PDA

View Full Version : A'dan Z'ye Tarihte Kullanılan Kavramlar



seher
30-11-10, 19:50
Acemi Oğlanı

Osmanlı Devleti zamanında esirlerden yahut devşirme ile Hıristiyanlardan toplanan çocuklar meslek itibariyle Türk-İslam unsuruna ve milletine yabancı oldukları için acemi tabiri kullanılmıştır. Bu acemi neferler asker ocağına yeni gelmiş askeri talim ve terbiyeyi henüz öğrenmeye başlamış olanlardır.
Acemi oğlanları kırk evden bir hesabıyla devşirilirdi. Alınan oğlanların yaşları 10-20 arasında olurdu. Zeki ve kibar olanları saraya iç oğlanı olarak kuvvetli olanları da bostancı ocağına alınırlardı. Acemi oğlanı alınan bölgenin halkı bazı vergilerden muaf tutulurdu.

Savaşlarda esir alınan veya devşirme usulüyle reayadan toplanan bu çocuklar önce Türkçe ile İslami esaslar öğretilmek üzere 4-5 yıl Anadolu ve Rumeli’deki Türk çiftçi ailelerine verilirlerdi. Çiftçilik yapmayanlar acemi oğlanı olamazlardı. Çifti çubuğu olan köylüye verilen acemi oğlanlarının yoklamalarını yapmak için ikisi Rumeli’de ikisi Anadolu’da olmak üzere dört kişi görevlendirilirdi. Bunlara “Kethüda” denilirdi. Kethüdalar memur oldukları yerlere giderler; oradaki oğlanların verilen yerde çalışıp çalışmadıklarını kontrol eder ve yıllık vergilerini de bunları hizmetinde kullanan köylüden alırlardı.

Acemi oğlanlar bulundukları çiftçinin yanındaki hizmetleri bitirdikten sonra İstanbul’a getirilirlerdi. Mensup oldukları yerlere göre Rumeli veya Anadolu Ağası’nın tezkeresi ile bunlara birer akçe ulufe tayin edilip yeniçeri yazılırlardı. Ulufeye yazılanlar Yeniçeri ocağının malı olurdu.

Acemi oğlanları padişah ve vezirlerin saray hizmetinde ağa ve yeniçeri katipliklerinde gemi ve oda hizmetlerinde inşaat ve nakliye hizmetlerinde de çalıştırılırlardı.



Adaletname

Padişah veya halifelerin; kanunları uygulamayan ve görevlerini kötüye kullanan devlet adamlarını uyarmak veya tahta çıktıkları zaman devleti adaletle idare edeceklerini bildirmek için yayınladıkları yazılı emir. Adalet hükmü.
Hüsn-i niyet sahibi hükümdarların İslamiyet'ten önceki devirlerde adaletname türünden belgeler veya sözlü ifadelerle idare ettikleri toplumları zulümden korumaya çalıştıkları görülmektedir. Peygamber efendimiz de kendisine nazil olan Kur'an-ı kerimle ve hadis-i şerifleriyle insanlara zulmetmemeyi adil davranmayı emir buyururlardı. Dini âlemşümul olduğu gibi getirdikleri ve söyledikleri de bütün insanları içine alırdı. Veda hutbesi bu hususta bir örnek olarak söylenebilir. Hülefa-i Raşidin'in de bu yolda güzel sözler söyledikleri ve yazılı belgeler verdikleri bilinmektedir. Ayrıca adaleti temin etmek ve idare ettikleri insanların durumlarından haberdar olmak için onlara kapılarını daima açık tuttukları da bilinen diğer bir husustur. Halktan herhangi bir kimse istediği zaman halifenin huzuruna çıkıp bizzat halifenin yaptığı bir işten veya diğer idarecilerden şikayetçi olabilir hakkını rahatlıkla isteyebilirdi. Bu geleneğin devamı olarak sonraki devirlerde hükümdarlar "Divan-ı Mezalim" "Divan-ı Adl" "Divan-ı Ala" gibi isimlerle mahkemeler kurarlar bizzat kendileri halkın şikayetçilerini dinlerler ve gerekli tedbirleri alırlardı. Bu şekilde divan tertibine Halife Mehdi ile Nureddin Zengi'nin çok riayetkâr olduğu bilinmektedir. Selçuklu sultanları ve diğer Türk sultanları da adalet divanları teşkil edip tebaalarının daha huzurlu bir hayat sürmesi için gayret gösterirlerdi.

Bütün güzel adet ve gelenekleri en güzel şekliyle alıp uygulamakla tanınan Osmanlı hükümdarları da insanları rahat bir ortamda huzur içinde yaşatmak gayretinde idiler. Devlet merkezindeki halkın durumunu yakından takip eden Osmanlı sultanları ülke büyüyüp merkezden uzak yerlerde karışıklık ve yer yer haksız davranışlar görülmeye başlayınca ilgili yerlerin idarecilerine adaletname adı verilen yazılı belgeler göndermeye başladılar.

Adaletnameler üç bölüm halinde hazırlanırdı. Birinci bölümde şikâyetler sıralanır ve belgenin gayesi belirtilir; ikinci bölümde şikâyetlerin değerlendirilmesi neticesinde yasaklanan veya serbest bırakılan hareketler zikredilirdi. Üçüncü bölümde ise emirlerin tatbik edilmemesi neticesinde verilecek cezalar yazılırdı.

Adaletnameler kadılar tarafından şer'iyye sicillerine işlenirdi ve isteyen herkese ücretsiz bir nüsha verildiği gibi herkesin dinleyebileceği bir meydanda okunması mecburi idi. Adaletnamelerde beylerbeyi sancakbeyi kadı gibi idarecilere kimseye zulmetmemeleri ve zulmettirmemeleri emredilirdi. Ayrıca adaletnamelerde belirtilen hükümlerin uygulanıp uygulanmadığı merkezden gönderilen müfettişler vasıtasıyla gizlice teftiş edilirdi.

Osmanlılar'da bilinen ilk adaletname Yavuz Sultan Selim Han devrinde Eflaklar için yayınlandı. Daha sonraları buhran büyüyüp anarşi arttıkça adaletname sayısı da arttı. Çıkarılan adaletnamelerde idareciler kontrol altında tutulmaya Müslim-gayrimüslim ayırmaksızın tebaaya huzurlu bir ortam sağlanmaya çalışıldı.

Osmanlı adaletnamelerinin yayınlanmasına sebep olan şeylerden bazıları şunlardır:

1. Vergi yolsuzlukları ve vergi olarak toplanan malların halka zorla uzak mesafelere kadar taşıttırılması 2. Kadı naiblerinin sık sık teftişe çıkıp halkı rahatsız etmeleri 3. Muhtelif devlet memurlarının; suçlulardan kadılardan izinsiz cerime almaları 4. Bid'atlerin yani sonradan ortaya çıkıp halkın dinine itikadına uymayan şeylerin ve hurafelerin yaygınlaşması 5.Memurlukların yakınlara (dost akraba) verilmesi veya fahiş fiyatlarla satış yapılması 6. Rüşvet 7. Timarlı sipahiler beylerbeyiler sancak beyleri mütesellimler subaşılar kethüdalar kadılar naibler kassamlar amiller muhassıllar ve mübaşirler gibi memurların halktan ücretsiz yem ve gıda maddeleri almaları.

1516 senesinde yayınlanan Eflaklar (Karadağ-Romanya bölgesi sakinleri) adaletnamesinde yasaklanan suiistimaller ve bid'atler sırasıyla şunlardır:

1. Semendire sancağını yazmış olan eminler tarafından yeni deftere sancak beyi için harman vaktinde her köyden belli mikdarda arpa buğday tayin edilmiştir. Bunun dışında hiç kimse halktan fazla bir şey istemeyecektir. Bal yağ koyun kepenek gibi şeyler almayacaklar kadılar da bunları önleyeceklerdir. Fakat paraları ile almak isterlerse reaya ve Eflaklar da satmaktan çekinmeyeceklerdir.

2. Kanuna göre elli evden bir kişi olarak alınan hizmetçiye gelince beyler daha çok hizmetkâr istemekte ve daha uzun zaman hizmette tutmağa çalışmaktadırlar. Yahut sancak beyi hizmetkâr yerine bazen para almak istermiş. Bu da yasak edilmiştir. Kanuna göre işlem yapılacaktır.

3. Padişah kapısına mahpus göndermek veya sair devlet hizmetleri için davar ve adam gerekirse lüzumu kadar alınacak bu bahane ile fazla davar çıkarmak veya karşılığında para istemek gibi yollara gidilmeyecektir. Sancak beyinin kendi hizmeti için davar ve adam istemesi yasaktır.

4. Eflakların hane başına ödedikleri flori resmini toplamak için gidenler her yerin kadısı ile birlikte bu resmi toplayacaklar ve kendileri için hane başına sadece bir akçe florici bir akçe kâtibi alacaktır. Ayrıca bahşiş veya başka adlar altında hiçbir şey istemeyeceklerdir.

5. Eflaklar sancak beyine ev yapmak mecburiyetinde değillerdir. Ancak voyvoda için her nahiyede belli bir yerde nahiye halkı bir ev yapar ve tamirine bakar. Her gelen voyvoda orada oturur.

6. Voyvoda halktan istediğini parası ile ala. Para cezası veya siyaset cezaları hususunda kadının izni olmadan kendiliğinden hareket etmeye ve reayayı tutuklamaya. Voyvodalar zorla ot arpa saman ve tavuk almayalar.

7. Eflakların çayırlarına bahçelerine tahıllarına ve terekelerine ve otlaklarına sancak beyi ve adamları at salıverip zarar verdirmeyeceklerdir. Seyislerin reayadan yem ve yiyecek almasına müsaade etmeyeceklerdir.

8. Domuzlar bir kimsenin tımarında otlamıyorsa otlak hakkı alınamaz.

9. Yeni gelen voyvodanın primi (köy kethüdaları) birer karın yağ birer kebe (kepenek) alması da yasaklanmıştır.

10. Muharebe zamanında sancak beyleri voyvodaları ve subaşıları knezler (nahiye kethüdaları) ve primikurlar Eflakların zorla atlarını silahlarını alıyorlarmış. Bu da men edilmiştir.

11. Hıristiyan köylerinde oturan Müslümanlardan Hıristiyanlara zarar gelmiyorsa yerlerinde kalabilirler. Aksi halde yerlerinden göçürülecek Müslümanlar bir arada oturacaklardır.

12. Bu adaletname ile eski Despot Kanunu da kaldırılmıştır. (Despot Kanunu bazı davaları Eflakların kendi aralarında halletmeleridir. Bu adaletname ile her türlü ihtilafın kadı ve sancak beyi marifetiyle halledilmesi emredilmektedir).

seher
30-11-10, 19:50
Adem-i Merkeziyetçilik

Mahalli idarelere geniş yetkiler tanıyan ve İkinci Meşrutiyet'ten sonra Prens Sabahaddin’in Türk idare sisteminde uygulanmasını teklif ettiği ve savunduğu prensip. Merkeziyetçi idare prensibinin zıddı.
Ortaçağ Avrupası'nda feodal düzenin ortak özelliklerinin değişmesinden sonra gittikçe güçlenen merkezi idareler geniş halk kitlelerine hükmetmeye başladı. Mahalli idarecilerin ve kilisenin hükümranlık yetkileri kısıldı. Devlet idaresine tamamen merkeziyetçilik hakim olup güçlü bir devlet otoritesi ortaya çıktı. Bunun yanında halkın mahalli problemlerinin tespiti için bölge temsilci meclisleri veya bölge temsilcileri teşkil edildi.

Osmanlı Devleti'nde de sancak beylerine valilere ve kadılara geniş yetkiler verildi. Kadılar ilmiye sistemine göre tayinle gelen mahalli idarecilerdi. Kadıların veya yardımcı personelin yöre halkı tarafından seçilmesi veya denetlenmesi söz konusu değildi. Ancak ekonomik işlerde kolluk görevinin yerine getirilmesinde mali işlemlerin yürütülmesinde kadılar halkın ve esnafın temsilcisi sayılan kimselere başvurduğu takdirde bunlar kendilerine yardımcı olurlardı. Tanzimat devrine kadar geniş manâda adem-i merkeziyet prensibine uyulmamakla beraber mahalli idarecilere geniş yetkiler verilmesi Osmanlı Devletinde tamamen merkeziyetçi bir idarenin söz konusu olmadığını ortaya koymaktadır.

Tanzimat döneminde her sahada olduğu gibi devletin idari yapısında da bazı değişiklikler yapılmasına ihtiyaç duyuldu. Tanzimat Fermanı'yla gayrimüslim vatandaşlara Müslümanlardan daha geniş haklar verildi. Osmanlı Devletinin parçalanmasını ve yıkılmasını isteyen Avrupa devletlerinin destek ve teşvikiyle gayrimüslim vatandaşlar mahalli idarelerde söz sahibi olmak istediler. Onların istekleri doğrultusunda bazı mahalli muhassıllık meclisleri kuruldu. Fakat kısa bir müddet içinde bu uygulamadan vazgeçildi. Batılı devletler Tanzimat ve Islahat fermanlarında gayrimüslimler için vaad edilen reformların uygulanması ve merkeziyetçi sistemin terk edilmesi konusunda Babıali’ye yani Osmanlı hükümetine baskılarını arttırdılar. Batılı devletlerin baskılarıyla hazırlanan 9 Haziran 1861 tarihli Lübnan Nizamnamesi adem-i merkeziyetçiliğe doğru gidişin ilk müşahhas örneği oldu. Dini ve etnik çatışmaların hüküm sürdüğü Lübnan’da cemaatlerin yönetime eşit ağırlıkta katılmaları sağlandı.

Bu doğrultuda bütün Osmanlı İmparatorluğunu içine alacak idari yapının yeniden düzenlenmesi hususunda iki farklı görüş ortaya çıktı. Bir kısmı sınırları genişletilmiş vilayet ve livalara mali ve idari yetkiler verilmesini savunurken bir kısmı adem-i merkeziyet prensibini Osmanlı tebaasının bölünmüş olması dolayısıyla mahzurlu buldular. Bu tartışmalar sonunda hazırlanan 1864 tarihli Vilayet Nizamnamesi Fransız department sistemini andıran bir hüviyete sahipti. Merkeziyetçiliği ve adem-i merkeziyetçiliği bir denge içinde uygulamayı hedef alan 1864 nizamnamesi 22 Ocak 1871 tarihli İdare-i Umumiye-i Vilayat Nizamnamesi'nde merkeziyetçiliğin ağır basması yönünde değiştirildi. Nizamname hükümlerine göre vilayet sancaklara sancaklar kazalara kazalar da karyelere (köylere) ayrılıyordu. Vilayet merkezinde valinin başkanlığında toplanan bir vilayet idare meclisi kazalarda da kaza idare meclisi vardı. Hakim mektupçu defterdar hariciye memuru müftü ve gayrimüslim ruhani reis meclislerin tabii üyeleriydi. Ayrıca meclislerde halkın seçtiği iki Müslüman iki gayrimüslim dört üye daha vardı.

Bazı vilayetlerde Avrupa devletlerinin destek ve müdahalesiyle yarı bağımsız bir statü uygulandı. Umumi vilayet sisteminin dışında kalan Yemen Hicaz ve Mısır gibi yerler mahalli hanedanlar tarafından idare edildi. Osmanlı merkezi idaresi burada sadece asayişi temin etmekle meşgul oldu.

Avrupa devletlerinin Osmanlı Devletini parçalamak ve yıkmak emeline dayanan gayrimüslim unsurları tahrik ve teşvik ederek ve Osmanlı hükümetine baskı yaparak kurdukları adem-i merkeziyetçi idareler kısa zamanda merkezi devlet otoritesini zayıflattı. Bu sebeple merkeziyetçi idareye yönelik bazı reformcu uygulamalara gidildi. Birinci Meşrutiyet'ten sonra Osmanlı ülkesinin parçalanmasını önlemek isteyen Sultan İkinci Abdülhamid Han daha çok merkeziyetçi bir idare tarzını uygulamaya çalıştı. Onun devlet ve milletin faydasına olarak aldığı kararlara karşı çıkan bazı kimseler Avrupa’ya kaçarak adem-i merkeziyetçi bir idare tarzını hararetle savundular. Avrupa devletlerinden destek gören bu kimseler çıkardıkları gazeteler ve dergilerle Osmanlı Devletinin aleyhinde bulundular. Bunlardan birisi de Damad Mahmud Celaleddin Paşanın oğlu Prens Sabahattin’dir. Fransız yazarı Edmond Domolins’in fikirlerinden etkilenen Prens Sabahattin Jön Türkler hareketinin önde gelenlerinden oldu. 1902 Paris Kongresinde Jön Türkler ikiye ayrıldılar. Bir kısmı Ahmed Rıza’nın bir kısmı ise Prens Sabahattin’in etrafında toplandılar. Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti adıyla bir cemiyet kurdular. Avrupa devletlerinin teşvik ve destekleriyle Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermenistan Devletiyle yine o devirde Osmanlı Devletinin hakimiyeti altında bulunan İşkodra Yanya ve Kosova gibi vilayetlerden meydana gelen müstakil bir Arnavutluk Devletinin kurulmasını ve çeşitli unsurlara muhtariyet ve bağımsızlık verilmesini savundular. 23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet'in ilanından sonra yurda dönen Prens Sabahattin ve arkadaşları çeşitli gazetelerde adem-i merkeziyet ve teşebbüs-i şahsi fikirlerini neşrettiler ve kendilerine taraftar topladılar. Prens Sabahattin’in adem-i merkeziyetçi görüşlerini benimseyen gençler Nesl-i Cedid Kulübünü kurdular. Daha sonra İttihat ve Terakki Fırkasına muhalif olarak kurulan çeşitli unsurları bünyesinde toplayan Hürriyet ve İtilaf Fırkası da Prens Sabahattin’in adem-i merkeziyet ve teşebbüs-i şahsi fikirlerini savundu.

Prens Sabahattin’in savunduğu adem-i merkeziyet prensibine göre; “Her şeyi devletten bekleyen Osmanlı toplumunun gelişebilmesi için ferdiyetçi bir yapıya geçmesi gereklidir. Adem-i merkeziyetçilik ferdiyetçi yapıya geçilirken devlet düzeninin yenilenmesinde temel ilke olacaktır. Yeni yetişecek burjuva sınıfının teşebbüsçülüğünü engellemeyecek bir idare biçimi ancak İngiliz ve Amerikan örneğine uygun bir adem-i merkeziyet modeli olabilir. Buna göre yapılacak ıslahatla bütün tebaayı içine alan bir adem-i merkeziyet uygulanmalıdır. Seçimle gelecek belediye meclisi üyeleri mahalli idarede söz sahibi olmalıdır. Vilayet meclislerinde azınlıklar nüfusları oranında temsil edilmeli Osmanlı tebaası arasında imtiyazlı hiçbir grup bulunmamalıdır. Jandarma teşkilatında her azınlık nüfusu oranında yer almalıdır. Yalnız vali mutasarrıf defterdar ve mahkeme reisleri merkezi idare tarafından tayin edilmelidir.”

Prens Sabahattin’e göre; “Bir toplumun bir devletin temelini fertler teşkil eder. Toplumu kuran ona varlık bütünlüğü ve yaşama gücü kazandıran fert olduğu için sosyolojinin işe fertleri ele alarak başlaması gerekir. Fert toplum için değil; toplum fert içindir.

Devletin idare biçiminin değiştirilmesiyle yenileşme ve reform olmaz. Reform ancak fert hayatının gelişimini durduran özel teşebbüsü önleyen kurumların değiştirilmesi yenilerinin kurulmasıyla olur. Türkiye’de yapılması gereken en önemli yenilik eğitim ve öğretim düzeninde olmalıdır.”

Osmanlı Devletindeki geleneksel teşkilatlanmayı çağdaş gelişmeye ayak uyduramamanın sebebi olarak gören ve eskiye ait değerleri inkâra yönelen Prens Sabahattin’in ilk bakışta parlak görünen adem-i merkeziyetçi fikirlerinin bazılarının uygulanması bile Osmanlı Devletinin parçalanmasına ve yıkılmasına sebep olmuştur.

Cumhuriyet döneminde 1921 Anayasasının 11-14. maddeleri vilayetlere muhtariyet ve manevi şahsiyet (tüzel kişilik) bağışladı. Vilayet şuralarına da mahalli konularda yetkiler verdi. Vali TBMM’nin temsilcisi olarak devletin işlerini görecekti. 1924 Anayasasında bu hükümlere ve benzerlerine yer verilmedi. Mahalli idarelerle ilgili düzenlemeler ise büyük ölçüde iktidara gelen siyasi partilerin tutumuna bağlı kaldı.

seher
30-11-10, 19:51
Ağa

Türk devletlerinde askeri ve sivil kuruluşlarda kullanılan bir unvan.
Moğolca büyük erkek kardeş manasındaki “aka” kelimesinden Türkçeleşmiştir. Bu manâsından başka bazı lehçelerde baba dede amca dayı abla gibi yaşça büyük akrabalar için kullanılmaktadır. Ağa kelimesi unvan olarak kağanlar devrinden itibaren kullanılmıştır. Moğol prenslerine de aka unvanı verilmekle beraber bu unvan daha çok tanınan bir soydan olmayan fakat hizmetleri sayesinde önemli mevkilere yükselen devlet adamlarına verilmiştir. Timurlular devrinde ise bu unvanın sadece kadınlara verildiği kaynaklardan anlaşılmaktadır.

Akkoyunlu Devleti'nde bey zümresine mensup olmayan vazifeliler "Ağa" unvanını kullanmışlardır. Aynı şekilde Türk ve Moğol devlet teşkilatına bağlı kalan Safevi Devleti'nde de oymak ileri gelenleri avcıbaşılar darugalar elçiler saray hadımları bu unvanla anılmışlardır. Kaçarlar devrinde ise mülki memurlar için ağa unvanı kullanılmıştır.

Osmanlılarda devlet teşkilatının genişleme ve gelişmesinden sonra ağa kelimesi askeri teşkilatta çok kullanılan bir unvan haline geldi. Eyalet ve sancakların valileri olan paşa ve beylerden sonra merkez askeri teşkilatının bütün emirleri saray kuruluşlarının başında bulunanlar ve ihtisab ağası gibi bir kısım yöneticilerin bu unvanı taşıdıkları görülmektedir. Ağa unvanı taşıyanların çok defa vazifeleri veya şekilleri ile tarif edilmeleri de bu unvanın yaygın bir şekilde kullanılmasından ileri gelmiştir. Osmanlı Devleti'nde ağa unvanının kullanıldığı yerlerden bazıları şunlardır: Yeniçeri ağası harem ağası hazine ağası kızlar ağası silahtar ağa rikabdar ağa kol ağası çuhadar ağası iç ağası tatar ağası.

On dokuzuncu asırda Yeniçeri ocağının kaldırılmasıyla başlayan yeniliklerden sonra ağa unvanı yerini bazı unvanlar hariç efendi ve bey unvanlarına bırakmıştır. 1934’ten sonra imtiyaz anlatan diğer kelimelerle birlikte ağa unvanı da kaldırılmıştır.


Ahali Mübadelesi

1923'te imzalanan Lozan Antlaşması gereğince Türkiye'deki Rumlarla Yunanistan'daki Türklerin büyük bölümünün karşılıklı değiştirilmesi.
Osmanlı Devleti'nin son zamanlarında meydana gelen Kırım Doksanüç ve Balkan harplerinden sonra Anadolu'ya Kırım'dan Kafkaslardan ve Balkanlardan pekçok Müslüman-Türk nüfus göç etti. Öte yandan Tanzimat'tan sonra gayrimüslim tebaaya ve azınlıklara verilen imtiyazlar özellikle Rumların ekonomik bakımdan güçlenmesi neticesini ortaya çıkardı. Bu sebeple Yunanistan'dan Anadolu'ya göç oldu. Rumlar özellikle İstanbul'da Batı Anadolu'da Trakya'da ve Karadeniz kıyılarında yerleştiler. Ekseriyeti şehirlerde oturan ticaret ve sanatla meşgul olan Rumlar dış ticarette ve imalat sanayiinde önemli yer tuttular. 1919 senesinde Batı Anadolu'daki imalathanelerin % 73'ü Rumların elindeydi.

Osmanlı Devletinin parçalanması yeni devletlerin kurulması kurulan devletlerin Müslüman-Türklere zulüm ve işkenceler yapmaları neticesinde Rumeli'den Türkiye'ye büyük göçler oldu. bu göçler 1911-12 Balkan Savaşları sonrasında hızlandı. 140 bini Yunanistan'dan olmak üzere 400 bin Müslüman-Türk Türkiye'ye geldi. 1919'da Batı Anadolu'daki Yunan işgalinde yerli Rum ahali Yunan ordusuyla işbirliği yaptı. Yunan ordusunun yenilerek geri çekilmesi Rumların da büyük zarar görmesine bir kısmının Yunanistan'a kaçmasına sebep oldu (Bkz. Türk Göçleri).

Lozan'da Yunanistan'daki Müslüman-Türk ahali ile Türkiye'deki Rum ahalinin karşılıklı mübadelesi yani değiştirilmesi konusu da ele alındı. 30 Ocak 1923'te imzalanan antlaşmaya göre; Batı Trakya'da yaşayan Türkler ile İstanbul'da yaşayan Rumlar dışında kalan bütün Türk ve Rum nüfus değiştirilecekti. Mübadele edilen ahali bir daha geri dönemeyecek taşınır mallarını yanlarında ***ürebilecekler taşınmazlarını ise karma komisyon denetiminde altın değerine göre tasfiye edebilecekti. Antlaşmanın uygulanması için iki ülkeden dörder Milletler Cemiyeti Kurulunun seçtiği üç üyeden meydana gelen bir komisyon teşkil edildi. Komisyon ekim 1923'te çalışmaya başladı. Birinci yıl bir miktar ahali mübadele edildi. Fakat İstanbul'daki Rumların tespiti hususunda anlaşmazlık çıktı. Yunanistan hileli yollara başvurarak İstanbul'da oturan Rumların doğum yerleri ve İstanbul'a yerleştikleri tarih ne olursa olsun mübadele dışı bırakılmasını istedi. Türkiye ise bunların Türk kanunlarına göre tespit edilmesini istedi.

Milletlerarası Adalet Divanı Türkiye'nin görüşüne yakın bir karar aldıysa da Yunanistan bu karara uymadı. Batı Trakya'daki Müslüman-Türk ahalinin mallarına antlaşmalara aykırı olarak el koydu. Bu malları Rum göçmenlere dağıttı. Buna karşılık Türkiye de İstanbul'daki Rumların mallarına el koydu. İki ülke arasında bir müddet gergin bir hava hakim oldu. 1926 senesinde yapılan bir antlaşmayla el konan taşınmazlar meselesi çözümlendi.

Ahali mübadelesi 1923'ten 1927'ye kadar sürdü. Mübadele neticesinde 400 bin Müslüman-Türk Türkiye'ye gelirken 1 milyonu aşkın Rum Yunanistan'a gitti. Mübadele sırasında giden Rumların yüzde ¤¤¤¤eni Anadolu'dan yüzde yirmisi ise Trakya'dandı. 1927 senesine gelindiğinde İstanbul'da yaşayan 110.000 Rum kaldı. 1930 senesinde "İkamet Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi" adıyla Yunanistan'la imzalanan antlaşmayla Türk tebaası bile olmayan Rumlara Türkiye'de aynen Türk vatandaşları gibi haklar tanındı. Antlaşmada "Mütekabiliyet" yani iki tarafın da bu hakları karşılıklı olarak kullanması hükmü yer aldı. Türkiye'deki Rumlar bu hakları fazlasıyla kullandılar. Hattâ Türkiye'de ticari hayatın köprü başlarını Rumlar tuttu. Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin takip ettiği tavizci dış politika sebebiyle Türklerin Yunanistan'da aynı hakları kullanması bir tarafa ellerindeki hakları antlaşmalara rağmen alındı. Yunanistan Batı Trakya Türklerine rahat zulmedebilmek için Türklerin yaşadıkları bölgeyi birinci derecede askeri yasak bölge ilan etti.

Güneydoğu Rodoplarda bulunan Pomak Türklerine Hıristiyanlaştırarak eritme siyaseti tatbik edildi. Pomaklara yoğun bir şekilde kendilerinin aslen Türk olmadıkları telkini yapıldı. Pomaklar arasında Türkçe konuşmak yasak edildi. Diğer bölgelerde yaşayan Türkler arasında milli şuura hizmet eden gazeteler kapatıldı. Gazeteciler çeşitli bahanelerle hapsedilerek kendilerine işkence yapıldı. Cami çeşme mektep gibi dini ve hayrî eserlerin yapılmasına müsaade edilmediği gibi eskilerin tamir edilmesine de binbir güçlük çıkartıldı. Bu yüzden o güzelim eserler zamanla harabe hale geldi. Sık sık imar planları değiştirilerek açılacak yollara Türk-İslam eserleri isabet edecek şekilde çizildi. Türklerin elinde bulunan topraklar toprak reformu bahanesiyle istimlâk edilerek ellerinden alındı ve istimlâk bedelleri ödenmedi. Türk-İslam mezarlıkları aynı şekilde istimlâk edilerek ortadan kaldırıldı. Yerlerine de gazino ve sinema gibi eğlence yerleri yapıldı. Türk sözünü kullanmak yasak edilerek suni bir surette Türk ve İslam ayırımı yapıldı. Böylece Müslüman Türkler arasına ikilik sokulmaya çalışıldı. Mahalli idarelere seçilmiş bulunan Türkler Yunan emellerine hizmet etmedikleri takdirde bunlara işten el çektirildi. Türklere memuriyet hakkı verilmediği gibi Türklerden alış veriş yapılmasına çeşitli yollarla mani olundu. Türklerin tahsil imkânları çeşitli yollardan engellendi ve bu suretle onlar arasından münevver insanların yetişmesi engellendi. El altından ve çeşitli yollarla Batı Trakya Türklerinin Türkiye'ye göç etmeleri telkin edildi. Bu suretle Türk nüfusunun azalmasına azami gayret sarf edildi. Türkiye'de ise azınlık durumunda olan Rumlara karşı yumuşak bir politika izlendi.

Konuştukları dillere göre yapılan son nüfus sayımında (1965) Türkiye'de Rumca konuşan 48.000 kişinin olduğu ve 80.000 Rum-Ortodoks olduğu tespit edilmiştir. Bu sayının sonraki yıllarda biraz daha azaldığı tahmin edilmektedir. Yunanistan'da ise yaklaşık 150.000 Türk bulunmaktadır.

seher
30-11-10, 19:51
Alay

Türkçe'de tören veya gösteri gayesiyle bir araya gelen topluluğa; başında bir albayın bulunduğu tabur ile tugay arasındaki askeri birliğe; Osmanlılar'da askeri ve mülki merasimin tertip ve düzenine verilen ad.
Sultan İkinci Mahmud Han tarafından 1826 senesinde kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediyye'nin 12.000 kişilik kuvvetinin tamamı İstanbul’da bulunan sekiz tertibe bölünmüştü. Daha sonra imparatorluğun başka bölgelerinde de tertipler kuruldu. 1828 senesinde “tertip” terimi “alay”a çevrildi. Her alay üç taburdan meydana geliyor komutanlığını miralay (albay) rütbesinde bir subay yapıyor ayrıca yardımcı bir kaymakam (yarbay) bulunuyordu. 1831’de bir alayın dört taburdan kurulması ve dördüncü taburun avcı taburu olması kabul edildi. Arkasından iki alaydan meydana gelen livalar (tugaylar) kuruldu.

Sultan İkinci Abdülhamid Han zamanında bulundukları bölgenin güvenlik ve savunmasını yürütmek üzere Hamidiye Alayları teşkil edildi. İkinci Meşrutiyet'ten sonra piyade alayları üç taburdan meydana gelmeye başladı. Süvari alayları altı bölükten topçu alayları ise 12 bataryadan ibaretti. Cumhuriyet döneminde ise bir piyade alayı üç piyade taburundan bir tanksavar bölüğünden bir piyade hava bölüğünden bir muhabere takımı ve piyade hafif koluyla bir alay karargahından teşkil edildi. Bir topçu alayı ise iki veya daha fazla topçu taburundan meydana geldi.

Alay kelimesinin başına ve sonuna getirilen eklerle bir hayli tabir terim ve deyim meydana gelmiştir. Alaylı alay beyi alay emini alay katibi alay imamı alay müftisi alay çavuşu alay-ı hümayun alay köşkü alay kanunu alay meydanı alay meclisi alay erkanı alay sancağı alay bağlamak alay göstermek alaya binmek mevlid alayı valide alayı sürre alayı kılıç alayı selamlık alayı Hırka-i seadet alayı baklava alayı amin alayı kadir alayı bayram alayı mızraklı alayı hassa alayı düğün alayı bunların belli başlılarıdır.

İslamiyet'ten önce örf adet ve geleneklerine düşkün olan Türkler Müslüman olduktan sonra da İslamiyet'in yasak etmediği adet ve geleneklerini sürdürdüler. Müslüman olduktan sonra dinin ışığında pekçok güzel adet ve gelenekler ortaya koyarak İslamiyet'in emirlerini toplum olarak yaşamaya ve yaşatmaya gayret gösterdiler. Osmanlılar zamanında daha önceki Müslüman-Türk devletlerinde görülen bazı merasim ve gelenekler aynen devam ettirildiği gibi yeni ilaveler de yapıldı. Bu merasimlere umumi olarak alay adı verilirdi. Saray erkanı ile halkın kaynaşmasına vesile olan bu alaylar halktan büyük ilgi görür ve çok ihtişamlı olurdu.

Padişahın tahta çıktığı gün sabahın erken saatlerinde Topkapı Sarayı-Akağalar Kapısında biat merasimi yapılırdı. Padişah hazine-i hümayundan çıkarılan tahta oturur teşrifata (protokole) riayet olunarak başta hanedan mensupları olmak üzere bütün rütbe sahipleri birliğin ve kuvvetin sembolü olan padişahı selamlayarak yerlerini alırlardı. Bu merasim büyük bir sessizlik içinde cereyan eder mızıka çalınmazdı.

Bayram gümlerinde de buna benzer bayram alayı veya muayede denilen bayramlaşma merasimi yapılırdı. Bayramlaşma merasimini Babıali teşrifat kalemi idare ederdi. Herkes yerini aldıktan sonra padişah mızıka-i hümayun efendilerinin; “Aleyke av¤¤¤¤ah” ve; “Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var” sesleri arasında tahta oturur ve bu esnada mehteran bölüğü tarafından hünkâr marşı çalınırdı. Teşrifata uygun olan bu merasim son zamanlarda umumiyetle Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonunda icra edilirdi.

Bu merasimlerden başka şu alaylar yapılırdı:

Beşik alayı: Harem'de kus-i şadımani çalınınca Enderunlular doğum olduğunu anlarlar kurbanlar hazırlanırdı. Her koğuşun önünde kurban kesilirdi. Padişah Çinili Köşkün içinden altın serperdi. Mehter takımı marşlar çalarak bu sevince iştirak eder doğan şehzadenin veya sultanın ismini öğrenen şairler tarih düşürmekte yarışırlardı. Hazine kâhyası darphaneye giderken gümüş kabartmalı beşik ısmarlardı. Kısa zamanda yapılan beşik alayla saraya getirilir harem kapısında kızlarağasına verilirdi. Hazine kâhyası ve maiyetindekilere padişah tarafından ihsanda bulunulurdu.

Sürre alayı: Osmanlılar zamanında hac mevsiminde Mekke ve Medine’ye saraydan ve halktan gönderilecek hediyeleri yollamak üzere düzenlenen merasimdir.

Hırka-i saadet alayı: Ramazan ayının on beşinde yapılırdı. Hazine kâhyası vezirlere divan çavuşları vasıtasıyla davetiyeler gönderirdi. Ayrıca ilmiye sınıfı mensuplarına mülki ve askeri erkâna da haber giderdi. Merasimden önceki gece padişah süngerlerle Hırka-i saadetin bulunduğu sandukayı ve dolapları silerdi. Padişah sabah namazını Hırka-i saadet dairesinde kılar öğleden evvel hasodalılar Hırka-i saadetin gümüş yaldızlı sandukalarını altın anahtarla açarlar yedi kat ipek kadife üzerine som sırma ve incilerle işlenmiş bohçaların şeritlerini çözerlerdi. İkinci mahfaza bundan sonra padişahın yanında bulunan altın anahtarla açılırdı. Hırka-i saadet sandukasının açılışında silahdar çuhadar rikabdar dülbentdar ağa anahtar ve peşgir ağaları hasodalılar saray imamları da hazır bulunurlardı. Bu esnada güzel sesli müezzin ve çavuşağaları Kur’an-ı kerim okuyarak ziyarette bulunanlara ayrı bir manevi haz verirlerdi. Ziyareti evvelâ padişah sonra sırayla diğerleri yapardı.

Baklava alayı: Ramazan-ı şerifin on beşinci günü gayet muhteşem bir surette yapılan Hırka-i saadet alayından sonra yeniçeri ocağı neferlerine baklava verilirdi. Bu uygulamaya ilk olarak Kanuni Sultan Süleyman Han zamanında harplerden zaferle dönen orduya pilav zerde ve yahni gibi yemeklerle ziyafet verilmekle başlandı. Askeri gazaya teşvik etmek maksadıyla çekilen bu ziyafetler sonraki padişahlar zamanında da devam etti. Ramazan-ı şerifin on beşinci günü İstanbul’da bulunan askerlerin her on neferine bir tepsi baklava ikramı adet oldu.

Bu alay yapılırken yeniçeri ortaları saka usta ve karakullukçuları ile diğer zabitler sarayın orta kapısının iki tarafındaki divan yeri sofasından ilerideki mutfaklar önünde futa denilen ipekli peştamallara bağlı olarak hazır bulunan baklava tepsileri hizasında yer alırlar; bu sırada ortakapı açılıp Babüssaâde'de bekleyen silahdarağa sağ koltuğunda anahtar ağası sol koltuğunda başlala ile akağalar kapısından çıkar. Kilerci baltacısıyla palüdeci ağadan başkasını kapının önünde terk ederek bu iki kişiyle baklava tepsileri hizasına yanaşırdı. Kilercibaşı baltacısıyla palüdeci padişah için hazırlanan bir tepsi baklavayı alır silahdara verirdi. Bunu müteakip askerden ikişer nefer sarılı baklava tepsilerini yeşil yollu sırıklara geçirirlerdi. Hazır oldukları orta kapıya işaret olununca kapı açılırdı. Her bölüğün usta saka mütevelli odabaşı karakullukçu ve bayraktarı bölüklerinin önüne düşerek baklavacılar da arkadan gelerek alay ile kışlalarına giderlerdi. Ertesi gün ise tepsi ve futalar saray mutfağına (Matbah-ı amireye) gönderilirdi.

Adalet ve ihsanla altı yüz sene hüküm sürmüş ve insanlığın kurtuluş ve refahı için gayret göstermiş olan Osmanlıların askere ihsan ve bahşişinin küçük bir bölümü olan baklava alayı yeniçeri ocağının kaldırılmasına kadar devam etti. 1826’daki son baklava alayı sırasında yeniçerilerin İstanbul halkını inciten taşkınlıkları ocağın halk nazarında itibarını büsbütün kaybettiren son sebeplerden biri olmuştur.

Kadir gecesi alayı: Ramazan ayının son günlerinde bulunan Kadir gecesinde Hırka-i saadet dairesinden Ayasofya Camiine kadar bütün yol boyları meşalelerle aydınlatılırdı. Alayın önünde yirmi kadar meşale ve onun arkasında kırmızı-yeşil kırk kadar fenerle hasekiler yürür ve böylece Ayasofya Camiine gidilir ve padişahın imamı namaz kıldırırdı. Son padişahlar zamanında Kadir gecesi alayı saltanat kayıklarıyla gidilerek Tophane’deki Nusretiye Camiinde yapıldı.

Yılbaşı tebriki alayı: Hicri yılbaşı olan Muharrem ayının ilk günü padişah Çinili Köşke gelir saray ağalarına Muharremiye adıyla bahşiş ve ihsanda bulunurdu. Ayrıca helvahanede yapılan ve kâselere konulan kırmızı renkli şekerlemeler ikram edilirdi. Muharrem ayının üçüncü günü umumiyetle Çırağan Sarayına rikab (özengi) ısmarlanır sadrazam ve şeyhülislam padişah tarafından huzura alınarak tebrikler kabul edilirdi.

Mevlid alayı: Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) dünyayı teşrif ettiği gün olan Rebi-ul-evvel ayının on ikinci gecesinde Balıkhane köşkünde ertesi gün de Sultan Ahmed Camiinde mevlid okunurdu.

Kılıç alayı: Yıldırım Bayezid Han zamanında ilk defa Niğbolu Zaferi'nden sonra yapılmaya başlanan bu alayda devrin ileri gelen âlimi tarafından padişaha kılıç kuşatılırdı. Kılıç alayı usul olarak padişahın cülusunu takip eden günlerde taç giyme merasimine benzer ve halkta büyük bir coşkunluğa sebep olurdu. Talebeler yollara dizilir Edirnekapı’da muhteşem bir çadır kurulur yabancı devlet temsilcileri geçenleri buradan seyrederlerdi. Padişah onları arabadan selamlardı. Padişahın arabasını başta sadrazam olmak üzere bütün nazırlar (bakanlar) meclis reisleri ve saray erkânının arabaları takip ederdi. Alay Eyüp Sultan’a varınca arabalardan inilir ve yürüyerek Ebu Eyyub el-Ensârî'nin (radıyallahü anh) türbesine gidilirdi. Burada yeni padişaha kılıç kuşatılır ve dua edilirdi.

Alay-ı Hümayun: Padişah sefere giderken seferden dönerken sefere gideni uğurlarken seferden dönen orduyu karşılarken saraydan Davutpaşa’ya kadar tertip edilen alaylardı. Osmanlıların haşmet devirlerinde bu alaylar büyük bir ihtişamla yapılırdı.

Sadaret alayı: Sadrazamlara sadaret mührü vermek için tertiplenen alaydır. Tanzimat'a gelinceye kadar sadaret mührü Hırka-i saadette verilirdi. Bu münasebetle sadrazama has odabaşı vasıtasıyla yeniden samur kürk giydirilirdi.

Sadaret alayı merasimi Beşiktaş’ta başlar denizden Sirkeci’ye gelinirdi. Önde mabeyn başkâtibi onu takiben yaverler ve en arkada sadrazam ata binmiş olarak halkın önünden geçer Babıali’de divan odasına gelirlerdi. Başkâtip sadaret mektupçusuna atlasa sarılı nameyi öperek verir o da gür bir sesle okurdu. Daha sonraki devirlerde bu merasim arabalarla yapıldı.

Selamlık alayı: Padişahın Cuma namazı için camiye gitmesi anında tertiplenen alaydır. Sultan İkinci Abdülhamid Han Cuma selamlığını Yıldız Camiinde yaptırırdı. Ermeniler böyle bir selamlık esnasında suikast tertibinde bulunmuşlardı.

Valide alayı: İlk defa Dördüncü Murad Han'ın annesi için tertiplenen bu alay daha sonraki devirlerde gelenek haline geldi. Tahta çıkan padişah annesini eski saraydan yeni saraya getirtirdi. Sultan İkinci Mahmud Hanın annesine yapılan alay pek gösterişli olmuştu. Valide Sultanı yeni sarayda önce saray mensupları sonra padişah karşılar ve tebrik ederdi.

Amin alayı: Osmanlı Devletinde ana okuluna başlayan çocuklar için yapılan merasim.

Alayla alâkalı terim ve deyimler de şunlardır:

Alay arabası: Alaylarda padişahların bindiği arabaya verilen addır. Buna saltanat arabası da denilirdi. Muhteşem olan bu arabayı ihtişamı bir kat daha arttıran atlar çekerdi. Seyislerin elbiseleri de sırmalıydı.

Alaya binmek: Resmi sıfatı haiz olanların bayramlarda ve resmi günlerde yapılan alaylara iştirak etmeleri demektir. Vaktiyle alaylara atla katıldıkları için bu tabir kullanılırdı.

Alay bağlamak: Ordunun düşman karşısında harekete geçmek üzere emir ve kumandayı beklemesi veya merasimde alayın tamamen tertip ve tanzim edilmiş olması demektir.

Alay elbisesi: Alaylarda ve diğer merasimlerde giyilen resmi elbiseye verilen ad.

Alay kanunu: Alaylarda ve seferlerde padişahın huzurunda tertiplenen ve büyük geçit törenlerinde ve hükümetçe tespit edilmiş olan diğer merasim ve alaylarda; vezirler alimler devlet ricali ile askeri erkânın tertip (protokol) ve kıyafetlerine dair kanundur.

Alay meydanı: Topkapı Sarayında ortakapı ile Babüssaâde arasındaki sahaya verilen ad. Ayrıca bir bayrağın veya büyük bir resmî binanın önünde askeri geçit yapmaya ve merasim için toplanmaya mahsus geniş saha ve meydana da bu ad verilirdi.

Askeri teşkilat birimi olan alayla ilgili terim ve deyimler de şöyledir:

Alay beyi: Vaktiyle miralay yani albay rütbesinde olan vilayet merkezlerindeki jandarma kumandanlarına verilen addı. 1908’de İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra bu tabir terk edilerek yerine alay kumandanı tabiri kullanıldı.

Alay çavuşu: İki manâda kullanılırdı. Birincisi; padişahların bir yere gidişinde geçit resimlerinde önden gidip yol açan divan-ı hümayun çavuşlarıydı. İkincisi; birlikteki yazılı ve sözlü emirleri askerlere bildiren çavuşlardı. Bunlar tellal gibi yüksek sesle bağırarak verilen emirleri tebliğ ederlerdi.

Alay emini: Yüzbaşıdan büyük binbaşıdan küçük askeri kâtip sınıfından bir vazifelinin unvanıydı. Alay kâtipliğinden terfi ederek alay emini olanlar alayın idari ve hesap işleriyle meşguldüler. Diğer askerler gibi resmi elbise giyerlerdi. Ancak bunların elbiselerinin şerit ve yıldızları diğer askerlerin elbiseleri gibi sarı olmayıp beyazdı. Alay eminleri binbaşılığa terfi ettikten sonra diğer askerler gibi yükselirlerdi. 1908’de bu unvan teşkilattan kaldırıldı.

Alay erkânı: Başta miralay (albay) olmak üzere alayı teşkil eden taburların binbaşılarıyla alay müftileri ve alay kâtipleri gibi yüksek rütbeliler hakkında kullanılan bir terimdi.

Alay imamı: Alayın birinci taburunun imamına verilen addı. Teşrifatta (protokolde) yüzbaşıdan önce gelirdi.

Alay kâtibi: Alayın yazı ve hesap işlerini gören askerin adıydı. Tabur kâtipleri terfi ederek alay kâtibi olurlar alay kâtipliğinden de alay eminliğine terfi edilirdi.

Alay meclisi: Alay işleri hakkında icab eden kararları vermeye yetkili meclise verilen addı. Miralayın başkanlığında alayı teşkil eden taburların binbaşılarıyla alay müftisinden ve alay kâtibinden teşekkül ederdi.

Alay müftisi: Alay imamının üstü olan rütbe sahibi sarıklı askere verilen addı. Teşrifatta (protokolde) binbaşıdan önce gelirdi. Askerlere dinî vazifeleri öğretmek ve onların suallerine cevap vermek için taburlarda tabur imamı alaylarda ise alay müftisi bulunurdu. Bu vazife Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar devam etmiştir.

Alay sancağı: İki manaya gelirdi. Birincisi bir alaya mahsus olan sancak demekti. İkincisi resmi günlerde gemileri donatmak için asılan rengârenk bayraklar hakkında kullanılan bir tabirdi.

Alaylı: Vaktiyle mektep mezunu olmayıp erlikten yetişen askerler hakkında kullanılırdı. Bir mektep bitirmeden meslek içinde yetişen diğer devlet memurları için de bu tabir mecazi olarak kullanılmıştır.

seher
30-11-10, 19:52
Anadolu Beylikleri

Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu’da kurulan Türk beyliklerinin genel adı. Bu beylikler tarihi kaynaklarda Tavaifi Mülûk ismiyle geçmektedir.
Malazgirt Zaferi'nden sonra birçok akıncı beyi Anadolu’yu Türk toprakları haline getirmek için seferler düzenledi. Bu beyler elde ettikleri bölgelerde ilk Türk beyliklerini kurdular. Üsküdar’a kadar Anadolu topraklarının büyük bir kısmı bu beyliklerin eline geçti. Beyler Selçuklu sultanını hükümdar tanımakla beraber iç işlerinde tam bağımsız bir haldeydiler. Bunlar; Bitlis ve Erzen’de Dilmaçoğulları (1085-1394) Ahlat’ta Ermenşahlar (1100-1207) Diyarbekir’de İnaloğulları (1098-1183) Erzincan Kemah ve Divriği’de Mengücükler (1072-1277) Erzurum’da Saltuklular (1072-1202)’dan ibaretti. Bu beyleri bir düzene sokmak için çalışan Büyük Selçuklu Devleti sultanları başarılı olamadılar. Bununla birlikte beyliklerin ekserisi sonraları Türkiye Selçukluları'nın hakimiyetine girdiler.

Alaeddin Keykubad’ın saltanatının sonlarına doğru merkez ile uçlar arasında münasebetler gevşemeye başladı. 1220’den sonra Moğol istilasının Ortadoğu üzerinde yoğunlaşması Bizans sınırında büyük değişikliklere sebep oldu. Moğol akınlarına karşı koyamayan Türkmen aşiretlerinin Selçuklu topraklarına yönelmeleri üzerine Selçuklu sultanı bunları Bizans sınırına yerleştirdi. İkinci Gıyaseddin Keyhüsrev’in Kösedağ Savaşı'nda yenilmesinden sonra merkezî idare iyice zayıfladı. Son Selçuklu veziri Muinüddin Pervane’nin ölümüyle düzenli devlet idaresi de ortadan kalktı. Anadolu'da idareyi ele geçiren Moğol valilerinin zulümleri ve koydukları ağır vergiler halkı huzursuz etti. Neticede Selçuklu Devletinin hiç bir fonksiyonunun kalmaması halkı kuvvetli beyler etrafında toplanmaya teşvik etti.

Nitekim gaziler ve onlara katılan çeşitli aşiretlerle bazı Türkmen beyleri karışıklık devresi içinde hakimiyet kurarak birer hanedan haline geldiler. Aydın Karesi Menteşe Saruhan Germiyan Çoban ve Osmanoğulları bu şekilde kurulan beyliklerden bazılarıdır. Eşref Sahib Ata İnanç Hamid ve Candaroğulları gibi diğer beylikler ise; Selçuklu veya İlhanlılar tarafından mükâfat olarak malikane tarzında verilen arazilerde bazı komutanların istiklallerini ilan etmeleriyle ortaya çıktılar.

Beylikler kuruluşlarından hemen sonra buhranlı bir devreye girdiler. Bunun sebebi ise İlhanlıların Anadolu valileri ile baskılarını arttırmaları idi. Emir Çobanoğlu Timurtaş Ebu Said Bahadır Han tarafından affedilip Anadolu’ya ikinci defa vali olunca beylikler bağlılıklarını belirtmek için İlhanlılar adına akçe bastırdılar. Daha önce affedilen Emir Timurtaş 1324’te babası gibi öldürülmekten korktuğundan Memluklar'a sığındı. Vali olarak Büyük Şeyh Hasan tayin edildi ise de kendisi gelmeyip yerine Alâeddin Eretna’yı vekil olarak gönderdi. Ebu Said Bahadır Hanın ölümü ile çıkan kargaşalıktan faydalanan Eretna 1343’te Timurtaş’ın oğlu Şeyh Hasan’ı yenince hükümdarlığını ilan etti ve bir beylik haline geldi. Bu hadiseler neticesinde Anadolu’da İlhanlı hakimiyeti tamamen çöktü.

İlhanlı baskısının Anadolu beyliklerinin üzerinden kalkması üzerine beyler rahat bir nefes aldılar. Anadolu şehirlerinde imar hareketlerini hızlandırdılar. Diğer taraftan sınır boylarında olan Osmanoğulları Aydınoğulları Saruhanoğulları Menteşeoğulları ve Karesioğulları Bizans topraklarına yaptıkları seferleri sıklaştırdılar. Osmanoğullarının akınlarda büyük başarılar elde etmesi Anadolu’daki diğer beylikleri rahatsız etti ve onları bu beyliğin büyümesine engel olmaya sevk etti.

Yıldırım Bayezid Han başarılı muharebeler neticesinde Germiyan Hamid Menteşe Aydın Saruhan ve Candaroğulları beyliklerini Osmanlı topraklarına kattı. Bu sırada Timur Han’ın Ortadoğu’ya doğru hareketi toprakları kaybolan beylerin ona sığınmasına yol açtı. Yıldırım Bayezid’in Ankara Savaşı'nda mağlup olmasıyla bazı beylikler yeniden kuruldu. İkinci Murad Han zamanında Anadolu beyliklerinin çoğu Osmanlı topraklarına katıldı. Fatih Sultan Mehmed Han ise Anadolu’da birliği tekrar tesis etti. Fatih 1461 senesinde Trabzon seferi ile Candaroğulları Beyliğini ortadan kaldırdı. Karaman Beyliği'nin topraklarının ekseriyetini Osmanlı hakimiyeti altına aldı. Bu fetihlerden sonra Karaman beyinin oğulları ile Kastamonu sancakbeyi olarak bırakılan Candaroğlu Kızıl Ahmed Bey Uzun Hasan’dan yardım istediler. Ancak beyliklerinin başına geçmeye muvaffak olamadılar. İshak Pir Ahmed Kasım Beylerin mağlup edilmeleriyle de 1471’de Karaman Beyliğinin bütün toprakları Osmanlı Devletine katılmış oldu.

Dulkadiroğulları ve Ramazanoğulları Osmanlı-Memluk rekabetinden faydalanarak mevcudiyetlerini bir süre daha korudular. Ancak Yavuz Sultan Selim Han’ın Mısır seferi sırasında Osmanlı hakimiyetini kabul ettiler. Böylece Anadolu’da Osmanlı Devleti'nin mutlak hakimiyeti kurulmuş ve Tavaif-i Mülûk adıyla anılan beylikler devri sona ermiş oldu.

Beylikler devrinin en önemli özelliği kültür faaliyetlerinde ortaya çıkmış ve her beylik kendi merkezini bu açıdan zenginleştirmeye çalışmıştır. Eski Anadolu Türkçesi dil yadigârları bu faaliyetlerin neticesinde ortaya konmuş ve çok sayıda eser yazılmıştır. Bazı beyler kültür faaliyetlerini teşvik ederken bir kısım beyler de bizzat eserler vermişlerdir.



Arpalık

Osmanlılar'da devlet memurlarına vazifeleri sırasında maaşlarına ilaveten görevden ayrıldıktan sonra ise tekaüt veya ma’zuliyyet maaşı olarak tahsis edilen gelir.
Arpalığın ne zaman ve ne gaye ile ihdas edildiği kesin olarak bilinmemektedir. On altıncı asrın başlarında verilmeye başlanan arpalığın memurluğu dolayısıyla at beslemek durumunda olanlar için konduğu tahmin edilmektedir. Arpalık kendisinden başka kalabalık maiyeti uşak ve hizmetkârları bulunanlara masrafları gözetilerek bağlanırdı. Bu aylık önceleri yeniçeri ağası bölük ağası gibi askerî şahıslara verilmekte iken sonraları şeyhülislam kazasker müderris gibi yüksek ilmiye sınıfına sultan hocalarına güç vazifelerde bulunan idare amirlerine on yedinci asırdan itibaren de vezirler ile ümeraya verilmeye başlandı.

Arpalık ya belli bir kaza veya sancağın senelik gelirinin bir kısmı tahsis olunarak veya hazineden belli bir gündelik verilerek olurdu. Bunun birincisine Bervech-i arpalık dirlik ikincisine Bevech-i arpalık ulufe denilirdi. Arpalığın en fazlası; idare amirleri için senelik 100 000 ilmiye sınıfı için 70 000 yeniçeri ağaları için 58 000 saray mensupları için ise 19 999 akçe idi. Ulufe olarak verilenlerin senelik toplamı da bu değerleri aşmazdı.

Arpalık sahibi olanlar bizzat arpalık olarak tahsis edilen kazaya gitmeyip yerlerine bir naip gönderdikleri gibi bazen de kendileri giderlerdi. Sultan Üçüncü Selim bozulan ilmiyenin ıslahına teşebbüs ettiği sırada arpalık sahibi olan ma’zul (azledilmiş) vilayet kadıları ile kazaskerlerden vilayet kadılarından mazereti olmayanların bizzat arpalıklarına giderek hakimlik etmeleri ve sakat ve ihtiyar olanların da arpalıklarını iltizama vermeyip emanet suretiyle beşte bir üzerinden ehliyetli dürüst naiplere vermeleri gibi hususları içeren fermanında; cahil kimselere naiplik verilmemesini ve imtihansız hiç kimsenin yeniden kadılığa tayin edilmemesini emretti.

Arpalık birçok suiistimallere meydan verdiği için on sekizinci asırda kaldırılarak aylığa bağlandı. Bu durum daha sonra genişleyerek arpalık maaşı; Tanzimat'tan sonra isim değişikliği ile tarik maaşı ve en son olarak rütbe maaşı adını aldı. Meşrutiyet'ten sonra ise ilmiye sınıfına da diğer devlet memurları gibi muntazam aylık ve emekli maaşı bağlandı. Böylece arpalık tarihe karışmış oldu.

seher
30-11-10, 19:53
Atabeg

Selçuklu Devleti'nde şehzadeleri eğitip yetiştiren ve zamanla devlet kuran yüksek rütbeli memurlar. “Atabeg” unvanı ilk defa Selçuklularda kullanıldı ise de daha önceki Türk-İslam devletlerinde de bu vazifeyi gören memurlar vardı. Osmanlılar'da ise şehzadeleri yetiştirmekle vazifeli kimselere lala denirdi.
Türkler neslin devamını sağlayan çocuğa çok önem verdikleri gibi onun terbiyesi ve yetişmesi hususunda da hassasiyet gösterirlerdi. Devletin devamının teminatı kabul ettikleri şehzadelere daha çok ehemmiyet verirlerdi. Bu düşünceler içinde olan Selçuklu hükümdarları oğullarına dinî millî manevî ilimlerin yanında; idarî malî askerî ve siyasî işleri öğretmek için ümeradan birini atabeg (atabey) unvanıyla muallim tayin ederler ve istikbalin hükümdarlarını en iyi şekilde yetiştirmeye çalışırlardı. Atabegler büyük işler başarmış mühim vazifelerde bulunmuş şahıslar arasından seçilirdi. Küçük şehzadelere vasi ve mürebbi olan ve doğrudan büyük sultana yani Selçuklu Devletine bağlı bulunan bu atabegler başında bulundukları idari sahada yarı müstakil bir hükümdar naibi durumundaydılar. İdarî malî ve askerî bütün yetkileri ellerinde bulunduran atabegler şehzadenin sultan olma durumunda da onun veziri kumandan ve müşaviri olurlardı.

Devletin güçlü olduğu zamanlarda merkezi otoriteye bağlı ve faydalı olan atabegler Sultan Melikşah’ın oğul ve torunları arasındaki otorite boşluğundan istifade ile idarelerindeki vilayetlerde yaşları küçük şehzadeler adına değil kendi başlarına hareket ettiler. Bu şekilde bağımsızlıklarını ilan eden atabegler kendi aralarında da topraklarını genişletmek için mücadeleye giriştiler.

En meşhur Selçuklu atabegleri; Tuğ Tigin İldeniz İmadüddin Zengi Muzafferüddin Salgur Emir Sipehsalar Gümüş Tigin Candar Emir Atabeg Kara Sungur Aksungur ve Anuş Tigin’dir. Bunlar arasında elde ettikleri nüfuzlarından istifade ile devlet kuranlar oldu. Atabeglerin kurdukları devletler arasında en meşhurları: Dımaşk Atabegliği (Tuğtiginliler) Zengiler (Musul Atabegliği) İldenizliler Salgurlular Beğtiğinliler (Erbil Atabegliği)'dir.


Avrupa Tüccarı
Avrupa ile ahitnameli (antlaşmalı) tüccar statüsünde ticaret yapma müsaadesi verilen Osmanlı tebaası gayrimüslim tüccarlara verilen ad. Osmanlı ülkesi sınırları içinde ahitnameli devletler tüccarı ile Müslüman ve gayrimüslim tebaadan olan tüccar farklı şartlarda ticaret yapardı.
Ahitnameli tüccarın dış ticarette daha imtiyazlı durumda bulunması yabancı elçilik ve konsoloslukların kullanacakları tercümanlardan cizye vb. vergilerin alınmaması gibi durumlar gayrimüslim Osmanlı tebaasına çok cazip geldi. Bu gayrimüslimler İstanbul'daki yabancı devlet elçiliklerine ve diğer şehirlerdeki konsolosluklara başvurarak tercümanlık beratı aldılar. Elçiliklerdeki ve konsolosluklardaki vazifeliler bu yolla bazı menfaatler elde ettikleri için zamanla tercümanlık beratı alan gayrimüslim tebaa çoğaldı.

Tercümanlık beratı ile ilgili suiistimalin önlenmesi için Osmanlı Devleti idarecileri bazı tedbirler aldılar. Sultan Üçüncü Ahmed Han Sultan Üçüncü Mustafa Han ve Sultan Birinci Abdülhamid Han bu konuyla ilgilenip yabancı elçilere notalar verdilerse de netice alınamadı. Sultan Üçüncü Selim Han devrinde 1791 senesindeki teşebbüs de istenilen neticeyi vermedi. Bunun üzerine 1802 senesinde Avrupa ile ticaret yapan ve yapacak olan tüccar kaptan ve gemi sahipleri için özel bir statü kabul edildi. Böylece "Avrupa Tüccarı" denilen bir sınıf ortaya çıktı. Avrupa ile ticaret yapmak isteyen ve güvenilir bir şahıs olduğunu ispat eden gayrimüslimler Avrupa tüccarı beratı aldılar. Berat için 1500 kuruş ödenmesi ve beratın İstanbul Kadılığı Bab Mahkemesine kaydı şart koşuldu.

Avrupa tüccarı sınıfına girenlere; iki hizmetkârının bulunması bunlardan birinin İstanbul dışında oturabilmesi hakkı tanınmıştı. Beratlı tüccara hukuki bakımdan da müste'min tüccar gibi muamele ediliyor yabancı tüccarla 4000 akçeyi aşan davaları İstanbul'a sevk ediliyordu. Müste'min tüccarla olan davalarında ise davalının tabi olduğu devletin ahitnamesi esas alınıyordu.

1839'da Ticaret Nezaretinin kuruluşundan sonra ise Avrupa tüccarlarıyla ilgili işlere Ticaret Nezaretince bakıldı. Ticaret Nezaretine bağlı bir Ticaret Meclisinin 1850'de ise Ticaret Mahkemesinin kurulmasıyla Avrupa tüccarının ticaretle ilgili davaları da burada görülmeye başlandı.

Osmanlı Devletinin gayrimüslim tebaasını Avrupa devletlerinin himayesinden kurtararak onlara müste'min tüccar hak ve imtiyazları tanımasından ahitnameli devletler rahatsız oldular. Devletin gayrimüslim tüccar hakkında kesin tavrını ortaya koyduğu 1806'dan sonra yabancı himayesine giren birkaç tüccar olduysa da gayrimüslim tebaa artık kendi adlarına ticaret yapmayı tercih etti. Bu bilhassa Avrupa tüccarı imtiyazının verilişini takip eden yıllarda bu statüye dahil olan Rum kaptan ve gemi sahiplerine büyük menfaatler sağladı.

Müslüman olmayan Osmanlı tebaası tüccarların büyük imtiyazlarla zengin olması üzerine Müslüman tüccarlar Babıali'ye bir dilekçe sunarak Avrupa tüccarının sahip olduğu imtiyazların kendilerine de tanınmasını istediler. Bu istek zamanla elde edilen kârın Frenklerden Türklere geçeceği hesaplanarak yerinde bulundu. İstek Sultan İkinci Mahmud Han tarafından da uygun bulununca "hayriye tüccarı" adı verilen yeni bir ticari grup ortaya çıktı. Avrupa tüccarlarına yalnızca batı ülkeleriyle ticaret imtiyazı tanınırken hayriye tüccarlarının Avrupa'nın yanı sıra Hindistan ve Uzakdoğu ülkeleriyle de ticaret yapmasına izin verildi. Dış ticaretin kolay ve çabuk yürütülebilmesi için hayriye tüccarının iki ortağına da imtiyaz tanındı. Hıristiyan Avrupa tüccarları yurt dışına çıkarılması yasak malları alıp satamazken hayriye tüccarları gemi kiralayarak veya kendi gemileriyle bu tür malların taşımacılığını alım ve satımını yapabilirlerdi. Yabancı iskelelerdeki şehbenderler de hayriye tüccarlarına yardımla yükümlüydü. Şehbenderler ve bunlarla çalışan muhtarlar hayriye tüccarları arasından seçilirdi.

Temel ihtiyaç maddelerinin alım satımıyla uğraşan hayriye tüccarları merkezlerde ve iskelelerde ticaret büroları mağaza ve depolar açıyor gemi çalıştırıyorlardı. Devletin savaş ve olağanüstü durumlarda hayriye tüccarlarına başvurması ve yardım istemesi tabiiydi.

Tanzimat'tan sonra Avrupa tüccarlığı ve hayriye tüccarlığının statülerinde bazı değişiklikler yapıldı. 1876'da ise Avrupa tüccarlığı ile hayriye tüccarlığı kaldırıldı.



Devamı gelicek....

ɢΛɱẐ£Łĩɱ
30-11-10, 21:10
Diğerlerini duymuştum ama; Acemi oğlanı hiç duymamıştım.
Teşekkürler..

seher
01-12-10, 22:02
Babıali Baskını

İttihat ve Terakki Cemiyetinin hükümeti ele geçirmek için 23 Ocak 1913’te yaptıkları kanlı baskın.
İttihat ve Terakki komitesi İkinci Meşrutiyet'in ilanından ve 31 Mart Vakası'ndan sonra orduya dayanarak hükümeti ele geçirmişlerdi. Yalnız kısa bir zaman sonra asker ocağını siyasetle uğraştırmanın cezasını çekerek “Halaskâr Zabitan Grubu”nun tazyikiyle yıkıldılar. Fakat tekrar orduyu elde etmek suretiyle yeniden iş başına gelmek için gizli bir faaliyete giriştiler.

Nitekim Balkan Savaşı'nın şiddetle cereyan ettiği ve düşman ordularının İstanbul kapılarına dayandığı sırada İttihatçılar Kâmil Paşa Hükümetini devirmek ve çeşitli entrikalarla hükümeti elde etmek için çalışıyorlardı.

Önce Balkan Savaşının neticeleri ne olursa olsun büyük devletlerin sınır değişikliğine müsaade etmeyecekleri bu sebepten Türkiye’nin zararı olmayacağı propagandasını yaptılar. 81 yaşındaki Kâmil Paşa bir ara istifa edip yeni bir kabine kurmayı düşündü. Sonra bu fikrinden vazgeçince İttihatçılar bu sefer Kâmil Paşanın Edirne’yi Bulgarlara bıraktığı şeklinde akıl almaz ve yıkıcı bir propagandaya giriştiler. Bu arada başkumandan vekili Nazım Paşa Sadrazamın muhalefetine rağmen orduda bozgunculuk yaptıkları için tevkif edilen İttihatçıları serbest bıraktı. Nazım Paşa daha önce Kurmay Albay Cemal Beyi Menzil Müfettişi Umumisi Kurmay Yarbay Enver Beyi de Kolordu Kurmay Başkanı yapmıştı. Böylece en stratejik merkezlere İttihatçılar getirilmişti. Bütün bu işler Balkan Savaşının en acıklı günlerinde cereyan ediyordu.

23 Ocak 1913 günü Bulgarlar Edirne ve Çatalca önlerindeyken Kurmay Albay Enver Bey (Paşa) sabıkalılardan müteşekkil 20-50 kişilik bir çete ile Babıali’yi bastı. Babıali’yi muhafaza ile ilgili muhafız bölüğü Dahiliye Nazırının haberi olmadan Cemal Bey (Paşa) tarafından yerlerinden alınmış ve başka bir yere ***ürülmüştü. Böylece baskıncılar rahatça içeri girdiler. Baskının kanlı safhaları dış sofada cereyan etmiştir. Dış sofa mücadelesinde 11 kişi öldürüldükten sonra başlarında Enver ve Talat beylerin bulunduğu çeteciler iç sofaya daldılar. Kendilerini engellemek isteyen sivil polis komiserini öldürdükleri sırada Harbiye Nazırı Nazım Paşa ile karşılaştılar. Nazım Paşa Enver’e; “Beni aldattın hani siyasetle uğraşmayacağına dair namus sözü vermiştin!” deyince fedaisi Yakub Cemil’in tabancasından çıkan kurşunla alnından vurularak öldürüldü.

Bundan sonra Talat ve Enver sadrazam Kâmil Paşanın odasına girerek onu istifaya zorladılar. Ancak Kâmil Paşa devletin içinde bulunduğu durumu izah ederek böyle bir darbeyle hükümetten çekilmesinin felaketi arttıracağını söyledi. Fakat silahla tehdit edilmesi üzerine istifa etti. Böylece yaşlı sadrazamın siyasî hayatı sona erdi. Bu sırada Babıali Baskınını duyanlar mahşerî bir kalabalık meydana getirmişlerdi. Toplanan kalabalığa İttihatçıların meşhur hatibi Teğmen Ömer Naci nutuk çekiyordu. Sokaktaki kalabalık arasında Almanya Büyükelçiliği Baştercümanı da vardı. Baskın planı için Almanya Büyükelçiliğinde yapılan toplantı sonunda Berlin’in izni alındığı açıkça görülüyordu. 1876 ve 1909 darbelerinin arkasında İngiltere vardı. Almanya ise Türkiye’de ilk defa bir darbeye karışıyor ve destekliyordu.

Sadrazamın istifa mektubunu alan Enver Bey saraya gitti. Babıali’de kalan Talat Bey kendini “Dahiliye Nazır Vekili” tayin ederek bu unvanla valilere emirler gönderdi. Kâmil Paşa Hükümetinin Adalarla Edirne’yi düşmana verdiği için millet ve ordu tarafından ıskat edildiğini bildirdi. Halbuki ne Edirne ne de Adalar Kâmil Paşa tarafından düşmana asla verilmiş değildi. Edirne’yi güya kurtarmak iddiasıyla Babıali’yi basıp hükümeti zaptetmiş olan İttihat ve Terakki komitesi Kâmil Paşanın kabul etmediği bu yerlerin teslim şartını hiç sıkılmadan kabul ederek bütün Rumeli topraklarıyla beraber Edirne’yi de düşmana terk etti. Bu tarihi ihanetlerini de ters-yüz ederek millete anlattılar.

Bu hükümet darbesinden sonra sadrazamlığa Mahmud Şevket Paşa getirildi. Babıali baskını neticesinde İttihatçılar fiilen yeniden iktidara geldiler.




Babıali Yangınları

Osmanlı Devletinin idari merkezi olan Babıali'nin; 1740 1755 1808 1826 ve 1839 senelerinde tamamen 1878 ve 1911 senelerinde ise kısmen yanmasına sebep olan yangınlar.
1740 yangını: Bu yangın sadrazam Mehmed Paşanın devrinde vuku bulmuştur. Harem ağalarının oturdukları kısımda başlayan yangın kısa bir sürede binayı sarmış havanın rüzgârlı olması yüzünden arz odası hasır odası ve bitişik daireler tamamen yok olmuştur. Devrin padişahı Sultan Birinci Mahmud söndürme çalışmalarına bizzat nezaret etmiştir. Ancak kısmen kurtarılan kısımlar da birkaç gün sonra çıkan bir yangınla kül olmuştur.

1755 yangını: Silahdar Tevkii Ali Paşanın sadrazamlığı sırasında meydana gelen yangın esnasında Babıali binası da tamamen yanmıştır. Demirkapı semtinde çıkan yangın kısa bir sürede bütün semti sarmış ve yangında ev eşyalarını kurtaranlar mallarını Sultan Üçüncü Osman’ın emriyle Gülhane Parkına koymuşlardır. Babıali binası inşa edilinceye kadar işler Esma Sultan’ın Kadırga semtindeki konağına nakledilmiştir.

1808 yangını: Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa'ya karşı ayaklanan yeniçerilerin kasten çıkardıkları yangındır. 1808 yangınında da tamamen kül olan Babıali’nin bir sene sonra yeniden inşasına başlanmış bilahare binanın tamamlanmasıyla buraya taşınılmıştır.

1826 yangını: Büyük Hocapaşa yangını sırasında Babıali de yanmıştır. 36 saat süren bu yangın esnasında Babıali Çifte Saraylar Büyük Çarşı semtlerinde sayısız bina kül olmuştur. Babıali dairesi yangın neticesi geçici olarak Şeyhülislamın dairesine taşınmıştır. Babıali tekrar 1828’de yeniden inşa edilen binasında hizmet vermeye başlamıştır.

1839 yangını: Dahiliye dairesi ahırlarından çıkan yangın binayı tamamen kül etmiştir. Devlet işlerinin gecikmesini önlemek için memurlar önce Necip Efendi Konağına oradan da Defterdarlık binasına taşındılar. 1844’te inşaatı bitince merasimle açıldı ve çalışmalar kârgir olarak yapılan binada devam etti.

1878 yangını: Rivayete göre yangın odacıların ihmali neticesi Şura-yı Devlet Dairesinde çıkmış ve altı saat devam etmiştir. Ahkam-ı Adliye Dairesi Dahiliye ve Hariciye nezaretleri tamamen kül olmuştur. Sadrazamlık Dairesi ise büyük gayret sonucu kurtarılabilmiştir.

1911 yangını: Sabaha karşı çıkan bu yangında Sadrazamlık ile Hariciye Nezareti daireleri kurtulmuştur. Şura-yı Devlet Dahiliye Nezareti Mektubcu Teşrifatçı Beylikçi Sadaret Kalemi daireleri ile Vakanüvis daireleri tamamen yanmıştır.

