9 sayfadan, 1.sayfa 123 ... SonSon
Gösterilen Sonuçlar 1 sonuçtan 15 ile 122 arası

Konu: Montaigne ve Denemeleri

  1. #1
    ΛΛ@Ðmin M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,544
    Konular
    25550
    Blog Entries
    9
    RepPuan
    1492898
    Rep Power
    3591Array

    Varsayılan Montaigne ve Denemeleri

    Çoğunuz duymuşunuzdur eminim..Montaigne'i...Kiminiz DENEMELER adlı eserini okumuş kiminiz uzun ve anlamsız bulduğu için ilgilenmemiştir bile...Ancak o kadar basit birşey değil...Kimilerinin hayat felsefelerini değiştiren kimilerin ise düşüncelerini olgunlaştıran kimilerine ise ters gelen kelimelerle ateş yakan motaigne nin bu eserini bölüm bölüm sizlerle paylaşacağım..

    MONTAIGNE'İN YAŞAMI

    1533-Michel de Montaigne doğuyor ve Papessus köyünde bir
    sütnineye gönderiliyor.

    1535-Michel, Fransızca bilmeyen Horstanus adlı bir Alman
    eğitmenine veriliyor. Bu eğitmen Michet'in babasının İtalyada
    gördüğü yeni bir yöntemle çocuğu hep Latince konuşarak yetiştiriyor.

    1539-Michel, altı yaşında; Fransa'nın en iyi kolejlerinden birine,
    Guyenne Kolejine giriyor. Burada yedi yıl okuyor. Latin şiirinin
    tadına varıyor ve biraz da Yunanca öğreniyor.

    1546-Bordeaux da; Edebiyat Fakültesinde felsefe okuyor.

    1548-Bordeaux da isyan: Michel, Toulouse da hukuk okuluna
    gidiyor.

    1554-Montaigne in babası Bordeaux Belediye Başkanı oluyor.

    1555-Montaigne babasıyla Paris'e gidip geliyor.

    1557-Bordeaux Belediye Meclisine giriyor.

    1558-Montaigne'le La Boetie arasındaki büyük dostluk başlıyor.

    1559-Bordeaux da mezhep kavgaları. Bir tüccar diri diri yakılıyor:
    Amyot, Plutarkhos'un Hayatlar'ını Fransızcaya çeviriyor.
    Montaigne'in en çok seveceği, okuyacağı kitap bu olacak.

    1561-Bordeaux Belediye Medisi Montaigne'i önemli bir görevle
    saraya gönderiyor. La Boetie siyasal hayata giriyor:

    1562-Protestanlara karşı şiddet hareketleri başlıyor. Montaigne,
    Rouen şehrini Protestanlardan almaya giden kral ordusuna katılıyor:

    1563-Montaigne, Bordeaux'ya dönüyor: La Boetie ölüyor.

    1565-9. Charles, Bordeaux'ya gelip bir süre kalıyor. Montaigne,
    Françoise de la Chassagne'la evleniyor.

    1568-Babası ölüyor. Miras beş erkek, üç kız kardeş arasında
    bölünüyor. Michel, Montaigne çiftliğinin sahibi oluyor.

    1569-Montaigne; babasının isteğiyle yaptığı Raimond Sebond'un
    thelogia üzerine bir eserinin çevirisini bastırıyor.

    1570-Montaigne, Bordeaux Belediye Meclisindeki görevinden istifa
    ederek Paris'e gidiyor. La Boetie nin Latince şiirleriyle çevirilerini
    bastırıyor. Montaigne'in ilk kızı doğup iki ay sonra ölüyor.

    1571-Montaigne, çiftliğine çekiliyor ve kütüphanesine şu Latince
    kitabeyi yazıyor:

    «1571 yılı: Michel de Montaigne, otuz sekiz yaşında. Doğum
    yıldönümünden bir gün önce; meclisteki kulluğundan ve
    memuriyetinden bıkmış; fakat sapasağlam olarak kitapları arasına
    dönüyor ve geri kalan günlerini orada, sessizlik içinde geçirmeye
    karar veriyor.>

    1572-Saint-Barthelemy kırımı. Montaigne Denemeleri'ni yazmaya
    başlıyor. Plutarkhos'un Ahlaki Eserleri'nin çevirisi çıkıyor ve
    Montaigne in elinden düşmüyor:

    1573-İç savaş. Montaigne kralın ordusuna katılıyor; görevle
    Bordeaux'ya gönderiliyor.

    1574-Montaigne'in dördüncü kızı doğup üç ay sonra ölüyor.

    1575-Montaigne Paris'e gidiyor.

    1576-Montaigne, Pyrrhon felsefesiyle yakından ilgileniyor: Raimond
    Sebond üstüne babasına söz verdiği eseri yazmaya başlıyor.

    1577-Montaigne'in beşinci kızı doğup bir ay sonra ölüyor. Henri de
    Navarre, Montaigne'e yüksek bir rütbe veriyor. Montaigne ilk kez
    kum sancılarına tutuluyor. Denemeler'ine devam ediyor.

    1578-Montaigne küçük bir orman satın alıyor.

    1579-Montaigne kendini en çok anlattığı Denemelerini yazıyor.

    1580-Denemeler ilk kez, iki cilt halinde basılıyor. Montaigne
    İsviçre'ye, İtalya'ya gidiyor. Paris'e dönüp kitabını krala sunuyor.
    Kral beğeniyor.

    1581-Montaigne evine dönüyor.

    1582-Montaigne, Bordeaux Belediye Başkanı oluyor, Denemeler'i
    birçok eklemelerle yeniden bastırıyor...

    1583-Montaigne in altıncı kızı doğuyor ve birkaç gün yaşıyor.

    1584-Navarre Kralı (Sonraki V. Henri) Montaigne'in çiftliğine gelip
    iki gün kalıyor.

    1585-Montaigne Mareşal Matignon'la mektuplaşıyor. İç savaşta
    önemli roller oynuyor. Bordeaux'da veba çıkıyor. Montaigne görevi
    başına gelemiyor. Başkanlığı bitinceye kadar yakın bir kasabada
    kaldıktan sonra, ailesini alıp veba bölgesi dışına çıkıyor.

    1586-Montaigne tarihçileri okuyor.

    1587 Henri de Navarre tekrar Montaigne'in çiftliğine geliyor.

    1588-Montaigne, Denemeler'in dördüncü baskısı için Paris'e gidiyor:
    Yolda Ligciler tarafından soyuluyor. Paris'te, Denemeler'in
    hayranlarından Mademoiselle de Gournay'le tanışıyor. İç savaş
    şiddetleniyor; Montaigne Kralla birlikte Rouen'e gidiyor. Tekrar
    Paris'e dönüşünde bir gün için Bastille'e atılıyor.

    1589-Montaigne evine çekilip kitap okuyor. Denemeler'in yeni bir
    baskısını hazırlıyor: Birçok eklemeler yapıyor. Kitap en olgun şeklini
    buluyor.

    1590-Montaigne'in kızı evleniyor: Yeni kral 4. Henri, Montaigne'e
    mektup yazıyor, yanına çağırıyor. Montaigne gidemiyor.

    1591-Montaigne'in kızının bir kızı doğuyor.

    1592-Montaigne ölüyor.


    ...And Justice For All


  2. #2
    ΛΛ@Ðmin M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,544
    Konular
    25550
    Blog Entries
    9
    RepPuan
    1492898
    Rep Power
    3591Array

    Varsayılan

    MONTAIGNE ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

    - Denemeler'de gördüğüm her şeyi Montaigne'de değil kendimde
    buluyorum. (Pascal)

    - Bir kitap buldum burada. Montaigne'in kitabı; yanıma almadım
    sanıyordum. Aman ne hoş adam. Ne zevk onunla birlikte olmak.
    (Mme. de Sevigne)

    - Montaigne, o hoşsohbet insan,
    Bazen derin, bazen sudan
    Kuşku duymasını bilmiş
    Burnu bile kanamadan.
    Kerli ferli softalarla
    Alay etmiş sakınmadan. (Voltaire)

    - Eminim, alışacaksınız Montaigne'e. İsanoğlu ne düşündüyse onda
    var ve bu kadar güçlü biçem zor bulunur. Bir şey öğretmiyor, çünkü
    hiçbir şeyi kestirip atmıyor. Doğmacılığın tam tersi. Mağrur adam,
    ama kim mağrur değil ki? Alçakgönüllü görülenler büsbütün mağrur
    değiller mi? Her satırında Ben, Kendim diye konuşuyor, ama Ben,
    Kendim demeden hangi bilgiye varılabilir? Haydi, bırakın Allah
    aşkına hocam, filozofun, metafizikçinin bundan iyisi görülmemiş.
    (Mme. du Deffand)

    - Montaigne, o tanrı gibi adam, 16. yüzyılın karanlıktan içinde tek
    başına diri ve tertemiz bir ışık saçmış; dehası ancak zamanımızda,
    gerçek ve felsefi düşünce boşinançların, geriliklerin yerini alınca
    anlaşıldı. (Grimm)

    - Montaine'in düşünceleri yanlış, ama güzel. (Malebranche)

    - Yazarların çoğunda, yazan adamı görüyorum, Montaigne'de
    ise düşünen adamı. (Montesquku)

    - Çocukken babamın kitaplığından bana Dememeler çevirisinin
    perişan bir cildi kalmıştı. Yıllar sonra, kolejden çıkışımda bir cildi
    okudum ve ötekilerini arayıp buldum. Bu kitapla ne büyük haz ve
    hayranlık saatleri geçirdiğimi hatırlıyorum. Bu kitabı, yaşadığım
    başka bir hayatta yazmışım gibi geliyor o kadar candan bana, benim
    düşüncemi, benim hayat deneyimimi söylüyordu. (Emerson)

