• Acılı
  • Aptal
  • Aranıyor
  • Arsız
  • Aşık
  • Ölü
  • çılgın
  • üzüntülü
  • üzgün
  • Bahahaha
  • Bilgin
  • Bulantılı
  • Bulutlu
  • Canlı
  • Cap Canlı
  • cesaretli
  • Dead
  • Deli
  • Depresyonda
  • Eğlenmiş
  • gay
  • Goofy
  • Hacker
  • hoşgörülü
  • Huysuz
  • Huzurlu
  • Israrcı
  • iyi
  • Karışık
  • kaygılı
  • Küstah
  • Kederli
  • Keyifli
  • Kimsesiz
  • Kop Kop
  • Korkulu
  • kuşkulu
  • Manyak Deli
  • melek gibi
  • Meraklı
  • Meşgul
  • Mutsuz
  • Neşeli
  • Niteliksiz
  • Oylesine
  • Panik
  • Paranoyak
  • Rahat
  • Sakin
  • Saldırgan
  • Sarhoş
  • Sert ve kaba
  • SIKKIN
  • Sinirli
  • Sıcak
  • Tembel
  • utangaç
  • Uykucu
  • uykulu
  • Uyuşuk
  • Yaramaz
  • Yürekli
  • Yorgun
  • Yoğun
  • Şüpheli
  • Şeytani
  • Şeytani2
  • Şokta
  • şşşşttt!
  • Gösterilen Sonuçlar 1 sonuçtan 8 ile 8 arası

    Konu: Hilmi Yavuz

    1. #1
      M A E S T R O
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      Hairdesigner's Avatar
      Üye No
      195270
      Giriş Tarihi
      Apr 2007
      Yaş
      44
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      99,488
      Konular
      23458
      RepPuan
      38281964
      Rep Power
      6780
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan

      AKŞAM VE ÇOCUK

      Zaman iyice alçaldı... aşklar
      görünür oldular ve ´mazi kalbimde yara...´
      o konak, yıkık, harap, anımsıyorum,
      bulutlar ağır ağır inerdi odalara...

      beklerdim, aşklar birer türküydü!
      bir kızak, sanki saplanmış kara;
      hiç bir şey kımıldamaz, öyle dururdu,
      annemsi bir sessizlik çökmüş duvara...

      o konakta herkes, büyük aile,
      koştururdu, yazlar sanki bir sara
      nöbeti gibi yaşanır, bir çırpınıştır
      çocukluk, orada, boş akşamlara.


      AKŞAM VE SEN VE BEN

      ikimizdik, sen ve ben, bir çiçekle
      onun tomurcuğu arasında bir yerde;
      öylece durur muyduk, ikimiz gibi?
      dâima birlikte olurduk hüzünlerde...

      anımsar mısın, yaz günü, bir bahçeyle
      gizledikti kendimizi birbirimizden;
      sen ve bahçe, ben ve bahçe, sen ve ben:
      akşamlar derlerdik her ikimizden...

      üşürüz, çünkü uzağız şimdi o yazdan;
      ey, birazdan bir yazdan geçer olan, ey!
      kimbilir ne anlama geliyor artık,
      şu eskiden “hüzün” dediğimiz şey?


      AKŞAMIN YARISINDA

      herkes öteki gibi duruyor... akşam
      da durduğu yerde durmuyor artık;
      yolcu yolu kuşatıyor durmadan;
      kapanıyor ´Zaman´ denen karanlık...

      hiçbir şeyde yok gibi ve herşeyde var;
      sıkışmış birileri ara yerde;
      kalbim! durma yetiş eski yazlara!
      nedense bir durgunluk var saatlerde...

      herşey nasıl da bütündü bir zaman:
      şimdi bahçe eksik, güllerse yarım;
      kar yağar, hüzün bile yok... ve nerdesiniz,
      âh, evet nerdesiniz, yoksaydıklarım?


      ANI-SON NET

      aynalar dolaşıyor, bu kentin aynaları;
      sözlerim sisli sözler ve aşklar kırılmada;
      aşklardan isteniyor, ah, orda olmaları...
      kendini odalara benzeten odalarda,
      aynalar göğe ağar, bu kentin aynaları;
      kimi dilerse onu göstererek, buyurman
      kim bilir hangi yazda bırakmış anıları?
      sen sıdre, sen son ağaç, yeşil döşek ve yorgan...
      bilirsin, kalp gözüne ayn´a gerek... -ve soru-
      lar uzuyor isra´da... aksam çürük ve sari
      lambalar yükseliyor, sırlarla, göğe doğru;
      ve toplanıp geliyor gece yolculukları...

      ah, aşklar paslanıyor, kent saklarken onları;
      bencileyin hep ayna yerine koyuyor anıları...


      ANNEM VE AKŞAM

      bir kapı açıldı, ansızın, baktık:
      akşam!.. kimse benzemez oldu kendine;
      kimbilir ne kadar hüzünlü artık,
      bir odadan ötekine geçmek bile...

      sen neysen o kadarsın, ey akşam!
      annem içini çekiyor kimi ansa;
      ürkü!.. biri ansızın bir gül koparsa;
      şimdi uzak olandır neye ulaşsam...

      ah, akşamdan bile ürküyor çocuk;
      her yer alacakaranlık gurbet;
      soldu annem, solarken goblen ve tülbent;
      ve akşamın ucuna doğru yolculuk...

      bir türkü söylendi, neyin tadı var?
      akşam bile bitti, kalmadı çünkü...
      çekildik, bir başına kaldı o türkü;
      kapılar arkamızdan kapanmadılar.


      AY DOĞAR

      ay doğar

      bir ay doğar umarsız gözlerinden

      bir ay batar bedir allah

      karanlıklar bir silâh kahrı gibi oturur yüreğime

      iflah olmaz bir silâh



      ya kara bir kırbaç gibi vur beni küheylânlara

      ya beni öldür allah



      dünyada

      nerede olursa olsun dünyada

      senin umarsız gözlerin

      kanlı bir avuç zehir

      bir de yangınlı yaz akşamlarıyla bir gelir

      ya da



      senin umarsız gözlerin

      mahzun eşkiya ateşleridir

      tutuşur rüzgârlı bayırlarda


      AYNALAR VE ZAMAN

      erguvanlar geçip gittiler bahçelerden
      geriye sadece erguvanlar kaldı

      şair! bahçelere özenecek ne vardı?
      işte tenhâ her yanımız, hep tenhâ
      ne aradık sözcüklerin kuytularında
      ne bulduk soldukça çoğalan dilimizde?
      Zaman´ın sırı hala duruyor olmalı ki üzerimizde
      biz bakınca görünen aynalardı

      nasıl var olduysanız öyle kayboldulardı
      bir yazın tiniyle bir güzün bedeni
      hem birleşti hem de ayrıldı sizde
      şair! gördünüz kimbilir kaç aşkın battığını
      o derin sulara kapılmış şiirlerinizde...
      nedeni, ne kayalar ne fırtınalardı:

      kuytulardı, geçip gittiler sözlerimizden
      geriye sadece kuytular kaldı


      BAKİYE RÜBAİ

      Ey bakışlar ustası umutlar pehlivanı
      Sen anlattın bir gülde anlatılmaz olanı
      Biz bir hüzne başlarken sana çıraklık ettik
      Uçurduğun kuşlardır şimdi Bâki Divânı


      BEDREDDİN

      1. bedreddin

      mübalağa akşam olur

      güz, nefti dolaklarını kuşanır da gelir
      yaprağın fetrete düştüğü zaman

      sen ey yaz günlerini
      top top ak çuhaya tebdil eyleyip
      ve bir solgun gülümseme olarak
      eğnine giyen şaman

      buyur otur
      şeyhim
      samanyollarının ilik sedirine uzan
      uzun, görklü ve sof
      yüzünü bizden yana döndür
      bize buğdayın ateşini
      gözlerin tımarını
      ve hüznün varidatını anlat

      elini elimize dokundurmadan

      sen ki öldüğü yere
      bir kök sümbül bırakır gibi
      usulca sevdalar bırakan
      ovaların ve kartalların musahibi

      ne zaman diye sorma, ne zaman
      yaprağın fetreti gülün kıyamına
      gülün kıyamı ağacın isyanına
      dönerse iste o zaman

      mübalağa akşam olur
      güz, nefti dolaklarını çıkarır da gelir

      elini elimize dokundurmadan


      BEN İÇİN SONNET

      benim yüzümdür işte, mağrur, kalın, şizofren;
      unutmak ve aynayla, aşklarla azalmada;
      ben gideli beridir Hilmi yavuz ile ben
      bazen burdayız işte, bazen de ürkünç oda
      içimize kapanan kapısıyla bu gün de
      bir ben´e acılıyor, ah, yıldızlı ve çorak

      bir çökelti gibiyim ben kendi belleğimde...

      nereden açılırsa orasından akacak
      ur mu, ben mi, çıban mı? kötücül, irinli, pis...
      bıçak, bisturi, makas beni deşin ve yarın
      çıkarın ne vardıysa: teslis, teslis ve Teslis...

      bana çivilidir, İsa’yla çarmıh neyse;
      aşksa bir iç kanama... gül, gülden içeri´yse...
      Düzenleyen M@D_VIPer : 09-05-08 at 23:11



      FENERBAHÇ​E





    2. #2
      M A E S T R O
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      Hairdesigner's Avatar
      Üye No
      195270
      Giriş Tarihi
      Apr 2007
      Yaş
      44
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      99,488
      Konular
      23458
      RepPuan
      38281964
      Rep Power
      6780
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan

      BEYAZİD PAŞA

      . beyazid paşa

      gün akşamlıdır devletlim
      elbet biz de ölürüz

      gözüm hep o asılmışta kaldı

      sanki karanfil zülfünü dökmüş de
      şimşir topuzlu bir gürz
      indirilmiş gibi tanyerine
      kanlıydı kartal kanadı
      bir tarikat değneği gibi
      pürüzsüz ve düz
      bir beden, asılmış

      gözüm hep onda kaldı

      susan yazdı, konuşan güz
      usuldu, uzundu denizin boyu
      sanki tüy bacaklı bir tazı
      ya da kırmızı ve koyu
      bir masaldı,
      tara_indin ve süssüz
      bir beden, asılmış

      gözüm hep onda kaldı

      gün akşamlıdır devletlim
      elbet biz de ölürüz.


      BULUTLANMA SONNET Sİ

      söylesem hüzün olur, söylemesem de hüzün;
      zaten sözler de bezgin... kime anlatılsın?
      âh, dil’den ürker olduk; kimse dil’in bir düğün
      olduğunu bilmiyor; bir kenara atılsın
      diye bekliyor şiir... yılışık ve savurgan
      çok boyalı bir gülün yükselişi... ne hâzin!..
      giderek kendimize sığınacak korugan
      bile bulamayarak... –ve elbette magazin
      bir yalnızlık edinip, n’olacaksa olacak
      diye yollara vurmak... terkide kaldı atım!
      aşklar bile sindiler, saklanıp köşe bucak;
      kalbimiz aksadata, âh, hazlar alım satım...

      ve giderek aynada nedensiz kırılmalar;
      dil bitti!.. söz susuyor!.. bende bulutlanmalar...


      BİR YAZ GÜNÜ İÇİN ŞİİR

      nerde o sarısabır, safran ve sarı sesi

      akşamın? duymak sanki bir gülün

      yolculuğu gibidir bahçeden sana doğru;

      gelsin, bilsin ve sensin, yağdığın o yağmuru

      alıp gidensin işte, daha ergin bir yaza...



      bahçemde yer kalmadı, her taraf tıka basa

      yaşlı yazlarla dolu... orda elbet o çölün

      ortasında yabansı, ürkek ve sanki garip

      bir şeyler duyuyorum... sesler, şeyler? ölünün

      son gördüğü o gülü çağrıştıran, -nedense...



      ben yine bahçemleyim, bu belki kendimleyim-

      mi demek? Zaman ten´dir, eğer yazlar bedense...