Çeşitli tarihlerde kısmen veya tamamen olmak üzere vuku bulan Babıali yangınları sırasında evrak ve vesikalara hiçbir şey olmaması Osmanlı Devleti'nin mükemmel işleyen bir arşiv teşkilatı olduğunu göstermektedir. Babıali hazine-i evrakı orada özel olarak yapılmış mahzene konur her gün o evraktan lazım olanlar kalem dairelerine getirilir ve işi bitsin bitmesin akşamları tekrar mahzene konur sabahları yine getirilirdi. Bazen bu hususa riayet edilmemesi yüzünden Babıali yangınlarında odalarda bulunup mahzene konmayan evrakların yandığı görülmüştür.

seher
01-12-10, 22:05
Batılılaşma

Batı'nın ilimde fende tecrübede sanatta imar ve refah vasıtalarında bulduklarını öğrenmek yapmak ve bunlardan faydalanmaya çalışmak.
Osmanlı Türkleri 15 16 ve 17. asırlarda siyasi sahada olduğu gibi medeniyet seviyesi içtimaî yani sosyal nizamı ve ahlaki üstünlüğü ile dünyada en ileri seviyede bulunuyordu. Onlar mensubu oldukları İslam dinine ve onun güzel ahlâkına iyilik çalışkanlık adalet gibi emirlerine sarıldıkları müddetçe çağın zirvesine çıkmış ve diğer milletlere üstün ve örnek olmuştur. Dünyanın en mühim ticaret yolları önemli ülkeler şehirler ve denizler Osmanlı hakimiyeti altındaydı. İki saatlik bir savaş sonunda bir devleti bütünüyle idareleri altına alabilecek bir güce sahiptiler. Karşılarında rakip olabilecek bir kuvvet yoktu. Bu sebeple Osmanlı Devleti hakim bir vaziyette seyrine devam ediyor onu daha yeni hamleler ve teknik buluşlar yapmaya sevk edecek itici sebepler görülmüyordu.

Buna karşılık 10. yüzyıldan beri açlık sefalet hastalık ve zulüm içerisinde en mühimi Müslümanlar karşısında mahkûm bir vaziyette bulunan batı toplumu için aynı durum söz konusu değildi. Çünkü onların karşısında tatbik edebilecekleri yüksek ve parlak bir ilim örnek alabilecekleri gelişmiş bir medeniyet mevcuttu. Nitekim onlar Haçlı seferleri ve çeşitli vesilelerle İslam memleketleri ile olan irtibatları sırasında bu medeniyeti tanıma fırsatı buldular. Rönesans denilen hamlelerinde bunun büyük tesiri oldu.

Diğer taraftan Avrupalılar doğunun bilhassa Hindistan'ın tabiî ürünlerinden ancak Osmanlılar vasıtasıyla istifade ettiklerinden onlara pahalıya mal oluyordu. Bu sebeple ihtiyaçları olan maddeleri doğrudan kendi mahalline giderek temin etmeyi düşündüler ve deniz yoluyla Hindistan'a ulaşabilme çarelerini aradılar. Bu yüzden pekçok deniz seyahatleri yaptılar. Bu faaliyetleri sırasında denizcilik bilgi ve tecrübeleri genişledi. Denizcilik mektepleri açarak bu bilgi ve tecrübelerini ilerlettiler. Donanmalarını bu bilgilerle teçhiz ettiler. Diğer harp sahalarında da bu bilgi ve tecrübelerinden faydalandılar. Neticede savaş meydanlarında Osmanlılar üzerinde de üstünlük kurmaya başladılar. Öyle ki 17. asrın başlarında Osmanlı donanmasının hala kürekli ve yelkenli olmasına karşılık onlar donanmalarını kalyonlarla donatmışlardı.

Avrupa devletlerinin elde ettikleri bu üstünlüğün sonunda kara ve denizdeki başarısızlıklar Osmanlı devlet adamlarının dikkatini çekti. Osmanlı padişahları ülkelerinin kaybettiği üstünlüğü tekrar kazanmak gayesiyle batının ilim ve tekniğini Türkiye'ye aktarmak için her türlü imkânı seferber etti.

Sultan Üçüncü Ahmed Han döneminde (1703-1730) Avrupa devletleri ile siyasî münasebetler kuruldu. Bu sırada Paris'e giden Yirmisekiz Mehmed Çelebi burada birçok müesseseleri gezdi ve raporlar sundu. Oğlu Mehmed Said Efendi ise ilk Türk matbaasının açılması için izin istedi. Şeyhülislam Abdullah Efendi matbaanın çok hayırlı bir hizmet olacağına ve açılması gerektiğine dair fetva verdi ve matbaa kuruldu. Rochfart isminde bir Fransız subayına Osmanlı ordusunun ıslahı için rapor hazırlatıldı.

Sultan Birinci Mahmud (1730-1754) Sultan Üçüncü Mustafa (1757-1774) ve Sultan Üçüncü Selim (1789-1807) devirlerinde de bu faaliyetler devam etti. İbrahim Müteferrika Tatarcık Abdullah Efendi Koca Sekbanbaşı ve Vak'anüvis Asım Efendi gibi ilim ve devlet adamları padişahlara takdim ettikleri eserlerinde Avrupa devletlerinin askeri teşkilatı nizam ve talimleri hakkında bilgiler verdiler. Bu raporlar ışığında Osmanlı Devletinde bilhassa askerî alanda pekçok düzenlemeler yapıldı. Avrupa taktik disiplin ve silahlarının kullanılabilmesi için topçu ve humbaracı ocakları ıslah edildi. Kâğıthane'de kurulan askerî bir ocak tamamen batı tekniği tarzında eğitime başladı. Burada Fransız subaylarından da istifade edildi. Bu faaliyetlerin geliştirilmesi için Avrupa'da daimî elçilikler ve konsolosluklar açılmaya başlandı. Nizam-ı cedid adı ile yeni ve modern bir ordu kuruldu. Osmanlı Devleti kısa bir süre sonra bu gelişmelerin faydasını gördü. Napolyon'un Mısır'ı işgal teşebbüsü bu talimli ve disiplinli birlikler tarafından önlendi. Rusya ve Avusturya orduları karşısında başarılar elde edildi. Fakat teşkilatı bozulmuş disiplini kalmamış askerlikten çok esnaflıkla uğraşan söz dinlemez isyankâr bir güruh haline gelmiş Yeniçeri Ocağı bu gelişmelere karşı çıktı. Neticede batının tekniğini alarak devleti yeni bir nizama ve hayatiyete kavuşturmaya inançlı ve kararlı olan Üçüncü Selim Han bu asilerce şehid edildi.

İkinci Mahmud Han (1808-1839) tahta çıkar çıkmaz amcası Üçüncü Selim'in yarım bıraktığı ıslahat programını gerçekleştirmek üzere harekete geçti. Askeri reformları istemeyen Yeniçeri Ocağını 1826'da ortadan kaldırdı. Asakir-i Mansure-i Muhammediyye adı ile yeni bir ordu kuruldu. Ordunun talim ve terbiyesi için Avrupa'dan mütehassıslar getirildi. Mühendishane-i Bahri-i Hümayun ihya edildi. Türkiye'de ilk buharlı gemiler satın alınarak Türk deniz kuvvetlerine kazandırıldı. Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane açıldı. Devlet memurlarının yetişmesi için Mekteb-i Maarif-i Adli kuruldu. Açılan okulların seviyesini yükseltmek ve lüzumlu fen ve teknik kitapların tercümesi için batı dillerinde tercüme büroları açıldı.

Görüldüğü üzere batılılaşma adı verilen hareketin esası İkinci Mahmud devri sonuna kadar sadece askeri ve teknik sahada ilerlemek ve bunun için batının lüzumlu olan ilminden istifade etmekti. Bu gaye ile gerekli bütün teşebbüsler yapıldı. Ancak bu çalışmalar daha çok Avrupalı subay ve uzmanların kontrolünde oluyordu. Oysa yeni kurulan askeri ve teknik müesseseleri mektepleri devam ettirebilmek ve bunlardan büyük ölçüde faydalanabilmek için kendi insanını yetiştirmek lazımdı. Bunun için ilk defa olarak 1827'de Paris'e öğrenci gönderildi ve sonraki yıllarda da bu uygulama devam etti.

Diğer taraftan batılılar Osmanlı Devletinin ilmi ve teknik alandaki ilerlemelerine mani olabilmek ve onları içte ve dışta zayıflatmak için bütün güçleriyle çalışıyorlardı. Osmanlı ülkesine gönderdikleri sefirler tüccarlar bilginler ve ajanlar vasıtasıyla azınlıkları tahrik ediyor bölücülük yapıyor ve nüfuz edebildikleri devlet adamlarını kullanarak ihtilaller bile çıkarabiliyorlardı. Nitekim İkinci Mustafa Han'ın tahttan indirilmesi Patrona Halil ve Kabakçı Mustafa isyanları hep onların gizli faaliyetlerinden kaynaklanıyordu. Şimdi ise Türk gençleri kendilerinden istifade etmek üzere ayaklarına kadar gelmişti. Onlar bu gençleri memleketlerine döndüklerinde gayelerine uygun bir şekilde kullanabilmek için metodlu telkinlerde bulundular. Bu telkinlerin üç ana hedefi vardı. Bunlar; gençlerin Osmanlı Hanedanına itaat duygusunu kırmak dini metanetlerini zaafa uğratmak yabancı fikir ve adetlere alıştırarak yozlaştırmaktı. Böylece bünyelerindeki tahribat tamamlanmış olacaktı. Gerçekten de birkaç yıl içerisinde batı ülkelerine giden gençlerin pek çoğu bedeni Türk; fakat düşünüşü anlayışı ve yaşayışı itibariyle tam bir Avrupalı haline geldi.

Avrupalılar diğer taraftan aynı gayeye dönük planlarını ülkelerine gelen dini yönü zayıf ve sefahate düşkün Osmanlı Devlet adamları üzerinde de deniyorlardı. Avusturya büyükelçisi Sadık Rıfat Paşa ile Londra büyükelçisi Mustafa Reşid Paşa bunlar arasındaydı. İskoç Mason teşkilatı üyesi Lord Rading bilhassa Reşid Paşa ile sıkı bir dostluk tesisine muvaffak oldu. Onun idarede en yüksek mevkilere gelebilmesi için çalışacağını ve İngilizlerin desteğini devamlı yanında tutacağını bildirdi. Tatlı vaatlere aldanan Reşid Paşa Mason locasına üye oldu. Lord Rading ona devlet idaresinde yapılması gereken ıslahatları telkin etti. Mustafa Reşid Paşa bu telkinler ile İkinci Mahmud Hana; "Batılıların Osmanlı Devletine bilhassa Müslüman ve Hıristiyan tebaa arasında eşitlik gözetmediği için düşman olduğunu müslim ve gayrimüslim ayrılığının kaldırılması gerektiğini bu hususlarda yapılacak ıslahatı bir hatt-ı hümayunla ilan etmesini" teklif etti. Reşid Paşanın isteklerinin İngilizlerin arzusu ve emeli olduğunu iyi bilen padişah bu teklifleri reddetti.

Ancak 1839'da İkinci Mahmud Hanın vefatı Osmanlı Devleti'nin Mısır valisi Mehmed Ali Paşa isyanı karşısında düştüğü durum ve nihayet tahta 16 yaşında genç ve tecrübesiz Abdülmecid Han'ın çıkması İngilizlere bekledikleri fırsatı verdi. Mısır meselesinde destek olmaları vaadiyle genç padişaha Mustafa Reşid Paşayı sadrazamlık makamına tayin ettirdiler. Reşid Paşa da daha önce Lord Rading'le beraber hazırlamış olduğu reform ve ıslahatları Tanzimat Fermanı adı altında yayınlatarak yürürlüğe koydu. Bu ferman sayesinde büyük vilayetlerde mason locaları açıldı. Casusluk ve hıyanet ocakları açılıp çalışmaya başladı. Osmanlıyı geri bırakan sebepler olarak İslamiyet gösterilmeye çalışıldı. Gençlere ecdat düşmanlığı aşılandı ve milli birlik parçalandı. Fatih devrinden beri medreselerde okutulmakta olan fen hesap hendese astronomi dersleri "din adamlarına lazım değildir" denilerek kaldırıldı. Batının günlük kültürü Osmanlı toplumunu sarsmaya başladı. Giyim ve ev eşyalarından evlerin stili ve insanlar arası ilişkilere kadar Avrupa örf ve adetleri yayıldı. Nihayet konu batılı kanunların alınması meselesine kadar geldi. Reşid Paşa ekolünden yetişen Âlî Fuad Kabuli ve Midhat paşalar mahkemelerde Fransa medeni kanunlarının uygulanmasını istediler. İstanbul'daki Fransız elçisi Marqui de Mousteir Fransız medeni hukuku hakkında malumat vererek onların fikirlerini destekledi. Halbuki bu kanunlar batı insanının aile toplum iktisat ve siyaset anlayışını temsil ettiklerinden Osmanlı cemiyetinin yapısına ters düşüyordu. Nitekim meşhur hukukçu ve tarihçi zamanın adliye nazırı (Adalet Bakanı) Ahmed Cevdet Paşa ve taraftarları bu görüşün karşısında yer aldılar. Ahmed Paşaya göre; "Bir milletin temel kanunlarını değiştirmek o milleti ölüme mahkum etmek" demekti.

İşte Üçüncü Ahmed Handan itibaren "Avrupalıların ilim ve tekniğini tatbik etmek" şeklinde kabul edilen batılılaşma Tanzimat devri aydınlarınca "batının sadece kültür örf ve adetlerini almak ve batılı gibi yaşamak" şeklinde benimsendi ve yozlaştırıldı. Konu aslından saptırıldı. Bu şekilde düşünmek aydın olmanın icabı sayıldı. Batılılaşmayı gerçek manasında anlayanlara gerici yobaz denildi. Devlet kademeleri tamamıyla Mustafa Reşid Paşa zihniyetinde yetişenlerin eline geçti. Avrupa'da tahsil yapmış denilerek işbaşına getirilenlerin kısa bir süre sonra ilim ve teknikten habersiz tek sermayelerinin İslam düşmanlığı ve kuru bir Avrupa hayranlığı olduğu görüldü. Batının ilim ve tekniğini alma gayesiyle Avrupa'ya giden bu gençlerden her biri dönüşte ateşli bir hatip veya yazar kesiliyor ve Osmanlı Devletini meşruti bir rejime oturtmak için gayret sarf ediyorlardı. Onlara göre padişahın yetkileri azaltılmalı ve asıl iktidar meclise devredilmeliydi. Böylece batılılaşmanın en önemli unsurlarından olan devlet idaresinde çok seslilik sağlanacaktı. 1876'da İkinci Abdülhamid Han'ın ilan ettiği meşrutiyet neticesinde kurulan ve çoğunluğunu Türk olmayanların meydana getirdiği meclis altı ay içerisinde devleti felaketlerin eşiğine getirdi. Osmanlı cemiyetinin henüz böyle bir sisteme hazır olmadığını ve o şartlar içerisinde Meşruti idarenin ülkeyi yıkıma ***ürdüğünü gören padişah meclisi feshetti.

Devleti tam otuz bir sene dahiyane bir siyaset ve adaletle yönetti. İçte Ermeni Rum Bulgar Arnavut çetecileri dışta bunları destekleyen süper güçler ve mason teşkilatlarının çalışmalarına rağmen devletin bütünlüğünü korudu. Ayrıca bu büyük meseleler yanında ülkesini ileri bir seviyeye ulaştırmak için eğitim sanayi imar haberleşme ve memleket kalkınmasında büyük hamleler başlattı. Her vilayette mektepler hastaneler yollar ve çeşmeler yaptırdı. Mekteb-i Mülkiye Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Ticaret Mektebi Hukuk Yüksek Mühendis Mektebi Bursa'da İpekçilik Mektebi Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi Yatılı Kız Lisesi Mülkiye Lisesi Üsküdar Lisesi Maden Arama Mektebi Fen ve Edebiyat Fakülteleri Dilsiz ve Sağırlar Mektebi Haydarpaşa Mekteb-i Tıbbıye-i Şahane Gülhane Tababet-i Askeriye Tatbikat Mektebi açılan eğitim müesseselerinden sadece bir kaçıdır. Ayrıca ziraat sanayi ve ticaret odaları açıldı. Hereke kumaş fabrikası çini fabrikası Kadıköy havagazı fabrikası Hamidiye kâğıt fabrikası mum fabrikası kuruldu. Ereğli kömür ocakları işletildi. Musul ve Kerkük civarında petrol kuyuları açıldı. Medine-i münevvereye kadar telgraf hattı ve ülkenin dört bir yanı demiryolu ile döşendi.

Avrupalıların Osmanlı devlet adamları ve aydınları bünyesinde yaptıkları tahribat pek büyüktü. Bunlar batıda mevcut parti fırka ve hizipçilik gibi her türlü sosyal müesseseyi devletlerinin bünyesine uygun olup olmadığını düşünmeden tatbik etmeye çalışıyorlardı. Bu maksatlarının tahakkuku için her türlü gayri meşru yolu deniyor hatta Ermeni Rum Bulgar Yunan ve Arnavut çetecileriyle işbirliği yapıyorlardı. Nihayet İkinci Meşrutiyetin ilanı ile kısmen ve 1909'da Sultan Abdülhamid Hanı tahttan indirerek bu isteklerine tamamen kavuştular. Böylece batılılaşma adı altında parti ve hizipçilik memlekete hakim oldu. Bu idare 10 milyon km2 toprağı olan Osmanlı ülkesini 10 yılda bitirerek düşmanlarının insafına terk etti.

Türk milletinin gözü önünde tamamen mecrasından saptırılmış batılılaşma adı altında böylesine acıklı bir manzara mevcutken yüz yıla yakın bir süredir halâ bu mevzu üzerinde tartışmalar sürmekte ilim fen ve teknik sahalarında bu mesafenin kat edildiği görülmemektedir. Meşhur Alman filozofu Ranke: "Eğer millet lâyık olduğu mevkie yükselememiş ise bilin ki hayatına bir kasıt vardır" demektedir. Gerçekte de tarihte parlak medeniyetler tesis etmiş Türk milletinin en önemli bir vasfı da ilim ve fende gerçekleştirilmek istenen hamlelere karşı hiçbir zaman karşı çıkmamış olmasıdır. Onun mukavemeti ve itirazı ancak örf ve adetlerine lüzumsuz yere müdahale edildiği zaman olmuştur. Bu ise kültür bütünlüğü ve istiklali bakımından çok sıhhatli bir tepkidir. Türk toplumu hakkında bu hususta en iyi hükmü Fransız akademisi üyesi Claude Farrere vermektedir. O; "Yeni Türkiye'yi saran en bulaşıcı en kötü mikrop şüphesiz siyaset mikrobu. Günümüzün Türkleri kitaplarda okudukları kimselere benzemek istiyorlar. Bu bakımdan şuurlu veya şuursuz olarak komşularında gerçekten yeni olan her şeyi kopya etmişler bilhassa ilerici olduklarını iddia eden komşularından. Rusya da bunlardan biri. Fransa da... Eski Türkiye'yi medeniyete ***üren tek vasıta İslam'dı. Gerçek imanları vardı. Kadınları da kendileri gibi mümindi. Toprağına çok çeşitli ve derin köklerle bağlı bir halkın dinini kökünden sökmeye kalkışmanın iyi bir şey olduğunu iddia edemeyeceğim. Menşelerine (asıllarına) çok yakın olan bir halkın iç dünyasının temelini teşkil eden dinini kökünden sökmeye kalkışmanın çok ciddi ve tehlikeli bir şey olduğuna eminim" diyerek hakikati bütün açıklığıyla gözler önüne sermektedir.

Netice olarak 1839'dan itibaren batılılaşma "yabancıların kültürleriyle yoğrulma" gibi maksadından uzak bir manâda ele alındığı içindir ki Türkiye ilim ve teknikte istenilen seviyeye ulaşmak şöyle dursun sürekli geriledi. Nitekim bugün pekçok Afrika ülkesi bile ilmî araştırmalarda Türkiye'yi geçmiş bulunmaktadır. Japonya ve Kore gibi ülkeler ileri seviyedeki devletlerin teknik gelişmelerini kendi kültürleri ile mecz ederek kullanmak suretiyle 50 yıl gibi kısa bir süre içerisinde ilimde sanatta teknikte hattâ ticaret ve ekonomide dünyanın süper güçleri arasına girdiler.

Türk milleti batılılaşmayı gerçek manasında kavrayıp tatbik edebildiği gün ileri milletler seviyesine ulaşmaya ve lâyık olduğu mevkii kazanmaya namzed olacaktır.

seher
01-12-10, 22:05
Berat

Resmi belge senet. Osmanlı Devleti'nde bir kimseye verilen rütbe nişan veya toprak imtiyazını gösterir padişah fermanı. Berata; nişan berat-ı şerif nişan-ı şerif ve hüküm de denilmektedir.
Beratlarda istenilen hizmetin adı mahalli maaşı veya geliri verilen şahsın ismi ne için verildiği; kumandanlık serdarlık gibi mühim bir vazife ise berat alanın selahiyet derecesi açıkça belirtilirdi. Böylelikle elinde berat olan şahsın bu selahiyet belgesinin dışına çıkması önlenmiş olurdu.

Beratların muhtelif çeşitleri vardır ki bunlar timar beratı iltizam beratı muafiyet beratı mulakat beratı malikane beratı imtiyaz beratı beylerbeylik nişancılık defterdarlık vezirlik gibi memuriyet beratları imamet hitabet feraşet ve tababet izni verildiğini belirten beratlar ile serdarlık beratları gibi. Berat verilen kimseden “berat resmi” ismiyle bir vergi alınırdı. Timar beratı bir şahsa verildiğinde beratta timar sahibinin hüviyeti timar verilen sancağın kazası köyü timarın miktarı verilme sebebi ilk mi tahvilinden mi mahlulünden mi (yani birinin üzerinden alarak mı) verildiği senelik gelir ve istenilen hizmet kayıtlı olurdu.

İltizam beratlarında berat verilenin ismi iltizamın verilme sebebi geçerliği olduğu tarihler iltizam bedeli ve taksitleri iltizamın ne şekilde idare edileceği muhakkak belirtilirdi.

Bunlar da verilen şahsın itibarına rütbesine ve verilen şeyin önemine göre sade veya ağdalı bir lisan kullanılırdı. Verilen beratlar veren padişahın hayatıyla kayıtlıydı. Padişahlar değiştikçe yeni padişahın tuğrası bulunan yeni berat verilir ve bu beratlardan yarım resim (vergi) alınırdı. Yapılan işleme “tecdid-i berat” denilirdi.





Boğazlar Meselesi

İstanbul Boğazı Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazından yabancı gemilerin geçişiyle ilgili olarak milletlerarası diplomaside çeşitli zamanlarda ele alınan anlaşmazlık.
Osmanlı Devleti Karadeniz'e Marmara Denizine ve boğazlara hakim olduğu sırada boğazlarla ilgili bir mesele olmamıştır. Ancak Rusya 18. yüzyılda Karadeniz'in kuzey kıyılarına hakim olunca Osmanlı Devleti 1774'te imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması'yla Rus ticaret gemilerine Boğazlardan serbest geçiş hakkı tanıdı. 1798 ve 1805 Osmanlı-Rus İttifak antlaşmalarıyla Karadeniz bütün yabancı devletlerin savaş gemilerine kapatıldı. Rus savaş gemilerine Boğazlardan serbest geçiş hakkı tanındı ve yabancı savaş gemilerinin Karadeniz'e zorla girmek istemeleri durumunda da Osmanlı-Rus donanmalarının birlikte karşı koymaları hükme bağlandı. Fakat bu antlaşma kısa bir müddet sonra 1807 Osmanlı-Rus Savaşı ile yürürlükten kalktı.

Osmanlı Devleti 5 Ocak 1809'da İngiltere ile imzaladığı Kala-i ********* (Çanakkale) Antlaşması ile Boğazları yabancı savaş gemilerine kapalı tutmayı taahhüt etti. 1829 Edirne Antlaşması'yla Rusya Boğazlardan ticaret gemilerini geçirme hakkını yeniden elde etti. Ayrıca Osmanlı Devleti Boğazları sulh içinde bulunduğu bütün devletlerin ticaret gemilerine açtı. Sultan İkinci Mahmud Han 1833'te Mısır meselesinde aldığı yardım karşılığında Hünkâr İskelesi Antlaşması'nı imzalayarak Boğazları Rusya lehine yabancı savaş gemilerine kapatmayı kabul etti. Bu antlaşma büyük Avrupa devletlerinin Boğazların sulh döneminde Osmanlı olmayan bütün savaş gemilerine kapalı tutulması kuralını benimsediği 15 Temmuz 1841 Londra Boğazlar sözleşmesi ile iptal edildi. Buna rağmen Osmanlı Devletinin müttefiki olan İngiltere ve Fransa Kırım Savaşı sırasında Rusya'ya saldırmak üzere donanmalarını Boğazlardan geçirdiler. Londra Boğazlar Sözleşmesi bütün savaş gemilerinin Boğazlardan Serbest geçişine izin veren 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Boğazlar Sözleşmesine kadar yürürlükte kaldı. Birinci Dünya Savaşı sonunda 30 ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi'nden sonra Boğazların hakimiyeti fiilen Osmanlı Devletinin elinden çıkıp tamamen İtilaf Devletlerinin eline geçti.

Lozan Antlaşması'yla birlikte aynı anda imzalanan Lozan Boğazlar Sözleşmesinin sonunda Boğazlar askerden arındırıldı. Savaş gemilerinin geçişi herhangi bir izne bağlı olmadan tamamen serbest bırakıldı. Sulh döneminde yabancı ticaret gemilerine geçiş serbestliği tanındı. Bir savaş döneminde Türkiye'nin tarafsız olması halinde de sulh dönemindeki kaideler geçerli sayıldı. Türkiye'nin taraf olduğu bir savaş halinde tarafsız gemilerin düşmana yardım etmemek kaydıyla Boğazlardan serbestçe geçmesi hükme bağlandı.

Türkiye; Lozan Boğazlar Sözleşmesinin Türkiye'nin hükümranlık haklarını kısıtlayan hükümler taşıması sebebiyle Boğazlar rejiminin statüsünde ilk defa 1933 Londra Silahsızlanma Konferansında dile getirilen bir değişiklik talebinde bulundu. İtalya dışında Lozan Boğazlar sözleşmesini imzalayan devletlerin katıldığı Montreux Konferansı sonunda Boğazları tahkim etme konusunda Türkiye'ye tam yetki veren ve Karadeniz'de kıyısı bulunmayan devletlerin savaş gemilerinin geçişini kısıtlayan Montreux Sözleşmesi 20 Temmuz 1936'da imzalandı.

Boğazlar Meselesi 1945'te Yalta ve Potsdam konferanslarında müttefik devletler arasında tekrar ele alındı. Ancak kesin ve net bir anlaşmaya varılamadı. İkinci Dünya Savaşından sonra yeniden milletlerarası gündeme gelen Boğazlar meselesi devletler arasında tartışıldı. Sovyetler Birliği savaştan sonra siyasi dengelerin değiştiğini bu sebeple Boğazlar rejiminde de yeni şartlara uygun bazı değişiklikler yapılması gerektiğini savundu. İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye'nin Montreux Sözleşmesine uymadığını ileri sürerek kendi emniyetinin sağlanması için Boğazların Karadeniz'de kıyısı olmayan devletlerin savaş gemilerine kapatılmasını Karadeniz'de kıyısı olan devletlerin savaş gemilerine ise her zaman açık tutulmasını talep etti. Ayrıca Boğazlardan geçiş rejiminin yalnızca Türkiye ile Karadeniz'de kıyısı olan devletler arasında düzenlenmesi gerektiğini savundu. Diğer taraftan Sovyetler Birliği düşmanca maksatlarla kullanılmasını engellemek için Boğazların Türkiye ile Sovyetler Birliği tarafından ortak olarak savunulmasını istedi. Bu isteklerini 7 Ağustos 1946 ve 24 Eylül 1946 tarihli iki notayla Türk hükümetine bildirdi. ABD ve İngiltere Boğazlar rejimi hakkında yeni bir düzenleme yapılmasına karşı olmadıkları için Sovyetler Birliği'nin teklifini kabul ediyorlardı. Fakat diğer batılı ülkeler Boğazlar rejiminin Montreaux Sözleşmesinin esasları dahilinde milletlerarası bir toplantıda görüşülmesi gerektiğini savundular. Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında ikili görüşmeler yapılmasını kabul etmediler. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti Sovyetler Birliği'nin notalarına karşı 22 Ağustos 1946 ve 18 Ekim 1946 tarihlerinde verdiği notalarla Boğazlar rejiminde yapılacak bir değişikliği ilke olarak kabul ediyor ama bunun ikili görüşmeler yoluyla değil de milletlerarası bir toplantıda ele alınması gerektiğini bildiriyordu. Bu notalarda ayrıca Boğazlar konusunda ortak savunma talebinin kesinlikle kabul edilemeyeceği açıklandı.

Bu sırada meydana gelen bazı önemli siyasî ve askerî gelişmeler Boğazlar rejiminin yeniden değiştirilmesi konusunda milletlerarası konferans toplanması teşebbüsünü neticesiz bıraktı. Dolayısıyla Boğazlar rejiminde bir değişiklik olmadı. Böylece Montreux Sözleşmesinin hükümleri günümüze kadar değiştirilmeden yürürlükte kaldı.

seher
01-12-10, 22:06
Bozkurt

Türklerin Orta Asya devirlerinde yol gösterici ve tecrübeli rehberi olan milli sembolleri.
Bozkurt Orta Asya Türk tarihinde ve İslamiyet'ten önce Türk destanlarında adına çok rastlanan milli bir destan unsuru motifidir. Destanlarda Türklerin hayat ve savaş gücünü temsil eder. Türkiye Türklerinde orduyu temsilen kullanılan “Mehmetçik” yerine İslamiyet'ten önce Orta Asya'da yaşayan Türkler “Bozkurt” u kullanmışlardır.

Her bakımdan Türk hayatında totemciliğin zıddına bir durum görülmesine rağmen Türklerde totem olarak kurdun gösterilmesi yanlış bir husustur. Her şeyden önce klanlar totemlerine taptıkları halde Türkler kurda tapmamışlardır. Zaten Şamanizm'le bile ilgisi olmayan eski Türk dini İbrahim aleyhisselamla muasır olan Zülkarneyn aleyhisselam ve daha öncelerde görüldüğü gibi her zaman ilahi olmuş ve tek Allah'ı kabul etmiştir. Eski Türklerde Kurt-atanın (Tecrübeli insan) yaşadığı kabul edilen mağarada belirli törenler yapmak kurdun vücudu ile değil mazisi ile karanlıklara karışmış eski hatıraların canlanması ile ilgilidir. Gerçekte göçebe olan Türklüğün o devirlerde kurdu çeviklik ve savaş yönünden sembol kabul etmesi şaşılacak bir durum değildir. Bu bir bakıma Çin gibi komşu kavimlerin Türkleri kurda benzetmelerinden ileri gelmiş olabilir. Zaten Göktürk Hakanlığı'nın hassa ordusu mensuplarına Çinliler Fu-li yani kurt (böri) diyorlardı.

Oğuz destanında Oğuz Han halkına “Bozkurt sesi savaş parolamız olsun” der. Gerçekten Türklerin İslamiyet'ten önce harplerde düşmanlarına bozkurt seslerini takliden haykırarak saldırdıkları bir vakıadır. Bu hususa bazı Arap şairlerinin şiirlerinde de işaret edilir. Müslüman olduktan sonra bunun yerini "Allah! Allah!" nidaları almış ve günümüze kadar gelmiştir.

Göktürk destanlarında “Asena” isimli bir dişi kurttan bahsedildiği gibi Ergenekon'dan çıkış destanında da orduya bir bozkurtun yol gösterdiği ve ordunun başındaki hükümdarın adının Börte Çene yani Bozkurt olduğundan söz edilir. Uygurlar'ın türeyiş destanında da ön planda yer alan bozkurt hem bir milli destan motifi hem de eski Türklerin bazı kahramanlarının adı olarak kabul edilmektedir.



Buyrultu (Buyruldu)

Osmanlı Devleti'nde sadrazam vezir ve beylerbeyi gibi yüksek rütbeli idarecilerin yazılı karar ve emirleri. Buyrultu genelge biçiminde olup kime yazıldığı belirtilmemişse buna "açık buyrultu" adı verilir.
Buyrultu fermanın basit bir örneği biçiminde düzenlenir ve ilgili makamlara gönderilirdi. Vezir ve beylerbeyiler de sahip oldukları salâhiyetle yazdıkları buyrultulara padişahlar gibi tuğra çekerlerdi. Ancak padişahlar namına yazılan fermanlarla emsali kâğıtlarda tuğra kâğıdın tam ortasına çekildiği halde memurların yazdıkları buyrultulardaki tuğralar kâğıdın sağ üst köşesine çekilirdi. Ayrıca tuğranın yanına gönderen kimsenin imzası yerine bir de mühür basılırdı.

Fermanlarda bağlama ibaresi olarak "fermanım olmağla"; buyrultularda ise "ba’desselâm inha olunur ki" şeklinde yazılırdı. Buyrultuların sonu ise "deyu" diye biterdi. Sadrazamın buyrultusuna "buyrultu-i sâmi" denilirdi.

seher
01-12-10, 22:07
Celaliler (Celâlîler Celâlî İsyanları)

Anadolu’da; siyasî askerî idarî iktisadî ve sosyal sebeplere dayanarak İran desteğindeki Şiî propagandacılar tarafından çıkarılan isyanlara katılanlar.
Osmanlı Devleti'nin kuruluş ve yükselişinde tarikatlar şeyhler velîler ve dervişler birinci derecede rol oynamıştır. Osman Gazi ve haleflerinin etrafı din adamları Türkmenler ve evliya ile dolmuş daha ilk günlerde Osmanlı akınları gazâ mahiyetini almış ve bir gaziler devleti kurulmuştu. Böylece Türkistan’da başlayan Selçuklular Danişmendliler devrinde gelişen ve genişleyen gâzilik an’aneleri daha büyük bir hayatiyetle canlanmıştı. Osmanlılar ve gazâ yapan Türkmenler artık her tarafta âlimlere medrese şeyhlere zâviye ve imaret inşa ediyor ilim ve tasavvuf tam bir kaynaşma hâline gelmiş bulunuyordu. Bu sebepledir ki Selçuklu sultanları için gâzilik unvanı nadiren kullanıldığı halde ilk devir Osmanlı sultan ve beyleri hep gâzi sıfatı ile anılıyordu.

1447’de merkezi Erdebil’de bulunan Şeyh Safiyyüddîn tarikatının başına geçen Cüneyd dedelerinin ve Safiyyüddîn’in doğru yolundan ayrılarak Şiîlik propagandasına başlamış kısa zamanda etrafına pekçok kimse toplamıştı. Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah bundan huzursuz olduğu için Erdebil’den uzaklaştırmak zorunda kalmıştı. Nihayet Anadolu’ya gelen Şeyh Cüneyd dedelerinin nüfuzundan faydalanarak Türkmen boyları arasına sığındı. Buralarda yetiştirdiği sapık müritlerini İran ve Anadolu’daki Safeviyye ve Hurufî itikatlı Bektaşî hankâh ve zâviyelerine göndermeye başladı ve tarikat fertleri arasına Râfızîlik fikirlerini sokmakta başarılı oldu.

1502’de İran’da tarikatın başında bulunan Şah İsmail çoğu Anadolu’dan gelmiş yedi bin kişilik kuvvetiyle Nahcıvan Savaşında dayısının oğlu Akkoyunlu Elvend Mirzâ’yı yenerek Âzerbaycan’ı aldı ve Safevî Devleti'ni kurmaya muvaffak oldu. Daha sonra sırasıyla Akkoyunlu Dulkadiroğlu ve Özbek Hanlığı'nı mağlûbiyete uğratan Şah İsmail ayrıca Anadolu’ya gönderdiği halifeleri sayesinde Osmanlı ülkesinde karışıklıklar çıkartmaktan geri kalmadı.

Nitekim Osmanlı tarihlerinde Şeytan Kulu denilen Şah Kulu Baba Tekeli adında bir Şiî etrafına topladığı adamlarla Antalya ve Kütahya çevresinde büyük bir isyan başlattı. Üzerine gönderilen kuvvetleri bozguna uğrattı. Sivas civarındaki Kızılkaya geçidinde sadrazam Ali Paşa ile giriştiği çarpışmada öldürüldü. Fakat bu savaşta Ali Paşa da şehit düştü. 1512’de ise Anadolu’da yeni bir Şiî hareketi başgösterdi. Osmanlı ülkesinde şehzadeler arasındaki saltanat mücadelesinden yeterince faydalanmaya bakan Şah İsmail Nûr Ali Halife’yi Anadolu’ya gönderdi. Etrafına 20.000 kişi toplayan Nûr Ali Halife Tokat’ı zaptederek Şah İsmail adına hutbe okuttu. Osmanlılar için gittikçe korkunç bir hal alan ve tamamıyla Safevîlere dayanan Anadolu Kızılbaşlarının ortaya çıkardıkları bu buhran ancak Yavuz Sultan Selim Han zamanında halledilebildi.

Yavuz Sultan Selim Han 1514’te İran Şahı İsmail Safevî’yi Çaldıran’da mağlup ederek bozuk inanışlarının yayılmasını önledi. Bu bozgundan sonra Anadolu’nun çeşitli mıntıkalarına dağılan Hurûfîler 1519’da mehdîlik iddiasıyla ortaya çıkan Bozoklu Şeyh Celâl adında bir sapığın etrafında toplanarak Turhal’da yeni bir isyan çıkardılar. Ankara üzerine doğru yürüdükleri sırada Maraş Valisi Şahsuvaroğlu Ali Beyin ani bir baskınıyla bozguna uğradılar. Bozoklu Şeyh Celâl bozgun sırasında kaçmak istediyse de yakalanıp öldürüldükten sonra kesik başı İstanbul’a gönderildi. Yavuz Sultan Selim Hana büyük endişe veren bu hareketi bastıran Şahsuvaroğlu Ali Bey başarısından dolayı mükâfatlandırıldı. Osmanlı tarihçileri bu hadiseden sonra Anadolu’daki ayaklanmalara Bozoklu Celâl adlı sapığın adına izafeten Celâlîlik; ayaklananlara da Celâlî demişlerdir.

Celâlî hareketleri bu tarihten sonra Kanunî Sultan Süleyman Hanın son senelerine kadar bazı münferit vakalardan ibaret kaldı. Ancak 17. yüzyıldan itibaren bilhassa devletin savaş hâlinde bulunduğu dönemlerde bu isyanlar dışarıdan (İran’dan) yapılan teşviklerle artarak devam etti. Nitekim 16. yüzyılın sonlarında başlayan Osmanlı-İran ve Avusturya savaşlarının uzun sürmesi Anadolu’daki eşkıya zümresinin kuvvetlenmesine fırsat verdi. Bunlar arasında en tehlikelisi bilhassa huzursuzluğu gerçek bir ihtilâl hâlinde teşkilâtlandıran Karayazıcı Abdülhalim idi. Karayazıcı’nın çevresinde şekavetleri sebebiyle dirlikleri kesilen timar ve zeamet sahibi sipahi subaylarıyla hükümete küskün muhteris devlet adamları da bulunuyordu. Bu durum 16. yüzyılın sonlarından itibaren isyanların dinî olduğu kadar siyasî askerî idarî ve ekonomik olarak arttığını da göstermektedir.

Haçova Meydan Savaşı'nın sonunda Veziriâzam Cağalazâde Sinan Paşa'nın muharebeden kaçan kapıkulu halkıyla timarlı sipahilerin dirliklerini kesmesi ele geçenleri öldürüp mallarını müsadere etmeye başlaması üzerine kurtulanlar Karayazıcı’nın emri altına girdiler. Karayazıcı emri altında bulunanları tıpkı Osmanlı padişahlarının kapıkulu teşkilâtına benzer bir surette tertip ettirdikten sonra Sivas’tan Urfa’ya kadar uzanan sahada halka zulmetmeye başladı. Bu arada Urfa’yı zapt ile hükümdarlığını ilan edip; “Hâlim Şah Muzaffer Bâdâ” ibaresini ihtiva eden tuğralı fermanları etrafa gönderdi. Üzerine gönderilen Sinanpaşaoğlu Mehmed Paşa ile Hacı İbrahim Paşa kuvvetlerini bozdu. Bu başarılarından sonra Karayazıcı’nın etrafında 30.000 kişi toplandı.

Vaziyetin gittikçe tehlikeli bir hal aldığını gören İstanbul hükümeti Bağdat valisi Vezir Sokulluzade Hasan Paşayı Karayazıcı’nın üzerine gönderdi. Hasan Paşa Elbistan civarında Karayazıcı kuvvetlerini bozguna uğrattı. Aynı sene içerisinde vefat eden Karayazıcı’nın yerini kardeşi Deli Hasan aldı. Deli Hasan; biraderinin maiyetindeki sergerdelerden Kethüdâ Şahverdi Yularkaptı Tavil Ahmed gibi şahıslarla Sokulluzâde Hasan Paşa’yı Tokat’ta muhasara etti. Kuşatma sırasında Hasan Paşa 20 Nisan 1620 sabahı kale burçlarında dolaşırken Celâlîlerden birinin attığı kurşunla vuruldu.

Daha sonra üzerine gönderilen kuvvetleri bozan Deli Hasan’ın cesareti daha da arttı. Anadolu beylerbeyliğinin merkezi Kütahya üzerine yürüyerek şehri yaktı ve Afyon Karahisar taraflarına çekildi.

Avusturya ve İran harpleri dolayısıyla Anadolu vaziyetine bakamayacaklarını düşünen devlet adamları Deli Hasan işini sulh yoluyla halletmeyi uygun buldular. Nitekim Yemişçi Hasan Paşanın sadareti zamanında Deli Hasan’a Bosna beylerbeyliği ve maiyetindeki elebaşılara sancak beyliği ve kapıkulu süvariliği verilerek soygun ve zulümleri önlendi. Deli Hasan 12 Nisan 1603’te Gelibolu üzerinden Rumeli’ye geçerek Macaristan serdarı Lala Mehmed Paşa'nın maiyetine katıldı.

Deli Hasan Paşanın devlet hizmetini kabul ederek Rumeli tarafına geçirilmesiyle Anadolu’daki Celâlî hareketleri sona ermedi. Zira Deli Hasan’ın devlet hizmetine girmesine muhalif olan Tavîl Ahmed ve Saçlı gibi Celâlîler faaliyet hâlindeydiler. Âsilerin üzerine Anadolu’nun muhafazası için memur edilen Nasuh Paşa ile Anadolu beylerbeyi Gezdehân Ali Paşa gönderildi. Fakat her iki Paşa da Tavîl Ahmet tarafından Bolvadin Köprüsünde mağlup edildi.

Bu sırada; Ankara Kırşehir Kayseri Niğde Aksaray Konya Hamid ve Kütahya sancaklarında Celâlî zulmü bütün şiddetiyle devam ediyordu. Soğuk kış günlerinde köyleri basan Celâlîler çoluk-çocuk kadın-kız demeden herkese görülmedik zulümler yapıyorlardı. Ayrıca küçük oğlan çocuklarını kaçırarak yüksek fiyatla tekrar ailelerine satıyor yahut da yanlarında alıkoyarak Celâlîliğe alıştırıyorlardı. Halk merkeze gönderdiği arzlarda faaliyet hâlindeki Celâlî liderlerinin adlarını saydıktan sonra çocuklarının ve yağmalanan mallarının alınmaması hâlinde toptan göç edeceklerini bildiriyordu.

Artık Anadolu Celâlî eşkıyalarının hareket sahası hâline gelmişti. Bir âsî ortadan kaldırılsa yerine birkaç tanesi birden çıkıyordu. Nitekim bu yeni çıkan Celâlî gruplarından Kalenderoğlu ile Kara Saîd Saruhan’ı yağma ve tahrip ediyordu. Kınalı Bursa havalisinde dehşet saçıyordu. Muslu Çavuş Silifke’yi altüst etmekteydi. Cemşid Konya’dan Adana’ya giden boğazları tutmuştu. Fakat bunların en tehlikelisi Halep ve Lübnan civarındaki Canboladoğlu Ali Paşa isyanı idi.

Canboladoğlu’nun faaliyetleri sonucu Lübnan ve Kuzey Sûriye’nin de Celâlî ihtilâline katıldığı aylarda Osmanlı Devleti Zitvatoruk Antlaşması'nı imzalayarak yıllardır devam eden Osmanlı-Avusturya harbine son verdi.

Babası Sultan Üçüncü Mehmed Hanın Celâlî isyanları yüzünden üzüntü içinde öldüğünü bilen Sultan Birinci Ahmed Han bundan sonra Sadrazam Kuyucu Murad Paşa'yı tam yetkiyle Anadolu işlerine memur etti. Murad Paşa Anadolu’daki durumu iyice gözden geçirdikten sonra bunlardan öncelikle istiklâlini ilan eden Canboladoğlu üzerine yürüdü. İstanbul’la bağlantısını temin için yolu üzerindeki Kalenderoğlu’na güler yüz gösterip Ankara sancakbeyliğini veren Murad Paşa âsîlerin bir kısmını da affetti.

Konya’ya geldiği zaman başta reisleri Saracoğlu Ahmed Bey olduğu halde bir kısım Celâlîyi temizledi. İskenderun’a yakın Oruç Ovasında Canboladoğlu kuvvetleriyle yapılan şiddetli muharebe sonunda 26.000 Celâlî kılıçtan geçirildi. Maanoğlu Fahreddin ile bütün Dürzi kabileleri kaçtılar. Canboladoğlu güç hal ile İstanbul’a gelip padişaha iltica etti. Padişah da kendisini affederek Tameşvar beylerbeyliğine tayin etti. Bir sene kadar orada bulunan Canboladoğlu bilahare halka zulme başlayınca veziriâzam Murad Paşanın emriyle idam edildi.

Canboladoğlu kuvvetlerini dağıtan Murad Paşa kışı Halep’te geçirdikten sonra Celâlîlerin en tehlikelilerinden olan Kalenderoğlu üzerine yürüdü. Bu sırada Bursa’yı alan Kalenderoğlu kendisini sancakbeyi ilan etmişti. Murad Paşanın üzerine geldiğini öğrenince Konya’ya doğru çekilmek istedi. Fakat süratle gelen Kuyucu Murad Paşa Celâlî kuvvetlerini Maraş’ın kuzeybatısında Göksun yakınlarında yakaladı. 1608 yılında iki taraf arasında şiddetli bir muharebe vuku buldu. Murad Paşanın kazdırdığı hendeklere gizlediği yeniçerileri harbin en mühim anında birdenbire meydana çıkarıp hücuma geçirmesi savaşı lehine çevirdi. Bozguna uğrayan Kalenderoğlu ve kuvvetleri kaçmaya başladılar. Kaçanlar takip edilerek büyük kısmı imha edildi. Kalenderoğlu Bayburt yakınlarında biraz daha mukavemet gösterdikten sonra tamamen bozulup İran taraflarına çekildi.

Kalenderoğlu’nun takibine kuvvet gönderdikten sonra Sivas’a gelen Murad Paşa Tavîl Ahmed’in kardeşi Meymûn’un Kalenderoğlu’na iltihak etmek üzere 6000 eşkıya ile Tokat ve Karahisâr-ı Şarkî yoluyla Erzurum’a gittiğini haber aldı. Derhal ordudan ayırdığı seçkin 15.000 askerin başına geçen Murad Paşa ağırlıksız olarak yanına yalnız bir haftalık erzak almak suretiyle harekete geçti. Bu sırada doksan yaşında bulunan Murad Paşa altı gün altı gece takip ederek on iki konakta alınacak yolu yedi konakta alarak Meymûn’un kuvvetlerine yetişti. Murad Paşanın bu kadar süratle kendilerine yetişeceğini tahmin edemeyen şakîler eşyalarını hayvanlarına yükletirken bir baskınla kısmen imha edildiler. Kaçabilenlerden pek azı Kalenderoğlu gibi selâmeti İran’a kaçmakta buldu.

Murad Paşa bundan sonra gerekli asayiş tedbirlerini aldıktan sonra İstanbul’a döndü (18 Aralık 1608). İstanbul’a girerken ordunun önünde mağlup Celâlî zorba-başlarının kalın yazılarla yazılmış isimleri olan 400 bayrak gidiyordu.

Sultan Birinci Ahmed Han veziriâzam Kuyucu Murad Paşanın bu muvaffakiyetlerinden son derece memnun kalarak kendisine iki hil’at ve bir murassa sorguç ihsan eyledi.

15 Haziran 1609’da veziriâzam Kuyucu Murad Paşa İran Seferi bahanesiyle Üsküdar’a geçerek otağını kurdu. Hakikatte ise bu sefer Sultan Birinci Ahmed Hanla gizlice aralarında planladıkları üzere Anadolu’da halâ mevcut bazı eşkıya reislerini imha etmek içindi. Bunlardan Aydın ve Saruhan taraflarında Üveys Paşa kethüdası Yusuf Paşa ile İçel’de sancak verdiği Muslu Çavuş en önemlileriydi.

Murad Paşa Üsküdar’a geçtikten sonra Muslu Çavuş ve Yusuf Paşaya çeşitli vaatlerde bulunarak okşayıcı mektuplar gönderdi ve onları İran seferine katılmaları için orduya davet etti. Bunlardan Yusuf Paşanın orduya iltihak etmek üzere Üsküdar’a geldiğinde; Muslu Çavuş’un ise Karaman beylerbeyi Zülfikar Paşa’nın kuvvetlerine mülâki olduğunda başları kesildi. Bu suretle son iki eşkıya reisini de ortadan kaldırdıktan sonra Sultan Birinci Ahmed Han Murad Paşayı Anadolu’yu yeni baştan fethedip kendisine hediye eden bir serdar olarak takdir edip büyük ihsanlarda bulundu.

On üç on dört sene devam eden Celâlî eşkıyalığı dolayısıyla; Suriye Irak ve Anadolu adeta elden çıkmış gibi bir vaziyete girmişti. Asayiş kalmamış ticaret durmuş ve iktisadî durum çok gerilemişti. Nitekim tarihçi Hammer Avusturya savaşının devlete Celâlî fetreti derecesinde insan ve para kaybettirmediğini yazmaktadır. Ayrıca Celâlîlerin Safevîler tarafından teşvik görmesi ve içlerine Şiî unsurların katılması meseleyi daha da ciddîleştiriyordu.

Murad Paşa yalnız Celâlîleri değil onlarla uzak ve yakından temasları olan ve yataklık edenleri de öldürttü. Tarihî kayıtlara göre Kuyucu Murad Paşanın üç sene devam eden temizleme faaliyeti neticesinde; toplam 65.000 kişi öldürülmüştür.

Murad Paşa; gayretli dindar üstün komutanlık idarecilik diplomatlık ve devletin çıkarlarını her şeyden üstün tutan bir şahsiyete sahipti. Tecrübeli samimî ve ileri görüşlü olduğundan icraatlarında tavizsiz hareket ederdi. Tarikat ehli olup her hafta Kur’ân-ı kerimi hatmeder insanlara zulmetmeyi hiç sevmezdi. Ancak devlet ve millet düşmanlarına karşı çok şiddetli davranır hiç fırsat vermezdi. Bu davranışı sayesindedir ki Anadolu’yu temizleyerek tehlikeli vaziyetin önünü almaya muvaffak oldu.

Daha sonraki yıllarda Anadolu’da buna benzer kaynaşmalar ve isyanlar oldu ise de hiçbir zaman Kuyucu Murad Paşadan önceki genişliğe ulaşmadı.

Genç Osman’ın yeniçeriler tarafından öldürülmesinden sonra Erzurum valisi Abaza Mehmed Paşa 1622’den 1628’e kadar yeniçerilere karşı intikam hissiyle hareket edip çok kan dökülmesine sebep oldu. Ancak Sadrazam Hüsrev Paşa tedbirli siyaseti ile kendisini isyandan vazgeçirdi. 1628’de Sultan Dördüncü Murad Hanın huzurunda af dileyen Abaza Mehmed Paşa daha sonra Bosna beylerbeyliğine tayin edildi.

Sultan Dördüncü Mehmed Han (1648-1687) zamanında 1664’te sadrazamlığa getirilen Köprülü Mehmed Paşa'ya ve yeniçerilere karşı sipahi zorbaları Abaza Hasan Paşa'nın etrafında toplanarak isyan ettiler. Bu isyancılar padişahtan Köprülü’nün idamını istiyorlardı. Âsîler üzerine serasker tayin olunan Murtaza Paşa Afyonkarahisar civarında Abaza’nın kurduğu pusuya düşerek mağlup oldu. Ancak kuvvetlerini toparlamaya muvaffak olan Murtaza Paşa Haleb’i vermek vaadiyle Abaza’yı kendi tarafına çekti. Köşkünde verdiği bir ziyafet esnasında da başta Abaza Hasan Paşa olmak üzere 30-40 kadar ileri gelen isyankâr elebaşısını katlettirdi.

İkinci Viyana Kuşatması (1683) sırasında Anadolu’da Akkaş Kara Mahmud Yâdigâroğlu Bölükbaşı ve Yeğen Osman gibi Celâlîler Sivas ve Bolu çevresinde faaliyete geçtilerse de zamanında ve yerinde alınan tedbirler sayesinde başarılı olamadılar.

1519’da başlayıp belirli aralıklarla yıllarca süren ve bilhassa 1596-1610 yılları arasında Anadolu’yu baştanbaşa saran Celâlî isyanlarının Osmanlı Devleti için bellibaşlı sonuçları şunlardır:

1. Celâlîlerin faaliyet yıllarında köylü halk kasaba ve şehirlere kaçtığından tarlalar ekilmez oldu. Ticaretin de durması ile Anadolu’da büyük bir kıtlık baş gösterdi ve gıda maddelerinin fiyatlarında büyük artışlar görüldü.

2. Şehir ve kasabaları seyrek olan Orta Anadolu Celâlî olaylarının en fazla tahribata uğrattığı bölge oldu. Bu sebeple Ankara Amasya Tokat Sivas Kayseri ve Kırşehir gibi yörelerde geliri tamamen toprağa dayalı timarlı sipahilerin geçim durumu çok kötüleşti. Bu sebeple Osmanlı ordusunun temelini teşkil eden ve timarlı sipahiliğe dayanan askerî teşkilât bozulmaya yüz tuttu.

3. Evvelce hazinenin zengin mukataaları bulunan; Diyarbakır Mardin Rakka Birecik yöresi sancaklarında pekçok köylerin harap ve adeta nüfussuz kalmaları yüzünden devlet gelirlerinde önemli düşüşler oldu.

4. Celâlî isyanlarının yıkıcı faaliyetleri 1603’ten sonra şehirlere de sıçradı. Nitekim bu sıralarda Ankara’dan başlayarak Afyon Kütahya Isparta Kastamonu Amasya Tokat Malatya Harput Maraş Karahisâr-ı Şarkî ve daha pekçok şehir ve kasaba büyük felaketler yaşadı. Bunların pek çoğunda evler hanlar dükkânlar hattâ cami ve medreseler Celâlîlerin çıkardıkları yangınlarda harap oldu.

5. 1606’da veziriâzamlığa getirilen değerli vezir Kuyucu Murad Paşa İran üzerine yürüyeceği halde Celâlî isyanlarının bir kangren halini alması yüzünden dört yıl boyunca bunlarla uğraştı. Bunu fırsat bilen İran Şahı Birinci Abbas bir taraftan Celâlîlere destek sağlarken diğer yandan Osmanlı hakimiyeti altındaki Şirvan Şemahi ve Gence kalelerini ele geçirdi. Bilâhare Kuyucu Murad Paşa 1610 yılında çıktığı İran Seferinde bu kaleleri geri aldı.

seher
01-12-10, 22:08
Cuma Selamlığı

Osmanlı sultanlarının Cuma namazına gidişleri ve dönüşleri sırasında yapılan merasim.
İslâm devletlerinde Cuma namazının ictimaî ehemmiyeti pek büyüktü. Osmanlı padişahları kendilerinden önceki İslâm hükümdarları gibi at üstünde ve bir merasimle büyük camilerden birine giderek Cuma namazlarını kılarlardı. Bilhassa halifeliğin Osmanlılar'a geçmesiyle Yavuz Sultan Selim Han'dan itibaren Osmanlı sultanları aynı zamanda İslâm halifesi de oldukları için bu hususa daha çok ehemmiyet vermişlerdir. Cuma namazının kılındığı ve hutbenin verildiği camilerin bütün Müslümanlara açık olması hükümdarın halkla temasının sağlanarak derdini ve dileğini ona açıklamasını sağlıyordu.

Padişahlar Sultan İkinci Abdülhamid Han'a kadar camilere ata binerek giderlerdi. Rahatsızlığından dolayı Sultan Abdülhamid Hanın saltanat arabasıyla Cumaya gitmesinden sonra atla gidilmez oldu.

Cuma selâmlığı merasiminde askerî mülkî ve ilmiye sınıfından pekçok kimse bulunur her sınıf askerden meydana gelen birlikler namazdan sonra padişahın önünde resmi geçitte bulunurlardı. Askerini seven yüzyıllar boyu serhat boylarından zafer haberleri bekleyen ve atalarını yâd eden halk da bu merasimleri büyük ilgi ile takip ederdi. O gün sokaklar bayram günleri gibi dolup taşardı.

Selamlıklara bütün şehzadeler bazı yâverler tüfekçiler ve hünkâr çavuşları katılırdı. Selamlığın hangi camide yapılacağı bilinmediği için halk Sultan Abdülhamid Han zamanında Yıldız Sarayı’nda toplanır orada iradeyi bekler padişah çıkınca onunla birlikte hareket ederdi. Bu esnada alkışçı tabir olunanlar şöyle söylerlerdi: “Uğurun hayır ola yaşın uzun ola yolun açık ola. Saltanatına mağrur olma padişahım senden büyük Allah var.”

Son devirde otuz üç sene padişahlık yapan Sultan Abdülhamid Hanın selamlıkları hiç aksatmadığını camide dert ve sıkıntısı olanların arzuhallerini alıp gerekeni yaptırdığını tarihî kaynaklar belirtmektedir. Sultan Abdülhamid Han namaz kılıp kılmamak hakkında kimseye mecburiyet koymadığı gibi baskıda da bulunmazdı. Yalnız veliahtların namaz kılmalarını ister kılmayanları da ikaz ederdi.

Selâmlık resmini seyir için gelen halk uzaklarda dururdu. Padişahı çok uzaktan da olsa görmeyi arzu eden halk büyük bir kalabalık teşkil ederdi. Ecnebilere ise; bunlardan sefirler için Mâbeyn dairesinin önünde set üzerinde kapalı bir yer tahsis olunurdu. Sefirlere burada sigara kahve vs. ikram edilirdi.

Padişahlar selamlık merasimi için her hafta bir büyük camiye giderlerdi. Böylece halkın değişik camilerde sultanı görüp dert ve şikâyetlerini anlatabilmeleri mümkün olurdu. Cuma selamlığından sonra Balmumcu çiftliğine Ihlamur ve Zincirlikuyu köşklerine arasıra saltanat kayığı ile Beylerbeyi’ne geziler yapılırdı.

seher
01-12-10, 22:09
Cülus (Cülûs)

Osmanlılarda tahta çıkacak şehzadenin padişahlığının ilan edilmesi dolayısıyla yapılan merasim.
Bu merasim Osmanlı Devleti töreleri arasında önemli bir yer tutmaktadır. Çünkü cülûs-ı hümâyûn İslâm kültüründen alınan bir takım usul ve teşrifat yanında Oğuz töresinin izlerini göstermekte olduğundan millî bir karakter taşımaktaydı.

Osmanlılarda saltanat sürmekte olan padişahın ölümü veya saltanattan hal’i üzerine yerine geçen padişahların cülûsları merasimle yapılır ve hiç vakit geçirilmeden yeni padişaha hemen o gün biat olunurdu. Eğer padişah gece vefat etmiş ise merasim sabah erkenden yapılırdı. Yeni padişahın cülûsu gün ve saati teşrifatçı tarafından merasime iştirak edecek olanlara derhal bildirilirdi.

Padişahın tahtı Bâbüssaâde denilen Akağalar Kapısı önünde kurulurdu. Bundan sonra Dârüssaâde Ağası Silahtar Ağa ile birlikte yeni padişaha giderek onu babasından amcasından veya ağabeyinden boşalan tahta davet ederdi. Bundan sonra yeni padişah Hasoda önündeki demir kapıdan çıkarak taht odasına geçer burada Hırka-i Saâdet yanında iki rekat namaz kılarak şükrederdi. Daha sonra cülûs törenine gitmek üzere saltanat alâmeti olan yûsûfî destâr ve samur erkân kürkü giyen padişah dışarı çıkarak Bâbüssaâde önünde kurulu tahta oturur ve merasim başlardı. Kanun gereği sırasıyla; Nakibü’l-Eşraf Kırım Hanzâdesi Saray Ağaları ve Rikab Ağaları ile Kapıcıbaşı Ağalarının tebriklerinden sonra Şeyhülislâm Efendi kısa bir dua yapar ve biat ederdi.

Biat merasimi Mataracıbaşının biat edişine kadar devam ederdi. Biat merasiminden sonra yeni hükümdar huzurda bulunanları selamlayarak Hasoda'ya geçerdi. Burada biraz dinlendikten sonra vefat eden padişahın cenaze namazına katılırdı.

Cülûs töreni kılıç alayı ve türbe ziyaretleriyle tamamlanırdı. Önce bütün hükümdar türbelerini içine alan ziyaret sonraları sadece Fatih Sultan Mehmed Hanın türbesine yapılır oldu. Yeni padişahın cülûsu haberi derhal İstanbul’da tellallar vasıtasıyla ve toplar atılarak ilan olunurdu. Ayrıca bütün Osmanlı ülkesine fermanlar gönderilerek tamim edilir ve şenlikler yapılırdı. Cülûs töreninden sonra hükümdar cülûs bahşişi dağıtırdı.

Cülûs bahşişi: Cülûs bahşişi verme usulü Osmanlılardan evvelki İslâm devletlerinde de vardı. Osmanlılardaki cülûs bahşişleri iki türlüydü. Birisi belli ve kanunda belirtildiği gibi bir defaya mahsus olarak verilir diğeri ise askerlerin ulûfelerine zam suretiyle icra edilirdi. Tahta çıkan her padişahın; “Kullarımın bahşiş ve terakkîleri makbulümdür verilsin” suretinde lisanen tasdik etmesi ve bu tasdiki askerin işitmesi usuldendi.

Bu bahşişten yalnız asker değil büyük-küçük bütün memurlar istifade eder sadrazam ve şeyhülislâma otuzar bin akçe verilirdi.

Osmanlı tarihinde ilk defa cülûs bahşişi 1389 tarihinde Kosova sahrasında padişah seçilen Yıldırım Bayezid Han tarafından kapıkullarına verilmiş ve bu usul Sultan Birinci Abdülhamid’in cülûsuna kadar devam etmiştir.

Cülûs bahşişi verilmesi Fatih tarafından kanun hâline getirilmiş Yavuz Sultan Selim Han da cülûs bahşişinde ödenecek paraları tespit etmiştir.

İlk zamanlarda padişahların bir ihsanı şeklinde olan cülûs bahşişi sonraları padişahların bir lütfu olmaktan çıkmış ve bu bahşiş uğrunda bir hayli ihtilâller olmuştur.

Cülûs bahşişi dîvânı: Cülûs bahşişi verilmek üzere toplanan dîvân. Cülûs bahşişi kanununda bu paranın dağıtılması emrinin padişah tarafından sözle bildirilmesi şart olduğundan bu iş için dîvân normal bir toplantı yapar ve bahşiş parasının hazırlanmış olduğunu bildiren bir telhis yazılır Kapıcılar Kethüdâsı ile Bâbüssaâde Ağası eliyle padişaha sunulurdu. Padişah bir taraftan bahşişin dağıtılması için yazılı izin verirken sözle de; “Kullarımın bahşiş ve terakkîleri makbûlümdür verilsin” diyerek dîvâna haber gönderirdi. Hazırlanan bahşiş keseleri ulûfe dağıtımındaki esaslara göre ilgililere verilirdi. Bahşiş dağıtımı bitince vezirler arza girerlerdi. Bu merasime Defterdar katılmazdı.

Cülûs çıkması: Padişahların cülûsları münasebetiyle yapılan çıkmalar hakkında bir tabir. Buna büyük çıkma umum çıkması da denilirdi. Çıkma mezuniyet demek olup acemilerin yeniçeri ocağına kayıt ve kabulleri saray hizmetlerinde bulunanların taşra hizmetlerine veya saraydaki odalardan birinden diğerine memur edilmeleridir.

Cülûs tebliği: Yeni padişahın Osmanlı tahtına geçtiğini münasebette bulunulan devletlerin hükümdarlarına gönderilen elçilerle bildirmektir. Bundan başka İstanbul’da devamlı bulunan elçilere de tercümanlar aracılığıyla birer nâme gönderilirdi.

Bu tebliğ üzerine yeni padişahı tebrik etmek üzere İstanbul’a gelen elçiler padişah tarafından özel bir törenle kabul edilirdi.

Yeni padişahın tahta geçtiği Osmanlı tebaasına fermanla duyurulur ve hutbenin yeni hükümdar adına okunması bildirildiği gibi devlet içindeki il darphanelerine gönderilen başka bir hükm-i şerîf ile de paranın yeni hükümdar adına basılması bildirilirdi. Bundan başka Kırım Hanına da özel bir Kapıcıbaşı gönderilmek suretiyle yeni padişahın cülûs ettiği haber verilirdi.

Cülûsiyye: Padişahların saltanat tahtına çıkmaları münasebetiyle söylenmiş manzume veyahut yazılmış makaleler. Önceleri kaside tarzında kaleme alınan cülûsiyyeler İkinci Abdülhamid Han devrinde mensur olarak yazılmaya başlanmıştır. Cülûsiyyelerde yeni hükümdarın tahta çıkmasıyla memleketin daha çok huzura kavuştuğu ve halkın neşesi anlatılır.

Sultan Osman için Nef’î’nin yazdığı cülûsiyyeden bir beyt şöyledir:

Şehinşâh-ı adâlet-pîşe Osmân Hân-ı Sânî kim
Vücûduyla hayât-ı tâze buldu mülk-i Osmânî

seher
01-12-10, 22:10
Çektiri

Osmanlı deniz kuvvetlerinde kürekle hareket eden gemilere umumî olarak verilen isim.
Bu gemiler kürek sayısına göre özel isim alırlardı. Küçükten başlamak üzere şu isimler verilirdi: Karamürsel üstüaçık şayka kırlangıç firkate kalite pergende mavna kadırga baştarda ve baştarde-i hümâyûn. Çektiriler ince donanma ve büyük donanma gemileri olarak iki kısımdı. Birinci çeşit küçük gemilerden müteşekkil iç deniz ve nehirlerde hizmet gören gemilere İnce Donanma denilirdi. Bunlar savaş teknesi olarak değil araştırma taşıma ve haberleşme işlerinde vazife görürlerdi.

İnce donanmanın dışında bulunan büyük boy gemiler de donanma-ı hümâyûnu meydana getirirdi. Bu çektirilerde reis vardiyan kürekçi cenkçi topçu gibi muharip sınıfın yanında marangoz kalafatçı demirci halatçı gibi ustalar vardı. Bunların en küçüğü olan karamürsellerde 20 en büyüğü olan baştardalarda 800 savaşçı levent bulunurdu. Çektiriler aşı rengi boya ile baştardalar ise özellikle yeşile boyanmaktaydılar. Baştardalar amiral gemisi olarak görev yapar baştarde-i hümâyûn ise deniz seferine serdar tayin edilenin gemisi olurdu.

On yedinci asırda Osmanlı donanması 40 kadırga 6 mavna 20 bey gemisinden müteşekkildi ve bu gemilerde 10.500 kürekçi 5300 cenkçi ve 600 yardımcı sınıftan olmak üzere 16.400 asker vardı.




Çelebi

Türklerde muhtelif sanat ve meslek sahiplerine sembol olmuş bir tabir.
Lehçe-i Osmâniye’de; okuma bilen okumuş nâzik manâları verilmektedir. Asil nâzik soylu zarîf terbiyeli koca tabiri olarak da kullanılmıştır. Daha önceleri şehzadelere unvan olarak verilirdi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin evlat ve ahfadına da bu unvan verilmişti.

Osmanlılar'da padişahların erkek çocuklarına evvelce “bey” sonra “çelebi” unvanı verilmiş daha sonra erkek kız ayrılmadan “sultan” tabiri müştereken kullanılmıştır.

Çelebi Türkçe'de kibar centilmen manâsını ifade ediyordu. Tatarlarda ise kadınlar kocalarının erkek kardeşlerine kardeşlerinin erkek çocuklarına hürmet ve tazim ifadesi olarak çelebi derlerdi.

Osmanlı yazı lisanında 17. asra kadar hanedan mensuplarının yüksek dinî erkânın meşhur müelliflerin lakap ve unvanı olarak kullanılmıştır. On sekizinci asır başına doğru çelebi kelimesi yerine efendi tabiri kullanılmaya başlanmıştır.

seher
01-12-10, 22:10
Çevgan (Çevgân)

Eski bir Türk oyunu. Milattan önceki Orta Asya Türklerinde İranlılarda Araplarda Yunanlılarda Bizanslılarda ve Uzak Doğu’da değişik türleri görülür. Türkler tarafından Hindistan’a ***ürüldü. İngilizler bu oyunu Hindistan’da görerek öğrendiler ve golf adını verdiler.
Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde bildirdiğine göre Osmanlı Türklerinde de oynanırdı. Osmanlılar Çevgân oyununu oynamak için bir meydanın iki tarafına kale yerine mermerden iki sütun dikerlerdi. At üstündeki oyuncular iki gruba ayrılır her grup kendi sütunu arkasında yer alırdı. Meydanın ortasına ağaçtan adam başı büyüklüğünde bir top konurdu. Oyun esnâsında Mehterhâne takımı davullarıyla çalmaya başlar bunun arkasından her taraftan birer atlı çıkıp topu çevgân adını verdikleri ucu eğri sopalarla sürükleyerek kendi kalesine doğru ***ürmeye çalışır bu sırada diğer süvariler de ikişer ikişer karşılıklı olarak kendi arkadaşlarının yardımına koşarlar ve topu kendi taraflarına çevirmeye çalışırlardı. Hangi taraf topu kendi kalesine daha çok atarsa o taraf kazanırdı. Terbiye edilmiş atlarla oynanan oyun oldukça tehlikeli olup topun at veya süvariye çarpması kol ve ayakların kırılmasına sebep olurdu. Ancak beden hareketleri yönüyle savaş kabiliyetini arttırması bakımından oynanır sürek avları gibi bir nevi savaş hazırlığı sayılırdı.

Mehterhâne takımlarında kullanılan çatal başlıklı ve etrafı zincir ve çıngıraklarla donatılmış saplı âletlere de çevgân adı verilirdi. Ordu yürüyüş hâlindeyken mehterin en önünde taşınır sapı yere vurularak çalınır yürüyüşün temposu buna göre ayarlanırdı.

seher
01-12-10, 22:11
Çırağan Vakası

Sultan İkinci Abdülhamid Hanı tahttan indirip Sultan Beşinci Murad’ı tekrar tahta geçirmek için yapılan baskın.
Sultan Abdülaziz Han zamanında Yeni Osmanlılar cemiyetine giren Ali Suâvî uzun bir müddet yurt dışında kaldı. Sonra memlekete dönüp Galatasaray Lisesi Müdürlüğüne tayin edildi. Mizaç olarak meşhur olmaktan ve büyük mevkilere gelmekten çok hoşlanırdı. Her renge girerek çeşitli vazifeler almayı denemiş fakat başarısızlığı sebebiyle her seferinde vazifesinden atılmıştı. Kendisi gibi Sultan Abdülhamid Han zamanında yükselmekten ümidini kesenler onun etrafında toplandılar. Düşünceleri; hastalığı sebebiyle tahttan indirilen Sultan Murad’ı tekrar tahta geçirmekti. Filibeli muhacirlerden etrafına topladığı epeyce bir kalabalıkla 19 Mayıs 1878’de Çırağan Sarayına girmeyi başardı. Sultan Murad bu sarayda olduğu için onu dışarıya çıkarmaya çalıştı. Bu sırada Beşiktaş’ın inzibat işleriyle görevli komutanı Mirliva Hasan Paşa topladığı askerlerle derhal isyancıların üzerine yürüdü. Hasan Paşa elindeki bastonu Ali Suâvî’nin başına vurarak onu öldürdü. İki taraf da silah kullanınca kan döküldü.

Silah sesleri Yıldız Sarayından duyulunca Sultan Abdülhamid Han Çırağan Sarayına asker sevk etti ve Sultan Murad’ın kılına dokunulmamasını emretti. Ali Suâvî’nin adamlarından yirmi bir kişi ölüp on yedi kişi yaralandı. Olay iki saat içerisinde bastırıldı.

Ali Suâvî’nin yalısında bulunan defter ve vesikalar İngiliz olan hanımı tarafından yakıldığından cemiyetine hükümet adamlarından kimlerin üye olduğu anlaşılamadı. Ancak saldırı sırasında sağ ele geçenler dîvân-ı harbe verilerek muhtelif cezalara çarptırıldılar.

Basit gibi görünen bu küçük ihtilâl teşebbüsü haklı olarak Sultan Abdülhamid’i sıkı emniyet tedbirleri almaya sevk etti. Düşman orduları sarayından birkaç kilometre mesafede karargâh kurmuş mümkün olabildiği derecede ülkesini ve menfaatlerini koruyabilmek ve Ayastefanos Antlaşması'nı bozabilmek için diplomatik yolla bütün bir Avrupa’yla mücadele eden Sultan’ı bir gazetecinin tahtından indirip yerine rahatsız olan ağabeyini getirmek istemesi Abdülhamid Hanı fevkalâde şaşırttı. Sultan alelâde bir gazetecinin böylesine bir işe cüret etmesine inanamamıştı.

