2 sayfadan, 2.sayfa İlkİlk 12
Gösterilen Sonuçlar 16 sonuçtan 24 ile 24 arası

Konu: dını cevaplar

  1. #16
    ...DORUK... RuYa_GuZeLi's Avatar
    Üye No
    73438
    Giriş Tarihi
    Mar 2006
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    25,359
    Konular
    6964
    RepPuan
    4996779
    Rep Power
    3610
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Arrow

    SEVICILIK

    Bu "sevicilik" ya da "lezbiyenlik" denen bir cinsel sapma ve hastalık belirtisidir ve kesinlikle haram ve çirkin bir davranıştır. Açık saçıklık, ciltler temas edecek şekilde kadın kadına oynama, bir başka kadınla aynı yatakta yatma, erkeğinden, tatmin görmeme, ya da herhangi bir sebeple tiksinme, çeşitli yatılı kız okullarında, hem cinsleri ile İslamın yasakladığı sıkı fıkı ilişkilerde bulunma, haram-helâl tanımayanların her aklına eseni deneme merakı, bu hastalığın başlıca sebeblerindendir. Erkeklerin homoseksüellik hastalığına yakalanıp kadınları terketmeleri, hattâ birden çok kadınla evlenme yasağı bulunan ülkelerde, kadının istediği erkeğe, evli olması dolayısı ile, varamaması da bu hastalıkta etkilidir: Nitekim Lût kavmi erkekleri "homoseksüel" oldukları için kadınları da "sevici" ve "lezbiyen" olmuşlardır. Her iki cinsin bu sapkınlığı ise, başlarına o bilinen belânın gelmesine sebep olmuştur. Bir yönüyle de mümkün değildir. Çünkü bu sapkınlığa düşen bir kadın, ruhuyla normal değildir. (Bk. A. Rıza Demircan; islâm'da Cinsel Hayat N/36 vd.; Geniş bilgi için bk. Zuhaylî VI/24)


    --------------------------------------------------------------------------------

    SİNN-İ BÜLUĞ(ERGİNLİK YAŞI)

    Erginlik yaşı. Erkek veya kız çocuğu erginlik çağı ile çocukluktan çıkıp gençlik çağına ayak basmış olur.

    Erginlik, çocukta fizikî bazı belirtilerin ortaya çıkması ile kendini gösterir. Erkek çocuğun ihtilam olması, kız çocuğunun ay başı hali veya gebe kalması gibi halleri bu belirtilerdendir. Buna "tabiî büluğ" denir. Ergin erkeğe "bâliğ", kadına "bâliğa" denir.

    Fizyolojik belirtilerde gecikme olursa, erginlik, takdir yoluyla belirlenir. İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre erginlik çağının başlangıcı, erkek çocuklarda 12, kız çocuklarında 9 yaş; sonu ise, her iki cins için 15 yaştır.

    Ebû Hânîfe, erginlik çağının sonunu erkek çocukları için 18, kız çocukları için 17 yaş olarak kabul eder. Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Şafiî'ye göre ise fizyolojik belirtiler gecikse de her iki cins 15 yaşına girince hükmen ergin sayılırlar (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Mısır 1327/1909, VII, 172; el-Cezîrî, el-Fıkh alel-Mezâhibil-Erbaa, Kahire 1392, II, 350 vd.; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 125, 126).

    Erginlik yaşının erken veya geç oluşunun beden gelişmesi, iklim özellikleri ve sosyal çevre ile yakın ilgisi vardır. Meselâ; sıcak iklimlerde çocuklar daha çabuk erginlik çağına ulaşırlar. Erginlik çağının alt ve üst sınırlan arasında bulunan çocuğa "mürahık" denir.

    Akıllı ve ergin olan kimse, mâlî tasarruflar dışında iman, ibadet, ictimâî ve hukukî nizamın bütün vecibelerini yüklenir; namaz, oruç, hac, zekât gibi ibadetlerle yükümlü olduğu gibi, başkalarının malına veya canına verdiği zararlardan da malen ve bedenen sorumlu olur. Ancak malıyla ilgili tasarruflarda bulunabilmesi için erginliğe ek olarak reşid olması da gereklidir.

    Rüşdle büluğ aynı şey değildir. Rüşd; kişinin malını idare edebilecek bir tecrübe ve olgunluğa ulaşmasıdır. Bu durum, şahsî eğitim, çevre şartları veya yetenek durumuna göre erginlik çağından önce veya sonra yahut her ikisi birlikte bulunabilir.

    Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:

    "Yetimleri nikâh çağına ulaştıklarında deneyin; eğer kendilerinde akılca olgunluk görürseniz, mallarını onlara verin " (en-Nisâ, 4/6). Bu âyete göre, çocuk erginlik yaşına ulaşınca hemen malı kendisine teslim edilmez ve reşid olup olmadığı araştırılır.

    Ebû Hanîfe'ye göre, kişi erginlik yaşına ulaşınca, sefih ve israfçı bile olsa, üzerinden malî velâyet kalkar ve tasarruf hürriyetine kavuşur. Ancak malı bir ihtiyat ve tedbir olarak reşid oluncaya veya 25 yaşını dolduruncaya kadar kendisine teslim edilmez. Çoğunluk İslâm hukukçularına göre ise, yaşa bakılmaksızın kişi reşid oluncaya kadar malı kendisine teslim edilmez.

    Osmanlı devleti döneminde 1288 tarihli bir fermanda, yirmi yaşını doldurmamış kişilerin rüşd davalarının reddedilmesi bildirilmiştir (Ali Haydar, Dürarul-Hukkâm Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, 989. mad. şerhi).


    --------------------------------------------------------------------------------

    SİNN-İ İYÂS(KADIN İÇİN HAYIZDAN KESİLME DEVRESİ)

    Kadın için çocuk doğurmaktan ve hayızdan kesilme devresi, İyâs kelimesi, ümidi kesilmek, ümidsiz olmak manâsına "E-ye-se" kökündendir.

    İyâs yaşına gelmiş kadına âyise* denir. İyâs yaşına gelmiş bir kadından gelen kan istihaza (hastalık) kanı sayılır. Böyle bir kadın, ibadetlerini özür sahibi kimseler gibi yapar.

    İyâs yaşı konusunda İslâm hukukçuları arasında görüş farklılıkları vardır. Buna göre:

    Hanefilerden bir kısmı elli yaşı sinni iyâs kabul ederler. Bu, Hz. Aişe (r.anhâ) nın mezhebidir. Bazı Hanefi alimleri bu yaşı elli beşile sınırlamışlardır. Buhara, Harzem ve Merv uleması bununla fetva vermişlerdir.

    Bazıları da, "altmış yaştır" demiştir. Bu söz, İmam Muhammed'den rivâyet edilmiştir. Alimlerin çoğuna göre altmış yaş muteber sayılır (M. Mevkûfatî, Mevkûfat Tercemesi, sadeleştiren, A. Davudoğlu, I/79-80; Molla Hüsrev, Gurer ve Dürer, terc. Arif Erkan, 1/82).

    Malikilere göre, kadın elli yaşına gelince, bunun gördüğü kan için ihtisas sahibi kimselere başvurup onların görüşüne göre hareket edilir. Bu durum yetmiş yaşına kadar devam eder. Yetmiş yaşını aştıktan sonra görülen kan kesinlikle istihaza kanıdır.

    Şafiîler hayız görme müddetini sonsuz kabul ederler. Yâni hayız görme için tayin edilmiş bir müddet yoktur. Hayat devam ettikçe devam edebilir. Ama genellikle hayız görme yaşı altmış ikidir. Bir kadın altmış iki yaşından sonra da kan görürse, hayız görmüş kadın hükmüne girer.

    Şafiîler bu görüşleriyle diğer İslâm hukukçularından ayrılırlar.

    Hanbelilerde iyâs müddeti elli sene takdir edilmiştir. Bundan sonra gelen kan, kuvvetli de olsa hayız değil, istihazadır (Ö.N. Bilmem, Büyük İslâm İlmihali, s. 68; el-Cezerî, Dört Mezhebe göre İslâm Fıkhı, terc. M. Keskin, I, 161-166).

    İyâs yaşına ulaşan bir kadının âyise olduğuna hükmedebilmek için onun aralıksız altı ay kadar hayız görmemesi lâzımdır. Bu hüküm iyâs yaşını elli beş kabul edenlere göredir.

    Hiç hayız görmeden otuz yaşına giren bir kızın âyise kabul edilebileceği rivâyet edilmiştir.

    Sahih bir akidle nikahlı olup cinsel yakınlık veya halvetten sonra kocasından talak ile veya fesh ile ayrılan ve ayrılmadan önce iyâs yaşına girmiş bulunan hür kadınların iddet süreleri, ayrılış tarihinden itibaren üç aydır. Aynı durumdaki cariyenin iddet süresi ise bir buçuk aydır (Ö.N. Bilmen, Hukuk-u İslâmiyye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu, II, 396).


    --------------------------------------------------------------------------------

    SPIRAL VE ÂDET DÜZENSIZLIĞI

    Âdetlerimde düzensizlık var. Altı ay önce spiral taktırdım. On gün âdet dönemimden sonra bir gün temiz oluyorum, ikinci gün tekrar bozuluyor. Temiz olduğum günlerde bile leke görüyorum. Doktorlara gittiğim halde netice alamadım. Bu süre içerisinde ibadetlerimi yapabilmem için her leke gördükçe gusül abdesti almam mı gerekir? Buna spiral sebep olmuş ise hüküm değişir mi?

    Önce bu durum, spiralın fıtrata zıt ve zıtlığı oranında mahzurlu bir uygulama olduğunu göstermesi açısından önemli. Hanefi mezhebinde âdetin en çoğu on gün olduğu için, on günün bitiminde yıkandıktan sonra; temizlik süreniz içerisinde göreceğiniz lekelerden dolayı sadece abdest almamız gerekir. Bu lekelerin çok olması da bir şey değiştirmez. Temizlik süresinin en azı da onbeş gün olduğuna göre, onbeş gün böyle devam eder, on gün âdetinizin yeri belli değilse, ondan sonra göreceğiniz her lekede kendinizi âdetli sayar, ona göre davranırsınız. Buna spiralın sebep olması bir şey değiştirmez.


    --------------------------------------------------------------------------------

    SPIRALLER

    Tibbî açıdan Spiral:

    Spiral çeşitli sekillerde olabilen ve uterus içerisine yerleştirilerek gebeliği önleyen bir âlettir. Spiralle gebelikten korunma %97-98'dir. Yüzde 2 veya 3 hanım, spirale rağmen gebe kalabilir.

    Spiralın koruma mekânizması:

    1- Rahim içerisinde aseptik (mikropsuz) bir iltihap ortamı meydana gelir.

    a) Iltihap içerisindeki lökosit (akyuvarlar spermleri yiyerek gebeliğe mani olur.

    b) Rahimin endometrium dokusundaki iltihabî hadise nedeniyle, döllenmiş yumurta rahim içerisine yerleşemez.

    2- Uterus içerisinde bulunan yabancı cisim, uterusta reaksiyona sebeb olur. Uterusun kontraksiyonu artar. Dolayısıyla döllenmiş yumurta, yine uteruis içerisine yerleşemez.

    3- Spirallerden bazılarının üzerinde ince bakır tel sarılıdır. Bu tel bakır iyonları salgılar.

    a) Salgılanan iyonların spermi öldürücü etkisi vardır.

    b) Cu iyonları rahimde özel bir enzim salgılanmasına neden olur. Bu da, rahimden kontraksiyon yaparak, döllenmiş yumurtayı vücut dışına attırır.

    4- Spiral, spermlerin yolunu uzatarak, döllenme kabiliyetinin kaybolmasına sebeb olur.

    Burada kısaca döllenmeden bahsetmek gerekir.

    Yumurtalıktan çıkan yumurta, tubada ilerlemeye başlar. Tubaya gelen sperm ise, tuba içerisinde yumurtayı döller. Daha sonra döllenmiş yumurta, 1 hafta içerisinde ancak uterusa gelip yerleşir. (Yukarıda bahsettiğim uterusa yerleşemeyen, düşen döllenmiş yumurta 7-8 günlüktür).

    Spiralın zararları:

    1. Sancılara sebeb olur. Bel ağrısı yapar.

    2. Âdet kanamasının çok olmasına sebeb olur. Âdet kanamasının süresini uzatır.

    3. Rahim içi iltihablanmasına sebep olabilir. (Dr. G. Cengiz).

    Bu yöntem rahim ağzını kapatma tekniklerinden olduğuna göre, Ibn Âbidin'in "en-Nehr" adlı kaynaktan yaptığı alıntıya bakılırsa, câiz olması gerekir. Söz konusu alıntıda "rahminin ağzını kapatmak kadının hakkıdır" denilir ve bir başka kaynaga atıfla "ancak bunu kocasının izni olmadan yapması haramdır" kaydı eklenir. (Ibni Abidîn VI/374)

    Ancak spiral kullanmanın dinen sakıncalı olan bir yönü vardır: Kendisi, ya da kocasının takamaması halinde, kadın spirali, en hafifi, yine de bir kadına takdıracak ve zaruret bulunmadığı halde avretini ona göstermiş olacaktır. Mazereti varsa mesele yoktur. Ergin oluncaya kadar sünnet olmamış olan erkeği artık bir başkası sünnet edemez, kendisi becerebilirse yapar, beceremezse sünnetsiz kalır, çünkü avretini göstermesi haram, bu iş ise sünnettir. Sünneti yapmak için haram işlenemez diyenler vardır. Sünnet edilmesi gerektiğini söyleyenler ise; sünnetin dinî bir şiar anlamı taşıdığını, sıradan bir sünnet sayılamayacağını söylemiş, bu yüzden konu, daha değişik itibarlarla incelenmesi gereken bir konudur. Bizim bundan şu anda anladığımız, spirali kadının, kendisi ya da kocası takacaksa, "azıl"in câiz olduğunu söyleyenlere, göre câiz olabilir, bir başkası takacaksa, zaruret yokken câiz olmaması gerekir (Allah'u â'lem).

    Çeşitli haplar ve ilâçlarla yapılacak korumanın câiz oluşu; adil bir doktar tarafından, o ilâçların kadına, erkeğe ve üreme organlarına kalıcı zarar vermediklerinin açıklanmasına bağlıdır.

    Şimdiye kadar söylediklerimiz işin sadece bir yönüdür ve "azil"in câiz olduğunu söyleyen sahabe ve müctehid imamların görüşlerine ve diğer korunma yollarının da "azil" gibi sayılması esasına dayanır. Bunların yanında "azil"i dahi câiz görmeyen Sahabe ve müctehidlerin bulunduğunu ve ayrıca diğer korunma yollarının "azil"e kıyas edilemeyeceğini söyleyenler de vardır.

    Ama her ne olursa olsun, meselenin Islâmî naslarla kesin bir sonuca bağlanmayışı, zamana ve zemine göre değişik uygulamaların câiz olabileceğini gösteriyor olmalıdır. Fakat İslam'ın bir fıtrat dîni olduğunu düşündüğümüzde de, doğum kontrol yöntemlerinin hepsinde hoşlanılmayan yönün, hoşlanılana göre daha belirgin olduğu söylenebilir. En hafifi bile, olsa olsa helâlin en hoşa gitmeyenlerinden olmasıdır. Çünkü konuyu sadece tabiat ve fıtrat açısından düşünen tıp uzmanları bile: "Çocuk olmaması yolunda alınan tedbirlerin hemen hiç biri tehlikesiz değil gibidir. Herhalde bu; çocuk istemeyenlerden, tabiatin öç almasıdır" demektedirler. (Dr. Cemal Zeki Önal, Evlilik ve Mahremiyetleri)

    Kürtaj ya da çocuk düsürmeye gelince, cenine ruh üflenme devresinden sonra, ciddî bir zaruret bulunmadıkça, yapılmasının câiz olabileceğini söyleyen yok gibidir. Ruh üflenme süresinin yüzyirmi gün olduğu hadîsle bildirilmiştir. (Müslim, kader1-3) Buna göre dört aya varan bir hamilelige, sağlıkla ilgili ciddi bir zaruret bulunmadıkça müdahale edilemez. Bunda bütün Islâm bilginleri sözbirliği etmiş gibidirler. Bu yüzden, bu devreden sonra, kadın uzuvları belli olan çocuğunu düşürür, ya da aldırırsa, ölü olarak düşmesi halinde çocuğun âkilesine "gurra" denen para cezası, canlı olarak düşürmesi ve sonra ölmesi halinde ise, tam bir diyet öder. (Ibn Abidîn V/429) Bu günkü (1987) hesaplarla bir tam diyetin otuz-kırk milyon TL. civarında olduğunu söylersek, konunun ne kadar ciddî olduğu daha iyi anlaşılır.

    Yüzyirmi günü bulmayan hamileliklerde, bazı sebeplerle ceninin alınabileceğini söyleyenler vardır ama, en az bunu söyleyenler kadar, buna karşı çıkan ve câiz olamayacağını söyleyenler de vardır. (Hindiyye V/356)

    Câiz olabileceğini söyleyenler de, ancak şu sebeplerden biriyle câiz olabileceğini söylemişlerdir:

    1. Kadın emzikli olur ve hamile kalmasıyla sütü kesilirse,

    2. Kadın hasta olur ve hamileligi sebebiyle hastalığının artacağı söylenirse,

    3. Ortam ve çevre bozuk olur ve kesine yakın kanaatle Islâmî terbiye ile yetiştirilemeyeceği bilinirse,

    4. Hattâ Gâzâli'ye göre, kadının vücut güzelliğinin bozulmaması isteniyorsa câiz olabilir. (Gazalî, Ihya N/53)

    Ancak, daha önce de söylediğimiz gibi, dört aya varmayan ceninin aldırılabileceğini, ya da düşürülebileceğini söyleyen bu görüşü tenkit edenler de çoktur. Ibn Âbidîn önce câiz gören görüşü zikrettikten sonra, Hâniyye adlı kitapta: "Ben bu görüşe katılmayacağım, çünkü hac'da ihramlının, bir av hayvanının yumurtasını kırması cinayet sayılır ve bunun cezasını öder. Sebebi, yumurtanın avın aslı sayılmasıdır. Kadının döllenmiş yumurtasının bundan hafif olması düşünülemez," dediğini aktarır. (Ibn Abidîn VI/374; Haniyye NI/410)

    Tenkit edenlere göre, sular kavuşup yumurta döllendikten sonra, bu bir insanın başlangıcı sayılır. Ciddi sağlık nedenleri olmadan buna müdahale edilemez.

    ÖFKE İLE BOŞAMAK

    Bir Müslüman karısına kızdığında "babanın evine git!" dese ve kalbinden bir şey düşünmeden bu sözü değişik zamanlarda üç defa tekrarlamış olsa durum ne olur?

    Bize boşamanın Islâm Hukukundaki durumu sorulduğu için ona göre anlatmaya çalışacak ve başkalarının da bilgilenebileceği mülâhazasi ile meseleyi özetlemeyi deneyecegiz.

    Islâmda karı ile kocanın birbirlerine üç itibarî bağla bağlıdırlar ve bu bağları koparma (boşama) yetkisi -bunu kendi isteği ile karısına vermemişse- erkeğe aittir. Her nasılsa boşanma gerektiğinde erkek bu bağları sözle de koparabilir ve aslolan (sünnî) bunları, cinsel ilişkide bulunulmamış üç ayrı temizlik içerisinde koparmak (boşamak) olmakla beraber, bid'at ve günah olsa dahî bir defada koparabilir. (Bunların niçini ve felsefesi sorulmadığından ona temas etmiyoruz.) Imdi erkek bu boşama yetkisini "sarıh" (açık) ve "kinaye" (üstü kapalı) olmak üzere iki tür beyanla kullanabilir. Arapça'daki "talâk" kelimesi ve Türkçe'deki "boşama" kelimesi bu konudaki açık ifadedir. Buna göre birisi karısına "sen boşsun"; "boş ol" "seni boşadım" gibi bu kökten türemiş bir irade beyanı kullanırsa, bununla neye niyyet etmiş olursa olsun, dış anlamı ile bu boşamadır, kocaya niyyeti sorulmaz. Ama aslında o, "sen boşsun" derken, aklın yoktur, hamile,değilsin, midende bir şey yok gibi birşeyi kastetmiş de olabilir. Bu durumda karısı kendisinden gerçekte (diyaneten, Allah indinde) boş değildir. Ama iş mahkemeye intikal ederse mahkeme açık bir beyanın bulunduğu böyle bir olayda kapalı olan niyyete itibar etmez. Ve ispatlanması halinde boşanmalarına karar verir. Buna da meselenin kazâî yönü (kazaen) denir.

    Böyle açık bir ifade ile kullanılan "talâk" ya-da "boşama" o söz ile koca bir talâkı kastetmişse karısı bir ric'îi talâkla, üç talâkı kastetmişse üç talâkla boş olur; ikiyi kastetmiş olması halinde de bir ric'î talâkla boşanır. Çünkü bu sözün ikiye ihtimalı yoktur. Kayıtlanmamış boşama bir boşama demektir. Bu da ya bir tek olur veya bir bütün olur. Tesbiti için boşayanın niyyetine bakılır. "Ric'î talâk" yeni bir nikâha ihtiyâç olmadan erkeğin karısına dönebileceği talâktır. Açık (sarıh) ifadelerle bir ya da iki talâk verilmesi "ric'î" sayılır ve kaç talâk kalmışsa o kadar bağla koca karısına iddet süresi içerisinde istediği zaman dönebilir. Bu durumda kadının dönüşü kabul etmeme hakkıyoktur. Böyle açık (sarıh) boşama ifadeleriyle olan boşama, bir defada ya da ayrı ayrı üçe ulaşınca, kadın kocasından tamamen kopar (bâin talâk) ve normal şartlarda bir başka evlilik daha yaşamadıkça kocâsına ya da kocası, ona dönemez. Bu talâka "büyük kopma" anlamında, "beynûnet-i kübrâ" adı verilir. Kadına, az önce sözünü ettiğimiz gibi; bir "ric'î" talâk verilmesi ve iddet süresi içerisinde koca tarafından dönülmemesi (ric'at, yani müracaat edilmemesi) halinde, ric'î talâk bâin'e dönüşür ve artık yeni bir nikâh ve kadının rızası olmadan erkeğin dönebilme hakkı kalmaz. Buna da "küçük kopma" anlamında "beynûnet-i sugra" adı verilir. Üstü kapalı (kinayeli) boşama ifadelerine gelince, boşama ya da başka şeylere de ihtimalli bulunan ifadelerdir: "say bakalım!", "Rahmini ibra et", "sen bir teksin" gibi ifadelerle koca boşamayı kastetmişse, bir tek ric'î talâk olmuş olur. Çünkü bunlar tam kopmuş olmayı (beynûneti) açıkça anlatmayan kelimelerdir. Bunlarla olan talâkın ric'î olması bu yüzdendir. Bu üç ifadenin dışındaki kapalı ifadelerle talâk kastedilirse bâin talâk vakî olur. Bu ifadeler de; "sen kesin kopmuşsun, haramsın, ayrısın, yuların elindedir, kendi başına buyruksun, sülâlenin yanına!, Babanın evine git! Defol..:" gibi beyanlardır. Ister bir öncekiler, ister bunlar olsun, bunlarla ancak talâka niyyet edilmiş olursa talâk vâki olur. Bu sonuncularla bir talâka niyyet etmişse bir, üçe niyyet etmişse üç bâin talâk vâki olur. Yani bunlarla boşanan kadına koca yeni bir nikâh ve kadının rızası olmadan dönemez.

    Bütün bunlar oldukça girift olan talâk meselelerinin bir özetinden ibarettir. Buna göre birinci soruda açık (sarıh) ifade ile karısına üç defa, hem de aynı anda "boş ol" demiş. Bu kişi, bir müftiye ya da hakime basvurmuş olsaydı ona sorulurdu: Ikinci ve üçüncü kez "boş ol" derken ayrı ayrı yani ikinci ve üçüncü talâka mı niyyet ettin, yoksa bunu, birinci defa "boş ol" sözünü tasdik ve te'kid için mi söyledin? Her bir defasında ayrı bir talâka niyyet etmiş ise, Hanefi Mezhebine göre kadın bir başka koca ile evlenmedikçe ona dönemez. Ancak böyle durumlarda başka mezheplerden yararlanmak Câiz olduğundan, bu kişiye nikâhı ile ilgili daha bir dizi sorular sorulur ve varsa diğer mezheplerden bir çıkış kapısı bulunur. Yok, eğer ikinci ve üçüncü sözleriyle birinci sözünü te'kid, takviye ve vurgulamayı kastetmişse karısını bir ric'î talâkla boşamış olur ve iddet süresi dolmadan doğrudan doğruya, dolduktan sonra ise bir yeni bir nikâh ve kadının rızası ile ona dönebilir. Fetva sorulan kişi, birinci sözündeki niyyetine bakmaz, çünkü "o boşama" anlamında açık bir ifadedir. Ikinci sorudaki, kapalı (kinâye) ifade kullanmış ve kalbinde boşamayı kastetmediğini söylemiştir. Buna müftü, hiçbir şeyin gerekmediğini söyler. Ancak müftüye değil de hakime gitmiş olsaydı hakim, bu sözü hangi münasebetle söylediğini sorar ve eğer karı koca kavgalaşırken ya da aralarında nikâh meselesini konuşurken söylediğini tesbit ederse, böyle bir durumda bu sözün başka bir maksatla söylenemeyeceğine hükmederek yine bâin bir talâkla karar verirdi. Gerçi haddi zatında bu, söyleyenin niyyetine bağlı bir sözdür.Bu sözle talâkı kastetmiş olması halinde, ilk söylediğinde karısı kendisinden boşanır. Artık ona nikâhsız denemez. Ikinciyi iddet süresi içinde söylemişse ikinci defa, üçüncüyü de ikinciden sonra iddet süresi içerisinde söylemişse üçüncü ve son defa boş olur. Birinciden sonra bir iddet süresi (üç hayız) geçmişse, artık diğer sözlerinin bir anlamı olmaz. Çünkü o tamamen yabancı bir kadındır.


