• Acılı
  • Aptal
  • Aranıyor
  • Arsız
  • Aşık
  • Ölü
  • çılgın
  • üzüntülü
  • üzgün
  • Bahahaha
  • Bilgin
  • Bulantılı
  • Bulutlu
  • Canlı
  • Cap Canlı
  • cesaretli
  • Dead
  • Deli
  • Depresyonda
  • Eğlenmiş
  • gay
  • Goofy
  • Hacker
  • hoşgörülü
  • Huysuz
  • Huzurlu
  • Israrcı
  • iyi
  • Karışık
  • kaygılı
  • Küstah
  • Kederli
  • Keyifli
  • Kimsesiz
  • Kop Kop
  • Korkulu
  • kuşkulu
  • Manyak Deli
  • melek gibi
  • Meraklı
  • Meşgul
  • Mutsuz
  • Neşeli
  • Niteliksiz
  • Oylesine
  • Panik
  • Paranoyak
  • Rahat
  • Sakin
  • Saldırgan
  • Sarhoş
  • Sert ve kaba
  • SIKKIN
  • Sinirli
  • Sıcak
  • Tembel
  • utangaç
  • Uykucu
  • uykulu
  • Uyuşuk
  • Yaramaz
  • Yürekli
  • Yorgun
  • Yoğun
  • Şüpheli
  • Şeytani
  • Şeytani2
  • Şokta
  • şşşşttt!
  • 12 sayfadan, 1.sayfa 12311 ... SonSon
    Gösterilen Sonuçlar 1 sonuçtan 8 ile 92 arası

    Konu: İstanbul'un İlçeleri / Semtleri

    1. #1
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şu an ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      21207
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan İstanbul'un İlçeleri / Semtleri

      Beykoz


      Beykoz İstanbul Boğazı'nın Anadolu yakasında yer alır. Karadenize açılmadan önce, Anadolu yakasında ki en son ilçedir. Zengin bir tarihi dokusu ve eşsiz güzellikleri vardır.

      BEYKOZ'UN TARİHİ:

      Beykoz, çok eski bir tarihe sırtını dayamaktadır. Bu konuda bilinen en eski tarih, M.Ö 700 yıllarıdır. Bu dönemde deniz yoluyla gelerek, Beykoz'u kendilerine yurt edinen Traklar, Beykoz'da yerleşen ilk halk olarak bilinmektedir. Her ne kadar sanat
      tarihcileri ve arkeologlar, çok daha önceki dönemlerde, Karadeniz'den Boğaz'a doğru seyreden tepelerde Apollon tapınağı benzeri yapıların olduğunu öne sürmekte ve dolayısıyla da, Beykoz'un bir kent olarak tarihini çok daha önceki tarihlere götürmek gerektiğini iddia etseler de, örgütlü bir toplumsal hayatın Beykoz'da M.Ö. 700 lü yıllarda başladığını söylemek mümkündür. Traklar, Trakya'ya adını veren ve tarihde savaşcı özellikleriyle bilinen bir toplumdur. Bu Trak halkının tarihde balıkcı köyleri, müstahkem kalelerle çevrili kentler ve çok sayıda yerleşim birimleri oluşturdukları bilinmektedir. Trakların Hint-Avrupa kökenli bir halk olduğu söylenmekte, ancak yazılı bir kültüre sahip olmadıkları için, haklarında yeterli bilgi edinme imkanı bulunmamaktadır. Trak toprakları geniş bir coğrafya'yı içersine alsa da, esasında doğu ve batı Trakya bölgesinde konuçlandıkları bilinmektedir.

      Traklar, hiç bir zaman hakimiyetleri altında bulunan toprakları, tek bir devlet kuramamış, daha ziyade parçalı bir yönetim biçimi ortaya koymuşlardır. Bununla birlikte Traklar, kendi içersinde güçlü yönetim mekanizmaları geliştirmeyi başarmışlardır.

      Traklar Beykoz'a geldiklerinde, Kralları Amikos'un ismine atfen Bu bölgeye " Amikos " adını vermişlerdir. Amikos, Beykoz'un bilinen en eski adıdır. İstanbul boğazı'nı geçerek Beykoz'a gelen Traklar, burada Bebrik devletini kurmuşlardır. Bir rivayete göre Bebrikler isimlerini, Akdeniz kıyısında, Pirenelerin kuzeyinde ve güneyinde bulunan eski bir İber kavminden almışlardır. Burada kurulan Bebrik devleti M.Ö 337 yılında Bitinyalıların saldırısına uğramış ve Bebrik devleti uzun ssüren kanlı çarpışmaların sonucunda yıkılmıştır.

      Bitinya dönemi, Beykoz'un yavaş yavaş gelişmeye başladığı bir dönemdir. Beykoz[Amikos], yönetim mekanizmasının babadan oğula geçen bir krallık sistemine bağlı olduğu Bitinyalılar döneminde, tam dokuz kral görmüştür. M.Ö. 74 yılında, Bitinya kralı IV. Nicomedes, ölüm döşeğinde iken tüm krallığını Roma imparatorluğuna devir etmiştir. Bunun üzerine Roma İmparatorluğu, Bitinya'yı bir eyalet olarak kabul etmiştir. Ancak Potnus kralı III. Mithriadates, Bitinya'yı zaptetmiş ve M.Ö 74 yılın ortalarında Roma İmparatorluğu bölgeyi yeniden ele geçirmek üzere, askeri bir birlik hazırlamış ve bu bölgeye yollamıştır. On yıllık bir mücadele neticesinde, M.Ö 65 yılında, Bithinya Roma imparatorluğu tarafından yeniden ele geçirilmiş ve Pontus toprakları da Bithinya topraklarına dahil edilmiştir. III. Mithriadates'in M.Ö. 63 yılında yakalanması ile birlikte tarih de III.Mithriadates savaşı olarak bilinen bu savaşda sona ermiştir.

      M.S. 395 yılında Roma imparatoru büyük Toedosyus imparatorluğu, Doğu Roma ve Batı Roma olarak ikiye bölünene kadar Roma imparatorluğu sınırları içersinde bulunan Beykoz, bu tarihden itibaren Bizans[doğu Roma] imparatorluğunun hakimiyeti altına girer. Pers imparatorluğu 609 yılında Beykoz'u sınırlarına dahil eder. Persler altmış yıl bu topraklarda kaldıktan sonra 669 yılında müslüman Araplar bu toprakları Perslerden geri alırlar. Kısa bir süre sonra geri çekilen Arap'lardan sonra hakimiyet yeniden Bizans İmparatorluğuna geçer.

      Bizans'lıların bölgedeki bu hakimiyetleri yedi yüzyıldan daha fazla, Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid'in bölgeyi ele geçirdiği 1402 yılına kadar devam eder.

      İstanbul'un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethinden 51 yıl önce Beykoz[Amikos], Sultan Yıldırım Bayezid tarafından Osmanlı imparatorluğu sınırları içersine katılır. Osmanlı sınırları içersine katılan bu yerleşim bölgesinin adı bundan böyle Amikos olarak değil, Beykoz olarak anılmaya başlamıştır. Beykoz isminin nereden geldiğine dair çeşitli rivayetler vardır. Bu rivayetler içersinde en bilineni, Beykoz isminin Kocaeli Beylerbeylerinin Beykoz'da oturmasına istinaden üretilenidir. Rivayete göre, Fars'ca da köy anlamına gelen "kos" sözcüğünün, Türkçe'de bey sözcüğüne eklenmesi sonucu ortaya çıkan Beykos[beyköyü],semtin ismi olarak kalmıştır. Zamanla Beykos kelimesi Beykoz'a dönüşmüştür. Bilinen bir başka rivayet ise;Beykoz isminin, yörenin osmanlı imparatorluğu idaresi altına girdiği dönemden sonra semtde inşa ettirilen " on çeşmeler " adlı bir çeşmenin yanında bulunan büyük bir ceviz ağacına binaen ortaya çıktığını iddia etmektedir. Bu rivayete göre söz konusu dönemde, koz kelimesi ceviz sözcüğünü nitelemek üzere kullanılmaktadır.Bu yörede ceviz ağaçlarının çok sayıda bulunması nedeniyle de semte Binkos adının verildiği ve bu ismin zamanla Beykoz ismine dönüştüğü öne sürülmektedir.

      Muhyeşem dereleri, birbirinden güzel mesire yerleri, bereketli toprakları, cömert denizi ve aynı zamanda geniş bir av sahası da olan yemyeşil ormanlarıyla bir masal kentini andıran Beykoz, Osmanlı devleti tarihinde önemli bir yere sahiptir. Av alanlarının uygunluğu münasebetiyle Osmanlı yönetici sınıfının gözde mekanlarından biri olmuştur. Beykoz, padişah başta olmak üzere, avın kendileri için bir tutku olduğu saray erkanı, Osmanlı'nın son dönemlerine kadar Beykoz'u mesken tutmuşlardır. Özellikle Tokat bahçesi, bugün ki Akbaba köyü civarı ve Çubuklu yöresinde düzenlenen av partileri ile ilgili pek çok tarihsel anektod ve resmi kayıt mevcuttur. Ünlü seyyah İbn Battuta'dan öğrendiğimize göre, av partileri, Türk yönetici sınıfının ayıredici özelliklerinden biri olarakkarşımıza çıkmaktadır. Söz konusu bölgeler, Osmanlı yönetici sınıfının avlanma yeri olarak tayin edilmiş bölgeler olup, tebaadan birisinin avlanması yasaklanmıştır.

      Beykoz'un gözdesi olan köşklerin bu bölgede ortaya çıkışları doğrudan bu av merakıyla bağlantılı bir gelişmedir. Zamanla padişah'ların ve saray önde gelenlerinin konaklayabilmesi için birbirinden güzel köşkler inşa edilmiştir. Bu bağlamda, bugün maalesef arkasında her hangi bir iz bırakmayan, tarihsel değere sahip av köşklerinden biri olan Tokatköy'de ki Tokat kasrı ve bahçelerine değinmek yerinde olacaktır. Ünlü gezgin Evliya çelebi, seyahatnamesinde Tokat kasrı'nın Fatih Sultan Mehmet tarafından yapıldığını şu cümlelerle anlatmaktadır. "Mehmet Fatih Sultan'ın seferde olan sadrazamı'nın gönderdiği haberci, nefes nefese ve heyecanla Tokat'ın fethedildiği haberini verince Fatih Sultan Mehmet; Tez şurada bir bahçe yapılsın ismine de Tokat bahçesi denilsin. Tokat surlarına benzeyen bir set çekilsin demiş.."

      Etrafı surlarla ve çitlerle çevrili bu bahçe içerisine; zerafet timsali olan bir köşk, muhteşem bir havuz, enfes bir şadırvan ve güzel bir hamam yaptırılmıştır. geniş bir alana sahip olan bahçesinde ise av hayvanları yetiştirilmiştir. Bu yapının yer aldığı Tokat köy'üne muhteşem bir kemerli beton köPage Rankingü üzerinden geçmek suretiyle varılmaktadır. Bu kasrın ve bahçenin bakımı, bir bahçıvan tarafından yapılmakta ve bu bahçıvanın emri altında yüz bostancı çalışmaktaydı. Bu kasrın, özellikle genç yaşta tahta çıkan IV.Murat tarafından çok beğenildiği bilinmekte, onun, bu bahçenin çimleri üzerinde cirit müsabakaları düzenlediği söylenmektedir. Yapıldığı tarihden itibaren Tokat kasrı'na Ve Beykoz'un bizzat kendisine, tahta çıkan tüm Osmanlı padişahlarının çok fazla rağbet etikleri bir geçektir.

      En fazla tercih edilen av türleri, kuş,geyik ve karaca avı olmuştur. Kuş avı daha çok doğanlar kullanılarak yapılırken, geyik ve karaca avı eğitilmiş köpekler tarafından yapılırdı. özellikle yenileşme döneminin Osmanlı devletinde nasıl bir seyir aldığını izlemek açısından, Beykoz'da düzenlenen av partileri oldukça enteresan malzemelerle doludur. 18.yüzyıl sonrasında sakson türünde ki av köpekleri, Avrupa'dan getirilmeye başlanmıştır. Ava en meraklı ve düşkün olan padişahın; kendisi için "avcı" lakabının kullanıldığı IV.Mehmed[1642-1693] olduğu söylenir. IV.Mehmed'in en kısa avının üç ay sürdüğü rivayet edilir. IV.Mehmed, av merakı yüzünden devlet işlerini aksatmakla suçlanmış, bunun üzerine kendisine yöneltilen eleştirilere tepki olarak tahtını Edirne'ye taşımıştır. Beykoz merkezli av partilerinde kullanılan silah teknolojileri de zamanla değişmiştir.18.yüzyıla kadar ok ve yay ile yapılan avlar, bu dönemden itibaren yerlerini dolma çakmaklı tüfeklere ve ve daha sonrasında ise fişek atan kırma tüfeklere bırakmıştır. 20. yüzyılın başına gelindiğinde, Beykoz'dan Şile'ye ve Ömerli'ye kadar uzanan ormanlık sahada karaca ve yaban domuzu avı yapılmaktadır. Bu avlar daha ziyade köpekler eşliğinde ve sürek avı biçiminde gerçekleştirilmekteydi. Beykoz'un doğusunda yer alan sık ormanlık alanlarda halihazırda yaban domuzu avı yapılabilmekte, ilçe sınırlarının kuzey-doğu yakasında tavşan, çulluk, tilki ve nadiren olmakla birlikte dağ kekliği avlanabilmektedir. Ayrıca Ömerli barajı gölü civarında kaz ve ördek avı da yapılmaktadır.

      Osmanlı tarihinin en önemli seyyahlarından olan Evliya Çelebi, Beykoz'u şu satırlarla anlatır: " (...) lebi deryadan bağlar kenarından gitmek üzere Servi burnu'nun üç bin adım güney tarafında, bir liman-ı azimin kenarındadır. Sekiz yüz haneli, bağ ve bahçeli, mamur bir kasabadır. Camii, mescidi, hamamı, sibyan mektebi, küçük sokakları, ağaçlarla müzeyyen çarşı ve pazarı vardır. çarşı ve pazarı çok bakımlıdır. Halkı bahçevan, oduncu ve balıkcıdır. Ab-ı havası nefistir. İskelesinde bir kılıç balığı dalyanı vardır. Beş-altı gemi direğini birbirlerine bağlayıp denize dikmişlerdir. karadeniz tarafından kılıç balıkları geldiğinde, direğin tepesinde ki ademler, ellerinde ki taşları kılıç balıklarının arkasına doğru atınca, balıklar, emin yerdir diye liman ağzına doğru girer. Burada ağlara takıldıklarında balıkcılar kayıklarla kılıç balıklarına yanaşıp tokmak ve kargılarla bunları avlarlar. Buradan içeride Akbaba, Sultan, Ali bahadır, Dereseki, Alemdağ, Koyun korusu, Yuşa nebi mesireleri vardır."

      Günümüzde Beykoz; yukarı Boğaz'ın yüzyıllardan beri en şöhretli mesiresi olan, geniş bir vadiyi dolduran ve ulu çınarların süslediği Beykoz çayırı'na sahiptir. Çayır, Hünkar iskelesinden darala-darala Tokatköy'e kadar uzanmaktadır. Çayırın içersinde yer alan türlü türlü mekanlar, ağaçlarla çevrili yollarla birbirlerine bağlanır. Bu; başka bir mesire alanında rastlayamayacağımız nadide bir güzellik sunmaktadır.
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    2. #2
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şu an ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      21207
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan

      BEYKOZ - SOSYAL YAPI:
      Beykoz merkez mahallesi, tarih boyunca oldukça zengin bir etnik ve kültürel yapıya sahip olmuştur. Türklerin ve Ermenilerin birlikte yaşadıkları bu güzel Mahallede, Surp Nikoğayos isimli bir Ermeni kilisesi hala hizmet vermeye devam etmektedir. 1658 yılında yanan bu kilise, 16 Eylül 1834 tarihinde onarım görmüş ve yine bu tarihde hizmete açılmıştır.

      Beykoz merkez mahallesinin güzellikleri anlatmakla bitecek gibi değildir. On çeşmeler, Beykoz Camii, Beykoz korusu, Beykoz parkı, Beykoz fidanlığı ve Beykoz hamamı bu güzellikler arasında yerini alan mekanlardır.

      Beykoz tipik bir boğaz semtidir. Ve özellikle İstanbul boğazının karadeniz'e yakın olan semtlerinde, ister Rumeli yakasında olsun, ister Anadolu yakasında olsun bu 60lı yıllara dayanan dostluklardan hala söz edilir. Bunun nedeni ise çok açıktı. Söz konusu yıllarda diğer semtlerde olduğu gibi Beykoz'da da lise yoktu yada bir taneydi. Beykoz'un, Paşabahçe'nin, Emirgan'ın, İstinye'nin, Yeniköy'ün hatta ve hatta Anadoluhisarı'nın gençleri Sarıyer lisesine giderler ve öğrenimlerini buralarda sürdürürlerdi. Şehir hatları vapurlarının seferleri ona göre düzenlenir, en uzak köşeden Sarıyer lisesine gelmek bile bir zevk halini alırdı. Sisli havalar ise, bu gençlerin sevinç gösterilerine neden olur, zira o tür havalarda vapurlar çalışmazdı. Eğer yaşınız ellinin üzerinde ise ve bir gün kalkıp Emirgan'dan Beykoz'a giderseniz, kırk yıl önceki bir okul arkadaşınızın size el salladığını görebilirsiniz. Rahmetli olmadıyda eğer...

