarının işledikleri bir şeyi iki defa yapmaya teşebbüs ettimse de, Allah, beni o işten alıkoydu. Bundan sonra Allah, beni peygamberlik vazifesiyle şereflendirinceye kadar hiçbir kötülüğe teşebbüs etmedim.

    "Teşebbüs ettiğim şeye gelince... Bir gece, Kureyş'ten bir gençle, Mekke'nin yukarı taraflarında kendi koyunlarımızı (veya develerini) otlatıyorduk. Ben arkadaşıma, 'Koyunlarıma bakarsan, ben de diğer arkadaşlarım gibi Mekke'ye giderek, gece eğlencelerine, gece masalları toplantılarına katılmak istiyorum.' teklifinde bulundum. Arkadaşım, 'Olur, bakarım.' Dedi. Bu maksatla Mekke'ye geldim.

    "Şehrin ilk evinin yanına yaklaştığımda, defler, düdük ve ıslıkların çalındığını duydum. 'Nedir bu?..' diye sordum. 'Filânın oğlu, filânın kızıyla evlenmiş; onların düğünleri yapılıyor.' dediler. Hemen oturup onları seyre başladım. Derken, Allah, kulaklarımı tıkadı. Uyuyakaldım ve ancak sabah güneşinin ışıklarıyla uyanabildim. Dönüp arkadaşımın yanına geldiğimde, benden, ne yaptığımı sordu. 'Hiçbir şey yapmadım.' dedim ve sonra da başımdan geçeni olduğu gibi anlattım.

    "Bir başka gece, yine arkadaşıma aynı şekilde rica ettim. Ricamı kabul etti.

    Müslim, Sahih, c. 6, s. 8.

    "Yola çıkıp Mekke'ye geldiğimde, geçen sefer işittiklerimin aynısını yine işittim. Hemen orada çöküp yine seyre daldım. Derken, Allah, yine kulaklarımı tıkadı. Vallahi, beni uykudan ancak güneşin sıcaklığı uyandırabildi!

    "Uyanır uyanmaz arkadaşımın yanına vardım ve başımdan geçeni olduğu gibi anlattım.

    "Bundan sonra Allah, beni peygamberlik vazifesiyle şereflendirinceye kadar, hiçbir kötülüğe teşebbüs etmedim."


    Alıntı

    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) ŞAM – SURİYE, YEMEN SEYAHATİ

    Şam Seyahati

    Kâinatın Efendisi 12 yaşına girmişti.

    Akranları arasında artık farklı beden ve sîmaya sahipti. Sîması etrafa pırıl pırıl nurlar saçıyordu. Gönlü huzur doluydu.

    Onu yanında barındıran Ebû Tâlib ise, o sırada büyük bir geçim sıkıntısı içinde idi. Bunun için, ticaretle uğraşmaya kendisini mecbur hissetmekteydi. Bu maksatla da Kureyş'in o sene tertiplediği ticaret kervanına katılarak Şam'a gitmeyi kararlaştırdı.

    Yol hazırlıkları yapılıyordu. Yapılan hazırlıklar Efendimizin gözleri önünde cereyan ediyordu. Haliyle, çok sevdiği amcası, kendisinden bir müddet ayrılacaktı. Ama o buna nasıl tahammül edebilirdi? Yıllar önce de hem muhterem babasını, hem de azîz annesini böyle iki seyahat sonunda kaybetmişti. Şimdi ise, hâmîsi Ebû Tâlib, böyle bir seyahate çıkacak ve günlerce kendisinden uzak bulunacaktı. Nâzik ve lâtif ruhu bu ayrılığa nasıl dayanacaktı?

    Ebû Tâlib gibi, ev halkı da, Kâinatın Efendisinin başına yolda bir şeylerin gelmesinden korktukları için bu seyahate katılmasını istemiyorlardı. Ancak o, amcasıyla gitmeyi candan arzu ediyordu. Günlerce üzgün durduktan sonra amcasına açılmak zorunda kaldı. Hasret ve hüzün dolu mübarek sesiyle ona şöyle hitab etmekten kendini alamadı:

    "Amcacığım!.. Beni nereye ve kime bırakıp gidiyorsun? Burada ne annem var, ne de babam!.."

    Bu sözlerini gözyaşlarıyla bir çiçek gibi süsleyen Kâinatın Efendisinin derin hüzün ve üzüntüsüne, değil kendisini canı gibi seven Ebû Tâlib, en katı yürekliler bile dayanamazdı. Şefkat duygusunu coşturan bu ifadeler karşısında Ebû Tâlib, derhâl kararını değiştirdi. Artık Kâinatın Efendisi de amcasıyla birlikte gidecekti.

    Efendimizin gönlü bu karardan sonra sevinçle doldu. Hazırlıklar tamamlandı ve o, amcasıyla birlikte ticaret kervanına katıldı.

    Kervan, çölleri aşa aşa Busra'ya vardı ve burada mola verdi. Busra, Şam ile Kudüs arasında suyu bol ve bahçelerle kaplı bir kasabaydı.

    Yemen Seyahati

    Hz. Muhammed (s.a.s.) 17 yaşında iken de, diğer bir ticâret kafilesi ile amcalarından Zübeyr ve Abbâs'la birlikte Yemen'e gidip gelmiştir.(36)


    Alıntı

    RÂHİB BAHÎRA'NIN PEYGAMBERİMİZ (SAV) İLE İLGİLİ DÜŞÜNCELERİ

    Busra Panayırına yakın küçük bir manastırda o sırada bir râhib yaşıyordu: Bahîra... Bu râhib, Hıristiyanların o zaman hatırı sayılır bir âlimi idi. Çünkü, manastırda bir kitap vardı ki, orada ibâdete kapanan her râhib o kitaptan okuyarak Hıristiyanların en bilgili kimsesi olurdu. O güne kadar gelip geçmiş bütün râhibler de o kitaptan istifade etmişlerdi.94

    Kureyş'in ticaret kafilesi, her sene olduğu gibi bu sene de rahibin bu manastırına yakın bir yerde konakladı. Garibtir ki, daha önceki seneler gelen Kureyş kervanının hiçbiriyle ilgilenmeyen, konuşmayan Bahîra, bu sefer kafileye beklenmedik bir sürprizle yakın alâka gösterdi, hattâ kendileri için bir ziyafet tertipledi.

    Bu ilgi, bu ziyafet nedendi? Kafiledekileri düşündüren soru, bu idi!

    Bilgin râhib, kafilede o âna kadar gözlerini şâhid olmadığı bazı garibliklere şâhid olmuştu: Manastırda, Kureyş kafilesini

    Bahîra'nın asıl adı, Circis veya Sercis'tir. Avrupalı tarihçiler, "Serciyus" derler. Kendisi bir Yahudî âlimi iken, sonraları Hıristiyanlığı kabul etmiştir (İbni Hişam, Sîre, c. 1, s. 191, dipnot 1). seyrederken, bir bulutun, Efendiler Efendisini gölgelediğini görmüştü! Kafile gelip bir ağacın altına konunca, aynı bulutun ağacı da gölgelediğini; ağacın dallarının ise, nur çocuğun üstüne âdeta eğilip gölge ettiğini müşahede etmişti!