    --------------------------------------------------------------------------------

    RECM

    Taşla öldürme, taşa tutma, birine taş atma, sövme, lânet etme, kovma, birinin namusuna iftira etme, kötü zanda bulunma; evli veya dul bulunan erkek veya kadının zina etmesi halinde Islâm mahkemesi kararıyla taşlanarak öldürülmesi anlamında bir fıkıh terimi. R.c.m kökünden mastar, çoğulu "rucüm" dür. Aynı kökten "racîm"; recm olunan, taşlanan, kovulan ve lânetlenen anlamındadır.

    Kur'an-ı Kerim'de bu anlamda "recm" ifadesi bulunmamaktadır. Bir ayette gaybı taşlamak" (el-Kehf, 18/22), başka bir yerde, "yıldızları Şeytanlar için atış taneleri yaptık" (el-Mülk, 67/5) ayetinde "atış taneleri" anlamında "rucûm" çoğul olarak gelmiştir. Zina edenin taşlanması Sünnet, ve icma delillerine dayanır.

    Zina bütün semavî dinlerde haram kılınmış ve çok kötü bir fiil olarak kabul edilmiştir. Islâm'da zina büyük günahlardan olup, ırz, namus ve neseplere yönelik olduğu için, cezası da hadlerin en şiddetlisidir.

    Zinanın cezası, fiili işleyenin evli veya bekâr oluşuna, Islâmî emir ve yasaklarla yükümlü bulunup bulunmamasına göre kısımlara ayrılır. Dayak, taşla öldürme, sürgün ve Islâm devleti'nin koyacağı ta'zir cezası bunlar arasındadır.


    --------------------------------------------------------------------------------

    RECM CEZASI

    Hz. Peygamber'in evli olarak zina edene recm cezası uyguladığı, tevatüre ulaşan hadislerle sabittir. Temelde kıyasa göre evlilere de yüz değnek (celde) cezası uygulanması gerekırken, bu konudaki hadislerle amel edilerek recm cezası öngörülmüştür.

    Recm konusunda hükmü devam eden, fakat Kur'an ayeti olarak okunması neshedilen bir ayet de nakledilir. Abdullah b. Abbas (r. anhümâ), Hz. Ömer'in minberde şöyle dediğini rivâyet etmiştir. "Cenab-ı Allah Muhammed (s.a.s)'i hak ile göndermiş ve O'na Kitab'ı indirmiştir. Recm ayeti de O'na indirilen ayetlerden idi. Biz bu ayeti okuduk, ezberledik ve anladık. Resulullah (s.a.s) recmi uyguladı, ondan sonra biz de uyguladık". Korkarım, zaman geçince birileri çıkıp "Biz Allah'ın kitabında recmi bulamıyoruz" der ve Allah'ın indirdiği bir farzı terkederek sapıklığa düşerler. Şüphesiz recm, Allah'ın kitabında, evli olmak, şahit, gebelik veya ikrar bulunmak şartıyla, zina eden kimse aleyhine bir haktır" (Müslim, Hudûd, 15).

    Hz. Ömer'in sözünü ettiği okunuşu mensuh ayet şudur: "Ihtiyar erkekle ihtiyar kadın zina ederlerse, onları recmedin" (Mâlik, Muvatta', Hudûd 10; Ibn Mâce, Hudûd, 9; Ahmed b. Hanbel, V, 132, 183). Hz. Ömer'in recmi, Medine minberinden ilân etmesi, içlerinde bir çok sahabe bulunan cematten hiç birinin buna karşı çıkmaması, recmin sabit olduğunu gösterir (Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Ahmed Davudoğlu, Istanbul 1978, VIII, 350). es-Serahsî (ö. 490/1097). Ömer (r.a)'in şöyle dediğini nakleder:

    "Eğer insanlar, Ömer Allah'ın Kitabına ilave yaptı demeyecek olsalar, "ihtiyar erkekle ihtiyar kadın zina ettikleri..." ifadesini Mushaf'ın haşiyesine yazardım" (es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut 1398/1978, IX, 37).

    Hz. Peygamber'in recm cezasına uygulama örnekleri:

    1. Işvereninin eşiyle zina eden bekâr işçiye yüz değnek ve bir yıl sürgün cezası, kadına ise recm uygulanmıştır.

    Ebû Hureyre ile Zeyd b. Halid el-Cühenî (r.anhumâ)'dan nakledildiğine göre, zina eden kadının kocası ile, zina eden işçinin babası Resulullah (s.a.s)'e başvurarak bu konuda "Allah'ın kitabı" ile hüküm vermesini istemişlerdir. Işçinin babası şöyle dedi:

    "Benim oğlum bu adamın yanında işçi idi. Onun hanımı ile zina etti. Bana, oğlum için recm gerektiği haber verildi. Ancak ben onun adına yüz koyunla bir cariye fidye verdim. Bu arada bilenlere danıştım, (oğlum bekâr olduğu için) ona yüz değnekle bir yıl sürgün cezası, bunun karısına ise recm cezası gerektiğini haber verdiler". Bunun üzerine, Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

    Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, aranızda Allah'ın kitabı ile hükmedeceğim. Cariye ve koyunlar geri verilecek. Oğluna yüz değnekle bir yıl sürgün gerek. Ey Üneys, sen de bu adamın karısına git. Eğer zinasını itiraf ederse, onu recmet". Üneys kadına gitmiş ve kadın suçunu itiraf etmiş, Hz. Peygamber'in emri üzerine de recmedilmiştir (Müslim, Hudûd, 25; Buhârî, Hudûd III, 38, 46, Vekâlet,13). Ebû Hanife'ye göre, yüz değnek yanında bir yıl sürgün, ayete ilâve niteliğinde olup, ayet inince bu ilâve kısım neshedilmiştir. Ancak Islâm devlet başkanı böyle bir cezayı ta'zir cezası olarak verebilir.

    2. Zinasını dört defa ikrar eden Mâiz b. Mâlik (r.a)'in recmedilmesi.

    Mâiz b. Mâlik, Hz. Peygamber'e gelerek "Beni temizle" dedi. Hz. peygamber "Yazık sana, çık git, Allah'a tövbe ve istiğfar et" buyurdu. Mâiz, pek uzaklaşmadan geri döndü ve "Ey Allah'ın Resulu! Beni temizle" dedi. Hz. Peygamber aynı sözlerle üç defa daha geri gönderdi. Dördüncü ikrarında "Seni hangi konuda temizleyeyim?" diye sordu. Mâiz; "Zinadan" dedi. Hz. Peygamber "Bunda akıl hastalığı var mıdır?" diye sordu. Böyle bir rahatsızlığı olmadığını söylediler. "Şarap içmiş olabilir mi?" diye sordu. Bir adam kalkıp içki kontrolü yaptı. Onda şarap kokusu tesbit edemedi. Hz. Peygamber tekrar "sen zina ettin mi?" diye sordu. Mâiz "Evet" cevabını verdi. Artık emir buyurdular ve Mâiz recmedildi. Recimden sonra onun hakkında sahabiler iki kısma ayrıldılar. Bir bölümü Mâiz'in helâk olduğunu, başka bir grup ise onun en faziletli tövbeyi yaptığını söylediler. Bu farklı yaklaşım üç gün sürdü. Daha sonra yanlarına gelen Resulullah (s.a.s) "Mâiz b. Mâlik için dua edin" buyurdu. "Allah Mâiz'e mağfiret eylesin" dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Mâiz öyle bir tövbe etti ki, bu tövbe bir ümmet arasında paylaştırılırsa onlara yeterdi" (Müslim, Hudûd, 22; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VII, 95,109; ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 314 vd.).

    3. Gâmidiyeli evli kadının zinadan dolayı recmedilmesi.

    Mâiz'in recmedilmesinden kısa bir süre sonra Ezd kabilesinin Gâmid kolundan bir kadın geldi ve "Ey Allah'ın elçisi! Beni temizle" dedi. Hz. Peygamber "Yazıklar olsun sana. Çık git, Allah'a tövbe ve istiğfar et" buyurdu. Kadın dedi: "Beni, Mâiz'i çevirdiğin gibi geri çevirmek istiyorsun" Hz. Peygamber, "Sana ne oldu?" diye sordu. Kadın kendisinin zinadan gebe olduğunu söyledi. Bunun üzerine "Sen mi?" buyurdu. Kadın "Evet" dedi. Hz. Peygamber "Doğuruncaya kadar git" buyurdu. Kadının bu arada geçimini Ensar'dan bir adam üstlendi. Daha sonra Hz. Peygamber'e gelerek; "Gâmidli kadın doğurdu" dedi. Çocuğun bakımını da Ensar'dan birisi üzerine aldı ve kadın recmedildi" (Müslim, Hudûd, 22, 23, 24; Ibn Mâc'e, Diyât, 36; Mâlik, Muvatta', Hudûd, II). Başka bir rivâyette, çocuk sütten kesilinceye kadar emzirmesine izin verildiği, recm sırasında Hâlid b. Velîd (r.a)'ın üzerine kan sıçraması üzerine kadın hakkında kötü sözler söylediğini işiten Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu nakledilir:

    "Ey Halid! yavaş ol. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim. Bu kadın öyle bir tövbe etti ki, onu bir baççı (vergi memuru) yapsaydı, şüphesiz mağfiret olunurdu" Sonra kadının hazırlanmasını emrederek cenazesini kılmış ve kadın defnedilmiştir (Müslim, Hudûd, 23).

    4. Evli bulunan Yahudi erkeği ile Yahudi kadınının zina sebebiyle recmedilmesi. Abdullah b. Ömer (r.a)'tan nakledildiğine göre, Hz. Peygamber'e, zina etmiş bir yahudi erkeği ile bir yahudi kadını getirmişler. Allah elçisi, yahudilere, Tevratta ki zina hükmünü sormuştur. Yahudiler; "yüzleri karaya boyanır, sırt sırta hayvan üzerine bindirilip sokaklarda dolaştırılır" demişler. Tevrat getirilmiş, ancak okuyan yahudi genci recm ayetine gelince ceza kısmını parmağı ile kapatıp atlayınca durumu farkeden ve yahudi iken Islâm'a giren Abdullah b. Selâm, Hz. Peygamber'e yahudinin Tevrat'ın üzerinden elini kaldırmasını emir buyurmasını istemiştir. Yahudi elini kaldırınca recm ayeti görülmüş ve her iki yahudi hakkında da evli olarak zina ettikleri için recm uygulanmıştır (Müslim, Hudûd, 26).

    Bera b. Azıb (r.a)'ten nakledilen, iki yahudinin recmedilmesi olayı ise şöyledir: Hz. Peygamber'e, yüzü kömürle karartılmış ve dayak vurulmuş bir yahudi getirildi. Allah elçisi yahudilere evlilerin zinasının Tevrat'taki hükmünü sordu. Onlar, bu şekilde olduğunu söyleyince, bir yahudi bilginine "Sana, Tevrat'ı Musa ya indiren Allah aşkına soruyorum. Zina edenin Tevrat'taki hükmü nedir?" diye sordu yahudi bilgini; Tevrat'ta recim var. Fakat zina eşraf arasında artınca, şerefli birini getirirlerse serbest bırakır, yoksul biri yakalanırsa onu recmeder olduk. Bu iki sınıfa eşit ceza için recmi terkettik, kömürle boyayıp, dayak vurmayı recmin yerine koyduk". Bunun üzerine, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Allahım! Senin emrini onlar değiştirdikten sonra ilk uygulayan benim. Bunun üzerine emir verdi ve yahudi recmedildi" (Müslim, Hudûd, 28).

    Bazı Islâm müctehidlerine göre ehl-i küfür, müslüman mahkemesine başvurursa, hâkimin mutlaka Allah'ın hükmü ile amel etmesi gerekir. Onlar bu konudaki muhayyerliğin neshedildiğini söylerler, Hanefiler ve Imam Şâfiî'den bir görüşe göre bu esas geçerlidir. Ancak Ebû Hanife şöyle demiştir: "Islâm mahkemesine inkârcı karı-koca birlikte gelirlerse aralarında adaletle hükmetmek gerekir. Yalnız kadın gelir, kocası razı olmazsa hakim hüküm veremez". Ebû Yusuf ve Imam Muhammed'e göre ise hüküm verebilir (Ahmed Davudoğlu, Sahihi Müslim Terceme ve Şerhi, Istanbul 1978, VIII, 376).
    Olmuyor olmuyor ne yapsam olmuyor
    Sensiz yerin dolmuyor
    Bi gelsen bi görsen kalbim ağlıyor
    Sensiz yerin dolmuyor

  2. #17
    ...DORUK... RuYa_GuZeLi's Avatar
    Üye No
    73438
    Giriş Tarihi
    Mar 2006
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    25,359
    Konular
    6964
    RepPuan
    4996779
    Rep Power
    3610
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Arrow

    RECM CEZASI UYGULANMASI İÇİN GEREKLİ ŞARTLAR:

    1. Zina eden kadın veya erkeğin ergin olması.

    2. Akıllı olması. Akıl hastasına had uygulanmaz. Akıllı ve ergin bir kimse akıl hastası ile zina etse, yalnız kendisine had uygulanır.

    3. Evli olan gayrı müslime recm yerine değnek cezası uygulanır. Şâfiî ve Hanbelîlere göre pasaportla Islâm devletine gelen gayrî müslim yabancılara ne zina ve ne de içki içme cezası uygulanmaz.

    4. Zinanın zor kullanarak olmaması gerekir.

    5. Zinanın diri bir insanla olması gerekir.

    6. Zina edilen kadının da ergin veya kendisine cinsel istek duyulan bir yaşta olması gerekir.

    7. Zinanın bir şüpheye dayalı olmaması gerekir. Fasit nikahtan sonraki cinsel temasa had gerekmediği konusunda görüş birliği vardır. Velisiz veya şahitsiz evlenme gibi.

    Zinanın bir para karşılığında olması halinde Ebû Hanife'ye göre her ikisine de had cezası uygulanmaz. Çünkü bu durum bir mehir karşılığında nikâh akdine benzemektedir. Burada şüpheden dolayı had düşer. Ancak fiil haram olduğu için ta'zir uygulanır. Ebû Yusuf ve Imam Muhammed'e göre bu durumda da had cezası verilir (Ömer Nasuhi Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, Istanbul 1968, III,197 vd.).

    8. Cinsel temasın önden olması. Arkadan ilişki yani livata için Ebû Hanîfe'ye göre yalnız ta'zir cezası uygulanır. Ebû Yusuf, Imam Muhammed ve Hanefiler dışındaki üç mezhebe göre ise livata haddi gerektirir. Yabancı bir kadına ön veya arka dışında karın, uyluk gibi başka bir yere temas ise yalnız ta'zîri gerektirir. Çünkü bu, şer'an kendisine bir şey takdir edilmeyen münker bir fiildir.

    9. Had cezalarının uygulanabilmesi için Islâm devletinin varlığı şarttır. Çünkü dârul-harp veya dârul-bağy (âsiler ülkesi) de had cezalarını uygulamaya Islâm devletinin velâyet yetkisi olmaz ve bu hükümleri uygulamaya gücü yetmez.

    10. Zina eden erkek veya kadının halen veya daha önce sahih nikâhla evlenmiş olması ve bu nikâh devam ederken eşiyle bir defa da olsa cinsel temasta bulunması şarttır. Böyle bir erkeğe "muhsan", kadına ise "muhsana" denir. Recm cezası için bu son niteliğin bulunması da gerekir.

    Recm için muhsan sayılmada erkek veya kadında şu yedi niteliğin bulunması gerekir: Akıllı olmak, ergin bulunmak, hür ve müslüman olmak, sahih nikâhla evlenmiş bulunmak ve bu nikâhtan sonra eşiyle guslü gerektirecek şekilde cinsel temasta bulunmak. Bu şartlardan herhangi birisi bulunmazsa ceza yüz değneğe dönüşür. Zina edenlerden birisi muhsan olur, diğeri bekâr bulunursa; bekâra yüz değnek, muhsan olana ise recm cezası uygulanır.

    Ebû Hanife ve Mâlik'e göre, bir erkek veya kadının muhsan sayılması için müslüman olması şarttır. Bu yüzden evli olan gayrı müslimlerin zinasına recm cezası uygulanmaz, çünkü recm, günahtan temizlenme yoludur. Zimmî ise günahtan temizlenmeye ehil değildir. Onun temizlenmesi ancak ahirette azapla gerçekleşir. Hz. Peygamber; Allah'a şirk koşan kimse muhsan değildir" (Zeylaî, Nasbü'r-Râye, III, 327) buyurmuştur. Bu görüşte olanlar için iki yahudinin Hz. Peygamber tarafından recmedilmesi olayı, Tevrat hükmüne göre olmuştur. Daha sonra bu neshedilmiştir (Zeylaî, a.g.e, III, 326; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VII, 92).

    Şâfiî, Ibn Hanbel ve Ebû Yusuf'a göre, recmin uygulanması için zina edenin müslüman olması şart değildir. Bir zimmî zina suçuyla Islâm mahkemesine gelse had uygulanır. Müslüman bir erkek zimmî bir kadınla evlenip cinsel temasta bulunsa, her ikisi de "muhsan" olur. Delil, Hz. Peygamber'in iki yahudiye recmi uygulamasıdır. "Dulun dul ile zinasında taşlama vardır" (Müslim, Hudûd,12-14; Ebû Dâvud, Hudûd 23; Tirmizî, Hudûd, 8) hadisinin genel anlamı da başka bir delildir. Diğer yandan zina bütün semavi dinlerde haram kılınmıştır (bk. eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, II, 267; Ibn Kudâme, el-Muğnî, Kahire 1970, VIII, 163; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-Islâmî ve Edilletüh, Dımaşk 1405/1985, VI, 43).

    Zina Suçunun Sâbit Olması:

    Zina, ya ikrarla ya da dört şahitle sabit olur.

    1. Ikrarla Tesbit:

    Zina ikrarında bulunanın akıllı, ergin olması ve zorlama altında bulunmaması gerekir. Ayrıca ikrarın dört defa yapılması gereklidır. Çünkü Mâiz b. Mâlik'e Allah elçisi dört defa ikrar esasını uygulamıştır. Hanefi ve Hanbelîlerin görüşü budur. Şâfiî ve Mâlikilere göre ise tek ikrar yeterlidir. Bunlar da işçinin kendi patronunun eşiyle zina etmesi olayına dayanırlar. Çünkü orada dört ikrardan söz edilmemiştir (Buhârî, Âhad,I, Şurüt, 9; Müslim, Hudûd, 25; el-Bâcî, el-Müntekâ, VII,135; Ibn Kudâme, el-Muğni, VIII, 191 vd.).

    Diğer yandan dört ikrarın ayrı meclislerde yapılması gerekir.

    2. Zinayı dört şahitle ispat: Zinanın müslüman, erkek, adaletli ve hür dört erkek şahitle ispat edilmesi gerekir (en-Nisâ', 4/15; en-Nûr, 24/4,13). Şahit sayısı dörtten az olur veya dördüncü şahit "sadece bunları bir yorgan altında gördüm" gibi kesin zinaya delâlet eden beyanda bulunmasa, ilk üç şahide "zina iftirası (kazf)" cezası uygulanır. Zina isnat edilenden had düşer. Çünkü Hz. Ömer, Muğîre (r.a)'in zinasına şahitlik eden üç kişiye zina iftirası cezası uygulamıştır (bk. ez-Zühayli, a.g.e., VI, 48; "Kazf" maddesi).

    Recm Cezasının Infazı:

    Zina ikrarla sabit olmuşsa recm uygulamasına devlet başkanı veya infaz görevlisinin başlaması gerekir. Şahitle sabit olması halinde ise infaza şahitlerin tamamının hazır bulunması ve ilk taşı onların atması şekliyle başlanır. Böylece herhangi bir şüphe, vazgeçme yanlışlık vb. tüm ihtimallerin ortadan kalkması ve adli hataya düşülmemesi için gerekli önlemler alınmıştır. Hz. Ali'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Önce şahitler taş atmaya başlar, sonra devlet başkanı, sonra diğer insanlar" (Zeylai, a.g.e., III, 319 vd.; es-Şevkânî, a.g.e., VII,108). Bekârların zinasında ise değnek cezasına şahitlerin başlaması gerekmez. Çünkü onlar bunun usul ve şeklini bilmeye bilirler ve bu durum zulme yol açabilir.

    Recm cezası, ibretli olması için bir meydanda erkek ayakta, kadın ise tercih edilen görüşe göre göğsüne kadar bir çukura sokularak kendisine ölünceye kadar küçük taşlar atılmak suretiyle infaz edilir. Hz. Peygamber'in Gâmidiyeli kadın için, göğsüne kadar bir çukur açtırdığı nakledilir (Zeylaî, a.g.e., III, 325; eş-Şevkânî, a.g.e., VII, 109).

    Recmle öldürülen kimse yıkanır. Kefenlenir, cenaze namazı kılınır ve defnedilir. Çünkü Hz. Peygamber, recmedilen Mâiz için Kendi ölülerinize yaptığınız şeyleri ona da yapınız" (Zeylai, a.g.e, III, 320) buyurmuştur.


    --------------------------------------------------------------------------------

    REFES VE CİDÂL

    Refes; cinsel ilişki, çirkin ve fahiş söz veya kadınların yanında cinsel ilişkiden söz edilmesi anlamlarını kapsar. Cidâl ise, "müfâale" vezninde bir mastar olup; mücadele ve münakaşa etmek, cedelleşmek anlamına gelir.

    Hac veya umre sırasında ihramlı kimseye yasaklanan fiillerden üç tanesi bir âyette zikredilmiştir. Bunlar "refes", "cidâl" ve "füsûk"tur. Füsûk; günahlar, ma'siyetler, isyanlar demektir. Zina, isyan ve çirkin sözler başka zamanlarda da yasaktır. Fakat ihramlı iken bunların haramlığı daha şiddetlidir. Çünkü hacla ilgili olarak bu yasaklama aşağıdaki âyette özel olarak vurgulanmıştır:

    "Hac ayları bilinen aylardır. İşte kim bu aylarda hac yapmak üzere ihrama girerse, artık hac sırasında kadına yaklaşmak veya ona kötü söz söylemek, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz ne hayır yaparsanız, Allah onu bilir" (el-Bakara, 2/197).

    Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kim hac yapar, hac sırasında cinsel temastan kaçınır ve günah işlemezse, annesinden doğduğu gündeki gibi günahlarından kurtulur" (Buhârî, Hac, 4, Muhsar, 9,10; Müslim, Hac, 438; Nesaî, Hac, 4; İbn Mâce, Menâsik, 3).

    İhramlı kimse Arafat'ta vakfeden önce cinsel temasta bulunsa, haccı fasit olur; gelecek yıl kaza etmesi gerekir. Ayrıca bir ceza kurbanı kesmesi gerekir. Cinsel temasa yol açabilecek, öpme, şehvetle dokunma gibi fiiller de, boşalma olsun veya olmasın kurban cezasını gerektirir (bk. el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', II, 183-206, 216-219; İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, II, 255; eş-Şîrazî, el-Mühezzeb, I, 204-212; İbn Kudame, el-Muğnî, III, 295-344; eş-Şevkânî, Neylü'l, Evtâr, V, 8, 9; ez-Zühaylî, el-FıkhuI İslâmî ve Edilletuh, Dimaşk 1405/1985, III, 230 vd.; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam İlmihali, İstanbul 1992, s. 594 vd.).


    --------------------------------------------------------------------------------

    RESULULLAH (A.S.)'IN GİYİM - KUSAM BİÇİMİ

    Sonraları Hz. Ali'ye giydirdigi "es-Sehâb= Bulut" adında bir sarığı vardı. Sarığın altından takke (kalensuve) giyerdi. Takkeyi sarıksız, sarığı da takkesiz giydiği olurdu. Sarık giydiği zaman ucunu iki omuzu arasından sarkıtırdı. Nitekim Müslim "Sahih"inde ‚Amr b. Hurays'ten şunu nakleder: "Allah Resûlünü minberde, başında siyah bir sarık varken gördüm. Sarığın iki ucunu iki omuzu arasına sarkıtmıştı." Yine Müslim'in Câbir b. Abdillah'tan bir rivayeti de söyledir: "Allah Resulü Mekke'ye, başında siyah bir sarık varken girdi."

    Câbir hadisinde sarığın sarkan ucunun (zü'abe) zikredilmemesi, Allah ve Resulü'nün onu her zaman omuzları arasında sarkıtmadığını gösterir

    "Mekke'ye girdiğinde üzerinde harp levazımatı (ühbetü'1- kitâl) ve başında migferi vardı." rivayetleri de vardır ki, bu da her yerde, oraya münasip şeyler giydiğini gösterir.

    Üstadımız Ebu'l-Abbas b. Teymiyye (k.r.) sarığın sarkan ucu için çok ilginç bir şey anlatırdı:

    "Allah Resulü bunu, Medine'de rüyasında Rabbü'1-Izzet'i gördüğü gecenin sabahında uygulamıştı. Rüyası şöyle idi:

    "Allahü Tealâ bana, "Yâ Muhammed, Mele-i A'lâ hangi konuda münakaşa ediyor biliyor musun?" diye sordu. "Bilmiyorum" dedim. Bunun üzerine elini iki omuzum arasına koydu, ben de yerle gök arasında olup bitenleri bildim."

    Hadis Tirmizî'dedir. Buhari'ye sorulduğunda sahih olduğunu söylemiştir.

    Iste Allah Resulünün, sarığının ucunu omuzları arasından sarkitması bu yüzdendir ve bu, cahillerin dillerinin kabule yanasmadığı ilimler cümlesindendir. Ancak, sarığın ucunu sarkıtma konusunda bu faydanın ondan başkası için geçerli olduğunu sanmıyoruz.

    Uzun gömlek (kamîs) giydi. En çok sevdiği elbise de gömlekti. Gömleğinin yeni bileğine kadardı.

    Cübbe ve yırtmaçlı kaftan (ferrûc) ve ferâce giydi. Kapama tabir olunan) kaftan da giydi.

    Seferde yenleri dar bir cübbe giydi.

    Peştemal(izar- fota) ve üstlük (rida) giydi.