      Beykoz semtinin sosyal yaşantısında en önemli rollerden birini üstlenen müesselerden biri de " Beykoz spor Kulübü" dür. Bu güzide spor kulübünün tohumlarının atılmasında, Beykoz ile özdeşleşen Ahmed Mithat Efendi'nin önemli bir payı vardır. Bir düşünür ve edebiyatcı olmasının yanı sıra, sosyal ve girişimci kişiliği ile de tanınan Ahmed Mithat Efendi, ünlü kırmızı yalısında bir akşam üstü, bir dost meclisinde, Beykoz'da bir kültür kulübü kurulmasını ortaya atmıştır. Söz konusu meclisde bulunan eczacı merhum Ferit Erinal, merhum Nedim Albatur, ve merhum Ahmed Cevdedi isimli beyefendilerin de bu fikre sıcak bakmaları neticesinde, bir kulüp kurulması kararı verilir. Kısa zaman da bu derneğin "Münaresat-i bedeniye" şubesi gelişmiş ve böylelikle bugün ki Beykoz spor kulübünün tohumları atılmış olur. Bu sırada yıl 1908 dir.

      Bu kulüp 1911 yılından itibaren, " Beykoz şark idman yurdu " adıyla anılmaya başlanır. 1921 yılında kurulan Beykoz'un ikinci spor kulübü olan Beykoz zindeler yurdu ile birleşen bu ilk kulüp daha sonra Beykoz zindeler yurdu olarak anılmaya başlanmıştır.

      Bu kulübün kuruluş felsefesi, gençlere nezih bir toplumsal ve kültürel çevre oluşturmak, onları anlamsız ve yararsız şeylerden alıkoymak, ve de Beykoz ve çevresinde, sosyal ve kültürel etkinliklerde bulunmak amacı taşımaktaydı. Dönemin gençlerinin katılımı ile kulübe bir spor kolu ilave edilmiş ve 1917 yılında Beykoz'da ilk kez bir futbol takımı kurulmuştur. Bu tarih; Türk ve Dünya futbol tarihi söz konusu olduğunda, pek de yabana atılmaması gereken erken tarihlerden bisidir. Bu güzide kulüp "Atatürk kupası" nın sahibidir. Kulübün kısa sürede gelişmesinde, güçlenmesinde ve tanınmasında, dönemin ünlü futbolcusu " Kelle İbrahim"'in önemli katkısı olmuştur. Kelle İbrahim, sadece futbolculuk yaptığı dönemlerde değil, aktif futbol yaşamını sona erdirip kulüp başkanlığı yaptığı dönemlerde de Beykoz spor kulübüne hizmetlerde bulunmuştur. Beykoz spor kulübü,Türk futbol yaşamında, hatırı sayılır futbolcular ve çok değerli sporcular yetiştirmiştir. Tam kırkbeş yıl birinci lig de top koşturan bu kulüp günümüzde ikinci ligde mücadelesini sürdürmektedir. Beykoz spor kulübünün bir önemli özelliği de Türkiye'de ilk kez bir yelken ve kürek takımı kurmuş olmasıdır. basketbol takımı da 1949 yılında Türkiye şampiyonu olmuş, şimdilerde deplasmanlı Basketbol liginde mücadelesini sürdürmektedir.

      Beykoz merkez mahallesinin bir başka özelliği de Ünlü şair Orhan Veli'nin burada doğmuş olmasıdır. Denize inen bir yol....Sokağın başında Görkemli Ihlamur ağacı....İshak ağa yokuşu....numara dokuz...aşıboyalı,üç katlı sevimli bir ahşap ev.....yıl 1914... ve İşte orhan veli burada dünyaya gelir.

      Orhan Veli, anne tarafından Beykoz'ludur. Orhan Veli'nin annesi Fatma Nigar hanım, İzmirli bir tüccar ailenin çocuğudur. Müzika-i Hümayun'da görevli bir sanatcı olan Mehmet Veli bey ile evlenmiş ve bu evliliklerinden Orhan Veli dünya'ya gelmiştir. Orhan Veli pek çok şiirinde Beykoz'dan ilham almıştır.

      Beykoz'un ünlü dalyanları buradadır.Boğaz'ın en cömert sularında, Beykoz'da kurulan dalyanlar, boğaziçi'nin en büyük dalyanlarıdır. Bunlardan birisi Beykoz vapur iskelesi önünde kurulan ve " Kılıç Dalyanı " olarak nam salan büyük dalyandır. Kılıç balıkları bu dalyanda yakalanırdı. Kılıç balığı etinin, sarmısaklı ve sirkeli tarator ile terbiye edildiğinde, eşine ender rastlanır bir lezzetinin olduğu bilinmektedir. Diğer bir dalyanın ise Beykoz kasrı önünde kurulduğu söylenir. Bu dalyanlar, " büyük dalyan" ve " küçük dalyan" olarak bilinir.

      Beykoz'un meşhurlarından ve söz açmışken ve lafı balığa getirmişken, beykoz'un meşhur " kalkan" balığından söz etmemek büyük haksızlık olur. Aslında meşhur Beykoz kalkanı, dalyanlardan çıkan bir balık türü değildi. Ancak yine de Beykoz'un adıyla meşhur olmuştur. Bunun nedeni, 1922 yılına dek, cesaretleri ile bilinen Beykoz'lu Rum balıkcıların, Karadeniz açıklarında tuttukları kalkan balıklarını, İstanbul balıkhanesine taptaze bir biçimde getirmeleri ve onları satarken " Beykoz kalkanı " diye bağırmalarıdır.Bu balık çok rahatlıkla yüksek fiyatlara alıcı bulabilmekteydi.

      Beykoz'un dillere düşen bir başka lezzeti de yine 1922 yılına kadar Rumlar tarafından pişirilen Paça çorbasıdır. Beykoz'a gelmenin bir çeşit seyahat sayıldığı yıllarda, damak tadına düşkün olanların, Beykoz'a paça çorbası içmeye gelmeleri romanlara bile konu olmuştur.

      Beykoz'un bir diğer bilinen ve sevilen yanı kayıklarıdır. Pazar kayıkları olarak bilinen kayıkların, tarihsel önemi şurada yatar: İş yerleri İstanbul'da olan ve Beykoz'a yazlığa gelen halkın İstanbul'dan temin etmek zorunda oldukları erzaklar, kamu hizmetine sunulan pazar kayıkları aracılığı ile sağlanmaktadır. 16. yüzyılın sonları ile 17. yüzyılın ilk başlarında yaşamış olan Bostancıbaşı Ahmed ağa'nın kayığı, boğaz'da ki en büyük pazar kayığı olarak ünlenmişti. daha sonra üç tuğlu bir vezir olan Bostancıbaşı Ahmed ağa, Beykoz'da bir medrese inşa ettirmiş daha sonra da Kanije'de şehit düşmüştür.

      Bir diğer kayık türü de "su kayığı" olarak bilinen kayık türüdür. Aslında yine pazar kayığı yapısında olan su kayığını, Sultan Abdülmecid'in annesi Bezm-i Alem valide Sultan yaptırmış ve beykoz'lulara ve beykoz'un ünlü mavi sularına hediye etmiştir.

      Beykoz'un uzun bir geçmişe sahip olan haklı şöhretlerinden biriside, bugün maalesef yitirdiğimiz bir zenginlik olan testi ve küpleridir. Anadolu kıyısında ki toplumların, uzun yıllar boyunca testi ve küplerini almaya, Beykoz'a geldikleri bilinmektedir. O dmnemlerde sayısız çömlekhaneler bulunmakta ve bunlar genellikle Rumlar tarafından işletilmekte idi. Bu çömlekhanelerin en sonuncusu, 1923 yılında, bahriye zabitliğinden emekli olan Mahmut bey tarafından satın alınmıştır. Bu çömlekhane daha sonra Mahmut bey'in oğlu Nejat Tözge tarafından seramik atölyesine çevrilmiş ve bu haliyle 1960 yılına kadar çalışmıştır. Günümüzde Beykoz'da tek tük bir kaç çömlekciye rastlanmaktadır.
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    3. #3
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şu an ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      21207
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan

      BEYKOZ - TARİHİ YAPILAR:

      Serbostani Mustafa ağa cami: Beykoz'un meydanındadır. Bostancıbaşısı Mustafa ağa tarafından yaptırılmıştır. Yapım yılı kesin olarak bilinmemekle beraber, Evliya çelebi bu camiden bahsettiğine göre, 17. yüzyıldan önce yapılmış olması gerekmektedir.

      Cami kagir ve kare planlıdır. Ahşap son cemaat ve cami, aynı çatı altındadır. Kürsü, minder, iç tavan ve kadınlar mahveli ahşaptır. Mihrab Kütahya işi çiniden yapılmıştır ve ayetlerle süslenmiştir. Cami içinde ve iki yanda sütunlar üzerinde mahveller vardır. Abdest alma yeri avludadır. Arka ortada bulunan minare cami'nin ortasından yükselmektedir. Yuvarlak gövdeli, sıvalı ve kurşun külahlıdır. cami yanında bulunan çeşme-i Kebir[on çeşmeler]'i yaptıran kişi, Kanuni Sultan Süleyman'ın hasodabaşısı olan Behruz ağadır. Bu çeşme 1746 senesinde Sultan I.Mahmut'un emriyle, gümrük emini İshak paşa tarafından onarılmıştır.
      Akbaba-Can feda Hatun camii: Beykoz'un Akbaba köyündedir. Canfeda Hatun tarafından 17 yüzyılın başlarında yaptırılmıştır. Vaktiyle fasulye çubuklarından yapılmış olan minaresi yerine 1953 yılında yeni minare yapılmıştır. Caminin yanında mezarı bulunan Akbaba Mehmet efendinin, Fatih Sultan Mehmet'in gazilerinden biri olduğu söylenir. Cami ve köy adını bu yatırdan almıştır.
      Cami kare planlı, çatılı, fevkani ve ahşaptır. İç duvarları Bağdat tarzını taşımakta, mihrabı ise sadedir. İç tavan, minber ve üstdeki ****sli kadınlar mahveli ahşaptır. Sağında ufak ve alçak çatılı son cemaat mahalli vardır. Sağ tarafta ve alt bölümde W.C ve abdest alma yerleri vardır.
      Sağında ki minaresi sıvalı olup, kare kaideli, yuvarlak gövde ve petekli, kurşun külahlıdır. Camiyi yaptıran Canfeda sultan, Harem-i hümayunda Kethudalığa yükselmiş, Nurbanu sultan ve Safiye sultan'a hizmet etmiştir. Canfeda sultan'ın kabri bilinmemektedir.
      Dereseki camii: Beykoz Dereseki köyündedir. Cami, 16.yüzyılın ilk yarısında Şeyh-ül islam Molla fenari mehmet efendi tarafından yaptırılmıştır. Değişik zamanlarda tamir gören bu caminin Minberini Burnaz İbrahim ağa koydurmuştur. Cami kare planlı, kagir ve çatılıdır. Mihrabı sadedir.Minber ve göbekli iç tavan ahşaptır. Sağında tek şerefeli ve tuğladan yapılmış minaresi vardır. Bu minarenin külahı camdan yapılmıştır.
      Hacı Alibey- Hacı Osman Akfırat camii: Beykoz Yalıköy Ekmekci bayırındadır. 1899 yılında, Hacı Ali bey tarafından yaptırılmıştır. Cami, fevkani ve kagirdir. iki kapılıdır. Göbekli iç tavan, ahşap sütunlar üzerindeki ve üç yanı çevreleyen kadınlar mahfeli de ahşaptır. Mihrabı sadedir. Caminin sol tarafında, yuvarlak gövdeli ve yeşil maden külahlı minaresi bulunmaktadır.
      Son devrin bilim adamlarından Medineli Hacı Osman Akfırat uzun yıllar burada görev aldığından dolayı cami, bu isimle de anılmaktadır.

      Ayrıca beykoz semt sınırları içersinde:

      İshak ağa çeşmesi[on çeşmeler]
      Kethüda çeşmesi
      Mahmut Han(II) çeşmesi
      Mehmet Bey çeşmesi
      de tarihi eserlerden sayılmaktadır. Beykoz ilçesinin sularının bolluğu ve çeşme kültürünün doğu toplumlarında çok önemli bir yere sahip olması nedeniyle, Beykoz sınırları içersinde pek çok tarihi çeşmeye rastlanmıştır. Halihazırda bu çeşmelerden bir kısmı işler haldeyken, bir çoğu da maalesef tarihe karışmış, ve günümüze kadar ulaşamamışlardır. Her nesil elinde ki kültür mirasını, ona ufak da olsa bir şeyler katarak bir sonra ki nesillere bırakmak zorundadır. Bu, tarihsel bbirikimin, olmazsa olmaz şartıdır.

      Beykoz merkez mahallesinde bulunan " On çeşmeler ", yalnızca bu mahallenin değil, Tüm İstanbul'un hatta Tüm Türkiye'nin ve tüm insanlığın bir tarihsel ve sanatsal değeridir. Bu çeşme Türk yapı sanatının şaheserlerinden, Türk sanat tarihinin önemli duraklarındandır. Bu çeşme Behruz ağa tarafından yaptırılmıştır. On çeşmeler, adını, gece gündüz hiç durmadan akan on adet lülesi nedeniyle almıştır. Bu lülelerden akan sular yazın içene serinlik ve ferahlık verecek şekilde buz gibi akarken, kışın da ılık bir biçimde akar. Bu çeşme bir çok ressamın tuvaline, pek çok şairin şirine yansımıştır. Behruz ağa tarafından yapıldığını söylediğimiz bu çeşme, tarih içersinde dönem dönem yıpranmış ve tahrip olmuştur. Çeşmenin harap olduğu bir zamanda, halk, o esnada Tokat kasrı'nı Hümayün Abad adıyla yeniden yaptıran padişaha dertlerini ve çektikleri su sıkıntısını anlatırlar. Padişah bunun üzerine, Sadrazam Seyit Hasan Paşa'ya havale etmiş, Sadrazam Seyit Hasan paşa'da bu konuyla ilgilenmesi için, gümrük emini İshak Paşa'yı görevlendirmiştir. Bütün masraflar gümrük emini İshak Paşa tarafından karşılanan çeşme, 1747 yılında yeniden yapılmıştır. Çeşmenin lüleleri tunçtan yapılmıştır. Ortada ki iki lüle büyük, her iki yana dörder adet yerleştirilen lüleler ise küçüktür. Şairin orta lülerden akan suyunu " beyaz cariye gerdanı gibi " diye betimlediği bu çeşmelerden Beykoz halkı kadar, tarih içersinde dışarıdan gelen gemilerde yararlanmışlardır.

      Çeşmenin hemen önünde yer alan iki ağacın ortasında hayvanların su ihtiyacını karşılamak amacıyla bir çeşme daha vardı, ancak yol yapım çalışmaları sırasında yıkılmış ve günümüze kadar ulaşamamıştır. Büyük çeşmenin hemen üstünde ahşaptan yapılmış, iki odalı bir de okul olduğu söylenmektedir. Ancak bu okul, şenliklerde çıkan bir yangında kül olmuştur. Sular idaresi, 18.yüzyılın ortalarından itibaren gümrük emini İshak paşa'nın adıyla anılmaya başlanan çeşmenin gerekli bakım ve onarımını üstlenmiş, gerekli tamiratını yaptırmıştır. Bugün yer yer dökülmüş sıvaları, paslanmış demirleri ve bakımsız gibi duran bazı yönleriyle bile bu güzel çeşme, Beykoz semtini süslemektedir. Cumhuriyet dönemininn ünlü ressamlarından İbrahim Çallı'nın " İshak ağa çeşmesi.", Ali Rıza bey'in " Beykoz on çeşme." Nazmi Ziya'nın " kır." adlı tabloları da bu güzelliklerin sanata yansımış şeklidir.

      Beykoz merkez mahallesinin bir diğer tarihi binası da, yine Behruz ağa taraafından 16.yüzyılın ortalarında yaptırılan, "Beykoz hamamı" dır. Beykoz hamamı, vapur iskelesinden çıkılıp, on çeşmelerin bulunduğu meydana yaklaşılırken sol taraftadır.

      Beykoz merkez mahallesininn bir diğer akıl almaz güzelli de " Beykoz korusu" dur. Abraham[Avram] Paşa tarafından osmanlı imparatorluğunun son zamanlarında kurulan Beykoz korusu tarihe; daha çok, sınırları içersinde yapılan av partileri ile yazdırmıştır. Halk arasında Beykoz korusu olarak bilinen Abraham paşa korusu, Abraham paşa'nın av tutkusunun bir ürünü olarak gündeme gelmiştir. Abraham paşa, Osmanlı imparatorluğunun zor günlerinde, devlete para yardımı yapacak kadar zengin olan bir Ermeni asıllı vezirdi. Beykoz ve Büyükdere'de korular ve malikhaneler kuran Abraham paşa'nın buralarda organize ettiği av partilerinde, devlet erkanı da her zaman bulunmuştur. 1887 yılında Abraham paşa korusunun arazisi, devlet tarafından satın alınmış, ve sahil kısmı ile koru, halka açık hale getirilmiştir.

      Abraham Paşa'nın yaptırıp sultan Abdülmecid'e hediye ettiği saray, 1937 yılında yanarak yok olmuştur. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi yanan bu sarayın yerine yeni bir bina inşa ettirmiş ve buranın işletmesini de, "Hasır Beykoz" isimli özel bir işletmeye vermiştir. Günümüzde halkın rahatlıkla yararlanabileceği Bykoz koru'su İstanbul'un en büyük korusudur.

