9 sayfadan, 1.sayfa 123 ... SonSon
Gösterilen Sonuçlar 1 sonuçtan 8 ile 67 arası

Konu: Yetişkinlik - Yaşlılık - Ölüm

  1. #1
    Elite Üye M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2006
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,540
    RepPuan
    1493018
    Rep Power
    4311Array

    Varsayılan Yetişkinlik - Yaşlılık - Ölüm

    İ. GELİŞİM PSİKOLOJİSİ

    Psikoloji, genellikle, insan davranışının ve zihin süreçlerinin bilimi
    olarak tanımlanır. Bu geniş alanın incelenmesi birtakım alt dalların
    ortaya çıkmasını gerektirmiştir. İşte gelişim psikolojisi de bu temel
    uzmanlık alanlarından biridir. Ayrıca, gelişim psikolojisinin de hem temel
    araştırma, hem de uygulama dalları vardır. A. T. Jersild'e (1979)
    göre, gelişim psikolojisi alanındaki çalışmalar başlıca iki bölümde
    toplanabilir. Birincisi, insan gelişiminin çeşitli yönlerini ele alan ve
    betimleyen araştırmalardır. İkincisi, gelişime ilişkin temel kavramları,
    ilkeleri, kuramları ortaya koyan incelemelerdir. Gelişim alanındaki en
    yararlı çalışmalar, kuşkusuz, olgu ile kuramı birleştiren, böylece insan
    bilimlerine katkısı olan çalışmalardır. Bu açıdan, insan gelişimine
    ilişkin çalışmalar biyoloji, sosyoloji, antropoloji, tarih gibi diğer bilim
    dallarını da ilgilendiren çok disiplinli ve disiplinlerarası bir alana
    yayılmaktadır. Bu nedenle günümüzde gelişim psikolojisi çok yönlü
    bir araştırma ve inceleme alanı olmak durumundadır.

    :::::::::::::::::

    1. Gelişim Psikolojisinin Tanımı

    İlke olarak, geçmişi bilmek şimdiyi anlamamıza, şimdiyi anlamak
    da geleceği kestirmemize yardımcı olur. Bu genel ilke embriyoloji,
    jeoloji, coğrafya, tarih, gelişim psikolojisi gibi bütün gelişim bilimlerinde
    geçerlidir. Kuşkusuz, değişimin konusu ve zaman evreleri
    bütün bu bilimlerde aynı değildir; fakat hepsinde ortak olan nokta,
    birşeylerin zaman düzeni içinde geliştiği ve bu sistemli değişimin
    nedenlerinin bulunabileceği inancıdır. Gelişim psikolojisinde zaman periyodu
    insan ömrünü içerir ve değişen şey bireydir. Şu halde, gelişim psikolojisinin
    konusu bireyin fiziksel ve ruhsal yapısının ve davranışının değişimidir.

    Gelişim Psikolojisi, bireylerin yaşam boyunca geçirdiği değişimlerin
    betimlenmesi ve açıklanmasıyla ve aynı zamanda bireyler arasındaki
    değişim benzerlik ve farklılıklarıyla uğraşır. Gelişim psikologları
    gelişimi betimlemek isterler, dolayısıyla gelişim normlarıyla ilgilenirler.
    Fakat aynı zamanda gelişim süreçlerini açıklamak da isterler;
    yani gelişimin neden belirli bir yolda ilerlediğini ve gelişim yolunda
    bireylerin neden birbirinden farklılaştığını bulmaya çalışırlar.

    Modern gelişim psikolojisi oldukça yeni bir bilim dalıdır. En
    azından 1960'lara kadar bebek, çocuk ve ergen konusundaki psikolojik
    araştırmalar "çocuk psikolojisi" adıyla biliniyordu. Bugünkü psikolojik
    gelişim anlayışı -bazı büyük kuramcılara karşın- şimdiki biçimiyle
    son on yıllara kadar ortaya çıkmış değildi. Bütünleşmiş bir gelişim
    anlayışının daha önce ortaya çıkmayışının nedenlerinden biri,
    alanın 1950'lere kadar değişimleri açıklamaktan çok betimlemeye yönelmiş
    olmasıdır. İlk gelişim psikologları çocuğu doğum öncesinde,
    ilk haftalar ya da aylarda, ilk çocukluk, orta çocukluk dönemlerinde
    -olduğunca eksiksiz biçimde- betimlemekle yetiniyorlardı. Ancak betimsel
    bilgi araştırmacılar için giderek çekici olmaktan çıkmaya başladı.
    Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde 1938'de çocuk gelişimi
    konusunda yaklaşık beşyüz yayın çıktığı halde, 1949'da bu sayı yarısına
    inmişti. Daha sonra, 1950'lerin başlarında gelişim psikolojisi yeniden
    canlandı. Bu gelişmeye katkısı olan pek çok etken arasında en
    önemlisi, gelişim psikologlarının yeni bir yaklaşım kabul etmeleriydi;
    artık ilgilerini gelişimin temelini oluşturan süreçlere yöneltmeye
    başlıyorlardı (Liebert ve Wicks-Nelson, 1981).

    Yaşamboyu gelişim psikolojisi (life-span developmental psychology)
    gelişimi incelemede yeni bir yönelimdir ve iki temel sayıltıya
    dayanır. Birincisine göre, gelişim döllenme ile başlayan ve ölüm ile
    sona eren yaşamboyu bir süreçtir. Bu bakış açısı, bebeklik, çocukluk,
    ergenlik gibi bedensel büyümeye bağlı yaş dönemlerini kendi araştırma
    alanları sayan gelişim psikologlarının görüşlerinden ayrılmaktadır.
    İkinci sayıltıya göre, gelişim büyümenin sonlanması ya da olgunlaşma
    ile sona ermez. Tam tersine, yaşamboyu gelişim psikologları
    yetişkinlik ve yaşlılık yıllarıyla büyük ölçüde ilgilenirler. Yaşamboyu
    gelişime duyulan ilgi 1970'lerde başlamış ve 1980'lerde artarak
    sürmüştür. Yaşamboyu gelişim yaklaşımının ele aldığı temel konular
    "gelişim sırasında ortaya çıkan değişimlerin doğası" ve "bu değişimleri
    hangi etkenlerin belirlediği" sorunlarıdır (Honzik, 1984).
    Paul B. Baltes'e (1987) göre de, yaşamboyu gelişim psikolojisi, yaşam
    akışı boyunca davranışta ortaya çıkan sabitliğin ve değişimin araştırılmasını
    içerir. Bu psikolojinin amacı, yaşamboyu gelişimin genel ilkeleri,
    gelişimde bireylerarası farklılıklar ve benzerlikler hakkında,
    aynı zamanda gelişimde bireysel esnekliğin ya da değişebilirliğin derecesi
    ve koşulları hakkında bilgi elde etmektir.

    Perlmutter ve Hall (1992), gelişime ve yaşlanmaya ilişkin sayıltıların,
    araştırmacıların sorduğu soruları, bulguları yorumlama biçimlerini
    ve ileri yaşlardaki yaşamın doğasına ilişkin sonuçlarını etkilediğini
    belirtmektedir. Otuz yıl önce yaşlılığın doğasına ilişkin soruları
    yanıtlamak çok kolaydı; çünkü herkes gelişimi gençlikle özdeş tutuyordu,
    yetişkinlerin gelişmediği varsayılıyordu. Oysa araştırmalar olgunlaşmadan
    sonraki bütün değişimlerin bozulma ya da düşüş içermediğini
    göstermektedir. Örneğin, zekanın bazı yönlerinde ilerlemeler
    yaşamın ikinci yarısında da sürmektedir. Araştırmacılar farklı sistemlerin
    farklı oranlarda yaşlandığını ve gelişimin yönünün değişebileceğini
    de buldular. Yaşlanma, hangi işlevin incelendiğine bağlı olarak
    kararlılık, artma ya da azalma içerebilir. Örneğin, zekanın bir yönünde
    ilerleme gösteren bir yetişkin bir başka yönünde gerileme gösterebilir.
    İşte bu tür bulgular araştırmıacıları sayıltılarını yeniden gözden geçirmeye
    zorlamıştır. Gelişimi döllenmeden olgunlaşmaya kadar izleyen
    ve fetus, bebek, çocuk ve ergenle sınırlı tutan eski tanım işe yaramaz
    olmuştur. Böylece, yaşamboyu gelişim yaklaşımında gelişim, döllenmeden
    ölüme kadar bedende ya da davranışta ortaya çıkan yaşa bağlı
    değişimler olarak tanımlanmaktadır (Perlmutter ve Hall, 1992).


    ...And Justice For All


  2. #2
    Elite Üye M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2006
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,540
    RepPuan
    1493018
    Rep Power
    4311Array

    Varsayılan

    2. Gelişimle İlgili Temel Sorunlar

    Gelişim psikologlarının sık sık tartıştıkları birtakım önemli sorunlar
    vardır. Bunlardan birincisi, gelişimi sağlayan etkenlerin kaynağı
    sorunudur. Bu sorun kalıtım-çevre, doğa-kazanım ya da başka adlarla
    yapılan tartışmalarda ortaya konmaktadır. Bugün artık "hangisi?"
    ve "ne kadar?" sorularının sorunu çözmedeki yararsızlığı anlaşılmıştır.
    Bunların yerine, davranışta biyolojik ve toplumsal etkilerin "nasıl?"
    birleştiği sorusu sorulmaktadır.

    Gelişim psikologları kendi alanlarında veri toplamak için üç dizi
    ilkeye dayanırlar: 1) Fiziksel büyüme ilkeleri, 2) Olgunlaşma ilkeleri,
    3) Öğrenme ilkeleri. Fiziksel büyüme ilkeleri fiziksel yapı ve organlardaki
    değişimleri dikkate alır. "Olgunlaşma" terimi -gelişimcilerin
    kullandığı biçimiyle- reflekslerin, içgüdülerin ve diğer öğrenilmemiş
    davranışların gelişimiyle ilgidir. Fiziksel büyüme ve olgunlaşma biyolojiktir.
    "Öğrenme" ilkeleri ise, geniş anlamda, sadece geleneksel koşullanmayla
    değil, aynı zamanda okuldaki öğrenimle ve diğer çevre
    etkileriyle birlikte tanımlanır. Öğrenme ve kalıtımın gelişime katkıları
    konusunda bugün kabul edilen görüş, gelişimin ortaya çıkmasında iki
    etkenin birleştiğini kabul eden "etkileşimci" görüştür. Her ikisi de
    zorunludur, hiçbiri tek başına yeterli değildir. Kalıtım gizil sınırları
    saptar, çevre de bu sınırlara ne kadar yaklaşılacağını belirler.

    Gelişim üzerindeki biyolojik etkiler iki çeşittir. Birincisi, bir türün
    bütün üyelerince paylaşılan türe özgü etkilerdir (bebeğin beslenme
    ve bakım için başkalarına gereksinme duyması gibi). İkincisi, her kişiye
    özgü olan genetik özelliklerdir (bireyler arasındaki farklılıklar
    gibi). İşte, gelişim psikologları doğanın insanlar arasındaki benzerliklerin
    ve farklılıkların oluşumuna nasıl katkıda bulunduğunu araştırmaktadırlar.
    Öte yandan, gelişim üzerindeki çevresel etkiler de iki çeşittir.
    Birincisi fiziksel çevredir (doğum öncesi dönemde ana rahmi,
    kent ya da kır gibi). İkincisi toplumsal çevredir (diğer insanlar, toplumsal
    kurumlar gibi). Bazı çevresel belirleyiciler bizi başkalarından
    farklı kılan etkenlerdir (özel bir okulda okumak, trafik kazasına uğramak,
    işini yitirmek, piyangoda kazanmak gibi). Başka bazı çevresel
    belirleyiciler de bizi başkalarına benzer kılan etkenlerdir (içinde
    doğduğumuz kültür ya da tarihsel zaman gibi). Önemli tarihsel olaylar gelişim
    üzerinde derin etkilerde bulunur, ama bu etkinin niteliği kişinin
    o zamanki yaşına bağlıdır. Bu konu gelişimle ilgili temel kavramlar
    bölümünde "bölük" kavramı çerçevesinde yeniden ele alınacaktır.

    İkinci sorun, davranış değişikliğinin sürekliliği ya da süreksizliği
    sorunudur. Gelişim derece derece ve düzgün bir biçimde mi ilerler,
    yoksa kendine özgü nitelikler gösteren birtakım evrelerden mi geçer?
    Evre kuramcıları evrensel biyolojik temelli etkenlerin gelişimde egemen
    bir rol oynadığını savunurlar; psikolojik süreçlerde hep aynı yapısal
    deeişimlerin ortaya çıktığını ve davranış değişimlerine göreli bir
    süreksizlik verdiğini ileri sürerler. Buna karşılık, sürekliliği savunan
    kuramcılar toplumsal ve yaşantısal etkenlerin gelişimdeki değişmelerin
    temelini oluşturduğunu savunurlar; öğrenme, dereceli bir süreçtir.
    Ancak bu görüş ayrılığına karşın, bütün kuramcılar gelişimde hem süreklilik
    hem de süreksizlik olduğu konusunda birleşmektedirler. Özellikle
    kişilik psikolojisi alanında varılan sonuç, kişiliğin karmaşık ve
    çok yönlü bir yapısı olduğu, bazı ögelerinin süreklilik bazılarının da
    süreksizlik gösterdiği biçimindedir. Genellikle en büyük sabitlik çeşitli
    zihinsel ve bilişsel boyutlarda (ZB, bilişsel üslup, benlik kavramı
    gibi) ve en düşük değişmezlik kişilerarası davranış ve tutumlarda ortaya
    çıkmaktadır.

