• Acılı
  • Aptal
  • Aranıyor
  • Arsız
  • Aşık
  • Ölü
  • çılgın
  • üzüntülü
  • üzgün
  • Bahahaha
  • Bilgin
  • Bulantılı
  • Bulutlu
  • Canlı
  • Cap Canlı
  • cesaretli
  • Dead
  • Deli
  • Depresyonda
  • Eğlenmiş
  • gay
  • Goofy
  • Hacker
  • hoşgörülü
  • Huysuz
  • Huzurlu
  • Israrcı
  • iyi
  • Karışık
  • kaygılı
  • Küstah
  • Kederli
  • Keyifli
  • Kimsesiz
  • Kop Kop
  • Korkulu
  • kuşkulu
  • Manyak Deli
  • melek gibi
  • Meraklı
  • Meşgul
  • Mutsuz
  • Neşeli
  • Niteliksiz
  • Oylesine
  • Panik
  • Paranoyak
  • Rahat
  • Sakin
  • Saldırgan
  • Sarhoş
  • Sert ve kaba
  • SIKKIN
  • Sinirli
  • Sıcak
  • Tembel
  • utangaç
  • Uykucu
  • uykulu
  • Uyuşuk
  • Yaramaz
  • Yürekli
  • Yorgun
  • Yoğun
  • Şüpheli
  • Şeytani
  • Şeytani2
  • Şokta
  • şşşşttt!
  • 9 sayfadan, 1.sayfa 123 ... SonSon
    Gösterilen Sonuçlar 1 sonuçtan 15 ile 122 arası

    Konu: Montaigne ve Denemeleri

    1. #1
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3283Array

      Varsayılan Montaigne ve Denemeleri

      Çoğunuz duymuşunuzdur eminim..Montaigne'i...Kiminiz DENEMELER adlı eserini okumuş kiminiz uzun ve anlamsız bulduğu için ilgilenmemiştir bile...Ancak o kadar basit birşey değil...Kimilerinin hayat felsefelerini değiştiren kimilerin ise düşüncelerini olgunlaştıran kimilerine ise ters gelen kelimelerle ateş yakan motaigne nin bu eserini bölüm bölüm sizlerle paylaşacağım..

      MONTAIGNE'İN YAŞAMI

      1533-Michel de Montaigne doğuyor ve Papessus köyünde bir
      sütnineye gönderiliyor.

      1535-Michel, Fransızca bilmeyen Horstanus adlı bir Alman
      eğitmenine veriliyor. Bu eğitmen Michet'in babasının İtalyada
      gördüğü yeni bir yöntemle çocuğu hep Latince konuşarak yetiştiriyor.

      1539-Michel, altı yaşında; Fransa'nın en iyi kolejlerinden birine,
      Guyenne Kolejine giriyor. Burada yedi yıl okuyor. Latin şiirinin
      tadına varıyor ve biraz da Yunanca öğreniyor.

      1546-Bordeaux da; Edebiyat Fakültesinde felsefe okuyor.

      1548-Bordeaux da isyan: Michel, Toulouse da hukuk okuluna
      gidiyor.

      1554-Montaigne in babası Bordeaux Belediye Başkanı oluyor.

      1555-Montaigne babasıyla Paris'e gidip geliyor.

      1557-Bordeaux Belediye Meclisine giriyor.

      1558-Montaigne'le La Boetie arasındaki büyük dostluk başlıyor.

      1559-Bordeaux da mezhep kavgaları. Bir tüccar diri diri yakılıyor:
      Amyot, Plutarkhos'un Hayatlar'ını Fransızcaya çeviriyor.
      Montaigne'in en çok seveceği, okuyacağı kitap bu olacak.

      1561-Bordeaux Belediye Medisi Montaigne'i önemli bir görevle
      saraya gönderiyor. La Boetie siyasal hayata giriyor:

      1562-Protestanlara karşı şiddet hareketleri başlıyor. Montaigne,
      Rouen şehrini Protestanlardan almaya giden kral ordusuna katılıyor:

      1563-Montaigne, Bordeaux'ya dönüyor: La Boetie ölüyor.

      1565-9. Charles, Bordeaux'ya gelip bir süre kalıyor. Montaigne,
      Françoise de la Chassagne'la evleniyor.

      1568-Babası ölüyor. Miras beş erkek, üç kız kardeş arasında
      bölünüyor. Michel, Montaigne çiftliğinin sahibi oluyor.

      1569-Montaigne; babasının isteğiyle yaptığı Raimond Sebond'un
      thelogia üzerine bir eserinin çevirisini bastırıyor.

      1570-Montaigne, Bordeaux Belediye Meclisindeki görevinden istifa
      ederek Paris'e gidiyor. La Boetie nin Latince şiirleriyle çevirilerini
      bastırıyor. Montaigne'in ilk kızı doğup iki ay sonra ölüyor.

      1571-Montaigne, çiftliğine çekiliyor ve kütüphanesine şu Latince
      kitabeyi yazıyor:

      «1571 yılı: Michel de Montaigne, otuz sekiz yaşında. Doğum
      yıldönümünden bir gün önce; meclisteki kulluğundan ve
      memuriyetinden bıkmış; fakat sapasağlam olarak kitapları arasına
      dönüyor ve geri kalan günlerini orada, sessizlik içinde geçirmeye
      karar veriyor.>

      1572-Saint-Barthelemy kırımı. Montaigne Denemeleri'ni yazmaya
      başlıyor. Plutarkhos'un Ahlaki Eserleri'nin çevirisi çıkıyor ve
      Montaigne in elinden düşmüyor:

      1573-İç savaş. Montaigne kralın ordusuna katılıyor; görevle
      Bordeaux'ya gönderiliyor.

      1574-Montaigne'in dördüncü kızı doğup üç ay sonra ölüyor.

      1575-Montaigne Paris'e gidiyor.

      1576-Montaigne, Pyrrhon felsefesiyle yakından ilgileniyor: Raimond
      Sebond üstüne babasına söz verdiği eseri yazmaya başlıyor.

      1577-Montaigne'in beşinci kızı doğup bir ay sonra ölüyor. Henri de
      Navarre, Montaigne'e yüksek bir rütbe veriyor. Montaigne ilk kez
      kum sancılarına tutuluyor. Denemeler'ine devam ediyor.

      1578-Montaigne küçük bir orman satın alıyor.

      1579-Montaigne kendini en çok anlattığı Denemelerini yazıyor.

      1580-Denemeler ilk kez, iki cilt halinde basılıyor. Montaigne
      İsviçre'ye, İtalya'ya gidiyor. Paris'e dönüp kitabını krala sunuyor.
      Kral beğeniyor.

      1581-Montaigne evine dönüyor.

      1582-Montaigne, Bordeaux Belediye Başkanı oluyor, Denemeler'i
      birçok eklemelerle yeniden bastırıyor...

      1583-Montaigne in altıncı kızı doğuyor ve birkaç gün yaşıyor.

      1584-Navarre Kralı (Sonraki V. Henri) Montaigne'in çiftliğine gelip
      iki gün kalıyor.

      1585-Montaigne Mareşal Matignon'la mektuplaşıyor. İç savaşta
      önemli roller oynuyor. Bordeaux'da veba çıkıyor. Montaigne görevi
      başına gelemiyor. Başkanlığı bitinceye kadar yakın bir kasabada
      kaldıktan sonra, ailesini alıp veba bölgesi dışına çıkıyor.

      1586-Montaigne tarihçileri okuyor.

      1587 Henri de Navarre tekrar Montaigne'in çiftliğine geliyor.

      1588-Montaigne, Denemeler'in dördüncü baskısı için Paris'e gidiyor:
      Yolda Ligciler tarafından soyuluyor. Paris'te, Denemeler'in
      hayranlarından Mademoiselle de Gournay'le tanışıyor. İç savaş
      şiddetleniyor; Montaigne Kralla birlikte Rouen'e gidiyor. Tekrar
      Paris'e dönüşünde bir gün için Bastille'e atılıyor.

      1589-Montaigne evine çekilip kitap okuyor. Denemeler'in yeni bir
      baskısını hazırlıyor: Birçok eklemeler yapıyor. Kitap en olgun şeklini
      buluyor.

      1590-Montaigne'in kızı evleniyor: Yeni kral 4. Henri, Montaigne'e
      mektup yazıyor, yanına çağırıyor. Montaigne gidemiyor.

      1591-Montaigne'in kızının bir kızı doğuyor.

      1592-Montaigne ölüyor.