      Beykoz fidanlığı, İstanbul valisi merhum Muhittin Üstündağ'ın emri uyarınca, 1934 yılında, sabık Arpacı çiftliğinin 220 dekarlık arazisi üstüne kurulmuş ve bugüne dek sürekli geliştirilmiştir. Şimdilerde İstanbul İl Özel Dairesi'ne ait olan bu fidanlık içersinde, bir aralar, 13 ila 17 yaş arasında ki gençler için Pratik Bahçevan yetiştirme yurdu kurulmuştur. Beykoz fidanlığı kurulmadan önce bu arazi içersinde 1918 yılında Beykoz Orman Ameliyat mektebi inşa edilmiş, ancak iki yıl sonra kapatılmıştır.

      Beykoz parkı, Ahmet Mithat efendi yalısının yanında bulunmaktadır. Bu park kimilerine göre İstanbul'un insanı en fazla dinlendiren parklarından birisidir. Çam ve akasya ağaçlarının boy gösterdiği, tarih kokan kavak ve çınarların arz-ı endam ettikleri, birbirinden güzel çiçeklerin süslediği, sahil şeridinde yer alan bir parktır Beykoz parkı. Parkın ana kapısından girildiğinde, betondan yapılmış büyük bir kaide içersinde Atatürk büstü karşılar sizi. Boğaz'ın eşsiz manzarası içersinde tavşan kanı çayınızı yudumlayabileceğiniz nefis bir yerdir Beykoz parkı.

      Beykoz çayırı, başka bir deyişle Yalıköy çayırı Türk modernleşme tarihinde, Osmanlı modernleşme politikalarının öncüsü sayılan II.Mahmut'un kurduğu askeri ve mülki okul talebelerinin kır gezisi için geldikleri bir mekan olarak bilinmektedir. Beykoz çayırında verilen kuzu ziyafetleri, bir çok esere konu olmuştur. Beykoz çayırı, bu gençlerin imtahan öncesi dönemlerde yada okulların tatile girmesi öncesi dönemlerde hoş vakit geçirdikleri ve hayatları boyunca ağızlarında güzel bir tad bırakan bir mekan olmuştur. Öyle ki; bu gençler okullarını bitirp, Osmanlı bürokrasisinde iyi bir konum elde ettiklerinde, buralarda kısa dönemli olarak konaklamak üzere kendilerine mekan aramışlardır.

      Beykoz çayırı tarihsel anlamda, önemli bir ekonomik ihtiyaca da karşılık vermiştir. Beykoz civarında ki askeri birliklerin at ve katırlarının kışlık ot gereksinimleri Beykoz çayırından karşılanmıştır. Beykoz çayırının, Futbolun Türkiye'ye girilinde de oynadığı önemli bir tarihsel rol vardır. Bu çayır, futbolun yurdumuza girip gelişmeye başladığı dönemlerde, ilk büyük top sahalarından birini teşkil etmiştir.

      Her ne kadar tatil kültürü modern yaşamın gündeme getirdiği bir kavram olsa da, tatil olgusu ile amaçlanan rehabilitasyon, tarihin her döneminde farklı şekillerde sağlanmıştır. Osmanlı döneminde İstanbul esnafı, hafta tatili yapmamakta, bayram günlerinde bile çalışmaktadır. Esnafın tatil günleri Lonca'lar tarafından belirlenmekte ve bu belirlenen günlerde, Kağıthane, Alibeyköy, Haydarpaşa çayırı, Göksu çayırı ve Beykoz çayırı gibi mesire yerlerine gitmekteydi. Buralarda çadırlar kurulup, bir hafta hatta on gün kalınmaktaydı. Buralarda oluşan " eğlence ve paylaşım kültürü" Osmanlı toplumsal yaşamının önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Esnafların kendi içlerindeki mesleki örgütlenmeler, mesire yerlerinin seçiminde de ayırd edici bir unsur olmuştur. Örneğin: Kuyumcular Kağıthane'ye giderlerken, terlikciler de Beykoz çayırına gitmekteydiler. Mesire yerlerine gidilirken, kahyalar aracılığı ile, Mesireye davet edilen padişaha çok çeşitli hediyeler verilmekte, padişahı misafir eden esnaf grubu, onu türlü oyunlarla eğlendirmektedir. Orta oyunu bu kültürün çok önemli bir parçasıdır. Orta oyunu, bu coğrafyanın yüzyıllardan bu yana kişilik kazandırdığı bir halk tiyatrosu türü olup, geleneksel Türk seyirlik oyunlarının başında gelmektedir. Orta oyunu temelde, belirli bir konuyu esas alarak, ve yazılı bir metne bağlı kalınmaksızın oynanan bir oyundur. Toplumsal sorunları büyük bir büyük bir hiciv becerisi içersinde aktaran ortaoyununun baş karakterleri, Kavuklu ve Pişekar dır. Esnaf gruplarının yaptığı bu eğlencelere, tarihde son olarak 1908 yılında lüleciler grubunun organize ettiği eğlencelerde rastlandığı ifade edilir. Bu tür eğlenceleri sadece bir "gönül eğlendirme" olarak görmek çok yanlıştır. Bu eğlencelerin yardımlaşma ve kamusal iletişimin pekişmesi başta olmak üzere önemli toplumsal faaliyetler sağladığını ifade etmek gerekmektedir.

      Beykoz çayırının hemen yanında, deniz ile arasında ki tepecikte, Mecidiye kasrı olarak da bilinen Beykoz kasrı bulunmaktadır. Bu tepeciğin deniz eteği Hünkar iskelesi olarak bilinmektedir. Hünkar iskelesi'nin tarihsel önemi, 1833 yılında Rusya ile imzalanan anlaşmanın burada yapılmasından kaynaklanmaktadır. Bilindiği gibi söz konusu antlaşma Hünkar iskelesi antlaşması olarak anılmaktadır. Hünkar iskelesi'nde yapılış tarihini bilmediğimiz, altında kayıkhanelerin bulunduğu Hükümet binası bulunmaktadır. Uzun yıllar hizmet veren bu binadan günümüze sadece kayıkhaneler kalmıştır. Söz konusu hükümet binasının ne zaman yapıldığı şu an için bilinmemektedir.

      Beykoz kasrı: Eşsiz güzellikte ki Beykoz kasrı, Topkapı sarayından sonra istanbul'da yapılan ilk saray hüviyetini taşımaktadır. Bu tarihi Kasrı, sitemizin " TARİHİ YERLER " başlıklı bölümünde ve "kasırlar " alt başlığında detaylı olarak inceleyebilirsiniz.

      Kışla: Beykoz-yalıköy mahallesinin ayrılmaz bir parçası olan bir diğer önemli tarihi eser de, yaklaşık yürmi bin metre karelik bir alana sahip olan Kışla dır. Kışlanın ön cephesinde bir kitabe, Osmanlı tuğrası, kemerli bir giriş kapısı ve kemerlerin oturduğu sütun başlıkları yer alır. Kışla'nın III. Sultan Selim dönemine kadar ne tür bir hizmet verdiği bilinmemektedir. III.Selim dönemi ile birlikte, bu kışla'nın bir sanayi bölgesine dönüşmesi planlanmıştır. III.Sultan Selim bu doğrultuda askeri amaçlı bir çuha fabrikası ile, kağıt fabrikasının kurulmasını emretmiş olsa da, 1807 ayaklanması sonucunda tahtdan indirilerek öldürülmesi ardından, askıya alınmış, III.Sultan Selim'in yerine geçen II.Sultan mahmut 'da bu projeyi sürdürmemiştir. Başlanan inşaat yarım kalmış, tesisler tamamlanmamıştır.

      Kışla, Balkna savaşı ve Birinci dünya savaşı sonrasında Yetimler yurdu[Dar'ül Etyam] olarak hizmet vermiş, daha sonra da askeriye tarafından kullanılmaya başlanmıştır. İkinci Dünya savaşı sonrasında Beykoz çayırında konuşlanan askeri birliklere karargah işlevi gören kışla, 1960 lı yılların ardından, Askeri İnzibat merkezi olarak tayin edilmiştir. Maalesef kışla, 1980 lerden sonra kendi kaderine terk edilmiştir. Beykoz belediye Meclisi'nde ve Boğaziçi İmar Müdür'lüğün de çeşitli tarihlerde, buranın Kültür ve Turizm bakanlığı bünyesinde bir tesis alanı olarak değerlendirilmesi yönünde öneriler gündeme getirilmiştir. Ancak ne yazık ki kışla hala, terkedilmiş ve bakımsız bir görüntüye sahiptir.

      Beykoz çayırının[yalıköy çayırı] kuzeyinde ilk olarak II.Sultan Selim tarafından bir kağıt fabrikası kurdurulmuştur. Burada oldukça başarılı bir üretim gerçekleştiriliyorsa da, endüstri devrimini yeni gerçekleştiren Avrupa'nın yeni üretim teknolojileri ve dev üretim kapasiteleri dolayısıyla, açılan bu yeni imalathane de üretilen kağıtların, Avrupa kağıtları ile baş edebilmesi mümkün olmamıştır.

      Beykoz deresinin denize döküldüğü yerde, 19.yüzyılın hemen başında, Hamza Bey tarafından kurulan bir Debbağhane[kundura fabrikası] den söz etmek yerinde olacaktır. Burası II.Mahmut tarafından satın alınmış ve ordunun kundura ihtiyacını karşılaması için düzenlenmiştir. Dönemin en kaliteli derileri burada imal edilmiştir. hatta bu fabrika, uluslararası bir sergide de madalya kazanmıştır. Bu fabrikada 1912 yılından itibaren modern makine teknolojileri kullanılmaya başlanmış 1926 yılından itibaren de sivillere hizmet etmek üzere üretime geçilmiştir. Bu fabrika 1933 yılında Sümerbank'a devredilmiştir. Burası Türkiye'nin en eski sanayi işletmesi olma ayrıcalığına sahip bir fabrikadır.

      Beykoz yalnızca mesire yerleriyle, camileri, çeşmeleri ve sanayi bölgeleri ile değil, bambaşka bir ortak hafızayı yansıtan bir şeyle yani, mezarlıklarıyla da ün salmıştır. Yalıköy mahallesinde ki mezarlıklar, burada ki yerleşim merkezlerinin tarihi ve özellikleri hususunda hangi tarihlere kadar geri gitmemiz konusunda bize önemli ip uçları vermektedir.

      İstanbul'un fethinden önce Beykoz'a gelen Çakmak Dede'nin ismini alan Çakmak Dede mezarlığı; Beykoz'un Yavuz Sultan Selim tarafından ele geçirilmesi sırasında canla başla savaşan cengaver gazi Yunus'un adını taşıyan Gazi Yunus mezarlığı; diğerlerinden daha yeni bir tarihde kurulan etrafı ıhlamur ağaçları ile çevrili ve bulunduğu sokağın adını alan Şahinkaya mezarlığı bu yöredeki mezarlıklardır.

      Şiirden astronomiye, çocuk eğitiminden coğrafyaya, botanikden siyasal ve kültürel tarihe kadar çok geniş bir yelpazede yayınlanmış tam 223 adet eserin sahibi olan Ahmet Mithat Efendi'de Yalıköy parkının yanında bir yalı satın alarak, Beykoz sakinleri arasına girmiştir. Ahmet Mithat Efendi, sahibi olduğu Tercüman-ı Ahval gazetesini bıraktıktan sonra, Beykoz'da ki bu yalıyı satın almıştır. Felatun bey Rakım efendi gibi meşhur olmuş eserlerinde çarpık modernleşmenin ürettiği olumsuz figürler üzerinde duran, dengeli modernleşmenin gerektiğini savunan ve temelde Osmanlı insanı ile modern insan arasında bir tip oluşması gerektiğini öne süren Ahmet Mithat Efendi, Boğaz'ı süsleyen yalıları ile meşhur Beykoz'a gelip, burada bir çiftlik kurmuştur. Ahmet Mithat Efendi bu çiftlikte, Avrupa'dan getirtiği kuluçka makinesi ile modern anlamda tavukculuk yapmaya başlamış ve meşhur sırmakeş sularını satın alarak istanbul'a su satmıştır.

      Halk arasında kırmızı yalı olarak da bilinen bu yapıyı Ahmet Mithat Efendi, 1894 yılında satın almıştır. Bir çok tarihsel konuşmaya tanıklık eden bu yalı, bir çok resterasyondan geçerek günümüze kadar gelmiştir. Halihazırda bu yalıda Ahmet Mithat Efendi'nin torunu, Dr. Aydın Uluyazman oturmaktadır. yalı, Ahmet Mithat efendi yalısı olarak adlandırılmakta ve benbeyaz silüeti, tarifsiz ihtişamı ve heybetiyle gözlere hitap etmektedir.
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    4. #4
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şu an ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      21207
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan İstanbul'un Semtleri - Çubuklu

      Çubuklu

      Beykoz'un güzel mahalleleri arasında sayılması gereken bir diğer semt de Çubukludur. Çubuklu, İstanbul Boğazı'nın Anadolu yakasında yer alır.Kuzeyinde Paşabahçe, güneyinde ise Kanlıca semtleri ile komşudur.

      Çubuklu semtinin bugünlere kadar gelen pek çok hikayesi vardır. Evliya çelebi'nin anlattıklarına bakılırsa, burası eskiden Çubuklu-bağçe olarak adlandırılan bir semtdir. Evliya Çelebi buranın hikayesini şu satırlarla anlatır. " II.Beyazıt, oğlu şehzade Selim'i Trabzon'dan İstanbul'a getirdikten sonra, Çubuklu'da gezinirken öfkelenerek elinde ki kızılcık sopası ile oğlu Selim'e sekiz kez vurur. Selim o zaman bu çubuğu toprağa dikerek tutması için dua eder. Çubuk tutar ve yemiş verir" Bu rivayet doğrultusunda Yavuz Sultan Selim, padişah olduktan ve çıktığı Mısır seferinden döndükten sonra, bu semte önem verdiği ve güzelleştirdiği söylenir. Semtin Çubuklu ismini almasına açıklık getirmeye çalışan bir diğer rivayet de; eskiden buralarda yapıldığı söylenen Çubuk lülesinin bu semte adını verdiğidir.

      Çubuklu bir diğer anlatıma göre, Bizanslılar döneminden bugüne önemli bir sayfiye yeri olarak karşımıza çıkar. Bizanslılar döneminde, Katankiyum ismiyle anılam semt içersinde Alexandr adlı bir rahip tarafından yaptırılan Uykusuzlar manastırı Ortodoks hıristiyanlık tarihinde oldukça önemlidir. Bu manastırda üç yüz rahibin, geceli gündüzlü İncil okuyup yakarışda bulunduğu rivayet edilmektedir. Bu rivayet çerçevesinde, isminin Glaros olduğu da söylenilen Çubuklu, devamlı olarak kızılcığı ile ünlü bir semt olmuştur.

      Evliya Çelebi, 17 yüzyılda semtin ne tür özellikler gösterdiğini şöyle anlatır: " bu kasaba yakında mamur olmuştur. Lebiderya'da bağlı ve bahçeli, 1200 haneli bir yerleşim yeridir. Başlıca yalıları, İbrahim Çelebi yalısı, Emir paşa yalısı, Süleyman efendi yalısıdır. Lakin, nihayetinde ki Longazade yalısı cümlesinden müzeyyendir. Yedi mahallesi islamdır. İskele başında ki İskender paşa camii meşhur mimar Sinan eseridir. İki sıbyan mektebi bir hamamı vardır."

      Günümüzden yaklaşık altmış yıl öncesine kadar sazlı sözlü eğlencelerin yapıldığı bir mesire yeri olan Çubuklu'da, şimdiki yalıların bulunduğu mekanların tamamıyla boş olduğu söylenmektedir. Bu mekanlarda bülbül dinlemenin verdiği zevk, şiirlerde ve romanlarda işlenen bir temadır. III.Sultan Ahmed döneminde, Feyzabat olarak anılan bu semt, batılılaşma devrinin erken dönem habercisi Lale devrinin mimarı Nevşehirli Damat İbrahim paşa tarafından yaptırılan havuz ve çeşmelerle, diktirdiği birbirinden nefis ağaçlarla güzelleştirilmiştir. Nevşehirli Damat İbrahim paşa, ayrıca, Bostancılar kışlası kenarında da Fezabat kasrı yaptırmış, ancak bu yapıların hiçbiri günümüze kadar gelmemiştir.

      Çubuklu semtinin imarına katkıda bulunan çok önemli bir isim de Mısır Hidiv'i Abbas Hilmi paşadır. Abbas Hilmi Paşa Viyana'da eğitim görmüş bir isimdir. Dönemin Osmanlı padişahının fermanıyla Mısır Hidivliği kasrına atanan Abbas Hilmi paşa, bu göreve getirilen üçüncü ve son kişidir. Osmanlı tarihi içersinde Abbas Hilmi Paşa adına yalnızca dönemin siyasi olaylar silsilesi içersinde değil, yaptırdığı güzel köşkler söz konusu olduğu zamanda da rastlarız. Bunlar içersinde Hidiv kasrı en önemlisidir.