    Vâkidî: "Ridâsının ve hırkasının (bürd) (Ibnü'l-Kayyim el-Cevziyye'nin "Zâdü'l-me'âd" adlı eserinin I/135-I47 arası çevirisidir.) ebadı, altı zira'a üç zira' ve bir karış idi. Izân "Umman dokuması ve dört zira' bir karış uzunluğunda, iki zira' bir karış genişliğinde idi." der. .

    Kırmızı bir hulle (alt üst takım) giydi. Hulle izâr ve ridâdan ibarettir ve ancak iki elbiseye birden verilen isimdir. Fakat bu hullenin, başka renginin karısımadığı, sade kırmızıdan olduğunu zannedenler yanılmışlardır. Bu "Kırmızı Hulle" diğer Yemen hırkaları gibi kırmızı siyah çizgiler halinde dokunan iki Yemen hırkasından ibarettir. Üzerinde kırmızı çizgilerin bulunması itibariyla bu adla bilinmektedir. Yoksa sade kırmızı, son derece yasaklanmıştır. Buhari'nin "Sahih'inde:

    "Allah Resulü kırmızı atkıları (Meyâsir) yasakladı." rivayeti vardır. Ebu Davud'un "Sünen"inde ise şunlar mevcuttur:Abdullah b. Amr'dan: "Allah Resulü üzerimizde usfurla kırmızıya boyanmış tek en bir örtü (rayta) gördü de, "Nedir bu üzerindeki rayta?" dedi. Hoşlanmadığını yüzünden hemen anladım. Derhal aileme gittim. Fırını yakmışlardı. Onu fırına atıverdim. Sonra ertesi gün geldiğimde Allah Resulü, "Abdullah, o örtüyü ne yaptın?" dedi. Yaptığımı anlatınca, "Keşke onu hanımlarından birine giydirseydin, çünkü onu kadınların giymesinde mahzur yoktur" buyurdular." Müslim'in "Sahih"inde de yine aynı raviden şu rivayet mevcuttur:

    "Allah Resulü, üzerimde usfurla boyanmış iki elbise gördü de "Bu, kâfirlerin elbiselerindendir, bunları giyme" buyurdular.

    Yine Müslim'in "Sahih"inde Hz. Ali'den şu rivayet vardır:.

    "Allah Resulü usfurla boyanmış elbiseyi yasakladı." Usfurla ancak kırmızı boyanın yapılacağı bilinen bir şeydir.

    "Sünen'lerin birinde de şu rivayet vardır:

    Ashab bir seferde Allah Resûlü ile beraber bulunuyordu. Develerinin üzerlerinde kırmızı yollu elbiseler gördü de, "Bu kırmızının size hakim olmasını uygun görmüyorum" buyurdu. Biz de Allah Resûlü'nün bu sözü üzerine öyle çabuk kalktık ki, bazı develerimiz ürktü, hemen o elbiseleri onlardan soyup çıkardık. (Ebu Davud)

    Kırmızı elbise, çuha ve benzeri şeyler giymenin câiz olduğu tartışma götürür. Mekruh oluşu ise çok kuvvetlidir. Artık nasıl olur da Allah Resulü'nün saf kırmızı giydiği düşünülebilir? Halbuki Allah O'nu bundan kurtarmıştır. Allah'u a'lem bu fikir, "Kırmızı Hulle" denen elbisesinin varlığından kaynaklanmaktadır.

    Desenli ve sade aba (dikdörtgen siyah elbise, hamîsa) giydi. Siyah elbise giydi.

    Etegi simli atlasla (sündülüs) geçilmiş kürk giydi. Imam Ahmed ve Ebu Davud, kendi senetleriyle Enes b. Mâlik'ten yaptıkları nakilde şunu kaydederler:

    "Rum Kralı, Allah Resulüne ince atlastan uzun yenli bir kürk (mesteka) hediye etti. O da giydi. Ellerinin açık kaldığını görür gibiyim."

    el-Esma'î, "mesteka"ların uzun yenli kürkler olduğunu söyler. el-Hattâbî: "Bu (mesteka), eteği ince atlasla geçilmiş olanlara benzemeli; çünkü kürk ince atlastan olmaz" der.

    Bir başka bölüm

    Donlar (sirval) satın aldı. Ifadenin zâhirine bakılırsa, giymek için satın almıştır. Bir çok hadiste don giydiği nakledilmektedir. Sahabe de O'nun izniyle don giymişlerdi.

    Mest giydi.

    "Tâsûme" adı verilen ayakkabı giydi.

    Yüzük taktı Ama yüzük sağ elinde mi idi, yoksa sol elinde mi idi? Bu konudaki hadisler muhteliftir. Ancak hepsinin senedi sahihdir. "Hûze" dedikleri çelik başlık(beyda-esk) ve "zerdiyye" (örme zırh) giydi.

    Uhud günü üstüste iki zırh giydi.

    Müslim'in "Sahih'indeki bir rivayette: "Ebubekir'in kızı Esmâ, "Şu, Allah Resûlü'nün cübbesidir" dedi ve yumuşak atlas ilaveli, Kisralarınki gibi taylasan cinsinden bir cübbe çıkardı. Yırtmacının iki yanı atlasla şeritlenmişti. "Bu, ölünceye dek Aişe'nin yanında idi" dedi. "O ölünce ben aldım. Allah Resûlü bunu giyerdi. Biz bunu hastalar için yıkıyoruz ve bundan şifa umuyoruz."

    Allah Resulü'nün iki yeşil hırkası vardı. Siyah bir kısâsı (elbise), kırmızı keçe bir kısâsı bir de tiftikten bir kısâsı vardı.

    Gömleği pamuktandı; boyu ve yenleri kısa idi. Kabarık bulutlar gibi bu geniş ve uzun yenlere gelince, bunları ne O giydi, ne de kesinlikle sahâbeden birisi giydi. Bunlar O'nun sünnetine muhaliftir ve câiz olmaları tartışma götürür. Çünkü bunlar gösteriş cinsinden şeylerdir.

    En çok sevdigi elbise, uzun gömlek (kamîs) ve yol yol işlemeli hırka idi (Hibara). Bu sonuncusu, bir nevi hırka olup, renginde kırmızılık vardır.

    En çok sevdigi renk beyazdı "En iyi elbiseniz budur, bunu giyin; ölülerinizi de bununla kefenleyin" buyurdu.

    Hz. Aişe'den gelen sahih bir haber şöyledir:

    "Aişe, keçe bir kisâ (elbise) ve kaba bir izâr (peştemal) çıkardı ve: "Allah Resulü'nün ruhu, bu iki elbisenin içinde iken kabzedildi" dedi."

    Altın yüzük taktı; sonra bunu attı ve altın yüzük kullanmayı yasakladı. Sonra da gümüş yüzük edindi ve onu yasaklamadı. Fakat Ebu Davud'un rivayet ettiği ve: "Allah Resulü bir takım şeyleri yasakladı" diye başlayıp, bunlar arasında "Sulta sahibi olanlardan başkasının yüzük takması..."ni da ihtiva eden hadisin ne durumunu biliyorum, ne de yönünü, Allahu alem.

    Yüzüğünün taşını, el ayası tarafında tutardı. Timizi, helâya girdiğinde yüzügünü çıkardığını zikreder ve bu haberi sahih sayar. Ebû Davud ise münker görür.

    Taylasan'a (sal) (Taylasan: Alemi iki parmak genişliğinde uzun yollar olan bir kışlık elbise. (Ahmed Davudoğlu 9/425) Basa ve boyna sarılan Sal (Develioğlu)) gelince, ne kendisinin, ne de ashabında birinin giydiği hakkında herhangi bir nakil vardır. Aksine Müslim'in "Sahih'inde, en-Nüvvâs b. Semân hadisi mevcuttur ki, söyledir:

    "Allah Resulü, Deccâl'ı andı ve buyurdu ki, "Onunla beraber, üzerlerinde taylasanlar olan yetmiş bin Isfahan Yahudisi de çıkacaktır."

    Enes de, üzerlerinde taylasanlar olan bir gurup görmüş ve

    "Hayber Yahudilerine ne kadar da benziyorlar" demiştir. Bu noktadan hareketle, ayrıca Ebu Davud'da ve Hakim'in "Müstedrek' inde Ibni Ömer'den rivayet edilen, "Kim hangi kavme benzerse onlardandır." hadis-i şerifi ile, Tnmizi'deki, "Bizden başka bir kavme benzeyen bizden değildir." hadis-i şerifini de göz önünde bulundurarak seleften ve haleften bazıları taylasan giymeyi mekruh saymışlardır.

    "Hicret" hadisinde ifade edilen, "Öğle sıcağında Allah Resûlü başörtüye bürünmüş olarak Ebubekir'e geldi" meselesi ise, Allah Resûlü bunu ihtiyaca binaen o saatte korunmak gayesiyle yapmıştır, şeklinde anlaşılmalıdır. Yoksa başörtü bağlamak O'nun âdetinden değildi. Ancak Enes de Allah Resulü'nün başörtüyü çokça kullandığını zikreder. Bu da, Allahu a'lem, sıcak ve benzeri şeylerden ötürü ihtiyaca binaen yapılmış olmalıdır. Hem başörtü kullanmak; taylasan giymek demek değildir.

    Kendisinin ve ashabının çoğunlukla giydikleri pamuklu dokumalardı. Yünden ve ketenden dokunanları da giydikleri vardır.

    Ebû Ishak el-Isfehânî, Câbir b. Eyyûb'den sahih bir isnadla şunları zikreder:

    "es-Salt b. Râsit, üzerinde yünden mamul bir cübbe, bir izar ve bir de sarık olduğu halde Muhammed b. Şirîn'in yanına girdi. Muhammed tiksintili bir ürperişle, "Zannediyorum bir takım insanlar Meryem oğlu Isa giydi diye yün giyiyorlar. Benim bizzat gördüğüm kimseler bana, Allah Resûlü'nün keten, pamuk ve yün giydiğini anlattılar. Bizim peygamberimizin sünneti uyulmaya daha lâyıktır" dedi.

    Ibnü Şirîn'in bundan kastı şu idi: Bazı gruplar yün giymenin daima başka şeyler giymekten efdal olduğu görüşünü taşıyorlar ve onu diğerlerine tercih edip, başka şey giymeyi kendilerine yasaklıyorlardı. Keza, elbise çesidi olarak tek bir tipi yeğliyor, bir takım görünümleri, vaziyetleri ve şekilleri seçerek, onlardan çıkmayı münker sayıyorlardı. Halbuki münker, onlara bağlı kalmak, onları korumak ve onlardan ayrılmayı kabul etmemekti.

    Doğrusu, yolların en efdali, Allah Resulü'nün sünnet kıldığı, emrettiği, teşvik ettiği ve devamlı üzerinde bulunduğu yoldur. O da: Bazen yünden, bazen pamuktan, bazan da ketenden olmak üzere mümkün olanı giymesi şeklindeki uygulamasıdır.

    Yemen hırkaları (Bürd-i Yemânî) giydi. Yeşil hırka giydi.Cübbe, kaftan (kaba kapama), gömlek, don (sirval), izâr, ridâ, mest ve ayakkabı giydi. Sarığının ucunu bazan arkadan sarkıttı, bazan sarkıtmadı.

    Sarığını çenesi altından doladı.

    Yeni bir elbiseye kavuşunca, onu kendi adıyla söyler ve: "Ya Rab! Bu gömlegi, ya da ridâyi veya sarığı bana Sen giydirdin. Senden bunun ve kendisi için yapıldığı şeyin hayrını istiyorum. Bunun ve kendisi için yapıldığı şeyin şerrinden de Sana sığınıyorum." derdi.

    Gömleğini giydiği zaman sağından başlardı.

    Siyah tiftik giydi. Nitekim Müslim "Sahih"inde "Hz.Aişe'den şunu nakleder: "Allah Resûlü, üzerinde siyah tiftikten yollu bir aba (murtun murahhal) varken çıktı."

    "Iki Sahih"te de Katade'den şu rivayet vardır:

    Enes'e Allah Resulü'nün en çok sevdigi elbise hangisidir?" dedik. "Hibarâ"dır (Yemen malı bir nevi hırka) cevabını verdi. Çünkü onların elbiselerinin çoğu Yemen dokumalarındandı. Zira Yemen onlara yakındı.

    Zaman zaman Şam'dan gelen elbiseler, Mısırdan gelen ketenden mamul ve Kıptîler'in dokuduğu Kubatî gibi elbiseler giydikleri de olmuştur.

    Nesaî'nin "Sünen"inde Hz. Aişe'nin Allah Resulü'ne yünden bir hırka yaptığı O da onu giydiği ve terleyince yün kokusu duyduğundan çıkarıp attığı..." rivayeti mevcuttur. O güzel kokuyu severdi.

    Ebu Davud'un "Sünen'inde Abdullah b. Abbas'ın: "Allah Resûlü'nün çok güzel bir hulle (takım izâr-ridâ) ile gördüm." dediği, Nesai'nin "Sünen"inde Ebu Ramse'nin, "Allah Resulü'nü üzerinde iki yeşil hırka varken hutbe irad ettiğini gördüm" dediği nakledilir. "Yeşil Hırka" üzerinde yeşil çizgiler bulunandır. Tıpkı "Kırmızı Hulle'nin kırmızı çizgili olduğu gibi... Binaenaleyh, bu "Kırmızı Hulle"den sade kırmızıyı anlayanın, bu "Yeşil Hırka"dan da sade yeşili anlaması gerekir. Halbuki bunu kimse söylememiştir.

    Yastığı, içi hurma lifi dolu bir deri idi. Binaenaleyh, Allah'ın mubah kıldığı giyecekleri, yiyecekleri ve nikâhları zühd olsun, ibadet olsun diye kendilerine yasak edenler ile, bunların tam karşısında, sadece lüks elbiseler giyen, sadece en nefis yemekler yiyen, katı ve sert yiyecek ve giyecekleri, tekebbür ve gururundan ötürü yemeyen ve giymeyen bir grup... Her iki tâifenin yolu da, Allah Resulü'nün yoluna muhaliftir. Bu yüzdendir ki, seleften bazıları elbisenin şöhrete varacak iki ucunu hoş görmezlerdi: En üstünü ve en alçağını ..

    "Sünen"de Ibni Ömer'in, Allah Resulü'ne ref ettiği şu rivayet mevcuttur:

    "Kim şöhret elbisesi giyerse, Kıyamet Günü Allah ona horluk elbisesi giydirir, sonra da onun içerisinde ateşe atılır." Bu, o kimsenin bununla kibir ve gurur kastettiğindendir. Allah da bunun zıddıyla onu cezalandıracak ve horlayacaktır. Tıpkı, elbisesini böbürlenmek için uzatanı yere batırıp, orada Kıyamete dek çırpınmakla cezalandıracağı gibi...

    "Iki Sahih"te Ibni Ömerin şöyle dediği nakledilir: "Allah Resûlü buyurdular ki, Kim böbürlenerek elbisesini sürütürse, Kıyamet Günü Allah ona (rahmetle) bakmaz."

    es-Sünen'de yine ondan şu rivayet mevcuttur: "Kim izârını, gömleğinin ve sarığının bir bölümünü, kibirlenerek sarkıtırsa, Kıyamet Günü Allah ona (rahmetle) bakmaz..."

    es-Sünen'de yine Ibni Ömer'in şöyle dediği nakledilir: "Allah Resûlü'nün izâr için söyledigi, uzun gömlekte de aynen geçerlidir." Adı elbiseler de bir yerde övülür, bir yerde yerilir. Şöhret ve kibir için olduğu yerde yerilir. Tevazu ve alçak gönüllülük için giyildiğinde de övülür. Nitekim yüksek elbiselerde kibirlenme, övünme ve ululanma için giyildiğinde yerilir. Güzelleşme (tecemmül) ve Allah'ın nimetine izhar için giyildiğinde de övülür. Müslim'in "Sahih"inde Ibnü Mes'ud'un şöyle dediği nakledilir: "Allah Resulü buyurdular ki, "Kalbinde hardal tanesi ağırlığınca kibir bulunan, Cennet'e giremeyecektir. Kalbinde hardal tanesi ağırlığınca iman bulunan da, Cehennem'e girmeyecektir." Bir adam, "Ey Allah'ın Resulü! Ben elbisemin güzel olmasını, ayakkabımın güzel olmasını isterim. Bu da kibirden midir?" dedi. "Hayır, Allah güzeldir, güzelliği sever. Kibir, ancak büyüklenerek hakkı kabul etmemek ve insanları küçük görmektir." buyurdular.


    --------------------------------------------------------------------------------
    Olmuyor olmuyor ne yapsam olmuyor
    Sensiz yerin dolmuyor
    Bi gelsen bi görsen kalbim ağlıyor
    Sensiz yerin dolmuyor

  3. #18
    ...DORUK... RuYa_GuZeLi's Avatar
    Üye No
    73438
    Giriş Tarihi
    Mar 2006
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    25,359
    Konular
    6964
    RepPuan
    4996779
    Rep Power
    3610
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Arrow

    SARHOŞLUK

    Sıvı veya katı bir takım maddelerin kullanılması sonucu aklın örtülmesi ve kişinin iradesini kontrol edemez duruma gelmesi. Yerle göğü, erkekle kadını ayıramayacak derecede alkol veya bir uyuşturucu alana "sarhoş" denir.

    Ebû Hanîfe'ye göre, yaş üzümden yapılan içkiye "şarap (hamr)", buğday, arpa, darı vb. maddelerden yapılana ise "nebîz" * denir. Kendi ihtiyarı ile az veya çok şarap içene sarhoş olsun veya olmasın içki cezası uygulanır. Nebiz içene ise sarhoş olmadıkça had cezası uygulanmaz.

    Çoğunluk Islâm fakihlerine göre, her sarhoşluk veren madde şarap hükmündedir. Delil şu hadistir: "Her sarhoşluk veren şey hamr (şarap)'dır. Her hamr da haramdır" (Buhârî, Edeb, 80; Ahkâm, 22; Müslim, Eşribe, 73-75, 64, 69). Çoğunluk Islâm hukukçularına göre, sözüne hezeyan (saçma sapan sözler) hakim olan ve ne söylediğini bilmeyen kimse sarhoş sayılır. Bu yüzden içkinin azı da çoğu da haddi gerektirir.

    Sarhoşluk mübah veya haram bir yolla meydana gelme durumuna göre sonuç doğurur.

    1. Mübah yolla sarhoş olmak: Ilaç içmek, bal yemek veya haram bir içkiyi zorlama sonucu içmekten dolayı sarhoş olmak "baygınlık" hükmünde olup, haddi gerektirmez. Bu yüzden de böyle bir sarhoşluk sırasında işlenen fiillerden dolayı mâli yükümlülükler hariç sorumluluk söz konusu değildir. Söz ve akitleri geçerli değildir. Bu şekildeki sarhoş, uyuyan veya baygın olan kimseye benzer (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Mısır 1327/1909, V,112; AbdülKadir Ûdeh, et-Teşrîul-Cinâîl-Islâmî, Kahire 1959, I, 561-564; Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Hukuku, Istanbul 1983, s. 138, 139).

    2. Haram yolla sarhoş olmak: Islâm'ın haram kıldığı bir içkiyi kendi ihtiyarı ile kullanma sonucu sarhoş olmaktır. Bu şekildeki sarhoşun, söz ve fiillerinden sorumlu olup olmaması konusunda iki görüş vardır:

    Hanefîlere, bir kısım Şâfiîlere ve Mâlikîlerin çoğuna göre; sarhoş, söz ve fiillerinden tam olarak sorumludur; akitleri, alış-veriş ve talak gibi tasarrufları geçerlidir; namaz, oruç gibi ibadetlerden sorumludur. Haddi gerektiren bir suç işlerse ayılınca cezası uygulanır. Bu görüş, "suç suçu meşrû kılmaz" prensibine dayanır. Hatta böyle bir kimse suçları çift işlemiş sayılır. Meselâ sarhoşken birisini öldürse iki suç işlemiş olur. Içki kullanma suçu ve adam öldürme suçu (Ebû Zehrâ Usulül-Fıkh, Kahire (t.y), s. 345 Ömer Nasuhi Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, I, 234-235).

    Muhammed el-Pezdevî (ö. 493/ tı 1099) şöyle der: "...Sarhoştan şer'î yükümlülükler kalkmadığına göre, ona şer'î hükümlerin de uygulanması gerekir; çünkü sarhoşluk aklı yok eden bir şey olmayıp, aklı bastıran bir zevktir. Ma'siyete sebep olduğu için o, bir özür sayılamaz" (Pezdevî, el-Usûl, Keşfül-Esrâr kenarında, IV, 1475).

    Diğer yandan Hanefiler, istihsan yoluyla sarhoşun irtidadını geçerli saymamıştır. Çünkü sarhoşken itikadın değişmesi söz konusu olmaz ve evli ise, nikâhına da zarar gelmez.

    Ahmed b. Hanbel'e ve Şâfiî'ye nisbet edilen iki görüşten birisine göre, ne söylediğini bilmeyecek derecede sarhoş olanın akitleri geçerli değildir. Çünkü şuuruna sahip olmayan kimse, irade beyanında bulunmuş sayılamaz. Özellikle şüphe sonucu düşen kısas ve had cezaları sarhoşa uygulanamaz. Burada şuura sahip olmamak şüphe derecesindedir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulur: "Gücünüzün yettiği kadar şüphelerle had cezalarını düşürünüz" (Ebû Dâvud, Salât, 14; Tirmizî, Hudûd, 2).

    Ibn Teymiyye (ö. 728/1327) bu konuda değişik bir görüşe sahiptir. O, sarhoş olmadan önceki iradeyi araştırır. Eğer kişi, sırf suç işlemek amacıyla içki içmiş ve sarhoş olunca da önceden planlanan suçu işlemiş olursa, tam sorumluluk söz konusu olur. Suç, önceden düşünülmeksizin, sarhoşluk sırasında işlenmişse, ceza öncekine nisbetle hafifletilir (Ibn Teymiyye, Muhtaşaru'l-Fetâvâ, s. 650).


    --------------------------------------------------------------------------------

    ŞART OLSUN" DEMEKLE NİKÂHA ZARAR GELİR Mİ?

    "Şart olsun" denmekle karısının boşanmış olması kastedilirse, "şart olsun ki, şu işi yapmayacağım" dediği iş yapması halinde karısı bir talâkla boş olur. Karısının talâkını bağladığı böyle bir işi yapmak istemesi halinde karısını bir bâin talala boşar; bu arada o işi yapar, tekrar bir nikâh kıydırarak iki talâk hakkıyla hayatlarına devam ederler. Artık o işi de sürekli yapabilir. Ancak iyi bir müslümana düşen, talâkı olur olmaz her yerde söz konusu etmemek ve hafife almamaktır. "Şart olsun" sözüyle talâk kastedilmemişse hiçbir şey gerekmez.


    --------------------------------------------------------------------------------

    ŞARTA BAĞLI BOŞANMADA ÇÂRE (HÎLE)

    Babam, eğer şu işi yaparsam üçten dokuza şart o1sun, diye bir ifade sarfetmiş. Sonra da pişman olmuş ve o işi yapması gereği ortaya çıkmış. Boşama olmadan o işi yapabilmesi için ne yapmamız gerekir?

    Karısına, "Şöyle yaparsam (ya da yaparsan) üçten dokuza şart olsun" demek, çirkin bir bid'at olmakla beraber, karısının boşanmasını bir şarta bağlamak ve o işi yapmayacağına da yemin etmek demektir. Misallendirirsek; bir erkek karısına:

    "Eğer bugün işe gidersem (üçten dokuza) şart olsun" demişse , hem işe gitmemeye yemin etmiş, hem de karısının boşanmasını, işe gitmesine bağlamış olur: Artık işe giderse karısı, "üçten dokuza" demişse üç talakla, sadece şart olsun demiş ve üçe niyet etmemişse bir talakla boş olmuş olur.Bu çirkin durumdan ve sonuçlarından kurtulmak için, böyle bir şart koşanlara Hanefî fıkhında şöyle bir çâre (hile) tavsiye edilir:

    Meselâ "dükkanımı açarsam, üçten dokuza şart olsun" diyen bir koca karısını bir ric'î (dönüşlü) talakla boşar. Karısı iddetini (üç âdet) bekler. Artık kocasından tamamen ayrılmış, yani kocanın ondaki nikâh mülkiyeti sona ermiş olur. Sonra koca gider dükkânını açar, böylece dükkâna gitmeme yemini de bozulmuş (halledilmiş) olur. Karısını kalan iki talak ile tekrar nikâhlarsa artık böyle bir yemin sözkonusu değildir. Koca istediği işi yapabilir. Bu niçin böyledir? Hanefi hukukçuları derler ki; Böyle şarta bağlanan bir talâkın vâkî olabilmesi için mülk (nikâha sahip olmak) şarttır, ama yeminin çözülebilmesi için mülk şart değildir. Buna göre mülk varken, yeni henüz nikâhlı iken, ya da iddet bitmemişken şart bulunmuş olsa, (meselâ adam dükkânını açsa) hem yemin çözülmüş, hem de talak vâkî olmuş olur. Ama mülk,yokken, yani boşadıktan ve iddet bittikten sonra şart bulunmuş olsa, yemin çözülmüş (kalmamış) olur, ama nikâha zarar gelmez. Çünkü erkek için talak vereceği bir yer kalmamıştır.( Dâmâd, Mecmaü'1-enhur N/42 (I/420)) Böyle bir durumda iddet bekleyen kadın, ayrı odalarda kalmak ve halvet olmamak şartıyla, kocanın evinde de kalabilir., Ancak bu durumda şu önemli noktayı göz önünde bulundurmak gerekir: Böylece boşanmış ve iddeti bitmiş olan kadın artık kocasından tamamen ayrıdır. Istemezse bir daha o kocaya varmayabilir. Tekrar mehir sözkonusu olur ve istediği kadar mehir alabilir.

    Bu sözünü ettiğimiz çâre (hile) "sonraki" (Müteahhir) Hanefi hukukçularının, belki de "kanunu dolanma" denilebilecek bir doktrinleridir. Bu açıdan tartışılabilir. Ama Hanefi olanlar için en azından şimdilik bir çıkış yoludur.