      ...And Justice For All


    2. #2
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3283Array

      Varsayılan

      MONTAIGNE ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

      - Denemeler'de gördüğüm her şeyi Montaigne'de değil kendimde
      buluyorum. (Pascal)

      - Bir kitap buldum burada. Montaigne'in kitabı; yanıma almadım
      sanıyordum. Aman ne hoş adam. Ne zevk onunla birlikte olmak.
      (Mme. de Sevigne)

      - Montaigne, o hoşsohbet insan,
      Bazen derin, bazen sudan
      Kuşku duymasını bilmiş
      Burnu bile kanamadan.
      Kerli ferli softalarla
      Alay etmiş sakınmadan. (Voltaire)

      - Eminim, alışacaksınız Montaigne'e. İsanoğlu ne düşündüyse onda
      var ve bu kadar güçlü biçem zor bulunur. Bir şey öğretmiyor, çünkü
      hiçbir şeyi kestirip atmıyor. Doğmacılığın tam tersi. Mağrur adam,
      ama kim mağrur değil ki? Alçakgönüllü görülenler büsbütün mağrur
      değiller mi? Her satırında Ben, Kendim diye konuşuyor, ama Ben,
      Kendim demeden hangi bilgiye varılabilir? Haydi, bırakın Allah
      aşkına hocam, filozofun, metafizikçinin bundan iyisi görülmemiş.
      (Mme. du Deffand)

      - Montaigne, o tanrı gibi adam, 16. yüzyılın karanlıktan içinde tek
      başına diri ve tertemiz bir ışık saçmış; dehası ancak zamanımızda,
      gerçek ve felsefi düşünce boşinançların, geriliklerin yerini alınca
      anlaşıldı. (Grimm)

      - Montaine'in düşünceleri yanlış, ama güzel. (Malebranche)

      - Yazarların çoğunda, yazan adamı görüyorum, Montaigne'de
      ise düşünen adamı. (Montesquku)

      - Çocukken babamın kitaplığından bana Dememeler çevirisinin
      perişan bir cildi kalmıştı. Yıllar sonra, kolejden çıkışımda bir cildi
      okudum ve ötekilerini arayıp buldum. Bu kitapla ne büyük haz ve
      hayranlık saatleri geçirdiğimi hatırlıyorum. Bu kitabı, yaşadığım
      başka bir hayatta yazmışım gibi geliyor o kadar candan bana, benim
      düşüncemi, benim hayat deneyimimi söylüyordu. (Emerson)

      - Montaigne amma da düşünce çalmış benden! (Beranger)

      - Montaigne ölüyor: Kitabını tabutunun üstüne koyuyorlar;
      cenazesinde yakını olarak din bilgini Charron ve manevi kızı
      Mademoiselle de Goumay var Resmen septik olarak Bayle ve Naude
      onlara katılıyor. Sonra Montaigne'e az çok bağlananlar, bir an için
      ondan zevk almış olanlar, bir an için yalnızlık sıkıntısından kurtardığı,
      kuşku duydurmak sayesinde düşündürdüğü kimseler; akraba ve komşu
      olarak Madame de Sevigne, La Fontaine; onun yaptığını yapmaya
      özenip onu taklit etmeyi onur bilenler: La Bruyere, Montesquieu,
      Jean-Jacques Rousseau; ortada tek başına Voltaire; daha az önemli
      kimseler, karmakarışık: Saint-Evremond, Chaulieu, Garat... Daha
      arkada çağdaşlarımız ve belki hepimiz. Ne büyük bir cenaze alayı. Bir
      insanın Ben'i için bundan daha fazla umulabilir mi? Peki ama, ne
      yapıyorlar bu cenaze alayında? Tören gereğince hüngür hüngür
      ağlayan Mademoiselle de Gournay den başka herkes konuşuyor:
      Ölenden, onun sevimli taraflarından, hayata bu kadar karışan
      felsefesinden sözediyorlar. Herkes kendi kendinden sözediyor. Onunla
      herkesin ortak olduğu taraflar ortaya konuyor. Kimse ona olan
      borcunu unutmuyor; her düşünce onun bir yankısı gibi... Korkarım bu
      alayda dua eden tek adam Pascaldır. (Sainte-Beuve)

      - Montaigne'i sevmek kendini sevmek, kendini her şeye tercih
      etmektir. Montaigne'i sevmek yalnız gerçeği değil, doğruluğu ve ödev
      duygusunu da yalnız kendinden yana çekmektir. Montaigne'i sevmek,
      hayatımızda hazlara, zavallı yaradılışımızın kaldıramayacağı kadar yer
      vermektir... (Brunetiere)

      - Montaigne Fransız Rönesansını bitirip Klasik çağı haber veriyor.
      (Lanson)

      - Pilatus'un, devirler boyunca yankısı çınlayan korkunç sorusu
      karşısında Montaigne, daha insanca, daha din dışı, başka bir anlamda
      İsa'nın tanrıca cevabını vermiş oluyor:

      «Gerçek nedir?»

      «Gerçek benim!,»

      Yani Montaigne gerçek olarak sahiden tanıyabileceği tek şeyin
      kendisi olduğuna inanıyor. Onu kendinden sözetmeye götüren budur
      çünkü kendini bilmeyi ayrıca her şeyden daha önemli sayıyor.
      İnsanların ve her şeyin yüzünden maskeyi kaldırmalı, diyor.
      Maskesini atmak için kendini anlatıyor. Maske insanın kendinden çok
      ülkesine ve devrine ait olduğu için de insanlar maske yüzünden
      birbirinden ayrılıyor. Böylece, maskesini gerçekten atan insanda
      hemen kendi benzerimizi buluyoruz. (Andre Gide)


      ...And Justice For All


    3. #3
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3283Array

      Varsayılan

      KENDİSİ

      ... Boyum ortanın biraz altında, bedenim sağlam yapılı ve toplucadır
      yüzüm şişman değil, dolgundur; tabiatım, neşe ile hüzün arasında,
      oldukça ateşli ve sıcakkanlıdır... Sağlığım, ta genç yaşımdan beri
      düzgündür: Hastalığa tutulduğum azdır.

      İşte ben böyle idim; kendimi, kırk yaşımı aşıp ihtiyarlığın yolunu
      tuttuğum şu andaki halimle anlatmıyorum:

      Minutatim vires et robur adultum

      Frangit et in partem pejorem liquitur oetas (Lucretius)

      Yıllar için için aşındırır

      Olgunluk çağına varmış güçleri

      Bundan sonraki halim ancak yarım bir varlık olacak; ben artık o ben
      olmayacağım. Gün geçtikçe kendimden ayrılıyor, uzaklaşıyorum.

      Singula de nobis anni proedandur euntes (Horatius)

      Bir şey koparır bizden, yıllar, akıp giderken. (Kitap 2, bölüm 17)


      ...And Justice For All


    4. #4
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3283Array

      Varsayılan

      DENEMELERİN KONUSU

      Başkaları insanoğlunu yetiştiredursun ben onu anlatıyorum ve
      kendimde, pek kötü yetişmiş bir örneğine gösteriyorum. Bu örneği
      yeniden biçim vermek elimde olsaydı onu elbet olduğundan çok başka
      türlü yapardım. Bir kez yapılmış artık. Şunu söyleyeyim ki, kendimi
      anlatırken söylediklerim değişik ve değişken olmakla beraber hiç
      gerçeğe aykırı değildir. Dünya durmayan bir salıncaktır: Orada her şey
      toprak, Kafkas'ın kayalıkları, Mısır'ın piramitleri, hem çevresiyle
      birlikte, hem de kendi kendine sallanır. Durmanın kendisi bile daha
      ağır bir sallantıdan başka bir şey değildir. Konumu (kendimi) hep aynı
      halde bulundurmak elimde değil. Doğal bir sarhoşlukla, salına serpile
      yürüyüp gidiyor. Onu belli bir noktada, canımın istediği bir andaki
      haliyle alıyorum. Duruşu değil, geçişi anlatıyorum: Fakat yaştan yaşa,
      yahut halkın dediği gibi «yedi yıldan yedi yıla» geçişi değil, günden
      güne, dakikadan dakikaya geçişi. Hikayemi saati saatine yazmam
      gerekiyor. Az sonra değişebilirim. Yalnız halim değil, amacım da
      değişebilir. Benim yaptığım, değişen ve birbirine benzemeyen olaylar,
      kararsız ve bazen çelişmeli düşünceleri yazıya dökmektir. Acaba
      benliğim mi değişiyor, yoksa aynı konulan ayrı koşullara ve ayrı
      bakımlara göre mi ele alıyorum? Her ne hal ise, kendi kendimden
      ayrıldığım oluyor. Fakat Demades'in dediği gibi, doğrudan hiç
      ayrılmıyorum. Ruhum bir yerde durabilseydi, kendimi denemekle
      kalmaz, bir karara varırdım: Ruhum sürekli bir arayış ve oluş içinde.
      Anlattığım hayat basit ve gösterişsiz; zararı yok. Bütün ahlak felsefesi
      sıradan ve kendi halinde bir hayata da girebilir, daha zengin, gösterişli
      bir hayata da: Her insanda, insanlığın bütün halleri vardır.
      (Kitap 3, bölüm 2)

      Olgun bir okuyucu çok kez başkasının yazdıklarında yazarın
      düşünmediği güzellikler bulur, okuduklarına daha zengin anlamlar ve
      renkler kazandırır. (Kitap 1, bölüm 26)

      Başkalarının bilgisiyle bilgin olabilsek bile, ancak kendi aklımızla
      akıllı olabiliriz. (Kitap 1, bölüm 24)


      ...And Justice For All


    5. #5
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3283Array

      Varsayılan

      KENDİMİZİ TANIMAK

      Plinius'un dediği gibi, herkes kendisi için bir derstir elverir ki insan
      kendini yakından görmesini bilsin. Benim yaptığım, bildiklerimi
      söylemek değil, kendimi öğrenmektir; başkasına değil kendime ders
      veriyorum. Ama bunları başkalarına da anlatmakla kötü bir iş
      yapmıyorum: Bana yararı olan bu işin belki başkasına da yararı
      olabilir. Zaten benim bir şeye dokunduğum yok. Yalnız kendimle
      uğraşıyorum; delilik ediyorum, bundan zarar görecek başkası değil,
      benim; çünkü bu öyle bir delilik ki bende başlayıp bende bitiyor,
      hiçbir kötülüğe yol açmıyor. Eskilerden yalnız iki üçünün bu işi
      denediğini söylerler; ama onların, yalnız adlarını bildiğimiz için
      benim yaptığımın tıpkısını yapıp yapmadıklarını söyleyemeyiz.
      Ruhumuzun ele avuca sığmayan akışını gözlemek, onun karanlık
      derinliklerine kadar inmek, türlü hallerindeki bunca incelikleri
      ayırdedip yazmak sanıldığından çok daha zahmetli bir iştir. Sonra bir
      taraftan bu işin o kadar başka, o kadar garip bir zevki de var ki insanı
      dünya işlerinden, hem de en değerli dünya işlerinden çekip alıyor.
      Birkaç yıldır düşüncelerimin kendimden başka amacı yok; yalnız
      kendimi sorguya çekiyor ve inceliyorum.

