• Acılı
  • Aptal
  • Aranıyor
  • Arsız
  • Aşık
  • Ölü
  • çılgın
  • üzüntülü
  • üzgün
  • Bahahaha
  • Bilgin
  • Bulantılı
  • Bulutlu
  • Canlı
  • Cap Canlı
  • cesaretli
  • Dead
  • Deli
  • Depresyonda
  • Eğlenmiş
  • gay
  • Goofy
  • Hacker
  • hoşgörülü
  • Huysuz
  • Huzurlu
  • Israrcı
  • iyi
  • Karışık
  • kaygılı
  • Küstah
  • Kederli
  • Keyifli
  • Kimsesiz
  • Kop Kop
  • Korkulu
  • kuşkulu
  • Manyak Deli
  • melek gibi
  • Meraklı
  • Meşgul
  • Mutsuz
  • Neşeli
  • Niteliksiz
  • Oylesine
  • Panik
  • Paranoyak
  • Rahat
  • Sakin
  • Saldırgan
  • Sarhoş
  • Sert ve kaba
  • SIKKIN
  • Sinirli
  • Sıcak
  • Tembel
  • utangaç
  • Uykucu
  • uykulu
  • Uyuşuk
  • Yaramaz
  • Yürekli
  • Yorgun
  • Yoğun
  • Şüpheli
  • Şeytani
  • Şeytani2
  • Şokta
  • şşşşttt!
  • 5 sayfadan, 1.sayfa 123 ... SonSon
    Gösterilen Sonuçlar 1 sonuçtan 15 ile 67 arası

    Konu: Yetişkinlik - Yaşlılık - Ölüm

    1. #1
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3282Array

      Varsayılan Yetişkinlik - Yaşlılık - Ölüm

      İ. GELİŞİM PSİKOLOJİSİ

      Psikoloji, genellikle, insan davranışının ve zihin süreçlerinin bilimi
      olarak tanımlanır. Bu geniş alanın incelenmesi birtakım alt dalların
      ortaya çıkmasını gerektirmiştir. İşte gelişim psikolojisi de bu temel
      uzmanlık alanlarından biridir. Ayrıca, gelişim psikolojisinin de hem temel
      araştırma, hem de uygulama dalları vardır. A. T. Jersild'e (1979)
      göre, gelişim psikolojisi alanındaki çalışmalar başlıca iki bölümde
      toplanabilir. Birincisi, insan gelişiminin çeşitli yönlerini ele alan ve
      betimleyen araştırmalardır. İkincisi, gelişime ilişkin temel kavramları,
      ilkeleri, kuramları ortaya koyan incelemelerdir. Gelişim alanındaki en
      yararlı çalışmalar, kuşkusuz, olgu ile kuramı birleştiren, böylece insan
      bilimlerine katkısı olan çalışmalardır. Bu açıdan, insan gelişimine
      ilişkin çalışmalar biyoloji, sosyoloji, antropoloji, tarih gibi diğer bilim
      dallarını da ilgilendiren çok disiplinli ve disiplinlerarası bir alana
      yayılmaktadır. Bu nedenle günümüzde gelişim psikolojisi çok yönlü
      bir araştırma ve inceleme alanı olmak durumundadır.

      :::::::::::::::::

      1. Gelişim Psikolojisinin Tanımı

      İlke olarak, geçmişi bilmek şimdiyi anlamamıza, şimdiyi anlamak
      da geleceği kestirmemize yardımcı olur. Bu genel ilke embriyoloji,
      jeoloji, coğrafya, tarih, gelişim psikolojisi gibi bütün gelişim bilimlerinde
      geçerlidir. Kuşkusuz, değişimin konusu ve zaman evreleri
      bütün bu bilimlerde aynı değildir; fakat hepsinde ortak olan nokta,
      birşeylerin zaman düzeni içinde geliştiği ve bu sistemli değişimin
      nedenlerinin bulunabileceği inancıdır. Gelişim psikolojisinde zaman periyodu
      insan ömrünü içerir ve değişen şey bireydir. Şu halde, gelişim psikolojisinin
      konusu bireyin fiziksel ve ruhsal yapısının ve davranışının değişimidir.

      Gelişim Psikolojisi, bireylerin yaşam boyunca geçirdiği değişimlerin
      betimlenmesi ve açıklanmasıyla ve aynı zamanda bireyler arasındaki
      değişim benzerlik ve farklılıklarıyla uğraşır. Gelişim psikologları
      gelişimi betimlemek isterler, dolayısıyla gelişim normlarıyla ilgilenirler.
      Fakat aynı zamanda gelişim süreçlerini açıklamak da isterler;
      yani gelişimin neden belirli bir yolda ilerlediğini ve gelişim yolunda
      bireylerin neden birbirinden farklılaştığını bulmaya çalışırlar.

      Modern gelişim psikolojisi oldukça yeni bir bilim dalıdır. En
      azından 1960'lara kadar bebek, çocuk ve ergen konusundaki psikolojik
      araştırmalar "çocuk psikolojisi" adıyla biliniyordu. Bugünkü psikolojik
      gelişim anlayışı -bazı büyük kuramcılara karşın- şimdiki biçimiyle
      son on yıllara kadar ortaya çıkmış değildi. Bütünleşmiş bir gelişim
      anlayışının daha önce ortaya çıkmayışının nedenlerinden biri,
      alanın 1950'lere kadar değişimleri açıklamaktan çok betimlemeye yönelmiş
      olmasıdır. İlk gelişim psikologları çocuğu doğum öncesinde,
      ilk haftalar ya da aylarda, ilk çocukluk, orta çocukluk dönemlerinde
      -olduğunca eksiksiz biçimde- betimlemekle yetiniyorlardı. Ancak betimsel
      bilgi araştırmacılar için giderek çekici olmaktan çıkmaya başladı.
      Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde 1938'de çocuk gelişimi
      konusunda yaklaşık beşyüz yayın çıktığı halde, 1949'da bu sayı yarısına
      inmişti. Daha sonra, 1950'lerin başlarında gelişim psikolojisi yeniden
      canlandı. Bu gelişmeye katkısı olan pek çok etken arasında en
      önemlisi, gelişim psikologlarının yeni bir yaklaşım kabul etmeleriydi;
      artık ilgilerini gelişimin temelini oluşturan süreçlere yöneltmeye
      başlıyorlardı (Liebert ve Wicks-Nelson, 1981).

      Yaşamboyu gelişim psikolojisi (life-span developmental psychology)
      gelişimi incelemede yeni bir yönelimdir ve iki temel sayıltıya
      dayanır. Birincisine göre, gelişim döllenme ile başlayan ve ölüm ile
      sona eren yaşamboyu bir süreçtir. Bu bakış açısı, bebeklik, çocukluk,
      ergenlik gibi bedensel büyümeye bağlı yaş dönemlerini kendi araştırma
      alanları sayan gelişim psikologlarının görüşlerinden ayrılmaktadır.
      İkinci sayıltıya göre, gelişim büyümenin sonlanması ya da olgunlaşma
      ile sona ermez. Tam tersine, yaşamboyu gelişim psikologları
      yetişkinlik ve yaşlılık yıllarıyla büyük ölçüde ilgilenirler. Yaşamboyu
      gelişime duyulan ilgi 1970'lerde başlamış ve 1980'lerde artarak
      sürmüştür. Yaşamboyu gelişim yaklaşımının ele aldığı temel konular
      "gelişim sırasında ortaya çıkan değişimlerin doğası" ve "bu değişimleri
      hangi etkenlerin belirlediği" sorunlarıdır (Honzik, 1984).
      Paul B. Baltes'e (1987) göre de, yaşamboyu gelişim psikolojisi, yaşam
      akışı boyunca davranışta ortaya çıkan sabitliğin ve değişimin araştırılmasını
      içerir. Bu psikolojinin amacı, yaşamboyu gelişimin genel ilkeleri,
      gelişimde bireylerarası farklılıklar ve benzerlikler hakkında,
      aynı zamanda gelişimde bireysel esnekliğin ya da değişebilirliğin derecesi
      ve koşulları hakkında bilgi elde etmektir.

      Perlmutter ve Hall (1992), gelişime ve yaşlanmaya ilişkin sayıltıların,
      araştırmacıların sorduğu soruları, bulguları yorumlama biçimlerini
      ve ileri yaşlardaki yaşamın doğasına ilişkin sonuçlarını etkilediğini
      belirtmektedir. Otuz yıl önce yaşlılığın doğasına ilişkin soruları
      yanıtlamak çok kolaydı; çünkü herkes gelişimi gençlikle özdeş tutuyordu,
      yetişkinlerin gelişmediği varsayılıyordu. Oysa araştırmalar olgunlaşmadan
      sonraki bütün değişimlerin bozulma ya da düşüş içermediğini
      göstermektedir. Örneğin, zekanın bazı yönlerinde ilerlemeler
      yaşamın ikinci yarısında da sürmektedir. Araştırmacılar farklı sistemlerin
      farklı oranlarda yaşlandığını ve gelişimin yönünün değişebileceğini
      de buldular. Yaşlanma, hangi işlevin incelendiğine bağlı olarak
      kararlılık, artma ya da azalma içerebilir. Örneğin, zekanın bir yönünde
      ilerleme gösteren bir yetişkin bir başka yönünde gerileme gösterebilir.
      İşte bu tür bulgular araştırmıacıları sayıltılarını yeniden gözden geçirmeye
      zorlamıştır. Gelişimi döllenmeden olgunlaşmaya kadar izleyen
      ve fetus, bebek, çocuk ve ergenle sınırlı tutan eski tanım işe yaramaz
      olmuştur. Böylece, yaşamboyu gelişim yaklaşımında gelişim, döllenmeden
      ölüme kadar bedende ya da davranışta ortaya çıkan yaşa bağlı
      değişimler olarak tanımlanmaktadır (Perlmutter ve Hall, 1992).


      ...And Justice For All


    2. #2
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3282Array

      Varsayılan

      2. Gelişimle İlgili Temel Sorunlar

      Gelişim psikologlarının sık sık tartıştıkları birtakım önemli sorunlar
      vardır. Bunlardan birincisi, gelişimi sağlayan etkenlerin kaynağı
      sorunudur. Bu sorun kalıtım-çevre, doğa-kazanım ya da başka adlarla
      yapılan tartışmalarda ortaya konmaktadır. Bugün artık "hangisi?"
      ve "ne kadar?" sorularının sorunu çözmedeki yararsızlığı anlaşılmıştır.
      Bunların yerine, davranışta biyolojik ve toplumsal etkilerin "nasıl?"
      birleştiği sorusu sorulmaktadır.

      Gelişim psikologları kendi alanlarında veri toplamak için üç dizi
      ilkeye dayanırlar: 1) Fiziksel büyüme ilkeleri, 2) Olgunlaşma ilkeleri,
      3) Öğrenme ilkeleri. Fiziksel büyüme ilkeleri fiziksel yapı ve organlardaki
      değişimleri dikkate alır. "Olgunlaşma" terimi -gelişimcilerin
      kullandığı biçimiyle- reflekslerin, içgüdülerin ve diğer öğrenilmemiş
      davranışların gelişimiyle ilgidir. Fiziksel büyüme ve olgunlaşma biyolojiktir.
      "Öğrenme" ilkeleri ise, geniş anlamda, sadece geleneksel koşullanmayla
      değil, aynı zamanda okuldaki öğrenimle ve diğer çevre
      etkileriyle birlikte tanımlanır. Öğrenme ve kalıtımın gelişime katkıları
      konusunda bugün kabul edilen görüş, gelişimin ortaya çıkmasında iki
      etkenin birleştiğini kabul eden "etkileşimci" görüştür. Her ikisi de
      zorunludur, hiçbiri tek başına yeterli değildir. Kalıtım gizil sınırları
      saptar, çevre de bu sınırlara ne kadar yaklaşılacağını belirler.

      Gelişim üzerindeki biyolojik etkiler iki çeşittir. Birincisi, bir türün
      bütün üyelerince paylaşılan türe özgü etkilerdir (bebeğin beslenme
      ve bakım için başkalarına gereksinme duyması gibi). İkincisi, her kişiye
      özgü olan genetik özelliklerdir (bireyler arasındaki farklılıklar
      gibi). İşte, gelişim psikologları doğanın insanlar arasındaki benzerliklerin
      ve farklılıkların oluşumuna nasıl katkıda bulunduğunu araştırmaktadırlar.
      Öte yandan, gelişim üzerindeki çevresel etkiler de iki çeşittir.
      Birincisi fiziksel çevredir (doğum öncesi dönemde ana rahmi,
      kent ya da kır gibi). İkincisi toplumsal çevredir (diğer insanlar, toplumsal
      kurumlar gibi). Bazı çevresel belirleyiciler bizi başkalarından
      farklı kılan etkenlerdir (özel bir okulda okumak, trafik kazasına uğramak,
      işini yitirmek, piyangoda kazanmak gibi). Başka bazı çevresel
      belirleyiciler de bizi başkalarına benzer kılan etkenlerdir (içinde
      doğduğumuz kültür ya da tarihsel zaman gibi). Önemli tarihsel olaylar gelişim
      üzerinde derin etkilerde bulunur, ama bu etkinin niteliği kişinin
      o zamanki yaşına bağlıdır. Bu konu gelişimle ilgili temel kavramlar
      bölümünde "bölük" kavramı çerçevesinde yeniden ele alınacaktır.

      İkinci sorun, davranış değişikliğinin sürekliliği ya da süreksizliği
      sorunudur. Gelişim derece derece ve düzgün bir biçimde mi ilerler,
      yoksa kendine özgü nitelikler gösteren birtakım evrelerden mi geçer?
      Evre kuramcıları evrensel biyolojik temelli etkenlerin gelişimde egemen
      bir rol oynadığını savunurlar; psikolojik süreçlerde hep aynı yapısal
      deeişimlerin ortaya çıktığını ve davranış değişimlerine göreli bir
      süreksizlik verdiğini ileri sürerler. Buna karşılık, sürekliliği savunan
      kuramcılar toplumsal ve yaşantısal etkenlerin gelişimdeki değişmelerin
      temelini oluşturduğunu savunurlar; öğrenme, dereceli bir süreçtir.
      Ancak bu görüş ayrılığına karşın, bütün kuramcılar gelişimde hem süreklilik
      hem de süreksizlik olduğu konusunda birleşmektedirler. Özellikle
      kişilik psikolojisi alanında varılan sonuç, kişiliğin karmaşık ve
      çok yönlü bir yapısı olduğu, bazı ögelerinin süreklilik bazılarının da
      süreksizlik gösterdiği biçimindedir. Genellikle en büyük sabitlik çeşitli
      zihinsel ve bilişsel boyutlarda (ZB, bilişsel üslup, benlik kavramı
      gibi) ve en düşük değişmezlik kişilerarası davranış ve tutumlarda ortaya
      çıkmaktadır.

      Gelişim psikolojisinde temel tartışmalardan biri de bunalım (crisis)
      kavramı çevresinde toplanır. Diyalektik bakış açısından psikolojinin
      görevi, değişen dünyada değişen bireyi anlamaya çalışmaktır. İnsan
      yaşamı karşıtlıklar ve çatışmalarla belirlenir. Her değişim karşıtlar
      arasındaki sürekli bir çatışmanın ürünüdür. Gelişim, varolan karşıtlıkların
      çözümü ve sonunda yeni karşıtlıkların ortaya çıkışı ile ilerler. Bireyin
      yaşamındaki karşıt güçler arasındaki çarpışmanın sonucu bir uzlaşma
      değil, tümüyle yeni bir üründür. Riegel'e (1975) göre, insan
      gelişimi en azından dört boyutta eşzamanlı bir harekettir: 1) İçsel-
      biyolojik, 2) Bireysel-psikolojik, 3) Kültürel-sosyolojik, 4) Dışsal-
      fiziksel. Gelişim, bu boyutların dengesi bozulduğu zaman ortaya çıkar.
      Çeşitli boyutlardaki değişimler her zaman eşzamanlı olmadığı
      için, aralarında çatışma gelişir ve bir bunalıma yol açar. Bunalım,
      bireylerin davranışlarını yeni koşullara ayarlamalarını gerektiren son
      derece zorlayıcı bir durumdur. Ancak diyalektik psikoloji açısından
      bunalımların mutlaka olumsuz olaylar olması gerekmez. Bu psikoloji,
      Piaget'in bilişsel gelişim konusundaki görüşlerinin yeterli olmadığını
      ileri sürer. Piaget gelişimin dengenin oluştuğu anda ortaya çıktığını
      vurgulamaktadır. Oysa Riegel'e göre gelişimsel ilerlemenin temeli
      karşıt koşullardır ve gelişim süreci hiçbir zaman sona ermez. Piaget
      gelişimi denge ve uyumun periyodik düzeylere ulaşması olarak gördüğü
      halde, Riegel bu gelişim düzeyinin ancak kısa süreli olduğunu kabul
      eder. Riegel'e göre Erikson, bunalımların içsel-biyolojik ve
      kültürel-sosyolojik güçlerle birlikte belirlenmesini vurgulayan ilk
      modern yazarlardan biridir, ancak Erikson da organizmanın neden evreden
      evreye geçerek geliştiğini açıklamakta yeterince başarılı olamamıştır.

      Riegel bunalım kavramına farklı bir açıklama getirmektedir:

      "Bunalım (crisis) kavramı çelişik biçimde denge (equilibrium),
      kararlılık (stability), uygunluk (consonance) ve
      denge (balance) kavramlarıyla bağlantılıdır. Denge (equilibrium)
      kavramı arzu edilir bir amaç olarak davranış ve toplum
      bilimcilerin düşüncesine tam anlamıyla girmiştir ve bunalımı
      olumsuz yönde tanımlar. Böylece, bunalım kavramı,
      ancak uzun vadeli bir durum olarak ya da bir sakinlik durumunun
      kesilmesi eylemi olarak gördüğümüz zaman dengesizlik
      (disequilibrium) anlamını kazanır. Fakat, karşıt durumlar
      ya da olaylar birbirine sıkıca bağımlı olduğuna göre,
      denge kavramı dengesizlik kavramı olmadan ve kararlılık
      kavramı bunalım kavramı olmadan anlaşılamaz. Bizim
      araştırmamız gereken nokta, bu koşulların her birini tek
      başlarına kavramak değil, birbiri içine girişlerini kavramaktadır.
      Kararlılık ve bunalımı olumlu ve olumsuz değil, birbirine
      karşılıklı bağımlı olarak görmemiz, yalnızca diyalektik
      bağlantılarında gelişimi olanaklı kılan çelişik koşulları düşünmemiz
      gerekmektedir" (K. F. Riegel, 1975).

      Gelişim psikolojisinin bir başka temel sorunu, davranış'ın mı
      yoksa zihinsel süreçlerin mi vurgulanacağıdır. Katı davranışçı yaklaşım
      doğrudan gözlemlenemeyeceği gerekçesiyle zihinsel süreçleri
      araştırmak istemez; buna karşılık, çağdaş psikologlar nesnel yöntemler
      kullanarak zihin süreçlerini de araştırma alanına katmışlardır. İç zihinsel
      süreçlerin psikolojik gelişimdeki yeri ve rolü artık kabul edilmekte
      ve araştırılmaktadır. Aynı bağlamda bir başka sorun da, "normatif"
      gelişimin mi yoksa idiyografik gelişimin mi vurgulanacağı konusudur.
      Kimi psikologlar bütün çocuklarda varolan ortak yönler anlamına
      gelen normatif (normative) gelişimle ilgilenirler; kimi psikologlar
      da çocuklar arasındaki bireysel farklılıkları anlamayı amaçlayan
      idiyografik (idiographic) gelişimi vurgularlar. Normatif araştırmalar
      genellikle gelişimin biyolojik temellerine dayanırlar. Gesell ve bir
      ölçüde de Piaget gibi kuramcılar gelişimi, içsel biyolojik süreçlerin
      yönlendirdiği, çevresel etkenlerden pek etkilenmeyen, önceden kestirilebilir
      bir olgu olarak görürler. Bu bakış açısı "ortalama" çocuk üzerinde
      yoğunlaşmakta ve "normal" gelişimin aşama aşama nasıl ilerlediğini
      belirleme amacını gütmektedir. İdiyografik araştırmalar ise
      çocuğu birey olarak almakta ve onu diğerlerinden farklılaştıran etkenleri
      incelemektedir. Vasta ve arkadaşlarına (1992) göre, dil gelişimi
      konusundaki çağdaş araştırmalar bu iki yaklaşımı sergileyen örneklerdir.
      Kimi kuramcılar dil yeteneğinin bütün çocuklarda benzer biçimde
      ortaya çıktığını, çünkü büyük ölçüde beyindeki mekanizmalar
      tarafından denetlendiğini kabul etmektedirler. Dolayısıyla bu araştırmalar
      belirli bir dildeki çocukların ortak dil gelişimi örüntülerini, aynı
      zamanda binlerce dil için evrensel olan özellikleri araştırmaktadırlar.
      Buna karşılık başka kuramcılar da konuşma gelişimindeki bireysel
      farklılıklarla ve dilin kazanılmasındaki çevresel etkilerle, yani dilin
      farklı çocuklarda farklı gelişmesine yol açan nedenlerle ilgilenmektedirler.


      ...And Justice For All


    3. #3
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3282Array

      Varsayılan

      3. Gelişimle İlgili Temel Kavramlar

      Yaş (age) kavramı, gelişim psikolojisini psikolojinin diğer alanlarından
      ayıran temel kavramdır. Yaş zaman ile eşanlamlı bir kavramdır
      ve kendi başına hiçbir şeyin nedeni değildir. Yaş kavramının
      yarattığı karışıklıklar nedeniyle kimi gelişim psikologları evre (stage)
      kavramını kullanmayı yeğlerler. Bir bağımsız değişken olarak "evre",
      "yaş"tan daha kullanışlıdır. Günümüzde evre kavramı gelişim psikologlarınca
      iki anlamda kullanılmaktadır. "Güçlü" anlamda evre kavramı
      süreksizliği dile getirir. Örneğin, çocuğun hareket gelişimi emekleme,
      ayağa kalkma, yürüme, koşma biçimindedir. Bu evrelerden herbiri
      diğerinden niteliksel olarak farklıdır. Bu anlamda evreler her zaman
      belirli bir zaman aralığında ortaya çıkmak durumundadırlar;
      gelişen birey bir evreyi atlayamaz, evreleri bir başka zaman aralığında
      yaşayamaz. Evre kavramının bu güçlü anlamı Piaget'in bilişsel gelişim
      kuramında ve Kohlberg'in ahlak gelişimi kuramında ortaya çıkar.

      Evre kavramının "zayıf" anlamı da vardır ve yaş, çevre, ilgiler,
      etkinlikler konusunda bilgi verir. Bütün bu kullanımlarda kavram anlam
      değişikliği olmadan geçer. Örneğin çocuğun "diş çıkarma evresinde",
      "ilkokul evresinde", "anal evrede" olduğu söylenebilir. Freud'un
      psikoseksüel gelişim kuramında ve Erikson'un psikososyal gelişim kuramında
      bu anlamdaki evre kavramı kullanılır (Ph. G. Zimbardo, 1979).

