Gösterilen Sonuçlar 1 sonuçtan 8 ile 8 arası

Konu: Hilmi Yavuz

  1. #1
    M A E S T R O Hairdesigner's Avatar
    Üye No
    195270
    Giriş Tarihi
    Apr 2007
    Yaş
    44
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    99,488
    Konular
    23458
    RepPuan
    38281964
    Rep Power
    6761
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan

    AKŞAM VE ÇOCUK

    Zaman iyice alçaldı... aşklar
    görünür oldular ve ´mazi kalbimde yara...´
    o konak, yıkık, harap, anımsıyorum,
    bulutlar ağır ağır inerdi odalara...

    beklerdim, aşklar birer türküydü!
    bir kızak, sanki saplanmış kara;
    hiç bir şey kımıldamaz, öyle dururdu,
    annemsi bir sessizlik çökmüş duvara...

    o konakta herkes, büyük aile,
    koştururdu, yazlar sanki bir sara
    nöbeti gibi yaşanır, bir çırpınıştır
    çocukluk, orada, boş akşamlara.


    AKŞAM VE SEN VE BEN

    ikimizdik, sen ve ben, bir çiçekle
    onun tomurcuğu arasında bir yerde;
    öylece durur muyduk, ikimiz gibi?
    dâima birlikte olurduk hüzünlerde...

    anımsar mısın, yaz günü, bir bahçeyle
    gizledikti kendimizi birbirimizden;
    sen ve bahçe, ben ve bahçe, sen ve ben:
    akşamlar derlerdik her ikimizden...

    üşürüz, çünkü uzağız şimdi o yazdan;
    ey, birazdan bir yazdan geçer olan, ey!
    kimbilir ne anlama geliyor artık,
    şu eskiden “hüzün” dediğimiz şey?


    AKŞAMIN YARISINDA

    herkes öteki gibi duruyor... akşam
    da durduğu yerde durmuyor artık;
    yolcu yolu kuşatıyor durmadan;
    kapanıyor ´Zaman´ denen karanlık...

    hiçbir şeyde yok gibi ve herşeyde var;
    sıkışmış birileri ara yerde;
    kalbim! durma yetiş eski yazlara!
    nedense bir durgunluk var saatlerde...

    herşey nasıl da bütündü bir zaman:
    şimdi bahçe eksik, güllerse yarım;
    kar yağar, hüzün bile yok... ve nerdesiniz,
    âh, evet nerdesiniz, yoksaydıklarım?


    ANI-SON NET

    aynalar dolaşıyor, bu kentin aynaları;
    sözlerim sisli sözler ve aşklar kırılmada;
    aşklardan isteniyor, ah, orda olmaları...
    kendini odalara benzeten odalarda,
    aynalar göğe ağar, bu kentin aynaları;
    kimi dilerse onu göstererek, buyurman
    kim bilir hangi yazda bırakmış anıları?
    sen sıdre, sen son ağaç, yeşil döşek ve yorgan...
    bilirsin, kalp gözüne ayn´a gerek... -ve soru-
    lar uzuyor isra´da... aksam çürük ve sari
    lambalar yükseliyor, sırlarla, göğe doğru;
    ve toplanıp geliyor gece yolculukları...

    ah, aşklar paslanıyor, kent saklarken onları;
    bencileyin hep ayna yerine koyuyor anıları...


    ANNEM VE AKŞAM

    bir kapı açıldı, ansızın, baktık:
    akşam!.. kimse benzemez oldu kendine;
    kimbilir ne kadar hüzünlü artık,
    bir odadan ötekine geçmek bile...

    sen neysen o kadarsın, ey akşam!
    annem içini çekiyor kimi ansa;
    ürkü!.. biri ansızın bir gül koparsa;
    şimdi uzak olandır neye ulaşsam...

    ah, akşamdan bile ürküyor çocuk;
    her yer alacakaranlık gurbet;
    soldu annem, solarken goblen ve tülbent;
    ve akşamın ucuna doğru yolculuk...

    bir türkü söylendi, neyin tadı var?
    akşam bile bitti, kalmadı çünkü...
    çekildik, bir başına kaldı o türkü;
    kapılar arkamızdan kapanmadılar.


    AY DOĞAR

    ay doğar

    bir ay doğar umarsız gözlerinden

    bir ay batar bedir allah

    karanlıklar bir silâh kahrı gibi oturur yüreğime

    iflah olmaz bir silâh



    ya kara bir kırbaç gibi vur beni küheylânlara

    ya beni öldür allah



    dünyada

    nerede olursa olsun dünyada

    senin umarsız gözlerin

    kanlı bir avuç zehir

    bir de yangınlı yaz akşamlarıyla bir gelir

    ya da



    senin umarsız gözlerin

    mahzun eşkiya ateşleridir

    tutuşur rüzgârlı bayırlarda


    AYNALAR VE ZAMAN

    erguvanlar geçip gittiler bahçelerden
    geriye sadece erguvanlar kaldı

    şair! bahçelere özenecek ne vardı?
    işte tenhâ her yanımız, hep tenhâ
    ne aradık sözcüklerin kuytularında
    ne bulduk soldukça çoğalan dilimizde?
    Zaman´ın sırı hala duruyor olmalı ki üzerimizde
    biz bakınca görünen aynalardı

    nasıl var olduysanız öyle kayboldulardı
    bir yazın tiniyle bir güzün bedeni
    hem birleşti hem de ayrıldı sizde
    şair! gördünüz kimbilir kaç aşkın battığını
    o derin sulara kapılmış şiirlerinizde...
    nedeni, ne kayalar ne fırtınalardı:

    kuytulardı, geçip gittiler sözlerimizden
    geriye sadece kuytular kaldı


    BAKİYE RÜBAİ

    Ey bakışlar ustası umutlar pehlivanı
    Sen anlattın bir gülde anlatılmaz olanı
    Biz bir hüzne başlarken sana çıraklık ettik
    Uçurduğun kuşlardır şimdi Bâki Divânı


    BEDREDDİN

    1. bedreddin

    mübalağa akşam olur

    güz, nefti dolaklarını kuşanır da gelir
    yaprağın fetrete düştüğü zaman

    sen ey yaz günlerini
    top top ak çuhaya tebdil eyleyip
    ve bir solgun gülümseme olarak
    eğnine giyen şaman

    buyur otur
    şeyhim
    samanyollarının ilik sedirine uzan
    uzun, görklü ve sof
    yüzünü bizden yana döndür
    bize buğdayın ateşini
    gözlerin tımarını
    ve hüznün varidatını anlat

    elini elimize dokundurmadan

    sen ki öldüğü yere
    bir kök sümbül bırakır gibi
    usulca sevdalar bırakan
    ovaların ve kartalların musahibi

    ne zaman diye sorma, ne zaman
    yaprağın fetreti gülün kıyamına
    gülün kıyamı ağacın isyanına
    dönerse iste o zaman

    mübalağa akşam olur
    güz, nefti dolaklarını çıkarır da gelir

    elini elimize dokundurmadan


    BEN İÇİN SONNET

    benim yüzümdür işte, mağrur, kalın, şizofren;
    unutmak ve aynayla, aşklarla azalmada;
    ben gideli beridir Hilmi yavuz ile ben
    bazen burdayız işte, bazen de ürkünç oda
    içimize kapanan kapısıyla bu gün de
    bir ben´e acılıyor, ah, yıldızlı ve çorak

    bir çökelti gibiyim ben kendi belleğimde...

    nereden açılırsa orasından akacak
    ur mu, ben mi, çıban mı? kötücül, irinli, pis...
    bıçak, bisturi, makas beni deşin ve yarın
    çıkarın ne vardıysa: teslis, teslis ve Teslis...

    bana çivilidir, İsa’yla çarmıh neyse;
    aşksa bir iç kanama... gül, gülden içeri´yse...
    Düzenleyen M@D_VIPer : 09-05-08 at 23:11



    FENERBAHÇ​E





  2. #2
    M A E S T R O Hairdesigner's Avatar
    Üye No
    195270
    Giriş Tarihi
    Apr 2007
    Yaş
    44
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    99,488
    Konular
    23458
    RepPuan
    38281964
    Rep Power
    6761
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan

    BEYAZİD PAŞA

    . beyazid paşa

    gün akşamlıdır devletlim
    elbet biz de ölürüz

    gözüm hep o asılmışta kaldı

    sanki karanfil zülfünü dökmüş de
    şimşir topuzlu bir gürz
    indirilmiş gibi tanyerine
    kanlıydı kartal kanadı
    bir tarikat değneği gibi
    pürüzsüz ve düz
    bir beden, asılmış

    gözüm hep onda kaldı

    susan yazdı, konuşan güz
    usuldu, uzundu denizin boyu
    sanki tüy bacaklı bir tazı
    ya da kırmızı ve koyu
    bir masaldı,
    tara_indin ve süssüz
    bir beden, asılmış

    gözüm hep onda kaldı

    gün akşamlıdır devletlim
    elbet biz de ölürüz.


    BULUTLANMA SONNET Sİ

    söylesem hüzün olur, söylemesem de hüzün;
    zaten sözler de bezgin... kime anlatılsın?
    âh, dil’den ürker olduk; kimse dil’in bir düğün
    olduğunu bilmiyor; bir kenara atılsın
    diye bekliyor şiir... yılışık ve savurgan
    çok boyalı bir gülün yükselişi... ne hâzin!..
    giderek kendimize sığınacak korugan
    bile bulamayarak... –ve elbette magazin
    bir yalnızlık edinip, n’olacaksa olacak
    diye yollara vurmak... terkide kaldı atım!
    aşklar bile sindiler, saklanıp köşe bucak;
    kalbimiz aksadata, âh, hazlar alım satım...

    ve giderek aynada nedensiz kırılmalar;
    dil bitti!.. söz susuyor!.. bende bulutlanmalar...


    BİR YAZ GÜNÜ İÇİN ŞİİR

    nerde o sarısabır, safran ve sarı sesi

    akşamın? duymak sanki bir gülün

    yolculuğu gibidir bahçeden sana doğru;

    gelsin, bilsin ve sensin, yağdığın o yağmuru

    alıp gidensin işte, daha ergin bir yaza...



    bahçemde yer kalmadı, her taraf tıka basa

    yaşlı yazlarla dolu... orda elbet o çölün

    ortasında yabansı, ürkek ve sanki garip

    bir şeyler duyuyorum... sesler, şeyler? ölünün

    son gördüğü o gülü çağrıştıran, -nedense...



    ben yine bahçemleyim, bu belki kendimleyim-

    mi demek? Zaman ten´dir, eğer yazlar bedense...


    BİRİNCİ MEHMET

    7. birinci Mehmet

    bedreddin yaşıyor mu hala?
    Ben ki yazmalara ve bala
    hükmedendim; ihaneti gül diye
    resmedendim; denizin gönderine ölümü
    çektirendim ben, lala

    bedreddin yaşıyor mu hala?
    dersin ki onu, mülhidlerini
    ormandan ayırmak olası değil
    boynu laleden geçilmez
    saçları taflandır ve çağla
    ve alnı ak ketende yaban çileği
    gibi dağılan onlardı, lala

    bedreddin yaşıyor mu hala?

    Kuşlarla akan ipeği
    göllerde uçan çiniyi
    ve sevdayı, umarsız kına çiçeği
    gibi bölüşen onlardı, lala

    bedreddin yaşıyor hala.