      Başka bir şeyi incelediğim de oluyor ama, onu da hemen kendime
      çekiyor, daha doğrusu, kendime mal ediyorum; daha az yararı olan
      öteki bilimlerde olduğu gibi, bu bilimde öğrendiklerimi başkalarına
      bildiriyorsam, bunda hiçbir kötülük görmüyorum. Şunu da söyleyeyim
      ki öğrendiklerimle hiç de yetinmiyorum. İnsanın kendini
      anlatmasından daha zor ve daha yararlı hiçbir şey yoktur. Üstelik,
      meydana çıkmak için insanın süslenmesi, kendine çekidüzen vermesi
      gerekiyor. Ben durmadan kendimi düzenliyorum, çünkü durmadan
      anlatıyorum.

      Kendinden sözetmeyi kötü görmek, yasak etmek adet olmuştur
      çünkü kendinden sözetmek her zaman kendini övmek gibi görünür
      kendini övmekse herkesin zıddına gider. Ama kendinden sözetmeyi
      yasak etmek, çocuğun burnunu silecek yerde, burnunu koparmak olur.

      İn vitium ducit culpae fuga (Horatius)

      Kusur korkusuyla suç işliyoruz.

      Bu tedbirde ben kardan çok zarar görüyorum, hatta kendimden
      sözetmek mutlaka övünmek olsa bile ben asıl amacıma bağlı kalmak
      için, kendimdeki bu hastalığı ortaya koyacak bir işten kaçınmamalıyım;
      işlediğim, hem de edindiğim bu kusuru gizlememeliyim. Ama, bana
      sorarsanız, birçokları içip sarhoş oluyor diye, şarabı yasak etmek
      yanlıştır fazla kaçırılan şeyler hep iyi şeylerdir. Kendinden sözetmenin
      kötü sayılması bence yalnız, halkın düşeceği kaba hatalardan ötürüdür.
      Bu türlü kurallar budalalara vurulan dizginlerdir: Ne azizler -ki
      kendilerinden pekala sözederler-, ne filozoflar, ne bilginler bu kuralları
      dinler; onlara hiç benzememekle birlikte ben de bu kuralları
      dinlemiyorum. Onların ereği kendilerini anlatmak değildir, ama sırası
      gelince de kendilerini uluorta göstermekten çekinmezler. Sokrates
      kendinden sözettiği kadar neden sözeder? Hep müritlerini de
      kendilerinden sözetmeye, kitaplardan öğrendiklerini değil içlerinde olup
      bitenleri anlatmaya dürtüklemez mi? Tanrıya ve rahibe kendimizden
      sözetmiyor muyuz? Protestan komşularımız bunu halkın gözü önünde
      yapıyorlar. Diyeceksiniz ki, onlara yalnız kötü taraflarımızı anlatırız.
      Ama bu, her şeyi söylüyoruz demektir; çünkü iyi tarafımız da bütün
      günahlardan arınmış değildir.

      Benim mesleğim, sanatım yaşamaktır. Bana hayatımı duyduğum,
      gördüğüm ve yaşadığım gibi anlatmamı yasak edenler mimara da
      desinler ki, sen binalardan kendine göre değil başkasına göre, kendi
      bilginle değil başkasının bilgisiyle sözedeceksin. Kimse sormadan
      kendi değerlerini ortaya koymak bir övünme ise niçin Cicero
      Hortentius'un, Hortentius Cicero'nun söz güzelliğini öne sürüyor?
      Bana diyebilirler ki: Kendini kuru sözle değil işle ve eserle anlat. Ben
      her şeyden önce düşüncelerimi anlatıyorum, bunlarsa ün ve eser haline
      gelemeyecek kadar belirsiz şeyler: Onları söz haline getirmekte bile
      güçlük çekiyorum. Birçok olgun ve değerli insanlar herhangi bir iş
      görmekten kaçınmışlardır. Yaptığımız işler kendimizden çok
      rastlantıların eseridir: Bu işler kendi özlerini belli ederler; beni ise
      ancak şöyle böyle, belli belirsiz, parça parça gösterebilirler.
      Ben kendimi olduğum gibi gösteriyorum: Öyle bir beden yapısı
      koyuyorum ki ortaya bir bakışta damarları, kasları, her şeyi yerli
      yerinde görüyorsunuz.

      Öksürük, sararma, yahut yürek çarpması yalnız bedenin bir kısmını,
      onu da şöyle böyle, gösterebilir. Ben yaptıklarımı değil, kendimi, öz
      benliğimi anlatıyorum.

      Bence insan ne olduğunu bilmekte dikkatli olmalı; iyi tarafını da,
      kötü tarafını da aynı titizlikle ortaya çıkarmalıdır. Eğer ben kendimi
      iyi ve olgun görseydim, bunu bağıra bağıra söylerdim. Kendimi
      olduğumdan az göstermek, alçakgönüllülük değil, budalalıktır;
      kendine değerinden az paha biçmek korkaklıktır, pısırıklıktır.
      Aristoteles'e göre, hiçbir iyilik sahtelikle bir arada gitmez; doğru
      hiçbir zaman yanlışa yer vermez. Kendini olduğundan fazla göstermek
      de, çoğu kez gururdan değil budalalıktandır. Bence bu kendini
      beğenme illetinin esası, kendinden pek fazla hoşlanmak, kendi
      kendine hayasızca aşık olmaktır. Bunun en iyi çaresi, kendinden
      sözetmeyi yasaklayan ve böylece bizi kendimiz üzerinde düşünmekten
      büsbütün alıkoyanların dediklerinin tam tersini yapmaktır. Gurur
      insanın düşüncesidir; söze dökülen onun pek küçük bir parçasıdır.
      Bu adamlar öyle sanıyorlar ki insanın kendi üzerinde durması,
      kendinden hoşlanması, hep kendisiyle uğraşması kendine fazla düşkün
      olması demektir. Oysaki aşırı benciller kendilerini pek üstünkörü
      bilenler, kendilerinden önce işlerine bakanlardır. Onlara göre kendi
      kendisiyle başbaşa kalmak, sırtüstü yatıp vakit öldürmektir; ruhunu
      zenginleştirmeye, kendini adam etmeye çalışmak boş hayaller
      kurmaktır. Sanki kendimiz bizden ayrı, bize yabancı birisiymiş gibi.
      Kendinden aşağıya bakıp da kendi kafasına hayran olan adam,
      kendinden yukarıya, geçmiş yüzyıllara gözlerini kaldırsın; o zaman
      yüzlerce devin ayakları altında kalacak ve burnu kırılacaktır. Kendi
      mertliğiyle övünüp böbürleniyorsa, onu çok geride bırakan Scipion'un,
      Epaminondas'ın, bunca orduların ve ulusların hayatlarını hatırlasın.
      İnsan kendindeki eksik ve cılız değerleri, üstelik insan hayatının
      hiçliğini hesaba katarak düşünecek olursa, hiçbir değeriyle övünmeye
      kalkışmaz. Yalnız Sokrates, tanrısının dediğine uyup kendini
      gerçekten tanımasını ve küçük görmesini bildiği için Bilge adını
      almaya hak kazanmıştır. Kendini böylesine tanıyan adam istediği
      kadar kendinden sözetsin. (Kitap 2, bölüm 6)


      ...And Justice For All


    6. #6
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3283Array

      Varsayılan

      NASIL YAZMALI

      Yazarken kitapları bir yana bırakır, aklımdan çıkarırım; kendi
      gidişimi aksatırlar diye. Gerçekten de iyi yazarlar üstüme fena abanır,
      yüreksiz ederler beni. Hani bir ressam varmış, kötü horoz resimleri
      yapar ve uşaklarına, dükkana hiç canlı horoz sokmamalarını sıkı sıkı
      tembih edermiş, ben de öyle. Hatta çalgıcı Antigenides'in bulduğu
      çare benim daha işime gelirdi: Bir şey çalacağı zaman, kendinden
      önce ve sonra halka doyasıya kötü şarkılar dinletirmiş. Böyle derim de
      Plutarkhos'tan kolay kolay ayrılamam. O kadar dünyayı içine almış ki
      bu adam, ne yapsanız, hangi olmayacak konuyu ele alsanız bir taraftan
      gelir işinize karışır ve size türlü zenginlikler, güzelliklerle dolu cömert
      bir el uzatır. Kendini her gelene bu kadar kolayca yağma ettirmesi
      bayağı gücüme gidiyor. Şöyle biraz tuttunuz mu, kolu kanadı elinizde
      kalıyor.