      Kullanımdaki bu farklılığa karşın, evre kuramlarının tümü evrelerin
      temel özellikleri üzerinde birleşirler. Kuramsal olarak evrelerin şu
      özellikleri taşıdığı kabul edilmektedir: 1) Evreler genel sorunları
      betimlerler. Bir evre o evreye özgü genel özellikleri ve sorunları vurgular.
      2) Evreler davranıştaki nitelik farklılıklarını dile getirirler. Bir evredeki
      davranışın kendine özgü nitelikleri vardır. 3) Evreler değişmez
      bir ardışıklık gösterirler. Bir evre diğerini değişmez bir sıra içinde izler.
      4) Evreler bütün kültürler için evrenseldir. Kültürler arasındaki
      farklılıklara karşın, bütün kültürler aynı yaşam sorunlarıyla başa çıkmaya
      çalıştıkları için gelişim evreleri bütün kültürlerde aynıdır (W.C. Crain,
      1986).

      İlerde de görüleceği gibi, gelişim kuramlarının çoğu evre kuramlarıdır.
      Ancak evre kuramlarının hepsi evre kavramının gerektirdiği
      özelliklere sahip değildir. John Flavell'e (1985) göre, tam bir evre
      kuramındaki her gelişim evresi şu ögeleri taşır: Yapılar (yeteneklerin,
      becerilerin ya da güdülerin tutarlı bir örüntüsü); niteliksel değişimler
      (önceki evreyle karşılaştırıldığında yetenekler, beceriler ya da güdüler
      arasında açık bir farklılık); ani oluş (evrenin tipik yeteneklerinde,
      becerilerinde, güdülerinde eşzamanlı bir değişim); birliktelik (bütün
      değişimlerin aşağı yukarı aynı hızla gelişmesi). Çok az evre kuramı
      bütün bu ölçütlere tam olarak uyabilmektedir. Örneğin, bir evrenin nerede
      bittiği, diğerinin nerede başladığı konusunda çok az görüş birliği
      vardır. Bu tür sorunlar nedeniyle günümüzde evre kavramı daha az
      sınırlayıcı bir biçimde kullanılmaktadır. Özel bir alandaki bellibaşlı
      yaşam evrelerinin betimlenmesinde hala evre kavramı yeğ tutulmaktadır.

      Evre kuramıyla yakından ilişkili kavramlardan biri de kritik dönemler
      (critical periods) kavramıdır. Kritik dönemler, yaşam süresinde,
      sürekli ve geri dönülmez sonuçları olabilen elverişli ve elverişsiz
      durumlarla ilgili zamanlardır. Kimi gelişimciler "duyarlı dönem" (sensitive
      period) terimini kritik dönem terimine yeğ tutarlar. Duyarlı dönem
      kavramı, kritik dönem kavramına göre, zaman boyutunda daha
      fazla esneklik ve geri dönüşlülük içerir. Kritik ya da duyarlı dönem
      anlayışı özellikle ünlü etolog Konrad Lorenz'in çalışmalarından sonra
      yaygınlık kazanmıştır. Bu anlayış psikanalitik açıklamalarda da önemli
      bir yer tutar. "Çocukluk nevrozu olmadan yetişkinlik nevrozu olmaz"
      formülü bu anlayışın anlatımıdır. Bununla birlikte, kimi gelişimciler
      yaşamın ilk yıllarının bu denli önemli sayılışını reddederler.

      Evre kavramının sağladığı kuramsal kolaylıklar açık olmakla birlikte,
      yaş kavramından vazgeçilemeyeceği de ortadadır. Şu halde, yaşın
      gelişimsel anlamını incelemekten kaçınılamaz.

      Yaş sadece biyolojik, kronolojik bir kavram değildir, aynı zamanda
      psikolojik, toplumsal bir gerçekliktir. Bireyin kendini kaç yaşında
      "hissettiği"ne ilişkin yaşantı herkesçe bilinir. Bir insan 16'sında kendini
      yetişkin gibi hisseder, öyle davranır ve çevresi de onu öyle algılar;
      bir diğeri ise 30'unda hala yüksek öğrenimini sürdürmektedir ve öğrenimini
      bitirmeden kendini tam bir yetişkin gibi hissetmeyebilir. Özellikle
      yetişkinlik psikolojisinde yaşlanma sürecinin incelenmesi, farklı
      yaş bölüklerindeki insanların farklılıklarının incelenmesi önem taşır.
      Ayrıca, bireyin yaşam döngüsü belirli bir tarih içine yerleştiğinden,
      bireysel zaman ile tarihsel zaman arasındaki etkileşim de önemlidir.
      Çünkü bireyin örneğin 20 yaşını 1995'te ya da 1935'te yaşaması farklı
      anlamlar taşır. Öte yandan, gelişim araştırması açısından da, farklı insanlar
      arasındaki yaş farklılıkları (bireyin ve ana babasının) ile, bireyin
      kendisinin yaş farklılığı (şimdiki hali ve 30 yıl sonrası) farklı etkenlerin
      dikkate alınmasını gerektirir. Her birey aşağı yukarı aynı zamanda
      doğmuş insanlar grubu demek olan bölük (cohort) içinde yer
      alır. Amerika Birleşik Devletleri'nde 1930'lardaki büyük ekonomik
      bunalımın gençler üzerindeki etkisinin olumlu ya da olumsuz olması
      gencin ait olduğu bölüğe bağlıdır. Bu etkinin o tarihlerde ergenlik çağında
      olan çocuklar üzerinde olumlu, okul öncesi çağda olanlar üzerinde
      ise olumsuz olduğu belirtilmektedir.

      Yaş, basitçe bakıldığında, bireyin doğumundan itibaren dünyanın
      güneş çevresindeki dönüşlerinin sayısıdır sadece. Ancak, yaşla gelen
      değişimler, farklı yaşlardaki insanlar arasındaki farklılıklar, yaşlanma
      süreci vb. önemli konulardır. Yaşa ilişkin bu değişimlerin çoğu
      -özellikle yetişkinler için- bireyin içinde yaşadığı toplum tarafından
      belirlenir. Ancak, hangi toplum içinde olursa olsun biyolojik değişimler
      de önemlidir.

      Yaşın önemini kavramak için aşağıdaki tabloya bakabiliriz:

      Tablo 1: İnsan Yaşam Çizgisi

      0- Gebelik, doğum

      6- Okula başlama

      12- Erinlik

      18-30 Oy verme, işe başlama, evlenme, anababa olma

      30-48 Anababa ölümü, menopoz, çocukların evden ayrılması,
      büyük anababa olma

      48-65 Emeklilik, eş ölümü, büyük-büyük anababa olma

      65 ve üzeri- Ölüm

      (Önemli olayların yaşları ortalama olarak verilmiştir, bu yaşlar önemli
      bireysel ve cinsel farklılıklar gösterir).

      Kaynak: D.C. Kimmel, Adulthood and Aging, 1974.

      Her bireyin döllenmeyle başlayıp ölümle sonuçlanan böyle bir
      yaşam çizgisi (life line) vardır. Bu yaşam çizgisi insanın yaşam döngüsünün
      (life cycle) şematik bir tasarımıdır ve insan yaşammın tüm
      süresinin (life span) ilerleyen ve sırasal yönlerini vurgular. Bu çizgide
      belirli yaşlar, yaşa bağlı özel değişimler için işaretlenmiştir. Biyolojik
      büyümenin rolü, gebelikten doğuma, doğumdan erinliğe, erinlikten
      orta yaşa vb. ilerledikçe önemini yitirmektedir. Şu halde biyolojik
      değişkenlerin dışında hangi etkenlerin yaşam çizgisindeki olayların önemini
      belirlediği sorulabilir. Örneğin, 6 yaş, çocuğun okula girişini ve
      uzun bir resmi eğitimden geçişini göstcrdiği için anlamlıdır. 12 yaş,
      erinliğin başlangıcını, çocukluğun sona erişini ve gençlik kültürüne
      katılmayı gösterdiği için önemlidir. 18 yaş, birçok toplumda oy kullanma,
      sürücü belgesi alma, üniversiteye girme, evden ayrılma, işe
      girme, evlenme gibi önemli toplumsal ve hukuksal anlamlar taşır ve
      yetişkinlikten pay almayı simgeler. 30 yaş -özellikle kitle iletişim
      araçlarınca- orta yaşın ve artık inişe geçişin başlangıcı olarak görülür;
      oysa dönüm noktası olarak ağırlıklı sonuçları olmayan bir yaştır, gene
      de yetişkinliğin birtakım hareketli olayları bu yaş dolaylarında yaşanır.
      Yetişkinler diğer yaş dönemlerinden niteliksel olarak farklı bir orta
      yaş kavramına sahiptirler. Ergenlikten sonraki on yıllarda yaşa bağlı
      değişimlerin az olmasına karşın, orta yaşlılıkta menopoz ve emeklilik
      gibi iki olay yaşa bağlı olarak gerçekleşmektedir. İleri yaşlarda eşin ya
      da arkadaşların ölümü, bireyin kendi ölümünden önce geçtiği dönüm
      noktalarıdır. Araştırmalar ölümün de önemli bir gelişim olayı olduğunu
      ortaya koymaktadır. Ölüme yakınlık yaşlılıkta kronolojik yaştan
      çok daha önemli bir zaman ölçütü olmaktadır. Ölüm kaçınılmazlık kazandıkça,
      psikolojik değişimlere yol açmaktadır.

      Bireyin yaşam döngüsü boyunca gelişimi yaşa bağlı değişimin
      kaynaklarından sadece biridir. Yaşam çizgisi ile çakışan "tarihsel zaman"
      da bireyin yaşam döngüsü içinde ilerlemesini etkileyen yaşa
      bağlı bir diğer boyuttur.

      Söz gelimi, yirmi yıl önce üniversite öğrencisi olan bir gencin
      ana babası büyük olasılıkla Birinci Dünya Savaşı sonlarında ve büyük
      ekonomik bunalımın ilk yıllarında doğmuştur. O insanlar uluslararası
      dayanışmayı öğrenmişler, ama ekonomik güvenliklerinin ve maddi
      varlıklarının kendi denetimleri dışında birden bire yok olabileceğini
      de görmüşlerdir. Ekonomik bunalım yıllarında okula giden o insanlar
      ilk toplumsal deneyimlerini, ilerdeki tutum ve değerlerini etkileyen
      maddi sıkıntılar içinde yaşamışlardır. Belki İkinci Dünya Savaşı'nı
      yaşamışlar, hatta içinde bizzat yer almışlardır. 1940'larda doğanlar ise
      yalnız ekonomik büyümeyi ve orta sınıfın gelişmesini değil, aynı zamanda
      hiç eksilmeyen nükleer savaş tehdidini de yaşamışlardır. Son
      zamanlarda çevre kirlenmesi ve nüfus patlaması gibi diğer yok olma
      tehditlerini de yaşamaya başlamışlardır. Bugünün dünyası, yalnız teknolojik
      gelişmeyi değil, dünyanın küçülmesini ve uzaya gidilmesini
      de yaşamaktadır. Bilgisayarlarla yaşama zorunluluğunun getirdiği sorunları
      da eklemek gerek!

      Bu tür tarihsel-kültürel olayların bireylerin tutum, değer ve dünya
      görüşlerini büyük ölçüde etkilediği bilinmektedir. Bu gelişmeler insanları
      farklı yaşlarda farklı biçimlerde etkiler. Ancak tarihsel olayların
      kuşaklar üzerindeki etkisi yaşa bağlı olmanın yanında toplumsal
      kesimlere de bağlıdır. Örneğin A.B.D'de 1950'lerde uzay programlarının
      önem kazanması o yıllarda meslek seçiminin eşiğinde bulunan
      gençleri daha fazla etkilemiş, çoğunu fen ve mühendislik dallarına yöneltmiş,
      sonuçta bu alanda işgücü fazlası oluşmasına yol açmıştır.

      Bireysel yaşam döngüsü ile tarihsel zaman çizgisi etkileşiminin
      ilginç bir örneği de "kuşaklararası çatışma" olgusudur. Bu çatışmanın
      gençlerle anababalarının kuşağı arasındaki değer, tutum ve yaşam biçimi
      farklılığından oluştuğu kabul edilirse, iki farklı yorum getirilebilir:
      Gelişimsel ve tarihsel. Gelişimsel olarak kuşaklar arasındaki bu
      farklılık gençlerin ve anababalarının yaşam döngüsündeki farklı evrelerden
      kaynaklanmaktadır. Erikson'a göre genç insan "Ben kimim?
      Toplumla nasıl bir ilişki kurabilirim?" gibi kimlik sorunlarıyla uğraşırken,
      kendi değer ve tutumlarını oluşturabilmek için toplumun değerlerini
      irdelediği ve anababa değerlerini kısmen reddettiği bir evreden
      geçer. Anababalar ise, dünyada sürekliliklerini sağlayan işaretler
      bırakabilme isteğiyle, ekonomik ve duygusal bir kararlılık sağlayarak,
      toplumun değerlerini aktarmaya çabaladıkları bir gelişim evresindedirler.
      İki ayrı evredeki insanların çatışması bir tür insanlık durumudur
      ve bu nedenle insanlık tarihi kadar eskidir.

      Kuşaklar arasındaki bu çatışma kuşaklar boyunca ortaya çıkan
      toplumsal değişimin mekanizması da olabilir. Özellikle, yaşlıların gelişen
      daha karmaşık ve yeni toplumsal yapıya gençleri hazırlayamadıkları
      hızlı toplumsal değişim dönemlerinde bu böyledir. Toplumsal
      gelişimin hızı arttıkça birbirini izleyen kuşaklar arasındaki yeniden
      uyum sağlama süreci de o ölçüde önem kazanmaktadır. Günümüzde
      gençlik döneminin uzaması gençlere, kişisel özgürlük, ekonomik güvenlik,
      entelektüel araştırma açılarından, toplumu ve toplumsal değerleri
      sorgulamaya zaman ve olanak sağlamaktadır. Yine bu dönemin
      uzaması gençlerin kendi aralarında bir çevre yaratıp yaşlı kuşakla
      daha az ilişki kurmalarına olanak vermektedir. Böylece gençler arasında
      paylaşılan tutum ve değerler artmakta, geleneksel kuşaklararası
      etkileşimin yerine yaşıtlararası etkileşim geçmektedir. "Gençlik kültürü"
      olgusu da buradan doğmaktadır.

      Gençlik dönemiyle çakışan bu tarihsel etkenler -çocuklukla yetişkinlik
      arasındaki sürenin uzaması, anababaların gençliğine oranla
      daha maddi varlık içinde yaşayan gençlik, genç nüfusun savaş sonrasında
      artması- kuşaklar çatışmasını derinleştiren nedenler olmuştur.
      Şu halde, gelişim olgusunu, gelişim döneminin çakıştığı tarihsel dönemi
      dikkate almadan tam olarak anlayamayız. Ama aynı zamanda,
      kuşaklar çatışmasını tam olarak anlayabilmek için gelişimsel (yaş) etkenleri
      tarihsel etkenlerden ayırabilmemiz gerekmektedir. Margaret
      Mead, kuşaklar çatışması konusunda gelişimsel etkenlerin yerine tarihsel
      değişimlere ağırlık verdiği bir açıklama getirmiştir. Mead, savaş
      sonrası insanların içinde yaşadıkları dönemin olumsuz niteliklerini
      özellikle vurgulamaktadır. Mead'a göre, "kültürel süreksizlik" yaşam
      döngüsünde ilerledikçe, 1980'lerde 41 yaşındakiler 55 ve daha yukarı
      yaşta olanları anlayamaz hale geleceklerdir ve bu böyle sürüp gidecektir.
      Sadece tarihsel etkenlere dayanarak kurulduğu için abartılan bu
      sav, kuşak çatışmasının gençlerle yaşlılar arasında sonsuza dek var
      olacağı doğrultusundaki gelişimsel savla çelişmektedir.

      Kuşaklar çatışmasına ilişkin bu örnek, yaş farklılıklarının anlaşılmasının
      ve yorumlanmasının çok zor olabileceği gerçeğini ortaya
      koymaktadır. Bu nedenle, yaş farklılıkları üzerindeki araştırmaların,
      gelişimsel (yaş) ve tarihsel (zaman) etkenlerin etkileşimini dikkate alması
      gerekmektedir. Gelişimsel sav ile kültürel süreksizlik savı arasındaki
      çelişki ancak amprik araştırmalarla giderilebilecektir. İdeal bir
      araştırma yöntembilimi, insanları bu kuşaklar farkının her iki tarafında
      da belirli bir süre izleyebilmelidir (D. C. Kimmel, 1974).


      ...And Justice For All


    4. #4
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3282Array

      Varsayılan

      4. Gelişim Psikolojisinde Yöntemler

      Gelişim psikolojisi, doğumdan ölüme uzanan yaşam süresinde fiziksel,
      zihinsel, duygusal ve toplumsal işlevlerde ortaya çıkan bütün
      değişimleri araştırır. Gelişim araştırmalarında çeşitli araştırma
      stratejilerinden, yaklaşımlarından, desenlerinden ya da yöntemlerinden söz
      edilebilir ve bunlar çeşitli biçimlerde sınıflanabilir.

      Aşağıda, herhangi bir sınıflama yapmadan, gelişim psikolojisinde
      sıklıkla kullanılan bazı yöntemler açıklanmaktadır.

      Deneysel yönteın (experimental method), deneysel varsayımları
      neden-sonuç ilişkisinin belirlenmiş olduğu kontrollü bir durum içinde
      sınamaktan ibarettir. İlişkisel yöntem (correlational method), iki ya da
      daha fazla etken arasındaki ilişkiyi saptamakla uğraşır. Bu yaklaşımda
      hiçbir şey araştırmacı tarafından değiştirilmez, durum olduğu gibi ölçülür,
      denekler aynı koşullar altında gözlemlenir, değişkenler arasındaki
      ilişki genellikle "korelasyon katsayısı" ile bulunur. Örnek olay
      yöntemi (case study method), tek bir deneğin ayrıntılı biçimde incelenmesi
      yöntemidir. "Klinik örnek olay incelemesi" bu yöntemin daha
      derinliğine bir yoludur. "Tek denekli deneysel araştırma", deneysel
      yöntem ile örnek olay yönteminin tek bir bireyin incelenmesinde birleşmesidir.
      Bu üç yöntemden herbirinin güçlü ve zayıf yanları vardır;
      ancak bilim adamlarının yeğledikleri yöntem deneysel yöntemdir,
      çünkü araştırmacıya neden-sonuç ilişkilerini arayabileceği kontrollü
      bir durum sağlar. Bu kontrollerin olmadığı ilişkisel araştırma ise sadece
      değişkenler arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarabilir, ama neden-sonuç
      bağlantısını veremez. Gene de ilişkisel yöntem, üzerinde oynanamayan
      koşullarn araştırılmasında ve doğal çevredeki özelliklerin
      ölçülmesinde çok önemlidir. Hem deneysel hem de ilişkisel yöntemler,
      bulguların daha geniş evrene genellenebileceği temsil edici örneklemler
      kullanırlar. Oysa örnek olay yöntemi bir tek denekle ilgili olduğu
      için genelleştirme yapamaz; koşullar diğer yöntemlere uygun olmadığı
      zaman örnek olay yöntemi kullanılabilir. Bununla birlikte, Piaget
      ve Freud'un kullandığı biçimiyle örnek olay yöntemi önemli kuramlara
      yol açmıştır (R.M. Liebert ve R.W.-Nelson, 1981).

      Kullanılan yönteme bakılmaksızın pek çok gelişim araştırması
      kesitsel, boylamsal ya da sırasal bir desen örgütleyebilir. Kesitsel desen
      (cross-seetional design), farklı yaş gruplarını seçer ve karşılaştırır.
      Bu yaklaşımda genellikle her denek için bir tek gözlem vardır. Gelişim
      değişiklikleri farklı yaşlardan deneklerin incelenmesiyle belirlenir.
      Bu yöntemin en büyük avantajı aynı yaştakilere bir seferde test
      verilebilmesidir; en büyük sorunu da, grupların sadece yaşa göre değil,
      doğum yılına göre de farklılaşabilmesi gerçeğini dikkate almamasıdır.
      Doğum yılı farklılıkları toplumsal koşullara, eğitim uygulamalarına,
      siyasal atmosfere ve başarıyı etkileyen diğer değişkenlere
      ilişkin farklılıklarla bağıntılı olabilir. Farklı zamanlarda doğan bireyler
      farklı doğum bölüklerine (birth cohorts) mensupturlar. Kesitsel yöntemin
      sorunu, yaş ile doğum bölüğünü birbirine karıştırmasıdır; yaş
      grupları burada farklı doğum bölüklerinden seçilmektedirler.

      Boylamsal desen (longitudinal design), aynı doğum bölüğünden
      olan bireylerin tekrar tekrar test edilmesi yaklaşımıdır. Boylamsal
      araştırmada aynı denekler değişik yaşlarda birkaç kez gözlemlenir, zaman
      içindeki davranış değişikliği ya da kararlılığı kaydedilir. Bu tür
      araştırmanın avantajı yaş değişikliklerinin doğum bölüğü farklılıklarıyla
      karıştırılmamasıdır; sadece bir bölükten olanlar tümüyle test edilirler.
      Gene de, en önemli sorun, eğer ele alınan dönem çok genişse,
      araştırmanın olanaksız ölçüde çok zaman gerektirmesidir. Bir başka
      sorun, eğer bölük farklılıkları varsa bunların ortaya çıkarılamamasıdır.
      Çünkü sadece bir bölük test edilmektedir, sonuçların genellenebilirliği
      kuşkuludur. Örneğin, ciddi bir ekonomik çöküntü döneminde büyümüş
      olan bir bölük sadece bu zamana özgü belirli tutumları yansıtabilir;
      daha önceki ya da sonraki bölükler için tipik olanı vermez.

      Sırasal desen (sequential design), pek çok farklı doğum bölüklerinin
      tekrar tekrar test edilmesi yaklaşımıdır. Böylece sırasal araştırmalar
      kesitsel yöntemin temel sorununu (yaşın bölükle karıştırılması
      sorununu), her yaş düzeyinde birden fazla bölüğü ele alarak çözerler;
      boylamsal yöntemin genelleştirme sorununu da aynı yoldan çözerler
      (Ph-G. Zimbardo, 1979).

      Boylamsal ve kesitsel yöntemler insan gelişimi konusunda gözlem
      yapma ve veri toplamanın temel yollarıdır. Araştırmacı, verileri
      ilişkisel (correlational) ya da etkensel (factorial) tekniklerle elden
      geçirerek, niceliksel olarak değerlendirilmiş değişkenler arasında varolan
      anlamlı ilişkileri keşfedebilir.

      Aşağıdaki tabloda (Tablo 2) boylamsal ve kesitsel yöntemlerin
      karşılaştırmalı nitelikleri özetlenmektedir.