Ali Süâvî’nin başarısızlıkla sona eren bu isyanından kısa bir süre sonra ikinci bir Çırağan hadisesi daha meydana geldi. Kleanti Skalyeri-Aziz Bey komitesi tarafından 1878 Temmuzunda Sultan Murad ikinci defa Çırağan Sarayından kaçırılmak istendi. Bu komite Sultan Beşinci Murad’ın hal’inden kısa bir süre sonra kurulmuştu. Komitenin birinci reisi olan Kleanti Skalyeri İstanbul’da Prodos mason locasının üstâd-ı âzamı idi. Üyelerinin büyük bir kısmı Sultan Murad taraftarlarından olup diğerleri de memur sınıfından idi. İçlerinde yüksek devlet adamı yoktu. Kleanti veliahtlığı zamanından beri Beşinci Murad’ın dostu idi ve saltanatını temin için bütün gayretiyle çalışıyordu. Komitenin ikinci üyesi Sultan Murad’ın annesinin cariyelerinden Nakşibend Kalfa idi. Masonların itimadını kazanan İbrahim Edhem Paşa'nın sadrazamlıktan azl edilmesinden sonra bu komite kurulmuştu. Nakşibend Kalfa devlet ileri gelenlerinden bazılarını komiteye katmak için çalıştı fakat başarılı olamadı.

Kleanti Sultan Murad’la Çırağan Sarayında görüştü. Beşinci Murad’ın durumundan şikâyet ederek milletin kendisini bulunduğu durumdan kurtaracağı günü beklediğini söylemesi üzerine komite harekete geçti. İstanbul’un çeşitli semtlerinde duvarlara Sultan Murad lehine beyannameler yapıştırıldı. Bir ara bu komite Sultan İkinci Abdülhamid’i öldürmek için harekete geçti fakat gerçekleştiremedi. Şubat 1878’de hazırlanan plana göre su yollarından Çırağan Sarayına girilerek Sultan Murad önce komite üyelerinden Aziz Beyin evine getirilecek oradan da halk ile biat merasiminin yapıldığı yerlerden birine gidilerek ilgili ulema ve devlet erkânı da davet edilerek Sultan Murad tahta geçirilecekti.

Komite bu planını gerçekleştirmek için müsait bir zaman beklerken Birinci Çırağan Vakası meydana geldi. Başarısızlıkla neticelenen bu vaka komiteyi yıldıracağı yerde daha da gayrete getirdi. Sultan Murad’ı kaçırmak çarelerini araştırmak için Aziz Beyin evinde çalışmaları hızlandırdılar. Bu sırada Hacı Hüsnü Bey adında bir âzâ komiteyi ifşa etti. Komite üyeleri kaçırma hadisesini hazırladıkları bir toplantı esnasında iken Aziz Beyin evi zaptiyeler tarafından basıldı. Kleanti Nakşibend Kalfa ve Ali Şefkati yurt dışına kaçtılar. Kleanti kaçarken bütün önemli evrakı beraberinde ***ürdü. Diğer üyeler yakalanarak serasker kapısında müteşekkil dîvân-ı harbe verildiler. Dîvân-ı harbin verdiği karara göre Kleanti Aziz Bey Nakşibend Kalfa ve tabib Âgâh Efendi idama mahkûm edildiler. Fakat Padişah tarafından af olunarak cezaları on beş sene kalebentliğe çevrildi. Diğer âzâlar komite ile irtibatları ve faaliyetlerine göre sürgün ve hapis cezalarına çarptırıldılar.

Birinci ve İkinci Çırağan vakalarında ortak noktalar mevcuttu. İki olay da Sultan Murad’ı tahta geçirmek için düzenlenmiş ikisi de ulema ordu ve devlet erkânının iştiraki olmadan tertip edilmiştir. Ali Süâvî olayında rol sahibi olan üç kişi aynı zamanda Kleanti komitesinin üyesidir. Ayrıca Ali Süâvî ve Kleanti masondurlar. Ayrı ayrı görünen bu iki Çırağan hadisesinin yurt dışında önemli bir teşkilatın emri veya muvafakati ile yapıldığı tahmin edilmektedir.

seher
01-12-10, 22:11
Türklerde Çini ve Çinicilik

Çinicilik pek eski olup tarih bakımından ta Asurlular zamanına varan bir doğu sanatıdır. Orta Asya’da Turfan Aşkar ve Koça bölgelerinde yapılan araştırmalarda nefis Türk çini ve resimlerinin ele geçirilmiş olması Türlerin çok eski devirlerde 8. yüzyıldan önce bu sanat dalında da ne kadar ileri gitmiş olduklarını göstermektedir.
Orta Asya’dan itibaren asırlar boyu âbideleşen Müslüman-Türk sanat eserlerinin tezyinatında güzel sanatların çeşitli dallarından faydalanılmış bu arada çini ve çinicilik sanatının şaheser örnekleri sergilenmiştir.

Türklerde çinicilik: İlk olarak Türkler Orta Asya’da çini imal etmişlerdir. Orta Asya’daki Kâşân şehrinden dolayı çiniye “Kâşî” denildiği bilinmektedir. Kâşân şehrinde yapılan kazılarda bulunan fırın artıkları ve parça çiniler gösteriyor ki çini Türkler tarafından bir sanat olarak değerlendirilmiş ve birbirinden güzel eserler verilmiştir.

Orta Asya’daki Hunlar Karahanlılar Uygurlar Gazneliler çini ve seramik sanatını kitabelerde ve binalarda yapı malzemesi olarak kullanmışlardır. Aralarında ihtilaflar olmasına rağmen Türkler genellikle aynı sanat anlayışı ve üslup içinde olmuşlardır. Mengücükler Selçuklular Eretnaoğulları Germiyanoğulları Karamanoğulları ile Ramazanoğulları'na ait eserlerde teknik ve desen bakımından birçok benzerlikler bunu açıkça meydana koymuştur.

Türk Boyları yapmış oldukları eserlerde cephe kaplaması olarak sırlı tuğlayı kullanmışlardır. İslâmiyet öncesi Türk toplulukları içinde seramik sanatı Göktürkler'le beraber Kırgız Türklerinde de görülmektedir. Kırgız seramikleri madenî kapkacağın taklididir. Bu seramikler üzerindeki çalışmalar M.S. 1209’da Kırgızlar ile birlikte Moğollarda da son bulur. Türk kavimleri içinde Karluklar özel bir yer tutar. Tek renkli Karluk çini ve seramiklerinde insan ve hayvan figürlerine geniş yer verildiği dokuz ve onuncu yüzyılda görülmüştür. Daha sonra Sâmânoğullarının elinde İslâmî dekorlar işlenmiştir. Anadolu; Sâmânoğulları Abbâsîler Karahanlılar Gazneliler Fatımîler ve özellikle Selçuklular devirlerinde çini ve seramik sanatının en çok yapıldığı yer olmuştur. Orta Asya’dan gelen Selçuklular 1037 tarihinde Suriye’yi almakla yeni bir stil geliştirmişlerdir. Selçuklular imalatta birkaç değişiklik yaparak çini mozaik imal etmişlerdir. Bunun yanında ayrıca kitabeler ve pano bordürleri üçgen dörtgen ve kabartma çinilerle mezar kitabeleri yazmışlardır. Bu imalatta siyah beyaz turkuvaz koyu mavi renklerde yaldız çok kullanılmıştır. Çini merkezleri olarak Konya Sivas Tokat en önemlileridir. Osmanlılar döneminde buralar merkez olmaktan çıkıp yerini İznik ve Kütahya’ya bırakmıştır.

İlk gelişmiş Türk çinisi örnekleri 13. yüzyılda Kılıçarslan’ın Konya’daki sarayında görülmektedir. Selçuklu mozaik çini tekniği ile renkli sır tekniğinin birleşmesi Osmanlı çinilerine bir başlangıç olmuştur. Bu durum Osmanlılar devrinde renk ve desenlerin artışıyla devam etti. İznik Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında çiniciliğin merkezi olmuştur.

Osmanlı çini sanatının şahane üslubu Bursa’da Yeşil Cami ve türbe ile başlar (1421-24). Yine Osmanlı çini sanatının getirdiği ilk büyük yenilik çok renkli sır tekniği olmuştur. Diğer bir yenilik ise sır altı tekniği ile yapılan mavi-beyaz çinilerdir.

On dört ve on beşinci yüzyılda yapılan en büyük kısmı mavi ve beyaz renkte olan Kütahya çinileri ile ilk “Haliç çinisi” mamullerine Bursa’da Sultan Mustafa Türbesi Yeşil Türbe ve Cem Sultan Türbesi ile Edirne’de İkinci Murad Camiinde rastlanır.

On altıncı yüzyılda ise sırlı ve renkli duvar çinilerine rastlanmaktadır. İstanbul’da renkli sır tekniğinde yapılan çinilerin ilk örnekleri 1522-1523 yılları arasında inşa edilen Yavuz Sultan Selim Camii ve Türbesindedir. Bu çeşit çinilerin son şaheserleri İstanbul Şehzadebaşı’ndaki Şehzade Mehmed Türbesini (1548) süslemektedir. Ayrıca Hadice Sultan Türbesi ve Haseki Hürrem Sultan Medresesinin duvar çinileri bunlardandır.

1550’li yıllardan sonra renkli çini tekniği terkedilmiş ve çini sanatında sıraltı tekniği hakim olmuştur. İkinci ve en büyük üsluptaki çiniler ilk olarak Süleymaniye Camiinin (1557) kıble duvarını süslemekte kullanılmıştır. Yine bu dönemde yapılan Rüstem Paşa Camiinin (1561) çinilerinde 41 çeşit lüle motifi vardır. Ayrıca çinicilik sanatında bir çığır açan üstün kaliteli bu çiniler bugün İstanbul’da Kanunî Sultan Süleyman Türbesi (1566) Sokullu Mehmed Paşa Camii (1572) Piyale Paşa Camii (1574) ile Topkapı Sarayı’ndaki Üçüncü Murad Han Dairesinin duvarlarını süslemektedir.

On altıncı yüzyıl Osmanlı çinicilik sanatının en yüksek seviyeye eriştiği devredir. İznik atölyelerinin büyük bir teknik başarısı olan kabarık parlak mercan kırmızısının çinilerde kullanılması bu zamanda gerçekleşti. Firûze mavi koyu bir tatlı yeşil kırmızı açık lâcivert beyaz ve bazen görülen siyah olarak yedi rengin bu çinilerde sır altına tatbiki dünya çini sanatında benzeri görülmemiş bir teknik gelişmedir. Bu devir çinilerinde kullanılan motiflerde karanfil sümbül lâle şakâyık nar çiçeği bahar yani çiçek açmış erik ve kiraz dalları ile artık tamamıyla tabiî örnekler hakimdir. Hançer gibi kıvrılan iri yeşil yapraklar çiçeklerin arasını doldurmaktadır. 1600 tarihinde yapılan Sultan Üçüncü Murad türbesiyle bu büyük üslubun devri de kapanır.

İstanbul’da Tekfur Sarayında 1725’ten sonra bir çini atölyesi kurulmuş ve Sultan Ahmed Çeşmesi ile Hekimoğlu Ali Paşa Camii bu çinilerle süslenmiştir. Fakat bu atölyenin de ömrü uzun olmamıştır. Sadece Kütahya atölyeleri günümüze kadar varlığını devam ettirebilmiştir.

İslâm seramiklerinin önemli bir merkezi 833-884 tarihlerinde kurulan Samarra şehridir. Perdah tekniği ile yapılan ilk seramikler Samarra’da ortaya çıkmıştır. Plaka çini yapımı ilk defa burada gerçekleştirilmiştir. İslâm seramik sanatının çok çeşitli kalite ve formda zengin örneklerini Selçuklularda firûze yeşil kobalt mavisi kahverengi renkli ve şeffaf sırlı örnekler çok bol bir şekilde görülmektedir. Anadolu seramikleri arasında İslâm seramik sanatının geleneksel kırmızı hamurlu gevşek hamur yapısında vazo sürahi kâse ve büyük küpler yapıldığı görülür.

Ne yazık ki bu çok değerli güzel sanat dalı 17. yüzyıl başından itibaren gerilemeye sonra da sönmeye yüz tutmuş ve çini yapımevleri peş peşe kapanmıştır.

Muhteşem devirler yaşayan Türk çinicilik sanatı eski gücünden çok şey kaybetmiş olmasına rağmen bugün de hayatiyetini sürdürme gayreti içerisindedir.

seher
01-12-10, 22:12
Çorbacı

Kapıkulu ocaklarına eleman yetiştiren 31 bölüklü acemi ocağı ile Osmanlı ordusunun piyade (yaya) askerini teşkil eden bölük zâbitlerinin unvanı.
Cemaat denilen yeniçeri ortası çorbacılarına “yayabaşı” veya “serpiyâdegân” denildiği gibi bölük denilen ağa bölükleri çorbacılarına “bölükbaşı” ismi de verilirdi. Çorbacılar bazen “subaşı” unvanını da alırlardı. Çorbacıların kıdemlisine yeniçeri ortalarında “yayabaşı” bölüklerde de “başbölükbaşı” denilirdi. Çorbacılar kırmızı çuhadan kollu cübbe ince gömlek kırmızı şalvar ayaklarına sarı mest pabuç ve başlarına börk giyerlerdi.

Yaya bölük komutanı olmalarına rağmen atları vardı. Çorbacılar bölüklerin bütün işlerinden sorumlu olduğu gibi büyük suçlar hariç maiyetindekilere ceza verebilirdi.

Yeniçerilerin İkinci Mahmud Han zamanında kaldırılmasından sonra “çorbacı” yerine “ortaağası” tabiri kullanılmıştır.



Çuhadar

Osmanlı Devleti'nde sarayın büyük memurlarından ve padişahların hizmetlerinde bulunanlardan birine verilen ad.
Çuhadan yapılmış bir elbise giydikleri için bu adla anılmışlardır. Bulundukları mevkilere göre yetkileri değişmekteydi. Sultan Çelebi Mehmed zamanında kurulan çuhadarlık saraydaki mühim memuriyetlerdendi.

Çuhadar ağa unvanına sahip olan kimse padişahın hizmetinde bulunup ona en yakın dört ağadan biri olurdu. Hasodabaşı ve silahtar ağadan sonra üçüncü derecede önem taşırdı. Çuhadar ağa olan ata binerek hünkârın gerisinde gider ve padişahın yağmurluğunu taşırdı. Hükümdarın kaftan ve kürklerine bakmak da bunun vazifesiydi.

Ayrıca padişahın bayramda camiye gidişlerinde ve merasimlerde halka para saçardı. Çuhadar ağanın maiyetinde hizmetlisi olarak iki lalası aşağı koğuşlardan birer kullukçu ve birer zülüflü baltacılarıyla ikişer sofalı birer heybeci ve ikişer yedekçileri bulunurdu. Çuhadar terfî ederse silahtar olurdu. Şayet saraydan dışarı hükümet hizmetlerinden birine çıkarılacak olursa kendisine beylerbeylik veya vezirlik verilirdi.

seher
01-12-10, 22:12
Dalkılıç (Serdengeçti)

Osmanlı Devleti'nde muhasara edilen kaleye girmek veya düşman ordusu içine dalmak için fedaî yazılan asker.
Bunlara “serdengeçti” de denirdi. Bunlar toplu halde düşman ordusunun sağ sol veya arkasından hücum ederlerdi. Ölümü hiç düşünmeyen bu yiğitlerin hücumları pek dehşetli olur ve ekseriya daldıkları ordunun moralini bozar içlerine korku salarlardı. Napolyon birkaç yüz dalkılıç meydana çıktığında bunların önünde durmanın güç mağlup olmamanın ise imkânsız olduğunu beyan eder.

Kuşatması uzayan kalelere serdengeçtiler gece merdiven kurarak yalın kılıç içeri girerler. Bütün kale efradına karşı gözlerini kırpmadan kılıç sallarlardı. Bunlar için şehitlik adeta mukadderdi. Az da olsa sağ kalanlar olurdu. Bunlar gerek kumandanları gerekse arkadaşları tarafından çok iltifat görürlerdi. Din ve devlet için başlarını vermekten çekinmeyen bu yiğitlerin sağ kalanlarına mükâfatlar verilir “serdengeçti ağası” tabiriyle hürmet gösterilirdi.

Yeniçerilerin bozulmasıyla serdengeçtiler de eski ehemmiyetini kaybettiler ocak kaldırılınca “dalkılıç” “serdengeçti” de kendiliğinden kalkmış oldu.

Özlüyorum Malazgirt Niğbolu ve Kosova’yı
Şimşek nallı rüzgâr atlar üstünde
Dalkılıçlar biçerken ovayı ...
Yaşasaydım aaah öyle bir günde!

seher
01-12-10, 22:13
Devşirme

Saray hizmetleriyle Bostancı Ocağı ve Yeniçeri Ocağında istihdam edilmek üzere Osmanlı Devleti'nin Hıristiyan halkından topladığı çocuklara verilen isim.
Orhan Gâzi devrinde yalnız Türklerden teşkil edilen Osmanlı ordusunun kâfi gelmemesiyle harpte ele geçirilen güçlü ve kuvvetli esirlerden faydalanma yoluna gidilmiştir. Böylelikle “Pençik Oğlanı” denilen ve her beş esirden birinin alınması yoluyla bir ordu teşkil edilmiştir. Sultan Birinci Murad zamanında Pençik Oğlanı teşkilâtı bir kanuna bağlanarak Gelibolu Acemi Ocağı kuruldu. Böylece Kapıkulu Ocağının temelleri atılmış oldu.

Acemi Ocağı teşkilâtı daha sonraları ihtiyaç nispetinde genişletildi ve yeni kanunlarla daha mükemmel bir hâle kondu. Fütuhâtın ilerlemesi üzerine bir taraftan askere olan ihtiyaç diğer taraftan siyasî hadiseler neticesinde ordu mevcudunun azalması Pençik Oğlanından başka Devşirme ismiyle Osmanlıların Rumeli’deki topraklarında bulunan Hıristiyan tebaadan ocağa yeniçeri namzedi olarak efrad alınmasını gerektirdi. Bu suretle Hıristiyan tebaa evlâdından asker devşirmek için bir Devşirme Kanunu yapıldı. Bu yeni kanunla baştan başa gayrimüslim olan Rumeli halkı yavaş yavaş Müslümanlaştırılacak böylece Müslüman olmuş askerle Türk ordusu kuvvetlenecekti. İki yönlü faydası olan Devşirme Kanunu artık eski ehemmiyetini kaybeden Pençik Kanunuyla asker alınmasının yerine geçmiş kuvvetli ve sürekli olarak iki buçuk asır devam etmiştir.

Devşirme işiyle birinci derecede Yeniçeri Ağası alâkadardı. Ağa gerek Acemi Ocağı ve gerek diğer hizmetlerdeki acemilerle Türk çiftçilerinin hizmetlerinde bulunan acemileri göz önünde bulundururdu. Yeniçeri Ocağına Acemi Oğlanı verilmesi ve Acemi Ocağına oğlan alınması hep onun tezkiresiyle olurdu. Bunun için devşirmeye lüzum hâsıl olunca Yeniçeri Ağası bir arîza ile dîvâna müracaat ederek ihtiyaç miktarını gösterirdi. Bunun üzerine kanun gereği Osmanlı ülkesindeki muhtelif mıntıkalara memurlar sevk olunarak sancakbeyleri kadılar topraklı süvari ve zeamet sahiplerinin de yardımlarıyla acemi efrat devşirilirdi. Devşirme için ocak tarafından bir emin ile bir memur tayin olunması kanundu. Başka yerden olamazdı.

Devşirme memuru vazifesinde tamamen serbestti. O tayin olunduğu mıntıkada her bir kadılığı yani kazaları gezip görerek kanunî vasıfları haiz olmak şartıyla sekiz-on ve on dört yaş arasında kırk hanede bir oğlan hesabı üzere çocuk devşirirdi. Devşirme memuru bu çocukları alırken kadılar sipahiler veya vekilleri ve köy kethüdaları da hazır bulunurlar ve bir suiistimal olmamasına dikkat ederlerdi. Devşirilen çocuğun köyü kazası sancağı baba ve anasının ve sipahisinin isimleri doğum tarihi ve bütün özellikleri bir deftere yazılır ve bu defter iki nüsha olarak biri devşirme memurunda bulunur diğeri de çocukları sevk eden sürücüye verilirdi.

Kanun üzere Hıristiyan çocukların en asil olanları seçilirdi. İki çocuğu olanın biri ve birkaç çocuğu olanın müsait olan en sıhhatlisi ve yakışıklısı seçilirdi. Bir oğlu olanın çocuğu alınmaz babasının hizmetine bırakılırdı. Alınacak çocukların orta boylu olmasına dikkat edilirdi. Anası ve babası ölmüş çocuklar terbiyesi noksan ve aç gözlü olacağı düşüncesiyle devşirmeye müsaade edilmezdi. Sığırtmaç ve çoban oğullarıyla genç sığırtmaç ve çobanlar kel ve köse olanların da alınmamaları kanundu.

Devşirilen çocuklar yüzer yüz ellişer iki yüz veya daha fazla gruplar hâlinde muhafızların nezaretleri altında hükümet merkezine sevk edilirlerdi. Bunların yollarda kaçmamaları ve değiştirilmemeleri için sıkı tedbirler alınırdı. Devşirmeler devlet merkezine gelince iki üç gün istirahat ettirilir daha sonra yeniçeri ağası tarafından sarayda görev yapacaklarla kapıkulu ve bostancı ocağına gidecekler seçilir ve padişaha arz edilirdi.

Devşirme Kanunu bilhassa 17. yüzyılın başından itibaren Hıristiyan çocuklarının gerekli tetkik ve muayeneler yapılmadan alınmaları tutulması gerekli olan eşkâl defterine pek ehemmiyet verilmemesi üzerine bozulmaya başlamıştır. Bu durum Yeniçeri Ocağına devşirme efradının alınmasından vazgeçilmesine yol açmıştır. On sekizinci yüzyıl başlarında yalnız Bostancı Ocağı için 1000 devşirme toplanmışken aynı yüzyılın ortalarında devşirme usulü kesin olarak bırakılmıştır. (Bkz. Devşirme Usûlü nereden ve neden çıkmıştır?)

seher
01-12-10, 22:13
Donanma (Eğlence Şenlik)

Osmanlı Devleti'nde mübarek günlerde bayramlarda Osmanlı ordularının zafer dönüşlerinde padişahların çocuklarının doğumlarında ve düğünlerde yapılan şenlik ve gösterilere verilen isim.
Düğün ve sünnet düğünleri dolayısıyla yapılan şenlik ve gösterilere “Sûr-i Hümâyûn” adı veriliyordu. Bu şenlikler ve gösteriler üç gün üç geceden az kırk gün kırk geceden de çok olmazdı. Fakat istisna teşkil edip kırk gün kırk geceden daha fazla süren donanmalar da olmuştur. Bu donanmalar esnasında denizde ve karada fener alayları ışıklandırmalar tertip edilir top tüfek ve fişek atışları yapılır çeşitli oyun ve yarışlar düzenlenirdi. Bu millî ve köklü Osmanlı geleneği devrin tarihçileri tarafından kaydedilmiştir. Ayrıca bu devrin ünlü şair ve edebiyatçıları manzum ve mensur olarak bu şenlikleri eserleriyle dile getirmişlerdir. Böylece edebiyatımızın parlak sayfalarına yenileri eklenmiş oldu. Meselâ düğün şenlikleri adına “Sûrnâme”ler büyük zaferler adına “Zafernâme”ler bayramlar için “Iydiyye”ler Ramazân-ı şerîflerdeki şenlikler ve donanmalar için “Ramazânnâme”ler Miraç geceleri için “Mi’râciyye”ler Mevlid geceleri için “Mevlid” kasîdeleri yazıldı. Bu millî kültür mahsulleri asırlarca zevk lezzet ve ruhaniyetleriyle gönüllerden gönüllere akarak devam edegeldi. Bu donanma ve şenlikler İslâm dininin çizdiği meşru sınırları taşmazdı. Donanmaları başta padişahlar olmak üzere sadrazamlar vezirler ve diğer devlet erkânı da teşrif ederek neşe sevinç ve saadeti halkla paylaşırlardı.

Bu şenliklere yabancı devlet adamları büyükelçiler de davet edilirlerdi. Donanmalar hem karada hem de denizde tertip edilirdi. Şehzadelerin özellikle de ilk şehzadelerin doğumları münasebetiyle yapılan donanmalar diğerlerinden daha uzun süre yapılırdı. Meselâ Sultan Üçüncü Ahmed Han ilk oğlu Şehzade Mehmed Efendinin doğumunda beş gün beş gece donanma yapılmasını ferman eylemişti. İkinci oğlu Şehzade Selim Efendi için de üç gün üç gece donanma şenlikleri yapıldı. Padişah ve devlet erkânından başka halk da şehzadelerin doğumuna pek sevinir ve ehemmiyet verirdi. Bazı defalar doğumlarda donanma şenlikleri yapılmayıp fukaraya sadaka tekke ve zâviyelere yardım yapılarak halkın gönlü alınırdı. Bazen de yangın çıkması endişesiyle donanmalara izin verilmezdi.

Donanma şenliklerini düzenlemekle görevli memura “Donanma Muhtesibi” denilirdi. Donanmalar esnasında İstanbul’un çarşı ve camileri pazar yerleri hanlar hâneler limandaki gemiler özellikle saraylar baştanbaşa çeşitli renkte kıymetli kumaşlarla bayrak ve flamalarla süslenirdi. Mahyalar ve fener alayları yapılırdı. Gündüzleri Sultanahmed Meydanında İbrahim Paşa Sarayında Bâb-ı Hümâyûnda Alay Köşkü önünde Dolmabahçe Sarayında Vaniköyü’nde ve diğer eğlence ve mesire yerlerinde tertip edilirdi. Geceleri şehir baştanbaşa ışıklarla donatılır belirli aralıklarla top tüfek atışları yapılırdı. Fişekler fırlatılırdı.

Donanmalar padişahların fermanıyla ilan ve tespit edildikten sonra fermanın sadrazamın otağına gelmesiyle birlikte başlardı. Kalabalık dolayısıyla düzenin bozulmaması için “tulumcu” denen özel görevliler tayin edilirdi. Donanmaların masrafına başta padişahlar ve diğer devlet erkânı olmak üzere halk da kendi çapında katılırdı. Fukaraya sadaka hediye dağıtılır nefis ziyafetler çekilirdi. Böylece halk mesrur ve mesut edilirdi.

On dokuzuncu asırda (1843) İstanbul’da bulunan tanınmış Fransız edibi Gerard de Nerval o yılın Ramazanının birinci gününde gördüğü sevinç ve şenlikleri hayranlıkla dile getirmeye çalışmış İstanbul’un temizlik ve zarafetine halkının nezaketine burada tattığı huzur ve saadete hayran kalmıştı. Yazdığı hatıralarda bunları gıptayla dile getirmektedir.

1858 yılında Sultan Abdülmecid Han dört şehzadesini birden sünnet ettirmişti. Bu münasebetle İstanbul’da Sakızağacı’ndan Ihlamur’a kadar arazi seçildi. Bugün buraya Topağacı denilmektedir. Nişantaşı’nın altındadır. Sayısız ve pek süslü çadırlar kuruldu. Rengârenk âvizeler içinde on binlerce mum geceleri ortalığı adeta gün gibi aydınlatıyordu. Zaten bütün İstanbul donatılmıştı. Dört şehzade ile birlikte tam 10.000 Müslüman evlâdı da sünnet edildi. Uzak şehirlerden ana babalarıyla gelenler ve bu şenliklere katılanlar da çoktu. Tek kelimeyle şahane bir şenlikti.

Fransızlar böyle şenliklere “Fete Imperial” adını verirlerdi. Fakat onların tasavvur ve hayallerinin ulaşamayacağı hâlisâne merhamet ve şefkatin semeresi olan bu donanma şenlikleri onların şenliklerine hiç benzemez sünnet edilecek çocuklar özellikle fakir ailelerden seçilirdi. Devlet erkânının çocukları da yine bu düğünler sırasında sünnet edilirdi. Böyle düğünler devletle tebaanın gönülden kaynaşması ve sevişmesinin derin bir muhabbet ve şefkatin semeresidir ve Osmanlı toplumunun tam bir huzur cemiyeti olduğunu göstermektedir.

Bu donanmalar sırasında Osmanlı toplumunun kuruluşları bütün sanat erbabı yeni hamleler kaydederlerdi. Devlet ve tebaanın sanat ve edebiyatın ve tekniğin bütünleştiği böylesine leziz bir kültür geleneğine hiçbir millet sahip olmamıştır. Batı dünyasında yapılan şenlik ve eğlenceler iğrenç bir sefahat ve ahlâksızlık ve zulüm örneği olarak insanlık tarihinin sayfalarını karartmıştır. Bu Osmanlı şenliklerini bizzat müşahede eden yabancı bilgin tarihçi ve devlet adamları bile hayranlık ve takdirlerini belirtmektedirler.

seher
01-12-10, 22:14
Dönmeler (Dönme Dönmelik)

On yedinci yüzyıldan itibaren muhtelif Osmanlı şehirlerinde bilhassa Selânik’te Müslüman adı ve kıyafeti altında yaşayan Musevî cemaati fertlerine verilen ad.
Çeşitli dinlerden Müslüman olanlara mühtedî denildiği halde bu tabir bunlar hakkında hiçbir zaman ve hiçbir yerde kullanılmamış yüksek tabaka tarafından bir dereceye kadar nezaketen “avdetî” tabiri kullanılmıştır. Kendilerine; ma’âmînim (mü’minler) veya haberim (ortaklar) bir de ba’ale milhamah (mücahitler) isimlerini verirlerdi.

Gizli bir mezhep sayılan dönmelik aslen İspanyalı olup İzmir’e yerleşen Mordehay Sevi adlı bir Yahudi'nin oğlu olan Haham Sabatay Sevi tarafından kuruldu. Özel bir eğitim görüp haham olarak yetişen Sabatay Sevi ilk önce 1648’de İzmir’de Mesihliğini ve İsrâiloğullarını kurtarmak için Allahü teâlânın göndereceği peygamber veya kurtarıcı olduğunu iddia etti. Musevîler Mesih’in Filistin’e hükümdar olacağına ve Kudüs’ü merkez yaparak dünyanın dört köşesine dağılan Yahudileri burada toplayacağına inandıkları için onun etrafında toplandılar. İzmir’deki hahamlar ona karşı çıkınca 1650’de İstanbul’a geldi. İstanbul hahambaşısı da Sabatay Sevi’ye karşı çıkınca kendisine daha uygun bir muhit olan Selânik’e geçti. Selânik’teki hahamlar tarafından sevgi ve saygıyla karşılanan Sabatay Sevi bazı tepkilerle karşılaşınca Selânik’i de terk ederek Atina’ya ve tekrar İzmir’e döndü. İzmir’de kaldığı üç yıl içinde dikkati çekecek bir davranışta bulunmaktan kaçındı. 1663’te Mısır’a giden Sabatay Sevi kısa bir müddet Kahire’de kaldı. Burada Rafael Josef Çelebi adında zengin bir sarrafla tanıştı. Daha sonra Kudüs’e gitti. Musevîlerin takdirini kazanmak için Kudüs’ün mukaddes yerlerini ve evliya kabirlerini ziyaret etti. Davranış ve çekici konuşmalarıyla Kudüs halkının itibarını kazandı. Josef’ten aldığı paraları bunlara dağıttı.

Nayir adındaki Polonyalı bir hahamın kızı olan Sara ile evlendikten sonra Gazze’ye gitti. Orada Abraham Nathan adlı Yahudi ile tanıştı. Abraham Nathan kendisinin Mesih’ten önce gelecek olan peygamber olduğunu ve Sabatay’ın da Mesih olduğunu söyledi. Böylece Sabatay Sevi’nin taraftarları çoğaldı. Kudüs’e tekrar döndüğünde kendisinin Mesih olduğunu gizlemeye gerek duymadı. Kudüs’teki hahamlar karşı çıktılarsa da Sabatay’ın taraftarları gün geçtikçe arttı. Mısır İstanbul İzmir ve Avrupa’nın çeşitli şehirlerine Mesihliğini ilan ve propagandasını yapmaları için sadık adamlarını yolladı. Kudüs’ten Halep’e geçti. 1667’de tekrar İzmir’e döndü. Sabatay Sevi Musevîlerin dinî âyin ve törenlerinde bazı değişiklikler yaptığı gibi sinagoglarda okunan duaların çoğunu değiştirdi. Musevîler kendisini bir kral olarak görmeye başladılar.

O ise kendisini kralların kralı olarak görüyordu. Dünyayı kendi hesabına göre 38 krallığa böldü. Her birine de kardeşlerini ve sadık adamlarını kral tayin etti. Çeşitli beyannameler yayınlayarak Osmanlı idaresine karşı harekete geçti. Musevîler Müslümanlara karşı taşkınlıklarını arttırdılar. Musevîlerin Müslümanlara karşı yaptığı işler ve Sabatay Sevi’nin durumu üzerine Köprülüzâde Fazıl Ahmed Paşa sahte Mesih ile hakkında düzenlenecek evrakın İstanbul’a gönderilmesini emretti. Yakalanan Sabatay Sevi ve adamları 1668 senesi Ocak ayında İstanbul’a gönderildi.

İstanbul’a getirilen Sabatay Sevi sorgulamasında korkusundan yaptıklarını inkâr etti.

Sadaret Kaymakamı Mustafa Paşa Şeyhülislâm Minkârizâde Yahya Efendi ve Sultan’ın imamı Vânî Mehmed Efendi huzurunda kendisinin Mesih olmadığını söyledi yaptıklarını inkâr etti ve Müslüman olduğunu ilan etti. Mehmed Efendi ismini aldı. Böylece Osmanlı tarihinde dönmeler meselesi başlamış oldu.

Onun Müslüman olmuş görünmesiyle ilgili olarak Vânî Mehmed Efendi; “Bu adamın Müslümanlığı kalbî hisler ve ihlâsla kabul ettiğine kâni değilim. Fakat dinimiz şüpheyi reddeder ve kişinin imanı üzerine hüküm ancak cenâb-ı Hakk’ındır. Bu itibarla ihlâsla Müslüman olmasını niyâzdan başka şey yapamam...” demekten kendini alamadı.

Sabatay Sevi’nin Müslüman olmuş görünmesi Türkiye ve diğer memleketlerdeki Yahudiler arasında şaşkınlığa sebep oldu. Sabatay Sevi taraftarlarını yatıştırmak için de; “Tanrı beni İsmâilî yani Müslüman yaptı. Ben kardeşiniz kapıcıbaşı Mehmed’im. O öyle emretti. Ben itaat ettim” dedi. Müslüman olmuş görünmesine rağmen Mesihlik iddiasından vazgeçmedi eski faaliyetlerine devam etti.

Bu arada padişaha ve müftüye başvurarak Yahudileri hidayete davet etmek üzere kendisine izin verilmesini istedi. Sabatay’a sinagoglarda isteyenlere Müslümanlığı anlatması için müsaade çıktı. Bundan istifade ederek taraftarlarını toplamaya çalıştı. Müslümanlar arasına giren Musevîler kıyafetlerini değiştirip Ahmed Mehmed Mehmed Ali Abdullah İsmail gibi isimler almaya başladılar. Mehmed ismini aldıktan sonra Mesihlik iddiasından vazgeçmeyen Sabatay Sevi Selânik ve İstanbul’dan sonra sürgüne gönderildiği Bağdat ve Ürgüp’te kaldı. Bu arada Sabatayistlik yani dönmeliğin esas inanış ve ibadetlerini bir araya toplayan on sekiz emri yayınladı ve kutlayacakları bayram günlerini tespit etti. Dönmelerin uyması gereken 18 maddelik; “On sekiz emir” denilen nizamnâmenin özeti şöyledir: “Allah’ın birliğine ve Sabatay Sevi’nin Mesihliğine inanılacak yalan yere yemin edilmeyecek Allah’ın adı anıldığında saygı gösterildiği gibi Mesih’in zikri geçince de saygı gösterilecek Mesih’in sırrını anlamak için toplantılar yapılacak. Adam öldürülmeyecek zina edilmeyecek Yahudi yılının dokuzuncu ayı olan Kislev’in 16. günü bayram yapılacak. Yalan yere şahitlikte bulunulmayacak birbirlerine karşı mürüvvetli ve merhametli davranılacak her gün Mezâmir okumaya gizlice devam edilecek. Müslüman Türklerin âdetlerine onların gözlerini boyamak maksadıyla riayet edilecek. Ramazan orucunu tatbik için sıkıntı çekilmeyecek aynı şey Kurban için de yapılacak. Dinî merasimlere zahiren uyulacak Müslümanlarla evlenmekten kaçınılacak. Kamerî ayların ilk günlerine dikkat ve hürmet gösterilecektir.”

Bu emirleri neşreden Sabatay Sevi’nin yaptığı işler Sadrazam Köprülüzâde Fazıl Ahmed Paşaya anlatılınca onu çağırıp sorguya çekti. Sabatay Sevi; “Aman efendimiz! Hakkımda size söylenenlerin hepsi yalan ve iftiradır. Bir takım dost ve akrabalarımı etrafıma topladığım doğrudur. Ama bunun hakikî sebebi onları da hidayete erdirip Müslüman eylemektir. Eğer bu suç ise türlü cezaya razıyım. Boynum kıldan incedir” dedi. Sadrazamı bu sözlerle kandırdığını zanneden Sabatay Sevi Kuruçeşme ve Kâğıthane’de taraftarlarıyla gizlice İbranice âyin yapıp dualar okurken yakalandı. Adamlarıyla birlikte Arnavutluk’a sürüldü. Bir müddet orada kalan Sabatay Sevi 30 Eylül 1675’te Berat kasabasında öldü.

Kadınları sarı mest ve beyaz car giyinen erkekleri ise beyaz keçe üzerine yeşil sarık saran görünüşte Müslüman bilindikleri ve Müslüman adı taşıdıkları halde bayramdan bayrama namaza giden dönmeler Sabatay Sevi’nin ölümünden sonra Yâkubîler Karakaşlar Kapancılar olarak üçe ayrıldılar. Değişik adlar alan bu grupların nesl-i şerîf denilen en yüksek asil ailelere mensup birer reisi vardı. Bunlar cemaat ihtiyarlarının reyleriyle seçilirler ölünceye kadar bu mevkide kalırlardı. Ab-be-din denilen reisler tarafından tayin olunan ruhanî reisler dinî vazifeleri yerine getirirlerdi. Dönmelerin bu üç zümresi hariçten veya birbirlerinden kız alıp vermezlerdi. İlk zamanlar Selânik’te yerleşen dönmeler Balkan Harbi'nden sonra Selânik’ten tamamen ayrılarak İstanbul’a geldiler. Ekseriyetle Nişantaşı ve Şişli semtlerine yerleştiler. Çocuklarını da Türk okullarına vermemek için Feyziye Lisesi ve Şişli Terakkî Lisesi adında iki okul açtılar ve bu okullara gönderdiler. Aralarındaki eski katı gruplaşmaları kaldırıp dayanışmaya yönelerek ticarî hayatta tesirli oldular. Bunun yanında valilik müsteşarlık ve siyasî olarak da milletvekilliği ve bakanlığa kadar yükselenler ve gazetecilik mesleğinde muvaffak olanları da oldu.

seher
01-12-10, 22:14
Duhuliye Resmi
Şehir ve kasabalara ticaret amacıyla getirilen eşyadan alınan vergi.
Batıda bu vergi komünlerin ortaya çıkışıyla alınmaya başlamıştır. Bir tür mahallî idare olan komünler malî bakımdan yetersiz olan gelirlerini artırmak için kraldan yetki almışlardır. Bu yetkiye (oktruvaye) izafeten alınan vergiye “oktruva” adı verilmiştir.

Osmanlı Devleti'nde kuruluşla birlikte pazarlara satılmak üzere getirilen mallardan “pazar baçı” alınmaya başlanmıştır. Kanunî'nin Kanunnâmesi’nde; “taşradan gelen metaın resmi” şeklinde adlandırılan duhûliye resmine tâbi mallar sayılmıştır. Bu vergi 1826 tarihinde şekil değiştirerek Yeniçeri Ocağı yerine kurulan “Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye” harcamaları karşılığı alınan “ihtisap resmi” hâline gelmiştir. 1854 yılına kadar görev yapan ihtisap nezaretinin başlıca geliri olan ihtisap resmi nezaretin şehremaneti (belediye) hâline gelmesiyle bir belediye geliri olarak alınagelmiş ve pazar kantar palamar resimleri şeklindeki kalıntıları daha sonra yürürlükten kaldırılmıştır.

seher
01-12-10, 22:15
Efendi

Okuyup yazması olanlara verilen unvan. Okumuş molla hoca çelebi seyyid manâlarında da kullanılırdı.
Efendi tabiri Selçuklular zamanında kullanılmaya başlanmış daha ziyade Osmanlılar'da 15. yüzyıl ortalarından itibaren tahsil terbiye görmüş kimselere mahsus bir lakap olarak kullanılmıştır. Zamanla bu manâda kullanılan çelebi kelimesinin yerini almıştır. Devletin ileri gelen memurlarından bazılarına efendi demek âdet hâline gelmişti. On dokuzuncu yüzyılda bu kelime daha geniş manâda kullanılmaya başlanmıştır. Bu devirde şehzadelere de efendi denmiştir. Peygamberimiz için de hâlâ günümüzde kullanılmaktadır. Kadınlar da kocalarına hitap ederken efendi tabiri kullanırlar.

Saraydaki Sultan hanımlara kadın efendi unvanının kibar muhitlerde hanımefendi beyefendi tabirlerinin kullanılmasına 19. asrın ikinci yarısından sonra rastlanır. Şeyhülislâmlara efendi dendiği gibi orduda binbaşıya kadar rütbe sahiplerine de resmen efendi unvanı verilirdi. Tanzimat'tan sonra efendi unvanı resmî muamelâtta yalnız okur yazarlar ve mektep talebeleri için kullanılmıştır. Bugün de halk arasında tahsil terbiye görmüş terbiyeli kibar manâsında kullanılmak âdet olmuştur.

Efendi ağa bey paşa tabirlerinin resmî unvan olarak devlet ile fertlerin münasebetine ait işlerde kullanılması 1934’te çıkan kanunla yasak edilmiştir

seher
01-12-10, 22:15
Elviye-i Selâse (Üç Vilayet)

Kars Ardahan ve Batum sancaklarına verilen ad.
1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) sonunda yapılan Ayastefanos Antlaşması ve Berlin Kongresi uyarınca Elviye-i Selâse savaş tazminatı karşılığı olarak Çarlık Rusya'sına verildi. Ruslar Osmanlı Devleti'nden Türk ordusunun Kafkaslarda yaptığı zarar savaş masrafları Rus demiryollarına ticaret ve ihracatına Rusya'nın güney kıyılarına yapılan zarar ve Türkiye'deki Çarlık Ruslarının uğradığı ziyana karşılık olmak üzere 1 410 000 000 Ruble (245 000 000 Osmanlı altını) istediler. Çarlık Rusya'sının para tazminatının toprak parçasıyla ödenmesi isteğini Osmanlı Devletinin de olumlu karşılaması sonucunda Dobruca'da Tulça sancağı yani Süne İshakçı Mecidiye Maçin Babadağ Hırsova Köstence kazaları Tuna adaları Kuzeydoğu Anadolu'da Kars Ardahan ve Bayazıt Rusya'ya bırakıldı. Ancak verilen topraklar istenen savaş tazminatının hepsini karşılayamadı Osmanlı Devleti Rusya'ya 310 milyon Ruble borçlu kaldı. Yine antlaşmaya göre Rusya'ya verilen topraklardaki halkın mallarını satma hakkı serbest bırakılmakta üç yıl içinde göç etmeyenlerin Rus uyruğuna girmiş olacakları belirtilmekteydi.

Berlin Konferansı'nda İngiltere-Rusya ve İngiltere-Türkiye itilâfnamelerine uygun bir değişiklik yapıldı. Eleşkirt vadisiyle Bayazıt Osmanlılara geri verildi.

I. Dünya Savaşı'nda Rusya'nın yenilgiyi kabul etmesinden sonra imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması'na göre Elviye-i Selâse'nin plebisit sonucu Osmanlı Devletine bağlanması hakkı tanındı. Ancak Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) Osmanlı Devletinin bu sancakları altı hafta içinde boşaltması mecburiyetini koyuyordu. Elviye-i Selâse'nin bu sefer İngilizlerin de desteklediği Gürcüler ile Ermenilere verilmesi öngörüldü. Ancak yerli halk silahlanarak Ermeni ve Gürcü kuvvetlerine karşı direnişe geçti. Millî Türk hükümeti ilk askerî ve siyasî zaferini Kars Ardahan sancaklarını Aras'ın doğusundaki Sürmeli (Iğdır Kulp Tuzluca) ve Batum sancağının güney topraklarını (Artvin) işgalden kurtarmak suretiyle sağladı. Batum Acarlar ülkesi Çürüksu bağımsız bir cumhuriyet olan Gürcistan'a bağlandı.

Bu değişiklikler Kars (1920) ve Moskova (1921) antlaşmalarıyla gerçekleşerek resmiyet kazandı.

seher
01-12-10, 22:15
Ergenekon Destanı

Göktürkler'in türeyişini anlatan destan.
Belli başlı iki kaynağa dayanır. Birinci rivayet; Ebü’l-Gâzi Bahadır Han tarafından yazılan Şecere-i Türkî’nin rivayeti olup şu şekildedir:

Oğuz Han soyundan olan İlhan Moğol iline hükümdar oldu. Bu sırada Tatarların başında Sevinç Han vardı. Aralarında savaş çıktı. İlhan daima galip geliyordu. Sevinç Han Kırgız Hanına birçok adamlar ve hediyeler göndererek onu kendi tarafına çekti. Oralardaki kabilelerin en kalabalığı Moğollar olduğundan bütün savaşlarda galip geliyorlardı. İdareleri altındaki insanlara kötü davrandıklarından kabileler tarafından sevilmezler hep kötülenirlerdi. Bundan dolayı bütün kabileler Moğollardan öç almak üzere anlaştı. Hepsi birleşerek Moğollar üzerine yürüdüler. Moğollar çadır ve sürülerini bir yere toplayıp etrafına hendek kazdılar. Beklemeye başladılar. Sevinç Han geldi ve savaş başladı. On gün savaşıldı. Hepsinde Moğollar kazandı. Bunun üzerine Sevinç Han bütün beyleri toplayarak gizli bir toplantı yaptı. Ertesi gün tan yeri ağarırken çadırlarını kaldırıp işe yaramayan mallarını bırakarak çekildiler. Moğollar bunların yenildiklerini ve kaçtıklarını sanarak kovalamaya başladılar. Tatarlar geri dönüp savaşmaya başladılar. Bu sefer Moğollar yenildi. Kaçanları da ordugâha gelinceye kadar kılıçtan geçirdiler. Çocuklarını esir ettiler.

Sevinç Han Moğolları yendikten sonra ülkesine döndü. İlhan’ın oğulları ve bütün Türkler bu savaşta ölmüşlerdi. Yalnız en küçüğü olan Kıyan kalmıştı. Kıyan o yıl evlenmişti. İlhan’ın kardeşinin oğlu Nüküz de o yıl evlenmişti. Bunların ikisi de aynı bölükten iki kişiye esir olmuştu. Savaştan on gün sonra bir gece atlarına binip hanımlarıyla birlikte kaçtılar. Savaştan önce ordu kurdukları yere geldiler. Düşmandan kaçıp gelen deve at öküz ve koyunlar orada toplanmıştı. Onları da alarak daha emin bir yer aradılar. Sarp dağları aşarak geniş ve bolluk bir vadiye varıp yerleştiler. Oraya Ergenekon ismini verdiler. Burada dört yüz sene yaşayıp çoğaldılar. Oraya sığmaz oldular. Toplandılar ve buradan çıkmanın yolunu aradılar. Bir demirci dağın bir yerinde demir madeni olduğunu ve onu eritirlerse yol bulup çıkacaklarını söyledi. Orayı eriterek bir deve geçecek kadar yol açıp geçtiler. Bu geçiş esnasında bir bozkurt gelerek kendilerine yol gösterebileceğini söyledi. Kurdun peşinden giderek Ergenekon’dan yol bulup çıktılar.

Ergenekon’dan çıktıklarında Türklerin başında Börte Çene bulunuyordu. Börte bütün boylara elçiler göndererek Ergenekon’dan çıktıklarını bildirdi. Tatarlar bunların üzerine yürüdü ve çok çetin savaş oldu. Tatarları kılıçtan geçirdiler. Mallarını zaptettiler. Küçüklerini esir ettiler ve eski yurtlarına yerleştiler. O boyların en kuvvetlisi oldular. Bu destanı her ne kadar Moğollar kendilerine mal etmeye çalışırlarsa da bu Türklerin destanıdır. Câmi’ut-Tevârih’i yazdıran Geyan Han Cengiz’in soyundandır. Şecere-i Türkî’nin yazarı Ebü’l-Gâzi Bahadır Han da Cengiz soyundan bir hükümdardı.

Çin kaynaklarında çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Doğru olan Hunlar'ın bir kolu olan Göktürklere ait bir destan olmasıdır.

seher
01-12-10, 22:16
Ertuğrul Faciası

Japonya ziyareti dönüşü batan Türk gemisindeki 587 kişinin şehid olması.
1887 yılında Japonya İmparatorunun amcası bir harp gemisiyle İstanbul’a ziyarete gelmişti. Bu dostluk ziyaretine karşılık vermek Hind ve Pasifik Okyanuslarında Türk bayrağını dalgalandırmak ve oralardaki Müslüman halkı halifeye bağlamak düşünceleri ile geziye karar verildi. Sultan Abdülhamid’in emriyle karar verilen bu ziyaret için Ertuğrul Firkateyni görevlendirildi. İstanbul tersanelerinde yapılan bu savaş gemisi 2344 tonluk olup hem yelken hem de makine ile hareket ediyordu. Esas yelkenli olan bu geminin 600 beygir gücündeki makinesi yardımcı vazife görüyordu.

15 Temmuz 1889 günü o yıl Heybeliada’daki Bahriye Okulunu bitiren genç teğmenlerin hepsi gemi komutanı Yarbay Ali Beyin idaresinde İstanbul’dan hareket ettiler. Kafile başkanı Albay Osman Bey dahil gemide 1092 kişi bulunuyordu. Gemi Aden Cidde ve Bombay’a uğrayarak yoluna devam ediyordu. Uğrak yerlerindeki Müslüman halk Türk denizcilerine çok yakınlık gösteriyordu. Gemi Seylan Adası Singapur Saygon Hong-Kong limanlarına uğradıktan sonra 28 Haziran 1889’da Japonya’nın Yokohama limanına ulaştı.

Amiral ve emrindeki heyet İmparator Meiji tarafından Tokyo’daki sarayında kabul olundu ve kendilerine birer nişan verildi. Ertuğrul personeli Japonya’da kaldığı üç ay içinde en itibarlı misafirler olarak muamele gördüler. Gittikleri her yerde derin bir ilgi ile karşılandılar.

Normal dönüş zamanında kafileden 37 kişi koleraya tutulduğundan Yokohama’da 33 gün karantinada kalındı. 15 Eylül 1889’da Yokohama’dan hareket eden Ertuğrul gemisi iki gün sonra fırtınaya tutuldu. Fırtına şiddetlenerek tayfun haline geldi. Arka direk kırılınca açılan deliklerden makine dairesine su doldu. Bu durum gemi idaresinin tamamen kaybolmasına sebep oldu. Gemi Oskima burnundaki kayalıklara doğru sürüklenerek 18 Eylül 1889 günü battı. Amiral Osman Bey dahil 587 kişi şehid oldu.

Şehitlerin cesetleri ve vücut parçaları Japon köylülerince ve sağ kurtulan Türk denizcilerince toplanarak adada bulunan fener yakınındaki hakim bir tepeye gömüldüler.

Sağ olarak kurtulanlar ise yaralı vaziyette iki Japon harp gemisi tarafından birkaç haftada Çanakkale Boğazına kadar getirildi. Bu gemiler 2 Şubat 1890’da Dolmabahçe önüne ulaştılar. Sultan İkinci Abdülhamid Han da Japon İmparatorunun Türk deniz ailesine gösterdiği yakınlık ve sevgiyi fazlası ile göstererek Türk-Japon sevgi ve işbirliğinin temelini attı.

Japonlar Kaşımazaki Fenerinin 300 metre güneydoğusundaki bir yere denizcilerimizin hatırasına hürmeten âbide diktiler.

seher
01-12-10, 22:16
Eşkinci

Osmanlılarda timarlı sipahilere ve cepheye çağrılan geri hizmet kıtalarına verilen ad.
Osmanlılar'da her timarlı sipahi bir savaş yükümlüsü olduğu için eşkinci sayılırdı. Eşkincilerin mülk timar sahipleri bizzat sefere katılmazlar yerlerine cebelü (silahlı asker) gönderirlerdi. Be-nevbet timarı olanlardan ise nöbet sırası gelenler sefere katılırlardı. Osmanlıların timar teşkilâtı içinde ilk kuruluş devrinde teşkilâtlandırdıkları eşkinciler devletin bir nevî sayıları bilinen hazır kuvveti durumundaydılar.

Yaya müsellem kızılca müsellem yörük ve canbazlardan teşekkül eden eşkinciler 1590 yılına kadar 20’şer bu seneden sonra 30’ar kişilik ocaklara bölünmüşlerdi. Kanuna göre her ocaktan beş eşkinci sefere gitmek zorundaydı. Geri hizmetlerde kalanlara “yamak” adı verilirdi. Yamaklar ocak eşkincilerine her sefer sırasında ellişer akçe ödemek zorundaydılar. Bu sebeple bunlar “elliciler” olarak da adlandırılmıştır. Sefere katılan eşkinciler daha çok köprü hisar ve yol inşaatıyla uğraşırlardı. Sefere çıkan her eşkinci mensup olduğu orta büyük bölük sandıklarına sefer sırasında yiyecek ihtiyaçlarının karşılanması için iki altın verirdi. Herhangi bir sebeple sefere katılamayan eşkinciden de bu para tahsil edilirdi.

Eşkincilerin maaş kâğıtlarına “esâme” adı verilirdi. Eşkincilerin bu esâmelerini başkalarına devretmeleri veya satmaları kesinlikle yasaktı. 1714’te Mora Seferinde Anapoli Kalesinin fethi sırasında gösterdikleri başarı sebebiyle eşkincilere ulûfeleriyle emekli olma hakkı verildi. Ancak zamanla kadrolarıyla emekli olan eşkinciler devleti iki bakımdan zarara sürüklediler. Biri sefere çıkacak eşkincilere yeni kadro bulma zorluğu; diğeri ise emekli olan eşkincilerin esâmelerini askerlikle ilgisi olmayanlara satmaları idi. Bu durum timar sisteminin önemli ölçüde bozulmasına yol açtı.

Sultan İkinci Mahmud Han daha da bozulan bu teşkilâtı 25 Mayıs 1825’te düzenleyerek modern bir eşkinci ocağı kurdu.

Şeyhülislâm Tâhir Efendiden askerî eğitimin lüzumlu olduğuna dair fetva alınıp yeniçerilerin “bütün” adı verilen elli bir ortasından şimdilik yüz ellişerden 7650 asker “eşkinci” adıyla kaydedilip bir kanunnâme yazıldı.

Eşkinci askerlerinin başına Hacı Sâib Efendi getirilip eğitiminden de Mısır Cihâdiye Askerî Binbaşılarından Davud Ağa ile eski Nizâm-ı Cedîd Yüzbaşılarından İbrahim Ağa sorumlu idi. Eşkinci yazılanların ayaklarına sıkı potur ile başlarına yeşil renkli Karadeniz kalpağı giydirilip kundaklı tüfek ile birer kılıç verildi. Dua ve sena ile yeni elbiseleri giydirilip silahları kuşatılan eşkinciler 11 Haziran 1826 Pazar günü At Meydanında eğitime başladı. Ancak disiplini tamamen kaybolan yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra eşkinci ocağı da yerini yeni kurulan “Asâkîr-i Mansûre-i Muhammediye” adlı orduya bıraktı.

seher
01-12-10, 22:17
Evladı Fatihan (Evlâd-ı Fâtihân)

Rumeli’nin fethinden sonra oralarda yerleşmek üzere Anadolu’nun Müslüman-Türk halkından aileleri ile birlikte gidenlere verilen ad.
Osmanlılar'ın Balkan Yarımadası'ndaki fetihleri neticesinde orada yerleşmeleriyle buradaki yörük cemaati gruplarının sayıları artmış ve çok ehemmiyet kazanmıştı. Rumeli’nin iskânı ve Türkleştirilip İslâm dininin yayılması maksadıyla yörük ve Tatar Türklerinin bu bölgeye ilk defa ayak basmaları Sultan Yıldırım Bayezid zamanında oldu. Önceleri yörüklerin bulundukları kazalar; Manastır Filorina Cuma Tikveş İştip Doyran Yenice Vadina Serez Demirhisar Drama Longaza idi.

Fetihlerden sonra Rumeli’de yerleşen yörük teşkilâtı zamanla dağılmaya yüz tuttu. Dağınıklık ve disiplinsizlik İkinci Viyana Kuşatması'nda iyice kendini gösterdi. Böylece halkın daha sıkı bir disiplin altına alınmasının gerekli olduğu ortaya çıktı. 1691 senesinde sultanın hatt-ı hümâyûnu ile yörük Türkleri Evlâd-ı Fâtihân adı altında ve Rumeli’nin sağ sol ve orta kolunda olmak üzere yeniden yazıldı ve zamanın ihtiyaçlarına göre teşkilâtın askerî ve iktisadî bünyesi az çok değiştirildi. Kanunnâme’de; “Yörük taifesi öteden beri Devlet-i Âliyyenin güzîde ve cengâver itâatli ferman dinleyen askerlerinden olup eski seferlerde küffâr ile yapılan harplerde kendilerinden iyice yararlık ve yüz aklıkları görüldüğünden bu tâifeye Evlâd-ı Fâtihân adı verilmiştir” denilmektedir. Altı sene sonra nüfus sayımı yapılarak her altı kişiden birinin seferber asker olması ve bu şekilde her türlü vergiden muaf tutulacakları ve harplere iştirakleri kayda bağlanmıştı. Böylece Yörükler yerleşik hayata geçmiş olsalar dahi yeni bir kuruluş hâlinde yine askerî bir hizmet için teşkilâtlandırılmış oldular. Evlâd-ı Fâtihân önceleri yörük deyimi ile birlikte kullanılmış ise de daha sonraları yörük tabirinden vazgeçilmiştir. Evlâd-ı Fâtihânın yerleşmiş bulunduğu bölge yörük vilayeti adı ile anılmıştır. Bu bölgeye tayin edilen vezir veya beylerbeyi Yörük Hakimi olarak tanınmışlardı.

1691 senesinden sonra Evlâd-ı Fâtihânın defterleri tutulmaya başlanmıştır. Evlâd-ı Fâtihân defterlerinde Belgrad Muhafızı olarak geçen Hasan Paşanın hem Evlâd-ı Fâtihân piyade askerlerinin hem de vilayet Yörüklerinin defterlerini tanzim ettiği tespit edilmiştir. Daha sonraları Evlâd-ı Fâtihân bütün eski yörük gruplarının özel ismi hâline geldiğinden defterlerde “yörük” tabiri kullanılmamıştır. 1697’de yapılan yoklamaya göre Rumeli’de Evlâd-ı Fâtihân olarak 1116 hane ve 16 582 kişi tespit edilmiştir.

Evlâd-ı Fâtihânı çeribaşılar (yörük teşkilatında serasker) idare etmekteydi. Kapıcıbaşı rütbesinde bulunan zabitler ise İstanbul’da ikamet ederlerdi. Çeribaşları; kaza müdürü durumunda olup vazifeli bulundukları yerlerin asayişine bakarlar sefer anında eşkinci askerler çıkarırlar harp olmadığı zamanlarda vergileri toplarlardı. Sonraları Osmanlı Devletinin çeşitli yerlerinde vazife alan bu teşkilât kurulduğu ilk yıllarda sadece Rumeli’deki gazâlara katılmak mecburiyetindeydi.

1826 senesinde Evlâd-ı Fâtihân teşkilatı yeniden düzenlendi ve yirmi dört grupta toplanarak dört tabur hâline getirildi. Çeribaşıların yanına kolağası mülâzım ve yüzbaşı rütbesinde subaylar verildi. Bir süre sonra bu taburlar alay yapıldı. Rumeli ve Selânik eyaletlerinde oturan Evlâd-ı Fâtihânın diğer halktan farklı bazı imtiyazları vardı. Bunlar Tanzimat'tan sonra çıkarılan kanunla kaldırıldı ve diğer halk gibi vergi ve askerlik mükellefiyetine tabi tutuldular (1846). Böylece yaklaşık iki asırdan beri devam eden Evlâd-ı Fâtihân teşkilâtı ortadan kaldırılmış oldu.

seher
01-12-10, 22:18
Evrenosoğulları


Osmanlılar'ın Rumeli’yi fethi sırasında büyük ün yapmış Evrenos Gâzi'nin kahramanlar yetiştiren âilesi.
Bu sülâle ismini; Makedonya’yı Türklere kazandıran Rumeli’de büyük başarılar gösteren Hacı Evrenos Gâzi'den aldı. Evrenos Gâzi'nin yedi oğlu oldu. Bunlardan Ali Bey ile İsa Bey içlerinde en çok hizmet eden ve isimlerini duyuranlardır.

Ali Bey daha babasının sağlığında gösterdiği kahramanlıklarla kendisini tanıttı. Bundan dolayı Ali Beye “Ayyüreklü” lakâbı verildi. Bu başarılarından dolayı Yıldırım Bayezid Ali Beye Engürü sancağını verdi. Yıldırım Bayezid’in vefatı ile ortaya çıkan fetret devrinde Mehmed Çelebi’nin padişah olmasında yardımcı oldu. 1430’da Selânik’in fethinde büyük kahramanlık gösterdi. 1432 tarihinden itibaren Macaristan’a yaptığı akında 70 000 esirle döndü. İstanbul’un fethinde ve Fatih’in Eflak Seferinde (1462) bulunan Ali Beyin vefat tarihi belli olmayıp kabri Vardar Yenicesi’ndedir.

Ali Beyin Evrenos Şemseddin Ahmed ve Hüseyin isminde üç oğlu olup Bunlar da meşhur akıncı beylerinden idiler. Ahmed Bey Fatih’in İşkodra Seferine katıldı. Fatih orduy-ı hümâyûn ile buradan çekilirken Ahmed Beyi 40 000 kişilik bir kuvvetle kaleyi abluka altında tutmak üzere İşkodra’da bıraktı.

Evrenos Beyin diğer oğlu İsa Bey de akıncı sancak beylerinden olup Arnavutluk üzerine yaptığı akınlarla Adriyatik Denizi kıyılarına kadar indi. 1443’te Haçlılarla yapılan Morava Muharebesinde büyük yararlıklar gösterdi. 1455’de 40 bin kişilik bir ordu ile İtalya-Arnavutluk ordusunu yok etti. İsa Beyin vefatı biraderi Ali Beyden sonra olup Vardar Yenicesi’ndeki türbesine defnolunmuştur. İsa Beyin burada cami ve imaret gibi hayır kurumları vardır.

Evrenosoğullarından Hızır Şah Beyin torunu Yusuf Bey 1517’de Mısır seferine katıldı. Sefer sonunda kurulan Kudüs sancağına ilk sancakbeyi oldu.

Evrenos ailesi Rumeli’de Evlâd-ı Fâtihân teşkilâtının başında olarak 19. yüzyıl ortalarına kadar geldi. On dokuzuncu yüzyıldan sonra siyasî ve idarî görevlerde eski tesirlerini kaybeden Evrenos ailesi mensupları çeşitli kollar hâlinde zamanımıza kadar devam etmiştir.




Devamı gelicek....

seher
03-12-10, 12:27
Fenerliler

Osmanlılarda devlet hizmetlerinde çalışmış büyük makamlarda bulunmuş Rumlar hakkında kullanılan deyim.
Merkezi Fener’de bulunan Rum Patrikhânesi etrafında toplandıklarından bu ismi almışlardır. Bunlar çoğunlukla İstanbullu ve Egeliydiler. Fenerliler Rum patrikliğine bağlı yarı dinî hizmet sahipleriydi. Bunlar arasında lisan bilenler ve siyasî işleri kavrayanlar Tanzimat dönemine kadar Osmanlı Devleti'nin Avrupa devletleriyle olan münasebetlerinde görev aldılar. Fenerliler tercümanlık ve kâtiplik gibi görevlerden başka Eflak ve Boğdan beyliklerine de tayin edildiler. Bu görevleri Romen tarihi açısından incelendiğinde; bazı sosyal ve iktisadî çalışmaların yanında rüşvet ahlâkî düşüş vergilerin artması arazinin küçülmesi ve Yunan tesirinin artması görülür. Yani Fenerlilerin Eflak ve Boğdan’daki devri bir inhitat (gerileme) dönemidir.

Fener’in tarihî aileleri olan Fenerliler 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Fener’i terk etmeye başladılar. Çok zenginleşen Fenerliler Boğaziçi’ne yerleştiler. Özellikle Arnavutköy Kuruçeşme ve Tarabya taraflarında oturmaya başladılar. 1821’den sonra bu ailelerden birçokları İstanbul’u terk ederek Yunanistan ve diğer Avrupa ülkelerine yerleştiler. Bugün Türkiye’de eskiden meşhur olan bu ailelerin soyundan gelen pek az aile kalmıştır.

Bunlardan Prens unvanını alan beylerin çocuklarına “beyzâde” hanımlarına “donma” kızlarına “domanica” adı verilirdi.



Ferik

Osmanlı Devleti'nde büyük askerî rütbelerden birinin adı. Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra Osmanlı ordusunda bir kolorduyu meydana getiren yedi birlikten her biri.
Feriklik yeniçeri ocağının kaldırılmasından (1826) sonra kurulan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye teşkilâtında müşir ile mirliva rütbesi arasında tespit edilmiştir. O sırada iki feriklik mevcuttu Hassa ferikliği Mansûra ferikliği. 1830-1835 yılları arasında ferikliğin teşrifattaki (protokoldeki) yeri hakkında kesin bir bilgi yoktur. 1835’te feriklik rütbesi Anadolu kazaskerliği ve rütbe-i sâniyenin sınıf-ı evvel mümeyyizi ile aynı derecede olduğu kabul edildi. Feriklik Bâlâ rütbesinin kurulmasından sonra 1847’de teşrifattaki yerini kesin olarak bulmuştu. Böylece feriklik; İstanbul pâyesi ûlâ evvelliği ve Rumeli beylerbeyliği ile aynı derecede bir rütbe hâline geldi. 1903’te müşirlik ile feriklik rütbesi arasında sivilde bâlâ rütbesine eşit olmak üzere birinci feriklik rütbesi kurulmuş ve ilk olarak Tüfekçibaşı Tahir Paşa ile fahrî yaverlerden Salâhaddin Şakir ve Nâsır paşalara verilmiştir.

Ferikler paşa unvanını taşırlar ve kendilerine konuşma sırasında “Saâdetlü paşa hazretleri” denirdi. Yazılarda ise “Saâdetlü efendim hazretleri” diye yazılırdı.

Cumhuriyet döneminde birinci ferikler ile feriklerin sahip oldukları unvanlar kullanılmakla beraber bunlar bir süre daha paşa unvanını korudular. Nihayet bu unvanlar; efendi bey vs. unvanları ile birlikte 1934 tarih ve 5290 sayılı kanunla kaldırıldı.

Ferikin bugünkü karşılığı olarak; birinci ferik korgeneral ikinci ferik ise tümgeneraldir.



Ferman

Padişahların herhangi bir iş hakkında tuğra veya nişanını taşıyan yazılı emri. Ferman; Farsça bir kelimedir. Emir irade ve buyruk demektir.
Ferman kelimesi İlhanlılar tarafından İslâmiyet'i kabul etmelerinden sonra kullanılmış daha sonra da Osmanlılar'a geçerek yerleşmiştir. Büyük Selçuklular Anadolu Selçukluları ve Memlûklar'da ferman yerine “tevki” kullanıldığı gibi İlhanlılar Timurlular Karakoyunlu ile Akkoyunlu devletleri Altınordu ve Kırım Hanlıklarında “yarlığ” kelimesi de kullanılmıştır. Tevki ve yarlığ kelimeleri padişahın tuğrası bulunan ferman anlamındadır.

Osmanlılarda Ferman yedi esas üzerine yazılırdı: 1) Ferman kelimesinin anılması 2) Fermanın yazıldığı kişinin rütbe derecesine göre dua ve övgü yazılması 3) Fermanın gönderilme sebebi 4) Ferman gönderilen kişiye padişah isteğinin emrolunması 5) Yapılması istenilen işin belirtilmesi 6) Verilen işin bitirilmesi için istek 7) Fermanın tarihi ve gönderildiği yerin ismi.

Osmanlılarda iki çeşit fermana rastlanmaktadır. Fermanlardan birisi doğrudan doğruya dîvândan mâliyeden yazılıp üzerine hükümdarın tuğrası çekilerek gönderilen emr-i şerîf idi. Diğeri ise tuğralı bir fermanın üzerine ve baş tarafına padişahın kendi el yazısıyla fermanda yazılanı teyid eden iradedir. “Hatt-ı Hümâyûnla Muvaşşah” yani padişahın el yazısıyla tezyin edilmiş olan ikinci çeşit ferman işin ehemmiyetini göstermek hakkında teveccüh gösterilen zâta yahut da tehdit edici olarak bir vali veya serasker vesâireye gönderilirdi. Ferman şekil olarak dîvânî hat denilen girift keşideli yazıyla yazılırdı.

seher
03-12-10, 12:27
Fetret Devri

Yıldırım Bayezid’in Ankara Meydan Savaşı'nda Timur Han'a esir düşmesinden sonra dağılan Osmanlı birliğinin 1413 yılında Birinci Mehmed Han tarafından yeniden sağlanıncaya kadar geçen devresi.
Yıldırım Bayezid’in ölümünden sonra geriye altı oğlu kaldı. Bunlar Emir Süleyman ile İsa Mehmed Mustafa Musa ve Kasım Çelebiler idi. Ankara Savaşı'ndan yanında büyük kuvvetlerle ayrılan Emir Süleyman süratle Bursa’ya geldi ve ailesi ile çocuklarını yanına alarak Gelibolu’ya gitti. Burada İmparator Manuel ile bir antlaşma yaptı. Anadolu sahilindeki bazı adalar ile Silivri Selânik ve Teselya’yı Bizanslılara terk ediyordu. Bu suretle Rumeli'ye geçen Emir Süleyman Edirne’de hükümdar ilan edildi. Aynı zamanda Venedik ve Cenevizlilerle de ticarî antlaşmalar yaptı.

Timur Han Emir Süleyman’a taç ve hil’at göndererek onu kendisine bağlamaya muvaffak oldu. Emir Süleyman ince ruhlu ilim ve sanat erbabının hâmisi olan bir zattı. Ancak babasının azim irade ve enerjisine malik değildi. Bu itibarla devleti bir idare altında toplamak suretiyle Osmanlı birliğini kuramadı.

Ankara Savaşından sonra Balıkesir taraflarında gizlenen İsa Çelebi Timur Han'ın İzmir’e doğru gittiği sırada Bursa’ya geldi. Daha sonra Timur Han'ın muvafakatini da alarak burada bir müddet oturdu. Ancak Timur Han Semerkand’a dönerken Yıldırım Bayezid’in tabutunu Musa Çelebi’ye vererek türbesine defnedilmek üzere gönderdi. Böylece büyük bir kuvvetle Bursa’ya gelen Musa Çelebi İsa’yı kaçırdı ve hükümdarlığını ilan etti. Ancak kuvvet toplayan İsa Çelebi’nin yeniden gelerek Bursa’ya hakim olmasından sonra Musa Çelebi Germiyanoğlu’nun yanına kaçtı.

Ankara Savaşında ihtiyat kumandanı olarak görev yapan Mehmed Çelebi ise savaşın kaybedileceğini anlayınca bin kadar askeriyle Amasya’ya doğru çekilmişti. O sırada Amasya’da Timur Hanın tayin ettiği Kara Devletşah bulunuyordu. Şehre ani bir baskın yapan Mehmed Çelebi Kara Devletşah’ı öldürttü ve eski sancağına yeniden hakim oldu. Çelebi Mehmed Amasya’da bulunduğu sırada Canik Tokat Niksar ve Sivas taraflarına hakim olmaya çalıştı ve buna da muvaffak oldu. Bu havâlideki isyancı beylerden Kubadoğlu Gözleroğlu Köpekoğlu ve Mezid Beyi ortadan kaldırdı. Bu arada Mehmed Çelebi babasını esaretten kurtarmak gayesiyle Kütahya’ya casuslar göndermişti. Timur Hanın esirleri arasında bulunan Firuz Paşa da onlara yardım etmekteydi. Yer altında tünel kazarak Yıldırım Bayezid’in yanına varmak isteyen fedaîler planlarının görülmesi üzerine yakalandılar ve öldürüldüler. Çelebi Mehmed bir kez daha aynı gaye ile faaliyete geçti ise de Timur Hanın güvenlik kuvvetlerini arttırması ve bu arada Firuz Beyi de öldürtmesi ile bir netice alamadı.

Mehmed Çelebi aynı zamanda Osmanlı birliğini sağlamak yolunda ilk teşebbüslere girişti. İsa Çelebi’ye haber göndererek birleşmelerini istedi. Ancak red cevabı aldı. Bu durum üzerine iki kardeşin kuvvetleri Ulubat önlerinde karşılaştı. Sert geçen muharebeden sonra İsa Beyin kuvvetleri dağıldı. Böylece Bursa ile İznik’i ele geçiren Mehmed Çelebi hükümdarlığını ilan etti. Bundan sonra Germiyanoğlu’na haber gönderen Mehmed Çelebi ondan Musa Çelebi’yi kendisine göndermesini istedi ve bu isteği derhal yerine getirildi. Bu sırada kardeşi Süleyman’ın yanına kaçan İsa Çelebi ondan aldığı yardımlarla yeniden Bursa üzerine yürüdü. Bu arada Çelebi Mehmed’le anlaştığını söyleyerek Bursa’ya kolayca girmeyi düşündü ise de Bursa halkı müdafaa tertibatı aldı. Bu durum üzerine Bursa’yı yakmaya kalkışan İsa Çelebi Çelebi Mehmed’in gelmesi üzerine karşısına çıktı. Yine muvaffak olamadı ve İsfendiyar Beyin yanına kaçtı. Daha sonra Çelebi Mehmed’in elinde bulunan Ankara’yı almak isteyen İsa Çelebi Gerede Muharebesinde üçüncü defa mağlup oldu ve Kastamonu’ya sığındı. İsa Çelebi ardı ardına gelen mağlubiyetlere rağmen taht iddiasından vazgeçmedi. Aydınoğlu Cüneyd Bey'in yanına giderek böylece bir defa daha şansını denemeğe karar veren İsa Çelebi Eskişehir’e kadar geldi. Ancak yapılan muharebeyi kaybederek savaş meydanında öldürüldü.