    BÖRKLÜCE MUSTAFA

    2. börklüce Mustafa

    biz ki sevdamızı, alaca
    kıl bir heybe gibi sunduk
    aba terlikle denizi yürüyenlere
    şavkımız dağlara vurunca

    börklüce Mustafa, yonca
    ve hançerlerin piri
    ölümü masmavi bir hamail
    gibi boynunda taşıyıp
    gözleriyle bir acıya kalebent
    olmanın korkunç şiiri

    dövülüp tavını bulunca

    seriz çarşısına, ince
    kıvrık ve celali
    bir ay ışığı gibi girmek
    ve sesiyle şayağa ve tunca
    sancağı buğdaysı, türküsü ebruli
    bir isyan diye işlenmek

    ve devrilmek, birbiri ardınca

    biz ki sevdamızı, alaca
    kıl bir heybe gibi sunduk
    aba terlikle denizi yürüyenlere
    gölgemiz dağlara vurunca


    ÇİÇEKLİ DAĞ SOKAĞI

    derindir arası güllerin
    ve aşkın yakut dilinden
    duyulur türküsü şiirin:
    -çiçekli dağ
    çiçekli dağ

    aşklar anlatıdır yazın
    onları bir sokağ
    ın
    adıyla çağırır yollarında:
    -çiçekli dağ
    çiçekli dağ

    aynalar uçurumdur bakarsan
    derin bağ
    larla
    bağlanır acılarımız
    çiçekli dağ
    çiçekli dağ

    ve sessizlik büyük ağ
    larla çeker
    yolcu denilen nehri
    kimdir hüzün söyle söyle
    çiçekli dağ?


    ÇÖKMÜŞ BİR KENT İÇİN SONNET

    ben kimden koptumdu, akşamlar depresif, manik
    bir aynayla beni bağladı bana... pis
    bir kitap çöküntüsü: o, ben’im! kuğularla garanik
    -i ulyá!.. sürüngen giysileriyle iblis;
    alan da o’ydu, satan da... şeytanca alışveriş!
    bir leşi bir leş tirirken yırtk, yarım;
    satan o giysileri benden önce de giymiş...

    ben aynayla kopmuşken bana nasıl bakarım?

    terelelli terelella, tevellâ ve teberrâ
    kent leşti ve ben ona bir koku gibi süründüm;
    artık aşklar taşır beni, ben onlara kadavra
    olsam da terelelli... mecnun’dum, leyla’ya büründüm...

    bir kent kendi üstüne çökerken de kış;
    aşklar yararken aşkları, sözlerde bir yırtılış...


    ÇÖL VE AY

    bir ince suydum, ezildimdi, basıldı
    üstüme, kaldı ayak izleri suda;
    bir menzilden ötekine... nasıldı
    gitmek? ağrdı çöl, kuytulardı, pusuda...

    baktılar, haramiler, çölde su´ydum;
    gittimdi, kumlardı, soydular beni;
    yedi askı, çırılçıplak, söylendi, duydum:
    ört ketenle Mısır´ı ve Yemen´i...

    iki menzil arasında bir menzil;
    soldu çöl ve vaha, çürüdüydü, ah rezil
    blue mo on! arada kaldım, beni böl,

    ikiye... ne diye ayrılındı, ya Ömer?
    sırma gövdem di çiğdem, şakk-ı kamer...
    bu ne tutkun gecedir, hüzünle beni, beni öl! ..


    ÇÖL ÖYKÜSÜ

    ´çöl´ denilen o öyküyü
    yazmak için konuşurken
    sustum içimdeki türküyü...

    anlasın doğan gün seni:
    bir aşk ötekinden mi kalır?
    ah, şiirin altın tüyü! ..

    hangi yalnızlık kapatır beni
    var mıdır iyi bir gül, ki kovsun
    o yazın içindeki kötü´yü?
    Düzenleyen M@D_VIPer : 09-05-08 at 23:20



    FENERBAHÇ​E





  3. #3
    M A E S T R O Hairdesigner's Avatar
    Üye No
    195270
    Giriş Tarihi
    Apr 2007
    Yaş
    44
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    99,488
    Konular
    23458
    RepPuan
    38281964
    Rep Power
    6761
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan

    DEPREM

    Sen benim kalbimin bakıcısısın
    Güldeki karanlık yazıdan bir mesel
    Sussam razı değil dile
    Konuşsam derin ve geleneksel
    Bir hüzündür
    Dolaşır dilden dile

    Ah bedenin, zakkum bedenin
    Bir dağyolu tadında
    Ve ben o yolu kalbiyle bilen
    Yüzün gizemdir senin, yokluk
    Acı sessizce yedi dildedir
    Sevdalar kimdedir, kandedir
    Ve depremler senin neren?


    DEVRİM

    Bir gülün açılması devrimdir
    Bildiğin anladığın bir devrim
    Kim bilir nereye varmışlığımız
    Bir av sonu ağırlayan gözlerim
    Seni anmak öyle kolay değildir
    Denizler: biraz çocuk kalmışlığımız

    Bir gülün açılması devrimdir
    Bildiğin anladığın bir devrim
    Gecede bir bozkır kalmışlığımız
    Bakışları ağırlayan seslerim
    Sana bakmamak öyle kolay değildir
    Simgeler: en çocuk yanlışlığımız


    DOĞU 1310

    işte Solhan ve işte kocaman
    dağlarıyla kalaba
    ve gülleriyle hısım
    olduğumuz Palu
    gözleri korkunç bir deprem
    hem aslı, hem kerem
    gibi yanan suvar:
    İbrahim talu
    işte akşam ve işte Çapakçur
    ve Çapakçur’da akşam
    bir divanıharp gibi kurulur
    ağır giden bulut müfrezeleri
    hem bulanık hem firari
    yağmur
    ve bir vur emri gibi ansızın
    bir akar suya doğrulur
    Hınıs’tan kopan süvari:
    İbrahim talu

    işte can eseren koyu ve kar
    kar, palandöken dağlarında
    bir isyan bastırır gibidir
    işte hörmek köyleri çevrilmiş
    duvar
    bir kurt yüzüdür, ince
    sivrilmiş
    cibren ovası
    sanki mevzi almış
    gibi kar
    hem başıbozuk, hem seferi
    hörmek;ten inmiş iniş
    ölümü savuran süvari:
    İbrahim talu

    II
    Bingöl dağlarının eteklerinde
    kuytu meşeler vardır
    o kuytu meşeler ki
    germiş kartala kanat
    ya da bir avcı kolu
    olup tek sıra
    ve sanki tütüne ve bakıra
    bir küf gibi musallat
    hamiye alayları

    işte Dicle işte Fırat
    ve acı su boyları
    sanki yazdan kapanmış
    sarp ve heybetli
    dağ yolu
    yanında üç ince patika
    üç küçük oğlu
    ve sanki süvari değil de
    ilk kez eyer vurulmuş
    bir kısrak gibi tedirgin
    İbrahim talu

    kış kararlı, ova dingin
    İbrahim talu, sağır
    bir acıya dökülen tunç
    ve giderek daha belirgin
    korkunç
    bir kızıl çadır olup
    savrulan yalım
    işte hoyrat ve zalim
    ağır
    bir yangın

    bin üçyüz ondu ve sen
    İbrahim talu
    ağıtlardan bir kış
    solgun ve mücerret
    ölümü sürmeli bir tüfek
    gibi omzuna asmış
    o sürmeli tüfek ki
    tetiği kartal
    namlusu aşiret
    kabzası yanmış


    DOĞUNUN BEBELERİ

    doğunun bebeleri taş bebek
    değildir; say ki onlara cefa
    ince yaralı bir gömlek
    ve ninniler en çok akşamları zor
    say ki onlar ağlarken lor
    say ki gülerken çökelek

    doğunun bebeleri taş bebek
    değildir; yaşmaklı Siirt’i
    kınalı Van’ı
    sılayla gerdeğe girercesine
    geçip gurbetin çobanı
    ölüm, güz üşüşür yüzlerine
    ay, gecenin şark çıbanı

    doğunun bebeleri taş bebek
    değildir; acıyı trahom,
    gündüzü emek
    gülüyse bir gelecek için kullanır
    say ki anaları ova, babaları dağ
    ve emzikleri tüfek


    DOĞUNUN DİYALEKTİĞİ

    su şafağa dönüşür ve güzün felsefesi
    yaprağı akarına bırakmak

    günün yasmağını örtünür bir tekke nefesi
    gibi usulca açılır toprak
    sesin kendini güle
    ve gülün kendini sessizliğe dönüştürmesi
    gibi kendi kendini yağmalayarak
    odur şafağı dönüştüren ölüme
    bu yağma sanki yıkık hanların
    bir yazından baç alınan erguvanların
    üzerinde bir dağ, örneğin nur hak
    olup geçmiştir
    olum hangi denizleri gezmiştir
    bilinir ama mutlak
    bir büyük hasretle kolan vurarak
    çıkar kalbimin önüne
    bir doğudur ki o. gülerken bile bozlak
    hep susmuş, evet, ve nasıl ki sevdayı
    gök ekinler gibi tırpanlıyarak
    yeni sevdalar üretmiş, ve susmak
    yeniden gök ekinler göğertmiş
    göğertecek de,
    gurbeti sılaya bağlayarak

    su şafağa dönüşür ve güzün felsefesi
    yaprağı akarına bırakmak


    DOĞUNUN GEÇİTLERİ

    çok uzun anlatmak gerekti
    ve biz, sadece ima ile geçtik

    ´yol verin sevdaya´
    gördük ve yol verdik
    acıdan kalkıp acıya
    varan bir yol gibi
    kendini göstere göstere
    bir cihannüma ile geçtik

    ve kalbimiz bize sahip çıkmadı
    dağdır, kızılca kopup
    ve done done duştu
    döner dağdan sonbahar
    hüzne geçit yok, ziganalar
    ve kop´tan bu dönüşleri
    bir sema ile geçtik

    ateştir eski geceler
    ´tut ve yan, tut ve yan
    kul ol, gülümüzden´
    sairler aksamdır, ateşgedeler
    ve biz kendi külümüzden
    bir Huda ile geçtik

    bir hayal olmadadır gol simdi
    göründü elsele gol ve giz
    gördük, bir kuğuya yolcu olduğu
    yerde kayboldu nergis
    ve biz, öyle ki, bu yolculuğu
    bir rüya ile geçtik

    çok uzun anlatmak gerekti
    ve biz, sadece ima ile geçtik


    DOĞUNUN GURBETÇİLERİ

    acı biziz, biziz yine
    bir büyük bozguna yol olduğumuz

    artık ne acem bahçesi
    ne acem mülkü
    ne de yaprakla
    örtülü havuz
    bir kaç gün sonbahar ile talan edilip
    su yıkılıp, hüzün çürüyüp
    ve yol sefili dağlarımızdan
    bir ipek uçurum diye devrilip
    sel gittiyse kalan kumuz
    biz bir talanla başladık kendimize
    bundan böyle acının
    ekmek ve tuz
    konaklardan geçer yolumuz
    olum çarktır, sevda direk
    uçsuz bir gurbete bağdaş kuduzumuzda
    ve mahsus selam diye söylenerek
    bir ağıda durulur mektubumuz

    acı biziz, biziz yine
    bozguna bağlıyız, yola mahkumuz


    DOĞUNUN GURBETLERİ

    akşam en güzel masaldır
    iyi anlatılırsa

    doğru olan herşeyde biraz
    öfke, biraz yılgınlık vardır
    der, bir kıssa
    cam incelince şarap da incelir
    yaşam acıdan kırmızıya
    ölüm hüzünden beyaza
    ve bir gül gelirse
    bu yol ayrımından gelir
    mutlaka ve nasılsa
    kendi elimizle kurduğumuz gurbetten
    daha zor bir sürgün yoktur
    yaşasak da yaşamasak da
    umuda ve sonbahara hüküm ki:
    gülün saltanat devrinden
    ne sevdikse bugünden
    ve ne kaldıysa dün ki
    acıyı yakuta döndürsün
    hüznü döndürsün elmasa

    akşam en güzel masaldır çünkü
    iyi anlatılırsa


    DOĞUNUN KADINLARI

    biz batan güne sahip çıktığımızda
    ay, Bitlis’te sarı tütün
    ya da bir akarsu imgesi
    gibi yiğit ve bütün
    bir ağıttı
    kadınlarımızda
    onlar hüznü bir çeyiz
    çileyi ince bir nergis
    ve gülerken bir dağ silsilesi
    taşırlar
    ve birer acıdan ibarettiler
    kayıtlarımızda

    kadınlar ki alınlarımızda
    doğuyu mavi bir nokta
    ve yazgıları çok uzakta
    bir nehir yoluna
    karışırlar
    ölümleri duvaktan beyaz
    ve ahlat, Erciş, adil cevaz
    üzerinde geçen bir kederle
    yarışırlar
    ve birer yazmadan ibarettirler
    sevdalarımızda

    biz bir yazın ayağında
    en küçük bir gurbeti bile
    içi titreyerek okuyan
    ve bir gülü tersinden dokuyan
    umutlarımızda
    başlığı kınadan turaç
    bebesi doğuştan kıraç
    ve bir ninniyle darılıp
    bir türküyle barışırlar
    ve birer hasretten ibarettirler
    mektuplarımızda