      Tablo 2

      Boylamsal ve Kesitsel Yöntemlerin Karşılaştırılması

      BOYLAMSAL YÖNTEM

      OLUMLU

      İlk çocukluk ile yetişkin davranışları
      arasındaki sürekliliği belirler.

      Eşdeğer olmayan örneklemle ilgili sorunları önler.

      Büyüme artışlarını ve örüntülerini betimler.

      Diğer araştırmalardan daha kesin
      biçimde neden-sonuç ilişkisini belirtebilir.

      OLUMSUZ

      Zaman ve para açısından pahalıdır.

      Araştırma fonları tükenirse önceki
      zaman ve para harcamalarını tehlikeye sokar.

      Harcamalarla ilgili periyodik yeni
      düzenlemeler gerektirir.

      Örneklem denek kaybı nedeniyle
      giderek yanlı hale gelir.

      Araştırmacıların yeniden test vermek
      için aynı denekleri sürekli olarak
      yeniden bir araya getirmeleri gerekir.

      Test dönemleri arasında deneklerin
      çevreleri kontrol edilemez.

      Araştırmacıları vaktinden önce bir
      araştırma desenine ve kurama bağlı kılar.

      KESİTSEL YÖNTEM

      OLUMLU

      Fazla zaman kaybından korur.

      Boylamsal araştırmaya göre daha
      az paraya çıkar.

      Araştırma görevlileri arasında sürekli
      ya da uzun vadeli ilişkiyi gerektirmez.

      Deneklerin yeniden test vermek
      için istenen yaşa gelmelerine kadar
      verilerin uzun süre "dondurulması" gerekmez.

      OLUMSUZ

      Örneklem gruplarında yer alan değişimin
      yönünü göstermez.

      Aynı kronolojik yaşta ama farklı
      olgunlaşma yaşında olan çocukları
      bir araya yığar. Böyle bir ortalama
      alma yolu erinlikteki büyüme atılımıyla
      ilgili değişimleri gizleyebilir.

      İncelenen grupların karşılaştırılabilirliği
      her zaman belirsizdir.

      Gelişimin sürekliliğini tek bir bireyle
      ortaya çıktığı haliyle ihmal eder.

      Kaynak: James W. Vander Zanden, Human Development, 1981.

      Tablo 3

      Gelişim Araştırmaları Desenleri ve Yöntemleri

      Tip: Kesitsel desen

      Yöntem: Birçok bölüğü bir seferde gözlemleme

      Bulgular: Davranışta yaş farklılıkları

      Avantaj: Çabuk ve ucuzdur

      Dezavantaj: Farklılıklar gelişimsel değişimlerden çok,
      bölük değişimlerini yansıtabilir.

      Tip: Boylamsal desen

      Yöntem: Bir bölüğü birçok seferde gözlemleme

      Bulgular: Davranışta zaman içindeki değişimler

      Avantaj: Gelişimsel eğilimleri gösterir. Bireylerdeki
      değişimleri gösterir.

      Dezavantaj: Farklılıklar toplumdaki değişimleri yansıtabilir.
      Araştırmalar uzun süreli ve pahalıdır. Yinelenen uygulamanın
      etkisi ve denek kaybı örneklemi bozabilir.

      Tip: Sırasal desen

      Yöntem: Birçok bölüğü birçok seferde gözlemleme

      Bulgular: Davranışta yaşa bağlı değişimler

      Avantaj: Yaşın, bölüğün ve toplum değişimlerinin
      etkilerini ortaya çıkarır

      Dezavantaj: Araştırmalar uzun süreli ve pahalıdır

      Kaynak: Hoffman ve ark., 1994

      Sözü edilmesi gereken son bir araştırma yöntemi daha var. Araştırmacılar,
      bütün toplumlara, bazı türden toplumlara ve sadece özel bir
      topluma ilişkin kuramlar oluşturmak isterler. İşte, kültürlerarası
      yöntem (cross-cultural method) bu yaklaşımın aracıdır. Bu yaklaşımda,
      araştırma birimini bireylerden çok kültürler oluşturur. Genellikle, benzer
      bir kültür alanına giren komşu toplumlardan küçük örneklemler
      alarak çalışılır. Çocuk yetiştirme geleneklerine, erinlik törenlerine ya
      da anababa olma özelliklerine ilişkin araştırmalar bu türdendir. Kuşkusuz
      bu yöntemin de diğerleri gibi bazı sınırlılıkları vardır. Gene de
      bu yöntem, bulgularını tüm insanlığa genelleyemeyeceği konusunda
      diğer araştırmacıları uyarması bakımından özellikle yararlıdır.
      Yaşam döngüsüne ilişkin yukardaki açıklamalarda "yaş" bir değişim
      endeksi olarak ele alınmıştı. Bir araştırma değişkeni olarak yaşın
      ortaya koyduğu yöntembilimsel sorunlar ise burada ele alınacaktır.

      Yaş kendi başına açıklayıcı bir değişken değildir. Bu nedenle yaş
      değişimleri ve yaş farklılıkları denildiğinde bu bulguların yaşla gelen
      değişimleri gösterdiği, ama olası nedenlerini vermediği bilinmelidir.
      Örneğin 20 ve 40 yaşlarındaki insanlar arasında tutum ve değerler açısından
      ölçülebilen farklar vardır, ancak bu farkların nedenleri belirgin
      değildir. Yaş endeksini aşarak yaşa bağlı değişimleri safdışı etmeye
      çalışan araştırma örnekleri vardır.

      Kesitsel araştırmalar yaşın bir zaman noktasındaki kesitine dayanırlar;
      farklı yaşlardaki bir örneklem üzerinde çalışılır, bu yolla bulunan
      farklılıklara "yaş farklılıkları" denir. Yaş endeksini araştıran
      ikinci yaklaşım boylamsal araştırmadır; bu yaklaşımda bir denek grubu
      birkaç yıl boyunca periyodik olarak incelenir, bulunan farklılıklar
      "yaş değişimleri" olarak adlandırılır. Bu yaklaşım, bireysel farklılıkların
      incelenmesinde ve farklı bireylerin yaşla birlikte nasıl değiştiklerini
      belirlemede yararlıdır. Ancak boylamsal araştırmaların yetişkin
      gelişiminde kullanılmasını sınırlayan üç temel güçlük vardır. Birincisi,
      bu araştırmaların, çok zaman alması ve çok pahalı olmasıdır, geçen
      zaman içinde denekleri yeniden bulmak da zor olabilir, buna araştırmacının
      ömrü yetmeyebilir. Yine de boylamsal araştırmalar kesitsel
      araştırmalardan çoğu zaman daha üstündürler; çünkü bireysel farklılıkları
      yansıtırlar ve yaşa bağlı diğer açıklayıcı değişkenleri (tıbbi
      özgeçmiş, geçmişteki yaşantılar, aile geçmişi vb.) ortaya çıkarabilirler,
      bunlar da incelenen özel yaş değişimlerinin nedenlerini belirlemede
      yararlı olabilir. İkinci güçlük araştırmacının yaptığı ölçmelerin
      belirli bir yaşta (çocuklukta ya da ergenlikte) uygun olduğu halde,
      daha sonraki bir yaşta (yetişkinlik yada ihtiyarlık) uygun olmamasıdır,
      çünkü bireyin yaşamındaki önemli olaylar birey yaşam çizgisinde ilerledikçe
      değişiklik gösterebilir. Üstelik, bilim ilerledikçe de araştırılan
      değişkeni ortaya çıkarmak için yeni teknikler bulunabilir ve bunlar
      eskilerini geçersiz kılabilir. Üçüncü güçlük, uzun zaman aldığı için
      deneklerin ölmesi ya da örneklemden çıkmasıdır. Bu güçlüklerin bir çözümü
      "sırasal yaklaşım" olabilir, bu yaklaşımda bir denek grubu gelişimsel
      dönüm noktalarının (evlenme, anababa olma, menopoza girme,
      emekliye ayrılma...) yer aldığı bir zaman döneminde incelenmektedir.
      Bu yolla, araştırmacıyı ve denekleri uzun süreli bir araştırmaya
      bağlamadan, boylamsal değişimi ve bireysel farklılıkları saptamak
      mümkün olabilmektedir.

      Yetişkinlik ve yaşlılığa ilişkin verilerin çoğu kesitsel araştırmalara
      dayandığı için, bu yaklaşımın içerdiği güçlükleri de incelemek
      gerekmektedir. Kesitsel bir araştırmanın kültürel ve tarihsel değişimleri
      yaş değişiminden ayıramadığı kolayca görülebilir; "yaş" ile "doğum yılı"
      birbirine karışmıştır, birinin sonuçları diğerinden ayırt edilemez,
      bu nedenle yaş farklılıkları gerçekte yaşa bağlı güncel etkenlerden
      çok, bireyin doğum yılıyla ilişkili olabilir. "Doğum yılı"na bağlı
      etkilere "bölük etkileri" (cohort effects) adı verilmektedir (bir "bölük"
      aşağı yukarı aynı zamanda doğmuş bireylerin oluşturduğu bir gruptur).

      Boylamsal araştırmalar ise, doğum yılını sabit tutarak, kültürel-
      tarihsel değişimlerin yaş değişimiyle karışmasını engellemek isterler.
      Ancak bu araştırmalar da "yaş" değişkeni ile "ölçüm yılı" değişkenini
      birbirine karıştırırlar. Örneğin, 1960-1980 yılları arasında sigara içmedeki
      ani düşüş yaşla birlikte azalan ciğer kapasitesi ile çakışabilir.

      Genellikle boylamsal yaklaşımın kesitsel yaklaşıma yeğlendiği
      söylenebilir. Çünkü ölçüm yıllarına bağlı değişimlerin etkisi doğum
      yılına bağlı olanlara göre daha kolaylıkla denetlenebilir. Doğum yılına
      bağlı olarak ortaya çıkan çarpıcı tarihsel-kültürel etkenleri tam olarak
      kestirmek ve ölçümlerdeki etkisini saptamak çok daha zordur (D.C.
      Kimmel, 1974).

      Araştırma türlerini ve yöntemlerini bir arada incelemekte yarar
      var (bk. Tablo 3). Daha önce de belirtildiği gibi, kesitsel desen, iki ya
      da daha fazla yaş grubunun aynı anda araştırılması ve sonuçların
      karşılaştırılmasıdır. Bu karşılaştırma aynı yaşam dönemindeki farklı
      bölükler (6 yaşındakiler ile 10 yaşındakiler) arasında ya da farklı
      yaşam dönemlerindeki bölükler (18 yaşındakiler ile 60 yaşındakiler)
      arasında olabilir. Kesitsel desenin sorunu, yaşla birlikte ortaya çıkan
      farklılıkların gelişimsel değişim mi, yoksa farklı bölüğün üyesi olmanın
      mı sonucu olduğunu belirleyememesidir. Söz gelimi, yetişkinlerde
      ZB puanlarını ele alan kesitsel bir araştırma zekada 40
      yaşlarında başlayan düşüşün olduğunu düşünmemize yol açabilir.
      Oysa 1990 yılında 80 yaşında incelenen kişiler 1910'da doğmuşlardı,
      20 yaşında incelenenler ise 1970'de. Bölükler arasındaki bu zaman
      içinde toplumsal ve kültürel çevreler pek çok bakımdan değişmiştir,
      dolayısıyla bu değişimler zihinsel becerilerin gelişimini ve korunmasını
      etkilemiş olabilir. Bu bölük etkisi (cohort effect) sorunu ilgili
      bölümlerde yeniden ele alınacaktır.

      Boylamsal desen'de aynı bölükten olan insanlar haftalar, aylar,
      hatta yıllar boyunca izlenirler. Aynı insanlar kendi kendileriyle
      örneğin 8 yaşında ve 20 yaşında karşılaştırılırlar. Bu durumda bireydeki
      değişimler açığa çıkar; bölük farklılıkları da araştırmanın sonuçlarını
      etkilemez. Ancak bu araştırma türünün de kendine özgü sorunları
      vardır. Boylamsal araştırmalar gelişimi toplumun havasıyla karıştırabilirler.
      Söz gelimi, boylamsal bir araştırmada deneklerin uyuşturucu
      ve alkol kullanımına, 1990'da incelendiklerinde yirmi yıl önce
      incelendiklerinden daha az yöneldikleri bulunabilir. Bu değişimin
      yaşlanmanın mı yoksa toplumun yirmi yıl içinde uyuşturucuyu normal
      görmekten tehlikeli bulmaya doğru değişmesinin mi sonucu olduğu
      belirsizdir. Tarihsel değişimin davranışı etkilediği bilinmektedir.

      Yukarıda açıklandığı gibi, araştırmacılar bu iki araştırma türünün
      sorunlarından kurtulabilmek için ikisini birleştiren üçüncü bir tür
      önermişlerdir: Sırasal desen. Warner Schaie'nin ZB puanlarının yaşla
      birlikte köklü bir biçimde azalmadığını gösteren araştırması sırasal desenin
      en tanınmış örneklerinden biridir. Bu araştırmada önce iki ya da
      daha fazla bölüğe kesitsel bir araştırmada test verilmiştir; yıllar sonra
      aynı bölüklere boylamsal veri elde etmek üzere yeniden test verilmiştir;
      aynı anda, yeni bir kesitsel araştırma ilk bölüklerden alınan
      yeni gruplar ve yeni bir bölükten alınan bir grup üzerinde önceki
      araştırmayı yinelemiştir (Hoffman ve ark., 1994).


      ...And Justice For All


    5. #5
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3282Array

      Varsayılan

      5. Gelişim Kuramları

      Gelişimin araştırılmasında kuramların rolünün ne olduğu konusunda
      çeşitli yanıtlar vardır. Kuramlar, her şeyden önce olguların
      düzenlenmesi ve yoğunlaştırılması için temel sağlayan betimleyici-
      açıklayıcı bir rol oynarlar. Kuramlar ayrıca gelecek olayları kestirme
      olanağını da sağlarlar. Ancak bir kuramın "sınanabilir" ve dolayısıyla
      "reddedilebilir" ya da "yanlışlanabilir" olması da gerekir.

      Bir psikoloji kuramının diğer psikoloji kuramlarıyla ve disiplinleriyle
      bütünleşmesi de önemli bir noktadır. Dolayısıyla, kapsamlı
      bir gelişim kuramının oluşturulmasmda aşağıdaki ilkelerin önemi
      vurgulanmaktadır:

      - "Genel bir psikolojik gelişim kuramı, başlangıçta içinde diğer
      kuramsal ve amprik yönelimlerin bütünleşebileceği halen varolan bir
      kurama dayanır". Örneğin bir gelişim kuramı, felsefe, sosyal psikoloji,
      matematik, uygulamalı psikiyatri, psikopatoloji, psikoterapi, eğitim
      gibi birçok bilgi alanıyla ilişkilendirilebilir.

      - "Bir psikolojik gelişim kuramı, insan gelişiminin bir alanını
      odak noktası olarak kabul edip içindeki ve çevresindeki diğer gelişim
      alanlarıyla bütünleşerek güvenilir biçimde ortaya çıkabilir". Örneğin
      Piaget'in kuramı bilişsel bir kuramdır, psikolojinin diğer alanlarından
      (gelişim psikolojisi, öğrenme psikolojisi, sosyal psikoloji) bilişsel alana
      doğru bir yönelme vardır.

      - "Bir psikolojik gelişim kuramı geniş sayıdaki disiplinlerden
      süzülerek ortaya çıkar". Disiplinlerarası bir yaklaşım, genel bir psikoloji
      kuramı için gerekli daha derin araştıımalara olanak verir. Değişik
      disiplinler de aynı alan üzerine eğilebilirler, disiplinlerin bir araya
      gelmesi kuramların birbiri içinde erimesini sağlar, sonuçta kesitsel ve
      birçok alanı kapsayan ve derinliğe ulaşmayı sağlayan teknikler elde
      edilebilir.

      - "Bir psikolojik gelişim kuramı, bireyin öznel olarak yaşadığı
      tüm psikolojik çevreyi içine alır". Böylece bir gelişim kuramı düşünce,
      duygu, benlik, ahlak, yaratıcılık, toplumsallaşma gibi gelişim alanlarını,
      bireyin okul, toplum, kültür gibi ortamlardaki durumunu inceleyebilir.

      - "Bir psikolojik gelişim kuramı, bir insanın tüm psikolojisi ile
      ilgili olan mevcut kavramların hepsiyle ilgilenir." Örneğin bir kuram,
      doğa-kazanım gibi tartışma konularıyla, kritik dönemler, çocuk yetiştirme
      teknikleri, anksiyetenin gelişimsel işlevi gibi sorunlarla ilgilenir.

      - "Bir psikolojik gelişim kuramı, sentez ve bütünleştirme özelliğinin
      yanısıra, bazı uzlaşmaz öğeleri reddetmek zorunda kalabilir".
      Örneğin, davranışçılığın Piaget'in kuramıyla ters düştüğü açıktır. Ancak,
      değişik bir yaklaşımla öyle bir reddetme yolu izlemeyebilir ve
      davranışçı yaklaşımlar safdışı edilmeyebilir.

      - "Bir psikoloji kuramı belirli uygulamalar için özel bağlantı
      süreçleri geliştirebilir". Örneğin, bir gelişim kuramının eğitim programları
      geliştirmede önemli katkıları olabilir.

      - "Bir psikoloji kuramı bir gelişim evreleri taslağı içerebilir".
      Evrelerin varlıkları ve özellikleri tartışma konusu olmakla birlikte
      betimleyici ve açıklayıcı rolleri kabul edilmektedir.

      - "Bir psikoloji kuramı bütün kültür ve alt kültürlerle ilişkilidir."

      - "Bir psikolojik gelişim kuramı toplumsal normdan ayrılan bireyin
      gelişimine de yer vermelidir". Amaç, daha kapsamlı bir insan
      gelişimi için birçok kaynak ve içgörüden ürün alabilmektir. Karl Popper'in
      dediği gibi, kuramlar dünyayı bilimsel olarak avlayabilmek için
      ağ olarak kullanılırlar, bütün çaba ağı daha ince örebilmek olmalıdır
      (S. ve C. Modgil, 1980).

      Modern gelişim araştırmalarının çoğu kuramların yol göstericiliğinde
      yapılmış ve yapılmaktadır. Özellikle dört büyük psikoloji
      kuramı bütün araştırmaları etkilemektedir.

      Gelişim psikolojisine yön veren temel kuramlardan biri olgunlaşma
      kuramı (maturational theory)'dir. Bu kuramın dayandığı temel
      düşünce, çocukta zaman içinde görülen değişimlerin çoğunun bedendeki
      özel ve önceden belirlenmiş bir şema ya da plana göre ortaya
      çıktığıdır. Bu görüşe göre olgunlaşma bu planın doğal açılımının ortaya
      çıkmasıdır. Bütün gelişimlerin doğal süreçlerin ve biyolojik planların
      açılımıyla kendi kendine düzenlendiğini savunan bu görüş Arnold
      Gessell tarafından geliştirilmiştir. Gessell, öncelikle çocukların
      fiziksel ve devinimsel gelişimini incelemiş ve -çok az bir muhalefete
      karşı- pek çok kabul görmüştür. Buna karşılık, kişilik ve zihin gelişimine
      ilişkin olgunlaşmacı görüş şiddetle eleştirilmektedir.

      Sigmund Freud'un geliştirdiği psikanalitik kuram (psychoanalytic
      theory), insanın psikolojik bakımdan evrensel ilkelere uygun olarak
      geliştiğini kabul eder. Ancak Freud bir bireysel kişiliğin işlevsel
      yönlerinin toplumsal bir bağlam içinde biçimlendiğine de inanır. Freud'un
      gelişimciIere en önemli katkısı, tüm yaşam boyunca sürecek örüntülerin
      oluşmasında erken yaşam deneyimlerinin önemini vurgulamasıdır.

      Toplumsal öğrenme kuramı (social learning theory) geleneksel
      davranışçılığı aşarak, kişisel ve çevresel etkenlerin hepsinin birbiri
      içine girmiş belirleyiciler olarak etkide bulunduğunu savunur. Davranışın
      çevreden etkilendiği doğrudur, fakat çevre de kısmen bizim tarafımızdan
      yaratılır. Bu yaklaşım son derece etkili olmuştur, çünkü
      toplumsal gelişim süreçlerinin etkisiyle doğrudan ilişkilidir.

      Psikolojik gelişimi kavramanın bir başka yolu da düşünme ve
      bilme süreçlerinin gelişimini araştırmaktır. Bilişsel gelişim kuramı
      (cognitive-developmental theory)'nın en önemli adı Jean Piaget'tir.
      Piaget'in çalışmaları toplumsal ve ahlaksal gelişimin de bilişsel
      temelleriyle anlaşılabileceğini göstermiştir. Bilişsel gelişim kuramı,
      temeldeki yapı ile yaşantı arasındaki dinamik etkileşimi vurgular; bilişsel
      yeteneklerin gelişimine ve zihnin simgesel tasarımları anlama ve kullanma
      becerisine önem verir.

      Gelişim, ilerleyici (progressive), sırasal (sequential) ve kuşaklar
      boyunca aynı örüntüyü izleyen bir oluşumdur; aynı zamanda döngüsel
      (circular)dir, çünkü her kuşak olgunlaştıkça gelecek kuşağı büyütür.
      Yaşam döngüsünün doğası konusunda yazarlar, filozoflar, toplumbilimciler
      çeşitli görüşler ortaya atmışlardır. Yaşam döngüsünün ilerleyen
      ve sırasal değişimleri konusunda, bu değişimlerin neden bir sıra
      ile meydana geldiği, ne kadarının biyolojik ne kadarının toplumsal ya
      da psikolojik etkenlerle belirlendiği, bu değişimlerin bütün kültürlerde
      ve bütün bireylerde aynen ortaya çıkıp çıkmadığı... sorunlarını açıklayan
      tek bir kuram henüz ortaya atılabilmiş değildir.