      BİRİNCİ MEHMET

      7. birinci Mehmet

      bedreddin yaşıyor mu hala?
      Ben ki yazmalara ve bala
      hükmedendim; ihaneti gül diye
      resmedendim; denizin gönderine ölümü
      çektirendim ben, lala

      bedreddin yaşıyor mu hala?
      dersin ki onu, mülhidlerini
      ormandan ayırmak olası değil
      boynu laleden geçilmez
      saçları taflandır ve çağla
      ve alnı ak ketende yaban çileği
      gibi dağılan onlardı, lala

      bedreddin yaşıyor mu hala?

      Kuşlarla akan ipeği
      göllerde uçan çiniyi
      ve sevdayı, umarsız kına çiçeği
      gibi bölüşen onlardı, lala

      bedreddin yaşıyor hala.


      BÖRKLÜCE MUSTAFA

      2. börklüce Mustafa

      biz ki sevdamızı, alaca
      kıl bir heybe gibi sunduk
      aba terlikle denizi yürüyenlere
      şavkımız dağlara vurunca

      börklüce Mustafa, yonca
      ve hançerlerin piri
      ölümü masmavi bir hamail
      gibi boynunda taşıyıp
      gözleriyle bir acıya kalebent
      olmanın korkunç şiiri

      dövülüp tavını bulunca

      seriz çarşısına, ince
      kıvrık ve celali
      bir ay ışığı gibi girmek
      ve sesiyle şayağa ve tunca
      sancağı buğdaysı, türküsü ebruli
      bir isyan diye işlenmek

      ve devrilmek, birbiri ardınca

      biz ki sevdamızı, alaca
      kıl bir heybe gibi sunduk
      aba terlikle denizi yürüyenlere
      gölgemiz dağlara vurunca


      ÇİÇEKLİ DAĞ SOKAĞI

      derindir arası güllerin
      ve aşkın yakut dilinden
      duyulur türküsü şiirin:
      -çiçekli dağ
      çiçekli dağ

      aşklar anlatıdır yazın
      onları bir sokağ
      ın
      adıyla çağırır yollarında:
      -çiçekli dağ
      çiçekli dağ

      aynalar uçurumdur bakarsan
      derin bağ
      larla
      bağlanır acılarımız
      çiçekli dağ
      çiçekli dağ

      ve sessizlik büyük ağ
      larla çeker
      yolcu denilen nehri
      kimdir hüzün söyle söyle
      çiçekli dağ?


      ÇÖKMÜŞ BİR KENT İÇİN SONNET

      ben kimden koptumdu, akşamlar depresif, manik
      bir aynayla beni bağladı bana... pis
      bir kitap çöküntüsü: o, ben’im! kuğularla garanik
      -i ulyá!.. sürüngen giysileriyle iblis;
      alan da o’ydu, satan da... şeytanca alışveriş!
      bir leşi bir leş tirirken yırtk, yarım;
      satan o giysileri benden önce de giymiş...

      ben aynayla kopmuşken bana nasıl bakarım?

      terelelli terelella, tevellâ ve teberrâ
      kent leşti ve ben ona bir koku gibi süründüm;
      artık aşklar taşır beni, ben onlara kadavra
      olsam da terelelli... mecnun’dum, leyla’ya büründüm...

      bir kent kendi üstüne çökerken de kış;
      aşklar yararken aşkları, sözlerde bir yırtılış...


      ÇÖL VE AY

      bir ince suydum, ezildimdi, basıldı
      üstüme, kaldı ayak izleri suda;
      bir menzilden ötekine... nasıldı
      gitmek? ağrdı çöl, kuytulardı, pusuda...

      baktılar, haramiler, çölde su´ydum;
      gittimdi, kumlardı, soydular beni;
      yedi askı, çırılçıplak, söylendi, duydum:
      ört ketenle Mısır´ı ve Yemen´i...

      iki menzil arasında bir menzil;
      soldu çöl ve vaha, çürüdüydü, ah rezil
      blue mo on! arada kaldım, beni böl,

      ikiye... ne diye ayrılındı, ya Ömer?
      sırma gövdem di çiğdem, şakk-ı kamer...
      bu ne tutkun gecedir, hüzünle beni, beni öl! ..


      ÇÖL ÖYKÜSÜ

      ´çöl´ denilen o öyküyü
      yazmak için konuşurken
      sustum içimdeki türküyü...

      anlasın doğan gün seni:
      bir aşk ötekinden mi kalır?
      ah, şiirin altın tüyü! ..

      hangi yalnızlık kapatır beni
      var mıdır iyi bir gül, ki kovsun
      o yazın içindeki kötü´yü?
      Düzenleyen M@D_VIPer : 09-05-08 at 23:20



      FENERBAHÇ​E





    3. #3
      M A E S T R O
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      Hairdesigner's Avatar
      Üye No
      195270
      Giriş Tarihi
      Apr 2007
      Yaş
      44
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      99,488
      Konular
      23458
      RepPuan
      38281964
      Rep Power
      6780
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan

      DEPREM

      Sen benim kalbimin bakıcısısın
      Güldeki karanlık yazıdan bir mesel
      Sussam razı değil dile
      Konuşsam derin ve geleneksel
      Bir hüzündür
      Dolaşır dilden dile

      Ah bedenin, zakkum bedenin
      Bir dağyolu tadında
      Ve ben o yolu kalbiyle bilen
      Yüzün gizemdir senin, yokluk
      Acı sessizce yedi dildedir
      Sevdalar kimdedir, kandedir
      Ve depremler senin neren?


      DEVRİM

      Bir gülün açılması devrimdir
      Bildiğin anladığın bir devrim
      Kim bilir nereye varmışlığımız
      Bir av sonu ağırlayan gözlerim
      Seni anmak öyle kolay değildir
      Denizler: biraz çocuk kalmışlığımız

      Bir gülün açılması devrimdir
      Bildiğin anladığın bir devrim
      Gecede bir bozkır kalmışlığımız
      Bakışları ağırlayan seslerim
      Sana bakmamak öyle kolay değildir
      Simgeler: en çocuk yanlışlığımız


      DOĞU 1310

      işte Solhan ve işte kocaman
      dağlarıyla kalaba
      ve gülleriyle hısım
      olduğumuz Palu
      gözleri korkunç bir deprem
      hem aslı, hem kerem
      gibi yanan suvar:
      İbrahim talu
      işte akşam ve işte Çapakçur
      ve Çapakçur’da akşam
      bir divanıharp gibi kurulur
      ağır giden bulut müfrezeleri
      hem bulanık hem firari
      yağmur
      ve bir vur emri gibi ansızın
      bir akar suya doğrulur
      Hınıs’tan kopan süvari:
      İbrahim talu

      işte can eseren koyu ve kar
      kar, palandöken dağlarında
      bir isyan bastırır gibidir
      işte hörmek köyleri çevrilmiş
      duvar
      bir kurt yüzüdür, ince
      sivrilmiş
      cibren ovası
      sanki mevzi almış
      gibi kar
      hem başıbozuk, hem seferi
      hörmek;ten inmiş iniş
      ölümü savuran süvari:
      İbrahim talu

      II
      Bingöl dağlarının eteklerinde
      kuytu meşeler vardır
      o kuytu meşeler ki
      germiş kartala kanat
      ya da bir avcı kolu
      olup tek sıra
      ve sanki tütüne ve bakıra
      bir küf gibi musallat
      hamiye alayları

      işte Dicle işte Fırat
      ve acı su boyları
      sanki yazdan kapanmış
      sarp ve heybetli
      dağ yolu
      yanında üç ince patika
      üç küçük oğlu
      ve sanki süvari değil de
      ilk kez eyer vurulmuş
      bir kısrak gibi tedirgin
      İbrahim talu

      kış kararlı, ova dingin
      İbrahim talu, sağır
      bir acıya dökülen tunç
      ve giderek daha belirgin
      korkunç
      bir kızıl çadır olup
      savrulan yalım
      işte hoyrat ve zalim
      ağır
      bir yangın

      bin üçyüz ondu ve sen
      İbrahim talu
      ağıtlardan bir kış
      solgun ve mücerret
      ölümü sürmeli bir tüfek
      gibi omzuna asmış
      o sürmeli tüfek ki
      tetiği kartal
      namlusu aşiret
      kabzası yanmış


      DOĞUNUN BEBELERİ

      doğunun bebeleri taş bebek
      değildir; say ki onlara cefa
      ince yaralı bir gömlek
      ve ninniler en çok akşamları zor
      say ki onlar ağlarken lor
      say ki gülerken çökelek

      doğunun bebeleri taş bebek
      değildir; yaşmaklı Siirt’i
      kınalı Van’ı
      sılayla gerdeğe girercesine
      geçip gurbetin çobanı
      ölüm, güz üşüşür yüzlerine
      ay, gecenin şark çıbanı

      doğunun bebeleri taş bebek
      değildir; acıyı trahom,
      gündüzü emek
      gülüyse bir gelecek için kullanır
      say ki anaları ova, babaları dağ
      ve emzikleri tüfek


      DOĞUNUN DİYALEKTİĞİ

      su şafağa dönüşür ve güzün felsefesi
      yaprağı akarına bırakmak

      günün yasmağını örtünür bir tekke nefesi
      gibi usulca açılır toprak
      sesin kendini güle
      ve gülün kendini sessizliğe dönüştürmesi
      gibi kendi kendini yağmalayarak
      odur şafağı dönüştüren ölüme
      bu yağma sanki yıkık hanların
      bir yazından baç alınan erguvanların
      üzerinde bir dağ, örneğin nur hak
      olup geçmiştir
      olum hangi denizleri gezmiştir
      bilinir ama mutlak
      bir büyük hasretle kolan vurarak
      çıkar kalbimin önüne
      bir doğudur ki o. gülerken bile bozlak
      hep susmuş, evet, ve nasıl ki sevdayı
      gök ekinler gibi tırpanlıyarak
      yeni sevdalar üretmiş, ve susmak
      yeniden gök ekinler göğertmiş
      göğertecek de,
      gurbeti sılaya bağlayarak

      su şafağa dönüşür ve güzün felsefesi
      yaprağı akarına bırakmak


      DOĞUNUN GEÇİTLERİ

      çok uzun anlatmak gerekti
      ve biz, sadece ima ile geçtik

      ´yol verin sevdaya´
      gördük ve yol verdik
      acıdan kalkıp acıya
      varan bir yol gibi
      kendini göstere göstere
      bir cihannüma ile geçtik

      ve kalbimiz bize sahip çıkmadı
      dağdır, kızılca kopup
      ve done done duştu
      döner dağdan sonbahar
      hüzne geçit yok, ziganalar
      ve kop´tan bu dönüşleri
      bir sema ile geçtik

      ateştir eski geceler
      ´tut ve yan, tut ve yan
      kul ol, gülümüzden´
      sairler aksamdır, ateşgedeler
      ve biz kendi külümüzden
      bir Huda ile geçtik

      bir hayal olmadadır gol simdi
      göründü elsele gol ve giz
      gördük, bir kuğuya yolcu olduğu
      yerde kayboldu nergis
      ve biz, öyle ki, bu yolculuğu
      bir rüya ile geçtik