    Bu garibliği görmüş olan Râhib Bahîra, manastırından çıkarak, Mekkeli ticaret kafilesini çağırdı ve şöyle dedi:

    "Ey Kureyşliler!.. Size yemek hazırladım. Bu ziyafetime, büyüğünüz küçüğünüz, hürünüz köleniz dâhil hepinizin gelmesini istiyorum!"

    Bahîra'nın bu garib tavrı, Kureyşli tüccarların dikkatinden kaçmadı. Sebebini merak ettiler ve sordular: "Ey Bahîra!.. Vallahi, bugün sende bambaşka bir hâl var. Biz sana her gelişimizde uğrarız. Şimdiye kadar bize böyle bir şey yaptığın vâkî değil. Sendeki bu hâl nedir?"

    Bahîra, sırrını açıklamadı ve şu cevapla yetindi:

    "Evet, gerçekten doğru söylediniz! Ama, ne de olsa, sizler misafirimsiniz. Bunun için sizi misafir etmek, yemek yedirmek, istedim. Buyurun yeyiniz!"

    Davete icabet edildi ve sofraya oturuldu.

    Ancak, kafileden, sofrada tek bir kişi eksikti: Bahîra'nın aradığı, Kâinatın Efendisi! Yaş itibarıyla en küçükleri olduğundan, kafilenin eşyalarını beklemekle vazifeli olarak ağacın altında oturuyordu.

    Bahîra, bütün dikkatiyle sofradakileri süzmekle meşguldü; ancak, aradığı nurlu sima yoktu aralarında... Sordu: "İçinizde yemeğe gelmeyen, geride kalan kimse var mı?"

    Cevap verdiler: "Hayır ey Bahîra!.. Senin dâvetine icabet edip gelmeyen kimse yok. Sâdece bir çocuk var: Eşyalarımızı beklemek üzere bırakılmış bir çocuk!.."

    Mukaddes kitapları dikkatle incelemiş olan ve onlardan Son Peygamber'in özellik ve alâmetlerini öğrenmiş bulunan Bahîra, onun da gelmesini ısrarla istedi.

    Kureyşli tüccarlar, Bahîra'nın bu ısrarlı isteğini reddetmediler ve Kâinatın Efendisi Nur Çocuğu da alıp getirdiler.

    Efendiler Efendisi sofrada yemek yemekle meşgul iken, Bahîra'nın gözleri bütün dikkat ve hayretiyle onun üzerinde dolaşıyordu. Her hâlini, her hareketini dikkatli bakışlarla süzmekteydi.

    Bahîra, aradığını bulmuştu! Maksadına erişmişti; zîra, bütün dikkatiyle süzmekte olduğu nur çocuğun her hâli ve her hareketi, yanındaki kitapta yazılı sıfatlara tıpatıp uyuyordu!

    Yemek yendi. Sofradakiler dağılırken, Bahîra, Kâinatın Efendisi Peygamberimizin kulağına eğildi ve, "Bak delikanlı, Lat ve Uzza hakkı için sana soracağım şeylere cevap ver!"

    Nur gözlerde bir tiksinti, bir nefret belirtisi: "Lat ve Uzza adına benden bir şey isteme. Vallahi, onlardan nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmem!"

    Bahîra, önceki teklifinden vazgeçti: "O hâlde, Allah hakkı için, sana soracaklarıma cevap ver!"

    Peygamber Efendimiz, "Sor," dedi, "istediğini sor!"

    Sorduğu her soruya aldığı cevap, Bahîra'yı hayretler içinde bırakıyordu; çünkü, onun Son Peygamber hakkında bildiklerine aynen uyuyordu!

    Son olarak, Kâinatın Efendisinin sırtına baktı ve Peygamberlik Mührünü gördü!

    Artık Bahîra'da, seksiz şüphesiz kesin kanaat hasıl olmuştu: Bu genç, beklenen Son Peygamber idi!

    Râhib Bahîra ile Ebû Tâlib Baş Başa

    Râhib Bahîra, bu teşhisinden sonra, Efendimizin amcası Ebû Tâlib'in yanına vardı. Aralarında şu konuşma geçti:

    "Bu çocuk senin neyin olur?" "Oğlumdur!"

    "Hayır, o senin oğlun değil! Bu çocuğun babasının hayatta olmaması lâzım!"

    "Evet, doğru söyledin; o benim öz oğlum değil, yeğenimdir."

    "Peki, babasına ne oldu?"

    "Annesi bu çocuğa hâmile iken vefat etti."

    "Evet, doğru konuştun!"

    Bahîra açısından artık her şey apaçık ve kesin idi.

    Sonunda, Peygamberimizin amcasına şu tavsiyede bulunarak hakperestliğini gösterdi:

    "Bu yeğenini hemen memleketine geri götür! Onu hasetçi Yahudilerden koru. Vallahi, Yahudiler, çocuğu görüp de, benim farkettiklerimi onlar da farkederlerse ona kötülükte bulunurlar. Çünkü, senin bu yeğenin, ileride büyük şân ve nâm kazanacaktır. Durma, onu hemen geri götür!'"35

    Bu tavsiye üzerine Ebû Tâlib, mallarını orada satarak azîz yeğeniyle Mekke'ye geri döndü.96

    Râhib Bahîra gibi, birçok Hıristiyan ve Yahudi âlimi, Resûli Ekrem Efendimizin sıfatlarını kitaplarında görmüşler ve, "Evet, kitaplarımızda Muhammedi Arabi'nin (s.a.v.) sıfatları yazılıdır." diyerek, hak bir itirafta bulunmuşlardır. Bu itirafa rağmen, yine de birçoğu İslâm'ın şerefiyle şereflenmekten mahrum kalmışlardır.

    Bu eşsiz bahtiyarlığa erenler arasında ise şunları sayabiliriz:

    Abdullah İbni Selâm, Vehb İbni Münebbih, Ebî Yâsir, Şamûl, Esid ve Sa'lebe b. Saye, İbni Bünyamin, Muhayrık, Kâbû'lAhbar, Dağatır, İbni Nafur, Carud...97

    Kur'ânı Kerîm, Ehli Kitap'ın bu hakperest âlimlerinden şu âyetleriyle bahseder:

    "Şüphe yok ki, onlar, hakkı itiraf etmek hususunda büyüklenmek istemezler. Peygamber'e indirilen Kur'ân'ı dinledikleri zaman, hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Onlar, 'Ey Rabbimiz!.. Biz, Senin indirdiğine îman ettik. Artık, Sen, bizi hakka şâhid olanlarla beraber yaz.' derler."9


    Salih SURUÇ

    FİCÂR SAVAŞLARI VE PEYGAMBERİMİZ’İN (SAV) 4. FİCAR SAVAŞINA KATILMASI

    Müslümanlıktan önce (Câhiliyet Döneminde) Araplar arasında iç savaşlar eksik olmazdı. Yalnızca "Eşhür-i hurum" denilen dört ayda savaşmak haram sayılırdı. Bu dört ayda (Zilka'de, Zilhicce, Muharrem, Receb) savaş yapılacak olursa fâcirane sayıldığı için buna "Ficâr Savaşı" denirdi.