    --------------------------------------------------------------------------------

    SEVICILIK

    Bu "sevicilik" ya da "lezbiyenlik" denen bir cinsel sapma ve hastalık belirtisidir ve kesinlikle haram ve çirkin bir davranıştır. Açık saçıklık, ciltler temas edecek şekilde kadın kadına oynama, bir başka kadınla aynı yatakta yatma, erkeğinden, tatmin görmeme, ya da herhangi bir sebeple tiksinme, çeşitli yatılı kız okullarında, hem cinsleri ile İslamın yasakladığı sıkı fıkı ilişkilerde bulunma, haram-helâl tanımayanların her aklına eseni deneme merakı, bu hastalığın başlıca sebeblerindendir. Erkeklerin homoseksüellik hastalığına yakalanıp kadınları terketmeleri, hattâ birden çok kadınla evlenme yasağı bulunan ülkelerde, kadının istediği erkeğe, evli olması dolayısı ile, varamaması da bu hastalıkta etkilidir: Nitekim Lût kavmi erkekleri "homoseksüel" oldukları için kadınları da "sevici" ve "lezbiyen" olmuşlardır. Her iki cinsin bu sapkınlığı ise, başlarına o bilinen belânın gelmesine sebep olmuştur. Bir yönüyle de mümkün değildir. Çünkü bu sapkınlığa düşen bir kadın, ruhuyla normal değildir. (Bk. A. Rıza Demircan; islâm'da Cinsel Hayat N/36 vd.; Geniş bilgi için bk. Zuhaylî VI/24)


    --------------------------------------------------------------------------------

    SİNN-İ BÜLUĞ(ERGİNLİK YAŞI)

    Erginlik yaşı. Erkek veya kız çocuğu erginlik çağı ile çocukluktan çıkıp gençlik çağına ayak basmış olur.

    Erginlik, çocukta fizikî bazı belirtilerin ortaya çıkması ile kendini gösterir. Erkek çocuğun ihtilam olması, kız çocuğunun ay başı hali veya gebe kalması gibi halleri bu belirtilerdendir. Buna "tabiî büluğ" denir. Ergin erkeğe "bâliğ", kadına "bâliğa" denir.

    Fizyolojik belirtilerde gecikme olursa, erginlik, takdir yoluyla belirlenir. İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre erginlik çağının başlangıcı, erkek çocuklarda 12, kız çocuklarında 9 yaş; sonu ise, her iki cins için 15 yaştır.

    Ebû Hânîfe, erginlik çağının sonunu erkek çocukları için 18, kız çocukları için 17 yaş olarak kabul eder. Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Şafiî'ye göre ise fizyolojik belirtiler gecikse de her iki cins 15 yaşına girince hükmen ergin sayılırlar (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Mısır 1327/1909, VII, 172; el-Cezîrî, el-Fıkh alel-Mezâhibil-Erbaa, Kahire 1392, II, 350 vd.; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 125, 126).

    Erginlik yaşının erken veya geç oluşunun beden gelişmesi, iklim özellikleri ve sosyal çevre ile yakın ilgisi vardır. Meselâ; sıcak iklimlerde çocuklar daha çabuk erginlik çağına ulaşırlar. Erginlik çağının alt ve üst sınırlan arasında bulunan çocuğa "mürahık" denir.

    Akıllı ve ergin olan kimse, mâlî tasarruflar dışında iman, ibadet, ictimâî ve hukukî nizamın bütün vecibelerini yüklenir; namaz, oruç, hac, zekât gibi ibadetlerle yükümlü olduğu gibi, başkalarının malına veya canına verdiği zararlardan da malen ve bedenen sorumlu olur. Ancak malıyla ilgili tasarruflarda bulunabilmesi için erginliğe ek olarak reşid olması da gereklidir.

    Rüşdle büluğ aynı şey değildir. Rüşd; kişinin malını idare edebilecek bir tecrübe ve olgunluğa ulaşmasıdır. Bu durum, şahsî eğitim, çevre şartları veya yetenek durumuna göre erginlik çağından önce veya sonra yahut her ikisi birlikte bulunabilir.

    Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:

    "Yetimleri nikâh çağına ulaştıklarında deneyin; eğer kendilerinde akılca olgunluk görürseniz, mallarını onlara verin " (en-Nisâ, 4/6). Bu âyete göre, çocuk erginlik yaşına ulaşınca hemen malı kendisine teslim edilmez ve reşid olup olmadığı araştırılır.

    Ebû Hanîfe'ye göre, kişi erginlik yaşına ulaşınca, sefih ve israfçı bile olsa, üzerinden malî velâyet kalkar ve tasarruf hürriyetine kavuşur. Ancak malı bir ihtiyat ve tedbir olarak reşid oluncaya veya 25 yaşını dolduruncaya kadar kendisine teslim edilmez. Çoğunluk İslâm hukukçularına göre ise, yaşa bakılmaksızın kişi reşid oluncaya kadar malı kendisine teslim edilmez.

    Osmanlı devleti döneminde 1288 tarihli bir fermanda, yirmi yaşını doldurmamış kişilerin rüşd davalarının reddedilmesi bildirilmiştir (Ali Haydar, Dürarul-Hukkâm Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, 989. mad. şerhi).


    --------------------------------------------------------------------------------

    SİNN-İ İYÂS(KADIN İÇİN HAYIZDAN KESİLME DEVRESİ)

    Kadın için çocuk doğurmaktan ve hayızdan kesilme devresi, İyâs kelimesi, ümidi kesilmek, ümidsiz olmak manâsına "E-ye-se" kökündendir.

    İyâs yaşına gelmiş kadına âyise* denir. İyâs yaşına gelmiş bir kadından gelen kan istihaza (hastalık) kanı sayılır. Böyle bir kadın, ibadetlerini özür sahibi kimseler gibi yapar.

    İyâs yaşı konusunda İslâm hukukçuları arasında görüş farklılıkları vardır. Buna göre:

    Hanefilerden bir kısmı elli yaşı sinni iyâs kabul ederler. Bu, Hz. Aişe (r.anhâ) nın mezhebidir. Bazı Hanefi alimleri bu yaşı elli beşile sınırlamışlardır. Buhara, Harzem ve Merv uleması bununla fetva vermişlerdir.

    Bazıları da, "altmış yaştır" demiştir. Bu söz, İmam Muhammed'den rivâyet edilmiştir. Alimlerin çoğuna göre altmış yaş muteber sayılır (M. Mevkûfatî, Mevkûfat Tercemesi, sadeleştiren, A. Davudoğlu, I/79-80; Molla Hüsrev, Gurer ve Dürer, terc. Arif Erkan, 1/82).

    Malikilere göre, kadın elli yaşına gelince, bunun gördüğü kan için ihtisas sahibi kimselere başvurup onların görüşüne göre hareket edilir. Bu durum yetmiş yaşına kadar devam eder. Yetmiş yaşını aştıktan sonra görülen kan kesinlikle istihaza kanıdır.

    Şafiîler hayız görme müddetini sonsuz kabul ederler. Yâni hayız görme için tayin edilmiş bir müddet yoktur. Hayat devam ettikçe devam edebilir. Ama genellikle hayız görme yaşı altmış ikidir. Bir kadın altmış iki yaşından sonra da kan görürse, hayız görmüş kadın hükmüne girer.

    Şafiîler bu görüşleriyle diğer İslâm hukukçularından ayrılırlar.

    Hanbelilerde iyâs müddeti elli sene takdir edilmiştir. Bundan sonra gelen kan, kuvvetli de olsa hayız değil, istihazadır (Ö.N. Bilmem, Büyük İslâm İlmihali, s. 68; el-Cezerî, Dört Mezhebe göre İslâm Fıkhı, terc. M. Keskin, I, 161-166).

    İyâs yaşına ulaşan bir kadının âyise olduğuna hükmedebilmek için onun aralıksız altı ay kadar hayız görmemesi lâzımdır. Bu hüküm iyâs yaşını elli beş kabul edenlere göredir.

    Hiç hayız görmeden otuz yaşına giren bir kızın âyise kabul edilebileceği rivâyet edilmiştir.

    Sahih bir akidle nikahlı olup cinsel yakınlık veya halvetten sonra kocasından talak ile veya fesh ile ayrılan ve ayrılmadan önce iyâs yaşına girmiş bulunan hür kadınların iddet süreleri, ayrılış tarihinden itibaren üç aydır. Aynı durumdaki cariyenin iddet süresi ise bir buçuk aydır (Ö.N. Bilmen, Hukuk-u İslâmiyye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu, II, 396).


    --------------------------------------------------------------------------------

    SPIRAL VE ÂDET DÜZENSIZLIĞI

    Âdetlerimde düzensizlık var. Altı ay önce spiral taktırdım. On gün âdet dönemimden sonra bir gün temiz oluyorum, ikinci gün tekrar bozuluyor. Temiz olduğum günlerde bile leke görüyorum. Doktorlara gittiğim halde netice alamadım. Bu süre içerisinde ibadetlerimi yapabilmem için her leke gördükçe gusül abdesti almam mı gerekir? Buna spiral sebep olmuş ise hüküm değişir mi?

    Önce bu durum, spiralın fıtrata zıt ve zıtlığı oranında mahzurlu bir uygulama olduğunu göstermesi açısından önemli. Hanefi mezhebinde âdetin en çoğu on gün olduğu için, on günün bitiminde yıkandıktan sonra; temizlik süreniz içerisinde göreceğiniz lekelerden dolayı sadece abdest almamız gerekir. Bu lekelerin çok olması da bir şey değiştirmez. Temizlik süresinin en azı da onbeş gün olduğuna göre, onbeş gün böyle devam eder, on gün âdetinizin yeri belli değilse, ondan sonra göreceğiniz her lekede kendinizi âdetli sayar, ona göre davranırsınız. Buna spiralın sebep olması bir şey değiştirmez.


    --------------------------------------------------------------------------------

    SPIRALLER

    Tibbî açıdan Spiral:

    Spiral çeşitli sekillerde olabilen ve uterus içerisine yerleştirilerek gebeliği önleyen bir âlettir. Spiralle gebelikten korunma %97-98'dir. Yüzde 2 veya 3 hanım, spirale rağmen gebe kalabilir.

    Spiralın koruma mekânizması:

    1- Rahim içerisinde aseptik (mikropsuz) bir iltihap ortamı meydana gelir.

    a) Iltihap içerisindeki lökosit (akyuvarlar spermleri yiyerek gebeliğe mani olur.

    b) Rahimin endometrium dokusundaki iltihabî hadise nedeniyle, döllenmiş yumurta rahim içerisine yerleşemez.

    2- Uterus içerisinde bulunan yabancı cisim, uterusta reaksiyona sebeb olur. Uterusun kontraksiyonu artar. Dolayısıyla döllenmiş yumurta, yine uteruis içerisine yerleşemez.

    3- Spirallerden bazılarının üzerinde ince bakır tel sarılıdır. Bu tel bakır iyonları salgılar.

    a) Salgılanan iyonların spermi öldürücü etkisi vardır.

    b) Cu iyonları rahimde özel bir enzim salgılanmasına neden olur. Bu da, rahimden kontraksiyon yaparak, döllenmiş yumurtayı vücut dışına attırır.

    4- Spiral, spermlerin yolunu uzatarak, döllenme kabiliyetinin kaybolmasına sebeb olur.

    Burada kısaca döllenmeden bahsetmek gerekir.

    Yumurtalıktan çıkan yumurta, tubada ilerlemeye başlar. Tubaya gelen sperm ise, tuba içerisinde yumurtayı döller. Daha sonra döllenmiş yumurta, 1 hafta içerisinde ancak uterusa gelip yerleşir. (Yukarıda bahsettiğim uterusa yerleşemeyen, düşen döllenmiş yumurta 7-8 günlüktür).

    Spiralın zararları:

    1. Sancılara sebeb olur. Bel ağrısı yapar.

    2. Âdet kanamasının çok olmasına sebeb olur. Âdet kanamasının süresini uzatır.

    3. Rahim içi iltihablanmasına sebep olabilir. (Dr. G. Cengiz).

    Bu yöntem rahim ağzını kapatma tekniklerinden olduğuna göre, Ibn Âbidin'in "en-Nehr" adlı kaynaktan yaptığı alıntıya bakılırsa, câiz olması gerekir. Söz konusu alıntıda "rahminin ağzını kapatmak kadının hakkıdır" denilir ve bir başka kaynaga atıfla "ancak bunu kocasının izni olmadan yapması haramdır" kaydı eklenir. (Ibni Abidîn VI/374)

    Ancak spiral kullanmanın dinen sakıncalı olan bir yönü vardır: Kendisi, ya da kocasının takamaması halinde, kadın spirali, en hafifi, yine de bir kadına takdıracak ve zaruret bulunmadığı halde avretini ona göstermiş olacaktır. Mazereti varsa mesele yoktur. Ergin oluncaya kadar sünnet olmamış olan erkeği artık bir başkası sünnet edemez, kendisi becerebilirse yapar, beceremezse sünnetsiz kalır, çünkü avretini göstermesi haram, bu iş ise sünnettir. Sünneti yapmak için haram işlenemez diyenler vardır. Sünnet edilmesi gerektiğini söyleyenler ise; sünnetin dinî bir şiar anlamı taşıdığını, sıradan bir sünnet sayılamayacağını söylemiş, bu yüzden konu, daha değişik itibarlarla incelenmesi gereken bir konudur. Bizim bundan şu anda anladığımız, spirali kadının, kendisi ya da kocası takacaksa, "azıl"in câiz olduğunu söyleyenlere, göre câiz olabilir, bir başkası takacaksa, zaruret yokken câiz olmaması gerekir (Allah'u â'lem).

    Çeşitli haplar ve ilâçlarla yapılacak korumanın câiz oluşu; adil bir doktar tarafından, o ilâçların kadına, erkeğe ve üreme organlarına kalıcı zarar vermediklerinin açıklanmasına bağlıdır.

    Şimdiye kadar söylediklerimiz işin sadece bir yönüdür ve "azil"in câiz olduğunu söyleyen sahabe ve müctehid imamların görüşlerine ve diğer korunma yollarının da "azil" gibi sayılması esasına dayanır. Bunların yanında "azil"i dahi câiz görmeyen Sahabe ve müctehidlerin bulunduğunu ve ayrıca diğer korunma yollarının "azil"e kıyas edilemeyeceğini söyleyenler de vardır.

    Ama her ne olursa olsun, meselenin Islâmî naslarla kesin bir sonuca bağlanmayışı, zamana ve zemine göre değişik uygulamaların câiz olabileceğini gösteriyor olmalıdır. Fakat İslam'ın bir fıtrat dîni olduğunu düşündüğümüzde de, doğum kontrol yöntemlerinin hepsinde hoşlanılmayan yönün, hoşlanılana göre daha belirgin olduğu söylenebilir. En hafifi bile, olsa olsa helâlin en hoşa gitmeyenlerinden olmasıdır. Çünkü konuyu sadece tabiat ve fıtrat açısından düşünen tıp uzmanları bile: "Çocuk olmaması yolunda alınan tedbirlerin hemen hiç biri tehlikesiz değil gibidir. Herhalde bu; çocuk istemeyenlerden, tabiatin öç almasıdır" demektedirler. (Dr. Cemal Zeki Önal, Evlilik ve Mahremiyetleri)

    Kürtaj ya da çocuk düsürmeye gelince, cenine ruh üflenme devresinden sonra, ciddî bir zaruret bulunmadıkça, yapılmasının câiz olabileceğini söyleyen yok gibidir. Ruh üflenme süresinin yüzyirmi gün olduğu hadîsle bildirilmiştir. (Müslim, kader1-3) Buna göre dört aya varan bir hamilelige, sağlıkla ilgili ciddi bir zaruret bulunmadıkça müdahale edilemez. Bunda bütün Islâm bilginleri sözbirliği etmiş gibidirler. Bu yüzden, bu devreden sonra, kadın uzuvları belli olan çocuğunu düşürür, ya da aldırırsa, ölü olarak düşmesi halinde çocuğun âkilesine "gurra" denen para cezası, canlı olarak düşürmesi ve sonra ölmesi halinde ise, tam bir diyet öder. (Ibn Abidîn V/429) Bu günkü (1987) hesaplarla bir tam diyetin otuz-kırk milyon TL. civarında olduğunu söylersek, konunun ne kadar ciddî olduğu daha iyi anlaşılır.

    Yüzyirmi günü bulmayan hamileliklerde, bazı sebeplerle ceninin alınabileceğini söyleyenler vardır ama, en az bunu söyleyenler kadar, buna karşı çıkan ve câiz olamayacağını söyleyenler de vardır. (Hindiyye V/356)

    Câiz olabileceğini söyleyenler de, ancak şu sebeplerden biriyle câiz olabileceğini söylemişlerdir:

    1. Kadın emzikli olur ve hamile kalmasıyla sütü kesilirse,

    2. Kadın hasta olur ve hamileligi sebebiyle hastalığının artacağı söylenirse,

    3. Ortam ve çevre bozuk olur ve kesine yakın kanaatle Islâmî terbiye ile yetiştirilemeyeceği bilinirse,

    4. Hattâ Gâzâli'ye göre, kadının vücut güzelliğinin bozulmaması isteniyorsa câiz olabilir. (Gazalî, Ihya N/53)

    Ancak, daha önce de söylediğimiz gibi, dört aya varmayan ceninin aldırılabileceğini, ya da düşürülebileceğini söyleyen bu görüşü tenkit edenler de çoktur. Ibn Âbidîn önce câiz gören görüşü zikrettikten sonra, Hâniyye adlı kitapta: "Ben bu görüşe katılmayacağım, çünkü hac'da ihramlının, bir av hayvanının yumurtasını kırması cinayet sayılır ve bunun cezasını öder. Sebebi, yumurtanın avın aslı sayılmasıdır. Kadının döllenmiş yumurtasının bundan hafif olması düşünülemez," dediğini aktarır. (Ibn Abidîn VI/374; Haniyye NI/410)

    Tenkit edenlere göre, sular kavuşup yumurta döllendikten sonra, bu bir insanın başlangıcı sayılır. Ciddi sağlık nedenleri olmadan buna müdahale edilemez.


    --------------------------------------------------------------------------------

    SÜNNET DÜĞÜNÜ

    Çocuğun sünnet edilmesi münasebetiyle yapılan düğün ve eğlenceler.

    Cahiliye devrinde de var olan sünnet eğlenme için bir vesile sayılmıştır. Araplar sünnet yemeğine "azıra" diyorlardı (es-Seâlîbî, Fıkhul-Luşa, 266).

    Ashabı kiram sünnette ziyafet verir eğlenirlerdi. Abdullah Ibn Abbas, Mekke'de oğlunun sünnetinde oyuncular çağırmış ve kendilerine dört dirhem kadar ücret ödemiştir (Ibn Ebi Şeybe, Nikâh, 66). Fakihî'nin rivayetine göre şarkı söyleyip, oynayanlar el-Garid ve Ibn Süreye idi. Ata, bunlardan bize sesli olan Ibn Süreye'nin okuyuşunu beğenmişti (Rekihi, Ahbaru Mekke, II, 23). Eğlenceye iştirak konusunda titiz olan Abdullah b. Ömer, sünnet yemeklerine iştirak ederdi (Ibn Ebi Şeybe, Nikâh, 155). Sünnetlerde arap yemekleri ikram edilirdi. Urve b. ez-Zübeyr sünnet olduğunda annesi hurmayla yapılan bir bulamaç olan "asıde" yemeği yapmıştı (Abdurrezzâk, Musannes IV, 335). Abdürezzak'ın bir rivayetine göre, Hz. Ömer hilafetinde ne zaman bir def sesi duysa "evlenme mi var yoksa hitan mı?" diye sorar, bunlar için düzenlenen eğlencelere ses çıkarmazdı.

    Islâm dünyasında yörelere göre bu kutlamalar çeşitlilik arzetmiştir. Mekkede "tahar" adı verilen şenlikler düzenlenirdi. Genellikle çocuklar 3-7 yaşlarında sünnet edilir, sünnetin yapılacağı günde güzel elbiseler giydirilir ve at üzerinde dolaştırılır. Iki yanında, attan düşmesini engelleyecek ve mendillerle kendini yelpazeleyecek adamlar dolaşır. Önde davulcu ve defçiler gider, zenci bir hizmetçi içinde kömürde reçine ve tuz yanan bir mangalı başında taşır. Çocuğun arkadaşları alayın ikinci kısmını teşkil eder. Ikindi vaktine kadar şehrin sokaklarında dua okuyarak, eğlenerek dolaşan çocuklar, gece de bunu sürdürürler. Ertesi gün arka üstü yatırılarak çocuğun dikkatıtatlılarla başka tarafa çekilerek operasyon gerçekleştirilir. Evliya Çelebi'ye göre, Mısır'da erkek çocuklar 5-6 yaşlarında sünnet edilirler. Genellikle masrafı azaltmak için sünnet gruplar halinde yapılır: Kız gibi giydirilen çocukların, yüzlerinin bir kısmı mendille örtülür. Böylece nazardan korunacağına inanılır. Atlara bindirilerek, çalgıcılar, yaşlılar yardımcılarıyla peştemal kuşanmış sünnetçi ellerinde kandıller, büyük bir alayla sokaklarda dolaşırlar. Üç gün üç gece ziyafet verilir, eğlenilir ve son gün çocuk sünnet edilir (Evliya Çelebi, Seyahatname, Istanbul 1971, XV, 25).

    Yakın zamana kadar Cezayır'de sünnet, 7 günlük ile 13 yaş arasında berberler tarafından yapılırdı.

    Cava'da sünnet Islâm'a giriş merasimi olarak kabul edilir. Bu nedenle sünnete "müslüman kılma işi" denilir. Sünnet sırasında Kur'ân hatmedilir. Çocuk ata mezarlarına ziyarete götürülür. Çocuk için özel bir yatak hazırlanır ve buraya çeşitli yiyecekler ve meyveler konur. Bunların sembolik anlamları vardır. Sünnetten bir gün öncesi çocuk yıkanır, bir alay tertiplenerek, arkadaşlarıyla arabalarla dolaştırılır. Süslü bir elbise giymiştir. Sünnet günü yaşlı ve çok çocuklu bir kimsenin dizine oturtularak sünnet edilir. Bunun ilerdeki evliliğini olumlu yönde etkileyeceğine inanılır.

    Türkiye'de sünnet merasimleri genellikle yemekli, yapılmaktadır. Bazı yörelerde kirvelik büyük bir önem kazanmıştır. Sünnet çocuğunun yatağı gelin odası gibi süslenir. Başucuna işlemeli bir mahfaza içinde Kur'ân-ı Kerim asılır. Etrafına güzel kokular serpilir. Ailenin maddî durumuna göre çocuk sırmalı, işlemeli, nazarlıklı başlık ve elbise giyer. Külah ve omuzdan koltuk altına uzanan bir kuşak üzerinde Maşaallah yazılır.

    Davetlilerin sünnet olana hediye getirmesi veya zarf içinde para vermesi âdet olmuştur. Hediyeler çocuğun yatağına veya yastığının altına bırakılır.

    Eski Istanbul'da sünnet düğünlerinin genellikle yapıldığı sonbahar bir eğlence mevsimiydi. Yazın sıcağında sünnet yeri geç iyileşir düşünceşiyle düğünler sonbaharda yapılırdı.

    O dönem düğünlerinin en muhteşemi Osmanlı şehzadeleri için yapılan Sür-ı Humayumlar'dır. 1457'de II. Mehmed'in oğulları Bayezid ve Mustafa için yapılan sünnet düğünü bir ay kadar sürmüştür. Edirne'de bu düğüne bir çok devletin ileri gelenleri ile birlikte komşu hükümdarlar da davet edilmiştir. Devletler arası leşmeler için Kalkaşandî örnekler vermiştir (Subhul-Âşâ, IX, 78). Kanunî'nin oğulları Mustafa, Mehmed ve Selim için tertiplediği sünnet düğünü üç hafta kadar sürmüştür. Şehzade düğünlerinin en ihtişamlısı 1582'de III. Mustafa'nın Şehzade Mehmet için tertiplemiş olduğu sünnet düğünüdür. Bu düğün iki ay kadar sürmüş düğünde olup bitenler devlet bünyeşinin bir hayli zayıflamasına neden olmuştur. 1858 yazında I. Abdülmecid, dört oğlunu birden sünnet ettirdi. Halkın eğlencelere iştirakıni sağlamak için düğün açık havada yapıldı. Açık hava sahasına binlerce Türk ve Iran halısı serildi. Atlas ve kıymetli kumaşlardan yüzlerce çadır kuruldu. Bütün Istanbul'un donandığı bu düğün de şehzadelerle birlikte 10 bin çocuk sünnet ediliyordu. Şehzadelerle pek çok çocuğun sünnet edilmesi eski bir âdetti. Sünnet düğünleri, çocuklar için şeref, padışah için hayır, halk için eğlence idi. Minyatürlere de yansıyan eğlencelerde, cambazlar, ortaoyunları, gölge oyunları, hokkabazlar, tiyatro temsilleri, musikî...12 gün 12 gece devam eden Sür-i Humayun, Osmanlı kültürünün bir sergisi mahiyetindeydi. Bugün de gelenek olarak yapılan bu sünnet düğünlerin de gösterişe varan büyük israflar ve Islamın reddettiği amel ve davranışlar yapılmaktadır. Sünnet olarak icra edilen bu prensip içki alemleri ve gayr-i meşrû israf ve eğlencelerle kirletilmektedir. Allah'ın razı olacağı amel-i salihlerle ve helal şekilde yapılması gereken bir gelenektir.


    --------------------------------------------------------------------------------
    Olmuyor olmuyor ne yapsam olmuyor
    Sensiz yerin dolmuyor
    Bi gelsen bi görsen kalbim ağlıyor
    Sensiz yerin dolmuyor

  4. #19
    ...DORUK... RuYa_GuZeLi's Avatar
    Üye No
    73438
    Giriş Tarihi
    Mar 2006
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    25,359
    Konular
    6964
    RepPuan
    4996779
    Rep Power
    3610
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Arrow

    SÜNNI BIR HANIM ALEVI BIR KİMSE ILE EVLENEBILIR MI?

