7 sayfadan, 1.sayfa 123 ... SonSon
Gösterilen Sonuçlar 1 sonuçtan 15 ile 92 arası

Konu: İstanbul'un İlçeleri / Semtleri

  1. #1
    İstanbul'da Olmak Vardı Beyazdut's Avatar
    Üye No
    382641
    Giriş Tarihi
    Jun 2009
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    54,532
    Konular
    5100
    RepPuan
    185122939
    Rep Power
    20393
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan İstanbul'un İlçeleri / Semtleri

    Beykoz


    Beykoz İstanbul Boğazı'nın Anadolu yakasında yer alır. Karadenize açılmadan önce, Anadolu yakasında ki en son ilçedir. Zengin bir tarihi dokusu ve eşsiz güzellikleri vardır.

    BEYKOZ'UN TARİHİ:

    Beykoz, çok eski bir tarihe sırtını dayamaktadır. Bu konuda bilinen en eski tarih, M.Ö 700 yıllarıdır. Bu dönemde deniz yoluyla gelerek, Beykoz'u kendilerine yurt edinen Traklar, Beykoz'da yerleşen ilk halk olarak bilinmektedir. Her ne kadar sanat
    tarihcileri ve arkeologlar, çok daha önceki dönemlerde, Karadeniz'den Boğaz'a doğru seyreden tepelerde Apollon tapınağı benzeri yapıların olduğunu öne sürmekte ve dolayısıyla da, Beykoz'un bir kent olarak tarihini çok daha önceki tarihlere götürmek gerektiğini iddia etseler de, örgütlü bir toplumsal hayatın Beykoz'da M.Ö. 700 lü yıllarda başladığını söylemek mümkündür. Traklar, Trakya'ya adını veren ve tarihde savaşcı özellikleriyle bilinen bir toplumdur. Bu Trak halkının tarihde balıkcı köyleri, müstahkem kalelerle çevrili kentler ve çok sayıda yerleşim birimleri oluşturdukları bilinmektedir. Trakların Hint-Avrupa kökenli bir halk olduğu söylenmekte, ancak yazılı bir kültüre sahip olmadıkları için, haklarında yeterli bilgi edinme imkanı bulunmamaktadır. Trak toprakları geniş bir coğrafya'yı içersine alsa da, esasında doğu ve batı Trakya bölgesinde konuçlandıkları bilinmektedir.

    Traklar, hiç bir zaman hakimiyetleri altında bulunan toprakları, tek bir devlet kuramamış, daha ziyade parçalı bir yönetim biçimi ortaya koymuşlardır. Bununla birlikte Traklar, kendi içersinde güçlü yönetim mekanizmaları geliştirmeyi başarmışlardır.

    Traklar Beykoz'a geldiklerinde, Kralları Amikos'un ismine atfen Bu bölgeye " Amikos " adını vermişlerdir. Amikos, Beykoz'un bilinen en eski adıdır. İstanbul boğazı'nı geçerek Beykoz'a gelen Traklar, burada Bebrik devletini kurmuşlardır. Bir rivayete göre Bebrikler isimlerini, Akdeniz kıyısında, Pirenelerin kuzeyinde ve güneyinde bulunan eski bir İber kavminden almışlardır. Burada kurulan Bebrik devleti M.Ö 337 yılında Bitinyalıların saldırısına uğramış ve Bebrik devleti uzun ssüren kanlı çarpışmaların sonucunda yıkılmıştır.

    Bitinya dönemi, Beykoz'un yavaş yavaş gelişmeye başladığı bir dönemdir. Beykoz[Amikos], yönetim mekanizmasının babadan oğula geçen bir krallık sistemine bağlı olduğu Bitinyalılar döneminde, tam dokuz kral görmüştür. M.Ö. 74 yılında, Bitinya kralı IV. Nicomedes, ölüm döşeğinde iken tüm krallığını Roma imparatorluğuna devir etmiştir. Bunun üzerine Roma İmparatorluğu, Bitinya'yı bir eyalet olarak kabul etmiştir. Ancak Potnus kralı III. Mithriadates, Bitinya'yı zaptetmiş ve M.Ö 74 yılın ortalarında Roma İmparatorluğu bölgeyi yeniden ele geçirmek üzere, askeri bir birlik hazırlamış ve bu bölgeye yollamıştır. On yıllık bir mücadele neticesinde, M.Ö 65 yılında, Bithinya Roma imparatorluğu tarafından yeniden ele geçirilmiş ve Pontus toprakları da Bithinya topraklarına dahil edilmiştir. III. Mithriadates'in M.Ö. 63 yılında yakalanması ile birlikte tarih de III.Mithriadates savaşı olarak bilinen bu savaşda sona ermiştir.

    M.S. 395 yılında Roma imparatoru büyük Toedosyus imparatorluğu, Doğu Roma ve Batı Roma olarak ikiye bölünene kadar Roma imparatorluğu sınırları içersinde bulunan Beykoz, bu tarihden itibaren Bizans[doğu Roma] imparatorluğunun hakimiyeti altına girer. Pers imparatorluğu 609 yılında Beykoz'u sınırlarına dahil eder. Persler altmış yıl bu topraklarda kaldıktan sonra 669 yılında müslüman Araplar bu toprakları Perslerden geri alırlar. Kısa bir süre sonra geri çekilen Arap'lardan sonra hakimiyet yeniden Bizans İmparatorluğuna geçer.

    Bizans'lıların bölgedeki bu hakimiyetleri yedi yüzyıldan daha fazla, Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid'in bölgeyi ele geçirdiği 1402 yılına kadar devam eder.

    İstanbul'un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethinden 51 yıl önce Beykoz[Amikos], Sultan Yıldırım Bayezid tarafından Osmanlı imparatorluğu sınırları içersine katılır. Osmanlı sınırları içersine katılan bu yerleşim bölgesinin adı bundan böyle Amikos olarak değil, Beykoz olarak anılmaya başlamıştır. Beykoz isminin nereden geldiğine dair çeşitli rivayetler vardır. Bu rivayetler içersinde en bilineni, Beykoz isminin Kocaeli Beylerbeylerinin Beykoz'da oturmasına istinaden üretilenidir. Rivayete göre, Fars'ca da köy anlamına gelen "kos" sözcüğünün, Türkçe'de bey sözcüğüne eklenmesi sonucu ortaya çıkan Beykos[beyköyü],semtin ismi olarak kalmıştır. Zamanla Beykos kelimesi Beykoz'a dönüşmüştür. Bilinen bir başka rivayet ise;Beykoz isminin, yörenin osmanlı imparatorluğu idaresi altına girdiği dönemden sonra semtde inşa ettirilen " on çeşmeler " adlı bir çeşmenin yanında bulunan büyük bir ceviz ağacına binaen ortaya çıktığını iddia etmektedir. Bu rivayete göre söz konusu dönemde, koz kelimesi ceviz sözcüğünü nitelemek üzere kullanılmaktadır.Bu yörede ceviz ağaçlarının çok sayıda bulunması nedeniyle de semte Binkos adının verildiği ve bu ismin zamanla Beykoz ismine dönüştüğü öne sürülmektedir.

    Muhyeşem dereleri, birbirinden güzel mesire yerleri, bereketli toprakları, cömert denizi ve aynı zamanda geniş bir av sahası da olan yemyeşil ormanlarıyla bir masal kentini andıran Beykoz, Osmanlı devleti tarihinde önemli bir yere sahiptir. Av alanlarının uygunluğu münasebetiyle Osmanlı yönetici sınıfının gözde mekanlarından biri olmuştur. Beykoz, padişah başta olmak üzere, avın kendileri için bir tutku olduğu saray erkanı, Osmanlı'nın son dönemlerine kadar Beykoz'u mesken tutmuşlardır. Özellikle Tokat bahçesi, bugün ki Akbaba köyü civarı ve Çubuklu yöresinde düzenlenen av partileri ile ilgili pek çok tarihsel anektod ve resmi kayıt mevcuttur. Ünlü seyyah İbn Battuta'dan öğrendiğimize göre, av partileri, Türk yönetici sınıfının ayıredici özelliklerinden biri olarakkarşımıza çıkmaktadır. Söz konusu bölgeler, Osmanlı yönetici sınıfının avlanma yeri olarak tayin edilmiş bölgeler olup, tebaadan birisinin avlanması yasaklanmıştır.

    Beykoz'un gözdesi olan köşklerin bu bölgede ortaya çıkışları doğrudan bu av merakıyla bağlantılı bir gelişmedir. Zamanla padişah'ların ve saray önde gelenlerinin konaklayabilmesi için birbirinden güzel köşkler inşa edilmiştir. Bu bağlamda, bugün maalesef arkasında her hangi bir iz bırakmayan, tarihsel değere sahip av köşklerinden biri olan Tokatköy'de ki Tokat kasrı ve bahçelerine değinmek yerinde olacaktır. Ünlü gezgin Evliya çelebi, seyahatnamesinde Tokat kasrı'nın Fatih Sultan Mehmet tarafından yapıldığını şu cümlelerle anlatmaktadır. "Mehmet Fatih Sultan'ın seferde olan sadrazamı'nın gönderdiği haberci, nefes nefese ve heyecanla Tokat'ın fethedildiği haberini verince Fatih Sultan Mehmet; Tez şurada bir bahçe yapılsın ismine de Tokat bahçesi denilsin. Tokat surlarına benzeyen bir set çekilsin demiş.."

    Etrafı surlarla ve çitlerle çevrili bu bahçe içerisine; zerafet timsali olan bir köşk, muhteşem bir havuz, enfes bir şadırvan ve güzel bir hamam yaptırılmıştır. geniş bir alana sahip olan bahçesinde ise av hayvanları yetiştirilmiştir. Bu yapının yer aldığı Tokat köy'üne muhteşem bir kemerli beton köPage Rankingü üzerinden geçmek suretiyle varılmaktadır. Bu kasrın ve bahçenin bakımı, bir bahçıvan tarafından yapılmakta ve bu bahçıvanın emri altında yüz bostancı çalışmaktaydı. Bu kasrın, özellikle genç yaşta tahta çıkan IV.Murat tarafından çok beğenildiği bilinmekte, onun, bu bahçenin çimleri üzerinde cirit müsabakaları düzenlediği söylenmektedir. Yapıldığı tarihden itibaren Tokat kasrı'na Ve Beykoz'un bizzat kendisine, tahta çıkan tüm Osmanlı padişahlarının çok fazla rağbet etikleri bir geçektir.

    En fazla tercih edilen av türleri, kuş,geyik ve karaca avı olmuştur. Kuş avı daha çok doğanlar kullanılarak yapılırken, geyik ve karaca avı eğitilmiş köpekler tarafından yapılırdı. özellikle yenileşme döneminin Osmanlı devletinde nasıl bir seyir aldığını izlemek açısından, Beykoz'da düzenlenen av partileri oldukça enteresan malzemelerle doludur. 18.yüzyıl sonrasında sakson türünde ki av köpekleri, Avrupa'dan getirilmeye başlanmıştır. Ava en meraklı ve düşkün olan padişahın; kendisi için "avcı" lakabının kullanıldığı IV.Mehmed[1642-1693] olduğu söylenir. IV.Mehmed'in en kısa avının üç ay sürdüğü rivayet edilir. IV.Mehmed, av merakı yüzünden devlet işlerini aksatmakla suçlanmış, bunun üzerine kendisine yöneltilen eleştirilere tepki olarak tahtını Edirne'ye taşımıştır. Beykoz merkezli av partilerinde kullanılan silah teknolojileri de zamanla değişmiştir.18.yüzyıla kadar ok ve yay ile yapılan avlar, bu dönemden itibaren yerlerini dolma çakmaklı tüfeklere ve ve daha sonrasında ise fişek atan kırma tüfeklere bırakmıştır. 20. yüzyılın başına gelindiğinde, Beykoz'dan Şile'ye ve Ömerli'ye kadar uzanan ormanlık sahada karaca ve yaban domuzu avı yapılmaktadır. Bu avlar daha ziyade köpekler eşliğinde ve sürek avı biçiminde gerçekleştirilmekteydi. Beykoz'un doğusunda yer alan sık ormanlık alanlarda halihazırda yaban domuzu avı yapılabilmekte, ilçe sınırlarının kuzey-doğu yakasında tavşan, çulluk, tilki ve nadiren olmakla birlikte dağ kekliği avlanabilmektedir. Ayrıca Ömerli barajı gölü civarında kaz ve ördek avı da yapılmaktadır.

    Osmanlı tarihinin en önemli seyyahlarından olan Evliya Çelebi, Beykoz'u şu satırlarla anlatır: " (...) lebi deryadan bağlar kenarından gitmek üzere Servi burnu'nun üç bin adım güney tarafında, bir liman-ı azimin kenarındadır. Sekiz yüz haneli, bağ ve bahçeli, mamur bir kasabadır. Camii, mescidi, hamamı, sibyan mektebi, küçük sokakları, ağaçlarla müzeyyen çarşı ve pazarı vardır. çarşı ve pazarı çok bakımlıdır. Halkı bahçevan, oduncu ve balıkcıdır. Ab-ı havası nefistir. İskelesinde bir kılıç balığı dalyanı vardır. Beş-altı gemi direğini birbirlerine bağlayıp denize dikmişlerdir. karadeniz tarafından kılıç balıkları geldiğinde, direğin tepesinde ki ademler, ellerinde ki taşları kılıç balıklarının arkasına doğru atınca, balıklar, emin yerdir diye liman ağzına doğru girer. Burada ağlara takıldıklarında balıkcılar kayıklarla kılıç balıklarına yanaşıp tokmak ve kargılarla bunları avlarlar. Buradan içeride Akbaba, Sultan, Ali bahadır, Dereseki, Alemdağ, Koyun korusu, Yuşa nebi mesireleri vardır."

    Günümüzde Beykoz; yukarı Boğaz'ın yüzyıllardan beri en şöhretli mesiresi olan, geniş bir vadiyi dolduran ve ulu çınarların süslediği Beykoz çayırı'na sahiptir. Çayır, Hünkar iskelesinden darala-darala Tokatköy'e kadar uzanmaktadır. Çayırın içersinde yer alan türlü türlü mekanlar, ağaçlarla çevrili yollarla birbirlerine bağlanır. Bu; başka bir mesire alanında rastlayamayacağımız nadide bir güzellik sunmaktadır.
    C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


    "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


    Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


    Ahmet Taner Kışlalı

  2. #2
    İstanbul'da Olmak Vardı Beyazdut's Avatar
    Üye No
    382641
    Giriş Tarihi
    Jun 2009
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    54,532
    Konular
    5100
    RepPuan
    185122939
    Rep Power
    20393
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan

    BEYKOZ - SOSYAL YAPI:
    Beykoz merkez mahallesi, tarih boyunca oldukça zengin bir etnik ve kültürel yapıya sahip olmuştur. Türklerin ve Ermenilerin birlikte yaşadıkları bu güzel Mahallede, Surp Nikoğayos isimli bir Ermeni kilisesi hala hizmet vermeye devam etmektedir. 1658 yılında yanan bu kilise, 16 Eylül 1834 tarihinde onarım görmüş ve yine bu tarihde hizmete açılmıştır.

    Beykoz merkez mahallesinin güzellikleri anlatmakla bitecek gibi değildir. On çeşmeler, Beykoz Camii, Beykoz korusu, Beykoz parkı, Beykoz fidanlığı ve Beykoz hamamı bu güzellikler arasında yerini alan mekanlardır.

    Beykoz tipik bir boğaz semtidir. Ve özellikle İstanbul boğazının karadeniz'e yakın olan semtlerinde, ister Rumeli yakasında olsun, ister Anadolu yakasında olsun bu 60lı yıllara dayanan dostluklardan hala söz edilir. Bunun nedeni ise çok açıktı. Söz konusu yıllarda diğer semtlerde olduğu gibi Beykoz'da da lise yoktu yada bir taneydi. Beykoz'un, Paşabahçe'nin, Emirgan'ın, İstinye'nin, Yeniköy'ün hatta ve hatta Anadoluhisarı'nın gençleri Sarıyer lisesine giderler ve öğrenimlerini buralarda sürdürürlerdi. Şehir hatları vapurlarının seferleri ona göre düzenlenir, en uzak köşeden Sarıyer lisesine gelmek bile bir zevk halini alırdı. Sisli havalar ise, bu gençlerin sevinç gösterilerine neden olur, zira o tür havalarda vapurlar çalışmazdı. Eğer yaşınız ellinin üzerinde ise ve bir gün kalkıp Emirgan'dan Beykoz'a giderseniz, kırk yıl önceki bir okul arkadaşınızın size el salladığını görebilirsiniz. Rahmetli olmadıyda eğer...

    Beykoz semtinin sosyal yaşantısında en önemli rollerden birini üstlenen müesselerden biri de " Beykoz spor Kulübü" dür. Bu güzide spor kulübünün tohumlarının atılmasında, Beykoz ile özdeşleşen Ahmed Mithat Efendi'nin önemli bir payı vardır. Bir düşünür ve edebiyatcı olmasının yanı sıra, sosyal ve girişimci kişiliği ile de tanınan Ahmed Mithat Efendi, ünlü kırmızı yalısında bir akşam üstü, bir dost meclisinde, Beykoz'da bir kültür kulübü kurulmasını ortaya atmıştır. Söz konusu meclisde bulunan eczacı merhum Ferit Erinal, merhum Nedim Albatur, ve merhum Ahmed Cevdedi isimli beyefendilerin de bu fikre sıcak bakmaları neticesinde, bir kulüp kurulması kararı verilir. Kısa zaman da bu derneğin "Münaresat-i bedeniye" şubesi gelişmiş ve böylelikle bugün ki Beykoz spor kulübünün tohumları atılmış olur. Bu sırada yıl 1908 dir.

    Bu kulüp 1911 yılından itibaren, " Beykoz şark idman yurdu " adıyla anılmaya başlanır. 1921 yılında kurulan Beykoz'un ikinci spor kulübü olan Beykoz zindeler yurdu ile birleşen bu ilk kulüp daha sonra Beykoz zindeler yurdu olarak anılmaya başlanmıştır.

    Bu kulübün kuruluş felsefesi, gençlere nezih bir toplumsal ve kültürel çevre oluşturmak, onları anlamsız ve yararsız şeylerden alıkoymak, ve de Beykoz ve çevresinde, sosyal ve kültürel etkinliklerde bulunmak amacı taşımaktaydı. Dönemin gençlerinin katılımı ile kulübe bir spor kolu ilave edilmiş ve 1917 yılında Beykoz'da ilk kez bir futbol takımı kurulmuştur. Bu tarih; Türk ve Dünya futbol tarihi söz konusu olduğunda, pek de yabana atılmaması gereken erken tarihlerden bisidir. Bu güzide kulüp "Atatürk kupası" nın sahibidir. Kulübün kısa sürede gelişmesinde, güçlenmesinde ve tanınmasında, dönemin ünlü futbolcusu " Kelle İbrahim"'in önemli katkısı olmuştur. Kelle İbrahim, sadece futbolculuk yaptığı dönemlerde değil, aktif futbol yaşamını sona erdirip kulüp başkanlığı yaptığı dönemlerde de Beykoz spor kulübüne hizmetlerde bulunmuştur. Beykoz spor kulübü,Türk futbol yaşamında, hatırı sayılır futbolcular ve çok değerli sporcular yetiştirmiştir. Tam kırkbeş yıl birinci lig de top koşturan bu kulüp günümüzde ikinci ligde mücadelesini sürdürmektedir. Beykoz spor kulübünün bir önemli özelliği de Türkiye'de ilk kez bir yelken ve kürek takımı kurmuş olmasıdır. basketbol takımı da 1949 yılında Türkiye şampiyonu olmuş, şimdilerde deplasmanlı Basketbol liginde mücadelesini sürdürmektedir.

    Beykoz merkez mahallesinin bir başka özelliği de Ünlü şair Orhan Veli'nin burada doğmuş olmasıdır. Denize inen bir yol....Sokağın başında Görkemli Ihlamur ağacı....İshak ağa yokuşu....numara dokuz...aşıboyalı,üç katlı sevimli bir ahşap ev.....yıl 1914... ve İşte orhan veli burada dünyaya gelir.

    Orhan Veli, anne tarafından Beykoz'ludur. Orhan Veli'nin annesi Fatma Nigar hanım, İzmirli bir tüccar ailenin çocuğudur. Müzika-i Hümayun'da görevli bir sanatcı olan Mehmet Veli bey ile evlenmiş ve bu evliliklerinden Orhan Veli dünya'ya gelmiştir. Orhan Veli pek çok şiirinde Beykoz'dan ilham almıştır.

    Beykoz'un ünlü dalyanları buradadır.Boğaz'ın en cömert sularında, Beykoz'da kurulan dalyanlar, boğaziçi'nin en büyük dalyanlarıdır. Bunlardan birisi Beykoz vapur iskelesi önünde kurulan ve " Kılıç Dalyanı " olarak nam salan büyük dalyandır. Kılıç balıkları bu dalyanda yakalanırdı. Kılıç balığı etinin, sarmısaklı ve sirkeli tarator ile terbiye edildiğinde, eşine ender rastlanır bir lezzetinin olduğu bilinmektedir. Diğer bir dalyanın ise Beykoz kasrı önünde kurulduğu söylenir. Bu dalyanlar, " büyük dalyan" ve " küçük dalyan" olarak bilinir.

    Beykoz'un meşhurlarından ve söz açmışken ve lafı balığa getirmişken, beykoz'un meşhur " kalkan" balığından söz etmemek büyük haksızlık olur. Aslında meşhur Beykoz kalkanı, dalyanlardan çıkan bir balık türü değildi. Ancak yine de Beykoz'un adıyla meşhur olmuştur. Bunun nedeni, 1922 yılına dek, cesaretleri ile bilinen Beykoz'lu Rum balıkcıların, Karadeniz açıklarında tuttukları kalkan balıklarını, İstanbul balıkhanesine taptaze bir biçimde getirmeleri ve onları satarken " Beykoz kalkanı " diye bağırmalarıdır.Bu balık çok rahatlıkla yüksek fiyatlara alıcı bulabilmekteydi.

    Beykoz'un dillere düşen bir başka lezzeti de yine 1922 yılına kadar Rumlar tarafından pişirilen Paça çorbasıdır. Beykoz'a gelmenin bir çeşit seyahat sayıldığı yıllarda, damak tadına düşkün olanların, Beykoz'a paça çorbası içmeye gelmeleri romanlara bile konu olmuştur.

    Beykoz'un bir diğer bilinen ve sevilen yanı kayıklarıdır. Pazar kayıkları olarak bilinen kayıkların, tarihsel önemi şurada yatar: İş yerleri İstanbul'da olan ve Beykoz'a yazlığa gelen halkın İstanbul'dan temin etmek zorunda oldukları erzaklar, kamu hizmetine sunulan pazar kayıkları aracılığı ile sağlanmaktadır. 16. yüzyılın sonları ile 17. yüzyılın ilk başlarında yaşamış olan Bostancıbaşı Ahmed ağa'nın kayığı, boğaz'da ki en büyük pazar kayığı olarak ünlenmişti. daha sonra üç tuğlu bir vezir olan Bostancıbaşı Ahmed ağa, Beykoz'da bir medrese inşa ettirmiş daha sonra da Kanije'de şehit düşmüştür.

    Bir diğer kayık türü de "su kayığı" olarak bilinen kayık türüdür. Aslında yine pazar kayığı yapısında olan su kayığını, Sultan Abdülmecid'in annesi Bezm-i Alem valide Sultan yaptırmış ve beykoz'lulara ve beykoz'un ünlü mavi sularına hediye etmiştir.

    Beykoz'un uzun bir geçmişe sahip olan haklı şöhretlerinden biriside, bugün maalesef yitirdiğimiz bir zenginlik olan testi ve küpleridir. Anadolu kıyısında ki toplumların, uzun yıllar boyunca testi ve küplerini almaya, Beykoz'a geldikleri bilinmektedir. O dmnemlerde sayısız çömlekhaneler bulunmakta ve bunlar genellikle Rumlar tarafından işletilmekte idi. Bu çömlekhanelerin en sonuncusu, 1923 yılında, bahriye zabitliğinden emekli olan Mahmut bey tarafından satın alınmıştır. Bu çömlekhane daha sonra Mahmut bey'in oğlu Nejat Tözge tarafından seramik atölyesine çevrilmiş ve bu haliyle 1960 yılına kadar çalışmıştır. Günümüzde Beykoz'da tek tük bir kaç çömlekciye rastlanmaktadır.
    C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


    "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


    Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


    Ahmet Taner Kışlalı

  3. #3
    İstanbul'da Olmak Vardı Beyazdut's Avatar
    Üye No
    382641
    Giriş Tarihi
    Jun 2009
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    54,532
    Konular
    5100
    RepPuan
    185122939
    Rep Power
    20393
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan

    BEYKOZ - TARİHİ YAPILAR:

    Serbostani Mustafa ağa cami: Beykoz'un meydanındadır. Bostancıbaşısı Mustafa ağa tarafından yaptırılmıştır. Yapım yılı kesin olarak bilinmemekle beraber, Evliya çelebi bu camiden bahsettiğine göre, 17. yüzyıldan önce yapılmış olması gerekmektedir.

    Cami kagir ve kare planlıdır. Ahşap son cemaat ve cami, aynı çatı altındadır. Kürsü, minder, iç tavan ve kadınlar mahveli ahşaptır. Mihrab Kütahya işi çiniden yapılmıştır ve ayetlerle süslenmiştir. Cami içinde ve iki yanda sütunlar üzerinde mahveller vardır. Abdest alma yeri avludadır. Arka ortada bulunan minare cami'nin ortasından yükselmektedir. Yuvarlak gövdeli, sıvalı ve kurşun külahlıdır. cami yanında bulunan çeşme-i Kebir[on çeşmeler]'i yaptıran kişi, Kanuni Sultan Süleyman'ın hasodabaşısı olan Behruz ağadır. Bu çeşme 1746 senesinde Sultan I.Mahmut'un emriyle, gümrük emini İshak paşa tarafından onarılmıştır.
    Akbaba-Can feda Hatun camii: Beykoz'un Akbaba köyündedir. Canfeda Hatun tarafından 17 yüzyılın başlarında yaptırılmıştır. Vaktiyle fasulye çubuklarından yapılmış olan minaresi yerine 1953 yılında yeni minare yapılmıştır. Caminin yanında mezarı bulunan Akbaba Mehmet efendinin, Fatih Sultan Mehmet'in gazilerinden biri olduğu söylenir. Cami ve köy adını bu yatırdan almıştır.
    Cami kare planlı, çatılı, fevkani ve ahşaptır. İç duvarları Bağdat tarzını taşımakta, mihrabı ise sadedir. İç tavan, minber ve üstdeki ****sli kadınlar mahveli ahşaptır. Sağında ufak ve alçak çatılı son cemaat mahalli vardır. Sağ tarafta ve alt bölümde W.C ve abdest alma yerleri vardır.
    Sağında ki minaresi sıvalı olup, kare kaideli, yuvarlak gövde ve petekli, kurşun külahlıdır. Camiyi yaptıran Canfeda sultan, Harem-i hümayunda Kethudalığa yükselmiş, Nurbanu sultan ve Safiye sultan'a hizmet etmiştir. Canfeda sultan'ın kabri bilinmemektedir.
    Dereseki camii: Beykoz Dereseki köyündedir. Cami, 16.yüzyılın ilk yarısında Şeyh-ül islam Molla fenari mehmet efendi tarafından yaptırılmıştır. Değişik zamanlarda tamir gören bu caminin Minberini Burnaz İbrahim ağa koydurmuştur. Cami kare planlı, kagir ve çatılıdır. Mihrabı sadedir.Minber ve göbekli iç tavan ahşaptır. Sağında tek şerefeli ve tuğladan yapılmış minaresi vardır. Bu minarenin külahı camdan yapılmıştır.
    Hacı Alibey- Hacı Osman Akfırat camii: Beykoz Yalıköy Ekmekci bayırındadır. 1899 yılında, Hacı Ali bey tarafından yaptırılmıştır. Cami, fevkani ve kagirdir. iki kapılıdır. Göbekli iç tavan, ahşap sütunlar üzerindeki ve üç yanı çevreleyen kadınlar mahfeli de ahşaptır. Mihrabı sadedir. Caminin sol tarafında, yuvarlak gövdeli ve yeşil maden külahlı minaresi bulunmaktadır.
    Son devrin bilim adamlarından Medineli Hacı Osman Akfırat uzun yıllar burada görev aldığından dolayı cami, bu isimle de anılmaktadır.