      çok uzun anlatmak gerekti
      ve biz, sadece ima ile geçtik


      DOĞUNUN GURBETÇİLERİ

      acı biziz, biziz yine
      bir büyük bozguna yol olduğumuz

      artık ne acem bahçesi
      ne acem mülkü
      ne de yaprakla
      örtülü havuz
      bir kaç gün sonbahar ile talan edilip
      su yıkılıp, hüzün çürüyüp
      ve yol sefili dağlarımızdan
      bir ipek uçurum diye devrilip
      sel gittiyse kalan kumuz
      biz bir talanla başladık kendimize
      bundan böyle acının
      ekmek ve tuz
      konaklardan geçer yolumuz
      olum çarktır, sevda direk
      uçsuz bir gurbete bağdaş kuduzumuzda
      ve mahsus selam diye söylenerek
      bir ağıda durulur mektubumuz

      acı biziz, biziz yine
      bozguna bağlıyız, yola mahkumuz


      DOĞUNUN GURBETLERİ

      akşam en güzel masaldır
      iyi anlatılırsa

      doğru olan herşeyde biraz
      öfke, biraz yılgınlık vardır
      der, bir kıssa
      cam incelince şarap da incelir
      yaşam acıdan kırmızıya
      ölüm hüzünden beyaza
      ve bir gül gelirse
      bu yol ayrımından gelir
      mutlaka ve nasılsa
      kendi elimizle kurduğumuz gurbetten
      daha zor bir sürgün yoktur
      yaşasak da yaşamasak da
      umuda ve sonbahara hüküm ki:
      gülün saltanat devrinden
      ne sevdikse bugünden
      ve ne kaldıysa dün ki
      acıyı yakuta döndürsün
      hüznü döndürsün elmasa

      akşam en güzel masaldır çünkü
      iyi anlatılırsa


      DOĞUNUN KADINLARI

      biz batan güne sahip çıktığımızda
      ay, Bitlis’te sarı tütün
      ya da bir akarsu imgesi
      gibi yiğit ve bütün
      bir ağıttı
      kadınlarımızda
      onlar hüznü bir çeyiz
      çileyi ince bir nergis
      ve gülerken bir dağ silsilesi
      taşırlar
      ve birer acıdan ibarettiler
      kayıtlarımızda

      kadınlar ki alınlarımızda
      doğuyu mavi bir nokta
      ve yazgıları çok uzakta
      bir nehir yoluna
      karışırlar
      ölümleri duvaktan beyaz
      ve ahlat, Erciş, adil cevaz
      üzerinde geçen bir kederle
      yarışırlar
      ve birer yazmadan ibarettirler
      sevdalarımızda

      biz bir yazın ayağında
      en küçük bir gurbeti bile
      içi titreyerek okuyan
      ve bir gülü tersinden dokuyan
      umutlarımızda
      başlığı kınadan turaç
      bebesi doğuştan kıraç
      ve bir ninniyle darılıp
      bir türküyle barışırlar
      ve birer hasretten ibarettirler
      mektuplarımızda


      DOĞUNUN SEVDALARI -1-

      sevda derinlerdedir, oysa Ferhat
      üstünü kazmada dağın

      kalbimin, yani o yağmur
      ve acıdan ocağın
      madenini, laciverdi ve mahmur
      bir ağrıyla delmede
      şirin
      ve en asılmaz, en derin
      bir şiirin yurt edindiği
      billur bir köşke girmede
      Leyla
      ve mecnuncun, yani o çölden
      ve ağıttan otağın
      önünde, bir adak gibi
      ölüme diz çöktürmede
      Leyla
      ve yakut, şafak ve irin
      ile emzirdiği bir gözün
      boynunu vurmada
      şirin

      sevda derinlerdedir, oysa Ferhat
      üstünü kazmada dağın


      DOĞUNUN SEVDALARI -4

      bir göl güle düşerse
      göl değil de gül bulanır

      gurbet sende pamuklarsa
      gece ay oradan doğar
      şiir acıya çullanır
      ilkyaz düşeli beridir
      giden ben değilim, yoldur
      dili söyleyen sevdaysa
      mektubum kalbime yollanır
      nehir kuşa batsa birden
      aksa tersine aksa
      batsa kül, batsa turna
      ve batsa...ve benim bir yanım ki ferhadsa
      bir yanım dağdır
      hasret, külünü vurduğum yerdir
      ateş, kül ile dağlanır

      bir göl güle düşerse
      göl değil de gül bulanır


      DOĞUNUN SEVDALARI-2-

      ay kanar, sevda akar, bir dağ
      bir dağ kendini delerse

      sesini yangına verse
      o dağdır acıların külhanı
      ve usul uçan şahin
      kanadında bir çerağ
      ve kalbim bir sehrayın
      gibi kendinde yananı
      alıp hasrete giderse

      ay kanar, sevda akar, bir dağ
      bir dağ kendini delerse

      akşam ki pekmezle yanıp
      korkunç bir ipek humması
      ateşi kükreten, vahim
      ve kolsuz ve tecride hırkası
      gibi kendini kuşanıp
      ölüm, bir yaz kadar hain
      alıp başını giderse

      ay kanar, sevda akar, bir dağ
      bir dağ kendini delerse


      DOĞUNUN SEVDALARI-3-

      sen ilkyazı önce kendinde oluştur
      ve sonra büyüt hiç solmayanı

      bir dağ ki kendinden umulmayanı
      senin yüzünden devşirip birden
      ve en hoyrat, en sevecen
      gözlerin ağır bir suçtur
      ve benim kalbimi yeniden yazabilmek için
      el aldığım çok olmuştur
      eski futuvvet namelerden
      sen o ki dokunuşların
      ve acının derin bahçıvanı
      sevda belki bir susuştur
      ve kim bilir, nasıl ve nemden
      gelen bir türküyle duyulmayanı
      bir soluk güldür, ki duyurmuştur
      eski futuvvet namelerden

      sen ilkyazı önce kendinde oluştur
      ve sonra yürü yol olmayanı


      DOĞUNUN SON SÖZÜ

      bir gece Çölemerik üzerinde
      bakır bir bilezik gibi hilali
      gördü
      ezik çiğdemleriyle Elazığ
      acı dağlarıyla Ergani
      dersim Pülümür, horasan
      İbrahim talu´nun oğlunu gördüler
      ve bir keçe kilimi andıran elleriyle
      göğü bir beşik gibi sallayan
      Fatma’yı Zeynel’in ayali
      kimse bizim sevdamızı anlatamadı
      ne meç u zil hikayesi
      ne de ahdede hani
      yaylalar kelepçeydi asi Fırat’a
      en büyük mahpushane dağlardı
      ve Dicle, Fırat’ın helali
      çoktandır akşam denen sanata
      alışmış olmanın acısı
      kavuşmuş olmanın hayali
      ile akardı
      köpüğünü kanata
      bir gece diyarbekir´den Hozat’a
      ayın kızıl bir karpuz gibi
      çatladığını gördü
      bir heybenin morardığını
      ve ölümün bir zerdali
      ağacı olup köpürdüğünü
      Nazif ergin, müfettiş-i umumi
      Muğlalı paşa ve vali

      işte doğunun dünü, bugünü
      yaşamış olmanın tuzu, ekmeği
      ve yarını, acının düğünü
      gibi duyursun bizlere
      açsın bir yufka gibi umudu
      türküleri yeniden yoğursun
      közlesin gibi, melali


      DOĞUNUN SORULARI

      hangi umut, hangi sevda, hangi dağ
      ve hangi-

      dağ, allahu ekber dağlarıdır
      sevda, nazımınki

      ve ozan bir garip derviş işte
      acısı Gevaş’ta, gidi Muş’ta
      kendini yollarla bezemiş

      mendili boydan boya meneviş
      bir büyük akşamın külü
      sabrı, hasreti doğulu

      ve ölüm, bir kır yoksulu
      gibi gök ekin arıyor sanki

      hangi umut, hangi sevda, hangi dağ
      ve hangi-


      DOĞUNUN ÖLÜMLERİ

      ölüm bir aşirettir doğuda

      ay ışığı gülden hoyrat
      gölleri güzelden talandır
      ve asi , durak bilmez ağıtlarıyla
      uçsuz bucaksız turnalarını
      kat kat gurbete durmuş evvel baharla
      sevdası göçer olandır
      ve bu nasıl bir serencimdir
      satılır umudu beye
      hasreti bir meta gibi
      ve alınandır
      ve tuzdan, bozkırdan ninelerini
      bir çığlık gibi mengeneden mengeneye
      söküp çürüten rüzgardır

      türküsü ki eşkıyaya geniş
      ve bir kekliğe dardır
      ovayı çelen bakışlı
      ve bir fişekliğe dizilmiş
      gibi omzu kuş nakışlı ağaçlarıyla
      acıya pusu kurandır

      ölüm bir aşirettir doğuda


      DİVAN EDEBİYATI BEYANINDADIR

      Kuş sananlar yanıldılar
      Bir bakıştır dedi kimi
      Belki de bir bakış kuşu
      Kimseler bilmiyor hala
      Güzelliği yaz iklimi
      Çiçek boyunca susuşu
      Uçardı azala azala

      Kaldı eski gazellerde
      Uçarı gözlere talimli
      Usulca yaklaşır sevmeye
      Kuş dediğin de neresi
      Bakışları gül resimli
      Bir şu âRab tezkiresi
      Yazılır azala azala

      Hilmi anladı gizini
      Giderdi hep hava uz re
      Bakış mülkünce Osmanlı
      İşsizliği bir elinde
      Öbür elinde divânı
      Geçmiş bir gül saatinde
      Okunur azala azala


      ENDYMION

      ben daima uçurumlar edinirim
      bir yerden ötekine göçerken

      işte sessiz saatlerde kederden
      türemiş bir söylen
      gibi göl
      ve bağlaşığı enymion
      birlikte kıvrılıp uyurlar
      ana-bir acıyla ayışığı...
      da mı birliktedirler?

      şimdi bu uçurum illerinden
      uçup göle kaçalım. kirli-olmak
      bizi orda bekliyor
      ...içimi melekler...
      aşklarsa bağlanmak için iyidir
      -ne farkeder?

      melekler kendiliğindendirler
      öyle varolurlar...
      belki benim terkettiğim şiirden
      artakalan bu bahçeyi
      hesperid’ler yüklenir,
      toplayıp yolları götürür...
      mü diyorsun?
      -daha erken!.

      ben daima uçurumlar edinirim
      bir yerden ötekine göçerken


      EROS İLE THANATOS

      sana sarı bir yaz gönderdim
      onu bir zaman gibi koynunda sakla
      önce kuytular göle çekildi
      ayrılık, ayrıldığın yerde değildi
      herkes, artık, elbette
      dağ’dır biraz
      ve sarı yaz senin perden

      suya gömdün yaprağın adını
      bir kentin hüznüne benzedin birden
      aşklar kimliksizleşti: süslü zamanlar!
      sen ki kendi kendinin özleminden
      sıkılırdın... sorardın:
      ‘olur mu,
      anlamak aşkları eski güllerden?’

      işte bir söyleyişin solgun yüzü:
      artık ne bir anıdan arta kalanlar-
      dan söz var! ne bir şey!
      -boşuna!..
      ölüm, olmak’tır ve bir söz kanar;
      yalnız yalnızlıklardır bizden olanlar!
      onlardı, gittiler... daha gelmeden...

      bense akşam oldum artık
      ve akşamlar, benim gövdem...


      EYLÜL

      eylül! daha çocukluğumdan
      beri size bakardım ben
      bir yazın azalmakta olan
      sözcüklerinden nasıl da
      ansızın sökülürdünüz
      bahçelerle ve kül
      dolardı içim...eylül!

      eylül! kırılgan mevsim!
      cam hançeri güzün
      dağılırdı kalbimde
      birden gecenin ve gündüzün
      perdesiyle örtülürdünüz
      tenhâyla ve tül
      dolardı içim...eylül!

      eylül! unuttum sizi
      dağ kızarır yol sararırdı
      ve ben dönüşlere bakardım
      o amanvermez belleğin
      paramparça güldüğüydünüz
      aynalarla ve gül
      dolardı içim...eylül!
      Düzenleyen M@D_VIPer : 09-05-08 at 23:12



      FENERBAHÇ​E





    4. #4
      M A E S T R O
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      Hairdesigner's Avatar
      Üye No
      195270
      Giriş Tarihi
      Apr 2007
      Yaş
      44
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      99,488
      Konular
      23458
      RepPuan
      38281964
      Rep Power
      6780
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan

      EŞREFOĞLU RUMİYE ŞİİRLER-1-

      eşrefoğlu, al haberi!

      Zamanın oğlu! senden beri
      duy, gülün tesbih sesini...
      kim derse ki: ‘davete icabet
      gerek!’ –haklıdır!..
      bir daha, bir daha...
      yoksa aşklar var mıdır
      göklerin külrengi kuşunda
      o bâz ül eşheb bakışında
      Züleyha?

      sendin, bilindi kime yoldaş
      kimi teketmek gerek...
      döndüydü şarap tulumu bala
      yedi yıl, yedi siyah
      üzüm’dü günde
      ‘somunlar, müminler’le geçtin
      yedi üzüm’den yedi siyah’a

      yürüdün, sen eşrefoğlu
      geldin, bahçelerden özge
      ve güzden yaya...
      çıkar bulutu kalbinden;
      göle çiniyi, kendini aya
      işle! emir sultan’dı dizlerin
      ah, hiç bitmesindi yüzün
      hacı bayram’dın, veli!..
      baştan ayağa...

      eşrefoğlu, al haberi!