    Gelişim psikolojisinde temel tartışmalardan biri de bunalım (crisis)
    kavramı çevresinde toplanır. Diyalektik bakış açısından psikolojinin
    görevi, değişen dünyada değişen bireyi anlamaya çalışmaktır. İnsan
    yaşamı karşıtlıklar ve çatışmalarla belirlenir. Her değişim karşıtlar
    arasındaki sürekli bir çatışmanın ürünüdür. Gelişim, varolan karşıtlıkların
    çözümü ve sonunda yeni karşıtlıkların ortaya çıkışı ile ilerler. Bireyin
    yaşamındaki karşıt güçler arasındaki çarpışmanın sonucu bir uzlaşma
    değil, tümüyle yeni bir üründür. Riegel'e (1975) göre, insan
    gelişimi en azından dört boyutta eşzamanlı bir harekettir: 1) İçsel-
    biyolojik, 2) Bireysel-psikolojik, 3) Kültürel-sosyolojik, 4) Dışsal-
    fiziksel. Gelişim, bu boyutların dengesi bozulduğu zaman ortaya çıkar.
    Çeşitli boyutlardaki değişimler her zaman eşzamanlı olmadığı
    için, aralarında çatışma gelişir ve bir bunalıma yol açar. Bunalım,
    bireylerin davranışlarını yeni koşullara ayarlamalarını gerektiren son
    derece zorlayıcı bir durumdur. Ancak diyalektik psikoloji açısından
    bunalımların mutlaka olumsuz olaylar olması gerekmez. Bu psikoloji,
    Piaget'in bilişsel gelişim konusundaki görüşlerinin yeterli olmadığını
    ileri sürer. Piaget gelişimin dengenin oluştuğu anda ortaya çıktığını
    vurgulamaktadır. Oysa Riegel'e göre gelişimsel ilerlemenin temeli
    karşıt koşullardır ve gelişim süreci hiçbir zaman sona ermez. Piaget
    gelişimi denge ve uyumun periyodik düzeylere ulaşması olarak gördüğü
    halde, Riegel bu gelişim düzeyinin ancak kısa süreli olduğunu kabul
    eder. Riegel'e göre Erikson, bunalımların içsel-biyolojik ve
    kültürel-sosyolojik güçlerle birlikte belirlenmesini vurgulayan ilk
    modern yazarlardan biridir, ancak Erikson da organizmanın neden evreden
    evreye geçerek geliştiğini açıklamakta yeterince başarılı olamamıştır.

    Riegel bunalım kavramına farklı bir açıklama getirmektedir:

    "Bunalım (crisis) kavramı çelişik biçimde denge (equilibrium),
    kararlılık (stability), uygunluk (consonance) ve
    denge (balance) kavramlarıyla bağlantılıdır. Denge (equilibrium)
    kavramı arzu edilir bir amaç olarak davranış ve toplum
    bilimcilerin düşüncesine tam anlamıyla girmiştir ve bunalımı
    olumsuz yönde tanımlar. Böylece, bunalım kavramı,
    ancak uzun vadeli bir durum olarak ya da bir sakinlik durumunun
    kesilmesi eylemi olarak gördüğümüz zaman dengesizlik
    (disequilibrium) anlamını kazanır. Fakat, karşıt durumlar
    ya da olaylar birbirine sıkıca bağımlı olduğuna göre,
    denge kavramı dengesizlik kavramı olmadan ve kararlılık
    kavramı bunalım kavramı olmadan anlaşılamaz. Bizim
    araştırmamız gereken nokta, bu koşulların her birini tek
    başlarına kavramak değil, birbiri içine girişlerini kavramaktadır.
    Kararlılık ve bunalımı olumlu ve olumsuz değil, birbirine
    karşılıklı bağımlı olarak görmemiz, yalnızca diyalektik
    bağlantılarında gelişimi olanaklı kılan çelişik koşulları düşünmemiz
    gerekmektedir" (K. F. Riegel, 1975).

    Gelişim psikolojisinin bir başka temel sorunu, davranış'ın mı
    yoksa zihinsel süreçlerin mi vurgulanacağıdır. Katı davranışçı yaklaşım
    doğrudan gözlemlenemeyeceği gerekçesiyle zihinsel süreçleri
    araştırmak istemez; buna karşılık, çağdaş psikologlar nesnel yöntemler
    kullanarak zihin süreçlerini de araştırma alanına katmışlardır. İç zihinsel
    süreçlerin psikolojik gelişimdeki yeri ve rolü artık kabul edilmekte
    ve araştırılmaktadır. Aynı bağlamda bir başka sorun da, "normatif"
    gelişimin mi yoksa idiyografik gelişimin mi vurgulanacağı konusudur.
    Kimi psikologlar bütün çocuklarda varolan ortak yönler anlamına
    gelen normatif (normative) gelişimle ilgilenirler; kimi psikologlar
    da çocuklar arasındaki bireysel farklılıkları anlamayı amaçlayan
    idiyografik (idiographic) gelişimi vurgularlar. Normatif araştırmalar
    genellikle gelişimin biyolojik temellerine dayanırlar. Gesell ve bir
    ölçüde de Piaget gibi kuramcılar gelişimi, içsel biyolojik süreçlerin
    yönlendirdiği, çevresel etkenlerden pek etkilenmeyen, önceden kestirilebilir
    bir olgu olarak görürler. Bu bakış açısı "ortalama" çocuk üzerinde
    yoğunlaşmakta ve "normal" gelişimin aşama aşama nasıl ilerlediğini
    belirleme amacını gütmektedir. İdiyografik araştırmalar ise
    çocuğu birey olarak almakta ve onu diğerlerinden farklılaştıran etkenleri
    incelemektedir. Vasta ve arkadaşlarına (1992) göre, dil gelişimi
    konusundaki çağdaş araştırmalar bu iki yaklaşımı sergileyen örneklerdir.
    Kimi kuramcılar dil yeteneğinin bütün çocuklarda benzer biçimde
    ortaya çıktığını, çünkü büyük ölçüde beyindeki mekanizmalar
    tarafından denetlendiğini kabul etmektedirler. Dolayısıyla bu araştırmalar
    belirli bir dildeki çocukların ortak dil gelişimi örüntülerini, aynı
    zamanda binlerce dil için evrensel olan özellikleri araştırmaktadırlar.
    Buna karşılık başka kuramcılar da konuşma gelişimindeki bireysel
    farklılıklarla ve dilin kazanılmasındaki çevresel etkilerle, yani dilin
    farklı çocuklarda farklı gelişmesine yol açan nedenlerle ilgilenmektedirler.


    ...And Justice For All


  3. #3
    Elite Üye M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2006
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,540
    RepPuan
    1493018
    Rep Power
    4311Array

    Varsayılan

    3. Gelişimle İlgili Temel Kavramlar

    Yaş (age) kavramı, gelişim psikolojisini psikolojinin diğer alanlarından
    ayıran temel kavramdır. Yaş zaman ile eşanlamlı bir kavramdır
    ve kendi başına hiçbir şeyin nedeni değildir. Yaş kavramının
    yarattığı karışıklıklar nedeniyle kimi gelişim psikologları evre (stage)
    kavramını kullanmayı yeğlerler. Bir bağımsız değişken olarak "evre",
    "yaş"tan daha kullanışlıdır. Günümüzde evre kavramı gelişim psikologlarınca
    iki anlamda kullanılmaktadır. "Güçlü" anlamda evre kavramı
    süreksizliği dile getirir. Örneğin, çocuğun hareket gelişimi emekleme,
    ayağa kalkma, yürüme, koşma biçimindedir. Bu evrelerden herbiri
    diğerinden niteliksel olarak farklıdır. Bu anlamda evreler her zaman
    belirli bir zaman aralığında ortaya çıkmak durumundadırlar;
    gelişen birey bir evreyi atlayamaz, evreleri bir başka zaman aralığında
    yaşayamaz. Evre kavramının bu güçlü anlamı Piaget'in bilişsel gelişim
    kuramında ve Kohlberg'in ahlak gelişimi kuramında ortaya çıkar.

    Evre kavramının "zayıf" anlamı da vardır ve yaş, çevre, ilgiler,
    etkinlikler konusunda bilgi verir. Bütün bu kullanımlarda kavram anlam
    değişikliği olmadan geçer. Örneğin çocuğun "diş çıkarma evresinde",
    "ilkokul evresinde", "anal evrede" olduğu söylenebilir. Freud'un
    psikoseksüel gelişim kuramında ve Erikson'un psikososyal gelişim kuramında
    bu anlamdaki evre kavramı kullanılır (Ph. G. Zimbardo, 1979).

    Kullanımdaki bu farklılığa karşın, evre kuramlarının tümü evrelerin
    temel özellikleri üzerinde birleşirler. Kuramsal olarak evrelerin şu
    özellikleri taşıdığı kabul edilmektedir: 1) Evreler genel sorunları
    betimlerler. Bir evre o evreye özgü genel özellikleri ve sorunları vurgular.
    2) Evreler davranıştaki nitelik farklılıklarını dile getirirler. Bir evredeki
    davranışın kendine özgü nitelikleri vardır. 3) Evreler değişmez
    bir ardışıklık gösterirler. Bir evre diğerini değişmez bir sıra içinde izler.
    4) Evreler bütün kültürler için evrenseldir. Kültürler arasındaki
    farklılıklara karşın, bütün kültürler aynı yaşam sorunlarıyla başa çıkmaya
    çalıştıkları için gelişim evreleri bütün kültürlerde aynıdır (W.C. Crain,
    1986).

    İlerde de görüleceği gibi, gelişim kuramlarının çoğu evre kuramlarıdır.
    Ancak evre kuramlarının hepsi evre kavramının gerektirdiği
    özelliklere sahip değildir. John Flavell'e (1985) göre, tam bir evre
    kuramındaki her gelişim evresi şu ögeleri taşır: Yapılar (yeteneklerin,
    becerilerin ya da güdülerin tutarlı bir örüntüsü); niteliksel değişimler
    (önceki evreyle karşılaştırıldığında yetenekler, beceriler ya da güdüler
    arasında açık bir farklılık); ani oluş (evrenin tipik yeteneklerinde,
    becerilerinde, güdülerinde eşzamanlı bir değişim); birliktelik (bütün
    değişimlerin aşağı yukarı aynı hızla gelişmesi). Çok az evre kuramı
    bütün bu ölçütlere tam olarak uyabilmektedir. Örneğin, bir evrenin nerede
    bittiği, diğerinin nerede başladığı konusunda çok az görüş birliği
    vardır. Bu tür sorunlar nedeniyle günümüzde evre kavramı daha az
    sınırlayıcı bir biçimde kullanılmaktadır. Özel bir alandaki bellibaşlı
    yaşam evrelerinin betimlenmesinde hala evre kavramı yeğ tutulmaktadır.

    Evre kuramıyla yakından ilişkili kavramlardan biri de kritik dönemler
    (critical periods) kavramıdır. Kritik dönemler, yaşam süresinde,
    sürekli ve geri dönülmez sonuçları olabilen elverişli ve elverişsiz
    durumlarla ilgili zamanlardır. Kimi gelişimciler "duyarlı dönem" (sensitive
    period) terimini kritik dönem terimine yeğ tutarlar. Duyarlı dönem
    kavramı, kritik dönem kavramına göre, zaman boyutunda daha
    fazla esneklik ve geri dönüşlülük içerir. Kritik ya da duyarlı dönem
    anlayışı özellikle ünlü etolog Konrad Lorenz'in çalışmalarından sonra
    yaygınlık kazanmıştır. Bu anlayış psikanalitik açıklamalarda da önemli
    bir yer tutar. "Çocukluk nevrozu olmadan yetişkinlik nevrozu olmaz"
    formülü bu anlayışın anlatımıdır. Bununla birlikte, kimi gelişimciler
    yaşamın ilk yıllarının bu denli önemli sayılışını reddederler.

    Evre kavramının sağladığı kuramsal kolaylıklar açık olmakla birlikte,
    yaş kavramından vazgeçilemeyeceği de ortadadır. Şu halde, yaşın
    gelişimsel anlamını incelemekten kaçınılamaz.