    Ayrıca beykoz semt sınırları içersinde:

    İshak ağa çeşmesi[on çeşmeler]
    Kethüda çeşmesi
    Mahmut Han(II) çeşmesi
    Mehmet Bey çeşmesi
    de tarihi eserlerden sayılmaktadır. Beykoz ilçesinin sularının bolluğu ve çeşme kültürünün doğu toplumlarında çok önemli bir yere sahip olması nedeniyle, Beykoz sınırları içersinde pek çok tarihi çeşmeye rastlanmıştır. Halihazırda bu çeşmelerden bir kısmı işler haldeyken, bir çoğu da maalesef tarihe karışmış, ve günümüze kadar ulaşamamışlardır. Her nesil elinde ki kültür mirasını, ona ufak da olsa bir şeyler katarak bir sonra ki nesillere bırakmak zorundadır. Bu, tarihsel bbirikimin, olmazsa olmaz şartıdır.

    Beykoz merkez mahallesinde bulunan " On çeşmeler ", yalnızca bu mahallenin değil, Tüm İstanbul'un hatta Tüm Türkiye'nin ve tüm insanlığın bir tarihsel ve sanatsal değeridir. Bu çeşme Türk yapı sanatının şaheserlerinden, Türk sanat tarihinin önemli duraklarındandır. Bu çeşme Behruz ağa tarafından yaptırılmıştır. On çeşmeler, adını, gece gündüz hiç durmadan akan on adet lülesi nedeniyle almıştır. Bu lülelerden akan sular yazın içene serinlik ve ferahlık verecek şekilde buz gibi akarken, kışın da ılık bir biçimde akar. Bu çeşme bir çok ressamın tuvaline, pek çok şairin şirine yansımıştır. Behruz ağa tarafından yapıldığını söylediğimiz bu çeşme, tarih içersinde dönem dönem yıpranmış ve tahrip olmuştur. Çeşmenin harap olduğu bir zamanda, halk, o esnada Tokat kasrı'nı Hümayün Abad adıyla yeniden yaptıran padişaha dertlerini ve çektikleri su sıkıntısını anlatırlar. Padişah bunun üzerine, Sadrazam Seyit Hasan Paşa'ya havale etmiş, Sadrazam Seyit Hasan paşa'da bu konuyla ilgilenmesi için, gümrük emini İshak Paşa'yı görevlendirmiştir. Bütün masraflar gümrük emini İshak Paşa tarafından karşılanan çeşme, 1747 yılında yeniden yapılmıştır. Çeşmenin lüleleri tunçtan yapılmıştır. Ortada ki iki lüle büyük, her iki yana dörder adet yerleştirilen lüleler ise küçüktür. Şairin orta lülerden akan suyunu " beyaz cariye gerdanı gibi " diye betimlediği bu çeşmelerden Beykoz halkı kadar, tarih içersinde dışarıdan gelen gemilerde yararlanmışlardır.

    Çeşmenin hemen önünde yer alan iki ağacın ortasında hayvanların su ihtiyacını karşılamak amacıyla bir çeşme daha vardı, ancak yol yapım çalışmaları sırasında yıkılmış ve günümüze kadar ulaşamamıştır. Büyük çeşmenin hemen üstünde ahşaptan yapılmış, iki odalı bir de okul olduğu söylenmektedir. Ancak bu okul, şenliklerde çıkan bir yangında kül olmuştur. Sular idaresi, 18.yüzyılın ortalarından itibaren gümrük emini İshak paşa'nın adıyla anılmaya başlanan çeşmenin gerekli bakım ve onarımını üstlenmiş, gerekli tamiratını yaptırmıştır. Bugün yer yer dökülmüş sıvaları, paslanmış demirleri ve bakımsız gibi duran bazı yönleriyle bile bu güzel çeşme, Beykoz semtini süslemektedir. Cumhuriyet dönemininn ünlü ressamlarından İbrahim Çallı'nın " İshak ağa çeşmesi.", Ali Rıza bey'in " Beykoz on çeşme." Nazmi Ziya'nın " kır." adlı tabloları da bu güzelliklerin sanata yansımış şeklidir.

    Beykoz merkez mahallesinin bir diğer tarihi binası da, yine Behruz ağa taraafından 16.yüzyılın ortalarında yaptırılan, "Beykoz hamamı" dır. Beykoz hamamı, vapur iskelesinden çıkılıp, on çeşmelerin bulunduğu meydana yaklaşılırken sol taraftadır.

    Beykoz merkez mahallesininn bir diğer akıl almaz güzelli de " Beykoz korusu" dur. Abraham[Avram] Paşa tarafından osmanlı imparatorluğunun son zamanlarında kurulan Beykoz korusu tarihe; daha çok, sınırları içersinde yapılan av partileri ile yazdırmıştır. Halk arasında Beykoz korusu olarak bilinen Abraham paşa korusu, Abraham paşa'nın av tutkusunun bir ürünü olarak gündeme gelmiştir. Abraham paşa, Osmanlı imparatorluğunun zor günlerinde, devlete para yardımı yapacak kadar zengin olan bir Ermeni asıllı vezirdi. Beykoz ve Büyükdere'de korular ve malikhaneler kuran Abraham paşa'nın buralarda organize ettiği av partilerinde, devlet erkanı da her zaman bulunmuştur. 1887 yılında Abraham paşa korusunun arazisi, devlet tarafından satın alınmış, ve sahil kısmı ile koru, halka açık hale getirilmiştir.

    Abraham Paşa'nın yaptırıp sultan Abdülmecid'e hediye ettiği saray, 1937 yılında yanarak yok olmuştur. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi yanan bu sarayın yerine yeni bir bina inşa ettirmiş ve buranın işletmesini de, "Hasır Beykoz" isimli özel bir işletmeye vermiştir. Günümüzde halkın rahatlıkla yararlanabileceği Bykoz koru'su İstanbul'un en büyük korusudur.

    Beykoz fidanlığı, İstanbul valisi merhum Muhittin Üstündağ'ın emri uyarınca, 1934 yılında, sabık Arpacı çiftliğinin 220 dekarlık arazisi üstüne kurulmuş ve bugüne dek sürekli geliştirilmiştir. Şimdilerde İstanbul İl Özel Dairesi'ne ait olan bu fidanlık içersinde, bir aralar, 13 ila 17 yaş arasında ki gençler için Pratik Bahçevan yetiştirme yurdu kurulmuştur. Beykoz fidanlığı kurulmadan önce bu arazi içersinde 1918 yılında Beykoz Orman Ameliyat mektebi inşa edilmiş, ancak iki yıl sonra kapatılmıştır.

    Beykoz parkı, Ahmet Mithat efendi yalısının yanında bulunmaktadır. Bu park kimilerine göre İstanbul'un insanı en fazla dinlendiren parklarından birisidir. Çam ve akasya ağaçlarının boy gösterdiği, tarih kokan kavak ve çınarların arz-ı endam ettikleri, birbirinden güzel çiçeklerin süslediği, sahil şeridinde yer alan bir parktır Beykoz parkı. Parkın ana kapısından girildiğinde, betondan yapılmış büyük bir kaide içersinde Atatürk büstü karşılar sizi. Boğaz'ın eşsiz manzarası içersinde tavşan kanı çayınızı yudumlayabileceğiniz nefis bir yerdir Beykoz parkı.

    Beykoz çayırı, başka bir deyişle Yalıköy çayırı Türk modernleşme tarihinde, Osmanlı modernleşme politikalarının öncüsü sayılan II.Mahmut'un kurduğu askeri ve mülki okul talebelerinin kır gezisi için geldikleri bir mekan olarak bilinmektedir. Beykoz çayırında verilen kuzu ziyafetleri, bir çok esere konu olmuştur. Beykoz çayırı, bu gençlerin imtahan öncesi dönemlerde yada okulların tatile girmesi öncesi dönemlerde hoş vakit geçirdikleri ve hayatları boyunca ağızlarında güzel bir tad bırakan bir mekan olmuştur. Öyle ki; bu gençler okullarını bitirp, Osmanlı bürokrasisinde iyi bir konum elde ettiklerinde, buralarda kısa dönemli olarak konaklamak üzere kendilerine mekan aramışlardır.

    Beykoz çayırı tarihsel anlamda, önemli bir ekonomik ihtiyaca da karşılık vermiştir. Beykoz civarında ki askeri birliklerin at ve katırlarının kışlık ot gereksinimleri Beykoz çayırından karşılanmıştır. Beykoz çayırının, Futbolun Türkiye'ye girilinde de oynadığı önemli bir tarihsel rol vardır. Bu çayır, futbolun yurdumuza girip gelişmeye başladığı dönemlerde, ilk büyük top sahalarından birini teşkil etmiştir.

    Her ne kadar tatil kültürü modern yaşamın gündeme getirdiği bir kavram olsa da, tatil olgusu ile amaçlanan rehabilitasyon, tarihin her döneminde farklı şekillerde sağlanmıştır. Osmanlı döneminde İstanbul esnafı, hafta tatili yapmamakta, bayram günlerinde bile çalışmaktadır. Esnafın tatil günleri Lonca'lar tarafından belirlenmekte ve bu belirlenen günlerde, Kağıthane, Alibeyköy, Haydarpaşa çayırı, Göksu çayırı ve Beykoz çayırı gibi mesire yerlerine gitmekteydi. Buralarda çadırlar kurulup, bir hafta hatta on gün kalınmaktaydı. Buralarda oluşan " eğlence ve paylaşım kültürü" Osmanlı toplumsal yaşamının önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Esnafların kendi içlerindeki mesleki örgütlenmeler, mesire yerlerinin seçiminde de ayırd edici bir unsur olmuştur. Örneğin: Kuyumcular Kağıthane'ye giderlerken, terlikciler de Beykoz çayırına gitmekteydiler. Mesire yerlerine gidilirken, kahyalar aracılığı ile, Mesireye davet edilen padişaha çok çeşitli hediyeler verilmekte, padişahı misafir eden esnaf grubu, onu türlü oyunlarla eğlendirmektedir. Orta oyunu bu kültürün çok önemli bir parçasıdır. Orta oyunu, bu coğrafyanın yüzyıllardan bu yana kişilik kazandırdığı bir halk tiyatrosu türü olup, geleneksel Türk seyirlik oyunlarının başında gelmektedir. Orta oyunu temelde, belirli bir konuyu esas alarak, ve yazılı bir metne bağlı kalınmaksızın oynanan bir oyundur. Toplumsal sorunları büyük bir büyük bir hiciv becerisi içersinde aktaran ortaoyununun baş karakterleri, Kavuklu ve Pişekar dır. Esnaf gruplarının yaptığı bu eğlencelere, tarihde son olarak 1908 yılında lüleciler grubunun organize ettiği eğlencelerde rastlandığı ifade edilir. Bu tür eğlenceleri sadece bir "gönül eğlendirme" olarak görmek çok yanlıştır. Bu eğlencelerin yardımlaşma ve kamusal iletişimin pekişmesi başta olmak üzere önemli toplumsal faaliyetler sağladığını ifade etmek gerekmektedir.

    Beykoz çayırının hemen yanında, deniz ile arasında ki tepecikte, Mecidiye kasrı olarak da bilinen Beykoz kasrı bulunmaktadır. Bu tepeciğin deniz eteği Hünkar iskelesi olarak bilinmektedir. Hünkar iskelesi'nin tarihsel önemi, 1833 yılında Rusya ile imzalanan anlaşmanın burada yapılmasından kaynaklanmaktadır. Bilindiği gibi söz konusu antlaşma Hünkar iskelesi antlaşması olarak anılmaktadır. Hünkar iskelesi'nde yapılış tarihini bilmediğimiz, altında kayıkhanelerin bulunduğu Hükümet binası bulunmaktadır. Uzun yıllar hizmet veren bu binadan günümüze sadece kayıkhaneler kalmıştır. Söz konusu hükümet binasının ne zaman yapıldığı şu an için bilinmemektedir.

    Beykoz kasrı: Eşsiz güzellikte ki Beykoz kasrı, Topkapı sarayından sonra istanbul'da yapılan ilk saray hüviyetini taşımaktadır. Bu tarihi Kasrı, sitemizin " TARİHİ YERLER " başlıklı bölümünde ve "kasırlar " alt başlığında detaylı olarak inceleyebilirsiniz.

    Kışla: Beykoz-yalıköy mahallesinin ayrılmaz bir parçası olan bir diğer önemli tarihi eser de, yaklaşık yürmi bin metre karelik bir alana sahip olan Kışla dır. Kışlanın ön cephesinde bir kitabe, Osmanlı tuğrası, kemerli bir giriş kapısı ve kemerlerin oturduğu sütun başlıkları yer alır. Kışla'nın III. Sultan Selim dönemine kadar ne tür bir hizmet verdiği bilinmemektedir. III.Selim dönemi ile birlikte, bu kışla'nın bir sanayi bölgesine dönüşmesi planlanmıştır. III.Sultan Selim bu doğrultuda askeri amaçlı bir çuha fabrikası ile, kağıt fabrikasının kurulmasını emretmiş olsa da, 1807 ayaklanması sonucunda tahtdan indirilerek öldürülmesi ardından, askıya alınmış, III.Sultan Selim'in yerine geçen II.Sultan mahmut 'da bu projeyi sürdürmemiştir. Başlanan inşaat yarım kalmış, tesisler tamamlanmamıştır.

    Kışla, Balkna savaşı ve Birinci dünya savaşı sonrasında Yetimler yurdu[Dar'ül Etyam] olarak hizmet vermiş, daha sonra da askeriye tarafından kullanılmaya başlanmıştır. İkinci Dünya savaşı sonrasında Beykoz çayırında konuşlanan askeri birliklere karargah işlevi gören kışla, 1960 lı yılların ardından, Askeri İnzibat merkezi olarak tayin edilmiştir. Maalesef kışla, 1980 lerden sonra kendi kaderine terk edilmiştir. Beykoz belediye Meclisi'nde ve Boğaziçi İmar Müdür'lüğün de çeşitli tarihlerde, buranın Kültür ve Turizm bakanlığı bünyesinde bir tesis alanı olarak değerlendirilmesi yönünde öneriler gündeme getirilmiştir. Ancak ne yazık ki kışla hala, terkedilmiş ve bakımsız bir görüntüye sahiptir.

    Beykoz çayırının[yalıköy çayırı] kuzeyinde ilk olarak II.Sultan Selim tarafından bir kağıt fabrikası kurdurulmuştur. Burada oldukça başarılı bir üretim gerçekleştiriliyorsa da, endüstri devrimini yeni gerçekleştiren Avrupa'nın yeni üretim teknolojileri ve dev üretim kapasiteleri dolayısıyla, açılan bu yeni imalathane de üretilen kağıtların, Avrupa kağıtları ile baş edebilmesi mümkün olmamıştır.

    Beykoz deresinin denize döküldüğü yerde, 19.yüzyılın hemen başında, Hamza Bey tarafından kurulan bir Debbağhane[kundura fabrikası] den söz etmek yerinde olacaktır. Burası II.Mahmut tarafından satın alınmış ve ordunun kundura ihtiyacını karşılaması için düzenlenmiştir. Dönemin en kaliteli derileri burada imal edilmiştir. hatta bu fabrika, uluslararası bir sergide de madalya kazanmıştır. Bu fabrikada 1912 yılından itibaren modern makine teknolojileri kullanılmaya başlanmış 1926 yılından itibaren de sivillere hizmet etmek üzere üretime geçilmiştir. Bu fabrika 1933 yılında Sümerbank'a devredilmiştir. Burası Türkiye'nin en eski sanayi işletmesi olma ayrıcalığına sahip bir fabrikadır.

    Beykoz yalnızca mesire yerleriyle, camileri, çeşmeleri ve sanayi bölgeleri ile değil, bambaşka bir ortak hafızayı yansıtan bir şeyle yani, mezarlıklarıyla da ün salmıştır. Yalıköy mahallesinde ki mezarlıklar, burada ki yerleşim merkezlerinin tarihi ve özellikleri hususunda hangi tarihlere kadar geri gitmemiz konusunda bize önemli ip uçları vermektedir.

    İstanbul'un fethinden önce Beykoz'a gelen Çakmak Dede'nin ismini alan Çakmak Dede mezarlığı; Beykoz'un Yavuz Sultan Selim tarafından ele geçirilmesi sırasında canla başla savaşan cengaver gazi Yunus'un adını taşıyan Gazi Yunus mezarlığı; diğerlerinden daha yeni bir tarihde kurulan etrafı ıhlamur ağaçları ile çevrili ve bulunduğu sokağın adını alan Şahinkaya mezarlığı bu yöredeki mezarlıklardır.

    Şiirden astronomiye, çocuk eğitiminden coğrafyaya, botanikden siyasal ve kültürel tarihe kadar çok geniş bir yelpazede yayınlanmış tam 223 adet eserin sahibi olan Ahmet Mithat Efendi'de Yalıköy parkının yanında bir yalı satın alarak, Beykoz sakinleri arasına girmiştir. Ahmet Mithat Efendi, sahibi olduğu Tercüman-ı Ahval gazetesini bıraktıktan sonra, Beykoz'da ki bu yalıyı satın almıştır. Felatun bey Rakım efendi gibi meşhur olmuş eserlerinde çarpık modernleşmenin ürettiği olumsuz figürler üzerinde duran, dengeli modernleşmenin gerektiğini savunan ve temelde Osmanlı insanı ile modern insan arasında bir tip oluşması gerektiğini öne süren Ahmet Mithat Efendi, Boğaz'ı süsleyen yalıları ile meşhur Beykoz'a gelip, burada bir çiftlik kurmuştur. Ahmet Mithat Efendi bu çiftlikte, Avrupa'dan getirtiği kuluçka makinesi ile modern anlamda tavukculuk yapmaya başlamış ve meşhur sırmakeş sularını satın alarak istanbul'a su satmıştır.

    Halk arasında kırmızı yalı olarak da bilinen bu yapıyı Ahmet Mithat Efendi, 1894 yılında satın almıştır. Bir çok tarihsel konuşmaya tanıklık eden bu yalı, bir çok resterasyondan geçerek günümüze kadar gelmiştir. Halihazırda bu yalıda Ahmet Mithat Efendi'nin torunu, Dr. Aydın Uluyazman oturmaktadır. yalı, Ahmet Mithat efendi yalısı olarak adlandırılmakta ve benbeyaz silüeti, tarifsiz ihtişamı ve heybetiyle gözlere hitap etmektedir.
    C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


    "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


    Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


    Ahmet Taner Kışlalı

  4. #4
    İstanbul'da Olmak Vardı Beyazdut's Avatar
    Üye No
    382641
    Giriş Tarihi
    Jun 2009
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    54,532
    Konular
    5100
    RepPuan
    185122939
    Rep Power
    20393
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan İstanbul'un Semtleri - Çubuklu

    Çubuklu

    Beykoz'un güzel mahalleleri arasında sayılması gereken bir diğer semt de Çubukludur. Çubuklu, İstanbul Boğazı'nın Anadolu yakasında yer alır.Kuzeyinde Paşabahçe, güneyinde ise Kanlıca semtleri ile komşudur.

    Çubuklu semtinin bugünlere kadar gelen pek çok hikayesi vardır. Evliya çelebi'nin anlattıklarına bakılırsa, burası eskiden Çubuklu-bağçe olarak adlandırılan bir semtdir. Evliya Çelebi buranın hikayesini şu satırlarla anlatır. " II.Beyazıt, oğlu şehzade Selim'i Trabzon'dan İstanbul'a getirdikten sonra, Çubuklu'da gezinirken öfkelenerek elinde ki kızılcık sopası ile oğlu Selim'e sekiz kez vurur. Selim o zaman bu çubuğu toprağa dikerek tutması için dua eder. Çubuk tutar ve yemiş verir" Bu rivayet doğrultusunda Yavuz Sultan Selim, padişah olduktan ve çıktığı Mısır seferinden döndükten sonra, bu semte önem verdiği ve güzelleştirdiği söylenir. Semtin Çubuklu ismini almasına açıklık getirmeye çalışan bir diğer rivayet de; eskiden buralarda yapıldığı söylenen Çubuk lülesinin bu semte adını verdiğidir.

    Çubuklu bir diğer anlatıma göre, Bizanslılar döneminden bugüne önemli bir sayfiye yeri olarak karşımıza çıkar. Bizanslılar döneminde, Katankiyum ismiyle anılam semt içersinde Alexandr adlı bir rahip tarafından yaptırılan Uykusuzlar manastırı Ortodoks hıristiyanlık tarihinde oldukça önemlidir. Bu manastırda üç yüz rahibin, geceli gündüzlü İncil okuyup yakarışda bulunduğu rivayet edilmektedir. Bu rivayet çerçevesinde, isminin Glaros olduğu da söylenilen Çubuklu, devamlı olarak kızılcığı ile ünlü bir semt olmuştur.

    Evliya Çelebi, 17 yüzyılda semtin ne tür özellikler gösterdiğini şöyle anlatır: " bu kasaba yakında mamur olmuştur. Lebiderya'da bağlı ve bahçeli, 1200 haneli bir yerleşim yeridir. Başlıca yalıları, İbrahim Çelebi yalısı, Emir paşa yalısı, Süleyman efendi yalısıdır. Lakin, nihayetinde ki Longazade yalısı cümlesinden müzeyyendir. Yedi mahallesi islamdır. İskele başında ki İskender paşa camii meşhur mimar Sinan eseridir. İki sıbyan mektebi bir hamamı vardır."

    Günümüzden yaklaşık altmış yıl öncesine kadar sazlı sözlü eğlencelerin yapıldığı bir mesire yeri olan Çubuklu'da, şimdiki yalıların bulunduğu mekanların tamamıyla boş olduğu söylenmektedir. Bu mekanlarda bülbül dinlemenin verdiği zevk, şiirlerde ve romanlarda işlenen bir temadır. III.Sultan Ahmed döneminde, Feyzabat olarak anılan bu semt, batılılaşma devrinin erken dönem habercisi Lale devrinin mimarı Nevşehirli Damat İbrahim paşa tarafından yaptırılan havuz ve çeşmelerle, diktirdiği birbirinden nefis ağaçlarla güzelleştirilmiştir. Nevşehirli Damat İbrahim paşa, ayrıca, Bostancılar kışlası kenarında da Fezabat kasrı yaptırmış, ancak bu yapıların hiçbiri günümüze kadar gelmemiştir.

    Çubuklu semtinin imarına katkıda bulunan çok önemli bir isim de Mısır Hidiv'i Abbas Hilmi paşadır. Abbas Hilmi Paşa Viyana'da eğitim görmüş bir isimdir. Dönemin Osmanlı padişahının fermanıyla Mısır Hidivliği kasrına atanan Abbas Hilmi paşa, bu göreve getirilen üçüncü ve son kişidir. Osmanlı tarihi içersinde Abbas Hilmi Paşa adına yalnızca dönemin siyasi olaylar silsilesi içersinde değil, yaptırdığı güzel köşkler söz konusu olduğu zamanda da rastlarız. Bunlar içersinde Hidiv kasrı en önemlisidir.

    Korulukların içersinde yer alan ve yekpare mermer ile kaplı Hidiv kasrı, yalnızca Çubuklu semtinin değil, bazı tarihcilere göre, İstanbul'un en gösterişli, en zarif ve aynı zamanda da en büyük gül bahçesine sahip olan bir köşküdür. Hidiv kasrının yapımı, mimarisinde ki batı etkisini izlemek açısından, muhatabına oldukça zengin malzemeler sunmaktadır. Çivisinin bile Avrupa'dan getirtildiği bu köşk, Osmanlı mimari tarihi açısından bir dönüm noktasının izlerini taşımaktadır. Köşkün o dönemki maliyeti 150.000 altındır. Köşkün alt katında somaki mermer sütunlar, havuz ve selsebil ile süslenmiş büyük bir salon bulunmaktadır. Salonun baştan aşağı camdan müteşekkil kapıları hemen önündeki parka açılmaktadır. Köşkün tavanları, her bir parçası büyük bir zevkle ve eşsiz bir sabırla ortaya konulan altın yaldızlı nakışlarla süslenmiştir. Köşkün bir diğer ilk olma özelliği de şurdan kaynaklanmaktadır: Abbas Hilmi paşa koruya yaptırdığı jeneratör ile, kendi köşkünü ve Çubuklu camini aydınlatmış, ve böylelikle burası jeneratörle aydınlatılan ilk köşk olma özelliğini kazanmıştır. Köşkün tasarlandığı mekanın önemli bir bölümüde park olarak düzenlenmiş, yine bir çok yabancı ülkeden, eşine ender rastlanan fidanlar getirilerek bu parka dikilmiştir. Bugün Hidiv kasrının parkında, değişik yaşları ile yer alan ağaçlar, muhteşem bir doğa harikası görünümündedirler. Yine köşke kurulan ve buharla çalışan asansör de bir ilk olma özelliği taşımaktadır. Köşkün tam Boğaz'a hakim olan kulesine ya bu asansör ile yada yüz elli iki basamaktan oluşan bir merdiven ile çıkılmaktadır. Abbas hilmi paşa köşkü yada bugün bilinen adıyla Hidiv kasrı'nın şöyle bir hikayesi vardır. Köşkün planı çizilirken Abbas Hilmi paşa, binaya bir kule yapılmasını talep etmiş, Abbas Hilmi paşa'nın bu talebi üzerine hemen kulenin tasarımı gerçekleştirilmiş ve derhal inşaatına başlanmıştır. Bu kulenin tam üç yüz dört basamağının olması planlanmıştı. Ancak ne var ki haber derhal hafiyeler tarafından sultan II.Abdülhamid'e ulaştırılır. Sultan'ın mabeyn baş katibi Tahsin paşa'nın Yıldız hatıraları isimli kitabından öğrendiğimize göre, haberi Abdülhamid'e ulaştıran hafiyeler, bu kulenin saraylara mahsus olduğunu söylemişler, Abbas Hilmi paşa'nın İstanbul'da bir saray yaptırıp içinde saltanatlar sürdürmesininn de çok yanlış anlamalara gelebileceğini ve bunun bir nevi Abdülhamit'in saltanatına meydan okuma olacağını ima etmişlerdir. Zaten pimpirikli bir kişiliğe sahip olan Abdülhamit, bu bilgilerden ciddi biçimde rahatsızlık duyar. Kule yapımına oldukça canı sıkılan Abdülhamit, yine de nezaketi elden bırakmayarak ve asıl duygularını gizliyerek paşaya bir mesaj gönderir. Mesajda şu ifadeler yer almaktadır: " Böyle muhteşem bir köşk yaptırmanızdan elbette memnunum. Ancak bildiğiniz gibi İstanbul; islamın gözbebeği bir şehirdir. Böylesine mukaddes bir yerde cami minarelerinden daha yüksek bir kule inşa ederseniz, alem-i islam size gücenebilir. Sözün kısası, yaptırılmakta olan kulenin yüz elli iki basamaktan fazla olmaması arzu-yu şahanemdir." Sultan Abdülhamid'in bu mesajını dikkate alan Abbas Hilmi Paşa, sultanın isteğine uyarak kuleyi yüz elli iki basamakta bırakmıştır. Abbas Hilmi Paşa daha sonra ki yıllarda, Mısır'da Nil nehri kenarında bu kasrın bir eşini yaptırmıştır.