      Bununla birlikte, özellikle evrelere dayalı gelişim kuramlarının
      tüm yaşam döngüsünü kapsayacak biçimde kuruldukları söylenebilir.
      Sigmund Freud, Erik Erikson ve Jean Piaget insan gelişimini evrelere
      ayırarak inceleyen en önemli evre kuramcılarıdır. Daha önce belirtildiği
      gibi, evre kuramcıları gelişimi, görece sırasal, ani ve sabit bir değişimler
      dizisi olarak görürler. Evre kavramı, insan gelişimi çizgisinin
      aşamalı düzeylere bölündüğü görüşüne dayanır. Freud, her insanın
      oral, anal, fallik, lalent ve genital olmak üzere bir dizi psikoseksüel
      evreden geçerek geliştiğini, ancak bu gelişmede özellikle yaşamın ilk
      yıllarının önemli olduğunu kabul eder. Her evre, bireyin bir sonraki

      Tablo 4

      Yaşam Süresinde Gelişim Evreleri

      EVRE: DOĞUM ÖNCESİ EVRE

      Yaş dönemi: Gebelikten doğuma

      Temel özellikler: fiziksel gelişim

      Bilişsel evre PİAGET: -

      Ruhsal-cinsel evre FREUD: -

      Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: -

      Ahlak evresi KOHLBERG: -

      EVRE: BEBEKLİK

      Yaş dönemi: Doğumdan yaklaşık 18'inci aya

      Temel özellikler: Gelişmiş hareket; basit dil;
      toplumsal bağlanma

      Bilişsel evre PİAGET: Duyusal devinimsel

      Ruhsal-cinsel evre FREUD: Oral; anal

      Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Güven/Güvensizlik

      Ahlak evresi KOHLBERG: Ahlak-öncesi (Evre 0)

      EVRE: ERKEN ÇOCUKLUK

      Yaş dönemi: Yaklaşık 18'inci aydan yaklaşık 6'ıncı yıla

      Temel özellikler: İyi gelişmiş dil; cinsel tip;
      grup oyunu; okula hazırlığın bitişi

      Bilişsel evre PİAGET: İşlem-öncesi

      Ruhsal-cinsel evre FREUD: Fallik; Oedipal

      Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Özerklik/Kuşku;
      Girişim/Suçluluk

      Ahlak evresi KOHLBERG: İtaat ve ceza (Evre 1);
      Karşılıklılık (Evre 2)

      EVRE: GEÇ ÇOCUKLUK

      Yaş dönemi: Yaklaşık 6'ıncı yıldan yaklaşık 13'üncü yıla

      Temel Özellikler: Birçok bilişsel süreç yetişkin
      düzeyinde (işlem hızı hariç); oyun grubu

      Bilişsel evre PİAGET: Somut işlem

      Ruhsal-cinsel evre FREUD: Örtülü dönem

      Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Çalışkanlık/Aşağılık duygusu

      Ahlak evresi KOHLBERG: İyi çocuk (Evre 3)

      EVRE: ERGENLİK

      Yaş dönemi: Yaklaşık 13'üncü yıldan yaklaşık 20'inci yıla

      Temel özellikler: Erinlikle başlar, olgunlukla biter;
      yüksek bilişsel düzeylere ulaşma; anababadan bağımsızlık;
      cinsel ilişki evreye geçmeden önce çözmek zorunda olduğu
      bir çatışma içerir.

      Bilişsel evre PİAGET: Soyut işlem

      Ruhsal-cinsel evre FREUD: Genital evre

      Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Kimlik/Rol karışıklığı

      Ahlak evresi KOHLBERG: Yasa ve düzen (Evre 4)

      EVRE: GENÇ YETİŞKİNLİK

      Yaş dönemi: Yaklaşık 20'inci yıldan yaklaşık 45'inci yıla

      Temel özellikler: Meslek ve aile gelişimi

      Bilişsel evre PİAGET: -

      Ruhsal-cinsel evre FREUD: -

      Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Yakınlık/Yalıtılmışlık

      Ahlak evresi KOHLBERG: Toplumsal anlaşma (Evre 5)

      EVRE: ORTA YAŞ

      Yaş dönemi: Yaklaşık 45'inci yıldan yaklaşık 65'inci yıla

      Temel özellikler: Meslekte en yüksek düzey; kendini
      değerlendirme; "boş yuva" bunalımı; emeklilik

      Bilişsel evre PİAGET: -

      Ruhsal-cinsel evre FREUD: -

      Ruhsal-Toplumsal evre ERİKSON: Üretkenlik/Kendine dönüklük

      Ahlak evresi KOHLBERG: İlkeli evre (Evre 6 ve 7,
      ikiside ender)

      EVRE: İLERİ YAŞ

      Yaş dönemi: Yaklaşık 65'inci yıldan ölüme

      Temel Özellikler: Aileden, başarılardan tad alma;
      bağımlılık; dulluk; kötü sağlık

      Bilişsel evre PİAGET: -

      Ruhsal-cinsel evre FREUD: -

      Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Bütünlük/Umutsuzluk

      Ahlak evresi KOHLBERG: -

      EVRE: ÖLÜM

      Yaş dönemi: -

      Temel özellikler: Özel anlamda bir "evre"

      Bilişsel evre PİAGET: -

      Ruhsal-cinsel evre FREUD: -

      Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: -

      Ahlak evresi KOHLBERG: -

      Kaynak: Ph. G. Zimbardo, Psychology and Life, 1979.

      Psikanalitik geleneğe bağlı bir kuramcı olan Erikson sekiz psikososyal
      evre ayırt eder; birey bunların her birinde başarıyla çözmek zorunda olduğu
      temel bir çatışma yaşar. Erikson'un kuramı, kişinin yaşam süresi
      (life span) boyunca yer alan sürekli bir kişilik gelişimi sürecinden söz
      ederek Freud'un kuramını aşar. Piaget, büyümekte olan çocuğun içinde
      yaşadığı dünyaya nasıl uyum sağladığı sorununu temel olarak alır ve
      dört bilişsel gelişim evresi saptar. Kohlberg, Piaget'i izleyerek, ahlak
      alanında altı evreli bir gelişim kuramı oluşturmuştur.

      Tablo 4'te, yaşam süresinde ortaya çıkan gelişim evreleri belli
      başlı kuramlar açısından, bu evrelerin yaklaşık yaşları ve temel olayları
      belirtilerek gösterilmektedir; Tablo 5 kuramları karşılaştırmaktadır.

      Tablo 5

      Gelişim Kuramları

      BİYOLOJİK KURAMLAR:

      Gelişimin Doğası: Doğa

      Rehber Süreç: Olgunlaşma

      Birey: Etkin

      Gelişimin Biçimi: Evre

      Odak: Yapıda ve davranışta gözlenebilir değişimler

      PSİKODİNAMİK KURAMLAR:

      Gelişimin Doğası: Doğa ve kazanım

      Rehber Süreç: Olgunlaşma

      Birey: Etkin

      Gelişimin Biçimi: Evre

      Odak: Kişilik yapısında içsel değişimler

      KOŞULLANMA KURAMLARI:

      Gelişimin Doğası: Kazanım

      Rehber Süreç: Öğrenme

      Birey: Edilgin

      Gelişimin Biçimi: Sürekli

      Odak: Davranışta gözlenebilir değişimler

      BİLİŞSEL TOPLUMSAL ÖĞRENME KURAMLARI:

      Gelişimin Doğası: Kazanım

      Rehber Süreç: Öğrenme

      Birey: Ilımlı etkin

      Gelişimin Biçimi: Sürekli

      Odak: Davranışta gözlenebilir değişimler

      BİLİŞSEL GELİŞİM KURAMLARI:

      Gelişimin Doğası: Doğa ve kazanım

      Rehber Süreç: Olgunlaşma

      Birey: Etkin

      Gelişimin Biçimi: Evre

      Odak: Zihinsey yapıda içsel değişimler

      BİLGİ-İŞLEM KURAMLARI:

      Gelişimin Doğası: Kazanım

      Rehber Süreç: Öğrenme

      Birey: Etkin

      Gelişimin Biçimi: Sürekli

      Odak: Davranışta gözlenebilir değişimler

      KÜLTÜREL-BAĞLAMSAL KURAMLAR:

      Gelişimin Doğası: Doğa ve kazanım

      Rehber Süreç: Olgunlaşma ve öğrenme

      Birey: Etkileşimci

      Gelişimin Biçimi: Sarmal

      Odak: birey ile toplum arasındaki ilişki

      Kaynak: Hoffman ve ark., 1994


      ...And Justice For All


    6. #6
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3282Array

      Varsayılan

      Gelişim alanında "olgunlaşma kuramı" (A. Gesell) ve "etolojik
      kuram" (K. Lorenz ve N. Tinbergen) genellikle biyolojik kuramlar
      olarak adlandırılır. Freud'un "psikoseksüel kuramı" ve Erikson'un
      "psikososyal kuramı" psikodinamik kuramlar çerçevesinde yer alır.
      Bilişsel kuramlar grubunda Piaget'in "bilişsel gelişim kuramı", Kohlberg'in
      "ahlak gelişimi kuramı" ayrıca "toplumsal biliş kuramları",
      "bilgi-işlem kuramları" bulunur. Öğrenme kuramları içinde "koşullanma
      kuramları" (Pavlov, Watson, Skinner) geleneksel kuramlardır,
      bunları "toplumsal öğrenme kuramları" (Dollard, Miller) izler; bu
      grupta en yeni akım "bilişsel toplumsal öğrenme kuramı" (Bandura)
      olarak ortaya çıkar. Gelişim alanında son olarak kültürel-bağlamsal
      kuramlar'ı buluyoruz; Vygotsky'nin "toplumsal-tarihsel kuramı" ve
      Bronfenbrenner'in "ekolojik kuramı" bu grupta yer almaktadır (bk.
      Tablo 5). Bütün bu kuramlar insan gelişiminin düzenli olduğu, dolayısıyla
      davranışın önceden kestirilebileceği sayıltısına dayanırlar.
      Bir ayrıksılık dışında bütün kuramlar bireyi etkin bir varlık olarak
      görürler. Bir kuramın insanın doğasını, gelişimin özünü nasıl gördüğü
      sorusu kuramların değerlendirilmesinde en önemli noktadır (bu temel
      görüşler aşağıda kuramlar karşılaştırılırken açıklanmaktadır).

      Kuramların Karşılaştırılması

      Önceki sayfalarda kısaca özetlediğimiz gelişim kuramlarını burada
      daha ayrıntılı biçimde ele alacak ve aralarındaki ilişkileri de
      araştıracağız. Böylece, gelişimin duygusal, bilişsel, toplumsal boyutları
      arasındaki ihmal edilemez bağları da görmüş olacağız. Bu arada kuramlara
      yöneltilen temel eleştiriler de ortaya konmuş olacaktır. Ancak
      bu ayrıntılara girmeden önce kuramların gerisinde yer alan dünya görüşlerini
      incelemekte yarar görüyoruz. Perlmutter ve Hall'ın (1992)
      belirttiği gibi, gelişimciler, gelişme süreçlerini açıklamaya yönelik
      kuramlarını kurarken insanın doğasına ve davranış süreçlerine ilişkin
      değişik modellere dayanırlar. Her model farklı bir dünya görüşünü
      temel alır ve gelişimi temsil edecek farklı bir analoji kullanır. Böylece,
      gelişimciler tarafından temel alınan dünya görüşü onların gelişimin
      değişik yönlerini tanımlama, araştırma ve yorumlama yollarını etkiler.
      Perlmutter ve Hall bellibaşlı üç model olduğunu söylemektedir:
      Mekanistik, organizmik, diyalektik (başka yazarların başka sınıflamalar
      yaptığı gözden kaçırılmamalı). Onlara göre bu modellerin hiçbiri
      ne doğru ne de yanlıştır; ama herbiri gelişimi anlamada rehber olarak
      kullanılabilir (bk. Tablo 6. Okuyucunun Tablo 5 ile Tablo 6'yı birlikte
      incelemesi yararlı olacaktır).

      Tablo 6

      Gelişime İlişkin Dünya Görüşleri

      BENZETME:

      Mekanistik: Makina

      Organizmik: Organizma

      Diyalektik: Orkestra müziği

      BİREY:

      Mekanistik: Genel olarak edilgin

      Organizmik: Etkin

      Diyalektik: Etkileşimsel

      ODAK:

      Mekanistik: Davranışta gözlenebilir değişimler

      Organizmik: Yapıda içsel değişimler

      Diyalektik: Birey ile toplum arasında ilişki

      DEĞİŞİM TÜRÜ:

      Mekanistik: Niceliksel

      Organizmik: Niteliksel

      Diyalektik: Niceliksel ve niteliksel

      Kaynak: Perlmutter ve Hall, 1992.

      Mekanistik modeller makina benzetmesini kullanır ve gelişimin
      de makinanın işleyişini yöneten yasalar gibi düzenli yasalara bağlı
      olduğunu kabul eder. Gelişimi dış güçler etkiler; davranış geçmişteki
      deneyimlerle ve şimdiki durumlarla biçimlenir. İnsanların duyguları,
      düşünceleri ve eylemleri değişir, ama yapıları değişmez (otuz yaşındaki
      biriyle yedi yaşındakinin bilişsel yapıları farklı değildir). Bu modelde
      davranış uyarılmanın sonucudur, dolayısıyla insanların eylemleri
      çevreye tepkiler doğrultusunda açıklanır. Öğrenme kuramcıları davranışı
      açıklarken ve bazı biliş kuramcıları zihnin işleyişini açıklarken
      bu modeli kullanırlar. Bu yaklaşımda insan edilgin bir varlıktır (ancak,
      bu modelden kaynaklanan "toplumsal biliş kuramı"nda birey
      akılcı bağlamda etkin sayılmaktadır). Organizmik modeller insanı etkin
      ve değişen organizmalar olarak görürler. İnsanlar çevreyle etkileştikleri
      için köklü bir biçimde değişirler. Düşüncedeki gelişme deneyimin
      basit bir sonucu değildir, yapıdaki biyolojik temelli özel bir
      değişimi yansıtır (otuz yaşındaki birinin bilişsel süreçleri yedi yaşındaki
      birininkinden niteliksel olarak farklıdır). Organizmik yaklaşım
      gelişimin hedefiyle ve davranışın örgütlenme biçimiyle ilgilenir; davranışın
      dışsal nedenini değil, bireyin içindeki değişim kurallarını tanıma
      ve tüm sistemi betimleme amacını güder. Bu yaklaşımda birey etkindir,
      etkinliğinin kaynağı da kendisidir. Diyalektik yaklaşım insanın
      sürekli değişen bir çevreyle etkileşim içinde olduğunu kabul eder.
      Gelişim, aralarında hiçbir zaman yetkin bir uyum bulunmayan biyolojik,
      fiziksel, psikolojik ve toplumsal boyutlara sahiptir. Diyalektik
      yaklaşım birey ile toplum arasındaki ilişkiye odaklanır; bireyin gelişimi
      büyük ölçüde tarihsel andaki olaylardan etkilenir (bu nedenle, yüzyılımızda
      doğmuş birinin gelişimi geçen yüzyılda doğmuş birininkinden
      farklı olacaktır). Diyalektik yaklaşımın mekanistik ve organizmik
      yaklaşımların kavramlarını bütünleştirebileceğini ileri süren gelişimciler
      vardır (Perlmutter ve Hall, 1992).

      Şimdi, daha önce sözünü ettiğimiz gelişim kuramlarını birbiriyle
      karşılaştırarak inceleyebiliriz.

      Olgunlaşma kuramı insanoğlunun sırasal bir büyüme (sequential
      growth) gösterdiği ilkesini embriyoloji çalışmalarından almıştır. Embriyonun
      epigenetik olarak bazı evrelerden geçerek büyüdüğü ve bu sıranın
      her zaman sabit olduğu bu çalışmalarda ortaya konmuştur. İşte
      bu embriyolojik modeli çocuk gelişimine uygulayan kişi Arnold Gesell
      (1880-1961) olmuştur. Gesell'e göre, olgunlaşma mekanizması
      doğumdan önce olduğu gibi sonra da gelişimi yönlendirmeyi sürdürür.
      Gelişim hızları açısından çocuklar arasında farklılık olmakla birlikte
      hepsi aynı sırayı izler. Çocuklar, sinir sistemleri yeterli derecede
      olgunlaştığında, oturur, yürür ve konuşurlar. Bu gelişmede öğrenmenin
      çok az katkısı vardır. Ancak Gesell normal gelişim için belirli çevresel
      koşulların da gerekli olduğunu kabul eder. Olgunlaşma süreci herhangi
      bir biçimde zarar gördüğünde normal gelişim de engellenecektir.
      Örneğin embriyo oksijen yokluğuna uğrarsa organların gelişiminde
      ciddi sorunlar görülür. Doğum sonrası gelişimde de çevrenin belirli
      koşulları taşıması gerekmektedir. Örneğin, çevrelerinde yeterli derecede
      uyaran olmayan, yeterli bakım görmeyen kurum çocukları iyi gelişemezler.
      Gesell en önemli çalışmalarını devinim gelişimi alanında
      yapmış, ancak olgunlaşma mekanizmasının bütün gelişimi belirlediğini
      kabul etmiştir. Gesell'e göre çocuk yetiştirmek de olgunlaşma
      ilkesinin tanınmasıyla başlamalıdır. İnsanoğlu dünyaya biyolojik evrimin
      ürünü olan bir programla gelir; anababa belirli kurallara zorlamadan,
      çocuğu kendisinden alacağı doğal ipuçlarına göre eğitmeyi bilmelidir.

      Gesell'i eleştiren kuramcılara göre, çocuğun gelişiminde dış çevre
      iç plandan daha etkilidir. Gesell ayrıca, gelişimdeki yaş normlarını
      çok kesin biçimde verdiği, olabilecek değişiklikleri dikkate almadığı
      için de eleştirilmektedir. Buna karşılık Gesell'in, özellikle bebeğin
      devinim gelişimine ilişkin normları hala çok değerlidir; çocuğun kendini
      ayarlaması, anababanın da buna duyarlı olması ilkesi de geçerliğini
      korumaktadır.

      Psikanalizin gelişim psikolojisine belli başlı katkısı evre kavramıdır.
      Freud (1856-1939) insan gelişiminin çeşitli evrelerini tutarlı bir
      sistem halinde betimleyen ilk bilim adamıdır. Son olarak psikanaliz,
      insanın eylemlerinin ve düşüncelerinin ilk bakışta görüldüğünden daha
      karmaşık olduğunu öğretmiştir bize.

      Psikanaliz kuramı gelişim alanını etkilemiş olmakla birlikte, çağdaş
      gelişimciler genellikle birçok psikanalitik görüşü yetersiz ya da
      yanlış bulmaktadırlar. Örneğin, ilk üç psikoseksüel evrenin yetişkinlikteki
      kişilik gelişimini belirlediği görüşü normal çocukların araştırılmasında
      pek az destek bulmuştur. Ayrıca, yetişkinlikteki kişilik özelliklerinin
      ve davranışların çoğunun sosyo-kültürel çevreden ve gündelik
      yaşamdan etkilendiği konusunda görüş birliği vardır. Psikanalizin
      tarihsel önemi bütün bu tartışmaları başlatan ilk kuram olmasıdır.

      Toplumsal öğrenme kuramının en önemli adı olan Bandura insan
      yaşamında "gözlem yoluyla öğrenme"nin önemini savunur. Gözlemsel
      öğrenme dört süreç içinde gelişir: Dikkat etme, akılda tutma, davranışı
      tekrarlama, pekiştirme ve güdüleme. Aslında bu dört süreç birbirinden
      ayrı değildir, birlikte işler. Bandura bu dört sürece dayanan "model
      alarak öğrenme" olgusunu, daha geniş bir çerçeve içinde asıl
      "toplumsallaşma" süreci açısından değerlendirir. Toplumsallaşma süreci
      içinde bir toplumun üyelerine toplumsal kabul gören davranışlar, cinsiyet
      rolleri öğretilir. Kişi toplumsallaştıkça dış ödül ve ceza sistemlerine
      bağımlı kalmadan kendi iç denetim örüntülerini geliştirir. Kişi kendini
      değerlendirme standartlarını oluştururken gözlemlediği modellerin
      standartlarını örnek alır. Toplumsal öğrenme kuramcıları paylaşma,
      yardımlaşma, işbirliği gibi olumlu toplumsal davranışların da bu modellerden
      etkilendiğini kabul ederler. Sonuç olarak bu yaklaşımda,
      model davranışlar aracılığıyla insana her tür davranışın öğretilebileceği
      ilkesi benimsenmektedir.

      Toplumsal öğrenme kuramcısı Banduranın görüşleri ile bilişsel
      gelişim kuramcısı Piaget'in görüşleri arasında birleşen ve ayrılan noktalar
      vardır. Her iki kuramcı da çocuğu öğrenme süreci içinde oldukça
      etkin ve bilişsel bir varlık olarak kabul eder. Ancak Bandura dış çevrenin
      etkilerini savunurken, Piaget iç güçlerin önemini vurgular. Piaget'e
      göre gelişim, dışardan öğretilenden bağımsız olarak, çocuğun içsel
      ilgi ve merakı sonucu kendi kendine ilerleyen bir süreçtir. Bu süreç
      bazı içsel değişikliklerle evrelerin ortaya çıkmasını sağlar. Daha çok
      çevreci olan Bandura ise Piaget'in görüşlerini iki açıdan eleştirir. Bandura
      ya göre çocuklar çevreye içsel bir merak duydukları için değil,
      pekiştiricilerle özendirildikleri için öğrenir, daha sonra bu dış
      değerlendirmeleri içselleştirirler. Yine Bandura'ya göre çocukların ne
      öğrendiklerini evreler değil izlenen modeller belirler; hatta toplumsal
      öğrenme yöntemleriyle Piaget'in evrelerini değiştirmek bile olanaklıdır.

      Bilişsel gelişimciler dış çevrenin çocuk üzerindeki etkisinin önemini
      kabul etmekle birlikte çocuktan kaynaklanan gelişime de yer vermek
      istemektedirler. Dolayısıyla gelişimciler, Bandura'nın kendiliğinden
      öğrenme olgusunu ihmal edişini eleştirmektedirler. Gelişimcilere
      göre Bandura çok fazla çevrecidir ve bu tutum dikkatimizin çocuktan
      uzaklaşmasına yol açmaktadır (W. Crain, 1980).

      Piaget'e göre zeka gelişimi "sürekli ve ilerleyici bir dengelenme
      sürecidir" ve "gelişimin evreleri ya da düzeyleri birbirini izleyen
      dengelenme basamaklarından oluşur." Gelişim sırasında birbiri ardına ortaya
      çıkan farklı bütünsel yapılar doğuştan değildir, derece derece kurulurlar,
      bir oluşumun sonucudurlar. Zeka esas olarak etkin bir doğaya
      sahiptir. Ruhsal yaşamın hareket noktası bilinç değil, etkinliktir ve
      ruhsal gelişim eylemin derece derece zihinselleşmesinden ibarettir.
      Piaget'e göre, "eylem düşünceden önce gelir." Eylem işlemde içselleşir.
      Pratik zeka kavramsal zeka haline gelir.

      Bilişsel gelişim kuramının belirlediği evreler ile psikanalizin
      belirlediği evreler arasında karşılaştırma yapmak yararlı olacaktır. Piaget
      (1896-1980) daha başlangıçtan itibaren ve araştırmaları boyunca kendi
      bulgularını psikanalizin bulgularıyla karşılaştırmaya çalışmıştır. Sonunda
      Piaget, 1933'deki psikanaliz kongresinde kendi zeka psikolojisi
      ile psikanaliz arasındaki ilişkiyi ortaya koymuştur. Piaget, duygusal
      gelişimle bilişsel gelişim arasında koşutluk olduğuna, ikisinin de evre
      sistemi aracılığıyla belirlenebileceğine inanmaktadır. Piaget zihinsel
      ve duygusal evreleri sistemleştirmekte ve her zihinsel evreye karşılık
      olan duygusal görünümleri belirtmektedir. Piaget'e göre iki alan arasındaki
      koşutluk açık ve kesindir: Duygusal alan, yapısı zihinsel olan
      davranışın enerji kaynağını oluşturur. Bu düzenleme Piaget'in evre sistemini
      genelleştirmekte ve evre anlayışı kişiliğinin evreleri anlayışı
      haline gelmektedir.