    Müslüman bir hanım ancak müslüman bir kimse ile evlenebileceğinden önce müslümanı tanıtmamız lazımdır. Müslüman, İslam dininin bütün hükümlerini kabul edip hiç birisini reddetmeyen kimsedir. Yani namaz, oruç, zekat, hacc, abdest, gusül ve benzeri emirleriyle; katl, zina, içki, faiz ve benzeri nehiyleri kabul edip onlara inanan kimsedir. Ama zikredilen şeylerin tümünü veya bir kısmını kabul etmeyen kimse müslüman sayılmadığı gibi onunla evlenmek de caiz değildir. Evlenme vaki olduğu takdirde evlilik hayatı gayr-i meşrudur. Bunun adı ister sünni olsun, ister alevi olsun. Demek ki evlenmenin ölçüsü İslam'dır. Maalesef bugün yurt içinde veya dışında birçok müslüman hanım, durumu sormadan ve İslam'ın hükmünü öğrenmeden müslüman olmayan kimse ile evlenir ve kendini kıyamete kadar Allah'ın lanetine müstahak eder.


    --------------------------------------------------------------------------------

    SÜRME ÇEKMEK

    Eski çağlara kadar giden bir süslenme vasıtasıdır. Arap kadınları "mikhale" denilen şişeler içerisinde korunan sürme maddesini kendi çocuklarının gözlerine çekerlerdi. Kirpiklerin iç kısmına çekilen sürmenin göze şifa verdiği ve kirpikleri güçlendirdiğine dair rivayetler vardır. Hz. Peygamber (s.a.s) yatmadan önce "ismid" Artimnan adı verilen sürmeyi tavsiye etmiştir (Tirmizi, Libâs).

    Isnadı zayıf bir hadise göre kendisi de yatmadan önce gözlerini üçer defa sürmelerdi (Bağavî, Şerhu's-Sünne, XII, 117-119).

    Dul kalan arap kadınları yas tuttukları zaman süslenmeyi bırakırlar, tekrar evlenmek istediklerini göstermek için ise süslenirlerdi. Sürme çekmek de evlenmeye hazır duruma gelmenin bir göstergesiydi. Müslim'in rivayet ettiği bir hadis de Ümmü Atıyye şöyle demektedir: "Biz ölüye üç günden fazla yas tutmaktan nehyolunuyorduk, yalnız koca için dört ay on gün müstesna idi: O esnada sürme çekinmez; koku sürünmez ve boyalı elbise giymezdiler" (Müslim, Talak, 66, 67). Dârimî, bir hadise göre oruçlu olanların gündüz değil gece sürme çekmesi istenmişse de (Dârîmî, Savm, 28) devamında bizzat kendisi bunda bir beis görmediğini ifade etmiştir.

    Ihramlı iken ise sürme yerine "sabır" denilen acı bir ilacın kullanılmasını Eban b. Osman tavsiye etmekle beraber (Müslim, Hac, 90; Ahmed b. Hanbel, I, 60, 65) kokusuz olan sürmenin çekilmesinde ulemâ bir sakınca görmemiştir (Müslim, A. Davudoğlu Ter. Şerhi, VI, 369).


    --------------------------------------------------------------------------------

    SÜSLENME

    Başkalarının gözüne hoş gelir düşüncesiyle insanın kendince güzel elbiseler giymesi, elbisesine veya vücuduna takılar takması, vücudunun bazı yerlerini boyaması veya saçını, sakalını, bıyığını daha güzel görünüme sokmak için şekil vermesi, kısaca "güzel" görünmek için her türlü nesneden yararlanması.

    Kur'ân-ı Kerim'de, " De ki; Allah'ın kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti? De ki; O, dünya hayatında inananlarındır; kıyamet günü de yalnız onlarındır." Işte biz, bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz" (el-A'raf; 7/32) ayeti müslümanların süslenmesini helal kılmakta; bunu yapmanın karşısında olanları ise helali haram yapmaya teşebbüs ederek haddi aşmakla suçlamaktadır. Bir diğer ayette, denizden çıkarılan süsler, Allah'ın bir nimeti olarak zikrediliyor; "... inci ve mercan çıkar" (er-Rahmân, 55/23). Kadınların süslenmeye yatkınlığına değinilen bir başka ayette ise, onların bu özelliği tabiî karşılanıyor; "Süs içinde yetiştirilip mücadelede açık olmayan..." (ez-Zuhruf, 43/18). "Ahirette müslümanlara vadedilen Cennet ise göz kamaştırıcı güzelliktedir; gözlerinin hoşlanacağı ne varsa oradadır "(ez-Zuhruf, 43/71); "Orada yaslanılacak koltuklar, ipekli elbiseler, gümüş kaplar billur kâseler, zencefil karısımı kâseler, atlastan elbiseler, bilezikler vardır, ne yana bakarsan bak ulu bir saltanat" (el-Insan, 76/11-22):

    Müslümanlara helal kılınan süslenmenin sınırları vardır; süslenen, güzelleşerek alımlı hale gelen insan, gurura kapılmamalı; kendisine verilen bu nimetin Allah'tan olduğunu hatırdan çıkarmamalıdır. "Yeryüzünde kabara kabara yürüme. Çünkü sen yeri yırtamazsın; boyca da dağlara erişemezsin" (el-Isra, 17/37) buyuran Allah, müslümanlardan alçak gönüllü olmalarını istemekte; gurur ve kibrin şeytanın bir özelliği olduğunu hatırlatmaktadır.

    Müslüman, yeni ve güzel bir elbise giydiği zaman insanların arasında gururlu bir şekilde yürümek yerine, Hz. Peygamber'in talım buyurduğu gibi, "Benim hiç bir güç ve kuvvetim olmaksızın bunu bana giydiren Allah'a hamd olsun! bunun hayrından ve bunun kullanıldığı iyi işin hayrından senden isterim; bunun şerrinden ve kullanılacağı kötü işin şerrinden de sana sığınırım" (Sünen-i Ebu Davud, IV, 717) demelidir. Bir başka hadiste, insanlar karşısında üstünlük sağlamak düşünceşiyle giyinenlerin kıyamet günü rezillik elbisesi giyeceği (a.g.e., 720) haber verilmektedir.

    Giyimde asıl olan, tesettüre riayet etmek ve elbisenin temiz olmasıdır. Sade, fazla gösterişli olmayan, insanların arasında göze batmayacak doğal bir görünüm, giyinmenin normal olanıdır.

    Erkeklerin süslenmesi: Müslüman erkekler ipekli elbise giyemezler, bu onlara haramdır. Hz. Peygamber ipek giyinen erkekler için "Ümmetimden gelecekte bir takım milletler çıkacak; ipek ve atlası helal sayacaklar. (Bazı sözler söyledi ve) onlardan sonra geleceklerden bir kısmının suretleri maymun, domuz olarak kıyamete kadar değiştirilecek" (a.g.e., 726) buyurmakta ve ipeği "ahirette nasibi olmayanların giyineceğini" (a.g.e., 727) bildirmektedir.

    Islam, erkeklerin saç, sakal ve bıyıklarını başıboş bırakmamasını ister. Rasûlüllah'ın saçlarını taradığı, yağladığı bazan uzatıp bazan kısalttığı bildirilmekte; saçı başı dağınık olan bir adam için "Şu şahıs saçını yatıştıracak birşey bulamaz mıydı?" (a.g.e., 740) diye sitem ettiği rivayet edilmektedir. Temiz ve bakımlı tutmak ve toplumla ters düşecek kadar aşırıya kaçmamak şartıyla saçlar uzatılabilir. Sakal avuçlandığı zaman dışarıya taşmayacak kadar uzatılıp, bıyıklar ise dudakların kırmızılığını kapatmayacak şekilde kısaltılmalıdır. Bu ölçüler Rasûlüllahın sünnetidir. Ayrıca Rasûlüllah'ın sakalını boyadığı da bize gelen rivayetler arasındadır. Abdullah Ibn Ömer, "Ben Rasûlullahın sakalını sarıya boyadığını gördüm. Rasûlüllah'a sarı renkten daha sevimli bir renk yoktu..." demiştir (a.g.e., 741).

    Güzel koku erkekler için sünnettir. Rasûlüllah sürekli olarak güzel koku kullanır ve bunu Ashabına da tavsiye ederdi: "Dikkat! Erkeklerin kullanacağı koku, renksiz ve kokusu fazla olandır..." (a.g.e., 731).

    Erkeklerin kullanmasına izin verilen ve Rasûlüllah'ın da kullandığı diğer bir süs de göze sürme çekmedir. O'nun bir diğer sünneti ise gümüş yüzüktür.

    Kadınların Süslenmesi: Kadınlara, yabancıların yanında ve sokağa çıktıkları zaman örtünmeyi emreden Islâm, onlara erkeklerin dikkatini çekecek şekilde kıyafet giymeyi yasaklamış; konuşmalarına ve yürüyüşlerine dikkat ederek kötü bakışlara hedef olacak tavırları sergilemelerine izin vermemiştir. Kadınlar, ince, dar, fazla süslü elbiseler giyemez; erkekler gibi giyinemez ve kokulanamazlar. Kadınlar ancak kocalarının yanında süslenebilirler. Bu ölçüler ışığında;

    Kadınlar ipek elbise giyebilir, altın kullanabilirler. Hz. Peygamber bir hadisi şeriflerinde el ve ayaklarına kına sürünmelerini tavsiye etmiştir. Kadın, kocasının yanında güzel kokular sürünüp güzelleşebilir, güzelleşmelidir.

    Müslüman erkeklerin ve kadınların evlerinde ve elbiselerinin üzerinde putperestlik eseri taşıyan canlı resimlerin bulunmaması gerekir. Bir hadis-i şerifte, "Gerçekten melekler, içinde suret bulunan eve girmez" (a.g.e., 796) buyuruluyor. Müslüman erkekler kadınlara özenmekten ve kadın elbisesi giymekten, kadınlar da erkeklere özenmekten ve erkek elbisesi giymekten alıkonulmuşlardır; "Rasûlüllah kadın elbisesi giyinen erkeğe, erkek elbisesi giyinen kadına lanet etti" (a.g.e., 764). Müslümanlar gayrı müslimlerin giyimlerini kendilerine örnek alamaz, onlar gibi giyinemezler. Müslümanların günümüzde moda adı altında kâfirlerin âdetlerine göre hazırlanmış elbiseleri giymekten sakınması gerekir. Ayrıca müslümanlar "dişlerini inceltmekten, vücuda dövme yaptırmaktan beyaz kılları yolmaktan... nehyedildiler" (a.g.e., 732).


    --------------------------------------------------------------------------------

    SÜSLENMENIN ÜÇ ŞARTI:

    1. Süslenmek isteyen; güzelleşmekte haram madde içeren kozmetikler kullanmayacaktır. Meselâ bazı kremlerin yumuşatıcı olarak domuz yağı içerdiği; bazı parfüm, deodorant ve spraylerin sarhoş edici alkol. yani "hamr" ihtiva ettiği söylenmektedir. (Alkolün metil alkol gibi sarhoş etmeyen çeşitlerinin haram olmayabileceği de bilinmelidir. Yani islâm'da haram edilen pislik çeşitlerinden sayılan içki, her türlüsü ile alkol değil, sarhoş edicilerdir). Bunların tesbiti ayrı bir çalışmayı gerektirdiğinden, bizim şu anda kozmetikleri bu açıdan ayrıma tabiî tutmamız mümkün değildir.

    2. Sağlığa zararlı güzellik maddeleri kullanmayacaktır. Bugün kullanılan çeşitli güzellik malzemelerinin sağlığa zararlı olduğu; cildi tahris ettiği, terlemeyi önledigi için deri solunumunu engellediği, bazı göz makyajı malzemelerinin içerdiği zararlı asitler sebebiyle göze zarar verdiği, kirpik dökülmelerine sebep olduğu, hattâ bu sebeple gözlerin tamamen kör olması olaylarına bile zaman zaman rastlandığı, bazı spreylerin sağlığa zararlı toksitler içerdiğinden, sağlığa solunum yoluyla zarar verdiği, çeşitli krem ve yağların yüksek oranda kansere sebep olduğu, tibbî araştırmalar sonucu zaman zaman kamuoyuna açıklanmakta ve magazinlerde bolca yer almaktadır.

    Islâm, tıbba, hüküm koymada itibar eder ve "âdil" bir doktorun "zararlıdır" damgasını vurduğu bir besin, ya da maddenin haram olacağını bildirir.

    3. Allah'ın yarattığı şekli, yani fıtratı bozucu bir süslenme yolu uygulamayacaktır. Çünkü bu aslında süslenme değil, Allah'ın beğendiği şekli bozma ve çirkinleştirme demektir. Böyle yapanların Islâm, Şeytanın maskarası ve oyuncağı olduklarını bildirir. Kur'ân-ı Kerîm'de, Şeytanın : "Kuşkunuz olmasın ki, ben onlara emredeceğim, onlar da Allah'ın yaratışını değiştirecekler" dediği anlatılır. (Nisâ (4) 119.)


    --------------------------------------------------------------------------------

    SAÇ BOYAMA

    Insanların saçları genel olarak sarı, kızıl, kahverengi veya siyah renkte olur. Insan bedeninde saça, kana, deriye renk veren maddelere "pigment" denir. Bedende üç ana pigment vardır.

    1. Melânin: Kahverengi olup, küçük tanecikler halindedir.

    2. Karoten: Sarı renkte olup, bu pigment bitkilerde de bulunur. Tereyağına ve havuca bu pigment renk verir.

    3. Hemoglobin: Kanın kırmızı rengini bu pigment sağlar.

    Pigment, güneşin ışınlarını emer. Derideki melânin de özel hücreler yapar. Bu hücrelere "melânosit" denir. Melâninin açık veya koyu renkli olmasında oksitlenmenin büyük etkisi vardır. pigmentin tanecikleri az oksitlenirse renkleri açık olur, oksitlenme çoğalınca renkleri koyu kahverengiye kadar varır. Saçlarda, tüylerde pigment oluşmasının esasları da derideki gibidir. Saç telleri dibindeki melânositler kalıtıma göre saça renk verirler. Saçlardaki renk farkları taneciklerin yayılışına, oksitlenme derecesine bağlıdır. Açık renk kızıl saçlarda melâninden başka bir demir pigment daha bulunur.

    Saçların rengini koruyabilmesi için, saçların bulunduğu deri tabakası gerektiği gibi beslenmelidir. Beslenme iyi olmazsa, özellikle "B" vitamini, bakır eksikliği olursa, saçlarda beyazlaşma görülür. Besin iyi ayarlanırsa, saçların yeniden normal rengini aldığı olur.

    Diğer yandan yaşlılıkla ilgili saç ağarmalarının besinle ilgisi yoktur; vitamin tedavisiyle ve besinle saçlar normal rengine girmez. Çünkü yaşlılıktaki ağarma melânin hücrelerinin artık işini göremez hale gelmesinden olur. Kimi zaman ruhi sıkıntı sonunda saçların birdenbire ağardığı görülmüşse de, bunun nedeni bilimce kesin olarak açıklanamamıştır. Ancak bu gibi sarsıntıların bezlerin işleyişini etkilediğinde şüphe yoktur.

    Saçının rengi açık olan veya saçı ağaran kimsenin bunu boyatmasının Islâm'a göre hükmünü şu şekilde belirlemek mümkündür. İslam'ın çıkışından önce yahudi ve hıristiyanlar güzel görünme ve süslenmenin Allah'a kullukla bağdaşmayacağını düşünerek, saçı boyayıp rengini değiştirmekten kaçınırlardı. Hz. Peygamber, ashabına bağımsız bir kişilik kazandırmak için saçı ve sakalı kına veya başka bir boya maddesi ile boyayabileceklerini bildirdi. Ebû Hüreyre (r.a)'tan nakledilen bir hadiste şöyle buyurulur: "Yahudi ve Hıristiyanlar (saçlarını) boyamaz. Siz onların aksini yapınız: yani saçlarınızı boyayınız" (Buhârî, Enbiyâ, 50; Libas, 67; Müslim, Libas, 80; Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Nesâî, Zîne, 14). Ancak hadisteki emir bağlayıcı olmayıp mendupluk bildirir. Nitekim uygulamada Hz. Ebû Bekir, Ömer, Ali, Ka'b ve Enes (r.anhüm) gibi bazı sahabeler saçlarını boyamamıştır.

    Diğer yandan kullanılacak boyada siyah renk tercih edilmemelidir. Çünkü saç boyası genellikle yaşlı erkeklerin beyazlaşan saçları için söz konusu olur. Siyah renk yaşlı kimseyi, olduğundan çok genç gösterir. Bu durum kınalama veya boyayı amacından saptırabilir. Nitekim Mekke'nin fethi günü Hz. Ebû Bekr'in yaşlı babası Ebû Kuhâfe'nin saçlarının ağaç çiçekleri gibi beyazlaştığını gören Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Bu beyaz saçı değiştiriniz ve siyahtan sakınınız" (bk. Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Nesâî, Zîne, 15; Ahmed b. Hanbel, I,165, 356, II, 261, 499, III,160, 322). Ancak saçı beyazlaşan kimse genç olursa, onun siyaha boyamasında bir sakınca görülmemiştir. Nitekim Sa'd b. Ebî Vakkas, Ukbe b. Âmir, Hasan, Hüseyin ve Cerîr gibi sahabelerin bu rengi tercih ettikleri nakledilmiştir (Yusuf el-Kardâvî, el-Halâl vel-Harâm fil-Islâm, Terc. Mustafa Varlı, Ankara 1970, s. 102, 103).

    Boya malzemesi olarak Allah elçisi kınayı tavsiye etmiştir: "Saçın beyazlığını değiştirmek için kullandığınız şeylerin en iyisi kına ve keten bitkisidir" (Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Tirmizî, Libâs, 20; Nesâî, Zîne, 16; Ibn Mâce, Libâs, 32; Ahmed b. Hanbel, V, 147, 150, 154). Hz. Enes b. Mâlik, Hz. Ebû Bekr'in saçlarını kına ve ketenle, Hz. Ömer'in ise yalnız saf kına ile boyadığını nakletmiştir (el-Kardâvî, a.g.e., s. 103).

    Sonuç olarak erkek veya kadının beyazlaşan saçlarını sarı veya kızıl renge boyamaları müstehap görülmüş; siyaha boyamaları ise, sağlam görüşe göre, caiz görülmemiştir. Ancak genç kimsenin siyah boya kullanmasında da bir sakınca yoktur. Diğer yandan boya malzemesi olarak kına ve vesîme denilen, boya sanayinde kullanılan bir bitkinin tercih edilmesi tavsiye edilmiştir (Ibn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, Terc. Ahmed Davudoğlu, Istanbul 1982-1988, XV, 378, XVII, 314). El, ayak veya başa sürülen kınanın katıolan malzemesi temizlendikten sonra deri veya saçlarda bıraktığı renk, suyun deriye nüfûzuna engel değildir. Bu yüzden abdest veya gusle mani olmaz (Ibn Âbidin, a.g.e., I, 224).

    --------------------------------------------------------------------------------

    TAADDÜD (COK EVLILIK)

    Bir müslüman bu konuda herhalde şöyle düşünür:

    "Taaddüdü-zevcat" erkeğin dörde kadar kadınla evlenmesi anlâmına gelen Islâmî bir terimdir. Batılılar buna daha geniş anlamı ile "poligami" derler. Dolayısı ile "taaddüd-i zevcât" tamıtamına "poligami" değildir.

    Allah (c.c.) Kur'ân-ı Kerîm'de kadınlardan sözeden sûrenin başında, insanları bir "nefis"ten yarattıgını hatırlattıktan sonra: "Eğer velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla evlenmekte onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız, onlarla değil de hoşunuza giden başka kadınlarla ikişer, üçer ve dörder evlenebilirsiniz. Eğer aralarında adaletsizlik yapmaktan korkarsanız, bir tane almalısınız, ya da sahibi olduğunuz cariye ile yetinmelisiniz. Sapmamanız için en uygun olan budur..." (Nisâ (4) 3 ) buyurur. Aynı sûrenin daha sonraki bir âyet-i kerimesinde de yine adalet emredilerek "Siz uğraşsanız da adaleti hakkıyla uygulayamayacaksınız, bari büsbütün birine meyledip te öbürünü askıya almayın..." (Nisâ (4) 129) buyurur. Işin münakaşasına girmeden önce bu âyetlerden neyin anlaşıldıgını görelim:

    1- Kadını da erkeği de Allah yaratmıştır. Yani her ikisi de Allah'ındır. Onlara diledigi gibi hükmetmesine kimsenin müdahale etme hakkı yoktur.

    2- Bir takım adaletsizlikler ve zaruretler sözkonusu olduğunda, insanı yaratan Allah, erkeğin dört kadına kadar evlenmesine izin vermiştir.

    3- Birden fazla kadınla evlenmesi halinde, aralarında adaleti göstermeyeceğini bilen erkek, bir tane ile yetinecektir.

    4- Insanın kadınları arasında fiili ve kalbi ile denklik yapıp, tam adil olması mümkün değildir.

    5- Bu takdirde kalbi birisine meyletse bile, fiili ile aralarını ayırıp birini terkedilmiş bırakmayacaktır.

    Imdi; Allah'ın varlığına, gücüne, bilgisine ve adaletli olduğuna kesinkes inanan bir insan, ilk bakışta normal değil gibi görülen bu uygulamanın, Allah'ın emri olduktan sonra, hiç te anormal bir tarafının olmadığını anlayacak ve düşünmeye gerek duymadan bile, bunu olduğu gibi kabullenecektir. Çünkü Allah Hakîm'dir, yani her yaptığı yerli yerindedir ve en uygun olanıdır. Eğer inanmasına rağmen kalbinde hâlâ bir "acaba!" dolaşıyorsa, işin başına dönmesi ve Allah'ı yeni baştan tanıması gerekir. Çünkü tanımada bir hatâ var demektir. Yani insan Allah'ı eleştirme gücüne sahip değildir ki, kendinde böyle bir hak görebilsin. Nasıl davranması gerektiğini, 0 mu yarattığı insana soracaktır, yoksa yarattığı insan mı ona soracaktır? Yine insan, Allah'ın her yaptığı işin hikmetini anlayabilecek güçte de değildir ki, bunun isabetsiz olduğunu görebilsin.

    Görüldüğü gibi müslüman için problem yoktur. Mesele Allah'ın uygulamasıdır, deyince herşey biter.

    Ya insan Allah'a inanmıyorsa, ya da bulanık biçimde inanıyorsa ne olacaktır? Ona da, bu meseleden önce Allah tanıtılır. Allah'ı iyi tanıyabilirse, onun durumu da aynı olacaktır.

    Konunun bir yönü budur, ama bir de öbür yönü vardır: Müslüman Allah'ın hükmüne inanmakla beraber, Hz. Ibrahim Peygamber gibi, kalbinin O'nun söylediklerini tırmalanmadan kabul etmesini ve doğruluğuna, gözüyle görmüş gibi inanmasını ister. (Hz. Ibrahim'le ilgili kıssa için bk. Kur'ân-ı Kerîm, Bakara (2) 260.) Işte düşünme gücü sağlam olan ve ön yargılar taşımayanlar, aklen de bunun isabetliliğini bulabilirler:

    Bundan önceki başlıkaltında kadınla erkeğin eşit oldukları ve olmadıkları yönleri anlatmış ve farklı oluşlarının onlara farklı görevler yükleyeceğini söylemiştik. Pozitif elektrik taşıyan kablo bir naylon elbise ile izole edilir, çünkü onun tabiatı onu gerektirir. "Efendim, elektrik enerjisinin oluşmasında artı ve eksi (pozitif ve negatif) elektrikler arasında hiçbir fark yoktur, çünkü hiçbiri öbürsüz olamaz. Öyleyse ikisine de eşit davranılsın ve ikisi de açık, ya da ikisi de kapalı kablo ile taşınsın." demenin akıllılık olmayacağını herkes anlar. Çünkü elektriklerin tabiatı, yani niteliklerindeki temel espri bunun, öbür türlü olmasını gerektirir. Demek ki, mesele bir tabiilik ve yaratılış, yani "fıtrat" meselisidir. Öyleyse bunu gerektiren fıtratı biraz daha açmaya çalışalım:

    1- Doğum istatistikleri genel olarak kadınların erkeklerden fazla olduğunu gösterir. (%52'ye %48, yaklaşık olarak.) Hattâ bu farkın değişik zamanlarda daha çok arttığı da görülmüştür. Bunlar bir tarafa genel olarak yüzde üç dört fazla olan kadınlar kocasız mı kalsın, yoksa fuhşa mı düşsünler? Bu,.normal zamanlara ait bir durumdur. Dünyanın harpsiz yaşadığı çok az görülmüştür. Meselâ Istiklâl Harbimiz'de Doğuda Allahüekber Daglarında üç gün içerisinde sadece soğuktan yetmişbin gencimiz ölmüştü, bir o kadarı Çanakkale'de şehit olmuştu. Hepsi kadar da harbin diğer cephelerinde kaybetmiştik. Bunlara düşecek kadınlar, yalnız başlarına hayatın zorluklarına mı terkedilmeli idiler, fahîşe mi olmalı idiler (çünkü cinsel ilişki de fitrî bir ihtiyaçtır), yoksa bir başka kadınla beraber bir erkeğin himayesine mi girmeli idiler? Aynı şeyi bugün Iran ve Irak'in zavallı kadınları için soralım. Her iki taraftan bir milyona yakın evlenme çağındaki insanın boşluğunu dolduracak hangi formülü teklif edebilirsiniz? Irak arkasından bir o kadar genç erkeğini de Kuveyt'te kaybetti. Demek ki zaruretler bazan mahzurlu olan şeyleri de normal kılar.