      Ben gönlümce yazabilmek için evime çekiliyorum. Kimsenin bana el
      uzatamayacağı, söz edemeyeceği yabancı bir ülkede oturuyorum. Öyle
      bir yer ki tanıdığım hiç kimse okuduğu duanın Latince'sini bilmez,
      hele Fransızca'sını hiç anlamaz. Başka yerde yazsam daha iyi
      yazardım, ama yazdığım şey daha az benim olurdu. Oysaki benim
      yazımda asıl aradığım tam anlamıyla kendimin olmasıdır. Ben
      yazarken rastgele gittiğim için bol bol hatalara düşerim. Bunları
      pekala düzeltebilirdim. Ama o zaman, benim adetim, malım olmuş
      kusurları düzeltmekle kendi kendimi yanlış tanıtmış olurdum. Bana
      dediler mi, yahut ben kendi kendime dedim mi ki: «Sen kaba kaba
      benzetmeler yapıyorsun; bu sözcük Gaskonya kokuyor; bu sözün
      tehlikeli (Ben Fransa sokaklarında söylenen hiçbir sözden kaçmam;
      gramer adına kullanılan dile çatanlar benimle alay ederler); bak şu
      cahilce söze; akla aykırı laf ediyorsun; fazla ileri gidiyorsun; sen
      boyuna kendinle oynuyorsun, sahiden söylediğini de herkes
      yalancıktan sanacak.» «- Doğru, derim; ama ben dikkatsizlikten gelen
      hatalarımı düzeltsem bile, bende adet haline gelmiş olanları
      düzeltemem. Ben hep böyle konuşmuyor muyum? Her yerde böyle çiğ
      çiğ göstermiyor muyum kendimi? Sorun yok. Yazarken aradığım da
      bu zaten. Herkes kitabımda beni, bende kitabımı görsün.»
      (Kitap 3, bölüm V)

      Odysseus'un dertlerini inceleyip kendi dertlerini bilmeyen dil
      bilginleriyle, çalgılarını akort etmesini bilip de yaşayışlarını akort
      etmesini bilmeyen müzikçilerle, adaletten sözetmeyi öğrenip adaleti
      uygulamayanlarla alay edermiş kral Dionysius. (Kitap 1, bölüm 25)


      ...And Justice For All


    7. #7
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3283Array

      Varsayılan

      YASALAR ÜSTÜNE

      Yasalar doğru oldukları için değil yasa oldukları için yürürlükte
      kalırlar. Kendilerini dinletmeleri akıl dışı bir güçten gelir, başka bir
      şeyden değil. Mistik olmak işlerine gelir. Yasa koyanlar da çok kez
      budala, ya da eşitlik korkusuyla haksızlığa düşen kimselerdir. Nasıl
      olursa olsunlar, insandırlar sonunda, her yaptıkları şey ister istemez
      sudan ve değişkendir.

      Yasalardan daha çok, daha ağır, daha geniş haksızlıklara yol açan ne
      vardır? (Kitap 3, bölüm 13)

      Bir filozofu çiftleşirken yakalayıp, ne yapıyorsun diye sormuşlar: Bir
      insan ekiyorum diye cevap vermiş serinkanlılıkla ve hiç utanmadan.
      Sarmısak ekerken görülmekle bu işi yaparken görülmek arasında
      ayrım yokmuş onun için. (Kitap 2, bölüm 12)

      BİLGİ VE DÜŞÜNCE

      Öğrenimden kazancımız daha iyi ve daha akıllı olmaktır. Epiharmus
      (Pythagoras okulundan bir filozof.) der ki, insan düşünce ile görür ve
      duyar; her şeyden yararlanan her şeyi düzene sokan, başa geçip
      yöneten düşüncedir; geri kalan her şey kör, sağır ve cansızdır. Şu
      kesin ki çocuğa kendiliğinden bir şey yapmak özgürlüğünü
      vermemekle onu korkak bir köle durumuna sokuyoruz. Retorika ve
      gramer üstüne, Cicero'nun şu veya bu cümlesi üstüne öğrencisinin ne
      düşündüğünü kim sormuştur? Bunları Tanrı sözü gibi belleğimize
      basmakalıp yapıştırırlar; harfler ve sözcükler, anlatılan şeyin kendisi
      haline gelir. Ezber bilmek, bilmek değildir; belleğimize emanet edilen
      her şeyi saklamaktır. İnsan, kendiliğinden bildiği her şeyi ustasına
      bakmadan, kitaptaki yerini aramadan, istediği gibi kullanır. Tümüyle
      kitaptan bir bilgi ne sıkıcı bilgidir! Böyle bir bilgi bir süs olarak
      kullanılsın: Ama temel olarak değil. Nitekim Platon, gerçek felsefenin
      sağlam irade, inanç ve dürüstlük, amaçları başka olan öteki
      bilimlerinse yalnızca süs olduğunu söyler. (Kitap 1, bölüm 26)


      ...And Justice For All


    8. #8
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3283Array

      Varsayılan

      YAŞAMAK VE ÇALIŞMAK

      Doğa bir ana gibi davranmış bize: İstemiş ki ihtiyaçlarımızı
      gidermek zevkli bir iş de olsun üstelik: Aklımızın istediği şey,
      iştahımızın da aradığı şey olsun: Onun kurallarını bozmaya hakkımız
      yok.

      Caesar'ın ve İskender'in, en büyük işleri başarırken, doğal ve budan
      ötürü gerekli ve akla uygun zevkleri bol bol tattıklarını görünce, buna
      ruhu gevşemek demem; tersine, o zor işleri ve yorucu düşünceleri dinç
      bir yürekle günlük hayatın bir parçası haline sokmak, ruhu
      sağlamlaştırmaktır derim. Zevklerin gündelik zaferlerini olağanüstü iş
      saymışlarsa bilge adamlarmış. Biz pek şaşkın varlıklarız: Filanca
      hayatını işsiz güçsüz geçirdi, deriz; bugün hiçbir şey yapmadım, deriz
      -Bir şey yapmadım ne demek? Yaşadınız ya! Bu sizin yalnız başlıca
      işiniz değil, en parlak, en onurlu işinizdir: Bana büyük işler çevirmek
      olanağını verselerdi, neler yapmaya gücüm olduğunu gösterirdim,
      deriz. Önce siz kendi hayatınızı düşünmeyi, çevirmeyi bildiniz mi?
      Bildinizse bütün işlerin en büyüğünü görmek için büyük fırsatlara
      ihtiyaç yoktur hangi mevkide olursa olsun, perde arkasında da, perde
      önünde de insan kendini gösterir. Bizim işimiz kitap doldurmak değil,
      ahlakımızı yapmaktır; savaşmak ülke kazanmak değil, yaşayışımıza
      dirlik düzenlik getirmektir; En büyük en onurlu eserimiz doğru dürüst
      yaşamaktır. Geri kalan her şey, başa geçmek, para yapmak, binalar
      kurmak, nihayet ufak tefek eklentiler, yollardır. Bir komutanın, az
      sonra hücum edecek olduğu bir kalenin eteğinde dostlarıyla tümüyle
      serbest ve rahatça, kaygısızca sohbete dalması, Brutus'un herkesin
      kendisine ve Roma'nın özgürlüğüne karşı pusu kurduğu bir sırada
      gece dolaşmalarından birkaç saat çalarak tam bir sessizlik içinde
      Polybius'u okuyup notlar yazması ne güzel bir şey! Düşündükçe içim
      açılır. Ancak küçük ruhlar işlerin ağırlığı altında ezilir; onlardan
      sıyrılmayı, bir yerde durup yeniden başlamayı bilmezler.

      O fortes pejoraque passi

      Mecum saepe viri, nunc vino pellite curas;

      Cras ingens iterabimus aequor. (Horatius)

      Ey benimle bunca çetin işler görmüş yiğitler,

      Bugün, dertlerinizi şarapla giderin

      Yarın engin denize açılacağız. (Kitap 3, bölüm 13)


      ...And Justice For All


    9. #9
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3283Array

      Varsayılan

      RUH VE BEDEN

      Güzellik, insanlar arasında, çok tutulan bir şeydir. Aramızda ilk
      anlaşma onunla başlar. İnsan ne kadar vahşi, ne kadar kötü yaratılışlı
      olursa olsun onun büyüsüne kapılmaktan kendini alamaz. Bedenin
      varlığımızdaki payı ve değeri büyüktür. Bu bakımdan onun yapısına
      ve düzenine verilen önem pek yerindedir. İki temel taşımızı (ruh ve
      bedeni) birbirinden ayırmak, koparmak isteyenler yanılıyorlar tam
      tersine onları çiftleştirmek, birleştirmek gerek. Ruhtan istenecek şey
      bir köşeye çekilmek, kendi kendine düşünmek, bedeni hor görüp
      kendi başına bırakmak değil (Hoş, bunu ancak sahte bir çeşit
      maymunlukla yapabilir ya), ona bağlanmak, onu kucaklamak, sevmek,
      ona arkadaşlık ve kılavuzluk etmek, öğüt vermek, yanlış yola saptığı
      zaman geri çevirmek, kısacası onunla evlenmek, ona gerçekten bir
      koca olmaktır. Ta ki ikisinin hareketleri arasında başkalık ve karşıtlık
      değil, uygunluk ve benzerlik olsun.