      EŞREFOĞLU RUMİYE ŞİİRLER-2-

      bahçesi hüzündü onların...

      bugün Aşk’ız, belki yarın...
      başka yerdeyiz... nerdeyiz?
      ne zaman kendimize perdeyiz
      ne zaman değil...
      ne zaman geçtik yakınından
      yoğ’un ve var’ın?
      günleri aşklarla kardık,
      ve kaybolduk harcında
      Zaman denilen duvarın

      belki sonsuz birşeyler açardı
      sarılıp yattığım bahar seli
      sense ten sandındı seni
      bir nehir, içinde midir
      duran’ın ve akar’ın?
      yalnızlık gittiğin yoldan gelmedi
      gel gör, yollar senden ivedi
      hem sayrılık hem esenlik-
      ten bir güle düşmüş timarın

      işte mahzun güz çelebi:
      nicedir ebruli bulut erbâbı
      savurdu Şam’ı Arab’ı
      Yunus’ta gövertip Çalab’ı
      gök ekindir aktı bende
      ve bir başak olup bedende
      ah, bilsen de bilmesen de
      biz devşirdik hasadını
      bıldır yağan buğdayların...

      tarlası hüzündü onların...


      GEÇMİŞ

      Gide nereye vardım
      Karlı bozkırda koşup koşup
      Bodur bir ağaç kaldı belleğimde
      Gümüş yüzükler gibi incelmiş

      Babam didinirmiş ha babam
      Fincan çekilirmiş sırtına
      Uzun ırmakları yorgunluğun
      Oturma odamızdan geçermiş

      Derken gökyüzü girmiş araya
      Derken giriş o giriş
      İbrişim örülü bencilliğimi
      Büküp eğiren hep kelimelermiş

      Bir çağ adı gibi hep anılacak
      Diye düşünmüştüm ama değilmiş
      Ey özenle dokunulmuş sırmalı kumaş
      Bir kez bile giyilmeden eskimiş

      Gide nereye vardım
      Karlı bozkırda koşup kosup
      Bodur bir ağaç kaldı belleğimde
      Gümüş yüzükler gibi incelmiş


      GİZEM

      hem aldanan hem aldatan
      olduğu zaman
      dilden
      dilin güzüdür üşür
      sözün yazına karşı
      kuşlar kuşlarla örtüşür
      bir yaprak bir yaprağa
      doğru uğuldar:

      ve der ki onu yaşasan da
      yaşatsan da bir
      dağlar çoktan dağlara göçmüştür
      o altın gözlü anka
      hangi derin dağdadır şimdi?
      bir acı, telörgünün ardında
      bir acıyla görüşür:

      ve der ki dilden kopan
      bal örgüsü söz
      hem söyleyen hem söyleten
      olduğu zaman
      bana ben o´yum dedirten
      nedir?

      ustam der ki sen, şair
      hiç gül kopardın mıydı gülden?


      GÖÇMÜŞ BİR KENT İÇİN SONNET

      bir kent, ayaklanmış, yürüyor sana doğru;
      onbinlerce yalnızlık... eprimiş ama kesif;
      aynalar aynalardan ürker olmuşken, soru
      şu: ‘ben neden, biraz tuhaf, benden daha obsessif
      bir aynaya epeydir adamışım kendimi? ”
      çılgın şey! Israrla beni izliyor ama,
      kaçırsam da yüzümü... faydasız... bir yüz imi
      var onun yüzeyinde, hep orada... dâima! ..
      süslü su kesimiyken şimdi yeşil ve batık
      bir geçmişin ağır, yaldızlı iskeleti;
      bulaşıcı bir gemi ya da bin yıldır atık
      bir yaz... orda duruyor işte, akşamları eğreti

      bir tenha yüz geziyor çoktan göçmüş o kenti;
      belleğim... aynalara sır olan bir çökelti...


      HAYAL HANIM

      Yeşil imgeli kız! İlkyazım!
      Hangi harf gül, hangi dal dize?
      Bu büyük ağaçtan her ikimize
      Kalan hangimizdik...
      ey hayal hanım

      Yeşil imgeli kız! Biz size
      Yazılı sevdalar sunduktu
      Ve döne döne uçurumlar gibi şiirler...
      Şiirlerle örselenmiş yüzü
      Ve kalbi güllere belenmiş
      Biriydim ben... Ve hangimize
      Doğru akar suydum,
      ey hayal hanım

      Yeşil imgeli kız! Siz eğnimize
      Bir göçük sesi
      Gibi işlendinizdi
      Ve derin bir gül duygusu
      Verdiniz bana.
      Siz yazıp yok etmek gibi miydiniz?
      Ve o yokoluştan güz tenimize
      Bulanan siz miydiniz,
      ey hayal hanım

      Yeşil imgeli kız! ilkyazım!
      Hngi harf gül, hangi dal dize?
      Bu derin ağaçtan her ikimize
      Kalan hangimizdik
      ey hayal hanım


      HURUFİ SONNET

      nesimî ve mansur’la tenim dağıldı benim;
      kendi yasımı tuttum, ölüydüm, aşk şehidi...
      bir ayna düşer de kırılırken bedenim,
      söylenen söylenmeyenle mühürlendi idi...
      düşüş düşleri oldum... –ve ‘kendinle seviş!’
      dediler... Söz’ü gördüm... zaten nicedir
      üstünde kar ve inkarla belenmiş meneviş
      sırları var! âh bu zehebi gecede,
      at üstünden ‘eğer’i, atla kayıtsız koşulsuz
      dörtnala, o serseri aynaya... bu hurufi hecede
      ol!.. çıplak, mücerred ve hırkasız, çulsuz...

      ordayım işte... gelgelelim, hiç bilmedim yerimi;
      âh, elimle yüzerim elbet kendi derimi...


      HİLMİ YAVUZ

      Bütün o aşkları yazdı da ne oldu
      Gülleri çocukları denizleri tuttu da elinden
      Hep bir ceviz yaprağı gibi belirdi ince yüzü
      Bırakılmış gemilerin su kesimlerinden


      HİLMİNİN ÇOCUKLUĞU

      Hilmi diyor ki yeminler
      Bana çeşmeleri hatırlatır
      Tabut kalın ciltli bir kitaptır
      Senin de çocukluğun bir ceviz tabut muydu
      Usulca bırakılan denize?

      Hilmi diyor ki ben
      Ucuz hüzünler kiralardım
      Alyanak bir kulakcıdan
      Gök binlerce mavi şapkadır
      Senin de şapkan mavi miydi
      O günlerde?

      Hilmi diyor ki annem
      Çiçek işlemeli bir lambaydı
      Karartma gecelerinde
      Sen de denizleri anlıyor muydun
      Yatağa girmeden?
      Düzenleyen M@D_VIPer : 09-05-08 at 23:12



      FENERBAHÇ​E





    5. #5
      M A E S T R O
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      Hairdesigner's Avatar
      Üye No
      195270
      Giriş Tarihi
      Apr 2007
      Yaş
      44
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      99,488
      Konular
      23458
      RepPuan
      38281964
      Rep Power
      6780
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan

      KAAB İLE HIRKA

      “beni örün, beni örtün!”

      bir şey var: eski sözleri
      uzun ve anlaşılmaz şeylere gömdüm
      gördüm: sözlerin kumunda
      bir vaha idi yaz
      duydum, yeşil kuş, hadra!
      dedi, ‘siz,
      ölmeden önce ölün!’

      “beni örün, beni örtün!”

      gördüm: göğsünden kopan güneş’ti
      yeşil sözü gördüm
      avucunda doğan nehri
      bir kemerdi; giyindim aşk’ı
      hırkamı ördüm bürde!
      dedi ‘üşüyordun,
      sana verdim!’

      “beni örün, beni örtün!”

      sessizlikti, gülü doğurdu
      yüzümü Yüzüme dönüm
      Zaman, gül’dür; gülü böldüm
      yeşil gülü: semerkant’ül fuad
      yürüdüm aşklara doğru
      hüzün geldi, baned suad!
      dedi, ‘gömün!’

      “beni örün, beni örtün!”


      KALABALIK SONNET

      yalnızlığın sesini yalnızca ben duyarım;
      hangi durak, hangisi, bekleniyor biryerlerde?
      bildiğim bir şey varsa, o benim acılarım
      için yaşıyor artık... belki de kederlerde
      bulunan bir söz gibi bende alır yerini;
      sanki duyuyor beni, âh, kendini aldatmak!
      o ayna... gösteriyor bütün dileklerini;
      kederde sakladığı sözleri dışa vurmak
      için ne bekliyor o? bir daha akar gibi
      yapıyorsa, bilinmez, durduğu yerde ırmak;
      âh, bir ayna olarak çoktan göründü dibi...

      eski yaz günlerinin güneşi ortalıkta;
      bir gemi hayaleti dolaşır her batıkta;

      yalnızlığın yüzünü gördüm kalabalıkta...


      KANTO

      Denizdir en güzeli martıların

      Martıların birazında ak köpük

      Martıların martıların en güzeli

      Aşktır



      Nerde bir deniz buldumsa soyundum

      Sonsuz kumsallar aldı yöremi

      Kumsalların kumsalların en güzeli

      Aşktır



      Sen bir çocuksun annesi ezik beyaz

      Sen bir çocuğu anlamak için birebir

      Annelerin annelerin en güzeli

      Aşktır

      KASİDE

      Ay karanlık gibi durma öyle gel
      Sensiz bir şey duyulmuyor sevişmemizden

      De ki halkın gözleri al gelincik sürüyor
      Uğrular geçiyorken güz şölenlerimizden

      Bu hüzünler benim mi diye baktım ki tamam
      Akıyor yakut bir ıssızlık kentlerimizden

      Yanardı mürted lambası ta sabaha değin
      Karanlık kilimlerin kan işlemesinden

      Hilmi elbet sürersin günleri bir yangına


      KAZI

      sarı yaz! kat kat şafaklar
      gördün dizelerde, sevdalar
      gördün göçük bir dağ
      gibi üstüste geldikçe
      ben şairim: bir yeraltıyım ben
      acıyım
      kazdıkça
      ve derine indikçe
      siz kimbilir kaç gece
      bir gülün ölümünü andınız
      bir ipek simya sesi
      ve nice
      katmanlar aradınız
      ve dolaştım diye düşündünüz
      bir yaz gibi gülen çocuklar
      ve yollar gördükçe

      şiirler kazılmalı: o ince
      gurbetlerin gömdüğü
      söz başları kırmızı
      yazmayı gördüm sandınız
      kırgın kâğıtlar buldunuz
      hüznü donmuş, külü meşin
      ve birden
      acısı acınıza değdikçe


      KHARYBDİS İLE SKYLLA

      ölümle yeşil arasında

      ne var? bir mağara durur
      ve ötekini dinler, mağrur
      bir çocuk sığınmıştır dağa
      at biner gibi biniyor
      tadılan bir şey midir akşam
      bir sözün bulutunda
      bir uçurumun yasında?