    Kureyş kabîlesi ile Hevâzin kabîlesi arasında kan davası yüzünden bir savaş başlamış, dört yıl sürmüştü. Savaş, kan dökülmesi haram olan aylarda da devâm ettiği için "Ficâr Savaşı" denildi.

    Araplar arasında Ficar Muharebeleri, dört kere meydana gelmişti.

    Birinci Ficar Muharebesi sırasında, Kâinatın Efendisi, henüz 10 yaşlarında bulunuyordu.

    Dokuz sene gibi uzun bir zaman süren bu dört muharebe, aslında oldukça basit ve ehemmiyetsiz hâdiseler yüzünden meydana gelmişti.

    Birinci Ficar Muharebesi, Gıfarîlerden bir adamın Ukaz Panayırında uzanmış olarak, "Arab'ın en şereflisi benim!" sözü üzerine Havazin Kabilesinden birinin bunu kendisine hakaret kabul edip, kılıcını çekerek, övünen adamın ayağını yaralaması sebebiyle Kinane ve Havazinliler arasında vuku bulmuştu.

    İkincisi, yine Ukaz Panayırında bir kadına sataşmak yüzünden Kureyş ile Havazin Kabilesi arasında patlak vermişti.

    Üçüncüsü, Kinane Oğullan Kabilesinden bir adamın, Âmir Oğulları Kabilesinden birine olan borcunu ödemeyip, müddeti uzatması sebebiyle Kinane ve Havazin Kabileleri arasında meydana gelmişti.

    Peygamberimiz 20 yaşında iken, Dördüncü Ficar Muharebesi patlak verdi.

    Peygamberimizin 20 yaşlarında iken katıldığı Dördüncü Ficar Muharebesi , Kureyş ve Kinane Oğulları ile Kaysı Aylan Kabileleri arasında, Kinaneli Barraz b. Kays adındaki adamın Kaysı Aylan [Havazin] Kabilesinden Urve nâmındaki adamı öldürmesi neticesi çıkmıştı.

    Kureyşliler, Kinane Oğullarının müttefiki bulunduklarından, dolayısıyla bu muharebeye katılmak zorunda kalmışlardı.

    Ukaz Panayırında yapılan Dördüncü Ficar Muharebesine Ebû Tâlib, haram ayda olduğu ve çok zulüm işleneceğini tahmin ettiği için katılmak istememişti. Ancak, Kureyş Kabîlesinin diğer kollarının diretmesi üzerine iştirak etmek mecburiyetinde kaldı.

    Muharebe sırasında, Ebû Tâlib'in, azîz yeğeni Efendimizi bir iki defa yanına alarak götürdüğü rivayet edilmiştir. Bu savaşa amcaları ile birlikte katıldı. Fakat kimseye ok atmamış, kimsenin kanını dökmemiştir. Sâdece karşı taraftan atılan okları toplayıp, amcalarına vermiştir.

    Çarpışmanın bir türlü son bulmadığını gören taraftar, nihayet birbirlerine anlaşma teklif ettiler. Buna göre, ölüler sayılacak, hangi tarafın ölüsü fazla ise diğer taraf onların diyetlerini ödeyecek, böylece de harb son bulmuş olacaktı.

    Sayım neticesinde, Kaysı Aylan'ların ölüleri 20 kadar fazla çıktı. Kinane Oğulları ve Kureyşliler tarafından bu 20 kişinin diyeti ödenerek, Fil Tarihinden 20 yıl sonra vuku bulan bu kanlı çarpışma da böylece nihayet buldu.


    Alıntı

    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) HILFU'L-FUDÛL ANLAŞMASINA KATILMASI

    Uzun süren Ficâr savaşı esnâsında Mekke'de âsâyiş bozulmuş, can ve mal güvenliği kalmamıştı. Özellikle dışarıdan mal getiren yabancıların malları yağmalanıyordu.

    Vâil oğlu Âs, Mekke'ye gelen Yemen'li bir tâcirin bütün malını gasbetmiş, haksız olarak elinden almıştı. Yemen'li, Ebû Kubeys dağına çıkarak uğradığı haksızlığa karşı, bütün kabîleleri yardıma çağırdı. Yemenlinin bu feryâdı üzerine Peygamberimiz (s.a.s.)'in amcası Zübeyr, Kureyşin bütün ileri gelenlerini çağırdı. Hâşimoğulları, Zühreoğulları, Esedoğulları, Temimoğulları, Abdülluzzaoğulları, Zübeyrin dâvetine icâbet ederek, Beni Temîm'den Cüd'ân oğlu Abdullah'ın evinde toplandılar."Mekke'de zulmü önlemeğe yerli-yabancı hiç kimseye karşı haksızlık ettirmemeğe" karar verdiler. Haksızlığa uğrayan kimselere yardım edeceklerine yemin ettiler. Yemenlinin hakkını Âs'tan alıp geri verdiler. Mekke'de âsâyişi yoluna koydular.

    Vaktiyle, Cürhümîler zamanında Fadl b. Hâris,, Fudayl b. Vedâa ve Mufaddal b. Fedâle isimlerinde üç kabîle başkanı, kabîleleri ile toplanarak,"Mekke'de zulme meydan vermeyeceğiz, zayıfların hakkını adâlet üzere alacağız..."(38) diye yemin etmişlerdi. Onların bu yeminlerine "Hılfu'l-fudûl" (Fadılllar yemini) denilmişti. Cüd'ân oğlu Abdullah'ın evinde aynı konuda yapılan yemine de bu sebeple "Hılfu'l-fudûl" denildi.

    Peygamberimiz (s.a.s.) 20 yaşında iken bu toplantıda amcaları ile beraber üye olarak bulundu. Bu cemiyetin çalışmalarından son derece memnun kaldığını Peygamberliğinden sonra: "İslâm'da da böyle bir cemiyete cağrılsam, yine icâbet ederim", sözleriyle ifâde etmiştir.


    İrfan YÜCEL

    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) ŞAM'A İKİNCİ GİDİŞİ VE RÂHİB NASTÛRA

    Mekke halkının meşguliyetleri başında ticaret geliyordu. Ebû Tâlib de bir müddet ticaretle uğraştı. Ancak, kıtlık kuraklık yıllarının baş göstermesi, kabîle savaşlarının birbirini takib etmesi ve aile efradının fazla oluşu gibi sebepler yüzünden ticaret yapabilecek malî kuvveti pek kalmamıştı. Bu yüzden, Efendimizi de yanına alarak yaptığı Suriye seyahatinden sonra bir daha ticaret kervanlarına katılma imkânını elde edemedi. Mekke'nin içinde bazı işler yapmakla geçinip gidiyordu.

    Mekke'de Nebîyyi Ekrem Efendimizin akrabalarından zengin bir dul kadın vardı: Hatice binti Hüveylid... O, servetiyle ticaret kervanlarına ortak oluyordu.