      ...And Justice For All


    7. #7
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3282Array

      Varsayılan

      Piaget'e göre Freud'un temel keşiflerinden biri, çocuğun duygusal
      alanın iyi belirlenmiş evrelerinden geçerek gelişmesi, evreler arasında
      yetkin bir sürekliliğin olması olgusudur. Piaget'in Freud'a yönelttiği
      temel eleştiri ise, keşfettiği duygusal olguları yorumlamasının yetersiz
      kalması yönündedir. Piaget'e göre bu yetersizliğin nedeni Freud'un hala
      geleneksel çağrışımcı psikoloji çerçevesinde düşünmesidir. Piaget
      Freud'un keşfettiği temel duygusal olguların kendi evre anlayışıyla ve
      sistemiyle kolayca bütünleştirilebileceği inancındadır.

      Piaget'e göre, gelişimde bilişsel ögeler ile duygusal ögeler birbirinden
      ayırt edilemez. Duygusal alan, zekanın yapılarının değil işleyişinin
      tabi olduğu bir enerji kaynağı rolünü oynar. Gerçekte enerjisiz
      bir yapı ve yapısız bir enerji olamayacağı için, her yeni yapıya bir
      enerji düzenleme biçimi, her duygusal davranış düzeyine de belirli bir
      bilişsel yapı tipi denk düşmelidir. Bu açıdan bakıldığında, Piaget'in
      sistemindeki farklı evreler onlara denk düşen duygusal görünümlerle
      tamamlanabilir. Piaget'e göre gerçeklikte duygusal ve bilişsel davranıştan
      ayrı ayrı söz etmek olanaksızdır; her davranış "aynı zamanda
      hem o, hem öbürü"dür. Bunu kavramak için yapının ve enerjinin dilini
      öğrenmek gerekir. Piaget'in yaklaşımında duygusal gelişim zihinsel
      gelişime bağlıdır. Fakat zeka ile duygu arasında bir doğa farkı vardır:
      "Davranışın enerjisi duygusal alanı ortaya çıkarır; davranışın yapıları
      ise bilişsel işlevleri ortaya çıkarır." Duygusal alan zekanın işleyişine
      müdahale eder, ama yapılar yaratamaz. Piaget'e göre, "Duygusal işlev,
      ona araçlarını sağlayan ve onun hedeflerini aydınlatan zeka olmadan
      hiçbir şey değildir."

      Bilişsel gelişim ile toplumsal gelişim arasında da ilişki kurulabilir;
      bu ilişkiyi belirten en genel kavram "toplumsal biliş" (social cognition)
      kavramıdır. Toplumsal bilişin gelişimi, insani, toplumsal dünyaya
      ilişkin bilişlerin gelişimidir. Bu gelişim, ben'in ben-olmayan'dan,
      kişinin kişi-olmayan'dan ve bir kişinin başka bir kişiden gitgide ayrılması,
      farklılaşması süreci olarak tanımlanabilir.

      Piaget'e göre çocuğu çevre ile ilişkiye sokan etkinlik özümleme
      ve uyma süreçlerini içerir, zeka da bu özne-nesne ilişkisiyle tanımlanır.
      Özne ile nesne arasındaki ilk ilişki ikili olmayan (adüalistik) bir
      farklılaşmamışlık ilişkisidir; bu ilişkide ben ile ben-olmayan arasında
      hiçbir ayırım yoktur. Sonra iki yönlü bir hareketle, yani deneyimin
      değerlendirilmesini sağlayan dışsallaştırma hareketiyle ve zihinsel işleyişin
      bilincini kazandıran içselleştirme hareketiyle, kendi özerklikleri
      ve etkileşimleri içinde öznenin kurulması ve dünyanın kurulması gerçekleşir.
      Piaget'e göre, "zeka ne benin bilinciyle başlar, ne de nesnelerin
      bilinciyle; zeka bunların etkileşiminin bilinciyle başlar ve bu etkileşimin
      iki kutbunun aynı anda birbirine yönelmesiyle, zeka kendi
      kendini örgütlerken dünyayı da örgütler." Başlangıçta her şey özne ve
      onun eylemi üzerinde odaklaşmıştır; sonra derece derece merkezden
      ayrılma (decentration) gerçekleşir, böylece özne diğer nesneler arasında
      bir nesne olur. Piaget'e göre bu gelişimi belirleyen ilke şudur:
      Bütünsel bir benmerkezlilikten nesnelliğe geçiş (Tran-Thong, 1978).

      Flavell'e göre, toplumsal biliş, insani nesnelerin ve onların yaptıklarının
      bilişi anlamına gelmektedir. Bu bilişin içinde ben'e, diğer insanlara,
      toplumsal ilişkilere, örgütlere ve kurumlara, genel olarak insani,
      toplumsal dünyamıza ilişkin algı, düşünme ve bilgi vardır. Toplumsal
      biliş insanları ve insanın yaptıklarını konu edinir. Örneğin makinalar,
      matematik, ahlaksal yargılar insani bilişin konuları ve ürünleridir;
      ama yalnızca sonuncusu insani toplumsal bilişin konusu sayılabilir.
      Toplumsal biliş kesinlikle toplumsal dünyayı ele alır, fiziksel ve
      mantıksal-matematiksel olanı değil. Böylece toplumsal biliş alanındaki
      özel gelişim eğilimleri şu alanlarda ortaya çıkmaktadır: Algılar,
      duygular, düşünceler, niyetler, ben, kişilik, ahlak.

      Bilindiği gibi, Piaget'in kuramı öncelikle çocukların bilişsel
      gelişimiyle ve onların fiziksel dünyanın işleyişini anlayışlarıyla ilgilidir.
      Kuramın temel sayıltısı, insanları ve toplumsal ilişkileri anlamada
      etkili olan bilişsel etkenlerin fiziksel dünyayı anlamada rolü olan
      etkenlerle aynı olduğudur. Piaget toplumsal dünyanın çocuğu fiziksel
      dünyayla aynı biçimde etkilediğini kabul etmektedir. Bu temel kabulleri
      nedeniyle Piaget'in modeli -toplumsal deneyimi gelişimin kaynağı
      olarak kabul etse bile- toplumsal alanla çok az ilgilenmektedir. Günümüzün
      bilişsel kuramcıları ise Piaget'in toplumsal deneyimle ilgili
      görüşünü pek paylaşmamaktadırlar. Onlara göre toplumsal deneyimin
      çocuk üzerindeki etkisi Piaget'in sandığından hem daha farklı, hem de
      daha önemlidir. Toplumsal biliş kavramının ortaya çıkması da işte bunun
      sonucu olmuştur (Vasta ve ark., 1992).


      ...And Justice For All


    8. #8
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3282Array

      Varsayılan

      İİ. YETİŞKİNLİK PSİKOLOJİSİ

      Bilimsel yayınlarda "yetişkinlik" terimi genellikle "bebeklik",
      "çocukluk", "ergenlik" terimleri kadar açık ve somut değildir. Örneğin
      Freud, yetişkin yaşamı daha önce oluşmuş kişilik yapısının yüzeyinde
      sadece bir dalgalanma olarak görür. Piaget ergenlikten sonra önemli
      bilişsel değişimlerin oluşmadığını varsayar; Kohlberg ahlak gelişiminin
      erken yetişkinlik yıllarında tamamlandığını kabul eder.

      Bilim dünyası, Erikson, Bühler, Jung gibi psikologları izleyerek,
      yetişkinliğin tek başına duran, ergenlikle yaşlılık arasında ayrımlaşmamış
      bir biçimde yer alan bir evre olmadığını kabul etmeye başlamıştır.
      Yetişkinliğin bir "varlık durumu" olduğu anlayışı, yerini yetişkinliğin
      bir "oluşum süreci" olduğu görüşüne bırakmaktadır.

      :::::::::::::::::

      1. Yetişkinliğin Tanımlanması

      Yetişkin (adult) sözcüğü Latince büyümek (adolescere) fiilinin
      geçmiş zaman ortacından türemiştir, dolayısıyla "yetişkin" bir kişi
      "büyümüş" bir kişi sayılır. Buradaki tanım sorunu, yetişkinin sadece
      fiziksel özellikler bakımından değil, psikolojik özellikler bakımından
      da dikkate alınması gereğinden doğmaktadır. Yetişkin kişinin fiziksel
      ve psikolojik bakımdan olgunlaşmış olduğu varsayılır. Oysa fiziksel
      olgunlaşmayı ölçmek güçtür, psikolojik olgunlaşmayı tanımlamak bile
      güçtür, çünkü birtakım psikolojik süreçler yaşlılık yıllarına dek gelişmeyi
      sürdürmektedir. Fiziksel ve psikolojik olgunlaşmayı ölçme güçlüğü
      nedeniyle birçok gelişimci sorunu atlamış ve sadece yaş düzeyine
      dayalı bir tanımı benimsemiştir. Oysa yaş ve yaş sınırları konusunda
      da bir anlaşmanın olduğu söylenemez.

      Birçok toplumda yetişkinliğin başlangıcı, öğrenim yaşamını bitirmiş,
      tam-zamanlı bir işe girmiş ve evlenmiş olmakla tanımlanmaktadır.
      Bununla birlikte, bir yetişkin olmak toplumun farklı kesimleri için
      çok farklı bir konudur. Üstelik yetişkinliğin kendisi de toplumdaki
      farklı yaş grupları için farklı anlamlara gelir. Yetişkinlik bir tek değil
      birçok yaşantı içerdiği için herkesin yetişkinlik anlayışı önemli ölçüde
      farklılaşır. Halkın yetişkinlik konusundaki duyguları, tutumları ve
      inançları toplum içinde yetişkin olan bireylerin oranından da etkilenir.
      Günümüzde gençliğe yönelik vurgulamanın çeşitli koşullar düzeldikçe
      gelecekte yetişkinliğe yöneleceği beklenebilir.

      Öte yandan, yetişkinliğin yaşlılıkla, biyolojik ve toplumsal değişimle
      bir tutulması da ortak bir yönelimdir. "Biyolojik yaşlanma", insan
      organizmasının yapı ve işleyişinin zaman içindeki değişimlerine
      dayanır. "Toplumsal yaşlanma" ise, bir bireyin zaman içinde rolleri
      üstlenmesindeki ve terketmesindeki değişimlere dayanır. Bir birey,
      doğumdan ölüme, hem toplum tarafından düzenlenmiş evrelerden,
      hem de biyolojik evrelerden geçer. Dolayısıyla, bireyin yaşam döngüsü
      geçiş noktalarıyla işaretlenmiştir. Toplumun gözünde yaş, yaşam
      süresindeki belirli noktalarla bağlantılı bir davranış beklentileri dizisidir.
      Toplum, değişik yaşlarda olunacak ve yapılacak uygun şeyleri tanımlar,
      buna "yaş normları" adı verilir. Örneğin bir erkek ya da kadın
      için "en uygun" evlenme, okulu bitirme, çocuk sahibi olma, emekliye
      ayrılma yaşını toplum belirler. Bireyler kişisel isteklerini (kendi
      içselleşmiş yaş normlarını) toplumun yaş normlarına uydurmaya yönelirler.

      Yaş normları bir role ilişkin "resmi" kurallarla düzenlendikleri
      zaman çok açıktırlar. Örneğin, seçimlerde oy verme yaşı, emekliye
      ayrılma yaşı böyledir. Yaş normları değişik yaşlara uygun roller konusundaki
      beklentiler açısından ise "gayriresmi" olurlar; kişilerin bazı etkinlikler
      için "çok genç", "çok yaşlı", "tam yaşında" olduğunu söylemek g
      gibi. "Yaşına göre davran!" uyarısı yaşam beklentilerinin çoğunu etkiler.


      ...And Justice For All


    9. #9
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3282Array

      Varsayılan

      2. Yetişkinliğin Evreleri

      Evre kuramcıları çocuk gelişimi gibi yetişkin gelişiminin de birbirini
      izleyen evrelerden oluştuğunu kabul ederler. 1970'lerde Daniel
      J. Levinson ve Yale araştırmacıları yetişkinlikteki gelişim evrelerini
      saptamaya çalıştılar ve erkek yetişkinin gelişiminde altı evre saptadılar.
      Levinson ve arkadaşları yetişkinliğin tcmel görevinin yaşamboyu
      süren bir yapı yaratmak olduğunu kabul ederler. Bir erkek, yeni
      bir yapı yaratarak ya da eskisini yeniden değerlendirerek yaşamını dönem
      dönem yeniden kurmalıdır. Levinson'un, Erikson'un psikososyal
      kuramına dayanan gelişim kuramında yerleşik evreler ile geçiş evreleri
      birbirini düzenli bir sıra içinde izler. Yerleşik evrelerde insanlar
      amaçlarını az çok sakin bir biçimde izlerler; geçiş evrelerinde ise insanın
      yaşam yapısında büyük değişimler olur.

      İlerde açıklanacağı gibi, Levinson'un evre kuramında temel kavram
      yaşam yapısı kavramıdır. Yaşam yapısı, bireyin topluma girme
      yolları (roller, üyelikler, ilgiler, yaşam üslubu, amaçlar), aynı zamanda
      bireyin yaşadığı kişisel anlamlar, düşlemler, değerler olarak tanımlanır.
      Bu kuram ilk ve orta yetişkinlikte ortaya çıkan çeşitli evreleri ve
      geçişleri saptamaktadır. Betimlenen yaşam akışı, huzurlu ya da kargaşalı
      olabilen geçişlerle kesintiye uğrayan görece kararlı dönemlerden
      oluşmaktadır. Geçiş'ler bir insanın yaşamını yeniden değerlendirmesine
      ve varolan ya da yeni bir yaşam yapısına yeniden bağlanmasına
      ilişkin bir bunalımı içerir. Yeni bir yaşam yapısı seçilirse meslekte,
      yaşam üslubunda, evlilikte dramatik değişimler olabilir. Levinson'un
      erkek yetişkinin gelişimi dönemleri tablosu aşağıda yer almaktadır
      (Tablo 7).

      Levinson'un erkek yetişkinin gelişim dönemlerine ilişkin açıklamaları
      şöyledir:

      a. Aileden ayrılma. Onlu yılların sonu ve yirmilerin başlarında
      başlayan bu dönem, aile odaklı ergen yaşamı ile yetişkin dünyasına
      girme arasındaki geçiş dönemidir. Genç erkek askerlik ya da üniversite
      gibi bir geçiş kurumu seçebilir ya da evde kalmayı sürdürerek
      çalışmaya koyulabilir. Bu dönem sırasında ailede kalmak ile dışarıya
      gitmek arasında hemen hemen eşit bir denge vardır. Ailenin sınırını
      tam olarak aşmak temel bir gelişim görevidir. Çünkü bu değişiklik
      yeni roller edinmeyi, yaşam düzenlemeleri yapmayı, daha özerk ve sorumlu
      olmayı gerektirir. Bu dönem aşağı yukarı üç-beş yıl sürer.

      Tablo 7

      Yetişkinin Gelişim Dönemleri

      Dönemler - Yaşlar

      Aileden ayrılma; aileden bağımsız olma çabası - 16-18'den 20-24'e

      Yetişkin dünyasına katılma; yeni bir ev, yetişkin
      rollerinin keşfi ve üstlenilmesi, ilk yaşam yapısının
      biçimlendirilmesi - 20'lerin başlarından 28'e

      Otuz yaş geçişi; yaşam yapısının yeniden
      değerlendirilmesi - 28'den 30'a

      Durulma; kararlı bir yuva kurma, başına buyruk
      olma - 30'ların başlarından 38'e

      Orta yaş geçişi; yaşam yapısının yeniden
      değerlendirilmesi - 38'den 40'ların başlarına

      Orta yetişkinliğin kararlılık kazanması - 40'lann ortaları

      Kaynak: Levinson ve ark., 1974. Aktaran Liebert ve
      Wicks-Nelson, 1981

      b. Yetişkin dünyasına katılma. Bu dönem erkeğin yaşamında
      ailesinin odak noktası olmaktan çıkmasıyla başlar. Yetişkin arkadaşlar,
      cinsel ilişkiler ve çalışma yaşamıyla erkek kendini bir yetişkin olarak
      tanımlamaya başlar. Bu yeni tanım ona, onu geniş topluma götürecek
      geçici yaşam yapısını biçimlendirme olanağını verir. Bu dönem
      sırasında erkek, yetişkin rollerini, sorumluluklarını keşfeder ve üstlenir.
      Bir iş kurabilir, bir meslek geliştirebilir, sonra onu terkedebilir;
      otuz yaş dolaylarında, yaşamına daha fazla düzen ve kararlılık getirmesi
      konusunda baskılar artıncaya dek, bunalımını artıran bir başıboşluğa
      kapılabilir.

      c. Durulma. Bu dönem genellikle otuzlu yılların başlarında
      başlar. Erkek, toplum içindeki yerini almış, bir yuva kurmuş, uzun
      süreli planlar yapmış ve bunların peşine düşmüş, geleceğine ilişkin bir
      görüş, bir düş geliştirmiştir. Sonraki yıllarda yaşam çizgisinde temel
      değişiklik, düş kırıklığına uğrama, aldanma ya da ilk düşe yeterince
      ulaşamama ile ortaya çıkar.

      d. Başına buyruk olma. Bu dönem otuzlu yılların ortasıyla
      sonları arasında ortaya çıkar, erken yetişkinliğinin en yüksek noktasını
      ve geleceğin başlangıcını temsil eder. Bu dönemde erkek, ne elde etmiş
      olursa olsun yeterince bağımsız olmadığını düşünür. Üstündekilerin
      otoritesinden kurtulmak ister, genellikle üstlerinin kendisini çok
      fazla kontrol ettiklerini ve ona çok az serbestlik tanıdıklarını düşünür.
      Kendi kararlarını verebileceği ve işi gerçekten yürütebileceği zamanı
      sabırsızlıkla bekler. Eğer birlikte çalıştığı daha deneyimli bir arkadaşı
      ya da patronu varsa, bu dönemde onlardan uzaklaşır. Bu dönemde erkekler
      toplum tarafından, en çok değer verdikleri rolleri içinde tanınmak
      isterler. Önemli bir ilerleme, terfi ya da bir başka yolla tanınmak
      isterler.

      e. Orta yaş geçişi. Bu dönem, daha kararlı iki dönem arasına
      gelişimsel bir geçiş dönemi, dönüm noktası, sınırdır. Bu dönem
      çoğunlukla erkek kırklarındayken ortaya çıkar ve erkek başarılı da başarısız
      da olsa gerçekleşir. Bir erkek son derece başarılı olabilir, yine
      de bir boşluk ve acı bir tat duyar. Eğer başarısızsa bir türlü köşeyi
      dönememenin acısını yaşar. Genel olarak, "şimdi elimde ne var?" sorusu
      ile "gerçekten istediğim ne?" sorusu arasındaki farklılık erkekte bir
      ruh arayışı ara dönemi yaratır.

      f. Yeniden kararlılık kazanma. Kırk beş yaş dolaylarında orta
      yetişkinlik yaşamına temel oluşturacak yeni bir yaşam yapısı biçimlenmeye
      başlar ve üç-dört yıl sürer. Bu, son gelişim dönemi değildir,
      ancak Yale araştırmacılarının incelediği son dönemdir. Bu dönem, yeniden
      meydan okunan, yeni bunalımların yaşandığı, benliğe yönelik
      tehdidin oluştuğu bir dönemdir. Freud, Jung, Goya, Gandhi gibi erkekler
      derin bir orta yaş bunalımı yaşamışlar ve bundan müthiş yaratıcı
      kazançlar elde etmişlerdir. Dylan Thomas, F. Scott Fitzgerald,
      Sinclair Lewis gibi erkekler ise bu bunalımla başa çıkamamışlar ve
      bundan zarar görmüşlerdir (Vander Zanden, 1981).

      Yetişkin gelişimi konusunun gitgide daha fazla ilgi çekmesine
      karşın, yetişkin kadının gelişim evrelerinin henüz pek araştırılmamış
      olduğu söylenebilir. Levinson'un erkek yetişkinin gelişiminde saptadığı
      evrelerin kadın yetişkine uygulanamayacağı da açıktır. Kadına
      yüklenen geleneksel rollerin günümüzde hızla değişmesi ve yerini daha
      çağdaş rollere ve anlayışlara bırakmasıyla, kadının yetişkinlik deneyiminin
      artık erkeğinkinden çok farklı olacağı, dolayısıyla farklı bir
      evreler kuramını gerektireceği söylenebilir.

      Nitekim, araştırmalar kadınların da benzer evrelerden, ama birtakım
      önemli farklılıklarla geçtiklerini göstermektedir. Örneğin, kadınlar
      otuzlu yaşlarında "durulma" yerine yaşam yapılarına yeni bağlanımlar
      getirmeyi denemektedirler.

      Öte yandan, yetişkin gelişiminde evre yaklaşımının yetişkin yaşamını
      aşırı ölçüde basitleştirdİği ileri sürülmektedir. Bernice L. Neugarten
      bu sava üç kanıt getirmektedir. Birincisi, yaşam olayları zaman
      dizisinin gitgide daha az düzenli olması ve genel çizgilerin daha akıcı
      bir yaşam döngüsüne yönelmesidir. İkincisi, her yaştan yetişkinlerin
      bildirdiği psikolojik temaların, tek bir sabit düzen içinde tipik bir biçimde
      gelişmeyen ve durmadan yeni biçimlerde ortaya çıkan temalar
      olmasıdır. Üçüncüsü, yaşam süresi boyunca pek çok içsel değişimin
      evreye benzemeyen biçimde yavaş yavaş ortaya çıkmasıdır.

      Lawrence Kohlberg, doğru bir evre kuramının şu dört niteliği taşıdığını
      savunmaktadır: 1) Bir evre kuramı gelişimin belirli noktalarında
      yer alan yapılarda niteliksel farklılıklar içerir. 2) Bu farklı yapılar
      bireysel gelişimde değişmez bir sıra, düzen ya da ardarda geliş
      gösterir; kültürel etkenler gelişimi hızlandırabilir, yavaşlatabilir ya da
      durdurabilir, ama sırasını değiştiremez. 3) Farklı bir yapıyı oluşturan
      değişik ögeler bütünleşmiş bir yanıtlar demeti olarak ortaya çıkarlar.
      4) Evreler hiyerarşik bir bütünleşme gösterirler; daha yüksek evreler
      daha aşağı evrelerdeki yapıların yerini alır ya da onlarla bütünleşirler.

      Neugarten doğru bir evre kuramının bu niteliklerinin genellikle
      yetişkinliğe uygulanamayacağını ileri sürmektedir. Çünkü niteliksel
      değişimleri farketmek çoğu zaman güçtür; katı bir biçimde belirlenmiş
      biyolojik bir zaman düzeni yoktur; önemli yaşam olayları çocukluktakinden
      daha değişken bir düzen içinde ortaya çıkar.