    Yaş sadece biyolojik, kronolojik bir kavram değildir, aynı zamanda
    psikolojik, toplumsal bir gerçekliktir. Bireyin kendini kaç yaşında
    "hissettiği"ne ilişkin yaşantı herkesçe bilinir. Bir insan 16'sında kendini
    yetişkin gibi hisseder, öyle davranır ve çevresi de onu öyle algılar;
    bir diğeri ise 30'unda hala yüksek öğrenimini sürdürmektedir ve öğrenimini
    bitirmeden kendini tam bir yetişkin gibi hissetmeyebilir. Özellikle
    yetişkinlik psikolojisinde yaşlanma sürecinin incelenmesi, farklı
    yaş bölüklerindeki insanların farklılıklarının incelenmesi önem taşır.
    Ayrıca, bireyin yaşam döngüsü belirli bir tarih içine yerleştiğinden,
    bireysel zaman ile tarihsel zaman arasındaki etkileşim de önemlidir.
    Çünkü bireyin örneğin 20 yaşını 1995'te ya da 1935'te yaşaması farklı
    anlamlar taşır. Öte yandan, gelişim araştırması açısından da, farklı insanlar
    arasındaki yaş farklılıkları (bireyin ve ana babasının) ile, bireyin
    kendisinin yaş farklılığı (şimdiki hali ve 30 yıl sonrası) farklı etkenlerin
    dikkate alınmasını gerektirir. Her birey aşağı yukarı aynı zamanda
    doğmuş insanlar grubu demek olan bölük (cohort) içinde yer
    alır. Amerika Birleşik Devletleri'nde 1930'lardaki büyük ekonomik
    bunalımın gençler üzerindeki etkisinin olumlu ya da olumsuz olması
    gencin ait olduğu bölüğe bağlıdır. Bu etkinin o tarihlerde ergenlik çağında
    olan çocuklar üzerinde olumlu, okul öncesi çağda olanlar üzerinde
    ise olumsuz olduğu belirtilmektedir.

    Yaş, basitçe bakıldığında, bireyin doğumundan itibaren dünyanın
    güneş çevresindeki dönüşlerinin sayısıdır sadece. Ancak, yaşla gelen
    değişimler, farklı yaşlardaki insanlar arasındaki farklılıklar, yaşlanma
    süreci vb. önemli konulardır. Yaşa ilişkin bu değişimlerin çoğu
    -özellikle yetişkinler için- bireyin içinde yaşadığı toplum tarafından
    belirlenir. Ancak, hangi toplum içinde olursa olsun biyolojik değişimler
    de önemlidir.

    Yaşın önemini kavramak için aşağıdaki tabloya bakabiliriz:

    Tablo 1: İnsan Yaşam Çizgisi

    0- Gebelik, doğum

    6- Okula başlama

    12- Erinlik

    18-30 Oy verme, işe başlama, evlenme, anababa olma

    30-48 Anababa ölümü, menopoz, çocukların evden ayrılması,
    büyük anababa olma

    48-65 Emeklilik, eş ölümü, büyük-büyük anababa olma

    65 ve üzeri- Ölüm

    (Önemli olayların yaşları ortalama olarak verilmiştir, bu yaşlar önemli
    bireysel ve cinsel farklılıklar gösterir).

    Kaynak: D.C. Kimmel, Adulthood and Aging, 1974.

    Her bireyin döllenmeyle başlayıp ölümle sonuçlanan böyle bir
    yaşam çizgisi (life line) vardır. Bu yaşam çizgisi insanın yaşam döngüsünün
    (life cycle) şematik bir tasarımıdır ve insan yaşammın tüm
    süresinin (life span) ilerleyen ve sırasal yönlerini vurgular. Bu çizgide
    belirli yaşlar, yaşa bağlı özel değişimler için işaretlenmiştir. Biyolojik
    büyümenin rolü, gebelikten doğuma, doğumdan erinliğe, erinlikten
    orta yaşa vb. ilerledikçe önemini yitirmektedir. Şu halde biyolojik
    değişkenlerin dışında hangi etkenlerin yaşam çizgisindeki olayların önemini
    belirlediği sorulabilir. Örneğin, 6 yaş, çocuğun okula girişini ve
    uzun bir resmi eğitimden geçişini göstcrdiği için anlamlıdır. 12 yaş,
    erinliğin başlangıcını, çocukluğun sona erişini ve gençlik kültürüne
    katılmayı gösterdiği için önemlidir. 18 yaş, birçok toplumda oy kullanma,
    sürücü belgesi alma, üniversiteye girme, evden ayrılma, işe
    girme, evlenme gibi önemli toplumsal ve hukuksal anlamlar taşır ve
    yetişkinlikten pay almayı simgeler. 30 yaş -özellikle kitle iletişim
    araçlarınca- orta yaşın ve artık inişe geçişin başlangıcı olarak görülür;
    oysa dönüm noktası olarak ağırlıklı sonuçları olmayan bir yaştır, gene
    de yetişkinliğin birtakım hareketli olayları bu yaş dolaylarında yaşanır.
    Yetişkinler diğer yaş dönemlerinden niteliksel olarak farklı bir orta
    yaş kavramına sahiptirler. Ergenlikten sonraki on yıllarda yaşa bağlı
    değişimlerin az olmasına karşın, orta yaşlılıkta menopoz ve emeklilik
    gibi iki olay yaşa bağlı olarak gerçekleşmektedir. İleri yaşlarda eşin ya
    da arkadaşların ölümü, bireyin kendi ölümünden önce geçtiği dönüm
    noktalarıdır. Araştırmalar ölümün de önemli bir gelişim olayı olduğunu
    ortaya koymaktadır. Ölüme yakınlık yaşlılıkta kronolojik yaştan
    çok daha önemli bir zaman ölçütü olmaktadır. Ölüm kaçınılmazlık kazandıkça,
    psikolojik değişimlere yol açmaktadır.

    Bireyin yaşam döngüsü boyunca gelişimi yaşa bağlı değişimin
    kaynaklarından sadece biridir. Yaşam çizgisi ile çakışan "tarihsel zaman"
    da bireyin yaşam döngüsü içinde ilerlemesini etkileyen yaşa
    bağlı bir diğer boyuttur.

    Söz gelimi, yirmi yıl önce üniversite öğrencisi olan bir gencin
    ana babası büyük olasılıkla Birinci Dünya Savaşı sonlarında ve büyük
    ekonomik bunalımın ilk yıllarında doğmuştur. O insanlar uluslararası
    dayanışmayı öğrenmişler, ama ekonomik güvenliklerinin ve maddi
    varlıklarının kendi denetimleri dışında birden bire yok olabileceğini
    de görmüşlerdir. Ekonomik bunalım yıllarında okula giden o insanlar
    ilk toplumsal deneyimlerini, ilerdeki tutum ve değerlerini etkileyen
    maddi sıkıntılar içinde yaşamışlardır. Belki İkinci Dünya Savaşı'nı
    yaşamışlar, hatta içinde bizzat yer almışlardır. 1940'larda doğanlar ise
    yalnız ekonomik büyümeyi ve orta sınıfın gelişmesini değil, aynı zamanda
    hiç eksilmeyen nükleer savaş tehdidini de yaşamışlardır. Son
    zamanlarda çevre kirlenmesi ve nüfus patlaması gibi diğer yok olma
    tehditlerini de yaşamaya başlamışlardır. Bugünün dünyası, yalnız teknolojik
    gelişmeyi değil, dünyanın küçülmesini ve uzaya gidilmesini
    de yaşamaktadır. Bilgisayarlarla yaşama zorunluluğunun getirdiği sorunları
    da eklemek gerek!

    Bu tür tarihsel-kültürel olayların bireylerin tutum, değer ve dünya
    görüşlerini büyük ölçüde etkilediği bilinmektedir. Bu gelişmeler insanları
    farklı yaşlarda farklı biçimlerde etkiler. Ancak tarihsel olayların
    kuşaklar üzerindeki etkisi yaşa bağlı olmanın yanında toplumsal
    kesimlere de bağlıdır. Örneğin A.B.D'de 1950'lerde uzay programlarının
    önem kazanması o yıllarda meslek seçiminin eşiğinde bulunan
    gençleri daha fazla etkilemiş, çoğunu fen ve mühendislik dallarına yöneltmiş,
    sonuçta bu alanda işgücü fazlası oluşmasına yol açmıştır.

    Bireysel yaşam döngüsü ile tarihsel zaman çizgisi etkileşiminin
    ilginç bir örneği de "kuşaklararası çatışma" olgusudur. Bu çatışmanın
    gençlerle anababalarının kuşağı arasındaki değer, tutum ve yaşam biçimi
    farklılığından oluştuğu kabul edilirse, iki farklı yorum getirilebilir:
    Gelişimsel ve tarihsel. Gelişimsel olarak kuşaklar arasındaki bu
    farklılık gençlerin ve anababalarının yaşam döngüsündeki farklı evrelerden
    kaynaklanmaktadır. Erikson'a göre genç insan "Ben kimim?
    Toplumla nasıl bir ilişki kurabilirim?" gibi kimlik sorunlarıyla uğraşırken,
    kendi değer ve tutumlarını oluşturabilmek için toplumun değerlerini
    irdelediği ve anababa değerlerini kısmen reddettiği bir evreden
    geçer. Anababalar ise, dünyada sürekliliklerini sağlayan işaretler
    bırakabilme isteğiyle, ekonomik ve duygusal bir kararlılık sağlayarak,
    toplumun değerlerini aktarmaya çabaladıkları bir gelişim evresindedirler.
    İki ayrı evredeki insanların çatışması bir tür insanlık durumudur
    ve bu nedenle insanlık tarihi kadar eskidir.

    Kuşaklar arasındaki bu çatışma kuşaklar boyunca ortaya çıkan
    toplumsal değişimin mekanizması da olabilir. Özellikle, yaşlıların gelişen
    daha karmaşık ve yeni toplumsal yapıya gençleri hazırlayamadıkları
    hızlı toplumsal değişim dönemlerinde bu böyledir. Toplumsal
    gelişimin hızı arttıkça birbirini izleyen kuşaklar arasındaki yeniden
    uyum sağlama süreci de o ölçüde önem kazanmaktadır. Günümüzde
    gençlik döneminin uzaması gençlere, kişisel özgürlük, ekonomik güvenlik,
    entelektüel araştırma açılarından, toplumu ve toplumsal değerleri
    sorgulamaya zaman ve olanak sağlamaktadır. Yine bu dönemin
    uzaması gençlerin kendi aralarında bir çevre yaratıp yaşlı kuşakla
    daha az ilişki kurmalarına olanak vermektedir. Böylece gençler arasında
    paylaşılan tutum ve değerler artmakta, geleneksel kuşaklararası
    etkileşimin yerine yaşıtlararası etkileşim geçmektedir. "Gençlik kültürü"
    olgusu da buradan doğmaktadır.

    Gençlik dönemiyle çakışan bu tarihsel etkenler -çocuklukla yetişkinlik
    arasındaki sürenin uzaması, anababaların gençliğine oranla
    daha maddi varlık içinde yaşayan gençlik, genç nüfusun savaş sonrasında
    artması- kuşaklar çatışmasını derinleştiren nedenler olmuştur.
    Şu halde, gelişim olgusunu, gelişim döneminin çakıştığı tarihsel dönemi
    dikkate almadan tam olarak anlayamayız. Ama aynı zamanda,
    kuşaklar çatışmasını tam olarak anlayabilmek için gelişimsel (yaş) etkenleri
    tarihsel etkenlerden ayırabilmemiz gerekmektedir. Margaret
    Mead, kuşaklar çatışması konusunda gelişimsel etkenlerin yerine tarihsel
    değişimlere ağırlık verdiği bir açıklama getirmiştir. Mead, savaş
    sonrası insanların içinde yaşadıkları dönemin olumsuz niteliklerini
    özellikle vurgulamaktadır. Mead'a göre, "kültürel süreksizlik" yaşam
    döngüsünde ilerledikçe, 1980'lerde 41 yaşındakiler 55 ve daha yukarı
    yaşta olanları anlayamaz hale geleceklerdir ve bu böyle sürüp gidecektir.
    Sadece tarihsel etkenlere dayanarak kurulduğu için abartılan bu
    sav, kuşak çatışmasının gençlerle yaşlılar arasında sonsuza dek var
    olacağı doğrultusundaki gelişimsel savla çelişmektedir.

    Kuşaklar çatışmasına ilişkin bu örnek, yaş farklılıklarının anlaşılmasının
    ve yorumlanmasının çok zor olabileceği gerçeğini ortaya
    koymaktadır. Bu nedenle, yaş farklılıkları üzerindeki araştırmaların,
    gelişimsel (yaş) ve tarihsel (zaman) etkenlerin etkileşimini dikkate alması
    gerekmektedir. Gelişimsel sav ile kültürel süreksizlik savı arasındaki
    çelişki ancak amprik araştırmalarla giderilebilecektir. İdeal bir
    araştırma yöntembilimi, insanları bu kuşaklar farkının her iki tarafında
    da belirli bir süre izleyebilmelidir (D. C. Kimmel, 1974).


    ...And Justice For All


  4. #4
    Elite Üye M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2006
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,540
    RepPuan
    1493018
    Rep Power
    4311Array

    Varsayılan

    4. Gelişim Psikolojisinde Yöntemler

    Gelişim psikolojisi, doğumdan ölüme uzanan yaşam süresinde fiziksel,
    zihinsel, duygusal ve toplumsal işlevlerde ortaya çıkan bütün
    değişimleri araştırır. Gelişim araştırmalarında çeşitli araştırma
    stratejilerinden, yaklaşımlarından, desenlerinden ya da yöntemlerinden söz
    edilebilir ve bunlar çeşitli biçimlerde sınıflanabilir.