    2- Kadının, cinsel isteklere cevap verebilme zamanı, erkeğe göre dörtte bir oranında azdır. Çünkü kadının her ayının bir haftası âdetle geçer. Buna bir de hamile ve lohusalık dönemindeki elverişsizliği eklensin. Şimdi tabiî durum bu iken, kadınlarda çokça görüldüğü gibi, kadın bir de müzmin bir hastalığa yakalanmış ve erkeğin ihtiyacını göremiyor bir durumda ise, tersine, erkek de cinsel gücü fazla birisi ise:

    a) Bu hasta kadını boşayıp hepten yalnız ve himayesiz mi bıraksın,

    b) Cinsel ihtiyacını kaldırım yosmasıyla giderip, cabası olarak bir de sağlıgını tehlikeye mi atsın? (AIDS günümüz insanına çok şey öğreteceğe benziyor),

    c) Yoksa hem hasta hanımına yardımcı olacak, hem de kendi ihtiyacını giderecek ikinci bir hanım mı alsın?

    Fıtratın gereği yapılmadığında, doğacak sonuçlar her zaman daha tehlikeli ve zararlı olmuştur. Birden çok kadınla evlenmenin yasak edildiği her devirde erkekler, başka kadınlarla daha yüksek oranlarda ilişkide bulunmaktan geri durmamışlardır. Bir ilim adamımızın deyimiyle, "Teaddüdü zevcata engel olunmuş, ama teaddüdü firasa engel olunamamıştır." (Musa Kâzim Efendi, Dinî, Ictimaî, Makaleler, Mustafa Sabri Efendi, Mes'eleler.) Yani, eşlerin çok olması önlenmiş ama, yatakların çok olması önlenememiştir. Çünkü, bu fıtratın gereğidir. Öyleyse bunun meşru mu, gayrı meşru mu yapılması daha iyidir?

    Türkiye için bir örnek vermeye çalışalım.1983 emniyet raporlanna göre. (Kaynak Hürriyet Gazetesi) Türkiye'de bilinen 338 bin hayat kadını, iş olarak kendini satmayı seçmis ve bu yolda çalışmaktadır. (bk. Cumhuriyet 7.1.1988 son sayfa).) Her biri günde en az iki iş gördüğünü ve bir erkeğin ortalama haftada bir hayat kadın aradığını düşünürsek, bir kadın haftada ondört ayrı erkekle yatıyor ve 14x338= 4.732.000 erkek gayri meşru ilişkide bulunuyor demektir. Bu ilişkilerden doğan fiziksel ve psikolojik hastalıklar, yıkılan yuvalar, emniyetin tesbit edemediği gayrı meşru ilişkiler, bu yüzden kendilerini suçlu hisseden erkeklerin yuvalarında sebep olacakları huzursuzluklar ve benzeri olumsuzluklar da ayrıca hesaplanmalıdır.

    3- Kadın huysuz birisi ise ve boşanmak her iki tarafı perişan edecekse, onu kapı dışarı atıp, onun da bir başka erkeğin de başını belâya koyma yerine, bir başka kadınla evlenip, kıskançlık duygularını harekete getirerek bir rekabet ortamı doğurmak ve onu da yola getirmek daha elverişli olamaz mı!

    4-Zamanın ve şartların değişmesine göre işi, çoğunlukla evinin dışında olan ve işi gereği uzak memleketlerde bulunan erkek, ihtiyacını gidermek zorunda olduğuna göre, orada dostlar mı edinmelidir, yoksa bir nikâhlısı mı olmalıdır? Bu konularda erkeklerin, kadınlara göre çok sabırsız oldukları da yine "fitrî bir olaydır.

    Konunun bir başka yönü daha vardır: Kadın haklarını düşündüklerini iddia ederek "taaddüd"e karşı çıkanlar, vücudunu satarak geçinen binlerce, hattâ yüzbinlerce kadını insan saymıyorlar mı?.Insanın değerine (keramet) hiç önem vermeden, ahlâk ve sağlık kurallarını da çiğneyerek icrayı faaliyet eden bu ten tâciri kadınlar, acınmaya muhtaç değil mi? "Taaddüd" olsaydı onların en fazla dörtte biri bir kocanın ikinci karısı olacaklardı ve hergün bir sürü kirli, paslı, hastalıklı ve ne idüğü belirsiz erkeklerle değil, istediği zaman ve biçimde, psikolojik tatmin de duyarak bir erkekle yatacaklardı. Bu ikisi arasındaki farkı görmemek için geri zekâlı ya da kör inatçı olmak lâzım.

    Bunlar da konunun üçüncü yönüdür. Konunun bir dördüncü yönü daha vardır, o da: gerçekçi olma zorunluluğumuzdur: Islâm, erkeğin birden fazla kadınla evlenmesini emretmemiş, tersine bunun zor bir iş olduğunu duyurmuştur. Birden fazla kadınla evlenmek isteyen erkek, her ikisine de nafaka vermek zorundadır. Çünkü kadın çalışmak zorunda değildir. Ayrı istemeleri halinde, her ikisine de müstakil ev almak, ya da tutmak zorundadır. Yani birden fazla kadınla evlenmek zevkli bir şarap değil, bir derde derman olacak acı bir ilâçtir. Acı olduğu için ilâcı terketmek, akıllılık olmasa gerektir. Bu şartlar altında, varsayılacak bir Islâm toplumunda, teorik olarak erkeklerin yüzde kaçı birden fazla kadınla evlenebilecektir? Matematiksel hesaba dayanarak söylersek, iki kadınla evlenmesi halinde, erkeklerin ancak yüzde üçü-dördü birden çok kadınla evlenebilecek, bunların bir kısmının da ikiden çok kadın alacağı düşünülürse, o takdirde erkeklerin ancak yüzde biri, ya da ikisi ikinci ya da üçüncü bir kadın alabilecek, geri kalan yüzde doksan sekizya da doksandokuzu bir kadınla yetinmek zorunda kalacaktır. Kadın da zaten istemediği bir evliliğe zorlanamayacak, bu sonuca, isterse katlanacaktır. Kadınların sayısının erkeklere oranla bu kadar fazla olduğunu daha önce söylemiştik. Demek ki, matematiksel gerçekler de fitrîliği doğruluyor.

    Gayri meşru hayat yaşayanlar bir yana, bu gün acaba, yasak olmasına rağmen, birden çok evlilik yapan erkekler bu oranın altında mıdır? Demek ki, "fitrî"liğe, avamca ifadesi ile, yasak sökmüyor.

    Nitekim bu fitrî gerekliliği, zaman zaman birçok batılı düşünür kavramış ve uygulanmasını önermiştir. Kaldı ki, bu sadece Islâm'da olan bir uygulama değildir. Tarihin her döneminde, şöyle ya da böyle uygulanmış ve uygulanmaktadır. İslam'ın yaptığı, bu sistemi islah etmek, sınırlamak ve bir düzen içerisinde meşru kılmaktan ibarettir.


    --------------------------------------------------------------------------------

    TALAK VE RESMÎ BOŞAMA

    Kadın, resmî nikahını başkası ile evlenebilmesi için kocasına verirse ondan şer'an da boşanmış mı olur?

    Önce biz; Islâm hukukunun müeyyidesi bulunmayan böyle bir ortamda ne resmî nikâh olmadan asıl nikâhın (dini nikahın) yapılmasını, ne de çok özel durumlar olmadıkça, birden çok evlenilmesini uygun görüyoruz. Bunu gerekçeleri ile daha önce belirttik. Ikinci olarak; nikâhın ve talakın (boşamanın) şakasının dahi ciddi sayılacağını ve hüküm ifade edeceğini hatırlatalım. Bir diğer ifade eli rol icabi dahi karısını boşadığını söylese yine boş olur. Bunun insaniliği, hikmet ve felsefesi ise ayrı bir konudur. Buna göre, birinci karısının resmî nikâhını diğerine vermesinin, yani resmen boşanmış olmasının ne şekilde cereyan ettiğini de bilmemiz gerekir. Eğer hakim huzurunda ve sözlü olarak olmuş ve meselâ hakimin: "Boşanmayı kabul ediyor musun?" gibi bir sorusuna, "evet", ediyorum, boşadım boşuyorum" gibi sözlü bir cevap vemişse karısını gerçekten boşamış olur. Ancak sözle ifadesi mümkün olan bir yerde kalben boşamadığı halde bir evraka boşadığını yazsa, ya da yazılı bir evrakı imzalasa (diyaneten) boşanmış olmaz.(bk. Ibni Abidîn, N/42I, 428-429) Ne var ki, sözlü olan ifadesinde de başkasına niyet etmiş olmadıktan sonra, bir ric'î (dönüşlü) talakla boşamış olacağından, yeni bir nikâha gerek kalmadan karısıyla yine beraber olabilir.


    --------------------------------------------------------------------------------

    TÜP BEBEK

    Kadının çeşitli sebeplerle gebe kalamaması halinde, doktorların erkek ve kadından alınan eşey hücreleri (sperm ve yumurta) laboratuarda dölleyerek oluşturdukları cenini, kadının döl yatağına (rahim) zerk etmeleri işlemine halk arasında tüp bebek denir. Bu işlem tıpta yapay dölleme ya da tüpte dölleme olarak anılmaktadır.

    Nikâhlı eşler arasında sun'î tohumlama yoluyla çocuk sahibi olmak mümkün ve caizdir. Nitekim eş-Şirbînî, bu konuda şöyle der: "Bir kadın ihtilam olmuş kocasının menisini cinsel organına yerleştirmek suretiyle gebe kalsa, doğan çocuk meşrûdur ve kadın bu işlemden dolayı günahkâr olmaz" (eş-Şirbînî, Muğnî'I-Muhtâc, III, 384). Aşılama ve ceninin gelişmesi aşamalarında tıbbî usullerden yararlanarak çocuk sahibi olmak da bu niteliktedir. Ancak spermin evli olmayan kimselerden alınıp aşılama yapılması veya doğumu gerçekleştirmede aracı bir kadın kullanılması bir çeşit zina olur. Bu durumda çocuğun annesi doğuran kadın, nesebini reddetmediği sürece bu kadının nikâhlı kocası da babası olur.

    Kısaca sun'î âşılama veya tüp bebek uygulaması tıbbî bir tedavi yöntemi olup, yalnız karı-koca arasında olmak şartıyla caizdir. Çünkü vücuttaki organların normal fonksiyonlarını yerine getirememesi halinde, tedavi olma hakkı ve görevi vardır. Hz. Peygamber, "Tedavi olunuz" buyurmuştur. Bir erkek veya kadının çocuk sahibi olmaya çalışması hem vazgeçilmez bir hak, hem de bir zarurettir. Çünkü evliliğin en önemli amaçlarından birisi neslin devamıdır. "Zarûretler sakıncalı olan şeyleri mübah kılar" kaidesince, erkek veya kadın tedavi imkânlarını kullanır (bk. eş-Şirbînî, a.g.e., III, 384, IV, 306; Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Ilmihali, Istanbul 1991, s. 640; Halil Güvenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, Istanbul 1990, II, 153-156).
    Olmuyor olmuyor ne yapsam olmuyor
    Sensiz yerin dolmuyor
    Bi gelsen bi görsen kalbim ağlıyor
    Sensiz yerin dolmuyor

  5. #20
    ...DORUK... RuYa_GuZeLi's Avatar
    Üye No
    73438
    Giriş Tarihi
    Mar 2006
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    25,359
    Konular
    6964
    RepPuan
    4996779
    Rep Power
    3610
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Arrow

    TÜY DÖKÜCÜ KREM KULLANMAK

    Giderilmesi gereken tüyleri kazımak için tüy dökücü kremler kullanmanın hükmü nedir?

    Tibben sağlıga zararlı olmayan kremlerle ya da "hamam otu" denen Kalsiyum+Baryum karışımı müstahzarla (nevra) kıl temizlemekte bir sakınca yoktur. ( Bk. Sevkânî, Neylü'I evtâr I/131; Ibn Âbidin VI/406; Alâuddîn Abidîn, el-Hediyye'I-Alâiyye 255) Ancak fıtrat hadîsinde geçtiği gibi, ( Hadis için bk. Buhârî, libas 5l, 63, 64; Müslim, tehâret 49, 50; Ebû Dâvud, teraccul 16; Tirmizî, edep 14) güzel olan, güç yetirebiliyorsa, koltuk altını yolmak, kasıkları ise traş etmektir. Hatta sözü edilen hadîsde "demir kullanmak" ifadesi geçtiğinden, kasıklar için sünnet olan, yolmak değil traş etmektir. Kasıklarını yolarak temizlerse, istenilen temizliği yerine getirmiş ancak sünnet olan şekli terketmiştir, diyenler vardır. ( Hâmid Mirza el-Feganî, el-Fethu'r-Rahmânî N/205 (Serhu'I Mesârik'ten naklen)Fakat kadınlar için sünnet olan, kasıklarını traş etmek değil, yolmaktır diyenler de vardır. 4 Alâuddin Atbidîn age. 255) Ama hem koltuk altı, hem de kasıklar, traşla, yolma ile ve kremle de temizlenebilir.( Bk. ibn Abidin, VI/406-407) Kısaca bu konuda sözbirliği edilen nokta, koltukaltı ve kasıklarda biten fazlalık kılların temizlenmesidir. Çünkü Rasûlullah Efendimiz, yukarıda işaret edilen hadîslerinde bunu fıtrattan, yani Allah'ın görmek istediği yaratılış biçiminden saymıştır: Uygun olan, bu temizliğin onbeş günde bir yapılmasıdır. Kırk günü geçirilmesi, harama yakın derecede (tahrimen) mekruhtur.


    --------------------------------------------------------------------------------

    TÜY TEMIZLIĞI VE GUSÜL

    Koltukaltı ve kasık tüyleri temizlendikten sonra gusül abdesti almak gerekir mi? Fıkıh ve ilmihal kitaplarımızda guslü gerektiren haller etraflıca belirtilmiştir. Bunların içinde böyle birşey yoktur. Tüy temizlemekle guslün ne alakası olabilir? O da bir temizlik değil midir? Temizlik temizliği niçin gerektirsin? Hattâ bu temizlikler yapılırken kan çıkmayacak olsa bunlar abdesti dahi gerektirmezler. Tırnak kesme de öyledir. Abdesti bozmadığı gibi, kesilen yerlerin yıkanması da şart değildir. Ancak açılan kısmın kirli olacağı hesaba katılarak ellerin yıkanması müstehab (aklen güzel) bir davranış olur.


    --------------------------------------------------------------------------------

    TÜYLERI ALMAK İÇİN EPILÂSYON CÂIZ MIDIR?

    Epilâsyon, iğne vb. ile tüy diplerinin yakılması ve tüylerin tekrar çıkmasını önlenmesi operasyonuna verilen addır. Işin uzmanlarından öğrendiğimize göre, özellikle yüzlerde ve yine özellikle, hormon bozukluğu vs: sebeplerle anormal olarak biten kıllarda uygulanıyor. Ayva tüyü gibi ince ve tabii tüylerde uygulaması hem zor hem de tam isabetli değildir. Buna göre Allah Rasûlü Efendimizin: "...Yüzünden (kaşlarından) tüy yolana (bu işlemi yapana) ve yoldurana Allah lânet etsin.." (Kaynağı için bk. "Zorunlu estetik ameliyat") hadîsini tekrar hatırlayalım. Çünkü bunda da fıtratı bozma anlamı vardır. Işte bu "fıtrat" meselesi ve hadisde bir de "güzellik için" kaydının bulunması fıkıhçılarımızın dikkatini çekmiş ve bu iş, tabiî ve normal olan tüyleri, dolayısı ile kaştaki kılları yolmak için değil de; kadının yüzünde anormal olarak biten, onun tabii görünümünü bozan kılları yolmak ve onu normal fıtratına getirmek için yapılırsa câizdir, hattâ kocanın izni ve isteği varsa bu müstehaptır, demişlerdir. Ama kaşları yada normal ayva tüylerini yolmak ya da yoldurmak kesinlikle haramdır. Meselâ Nevevî, sakalı, bıyığı altdudak altı tüyleri biten kadınları bu tüyleri yolması lânetten müstesnadır. Onun bunları yolması hattâ müstehaptır, der. (Nevevi, Serhu'I-Müslim XIV/353; Münâvî; Feyzu'I-Kadir V/373) Ibn Hacer bunun kocanın iznine bağlı olduğunu da ilâve eder. (Kaşı dışında) ;tüy kazıma, tırnak törpüleme (manikür), tüy yolma (naks), kızıllama (ruj) gibi şeyler kocanın izni ile olursa câizdir, çünkü bunlar zînettirler, der. (Bk. fethu'I-Bârî X/378) Taberî şöyle bir rivayet nakleder: Güzelleşmeyi (makyajı) seven genç bir kadın Hz. Aişe'ye geldi ve kadın kocası için alnındaki tüyleri yoIabilir mi? diye sordu. O da: Beni rahatsız eden şeyleri giderebildiğin kadar gider, dedi. Buna rağmen Taberî bunların hiçbirisinin câiz olmadığı görüşünü de açıklar. (Nevevî age XIV/354; ibn Hacer; age X/378) Ama Nevevi nin dediği gibi kaşlar ve normâl ayva tüyleri dışındakileri yolmakta (Allah'u alem) bir mahzur yoktur.


    --------------------------------------------------------------------------------

    VÂRIS

    Mirasçı, miras hakkıolan kişi. "Verise (mirasçı oldu)" fiilinden ism-i fail ve bir miras terimi. Bir terim olarak anlamı, ölen bir kimsenin mal varlığına mirasçı olan hısımlarını ifade eder.

    Mirasın rükünleri üç tanedir. Müris, vâris ve tereke. Müris, vefat edip, geride miras bırakan kimsedir. Vâris, kendisine miras intikat eden, yani terekede payı ve hakkıolan kimsedir. Tereke ise, mirasçılara intikal eden mal ve haklardır. Bu üç unsur olmadıkça miras cereyan etmez.

    Mirasçı olmanın sebepleri üçtür:

    1- Hısımlık: Mirasçı olma sebeplerinin başında miras bırakanla mirasçı arasında hısımlık bağının bulunması gelir. Bunlar da ana-baba, dede, nine gibi kendi neslinden gelinenlerle; oğul, kız, torun gibi kendi neslinden gelenler, kardeş, amcalar veya bunların çocukları gibi nesep bağı yukarıda birleşen kimselerdir. Bu hısımlardan miras bırakana araya kadın girmeksizin bağlanan erkeklere "asabe" denir. Oğul, oğlun oğlu, baba, babanın babası gibi. Bir de payları belirli miktarda olan mirasçılar vardır ki, bunlara "ashâbü'l-ferâiz", denir. Bunların alacakları paylar ½, 1/3, ¼, 2/3,1/6 ve 1/8 olmak üzere âyet veya Hadislerde belirlenmiştir. Prensip olarak mirasçılar arasında önce ashâbü'l-ferâizin payları verilir, kalan da yakınlık derecesine göre asabeye intikal eder. Belirli pay sahipleri veya asabeden hiç hısım yoksa, bunların dışında kalan ve miras bırakanın uzaktan kan hısımı olan kimselere mirasçılık sırası gelir ki, bunlara "zevî'lerhâm" denir. Kızın kızı, annenin babası, ana bir amca, dayı ve teyze gibi. Ancak sağl kalan eş nesep hısımı olmadığı için, bunlardan kalan mirası alacak farz sahibi veya asabe yoksa, zevi'l-erhâma sıra gelir. Çünkü eşe, red yoluyla artan miras verilmez.

    2- Nikâh akdi: Evlilik akdi de bir miras sebebidir. Evli eşlerden birisi ölünce diğerinin ona mirasçı olması ve miras payları âyetle belirlenmiştir. Kocanın miras payı şu âyette açıklanmıştır: "Karılarınızın çocuğu yoksa miras bıraktığının yarısı sizindir. Eğer onları çocuğu varsa, size terekesinden düşecek pay dörtte birdir" (en-Nisâ, I/'2). Kadının mirası da şöyle belirlenmiştir " Eğer çocuğunuz yoksa bıraktığınızdan dörtte biri onların (karılarınızın) dır. Eğer çocuğunuz varsa terekenizden sekizde biri yine onlardandır" (en-Nisa, 4/12). Diğer yandan sağl kalan eşin diğer farz sahiplerinden ayrıldığı nokta, tek başına mirasçı olunca, koca ise ikide bir, kan ise dörtte bir almakla yetinir. Artan mirası red yoluyla alamaz. Bu, zevı'l-erhâm denilen uzak hısımlara, hatta beytülmale kadar başka hak sahiplerine gider.

    Mirasın Şartları:

    Mirasın, mirasçıya geçebilmesi için üç şartın gerçekleşmesi gerekir.

    a- Miras bırakanın ölmesi. Bir kimse ölmedikçe malının miras konusu yapılması mümkün değildir. Ağır hastalık, baygınlık, koma veya bitkisel hayata geçmiş olan kimsenin hükmen ölü sayılması caiz olmaz. Ancak kaybolan ve kendisinden uzun zaman haber alınamayan kimsenin ölümüne hakimin karar vermesi halinde "hükmen ölüm" esası ortaya çıkar. Düşman ülkesine sığınan mürted de hükmen ölü sayılır. Kaybolan kişi için belli süreler geçmişse hâkim ölümüne hükmeder. Eşi iddet bekler, serbest kalır. Mirası, hüküm sırasında hak sahibi olan hısımlarına paylaştırır.

    b- Miras bırakanın ölümü sırasında mirasçının hayatta olması gerekir. Miras bırakandan daha önce ölmüş olan bir hısım bu kimseye mirasçı olamaz. Miras bırakan vefat ettiği sırada ana karnında bulunan çocuğu (cenîn) da sağl doğmak şartıyla mirasçı olur.

    c- Miras engelinin bulunmaması gerekir.

    Miras engellerinden birisi bulununca, mirasçı terkeden bir şey alamaz.

    Miras engelleri şunlardır:

    1- Miras bırakanını öldürmek: Bu prensip, bir an önce, mirasa konmak için mûrısını öldürmeyi düşünecek olan mirasçıları böyle bir kötü düşünceden arındırmak için konulmuştur. Hangi çeşit öldürmelerin miras engeli sayılacağı konusunda görüş ayrılığı vardır. Hadiste "Katıl mirasçı olamaz" (Ebû Dâvud, Diyât,18; Tirmizî, Ferâiz, 17; Ahmed b. Hanbel, I, 49) buyurulur. Hanefilere göre, kısas veya keffâret cezasını gerektiren öldürme çeşitleri miras engeli olur. Kasten öldürme, kasta benzer şekilde öldürme ve yanlışlıkla öldürme bu niteliktedir (bk. es-Serahsî, el-Mebsut, XXVI, 59 vd.; el-Kasânî, Bedâyiu's Saneyi ; VII, 234, 254; M. Cevat Akşit, Islam Ceza Hukuku ve Insanı Esasları, 55, 56).

    2- Din Ayrılığı: Her iki taraf için de miras engelıdır. Bir Müslüman bir gayrı müslime ve bir gayrı müslim de Müslümana mirasçı olamaz. Hadiste şöyle buyurulur: "Müslüman kâfire, kâfir de müslümana mirasçı olamaz" (Buhâri, Hacc, II, Meğazî, 48, Feraiz, 26; Müslim, Feraiz, l; Ebu Davud, Feraiz, 10; Tirmizi; Feraiz, 15). Bu duruma göre, Müslüman bir erkekle gayrı müslim olan karısı arasında mirasçılık cereyan etmeyeceği gibi, bunlardan doğan çocuklar da babaya tabi olarak Müslüman sayılacaklarından onlarla gayrı müslim olan anneleri arasında da mirasçılık söz konusu olmaz. Çoğunluğun görüşü budur.

    Diğer yandan ashab-ı kiramdan Muaz b. Cebel ve Muaviye ile tâbiilerden Mesrûk b. el-Ecdâ', Saîd b. el-Müseyyeb, Ibrahim en-Nahaî gibi bazı müctehitler aksi görüştedir. Bunlar, "Müslüman kâfirlerden miras alır, fakat kâfir müslümandan miras alamaz" prensibini benimsemişlerdir. Dayandıkları delil bazı hadislerdir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Islam arttırır, eksiltmez" (Ebû Dâvud, Ferâiz,10, Ahmed b. Hanbel, V, 230, 236). "Islâm yücedir, onun üzerine yücelinmez" (Buhârî, Cenâiz, 79). Sahabe devrinde görülen şu uygulama da bu ikinci görüşü desteklemektedir. Bir yahudi ölünce, biri yahudi, diğeri Müslüman iki oğlu kalınıştı. Yahudi olan oğul yukarıdaki ilk prensibe göre bütün mirası almıştı. Bunun üzerine, Müslüman olan oğul mahkemeye başvurup hak istedi. Davaya bakan Muaz b. Cebel (r.a) Müslümanı da Yahudi olan babasını mirasçı yaptı (el-Askalânî, Bülügu'l-Merâm, terc. ve Şerh A. Davudoğlu, Istanbul 1967, III, 206). Ancak çoğunluk fakihler, yukarıda verdiğimiz ilk hadisi bu konuyu düzenleyen ana delil saymış, "Islâm arttırır, eksiltmez" gibi hadisleri ise doğrudan mirasla bağlantılı görmemişlerdir.

    Gayrı müslimler tek millet sayıldıkları için, onların kendi aralarında miras cereyan eder.

    3- Teb'alık ayrılığı: Müslümanlar hangi ülkede yaşarsa yaşasın, birbirine mirasçı olurlar. Kısaca devlet, sanır ayrılıkları miras engeli meydana getirmez; belki, mirasların intikali, ikili anlaşmaların yapılmaması veya gecikme nedeniyle gecikebilir. Sınır ayrılığı gayrı müslimlerin kendi aralarında ise bir miras engelıdır.

    4- Kölelik: Köle efendisine veya nesep hısımlarına mirasçı olamaz. Çünkü köle özel mülk edinemediği gibi, eğer miras kapısı açılırsa, köleye gelecek miras malları, kendiliğinden efendisine geçer, bu da haksız mülk edinmeye yol açar. Ancak köleye, kendini satın almak üzere kazanç sağlama izni verilmişse bu, konunun istisnasını teşkil eder (bk., Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Hukuku, Istanbul, 1983, 419 vd.; "Âshabu'l Feraiz", "Âsabe", "Miras" ve "Zevî'l-Erhâm" maddeleri).