    - Montaigne amma da düşünce çalmış benden! (Beranger)

    - Montaigne ölüyor: Kitabını tabutunun üstüne koyuyorlar;
    cenazesinde yakını olarak din bilgini Charron ve manevi kızı
    Mademoiselle de Goumay var Resmen septik olarak Bayle ve Naude
    onlara katılıyor. Sonra Montaigne'e az çok bağlananlar, bir an için
    ondan zevk almış olanlar, bir an için yalnızlık sıkıntısından kurtardığı,
    kuşku duydurmak sayesinde düşündürdüğü kimseler; akraba ve komşu
    olarak Madame de Sevigne, La Fontaine; onun yaptığını yapmaya
    özenip onu taklit etmeyi onur bilenler: La Bruyere, Montesquieu,
    Jean-Jacques Rousseau; ortada tek başına Voltaire; daha az önemli
    kimseler, karmakarışık: Saint-Evremond, Chaulieu, Garat... Daha
    arkada çağdaşlarımız ve belki hepimiz. Ne büyük bir cenaze alayı. Bir
    insanın Ben'i için bundan daha fazla umulabilir mi? Peki ama, ne
    yapıyorlar bu cenaze alayında? Tören gereğince hüngür hüngür
    ağlayan Mademoiselle de Gournay den başka herkes konuşuyor:
    Ölenden, onun sevimli taraflarından, hayata bu kadar karışan
    felsefesinden sözediyorlar. Herkes kendi kendinden sözediyor. Onunla
    herkesin ortak olduğu taraflar ortaya konuyor. Kimse ona olan
    borcunu unutmuyor; her düşünce onun bir yankısı gibi... Korkarım bu
    alayda dua eden tek adam Pascaldır. (Sainte-Beuve)

    - Montaigne'i sevmek kendini sevmek, kendini her şeye tercih
    etmektir. Montaigne'i sevmek yalnız gerçeği değil, doğruluğu ve ödev
    duygusunu da yalnız kendinden yana çekmektir. Montaigne'i sevmek,
    hayatımızda hazlara, zavallı yaradılışımızın kaldıramayacağı kadar yer
    vermektir... (Brunetiere)

    - Montaigne Fransız Rönesansını bitirip Klasik çağı haber veriyor.
    (Lanson)

    - Pilatus'un, devirler boyunca yankısı çınlayan korkunç sorusu
    karşısında Montaigne, daha insanca, daha din dışı, başka bir anlamda
    İsa'nın tanrıca cevabını vermiş oluyor:

    «Gerçek nedir?»

    «Gerçek benim!,»

    Yani Montaigne gerçek olarak sahiden tanıyabileceği tek şeyin
    kendisi olduğuna inanıyor. Onu kendinden sözetmeye götüren budur
    çünkü kendini bilmeyi ayrıca her şeyden daha önemli sayıyor.
    İnsanların ve her şeyin yüzünden maskeyi kaldırmalı, diyor.
    Maskesini atmak için kendini anlatıyor. Maske insanın kendinden çok
    ülkesine ve devrine ait olduğu için de insanlar maske yüzünden
    birbirinden ayrılıyor. Böylece, maskesini gerçekten atan insanda
    hemen kendi benzerimizi buluyoruz. (Andre Gide)


    ...And Justice For All


  3. #3
    ΛΛ@Ðmin M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,544
    Konular
    25550
    Blog Entries
    9
    RepPuan
    1492898
    Rep Power
    3591Array

    Varsayılan

    KENDİSİ

    ... Boyum ortanın biraz altında, bedenim sağlam yapılı ve toplucadır
    yüzüm şişman değil, dolgundur; tabiatım, neşe ile hüzün arasında,
    oldukça ateşli ve sıcakkanlıdır... Sağlığım, ta genç yaşımdan beri
    düzgündür: Hastalığa tutulduğum azdır.

    İşte ben böyle idim; kendimi, kırk yaşımı aşıp ihtiyarlığın yolunu
    tuttuğum şu andaki halimle anlatmıyorum:

    Minutatim vires et robur adultum

    Frangit et in partem pejorem liquitur oetas (Lucretius)

    Yıllar için için aşındırır

    Olgunluk çağına varmış güçleri

    Bundan sonraki halim ancak yarım bir varlık olacak; ben artık o ben
    olmayacağım. Gün geçtikçe kendimden ayrılıyor, uzaklaşıyorum.

    Singula de nobis anni proedandur euntes (Horatius)

    Bir şey koparır bizden, yıllar, akıp giderken. (Kitap 2, bölüm 17)


    ...And Justice For All


  4. #4
    ΛΛ@Ðmin M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,544
    Konular
    25550
    Blog Entries
    9
    RepPuan
    1492898
    Rep Power
    3591Array

    Varsayılan

    DENEMELERİN KONUSU

    Başkaları insanoğlunu yetiştiredursun ben onu anlatıyorum ve
    kendimde, pek kötü yetişmiş bir örneğine gösteriyorum. Bu örneği
    yeniden biçim vermek elimde olsaydı onu elbet olduğundan çok başka
    türlü yapardım. Bir kez yapılmış artık. Şunu söyleyeyim ki, kendimi
    anlatırken söylediklerim değişik ve değişken olmakla beraber hiç
    gerçeğe aykırı değildir. Dünya durmayan bir salıncaktır: Orada her şey
    toprak, Kafkas'ın kayalıkları, Mısır'ın piramitleri, hem çevresiyle
    birlikte, hem de kendi kendine sallanır. Durmanın kendisi bile daha
    ağır bir sallantıdan başka bir şey değildir. Konumu (kendimi) hep aynı
    halde bulundurmak elimde değil. Doğal bir sarhoşlukla, salına serpile
    yürüyüp gidiyor. Onu belli bir noktada, canımın istediği bir andaki
    haliyle alıyorum. Duruşu değil, geçişi anlatıyorum: Fakat yaştan yaşa,
    yahut halkın dediği gibi «yedi yıldan yedi yıla» geçişi değil, günden
    güne, dakikadan dakikaya geçişi. Hikayemi saati saatine yazmam
    gerekiyor. Az sonra değişebilirim. Yalnız halim değil, amacım da
    değişebilir. Benim yaptığım, değişen ve birbirine benzemeyen olaylar,
    kararsız ve bazen çelişmeli düşünceleri yazıya dökmektir. Acaba
    benliğim mi değişiyor, yoksa aynı konulan ayrı koşullara ve ayrı
    bakımlara göre mi ele alıyorum? Her ne hal ise, kendi kendimden
    ayrıldığım oluyor. Fakat Demades'in dediği gibi, doğrudan hiç
    ayrılmıyorum. Ruhum bir yerde durabilseydi, kendimi denemekle
    kalmaz, bir karara varırdım: Ruhum sürekli bir arayış ve oluş içinde.
    Anlattığım hayat basit ve gösterişsiz; zararı yok. Bütün ahlak felsefesi
    sıradan ve kendi halinde bir hayata da girebilir, daha zengin, gösterişli
    bir hayata da: Her insanda, insanlığın bütün halleri vardır.
    (Kitap 3, bölüm 2)

    Olgun bir okuyucu çok kez başkasının yazdıklarında yazarın
    düşünmediği güzellikler bulur, okuduklarına daha zengin anlamlar ve
    renkler kazandırır. (Kitap 1, bölüm 26)

    Başkalarının bilgisiyle bilgin olabilsek bile, ancak kendi aklımızla
    akıllı olabiliriz. (Kitap 1, bölüm 24)


    ...And Justice For All


  5. #5
    ΛΛ@Ðmin M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,544
    Konular
    25550
    Blog Entries
    9
    RepPuan
    1492898
    Rep Power
    3591Array

    Varsayılan

    KENDİMİZİ TANIMAK

    Plinius'un dediği gibi, herkes kendisi için bir derstir elverir ki insan
    kendini yakından görmesini bilsin. Benim yaptığım, bildiklerimi
    söylemek değil, kendimi öğrenmektir; başkasına değil kendime ders
    veriyorum. Ama bunları başkalarına da anlatmakla kötü bir iş
    yapmıyorum: Bana yararı olan bu işin belki başkasına da yararı
    olabilir. Zaten benim bir şeye dokunduğum yok. Yalnız kendimle
    uğraşıyorum; delilik ediyorum, bundan zarar görecek başkası değil,
    benim; çünkü bu öyle bir delilik ki bende başlayıp bende bitiyor,
    hiçbir kötülüğe yol açmıyor. Eskilerden yalnız iki üçünün bu işi
    denediğini söylerler; ama onların, yalnız adlarını bildiğimiz için
    benim yaptığımın tıpkısını yapıp yapmadıklarını söyleyemeyiz.
    Ruhumuzun ele avuca sığmayan akışını gözlemek, onun karanlık
    derinliklerine kadar inmek, türlü hallerindeki bunca incelikleri
    ayırdedip yazmak sanıldığından çok daha zahmetli bir iştir. Sonra bir
    taraftan bu işin o kadar başka, o kadar garip bir zevki de var ki insanı
    dünya işlerinden, hem de en değerli dünya işlerinden çekip alıyor.
    Birkaç yıldır düşüncelerimin kendimden başka amacı yok; yalnız
    kendimi sorguya çekiyor ve inceliyorum.