      ölümle yeşil arasında

      hep onlar var! terkideki
      çocukta bir dağ, bir daha
      ötekinin yerini alıyor
      çoktan terkedildi bir bahara
      ebruli sözler: teyze, hala
      bir ev yılanının saçlarında
      bir büyünün kokusunda


      ölümle yeşil arasında

      kimler onlar? anne, baba
      daha sağlar, dağlar ne yapıyor
      diye dışarı uzandı biri
      bir yalnızlık ötekine karıştı
      baba ıssız, anne tenha
      bir kentin yaprağında
      bir nehrin yarasında

      çocuğuysa işte öylece andım

      ölümle yeşil arasındandım
      yollar da oralıdırlar


      KIŞ MEDITATIONLARI

      Ürkek ayak sesiyle kış
      Geyikler çizen sesimdir
      Her kelime bir resimdir
      Sanki bakmaya asılmış

      Beyaz deriz ama neden
      Duyduğumuz karlı tarla
      Görüntü çeken atlarla
      Aşılmaz yollar kapanmış

      Kuşlarımı koymak için
      Bir gök resmi bulamadım
      İlkel bir dil benim adım
      Onunla gül çizmek varmış


      KOÇ SALİH

      ey can huması, bize bu ruzigardan
      bir sayfa okur musun?
      sen umuda bak ve onu güzel eyle

      ey tanyerini kızıl bir harmaniyeyse
      boydan boya örten uzun bedevi
      bize altın lengerlerde ölümsün
      sonra bir dudağı yerde
      ve bir dudağı gökte bir devi
      sanki sen doğurmuşsun
      gibi acıyan memelerle
      bizi emzir

      gün döner, ay ırılır, ey can huması
      bize bu ruzigardan
      bir sayfa okur musun?
      şimdi gök, suskun develerle
      ve mahzun
      ağır konup kalkan kervandır
      çölü, yeni doğmuş bir bebek
      gibi koynunda uyutup
      bir lalenin perçemini keserek
      okşa onu, ey can huması ve öp
      ve onu kanayan geceyle uyandır

      ölümün bir toy gibi kurulduğunu
      hiç görmemişiz hayli zamandır


      KRONOS

      ah, ağaçların dağıldığı yer!

      bir kadın durur, -ve
      kendi hüznünü bekler
      aşklar toplanır, günler derlenir,
      beklenen sözler
      söylenir, biter...
      ağaçlar, unutmaktır; bellekse,
      yapraklardır, -ki ağır ağır
      ve birer birer
      bir Zaman gibi...

      sevmek, anlaşılır; anlamak,
      her zaman bir mevsimdir
      bir gül, donanmış ve kanser
      duruyor yok-olan bağçemde...
      günlerin ne kadar ezilmiş!
      belki bir yaz, tenha yol, bir sesleniş...
      ve hangi sessizliğe çıkar bilinmez
      bir kuş, nedensiz bir duygudur:
      ‘sanki şeniz
      bu düğünde...’
      bir Zaman gibi...

      ah, işte soluyor, herşey,
      anılar, gölgelerdir,
      bir kumaş... nedense hep
      bulutlara bağlaşık,
      seninle arkadaş,
      vuruyor... yavaş
      yavaş ezilen suya
      varolmak bu güya, oysa yalnızlık
      bir Zaman gibi...

      ah, ağaçların dağıldığı yer!


      KUDUZ SONNET

      bir gül üremekte... bizi kuşatır mutlak;
      o kocaman ağzıyla, giderek korkunç, kuduz!
      dikenli pençesiyle ve dili çatal yaparak,
      saldırdı saldıracak... korkuyla besleniyoruz...
      bir eyerde (kent mi bu?) gidiyoruz, eğreti!
      atlara benziyoruz, ürkmüş, kaçışan, sürü!
      hüznümüz bile bizim çürümüş insan eti;
      semirirken bir aşkın dışkısıyla öbürü;
      kuduz gül! büyürsün aynanın terkisinde;
      ölürsün artık burda, kokuşarak bu kenti;
      ne geldiyse gizemli, o gülün ertesinde;
      herhangi bir sokağa döndürdü labirenti...

      ‘kendi_için_kanser’in balını ören arı;
      yüzüme bulaşıyor o gülün salyaları...


      KURMA

      Döner kapılardan girip çıkardı
      Tıka basa kuşla dolu bir adam
      Ha dese ölümsüz olacakken tam
      Tezgah kurup kuşbazlığı yeğledi

      Yemeyip içmeyip cimri kerata
      Habere bir açlığı biriktiriyor
      Gün aşırı gömlekler diktiriyor
      Almaz oldu nişanları ceketi

      Ya iğreti ya bayramlık bilinmez
      Yüzünü herkeslerden gizledi
      Mermer anıtlara hayranlığından
      Ağzı acık bankaları gözledi

      Zarif duyarlıklar mi, o eskidendi
      Kuşbazlığın envâını denedi
      Metelik etmezken aptallığının
      Simdi yükseliyor hisse senedi


      KÜLLER VE ZAMAN

      Zaman, dilsiz çocuk, Zaman...
      bana neler söylemek istedin?
      sözcüklere yağan kar´dın
      izini yitirdim bakışlarda
      bir külün içinden okuyuşlarda
      kar´dın, kendini küredin

      Zaman, dilsiz çocuk, Zaman...
      ince aşklarla yırtılan
      sendin, yollarla erguvan
      sunulmuş lanetli kışlardan
      aldığım belirsiz dokunuşlardan
      kopan tenini dinledin

      Zaman, dilsiz çocuk, Zaman...
      sözcüklerin ardında duran
      melektin, kendini okuyan
      Söz´ün geldiği durumu
      yaprak ve külden olduğumu
      belki onlarda söyledin

      Zaman, dilsiz çocuk, Zaman...


      KİLİT

      herşeyin kilide, bir kilide dönüştüğü günlerde;

      herkesin bana bir eşya gibi baktığı günlerde;

      kilitle beni,

      ey eşya bakışlı sevgilim!



      eski bir ceviz sandık gibi bırakıldığı yerde

      ölü bir şairin,

      taflanların arasında öylece duruyor olması

      ve kimsenin ona yüz vermemesi gibi

      anma gününde...

      Kitab´ımı Yalnızlığa indirdiğim günlerde;

      Aşkların bile ben geçerken eğildiği günlerde;

      nehirlerin bir testiye sıkışıp kaldığı günlerde;

      doğur cübbeni cüneyd;

      cübbeni doğur;

      beni kilitle cüneyd;

      beni kilitle...



      parmak uçlarıyla bir taflanı ufalayan şair;

      elinde ulu bir ağaçla oynayan şair;

      kendini doğum günü gibi hissediyor bu kentin,

      ölü doğmuş bu kentin doğum günü gibi hissediyor

      anma gününde...

      bırakın hissetsin, beni kilitle!

      je suis un vieux boudoir plein de roses fanées

      çekmeceler açık dursun,

      çekmecedeki solgun gülleri kilitle!



      ve sandığı sulara bırak, bırak aksın o sandık;

      onu var eden ulu ceviz ağacına doğru aksın,

      herkesin bana bir eşya gibi baktığı günlerde...



      kilitle, şiirin içindeki derin yaraya kilitle...


      KİMLİK SONNETSİ

      ben aynada büyüdüm, aynalar ise bende:
      acıları gezerken, sözlerimizle ikiz:
      birlikte olduğumuz, ah, o ürkünç bedende
      bakarken kendimize, sevişen günlerimiz
      birer görünüp dibe çöker...ah, kısır
      bir yolculuk bizimki... hani durak, yol nemde?
      hangimiz ötekine giz oluruz ya da sır?
      ayna tende dağılır, ten aynada yiter de
      fırtına saatlerde aşklardaki ince kum
      üstüme yığılırken, aksamları kederle
      -ve sanki sevişirmiş gibi ikindilerle,
      o dökülüp düşerse kırılan ben olurum...

      kimliğim oldu benim, çoktan geçtim adımdan,
      ah, başka bir şey değilim aynalarımdan...


      KÜN

      hem acıyım hem acının
      yalvacıyım ben
      git!
      benden yollara doğru
      yollar sana dönmeden

      git! düş sözleri ol kün
      bir yerde çözül, okunsun
      genç belirtiler: altın yün
      kuş yığınları
      söz değildi gördüğün, neyse o ol kün
      ve seviştir seviştirebilirsen
      iki hüznü
      sözler buluta girmeden

      sen sen ol kün akşamın yakarısı
      ve sevdanın anlamını değiştir
      hem tarla hem gelincik
      olanla
      daha dün
      yazdan kalan neyse o ol kün
      ve üleştir üleştirebilirsen
      kuşlar seninle bitmeden

      hem acıyım hem acının
      yalvacıyım ben
      git
      benden yollara doğru
      yollar bana dönmeden


      LABİRENT SONNET

      sen hüzünlesin belki, belki hüzünlerlesin;
      ben, her zaman kendine yarılan bir uçurum;
      bir öğle sonrasıdır, kimse yok, kendi sesin
      sana âşinâ gelir: ‘bir yerden tanıyorum! ..’
      kim nereden bilecek o sesi, yaz gününde?
      yaz, bir düğüm demektir, bu yüzden durup durup
      sen dâimâ yazları, onları çözdüğünde
      bir yumak olur aşklar... sanki hemen bulunup
      da yiten labirente, gene ona yolculuk
      etmeye geliyorsun... akşamları frengi-
      li o resimdeki (hangi resim?) o soluk
      ve çok tuhaf kadına... Ariadne, kahverengi...

      âh, elbette ölüme endeksleniyor bu kent;
      hem aynayla doluyum hem de bomboş labirent...


      LAS MANİNAS İÇİN SONNET

      aynalar las meninas, örtün onları, örtün!
      örtün ki görünmesin ayna içinde ayna...
      hangisinde eksiğiz ve hangisinde bütün?
      bir ayna kendini gizliyor gibi, güyâ,
      parçalanıp sırlarıyla bana döner, gülümser;
      ve aynalar, bana katlanırken, iyimser;
      ev içleri dışarda aynadaki kralın;
      her biri bir başka yerde yolculukların...
      gidebilsin diyedir aynalardan da biraz;
      çıktığı yer aynalar, vardığı yerse sır’ı:
      bildiği herşeyleri söylese de aykırı;
      kim kimle yer değişir? aynalar? las meninas?

      biz Aşk’ız... –kendimize! ve o aynaydı bunca
      bencil! sadece kendini gösteriyor... –bakınca!..


      LAVİNİA İÇİN SONNET

      sana da yas yaraştığı söylenir,öyle değil!..
      birden bir dal kırılır,hani düşer ya suya,
      sen o akarsusun...akma!..kendine eğil,
      orda gördüğün dalı,ey solgun lavinia,
      sanki tanır gibisin...belki eski yerinden
      göçmüş bir yaz sözünde unutulan zakkumu
      usulca büyüttündü,akarak ta derinden;

      anımsa,öpüşlerdeki taşı,çakılı,kumu...

      nerde bir yaz olduysa o dalı taşır şimdi;
      ah!al götür,al götür...bırakma bir kuytuda;
      sen onu bıraktıkça ona yaraşırım şimdi
      yas...ansızın köpüklerle sevişen bir duyguda...

      kırık...o yaz aynalarda durulsun diye güya
      sana yas değil elbet,yaz yaraşır lavinia...


      LETHE

      şiir, şiirin kurdudur

      işte zümrüt ve sürüngen
      bir dize
      gidiyor;-gidişi
      öteki şiire doğru’dur

      şiirdir seni saran sur
      kalbim, usul bir düden
      ve sanki bir büyüden
      artakalandı ve aktıydı
      yazları söylete söylete

      lethe! yeşil bellek!
      sen de unuttundu yurdunu
      ve birdenbire
      kendi suyunu terk eden
      bir ırmak gibi aktındı
      şiirden şiire


      LOŞ SANDIK ODALARI İÇİN SONNET

      loş sandık odaları neden çekerdi beni?
      çok müphem bir loş sandık odaları neden çekerdi beni?
      çok müphem bir sadakor: kendi kendine saklı
      bir aysar ürpertisi... geleni ve gideni
      olmayan bir oda bu! belki biraz yasaklı;
      kimbilir hangi eşya, sandıkta, ölüm kakma;
      aynalar açılırken, lavantalar ve ürkü!
      Dışardan seslenilir: ‘sakın açık bırakma!..’
      Kapatırdım; âh, o mahcup gelinliği ve kürkü...
      Bohçalar hep üstüste, simle beyaz, tel duvak;
      Beklerdim, parmaklarım değsin... ona dokunmak
      Aşklara dokunmaktı... ten ve jorjet bir temas;
      Bulanıyor ve atlas... âh, serseri sığınak!..

      Onlar yaz gibidirler; yaz’dır, ser serin yatak;
      Loş sandık odaları ıslak, derin ve batak...