    --------------------------------------------------------------------------------

    VASIYET

    Emretmek, bir işi birisine ısmarlamak, bir malı ölümden sonra bağışlama anlamında bir fıkıh terimi. Terim olarak, dinî ilimlerden fıkıhta ve hadis usûlünde ayrı ayrı manalara gelmektedir.

    Fıkıh Istılahında Vasiyet Fıkıh ıstılahında vasiyet iki aynı manada kullanılmaktadır.

    1- Bir malı veya menfaati ölümden sonraya bağlayarak bir şahsa veya hayır kurumuna karşılıksız olarak bağışlamak (Tehanevî, Keşşafu Istılahati'l Funûn, II,1526; Nasuhî Bilmen, Hukuku Islâmiyye ve Istılahatı Fıkhıyye Kamusu, V, 115).

    2- Bir kimsenin ölmeden önce, küçük çocuklarının mâlî işlerini yürütmekte veya terikesinde tasarrufta bulunmakta birisini yetkili kılmasıdır (Tehânevî, aynı yer).

    Malınıveya bir malının menfaatına ölümüne bağlayarak bir şahsa veya hayır cihetine hibe eden kişiye vasî, kendisine mal veya menfaat bırakılan (vasiyet edilen) kişiye veya hayır cihetine mûsâ leh, vasiyet edilen mala ya da menfaate mûsâ bih, vasiyette bulunma olayında îsa denilir.


    --------------------------------------------------------------------------------

    VASIYET ÇEŞİTLERİ

    Vasiyet bir olay veya zamanla kayıtlı olmazsa, mutlak vasiyet, belirli bir olayla veya zamanla "şu isim olursa", "şu zamana kadar ölürsem." gibi kayıtlı olursa mukayyet vasiyet; mûsâ bihin miktarı, malın üçte biri, dörtte biri gibi bir oranla değil, belirli bir miktarla belli olursa mürsel vasiyet; miktar belli edilmeden terikenin üçte biri dörtte biri gibi bir oran vasiyet edilirse bu vasiyete de gayrı mürsel vasiyet denilir. Vasiyet edilen şeyin mal veya menfaat olması bakımından da vasiyetler, vasiyye bi'l-mal ve vasiyye bil'l-menfaat kısımlarına ayrılırlar (Bilmen, a.g.e., V,115; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-Islâmî ve Edilletuhu, VIII, 9).


    --------------------------------------------------------------------------------

    VASIYETIN HUKUKI HÜKÜMLERI

    Vasiyet, bütün alimlere göre lâzım (bağlayıcı olmayan) bir akittir. Çünkü bir teberrudur. Vasiyette bulunan vasiyete karşılık bir şey almamaktadır. Dolayısıyle, ister sağlıklı halinde, ister hastalık halinde vasiyet etmiş olsun, istediği zaman vasiyetinin tamamından veya bir kısmından dönebilir (Ibn Kudâme, a.g.e., IV, 518; Zeylaî, Tebyinü'l-Hakaik, VI,186; Meydanî, el-Lilbab Şeriru'l-Kitap IV, 178; Şirbînî; Muğni'l-Muhtâc, III, 71, 72).

    Şartlarını haiz olan bir vasiyet sahihtir. Vasiyet mutlaksa, musî öldüğünde ve musa leh kabul ettiği andan itibaren, bir zamana veya şarta bağlı ise şartın tahakkuku ve zamanın gelmesinden itibaren vasiyet edilen mala malık olur. Vasiyetin infazı miras taksiminden önce gelir. Ölünün bıraktığı terikede yapılacak ilk işlem, techiz ve tekfin, sonra borçların ödenmesi, peşinden de vasiyetlerin infazıdır (Seyyid Şerif Cürcânî, Şerhu Feraizi Siracıyye, 2-5).

    Mûsa bih muayyen bir mal ise sadece ona bağlıdır. Dolayısıyla henüz mşa lehin eline geçmeden telef olursa vasiyet de batıl olur. Mûsînin başka malları olsa o mallarla mûsâ lehin hiç bir ilgisi yoktur. Vasiyet, bir mal çeşidinin belirli bir oranı ise, vasiyet edildiği esnada mevcut olan mala taalluk eder.


    --------------------------------------------------------------------------------

    VÜCUDUN RENGİNİ GÖSTERECEK ŞEKİLDE NAYLON VEYA ÇOK İNCE BİR ŞEY GİYİP NAMAZ KILMAK VEYA DIŞARDA DOLAŞMAK CAİZ MİDİR?

    Vücudun siyah veya beyazlığını gösterecek şekilde naylon veya ince bir kumaşı giyip dışarda gezmek haramdır. Ahlakın bozulmasına vesile olduğu gibi, fitne ve fesada da vesiledir. Namus ve şeref mefhumuna sahip kimse, erkek olsun kadın olsun böyle bir elbise ile gezemez.

    Ancak insanlıktan istifa edip hayvan gibi yaşamak arzusunda olan kimse böyle bir kıyafeti tercih edebilir.

    Bir gün Ebu Bekir'in kızı (ra) Esma', üzerinde ince bir elbise olduğu halde Peygamber (sav)'in yanına girdi. Bunun üzerine Peygamber(sav) ondan yüz çevirdi, sonra buyurdu ki: "Ey Esma; kadın adet görecek yaşa gelirse (yüz ve ellerine işaret ederek) şundan ve bundan başka bir şeyin görünmesi caiz değildir”.

    Aynı zamanda böyle bir elbise ile namaz kılmak caiz değildir. Mesela kadının saç rengini gösteren ince tülbent ile başını örtüp namaz kılması sahih değildir.


    --------------------------------------------------------------------------------

    VELISI OLMAYAN BIR KADIN HACCA GİDEBİLİR MI?

    Şafii mezhebine göre haccın kadına vacipolabilmesi için, kocası veya mahremi veya güvenilir bir kaç kadının bulunması gerekir. Yani kadının kocası veya mahremi varsa onunla birlikte hacca gider, yoksa bir kaç kadın bulunduğu takdirde onların refakatiyle hacca gidebilir. Şayet bunlar da bulunmazsa emniyet olduğu halde hacca gitmeye mecbur değildir. Amma isterse gidebilir (Muğni'l-Muhtaç). Yanlız kadın hacc farızasını edda etmiş, nafile olarak hacca gitmek isterse, ancak kocası veya mahremiyle birlikte gidebilir. Kadınlarla birlikte gitmesi caiz değildir (Muğni'l-Muhtaç).

    Hanefi mezhebine gelince, kadın, kocası veya mahremi olmazsa hiç bir surette hacca gidemez. Mutlaka gitmek isterse nafile haccı olmamak şartıyla yolculuk hususunda Şafii mezhebini taklıden gidebilir.


    --------------------------------------------------------------------------------

    YABANCI ERKEĞE BAKMAK

    Iki çocuklu bir hanımım. Bir erkek bana lâf attı; ben de bir kaç kez baktım ve sonra vazgeçtim. Islâma göre benim durumum nedir? Beyim de genelev kadınları ile ilişki kurmuş. Ayrıca onun durumu ve evliliğimin durumu nasıldır?

    Siz, nikâhlı iken bir yabancıya bakmak ve ona, kötü duygularının mümkün olabileceği ihtimalını hissettirmekle bir günah işlemişsiniz. Yapmanız gereken şey, bundan tevbe etmeniz ve bir daha yapmamanızdır. Gerek bu davranışınız ve gerekse kocanızın sözünü ettiğiniz davranışı, günah olmakla beraber, nikahınızı yıkmış olmaz. Ancak burada çok dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır: Kendisini kocasına ustaca takdim eden, başkalarına göstermemek şartıyla onun arzuladığı şekilde süslenen, kokulanan, temiz ve güzel giyinmeye önem veren, cilve ve davranışlarıyla kocanın gönlünü çelip, onu başkalarıyla bir şey arar duruma düşürmeyen kadın kendisini de, kocasını da kurtarmış olur. Bunu haramdan korumak ya da korunmak niyyetiyle yaparsa, çok büyük de sevap kazanır. Efendimiz bu konuya çok önem vermiş ve erkeklere: Elbisenizi temizleyin... Saçlarınızdan alın, misvak kullanın, süslenin ve temizlenin. Çünkü Benî Israil erkekleri böyle yapmadığı için karıları zinaya düştüler. " (el-Hindî, VI/640 (Ibn Asâkir'den) ) buyurmuştur. Bu durum, hem erkek, hem de kadın için aynıdır. Sizin durumunuz Efendimizin başka bir sözlerini daha doğruluyor. Yine erkeklere hitaben o; "Iffetli olun ki, kadınlarınız da iffetli olsun" (Hâkim IV/154; el-Hindî V/316-317) buyurmuştur. Bunu da özellikle erkeklerin bilmesi gerekir.


    --------------------------------------------------------------------------------
    Olmuyor olmuyor ne yapsam olmuyor
    Sensiz yerin dolmuyor
    Bi gelsen bi görsen kalbim ağlıyor
    Sensiz yerin dolmuyor

  6. #21
    ...DORUK... RuYa_GuZeLi's Avatar
    Üye No
    73438
    Giriş Tarihi
    Mar 2006
    Cinsiyet
    Bayan
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    25,359
    Konular
    6964
    RepPuan
    4996779
    Rep Power
    3610
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Arrow

    YAKIN AKRABA EVLILIĞI

    Annem beni bir kuzenimle evlendirmek istiyor ve bunda da çok israr ediyor. Doğrusu kuzenim beğenilmez birisi de değil. Ama ben bunun kötü sonuçlarından endişe ediyorum. Şer'î bir sakıncası var mıdır?

    Müslümanların inancına göre normalı, ya da anormalı, yahut mübahla, yani serbest olanla haramı, yani olmayın belirleyen Allah'tır. O Kur'ân-ı Kerîm'de kimlerle evlenilmeyeceğini açıklamış ve "Bunun dışında kalanlarla evlenmemiz helâldir" (Nisâ 4/24) buyurmuştur. Kuzenler yani hala-teyze, amca-dayı çocukları evlenmeleri haram olanlardan sayılmamıştır. Öyleyse onlarla da evlenilebilir. Allah Rasûlü Efendimiz, kızı Fatma annemizi de kendi amcasının oğlu Ali Efendimizle evlendirilmiş ve durumu fiilen açıklığa kavuşturmustur. Ancak yabancı ile evlenmenin bir takım sosyal faydaları olduğu gibi, yakın akrâba ile evlenmenin bazen mahzurları da olabilir. Mesela kan benzerliğinden doğan uyuşmazlığın, yakın akraba arasından daha çok olduğu söylenir. Ancak bu konuda günümüzün tarafsız olmayan tıbbına pek güvenmemek gerekir. Çünkü, sakat doğumlar konusunda süt kardeşliği daha etkili olduğu halde, onlar bundan söz etmiyorlar. Ya, "Dersleri henüz oraya kadar gelmedi" ya da onu Islâm yasakladığı için onlar yasak olmamasını istiyorlar. Şu halde kuzenlerin evlenmesini de Islâm serbest saydığı için mahzurlu göstermek istiyor olabilirler. Ne var ki, evliliğin devamında ve çocukların sağlam ve gürbüz oluşunda karı-kocanın birbirini içten sevmesinin ve birbirlerine karşı çok canlı ve kuvvetli cinsel arzu duymalarının çok büyük etkisi vardır. Ilişki ne kadar içten ve her iki tarafı tatmin edici olursa, çocuk da o kadar gürbüz, düzgün ve zeki olur. Bundan olacak ki, Allah Rasûlü Efendimiz (s.a.s.) erkeklere, ilişkide aceleci olmamalarını ve karılarını da tatmine ulaştırmalarını şiddetle tavsiye eder. İşte bazen olabilir ki, kuzenler bir çatı altında yetişmişliğin verdiği duyguyla birbirlerini çok yâkın hissederler ve birbirlerine karşı gerekli cinsel uyarılmayı yaşamazlar. Bu gün eğer sakat doğumlar yakın evliliklerde daha çok gözüküyorsa, bence bunun önemli sebebi budur. Ikinci önemli bir sebep de, genellikle yakın akraba arasında emzirme olaylarının çokça olması ve önem verilmediğinden ya da unutulduğunda, bunun hesaba katılmayıp, süt kardeşlerinin birbirleriyle evlendirilmesidir. Sözünü ettiğiniz hadîs, Gazâlî'nin Ihyâ'sındâ da vardır. (Benzer hadisler ve Hz. Ömer'in sözü için bk. el-Hubeysî, el-Berâke 165 vd.; Yakın anlamda bir hadîs için bk. Suyûtî, el-Câmi'us-sağîr (Feyzu'I-Kadîr ile birlikte) VI/351. Burada hadîsin zayıf olduğuna işaret ediliyor. Aynı hadis Kenzu'I-ummâl'da Suyûtî'nin de kaynağı olan Hâtîp Bagdâdî'nin Tarih'inden alınarak verilir. XVI/H. 44564. Sevkanî, el-Fevâid'de yine benzer anlamda bir hadîs verir ve senedinde Hâkim'in yalanci saydığı Sehl vardır, der s.131.) Ama Irâkî güvenilir bir aslının bulunmadığını, bunun hadîs değil de, Ömer Efendimizin Sâib Ogullarına söyledigi bir sözün bir parçası olarak bilindığını söyler. (GazaIî N/42) Nitekim bu hadîs, meşhur dokuz hadîs kitabın hiç birisinde yoktur. Gerçi Ömer Efendimizin sözü olmasının da bir anlamı ve gerçek payı vardır. Ama birbirini seven iki kuzenin evlenmelerinde hiçbir sakınca yoktur. Yeter ki, birbirlerini görmüş ve sevmiş olsunlar. Birbirlerini görerek sevenler, mizaçları uyumlu olduğu için sevmişler demektir. Mizaçları uyumlu olanlar arasında, birbirlerini gördüklerinde sevgi alışverişi ve akımı olacağından" Allah Rasûlü Efendimiz buna çok önem vermiş ve evleneceklerin birbirlerini, şehvetle baksalar dahi, görmelerini emretmiştir. Siz de seviyorsanız evlenmenizde mahzur yoktur.


    --------------------------------------------------------------------------------

    YAKIN AKRABA EVLILIKLERI:


    Müslümanlar için normal, ya da anormal, helâl ya da haram sınırını koyan Allah'tır. O'nun ve O'nun emriyle elçisinin helâl dediği helâl, haram dediği de haramdır. Çünkü helâl, ya da haram kılma, bir dinin en büyük özelliğidir. Ya da her helâl ve haram kılan, din koyuyor demektir. Bu yüzden Peygamberimiz; büyüklerinin yasak dediğini yasak, yani haram. mübah dediğini de mübah, yani serbest sayan insanları, o yasak ve mübah koyanlara tapan diye nitelemiştir. Yani; Allah bir şeyin helâl ya da haram olduğunu bildirdikten sonra, birisi yetkisine dayanarak O'nun helâl dediğini yasak, haram dediğini de serbest etmişse, yeni bir din koymuş, onun dediklerini kabul eden de onu ilâh edinmiş demektir.

    Allah kendisiyle evlenilemeyecek kadınları Kur'ân-ı Kerîm'de bildirmiş. Peygamberimiz de buna açıklık getirmiştir:

    1. Anneler, kızlar, kızkardeşler, halalar, teyzeler, kız ve erkek kardeş kızları ile; ister öz, ister üvey, ister nesepten, ister sütten olsunlar, evlenmek ebediyyen haramdır.

    2. Babasının ve çocuğunun karısı, karısının annesi ve kızı da bunlara dahildir.

    3. Başkasının nikâhlısı onunla nikâhlı olduğu sürece, karısının kızkardeşi, halası ve teyzesi de karısının kendi nikâhında bulunduğu sürece kendisine haramdır.

    Bunun dışındaki bütün kadınlarla evlenebileceğini de yine Kur'ân-ı Kerîm bildirmektedir. Artık meselâ amcadayı, hâlâ-teyze çocuklarıyla evlenmeyi. geçici yetkisine dayanarak yasaklamak, işte yeni bir din koymak, onun yasağını kabullenmek de, onun dinine girip, onu ilâh edinmek demektir.

    Ne varki, haramlar arasında derece farkı olduğu gibi, helâller arasında da derece farkı vardır. Buna göre yakın akrabası dışındakilerle evlenmek daha güzel bir helâldir. Hz. Ömer de bunu teşvik etmiştir. ("Yakın akraba ile evlenmeyin, çünkü doğacak çocuk zayıf olur" anlamında bir hadis rivayet edilirse de, Ibri Salâh aslının bulunamadığını söylemiştir. Doğrusu Hz. Ömer'in sözü olduğudur. bk. Gazalî, Ihya (Tahriçli) 1l/42.)Çünkü aile yuvasınin ve doğacak nesillerin sağlamlığı, karı-koca arasındaki sevgi ve çekiciligin fazlalığına bağlıdır. Insanlar, fıtratları gereğiyakınlarına karşı cinsel arzu duyamazlar. Halbuki, karı-koca arasında sevgi ve çekiciligi doğuran en büyük etken cinsel arzudur. Bazı insanlarda yakınlarına karşı doğacak bu tür arzusuzluk, evlenmeleri halinde, soğukluğa ve arzusuz ilişkiden kaynaklanan ciliz ve sakat doğumlara sebep o1abilir. Bu yüzden Imam Gazali, evlenilecek kadınla aranılan nitelikler arasında, yakın akrabadan olmama özelliğini de sayar. (Gazâlî, agk.) Buna; çünkü yakınlar arasındaki şehvet azlığından ötürü doğacak çocuklar cılız olur, sebebini gösterir.

    Yakın akraba ile evlenmemenin bir faydası daha vardır. Akrabası olmayan birisiyle evlenip, yabancı bir akraba ile hısımlık bağları kuran adam, İslam'ın istediği sevişen ve yardımlaşan toplumun oluşmasına yardımcı olmuş demektir. Çünkü yakınların birbirlerine yardım etmeleri daha kolaydır.

    Ancak buna rağmen Islâm'da bu tür evliliğin yasaklanmaması, bu sonuçların istisnaî durumlar olduğunu gösterir. Bu bağlamda Peygamberimizin, evlenecek eşlerin birbirlerini görmelerini, yani severek evlenmelerini tavsiye etmesi çok önemli ve ilgi çekicidir. Hattâ erkek, talip olduğu kadına şehvetle de olsa bakabilir. (Cessâs, Ahkâmu'l-Kur'ân V/173; Ibn Rüsd, Bidâye l1/3.) Çünkü insanlar mizaçları itibariyle uyum sağlayabilecekleri ve sağlam nesil yetiştirebilecekleri eşleri daha ilk bakışta sevebilirler. Sevemiyorlarsa mizaçları birbirine uygun değil demektir. Onun için birbirlerini görmeyenlerin ve gördükten sonra da sevemeyenlerin evlenmeleri ya da evlendirilmeleri hoş olmayan bir davranıştır.

    Ama, tekrar edersek, birbirlerini seven bir amca-dayı, hala-teyze çocuklarının aralarını ayırmak ve sevgilerine engel olmak da fıtrata ve insanın hamuruna aykırı bir davranış ve bir zulüm olur.. Çünkü cinsî sapıklar dışında teyzesine, halasına ya da dayısına aşık olan kimseye rastlanılmaz ama, kuzenlerine aşık olan bir sürü insan vardır. Öyleyse doğal ve fıtri davranış, böyle olanların birbiriyle evlenebilmeleridir.

    Artık bu konuda yapılabilecek şey, akraba evliliklerini yasaklamak değil, Peygamberimizin yaptığı gibi, yabancı ile evlenmeyi teşvik etmektir. Halbuki süt kardeşle evlenmek daha çok sakat doğuma sebep olduğu halde, yakın akraba evliliğinin yasaklanmasını isteyenler onun yasaklanmasını istememektedirler. Demek ki, gayeleri dinî bir kurala karşı çıkmaktan ibarettir.


    --------------------------------------------------------------------------------

    YAKINLAR VE MAHREMLIK

    Kalabalık bir aileyiz Kayınlarımla aynı evde oturuyoruz. Bu durumda onlarla beraber oturabilir ve beraber yemek yiyebilir miyim? Ya da nasıl davranmalıyım?

    Imkân varsa her çiftin ayrı evi olacaktır. Tek evde kalma zorunlulugu varsa, her çiftin en azından yatma yeri müstakil olacak, beraber oturmalarda tesettüre ve konuşmalara azami dikkat edilecektir. Kadın, meselâ kayınları gibilerin bulunduğu bir mecliste, kadınsı bir endam ve nâzu nesve ile konuşmayacak, süsünü ve kokusunu orada kullanmayacak, omuzlarını göğüslerine, kadar örten genişçe, süslemesiz ve koyu renkli bir başörtüsü örtünecektir. Çünkü cilbabın asgari ölçüsü budur. Namahremleriyle; özellikle kayınlarıyla hiçbir zaman başbaşa (halvet) kalmayacaktır. Kadının kaynı gibilerle başbaşa kalması da haram mıdır? diye soran birisine Rasûlüllah Efendimiz: "O zaten ölüm demektir" buyurmuştur. Bize gelen mektuplardan bunun ne kadar isabetli olduğunu yakînen öğrenmiş durumdayız. Bu söylenenler elbette İslamın müslümanlardan istediği hayat biçimidir.


    --------------------------------------------------------------------------------

    YAKINLARI ZIYARET

    Annesi kızının, babaannesine; halasına, amcasına gitmesini istemiyor. "Gidersen sütüm sana hâram olsun" diyor. Bunun bir anlamı var mıdır?

    Akraba ile iyi ilişki, onları ziyaret ve gözetme birçok âyet ve hadîsle emredilen bir görevdir ve önem sırası da en yakından en uzaga doğrudur. Anne-baba başta gelir. Sözünü ettiğiniz durumda anne kızını babaannesi, halası... gibi akrabalarına şer'î ölçülere göre haklı bir sebepten ötürü göndermiyorsa kızının gitmesi câiz değildir. Çünkü bu takdirde onların gönlünü yapmak için annesinin, hem de haksız yere kalbini kırmış olur. Ziyaretinde şer'î bir mahzur yoksa, örfen "bizi terketti" denebilecek süreleri geçirmemek üzere, ziyaretine annesi engel olamaz. Çünkü bu durumda annesinin emrini yerine getirirken Allah'ın emrine karşı çıkmış olur. Halbuki, "Allah'a isyan edilerek kula itaat edilemez" (Bu konuda birden çok hadis için bk. el-Hindî N/358, IV/792, 797 VI/67, 77,) Kendini bilen anneler de Allah'ın emriyle çelişen isteklerde bulunmamalıdırlar.


    --------------------------------------------------------------------------------

    ZINA CEZASI (HADD-I ZINA):

    Evli erkek ve kadın için recm (taşlayarak öldürme), bekâr erkek ve kadın için yüz sopa (celde) vurmaktır: "Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun. Allah'a ve ahiret gününe inanan (insan) lar iseniz Allah'ın dini (ni uygulama hususu)nda sizi, onlara karşı acıma duygusu tut (up engelle) mesin. Mü'minlerden bir grup da onlara yapılan, uygulanan cezaya şahid olsun" (en-Nûr. 24/2).

    Recm cezası Hz. Peygamber'in uygulamasıyla sabittir: "Cüheyne'den bir kadın zinadan gebe olduğu halde Rasûlullah (s.a.s)'e gelerek: "Ey Allah'ın Rasûlü! Haddi icap eden bir iş yaptım, bana hadd(i şer'îyi) icra et' dedi. Peygamber (s.a.s) kadının velisini çağırdı: Buna iyi bak, çocuğu doğurduğunda bana getir' buyurdu. (Velisi denileni) yaptı. Peygamber (s.a.s) emretti. Kadının elbisesi sıkıca bağlandı, sonra emir verdi, kadın taşlandı. Daha sonra (cenazesi) üzerine namaz kıldı. Bunun üzerine Hz. Ömer; Ey Allah'ın Rasûlü, onun üzerine namaz kıldınız, halbuki o zina etmişti' dedi. Rasûlullah (s.a.s): "O öyle bir tevbe etti ki Medine halkından yetmiş kişiye taksim olunsa hepsine kâfı gelirdi. Allah için canını vermesinden daha faziletli bir şey biliyor musun?' "buyurdu (Müslim Hudûd 28; Ibn Mâce, Diyet, 36' Malık, Müslim, Muvatta" Hudûd, 11).

    Zina cezasının tatbik edilebilmesi için dört âdil erkek şahidin hakim huzurunda açıkça şahitlikte bulunması ve zina eden kişinin zinanın haram olduğunu bilmesi gerekir.


    --------------------------------------------------------------------------------

    ZINA IFTIRASI CEZASI (HADD-I KAZF):

    Namuslu (muhsan) kadınlara zina iftirasında bulunmanın cezası Nûr suresinde açıklanmıştır: "Namuslu kadınlara (zina suçu) atıp da sonra (bu suçlamalarını ispat için) dört şahid getirmeyenlere seksen değnek vurun ve artık onların şahitliğini asla kabul etmeyin. Onlar yoldan çıkmış kimselerdir" (en-Nûr, 24/4).

    Namuslu bir erkeğe yapılan zina iftirası da 80 değnekle cezalandırılır. Namuslu olmanın şartları şunlardır.

    Hür olmak, akıllı ve ergin olmak, müslüman olmak, iffetli olmak.


    --------------------------------------------------------------------------------

    ZINA IFTIRASI CEZASINDA (KAZF) ZAMAN AŞIMI

    Kazf haddinde zaman aşımı söz konusu değildir. Bu yüzden zina iftirası yapıldığına dair şahitlik, olayın üzerinden uzun süre geçtikten sonra yapılsa bile şahitlikleri kabul edilir. Çünkü diğer hadlerden farklı olarak kazf şahitliği geciktirmede kin ve töhmet ihtimali bulunmaz. Çünkü kazfte önce dava açılması şartı aranır. Buna göre, şahitliği yerine getirmedeki gecikmenin davayı açmadaki gecikmeden kaynaklanması da mümkündür (el-Kâsânî, el-Bedâyi', 1. Baskı, Beyrut 1328/1910, VII, 46).