    Hidiv kasrı günümüzde, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu'nun İstanbul Büyük Şehir Belediyesi ile imzaladığı protokol doğrultusunda restore edilmiş ve tüm salonlarında restaurant hizmeti verilecek şekilde yeniden düzenlenmiştir. Çevresi çim ve güllerle kaplı olan bu güzel yapı, gündüzleri çay salonu olarak geceleri ise restaurant olarak hizmet vermektedir. Davetler, resepsiyonlar ve konserler için ideal bir mekan olan Hidiv kasrı, dünya standartlarında ki hizmet anlayışı ile çalışmalarına devam etmektedir.

    Çubuklu semtini anlatırken, sularından bahsetmemek büyük bir bilgi eksikliği doğurur. Çubuklu semti, sularıyla, İstanbul'un önemli semtlerinden biri olmuştur. Bu önem, tarihsel bir geçmişe sırtını dayamaktadır. Ayrıca Sultan Abdülmecid döneminde, Çeşmibülbül denilen enfes çeşmenin yanında bir imalathane kurulmuştu. Bu imalathanede, mükemmel fincanlar, harika bardaklar, güzelim avizeler, kaseler ve şamdanlar başta olmak üzere bir çok eşya üretilir ve burada üretilen bu tür eşyalara Çeşmi Bülbül tarzı denilirdi.

    Son olarak, Çubuklu da oturanlardan, ismi unutulmayan, hatta bir ara oturduğu mahallenin kendi ismiyle anılmasına neden olan bir kişiden de bahsetmek gerekir. Bu kişi, Rıfat paşadır ve yardıma muhtaç insanlara yaptığı yardımlarla ve iyiliksever kişiliğiile tanınmıştır. Rıfat paşa, sahibi olduğu çok büyük bir araziyi halka dağıtmış ve herkesin sevgisini kazanmıştır.

    Zamanın en güzel ziyafetlerini verip, halkı davet eden Rıfat Paşa'nın yalısının kendisine ait fırınında hergün pişirilen Francala isimli ekmekler bugün hala konuşulmaktadır.
    C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


    "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


    Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


    Ahmet Taner Kışlalı

  5. #5
    İstanbul'da Olmak Vardı Beyazdut's Avatar
    Üye No
    382641
    Giriş Tarihi
    Jun 2009
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    54,532
    Konular
    5100
    RepPuan
    185122939
    Rep Power
    20393
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan İstanbul'un Semtleri - İstinye

    İstinye

    İstinye, İstanbul boğazı'nın Rumeli yakasında yer alan bir sahil semtidir. kuzeyinde Yeniköy, güneyinde Emirgan ile komşudur. istinye çok eski bir yerleşim bölgesidir. İlçe olarak Sarıyer'e bağlıdır.

    İstinye'nin antik çağda ki adı Leosthenion'dur. Ancak yine aynı dönemlerde Lasthenes ve Sosthenion adlarıyla da anılmaktaydı. Helen dilinde ki adı Sosthenion'du. Bu ad, saos/sos(güvenli) ve Sthenion(güçlünün yeri- Athena'nın yeri )sözcüklerinden türetilmiş olup, " güçlü tanrıça Athena'nın güvenli koyu " anlamına gelmektedir. Bundan da anlaşıldığı gibi istinya adını güvenli koyundan almaktadır.

    İstinye'de antik çağda bir adak yeri vardı. Burada ki adak yerinin Argaunotların, Bebrik kralı Amyknos'u yenmelerine karşı saygı ve zafer ifaedesi olarak inşa etmişlerdi. Bu adak yerini yani başka bir deyişle tapınağı, Argaunotların kaptanı Iasson yaptırmıştı. İstinye Argaunotlar zamanında çok seçkin bir yerdi. Bizans döneminde İstinye'nin adı " Stenos " oldu. Yine aynı dönemde " Stenia " adını aldı. Eski dönem isimlerinden Stenia'ya uyarlanan en yakın isim İstinye olduğu için bu ad benimsenmiş olmalıdır. Bir başka söylenceye göre bu semt de Eskiye adında bir din adamının burada yaşadığı ve bir tapınak yaptırdığı için semtin adı İstinye olmuştur.
    Argaunotların yaptırdıkları adak yerini(tapınak), Bizans kralı Konstantin, kendi adına kiliseye çevirdi. Daha sonra ise Makedonyalı Basil onardı. O dönemde İstinye'de " Romanos " adlı imparatorluk sarayı vardı. Bu saray 921 yılında, Tuna kıyısından gelen Bulgarlar tarafından yıkılmıştır. Bu arada o devirlerle ilgili bir rivayet vardır ki: Bizans döneminde bir münzevi olan Daniel adlı kişi, otuz üç yıl boyunca İstinye'de bulunan bir sütun üzerinde oturmuş, yaz kış gelen ziyaretcilere bıkmadan usanmadan vaaz ederek sütunun üzerinde kalmayı sürdürmüştür. Bu rivayet ne derece doğru bilemeyiz.

    İstinye koyu, derin ve korunaklı olduğu için, Bizans döneminden beri iskan edilmeye başlanmıştır. Hemen her dönemde Karadeniz'den gelen donanmalar İstinye koyunda demirlemişlerdir. ****ralılar, Argaunotlar, Bebrikler, Gotlar, Cenevizliler ve Bizanslılar İstinye koyunu kullanmışlardır. Zaman zaman İstanbul'un Karadeniz'e yakın semtlerine baskın yapan Don kazaklarının da uğrak yeri olmuştur. Osmanlı döneminde de aynı üs olarak kullanılan İstinye koyu, aynı zamanda tersane ve kalafat yeri olarak da kullanılmıştır.

    İstinye 16.yüzyıldan itibaren gelişmeye başladı. Köy, tersane ve kalafat yeri olarak iş yeri havasına girerken, Neslişah Sultan da semtin gelişmesi için burada ki mevcut yerleşmeye bir mahalle kurarak ve bir mescit yaptırarak(1547) katkıda bulundu.

    Evliya çelebi ünlü seyahatnamesinde İstinye ile ilgili şöyle yazar : "Bin parça gemi alır büyük limanı vardır. Han ve Medrese yoktur. Bağ ve bahçesi çoktur. Ahalisinin fukaraları bahçevan ve balıkçıdır. kasaba, körfez dahilinde olduğundan havası o kadar iyi değildir. Liman burnunda bir misafirhanesi vardır. Limanı rüzgardan emindir. "

    18 yüzyılda İstinye'de sahil boyunca yerleşme başlar ve yalılar, konaklar yer almaya başlar. Mahalle tarihi eser bakımından zengin yerleşim bölgelerinden biridir. Tarih boyunca uygarlıklara kucak açan İstinye, pek çok kez Bulgarlar, Hunlar, kazaklar ve Rusların saldırısına uğramış ve yıkılıp tahrip olmuştur.

    İstinye'de ki tarihi eserlerden biri, Neslişah sultan camiidir. İstinye'de Değirmen sokakta bulunan cami, II.Beyazıt'ın torunu Neslişah sultan tarafından 1540 yılında yaptırıldı. Cami yol çalışmaları nedeniyle 1957 yılında yıktırıldı. Arsasının bir kısmının yola verilmesine rağmen diğer kısmı üzerinde aynı ismi taşıyan bir cami yaptırıldı.

    Kürkcübaşı mescidi Çayır sokaktadır. Padişahın Kürkcübaşı'sı tarafından 17. yüzyıl başlarında yaptırılmıştır. Yapım tarihi bilinmeyen bu mescit, yangın sonucu tahrip olduktan sonra yeniden inşa edilmiştir. Onarımlar sonucu bu mescidin tarihi özelliği tamamen kaybolmuştur.

    Mahmut Çavuş mescidi, İstinye devlet hastanesine yakın bir yerde ve ana cadde üzerindedir. Mahmut çavuş isimli bir kişi tarafından yaptırılmış olup yapım tarihi bilinmemektedir. Zaman içersinde yıpranan cami, 1974 yılında yeniden yapılmıştır. Son kez 2004 yılında onarım gördü. Ahşap olan bu cami 1930 lu yıllarda üç sınıflı okul olarak da kullanıldı. İstinye'nin koru mevkiinde Boğaziçi camii var. Bu cami'nin de tarihi özelliği yoktur. İstinye'de kaplıcalar mevkiinde de bir cami bulunmaktadır. Ayrıca İstinye çarşında Ve İstinye itfaiyesi müştemilatı içersinde de bir itfaiye mescidi vardır.

    İstinye hamamı, Neslişah Sultan camii karşısında İstinye hamamı sokağı ile İstinye değinilen sokağının birleştiği yerdedir. Hamam 1460 yılında Gazi Semiz Ali Paşa tarafından yaptırılmış ve vakfedilmiştir. Aslında aynı yerde iki hamam yaptırılmış ancak biri yıkılmıştır. Halk arasında bu hamama, Neslişah sultan hamamı da denilmektedir. Dilencilerin rağbet ettiği hamam aynı zamanda " dilenciler hamamı " olarak da anılırdı.

    Bizans imparatoru Büyük Konstantin I. (324-337) " baş melek " Arhistratigos Mihail'in anısına şimdi ki mevcut kiliseyi (iki melek) yaptırdı. Taksiarhon Mihail ve Gavril kilisesidir bu. Bugün ki kilise 1820 yılında Rus gemiciler tarafından yeniden inşa edilmeye başlanmış, 1938 yılında ancak tamamlanmıştır. Bu kilise Fener Patrikhanesine bağlıdır.

    Mahallede bir adet Müslüman mezarlığı bulunmaktadır. Azınlıklara ait mezarlık ise yoktur. İstinyede' ki çeşmelerin en eskisi, Ahmet Şemsettin efendi çeşmesidir. Çeşme İstinye meydanında ki küçük parkın içinde olup, 1767 yılında Ahmet Şemsettin efendi tarafından yaptırılmıştır. Çeşmelerin su yolları, 1926 yılında İslamiyeti kabul eden Trandıl Şem-i Nur adını alan bir hanım tarafından onarılmıştır.

    Abdülhamit Han (1) çeşmesi, İstinye cami sokakta Neslişah Sultan cami'nin avlu kapısı bitişinde olup 1782 yılında yaptırılmıştır. II.Mahmut Han çeşmesi de 1834 yılında yapılmış ve günümüze ulaşmamıştır. İstinye sahil yolunda ve Toprak ailesine ait binanın bahçe duvarına bitişik olarak yaptırılan Rizeli Hacı Bayram Kaptan çeşmesi, duvar çeşmesi hüviyetinde olup yapım yılı 1900 yılıdır. Tarihi çeşmelerdendir. Mimar yapısı ile dikkati çeken İskele çeşmesi 1908 yılında yaptırılmış olup, Vapur iskelesi karşısındadır. Bu çeşmeyi kimin yaptırdığı bilinmemektedir.

    İstinye, tarihi eser özelliği taşıyan bina bakımından zengindir. Özellikle, 19. yüzyılda yapılan Faik bey yalısı, harika mimarisi ile dikkati çeker. Bina daha sonra el değiştirdiği için Pakize hanım yalısı olarak da anılır. Recaizade(hancıoğlu) yalısı, İstinye vapur iskelesi yanındadır. Yalı 19.yüzyılın ikinci yarısında yapılmıştır. Zamanla harap olan yalı, 1970 li yıllarda yıkılmış, 1985 yılında yeniden yapılmıştır.

    Yeniköy'den İstinye'ye girişte, sağ tarafta ve tam köşedeki beyaz yalı denilen yalı da İstinye'nin göz okşayan tarihi binalarındandır. Bu binayı geçtikten sonra, hastanelere varmadan sağ tarafta harap görünümde ki tarihi binalar ile, büyük bahçe içesinde ki Toprak ailesine ait köşk ve müştemilatı dikkati çeker. İstinye deresinin ve halı sahasının yanında ki tarihi İbrahim Efendi köşkü de harap haldedir. İstinye'de sokak aralarında pek çok tarihi bina vardır. Bunların bir kısmı restore edilmiş, bir kısmı da harap haldedir.

    İstinye-Emirgan yolu üzerinde ve deniz tarafında ki Müşir(deli) Fuat paşa yalısı da tarihi eserlerdendir. Yalı 19. yüz yılın ikinci yarısında yapılmış olup, ilk sahibi Billuri Mehmet efendidir. Sonra sırası ile İran Sefiri Muhsin Han, Hicaz kralı şura-ı Devlet azalarından Şerif Hüseyin bey yalının sahibi olmuştur. Son sahibi ise, Müşir(deli) Fuat paşa'dır. MüşirDeli Fuat Paşa, başarılı bir asker ve devlet adamı olması, bildiklerini ve düşündüklerini çekinmeden ve dürüstce söylemesi nedeniyle kendisine " deli " lakabı takılmıştır. Bu nedenle yalı son sahibinin ismiyle anılır. Yalı daha sonra Deniz Yolları idaresine satıldı. 1991 yılında, tersane alanı boşaltılınca onarıma alındı. Nihayet 1999 yılında Karadeniz Ekonomik işbirliği D8 Uluslararası sekreteryası, Dış işleri bakanlığının, Türkiye temsilciliğinin kullanımına verildi.

    Yeniköy'den İstinye'ye girişte, Kaşkar çay bahçesi ve Han Restaurant'ın çınar ağacı, İstinye'nin anıt ağaçlarındandır.

    İstinye'nin yerli halkı, Bizans dönemine kadar Rum ve diğer azınlıklardan oluşuyordu. Ancak 1877 Rus harbi(93 harbi) göçleri, Balkan harbi(1912) göçleri ve Rize'nin Ruslar tarafından işgali nedeniyle İstinye, en çok göç alan yerleşim alanlarından biri olmuştur. Yirmi-otuz yıl öncesine kadar İstinye halkının büyük çoğunluğunu Rize, Ardeşen, Hopa, Fındıklı ve Artvin halkı oluşturuyordu. Balkanlar'dan gelenler de az değildi. Bu yöre toplulukları yine bu bölgede ikamet etmekte ve İstinye'nin yerli halkını oluşturmaktadırlar. Ne var ki son yıllarda yapılaşma, siteleşme ve yeni yerleşim alanlarının meydana gelmesi nedeniyle nüfus da büyük bir artış meydana gelmiştir.

    İstinye denince akla koyu,tersanesi, kalafat yerleri, balıkcılığı, taş ve kireç ocakları ve topraklarının verimli olması nedeniyle bahçecilik gelir.

    İstinye'de Rumlar ve Türkler iç içe yaşamazlardı. Rumlar genelde deniz kıyısını tercih ederken Türkler iç kısımlarda yaşarlardı.

    Denizi ve koyu ile dikkat çeken İstinye'de ilk deniiz hamamı, 05.10.1877 tarihinde Vilayet-i Belediye kanunu gereğince, halkın açıktan denize girmelerini önlemek amacıyla, 1878 yılında açıldı. Bu deniz hamamı çok uzun yıllar kullanıldı. Günümüzde İstinye'de plaj(deniz hamamı) yoktur.

    İstinye'nin bağ ve bahçelerinde yetişen bostanlar, sebzeler, meyveler ve özellikle Osmanlı çileği ünlüdür. Günümüzde az da olsa Osmanlı çileği hala yetiştirilmektedir.

    İstinye koyunda yıllarca kefal, istavrit, levrek gibi balıklar avlandı. Günümüzde koyda kirlilik nedeniyle balık avı yapılamamaktadır. İstinye denince akla tersane gelirdi. Büyük bir iş merkezi olan tersane yüzlerce işci barındırıyor ve İstinye ile özdeşleşiyordu. " Küçük Haliç " olarak bilinen İstinye koyu, Osmanlılar döneminde Kaptan-ı Derya Cezayir'li Gazi Hasan paşa'nın isteği ve ısrarı ile tersane ve kalafat yeri olarak kullanılmıştır.

    İstinye koyunda modern bir tersane yapılması için ilk adım 1856 yılında atılmış ve Zaptiye Müşiri (deli) Fuat paşa'nın bu bölgede ki arazisi üzerine ticaret gemileri için bakım onarım ve gemi inşa tersanesi yapım ruhsatı verilmiştir. Tersane yapımına 1909 yılında İtalyanlar talip olmuş, fakat Trablusgarp harbi nedeniyle çalışmalar yarıda kalmmıştır. 1911-1912 yıllarında Fransız şirketi tersane yapımişini üstlendi ve ismi " Boğaziçi istinye Havuz ve Destgahları Anonim Şirketi " olan bir tersane kurdular. Tersane 1912 yılında hizmete girdi. 1918 yılında Mondros Mütarekesinden sonra İngilizler tarafından tersane işgal edilmiş ise de, Fransızlar tersane üzerinde hakimiyet kurmuş ve 1928 yılına kadar çalıştırmışlardır. 1928 yılında tersane, devlet tarafından satın alındı. Önce Denizbank'a sonra Deniz İşletmeleri'ne, 1944 yılında ise Devlet Deniz Yolları ve Limanları Genel Müdürlüüğüne bağlandı.

    İstinye tersanesinde üç havuz vardı. Biri 137.15 metre uzunluğunda ve 21.3 metre genişliğinde, diğeri 67.32 metre uzunluğunda ve 29.4 metre genişiliğinde sonuncu ve üçüncü havuz ise, 152.1 metre uzunluğunda ve 29.4 metre genişliğinde idi. Bu ölçülerden daha uzun bir şilep yada tanker geldiğinde, ikinici ve üçünncü havuzlar birleşitrilerek çok daha uzun bir havuz oluşturuluyor ve tersaneye gelen gemiye rahatlıkla hizmet veriliyordu.

    Bostancı(1956), Caddebostan(1956), Çengelköy(1962), Suadiye(1964), şehit Temel Şimşir(1977), Aydın Güler(1981), Rumelifeneri(1988) ve Kızıltoprak(1988) yolcu gemileri ile Celal Atik(1988), Hamit Kaplan(1988) tarak gemileri İstinye tersanesinde inşa edilmiştir.

    Uzun yıllar Türk ve Dünya denizciliğine hizmet eden tersane, Boğaziçi yasasının 12. maddesi gereğince, 26.08.1991 tarihinde kapatılmış ve bu arazi turizm alanı ilan edilmiştir. Bu tarihi tersane de izmir Alaybey tersanesine nakledilmiştir. Boşaltılan alan turizm ve eğlence merkezi olarak kullanılmakta, sosyal ve kültürel etkinlikler bu alanda yapılmaktadır. Bu geniş alan üzerinde ve Tokmakburnu yönünde, İstanbul Gemi Trafik hizmetleri merkezi vardır. Boğaz geçişleri bu merkezden yönlendirilmektedir.

    İstinye, Sarıyer ilçesinin sanayi bölgesidir. İstinye'nin iç kkısımlarında taş ve kireç ocakları vardı. Bunlar terk edikdikten sonra buralarda binalar yapılmaya başladı. İstinye'nin iç kısımlarında Kavel Kablo fabrikası, Türkay Endüstri ve Ticaret A.Ş.( türkay kibrit fabrikası), Beldeyama, Beldesan, Termo teknik fabrikaları bulunmaktaydı ve bu fabrikalar nedeniyle İstinye ilçenin sanayi merkezi konumundaydı. Ancak, günün koşulları dikkate alınarak bu fabrikaların büyük bir kısmı şehir dışına taşındı. Boşalttıkları alanlar ya konut inşaatına açıldı yada değişik iş alanlarına dönüştürüldü. Borusan oto, Otokoç, Maxicenter, ChampionSA gibi büyük iş yerleri ve alışveriş merkezleri ile İstinye, Boğaziçi'nin en hareketli ve en canlı iş bölgesidir.

    İstinye'de bir de itfaiye teşkilatı bulunmaktadır. Bu teşkilat 1926 yılında İstanbul Belediyesi tarafından " deniz itfaiyesi " olarak kuruldu ve 1960 yılına kadar hem deniz hem de kara itfaiyesi olarak görev yaptı. Deniz itfaiye gemisi ömrünü tamamladığından hizmetden kaldırıldı. Ancak İstinye itfaiyesi kara müfrezesi ile görevine halen devam etmektedir.

    A.B.D Başkonsolosluk binası da İstinye semti sınırları içersindedir.
    C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


    "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


    Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


    Ahmet Taner Kışlalı

  6. #6
    İstanbul'da Olmak Vardı Beyazdut's Avatar
    Üye No
    382641
    Giriş Tarihi
    Jun 2009
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    54,532
    Konular
    5100
    RepPuan
    185122939
    Rep Power
    20393
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan İstanbul'un Semtleri - Anadoluhisarı

    Anadoluhisarı

    Anadoluhisarı, İstanbul boğazının Anadolu yakasında yer alır. Beykoz ilçesine bağlıdır ve Boğazın en şirin ve tarihi semtlerinden birisidir.

    İsmini Yıldırım Beyazıt'ın yaptırdığı ve tarihi kaynaklarda "Güzelcehisar" başta olmak üzere, "Akçahisar", "Güzelhisar", "Gözlücehisar", "Yenicehisar" ve "Akhisar" olarak karşımıza çıkan bir kaleden alan Anadoluhisarı semti, birbirinden muhteşem doğal güzellikleriyle ve sinesinde barındırdığı eşsiz tarihi eserleri ile, bir çok değerli sanatcıya ilham kaynağı olmuş eşssiz güzellikte bir semtdir. Anadoluhisarına Güzelcehisar denmesinin sebebi, kalenin boğaz suları üzerinde çevresine uygun olarak yükselmesidir.

    Semte adını veren Hisar, 1391 yada 1399 tarihleri arasında yaptırılmıştır. Bu hisarın varlık nedeni, Yıldırım Beyazıt'ın İstanbul kuşatmasıdır. Yıldırım Beyazıt, dönemin Bizans imparatoru Manuel'den yılda on bin altın vergi sözü almış ve yine bu doğrultuda Bizans toprakları içersinde bir cami inşa edilmesi, bir Türk mahallesi kurulması ve müslümanların aralarında ki çözümsüzlükleri kendi inançları doğrultusunda karara bağlayabilecekleri bir kadı'nın tayin edilmesi konularına hukuki birer statü kazandırmıştır. Ancak ne varki 14.yüzyılın son döneminde Doğu Türkistan hakanı Timur'un Osmanlı devletine karşı aldığı saldırgan tutumu fırsat bilen Bizans imparatorluğu, müslüman halkı kılıçtan geçirmiş ve anlaşma hükümlerini çiğnemiştir.

    Bu olayların detaylı anlatımını Evliya Çelebi'nin seyahatnemesinde bulmak mümkündür. O sıralarda Yıldırım Beyazıt'ın sarayında esir tutulan Bizans imparatoru Manuel kaçmayı başarmış ve Yıldırım Beyazıd'dan habersiz olarak Bizans ordularının başına geçmiştir. İstanbul'un Osmanlı imparatorluğu tarafından kuşatılmasında Müslümanlara yapılan bu eziyetin payının yüksek olduğu, tarihi kayıtlarda doğrulanan bir husustur. Yıldırım Beyazıt, daha şiddetli bir baskı oluşturabilmek için Güzelcehisarı yaptırmıştır. 1452 yılında, İstanbul'un fethi çalışmaları sürerken Fatih Sultan Mehmet'in emriyle bu kalenin karşısına Rumelihisarı adıyla ikinci bir kale daha inşa ettirilecektir.

    Anadoluhisarı, İstanbul Boğazı'nın Asya yakasında, Göksu deresinin boğaza karıştığı dar alan üzerinde kurulmuştur. Anadoluhisarı asıl kale, iç kale duvarı, dış kale duvarları ve üç kuleden müteşekkildir. Hisarın ana yapısını dikdörtgen şeklinde yüksek bir kule oluşturur. İç kale durumunda olan bu kuleyi bir duvar çevirir. Kule ile iç duvarları bir ikinci sur kuşatır. Çok kenarlı olan bu sur'un köşelerinde burçlar vardır. Sur dış kale vazifesi görür.Hisarın inşaatinda kesme blok taşlardan başka, tuğlada kullanılmıştır. Fatih Sultan Mehmet Rumelihisarı'nı yaptırırken ayrıca Yıldırım Beyazıt'ın yaptırdığı Güzelcehisara, iç kale burcu ilave ederek orayı daha da güçlendirmiş ve onarımını da yaptırmıştır. Çarşının içinde bulunan ve denize bakan küçük ve sade bir yapı olan ancak bir o kadar da güzelliği ile göz dolduran Camiyi de yine Fatih Sultan Mehmet yaptırmıştır. Anadoluhisarı'nın içersinde ayrıca, III.Selim tarafından inşa ettirilmiş bir namazgah ve bir de nişangah bulunmaktadır. Anadoluhisarı kalesi, Türk ve Osmanlı askeri mimarisinin en olgun örneklerinden sayılır.

    Anadoluhisarı'nın yapımı ile ilgili olarak Meydan Larousse'de şu kayıtlar yer alır: " kalenin çeşitli bölümleri çabuk ve basit usullerle fakat çok sağlam olarak yapılmıştır. Kalenin ana duvarları blok taşlardan örülmüştür, bazen tuğlada kullanılmıştır. Aynı teknik iç kale duvarlarında da görülür, ancak burada ki tuğla sıraları daha çoktur. Güneybatı kulesinin eteğinde düz tuğla sıraları arasında, balık kılçığı örgü biçiminde yapılmış iki sıra konmuştur, bu süs bir kaç ayak kadar devam eder. Burada kullanılan tuğlaların boyutları çeşitlidir. Asıl kelenin yer katını örten tonozda ve batıda iç kale duvarının eteğindeki kemerlerde de tuğla kullanılmıştır. Ancak bunlar bazı yazarların ileri sürdüğü gibi yapının Bizans döneminde yapılmış eski bir kale üzerinde kurulduğunu göstermez. İlk Osmanlı anıtları arasında buna benzer pek çok örnek vardır. Ayrıca bu yapının bir Bizans kalesi üzerinde yapıldığını gösterecek en ufak bir kayıt da bulunmamaktadır."

    Anadoluhisarı Göksu deresinin denizi doldurması ile zamanla içerde kalmıştır. Kale kapısı ve dış duvarları, yol genişletme çalışmalarında yıkılan Anadoluhisarı'nın Bizans döneminde ki isminin Neo Castrum(yeni kale) olduğu söylenmektedir. Bu isimlendirme, bazı tarihcilerin çok daha önceleri burada bir Bizans kalesinin bulunduğunu düşünmelerine yol açmıştır. Rumelihisarı ile birlikte bu hisarın vazifesi, İstanbul'un fethinde Boğaz'ın kontrolünü sağlamak olmuştur. Daha sonra uzun yıllar Boğazlarda Türk hakimiyetini sağlamakta ve Karadeniz'den gelecek tehlikelere karşı koymakta önemli rol oynamıştır. Zaman içersinde askeri değerini yitiren Anadoluhisarı, Boğaziçi'nin manzarasına güzellik katan bir yapı olmuştur.

    İstanbul'da ki en eski Türk yapısı olarak bilinen Anadoluhisarı, aynı zamanda en eski Türk mahallesi olma şerefini de taşımaktadır. Yerleşme sahası kıyı boyunca kuzeye doğru, yamaçlara, Göksu'ya, daha güneyde Küçüksu'ya ve Göksu çayırında ki sırtlara yayılır. Anadoluhisarı güneyinde Kandilli, kuzeyinde Kanlıca ile bir yerleşim bütünlüğü meydana getirir. Kanlıca'dan sonra gelen Anadoluhisarı yöresi, Beykoz ile Üsküdar arasında Anadolu yakasının odak noktasını teşkil edecek şekilde ayrıcalıklı bir konum durumundadır.