    Başka bir şeyi incelediğim de oluyor ama, onu da hemen kendime
    çekiyor, daha doğrusu, kendime mal ediyorum; daha az yararı olan
    öteki bilimlerde olduğu gibi, bu bilimde öğrendiklerimi başkalarına
    bildiriyorsam, bunda hiçbir kötülük görmüyorum. Şunu da söyleyeyim
    ki öğrendiklerimle hiç de yetinmiyorum. İnsanın kendini
    anlatmasından daha zor ve daha yararlı hiçbir şey yoktur. Üstelik,
    meydana çıkmak için insanın süslenmesi, kendine çekidüzen vermesi
    gerekiyor. Ben durmadan kendimi düzenliyorum, çünkü durmadan
    anlatıyorum.

    Kendinden sözetmeyi kötü görmek, yasak etmek adet olmuştur
    çünkü kendinden sözetmek her zaman kendini övmek gibi görünür
    kendini övmekse herkesin zıddına gider. Ama kendinden sözetmeyi
    yasak etmek, çocuğun burnunu silecek yerde, burnunu koparmak olur.

    İn vitium ducit culpae fuga (Horatius)

    Kusur korkusuyla suç işliyoruz.

    Bu tedbirde ben kardan çok zarar görüyorum, hatta kendimden
    sözetmek mutlaka övünmek olsa bile ben asıl amacıma bağlı kalmak
    için, kendimdeki bu hastalığı ortaya koyacak bir işten kaçınmamalıyım;
    işlediğim, hem de edindiğim bu kusuru gizlememeliyim. Ama, bana
    sorarsanız, birçokları içip sarhoş oluyor diye, şarabı yasak etmek
    yanlıştır fazla kaçırılan şeyler hep iyi şeylerdir. Kendinden sözetmenin
    kötü sayılması bence yalnız, halkın düşeceği kaba hatalardan ötürüdür.
    Bu türlü kurallar budalalara vurulan dizginlerdir: Ne azizler -ki
    kendilerinden pekala sözederler-, ne filozoflar, ne bilginler bu kuralları
    dinler; onlara hiç benzememekle birlikte ben de bu kuralları
    dinlemiyorum. Onların ereği kendilerini anlatmak değildir, ama sırası
    gelince de kendilerini uluorta göstermekten çekinmezler. Sokrates
    kendinden sözettiği kadar neden sözeder? Hep müritlerini de
    kendilerinden sözetmeye, kitaplardan öğrendiklerini değil içlerinde olup
    bitenleri anlatmaya dürtüklemez mi? Tanrıya ve rahibe kendimizden
    sözetmiyor muyuz? Protestan komşularımız bunu halkın gözü önünde
    yapıyorlar. Diyeceksiniz ki, onlara yalnız kötü taraflarımızı anlatırız.
    Ama bu, her şeyi söylüyoruz demektir; çünkü iyi tarafımız da bütün
    günahlardan arınmış değildir.

    Benim mesleğim, sanatım yaşamaktır. Bana hayatımı duyduğum,
    gördüğüm ve yaşadığım gibi anlatmamı yasak edenler mimara da
    desinler ki, sen binalardan kendine göre değil başkasına göre, kendi
    bilginle değil başkasının bilgisiyle sözedeceksin. Kimse sormadan
    kendi değerlerini ortaya koymak bir övünme ise niçin Cicero
    Hortentius'un, Hortentius Cicero'nun söz güzelliğini öne sürüyor?
    Bana diyebilirler ki: Kendini kuru sözle değil işle ve eserle anlat. Ben
    her şeyden önce düşüncelerimi anlatıyorum, bunlarsa ün ve eser haline
    gelemeyecek kadar belirsiz şeyler: Onları söz haline getirmekte bile
    güçlük çekiyorum. Birçok olgun ve değerli insanlar herhangi bir iş
    görmekten kaçınmışlardır. Yaptığımız işler kendimizden çok
    rastlantıların eseridir: Bu işler kendi özlerini belli ederler; beni ise
    ancak şöyle böyle, belli belirsiz, parça parça gösterebilirler.
    Ben kendimi olduğum gibi gösteriyorum: Öyle bir beden yapısı
    koyuyorum ki ortaya bir bakışta damarları, kasları, her şeyi yerli
    yerinde görüyorsunuz.

    Öksürük, sararma, yahut yürek çarpması yalnız bedenin bir kısmını,
    onu da şöyle böyle, gösterebilir. Ben yaptıklarımı değil, kendimi, öz
    benliğimi anlatıyorum.

    Bence insan ne olduğunu bilmekte dikkatli olmalı; iyi tarafını da,
    kötü tarafını da aynı titizlikle ortaya çıkarmalıdır. Eğer ben kendimi
    iyi ve olgun görseydim, bunu bağıra bağıra söylerdim. Kendimi
    olduğumdan az göstermek, alçakgönüllülük değil, budalalıktır;
    kendine değerinden az paha biçmek korkaklıktır, pısırıklıktır.
    Aristoteles'e göre, hiçbir iyilik sahtelikle bir arada gitmez; doğru
    hiçbir zaman yanlışa yer vermez. Kendini olduğundan fazla göstermek
    de, çoğu kez gururdan değil budalalıktandır. Bence bu kendini
    beğenme illetinin esası, kendinden pek fazla hoşlanmak, kendi
    kendine hayasızca aşık olmaktır. Bunun en iyi çaresi, kendinden
    sözetmeyi yasaklayan ve böylece bizi kendimiz üzerinde düşünmekten
    büsbütün alıkoyanların dediklerinin tam tersini yapmaktır. Gurur
    insanın düşüncesidir; söze dökülen onun pek küçük bir parçasıdır.
    Bu adamlar öyle sanıyorlar ki insanın kendi üzerinde durması,
    kendinden hoşlanması, hep kendisiyle uğraşması kendine fazla düşkün
    olması demektir. Oysaki aşırı benciller kendilerini pek üstünkörü
    bilenler, kendilerinden önce işlerine bakanlardır. Onlara göre kendi
    kendisiyle başbaşa kalmak, sırtüstü yatıp vakit öldürmektir; ruhunu
    zenginleştirmeye, kendini adam etmeye çalışmak boş hayaller
    kurmaktır. Sanki kendimiz bizden ayrı, bize yabancı birisiymiş gibi.
    Kendinden aşağıya bakıp da kendi kafasına hayran olan adam,
    kendinden yukarıya, geçmiş yüzyıllara gözlerini kaldırsın; o zaman
    yüzlerce devin ayakları altında kalacak ve burnu kırılacaktır. Kendi
    mertliğiyle övünüp böbürleniyorsa, onu çok geride bırakan Scipion'un,
    Epaminondas'ın, bunca orduların ve ulusların hayatlarını hatırlasın.
    İnsan kendindeki eksik ve cılız değerleri, üstelik insan hayatının
    hiçliğini hesaba katarak düşünecek olursa, hiçbir değeriyle övünmeye
    kalkışmaz. Yalnız Sokrates, tanrısının dediğine uyup kendini
    gerçekten tanımasını ve küçük görmesini bildiği için Bilge adını
    almaya hak kazanmıştır. Kendini böylesine tanıyan adam istediği
    kadar kendinden sözetsin. (Kitap 2, bölüm 6)


    ...And Justice For All


  6. #6
    ΛΛ@Ðmin M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,544
    Konular
    25550
    Blog Entries
    9
    RepPuan
    1492898
    Rep Power
    3591Array

    Varsayılan

    NASIL YAZMALI

    Yazarken kitapları bir yana bırakır, aklımdan çıkarırım; kendi
    gidişimi aksatırlar diye. Gerçekten de iyi yazarlar üstüme fena abanır,
    yüreksiz ederler beni. Hani bir ressam varmış, kötü horoz resimleri
    yapar ve uşaklarına, dükkana hiç canlı horoz sokmamalarını sıkı sıkı
    tembih edermiş, ben de öyle. Hatta çalgıcı Antigenides'in bulduğu
    çare benim daha işime gelirdi: Bir şey çalacağı zaman, kendinden
    önce ve sonra halka doyasıya kötü şarkılar dinletirmiş. Böyle derim de
    Plutarkhos'tan kolay kolay ayrılamam. O kadar dünyayı içine almış ki
    bu adam, ne yapsanız, hangi olmayacak konuyu ele alsanız bir taraftan
    gelir işinize karışır ve size türlü zenginlikler, güzelliklerle dolu cömert
    bir el uzatır. Kendini her gelene bu kadar kolayca yağma ettirmesi
    bayağı gücüme gidiyor. Şöyle biraz tuttunuz mu, kolu kanadı elinizde
    kalıyor.