    Diğer yandan zaman aşımı cinayete şahitliğin kabulüne de engel olmaz. Böylece zaman aşımı kazf ve katl dışında diğer hadlerde etkisini gösterir. Şarap içmede zaman aşımının etkili oluşu, şarabın kokusunun yok olması ile ilgilidir. Günümüzde kanda alkol araştırılması yoluyla bu sürenin uzatılabileceği mümkün hale gelmiştir.

    Dövme, sövme, çirkin sözler söyleme gibi Islâm Devletinin koyacağı cezanın (ta'zîr)* uygulanacağı konularda suçu inkâr edene yemin teklif edilir ve bu suçlar zaman aşımı ile de düşmez. Bu konularda, diğer hukuk davalarında olduğu gibi kadınların şahitliği de geçerlidir (ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 521).

    Eş veya Hısımların Nafakasının Zaman Aşımına Uğraması

    1-Eşin Nafakasının Düşmesi:

    Kadının kocasından alacağı nafaka; ibra, ölüm, kocasına itaatsızlık, dinden çıkma ve evliliğin bir ma'siyet yüzünden kadın tarafından olan bir nedenle sona ermesi gibi sebeplerle düşeceği gibi, bazı durumlarda zamanın geçmesi ile de düşebilir. Nitekim, kadının nafakası kocasına gerekli olduktan sonra hâkim tarafından veya karşılıklı rıza ile miktarı belirlenip, zimmette bir borç halini almadıkça zamanın geçmesiyle düşer. Hâkim nafakaya hüküm verip bir zimmet borcu halini aldıktan sonra ise artık zamanın geçmesiyle nafaka düşmez. Bu Hanefîlerin görüşüdür.

    Mâlikîlere ve geri kalan mezheplere göre, nafaka hiç bir durumda zaman aşımına uğramaz. Eş birikmiş nafakası için kocasına döner. Hısımların nafakası ise bunun aksine olup zaman aşımı ile düşer (bk. el-Kâsânî, el-Bedâyi, IV, 22, 29 vd.; Ibnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, III, 332 vd.; Ibn Abidîn, Mısır t.y., II, 889 vd.; Ibn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır t.y., II, 54; Ibn Kudâme, el-Muğnî, VII, 578, 604, 611 vd.; eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, II, 160)


    --------------------------------------------------------------------------------

    ZINADAN DOĞAN ÇOCUĞUN NE SUÇU VARDIR KI, TAHKIR EDILIYOR VE BAZI HAKLARI KIŞITLANIYOR?

    Zinâdan doğan çocuğun tahkir edilecek suçu yoktur; ancak takdir edilecek ve diğerlerine üstün tutulacak yönü ve başarisi da yoktur. Bunu böylece tespit ettikten sonra:Önce şunu bilmek gerekir: Islâmda; hristiyanlıkta olduğu gibi atalardan miras alınan, "Ezeli bir günah" akidesi yoktur."Kimse kimsenin günahını yüklenmez" (K: Isrâ (17/ 15)). "Kim zerre kadar hayır yaptı ise onu görür; kim zerre kadar ser yaptı ise onu görür." (K. Zilzâl (99) 8) Bu önemli kurali hiç akildan çıkarmamak gerekir. Ama ne var ki, özellikle öbür alem için, yani Allah'ın yapacağı muamele için böyledir. Dünyada insanlar elbette bir takım değer yargılarının etkisinde kalacak ve haklı ya da haksız, bazı tavırlar sergileyeceklerdir. Bu yüzden Ibn Abbâs, zinânin esas sıkıntısm ve yükünü "veled-i zinanın" çektiğini söyler. Ama dediğimiz gibi bu, toplumsal açıdan böyledir. Çünkü zinâ her ne kadar büyük ve mahvedici bir suç ise de zina edenler tevbe edebilirler. Allah da onların tevbesini kabul edebilir. Olan çocuğa olur ve annesinin babasının ayıbm ölünceye kadar üzerinde taşır. Babasına nispet edilmez, zinâ çocuğu olarak tanmr ve hakaret görür. Bunun bir yönüyle psikolojik faydası da vardır; zinâyi ve gayr-i meşru çocuk edinmeyi takbih eder, ondan tiksindirir ve sakındırir. Bu yönüyle de günahsiz bir insanı yaralar manen ezer. Ama öbür âlemde kendi amelleriyle muamele görür. İşte yine Ibn Abbâs'in: "Üçün en kötüsü veled-i zinâdir." (Beyhakî, Sünen X/59; Hadîsin manası konusunda ayrıca bk. Alî el-Karı; el-Esrâru'l merfûa 466 vd.) sözünün anlamı budur. Yani annesi Babası tevbe edip kurtulurlar, kendisi ise hep böyle hakaret gürür, binaenaleyh, dünya gözüyle bu üçlünün en bahtsizi, zinâdan doğan çocuktur. Ama tekrar edersek bu, insanların değerlendirmesidir, nesep ve verâset dışında ne dünya ahkm, ne de bütünüyle âhiret ahkâmi konusunda onun diğerlerinden bir farkı vardır.Allah Rasulü Efendimiz (s.a.s.) "Veled-i zînaya annesinin babasının günahından hiç bir şey yoktur" buyurmuştur.(Hâkim, Müstedrek; Münâvi V/372)"Veled-i zinâ cennete giremez" anlamındaki sözün hadis olarak aslı yoktur. Ibnü'1-Cevzi, bu anlamda sahih hiç bir hadisin bulunmadığını söyler.(bk. es Semhûdî, el-Gummâz 232; Sehavî 463 Müslim, radâ 36; Buhârî, vesâyâ 4, buyû 3; Ebû Dâvud, talâk 34; Hadisin değişik rivâyederi ve geniş izahi için bk. Davudoğlu VN/383-88) Veled-i Zinâ ile ilgili hukuki durum (ahkin) ise söyledir:

    1- Zinâ nesebi belirlemez. Çocuk "yatağındir, zinâ edene ise mahrumiyet ve hüsran vardır".( Ebû Zehrâ; el-Ah'vâlü's-Şahsıyye 388-89) Yani zinâdan doğan çocuk, nesep için asıl olan babaya nispet edilmez, ona mirasçı olamaz. Babası da ona nafaka vermez. Dogduğu anneye nispet edilir. Miras hukuku annesiyle kendi arasında cereyan eder. Çünkü nesebin sâbit olması bir nimettir. Suç ise nimeti doğurmaz, aksine sahibi için nikmeti (mahrumiyeti) gerektirir. Ancak nesebi sâbit kılmayan zîna; haddi düşüren herhangi bir şüphe taşımayan zinadır. Suç olma vasfm silen, ya da haddi (zina cezasını) düşüren bir şüphe varsa, birinci durumda ittifakla, ikinci durumda da tercih edilen görüşe göre, nesep sâbit olur. Keza birisi yaşları bakımından kendisinin olabilecek bir çocuğun nesebini (kendi çocuğu olduğunu) iddia ederse; çocuğun da başkasından nesebi belli değilse, Hanefilere göre nesebi o adamdan sâbit olur. Ancak bu durumda o adamın, onun zinâdan çocuğu olduğunu söylememiş olması şarttır. Zinâdan çocuğumdur, derse nesep yine sâbit olmaz.(Kasâni, Bedâyi VI/269)

    2. Veled-i zinânin şehâdeti - âdil ise, diğer adıl insanlar gibi - makbuldür. Çünkü, yukarıda işaret edilen ayetten anlaşılacağı üzere, annesinin babasının zina etmiş olması onun adâletini zedelemez.(Serahsî, IX/127)

    3. Veled-i zinânin kendisine zinâ isnadında (kazf) bulunana iftira cezası (hadd-i kazf) uygulanır.Çünkü o muhsandır (temizdir) ve iffetlıdır. Annesinin babasının suçu onun "muhsan" oluşunu düşürmez.(Kal'acı, Mevsu'ati fikh-i Abdullah b..Abbâs N/31; Ibn Hazm, el-muhallâ IX/430)

    4. Dünyaya ait işlerde diğer insanlardan farkı yoktur. Çeşitli görev ve sorumluluklar yüklenebilir. Her kademede idareci ve komutan olabilir. Evlenmede vesair akitlerde diğer insanlardan farkı yoktur.

    5. Imam olmasını mekruh görenler vardır, ama buna sebep olarak iki şey zikredilmiştir: a) Ilmi ve takvâsı olmamak. Çünkü Babası belli olmayan (veled-i zinânin) eğitimi, genellikle ihmal edilir, çünkü üstlenecek kimsesi yoktur. Böyle olunca da câhil ve takvâdan uzak kalır. Imam olmasının mekruh olması bundandır. Dolayısı ile bu sebep (illet) bulunmazsa, yani eğitim görmüş, câhillik ve takvâsızlıktan kurulmussa, imamlığı da kerahetsiz câiz olur. Hattâ imamliga, böyle olmayan nikâh,evladından daha lâyık hâle gelir. (Mavsilî, 58) b) Imamligmn mekruh olması, insanların ondan nefret edip, cemaatten uzaklaşacaklarındandır. Bu izaha göre câhil olmasa da veled-i zinânin imamlığı mekrûh olur.( agk; Tahtavî (Merâkil-felâh ile) 245) Ama bu kerahet kendisine değil de insanlara yönelik olduğudan, bilinmediği yerde imamlığı bu izaha göre de mekruh olmaz.


    --------------------------------------------------------------------------------

    ZINÂDAN DOLAYI BOŞANMAK

    Zina ettiğinden şüphelendigi karısını boşamalı mıdır? Ya da zina etmekle kadın kocasından boş olur mu?

    Ne hikmetse fıkıh kitaplarımızın talak (boşanma) bahislerinde, boşamayı meşru kılan sebepler arasında kadının ya da erkeğin zinâ veya başka bir günah işlemesi zikredilmez. Hattâ, "fâcir bir kadın kocası boşamak zorunda değildir. Fâcir olması, zinâ yapmaya da şâmildir (onu da kapsar)"(Ibn Âbidîn V/274; Alâuddîn Âbidin, el-Hediyye 273)denmiştir. Kezâ kadının, ya da kocamın zinâ etmesiyle nikâh fesh olmaz. Cumhurun ve bu meyanda Mücâhid, Atâ, Nehaî, Sevri, Şâfiî, Ishak ve rey ashâbmn (Hanefilerin) görüşü budur. Câbir b. Abdillah'a göre ise kadın zinâ ederse (nikâhları fesholmasa dahî) araları ayrılır. Hz. Ali de henüz zifâfa girmeden zinâ eden bir erkeği karısından ayırmış (nikâhlarm feshetmiş) tir.Ahmet b. Hanbel: "Zinâ eden kadın kocanın boşamasının uygun olacağı kanaatindeyim. Böyle bir kadınla beraber olunması uygun olmaz. Çünkü onun yatağını korumasından ve gayr-i meşrû bir çocuk getirmesinden emin olunamaz." demiştir.( Ibn Kudâme, el-Mugnî VI/604) Ama yine de böyle bir kadını elde tutmanın haram olduğunu söyleyebilmenin bir delili yoktur. Fakat Ibn Âbidîn'in dediği gibi, Allah'ın hududuna riâyet edemeyeceklerinden korkarlarsa boşanmalıdırlar.( Ibn Âbidîn V/274)

    Bununla beraber karısı namaz kılmamakta israr ederse böyle bir kadın erkek -mecbur olmasa dahî- boşamalıdır, denmiştir. (Bezzâziye VI/353) Fakat bu konu da izaha muhtaçtır.Ayrıca kadın da zinâ eden kocasından ayrılmak zorunda değildir.( Muhammed Sâid el-Burhânî, Ta'likât ale'1-Hediyye, 273)


    --------------------------------------------------------------------------------

    ZİNA SEBEBİYLE EVLİLİĞİ SONA ERDİRME



    Liân ve eş anlamlısı mulâane, La'n kökünden "La.a.ne"nin mastarı; Allah'ın rahmetinden kovulma ve uzaklaştırılma; kocanın karısını zina ile suçlaması ve bunu dört şahitle ispat edememesi halinde, hâkim önünde özel şekilde ve karşılıklı olarak yeminleşme anlamında bir İslâm hukuku terimi. Hanefî ve Hanbelilerin ortak tarifine göre, liân; koca tarafından yalan söylüyorsa Allah'ın lâneti kendi üzerine çekilerek, yeminlerle güçlendirilmiş şehadetlerdir. Kadın da, eğer yalan söylüyorsa, Allah'ın gazabını üzerine çeker. Bu yeminleşme koca için "kazf" cezası ve kadın için zina cezası yerine geçer, Liân, evliliği sona erdiren bir boşanma yoludur.

    Liânı doğuran sebep şudur. Bir erkek yabancı bir kadına zina ithamında bulunursa, bunu dört şahitle ispat etmesi gerekir. Aksi halde zina iftirası yapmış sayılır ve kendisine seksen değnek dayak vurulur (en-Nûr, 24/4). Kazif cezası, önceleri, eşine zina isnadında bulunan ve bunu dört şahitle ispat edemeyen koca için de uygulanıyordu. Nitekim Ashab-ı kiramdan Hilâl b. Ümeyye (r.a), hanımına zina isnadında bulununca Resulüllah (s.a.s); dört şahitle bunu ispat etmesini, aksi halde zina iftirası cezası (kazif) uygulanacağını bildirdi. Bunu bir kaç defa daha tekrar etti. Hilâl b. Ümeyye şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü; bizden birimiz karısını bir erkekle zina halinde görüyor; delil istiyorsunuz. Seni hak olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, ben doğru söylüyorum. Şuna inanıyorum ki, Allah, benim sırtımı bu dayaktan kurtaracak şeyi sana indirecektir" (Buhârî, Şehâdât, 21, Tefsîru Sûre 24/3, Talâk, 28; Müslim, Liân, II; Ebû Dâvud, Talâk, 27; Ahmet b. Hanbel, Müsned, I, 273, III, 142). Bu olay üzerine aşağıdaki "mulâane ayeti" indi.

    "Hanımlarına zina isnat edip de, kendilerinden başka şahitleri olmayanların şahitliği, doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah'ı şahit tutup yemin etmesiyle olur. Beşinci defasında, eğer yalan söyleyenlerden ise, Allah'ın lânetinin kendi üzerine olmasını diler. Kadının da kocasının yalancılardan olduğuna dair, Allah'ı dört defa şahit tutup yemin etmesi, cezayı kendisinden kaldırır. Beşinci defasında; kocası doğru söyleyenlerden ise, Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasını diler" (en-Nûr, 24/6-9).

    Ayetin ilk uygulaması Hilâl ailesi üzerinde oldu. Hz. Peygamber, Hilâl'i çağırdı. Hilâl, doğru söylediğine dair, dört defa Allah'ı şahit tutup, beşincide, eğer yalan söylüyorsa, Allah'ın lânetinin kendi üzerine olmasını istedi. Sonra karısı getirtilerek, o da aynı şekilde yemin etti. Beşincide, eğer kocası doğru söylüyorsa, Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasını diledi. Allah'ın elçisi sonra onların arasını ayırdı (eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, 1250 H, y.y., VI, 268). Liân ayetinin Uveymir el-Aclânî ve zina isnadında bulunduğu hanımı hakkında indiği de rivayet edilmiştir. Ayetin hükmünün, önce Hilâl ailesine ikinci olarak da Uveymir ailesine uygulandığı görüşü daha sağlam görünmektedir (eş-Şevkânî, a.g.e., VI, 268).

    Liânın sebebi ikidir. Birincisi; bir erkeğin karısına, yabancı bir kadına isnat edildiği zaman zina cezası uygulamasını gerektiren zina isnadında bulunması. İkincisi; babanın henüz doğmamış olan veya doğmuş bulunan çocuğun nesebini reddetmesi.

    Ebû Hanîfe'ye göre, çocuğun nesebini reddetmek, hemen doğumun arkasından veya normal olarak en geç bir hafta içinde olmalıdır. Koca, karısının doğurduğu çocuğun nesebini kabul etmemekle, ona zina isnadında bulunmuş olur ve mulâane yoluna gidilir. Bu süre geçtikten sonra, çocuğun nesebi, susma sebebiyle sabit olur. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise, nifas sonuna kadar, çocuğun nesebini reddetmek mümkündür (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi, Beyrut 1328/1910, III, ?39; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Kahire, t.y., III, 260 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, III, 79). Nifas müddeti doğumdan itibaren kırk gündür.

    Liânın rüknü; yeminle birlikte Allah'ı şahit gösterme ve her iki eşin lâneti üzerine çekmesidir.

    Liânın Şartları üçtür.

    1. Eşler arasında evliliğin devam etmekte olması gerekir. Eşlerin daha önce cinsel temasta bulunmamış olması hükmü değiştirmez. Evli olmayanlar arasında veya yabancı bir kadına zina isnadında bulunulması halinde mulâane yoluna gidilemez. Bir erkek, yabancı bir kadına zina isnadında bulunduktan sonra onunla evlense, kendisine yalnız kazif cezası gerekir, Liân uygulanmaz.

    2. Nikâh akdinin sahih olması gerekir. Meselâ, şahitsiz evlenen ve bu sebeple nikâhı fasit olan eşe mulâane uygulanmaz.

    3. Kocanın şahitlik yapma ehliyetine sahip olması. Bu durum; eşlerin akıl, bâliğ ve müslüman olmasını ve kazif suçundan dolayı had cezasına çarptırılmamış bulunmasını gerektirir. Eşlerin âmâ veya fâsık olması sonucu etkilemez (el-Kâsânî, a.g.e., III, 24; İbnü'l-Hümâm, a.g.e, III, 259; el-Meydânî, a.g.e., III, 75,78; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, Mısır, t.y., II, 805 vd.).

    Çocuğun nesebini red edebilmek için bazı şartların bulunması gerekir:

    1. Hâkimin eşler arasında tefrika (ayrılık) kararı vermesi. Çünkü ayrılığa hüküm verilmeden önce, nesebi red gerekmez.

    2. Nesebin, Ebû Hanîfe'ye göre, en geç bir hafta içinde, Ebû Yusuf ve Muhammed'e göre nifas müddeti içinde reddedilmesi gerekir. Çoğunluğa göre, neseb reddinin en kısa sürede (fevrî) yapılması gereklidir.

    3. Nesebin kabulü anlamına gelen bir işlemin yapılmaması gerekir.

    4.Tefrik sırasında çocuğun hayatta olması şarttır (el-Kâsânî, a.g.e, III, 246-248; el-Meydânî, a.g.e; III, 79; İbn Âbidîn, a.g.e, II, 811).

    Mulâane sırasında yeminden kaçınma veya liândan dönme halinde; Hanefîlere göre liândan kaçınan koca ise, yemin edinceye veya yalan söylediğini itiraf edinceye kadar hapsedilir. Hapis cezasının bir yarar sağlamayacağı belli olursa, kazif cezası uygulanır. Yeminden kaçınan kadınsa, mulâane yapması ve kocasını tasdik etmesi için hapsedilir. Kocasını doğrularsa serbest bırakılır. "Yemin etmesi, kadından azabı kaldırır" (en-Nûr, 24/8) ayetinde belirtildiği gibi Hanefiler dışındaki çoğunluk İslâm hukukçularına göre, liândan kaçınanlara zina cezası uygulanır. Çünkü liân, zina cezasının yerine geçmiştir.

    Koca, hâkim önünde yapılan liân işleminden sonra, yemininden dönerse kendisine kazif cezası verilir (el-Kâsânî, a.g.e., III, 238; el-Meydânî, a.g.e., II, 808; İbn Âbidin a.g.e., II, 808).

    Liânın hükümleri:

    Eşin zinası sebebiyle hâkim önünde vuku bulan mulâane sonunda aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkar.

    1. Kocadan kazif veya tâzir cezası düşer. Kadın da zina cezasından kurtulur.

    2. Mulâaneden sonra, eşlerin cinsel temasta bulunması haram olur. Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmuştur: "Mulâane yapanlar artık sonsuza kadar bir araya gelemez" (eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VI, 271).

    3. Eşler, mulâane sonunda hâkim kararı ile birbirinden ayrılmış olurlar. Delil; Hz. Peygamber'in Hilâl b. Ümeyye ile eşini ayırmasıdır (eş-Şevkânî, a.g.e., VI, 274). Burada, hâkimin ayırma hükmü, Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre "bâin talâk * " niteliğindedir. Çünkü prensip olarak hâkim kararı ile gerçekleşen boşama bâin talâk sayılır. Koca, daha sonra, yalan söylediğini ikrar eder veya şahitlik yapma ehliyetini kaybederse karısı kendisine helâl, çoğunluk İslâm hukukçularına göre ise, Liân sonucu gerçekleşen ayrılık, süt hısımlığı yüzünden ayrılıkta olduğu gibi "nikâh akdini fesih" niteliğindedir; ebedî haramlığı gerektirir ve artık bu iki eşin yeniden evlenmesi mümkün olmaz.

    4. Zina fiiline bağlı olarak doğan veya doğacak olan çocuğun nesebi baba yönünden reddedilmiş sayılır. Artık bu koca ile çocuk arasında miras ve nafaka hukuku cereyan etmez (bk. el-Kâsânî, a.g.e., III, 244-248; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., III, 253 vd.; el-Meydânî, a.g.e., III, 77-78; İbnRuşd, Bidâyetü' l-Müctehid, Mısır, t.y., II, 120 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire, t.y., VII, 410-416; Abdurrahman es-Sabünî, Medâ Hürriyeti'z-Zevceyn fi't-Talâk, Beyrut 1968, II, 896 vd.).
    Olmuyor olmuyor ne yapsam olmuyor
    Sensiz yerin dolmuyor
    Bi gelsen bi görsen kalbim ağlıyor
    Sensiz yerin dolmuyor

  7. #22
    Eski Toprak Kanka Bot's Avatar
    Üye No
    100
    Giriş Tarihi
    Jan 2005
    Cinsiyet
    Erkek
    Mesaj
    119,697
    Konular
    18703
    RepPuan
    13397934
    Rep Power
    5056Array

    Varsayılan

    Eline emeğine sağlık kanka gerçkten çok güğzel bir konu olmuş...
    Kanka Bot = Kanka Bot forumdan banlanmış ve silinmiş kişileri tek bir nickte toplar.

  8. #23
    Yeni Üye djey_22's Avatar
    Üye No
    12160
    Giriş Tarihi
    Apr 2005
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    Seçilmemiş
    Mesaj
    6
    Konular
    0
    RepPuan
    10
    Rep Power
    0
    Reputation Bilgileri

    Varsayılan

    Bu gun okumak nasip oldu, iyiki okuöusum bir çok şeyi yanlış biliyormuşum
    Eline yüreğine sağlık

  9. #24
    MÜRİD-İ İSLAM kerter.67's Avatar
    Üye No
    179542
    Giriş Tarihi
    Feb 2007
    Cinsiyet
    Erkek
    Nerden
    Eskişehir
    Mesaj
    1,024
    Konular
    181
    RepPuan
    52302
    Rep Power
    2714
    Reputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation BilgileriReputation Bilgileri

    Varsayılan

    Allah razı olsun.arama yaparken buldum.doğrusu bu bilgilerin burada bulunacağını tahmin etmeştim.
    sanki...Molla Gürani'nin,,Dürer ve Ğurer'ini alıp buraya getirmişsin.
    veya Nuril izahı buraya taşımış sın.
    tüm konular mevcut....Sanki fıkhi Ekber...
    ellerine,gözlerine.....yüreğine sağlık...


    Hak tecelli eyleyince her işi asan eder.Halk eder esbabını bir lahzada ihsan erder


    (((Rep verecek kadar vaktin yoksa..!
    Emek için ****TEŞEKKÜR**** lütfennn)))


    http://img406.imageshack.us/img406/4...fur1hp8wq8.jpg

+ Yeni Konu Aç
2 sayfadan, 2.sayfa İlkİlk 12

Konu Açıklaması

Users Browsing this Thread

Şuanda bu konuyu 1 kişi izlemekte. (0 üye ve 1 misafir)

Benzer Konular

  1. ÜnlÜlerden cevaplar 27.07
    By D@!?l<_@NG€L in forum Magazin Haberleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 27-07-08, 19:09
  2. süper cevaplar
    By Kanka Bot in forum Komik Şeyler - Zeka Soruları ve Video Paylaşım
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 22-04-07, 14:25
  3. karizmatik cevaplar!!!
    By Baby_girl$ in forum Komik Şeyler - Zeka Soruları ve Video Paylaşım
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 22-04-07, 12:51

Ziyaretçiler bu sayfayı bu kelimeleri arayarak buldular:

akıntı gelmeden şehevi arzu abdesti bozarmı

erkeğin tenasül uzvuna pamuk tıkaması orucu bozarmı

islamda erkek eliyle kadın organına gimek günahmı

1 kiz evli deyilken gerdek gecesinde olanlari hayal ederse quslu bozulurmuhalayda erkek kadinin elinden tutarsa zinamıdırfaruk beşer kadının avret mahalline pamuk yerleştirmesi caizmidirşafii mezhebine göre bir kişinin eli baldızına vursa abdest bozulurmusünnetsiz çocuğun parmaği kirilirmihanefi mezhebinde pamuk yerinden oynarsa abdest bozulur muotuzbir çekmek günahmıdırkocam yanlışlıkla dudağından öpse oruç bozulur mudünyanın en güzel fahişlik bölümü xnşafii mezhebine göre evlatlık babanın abdestini bozarmıbanyoda zevklenmek gunahmituruncu renkte akintim geliyor gusul abdestim bozulurmuyuxuda opmek quslu bozarmıi̇mhan ecri̇n anlamimiopusdukde cenabet qusulu verilmelidirkoca orgazm oldu kadin olmadi gusül gerekmiçocukların poposunu silmekle abdest bozulurmudiyanete soralım kadınlarda beyaz akıntı abdesti bozar mıgüven bnt nl öpüşüyor oyunurüyada cinsel organiyla bi̇r erkeği̇n oynamsisisinişanlımla konuşuyu günahmıdıroruçlu iken bir kadin kocasinda ayri yaşadiği erkeyi hayal eder onu düşünürse orucu bozulurmu

Tags for this Thread

Bookmarks

Bookmarks

Gönderme Kuralları

  • Yeni konu açılamaz!
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •  

Forum Kuralları