    Anadoluhisarı'nın kalbi hiç şüphesiz ki, dillere destan Göksu ve Küçüksu mesireleridir. Göksu ve Küçüksu mesireleri Osmanlı döneminde herkesin rağbet ettiği bir mesire yeri olan Kağıthane'nin 1730 yılında gerçekleşen Patrona Halil isyanında ki hadiselere mekan teşkil etmesi nedeniyle kapatılmasının ardından en gözde mesire yeri özelliğine sahip olmuşlardır. Bir mesire yeri olarak Göksu'dan bahsederken karşımıza iki türlü Göksu eğlencesi çıkmaktadır. Bunlardan birincisi Göksu deresi içersinde yapılan sanatsal ve kültürel etkinlikler, ikincisi ise Boğaz sefası olarak tarif edilen ve Göksu deresi dışına kadar uzanan eğlencelerdir.

    Göksu deresinin etrafında ki çimler üzerinde yer sofraları kurulmakta, geleneksel Türk tiyatrosunun en güzel örnekleri burada sergilenmekteydi. Orta oyunu başta olmak üzere burada gerçekleştirilen sanatsal ve kültürel etkinlikler, Göksu'nun simgesi haline gelmiştir. Gerçekleştirilen seyirlik programlar buraya olan rağbetin artmasında ki en önemli etkenlerdendir. Göksu deresinin bir başka simgesi de, dere boyunca arz-ı endam eden sandal yığınlarıdır. Bu sandal yığınları arasında zaman zaman yerini alan saltanat kayıkları da tarihsel öneme sahip bir başka görüntüsüdür Göksu'nun. Bu kayıklar; içi kadife kumaşlarla kaplanmış ve üç kürekci tarafından çekilen sandallardır. Saltanat mensupları, Göksu'da ki bu canlılığı paylaşmak üzere buraya gelirlerdi. Bu bağlamda Sultan Abdülmecid'in torunu olan Mevhibe Hanım'ın hatıratında aktardıkları son derece bilgilendiricidir. Bu hatıratlar, tarihin en canlı ve sıcak tutanaklarıdır. Bu nedenle bir sosyal tarih araştırması yapmanın olmazsa-olmazı, hatıratların rehberliğine de baş vurmaktır.

    Burada yaptığımız kuşkusuz kapsamlı bir sosyal tarih çalışması değil, ancak yinede elimizde ki bazı hatıratlara değinmekte fayda vardır. Mevhibe Sultan, saltanat mensuplarının Göksu'ya duydukları sevgiyi şu cümlelerle anlatmakta ve döneme ışık tutmaktadır:
    " Göksu alemleri veya gezintileri....bu, muayyen bir zamana kadar bizler için bir muamma, yerine getirilmesi imkansız bir arzu, bir gezinti idi. Cuma ve Pazar günleri, sarayın denize bakan pencerelerinden birinin önüne oturur, Göksu'ya doğru süzülen kayıkları hayret ve gıpta ile seyrederdik. Nedense Göksu'ya gitmemiz için bizlere müsade yoktu. Pencerenin önüne oturmuş bu talihli insanlara bakarken, kendimi bir mahpus addederdim. Günahımız neydi? Bizleri bu zevkten niçin mahrum ederlerdi? İşte Valide paşa'nın üç çifte kayığı. Kenarlarından denize sarkan gümüş balıklar, güneşin altında pırıl pırıl parlardı. İşte Naime Sultan, işte Zekiye Sultan, şahane kayıklarının içinde en güzel feracelerini giymiş, Göksu'ya doğru giderlerdi.(...) Bir iki kere babama " bizde Cuma günleri Göksu'ya gitsek " diyecek oldum, işitmediğim azar kalmadı. Annemi kışkırtır, babamı kandırması için ona yalvarırdım. Nihayet bir Cuma sabahı annem odama geldi. " muradına erdin, hazırlan, bugün öğleden sonra Göksu'ya gidiyoruz. Babanla konuştum. Cemile Sultan izin vermiş, çocuklar gezsin, hava alırlar demiş " müjdesini verdi.(...) Nihayet hareket zamanı geldi. Rıhtıma indik. Üç çifte kayık emrimize amade bekliyordu. Kayığın arka tarafına yeşil çuhadan bir örtü serilmiş, yastıklar konmuştu. Örtünün üzerinde hanedan tacı göze çarpıyordu. Hamlacıların yani kayıkcıların sırtlarındaki yeşil renkli yeleklerin üzerinde de tacımız vardı.Babam selamlık tarafında rıhtıma inmiş, kayığa binmemizi bekliyordu.kandili'de akıntı fazla olduğu için Haremağası kayığı tuttu bbir üçüncüsü de annemi ve beni kayığa yerleştirdi. Hareket ettik. Babam, rıhtımda durmuş bizi seyrediyordu. Önünden geçerken başımızı hafifce eğerek selam verdik. O ise; " geç kalmayın, zamanında dönün" diye bağırdı. Artık Göksu alemine bizde katılıyorduk. Arada ki mesafe kısa olduğu için, çok geçmeden Göksu deresine girdik. Harap un değirmeninin karşısına sahile yanaştık. Gördüğüm ihtişam beni hayrete düşürdü. Çeşit çeşit kayıklar, rengarek kıyafetler, şemsiyeler insanın gözünü alıyordu. Hemen hemen herkes birbirini tanımakla beraber, kimse kimseye selam vermezdi. Bir müddet orada durup, etrafı seyrettikten sonra annem, dönme zamanının geldiğini söyledi. Vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştım. Canım biraz daha kalmak istiyordu.(...) Kandilli'de saraya yaklaşırken,rıhtımda bir aşağı bir yukarı dolaşan babamı gördük. Ateş püskürüyordu. Kayık rıhtıma yanaşır yanaşmaz yanımıza geldi, geç kaldığımız için beni biraz azarladı. Ancak bir daha gitmeyeceksiniz şeklinde yasak koyarak bizleri zevkimizden mahrum etmedi. Artık aşağı yukarı her hafta Göksu'ya gitmeyi adet edinmiştik.Bazı günler,Piyade denen bir çifte kayığa biner onunla Göksu'ya giderdik. Fakat ben bundan katiyen hoşlanmazdım. Çünkü piyadeye bindiğimiz zaman muhakkak arka tarafa bir haremağası oturturlardı."

    Göksu'da ki sandal gezintileri ile ilgili olarak o dönem Osmanlı topraklarında bulunan İngiliz lady Dorina Neave'nin şu sözleri de bir batılı gözüyle Göksu'da ki sandal gezintilerinin nasıl değerlendirildiğini göstermesi açısından oldukça ilginçtir. Lady Dorina Neave'nin sözleri dönemnde Beykoz'unda ki gündelik yaşamın işleyişine dair de ayrıntılı bilgiler ihtiva etmektedir. " Geçen asrın sonlarına doğru, o zaman ki adetlere göre, Türk hanımlarının yapabilecekleri güzel yaz gezmelerinden biri, Cuma günleri Göksu'ya gitmekti. Burası çok rağbet gören bir buluşma yeri idi. Ecnebiler ise, kendilerine pek yakışan yaşmaklı Kıyafetleri ile bu Türk bayanlarını yakından görme imkanı bulurlardı. Yaşmağın tülü güzelliklerini gizler, yalnız cazip gözler görünürdü. Kürekçiler bol beyaz pantolon, zengin işlemeli cepken, beyaz gömlek ve muhakkak kırmızı fes giyerlerdi. İki veya üç çifte kayıklardaki hanımları dereden içeriye veya dışarıya doğru gezdirirlerdi.Beyler ise hanımların kayıklarını cesaret edebildikleri kadar yakından takip ederlerdi. Bu Cuma gezmelerinde romantik ilişkiler kurulurdu. Fakat polis dereyi kontrol altında tutar, erkeklerin hanımlara söz söylemesine engel olmak için dikkat kesilirlerdi. Bazen dere o kadar kalabalık olurdu ki, yol almak için yanda ki kayığı elle geri itip ilerlemektan başka çare kalmazdı. Böyle zamanlarda hanımların kayığının yanından geçen erkeklerin eldivenli bir ele yazılı bir pusula verdikleri görülebilirdi. Şehzadelerden biri, mevkine güvenerek yaşmaklı güzele fazla ilgi gösterirse, polis suçluyu cezalandırmaya çekinir, ancak, can sıkıcı bir çareye baş vurarak, bütün kayıkların dereden çıkmasını emrederdi. Böylece cinsi latife aşır derecede ilgi göstermiş olan birisinin yüzünden, kabahati olmayan bizlerde dereden çıkartılmak zorunda kalırdık."

    1806-1862 yılları arasında yaşayan tanınmış İngiliz yazar Miss Julia Pardoe, 1835 yılında İstanbul'a gelmiş ve İstanbul'un güzellikleri karşısında gözleri kamaşmıştır. Gerçek amacı, Yunanistan, İstanbul ve Mısır'ı gezmek olan Julia Pardoe, İstanbul'a gelince kararını değiştirmiş ve bir başka yere gitmeyi düşünmeyerek dokuz ay burada kalmıştır. Sultan II.Mahmud'un saltanat sürdüğü bu dönemde Julia Pardoe, İstanbul'un mesire yerlerini, anıtları, çarşıları gezmiş bayram alaylarına ve saray'ın düğün alaylarına katılmış, devlet kademesinden çeşitli kişilerin konaklarına misafir olmuştur.

    Anadoluhisarı'nda ki bir diğer mesire yeride Küçüksudur. Burası da Göksu bölgesine benzer özelliklere sahip olan nadide yerlerdendir. Küçüksu bölgesinin simgesi, Göksu deresinin suyu ile yetişen, iri taneli Mısırlar ve mısır kazanlarıdır. Küçüksu'da tıpkı Göksu gibi, Patrona Halil isyanından sonra değer kazanan mesire yerlerinden olmuştur. O dönemden sonra, en zor tarihi anlarda bile gözden düşmeyen bir bölge olmuştur. Birinci dünya savaşının devam ettiği yıllarda, Fahri Kopuz tarafından kurulan, Darüttalim Musiki heyetinin verdiği konserlere ev sahipliği etmiştir. Darüttalim'i musiki heyeti,Türk müziğinin zenginliğini Batı müziğinin çok sesli yapısı ile birleştirebilmeyi başarmış ve yedi kişilik bir oda orkestrasından beklenmeyecek derecede kaliteli bir müzik ortaya koymuşlardır. Bu dönemde, Almanya ile Osmanlı devleti arasında ki askeri ve siyasi ittifak, her iki devlet arasında kültürel bir alışverişede dönüştürülmek istenmiş, bu doğrultuda Darüttalim'i musiki cemiyeti iki kez Almanya'ya gitmiş ve Almanya'da büyük takdir görmüştür.

    Haluk Şehsuvaroğlu'nun Asırlar boyu istanbul adlı eserinden öğrendiğimiz kadarıyla Küçüksu, Osmanlı sultanlarının da rağbet ettikleri bir mesire yeri olmuştur. Örneğin Sultan Abdülmecid, yedi çifte koşulu kayığı ile buraya gelmekte, Küçüksu kasrına yerleşerek burada yapılan musiki ziyafetlerini dinlemektedir.

    Küçüksu kasrı, sadrazam Divittar Mehmet paşa tarafından 1751-1752 yılları arasında yaptırılmış ve yapımında tamamen ahşap malzeme kullanılmıştır. Günümüze kadar gelen, eşsiz güzellikte ki Küçüksu kasrı, bugünkü şekline 1857-1858 yıllarında kavuşturulmuştur. Dış cephesi ağır kabartmalarla süslü olan ve iç mimarisi göz kamaştırıcı bir yapıya sahip olan Küçüksu Kasrı'nın mimarı, Nikagos Balyandır. Bilindiği gibi Balyan ailesi, modern Osmanlı ve Türk mimarisinin bir çok gözde yapısını tasarlamıştır. Bu bağlamda Küçüksu kasrı, Türk mimari tarihinde oldukça sembolik bir yere sahiptir. Sultan II.Mahmud'un Ramazan aylarında Cuma günleri, selamlık resminden sonra kendisine dinlenme yeri olarak seçtiği Küçüksu kasrı, pek çok devlet adamına da ev sahipliği yapmış, bir çok önemli ziyafet şöleni bu kasırda verilmiştir. Günümüzde, Milli saraylar'a bağlı olan Küçüksu kasrı, arzu edenlerin gezip görebilecekleri şekilde dizayn edilmiştir. Küçüksu kasrının hemen yanında ve deniz kenarında yer alam Mihrişah Sultan çeşmesi ise 1806 yılında Sultan III.Selim tarafından Annesi Mihrişah Sultan adına yaptırılmıştır. Ampir usulü ile tasarlanan çeşme, dörtyüzlü olan bir meydan çeşmesi niteliğindedir. Boğazın bu nadide köşesinde yer alan bu güzel çeşme, çok kereler ressamların tablolarını süslemiştir. Mihrişah sultan çeşmesinin dört yüzünde de, Hatif Mehmet efendi tarafından yazılan otuz iki mısralık bir kitabe bulunmaktadır.

    Küçüksu kasrının dışında, Anadoluhisarı'nda birbirinden güzel pek çok yalı daha bulunmaktadır. Her ne kadar bu güzel yalılardan bir kısmı günümüze kadar gelememiş, tarih kayıtlarında kalmışsa da, yine de onlardan bahsetmek Anadoluhisarı'nın tarihsel kimliğini deşijre etmek açısından yararlı olacaktır. Böylelikle, bir diğer yandan bugün harabe durumunda olan bazı yapılara sağlıklı bir tarih bilinciyle sahip çıkılabilmesi mümkün olacaktır. Bu bağlamda zikredilmeye değeri çok önemli bir yalı Amcazade Hüseyin paşa yalısıdır. KöPage Rankingülü ailesine mensup bulunan ve 1697 yılında sadrazamlık görevine getirilen Hüseyin paşa'nın yaptırdığı bu yalı, 1699 yılında imzalanan Karlofça anlaşması vesilesiyle Nefçe sefirine verilen ziyafet başta olmak üzere, bir çok tarihi olaya tanıklık etmiştir. Maalesef bu yalı günümüzde kaderine terk edilmiş durumdadır ve doğanın tüm acımasızlığına rağmen direncini yitirmemekte ve geçmişe saygılı kişilerin yardımsever ellerinin kendisine uzanmasını beklemektedir.

    Anadoluhisarı yalıları içersinde, Bahriyeli Sedat Bey yalısı da kayda değer tarihi özelliğe sahip olan yalılardandır. Halihazırda restorasyondan geçen yalının kuzeye bakan kısmı selamlık, güneye bakan kısmı ise harem olarak tasarlanmıştır. Bu yalının ilk olarak Mustafa Reşid paşa tarafından yapıldığı iddia edilmekte ise de, bu konuda net bir bilgi mevcut değildir. Yalının yapılışı ile ilgili birbirinden farklı rivayetler aktarılmaktadır. Bir rivayete göre yalı, Sultan II.Abdülhamid tarafından, Bahriye nazırı Sedat bey adına inşa ettirilmiştir. Bu bölgede ki bir başka yalıda Fuat Paşa yalısıdır. Bu yalıda yıkılmış ve günümüze gelememiştir. Anadoluhisarı önünde bulunan Köseciler yalısından da bahsetmek gerekir. Yalının kayıkhanesi hemen alt taraftadır ve şu anda önüne bir rıhtım yapıldığı için bu kayıkhane kullanılamaz durumdadır. Kayıkhanenin üzerinde, sonradan balkon haline getirilmiş bir kısım ve onunda üstünde bir ikinci kat çıkması mevcuttur. Bunun yanında, bir subay çocuğu olan ve Dolmabahçe, Ayasofya ve Sultanahmet gibi büyük camilerde vazilik yapan ve islam akaidi üzerine kitaplar yazan, Eşref Edip'in çıkardığı Sebilürreşad dergisinde yazılar neşrederek, II.Meşrutiyet dönemi düşünce dünyasına katkılarda bulunan Manastırlı İsmail Hakkı efendi tarafından yaptırılan, İsmail Hakkı efendi yalısı da zikredilmelidir. Bu yalının hemen bitişiğinde, Halveti tarikatı şeyhlerinden,Talat Efendi'nin yalısı bulunmaktadır. Onun yanında Pembe yalı olarak bilinen görece daha küçük, iki katlı bir yalı daha bulunmaktadır. Bu yalı aynı zamanda İlyas bey yalısı olarak da bilinmektedir. Bahsedilmesi gereken bir diğer yalı da, Komodor Remzi bey yalısıdır. Bu yalının 1717 yılında inşa edildiği öne sürülmektedir. Bu yalının önemli bir özelliği, ünlü ressam Feyhaman'ın, bu yalıda kiracı olarak ikamet etmiş olması ve bir çok resmini burada yapmış olmasıdır.
    C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


    "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


    Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


    Ahmet Taner Kışlalı

  7. #7
    İstanbul'da Olmak Vardı Beyazdut's Avatar
    Üye No
    382641
    Giriş Tarihi
    Jun 2009
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    54,532
    Konular
    5100
    RepPuan
    185122939
    Rep Power
    20393
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan İstanbul'un Semtleri - Arnavutköy

    Arnavutköy

    Boğaz'ın Avrupa yakasındaki, nadide semtlerinden biri olan Arnavutköy, sahil yolunda Kuruçeşme ile Bebek arasında kalmakta, yukarı sınırında ise Etiler ile Ulus semtlerine kadar uzanmaktadır. karşısında Kandilli Ve Vaniköy bulunmaktadır ki bunlar, birbirlerine çok benzeyen Boğaz semtleridir.

    Arnavutköy semtinin, Fatih Sultan Mehmet Arnavutluk ve Epir'e egemen olduktan sonra buradan getirilen Arnavutların köye yerleştirilmesiyle bu adı aldığı sanılmaktadır. İlk Arnavut cemaatinin, o zamanlar bakımsız ve harap olan köye 1468 yılında yerleştiği bilinmektedir.

    ARNAVUTKÖY TARİHİ :

    Arnavutköy, Osmanlı İmparatorluğu zamanında idari yöndenGalata kadılığına bağlı idi. Galata köPage Rankingüsü'ne uzaklığı 8.5 kilometre olan semt, günümüzde Beşiktaş ilçesine bağlıdır. Hıristiyanlıktan önce Hestai olarak bilinen semtin, bu ismi bayırlarda yer alan kireç ocaklarından alıdığı bilinmektedir.

    Arnavutköy'ün Hestai olarak bilindiği dönemlerde ****ra ve Argos'dan buraya koloni kurmaya gelen Yunanlılar, köyün ilk halkını oluşturmuşlardır. Çok tanrılı bir inanan Yunalıların burada bir tapınakları da bulunmaktaydı. M.S. 3. yüzyılda Roma konsülü Promotos'un bölgeye bir villa inşa ettirmesi üzerine, "Promotos" olarak anılan köy daha sonraki yıllarda "Anaplous" olarak adlandırılmıştır. Hıristiyanlığın İstanbul'a kadar ulaşmasından sonra imparator Konstantinos bu dini Doğu Roma'nın resmi dini olarak kabul etmiş ve köy halkı Hıristiyan olmuştur.

    Konstantinos, çok tanrılı döneme ait tapınağın bulunduğu yere Ayios Mikhailaion Kilisesi'ni yaptırmıştır. Bu kilisenin inşasından sonra burası Mikhailaion olarak anılmaya başlanmıştır. Bu kilisenin Latin istilasında yağmalanması üzerine uzun bir süre harap olarak kalmış, daha sonra da bu kilisenin taşları Rumelihisarı'nın yapımında kullanılmıştır. Bir çok ayazma ve kilise yapılan semte daha sonraları "melekler köyü" anlamına gelen Horasmoto adı yakıştırılmıştır.

    İstanbul'un fethinden sonra Rumlar semte " Asomaton" demişler, zamanla da *****lu Revmatos"[büyük akıntı] olarak değiştirmişlerdir. **** Revma halkının çoğunluğunun kökeni Marmara'nın Silivri, Tirilye, Mudanya gibi sahil kasabalarıyla Milos, Andros, Tinos, Naksos, Paros, Sakız gibi Ege'deki Yunan adalarından gelmekteydi. Akıntı Burnundan geçerken türlü zahmetler çektiklerinden dolayı denizciler de buraya "Diabolugue Revma"[şeytan akıntısı] adını vermişlerdir.

    1540'lı yıllarda üzüm bağlarıyla kaplı olan köyün adının Arnavutköy olduğu kayıtlarda geçmemekle beraber, 1568'de Bostancıbaşı'na gönderilen bir fermanda " Bostancıbaşı'ya hüküm ki Arnavutköy bağları hassa-ı Hümayun için koru iken bazı kimseler anda şikar ettikleri işitilmiştir." denerek halkın buralarda avlanmasının yasaklanması istenmektedir. Arnavutköy isminin bu tarihler arasında verildiği ortaya çıkmaktadır.İsmini Arnavut göçmenlerden alan köy, Arnavutların köyü terk etmesinden sonra da ismini muhafaza etmiştir. Bir kanıya göre, bu Arnavutların Ortodoks hıristiyan oldukları ve daha sonra Rumlaştıkları söylenmektedir.

    16. yüzyılda bağları ve bahçeleriyle, esintili havasıyla Boğaz'ın en ünlü mesire yerlerinden olan Arnavutköy, 19. yüzyıla kadar Rum ve Musevilerin yerleşim bölgesi olmuştur. Evliya Çelebi Arnavutköy'ün 17. yüzyıl manzarasından şöyle bahsetmektedir :" Leb-i deryada bin kadar bahçeli mamur haneleri vardır ki cümle Rum ve Yahudi'ye mahsus olup cami, mescid, imaret yoktur. Bir küçük hamamı vardır. Dükkanları dar mahalde vaki olduğundan bağ ve bahçesi azdır. Ekmeği ve peksimeti beyazdır. Yahudileri sahib-i zevk ve ehl-i sazdır. Rum hıristiyanlarının ekseri kavmi Lazdır. Cemaati müslimini gayet azdır"

    1887 yılındaki yangından sonra köyde bulunan Yahudilerin büyük bir kısmı köyü terk etmiş, onların yerine Türkler yerleşmiştir. Türkler savaşlarda, sınırlarda silah altında bulunurken azınlıklar askerlik mükellefiyetinden muaf olduklarından dolayı devamlı işlerinin başında, maddi kaygılardan uzak, rahat ve müreffeh bir hayat sürmekteydiler.

    Evliya çelebi Yahudilerin zevk sahibi ve saz ehli olduklarından bahsederken, Sultan III. Ahmed zamanında İstanbul'da bulunan Lady Montagu da şöyle söylemektedir: " zengin tüccarların hepsinin Yahudi olduklarını gördüm. Bu memleketde onların akıl almaz bir nüfuzu ve Türklerden üstün imtiyazları var. Adeta memleket içinde kendi kanunlarıyla idare olunan bir Cumhuriyet kurmuşlar. Kendi aralarındaki son derece sıkı bağlılığa karşı Türkler hem gevşek hem de ticarete karşı hevessiz.Onun için de Yahudi, bütün ticareti avucunub içine almış."

    III. Selim'in ilk zamanlarında düzenlenmiş olan bir bostancıbaşı defterine göre sahil boyunda yer alan yalıların hemen hemen tamamı Rum zenginlerine aitmiş. 1820'den sonra Mora isyanına Rum zenginlerin destek verdiğini öğrenen II. Mahmud, Rumların gayrimenkullerine el koyarak Musevi ailelerine devretmiştir. Arnavutköy'de 1654'den beri Musevilerin varlığından söz etmek mümkündür. Küçük bir hastaneleri de mevcutmuş. Tayyareci Suphi sokak ile tekke sokağının kesiştiği noktada bulunan kalıntıların Ezehayım Sinagog'una ait olduğu bilinmektedir.

    1887 yılındaki yangında, evlerinin ve sinagoglarının yanması sonucu Museviler semti terk eder ve Yahudi nüfusunun yoğun olduğu Ortaköy, Balat ve Kuzguncuk gibi semtlere yerleşirler. 1792'deki bir arzuhalden anlaşıldığına göre 200 yılı aşkın bir süre Ermenilere de ev sahipliği yapan semt de Ermeni kilisesi olmadığından dolayı ibadet için komşu semt olan Kuruçeşme'ye gidilirmiş. Küçük Ermeni ilkokulu, öğrenci azlığından dolayı 1930'lı yıllarda kapanmış.

    1908'de II.meşrutiyet'in ilanına kadar geçen süre içinde Arnavutköy halkı kendi içişlerini kilise mütevelli heyeti öncülüğünde, zenginlerin maddi desteği ile hallediyordu. Halkın tamamını ilgilendiren önemli konuları ise Galata kadılığı'na ve Bostancıbaşına bildirmek zorundaydılar. II. Mahmud'un muhtarlık sistemini getirmesinden sonra muhtarlar tayin edilmiştir. O dönemde halkın çoğunluğu Rum olduğu için, seçilem muhtarlar da Rumlardan oluşmaktaydı.

    Şirket-i hayriye'nin 1912'de yayınladığı Boğaziçi Salnamesinde Arnavutköy hakkında şöyle bilgi verilmektedir:
    "KöPage Rankingüden 4.7 mil(8.5km) uzaktadır. Şirket vapurları köPage Rankingüden bu semte 22 dakikada ulaşırlar. Arnavutköy'ün üçte biri bayır üzerinde, ikisi dağ yamacındadır. Kısmen poyraz alır fakat gün doğusu rüzgarına tamamen açıktır. Bu cihetle birkaç defa hemen kamilen denilecek derecede yanmıştır. Binaların kagir ve muntazam olması ve sokakların tesviye görmüş olması da buna delalet eder...Arnavutköy hal ve manzara itibariyle bir küçük Beyoğlu vaziyetindedir. Bu köyün toplam yolcu sayısı 1550 civarındadır. Yazın buraya misafirliğe giden nüfusun miktarı ise 350 kadardır. Günlük vasati hasılatı 1.625 kuruşa varır."

    Antik dönemden beri yerleşim bölgesi olan Arnavutköy, vadi ve yamaçlar üzerine kurulu olduğundan ve kısmen poyraz aldığından ve gün doğusu rüzgarlarına açık olduğundan ötürü çıkan yangınlar genelde köyün tamamını etkisi altına almıştır. Depremlerin de etkisiyle, Antik dönemden günümüze kalan bir yapıya rastlanmamaktadır. Arnavutköy'de çıkan yangınlar köyün dokusunu tamamen değiştirmiştir.
    C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


    "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


    Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


    Ahmet Taner Kışlalı

  8. #8
    İstanbul'da Olmak Vardı Beyazdut's Avatar
    Üye No
    382641
    Giriş Tarihi
    Jun 2009
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    54,532
    Konular
    5100
    RepPuan
    185122939
    Rep Power
    20393
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan İstanbul'un Semtleri - Büyükdere

    Büyükdere

    Boğaziçi'nin en eski yerleşim bölgelerinden biri olan Büyükdere, Çayırbaşı, Kocataş, Kazım Karabekir ve Sarıyer Merkez Mahallesinden sınır alır. Boğaziçi sahil şeridinde yer alan Büyükdere Taksim'e 18, Eminönü ne ise 24 km uzaklıktadır.