      Korulukların içersinde yer alan ve yekpare mermer ile kaplı Hidiv kasrı, yalnızca Çubuklu semtinin değil, bazı tarihcilere göre, İstanbul'un en gösterişli, en zarif ve aynı zamanda da en büyük gül bahçesine sahip olan bir köşküdür. Hidiv kasrının yapımı, mimarisinde ki batı etkisini izlemek açısından, muhatabına oldukça zengin malzemeler sunmaktadır. Çivisinin bile Avrupa'dan getirtildiği bu köşk, Osmanlı mimari tarihi açısından bir dönüm noktasının izlerini taşımaktadır. Köşkün o dönemki maliyeti 150.000 altındır. Köşkün alt katında somaki mermer sütunlar, havuz ve selsebil ile süslenmiş büyük bir salon bulunmaktadır. Salonun baştan aşağı camdan müteşekkil kapıları hemen önündeki parka açılmaktadır. Köşkün tavanları, her bir parçası büyük bir zevkle ve eşsiz bir sabırla ortaya konulan altın yaldızlı nakışlarla süslenmiştir. Köşkün bir diğer ilk olma özelliği de şurdan kaynaklanmaktadır: Abbas Hilmi paşa koruya yaptırdığı jeneratör ile, kendi köşkünü ve Çubuklu camini aydınlatmış, ve böylelikle burası jeneratörle aydınlatılan ilk köşk olma özelliğini kazanmıştır. Köşkün tasarlandığı mekanın önemli bir bölümüde park olarak düzenlenmiş, yine bir çok yabancı ülkeden, eşine ender rastlanan fidanlar getirilerek bu parka dikilmiştir. Bugün Hidiv kasrının parkında, değişik yaşları ile yer alan ağaçlar, muhteşem bir doğa harikası görünümündedirler. Yine köşke kurulan ve buharla çalışan asansör de bir ilk olma özelliği taşımaktadır. Köşkün tam Boğaz'a hakim olan kulesine ya bu asansör ile yada yüz elli iki basamaktan oluşan bir merdiven ile çıkılmaktadır. Abbas hilmi paşa köşkü yada bugün bilinen adıyla Hidiv kasrı'nın şöyle bir hikayesi vardır. Köşkün planı çizilirken Abbas Hilmi paşa, binaya bir kule yapılmasını talep etmiş, Abbas Hilmi paşa'nın bu talebi üzerine hemen kulenin tasarımı gerçekleştirilmiş ve derhal inşaatına başlanmıştır. Bu kulenin tam üç yüz dört basamağının olması planlanmıştı. Ancak ne var ki haber derhal hafiyeler tarafından sultan II.Abdülhamid'e ulaştırılır. Sultan'ın mabeyn baş katibi Tahsin paşa'nın Yıldız hatıraları isimli kitabından öğrendiğimize göre, haberi Abdülhamid'e ulaştıran hafiyeler, bu kulenin saraylara mahsus olduğunu söylemişler, Abbas Hilmi paşa'nın İstanbul'da bir saray yaptırıp içinde saltanatlar sürdürmesininn de çok yanlış anlamalara gelebileceğini ve bunun bir nevi Abdülhamit'in saltanatına meydan okuma olacağını ima etmişlerdir. Zaten pimpirikli bir kişiliğe sahip olan Abdülhamit, bu bilgilerden ciddi biçimde rahatsızlık duyar. Kule yapımına oldukça canı sıkılan Abdülhamit, yine de nezaketi elden bırakmayarak ve asıl duygularını gizliyerek paşaya bir mesaj gönderir. Mesajda şu ifadeler yer almaktadır: " Böyle muhteşem bir köşk yaptırmanızdan elbette memnunum. Ancak bildiğiniz gibi İstanbul; islamın gözbebeği bir şehirdir. Böylesine mukaddes bir yerde cami minarelerinden daha yüksek bir kule inşa ederseniz, alem-i islam size gücenebilir. Sözün kısası, yaptırılmakta olan kulenin yüz elli iki basamaktan fazla olmaması arzu-yu şahanemdir." Sultan Abdülhamid'in bu mesajını dikkate alan Abbas Hilmi Paşa, sultanın isteğine uyarak kuleyi yüz elli iki basamakta bırakmıştır. Abbas Hilmi Paşa daha sonra ki yıllarda, Mısır'da Nil nehri kenarında bu kasrın bir eşini yaptırmıştır.

      Hidiv kasrı günümüzde, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu'nun İstanbul Büyük Şehir Belediyesi ile imzaladığı protokol doğrultusunda restore edilmiş ve tüm salonlarında restaurant hizmeti verilecek şekilde yeniden düzenlenmiştir. Çevresi çim ve güllerle kaplı olan bu güzel yapı, gündüzleri çay salonu olarak geceleri ise restaurant olarak hizmet vermektedir. Davetler, resepsiyonlar ve konserler için ideal bir mekan olan Hidiv kasrı, dünya standartlarında ki hizmet anlayışı ile çalışmalarına devam etmektedir.

      Çubuklu semtini anlatırken, sularından bahsetmemek büyük bir bilgi eksikliği doğurur. Çubuklu semti, sularıyla, İstanbul'un önemli semtlerinden biri olmuştur. Bu önem, tarihsel bir geçmişe sırtını dayamaktadır. Ayrıca Sultan Abdülmecid döneminde, Çeşmibülbül denilen enfes çeşmenin yanında bir imalathane kurulmuştu. Bu imalathanede, mükemmel fincanlar, harika bardaklar, güzelim avizeler, kaseler ve şamdanlar başta olmak üzere bir çok eşya üretilir ve burada üretilen bu tür eşyalara Çeşmi Bülbül tarzı denilirdi.

      Son olarak, Çubuklu da oturanlardan, ismi unutulmayan, hatta bir ara oturduğu mahallenin kendi ismiyle anılmasına neden olan bir kişiden de bahsetmek gerekir. Bu kişi, Rıfat paşadır ve yardıma muhtaç insanlara yaptığı yardımlarla ve iyiliksever kişiliğiile tanınmıştır. Rıfat paşa, sahibi olduğu çok büyük bir araziyi halka dağıtmış ve herkesin sevgisini kazanmıştır.

      Zamanın en güzel ziyafetlerini verip, halkı davet eden Rıfat Paşa'nın yalısının kendisine ait fırınında hergün pişirilen Francala isimli ekmekler bugün hala konuşulmaktadır.
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    5. #5
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şu an ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      21207
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan İstanbul'un Semtleri - İstinye

      İstinye

      İstinye, İstanbul boğazı'nın Rumeli yakasında yer alan bir sahil semtidir. kuzeyinde Yeniköy, güneyinde Emirgan ile komşudur. istinye çok eski bir yerleşim bölgesidir. İlçe olarak Sarıyer'e bağlıdır.

      İstinye'nin antik çağda ki adı Leosthenion'dur. Ancak yine aynı dönemlerde Lasthenes ve Sosthenion adlarıyla da anılmaktaydı. Helen dilinde ki adı Sosthenion'du. Bu ad, saos/sos(güvenli) ve Sthenion(güçlünün yeri- Athena'nın yeri )sözcüklerinden türetilmiş olup, " güçlü tanrıça Athena'nın güvenli koyu " anlamına gelmektedir. Bundan da anlaşıldığı gibi istinya adını güvenli koyundan almaktadır.

      İstinye'de antik çağda bir adak yeri vardı. Burada ki adak yerinin Argaunotların, Bebrik kralı Amyknos'u yenmelerine karşı saygı ve zafer ifaedesi olarak inşa etmişlerdi. Bu adak yerini yani başka bir deyişle tapınağı, Argaunotların kaptanı Iasson yaptırmıştı. İstinye Argaunotlar zamanında çok seçkin bir yerdi. Bizans döneminde İstinye'nin adı " Stenos " oldu. Yine aynı dönemde " Stenia " adını aldı. Eski dönem isimlerinden Stenia'ya uyarlanan en yakın isim İstinye olduğu için bu ad benimsenmiş olmalıdır. Bir başka söylenceye göre bu semt de Eskiye adında bir din adamının burada yaşadığı ve bir tapınak yaptırdığı için semtin adı İstinye olmuştur.
      Argaunotların yaptırdıkları adak yerini(tapınak), Bizans kralı Konstantin, kendi adına kiliseye çevirdi. Daha sonra ise Makedonyalı Basil onardı. O dönemde İstinye'de " Romanos " adlı imparatorluk sarayı vardı. Bu saray 921 yılında, Tuna kıyısından gelen Bulgarlar tarafından yıkılmıştır. Bu arada o devirlerle ilgili bir rivayet vardır ki: Bizans döneminde bir münzevi olan Daniel adlı kişi, otuz üç yıl boyunca İstinye'de bulunan bir sütun üzerinde oturmuş, yaz kış gelen ziyaretcilere bıkmadan usanmadan vaaz ederek sütunun üzerinde kalmayı sürdürmüştür. Bu rivayet ne derece doğru bilemeyiz.

      İstinye koyu, derin ve korunaklı olduğu için, Bizans döneminden beri iskan edilmeye başlanmıştır. Hemen her dönemde Karadeniz'den gelen donanmalar İstinye koyunda demirlemişlerdir. ****ralılar, Argaunotlar, Bebrikler, Gotlar, Cenevizliler ve Bizanslılar İstinye koyunu kullanmışlardır. Zaman zaman İstanbul'un Karadeniz'e yakın semtlerine baskın yapan Don kazaklarının da uğrak yeri olmuştur. Osmanlı döneminde de aynı üs olarak kullanılan İstinye koyu, aynı zamanda tersane ve kalafat yeri olarak da kullanılmıştır.

      İstinye 16.yüzyıldan itibaren gelişmeye başladı. Köy, tersane ve kalafat yeri olarak iş yeri havasına girerken, Neslişah Sultan da semtin gelişmesi için burada ki mevcut yerleşmeye bir mahalle kurarak ve bir mescit yaptırarak(1547) katkıda bulundu.

      Evliya çelebi ünlü seyahatnamesinde İstinye ile ilgili şöyle yazar : "Bin parça gemi alır büyük limanı vardır. Han ve Medrese yoktur. Bağ ve bahçesi çoktur. Ahalisinin fukaraları bahçevan ve balıkçıdır. kasaba, körfez dahilinde olduğundan havası o kadar iyi değildir. Liman burnunda bir misafirhanesi vardır. Limanı rüzgardan emindir. "

      18 yüzyılda İstinye'de sahil boyunca yerleşme başlar ve yalılar, konaklar yer almaya başlar. Mahalle tarihi eser bakımından zengin yerleşim bölgelerinden biridir. Tarih boyunca uygarlıklara kucak açan İstinye, pek çok kez Bulgarlar, Hunlar, kazaklar ve Rusların saldırısına uğramış ve yıkılıp tahrip olmuştur.

      İstinye'de ki tarihi eserlerden biri, Neslişah sultan camiidir. İstinye'de Değirmen sokakta bulunan cami, II.Beyazıt'ın torunu Neslişah sultan tarafından 1540 yılında yaptırıldı. Cami yol çalışmaları nedeniyle 1957 yılında yıktırıldı. Arsasının bir kısmının yola verilmesine rağmen diğer kısmı üzerinde aynı ismi taşıyan bir cami yaptırıldı.

      Kürkcübaşı mescidi Çayır sokaktadır. Padişahın Kürkcübaşı'sı tarafından 17. yüzyıl başlarında yaptırılmıştır. Yapım tarihi bilinmeyen bu mescit, yangın sonucu tahrip olduktan sonra yeniden inşa edilmiştir. Onarımlar sonucu bu mescidin tarihi özelliği tamamen kaybolmuştur.

      Mahmut Çavuş mescidi, İstinye devlet hastanesine yakın bir yerde ve ana cadde üzerindedir. Mahmut çavuş isimli bir kişi tarafından yaptırılmış olup yapım tarihi bilinmemektedir. Zaman içersinde yıpranan cami, 1974 yılında yeniden yapılmıştır. Son kez 2004 yılında onarım gördü. Ahşap olan bu cami 1930 lu yıllarda üç sınıflı okul olarak da kullanıldı. İstinye'nin koru mevkiinde Boğaziçi camii var. Bu cami'nin de tarihi özelliği yoktur. İstinye'de kaplıcalar mevkiinde de bir cami bulunmaktadır. Ayrıca İstinye çarşında Ve İstinye itfaiyesi müştemilatı içersinde de bir itfaiye mescidi vardır.

      İstinye hamamı, Neslişah Sultan camii karşısında İstinye hamamı sokağı ile İstinye değinilen sokağının birleştiği yerdedir. Hamam 1460 yılında Gazi Semiz Ali Paşa tarafından yaptırılmış ve vakfedilmiştir. Aslında aynı yerde iki hamam yaptırılmış ancak biri yıkılmıştır. Halk arasında bu hamama, Neslişah sultan hamamı da denilmektedir. Dilencilerin rağbet ettiği hamam aynı zamanda " dilenciler hamamı " olarak da anılırdı.

      Bizans imparatoru Büyük Konstantin I. (324-337) " baş melek " Arhistratigos Mihail'in anısına şimdi ki mevcut kiliseyi (iki melek) yaptırdı. Taksiarhon Mihail ve Gavril kilisesidir bu. Bugün ki kilise 1820 yılında Rus gemiciler tarafından yeniden inşa edilmeye başlanmış, 1938 yılında ancak tamamlanmıştır. Bu kilise Fener Patrikhanesine bağlıdır.

      Mahallede bir adet Müslüman mezarlığı bulunmaktadır. Azınlıklara ait mezarlık ise yoktur. İstinyede' ki çeşmelerin en eskisi, Ahmet Şemsettin efendi çeşmesidir. Çeşme İstinye meydanında ki küçük parkın içinde olup, 1767 yılında Ahmet Şemsettin efendi tarafından yaptırılmıştır. Çeşmelerin su yolları, 1926 yılında İslamiyeti kabul eden Trandıl Şem-i Nur adını alan bir hanım tarafından onarılmıştır.

      Abdülhamit Han (1) çeşmesi, İstinye cami sokakta Neslişah Sultan cami'nin avlu kapısı bitişinde olup 1782 yılında yaptırılmıştır. II.Mahmut Han çeşmesi de 1834 yılında yapılmış ve günümüze ulaşmamıştır. İstinye sahil yolunda ve Toprak ailesine ait binanın bahçe duvarına bitişik olarak yaptırılan Rizeli Hacı Bayram Kaptan çeşmesi, duvar çeşmesi hüviyetinde olup yapım yılı 1900 yılıdır. Tarihi çeşmelerdendir. Mimar yapısı ile dikkati çeken İskele çeşmesi 1908 yılında yaptırılmış olup, Vapur iskelesi karşısındadır. Bu çeşmeyi kimin yaptırdığı bilinmemektedir.

      İstinye, tarihi eser özelliği taşıyan bina bakımından zengindir. Özellikle, 19. yüzyılda yapılan Faik bey yalısı, harika mimarisi ile dikkati çeker. Bina daha sonra el değiştirdiği için Pakize hanım yalısı olarak da anılır. Recaizade(hancıoğlu) yalısı, İstinye vapur iskelesi yanındadır. Yalı 19.yüzyılın ikinci yarısında yapılmıştır. Zamanla harap olan yalı, 1970 li yıllarda yıkılmış, 1985 yılında yeniden yapılmıştır.

      Yeniköy'den İstinye'ye girişte, sağ tarafta ve tam köşedeki beyaz yalı denilen yalı da İstinye'nin göz okşayan tarihi binalarındandır. Bu binayı geçtikten sonra, hastanelere varmadan sağ tarafta harap görünümde ki tarihi binalar ile, büyük bahçe içesinde ki Toprak ailesine ait köşk ve müştemilatı dikkati çeker. İstinye deresinin ve halı sahasının yanında ki tarihi İbrahim Efendi köşkü de harap haldedir. İstinye'de sokak aralarında pek çok tarihi bina vardır. Bunların bir kısmı restore edilmiş, bir kısmı da harap haldedir.

      İstinye-Emirgan yolu üzerinde ve deniz tarafında ki Müşir(deli) Fuat paşa yalısı da tarihi eserlerdendir. Yalı 19. yüz yılın ikinci yarısında yapılmış olup, ilk sahibi Billuri Mehmet efendidir. Sonra sırası ile İran Sefiri Muhsin Han, Hicaz kralı şura-ı Devlet azalarından Şerif Hüseyin bey yalının sahibi olmuştur. Son sahibi ise, Müşir(deli) Fuat paşa'dır. MüşirDeli Fuat Paşa, başarılı bir asker ve devlet adamı olması, bildiklerini ve düşündüklerini çekinmeden ve dürüstce söylemesi nedeniyle kendisine " deli " lakabı takılmıştır. Bu nedenle yalı son sahibinin ismiyle anılır. Yalı daha sonra Deniz Yolları idaresine satıldı. 1991 yılında, tersane alanı boşaltılınca onarıma alındı. Nihayet 1999 yılında Karadeniz Ekonomik işbirliği D8 Uluslararası sekreteryası, Dış işleri bakanlığının, Türkiye temsilciliğinin kullanımına verildi.

      Yeniköy'den İstinye'ye girişte, Kaşkar çay bahçesi ve Han Restaurant'ın çınar ağacı, İstinye'nin anıt ağaçlarındandır.

      İstinye'nin yerli halkı, Bizans dönemine kadar Rum ve diğer azınlıklardan oluşuyordu. Ancak 1877 Rus harbi(93 harbi) göçleri, Balkan harbi(1912) göçleri ve Rize'nin Ruslar tarafından işgali nedeniyle İstinye, en çok göç alan yerleşim alanlarından biri olmuştur. Yirmi-otuz yıl öncesine kadar İstinye halkının büyük çoğunluğunu Rize, Ardeşen, Hopa, Fındıklı ve Artvin halkı oluşturuyordu. Balkanlar'dan gelenler de az değildi. Bu yöre toplulukları yine bu bölgede ikamet etmekte ve İstinye'nin yerli halkını oluşturmaktadırlar. Ne var ki son yıllarda yapılaşma, siteleşme ve yeni yerleşim alanlarının meydana gelmesi nedeniyle nüfus da büyük bir artış meydana gelmiştir.

      İstinye denince akla koyu,tersanesi, kalafat yerleri, balıkcılığı, taş ve kireç ocakları ve topraklarının verimli olması nedeniyle bahçecilik gelir.

      İstinye'de Rumlar ve Türkler iç içe yaşamazlardı. Rumlar genelde deniz kıyısını tercih ederken Türkler iç kısımlarda yaşarlardı.