    Ben gönlümce yazabilmek için evime çekiliyorum. Kimsenin bana el
    uzatamayacağı, söz edemeyeceği yabancı bir ülkede oturuyorum. Öyle
    bir yer ki tanıdığım hiç kimse okuduğu duanın Latince'sini bilmez,
    hele Fransızca'sını hiç anlamaz. Başka yerde yazsam daha iyi
    yazardım, ama yazdığım şey daha az benim olurdu. Oysaki benim
    yazımda asıl aradığım tam anlamıyla kendimin olmasıdır. Ben
    yazarken rastgele gittiğim için bol bol hatalara düşerim. Bunları
    pekala düzeltebilirdim. Ama o zaman, benim adetim, malım olmuş
    kusurları düzeltmekle kendi kendimi yanlış tanıtmış olurdum. Bana
    dediler mi, yahut ben kendi kendime dedim mi ki: «Sen kaba kaba
    benzetmeler yapıyorsun; bu sözcük Gaskonya kokuyor; bu sözün
    tehlikeli (Ben Fransa sokaklarında söylenen hiçbir sözden kaçmam;
    gramer adına kullanılan dile çatanlar benimle alay ederler); bak şu
    cahilce söze; akla aykırı laf ediyorsun; fazla ileri gidiyorsun; sen
    boyuna kendinle oynuyorsun, sahiden söylediğini de herkes
    yalancıktan sanacak.» «- Doğru, derim; ama ben dikkatsizlikten gelen
    hatalarımı düzeltsem bile, bende adet haline gelmiş olanları
    düzeltemem. Ben hep böyle konuşmuyor muyum? Her yerde böyle çiğ
    çiğ göstermiyor muyum kendimi? Sorun yok. Yazarken aradığım da
    bu zaten. Herkes kitabımda beni, bende kitabımı görsün.»
    (Kitap 3, bölüm V)

    Odysseus'un dertlerini inceleyip kendi dertlerini bilmeyen dil
    bilginleriyle, çalgılarını akort etmesini bilip de yaşayışlarını akort
    etmesini bilmeyen müzikçilerle, adaletten sözetmeyi öğrenip adaleti
    uygulamayanlarla alay edermiş kral Dionysius. (Kitap 1, bölüm 25)


    ...And Justice For All


  7. #7
    ΛΛ@Ðmin M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,544
    Konular
    25550
    Blog Entries
    9
    RepPuan
    1492898
    Rep Power
    3591Array

    Varsayılan

    YASALAR ÜSTÜNE

    Yasalar doğru oldukları için değil yasa oldukları için yürürlükte
    kalırlar. Kendilerini dinletmeleri akıl dışı bir güçten gelir, başka bir
    şeyden değil. Mistik olmak işlerine gelir. Yasa koyanlar da çok kez
    budala, ya da eşitlik korkusuyla haksızlığa düşen kimselerdir. Nasıl
    olursa olsunlar, insandırlar sonunda, her yaptıkları şey ister istemez
    sudan ve değişkendir.

    Yasalardan daha çok, daha ağır, daha geniş haksızlıklara yol açan ne
    vardır? (Kitap 3, bölüm 13)

    Bir filozofu çiftleşirken yakalayıp, ne yapıyorsun diye sormuşlar: Bir
    insan ekiyorum diye cevap vermiş serinkanlılıkla ve hiç utanmadan.
    Sarmısak ekerken görülmekle bu işi yaparken görülmek arasında
    ayrım yokmuş onun için. (Kitap 2, bölüm 12)

    BİLGİ VE DÜŞÜNCE

    Öğrenimden kazancımız daha iyi ve daha akıllı olmaktır. Epiharmus
    (Pythagoras okulundan bir filozof.) der ki, insan düşünce ile görür ve
    duyar; her şeyden yararlanan her şeyi düzene sokan, başa geçip
    yöneten düşüncedir; geri kalan her şey kör, sağır ve cansızdır. Şu
    kesin ki çocuğa kendiliğinden bir şey yapmak özgürlüğünü
    vermemekle onu korkak bir köle durumuna sokuyoruz. Retorika ve
    gramer üstüne, Cicero'nun şu veya bu cümlesi üstüne öğrencisinin ne
    düşündüğünü kim sormuştur? Bunları Tanrı sözü gibi belleğimize
    basmakalıp yapıştırırlar; harfler ve sözcükler, anlatılan şeyin kendisi
    haline gelir. Ezber bilmek, bilmek değildir; belleğimize emanet edilen
    her şeyi saklamaktır. İnsan, kendiliğinden bildiği her şeyi ustasına
    bakmadan, kitaptaki yerini aramadan, istediği gibi kullanır. Tümüyle
    kitaptan bir bilgi ne sıkıcı bilgidir! Böyle bir bilgi bir süs olarak
    kullanılsın: Ama temel olarak değil. Nitekim Platon, gerçek felsefenin
    sağlam irade, inanç ve dürüstlük, amaçları başka olan öteki
    bilimlerinse yalnızca süs olduğunu söyler. (Kitap 1, bölüm 26)


    ...And Justice For All


  8. #8
    ΛΛ@Ðmin M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,544
    Konular
    25550
    Blog Entries
    9
    RepPuan
    1492898
    Rep Power
    3591Array

    Varsayılan

    YAŞAMAK VE ÇALIŞMAK

    Doğa bir ana gibi davranmış bize: İstemiş ki ihtiyaçlarımızı
    gidermek zevkli bir iş de olsun üstelik: Aklımızın istediği şey,
    iştahımızın da aradığı şey olsun: Onun kurallarını bozmaya hakkımız
    yok.

    Caesar'ın ve İskender'in, en büyük işleri başarırken, doğal ve budan
    ötürü gerekli ve akla uygun zevkleri bol bol tattıklarını görünce, buna
    ruhu gevşemek demem; tersine, o zor işleri ve yorucu düşünceleri dinç
    bir yürekle günlük hayatın bir parçası haline sokmak, ruhu
    sağlamlaştırmaktır derim. Zevklerin gündelik zaferlerini olağanüstü iş
    saymışlarsa bilge adamlarmış. Biz pek şaşkın varlıklarız: Filanca
    hayatını işsiz güçsüz geçirdi, deriz; bugün hiçbir şey yapmadım, deriz
    -Bir şey yapmadım ne demek? Yaşadınız ya! Bu sizin yalnız başlıca
    işiniz değil, en parlak, en onurlu işinizdir: Bana büyük işler çevirmek
    olanağını verselerdi, neler yapmaya gücüm olduğunu gösterirdim,
    deriz. Önce siz kendi hayatınızı düşünmeyi, çevirmeyi bildiniz mi?
    Bildinizse bütün işlerin en büyüğünü görmek için büyük fırsatlara
    ihtiyaç yoktur hangi mevkide olursa olsun, perde arkasında da, perde
    önünde de insan kendini gösterir. Bizim işimiz kitap doldurmak değil,
    ahlakımızı yapmaktır; savaşmak ülke kazanmak değil, yaşayışımıza
    dirlik düzenlik getirmektir; En büyük en onurlu eserimiz doğru dürüst
    yaşamaktır. Geri kalan her şey, başa geçmek, para yapmak, binalar
    kurmak, nihayet ufak tefek eklentiler, yollardır. Bir komutanın, az
    sonra hücum edecek olduğu bir kalenin eteğinde dostlarıyla tümüyle
    serbest ve rahatça, kaygısızca sohbete dalması, Brutus'un herkesin
    kendisine ve Roma'nın özgürlüğüne karşı pusu kurduğu bir sırada
    gece dolaşmalarından birkaç saat çalarak tam bir sessizlik içinde
    Polybius'u okuyup notlar yazması ne güzel bir şey! Düşündükçe içim
    açılır. Ancak küçük ruhlar işlerin ağırlığı altında ezilir; onlardan
    sıyrılmayı, bir yerde durup yeniden başlamayı bilmezler.

    O fortes pejoraque passi

    Mecum saepe viri, nunc vino pellite curas;

    Cras ingens iterabimus aequor. (Horatius)

    Ey benimle bunca çetin işler görmüş yiğitler,

    Bugün, dertlerinizi şarapla giderin

    Yarın engin denize açılacağız. (Kitap 3, bölüm 13)


    ...And Justice For All


  9. #9
    ΛΛ@Ðmin M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,544
    Konular
    25550
    Blog Entries
    9
    RepPuan
    1492898
    Rep Power
    3591Array

    Varsayılan

    RUH VE BEDEN

    Güzellik, insanlar arasında, çok tutulan bir şeydir. Aramızda ilk
    anlaşma onunla başlar. İnsan ne kadar vahşi, ne kadar kötü yaratılışlı
    olursa olsun onun büyüsüne kapılmaktan kendini alamaz. Bedenin
    varlığımızdaki payı ve değeri büyüktür. Bu bakımdan onun yapısına
    ve düzenine verilen önem pek yerindedir. İki temel taşımızı (ruh ve
    bedeni) birbirinden ayırmak, koparmak isteyenler yanılıyorlar tam
    tersine onları çiftleştirmek, birleştirmek gerek. Ruhtan istenecek şey
    bir köşeye çekilmek, kendi kendine düşünmek, bedeni hor görüp
    kendi başına bırakmak değil (Hoş, bunu ancak sahte bir çeşit
    maymunlukla yapabilir ya), ona bağlanmak, onu kucaklamak, sevmek,
    ona arkadaşlık ve kılavuzluk etmek, öğüt vermek, yanlış yola saptığı
    zaman geri çevirmek, kısacası onunla evlenmek, ona gerçekten bir
    koca olmaktır. Ta ki ikisinin hareketleri arasında başkalık ve karşıtlık
    değil, uygunluk ve benzerlik olsun.

    İNSAN VE ÖTESİ

    Kendini beğenmek insanın özünde, yaratılışında olan bir hastalıktır.
    İnsan yaratıkların en zavallısı, en cılızıdır öyleyken en mağruru da
    odur. Şurada, dünyanın çamuru ve pisliği içinde oturduğunu, evrenin
    en kötü, en ölü, en aşağı katında, göklerin kubbesinden en uzakta, üç
    cinsten yaratıkların en kötü haldekileriyle birlikte, dünya evinin en alt
    katına bağlı ve çakılı olduğunu bilir, görür ve yine hayaliyle, aydan
    yukarılara çıkıp gökleri ayaklarımın altına indirmek sevdasıyla yaşar.
    Aynı hayal gücüyle kendini tanrıyla bir görür; kendisine tanrısal
    özellikler verir; kendini öteki yaratıklar sürüsünden ayırıp kenara
    çeker, arkadaşları, yoldaşı olan varlıklara yukardan bakar; her birine
    uygun gördüğü ölçüde güçler ve yetenekler dağıtır.