      Levinson da, bir evre kuramının yetişkinlerin bir dizi evre içinde
      değişmez adımlarla ilerledikleri anlamına gelmediğini kabul etmektedir.
      Bir insanın yaşamındaki değişimin derecesi ve hızı kişilikten ve
      çevresel etkenlerden etkilenir. Levinson, insanların farklılığı nedeniyle
      yetişkinlikteki gelişimin düzenden yoksun olduğunu ileri sürenlere
      de katılmamakta, görevinin insanların yaşamının zaman içindeki açılımının
      temel ilkelerini bulmak olduğunu savunmaktadır (Vander Zanden, 1981).


      ...And Justice For All


    10. #10
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3282Array

      Varsayılan

      3. Yetişkinlik Kuramları

      Bu bölümde aktarılacak kuramlar, aslında tüm yaşam döngüsünü
      açıklayan ama (örneğin Freud ya da Piaget'den farklı olarak) yetişkinlik
      yıllarıda da önemle eğilen kuramlardır.

      a. Bühler'in İnsan Yaşamının Akışı Kuramı.

      Charlotte Bühler ve öğrencileri yaşam akışını (life course) 1930'larda
      Viyana da topladıkları yaşam öyküsü ve özyaşam öyküsü verilerini
      kullanarak incelemişlerdir. Yaşam döngüsünde meydana çıkan
      olaylar, tutumlar ve başarılardaki değişimlere dayanan evrelerin düzenli
      akışını ortaya koyan bir yöntembilim geliştirmişlerdir. Aynı zamanda,
      yaşamöykülerinde ortaya çıkan yaşam akışı ile biyolojik yaşam
      akışı arasındaki koşutlukla da ilgilenmişlerdir. Böylece beş biyolojik
      dönem saptamışlardır. 1) İlerleyici büyüme, 15 yaşına kadar; 2)
      Büyümenin cinsel üretme yeteneğiyle birlikte sürmesi, 15-25 yaşlar; 3)
      Büyümede kararlılık, 25-45 yaşlar; 4) Cinsel üretme yeteneğinin yitirilmesi,
      45-65 yaşlar; 5) Gerileyen büyüme ve biyolojik iniş, 65 yaş ve ötesi.

      Tablo 8

      Bühler'in Yaşam Dönemleri

      Yaşlar - Dönemler

      0-15 - Evdeki çocuk, kendi belirlediği amaçlardan yoksun.

      15-25 - Genişleme hazırlığı ve kendi belirlediği amaçları deneme.

      25-45 - Yükselme: Amaçlannı özel ve kesin biçimde kendinin belirlemesi.

      45-65 - Bu amaçlar için çabalamanın sonuçlarını kendinin değerlendirmesi.

      65 ve sonrası - "Doyum ve başarısızlığın yaşanması: Kalan yıllarının
      süregiden uğraşlarla veya çocukluğun gereksinim giderici yönelimlerine
      geri dönüşle geçirilmesi."

      Kaynak: A.J. Horner, 1968, aktaran Kimmel, 1974.

      Dört yüz yaşamöyküsünün incelenmesine dayandırdıkları araştırmalarında
      Bühler ve ekibi, bu beş biyolojik döneme karşılık olan
      beş yaşam dönemi önermişlerdir.

      Bühler'in öğrencilerinden Frenkel gelişimsel ilerlemeyi aşağıdaki
      biçimde açıklamaktadır:

      "Çocukluktan -yaşamın birinci döneminden- yeni
      kurtulmuş genç insan yaşamı konusunda ilk planları yapar
      ve ilk kararları alır; bu, ergenlikte ya da hemen sonrasında
      gerçekleşir. Hemen ardından yaşamın ikinci dönemi başlar.
      Bu dönem genç insanın gerçeklikle karşılaşma -temas kurma-
      isteğiyle nitelenir. İnsanlarla ve mesleklerle ilişkisi bu
      amaca dönüktür. Kişiliğinde bir 'genişleme' olur. Yaşamının
      ne getireceğini öğrenebilmek için tutumlarında gösterdiği
      geçicilik de karakteristiktir. İkinci dönemin sonunda bireyler
      yaşama karşı kesin bir tutum sahibi olmuşlardır. Üçüncü
      dönemde canlılık hala en yüksek noktasındadır, ama artık
      belirli bir yön ve özellik kazanmıştır. Bu nedenle bu dönem
      çoğu zaman öznel deneyimlerin en yoğun olduğu dönem
      olma özelliğini taşır. Dördüncü döneme geçiş genellikle bir
      bunalımla kendini gösterir, çünkü bireyin gittikçe açılan
      güçleri bu noktada duraklamaya başlamıştır, fiziksel yeteneğe
      ya da biyolojik gereksinmelere bağlı birçok şeyden
      vazgeçmesi gerekmiştir. Biyolojik eğrideki ve onunla bağlantılı
      etkinliklerdeki düşüşe karşın, bu dönem yaşamın
      üretkenliği ve yararları konusunda yükselen bir ilgi çizgisi
      gösterir. Beşinci dönem en çok sözü edilen dönem olarak,
      ölümün yakınlaşması, yalnızlık yakınmaları nedeniyle dinsel
      sorunların ağırlık kazandığı dönemdir. Bu son dönem
      genellikle geçmişe ilişkin yaşantılar ve geleceğe ilişkin düşüncelerle,
      yani ölümün yaklaşmasına ve insanın geçmiş
      yaşamına ilişkin düşüncelerle doludur." (Frenkel, 1936)

      Bühler'in görüşü, büyüme, kararlılık kazanma ve inişe geçme gibi
      biyolojik süreçler ile, etkinlik ve başarılarda genişleme, yükselme
      ve daralma gibi psikososyal süreçler arasındaki koşutluğu vurgular.
      Çoğu zaman biyolojik eğri psikososyal eğriden daha ilerdedir; bu, zihinsel
      yeteneklerine güvenen bir insanın fiziksel güçleri inişe geçmeye
      başladıktan sonra bile daha yıllarca yüksek bir üretkenlik düzeyi
      sürdürmesi durumunda doğrudur.

      Bühler, kuramın yeniden düzenlenmesinde, bir bireyin kendi yaşamı
      için amaçlar saptaması sürecini vurgulamaktadır. Böylece bu gelişim
      sıralaması yaşamın farklı dönemlerinde bir bireyin amaç saptamadaki
      farklı bakış açılarını da yansıtmaktadır. Örneğin, yükselme
      döneminde özdoyuma ideal biçimde yol gösteren amaçlar yaşamın ilk
      on yılında derece derece kurulmaktadır; bazı enerjik insanlar bu
      amaçları dördüncü dönemde yeniden gözden geçirebilir ve yeni amaçlar
      saptayabilirler; fakat birçok insan için yaşamın ikinci yarısında
      amaçlar büyük olasılıkla durağanlık ve emeklilikle yer değiştirir.

      Kuhlen bu büyüme, yükselme ve daralma kuramını biraz değiştirdi.
      Kuhlen'e göre büyüme-genişleme güdüleri (başarı, güç, yaratıcılık
      ve kendini gerçekleştirme) bireyin davranışına yaşamının ilk
      yarısında egemendirler; bunlar, göreli olarak doyuruldukları (başarı
      ya da seks gereksinmesinde olduğu gibi) ve kişi yeni toplumsal konumlara
      geldiği için (anne olmak ya da bir kuruluşun başkanı olmak
      örneklerinde olduğu gibi) kişinin yaşamı boyunca değişebilirler. Kuhlen,
      yaşın ilerlemesiyle birlikte gereksinmelerin "doğrudan" doyurulmasının
      yerini "dolaylı" ya da "başkalarının doyumu ile" doyurulmasının
      aldığını belirtmektedir. Dolayısıyla insanın yaşam döngüsü
      bir "genişleme ve daralma eğrisi" olarak nitelenebilir.

      Kuhlen'in açıklama modelinde, yaşamın ikinci yarısında anksiyete
      ve tehdit daha önemli bir güdülenme kaynağı olmaktadır. Bu, genişlemenin
      sona ereceğini hissettiği ve yerine konmaz yitimlerle karşılaştığı
      orta yaşlarda başlayabilir. Kuhlen, ilerleyen yaşla birlikte bireylerin
      daha az mutlu olduğunu, kendilerini daha olumsuz gördüklerini
      ve özgüvenlerini yitirdiklerini belirten pek çok araştırmadan söz
      etmektedir; yaşlı insanlardaki anksiyete belirtilerinin artışı dikkati
      çekmektedir. Bu veriler, erkeklerle ve aşağı sınıftan kişilerle
      karşılaştırıldığında, kadınların ve yukarı sınıftan kişilerin yaşlanmaktan
      daha fazla etkilendiğini göstermektedir.

      Özet olarak, yetişkin gelişimine ilişkin bu görüş, yaşam döngüsünün
      iki genel eğilim içinde görülebileceğini belirtmektedir: Büyüme-genişleme
      ve daralma. Yaşamın ortalarında bir yerde bu iki karşıt
      eğilim arasında büyük bir dönüm noktası yer alabilir. Bühler bu dönüm
      noktasını, orta yılların -yaklaşık 40-45 yaşlar- yükselme dönemini
      izleyen kendini değerlendirme döneminde görmektedir. Kuhlen
      bu dönüm noktasının daha az belirgin olduğunu söylemektedir; bu
      nokta, ilk büyüme-genişleme güdülerinin doyurulması sonucu yeni
      güdülerin ortaya çıkması olabilir, fiziksel ve toplumsal yitimler sonucu
      ortaya çıkabilir, belirli bir duruma "kapanmış olma" duygusundan
      doğabilir, yaşamın yarısını yaşamış olmanın sonucu olabilir. Büyük
      olasılıkla, bu dönüm noktası biyolojik, psikolojik ve toplumsal etkenlerin
      etkileşiminden doğmaktadır. Bühler, araştırmaları sonucunda,
      amaç saptamadaki -ya da güdülenmedeki- bu değişiklik kadar önemli
      bir diğer konunun da, bireyin amaçları doğrultusunda doyuma ulaşıp
      ulaşmadığını değerlendimmesi olduğunu belirtmektedir; bu değerlendirme,
      yaşlılık uyumsuzluğunda biyolojik gerileme ve güvensizlikten
      çok daha etkili (kritik) olmaktadır.


      ...And Justice For All


    11. #11
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3282Array

      Varsayılan

      b. Jung'un Yaşam Evreleri Anlayışı

      Bühler'in yaşam döngüsüne ilişkin görüşü sistemli yaşamöyküsü
      incelemelerine, Kuhlen'inki görgül araştırmalara dayanırken, Jung'un
      yaşam evrelerine ilişkin görüşü öncelikle klinik çalışmalarına ve kendi
      psikoloji kuramına dayanmaktadır. Jung yaşam evrelerini açıklamaya
      "gençlik" ile başlar ve bu evreyi erinlik sonrasından orta yıllara (35-40
      yaşları) dek uzatır. Jung psyche'nin sorunlarına eğilmiş, ancak çocukluğu
      bu incelemeye katmamıştır. Jung'a göre çocuk, anababasına, eğitimcilere
      ve doktorlara sorun olabilir, ama çocuğun kendi sorunları
      yoktur; yalnızca yetişkin "kendi hakkında kuşkular duyabilir".

      Gençlik dönemi, çocukluğun cinsel içgüdü ve aşağılık duygularına
      ilişkin düşün terkedildiği ve genel olarak yaşam ufkunun genişlediği
      dönemdir. Bundan sonraki önemli değişik 35-40 yaşları arasında
      başlar. Jung bu değişimi şöyle anlatır:

      "Başlangıçta bu değişim belirgin ve bilinçli değildir.
      Daha çok, değişimin dolaylı belirtileri bilinçdışında meydana
      gelen değişimden kaynaklanırlar. Çoğu zaman, sanki kişinin
      karakterinin yavaş yavaş değişmesi gibidir. Bazen çocukluktan
      beri kaybolmuş bazı özelliklerin su yüzüne çıktığı
      görülür, bazen kişinin önceki eğilim ve ilgileri zayıflar
      ve yerini yenilerine bırakır. Bazen de tersine -bu çok sık
      olur- kişinin inanç ve ilkeleri, özellikle ahlaki olanlar güçlenir,
      gittikçe sertleşir ve 50 yaş dolayında birey hoşgörüsüzlük
      ve fanatiklik dönemine girer; sanki bu ilkelerin varlığı
      tehdit altındadır ve onları daha bir güçle korumak gerekmektedir."
      (Jung, 1933)

      Jung, nörotik hastalıkları, "gençlik evresinin psikolojisi"nin orta
      yıllara taşınmak istenmesi olarak görür -tıpkı gençlikteki nörotik
      rahatsızlıkların çocukluğu terk edememekten kaynaklanması gibi-.
      Yaşlılıkta ise Jung, "psyche'de derin ve garip değişimler" görür. İnsanlarda
      özellikle psyche alanı içinde karşıtlarına doğru değişme eğilimi
      vardır. Örneğin yaşlı erkekler gittikçe daha "dişil", yaşlı kadınlar
      da gittikçe daha "eril" olmaktadırlar. Jung, "yaşamın çelişkisini pekiştiren
      güçlü bir içsel süreç"ten söz eder. Genel olarak Jung, "yaşamın
      öğleden sonrasını sabah programına göre yaşayamayacağımızı"
      ileri sürer, "sabah büyük olan akşamüstü küçülecek ve sabah doğru
      olan akşamüstü yalan olacaktır."

      İnsan yaşamının ileri yaşlara dek sürmesinin çocuklara bakmak
      gibi bir amacı olmalıdır. Ancak bu görev de yerine getirildikten sonra
      yaşamın amacı ne olacaktır'? Bu amaç Batı toplumlarında sıklıkla görüldüğü
      gibi gençlerle rekabete girmek midir? Jung, birçok ilkel toplumlarda
      yaşlı insanların bilgelik kaynağı olduklarını, "kavmin kültürel
      mirasını dile getiren gizlerin ve yasaların bekçileri" olarak görev
      yaptıklarını belirtir. Buna karşılık modern insan, yaşama ilişkin belirli
      bir amacı ve anlayışı olmadığı için, ileriye bakacağına yaşamın ilk
      yarısına takılıp kalmaktadır. Jung, pek çok insanın ileri yaşlara
      doyurulmamış isteklerle ulaştığını, ancak geriye bakmalarının tehlikeli
      olduğunu ve geleceğe ilişkin bir amaç edinmeleri gerekğini savunur.
      Bütün büyük dinlerin ölümden sonra da bir yaşam vadetmeleri bu
      yüzdendir ve insanların yaşamlarının ikinci yarısında da bir amaç
      edinmelerini sağlar. Jung, ölümde bir amaç bulmanın sağlıklı olduğunu
      ve bundan kaçınmanın yaşamın ikinci yarısını amaçtan yoksun
      bırakarak sağlıksız kıldığını ileri sürer. Jung, yaşamın ikinci yarısında
      bireyin dikkatinin kendi iç dünyasına yöneldiğini ve bu iç keşfin yaşama
      bütünlük ve anlam kazandırarak ölümü kabullenmede yardımcı olduğunu savunur.

      Özetle, Jung'a göre kişilik, yaşam döngüsünün birinci ve ikinci
      döneminde farklı yönlerde gelişir. Birinci dönemde birey dış dünyaya
      doğru açılır, dış dünyayla ilişki kurma kapasitesini geliştirir, toplumsal
      ödüller kazanmaya çalışır. Ayrıca, böyle davranmak kadın ve erkek
      cinsel kimliğinin geliştirilmesi için de gereklidir. Bu dönemde tek
      yanlılık bir bakıma gerekli, hatta zorunludur. Genç insanların iç doğalarıyla
      ilgilenmelerinin bir yararı yoktur; görevleri şimdilik yalnızca
      dış dünyanın istemlerini karşılamaktır.

      Ruhsal yaşamda 40 yaşına doğru başlayan değişimde birey artık
      hedeflerinin ve hırslarının önemini yitirdiğini hisseder, kendisini durgun,
      çökkün ve eksik olarak algılar. Jung'a göre bu olgu toplumsal başarı
      kazanmış insanlarda bile gözlemlenebilir, çünkü bu toplumsal
      başarılar kişilikte yaşanmadan kalan özelliklerin bedeli olarak kazanılmıştır.
      Ancak insan bu bunalımdan çıkış yolunu bulabilir. Bilinçdışı
      kişiyi iç dünyasına dönmesi ve yaşamın anlamını araştırması için
      yüreklendirir. Bu dönemde enerjimizi dış dünyayla başetme çabasından
      uzaklaştırıp iç dünyamızda odaklaştırmaya başlarız. Böylece ne
      zamandır gerçekleştirilmemiş gizilgüçlerimizi tanımak için bilinçdışını
      dinlemeye yöneliriz.


      ...And Justice For All


    12. #12
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3282Array

      Varsayılan

      c. Erikson: İnsanın Sekiz Çağı

      Erikson'un insan gelişimi kuramı da öncelikle klinik gözlemlerine
      ve kuramsal psikolojisine dayanır. Yine de bu kuram bu konuda
      bugüne kadar ileri sürülmüş en kapsamlı açıklamadır. Bunun nedeni,
      Erikson'un tüm yaşam boyunca gelişimin çeşitli yönleri (bilişsel, duygusal,
      toplumsal yönleri) arasında bağlantılar kurabilmiş ve disiplinlerarası
      bir kuram geliştirebilmiş olmasıdır. Erikson'un bu başarısı
      meslektaşlarının -aşağıda kendi sözleriyle aktarılan- tanıklığıyla da
      vurgulanmaktadır:

      "Psikososyal evreler sırası içinde içgüdüsel güçlerle
      organizma tarzlarının bağlantısını açıklamaya çalıştık. Listelenen
      evrelerin kesin sayısında ya da kullanılan bütün terimlerde
      ısrar edemesek bile, formüle edildikleri zaman disiplinlerarası
      kabul gören bazı gelişim ilkelerini vurguladık;
      açıkçası, şemamızın genel kabulü için diğer bazı (daha önce
      sözü edilen) disiplinlere bağlı olmak durumundayız. Psikolojik
      yönde ise, gerçek dünya ile kesin ve kavramsal ilişki
      kapasitesi olan ve her evrede gelişen bilişsel büyüme'nin
      geçerli gücü vardır. Bu Hartmann'ın (1939) tanımladığı anlamda
      en vazgeçilmez bir "ego aygıtı"dır. Böylece, Piaget'in
      tanımladığı anlamda zekanın "duyusal-devinimsel" yönleri
      ile temel güven, "sezgisel-simgesel" yönler ile oyun ve
      girişim, "somut-işlemsel" başarı ile çalışkanlık duygusu ve
      son olarak "soyut işlemler" ve "mantıksal evirmeler" ile
      kimlik gelişimi arasındaki ilişkiyi izlemek yararlı olabilir.
      Burada belirtilenleri bazı disiplinlerarası toplantılarda sabırla
      dinleyen Piaget, daha sonra, kendi evreleri ile bizimkiler
      arasında en azından çelişki görmediğini kabul etmiştir.
      Greenspan, "Piaget'in; Erikson'un, Freud'un kuramının psikososyal
      yönlere uzantısı olan kuramına oldukça sempati
      duyduğunu" (1979) belirtmiştir. Ve ondan şunu nakletmektedir:
      "Erikson'un evrelerinin en büyük başarısı, kesinlikle,
      Freud'un mekanizmalarını daha genel davranış tipleri içine
      yerleştirerek önceki kazanımların sonraki düzeylerle sürekli
      olarak bütünleşmesini göstermeye çalışmasıdır (Piaget,
      1960)" (Erikson, 1982).

      Erikson'un epigenetik kuramı da Freud'un psikanalitik kuramı
      gibi çocukluk gelişimine ağırlık verir ve ilk dört evresi büyük ölçüde
      Freud'un çocukluk evrelerinin genişletilmiş biçimidir. Bu nedenle aşağıda
      yalnızca -ergenliği de içine alan- son dört evre özetlenecektir.

      - Kimliğe karşı rol karmaşası. Erikson'un beşinci evresi, erinliğin
      başlamasıyla birlikte, bireyin toplumsal bir gereksinme olarak
      yaşamdaki rolünü tanımlaması çabasıyla başlar ve genellikle öğrenimini
      bitirmesi, bir işe girmesi ve bir eş seçimiyle sonlanır. Bu evre bireyin
      kimliğinin birçok yönünün çözüme bağlandığı bir evredir, ama
      bu oluşum tek bir etkene bağlanamaz ve tek bir olay diğer bir evreye
      geçişin nedeni olamaz. Aslında yetişkinlik evreleri birçok bakımdan
      birbirleri üzerine binişirler ya da aynı zamanda yer alırlar. Ancak,
      kimlik sorunları yaşam boyunca sürseler de, en çok bu evrede ağırlık
      taşırlar. Birey bu bunalımını olumlu bir biçimde çözemezse kimlik
      karışıklığı içine düşecek, bunun sonucu olarak da yaşam çerçevesi
      içinde oynadığı rolden hiçbir zaman emin olamayacaktır. Bu karışıklığın
      çözülmesi, soyut düşünme yeteneğinin yansıtıldığı ilgi ve uğraşlarla
      olabileceği gibi, duygusal bağlanımlarla da olabilir.

      - Yakınlığa karşı yalıtılmışlık. Cinsel yakınlık kapasitesi ergenlikte
      başlıyor olsa da, birey kimlik karışıklığı sorununu yeterince
      çözmeden tam bir yakınlık ilişkisi kurmayı başaramaz. Dolayısıyla,
      bireyin bir başkasının özel (tek) oluşunu ve insanlığını değerlendirerek
      onunla kaynaşabilmesi için önce kendisinin tam olduğu konusunda
      belirli bir görüş sahibi olması gereklidir. Daha önceki romantik
      yakınlıklar genellikle bireyin kendini romantik ilişki aracılığıyla tanıma
      çabalarından başka birşey değildir. Erikson (1968), "cinsel yakınlık
      anlatmak istediğim yakınlığın sadece bir parçasıdır" demektedir;
      "cinsel yakınlıklar bireyin gerçek ve karşılıklı psikososyal yakınlık
      kapasitesi geliştirmesinden önce de yaşanabilir. Arkadaşlıkta olsun,
      erotik karşılaşmada ya da ortak çalışmada olsun, kendi kimliğinden
      emin olmayan genç, kişilerarası yakınlıktan kaçınacak ya da gerçekten
      birleşemeden ve kendisinden kurtulamadan sürekli olarak yüzeysel
      ilişkilere girecektir."