    Peygamber Efendimiz, 25 yaşında bulunduğu sırada, Kureyş yine Şam'a göndermek üzere bir ticaret kervanının hazırlığı içindeydi. Bu kervana Hz. Hatice de, mallarıyla iştirak edecekti. Her seferinde olduğu gibi bu defa da mallarının başında gönderecek emin ve sağlam adamlar arıyordu.

    Geçim sıkıntısı içinde kıvranıp duran Ebû Tâlib, bunu duydu. Himayesinde bulunan yeğeni Nebîyyi Muhterem Efendimizi yanına çağırarak, kendisine açılmak zorunda kaldı ve şöyle konuştu:

    "Ey kardeşim oğlu!.. Mal ve mülk sahibi olmadığımı biliyorsun. Şiddetli kıtlık ve kuraklık, elimizi avucumuzu kuruttu; bizde ne ticaret bıraktı, ne de kalkacak, kımıldanacak güç ve derman... Bak, kavminin ticaret kervanı Şam'a gitmeye hazırlanıyor. Hüveylid'in kızı Hatice de, bu kervana yükleyeceği mallarla katılacak ve mallarıyla birlikte de kavminden bazı kimseler gönderecektir. Hatice, ticaretle uğraşan, serveti bol ve başkasının da bu servetten istifade etmesini isteyen bir kadındır. Senin gibi emniyet edilen temiz, vefalı bir insana, onun bu konuda ihtiyacı vardır. Gidip bu hususu kendisine anlatsan, herhalde dürstlüğün ve üstün meziyetlerinden dolayı seni başkalarına tercih edecektir!"

    Bu konuşmasının ardından endişesini de üzüntü içinde belirtti: "Gerçi, seni Şam'a göndermekten çekiniyorum; Yahudilerin sana bir zarar vermesinden de korkuyorum! Ama ne yapayım ki, geçimimizi temin konusunda, bundan başka hatırıma gelen bir fikrim de yok."

    Amcasına, "Amcacığım, sen nasıl istiyorsan öyle yap." cevabında bulundu.

    Ebû Tâlib'le Resûli Ekrem Efendimiz arasında geçen konuşma, Hz. Hatice'ye ulaştı. Nebîyyi Mükerrem'in doğru sözlü, güvenilir, emniyetli, üstün ahlâklı olduğunu bilen Hz. Hatice, hemen haber göndererek çağırttı, kendisine şöyle dedi:

    "Ben, seni Şam'a gidecek ticaret mallarımın başında göndermek istiyorum. Senin doğru sözlü, son derece güvenilir ve güzel ahlâklı olduğunu biliyorum. Sana, kavmimden hiçbir kimseye vermediğim yüksek bir ücret vereceğim!"

    Peygamber Efendimiz, teklifi amcası Ebû Tâlib'e haber verdi. Buna son derece sevinen amcası, "Bu, Allah'ın sana ihsan ettiği bir rızıktır!" diye konuştu.

    Ebû Tâlib, ücreti tâyin etmeden yola çıkılmasını münasip görmediğinden, Efendimize, gidip bizzat Hz. Hatice'yle bu hususu konuşmasını söyledi. Ancak Peygamber Efendimiz, bunu istemediğini belli etti. Bunun üzerine Ebû Tâlib, kendisi bizzat giderek, "Ey Hatice!.." dedi, "Biz işittik ki, sen filânı iki erkek deve vermek üzere tutmuşsun. Biz, Muhammed için dört erkek deveden aşağısına razı olmayız!"

    Efendimiz gibi son derece itimat edilir birini bulan Hz. Hatice, sevinç içinde, "Ey Ebû Tâlib!.." dedi, "Sen çok kolay ve hoşa gidecek bir ücret dilemiş bulunuyorsun! Bundan daha fazlasını isteseydin bile ben yine kabul ederdim!""4

    Haliyle Ebû Tâlib, bu sözlerden fazlasıyla memnun oldu. Hz. Hatice, kölesi Meysere'yi de Resûlullah Efendimizin emrine verdi ve ona şu tembihte bulundu:

    "Sana ne emrederse derhâl itaat edeceksin, hiçbir fikrine karşı aykırı iş görmeyeceksin, bir dediğini iki etmeyeceksin ve her hâlini bana bildireceksin!"

    Kervanın yola çıkması için bütün hazırlıklar tammalandı. Ebû Tâlib ile Efendimizin halaları da, onu uğurlamaya geldiler ve kervanda bulunanlara onunla ilgilenmelerini rica ettiler.

    ...Ve kervan yola çıktı.

    Ticaret kervanı üç aylık yorucu bir yolculuktan sonra, Şam topraklarına vardı. Kervana iştirak edenlerin her biri, Busra Panayırının münasip yerlerine tezgâhlarını kurdular. Kâinatın Efendisi ise, oradaki manastıra yakın bir zeytin ağacının altına indi.

    Râhib Nastûra Ve Efendimiz

    Efendimizin daha önceki Şam seyahati sırasında manastırda bulunan Râhib Bahîra, ölümüyle yerini Nastûra adındaki rahibe bırakmıştı.

    Efendimizin, zeytin ağacının altına inmesi, pencereden gelen kafileyi seyreden rahibin dikkatinden kaçmadı. Önceden tanıştığı Meysere'yi yanına çağırdı ve ağacın altında konaklayanın kim olduğunu sordu.

    Meysere, "O, Kureyş ve Mekke halkından bir zâttır." cevabını verdi.

    Nastûra, bir anlık bir düşünceye daldı. Sonra da Meysere'yi hayretler içinde bırakan fikrini açıkladı: "O ağacın altına şimdiye kadar (bu vakitte) peygamberden başka kimse inmemiştir."

    Daha sonra Meysere'ye şu suali yöneltti: "Onun gözünde biraz kırmızılık var mıdır?"

    Meysere'den "Evet." cevabını alınca, teşhisini kesinleştirdi: "O, peygamberdir, hem de peygamberlerin sonuncusudur!""6

    Meysere, heyecan ve hayretinden şaşkına döndü. İstikbâlin peygamberinin hizmetinde bulunma saadet ve sevinci, vücudunun bütün zerrelerine bir anda yayıldı. Tabiî, rahibin söyledikleri de hafızasına nakşoldu.

    Satışlar tamamlanmış ve alınacaklar alınmıştı. Bir de baktılar ki, Peygamberimiz herkesten ziyade kârlı bir ticaret yapmış. Bu sefer Meysere'nin hayretine, kafiledekilerin de hayret ve şaşkınlığı katıldı.

    Kervan, Busra'dan ayrılarak Mekke'ye doğru yola çıktı.