    DOĞUNUN SEVDALARI -1-

    sevda derinlerdedir, oysa Ferhat
    üstünü kazmada dağın

    kalbimin, yani o yağmur
    ve acıdan ocağın
    madenini, laciverdi ve mahmur
    bir ağrıyla delmede
    şirin
    ve en asılmaz, en derin
    bir şiirin yurt edindiği
    billur bir köşke girmede
    Leyla
    ve mecnuncun, yani o çölden
    ve ağıttan otağın
    önünde, bir adak gibi
    ölüme diz çöktürmede
    Leyla
    ve yakut, şafak ve irin
    ile emzirdiği bir gözün
    boynunu vurmada
    şirin

    sevda derinlerdedir, oysa Ferhat
    üstünü kazmada dağın


    DOĞUNUN SEVDALARI -4

    bir göl güle düşerse
    göl değil de gül bulanır

    gurbet sende pamuklarsa
    gece ay oradan doğar
    şiir acıya çullanır
    ilkyaz düşeli beridir
    giden ben değilim, yoldur
    dili söyleyen sevdaysa
    mektubum kalbime yollanır
    nehir kuşa batsa birden
    aksa tersine aksa
    batsa kül, batsa turna
    ve batsa...ve benim bir yanım ki ferhadsa
    bir yanım dağdır
    hasret, külünü vurduğum yerdir
    ateş, kül ile dağlanır

    bir göl güle düşerse
    göl değil de gül bulanır


    DOĞUNUN SEVDALARI-2-

    ay kanar, sevda akar, bir dağ
    bir dağ kendini delerse

    sesini yangına verse
    o dağdır acıların külhanı
    ve usul uçan şahin
    kanadında bir çerağ
    ve kalbim bir sehrayın
    gibi kendinde yananı
    alıp hasrete giderse

    ay kanar, sevda akar, bir dağ
    bir dağ kendini delerse

    akşam ki pekmezle yanıp
    korkunç bir ipek humması
    ateşi kükreten, vahim
    ve kolsuz ve tecride hırkası
    gibi kendini kuşanıp
    ölüm, bir yaz kadar hain
    alıp başını giderse

    ay kanar, sevda akar, bir dağ
    bir dağ kendini delerse


    DOĞUNUN SEVDALARI-3-

    sen ilkyazı önce kendinde oluştur
    ve sonra büyüt hiç solmayanı

    bir dağ ki kendinden umulmayanı
    senin yüzünden devşirip birden
    ve en hoyrat, en sevecen
    gözlerin ağır bir suçtur
    ve benim kalbimi yeniden yazabilmek için
    el aldığım çok olmuştur
    eski futuvvet namelerden
    sen o ki dokunuşların
    ve acının derin bahçıvanı
    sevda belki bir susuştur
    ve kim bilir, nasıl ve nemden
    gelen bir türküyle duyulmayanı
    bir soluk güldür, ki duyurmuştur
    eski futuvvet namelerden

    sen ilkyazı önce kendinde oluştur
    ve sonra yürü yol olmayanı


    DOĞUNUN SON SÖZÜ

    bir gece Çölemerik üzerinde
    bakır bir bilezik gibi hilali
    gördü
    ezik çiğdemleriyle Elazığ
    acı dağlarıyla Ergani
    dersim Pülümür, horasan
    İbrahim talu´nun oğlunu gördüler
    ve bir keçe kilimi andıran elleriyle
    göğü bir beşik gibi sallayan
    Fatma’yı Zeynel’in ayali
    kimse bizim sevdamızı anlatamadı
    ne meç u zil hikayesi
    ne de ahdede hani
    yaylalar kelepçeydi asi Fırat’a
    en büyük mahpushane dağlardı
    ve Dicle, Fırat’ın helali
    çoktandır akşam denen sanata
    alışmış olmanın acısı
    kavuşmuş olmanın hayali
    ile akardı
    köpüğünü kanata
    bir gece diyarbekir´den Hozat’a
    ayın kızıl bir karpuz gibi
    çatladığını gördü
    bir heybenin morardığını
    ve ölümün bir zerdali
    ağacı olup köpürdüğünü
    Nazif ergin, müfettiş-i umumi
    Muğlalı paşa ve vali

    işte doğunun dünü, bugünü
    yaşamış olmanın tuzu, ekmeği
    ve yarını, acının düğünü
    gibi duyursun bizlere
    açsın bir yufka gibi umudu
    türküleri yeniden yoğursun
    közlesin gibi, melali


    DOĞUNUN SORULARI

    hangi umut, hangi sevda, hangi dağ
    ve hangi-

    dağ, allahu ekber dağlarıdır
    sevda, nazımınki

    ve ozan bir garip derviş işte
    acısı Gevaş’ta, gidi Muş’ta
    kendini yollarla bezemiş

    mendili boydan boya meneviş
    bir büyük akşamın külü
    sabrı, hasreti doğulu

    ve ölüm, bir kır yoksulu
    gibi gök ekin arıyor sanki

    hangi umut, hangi sevda, hangi dağ
    ve hangi-


    DOĞUNUN ÖLÜMLERİ

    ölüm bir aşirettir doğuda

    ay ışığı gülden hoyrat
    gölleri güzelden talandır
    ve asi , durak bilmez ağıtlarıyla
    uçsuz bucaksız turnalarını
    kat kat gurbete durmuş evvel baharla
    sevdası göçer olandır
    ve bu nasıl bir serencimdir
    satılır umudu beye
    hasreti bir meta gibi
    ve alınandır
    ve tuzdan, bozkırdan ninelerini
    bir çığlık gibi mengeneden mengeneye
    söküp çürüten rüzgardır

    türküsü ki eşkıyaya geniş
    ve bir kekliğe dardır
    ovayı çelen bakışlı
    ve bir fişekliğe dizilmiş
    gibi omzu kuş nakışlı ağaçlarıyla
    acıya pusu kurandır

    ölüm bir aşirettir doğuda


    DİVAN EDEBİYATI BEYANINDADIR

    Kuş sananlar yanıldılar
    Bir bakıştır dedi kimi
    Belki de bir bakış kuşu
    Kimseler bilmiyor hala
    Güzelliği yaz iklimi
    Çiçek boyunca susuşu
    Uçardı azala azala

    Kaldı eski gazellerde
    Uçarı gözlere talimli
    Usulca yaklaşır sevmeye
    Kuş dediğin de neresi
    Bakışları gül resimli
    Bir şu âRab tezkiresi
    Yazılır azala azala

    Hilmi anladı gizini
    Giderdi hep hava uz re
    Bakış mülkünce Osmanlı
    İşsizliği bir elinde
    Öbür elinde divânı
    Geçmiş bir gül saatinde
    Okunur azala azala


    ENDYMION

    ben daima uçurumlar edinirim
    bir yerden ötekine göçerken

    işte sessiz saatlerde kederden
    türemiş bir söylen
    gibi göl
    ve bağlaşığı enymion
    birlikte kıvrılıp uyurlar
    ana-bir acıyla ayışığı...
    da mı birliktedirler?

    şimdi bu uçurum illerinden
    uçup göle kaçalım. kirli-olmak
    bizi orda bekliyor
    ...içimi melekler...
    aşklarsa bağlanmak için iyidir
    -ne farkeder?

    melekler kendiliğindendirler
    öyle varolurlar...
    belki benim terkettiğim şiirden
    artakalan bu bahçeyi
    hesperid’ler yüklenir,
    toplayıp yolları götürür...
    mü diyorsun?
    -daha erken!.

    ben daima uçurumlar edinirim
    bir yerden ötekine göçerken


    EROS İLE THANATOS

    sana sarı bir yaz gönderdim
    onu bir zaman gibi koynunda sakla
    önce kuytular göle çekildi
    ayrılık, ayrıldığın yerde değildi
    herkes, artık, elbette
    dağ’dır biraz
    ve sarı yaz senin perden

    suya gömdün yaprağın adını
    bir kentin hüznüne benzedin birden
    aşklar kimliksizleşti: süslü zamanlar!
    sen ki kendi kendinin özleminden
    sıkılırdın... sorardın:
    ‘olur mu,
    anlamak aşkları eski güllerden?’

    işte bir söyleyişin solgun yüzü:
    artık ne bir anıdan arta kalanlar-
    dan söz var! ne bir şey!
    -boşuna!..
    ölüm, olmak’tır ve bir söz kanar;
    yalnız yalnızlıklardır bizden olanlar!
    onlardı, gittiler... daha gelmeden...

    bense akşam oldum artık
    ve akşamlar, benim gövdem...


    EYLÜL

    eylül! daha çocukluğumdan
    beri size bakardım ben
    bir yazın azalmakta olan
    sözcüklerinden nasıl da
    ansızın sökülürdünüz
    bahçelerle ve kül
    dolardı içim...eylül!

    eylül! kırılgan mevsim!
    cam hançeri güzün
    dağılırdı kalbimde
    birden gecenin ve gündüzün
    perdesiyle örtülürdünüz
    tenhâyla ve tül
    dolardı içim...eylül!

    eylül! unuttum sizi
    dağ kızarır yol sararırdı
    ve ben dönüşlere bakardım
    o amanvermez belleğin
    paramparça güldüğüydünüz
    aynalarla ve gül
    dolardı içim...eylül!
    Düzenleyen M@D_VIPer : 09-05-08 at 23:12



    FENERBAHÇ​E





  4. #4
    M A E S T R O Hairdesigner's Avatar
    Üye No
    195270
    Giriş Tarihi
    Apr 2007
    Yaş
    44
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    99,488
    Konular
    23458
    RepPuan
    38281964
    Rep Power
    6761
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan

    EŞREFOĞLU RUMİYE ŞİİRLER-1-

    eşrefoğlu, al haberi!

    Zamanın oğlu! senden beri
    duy, gülün tesbih sesini...
    kim derse ki: ‘davete icabet
    gerek!’ –haklıdır!..
    bir daha, bir daha...
    yoksa aşklar var mıdır
    göklerin külrengi kuşunda
    o bâz ül eşheb bakışında
    Züleyha?

    sendin, bilindi kime yoldaş
    kimi teketmek gerek...
    döndüydü şarap tulumu bala
    yedi yıl, yedi siyah
    üzüm’dü günde
    ‘somunlar, müminler’le geçtin
    yedi üzüm’den yedi siyah’a

    yürüdün, sen eşrefoğlu
    geldin, bahçelerden özge
    ve güzden yaya...
    çıkar bulutu kalbinden;
    göle çiniyi, kendini aya
    işle! emir sultan’dı dizlerin
    ah, hiç bitmesindi yüzün
    hacı bayram’dın, veli!..
    baştan ayağa...

    eşrefoğlu, al haberi!