    Büyükdere önceleri Çayırbaşı, Sarıyer ve Bahçeköy'den sınır alan çok geniş bir yerleşim bölgesi ve mahalle idi. Bu büyük yerleşim bölgesi idari ayrılmalarla küçüldükçe küçüldü. Önce Çayırbaşı (1954) ve sonra da Kocataş'ın (1987) ayrı muhtarlıklar kurularak ayrılması, Büyükdere'yi sahil şeridinde sıkışan bir konuma getirdi.

    Büyükdere ismini, Belgrad Ormanındaki Valide Bendinin doğusundaki tepelerden doğan ve Çayırbaşı'ndan denize dökülen Bakla Deresi'nden aldığı iddiası yaygındır. Büyükdere'nin antik çağdaki isminin Bathykolpos olması, bu sözcüğün de derin körfez, büyük koy, derin vadi ve büyükdere anlamını vermesi, Büyükdere'ye bu ismin verilmesinin doğruluğunu kanıtlar.

    Antik çağda Bathykolpos adını taşıyan Büyükdere'ye Bizans döneminde Vathys Kolpos ve Kalos Agnos da deniliyordu. Bu sözcükler Derin körfez, güzel ülke, güzel çayır anlamlarını veriyordu. Ayrıca ****ralıların burada Saros adına yaptırdıkları adak yeri nedeni ile de Büyükdere körfezine Saros Körfezi de deniliyordu. Vatfızci John, Aziz Theodoros ve Patrik Taraisos'a adanan manastırlar bu yörede bulunuyordu. I. Haçlı Seferine komuta eden Godetroy de Bouillon 1096 yılında ordugâhını Büyükdere çayırında (şimdiki Çayırbaşı) kurmuştu. Büyükdere, Çayırbaşı ve PTT Evleri Mahallesi sınırları içine kalan mesiresi ile çok ilgi gören bir yerdi. Bilhassa Sultan II. Selim'in (1566-1574) buraya avlanmaya gelmesi ile canlanmış, sonraları Sultan IV. Mehmet (Avcı Mehmet) (1648-1687), Sultan III. Selim (1789-1807) ve Sultan II. Mahmut'un (1808-1839) da Büyükdere mesiresine ilgi göstermesi semtin ve bölgenin gelişmesine büyük katkı yapmıştı.

    Büyükdere'nin yerli halkı Hıristiyan Rumlar, Ermeniler, Avrupalılar (bilhassa Latinler, Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar, Almanlar) ve Türkler idi. Ancak Rumlar çoğunluğu oluşturuyorlardı. Büyükdere uzun yıllar Boğaziçi'nin en kalabalık mahallesi, dinlence ve kültür merkezi idi. Bizanslar döneminde balıkçı köyü hüviyetinde iken Osmanlılar döneminde bilhassa 17. ve 18. yy.dan sonra çok ilgi gören bir yerleşim bölgesi ve sayfiye yeri oldu. Yabancı ülke elçiliklerinin yazlık binalarını Boğaziçi'ne taşımaları Büyükdere'yi de etkiledi. Bu nedenle de bilhassa yaz aylarında nüfusunda büyük artış oldu. Böyle olunca da zenginler tarafından sahil boyuna yalılar, sahilhaneler, daha iç kısımlarda köşk ve konaklar yaptırılmak suretiyle hızla büyüme göstermesi sağlandı.

    Evliya Çelebi, Büyükdere için seyahatnamesinde şöyle yazar: "Bu kasaba dahi 2. Sultan Selim'in teferrücgahıdır; bir dağlık dere içre bina olunmuştur. Burada bir takım çınar, kavak, servi, salkım söğüt ve sair ağaçlar vardır ki, her biri gökyüzüne erişmiş ulu ağaçlardır. Zeminine güneş tesir etmez cilvegahtır. Gunagün çimenzar sofalar ve nice akarsularla tezyin olunmuş bir mesire-i dilaradır, Bin kadar haneleri vardır. Bir islam mahallesi ve yedi mahalle de Hıristiyan vardır; gemici, bahçevan evleridir. İskele başında Koca Defterdar Mehmet Paşa Camii vardır." (Evliya Çelebi, Çayırbaşı'nı da Büyükdere'den ayırmamıştır).

    Büyükdere'nin isimlerinden birinin Büyük Körfez (Bathykolpos) olduğu bilinmektedir. Körfez, büyük liman demektir. Büyükdere Körfezi de Boğaziçi'nin en büyük limanıdır. Bu nedenle de sefere çıkan gemilerin uğrak yeri olmuştur. Osmanlı donanmasının İstanbul'da bulunmadığı bir zamanda ve 1624 yılında Büyükdere, Sarıyer, Kefeliköy, Kireçburnu, Tarabya ve Yeniköy Don Kazaklarının baskınına uğradı. Buraları baskınla tahrip edilerek yağmalandı, yıkılıp yakıldı.
    Büyükdere tarihi eserler bakımından zengin bir yerleşim bölgesidir. Büyükdere'de dört kilise, bir cami var. Kiliselerden ikisi Ermenilere, biri Rumlara, biri de İtalyanlara aittir. Bir sinagog olduğu bazı eserlerde yazılıyorsa da her hangi bir iz yok.
    Büyükdere Camii, Kara Kethüda Camii olarak anılır. Cami Padişah III. Sultan Mustafa döneminde (1757-1774) Sadaret Kethüdası olan Mehmet Ağa tarafından yaptırılmıştır. Cami fevkani (iki katlı) olarak yaptırılmış olup, duvarları kâgir, çatısı ahşaptır. Onarımlar nedeniyle pek çok değişikliğe uğradı. Latin harfleri kabul edildikten sonra Camide Millet Okulu olarak bir süre eğitim verildi.

    İki Ermeni kilisesinden biri Ermeni Gregoryan Surp Hripsimyantz Kilisesi olup Mehmet İpgin İlköğretim Okulunun karşısındadır. Bu kilise 1848 yılında Garabet Yeramyan tarafından yaptırıldı ve mesh edilerek Aziz Hripsimyantz Bakireler'in adına atfedildi. Kilise 1886 ve 1893 yıllarında onarım gördü. Diğeri ise Surp Boğos Ermeni Katolik Kilisesi olup 1847 yılında Boğos Amira Bılezıkçiyan tarafından şapel olarak inşa edilmiş, bilahare daha geniş boyutlarda yeniden inşa edilerek 29 Eylül 1885'de Patrik Azaryan tarafından ibadete açıldı, bu kilise Eski Bosphor Gazinosu karşısında, İspanyol Elçiliği Yazlık binasının yanındadır.

    Ayıos Paraskevi Rum Ortodoks Kilisesi Büyükdere eski vapur iskelesi karşısında Danişmend sokakta geniş bir avlunun arka kısmındadır. Kilise yangın sonucu harap olunca yerine 1831 yılında şimdiki kilise inşa edildi.

    Latin Kilisesi olarak anılan Santa Maria isimli İtalyan Katolik Kilisesi eski Parkın karşısında Azatlı Sokakta olup 1866 yılında yapılmıştır. Kilisenin bir bölümü (İdare bölümü) bir süre Sarıyer Belediyesi tarafından kullanıldı. Kiliselerin her biri ibadete açık olup bakımları yapılmakta, tarihi özellikleri korunmaktadır.

    Büyükdere'de iki ayazma bulunuyordu. Ayazmalardan biri Rum kilisesi içinde, diğeri de Çayırbaşı Caddesi üzerinde Ermenilere ait ayazma idi.

    Büyükdere'nin Müslüman ve diğer azınlıklara ait mezarları Çayırbaşı sınırları içindedir.
    Büyükdere'deki tarihi eserlerden biri 16. yy.da yapılan tarihi Büyükdere hamamıdır. Büyükdere Hamam Sokağı üzerinde bulunan bu hamam 1889 yılında yanmış olup yeri bile belli değildir. Büyükdere Hamamına "Balıkçılar Hamamı" da denilmekteydi.
    Büyükdere'de birkaç adet tarihi eser çeşme var. Bunlardan biri, çarşı içinde ve eski vapur iskelesi karşısında bulunan Ali Bey Çeşmesidir. Çeşme 1602 yılında yaptırılmış, 1943 yılında esas yerinden biraz daha geri çekilmiş, birkaç kez onarım gördüğü için esas hüviyetinden az da olsa uzaklaşmıştır.
    Damatzade Mehmet Murat Efendi Çeşmesi 1756 yılında Büyükdere, Çayırbaşı Aralığı Sokakta meydan çeşmesi olarak yapılmıştır. Onarımlar nedeniyle esas hüviyetinden uzaklaşmıştır. Çeşmeyi Reis-ül Ulema Mehmet Murat Efendi yaptırmış, Kovalızade Mustafa Efendi de 1925 yılında onanmıştır. Hacı Mustafa Efendi Çeşmesi Büyükdere Canfes Sokaktadır. Bu çeşmeye Acı Çeşme, Acı Su Çeşmesi de denilmekte olup, yapılış tarihi bilinmemektedir. Fıstık Suyu Çeşmesi, Fıstık Suyu Sokağına girişte sağ baştadır. Çeşme 1595 yılında yaptırılmış fakat onarımlar nedeniyle eski hüviyetini kaybetmiştir.
    Büyükdere de bir başka tarihi eser, Topçu Karakol Sokağa adını veren Topçu Karakolu binasıdır. Bu bina 1911 yılında Sultan Mehmet Reşat döneminde yaptırılmış ve Topçu Karakolu olarak isimlendirilmiştir. Gözetleme kulesi de denilen jandarma karakol binası bir süre okul olarak da kullanıldı.

    Büyükdere'deki tarihi eserlerden biri de Şirket-i Hayriye döneminde çift katlı olarak yapılan vapur iskelesidir. Kazıklı sahil yolu yapıldıktan sonra bu tarihi iskele kullanılmaz oldu. Buna karşılık sahil yolu üzerinde küçük bir vapur iskelesi 1989 yılında inşa edildi. Büyükdere vapur iskelesi boğazın en geniş yerinde bulunmaktadır. Eski vapur iskelesi aynı zamanda mahallenin en büyük pasajı idi. İçerisinde; Pastane, kahvehane, terzi, noter, gemi acentesi, gümrük Müdürlüğü ve dernek binaları bulunuyordu.
    Boğaziçi'nin en hareketli yerleşim bölgelerinden biri Büyükdere idi. Yabancı ülke elçiliklerinin yazlık binaları Yeniköy, Tarabya, Kireçburnu ve Büyükdere sahil şeridi üzerinde idi. 17. yy. ve sonrasında bilhassa Kabakçı Mustafa isyanı (1807) ile Sultan II. Selim'in tahttan indirilmesi sonrasında yabancı elçilikler yazlık binalarını Boğaziçi'nde yapmaya başlamış, sefarethanelerde bulunan yabancılar ülkeyi güçsüz görmüş sömürgeci bir zihniyetle Rumelihisarı'ndan Sarıyer'e kadar deniz sahili yerlerde ve bilhassa Yeniköy, Tarabya ve Büyükdere arasında yalılar, sahilhaneler ve köşkler satın almışlardır.

    Osmanlı devlet adamları, yerli ve azınlık zenginleri de Sarıyer ilçesi kıyı şeridinde kendilerine yalılar, sahilhaneler, konaklar ve köşkler inşa etmişler veya satın almışlardır. Bu bir yerde Sarıyer ilçesi sahil şeridinde yer alan mahallelerin gelişmesine de neden olmuştur.

    Bu gelişme iledir ki Büyükdere sahil şeridinde her biri anıt niteliğinde tarihi eser olan yalılar, sahilhaneler ve köşkler inşa edilmiş, bu tarihi eserlerden günümüze kadar ulaşanlar olmuştur.

    Büyükdere'yi Sarıyer'den Bülbül Sokağı ayırır. Bülbül Sokaktan Büyükdere'ye doğru gidişe Piyasa Caddesi denir. Büyükdere'nin tarihi eser yalı ve sahilhaneleri Piyasa Caddesinde başlar, Çayırbaşı Caddesi'nin başladığı yerde son bulur.

    Piyasa Caddesi üzerindeki en önemli tarihi eser Rus Büyükelçiliği yazlık binasıdır. Bu büyük bina 19. yüz yılın başlarında, 17.123 metre karelik büyük bir ormanlık arazi içindedir. Bir büyük ana bina ve birkaç müştemilat binası ve mükemmel bir koruluğu vardır. Ana binanın cümle kapısı önündeki çakıl taşından yapılmış motifli süs işlemesi, ahşap binanın mimarisi ve kabartma süslemeleri dikkat çeker.

    Bir diğer tarihi yalı 49 kapı numaralı Sandalcıyan Yalısıdır. Bu yalı 1822-1823 yıllarında Saray'ın kuyumcubaşısı Sandalcıyan tarafından inşa edilmiş, sonra yılında ise restore edilmiştir.

    Rus Sefareti yazlık binasından sonra gelen beş bina tarihi eser binalar olup 19.yy.ın ikinci yarısında yapılmışlardır. 61 kapı numaralı tarihi eser bina Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı Yalısı olarak bilinir. Bu sıradaki önemli ve tarihi eser olarak çok değerli yalılardan biri Azaryan Yalısıdır. Bu yalı 20. yy. başında yanan daha eski bir konağın arsası üzerine Tüccar Bedros Azaryan tarafından yaptırılmıştır. Yalının bir adı da Vidalı Yalı'dır. Malzemeleri yurtdışından getirilip monte edilmesi sırasında, çivi yerine ahşap kavela (ahşap çivi/vida) kullanıldığı için binaya Vidalı Yalı denilmiştir. Bu yalı 1954 yılında Vehbi Koç tarafından satın alınarak müze haline getirildi.

    Az ilerisinde yine 19. yy. sonlarında inşa edilen Portakalyan Yalısı da tarihi eser yalılardandır. Büyükdere çarşı içerisine girerken Ermeni Surp Boğos Kilisesinin batısında yer alan bina İspanya Büyükelçiliği yazlık binasıdır. Bu binanın yerinde bir başka bina vardı. Bu bina yanınca yerine 1850'li yıllarda bugünkü tarihi bina yapılmıştır.

    Kullanılmayan eski Büyükdere Vapur İskelesinin yanında Keçecizade Fuat Paşa (1815-1869) Yalısı yer alır. Sultan II. Abdülhamid'in (1876-1909) sadrazamlarından olan Keçecizade Fuat Paşa'nın yalısı birkaç kez el değiştirdikten sonra "Hotel Fuat Paşa" olarak hizmete açıldı.

    Bu binadan sonra deniz kenarında iki tarihi bina dikkat çeker. Biri Hekimhan'ın yalısı, diğeri de Boğaziçi'nde şato tipindeki tarihi binalardan biridir. Hekimyan'ın yalısı 19. yy.'in başlarında yapılmıştır.

    Eski Sarıyer kaymakamlığı binası da tarihi eser binalardandı. Beyazcıyan Yalısı olarak bilinen bu yalı 1841 yılında yapılmış, zamanla Milli Emlak'a geçmiştir. Onarımı yapılmadığından yıkılıp gitti. Az ilerisinde denizle kucak] kucağa olan bir başka yalı göz okşar. Bu yalı Perihan Ataman Holden Yalısı olup, 18. yy.da yapılan ve mahallenin ayakta kalan en eski tarihi eser binasıdır.

    Büyükdere'nin Çayırbaşı Caddesi üzerinde ve üst kısımlarında yer alan Akmoran'ların Köşkü, Topçu Karakolu yanındaki Şehremini Köşkü, yine Topçu Karakolu binasının karşısındaki Karnikos'un Köşkü, Çayırbaşı Caddesi üzerindeki Mırmıroğlu Köşkü, Topçuoğlu Yalısı da tarihi binalardır.

    Büyükdere deniz sahilinde yalı ve sahilhaneler yer alırken, Çayırbaşı Caddesi üzerinde ve mahallenin iç kısım ve ara sokaklarında tarihi köşk ve konakların da sayısı az değildir. Büyükdere sahil şeridindeki yalı, sahilhane ve iç kısımlardaki köşk ve konaklar büyük çoğunlukla gayrimüslim ile yabancılara aitti. Yabancıların bilhassa Büyükdere sahil şeridinde yerleşmeleri 1757 yılında Fransız elçisi Conıte de Vergennes'in gerekli izni almasıyla başlamış olup Fransızları, İtalyanlar ve Almanlar izlemiştir.

    Büyükdere, Sarıyer ilçesi içinde en çok yangın felaketi yaşayan mahalle olmuş yüzlerce ahşap ev, konak, köşk, yalı ve sahilhane yanıp kül olmuştur. 1871, 1875, 1882 (ikinci defa), 1897, 1917 ve 1962 yıllarındaki yangınlarla Büyükdere büyük darbe almıştır. Bu yangınlarda 473 bina, 1 fabrika (Topser) ve lojmanları yanıp kül olmuştur.
    Büyükdere'de de tarihi özelliği olan ağaçlar vardır. Belediye Başkanlık binasının önündeki iki çınar ağacı tarihi ağaçlardır. Her birinin yaşı 250'nin üzerindedir. Keza, Vapur iskelesinin karşısındaki Rum Kilisesinin bahçesindeki çınar ağaçları ve Rus sefareti ile İspanyol sefareti bahçesindeki ağaçlar da yaşlı tarihi ağaçlardır.
    Büyükdere'nin yerli halkı Rum'du ve nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturuyorlardı. Ermeniler, İtalyanlar (Latinler) ve Musevilerle birlikte nüfus olarak gayrimüslimler ağırlıktaydı. 19. yy.ın sonlarına doğru Türk nüfusta artış görüldü. 93 Harbi (1877 Rus Harbi) nedeni ile Büyükdere çok göç aldı. 1956 yılından sonra başlayan azınlık göçü muhtelif vesilelerle devam edince Rum ve Ermeni nüfus sayısı çok azaldı, İtalyanlar (Latinler) ise tamamen göç ettiler. Gayrimüslim nüfusun azalmasına karşın Anadolu'nun muhtelif yerlerinde göç alan Büyükdere de nüfusta artış gösterdi. Günümüzde azınlık nüfus az sayıda da olsa bulunmaktadır.

    Büyükdere öteden beri Sarıyer ilçesinin en hareketli mahallelerinden biridir. Sarıyer Kaymakamlığı 1967 yılına kadar Büyükdere'de idi. Bu tarihte Sarıyer'e taşındı. Sarıyer Belediye Başkanlığı ve ünitelerinin Büyükdere'de bulunması semte yine eskisi gibi büyük hareketlilik kazandırdı.

    Türkiye'de Halkevleri 19.2.1932 yılında açılmaya başlandı. Sarıyer Halkevi ise 1935-1940 yılları arasında bir tarihte açıldı. Büyükdere'de halkevinin bulunması, sosyal, kültürel ve sportif açıdan hareketliliğin bu mahallede olmasına neden oldu. Halkevleri 11.08.1951 tarihinde kapatıldı.

    Büyükdere, önceleri Boğaziçi'nin merkezi durumundaydı. Otelleri, gazinoları, lokantaları, gemi acenteleri, limanı ve ticari hareketliliği ile dikkat çekiyordu.Buyükdere'ye girişteki Köşem Restaurantın arkasındaki yamaçta Hotel de ellevue, deniz kenarındaki La Piyer, Üniver, iskele yanında Propylees, Paris, basador, Astoriya, Bristol, Mardiros ve Çayırbaşı yakınında Platon isimlerini taşıyan oteller bulunuyordu. Büyükdere meyhaneleri, gazinoları ve çay bahçeleri ile Boğaziçi'nin eğlence merkezi idi. Piyasa Caddesindeki Beyaz Park, Büyükdere Çarşısı içinde Bosfor I gazinoları ile ünlü semtlerden biriydi. Beyaz Park Gazino ve plajı Büyükdere ile adeta özdeşleşmiştir. Gazino ülkenin en önemli ses ve saz sanatkârlarını halka sunardı. Büyük bölümü deniz üzerinde olduğundan sandal ve kayıklarla yüzlerce insan denizden sahneyi seyrederdi.

    Büyükdere Beyaz Park plajı 13.8.1926'da açıldı. Plajın açılışı bazı çevrelerce normal karşılanmadığından "Ahlak ve edep dışı" telakki edilerek devamlı şikâyet ediliyor ve kapatılması isteniyordu. Olayın gerçek nedeni erkeklerle hanımların birlikte yüzmeleri idi. İtirazların yoğunlaştığı bir sırada Mustafa Kemal Beyaz Park Plajına gelir. Plajın yerini ve suyunu çok beğendiğini söyler. Plajın sahibi durumu iyi değerlendirerek olanları Tahsin Üzer Beye anlatır ve yardım ister Tahsin Bey olayı Mustafa Kemal'e anlatır. Mustafa Kemal sinirlenir ve "Kadın erkek ayrımı ne oluyor? Burada doğru olmayan şey, aradaki mesafenin azlığı değil, deniz hamamında hala haremlik ve selamlık aranmasıdır" diyerek düşüncelerini belirtir. Bu ifadeden sonra Beyaz Park Plajı yıkımdan kurtulur.
    Büyükdere'de ilk plaj daha eski yıllarda açıldı. İstanbul Şehremaneti 28.9.1870'de İstanbul'da Kadıköy, Adalar ve Boğaziçi'nde 21'i erkeklere ve 5'i de hanımlara olmak üzere 26 deniz hamamı (Plaj) açılmasına karar verir. Bu karar üzerine 1871 yazında Büyükdere ile Tarabya'da ilk deniz hamamı (Plaj) açılmış oldu.

    Büyükdere, azınlığının fazla olması nedeniyle biraz da gazino ve içkili lokantaları ile ünlüdür. Beyaz Park Gazinosundan başka Bosphor, Şevki, AndonB Mardiros, Astorya, Kibar Yani, Bolu, Şarapçı Nikola, Bursa, Mehmet Efendi (Hayri), Hasırlı, Agora, Orman ve Mina Gazino, meyhane ve lokantalara Büyükdere'nin hareketliğini de gösterir. Ermeni ve Rumlar çeşitli vesilelerle göçtükten ve bu arada kazıklı yol yapıldıktan sonra Büyükdere eski hareketliliğini kaybetti. Bilhassa gazinolar, restaurantlar ve meyhaneler eski şaşaalı günlerini geride bıraktı. Büyükdere'de şimdi Kılıç, Bosfor, Ozkanatçı, Günaydın ve Köşen Gazino ve restaurantları var. Çarşı içinde ve çocuk parkının ilerisinde ise Beyaz Park Gazinosu adını taşıyan bir gazino varsa da eski hüviyetinde değil.

    Büyükdere, Bizans ve Osmanlılar döneminde balıkçı köyü olarak bilinirken 17. yy.dan itibaren mesiresi ile ünlendi. Cumhuriyet dönemine gelinmeden yabancıların yazlık olarak ikamet ettikleri dinlence yerlerinden biri oldu. Cumhuriyet döneminde küçük ağ ve olta balıkçılığı, dalyan balıkçılığı yapılması ile birlikte diğer iş kollarında da yoğunluk kazandı. Çayırbaşı'nda (Büyükdere'den ayrılmadan önce) Nektar adlı bira fabrikası, Tekel Kibrit Fabrikası, Fidanlık, çanak çömlek atölyeleri, Topser Tuğla Fabrikası, iki tersane ve kalafat yeri ile işçi kenti özelliğini de taşıyordu. Türk halkı işçi, memur, balıkçılık ve bahçecilikle uğraşırken, Rum, Ermeni ve Museviler ticaretle ilgileniyorlardı.
    Büyükdere'de halkevi bir sanat merkeziydi ve her gün yüzlerce insan bu kültür merkezinde sosyal, kültürel ve sportif çalışmalar yapıyordu.

    Eski dönemlerde, Büyükdere Çayırlığı denilen bugünkü Çayırbaşından Bahçeköy Kemerine kadar giden büyük yeşillik ve ağaçlık alan ile Fıstık Suyu Büyükdere'nin mesiresiydi. Büyükdere'de Belediye Binası ile yanındaki kilisenin batı tarafında iki kızak (küçük tersane, kalafat yeri) vardı. Buradaki tersaneler kaldırılarak alan açıldı ve park yapıldı .

    Büyükdere park bakımından şanslı bir mahalledir. Çocuk Parkı (Liman Parkı), Liseliler Parkı, Belediye Parkı ve Barış Manço parkı isimlerini taşıyan dört parkı var.
    Büyükdere'de iki kaynak suyu var. Biri Ali Bey Suyu öteki de Fıstık Suyudur. Diğer kaynak suları ise PTT Evleri ve Kazım Karabekir Mahallesi sınırları içinde kaldı.
    Büyükdere'de bilhassa yabancılar tarafından ziyaret edilen bir müze var. Vehbi Koç Vakfı Sadberk Hanım Müzesi olarak isimlendirilen müze 1980 yılında ilk özel müze olarak hizmete açıldı. 1983'de yandaki yalı satın alınıp eskiye uygun olarak onarılarak 1988 yılında Sevgi Gönül Binası adı ile Sadberk Hanım Müzesinin ikinci binası olarak ziyarete açıldı. Müze iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm büyük bina (Azaryan binası), ikinci bölüm küçük bina. Büyük binada sanat tarihi bölümü yer alırken, küçük binada arkeoloji bölümü bulunmaktadır.

    Büyükdere'de bir ilköğretim okulu bir de kız meslek lisesi var. Büyükdere İlkokulu 1922 yılında Büyükdere Kara Kethüda Camii avlusunda Millet Okulu adıyla tek sınıflı olarak açıldı. Okul 1924 yılında Gözetleme Kulesi de denilen Topçu Karakolu binasında taşındı. 1953 yılında Çayırbaşı Caddesindeki yeni binasında sekiz dershaneli olarak açıldı. Okula 1969 yılında yedi sınıf daha ilave bilerek okulun adı Mehmet İpgin İlkokulu olarak değiştirildi. 1991 yılında ise ilköğretim okuluna dönüştürüldü. Büyükdere'deki bir diğer okul Sarıyer Kız Meslek Lisesidir. Bu lise 1945/1946 ders yılında Sarıyer Akşam Kız Sanat Okulu adıyla Uzun Fıstık Sokaktaki binada eğitime başladı. 1969 yılında İtalyan Kilisesinden satın alınan Azatlı Sokaktaki 4-6 kapı No.lu binada (Bugünkü bina) öğretime devam edildi. 1973 yılında okulun adı Sarıyer Pratik Kız Sanat Okulu oldu. Bu okulun içinde 1980/1981 öğretim yılında Sarıyer Kız Meslek Lisesi faaliyete geçti. Okul Pratik Kız Sanat Okulunu da bünyesine alarak eğitime devam etmektedir. Bu okul içinde Sarıyer Şükran Ülgezen Anadolu Kız Meslek Lisesi eğitim ve öğretime başlamış, 1993/1994 yılında İstinye'deki binasına taşınmıştır.

    Büyükdere'de Rumlara ait bir ilkokul vardı. Kilisenin üst tarafındaki üç katlı binada eğitim veriyordu. Azınlık nüfus azaldıktan sonra bu okul da kapandı.
    Büyükdere'de; Yardımsevenler Derneği Sarıyer Şubesi, Büyükdere Spor Kulübü (1946), Büyükdere Denizcilik Yüzme İhtisas Kulübü (1952), Büyükdere Güzelleştirme Derneği (1967) Büyükdere Balıkçıları Derneği, Sarıyer Belediyesi Spor Kulübü (1990) ve Sarıyer Taraftarları Birliği (2004) adını taşıyan demekler var.

    Büyükdere'deki derneklerin en önemlilerinden biri Merkezi Ankara'da bulunan Yardımsevenler Derneği'dir. 1928 yılında kurulan bu derneğin Sarıyer Şubesi Büyükdere vapur iskelesi karşısındaki bir binada faaliyet göstermektedir. Yardımsevenler Derneği Sarıyer Şubesinin ilk başkanı Handan Öniş'tir. Sonra sırası ile Calibe Tanca, Mukrima Ürgüplü ve Nuran Alson (Halen görevde) başkan olarak görev yaptılar.