Edirne’de bulunan Emir Süleyman Çelebi Mehmed’in faaliyetlerini yakından takip etmekteydi. İsa Çelebi’nin son hareketinde başarılı olamayarak öldürülmesinden sonra Çelebi Mehmed’e daha fazla hazırlanmak imkânı vermek istemediğinden süratle Anadolu’ya geçti ve Bursa’yı rahatlıkla aldı. Çelebi Mehmed ise Süleyman’a karşı koyamayacağını anlayarak Amasya’ya çekildi. Daha sonra Ankara’ya gelen Emir Süleyman burasını da kendisine bağladı ve bütün Osmanlı ülkesine hakim olmuş bir hükümdar gibi davranmaya başladı.

Bu sırada Çelebi Mehmed diğer Anadolu beylikleri ile ittifak kurma arzusundaydı. Lâkin bu teşebbüsünde tam bir başarıya ulaşamayınca biraderi Musa Çelebi ile anlaştı ve ona kuvvet vererek Rumeli'ye geçirtti. Böylece Musa Çelebi ile Emir Süleyman’ı karşı karşıya getirmiş oluyordu. Musa Çelebi’nin Rumeli'ye geçmesinden endişelenen Emir Süleyman süratle Edirne’ye döndü. Mehmed ile Musa Çelebi arasındaki antlaşmaya göre eğer Musa mücadeleden galip çıkarsa Çelebi Mehmed’in hükümdarlığını tanıyacaktı. Mehmed Çelebi ise onu askerî bakımdan destekleyecekti. Bu sırada Anadolu’da serbest kalan Mehmed Bey rahatlıkla Ankara Bursa havâlisine yani Anadolu’da Osmanlıların elinde kalan topraklara sahip oldu.

Karadeniz yoluyla Eflak’a gelen Musa Çelebi kendisine burada da müttefikler bulmakta gecikmedi. Eflâk Prensi Mirça Sırp despotunun kardeşi Vuk Brankoiç ve Bulgar Boyarları kendisine kuvvet verdiler. Buna karşılık Emir Süleyman da Bizans İmparatoru tarafından destek görüyordu. Çatalca yakınlarında yapılan iki kardeşin mücadelesinden galip çıkan Emir Süleyman oldu. Savaş esnasında komutanlarından Vuk’un Emir Süleyman tarafına geçmesi sonucu büyük ölçüde etkiledi. Bu ihaneti cezasız bırakmayan Musa Çelebi ilk fırsatta Vuk’u ortadan kaldırdı. Savaştan mağlup çıkan Musa Çelebi azim ve cesaretini kaybetmeyerek yeniden güçlü bir birlik kurmaya çalıştı. Bu arada ağabeysinin gafletinden de faydalanarak kuvvetlerini arttırdı. Musa Çelebi'nin bir daha karşısına çıkamayacağını zanneden Emir Süleyman büyük bir rahatlık içerisindeydi. Bu vaziyetten en iyi şekilde faydalanmaya bakan Musa Çelebi Edirne üzerine âni bir baskın yaparak şehri ele geçirdi. Emir Süleyman kaçmaya muvaffak oldu ise de Musa Çelebi’nin peşine taktığı adamlar tarafından yakalanarak öldürüldü (1410). Cesedi Bursa’ya gönderilerek Çekirge’de büyük babası Murad Hüdâvendigâr’ın yanına gömüldü. Hükümdarlığı sekiz sene yedi ay kadardır. Emir Süleyman muharebelerde fevkalâde şecaatiyle ve cömertliği ilim adamlarını himayesiyle meşhur olmuştu. Edirne Sarayı onun zamanında âlim şair ve sanatkârlarla dolmuştu. Ahmedî ve Mevlid yazarı Süleyman Çelebi bunlardandır.

Musa Çelebi Edirne’ye sahip olduktan sonra daha önce Mehmed Çelebi ile yapmış olduğu antlaşmaya riayet etmeyerek hükümdarlığını ilan etti. Adına akçe kestirdi. Böylece mücadele sahnesinde yalnız iki kardeş kalmıştı. Bunlardan Mehmed Çelebi Anadolu’ya Musa Çelebi ise Rumeli'ye hakim ve sahip idiler. Bu arada hayatta olan diğer Şehzade Mustafa Çelebi’yi Timur Han Anadolu’dan ayrılışı sırasında yanında ***ürmüştü.

Biraderi Mehmed Çelebi’nin Anadolu’da ne derece bir kuvvete sahip bulunduğunu iyi bilen Musa Çelebi onunla mücadeleye girişmekten çekindi. Fakat vakit geçirmeden Rumeli bölgesinde fütuhat hareketine başladı. Gönderdiği kuvvetler Sitirya Yarımadasına kadar geldiler. Yine Emir Süleyman’la olan mücadelesinde kendisine cephe alan Sırp Despotu Stefan’ın üzerine yürüyerek Noveberda şehrini ele geçirdi. İsyan eden Vidin Bulgar Prensine baş eğdirdi. Nihayet biraderi Süleyman’ın Bizanslılara terk ettiği Karadeniz sahilindeki şehirleri ve Teselya’yı aldıktan sonra İstanbul’u kuşattı (1411). Endişeye düşen İmparator kendi yanında bulunan Emir Süleyman’ın oğlu Orhan Çelebi’yi serbest bıraktı. Selânik ve Teselya taraflarına giden Orhan Çelebi’nin hükümdarlık iddiasına kalkması üzerine İstanbul kuşatmasını muvakkaten (geçici) kaldıran Musa Çelebi hızla Selânik üzerine yürüyerek Orhan’ın kuvvetlerini dağıttı ve Selanik’i kuşattı. Bu arada İstanbul’a yapılan tazyiki de sıklaştırdı. Bu durum üzerine İmparator Manuel Çelebi Mehmed’le ittifak etmekten başka çare bulamadı. Mehmed Çelebi’ye kuvvet vermeyi vâdeden ve onu koruyacağına söz veren İmparator onun Rumeli'ye geçmesini sağladı. Mehmed Çelebi gelişinin dördüncü günü Çatalca’nın İnceğiz köyü mevkiinde Musa Çelebi ile yaptığı muharebeyi kaybetti ve yaralı olarak az bir kuvvetle Anadolu’ya geçti.

Musa Çelebi bu muvaffakiyetlerine rağmen Rumeli’deki beyleri tarafından gün geçtikçe yalnız bırakılıyordu. Çünkü onun daha önce Emir Süleyman tarafında bulunan Üsküp Sancakbeyi Paşa Yiğit ve meşhur akıncı kumandanı Evrenos Bey'le diğer komutanlara karşı soğuk ve itimatsız davranışı bu beyleri aleyhine çevirdiği gibi bazı ehliyetsiz kimseleri iş başına getirmesi de memnuniyetsizliklere yol açmıştı. Onun için bu beyler el altından Çelebi Mehmed’e haberler göndermeye başladılar. Rumeli’deki durumun lehine döndüğünü anlayan Çelebi Mehmed Dulkadirliler'den de yardım alarak otuz bin kişilik bir kuvvetle tekrar Rumeli'ye geçti (1413). Çelebi Mehmed Edirne’ye yaklaştıkça Rumeli beylerinin kuvvetleri ordusuna ekleniyordu. Bu defa Mehmed Çelebi’ye karşı koyamayacağını anlayan Musa Çelebi Bulgaristan’a çekildi. Yanında Beylerbeyi Mihaloğlu Mehmed Beyle Umur Bey'den başka büyük beylerden kimse kalmamıştı. Vize tarafında Musa Çelebi’nin öncü kuvvetleri mağlup edildi. İki ordu Filibe yakınında karşı karşıya geldi ise de Mehmed Çelebi müttefiklerin tamamını beklediğinden geri çekildi. Nihayet Paşa Yiğit Barak Bey Tırhala Beyi Sinan Bey ile Evrenos Bey’in de kendisine katılmasıyla Tuna’ya doğru çekilmekte olan Musa Çelebi’nin karşısına geçtiler. Sofya’nın güneyinde Çamurlu Derbend denilen mevkide meydana gelen muharebede Musa Çelebi fevkalâde cesaretle harp etti ise de zaten az olan kuvvetleri dağıldılar. Yaralı olarak kaçan Musa Çelebi bir bataklığa düştü ve yakalanarak öldürüldü. Cenazesini Bursa’ya göndererek babasının yanına defnettiler.

Musa Çelebi’nin Rumeli’de hükümdarlığı üç seneden azdır. Artık Mehmed Çelebi Osmanlı Devleti'nin başında yalnız kalmıştı. Böylece Fetret Devri denilen ve hemen hemen on bir yıl süren kardeşler mücadelesi bitmiş parçalanan birlik yeniden sağlanmıştı. Çelebi Mehmed tahta geçtiğinde yirmi dört yaşında bulunuyordu. Her şeye rağmen Osmanlı Devleti'nin prestiji ve gücü Fetret devrinde de kendisini gösterdi. İstanbul Yıldırım Bayezid devrinden daha şiddetli bir biçimde muhasara edildi. Bu arada diğer Anadolu Beylikleri ise Timur sayesinde varlıklarına kavuştular. Ancak her biri bu güçlü Osmanlı Şehzadesinin tarafını tutarak varlıklarını sürdürmeye çalıştılar.

seher
03-12-10, 12:28
Filistin (Siyonizm ve Osmanlı)

Filistin’e Emevîler Abbâsîler Fâtımîler ve Selçuklular hakim oldular. 1099’da Haçlı Seferleri neticesi Kudüs’te Hıristiyan Krallığı kuruldu. 1187’de Selâhaddin Eyyubî Kudüs’ü yeniden fethederek Hıristiyan zulmünden kurtardı. 1281’de Akka’nın fethiyle Memlûklar'a bağlanan bölge 1516 senesinde Yavuz Sultan Selim Hanın Mercidabık Zaferi'yle Osmanlı topraklarına katıldı. Tam 400 sene Filistin Osmanlı Devleti'nin hâkimiyetinde kalmıştır. 85 sene içinde Osmanlı Devletini iki misli büyülten Yavuz Sultan Selim Han çok kuvvetli tarih strateji siyaset ve taktik bilgisine sahipti. İslâm ülkelerinin zayıf ve parçalanmış olmasının tehlikesini gören nadir bir devlet adamıydı. Bir gün İslâm ülkelerinin Hıristiyan veya Yahudilerin sömürgesi olmaması için o devirde en güçlü İslâm devleti olan Osmanlı Devleti etrafında topladı. Nitekim Osmanlı Devleti yıkılınca bütün İslâm ülkeleri Hıristiyan ülkelerin sömürgesi oldular. Osmanlı Devletinin en büyük hizmeti Filistin’de Yahudi Devleti (İsrail’in) kurulmasını 430 sene geciktirmiş olmasıdır. İsrâil yarım asır önce kurulmuş olsaydı bugün bütün Arap ülkeleri İsrâil işgalinde olacaktı. Bir asır önce kurulsaydı bütün Müslümanlar imha edilmiş ve sapık yollarla İslâmiyet'ten uzaklaştırılmış olacaktı. Osmanlı Devleti Yahudi'nin Müslümanları ve İslâmiyet'i imha planını engellemiştir.
Osmanlı Devleti Filistin’i Kudüs Gazze ve Nablus olmak üzere Şam Eyaletine bağlı üç sancağa ayırdı. Osmanlı Devleti zayıflamadan önce Filistin halkı bolluk refah ve huzur içinde yaşadılar. Osmanlı Devleti zayıflayınca Filistin’deki sancaklar eyalet sonra da bağımsız emirlikler hâline geldiler. 1799 yılında Napolyon Bonapart Mısır Seferinde Filistin’in Yafa’ya kadar olan bir bölümünü ele geçirdi. Ancak Cezzâr Ahmed Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Akka önlerinde Napolyon’u geri püskürttü. Napolyon’un ilk hezimeti Türkler karşısında oldu ve bu topraklardan geri çekildi. Bölge bundan sonra 1840 yılına kadar Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'nın idaresi altında kaldı.

İngiltere 19. asrın başlarında Ortadoğu’nun zenginliklerinden faydalanmak dünya hâkimiyetini devam ettirebilmek ve İslâm ülkelerini bölmek için Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması ve bunun için dünya Yahudilerini bir bayrak altında toplama fikrini otaya attı. Bu fikir Avrupa Amerika ve Rusya’da hızla yayıldı. İngiltere’de İngiliz Hükümeti ve Yahudiler Sir Herry Finch isimli bir avukata Calling of the Jews isimli bir kitap yazdırdılar. Bu kitapta Filistin’de bir Yahudi Devleti kurulması fikri savunularak kamuoyu meydana getirildi.

Musos Haim Montefiore isimli bir İtalyan Yahudisi Londra’da büyük bir servet edinmişti. Filistin’de Yahudi Devleti kurma fikrine uyarak 1824’te Filistin’e göç etti ve 1837 senesine kadar Filistin’de kaldı. Bu tarihte Filistin’de 8000 Yahudi bulunuyordu. Bu kadar az kişi ile devlet kurulamayacağını anlayınca Londra’ya döndü. 1837 tarihinde bastırdığı bir kitapla Filistin’in ziraata elverişli olduğunu ve Yahudilerin Filistin’e göçünü teşvik etti. İngiltere hükümeti bir tamimle Filistin’deki İngiliz konsolosluklarını Yahudileri himayeye memur etti. 1862’de Hess isimli bir Alman Yahudisi Roma ve Kudüs isimli kitabında; Yahudi davasının ortaya atılacağı ve emellerinin tahakkuk edeceği günün yaklaştığını her ne bahasına olursa olsun Filistin’de bir Yahudi devleti kurulacağını Fransa’nın bu işte yardımcı olacağını Fransız ihtilâlinin bu maksatla yapıldığını yazdı.

Hess’in eserine cevap veren Fransız muharriri Ernest Laharn kurulacak Yahudi devletinin sınırlarının dar olmayacağını söyledi. 1878’de Rusya’da Yahudi talebeler muhtelif cemiyetler kurdular. Hayfa yakınlarında iki bin dönüm arazi alınarak Mikfeh İsrael adıyla bir ziraat okulu kuruldu. Rusya’da Siyonizm'i sevenler cemiyeti kuruldu. Filistin’e Yahudilerin göçünü teşvik ettiler. Yine bu gayeyle kurulan “Bilu” ve “Hovevei Ziyon” gibi faal cemiyetler 1881’de Çar İkinci Aleksandr öldürüldükten sonra faaliyetlerini daha da arttırdılar. Filistin’de birçok koloni kurdular.

1884 yılında Silezya’nın Kattowitz şehrinde ilk “Yahudi Millî Kongresi” toplandı. Kongre başkanlığını Rus Yahudisi Leon Pinsker yaptı. 1891 de Rusya’dan Kudüs’e gelen El-Leze Ben Yehuda Yahudi lisanının kaybolmaması için İbranice lügat neşretti. Alman Yahudisi Hırsch Yahudi devletinin Arjantin’de kurulması fikrini ileri sürdü. Yahudi muharrir Shmaryahu Levin Youth in Revolt eseri ile Yahudi devletinin Arjantin’de kurulması fikrinin Yahudi davasına ihanet olduğunu söyledi. 1896’da Avusturyalı gazeteci Yahudi Theodor Herzl The Jewish State (Yahudi Devleti) isimli bir kitap yazdı. Bu kitap Siyonizm'in kuruluşunu temin etti. 1897’de Dünya Siyonist Teşkilâtı kuruldu. 1897’ye kadar Yahudilerin Filistin’de toplanması ve Yahudi devleti kurulması bir fikir iken 1897’de hedef oldu.

Siyonizm'in hedefini gerçekleştirmek için ticarî bir şirket kuruldu. Çok uluslu şirketler böylece ortaya çıktı. 1897’de İsviçre’de Basel şehrinde ilk Siyonist kongresi Dr. Theodor Herzl başkanlığında 200 delege ile toplandı ve bu kongrede mühim kararlar alındı. İkinci Siyonist kongre 1898’de yine Basel’de toplandı. İki milyon sterlin sermayeli “Karen Kaymet” adlı bir vezne vasıtasıyla Filistin’de Yahudi kolonileri teşkiline karar verildi. Norman Bertwich isimli bir Yahudi İsrâil Resurgent isimli kitabında Filistin’de Yahudi devletinin İngilizlerin siyasî ve malî yardımı ile inşa edildiğini itiraf etmektedir.

Sultan İkinci Abdülhamid Han Siyonizm tehlikesini çok iyi gören bir devlet adamıdır. Osmanlı tahtına çıkınca ilk icraatı Filistin’in bütün topraklarını sarayın (Osmanlı Hanedanının) mülkü hâline getirmek olmuştur. Böylece Filistin’de toprak satışı kesin olarak önlendi. Ayrıca Filistin’e 33 senelik saltanatı esnasında tek bir Yahudi'nin girmesine izin vermedi. Siyonizm teşkilâtının lideri Dr. Theodor Herzl birçok defa saraya ve Bâbıâli’ye mektup yazdı. İngiltere’nin aracılığı ile Theodor Herzl ve Haham Moşe Levi Sultan Abdülhamid Han ile görüştüler. Dr. Theodor Herzl Sultan İkinci Abdülhamid Hana şu teklifleri sundu. Filistin’de altın para karşılığı toprak sattığı takdirde:

1. Yahudiler Osmanlı Devletinin bütün borçlarını ödeyecekler.

2. Osmanlı Devletine büyük malî yardımda bulunacaklar.

3. Sultan Abdülhamid Hanın siyasetini Avrupa’da destekleyecekler.

4. Yahudiler Osmanlı Devletinde inşa edilecek savaş üslerinin parasını ödeyecekler.

5. Sultan Abdülhamid Han'a şahsı için büyük servet verecekler.

6. Filistin’de kurulacak büyük üniversitede aynı zamanda Türk talebeleri de okuyacak. Tahsil için Avrupa’ya gitmeye lüzum kalmayacak.

Tahsin Paşa'nın hatıralarına göre Sultan Abdülhamid Han bu teklifler karşısında çok hiddetlendi ve yüksek sesle bağırarak: “Dünyanın bütün devletleri ayağıma gelse ve bütün hazinelerini kucağıma dökseler size Siyonistlik adına bir karış yer vermem. Ecdadımızın ve milletimizin kanıyla elde edilen bir vatan para ile satılamaz. Derhal burayı terk edin. Defolun!” demiştir. Bu teşebbüsün arkasında İngiltere ve meşhur banker Yahudi asıllı Roçide bulunuyordu. 1909’da İkinci Meşrutiyet döneminde teşkil olunan Osmanlı hükümetinde üç Yahudi veya dönme bakan (maliye ticaret ve ziraat ile nafia bakanlıkları) bulunuyordu. İttihat ve Terakki azınlıkların da toprak satın alabileceğine dair kanun çıkarttı. İttihat ve Terakki’nin ihanetlerinden biri de bu idi. Yahudiler geniş topraklar alarak üzerlerine tapuladılar. Sultan Abdülhamid Hanın şahsî (Hanedan) arazisi kasten ve yok pahasına Yahudilere satıldı. Birinci Dünya Harbi'nden önce İngiltere ve Fransa Yahudilere teminat verdi. Osmanlı Devleti yıkılacak ve Filistin’de Yahudi Devleti kurulacaktı. İngiliz ve Fransızlar arasında Mayıs 1916’da imzalanan “Sykes Picot” gizli anlaşmasına göre:

1. Irak ve Şark’ül-Ürdün İngiltere’ye bırakılacak.

2. Suriye ve Lübnan Fransa’ya bırakılacak.

3. Filistin’de önce beynelmilel bir idare bilâhare Yahudi devleti kurulacak.

4. Hayfa İngiltere'ye; İskenderun Fransa’ya ait birer serbest liman olarak kalacak.

2 Kasım 1917’de İngiliz bakanlarından Lord Belfour bir beyanname neşretti. Bu beyannameyle Yahudi devleti kurulması vaad edildi. Vaad şöyledir: “Kral hazretlerinin hükümeti Filistin’de Yahudilere millî bir vatan tesisine muhakkak nazariyle bakıyor. Bu gayenin tahakkuku için büyük bir potansiyel harcayacaktır.” Belfour vaadi kanunî dayanaktan mahrum olup devletler hukuku kaidelerine aykırıydı. Tarih boyunca buna benzer bir vaka olmamıştır. İttihat ve Terakki liderlerinin bir emrivakisi ile Osmanlı Devleti 1914’te Birinci Dünya Harbi'ne katıldı. Osmanlı Devletinin Birinci Dünya Harbi'ne katılması ile bu bölgede “Sina Cephesi” açıldı. Osmanlı toprakları ve Ortadoğu’da emelleri bulunan İngilizler Mısır’ı işgal edip üs olarak kullandılar. Osmanlı ordusunun 160 000 kişilik bir kısmı Alman General Liman Von Sanders komutasında Kanal Harekâtı ile 1915 Şubatında taarruz etti. Fakat başarılı olunamadı. El-Ariş’e çekildiler. 1916 Ağustosundaki ikinci taarruz da sonuç vermeyince İngilizler Filistin ve Suriye’yi işgal için harekâtı hızlandırdılar. İngilizler 6 Ekim 1917’de Gazze’yi 10 Aralık 1917’de Kudüs’ü işgal ettiler. 30 Eylül 1918’de İngilizler Şam’a Fransızlar Beyrut’a girdiler. 29 Ekim 1918’de ateşkes anlaşması imzalandı ve Mezopotamya’daki Türk cephesi düştü. Yahudiler Belfour vaadi ile sanki müstakil bir devletmişler gibi hemen Siyon ordusu kurdular. 11 Aralık 1917’de Kudüs’e giren İngiliz kuvvetleri komutanı Allenby beraberinde Yahudi (Siyon) kuvvetlerini de Kudüs’e soktu. 1920 San Remo toplantısında İngiltere Fransa ve İtalya delegeleri; Filistin Suriye Irak ve Lübnan’ın İngiltere ve Fransa arasında paylaşılmasına ve buralarda manda idaresi kurulmasına karar verdiler.

Tarih kitaplarında Birinci Dünya Harbi'nin hakiki ve zahiri sebepleri olarak çok şeyler söylenmiştir. Fakat gerçek sebep Osmanlı Devleti'ni yıkmak ve Yahudi devleti kurmaktır. Filistin’i işgal eden İngilizler derhal askerî idare ilan ettiler. Belfour vaadini ve planını tatbike koyuldular:

1. Filistin’e Yahudi muhacereti (göçü) teşvik edildi.

2. Yahudilerin toprak sahibi olmaları sağlandı.

3. Yahudilerin silah taşımalarına müsaade edildi.

4. Yahudilerin kültür teşkilatları adı altında topluluklar kurulması sağlandı.

5. Sivil idare için 30 Haziran 1920’de Herbert Samuel isminde aşırı bir Siyonist'i komiser tayin ettiler.

6. 6 Temmuz 1921’de İngiltere’nin Filistin'deki hâkimiyetinin devamlı olacağı ilan edildi.

7. 24 Temmuz 1922’de Cemiyeti Akvam bu kararı tasdik etti.

8. 24 Temmuz 1922’de Londra’da; İngiltere Fransa ve İtalya Filistin’deki manda şartları ile Yahudi devletinin kurulma hazırlıklarını tespit ettiler. Yahudi devleti (İsrâil’in) temeli bu anlaşmayla atıldı.

9. Filistin Suriye’den ayrıldı.

10. Yahudilerin sayısı artmaya başladı.

1919’da Filistin’de Arapların sayısı Yahudilerin 16 misliydi. 1922’de 600 000 Araba karşılık 80 000 Yahudi bulunuyordu. 1947’de ise Yahudi sayısı ile Arap sayısı eşit duruma geldi. Filistinli Müslümanlar tehlikeyi geç de olsa anladılar. Filistin’de Yahudi devleti kurulmakta olduğunu görebildiler. 1929’da Kudüs’te Araplar ile Yahudiler arasında 15 gün süren kanlı çarpışmalar oldu. Yahudilerden 135 kişi öldü. İngilizler Filistin’e Yahudi göçünü hızlandırırken bu arada Yahudileri silahlandırdılar. Yahudi göçü 1932’den sonra hızlandı ve Hitler’in Almanya’da iktidara gelişi ve Yahudi aleyhtarı politika takibiyle Yahudilerin Filistin’e göçleri aşırı derecede arttı.

seher
03-12-10, 12:28
Gedik

Osmanlılar zamanında esnaf ve sanatkârlar arasında yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamak kalite kontrolü yapmak ve esnaf içinde tekelleşmeyi önlemek için kurulmuş olan sistem veya bu sistem içinde kazanılan çalışma yetkisi.
Gedik sistemi günümüzdeki ticaret ve sanayi odalarının vazifesini görmekteydi. Bu sistem insan gücüne dayanan ve 3-5 kişi çalıştıran işyerleri hâlinde faaliyet gösteren Osmanlı sanayiinin ve Osmanlı ülkesinin ekonomik ve siyasî hayatı içinde önemli yer tutmaktaydı. Esnaf ve sanatkârlar arasında kuvvetli bir dayanışma mevcuttu. Fakirlere yardım edilmekte yeni işyeri açanlara sermaye verilmekte âlet ve edevat yardımı yapılmakta esnaf mensupları özellikle çıraklar için tertip edilen meslek kursları finanse edilmekteydi. Bu durumuyla belirli bir hayat seviyesinde bulunan esnaf toplumun tam manasıyla bir orta sınıfını teşkil etmekteydi.

Osmanlı şehirlerinde ticaret ve sanatla uğraşmak belli şartlara ve kaidelere bağlanmıştı. Kişiler istedikleri ticaret ve sanat mesleğine hemen giremezler istedikleri yerde ve biçimde çalışamazlardı. Her esnaflık ve sanatkârlık dalı kendi içinde teşkilâtlanmıştı. Bu teşkilatlara “lonca” denirdi. Her loncanın kendine has gelenekleri ve kaideleri vardı. Bunlara titizlikle uyulurdu. Loncaya çırak olarak girilir belli zamanlarda verilen imtihanlardan sonra dükkân veya sanat sahibi olunurdu. Loncaya girip belli bir müddet sonra usta veya dükkân sahibi olmak yetmezdi. Özellikle büyük şehirlerde plansız şehirleşmeyi önlemek şehirler ve bölgeler arası dengesizliklere mani olmak için belli mesleklerde çalışacakların ve iş yerlerinin sayısı dondurulmuştu. Bu sebeple meslek sahiplerinin gerekli çalışma yetkisine ve yerine sahip olmaları gerekirdi. Bu yetkiye “gedik” bunu sağlayan sisteme de “gedik sistemi” denirdi. Memurların kadro sistemine benzeyen bu sistemde ihtiyaç duyuldukça yeni gedik kadroları ihdas edilir böylece ticaret sanayi ziraat ve hizmet sektörleri arasındaki dengenin korunması sağlanırdı. Gerçekten halkın ihtiyacı sebebiyle kendiliğinden açılan dükkanlar ve işyerleri kapatılmaz bunlar gedik sisteminin içine alınarak kontrol edilirdi. Hem mal ve hizmet kontrolü sağlanmış olur hem de fiyatların fahiş bir şekilde artması önlenirdi. Hepsinden daha önemlisi iş ve çalışma ahlâkı sağlanırdı. Esnaf ve sanatkârın birbirlerinin üretim ve satış sahalarına taşmaları yasaktı. Ancak halkın menfaati söz konusu olunca böyle uygulamalara izin verilirdi. Esnafın çalışma alanlarının belirlenmesi hem haksız rekabeti hem de işsizliği önlemede önemli bir tedbirdi.

Gedik sistemiyle iş ve ticaret ahlâkına sahip olmayan hileli mal üreten ticarette karaborsacılık yapan veya piyasa fiyatının üzerinde fahiş fiyatla mal satan kimseler halka ve maliyeye zarar verdikleri için teşkilattan ihraç edilirlerdi.

17. yüzyıldan itibaren lonca teşkilâtının sisteminde meydana gelen bazı gevşeklikler sebebiyle sanatkâr kesiminde dağılmalar oldu. Kendileri için tahsis edilen toplu alış veriş yerlerini bırakan esnaf semtlerde yeni iş yerleri açtı. Bu husus entegre çalışma sisteminin ve kalite denetiminin giderek ortadan kalkması gibi olumsuz neticeler doğurdu. 1727 senesinde getirilen gedik hakkıyla hizmetin veya zanaatın başkalarınca yapılması yasaklandı. Önce “müstekar gedik” ve “havâî gedik” biçiminde iki uygulama getirildi. Müstakar gedik; dükkân mağaza atölye gibi sabit bir işyerine veya tezgâha bağlı işleri; havâî gedik ise balıkçılık börekçilik suculuk gibi seyyar satıcılıkları ifade ediyordu. Havâî gedik hakkı her yerde kullanılabildiği halde müstakar gedikte yer değiştirmek yasaktı. Havâî gedik kişiye bağlı bir hak doğururdu. Müstakar gedik ise bir ticaret veya zanaatı belli bir yerde yapmak hakkı doğururdu. Bu hak aynî bir hak olup taşınmaz mala bağlıydı.

Gedik sisteminin kurulmasından bir müddet sonra müstakar gedik özelliğindeki işyerlerinde ayrıca bir üst veya asma kat bölünerek buralarda da havâî gedik adı altında ikinci işyerleri açılmasına izin verildi. 18. yüzyılın ikinci yarısında gedik sisteminin şümûlü (kapsamı) genişledi. Her işyerine “gedik” adı verilen bir alâmet asılması şartı getirildi. Bazı gediklerin sayısı hiç değişmediği halde sayı sınırlaması olmayan kunduracılık belli şartları yerine getiren her kalfaya açık tutuldu.

Boşalan gedikler için bedel-i muaccele (peşin bedel) ödenmesi şartıyla berat verilirdi. Ölen ustanın gediği yetişmiş bir kalfaya devredilirken vârislerine tezgâhın araç-gereç bedeli olarak ustalık hakkı ödenirdi. Ayrıca gediğe tahsis edilmiş olan işyerinin mülk sahibine de kira bedeli verilirdi. Mülk sahibinin ustayı çıkarma veya işyerini başka bir gayeyle kullanma yetkisi yoktu. Müstakar gediklerde “âyan-ı kâime” (ocak ve tezgâh) âyan-ı menkûle” (araç ve gereç) olmak üzere iki çeşit alâmet vardı. Gedikler devlet adına ihtisab ağası tarafından denetlenirdi. Meslekî denetim ise esnaf kethüdası ve ustabaşılarca yapılırdı. Gedik kayıtları ihtisab nezaretinde tutulurdu.

Sultan Üçüncü Selim Han gedik sisteminde bazı düzenlemeler yaptı. Mecburî ihtiyaçları karşılayan işleri gedik sistemi içinde tutmak için bir nizamname çıkardı. Sultan İkinci Mahmud Han gedik kapsamını genişleterek kurduğu vakıflara kaynak bulmak düşüncesiyle yeni gedikler kurdu. Birçok mülk gedikler vakıf gediğe dönüştürüldü. Bunlara nizamlı gedik adı verildi. İstanbul’da ve taşrada bulunan han odaları hamamlar mahzenler mağazalar gedik konumu kazanırken han ağası odabaşı sakabaşı sokakbaşı tablakâr muhallebici gibi kişilerle dalyan pazar kayığı piyade kayığı işletenlere de gedik senetleri satıldı. On dokuzuncu yüzyılın başında başlıca gedik türleri; muhder (çarşı ve sokak köşelerindeki iğreti işyerleri) müstakar müstahlas (yanmış yıkılmış işyeri) tabla (tabla koyma hakkı) vakıf ve havâî idi.

Gedik sistemi Osmanlı toplum yapısında çok faydalı hizmetler gördü. Ancak idarî siyasî ekonomik ve adlî bakımdan Avrupaî tarzda düzenlemelerin yapıldığı Tanzimat döneminde gedik sisteminde de değişikliğe gidildi. 1860’ta çıkarılan bir kanunla gedik sisteminin sınırlı bir alanda tutulması ve serbest piyasa şartlarına geçilmesi için bir irade ve buna bağlı bir nizamnâme çıkarıldı. Bununla önce menkul gedikler kaldırıldı. Uzun yıllar belli bir teşkilât içinde yaşamaya alışmış olan esnaf arasında çözülme başladı. Ekonomik ve sosyal hayat gittikçe bozuldu. Bu duruma daha fazla dayanamayan Tanzimatçılar yarı resmî mahiyette bir teşkilât olan Islâh-ı Sanâyî Komisyonunun kurulmasını kararlaştırdılar. Komisyonun kuruluş ve çalışmalarını belirleyen on bir maddelik bir nizamnâme hazırlandı. Yapılan bu düzenlemeler Lonca Teşkilâtının ve gedik sisteminin yerini dolduramadığı için esnaf ve sanatkâr kesimi kendi hâline hareket etmeye başladı. Daha sonra Nâfia Dairesi ile Ticaret ve Ziraat Meclisi kurularak gedik sisteminin vazifesi yürütülmeye çalışıldı. Ancak zamanın siyasî ve ekonomik istikrarsızlığı sebebiyle istenen netice elde edilemedi. Tezgâha ve dükkâna bağlı gedikler ise 16 Şubat 1913’te çıkarılan bir kanunla yasaklandı.

seher
03-12-10, 12:29
Gidiş Alayı

Padişahların saray dışındaki gezintileri münasebetiyle tertip edilen alaylar hakkında kullanılan bir tabir. Padişah muhafız ve saraylılardan meydana gelen bir kalabalıkla herhangi bir yere gittikleri için bu isim verilirdi.
Padişahlar; resmî ve belli günler dışında şehir içi veya haricinde gayri resmî olarak bir tarafa gittikleri zaman geçit yerlerine asker dizmek ve halka ilan etmek âdet değildi. Bu durum oldukça sade bir şekilde olup sadece görevli bulunan hizmetliler padişaha refakat ederdi.

Yolda halktan birisi atın önüne yatar yahut yolun bir noktasından yüksek sesle hâlinden şikâyetçi olursa ve gerçekten adam fakirse kâfi miktarda para ve hediyeler verilerek gönlü alınırdı. Bu gibi müracaatlara mahal kalmaması için padişahların gidişleri mümkün mertebe gizli tutulurdu.

Teşrîf-i hümâyûn (padişah gezisi) biraz resmîce olursa çavuş ve çizmeciden başka yeniçeri ağası kapıcıbaşı mîr-i alem mirahur çavuşbaşı ile üzengi ağaları da bulunurdu. Gidilen yerde gecelenecek ve çadırda kalınacak ise aşçıbaşı ve çadırları kurup kaldıracak görevliler ve mehter takımı erzak ve malzeme taşıyan atlar ve esterler (katır) de ***ürülürdü. Ava çıkışlarda ise avla ilgili olan samsoncu zağarcı doğancı gibi ağalar da bulunurdu.

Padişahların gittikleri yerlerde bazen pehlivan güreşleri ve at koşuları gibi oyunlar düzenlenip seyredilirdi. Sultan Birinci Ahmed Han Kandilli Bahçesine giderek orada kayık yarışları tertip ettirip seyrederdi.

Resmî olmayan gidişlerde otağın önüne tuğ dikilmez mehter ***ürülmezdi. Kayıkla gidişlerde padişahın dümenini bostancıbaşı tutardı. Kayıkla gidişlerin en parlak merasimleri Lâle Devri'nde yapılmıştır. Bu merasimleri şairler kasidelerinde en güzel şekilde terennüm etmişlerdir. Tanzimat'tan sonra hususî gidişlerin bir kısmı at bir kısmı araba bazen da kayıkla yapılırdı. Sarayda padişahın gidiş işlerini düzenleyen bir “gidiş müdürü” vardı.



Gureba (Gurebâ Garipler)

Osmanlı ordu teşkilâtında kapıkulu süvarisini teşkil eden altı bölükten Gurebâ-i Yemin ve Yesar bölüklerinin adı. Gureba garip kelimesinin çoğulu olup “yabancı kimsesiz misafir” manâsındadır.
Gureba bölüklerine Galata İbrahimpaşa ve Edirne saraylarından çıkan acemiler savaşta yararlık gösteren Arap ve Acem gibi yabancılar ve yeni Müslüman olmuş gençler alınırdı. “Aşağı Bölükler” veya “Garib Yiğit Bölükleri” diye de anılan bu birlikler Sağ Garibler (Gurebâ-i Yemin) ve Sol Garibler (Gurebâ-i Yesar) adlarıyla ikiye ayrılırdı.

Sefer esnasındaki yürüyüşlerde sağ garibler sağ ulûfecilerin sağında; sol garibler sol ulûfecilerin solunda giderlerdi. Muharebede ise sağ garibler padişahın sağındaki sancağın dibinde sol garibler sol alem dibinde bulunurlardı. Sefer esnasında merkez kolunda her gece otağ ve ağırlıkları koruyan gurebâ bölüklerinin savaş sırasındaki en önemli vazifeleri ise Sancak-ı şerîfin korunması idi.

Gurebâ-ı Yemînin bayrakları sarı ile beyaz; Gurebâ-i Yesarınkiler ise yeşil ile beyazdı. İki bölüğün de silahları bir pala bir mızrak ile eğerin başına asılı “Gaddare” adı verilen kılıçtı. Osmanlı başkentinde kışlaları yoktu. İstanbul Edirne ve Bursa etrafındaki köy ve kasabalara yerleştirilmişlerdi. İstanbul’da bulunanlar evli ise evlerinde değilse hanlarda ikamet ederlerdi. On altıncı yüzyılda Gurebâ bölüklerinin mevcudu 1000 ve 1500 nefer arasında değişiyordu. On yedinci yüzyılda ise sağ garibler 410 sol garibler ise 312 mevcutlu idi.

Her iki bölük hükümdarın bizzat katıldığı savaşlara katılırlardı. Gurebâ-i Yemin ve Yesar’ın ayrı ayrı ağası kethüda kethüda yeri kâtip kalfa adlarıyla anılan büyük ve başçavuş çavuş rütbelileri vardı. Maaşları kıdem ve ehliyete göre olup veziriâzamın huzurunda dağıtılırdı. İki bölük de Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından sonra 1826 tarihinde gümrükten bir miktar maaş bağlanarak emekli edilip tarihe karıştılar.

seher
03-12-10, 12:29
Hâcegân

Osmanlılar zamanında devlet dairelerindeki yazı işlerinin başında veya defterdarlık nişancılık gibi vazifelerde bulunanlara verilen sivil bir rütbe. Hâcegân yerine “Hâcegân-ı Dîvân-ı Hümâyûn” da denilirdi.
Hâcegânlığın Osmanlı Devleti'nde ne zaman kurulduğuna dair kesin bir bilgi olmamakla beraber Fatih Kanunnamesi’nde hâcegânların rütbesinin belirtilmesi bu memuriyetin önceleri de varlığına işaret etmektedir. Önceleri sayıları az olmakla beraber zamanla duyulan ihtiyaç üzerine artmış Sultan Üçüncü Ahmed devrinde yirmiyi bulmuştur. İlk zamanlar yalnızca dîvândaki daire şeflerine bu unvan verilirken sonradan bu unvanın daha geniş şekilde kullanıldığı görülür. Gerçekten 18. asırdan itibaren devlet merkezi dışındaki bazı hizmet sahiplerine ve vezirlerin maiyetindeki “Dîvân Efendisi” denilen memurlara da hâcegân unvanı verilmiştir.

On sekizinci asırda hâcegân rütbesini haiz memurlar şunlardı: Şıkk-ı Evvel Şıkk-ı Sânî Şıkk-ı Sâlis Defterdarları; Nişancı Defter Emîni Reisül Küttâb Büyük ve Küçük Tezkireci Rûznâmeci-i Evvel Beylikçi Baş Muhasebeci Mektupçu Şehremini Tersane Darbhâne Matbah ve Arpa Eminleri; Teşrifâtçı Anadolu Muhasebecisi Atlı Muhasebecisi Yeniçeri Kâtibi Sipahi Kâtibi Silahtar Kâtibi Cizye Muhasebecisi Maliye Tarihçisi Maliye Tezkirecisi Büyük ve Küçük Rûznameciler Piyade Muhasebecisi Dîvân Çavuşları Cebeciler Kâtibi Küçük Evkaf Kalyonlar Kâtibi Garibler Kâtibi Tophane Nazırı Baş Muhasebe Kesedârı İstanbul ve Selânik Baruthaneleri Nazırı Sergi Nazırı Sadrazam Kethüdâsı ve Çavuşbaşı.

On dokuzuncu asrın başında maliyeden bazı Mukâtaa Memurları ile Enderûn ve Bîrûn Kâtibi Eminleri ve Asâkîr-i Mansûre Ordusu Nâzırı da hâcegân sınıfına dâhil edilmiştir.

Bir senelik müddetle tayin edilen hâcegânların tayinleri Şevval ayı içinde yapılırdı. Vazifede kalanlara derecelerine göre hediyeler verilirdi. Hacegânlığa tayin şu sıra ile olurdu: Sadrazam tevcihat listesini padişaha arz eder ve Hatt-ı hümâyûn ile tasdik alındıktan sonra tayini yapılan şahıslara özel merasimle memuriyet beratları verilirdi.

Sadrazam ordunun başında serdar-ı ekremlikle İstanbul dışına çıktığında kendisine mensup hâcegânlarla diğer hâcegân da mühim defterlerle sefere katılırlardı. Bunların yerine İstanbul’da birer vekil kalır ve işleri yürütürlerdi. Asılları dönünce bunların vazifeleri son bulurdu.

On sekizinci asırda hâcegânlık unvanı dört sınıf olarak mütalaa olunurdu. Birinci sınıf Üç defterdar ile Nişancı Reisül Küttab ve Defter Emini; ikinci sınıf Maliyeden Büyük Rûznameci Baş Muhasebeci ve Anadolu Muhasebecisi; üçüncü sınıf Tersane Emini Şehremini Darbhane Emini Arpa Emini ve Masraf-ı Şehriyarî Emini; dördüncü sınıf ise Maliye Dairesinin Kalem âmirleri dört piyade ve dört mukabelecileri Kalyonlar Kâtibi Tersane Ambarı Emîni Tersane Ambarı Nâzırı Tersane Reisi Tophane Nazırı Sergi Nazırı Enderûn Kâğıt Emini Bîrûn Kâğıt Emini.

Hâcegânlıktan vezirliğe terfi edilebildiği için hâcegânlık mühim bir rütbeydi. Sultan İkinci Mahmud Han devrinde yapılan yenilikler esnasında önceleri bir unvan olan hâcegânlık rütbe olarak telakki edilmiş ve bunlara mahsus nişanla resmî günlerde giyecekleri elbise tayin olunmuş ve Hâcegân-ı Divân-ı Hümâyûn tabiri böylelikle tarihe karışmıştır.

seher
03-12-10, 12:29
Hakan

Eski Türk ve Moğol imparatorlarına verilen unvan.
Osmanlı padişahları hakkında hürmet için kullanılan unvanlardan biri. Eski Türk devletlerinde büyük han veya hanlar hanı karşılığı olarak kullanılır bazen imparator anlamına gelirdi. Avrupa dillerinde imparator kayser; Fars dillerinde padişah hükümdar; Arap dilinde sultan melik sözlerinin karşılığıdır. Eski Türkçe kağan sözünden türemiştir. Türk Moğol ve Tatar hanları Çin İmparatorlarına galip gelip müstakil olunca hakan unvanını kullanırlardı.

İslâmiyet'in kabulünden evvel hakanlık Türkler için çok ulvî bir mevki idi. Türkler hakanlarını inandıkları tanrının yeryüzünde vekili bütün milletin öz babası büyük velînimet sayarlardı. Hakanın huzuruna çıkan eğilir huzurlarında asla yüzüne bakamazlar hakan müsaade etmedikçe oturamazlardı. Bu unvanın Osmanlı Devleti'nde son padişaha kadar kullanılmasına devam edildi.




Han

Eski Türklerde hükümdarlık unvanı. Osmanlılar'da “padişah” manâsına gelmek üzere han unvanı kullanılmıştır.
Han kelimesinin eski kullanılış şekli “hang” olup en çok kullanılan manâsı Farsça'da “şah” kelimesinin karşılığıdır. Eski Türklerin kendilerine büyük görünen her şeye “han” unvanını verdikleri Orhan Denizhan Dağhan Kamhan Gökhan gibi kullandıkları isimlerden anlaşılmaktadır.

Kaşgarlı Mahmud Dîvânü Lügât-it-Türk’ünde Uygur oymaklarının “kan” şeklinde kullandığını yazıyor. Zamanla Oğuz Türkçesi'nde kaf’ın ha’ya dönüştüğünü belirtiyor. Bu durum katûn=hatun kangı=hangi gibi kelimelerde de görülür.

Türklerde Müslüman devletlerden ilk defa Karahanlılar paralarında “Han” tabirini kullandılar. Selçuklular ve Harezmşahlar'da han asilliğin en yüksek ifadesiydi. Moğollarda da Cengiz Han ve haleflerince kullanılan han tabiri eski Bozkır şehirlerinin isimlerinde de (Hanbalık ve Purshan gibi) geçerdi.

Orta Asya’da Hive Hanlığı Buhara Hanlığı gibi küçük Türk devletlerinin hükümdarları ile Delhi Türk İmparatorluğunda hükümdar vezir ile ileri gelen devlet adamları bu unvanı kullanmışlardır.

Osmanlı padişahları ise Çelebi Sultan Mehmed’den itibaren devletin yıkılışına kadar diğer hükümdarlık unvanlarının yanında “Han” tabirini de kullandılar. Osmanlılarda bu unvan ayrıca Kırım giraylarına da veriliyordu.

seher
03-12-10, 12:30
Harbiye Nazırı

Askerlik işleriyle alâkalı dairenin başı.
“Millî Müdafaa Vekili” ve şimdi de “Millî Savunma Bakanı” isimleriyle karşılanan bu unvan Osmanlı hükümetine 1908 Temmuzunda kurulan Said Paşa kabinesiyle girmiştir. Ondan evvel bu görevi yapana “Serasker” denilirdi. İlk Harbiye Nazırı Ömer Rüşdü Paşadır.

Harbiye Nazırlığına (Nezaretine) askerliğin en yüksek rütbesi olan müşirler (orgeneral) tayin olurlarken 1908 inkılabından sonra feriklerden (korgenerallerden) Harbiye Nazırı olanlar olduğu gibi orduyu gençleştirmek fikriyle bir aralık rütbesi mirliva olan Enver Paşa bu göreve getirilmiştir. Harbiye Nazırının başında bulunduğu daireye “Harbiye Nezareti” denilirdi.

Harbiye Nazırlığı Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar devam etmiştir.



Haremeyn

Kendisine “Seyyidü’l-Harameyn (Haremeyn’in Efendisi)” diye iltifat edilince; “Ben Seyyidü’l-Haremeyn değil Hâdimü’l-Haremeynim (Haremeyn’in hizmetçisiyim)” diyen Yavuz Sultan Selim Han zamanında Osmanlı hakimiyetine giren Haremeyn’e (Mekke ve Medine) Osmanlı sultanlarının hepsi büyük hizmetlerde bulundular. Mekke ve Medine’nin imarıyla buralardaki mukaddes makamların korunması için “Haremeyn Evkafı” adı verilen bir vakıf teşkilâtı ve Haremeyn Evkafı Nezareti kurdular. Bu teşkilâtı 1586 senesine kadar kapıağaları idare etti. 1586 senesinden sonra Darü’s-Saâde Ağasının idare ettiği Haremeyn Evkafı Nezaretinin gelirleri devamlı arttı. Elde edilen bu gelirlerle Haremeyn’deki cami mescit ve medrese gibi hayır kurumlarının inşası ve tamiri yapıldı. Ayrıca Haremeyn’de bulunan fakir kimselerin ihtiyaçları karşılandı. Haremeyn Evkafının gelirleri 18. yüzyılda 1.300.000 kuruş giderleri 1.250.000 kuruşa ulaştı. Bu kuruluşun Haremeyn Hazinesi adı verilen bütçesinin hesaplarını Haremeyn Muhasebeciliği denetimini Haremeyn Müfettişliği yaptı. Gelir kaynaklarını Haremeyn Mukataacılığı işletti. Haremeyn Evkafının düzenli gelirleri dışında saray mensuplarından mirasçı bırakmadan ölenlerin mal varlığı Haremeyn Evkafına kalır sivil ve asker vazifelilerin aylıklarının 25 liranın üstündeki tutarının yüzde 10’u Haremeyn İkramiyesi adıyla maliyece kesilerek hazineye aktarılırdı. 1826 senesinde Evkaf-ı Hümâyun nezareti kurulunca Haremeyn Nezareti bu kuruluşa bağlanmaksızın idare edildi. 1834 senesinde Haremeyn işleri için bir müdürlük kuruldu. Daha sonra bu vazife Haremeyn Evkafı Nezaretince yürütüldü. 1838’de Haremeyn Evkafı Nezareti kaldırılarak Haremeyn Evkafıyla ilgili hizmetler Evkaf Nezareti tarafından yürütüldü.
Osmanlılar zamanında Haremeyn’le ilgili vakıflar kurularak gelirleriyle Haremeyn’e hizmet ***ürüldüğü gibi her yıl hac mevsiminde düzenlenen Surre Alaylarıyla devlet adamlarının ihsanları ve halkın hediyeleri Haremeyn’e gönderildi. Bu ihsan ve hediyelerle Haremeyn’deki eserler tamir edildi ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları giderildi.

Ayrıca Mekke ve Medîne’de vazife yapan ilmiye sınıfı mensuplarına veya diğer devlet vazifelilerine başka yerlerde çalışanlara göre daha yüksek derece veya pâyeler verildi.

Osmanlı Devleti'nin yıkılmasından sonra Suudoğullarının idaresine geçen Haremeyn’de çevre düzenlemesi ve genişletme bahanesiyle yapılan çalışmalar sırasında pekçok Osmanlı eseri yıkılmıştır. İngilizlerin geleneksel İslâm ve Osmanlı düşmanlığı sebebiyle yaptıkları telkinler neticesinde asırlar boyunca Haremeyn’de meydana getirilen Osmanlı eserleri tahrip edilerek yok edildiğinden bunlardan günümüze pek azı kalmıştır.

seher
03-12-10, 12:31
Has

Osmanlı Devleti toprak rejiminde yıllık geliri 100.000 akçeden fazla olan dirlikler için kullanılan tabir. Bu tabire Harezmşahlar Memlûklar ve Anadolu Selçuklu Devleti'nde de rastlanır.
Osmanlılarda yeni fethedilen yerlerin tahriri yapılırken arazi; timar zeamet ve has olarak üç kısma ayrılırdı. Fatih Kanunnamesi’ne göre yıllık vergi geliri 100.000 akçeyi geçen mîrî topraklar has statüsündeydi. Bu arazilerden padişaha ayrılanlar için “Hass-ı Hümâyûn” tabiri kullanılırdı. Hass-ı Hümâyûn gelirinin bir kısmı devlet hazinesine girerken bir kısmı ise padişaha ait olurdu. Valide ve hanım sultanlar ile padişahların kızlarına ve kızkardeşlerine ait olan haslara “paşmaklık” denilirdi. Beylerbeyi sancakbeyleri ve vezirlere tahsis olunan haslara ise “havâss-ı vüzerâ” adı verilirdi. Bu hasların yıllık gelirleri bir milyonla bir buçuk milyon akçe arasında değişirdi. Has sahiplerinin vergilerini toplamak üzere “voyvoda” denilen görevliler tayin edilir bunlar haraççılar ve cizyedârlarla birlikte has gelirlerini tahsil ederlerdi. Has sahibi arazisini kullanan köylü iyi işleyemezse elinden alıp başkasına verebilirdi.

Sefer vukuunda bütün has sahibi paşalar ve sancak beyleri hassının miktarına göre Anadolu’da her 3000 akçesi için Rumeli’nde 5000 akçesi için tam teçhizatlı ve savaşmaya kadir bir atlı askeri savaşa ***ürmeye mecburdular. Sulh zamanında bu paşaların ve sancak beylerinin maiyetinde “daire halkı” denilen bir kısım kuvvet bulunurdu. Bunlar çevrelerinde asayişi temin ederlerdi. Kısaca jandarma ve polis görevini yerine getirirlerdi.

Has zeamet ve timar arasındaki tek fark şuydu: Has memuriyetin bitmesiyle sahibinin elinden alınır fakat zeamet ve timar evlâda intikal edebilirdi. Diğer hukukî menfaatler bakımından haslarla zeamet ve timarın bir farklılığı yoktur.




Haseki (Hasekiler)

Hükümdarların hizmetinde bulunan şahıslara verilen isim.
Saray teşkilâtında haseki ismi verilen zümre İslâm devletleri içinde yalnızca Memlûk ve Osmanlılar'da mevcuttu. Memlûklar'da sultanın birinci derecede kölelerinden teşkil edilen bu zümreye “el-cemâat’il-hasekiyye” ismi verilmişti. Hükümdarların her bulunduğu yere giderlerdi. Bunlar emirliğe namzet olup sayıları ilk zamanlar 20’yi geçmezken sonradan 1000’i aşmıştır. Hasekiler maaşlarından başka sultandan hediye alırlar diğer hizmetkârlardan farklı olarak sırmalı elbise giyerler ve kılıç taşırlardı. Ayrıca yaptıkları hizmetler bakımından Osmanlı saray teşkilâtı içinde has oda gılmanlarına benzerlerdi.

Osmanlı devlet teşkilâtında üç grup haseki vardı. Bunlar; harem-i hümâyûndaki kadınlardan bostancı ocağından ve yeniçeri ortalarından alınırlardı.

Harem-i hümâyûnda padişahın yakın hizmetindeki kadınlara “hünkâr hasekisi” denilirdi. Hünkâr hasekilerinden eğer erkek çocuğu doğan olursa bunlar Haseki Sultan ismini alırlardı. Hasekilerden en seçkinine Kadın Efendi unvanı verilirdi.

On sekizinci asırda sayısı 300’ü bulan küçük bostancı zâbiti rütbesinde ve haseki ismi verilen bir sınıf mevcuttu. Bunlar kırmızı çuhadan elbise giyerler bellerinde “gaddâre” denilen gümüşlü bıçak taşırlar yaka ve kemerleri ile diğer bostancılardan ayırt edilirlerdi. Bostancılardan haseki tâyin edildiği zaman merasim yapılır asası verilir o da kendi eliyle kurban keserdi. Bostancı hasekilerinin 60’ı padişahın gerilerinde (yanında) bulunurdu. Paşa kapısı ile saray arasında telhiscilik yaparlar ayrıca sadrazamın yanında daimî bostancı hasekisi bulunurdu. Padişah kayıkla gezintiye çıktığında kayığın baş tarafında haseki ağa otururdu. İstanbul’dan taşraya gidecek gizli haberleri bostancı hasekileri ***ürürlerdi.

Hasekiler merasimlerde başlarına mahturî külah arkalarına kırmızı çuhadan dolama (kaput) ve bellerine “gaddâre” denilen hançer sokarlardı. Merasim haricinde başlarına barata isimli kırmızı külâh giyerlerdi.

Bostancı hasekilerinin on ikisi “tebdil hasekisi” ismini alır ve padişah tebdîl-i kıyafet ederek saray dışına çıktığında beraberinde bulunurdu. Bostancı hasekileri 1829’da kaldırıldı ve ihtiyarları emekli edilip gençleri rikâb-ı hümâyûn hademesi olacak şekilde talim ve terbiye edildi.

Yeniçeri hasekileri: Ocağın 14 49 66 ve 67. ortalarına mensup yeniçerilere verilen isimdir. Aynı zamanda bu ortalara “haseki ortaları” adı verilirdi. Bu orta mensupları yeniçeriler arasında ağa unvanını haiz itibarlı askerlerdi.

Fatih Sultan Mehmed Han (1451-1481) devrinde kurulan yeniçeri hasekiliğinin vazifeleri şunlardı: Padişahla ava giderler ve av köpeği beslerlerdi. Padişah saray dışına çıktığında dört haseki kumandanı padişahın atının ikisi sağında ikisi solunda dururlardı. Haseki ortalarının en kıdemli kumandanına baş haseki denir ve terfi ettiğinde “turnacıbaşı” olurdu. Haseki bölükleri yaya ve atlı olmak üzere iki sınıftı.

seher
03-12-10, 12:31
Hattı Hümayun (Hatt-ı Hümâyûn)

Osmanlılarda padişahlar tarafından herhangi bir iş için çıkarılan yazılı emir. Hatt-ı Şehriyâri ve Hatt-ı şerîf de denilirdi.
Hat Arapça yazı demektir. Hatları padişahlar kendi el yazıları ile yazdıkları gibi uzun olup da mabeyn kâtipleri tarafından yazılanlar da vardı. Her ne suretle olursa olsun padişah namına çıkarılan emirlerde hünkârın imzası bulunurdu. Osmanlı tarihinde padişahların bu yol ile emir vermeleri usulü Sultan Üçüncü Murad Han zamanında başladı. Sultan Üçüncü Murad Han devrine kadar (1574-1595) vezir veya kazaskerlerin padişahların huzuruna kabul olundukları arz günlerinde sadrazamlar tarafından kendilerine arz edilen meseleler hakkında padişahlar “olsun” veya “olmasın” diye şifahen düşündüklerini söylerler; sadrazamlar bunu kâğıtlara işaret ederek gerekeni yaparlardı.

Sultan Üçüncü Murad Han hükümdar olduktan sonra hatt-ı hümâyunu bizzat kendisi yazdı.

Osmanlı sultanlarının dört çeşit hatt-ı hümâyunları olurdu: 1) Enderûn-ı Hümâyun nakil ve tayinleri ile Enderun’dan dışarı bir hizmet verilme hakkındaki yazılar. 2) Herhangi bir mesele hakkında veziriâzamların arzlarına karşı bizzat padişah tarafından yazılan mütalaa 3) Herhangi bir mesele hakkında padişahın veziriâzama doğrudan doğruya emir vermesi veya kendisinden bir mütalaa istemesi 4) Ehemmiyetli bir iş için dîvân-ı hümâyundan çıkmış tuğralı fermanın üstüne padişah tarafından yazılan hatt-ı hümâyun. Bu hatt-ı hümâyunlu fermanlar en geçerli fermanlardı. Kendisine gönderilenler için en büyük iltifat sayılırdı.

Padişahların hatt-ı hümâyunları; tâlik tâlik kırması nesih ve rik’a ile yazıldığı halde Sultan İkinci Mahmud’dan sonra yalnız rik’a ile yazılmıştır. Osmanlı padişahları arasında hatt-ı hümâyunları yazı bakımından en güzel olan Sultan Üçüncü Ahmed’dir. Sultan Üçüncü Mehmed’in tâlik kırması yazısı hem güzel hem işlektir. Sultan Abdülaziz Han’ın ve son padişahların yazıları umumiyetle işlek ve okunaklıdır. Sultan Beşinci Murad ile Sultan Vahideddin’in yazıları diğerlerinden daha güzeldir. Tanzimat'a kadar hatt-ı hümâyunlar reisül-küttâba (baş kâtibe) teslim edilirdi. Her aya ait olan hatt-ı hümâyunlar bir torbaya konulur ve üzerleri mühürlenirdi. Sonra bunlar muhafaza altına alınır ve saklanırdı. Günümüzde Topkapı Sarayı Arşivi ile Başbakanlık Osmanlı Arşivinde bulunmaktadır.




Hidiv

Mısır'daki Osmanlı valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın torunu İsmail Paşa ve haleflerine verilen unvan.
Sadrazam hakkında da hürmet ifadesi olarak kullanılırdı. Hidiv; Arapça'da büyük vezir baş vezir hakim demektir. Mısır valileri sadaret pâyesini haiz oldukları için bu unvan verilmişti. Sadrazamlar hakkında "hidiv-i efham" kullanıldığı gibi Mısır valilerine "Hidiv-i Mısr" da denilirdi.

Mısır valileri 8 Haziran 1867'de İsmail Paşanın Sultan Abdülaziz Han'dan aldığı fermana dayanarak 1914'e kadar bu unvanı taşıdılar. Mısır hidivleri; İsmail Paşa ile oğlu Tevfik Paşa ve torunu İkinci Abbas Hilmi Paşa olmak üzere üç kişidir. 19 Aralık 1914'de Hidivlik son buldu. Hidivin Osmanlı protokolündeki yeri sadrazam ve şeyhülislâm ile eşit olmakla beraber bu ikisinden sonra idi.

seher
03-12-10, 12:31
Hil'at (Hilat)

Hükümdarların taltif için bir kimseye verdikleri elbise. Türk-İslâm devletlerinde çok eski olan bu âdet Osmanlılarda da devam etti.
Hil'at verme İslâm devletlerinde bulunan bir usuldür. Bazı devletlerde bir vazifeye tayin olunan kimselere hükümdar veya ona vekâlet eden kimse tarafından belirli bir merasim ile verilirdi. Birçok İslâm devletlerinde hil'at dokumak için özel imalâthaneler kurulmuştu. Hil'at vermek hükümdarların hakimiyet haklarından biriydi. Vezirlerin veya valilerin hil'at vermeleri ancak hükümdara vekâlet şeklinde olabilirdi. Padişahların vazifesi başındaki kimselere ihsan olmak üzere hil'at verdikleri de olurdu. Kazanılan büyük zaferler dinî bayramlar düğünler bu gibi ihsanlar için bir vesile sayılırdı.

İslâm dünyasında hil'at verme Emevîlerden itibaren görülmektedir. Bu âdet birçok İslâm ve Türk devletlerinde ufak tefek farklarla devam etmiştir.

Osmanlılar'da hil'at padişahlar tarafından sarayda sadrazamlar tarafından da Bâbıâlî'de giydirilirdi. Hil'at giydirme usulü Sultan İkinci Mahmud tarafından kaldırıldı. Ondan sonra padişahlar taltif etmek istedikleri devlet erkânına saat altın tabaka enfiye kutusu gibi hediyeler verdiler.

Hil'at giyecek şahsın sıfat ve mevkiine göre değişirdi. Vezirlere samur seraser kaplı kürk diğer erkân-ı devlete ise sade hil'at giydirilirdi.

seher
03-12-10, 12:32
Islahat Fermanı

Kırım Savaşının son yıllarında Batılıların etkisiyle Sadrazam Âlî Paşa tarafından gayrimüslimlere daha fazla hakların verilmesi için hazırlanıp 1856’da yayınlanan ferman. Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu (Tanzimat Fermanı) gibi imparatorlukta yapılması kararlaştırılan yeni bir düzenin prensiplerini ve programını içine alır. Bu ferman esas olarak Tanzimat hükümlerini tekrarlayan onları açıklayan ve genişleten bir fermandır.
Kırım Savaşı'nı doğuran olaylar Osmanlı Devleti içindeki Hıristiyan ahalinin imtiyazları (hakları) meselesine de bağlı olduğundan barışı düzenleyen Paris Kongresi'nde bu mesele de ele alındı. Nitekim İngiltere Fransa ve Avusturya daha Nisan 1855’te Viyana’da Kırım Savaşı sonrasında yapılacak antlaşmanın esaslarını görüşerek bazı kararlar almışlar ve 16 Aralık 1855’te bir antlaşmaya varmışlardı. Bu kararlar dört madde olup Avusturya imparatorunun ültimatomuyla Çar'a bildirildi. Bu kararların dördüncü maddesi; “Osmanlı memleketlerinde bulunan Hıristiyan tebaanın hakları padişahın istiklâl ve hakimiyetine asla dokunulmamak şartıyla tasdik olunacak padişah bu hususta Rusya’nın muvafakatini gerektiren bir taahhütte bulunacak” idi. Bu maddede de görüldüğü üzere Osmanlı ordusunun kazandığı zafer bile gayrimüslimlere imtiyaz sebebi oluyordu. Rusya kurulacak Avusturya Fransa İngiltere ittifakı tehlikesi karşısında bu kararları kabul etti. Osmanlı hükümeti kendi Hıristiyan tebaası ile ilgili maddenin devletin iç işlerine karışma anlamına geleceğini bildirerek 16 Aralık tarihli kararlar arasında yer almamasına çalıştıysa da başarılı olamadı. Neticede bu maddenin programlaştırılması için şu tezler ortaya atıldı:

Rus tezi: “Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan Hıristiyanların hak ve imtiyazları Avrupa devletlerinin müşterek garantileri altına alınmalıdır.”

İngiliz tezi: “Tam ölçüde bir din serbestliği ve hukuk eşitliği sağlanmalıdır.”

Fransız tezi: “Müslüman tebaa ile Hıristiyan tebaa arasında cemiyet haklar vergiler millî eğitim ve devlet memurluklarına geçme bakımından sürüp gelen farklar bir ferman ile kaldırılarak Gülhane Hattı’nda (Tanzimat Fermanı) işâret edilen tebaa eşitliği tam manasıyla geliştirilmelidir.”

Bâbıâlî Rusya’nın teklifini hükümranlık haklarına müdahale İngiliz teklifini de İslâmiyet'i küçültücü gördüğü için Fransız teklifini kabul etti. Ayrıca yapılacak Paris Konferansı'nda Rusların gayrimüslimler konusunda bir istekleri ile karşılaşmak istemiyor du. Fransız tezinin kabulü üzerine bunun bir ferman hâline getirilmesi Bâbıâlî’ye bırakıldı.

Âlî Paşa hükümeti tarafından ilan edilen bu fermanın hazırlanmasında İngiliz ve Fransız elçileri de bulunmuştu. Bu şekilde hazırlanan ferman Paris Konferansından önce 28 Şubat 1856’da Bâbıâlî’de Islahat Hatt-ı Hümâyûnu adıyla devlet erkânı şeyhülislâm patrikler hahambaşı ve cemaatlerin ileri gelenleri önünde okunarak ilan edildi. Otuz beş maddeden meydana gelen fermanın getirdiği önemli hususlar özetle şunlardı:

1. Tanzimat fermanı ile değişik din ve mezheplerdeki bütün tebaaya verilen teminat bu fermanla yenilendiğinden bunların uygulaması için gerekli tedbirler alınacaktır.

2. Müslümanlar ile Müslüman olmayanlar kanun önünde eşit olacaklardır.

3. Patrikhanelerde yeni meclisler kurulacak ve bu meclislerin verecekleri kararlar Bâbıâlî tarafından onaylandıktan sonra yürürlüğe girecektir.

4. Patrikler kayd-ı hayat şartıyla bu makama seçileceklerdir.

5. Cemaatlerin ruhanî reislerine verdikleri cevâiz (bahşişler hediyeler) ve aidatlar tamamıyla kaldırılarak hepsi maaşa bağlanacaktır.

6. Şehir ve kasabalarda bulunan azınlıklara ait kilise manastır mezarlık okul ve hastane gibi yerlerin tamir ve yeniden yapılmasına izin verilecektir.

7. Hiç kimse din değiştirmeye zorlanmayacaktır.

8. Devlet hizmetlerine askerlik görevine ve okullara bütün tebaa eşit olarak kabul edilecektir.

9. Irk din dil farkı gözetilmeyecek ve hiçbir mezhep diğerine üstün sayılmayacaktır.

10. Bütün toplumlar okul açabilecektir.

11. Hangi uyruktan olursa olsun her vatandaşın eşit ve serbest şekilde ticarî ve ekonomik girişimlerde bulunması sağlanacaktır.

12. Müslümanlar ile gayrimüslimler arasındaki davaları görmek üzere karışık mahkemeler kurulacaktır.

13. Yabancı devlet ile yapılacak antlaşmalar gereğince yabancılar da Osmanlı Devleti sınırları içerisinde mülk sahibi olabileceklerdir.

14. Her cemaatin ruhanî reisiyle devlet tarafından bir sene müddetle tayin edilecek birer memuru bütün tebaayı ilgilendiren meselelerde Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye müzakerelerine iştirak ettirilecektir.

Islahat Fermanı da maddelerinden anlaşılacağı üzere Tanzimat Fermanı gibi Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki gayrimüslimleri özellikle Hıristiyanları Müslümanlarla aynı haklara kavuşturmayı esas almıştır. Bu iki fermanın görünürdeki gayeleri bütün Osmanlı toplumunu; ırk din ve dil ayrımı gözetmeden kaynaştırmayı sağlamak idiyse de tatbiki aksi oldu. Bu ferman gayrimüslimlerle Müslümanları kaynaştırmak şöyle dursun çeşitli gayrimüslim unsurların hattâ aynı mezhepten olan çeşitli ırkların bile birbirleriyle bir arada yaşamalarını sağlayamadı.

Bu ferman konu olarak sadece Müslüman olmayan uyruğun ayrıcalıklarını genişletmiştir. Nitekim Tanzimat'ın ve arkasından 1856 Islahat Fermanı’nın getirdiği yeni haklarla Osmanlı tebaası içindeki gayrimüslimlerin durumu Müslümanlara nazaran çok daha iyi bir duruma geldi. Avrupa’nın himaye siyaseti sayesinde büyük ekonomik güce ve siyasî haklara da kavuşuyorlardı. Artık resmen millet terimiyle tanımlanan dinî cemaatlerin gelişme ve genişleme imkânları artmış bulunuyordu. Öte yandan Avrupa devletlerinin Osmanlı hükümetini böyle bir fermanı ilana mecbur bırakması kendilerine siyasî ekonomik hukukî ve kültürel alanlarda yeni çıkarlar sağlamayı hedef alıyordu. İngiltere Kırım Savaşı ile Rusların sıcak denizlere inmesini önlemiş Fransa da Akdeniz ticaretini emniyete almış ayrıca Katoliklerin hâmiliğini üzerine almıştı. Rusya ise savaşta kaybettiğini bu fermanla masa başında kazanmıştı. Ayrıca Âlî Paşa'nın bu fermanın Paris Antlaşması maddeleri içinde yer almasını istemesi batılı devletlerin iç işlerimize müdahalesine imkân verdi.

Islahat Fermanı Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu gibi sessizlikle karşılanmamış ve çeşitli yönlerden eleştirilmiştir. En büyük eleştiriyi Fransız elçisi; “Devlet-i âliyyenin bu kadar fedakârlık edeceğini me’mûl etmez idik (ummazdık). Canning (İngiliz elçisi) ne dediyse vükelâ-yı devlet-i âliyye (Osmanlı devlet adamları) kabul etti. Eğer biraz dayanılmış olsaydı ben bazı mertebe kendilerine yardım ederdim” diyerek olmaması gereken bir gafleti dile getirmiştir. Cevdet Paşa da; “Bu Islahat Fermanı’ndan dolayı millet-i İslâmiyye dilgîr (gönlü yaralı) olarak vükelâyı hâzırayı fasl ve mezemmet eder (kötüler) oldular” diyerek fermanın nasıl karşılandığını ifade etmektedir. Hariciye Nazırı Fuad Paşa ise aksine bu belgenin anlaşmaya konulması ile yabancı müdahalenin önleneceğini savunmuştur.

Islahat Fermanı’nda gayrimüslim vatandaşların lehine olduğu kadar onları tedirgin eden hükümler de bulunmaktaydı. Askerlik mükellefiyeti Fatih devrinden beri bahşedilen dinî imtiyazlarla muafiyetlerin yeni şartlar dahilinde tetkiki papazların öteden beri cemaatlerinden almakta oldukları haraç ve keyfî aidatın ilgasıyla aylığa bağlanmaları ve bütün ruhanî reislerin sadakat yeminiyle mükellef tutulması gibi esaslar onlara çok ağır gelen hükümlerdi. Bu yüzden Müslümanlar kadar gayrimüslimler de (Tanzimat Fermanı’nda olduğu gibi) Islahat Fermanı'nın aleyhinde bulunmuşlardır. Devlet içerisinde bu şekilde karşılanan Islahat Fermanı uygulamada da birçok güçlüklerle karşılaştı. Bunlar Osmanlı Devletinin yapısı Avrupa’nın siyaset cemiyet ve ekonomi alanında geçirdiği gelişme ve Paris Antlaşmasına imza koyan devletlerin işlerine karışmalarından doğuyordu. Bu sebeple de bazı hükümleri kâğıt üzerinde kaldı.

Mustafa Reşid Paşa tarafından hazırlanan Tanzimat Fermanı ile onun yetiştirmesi Âlî Paşa tarafından hazırlanan Islahat Fermanı arasındaki fark hazırlık safhasında kendisini gösterir. Tanzimat Fermanı hazırlanırken açık bir yabancı tesiri görülmezken Islahat Fermanı Âlî Paşa ile İstanbul’daki Fransız ve İngiliz elçileri arasında kararlaştırılmıştır. Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu yayınlandıktan sonra yabancı elçilere sadece bilgi edinmeleri için bildirildiği halde Islahat Fermanı Paris Konferansına katılan devletlere Paris Antlaşmasının bir maddesinde işaret edilmek için gönderilmişti. Bu durum Osmanlı Devletinin iç ve dış siyasetinde bir yabancı müdahalesine yer vermişti.

Bazı batı tarzı kuruluşların ülkeye girmesi ile cemiyetteki kuruluş ve anlayış farklılaşması İslâmî müesseselerin yanında batı taklitçisi bir anlayış ve batı taklidi kuruluşların tesisine sebep olmuştur. Tanzimat ve Islahat Fermanları devletin çöküşünü engelleme yolunda hiçbir fayda sağlamamış aksine ülkedeki tebaa ve cemiyetler arasında yeni ve daha büyük problemlerin çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Meselâ Suriye’de büyük bir galeyan başladı. Arkasından 1858’de Cidde’de Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında çatışma çıktı. Fransız ve İngiliz konsolosları öldürüldü. Bunun üzerine İngiliz ve Fransız donanmaları Osmanlı Devletine sormadan şehri bombaladılar. Faillerden on kişiyi yakalayarak idam ettiler. Cidde bir Osmanlı toprağı idi. Bağımsız bir devletin topraklarında işlenen bir suçun failini ancak o devletin cezalandırması milletlerarası bir kaide teamül olduğu halde batılı devletlerin buna aldırdıkları bile yoktu. Nihayet Lübnan’da da büyük bir isyan patlak verdi. Uzun mücadelelerden sonra 9 Haziran 1861’de Lübnan Nizamnamesi imzalandı. Buna göre; Hıristiyan bir valinin başkanlığında Lübnan muhtar eyalet hâline getirildi. Böylece Islahat Fermanı batılı devletlerin istediği şekilde meyveler vermeye başladı.

seher
03-12-10, 12:32
İçoğlanı

Saray hizmetine alınıp devlet hizmetleri için yetiştirilen devşirmelere verilen ad.
Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk defa içoğlanı yetiştirilmesine Yıldırım Bayezid döneminde (1389-1402) başlandı. Fatih Sultan Mehmed devrinde (1451-1481) ise içoğlanı yetiştirilmesi usulü belirli bir sisteme kavuşturuldu. Buna göre İstanbul’a getirilen devşirmeler Arz Odasında tek tek padişaha gösterilir içlerinden zeki becerikli ve yakışıklı olanlar içoğlanı adayı olarak İskender Çelebi Edirne İbrahim Paşa ve Galata saraylarındaki Enderun mekteplerine ayrılırlardı.