    EŞREFOĞLU RUMİYE ŞİİRLER-2-

    bahçesi hüzündü onların...

    bugün Aşk’ız, belki yarın...
    başka yerdeyiz... nerdeyiz?
    ne zaman kendimize perdeyiz
    ne zaman değil...
    ne zaman geçtik yakınından
    yoğ’un ve var’ın?
    günleri aşklarla kardık,
    ve kaybolduk harcında
    Zaman denilen duvarın

    belki sonsuz birşeyler açardı
    sarılıp yattığım bahar seli
    sense ten sandındı seni
    bir nehir, içinde midir
    duran’ın ve akar’ın?
    yalnızlık gittiğin yoldan gelmedi
    gel gör, yollar senden ivedi
    hem sayrılık hem esenlik-
    ten bir güle düşmüş timarın

    işte mahzun güz çelebi:
    nicedir ebruli bulut erbâbı
    savurdu Şam’ı Arab’ı
    Yunus’ta gövertip Çalab’ı
    gök ekindir aktı bende
    ve bir başak olup bedende
    ah, bilsen de bilmesen de
    biz devşirdik hasadını
    bıldır yağan buğdayların...

    tarlası hüzündü onların...


    GEÇMİŞ

    Gide nereye vardım
    Karlı bozkırda koşup koşup
    Bodur bir ağaç kaldı belleğimde
    Gümüş yüzükler gibi incelmiş

    Babam didinirmiş ha babam
    Fincan çekilirmiş sırtına
    Uzun ırmakları yorgunluğun
    Oturma odamızdan geçermiş

    Derken gökyüzü girmiş araya
    Derken giriş o giriş
    İbrişim örülü bencilliğimi
    Büküp eğiren hep kelimelermiş

    Bir çağ adı gibi hep anılacak
    Diye düşünmüştüm ama değilmiş
    Ey özenle dokunulmuş sırmalı kumaş
    Bir kez bile giyilmeden eskimiş

    Gide nereye vardım
    Karlı bozkırda koşup kosup
    Bodur bir ağaç kaldı belleğimde
    Gümüş yüzükler gibi incelmiş


    GİZEM

    hem aldanan hem aldatan
    olduğu zaman
    dilden
    dilin güzüdür üşür
    sözün yazına karşı
    kuşlar kuşlarla örtüşür
    bir yaprak bir yaprağa
    doğru uğuldar:

    ve der ki onu yaşasan da
    yaşatsan da bir
    dağlar çoktan dağlara göçmüştür
    o altın gözlü anka
    hangi derin dağdadır şimdi?
    bir acı, telörgünün ardında
    bir acıyla görüşür:

    ve der ki dilden kopan
    bal örgüsü söz
    hem söyleyen hem söyleten
    olduğu zaman
    bana ben o´yum dedirten
    nedir?

    ustam der ki sen, şair
    hiç gül kopardın mıydı gülden?


    GÖÇMÜŞ BİR KENT İÇİN SONNET

    bir kent, ayaklanmış, yürüyor sana doğru;
    onbinlerce yalnızlık... eprimiş ama kesif;
    aynalar aynalardan ürker olmuşken, soru
    şu: ‘ben neden, biraz tuhaf, benden daha obsessif
    bir aynaya epeydir adamışım kendimi? ”
    çılgın şey! Israrla beni izliyor ama,
    kaçırsam da yüzümü... faydasız... bir yüz imi
    var onun yüzeyinde, hep orada... dâima! ..
    süslü su kesimiyken şimdi yeşil ve batık
    bir geçmişin ağır, yaldızlı iskeleti;
    bulaşıcı bir gemi ya da bin yıldır atık
    bir yaz... orda duruyor işte, akşamları eğreti

    bir tenha yüz geziyor çoktan göçmüş o kenti;
    belleğim... aynalara sır olan bir çökelti...


    HAYAL HANIM

    Yeşil imgeli kız! İlkyazım!
    Hangi harf gül, hangi dal dize?
    Bu büyük ağaçtan her ikimize
    Kalan hangimizdik...
    ey hayal hanım

    Yeşil imgeli kız! Biz size
    Yazılı sevdalar sunduktu
    Ve döne döne uçurumlar gibi şiirler...
    Şiirlerle örselenmiş yüzü
    Ve kalbi güllere belenmiş
    Biriydim ben... Ve hangimize
    Doğru akar suydum,
    ey hayal hanım

    Yeşil imgeli kız! Siz eğnimize
    Bir göçük sesi
    Gibi işlendinizdi
    Ve derin bir gül duygusu
    Verdiniz bana.
    Siz yazıp yok etmek gibi miydiniz?
    Ve o yokoluştan güz tenimize
    Bulanan siz miydiniz,
    ey hayal hanım

    Yeşil imgeli kız! ilkyazım!
    Hngi harf gül, hangi dal dize?
    Bu derin ağaçtan her ikimize
    Kalan hangimizdik
    ey hayal hanım


    HURUFİ SONNET

    nesimî ve mansur’la tenim dağıldı benim;
    kendi yasımı tuttum, ölüydüm, aşk şehidi...
    bir ayna düşer de kırılırken bedenim,
    söylenen söylenmeyenle mühürlendi idi...
    düşüş düşleri oldum... –ve ‘kendinle seviş!’
    dediler... Söz’ü gördüm... zaten nicedir
    üstünde kar ve inkarla belenmiş meneviş
    sırları var! âh bu zehebi gecede,
    at üstünden ‘eğer’i, atla kayıtsız koşulsuz
    dörtnala, o serseri aynaya... bu hurufi hecede
    ol!.. çıplak, mücerred ve hırkasız, çulsuz...

    ordayım işte... gelgelelim, hiç bilmedim yerimi;
    âh, elimle yüzerim elbet kendi derimi...


    HİLMİ YAVUZ

    Bütün o aşkları yazdı da ne oldu
    Gülleri çocukları denizleri tuttu da elinden
    Hep bir ceviz yaprağı gibi belirdi ince yüzü
    Bırakılmış gemilerin su kesimlerinden


    HİLMİNİN ÇOCUKLUĞU

    Hilmi diyor ki yeminler
    Bana çeşmeleri hatırlatır
    Tabut kalın ciltli bir kitaptır
    Senin de çocukluğun bir ceviz tabut muydu
    Usulca bırakılan denize?

    Hilmi diyor ki ben
    Ucuz hüzünler kiralardım
    Alyanak bir kulakcıdan
    Gök binlerce mavi şapkadır
    Senin de şapkan mavi miydi
    O günlerde?

    Hilmi diyor ki annem
    Çiçek işlemeli bir lambaydı
    Karartma gecelerinde
    Sen de denizleri anlıyor muydun
    Yatağa girmeden?
    Düzenleyen M@D_VIPer : 09-05-08 at 23:12



    FENERBAHÇ​E





  5. #5
    M A E S T R O Hairdesigner's Avatar
    Üye No
    195270
    Giriş Tarihi
    Apr 2007
    Yaş
    44
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    99,488
    Konular
    23458
    RepPuan
    38281964
    Rep Power
    6761
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan

    KAAB İLE HIRKA

    “beni örün, beni örtün!”

    bir şey var: eski sözleri
    uzun ve anlaşılmaz şeylere gömdüm
    gördüm: sözlerin kumunda
    bir vaha idi yaz
    duydum, yeşil kuş, hadra!
    dedi, ‘siz,
    ölmeden önce ölün!’

    “beni örün, beni örtün!”

    gördüm: göğsünden kopan güneş’ti
    yeşil sözü gördüm
    avucunda doğan nehri
    bir kemerdi; giyindim aşk’ı
    hırkamı ördüm bürde!
    dedi ‘üşüyordun,
    sana verdim!’

    “beni örün, beni örtün!”

    sessizlikti, gülü doğurdu
    yüzümü Yüzüme dönüm
    Zaman, gül’dür; gülü böldüm
    yeşil gülü: semerkant’ül fuad
    yürüdüm aşklara doğru
    hüzün geldi, baned suad!
    dedi, ‘gömün!’

    “beni örün, beni örtün!”


    KALABALIK SONNET

    yalnızlığın sesini yalnızca ben duyarım;
    hangi durak, hangisi, bekleniyor biryerlerde?
    bildiğim bir şey varsa, o benim acılarım
    için yaşıyor artık... belki de kederlerde
    bulunan bir söz gibi bende alır yerini;
    sanki duyuyor beni, âh, kendini aldatmak!
    o ayna... gösteriyor bütün dileklerini;
    kederde sakladığı sözleri dışa vurmak
    için ne bekliyor o? bir daha akar gibi
    yapıyorsa, bilinmez, durduğu yerde ırmak;
    âh, bir ayna olarak çoktan göründü dibi...

    eski yaz günlerinin güneşi ortalıkta;
    bir gemi hayaleti dolaşır her batıkta;

    yalnızlığın yüzünü gördüm kalabalıkta...


    KANTO

    Denizdir en güzeli martıların

    Martıların birazında ak köpük

    Martıların martıların en güzeli

    Aşktır



    Nerde bir deniz buldumsa soyundum

    Sonsuz kumsallar aldı yöremi

    Kumsalların kumsalların en güzeli

    Aşktır



    Sen bir çocuksun annesi ezik beyaz

    Sen bir çocuğu anlamak için birebir

    Annelerin annelerin en güzeli

    Aşktır

    KASİDE

    Ay karanlık gibi durma öyle gel
    Sensiz bir şey duyulmuyor sevişmemizden

    De ki halkın gözleri al gelincik sürüyor
    Uğrular geçiyorken güz şölenlerimizden

    Bu hüzünler benim mi diye baktım ki tamam
    Akıyor yakut bir ıssızlık kentlerimizden

    Yanardı mürted lambası ta sabaha değin
    Karanlık kilimlerin kan işlemesinden

    Hilmi elbet sürersin günleri bir yangına


    KAZI

    sarı yaz! kat kat şafaklar
    gördün dizelerde, sevdalar
    gördün göçük bir dağ
    gibi üstüste geldikçe
    ben şairim: bir yeraltıyım ben
    acıyım
    kazdıkça
    ve derine indikçe
    siz kimbilir kaç gece
    bir gülün ölümünü andınız
    bir ipek simya sesi
    ve nice
    katmanlar aradınız
    ve dolaştım diye düşündünüz
    bir yaz gibi gülen çocuklar
    ve yollar gördükçe

    şiirler kazılmalı: o ince
    gurbetlerin gömdüğü
    söz başları kırmızı
    yazmayı gördüm sandınız
    kırgın kâğıtlar buldunuz
    hüznü donmuş, külü meşin
    ve birden
    acısı acınıza değdikçe


    KHARYBDİS İLE SKYLLA

    ölümle yeşil arasında

    ne var? bir mağara durur
    ve ötekini dinler, mağrur
    bir çocuk sığınmıştır dağa
    at biner gibi biniyor
    tadılan bir şey midir akşam
    bir sözün bulutunda
    bir uçurumun yasında?