    Biz insanlar öteki yaratıkların ne üstünde ne altındayız. Bilge der ki,
    göklerin altındaki her şey, aynı yasanın ve aynı yazgının
    buyruğundadır.

    Indupedita suis fatalibus omnia vinclis. (Lucretius)

    Her şey, kırılmaz zincirleriyle bağlı yazgının.

    Bazı ayrılıklar, düzeyler ve dereceler vardır; ama her şeyde aynı
    doğanın yüzü görülür.

    Res quoeque suo ritu procedit, et ommes

    Foedere naturae certo discrimina servant (Lucretius)

    Her şey kendine göre gelişir ve hepsi

    Sürdürür doğa düzeninin ayrılıklarını. (Kitap 11, bölüm 12)


    ...And Justice For All


  10. #10
    ΛΛ@Ðmin M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,544
    Konular
    25550
    Blog Entries
    9
    RepPuan
    1492898
    Rep Power
    3591Array

    Varsayılan

    EVİNİ KORUMA

    Bunca bekçili, silahlı evler yok oldu gitti de benimki niçin duruyor?
    Anlaşılan, diyorum, o evler bekçili, silahlı oldukları için yok olup
    gittiler. Korunmak saldırana hem istek veriyor, hem de hak
    kazandırıyor: Her korunma savaşçı bir kılığa girer ister istemez.
    (Kitap 2, bölüm 15)

    Bilinecek, bilinince de daha fazla hatırı sayılacak diye iyi adam olan,
    insanların kulağına gitmesi koşuluyla iyilik eden kişi, kendisinden
    fazla yarar sağlanabilecek bir insan değildir. (Kitap 2, bölüm 16)

    AŞK ÜSTÜNE

    Kitapları bir yana bırakır da dobra dobra konuşursak, aşk dediğimiz
    şey, arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey
    değildir, gibi geliyor bana. Venüs'ün bize verdiği şey sonunda bir
    boşalma hazzı değil mi? Tıpkı doğanın başka taraflarımızın
    boşalmasına kattığı haz gibi. Bu haz ölçüsüzlük yahut hayasızlık
    yüzünden kötülük haline geliyor. Sokrates'e göre aşk, güzelliğin
    aracılığıyla çoğalma arzusudur. Ama nedir, bu hazzın insana verdiği o
    acayip gıdıklama, Zenon'u, Kratippos'u düşürdüğü o delice, budalaca,
    saçma sapan haller, bizi sürüklediği o uygunsuz azgınlık, aşkın en tatlı
    anında o alev saçan, kudurmuş, zalim surat, sonra nedir o birden
    kabarıp böbürlenme, bu kadar çılgınca bir işin içinde o ciddileşip
    kendinden geçme? Hem ne diye hazlarımızla pisliklerimizi sarmaş
    dolaş edip hep bir yere koymuşlar? Ne diye insan hazzın son
    kertesinde acı çeker gibi, ölecek gibi inlemekli oluyor? Bunlara
    bakınca, Platon'un dediği gibi, tanrıların insanı kendilerine oyuncak
    diye yarattıklarına inanasım geliyor. İnsanların bu en bulanık, en
    karışık işinin en ortak işleri olması da doğanın bir cilvesidir, diyorum.
    Böylelikle bizi denkleştirmek, akıllılarla delileri, insanlarla hayvanları
    birleştirmek istemiş. İnsanların en ağırbaşlısını o bilinen hal içinde bir
    düşündüm mü, bütün ağırbaşlılığı bir yapmacık oluverir. Tavus
    kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır.

    Oyun arasında ciddi düşüncelere yer vermeyenler, bir aziz heykelinin
    karşısında, önü açık diye, dua etmekten çekinenler gibidir. Biz de
    pekala hayvanlar gibi yeriz, içeriz; ama bunlar ruhumuzun göreceği
    işlere engel olmaz, bu işte hayvanlara üstünlüğümüzü gösterebiliriz.
    İşte gelgelelim öteki iş bütün düşünceleri, Platon'un bütün felsefesini
    ve ilahiyatını emri altına alır, amansız hışmıyla bizi, hem de seve seve,
    insanlığımızdan çıkartıp hayvanlaştırır. Başka her yerde az çok nazik
    olabilirsiniz; başka her iş kibarlık kurallarına uydurulabilir, ama bu
    işin hayvanca ve gülünç olmayan şekli düşünülemez bile. Bir arayın
    da bulun bakalım bu iş bilgece ve edepli bir şekilde nasıl yapılabilir?
    Büyük İskender, herkes gibi bir ölümlü olduğunu bir bu işte, bir de
    uyumada anladığını söylermiş. Uyku ruhun kötü güçlerini sarıp
    yokeder, bu iş de hepsini kaplayıp darmadağın eder. Onu sadece
    mayamızdaki bozukluğun değil, hiçliğimizin, noksanlığımızın bir
    belirtisi sayabiliriz kuşkusuz.

    Doğa bir yandan bizi bu arzuya doğru sürer, gördüğü işlerin en
    soylusunu, en yararlısını, en güzelini de ona bağlamıştır bir yandan da
    bizi bırakır, onu kötüleriz, ondan ayıp, günah diye utanır kaçarız,
    perhizi sevap sayarız. Bizi yaratan işi hayvanlık saymaktan daha
    büyük hayvanlık mı olur? Türlü ulusların dinlerinde vardıkları,
    kurban, mum yakma, oruç, adak gibi ortak taraflardan biri de cinsel
    arzunun kötülenmesidir. Onun bir cezalanması demek olan sünnet bir
    yana, bütün kanılar bu konuda birleşir. Hoş, bir bakıma insan denilen
    bu budala varlığı yaratma işini ayıplamakta, bu işe yarayan
    taraflarımızdan utanmakta pek de haksız değiliz ya... İnsanın
    doğuşunu görmekten herkes kaçar, ama ölümünü görmeye hep koşa
    koşa gideriz. İnsanı öldürmek için gün ışığında, gelmiş meydanlar
    ararız, ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz. İnsanı
    yaparken gizlenip utanmak bir ödev, onu öldürmesini bilmekse birçok
    erdemleri içine alan bir şereftir. Biri günah, öteki sevaptır. Aristoteles
    ülkesinin bir deyimine göre birini iyileştirmenin öldürmek anlamına
    geldiğini söyler.

    Bazı uluslar yemek yerken başlarını bir örtüyle kaparlarmış. Bir
    bayan tanırım, hem de en büyüklerden bir bayan, o da aynı kafada:
    Çiğnemek hiç güzel bir hareket değilmiş, kadının zerafetine,
    güzelliğine çok zarar verirmiş. Bu bayan iştahı olduğu zaman
    herkesten kaçarmış. Başka bir adam bilirim ne başkalarını yemek
    yerken görmeye, ne de başkalarının kendini yerken görmesine
    katlanamaz. Karnını doldurmak, içini boşaltmaktan çok daha ayıp bir
    iştir. Türk padişahının ülkesinde birçok insanlar varmış ki
    başkalarından üstün sayılmak için kendilerini yemek yerken
    göstermezlermiş, haftada bir tek öğün yerlermiş, yüzlerini gözlerini
    param parça ederlermiş, kimselerle de konuşmazlarmış. Bu softalar
    demek doğayı bozdukça değerlendireceklerini, yaratılışlarını hor
    görmekle yükseleceklerini, ne kadar kötüleşirlerse, o kadar
    iyileşeceklerini sanıyorlar. Şu insan ne korkunç bir hayvan ki, kendi
    kendinden bu kadar iğreniyor, kendi zevklerini başının belası sayıyor.
    Hayatlarını gizleyen, başkalarının gözüne görünmekten kaçan insanlar
    da var. Sağlık, sevinç içinde olmak onlar için en zararlı, en belalı
    hallerdir. Değil yalnız birçok tarikatlar, birçok uluslar var ki
    doğuşlarına lanet eder, ölümlerine şükrederler. Güneşe lanet edip
    karanlıklara tapanlar bile var. Biz insanlar kendimizi kötülemeye
    gösterdiğimiz zekayı hiçbir yerde gösteremeyiz. Kafamızın, o her şeyi
    bozabilen tehlikeli aletin peşine düştüğü, öldürmeye kastettiği av
    kendi kendimizdir.

    O miseri! quorum guadia crimen habent. (Gallus)

    Ah zavallılar, sevinçlerini suç sayanlar.