    Alıntı

    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) TİCARET HAYATINA ATILIŞI

    Kureyslıler, öteden berı tıcaretle ugrasırlardı. Tıcaretle ugrasmayanların ıse,ellerınde hıç bır seylerı bulunmazdı. Peygamberımızın de, hazretı Hatıce hesabına tıcarete baslamadan önce, tıcaretle ugrastıgı olmustur. Nıtekım, Saıd b.Ebu Saıb, Islamıyetten önce Peygamberımızın tıcaret ortagı ıdı.Peygamberımızın,tıcaret yapmak ıçın, sermayesı olmadıgından,hazretı Hatıce peygamberımızı ücretle tuttu ve Kureysılerden tuttugu, baska bır zatıda, Peygamberımızın yanına kattı. Hazretı Hatıce yapacagı her sefer ıçın, Peygamberımıze, ücret olarak genç ve yıgıt bırer erkek deve verıyordu. Peygamberımız, Hazretı Hatıce'nın tıcaret Malını Sam'a götürmek ıçın ,ılk defa dört tane erkek ve genç deveye anlastılar. Peygamberımızle Kervan halkı Sam'a gıtmek ıçın yola koyuldular: Sam topraklarından Busraya vardıklarında peygamberımız orada getırdıgı bütün malları çok karlı bır sekılde satıp alacaklarını aldıktan sonra,Mekke'ye yardımcısı olan Meysele ıle bırlıkte gerı döndü.


    Alıntı

    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) HZ. HATİCE ANNEMİZLE EVLENMESI VE ÇOCUKLARI

    Hz. Hatice, Kâinatın Efendisini çocukluğundan beri tanıyordu. Ticaret mallarının başında Şam'a göndermesi ise, onu daha da yakından tanımasına vesile olmuştu.

    Dul olan Hz. Hatice, o sırada, Kureyş kadınları arasında soy sop, şeref ve zenginlik bakımından en üstün mevkiye sahip bulunuyordu. Aynı zamanda, Cenâbı Hakk, Cemîl ismiyle, pek az kadına nasîb olacak bir güzelliği de kendisine ihsan etmişti.

    O âna kadar, kabilesinden birçok kimse evlenmek için kapısını çalmış ise de, o bunların hiçbirini kabul etmemişti.122 Âdeta, evlenmeyi düşünmüyor gibiydi.

    Ne var ki, kader şimdi karşısına bambaşka bir şahsiyet çıkarmıştı: Ruhundaki güzellikler yüzüne aksetmiş, gönlündeki sevgi simasında tebessüme kalbolmuş, zihnindeki derin düşünce dışarıya ciddiyet ve samimiyet şeklinde tezahür etmiş müstesna bir insan...

    Daha önce bütün Kureyş büyüklerinin evlenme teklifini reddeden ve âdeta evlenmek fikrini zihninden atmış bulunan Hz. Hatice, bu eşsiz insanla daha yakından tanışınca, bu fikrinden vazgeçti.

    İlâhî Kader, bu iki insanın kalbini birbirine ısındırmayı takdir etmişti. Her şeye rağmen Kureyş'in ileri gelenleri ve zenginleri, kaderin çizmiş olduğu bu programı bozamamışlardı.

    Hz. Hatice 'den Gelen Teklif

    Evlenme teklifi, bizzat Hz. Hatice'den geldi. İffeti ve namusunu koruması sebebiyle Câhiliyye devrinde bile tertemiz kadın mânâsına gelen "Tâhire" lakabıyla anılan Hz. Hatice'den...

    Teklifi getiren, Hz. Hatice'nin yakın arkadaşı Münye kızı Nefise ile Peygamberimiz arasında şu konuşma geçti:

    "Ey Muhammedi.. Seni hangi şey evlenmekten alıkoyuyor?" "Elimde evlenecek kadar para yok!"

    "Eğer bu temin edilse ve sen, mala, güzelliğe, şeref ve denkliğe çağrılsan icabet eder misin?"

    "Kimdir bu?.." "Hüveylid'in kızı Hatice..." "Ama, bu nasıl olabilir?" "Orasını ben bilirim! " "O hâlde, dilediğini yaparım."123

    Nefise, sevinç içinde, Kâinatın Efendisiyle konuştuklarını, gelip Hz. Hatice'ye iletti.

    Hz. Hatice'nin sonsuz memnuniyeti, yüzündeki tebessümlerden okunuyordu. Nefise'yle birlikte sevinç ve memnuniyetlerini yaşadıktan sonra, Peygamberimize, "Ey amcam oğlu!.. Sen, benim akrabam olduğun,* kavmin içinde şerefli, güvenilir kimse, güzel huylu, doğru sözlü bulunduğun için seninle evlenmeyi arzu ediyorum." diye haber gönderdi.124

    Teklifi alan Efendimiz, durumu amcası Ebû Tâlib'e bildirdi.

    Ebû Tâlib, teklifi tahkik etti. Hz. Hatice'nin böyle bir evliliği arzu ettiğini, bizzat kendisinden öğrendi.

    Baba tarafından Hz. Hatice'nin soyu Peygamberimizin baba tarafından dedesi olan Kusay'da birleştiği gibi, annesi tarafından da soyu yine Resûli Ekrem Efendimizin baba tarafından dedesi olan Lüey'de birleşir.

    Düğün Merasimi

    Düğün merasiminin tarihi, bizzat Hz. Hatice tarafından tebit edildi. Merasim de onun evinde yapılacaktı.

    Tesbit edilen tarihte, Resûli Ekrem Efendimiz, amcaları, halaları ve Haşîm Oğullarının ileri gelenlerinden bazılarıyla birlikte Hz. Hatice'nin evine geldi.

    Güzel bir düğün merasimi için gereken her şey, bizzat Hz. Hatice tarafından teinin edilmişti. Koyunlar kesilmiş, yemekler hazırlanmıştı.

    Yemekler yendikten sonra, âdet olduğu üzere, sıra, iki taraf büyüklerinin konuşmasına geldi. Hz. Hatice'nin babası, Ficar Harbinde ölmüştü. Bu sebeple onu temsilen merasime, amcası Amr b. Esed katılmıştı.

    Geleneğe göre, ilk konuşmayı yapmak üzere Ebû Tâlib ayağa kalktı ve şöyle dedi:

    "Allah'a hamdolsun ki, bizi, İbrahim'in zürriyetinden, İsmail'in sulbünden, Maad'ın mâdeninden, Mudar'ın aslından vücuda getirdi. Bundan sonra, asıl maksada gelir ve derim ki:

    "Kardeşimin oğlu Muhammed b. Abdullah; ki, akrabanız olduğu malûmunuzdur. Onunla Kureyş'ten hiçbir bir genç tartılamaz, ölçülemez! Bu, şeref ve asaletçe, akıl ve faziletçe onların hepsinden üstün gelir!

    "Gerçi, malı azdır. Fakat, mal dediğin nedir ki?.. Geçici bir gölge, bir perde, alınır verilir iğreti bir şey!

    "Allah'a yemin ederim ki, bundan sonra onun mertebesi daha da büyüyecek, daha da yükselecektir!

    "Şimdi o, sizden, kızınız Hatice'yi zevceliğe istemekte, muaccel ve müeccel mehir olarak da 20 erkek deve vermeyi taahhüd etmektedir."

    Ebû Tâlib konuşmasını bitirince de, Hz. Hatice'nin amcasının oğlu Varaka b. Nevfel ayağa kalktı ve şöyle konuştu:

    "Allah'a hamdolsun ki, bizi de, anlattığın gibi yarattı; saydıklarından daha fazlasıyla bize üstünlük verdi. Biz de sizinle hısımlık kurmak ve şereflenmek istiyoruz!