      İNSAN VE ÖTESİ

      Kendini beğenmek insanın özünde, yaratılışında olan bir hastalıktır.
      İnsan yaratıkların en zavallısı, en cılızıdır öyleyken en mağruru da
      odur. Şurada, dünyanın çamuru ve pisliği içinde oturduğunu, evrenin
      en kötü, en ölü, en aşağı katında, göklerin kubbesinden en uzakta, üç
      cinsten yaratıkların en kötü haldekileriyle birlikte, dünya evinin en alt
      katına bağlı ve çakılı olduğunu bilir, görür ve yine hayaliyle, aydan
      yukarılara çıkıp gökleri ayaklarımın altına indirmek sevdasıyla yaşar.
      Aynı hayal gücüyle kendini tanrıyla bir görür; kendisine tanrısal
      özellikler verir; kendini öteki yaratıklar sürüsünden ayırıp kenara
      çeker, arkadaşları, yoldaşı olan varlıklara yukardan bakar; her birine
      uygun gördüğü ölçüde güçler ve yetenekler dağıtır.

      Biz insanlar öteki yaratıkların ne üstünde ne altındayız. Bilge der ki,
      göklerin altındaki her şey, aynı yasanın ve aynı yazgının
      buyruğundadır.

      Indupedita suis fatalibus omnia vinclis. (Lucretius)

      Her şey, kırılmaz zincirleriyle bağlı yazgının.

      Bazı ayrılıklar, düzeyler ve dereceler vardır; ama her şeyde aynı
      doğanın yüzü görülür.

      Res quoeque suo ritu procedit, et ommes

      Foedere naturae certo discrimina servant (Lucretius)

      Her şey kendine göre gelişir ve hepsi

      Sürdürür doğa düzeninin ayrılıklarını. (Kitap 11, bölüm 12)


      ...And Justice For All


    10. #10
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3283Array

      Varsayılan

      EVİNİ KORUMA

      Bunca bekçili, silahlı evler yok oldu gitti de benimki niçin duruyor?
      Anlaşılan, diyorum, o evler bekçili, silahlı oldukları için yok olup
      gittiler. Korunmak saldırana hem istek veriyor, hem de hak
      kazandırıyor: Her korunma savaşçı bir kılığa girer ister istemez.
      (Kitap 2, bölüm 15)

      Bilinecek, bilinince de daha fazla hatırı sayılacak diye iyi adam olan,
      insanların kulağına gitmesi koşuluyla iyilik eden kişi, kendisinden
      fazla yarar sağlanabilecek bir insan değildir. (Kitap 2, bölüm 16)

      AŞK ÜSTÜNE

      Kitapları bir yana bırakır da dobra dobra konuşursak, aşk dediğimiz
      şey, arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey
      değildir, gibi geliyor bana. Venüs'ün bize verdiği şey sonunda bir
      boşalma hazzı değil mi? Tıpkı doğanın başka taraflarımızın
      boşalmasına kattığı haz gibi. Bu haz ölçüsüzlük yahut hayasızlık
      yüzünden kötülük haline geliyor. Sokrates'e göre aşk, güzelliğin
      aracılığıyla çoğalma arzusudur. Ama nedir, bu hazzın insana verdiği o
      acayip gıdıklama, Zenon'u, Kratippos'u düşürdüğü o delice, budalaca,
      saçma sapan haller, bizi sürüklediği o uygunsuz azgınlık, aşkın en tatlı
      anında o alev saçan, kudurmuş, zalim surat, sonra nedir o birden
      kabarıp böbürlenme, bu kadar çılgınca bir işin içinde o ciddileşip
      kendinden geçme? Hem ne diye hazlarımızla pisliklerimizi sarmaş
      dolaş edip hep bir yere koymuşlar? Ne diye insan hazzın son
      kertesinde acı çeker gibi, ölecek gibi inlemekli oluyor? Bunlara
      bakınca, Platon'un dediği gibi, tanrıların insanı kendilerine oyuncak
      diye yarattıklarına inanasım geliyor. İnsanların bu en bulanık, en
      karışık işinin en ortak işleri olması da doğanın bir cilvesidir, diyorum.
      Böylelikle bizi denkleştirmek, akıllılarla delileri, insanlarla hayvanları
      birleştirmek istemiş. İnsanların en ağırbaşlısını o bilinen hal içinde bir
      düşündüm mü, bütün ağırbaşlılığı bir yapmacık oluverir. Tavus
      kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır.

      Oyun arasında ciddi düşüncelere yer vermeyenler, bir aziz heykelinin
      karşısında, önü açık diye, dua etmekten çekinenler gibidir. Biz de
      pekala hayvanlar gibi yeriz, içeriz; ama bunlar ruhumuzun göreceği
      işlere engel olmaz, bu işte hayvanlara üstünlüğümüzü gösterebiliriz.
      İşte gelgelelim öteki iş bütün düşünceleri, Platon'un bütün felsefesini
      ve ilahiyatını emri altına alır, amansız hışmıyla bizi, hem de seve seve,
      insanlığımızdan çıkartıp hayvanlaştırır. Başka her yerde az çok nazik
      olabilirsiniz; başka her iş kibarlık kurallarına uydurulabilir, ama bu
      işin hayvanca ve gülünç olmayan şekli düşünülemez bile. Bir arayın
      da bulun bakalım bu iş bilgece ve edepli bir şekilde nasıl yapılabilir?
      Büyük İskender, herkes gibi bir ölümlü olduğunu bir bu işte, bir de
      uyumada anladığını söylermiş. Uyku ruhun kötü güçlerini sarıp
      yokeder, bu iş de hepsini kaplayıp darmadağın eder. Onu sadece
      mayamızdaki bozukluğun değil, hiçliğimizin, noksanlığımızın bir
      belirtisi sayabiliriz kuşkusuz.

      Doğa bir yandan bizi bu arzuya doğru sürer, gördüğü işlerin en
      soylusunu, en yararlısını, en güzelini de ona bağlamıştır bir yandan da
      bizi bırakır, onu kötüleriz, ondan ayıp, günah diye utanır kaçarız,
      perhizi sevap sayarız. Bizi yaratan işi hayvanlık saymaktan daha
      büyük hayvanlık mı olur? Türlü ulusların dinlerinde vardıkları,
      kurban, mum yakma, oruç, adak gibi ortak taraflardan biri de cinsel
      arzunun kötülenmesidir. Onun bir cezalanması demek olan sünnet bir
      yana, bütün kanılar bu konuda birleşir. Hoş, bir bakıma insan denilen
      bu budala varlığı yaratma işini ayıplamakta, bu işe yarayan
      taraflarımızdan utanmakta pek de haksız değiliz ya... İnsanın
      doğuşunu görmekten herkes kaçar, ama ölümünü görmeye hep koşa
      koşa gideriz. İnsanı öldürmek için gün ışığında, gelmiş meydanlar
      ararız, ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz. İnsanı
      yaparken gizlenip utanmak bir ödev, onu öldürmesini bilmekse birçok
      erdemleri içine alan bir şereftir. Biri günah, öteki sevaptır. Aristoteles
      ülkesinin bir deyimine göre birini iyileştirmenin öldürmek anlamına
      geldiğini söyler.

      Bazı uluslar yemek yerken başlarını bir örtüyle kaparlarmış. Bir
      bayan tanırım, hem de en büyüklerden bir bayan, o da aynı kafada:
      Çiğnemek hiç güzel bir hareket değilmiş, kadının zerafetine,
      güzelliğine çok zarar verirmiş. Bu bayan iştahı olduğu zaman
      herkesten kaçarmış. Başka bir adam bilirim ne başkalarını yemek
      yerken görmeye, ne de başkalarının kendini yerken görmesine
      katlanamaz. Karnını doldurmak, içini boşaltmaktan çok daha ayıp bir
      iştir. Türk padişahının ülkesinde birçok insanlar varmış ki
      başkalarından üstün sayılmak için kendilerini yemek yerken
      göstermezlermiş, haftada bir tek öğün yerlermiş, yüzlerini gözlerini
      param parça ederlermiş, kimselerle de konuşmazlarmış. Bu softalar
      demek doğayı bozdukça değerlendireceklerini, yaratılışlarını hor
      görmekle yükseleceklerini, ne kadar kötüleşirlerse, o kadar
      iyileşeceklerini sanıyorlar. Şu insan ne korkunç bir hayvan ki, kendi
      kendinden bu kadar iğreniyor, kendi zevklerini başının belası sayıyor.
      Hayatlarını gizleyen, başkalarının gözüne görünmekten kaçan insanlar
      da var. Sağlık, sevinç içinde olmak onlar için en zararlı, en belalı
      hallerdir. Değil yalnız birçok tarikatlar, birçok uluslar var ki
      doğuşlarına lanet eder, ölümlerine şükrederler. Güneşe lanet edip
      karanlıklara tapanlar bile var. Biz insanlar kendimizi kötülemeye
      gösterdiğimiz zekayı hiçbir yerde gösteremeyiz. Kafamızın, o her şeyi
      bozabilen tehlikeli aletin peşine düştüğü, öldürmeye kastettiği av
      kendi kendimizdir.

      O miseri! quorum guadia crimen habent. (Gallus)

      Ah zavallılar, sevinçlerini suç sayanlar.