    Bre zavallı insan, az mı derdin var ki kendine yeni dertler
    uyduruyorsun. Az mı kötü haldesin ki, bir de kendi kendini
    kötülemeye özeniyorsun. Ne diye yeni çirkinlikler yaratmaya
    çalışıyorsun? İçinde ve dışında zaten o kadar çirkinlikler var ki! O
    kadar rahat mısın ki rahatının yarısı sana batıyor? Doğanın seni
    zorladığı bütün yararlı işleri gördün bitirdin, işsiz güçsüz kaldın da mı
    başka işler çıkarıyorsun kendine? Sen tut, doğanın şaşmaz, hiçbir
    yerde değişmez yasalarını hor görür, sonra o senin yaptığın, bir taraflı
    acayip, uygunsuz yasalara uymaya çabala. Üstelik bu yasalar ne kadar
    özel, dar, dayanıksız, gerçeğe aykırı olursa çabaların da o ölçüde
    arıtıyor senin. Mahalle papazının sana emrettiği gündelik işlere sıkı
    sıkıya bağlanırsın; tanrının, doğanın emirleri umurunda değildir. Bak,
    bir düşün bunlar üzerinde: Bütün yaşamın böyle geçiyor. (Kitap 3,
    bölüm 5)


    ...And Justice For All


  11. #11
    ΛΛ@Ðmin M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,544
    Konular
    25550
    Blog Entries
    9
    RepPuan
    1492898
    Rep Power
    3591Array

    Varsayılan

    DOSTLUK

    Dost ve dostluk dediğimiz, çokluk ruhlarımızın beraber olmasını
    sağlayan bir raslantı ya da zorunlulukla edindiğimiz ilintiler,
    yakınlıklardır. Benim anlattığım dostlukta ruhlar o kadar derinden
    uyuşmuş, karışmış kaynaşmıştır ki onları birleştiren dikişi silip
    süpürmüş ve artık bulamaz olmuşlardır. Onu (Etienne de la Boetie:
    Montaigne'in en iyi dostu. İyi yürekliliği ve bazı şiirleriyle
    tanınmıştır.) niçin sevdiğimi bana söyletmek isterlerse bunu ancak
    şöyle anlatabilirim sanıyorum: Çünkü o, o idi; ben de bendim.

    Ruhlarımız o kadar sıkı bir birliktelikle yürüdü, birbirini o kadar
    coşkun bir sevgiyle seyretti ve en gizli yanlarına kadar birbirine öyle
    açıldılar ki ben onun ruhunu benimki kadar tanımakla kalmıyor,
    kendimden çok ona güvenecek hale geliyordum.

    Öteki sıradan dostlukları buna benzetmeye kalkışmayın: Onları, hem
    de en iyilerini ben de herkes kadar bilirim. O dostluklarda insanın, eli
    dizginde yürümesi gerekir: Aradaki bağ, güvensizliğe hiç yer
    vermeyecek kadar düğümlenmiş değildir. Chilon (Eski Yunanistan'ın
    ünlü bilgelerinden biri.) dermiş ki: «Onu (dostunuzu), bir gün
    kendisinden nefret edecekmiş gibi sevin; ondan, bir gün kendisini
    sevecekmiş gibi nefret edin.» Benim anlattığım yüksek ve yalın
    dostluk için hiç yerinde olmayan bu davranış, öteki dostluklara
    uyabilir. Bunlar için, Aristoteles'in sık sık tekrarladığı şu sözü de
    kullanabiliriz: «Ey dostlarım, dünyada dost yoktur...»

    Onsuz yorgun ve bezgin sürüklenip gidiyorum: Tattığım zevkler bile,
    beni avutacak yerde ölümünün acısını daha fazla artırıyor. Biz her
    şeyde birbirimizin yarısı idik; şimdi ben onun payını çalar gibi
    oluyorum:

    Nec fas esse ulla me voluptate hic frui

    Decrevi, tantisper dum ille abest meus particeps (Terentius)

    Onunla her şeyi paylaşmak zevkinden yoksun kalınca,

    Hiçbir zevki tatmamaya karar verdim.

    Her işte onun yarısı, ikinci yarısı olmaya o kadar alışmıştım ki şimdi
    artık yarım bir varlık gibiyim.

    Illam meae si partem animae tulit

    Maturior vis, quid moror altera,

    Nec chanıs aeque, nec superstes

    Integer? Ille dies utramque

    Duxit ruinam (Horatius)

    Mademki zamansız bir ölüm seni, ruhumun yarısı olan seni alıp
    götürdü, yeryüzünde varlığımın yarısından, en aziz parçasından
    yoksun yaşamakta ne anlam var? O gün ikimiz birden öldük.

    Ne yapsam, ne düşünsem onun eksikliğini duyuyorum. O da benim
    için elbette aynı şeyi duyardı. Çünkü o, diğer bütün değerlerinde
    olduğu gibi dostluk duygusunda da benden kat kat üstündü. (Kitap 1,
    bölüm 28)


    ...And Justice For All


  12. #12
    ΛΛ@Ðmin M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,544
    Konular
    25550
    Blog Entries
    9
    RepPuan
    1492898
    Rep Power
    3591Array

    Varsayılan

    DOSTLUK BAĞLARI

    Karı koca arasındaki sevginin, arada bir ayrılmakla gevşeyeceğini
    sanırlar. Bence hiç de gevşemez. Tersine, fazla sürekli bir beraberlik
    bu sevgiyi soğutur, bozar. Uzaktan her kadın insana hoş gelir. Herkes
    kendi hayatından bilir ki, her gün birbirini görmenin tadı başka, ayrılıp
    kavuşmanın tadı başkadır. Ayrılıklar benim yakınlarıma sevgimi
    tazeler, ev hayatımın tadını artırır. Değişiklik, arzularımı bir o yana,
    bir bu yana sürtüp kızıştırır. Dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir
    ucundan bir ucuna kucaklayabilecek kadar uzundur. Hele karı koca
    dostluğunda, uzun bir iş ortaklığı dolayısıyla bizi birbirimize çekecek,
    hatırlatacak nice bağlar vardır.

    Gerçek dostluğun ne olduğunu bilirim; bildiğim için de dostumu
    kendime çekmekten çok, kendimi ona veririm. Ona iyilik etmeyi onun
    bana iyilik etmesinden daha çok istemekle kalmam; kendine her
    edeceği iyiliğin bana da iyilik olmasını isterim. Bana en büyük iyiliği
    kendine iyilik ettiği zaman etmiş olur. Bir yere gitmek ona hoş
    geliyor, yahut bir işine yarıyorsa, uzakta olması bana yanımda
    olmasından daha tatlı gelir. Kaldı ki haberleşmek olanağı varsa insan
    ayrı düşmüş de sayılmaz. Ben vaktiyle dostumdan ayrılmada yarar
    bile buldum. Birbirimizden uzaklaşmakla hayatımızı daha fazla
    doldurmuş, olanaklarımızı genişletmiş oluyorduk. Başka başka
    yerlerde, o benim için yaşıyor, keyfediyordu, ben de onun için.

    Hayatın tadını bir aradaymışız gibi çıkarıyorduk. Hatta bir aradayken
    birimizden biri işsiz kalıyordu. O kadar kaynaşmıştık ki ayrı ayrı
    yerlerde olmakla anamızdaki gönül birliği bir kat daha
    zenginleşiyordu. (Kitap 3, bölüm 9)


    ...And Justice For All


  13. #13
    ΛΛ@Ðmin M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,544
    Konular
    25550
    Blog Entries
    9
    RepPuan
    1492898
    Rep Power
    3591Array

    Varsayılan

    DIRDIRCILAR

    Mızmız, dırdırcı insanları hiç sevmem; bu adamlar yaşamanın
    sevinçlerine yan çizer, dertlere can atar, dertlerle kaynaşırlar: Sinekler
    gibi, cilalı pırıl pırıl yerlerde tutunamaz, pürtüklü, pürüzlü yerlere
    abanır, oralarda rahat ederler; ya da sülükler gibi kara kan içer, kanla
    beslenirler. (Kitap 3, bölüm 5)

    Eğitimin insanı bozmaması yetmez, daha iyiden yana değiştirmesi
    gerekir. (Kitap 1, bölüm 25)

    YALNIZLIK

    Yalnız yaşamanın bir tek amacı vardır sanıyorum; o da daha başıboş,
    daha rahat yaşamak. Fakat her zaman, buna hangi yoldan varacağımızı
    pek bilmiyoruz. Çok kez insan dünya işlerini bıraktığını sanır; oysaki
    bu işlerin yolunu değiştirmekten başka bir şey yapmamıştır. Bir aileyi
    yönetmek bir devleti yönetmekten hiç de kolay değildir. Ruh nerde
    bunalırsa bunalsın, hep aynı ruhtur; ev işlerinin az önemli olmaları,
    daha az yorucu olmalarını gerektirmez. Bundan başka, saraydan ve
    pazardan el çekmekle hayatımızın baş kaygılarından kurtulmuş
    olmuyoruz.

    Ratio et prudentia curas,

    Non locus effusi late maris arbiter, aufert. (Horatlus)

    Dertlerimizi avutan akıl ve hikmettir,

    O engin denizlerin ötesindeki yerler değil

    Ülke değiştirmekle kıskançlık, cimrilik, kararsızlık, korku, tutku bizi
    bırakmaz.

    Et post equitem sade atra cura. (Horatius)

    Ve keder, atımızın terkisine binip gelir.

    Onlar manastırlarda, medreselerde bile peşimizi bırakmazlar. Bizi
    onlardan ne çöller kurtarabilir, ne mağaralar, ne de bedenimize
    ettiğimiz işkenceler

    Haeret lateri letalis arundo. (Virgilius)

    Öldürücü yara bağrımızda kalır.

    Sokrates'e birisi için, seyahat onu hiç değiştirmedi, demişler. O da:
    Çok doğal, çünkü kendisini de beraber götürmüştür, demiş.

    Quid terras alio calentes

    Sole mutamus? patria quis exul

    Se quoque fugit? (Horatius)

    Niçin başka güneş başka toprak ararsın?

    Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?