    ölümle yeşil arasında

    hep onlar var! terkideki
    çocukta bir dağ, bir daha
    ötekinin yerini alıyor
    çoktan terkedildi bir bahara
    ebruli sözler: teyze, hala
    bir ev yılanının saçlarında
    bir büyünün kokusunda


    ölümle yeşil arasında

    kimler onlar? anne, baba
    daha sağlar, dağlar ne yapıyor
    diye dışarı uzandı biri
    bir yalnızlık ötekine karıştı
    baba ıssız, anne tenha
    bir kentin yaprağında
    bir nehrin yarasında

    çocuğuysa işte öylece andım

    ölümle yeşil arasındandım
    yollar da oralıdırlar


    KIŞ MEDITATIONLARI

    Ürkek ayak sesiyle kış
    Geyikler çizen sesimdir
    Her kelime bir resimdir
    Sanki bakmaya asılmış

    Beyaz deriz ama neden
    Duyduğumuz karlı tarla
    Görüntü çeken atlarla
    Aşılmaz yollar kapanmış

    Kuşlarımı koymak için
    Bir gök resmi bulamadım
    İlkel bir dil benim adım
    Onunla gül çizmek varmış


    KOÇ SALİH

    ey can huması, bize bu ruzigardan
    bir sayfa okur musun?
    sen umuda bak ve onu güzel eyle

    ey tanyerini kızıl bir harmaniyeyse
    boydan boya örten uzun bedevi
    bize altın lengerlerde ölümsün
    sonra bir dudağı yerde
    ve bir dudağı gökte bir devi
    sanki sen doğurmuşsun
    gibi acıyan memelerle
    bizi emzir

    gün döner, ay ırılır, ey can huması
    bize bu ruzigardan
    bir sayfa okur musun?
    şimdi gök, suskun develerle
    ve mahzun
    ağır konup kalkan kervandır
    çölü, yeni doğmuş bir bebek
    gibi koynunda uyutup
    bir lalenin perçemini keserek
    okşa onu, ey can huması ve öp
    ve onu kanayan geceyle uyandır

    ölümün bir toy gibi kurulduğunu
    hiç görmemişiz hayli zamandır


    KRONOS

    ah, ağaçların dağıldığı yer!

    bir kadın durur, -ve
    kendi hüznünü bekler
    aşklar toplanır, günler derlenir,
    beklenen sözler
    söylenir, biter...
    ağaçlar, unutmaktır; bellekse,
    yapraklardır, -ki ağır ağır
    ve birer birer
    bir Zaman gibi...

    sevmek, anlaşılır; anlamak,
    her zaman bir mevsimdir
    bir gül, donanmış ve kanser
    duruyor yok-olan bağçemde...
    günlerin ne kadar ezilmiş!
    belki bir yaz, tenha yol, bir sesleniş...
    ve hangi sessizliğe çıkar bilinmez
    bir kuş, nedensiz bir duygudur:
    ‘sanki şeniz
    bu düğünde...’
    bir Zaman gibi...

    ah, işte soluyor, herşey,
    anılar, gölgelerdir,
    bir kumaş... nedense hep
    bulutlara bağlaşık,
    seninle arkadaş,
    vuruyor... yavaş
    yavaş ezilen suya
    varolmak bu güya, oysa yalnızlık
    bir Zaman gibi...

    ah, ağaçların dağıldığı yer!


    KUDUZ SONNET

    bir gül üremekte... bizi kuşatır mutlak;
    o kocaman ağzıyla, giderek korkunç, kuduz!
    dikenli pençesiyle ve dili çatal yaparak,
    saldırdı saldıracak... korkuyla besleniyoruz...
    bir eyerde (kent mi bu?) gidiyoruz, eğreti!
    atlara benziyoruz, ürkmüş, kaçışan, sürü!
    hüznümüz bile bizim çürümüş insan eti;
    semirirken bir aşkın dışkısıyla öbürü;
    kuduz gül! büyürsün aynanın terkisinde;
    ölürsün artık burda, kokuşarak bu kenti;
    ne geldiyse gizemli, o gülün ertesinde;
    herhangi bir sokağa döndürdü labirenti...

    ‘kendi_için_kanser’in balını ören arı;
    yüzüme bulaşıyor o gülün salyaları...


    KURMA

    Döner kapılardan girip çıkardı
    Tıka basa kuşla dolu bir adam
    Ha dese ölümsüz olacakken tam
    Tezgah kurup kuşbazlığı yeğledi

    Yemeyip içmeyip cimri kerata
    Habere bir açlığı biriktiriyor
    Gün aşırı gömlekler diktiriyor
    Almaz oldu nişanları ceketi

    Ya iğreti ya bayramlık bilinmez
    Yüzünü herkeslerden gizledi
    Mermer anıtlara hayranlığından
    Ağzı acık bankaları gözledi

    Zarif duyarlıklar mi, o eskidendi
    Kuşbazlığın envâını denedi
    Metelik etmezken aptallığının
    Simdi yükseliyor hisse senedi


    KÜLLER VE ZAMAN

    Zaman, dilsiz çocuk, Zaman...
    bana neler söylemek istedin?
    sözcüklere yağan kar´dın
    izini yitirdim bakışlarda
    bir külün içinden okuyuşlarda
    kar´dın, kendini küredin

    Zaman, dilsiz çocuk, Zaman...
    ince aşklarla yırtılan
    sendin, yollarla erguvan
    sunulmuş lanetli kışlardan
    aldığım belirsiz dokunuşlardan
    kopan tenini dinledin

    Zaman, dilsiz çocuk, Zaman...
    sözcüklerin ardında duran
    melektin, kendini okuyan
    Söz´ün geldiği durumu
    yaprak ve külden olduğumu
    belki onlarda söyledin

    Zaman, dilsiz çocuk, Zaman...


    KİLİT

    herşeyin kilide, bir kilide dönüştüğü günlerde;

    herkesin bana bir eşya gibi baktığı günlerde;

    kilitle beni,

    ey eşya bakışlı sevgilim!



    eski bir ceviz sandık gibi bırakıldığı yerde

    ölü bir şairin,

    taflanların arasında öylece duruyor olması

    ve kimsenin ona yüz vermemesi gibi

    anma gününde...

    Kitab´ımı Yalnızlığa indirdiğim günlerde;

    Aşkların bile ben geçerken eğildiği günlerde;

    nehirlerin bir testiye sıkışıp kaldığı günlerde;

    doğur cübbeni cüneyd;

    cübbeni doğur;

    beni kilitle cüneyd;

    beni kilitle...



    parmak uçlarıyla bir taflanı ufalayan şair;

    elinde ulu bir ağaçla oynayan şair;

    kendini doğum günü gibi hissediyor bu kentin,

    ölü doğmuş bu kentin doğum günü gibi hissediyor

    anma gününde...

    bırakın hissetsin, beni kilitle!

    je suis un vieux boudoir plein de roses fanées

    çekmeceler açık dursun,

    çekmecedeki solgun gülleri kilitle!



    ve sandığı sulara bırak, bırak aksın o sandık;

    onu var eden ulu ceviz ağacına doğru aksın,

    herkesin bana bir eşya gibi baktığı günlerde...



    kilitle, şiirin içindeki derin yaraya kilitle...


    KİMLİK SONNETSİ

    ben aynada büyüdüm, aynalar ise bende:
    acıları gezerken, sözlerimizle ikiz:
    birlikte olduğumuz, ah, o ürkünç bedende
    bakarken kendimize, sevişen günlerimiz
    birer görünüp dibe çöker...ah, kısır
    bir yolculuk bizimki... hani durak, yol nemde?
    hangimiz ötekine giz oluruz ya da sır?
    ayna tende dağılır, ten aynada yiter de
    fırtına saatlerde aşklardaki ince kum
    üstüme yığılırken, aksamları kederle
    -ve sanki sevişirmiş gibi ikindilerle,
    o dökülüp düşerse kırılan ben olurum...

    kimliğim oldu benim, çoktan geçtim adımdan,
    ah, başka bir şey değilim aynalarımdan...


    KÜN

    hem acıyım hem acının
    yalvacıyım ben
    git!
    benden yollara doğru
    yollar sana dönmeden

    git! düş sözleri ol kün
    bir yerde çözül, okunsun
    genç belirtiler: altın yün
    kuş yığınları
    söz değildi gördüğün, neyse o ol kün
    ve seviştir seviştirebilirsen
    iki hüznü
    sözler buluta girmeden

    sen sen ol kün akşamın yakarısı
    ve sevdanın anlamını değiştir
    hem tarla hem gelincik
    olanla
    daha dün
    yazdan kalan neyse o ol kün
    ve üleştir üleştirebilirsen
    kuşlar seninle bitmeden

    hem acıyım hem acının
    yalvacıyım ben
    git
    benden yollara doğru
    yollar bana dönmeden


    LABİRENT SONNET

    sen hüzünlesin belki, belki hüzünlerlesin;
    ben, her zaman kendine yarılan bir uçurum;
    bir öğle sonrasıdır, kimse yok, kendi sesin
    sana âşinâ gelir: ‘bir yerden tanıyorum! ..’
    kim nereden bilecek o sesi, yaz gününde?
    yaz, bir düğüm demektir, bu yüzden durup durup
    sen dâimâ yazları, onları çözdüğünde
    bir yumak olur aşklar... sanki hemen bulunup
    da yiten labirente, gene ona yolculuk
    etmeye geliyorsun... akşamları frengi-
    li o resimdeki (hangi resim?) o soluk
    ve çok tuhaf kadına... Ariadne, kahverengi...

    âh, elbette ölüme endeksleniyor bu kent;
    hem aynayla doluyum hem de bomboş labirent...


    LAS MANİNAS İÇİN SONNET

    aynalar las meninas, örtün onları, örtün!
    örtün ki görünmesin ayna içinde ayna...
    hangisinde eksiğiz ve hangisinde bütün?
    bir ayna kendini gizliyor gibi, güyâ,
    parçalanıp sırlarıyla bana döner, gülümser;
    ve aynalar, bana katlanırken, iyimser;
    ev içleri dışarda aynadaki kralın;
    her biri bir başka yerde yolculukların...
    gidebilsin diyedir aynalardan da biraz;
    çıktığı yer aynalar, vardığı yerse sır’ı:
    bildiği herşeyleri söylese de aykırı;
    kim kimle yer değişir? aynalar? las meninas?

    biz Aşk’ız... –kendimize! ve o aynaydı bunca
    bencil! sadece kendini gösteriyor... –bakınca!..


    LAVİNİA İÇİN SONNET

    sana da yas yaraştığı söylenir,öyle değil!..
    birden bir dal kırılır,hani düşer ya suya,
    sen o akarsusun...akma!..kendine eğil,
    orda gördüğün dalı,ey solgun lavinia,
    sanki tanır gibisin...belki eski yerinden
    göçmüş bir yaz sözünde unutulan zakkumu
    usulca büyüttündü,akarak ta derinden;

    anımsa,öpüşlerdeki taşı,çakılı,kumu...

    nerde bir yaz olduysa o dalı taşır şimdi;
    ah!al götür,al götür...bırakma bir kuytuda;
    sen onu bıraktıkça ona yaraşırım şimdi
    yas...ansızın köpüklerle sevişen bir duyguda...

    kırık...o yaz aynalarda durulsun diye güya
    sana yas değil elbet,yaz yaraşır lavinia...


    LETHE

    şiir, şiirin kurdudur

    işte zümrüt ve sürüngen
    bir dize
    gidiyor;-gidişi
    öteki şiire doğru’dur

    şiirdir seni saran sur
    kalbim, usul bir düden
    ve sanki bir büyüden
    artakalandı ve aktıydı
    yazları söylete söylete

    lethe! yeşil bellek!
    sen de unuttundu yurdunu
    ve birdenbire
    kendi suyunu terk eden
    bir ırmak gibi aktındı
    şiirden şiire


    LOŞ SANDIK ODALARI İÇİN SONNET

    loş sandık odaları neden çekerdi beni?
    çok müphem bir loş sandık odaları neden çekerdi beni?
    çok müphem bir sadakor: kendi kendine saklı
    bir aysar ürpertisi... geleni ve gideni
    olmayan bir oda bu! belki biraz yasaklı;
    kimbilir hangi eşya, sandıkta, ölüm kakma;
    aynalar açılırken, lavantalar ve ürkü!
    Dışardan seslenilir: ‘sakın açık bırakma!..’
    Kapatırdım; âh, o mahcup gelinliği ve kürkü...
    Bohçalar hep üstüste, simle beyaz, tel duvak;
    Beklerdim, parmaklarım değsin... ona dokunmak
    Aşklara dokunmaktı... ten ve jorjet bir temas;
    Bulanıyor ve atlas... âh, serseri sığınak!..

    Onlar yaz gibidirler; yaz’dır, ser serin yatak;
    Loş sandık odaları ıslak, derin ve batak...