      Bre zavallı insan, az mı derdin var ki kendine yeni dertler
      uyduruyorsun. Az mı kötü haldesin ki, bir de kendi kendini
      kötülemeye özeniyorsun. Ne diye yeni çirkinlikler yaratmaya
      çalışıyorsun? İçinde ve dışında zaten o kadar çirkinlikler var ki! O
      kadar rahat mısın ki rahatının yarısı sana batıyor? Doğanın seni
      zorladığı bütün yararlı işleri gördün bitirdin, işsiz güçsüz kaldın da mı
      başka işler çıkarıyorsun kendine? Sen tut, doğanın şaşmaz, hiçbir
      yerde değişmez yasalarını hor görür, sonra o senin yaptığın, bir taraflı
      acayip, uygunsuz yasalara uymaya çabala. Üstelik bu yasalar ne kadar
      özel, dar, dayanıksız, gerçeğe aykırı olursa çabaların da o ölçüde
      arıtıyor senin. Mahalle papazının sana emrettiği gündelik işlere sıkı
      sıkıya bağlanırsın; tanrının, doğanın emirleri umurunda değildir. Bak,
      bir düşün bunlar üzerinde: Bütün yaşamın böyle geçiyor. (Kitap 3,
      bölüm 5)


      ...And Justice For All


    11. #11
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3283Array

      Varsayılan

      DOSTLUK

      Dost ve dostluk dediğimiz, çokluk ruhlarımızın beraber olmasını
      sağlayan bir raslantı ya da zorunlulukla edindiğimiz ilintiler,
      yakınlıklardır. Benim anlattığım dostlukta ruhlar o kadar derinden
      uyuşmuş, karışmış kaynaşmıştır ki onları birleştiren dikişi silip
      süpürmüş ve artık bulamaz olmuşlardır. Onu (Etienne de la Boetie:
      Montaigne'in en iyi dostu. İyi yürekliliği ve bazı şiirleriyle
      tanınmıştır.) niçin sevdiğimi bana söyletmek isterlerse bunu ancak
      şöyle anlatabilirim sanıyorum: Çünkü o, o idi; ben de bendim.

      Ruhlarımız o kadar sıkı bir birliktelikle yürüdü, birbirini o kadar
      coşkun bir sevgiyle seyretti ve en gizli yanlarına kadar birbirine öyle
      açıldılar ki ben onun ruhunu benimki kadar tanımakla kalmıyor,
      kendimden çok ona güvenecek hale geliyordum.

      Öteki sıradan dostlukları buna benzetmeye kalkışmayın: Onları, hem
      de en iyilerini ben de herkes kadar bilirim. O dostluklarda insanın, eli
      dizginde yürümesi gerekir: Aradaki bağ, güvensizliğe hiç yer
      vermeyecek kadar düğümlenmiş değildir. Chilon (Eski Yunanistan'ın
      ünlü bilgelerinden biri.) dermiş ki: «Onu (dostunuzu), bir gün
      kendisinden nefret edecekmiş gibi sevin; ondan, bir gün kendisini
      sevecekmiş gibi nefret edin.» Benim anlattığım yüksek ve yalın
      dostluk için hiç yerinde olmayan bu davranış, öteki dostluklara
      uyabilir. Bunlar için, Aristoteles'in sık sık tekrarladığı şu sözü de
      kullanabiliriz: «Ey dostlarım, dünyada dost yoktur...»

      Onsuz yorgun ve bezgin sürüklenip gidiyorum: Tattığım zevkler bile,
      beni avutacak yerde ölümünün acısını daha fazla artırıyor. Biz her
      şeyde birbirimizin yarısı idik; şimdi ben onun payını çalar gibi
      oluyorum:

      Nec fas esse ulla me voluptate hic frui

      Decrevi, tantisper dum ille abest meus particeps (Terentius)

      Onunla her şeyi paylaşmak zevkinden yoksun kalınca,

      Hiçbir zevki tatmamaya karar verdim.

      Her işte onun yarısı, ikinci yarısı olmaya o kadar alışmıştım ki şimdi
      artık yarım bir varlık gibiyim.

      Illam meae si partem animae tulit

      Maturior vis, quid moror altera,

      Nec chanıs aeque, nec superstes

      Integer? Ille dies utramque

      Duxit ruinam (Horatius)

      Mademki zamansız bir ölüm seni, ruhumun yarısı olan seni alıp
      götürdü, yeryüzünde varlığımın yarısından, en aziz parçasından
      yoksun yaşamakta ne anlam var? O gün ikimiz birden öldük.

      Ne yapsam, ne düşünsem onun eksikliğini duyuyorum. O da benim
      için elbette aynı şeyi duyardı. Çünkü o, diğer bütün değerlerinde
      olduğu gibi dostluk duygusunda da benden kat kat üstündü. (Kitap 1,
      bölüm 28)


      ...And Justice For All


    12. #12
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3283Array

      Varsayılan

      DOSTLUK BAĞLARI

      Karı koca arasındaki sevginin, arada bir ayrılmakla gevşeyeceğini
      sanırlar. Bence hiç de gevşemez. Tersine, fazla sürekli bir beraberlik
      bu sevgiyi soğutur, bozar. Uzaktan her kadın insana hoş gelir. Herkes
      kendi hayatından bilir ki, her gün birbirini görmenin tadı başka, ayrılıp
      kavuşmanın tadı başkadır. Ayrılıklar benim yakınlarıma sevgimi
      tazeler, ev hayatımın tadını artırır. Değişiklik, arzularımı bir o yana,
      bir bu yana sürtüp kızıştırır. Dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir
      ucundan bir ucuna kucaklayabilecek kadar uzundur. Hele karı koca
      dostluğunda, uzun bir iş ortaklığı dolayısıyla bizi birbirimize çekecek,
      hatırlatacak nice bağlar vardır.

      Gerçek dostluğun ne olduğunu bilirim; bildiğim için de dostumu
      kendime çekmekten çok, kendimi ona veririm. Ona iyilik etmeyi onun
      bana iyilik etmesinden daha çok istemekle kalmam; kendine her
      edeceği iyiliğin bana da iyilik olmasını isterim. Bana en büyük iyiliği
      kendine iyilik ettiği zaman etmiş olur. Bir yere gitmek ona hoş
      geliyor, yahut bir işine yarıyorsa, uzakta olması bana yanımda
      olmasından daha tatlı gelir. Kaldı ki haberleşmek olanağı varsa insan
      ayrı düşmüş de sayılmaz. Ben vaktiyle dostumdan ayrılmada yarar
      bile buldum. Birbirimizden uzaklaşmakla hayatımızı daha fazla
      doldurmuş, olanaklarımızı genişletmiş oluyorduk. Başka başka
      yerlerde, o benim için yaşıyor, keyfediyordu, ben de onun için.

      Hayatın tadını bir aradaymışız gibi çıkarıyorduk. Hatta bir aradayken
      birimizden biri işsiz kalıyordu. O kadar kaynaşmıştık ki ayrı ayrı
      yerlerde olmakla anamızdaki gönül birliği bir kat daha
      zenginleşiyordu. (Kitap 3, bölüm 9)


      ...And Justice For All


    13. #13
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3283Array

      Varsayılan

      DIRDIRCILAR

      Mızmız, dırdırcı insanları hiç sevmem; bu adamlar yaşamanın
      sevinçlerine yan çizer, dertlere can atar, dertlerle kaynaşırlar: Sinekler
      gibi, cilalı pırıl pırıl yerlerde tutunamaz, pürtüklü, pürüzlü yerlere
      abanır, oralarda rahat ederler; ya da sülükler gibi kara kan içer, kanla
      beslenirler. (Kitap 3, bölüm 5)

      Eğitimin insanı bozmaması yetmez, daha iyiden yana değiştirmesi
      gerekir. (Kitap 1, bölüm 25)

      YALNIZLIK

      Yalnız yaşamanın bir tek amacı vardır sanıyorum; o da daha başıboş,
      daha rahat yaşamak. Fakat her zaman, buna hangi yoldan varacağımızı
      pek bilmiyoruz. Çok kez insan dünya işlerini bıraktığını sanır; oysaki
      bu işlerin yolunu değiştirmekten başka bir şey yapmamıştır. Bir aileyi
      yönetmek bir devleti yönetmekten hiç de kolay değildir. Ruh nerde
      bunalırsa bunalsın, hep aynı ruhtur; ev işlerinin az önemli olmaları,
      daha az yorucu olmalarını gerektirmez. Bundan başka, saraydan ve
      pazardan el çekmekle hayatımızın baş kaygılarından kurtulmuş
      olmuyoruz.

      Ratio et prudentia curas,

      Non locus effusi late maris arbiter, aufert. (Horatlus)

      Dertlerimizi avutan akıl ve hikmettir,

      O engin denizlerin ötesindeki yerler değil

      Ülke değiştirmekle kıskançlık, cimrilik, kararsızlık, korku, tutku bizi
      bırakmaz.

      Et post equitem sade atra cura. (Horatius)

      Ve keder, atımızın terkisine binip gelir.

      Onlar manastırlarda, medreselerde bile peşimizi bırakmazlar. Bizi
      onlardan ne çöller kurtarabilir, ne mağaralar, ne de bedenimize
      ettiğimiz işkenceler

      Haeret lateri letalis arundo. (Virgilius)

      Öldürücü yara bağrımızda kalır.

      Sokrates'e birisi için, seyahat onu hiç değiştirmedi, demişler. O da:
      Çok doğal, çünkü kendisini de beraber götürmüştür, demiş.

      Quid terras alio calentes

      Sole mutamus? patria quis exul

      Se quoque fugit? (Horatius)

      Niçin başka güneş başka toprak ararsın?

      Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?