Bunlardan başka Bosna’dan devşirilen ve potur oğlanları denilen Müslüman Boşnak çocukları da saray için alınırlardı. Ortalama 400 kişiden meydana gelen içoğlanı adayları dört ayrı koğuşta altı yıllık bir eğitim ve terbiyeye tâbi tutulurlardı. Buna göre birinci koğuşta dil ve gramer İslâmî edep ve terbiye; ikinci koğuşta askerî eğitim binicilik ok atmak mızrak kullanmak cirit vs. oynamak; üçüncü koğuşta hizmet ve sanat dersleri yalnızca 40 kişinin alındığı dördüncü koğuşta ise padişahın özel hizmetleriyle ilgili olarak kâtiplik kâhyalık berberlik terzilik gibi meslekleri öğrenirlerdi.

Edirne Galata ve İbrahim Paşa saraylarında tahsil ve terbiye gördükten sonra kabiliyet gösterenler çıkmalarda ya asker olarak kapıkulu süvari ocaklarına geçerler yahut Yeni Saray’daki (Topkapı Sarayı) Enderûn-ı hümâyûna alınırlardı.

İçoğlanların oda denilen koğuşları muntazamdı. Yiyecekleri boldu. Her oda efradının isim ve künyesiyle yevmiyeleri miktarını gösteren maaş defterleri vardı. Maaşları diğer ulûfeler gibi üç ayda bir verilirdi. Elbise ayakkabı vs. ihtiyaçları hep saray tarafından temin edilirdi. Pek sıkı bir inzibat ve kontrol altında yetiştirilen bu çocuklar tam bir itaat ve terbiyeye sahiptiler. Bazı yabancı tarihçiler “içoğlanı” tabirine bakarak bunların uygun olmayan işlerde kullanıldıklarını yazmışlardır. İslâm ve Osmanlı düşmanı bazı romancılar da bu yanlış bilgilere hayal mahsullerini de katarak padişahlara çirkin iftiralarda bulunmaktadırlar. Oysa burada oğlan tabiri delikanlı yahut ona yakın erkek demek olup bunların yetişmelerinin İslâmiyet'e uygunluğu ve hangi hizmetlerde kullanıldıkları teşkilâtlarında açık olarak görülmektedir. Nitekim içoğlanları içinden 16. ve 17. yüzyıllarda büyük sanatkârlar ve devlet adamları yetişti. Enderûn-ı hümâyûndaki eski görevlerin yerini modern müesseselerin alması ve devşirme sisteminin bozulması sebebiyle önemini kaybeden içoğlanı uygulaması 1833’te ortadan kalktı.




İkindi Dîvânı

Osmanlı Devleti'nde Dîvân-ı Hümâyûn'un mutad toplantılarının dışında veziriâzamın başkanlığında kurulan dîvân. İkindi namazından sonra toplandığı için bu tabirle anılır.
Bâbıâlî’de Dîvân-ı Hümâyûn belli günlerde toplanırdı. Sadrazamlar burada bitirilemeyen veya padişaha arza lüzum görülmeyen işleri kendi konaklarında dîvân toplamak suretiyle hallederlerdi. Bu dîvânın toplanması Salı Perşembe veya başka günlerde olabilirdi. Sadrazamdan başka hiçbir vezir ikindi dîvânı toplayamazdı. Dîvân başlamadan önce mehter çalınması âdetti. Sadrazam; dîvâna başkanlık eder akşama kadar dava dinler yaptıracağı bir işi derhal yaptırır veya emrini verirdi. Kendi yapamayacak ise veya padişaha bildirilmesi icap ediyorsa Dîvân-ı Hümâyûna arz ederdi. Eğer mesele dinî bir hükmün öğrenilmesi ve gereğinin ona göre yapılması ise Kazaskere ve İstanbul Kadısına havale ederdi. Onlar da ne yapmak icap ettiğini yazıyla bildirirlerdi. Sadrazam bunu kabul ederse tasdik ederdi. İkindi dîvânına herkes müracaatta bulunabilir burada Türkçe bilmeyenler için hazır tercümanlar bekletilirdi.

Sadrazam seferde bulunduğu zaman da özel bir merasim ve duadan sonra kendi otağında ikindiden sonra dîvân kurulurdu. 1826’da yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra ikindi dîvânı toplantılarına son verildi.

seher
03-12-10, 12:33
İrade-i Seniyye

Osmanlı Devleti'nde özel veya resmî bir iş hakkında verilen padişah emri.
Önceleri sadrazamların arzları üzerine yani telhis ve takrirlerin üst kenarlarına yazılan padişah mütalaalarına hatt-ı hümâyûn denilirdi. 1839’dan itibaren ise padişah emirlerine “irâde irâde-i şâhâne” veya “irâde-i seniyye” denilmeye başlandı.

Hatt-ı Hümâyûnda konu ile ilgili belge ekleriyle birlikte padişaha sunuluyordu. Padişah da konu hakkında kararını bizzat kendi el yazısıyla belgenin üst tarafına yazıyordu. İradelerde ise arz tezkiresi adı verilen telhisler padişaha değil “serkâtib-i şehriyâri” denilen başkâtibe yazılmaya başlandı. Padişahın kendisine okunan arz tezkirelerinde belirtilen konu hakkındaki kararı serkâtib tarafından aynı tezkirenin sol alt köşesine yan olarak yazıldıktan sonra yine sadrazama iade edilirdi.

İradeler sadrazamlardan başka diğer nazırlara da tebliğ olunurdu. Ayrıca 1908’e kadar diğer nazırlar da resmî veya hususî meselelerde arzlarda bulunur ve irâde-i seniyye alabilirdi. Fakat 1908’den sonra sadece sadrazamlara münhasır kaldı. Bu dönemde padişahlar nazırlar heyetinin kararlarını imzalamakla yetindiler.



İzn-i Sefine

İstanbul ve Çanakkale boğazlarından geçecek yabancı gemilere verilen izinlere karşılık alınan resim (harç vergi).
Fatih Sultan Mehmed Han Anadolu Hisarını tamir ettirip Rumeli Hisarı'nı yaptırdığı sene (1452) ilk defa sefîne harcı alınmaya başlandı. İstisnasız bütün yabancı gemilerin muayenesi ile geçme hakkı alındıktan sonra gitmelerine müsaade ediliyordu. 1650-1669 yıllarında yapılan antlaşmalara göre izn-i sefînenin miktarı gemi başına 300 akçe olarak tespit edildi. Ancak sonraki yıllarda gemilerin buharlı ve yelkenli olmalarına göre farklı ücretler alındı. Geçişlerden o zamanki paraya göre senelik ortalama olarak 2500 altın gelir sağlanıyordu.

İzn-i sefîne fermanları ekseriya isim yerleri açık olarak Dîvân-ı Hümâyûn kalemince hazırlanırdı. Alınan paralar devletin umumî gelirleri kısmına dahil edilmezdi. Bunlar önceleri Dîvân-ı Hümâyûn kalemine ayrılırken sonraları liman idaresine bırakıldı.

seher
03-12-10, 12:33
Jön Türkler

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti'nde batı tarzı idare ve fikirlerin gelişip yayılması için çalışanlara verilen isim.
“Yeni Osmanlılar” veya “Genç Türkler” de denilen bu grup mensupları Avrupalıların verdikleri Fransızca “Jeunnes Turcs” adıyla meşhur olmuşlardır. Bu tabir umumî olarak o yıllarda Avrupa’da politika fikir ve edebiyatta aşırılık taraftarı gençlere veriliyordu. Yeni Osmanlılar için ise ilk defa Mustafa Fazıl Paşanın yayınladığı bir mektupta “Yeni Osmanlılar” karşılığı olarak kullanılmıştır. Daha sonraları Namık Kemal ve Ali Süâvî tarafından da benimsenerek Türkçe'ye yerleştirilen bu tabir uzun süre Osmanlı topraklarında yetişen devlet idaresine karşı gelen ve yabancılar tarafından yönlendirilen ihtilâlcilerin tamamının ortak adı olmuştur.

Yeni Osmanlılar Cemiyeti 1789 Fransız İhtilâlinden sonra Avrupa’da süren 1830 ve 1848 ihtilâllerine ve bunların neticesinde ortaya çıkan fikir hareketlerine heveslenenler tarafından 1865’te gizli bir teşkilât olarak İstanbul’da kuruldu. Yine bu tarihte Mısır Hidivi Kavalalı İsmail Paşa veraset usulünü değiştirerek kardeşi Mustafa Fazıl Paşayı bütün haklarından mahrum etti. İkbal küskünü olan bu paşa Abdülaziz Han'a ve üst kademe devlet adamlarına düşman kesildi. İntikam için Jön Türklerin arasına katıldı ve başlarına geçerek onları bilhassa maddî yönden büyük çapta destekledi.

Mustafa Fazıl Paşanın Abdülaziz Hana hitaben Paris’te yazdığı ve küstahça ifadelerin yer aldığı mektup 1867’de Türkçe'ye tercüme edilerek Tasvîr-i Efkâr Gazetesi’nde yayınlandı ve Osmanlı ülkesinde binlerce adet bastırılıp dağıtıldı. Mektup meşrutiyet fikirleri ve meşrutiyetin ilanı arzusu bahanesiyle Osmanlı Devletine ve bazı devlet ricaline karşı ağır ifadeler ihtiva ediyordu. Bu mektubun akabinde Mustafa Fâzıl Paşa tarafından Paris’e çağrılan Jön Türkler onun maddî desteğiyle Avrupa’da geniş bir yayın faaliyetine giriştiler. Bu yayınların biri sönüp diğeri açılıyor ve sayıları çoğalıyordu. Jön Türkler bu yayınlarından mükemmel bir fikir sisteminin ifadesi ve izahından ziyade belli başlı birkaç nokta üzerinde durdular ve hep aynı şeyleri tekrarladılar. Namık Kemal Ali Süâvî ve Ziya Paşa gibi meşhur isimlerin kalemleri ile dile getirdikleri fikirleri “Osmanlı Devletine meşrutiyet idaresinin getirilmesi ve bütün azınlıklara Avrupaî tarzda hak hürriyet verilmesi” şeklinde özetlenebilir. Bunların sağlanması için aralarında birlik kuramadılar. Çoğu ihtilâl ve kanlı mücadele istedi bir kısmı da fikrî mücadele taraftarı gözüktü. Abdülaziz Hanın Fransa ve İngiltere ziyaretleri esnasında Padişahtan af diledikten sonra kendisine nazırlık verilen Mustafa Fazıl Paşa maksadına kavuşup aralarından ayrıldı. Padişahın bu ziyaretinden sonra Osmanlı Devleti ile dost geçinmek mecburiyetini hisseden Fransa ve İngiliz hükümetleri Jön Türklere itibar etmez oldular. Hiçbir devletten destek göremeyen Jön Türkler bir müddet çeşitli Avrupa şehirlerinde dolaştılar. Bir kısmı İstanbul’a dönüp Padişahtan özür dileyerek devlet kademelerinde görev aldılar. Bazıları da yayıncılık faaliyetlerine devam ettiler. Birinci Meşrutiyetin ilanı ile canlanan Jön Türkler (Yeni Osmanlılar Cemiyeti) zararlı faaliyetleri görülünce İkinci Abdülhamid Han tarafından kapatılarak ortadan kayboldu. Böylece Jön Türklerin birinci devre faaliyeti sona erdi.

Bundan sonra yurt içinde ve dışında kurdukları birçok dernek ve yayınladıkları sayıları yüze varan dergi ve gazete ile İkinci Abdülhamid Hanın şahsında devlete karşı kesif bir propagandaya girişen Jön Türkler sıkı bir işbirliği içinde oldukları Fransız ve İngiliz hükümet çevrelerinden destek gördüler. Nitekim 4 Şubat 1902’de Paris’te toplanan Birinci Jön Türk Kongresi Fransız Senatosu üyesi Lafeuvre Contalis’in evinde yapıldı. Bu kongreye Osmanlı Devletinin hakim olduğu hemen her bölgeden çağrılan delegeler katıldı. Bunlar arasında bulunan her din ve milliyetten insanın ortak vasfı Osmanlı Devletine karşı olmaktan ibaretti. Bunun dışında aralarında hiçbir bağ ve fikrî birlik bulunmayan bu insanlar aralarındaki sen-ben çekişmesi sebebiyle kongreyi başarısız bir şekilde sona erdirdiler. Delegeler Osmanlı Devletinin yıkılması hariç başka hiçbir noktada birlik olamadılar.

27-29 Aralık 1907’de yine Paris’te toplanan İkinci Jön Türk Kongresine; İttihat ve Terakki Prens Sabahattin’in Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyet cemiyetleri yanında Ermeni Taşnaksutyun Komitesi de katıldı. Kendi aralarında birlik olmamasından yakınılan bu kongrede; Osmanlı Devleti aleyhine en ağır ithamlar yapıldıktan sonra İran Mebusan Meclisine dostluk telgrafı çekilmesine Makedonya’daki Rum Bulgar vs. çetelerinin devlete karşı olan isyanlarının desteklenmesine diğer gizli cemiyetlerin birleştirilerek ihtilâlci yayınlar yapılmasına karar verildi.

Jön Türklerin uzun yıllar devam eden faaliyetlerinde ön planda meşrutiyet ve hürriyet fikirleri görünüyorsa da her grup ve şahsın ayrı ayrı maksatları vardı. Azınlıklar istiklâl hiç değilse muhtariyet kapmak şahıslar ise şahsî hırs ve arzularını tatmin etmek peşindeydiler. Osmanlı Devletini parçalamak ve yıkmak isteyenler tarafından methedilen Jön Türklerin faaliyetleri ise devletin yıkılışını hızlandıran belli başlı sebeplerden olmuştur. Batı dünyası karşısındaki tavırlarının taklitten öteye geçememesi devlet kademelerinde yer almak meşhur olmak hattâ Mithat Paşa'da olduğu gibi kendi ailelerini hanedan yapmak için azınlıklarla eşkıyalarla Rum-Ermeni çeteleri ve Avrupa devletleriyle işbirliği yapmaktan çekinmemeleri bu faaliyetlerin en acı tarafı olmuştur. Netice olarak Osmanlı topraklarındaki sulh ve sükûnu dört bir yandan patlak veren ihtilaller isyanlar hükümet darbeleri ve savaşlarla yok etmişler çıkarılan idaresizlik kargaşa ve savaşlar ortamı içinde milletin felâketini hazırlamışlardır. Birinci Dünya Savaşı Jön Türk faaliyetinin Türkiye’de sonu olmuş daha önce yaptıkları gibi yine yurt dışına kaçmışlardır.

seher
03-12-10, 12:34
Kabakçı Mustafa İsyanı

Osmanlı Sultanı Üçüncü Selim Hanın tahttan indirilerek yerine Dördüncü Mustafa Hanın geçirilmesiyle neticelenen isyan. Kastamonulu olan Kabakçı Mustafa’nın Mayıs 1807’de âsîlerin lideri seçilmesinden önceki hayatı bilinmemektedir.
Kabakçı Mustafa isyanının sebepleri çok çeşitlidir. On sekizinci yüzyılın başlarında Osmanlı Devleti içte ve dışta çeşitli düşmanlarla mücadele ediyordu. 1789 Fransız ihtilâlinden sonra Avrupa’da meydana gelen olaylar Osmanlı ülkesini etkilemedi. Hattâ Sultan Üçüncü Selim Han “Nizâm-ı Cedîd” adı ile askerî mülkî idarî ticarî içtimaî ve siyasî bir dizi ıslahat teşebbüslerine girişerek devlete yeni bir hayatiyet ve canlılık getirdi. Bu durum; Rusya Fransa ve İngiltere’nin hoşuna gitmedi. 13 Aralık 1806’da çıkarılan Sırp isyanı 1807’de Rusya’ya harp ilanı ve İngiliz donanmasının İskenderiye’yi işgali tamamen Osmanlı Devletinin bu gelişme programını önlemeye yönelikti. Nitekim bu faaliyetler içeride de Selim Hanın kurduğu modern Nizâm-ı Cedîd ordusunu istemeyen yeniçeriler ile menfaatperestleri ve Osmanlı Devletinin yıkılmasını isteyen hainleri harekete geçirdi. Akkâ yenilgisini bir türlü unutamayan Fransızların İstanbul Sefîri Sebastiani’nin teşviki ve Selânikli Sadaret Kaymakamı Köse Musa’nın tahrikleriyle âsiler ayaklanmaya hazır hâle geldiler. Karadeniz Boğazı tabyalarındaki yeniçeriler ve yamaklar gizlice modern ve talimli yeni askerlere karşı kışkırtıldılar. Sadaret Kaymakamı Köse Musa’nın telkinleriyle yamaklar Haseki Halil Ağayı parçaladılar. Bu hareket ile isyan başlatıldı. Büyükdere Çayırında toplanan âsiler Kastamonulu Kabakçı Mustafa’yı lider seçtiler. İsyan genişledi. Beş yüz kadar âsi İstanbul’a yürüdü. Âsileri Levend Çiftliğindeki bir tabur nizamî asker durdurmaya kâfiyken Köse Musa Nizâm-ı Cedîd askerinin harekâtını durdurdu. Sultan Üçüncü Selim Han da Müslüman kanı dökülmesini istemedi. Sultan Üçüncü Selim Hanın; “Bu işlere sebep benim hilmimdir (yumuşak huylu olmamdır)!” demesi üzerine Köse Musa âsileri teskin edeceğini ifade ederek Nizâm-ı Cedîd askerlerinin kaldırıldığı hakkındaki fermanı çıkarttı. Kararın hemen ardından Köse Musa harekete geçti. Çardak ve Unkapanı İskelesine gelen âsiler yeniçeriler ile birleşip Nizâm-ı Cedîd taraftarı devlet adamlarını katlettiler. Daha sonra Pâdişâhı da istemiyoruz diye bağıran âsiler 29 Mayıs 1807’de Sultan Üçüncü Selim Hanı tahttan indirip yerine Sultan Dördüncü Mustafa Han'ı geçirdiler. Bütün ilerlemeler durduruldu. Kabakçı Mustafa Turnacıbaşılık pâyesiyle Boğaz’a tayin edildi. Hükümet işlerinde nüfuz sahibi oldu. Fakat bu çok kısa bir zaman sürdü. Temmuz 1808’de Boğaz’daki evinde öldürüldü.



Kadınefendi

Osmanlı Devleti saray teşkilâtında padişah hanımlığına yükselen kadınlara 17. asırdan sonra verilen unvan.
Kadınefendi unvanı yerine 16. asırda “haseki” tabiri kullanılıyordu. Erken devirlerde ve daha önce Türk-İslâm devletlerinde kullanılan “hatun” kelimesi ise Osmanlılarda sadece padişah kızları için kullanılan bir tabirdi.

Saraya kabul edilen kadınlar Harem-i Hümâyûnda bir okul disiplini içinde eğitim görürlerdi. Sarayda bu kadınlara okuma yazma ve dinî bilgilerin yanında dikiş-nakış güzel konuşma ve görgü kaideleri öğretilirdi. Acemi kalfa haznedar gibi mertebeleri aşanlar padişah hanımlığına yükselirler “gözde” veya “ikbal” unvanını alırlardı. Eğer padişahtan çocukları dünyaya gelirse “haseki” olarak isimlendirilirlerdi. Padişahların eşleri iki kısımdı; kadınefendi ve haseki sultan. Erkek çocuğu olan hasekilere Haseki Sultan (sonraları Kadınefendi) denir ve başlarına kıymetli taşlarla süslü altın tac giydirilirdi.

Kadınefendi olanlara haslar verilir bunlara ayrı daireler tahsis edilir ve maiyetlerine hizmetçiler memurlar tayin edilirdi

seher
03-12-10, 12:35
Kadırga

Buharlı gemilerin yapımından evvel kullanılan harp gemilerinden biri.
Kadırgalar hafif az su çeken dar uzun ve alçak bordalı kıç tarafları baş tarafından yüksek kürekle ve müsâit rüzgârlı havalarda üç köşe yelkenle seyir yapan manevra kabiliyetleri yüksek harp tekneleridir. Özellikle Akdeniz devletleri tarafından kullanılırdı.

Osmanlı kadırgalarının boyları 62 ila 63 genişlikleri 25 veya 8 metre olurdu.

Fırtınalı havalar için elverişli olmayan bu tekneler kış aylarının rüzgârlı günlerini limanlarda geçirir yazın sakin ve fırtınasız havalarda denize açılırlardı.

Akdeniz'in en hareketli harp gemisi olan kadırgalar 7 Ekim 1571 İnebahtı Deniz Savaşı'ndan sonra yerlerini yelkenle hareket eden ve daha çok top taşıyan gemilere terk etmeye başladı. Akdeniz devletleri 18. yüzyılın sonuna kadar bahriyelerinde kadırga sınıfından gemi kullanmaya devam ettiler. Osmanlı bahriyesi de yelkene geç geçen ve kadırgayı en son terk eden denizci devletlerden biridir.

Osmanlı kadırgalarında 25 Venedik kadırgalarında 26 çift kürek bulunur ve her kürek dörder kişi tarafından çekilirdi. Osmanlı kadırgalarının baş tarafında biri büyük ve ikisi daha küçük üç top bulunurdu. Küreklerin rahat çekilmesi ve tekne ortasında leventlerin ve gemicilerin dolaşabilmeleri için kadırga bordalarında “şahnişin” denilen çıkmalar yer alırdı.

Osmanlı kadırgaları Zakala ve Bey kadırgaları olmak üzere iki sınıftı. Zakala kadırgaları devlet tersanelerinde yapılırdı. Bey kadırgaları ise beylerin kendi bölgelerindeki tersanelerde yaptırılır deniz savaşlarında da doğrudan kendileri komuta ederlerdi. Son zamanlarda top sayıları arttırıldı.

Kadırgaların personel mevcudu; 196 kürekçi 100 levent ve geri kalan gemici olmak üzere 330 kişiydi.

Kadırgadaki kürekçiler esirlerden veya kürek cezasına çarptırılmış mahkûmlardan bazen de kısmen gönüllülerden olurdu. On beşinci ve on sekizinci yüzyıllar boyunca donanmalarda kullanılan kadırgalar topçuluğun gelişmesi ve kalyon sınıfı gemilerin deniz savaşlarında önem kazanmasından sonra önemini kaybetti.



Kahtı Rical (Kaht-ı Ricâl)

Bir ülkede büyük devlet ve siyaset adamları ile âlimlerin bulunmaması yetişmemesi.
Osmanlı Devleti'nde bilhassa Tanzimat'tan sonra “kaht-ı rical” tabiri çok kullanılmıştır. Devlet adamlarının yetişmemesi âlimlerin çok azalması devletin yıkılış sebeplerinden birisidir.

Büyük imparatorluk hâlindeki Osmanlıları yıkmanın tek şartının onları ilimden dirayetli devlet adamlarından mahrum bırakmak olduğuna inanan İngilizler (iki asır boyunca bu iş için uğraştılar) fen ve din ilimlerinin okutulduğu medreselerin yozlaşması için var güçleriyle çalışarak 19. asrın sonu ve 20. asrın başında arzularına tamamen ulaştılar. Artık Osmanlıda devlet ve ilim adamı sayılabilecek çok az kimse yetişti. Bu bakımdan o zamanlar kaht-ı rical tabiri günlük lisanda çok kullanılır oldu.

seher
03-12-10, 12:35
Kalyon

Yelkenli ve kürekli en büyük savaş ve yük gemisi.
Osmanlı kalyonlarının üç ambarlı ve kapak adı verilen iki çeşidi vardı. Üç ambarlı en üst güvertesinden başka iki alt güvertesinde top bataryası bulunan ağır ve hantal yapılı yalnız yelkenle yürütülen bir gemi tipiydi. Kapak ana güvertesinden başka iki alt güvertesinde top bataryası bulunan daha hafif bir kalyondu. Buna “karaka” da denirdi. Osmanlı denizciliğinde kalyon ilk defa Sultan İkinci Bayezid Han devrinde kullanıldı. Kanunî Sultan Süleyman Han devrinde de bin beş yüzden iki bin tonilâtoya kadar yük taşımaya müsait karaka türünden büyük gemi kullanılırdı. Bu gemiler her ne kadar kürekle sevk olunur ise de hareketleri yelken ve direğe yani rüzgâra bağlı olduğundan savaş sırasında rüzgâr esmediği zamanlarda pek fazla işe yaramazlardı. Osmanlılar bu tür gemileri nakliyat işlerinde kullanırlardı.

Kalyonda çalışanların aylıklarını yiyecek ve içeceklerini ve levazım hesaplarını tutan vazifeli kalyon kâtibi bulunurdu. Kalyonlarda bugünkü doktor albay rütbesinde kalyon tabibi vardı. Kalyonlarda vazifeli askerler kalyoncu diye tabir edilirdi.

Kalyoncuların özel bir kıyafeti vardı. Bir metre uzunluğunda yatağan bıçaklar ve özel tabancalar kullanırlar başlarına bellerine şal takarlar omuzlarına mevsime göre yapılmış bornoz atarlardı. Bazen başlarına sarıklar sararlar sırma ve düz kaytandan işlemeli şalvar giyerlerdi.

Ayakkabıları küt burunlu üzerinden ayak parmakları görülecek biçimdeydi. Buharlı gemilerin yapımından sonra diğer yelkenli harp gemileri gibi kalyonlar da ortadan kalktı.

seher
03-12-10, 12:35
Kanunname

İdarî malî cezaî ve çeşitli sahalarda görülen lüzum üzerine padişahların emir ve fermanlarıyla vaz' edilen (konulan) kanun ve nizamları ihtiva eden mecmua. Kanunnâmeler daha önceki padişahlar tarafından konulan kanun ve nizamların aynen veya hülasa edilerek toplanmak suretiyle de meydana getirilirdi.
Bütün İslâm devletlerinde hükümde birinci derecede esas kaynak; kitap sünnet icmâ ve kıyas ile bunlara bağlı delillerin teşkil ettiği İslâm hukukudur. Hicrî dördüncü asra kadar müctehidler temel kaynaklarda hükmü açıkça bulunmayan meseleleri kendi içtihatlarına göre hallediyorlardı. Bu asırdan itibaren yalnız dört büyük müctehidin içtihat ve usulleri kaydedilmiş fıkıh ve usûl-i fıkıh kitapları yazılmıştır. Bundan sonra sorulan sualler bu kitaplara göre cevaplandırılmıştır. Zamanla âlimlerin fıkıh kitaplarına göre verdikleri cevaplar derlenerek fetva kitapları yazılmıştır.

Bunların yanında sultan tarafından emir ferman ve kanunnameler de çıkarılmıştır. Bunlar meydana gelen hâdiseleri halleden hükümler mahiyetindedir. Padişahların bu nevi hüküm verme hususunda mesnetleri dayanakları yine İslâm hukukudur. İslâm hukuku lüzum görüldüğünde padişaha hüküm vermek selâhiyeti vermiştir. Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîfte ulülemre itaat emredilmiştir. Bu sebeple padişahlar zaman zaman kamu yararını ve devlet işlerinin düzenli yürütülmesini dikkate alarak hukakun çeşitli mevzularına ait kanunlar koymuşlardır.

Nitekim pazardaki bac vergisinin miktarı timarlı sipahilerin hak ve vazifeleri kıyafet ve sikke meseleleri padişahın emir ve fermanları ile tanzim edilmiştir. Bu düzenlemelerde muhitlerin dine muhalif olmayan örf ve âdetleri de önemli rol oynamıştır. Bu husus emir ve fermanları bir araya toplayan kanunnâme mecmualarının baş tarafındaki; “Yüce İslâm kanununa uygunluğu görülüp şimdi bile geçerli kanun ve İslâmî meseledir” ibaresinden de açıkça anlaşılmaktadır. Kemalpaşazâde’nin bir fetvasındaki; “Şer’an câiz değildir ve hem men olunmuştur. Cânib-i sultandan” ifadesi İslâm hukuku ile kanunnâmeler arasındaki uygunluğu gösterir. Osmanlı için böyle bir uygunluk mecburîdir. Çünkü devletin temeli İslâmı yaşama ve yayma gayesi üzerine kurulmuştur.

Osmanlı padişahlarının İslâm hukukunun dışında olan örfe dayanarak yaptığı düzenlemeleri İslâm hukukunun dışında görmek ve Osmanlının İslâm hukukundan ayrı bir de örfî hukuk tatbik ettiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü İslâm esaslarına muhalif olmayan her tasarruf dinîdir ve dine uygundur. Bunun içindir ki Osmanlılarda hâkim mevkiinde olan kadılar fıkıh ve fetva kitapları yanında padişah tarafından çıkarılan emir ferman ve kanunnâmelere de hükümde kaynak olarak müracaat etmişlerdir.

İlk Osmanlı kanunnâmeleri kanun tekniği ve bünye hususiyetleri bakımından mücerret ve umumî bazı hükümlerin sistemli bir tarzda tasnif ve tertipleri suretiyle meydana gelmiş değildi. Bunlar daha ziyade muayyen zaman ve mekânlarda ortaya çıkan hâdiselerle ilgili emir ve fermanlardan ibaretti. Ayrıca bütün Osmanlı memleketlerine mahsus umumî kanunlar olmayıp her yerin örf ve âdetlerine göre düzenlenmiş hususî kanunlardı. Zaten Osmanlı Devleti'nde idarî malî mevzuatta bölgelere göre her biri ayrı bir teşkilât ve nizamla idare edilen ve çeşitli imtiyaz ve muafiyetlere sahip bulunan zümreler vardı. Bunlara ve vakıflar şeklinde idarî-malî bir takım muhtariyetlere ve her biri kendi hususî statüsüne göre idare edilen teşekküllere hükmeden bir ülkede umumî bir teşkilât ve idare kanunu tertip etmeye ve bunu herkesin eline vermeye imkân yoktu. Bu sebeple Osmanlıların İslâmiyet'e uygun olmak şartıyla meselâ Macaristan’da fethedilen memleketler ile Adalar'da Mısır’da Âzerbaycan’da veya doğu vilayetlerinde hemen fetihten sonra uyulacak kanunlar kaleme alınırken o memleketlerde öteden beri geçerli örf ve âdetler ile birlikte bir kısım eski nizam ve kanunların da değiştirilmedikleri dikkati çekmektedir. Bilhassa bir kısım Türk-İslâm devletlerinden fethedilen ülkelerde bazen eski kanunların hiç değiştirilmeden aynen ve eski isimleri ile muhafaza ve tatbik edildiği sadece sonradan sokulmuş ve İslâmiyet'e aykırı bid’atlerin ayıklanarak atıldığı görülmektedir.

Denilebilir ki Osmanlılar fethettikleri memleketlerdeki örf ve âdetler ile halkın alışık olduğu vergi şekillerine uzun müddet riayet etmişler ancak lüzum duyuldukça onları yavaş yavaş tadil ve ıslah etmek suretiyle bütün ülke için umumî ve müşterek bir nizama doğru yükselmek imkânını bulmuşlardır. Yine bu siyaset sayesinde hakimiyetleri altına aldıkları ülke halkının gönlünü fethetmişler ve onları İslâmiyet'e daha kolay ısındırmışlardır.

İlk zamanlarda emir ve fermanlar çıkarmak suretiyle mahalline gönderilen kanunlar Fatih Sultan Mehmed zamanında Kanunnâme-i Âl-i Osman adıyla tedvin edilmiştir (derlenmiştir). Nitekim Kanunnâme’nin hemen başında yer alan; “Bu kanunnâme atam ve dedem kânûnudur ve benüm dahî kânunumdur” ifadesi bunun açık delilidir. Fatih kanunnâmesi üç kısımdan teşekkül etmekteydi. Birinci kısım devlet ileri gelenlerinin teşrifattaki yerlerine padişaha kimlerin arzda bulunabileceklerine kadıların mertebelerine; ikinci kısım saltanat işlerinin tertibine yani dîvân hasoda teşkilâtına ve saray hizmetkârlarının bayramlaşma merasimlerine; üçüncü kısım ise suçlar ve karşılıkları ile mansıp sahiplerinin gelirlerine dair bilgileri ihtiva ediyordu. Son kısımda ayrıca gayrimüslim devletlerin verecekleri yıllık vergiler ile devlet görevlileri ve hanedan mensuplarına dair lakap örnekleri bulunmaktadır.

Diğer taraftan arazi ile ilgili kanunnâmeler umumî nüfus ve arazi tahrir defterlerinin baş kısmında yer alıyordu. Burada Osmanlı Devletinde yazıldığı yöre ile ilgili toprak işçiliğinin organizasyon şekilleri toprakların ve o toprağı işleyen reâyânın hukukî statüleri vergi sistemleri ve çiftçileri ilgilendiren çeşitli vergilerin önem ve mahiyeti belirtilmekteydi.

Halkın eşya ve yiyecek fiyatlarının tespit ve teftişi hususlarını tayin eden ihtisab kanunnâmeleri ise padişahın emri üzerine alâkalı zümre temsilcilerinin katılmasıyla mahallinde yapılan tetkiklere ve esnafın âdet ve nizamlarını tespit için vaktiyle verilmiş fermanlara dayanarak düzenlenmiştir. Kanunnâmede alışverişlerle alâkalı olarak narhın herkesi ilgilendirmesi sebebiyle ferman çıkmadıkça fiyatların yükselip düşürülemeyeceği üzerinde durulmaktadır. Narh söz konusu edilirken sadece tayin edilen fiyattan satmak değil bunun yanında kalitenin de bozulmaması lazım geldiği hususuna dikkat çekilmekte; fiyata riayet etmekle beraber; sanatına hile katan gramajı düşüren veya özellikle ekmeği çiğ çıkaranların affedilmeyip cezalandırılmaları istenmektedir. Bilhassa halkın huzur içinde yaşayabilmesini temin eden şartlardan birinin çarşı pazarın intizamına bağlı bulunduğuna dikkat çekilmektedir. Bu yüzdendir ki Osmanlılar çok önem verdikleri narh müessesesinin kontrolünü sadrazamın vazifeleri arasına almışlardır.

Fatih Sultan Mehmed İkinci Bayezid ve Yavuz Sultan Selim Han zamanlarında düzenlenen kanunnâmeler Kanunî Sultan Süleyman zamanında en mükemmel şeklini almıştır. Bu kanunnâme de Fatih Kanunnâmesi gibi üç bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölümde ceza kanunları genişletilmiş ve sistematik bir şekilde düzenlenmiştir. İkinci bölüm sipahilerin yükümlülüklerine ve sipahilerle ilgili kanunlara yer vermiş sipahilerin reâyâ üzerindeki haklarıyla onlardan alacakları vergiler has ve timar arazilerinden alınan baçlar yayalarla müsellemlere ilişkin kanunlar da bu bölümde ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise reâyânın hak ve görevleriyle toprakların kullanımına dair hükümler ve askerlik vazifesi yapan reâyânın özel kanunları vardır.

Bu kanunnâmelerin yanında zamanın padişahının emirleri ve muhtelif kanunların bir araya getirilmesi suretiyle teşkil olunan kanunnâmeler de görülmektedir. Ancak bu kanunnâmeler tatbikatta müracaat edilen asıl kanun metinleri olmaktan uzaktır. Bunlar devlet dairelerinde tatbik edilmek üzere resmen tanzim edilmiş bir kanunlar mecellesinin aslı olmayıp Osmanlı devlet teşkilâtı hakkında umumî bir fikir vermeye yarayacak derlemelerden ibarettir. Ancak bazen bunlar bir kanunnâme sureti de olabilmektedir.

Bu arada bazı kanunnâmeler de asıl metni teşkil eden hükümlerin fetva şeklinde birer misal ile izah edildiği de görülmektedir. Bunlar arasında bilhassa Şeyhülislâm Ebüssuud Efendi'ye ait olup mîrî arazi rejiminin esaslarını tespit ve izah eden fetvalar çok önemlidir.

Padişahlar bu kanunları düzenlerken mutlak olarak dîvân üyeleri ile istişâre etmişlerdir. Ayrıca şeyhülislâmın da tasdikinden geçirilmiştir.

Bu durum devletin zayıfladığı ve dış baskılarla ilan edilen Tanzimat Fermanı'na kadar düzenli bir şekilde devam etmiştir. Tanzimat'tan sonra Osmanlı ülkesindeki ecnebî davalarının şer’î mahkemelerde görülmesine karşı çıkılınca batılı devletlerin baskısı ile yabancıların davalarının halledilmesinde esas olmak üzere bazı tadiller de yapılmıştır. Hattâ bunun için Avrupaî kanunların tercüme edilmesini teklif edenler olmuştur. Cevdet Paşa ve taraftarları bu kanunların Osmanlı Devletinin bünyesine uymadığını söyleyince kabul gören bu fikir neticesinde devrin âlimlerinden müteşekkil bir heyet; Metn-i Metîn ve Arazi Kanunnâmesi'ni (bilâhare Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’yi) hazırlamıştır. Bunların yanında 1840 ve 1850-51 tarihli ceza kanunları İslâm hukukuna uygun olarak hazırlanan kanunlar grubunu teşkil eder. Bununla beraber 1850 tarihli Ticaret Kanunnâmesi 1858 tarihli Ceza Kanunnâme-i Hümâyûnu gibi kanunlar ise batılı kanunların değiştirilmesi ile hazırlanmışlardır.

seher
03-12-10, 12:36
Kanun-u Esasi (Kanun-u Esasî)

Osmanlı Devletinde Sultan İkinci Abdülhamid Hanın emriyle 28 kişilik bir heyet tarafından hazırlanıp 23 Aralık 1876’da kabul ve ilan edilen anayasa özelliğindeki kanun. Devletin şeklini çatısını devlet içindeki teşrî (yasama) icra (yürütme) kaza (yargı) kuvvetlerinin birbiriyle münasebetini bunların hangi organlar vasıtasıyla kullanıldığını ve ayrıca ferdin devlete karşı olan hak ve görevlerini tayin eden Kanun-u Esasî 12 kısım ve 121 maddeden ibarettir.
Osmanlı Devleti bir İslâm devleti olduğu için İslâm hukukuna göre hazırlanmış anayasa özelliğini taşıyan kanunnâmelerle idare ediliyordu. Kanunnâmelerin dışında 1808’de Sened-i İttifak 1839’da Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu adıyla bilinen Tanzimat Fermanı ve 1856’da Islahat Fermanı gibi anayasa özelliği taşımayan siyasî belgeler çıkarıldı. Bu belgeler siyasî olup genelde Hıristiyan Avrupa devletlerinin baskısıyla Osmanlı ülkesindeki gayrimüslim tebaaya daha fazla hak ve imtiyaz verilmesi için düzenlendi.

Tanzimat döneminden itibaren tahsil için Avrupa’ya gönderilen şahıslar batı kültürüyle temasa geçtiler. Fransız İhtilali'nin ortaya koyduğu liberal fikirlerin etkisinde kalan gençler bu fikirleri Osmanlı ülkesinde yaymaya çalıştılar. Osmanlı Devletinin siyasî yapısını değiştirmek için kurulan ve Avrupa devletlerinden destek gören Yeni Osmanlılar Cemiyeti meşrutiyet idaresinin kurulması için içeride ve dışarıda faaliyet gösterdi. Batı rejim ve müesseselerine hayran olan Midhat Paşa'nın da dahil olduğu Yeni Osmanlılar Cemiyetine mensup kimseler başta padişah Sultan Abdülaziz Han olmak üzere yüksek devlet makamlarında bulunan bazı şahsiyetler aleyhinde tertiplere giriştiler. Yürütülen bu çalışmalar ve tertipler neticesinde Mahmud Nedim Paşa sadrazamlıktan alınıp yerine Mütercim Rüşdü Paşa getirildi. Hüseyin Avni Paşa da Seraskerliğe (Genel Kurmay Başkanlığı) tayin oldu. Kabinede değişiklik yapılarak Hayrullah Efendi Şeyhülislâmlığa getirildi. Midhat Paşa ve arkadaşları kurdukları türlü hile ve tuzaklarla 30 Mayıs 1876’da Sultan Abdülaziz Hanı tahttan indirdiler ve Topkapı Sarayı'na hapsettiler. Yerine de Beşinci Murad Hanı geçirdiler. 4 Haziran 1876’da Sultan Abdülaziz Hanı Fer’iye Sarayında bir suikastla şehit ettiler. Sultan Beşinci Murad Han bu işkenceli ölümü işitince üzüntüden aklî dengesini kaybetti. Doktorların Sultan Murad’ın tedavisine artık imkân kalmadığını raporla bildirmeleri üzerine Bâbıâli’de toplanan vükelâ heyeti (Bakanlar Kurulu) Sultan Murad’ın tahttan indirilmesine ve İkinci Abdülhamid Han'ın tahta geçirilmesine karar verdi.

Meşrutiyet idaresini getireceğini vâdeden Sultan İkinci Abdülhamid Han 31 Ağustos 1876’da tahta çıktı. Meşrutiyet idaresinin esaslarını belirleyecek Kanun-u Esasî’yi hazırlamakla Midhat Paşayı görevlendirdi. Ön hazırlık olmak üzere yirmiye yakın proje hazırlandı. Çeşitli Avrupa anayasaları tercüme edildi. Midhat Paşanın 57 madde ve dokuz bölüm olarak hazırladığı “Kanûn-i Cedîd” adlı proje dengesiz bir meşrutiyet rejimi taslağı olduğu için kabul görmedi. Hazırlanan diğer projeler de incelenip Kanun-u Esasî’yi hazırlamak üzere Cemiyet-i Mahsûsa adı verilen 28 kişilik bir özel komisyon teşkil edildi. Bu komisyonun başkanı olarak bazı eserlerde Server Paşa bazılarındaysa Midhat Paşa geçmektedir. Ziya Paşa ve Namık Kemal’in de yer aldığı bu komisyon uzun münakaşalardan sonra yüz kırk maddelik bir projeyi Padişah’a takdim etti. Sultan Abdülhamid Han hazırlanan bu taslağın bir defa da Heyet-i Vükelâ (Bakanlar Kurulu) tarafından görüşülmesini istedi. Vükelâ heyeti Midhat Paşanın konağındaki uzun süren tartışmalardan sonra hazırladığı son taslağı Padişah’a takdim etti. Sultan Abdülhamid Han da kendisine sunulan taslakta bazı değişiklikler yapıp tasdik ettikten sonra ilan edilmek üzere daha dört günlük sadrazam olan Midhat Paşaya gönderdi. Kanun-u Esasî 23 Aralık 1876'da Bâbıâli’de yapılan bir törenle ilan edildi. Bu sırada batılı devletlerin Osmanlı ülkesindeki gayrimüslim tebaayla ilgili yeni düzenlemeleri zorla yaptırmak üzere topladıkları Tersane Konferansı Haliç Tersanesinde devam ediyordu. Kanun-u Esasî’nin ilan edildiğini bildiren top seslerinin duyulması üzerine söz alan Hariciye Nazırı Saffet Paşa; “Bu işittiğimiz top sesleri Kanun-u Esasî’nin ilanını müjdelemektedir” dedi ve gayrimüslimlerin haklarının Müslümanlarla eşit hale getirildiğini belirtti. “Artık toplantımız lüzumsuz olur” dediyse de Avrupa devletlerinin temsilcileri hiç aldırış etmeyerek toplantıya devam ettiler. Midhat Paşa ve taraftarlarının Avrupalılara yaranmak için hazırladıkları ve Sultan İkinci Abdülhamid Hana kabul ettirdikleri Kanun-u Esasî’nin ilan edilmesine “Çocuk oyuncağıdır” diyerek karşılık verdiler.

Midhat Paşa meşrutiyet rejimini ve Kanun-u Esasî’yi Sultan İkinci Abdülhamid Hana karşı milletlerarası bir antlaşmayla teminat (garanti) altına aldırmayı planladı. Bunun için Nafia Müsteşarı ve akıl hocası olan Ermeni Odyan Efendiyi özel olarak vazifelendirip Avrupa’ya gönderdi. İngiliz Hariciye Nazırı Lord Derby görüşmelerden sonra Odyan Efendiye bu işin Osmanlı Devletinin iç meselesi olduğunu Avrupa devletlerinin karışamayacaklarını söyledi. Midhat Paşa bu hareketiyle şahsî ihtirasları uğruna Osmanlı Devletinin geleceğiyle ilgili haince emeller beslediğini ortaya koydu.

Kanun-u Esasî’nin kabul ve ilan edilmesinden sonra 1877 yılının başında ilk mebus (milletvekili) seçimleri yapıldı. Yapılan seçimler sonunda 69’u değişik milliyetlere mensup Müslüman 46’sı gayrimüslim olmak üzere 115 milletvekilinden meydana gelen Meclis-i Mebusan 40 kişi yerine 26’sı tayin edilen Âyân Meclisi teşkil edildi. Meclis-i Mebusan ve Âyân Meclisinden meydana gelen Meclis-i Umumî 20 Mart 1877’de Dolmabahçe Sarayının muâyede (bayramlaşma) salonunda padişahın konuşmasıyla açıldı. İki dönem çalıştıktan sonra patlak veren Doksanüç Harbi (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı) sırasında devletin ve ülkenin durumunu tehlikeye sokacak tartışmalara sahne oldu. Bu sebeple Sultan İkinci Abdülhamid Han Kanun-u Esasî’nin kendisine verdiği yetkiye dayanarak Meclis-i Mebusan'ı 14 Şubat 1878’de feshetti. Böylece Birinci Meşrutiyet dönemi bitti. Yürürlükte olan Kanun-u Esasî’nin uygulamasına otuz sene beş ay dokuz gün ara verildi. 23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyeti ilan eden Abdülhamid Han Kanun-u Esasî’yi tekrar uygulamaya koydu. Kanun-u Esasî’nin yeniden uygulamaya konulması ve İkinci Meşrutiyetin ilanı üzerine Osmanlı Devletinin parçalanmasını isteyen iç ve dış mihraklar tekrar faaliyete geçtiler.

Gayrimüslimler ve azınlıklarla birlikte hareket eden İttihat ve Terakki Fırkası Meclis-i Mebusan'da çoğunluğu sağladı. Kanun-u Esasî gereğince padişah tarafından seçilen Âyân Meclisi'yle birlikte Meclis-i Mebusan 4 Aralık 1908’de toplandı. İngilizlerin ve İttihat ve Terakki Komitesinin kışkırtmaları neticesinde meydana gelen 31 Mart Vak’ası'ndan sonra Sultan İkinci Abdülhamid Han tahttan indirilerek Selânik’e gönderildi. Yerine de Sultan Beşinci Mehmed Reşad Han getirildi. Sultan İkinci Abdülhamid Hanın tahttan indirilmesinden sonra toplanan Meclis-i Mebusan Kanun-u Esasî üzerinde değişiklikler yaptı. 3 Mayıs 1909 tarihli oturumda yapılan değişiklikler İttihat ve Terakki Fırkasının teklifleri doğrultusunda yapıldı. Kanun-u Esasî’nin 3 6 7 10 12 27 28 29 30 35 36 38 43 44 53 55 76 77 80 113 118 119 120 121. maddeleri değiştirildi. Bu değişiklik ana hatlarıyla Osmanlı Devletinin şeklinde bir değişmeye sebep olmadı. Kanun-u Esasî üzerindeki bir kısım değişiklikler de 1911-1914 senelerinde oldu. 1915’te yapılan bir değişiklikle milletvekillerinin maaş ve harcırah meseleleri düzenlendi. 10 Mart 1916’daki değişiklikle de 35. madde tamamen kaldırılırken 1916’da yapılan diğer bir değişiklikle seçme ve seçilme muamelelerinde yeni düzenlemeler getirildi. 21 Mart 1918’de yapılan bir değişiklikle de seçimle ilgili bazı yeniliklere yer verildi.

1876 yılından 1924 yılına kadar 48 yıl yürürlükte kalan padişahın yetkilerini ve meşrutiyeti kabul eden Kanun-u Esasî Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti devrinde de uygulandı. 1921 yılında çıkarılan Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’yla birlikte yürürlükte bulunan Kanun-u Esasî 1924 Anayasasının kabulüyle fiilen yürürlükten kalktı.

On iki bölümden ve 121 maddeden meydana gelen Kanun-u Esasî’nin 1. maddeden 7. maddeye kadar olan birinci kısmı Memâlik-i Osmâniye başlığını taşır. Osmanlı Devletinin ülkesiyle bütünlüğü başşehrinin İstanbul olduğu saltanat ve hilâfetin Osmanlı sülâlesinden olan en büyük evlâda ait olduğu ve Osmanlı padişahının yetkileri hükme bağlanmıştır. İkinci kısım Tebaa-i Devlet-i Osmâniye'nin Hukuk-ı Umûmiyesi başlığını taşımaktadır. 8. maddeden 26. maddeye kadar olan bu kısımda Osmanlı Devleti tebaasının hak ve hürriyetleri sayılmakta ve hükme bağlanmaktadır. 27. maddeden 38. maddeye kadar olan üçüncü kısım ise; Vükelâ-yı devlet başlığını taşımaktadır. Bu bölümde sadrazam (başbakan) ve vekillerin (bakanların) hukukî durumları vekiller heyetinin padişah ve meclis karşısındaki durumları düzenlenmiştir. 39. maddeden 41. maddeye kadar olan dördüncü kısım memurîn başlığını taşımakta olup bu bölümde memurların sahip olduğu hukukî teminattan kanunî şartlara uygun olarak tayin edilen memurların hak ve vazifelerinden bahsedilmektedir.

Beşinci kısım ise 42. maddeden 59. maddeye kadar olup Meclis-i Umumî başlığını taşımaktadır. Osmanlı Devletinin parlamentosu olan Meclis-i Umumî'nin Heyet-i Âyân ve Heyet-i Mebusandan meydana geldiğini bu meclisin ve heyetlerin vazife ve sorumluluklarını toplanma esas ve zamanlarını hükme bağlamıştır. 60. maddeden 64. maddeye kadar olan altıncı kısımda Âyân Meclisinin statüsü düzenlenmiştir. Yedinci kısım 65. maddeden 80. maddeye kadar olup Heyet-i Mebusan'ın çalışma esaslarını bildirmektedir. Mehâkim başlığını taşıyan ve 81. maddeden 91. maddeye kadar olan sekizinci kısımda; hâkimlerin ve mahkemelerin kuruluş ve çalışma esaslarıyla ilgili hükümler yer almıştır. Dîvân-ı Âlî (Yüce Divan) başlığını taşıyan dokuzuncu bölüm ise 92. maddeden 95. maddeye kadardır. Bu bölümde; vekilleri temyiz mahkemesi başkanlarını ve üyelerini kendi üyelerini yargılayan Dîvân-ı Âlî adı verilen yüksek mahkemenin çalışma esasları açıklanmıştır. 96. maddeden 107. maddeye kadar olan onuncu kısımda maliyeyle ilgili hükümlere yer verilmiştir. On birinci kısımda vilayetlerin idaresi usûl-i tevsi-i mezûniyet (yetki genişliği) ve vazifelerin ayrılması esasları anlatılmıştır. Bu kısım 108. maddeden 112. maddeye kadardır. On ikinci ve son kısım ise 113. maddeden 121. maddeye kadardır. Mevâd-ı şifâ başlığını taşıyan bu kısımda; memleketin herhangi bir yerinde ihtilal ve isyan vuku bulduğu zaman örfî idâre (sıkıyönetim) ilanı kamu düzenini bozan kimselerin soruşturma neticesinde Osmanlı ülkesi dışına sürgün edilebileceği bütün Osmanlılara ilköğretimin mecburi olduğu Kanun-u Esasî’nin hiçbir maddesinin hiçbir sebep ve bahaneyle yürürlükten kaldırılamayacağı bazı maddelerin değiştirilebileceği hükümleri yer almıştır.

Çeşitli Avrupa anayasalarından alınarak hazırlanan Kanun-u Esasî’de devletin dininin İslâmiyet olduğu belirtilmiştir. Padişahın yetkileri sınırlandırılmıştır. Padişah vekiller üzerinde doğrudan doğruya hakim ve icra kuvvetinin (yürütmenin) hukukî ve fiilî başkanıdır. Vekiller ise Meclis-i Umumî'ye karşı değil padişaha karşı sorumludurlar. Teker teker padişah tarafından tayin ve azledilirler. Padişahın aynı zamanda halifelik unvanı da taşıyacağı kanunların İslâm dininin emir ve yasaklarına aykırı olamayacağı belirtilmiş şeyhülislâmlık makamı ve şer’iye mahkemelerinin varlığı da yer almıştır.

seher
03-12-10, 12:36
Kapan

Kapanlar; balkapanı unkapanı yağkapanı gibi orada satılan mallara göre adlandırılmıştır.
Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan itibaren yağ bal un çeşitli erzak hububat kahve ipek pamuk gibi maddeler kapanlara getirilir devlet bunlardan belli bir ardiye ücreti alarak gerektiğinde narh koyardı. Bilhassa İstanbul’da dışarıdan ithal edilen mal ve eşyanın satışı bu kapanlarda devlet resmî memurunun nezaretinde esnafın yiğitbaşları ve ihtiyarların katılması ile yapılırdı. Böylece malların hileli ve fazla fiyatla satılması önlenmiş ve herkesin kolayca mal temin edebilmesi sağlanmıştır. İlk Osmanlı Sultanlarının bina ettirdiği cami mescit medrese imaret gibi vakıfların masraflarını karşılamak üzere “kapan hanı” yaptırdıklarına tarihî kayıtlarda rastlanmaktadır.

Osmanlılarda zamanla gelişen kapanlar günümüzde kurulmasına çalışılan ve bazı büyük şehirlerde açılan umumî pazar veya halden başka bir şey değildir.

seher
03-12-10, 12:36
Kapitülasyonlar

Osmanlı Devletinde yabancıların statüsünü tespit eden hukukî malî idarî ve dinî özellikteki antlaşmalar. Kapitülasyonlara kısaca “imtiyaz” veya “imtiyâzât-ı ecnebiyye” de denir.
Osmanlı Devleti tarihinde ilk olarak Sultan Birinci Murad Han zamanında 1365 yılında Dalmaçya kıyılarında fakir bir ülke olan Ragusa Cumhuriyetine beş yüz duka haraç karşılığında ticarî imtiyaz verildi. 1397’de Osmanlı ülkesine gelen Bizans elçi ve konsoloslarına bazı imtiyazlar verildi. Bu imtiyazlar karşılığında Bizans İmparatorluğundan İstanbul’da bir Türk mahallesi kurma ve bu mahallede oturan Türklerin davalarına bakmak üzere kadı ile din işlerine bakacak müfti tayin etme hakkı alındı. Yıldırım Bayezid’in oğulları Süleyman Çelebi Musa Çelebi ve Mehmed Çelebi devirlerinde de (Bkz. Fetret Devri) yabancılara bazı imtiyazlar tanındı. Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u fethinde Bizans’ın Venedik ve Ceneviz’e tanıdığı imtiyazları küçük bazı değişikliklerle kabul etti. 1479’da yine Fatih tarafından Venedik’e Kefe ve Trabzon’da ticaret yapma hakkı tanındı. Fatih Sultan Mehmed tarafından Venedik’e verilen bu imtiyazları Yavuz Sultan Selim 1513’te ve Kanunî Sultan Süleyman 1521’de yapılan Osmanlı-Venedik ticaret antlaşmalarıyla genişleterek kabul ettiler. Mısır’ın fethinden sonra Fransız Venedik ve Katalanlara Memlûklar tarafından verilen imtiyazlar Yavuz Sultan Selim tarafından da tanındı. Osmanlı sultanları verdikleri bu imtiyazlarla fethettikleri ülkelerde ticarî faaliyetlerin canlı kalmasını ve ellerine geçirdikleri önemli transit yolların faal olmasını sağlıyorlardı. Ayrıca bu asırda Amerika’nın ve Ümit Burnu’nun keşfedilmesi sebebiyle İpek Yolu ticareti Osmanlı topraklarından uzaklaşmış ticaret batıya kaymıştı.

Almanya-İspanya İmparatoru Şarlken’le İran şahının Osmanlı Devleti aleyhinde birlik kurmak istediklerini tespit eden Kanunî Sultan Süleyman Han Şarlken’in Avrupa’ya hakim olma isteğine mani olmak için rakibi Fransa’yı siyasî bakımdan destekledi. Veziriâzam Makbul İbrahim Paşa Fransız konsolosu ile 1535’te tasarı şeklinde ticarî bir muahede hazırladı. Ahidnâmeye göre Fransız tüccarlarının yüzde beş gümrük ile her iki devlete ait gemilerle serbestçe dolaşmaları ve bütün hukukî muamelelerde Fransız konsoloslarının kaza (hüküm erme) hakları kabul ediliyordu. Bundan başka Fransız tebaa hakkında davalarda hüküm verecek kadıların yanında bir Fransız tercümanı hazır bulunacaktı. Müslüman tebaadan birisine olan borcunu ödemeden kaçan Fransız'ın yerine başka bir Fransız ve konsolos yakalanmayıp Fransa kralı aleyhine dava açılacaktı. Her iki taraf için eşitlik ilkesini esas alması sebebiyle antlaşma padişah tarafından tasdik edilmedi.

Osmanlı padişahlarının siyasî ve ticarî menfaatlerine uygun olarak verdikleri imtiyazlar Avrupa’da Osmanlı idaresi lehinde büyük propaganda yapılmasına Osmanlı Devletinin büyüklüğünün tanınmasına dolayısıyla İslâmiyetin yayılmasına yol açtı. Hattâ Avrupa’da reform hareketlerinin önderi olarak kabul edilen Luther’in; “Ey Rabbim! Büyük Türkleri bir an önce başımıza getir de senin ilâhî adaletinden onlar sayesinde nasibimizi alalım” demesine sebep oldu.

Kanunî Sultan Süleyman’ın vefatından sonra 1569’da Sultan İkinci Selim Han Fransa Kralı Dokuzuncu Charles ile 18 maddelik; 1581’de Sultan Üçüncü Murad Han Üçüncü Henri ile 19 maddelik; 1579’da Sultan Üçüncü Mehmed Han Dördüncü Henri ile 32 maddelik; 1604’te Sultan Birinci Ahmed Han yine Dördüncü Henri ile 53 maddelik; 1743’te Edirne’de Sultan Dördüncü Mehmed Han Ondördüncü Louis ile 55 maddelik; 1770’de Sultan Birinci Mahmud Han Onbeşinci Louis ile 84 maddelik kapitülasyon antlaşmaları imzaladılar.

Bunlardan başka 1578’de Toskana Krallığına; 1565’te Ceneviz Cumhuriyetine; 1580 1593 1603 1606 1622 1624 1641 1662 1675 yıllarında İngiltere’ye; 1598 1612 1634 1668 1712 yıllarında Hollanda Krallığına; 1617’de Avusturya’ya; 1678’de Polonya’ya; 1700’de Rusya’ya ve 1737’de İsveç Krallığına çeşitli imtiyazlar verildi.

Bu kapitülasyonlar yabancılara; Osmanlı Devletinde yerleşmek dolaşmak ve ticaret yapmak haklarını tanıyordu. Ancak ticaret hususunda tam bir serbestliğe sahip bulunmuyorlardı.

Bundan başka kapitülasyonlara göre yabancıların Osmanlı Devletine getirdikleri ticaret eşyası üzerinden başlangıçta %5 daha sonra %3 gümrük resmi alınmaktaydı.

On sekizinci yüzyılın ilk yarısına kadar verilen kapitülasyonların bir bölümü antlaşma niteliği taşımaktaydı. Ancak büyük bölümü (%90’ı) padişah fermanları ile tek taraflı verilmiş imtiyazlardı. Bu tip kapitülasyonlar padişah hayatta olduğu müddetçe yürürlükte kalır istenildiği an kaldırılabilirdi. Bu yüzden her padişah değiştiğinde imtiyazların da yenilenmesi gerekiyordu. Ancak bu yenileme işlemlerinin uzun zaman alması ve Avrupa devletlerinin her defasında yeni imtiyazlar istemeleri üzerine 1740’ta Sultan Birinci Mahmud ile Fransa Kralı Onbeşinci Louis arasında daimî statü ile yeni bir kapitülasyon antlaşması yapıldı. Yeni antlaşma Fransa’ya tanınan ticarî ve hukukî imtiyazları genişlettiği gibi kapitülasyon kavramına da yeni bir nitelik kazandırdı ve karşılıklı bağlayıcılığı olan bir ticaret muahedesi şeklini aldı. Bu devrede verilen imtiyazların hiçbirisi devletin aleyhine olmamıştı. Zira maksat batıya kayan ticaret yollarını tekrar Osmanlı ülkesine çekmek ve iç pazarı da devlet eliyle korumaktı. Bu durum 1838’e kadar Osmanlı lehine devam etti.

1838’de İngiltere’yle başlayan ve diğer Avrupa devletleriyle devam eden bir dizi ticarî antlaşma Osmanlı Devletinin iktisadî bakımdan batının hakimiyeti altına girmesine sebep oldu. Bilhassa İngilizlerin yetiştirmesi olan Mustafa Reşit Paşa ve arkadaşlarının gayretleriyle imzalanan 1838 Baltalimanı Antlaşması yabancı ülkelere Osmanlı Devletini sömürmek için kapitülasyonlara ek ticaret imtiyazları sağladı.

1838 ticaret antlaşmalarıyla Osmanlı Devleti bazı ticaret eşyası üzerinde mevcut yed-i vâhid (tekel) usulünü kaldırmayı taahhüt ederek yabancılara iç ve dış ticaret hususunda tam bir serbestlik tanıdı. Bununla beraber Osmanlı ülkesinden çıkacak mal üzerinden % 9 iskele ve % 3 çıkış resmi olmak üzere % 12 nispetinde resim alınmaktaydı.

Mustafa Reşit Paşanın yetiştirmelerinden; Âlî ve Fuad paşalar da 1861’de imzaladıkları yeni ticaret antlaşmalarında 1838 ticaret muahedelerinin iç ve dış ticaret serbestliği prensibini öngörmesi yanında ihraç edilen mallardan alınmakta olan % 12 iskele ve gümrük resmini yabancı tüccarlar için başlangıçta % 8’e ve sekiz yıl sonra da % 1’e indirdiler. Böylece 1838’de Reşit Paşa ile başlayan ve 1861’de Âlî ve Fuad paşalarla devam eden idareciler Osmanlıyı Avrupa’nın mahkûmu yaptılar. Artık yabancı tüccarlar Osmanlı memleketlerine yayılıp Osmanlı tüccarları gibi iç ticarette iş yapıyorlar hammaddeyi kolaylıkla Avrupa’ya ihraç ediyorlar mamul getirip satıyorlardı. Kendi memleketlerinde bundan daha kârlı ve imtiyazlı ticaret yapmalarına imkân yoktu. Avrupalı tüccarlara verilen bu imtiyazlara karşılık Osmanlı tüccarlarının ve esnâfının korunması için en ufak bir tedbir alınmamıştı. Âlî ve Fuad paşaların ıslahat lâyihalarında ticarete dair ciddî tek bir fikir yoktu.

Osmanlı topraklarından hammadde ihracı başlayınca yerli sanayi hammadde bulmakta sıkıntıya düştü. Başka bir ifadeyle Osmanlı sanayiinin çöküşü hızlandı. Böylece Osmanlı ekonomisi zamanla mevcut gücünü kaybetti ve gelişmelerin gerisinde kaldı. Nihayet Avrupa’nın gittikçe gelişen ve genişleyen ticarî iktisadî ve teknolojik rekabeti karşısında tutunamayarak 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hızlı bir çöküş dönemine girdi. Avrupa devletlerinin desteğine duyulan ihtiyaç Osmanlı hükümetlerini onların karşısında meselelerini eşit şartlarda müzakere etme gücünden mahrum bıraktı. Yapılan bu ticarî antlaşmalar başta İngiltere olmak üzere diğer Avrupa ülkelerinin mallarına karşı ilgiyi arttırarak yerli mallara olan talebi azalttı. Bilhassa Osmanlı lirasının değerinin yüksek tutulması yabancı tüccarı cezbederken yerli sanayii hareketsiz bıraktı. Ticaret ve sanayi geriledi.

1838 antlaşmasıyla ekonomisi felce uğratılan devlet Rusya ile harbe sokulup 1854’te İngiliz ve Fransızlarla ilk borç antlaşmalarını imzalamak mecburiyetinde bırakıldı.

Alınan borçların faizlerinin ödenememesi ve yeni borçların alımı ile 1870’te borç miktarı 792 milyon frangı buldu. Bunu fırsat bilen Avrupa devletleri Osmanlı Devleti üzerinde siyasî ve askerî baskılarını arttırdılar. Bu sırada Abdülaziz Han'ın şehadeti ile tahta geçen Sultan Beşinci Murad’ın kısa süren saltanatından sonra Sultan İkinci Abdülhamid Han padişah oldu. Birinci Meşrutiyeti ilan ederek Kanun-u Esasî’yi kabul etti. Bu sırada Tanzimatçıların uyguladığı yanlış ekonomik politikalar ve yabancılara verilen imtiyazlar sebebiyle devletin malî durumu iyice kötüye gitti. Avrupa basını Osmanlı Devletinin malî iflas hâlinde bulunduğunu yazıyordu. Bu sırada Bosna-Hersek isyanı ile Midhat Paşa ve adamlarının tahrik ve teşvikleriyle Osmanlı-Rus Harbi patlak verdi. Devletin içinde bulunduğu malî kriz daha da büyüdü.

Yabancı devletlerin baskılarını önlemek ve Osmanlı Devletinin kaybolan itibarını iade etmek isteyen Sultan İkinci Abdülhamid Han birçok malî tedbirler aldı. Düyun-u Umumiye idaresi kuruldu. Alacaklı ülkelerin temsilcilerinden ve Osmanlı memurlarından meydana gelen bu idare tütün tuz ve ipek vergileriyle damga pulu ve balık gelirlerini toplamaya yetkiliydi.

Yapılan bu düzenlemeyle devlet borçlarının büyük bir kısmından kurtuldu ve yabancı devletlerin iç işlerimize müdahalesi önlenmiş oldu. Böylece Sultan’ın şahsî kabiliyeti ve akıllı siyaseti sayesinde devlet malî itibarını elde etti ve siyasî istiklâline kavuştu. Alınan bazı tasarruf tedbirleriyle de borçların önemli bir kısmı ödendi.

Sultan Abdülhamid Han yürürlükte olan ekonomik imtiyazları devleti idare siyasetinde maharetle kullandı. Yabancı devlet şirketlerine ihaleler yoluyla çeşitli bölgelerde yeni yatırımlar yaptırdı. Bu sırada İngiliz ve Fransız şirketleriyle birlikte Alman firmalarına da imtiyazlar verdi. Bu şekilde yabancı devlet ve firmalar arasında mücadele başladı. Demiryolu yapımındaki mücadeleyi Almanya kazandı. Almanya’dan alınan malî destekle 1888’de Haydarpaşa-İzmit demiryolu Ankara’ya kadar uzatıldı. 1902’de Ankara-Bağdat demiryolunun yapımı da Almanlara verildi. Alınan yeni tedbirlerle eğitim bayındırlık ve tarım alanında müspet gelişmeler oldu. Bütün memlekette ticaret ziraat ve sanayi odaları açıldı.

Yabancılara tanınan imtiyazların yer aldığı kapitülasyonlar Birinci Dünya Harbi'ne kadar devam etti. Sultan Beşinci Mehmed Reşad Han 9 Eylül 1914’te kapitülasyonların 1 Ekim tarihinden itibaren yürürlükten kaldırılacağını bütün yabancı devlet temsilcilerine bildirdi. İmtiyazlardan faydalanan Fransa İngiltere ve Çarlık Rusyası milletlerarası özellikte bir antlaşmanın tek taraflı olarak yürürlükten kaldırılamayacağı görüşünü ileri sürerek Sultan Beşinci Mehmed Reşad’ın kararını protesto ettiler. Ancak bu arada Osmanlı Devleti savaşa girdi. Birinci Dünya Savaşından sonra 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile kapitülasyonlar bütün ağırlığı ve şartları ile kendiliğinden geri geldi. 20 Ağustos 1920’de Sultan Vahideddin Han'ın tasdik etmediği Sevr Antlaşması'yla yabancılara tanınan haklar arttırıldı. Ancak İstiklâl Savaşı'ndan sonra 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması ile kapitülasyonlar kesin olarak kaldırıldı.

seher
03-12-10, 12:37
Kasır

Umumiyetle hükümdarlar için şehir dışında yaptırılmış saray ve köşk manâsında kullanılan bir tabir.
Anadolu beyliklerinin ve valilerinin tehlikelere karşı savunma tedbirlerine sahip olan binalarına da kasır denirdi. Bu tip kasırlar şehirlerin yüksek yerlerinde yapılan hisarların içerisinde iç kaleler özelliğindedir. Aynı maksatla kırlarda kesme taştan yapılmış kalın duvarlı mazgal delikleri ve gözetleme kuleleri bulunanları da vardır. Kayseri yakınlarında Haydarbey Kasrı Hızırilyas Kasrı ve Doğubeyazıt’taki İshakpaşa Kasrı bu tip kasırlardandır.

Osmanlı sultanları yeşilliklerde dinlenme köşkleri ve saray özelliğine sahip kasırlar yaptırmışlardır. Güzel gezinti kıyılarında orman kenarlarında inşa edilen çok odalı kasırlar zengin süslemelere ve sanat eserlerine sahipti. İstanbul’daki Sadâbâd Göksu Aynalıkavak ve tersane kasırları bunların en güzel örnekleridir.

17. yüzyılda Valide Turhan Sultanın Ramazan aylarında ibadet etmek ve Kur’ân-ı kerîm dinlemek için Yeni Camiye bitişik ve caminin hünkâr mahfiline bir geçitle bağlı olarak yaptırdığı Yeni Cami Kasrı çok güzel olup bir eşi daha yoktur.




Kavalalılar (Kavalalı Hanedanı)

Mısır’daki Kavalalı Mehmet Ali Paşa hanedanı.
Ailenin atası İbrahim Ağa aslen Konyalı olup Osmanlılar devrinde Edirne’ye gelmiş ve Makedonya’da Kavala şehri kalesine bekçibaşı tayin edilmişti. Kavala’ya yerleşen İbrahim Ağanın kardeşi Tosun Ağa şehrin mütesellimi onun oğlu Ali Tosun Paşa da Osmanlı Devleti'nde beylerbeyi vazifesindeydi. Kavalalıların en meşhur şahsiyeti Mehmet Ali Paşa'dır. Kendisini Osmanlı Sultanı Üçüncü Selim Han (1789-1807) vezirlik rütbesiyle Mısır valisi tayin etmiş o da bilâhare Kavalalılar Hanedanını kurmuştur.

Kavalalılar Hanedanının başına geçenler İsmail Paşa (1868-1879) devrinde hıdiv Hüseyin Kâmil Paşa (1914-1917) devrinde sultan Birinci Fuâd (1917-1936) devrinde melik unvanını aldılar. Kavalalı ailesinden Osmanlı padişahlarının kızlarıyla evlenerek akrabalık kuranlar olduğu gibi devletin iç ve dış işlerinde vazife alanlar da vardı. Abbas Hilmi Paşa'nın oğlu Damad İbrahim Sultan Abdülmecid Hanın kızı Münîre Sultanla evlendi. Mehmed Tosun Paşa müşir rütbesini haizdi. Melik Fuad Paşa da Sultan İkinci Abdülhamid Han (1876-1909) devrinde binbaşı rütbesiyle Viyana’da askerî ataşelik yapmıştı. Kavalalılar (1805-1953) Arabistan’daki Vehhâbîlere Osmanlılara karşı ayaklanan Rumlara karşı mücadelelerde başarılı oldular. Mehmed Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa'nın isyanı Osmanlıları içeride ve dışarıda güç duruma düşürdü. Devletin 19. yüzyılın sonlarında malî bakımdan İngiltere’nin kontrolü altına girmesine sebep oldular. Birinci Dünya Harbi (1914-1918) ve sonrasında İngiliz himayesi ve 1948 Arap-İsrail Harbindeki mağlubiyetleri Kavalalılar Hanedanlığına karşı hoşnutsuzluklar meydana getirdi. 1953’te Kavalalılar Hanedanlığına son verilip cumhuriyet ilan edildi.

Kavalalılar Hanedanlığı

Mehmet Ali Paşa (1805-1848)
İbrahim Paşa (1848- (?)
Birinci Abbas Hilmi Paşa (1848-1854)
Said Paşa (1854-1863)
Hıdiv İsmail Paşa (1863-1879)
Hıdiv Tevfik Paşa (1879-1892)
İkinci Abbas Hilmi Paşa (1892-1914)
Hüseyin Kamil Paşa (1914-1917)
Melik Birinci Fuad Paşa (1917-1936)
Mehmed Fâruk (1936-1952)
İkinci Fuad (1952-1953)

seher
03-12-10, 12:37
Kılıç Alayı

Osmanlı padişahlarının tahta oturduklarının ikinci ile yedinci günü arasında Eyüp’te hazret-i Hâlid İbn-i Zeyd’in türbesinde kılıç kuşanmaları merasimine verilen isim. Bir kısım İslâm devletlerinde olduğu gibi kılıç kuşanma Osmanlılarda da kanun olduğundan bu âdet ve an’ane saltanatlarının sonuna kadar devam etmiştir.
Dinî ve askerî bir durum arz eden merasim iki safhalıdır. Birincisi; törenin yapıldığı yere kadar gidiş ve gelişi ihtiva eden kılıç alayı; diğeri de mukaddes emanetlerden olan kılıçlardan birinin kuşanma safhasıdır. Buna taklîd-i seyf denilmektedir.