    MEVLANA İLE ŞEMS

    aşklardır benim bildiğim

    ben oluş’um sen değişim
    hangi kitaptan geldiğin
    bilinmez; ama sen yine de gel,
    yine gel de
    bir gülü sağalt o rose thou art sick
    ve anlaşılmak
    her zaman gizlidir hep ayrı nedende

    ah, aşktır o, bazen ir tende ölür
    bazen de bedende.
    görüş’üm bir yaprak, biliş’im bir dal
    ve gonca gül olur kimliğim
    göğüyse benim belleğim
    belledin... uçan güneşler orda
    ve orda, şems-i perende

    birliğim dokunulmaz dirliğim
    neyse o, hem gidende var biraz
    ve hem de dönende!..
    Aşk’la biz, ikimiz, var’la yok gibiyiz
    ah giderek ne kadar az kendimiziniz
    çünkü sende bir yaz olarak devam ederiz
    sense bir yaz olarak bedende...

    söylen’din söylenmesen de...


    MEVTANE HAYDAR

    güneş de batarken sararır

    acılar kaldıysa dünden bugüne
    elbet sorulacak bir hesap vardır
    ve hüznü bir kirmen gibi eğirip
    yükleyip türküleri tuza ve yüne
    ve ilkyazı bir garibe efsane
    diye söyleyenler, yaşatanlardır

    ölüm, uysal bir mesnevi gibi
    aktı gider, döne

    ve gel zaman, git zamandır
    söz yanar, cönk üşür, yaz morarır
    saçları çil kuşu, sesi nar tane
    ve ürkek bir kilim gibi seğirip
    ve nasılsa bir gülü edip bahane
    gözleri mahzenidir, karaca olandır

    güneş de batarken sararır

    ölüm uysal bir mesnevi gibi
    aktı gider, döne döne


    MUSA ÇELEBİ

    devlet solgundu

    güya ki yaprağın biri
    düşmüş de, ağaç
    kökünden sarsılmış gibi

    elmalar akikti, üzümler canfes
    ve ölümü bir has bahçe belleyip
    Musa çelebi
    nicedir sırmalı bir düşü
    yağlı bir kement gibi
    boynuna dolamış

    devlet solgundu

    ve halk, yakut bir atlas olarak
    susuşu karakalem, gülüşü miri
    ve ansızın sedef bir orak
    biçmiş gibi gülüşü, yahut ki
    acının kol demiri
    şark göğsüne vurulmuş

    güya ki yaprağın biri
    düşmüş de, ağaç
    kökünden sarsılmış gibi


    MÜHÜR

    b. necatigil’e

    uzun etme artık, şiirden çık
    acı ve düzyazıyla lanetlenmiş
    olmadan önceki günlerine dön
    hilmi yavuz

    sevdalar ki onları ele vermeden
    daha iyi nasıl anlatılabilir
    ve neden
    bir düşün hangi şiirin içinden
    onu yazmadan daha
    geçen bir turna görülmüştür?

    sevda sözleri! siz şimdi benim
    hangi tür
    hüzünlere ne ad verdiğimi
    nereden bileceksiniz?
    tedirgin ve kömür
    olmuş sesler duyarsınız ama
    bu birşeyi anlatmaz ki!

    şiir, hilmi yavuz, mühür
    lenir ve gömülür!


    NARKİSSOSA AĞIT

    biz kiminiz? hüznümüzünüz artık
    ve artık kendinin önünde yürü ölüme

    yokluk hangi deftere yazılıp unutuldu
    ve hangi akarsu’da bulundu? bunu bildin!
    sen gerçekten yalnızken bile
    sanki yalnızmış gibiydin! bir dili
    -sendin o!-soyundun ve giyindin
    sende ‘gül’ anlamına gelirdi her kelime

    buraya bir göçüğü açmaya geldin
    içinde elmas dolaşır ve bahçen birikmiş...
    ört tenine aynaları... onlarla başlamış
    ve onlarla bitmiş
    bir yaz! günlerle lekeli... ve gidiş!..
    bıraktım akşamları kendi yerime

    Sunu

    gün olur da ince bezden bezince
    belki ayışığı... belki de keten?
    yer mi değiştirir ten ile beden?
    sonunda birşeyler giymeli imiş:
    aşklar bir bedesten, sen acı kumaş
    dokumalar dokunuyor derime

    biz kiminiz? hüznümüzünüz artık
    ve artık kendinin önünde yürü ölüme


    NAZIM HİKMET

    hüzün ki en çok yakışandır bize
    belki de en çok anladığımız

    biz ki sessiz ve yağız
    bir yazın yumağını çözerek
    ve olumu bir kepenek gibi örtüp üstümüze
    ovayı köpürte köpürte akan küheylan
    ve günleri hoyrat bir mahmuz
    ya da atlastan bir çarkı felek
    gibi döndüre döndüre
    bir mahpustan bir mahpusa yollandığımız

    biz, ey sürgünlerin Nazımı derken
    tutkulu, sevecen ve yalnız
    gerek acının teleğinden ve gerek
    lacivert gergefinde gecelerin
    şiiri bir kus gibi örerek
    halkımız, gülün sesini savurup
    bir türkünun kekiğinden tüterken
    der ki, böyle yazılır sevdamız

    hüzün ki en çok yakışandır bize
    belki de en çok anladığımız


    NEREUS KIZLARI

    nereus kızları tıpkı toprak gibi,
    su gibi, güneş gibi yaşarlar. Onlarda
    yazın ışıkları etle deriye dönüşür’
    Marqueite Yourcenar (Doğu Öyküleri’nden)


    aşk! o yokedici melek!

    dağ süzülür, -ve
    rüzgâr, yüzümdür benim artık

    beklemek
    sararmış, özlemek
    kararmıştır. yolculuklar gümüş
    e çürümüş bir uçurum kokmaktadırlar

    gölgelemek, yeşermiştir

    nerde nereus kızları? nerde kaldılar?
    -gitmişlerdir...
    bu kadar bozguncu ve siyah ve hep aynı
    güneşe hangi sevinç dayanır?
    hangi dilek?
    zeytinler, dalgın nar ağaçları
    küçük kır tanrıları gibi
    dağa tırmanır
    yapraklar bedense bir örnek
    giyinmişlerdir
    dağ bozumu günleri henüz gelmemiştir.
    ölmek, morarır; dünyada-olmak
    büsbütün kararır
    işte şimdi tam bir yerden
    kalkıp bir yere gitmek
    solgun sümbül tadındadır

    aşksa o yokedici melek
    nerededir? elimde ölüm de
    var, -ve
    dağ, gövdemdir benim artık


    ORPHEUSA ŞİİRLER-1

    herşey kanser! bu sayrılı
    ve çorak kentten
    pis, murdar
    hüzünler bile kurtar-
    amaz olduk... çok gördüler...

    duygular yumrulmuş, kalpte kirler
    var söz’ün kanserine geldik:
    katı sözcükler ve taş
    gibi ele gelen şiirler-
    le donatıldı bu kent...
    yıkım, aşkı; çöküş, umudu
    imliyor şimdi;
    göğünse yavaş yavaş
    dökülüp ıssız bıraktığı sfer
    katı... kaskatı...

    artık keder bile keder
    vermiyor; acı, acıyı unuttu;
    güneşle kandili ayırdedemez olduk
    -kanserli saatler!..
    sevinç, bulaşıcı bir sayrılık
    gibi tiksinç; kapılar çürüyor
    durdukları yerde, açmanın anlamı yok,
    kapamanın da...
    hiç... hiç...
    Düzenleyen M@D_VIPer : 09-05-08 at 23:15



    FENERBAHÇ​E





  6. #6
    M A E S T R O Hairdesigner's Avatar
    Üye No
    195270
    Giriş Tarihi
    Apr 2007
    Yaş
    44
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    99,488
    Konular
    23458
    RepPuan
    38281964
    Rep Power
    6761
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan

    ORPHEUSA ŞİİRLER-2

    bekleyen isterse beklesin...
    beklerler... lambalar kuruyor;
    gül, daha tohumdayken solmaktan
    bıkmış; dallar, kusmuklu; bir vinç,
    gitgide ağırlaşan, batan sokaktan
    kendini kaldırmayı deniyordu... –bırakmış...

    ey siyah kanser! bu kenti
    niye kuşattın kuşlarla? daha beter-
    i mi var!
    aynalar artık sırsız olarak da
    gösteriyor göstereni; belki bir
    akrebe tırmanan duvar; yıkılan ölü
    sur sesleriyle dolan erguvan
    ve... len terani!..

    dili zebani olan sen! şair, deccal,
    ya da neysen... artık sus, yeter!
    görünsen de bir, kaybolsan da, ey orpheus,
    ne farkeder!...


    PERSEUS

    bir gün yaprakları keşfedecekler
    derinin altında

    keşfetmek? kuşkusuz, mutlaka...
    -niye olmasın?
    bir kuğudan ötekine zeus
    bir zeus’dan ötekine leda
    geceleyin yolların birleştiği yerde
    gündüzler ayrılıyor
    şiirler... ve elvedâ

    yurdu gölgeler ilidir hekate’nin
    bakışı ağaçları geçiyor
    birden söylen kesiliyor, soruyor:
    -yıldızlar nerdedirler? yoksa kurda
    kuşa yem mi oldular?

    aşklar hangi kayaya bağlıdır?

    -ne bir ses, ne seda...

    sonra kim gelir, kim uyarır?
    unutma! ölümü doğurmak da var...

    gel, uçan yalnızlığınla beni kurtar
    kurtar beni bu söylenden,
    güzel andromeda!..


    SAATÇİ

    En çok yanılgısı başkaydı benden
    Bir suya çalardı saati
    Gümüş köstekli bir aksam vakti
    Karardı solukları göğü görmeden

    Kraldı yaz dönüşü sürgünden
    Bir ceza ülkesinde davulcu
    Geceleri ipe bağlı bir sucu
    Asardı kimseleri ele vermeden

    Durmadan bir çocuk akıp gidiyor
    Sevmezken kendinde olanın
    Ağır kokuları ölü eşyanın
    Kaplardı odaları eve girmeden

    Adini bildiği saat değil bu
    Kus seslerinden Çin laleleri
    Çarmıha gerilmiş çan kuleleri
    Düzeltir saatini vakti bilmeden


    SARI ANASTAS

    En çok yanılgısı başkaydı benden
    Bir suya çalardı saati
    Gümüş köstekli bir akşam vakti
    Karardı solukları göğü görmeden

    Kraldı yaz dönüşü sürgünden
    Bir ceza ülkesinde davulcu
    Geceleri ipe bağlı bir sucu
    Asardı kimseleri ele vermeden

    Durmadan bir çocuk akıp gidiyor
    Sevmezken kendinde olanın
    Ağır kokuları ölü eşyanın
    Kaplardı odaları eve girmeden

    Adını bildiği saat değil bu
    Kuş seslerinden Çin laleleri
    Çarmıha gerilmiş çan kuleleri
    Düzeltir saatini vakti bilmeden


    SEBSEFA SOKAĞI İÇİN SONNET

    ben hep senden yanaydım; o bildiğin sebsefa,
    sokak ilk göçebe yurdum olduydu hani;
    işte orda seninle gökyüzünü ilk defa
    çökertip oturduyduk, kötücül ve yabani
    bir belleğin içinden atılan öteberi;
    kendini bir aşka benzeterek anımsar:
    en sığ yılları onun ve en derin günleri
    orda dururken işte, öyle ince, karamsar
    biri gibi o sokak... aşkımız fotoroman,
    okunmuş bitmiş artık, sürünüyor yerlerde;
    yağmur kendini okşar, yaprakları nemfoman
    o ağaç, duruyorken, soyunum, pencerede...

    bir beyaz mikoloji olur sözlerim orda;
    seni ansa da belki, aynalar anmasa da..