    İnsan önce içindeki sıkıntıyı dağıtmazsa yer değiştirmek daha fazla
    bunaltır onu: Nasıl ki yerine oturmuş yükler daha az engel olur
    geminin gidişine. Bir hastaya iyilikten çok kötülük edersiniz yerini
    değiştirmekle. Hastalığı azdırırsınız kımıldatmakla, nasıl ki kazıklar
    daha derine gidip sağlamlaşır sarsıp sallamakla. Onun için
    kalabalıktan kaçmak yetmez, bir yerden başka bir yere gitmekle iş
    bitmez: İçimizdeki kalabalık hallerimizden kurtulmamız, kendimizi
    kendimizden koparmamız gerek

    Rupi jam vincula dicas;

    Nam luctata canis nodum arripit; attemen illi,

    Cum fugit, a collo trahitur pars longa catenae. (Persius)

    Kırdım diyorsun zincirlerini;

    Evet, köpek de çeker koparır zincirini,

    Kaçar o da, ama halkaları boynunda taşıyarak

    Zincirlerimizi götürürüz kendimizle birlikte; tam bir özgürlük
    değildir kavuştuğumuz; döner döner bakarız bırakıp gittiğimize;
    onunla dolu kalır düşlerimiz.

    Nisi purgatum est pectus, quae prelia nobis

    Atque pericula tonc ingratis insinuandum?

    Quantae conscindunt hominem cuppedinis acres

    Sollicitum curae, quantique perinde timores?

    Quidve superbia spurcita, ac petulantia, quantas

    Efficiunt clades? Quid luxus desidiesque? (Lucretius)

    İçi arınmamışsa, neler bekler insanı,

    Kendi kendisiyle ne savaşlar eder boşuna!

    Tutkuları içinde ne kemirici kaygılar.

    Ne korkular içinde kıvranır insan!

    Ne çöküntüler yapar bizde gurur, şehvet,

    Öfke, gevşeklik ve tembellik!

    Kötülüğümüz içimizde bizim; içimizse kurtulamıyor kendi
    kendisinden.

    In culpa est animus qui se non efiugit unquam. (Horatius)

    Ruhun derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden.

    İnsanın, olanak varsa karısı, çocuğu, parası ve hele sağlığı olmalı,
    ama mutluluğunu yalnız bunlara bağlamamalı. Kendimize dükkanın
    arkasında, yalnız bizim için bağımsız bir köşe ayırıp orada gerçek
    özgürlüğümüzü, kendi sultanlığımızı kurmalıyız. Orada, yabancı
    hiçbir konuğa yer vermeksizin kendi kendimizle her gün başbaşa verip
    dertleşmeliyiz; karımız, çocuğumuz, servetimiz, adamlarımız yokmuş
    gibi konuşup gülmeliyiz. Öyle ki, hepsini yitirmek felaketine
    uğrayınca onlarsız yaşamak bizim için yeni bir şey olmasın. Kendi
    içine çevrilebilen bir ruhumuz var; kendi kendine yoldaş olabilir;
    kendi kendisiyle, çekiş dövüş, alışveriş edebilir. Yalnız kalınca sıkılır,
    ne yapacağımızı bilmez oluruz diye korkmamalıyız.

    In solis sis tibi turba locis (Tibulhıs)

    Issız yerlerde kendin için bir evren ol

    Erdem, der Antishenes, kendi kendisiyle yetinir; ne kurallara baş
    vurur, ne laflara, ne gösterişlere.

    Yapmaya alıştırıldığımız işlerden binde biri bile kendimizle
    doğrudan doğruya ilgili değil. Bakarsınız bir adam canını dişine
    takmış, kurşun yağmuru altında, yıkık bir kale duvarına tırmanıyor
    bütün hıncıyla; bir başkası, karşı tarafta, kan revan içinde, aç susuz
    savunuyor o kaleyi ölesiye: Kendileri için mi gösteriyorlar bu
    yararlığı? Uğrunda ölecekleri ve hiç görmedikleri insan belki o sırada
    kılım kıpırdatmadan keyif sürmektedir. Bakarsınız bir başkası, bitkin,
    perişan, saçı sakalı birbirine karışmış kitaplıktan çıkıyor gece
    yansından sonra: Bunca kitabı daha iyi, daha akıllı bir insan olmak
    için mi karıştırdı sanırsınız? Yok canım sen de! Ya ölecek o kitaplıkta
    ya öğretecek yarınki kuşaklara Platus'un dizelerini hangi düzenle
    kurduğunu ve falan Latince sözcüğün nasıl yazılması gerektiğini. Kim
    seve seve feda etmiyor sağlığını, canını şan şeref için? Oysa kalp bir
    paradan başka nedir ki şan şeref? Kendi ölümümüzden korkmakla
    yetinemeyiz; karılarımızın, çocuklarımızın, adamlarımızın ölümünden
    de korkmak zorundayız. Kendi işlerimizden çektiğimiz sıkıntı
    yetmiyormuş gibi komşularımızın, dostlarımızın işleriyle de dertlere
    sokar, bunaltırız kendimizi.

    Vah! quemquamne hominem in animum instituere, aut

    Parare, quod sit charius quam ipse est sibi? (Terentius)

    Vah, vah! Nasıl olur da insan bir şeyi

    Kendinden daha çok sevmeye kalkar? (Kitap 1. bölüm 39)


    ...And Justice For All


  14. #14
    ΛΛ@Ðmin M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,544
    Konular
    25550
    Blog Entries
    9
    RepPuan
    1492898
    Rep Power
    3591Array

    Varsayılan

    DEVRİM

    Bir devleti hiçbir şey yenilik kadar rahatsız etmez: Değişiklik hep
    kötülüğe ve zorbalığa yol açar. Bir tek parça bozulunca düzeltilebilir:
    Her şeyin özündeki bozulma ve çürüme eğiliminin bizi ilkelerimizden
    uzaklaştırmasına da karşı koyabiliriz; ama koca toplumu yeniden
    kalıba dökmeye, bu kadar büyük bir yapının temellerini değiştirmeye
    kalkmak, düzeltecek yerde silip süpürmek, ufak tefek kusurları toptan
    bir kargaşalıkla düzeltmek, hastalıkları ölümle iyi etmek, «Devlet
    değiştirmekten çok yıkmak isteyen» (Cicero) kimselerin işidir.
    Dünyanın birden düzeleceği yoktur; ama insan kendini sıkan şey
    karşısında o kadar sabırsızdır ki, her ne pahasına olursa olsun ondan
    kurtulmak ister. Binlerce örnek de gösteriyor ki dünya böyle çabuk
    iyileşme aramaktan hep zarar görür: Durumunda genel bir iyileşme
    olmadıkça, bir an dertten kurtulması iyileşmesi demek değildir. (Kitap
    3, bölüm 9)

    PARİS

    Fransa'ya ne kadar kızsam Paris'e kötü gözle bakamam;
    çocukluğumdan beri yüreğim ona bağlıdır. O, benim içimde en güzel
    şeylerle bir aradadır: Sonradan başka güzel şehirler gördükçe onun
    güzelliğine daha derin bir sevgiyle bağlandım. Paris'i yalnız kendisi
    için seviyorum; yabancı süslere boğulmuş olarak değil, kendi haliyle
    seviyorum; kusurlu, belalı taraflarına varıncaya kadar her şeyi ile ve
    candan seviyorum. Beni Fransız yapan yalnız bu büyük şehirdir;
    halkıyla büyük, dünyadaki yeriyle büyük, hele türlü türlü
    rahatlıklarıyla büyük ve eşsiz olan, Fransa'nın onuru ve dünyanın en
    soylu ziynetlerinden biri sayılan bu şehirdir. Allah onu
    çatışmalarınızdan korusun. Toplu ve birleşik olduğu sürece, her
    kuvvete karşı koyabileceğinden eminim; şunu bilelim ki, bütün
    partilerin en kötüsü, onu karışıklığa sürükleyecek parti olacaktır. Paris
    için beni korkutan yalnız kendisidir; ve onun için korktuğum kadar,
    doğrusu, bu devletin hiçbir parçası için korkmam. (Kitap 3, bölüm
    9)

    ÇEVİRİ

    Jacques Amyot'ya (İlk ve büyük Fransız çeviricilerinden (1513-
    1593) bizim Fransız yazarları arasında en onurlu yeri vermekte
    haksız olmadığımı sanıyorum. Yalnız anlatımının doğallığı ve
    temizliği (ki bunda bütün ötekileri aşar), bu kadar uzun bir iş üzerinde
    dayanışı, böyle çetrefil ve çetin bir yazarı büyük bir başarıyla
    çevirecek kadar derin bilgisi için değil (büyük bir başarıyla diyorum,
    çünkü kim ne derse desin, hiç Yunanca bilmememe karşın, çevirinin
    her yerinde anlamın pek düzgün ve tutarlı olduğunu görüyorum, o
    kadar ki, ya yazarın düşüncesini tam anlamış yahut da uzun bir
    uğraştan sonra Plutarkhos'un ruhunu toptan bir kavrayışla kendi
    ruhuna aşılamış ve böylece ona hiç değilse aykırı ve birbirini
    tutmayan düşünceler söyletmemiştir); Amyot'ya en çok şunun için
    minnet borcu duyuyorum ki, ülkesine hediye etmek üzere bu kadar
    değerli ve yararlı bir kitabı (Plutarkhos'un «Ünlü Adamlar»ı.) arayıp
    bulmuş. Bu kitap bizi içinde bulunduğumuz çamurdan çıkarmasaydı
    biz cahillerin hali haraptı: Onun sayesinde bugün konuşmaya ve
    yazmaya cüret edebiliyoruz; kadınlar onu okuduktan sonra kocalarına
    ders veriyorlar: Hepimizin başucu kitabı oldu. (Kitap 2, bölüm 20)


    ...And Justice For All


  15. #15
    ΛΛ@Ðmin M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,544
    Konular
    25550
    Blog Entries
    9
    RepPuan
    1492898
    Rep Power
    3591Array

    Varsayılan

    İNSAN DOĞASI

    İnsan doğasının yetersizliği yüzünden hiçbir şeyi duru ve yalın halde
    tutamıyoruz. Kullandığımız her şeyin özü bozulmuştur madenlerin
    bile. Altını işimize yarar hale getirmek için başka bir madde ile
    karıştırıp bozmak zorunda kalıyoruz.