    "Ey Kureyş topluluğu!.. Şâhid olunuz ki, ben, Huveylid'in kızı Hatice'yi, şu kadaır mehirle Muhammed b. Abdullah'la evlendirdim!"

    Varaka b. Nevfel konuşmasını bitirdikten sonra, Ebû Tâlib, Hz. Hatice'nin amcası Amr b. Esed'in de muvafakatini istedi. Amr da ayağa kalkarak, "Ey Kureyş topluluğu!.. Şâhid olunuz ki, ben de Muhammed b. Abdullah'a Huveylid'in kızı Hatice'yi nikâladım!" diye konuştu.

    Böylece, Kâinatın Serveri Efendimiz ile Kureyş kadınlarının, neseb, şeref ve zenginlik bakımından en üstünü bulunan Huveylid'in kızı Hz. Haticei Kübra zevczevce ilân edilmiş oldular. O sırada Resûli Eîkrem Efendimiz 25, Hz. Hatice ise 40 yaşlarında bulunuyordu. Evlilikleri Milâdî tarihle 595 yılına rastlıyordu. Yâni, Efendimizin nübüvvetinden 15 yıl önce...

    Bundan sonra Resûli Ekrem Efendimiz, muhterem zevcesini alarak Ebû Tâlib'in evine geldi. Burada velime, yâni düğün cemiyeti yaptı; iki deve kestirerek halka yemek ziyafeti verdi.

    Ebû Tâlib de, bu mes'ud hâdisenin hatırı için develer kestirdi ve halka yemekler yedirdi. Sonra da, Peygamberimizle ailesini evine davet etti.

    Onları karşılamaya çıktığında, sevinç gözyaşları arasında Allah'a hamdediyordu: "Hamdolsun Allah'a ki, bizden bütün üzüntüleri yok etti!"

    Efendimiz ile ona ilk hanım olma şerefini kazanmış bulunan Hz. Hatice, Ebû Tâlib'in evinde ancak birkaç gün kaldılar. Sonra tekrar Hz. Hatice'nin evine döndüler. Artık mes'ud hayatlarını burada geçireceklerdi.

    Kâinatın Efendisi Peygamberimiz, kendisine "Haticei Kübra" dediği bu asil ve tâhire kadın hayatta olduğu müddetçe başka bir kadınla evlenmedi.125 Her türlü teselliyi ve en parlak saadeti bu huzurlu evinde buldu.

    Peygamber Efendimize, babasından mîras olarak pek bir şey kalmamıştı. Uzun zamandır himayesinde bulunduğu Ebû Tâlib ise, fakir ve zaruret içinde idi. Bu bakımdan, Hz. Hatice'yle evleninceye kadar bin bir meşakkat ve zahmet içinde hayat sürmüştü.

    Hz. Hatice'yle evlendikten sonra, onun servetini ticarette kullandı ve bir derece genişliğe kavuştu. Fakat, zevcesi bol servet sahibi iken, o, yine israfa, gösteriş ve lükse kaçmadı. Eski mütevazi ve sâde hayatına yakın bir yaşayışı devam ettirdi. Üstelik, dünya malına da kalbinde yer vermiyordu. Onun o yüce ruhunu bambaşka ulvî ve kutsî duygular istilâ etmişti. Dünya ve içindekilerin muhabbeti, o ulvî duyguları söküp atmaya hiçbir zaman muktedir olamıyordu.

    Daha sonra, Hz. Haticei Kübra'dan, Resûli Ekrem Efendimizin sırasıyla Kasım, Zeyneb, Rukiyye, Fâtıma, Ümmü Gülsüm, Abdullah [Tayyib] ve Tâhir adında yedi çocuğu oldu.

    Bu mes'ud aile yuvasında Kâinatın Efendisi ile Hz. Hatice, en ulvî duygularla birbiriyle kaynaşmışlardı. Ali yuvasında hâkim olan, karşılıklı emniyet, samimî hürmet ve muhabbet idi. Hz.Hatice, Kâinatın Efendisi kocasından 15 yaş büyük olmasına rağmen, yüce şahsîyetinden dolayı kendilerine karşı son derece nâzik, duygulu ve itinalı davranıyordu. Peygamber Efendimizin şerefli hanımına karşı muhabbeti de fazlaydı. Öyle ki, vefatından sonra bile hiçbir vakit muhabbetini kalbinden atmadı, gönlünün en mutena köşesinde ebedî beraberliğe kadar sakladı.

    Resûli Ekrem Efendimiz, Hz. Hatice'nin keremkârlığını, hayırseverliğini ve kendisine yaptığı büyük yardımı her zaman yâdederdi. Bu yâdediş, Hz. Âişe Validemize, "Haticei Kübra'dan başka, Nebîyyi Ekrem'in zevcelerinden hiçbirini kıskanmadım!" dedirtecek ve onun kıskançlık damarını tahrik edecek kadar fazla idi.

    Nasıl yâdetmezdi ki?.. Sekiz çocuğundan biri hâriç diğerlerinin annesi o idi. Herkes ona düşman iken, ona dost elini uzatan, o idi. Her türlü ızdırap ve sıkıntı karşısında kendisini teselli eden, o idi. Herkesin ona arka çevirdiği bir zamanda yanıbaşından ayrılmayan, o idi.

    Elbette, böylesine yüksek duygu ve meziyetler sahibi zevcesini, Peygamber Efendimiz hiçbir zaman unutmayacak ve onu her zaman hayırla yâdedecekti.


    Salih SURUÇ

    KABE’NIN KUREYŞLİLERCE YENİDEN YAPILIŞI VE PEYGAMBERİMİZ’İN (SAV) HAKEMLİĞİ

    Bır Kadın, Kabe Haremınde buhurdanlıkta Öd agacı yaktıgı sırada , buhurdanlıktan sıçrayan bır kıvılcımdan Kâbenın kat kat olan örtüsü tutusup tamamı ıle yanmıs, bu yüzden duvarlar da her taraftan gevseyıp çatlamıs bulunuyordu. Zaman, zaman sahılden gelen sel baskınları ılede Kâbenın tabanı ve duvarları da ıyıce yıkılacak duruma gelmıstı.

    Bunun ıcın,Kureyslıler Kabenın duvarlarını onarıp saglamlastırmak ve üzerınede,tavan çatmak ıstıyorlar,fakat, yıkmaga kalkarlarsa azaba ugrayabıleceklerınden korkuyorlar,aralarında mesvere edıyorlardı.

    Am bu sırada Rum tüccarlarından bırısıne Aıt olan ınsaat malzemesı yüklü bır gemı Cüdde sahıllerınde parcalandı,bunu fırsat bılen Kureyslıler aralarında yardımlasarak bu batan gemıden Kabe ınsaası ıçın gereklı malzemelerı almıs oldular.Ve Kâbenın ınsaatına basladılar.

    Hacerül Esved tası yerıne konulacagı zaman kabıleler ,bırbırlerıyle anlasamadılar. Hatta ısı okadar ılerlettıler kı aralarında kavga yapmaya çok az bır zaman kaldı. Kureysıler, Bu ıs üzerınde, dört veya bes gece durdular. Sonra Kureysın yaslılarından Ebu Ümeyye b. Mugıre bır teklıfte bulundu;

    Teklıfıne göre ,mescıdın kapısından gıren ılk kısı bu tası koymak ıçın hakem olacaktı. Bütün kavmın uluları bu teklıfı kabul ettıler.