    SEN BİR BÜYÜSÜN YAZ

    ben hep yollar düşledim
    derin yollarda yürürken

    yollar gül sesleridir
    beni yazın ta içine çağıran
    gitsem mi? yoksa daha
    erken
    mi akşamın kovanında
    anılar oğul verirken

    senin gittiğin yollar
    bana dolanan yollardır
    solduğum bir büyük
    ormandır acılarım
    geçmişten ve gürgen
    ve derin bulut sözleri olarak
    yazlar kalbime girerken

    ah bellek, acı bellek!
    hem arısın sen
    hem kimbilir hangi gülden
    kalma diken?
    ve ne uzun bir büyü´sün, yaz!
    gurbetler senin ülken, yalnızlar senin ülken

    ben hep yollar düşledim
    derin yollarda yürürken


    SIR İÇİN SONNET

    gidecek... kendisiyle yitecek belki sır’ı:
    hiçbirşey kalmayacak... sâdece kırık bir cam;
    hepsi o kadar işte! –ve ne varsa aykırı
    bildiğin, senden olan... –ve bitecek serencâm!..
    âh, ince duvarlara çakılan kaba saba
    bir çiviye tutunmuş... eğreti, öyle sarsak;
    çerçeve yenik düştü gümüşe ve ahşaba;
    dökülür sır’ı yüzün, aynalara bakmasak...
    hani aşk’ı yazılacak olanda arıyorken bir sahaf,
    yitirir ya, kitapta yazılmış olanları;
    nasıl biraraya gelir derken, ne tuhaf!
    sonunda hep aynalar buluşturur onları...

    yüzüme bakmaz oldu aynalar, neden katı?
    âh, benimki değil bu... –aynaların hayatı...


    SIRASI GELİNCE

    acının vergisini verdik, gülün haracını ödedik
    hüznü demirbaş defterinden düşmeye geldi sıra

    sen ki eyvan ağıtlarda
    sürekli ve ahşap bir gülümseme gibi durdun
    gözlerin bozkırdan devşirme
    yolların bozgundan derlenmiş
    karanlık yolcusu turnaların ve kurdun
    ey hüzünlere reâyâ olan derviş

    acının vergisini verdin, gülün haracını ödedin
    hüznü demirbaş defterinden düşmeye geldi sıra

    tarlalarla uzar gider al kısrak
    gökçe çiçek tozar durur sılalarla
    oysa ölüm, bir uçtan bir uca
    bir uzun kervansaraydır ki
    savrulur günü saati gelince
    yıkılır yırtıla yırtıla


    SÜMBÜL İLE KUYU

    sümbül sinan! seni ağır
    kuyulardan derledim; seni
    Aşklara, aşklara yolladım
    ve tayy-ı zaman
    güzleri vardır
    işte bir söz ağarır dizelerde
    bu ‘akşam’dır ve o’dur
    sende kalan, sende kalan...

    sümbül sinan! bir suyu
    öper gibi geçtin tenimizden
    işte bu, bir kuytuyu
    okşamak ve varolmaktır
    bir dağ kendi gölgesinde kaybolur
    ve bir su, bu akar su
    yeniden-akmayı öğrenir
    sende duran, sende duran...

    sümbül sinan! hüzünler
    durmuyor; herşey gelgit...
    bir yaprak, kendini sürgit
    sana benzetiyor
    bu kuyu, kalbim ve talan-
    la birlikte büyüyen kuyu
    kendi dibindeki çiçekle besleniyor
    sende solan, senda solan...

    ah, tayy-ı zaman, tayy-ı zaman!..


    SİYAH SONNET

    sular kayboldu büyüde, büyü tüldü tül
    siyah, kendini gösteriyor, kapanır
    yalnızlık dizlerine... gel, gömül
    tenine... o tenin ki, Zaman’dır...

    maide ve siyah, olur elbet, kınından
    çekilir gibi yollar... sularda ayna sesi!
    âh, gökler bıkar gider kendi erguvanından;
    bir aynaya dönüşür ötekinin gölgesi...

    ve siyah... ayna düşer! aynayla birlikte
    herşey kırılır!
    ne kalır geriye aynadan, söyle, ne kalır?
    geriye kalan âh, sadece yalnızlıklardır...

    aynalarmış gibi yapan aynalar!..
    sır biziz, aynalar sırrolacaklar...


    SİZE BAKMANIN TARİHİ

    size bakmanın tarihi! siz
    bir gonca kadar kendiliğinden
    yazılmış olmalısınız
    derin, korkunç veergen
    kalbim, sevdalara sığmayan kalbim
    bir dağı içeriyor geçerken
    siz o dağa sanki kış
    ve sanki bıldır yağan karsınız
    umarsız sözcüklere bulanmış

    size bakmanın tarihi! siz
    bir keteni köpürten yaz
    ve inanılmaz
    yalnızlıklarsınız: sadece
    sizin olan o vahim, o beyaz
    ve kuytu gurbet sesleriyle
    işlenmiş yazdıklarınız
    ve yanık, kavrulmuş dizelersiniz
    kimbilir hangi sevdalara dolanmış

    size bakmanın tarihi! bir
    kalbime güvensem sizi hep
    okurdum ben... ama nedense
    hep aynı hüzün ve
    hep aynı tutkuyla
    bakmayı bilmediğimden, ne yapsam
    bir ilenç, bir kargış
    gibi ardım sıra geliyor şairliğim
    o solgun yolculuğa adanmış


    SÖMÜRGE

    Elyazması acılar asılmış duvarlara
    Tezgahlar umutları daha da germiş
    Dokurlar kenevirden ev resimleri

    Uzun bir suskunluk adı verilen
    Elleri daha kalın tanrılardan
    Nehirlerle bir tutarlar ölümleri

    İlk buldukları ateş değildi
    Gemiler gelmiş de barut getirmişti
    Direklerinde sallanan çocuk ölüleri

    Sesleri tüylü sıcak alçıdan
    Davullar çalınca erimeye başlar
    Sömürge güneşinde kral heykelleri


    SÖZ VE ZAMAN

    bir dağın uzantısı olmak
    sana yetmediği zaman
    gör ki sıradağlar talanda...
    sözlere bak, bağı çözük çiçekler
    gibi ortada, dağılmış duruyor
    nerdesin? hangisinde? solmakta mısın
    doğrularda ve yalanda?

    işte hangi uçurum dillerinin
    dip kuytularında olmak
    beni sana göre daha sınırda kılar?
    ve aramızdaki sınır
    hangi kaybolmalarda?
    tenhayla çizilmiştir?
    her şeydir, savrulur, ama bir şey
    direnir o hala bende kalanda

    kayboldum akarsudan sözlerde
    aktıkça yıpranan şiirlerde
    ve en yabanıl olanda...
    şimdi kim dindirecek, erguvanları bende?
    çünkü Söz´üm ben, Söz´üm,
    hem bulandım
    hem de arındım aynı zamanda


    TAFLAN

    ne zaman dinecek,ne zaman?
    bu taflan,bu taflan?

    ey uçurum gözlü sevgilim!
    ne zaman baksam
    bir hiçlik tadı
    ve ağzından
    yıldızlar uçuran
    ergin,yeşil ve yabanıl
    bir yaz gecesi gibisin
    yüzünde yolların gülüşü
    ve yaz göğüne ilişkin
    bir esenlik üretiyorsun
    geçip giden fırtınalardan

    ey uçurum gözlü sevgilim!
    ne zaman baksam
    aşkların büyük yarlarıyla
    kuşatılmış görüyorum kendimi
    safran
    ve ezilmiş yazlardan
    bakışlarının kıyısız
    açıklarında
    gurbet ve cevahir taşıyan
    bir gülüş söylencesi
    geçer bir yazdan ötekine
    derin anlatılardan

    ey uçurum gözlü sevgilim!
    ne zaman baksam
    bir dağın yırtmacından
    ince bir dere yatağı
    gibi kayan
    yeşil tenini görüyorum
    akşam
    nasıl da yakışıyor yüzüne
    ve sanki bir kayalığın içine
    durmadan kendi kendini oyan
    bir ferhâd gibiyim ben
    ya da pusu da,karanlık
    bir gül gibi
    hem solan hem solmayan

    ne zaman dinecek,ne zaman?
    bu taflan,bu taflan?

    ey uçurum gözlü sevgilim!


    TEN İÇİN SONNET

    ben tenime yürürüm, tenim benim gereksiz
    et parçası, atılmış, duruyor bir kenarda...
    áh, aşklar vardır şimdi, amaçsız ve ereksiz
    birlikte dolaşırlar; yırtıcı ve hovarda...
    belleğim? bir kurttur o! dâima ipe sapa
    gelmeyen bir şeyleri parçalıyor... kemirgen!
    aşk uzakta uluyor, yalnızlık lapa lapa
    yığılıyor kapıma... âh, kendini kürerken
    kaybolan kar günleri!.. elimle yediririm
    tenimi yeraltına... savaşlarda karartma
    olduğunda örterler ya... ağır perdelerim
    öyle kapalı işte... sımsıkı... bir kuşatma!

    bir kurt nasıl kuşanırsa öyle kar günlerini;
    aynalar kuşanıyor aynadaki tenini...


    TENHA

    her şiir boydan boya
    bir ıssızlıktır artık
    dizelerse giderek daha tenha

    acının düzyazısı olmaya
    hazır mi sözlerin kişi?
    aşklar! onları yazan yasasın
    sarışı
    n atlas kağıtlarda yaz
    ne güz okunur ağaçlar güya

    sen sussan da susmasan da bir
    tutup tutuştuğun hayale
    ağırdan iri güller ve lale
    düşer düştüğün melale
    ve hüznü yeniden okumak
    için bir kitap olur dünya

    ve her şiir boydan boya
    bir issizliktir artık
    dizelerse giderek daha tenha


    TORLAK KEMAL

    kış, dağların kürkü
    gibi kış
    gece midir düşen dal?
    sen ey böğürtlenlerin
    ve umutsuzluğun mülkü
    ve bir hüzünden huruç eder
    gibi kalın bir türkü
    ile dağları düz eden abdal

    şimdi sen ilkyazı, belki
    kara, yün bir kuşak
    gibi beline dolayıp
    acıyı kav, sevdayı çakmak
    bilip yola çıkmak üzresin

    Ellerin ovalara üzengi
    denizin tuğu, ağacın börkü
    ve dahi ölümü bir yılkı
    gibi bırakıp gidensin
    torlak kemal

    kış, dağların kürkü
    gibi kış
    gece midir düşen dal
    Düzenleyen M@D_VIPer : 09-05-08 at 23:18



    FENERBAHÇ​E





  7. #7
    M A E S T R O Hairdesigner's Avatar
    Üye No
    195270
    Giriş Tarihi
    Apr 2007
    Yaş
    44
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    99,488
    Konular
    23458
    RepPuan
    38281964
    Rep Power
    6761
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan

    YABAN ATLARINI KIŞKIRTAN DIONYSOS

    kışkırt yaban atlarını, kışkırt,
    dionysos!..’ dediler

    uzat aşkları ordan, orda fener,
    kayalar, gelirdi...
    kim kalbini sana yedirdi?
    her şey bir’di o zaman: atlar, logos
    tek olan biz’dik, çayırlar-
    sa başta sessizlikten doğma silenos
    ve birlikte çiğ yenen günler...

    yapraklar, yağmurun teniyse eğer
    sen o yaprağa beden-
    sin ve tek değilsin: anababis, onbinler!..
    giderek kim neyi eksik gördüyse
    onu bütünler... gibisin: bir tören!..
    şimdi sulara gizlen ve göç,
    onlarla beraber

    kül parmaklı akşam dokunurdu sana
    özenle... ve yer yer
    insanlar küldendiler... diye söyledim
    ben hangi yolcuyu izleyen gemilerdim
    ve neden
    hep söylen’dim, hep söylendim, hep söylen?