      Denizi ve koyu ile dikkat çeken İstinye'de ilk deniiz hamamı, 05.10.1877 tarihinde Vilayet-i Belediye kanunu gereğince, halkın açıktan denize girmelerini önlemek amacıyla, 1878 yılında açıldı. Bu deniz hamamı çok uzun yıllar kullanıldı. Günümüzde İstinye'de plaj(deniz hamamı) yoktur.

      İstinye'nin bağ ve bahçelerinde yetişen bostanlar, sebzeler, meyveler ve özellikle Osmanlı çileği ünlüdür. Günümüzde az da olsa Osmanlı çileği hala yetiştirilmektedir.

      İstinye koyunda yıllarca kefal, istavrit, levrek gibi balıklar avlandı. Günümüzde koyda kirlilik nedeniyle balık avı yapılamamaktadır. İstinye denince akla tersane gelirdi. Büyük bir iş merkezi olan tersane yüzlerce işci barındırıyor ve İstinye ile özdeşleşiyordu. " Küçük Haliç " olarak bilinen İstinye koyu, Osmanlılar döneminde Kaptan-ı Derya Cezayir'li Gazi Hasan paşa'nın isteği ve ısrarı ile tersane ve kalafat yeri olarak kullanılmıştır.

      İstinye koyunda modern bir tersane yapılması için ilk adım 1856 yılında atılmış ve Zaptiye Müşiri (deli) Fuat paşa'nın bu bölgede ki arazisi üzerine ticaret gemileri için bakım onarım ve gemi inşa tersanesi yapım ruhsatı verilmiştir. Tersane yapımına 1909 yılında İtalyanlar talip olmuş, fakat Trablusgarp harbi nedeniyle çalışmalar yarıda kalmmıştır. 1911-1912 yıllarında Fransız şirketi tersane yapımişini üstlendi ve ismi " Boğaziçi istinye Havuz ve Destgahları Anonim Şirketi " olan bir tersane kurdular. Tersane 1912 yılında hizmete girdi. 1918 yılında Mondros Mütarekesinden sonra İngilizler tarafından tersane işgal edilmiş ise de, Fransızlar tersane üzerinde hakimiyet kurmuş ve 1928 yılına kadar çalıştırmışlardır. 1928 yılında tersane, devlet tarafından satın alındı. Önce Denizbank'a sonra Deniz İşletmeleri'ne, 1944 yılında ise Devlet Deniz Yolları ve Limanları Genel Müdürlüüğüne bağlandı.

      İstinye tersanesinde üç havuz vardı. Biri 137.15 metre uzunluğunda ve 21.3 metre genişliğinde, diğeri 67.32 metre uzunluğunda ve 29.4 metre genişiliğinde sonuncu ve üçüncü havuz ise, 152.1 metre uzunluğunda ve 29.4 metre genişliğinde idi. Bu ölçülerden daha uzun bir şilep yada tanker geldiğinde, ikinici ve üçünncü havuzlar birleşitrilerek çok daha uzun bir havuz oluşturuluyor ve tersaneye gelen gemiye rahatlıkla hizmet veriliyordu.

      Bostancı(1956), Caddebostan(1956), Çengelköy(1962), Suadiye(1964), şehit Temel Şimşir(1977), Aydın Güler(1981), Rumelifeneri(1988) ve Kızıltoprak(1988) yolcu gemileri ile Celal Atik(1988), Hamit Kaplan(1988) tarak gemileri İstinye tersanesinde inşa edilmiştir.

      Uzun yıllar Türk ve Dünya denizciliğine hizmet eden tersane, Boğaziçi yasasının 12. maddesi gereğince, 26.08.1991 tarihinde kapatılmış ve bu arazi turizm alanı ilan edilmiştir. Bu tarihi tersane de izmir Alaybey tersanesine nakledilmiştir. Boşaltılan alan turizm ve eğlence merkezi olarak kullanılmakta, sosyal ve kültürel etkinlikler bu alanda yapılmaktadır. Bu geniş alan üzerinde ve Tokmakburnu yönünde, İstanbul Gemi Trafik hizmetleri merkezi vardır. Boğaz geçişleri bu merkezden yönlendirilmektedir.

      İstinye, Sarıyer ilçesinin sanayi bölgesidir. İstinye'nin iç kkısımlarında taş ve kireç ocakları vardı. Bunlar terk edikdikten sonra buralarda binalar yapılmaya başladı. İstinye'nin iç kısımlarında Kavel Kablo fabrikası, Türkay Endüstri ve Ticaret A.Ş.( türkay kibrit fabrikası), Beldeyama, Beldesan, Termo teknik fabrikaları bulunmaktaydı ve bu fabrikalar nedeniyle İstinye ilçenin sanayi merkezi konumundaydı. Ancak, günün koşulları dikkate alınarak bu fabrikaların büyük bir kısmı şehir dışına taşındı. Boşalttıkları alanlar ya konut inşaatına açıldı yada değişik iş alanlarına dönüştürüldü. Borusan oto, Otokoç, Maxicenter, ChampionSA gibi büyük iş yerleri ve alışveriş merkezleri ile İstinye, Boğaziçi'nin en hareketli ve en canlı iş bölgesidir.

      İstinye'de bir de itfaiye teşkilatı bulunmaktadır. Bu teşkilat 1926 yılında İstanbul Belediyesi tarafından " deniz itfaiyesi " olarak kuruldu ve 1960 yılına kadar hem deniz hem de kara itfaiyesi olarak görev yaptı. Deniz itfaiye gemisi ömrünü tamamladığından hizmetden kaldırıldı. Ancak İstinye itfaiyesi kara müfrezesi ile görevine halen devam etmektedir.

      A.B.D Başkonsolosluk binası da İstinye semti sınırları içersindedir.
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    6. #6
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şu an ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      21207
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan İstanbul'un Semtleri - Anadoluhisarı

      Anadoluhisarı

      Anadoluhisarı, İstanbul boğazının Anadolu yakasında yer alır. Beykoz ilçesine bağlıdır ve Boğazın en şirin ve tarihi semtlerinden birisidir.

      İsmini Yıldırım Beyazıt'ın yaptırdığı ve tarihi kaynaklarda "Güzelcehisar" başta olmak üzere, "Akçahisar", "Güzelhisar", "Gözlücehisar", "Yenicehisar" ve "Akhisar" olarak karşımıza çıkan bir kaleden alan Anadoluhisarı semti, birbirinden muhteşem doğal güzellikleriyle ve sinesinde barındırdığı eşsiz tarihi eserleri ile, bir çok değerli sanatcıya ilham kaynağı olmuş eşssiz güzellikte bir semtdir. Anadoluhisarına Güzelcehisar denmesinin sebebi, kalenin boğaz suları üzerinde çevresine uygun olarak yükselmesidir.

      Semte adını veren Hisar, 1391 yada 1399 tarihleri arasında yaptırılmıştır. Bu hisarın varlık nedeni, Yıldırım Beyazıt'ın İstanbul kuşatmasıdır. Yıldırım Beyazıt, dönemin Bizans imparatoru Manuel'den yılda on bin altın vergi sözü almış ve yine bu doğrultuda Bizans toprakları içersinde bir cami inşa edilmesi, bir Türk mahallesi kurulması ve müslümanların aralarında ki çözümsüzlükleri kendi inançları doğrultusunda karara bağlayabilecekleri bir kadı'nın tayin edilmesi konularına hukuki birer statü kazandırmıştır. Ancak ne varki 14.yüzyılın son döneminde Doğu Türkistan hakanı Timur'un Osmanlı devletine karşı aldığı saldırgan tutumu fırsat bilen Bizans imparatorluğu, müslüman halkı kılıçtan geçirmiş ve anlaşma hükümlerini çiğnemiştir.

      Bu olayların detaylı anlatımını Evliya Çelebi'nin seyahatnemesinde bulmak mümkündür. O sıralarda Yıldırım Beyazıt'ın sarayında esir tutulan Bizans imparatoru Manuel kaçmayı başarmış ve Yıldırım Beyazıd'dan habersiz olarak Bizans ordularının başına geçmiştir. İstanbul'un Osmanlı imparatorluğu tarafından kuşatılmasında Müslümanlara yapılan bu eziyetin payının yüksek olduğu, tarihi kayıtlarda doğrulanan bir husustur. Yıldırım Beyazıt, daha şiddetli bir baskı oluşturabilmek için Güzelcehisarı yaptırmıştır. 1452 yılında, İstanbul'un fethi çalışmaları sürerken Fatih Sultan Mehmet'in emriyle bu kalenin karşısına Rumelihisarı adıyla ikinci bir kale daha inşa ettirilecektir.

      Anadoluhisarı, İstanbul Boğazı'nın Asya yakasında, Göksu deresinin boğaza karıştığı dar alan üzerinde kurulmuştur. Anadoluhisarı asıl kale, iç kale duvarı, dış kale duvarları ve üç kuleden müteşekkildir. Hisarın ana yapısını dikdörtgen şeklinde yüksek bir kule oluşturur. İç kale durumunda olan bu kuleyi bir duvar çevirir. Kule ile iç duvarları bir ikinci sur kuşatır. Çok kenarlı olan bu sur'un köşelerinde burçlar vardır. Sur dış kale vazifesi görür.Hisarın inşaatinda kesme blok taşlardan başka, tuğlada kullanılmıştır. Fatih Sultan Mehmet Rumelihisarı'nı yaptırırken ayrıca Yıldırım Beyazıt'ın yaptırdığı Güzelcehisara, iç kale burcu ilave ederek orayı daha da güçlendirmiş ve onarımını da yaptırmıştır. Çarşının içinde bulunan ve denize bakan küçük ve sade bir yapı olan ancak bir o kadar da güzelliği ile göz dolduran Camiyi de yine Fatih Sultan Mehmet yaptırmıştır. Anadoluhisarı'nın içersinde ayrıca, III.Selim tarafından inşa ettirilmiş bir namazgah ve bir de nişangah bulunmaktadır. Anadoluhisarı kalesi, Türk ve Osmanlı askeri mimarisinin en olgun örneklerinden sayılır.

      Anadoluhisarı'nın yapımı ile ilgili olarak Meydan Larousse'de şu kayıtlar yer alır: " kalenin çeşitli bölümleri çabuk ve basit usullerle fakat çok sağlam olarak yapılmıştır. Kalenin ana duvarları blok taşlardan örülmüştür, bazen tuğlada kullanılmıştır. Aynı teknik iç kale duvarlarında da görülür, ancak burada ki tuğla sıraları daha çoktur. Güneybatı kulesinin eteğinde düz tuğla sıraları arasında, balık kılçığı örgü biçiminde yapılmış iki sıra konmuştur, bu süs bir kaç ayak kadar devam eder. Burada kullanılan tuğlaların boyutları çeşitlidir. Asıl kelenin yer katını örten tonozda ve batıda iç kale duvarının eteğindeki kemerlerde de tuğla kullanılmıştır. Ancak bunlar bazı yazarların ileri sürdüğü gibi yapının Bizans döneminde yapılmış eski bir kale üzerinde kurulduğunu göstermez. İlk Osmanlı anıtları arasında buna benzer pek çok örnek vardır. Ayrıca bu yapının bir Bizans kalesi üzerinde yapıldığını gösterecek en ufak bir kayıt da bulunmamaktadır."

      Anadoluhisarı Göksu deresinin denizi doldurması ile zamanla içerde kalmıştır. Kale kapısı ve dış duvarları, yol genişletme çalışmalarında yıkılan Anadoluhisarı'nın Bizans döneminde ki isminin Neo Castrum(yeni kale) olduğu söylenmektedir. Bu isimlendirme, bazı tarihcilerin çok daha önceleri burada bir Bizans kalesinin bulunduğunu düşünmelerine yol açmıştır. Rumelihisarı ile birlikte bu hisarın vazifesi, İstanbul'un fethinde Boğaz'ın kontrolünü sağlamak olmuştur. Daha sonra uzun yıllar Boğazlarda Türk hakimiyetini sağlamakta ve Karadeniz'den gelecek tehlikelere karşı koymakta önemli rol oynamıştır. Zaman içersinde askeri değerini yitiren Anadoluhisarı, Boğaziçi'nin manzarasına güzellik katan bir yapı olmuştur.

      İstanbul'da ki en eski Türk yapısı olarak bilinen Anadoluhisarı, aynı zamanda en eski Türk mahallesi olma şerefini de taşımaktadır. Yerleşme sahası kıyı boyunca kuzeye doğru, yamaçlara, Göksu'ya, daha güneyde Küçüksu'ya ve Göksu çayırında ki sırtlara yayılır. Anadoluhisarı güneyinde Kandilli, kuzeyinde Kanlıca ile bir yerleşim bütünlüğü meydana getirir. Kanlıca'dan sonra gelen Anadoluhisarı yöresi, Beykoz ile Üsküdar arasında Anadolu yakasının odak noktasını teşkil edecek şekilde ayrıcalıklı bir konum durumundadır.

      Anadoluhisarı'nın kalbi hiç şüphesiz ki, dillere destan Göksu ve Küçüksu mesireleridir. Göksu ve Küçüksu mesireleri Osmanlı döneminde herkesin rağbet ettiği bir mesire yeri olan Kağıthane'nin 1730 yılında gerçekleşen Patrona Halil isyanında ki hadiselere mekan teşkil etmesi nedeniyle kapatılmasının ardından en gözde mesire yeri özelliğine sahip olmuşlardır. Bir mesire yeri olarak Göksu'dan bahsederken karşımıza iki türlü Göksu eğlencesi çıkmaktadır. Bunlardan birincisi Göksu deresi içersinde yapılan sanatsal ve kültürel etkinlikler, ikincisi ise Boğaz sefası olarak tarif edilen ve Göksu deresi dışına kadar uzanan eğlencelerdir.

      Göksu deresinin etrafında ki çimler üzerinde yer sofraları kurulmakta, geleneksel Türk tiyatrosunun en güzel örnekleri burada sergilenmekteydi. Orta oyunu başta olmak üzere burada gerçekleştirilen sanatsal ve kültürel etkinlikler, Göksu'nun simgesi haline gelmiştir. Gerçekleştirilen seyirlik programlar buraya olan rağbetin artmasında ki en önemli etkenlerdendir. Göksu deresinin bir başka simgesi de, dere boyunca arz-ı endam eden sandal yığınlarıdır. Bu sandal yığınları arasında zaman zaman yerini alan saltanat kayıkları da tarihsel öneme sahip bir başka görüntüsüdür Göksu'nun. Bu kayıklar; içi kadife kumaşlarla kaplanmış ve üç kürekci tarafından çekilen sandallardır. Saltanat mensupları, Göksu'da ki bu canlılığı paylaşmak üzere buraya gelirlerdi. Bu bağlamda Sultan Abdülmecid'in torunu olan Mevhibe Hanım'ın hatıratında aktardıkları son derece bilgilendiricidir. Bu hatıratlar, tarihin en canlı ve sıcak tutanaklarıdır. Bu nedenle bir sosyal tarih araştırması yapmanın olmazsa-olmazı, hatıratların rehberliğine de baş vurmaktır.

      Burada yaptığımız kuşkusuz kapsamlı bir sosyal tarih çalışması değil, ancak yinede elimizde ki bazı hatıratlara değinmekte fayda vardır. Mevhibe Sultan, saltanat mensuplarının Göksu'ya duydukları sevgiyi şu cümlelerle anlatmakta ve döneme ışık tutmaktadır:
      " Göksu alemleri veya gezintileri....bu, muayyen bir zamana kadar bizler için bir muamma, yerine getirilmesi imkansız bir arzu, bir gezinti idi. Cuma ve Pazar günleri, sarayın denize bakan pencerelerinden birinin önüne oturur, Göksu'ya doğru süzülen kayıkları hayret ve gıpta ile seyrederdik. Nedense Göksu'ya gitmemiz için bizlere müsade yoktu. Pencerenin önüne oturmuş bu talihli insanlara bakarken, kendimi bir mahpus addederdim. Günahımız neydi? Bizleri bu zevkten niçin mahrum ederlerdi? İşte Valide paşa'nın üç çifte kayığı. Kenarlarından denize sarkan gümüş balıklar, güneşin altında pırıl pırıl parlardı. İşte Naime Sultan, işte Zekiye Sultan, şahane kayıklarının içinde en güzel feracelerini giymiş, Göksu'ya doğru giderlerdi.(...) Bir iki kere babama " bizde Cuma günleri Göksu'ya gitsek " diyecek oldum, işitmediğim azar kalmadı. Annemi kışkırtır, babamı kandırması için ona yalvarırdım. Nihayet bir Cuma sabahı annem odama geldi. " muradına erdin, hazırlan, bugün öğleden sonra Göksu'ya gidiyoruz. Babanla konuştum. Cemile Sultan izin vermiş, çocuklar gezsin, hava alırlar demiş " müjdesini verdi.(...) Nihayet hareket zamanı geldi. Rıhtıma indik. Üç çifte kayık emrimize amade bekliyordu. Kayığın arka tarafına yeşil çuhadan bir örtü serilmiş, yastıklar konmuştu. Örtünün üzerinde hanedan tacı göze çarpıyordu. Hamlacıların yani kayıkcıların sırtlarındaki yeşil renkli yeleklerin üzerinde de tacımız vardı.Babam selamlık tarafında rıhtıma inmiş, kayığa binmemizi bekliyordu.kandili'de akıntı fazla olduğu için Haremağası kayığı tuttu bbir üçüncüsü de annemi ve beni kayığa yerleştirdi. Hareket ettik. Babam, rıhtımda durmuş bizi seyrediyordu. Önünden geçerken başımızı hafifce eğerek selam verdik. O ise; " geç kalmayın, zamanında dönün" diye bağırdı. Artık Göksu alemine bizde katılıyorduk. Arada ki mesafe kısa olduğu için, çok geçmeden Göksu deresine girdik. Harap un değirmeninin karşısına sahile yanaştık. Gördüğüm ihtişam beni hayrete düşürdü. Çeşit çeşit kayıklar, rengarek kıyafetler, şemsiyeler insanın gözünü alıyordu. Hemen hemen herkes birbirini tanımakla beraber, kimse kimseye selam vermezdi. Bir müddet orada durup, etrafı seyrettikten sonra annem, dönme zamanının geldiğini söyledi. Vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştım. Canım biraz daha kalmak istiyordu.(...) Kandilli'de saraya yaklaşırken,rıhtımda bir aşağı bir yukarı dolaşan babamı gördük. Ateş püskürüyordu. Kayık rıhtıma yanaşır yanaşmaz yanımıza geldi, geç kaldığımız için beni biraz azarladı. Ancak bir daha gitmeyeceksiniz şeklinde yasak koyarak bizleri zevkimizden mahrum etmedi. Artık aşağı yukarı her hafta Göksu'ya gitmeyi adet edinmiştik.Bazı günler,Piyade denen bir çifte kayığa biner onunla Göksu'ya giderdik. Fakat ben bundan katiyen hoşlanmazdım. Çünkü piyadeye bindiğimiz zaman muhakkak arka tarafa bir haremağası oturturlardı."