    Aşağıda, herhangi bir sınıflama yapmadan, gelişim psikolojisinde
    sıklıkla kullanılan bazı yöntemler açıklanmaktadır.

    Deneysel yönteın (experimental method), deneysel varsayımları
    neden-sonuç ilişkisinin belirlenmiş olduğu kontrollü bir durum içinde
    sınamaktan ibarettir. İlişkisel yöntem (correlational method), iki ya da
    daha fazla etken arasındaki ilişkiyi saptamakla uğraşır. Bu yaklaşımda
    hiçbir şey araştırmacı tarafından değiştirilmez, durum olduğu gibi ölçülür,
    denekler aynı koşullar altında gözlemlenir, değişkenler arasındaki
    ilişki genellikle "korelasyon katsayısı" ile bulunur. Örnek olay
    yöntemi (case study method), tek bir deneğin ayrıntılı biçimde incelenmesi
    yöntemidir. "Klinik örnek olay incelemesi" bu yöntemin daha
    derinliğine bir yoludur. "Tek denekli deneysel araştırma", deneysel
    yöntem ile örnek olay yönteminin tek bir bireyin incelenmesinde birleşmesidir.
    Bu üç yöntemden herbirinin güçlü ve zayıf yanları vardır;
    ancak bilim adamlarının yeğledikleri yöntem deneysel yöntemdir,
    çünkü araştırmacıya neden-sonuç ilişkilerini arayabileceği kontrollü
    bir durum sağlar. Bu kontrollerin olmadığı ilişkisel araştırma ise sadece
    değişkenler arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarabilir, ama neden-sonuç
    bağlantısını veremez. Gene de ilişkisel yöntem, üzerinde oynanamayan
    koşullarn araştırılmasında ve doğal çevredeki özelliklerin
    ölçülmesinde çok önemlidir. Hem deneysel hem de ilişkisel yöntemler,
    bulguların daha geniş evrene genellenebileceği temsil edici örneklemler
    kullanırlar. Oysa örnek olay yöntemi bir tek denekle ilgili olduğu
    için genelleştirme yapamaz; koşullar diğer yöntemlere uygun olmadığı
    zaman örnek olay yöntemi kullanılabilir. Bununla birlikte, Piaget
    ve Freud'un kullandığı biçimiyle örnek olay yöntemi önemli kuramlara
    yol açmıştır (R.M. Liebert ve R.W.-Nelson, 1981).

    Kullanılan yönteme bakılmaksızın pek çok gelişim araştırması
    kesitsel, boylamsal ya da sırasal bir desen örgütleyebilir. Kesitsel desen
    (cross-seetional design), farklı yaş gruplarını seçer ve karşılaştırır.
    Bu yaklaşımda genellikle her denek için bir tek gözlem vardır. Gelişim
    değişiklikleri farklı yaşlardan deneklerin incelenmesiyle belirlenir.
    Bu yöntemin en büyük avantajı aynı yaştakilere bir seferde test
    verilebilmesidir; en büyük sorunu da, grupların sadece yaşa göre değil,
    doğum yılına göre de farklılaşabilmesi gerçeğini dikkate almamasıdır.
    Doğum yılı farklılıkları toplumsal koşullara, eğitim uygulamalarına,
    siyasal atmosfere ve başarıyı etkileyen diğer değişkenlere
    ilişkin farklılıklarla bağıntılı olabilir. Farklı zamanlarda doğan bireyler
    farklı doğum bölüklerine (birth cohorts) mensupturlar. Kesitsel yöntemin
    sorunu, yaş ile doğum bölüğünü birbirine karıştırmasıdır; yaş
    grupları burada farklı doğum bölüklerinden seçilmektedirler.

    Boylamsal desen (longitudinal design), aynı doğum bölüğünden
    olan bireylerin tekrar tekrar test edilmesi yaklaşımıdır. Boylamsal
    araştırmada aynı denekler değişik yaşlarda birkaç kez gözlemlenir, zaman
    içindeki davranış değişikliği ya da kararlılığı kaydedilir. Bu tür
    araştırmanın avantajı yaş değişikliklerinin doğum bölüğü farklılıklarıyla
    karıştırılmamasıdır; sadece bir bölükten olanlar tümüyle test edilirler.
    Gene de, en önemli sorun, eğer ele alınan dönem çok genişse,
    araştırmanın olanaksız ölçüde çok zaman gerektirmesidir. Bir başka
    sorun, eğer bölük farklılıkları varsa bunların ortaya çıkarılamamasıdır.
    Çünkü sadece bir bölük test edilmektedir, sonuçların genellenebilirliği
    kuşkuludur. Örneğin, ciddi bir ekonomik çöküntü döneminde büyümüş
    olan bir bölük sadece bu zamana özgü belirli tutumları yansıtabilir;
    daha önceki ya da sonraki bölükler için tipik olanı vermez.

    Sırasal desen (sequential design), pek çok farklı doğum bölüklerinin
    tekrar tekrar test edilmesi yaklaşımıdır. Böylece sırasal araştırmalar
    kesitsel yöntemin temel sorununu (yaşın bölükle karıştırılması
    sorununu), her yaş düzeyinde birden fazla bölüğü ele alarak çözerler;
    boylamsal yöntemin genelleştirme sorununu da aynı yoldan çözerler
    (Ph-G. Zimbardo, 1979).

    Boylamsal ve kesitsel yöntemler insan gelişimi konusunda gözlem
    yapma ve veri toplamanın temel yollarıdır. Araştırmacı, verileri
    ilişkisel (correlational) ya da etkensel (factorial) tekniklerle elden
    geçirerek, niceliksel olarak değerlendirilmiş değişkenler arasında varolan
    anlamlı ilişkileri keşfedebilir.

    Aşağıdaki tabloda (Tablo 2) boylamsal ve kesitsel yöntemlerin
    karşılaştırmalı nitelikleri özetlenmektedir.

    Tablo 2

    Boylamsal ve Kesitsel Yöntemlerin Karşılaştırılması

    BOYLAMSAL YÖNTEM

    OLUMLU

    İlk çocukluk ile yetişkin davranışları
    arasındaki sürekliliği belirler.

    Eşdeğer olmayan örneklemle ilgili sorunları önler.

    Büyüme artışlarını ve örüntülerini betimler.

    Diğer araştırmalardan daha kesin
    biçimde neden-sonuç ilişkisini belirtebilir.

    OLUMSUZ

    Zaman ve para açısından pahalıdır.

    Araştırma fonları tükenirse önceki
    zaman ve para harcamalarını tehlikeye sokar.

    Harcamalarla ilgili periyodik yeni
    düzenlemeler gerektirir.

    Örneklem denek kaybı nedeniyle
    giderek yanlı hale gelir.

    Araştırmacıların yeniden test vermek
    için aynı denekleri sürekli olarak
    yeniden bir araya getirmeleri gerekir.

    Test dönemleri arasında deneklerin
    çevreleri kontrol edilemez.

    Araştırmacıları vaktinden önce bir
    araştırma desenine ve kurama bağlı kılar.

    KESİTSEL YÖNTEM

    OLUMLU

    Fazla zaman kaybından korur.

    Boylamsal araştırmaya göre daha
    az paraya çıkar.

    Araştırma görevlileri arasında sürekli
    ya da uzun vadeli ilişkiyi gerektirmez.

    Deneklerin yeniden test vermek
    için istenen yaşa gelmelerine kadar
    verilerin uzun süre "dondurulması" gerekmez.

    OLUMSUZ

    Örneklem gruplarında yer alan değişimin
    yönünü göstermez.

    Aynı kronolojik yaşta ama farklı
    olgunlaşma yaşında olan çocukları
    bir araya yığar. Böyle bir ortalama
    alma yolu erinlikteki büyüme atılımıyla
    ilgili değişimleri gizleyebilir.

    İncelenen grupların karşılaştırılabilirliği
    her zaman belirsizdir.

    Gelişimin sürekliliğini tek bir bireyle
    ortaya çıktığı haliyle ihmal eder.

    Kaynak: James W. Vander Zanden, Human Development, 1981.

    Tablo 3

    Gelişim Araştırmaları Desenleri ve Yöntemleri

    Tip: Kesitsel desen

    Yöntem: Birçok bölüğü bir seferde gözlemleme

    Bulgular: Davranışta yaş farklılıkları

    Avantaj: Çabuk ve ucuzdur

    Dezavantaj: Farklılıklar gelişimsel değişimlerden çok,
    bölük değişimlerini yansıtabilir.

    Tip: Boylamsal desen

    Yöntem: Bir bölüğü birçok seferde gözlemleme

    Bulgular: Davranışta zaman içindeki değişimler

    Avantaj: Gelişimsel eğilimleri gösterir. Bireylerdeki
    değişimleri gösterir.

    Dezavantaj: Farklılıklar toplumdaki değişimleri yansıtabilir.
    Araştırmalar uzun süreli ve pahalıdır. Yinelenen uygulamanın
    etkisi ve denek kaybı örneklemi bozabilir.

    Tip: Sırasal desen

    Yöntem: Birçok bölüğü birçok seferde gözlemleme

    Bulgular: Davranışta yaşa bağlı değişimler

    Avantaj: Yaşın, bölüğün ve toplum değişimlerinin
    etkilerini ortaya çıkarır

    Dezavantaj: Araştırmalar uzun süreli ve pahalıdır

    Kaynak: Hoffman ve ark., 1994

    Sözü edilmesi gereken son bir araştırma yöntemi daha var. Araştırmacılar,
    bütün toplumlara, bazı türden toplumlara ve sadece özel bir
    topluma ilişkin kuramlar oluşturmak isterler. İşte, kültürlerarası
    yöntem (cross-cultural method) bu yaklaşımın aracıdır. Bu yaklaşımda,
    araştırma birimini bireylerden çok kültürler oluşturur. Genellikle, benzer
    bir kültür alanına giren komşu toplumlardan küçük örneklemler
    alarak çalışılır. Çocuk yetiştirme geleneklerine, erinlik törenlerine ya
    da anababa olma özelliklerine ilişkin araştırmalar bu türdendir. Kuşkusuz
    bu yöntemin de diğerleri gibi bazı sınırlılıkları vardır. Gene de
    bu yöntem, bulgularını tüm insanlığa genelleyemeyeceği konusunda
    diğer araştırmacıları uyarması bakımından özellikle yararlıdır.
    Yaşam döngüsüne ilişkin yukardaki açıklamalarda "yaş" bir değişim
    endeksi olarak ele alınmıştı. Bir araştırma değişkeni olarak yaşın
    ortaya koyduğu yöntembilimsel sorunlar ise burada ele alınacaktır.

    Yaş kendi başına açıklayıcı bir değişken değildir. Bu nedenle yaş
    değişimleri ve yaş farklılıkları denildiğinde bu bulguların yaşla gelen
    değişimleri gösterdiği, ama olası nedenlerini vermediği bilinmelidir.
    Örneğin 20 ve 40 yaşlarındaki insanlar arasında tutum ve değerler açısından
    ölçülebilen farklar vardır, ancak bu farkların nedenleri belirgin
    değildir. Yaş endeksini aşarak yaşa bağlı değişimleri safdışı etmeye
    çalışan araştırma örnekleri vardır.

    Kesitsel araştırmalar yaşın bir zaman noktasındaki kesitine dayanırlar;
    farklı yaşlardaki bir örneklem üzerinde çalışılır, bu yolla bulunan
    farklılıklara "yaş farklılıkları" denir. Yaş endeksini araştıran
    ikinci yaklaşım boylamsal araştırmadır; bu yaklaşımda bir denek grubu
    birkaç yıl boyunca periyodik olarak incelenir, bulunan farklılıklar
    "yaş değişimleri" olarak adlandırılır. Bu yaklaşım, bireysel farklılıkların
    incelenmesinde ve farklı bireylerin yaşla birlikte nasıl değiştiklerini
    belirlemede yararlıdır. Ancak boylamsal araştırmaların yetişkin
    gelişiminde kullanılmasını sınırlayan üç temel güçlük vardır. Birincisi,
    bu araştırmaların, çok zaman alması ve çok pahalı olmasıdır, geçen
    zaman içinde denekleri yeniden bulmak da zor olabilir, buna araştırmacının
    ömrü yetmeyebilir. Yine de boylamsal araştırmalar kesitsel
    araştırmalardan çoğu zaman daha üstündürler; çünkü bireysel farklılıkları
    yansıtırlar ve yaşa bağlı diğer açıklayıcı değişkenleri (tıbbi
    özgeçmiş, geçmişteki yaşantılar, aile geçmişi vb.) ortaya çıkarabilirler,
    bunlar da incelenen özel yaş değişimlerinin nedenlerini belirlemede
    yararlı olabilir. İkinci güçlük araştırmacının yaptığı ölçmelerin
    belirli bir yaşta (çocuklukta ya da ergenlikte) uygun olduğu halde,
    daha sonraki bir yaşta (yetişkinlik yada ihtiyarlık) uygun olmamasıdır,
    çünkü bireyin yaşamındaki önemli olaylar birey yaşam çizgisinde ilerledikçe
    değişiklik gösterebilir. Üstelik, bilim ilerledikçe de araştırılan
    değişkeni ortaya çıkarmak için yeni teknikler bulunabilir ve bunlar
    eskilerini geçersiz kılabilir. Üçüncü güçlük, uzun zaman aldığı için
    deneklerin ölmesi ya da örneklemden çıkmasıdır. Bu güçlüklerin bir çözümü
    "sırasal yaklaşım" olabilir, bu yaklaşımda bir denek grubu gelişimsel
    dönüm noktalarının (evlenme, anababa olma, menopoza girme,
    emekliye ayrılma...) yer aldığı bir zaman döneminde incelenmektedir.
    Bu yolla, araştırmacıyı ve denekleri uzun süreli bir araştırmaya
    bağlamadan, boylamsal değişimi ve bireysel farklılıkları saptamak
    mümkün olabilmektedir.