    ‘kışkırt yaban atlarını, kışkırt,
    dionysos!..’ dediler


    YAHYA KEMAL İÇİN RÜBAİ

    Sen gittin gideli kuşlar anlamaz görünür
    Her acılan gülde yepyeni bir Sırâz görünür
    Bakışlar dağılırken denizin belleğinde
    Senin her sihrinde geçmiş bir yaz görünür


    YALNIZLIK BİR TARİHTİR

    Yalnızlık bir tarihtir ikimiz
    Dururuz odalarda bir giysi gibi
    En kalın soluklarla çekiyor ipi
    Kim bilir kimlere kalmışlığımız

    Yalnızlık bir tarihtir sen misin
    Bir geçmişi şurup giden ak turna?
    Ya benden önceydi ya da çok sonra
    Bir halk türküsüne gül olan sesin

    Yalnızlık bir tarihtir onlarla
    Gök dediğin iki kuşun arası
    Ey ilkyazlı gülüşlerin sonrası
    Ansızın donuyor gül, bakışlarda


    YALNIZLIK İÇİN SONNET

    yalnızlık zamanlandı: önce aşk, sonra yaprak...
    günler geçilecekler... atlar, gümüş yeleli
    yüzünü aynalara, bir tek onlara bırak;
    sürünsün sırrı aşkın, bak, seni görmeyeli
    çok değişti aynalar ev içleri bulandı;
    herşey artık ne kadar, ne kadar da kurak
    odalar orda burda, içlerine kapandı;
    sofalarsa eğreti; yüklük ve kapkacak
    somurtup duruyorlar... herşey olgun bekleyiş
    gibidir burda olmak, ´bekleyiş gibi´ olmak...
    sen gel, şimdi kendini o aynalarla değiş;
    gel, burda ol daima -ve nasılsa kararmak-

    ta olandan bakarım sana giden günlere;
    tenindir, beleniyor, ah, yeşil ekinlere...


    YAZ SEVGİLİM

    kuş uzuyor dizelerde
    kalbimdir,
    üretir
    dinleyin:

    bir zamanlardı, dağlar
    ve onların ardı
    ve yabanıl bir akarsu
    gibi dadandın kalbime...
    yaz! sevgilim!
    yürürken kekiktin boydanboya
    ve yüzün ne kadar gürdü

    ah hiçliğe solan gülüm!

    işte sürüp bulutlar
    ve elmas
    ağzından ölüm sözleri
    üşürdün kalbime...
    yaz! sevgilim!
    ve sevda günleri ürettin boydanboya
    gözlerin kimbilir ne kadar sürdü?

    ah hiçliğe solan gülüm!


    İÇBÜKEY SONNET

    yalnızlık kalıtımdır... aynalara bıraktım;
    kim bakarsa onundur aynaya benden sonra....
    âh, sözlerde açtığım yaraları kanattım;
    durmadan arayarak tenimi sora sora
    ona yıktım kendimi... ben içine kapanık
    bir gece güneşiyle yolu yitiren yolcu!
    Belki onu bulmaya, belki de o bulanık
    Yolcu için durulan nehirlerle sonuncu
    Kez büyük gösterirken o kalıtı, öteki
    Durmadan küçültüyor... ortası bulunamaz!..
    Pazarları verilen kanlı yalnızlık ek’i
    seni hep alıştığın aldanışa bırakmaz...

    gündüz herşey öyle düz, öyle dümdüz ki herşey;
    ben öyle bir aynayım, akşamları içbükey...


    YILKI BİR AT İÇİN SONNET

    eskiden, âh, bu kentte uçuk mavi süvari;
    kısrağı sokakların, dört nala, uça uça...
    şimdiyse bir ihaneti, İsa ya da havari
    gibi yaşamak işte... sürükleyip bir uca
    yerden yere vurdu da topallattı, körletti
    bir yılkı atı gibi savurdu ve yağmaya
    verdi idi, sokakta, o ürkmüş iskeleti...
    ararken bulduğumuz kemikleri yığmaya
    başlasak da faydasız... kirli, tozlu, kararmış
    eski zaman hayvanı! âh, umarsız bir sayrı
    gelir kuşatır bizi... unuttuktu, bir varmış
    bir yokmuş o at şimdi, masal gibi... o ayrı!

    bir ölü şövalyeyim, pörsümüş ve özenti,
    aynalarda ararı yılkıdaki o kenti...


    İNANÇSIZ

    Açılır gecesi inançsızların
    Tanrı sarı bir çiçektir
    Ormanın içinden atlılar
    Geçerken çocuklar ölecektir

    Denizin gözlerinden tuzlu
    Bir sıkıntı vurur karalara
    Uzakta olduğumuzu köprülerden
    Atlar nereden bilecektir

    Mavi kuşlar çiziyor biri
    Eli değdikçe camlarına
    Avcılar doğrultup namlularını
    Nasılsa bir bir düşürecektir

    Yorgun yıkılmış ölü
    Bir yaz büyütür karnında
    Soyunup toprağa yatınca
    Kadınlar göklerle sevişecektir

    Açılır gecesi inançsızların
    Tanrı sarı bir çiçektir
    Ormanın içinden atlılar
    Geçerken çocuklar ölecektir


    YOLCULUK VE YILDIZLAR

    gün oldu, bekledim, yol görünmedi;
    bir yaza dokundum,-dokunmak ıtır
    kokardı eskiden; hüzne bağlıdır,
    o tekne, yosunlu, kağşamış şimdi...

    neydi o? deli gibi! kayıp o liman;
    ne zaman yaşandıydı, sahi, o olay?
    karanlık yüzü aşkın, binbir dolunay;
    kısık bir lambaya benzedi zaman...

    ne günden ne geceden iz kaldı;
    sanki deniz mi kaldı bir yerlerde?
    tekne gider gitmesine, ama ilerde
    sadece sönmüş yıldızlar vardı...


    YOLCULUK VE AŞKLAR

    ben kendime derinim, -sana!
    bir uzun ´kaybol! ´ gibi olduğum;
    kalbim kül dağları, yüklenir
    ateşten kayıklara odunum...

    orda geçti ´geç kaldınız! ...´ günleri;
    bağlar bahçeleri gibi yokluğum;
    anımsarım, öyle sor ki kolay mı
    âh, o sarı anılarda sönen mum!

    aşklar durdu, ben de artık dururum;
    yolculuk musun, öyleyse içeriye gir;
    gök bir ip midir, kuşlar kaç boğum?
    yüzümün yerinde bulut... çoktanberidir...


    YOLLAR VE ZAMAN

    sen bir yalnızlığı koşup gittin de
    bir yerde buluşulur diye, belki de...

    elbet buluşulur, orda, o yerde...
    bir hüzün töreniyle kutlanır
    bulunur birşeyler ve saklanır
    saklanan Zaman mı, yoksa yol mudur
    aranır bahçelerde ve şiirlerde?

    kimbilir ki dün´dür, ölgündür kalbimiz
    yollarsa her zaman biraz küskündür
    yokuşlarda ve inişlerde...
    Zaman´dır seni sardığım kumaş
    bekledin, örtülsün, ki yavaş yavaş...

    erguvandın, kayboldun diligelişlerde


    ÖLÜ KELEBEK SONNET Sİ

    kent! işte orda! ölü doğmuş kelebek;
    gibi kanatlarıyla varoluş seni bekler...
    lime lime sesiyle, âh, el bebek gül bebek
    büyütülüp bugüne getirilmiş sözcükler...
    şimdi artık bir camın arkasında, eprimiş;
    işte orda! öylece, iğnelenmiş olarak;
    âh kent! acılarını sözcüklerde hep geviş
    getirip sır oluyor aynalara...-ve kurak
    evleriyle pörsümüş, varoşlarıyla rate
    bir kent müsveddesi bu! harelenmiş, cıvımış
    kanadıyla bulanık ve nedense degrade
    sokakları yol yol akıyorken, âh, rüküş

    aşklarıyla bu kentler! ..-ve elbette bu yanı
    gösteriyor aynalar: geçmiş zaman hayvanı...


    ÖLÜM VE ZAMAN

    yollar belli belirsiz yükseliyor

    yollar yakut uzaklıklardır
    ve onlara ulaşmak, kimbilir
    ne kadar, ne kadar zor...
    yunus yana yana yürüdüydü
    mevlânâ döne döne
    bense kana kana yürürdüm
    bir şair, neydi adı, * şöyle diyor:

    bir gülün biraz daha gül,
    bir hüznün biraz daha hüzün
    oluşu gibiydik
    ayrıyken de, birlikteyken de...
    yaşadık: bir kayboluşun kayboluşu...

    şiir belli belirsiz yükseliyor

    şiir ne? sonbahar içinde sonbahar
    hoca** kesik kesik yürüyordu
    bir sur, bir suret, bir sure
    çelebiyse*** uça uça yürümüştü
    gökyüzü boydan boya tennure...
    seviştik: bir gövde, bir karşı-gövde
    sevişmek kendini erguvan
    diye bilse de olur, bilmese de...

    aşklar belli belirsiz yükseliyor

    aşkları kendimle bezedim
    ben aldım şiirin yılkısını
    ben ürettim...
    ve ´bir yazın kendi içine doğuşu...´
    (ya da, ona benzer birşeyler)
    diyebilmek...
    yürüdüm: dile gelmek-
    gelmemek arası bildiğim yerde
    Ölüm! Söz´ün alçalan kışı
    Ölüm! toplananın dağılışı:
    Kitap, hüzün ve gövde...

    Ölüm belli belirsiz yükseliyor


    ÖTEYE

    hep Senin içindi, hep
    güle dönüşü Hiç´in...

    varlık gurbet, yokluk sıla;
    aşklar hep Sana varmak için...

    kalbimin ötesi, gülümün üstü;
    yolu yolculuktan ayırdın, -niçin?


    ŞİMDİ NEDENSE

    şimdi nedense her şeyde
    ansızın dağılan kelebek tadı

    biliyorsun en bakımlı bahçe
    sessizliktir
    gülüşler oraya sürgün edildi
    acıların kardeş olduğunu
    kimse anlayamadı

    sevdalarda olsun, ilkyaz ölümlerinde olsun
    geçit vermeyen akarsu olmaz
    gülün kendini işlemek için
    çırağı ya da ustası yoktur

    çocuklar! bağışlayın beni
    sözlerimi boz üveyiklerin
    hırçın tuzuna batırıp bakın
    hüzünden daha kötü bir yol açıcı olabilir mi?

    şimdiye kadar olmadı

    ama şimdi, nedense, her şeyde
    ansızın dağılan kelebek tadı
    Düzenleyen M@D_VIPer : 09-05-08 at 23:19



    FENERBAHÇ​E





  8. #8
    ΛΛ@Ðmin M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,544
    Konular
    25550
    Blog Entries
    9
    RepPuan
    1492898
    Rep Power
    3626Array

    Varsayılan

    Daha önce çoğu şiiri vermeme rağmen tüm konuyu kurallar doğrultusunda silmedim.Mesajları birleştirdim.En azından emek vermişsin diyerek.

    Bundan sonra kurallara dikkat edersen sevinirim..


    ...And Justice For All


+ Yeni Konu Aç

Konu Açıklaması

Users Browsing this Thread

Şuanda bu konuyu 1 kişi izlemekte. (0 üye ve 1 misafir)

Benzer Konular

  1. Felsefe Yazıları - Hilmi Yavuz
    By Beyazdut in forum Kitap Özetleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 09-04-10, 01:24
  2. Okuma Notları - Hilmi Yavuz
    By Beyazdut in forum Kitap Özetleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 07-04-10, 05:30
  3. Hilmi Yavuz, Zaman'ı Ziyaret Etti 12.05
    By Y@R@M@SsS in forum Yurtiçi Haberler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 12-05-08, 20:43
  4. Hilmi Yavuz
    By M@D_VIPer in forum Güldeste
    Cevaplar: 20
    Son Mesaj: 07-12-06, 22:13

Ziyaretçiler bu sayfayı bu kelimeleri arayarak buldular:

hilmi yavuz doğunun sevdaları kitap özeti

sevinç bulaşıcı bir sayrılık gibi tiksinç; kapılar çürüyor durdukları yerde açmanın anlamı yok kapamanın da... hiç... hiç...

hilmi yavuz doğunun sevdaları özet

Tags for this Thread

Bookmarks

Bookmarks

Gönderme Kuralları

  • Yeni konu açılamaz!
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •  

Forum Kuralları