      Göksu'da ki sandal gezintileri ile ilgili olarak o dönem Osmanlı topraklarında bulunan İngiliz lady Dorina Neave'nin şu sözleri de bir batılı gözüyle Göksu'da ki sandal gezintilerinin nasıl değerlendirildiğini göstermesi açısından oldukça ilginçtir. Lady Dorina Neave'nin sözleri dönemnde Beykoz'unda ki gündelik yaşamın işleyişine dair de ayrıntılı bilgiler ihtiva etmektedir. " Geçen asrın sonlarına doğru, o zaman ki adetlere göre, Türk hanımlarının yapabilecekleri güzel yaz gezmelerinden biri, Cuma günleri Göksu'ya gitmekti. Burası çok rağbet gören bir buluşma yeri idi. Ecnebiler ise, kendilerine pek yakışan yaşmaklı Kıyafetleri ile bu Türk bayanlarını yakından görme imkanı bulurlardı. Yaşmağın tülü güzelliklerini gizler, yalnız cazip gözler görünürdü. Kürekçiler bol beyaz pantolon, zengin işlemeli cepken, beyaz gömlek ve muhakkak kırmızı fes giyerlerdi. İki veya üç çifte kayıklardaki hanımları dereden içeriye veya dışarıya doğru gezdirirlerdi.Beyler ise hanımların kayıklarını cesaret edebildikleri kadar yakından takip ederlerdi. Bu Cuma gezmelerinde romantik ilişkiler kurulurdu. Fakat polis dereyi kontrol altında tutar, erkeklerin hanımlara söz söylemesine engel olmak için dikkat kesilirlerdi. Bazen dere o kadar kalabalık olurdu ki, yol almak için yanda ki kayığı elle geri itip ilerlemektan başka çare kalmazdı. Böyle zamanlarda hanımların kayığının yanından geçen erkeklerin eldivenli bir ele yazılı bir pusula verdikleri görülebilirdi. Şehzadelerden biri, mevkine güvenerek yaşmaklı güzele fazla ilgi gösterirse, polis suçluyu cezalandırmaya çekinir, ancak, can sıkıcı bir çareye baş vurarak, bütün kayıkların dereden çıkmasını emrederdi. Böylece cinsi latife aşır derecede ilgi göstermiş olan birisinin yüzünden, kabahati olmayan bizlerde dereden çıkartılmak zorunda kalırdık."

      1806-1862 yılları arasında yaşayan tanınmış İngiliz yazar Miss Julia Pardoe, 1835 yılında İstanbul'a gelmiş ve İstanbul'un güzellikleri karşısında gözleri kamaşmıştır. Gerçek amacı, Yunanistan, İstanbul ve Mısır'ı gezmek olan Julia Pardoe, İstanbul'a gelince kararını değiştirmiş ve bir başka yere gitmeyi düşünmeyerek dokuz ay burada kalmıştır. Sultan II.Mahmud'un saltanat sürdüğü bu dönemde Julia Pardoe, İstanbul'un mesire yerlerini, anıtları, çarşıları gezmiş bayram alaylarına ve saray'ın düğün alaylarına katılmış, devlet kademesinden çeşitli kişilerin konaklarına misafir olmuştur.

      Anadoluhisarı'nda ki bir diğer mesire yeride Küçüksudur. Burası da Göksu bölgesine benzer özelliklere sahip olan nadide yerlerdendir. Küçüksu bölgesinin simgesi, Göksu deresinin suyu ile yetişen, iri taneli Mısırlar ve mısır kazanlarıdır. Küçüksu'da tıpkı Göksu gibi, Patrona Halil isyanından sonra değer kazanan mesire yerlerinden olmuştur. O dönemden sonra, en zor tarihi anlarda bile gözden düşmeyen bir bölge olmuştur. Birinci dünya savaşının devam ettiği yıllarda, Fahri Kopuz tarafından kurulan, Darüttalim Musiki heyetinin verdiği konserlere ev sahipliği etmiştir. Darüttalim'i musiki heyeti,Türk müziğinin zenginliğini Batı müziğinin çok sesli yapısı ile birleştirebilmeyi başarmış ve yedi kişilik bir oda orkestrasından beklenmeyecek derecede kaliteli bir müzik ortaya koymuşlardır. Bu dönemde, Almanya ile Osmanlı devleti arasında ki askeri ve siyasi ittifak, her iki devlet arasında kültürel bir alışverişede dönüştürülmek istenmiş, bu doğrultuda Darüttalim'i musiki cemiyeti iki kez Almanya'ya gitmiş ve Almanya'da büyük takdir görmüştür.

      Haluk Şehsuvaroğlu'nun Asırlar boyu istanbul adlı eserinden öğrendiğimiz kadarıyla Küçüksu, Osmanlı sultanlarının da rağbet ettikleri bir mesire yeri olmuştur. Örneğin Sultan Abdülmecid, yedi çifte koşulu kayığı ile buraya gelmekte, Küçüksu kasrına yerleşerek burada yapılan musiki ziyafetlerini dinlemektedir.

      Küçüksu kasrı, sadrazam Divittar Mehmet paşa tarafından 1751-1752 yılları arasında yaptırılmış ve yapımında tamamen ahşap malzeme kullanılmıştır. Günümüze kadar gelen, eşsiz güzellikte ki Küçüksu kasrı, bugünkü şekline 1857-1858 yıllarında kavuşturulmuştur. Dış cephesi ağır kabartmalarla süslü olan ve iç mimarisi göz kamaştırıcı bir yapıya sahip olan Küçüksu Kasrı'nın mimarı, Nikagos Balyandır. Bilindiği gibi Balyan ailesi, modern Osmanlı ve Türk mimarisinin bir çok gözde yapısını tasarlamıştır. Bu bağlamda Küçüksu kasrı, Türk mimari tarihinde oldukça sembolik bir yere sahiptir. Sultan II.Mahmud'un Ramazan aylarında Cuma günleri, selamlık resminden sonra kendisine dinlenme yeri olarak seçtiği Küçüksu kasrı, pek çok devlet adamına da ev sahipliği yapmış, bir çok önemli ziyafet şöleni bu kasırda verilmiştir. Günümüzde, Milli saraylar'a bağlı olan Küçüksu kasrı, arzu edenlerin gezip görebilecekleri şekilde dizayn edilmiştir. Küçüksu kasrının hemen yanında ve deniz kenarında yer alam Mihrişah Sultan çeşmesi ise 1806 yılında Sultan III.Selim tarafından Annesi Mihrişah Sultan adına yaptırılmıştır. Ampir usulü ile tasarlanan çeşme, dörtyüzlü olan bir meydan çeşmesi niteliğindedir. Boğazın bu nadide köşesinde yer alan bu güzel çeşme, çok kereler ressamların tablolarını süslemiştir. Mihrişah sultan çeşmesinin dört yüzünde de, Hatif Mehmet efendi tarafından yazılan otuz iki mısralık bir kitabe bulunmaktadır.

      Küçüksu kasrının dışında, Anadoluhisarı'nda birbirinden güzel pek çok yalı daha bulunmaktadır. Her ne kadar bu güzel yalılardan bir kısmı günümüze kadar gelememiş, tarih kayıtlarında kalmışsa da, yine de onlardan bahsetmek Anadoluhisarı'nın tarihsel kimliğini deşijre etmek açısından yararlı olacaktır. Böylelikle, bir diğer yandan bugün harabe durumunda olan bazı yapılara sağlıklı bir tarih bilinciyle sahip çıkılabilmesi mümkün olacaktır. Bu bağlamda zikredilmeye değeri çok önemli bir yalı Amcazade Hüseyin paşa yalısıdır. KöPage Rankingülü ailesine mensup bulunan ve 1697 yılında sadrazamlık görevine getirilen Hüseyin paşa'nın yaptırdığı bu yalı, 1699 yılında imzalanan Karlofça anlaşması vesilesiyle Nefçe sefirine verilen ziyafet başta olmak üzere, bir çok tarihi olaya tanıklık etmiştir. Maalesef bu yalı günümüzde kaderine terk edilmiş durumdadır ve doğanın tüm acımasızlığına rağmen direncini yitirmemekte ve geçmişe saygılı kişilerin yardımsever ellerinin kendisine uzanmasını beklemektedir.

      Anadoluhisarı yalıları içersinde, Bahriyeli Sedat Bey yalısı da kayda değer tarihi özelliğe sahip olan yalılardandır. Halihazırda restorasyondan geçen yalının kuzeye bakan kısmı selamlık, güneye bakan kısmı ise harem olarak tasarlanmıştır. Bu yalının ilk olarak Mustafa Reşid paşa tarafından yapıldığı iddia edilmekte ise de, bu konuda net bir bilgi mevcut değildir. Yalının yapılışı ile ilgili birbirinden farklı rivayetler aktarılmaktadır. Bir rivayete göre yalı, Sultan II.Abdülhamid tarafından, Bahriye nazırı Sedat bey adına inşa ettirilmiştir. Bu bölgede ki bir başka yalıda Fuat Paşa yalısıdır. Bu yalıda yıkılmış ve günümüze gelememiştir. Anadoluhisarı önünde bulunan Köseciler yalısından da bahsetmek gerekir. Yalının kayıkhanesi hemen alt taraftadır ve şu anda önüne bir rıhtım yapıldığı için bu kayıkhane kullanılamaz durumdadır. Kayıkhanenin üzerinde, sonradan balkon haline getirilmiş bir kısım ve onunda üstünde bir ikinci kat çıkması mevcuttur. Bunun yanında, bir subay çocuğu olan ve Dolmabahçe, Ayasofya ve Sultanahmet gibi büyük camilerde vazilik yapan ve islam akaidi üzerine kitaplar yazan, Eşref Edip'in çıkardığı Sebilürreşad dergisinde yazılar neşrederek, II.Meşrutiyet dönemi düşünce dünyasına katkılarda bulunan Manastırlı İsmail Hakkı efendi tarafından yaptırılan, İsmail Hakkı efendi yalısı da zikredilmelidir. Bu yalının hemen bitişiğinde, Halveti tarikatı şeyhlerinden,Talat Efendi'nin yalısı bulunmaktadır. Onun yanında Pembe yalı olarak bilinen görece daha küçük, iki katlı bir yalı daha bulunmaktadır. Bu yalı aynı zamanda İlyas bey yalısı olarak da bilinmektedir. Bahsedilmesi gereken bir diğer yalı da, Komodor Remzi bey yalısıdır. Bu yalının 1717 yılında inşa edildiği öne sürülmektedir. Bu yalının önemli bir özelliği, ünlü ressam Feyhaman'ın, bu yalıda kiracı olarak ikamet etmiş olması ve bir çok resmini burada yapmış olmasıdır.
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    7. #7
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şu an ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      21207
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan İstanbul'un Semtleri - Arnavutköy

      Arnavutköy

      Boğaz'ın Avrupa yakasındaki, nadide semtlerinden biri olan Arnavutköy, sahil yolunda Kuruçeşme ile Bebek arasında kalmakta, yukarı sınırında ise Etiler ile Ulus semtlerine kadar uzanmaktadır. karşısında Kandilli Ve Vaniköy bulunmaktadır ki bunlar, birbirlerine çok benzeyen Boğaz semtleridir.

      Arnavutköy semtinin, Fatih Sultan Mehmet Arnavutluk ve Epir'e egemen olduktan sonra buradan getirilen Arnavutların köye yerleştirilmesiyle bu adı aldığı sanılmaktadır. İlk Arnavut cemaatinin, o zamanlar bakımsız ve harap olan köye 1468 yılında yerleştiği bilinmektedir.

      ARNAVUTKÖY TARİHİ :

      Arnavutköy, Osmanlı İmparatorluğu zamanında idari yöndenGalata kadılığına bağlı idi. Galata köPage Rankingüsü'ne uzaklığı 8.5 kilometre olan semt, günümüzde Beşiktaş ilçesine bağlıdır. Hıristiyanlıktan önce Hestai olarak bilinen semtin, bu ismi bayırlarda yer alan kireç ocaklarından alıdığı bilinmektedir.

      Arnavutköy'ün Hestai olarak bilindiği dönemlerde ****ra ve Argos'dan buraya koloni kurmaya gelen Yunanlılar, köyün ilk halkını oluşturmuşlardır. Çok tanrılı bir inanan Yunalıların burada bir tapınakları da bulunmaktaydı. M.S. 3. yüzyılda Roma konsülü Promotos'un bölgeye bir villa inşa ettirmesi üzerine, "Promotos" olarak anılan köy daha sonraki yıllarda "Anaplous" olarak adlandırılmıştır. Hıristiyanlığın İstanbul'a kadar ulaşmasından sonra imparator Konstantinos bu dini Doğu Roma'nın resmi dini olarak kabul etmiş ve köy halkı Hıristiyan olmuştur.

      Konstantinos, çok tanrılı döneme ait tapınağın bulunduğu yere Ayios Mikhailaion Kilisesi'ni yaptırmıştır. Bu kilisenin inşasından sonra burası Mikhailaion olarak anılmaya başlanmıştır. Bu kilisenin Latin istilasında yağmalanması üzerine uzun bir süre harap olarak kalmış, daha sonra da bu kilisenin taşları Rumelihisarı'nın yapımında kullanılmıştır. Bir çok ayazma ve kilise yapılan semte daha sonraları "melekler köyü" anlamına gelen Horasmoto adı yakıştırılmıştır.

      İstanbul'un fethinden sonra Rumlar semte " Asomaton" demişler, zamanla da *****lu Revmatos"[büyük akıntı] olarak değiştirmişlerdir. **** Revma halkının çoğunluğunun kökeni Marmara'nın Silivri, Tirilye, Mudanya gibi sahil kasabalarıyla Milos, Andros, Tinos, Naksos, Paros, Sakız gibi Ege'deki Yunan adalarından gelmekteydi. Akıntı Burnundan geçerken türlü zahmetler çektiklerinden dolayı denizciler de buraya "Diabolugue Revma"[şeytan akıntısı] adını vermişlerdir.

      1540'lı yıllarda üzüm bağlarıyla kaplı olan köyün adının Arnavutköy olduğu kayıtlarda geçmemekle beraber, 1568'de Bostancıbaşı'na gönderilen bir fermanda " Bostancıbaşı'ya hüküm ki Arnavutköy bağları hassa-ı Hümayun için koru iken bazı kimseler anda şikar ettikleri işitilmiştir." denerek halkın buralarda avlanmasının yasaklanması istenmektedir. Arnavutköy isminin bu tarihler arasında verildiği ortaya çıkmaktadır.İsmini Arnavut göçmenlerden alan köy, Arnavutların köyü terk etmesinden sonra da ismini muhafaza etmiştir. Bir kanıya göre, bu Arnavutların Ortodoks hıristiyan oldukları ve daha sonra Rumlaştıkları söylenmektedir.

      16. yüzyılda bağları ve bahçeleriyle, esintili havasıyla Boğaz'ın en ünlü mesire yerlerinden olan Arnavutköy, 19. yüzyıla kadar Rum ve Musevilerin yerleşim bölgesi olmuştur. Evliya Çelebi Arnavutköy'ün 17. yüzyıl manzarasından şöyle bahsetmektedir :" Leb-i deryada bin kadar bahçeli mamur haneleri vardır ki cümle Rum ve Yahudi'ye mahsus olup cami, mescid, imaret yoktur. Bir küçük hamamı vardır. Dükkanları dar mahalde vaki olduğundan bağ ve bahçesi azdır. Ekmeği ve peksimeti beyazdır. Yahudileri sahib-i zevk ve ehl-i sazdır. Rum hıristiyanlarının ekseri kavmi Lazdır. Cemaati müslimini gayet azdır"

      1887 yılındaki yangından sonra köyde bulunan Yahudilerin büyük bir kısmı köyü terk etmiş, onların yerine Türkler yerleşmiştir. Türkler savaşlarda, sınırlarda silah altında bulunurken azınlıklar askerlik mükellefiyetinden muaf olduklarından dolayı devamlı işlerinin başında, maddi kaygılardan uzak, rahat ve müreffeh bir hayat sürmekteydiler.

      Evliya çelebi Yahudilerin zevk sahibi ve saz ehli olduklarından bahsederken, Sultan III. Ahmed zamanında İstanbul'da bulunan Lady Montagu da şöyle söylemektedir: " zengin tüccarların hepsinin Yahudi olduklarını gördüm. Bu memleketde onların akıl almaz bir nüfuzu ve Türklerden üstün imtiyazları var. Adeta memleket içinde kendi kanunlarıyla idare olunan bir Cumhuriyet kurmuşlar. Kendi aralarındaki son derece sıkı bağlılığa karşı Türkler hem gevşek hem de ticarete karşı hevessiz.Onun için de Yahudi, bütün ticareti avucunub içine almış."