    Yetişkinlik ve yaşlılığa ilişkin verilerin çoğu kesitsel araştırmalara
    dayandığı için, bu yaklaşımın içerdiği güçlükleri de incelemek
    gerekmektedir. Kesitsel bir araştırmanın kültürel ve tarihsel değişimleri
    yaş değişiminden ayıramadığı kolayca görülebilir; "yaş" ile "doğum yılı"
    birbirine karışmıştır, birinin sonuçları diğerinden ayırt edilemez,
    bu nedenle yaş farklılıkları gerçekte yaşa bağlı güncel etkenlerden
    çok, bireyin doğum yılıyla ilişkili olabilir. "Doğum yılı"na bağlı
    etkilere "bölük etkileri" (cohort effects) adı verilmektedir (bir "bölük"
    aşağı yukarı aynı zamanda doğmuş bireylerin oluşturduğu bir gruptur).

    Boylamsal araştırmalar ise, doğum yılını sabit tutarak, kültürel-
    tarihsel değişimlerin yaş değişimiyle karışmasını engellemek isterler.
    Ancak bu araştırmalar da "yaş" değişkeni ile "ölçüm yılı" değişkenini
    birbirine karıştırırlar. Örneğin, 1960-1980 yılları arasında sigara içmedeki
    ani düşüş yaşla birlikte azalan ciğer kapasitesi ile çakışabilir.

    Genellikle boylamsal yaklaşımın kesitsel yaklaşıma yeğlendiği
    söylenebilir. Çünkü ölçüm yıllarına bağlı değişimlerin etkisi doğum
    yılına bağlı olanlara göre daha kolaylıkla denetlenebilir. Doğum yılına
    bağlı olarak ortaya çıkan çarpıcı tarihsel-kültürel etkenleri tam olarak
    kestirmek ve ölçümlerdeki etkisini saptamak çok daha zordur (D.C.
    Kimmel, 1974).

    Araştırma türlerini ve yöntemlerini bir arada incelemekte yarar
    var (bk. Tablo 3). Daha önce de belirtildiği gibi, kesitsel desen, iki ya
    da daha fazla yaş grubunun aynı anda araştırılması ve sonuçların
    karşılaştırılmasıdır. Bu karşılaştırma aynı yaşam dönemindeki farklı
    bölükler (6 yaşındakiler ile 10 yaşındakiler) arasında ya da farklı
    yaşam dönemlerindeki bölükler (18 yaşındakiler ile 60 yaşındakiler)
    arasında olabilir. Kesitsel desenin sorunu, yaşla birlikte ortaya çıkan
    farklılıkların gelişimsel değişim mi, yoksa farklı bölüğün üyesi olmanın
    mı sonucu olduğunu belirleyememesidir. Söz gelimi, yetişkinlerde
    ZB puanlarını ele alan kesitsel bir araştırma zekada 40
    yaşlarında başlayan düşüşün olduğunu düşünmemize yol açabilir.
    Oysa 1990 yılında 80 yaşında incelenen kişiler 1910'da doğmuşlardı,
    20 yaşında incelenenler ise 1970'de. Bölükler arasındaki bu zaman
    içinde toplumsal ve kültürel çevreler pek çok bakımdan değişmiştir,
    dolayısıyla bu değişimler zihinsel becerilerin gelişimini ve korunmasını
    etkilemiş olabilir. Bu bölük etkisi (cohort effect) sorunu ilgili
    bölümlerde yeniden ele alınacaktır.

    Boylamsal desen'de aynı bölükten olan insanlar haftalar, aylar,
    hatta yıllar boyunca izlenirler. Aynı insanlar kendi kendileriyle
    örneğin 8 yaşında ve 20 yaşında karşılaştırılırlar. Bu durumda bireydeki
    değişimler açığa çıkar; bölük farklılıkları da araştırmanın sonuçlarını
    etkilemez. Ancak bu araştırma türünün de kendine özgü sorunları
    vardır. Boylamsal araştırmalar gelişimi toplumun havasıyla karıştırabilirler.
    Söz gelimi, boylamsal bir araştırmada deneklerin uyuşturucu
    ve alkol kullanımına, 1990'da incelendiklerinde yirmi yıl önce
    incelendiklerinden daha az yöneldikleri bulunabilir. Bu değişimin
    yaşlanmanın mı yoksa toplumun yirmi yıl içinde uyuşturucuyu normal
    görmekten tehlikeli bulmaya doğru değişmesinin mi sonucu olduğu
    belirsizdir. Tarihsel değişimin davranışı etkilediği bilinmektedir.

    Yukarıda açıklandığı gibi, araştırmacılar bu iki araştırma türünün
    sorunlarından kurtulabilmek için ikisini birleştiren üçüncü bir tür
    önermişlerdir: Sırasal desen. Warner Schaie'nin ZB puanlarının yaşla
    birlikte köklü bir biçimde azalmadığını gösteren araştırması sırasal desenin
    en tanınmış örneklerinden biridir. Bu araştırmada önce iki ya da
    daha fazla bölüğe kesitsel bir araştırmada test verilmiştir; yıllar sonra
    aynı bölüklere boylamsal veri elde etmek üzere yeniden test verilmiştir;
    aynı anda, yeni bir kesitsel araştırma ilk bölüklerden alınan
    yeni gruplar ve yeni bir bölükten alınan bir grup üzerinde önceki
    araştırmayı yinelemiştir (Hoffman ve ark., 1994).


    ...And Justice For All


  5. #5
    Elite Üye M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2006
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,540
    RepPuan
    1493018
    Rep Power
    4311Array

    Varsayılan

    5. Gelişim Kuramları

    Gelişimin araştırılmasında kuramların rolünün ne olduğu konusunda
    çeşitli yanıtlar vardır. Kuramlar, her şeyden önce olguların
    düzenlenmesi ve yoğunlaştırılması için temel sağlayan betimleyici-
    açıklayıcı bir rol oynarlar. Kuramlar ayrıca gelecek olayları kestirme
    olanağını da sağlarlar. Ancak bir kuramın "sınanabilir" ve dolayısıyla
    "reddedilebilir" ya da "yanlışlanabilir" olması da gerekir.

    Bir psikoloji kuramının diğer psikoloji kuramlarıyla ve disiplinleriyle
    bütünleşmesi de önemli bir noktadır. Dolayısıyla, kapsamlı
    bir gelişim kuramının oluşturulmasmda aşağıdaki ilkelerin önemi
    vurgulanmaktadır:

    - "Genel bir psikolojik gelişim kuramı, başlangıçta içinde diğer
    kuramsal ve amprik yönelimlerin bütünleşebileceği halen varolan bir
    kurama dayanır". Örneğin bir gelişim kuramı, felsefe, sosyal psikoloji,
    matematik, uygulamalı psikiyatri, psikopatoloji, psikoterapi, eğitim
    gibi birçok bilgi alanıyla ilişkilendirilebilir.

    - "Bir psikolojik gelişim kuramı, insan gelişiminin bir alanını
    odak noktası olarak kabul edip içindeki ve çevresindeki diğer gelişim
    alanlarıyla bütünleşerek güvenilir biçimde ortaya çıkabilir". Örneğin
    Piaget'in kuramı bilişsel bir kuramdır, psikolojinin diğer alanlarından
    (gelişim psikolojisi, öğrenme psikolojisi, sosyal psikoloji) bilişsel alana
    doğru bir yönelme vardır.

    - "Bir psikolojik gelişim kuramı geniş sayıdaki disiplinlerden
    süzülerek ortaya çıkar". Disiplinlerarası bir yaklaşım, genel bir psikoloji
    kuramı için gerekli daha derin araştıımalara olanak verir. Değişik
    disiplinler de aynı alan üzerine eğilebilirler, disiplinlerin bir araya
    gelmesi kuramların birbiri içinde erimesini sağlar, sonuçta kesitsel ve
    birçok alanı kapsayan ve derinliğe ulaşmayı sağlayan teknikler elde
    edilebilir.

    - "Bir psikolojik gelişim kuramı, bireyin öznel olarak yaşadığı
    tüm psikolojik çevreyi içine alır". Böylece bir gelişim kuramı düşünce,
    duygu, benlik, ahlak, yaratıcılık, toplumsallaşma gibi gelişim alanlarını,
    bireyin okul, toplum, kültür gibi ortamlardaki durumunu inceleyebilir.

    - "Bir psikolojik gelişim kuramı, bir insanın tüm psikolojisi ile
    ilgili olan mevcut kavramların hepsiyle ilgilenir." Örneğin bir kuram,
    doğa-kazanım gibi tartışma konularıyla, kritik dönemler, çocuk yetiştirme
    teknikleri, anksiyetenin gelişimsel işlevi gibi sorunlarla ilgilenir.

    - "Bir psikolojik gelişim kuramı, sentez ve bütünleştirme özelliğinin
    yanısıra, bazı uzlaşmaz öğeleri reddetmek zorunda kalabilir".
    Örneğin, davranışçılığın Piaget'in kuramıyla ters düştüğü açıktır. Ancak,
    değişik bir yaklaşımla öyle bir reddetme yolu izlemeyebilir ve
    davranışçı yaklaşımlar safdışı edilmeyebilir.

    - "Bir psikoloji kuramı belirli uygulamalar için özel bağlantı
    süreçleri geliştirebilir". Örneğin, bir gelişim kuramının eğitim programları
    geliştirmede önemli katkıları olabilir.

    - "Bir psikoloji kuramı bir gelişim evreleri taslağı içerebilir".
    Evrelerin varlıkları ve özellikleri tartışma konusu olmakla birlikte
    betimleyici ve açıklayıcı rolleri kabul edilmektedir.

    - "Bir psikoloji kuramı bütün kültür ve alt kültürlerle ilişkilidir."

    - "Bir psikolojik gelişim kuramı toplumsal normdan ayrılan bireyin
    gelişimine de yer vermelidir". Amaç, daha kapsamlı bir insan
    gelişimi için birçok kaynak ve içgörüden ürün alabilmektir. Karl Popper'in
    dediği gibi, kuramlar dünyayı bilimsel olarak avlayabilmek için
    ağ olarak kullanılırlar, bütün çaba ağı daha ince örebilmek olmalıdır
    (S. ve C. Modgil, 1980).

    Modern gelişim araştırmalarının çoğu kuramların yol göstericiliğinde
    yapılmış ve yapılmaktadır. Özellikle dört büyük psikoloji
    kuramı bütün araştırmaları etkilemektedir.

    Gelişim psikolojisine yön veren temel kuramlardan biri olgunlaşma
    kuramı (maturational theory)'dir. Bu kuramın dayandığı temel
    düşünce, çocukta zaman içinde görülen değişimlerin çoğunun bedendeki
    özel ve önceden belirlenmiş bir şema ya da plana göre ortaya
    çıktığıdır. Bu görüşe göre olgunlaşma bu planın doğal açılımının ortaya
    çıkmasıdır. Bütün gelişimlerin doğal süreçlerin ve biyolojik planların
    açılımıyla kendi kendine düzenlendiğini savunan bu görüş Arnold
    Gessell tarafından geliştirilmiştir. Gessell, öncelikle çocukların
    fiziksel ve devinimsel gelişimini incelemiş ve -çok az bir muhalefete
    karşı- pek çok kabul görmüştür. Buna karşılık, kişilik ve zihin gelişimine
    ilişkin olgunlaşmacı görüş şiddetle eleştirilmektedir.

    Sigmund Freud'un geliştirdiği psikanalitik kuram (psychoanalytic
    theory), insanın psikolojik bakımdan evrensel ilkelere uygun olarak
    geliştiğini kabul eder. Ancak Freud bir bireysel kişiliğin işlevsel
    yönlerinin toplumsal bir bağlam içinde biçimlendiğine de inanır. Freud'un
    gelişimciIere en önemli katkısı, tüm yaşam boyunca sürecek örüntülerin
    oluşmasında erken yaşam deneyimlerinin önemini vurgulamasıdır.