    Büyükdere Güzelleştirme Derneği mahallenin tanıtımı ve güzelleştirilmesi konuları ile ilgilenirken, Büyükdere Balıkçılar Derneği de mahalledeki küçük balıkçı esnafın silinip gitmemeleri için çalışmalarını devam ettirmektedirler. Güzelleştirme Derneği'nin mahallelerin tarihlerini içeren konulara ağırlık veren Dergisi (1972) uzun ömürlü olmadı.
    Büyükdere'nin nüfusu (1997 nüfus sayımına göre) 9.592 olarak görülmektedir. Muhtarlıkça nüfusun 11.000 civarında olduğu ifade edilmektedir.

    Sarıyer ilçe merkezi olmasına karşın Kaymakamlık ve birimleri 1967 yılına kadar Büyükdere'de kaldı. 1967 yılında ise Sarıyer'de yapılan yeni binasına taşındı. 1967 yılına kadar Sarıyer kaymakamı olarak; Hüsnü Uğural (Bilahare, İstanbul Gençlik ve Spor İl Müdürü, daha sonra da Edirne Valisi oldu), 1960 İhtilali nedeniyle bir süre Yzb. Orhan Bey sonra Nevzat Bey ve diğerleri görev yaptılar. Sarıyer, 1984 yılında Müstakil Belediye oldu. Belediyenin başkanlık ve diğer birimlerinin büyük çoğunluğu Büyükdere'de bulunmaktadır. Sarıyer'in ilk Belediye Başkanı Ali Sandıkçı'dır. Sonra sırasıyla M. İhsan Yalçın, Yusuf Tülün, Sedat Özsoy sonra tekrar Yusuf Tülün (halen görevde) belediye başkanı olarak görev yaptılar.

    Büyükdere'de bu güne kadar Tütüncü Süleyman Efendi, Rıfat Efendi, Ahmet Efendi, Ali Efendi (Bayrak), Alb. Gafur Bey, Em.Assb. Kenan Güçtimur, Temel çınar ve Hikmet Bayrak (halen muhtar) muhtar olarak görev yaptılar.
    C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


    "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


    Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


    Ahmet Taner Kışlalı

  9. #9
    İstanbul'da Olmak Vardı Beyazdut's Avatar
    Üye No
    382641
    Giriş Tarihi
    Jun 2009
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    54,532
    Konular
    5100
    RepPuan
    185122939
    Rep Power
    20393
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan İstanbul'un Semtleri - Baltalimanı

    Baltalimanı

    Rumelihisarı'ndan kuzeye doğru ilerleyince karşımıza deyim yerinde ise her derde deva bir semt çıkar. Geçmişde Boğaziçi'nin sayfiye ve dinlenme yeri olarak öne çıkan ve hâlâ da teleşlı komşularından farklı olarak geçmişin vakurluğundan da doğan bir rahatlık ile telaşsız ve sakin bir semt Baltalimanı. Rumelihisarı'nın bir buçuk kilometre kuzeyinde yer alıyor. Diğer yandan da kuzeyde ünlü Emirgan semti ile sınır oluşturur.

    Baltalimanı, aynı adı taşıyan derenin de denize döküldüğü bir yer. Adını, İstanbul'un fethi esnasında donanmayı Rumelihisarı'nın hemen arkasında yer alan bu koyda güvenceye alan Fatih Sultan Mehmet'in kaptan-ı derya'sı Baltaoğlu Süleyman bey'den almıştır.

    Baltalimanı için her derde deva nitelemesini yapıyor oluşumuz, semte yönelik beklentilerin farklılığından ve herkesin de semtde kendi beklentilerini bulmuş olmasından kaynaklanır. Bir sayfi,ye yeri olma özelliğini önemliş ölçüde kaybetmiş olsa da, hala göz alıcı bir semt olduğu söylenebilir. Bir yandan komşu semtlerde yaşayanlarca İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'nün olduğu bir yer olması ile eğitim semti, diğer yanda ise konusunda uzman olmasından dolayı sadece İstanbul'un değil, her yerden insanların ilgi gösterdiği Baltaliman'ı Kemik Hastanesi ile, bir sağlık merkezidir Baltalimanı. Başkalarının da beklentileri var bu semtle ilgili olarak. Örneğin: Anadolu yakasına geçmek isteyenler için daha sakin olan II.KöPage Rankingüye bağlantı yapan bir yerken, İSKİ için, Marmarayı eski günlerine kavuşturmak amacıyla yapılan önemli kollektörlerden birinin olduğu bir yer. İşte böylesine farklı beklentiler, Boğaz'ın tarihi dingimliği içinde buluşurlar burada.

    İstanbul'un fethinden önce Fidalya limanı denilen geniş bir koy ve koruluklar vardı. Buraya ayrıca kadınlar limanı da denilirdi.
    C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


    "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


    Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


    Ahmet Taner Kışlalı

  10. #10
    İstanbul'da Olmak Vardı Beyazdut's Avatar
    Üye No
    382641
    Giriş Tarihi
    Jun 2009
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    54,532
    Konular
    5100
    RepPuan
    185122939
    Rep Power
    20393
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan İstanbul'un Semtleri - Beşiktaş

    Beşiktaş

    İsimlerde Beşiktaş:

    Beşiktaş tarih boyunca pek çok isimle anılmıştır. Bunun temel nedeni Osmanlı dönemine kadar, sürekli bir yerleşim yeri özelliği kazanamamasıdır. Dolayısı ile zaman içinde çeşitli olaylara, burada ki önemli yapılara yada anıtlara göre adlar almıştır. Tarihin söylenceyle karıştığı ilkçağdan adı İasonion'dur. M.S. 2-3 yılda kaleme alındığı sanılan Anaplus Bosporu(Boğaziçi'ne yolculuk) adlı kitapda geçen söylenceye göre; " altın postu " aramak amacıyla Teselya kıyılarından Karadeniz'e yelken açan Argonotlar, İstanbul Boğazında karaya ayak bastıkları ilk yere önderleri İason'un adını vermişlerdir. İasonion denilen yerin, bugünkü Dolmabahçe sarayının bulunduğu yer olduğu sanılmaktadır. Yakın zamana kadar Çırağan tarafının ilk çağdaki adı olduğu kabul edilen Rodion Periboloi'nin(Rodion köPage Rankingüsü) de 19. yüzyılın ikinci yarısında ortadan kalkmış olan ve yaklaşık olarak bugünkü spor caddesinin başında yer alan Beşiktaş deresi üstünde ki köPage Rankingü ile ilgili olduğu ileri sürülebilir.

    Bu durumda Ortaköy'ün eski adı olarak bilinen Arheion'un isminin de daha güney tarafları yani Beşiktaş'ı nitelediği savunulabilir. Erken Bizans döneminde, Sergion ve Antakya'nin bir yazlığına benzediğinden, Daphne(defne) olarakda bilinen Beşiktaş, I.Leon döneminde(457-474) buraya yaptırılan Ayios Mamas sarayından dolayı bu isimle anılmaya başlandı. Muhtemelen burada, daha önce aynı Aziz'e adanmış bir kiliseden ötürü saraya bu ad verilmişti. 10. yüzyıla kadar Ayios Mauası adını taşıyan Beşiktaş, bizans kaynaklarında Zeukta Kionia(ikiz sütun), ve yaygın olarak da Diplokionion(çifte sütunlar) olarak geçer.

    Bizans yönetiminin, İstanbul'u devamlı yağma tehdidi altında bulunduran Rus ve Bulgar akıncılara karşı kazanılan zaferin simgesi olarak diktirildiği belirtilen bu sütunların, Ayios Mamas sarayının yada 5. yüzyılda İmparator Zenon tarafından yıktırılan Zeus tapınağının kalıntılarından olabileceği ileri sürülmektedir.

    Fetihden otuz yıl kadar önce İstanbul'a gelen İtalyan gezgin Cristoforo Buondelmonti'nin çizdiği kent tasvirlerinden birinde görülen bu sütunların yeri tam olarak tesbit edilememiştir. Dört Osmanlı döneminde de ayakta duran sütunlar, küçük kıyamet olarak bilinen 1509 depreminde yıkılmış, Fransız gezgin Petrus(1490-1565), kalan sütun parçalarının Barbaros Hayrettin paşa'nın türbesinin temellerinde kullanıldığını yazmıştır.

    Beşiktaş'ın Osmanlı öncesi dönemde ki adına ilişkin en ilginç kayıt, Evliya Çelebi'nin ünlü seyahatnamesinde yer alır. Onun anlatımıyla: " zamanı kadimde, bu şehir kefere destinde(elinde) iken ismine Konapetro derlerdi.yani taş beşik demektir." Bugüne kadar bu iddiayı doğrulayacak bir kayıta rastlanmamıştır. Ancak burada beşik biçiminde lahitlerin bulunduğu da gözden kaçırılmamalıdır.

    Son olarak; Türkler tarafından verilen adın yani Beşiktaş'ın üzerinde duralım. Beşiktaş'ın eski ve yeni sakinleri arasında yaygın olan ve yazılı kaynaklarada geçmiş olan teze göre, Beşiktaş isminin aslı Beştaş dır. Bu da Barbaros Hayrettin Paşa'nın gemilerini bağlamak için kıyıya diktirdiği beş adet taş sütundan gelir. Beştaş adı zaman içersinde Beşiktaş'a dönüşmüştür. Halk etimolojisinin güzel bir örneği olarak değerlendirebileceğimiz bu görüş, Beşiktaş adının deniz ile ilgisini göstermesi açısından ilginçtir. Beşiktaş'ın adıyla ilgili en ciddi araştırmayı yapan Prof. Cavid Baysun ise, eski kaynaklarda bu adın Beşiktaşı olarak geçtiğine dikkat çekerek, Topkapısının Topkapı'ya dönüşmesi gibi, Beşiktaşı kelimesinin de zaman içersinde Beşiktaş'a dönüştüğünü iddia eder. Ayrıca Beşik kelimesinin de üzerinde durur ve sözcüğün aynı zamanda bir denizcilik terimi olarak kızak üzerinde kurulan yatak anlamına geldiğini belirtir. Beşiktaş semti kıyılarında, böylesine taş gemi beşiklerinin bulunması olasılığının yüksek olduğunu işaret ederek, beşiktaş adını bu olguya bağlar.
    C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


    "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


    Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


    Ahmet Taner Kışlalı

  11. #11
    İstanbul'da Olmak Vardı Beyazdut's Avatar
    Üye No
    382641
    Giriş Tarihi
    Jun 2009
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    54,532
    Konular
    5100
    RepPuan
    185122939
    Rep Power
    20393
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan

    BEŞİKTAŞ TARİHİ:

    Yönetim tarihi: Beşiktaş surların dışında bir semt olduğu için, Bizans döneminde yönetsel bir statüye sahip değildi. Osmanlı döneminde, yerleşim birimi özelliği kazanmaya başlayınca, kent yönetiminde ki yerini aldı. 16.yüzyılda, İstanbul sur dışına taşıp Galata, Üsküdar ve Boğaz'ın iki yakasında yeni yerleşmeler sonucu büyük bir metropol haline gelmeye başlayınca kent yönetimi de bu gelişmeye paralel bir biçimde düzenlendi.

    Geleneksel olarak bir Osmanlı kentinde, yargı yetkisi ve yönetim yetkisi olan bir kadı bulunurdu. Ama İstanbul'da tek bir kadı'nın böyle bir yükü kaldıramıyacağı görülerek kent, sur içi ve Bilâd-ı Selâse denilen bölgelere ayrıldı. Bilâd-ı selâse(üç bölge) yi oluşturan semtler, Eyüp, Üsküdar ve Galata olup bunlara ayrı birer kadı atandı. Beşiktaş ise, Kağıthane'den Rumelikavağı'na kadar uzanan Rumeli yakasının yöneticiliğini üstlenen Galata kadı'sına bağlandı. Ayrıca, belli bir nüfus yoğunluğuna ulaşan yerlerde, sorunları yerinde çözmek için daha alt düzeyde bir mahkeme kurulur ve kadıya bağlı bir naip atanırdı. Beşiktaş'da 16. yüzyılın ortalarında bir mahkeme kurulmuş ve Osmanlı döneminin sonuna kadar bir naip tarafından yönetilmişti. 16. yüzyılda, artık Kasaba-i Beşiktaş olarak anılan Beşiktaş'ın mahkeme yapısı, Sinan paşa caddesi mü'nin sokakta bulunmakktaydı. Hanedanın önce Dolmabahçe sarayına daha sonrada 1886 yılında Dördüncü daire-i belediye sınırları içinde bulunan Yıldız sarayına taşınması sonucu Beşiktaş, kent içersinde farklı bir statüye sahip oldu. Özellikle II.Abdülhamid döneminde(1876-1909), son derece sıkı korunan ve adeta bir yasak şehir havasına büründü.

    Resmi adı Zaptiye nezareti Beyoğlu Mutasarraflığı Beşiktaş polis memurluğu olan ve halk arasında Beşiktaş Muhafızlığı olarak bilinen kurumun başında uzun yıllar, Mareşal rütbesiyle ünlü Yedi-sekiz Hasan paşa bulunmuştur. Bu kişinin 1905 yılında ölümünden sonra söz konusu kurumun başına Ferik Vasıf paşa geçmiştir.

    Belediye yönetimine gelince: Tanzimat sonrasında hızlanan devlet örgütlerindeki yenilenme, belde yönetimindeki ilk etkilerini İstanbul'da gösterdi. 1854 yılında Şehremaneti'nin ve ardından Paris kenti örnek alınarak şehri belediye dairelerine ayırma kararının ilk uygulaması olarak, Beyoğlu'nda 6. Daire-i Belediye'nin kurulmasıyla bu yolda ilk adım atıldı. Bu uygulamanın tüm kente yayılması ise, 6 Ekim 1868 tarihli Dersaadet İdare-i Belediye nizamnamesinin yayınlanmasından sonra mümkün oldu. Bu nizamnameye göre 14 belediye dairesine ayrılan İstanbul'da, Beşiktaş, 7.daire olarak nitelenir ve sınırları: Dolmabahçe'den sahilen kayalar'a, ve berren(karadan) Levend çiftliği ve Şişli Feriköy'üne kadar olan karyeler(köyler) diye tanımlanır. Beşiktaş 1930 yılında ilçe olmuş, 23 mart 1984 yılında çıkarılan kanun hükmünde kararname ile de ilçe belediyesi kurulması kararlaştırılmıştır.

    Beşiktaş'ın tarihsel gelişimi: Antik dönemde, Boğaz'ın iki yakasında uzanan sahil şeridi sık ormanlarla kaplı idi. Eğer buralarda bir zamanlar patikalar yada yollar bulunsa bile bunlar, çok dar ve elverişsiz bir durumdaydı. Ulaşım kayıklarla yapılmaktaydı. İç bölgelerde var olduğu düşünülen yerleşim birimleri hakkında herhangi bir bilgi günümüze kadar gelmemiştir.

    Bugünkü Beşiktaş'ın en güney noktasını Dolmabahçe sarayı oluşturur. Burası, adından da anlaşılabileceği gibi Osmanlı döneminde denizin doldurulması ile elde edilmiş bir alandır. Bizantion'lu Dionisios'un, Pentekontorikon adıyla andığı bir bölge vardı ve burada Pentekontoros adı verilen ve elli kürekten oluşan gemiler demirlerdi. Dolmabahçe'nin eskiden koy olduğu düşünülürse, Pentekontorikon denilen bölgenin burası olması son derece akla yatkındır. Bu bölgenin yakınlarında İskitli köyü diye anılan başka bir yerleşim yeri daha vardı. Boğa lakabıyla tanınan bu İskitli, İskit ülkesinden yani bugünkü Ukrayna'dan yola çıkarak, Girit kralı Minos'un karısı Pasifae'yi baştan çıkartmaya giderken burada konaklamıştır. Bizantion'lu Dionisios'un bu öyküsü, açıkca, Yunan Mitolojisinde ki bir efsanenin daha akılcı bir versiyonudur. Bu efsaneye göre deniz tanrısı Posedion, Girit kralı Minos'a kurban edilmek üzere beyaz bir boğa gönderir. Kralın kurban etmek yerine boğayı beslediğini görünce de, ceza olarak karısı Pasifae'nin boğaya aşık olmasını sağlar. Bu birleşmeden yarı hayvan, yarı insan, mitolojik bir canavar olan Minotaurus(Minos'un boğası) doğar.

    Dionisos'a göre bu köyün kuzeyinde İasonion adıyla bilinen bir başka yer daha vardı. Apollo adona bir sunak bulunan bu yere adını veren İason, efsaneye göre, Teselya'da ki İolkos kralı Aison'un oğludur. Karadeniz'de ki efsanevi altın postu getirmesi koşuluyla babasının tahtını geri almak üzere Pelias'dan söz alan İason, altın postu bulmaya giden Arganotların lideri olarak çıktığı sefer sırasında, Beşiktaş bölgesinde demirlemiştir. uzun süre İasonion olarak anılan bu bölgenin aslında Beşiktaş olmadığını düşündüren bazı kaynaklar mevcuttur. 1200 yılında Kostantinopolis'i ziyaret eden Rus hacısı Novgorod'lu Antoniy, bu civarda maçukov adlı bir manastıra yaptığı ziyaretden bahseder. Bu manastırda kemikleri saklanan Aziz İason, arada ki binlerce yıla rağmen İason'un son izdüşümü olmalıdır. Gerçekten de Ortodoks kilisesinde İason adını taşıyan bir kaç Aziz'den bahsedilir. Fakat bunların hepsi de görece önemsiz Azizlerdi ve hiçbirinin Kostantinopolis ve civarına gömüldüklerine dair bilgi yoktur. Antoniy'den önce yada sonra hiç bir Bizans kaynağında geçen Slav asıllı Maçukov adının bugünkü Maçka semtinde yaşaması oldukça ilgi çekicidir. Dionisios'un ve Novgorodlu Antoniy'in verdiği bilgilere dayanarak, İasonion'un Maçka'nın altında ki kıyı şeridi olduğu, Dionisios'un Arheion diye zikrettiği yerinde Beşiktaş olduğu kabul edilirse, yazarın Rodos'tan Bizantion'a gelen gemilerin, İasonion ile Arheion arasına demir attığı yer olarak tanımladığı " redion periboloi ", günümüz araştırmacıları tarafından kabul edildiği gibi, Çırağan sarayının bulunduğu mevki değil, daha güneylerde bir yer olmalıdır. Anaplus Bosporu'ya göre, Arheion kuzeye doğru, tepeler ve bunların arasında akan bir ırmakla betimlenir. Bölgede ki tek dikkate değer akarsuyun Ihlamur deresi olduğu kabul edildiğinde, Arheion gerçekte Beşiktaş olmalıdır. Roma döneminde Ihlamur oldukça geniş bir akarsu idi ve kaynaklara göre üzerinde bir köPage Rankingü vardı.

    Dionisios, Arheion adının Tasos kentinden gelerek burada bir yurt kurmaya çalışan fakat egemenliklerinin tehlikeye düşmesinden çekinen Halkedon(Kadıköy) halkı tarafından püskürtülen Yunanlı Arheisas'a dayandırır.

    Bizans dönemi: Bizans döneminde[4.yy-15yy] günümüz Beşiktaş'ın kıyıları şu üç yapı ile tanınırdı. Mihael kilisesi, Ayios Mamas saray kompleksi ve Fokas manastırı. Bu yapılardan biri olan Mihael kilisesi, Konstantinopolis'in kurucusu olan I.Constantinus döneminde inşa edilmişti ve hıristiyan hacıları ziyaret ettiği çok ünlü bir hac merkeziydi.Yazılı metinlerde Konstantinopolis'den uzaklığı 6.300 metre olarak belirtildiğine göre Kuruçeşme yada Arnavutköy semtlerinde olması gerekirdi. Bu kilise I. İustinianos döneminde onarıldı ve Ayasofya camine benzeyen sekizgen kubbesiyle, 10.yy kadar varlığını sürdürdü. Ayios Mamas kompleksi Ihlamur deresi üzerinde bulunan köPage Rankingünün civarında olduğu ileri sürülmektedir. Bu kompleks, bir saray, bir hipodrom, bir liman ve denize açılan yarı daire şeklinde ki revaktan oluşuyordu. Mamas sarayı, VI.Konstantinos'un(780-797) iktidarının ilk yıllarında, tahtı ele geçirmek için ayaklanan komutan Artavasdos'un saldırılarını göğüslemek üzere karargah haline getirilmişti. Daha sonraları VI.Konstantinos ve annesi imparatoriçe Eirene tarafından kullanıldı. 792 yılında tahtı ele geçirmek için ayaklanan amca Nikeforos'un gözlerine burada mil çekilmiş, kardeşlerinin dilleri burada kesilmiştir. Konstantinos, annesinin muhalefetine rağmen Teodote ile yine bu sarayda evlenmiştir. VI.Konstantinos'un tahttan indirilmesi nedeniyle ilk kez kayıtlarda yer alan Ayios Mamas hipodromu muhtemelen, saray ile birlikte 5.yy da inşa edilmişti. 813 tarihinde, liderleri Krum yönetiminde Konstantinopolis'in banliyölerini talan etmeye gelen Bulgar akıncılar, Mamas hipodromunu'da yağmalamış, burada bulunan aslan, ayı ve deniz canavarı heykellerini de beraberlerinde götürmüşlerdir.

    Ortaçağ'da beşiktaş da bulunan diğer tarihi bir yapı da yukarıda üçüncü sırada ismini belirttiğimiz Fokas manastırıdır. 832-842 yılları arasında Konstantinopolis'in patriği olan VII.İoannes'in kardeşi olan Arsavir'in sarayı olarak bilinir. Arsavir'in muhalifleri ve düşmanları sarayında büyücülük yaptığı şeklinde suçlamalarda bulunmuşlardır. saray daha sonra bir saray memuru tarafından satın alınmış ve manastıra dönüştürülmüştür.

    Osmanlı devleti dönemi : Beşiktaş, yerleşim yeri kimliğini ancak Osmanlı imparatorluğu döneminde kazanmıştır. Bizans dönemim boyunca Boğaziçi, özellikle Karadenizden gelen yağmacıların akınlarına uğramış, bunların yarattığı tahribat ve korku sur dışında ki yerleşimlerin gelişmesine ve genişlemesine engel olmuştur. Beşiktaş'ın Osmanlı döneminde bir yerleşim yeri hüviyeti kazanması, Karadeniz'in Osmanlıların egemenliği ve kontrolü altına girmesi sonucu olmuştur. Boğaziçi'nde yerleşimi etkileyen bir başka unsurda, iklim koşullarıdır. Özellikle kıyı kesiminin sert esen kuzey rüzgarlarına açık olması ve denizin yarattığı nem, kıyı boyunca yapılan yapıların çok korunaklı olmasını gerektirmektedir. Bu ise pahalı inşaat demektir. Osmanlılar ise ucuzluğu, kolay yapılabilmesi ve kolay onarılabilmesi gibi nedenlerle daha çok ahşap yapıları tercih etmişlerdir. Bu tür yapıların kıyılarda daha çok yazlık yerleşmeye elverişli olması, Boğaziçi'nin 20yy kadar uzanan tarihi boyunca, yalı denilen bir özgün mimari tarzının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Asıl yerleşmeler ise, sert hava akımlarından daha az etkilenen koylarda, vadilerde ve tepelerin güneye bakan yamaçlarında olmuştur. İşte Beşiktaş'ın gelişmesi de bu doğrultuda olmuştur. Beşiktaş, Boğaziçi kıyılarında gelişen ilk yerleşim birimi olmuştur. Galata ile Beşiktaş arasında kalan Fındıklı ise, 16.yüzyılda gelişmeye başlamıştır. kıyı kesimi ise, II.Bayezid döneminde (1481-1512) kaptan-ı deryalar'a verilmiş, daha sonra Beşiktaş bahçesi olarak anılacak Dolmabahçeden, Hayreddin iskelesine kadar olan bu bölgede, kaptan-ı deryalar için de bir yalı yaptırılmıştı. Beşiktaş kıyıları 16. yüzyılda bu özelliğini sürdürecek, Barbaros Hayrettin paşa, Sinan paşa ve Kılıç Ali paşa gibi kaptan-ı deryalar, Beşiktaş'da kalıcı izler bırakacaktır.

    Beşiktaş kıyıları, I.Ahmed döneminden başlayarak(1603-1617) hanedana geçecek ve has bahçeler olarak düzenlenip Sahil saraylarla donatılacaktır. 16.yüzyılda Osmanlı hanedanının Beşiktaş'la ilgisinin ilk eseri olarak Kanûni Sultan Süleyman, Beşiktaş bahçesi arkasında ki bir tepede saray yaptırmıştı. Süleyman sarayı olarak anılan bu yapının daha sonra inşa edilen Bayıldım kasrının yerinde olduğu tahmin edilmektedir. Uzun bir süre Süleymaniye mahallesi olarak bilinen bu çevrede günümüze ulaşamayan bir mescit vardı ve Süleymaniye mescidi olarak biliniyordu. Sarayın önünden sahile kadar uzanan alan, Kale bahçesi olarak anılmakta ve kıyıda ki Sultan iskelesi ile son bulmaktaydı.

    Düzlük kesimde bir cirit alanı yer almaktaydı ki; 19. yüzyıla kadar bu özelliğini korumuştur. Yunan tarihci Skarlatos Bizantios, Dolmabahçe'den Beşiktaş iskelesine kadar uzanan kıyının, Barbaros Hayrettin paşa tarafından Akdeniz adalarından topladığı 16 bin kadar savaş esirini çalıştırarak doldurulduğunu ve rıhtım olarak düzenletildiğini bildirir. 15. yüzyıl sonlarında oluşmaya başlayan bir gelenek de, donanmanın Beşiktaş önlerinde demirlemesiydi. Her yıl kış aylarında Haliç' de yenilenen yada donatılan gemiler, Mayıs ayında, sefere çıkmadan önce Beşiktaş önlerine gelir, buradan kaptan-ı deryayı alarak Sarayburnu kıyısında ki Yalı köşkünde bekleyen padişahı selamlayıp Ege denizine açılırdı. Eylül-Ekim aylarında gemiler geri döndüklerinde yine Beşiktaş önlerine demir atarlardı. Beşiktaş'ın Kaptan-ı Deryaların semti olmasının bir nedeni de burada bıraktıkları eserlerdir.

    İlk önce Barbaros Hayrettin paşa, Mimar Sinan'a bir cami, medrese ve darülkurra ile 1541 yılında kendi türbesini yaptırmıştır. Bu yapılardan türbe dışında hiç biri günümüze ulaşmamıştır. Ardından ünlü Vezir-i azam Rüstem Paşa'nın kardeşi olan Kaptan-ı derya Sinan paşa, ünlü mimar Sinan'a cami, medrese ve çifte hamamdan oluşan bir külliye yaptırmıştır. Bu yapılardan hamam günümmüze kadar ulaşabilmiş diğerleri yıkılıp gitmiştir. 16.yüzyılın son büyük denizcisi olan Kılıç Ali paşa, Tophane'deki asıl külliyesinin yanı sıra Mimar Sinan'a Çırağan semtinde bir cami ile sübyan mektebi yaptırmıştı. Bu yapılar ne yazık ki günümüze ulaşmamıştır.