    Ne Ariston'a, Pyrrhon'a ve Stoacılara göre hayatın amacı olan erdem,
    ne de Kyrene okuluyla Aristippas'ın sözettikleri haz katıksız olarak
    elde edilmiştir.

    Kavuşabildiğimiz zevk ve nimetlerin hepsi mutlaka dertlerle,
    üzüntülerle karışıktır.

    Medio de fonte leporum

    Surgit amari aliquid, quod in ipsis floribus angat (Lucretius)

    Zevkin kaynaklarında öyle bir acılık var ki,

    Çiçekler arasında bile olsa boğazımızı yakar.

    Son sınırına varan bir hazda inlemeye, sızlanmaya benzer bir durum
    vardır. İnsan can çekişir gibi olur. O kadar ki bu haz son kertesine
    geldiği zaman onu en acı sözcüklerle anlatırız: Bitmek, yanmak,
    bayılmak, ölmek, «morbidezza» gibi. Tatlı ile acı arasında, bir öz
    birliği olduğuna bundan daha iyi kanıt olamaz.

    Derin bir sevinçte, eğlentiden çok ciddilik vardır.

    Ipsa Felicitas, se nisi temperat, premit (Seneka)

    Mutluluk bile haddini aşarsa azap olur.

    Mutluluk bizi ezer.

    Eski bir Yunan atasözü de öyle der anlamı aşağı yukarı şudur:

    Tanrıların bize verdiği bütün nimetlerin hiçbiri katıksız ve kusursuz
    değildir, onları bir dert pahasına satın alırız.

    İşte eğlence, keyifle sıkıntı, birbirinden çok ayrı oldukları halde, gizli
    birtakım ilintilerle, kendiliklerinden birleşebiliyorlar.

    Sokrates der ki: «Tanrılardan biri hazla elemi birleştirip karıştırmak
    istemiş, bunu başaramayınca, bari şunları kuyruklarından birbirine
    bağlayalım, demiştir.»

    Metrodorus, yazgının bir çeşit zevkle karışık olduğunu söylermiş,
    bilmem o da aynı şeyi mi söylemek istiyordu; fakat bana öyle geliyor
    ki insan kendini hüzne bile bile, isteye isteye, seve seve bırakır. İnsan
    mahsus da kederli görünebilir; onu demek istemiyorum. Üzgün
    zamanımızda bile gülümseyen, hoşumuza giden, ince ve tatlı bir
    şeyler duyar gibi oluruz. Acaba bazı ruhlar için hüzün bir zevk, bir
    gıda değil midir?

    Est quaedam flere voluptas (Ovidius)

    Ağlamak da bir zevktir.

    Seneka'da Attalus diye biri der ki: Yitirdiğimiz dostların anısı, çok
    eski bir şarabın acılığı gibi, mayhoş elmalar gibi hoşumuza gider.»

    Minister vetuli, puer, Falerni,

    Ingere mi calices amariores, (Catullus)

    Kadehime eski Falernum şarabı döken çocuk, Daha acısından getir
    bana.

    Doğada şöyle bir karışma da görülür: Ressamlardan öğreniyoruz ki
    ağlarken ve gülerken yüzümüzde beliren çizgiler ve hareketler
    aynıymış. Gerçekten, resim henüz bitmeden bakacak olursanız çehre
    ağlayacak mı, gülecek mi bilemezsiniz. Daha garibi var: Gülme son
    sınırına varınca gözyaşlarıyla karışır.

    İnsanı dilediği bütün keyiflere kavuşmuş düşünelim. Diyelim ki
    bütün bedeni, aralıksız, şehvetin son sınırındaki hazza benzer bir haz
    içindedir. Öyle sanıyorum ki insan bu hazzın ateşiyle erir; bu kadar
    katıksız, bu kadar sürekli, bu kadar geniş bir şehvete dayanamaz.
    Böyle bir duruma düşecek olursak, çürük tahtaya basıyormuş gibi
    korkarak kaçmak, içgüdümüzle bu durumdan kurtulmak isteriz.
    Kendi kendime günahlarımı açarken görüyorum ki, en iyi huylarımda
    bile kötüye çalan bir yan var. Korkarım ki Platon (benim şahsen en
    temiz yürekle hayran olduğum, doğrulukta herkesten üstün tuttuğum
    Platon) en sağlam bildiği doğruluğu iyi yoklasaydı, ki herhalde
    yoklamıştır, bu doğrulukta insanın karışık yapısından gelen bir
    bozukluk bulurdu. Fakat bu bozukluk çok derinlerde gizlidir; onu
    ancak kendimiz görebiliriz. İnsan her bakımdan ve her yönden yamalı,
    alaca bulacadır.

    Adaletin yasalarında bile mutlaka adaletsiz bir taraf vardır. Platon
    diyor ki, yasaların bütün ezici ve üzücü taraflarını anlatmaya kalkanlar
    yedi başlı ejderhanın başlarını kesmeye yelteniyorlar. Tacitus şöyle
    der:

    «Omme magnum exemplum habet aliquid ex iniguo, quod contra
    singulos utilitate publica rependitur.»

    Örnek olsun diye verilen her cezada kamunun yararına ve bireyin
    zararına bir adaletsizlik vardır.

    Günlük hayatımızda ve insanlarla olan alışverişlerimizde fazla parlak
    ve keskin bir zeka göstermek de doğru değildir. Derin bir anlayış bizi
    fazla inceliğe ve fazla meraka götürür. Zekamızın olaylara ve dünya
    işlerine daha elverişli bir hale getirebilmek için biraz ağırlaştırmak,
    körleştirmek, onu bu karanlık ve bayağı hayata uydurmak için
    karartmak ve bulandırmak gereklidir. Nitekim gevşek ve sıradan
    zekalar işleri daha kolaylıkla, daha başarıyla çevirirler. Yüksek ve ince
    felsefi düşünceler iş görmeye elverişli değildir. Keskin bir düşünce
    inceliği, kabına sığmayan bir zeka çevikliği, işlerimize engel olur.
    Dünya işlerini daha hoyratça, daha gelişi güzel yürütmeli ve her
    zaman talihe büyük bir pay bırakmalıdır. İşleri derin, inceden inceye
    düşünüp aydınlatmaya gerek yoktur. Birbirine zıt birçok parlak
    düşünceler ve biçimler içinde insan kendini kaybeder:

    Volutantibus res inter se pugnantes obtorpuerunt animi.
    (Titus-Livius)

    Zıt düşünceleri çevire çevire zihinleri sersemleşmişti.

    Her işin bütün koşullarını ve sonuçlarını arayıp hesaplayan adam
    karar vermekte güçlük çeker; orta bir kafa da işleri görür, büyük
    küçük bütün girişimlere yeter. Dikkat ederseniz en iyi işçiler nasıl iş
    gördüklerini söylemekten aciz kimselerdir. Buna karşılık, yaptıklarını
    çok iyi anlatan kimselerin elinden iyi iş çıktığı pek görülmez. Her iş
    üzerinde bol bol, güzel güzel konuşmasını çok iyi bilen birini tanırım
    ki, kendisine yılda yüz binlerce gelir getiren bir serveti acınacak bir
    şekilde elinden kaçırdı. (Kitap 2, bölüm 20)

    Bilim iyi olmasına iyi bir ilaçtır ama hiçbir ilaç saklandığı kabın
    pisliğiyle değişip bozulmayacak kadar zorlu değildir. (Kitap 1, bölüm
    20)


    ...And Justice For All


+ Yeni Konu Aç
9 sayfadan, 1.sayfa 123 ... SonSon

Konu Açıklaması

Users Browsing this Thread

Şuanda bu konuyu 1 kişi izlemekte. (0 üye ve 1 misafir)

Benzer Konular

  1. dilko denemeleri (yds)
    By INNERVISION in forum Soru Bankası
    Cevaplar: 62
    Son Mesaj: 02-07-13, 10:27
  2. JoNeST ile Kasa Denemeleri
    By JoNeST in forum Bahis & İddia
    Cevaplar: 19
    Son Mesaj: 03-11-07, 17:06
  3. rekor denemeleri
    By t_amon in forum Enteresan Olaylar
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 29-11-05, 15:11

Ziyaretçiler bu sayfayı bu kelimeleri arayarak buldular:

montaigne denemeleri

montaigne denemeler

montaine denemeleri

montaıgne denemeleri

montaigne

montaigneden denemelermontaigne denemelerinden örneklermontaignenin denemelerimontaigne denemeler okumountain denemelerimontaigne nin denemelerimontaigne denemesimontaigne denemedenemeler montaignemontaigne denemeleri okumontaigne kısa denemelerimontaıgne denemelermontaignein denemelerimonteigne denemelerimontaigne denemeler kitap özetimountain denemelerinden örneklermontaiğne denemeleridenemeler montaigne konusudenemeler montaigne okumontaigne denemelerin konusu

Tags for this Thread

Bookmarks

Bookmarks

Gönderme Kuralları

  • Yeni konu açılamaz!
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •  

Forum Kuralları