      III. Selim'in ilk zamanlarında düzenlenmiş olan bir bostancıbaşı defterine göre sahil boyunda yer alan yalıların hemen hemen tamamı Rum zenginlerine aitmiş. 1820'den sonra Mora isyanına Rum zenginlerin destek verdiğini öğrenen II. Mahmud, Rumların gayrimenkullerine el koyarak Musevi ailelerine devretmiştir. Arnavutköy'de 1654'den beri Musevilerin varlığından söz etmek mümkündür. Küçük bir hastaneleri de mevcutmuş. Tayyareci Suphi sokak ile tekke sokağının kesiştiği noktada bulunan kalıntıların Ezehayım Sinagog'una ait olduğu bilinmektedir.

      1887 yılındaki yangında, evlerinin ve sinagoglarının yanması sonucu Museviler semti terk eder ve Yahudi nüfusunun yoğun olduğu Ortaköy, Balat ve Kuzguncuk gibi semtlere yerleşirler. 1792'deki bir arzuhalden anlaşıldığına göre 200 yılı aşkın bir süre Ermenilere de ev sahipliği yapan semt de Ermeni kilisesi olmadığından dolayı ibadet için komşu semt olan Kuruçeşme'ye gidilirmiş. Küçük Ermeni ilkokulu, öğrenci azlığından dolayı 1930'lı yıllarda kapanmış.

      1908'de II.meşrutiyet'in ilanına kadar geçen süre içinde Arnavutköy halkı kendi içişlerini kilise mütevelli heyeti öncülüğünde, zenginlerin maddi desteği ile hallediyordu. Halkın tamamını ilgilendiren önemli konuları ise Galata kadılığı'na ve Bostancıbaşına bildirmek zorundaydılar. II. Mahmud'un muhtarlık sistemini getirmesinden sonra muhtarlar tayin edilmiştir. O dönemde halkın çoğunluğu Rum olduğu için, seçilem muhtarlar da Rumlardan oluşmaktaydı.

      Şirket-i hayriye'nin 1912'de yayınladığı Boğaziçi Salnamesinde Arnavutköy hakkında şöyle bilgi verilmektedir:
      "KöPage Rankingüden 4.7 mil(8.5km) uzaktadır. Şirket vapurları köPage Rankingüden bu semte 22 dakikada ulaşırlar. Arnavutköy'ün üçte biri bayır üzerinde, ikisi dağ yamacındadır. Kısmen poyraz alır fakat gün doğusu rüzgarına tamamen açıktır. Bu cihetle birkaç defa hemen kamilen denilecek derecede yanmıştır. Binaların kagir ve muntazam olması ve sokakların tesviye görmüş olması da buna delalet eder...Arnavutköy hal ve manzara itibariyle bir küçük Beyoğlu vaziyetindedir. Bu köyün toplam yolcu sayısı 1550 civarındadır. Yazın buraya misafirliğe giden nüfusun miktarı ise 350 kadardır. Günlük vasati hasılatı 1.625 kuruşa varır."

      Antik dönemden beri yerleşim bölgesi olan Arnavutköy, vadi ve yamaçlar üzerine kurulu olduğundan ve kısmen poyraz aldığından ve gün doğusu rüzgarlarına açık olduğundan ötürü çıkan yangınlar genelde köyün tamamını etkisi altına almıştır. Depremlerin de etkisiyle, Antik dönemden günümüze kalan bir yapıya rastlanmamaktadır. Arnavutköy'de çıkan yangınlar köyün dokusunu tamamen değiştirmiştir.
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    8. #8
      İstanbul'da Olmak Vardı
      Şu an ne düşünüyorsunuz?
       
      Beyazdut's Avatar
      Üye No
      382641
      Giriş Tarihi
      Jun 2009
      Cinsiyet
      Bayan
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      30,553
      Konular
      5093
      RepPuan
      185122939
      Rep Power
      21207
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan İstanbul'un Semtleri - Büyükdere

      Büyükdere

      Boğaziçi'nin en eski yerleşim bölgelerinden biri olan Büyükdere, Çayırbaşı, Kocataş, Kazım Karabekir ve Sarıyer Merkez Mahallesinden sınır alır. Boğaziçi sahil şeridinde yer alan Büyükdere Taksim'e 18, Eminönü ne ise 24 km uzaklıktadır.

      Büyükdere önceleri Çayırbaşı, Sarıyer ve Bahçeköy'den sınır alan çok geniş bir yerleşim bölgesi ve mahalle idi. Bu büyük yerleşim bölgesi idari ayrılmalarla küçüldükçe küçüldü. Önce Çayırbaşı (1954) ve sonra da Kocataş'ın (1987) ayrı muhtarlıklar kurularak ayrılması, Büyükdere'yi sahil şeridinde sıkışan bir konuma getirdi.

      Büyükdere ismini, Belgrad Ormanındaki Valide Bendinin doğusundaki tepelerden doğan ve Çayırbaşı'ndan denize dökülen Bakla Deresi'nden aldığı iddiası yaygındır. Büyükdere'nin antik çağdaki isminin Bathykolpos olması, bu sözcüğün de derin körfez, büyük koy, derin vadi ve büyükdere anlamını vermesi, Büyükdere'ye bu ismin verilmesinin doğruluğunu kanıtlar.

      Antik çağda Bathykolpos adını taşıyan Büyükdere'ye Bizans döneminde Vathys Kolpos ve Kalos Agnos da deniliyordu. Bu sözcükler Derin körfez, güzel ülke, güzel çayır anlamlarını veriyordu. Ayrıca ****ralıların burada Saros adına yaptırdıkları adak yeri nedeni ile de Büyükdere körfezine Saros Körfezi de deniliyordu. Vatfızci John, Aziz Theodoros ve Patrik Taraisos'a adanan manastırlar bu yörede bulunuyordu. I. Haçlı Seferine komuta eden Godetroy de Bouillon 1096 yılında ordugâhını Büyükdere çayırında (şimdiki Çayırbaşı) kurmuştu. Büyükdere, Çayırbaşı ve PTT Evleri Mahallesi sınırları içine kalan mesiresi ile çok ilgi gören bir yerdi. Bilhassa Sultan II. Selim'in (1566-1574) buraya avlanmaya gelmesi ile canlanmış, sonraları Sultan IV. Mehmet (Avcı Mehmet) (1648-1687), Sultan III. Selim (1789-1807) ve Sultan II. Mahmut'un (1808-1839) da Büyükdere mesiresine ilgi göstermesi semtin ve bölgenin gelişmesine büyük katkı yapmıştı.

      Büyükdere'nin yerli halkı Hıristiyan Rumlar, Ermeniler, Avrupalılar (bilhassa Latinler, Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar, Almanlar) ve Türkler idi. Ancak Rumlar çoğunluğu oluşturuyorlardı. Büyükdere uzun yıllar Boğaziçi'nin en kalabalık mahallesi, dinlence ve kültür merkezi idi. Bizanslar döneminde balıkçı köyü hüviyetinde iken Osmanlılar döneminde bilhassa 17. ve 18. yy.dan sonra çok ilgi gören bir yerleşim bölgesi ve sayfiye yeri oldu. Yabancı ülke elçiliklerinin yazlık binalarını Boğaziçi'ne taşımaları Büyükdere'yi de etkiledi. Bu nedenle de bilhassa yaz aylarında nüfusunda büyük artış oldu. Böyle olunca da zenginler tarafından sahil boyuna yalılar, sahilhaneler, daha iç kısımlarda köşk ve konaklar yaptırılmak suretiyle hızla büyüme göstermesi sağlandı.

      Evliya Çelebi, Büyükdere için seyahatnamesinde şöyle yazar: "Bu kasaba dahi 2. Sultan Selim'in teferrücgahıdır; bir dağlık dere içre bina olunmuştur. Burada bir takım çınar, kavak, servi, salkım söğüt ve sair ağaçlar vardır ki, her biri gökyüzüne erişmiş ulu ağaçlardır. Zeminine güneş tesir etmez cilvegahtır. Gunagün çimenzar sofalar ve nice akarsularla tezyin olunmuş bir mesire-i dilaradır, Bin kadar haneleri vardır. Bir islam mahallesi ve yedi mahalle de Hıristiyan vardır; gemici, bahçevan evleridir. İskele başında Koca Defterdar Mehmet Paşa Camii vardır." (Evliya Çelebi, Çayırbaşı'nı da Büyükdere'den ayırmamıştır).

      Büyükdere'nin isimlerinden birinin Büyük Körfez (Bathykolpos) olduğu bilinmektedir. Körfez, büyük liman demektir. Büyükdere Körfezi de Boğaziçi'nin en büyük limanıdır. Bu nedenle de sefere çıkan gemilerin uğrak yeri olmuştur. Osmanlı donanmasının İstanbul'da bulunmadığı bir zamanda ve 1624 yılında Büyükdere, Sarıyer, Kefeliköy, Kireçburnu, Tarabya ve Yeniköy Don Kazaklarının baskınına uğradı. Buraları baskınla tahrip edilerek yağmalandı, yıkılıp yakıldı.
      Büyükdere tarihi eserler bakımından zengin bir yerleşim bölgesidir. Büyükdere'de dört kilise, bir cami var. Kiliselerden ikisi Ermenilere, biri Rumlara, biri de İtalyanlara aittir. Bir sinagog olduğu bazı eserlerde yazılıyorsa da her hangi bir iz yok.
      Büyükdere Camii, Kara Kethüda Camii olarak anılır. Cami Padişah III. Sultan Mustafa döneminde (1757-1774) Sadaret Kethüdası olan Mehmet Ağa tarafından yaptırılmıştır. Cami fevkani (iki katlı) olarak yaptırılmış olup, duvarları kâgir, çatısı ahşaptır. Onarımlar nedeniyle pek çok değişikliğe uğradı. Latin harfleri kabul edildikten sonra Camide Millet Okulu olarak bir süre eğitim verildi.

      İki Ermeni kilisesinden biri Ermeni Gregoryan Surp Hripsimyantz Kilisesi olup Mehmet İpgin İlköğretim Okulunun karşısındadır. Bu kilise 1848 yılında Garabet Yeramyan tarafından yaptırıldı ve mesh edilerek Aziz Hripsimyantz Bakireler'in adına atfedildi. Kilise 1886 ve 1893 yıllarında onarım gördü. Diğeri ise Surp Boğos Ermeni Katolik Kilisesi olup 1847 yılında Boğos Amira Bılezıkçiyan tarafından şapel olarak inşa edilmiş, bilahare daha geniş boyutlarda yeniden inşa edilerek 29 Eylül 1885'de Patrik Azaryan tarafından ibadete açıldı, bu kilise Eski Bosphor Gazinosu karşısında, İspanyol Elçiliği Yazlık binasının yanındadır.

      Ayıos Paraskevi Rum Ortodoks Kilisesi Büyükdere eski vapur iskelesi karşısında Danişmend sokakta geniş bir avlunun arka kısmındadır. Kilise yangın sonucu harap olunca yerine 1831 yılında şimdiki kilise inşa edildi.

      Latin Kilisesi olarak anılan Santa Maria isimli İtalyan Katolik Kilisesi eski Parkın karşısında Azatlı Sokakta olup 1866 yılında yapılmıştır. Kilisenin bir bölümü (İdare bölümü) bir süre Sarıyer Belediyesi tarafından kullanıldı. Kiliselerin her biri ibadete açık olup bakımları yapılmakta, tarihi özellikleri korunmaktadır.

      Büyükdere'de iki ayazma bulunuyordu. Ayazmalardan biri Rum kilisesi içinde, diğeri de Çayırbaşı Caddesi üzerinde Ermenilere ait ayazma idi.

      Büyükdere'nin Müslüman ve diğer azınlıklara ait mezarları Çayırbaşı sınırları içindedir.
      Büyükdere'deki tarihi eserlerden biri 16. yy.da yapılan tarihi Büyükdere hamamıdır. Büyükdere Hamam Sokağı üzerinde bulunan bu hamam 1889 yılında yanmış olup yeri bile belli değildir. Büyükdere Hamamına "Balıkçılar Hamamı" da denilmekteydi.
      Büyükdere'de birkaç adet tarihi eser çeşme var. Bunlardan biri, çarşı içinde ve eski vapur iskelesi karşısında bulunan Ali Bey Çeşmesidir. Çeşme 1602 yılında yaptırılmış, 1943 yılında esas yerinden biraz daha geri çekilmiş, birkaç kez onarım gördüğü için esas hüviyetinden az da olsa uzaklaşmıştır.
      Damatzade Mehmet Murat Efendi Çeşmesi 1756 yılında Büyükdere, Çayırbaşı Aralığı Sokakta meydan çeşmesi olarak yapılmıştır. Onarımlar nedeniyle esas hüviyetinden uzaklaşmıştır. Çeşmeyi Reis-ül Ulema Mehmet Murat Efendi yaptırmış, Kovalızade Mustafa Efendi de 1925 yılında onanmıştır. Hacı Mustafa Efendi Çeşmesi Büyükdere Canfes Sokaktadır. Bu çeşmeye Acı Çeşme, Acı Su Çeşmesi de denilmekte olup, yapılış tarihi bilinmemektedir. Fıstık Suyu Çeşmesi, Fıstık Suyu Sokağına girişte sağ baştadır. Çeşme 1595 yılında yaptırılmış fakat onarımlar nedeniyle eski hüviyetini kaybetmiştir.
      Büyükdere de bir başka tarihi eser, Topçu Karakol Sokağa adını veren Topçu Karakolu binasıdır. Bu bina 1911 yılında Sultan Mehmet Reşat döneminde yaptırılmış ve Topçu Karakolu olarak isimlendirilmiştir. Gözetleme kulesi de denilen jandarma karakol binası bir süre okul olarak da kullanıldı.

      Büyükdere'deki tarihi eserlerden biri de Şirket-i Hayriye döneminde çift katlı olarak yapılan vapur iskelesidir. Kazıklı sahil yolu yapıldıktan sonra bu tarihi iskele kullanılmaz oldu. Buna karşılık sahil yolu üzerinde küçük bir vapur iskelesi 1989 yılında inşa edildi. Büyükdere vapur iskelesi boğazın en geniş yerinde bulunmaktadır. Eski vapur iskelesi aynı zamanda mahallenin en büyük pasajı idi. İçerisinde; Pastane, kahvehane, terzi, noter, gemi acentesi, gümrük Müdürlüğü ve dernek binaları bulunuyordu.
      Boğaziçi'nin en hareketli yerleşim bölgelerinden biri Büyükdere idi. Yabancı ülke elçiliklerinin yazlık binaları Yeniköy, Tarabya, Kireçburnu ve Büyükdere sahil şeridi üzerinde idi. 17. yy. ve sonrasında bilhassa Kabakçı Mustafa isyanı (1807) ile Sultan II. Selim'in tahttan indirilmesi sonrasında yabancı elçilikler yazlık binalarını Boğaziçi'nde yapmaya başlamış, sefarethanelerde bulunan yabancılar ülkeyi güçsüz görmüş sömürgeci bir zihniyetle Rumelihisarı'ndan Sarıyer'e kadar deniz sahili yerlerde ve bilhassa Yeniköy, Tarabya ve Büyükdere arasında yalılar, sahilhaneler ve köşkler satın almışlardır.

      Osmanlı devlet adamları, yerli ve azınlık zenginleri de Sarıyer ilçesi kıyı şeridinde kendilerine yalılar, sahilhaneler, konaklar ve köşkler inşa etmişler veya satın almışlardır. Bu bir yerde Sarıyer ilçesi sahil şeridinde yer alan mahallelerin gelişmesine de neden olmuştur.

      Bu gelişme iledir ki Büyükdere sahil şeridinde her biri anıt niteliğinde tarihi eser olan yalılar, sahilhaneler ve köşkler inşa edilmiş, bu tarihi eserlerden günümüze kadar ulaşanlar olmuştur.

      Büyükdere'yi Sarıyer'den Bülbül Sokağı ayırır. Bülbül Sokaktan Büyükdere'ye doğru gidişe Piyasa Caddesi denir. Büyükdere'nin tarihi eser yalı ve sahilhaneleri Piyasa Caddesinde başlar, Çayırbaşı Caddesi'nin başladığı yerde son bulur.

      Piyasa Caddesi üzerindeki en önemli tarihi eser Rus Büyükelçiliği yazlık binasıdır. Bu büyük bina 19. yüz yılın başlarında, 17.123 metre karelik büyük bir ormanlık arazi içindedir. Bir büyük ana bina ve birkaç müştemilat binası ve mükemmel bir koruluğu vardır. Ana binanın cümle kapısı önündeki çakıl taşından yapılmış motifli süs işlemesi, ahşap binanın mimarisi ve kabartma süslemeleri dikkat çeker.

      Bir diğer tarihi yalı 49 kapı numaralı Sandalcıyan Yalısıdır. Bu yalı 1822-1823 yıllarında Saray'ın kuyumcubaşısı Sandalcıyan tarafından inşa edilmiş, sonra yılında ise restore edilmiştir.

      Rus Sefareti yazlık binasından sonra gelen beş bina tarihi eser binalar olup 19.yy.ın ikinci yarısında yapılmışlardır. 61 kapı numaralı tarihi eser bina Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı Yalısı olarak bilinir. Bu sıradaki önemli ve tarihi eser olarak çok değerli yalılardan biri Azaryan Yalısıdır. Bu yalı 20. yy. başında yanan daha eski bir konağın arsası üzerine Tüccar Bedros Azaryan tarafından yaptırılmıştır. Yalının bir adı da Vidalı Yalı'dır. Malzemeleri yurtdışından getirilip monte edilmesi sırasında, çivi yerine ahşap kavela (ahşap çivi/vida) kullanıldığı için binaya Vidalı Yalı denilmiştir. Bu yalı 1954 yılında Vehbi Koç tarafından satın alınarak müze haline getirildi.