    Beşiktaş iskelesinin arkasında ki meydan 16.yüzyıldan başlayarak, Rumeli-Anadolu arasında işleyen kervanların durağı, aynı zamanda Anadolu'dan gelip Rumeli'den seferlere katılan eyalet askerlerinin geçit yeriydi. 19. yüzyıla kadar deve meydanı adını taşıyan bu yerde, birde Kervansaray olduğu tahmin edilmekteydi. Ancak Evliya çelebi'nin sözünü ettiği ve İstanbul'da ki tek Kervansaray olma özelliğini taşıyan bu yapının Sinan paşa külliyesinin bir parçası olduğu da ileri sürülmektedir. 17. yüzyıldan itibaren Beşiktaş'ın çehresinin değişmeye başladığı görülür. I.Ahmed döneminde Dolmabahçe koyu doldurulmuş, kaptan-ı derya Cağalazade Yusuf paşa'nın oturduğu Cağalazade yalısı yıktırılarak Beşiktaş sarayının ilk yapıları inşa edilmiştir. Bu dönemden başlayarak üç yüz yıllık bir süreç içersinde Beşiktaş kıyıları hanedan üyelerine ait birbiri ardınca yapılan ve yenilenen çok sayıda saray ile donatılmıştır. Bu sarayların hepsi yazlık saraylardı ve ilkbahar mevsiminde yayımlanan göç fermanı ile taşınılır, sonbaharda ki fermanla da kışlık saraylara dönülürdü. Saray ile ilişkili kişilerin ve Osmanlı üst tabakasında seçkin bir yeri olan ilmiye sınıfı mensuplarının da Beşiktaş'a rağbet ettiklerini görmekteyiz. Bunlardan kalıcı bir örnek: yaptırdığı cami çevresinde bir mahalle oluşan ünlü Dârüssaade ağası Abbas ağadır. Bir başka önemli örnek de, seçkin bir tarikat olam Mevleviliğin Galata ve Yenikapı'dan sonra İstanbul'da ki üçüncü dergahlarını 1622 yılında bugünkü Çırağan sarayı yerinde kurmalarıdır.

    Beşiktaş 17. yüzyılda Abbasağa ve Vişnezade mahallelerinin oluşumu sonucu sırtlara doğru genişlerken, nüfus bileşimide oturmuş gibidir. Semtin ticari merkezi durumundaki Köyiçi'nde müslümanlar, Rumlar ve Ermeniler bir arada yaşarlarken, Abbasağa sırtlarına doğru Ermeniler, Uzuncaova'ya doğru da Rumlar yerleşmişlerdi. Az sayıda da Yahudi vardı. Dönemin ünlü şairi Nedim de Beşiktaş'ı mesken tutmuştu. Bir yazarımızın anlatımıyla: " Beşiktaş'da olgunlaşıp İstanbul'a yayılan bahçe,çiçek, havuz, şimşirlik, çırağan, helva sohbetleri,letaif gelenekleriyle " süslenen bu dönem, 1730 yılında ki Patrona Halil isyanı ile son bulduysa da, başta hanedan olmak üzere İstanbul'un üst tabakasının yaşam biçiminde kalıcı izler bırakmıştır.

    I.Mahmud, harap hale gelen Beşiktaş sarayının yapılarını onarttığı gibi, 1747 yılında Kasr-ı Dilârâ yı inşa ettirmiş, 1749 yılında da Dolmabahçe tarafında yeni bir kasır yaptırmıştır. III.Mustafa, 22 Mayıs 1766 yılında ki büyük depremde hayli tahribata uğrayan Beşiktaş sarayını derhal onartmış, ve yazlık sarayı olarak kullanmayı sürdürmüştür. 18. yüzyılda Beşiktaş yerleşimi, bir yandan Beşiktaş deresi ile Ihlamur deresi vadisi boyunca genişlerken, diğer yandan da Serencebey sırtlarıda iskana açılmaya başlamıştı. Ihlamur deresinin Fulya'ya kavuştuğu yer ve bugünkü Topağacı sırtları 18. yüzyıl da Hacı Hüseyin bağları olarak anılırdı. Bu bağ ve içindeki köşk, mirîye geçtikten sonra bağ, yörenin en büyük mesiresi olmuş, köşkün yerine de 19. yüzyılda Ihlamur kasrı yapılmıştır. 18. yüzyılda Beşiktaş'da görülen en önemli belediye hizmeti, 1731 yılında tamamlanan Bahçeköy'de ki I.Mahmud bendinden su getirilmesidir. 1731-1839 yılları arasında dört aşamada yapılan ve Taksim suyu adı verilen bu tesisler sonucu Beşiktaş düzenli suya kavuşmuş ve dolayısıyla semtde bulunan çeşme ve hamam sayısı da artmıştır. III.Selim döneminin 1807 yılında kabakcı Mustafa ayaklanmasıyla kanlı bir biçimde sona ermesi neticesi başlayan karışıklıklar, 1080 yılında II.Mahmud'un tahta geçmesiyle durulmuş İstanbul'da yaşam yeniden düzene girmişti. II.Mahmud'un pek çok acı olayın geçtiği Topkapı sarayını bırakarak kış aylarını da Beşiktaş sarayında geçirmek istemesi, başlangıçte yöneticilerin tepkisi ile karşılaşmış ancak 1820 yılından sonra çoğu zaman Beşiktaş ve Çırağan sarayları ile, Yıldız kasrında kalmış, 1834 yılında Beşiktaş sarayı yenilendikten sonra da bütünüyle Topkapı sarayını terk etmiştir. padişahla birlikte hanedanın diğer üyeleri ve devlet erkanı da Beşiktaş'a yerleşmeye başlamışlardır. bundan sonra Beşiktaş, bir tarihçimizin deyimi ile Dersaadet'de bir payitaht olmuştur.

    19. yüzyılda yaşanan çok önemli bir gelişme de, kent içinde ki insan hareketliliğini arttıran ulaşımda ve toplu taşım araçlarında yaşanmıştır. Galata köPage Rankingülerinin inşası, İstanbul ile Beşiktaş'ın bağlarını güçlendirmiş, 1851 yılında şirket-i hayriye'nin kurulmasıyla Boğaziçi'nin diğer semt iskelelerine düzenli vapur seferleri başlamış, bu da bütün Boğaz köylerini olumlu yönde etkilemiştir.

    1869 yılında imtiyazı verilen Tramvay şirketi de ilk hattı, 1872 yılında Azapkapı-Beşiktaş hattında hizmete açmıştır. Atlı olan bu ilk tramvaylar, 1913 yılında elektirikli olduktan sonra, Bebek'e kadar olan hatda 1961 yılına kadar hizmet vermişlerdir.

    Yine bu dönemlerde İstanbul'da ki Toplu konutların ilk örneklerini oluşturan Akaretler ile, Ortaköy semtinde YahudÎ cemaatine ait Las dizioço [18 evler yada Akaretler] beşiktaş'ın kentsel görünümünü etkileyen unsurlardır.

    II.Abdülhamid döneminde(1876-1909) Yıldız sarayı'nın sadece padişahın ikametgahı değil, 1878 yılından başlayarak istibdat olarak nitelenen bir yönetim anlayışının da merkezi olması, Beşiktaş'ı değişik yönlerden etkilemiştir. Öncelikle padişahın yakın çevrelerinde yer alanlar ikametgahlarını Yıldız sarayının yakınlarına taşımışlar, Bu dönemde Serencebey yokuşu ve çevresi ile Abbasağa mahallesi ile üst tarafında oluşan Yeni mahalle, pek çok konakla dolmuştur.
    C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


    "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


    Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


    Ahmet Taner Kışlalı

  12. #12
    İstanbul'da Olmak Vardı Beyazdut's Avatar
    Üye No
    382641
    Giriş Tarihi
    Jun 2009
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    54,532
    Konular
    5100
    RepPuan
    185122939
    Rep Power
    20393
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan İstanbul'un Semtleri - Emirgân

    Emirgan

    Emirgan İstanbul boğazının Rumeli yakasında yer alan şirin semtlerden birisidir. İlçe olarak Sarıyer'e bağlıdır. Kuzeyinde İstinye, güneyinde ise Rumelihisarı ile komşudur.
    Emirgan ile Rumelihisarı arasında Boyacıköy ve Baltalimanı adlarında iki mahalle daha vardır. Yüzyıla yakın bir süredir, Emirgan, Baltalimanı ve Boyacıköy halkı bir arada yaşamış kendilerini aynı semtin insanı olarak görmüşlerdir. En büyük dostluklar ve günümüze yansıyan komşuluk ilişkileri hala devam etmektedirler.
    Ancak yapılaşmanın getirdiği nüfus hareketi sonucu yerli olmayan halkın sayısının artması, bu üç semt arasında doğal bir ayrımı beraberinde getirmeye başlamıştır. Bizim; " Emirgan'ın kuzeyinde Rumelihisar'ı vardır" şeklinde belirtmemizin ve Baltalimanı ve Boyacıköy'ü atlamamızın asıl sebebi budur. Ayrıca sitemizde Boyacıköy ve Baltalimanı ayrıca incelenecektir.

    Ancak şu bir gerçektir ki; bu üç semtin yerlileri hala birbirlerini aynı mahallenin insanları gibi görmekte ve günümüzde görmeye hasret kaldığımız komşuluk ilişkileri en sıkı bir biçimde devam etmektedir.

    Emirgan çok eski bir yerleşim bölgesi değildir. Antik çağla ilgili herhan gi bir bulguya rastlanmamıştır. Ancak Bizanslılar döneminde isminin " Kiparodis " olduğu ve Rumca'da " serviler " anlamına geldiği bilinmektedir. Bu adın verilmesinin sebebi ise yörenin Servi ormanları ile kaplı olmasıydı. Emirgan'da yerleşim 16. yüzyılın ortalarında Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa'nın nişancılarından Feridun bey'e bu büyük alan hediye edilince başlar. Önceleri bir yazlık köşk ve müştemilatı yapıldı, sonra da diğer binaların yapımı dolayısıyla yerleşimin devamı sağlanmış
    oldu.

    Emirgan semtinde incelenecek başlıklar şunlardır.

    Emirgan
    Tarihi yerler ve sosyal yaşam
    Emirgan vapur iskelesi
    Şerifler yalısı
    Giritli Mustafa paşa yalısı
    Karadağ yalısı
    Emirgan camii
    Emirgan camii çeşmesi
    Emirgan cami Muvakkithanesi
    Atlı köşk / Sabancı müzesi
    Emirgan korusu ( pembe köşk-sarı köşk-beyaz köşk)
    Emirgan İstanbul'un fethinden sonra yüzyıul boyunca boş kalmış ve fazla rağbet görmemiştir. XVI. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman döneminde (1520-1566) Divan-ı Hümayun katiplerinden Ahmet Feridun paşa buraya yazlık bir köşk yaptırmış, bahçesinin güzelliği ile ünlü olan bu bölgeye de " Feridun paşa bahçeleri " denilmiştir.

    Bu bahçede bir yazlık köşk, bir av köşkü bulunuyordu. En son yazlık bahçelerinin yapımıyla da köye yönelik ilk iskân da tamamlanmış oldu. VI. Murad 1635 yılında Revan kalesi'ni hiç çarpışmadan Osmanlılara teslim eden Emirgûneoğlu Tahmasb Kulu han'ı İstanbul'a getirmiş, adını Yusuf paşa olarak değiştirerek Feridun paşa bahçelerini ona bağışlamış. Bu bağıştan sonra bahçenin adı Emirgûneoğlu bahçesi olarak anılmaya başlanmış. Eremya Çelebi Boğaziçi'ni anlattığı kitabında Emirgûneoğlu Yusuf Paşa'nın bahçesinin güzelliğinden ve köşkünün görkem ve harikulâdeliğinden bahseder. Ayrıca bu parlak genç adam, aynı zamanda kültürlü ve zarif bir meclis adamıdır. İstanbulda başlattıkları hayat tarzı, şehir yapısında renkli, fakat toplum hayatında kara sayfalar oluşturur. Sultan Murat, Yusuf Han'a Mütehassıs, has Nedim ünvanını verir. İstanbul halkı ise bu genç adama, yani Yusuf paşa'ya Emuri Kün adını takar. Kûn kelimesinin anlamı için Farsca bir sözlüğe bakmak yeterlidir. Ancak edepli olan vakanivüsler (tarihciler) bu lakabı Emirgüne, Emirgüneoğlu şekillerine çevirdiler. Güzelliği kalem ile tarif edilemeyen koruya da Emirgüne bağçesi adını verdiler. Giderek bu isim halk arasında pek de uygun olan bir şekilde Emirgân olarak kullanılmaya başlandı.

    Sultan Murad, iri yarı, pehlivan yapılı, ancak gece hayatı ve sefahat ile içten içe çürümüş bir çınar ağacı gibiydi ve birden bire bir gün devrilecekti. Dinini ve devletini sevenler bir ihtilali değil; Sultan murat'ın yıkılacağı işte o günü bekliyorlardı. 10 Eylül 1623 pazar günü, imparatorluk tahtına 12 yaşında oturan Sultan IV. Murat, 28 yaşında hayata gözlerini kapayınca, Yusuf han firar etmek üzere hazırlıklara başladı. Ancak yeni padişah İbrahim'in emri ile idam edildi. Bu bölge, Yusuf paşa'nın idam edilmesinden sonra el değiştirerek, Sadrazam Merzifonlu kara Mustafa paşa'ya tahsis edilir. Viyana'yı fethedemeyen Merzifonlu Kara Mustafa paşa'nın bu bahçesi 1778 yılından itibaren elinden alınarak yeniden devlet arazisi olarak kayıtlara geçmiş ve padişah I. Abdülhamit tarafından bir imarete vakfedilmiştir. Ayrıca arazini büyük bir kısmı da parsellenerek, buraya yerleşmek isteyen halka satılmıştır. Sultan Abdülhamit, kendi döneminde ve 1779-1780 yılları arasında buraya bir cami, bir meydan çeşmesi, bir hamam ve çok sayıda dükkan yaptırır. Rumelihisarı'nda bulunan gümrük de buraya taşınır. Köy, III. Selim zamanında daha da önem kazanır. Ancak, gayrimüslimlerin buradan çıkarılması ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın da VI. Mehmed'in emriyle idam edilmesiyle birlikte buraları uzun bir süre boş kalır. Emirgân, Sultan III. Ahmed döneminde Şeyhülislam Mirza Mustafa Efendi'ye, daha sonra oğlu Mehmet Salim Efendi'ye, I. Mahmud döneminde ise, Şeyhülislam Vassaf Abdullah Efendi'ye verilir. Vefatu sonucunda oğluna, daha sonra da Mehmed Saif efendi'ye geçer. II. Mahmud dönem,nde görev yapan Bostancıbaşılardan birisinin tuttuğu kayıtlara bakılırsa Emirgan'da zimmet halifesi, defterdar, gümrükçü, kadı, sure emini, müderris gibi pek çok devlet erkanı oturmaktaydı. Ayrıca burada bir nakşibendi dergahının da bulunduğu yine kayıtlarda yer almaktadır. Emirgan-İstinye arasında bulunan ve Tokmakburnu diye anılan bölge ise bir zamanlar korsanların yatağı ve sığındığı bir yer olmuştur.

    Sultan Abdülmecit döneminde cami yakınına Muvakkithane ve ona ek olarak caminin su deposu inşa edilerek buraların geliştirilmesi sürecinde bir adım daha atılmış olur. Hidiv İsmail paşanın sarayı ise, döneme ait önemli yapılardan biri olarak kaynaklarda bir güzellik abidesi olarak geçmektedir. Bugün bu saraydan herhangi bir iz kalmamıştır. Emirgan caminin bitişiğindeki Şerif Abdullah Efendi yalısının Harem bölümü 1958 yılınada sahil yolu yapım çalışmaları sırasında yıkılmış, selamlık kısmı ise 1985 yılında yeniden restore edilerek 1. derece tarihi eser olarak koruma altına alınmıştır.

    Şirket-i Hayriye'nin 1914'e ait Boğaziçi adlı salnamesinde, semtin suyunun bol olduğu, ayrıca semtin güney batısında kanlıkavak adlı menba suyunun bulunduğu, bir adet iptidai mektebi ile iki rüştiyenin var olduğu, günlük vapur yolcu sayısının ise 400 civarında olduğu belirtilmektedir.

    Semtin simgesi olan ve bülbülleriyle anılan Emirgan korusu içersinde renkleri ile adlandırılan üç köşk bulunmaktadır. Emirgan, ünlü korusunun haricinde; sahil de bulunan çay bahçeleri ile sahil yolu gezinti ve dinlenme alanları ile Boğaziçi'nin tercih edilen en güzel yerlerinden biri olmuştur. Özelli,kle Emirgan cami ve Emirgan çeşmesinin hemen yanında çınar ağaçları altında bulunduğu için aynı isimle anılan Çınaraltı çay bahçeleri, eskiden beri aydın kesimin uğrak yeri olmuştur. 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarında tanınmış edebiyatcıların sohbet ettiği hatta bu nedenle aynı adla anılan bir edebiyat dergisine de kaynaklık eden ünlü kahve, 1960 lı yıllardan sonra bu tür edebiyat sohbetlerinden mahrum kalmıştır. Dolayısıyla bu sohbetleri oluşturan edebi kimliklerde buraya uğramaz olmuştur. Günümüzde ise Çınaraltı çay bahçeleri edebi özelliğinden çok turistik yönü ile kalabalık toplayan bir yer olmuştur.

    Özellikle Cumartesi ve pazar günleri çınaraltı çay bahçeleri "iğne atsan yere düşmez" dedirtecek bir kalabalığa sahne olur. Bu nedenle Emirgan'ın yerli halkı, bu kalabalığın rahatsız edici ortamından kurtulmak amacıyla erken saatlerde bu bahçeye iner, alışılmış selamlaşmalarının ardından çay yada kahvaltı keyfini yaparak tekrar evlerine çekilir ve yerlerini oluşacak kalabalığa bırakırlar. Bir zamanlar edebiyat sohbetlerinin yapıldığı bu yerde şimdilerde Arabesk müziğin kulak tırmalayıcı nağmelerini duyabilirsiniz.

    Emirgan'a 1933-1934 yılları arasında boyacıköy mahallesi ile birlikte "Uluköy" adı verilmiş, bir ara "Mirgün" olarak anılmış, ancak bu isimler tutmadığı için "Emirgan" olarak kalmıştır.

    1956- 1960 yılları arasında İstanbul imar hareketleri çerçevesinde açılan "Boğaz sahil yolu" Emirgan'dan da geçirilmiş, rıhtım, deniz doldurulmak suretiyle yeniden inşa edilmiştir.

    Bu gelişmeler sonucunda Emirgan'ın nüfusu [ Emirgan, Boyacıköy, Baltalimanı, korunun batı yamaçları ve Reşitpaşa yerleşimleri ile birlikte] 1955'de yaklaşık dört bin iken, istanbul'a yönelik büyük göç dalgalanmaları sonucunda sürekli artış göstermiş ve günümüzde sadece Reşitpaşa mahallesinde nüfus 11.000 olmuştur.

    Çınaraltı, tarihi çınar ağaçları ile ünlüdür. Bunlardan ikisi asırlık ağaçlardandır. Uşaklıgil villası bahçesindeki sedir ağacı ile su sediri ağacı da asırlık ağaçlardan olup, sedir ağacının çevresi 3 metre, su sediri ağacının çevresi ise 2.65 metredir.
    C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


    "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


    Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


    Ahmet Taner Kışlalı

  13. #13
    İstanbul'da Olmak Vardı Beyazdut's Avatar
    Üye No
    382641
    Giriş Tarihi
    Jun 2009
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    54,532
    Konular
    5100
    RepPuan
    185122939
    Rep Power
    20393
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan İstanbul'un Semtleri - Kanlıca

    Kanlıca

    Kanlıca istanbul Boğazının Anadolu yakasında yer alan bir cennet köşesidir. Kuzeyinde çubuklu, güneyinde Anadolu hisarı semtleri ile komşudur ve işçe olarak da Beykoz'a bağlıdır. Tam karşısında, boğazın Rumeli yakasında ki bir başka cennet köşesi olan Emirgan yer alır. hemen her istanbul'lunun aklında yoğurdu ile ünlenmiş olan Kanlıca'nın özelliği tabi ki bir tek bu değildir.

    Anadoluhisarı ile Çubuklu'nun arasında yer alan Kanlıca'nın hemen güneyinde, eskiden Phiela[manoli] körfezi denilen Kanlıca koyu yer almaktadır. Kanlıca Denize doğru küt bir çıkıntı meydana getirmektedir.Bu çıkıntı Bizans kaynaklarında, Phrixu Limen olarak adlandırılmaktadır. Bülbül deresinin ağzında yer alan bu koy'un Osmanlı döneminde, özellikle 19. yüzyılda düzenlenen mehtap şenlikleri ile ünlü olduğu bilinmektedir. Bu koy'a ayrıca Atatürk'ün ünlü yatı Savarona'nın da sık sık demir attığı bilgisine, Cumhuriyet dönemi gazetelerinde ve hatıratlarda rastlanmaktadır.

    Kanlıca adının kağnı arabası kullandıkları için "kanglı" olarak isimlendirilen bir Türk kabilesinden türediği iddia edilmektedir. Beykoz, Osmanlılar tarafından fethedildikten sonra bu yöreye insanların Anadolu'dan kağnılarla gelmesi sonucu, önceleri "Kağnılıca" olarak anılmaya başlayan semt, zaman içersinde "Kanlıca" adını almıştır.

    Kanlıca'nın Bizanslılar döneminde Elasos yada Olasos olarak adlandırıldığı vu bu semtin, zengin toplum kesimlerinin itibar ettikleri bir yazlıkmekan olduğu, tarihi kaynaklardan karşımıza çıkan bir başka bilgi kaynağıdır.

    Kanlıca vapur iskelesi yanında yer alan İskender paşa Camii, kanlıcanın tarihi yapılarından birisidir. !559-1560 yılları arasında bu camiyi yaptıran, İskender paşa
    Kanuni Sultan Süleyman'ın vezirlerinden olup, bostancıbaşılıktan bu göreve yükselmiştir. İskender paşa, osmanlı tarihinde "Magosa Fatihi" olarak da bilinmektedir. İskender paşa cami'nin bir diğer önemi; Mimarının Ünlü Mimar Sinan olmasıdır. Cami'nin yanı başında, İskender paşa ve oğlunun birlikte yattıkları İskender paşa türbesi yer almaktadır. Sayın Samiha Ayverdi, bu türbe ile ilgili olarak şu gözlem ve hatırasını aktarır:
    " Elli-atmış sene evveline kadar bir ihtişam durağı halinde olan İskender Ahmet paşa türbesi, köy halkının saygı ve gurur köşesi idi. İstanbul'da(*) mektebe yahut imtahana girecek olan gençlerin bu türbeyi ziyaret ederek ondan destur almaları köyün ananesi olduğu gibi, her sabah işine gitmek için vapura binenlerin yada inenlerin türbe önünde, üçihlas bir fatiha okumaları keza bir mahalli gelenekti."

    Bununla birlikte bu türbe'nin hemen yanında, bugüne kadar gelebilmiş bir muvakkithane, bulunmaktadır.

    Kanlıca yalıları ile de tarihsel bir kimlik kazanmıştır. Öyle ki; IV.Murat döneminin şeyhülislam'larından Bahai efendinin yaptırdığı bir yalı nedeniyle Kanlıca Koyu, "Bahai koyu" olarak da anılmaya başlamıştır. Bahai efendi'nin yalısı, 19. yüzyılda yanarak yok olmuştur. Burada ihtisap ağası Kör Tahsin efendi, yeni bir yalı yaptırmıştır. Bu koy'un sol tarafında Hacı Raşit bey yalısı yer almaktadır.

    Özellikle 19. yüzyıldan itibaren önde gelen devlet adamları, yaz mevsimlerini, Kanlıca'da geçirirler ve devletin kaderi ile ilgili konularda bir çok önemli olaya burada karar verirlerdi. Tanzimat döneminin en önemli paşalarından olan Ali paşa'nın burada ki yalısında çok önemli siyasi görüşmelerin yapıldığı bilinmektedir. Türk-Yunan Muahede'si, Ali paşa'nın yalısında imzalanmıştır.

    Kanlıca semtinde ki meşhur yalılardan bir diğeri de, Saffet Paşa yalısıdır. Bu tarihi yalıda da bir çok önemli toplantı yapılmış, bir çok yabancı devlet adamı, hariciye nazırlığı ve bir dönem sadrazamlık yapan Saffet paşa'yı bu yalı da ziyaret etmişlerdir. Bu yalılar yanında, Kanlıca koyu'nun sol tarafında yer alan Nuran ve Turan Barlas tarafından restore ettirilen, yağlıkcı Hacı Reşit bey yalısı da tarihi değer taşıyan yalılardandır.

    Başlangıçta çeşitli Valiliklerde bulunan Vecihi paşa tarafından yaptırılan, ancak Kavalalı Mehmet Ali paşa'nın torunu Prenses Rukiye tarafından 1895 yılında yeniden yaptırılan ve Rukiye Sultan yalısı olarak da adlandırılan yalı da, burada sözü edilmesi gereken tarihi yapılardandır. Prenses Rukiye, Sadullah paşa'nın oğlu Nusret bey ile evlenmiş, ve Nusret bey'in annesi, yalının kendi payına düşen kısmını gelinine hediye etmiştir. Prenses Rukiye bir süre sonra yalıyı mısırlı İffet hanım'a satmış, İffet hanım'ın memleketine kaçmasından sonra da yalı, 1957 yılında Özdemir Atman tarafından satın alınmıştır.

    Bir botanik aşığı olan ve üç padişahın baş hekimliğini yapan Hekimbaşı Salih efendi tarafından Hekimbaşı yalısıda bir başka güzellik abidesidir. Çeşitli bitkilerden çeşitli ilaçlar üreten ve adını Osmanlı Modern tıp tarihine yazdıran Hekimbaşı Salih efendi'nin yaptırdığı bu muhteşem görünüşlü yapı, 1978 yılında yeniden restore edilmiştir.

    1699 yılında yaptırılan Amcazade Hüseyin paşa yalı'sına da burada değinmek gerekir. Bu yalı, bütünüyle sağlam bir yapı olduğu zamanlarda, deniz kenarında seksen metrelik bir sahile yada rıhtıma sahipti. Yirmi odalı bir harem binasını bünyesinde barındıran yalı, Osmanlı imparatorluğu'nun güçsüz düşmeye başladığı dönemlerde, devleti resmen yöneten KöPage Rankingülü sülalesinin, baş sadrazamından dördüncüsü olan ve Mevlevi tarikatına üye olduğu bilinen Hüseyin paşa tarafından yaptırılmıştır.

    Sözü yalılardan açıp da Halil Ethen paşa yalı'sından söz etmemek mümkün değildir. II.Abdülhamit döneminde bir süre sadrazamlık yapan Ethem İbrahim paşa tarafından yaptırılan yalı, Osmanlı tarihinin son dönemlerinin bilinen bir çok simasını bünyesinden çıkaran bir aile tarafından yaptırılmıştır. 1830 tarihinde Fransa'ya gönderilen Ethem paşa tarafından yaptırılan yalı, onun Fransız mimarisinden ne denli etkilendiğini de gözler önüne sermektedir. Ethem paşa öldükten sonra yalı, Ethem paşa'nın en küçük oğlu Halil Ethem paşa'nın adıyla anılmaya başlanır. Ethem paşa'nın bir diğer oğlu da, meşhur sanat adamı Osman Hamdi Bey'dir.