    Tam bu sırada peygamberımız ıçerı gırdı, bütün kureyslıler el çırparak El-Emın'ın hakemlıgıne razıyız dedıler.

    Peygamberımız de hakemlık yaparken bütün kabılelerden bırer kısı alarak Hacerul Esved-ı bır beze koydurdu,ve onu konulacak yere getırttıkten sonra besmele çekerek kendı ellerıyle Hacerul-Esvedı yerıne koymus oldu.


    İslam Tarıhı

    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’E (SAV) VAHİ GELISI

    Muhammed (A.S), kırk yasına gelınce, Allah(C.C) onun kerametını açıklamayı ve kullarına,onunla rahmet etmeyı dıledıgı zaman,Kendısıne, ılk vahıy ve peygamberlık baslangıcı,uykuda Sadık rü`yalar görmekle olmustur.

    Peygamberımız, altı ay bu hal üzere kaldı.

    Yüce Allah, bu altı Ay ıçerısınde Peygamberıne, Uykuda, sonrada uyanık Vahıy ettı.

    Peygamberımız, her yıl, Ramazan ayında Hıra dagında bır ay ıtıkafa gırer,Kureysılerın yapageldıklerı gıbı, yanına gelen yoksullara yemek de yedırırdı.Peygamberımız, kavmının sürü sürü putlara tapıp durduklarını gördükce,onlardan uzaklasmayı, Halvet ve Uzlete çekılmeyı özler, Hıra dagına gırer,Halvet ederdı.

    Peygamberımız (A.S),yüce Allah tarafından Peygamber olarak gönderılecegı ve ılahı rahmetın, kulları, onunla ıhsan olunacagı gün, gelmıs bulunuyordu.

    Peygamberımız; Ramazan ayının on besıncı cumartesı ve on altıncı pazar gecelerınde, Hıra magarasında uyudugu bır sırada,Rüyasında, Vahy melegı Cebraıl (A.S) atlastan bır kab ıçınde bır kıtapla gelıp Peeygamberımıze ``OKU`` dedı.

    Peygamberımız``Neyı okuyayım?`` dıye sordu.

    Cebraıl,Peygamberımızı,nefesı kesılınceye kadar,sıktı.

    Peygamberımız,kendısını ölecek sandı.

    Bundan sonra,Cebraıl (A.S),bırakıp Peygamberımıze,`` OKU``! dedı.

    Peygamberımız ``Neyı okuyayım?`` dıye sordu.

    Cebraıl Aleyhısselam,Peygamberımızı,tekrar,nefesı kesılınceye kadar sıktı.

    Peygamberımız, kendını ölecek sandı.

    Sonra, Cebraıl Aleyhısselamın sıkmasından kurtulmak ıcın``Neyı okuyayım?`` dıye sordugu zaman, Cebraıl Aleyhısselam, Alak suresının basındakı bes ayetı okudu.

    Peygamberımız de, onları, okudu.

    Cebraıl Aleyhısselam, ayrılıp gıttıgı ve Peygamberımız,uykudan uyandıgı zaman, o ayetler,, sankı,bır kıtap olarak Peygamberımızın kalbıne yazılmıs gıbı ıdı.

    Peygamberımız, magaradan ayrılıp Hıdra dagının ortasına geldıgı zaman,gökten,bır ses ısıttı kı: ``Ya Muhammed! Sen, Allahın Resulusun! Ben,Cebraılım !`` dıyordu.

    Peygamberımız,basını kaldırıp bakınca, Cebraıl Aleyhısselam`ı ayaklarını,gögün ufukuna basmıs bır ınsan suretınde gördü!.

    ``Ya Muhammed! Sen, Allahın Rasulüsün!Ben, Cebraılım! Dıyordu.

    Peygamberımız,duraklamıs, Ona, baka kalmıstı.

    Ne bır adım ılerlıyebılıyor,ne de,gerıleyebılıyordu!

    Eve döndügünde ,gördüklerını hazretı Hatıceye anlattı,hazretı Hatıce,``Sana Müjdeler olsun!

    Yüce Allah sana ,hayırdan baska bır sey yapmaz.!dıyerek onu tesellı ettı.

    Alıntı

    HZ. HATICE ANNEMİZİN PEYGAMBERIMIZ’I (SAV) VARAKAYA GÖTÜRMESİ

    Peygamberımız, yüce Allah tarafından, Cebraıl Aleyhısselamın getırıp teblıg ettıgı Rısalet vazıfesını kabul ederek evıne dönerek, hıc bır agaca ve tasa rastlamadıkı, kendısını selamlamasın!.

    Peygamberımız,yüregı tıtreyerek eve gelıp,``Benı örtünüz!,benı örtünüz!``buyurdu.

    Kalkınca, hazretı Hatıceye basından gecen olayları anlattı.

    Hazretı Hatıce de onu alıp Hırıstıyanlıga gırmıs olan,Veraka b.Nevfel´ın yanına götürdü.Ona, Ey Amucamın oglu! Dınle bak! Kardesıyın oglu,ne söylüyor!

    Veraka!´´ Ne gördün kardesımın oglu?´´ dıye sordu.

    Peygamberımız;gördüklerını,ısıttıklerın ,haber verınce,Veraka:´´Senın bu gördügün,Allah tarafından Musa Aleyhısselama ındırılmıs olan Namusul-Ekber´dır.

    Ah Keske, kavmının,Senı (yurdundan)cıkaracakları zaman,ben,sag ve genc, dınc olsaydım!´´ dedı.

    Peygamberımız´´ Onlar, benı cıkaracaklarmı kı? !´´ dıye sordu.

    Veraka ´´Evet! Cıkaracaklardır.

    Cünkü, senın gıbı, bır sey getırmıs kımse yoktur kı, düsmanlıga ve ıskenceye ugramasın!
    Eger, ben, Senın davet günlerıne yetısırsem, Sana,son derece yardım ederım!´´ dedı.

    Cok gecmeden de, vefat ettı.

    Alıntı
    Düzenleyen seher : 01-12-09 at 12:59
    C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


    "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


    Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


    Ahmet Taner Kışlalı

  3. #3
    İstanbul'da Olmak Vardı Beyazdut's Avatar
    Üye No
    382641
    Giriş Tarihi
    Jun 2009
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    30,556
    Konular
    5093
    RepPuan
    185122939
    Rep Power
    20446
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan

    ILK ABDEST VE ILK NAMAZ

    Peygamberımız, Hıradan döndügü ve Mekke´nın yukarı tarafında bulundugu sırada Cebraıl Alıyhısselam, gelıp vadının bır kösesınde ökcesını yere vurdu.

    Oradan, bır su kaynadı.

    Cebraıl Aleyhısselam, ondan Abdest aldı.

    Peygamberımız,Cebraıl Aleyhısselamın Abdest alısına bakıyordu.