      İnsan önce içindeki sıkıntıyı dağıtmazsa yer değiştirmek daha fazla
      bunaltır onu: Nasıl ki yerine oturmuş yükler daha az engel olur
      geminin gidişine. Bir hastaya iyilikten çok kötülük edersiniz yerini
      değiştirmekle. Hastalığı azdırırsınız kımıldatmakla, nasıl ki kazıklar
      daha derine gidip sağlamlaşır sarsıp sallamakla. Onun için
      kalabalıktan kaçmak yetmez, bir yerden başka bir yere gitmekle iş
      bitmez: İçimizdeki kalabalık hallerimizden kurtulmamız, kendimizi
      kendimizden koparmamız gerek

      Rupi jam vincula dicas;

      Nam luctata canis nodum arripit; attemen illi,

      Cum fugit, a collo trahitur pars longa catenae. (Persius)

      Kırdım diyorsun zincirlerini;

      Evet, köpek de çeker koparır zincirini,

      Kaçar o da, ama halkaları boynunda taşıyarak

      Zincirlerimizi götürürüz kendimizle birlikte; tam bir özgürlük
      değildir kavuştuğumuz; döner döner bakarız bırakıp gittiğimize;
      onunla dolu kalır düşlerimiz.

      Nisi purgatum est pectus, quae prelia nobis

      Atque pericula tonc ingratis insinuandum?

      Quantae conscindunt hominem cuppedinis acres

      Sollicitum curae, quantique perinde timores?

      Quidve superbia spurcita, ac petulantia, quantas

      Efficiunt clades? Quid luxus desidiesque? (Lucretius)

      İçi arınmamışsa, neler bekler insanı,

      Kendi kendisiyle ne savaşlar eder boşuna!

      Tutkuları içinde ne kemirici kaygılar.

      Ne korkular içinde kıvranır insan!

      Ne çöküntüler yapar bizde gurur, şehvet,

      Öfke, gevşeklik ve tembellik!

      Kötülüğümüz içimizde bizim; içimizse kurtulamıyor kendi
      kendisinden.

      In culpa est animus qui se non efiugit unquam. (Horatius)

      Ruhun derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden.

      İnsanın, olanak varsa karısı, çocuğu, parası ve hele sağlığı olmalı,
      ama mutluluğunu yalnız bunlara bağlamamalı. Kendimize dükkanın
      arkasında, yalnız bizim için bağımsız bir köşe ayırıp orada gerçek
      özgürlüğümüzü, kendi sultanlığımızı kurmalıyız. Orada, yabancı
      hiçbir konuğa yer vermeksizin kendi kendimizle her gün başbaşa verip
      dertleşmeliyiz; karımız, çocuğumuz, servetimiz, adamlarımız yokmuş
      gibi konuşup gülmeliyiz. Öyle ki, hepsini yitirmek felaketine
      uğrayınca onlarsız yaşamak bizim için yeni bir şey olmasın. Kendi
      içine çevrilebilen bir ruhumuz var; kendi kendine yoldaş olabilir;
      kendi kendisiyle, çekiş dövüş, alışveriş edebilir. Yalnız kalınca sıkılır,
      ne yapacağımızı bilmez oluruz diye korkmamalıyız.

      In solis sis tibi turba locis (Tibulhıs)

      Issız yerlerde kendin için bir evren ol

      Erdem, der Antishenes, kendi kendisiyle yetinir; ne kurallara baş
      vurur, ne laflara, ne gösterişlere.

      Yapmaya alıştırıldığımız işlerden binde biri bile kendimizle
      doğrudan doğruya ilgili değil. Bakarsınız bir adam canını dişine
      takmış, kurşun yağmuru altında, yıkık bir kale duvarına tırmanıyor
      bütün hıncıyla; bir başkası, karşı tarafta, kan revan içinde, aç susuz
      savunuyor o kaleyi ölesiye: Kendileri için mi gösteriyorlar bu
      yararlığı? Uğrunda ölecekleri ve hiç görmedikleri insan belki o sırada
      kılım kıpırdatmadan keyif sürmektedir. Bakarsınız bir başkası, bitkin,
      perişan, saçı sakalı birbirine karışmış kitaplıktan çıkıyor gece
      yansından sonra: Bunca kitabı daha iyi, daha akıllı bir insan olmak
      için mi karıştırdı sanırsınız? Yok canım sen de! Ya ölecek o kitaplıkta
      ya öğretecek yarınki kuşaklara Platus'un dizelerini hangi düzenle
      kurduğunu ve falan Latince sözcüğün nasıl yazılması gerektiğini. Kim
      seve seve feda etmiyor sağlığını, canını şan şeref için? Oysa kalp bir
      paradan başka nedir ki şan şeref? Kendi ölümümüzden korkmakla
      yetinemeyiz; karılarımızın, çocuklarımızın, adamlarımızın ölümünden
      de korkmak zorundayız. Kendi işlerimizden çektiğimiz sıkıntı
      yetmiyormuş gibi komşularımızın, dostlarımızın işleriyle de dertlere
      sokar, bunaltırız kendimizi.

      Vah! quemquamne hominem in animum instituere, aut

      Parare, quod sit charius quam ipse est sibi? (Terentius)

      Vah, vah! Nasıl olur da insan bir şeyi

      Kendinden daha çok sevmeye kalkar? (Kitap 1. bölüm 39)


      ...And Justice For All


    14. #14
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3283Array

      Varsayılan

      DEVRİM

      Bir devleti hiçbir şey yenilik kadar rahatsız etmez: Değişiklik hep
      kötülüğe ve zorbalığa yol açar. Bir tek parça bozulunca düzeltilebilir:
      Her şeyin özündeki bozulma ve çürüme eğiliminin bizi ilkelerimizden
      uzaklaştırmasına da karşı koyabiliriz; ama koca toplumu yeniden
      kalıba dökmeye, bu kadar büyük bir yapının temellerini değiştirmeye
      kalkmak, düzeltecek yerde silip süpürmek, ufak tefek kusurları toptan
      bir kargaşalıkla düzeltmek, hastalıkları ölümle iyi etmek, «Devlet
      değiştirmekten çok yıkmak isteyen» (Cicero) kimselerin işidir.
      Dünyanın birden düzeleceği yoktur; ama insan kendini sıkan şey
      karşısında o kadar sabırsızdır ki, her ne pahasına olursa olsun ondan
      kurtulmak ister. Binlerce örnek de gösteriyor ki dünya böyle çabuk
      iyileşme aramaktan hep zarar görür: Durumunda genel bir iyileşme
      olmadıkça, bir an dertten kurtulması iyileşmesi demek değildir. (Kitap
      3, bölüm 9)

      PARİS

      Fransa'ya ne kadar kızsam Paris'e kötü gözle bakamam;
      çocukluğumdan beri yüreğim ona bağlıdır. O, benim içimde en güzel
      şeylerle bir aradadır: Sonradan başka güzel şehirler gördükçe onun
      güzelliğine daha derin bir sevgiyle bağlandım. Paris'i yalnız kendisi
      için seviyorum; yabancı süslere boğulmuş olarak değil, kendi haliyle
      seviyorum; kusurlu, belalı taraflarına varıncaya kadar her şeyi ile ve
      candan seviyorum. Beni Fransız yapan yalnız bu büyük şehirdir;
      halkıyla büyük, dünyadaki yeriyle büyük, hele türlü türlü
      rahatlıklarıyla büyük ve eşsiz olan, Fransa'nın onuru ve dünyanın en
      soylu ziynetlerinden biri sayılan bu şehirdir. Allah onu
      çatışmalarınızdan korusun. Toplu ve birleşik olduğu sürece, her
      kuvvete karşı koyabileceğinden eminim; şunu bilelim ki, bütün
      partilerin en kötüsü, onu karışıklığa sürükleyecek parti olacaktır. Paris
      için beni korkutan yalnız kendisidir; ve onun için korktuğum kadar,
      doğrusu, bu devletin hiçbir parçası için korkmam. (Kitap 3, bölüm
      9)

      ÇEVİRİ

      Jacques Amyot'ya (İlk ve büyük Fransız çeviricilerinden (1513-
      1593) bizim Fransız yazarları arasında en onurlu yeri vermekte
      haksız olmadığımı sanıyorum. Yalnız anlatımının doğallığı ve
      temizliği (ki bunda bütün ötekileri aşar), bu kadar uzun bir iş üzerinde
      dayanışı, böyle çetrefil ve çetin bir yazarı büyük bir başarıyla
      çevirecek kadar derin bilgisi için değil (büyük bir başarıyla diyorum,
      çünkü kim ne derse desin, hiç Yunanca bilmememe karşın, çevirinin
      her yerinde anlamın pek düzgün ve tutarlı olduğunu görüyorum, o
      kadar ki, ya yazarın düşüncesini tam anlamış yahut da uzun bir
      uğraştan sonra Plutarkhos'un ruhunu toptan bir kavrayışla kendi
      ruhuna aşılamış ve böylece ona hiç değilse aykırı ve birbirini
      tutmayan düşünceler söyletmemiştir); Amyot'ya en çok şunun için
      minnet borcu duyuyorum ki, ülkesine hediye etmek üzere bu kadar
      değerli ve yararlı bir kitabı (Plutarkhos'un «Ünlü Adamlar»ı.) arayıp
      bulmuş. Bu kitap bizi içinde bulunduğumuz çamurdan çıkarmasaydı
      biz cahillerin hali haraptı: Onun sayesinde bugün konuşmaya ve
      yazmaya cüret edebiliyoruz; kadınlar onu okuduktan sonra kocalarına
      ders veriyorlar: Hepimizin başucu kitabı oldu. (Kitap 2, bölüm 20)


      ...And Justice For All


    15. #15
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3283Array

      Varsayılan

      İNSAN DOĞASI

      İnsan doğasının yetersizliği yüzünden hiçbir şeyi duru ve yalın halde
      tutamıyoruz. Kullandığımız her şeyin özü bozulmuştur madenlerin
      bile. Altını işimize yarar hale getirmek için başka bir madde ile
      karıştırıp bozmak zorunda kalıyoruz.