    Toplumsal öğrenme kuramı (social learning theory) geleneksel
    davranışçılığı aşarak, kişisel ve çevresel etkenlerin hepsinin birbiri
    içine girmiş belirleyiciler olarak etkide bulunduğunu savunur. Davranışın
    çevreden etkilendiği doğrudur, fakat çevre de kısmen bizim tarafımızdan
    yaratılır. Bu yaklaşım son derece etkili olmuştur, çünkü
    toplumsal gelişim süreçlerinin etkisiyle doğrudan ilişkilidir.

    Psikolojik gelişimi kavramanın bir başka yolu da düşünme ve
    bilme süreçlerinin gelişimini araştırmaktır. Bilişsel gelişim kuramı
    (cognitive-developmental theory)'nın en önemli adı Jean Piaget'tir.
    Piaget'in çalışmaları toplumsal ve ahlaksal gelişimin de bilişsel
    temelleriyle anlaşılabileceğini göstermiştir. Bilişsel gelişim kuramı,
    temeldeki yapı ile yaşantı arasındaki dinamik etkileşimi vurgular; bilişsel
    yeteneklerin gelişimine ve zihnin simgesel tasarımları anlama ve kullanma
    becerisine önem verir.

    Gelişim, ilerleyici (progressive), sırasal (sequential) ve kuşaklar
    boyunca aynı örüntüyü izleyen bir oluşumdur; aynı zamanda döngüsel
    (circular)dir, çünkü her kuşak olgunlaştıkça gelecek kuşağı büyütür.
    Yaşam döngüsünün doğası konusunda yazarlar, filozoflar, toplumbilimciler
    çeşitli görüşler ortaya atmışlardır. Yaşam döngüsünün ilerleyen
    ve sırasal değişimleri konusunda, bu değişimlerin neden bir sıra
    ile meydana geldiği, ne kadarının biyolojik ne kadarının toplumsal ya
    da psikolojik etkenlerle belirlendiği, bu değişimlerin bütün kültürlerde
    ve bütün bireylerde aynen ortaya çıkıp çıkmadığı... sorunlarını açıklayan
    tek bir kuram henüz ortaya atılabilmiş değildir.

    Bununla birlikte, özellikle evrelere dayalı gelişim kuramlarının
    tüm yaşam döngüsünü kapsayacak biçimde kuruldukları söylenebilir.
    Sigmund Freud, Erik Erikson ve Jean Piaget insan gelişimini evrelere
    ayırarak inceleyen en önemli evre kuramcılarıdır. Daha önce belirtildiği
    gibi, evre kuramcıları gelişimi, görece sırasal, ani ve sabit bir değişimler
    dizisi olarak görürler. Evre kavramı, insan gelişimi çizgisinin
    aşamalı düzeylere bölündüğü görüşüne dayanır. Freud, her insanın
    oral, anal, fallik, lalent ve genital olmak üzere bir dizi psikoseksüel
    evreden geçerek geliştiğini, ancak bu gelişmede özellikle yaşamın ilk
    yıllarının önemli olduğunu kabul eder. Her evre, bireyin bir sonraki

    Tablo 4

    Yaşam Süresinde Gelişim Evreleri

    EVRE: DOĞUM ÖNCESİ EVRE

    Yaş dönemi: Gebelikten doğuma

    Temel özellikler: fiziksel gelişim

    Bilişsel evre PİAGET: -

    Ruhsal-cinsel evre FREUD: -

    Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: -

    Ahlak evresi KOHLBERG: -

    EVRE: BEBEKLİK

    Yaş dönemi: Doğumdan yaklaşık 18'inci aya

    Temel özellikler: Gelişmiş hareket; basit dil;
    toplumsal bağlanma

    Bilişsel evre PİAGET: Duyusal devinimsel

    Ruhsal-cinsel evre FREUD: Oral; anal

    Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Güven/Güvensizlik

    Ahlak evresi KOHLBERG: Ahlak-öncesi (Evre 0)

    EVRE: ERKEN ÇOCUKLUK

    Yaş dönemi: Yaklaşık 18'inci aydan yaklaşık 6'ıncı yıla

    Temel özellikler: İyi gelişmiş dil; cinsel tip;
    grup oyunu; okula hazırlığın bitişi

    Bilişsel evre PİAGET: İşlem-öncesi

    Ruhsal-cinsel evre FREUD: Fallik; Oedipal

    Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Özerklik/Kuşku;
    Girişim/Suçluluk

    Ahlak evresi KOHLBERG: İtaat ve ceza (Evre 1);
    Karşılıklılık (Evre 2)

    EVRE: GEÇ ÇOCUKLUK

    Yaş dönemi: Yaklaşık 6'ıncı yıldan yaklaşık 13'üncü yıla

    Temel Özellikler: Birçok bilişsel süreç yetişkin
    düzeyinde (işlem hızı hariç); oyun grubu

    Bilişsel evre PİAGET: Somut işlem

    Ruhsal-cinsel evre FREUD: Örtülü dönem

    Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Çalışkanlık/Aşağılık duygusu

    Ahlak evresi KOHLBERG: İyi çocuk (Evre 3)

    EVRE: ERGENLİK

    Yaş dönemi: Yaklaşık 13'üncü yıldan yaklaşık 20'inci yıla

    Temel özellikler: Erinlikle başlar, olgunlukla biter;
    yüksek bilişsel düzeylere ulaşma; anababadan bağımsızlık;
    cinsel ilişki evreye geçmeden önce çözmek zorunda olduğu
    bir çatışma içerir.

    Bilişsel evre PİAGET: Soyut işlem

    Ruhsal-cinsel evre FREUD: Genital evre

    Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Kimlik/Rol karışıklığı

    Ahlak evresi KOHLBERG: Yasa ve düzen (Evre 4)

    EVRE: GENÇ YETİŞKİNLİK

    Yaş dönemi: Yaklaşık 20'inci yıldan yaklaşık 45'inci yıla

    Temel özellikler: Meslek ve aile gelişimi

    Bilişsel evre PİAGET: -

    Ruhsal-cinsel evre FREUD: -

    Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Yakınlık/Yalıtılmışlık

    Ahlak evresi KOHLBERG: Toplumsal anlaşma (Evre 5)

    EVRE: ORTA YAŞ

    Yaş dönemi: Yaklaşık 45'inci yıldan yaklaşık 65'inci yıla

    Temel özellikler: Meslekte en yüksek düzey; kendini
    değerlendirme; "boş yuva" bunalımı; emeklilik

    Bilişsel evre PİAGET: -

    Ruhsal-cinsel evre FREUD: -

    Ruhsal-Toplumsal evre ERİKSON: Üretkenlik/Kendine dönüklük

    Ahlak evresi KOHLBERG: İlkeli evre (Evre 6 ve 7,
    ikiside ender)

    EVRE: İLERİ YAŞ

    Yaş dönemi: Yaklaşık 65'inci yıldan ölüme

    Temel Özellikler: Aileden, başarılardan tad alma;
    bağımlılık; dulluk; kötü sağlık

    Bilişsel evre PİAGET: -

    Ruhsal-cinsel evre FREUD: -

    Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: Bütünlük/Umutsuzluk

    Ahlak evresi KOHLBERG: -

    EVRE: ÖLÜM

    Yaş dönemi: -

    Temel özellikler: Özel anlamda bir "evre"

    Bilişsel evre PİAGET: -

    Ruhsal-cinsel evre FREUD: -

    Ruhsal-toplumsal evre ERİKSON: -

    Ahlak evresi KOHLBERG: -

    Kaynak: Ph. G. Zimbardo, Psychology and Life, 1979.

    Psikanalitik geleneğe bağlı bir kuramcı olan Erikson sekiz psikososyal
    evre ayırt eder; birey bunların her birinde başarıyla çözmek zorunda olduğu
    temel bir çatışma yaşar. Erikson'un kuramı, kişinin yaşam süresi
    (life span) boyunca yer alan sürekli bir kişilik gelişimi sürecinden söz
    ederek Freud'un kuramını aşar. Piaget, büyümekte olan çocuğun içinde
    yaşadığı dünyaya nasıl uyum sağladığı sorununu temel olarak alır ve
    dört bilişsel gelişim evresi saptar. Kohlberg, Piaget'i izleyerek, ahlak
    alanında altı evreli bir gelişim kuramı oluşturmuştur.

    Tablo 4'te, yaşam süresinde ortaya çıkan gelişim evreleri belli
    başlı kuramlar açısından, bu evrelerin yaklaşık yaşları ve temel olayları
    belirtilerek gösterilmektedir; Tablo 5 kuramları karşılaştırmaktadır.

    Tablo 5

    Gelişim Kuramları

    BİYOLOJİK KURAMLAR:

    Gelişimin Doğası: Doğa

    Rehber Süreç: Olgunlaşma

    Birey: Etkin

    Gelişimin Biçimi: Evre

    Odak: Yapıda ve davranışta gözlenebilir değişimler

    PSİKODİNAMİK KURAMLAR:

    Gelişimin Doğası: Doğa ve kazanım

    Rehber Süreç: Olgunlaşma

    Birey: Etkin

    Gelişimin Biçimi: Evre

    Odak: Kişilik yapısında içsel değişimler

    KOŞULLANMA KURAMLARI:

    Gelişimin Doğası: Kazanım

    Rehber Süreç: Öğrenme

    Birey: Edilgin

    Gelişimin Biçimi: Sürekli

    Odak: Davranışta gözlenebilir değişimler

    BİLİŞSEL TOPLUMSAL ÖĞRENME KURAMLARI:

    Gelişimin Doğası: Kazanım

    Rehber Süreç: Öğrenme

    Birey: Ilımlı etkin

    Gelişimin Biçimi: Sürekli

    Odak: Davranışta gözlenebilir değişimler

    BİLİŞSEL GELİŞİM KURAMLARI:

    Gelişimin Doğası: Doğa ve kazanım

    Rehber Süreç: Olgunlaşma

    Birey: Etkin

    Gelişimin Biçimi: Evre

    Odak: Zihinsey yapıda içsel değişimler

    BİLGİ-İŞLEM KURAMLARI:

    Gelişimin Doğası: Kazanım

    Rehber Süreç: Öğrenme

    Birey: Etkin

    Gelişimin Biçimi: Sürekli

    Odak: Davranışta gözlenebilir değişimler

    KÜLTÜREL-BAĞLAMSAL KURAMLAR:

    Gelişimin Doğası: Doğa ve kazanım

    Rehber Süreç: Olgunlaşma ve öğrenme

    Birey: Etkileşimci

    Gelişimin Biçimi: Sarmal

    Odak: birey ile toplum arasındaki ilişki

    Kaynak: Hoffman ve ark., 1994


    ...And Justice For All


  6. #6
    Elite Üye M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2006
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,540
    RepPuan
    1493018
    Rep Power
    4311Array

    Varsayılan

    Gelişim alanında "olgunlaşma kuramı" (A. Gesell) ve "etolojik
    kuram" (K. Lorenz ve N. Tinbergen) genellikle biyolojik kuramlar
    olarak adlandırılır. Freud'un "psikoseksüel kuramı" ve Erikson'un
    "psikososyal kuramı" psikodinamik kuramlar çerçevesinde yer alır.
    Bilişsel kuramlar grubunda Piaget'in "bilişsel gelişim kuramı", Kohlberg'in
    "ahlak gelişimi kuramı" ayrıca "toplumsal biliş kuramları",
    "bilgi-işlem kuramları" bulunur. Öğrenme kuramları içinde "koşullanma
    kuramları" (Pavlov, Watson, Skinner) geleneksel kuramlardır,
    bunları "toplumsal öğrenme kuramları" (Dollard, Miller) izler; bu
    grupta en yeni akım "bilişsel toplumsal öğrenme kuramı" (Bandura)
    olarak ortaya çıkar. Gelişim alanında son olarak kültürel-bağlamsal
    kuramlar'ı buluyoruz; Vygotsky'nin "toplumsal-tarihsel kuramı" ve
    Bronfenbrenner'in "ekolojik kuramı" bu grupta yer almaktadır (bk.
    Tablo 5). Bütün bu kuramlar insan gelişiminin düzenli olduğu, dolayısıyla
    davranışın önceden kestirilebileceği sayıltısına dayanırlar.
    Bir ayrıksılık dışında bütün kuramlar bireyi etkin bir varlık olarak
    görürler. Bir kuramın insanın doğasını, gelişimin özünü nasıl gördüğü
    sorusu kuramların değerlendirilmesinde en önemli noktadır (bu temel
    görüşler aşağıda kuramlar karşılaştırılırken açıklanmaktadır).