    Bu çerçevede Melike Aliye hanımla evlenerek müslüman olmuş bir Fransız Marki'sine ait olan Marki Recep bey yalısı'nı da anmak yerinde olacaktır. Bu yalı'nın üst tarafında, ağaçlar arasında Necip bey kışlık köşkü de bulunmaktadır. 1900 lü yılların başında Mustafa Reşid paşa tarafından yaptırılan ve Manolya yalısı olarak da anılan ve 1992 yılında Işıkoğlu ailesi tarafından satın alınan Bahriyeli Sedat bey yalısı; 1848 yılında Mustafa paşa tarafından satın alınan ve o tarihden bugüne aynı ailede kalan ve şu anda sadece selamlık kısmı ayakta duran ve Esat bey yalı'sı olarak da bilinen Zarif Mustafa paşa yalı'sı; 1895 yılında Yıldız sarayında görevli bir subay tarafından yaptırılan ve çok sonraları Rahmi Koç tarafından satın alınan Nuri Paşa yalısı; II.Abdülhamit döneminde yaptırılan ve Dr. Osman Yargıcı tarafından restore ettirilen Rıza bey yalısı ve son olarak da kadri bey yalısı; kanlıca semtinin tarihi değer taşıyan binalarındandır.

    Kanlıca'nın bir diğer güzelliği de, Fıstıklı yokuşundan körfeze inen alanda, I.Mahmut zamanında kurulan ve padişahlar tarafından büyük ilgi gören Mihrabat korusudur. Mihribat korusuna, Nevşehirli Damat İbrahim paşa tarafından yaptırılarak III.Ahmet'e hediye edilen Mihribat kasrının adını verdiği iddia edilir. ne yazık ki Mihribat kasrı. yeniçeri isyanları sırasında yakılmış yıkılmış ve yok edilmiştir. Mihribat Korusu, görkemli tarihine rağmen gittikçe küçülmüştür. Yahya Kemal'in gözlerden uzak saatler geçirmek için, tercih ettiği Mihribat korusu pek çok şaire ve yazara ilham olmuştur.

    Otağtepe'de Kanlıca'nın bir diğer tarihi mekanlarındandır.Yıldırım Bayezıd İstanbul'u kuşattığında, otağ kurduğu yer, Otağtepe olarak adlandırılmış, ve burada aynı isimle anılan bir semt kurulmuştur. Günümüzde Otağtepe'de, TEMA vakfının geliştirdiği Doğa kültür parkı bulunmaktadır. Bu park, kuzey parkı ve güney parkı olarak iki bölümde düzenlenmiştir. Kuzey parkında çeşitli bitki türleri sergilenmekte,dinlenme ve yürüme makanları müşterilere hizmet verirken güney parkında ise isteyenlerin spor yapması amacıyla düzenlenmiş aynı zamanda çocuklara hizmet eden eğlence yerleri ile donatılmıştır.

    Kanlıca, eskiden beri mehtabıyla ve semtde düzenlenen eğlenceleriyle ünlüdür. Kiyüz yada üç yüz kayıkla bahai körfezinden[Kanlıca koyu] Boğaza açılarak yapılan mehtap gezileri, bir çok romanın ve şiirin konusu olmuştur. Körfezin etrafını çevreleyen koru bülbül yatağı olduğundan, burada denize dökülen dereye "Bülbül deresi" adı verilmiştir. Burada ki bülbül dinlenceleri çok meşhurdur. Sazlı sözlü eğlencelerin yapıldığı bu mekanda dalyanların da kurulduğu tarihi kayıtlarda mevcuttur.

    Kanlıca birbirinden güzel tarihi çeşmeleri ile de ünlüdür. Kanlıca'da ki başlıca çeşmeler şunlardır: Berberbaşı Ali Efendi çeşmesi, Dutdibi çeşmesi, Halepli çeşmesi, Kavacık çeşmesi, Mahmut Aziz Bey çeşmesi, Mehmed Sait Efendi çeşmesi, Orta çeşme, Baba Ali çeşmesi.

    Halepli çeşmesi ile ilgili olarak A.Cabir Vada, Boğaziçi konuşuyor adlı önemli kitabında şu satırlara yer verir:
    " İnşa tarihi ve banisi malum değildir. Şosenin inşasından evvel, muhaddep hazineli ve uzun bir çeşme idi. Şimdi ki binası 1931 senesinde İstanbul Belediyesi tarafından betonarme usulünde inşa ettirilmiştir. Şosenin inşaası ve yolun tevsii münasebetiyle, çeşmenin cephesi ile pek muhtazaman tonoz hazinesinin yıktırılması zarıreti hasıl olmuştur. (...) Suyu bol ve tatlıdır. Çay ihzarına sarnıç suyundan daha elverişlidir. Çeşmenin manbaı, bugün şekibe'nin tasarrufunda bulunan ve Kadimen karlıkbayırı tesmiye edilen arazinin mezarlık yoluna bakan köşesinin biraz gerisinde kazılmış olan kuyudur. "

    A.Cabir Vada, aynı çalışmasında Kavacık çeşmesi ile ilgili olarak da şunları söylemektedir :
    " Havuzun şark cihetinin ortasında,2.18 metre yüksekliğinde ve her tarafı 0.45 metre genişliğinde ve dört köşeli mermer bir sütundan bol su akmaktadır. Bu sütunun üst kısmına Lale resmi yapılmış başka bir sütun oturtturulmuştur.(...) Kavacığın banisi olan Hasan Tahsin bey tarafından inşa edilmiş olması melhuzdur."

    A.Cabir vada, yine aynı kitabında Mahmut Aziz bey çeşmesi ile ilgili olarak da şunları söylemektedir: " Mısır kapı Kethüdası Mahmut Bey'in yalısına gelen dağ sularının fazlası, akıtılmak için, 1882 senesinde inşa edilmiş bir hayır iken, bugün pek perişan bir hal almıştır. (...) 1941 senesinde sığınak haline getirilmek için tuğladan yapılmış aynasına büyük bir delik açılmış olduğundan çeşme vasfı büsbütün kaybolmuştur. "

    Günümüzde, sütü ve yoğurdu ile meşhur olan Kanlıca, Beykoz ilçesinin gözde semti olmaya devam etmektedir.
    C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


    "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


    Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


    Ahmet Taner Kışlalı

  14. #14
    İstanbul'da Olmak Vardı Beyazdut's Avatar
    Üye No
    382641
    Giriş Tarihi
    Jun 2009
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    54,532
    Konular
    5100
    RepPuan
    185122939
    Rep Power
    20393
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan İstanbul'un Semtleri - Kilyos

    Kilyos

    Kilyos(Kumköy), Sarıyer ilçesinin Karadeniz kıyısında yer alan bir sayfiye ve tatil köyüdür. Doğusunda Demirciköy, batısında Gümüşdere ve güneyinde Uskumru köy ile komşu olan Kilyos kuzelde karadeniz'in hırçın bir o kadar da güzel dalgaları ile sınır oluşturur. Kilyos'un Sarıyer ilçe merkezine uzaklığı 11 kilometre, Taksim'e 32, Eminönüne ise 34 kilometredir.

    Kilyos, İstanbul Boğazında kıyısı olan bir semt olmadığı halde, onu, Boğaz semtleri bölümünde incelememizin nedeni; Boğazın en büyük ilçesi Sarıyer'e bağlı bir köy olmasıdır.

    Kilyos'un, Rumcada kum anlamına gelen Kilya sözcüğünden türediği söylemi ile birlikte, aslı, Kuwaila olan ve güzel geçit/Boğaz anlamını veren Killa sözcüğünden türeyerek Kilyos'a dönüştüğü söylemi de yaygındır. Zira her iki sözcüğün vermiş olduğu anlam, Kilyos'un çoğrafi durumu dikkate alındığında uygun olduğunu göstermektedir. Cumhuriyet döneminde Kilyos'un ismi Kumköy olarak değiştirildiyse de alışılmış olan isimden vazgeçilmediği için Kilyos denmeye devam edilmiş ve devam edilmektedir.

    Kilyos'da, köyün tarihine ışık tutacak tarihi eserler bulunmaktadır. Kilyos kalesi, üç adet su terazisi, iki adet taş iskelesi, kayıkhane ve tahlisiye binaları, koruganlar ve çınar ağaçları, köyün tarihi eserlerindendir. Kilyos kalesi ismini köyün adından almıştır. Kale, 4-5 yüzyıllarda Doğu Roma imparatorluğu[Bizans] tarafından yaptırılmış olup, halen askeri bir birlik tarafından kullanılmaktadır. Kale yapıldığı tarihden bugüne kadar sadece savunma amaçlı kullanılmıştır. Evliya çelebi(17.y.y.) ve Comte Dores(19.y.y.) kalenin, İstanbul'u ve Boğaz'ı kontrol etmek için gözlem amaçlı kullanıldığını yazmaktadırlar. Bizanslıların zayıf düştükleri bir dönemde, Cenevizlilerin kaleyi alarak burada uzun bir süre kaldıkları, bu nedenlede kalenin Cenevizliler tarafından yapıldığı bazı kaynaklarda belirtilmektedir. Zaman içersinde Rusların ve Don kazaklarının saldırısına uğrayan ve oldukça hasar gören kale, Sultan I.Abdülhamid ve Sultan II.Mahmud dönemlerinde 1782 ve 1826 yıllarında iki kez onarım görmüştür. 1833 yılında imzalanan Hünkar Anlaşması sonucu Boğaz'a yerleşen Ruslar, 1841 yılında imzalanan Londra Anlaşması ile Boğazlardan çıkarılırken, Kilyos kalesi, Türk ve İngiliz askerlerince birlikte kullanılmıştır. O yıllarda İngilizler tarafından kaleye getirilen toplar, kalenin arenasında teşhir edilmekte ve korunmaktadır. I.Dünya savaşı yıllarında da Rusların boğaz'a girmelerini önlemek amacıyla Alman topları kaleye yerleştirilmiştir. Kale 1856 yılında ki Kırım savaşı sırasında hastane olarak kullanılmıştır. Kırım savaşında yaralanan askerler burada tedavi edilmiştir. Yaralı askerlerden tedavileri sırasında ölenler, Uskumruköy'de ki mezarlığa gömülmüş bu nedenle burada ki mezarlığa da şehitlik adı verilmiştir.

    Kilyos köy içersinde Cenevizliler tarafından yaptırıldığı kabul edilen üç adet su terazisi aynen korunmaktadır. Deniz kenarında ki taş iskele, 18. yüzyılda yapılmış tarihi eserlerden olup halen köy balıkcıları tarafından kullanılmaktadır. Ayrıca yine 18. yüzyılda yapılan kayıkhane ve tahlisiye binaları da tarihi eserlerdendir. II.Dünya savaşı sırasında yapılan ve şimdilerde kullanılmayan koruganlar ise tarihi eser sayılmasalarda, Kilyos'un zenginliklerindendir. Kilyos'da bir de anıt ağaç özelliği taşıyan tarihi bir çınar ağacı bulunmaktadır. Kilyos kalesi arenasında bulunan bu çınar ağacı 28 metre yüksekliktedir. Ağacın üzerinde bulunan künyede, 551 yaşında [2006 yılı hesap edilerek] yazılıdır. Bu ağacın, istanbul'un fethi anısına 1455 yılında diklidiği söylencesi büyük bir olasılıkla doğrudur.

    Kilyos köyünde, yukarıda saydığımız eserlerin dışında, tarihi değer taşıyan sinagog, kilise ve cami gibi eserlere rastlanmamıştır. Günümüzde Kilyos'da iki adet cami vardır. Biri 1931 yılında yapılan Kilyos[kumköy] camii, diğeri ise çarşı içinde olan ve günümüzde inşası devam etmekte olan yeni camidir.

    Kilyos, sarp kayalıklar üzerine kurulmuş, batıya doğru düz alanlar şeklinde yayılmış, ileri gidildikçe ormanlarla sarmaş dolaş olan bir yerleşim birimidir. Kilyos'un bir yanı ormanlarla kaplı bir yanı da denizle iç içedir. Bu özelliklerinden dolayı sadece Sarıyer'in değil, İstanbul'un en önemli tatil bölgelerindendir.

    Kilyos'un yerli halkı Rumlardan oluşuyordu. Ancak diğer köyler gibi Kilyos da 1877 Rus harbi nedeniyle büyük ölçüde göçlere kapısını açtı. 1923-1924 mübadelesi sonucu, köyde Rum nüfusundan kimse kalmamıştır. Zaman içersinde değişik Anadolu bölgelerinden göç alan Kilyos'un yerli halkı az da olsa karışık bir yapı arz etmektedir.

    Bu sayfiye ve tatil beldesi, Kilyos burnundan Gümüşdere plajına kadar uzanan kumluk sahili ile İstanbul'un en büyük ve en temiz plajına sahiptir. Temiz ve sığ olan plajı bir kaç kilometre uzunluğunda doğal bir plajdır. Bu plaj, deniz sörfü için tercih edilecek olan plajlardan biridir. Turizm bankası tarafından 1956 yılında kurulan özel Turban Tatil köyü tesisleri uzun yıllar hizmet verdikten sonra Sarıyer belediyesine devredildi. Baykent koyu ve plajı da, turizme yan tesisleriyle birlikte hizmet vermektedir.

    Kilyos; otel, motel ve pansiyonları ile turizme hizmet veren önemli bir yerleşim bölgesidir. cafeler, restaurantlar, çay bahçeleri, kırları ve piknik yerleri ile özellikle yaz aylarında yüzbünlerce insana hizmet verir. Turban tatil köyü ve plajı, Yalı otel, Mehtap otel, Yuva motel, Grup motel, Erzurumlu Otel, Kale otel, Yonca otel ve Mistik camping, Kilyos'a hareketlilik getiren turistik yerlerdir. Köy içindeki Şanzelize restaurant, Mehtap restaurant, Karadeniz ve Vorsi pide salonları halka hizmet vermektedir. Köyün tek eğlence merkesi, yaz aylarında açılan, kış aylarında ise kapalı olan Örs Disco dur.

    Kilyos son yıllarda büyük bir gelişme göstererek önemli bir yerleşim bölgesi oldu. Köy içindeki eski binaların yenilenmesi bir yana, yeni alanlarında yerleşime açılması ile köyün kuzey bölgesi bir anda siteler köyü görünümüne sahip oldu. Kilyos halkının geçimkaynağı turizdir. memur, esnaf ve değişik işlerle uğraşanların sayısı çok azdır. bahçecilik, hayvancılık ve orman işciliği yok olup gitmiştir. balıkcılıkla geçinenlerin sayısı ise bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır.

    Bahçecilik ve bahcıvanlık, Kilyos halkının en önemli uğraşı idi. fakat zamanla yerini turizm'e ve ticarete bırakmıştır. Ancak yinede Fidan yetiştirme çalışmaları yapan bir büyük işletme bulunmaktadır. Bu işletme her yıl kasım ayı boyunca süren fidan festivali düzenlemektedir. Balıkcılıkla uğraşanlar artık eskisi gibi av yapamamaktadırlar. Zira madenciler, ocaklardan çıkardıkları moloz ve maden artıklarını deniz kıyısına döktüklerinden, hem sahilin doğal şekli hem de kumsalın doğal yapısı değişti. Önce istiridyeler ve midyeler yok oldu. Sonra da tekir, Barbunya ve kalkan gibi balıklar göç ederek yok oldular.

    Aslında Uskumruköy sınırları içinde olmasına rağmen Kişyos'a ait olduğu kabul edilen iki mezarlık vardır. Biri eski mezarlık olup, içinde ki yatırın adıyla anılan Ağlamış Baba mezarlığıdır. Mezarlık içinde ki türbe, tarihi değer taşımakta olup, yatırın mezar kitabesi okunduğunda isminin Ağlamalı Ahmet Baba olduğu görülür. Yeniçeriler ve Yeniçeri ocağının kaldırılması sırasında(1826), yeniçeriler kıyıma uğrar. En çok kıyım görenlerden biri de Ağlamış Baba tekkesine bağlı olan yeniçeri grubudur. Kilyos ile Uskumruköy arasında yer alan ve mezarlığın içinde bulunan bu tekke aslında, tekke değil zaviyedir. Mezar kitabesinden anlaşıldığına göre, Ağlamış Ahmet Baba ölene kadar(1824) burada faaliyet göstermiştir.

    Diğer mezarlık ise Kilyos mezarlığı adını taşımakta olup, İstanbul Büyükşehir Belediyesi mezarlıklar müdürlüğüne bağlıdır. Bu mezarlıkda Uskumruköy sınırları içindedir. Kilyos ile özdeşleşen bu mezarlık sadece istanbul'un değil, Türkiye'nin en büyük ve en modern mezarlığıdır. Mezarlıkta sadece Müslümanlara değil, Yehova şahitlerine, Batînilere vs...değişik inanç sahiplerine ayrılmış gömü yerleri de mevcuttur.

    Kilyos'da Sarıyer sağlık grup başkanlığına bağlı, Kilyos sağlık ocağı halka hizmet vermektedir. Bu bölgede ayrıca, Botanik parkı, Abdullah kaya çocuk parkı, Muhtar Kamil İlhan parkları bulunmaktadır.Kilyos köyü yıllarca yeterli içme suyundan mahrum kalmıştı. Köy muhtarlığı tarafından 2003 yılında getirilen içme suyu, biri modern olmak üzere dört çeşmeye akış vermektedir.
    C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


    "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


    Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


    Ahmet Taner Kışlalı

  15. #15
    İstanbul'da Olmak Vardı Beyazdut's Avatar
    Üye No
    382641
    Giriş Tarihi
    Jun 2009
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    54,532
    Konular
    5100
    RepPuan
    185122939
    Rep Power
    20393
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan İstanbul'un Semtleri - Kireçburnu

    Kireçburnu

    Kireçburnu, Tarabya ile Cumhuriyet (Kefeliköy) Mahallesi arasında kalan bir yerleşim bölgesidir. Taksim'e 17, Eminönü'ne ise 22 km uzaklıktadır.

    Bizans dönemindeki isminin "Boğazın Anahtarı" anlamına gelen Kleidra tou Pontu veya Kleidai tou Pontu (Kleides tou Pontu, Kleithra tou Pontu, Kledro tu Potu, Claves Ponti) dur. Yine Bizans dönemindeki bir ismi de Euphemia idi. Bu ismi Euphemia ayazmasının bulunduğu yerden alıyordu. Kireçburnu adını Kerez (Gürz) Burnu'dan aldığı söylenmesine karşın, Osmanlı döneminde bu yörede bulunduğu söylenen kireç ocaklarından ve kireç iskelesinden aldığı da söylene gelmektedir.

    Kireçburnu küçük bir yerleşim bölgesi iken 19. yy.da Keçecizade Fuat Paşanın (1815-1869) Rumeli göçmenlerini buraya yerleştirilmesi ile gelişme gösterdi.
    Kireçburnu 17. yy.da Gümrük Emini Hasan Ağanın bahçesi olarak bilinirdi, Hasan Ağanın yaptırdığı muhteşem bahçeden dolayı bu isimle anılır olmuştu.

    Kireçburnu'ndaki tarihi eserlerden biri İshak Ağa tarafından 1749 yılında yaptırılan ve set üzerinde bulunan İshak Ağa Çeşmesi'dir. 1897 yılında yaptırılan Hamdi Çavuş Çeşmesi ise yol yapım çalışmaları sırasında ortadan kaldırıldı. Çakaldere memba suyu çeşmesi ise 1921 yılında inşa edildi fakat çok kez onarım gördüğünden tarihi özelliği kalmadı.

    Set üzerindeki Mehmet Bey Camii ise 1882 yılında yaptırılan tarihi eserlerden biridir. Bu camiye Ağaçaltı Camii ve Gümrükçü İshak Ağa Camii de denilmektedir. Bir başka tarihi eser, Ankara valisi iken vezir olan ve 1895 yılında dâhiliye nazırlığına getirilen Memduh Paşa'ya (1839-1925) ait olan ve aynı ismi taşıyan yalıdır.

    Ayrıca, bugün yerinde bulunmayan vapur iskelesi de tarihi eserlerdendi. 1909 yılında Kireçburnu'nun üst kısımlarında yapılan ve denize yeraltından çıkışı olan savunma amaçlı tabya da bugün kullanılmıyor. Ayrıca Kireçburnu'nda ana cadde üzerinde olan ve aslına uygun yapılan eski eserler de bulunmaktadır. İç kısımlarda ise çok eski eser ev mevcuttur.

    Eski çağlarda Kireçburnu tepesinde Ortodokslar tarafından Aziz Yevpime adına bir kilise (Aghia Triada Kilisesi) yaptırılmış ancak zamanla yıkılıp gitmiştir. Hemen kilise yanındaki Azize Efimya'nın adını taşıyan ayazma Yakup Ağa tarafından yeniden yapılmışsa da ayazma da yıkılıp gitmiştir.

    Kireçburnu'nda anıt ağaç özelliği taşıyan ağaçlar var. İkisi cami avlusundadır. Bu çınar ağaçlarından ana cadde duvarı dibindekinin çevresi 5.30 metredir. Bu çınar, çeşmeyi yaptıran İshak Ağa tarafından dikilmiştir. Eskiden sahil yolu üzerindeki kahvenin bahçesindeki iki çınar ağacı vardı. Bu çınarlardan biri kuruyup yok olmuş, diğeri ise Ali Baba Restaurant'ın bahçesinde yok olmak üzeredir.

    Kireçburnu, Keçecizade Fuat Paşa'nın Osmanlı Rus Savaşı (1877-1878) sırasında Rumeli'den getirdiği göçmenlere tahsisi ile gelişmeye başladı. II. Abdülhamit döneminde (1876-1909) Kireçburnu ve civarı büyük ilgi gördü ve semtin gelişmesine neden oldu. Zamanla ve bilhassa 1950'li yıllardan sonra Kireçburnu'nda nüfus artışı oldu. Gecekondulaşmanın da yaygınlaşması ile hayli büyüdü.

    Kireçburnu halkı genellikle balıkçılık, arabacılık, yoğurtçuluk, sütçülük ve çiftçilikle uğraşıyorlardı. Günümüzde balıkçılık ve değişik kollarda işçilik başta olmak üzere çeşitli iş kolunda çalışılmaktadır.

    Kireçburnu doğrudan Karadeniz çıkışını gördüğü için bol rüzgâr alır ve serin olur. Bu nedenle bilhassa yaz ayları kalabalık olur. Denizi temiz olup, yüzülebilecek durumdadır. Kefeliköy, Kireçburnu, Tarabya arası sahil boyunda yürüme parkuru bulunmaktadır.
    Kireçburnu'nda küçük fakat çok elverişli bir balıkçı limanı var. Liman S.S. Kireçburnu Su Ürünleri Kooperatifi tarafından kullanılmaktadır.

    Kireçburnu Limanı yeni yapıldı. Küçük fakat çok elverişlidir. Liman kooperatif tarafından kullanılmaktadır. Liman yat limanı değil, balıkçı limanıdır. Liman Su Ürünleri Kooperatifinin kullanımındadır.

    Kireçburnu'nda bir park var. Deniz kenarındaki parkın adı Nadir Nadi Parkı'dır. Bu parkın adı Haydar Aliyev Parkı olarak değiştirildi (2005). Park ve Kefeliköy'e kadar uzanan ağaçlı, banklı ve yürüme parkurlu alan aynı zamanda dinlence yeridir. Bu alana Kireçburnu mesiresi de denilebilir. Parkın, yeniden tanzim edilişi ile birlikte ismi de değiştirildi. Eski vapur iskelesi önü ve sahil boyu takiben Çin Konsolosluğu köşesine kadar olan alan da yürüme parkuru olup, plaj olarak da çok ilgi görmektedir.

    Bir sahil mahallesi olarak Kireçburnu balık lokantaları ile meşhurdur. Sera, Bay Balıkçı, Set, Ali Baba, Kulüp Boğaziçi, Pescatore ve Bizim isimli lokantalarda her mevsim istenilen ve arzu edilen balıkları yemek imkânı vardır. Ali Baba Restaurant Türkiye'de en iyi balık yenilen 10 lokanta arasında gösterilmektedir. Kireçburnu'nun çeşitli kurabiye ve hamur işi yiyecek maddesi yapan fırını da çok ünlüdür.

    1940-1950 arasında sahil yolunun genişletilmesi 1948 yılında Taksim; Sarıyer otobüs hattının açılması, halkın Kireçburnu'na daha kolay geliş gidişleri sağladığı için semte ilgi de artış gösterdi.

    Kireçburnu'nda bir ilköğretim okulu var. Kireçburnu Mektebi ismini taşıyan bu okul ilk mezunlarını 1929/30 döneminde verdi. 1960 yılında Şükrü Naili Paşa adıyla bugünkü okul yapıldı ve okul 1997 yılında ilköğretim okuluna dönüştürüldü.
    Kireçburnu'ndaki Ishak Ağa memba suyu uzun bir zamandan beri akmıyor, deniz kenarında Kefeliköy Caddesi üzerindeki Çakaldere Memba Suyu ise işlevini devam ettirmektedir.

    Kireçburnu'nda Kireçburnu Spor Kulübü adıyla bir dernek ve bir de Sınırlı Sorumlu Kireçburnu Su Ürünleri Kooperatifi adını taşıyan bir kooperatif var. Kireçburnu limanı bu kooperatifin kontrolündedir.

    Kireçburnu'nun nüfusu son nüfus sayımına göre (1997 sayımı) 6081'dir. Ancak muhtarlıkça nüfusun 10 bin civarında olduğu ifade edilmektedir.
    Kireçburnu Mahallesinde bugüne kadar Bilal Kuşçuoğlu, Talat Bey, Alaattin Kalender, İsmail Araş, Galip Uyanık, Sezai Okyar, Musa Yaprak ve Rıza Karataş (halen görevde) muhtar olarak görev yaptılar.
    C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


    "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


    Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


    Ahmet Taner Kışlalı

+ Yeni Konu Aç
7 sayfadan, 1.sayfa 123 ... SonSon

Konu Açıklaması

Users Browsing this Thread

Şuanda bu konuyu 1 kişi izlemekte. (0 üye ve 1 misafir)

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 13-04-08, 14:07
  2. İşte İstanbul'un yeni ilçeleri 23 Şubat 2008
    By вσυя∂¢αη in forum Yurtiçi Haberler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 23-02-08, 14:52
  3. İstanbul'un değerlenen semtleri/25aralık
    By karabul in forum Yurtiçi Haberler
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 25-12-06, 14:35

Ziyaretçiler bu sayfayı bu kelimeleri arayarak buldular:

mihrabat kelime anlamı

alibeyköy kumkapı kac km

sarıyer çayırbaşı koz derede sahibinden satılık 2.nci el ev veya daireler

taksim.rumeli feneri.arası.kaç.kilometre

mihrabat ın sözlük anlamı

sarıyer kozderede lahmacun salonu

satılık ahşap ev sarıyerde ocak agası sok set üstü no 6

kiralik evler istanbul buyukdere fıstık suyu

pietro bello italyan ressam

takı sim karaköy rıhtımda satılık daire

eğrikapı mumhane cad satılık daire

zekeriyaköy uskumr köyve civarı sahibinden kiralıklar

mustafa bingöl 1985 zekeriyaköy muhtari

egrikapı fatih kiralık daire mumhane caddesi

isler gucler kanlica Glaros Cafe

sahibinden satılık daire eğrikapı ayvansaray mah ist.

çayırbaşı kozderede satılık evler

mihrabat korusu tepesinde satılık daireler

1344 bağlaraltı meşe koop satılık daireler

fatih çatladıkapımüstekil satılık evler

sarıyerden yenikapı arası kaçkm

alibeyköy istinye arası kac dakıkamesnevihane sokak ta kıralık dairelersuleymaniye reşitpasa arası kac kmistanbul ortaçeşme eski ismi mektep olan sokakta satılık ev

Tags for this Thread

Bookmarks

Bookmarks

Gönderme Kuralları

  • Yeni konu açılamaz!
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •  

Forum Kuralları