      MEVLANA İLE ŞEMS

      aşklardır benim bildiğim

      ben oluş’um sen değişim
      hangi kitaptan geldiğin
      bilinmez; ama sen yine de gel,
      yine gel de
      bir gülü sağalt o rose thou art sick
      ve anlaşılmak
      her zaman gizlidir hep ayrı nedende

      ah, aşktır o, bazen ir tende ölür
      bazen de bedende.
      görüş’üm bir yaprak, biliş’im bir dal
      ve gonca gül olur kimliğim
      göğüyse benim belleğim
      belledin... uçan güneşler orda
      ve orda, şems-i perende

      birliğim dokunulmaz dirliğim
      neyse o, hem gidende var biraz
      ve hem de dönende!..
      Aşk’la biz, ikimiz, var’la yok gibiyiz
      ah giderek ne kadar az kendimiziniz
      çünkü sende bir yaz olarak devam ederiz
      sense bir yaz olarak bedende...

      söylen’din söylenmesen de...


      MEVTANE HAYDAR

      güneş de batarken sararır

      acılar kaldıysa dünden bugüne
      elbet sorulacak bir hesap vardır
      ve hüznü bir kirmen gibi eğirip
      yükleyip türküleri tuza ve yüne
      ve ilkyazı bir garibe efsane
      diye söyleyenler, yaşatanlardır

      ölüm, uysal bir mesnevi gibi
      aktı gider, döne

      ve gel zaman, git zamandır
      söz yanar, cönk üşür, yaz morarır
      saçları çil kuşu, sesi nar tane
      ve ürkek bir kilim gibi seğirip
      ve nasılsa bir gülü edip bahane
      gözleri mahzenidir, karaca olandır

      güneş de batarken sararır

      ölüm uysal bir mesnevi gibi
      aktı gider, döne döne


      MUSA ÇELEBİ

      devlet solgundu

      güya ki yaprağın biri
      düşmüş de, ağaç
      kökünden sarsılmış gibi

      elmalar akikti, üzümler canfes
      ve ölümü bir has bahçe belleyip
      Musa çelebi
      nicedir sırmalı bir düşü
      yağlı bir kement gibi
      boynuna dolamış

      devlet solgundu

      ve halk, yakut bir atlas olarak
      susuşu karakalem, gülüşü miri
      ve ansızın sedef bir orak
      biçmiş gibi gülüşü, yahut ki
      acının kol demiri
      şark göğsüne vurulmuş

      güya ki yaprağın biri
      düşmüş de, ağaç
      kökünden sarsılmış gibi


      MÜHÜR

      b. necatigil’e

      uzun etme artık, şiirden çık
      acı ve düzyazıyla lanetlenmiş
      olmadan önceki günlerine dön
      hilmi yavuz

      sevdalar ki onları ele vermeden
      daha iyi nasıl anlatılabilir
      ve neden
      bir düşün hangi şiirin içinden
      onu yazmadan daha
      geçen bir turna görülmüştür?

      sevda sözleri! siz şimdi benim
      hangi tür
      hüzünlere ne ad verdiğimi
      nereden bileceksiniz?
      tedirgin ve kömür
      olmuş sesler duyarsınız ama
      bu birşeyi anlatmaz ki!

      şiir, hilmi yavuz, mühür
      lenir ve gömülür!


      NARKİSSOSA AĞIT

      biz kiminiz? hüznümüzünüz artık
      ve artık kendinin önünde yürü ölüme

      yokluk hangi deftere yazılıp unutuldu
      ve hangi akarsu’da bulundu? bunu bildin!
      sen gerçekten yalnızken bile
      sanki yalnızmış gibiydin! bir dili
      -sendin o!-soyundun ve giyindin
      sende ‘gül’ anlamına gelirdi her kelime

      buraya bir göçüğü açmaya geldin
      içinde elmas dolaşır ve bahçen birikmiş...
      ört tenine aynaları... onlarla başlamış
      ve onlarla bitmiş
      bir yaz! günlerle lekeli... ve gidiş!..
      bıraktım akşamları kendi yerime

      Sunu

      gün olur da ince bezden bezince
      belki ayışığı... belki de keten?
      yer mi değiştirir ten ile beden?
      sonunda birşeyler giymeli imiş:
      aşklar bir bedesten, sen acı kumaş
      dokumalar dokunuyor derime

      biz kiminiz? hüznümüzünüz artık
      ve artık kendinin önünde yürü ölüme


      NAZIM HİKMET

      hüzün ki en çok yakışandır bize
      belki de en çok anladığımız

      biz ki sessiz ve yağız
      bir yazın yumağını çözerek
      ve olumu bir kepenek gibi örtüp üstümüze
      ovayı köpürte köpürte akan küheylan
      ve günleri hoyrat bir mahmuz
      ya da atlastan bir çarkı felek
      gibi döndüre döndüre
      bir mahpustan bir mahpusa yollandığımız

      biz, ey sürgünlerin Nazımı derken
      tutkulu, sevecen ve yalnız
      gerek acının teleğinden ve gerek
      lacivert gergefinde gecelerin
      şiiri bir kus gibi örerek
      halkımız, gülün sesini savurup
      bir türkünun kekiğinden tüterken
      der ki, böyle yazılır sevdamız

      hüzün ki en çok yakışandır bize
      belki de en çok anladığımız


      NEREUS KIZLARI

      nereus kızları tıpkı toprak gibi,
      su gibi, güneş gibi yaşarlar. Onlarda
      yazın ışıkları etle deriye dönüşür’
      Marqueite Yourcenar (Doğu Öyküleri’nden)


      aşk! o yokedici melek!

      dağ süzülür, -ve
      rüzgâr, yüzümdür benim artık

      beklemek
      sararmış, özlemek
      kararmıştır. yolculuklar gümüş
      e çürümüş bir uçurum kokmaktadırlar

      gölgelemek, yeşermiştir

      nerde nereus kızları? nerde kaldılar?
      -gitmişlerdir...
      bu kadar bozguncu ve siyah ve hep aynı
      güneşe hangi sevinç dayanır?
      hangi dilek?
      zeytinler, dalgın nar ağaçları
      küçük kır tanrıları gibi
      dağa tırmanır
      yapraklar bedense bir örnek
      giyinmişlerdir
      dağ bozumu günleri henüz gelmemiştir.
      ölmek, morarır; dünyada-olmak
      büsbütün kararır
      işte şimdi tam bir yerden
      kalkıp bir yere gitmek
      solgun sümbül tadındadır

      aşksa o yokedici melek
      nerededir? elimde ölüm de
      var, -ve
      dağ, gövdemdir benim artık


      ORPHEUSA ŞİİRLER-1

      herşey kanser! bu sayrılı
      ve çorak kentten
      pis, murdar
      hüzünler bile kurtar-
      amaz olduk... çok gördüler...

      duygular yumrulmuş, kalpte kirler
      var söz’ün kanserine geldik:
      katı sözcükler ve taş
      gibi ele gelen şiirler-
      le donatıldı bu kent...
      yıkım, aşkı; çöküş, umudu
      imliyor şimdi;
      göğünse yavaş yavaş
      dökülüp ıssız bıraktığı sfer
      katı... kaskatı...

      artık keder bile keder
      vermiyor; acı, acıyı unuttu;
      güneşle kandili ayırdedemez olduk
      -kanserli saatler!..
      sevinç, bulaşıcı bir sayrılık
      gibi tiksinç; kapılar çürüyor
      durdukları yerde, açmanın anlamı yok,
      kapamanın da...
      hiç... hiç...
      Düzenleyen M@D_VIPer : 09-05-08 at 23:15



      FENERBAHÇ​E





    6. #6
      M A E S T R O
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      Hairdesigner's Avatar
      Üye No
      195270
      Giriş Tarihi
      Apr 2007
      Yaş
      44
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      99,488
      Konular
      23458
      RepPuan
      38281964
      Rep Power
      6780
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan

      ORPHEUSA ŞİİRLER-2

      bekleyen isterse beklesin...
      beklerler... lambalar kuruyor;
      gül, daha tohumdayken solmaktan
      bıkmış; dallar, kusmuklu; bir vinç,
      gitgide ağırlaşan, batan sokaktan
      kendini kaldırmayı deniyordu... –bırakmış...

      ey siyah kanser! bu kenti
      niye kuşattın kuşlarla? daha beter-
      i mi var!
      aynalar artık sırsız olarak da
      gösteriyor göstereni; belki bir
      akrebe tırmanan duvar; yıkılan ölü
      sur sesleriyle dolan erguvan
      ve... len terani!..

      dili zebani olan sen! şair, deccal,
      ya da neysen... artık sus, yeter!
      görünsen de bir, kaybolsan da, ey orpheus,
      ne farkeder!...


      PERSEUS

      bir gün yaprakları keşfedecekler
      derinin altında

      keşfetmek? kuşkusuz, mutlaka...
      -niye olmasın?
      bir kuğudan ötekine zeus
      bir zeus’dan ötekine leda
      geceleyin yolların birleştiği yerde
      gündüzler ayrılıyor
      şiirler... ve elvedâ

      yurdu gölgeler ilidir hekate’nin
      bakışı ağaçları geçiyor
      birden söylen kesiliyor, soruyor:
      -yıldızlar nerdedirler? yoksa kurda
      kuşa yem mi oldular?

      aşklar hangi kayaya bağlıdır?

      -ne bir ses, ne seda...

      sonra kim gelir, kim uyarır?
      unutma! ölümü doğurmak da var...

      gel, uçan yalnızlığınla beni kurtar
      kurtar beni bu söylenden,
      güzel andromeda!..


      SAATÇİ

      En çok yanılgısı başkaydı benden
      Bir suya çalardı saati
      Gümüş köstekli bir aksam vakti
      Karardı solukları göğü görmeden

      Kraldı yaz dönüşü sürgünden
      Bir ceza ülkesinde davulcu
      Geceleri ipe bağlı bir sucu
      Asardı kimseleri ele vermeden

      Durmadan bir çocuk akıp gidiyor
      Sevmezken kendinde olanın
      Ağır kokuları ölü eşyanın
      Kaplardı odaları eve girmeden

      Adini bildiği saat değil bu
      Kus seslerinden Çin laleleri
      Çarmıha gerilmiş çan kuleleri
      Düzeltir saatini vakti bilmeden


      SARI ANASTAS

      En çok yanılgısı başkaydı benden
      Bir suya çalardı saati
      Gümüş köstekli bir akşam vakti
      Karardı solukları göğü görmeden

      Kraldı yaz dönüşü sürgünden
      Bir ceza ülkesinde davulcu
      Geceleri ipe bağlı bir sucu
      Asardı kimseleri ele vermeden

      Durmadan bir çocuk akıp gidiyor
      Sevmezken kendinde olanın
      Ağır kokuları ölü eşyanın
      Kaplardı odaları eve girmeden

      Adını bildiği saat değil bu
      Kuş seslerinden Çin laleleri
      Çarmıha gerilmiş çan kuleleri
      Düzeltir saatini vakti bilmeden


      SEBSEFA SOKAĞI İÇİN SONNET

      ben hep senden yanaydım; o bildiğin sebsefa,
      sokak ilk göçebe yurdum olduydu hani;
      işte orda seninle gökyüzünü ilk defa
      çökertip oturduyduk, kötücül ve yabani
      bir belleğin içinden atılan öteberi;
      kendini bir aşka benzeterek anımsar:
      en sığ yılları onun ve en derin günleri
      orda dururken işte, öyle ince, karamsar
      biri gibi o sokak... aşkımız fotoroman,
      okunmuş bitmiş artık, sürünüyor yerlerde;
      yağmur kendini okşar, yaprakları nemfoman
      o ağaç, duruyorken, soyunum, pencerede...

      bir beyaz mikoloji olur sözlerim orda;
      seni ansa da belki, aynalar anmasa da..