    Kuramların Karşılaştırılması

    Önceki sayfalarda kısaca özetlediğimiz gelişim kuramlarını burada
    daha ayrıntılı biçimde ele alacak ve aralarındaki ilişkileri de
    araştıracağız. Böylece, gelişimin duygusal, bilişsel, toplumsal boyutları
    arasındaki ihmal edilemez bağları da görmüş olacağız. Bu arada kuramlara
    yöneltilen temel eleştiriler de ortaya konmuş olacaktır. Ancak
    bu ayrıntılara girmeden önce kuramların gerisinde yer alan dünya görüşlerini
    incelemekte yarar görüyoruz. Perlmutter ve Hall'ın (1992)
    belirttiği gibi, gelişimciler, gelişme süreçlerini açıklamaya yönelik
    kuramlarını kurarken insanın doğasına ve davranış süreçlerine ilişkin
    değişik modellere dayanırlar. Her model farklı bir dünya görüşünü
    temel alır ve gelişimi temsil edecek farklı bir analoji kullanır. Böylece,
    gelişimciler tarafından temel alınan dünya görüşü onların gelişimin
    değişik yönlerini tanımlama, araştırma ve yorumlama yollarını etkiler.
    Perlmutter ve Hall bellibaşlı üç model olduğunu söylemektedir:
    Mekanistik, organizmik, diyalektik (başka yazarların başka sınıflamalar
    yaptığı gözden kaçırılmamalı). Onlara göre bu modellerin hiçbiri
    ne doğru ne de yanlıştır; ama herbiri gelişimi anlamada rehber olarak
    kullanılabilir (bk. Tablo 6. Okuyucunun Tablo 5 ile Tablo 6'yı birlikte
    incelemesi yararlı olacaktır).

    Tablo 6

    Gelişime İlişkin Dünya Görüşleri

    BENZETME:

    Mekanistik: Makina

    Organizmik: Organizma

    Diyalektik: Orkestra müziği

    BİREY:

    Mekanistik: Genel olarak edilgin

    Organizmik: Etkin

    Diyalektik: Etkileşimsel

    ODAK:

    Mekanistik: Davranışta gözlenebilir değişimler

    Organizmik: Yapıda içsel değişimler

    Diyalektik: Birey ile toplum arasında ilişki

    DEĞİŞİM TÜRÜ:

    Mekanistik: Niceliksel

    Organizmik: Niteliksel

    Diyalektik: Niceliksel ve niteliksel

    Kaynak: Perlmutter ve Hall, 1992.

    Mekanistik modeller makina benzetmesini kullanır ve gelişimin
    de makinanın işleyişini yöneten yasalar gibi düzenli yasalara bağlı
    olduğunu kabul eder. Gelişimi dış güçler etkiler; davranış geçmişteki
    deneyimlerle ve şimdiki durumlarla biçimlenir. İnsanların duyguları,
    düşünceleri ve eylemleri değişir, ama yapıları değişmez (otuz yaşındaki
    biriyle yedi yaşındakinin bilişsel yapıları farklı değildir). Bu modelde
    davranış uyarılmanın sonucudur, dolayısıyla insanların eylemleri
    çevreye tepkiler doğrultusunda açıklanır. Öğrenme kuramcıları davranışı
    açıklarken ve bazı biliş kuramcıları zihnin işleyişini açıklarken
    bu modeli kullanırlar. Bu yaklaşımda insan edilgin bir varlıktır (ancak,
    bu modelden kaynaklanan "toplumsal biliş kuramı"nda birey
    akılcı bağlamda etkin sayılmaktadır). Organizmik modeller insanı etkin
    ve değişen organizmalar olarak görürler. İnsanlar çevreyle etkileştikleri
    için köklü bir biçimde değişirler. Düşüncedeki gelişme deneyimin
    basit bir sonucu değildir, yapıdaki biyolojik temelli özel bir
    değişimi yansıtır (otuz yaşındaki birinin bilişsel süreçleri yedi yaşındaki
    birininkinden niteliksel olarak farklıdır). Organizmik yaklaşım
    gelişimin hedefiyle ve davranışın örgütlenme biçimiyle ilgilenir; davranışın
    dışsal nedenini değil, bireyin içindeki değişim kurallarını tanıma
    ve tüm sistemi betimleme amacını güder. Bu yaklaşımda birey etkindir,
    etkinliğinin kaynağı da kendisidir. Diyalektik yaklaşım insanın
    sürekli değişen bir çevreyle etkileşim içinde olduğunu kabul eder.
    Gelişim, aralarında hiçbir zaman yetkin bir uyum bulunmayan biyolojik,
    fiziksel, psikolojik ve toplumsal boyutlara sahiptir. Diyalektik
    yaklaşım birey ile toplum arasındaki ilişkiye odaklanır; bireyin gelişimi
    büyük ölçüde tarihsel andaki olaylardan etkilenir (bu nedenle, yüzyılımızda
    doğmuş birinin gelişimi geçen yüzyılda doğmuş birininkinden
    farklı olacaktır). Diyalektik yaklaşımın mekanistik ve organizmik
    yaklaşımların kavramlarını bütünleştirebileceğini ileri süren gelişimciler
    vardır (Perlmutter ve Hall, 1992).

    Şimdi, daha önce sözünü ettiğimiz gelişim kuramlarını birbiriyle
    karşılaştırarak inceleyebiliriz.

    Olgunlaşma kuramı insanoğlunun sırasal bir büyüme (sequential
    growth) gösterdiği ilkesini embriyoloji çalışmalarından almıştır. Embriyonun
    epigenetik olarak bazı evrelerden geçerek büyüdüğü ve bu sıranın
    her zaman sabit olduğu bu çalışmalarda ortaya konmuştur. İşte
    bu embriyolojik modeli çocuk gelişimine uygulayan kişi Arnold Gesell
    (1880-1961) olmuştur. Gesell'e göre, olgunlaşma mekanizması
    doğumdan önce olduğu gibi sonra da gelişimi yönlendirmeyi sürdürür.
    Gelişim hızları açısından çocuklar arasında farklılık olmakla birlikte
    hepsi aynı sırayı izler. Çocuklar, sinir sistemleri yeterli derecede
    olgunlaştığında, oturur, yürür ve konuşurlar. Bu gelişmede öğrenmenin
    çok az katkısı vardır. Ancak Gesell normal gelişim için belirli çevresel
    koşulların da gerekli olduğunu kabul eder. Olgunlaşma süreci herhangi
    bir biçimde zarar gördüğünde normal gelişim de engellenecektir.
    Örneğin embriyo oksijen yokluğuna uğrarsa organların gelişiminde
    ciddi sorunlar görülür. Doğum sonrası gelişimde de çevrenin belirli
    koşulları taşıması gerekmektedir. Örneğin, çevrelerinde yeterli derecede
    uyaran olmayan, yeterli bakım görmeyen kurum çocukları iyi gelişemezler.
    Gesell en önemli çalışmalarını devinim gelişimi alanında
    yapmış, ancak olgunlaşma mekanizmasının bütün gelişimi belirlediğini
    kabul etmiştir. Gesell'e göre çocuk yetiştirmek de olgunlaşma
    ilkesinin tanınmasıyla başlamalıdır. İnsanoğlu dünyaya biyolojik evrimin
    ürünü olan bir programla gelir; anababa belirli kurallara zorlamadan,
    çocuğu kendisinden alacağı doğal ipuçlarına göre eğitmeyi bilmelidir.

    Gesell'i eleştiren kuramcılara göre, çocuğun gelişiminde dış çevre
    iç plandan daha etkilidir. Gesell ayrıca, gelişimdeki yaş normlarını
    çok kesin biçimde verdiği, olabilecek değişiklikleri dikkate almadığı
    için de eleştirilmektedir. Buna karşılık Gesell'in, özellikle bebeğin
    devinim gelişimine ilişkin normları hala çok değerlidir; çocuğun kendini
    ayarlaması, anababanın da buna duyarlı olması ilkesi de geçerliğini
    korumaktadır.

    Psikanalizin gelişim psikolojisine belli başlı katkısı evre kavramıdır.
    Freud (1856-1939) insan gelişiminin çeşitli evrelerini tutarlı bir
    sistem halinde betimleyen ilk bilim adamıdır. Son olarak psikanaliz,
    insanın eylemlerinin ve düşüncelerinin ilk bakışta görüldüğünden daha
    karmaşık olduğunu öğretmiştir bize.

    Psikanaliz kuramı gelişim alanını etkilemiş olmakla birlikte, çağdaş
    gelişimciler genellikle birçok psikanalitik görüşü yetersiz ya da
    yanlış bulmaktadırlar. Örneğin, ilk üç psikoseksüel evrenin yetişkinlikteki
    kişilik gelişimini belirlediği görüşü normal çocukların araştırılmasında
    pek az destek bulmuştur. Ayrıca, yetişkinlikteki kişilik özelliklerinin
    ve davranışların çoğunun sosyo-kültürel çevreden ve gündelik
    yaşamdan etkilendiği konusunda görüş birliği vardır. Psikanalizin
    tarihsel önemi bütün bu tartışmaları başlatan ilk kuram olmasıdır.

    Toplumsal öğrenme kuramının en önemli adı olan Bandura insan
    yaşamında "gözlem yoluyla öğrenme"nin önemini savunur. Gözlemsel
    öğrenme dört süreç içinde gelişir: Dikkat etme, akılda tutma, davranışı
    tekrarlama, pekiştirme ve güdüleme. Aslında bu dört süreç birbirinden
    ayrı değildir, birlikte işler. Bandura bu dört sürece dayanan "model
    alarak öğrenme" olgusunu, daha geniş bir çerçeve içinde asıl
    "toplumsallaşma" süreci açısından değerlendirir. Toplumsallaşma süreci
    içinde bir toplumun üyelerine toplumsal kabul gören davranışlar, cinsiyet
    rolleri öğretilir. Kişi toplumsallaştıkça dış ödül ve ceza sistemlerine
    bağımlı kalmadan kendi iç denetim örüntülerini geliştirir. Kişi kendini
    değerlendirme standartlarını oluştururken gözlemlediği modellerin
    standartlarını örnek alır. Toplumsal öğrenme kuramcıları paylaşma,
    yardımlaşma, işbirliği gibi olumlu toplumsal davranışların da bu modellerden
    etkilendiğini kabul ederler. Sonuç olarak bu yaklaşımda,
    model davranışlar aracılığıyla insana her tür davranışın öğretilebileceği
    ilkesi benimsenmektedir.

    Toplumsal öğrenme kuramcısı Banduranın görüşleri ile bilişsel
    gelişim kuramcısı Piaget'in görüşleri arasında birleşen ve ayrılan noktalar
    vardır. Her iki kuramcı da çocuğu öğrenme süreci içinde oldukça
    etkin ve bilişsel bir varlık olarak kabul eder. Ancak Bandura dış çevrenin
    etkilerini savunurken, Piaget iç güçlerin önemini vurgular. Piaget'e
    göre gelişim, dışardan öğretilenden bağımsız olarak, çocuğun içsel
    ilgi ve merakı sonucu kendi kendine ilerleyen bir süreçtir. Bu süreç
    bazı içsel değişikliklerle evrelerin ortaya çıkmasını sağlar. Daha çok
    çevreci olan Bandura ise Piaget'in görüşlerini iki açıdan eleştirir. Bandura
    ya göre çocuklar çevreye içsel bir merak duydukları için değil,
    pekiştiricilerle özendirildikleri için öğrenir, daha sonra bu dış
    değerlendirmeleri içselleştirirler. Yine Bandura'ya göre çocukların ne
    öğrendiklerini evreler değil izlenen modeller belirler; hatta toplumsal
    öğrenme yöntemleriyle Piaget'in evrelerini değiştirmek bile olanaklıdır.

    Bilişsel gelişimciler dış çevrenin çocuk üzerindeki etkisinin önemini
    kabul etmekle birlikte çocuktan kaynaklanan gelişime de yer vermek
    istemektedirler. Dolayısıyla gelişimciler, Bandura'nın kendiliğinden
    öğrenme olgusunu ihmal edişini eleştirmektedirler. Gelişimcilere
    göre Bandura çok fazla çevrecidir ve bu tutum dikkatimizin çocuktan
    uzaklaşmasına yol açmaktadır (W. Crain, 1980).

    Piaget'e göre zeka gelişimi "sürekli ve ilerleyici bir dengelenme
    sürecidir" ve "gelişimin evreleri ya da düzeyleri birbirini izleyen
    dengelenme basamaklarından oluşur." Gelişim sırasında birbiri ardına ortaya
    çıkan farklı bütünsel yapılar doğuştan değildir, derece derece kurulurlar,
    bir oluşumun sonucudurlar. Zeka esas olarak etkin bir doğaya
    sahiptir. Ruhsal yaşamın hareket noktası bilinç değil, etkinliktir ve
    ruhsal gelişim eylemin derece derece zihinselleşmesinden ibarettir.
    Piaget'e göre, "eylem düşünceden önce gelir." Eylem işlemde içselleşir.
    Pratik zeka kavramsal zeka haline gelir.

    Bilişsel gelişim kuramının belirlediği evreler ile psikanalizin
    belirlediği evreler arasında karşılaştırma yapmak yararlı olacaktır. Piaget
    (1896-1980) daha başlangıçtan itibaren ve araştırmaları boyunca kendi
    bulgularını psikanalizin bulgularıyla karşılaştırmaya çalışmıştır. Sonunda
    Piaget, 1933'deki psikanaliz kongresinde kendi zeka psikolojisi
    ile psikanaliz arasındaki ilişkiyi ortaya koymuştur. Piaget, duygusal
    gelişimle bilişsel gelişim arasında koşutluk olduğuna, ikisinin de evre
    sistemi aracılığıyla belirlenebileceğine inanmaktadır. Piaget zihinsel
    ve duygusal evreleri sistemleştirmekte ve her zihinsel evreye karşılık
    olan duygusal görünümleri belirtmektedir. Piaget'e göre iki alan arasındaki
    koşutluk açık ve kesindir: Duygusal alan, yapısı zihinsel olan
    davranışın enerji kaynağını oluşturur. Bu düzenleme Piaget'in evre sistemini
    genelleştirmekte ve evre anlayışı kişiliğinin evreleri anlayışı
    haline gelmektedir.