      - Üretkenliğe karşı durgunluk. Yaşamın bu yedinci evresi en
      uzun evre olabilir, çünkü insanın anabalalık ve iş başarıları ile
      kendisinden de çok yaşayacak bir şeyler üretmesi olanağını içerir. Bu evre,
      bireyin tüm üretkenliğini kapsayan ve genç yetişkinlikten yaşlılığa
      dek uzayan bir evredir ve yaşamda doyuma ulaşma duygusunu sağlamada
      önemli bir yer tutar. Bu evrenin olumsuz çözümü ya da çözümsüzlüğü,
      durgunluk, sıkılma, yoksullaşma duygularıyla ve bireyin fiziksel
      ve psikolojik gerileyişiyle aşırı uğraşmasıyla kendini gösterir.

      - Bütünleşmeye karşı umutsuzluk. Bu evre, gittikçe artan bir
      biçimde yaşamın sınırlı olduğu ve ölüme yakınlaşıldığı duygusuyla
      yaşanır. Bu oluşum çoğu zaman emekliye ayrılma ya da bir sağlık bozukluğuyla
      hızlanır. Bu evrenin en önemli görevi, bireyin kendi yaşamını
      ve elde ettiklerini değerlendirerek yaşamının tarih içinde anlamlı
      bir serüven olduğu sonucuna ulaşmasıdır. Önceki evrelerdeki başarılar
      ve elde edilenler bu bunalımın atlatılmasında önemli bir rol oynarlar.
      Bu evrenin olumsuz çözümü ise umutsuzluk, çaresizlik duygularıdır.
      Bu, varoluşçu anlamda tam bir anlamsızlık duygusudur, bütün yaşamının
      boşa gitmiş olduğu ya da başka türlü yaşanmış olması gerektiği duygusudur.

      Erikson'un kuramında son iki evre yaşam döngüsünün orta ve ileri
      yıllarnı içermektedir. Robert Peck, orta ve ileri yaşların önemli
      dönüm noktalarını daha kesin olarak belirleyebilmek için yeni bir
      düzenleme gerçekleştirmiştir.

      Orta yaştaki sorunlar:

      - Akla karşı fiziksel güce değer verme. Kırk yaş dolaylarında
      bir dönüm noktası yer almaktadır. Fiziksel güçlerine sıkı sıkıya sarılan
      ve bu güçler azaldıkça çöküntüye uğrayan bireyler ile zihinsel güçlerini
      öne alarak daha başarıyla yaşlanan bireyler söz konusudur.

      - İnsan ilişkilerinde toplumsallaşmaya karşı cinselleşme.
      Erkek ve kadınlar bu evrede cinselliğin gittikçe daha az yoğunluk taşıdığı
      arkadaşlar olarak kendilerini yeniden düzenleyebilirlerse, kişilerarası
      ilişkiler daha bir derinlik ve anlayış kazanmakta ve evliliğe yeni
      bir boyut katmaktadır.

      - Duygusal esnekliğe karşı duygusal yoksullaşma. Bu evrede
      duygusal alanda bir açıklık öngörülmektedir. Bu, anababanın ölmesi,
      eski dost çevresinin dağılması, çocukların evden ayrılması ile bireylerin
      daha önce hiç yaşamadıkları çeşitli insan çevrelerine uzanmalarına
      olanak sağlar. Yetişkinler çocuklarının aileleriyle yine duygusal bağlar
      oluşturabilirler.

      - Zihinsel esnekliğe karşı zihinsel katılık. Bu evrede bireyin
      yeni deneyim ve yorumlara açık olabilmesi ya da geçmiş yaşantıların
      bireyi güncel sorunlara farklı yanıtlar bulmaktan alıkoyması söz konusudur.

      Yaşlılıktaki sorunlar:

      - Ego ayrışmasına karşı iş rolünün ağırlık kazanması. Buradaki
      görev değişik etkinlikler edinebilmektir. Bu etkinlikler, işin yitirilmesi
      (emeklilik) ya da alışılmış rollerin yitirilmesi (çocukların evden
      ayrılması) durumlarında insanı doyum duygusuna ulaştırabilirler.

      - Bedenin aşılmasına karşı bedene aşırı ilgi. Hemen bütün
      yaşlı insanlar hastalıktan, artan ağrılardan ve çeşitli rahatsızlıklardan
      geçerler. Buna karşın bazıları insan ilişkileri ve yaratıcı etkinlikleriyle
      yaşamdan tat almayı sürdürerek yaşlanan bedenlerini aşmayı başarırlar.

      - Ego aşkınlığına karşı egoya aşırı ilgi. Çocuklarla, kültüre
      yaptıkları katkıyla ve dostluklarıyla insanlar kendi davranışlarının
      önemini yaşamlarından sonraya da uzatabilirler. Ölüm kaçınılmazdır
      ve bu gerçek bütün ağırlığıyla ilk kez ancak yaşlılıkta algılanabilir;
      ama insan yine de ailesinin ve insan tümünün gelecek kuşaklarında,
      ürettiği kendi fikirlerinde yaşamına doyurucu bir anlam katabilir.

      Yetişkin gelişimi konusunda yukarıda özetlenen kuramlar, insan
      yaşam döngüsünün sırasal ilerleyişini anlamada yararlı olabilecek ana
      çizgileri vermektedir. Ancak bu kuramlar, yalnızca çok "genel" olmakla
      kalmayıp, aynı zamanda çok "idealist"tirler. Çünkü bu kuramlar
      "doyumlu bir gelişim"den ve "başarılı bir yaşlanma"dan söz etmekte,
      ancak tarihsel, toplumsal, kültürel, ekonomik farklılıkların olası
      etkilerini hesaba katmamaktadırlar. Gerçi toplumsal sınıf, etnik
      özellik, erkek-kadın farklılığı gibi etkenlerin yetişkinlik gelişimindeki
      etkilerini araştıran çalışmalar yapılmaktadır, ama bunların sonuçları
      henüz elde değildir, dolayısıyla bu spekülatif kuramların bütün koşullarda
      bütün insanları kapsadığı savından sakınmak gerekmektedir
      (D.C. Kimmel, 1974). Nitekim, yetişkin gelişimini boylamsal yaklaşımla
      ele alan araştırmacılar, Erikson'un çizdiği kişilik tablosunun
      yalnızca bireyciliğin egemen olduğu ve bireysel rollerin toplum tarafından
      sıkıca denetlenmediği kültürlerde geçerli olduğunu düşünmektedirler.
      Öte yandan, gelişimin her evresinde karşılaşılan gelişim
      görevleri de cinsler arasında farklılık göstermektedir (farklı toplumsallaşma
      yaşantısı nedeniyle). Dolayısıyla, günümüzde artık bütün toplumlara
      ve bütün insanlara aynı anda uygulanabilecek evrensel kuramlardan
      söz etmeye olanak yoktur.


      ...And Justice For All


    13. #13
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3282Array

      Varsayılan

      d. Levinson'un yaşam yapısı kuramı:

      Daniel J. Levinson, yetişkin gelişiminin incelenmesinin henüz
      çok yeni olduğunu belirtmektedir. Yaklaşık 1950'lerden beri konuyla
      ilgilenilmekle birlikte, genel bir yetişkin gelişimi kuramı oluşturmakta
      çok az yol alınmıştır. Bu süre içinde psikolojinin birçok alanında bir
      yetişkin gelişimi yaklaşımına gereksinme duyulduğu gitgide daha fazla
      farkedilmiştir. Levinson'a göre yetişkin gelişimi, bir disiplin olarak
      psikoloji için anlamlı bir sorundur ve psikolojiyle sosyoloji, biyoloji,
      tarih gibi diğer disiplinler arasında önemli bir bağlantı halkasıdır.

      İlk çalışmalarından yaklaşık on beş yıl sonra yeni bulgularını yayınlayan
      Levinson'un yetişkin gelişimi kuramı şu ögeleri içermektedir:
      a) Yetişkin gelişimi alanına temel bir çerçeve sağlayan "yaşam
      akışı" ve "yaşam döngüsü" kavramları; b) Kişiliğin ve dış dünyanın
      birçok yönünü içeren, ama bunların hiçbiriyle aynı olmayan ve kendi
      farklı yolunda gelişen "bireysel yaşam yapısı" kavramı; c) Bireysel
      yaşam yapısının ilk ve orta yetişkinlikteki gelişimini dile getiren bir
      "yetişkin gelişimi" anlayışı. Yaşam yapısı gelişimi kişilik gelişiminden,
      toplumsal rollerden farklıdır ve onlarla karıştırılmamalıdır. Aşağıda
      bu kavramlar Levinson'un kendi anlatımıyla birer birer açıklanmaktadır.

      Yaşam akışı (life course). Yaşam akışı yüksek düzeyde bir soyutlama
      olmayıp betimsel bir terimdir ve bir yaşamın başlangıçtan sona
      gelişimi içindeki somut özelliğine dayanır. Terimin içindeki her iki
      sözcüğü de dikkatle kullanmak gerekir. "Akış" sözcüğü sırayı, geçici
      dalgayı, yaşamın yıllar boyunca açılımını inceleme gereksinmesini
      belirtmektedir. Bir yaşamın akıcılığının incelenmesi, kararlılığı ve
      değişimi, sürekliliği ve süreksizliği, düzenli ilerlemeyi ve kaotik
      dalgalanmayı dikkate almayı gerektirmektedir. Yalnızca belirli bir an
      üzerinde odaklanmak ya da üç dört anı birbirinden kopuk olarak incelemek
      yeterli değildir. Yaşamı ilerleyişi içinde incelemek ve geçici sıralar yaşam
      boyunca ayrıntısıyla izlemek gerekmektedir. "Yaşam" sözcüğü de
      çok önemlidir. Yaşam akışı konusundaki bir araştırma yaşamın bütün
      yönlerini içermelidir: İç dilekler ve fantaziler, aşk ilişkileri, aileye,
      işe, diğer toplumsal sistemlere katılım, beden değişimleri, iyi ve kötü
      zamanlar, yaşamda anlamı olan her şey. Yaşam akışının incelenmesinde,
      önce yaşama belirli bir zamandaki bütün karmaşıklığıyla bakmak,
      bütün ögelerini ve bunların bütüne etkilerini içermek zorunludur. İkinci
      olarak bu bütünün zaman içindeki evrimini belirlemek gerekmektedir.
      Yaşam akışının incelenmesi, insan bilimlerinin her biri, kişilik,
      toplumsal rol ya da biyolojik işleyiş gibi yaşamın bir yönünü ele aldığı,
      diğerlerini ihmal ettiği için güç olmaktadır. Her disiplin yaşam
      akışını çocukluk ya da yaşlılık gibi ayrı parçalara bölmektedir. Böylece
      araştırmalar aralarındaki etkileşimi pek dikkate almadan, biyolojik
      yaşlanma, ahlak gelişimi, meslek gelişimi, yetişkin toplumsallaşması,
      kültürlenme, yitirme ya da strese uyum sağlama gibi çeşitli kuramsal
      açılardan yapılmaktadır. Değişik kuramsal yaklaşımların birbirinden
      yalıtılmış birimler değil, tek bir alanın değişik yönleri olduğu görüşü
      yeni yeni kazanılmaktadır. Levinson'a göre, bireysel yaşam akışının
      araştırılması insan bilimlerinde çeşitli disiplinleri birleştiren yeni bir
      çok-disiplinli alan olarak yakın gelecekte ortaya çıkacaktır.

      Yaşam döngüsü (life cycle). Yaşam döngüsü düşüncesi yaşam
      akışı düşüncesinin ötesine gitmektedir. "Döngü" imgesi insanın yaşam
      akışında alttan alta bir düzenin var olduğunu telkin etmektedir; her
      bireysel yaşam biricik olmakla birlikte, herkes aynı temel sıra içinde
      yaşar. Yaşam akışı basit, sürekli bir süreç değildir; niteliksel açıdan
      farklı evreleri ya da mevsimleri vardır. Yıl içinde (örneğin bahar yaşam
      döngüsünün çiçeklenme mevsimidir) ya da gün içinde (örneğin
      gündoğumu, öğle vakti, alaca karanlık, karanlık gibi) mevsimler vardır.
      Aşkta, savaşta, politikada, sanatsal yaratışta ve hastalıkta da mevsimler
      vardır.

      Yaşam döngüsü imgesi yaşam akışının belirli bir sıra içinde
      geliştiğini düşündürmektedir. Bir mevsim toplam döngünün büyük bir
      parçasıdır; bütünün parçası olsa da her mevsimin kendi zamanı vardır,
      hiçbiri diğerinden daha iyi ya da önemli değildir, her birinin kendi gerekli
      yeri ve bütüne özel katkısı vardır.

      Yaşam döngüsünde önemli mevsimlerin neler olduğu konusunda
      ne popüler kültür ne de insan bilimleri açık bir yanıt getirebilmiştir.
      Modern dünya bir bütün olarak ve evreleriyle kurulu bir yaşam döngüsü
      anlayışına -bilimsel, dinsel, felsefi ya da edebi- sahip değildir.
      Yaşam döngüsünün çeşitli büyük parçalarını belirten standart bir dil
      de yoktur. Egemen görüş yaşam döngüsünü üç bölüme ayırmaktadır:
      a) Çocukluğu ve ergenliği içeren yaklaşık 20 yıllık ilk bölüm (yetişkinlik
      öncesi); b) 65 yaşında başlayan sonuncu bölüm (yaşlılık); c) bu
      bölümler arasında yer alan, yetişkinlik olarak bilinen biçimlenmemiş
      zaman.

      Bir yüzyıldan beri insan gelişiminde en önemli araştırma alanını
      oluşturan yetişkinlik öncesi yıllar çok iyi bilinmektedir. Kabul edilen
      görüşe göre ilk yirmi yıl içinde bütün insanlar aynı dönemleri izlerler:
      Doğum öncesi, bebeklik, ilk çocukluk, orta çocukluk, önergenlik ve
      ergenlik. Her ne kadar bütün çocuklar ortak gelişim dönemlerinden
      geçiyorlarsa da, biyolojik, psikolojik ve toplumsal koşullardaki
      farklılıkların sonucu olarak tamamen farklı yönlerde büyürler. Somut biçimi
      içinde her bireysel yaşam akışı tektir. Yetişkinlik öncesi gelişimin
      incelenmesi evrensel düzeni belirlemeyi ve her insanın yaşamını gitgide
      bireyselleştiren süreci yöneten genel gelişim ilkelerini saptamayı
      amaçlar.

      Çocuk gelişimi araştırmalarının Freud ve Piaget gibi önemli adları
      gelişimin ergenliğin sonunda büyük ölçüde tamamlandığını ileri
      sürerler; bu sayıltıya dayanarak yetişkin gelişimiyle ya da bir bütün
      olarak yaşam döngüsüyle ilgilenmezler. 1950'lerden başlayarak gerontoloji
      konuyla ilgilenmiş, ama bir yaşam döngüsü anlayışı geliştirecek
      kadar ileri gitmemiştir. Belki bunun bir nedeni yetişkinlik yıllarını
      incelemeden çocukluktan yaşlılığa atlamasıdır. Levinson'a göre yetişkinlik
      konusunda daha fazla şey öğrendiğimizde şimdiki yaşlılık anlayışı
      da değişecektir. Günümüzde yaşam döngüsünün bir mevsimi
      (ya da mevsimleri olarak) yetişkinlik konusunda çok az kuram ya da
      araştırma var. Ergenlikten sonraki yaş düzeylerini betimleyen popüler
      bir dil yok. "Gençlik", "olgunluk", "orta yaş" gibi sözcüklerin anlamı
      çok belirsiz. Dildeki bu belirsizlik, yetişkinliğin kültürel bir tanımının
      olmamasından ve insan yaşamının bunun içinde nasıl geliştiğinin
      bilinmemesinden doğmaktadır. İnsan bilimlerinde de yetişkinliğin doğası
      konusunda uygun bir anlayışa sahip değiliz.

      Levinson, yaşam döngüsü kuramının kendi araştırmasından ve
      Erikson, Jung, Neugarten, Ortega y Gasset gibi yazarların görüşlerinden
      doğduğunu açıklamaktadır. Yaşam döngüsünü bir çağlar sıralaması
      olarak kabul eden Levinson'a göre her çağın kendi biyo-psikososyal
      niteliği vardır ve her biri bütüne farklı katkılarda bulunur. Bir
      çağdan diğerine yaşamımızda önemli değişimler olur. Çağlar birbiriyle
      kısmen çakışır, yeni bir çağ bir önceki çağ sonlara yaklaşırken
      başlar. Genellikle beş yıl süren geçiş çağı önceki çağı bitirir ve sonrakini
      başlatır. Çağlar ve geçiş dönemleri, her insanın yaşamının altındaki
      düzeni sağlayan ve bireysel yaşam akışındaki ince farklılıklara
      izin veren yaşam döngüsünün makro yapısına biçim verir.

      Her çağ ve gelişim dönemi iyi tanımlanmış bir ortalama yaşta
      başlar ve biter. Birinci çağ olan Yetişkinlik Öncesi, döllenme ile aşağı
      yukarı 22 yaş arasında yer alır. Bu "oluşum yılları" sırasında birey
      yüksek ölçüde bağımlı, farklılaşmamış bebeklikten yola çıkıp, çocukluktan
      ve ergenlikten geçerek, yetişkin yaşamının daha bağımsız ve
      sorumlu başlangıcına doğru büyür. Bu, en hızlı biyo-psikososyal büyümenin
      olduğu çağdır. Yaşamın ilk birkaç yılı çocukluğa geçişi sağlar,
      bu zaman içinde yenidoğan biyolojik ve psikolojik açıdan anneden
      ayrılır ve 'ben' ile 'ben-olmayan' arasındaki ilk ayırımı gerçekleştirir,
      bu da sürekli bireyleşme sürecinde ilk adımdır.

      Yaklaşık 17-22 yaşları insanın İlk Yetişkinliğe Geçiş dönemini
      oluşturur, bu gelişim döneminde önyetişkinlik sona erer ve ilk yetişkinlik
      çağının temelleri atılır. Dolayısıyla bu dönem her iki çağın da
      parçasıdır, ama tam olarak ikisinin de parçası değildir. Bireyleşmede
      yeni bir aşama aileyle ilişkilerin değişmesi ve önyetişkinlik dünyasının
      diğer ögeleri olarak kazanılır ve yetişkine yetişkinler dünyasında
      bir yer oluşturmaya başlar. Çocuğu merkez alan bakış açısından gelişimin
      büyük ölçüde tamamlandığı ve çocuğun bir yetişkin olarak olgunluk
      kazandığı söylenebilir. Gelişim (çocuk) psikolojisi geleneksel
      olarak bu görüşü benimsemiştir: Levinson'un yaşam döngüsünü bir
      bütün olarak alan bakış açısı ise ilk çağın gelişimsel kazanımlarının
      yalnızca bir temel, bir sonraki çağı başlatan bir hareket noktası sağladığını
      kabul etmektedir. İlk Yetişkinliğe Geçiş hem önyetişkinliğin
      tam olgunluğunu, hem de yeni bir çağın bebekliğini temsil eder.

      İkinci çağ olan İlk Yetişkinlik yaklaşık 17-45 yaşlar arasında yer
      alır ve İlk Yetişkinliğe Geçiş'le başlar. Bu, en büyük enerji ve bolluğun,
      en büyük çelişki ve stresin yetişkin çağıdır. Biyolojik açıdan 20'li
      ve 30'lu yaşlar yaşam döngüsünün doruk yıllarıdır. Toplumsal ve psikolojik
      açıdan ilk yetişkinlik güçlü dileklerin biçimlendirilmesi ve izlenmesi,
      toplumda uygun bir yer kazanılması, bir aile kurulması ve
      çağın sonunda yetişkin dünyasında daha saygın bir konuma ulaşılması
      mevsimidir. Bu çağ, aşk, cinsellik, aile yaşamı, mesleki ilerleme,
      yaratıcılık ve yaşamın büyük hedeflerinin gerçekleştirilmesi konusunda
      zengin bir doyum zamanı olabilir. Buna karşılık, ezici stresler de burada
      yer alabilir. İlk yetişkinlik bizim kendi tutkularımızın ve isteklerimizin
      darbesini en çok yediğimiz çağdır. Uygun koşullar altında bu
      çağda yaşamanın ödülleri de çok büyüktür, ama bedel çoğu zaman yarara
      denktir, hatta onu aşar.

      Yaklaşık 40-45 yaşlar arasında yer alan Orta Yaş Geçişi ilk yetişkinliği
      sona erdirir ve orta yetişkinliği başlatır. Bu iki çağ arasındaki
      ayırım ve onları ayıran ve birleştiren gelişim dönemi olarak Orta
      Yaş Geçişi kavramı bu şemanın en tartışmalı konuları arasındadır. Bununla
      birlikte, araştırmalar yaşamın niteliğinin ilk ve orta yetişkinlik
      arasında farkedilir derecede değiştiğini göstermektedir. Benzer gözlemler
      Jung'un, Erikson'un, Ortega'nın çalışmalarında da yer almaktadır.
      Değişim süreci Orta Yaş Geçişi'nde başlamakta ve çağ boyunca
      sürmektedir. Bu geçişin gelişim görevlerinden biri bireyleşmede yeni
      bir aşamaya başlamaktır. Bu olgu bizi daha sevecen, daha düşünceli
      ve tedbirli, iç çatışmalardan ve dış istemlerden daha az etkilenmiş,
      kendimizi ve başkalarını daha içtenlikle seven biri yapabilir. Bu olmaksızın
      yaşamımız saçma ve tatsız olur.

      Üçüncü çağ olan Orta Yetişkinlik yaklaşık 40-65 yaşlar arasında
      yer alır. Bu çağ boyunca biyolojik kapasitelerimiz ilk yetişkinlikten
      daha aşağıdır, ama normalde enerjik, kişisel olarak doyum verici ve
      toplumsal olarak değerli bir yaşam için hala yeterlidir. Biz yalnız
      kendimizin ve başkalarının işinden sorumlu değiliz, aynı zamanda yakında
      egemen kuşağa katılacak olan şimdiki genç yetişkinler kuşağının
      gelişiminden de sorumluyuz.

      Bir sonraki çağ olan Son Yetişkinlik yaklaşık 60 yaşında başlar.
      60-65 yaşlar arasında yer alan Son Yetişkinlik Geçişi orta ve son
      yetişkinliği birleştirir ve her ikisinin de parçasıdır. Levinson son
      yetişkinlikle ilgili görüşlerini daha önceki kitabında (1978) tartışmıştı.