      Ne Ariston'a, Pyrrhon'a ve Stoacılara göre hayatın amacı olan erdem,
      ne de Kyrene okuluyla Aristippas'ın sözettikleri haz katıksız olarak
      elde edilmiştir.

      Kavuşabildiğimiz zevk ve nimetlerin hepsi mutlaka dertlerle,
      üzüntülerle karışıktır.

      Medio de fonte leporum

      Surgit amari aliquid, quod in ipsis floribus angat (Lucretius)

      Zevkin kaynaklarında öyle bir acılık var ki,

      Çiçekler arasında bile olsa boğazımızı yakar.

      Son sınırına varan bir hazda inlemeye, sızlanmaya benzer bir durum
      vardır. İnsan can çekişir gibi olur. O kadar ki bu haz son kertesine
      geldiği zaman onu en acı sözcüklerle anlatırız: Bitmek, yanmak,
      bayılmak, ölmek, «morbidezza» gibi. Tatlı ile acı arasında, bir öz
      birliği olduğuna bundan daha iyi kanıt olamaz.

      Derin bir sevinçte, eğlentiden çok ciddilik vardır.

      Ipsa Felicitas, se nisi temperat, premit (Seneka)

      Mutluluk bile haddini aşarsa azap olur.

      Mutluluk bizi ezer.

      Eski bir Yunan atasözü de öyle der anlamı aşağı yukarı şudur:

      Tanrıların bize verdiği bütün nimetlerin hiçbiri katıksız ve kusursuz
      değildir, onları bir dert pahasına satın alırız.

      İşte eğlence, keyifle sıkıntı, birbirinden çok ayrı oldukları halde, gizli
      birtakım ilintilerle, kendiliklerinden birleşebiliyorlar.

      Sokrates der ki: «Tanrılardan biri hazla elemi birleştirip karıştırmak
      istemiş, bunu başaramayınca, bari şunları kuyruklarından birbirine
      bağlayalım, demiştir.»

      Metrodorus, yazgının bir çeşit zevkle karışık olduğunu söylermiş,
      bilmem o da aynı şeyi mi söylemek istiyordu; fakat bana öyle geliyor
      ki insan kendini hüzne bile bile, isteye isteye, seve seve bırakır. İnsan
      mahsus da kederli görünebilir; onu demek istemiyorum. Üzgün
      zamanımızda bile gülümseyen, hoşumuza giden, ince ve tatlı bir
      şeyler duyar gibi oluruz. Acaba bazı ruhlar için hüzün bir zevk, bir
      gıda değil midir?

      Est quaedam flere voluptas (Ovidius)

      Ağlamak da bir zevktir.

      Seneka'da Attalus diye biri der ki: Yitirdiğimiz dostların anısı, çok
      eski bir şarabın acılığı gibi, mayhoş elmalar gibi hoşumuza gider.»

      Minister vetuli, puer, Falerni,

      Ingere mi calices amariores, (Catullus)

      Kadehime eski Falernum şarabı döken çocuk, Daha acısından getir
      bana.

      Doğada şöyle bir karışma da görülür: Ressamlardan öğreniyoruz ki
      ağlarken ve gülerken yüzümüzde beliren çizgiler ve hareketler
      aynıymış. Gerçekten, resim henüz bitmeden bakacak olursanız çehre
      ağlayacak mı, gülecek mi bilemezsiniz. Daha garibi var: Gülme son
      sınırına varınca gözyaşlarıyla karışır.

      İnsanı dilediği bütün keyiflere kavuşmuş düşünelim. Diyelim ki
      bütün bedeni, aralıksız, şehvetin son sınırındaki hazza benzer bir haz
      içindedir. Öyle sanıyorum ki insan bu hazzın ateşiyle erir; bu kadar
      katıksız, bu kadar sürekli, bu kadar geniş bir şehvete dayanamaz.
      Böyle bir duruma düşecek olursak, çürük tahtaya basıyormuş gibi
      korkarak kaçmak, içgüdümüzle bu durumdan kurtulmak isteriz.
      Kendi kendime günahlarımı açarken görüyorum ki, en iyi huylarımda
      bile kötüye çalan bir yan var. Korkarım ki Platon (benim şahsen en
      temiz yürekle hayran olduğum, doğrulukta herkesten üstün tuttuğum
      Platon) en sağlam bildiği doğruluğu iyi yoklasaydı, ki herhalde
      yoklamıştır, bu doğrulukta insanın karışık yapısından gelen bir
      bozukluk bulurdu. Fakat bu bozukluk çok derinlerde gizlidir; onu
      ancak kendimiz görebiliriz. İnsan her bakımdan ve her yönden yamalı,
      alaca bulacadır.

      Adaletin yasalarında bile mutlaka adaletsiz bir taraf vardır. Platon
      diyor ki, yasaların bütün ezici ve üzücü taraflarını anlatmaya kalkanlar
      yedi başlı ejderhanın başlarını kesmeye yelteniyorlar. Tacitus şöyle
      der:

      «Omme magnum exemplum habet aliquid ex iniguo, quod contra
      singulos utilitate publica rependitur.»

      Örnek olsun diye verilen her cezada kamunun yararına ve bireyin
      zararına bir adaletsizlik vardır.

      Günlük hayatımızda ve insanlarla olan alışverişlerimizde fazla parlak
      ve keskin bir zeka göstermek de doğru değildir. Derin bir anlayış bizi
      fazla inceliğe ve fazla meraka götürür. Zekamızın olaylara ve dünya
      işlerine daha elverişli bir hale getirebilmek için biraz ağırlaştırmak,
      körleştirmek, onu bu karanlık ve bayağı hayata uydurmak için
      karartmak ve bulandırmak gereklidir. Nitekim gevşek ve sıradan
      zekalar işleri daha kolaylıkla, daha başarıyla çevirirler. Yüksek ve ince
      felsefi düşünceler iş görmeye elverişli değildir. Keskin bir düşünce
      inceliği, kabına sığmayan bir zeka çevikliği, işlerimize engel olur.
      Dünya işlerini daha hoyratça, daha gelişi güzel yürütmeli ve her
      zaman talihe büyük bir pay bırakmalıdır. İşleri derin, inceden inceye
      düşünüp aydınlatmaya gerek yoktur. Birbirine zıt birçok parlak
      düşünceler ve biçimler içinde insan kendini kaybeder:

      Volutantibus res inter se pugnantes obtorpuerunt animi.
      (Titus-Livius)

      Zıt düşünceleri çevire çevire zihinleri sersemleşmişti.

      Her işin bütün koşullarını ve sonuçlarını arayıp hesaplayan adam
      karar vermekte güçlük çeker; orta bir kafa da işleri görür, büyük
      küçük bütün girişimlere yeter. Dikkat ederseniz en iyi işçiler nasıl iş
      gördüklerini söylemekten aciz kimselerdir. Buna karşılık, yaptıklarını
      çok iyi anlatan kimselerin elinden iyi iş çıktığı pek görülmez. Her iş
      üzerinde bol bol, güzel güzel konuşmasını çok iyi bilen birini tanırım
      ki, kendisine yılda yüz binlerce gelir getiren bir serveti acınacak bir
      şekilde elinden kaçırdı. (Kitap 2, bölüm 20)

      Bilim iyi olmasına iyi bir ilaçtır ama hiçbir ilaç saklandığı kabın
      pisliğiyle değişip bozulmayacak kadar zorlu değildir. (Kitap 1, bölüm
      20)


      ...And Justice For All


    + Yeni Konu Aç
    9 sayfadan, 1.sayfa 123 ... SonSon

    Konu Açıklaması

    Users Browsing this Thread

    Şuanda bu konuyu 1 kişi izlemekte. (0 üye ve 1 misafir)

    Benzer Konular

    1. dilko denemeleri (yds)
      By INNERVISION in forum Soru Bankası
      Cevaplar: 62
      Son Mesaj: 02-07-13, 10:27
    2. JoNeST ile Kasa Denemeleri
      By JoNeST in forum Bahis & İddia
      Cevaplar: 19
      Son Mesaj: 03-11-07, 17:06
    3. rekor denemeleri
      By t_amon in forum Enteresan Olaylar
      Cevaplar: 4
      Son Mesaj: 29-11-05, 15:11

    Ziyaretçiler bu sayfayı bu kelimeleri arayarak buldular:

    montaigne denemeleri

    montaigne denemeler

    montaine denemeleri

    montaıgne denemeleri

    montaigne

    montaigneden denemelermontaigne denemelerinden örneklermontaignenin denemelerimontaigne denemeler okumountain denemelerimontaigne nin denemelerimontaigne denemesimontaigne denemedenemeler montaignemontaigne denemeleri okumontaigne kısa denemelerimontaıgne denemelermontaignein denemelerimonteigne denemelerimontaigne denemeler kitap özetimountain denemelerinden örneklermontaiğne denemeleridenemeler montaigne konusumontaigne kısa denemelerdenemeler montaigne oku

    Tags for this Thread

    Bookmarks

    Bookmarks

    Gönderme Kuralları

    • Yeni konu açılamaz!
    • You may not post replies
    • You may not post attachments
    • You may not edit your posts
    •  

    Forum Kuralları