Kılıç kuşanma âdetinin Osmanlılarda kesin olarak hangi tarihte ihdas edildiği bilinmemektedir. Vakâyinâmelere göre Sultan İkinci Murad babasının Edirne’de vefat haberi üzerine Amasya’dan Bursa’ya geldiğinde âlimler ve eşraf tarafından şehir dışında karşılandı. Karşılamaya gelenler arasında bulunan dedesi Yıldırım Bayezid’in damadı Emir Sultan tarafından “el-muzaffer dâimâ” şeklinde biten bir duâdan sonra kendisine kılıç kuşatıldı. Bu “el-muzaffer dâimâ” ibaresi İkinci Murad Hanın tuğrasında yer aldı.

Osmanlı sultanlarının İstanbul’un fethinden sonra Eyüp semtinde Mihmândâr-ı Peygamberî (Peygamber efendimizi misafir eden) Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin türbesinde kılıç kuşanmaları kanun oldu. Tahta çıkan her yeni hükümdar cülusundan birkaç gün sonra büyük bir alayla bazen karadan bazen de deniz yoluyla Eyüp'e gider ve türbede kılıç kuşandıktan sonra saraya dönüş sırasında ecdâdının türbelerini de ziyaret ederdi. Buna “türbeler ziyareti” de denilmiştir. Eyüp Sultan Türbesinde padişahlara kılıç kuşatan zevât (muhterem kişiler) değişik olup çok defa bu vazifeyi şeyhülislâmlar yapmışlardır. Fatih Sultan Mehmed Han'a Eyüp’te Akşemseddin tarafından Osman Gazi'nin kılıcı kuşatılmıştır. Sultan İkinci Bayezid’e Eyüp’te Nakîb-ül-Eşrâf kılıç kuşatmıştır. Sultan Birinci Ahmed Han'a Şeyhülislâm Ebü’l-Meyâmin Mustafa Efendi; Sultan Dördüncü Murad Han'a zamanın büyük evliyasından Celvetiyye yolu büyüğü Üsküdarlı Azîz Mahmûd Hüdâî Efendi kılıç kuşatmıştır.

Kılıç kuşanma için Eyüp’e hareket büyük merasim hâlinde yapılırdı. Devlet erkânı resmî elbiseleriyle saraya gelirler önceden top arabacıları topçu cebeci ve yeniçeri ocakları iki sıra hâlinde dizilip padişahı bekleyerek geçişini seyrederlerdi. Daha sonra alay intizam hâlinde Eyüp’e gelir Eyüp Camii'ne deniz yoluyla gelecek olan padişah iskeleye geldiğinde sadrazam şeyhülislâm ve diğer devlet erkânı karşılar ve selamlardı. Öğle namazını müteakip hazret-i Hâlid’in türbesine gelinirdi. Padişah edeb ile türbeye girdikten sonra sadrazam şeyhülislâm ve yeniçeri ağasını yanına davet eder sonra şeyhülislâm duâya başlardı. Padişah iki rekat namaz kıldıktan sonra duâsını yapar kuşatılacak kılıcı saygı ile öptükten sonra şeyhülislâm veya devrin büyük âlimi tarafından beline kuşatılırdı. Bundan sonra padişah merasime katılanlara selam verir türbeleri ziyaret ederek saraya dönerdi. Fatih Sultan Mehmed Han türbesini ziyaret âdet olmuştur. Bu merasim sebebiyle Eyüp’te kesilen 40-50 ve daha fazla koyun çevredeki fakir fukaraya dağıtılır merasime katılan herkese ihsanlarda bulunulurdu. Merasim önceleri açıkta herkesin gözü önünde yapılırken sonraları daha mahdut topluluk içinde yapılmıştır.

Kılıç alayında kullanılan kılıçlar Peygamber efendimizin hazret-i Ömer’in hazret-i Hâlid bin Velîd’in Osman Gazi ve Yavuz Sultan Selim Han'ın kılıçlarıydı.

seher
03-12-10, 12:38
Kırkpınar Güreşleri

Edirne’nin sınırları içinde yer alan Sarayiçi çayırında her sene haziran ayında yapılan tarihî güreşler.
Bu güreşlerin doğuşu ile ilgili bilgilerin en yaygını 14. yüzyılın ikinci yarısında Orhan Gazi devrindeki bir olaya dayandırılanıdır. Rumeli’nin fethi sırasında (1346-1358) Süleyman Paşa komutasında salla Çanakkale Boğazını geçerek Gelibolu’ya çıkan 40 Müslüman Türk yiğidi bir mola yerinde güreşe tutuşurlar. Saatlerce süren güreşte çiftlerden biri bir türlü yenişemez. Daha sonraki günlerde aynı çift bugün Yunanistan sınırları içinde kalan Ahırköy çayırında tekrar güreş yaparlar. Gece yarılarına kadar süren güreş neticesinde iki genç ölür. Arkadaşları bu gençleri bir incir ağacının altına gömerler. Yıllar sonra seferden (akınlardan) dönerken arkadaşlarını ziyarete gelen yiğitler mezarların olduğu yerden bir pınarın akmakta olduğunu görürler. Yöre halkı tarafından burası “Kırkların Pınarı” olarak anılmaya başlanır. Daha sonra bu isim Kırkpınar şeklinde söylenegelir.

Kırkpınar güreşleri ülkemizde an’anevî olarak yapılan en büyük yağlı güreşlerdir. Osmanlılar zamanında Kırkpınar güreşleri her sene Rûmî nisan ayının yirmisinde başlayıp yirmi üçünde sona ererdi. Güreşleri seyre gelenler Kırkpınar Ağasına hediyeler ve para verirlerdi. Bu hediye ve paralar daha sonra pehlivanlara dağıtılırdı. Lozan Antlaşması'ndan sonra Kırkpınar Yunanistan sınırları içinde kaldı. 1924 senesi baharında güreşler Edirne’nin Sarayiçi çayırında aynı adla yapılmaya başlandı.

Kırkpınar güreşleri yağlı güreştir. Pehlivanlar “kispet” adı verilen beli ve paçaları iple bağlı pantolon giyerler. Güreşten önce vücutlarının her tarafını zeytinyağı ile yağlarlar. Önceleri süresiz olan yağlı güreş müsabakaları son yıllarda bir müsabaka süresine tabi tutulmuştur. Tarihte saatlerce hattâ yenilme olmadığı için ertesi güne bırakılan güreşler vardır. Bu durum güreşleri idare eden hakem kurulunun kararı ile alınırdı.

Güreşler ve süreleri: Büyük orta baş altı ve baş boyu 1 saat; tozkoparan deste küçük boy deste büyük boy küçük orta küçük boy küçük orta büyük boy 30 dakikadır. Bu sürelerin sonunda yenişme olmazsa 10 dakika puan güreşi yaptırılır.

Güreşlerde pehlivanları seyirciye tanıtan kimseye “cazgır” denir.

Cazgır güreşecek pehlivanları bağırarak takdim eder. Maharetlerini sayar. Peşinden duâsını okur salevât getirir:

Hoş geldiniz sefâ geldiniz erler meydanına!
Şeref verdiniz zümrüt Kırkpınar’a!
Besmele ile
Kispetleri çektiniz ince bele.
Okudunuz üflediniz hazret-i Pîr’e.
Söğüt dalından odun olmaz!
Moskof kızından kadın olmaz!
Her ananın doğurduğundan pehlivan olmaz!
Hey! Hey!
Allah Allah İllallah.
Hayırlar gele İnşallâh.
Pîrimiz Hamza Pehlivan.
Aslımız neslimiz pehlivan.
İki yiğit çıkmış meydane
İkisi de birbirinden merdâne.
Alta geldim diye erinme
Üste çıktım diye sevinme.
Alta gelirsen apış
Üste çıkarsan yapış.
Vur sarmayı kündeden at.
Gönder Muhammed’e salevat.
Seğirttim gittim pınara
Allah ikinizin de işini onara!...

Duâ bitince cazgır pehlivanları meydana sürer. Davullar vurmaya ve zurnalar çalmaya başlar. Pehlivanların cazgır önünden meydana gelişlerine “çıkış” denir. Peşrev yapan pehlivanlar topuk elleme ve helâlleşme tokasından sonra ellerini ağızlarına sürerler. Bundan sonra elense yapılır. Boşta kalan elleriyle tutuşarak sağa sola sallarlar. El ve ayak değiştirip tekrar sallarlar. Ayrılırken birbirlerinin sağ ayaklarına sağ ellerini sürerek başlarına ***ürürler. Pehlivan bu hareketiyle güreştiği rakibine şunu anlatmak ister; “Sen benden daha güçlüsün ben senin ayak tozun olamam!” veya; “Sen öyle bir ustasın ki ayak tozunun başım üstünde yeri vardır!” gibi...

Yenişince veya beraberce kalınca yensin veya yenilsin genç yaşlının çırak ustasının elini o da ötekinin alnını öper. Eğer akran iseler birbirlerinin sırtlarını sıvazlarlar. Güreş bittikten sonra pehlivanların hep birlikte merasimle hamama gitmesi âdettir.

Yağlı güreşlerde uygulanan başlıca oyunlar şunlardır: Elense tırpan boyunduruk katıryuları deveyuları bastırma çapraz kazkanadı tartma köstek dalma paçakasnak yerdesürme kazık sarma künde kepçe topukelleme kurtkapanı kılıçatma kemane vs. Bunların yapılış biçimlerine göre ad alanları da vardır.

Asırlardır yapılan Kırkpınar güreşlerinde 26 yıl üst üste başpehlivan olan Aliço kırılması imkânsız bir rekor sahibidir. Onu 18 yıl ile çırağı Adalı Halil takip eder. Cumhuriyetin ilanından sonra ise 9 defa ile en fazla başpehlivanlık kazanan Tekirdağlı Hüseyin’dir. Kırkpınar güreşlerinde günümüze kadar cihanı titreten demir kuşaklı nice yiğitler geçti. Bunlar “Türk gibi kuvvetli” sözünü dünyaya benimsetip yerleşmesini sağladılar. Koca Yusuf Kara Ahmed Adalı Halil Kurtdereli Mehmed Kızılcıklı Mahmud pehlivanlar Avrupa ve Amerika’da yaptıkları bütün güreşleri kazanarak Türk'ün başarısının arkasındaki maddî ve manevî kuvveti bütün dünyaya gösterdiler.

Kırkpınar güreşlerinde Cumhuriyetten önce başpehlivanlık kazanan güreşçilerimizden bilinenleri şunlardır: Yozgatlı Kel Hasan Arnavutoğlu Ali Kazıkçı Kara Bekir Şamdancıbaşı Kara İbrahim Pamukçulu Osman Yörük Ali Filiz Nurullah Filibeli Kara Osman Katrancı Halil Makarnacı Hüseyin Hergeleci İbrahim Kara Ahmed Tekirdağlı Sarı Hafız Bursalı Rüstem Şumnulu Mestan Hamlacı Kaysıoğlu Sarı Hüseyin Koca Yusuf Adalı Halil Kurtdereli Mehmed Geçkinli Yusuf Kara Murad Molla İzzet Büyük Danacı Küçük Danacı Karagöz Pomak Ali Deli Murat Deliormanlı Kara Ahmed Hasahırlı Abdurrahman Çorumlu Zeyne Pomak Osman Suyolcu Mehmed Mümin Hoca Koç Ali Koç Mehmed Nakkaşlı Eyüp Yenici Ahmed.

seher
03-12-10, 12:38
Kızılelma

Türk tarihinde cihan hakimiyeti ülküsünü temsil eden sembollerden biri. Bir murada varmak.
“Kızılelma” kelimesinin ilk defa ne zaman nerede ve nereyi ifade etmek için kullanıldığı bilinmemektedir. Kızılelma'nın Türk tarihinin akışı içinde hep batı yönünde fethedilmesi gereken bir ülke ele geçirilmesi hedef alınan bir taht veya saltanatı ifade için kullanıldığı kabul edilmektedir. Bazı Türk tarihi yorumcularına göre ise Kızılelma Bizans İmparatorunun tahtı üzerindeki hazret-i İsa’ya ait olduğu söylenen altın top veya Ayasofya kilisesinin imparatorlara mahsus bölümündeki kubbeden sarkıtılan “altın top” gibi müşahhas bir şeyin adıdır. Nitekim böyle düşünen yorumcular İstanbul’un fethinden sonra Kızılelma'nın Roma’da Saint-Pierre kilisesinin mihrabındaki altın top olduğunu ileri sürmektedirler.

Zincirleme fetihler ve birbirini takip eden devletlerle daima batı istikametine akan Türk tarihinde Kızılelma'nın cihan hakimiyeti mefkûresinin (ülküsünün) adı olması daha doğrudur. Zaman zaman bazı beldeler veya saltanatlar için kullanılmış olsa bile buraların fethini müteakip bu defa yeni beldeler için kullanılmaya başlanması da bunu göstermektedir.

Türklerin İslâmiyet'i kabul etmesinden sonra ise İslâm dininin bütün Müslümanlara emri olan “İ’lâ-yı Kelimetullah” (Allah’ın dînini yeryüzünde üstün kılmak) gaye ve hedef olarak Kızılelma'nın yerini almıştır. Selçuklu ve Osmanlıların çeşitli dönemlerinde de rastlanan Kızılelma artık müşahhas şeyleri (ülkeler tahtlar saltanatlar vs.) sembolize etmeye başlamıştır. Nitekim fetihten önce asker ve halk arasında Kızılelma hazret-i Peygamberin fethini müjdelediği İstanbul için kullanılırken İstanbul’un fethinden sonra Viyana Roma gibi meşhur Hıristiyan şehirlerini ve bütün Firengistanı ifade etmeye başlamıştır. Nitekim:

“Gark-ı nûr olmak envâr-ı Muhammed’le
Bu sefer Rîm Papadan Hazret-i Îsâ’ya Firenk”

beytinde bu açıkça görülmektedir.

Asırlar ilerledikçe ülkeler ve şehirler fethedildikçe Kızılelma'nın temsil ettiği yer de değişmiş ve Kızılelma padişahın sefer murad ettiği yerler olmuştur. Padişah ise yalnız ve yalnız “İ’lâ-yı Kelimetullah” için bu işi yapmaktadır.

Son devirde Ziya Gökalp ve benzeri Türkçü yazarların şiir ve makalelerinde Kızılelma tekrar ısrarla Türk'ün cihana hakim olması manâsında kullanılmıştır. Bu kullanılış şeklinde; inanç fikir ve manâ itibariyle İslâmiyet'in emri olan cihad “İ’lâ-yı Kelimetullah” gibi bilhassa Anadolu’daki yaklaşık bin yıllık Türk tarihinin temel unsuruna yer verilmemiştir. Türk tarihinin akışı içinde en mühim bölüm olan bu devir atlanarak doğrudan Orta Asya Türklüğü örnek alındığından son devir Türkçü şair ve yazarlarının Kızılelma üzerindeki yeni anlayış ve yorumları kısır kalmıştır.

Çıkdı Otranto’ya pür velvele Ahmed Pâşâ
Tuğlar varsa gerekdir Kızılelma’ya kadar.

Yahya Kemâl

Kızılelma'nın sosyal yönden başka bir durumu da Türk halk hikâyelerinde murada erilecek yer olarak gösterilmesidir. Bu durum daha çok düğünlerde çekilen bayraklarda kendini gösterir. Gerçekte artık kalkmak üzere olan bu âdete göre düğün alaylarında taşınan bayrağın tepesine kıpkırmızı bir elma yerleştirilir. Bu bayrak önce oğlan evinden çıkar. Kız evine dikilir. Gelinle birlikte gelen düğün alayının en önünde taşınır ve sonunda yine oğlan evine dikilir. Tepesinde kızıl elma vardır. Bu murada işarettir. Ayrıca elmanın yanına kabından delinen bir ayna da yerleştirilir. Bu da kalp temizliği doğruluk aydınlık ve huzurlu olma temennisi içindir.

seher
03-12-10, 12:38
Kol Gezmek

Osmanlılar zamanında şehir ve kasabaların âsâyişini muhafaza maksadıyla zabıta memurlarının dolaşması. Kola çıkmak.
Tanzimat'tan evvel sadrazamlar yeniçeri ağaları kaptan paşalar kola çıkarlar yolsuz hareketi görülenleri cezalandırırlardı. Tanzimat'tan sonra kurulan zaptiyelerin ve daha sonra polislerle jandarmaların gece ve gündüz inzibat ve âsâyişin temini maksadıyla çarşı pazarlarla mahalle aralarında dolaşmalarına da “kol gezmek” denirdi. Yine bu mânâda “devriye gezmek” tabiri de kullanılırdı.

Geceleri sokakta fenersiz gezmesinden dolayı şekil ve kıyafetinde kendinde şüphe uyandıran kimseler de kol gezenler tarafından çevrilir. Bunlar karakola ve zindana gönderilmeyip sabaha kadar çalıştırılmak suretiyle cezalandırılmak üzere mahalle hamamının külhanına gönderilirdi.

İstanbul’un hemen her mahallesinde bulunan hamamların sabah namazından bir iki saat evvel hazır ve açık bulundurulması âdetti. Oldukça ağır ve pis işlerden sayılan külhancılık eskiden ekseriyetle Ermeniler tarafından görülürdü. Külhancılar devriye tarafından yakalanıp kendilerine teslim olunanları sabaha kadar odun taşımak külhan ocaklarını temizlemek gibi işlerde çalıştırırlar ve sabahleyin üstleri başları kurum ve kir içinde bunları salıverirlerdi.

Fenersiz gezen hüviyeti meçhul adamların bu suretle hamamlara teslim edilmesi hem kol gezenleri karakola kadar gitme zahmetinden kurtarır hem de bir daha kimsenin fenersiz gezmemelerini temin ederdi.

Kol gezenlerin tatbik ettikleri bu cezalar kanunî olmaktan ziyade örfî idi. Öyle ki Osmanlılar zamanındaki bu idarî sistem günümüzde bazı tabirleriyle hâlâ yaşamaktadır: (Hastalık) Kol geziyor külhanî fenersiz yakalanmak gibi.

seher
03-12-10, 12:39
Korsanlık

Düşman devlete veya onun tebaasına ait malları ele geçiren gemilerin hareketine verilen ad.
Korsanlık eskiden savaş kurallarına uygun sayılan bir metottu. Ele geçirilen korsan gemisinin kaptan ve tayfasına savaş esiri gibi davranılırdı.

Atlas Okyanusunda kısa süren korsanlık bilhassa Akdeniz’de uzun yıllar devam etti. Bir yağma ve esir toplama faaliyeti olarak zamanla çok aşırı boyutlara ulaştı ve devletler korsan gemiler için nizamlar koymak zorunda kaldı.

Osmanlılar bu sebeplerden “korsan” denen deniz akıncılarına önem verdi. Korsanlıktan yetişmemiş bir denizci gerçek denizci sayılmazdı.

Osmanlı deniz korsanları bahriyenin en imtiyazlı fedai sınıfıydı. En tehlikeli vazifeleri yüklenir ve bunu hayatı pahasına başarırdı. Devletin sulh hâlinde bulunmadığı devletlerin gemilerini açık denize bırakmaz zapteder veya korkuturdu. Osmanlı Devletinin devamlı muharebe hâlinde bulunduğu İspanya ve İtalya sahillerine kadar giderek düşmanın maneviyatını alt-üst eder ekonomik gücünü kırar limanlar arasındaki irtibatı keser ve ticaret yapmalarına izin vermezlerdi.

Osmanlı Devleti 14. yüzyıl sonlarından başlayarak Akdeniz’de dağınık haldeki Türk deniz korsanlarını düzenledi ve gelişmesine yardımcı oldu. Akdeniz’deki Türk korsanları ile Osmanlı Devleti arasında ilk irtibatı sağlayan Sultan İkinci Bayezid Han'ın üçüncü oğlu ve Yavuz Sultan Selim Han'ın ağabeyi Şehzade Korkut’tur. Bu iş için çok çalışmış ve Oruç Reis'i korsanlığa sevk etmiştir. Bu korsanlardan ilk olarak devlet hizmetine giren Kemal Reis olmuştur. Ondan sonra Türk korsanlarının pîri Oruç Reis sonra kardeşi Hızır Reis (Barbaros Hayreddin Paşa) onun İstanbul’a çağrılması üzerine de Turgut Reis korsan ocağının başına geçmiştir. Turgut Reis Tunus’ta Mehdiyye Cerbe sonra Trablusgarb ve Cezayir Beylerbeyliği'nin birçok limanını belli başlı korsan üsleri hâline getirmiştir. 1513 yılı yazında Oruç Reis'in Kuzey Afrika’ya Mağrib’e ayak basması Türk denizcilik tarihinin dönüm noktasıdır. Oruç Reis bu kıyıları İspanyollardan temizleyip yerli halkın sevgi ve îtimâdını kazandı. Batı Akdeniz’de hâkimiyet Oruç Reis'in eline geçti. Bu suları çok iyi bilen Kemal Reisin yeğeni Pîrî Reis Oruç Reis'in maiyetinde idi.

Cezayir-Türk korsanları 16. asırda zamanının en iyi denizcileri idi. İstisnâsız Akdeniz’in her yerinde faaliyet gösterdiler. Bu asırda Türk deniz akıncılarının olmadığı hiçbir Akdeniz limanı gösterilemezdi. Sardunya Sicilya Korsika Malta Türklerin her yıl çıkartma yaptıkları adalardı. Hattâ Korsika’yı tamamen Turgut Reis fethetmişti.

Tunus Beylerbeyliği'ne ait korsan filoları da Malta şövalyelerine rağmen İtalya ve Sicilya’ya korku verdiler.

On yedinci asrın başlarında Büyük (Koca) Murat Reis'in Batı Akdeniz ve Atlantik seferleri çok meşhurdur. Derya sancakbeyi rütbesi verilen Murat Reis'in kahramanlık ve gazâlarını dinleyerek hayran olan Sultan Birinci Ahmed Han kendisini bizzat görmek istemiş huzûr-ı hümâyûnda hiç bir vezirin nâil olmadığı iltifatlar göstererek onu Mora Sancakbeyi yapmıştır. 1609’da vefat edip Rodos’ta yaptırdığı caminin yanındaki türbesine defnedilen Murat Reis'i selamlamak türbe önünden geçen Türk harp gemileri için kanun oldu.

Yine Rodos’ta medfun bulunan Memiş Paşaoğulları 16 ve 17. asrın büyük amiral ve korsanlar yetiştirmiş bir denizci ailesiydi. Denizciliğe Oruç Reis'le başlayan Kurdoğulları çok meşhurdur. Endonezya’ya giden Hızır Reis Kurdoğullarından idi.

Türk korsanları İrlanda gibi Büyük Britanya adasına da pek çok seferler yaptılar. Devamlı şekilde 30 gemilik bir Türk filosu bu sularda geziniyordu. 1625 yılında Türkler Bristol Kanalı'nın açığında Lundy Adasını aldılar Bristol liman ağzına hakim oldular. İngiltere yıllarca Türkleri bu Lundy ve Scillya adalarından atamadı. 1631’de Türkler İngiliz limanlarını yıllık vergiye bağladılar.

Murat Reis'in 20 Haziran 1627’deki İzlanda Seferi meşhurdur. Adada 26 gün kalmış ikinci İzlanda Seferine de Ali Reis kumanda etmiştir.

Korsanlık akıncılık gibi bir teşkilât olup Cezâyir Beylerbeyi'nin Rotterdam Amsterdam Ceneviz Livorno ve emsali büyük Avrupa limanlarında gizli ajanları vardı. Bunlar o limanlara bağlı gemilerin giriş-çıkış ve rotalarını Cezâyir’e bildirirlerdi.

On sekizinci asırda da Türk deniz akıncıları eski hüviyetlerini korumakla birlikte İngiltere ve Fransa da büyük denizci devletler arasına girdiler.

1783 yılında Amerika Birleşik Devletleri denizlerde bayrak gezdirmeye başladı. 25 Temmuz 1785’te Atlantik’te Cadiz açıklarında bu yeni bayrağı taşıyan ilk gemi Cezayir korsanları tarafından zaptedildi. Bu gemi Boston limanına bağlı kaptan İsaak Stevens’in idaresindeki Mora gemisi idi. Az sonra Philadelphia limanına bağlı Kaptan D. Brienin’in Dauphin’i aynı akıbete uğradı ve Cezayir’e getirildi. 1793 Ekim ve Kasım aylarında 11 Birleşik Amerika gemisi daha Türk filosu tarafından zaptedildi. Kongre 27 Mart 1794 celsesinde Türk korsanlarına karşı koyacak güçte harp gemileri îmâl edilmesi veya satın alınması için başkan George Washington’a 688.000 dolar harcama yetkisi verdi. Böylece Birleşik Amerika donanmasının temeli atıldı. Az zaman sonra Birleşik Amerika Cezayir donanması ile başa çıkamayacağını anladı ve Cezayir’le anlaşma yoluna gitti. 5 Eylül 1795 (21 Safer 1210) tarihindeki muâhede (antlaşma) ile Birleşik Amerika Cezayir’deki esirlerinin iadesi ve gerek Atlantik’te ve gerek Akdeniz’de Birleşik Devletlerin sancağını taşıyan hiçbir tekneye dokunulmaması karşılığında 642.000 altın dolar ve yılda 12.000 Osmanlı altını haraç ödeyecekti.

Türkçe ve 22 madde olan muâhedeye George Washington ve Beylerbeyi Hasan Dayı imza koydular. Böylece Birleşik Amerika da yıllık vergiye bağlanmış oldu.

Derya ve akıncı beylerinin çok mühim bir vasıfları da ellerinin son derece açık olması ve ünlü zenginlerin yapamadıkları cömertliği yapabilmeleri fukara babası olmalarıydı. Bütün bir bölgenin fakirleri bir tek derya ve akıncı beyinin sayesinde geçinip giderlerdi. Beylerin konakları misafirhane olup herkese açıktı. Misafir derecesine göre ikram görürdü. Misafiri çevirmek olmazdı. Geri çevirmek düşmana silâh teslim etmek derecesinde olup büyük ********lik sayılırdı.

On yedinci yüzyılda deniz korsanlarının faaliyetleri iyice artarak deniz yolculuğu tehlikeli bir hal aldı. Avrupalı korsanlar kendi milletlerinin gemilerine bile çekinmeden saldırmaya başladılar. Avrupa kral ve prensleri yapılan yağmalardan istifade için korsanlara arka çıkmaya başladılar. On sekizinci asrın sonuna doğru korsanlığın korkunç boyutlara ulaşması üzerine devletler bunlardan kurtulma çarelerini araştırmaya başladılar. 1785 yılında Amerika ile Prusya arasında yapılan antlaşmaya göre aralarında olacak muharebelerde karşılıklı korsanlık müsaadesi vermemeleri ve tüccar gemilerinin serbestçe dolaşmaları esası kabul edildi. Bu konuda devletlerarası çalışmalar kesin bir netice vermedi. Ancak Kırım Harbi (1853-1856) sırasında muharip devletler muharip korsan gemisi çıkarmamaya karar verdiler. Bu durum diğer devletlere de bildirildi. Kırım Harbi sonunda Paris’te yapılan kongrede korsanlığın tamamen kaldırılması kararı alındı. Daha sonra 14 Eylül 1937’de Lyon’da Türkiye Mısır Fransa İngiltere Yunanistan Romanya Yugoslavya ve Sovyetler Birliği antlaşma imzalayarak korsanlığa karşı tedbir alınmasını kararlaştırdılar. Antlaşmada uçakla da korsanlık yapılabileceği belirtilip tedbir alınması kabul edildi. Günümüzde korsanlık daha çok hava korsanlığı şeklinde devâm etmektedir.

seher
03-12-10, 12:40
Kutadgu Bilig

Yusuf Has Hâcib’in 1069-1070 yılında yazdığı meşhur eseri.
İslâmî devir içinde Türk Dili ve Edebiyatı’nın olduğu kadar Türk Kültür tarihinin de asla ihmal edemeyeceği bir siyasetnamedir. Kutadgu Bilig siyasî ve kültürel bakımdan Türk-İslâm muhitinin çok mühim bir merhalesini teşkil etmektedir. Böyle olmasına rağmen uzun müddet bir kenarda unutulup kalmıştır.

Eser Tavgaç Ulug Bugra Karahan (Hakan) Ebu Ali Hasan bin Süleyman Arslan Kara Hana ithaf edilmiştir. Bu vesika ile beraber Kutadgu Bilig’in zikrettiği Bugra Han hakkındaki vesikaların sayısı 15’e yükselmiştir. Bunların yedisi Türkçe diğerleri Arapçadır. Kutadgu Bilig yazıldıktan bir hayli zaman sonra unutulmuş veya çok dar bir muhitin istifadesinde kalmıştır. Kitaba ilk ilâve edilen 77 beyitlik bir manzume vardır. Bu manzum önsözde eserin kendisi ve yazarı hakkında bilgi verilmektedir. Burada hükümdarlara “ilig” ve “beg” yerine “melik” tabiri kullanılmıştır. Şark meliki ve Maçin beylerinin hepsi bu kitabı benimsemişler ve kendilerine miras yolu ile intikal ettiği için başkalarına vermemişlerdir. Ayrıca diğer memleketlerde kitaba başka adlar da vermişlerdir. Çinliler Edebü’l-Mülûk Maçinliler Enîsü’l-Memâlik İranlılar Şehnâme ve Turanlılar (Türkler) Kutadgu Bilig demişlerdir. Bu önsözü yazan Kutadgu Bilig’i bir nevi siyasetnâme olarak düşünmüştür ki yerinde bir düşüncedir.

Kutadgu Bilig bu devreden sonra üçüncü olarak meydana çıkarılmıştır. Bu defa manzum önsözün bir özeti eksik bir mukaddime olarak eklenmiştir. Burada manzum önsözdeki “melik” tabiri yerine “padişah” kelimesi kullanılmıştır.

Eser yazı bakımından iki türlü alfabe ile yazılmıştır. Bunlardan biri Uygur alfabesi diğeri ise Araplardan aldığımız İslâmî Türk alfabesidir. Uygur harfleri ile yazılan bazı yazıların Fatih devrine kadar sürmesi önceleri her iki alfabenin at başı gittiğini Fatih Sultan Mehmed Han'dan sonra Uygur harflerinin yerini tamamen Türk-İslâm alfabesine bıraktığını söylemek gerekmektedir. Kutadgu Bilig’in bu bakımdan aslının nasıl bir alfabe ile yazıldığı bilinmiyor. Çünkü yeryüzünde bilinen üç nüshasından biri Uygur harfleri ile yazılmıştır. Bu nüsha Herat nüshasıdır. Diğer iki nüshası Arap harfleri ile yazılmıştır. Böyle olmasına rağmen İslâmî-Türk yazısı ile yazılmış bir nüshadan istinsah edildiği kanaatini doğurmaktadır. Aynı durum daha sonra Karahanlı ülkesinde yazılan Atabetü’l-Hakayık gibi eserlerde de kendisini göstermektedir.

Balasagun’lu Yusuf Has Hâcib eserinde kendi adına yalnız bir yerde yer vermiştir. O asil bir aileye mensup olup ilmi faziletleri zühd ve takvası ile cemiyetin içinde hürmet görmüş biridir. Eserini Balasagun’da yazmaya başlamış sonra Kaşgar’a gitmiş orada tamamlayarak Tavgaç Kara Buğra Han'ın huzurunda okumuştur. Bunun üzerine hükümdar iltifat etmiş ve kendisine Has Hâcib unvanını vermiştir. Onun eserini yazmada en mühim âmil muhakkak ki çağdaşı Kaşgarlı Mahmud’un da Türklüğü ve Türk milletinin değerlerine sahip olma azminden başka bir şey değildir. Kaşgarlı Türkçenin Arapça karşısındaki durumundan hareketle ve Araplara Türkçeyi öğretmek niyeti ile yazdığı eserinde Türklerin gelecek için büyük ve devamlı bir hakimiyetlerinin olacağından bahsetmiştir. Balasagunlu Yusuf ise zamanında Fars dilinde bir Şehnâme’nin yazılmış olmasını görerek Kutadgu Bilig’i Türk milletine bir Şeh-nâme hediye etmek arzusu ve Türkçenin kudretini göstermek niyetiyle yazmıştır. Yusuf Has Hâcib eserini yazdığı zaman elli yaşlarında olması muhtemeldir. Şair bu durumda 1019 yılı civarında doğmuş olmalıdır. Nerede ve kaç yılında öldüğü belli değildir.

Eserde tasvir edilen hayat ve idealize edilmiş olan şahıslar şairin kendi devrinden evvelki bir zamana aittir. Yusuf ideal fertlerden teşekkül eden cemiyet ve devleti gözünde canlandırır. Sonra kendi devrinden acı acı şikâyet eder. Eserinde büyük meziyet olarak gösterdiği hareket ve düşüncelerin kalmadığını söylemektedir. Eser şairin tasavvur ettiği ideal bir hayatı işlemesine rağmen gerçeğin içinde dolaşır. Hattâ Türk Edebiyatı içinde bir tiyatro eseri hüviyetine bürünür. Eserde saadet ve ikbali (kut) temsil eden vezir Aytoldu ile aklı (ukuş) temsil eden Ögdülmiş’in şahıslarında şairin kendisini tasvir etmiş olması mümkündür.

Türk yazı diline hakkıyla hakim ve inceliklerine vâkıf olan şair Uygur Türklerinin an’anesini devam ve inkişaf ettirerek Türk Milletinin hayatına geniş yer vermiştir. Böyle olmakla birlikte Yusuf Has Hâcib zaman zaman tecrübelere yönelir. Tecrübeli yiğitlerin büyüklerin milleti düşünenlerin düşüncelerine eserinde yer verir ve bu sözlerin yabana atılamayacağından bahseder. Hattâ müdâfaa ettiği fikri buna benzer sözlerin eşiğine getirerek atasözlerine değer verdiği tecrübeli kimselerin buyruk ve işaretlerine bırakır. Bunların içinde pek çok sözün kaynağının hadislere dayanması esere ayrı bir değer katar ve ilk İslâmî eser olan Kutadgu Bilig değerler bakımından İslâmiyet'e dayanır. Böylece eser dünya ve ahiret saadetinin ancak bu şekilde bulunacağı fikrini işler. Yusuf Has Hacip bu yönü ile ilk Türk eğitimcileri arasına girmeye de hak kazanmaktadır. Zaten Kutadgu Bilig; dünya ve ahiret saadetini gösteren bilgi demektir.

Yusuf Has Hâcib İslâm sanatkârlarını örnek tutarak aruz vezni kullanmıştır. Eser Şehnâme vezni olarak bilinen Fe’ûlün fe’ûlün fe’ûlün fe’ûl vezninde yazılmıştır. Şair bu vezni pürüzsüz bir şekilde kullanmıştır.

Muhteva bakımından ise Kutadgu Bilig sahnesiz bir tiyatro eseri görünüşündedir. Hükümdar Küntogdı’nın akıbeti temsil eden Odgurmuş ile görüştükten sonra dünyadaki hayatın esasını kavrayarak üzerindeki yükü taşımak istemediğini aklı temsil eden Ögdülmiş’e söylemesi üzerine Ögdülmiş hükümdara yapacağı işleri hatırlatır. Ve ona iyi ad kazanmak için yeni iş sahası gösterir. Eserin başında “tevhid naat dört halifenin zikri ve yaz mevsiminin tasviri vardır. Bunlardan sonra Ulug Bugra Hanın methiyesi yer alır. Bu şekli ile eser klasik tertip usulüne uygunluk gösterir.

Kutadgu Bilig dört esas üzerine tanzim edilmiştir:

1. Doğru kanun (köni töri); bunu Küntogdı (hükümdar)

2. Saâdet (kut); bunu Aytoldı (vezir)

3. Akıl (ukuş); bunu Ögdülmiş (vezirin oğlu)

4. Odgurmış (zâhid) tarafından temsil edilmektedir.

Bunlardan başka Aytoldı’nın Hâcib ile buluşmasını temin eden Küsemiş huzura kabulü sağlayan Hâcib arada hizmet gören oğlan haber getiren Yumışçı ve zâhidin yanında çalışan Kumar'ı da şahıslar kadrosu içinde yer alırlar. İnsanların iki dünyada ele geçirmek istedikleri saadet (Aytoldı) ile kâinatın üzerine kurulduğu doğru kanun (Küntogdı) arasındaki karşılıklı konuşmalarda o devrin ferdî ve içtimaî ahlâk prensiplerine yer verilir. Küntogdı’nın akıl (Ögdülmiş) ile devam eden konuşmalarında ise cemiyet hayatının bilgi nazariyesinin ve hayat görüşünün bütün meselelerine temas edilmektedir.

Aytoldı’nın oğlu Ögdülmiş büyümüş hükümdarın itibarını kazanarak babasının yerine vezir olmuştur. Şair bu âlim veziri hükümdârın yardımcısı olarak şahsî düşünce ve hareketlerinde de sahneye çıkarmaktadır. Ona devletin en yüksek müesseseleri hakkında konuşmak fırsatını da vermektedir. Eserde sırası ile hükümdar vezir kumandan hâcib mâbeyinci sefir sır kâtibi hazinedar aşçıbaşı şarâbdâr mansıpları ve bunları işgal eden şahısların vasıf ve vazifeleri ayrı ayrı anlatılmaktadır. Hükümdar vezir ve diğer memurların şairin tasvir ettiği ideal bir durumda maddî ve manevî hayatı her bakımdan tanzim edilmiş bulunmakta ve ahali hükümdara dua etmektedir. Hükümdar ilerisini düşünerek Ögdülmiş gibi birini arıyor ve bununla müellif bütün zevkleri ile birlikte dünyadan yüz çeviren aşırı bir zâhid zümresi mümessilinin ortaya çıkmasını sağlıyor.

Hükümdar Zâhid Odgurmış’a Vezir Ögdülmüş vasıtasıyla bir mektup gönderiyor. Ögdülmiş ile Odgurmış dünya ve ahiret meselelerinden konuşuyorlar. Bu konuşmalardan sonra Zâhid tereddüt ediyor. Kendisinde; dünyada Müslümanlara hizmet etmekle ukbâyı (ahireti) kazanmak fikri doğuyor. Fakat dünyanın ağır basan kusurları karşısında niyetinden vazgeçiyor. Hükümdarın ikinci mektubu üzerine şehre insanlar arasına dönmeye razı oluyor. Ögdülmiş kendisine lâzım olan bazı bilgileri veriyor. Fakat Zâhid dünya sevgisini gönülden çıkarmadan ona Allah sevgisini sokmanın mümkün olmadığını ileri sürerek şehre gelmekten vazgeçiyor. Hükümdar kendisini görmek için Zâhidin ayağına kadar geleceğini söyleyince Zâhid hükümdarın yanına gidiyor. Hükümdarla konuşurlar. Zâhid en çok ömrün kısalığından ve ölümden bahseder. Hükümdar bu sözlerin tesiri altında kalarak dünyanın hiçliğini ve bu kadar yükü yüklenmenin mânâsız olduğunu düşünür.

Ögdülmiş hükümdara vazifesinin Allah tarafından verildiğini ve yeise kapılmamasını söyleyerek onu iyilik yapmaya teşvik ediyor.

Ögdülmiş ihtiyarlamaktadır. Tövbe etmek ve gönlünü temizlemek lüzumunu duymakta kardeşi Zâhid ile istişare etmek istemektedir. Odgurmış’ın hastalanması üzerine Ögdülmiş çağrılıyor. Odgurmış hastalık hakkında bir rüya görmüştür. Her ikisi bu rüyayı farklı tabir etmişlerdir. Odgurmış tekrar kendi görüşünü hülâsa ediyor. Ögdülmüş hükümdarın da muvafakati ile Zâhid’in yanına gelmiştir. Fakat o çoktan ölmüştür. Bu durumda Ögdülmiş üzülmüş ve Zâhid için matem tutmuş yasına hükümdar da iştirak etmiştir.

Şair en sonunda esere dönüyor. Bunun yazılış sebebini ve ehemmiyetini belirttikten sonra sözlerini dua ile bitiriyor.

Kutadgu Bilig’in nüshaları: Eserin bugün bilinen üç nüshası vardır:

1. Herat Nüshası: Kutadgu Bilig’in ilk bilinen nüshasıdır. Arap harfleri ile yazılmış bir nüshadan Uygur harflerine çevrilmiştir. Hicri 4 Muharrem 843 tarihinde istinsah edilmiştir. Bu nüsha Fatih Sultan Mehmed Han devrinde Uygur kâtiplerinden Abdürrezzak Bahşı için Fenârî oğlu Kadı Ali tarafından Tokat’tan İstanbul’a getirtilmiştir. Eserin bundan sonraki macerası karanlıktır.

2. Fergana Nüshası: Kutadgu Bilig’in en önemli nüshasıdır. Nüshayı bulan Fitret Maarif ve Okutguçı mecmuasında hakkında umumi bir bilgi vermiştir. Nerede ne zaman ve kim tarafından kimin için istinsah edilmiş olduğu belli değildir.

3. Mısır Nüshası: Bu nüsha Kahire’de Hidiv kütüphanesinin o zamanki müdürü Alman Moritz tarafından 1896 yılında bulunmuştur.

Eser üzerinde yerli ve yabancı Türkologlar çalışmışlardır. Fakat en önemli çalışma Reşit Rahmeti Arat tarafından yapılmıştır. Prof. Dr. R. R. Arat; üç nüshanın karşılaştırmalı metnini 1947’de metnin tercümesini 1959 yılında ölümünden önce yayınlamış; fakat ortaya çıkardığı fişlerle yaptığı çalışmaları ise ölümünden sonra Prof. Dr. Muharrem Ergin Prof. Dr. Kemal Erarslan Dr. Nuri Yüce ve Dr. O. F. Sertkaya’nın gayretleri ile ortaya çıkarılmıştır. Eserin 3. cildini meydana getiren bu indeks kısmı Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü tarafından 1979 yılında neşredilmiştir.

seher
03-12-10, 12:40
Lala

Osmanlı Devleti'nde şehzâdelerin talim ve terbiyesiyle meşgul olanlara verilen isim. Selçuklularda bu vazifeyi atabegler yaparlardı.
Geleceğin hükümdarını yetiştirmek üzere görevlendirilen bu kişiler din ve fen ilimlerinde mümtaz şahsiyetler arasından seçilirlerdi. Şehzâdeler sancağa çıkarken bazen yanlarına birden fazla da lala görevlendirilirdi. Bu durumda en kıdemlisi “Lala Paşa” unvanını taşırdı. Lalanın ilmî kıymeti yanında padişahın fevkalade itimadını kazanmış emin bir kimse de olması gerekliydi. Çünkü bunlar şehzâdenin iyi bir devlet adamı olarak yetişmesi yanında onun padişaha karşı itaatini de kırmaması lâzımdı. İtimadı sarsacak durumlarda lalaların görevden alınması padişahın yetkisindeydi. Lalalar yetiştirdikleri şehzâdenin padişah olması durumunda büyük bir nüfuz kazanırlardı. Tahta geçen yeni padişah lalalarının en kıdemlisi olan Lala Paşayı vezirliğe ve bazen de sadrazamlığa tayin ederdi.

Lala deyimi ayrıca halk arasında konak ve evlerde çocukların yetiştirilmesi için alınan görevliler için de kullanılmıştır. (Bkz. Atabeg)

seher
03-12-10, 12:40
Lale (Lâle) Devri

Türkiye tarihinde Pasarofça Antlaşması ile Sultan Üçüncü Ahmed Han'ın tahttan indirilmesi (1730) arasındaki dönem.
Lâle Devri Osmanlı Sultanı Üçüncü Ahmed Han (1703-1730) ve Vezir-i âzam Nevşehirli Damad İbrahim Paşa zamanında Osmanlı-Rus-Avusturya-Venedik harplerinden sonra imzalanan Prut ve Pasorofça antlaşması ardından başladı. Yıllarca süren harpler ve isyanlardan bıkan ahali antlaşmalardan sonra savaştan uzak bir hayat sürmeye başladı. İstanbul’da sünnet ve düğün merasimleri artarak mevsimine göre kır deniz seyahatleri ve helva sohbetleri tertiplendi. Padişah dahil devlet adamları baharda lâle mevsiminde Sâdâbâd Şerefâbâd Bağ-ı Ferah Emnâbâd Hüsrevâbâd Hümâyûnabâd Kasr-ı Süreyya Vezirbahçesi köşklerine Tersâne Bahçesi Çırağan Bahçesi Beşiktaş yalılarına giderlerdi.

Devlet adamları ahali ve çiçekçi esnafı iki yüzden fazla lâle çeşidi yetiştirip bu bitkiye karşı alâka artmıştır. “Mahbud” devrin en meşhur ve pahalı lâle çeşidi oldu. İstanbul başta olmak üzere bütün memleket sathında park bahçe tanzimi köşk saray çeşme sebil imâret medrese kütüphane ve camiler dahil pek çok sanat eseri yapıldı. Aslında bu devir Türk bahçe ve park anlayışının mükemmel bir tezahürüdür ve Avrupa bunu “Turquerie” adıyla taklit etmiştir. Bu devirde ayrıca inşa ve tamir edilen sanat eserlerinin süslenip tezyini için İstanbul’a çini fabrikası kuruldu. Bugünkü Nevşehir bu devrin eseridir.

Yine bu devirde 16. yüzyıldan beri İstanbul’da ve diğer Osmanlı şehirlerinde Arapça Ermenice İbrânice Rumca kitap basan matbaaların ardından Şeyhülislâm Abdullah Efendinin fetvası ile aslında bir eksiklik olan Osmanlıca kitap basımı da gerçekleşti. Matbaada basılacak kitapların kontrolü için âlimler vazifelendirildi. İstanbul’da bulunan doksan bin kadar hattatın durumları dikkate alınarak ilk zamanlar dinî kitap basılmadı. Hattatlıkla uğraşan kalem ehlinin bir kısmı matbaada tab (baskı) işlerinde musahhihlik yaparak zamanla denge sağlandı ve dînî kitapların basımına geçildi. Matbaanın ve hattatların ihtiyacını karşılamak için kâğıt fabrikası kuruldu. Avrupa ile münasebetler arttırılıp Viyana’ya konsolos tayin edilerek çeşitli başşehirlere dostluk nâmeleri gönderildi.

Sonradan “Lâle Devri” diye adlandırılan 1718-1730 tarihleri arasındaki yıllar sulh sükun ve huzurla geçtiğinden Osmanlı kültür sanat ve ilim âleminde kıymetli şahsiyetler yetişti. Hattatlar vasıtasıyla eski eserler çoğaltılarak her tarafa dağıtıldı. Damad İbrahim Paşa tarihe meraklı olduğundan birçok tarih kitaplarının yazmaları kontrol edilip karşılaştırmalı olarak hattatlara yazdırılıp çoğaltıldı. İlmi encümen heyet ve büroları kurularak Arapça Farsça Yunanca kitaplar tercüme edildi. Bu devirde yapılan saray ve köşklerdeki ilim meclislerine sohbetlere kıymetli âlimler sanatkârlar şairler ve edipler katılırdı. Sohbetlere doğu dillerini iyi bilen ve ilim erbabından şair Nedim ayrı bir renk katardı. Nedim Lâle Devrinin günlük hayatını ve İstanbul’un tasvirini:

Bu şehr-i Stanbul ki bî-misl ü behâdır
Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır
Bâzâr-i hüner ma’den-i ilm ü ulemâdır.


mısralarıyla yapmıştır.

İran meselesi; devlet adamlarının imar faaliyetlerini ordudaki düzenlemeleri ve meclis toplantılarını istemeyen yabancılar; yazılan eserlerin yanlış açıklanıp anlaşılması gibi sebepler Lâle Devrindeki huzur ve âhengi bozdu. Patrona Halil adında devşirme bir tellak yeniçeri Sultan Üçüncü Ahmed Han sefer hazırlıkları içindeyken ve tatil günü devlet adamlarının yazlıklarda bulundukları esnâda isyanı başlattı. 28 Eylül 1730 tarihinde meydana gelen Patrona Halil İsyânı'yla Damad İbrahim Paşa ve yakınları âsilerin arzusuyla vazifeden alınıp öldürüldü. Âsiler ¤¤¤¤en sekizinci İslâm halifesi ve yirmi üçüncü Osmanlı Sultanı Üçüncü Ahmed Hanın da hal’ini istediler. İstanbul’da yapılan yalılar yağma edilip yıkılarak lâle bahçeleri tahrip edildi. Birçok güzîde sanat eseri âsi ve yağmacıların tahribine uğradı. Sanatkârlar şairler edipler ilim ve devlet adamları öldürüldü.

Damad İbrahim Paşanın öldürülmesi ve Sultan Üçüncü Ahmed Hanın tahttan indirilmesi ile Türkiye tarihinde Lâle Devri (1718-1730) sona erdi. Bu devir; sulh sükûn huzur imar faaliyetleri güzîde sanat eserleri yapılması ilmî eserlerin çoğaltılarak dağıtılması ihtiyaç duyulan maddelerin ülkede imalâtı için fabrika tesisi askerî yenilikler dünyada olup biten yenilik ve olayların takip edilmesi için Viyana (1719) ve Paris’e (1721) elçilik heyetleri gösterilmesi İstanbul’da itfaiye teşkilâtının kurulması; âlim edip şair ve sanatkârların korunmasına ayrı bir itina gösterilmesi bakımından Türkiye tarihinde ayrı bir yer tuttuğundan çok önemlidir. Padişah ve şairlerin başlattığı gerçek batılılaşma da bu devirde başlamış fakat bu ve bundan sonra gelecek isyanlar her türlü yenilik faaliyetini neticesiz kılmıştır.

seher
03-12-10, 12:41
Levent (Levend)
Osmanlı donanmasında hizmet gören askerî sınıf.
Türkçe Farsça ve İtalyancada ayrı ayrı mânâlara gelen kelime aslen İtalyanca olup levantino “doğulu” anlamına gelir. Venedik’e göre doğulu asker Farsça nefsin arzû ve isteklerine uyan Türkçede ise tekil olarak; “delikanlı boylu poslu yiğit çevik” demektir. Levendât şeklindeki çoğulunda kara ve deniz askerleri ifade edilir.

Deniz ve kara leventleri olmak üzere iki kısımdır.

Deniz leventleri: On altıncı asırda Akdeniz’de gemileri ile faaliyette bulunan gözüpek güçlü kuvvetli Türk denizcileri. Bunlar 17’şer oturaklı gemileri ile Rumlarla meskûn Livâdiye sahillerini vurup bol ganimet ile dönerlerdi. Leventler Osmanlı Devleti hizmetine girmelerinden sonra bulundukları yerin disiplinini ve nizamını sağlar donanma sefere çıktığı zaman asker olarak sefere katılırlardı. Bunlar Levend-i Türkî ve Levend-i Rûmî diye ikiye ayrılır. “Levanda”adını taşıyan Rum leventleri adalardan toplanırdı. Bunlar daha sonra hizmette hıyanette bulunduklarından tasfiye edildiler. Türk leventleri timarlı olup sahil memleketlerindeki Türklerden alınırlardı. Türk leventleri ile Rum leventlerinin kıyafetleri farklı idi. Türk leventleri berate denilen kırmızı başlık kollu beyaz gömlek ve kırmızı renkli kenarları siyah harçlı bir yelek ile kırmızı şalvar giyer bellerine sarı kuşak sararlardı. Rum leventleri de kenarları sarı harçlı mavi bir yelek beyaz şalvar giyer bellerine kuşak sararlardı; bellerinde ve başlarında mavili beyazlı kuşak ve sarık bulunurdu. Ayrıca Türk ve Rum leventleri bütün bedenlerini örten kenar dikişleri kırmızı harçla çevrili başlıklı bir yağmurluk giyerler bellerinde bıçak bulundururlardı. Kılıç mızrak uzun namlulu tüfek ve tabanca da taşırlardı. Rum leventleri daha çok kürekli çektirilerde kullanılırdı.

Leventlerin komutanına “Şehlevent” denirdi. Kıdemlerine göre “çektiri firkate kalyon levendi” adını taşırlardı. Donanmanın her yıl seferden dönüşünde yoklama yapılır sefere katılmayanların kayıtları silinerek maaşları kesilirdi.

Kara leventleri: Osmanlılarda donanma leventlerinden ayrı olarak vezir ve beylerbeyi maiyetlerinde süvari görevi yapan sınıf. Bunlara kapılı-levent de denilirdi. Leventlerin mensup oldukları vezir veya beylerbeyi azledilince bunlar bir yere kapılanıncaya kadar başıboş bir halde dolaştıkları için bunlara “kapısız levent” denirdi. Kapısız leventlerin zamanla çoğalması ve Anadolu’da eşkıyalığa başlamaları üzerine bu teşkilât bozuldu.

Anadolu’daki isyanlara karıştılar. 1776’da çıkarılan bir fermanla varlıkları kesin olarak ortadan kaldırıldı.

Kara leventleri unutulduğu halde deniz leventleri muhteşem hatıraları ile halâ yaşamaktadır. Levent denince akla Osmanlı devri Türk denizcisi gelmektedir. Deha sahibi pek çok Osmanlı amirali leventlikten yetişmişlerdir. Leventler Osmanlı Devletine unutulmaz deniz zaferleri kazandırmışlardır.

seher
03-12-10, 12:41
Malkoçoğulları

Osmanlılar zamanında hizmetleri ve kahramanlıklarıyla meşhur akıncı ailesi.
Malkoçoğullarının merkezi Silistre’dir. Yıldırım Bazeyid Fatih Sultan Mehmed Sultan İkinci Bayezid ve Yavuz Sultan Selim Han zamanlarında önemli hizmet ve kahramanlıkları görülen bu ailenin atası Malkoç Mustafa Beydir. Turhan Beyoğulları Mihaloğulları ve Evrenosoğulları gibi Rumeli’ye sefer yapan ve akınlar düzenleyen Malkoçoğulları kısa zamanda büyük ün kazandı. Yıldırım Bayezid Han şehzadesi Çelebi Süleyman’ın yerine Malkoçoğlu Mustafa Beyi Sivas dizdarlığına (kale komutanlığına) tayin etti. 1400’de Timur Hanın Anadolu’ya düzenlediği sefer sırasında Sivas’ı on sekiz gün savunan Malkoç Mustafa Bey sonunda kaleyi teslim etti. Kale müdafîleriyle birlikte Mustafa Bey de Timur’un emriyle öldürüldü. Malkoç Mustafa Beyin torunu Bali Bey sayesinde ailenin ünü Fatih Sultan Mehmed Han ve Sultan İkinci Bayezid Han zamanında da devam etti.

Yavuz Sultan Selim Hanın Çaldıran (İran) Seferine katılan Malkoçoğlu Bali Beyin iki oğlu Ali ve Tur Ali beyler önemli kahramanlıklar gösterdiler. Bali Beyin küçük oğlu Silistre Beyi Tur Ali Bey muharebe esnasında bizzat Şah İsmail tarafından şehit edildi. Sofya sancak beyi olan Ali Bey de bu muharebede şehit düştü.

Malkoçoğulları sülâlesinin son temsilcilerinden en önemlisi Yavuz unvanıyla tanınan Malkoçoğlu Ali Paşadır. 1603’te Yemişci Hasan Paşanın yerine sadrazamlığa getirildi. Mısır’da bulunan Malkoçoğlu Ali Paşa kırk günde İstanbul’a gelip vazifesine başladı. İlk iş olarak İran meselesini ele aldı. O sırada kaptanpaşa olan Cağalazâde Sinan Paşa'yı kaptanpaşalığı üzerinde kalmak şartıyla serdarlığa tayin ederek İran üzerine yolladı. Ertesi sene de kendisi ordunun başında serdar olarak Macaristan Seferine çıktı. Sofya’ya ulaşıldığı sırada sağlığı bozulmaya başladı. Belgrad’a vardıktan dört beş gün sonra vefat etti. Ali Paşanın ölümüyle Malkoçoğlu sülâlesinin şöhreti de son buldu.

seher
03-12-10, 12:41
Mecelle (Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye)


Osmanlı Devleti zamânında Ahmed Cevdet Paşa Başkanlığındaki ilmî bir heyet tarafından İslâm Hukûkuna bağlı kalınarak hazırlanan ve asıl ismi Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye olan meşhur kânun. Mecelle lügatte; içinde hikmet bulunan sahife ciltlenmiş kitap dergi vs. mânâlarına gelir. 1877 yılında Abdülhamid Han zamânında tatbik edilmeye başlanmış. 1926’da yürürlükten kaldırılmıştır.
Mecelle 1851 maddeden meydana gelmiş bir kânun olup İslâm devletlerinde ve bu arada Osmanlı Devletinde uygulanmış bugünkü mânâsıyla medenî hukûkun ve hukuk usûlünün birçok bölümünü ihtivâ etmektedir. Osmanlı Devleti kurulduğu târihten îtibâren İslâm Hukûku esaslarına bağlı kalınarak idâre olunmuştur. Gerek amme hukûku ve gerekse özel hukuk sahalarında bunun dışına çıkılmamıştır. İslâmiyetin bildirdiği ilâhî kurallardan hiç ayrılınmamıştır. Osmanlı Devleti asırlarca süren idarî askerî ve iktisâdî üstünlüğünü İslâmiyete bağlı kalmasına ve tam tatbik etmesine borçludur. Bu kurallara bağlılıkta gevşeklik başgösterince devletin yükselmesi durmuş ilimde fende askerlikte daha evvel gösterilen başarılar yok olmuş bir duraklama ve gerileme devri başlamıştır. Devletin her bakımdan yara alması Tanzimat hareketinden sonra daha çok olmuştur. İslâm dînine yabancı kalan Avrupa kültürü tesiri altında yetişen ve kurtuluşu batılılaşmakta görenler (Bkz. Batılılaşma) başta M. Reşid Paşa olmak üzere Fuad ve Âli Paşalar Avrupaî tarzda bir takım yenilik hareketlerine giriştiler. Bu yenilik fikrini devletin idare edildiği kânunlarda da göstermeye kalkıştılar. Bunlardan bilhassa Âli Paşa Fransa’da Birinci Napolyon zamanında (1804) tedvin edilmiş olan Fransız Medenî Kânunu’nun tercüme edilerek Osmanlı Devletinde de tatbik edilmesi fikrini ileri sürüyordu. Buna mukâbil Ahmed Cevdet Paşa ve bâzı ileri gelen ilim adamları İslâm hukukunun zengin ve işlenmiş bir dalı olan Hanefî fıkhının kânunlaştırılması tezini müdâfaa ediyorlardı. Bu ikinci fikir gâlip geldi ve tahakkuk ettirilmesi için “Mecelle Cemiyeti” adıyla ilmi bir heyet toplandı. Başına Cevdet Paşa reis yapıldı. Memleketin en kıymetli İslâm bilginlerinin (fakihlerin) iştirak ettiği bu cemiyet Osmanlı Devletinin tanzimat devrinde en mühim içtimaî sosyal hâdiselerinden birini teşkil eden ve Türk fikir hayâtının ölmez ve muhteşem âbidesi olan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye’yi meydana koydu.

Mecelle ve Ahmed Cevdet Paşa: Mecelle bir heyet tarafından telif edilmiştir. Bu bakımdan onu sâdece Ahmed Cevdet Paşanın eseri olarak göstermek yanlıştır. Cevdet Paşa zamânında medenî hukuk sahasında iki zıt fikir vardı: 1) İslâm Hukuk (fıkıh) kâidelerinin bir kânun metin hâline getirilmesi 2) Fransız medenî kânununun tercüme edilerek kabul edilmesi.

O zamanlar İstanbul’da en tesirli ve nüfuzlu elçi Fransa elçisiydi. O ve onun entrikalarına kapılanlar ikinci fikrin tatbikat sahasına konulmasını temin etmek için var güçleriyle çalışıyorlardı. Fakat birinci teze taraftar olanların başında bulunan Ahmed Cevdet Paşanın ve diğerlerinin gayretleriyle İslâm fıkıh kitaplarından zamânın icaplarına uyan meselelerin Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye adıyla asrî bir kânun şeklinde yazılması fikri kabul edildi. Ahmed Cevdet Paşa bu işi yapacak ilmî cemiyete reis seçildi. Paşa’nın yazdığına göre frenk hayranları câhil softalar ecnebî kışkırtmalarına âlet olanlar bu hayırlı işi baltalamak için çok dalevereler çevirmişlerdir. Nihâyet Mecelle 1868’de neşrolundu. Ahmed Cevdet Paşa çetin bir mücâdeleden gâlip çıkmıştı. Aşağıdaki satırlar onun bu esnâdaki hissiyatını ifâde etmektedir:

“Avrupa kıtasında en evvel tedvin olunan kânunnâme Roma Kânunnâmesi’dir ki Kostantiniye (İstanbul) şehrinde ilmî bir cemiyet tarafından tertip ve tedvin olunmuştu. Avrupa kânunnâmelerinin esasıdır ve her tarafta meşhur ve mûteberdir. Fakat Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye’ye benzemez. Aralarında pekçok fark vardır. Çünkü o beş altı kânun bilen zat tarafından yapılmıştı bu ise beş altı fakih (İslâm Hukûkunu bilen) zat tarafından Allahü teâlânın koymuş olduğu yüce İslâm dîninden alınmıştır. Avrupa hukukçularından olan ve bu defâ Mecelle’yi mütâlaa ve Roma kânunlarıyla mukâyese eden ve her ikisine de sâdece birer insan eseri nazarıyla bakan bir zat dedi ki: “Dünyâda ilmî bir cemiyet vasıtasıyla iki defâ kânun yapıldı. İkisi de İstanbul’da oldu. İkincisi; tertibi düzeni ve içindeki meselelerin hüsn-i temsil ve irtibatı dolayısıyla evvelkinden çok üstün ve müreccahtır. Aralarındaki fark da insanın o asırdan bu asra kadar medeniyet âleminde kaç adım atmış olduğuna bir ölçüdür.” (Târih-i Osmanî Mec. No. 47 s. 284)

Mecelle’nin hazırlanmasında hizmeti olan kimseler: 1) Filibeli Halil Efendi 2) Seyfeddin İsmail Efendi 3) Şirvanizâde Seyyid Ahmed Hulûsi Efendi 4) Ahmed Hilmi Efendi 5) Bağdatlı Muhammed Emin Efendi 6) İbn-i Âbidinzâde Alâeddin Efendi 7) Gerdankıran Ömer Hulûsi Efendi 8) Şeyhülislâm Kara Halil Efendi 9) İsa Ruhî Efendi 10) Yunus Vehbi Efendi 11) Abdüllatif Şükrü Efendi 12) Ahmed Hâlid Efendi 13) Karinâbadlı Ömer Hilmi Efendi 14) Abdüssettar Efendidir. Bu zevatın bâzıları Ahmed Cevdet Paşa ile birlikte bugünkü Mecelle’nin hazırlanmasında cidden değerli mesâi sarfetmiş bâzılarıysa daha az çalışmışlardır.

Mecelle’nin yazılması esnâsında pekçok fıkıh kitaplarına ve fetvâ mecmualarına mürâcaat olunmuştur. Bu kitapların adları merhûm Ebü’l-Ulâ Mardin’in Medenî Hukuk Cephesinden Ahmed Cevdet Paşa ünvanlı eserinin 167’nci sayfasında ve Kayseri eski müftüsü Mes’ûd Efendinin Mir’at-ı Mecelle kitabında yazılıdır.

İslâm Hukûku denilince birçok kimsenin hatırına Mecelle gelirse de İslâm Hukûkunun tamâmı Mecelle’den ibâret değildir. Mecelle yalnız Hanefî mezhebinin muâmelâta âit hükümlerini ihtivâ etmektedir. İslâm Hukûku denilince Hanefî mezhebi ile birlikte diğer üç mezhebin hükümleri de anlaşılır. Bu hâliyle İslâm Hukûku dünyâda benzeri hiç bulunmayan bir hukuk deryâsıdır. Bilâhare Mecelle’nin eksik bahislerinin tamamlandığı söylenmişse de şu ana kadar ortaya çıkmamıştır.

Mecelle yazılmadan önce asırlar boyunca bütün İslâm memleketlerinde ve bu arada Osmanlı Devletinde uygulanmış olan İslâm Hukûkunun bâzı hükümleri Mecelle ile her an herkesin mürâcaat edip kolaylıkla anlayıp tatbik edebileceği sâde maddeler hâline getirilmiş ve bu durum büyük bir hizmet olmuştur.

Mecelle’nin içindeki konular: Mecelle İslâm medenî kânununun akitler ve borçlar kânunu ile sivil muhâkeme usûlünü içine alan bir kânunnâmedir. (Bkz. Kânunnâme). Bu Osmanlı Medenî Kânunu olmak üzere 17 Eylül 1876 (26 Şâban 1293) târihinde îlân olunmuştur.

Mecelle kitâbında bir başlangıç ile on altı kısım vardır. Hepsi bin sekiz yüz elli bir (1851) maddedir. Başlangıç Fıkıh Temel bilgileri olup yüz birden dört yüz üçüncü maddeye kadardır. İkinci kısım Kirâ bilgileri olup altı yüz on birinci maddeye kadardır. Üçüncü kısım Kefil Olmak bilgileridir. Altı yüz yetmiş ikinci maddeye kadardır. Dördüncü kısım Havâle bilgisi yedi yüzüncü maddeye kadardır. Beşinci kısım Rehin olup yedi yüz altmış birinci maddeye kadardır. Altıncı kısım Emânet’tir. Sekiz yüz otuz ikinci maddeye kadardır. Yedinci kısım Hibe bağışlamaktır. Sekiz yüz ¤¤¤¤eninci maddeye kadardır. Sekizinci kısım Gasb ve Zarar’dır. Dokuz yüz kırkıncı maddeye kadardır. Dokuzuncu kısım Hicr ve İkrâh’dır. Bin kırk dördüncü maddeye kadardır. Onuncu kısım Şirketler ve Sosyal Bilgiler’dir. Bin dört yüz kırk sekizinci maddeye kadardır. On birinci kısım Vekâlet’tir. Bin beş yüz otuzuncu maddeye kadardır. On ikinci kısım Sulh ve Afv’dır. Bin beş yüz yetmiş birinci maddeye kadardır. On üçüncü kısım İkrâr’dır. Bin altı yüz on ikinci maddeye kadardır. On dördüncü kısım Da’va’dır. Bin altı yüz yetmiş beşinci maddeye kadardır. On beşinci kısım İsbât ve Yemin’dir. Bin yedi yüz ¤¤¤¤en üçüncü maddeye kadardır. On altıncı kısım Hâkimlik’tir. Bin sekiz yüz elli birinci maddeye kadardır.

İktisâdî ve Ticârî İlimler Dergisinin 1969 da basılmış yirmi üçüncü sayısında profesör Dr. Yılmaz Altuğ diyor ki: “İsrail Devletinin hukûku memleketin târihi gelişimini aksettirir hâldedir. Temel medenî kânun Osmanlı Devleti zamânından kalma Mecelle’dir. Mecelle Filistin’in İngiliz idâresine geçtiğinde aynen bırakılmış sonra 1948’de İsrail Devleti kurulunca değiştirilmemiştir.”

Mecelle Osmanlı Devletinin resmî kânunnâmelerinden biriydi. 1918’den sonra Osmanlı Devletinden ayrılan memleketlerde daha sonra buralarda kurulmuş olan devletlerde (yeni kânuna tâbi olarak) Mecelle hükümleri cârî kalmıştır. Bu ülkelerde Mecelle modern lâik mahkemelerce medenî kânun olarak tatbik edilegelmiştir. Nihâyet Lübnan’da (1932) Suriye’de (1949) ve Irak’ta (1953) Mecelle’nin yerini yeni medenî kânunnâmeler almıştır. Daha önce 1878’de Osmanlı Devletinden ayrılmış olan Kıbrıs’ta ve İsrail ile Ürdün’de hâlâ medenî hukûkun esâsını Mecelle teşkil etmektedir.

Türkiye’de 1926 yılında Mecelle ile birlikte bütün İslâm Hukuku ve şer’i mahkemeler kaldırılmıştır. Aynı şey 1928’de de Arnavutluk’ta yapılmıştır. Bosna ve Hersek’te de yalnız şuf’a müessesesi muhâfaza edilmiş olmakla birlikte Mecelle kaldırılmış İslâm Hukûku bâzı bakımlardan ahvâl-i şahsiyye (statut personnel) vasiyet ve vakıf gibi konularda Müslümanlara uygulanmaya devâm etmiştir. Bütün bunlara normal mahkemelerde bakılmıştır.

Mecelle cemiyeti vakitsiz kapatılmış olduğundan bu mühim eser de tamamlanamamıştır. Medenî kânunun mühim konularından olan evlenme boşanma gaib mefkud vakıf vasiyet miras mevzuları Mecelle’de eksik kalmıştır. Yalnız bu konular fıkıh kitablarında geniş olarak yazılmıştır. Her meselenin dindeki hükümleri açıklanmıştır.

Mecelle’nin yazılış tarzı: Mecelle’nin üslûbu bir kânun kitabı olarak şâheserdir. Fesâhet ve belâgatla yazılmıştır. Bilhassa başındaki 99 fıkıh kâidesinin çoğu dilimize ezberlenmesi kolay cümleler hâlinde girmiştir. Bunlarda Ahmed Cevdet Paşanın akıcı ve düzgün ifâdesi hissedilmektedir. Fakat o devrin Türkçesi hakkında ve o konularda bilgisi olmayanlar Mecelle’yi kolayca anlayamazlar.

Mecelle’nin başındaki küllî (genel) kâidelerin çoğu İslâm fakihlerinden İbn-i Nüceym’in Eşbah ve’n-Nezâir adlı eseriyle Mecâmı Şerhi’nden alınmıştır.

Mecelle’nin şerhleri: Mecelle’nin çeşitli lisanlarda şerhleri açıklamaları kaleme alınmıştır. Bunlardan Osmanlıca olarak yazılmış Ali Haydar Efendinin Dürerül-Hukkâm ve Hacı Reşid Paşanın Rûhul-Mecelle Kayseri Müftüsü Mes’ud Efendinin Arapça olarak yazdığı Mir’atül-Mecelle ve Fransız G. Snopian’ın Code Civil Ottoman adındaki eserler meşhur olanlarındandır. Bunları okuyan garp bilginleri İslâm Hukûkuna ve İslâmiyetteki sosyal bilgilerin inceliğine ve çokluğuna hayran kalmaktadırlar.

Mecelle’den seçme maddeler: Mecelle’nin çeşitli maddelerinden alınmış “sosyal” nitelik taşıyan hükümlerinden bâzıları şunlardır:

Madde 912- Birinin ayağı kayıp da düşerek başkasının malını telef etse öder.

Madde 914- Kendi malı sanarak başkasının malını telef eden öder.

Madde 915- Başkasının elbisesini çekip de yırtan tamâmen kıymetini öder. Elbiseyi tutup sahibi çekmekle yırtılsa yarısını öder.

Madde 916- Çocuk birinin malını telef etse çocuğun malından ödenir. Malı yoksa malı oluncaya kadar beklenir. Velisi ödemez.

Madde 918- Birinin binâsını yıksa sâhibi dilerse enkâzı ona bırakıp binânın kıymetini alır. Yâhut enkâzı ve değer farkını birlikte alır. Ağaçlarını kesmek de böyledir.

Madde 919- Yangını durdurmak için bir evi Hükümetin emri ile yıkan ödemez. Kendiliğinden yıkan öder.

Madde 921- Mazlum olanın başkasına zulm etmeye hakkı yoktur. Her ikisi de öder. Meselâ sahte para alan bunu başkasına veremez.

Madde 922- Birinin malının telef olmasına sebep olan öder. Ahırın kapısını açıp hayvan kaçarak zâyi olsa öder. Hayvanı ürkütüp kaçıran da böyledir.

Madde 926- Yoldan geçene zarar veren öder.

Madde 927- Hükümetin izni olmadan yolda oturup satış yapılamaz.

Madde 928- Duvarı yıkılıp birinin malına zarar verirse önceden duvarın yıkılacak tâmir et gibi ikâz yapılmışsa öder.

Madde 929- Başı boş bırakılmamış bir hayvanın kendiliğinden yaptığı zararı sâhibi ödemez. Sâhibi görüp men’ etmezse veya hayvanın tehlikelidir çâresine bak denilmişse öder.

Madde 934- Yolda hayvanı bağlamaya aracını park yapmaya kimsenin hakkı yoktur. Park yerlerinde durdurabilirler.

Madde 1013- Bir binâya ortak olarak mâlik olan kimselere (Hisse-i şâyı’a sâhibi) denir. Bir binânın yarısı Ahmed’in üçte biri Ömer’in altıda biri Ali’nin olsa Ahmed hisse-i şâyı’asını satsa Ömer ve Ali almak isteseler yarısını Ömer yarısını da Ali alır. Ömer hissesine göre iki misli alamaz.

Madde 1023- Karşılıksız hediye ve vasıyet gibi temliklerde şüf’a hakkı olmaz.

Madde 1031- Şüf’a hakkı bulunan kimsenin satış yapıldığını işitince hemen hakkını istemesi iki şâhit yanında tekrar söylemesi ve bir ay içinde mahkemeye başvurması lâzımdır.

Madde 1036- Müşterinin teslim etmesiyle veya hâkimin karar vermesiyle şüf’a sâhibi satılan binâya mâlik olur.

Madde 1198- Komşusuna (zarar-ı fâhiş) yapamaz. Kullanmaya mâni olan şeyler zarar-ı fâhiştir. Demirci dükkânı değirmen bitişik binâyı sallarsa veya fırın dumânı yağhânenin pis kokusu harman tozları bitişik evde oturulamayacak kadar sıkıntı verirse değirmenin bostanın su yolu evin temelini duvarını gevşetirse çöplük bitişik evin duvarını çürütürse harman yerine bitişik yapılan yüksek binâ harmanın rüzgârını keserse manifaturacı dükkânı yanında yapılan aşcı dükkânının dumanları kumaşlara zarar verirse lâğım kanalizasyon yollarının sızıntılarından komşu duvarı zarar görürse sonra yapılanlar zarar-ı fâhiş olup men’ edilirler.

Madde 1201- Evin havasını manzarasını güneş görmesini kapatmak zarar-ı fâhiş sayılmaz. Bir odanın ziyâsını (aydınlığını) tamâmen kesmek zarar-ı fâhiş olur.

Madde 1202- Mutbah kuyu başı ev aralığının görünmesi zarar-ı fâhiştir. Araya duvar perde yapması lâzım olur.

Madde 1210- Arada müşterek olan duvarı bir ötekinin izni olmadıkça yükseltemez ve üzerine binâ yapamaz.

Madde 1224 yol su yolu kanalizasyon zarar-ı fâhişi olmadıkça eskiden kalanlarına dokunulmaz.

Madde 1226- Bir kimse verdiği izinden vazgeçebilir. Meselâ tarlasından geçmeye izin vermişken men edebilir.