    ...And Justice For All


  7. #7
    Elite Üye M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2006
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,540
    RepPuan
    1493018
    Rep Power
    4311Array

    Varsayılan

    Piaget'e göre Freud'un temel keşiflerinden biri, çocuğun duygusal
    alanın iyi belirlenmiş evrelerinden geçerek gelişmesi, evreler arasında
    yetkin bir sürekliliğin olması olgusudur. Piaget'in Freud'a yönelttiği
    temel eleştiri ise, keşfettiği duygusal olguları yorumlamasının yetersiz
    kalması yönündedir. Piaget'e göre bu yetersizliğin nedeni Freud'un hala
    geleneksel çağrışımcı psikoloji çerçevesinde düşünmesidir. Piaget
    Freud'un keşfettiği temel duygusal olguların kendi evre anlayışıyla ve
    sistemiyle kolayca bütünleştirilebileceği inancındadır.

    Piaget'e göre, gelişimde bilişsel ögeler ile duygusal ögeler birbirinden
    ayırt edilemez. Duygusal alan, zekanın yapılarının değil işleyişinin
    tabi olduğu bir enerji kaynağı rolünü oynar. Gerçekte enerjisiz
    bir yapı ve yapısız bir enerji olamayacağı için, her yeni yapıya bir
    enerji düzenleme biçimi, her duygusal davranış düzeyine de belirli bir
    bilişsel yapı tipi denk düşmelidir. Bu açıdan bakıldığında, Piaget'in
    sistemindeki farklı evreler onlara denk düşen duygusal görünümlerle
    tamamlanabilir. Piaget'e göre gerçeklikte duygusal ve bilişsel davranıştan
    ayrı ayrı söz etmek olanaksızdır; her davranış "aynı zamanda
    hem o, hem öbürü"dür. Bunu kavramak için yapının ve enerjinin dilini
    öğrenmek gerekir. Piaget'in yaklaşımında duygusal gelişim zihinsel
    gelişime bağlıdır. Fakat zeka ile duygu arasında bir doğa farkı vardır:
    "Davranışın enerjisi duygusal alanı ortaya çıkarır; davranışın yapıları
    ise bilişsel işlevleri ortaya çıkarır." Duygusal alan zekanın işleyişine
    müdahale eder, ama yapılar yaratamaz. Piaget'e göre, "Duygusal işlev,
    ona araçlarını sağlayan ve onun hedeflerini aydınlatan zeka olmadan
    hiçbir şey değildir."

    Bilişsel gelişim ile toplumsal gelişim arasında da ilişki kurulabilir;
    bu ilişkiyi belirten en genel kavram "toplumsal biliş" (social cognition)
    kavramıdır. Toplumsal bilişin gelişimi, insani, toplumsal dünyaya
    ilişkin bilişlerin gelişimidir. Bu gelişim, ben'in ben-olmayan'dan,
    kişinin kişi-olmayan'dan ve bir kişinin başka bir kişiden gitgide ayrılması,
    farklılaşması süreci olarak tanımlanabilir.

    Piaget'e göre çocuğu çevre ile ilişkiye sokan etkinlik özümleme
    ve uyma süreçlerini içerir, zeka da bu özne-nesne ilişkisiyle tanımlanır.
    Özne ile nesne arasındaki ilk ilişki ikili olmayan (adüalistik) bir
    farklılaşmamışlık ilişkisidir; bu ilişkide ben ile ben-olmayan arasında
    hiçbir ayırım yoktur. Sonra iki yönlü bir hareketle, yani deneyimin
    değerlendirilmesini sağlayan dışsallaştırma hareketiyle ve zihinsel işleyişin
    bilincini kazandıran içselleştirme hareketiyle, kendi özerklikleri
    ve etkileşimleri içinde öznenin kurulması ve dünyanın kurulması gerçekleşir.
    Piaget'e göre, "zeka ne benin bilinciyle başlar, ne de nesnelerin
    bilinciyle; zeka bunların etkileşiminin bilinciyle başlar ve bu etkileşimin
    iki kutbunun aynı anda birbirine yönelmesiyle, zeka kendi
    kendini örgütlerken dünyayı da örgütler." Başlangıçta her şey özne ve
    onun eylemi üzerinde odaklaşmıştır; sonra derece derece merkezden
    ayrılma (decentration) gerçekleşir, böylece özne diğer nesneler arasında
    bir nesne olur. Piaget'e göre bu gelişimi belirleyen ilke şudur:
    Bütünsel bir benmerkezlilikten nesnelliğe geçiş (Tran-Thong, 1978).

    Flavell'e göre, toplumsal biliş, insani nesnelerin ve onların yaptıklarının
    bilişi anlamına gelmektedir. Bu bilişin içinde ben'e, diğer insanlara,
    toplumsal ilişkilere, örgütlere ve kurumlara, genel olarak insani,
    toplumsal dünyamıza ilişkin algı, düşünme ve bilgi vardır. Toplumsal
    biliş insanları ve insanın yaptıklarını konu edinir. Örneğin makinalar,
    matematik, ahlaksal yargılar insani bilişin konuları ve ürünleridir;
    ama yalnızca sonuncusu insani toplumsal bilişin konusu sayılabilir.
    Toplumsal biliş kesinlikle toplumsal dünyayı ele alır, fiziksel ve
    mantıksal-matematiksel olanı değil. Böylece toplumsal biliş alanındaki
    özel gelişim eğilimleri şu alanlarda ortaya çıkmaktadır: Algılar,
    duygular, düşünceler, niyetler, ben, kişilik, ahlak.

    Bilindiği gibi, Piaget'in kuramı öncelikle çocukların bilişsel
    gelişimiyle ve onların fiziksel dünyanın işleyişini anlayışlarıyla ilgilidir.
    Kuramın temel sayıltısı, insanları ve toplumsal ilişkileri anlamada
    etkili olan bilişsel etkenlerin fiziksel dünyayı anlamada rolü olan
    etkenlerle aynı olduğudur. Piaget toplumsal dünyanın çocuğu fiziksel
    dünyayla aynı biçimde etkilediğini kabul etmektedir. Bu temel kabulleri
    nedeniyle Piaget'in modeli -toplumsal deneyimi gelişimin kaynağı
    olarak kabul etse bile- toplumsal alanla çok az ilgilenmektedir. Günümüzün
    bilişsel kuramcıları ise Piaget'in toplumsal deneyimle ilgili
    görüşünü pek paylaşmamaktadırlar. Onlara göre toplumsal deneyimin
    çocuk üzerindeki etkisi Piaget'in sandığından hem daha farklı, hem de
    daha önemlidir. Toplumsal biliş kavramının ortaya çıkması da işte bunun
    sonucu olmuştur (Vasta ve ark., 1992).


    ...And Justice For All


  8. #8
    Elite Üye M@D_VIPer's Avatar
    Üye No
    22301
    Giriş Tarihi
    Jun 2006
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    46,540
    RepPuan
    1493018
    Rep Power
    4311Array

    Varsayılan

    İİ. YETİŞKİNLİK PSİKOLOJİSİ

    Bilimsel yayınlarda "yetişkinlik" terimi genellikle "bebeklik",
    "çocukluk", "ergenlik" terimleri kadar açık ve somut değildir. Örneğin
    Freud, yetişkin yaşamı daha önce oluşmuş kişilik yapısının yüzeyinde
    sadece bir dalgalanma olarak görür. Piaget ergenlikten sonra önemli
    bilişsel değişimlerin oluşmadığını varsayar; Kohlberg ahlak gelişiminin
    erken yetişkinlik yıllarında tamamlandığını kabul eder.

    Bilim dünyası, Erikson, Bühler, Jung gibi psikologları izleyerek,
    yetişkinliğin tek başına duran, ergenlikle yaşlılık arasında ayrımlaşmamış
    bir biçimde yer alan bir evre olmadığını kabul etmeye başlamıştır.
    Yetişkinliğin bir "varlık durumu" olduğu anlayışı, yerini yetişkinliğin
    bir "oluşum süreci" olduğu görüşüne bırakmaktadır.

    :::::::::::::::::

    1. Yetişkinliğin Tanımlanması

    Yetişkin (adult) sözcüğü Latince büyümek (adolescere) fiilinin
    geçmiş zaman ortacından türemiştir, dolayısıyla "yetişkin" bir kişi
    "büyümüş" bir kişi sayılır. Buradaki tanım sorunu, yetişkinin sadece
    fiziksel özellikler bakımından değil, psikolojik özellikler bakımından
    da dikkate alınması gereğinden doğmaktadır. Yetişkin kişinin fiziksel
    ve psikolojik bakımdan olgunlaşmış olduğu varsayılır. Oysa fiziksel
    olgunlaşmayı ölçmek güçtür, psikolojik olgunlaşmayı tanımlamak bile
    güçtür, çünkü birtakım psikolojik süreçler yaşlılık yıllarına dek gelişmeyi
    sürdürmektedir. Fiziksel ve psikolojik olgunlaşmayı ölçme güçlüğü
    nedeniyle birçok gelişimci sorunu atlamış ve sadece yaş düzeyine
    dayalı bir tanımı benimsemiştir. Oysa yaş ve yaş sınırları konusunda
    da bir anlaşmanın olduğu söylenemez.

    Birçok toplumda yetişkinliğin başlangıcı, öğrenim yaşamını bitirmiş,
    tam-zamanlı bir işe girmiş ve evlenmiş olmakla tanımlanmaktadır.
    Bununla birlikte, bir yetişkin olmak toplumun farklı kesimleri için
    çok farklı bir konudur. Üstelik yetişkinliğin kendisi de toplumdaki
    farklı yaş grupları için farklı anlamlara gelir. Yetişkinlik bir tek değil
    birçok yaşantı içerdiği için herkesin yetişkinlik anlayışı önemli ölçüde
    farklılaşır. Halkın yetişkinlik konusundaki duyguları, tutumları ve
    inançları toplum içinde yetişkin olan bireylerin oranından da etkilenir.
    Günümüzde gençliğe yönelik vurgulamanın çeşitli koşullar düzeldikçe
    gelecekte yetişkinliğe yöneleceği beklenebilir.

    Öte yandan, yetişkinliğin yaşlılıkla, biyolojik ve toplumsal değişimle
    bir tutulması da ortak bir yönelimdir. "Biyolojik yaşlanma", insan
    organizmasının yapı ve işleyişinin zaman içindeki değişimlerine
    dayanır. "Toplumsal yaşlanma" ise, bir bireyin zaman içinde rolleri
    üstlenmesindeki ve terketmesindeki değişimlere dayanır. Bir birey,
    doğumdan ölüme, hem toplum tarafından düzenlenmiş evrelerden,
    hem de biyolojik evrelerden geçer. Dolayısıyla, bireyin yaşam döngüsü
    geçiş noktalarıyla işaretlenmiştir. Toplumun gözünde yaş, yaşam
    süresindeki belirli noktalarla bağlantılı bir davranış beklentileri dizisidir.
    Toplum, değişik yaşlarda olunacak ve yapılacak uygun şeyleri tanımlar,
    buna "yaş normları" adı verilir. Örneğin bir erkek ya da kadın
    için "en uygun" evlenme, okulu bitirme, çocuk sahibi olma, emekliye
    ayrılma yaşını toplum belirler. Bireyler kişisel isteklerini (kendi
    içselleşmiş yaş normlarını) toplumun yaş normlarına uydurmaya yönelirler.

    Yaş normları bir role ilişkin "resmi" kurallarla düzenlendikleri
    zaman çok açıktırlar. Örneğin, seçimlerde oy verme yaşı, emekliye
    ayrılma yaşı böyledir. Yaş normları değişik yaşlara uygun roller konusundaki
    beklentiler açısından ise "gayriresmi" olurlar; kişilerin bazı etkinlikler
    için "çok genç", "çok yaşlı", "tam yaşında" olduğunu söylemek g
    gibi. "Yaşına göre davran!" uyarısı yaşam beklentilerinin çoğunu etkiler.


    ...And Justice For All


+ Yeni Konu Aç
9 sayfadan, 1.sayfa 123 ... SonSon

Konu Açıklaması

Users Browsing this Thread

Şuanda bu konuyu 1 kişi izlemekte. (0 üye ve 1 misafir)

Benzer Konular

  1. Yaşlılar Haftasında Huzurevindeki Yaşlılarımız..
    By *PheBe*1907 in forum Kanka Café
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 23-03-06, 02:49

Bookmarks

Bookmarks

Gönderme Kuralları

  • Yeni konu açılamaz!
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •  

Forum Kuralları