      Az ilerisinde yine 19. yy. sonlarında inşa edilen Portakalyan Yalısı da tarihi eser yalılardandır. Büyükdere çarşı içerisine girerken Ermeni Surp Boğos Kilisesinin batısında yer alan bina İspanya Büyükelçiliği yazlık binasıdır. Bu binanın yerinde bir başka bina vardı. Bu bina yanınca yerine 1850'li yıllarda bugünkü tarihi bina yapılmıştır.

      Kullanılmayan eski Büyükdere Vapur İskelesinin yanında Keçecizade Fuat Paşa (1815-1869) Yalısı yer alır. Sultan II. Abdülhamid'in (1876-1909) sadrazamlarından olan Keçecizade Fuat Paşa'nın yalısı birkaç kez el değiştirdikten sonra "Hotel Fuat Paşa" olarak hizmete açıldı.

      Bu binadan sonra deniz kenarında iki tarihi bina dikkat çeker. Biri Hekimhan'ın yalısı, diğeri de Boğaziçi'nde şato tipindeki tarihi binalardan biridir. Hekimyan'ın yalısı 19. yy.'in başlarında yapılmıştır.

      Eski Sarıyer kaymakamlığı binası da tarihi eser binalardandı. Beyazcıyan Yalısı olarak bilinen bu yalı 1841 yılında yapılmış, zamanla Milli Emlak'a geçmiştir. Onarımı yapılmadığından yıkılıp gitti. Az ilerisinde denizle kucak] kucağa olan bir başka yalı göz okşar. Bu yalı Perihan Ataman Holden Yalısı olup, 18. yy.da yapılan ve mahallenin ayakta kalan en eski tarihi eser binasıdır.

      Büyükdere'nin Çayırbaşı Caddesi üzerinde ve üst kısımlarında yer alan Akmoran'ların Köşkü, Topçu Karakolu yanındaki Şehremini Köşkü, yine Topçu Karakolu binasının karşısındaki Karnikos'un Köşkü, Çayırbaşı Caddesi üzerindeki Mırmıroğlu Köşkü, Topçuoğlu Yalısı da tarihi binalardır.

      Büyükdere deniz sahilinde yalı ve sahilhaneler yer alırken, Çayırbaşı Caddesi üzerinde ve mahallenin iç kısım ve ara sokaklarında tarihi köşk ve konakların da sayısı az değildir. Büyükdere sahil şeridindeki yalı, sahilhane ve iç kısımlardaki köşk ve konaklar büyük çoğunlukla gayrimüslim ile yabancılara aitti. Yabancıların bilhassa Büyükdere sahil şeridinde yerleşmeleri 1757 yılında Fransız elçisi Conıte de Vergennes'in gerekli izni almasıyla başlamış olup Fransızları, İtalyanlar ve Almanlar izlemiştir.

      Büyükdere, Sarıyer ilçesi içinde en çok yangın felaketi yaşayan mahalle olmuş yüzlerce ahşap ev, konak, köşk, yalı ve sahilhane yanıp kül olmuştur. 1871, 1875, 1882 (ikinci defa), 1897, 1917 ve 1962 yıllarındaki yangınlarla Büyükdere büyük darbe almıştır. Bu yangınlarda 473 bina, 1 fabrika (Topser) ve lojmanları yanıp kül olmuştur.
      Büyükdere'de de tarihi özelliği olan ağaçlar vardır. Belediye Başkanlık binasının önündeki iki çınar ağacı tarihi ağaçlardır. Her birinin yaşı 250'nin üzerindedir. Keza, Vapur iskelesinin karşısındaki Rum Kilisesinin bahçesindeki çınar ağaçları ve Rus sefareti ile İspanyol sefareti bahçesindeki ağaçlar da yaşlı tarihi ağaçlardır.
      Büyükdere'nin yerli halkı Rum'du ve nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturuyorlardı. Ermeniler, İtalyanlar (Latinler) ve Musevilerle birlikte nüfus olarak gayrimüslimler ağırlıktaydı. 19. yy.ın sonlarına doğru Türk nüfusta artış görüldü. 93 Harbi (1877 Rus Harbi) nedeni ile Büyükdere çok göç aldı. 1956 yılından sonra başlayan azınlık göçü muhtelif vesilelerle devam edince Rum ve Ermeni nüfus sayısı çok azaldı, İtalyanlar (Latinler) ise tamamen göç ettiler. Gayrimüslim nüfusun azalmasına karşın Anadolu'nun muhtelif yerlerinde göç alan Büyükdere de nüfusta artış gösterdi. Günümüzde azınlık nüfus az sayıda da olsa bulunmaktadır.

      Büyükdere öteden beri Sarıyer ilçesinin en hareketli mahallelerinden biridir. Sarıyer Kaymakamlığı 1967 yılına kadar Büyükdere'de idi. Bu tarihte Sarıyer'e taşındı. Sarıyer Belediye Başkanlığı ve ünitelerinin Büyükdere'de bulunması semte yine eskisi gibi büyük hareketlilik kazandırdı.

      Türkiye'de Halkevleri 19.2.1932 yılında açılmaya başlandı. Sarıyer Halkevi ise 1935-1940 yılları arasında bir tarihte açıldı. Büyükdere'de halkevinin bulunması, sosyal, kültürel ve sportif açıdan hareketliliğin bu mahallede olmasına neden oldu. Halkevleri 11.08.1951 tarihinde kapatıldı.

      Büyükdere, önceleri Boğaziçi'nin merkezi durumundaydı. Otelleri, gazinoları, lokantaları, gemi acenteleri, limanı ve ticari hareketliliği ile dikkat çekiyordu.Buyükdere'ye girişteki Köşem Restaurantın arkasındaki yamaçta Hotel de ellevue, deniz kenarındaki La Piyer, Üniver, iskele yanında Propylees, Paris, basador, Astoriya, Bristol, Mardiros ve Çayırbaşı yakınında Platon isimlerini taşıyan oteller bulunuyordu. Büyükdere meyhaneleri, gazinoları ve çay bahçeleri ile Boğaziçi'nin eğlence merkezi idi. Piyasa Caddesindeki Beyaz Park, Büyükdere Çarşısı içinde Bosfor I gazinoları ile ünlü semtlerden biriydi. Beyaz Park Gazino ve plajı Büyükdere ile adeta özdeşleşmiştir. Gazino ülkenin en önemli ses ve saz sanatkârlarını halka sunardı. Büyük bölümü deniz üzerinde olduğundan sandal ve kayıklarla yüzlerce insan denizden sahneyi seyrederdi.

      Büyükdere Beyaz Park plajı 13.8.1926'da açıldı. Plajın açılışı bazı çevrelerce normal karşılanmadığından "Ahlak ve edep dışı" telakki edilerek devamlı şikâyet ediliyor ve kapatılması isteniyordu. Olayın gerçek nedeni erkeklerle hanımların birlikte yüzmeleri idi. İtirazların yoğunlaştığı bir sırada Mustafa Kemal Beyaz Park Plajına gelir. Plajın yerini ve suyunu çok beğendiğini söyler. Plajın sahibi durumu iyi değerlendirerek olanları Tahsin Üzer Beye anlatır ve yardım ister Tahsin Bey olayı Mustafa Kemal'e anlatır. Mustafa Kemal sinirlenir ve "Kadın erkek ayrımı ne oluyor? Burada doğru olmayan şey, aradaki mesafenin azlığı değil, deniz hamamında hala haremlik ve selamlık aranmasıdır" diyerek düşüncelerini belirtir. Bu ifadeden sonra Beyaz Park Plajı yıkımdan kurtulur.
      Büyükdere'de ilk plaj daha eski yıllarda açıldı. İstanbul Şehremaneti 28.9.1870'de İstanbul'da Kadıköy, Adalar ve Boğaziçi'nde 21'i erkeklere ve 5'i de hanımlara olmak üzere 26 deniz hamamı (Plaj) açılmasına karar verir. Bu karar üzerine 1871 yazında Büyükdere ile Tarabya'da ilk deniz hamamı (Plaj) açılmış oldu.

      Büyükdere, azınlığının fazla olması nedeniyle biraz da gazino ve içkili lokantaları ile ünlüdür. Beyaz Park Gazinosundan başka Bosphor, Şevki, AndonB Mardiros, Astorya, Kibar Yani, Bolu, Şarapçı Nikola, Bursa, Mehmet Efendi (Hayri), Hasırlı, Agora, Orman ve Mina Gazino, meyhane ve lokantalara Büyükdere'nin hareketliğini de gösterir. Ermeni ve Rumlar çeşitli vesilelerle göçtükten ve bu arada kazıklı yol yapıldıktan sonra Büyükdere eski hareketliliğini kaybetti. Bilhassa gazinolar, restaurantlar ve meyhaneler eski şaşaalı günlerini geride bıraktı. Büyükdere'de şimdi Kılıç, Bosfor, Ozkanatçı, Günaydın ve Köşen Gazino ve restaurantları var. Çarşı içinde ve çocuk parkının ilerisinde ise Beyaz Park Gazinosu adını taşıyan bir gazino varsa da eski hüviyetinde değil.

      Büyükdere, Bizans ve Osmanlılar döneminde balıkçı köyü olarak bilinirken 17. yy.dan itibaren mesiresi ile ünlendi. Cumhuriyet dönemine gelinmeden yabancıların yazlık olarak ikamet ettikleri dinlence yerlerinden biri oldu. Cumhuriyet döneminde küçük ağ ve olta balıkçılığı, dalyan balıkçılığı yapılması ile birlikte diğer iş kollarında da yoğunluk kazandı. Çayırbaşı'nda (Büyükdere'den ayrılmadan önce) Nektar adlı bira fabrikası, Tekel Kibrit Fabrikası, Fidanlık, çanak çömlek atölyeleri, Topser Tuğla Fabrikası, iki tersane ve kalafat yeri ile işçi kenti özelliğini de taşıyordu. Türk halkı işçi, memur, balıkçılık ve bahçecilikle uğraşırken, Rum, Ermeni ve Museviler ticaretle ilgileniyorlardı.
      Büyükdere'de halkevi bir sanat merkeziydi ve her gün yüzlerce insan bu kültür merkezinde sosyal, kültürel ve sportif çalışmalar yapıyordu.

      Eski dönemlerde, Büyükdere Çayırlığı denilen bugünkü Çayırbaşından Bahçeköy Kemerine kadar giden büyük yeşillik ve ağaçlık alan ile Fıstık Suyu Büyükdere'nin mesiresiydi. Büyükdere'de Belediye Binası ile yanındaki kilisenin batı tarafında iki kızak (küçük tersane, kalafat yeri) vardı. Buradaki tersaneler kaldırılarak alan açıldı ve park yapıldı .

      Büyükdere park bakımından şanslı bir mahalledir. Çocuk Parkı (Liman Parkı), Liseliler Parkı, Belediye Parkı ve Barış Manço parkı isimlerini taşıyan dört parkı var.
      Büyükdere'de iki kaynak suyu var. Biri Ali Bey Suyu öteki de Fıstık Suyudur. Diğer kaynak suları ise PTT Evleri ve Kazım Karabekir Mahallesi sınırları içinde kaldı.
      Büyükdere'de bilhassa yabancılar tarafından ziyaret edilen bir müze var. Vehbi Koç Vakfı Sadberk Hanım Müzesi olarak isimlendirilen müze 1980 yılında ilk özel müze olarak hizmete açıldı. 1983'de yandaki yalı satın alınıp eskiye uygun olarak onarılarak 1988 yılında Sevgi Gönül Binası adı ile Sadberk Hanım Müzesinin ikinci binası olarak ziyarete açıldı. Müze iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm büyük bina (Azaryan binası), ikinci bölüm küçük bina. Büyük binada sanat tarihi bölümü yer alırken, küçük binada arkeoloji bölümü bulunmaktadır.

      Büyükdere'de bir ilköğretim okulu bir de kız meslek lisesi var. Büyükdere İlkokulu 1922 yılında Büyükdere Kara Kethüda Camii avlusunda Millet Okulu adıyla tek sınıflı olarak açıldı. Okul 1924 yılında Gözetleme Kulesi de denilen Topçu Karakolu binasında taşındı. 1953 yılında Çayırbaşı Caddesindeki yeni binasında sekiz dershaneli olarak açıldı. Okula 1969 yılında yedi sınıf daha ilave bilerek okulun adı Mehmet İpgin İlkokulu olarak değiştirildi. 1991 yılında ise ilköğretim okuluna dönüştürüldü. Büyükdere'deki bir diğer okul Sarıyer Kız Meslek Lisesidir. Bu lise 1945/1946 ders yılında Sarıyer Akşam Kız Sanat Okulu adıyla Uzun Fıstık Sokaktaki binada eğitime başladı. 1969 yılında İtalyan Kilisesinden satın alınan Azatlı Sokaktaki 4-6 kapı No.lu binada (Bugünkü bina) öğretime devam edildi. 1973 yılında okulun adı Sarıyer Pratik Kız Sanat Okulu oldu. Bu okulun içinde 1980/1981 öğretim yılında Sarıyer Kız Meslek Lisesi faaliyete geçti. Okul Pratik Kız Sanat Okulunu da bünyesine alarak eğitime devam etmektedir. Bu okul içinde Sarıyer Şükran Ülgezen Anadolu Kız Meslek Lisesi eğitim ve öğretime başlamış, 1993/1994 yılında İstinye'deki binasına taşınmıştır.

      Büyükdere'de Rumlara ait bir ilkokul vardı. Kilisenin üst tarafındaki üç katlı binada eğitim veriyordu. Azınlık nüfus azaldıktan sonra bu okul da kapandı.
      Büyükdere'de; Yardımsevenler Derneği Sarıyer Şubesi, Büyükdere Spor Kulübü (1946), Büyükdere Denizcilik Yüzme İhtisas Kulübü (1952), Büyükdere Güzelleştirme Derneği (1967) Büyükdere Balıkçıları Derneği, Sarıyer Belediyesi Spor Kulübü (1990) ve Sarıyer Taraftarları Birliği (2004) adını taşıyan demekler var.

      Büyükdere'deki derneklerin en önemlilerinden biri Merkezi Ankara'da bulunan Yardımsevenler Derneği'dir. 1928 yılında kurulan bu derneğin Sarıyer Şubesi Büyükdere vapur iskelesi karşısındaki bir binada faaliyet göstermektedir. Yardımsevenler Derneği Sarıyer Şubesinin ilk başkanı Handan Öniş'tir. Sonra sırası ile Calibe Tanca, Mukrima Ürgüplü ve Nuran Alson (Halen görevde) başkan olarak görev yaptılar.

      Büyükdere Güzelleştirme Derneği mahallenin tanıtımı ve güzelleştirilmesi konuları ile ilgilenirken, Büyükdere Balıkçılar Derneği de mahalledeki küçük balıkçı esnafın silinip gitmemeleri için çalışmalarını devam ettirmektedirler. Güzelleştirme Derneği'nin mahallelerin tarihlerini içeren konulara ağırlık veren Dergisi (1972) uzun ömürlü olmadı.
      Büyükdere'nin nüfusu (1997 nüfus sayımına göre) 9.592 olarak görülmektedir. Muhtarlıkça nüfusun 11.000 civarında olduğu ifade edilmektedir.

      Sarıyer ilçe merkezi olmasına karşın Kaymakamlık ve birimleri 1967 yılına kadar Büyükdere'de kaldı. 1967 yılında ise Sarıyer'de yapılan yeni binasına taşındı. 1967 yılına kadar Sarıyer kaymakamı olarak; Hüsnü Uğural (Bilahare, İstanbul Gençlik ve Spor İl Müdürü, daha sonra da Edirne Valisi oldu), 1960 İhtilali nedeniyle bir süre Yzb. Orhan Bey sonra Nevzat Bey ve diğerleri görev yaptılar. Sarıyer, 1984 yılında Müstakil Belediye oldu. Belediyenin başkanlık ve diğer birimlerinin büyük çoğunluğu Büyükdere'de bulunmaktadır. Sarıyer'in ilk Belediye Başkanı Ali Sandıkçı'dır. Sonra sırasıyla M. İhsan Yalçın, Yusuf Tülün, Sedat Özsoy sonra tekrar Yusuf Tülün (halen görevde) belediye başkanı olarak görev yaptılar.

      Büyükdere'de bu güne kadar Tütüncü Süleyman Efendi, Rıfat Efendi, Ahmet Efendi, Ali Efendi (Bayrak), Alb. Gafur Bey, Em.Assb. Kenan Güçtimur, Temel çınar ve Hikmet Bayrak (halen muhtar) muhtar olarak görev yaptılar.
      C:\Ana Kütük\KARİKATUR\0-Atatürk-2-Attila Peken.jpg


      "Tarihi 'isimler' değil 'zamanlar' belirler!


      Ve zamanlar hep Atatürk'ü haklı çıkarıyor."


      Ahmet Taner Kışlalı

    + Yeni Konu Aç
    12 sayfadan, 1.sayfa 12311 ... SonSon

    Konu Açıklaması

    Users Browsing this Thread

    Şuanda bu konuyu 1 kişi izlemekte. (0 üye ve 1 misafir)

    Bookmarks

    Bookmarks

    Gönderme Kuralları

    • Yeni konu açılamaz!
    • You may not post replies
    • You may not post attachments
    • You may not edit your posts
    •  

    Forum Kuralları