    Cebraıl Aleyhısselam,Namaz ıcın nasıl Abdest alınıp temızlenılecegını görsün dıye,yüzünü dırseklerıne kadar ellerını yıkadı.

    Agzını, su ıle calkalandı.

    Burnuna, su cektı, ve ona,Abdest almayı,Namaz kılmayı ögrettı.

    Peygamberımız de hanımı hazretı Hatıceye, Cebraılın ögrettıklerını ögrettı.

    Alıntı

    PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (SAV) TEBLIGE BASLAMASI

    Allah (C.C) ılk teblıg emrı olan ´´Ey örtülere bürünen (Resulüm), kalk ve ınsanları uyar.´´ Ayetı celılesı gelınce Peygamberımız teblıg görevıne baslamıs ve ınsanları Allahın bırlıgıne, davet etmeye baslamıstı.

    Davete ılk ıcabet edıp müslüman olanların ısımlerı sunlardır:

    Ilk Müslümanlık serefıne sahıp olan kısı hazretı Hatıce´dır.

    Hz.Alı,hz Ebubekır,hz Zeyd b.Harıse,Bılal-ı Habesı ve Annesı Hamame,Ebu Fukeyhe, Halıd b.Saıd,Umeyne bınt-ı Halef,Amr b.Saıd,Zubeyr b.Avvam, hz. Osman,hz.Talha b. Ubeydullah,Sad b. Ebı Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Ebu Ubeyde b.Cerrah, Ebu Seleme,hz Ümmü Seleme,Osman b.Mazun, vb...


    Kaynak: Islam Tarıhı


    İLK MÜSLÜMANLAR

    Allah (C.C) ılk teblıg emrı olan ´´Ey örtülere bürünen (Resulüm), kalk ve ınsanları uyar.´´ Ayetı celılesı gelınce Peygamberımız teblıg görevıne baslamıs ve ınsanları Allahın bırlıgıne, davet etmeye baslamıstı.

    Davete ılk ıcabet edıp müslüman olanların ısımlerı sunlardır:

    Ilk Müslümanlık serefıne sahıp olan kısı hazretı Hatıce´dır.

    Hz.Alı,hz Ebubekır,hz Zeyd b.Harıse,Bılal-ı Habesı ve Annesı Hamame,Ebu Fukeyhe, Halıd b.Saıd,Umeyne bınt-ı Halef,Amr b.Saıd,Zubeyr b.Avvam, hz. Osman,hz.Talha b. Ubeydullah,Sad b. Ebı Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Ebu Ubeyde b.Cerrah, Ebu Seleme,hz Ümmü Seleme,Osman b.Mazun, vb...


    Kaynak: Islam Tarıhı
    Düzenleyen seher : 01-12-09 at 13:02
    C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


    "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


    Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


    Ahmet Taner Kışlalı

  4. #4
    Amigdala ßrutAl's Avatar
    Üye No
    112054
    Giriş Tarihi
    Aug 2006
    Yaş
    22
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    12,105
    Konular
    594
    Blog Entries
    13
    RepPuan
    170770861
    Rep Power
    19997
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan

    ilk örtünen mi müslüman olmuş yani?
    мери'м my heart is thine.
    Hakkımda ¿






    Yalnızlığına kaç, dostum:Görüyorum ki her yerini zehirli sinekler sokmuş. Sert ve sağlam bir havanın estiği yere kaç! Senin yazgın sinek kovmak değildir ki.

  5. #5
    Kanka Üye kasvaa!!'s Avatar
    Üye No
    375413
    Giriş Tarihi
    May 2009
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    Seçilmemiş
    Mesaj
    597
    Konular
    18
    RepPuan
    72990000
    Rep Power
    9201
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan

    Hayır öle değil
    PEYGAMBERİMİZ (sallalahu aleyhi ve sellem) e ilk vahiy geldiği zaman ALLAH RASULÜ hemen eve geliyor ve korkudan hasta oluyor .Daha sonra eşi Hz. HATİCE den üzerini örtmesini istiyor

    ALLAH U TELALA nın burada kastetmek istediği bu
    Yani yatağından kalk manasında
    Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz
    Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
    Sen, bütün dalların birleştiği kök;
    Biricik meselem, Sonsuza varmak...

+ Yeni Konu Aç

Konu Açıklaması

Users Browsing this Thread

Şuanda bu konuyu 1 kişi izlemekte. (0 üye ve 1 misafir)

Benzer Konular

  1. Peygamberimiz Hz. İsa
    By seckince in forum İslamiyet
    Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 24-08-10, 07:32
  2. Nur'u Muhammedi
    By 54_yunus_54 in forum İslamiyet
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 21-03-10, 18:17
  3. Nur-u Muhammedi
    By 54_yunus_54 in forum İslamiyet
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 18-03-10, 09:57
  4. Peygamberimiz ( a.s.v )'ın 10 Nasihati
    By casanova in forum İslamiyet
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 16-12-06, 09:53
  5. dj lıkle ılgılı hersey
    By djkarakule in forum Hobiler
    Cevaplar: 20
    Son Mesaj: 05-12-05, 00:06

Ziyaretçiler bu sayfayı bu kelimeleri arayarak buldular:

peygamber efendımızın hadıslerı ve kımden rıvayet ettıklerı

haç kolge takmak ilgili hz.peygamber sözü

peygamber hanımları nasıl giyinirdi

peygamberimizin yanında taşıdığı eşyalar

ıslam dınıde kız ıle erkegın evlenmek maksadıyla konusması caiz mi

peygamber efendimizin hanımları nasıl giyinirdi

hz peygamberin kalbi yarılmış mıdır mustafa karataş

hz. muhammedin beşinci kuşaktan dedesi

hz. muhammed’in gördüğü işittiği bir olay karşısında sessiz kalarak reddetmemesine ne denirHacerul esvedı opmek2623- hz. peygamber ilk kez aşura orucu tuttu ve müslümanlara da tutmalarını tavsiye etti. (10 muharrem14 temmuz).hz muhammed donemınde muslumanların nereye tıcaret ederlerdıtüccarlar neden ipek yolunu tercıh ederlerdıhz.peygamberin hangi dedesi döneminde kabenin muhafızlığı ve hacıların yedirilip içirilmesi görevi alınmıştırpeygamber efendimizin görgülü olmakla ilgili yaşadığı olaylar570 yılında mekke ve medınede ınsanlar nasıl gecımlerını temın ederlerdımustafa karatas peygamberimiz acliktan taş baglamismidirislamdan kabedeki hacılara hizmet icin görev tanzimi isaresma hüsna kıtapolarak varmıkıme vahıy gelırtoplumda çarşıda pazarda yemek yerken kılık kıyafete uymamız gereken görgü kuralları ve peygamberimiz örnek davranışlarıpeygamber efendimizin örnek davranışları madde halindepeygamberimizievinde ağırlayan sahabenin şehit olduğu semtselin ahyed yalınız etkinliklerihocaların tavsıye ettıklerı kız ısımlerı

Tags for this Thread

Bookmarks

Bookmarks

Gönderme Kuralları

  • Yeni konu açılamaz!
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •  

Forum Kuralları