      Yaşam yapısı (life structure). Levinson öncelikle bir kişinin özel
      bir zamandaki yaşamının doğasıyla ve bu yaşamın yıllar içindeki akışıyla
      ilgilendiğini belirtmektedir. Araştırmalarının anahtar kavramı
      olan "yaşam yapısı" kavramı, bir kişinin belirli bir zamandaki yaşamının
      temelini oluşturan örüntüyü dile getirir. Levinson bu kavramın
      kendi yetişkin gelişimi anlayışının temel direği olduğunu söylemektedir.
      Ona göre yetişkin gelişimindeki dönemler yaşam yapısının
      evrimindeki dönemlerdir. Yaşam yapısı teriminin anlamı kişilik
      terimiyle karşılaştırılarak anlaşılabilir. Bir kişilik yapısı kuramı somut
      bir "Ben ne tür bir kişiyim?" sorusuna verilen yanıtı kavramlaştırma
      yoludur. Çeşitli kuramlar bu soruyu, örneğin özellikler, beceriler, dilekler,
      çatışmalar, savunmalar ya da değerler doğrultusunda düşünme
      ve birini ya da diğerlerini belirleme yollarını sunarlar. Bir yaşam
      yapısı kuramı ise daha fazla bir soru olan "Şu anda yaşamım neye benziyor?"
      sorusuna verilen yanıtı kavramlaştırma yoludur. Bu soruyu
      düşünmeye başladığımızda başka pek çok soru da aklımıza gelir:
      Yaşamımın en önemli bölümleri hangileridir ve aralarındaki ilişki
      nasıldır? Zamanımın ve enerjimin çoğunu nereye harcıyorum? Daha
      doyumlu ya da anlamlı kılmak istediğim ilişkiler (eş, aşk, aile, meslek,
      din, boş zaman vb.) var mıdır? Yaşamıma katmak istediğim şeyler var
      mı? Yaşamımda şu andaki yeri küçük olan, ama daha fazla yer tutmasını
      istediğim ilgiler, ilişkiler var mı? Bu soruları düşünürken dış
      dünyanın bizim için en anlamlı olan yönlerini farketmeye başlar, bunların
      her biriyle ilişkimizi belirler ve çeşitli ilişkilerin müdahalesini
      değerlendiririz. Kendi ilişkilerimizin bir tek örüntü ya da yapıyla
      eksik biçimde bütünleştiğini görürüz.

      Yaşam yapısının birincil ögeleri kişinin dış dünyada başkalarıyla
      "ilişkiler"idir. Başkası bir kişi, bir grup, kurum ya da kültür, özel
      bir nesne ya da yer olabilir. Anlamlı bir ilişki, bir benlik yatırımı
      (istekler, değerler, bağlanma, enerji, beceri), diğer kişinin ya da varlığın
      karşılıklı yatırımını, ilişkiyi içeren, biçimlendiren ve onun bir parçası
      olan bir ya da daha fazla toplumsal bağlamı içine alır. Her ilişki zaman
      içinde hem istikrar, hem değişim gösterir ve yaşam yapısının
      kendisinin değişmesi nedeniyle kişinin yaşamında değişik işlevleri
      vardır.

      Bir bireyin pek çok değişik "başkası" ile anlamlı ilişkileri olabilir.
      Anlamlı bir başkası bireyin gündelik yaşamındaki güncel bir kişi
      olabilir. Dostlar, sevgililer, eşler arasındaki, ana baba ve onların değişik
      yaşlardaki çocukları arasındaki, amirler ve astlar, öğretmenler ve
      öğrenciler arasındaki kişilerarası ilişkileri incelememiz gerekmektedir.
      Anlamlı başkası geçmişten biri ya da dinden, mitostan, düş ürünlerinden
      ya da özel düşlemden alınmış simgesel ya da imgesel bir kişi olabilir.
      Bir grup, kurum ya da toplumsal hareket gibi bir kollektif varlık
      da başkası olabilir: Bir bütün olarak doğa ya da okyanus, dağlar, yabanıl
      yaşam, genel olarak vadiler ya da özel olarak Moby Dick (ünlü
      balina) gibi bir doğa parçası; bir çiftlik, bir kent, bir ülke, "kişinin
      kendi odası" ya da bir kitap ya da tablo gibi bir nesne ya da yer.

      Yaşam yapısı kavramı, bir yetişkinin bütün anlamlı başkalarıyla
      ilişkilerinin doğasını ve örüntüleşmesini ve bu ilişkilerin yıllar boyunca
      gösterdiği evrimi incelememizi gerektirir. Bu ilişkiler yaşamımızın
      örüldüğü kumaşı oluşturur, yaşam akışına biçim verirler, onlar aracılığıyla
      çevremizdeki dünyaya -iyi ya da kötü biçimde- katılırız. Bir
      yaşam yapısı herhangi bir zamanda birçok ve çeşitli ögeler içerebilir.
      Ama sadece bir ya da iki -nadiren üç- ögenin bu yapıda merkezi bir
      yer tuttuğu görülmektedir. Çoğu zaman evlilik -aile ve meslek bir kişinin
      yaşamının merkezi ögeleridir- Merkezi ögeler benlik için en anlamlı
      ve yaşam akışmı geliştiren ögelerdir; bireyin zamanını ve enerjisini
      en çok bunlar alır ve diğer ögelerin niteliğini güçlü bir biçimde etkilerler.
      Yan ögelerin değiştirilmesi ya da bırakılması kolaydır, bunlara
      benliğin yatırımı çok azdır ve kişinin yaşamına az bir etkiyle
      değiştirilmeleri olanaklıdır.

      İlk ve orta yetişkinlikte gelişim dönemleri. Levinson erkeklerin ve
      kadınların yaşamındaki yaşam yapısının evrimini izlerken temel bir
      değişmez örüntü bulduğunu belirtmektedir: Yaşam yapısı yetişkinlik
      yılları boyunca yaşa bağlı dönemlerle görece düzenli bir sıra içinde
      gelişmektedir. Şaşırtıcı olan, böyle bir düzenliliğin yetişkin gelişiminde
      ortaya çıkması, ego gelişiminde, ahlak gelişiminde, meslek gelişiminde
      ve yaşamın diğer özel yönlerinde var olmamasıdır.

      Sıra, bir yapı-kurma ve yapı-değiştirme dizisinden ibarettir. Yapı
      kurma (structure-building) döneminde ilk görevimiz bir yaşam yapısı
      oluşturmak ve yaşamımızı onun içine koymaktır. Bazı temel seçimleri
      yapmak, onların çevresinde bir yapı oluşturmak, değerlerimizi ve
      amaçlarımızı bu yapının dışında izlemektir. Bir yapı kurmayı başardığımızda
      yaşamın mutlaka rahat olması gerekmez. Bir yapı kurma
      görevi çoğu zaman çok zahmetlidir ve umduğumuz kadar doyurucu
      olmadığını görebiliriz. Yapı-kurma dönemi genellikle 5-7, en fazla 10
      yıl sürer.

      Bir geçiş dönemi varolan yaşam yapısını sona erdirir ve bir yenisi
      için olanak yaratır. Her geçiş döneminin birincil görevleri, varolan
      yapıyı yeniden değerlendirmek, benlikte ve dünyada değişim olanaklarını
      araştırmak ve sonraki dönemdeki yeni bir yaşam yapısına temel
      oluşturacak önemli seçimleri yapmaya yönelmektir. Geçiş dönemleri
      genellikle beş yıl sürer. Yetişkinlik yaşamımızın yaklaşık yarısı gelişimsel
      geçişlere harcanır. Hiçbir yaşam yapısı sürekli değildir, periyodik
      değişim varoluşumuzun doğasında vardır.

      Bir geçiş döneminin sonlarında kişi önemli seçimler yapmaya,
      onlara anlam vermeye ve onların çevresinde bir yaşam yapısı kurmaya
      başlar. Bu seçimler bir anlamda geçişin en önemli ürünüdür. Geçişin
      bütün çabaları -işi ve evliliği iyileştirme, seçenek yaşam biçimlerini
      keşfetme, kendisiyle barışık olma çabaları- gösterildiğinde seçimler
      yapılmalı ve en iyisine yer verilmelidir. Kişi sonraki aşamaya geçmesine
      aracı olacak bir yaşam yapısını yaratmaya başlamalıdır.

      Levinson'un ilk ve orta yetişkinlikteki gelişim dönemleri (Tablo
      9) aşağıda sıralanmıştır; her dönem belirli ortalama yaşlarda başlayıp
      bitmekte, ortalamanın altında ve üstünde en fazla iki yıllık bir
      farklılık olmaktadır.

      Tablo 9

      Levinson'a göre ilk ve orta yetişkinlikte gelişim dönemleri

      ONYETİŞKİNLİK ÇAĞI: 0-22

      İLK YETİŞKİNLİK ÇAĞI: 17-45

      İlk Yetişkinlik Geçişi: 17-22

      ORTA YETİŞKİNLİK ÇAĞI: 40-65

      İlk yetişkinlik için yaşam yapısına giriş: 22-28

      30 yaş geçişi: 28-33

      İlk yetişkinliğin yaşam yapısını sonuçlandırma: 33-40

      Orta Yaş Geçişi: 40-45

      GEÇ YETİŞKİNLİK ÇAĞI: 60-?

      Orta yetişkinlik için yaşam yapısına giriş: 45-50

      50 yaş geçişi: 50-55

      Orta yetişkinkinliğin yaşam yapısını sonuçlandırma: 55-60

      İleri Yaş Geçişi: 60-65

      Kaynak: D.J. Levinson. 1986.

      1. İlk Yetişkinliğe Geçiş: 17-22 yaşlar arasında yer alır, yetişkinlik
      öncesi ile ilk yetişkinlik arasında gelişimsel bir köprü görevi görür.

      2. İlk Yetişkinlik İçin Yaşam Yapısı Girişi: 22-28 yaşlar arasında
      yer alır, yetişkin yaşamının ilk biçimini oluşturma ve sürdürme dönemidir.

      3. 30 Yaş Geçişi: 28-33 yaşlar arasındadır. Giriş yapısını yeniden
      değerlendirme, değiştirme ve sonraki yaşam yapısına temel yaratma
      olanağı sağlar.

      4. İlk Yetişkinliğin Yaşam Yapısını Sonuçlandırma: 33-40 yaşlar.
      İlk yetişkinlik çağını tamamlama ve gençlik dileklerimizi gerçekleştirme
      aracıdır.

      5. Orta Yaş Geçişi: 40-45 yaşlar. Hem ilk yetişkinliği bitirmeye,
      hem de orta yetişkinliği başlatmaya yarayan bir başka büyük geçiş
      çağıdır.

      6. Orta Yetişkinlik İçin Yaşam Yapısına Giriş: 45-50 yaşlar. Önceki
      dönemin benzeridir, yeni bir çağdaki yaşama ilk temellerini sağlar.

      7. 50 Yaş Geçişi: 50-55 yaşlar. Yaşam yapısına girişi değiştirmek
      ve belki iyileştirmek için bir orta yaş olanağı sunar.

      8. Orta Yaşın Yaşam Yapısını Sonuçlandırma. 55-60 yaşlar. Orta
      yetişkinlik çağını sona erdirmemizin çerçevesini oluşturur.

      9. Son Yetişkinlik Geçişi. 60-65 yaşlar. Orta ve son yetişkinlik
      arasında yer alarak iki dönemi ayıran ve bağlayan sınır dönemidir.

      İlk yetişkinliğin yaklaşık 17-33 yaşlar arasında yer alan baştaki
      üç dönemi bu çağın 'acemilik evresi'ni oluşturur. Bu dönemler, ergenliğin
      ötesine geçme, geçici ama zorunlu olarak bir yaşam yapısı girişi
      oluşturma ve bu yapının sınırlarını öğrenme olanağını sağlar. 33-45
      yaşlar arasındaki son iki dönem bu çağın çabalarının getirdiği "sonuçlandırma
      evresi"dir. Benzer bir sıra orta yetişkinlikte de vardır. Orta
      yetişkinlik de 40-55 yaşlar arasında üç dönemlik bir acemilik evresiyle
      başlar. Orta Yaş Geçişi hem sona erme hem de başlamadır. 40 yaşlarımızın
      başında ilk yetişkinliğimizin olgunluğu ve orta yetişkinliğin
      bebekliği içindeyizdir. Her çağdaki acemilikleri, bir yaşam yapısı
      girişini deneme ve bunu orta çağ geçişinde sınama ve değiştirme olanağını
      buluncaya kadar sürdürürüz. Yalnızca yaşam yapısını sonuçlandırma
      döneminde ve onu izleyen geçiş çağında bu mevsimin sonucunu
      almaya ve sonraki basamağa geçmeye başlarız.


      ...And Justice For All


    14. #14
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3282Array

      Varsayılan

      e. Gould'un dönüşüm kuramı

      Roger L. Gould'un (1972-1975) yetişkinin gelişimine ilişkin kuramı
      bu gelişimin bir dizi dönüşümden (transformations) geçerek
      oluştuğunu kabul etmektedir. İnsanlar her dönüşümde benlik-kavramlarını
      yeniden biçimlendirir, çatışmaları yeniden çözerler. Gould'un
      kuramı Levinson'unkiyle aynı tarihlerde (1970'ler) kurulmuştur ve
      onunkiyle koşutluk gösterir (ancak Gould'un kuramı her iki cinsi de
      ele almaktadır); Levinson gibi Gould da yetişkinliği kararlı bir duygular
      ve güdüler zamanı olmaktan çok, bir değişim zamanı olarak görür.
      Gould'un dönüşüm kuramına göre genç yetişkinler dört evreden geçerler.
      Ergenliğin sonunda başlayıp 22 yaşına kadar giden birinci evrede
      (16-22 yaşlar) insanlar anababalarının dünyasından ayrılır ve
      kimliklerini güçlendirirler. Özerkliğin yerleşmesiyle birlikte ikinci evreye
      (22-28 yaşlar) geçer ve amaçlarını gerçekleştirmeye girişirler.
      28-34 yaşlar arasında (Levinson'un 30 yaş geçişine benzer) bir geçiş
      evresinden geçer ve önceki amaçlarını, evliliklerini yeniden değerlendirmeye
      koyulurlar. Yaklaşık 35 yaşında hoşnutsuzlukları artar ve
      yaklaşan orta yaşların farkına varmaya başlarlar; yaşam şimdi onlara
      zor, belirsiz ve acılı gelebilir. 45 yaşına kadar süren bu istikrarsız evrede
      bazı bekarlar evlenebilir, bazı evliler boşanabilir, bir ev kadını
      çalışmaya başlayabilir, çocuksuz bir çift çocuk yapmaya karar verebilir.
      Bu evrede tabloya yeni bir öge katılır: Zaman kavramı. Zamanın
      baskısı hissedilmeye başlanır ve yaşamda yapılacak önemli değişimlerin
      hemen yapılması gerektiği farkedilir. Çalışma güdüsü değişir,
      meslek yaşamı sıkıcı gelmeye başlar. Yaşamın bu evresi, Levinson'un
      orta yaş geçişinde olduğu gibi, kararsız, çalkantılı, sıkıntılı bir evredir.
      Buna karşılık 45-50 yaşlar kararlı yıllardır. Evlilik doyumu artar, dostlar
      daha önemli olur, paranın önemi azalır, yaşama olumlu bakılır.
      Yaşama bu olumlu yaklaşım ellili yaşlarda artma eğilimi gösterir.


      ...And Justice For All


    15. #15
      test
      Şuan ne düşünüyorsunuz?
       
      M@D_VIPer's Avatar
      Üye No
      22301
      Giriş Tarihi
      Jun 2006
      Cinsiyet
      Erkek
      Nerden
      İstanbul
      Mesaj
      46,544
      Konular
      25550
      Blog Entries
      9
      RepPuan
      1492898
      Rep Power
      3282Array

      Varsayılan

      Kuramların Değerlendirilmesi.

      Yetişkin gelişimine ilişkin kuramlarda önümüze en çok çıkan
      kavram geçiş (transition) kavramıdır. Geçişler, değişen yaşantılara
      tepki olarak yaşamımızı yeniden düzenlememizi ya da amaçlarımızı
      yeniden yapılandırmamızı içeren değişimlerdir. Evlenmek, işe girmek,
      çocuk sahibi olmak, ev satın almak gelişimsel geçişlere yol açan olaylardır.
      Hoffman ve arkadaşlarına (1994) göre, bu değişimlerin ne derece
      stres kaynağı olduğu konusu geçişlerin doğasına ilişkin en önemli
      kuramsal sorundur. Geçişlerin fiziksel ve psikolojik sıkıntıların yaşandığı
      dönemler olduğu konusunda görüş birliği yoktur. Levinson'a göre
      geçişler yüksek derecede stresli zamanlardır. Örneğin, onun incelediği
      erkek deneklerin çoğu "30 yaş geçişi" sırasında ılımlı ya da ciddi bunalımlar
      yaşamışlardır. Oysa, daha önce de belirtildiği gibi, Neugarten
      bu görüşe katılmamaktadır. Neugarten'e göre geçişler ancak önceden
      beklenmedikleri zaman yüksek derecede stres kaynağı olurlar. Eğer
      bir olay önceden bekleniyorsa ve yaşam akışının normal bir parçası
      olarak görülüyorsa çok az strese yol açabilir. Buna karşılık, eğer bir
      olay normal yaşam akışmın parçası değilse, beklenen bir olay ortaya
      çıkmıyorsa ya da bir olay erken ya da geç gelerek kişinin toplumsal
      saatiyle çatışıyorsa büyük bir strese yol açabilir ve duygusal bunalımı
      körükleyebilir. Örneğin, kadınlara yaşamlarındaki bunalımların sorulduğu
      araştırmalarda, kadınların evlenmeyi ya da çocuk doğurmayı
      değil, boşanmayı, trafik kazasını, iş değiştirmeyi ya da anababa ölümünü
      yaşam akışlarını altüst eden olaylar saydıkları görülmektedir.
      İki kuramcının görüşleri arasındaki fark geçişin kaynağı konusunda
      ortaya çıkmaktadır. Neugarten'e göre geçişin nedeni fiziksel ya da toplumsal
      olaylardır. Levinson'a göre ise kişinin içinde oluşan süreçlerdir;
      çünkü eski gelişim görevleri uygunluğunu yitirmekte, yeni görevler
      ortaya çıkmaktadır. Ona göre, örneğin boşanma içsel süreçlerin
      nedeni değil sonucudur.

      Hoffman ve arkadaşlarına (1994) göre geçişlerin doğası yanında
      bir başka konu da, yetişkinliğin zamanı sorunudur. İlerde göreceğimiz
      gibi, bir kişinin ne zaman olgun sayılacağı sorusunun yanıtı kolay
      değildir (kronolojik yaşın iyi bir ölçüt olmadığını biliyoruz). Bütün
      yetişkin gelişimi kuramlarında olgunluğun bazı ögeleri ortaktır: Yakınlık
      kurma, sevme ve sevilme, cinsel tepki verme gibi. Yine bütün
      kuramlar toplumsallığı, arkadaşları olmayı, özveride bulunmayı
      vurgulamaktadır. Ayrıca, olgun insanlar yeteneklerini ve amaçlarını bilen,
      üretici bir işe ilgi duyan ve onu yapmaya yeteneği olan kişilerdir.
      Olgunluk sorununu incelemenin yollarından biri, yaşamın özel bir
      anında karşılaşılan olaylarla başarılı biçimde başa çıkma yeteneğini
      ele almaktır. Söz gelimi, Erikson'un kuramında erken yetişkinlikte olgunluk
      başkasıyla yakın ilişki kurabilme yeteneğidir. Olgunluğu incelemenin
      bir başka yolu da kişilerin benlik algılarına bakmaktır. Büyüdüğümüzü
      hissetmemizi sağlayan nedir? Araştırmalar anababa olmanın
      ve kendi gücüne dayanmanın en kesin olgunluk belirtisi olduğunu
      göstermektedir. Olgunluk durmadan değişen beklentilere ve sorumluluklara
      sürekli bir uyum sağlama sürecini içerir. İnsanlar evlenmeden
      ya da çocuk sahibi olmadan, bir işte çalışmadan da olgun olabilirler;
      onları olgun yapan, kim olduklarını, nereye gittiklerini, hangi amaçlar
      için çalıştıklarını bilmeleridir (Hoffman ve ark., 1994).


      ...And Justice For All


    + Yeni Konu Aç
    5 sayfadan, 1.sayfa 123 ... SonSon

    Konu Açıklaması

    Users Browsing this Thread

    Şuanda bu konuyu 1 kişi izlemekte. (0 üye ve 1 misafir)

    Benzer Konular

    1. ABD En Yaşlı Adaya Hazırlanırken Yaşlılar Unutulmaktan Şikayetçi 7 Şubat
      By Y@R@M@SsS in forum Yurtdışı Haberleri (Arşiv)
      Cevaplar: 0
      Son Mesaj: 07-02-08, 21:19
    2. Yaşlı
      By AoKTeN in forum Sözlük
      Cevaplar: 3
      Son Mesaj: 11-07-06, 02:21
    3. Yaşlılar Haftasında Huzurevindeki Yaşlılarımız..
      By *PheBe*1907 in forum Kanka Café
      Cevaplar: 3
      Son Mesaj: 23-03-06, 01:49
    4. ehh yaşlılık
      By ersin_17 in forum Komik Şeyler - Zeka Soruları ve Video Paylaşım
      Cevaplar: 2
      Son Mesaj: 05-09-05, 20:34
    5. Yaşlı cin...
      By dead_blow in forum Komik Şeyler - Zeka Soruları ve Video Paylaşım
      Cevaplar: 4
      Son Mesaj: 25-07-05, 12:59

    Ziyaretçiler bu sayfayı bu kelimeleri arayarak buldular:

    bebeklik çocukluk ergenlik yetişkinlik yaşlılık resimleri

    bebeklik çocukluk ergenlik yetişkinlik yaşlılık

    doğumdan ölüme kadar yaşam evreleri

    bebeklik çocukluk ergenlik yetişkinlik yaşlılık dönemi

    bebeklik çocukluk ergenlik yetişkinlik yaşlılık dönemi resimli

    bebeklik çocukluk ergenlik yetişkinlik yaşlılık özellikleri

    bebeklik çocukluk yetişkinlik ergenlik yaşlılık

    yaşlılık ve yetişkinlik

    yaşlılıkta ölüm

    ergenlik yetişkinlik bebeklik yaşlılık

    william crain ericson yaşamın 8 evresi

    william crain ericsson yaşamın 8 evresi

    yaşlılık yetişkinlik ergenlik çocukluk bebeklik resimleri

    bebeklik çocukluk ergenik yetişkinlik yaşlılık resimleri

    Bebeklik dönemi çocukluk dönemi ergenlik dönemi yetişkinlik dönemi ve yaşlılık dönemi.

    bebeklik çocukluk ergenlik yetişkinlik yaşlılık fotarafları

    gençlik kuramları levinson ericsson

    cocukluktan yaşlılığa ınsan evrımı vıdeosu

    paul baltes psikolojisi video

    bebeklik çocukluk ergenlik ve yetişkinlik yaşlılıkları

    bebeklik dönemi çocukluk dönemi ergenlik dönemi yetişkinlik dönemi yaşlılık dönemi

    yetişkinlik yaşlılık

    bebeklik çocukluk ergenlik yetişkinlik yaşlılık fotoğrafları

    bebeklik-çocukluk-ergenlik-yetişkinlik-yaşlılık dönemi özellikleri

    bebeklik cocukluk ergenlik yetişkinlik yaşlılık kısa anlatım

    Tags for this Thread

    Bookmarks

    Bookmarks

    Gönderme Kuralları

    • Yeni konu açılamaz!
    • You may not post replies
    • You may not post attachments
    • You may not edit your posts
    •  

    Forum Kuralları