Madde 1228- Arsasından geçmekte olan su yolunun geçmesine ve arsaya girilip tâmir olunmasına mâni olamaz. Yeniden su yolu geçirilmesine mâni olabilir.

Madde 1243- Dağlardaki ağaçlar ve otlar herkese mübahdır. Ağaçları kesen mâlik olur.

Madde 1255- Mübah şeyleri ele geçirmekte kimse kimseye mâni olamaz.

Madde 1265- Denizler büyük göl ve nehirler şehirlerden uzak sâhipsiz arâzi ve dağlar herkese mübahtır. Fakat başkasına zarar vermemek şarttır.

Madde 1281- Şehirden uzak sahipsiz yerde kuyu kazan bunun (harim) ine mâlik olur. Yirmi metre yarı çapındaki dâire içi merkezindeki kuyunun harimi olur.

Madde 1291- Şehir içindeki kuyunun harimi olmaz. Herkes mülkünde kuyu kazabilir.

Madde 1313- Değirmen hamam apartman gibi taksim olunamayan mülk harap olup tâmirini istemeyen ortak bulunursa hâkimin izni ile tâmir edilip sonra hissesine düşen para ondan alınır.

Madde 1314- Müşterek bir binâ yıkılınca yeniden ortaklaşa yapılmasını istemeyen olursa buna cebr olunmaz. Arsa taksim edilir.

Madde 1315- Apartman yıkılınca herkes kendi katını yaptırır. Alttaki yaptırmazsa üstekiler hâkimin izni ile hepsini yaptırıp alttaki hissesini verinceye kadar katını kullanamaz.

Madde 1321- Sâhipsiz nehirleri Beytülmâl ayıklar. Beytülmâlde para yoksa masrafı oradan sulama yapanlardan alınır.

Madde 1327- Müşterek kanalizasyonu temizlemek masrafı aşağıdan başlar. Şöyle ki en aşağıdaki evden arsadan başlayıp bunun masrafını hepsi öder. Yukarıdaki arsalardaki kısımların masraflarına aşağıdakiler iştirak etmezler.

seher
03-12-10, 12:42
Mecidiye (Mecidî) Nişanı


Sultan Abdülmecîd Hanın (1823-1861) 1851’de çıkardığı nişan mecîdî nişânı.
Asıl adı “mecîdî nişanı” olmasına rağmen halk arasında mecidiye nişanı adıyla anılmaktadır. Mecidiye nişanının beş rütbesi vardı. Birinci rütbesinden 50 ikinci rütbesinden 150 üçüncü rütbesinden 800 dördüncü rütbesinden 3000 ve beşinci rütbesinden 6000 adet basıldı. Yalnız birinci rütbenin murassaı (değerli taşlarla süslemesi) bulunmaktadır. Mecidiye nişanının ortasında çemberle çevrili kabarık kısımda bir tuğra yer alır. Bu kısmın etrâfında kırmızı mineli bir fon üzerinde “gayret hamiyyet sadâkat” kelimeleri; altındaysa 1268 (1851) târihi yazılıdır. Kordon ucuna asılan birinciyle boyuna asılan ikinci ve üçüncü rütbeli nişanlar hemen hemen aynı büyüklüktedir. Dördüncü rütbe daha küçük beşinci rütbeyse en küçük olanıdır. Beşinci rütbe gümüş olup diğerleri altındandır.

Mecidiye nişanı ilmiye ve askeriye mensuplarından üstün hizmet ve muvaffakiyet gösterenlere verilirdi. Birinci ve ikinci rütbelerin sâhiplerine nişanları padişahın huzurunda takılırdı.

Beratla verilen ve kullanılan mecidiye nişanı kayd-ı hayat şartıyle verilir nişan sâhibinin ölümünde hazineye iâde edilirdi.

seher
03-12-10, 12:42
Meşrutiyet

Hükümdarların başkanlığı altında anayasalı parlamento idâresi. Bu idâre şeklinde tamâmı veya bir kısmı halk tarafından seçilen bir meclis vardır. Osmanlı tarihinde 23 Aralık 1876’dan 13 Şubat 1878’e kadar ve 23 Temmuz 1908’den 16 Mart 1920 târihine kadar olan iki ayrı devreye meşrûtiyet devirleri adı verilir.
Batı’da demokrasinin tekamülü halkın ekseriyetine mâlolan büyük ve çoğu kanlı mücâdeleler netîcesinde mümkün oldu. Osmanlı Devletinde ise hiçbir devirde halk ülke idâresinde söz sâhibi olmak için herhangi bir harekette bulunmadı. Çünkü Osmanlı idâresi bir hânedan başkanlığında olsa bile devletin bütün işleri İslâmiyetin emir ve yasaklarına göre yürütüldüğünden ülkenin her köşesinde adâlet sulh sükûn ve huzur hâkimdi. Avrupa’daki hânedanlar ve krallar ise keyfî idâreleriyle halkı asırlarca zulüm altında inletmişlerdi. Osmanlı Devletinde tanzimat ve meşrûtiyet hareketleriyse halktan gelen birer hareket olmadı. Bâzı devlet adamları ile Avrupa kültürüyle yetişmiş bir grup insanın Avrupa devletlerinden de destek görerek sürdürülen faaliyetleri neticesinde ortaya çıktı ve bu durum ihânete kadar vardı. 1850’li yıllara kadar Osmanlı pâdişâhı devletin ve milletin sâhibi olarak bütün güçleri elinde tutan en yüksek karar organı mevkiindeydi. Ayrı din ve milliyetlerden müteşekkil mütecanis olmayan bir devletin idâresinde bundan başka bir şekil düşünmek de mümkün değildi. Nitekim günümüzde de şeklî görüşü ne olursa olsun muhtelif milletlerden meydana gelen devletler için de benzer durum söz konusudur.

Osmanlılarda hükümdârın temsil ettiği kuvvetlerin ve sâhip olduğu yetkilerin elinden alınarak başka kuruluş ve kişilere verilmesi Batı’daki gibi demokrasinin gelişmesine değil devletin birlik ve berâberliğinin kaybolmasına yol açtı. Aslî unsurunu Müslüman-Türklerin teşkil ettiği Osmanlı Devletinin bünyesinde değişik milletler mevcut olduğu için milliyetçilik hisleri ve demokrasi hareketleri her imparatorlukta olduğu gibi devletin dağılıp yıkılmasında büyük rol oynadı. Nitekim Yunanistan Bulgaristan ve diğer eyâletlerde kiliselerden kaynaklanarak başlayan milliyetçilik hislerinin yabancı devletlerce büyük bir harekete dönüştürülmesi neticesinde bunlar Osmanlı Devletinden ayrılıp bağımsızlıklarını kazandılar. Yine demokrasilerin vazgeçilmez bir unsuru olan parlamento müessesesi ancak millî bir devlet yapısı içinde aslî fonksiyonunu kazanabilmektedir. Aksi hâlde zararı faydasından çok daha fazla olabilmektedir. Meselâ Birinci Meşrûtiyet meclisindeki azınlık mebuslarının seçildikleri bölgeye muhtariyet istekleri gerçekleşseydi Osmanlı Devleti yarım asır önce târihe karışır belki de yerine yeni bir Türk Devleti kurulamazdı.

Meşrûtiyet rejimi ona inananlar tarafından Osmanlı Devletini içinde bulunduğu durumdan kurtarabilecek yegâne çâre olarak görülmekteydi. Osmanlı Devleti tedricen dünyâ siyâsetinde ve iktisadiyatındaki ağırlığını kaybetmeye başlamıştı. On yedinci yüzyılın sonlarına doğru Batı Avrupa ülkelerinin sanâyi inkılâbını gerçekleştirip teknolojik sâhada önemli mesâfeler almaya başlaması üzerine dünyâ siyâsetindeki ağırlıkları artmaya başladı. Sanâyileşme gayretleri içeriden ve dışarıdan çeşitli şekillerde engellenen Osmanlı Devleti kendisi dışındaki teknolojik gelişmelere yeterince ayak uyduramadı. Gerilemesinin esas sebebi din ve kültürü değil değişen dünyâ şartlarına intibak edememesiydi. Harp meydanlarında başgösteren başarısızlıklar neticesinde devletin tekrar eskisi gibi güçlendirilip yenilenmesi çabaları ortaya çıktı. Türk târihindeki her ilerici hamle üstten ve idâreci zümreden geldiği gibi bu husustaki ilk teşebbüsler de pâdişhalar tarafından ele alındı. Pâdişahlar tarafından çeşitli kereler ıslahat teşebbüslerinde bulunuldu. Genç Osman Üçüncü Selim İkinci Mahmud Abdülmecîd ve Abdülazîz hanların başlattıkları yenilikçi gayretlerin temel vasfı Osmanlı Devlet müesseselerinin işleyiş şekillerinin çağın şartlarına uygun yeni fonksiyonlar kazanarak verimliliklerinin arttırılması oldu. Böylece Osmanlı devlet müesseselerinin ortaya çıkan yeni ihtiyaçlara cevap verebilmesi sağlanmak istendi.

Ancak her defâsında başlatılan çalışmalar dolaylı ve dolaysız yollardan dâhilden ve hâriçten gelen baltalamalar sebebiyle akamete uğratıldı. Genç Osman ve Üçüncü Selim Hanın Yeniçeri isyanları neticesinde şehit edilmeleri; İkinci Mahmûd Han (1808-1839) devrinde devletin karşılaştığı büyük gâileler; Abdülmecîd Han (1839-1861) devrinde ise ıslahat hareketlerinin hüviyetinin değiştirilmesi ve Abdülazîz Hanın tahttan indirilip şehit edilmesinin altında yatan esas sebep buydu. Meselâ Sultan Abdülazîz Han (1861-1876) devrinde alınan borçlarla dünyânın ikinci büyük donanması ve dördüncü büyük kara ordusu kuruldu. Alınan paraların yüzde dördü de demiryolu inşâsına harcandı. Ordu ve donanması güçlenen Osmanlı Devleti İngiltere’nin en büyük rakibi olunca; İngilizler Abdülazîz Hanın şahsında sömürge imparatorluklarının dünyâ hâkimiyetlerinin yıkılışını görür gibi oldular. Bu ordu ve donanma İngilizler tarafından çevrilen çeşitli entrikalar neticesinde Abdülazîz Hanın şehit edilmesine Doksanüç Harbinin de ortaya çıkmasına yolaçtı. Bu harpte Osmanlı ordusu eridiği gibi aynı orduya bir daha sâhip olunamaması sebebiyle Mondros’a kadar gelindi. Abdülazîz Hanın ordu ve donanma için yaptığı borçlar anormal bir yekün teşkil etmemekle berâber Doksanüç Harbinin getirdiği ekonomik ve askerî yıkımdan dolayı ödenmesinde çok büyük güçlüklerle karşılaşıldı.

Meşrûtiyetin îlânında azınlıklara eskisinden daha fazla haklar ve imtiyazlar vererek bunların ve bunların hâmiliğini üstlenmiş olan yabancı devletlerin dostluğunu kazanmak arzusu önemli rol oynadı. Ancak bu durum azınlıkların devlete daha çok bağlanması yerine bağımsızlık emellerini kuvvetlendirdi. Osmanlı Devletinin Hıristiyan tebeaya verdiği lütuf ve imtiyazların hak şeklini alarak geri verilmemesi Avrupa devletlerinin şaşmaz politikası oldu. Osmanlı Devleti zayıfladıkça yabancı devletlerin azınlıklar üzerindeki tahrik ve teşvikleri arttı. Öyle ki son yüz yıllık devri âdeta bir azınlıklar meselesi asrı olarak geçti. Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan gayri müslimler bugün birçok medenî devlette bulunan hürriyetten daha fazlasına sâhiptiler. Ancak bunun yanında bâzı mükellefiyetleri de vardı. Meselâ cizye ve vergi verirlerdi. Devletin son zamanlarında karşılaştığı dâhilî meseleler adâletli ve istikrarlı bir idâre sebebiyle değil parçalanmasında menfaati olan yabancı devletlerin tahrik ve teşvikleri yüzündendir. Osmanlı azınlıkları üzerinde her devletin tespit edilmiş bir politikası vardı. Fransızlar Katoliklerin; İngilizler Protestanların; Ruslar Ortodoksların hâmiliğini üstlenmişlerdi. Katoliklik Fransızlarca İkinci Mahmûd Han devrinde Protestanlık da 1850’de İngilizlerce resmî mezhep olarak tanıttırıldı. Rusya Balkanlarda İngiltere Yunanistan ve Doğu Anadolu’da Fransa Suriye ve Lübnan’da bölücü faaliyetlere giriştiler. Hıristiyan azınlıkları ilk isyâna sevk eden Çar Deli Petro’dur. Suriye Lübnan Doğu Anadolu Yukarı Mezopotamya’da açılan ABD İngiliz ve Fransız okulları azınlıkları eğiterek milliyetçilik hislerini canlandırdılar. Rusya 1830’lardan îtibâren Balkanlarda önemli bir nüfuz mücâdelesine girişti. İngilizler 1870’lerde Midhat Paşanın Tuna Vâliliği sırasında her il ve ilçede açtıkları konsolosluklar vâsıtasıyla Balkan komitacılığını organize ettiler.

Osmanlı Devletinde meşrûtiyet konusundaki ilk fikrî faaliyetler Genç Osmanlılar arasında başladı. Ebuzziyâ Tevfik Ali Suâvî Nâmık Kemâl Agâh Efendi Ziyâ Paşa ve Şinâsî gibi batı kültürüne sâhip şahıslar meşrûtiyet gelince devletin bütün meselelerinin çözüleceğine dâir bir inanç içindeydiler. Devletin içinde bulunduğu durumdan Batı’daki gibi bir idâre sistemini benimserse kurtulabileceğini zannediyorlardı. Batı’daki müesseseleri kendi târihî gelişimini göz önüne almadan tatbik etmek için çalışıyorlardı.

Bu sıralarda Mısırlı Prens Mustafa Fâzıl Paşa Sadrâzam Fuâd Paşa tarafından verâset haklarından mahrûm edildiği için Paris’e kaçarak Osmanlı Devleti aleyhine çalışmalara başladı. Matbûât yoluyla meşrûtiyet mücâdelesine girişmiş olan Genç Osmanlılar Âlî Paşanın baskıları neticesinde yurt dışına kaçarak Mustafa Fâzıl Paşanın çevresinde toplandılar. Paris ve Londra’da çıkardıkları gazeteleri mecmuaları yabancı devletlerin özel postahâneleri vâsıtasıyla yurda sokarak meşrûtiyetçi fikirleri yaymağa çalıştılar. Ancak Mustafa Fâzıl Paşa Sultan Abdülazîz Hanın Fransa seyâhati sırasında pâdişahtan özür dileyerek kendisini affettirip İstanbul’a dönünce desteksiz kalan Genç Osmanlılar İngiltere ve Fransa tarafından finanse edilmeye başlandılar. 1860’lardan başlayarak günümüze gelinceye kadar yurt dışına kaçmak zorunda kalan bütün siyâsî göçmen gruplarının müşterek husûsiyeti memleketleri aleyhine de olsa yabancılar tarafından tasvip ve destek görmeleri oldu. Genç Osmanlılar ve Jön Türkler kendileriyle benzer durumda bulunan İtalyan ve Rus ihtilalcilerinin bu açıdan gösterdikleri şahsiyet ve karakter nümûnelerinden mahrum kaldılar.

Birinci Meşrûtiyet Genç Osmanlılardan çok devlet ricâlinin çalışmaları neticesinde îlân edildi. Mütercim Rüşdî Paşa ile Serasker Hüseyin Avni Paşa hükümdârın yetkilerinin sınırlandırılmasına taraftar olmakla birlikte meşrûtiyete karşıydılar. Sadrâzam Midhat Paşa ve Askerî Mektepler Nâzırı Süleymân Paşa ise meşrûtiyet taraftarıydılar. Sultan Abdülazîz Hanın tahttan indirilip Beşinci Murâd Hanın yerine getirilmesi meşrûtiyetçiler tarafından sevinçle karşılandı. Ancak Sultan Abdülazîz Hanın katledildiğini duyan Beşinci Murâd Hanın sinirleri bozuldu. Bu sırada vukûa gelen Çerkes Hasan Vak’ası ile Serasker Hüseyin Avni Paşanın öldürülmesi (Bkz. Hüseyin Avni Paşa) Midhat Paşa lehine önemli bir gelişme oldu. Osmanlı başşehrinde yaşanan bu karışıklıklar ve vahim olaylar arasında İkinci Abdülhamîd Han 31 Ağustos 1876’da pâdişâh oldu. 10 Eylül 1876’da okunan Cülûs-ı Hatt-ı Hümâyûnunla Kânûn-ı Esasî’nin hazırlanması için Midhat Paşa başkanlığında bir komisyon teşekkül ettirildi. Midhat Paşanın meşrûtiyet taraftarlığı İngiltere’ye olan hayranlığından ve ölünceye kadar sadârette kalmak istemesinden kaynaklanıyordu. Hiçbir devletin anayasasını tetkik etmediği gibi Meşrûtiyet idâresi hakkında da esaslı bir fikir sâhibi değildi. Başlıca arzusu kurulacak yeni rejimin mîmârı olarak kendisini göstermek ve makam sâhibi olmaktı.

Kânun-i Esâsî; on altısı yüksek mülkî memur onu ulemâdan ikisi de Ferik (Orgeneral) rütbesinden asker olmak üzere yirmi sekiz kişilik bir komisyon (Bunların ikisi Hıristiyandı.) tarafından hazırlandı. Komisyonda Ziyâ Paşa ve Nâmık Kemâl de vardır. Sadrâzam ve bütün nâzırların pâdişâh tarafından tâyin ve azli pâdişâha karşı sorumluluğu prensibi eskiden de olduğu gibi Kânûn-i Esasî’de aynen yer aldı. Osmanlı vatandaşlarının hakları memuriyet âyân ve mebûsan meclislerinin işleyişi illerin idâresi ayrı ayrı belirtildi. Heyet-i Vükelâya (Bakanlar Kuruluna) kânun hükmünde kararnâme çıkarmak yetkisi verildi. Pâdişâh istediği zaman meclisi toplayıp dağıtabilmek hakkına sâhipti. Kânûn-ı Esâsî dar mânâda kuvvetler ayrılığı prensibine yer vermektedir. Yasama yetkisinin Meclis-i Umûmî yürütme yetkisinin Hey’et-i Vükelâ ile berâber kullanılmasına karşılık son söz yine Pâdişâha âitti.

Yüz kırk maddeden ibâret olan ön tasarıda Sadrâzamlık makâmı Başvekâlet hâline getirilip nâzırların seçimi de ona bırakılıyordu. Heyet-i Vükelâyı parlamentoya karşı mesul tutarak Pâdişâhlık makâmını tamâmen sembolik bir mevki hâline getiriyordu. Taslakta yer alan ve her milletin kendi dillerini resmen kullanabileceklerine dâir bir madde Midhat Paşanın ısrarlı tutumuna rağmen kaldırılıp Türkçenin resmî dil olduğu hakkında bir hüküm yer aldı. Pâdişâha siyâsî bakımdan mahzurlu görülenleri sürgün etme yetkisi veren 113. madde bütün ısrarlara rağmen Midhat Paşa tarafından esas metne dâhil edildi. Halbuki bu yetki Tanzimât Fermânı ile kaldırılmıştı ancak tahta yeni geçen Sultan Abdülhamîd Han Midhat Paşayı iknâ edemedi. Zîrâ Midhat Paşa ölene kadar iktidarda kalacağını zannediyordu. Böylece kendi rakiplerini ve muhâlif olanları sürebilecekti. Midhat Paşa Pâdişâhın nüfuzunu ortadan kaldırmak için Kânûn-ı Esâsî’yi Avrupa’nın büyük devletlerinin müşterek kefâleti altına koydurmak istemişse de bu son derece dehşet verici madde çıkartıldı. Midhat Paşa buna mâni olamadığı için Nâmık Kemâl ve Ziyâ Paşa başta olmak üzere hayli tenkit edildi. Nâmık Kemâl; “Biz böyle pejmürde bir anayasayı kabul etmeyiz. Taslak ya aynen kabul edilmeli veya meşrûtiyetten vazgeçilmelidir.” diyordu.

O sırada toplanan Tersâne Konferansındaki İngiliz delegesi ve Hindistan Vâlisi Lord Salisbury yeni rejim hazırlığı için Bâbıâlî’yi tebrike geldi. Kânûn-ı Esâsî 23 Aralık 1876’da Çorluluzâde Mahmûd Celâleddîn Paşa tarafından ulemâ askerî erkan eski ve yeni vekiller azınlık cemâat reisleri önünde Bâyezid Meydanında okundu. Toplar atılarak Kânûn-ı Esâsî îlân olundu. Hâriciye Nâzırı Safvet Paşa yabancı devlet elçilerine Kânûn-ı Esâsî’yi îzâh etti.

Meşrûtiyetin mîmârı sayılan Midhat Paşa meclisin açılışından önce 5 Şubat 1876’da sözü geçen 113.maddeye dayanılarak sürgün edildi. Sadrâzamlığı esnâsında Bosna-Hersek eyâletinde başlayan Hıristiyan isyânını durdurmak için Türk bayrağındaki ay-yıldızın yanına haç ilâve edilmesini emretmiş ve tatbik ettirmişti. Ancak isyan durmadığı gibi Müslümanlar da müteessir olmuşlardı. İktidar hırsıyla “Âl-i Osman olur da neden Âl-i Midhat olmasın!” diyerek Hıristiyan ve Müslüman gönüllülerden müteşekkil kendi şahsına bağlı asker ocağı kurdurup İstanbul sokaklarında nümâyişler yaptırıyordu. Bunu duyan Nâmık Kemâl ve Ziyâ Paşa onu desteklemekten vazgeçti. Pâdişâhın aleyhinde çeşitli yerlerde ve huzurunda söylediği sözler neticesinde sabrı taşan Abdülhamîd Han İzzeddin Vapuruyla yanına beş yüz altın vererek onu İtalya’ya gönderdi.9 Mart 1877 senesinde Meclis-i Mebûsan büyük bir merâsimle açıldı. Dârülfünûn (Üniversite) için yapılan binâ ilk Osmanlı parlamentosuna tahsis edildi. Meclisi bizzât İkinci Abdülhamîd Han açtı. Pâdişâhın nutkunu Mâbeyn Başkâtibi Küçük Saîd Bey okudu. Mısır Romanya Sırbistan Karadağ Necd Umman gibi kendi iç idârelerinde muhtar eyâletler dışındaki yerlerden milletvekilleri iki dereceli bir seçimle parlamentoya girdi. Ahmed Vefik Paşa ilk Meclis Reisi oldu. Meclisin hükûmeti düşürme yetkisi yoktu. Birinci Meşrûtiyetin Osmanlı parlamentosunda ana dili Türkçe olan milletvekili sayısı % 50’yi bulmuyordu. Rum Bulgar Romen Ermeni Yahûdî Sırp gibi gayri müslim milletvekilleri olduğu gibi Müslüman fakat Türk olmayan ayrılıkçı milletvekilleri de vardı. Bunlardan Rum Ermeni Patriki Narses Rus Çarına başvurarak Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermenistan Devletinin kurulması için yardım yapılmasını isteyebiliyordu. Türk milletvekilleri de müsbet bir icraat ortaya koyamıyorlardı. Bunun üzerine İkinci Abdülhamîd Han 13 Şubat 1878’de Meclis-i Mebûsan’ı süresiz olarak tâtil etti. Böylece Birinci Meşrûtiyet 1 yıl 1 ay 21 gün sürmüş oldu. Fakat Doksanüç Anayasası kaldırılmadı. Milletvekillerinin görevleri sona ermesine rağmen âyân üyelerinin (senatörlerin) görevlerine son verilmedi. Âyân üyeleri hayatları boyunca “Âyân Üyesi” ünvânını taşıdılar. Bunlardan üç kişi 1908’e kadar hayatta kalabilmiş ve 1908 İkinci Meşrûtiyet parlamentosuna dâhil edilmişlerdi.

Meşrûtiyetin ikinci defâ îlân edilip süresiz tâtile giren Meclis-i Mebûsanın yeniden toplanması için ilk faaliyet İttihad-ı Osmânî ismiyle birkaç kişi arasında kurulan bir cemiyet tarafından başlatıldı. Bu cemiyet daha sonra İttihat ve Terakkî ismini aldı. 1885’te ismini duyuran cemiyetin fikirleri; Mülkiye Harbiye ve Tıbbiye talebeleri arasında yayılmaya başladı. Hükûmete ve Pâdişâha muhâlif olan bu hareket haber alınarak dağıtıldı. Sıkı şekilde tâkip edilmeye başlanınca cemiyet üyelerinin büyük bir kısmı yurt dışına kaçtı. Paris Napoli Cenevre ve Londra’da çıkardıkları gazete ve dergilerde hükûmet aleyhine Meşrûtiyetin îlânı lehine yazılar yazıp bunları yurda gizlice sokmaya başladılar. Fransız İhtilâlinin yüzüncü yıldönümünü kutlama merâsimleri dolayısıyla Paris’e giden Ahmed Rızâ da orada kalarak Jön Türk hareketinin liderliğini ele aldı. Çıkardığı Meşveret Gazetesi’nde ve saraya yazdığı layihalarda o da meşrûtiyet hürriyet kavramını işlemeye başladı. Ancak Jön Türklerin yurtdışı yayınları tenkit ve temennilerden ibâret kaldı. Osmanlı Devletinin sosyal ve ekonomik temellerine dâir araştırma ve yayın faaliyetinde bulunamadılar.

Jön Türkler yurda döndüklerinde hiçbirisi tecrübe ve tetkik sâhibi olmak hüviyetini taşımıyorlardı. Ülkenin ve çağın sosyal siyâsî şartlarından habersiz gerekli fikir olgunluğundan mahrumdular.

İttihat ve Terakki Cemiyeti ilk kongresini 1902’de Paris’te yaptı. Kongreye İttihat ve Terakkî üyeleri Prens Sabahaddîn ve taraftarları Sırp Bulgar ve Ermeni komitacı reisleri katıldılar. Oy çokluğu ile alınan kararların en önemlileri Meşrûtiyetin îlânı için iş birliği yapmak ve Osmanlı Devletinde milliyetlere göre mahallî muhtâriyetlerin kurulmasını sağlamak gibi hususlar teşkil ediyordu. Ahmed Rızâ ile Prens Sabahaddîn arasında kongrede ortaya çıkan anlaşmazlık her ikisinin bir araya geldiği ilk ve son kongre olmasına sebep oldu.

Ahmed Rızâ Meşrûtiyetin îlânı için yabancı devletlerin müdâhalesi fikrini reddederken Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyetçi fikirleriyle meşhur Prens Sabahaddîn bunu savunuyordu. Yine bu kongrede hâtırât yazılmaması bu işin teşekkül ettirilecek bir heyet tarafından yapılacağı karara bağlanmış ancak bu heyet teşekkül ettirilmemiştir. Cemiyetin gizliliği prensip edinmesi ve heyetin de teşekkül ettirilmemesi sebebiyle 1908 öncesine âit İttihat Terakki hakkındaki belgelerin sayısı çok azdır. Almanya 1898’den îtibâren Meşrûtiyet idâresi için İttihat ve Terakkî hareketine gizlice yardım etmeye başladı. İttihatçılar kendi aralarında İngiliz ve Alman yanlısı diye ikiye ayrılmaya başladılar. Fakat bu ihtilaf Meşrûtiyete kadar pek önemli bir mesele olmadı.

Sultan İkinci Abdülhamîd Han sarayda bir heyet teşekkül ettirerek Türklerin hâkimiyetinde olan bir meclis yapısına müsâit yeni bir anayasa hazırlattırıp tatbik ettirmeyi düşünüyordu. Ancak buna fırsat kalmadan dağa çıkan üçüncü ordu subaylarından Enver ve Niyâzi Beylerin başlattığı hareket sonucunda Ferizovik Selanik ve Manastır’da 20 Temmuz 1908’de Meşrûtiyet îlân edildi. Bunun üzerine Sultan Abdülhamîd Han 23 Temmuz 1908’de Kânûn-ı Esâsî’yi tekrar yürürlüğe koymak zorunda kaldı. Rumeli’de büyük gösterilerle îlân edilen Meşrûtiyet İstanbul gazetelerinde ehemmiyetsiz bir haber olarak yer aldı. Saraydan vilâyetlere gönderilen bir emirnâme ile Kânûn-ı Esâsî’nin yürürlüğe girdiği belirtilerek Birinci Meşrûtiyet meclisinin kabul ettiği seçim kânunu mûcibince seçimlerin yapılarak mebusların İstanbul’a gelmesi istendi. İkinci Meşrûtiyet bir fikir ve doktrin hareketi değildi. Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu şartlara göre Meşrûtiyet geldikten sonra ne yapılacağını kimse bilmiyordu ve tesbit etmek gereği de duyulmamıştır. İttihat ve Terakkî hareketinin ise kendine âit bir lideri programı ve fikri yoktu. Meşrûtiyetten önceki gizliliğini sonra da devâm ettirdiği için ortaya çıkan otorite boşluğu anarşi ve cinâyetlere yol açtı. İttihatçılar yeni kurulan hükûmette vazîfe almayıp vaziyeti kontrol altında tutmaya çalıştılar. Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın dönemine büyük bir tepki olarak eski rejimin adamları üç sene içinde tasfiye edildiler. Sultan İkinci Abdülhamîd Han muhâliflerini maaşla merkezden uzaklaştırırken İttihatçılar sûikast tertipleyerek öldürmeye başladılar.

İkinci Meşrûtiyetten bir şeyler bekleyenler beklediklerini bulamadılar. Îlân edilen umûmî afla yurda dönen Jön Türkler ve dağlardan silâhlarını bırakarak inen komitacıların da katıldığı sun’î kardeşlik havası fazla sürmedi. 17 Aralık 1908’de toplanan Meclis-i Mebûsandaki azınlık mebusları ekseriyette olup meclis Birinci Meşrûtiyet meclisi gibi azınlıkların mücâdele sâhası hâline geldi. Balkanlarda Osmanlı Devletine başkaldıran altı Bulgar çete reisi Sandasky de dâhil olmak üzere mebus seçildiler. Sason İsyânı tertipcilerinden Ermeni Komitası Reisi Hamporsam Boyacıyan ve Damadyan Kozan Mebusu oldular. Balkan Harbinde dünyâ askerlik târihinin en son kale müdâfilerinden Hasan Rızâ Paşayı İşkodra Muhârebesinde arkadan vuran ve Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın hallini bildirmeye memur dört kişiden biri olan Arnavut Draç Mebusu Esad Toptanî ise meclisin ateşli hatipleri arasındaydı. 266 mebustan sâdece 137’si Türk’tü.

31 Mart Vak’asından sonra Kânûn-ı Esâsî’de çok büyük değişiklikler yapılarak pâdişâhın yasama ve yürütme yetkileri önemli ölçüde sınırlandırıldı. Veto yetkisi kaldırılarak nâzırlar parlamentoya karşı mesul duruma getirildi. Bundan sonra pâdişâhlık makâmı hilâfet ve saltanatın kaldırılışına kadar sembolik yetkileri olan bir mevkî hâline geldi. Sultan Beşinci Mehmed Reşâd meşrûtiyet rejimi içinde tahta geçip bu dönemde ayrılan tek pâdişâh oldu.

seher
03-12-10, 12:43
Mihaloğulları

Osman Gâzi döneminde Hıristiyanken Müslümanlığı kabul ederek Osmanlıların hizmetine giren Mihal Bey (Köse Mihal)in soyundan gelen akıncı âilesi.
1313’te İslâmiyeti kabul eden Mihal Gâzi ilk devir Osmanlı fetihlerinde önemli rol oynadı(Bkz. Köse Mihal). Köse Mihal’in oğulları Ali Aziz ve Balta beyler âilenin ilk akıncı komutanlarındandı. Balta Beyin oğlu İlyas Bey Yıldırım Bâyezid devri fetihlerinde büyük yararlıklar gösterdi. 1402 Ankara Savaşına katıldı. Azîz Beyin oğlu Gâzi Mihal de Rumeli fetihlerinde önemli rol oynadı. Bunun oğlu Mehmed Bey 1402 Ankara Savaşından sonra Osmanlı şehzâdelerinin saltanat mücâdelelerinde Mûsâ Çelebi’ye Beylerbeyi oldu. Ancak sonradan Çelebi Mehmed’i destekledi ve onun iktidârı ele geçirmesiyle de hizmetine girdi. Şeyh Bedreddîn isyânı sırasında iftiraya uğrayarak bir müddet Tokat’ta tutuklu kaldı.

Sultan İkinci Murâd’ın saltanatı sırasında Evrenos Turahan ve Gümlüoğlu gibi meşhur akıncı beyleri Rumeli’de hâkimiyetini îlân eden Mustafa Çelebi(Düzmece Mustafa) yanında yer aldılar. Bursa’ya kadar gelen bu kuvvetler Osmanlı Birliğini yeniden parçalayacak bir güce erişmişlerdi. Ancak tevkif edildiği hapisten çıkarılarak Bursa’ya getirilen Mihaloğlu Mehmed Bey Ulubat Suyu kenarında Rumeli Beylerini birer birer adlarıyla çağırarak onların Mustafa Çelebi tarafından Murad tarafına geçmelerini temin eyledi.

İkinci Murâd Han 1422 yılında İstanbul’u muhâsara ettiği zaman bu defâ da kardeşi Şehzâde Mustafa isyân ederek İznik’i almıştı. Bunu haber alan Pâdişâh Mihaloğlu Mehmed Beyi akıncılarıyla İznik’e gönderdi. Mehmed Bey İznik’e girdiği sırada Mustafa Çelebi’nin kumandanı Tâceddîn oğlu Mahmûd Bey tarafından öldürüldü (1423). Ancak vaziyete hâkim olan Mihaloğlu’nun akıncıları isyanı önledikleri gibi beylerini öldüren Tâceddîn oğlu Mahmud’u da saklandığı yerde yakalatıp katlettiler.

Mehmed Beyin oğulları Yahşi ve Hızır beyler de akıncı kumandanlıklarında bulundular. Bunlardan Hızır Bey Plevne’de Yahşi Bey ise İhtiman’daki kuvvetlerin başındaydı. Hızır Beyin oğulları Bâli Gâzi Ali İskender ve Gâzi Fîrûz beyler Fâtih Sultan Mehmed devrinde önemli başarılar kazandılar. Mihaloğullarının en ünlü beyi sayılan Gâzi Ali Bey 1462 Eflak Seferinde Voyvoda Üçüncü Vlad’ı(Kazıklı Voyvoda) Erdel’e (Transilvanya) kadar kovaladı. Bosna’ya akınlar düzenledi ve büyük ganîmetlerle döndü (1463-64). Mehmed Paşa ile birlikte Yanya kuşatmasına katıldı (1464). Semendre’deki bir çarpışmada ünlü Macar komutanı Scilgoyi’yi esir aldı. Yaptığı akınlarda düşmanlarına büyük bir korku ve dehşet veren Ali Bey bölge halkına da o derece adâlet ve hoşgörülü davrandı. Bu durum daha sonra bölge halkının tamamının Osmanlı hâkimiyetine geçerek İslâmlaşmasında büyük rol oynadı.

Gâzi Ali Bey daha sonra Fâtih tarafından İmparatorluğun doğu sınırını korumak ve Uzun Hasan kuvvetlerine karşı Tokat baskınına mübâdele olmak üzere düşman arâzisini vurmağa ve haber almağa memur edildi. Otlukbeli Savaşına (1473) katıldı. Ertesi yıl kardeşleri Bâli ve İskender beylerle birlikte Macaristan Venedik ve Arnavutluk üzerine akınlar düzenledi. 1478 Mayısında İşkodra’yı muhâsara eden Gâzi Ali Bey kuşatmaya Rumeli Beylerbeyi Dâvûd Paşanın gelmesi üzerine Venedik’e akınlarda bulundu. İkinci Bâyezid Han döneminde Eflâk ve Boğdan’a akınlar düzenleyen Gâzi Ali Bey 1492’de Alman İmparatoru Maksimilyan’ın kumandanlarından Rodolf dö Keves’in kendisinden kat kat üstün kuvvetlerine karşı giriştiği bir muhârebede şehit düştü.

Gâzi Ali Beyin oğullarından Mehmed Bey Çaldıran Savaşında öncü birliklerin komutanlığını yaptı. Hersek Sancakbeyliğinde bulundu. Kardeşi Hızır Bey de Segedin Sancakbeyiydi (1542). Akıncı Mihaloğulları soyu İhtimalı ve Plevneli olarak iki koldan günümüze kadar gelmiştir.

seher
03-12-10, 12:43
Mimarbaşı

Osmanlı Devleti'nde umumî olarak inşa işleriyle meşgul olan memur.
Mîmarbaşıları diğer şehirlerle birlikte İstanbul’un imar edilmesine çalışırlardı. Mimarbaşılar padişah ve saray mensuplarının saray ve köşklerinin yanında umumun faydalanması için inşa ettirilen cami medrese çeşme gibi inşaatlarını yaparlardı. Savaş zamanında ordu ile beraber sefere çıkarlar yıkılan kalelerle tahrip edilmiş köprüleri tamir ederler askerin geçeceği yolları düzelterek mühimmat geçebilecek hâle getirirlerdi.

Mimarbaşıların maiyetinde “başmimar ikinci mimar kethüdâ ve çavuş gibi memurlar vardı. Kethüdâ ve çavuş hergün İstanbul’u dolaşır umumî yollar caddeler üzerine veya fakirlerin evlerine tecavüz edecek tarzda inşa edilmiş binaları yıktırırlardı. Böylelikle zamanımızdaki Belediye imar İşleri dairesinin vazifesini görürlerdi.

Yaptırılacak binalar için mimarbaşından ruhsat alma ve plânın tasdik ettirilmesi mecburiyeti vardı. Böylelikle inşaatların kanuna uygun olması kontrol edilirdi. Aksine hareket edenler men edilir ve cezaya maruz kalırlardı. Arazilerin taksiminde çıkan anlaşmazlıkların halledilmesi de mimarbaşıların vazifelerindendi. Ayrıca su bentlerinin inşası suyun şehre taksimi kaldırımların inşası da bu memurun göreviydi.

Mimarbaşılık yalnızca İstanbul’a münhasır bir memuriyet değildi. Mühim hallerde ve büyük şehir merkezlerinde bu isimle anılan vazifelilere rastlanırdı.

Evliya Çelebi meşhur Seyâhatnâme’sinde Bağdat şehrinin yüksek dereceli memurlarını sayarken emrinde beş yüz kişi çalıştıran bir mimarbaşıya da yer vermiştir.

Şehremini denilen saray memurları da bazı inşaat işleriyle alâkadardılar. Bu sebeple zaman zaman mimarbaşılarıyla birbirlerinin vazife sahalarına girerlerdi. Geçen zaman içinde bu iki memuriyetin vazifeleri tamamen karışmış ancak mimarbaşıların fennî hususlarda daha bilgili olmaları onları üst dereceye çıkarmıştır. 1831 senesinde her iki memuriyet de kaldırılarak Ebniye-i Hassa Müdürlüğü kurulmuş ve vazifeleri bu memuriyete verilmiştir.

Mîmarbaşılar yalnızca birer inşaat memuru değil bugün hepimizin sahip olmakla iftihar ettiğimiz sanat âbidelerini meydana getiren büyük birer sanatkârdılar. Bunlar arasında Mimar Ayas Mimar Kemaleddin Mimar Kasım Mimar Davud Mimar Sedefkâr Mehmed ve tarihimizde erişilmez ve müstesnâ yeri olan Mimar Sinan mimarbaşılık vazifesinin en güzide memurlarıydılar.

seher
03-12-10, 12:44
Misak-ı Millî

İstiklâl Harbi yıllarında toplanan son Osmanlı Mebuslar Meclisi'nin aldığı kararlar “Ahd-i Millî” ve “Mîsâk-ı Millî” adı altında altı maddeden meydana gelir. Meclis 28 Ocak 1920’de toplandı. Osmanlı Sultanı Vahideddin Han rahatsız olduğundan Meclisin açış konuşmasını İçişleri Bakanı Damad Şerif Paşa okudu. “Felâh-ı Vatan” yani vatanın kurtuluşu istendi. Mecliste Erzurum Mebusu Celaleddin Ârif Beyin başkanlık ettiği Felâh-ı Vatan grubundaki milletvekillerince Mîsâk-ı Millî hazırlandı. Erzurum ve Sivas kongrelerindeki beyannameler kabul edildi. Millî Kurtuluş Programı hazırlandı ve millî hudutlarımız tespit edilerek hukuk ve siyaset anlayışı esaslarına göre ortaya kondu.
Altı madde hâlinde yazılıp oybirliği ve heyecanla kabul edilen Mîsâk-ı Millînin girişinde şöyle deniliyordu: “Osmanlı Mebuslar Meclisi üyeleri yapılacak fedakârlığın en son mertebesine göre hazırlanan aşağıdaki esaslarla devletimizin istiklâlini ve milletimizin sulh ve sükûna kavuşabilmesi bunlar gerçekleşmeden Osmanlı saltanatı ve cemiyetinin varlığı ile devamının imkânsızlığını hep birlikte kabul ve tasdik etmişlerdir.”

Mîsâk-ı Millînin altı maddesi şunlardır:

1. Arapça konuşan ancak 30 Ekim 1918 Mondros Mütârekesi'ne göre; düşman işgali altında kalan bölge halkının durumu bunların hür olarak verecekleri oylara göre belirlenmelidir. Mütâreke çizgisinin içinde ve dışında kalan bu yerlerin İslâm ve soyca bir olan Osmanlı çokluğunun oturduğu bölgelerin hepsi hüküm ve fiil bakımından Anayurttan hiçbir sebeple ayrılmaz bir bütündür. (Bu maddeye göre; Irak kuzeyindeki Musul-Süleymaniye-Erbil ve Kerkük bölgeleri Türkleriyle Suriye kuzeyindeki Rakka-Halep-Antalya ve İskenderun-Hatay kesimlerindeki Türklerin Anayurttan koparılamayacağını belirtiyor Kıbrıs Adası Devletler Hukuku bakımından Türkiye’ye ait olduğundan 1914 sonunda İngiltere’nin tek taraflı ilhakı hükümsüz sayılıyordu.)

2. Halkın ilk serbest kaldıkları sırada (Haziran 1918’de) verdikleri oylarıyla Anayurda katılma kararını belirten Elviye-i Selâse (Üç Sancak: Kars; Oltu Olur ve Şenkaya dahil Ardahan; Artvin ve Avara ile Çürüksu dahil Batum) için gerekirse yeniden serbestçe oylama yapılmasını kabul ederiz.

3. Batı Trakya’nın geleceği de oralarda oturanların serbestçe verecekleri oylara göre belirlenmelidir.

4. İslâm Halifeliğinin Osmanlı Saltanatının ve Hükümetinin merkezi İstanbul şehriyle Marmara Denizinin (Boğazlar'la birlikte) güvenliği korunmalıdır. Bu şartlara uyularak Akdeniz-Çanakkale ve Karadeniz-İstanbul Boğazlarının dünya ticaretiyle ulaşımına açık tutulması için bizim de ilgili devletlerle birlikte vereceğimiz karar geçerli sayılır.

5. Azınlıkların hakları İtilâf Devletleriyle hasımları ve bir takım ortakları arasında kararlaştırılan anlaşma esaslarına göre (komşu ülkelerdeki Müslümanların da bu haklardan istifâdeleri güveniyle) tarafımızdan sağlanacaktır.

6. Millî ve iktisadî gelişmemize imkân vermek ve daha çağdaş muntazam idare ile işleri yürütmek için her devlet gibi bizim de gelişmemizi sağlamak üzere tam bir serbestliğe ulaşmamız hayat varlığımızın temelidir. Bu sebeple siyasî adlî malî ve diğerleri gibi gelişmemize engel olan bağların karşısındayız. Ortaya çıkacak devlet borçlarımızın ödeme şartları da bu esaslara aykırı olmayacaktır.

Türk Millî Mücadelesinin ana programını hem de Türkiye’nin millî ve etnik hudutlarını belirten bu Mîsâk-ı Millî; 28 Ocak 1920 Çarşamba günü kabul edilip 17 Şubat 1920’de gazete ve ajanslar yoluyla bütün dünyaya ilân edildi. Anadolu’da başlatılan Millî Mücadelenin İstanbul’da Osmanlı Mebuslar Meclisince kabulü meselenin Devletler Hukukunca sağlanmasını ortaya koyması bakımından önemlidir. Osmanlı Devleti'nin varlığına ve istiklâline tahammül edemeyen işgalci İtilâf Devletleri Türk Kurtuluş Mücadelesine karşı harekete geçti. 16 mart 1920’de İstanbul İngilizler tarafından işgal edildi. Anadolu Trakya ve Adalar’daki işgal ve hareketler hızlandı. Buna tepki olarak da Türk Milleti bütün imkânlarını seferber ederek başlatılan Millî Mücadeleye katıldı.

seher
03-12-10, 12:44
Muâyede

Bayramlaşmak bayramda birbirini tebrik etmek.
Osmanlılar'da Ramazan ve Kurban bayramlarının muâyedeleri parlak bir merasimle yerine getirilirdi. Devlet erkânı topluca padişaha bayram tebrikine gittikleri gibi kendi aralarında da ziyaretlerde bulunurlardı.

Osmanlı Sarayında bu işe verilen önemden dolayı muâyedenin nasıl yapılacağı kanunnâmelerle tespit edilmişti. Fatih Sultan Mehmed Han'ın çıkardığı Kanunnâme-i Âl-i Osman’ın yirmi beşinci sahifesi bundan bahsetmektedir. Bayramlarda sarayda divan meydanında taht kurulur ve padişah burada oturarak tebrikleri kabul ederdi. Bu iş özel merasimle yapılırdı. Önce Taht-ı Hümâyûnun etrafında bulunması icap eden erkân yerini alır her şey hazırlandıktan sonra Sultan gelirdi. Bu sırada alkışta vazifeli olanlar tarafından “Uğurun açık olsun” “padişahım devletinle bin yaşa” “mağrur olma padişahım senden büyük Allah var” cümleleri yüksek sesle söylenir ve mehterhane marşlar çalardı. Daha sonra Nakîbüleşraf Efendi padişahın huzuruna gelir dua eder ve ayrılırdı. Bundan sonra sıraya göre bayramlaşacak olanlar padişahın elini öperek ayrılırlardı. Bu iş büyük bir nezaket ve terbiye kuralları içinde olurdu. Tebrik merasimi bittikten sonra padişah yine saray âdet ve törelerine göre uğurlanırdı.

Bayramlaşma bayram günü sabah namazından sonra ve bayram namazından önce yapılır sonra alayla camiye gidilip bayram namazı kılınırdı.

seher
03-12-10, 12:44
Müderris

Medreselerde ders veren öğretim üyesi profesör.
Arapçada “ders” mastarından gelen müderris kelimesi ders veren öğretmen ve ders vermeye yetkili ilim sahibi kimse manâsındadır. Tarihte devrin mektep ve medreselerinde eğitim ve öğrenimini tamamlayıp icazet (diploma) aldıktan sonra medreselerde ve camilerde din ve fen ilimlerini ders vererek öğretenlere müderris adı verilmiş; makamlarına da müderrislik denilmiştir. Müderris tabiri daha ziyade onuncu asırdan sonra yaygınlaşmıştır.

Devlet adamları yanında halktan da medrese kuranlar oldu. Onuncu asırdan itibâren Mâverâünnehir ve Bağdat başta olmak üzere bütün İslâm âlemine yayılan medreselerde muhtaç talebenin geçimi sağlandı ve hocalara ücret verildi. Büyük Selçukluları takiben medreselerin kurulması Türkiye Selçukluları Anadolu Beylikleri ve Osmanlı Devleti'nde de artarak devam etti.

Osmanlı Devletinde medreseyi bitiren talebe için ilmiye sınıfı dahilinde iki meslek vardı. Bir kimse ya kadılık mesleğini seçer veya müderrislik için mülâzemete başlardı. Kadılık mesleğini seçen en küçük kaza merkezlerinden birinde görev alırken müderrislik yoluna giren de en düşük gündelikli medreseye tayin olunurdu. Tabii ki kadılığın “naiplik” devresi olduğu gibi müderrisliğin de “mülâzemet” dönemi vardı. Her iki dalda da ilmiye mensupları gayret ve başarılarına göre yükselerek daha üst payeler elde ederlerdi.

Medreseler okutulan kitaplara ve bahsedilen ilim dallarına göre kendi aralarında sıralanırken kaza merkezleri de nüfuslarına göre sınıflandırılırdı. En yüksek pâyeli medreseler Sahn-ı Semân medreseleriydi. Bu medrese müderrislerinin dereceleri de en yüksek dereceydi. “Mevleviyet kadılıkları” denilen İstanbul Bursa Kahire gibi kadılıklara da en üst pâyeye sahip kadılar tayin edilirdi. Müderrisler ve kadılar bu seviyede eşit payelere sahip olurlardı. Bunların ikisinden en bilgili ve kabiliyetlisi Anadolu kazaskeri olurdu.

Müderrisler okuttukları derslerden herhangi bir konu üzerinde öğrencilerine münazara yaptırırlar sonunda iki taraf arasında hakem olup görüşlerini söylerlerdi. Danişmendler arasından ve en liyakatli olanlardan seçilen yardımcılarına “Muîd” denirdi. Muîdler hem müderrisin derslerini tekrarlar hem de danişmendlerin disipliniyle meşgul olurlardı. Sahn-ı Semân muîdleri ayrıca Tetimme medreselerinde ders verirlerdi.

Müderris tayininde vücut zihin ve karakter özelliklerine bakılır; simasının sempatik akıllı kültürlü anlayışlı adaletli iffetli cömert ve gözü gönlü tok olmasına dikkat edilirdi. Bunun yanında hâl hareket ve huy güzelliğiyle talebelerine örnek olması arzu edilirdi.

Zamanın en ehil kimseleri arasından seçilen müderrisler dersi talebelerinin anlayacakları seviyede tutarlardı. Bilmediği şeyler hakkında soru sorulduğu zaman tereddütsüz “bilmiyorum” demekten çekinmezlerdi. Talebesinin kendi kendine iş yapabilecek bir şahsiyet olarak yetişmesine çalışırlardı. Aç ve susuzken tasalı öfkeli üzüntülü veya sıkıntılı zamanlarda ders vermezlerdi. Talebelerine eşit muâmele ederler iltimas ve ayırım yapmazlardı.

Müderrislerin idareciler ve halk arasında yüksek itibarları vardı. Başlarına tülbentle sarılmış büyük sarıklar giyerler ucunu iki omuzları arasından aşağı sarkıtırlardı. Daha çok beyaz cübbe giyerler elbiselerinin temiz ve düzgün olmasına çok dikkat ederlerdi.

Müderrislerin derecelerinin ilerlemesi Fatih devrinde beşer akçe ile sağlanırken On altıncı asırda otuzlu pâyesine kadar beşer akçe ondan sonra onar akçe ile olurdu. Bir müderris bazen sahip olduğu akçe ile yine o seviyedeki diğer bir medreseye tayin edilirdi. Bir müderrisin bulunduğu seviyeden üst pâyedeki bir medreseye terakki etmesinde (ilerlemesinde) birden fazla istekli bulunursa aralarında imtihan açılırdı. İmtihanlar Rumeli ve Anadolu kazaskerleri huzurunda ve çoğunlukla İstanbul’da Zeyrek Ayasofya ve Vefa camilerinde yazılı ve sözlü olarak yapılırdı. Yazılı imtihan için bir risale (tez) hazırlanır mülâkatta umumiyetle muteber bir fıkıh kitabı olan Hidâye’nin bölümlerinden okutulup sorular sorulur ve üstün görülen seçilirdi. Fatih’in Sahn-ı Semânına talip olanlar ise “Üç fenden” yani fıkıhtan Sâdeddîn Teftazânî’nin Telvîh adlı eserinden ve kelâmdan Kâdı Adûdüddîn-i Îcî’nin (Mekâvıf) belâgatta Sekkâkî’nin Miftâh’ul-Ulûm adlı eserinden imtihan olurlardı.

Hiçbir müderris şart-ı vâkıf hilâfına (işin ehli olmadan) medreseye tayin edilmezdi ve vakfiyede müderrise yevmiye kaç akçe tespit edilmişse ondan aşağısı verilmezdi. Ancak medresenin pâyesi yükseltilerek müderrise daha yüksek bir yevmiye verilebilirdi. Bu durumda yükselen yevmiye vakfın geliri müsaitse ondan değilse başka vakıfların zevâidinden (gider fazlasından) veya devlet hazinesinden sağlanırdı.

Osmanlı medreselerindeki görevli müderrisler aldıkları son akçe üzerinden tekaüde (emekliye) ayrılırlardı.

Osmanlı Devletinde başta padişah ve devlet adamları ilim sahiplerine (âlimlere salihlere velilere) karşı büyük bir saygı ve hürmet duyuyordu. Çünkü âlimler Kur’ân-ı kerimde ve Hadîs-i şerîflerde övülmüşlerdi. Bu saygı ve anlayış devam ettiği müddetçe devlet ve millet gelişip güçlendi yükselmeye devam etti. İlim adamları da âlimliğin şeref ve haysiyetini ayağa düşürecek hareketlerden sakındılar ve devlet adamlarına gereğinden fazla ve yersiz iltifatlarda bulunmadılar. Ancak vazifeleri icabı ihtiyaç kadar onlarla birlikte oldular. Diğer zamanlarda onlardan uzak durmayı ve ilimle meşgul olmayı tercih ettiler.

Medrese ve müderrisler insanı dünyanın esiri yapmadan onun fatihi ve sahibi yapma vazîfesini gördüler. Osmanlı da bu temeller üzerinde din ve devlet adamlarını en mükemmel bir şekilde yetiştirdi. Ferdî kabiliyete göre ferdî öğretim yapmayı hedef alan plân ve programlardan daha mükemmel bir metod geliştirerek tatbik etti. Bugünkü modern pedagojinin de tavsiye ettiği bir tarzda sınıf geçme yerine ders geçme yolunun seçilerek mezuniyeti yıllara değil kabiliyet ve çalışkanlığa bağladı. Dolayısıyla medreselerde okuma süresi hoca (müderris) ve talebelerinin gayretine bağlı olarak uzayıp kısaldı. Zeki ve çalışkan bir talebe tahsilini çabuk tamamlayıp kısa zamanda mezun olmuş ancak devlet memuru olabilmesi için belli bir yaş aranmıştır. Medreselerde umumi derslerin yapıldığı sınıflarda talebe sayısı yirmiyi geçmemiştir. Bu durum derslerin tekrarlarla karşılıklı soru ve cevaplarla daha iyi anlaşılma imkânını hazırlamış ve talebeye ufuklar açmıştır.

Üniversite reformu ile de müderris unvânı kaldırıldı.

seher
03-12-10, 12:45
Mühr-ü Hümâyun

Osmanlı padişahlarının kullandıkları mühre verilen ad.
Padişahların mühürlerine “Tuğra” denir. Mutlak vekil olduklarını belirtmek için sadrazamlara da verilen bu mühürlere “Mühr-i şerif” “Hâtem-i vekâlet” de denilirdi. Vezirlere mühür vermek Abbasî halifelerinde ve Türk hükümdarlarında da âdetti. Osmanlı padişahlarından mühürleri görülenlerin en eskileri Sultan İkinci Bayezid Han ile Yavuz Sultan Selim Handır.

Tahta geçen Osmanlı sultanı dört mühür hazırlattırırdı. Biri zümrüt üçü altından olan bu mühürlerde sultanın kendi isimleriyle babalarının isimleri ve bunların üzerinde de “El-muzaffer dâimâ” yazılıydı. Hükümdar değişince tuğra gibi mühürler de değişir eskileri alınıp saray hazinesine konurdu. Dört köşeli ve diğerlerine göre daha küçük olup zümrütten yapılanı padişah tarafından yüzük şeklinde kullanılırdı. Diğer üçü beyzi şekilde altından olup biri sadrazamda ikincisi hasodabaşında üçüncüsü de harem-i hümâyûn hazinedarı olan kadın efendide bulunurdu.

Mühr-i Hümâyûn ilk önceleri yüzük şeklindeydi. Daha sonraları sadrazamların zincire bağlı bir kese içinde boyunda taşımaları âdet hâline geldi. Mühr-i Hümâyûn vazifeden alınan sadrazamdan alınır saraya çağırılan yeni sadrazama verilirdi. Vazifeden alınan sadrazam seferde ise veya herhangi bir sebeple Mühr-i Hümâyûn zayi olmuş ise bu durumda hasodabaşındaki mühür geçici olarak alınır yeni sadrazama verilirdi. Sadrazam mührü almadıkça padişaha vekil sayılmazdı. Sadrazamların kendi isimleri yazılı mühür ilk defa Keçecizâde Fuad Paşa tarafından 1861-1862 senesinde kullanılmıştır. Bundan sonra sadrazamların daha önce imza yerine kullandıkları “Sah” işareti yerine mühür kullanmaları âdet oldu.

Padişahlar parmaklarında yüzük şeklindeki Mühr-i Hümâyûnu maliye tarafından kendilerine takdim edilen şahsî para ve bazı muayyen haraç ve sairenin tesliminde teslim aldığına dair imzaladığı makbuzlarda kullanırdı. Mühr-i Hümâyûn Osmanlı saltanatının sonuna kadar kullanıldı.

seher
03-12-10, 12:45
Mukataa

Hazinenin gelir kaynaklarından biri. Devlete ait bir arazi veya varidatın (gelirin) bir bedel mukabilinde kiraya verilmesi veya geçici olarak temlikidir.
İslâm devletlerinde mukataa usulü eskiden beri kullanılmakta idi. Osmanlılarda mukataalar devlete ait gelirlerin tahsili veya bir tekel hâline getirilen herhangi bir kuruluşun işletme hakkı veya yeraltı servetlerinden devlet payına düşen kısmı toplamak veya gerektiğinde bu kaynakları işletenlerden çıkardıkları madeni satın alma tekeli kurmak şekillerinde işletilen üretim birimleridir. Devlet uygun gördüğü her türlü ziraî ticarî ve sınaî kuruluşu mukataa konusu edebilirdi. Kara ve deniz gümrükleri darphaneler madenler ve şaphaneler buna örnek verilebilir. Gelirleri çoğunlukla devlete ait olmakla birlikte vakıflara tahsis edilen ulûfe karşılığı veya ocaklık olarak verilebilen veya has olarak tahsis edilebilen mukataalar da vardı. Mukataa gelirlerinde ve bunların toplam bütçe gelirlerine oranlarında bazı dalgalanmalar görülmüştür. Bunların bütçe içerisindeki payı yüzde 24 ile yüzde 37 arasında değişmiştir.

Devlete gelir getiren kaynakları kiralayanlara ise “mültezim” ismi veriliyordu. Mukataanın önemine göre mültezim bir şahıs olabileceği gibi bir ortaklık da olabilmekte veya birkaç mukataa topluca bir mültezime verilebilmekteydi.

Mukataalar genel olarak üç yıllık süreler içindi. Mukataa gelirlerinde fevkalâde bir artış olması durumunda istendiği taktirde mukataa daha yüksek bedel teklif eden bir başka mültezime verilebilirdi. Böylece devlet mukataaları için daha kârlı bir teklif geldiği zaman üç yıllık iltizam süresini istediği yerde keserdi. Mültezim parasını peşin ödemişse kalan dönem için olan miktarı kendisine iade edilirdi. Mukataanın mültezime taksitle verildiği durumlarda hazineye ipotekli sayılırdı. Bu durumda mültezimler tahvil süreleri içinde hiçbir şeylerini satamazlar başkasına devredemezlerdi. İltizam bedelini zamanında ödemeyen mültezimlerin gerekirse kefillerinin mallarına el konurdu.

Osmanlılar mukataaları işletmede üç usul kullanırlardı. Bunlar; iltizam emanet ve 17. yüzyılın sonlarından itibaren mâlikânedir.

İltizam usulü mukataalar: Osmanlı Devleti'nde iltizam usulü kuruluş yıllarından itibaren görülmüş ve timar sistemiyle bir bütünü tamamlayan unsur olarak var olmuştur. On altıncı yüzyılın ortalarına doğru iltizam usulü para ekonomisinin gittikçe değer kazanması sonucunda timar sistemini de içine alarak daha yaygın bir duruma geldi. Önceleri ticaret maddelerine konan resimler ve padişah haslarının gelirleri hasılatı nakit olarak temin etmek amacı ile iltizama verilirken sonraları bütün dirlik sahipleri tasarrufları altındaki gelir kaynaklarını iltizama vermeye başlamışlardı.

İltizam usulünde; maden ocağı tuzla darphane gümrük ispençe dalyan vb. mukataaların yıllık gelirinin asgarî değeri maliye tarafından tespit edilip hazine defterlerine kaydedilirdi. Sonra bu mukataaların muayyen bir yıl için temin edebileceği azamî kıymeti de düşünülerek arttırma usulü ile peşin veya kısmen peşin kısmen taksitle belli bir meblağ karşılığında satılacağı (iltizama verileceği) umumî efkâra ilân edilirdi. Bu gelirleri satın almak isteyen kişiler (mültezimler) artırma konusu olan mukataayı; getireceği gelir sebep olacağı masraf ve bırakacağı kâr hakkındaki yaptığı araştırmaların sonucuna göre kıymetlendirdikten sonra devlete yıllık olarak ödemeyi kabul edebilecekleri miktarı ihtiva eden tekliflerini yaparlardı. Hazine ise; öncelikle âdil iyi tanınmış ve iyi bir terbiye ile yetişmiş olanları seçer bunlar arasından da en yüksek teklifi yapan mültezime genellikle üç senelik bir devre için o mukataayı vergilendirme hakkını devrederdi. Verilen bu süre içerisinde mültezim devletin sağladığı malî idarî ve adlî kolaylıklardan faydalanarak kanunların çizdiği sınırlar içinde tam bir müteşebbis gibi hareket eder arttırmada belirlenen miktarı hazineye ödedikten sonra kalan kısmını kendi şahsî ve meşru kârı olarak kazanırdı.

Emânet usûlü mukataalar: Devletin iktisadî hayatının istikrarsız olduğu yıllarda zarar ihtimali bulunduğundan mukataalar için mültezim bulma zorlaştı. Bu durumda Devlet mukataaları kapatmaktansa emanet yoluyla işletmeyi tercih etti. Çoğu defa böyle durumlarda işletme başına gelen kimseler emin kalmak şartıyla belli bir meblağın ödenmesini üzerine alırlardı. Böylelikle iltizam yoluyla emanet (emânet ber-vech-i iltizâm) adını alan karma bir düzen meydana getirilip işletme başında bulunan kişi de kendinde memuriyetle özel teşebbüsü birleştirmiş olurdu. Emîn sıfatıyla maaşlı bir memur belli bir meblağı ödemeyi üzerine aldığından işletmenin kâr veya zararından sorumlu bir kişi olarak görünürdü.

Malikâne usulü mukataalar: Muhtelif gelir kaynaklarının bir kimseye varidâtından hayatı boyunca istifade etmek lâkin satamamak şartıyla verilmesine denilmektedir. On yedinci yüzyılın başlarından itibaren; mültezimlerin vergi kaynaklarının korunması ile ilgilenmemeleri sonucunda mukataalar iktisadî bünyeyi tahrip edici bir şekil almıştı. Bu sebeple gelecek yılların mâlî kaynaklarını yıpranmaktan korumak ve reâyânın güvenliğini sağlamak için bâzı mukataalar kayd-ı hayat şartıyla iltizama verilmeye başlandı. Bu sistemde mukataa gelirleri bir miktar peşin (muaccele) ve her yıl ödenecek taksitler (müeccele) karşılığında özel kesime satılmaktaydı. Nitekim bu sistemin uygulanması ile reâyânın ve toprağın korunması ziraî verimin artması sağlandığı gibi savaş harcamaları için ek bir finansman imkânı da ortaya çıktı.

1695’ten başlayarak yüz-yüz elli yıllık Osmanlı malî ve iktisadî tarihinin gelir getiren önemli bir kaynağı olarak hayatiyetini sürdüren malikâne sistemi ilk olarak ömür boyu ziraî iltizamların öteden beri geçerli olduğu Mısır’a yakın Suriye Güney ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde uygulamaya kondu zamanla yaygınlaştı ve eyaletlere malikâne verilmesine kadar genişledi. Nitekim 1746 yılında sırasıyla Adana Trablusşam eyaletleri Aydın muhassıllığı (vergi tahsildarlığı) Rakka eyaleti Kıbrıs ve Mora muhassıllıkları malikâne olarak özel şahıslara verilmişti.

Malikâne sistemi madenlerden esnaf kethüdalığına tuzlalardan damga resmine kadar; cizye ve avârız hariç devletin vergi aldığı bütün faaliyetlere yayılmıştı. Fakat kısa süreli iltizam dönemlerinde taahhüd ettiği iltizam bedelini kârıyla çıkarmaktan başka şey düşünmeyen mültezimin işletmesiyle ilgilenmesini üretimi arttırmak ve çeşitli yatırımlar yapmasını sağlamak için uygulamaya konulan mukataa sistemi de istenilen şekilde uygulanamadı. Ömür boyu tasarruf etmek için mukataayı alan malikâneciler işletmeleri başına gitmeyerek malikânelerini ikinci şahıslara iltizama verme yoluna gittiler. Böylece malikâne sisteminde de bir iltizam kademelenmesi ortaya çıktı ve mukataa sistemiyle düzeltilmesi düşünülen aksaklıklar giderilemedi.

Mukataadan hasıl olan gelirler günü gününe tutulur mukataa kâtipleri bunları mukataa defterine işlerler sonra da ruznâmçe kalemine teslim ederlerdi. Mukataa defterleri kubbe altında bitişik binada saklanırdı. Bunların muhafazasından sır kâtibi sorumlu idi. İltizama verilen mukataa beratları üzerine ise kubbe vezirleri tuğra çekerlerdi.

Mukataa gelirleri 1826 yılında yeniçeri ocağının kaldırılması üzerine yerine kurulan Âsâkir-i Mansûre-i Muhammediyye ocağının giderlerine ayrıldı. Tanzimat'tan sonra 1858 yılında çıkarılan arazî kanunu ile mîrî arazinin halka tapu karşılığı satılmasıyla tımar ve zeamet sahipleri mültezim ve muhassıllar yerine resmî devlet memurları ikame edilerek mukataa sistemi kaldırıldı.

seher
03-12-10, 12:45
Naiplik (Nâiblik)

İdarî dinî ve hukukî konularda yetki sahibi olan kişilerin yetki ve görevlerini vekil olarak yürüten kimselere verilen unvan.
Birinin yerini alan birinin yerini tutan vekil manâlarına gelen naiplik çeşitli devletlerde bir idarî unvan ve makam olarak yetkileri bazen çok genişleyen bazen da daralan bir rütbe oldu.

Memlûklarda Delhi Sultanlıklarında sultanın vekili veya temsilcileri ve eyalet valileri bu unvanı taşıdılar. Sultandan sonra en yüksek mevkilerde işleri sultan namına idare ettiler. Murabıtlar ve Muvahhidlerde en mühim eyalet olan Endülüs genel valileri naip unvanını taşıdılar. Aynı zamanda veliahd olan Endülüs naipleri Gırnata İşbiliyye ve Kurtuba’da hüküm sürdüler. Eyyubîlerde ise naip unvanı eyalet valilerine verildi. Bunların sayısı devletin kuruluşu sırasında altı iken daha sonra yeni teşkil edilen eyaletlerle arttı. Şam naibi rütbe bakımından hepsinden üstün sayıldı.

Osmanlı Devleti teşkilâtında şer’î mahkemelerin hakimlerine naiplik unvanı verildi. Kadı vekili manâsında kullanıldı. Mevâlî denilen büyük kadılar bazen hizmetlerinin tamamını bazen da bir kısmını fiilen yapmayarak yerlerine kadı vasıflarını haiz ve ehliyet sahibi birini vekil tayin ettiler. Anadolu ve Rumeli kazaskerleri vekilliğini yapan kadılara naiplik unvanı verildi. Esasen İstanbul’da oturan Kazaskerler taşraya kendilerine vekalet edecek kadılar gönderdiler bu kadılara naip denildi. Mahkemeler tarafından bir işin araştırılması için vazifelendirilen bilirkişilerin araştırmalarını denetlemek üzere seçilen kimselere de naip adı verildi. Bazen bir kaza örfî müddetlerini tamamlayan ilmiye sınıfına mensup ilim sahiplerine veya vazifede bulunan bir müderrise arpalık namı altında verildi. Bu gibi hallerde uhdelerindeki kazalara gitmeyerek yerlerine birer naip gönderdiler.

Naipler yaptıkları vazifelere göre şu kısımlara ayrılırlar.

Arpalık naibi: Şeyhülislamların ve eyalet kadılarının (mevâlîler) vazifeden alınmalarından sonra kendilerine verilen arpalıkların gelirini onlar adına idare eden kimseler olup tayinleri Anadolu veya Rumeli kazaskerleri tarafından tasdik edilirdi.

Ayak naibi: Eyalet kadılarının yanında kadı adına esnafı denetleyen vazifeliye denirdi.

Bâb naibi: Eyalet kadısının yanında kadıya yardımcı olan ve onun adına dava dinleyen ve hüküm veren kimseye denirdi.

Kaza nâibi: Kazalara bağlı nahiyelerin şer’î (dinî) işlerine kaza kadısı adına bakan kimseye denirdi.

Mevâlî nâibi: Eyalet kadılarının tayin edildikleri eyalete gitmedikleri durumlarda gönderdikleri vekile denirdi. Naip kadıdan vekil olduğuna dair bir vesika alır bunu da o kadılığın kazaskerine tasdik ettirirdi.

Şer’iyye mahkemelerinin kaldırılmasıyla birlikte naiplik ve naipler de lağvolunmuştur.

Osmanlılar zamanında sadrazamlar hakkında saltanat vekili manâsında Nâib-i Saltanat tabiri kullanılırdı. Padişahın vekili demek olan bu tabir eski Türk ve İslâm devletlerinde de kullanılmıştır.

seher
03-12-10, 12:45
Nevbet

Osmanlı Devleti zamanında sarayda ve bazı özel yerlerde sabah ikindi yatsı zamanlarında çalınan askerî mızıka.
Buna nevbet-i sultanî de denirdi. Osmanlı Devletinin kuruluşundan itibaren âdet olan nevbet sonraları geniş bir kadroya sahip olan mehterhâne tarafından icra edilirdi. Osman Gazi'den Fatih Sultan Mehmed Hana gelinceye kadar nevbet çalmağa başlayınca padişahlar ayağa kalkar ve öylece dinlerlerdi. Fatih Sultan Mehmed Hanın çıkardığı kanunla ayakta dinleme kaldırıldı. Nevbet vurma esasları kanuna bağlandı.

Mehter takımı her gün padişahın bulunduğu yerde ikindi zamanı çalınır sonra dua edilerek nevbet merasimi biterdi. Seferde ise padişah mehterhânesi saltanat sancağı altında ikindi ezanı okunduktan sonra otağ-ı hümâyûn önünde nevbet vurur sonunda dua edilirdi. Mehterler gerek nevbet esnasında gerekse diğer zamanlarda şarkı çalmazlar; “Kerim Allah Rahim Allah...” diyerek ağır adımlarla yürürlerdi.

seher
03-12-10, 12:46
Nizâm-ı Cedid

Osmanlı Devleti'nde 18. asır sonunda askerî ve idarî sahalardaki düzensizliklere çare bulmak için yapılan teşebbüslerin tamamı. Ayrıca Avrupa usulleriyle meydana getirilen talimli orduya verilen isim.
Bu terim ilk defa Fazıl Mustafa Paşa'nın sadrazamlığı esnasında maliyede yapılan bazı yenilikler için kullanılmıştır. Daha sonra Sultan Üçüncü Selim Han (1789-1807) devrinde de şimdi anlaşılan manada kullanılmağa başlanmıştır. Ancak Nizâm-ı Cedid geniş ve dar manâda olmak üzere iki şekilde tarif edilmiştir. Dar manâda; Sultan Üçüncü Selim Han devrinde Avrupaî tarzda yetiştirilmek istenen askerî kuvvetlerde geniş manâda ise; yine aynı padişah devrinde devlet teşkilâtının bütününde yapılmak istenilen yenilikler olarak bilinmektedir. Bu tariflerden ikincisi daha doğru olarak kabul edilir.

On sekizinci asır boyunca devam eden askerî başarısızlıklar bunları takip eden günlerde ıslahat lâyihalarının verilmeleriyle neticelenirdi. Bunların içinde Halil Hamid Paşanın askerlik sahasındaki nizamnâmesi en önemlisidir. Sultan Üçüncü Selim’in tahta çıkışına kadar aşağı yukarı yüz sene devam eden ıslahat hareketlerinin bir merhalesini teşkil eden Nizâm-ı Cedid fikri tamamen bu padişahın şahsına bağlanır. Gerçekten de bu padişah şehzadeliği ve veliahtlığı esnasında devletin içinde bulunduğu durum için yapılan ıslahat teşebbüslerini yakından takip etmiştir.

Nizâm-ı Cedid hareketi Sultan Üçüncü Selim’in tahta çıkışıyla beraber belli bir tertip içinde uygulanmaya başlandı. Böyle yeni bir sistemin konulması için öncelikle bazı yönlerden örnek alınacak Avrupalıların ilerlemesinin sebeplerinin incelenmesi ve devlet adamlarıyla âlimlerden teşekkül edilecek bir danışma meclisinin kurulması icab ediyordu. Padişah meşveret (danışma) meclisi teşkiliyle yeni fikrin bir şahsın değil devletin malı olması gayesini güdüyordu. Islahat için yirmi iki devlet adamından bu konudaki düşüncelerini açıklayan birer rapor hazırlamalarını istedi. Yirmi iki kişinin ikisi Avrupalı idi. Bunlardan Bertrauf Osmanlı ordusunda çalışan bir subay diğeri ise İsveç konsolosluğunda çalışan D’Ohosson idi. Türk devlet adamlarının belli başlıları ise Sadrazam Koca Yusuf Paşa Veli Efendizâde Emin Defterdar Şerif Efendi Tatarcık Abdullah Efendi Çavuşbaşı Efendi ve tarihçi Enver Efendiydi.