      SEN BİR BÜYÜSÜN YAZ

      ben hep yollar düşledim
      derin yollarda yürürken

      yollar gül sesleridir
      beni yazın ta içine çağıran
      gitsem mi? yoksa daha
      erken
      mi akşamın kovanında
      anılar oğul verirken

      senin gittiğin yollar
      bana dolanan yollardır
      solduğum bir büyük
      ormandır acılarım
      geçmişten ve gürgen
      ve derin bulut sözleri olarak
      yazlar kalbime girerken

      ah bellek, acı bellek!
      hem arısın sen
      hem kimbilir hangi gülden
      kalma diken?
      ve ne uzun bir büyü´sün, yaz!
      gurbetler senin ülken, yalnızlar senin ülken

      ben hep yollar düşledim
      derin yollarda yürürken


      SIR İÇİN SONNET

      gidecek... kendisiyle yitecek belki sır’ı:
      hiçbirşey kalmayacak... sâdece kırık bir cam;
      hepsi o kadar işte! –ve ne varsa aykırı
      bildiğin, senden olan... –ve bitecek serencâm!..
      âh, ince duvarlara çakılan kaba saba
      bir çiviye tutunmuş... eğreti, öyle sarsak;
      çerçeve yenik düştü gümüşe ve ahşaba;
      dökülür sır’ı yüzün, aynalara bakmasak...
      hani aşk’ı yazılacak olanda arıyorken bir sahaf,
      yitirir ya, kitapta yazılmış olanları;
      nasıl biraraya gelir derken, ne tuhaf!
      sonunda hep aynalar buluşturur onları...

      yüzüme bakmaz oldu aynalar, neden katı?
      âh, benimki değil bu... –aynaların hayatı...


      SIRASI GELİNCE

      acının vergisini verdik, gülün haracını ödedik
      hüznü demirbaş defterinden düşmeye geldi sıra

      sen ki eyvan ağıtlarda
      sürekli ve ahşap bir gülümseme gibi durdun
      gözlerin bozkırdan devşirme
      yolların bozgundan derlenmiş
      karanlık yolcusu turnaların ve kurdun
      ey hüzünlere reâyâ olan derviş

      acının vergisini verdin, gülün haracını ödedin
      hüznü demirbaş defterinden düşmeye geldi sıra

      tarlalarla uzar gider al kısrak
      gökçe çiçek tozar durur sılalarla
      oysa ölüm, bir uçtan bir uca
      bir uzun kervansaraydır ki
      savrulur günü saati gelince
      yıkılır yırtıla yırtıla


      SÜMBÜL İLE KUYU

      sümbül sinan! seni ağır
      kuyulardan derledim; seni
      Aşklara, aşklara yolladım
      ve tayy-ı zaman
      güzleri vardır
      işte bir söz ağarır dizelerde
      bu ‘akşam’dır ve o’dur
      sende kalan, sende kalan...

      sümbül sinan! bir suyu
      öper gibi geçtin tenimizden
      işte bu, bir kuytuyu
      okşamak ve varolmaktır
      bir dağ kendi gölgesinde kaybolur
      ve bir su, bu akar su
      yeniden-akmayı öğrenir
      sende duran, sende duran...

      sümbül sinan! hüzünler
      durmuyor; herşey gelgit...
      bir yaprak, kendini sürgit
      sana benzetiyor
      bu kuyu, kalbim ve talan-
      la birlikte büyüyen kuyu
      kendi dibindeki çiçekle besleniyor
      sende solan, senda solan...

      ah, tayy-ı zaman, tayy-ı zaman!..


      SİYAH SONNET

      sular kayboldu büyüde, büyü tüldü tül
      siyah, kendini gösteriyor, kapanır
      yalnızlık dizlerine... gel, gömül
      tenine... o tenin ki, Zaman’dır...

      maide ve siyah, olur elbet, kınından
      çekilir gibi yollar... sularda ayna sesi!
      âh, gökler bıkar gider kendi erguvanından;
      bir aynaya dönüşür ötekinin gölgesi...

      ve siyah... ayna düşer! aynayla birlikte
      herşey kırılır!
      ne kalır geriye aynadan, söyle, ne kalır?
      geriye kalan âh, sadece yalnızlıklardır...

      aynalarmış gibi yapan aynalar!..
      sır biziz, aynalar sırrolacaklar...


      SİZE BAKMANIN TARİHİ

      size bakmanın tarihi! siz
      bir gonca kadar kendiliğinden
      yazılmış olmalısınız
      derin, korkunç veergen
      kalbim, sevdalara sığmayan kalbim
      bir dağı içeriyor geçerken
      siz o dağa sanki kış
      ve sanki bıldır yağan karsınız
      umarsız sözcüklere bulanmış

      size bakmanın tarihi! siz
      bir keteni köpürten yaz
      ve inanılmaz
      yalnızlıklarsınız: sadece
      sizin olan o vahim, o beyaz
      ve kuytu gurbet sesleriyle
      işlenmiş yazdıklarınız
      ve yanık, kavrulmuş dizelersiniz
      kimbilir hangi sevdalara dolanmış

      size bakmanın tarihi! bir
      kalbime güvensem sizi hep
      okurdum ben... ama nedense
      hep aynı hüzün ve
      hep aynı tutkuyla
      bakmayı bilmediğimden, ne yapsam
      bir ilenç, bir kargış
      gibi ardım sıra geliyor şairliğim
      o solgun yolculuğa adanmış


      SÖMÜRGE

      Elyazması acılar asılmış duvarlara
      Tezgahlar umutları daha da germiş
      Dokurlar kenevirden ev resimleri

      Uzun bir suskunluk adı verilen
      Elleri daha kalın tanrılardan
      Nehirlerle bir tutarlar ölümleri

      İlk buldukları ateş değildi
      Gemiler gelmiş de barut getirmişti
      Direklerinde sallanan çocuk ölüleri

      Sesleri tüylü sıcak alçıdan
      Davullar çalınca erimeye başlar
      Sömürge güneşinde kral heykelleri


      SÖZ VE ZAMAN

      bir dağın uzantısı olmak
      sana yetmediği zaman
      gör ki sıradağlar talanda...
      sözlere bak, bağı çözük çiçekler
      gibi ortada, dağılmış duruyor
      nerdesin? hangisinde? solmakta mısın
      doğrularda ve yalanda?

      işte hangi uçurum dillerinin
      dip kuytularında olmak
      beni sana göre daha sınırda kılar?
      ve aramızdaki sınır
      hangi kaybolmalarda?
      tenhayla çizilmiştir?
      her şeydir, savrulur, ama bir şey
      direnir o hala bende kalanda

      kayboldum akarsudan sözlerde
      aktıkça yıpranan şiirlerde
      ve en yabanıl olanda...
      şimdi kim dindirecek, erguvanları bende?
      çünkü Söz´üm ben, Söz´üm,
      hem bulandım
      hem de arındım aynı zamanda


      TAFLAN

      ne zaman dinecek,ne zaman?
      bu taflan,bu taflan?

      ey uçurum gözlü sevgilim!
      ne zaman baksam
      bir hiçlik tadı
      ve ağzından
      yıldızlar uçuran
      ergin,yeşil ve yabanıl
      bir yaz gecesi gibisin
      yüzünde yolların gülüşü
      ve yaz göğüne ilişkin
      bir esenlik üretiyorsun
      geçip giden fırtınalardan

      ey uçurum gözlü sevgilim!
      ne zaman baksam
      aşkların büyük yarlarıyla
      kuşatılmış görüyorum kendimi
      safran
      ve ezilmiş yazlardan
      bakışlarının kıyısız
      açıklarında
      gurbet ve cevahir taşıyan
      bir gülüş söylencesi
      geçer bir yazdan ötekine
      derin anlatılardan

      ey uçurum gözlü sevgilim!
      ne zaman baksam
      bir dağın yırtmacından
      ince bir dere yatağı
      gibi kayan
      yeşil tenini görüyorum
      akşam
      nasıl da yakışıyor yüzüne
      ve sanki bir kayalığın içine
      durmadan kendi kendini oyan
      bir ferhâd gibiyim ben
      ya da pusu da,karanlık
      bir gül gibi
      hem solan hem solmayan

      ne zaman dinecek,ne zaman?
      bu taflan,bu taflan?

      ey uçurum gözlü sevgilim!


      TEN İÇİN SONNET

      ben tenime yürürüm, tenim benim gereksiz
      et parçası, atılmış, duruyor bir kenarda...
      áh, aşklar vardır şimdi, amaçsız ve ereksiz
      birlikte dolaşırlar; yırtıcı ve hovarda...
      belleğim? bir kurttur o! dâima ipe sapa
      gelmeyen bir şeyleri parçalıyor... kemirgen!
      aşk uzakta uluyor, yalnızlık lapa lapa
      yığılıyor kapıma... âh, kendini kürerken
      kaybolan kar günleri!.. elimle yediririm
      tenimi yeraltına... savaşlarda karartma
      olduğunda örterler ya... ağır perdelerim
      öyle kapalı işte... sımsıkı... bir kuşatma!

      bir kurt nasıl kuşanırsa öyle kar günlerini;
      aynalar kuşanıyor aynadaki tenini...


      TENHA

      her şiir boydan boya
      bir ıssızlıktır artık
      dizelerse giderek daha tenha

      acının düzyazısı olmaya
      hazır mi sözlerin kişi?
      aşklar! onları yazan yasasın
      sarışı
      n atlas kağıtlarda yaz
      ne güz okunur ağaçlar güya

      sen sussan da susmasan da bir
      tutup tutuştuğun hayale
      ağırdan iri güller ve lale
      düşer düştüğün melale
      ve hüznü yeniden okumak
      için bir kitap olur dünya

      ve her şiir boydan boya
      bir issizliktir artık
      dizelerse giderek daha tenha


      TORLAK KEMAL

      kış, dağların kürkü
      gibi kış
      gece midir düşen dal?
      sen ey böğürtlenlerin
      ve umutsuzluğun mülkü
      ve bir hüzünden huruç eder
      gibi kalın bir türkü
      ile dağları düz eden abdal

      şimdi sen ilkyazı, belki
      kara, yün bir kuşak
      gibi beline dolayıp
      acıyı kav, sevdayı çakmak
      bilip yola çıkmak üzresin

      Ellerin ovalara üzengi
      denizin tuğu, ağacın börkü
      ve dahi ölümü bir yılkı
      gibi bırakıp gidensin
      torlak kemal

      kış, dağların kürkü
      gibi kış
      gece midir düşen dal
      Düzenleyen M@D_VIPer : 09-05-08 at 23:18



      FENERBAHÇ​E





    7. #7
      M A E S T R O
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      Hairdesigner's Avatar
      Üye No
      195270
      Giriş Tarihi
      Apr 2007
      Yaş
      44
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      99,488
      Konular
      23458
      RepPuan
      38281964
      Rep Power
      6780
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
      Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

      Varsayılan

      YABAN ATLARINI KIŞKIRTAN DIONYSOS

      kışkırt yaban atlarını, kışkırt,
      dionysos!..’ dediler

      uzat aşkları ordan, orda fener,
      kayalar, gelirdi...
      kim kalbini sana yedirdi?
      her şey bir’di o zaman: atlar, logos
      tek olan biz’dik, çayırlar-
      sa başta sessizlikten doğma silenos
      ve birlikte çiğ yenen günler...

      yapraklar, yağmurun teniyse eğer
      sen o yaprağa beden-
      sin ve tek değilsin: anababis, onbinler!..
      giderek kim neyi eksik gördüyse
      onu bütünler... gibisin: bir tören!..
      şimdi sulara gizlen ve göç,
      onlarla beraber

      kül parmaklı akşam dokunurdu sana
      özenle... ve yer yer
      insanlar küldendiler... diye söyledim
      ben hangi yolcuyu izleyen gemilerdim
      ve neden
      hep söylen’dim, hep söylendim, hep söylen?

      ‘kışkırt yaban atlarını, kışkırt,
      dionysos!..’ dediler


      YAHYA KEMAL İÇİN RÜBAİ

      Sen gittin gideli kuşlar anlamaz görünür
      Her acılan gülde yepyeni bir Sırâz görünür
      Bakışlar dağılırken denizin belleğinde
      Senin her sihrinde geçmiş bir yaz görünür


      YALNIZLIK BİR TARİHTİR

      Yalnızlık bir tarihtir ikimiz
      Dururuz odalarda bir giysi gibi
      En kalın soluklarla çekiyor ipi
      Kim bilir kimlere kalmışlığımız

      Yalnızlık bir tarihtir sen misin
      Bir geçmişi şurup giden ak turna?
      Ya benden önceydi ya da çok sonra
      Bir halk türküsüne gül olan sesin

      Yalnızlık bir tarihtir onlarla
      Gök dediğin iki kuşun arası
      Ey ilkyazlı gülüşlerin sonrası
      Ansızın donuyor gül, bakışlarda


      YALNIZLIK İÇİN SONNET

      yalnızlık zamanlandı: önce aşk, sonra yaprak...
      günler geçilecekler... atlar, gümüş yeleli
      yüzünü aynalara, bir tek onlara bırak;
      sürünsün sırrı aşkın, bak, seni görmeyeli
      çok değişti aynalar ev içleri bulandı;
      herşey artık ne kadar, ne kadar da kurak
      odalar orda burda, içlerine kapandı;
      sofalarsa eğreti; yüklük ve kapkacak
      somurtup duruyorlar... herşey olgun bekleyiş
      gibidir burda olmak, ´bekleyiş gibi´ olmak...
      sen gel, şimdi kendini o aynalarla değiş;
      gel, burda ol daima -ve nasılsa kararmak-

      ta olandan bakarım sana giden günlere;
      tenindir, beleniyor, ah, yeşil ekinlere...


      YAZ SEVGİLİM

      kuş uzuyor dizelerde
      kalbimdir,
      üretir
      dinleyin:

      bir zamanlardı, dağlar
      ve onların ardı
      ve yabanıl bir akarsu
      gibi dadandın kalbime...
      yaz! sevgilim!
      yürürken kekiktin boydanboya
      ve yüzün ne kadar gürdü

      ah hiçliğe solan gülüm!

      işte sürüp bulutlar
      ve elmas
      ağzından ölüm sözleri
      üşürdün kalbime...
      yaz! sevgilim!
      ve sevda günleri ürettin boydanboya
      gözlerin kimbilir ne kadar sürdü?

      ah hiçliğe solan gülüm!


      İÇBÜKEY SONNET

      yalnızlık kalıtımdır... aynalara bıraktım;
      kim bakarsa onundur aynaya benden sonra....
      âh, sözlerde açtığım yaraları kanattım;
      durmadan arayarak tenimi sora sora
      ona yıktım kendimi... ben içine kapanık
      bir gece güneşiyle yolu yitiren yolcu!
      Belki onu bulmaya, belki de o bulanık
      Yolcu için durulan nehirlerle sonuncu
      Kez büyük gösterirken o kalıtı, öteki
      Durmadan küçültüyor... ortası bulunamaz!..
      Pazarları verilen kanlı yalnızlık ek’i
      seni hep alıştığın aldanışa bırakmaz...

      gündüz herşey öyle düz, öyle dümdüz ki herşey;
      ben öyle bir aynayım, akşamları içbükey...


      YILKI BİR AT İÇİN SONNET

      eskiden, âh, bu kentte uçuk mavi süvari;
      kısrağı sokakların, dört nala, uça uça...
      şimdiyse bir ihaneti, İsa ya da havari
      gibi yaşamak işte... sürükleyip bir uca
      yerden yere vurdu da topallattı, körletti
      bir yılkı atı gibi savurdu ve yağmaya
      verdi idi, sokakta, o ürkmüş iskeleti...
      ararken bulduğumuz kemikleri yığmaya
      başlasak da faydasız... kirli, tozlu, kararmış
      eski zaman hayvanı! âh, umarsız bir sayrı
      gelir kuşatır bizi... unuttuktu, bir varmış
      bir yokmuş o at şimdi, masal gibi... o ayrı!

      bir ölü şövalyeyim, pörsümüş ve özenti,
      aynalarda ararı yılkıdaki o kenti...


      İNANÇSIZ

      Açılır gecesi inançsızların
      Tanrı sarı bir çiçektir
      Ormanın içinden atlılar
      Geçerken çocuklar ölecektir

      Denizin gözlerinden tuzlu
      Bir sıkıntı vurur karalara
      Uzakta olduğumuzu köprülerden
      Atlar nereden bilecektir

      Mavi kuşlar çiziyor biri
      Eli değdikçe camlarına
      Avcılar doğrultup namlularını
      Nasılsa bir bir düşürecektir

      Yorgun yıkılmış ölü
      Bir yaz büyütür karnında
      Soyunup toprağa yatınca
      Kadınlar göklerle sevişecektir

      Açılır gecesi inançsızların
      Tanrı sarı bir çiçektir
      Ormanın içinden atlılar
      Geçerken çocuklar ölecektir


      YOLCULUK VE YILDIZLAR

      gün oldu, bekledim, yol görünmedi;
      bir yaza dokundum,-dokunmak ıtır
      kokardı eskiden; hüzne bağlıdır,
      o tekne, yosunlu, kağşamış şimdi...

      neydi o? deli gibi! kayıp o liman;
      ne zaman yaşandıydı, sahi, o olay?
      karanlık yüzü aşkın, binbir dolunay;
      kısık bir lambaya benzedi zaman...

      ne günden ne geceden iz kaldı;
      sanki deniz mi kaldı bir yerlerde?
      tekne gider gitmesine, ama ilerde
      sadece sönmüş yıldızlar vardı...


      YOLCULUK VE AŞKLAR

      ben kendime derinim, -sana!
      bir uzun ´kaybol! ´ gibi olduğum;
      kalbim kül dağları, yüklenir
      ateşten kayıklara odunum...

      orda geçti ´geç kaldınız! ...´ günleri;
      bağlar bahçeleri gibi yokluğum;
      anımsarım, öyle sor ki kolay mı
      âh, o sarı anılarda sönen mum!

      aşklar durdu, ben de artık dururum;
      yolculuk musun, öyleyse içeriye gir;
      gök bir ip midir, kuşlar kaç boğum?
      yüzümün yerinde bulut... çoktanberidir...


      YOLLAR VE ZAMAN

      sen bir yalnızlığı koşup gittin de
      bir yerde buluşulur diye, belki de...

      elbet buluşulur, orda, o yerde...
      bir hüzün töreniyle kutlanır
      bulunur birşeyler ve saklanır
      saklanan Zaman mı, yoksa yol mudur
      aranır bahçelerde ve şiirlerde?

      kimbilir ki dün´dür, ölgündür kalbimiz
      yollarsa her zaman biraz küskündür
      yokuşlarda ve inişlerde...
      Zaman´dır seni sardığım kumaş
      bekledin, örtülsün, ki yavaş yavaş...

      erguvandın, kayboldun diligelişlerde


      ÖLÜ KELEBEK SONNET Sİ

      kent! işte orda! ölü doğmuş kelebek;
      gibi kanatlarıyla varoluş seni bekler...
      lime lime sesiyle, âh, el bebek gül bebek
      büyütülüp bugüne getirilmiş sözcükler...
      şimdi artık bir camın arkasında, eprimiş;
      işte orda! öylece, iğnelenmiş olarak;
      âh kent! acılarını sözcüklerde hep geviş
      getirip sır oluyor aynalara...-ve kurak
      evleriyle pörsümüş, varoşlarıyla rate
      bir kent müsveddesi bu! harelenmiş, cıvımış
      kanadıyla bulanık ve nedense degrade
      sokakları yol yol akıyorken, âh, rüküş

      aşklarıyla bu kentler! ..-ve elbette bu yanı
      gösteriyor aynalar: geçmiş zaman hayvanı...


      ÖLÜM VE ZAMAN

      yollar belli belirsiz yükseliyor

      yollar yakut uzaklıklardır
      ve onlara ulaşmak, kimbilir
      ne kadar, ne kadar zor...
      yunus yana yana yürüdüydü
      mevlânâ döne döne
      bense kana kana yürürdüm
      bir şair, neydi adı, * şöyle diyor:

      bir gülün biraz daha gül,
      bir hüznün biraz daha hüzün
      oluşu gibiydik
      ayrıyken de, birlikteyken de...
      yaşadık: bir kayboluşun kayboluşu...

      şiir belli belirsiz yükseliyor

      şiir ne? sonbahar içinde sonbahar
      hoca** kesik kesik yürüyordu
      bir sur, bir suret, bir sure
      çelebiyse*** uça uça yürümüştü
      gökyüzü boydan boya tennure...
      seviştik: bir gövde, bir karşı-gövde
      sevişmek kendini erguvan
      diye bilse de olur, bilmese de...

      aşklar belli belirsiz yükseliyor

      aşkları kendimle bezedim
      ben aldım şiirin yılkısını
      ben ürettim...
      ve ´bir yazın kendi içine doğuşu...´
      (ya da, ona benzer birşeyler)
      diyebilmek...
      yürüdüm: dile gelmek-
      gelmemek arası bildiğim yerde
      Ölüm! Söz´ün alçalan kışı
      Ölüm! toplananın dağılışı:
      Kitap, hüzün ve gövde...

      Ölüm belli belirsiz yükseliyor


      ÖTEYE

      hep Senin içindi, hep
      güle dönüşü Hiç´in...

      varlık gurbet, yokluk sıla;
      aşklar hep Sana varmak için...

      kalbimin ötesi, gülümün üstü;
      yolu yolculuktan ayırdın, -niçin?


      ŞİMDİ NEDENSE

      şimdi nedense her şeyde
      ansızın dağılan kelebek tadı

      biliyorsun en bakımlı bahçe
      sessizliktir
      gülüşler oraya sürgün edildi
      acıların kardeş olduğunu
      kimse anlayamadı

      sevdalarda olsun, ilkyaz ölümlerinde olsun
      geçit vermeyen akarsu olmaz
      gülün kendini işlemek için
      çırağı ya da ustası yoktur

      çocuklar! bağışlayın beni
      sözlerimi boz üveyiklerin
      hırçın tuzuna batırıp bakın
      hüzünden daha kötü bir yol açıcı olabilir mi?

      şimdiye kadar olmadı

      ama şimdi, nedense, her şeyde
      ansızın dağılan kelebek tadı
      Düzenleyen M@D_VIPer : 09-05-08 at 23:19



      FENERBAHÇ​E





    8. #8
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3280Array

      Varsayılan

      Daha önce çoğu şiiri vermeme rağmen tüm konuyu kurallar doğrultusunda silmedim.Mesajları birleştirdim.En azından emek vermişsin diyerek.

      Bundan sonra kurallara dikkat edersen sevinirim..


      ...And Justice For All


    + Yeni Konu Aç

    Konu Açıklaması

    Users Browsing this Thread

    Şuanda bu konuyu 1 kişi izlemekte. (0 üye ve 1 misafir)

    Benzer Konular

    1. Felsefe Yazıları - Hilmi Yavuz
      By Beyazdut in forum Kitap Özetleri
      Cevaplar: 0
      Son Mesaj: 09-04-10, 01:24
    2. Okuma Notları - Hilmi Yavuz
      By Beyazdut in forum Kitap Özetleri
      Cevaplar: 0
      Son Mesaj: 07-04-10, 05:30
    3. Hilmi Yavuz, Zaman'ı Ziyaret Etti 12.05
      By Y@R@M@SsS in forum Yurtiçi Haberler (Arşiv)
      Cevaplar: 0
      Son Mesaj: 12-05-08, 20:43
    4. Hilmi Yavuz
      By M@D_VIPer in forum Güldeste
      Cevaplar: 20
      Son Mesaj: 07-12-06, 22:13

    Ziyaretçiler bu sayfayı bu kelimeleri arayarak buldular:

    hilmi yavuz doğunun sevdaları kitap özeti

    sevinç bulaşıcı bir sayrılık gibi tiksinç; kapılar çürüyor durdukları yerde açmanın anlamı yok kapamanın da... hiç... hiç...

    hilmi yavuz doğunun sevdaları özet

    Tags for this Thread

    Bookmarks

    Bookmarks

    Gönderme Kuralları

    • Yeni konu açılamaz!
    • You may not post replies
    • You may not post attachments
    • You may not edit your posts
    •  

    Forum Kuralları