Diğer taraftan Ebû Bekr Râtib Efendi o devir için Avrupa’nın güçlü devletlerinden olan Avusturya’nın başşehri Viyana’ya sefaret vazifesiyle gönderildi. Gönderilen bu elçiden Avusturya’nın bütün müesseselerini incelemesi ve rapor etmesi istendi. Sekiz aylık bir seyahat neticesinde yazılan bu Sefaretnâme’de alınması gerektiği bildirilen başlıca tedbirler şu maddeler içinde özetlenebilir:

1. Hazinenin dolu ve düzenli olması

2. Askerin itaatli olması

3. Devlet adamlarının doğru ve sadık kimseler olması

4. Halkın refah ve himayesinin temini

5. Bazı devletlerle ittifak anlaşmalarının yapılması.

Ebû Bekr Râtib Efendiye göre örnek seçilecek bir devletin askerî kanunları ve nizamları iktibas edilerek kendi bünyemize uydurup ihtiyacımıza cevap verecek bir Nizâm-ı Cedid ordusunun kurulması gerekiyordu. Padişahın düşüncelerine tesir eden bu Sefaretnâme Nizâm-ı Cedid programının hazırlanmasının bir safhasını teşkil ediyordu.

Kendisinden önceki padişahların ıslahat hareketlerindeki düşüncelerinden faydalanmasını bilen Sultan Üçüncü Selim Han Sultan Üçüncü Ahmed Han devrinde yapılmak istenilen ıslahatın devlet adamlarından gizli olmasının zararlarını gördüğünden devlet adamları ile âlimleri yanına çağırarak onların düşüncelerinden faydalanma ve memleketlerin durumunu daha iyi tahlil etme imkânını ele geçirmek istedi. Ancak layihaları kaleme alan kimselerin askerlik sahasında tecrübeli olmaması köklü tekliflerin gelmesine mani oldu.

Verilen layihalar başlıca üç görüş üzerinde toplanıyordu:

1. Ordunun Kanunî Sultan Süleyman Kanunları’na göre ıslah edilmesi.

2. Sultan Süleyman Kanunları’na Avrupa nizamlarını tatbik ederek yeniden ordu teşkili

3. Yeniçeri Ocağı tamamen kaldırılarak Avrupa usullerine göre yeni bir ordunun kurulması.

Üçüncü düşüncede olanlara göre devletin eski kanunları ihtiyaca cevap veremez hâle gelmiş Yeniçeri Ocağına fesat karışmış bu da ordunun bozulmasına sebep olmuştu. Bu sebeplerden dolayı Yeniçeri Ocağını bir tarafa bırakarak tamamen Avrupa usulleriyle yeni bir ordu kurulmalıydı.

Sultan Üçüncü Selim Han bu fikirlerden üçüncüyü seçti. Programın uygulanması için tertip edilen heyetin başına İbrahim İsmet Bey gibi dirayetli bir şahsı getirdi. Bu zat işin başlangıcında olabilecek tehlikeleri dile getirmişti. Islahat heyetinin hazırladığı program yetmiş iki maddeden meydana geliyordu. Öncelikle askerlikle ilgili maddelerin tatbikatına geçildi.

Yeniçeri Ocağının birdenbire kaldırılmasının devlete vereceği zarar ortada olduğundan bu ocağın ıslah edilmesi sırasında yeni ordunun kurulması çalışmalarına başlandı. Yeniçeri Ocağına haftada birkaç gün mecburî talim konuldu. Humbaracı Topçu Lağımcı ve Toparabacı ocaklarının yeni kanunnameleri hazırlandı. Bunlar ordunun teknik sınıflarını teşkil edeceklerdi.

Yeni ordunun teşkili ise Sadrazam Koca Yusuf Paşanın Ziştovi ve Yaş anlaşmalarından sonra cepheden İstanbul’a dönmesiyle başladı. Sadrazamın Avrupa’dan subay da getirmesi talimli piyade askerinin teşkilini hızlandırdı. Padişah bu ordunun yeniçerilerden bağımsız olmasını ve genç yeniçerilerin buraya alınmasını istiyordu. Ancak bunun mahzurları düşünüldüğünden yeni ordunun Bostancı Ocağına bağlı on iki bin mevcutlu ve örnek bir ordu gibi teşkili yoluna gidildi. Levend Çiftliği Kanunnâmesi ile yeni ordunun kadroları ve diğer meseleleri açıklanmış oluyordu.

Nizâm-ı Cedid ordusunun kuruluşunda ortaya çıkan diğer bir problemse yeniçeri taraftarlarının çıkaracağı taşkınlıktı. Bunun için halk arasında mûteber olan devlet adamlarından faydalanma yoluna gidildi. Yapılan propagandada yeni ordunun İstanbul’da Rus tehlikesine karşı muhafaza için kurulduğunu İstanbul’a karşı bir tehlike esnasında Anadolu ve Rumeli’ne dağılmış olan çiftçilikle uğraşan askerin geç gelmesinin doğuracağı tehlikeler anlatıldı. Pek tesirli olmamakla beraber yapılan propaganda neticesi ilk andaki tepkiler önlenmiş oldu. Sessizlikten istifade etmek isteyen devlet Anadolu’da asker yetiştirme hareketine girişti. Bu harekette Karaman Valisi Kadı Abdurrahman Paşa ile Amasya Sancakbeyi Cabbarzâde Süleyman Beyin gayretleri semeresini verdi. Ancak Yeniçeri Ocağına talim mecburiyeti konması hariçten esamî satın alarak ulufeye kaydolanların işine gelmedi. Ocak içinde usulsüz aidat toplayanların kanunnâme ile engellenmesi çıkarcıları zor duruma soktu. Yapılan karşı propaganda neticesi önce Yeniçeriler talime çıkmamaya başladı sonra da Nizâm-ı Cedide kaydolanların dağılmaları devlet adamlarına Nizâm-ı Cedidin asker kaynağının sadece ordu olduğunu anlatmış oldu. Bu esnada Levend’den başka Üsküdar’da Kadı Abdurrahman Paşanın askerlerinden teşekkül eden yeni bir ordu tesis edildi.

Nizâm-ı Cedid ordusunun kurulmasının yanı sıra tophane tersane ve mühendishânenin de yeniden organizasyonuna başlandı. Tophane mensupları elenerek yenilendi Avrupa’dan top döküm ustaları getirilerek yeni ve kuvvetli top imalâtına başlanıldı. Çok ihmal edilmiş olan donanma ile tersanenin ıslahatına girişildi ve bu konu Küçük Hüseyin Paşaya verildi. Alınan tedbirler neticesinde donanma her yönden güçlendi. Fennî eğitimde tahsil ve terbiyenin ilerlemesi için 1773’te açılan Mühendishâne-i Bahri-i Hümâyûn genişletildi. Bu okullarda geniş ölçüde yabancı öğretmenlerden faydalanıldı. Okulların kitap ihtiyacını karşılamak için de Üsküdar Matbaası yeniden tesis edildi.

Yapılan değişiklikler devlet bütçesine ağır yük getiriyordu. Yükün kaldırılması için sâdece Nizâm-ı Cedidin giderlerini karşılayacak İrad-ı Cedid denilen yeni bir hazine kuruldu. Ayrıca İrad-ı Cedid ileride meydana gelebilecek harplerin giderlerini de karşılayacaktı. İki yüz bin kese değerinde olacak bu hazinenin gelir kaynaklarını rüsûm-ı zecriye denilen tütün içki ve kahveden alınan vergilerle mahlûl mukataalardan alınan vergi ve her sene yenilenen beratlardan alınan vergiler teşkil ediyordu. Hazinenin hesaplarını görmek için de talimli asker nazırı İrâd-ı Cedid defterdarı tayin edildi.

Nizâm-ı Cedid hareketi askerî sahadaki yeniliklerin yanı sıra idarî siyasî ve ticarî sahalarda aynı istikamette bir takım teşebbüsleri beraberinde getirdi. İdarî sahada Anadolu ve Rumeli yirmi sekiz vilâyete bölündü ve vezir sayısı buna uygun hâle getirildi. İdareciliği menfî olan ehliyetsiz kişilere vezirlik verilmemesine dair kanunnâme çıkarıldı ve tayinlerin yapılması hakkı padişah ve sadrazama verildi. Vezirlerin memuriyet süresi en az üç en çok beş yıl arasında sınırlandırıldı. Kadıların durumu timar nizamnâmesi düzenlenerek yapılacak muamelelerin kanunnâmeye uygun olmasına dikkat edildi.

Osmanlı Devletinin iktisadî idarî siyasî sahalarında yapılan yenilik ve ıslahatlar yapılan menfî propaganda içteki ve dıştaki başarısızlıklar sebebiyle istenilen neticeyi veremedi. Islahatları tatbik edenler arasında padişaha tam olarak itaat edenlerin sayısının az olması da bu başarısızlıklarda rol oynadı. Haricî düşmanlarla yapılan savaşlar Arabistan’da Vehhabî Mora’da Rum Balkanlar’da Sırp isyanları ile diğer küçük çaptaki isyanları bastırmakta güçlükle karşılanılmasının suçu devamlı Nizâm-ı Cedid askerine yüklendi. Yeniçeri Ocağı mensuplarının da Nizâm-ı Cedid askerinin çoğalmasıyla kendi maaşlarının ellerinden gideceği korkusu yeniliklere cephe almalarına yol açtı. Fransa’nın Osmanlı Devleti aleyhine cephe alıp İstanbul’daki Fransız sefirinin el altından Yeniçerileri “Maaşlarınız alınıp devlet ileri gelenlerine dağıtılacaktır” şeklindeki tahrikleri de etkili oldu. Bu hareketin başarısızlığında korkak ve müsrif devlet adamlarının mühim tesiri oldu. Devlet bütçesinden yapılan masrafların artması hileli sikke kesilmesi veya yeni yeni vergilerin konulmasına bağlı olarak eşya fiyatları arttı. Taşrada vergi tahsildarlarının yolsuzlukları halka büyük sıkıntı getirdi. Bu sebeplerden yeniliğe karşı olan unsurlar Nizham-ı Cedid’in yıkılması için fırsat aramaya başladılar.

Napolyon’un Mısır Seferi sırasında Akkâ Kalesinin önündeki savaşta başarı kazanan Nizâm-ı Cedid ordusundan Sırp isyanlarına ve Rusya ile savaş tehlikesine karşı faydalanılmak istendi ve ordu Rumeli'ne geçirildi. Ancak bu durumdan şüphelenen Rumeli âyânına ordunun Sırp İsyanını bastırmakla vazifeli olduğu ilân edildi. Fakat Sadrazam İsmail Paşanın ve yeniliğe muhalif olanların Rumeli âyânı ve Yeniçerileri tahriki olayların başlangıcı oldu. İlk hâdise Tekirdağ’da meydana geldi. Burada kurulacak Nizâm-ı Cedid ordusuna dair fermanı okuyan kişiyi Yeniçeriler öldürdüler. Askeri Edirne’ye ***üren Kadı Abdurrahman Paşaya mukavemet edilmesi iç harp tehlikesi derecesine ulaştı. İngiliz donanmasının İstanbul’u yakmakla tehdit ettiği ve düşmanın sınırlara asker yığdığı sırada böyle bir isyanın başlaması devletin selâmeti açısından kötü neticeler verecekti. Bu sebeple Üçüncü Sultan Selim Han Abdurrahman Paşayı geri çağırdı. Ancak bu tedbir arzu edilen neticenin aksine muhaliflerin taşkınlıklarını arttırmaktan başka bir işe yaramadı. Zira yenilik düşmanlarının şımarmalarına sebebiyet verildi. İstanbul’da Boğaz yamakları isyan etti.

Edirne’deki hâdiseden sonra merkezde yapılan değişiklikler fayda yerine zarar getirdi. Yeni tayinlerle görünüşte Nizâm-ı Cedid taraftarı olanlar makam sahibi oldular. Ordunun da İstanbul’da bulunmayışını fırsat bilen Yeniçeri ve yenilik muhalifleri Nizâm-ı Cedidi ortadan kaldırmaya karar verdiler. Bu karardan habersiz olan Padişah Boğaz yamaklarını Nizâm-ı Cedid’e dahil etmeye çalışıyordu. Köse Musa Paşa ise el altından haber göndererek bu askerleri; “Eğer Nizâm-ı Cedid elbisesi giyerseniz dinden çıkarsınız giymezseniz ocaktan atılırsınız. Belki de Nizâm-ı Cedid sizi öldürecek” diye tahrik ediyordu. Tahrikler sonucu 26 Mayıs 1807 tarihinde Büyükdere Çayırında toplanan yeniçeriler isyanı başlattılar. Başlarına reis olarak seçtikleri Kabakçı Mustafa denilen serkeş de İstanbul halkına yaptıkları işin mukaddes bir hareket olduğu yolunda propaganda yaptı.

Bu esnada Kaymakam Köse Murad Paşa bir taraftan Padişaha isyanı önemsiz gibi gösterirken diğer taraftan isyancıları bastırmaya hazırlanan Topçu Ocağına karşı gelmemelerini emreden haberi gönderiyordu. Böylelikle isyan programı düzenli olarak tatbik edilmeğe başlandı. İsyancılar Et Meydanında (Aksaray’da) toplandıktan sonra devlet adamlarının içinde bulunan Nizâm-ı Cedid muhalifleriyle anlaştılar. Padişah durumdan haberdar olduğunda iş işten geçmişti. İsyanın bastırılması için Nizâm-ı Cedidin kaldırıldığına dair bir ferman yayınladıysa da âsiler bu defa da Padişahtan on bir kişinin kendilerine teslimini istediler.

Kendisine on bir kişinin isimlerinin listesi verildiğinde çok üzülen Padişah bütün bunlara sebep kendi yumuşak huyluluğu olduğunu söyledi. Kan dökülmemesi için âsilerin istekleri kabul edildi. Âsiler verdikleri listede olan kişileri birer yolunu bulup katlettikten sonra bizzat Nizâm-ı Cedidin mimarı olan Sultan Üçüncü Selim’e karşı hareketlere başladılar. Nihayet Üçüncü Selim Han da iyi huyluluğu şefkati ve temiz ahlâkı yüzünden şehit edildi. İsyanın neticesinde de memleket Avrupa’ya yetişmek yolunda uzun bir süre geri bırakılmış oldu.

seher
03-12-10, 12:46
Oğuz Kağan Destanı

Türk destanlarından. Hun-Oğuz destanları grubundandır.
Oğuz Kağan Destanının beş ayrı yazması vardır. Çağatayca Farsça ve Uygurca yazmalardaki Oğuz Kağan Destanı; Oğuz boyları Türk dili edebiyatı folkloru tarihi ve kültürü hakkında bilgi verir. Bu yazmaların özeti şöyledir:

Nuh aleyhisselâmın oğlu Yâfes’in büyük oğlu Türk doğuda yerleşmişti. Bunun ülkesine Türkistan denildi. Türklerin ilk atası olan Türk’ün oğullarından büyüğü Kara-Han Karı-Sayram şehrini başşehir edinmişti. Yaylakları İpanç şehri yakınlarındaki Or-Tag ile Kür-Tag kışlakları da Porsuk şehri yanındaki Kara-Kum idi. Kara-Hanın kardeşleri; Or-Han Kür-Han ve Küz-Han adlarını taşıyorlardı. Kara-Han harika olarak doğan oğluna bir yaşında iken ad koyacağı sırada bu çocuk; “Ben sarayda doğduğumdan adım Oğuz olsun” deyince herkes şaşırmıştı. Allah’ın varlığına ve birliğine inanan Oğuz putperest annesinin sütünü sadece bir defa emdi. Babası Oğuz’u kardeşinin kızı ile evlendirmek isteyince o Hak dine girmeyi reddeden amcasının kızları ile evlenmedi.

Oğuz gençliğinde; yılkıları (at sürüsü) ve insanları yiyen çok korkulan azgın bir canavarı öldürerek büyük şöhret kazandı. Oğuz’un teklif edilen kızlar ile evlenmeyiş sebebini öğrenen babası Kara-Han ile amcaları onun gizli ve kendi dinlerine uymayan bir din taşıdığını anlayarak bir av sırasında öldürmeyi plânladılar. Suikastı anlayınca baba ve amcasını öldürdü. Avlanırken Gök-Işık içinde beliren Gök-Kızı ile evlendi. Gök-Kızından üçüz oğlu olup; Gün-Han Ay-Han Yıldız-Han bir rivayete göre de Gün-Alp Ay-Alp Yıldız-Alp adlarını verdi. Başka bir gün yine avlanırken göl içindeki küçük bir adada dünya güzeli Göl-Kızını gördü. Bununla da evlenen Oğuz Göl-Kızından doğan üçüz oğullarına Gök-Han Dağ-Han Deniz-Han başka bir rivayete göre de Gök-Alp Dağ-Alp Deniz-Alp adlarını verdi. Sonra Oğuz Han bütün halkını toplayarak ulu bir toy (ziyafet) verdi. Kırk yerde ağır sofralar kurdurdu. Toydan sonra Oğuz Han beğler ile halka yarlıg (ferman) çıkararak şöyle buyurdu:

“Ben sizlere oldum Kağan
Alalım yay hem de kalkan
Tamga olsun bize boyan
Gökbörü olsun oranı
Demir çıdalar olsun orman
Avlakta yürüsün kulan
İşte deniz işte muran
Gün olsun tuğ gök korıkan.”

Bundan sonra Oğuz Han dünyanın dört yönüne yarlıg yazdı. Elçilere verip gönderdi. Bu fermanlarda şöyle deniyordu:

“Ben Türklerin kağanıyım; dünyanın dört bucağının da hakimi olsam gerekir. Sizlerden itaatinizi istiyorum. Kim benim buyruğuma baş eğerse el olursa hediyelerini kabul eder kendisini dost sayarım. Her kim de baş eğmezse ona gazab eder üzerine ordu çekip baskın yapar hemen astırıp yok ederim!”.

Bu sırada sağdaki Çin kağanı kıymetli hediyelerle elçisini gönderip itaatini saygı ile arz etti; onunla dost oldu. Soldaki Urum Kağan itaatlerini bildirmediğinden ordusunu çekip onların üzerine yürüyen Oğuz Han kırk gün sonra Muzdağ (Buzdağı) eteğine gelince otağına güneyden bir ışık girdi ve içinden gök tüylü gök yeleli iri bir erkek böri (kurt) çıktı. Bu Gök-Böri konuşarak Oğuz Han’a; “Ben senin orduna kılavuz olarak önde yürüyeceğim” dedi ve böyle yaptı.

Muzdağdan sonra Gök-Börinin kılavuzluğunda batıya yürüyen ordusunun başındaki Oğuz Han İtil-Müren (Volga Nehri) boyundaki Karadağ önünde yapılan savaşta kalabalık ordulu Urum-Kağanı yendi kaçırttı. Urum-Kağanın kardeşi olup Oğuz’a itaat eden ve saklandığı kaleleri teslim eyleyen Urum-Beğin oğluna itaatle teslim olması üzerine Türkçe saklayan koruyan manâsında “Saklar” (Eslar/Slav) adı verildi. Zaferden sonra Uluğ-Ordu Beğ adlı birisi ulu ağaçlardan yaptığı kayıklarla orduyu İtil’den öteye-batıya geçirdiğinden Oğuz Han onu mükâfatlandırarak İtil’in batısındaki ülkeleri ona bağışladı ve kendisine oyuk-ağaç manâsında Kıpçak-Beğ adını verdi.

İtil Nehri kuzeyinden karanlıklar ülkesinde yaşayan Kıl-Barak veya İt-Barak kavmini de itaat altına alan Oğuz Han anayurdu korumak için Uygun uruğunu vazifelendirmiştir. Anayurttan Afgan ve Hind üzerine sefere çıkan Oğuz Han yolda her zaman bindiği ala aygırı kaçıp tepeleri daimî karlı Muzdağın karları içine gitti. Buna çok üzülen Oğuz ordusundaki cesur soğuğa dayanıklı bir beğin dokuz gün içinde gidip bu atı karlar içinde tutup getirmesine çok sevindi. Onu mükâfatlandırarak Tanrı Dağları bölgesinin karlı yaylaklarını ona bağışlayıp; “Sen buradaki beğlere baş ol ve senin adın hep Karluk olsun” dedi.

Afgan ve Hind ellerini fethetti. Sonra İran üzerine Horasan’a yürüdü. Yolda duvarları altından pencereleri gümüşten çatısı ve kapısı demirden ulu bir konak gördüler. Bunun kilitli kapısını açmak çok zor olduğundan Oğuz Kağan pek becerikli hünerli bir kişi olan askerlerinden Tömürdü-Kağul adlı birisine Kal-Aç diyerek buranın kapısını açmasını buyurdu.Seferde yağmalar ve savaşlarda alınan ganimetlerini taşımak için ağaç araba yapan usta askeri çok beğenen Oğuz Han ona yüklü arabanın yürürken çıkardığı“Kang-Kang” sesine göre Kanglı adını verdi.

Oğuz Han Dağıstan’daki Tarku ve Derbend bölgelerini fethederek oradan Şirvan Aran Mugan ve Gürcistan ülkeleri üzerine gelip buraları da feth eyledi. Yaz sıcağında ordusuyla Sabalan ve Arar dağlarındaki Alatağ (Ağrı Dağı) yaylaklarında ordusu ile yayladı. Her iki dağa da Türkçe adlar verildi. Oğuz Hanın bu çevrede fethettiği ülkeye Türkçe Azar-Baygan adı verildi.

Oğuz Han Alatağ yaylasında iken Gürcistan Irak Anadolu ve Suriye ülkelerine elçiler gönderip itaat etmelerini bildirdi. Kış gelince Mugan Çölünü geçerek ordusu ile orada ve Kür ile Aras nehirleri arasındaki Aran (Karabağ) kışlağında kışladı. Baharda Gürcüler itaat ettilerse de sonradan caydılar. Oğuz Han kendi oğullarını iki yüzer kişi ile bu küçük kavmin üzerine gönderdi ve buradan ordusuna erzak tedarik ettirdi.

Alatağ’dan ordusu ile sefere çıkan Oğuz Han Anadolu ve Irak üzerine yürüdü. Buraların uluları gelerek savaşmadan itaat ettiler. Kış bastırınca Oğuz Han ordusu ile Dicle Nehri boyunda kışladı. İlkbaharda Şam üzerine yürüdü. Bütün Raka ve Şam ülkesi itaat ettiyse de üç yüz altmış kale kapılı Antakya şehri direnince bir yıl süren kuşatmadan sonra burası da zaptedildi. Oğuz Han Antakya’da tahta geçti. Yanındaki doksan bin askerini bu şehre yerleştirip kışladı. Askerlerin çoluk çocuğunu da bu ulu şehirde barındırdı. Bu şehirden Altı oğlunu (Filistin ve Mısır ülkeleri) Tekfur’un üzerine öncü olarak gönderdi. Eğer itaat etmezse ordusu ile kendisinin de geleceğini bildirdi. İki gün ve iki gece süren savaşta yenilen Tekfur yakalanarak Antakya’da Oğuz Hana gönderildi. Oğuz Han itaatini arz eden Tekfur’u haraca bağlayıp yeniden kendi ülkesine hakim tayin etti. Yunan ve Frenk ülkesinin durumunu Tekfur’dan öğrenen Oğuz Han üç oğlunu Yunan üç oğlunu da Frenk ülkelerini itaat ettirmeğe gönderdi. Tekfur da kendi elçisi ile bu iki ülkeye tez elden şu haberi yolladı: “Bu Oğuzlar çok büyük kudret ve kuvvet sahibidirler. Güneşin doğduğu yerden buralara kadar bütün ülkeleri ellerine geçirmişlerdir. Onlara hiç kimse dayanamaz. Siz de kendi isteğinizle yıllık vergi vererek onlara itaat ediniz. Karşı çıkıp da halkınız kırılmasın.” Sonunda Frenk ve Yunan ülkeleri itaat edip haraca bağlandılar. Üç yıl Antakya’da kışlayan Oğuz Han Bağdat-İsfahan yolu ile İran’a gelip Demevan Dağından Horasan-Herat (Afgan) yolu ile ülkesine dönmeğe karar verdi.

Oğuz Han Amuderya’yı (Ceyhun) geçerek Ilak ülkesindeki Semerkand bölgesine vardı. Buhara sınırındaki Yalbulağaz mevkiine geldi. Anayurduna erişti. Elli yılda dünyayı feth eden ulu cihangiri Kanglı ve Uygurlar dokuz günlük yoldan gelerek karşıladılar. Kürtak Yaylağına gelen Oğuz Han burada bin evi doyuracak koyun ile dokuz yüz kısrak kestirerek ulu bir toy verdi. Oğuz Hanın yanında soylu yaşlı uzun tecrübeli ve ak saçlı bir Düşüme (vezir) vardı adı Uluğ-Türk idi. Bu vezir bir gün rüyada gördü ki bir Altın Yay doğudan batıya doğru gidiyor. Uyanıp rüyayı Oğuz Hanın ve neslinin cihan hakimiyetine tabir etti. Bunun üzerine Oğuz oğullarını çağırıp avlanmalarını istedi. Büyükler doğuya küçükler batıya doğru ava çıktılar. Gün Ay Yıldız yolda bir Altın-Yay; Gök Dağ Deniz de yolları üzerinde üç Gümüş-Ok bularak dönüp babalarına getirdiler. Buna çok sevinen Oğuz Han okların herbirini küçük oğullarının birisine verdi: “Ok yaya tabidir onu atarken de öyle olunuz” dedi. Sonra dönüp Altın-Yay’ı üçe bölerek her parçasını büyük oğullarından birisine verdi: Bunlara Boz-Oklar dedi. Sonra büyük kurultay toplayarak yanına kırk kulaç boyunda bir direk diktirip üzerine bir altın tavuk koydu ve dibine bir Akkoyun bağladı; soluna da kırk kulaçlık direk diktirip üzerine bir Gümüş-Tavuk koydurdu ve dibine bir Karakoyun bağladı. Oğullarından Bozokları sağ (doğu) yanına üç-okları da sol (batı) yanına oturtarak kırk gün kırk gece yiyip içtiler. Ulu toy yaptılar. Sonra Oğuz Han ülkesini altı oğlu arasında bölüştürdü ve ruhunu teslim etti.

seher
03-12-10, 12:46
Türklerde Okçuluk

Ok eski Türklerde millî silah olarak kabul edilmekte çeşitli destan ve halk hikâyelerinde ondan bahsedilmektedir. Oğuz kelimesinin “oklar” manâsına (ok+z) geldiğini z’nin çoğul eki olduğunu iddia eden linguistler (dilbilimciler) de mevcuttur. Gerçekte “-z” eki birden çok şeyler için kullanılmıştır. “di-z gö-z sö-z yü-z” gibi. Okun aynı zamanda sembol olarak kullanıldığı da olmuştur. Oğuzlar Bozoklar ve Üçoklar diye iki Göktürkler de on oklar diye on büyük kola ayrılmışlardı. Orta Asya’da yapılan arkeolojik kazılarda ele geçen oklar Türklerin ok yapımında çok mahâretli olduklarını göstermektedir. Dede Korkut Hikâyelerinde bir Türkün alp yani kahraman olabilmesi için uçan kuşları ok ile düşürmesinin de şart olduğu belirtilmektedir. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey hususî mektuplarında ok ve yayı tuğra olarak kullanıyordu. Divan edebiyatında ise ok sevgilinin kirpiklerine yay da kaşlarına benzetilmektedir. Bu bir noktada mürşidin nazarıdır.
Osmanlılar zamanında okçuluk büyük bir ehemmiyet taşımış okçuların yetişmesi ve eğitimi meselesi devlet seviyesinde ele alınmıştır. Anadolu beyliklerinde ve Osmanlılarda okçu birlikleri savaşlarda çok mühim rol oynamışlardır. Özellikle Birinci Kosova Varna Gazze Mısır Seferi ve 1521 Belgrad Muhasarasının zaferle neticelenmesinde bu birliklerin payı çok büyük olmuştur. Böyle güçlü birlikler teşekkül ettirebilmek için ok talimleri ve müsabakalarının yapıldığı ok meydanları düzenlenmiştir. İlk olarak Orhan Bey Bursa’da sonra Yıldırım Bayezid Gelibolu’da Fatih İstanbul’da gemileri karadan Haliç’e indirdiği yerde ve Yavuz Sultan Selim de Yenibahçe’de ok meydanları inşa ettirmişlerdir. İstanbul’daki ok meydanlarının sayısı otuz civarında idi. Belgrad Üsküp Edirne Bağdat Kahire Amasya Şam Diyarbakır ve Cidde gibi daha birçok yerde de ok meydanları bulunuyordu. Bu meydanlarda ok talimlerinden başka koşular pehlivan güreşleri ve diğer atletizm müsabakaları da yapılırdı. Divan şairleri usta sayılan kemankeşler (okçular) için methiyeler şiirler yazarlar rekor sayılan atışlarda nişantaşları dikilirdi. Üçüncü Sultan Selim’in attığı okun düştüğü yere dikilen menzil taşı bugün halâ yerindedir. Yavuz Sultan Selim Hanın önünde ok atan kemankeş için zamanından çok sonra Yahya Kemal’in yazdığı şiir bunların en güzellerinden biridir. İkinci Bayezid Han Genç Osman Dördüncü Murad Dördüncü Mehmed Han Üçüncü Selim Han İkinci Mahmud Han ve Sultan Abdülaziz Han gibi padişahlar kabri Ok Meydanı’nda olan Damad İbrahim Paşa Kemankeş Ali Paşa Kemankeş Ahmed Paşa Kemankeş Kara Mustafa Paşa ve Deli Hüseyin Paşa gibi vezirler okçulukta zamanlarının şampiyonu idiler.

Ok talimleri rüzgârın cihetine göre yapıldığından böyle her rüzgâra maruz yerler meydan olarak seçilmezdi. Ok meydanlarının bakımı ile uğraşanlara “ihtiyar” denilirdi. Her meydanın üç ihtiyarı olup baş sorumlu “şeyhü’l-meydan” diye adlandırılırdı. Bunlar aynı zamanda okçuluk tekkesi şeyhliğini de yaparlardı. Şeyhü’l-meydan kemankeş pehlivanların en kabiliyetli zeki ve dürüst olanları arasından seçilirdi. Kemankeşliğe yeni başlayanlar ondan müsaade alırlardı. Şeyhü’l-meydan ile menzil ihtiyarı ve mütevelli meydanın ve okçuluğun bütün meselelerini ihtilaflarını çözerlerdi. Burada talim yapanların imtihanlarını yaparlar ve gençleri okçuluğa teşvik ederlerdi. Üç yüz metreye ok atabilen okçu “kemankeş” unvanını alırdı. Okçuluk tekkesi her sene altı mayısta ok talimlerine başlamak için açılır pazartesi ve perşembe günleri olmak üzere talimler altı ay devam ederdi. Okçular müsabakalarına “koşu” derlerdi. Okçu meydanına öğleden evvel gelip yemekler yenildikten ve namaz kılındıktan sonra müsabaka başlardı.

Atışlar mesafe atışı ve “hedefe atış” olmak üzere iki çeşitti. Bir de zarp vurma denilen sert cisimleri delme yarışı vardı. Hedefe atışlarda hedef tabla veya “puta” denilen kalın meşinden yapılmış ve içi saman dolu cisimlerdi. Tabla iki ayak üzerine tespit edilir. İsabeti haber vermek için etrafına çıngıraklar konulurdu. Menzil atışına katılanlar meydan sorumlularından olan ihtiyarlar ki “azmâyiş” denilen okları kullanırlar dokuz yüzcüler binciler ve bin yüzcüler diye dörde ayrılırlardı. ¤¤¤¤en gez aralıkta dikilmiş iki bayrak arasına düşmeyen oklar müsabaka haricinde tutulur oku en uzağa atan kemankeş müsabakayı kazanırdı. Tarihte meşhur kemankeşlerin menzil dereceleri şöyledir: Tozkoparan İskender 1281 gez (8454 m) Arap kemankeş 1124 gez (7418 m) Sübaşı Sinan 1109 gez (7319 m) Havandelen 1235 gez (8151 m) Kazzaz Ahmed 1037 gez (6844 m) Benli Karagöz 1161 gez (7662 m) Deve Kemal 1205 gez (7953 m) Çullu Ferruh 1223 gez (8071 m) Kaptan Sinan 1232 gez (8131 m) Bursalı Şela 1271 gez (8388 m) Solak Bali 1239 gez (8177 m) (Bir gez 66 cm’dir)

Okçular ok atarken sol dizlerini yere koyup sağ dizlerini kaldırırlar “Ya Hak” diye salâ verip oku fırlatırlardı. Abdestsiz ok atmazlardı. Kazanan kemankeşin boynuna çaprazvârî şal takılır. Okçular tekkesine ***ürülürdü. Şeyhü’l-meyâdin de kazanana iltifat ederdi. Müsabakalarda mükâfat koymak sadece padişahlara vezirlere ve şeyhü’l-meydanlara mahsustu. Her yıl binlerce kemankeş yarışırdı. Topkapı Müzesindeki bir belgede; 1671’de sadece Ok Meydanı’nda 3375 kemankeşin ok attığı belirtilmektedir.

Okçular kullandıkları âletlere hürmet ederler talim veya müsabakalardan sonra yay ve oklarını tekkedeki dolaplarına koyarlardı. Okçuluk tekkeleri iki odadan müteşekkil olup birinde sohbet edilir diğerinde ise yemekler yenirdi. Okçuluk sporunun ve tekkelerinin kendilerine ait kuralları olup bunlara riayet etmeyenler kemankeşlikten menedilmeye kadar varan birçok müeyyidelere tabi tutulurlardı. İstanbul Edirne Bursa gibi pekçok şehirde ok imalâtçıları büyük çarşılar hâlinde toplanmışlardı. Osmanlı ordusunun ok ihtiyacını Cebeci Ocağı karşılamakta bu ocak tarafından imal edilen oklar sandıklarla savaş meydanına ***ürülüp burada kemankeşlere dağıtılmaktaydı. Padişahı ise dört yüz okçu muhafaza ederdi.

Osmanlı'nın son zamanlarına doğru özellikle İkinci Mahmud Han zamanında ateşli silahların iyice yerleşmesiyle okçuluk eski önemini kaybetmeye başladı.

seher
03-12-10, 12:47
Osmanlılarda Top ve Topçuluk

Küçük bir uç beyliğinden üç kıtaya hakim büyük bir cihan devleti kuran Osmanlılar fütuhatlarında topu büyük bir ustalıkla yaptılar ve kullandılar. İlk olarak Sultan Birinci Murad Han (1359-1389) zamanındaki Kosova Meydan Savaşı'nda top kullanıldı. Sultan Bayezid Han (1389-1402) Niğbolu’yu kuşattığı zaman ordusunda top bulunuyordu. Sultan İkinci Murad Han (1421-1451) zamanında Semendire ve Mora yarımadasındaki Germehisarı kuşatmalarında toptan faydalanılmıştı. 1423’te Osmanlılar elinde bulunan Antalya Kalesini kuşatan Karamanlılar'a karşı top ilk defa kale müdafaasında kullanılmış ve Karamanoğlu İkinci Mehmed Bey bir gülle isâbetiyle ölmüştür. Fatih Sultan Mehmed Han (1451-1481) devrin en modern toplarının balistik hesaplarını yapmış; istediği vasıfta toplar döktürerek topçuluğa büyük hizmetler getirmiştir. Fatih Sultan Mehmed Hanın Novoberda Kuşatmasında havan topunu kullandığını tarihî kaynaklar kaydederler.
İstanbul’un fethinden önce toplar harp meydanı yakınında veya başka bir yerde dökülüp harp alanına getirilirdi. Fetihten hemen sonra Fatih Sultan Mehmed Han (1451-1481) bir top döküm yeri tesis etti. Galata surlarının dışında bugün de Tophane olarak isimlendirilen mevkide inşa edilen bu imalâthane Sultan İkinci Bayezid Han (1481-1512) zamanında büyük bir yangın geçirdi. Kanunî Sultan Süleyman Han (1520-1566) devrinde genişletme çabaları sonucunda top döküm binalarının yanısıra topçular kışlası ve talim yerleri yapıldı. Tophane bu görünümünü Sultan Birinci Mahmud Han (1730-1754) devrine kadar muhafaza etmiş ve 18. yüzyıl ortasında Topçubaşı Mustafa Ağanın yaptığı plan üzerine yeniden inşa edilen top döküm binası çok beğenilmiştir. Fakat külliyenin gerçek genişletilme çabaları Sultan Üçüncü Selim Han (1789-1807) devrinde olmuş yeni ek top döküm ocakları inşa edilmiştir. Sultan İkinci Mahmud Hanın (1808-1839) tahtta olduğu dönemde yeniden yanan ve tamir gören Tophane dünyada halen mevcut olan en eski top döküm yerlerinden biri olma özelliğine sahiptir.

Osmanlı ordularında muhtelif zamanlarda çeşitli isim ve cinslerde toplar dökülmüştür. İstanbul’un fethi sırasında Şayka Prankı Havan adı verilen havanlar; 16. yüzyılda yapılan toplardan Bacalaşka Zarbazen Havan Şayka Prankı en dikkat çekenlerdir. On yedinci yüzyıl ortalarına kadar da Zarbazen Miyane Zarbazen Şahi Zarbazen Çakaloz Prankı Bedolçka Morten Ejderhan Kolonborna Miyane Balyemez ve Havan topları kullanılmıştı. Bu topların herbirinin gülleleri başka başka olduğu gibi değişik türleri de vardı.

Ordu sefere giderken toplar üçe bölünürdü. Bir bölümü birbirine zincirle bağlı olarak yeniçerilerin önünde diğer iki bölümse bir hilâl şeklinde ilerleyen ordunun iki kanadında bulunurdu. Kale kuşatmalarında kullanılanlarsa lüzumunda getirilmek için geride bekletilirdi. Top arabalarının ulaşmasına imkân olmayan yerlerdeyse develerle döküm malzemesi ***ürülerek ihtiyaç duyulan yerde top dökülürdü. Ayrıca kuşatmalarda elde mevcut olan toplar yetmezse yerinde daha büyük çaplı toplar dökülürdü. İstanbul ve Belgrad kuşatmalarında böyle hareket edilerek daha büyük çaplı toplar dökülmüştür.

Osmanlılarda top döküm ocakları adı verilen yerlerde yapılırdı. Bu işlemin yapıldığı binalar yüksek duvarlı kubbeli ve fazla miktarda bacaya sahip mekânlardı. Ayrıca top dökümü için zemine açılmış büyük çukurlar erimiş madenin taşınması için kullanılan künkler ve döküm esnasında çıkabilecek yangın tehlikesine karşı su sarnıçlarıyla teşkilâtlandırılırdı.

Bir topun dökümünde esas olan unsur kalıptır. Özel bileşimli çamurun içine keten ve kenevir lifleri gibi dayanıklı malzemeler katılarak yapılan ana maddeye top biçimi verilirdi.

Büyük kalıbın içine yerleştirilen aynı maddeden yapılan ikinci bir kalıp daha bulunurdu. Böylece iki kalıp arasında kalan boşluk eritilmiş maddenin (demir veya bronz) doldurulduğu esas top gövdesinin meydana gelmesine yarardı. Sıkıca sarılmış olan kalıplar belirli bir müddet sonra açılır ve kalıp içinden çıkan madeni top üzerindeki pürüzler giderildikten sonra kullanılmak üzere hazırlanırdı. Osmanlılarda top dökümü ehemmiyet verilen ve kendine has merasim ile gerçekleştirilen önemli bir olaydır. Başta sadrazam olmak üzere şeyhülislâm ve önemli devlet adamları top dökümünün yapılacağı top kârhanesine gelirlerdi. Okunan duaları ve kurban merasimini takiben top dökümü için kullanılacak eritilmiş alaşım içine altın liralar atılırdı. Böylece tunç alaşımına altın karıştırmakla namlu yapısını kuvvetlendirirlerdi.

seher
03-12-10, 12:47
Osmanlı Toprak Hukuku

Osmanlı Devleti zamanında beş türlü toprak vardı:
1. Milletin mülkü olan topraklar olup pek azı haraçlı pek çoğu öşürlüydü. Mülk olan toprak dört kısımdı. Birincisi; köy şehir içindeki arsalar veya köy yanında olup yarım dönümü geçmeyen ve öşürlü veya haraçlı olan yerlerdi. İkincisi halifenin izniyle millete satılan ve mahsulünden öşür verilen mîrî tarla ve çayırlardı. Üçüncüsü öşürlü dördüncüsü haraçlı topraklar olup bunlar yarım dönümden büyük tarlalardı.

Bu dört çeşit toprağı sahibi satabilirdi. Vasiyet edebilirdi ve vârislerine ferâiz bilgisine göre taksim olunurdu. Halbuki mîrî toprakları peşin para verip tapuyla kullanan kimseler ölürse bu toprakların parasından borcu ödenmez. Vasiyet edemez. Vârislerin malı olamaz. Bu topraklar kurban nisabına katılmaz. Satılmaz. Yalnız izinle para karşılığı başkasına devir olunabilir. Mîrî toprağı kiralayan kimse her şey ekebilir veya kirayla başkasına ektirir. Üç sene boş bırakılan toprak başkasına verilir. Kiracı mîrî toprağa ağaç asma gibi şeyleri izinsiz dikemez. İzinsiz bina da yapamaz. Meyyit gömülmez. Mîrî toprak tapuyla kiralamış olanın mülkü olamaz. Bu kimseler kiracıdırlar. Bu kimse vefat edince toprağın vârisine kiraya verilmesi âdet olmuştur. Bu vârisin şer’i hakkı olmayıp devletçe yapılan bir ihsandır.

2. Vakıf topraklar olup öşürlüydü.

3. Umuma terk edilen meydanlar çayır ve benzerleriydi.

4. Beytülmal'in ve hiç kimsenin olmayan dağlar ormanlar gibi yerler olup buraları işletip mahsul alan Müslüman öşür verirdi.

5. Mîrî topraklar. Memleketin çoğu böyle olup kiraya verilirdi. Sonraları çoğu millete satıldı. Öşürlü toprak oldu.

Dirlik sistemi: Mîrî topraklar Osmanlı Devleti döneminde oldukça ilgi çekici bir sistemle işletilmiştir. Dirlik sistemi denilen bu usul şöyle doğmuştur:

İslâmiyet'in doğuşundan beri fethedilen arazinin rekâbesi (mülkiyeti) Devlet Hazinesine “Beytülmâle” kalıyordu. Hükümet bu arazinin sadece kullanılmasını fertlere bırakabiliyordu. Osmanlı Hükümeti toprakların fertler aracılığıyla işletilmesini “dirlik sistemi” ile hâlletmiştir. Bu şekilde teşekkül eden dirlikler beş kısımdı:

1. Hâs: Senelik hasılatı 100.000 akçeden fazla olan dirlik. Padişaha mensup büyük zevatla vezirlere ve beylerbeylerine ait olurdu. Her hâs sahibi her 5000 akçe için bir cebeli yani savaşa hazır mücehhez (teçhizatlı) asker çıkarmakla mükellefti.

2. Zeâmet: Hasılatı 20.000’den 100.000 akçeye kadar olan dirlik. Her 5000 akçe için bir cebeli çıkarmakla mükellefti.

3. Timar: Hasılatı 3000 akçeden 20.000 akçeye kadar olan dirlik. İlk 3000 akçe müstesna her 3000 akçe için bir cebeli yetiştirmekle mükellefti.

4. Yurtluk: Tersane mensuplarının yahut bir kalenin muhafızlarının veya bir kasaba veya şehir memurlarının açıklarını karşılamak için verilen dirliklerdi. Sahibinin iki veya daha çok bölgenin öşrünü tahsil yetkisi vardı.

5. Ocaklık: Asıl itibariyle yurtluktan farklı olmayıp ocaklık sahibi öşür vergisi yanında gümrük gibi bazı resim ve vergilerin de toplanmasına yetkiliydi.

Gerek yurtluk ve gerekse ocaklık verilmesi hudutları muhafaza ve bilhassa âni savaşta ordu gelinceye kadar mücadele veya asıl ordu yetişince ona iltihak ederek onunla beraber nihaî zafere kadar harbe iştirakten ibaretti.

Dirlik sahiplerinin yetkileri: Dirlik teşkilâtında hak sahiplerine “sâhib-i ard” yani toprak sahibi denirdi. Bunlar o dirliğe dahil olanlardan biri arazisini satacak olursa bu satışta tapu memuru vazifesini görürdü. Sâhib-i ard öşrü kendisine tahsis edilen toprakları reâyânın (bu toprakları ekip biçen halkın) vazifesini yapmadığı zaman hükümdara vekâleten onun elinden alıp başka birisine verebilirdi.

Dirliklerin çöküşü ve ilgâsı: Devlete büyük faydaları olan Dirlik Teşkilâtı Üçüncü Sultan Mehmed Han devrinden itibaren zayıflamaya başladı. Bunun sebebi dirlik sahiplerine normal (asker) yetiştirme külfeti dışında başka mükellefiyetler yüklenmesi olmuştur. Bu çok önemli müessesenin ıslahı yoluna gidilmişse de bir türlü düzeltilemedi. Nihayet 1839 tarihli Tanzimat Fermanı ile bütün dirlikler kaldırıldı. Bu fermanla memur maaşlarının hazineden verileceği ilân olundu ve mevcut dirliklerin sâhib-i arzlarını mağdur etmemek için dirliklerin hasılatı kayd-ı hayat şartıyla onlar lehine gelir olarak maaş şeklinde bağlandı.

Daha sonra 1858 (H. 1274) tarihli “Arazi Kanunu” çıkarılmıştır. Bu kanundan önce Hicrî 892 senesinde hazırlanmış olan “Hüdâvendigâr Livâsı Kanunnâmesi” Hicrî 922 tarihli “Biga Livâsı Kanunu” Hicrî 935’te hazırlanmış olan “Aydın Livâsı Kanunu” ve Hicrî 935 senesinde yürürlüğe konulan “Kütahya Livâsı Kanunu” vardı.

1858 tarihli Arazi Kanunnamesi hazırlanırken 1849 tarihli Ahkâm-ı Mer’iyyeden oldukça istifade edilmiştir. 1858 tarihli Arazi Kanunnâmesi Osmanlı Devleti dönemindeki beş sınıf toprak rejimini aynen almıştır. Bunlar; mülk topraklar mîrî topraklar vakıf topraklar metruk (terkedilmiş) topraklar ve ölü topraklardır.

1858 Arazi Kanunnâmesi’nin yanında daha sonra birçok kanun çıkarılmıştır. Bu kanunlar doğrudan doğruya toprak kanunu sayılmamakla beraber toprak konusuna ilişkin bazı hükümler ihtiva ediyorlardı.

seher
03-12-10, 12:47
Otağ

Padişahlara ve beylere mahsus büyük süslü çadır.
Otağ Orta Asya Türk devletlerinde bir azamet Müslüman-Türk devletlerinde ise bayrak ve tuğla beraber hakimiyet alâmeti olarak telakki edilmiştir. Çin kaynaklarına göre eski Türklerde bayraksız otağ otağsız bayrak olmazdı. Uygurlarda hakan çadırlarına “Bayraklı otağ” denilirdi. Bundan hakanın çadırının aynı zamanda savaş karargâhı olduğu düşünülebilir.

Otağlar renkleriyle de sahibinin devlet içindeki mertebesini belirtirdi. Göktürk ve Uygur hakanlarının çadırları “Altın otağ” olarak adlandırılırdı. Otağlar ayrıca üzerlerini örten keçenin rengine göre ak boz kızıl kara gibi isimler de alırlardı. Hakanın hareminin bulunduğu çadır daima beyaz renkli olurdu. Oğuz Han'ın çadırı kaynaklara göre her direği altın varakla kaplı ve üzeri yakut safir zümrüt ve firuze ile süslenmiştir. Otağlar bir ev büyüklüğünde olup içerisi perdelerle odalara ayrılmıştı ve bir evde bulunması gereken bölümler mevcuttu. Altınordu Devleti'nde hakana ait çadır beyaz renkte ve uzaktan bir tepeyi andırırdı. Divanhanesinin zemini ipek halı döşeli ve ortada hakanın oturacağı kıymetli taşlarla süslü taht bulunurdu.

Türk hakanlarının çadırları kubbeli olur ve gök kubbenin yeryüzündeki bir modeli olarak telakki edilirdi. Eski Türk devlet teşkilâtına göre gökkubbe altında devlet çadır kubbesi altında ise ailenin mahremiyeti bulunurdu. Eskilerden beri halk arasında kullanılan “çadırını başına yıkmak” deyimiyle devletin veya ailenin yıkılmasının kastedilmesi çadırın Türk kültüründeki manâsını açıklamaktadır.

Hakan otağı maiyet otağları ve diğer kişilerin çadırlarının savaş ve sulh zamanında belirli bir kurulma düzeni vardı. Bu düzen asırlarca bozulmadan devam etti. Kırgızlarda ortaya hakan çadırı kurulur etrafı çitle çevrilir ve diğer çadırlar bu çitin dışına kurulurdu. Göktürk ve Uygurlarda ise ortada hakan çadırı bulunur diğer çadırlar rütbeye göre çadırın etrafında halka şeklinde dizilirdi.

Otağ-ı hümâyûn ise Osmanlı Devleti'nde padişaha mahsus çadırlardır. Çetr-i hümâyûn veya renginden dolayı kızıl çadır olarak da kaynaklarda geçmektedir. Türk sanatının en parlak numunelerinden olan otağ-ı hümâyûnlar Orta Asya’dan beri gelen çadır an’anesinin en mükemmel hâlini almış şekilleridir.

Otağ-ı hümâyûn birbirine geçilebilen birkaç çadırdan meydana gelirdi. Asıl otağ-ı hümâyûn yedi direkli olup birbirleriyle bağlantılı bu çadırlar grubunun cepheden üç kubbeli bir görünüşü vardı. Bu üç kubbenin biri padişahın dinlenme ve arz odası olan divanhâne diğeri hamam odası üçüncü kubbenin altı ise hazîne-i hümâyûnun muhafaza edildiği kısımdı. Otağ-ı hümâyûn savaş meydanında veya konak yerindeki yerleşmede merkez noktasını teşkil ederdi. Sefer süresinde otağın muhafazası sipahi ve silâhtar bölüklerinin vazifesiydi. Otağ-ı hümâyûnun çevresindeki birinci sırada altı bölük askerlerinin çadırları ikinci sırada yeniçerilerin çadırları bulunurdu.

Seferde veya padişah başka bir yere gideceği zaman otağ-ı hümâyûn iki takım olarak tertip edilirdi. Padişah bir konak yerindeyken ikinci otağ bir sonraki konakta hazır edilirdi. Bir sonraki konak yerine hareket eden otağ-ı hümâyûnun bakımı ve muhafazası sipahi bölüklerinden bir subayın emri altında yapılırdı.

Otağ-ı hümâyûnun sefere hazırlanması yeniçeri ağasının kontrolünde “otakçıbaşı” tarafından yapılırdı. Sefer tuğlarının dikilmesinden sonra rikab ağaları İstanbul’da bulunan dergâhların şeyhleriyle birlikte Sultanahmed meydanındaki çadır mehterleri ocağında bulunan otağ-ı hümâyûnu dua ve ilâhilerle kaldırıp Bâbüssaâde önüne getirirler burada önceden dikilmiş tuğlarla birlikte yine dua ve tekbirlerle alıp sayıları 400-700 arasındaki çadır mehterleri alayıyla sefer Anadolu yönünde ise Üsküdar Doğancılar meydanına; Avrupa yönünde ise Davutpaşa sahrasına kurarlardı. Böylelikle bütün İstanbul halkı seferin nereye olduğunu anlardı. Otağın konak mahallinin en güzel manzaralı yerine kurulmasına itina edilirdi. Yerin seçilmesi konakçıbaşının vazifesiydi. Konakçıbaşının rütbesi beylerbeyi sancak beyi veya kapıcıbaşı payesinde idi. Muharebe meydanına gelindiğinde otağ-ı hümâyûnun kurulması esnasında orduda bulunan toplar ve yeniçerilerin tüfekleriyle üç defa ateş ederek selamlamaları âdetti. Sefer müddetince mehterhâne tarafından ikindi nevbeti vurulurken otağın giriş kapısının perdesi açık tutulur. Burada konakçı ve otakçı nöbet tutarlardı ve nevbet vurulması bittikten sonra mehterhânenin yaptığı duaya katılırlardı.

Padişah otağları pamuk ipliğinden dokunmuş kumaşlarla yapılır ve kırmızı renkte olurdu. Şehzade vezir ve beylerbeyleri de kırmızı çadır kurabilirlerdi. Ancak esas kırmızı çadır padişahlara mahsustu.

Nemçe (Avusturya) Seferi esnâsında Kanunî Sultan Süleyman’ın çadırı kaynaklarda şöyle tasvir edilir: “Çeşit çeşit boyalarla sanatkârâne bir tarzda nakışlarla süslenmiş yüksek divanhâneli çadırlardan meydana gelmiş otağın zemini o zamana kadar görülmemiş tarzda dokunmuş ipek halılar ve kilimlerle döşenmişti.”

Padişahlar sefere bizzat gitmezlerse otağlarını sefere memur olan serdâr-ı ekreme verirlerdi. Zigetvar Seferi esnasında Kanunî Sultan Süleyman’ın otağı olan çadır Sultan Üçüncü Murad tarafından sefere giden sadrazam ve serdâr-ı ekrem Sinan Paşaya verilmiş daha sonra da aynı otağ Satırcı Mehmed Paşa tarafından Macaristan Seferi esnasında kullanılmıştı.

Otağ-ı hümâyûnların dikilmesi ise otağ-geren-ı hassa denilen sanatkârların vazifesiydi. Bunlar dört bölük olan çadır mehterlerinden ayrı yedi kişiydiler. Ayrıca hayme-dûzân (çadır dikiciler) nakış-dûzân (nakışçılar) gibi sanatkârlar da otağ imalinde çalışırlardı.

seher
03-12-10, 12:48
Otuzbir Mart Vakası

Meşrutiyetin muhâfazası için Selanik’ten İstanbul’a getirilen Avcı taburlarının 13 Nisan 1909’da çıkardığı isyan. Rûmî takvimle 31 Mart 1325’te çıktığı için Otuzbir Mart Hadisesi denilmektedir. İsyânın sonucunda Sultan Abdülhamîd Han tahttan indirilmiş ve meşrutiyet örfîleşmiştir.
Bu vak’anın tertip edilişi teşvik edicileri bu güne kadar kesin olarak ortaya konamamıştır. Ancak Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın hiçbir ilgisi olmadığı kesindir. Bununla berâber Otuzbir Mart Vak’asının umûmî sebepleri târihçiler tarafından şöyle sıralanmaktadır:

1. Meşrutiyetin îlânından o güne kadar geçen zamanda İttihat ve Terakki Cemiyetinin baskısı ile güvensiz karışık bir durumun ortaya çıkması.

2. Rum Ermeni vb. gibi toplulukların istiklâl kazanıp millî devletlerini kurmak için büyük engel olarak gördükleri Sultan Abdülhamîd Handan kurtulmak istemeleri.

3. 5 ekimde Ferdinand’ın Bulgaristan’da istiklâlini îlân etmesi. Bir gün sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun Bosna ve Hersek eyâletlerini ilhak etmesi. Girit halkının Yunanistan’a bağlandıklarını bildirmesi. Adakale’nin Avusturya askerleri tarafından işgal edilmesi Hükûmetin ve onu tesir altında tutan İttihat ve Terakkînin bu hâdiseler karşısında âciz kalıp bir şey yapamaması.

4. İkinci ordu subaylarının askerlerin ibâdet yapmalarına tâlim ve eğitimi ileri sürerek mâni olmaları.

5. İttihat ve Terakkî Cemiyetinin İstanbul’da tertip ettiği siyâsî cinâyetler sonucunda hükümetin kâtilleri yakalamada âciz kalması.

6. Hükümetlerin istifâsı ile siyâsî buhrânın devam etmesi. İttihat ve Terakkinin hükümete müdâhale etmesi.

7. Basından sansür kalkınca herkesin istediğini yazmaya başlayıp karşılıklı ithamların ileri boyutlara varması. Sultan Abdülhamîd Han zamânında bulunmayan Derviş Vahdetî’nin çıkardığı Volkan gazetesi gibi basın organlarının halkı tahrik etmesi. Azınlık gazetelerinin millî maksatlarını ortaya dökmesi.

8. İttihat ve Terakkînin baskısıyla ordu ve devlet idâresinde keyfî olarak yapılan tasfiye.

9. Vak’adan üç gün önce İttihatçı zâbitlerin askerlerine; “Hocalarla kat’iyyen görüşmeyeceksiniz! Askerlikte diyânet meselesi aranmaz!.. Pâdişâh ve efrâd-ı ahâli İttihat Terakki Cemiyetinin elindedir!” telkinlerinde bulunmaları.

10. İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin mason olduklarının halk arasında yayılması. <>Tertip edilişi hâlen karanlık olan Otuzbir Mart Vak’asının öncesindeki olaylarla vak’anın ortaya çıkışı ve neticeleri de şöyledir:

İttihat ve Terakki Partisi önderleri meşrutiyetin îlânından sonra kurulan Said Paşa hükümetine iştirâk etmediler. Partili olan küçük rütbeli subaylar genç ve tecrübesiz oldukları için hükümette vazife almaktan çekindiler. Tanin gazetesinde Hüseyin Cahid (Yalçın) sorumluluk altına girilmemesi gerektiğini yazdı. Kabîneye girilmeyip iktidar Said Paşa hükümetine bırakıldı. Daha sonraki yıllarda bu eksiklerini tamamlamak için İttihatçıların nâzır yardımcılıklarına getirilme çalışmaları ortaya çıktı. Böylece hem iktidârı almıyorlar hem de diledikleri gibi müdâhale ediyorlardı. Selanik merkezî kısmı İstanbul’a nakledildi. Hükümet ve devleti kontrol için Talat Enver Midhat Şükrü Hayri Habib Dr. Nâzım Bahaeddin Şâkir ve İsmail Hakkı beyler İstanbul’a gönderildiler.

Meşrutiyeti îlân ettiren İttihatçıların meşrûtiyetten sonra idâreyi bizzat ele almamaları ancak hükümet işlerine de sık sık müdâhale etmeleri sebebiyle ülkede tedricen bir iktidar boşluğu doğmaya başladı. Pâdişâhın da devlet işlerinden uzak tutulması meşrûtiyetten sonra devletin otorite buhranına düşmesine yolaçtı. Müesseselerde ortaya çıkan başıboşluk ve otoriter bir gücün mevcut olmayışı isyanlara müsâit bir zemin doğurmaya başladı.

4 Ağustosta nâzır tâyini meselesinde çıkan bir ihtilâf neticesinde Said Paşa kabînesi istifâ etti. Yerine Sultan Abdülhamîd Hanın; “O diktatör olmak ister.” diye bahsettiği Kâmil Paşa sadrâzam oldu. Kâmil Paşa Nâzım Paşayı Harbiye nâzırlığına getirdi. 24 eylülde İttihat Terakkiye muhâlif olarak kurulan Ahrar Fırkası Türk siyâsî târihinin ikinci partisi oldu. Fırkanın ileri gelenlerinden çoğu Türk asıllı olmayıp kurucuları arasında Celâleddin Ârif Nihat Reşad (Belger) İsmail Kemal Ahmed Samim ve Prens Sabahaddin gibi şahsiyetler vardı. Bünyesinde meşrutiyet aleyhtarı kimseleri ve daha sonra ikinci meşrûtiyet meclisinde yer alan Hıristiyan mebusları topladı.

Meşrûtiyetin îlânından sonra toplanacak meclis için yapılacak seçimler çeşitli kesimlerin birbirlerini karşılıklı suçlamalarına yolaçtı. Seçim kampanyasının Bosna-Hersek’te de yürütülmesini protesto eden Avusturya 5 ekimde Bosna-Hersek’i işgâl etti. Aynı gün Bulgaristan bağımsızlığını Girit de Yunanistan’a katıldığını îlân etti. Ülkede seçimlerle berâber gelen karışıklıklar ve dışarıda karşılaşılan bu gibi felâketler meşrûtiyete bağlanan ümitleri söndürdü. İttihat ve Terakkinin îtibârı zayıflamaya başlayınca da güçlenen muhalefeti ezmek için düzenlenmiş fâili meçhul sûikastler ortaya çıktı. 19 Ekimde Selanik’te Üçüncü Orduya bağlı avcı taburları meşrûtiyetin muhâfazasını ve şehrin güvenliğini sağlamak için İstanbul’a getirildi.

Meşrûtiyetten sonra İttihatçıların baskısıyla orduda alaylı subaylar ve memurlar arasında yapılan tasfiyeler gayr-i memnunların sayısını arttırarak huzursuzlukları şiddetlendirdi. Matbuattan sansür kaldırıldığı için Serbestî Mîzân Tanin ve Volkan gibi gazetelerde alaylı-mektepli subay ayrımına dâir başlayan sert ve tahrikçi üsluptaki yazılar subayların birbirleriyle ve erlerle arasının giderek açılmasına sebep oldu. Volkan gazetesinde Derviş Vahdetî İttihatçı subayların erler arasında dîne karşı takındıkları menfî tutumları istismâr ederek orduyu ve halkı isyana teşvik ediyordu. 2 aralıkta daha önce Manastır Postanesinden çıkarken vurulan Şemsi Paşanın akrabâsı İsmail Mâhir Paşa Sultanahmed Meydanında öldürüldü. Kâtil kaçmayı başardı. Önceden beri devam etmekte olan bu gibi suikastler halkta Balkan komitacılığı usûlündeki cinâyetlerin devam edeceğine dair bir inanç uyandırıyordu. 17 Aralıkta toplanan mecliste İttihatçılar ekseriyeti sağladılar.

Hükümet Avcı taburları ile hiç meşgul olmadığı gibi İstanbul’un inzibatı avcı taburu çavuşlarının emrine tâbi kılındı. Bunların İstanbul’da eğlence hayâtına dalmaları yüzünden askerlikle alâkaları kesilmeye başladı. Subaylarının önemli bir kısmının da izne ayrılması ile iyice başsız ve disiplinsiz kalan bu taburlar içeriden ve dışarıdan tahrik edilmeye başladılar. Bu sırada Enver Bey Berlin’e Ali Fuad Bey Viyana’ya Fethi Bey Paris’e ve Hâfız Hakkı Bey de Roma’ya ataşemiliter olarak tâyin edildiler. Harbiye Nâzırı NâzımPaşa da ordu içinde İttihat ve Terakkiye karşı bir grup kurmaya çalışıyordu. Prens Sabahattin Hukuk-ı Beşer gazetesinde yazdığı yazılarla pâdişâh Abdülhamîd Hanın tahtta kalışına karşı çıkıp İttihatçıların meşrûtiyetten sonra da gizliliklerini sürdürmelerine muhâlefet ediyordu.

Sadrâzam KâmilPaşa da İttihatçıların baskısından kurtulmak istiyordu. Avcı taburlarını Yanya civârında isyan eden Yunan çetelerine karşı göndermek istedi. Buna muhâlefet eden İttihat ve Terakki meclisteki çoğunluğuna dayanarak gıyabında yapılan bir gensoru ile Kâmil Paşayı düşürdü. Abdülhamîd Han meclisin kararına uyarak Kâmil Paşanın istifâsını kabul etti ve yerine Hüseyin Hilmi Paşayı 14 Ocakta sadrazamlığa getirdi. Kâmil Paşa bundan sonra muhalefetle işbirliği yapmaya başladı.

23 Ocak 1909’da Harbiye Mektebinde çıkan bir karışıklık sonucunda altmış talebe atıldı. 6 Şubatta da Derviş Vahdetî tarafından İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti kuruldu. Derviş Vahdetî Volkan gazetesindeki tahrik edici yazılarından birinde pâdişâha seslenerek; “Meşrutiyeti ilgâ ve meclisi kapatmak elinizdedir” diye yazıyor ve askerlerin ve ordunun büyük bir kısmının kurduğu cemiyetin üyesi olduğunu iddiâ ediyordu. Bu sırada Harbiye nezâreti yayınladığı bir genelgeyle ordunun siyâsetle uğraşmasını yasakladı. Medrese talebelerinin imtihan edilmesiyle alakalı bir kânun teklifiyse bunların nümâyişine sebep oldu. İstanbul’da durum iyice bozulmuştu. 7 Nisanda Serbestî gazetesi başyazarı Hasan Fehmi fâili meçhul kişilerce öldürüldü. 13 Nisanda ise dördüncü avcı taburuna bağlı askerler gece yarısı saat 04.00’da isyân ederek subaylarını hapsettiler. Ayasofya’daki Meclis-i Mebusan önüne gelerek burada toplanmaya başladılar. Derviş Vahdetî ve arkadaşları da aralarındaydı. Tanin ve Şûrâ-i Ümmet gazetelerinin idârehâneleri tahrip edildi. Adliye Nâzırı Nâzım Paşa AhmedRızâ zannedilerek Lazıkiye Mebusu Emir Arslan da Hüseyin Câhit zannedilerek öldürüldüler.

İsyan meşrû gerekçelerden kuvvetli önderlerle idârecilerden güçlü destekten mahrum ve baştan tecrid edilmiş bir şekilde başladı.Hareketin başında az veya çok tanınmış birisi yoktu. İsyanın en önde gelen siması Hamdi Çavuştu. Halk tamâmen ayaklanmanın dışında kaldı. Yüksek seviyede din adamları ayaklanmada yer almadıkları gibi başında çavuşların bulunduğu bu isyanı tenkit ettiler. İlim adamlarından müteşekkil olan Cemiyet-iİlmiye ve siyâsî teşekküllerin aralarında birleşerek meydana getirdikleri Hey’et-i müttefika-i Osmaniye teşkilâtları meşrûtiyete sadâkatlerini beyan ederek isyâna karşı çıktılar.

Abdülhamîd Han isyânı Hüseyin Hilmi Paşanın gönderdiği bir telgraf sonucunda öğrendi. O zaman telefon olmadığı için meclisteki telgraf merkeziyle isyânın mâhiyetini ve âsilerin taleplerini öğrenmeye çalıştı. İsyancılar Mebusan Meclisine gönderdikleri tezkirede Sadrâzam Hüseyin Hilmi Paşanın görevden azlini ve Nâzım Paşanın Harbiye nâzırı olmasını alaylı subaylardan daha önce tasfiye edilenlerin orduya geri alınmasını istiyordu.

Pâdişâh bunun üzerine Hüseyin Hilmi Paşayı sadrâzamlıktan aldı. Ancak yerine Tevfik Paşayı sadrâzam Müşir Ethem Paşayı Harbiye nâzırı yaptı. Mâbeyn başkâtibi Cevad Beyi isyancılara göndererek isteklerinin kabûl edildiğini vazgeçerlerse affedileceklerini bir hatt-ı hümâyûnla bildirdi. Bunun üzerine isyancılar yatışarak dağıldılar. Ertesi gün tahrikler sonucu tekrar toplandılar. Ancak bu sefer de Gâzi Osman Paşa gönderildi. Paşanın nasîhat etmesinden sonra dağıldılar.

İsyan esnâsında dâireler kapandı ve İttihat ve Terakki Merkez-i Umûmî mensupları Selânik’e kaçtılar. Hüseyin Câhid Suriyeli meşhur bir Hıristiyan âile olan Mutranların evine oradan da Rus elçiliğine sığındı. Dr. Nâzım Vefâ da Münir Beyin nezdinde mahfuz kalıp oradan Selanik’e kaçtı Ahmed Rıza topçu subayı Süleyman Remzi Beyin delâletiyle Şehzadebaşı’nda Ali Beyin evinde gizlendi. Bahaeddin Şâkir ise Fransız sefâret memuru Mösyö Roe’nin evinde saklanıp sonra Hareket ordusuna katıldı.

Ancak isyânın Rumeli’deki yankısı çok büyük oldu. İsmâil Canbolat; “Meşrutiyet mahvoldu” diye telgrafla Selanik’e isyânı haber verdi. Hâdiseyi kimin hazırladığı belli olmadığı içinAbdülhamîd Han boy hedefi oldu. İttihat ve Terakki merkez ve şûbelerinden saraya tehdit telgrafları yağmaya başladı. Bir günde 67 telgraf geldi. Üçüncü Ordu mensubu askerlerle gönüllü Bulgar Sırp Yunan Arnavut ve Karadağ çetecilerinden müteşekkil bir ordu kuruldu. Edirne’deki İkinci Ordu ile de temasa geçilip bunların katılması sağlandı. Trenlerle İstanbul’a sevkedilen bu orduya “Hareket Ordusu” denildi. Ordunun başına önceHüseyin Hüsnü Paşa geçmişse de komutanlığa daha sonra Mahmûd Şevket Paşa getirildi. Orduya Hadımköy’e geldiğinde Şevket Turgut Paşa komutasındaki Trakya gönüllüleri de iştirâk etti. Askerlerin büyük bir kısmı gerçek durumdan haberdâr olmayıp pâdişâhı kurtarmaya geldiklerini zannediyorlardı.

Pâdişâha sâdık bâzı paşalar saraya gelerek Yıldız ve civârındaki birliklerin Hareket ordusu çapulcularına karşı kullanılması için izin istediler. Abdülhamîd Han yalnız pâdişâh değil aynı zamanda halîfe olduğunu otuz üç senedir aslâ kan dökmediğini belirttikten sonra; “Tüfekçilerin silahları toplansın. Kimse silah atmasın Müslümanı Müslümana kırdırmam.” diyerek bunu reddetti. Kuvveti olmasına rağmen büyük fitne çıkmaması için bunun kullanılmasına izin vermedi. İttihatçıların önde gelen simalarından Tahsin Bey (Uzer) hatıralarında; “Sultan basiretli davranıp askerler arasında kan dökülmesine meydan vermedi.” demektedir. Emre rağmen bâzı direnmeler oldu ise de şehir Hareket ordusunca bir günde ele geçirildi ve sıkıyönetim îlân edildi (25 Nisan 1909).

Hareket Ordusu İstanbul’a gelince önce Yıldız Sarayı muhâsara edildi. Muhâsaradan önce İngiliz Rus ve Fransız elçilerinin yaptığı yardım teklifi Abdülhamîd Han tarafından reddedildi. Saray muhafızlarının silahları toplanıp Hareket ordusuna teslim edildi. Saray ve civârını besleyen büyük mutfakların ateşleri söndürüldüğü için Sultan ve maiyeti aç bırakıldı. Kendilerine bir miktar tayın ekmeği gönderildi.

27 Nisanda Said Paşa başkanlığında toplanan mecliste Hareket ordusu lehine bir beyannâme okunduktan sonra Abdülhamîd Hanın hal’ine Mehmed Reşad’ın pâdişâhlığına karar verildi. Elmalılı Hamdi (Yazır) tarafından hal’ için hazırlanan müsveddeye îtiraz eden fetvâ emini Hacı Nûreddin Efendi; “Hâl’de şeâmet vardır Sultan Azîz hal’ edildi başımıza 93 Harbi faciası geldi.” diyerek imzâlamak istemedi. Ancak İstanbul mebusu Âsım Efendinin “Hal’ edilmekten başka çâre yoktur. Hal’edemezlerse öldürürler.” deyince mecbûren imzâladı. Yeni şeyhülislâm Ziyâeddin Efendi tarafından müsveddeye son şekli verilip hal’ veya ferâgati meclise bırakıldı. Meclis hal’i kabul etti. Bundan sonra hazırlanan iki heyetten birisi Dolmabahçe Sarayına diğeri de Yıldız’a gönderildi.

Dolmabahçe’ye giden hey’ette Bolulu Habib Toygarlı Hâlid ve Kadıköylü Fehmi isminde Hareket ordusu veİttihat ve Terakki mensubu küçük rütbeli üç subay vardı. Reşad Hana pâdişâhlığını tebliğ ettiler ve daha sonra tahta geçiş merâsimi icrâ edildi.

Yıldız’a Sultan Abdülhamîd Hana hal’ini tebliğ için gönderilen hey’etin teşekkül tarzı ise Türk târihinin en yüz kızartıcı hâdiselerinden birisi oldu. Bütün Osmanlı tebeasını temsil etmesi gerektiği iddiası ile teşekkül olunan heyette tek bir Türk yoktu. Bunlar Emanuel Karasso Esat Toptanî Aram Efendi ve pâdişâhın uzun seneler yâverliğini yapmış olan katışık soydan Ârif Hikmet Paşa idiler. Padişah hal’ kararını tebliğe gelenlerin kimler olduğunu mâbeyn başkâtibi Cevad Beye sorup öğrenince; “Bir Türk pâdişâhına İslâm halîfesine hal’ kararını bildirmek için bir Yahûdî bir Ermeni bir Arnavut ve bir nankörden başkasını bulamadılar mı!” demekten kendini alamamıştır. Kararın tebliğinden sonra artık Çırağan Sarayında oturmak istediğini söylemiş ancak kabul edilmeyerek kırk sekiz saat içinde mâiyyetiyle berâber Selanik’e gönderilmiş burada Alatini Köşküne hapsedilmiştir.

Abdülhamîd Hanın Yıldız’dan uzaklaştırılmasından sonra saraydaki mevcut elmas inci gibi mücevherler değeri milyarları bulan târihî kıymetler sandıklar içinde Harbiye nezâreti dış kapısı yanındaki iki binânın alt katlarına yerleştirildi. Ancak daha sonra mühürlü kapılar İttihatçılar tarafından açılarak bunlar yağma edildi ve bu tecâvüz sebebiyle de hiç kimseye mesuliyet yüklenemediği gibi suçlular da tespit edilemedi.

Hadiseden sonra kurulan Dîvân-ı Harp isyancılardan 56 kişiyi îdâma mahkûm etti. Derviş Vahdetî de bunlar arasındaydı. Cezâlar 3 Mayıs-25 Haziran arasında infâz olundu. Prens Sabahaddin önce tevkif edilip sonra serbest bırakıldı. O da hemen Avrupa’ya kaçtı. Diğerleri de sürgün ve hapisle cezâlandırıldılar. İsyânın mâhiyetini ve tertipçilerini araştırmak için kurulan komisyon kısa bir müddet sonra dağıtıldı. Hareket Ordusu İstanbul önlerindeyken Abdülhamîd Han; “Mâdem beni istemiyorlar saltanatı birâderime ferağ ederim devleti o idâre etsin. Fakat bir meclis mi yoksa Dîvân-ı Âli mi ne kurulursa kurulup benim hâdiseyle alâkamın olup olmadığı tespit edilmelidir.” demişti. Ancak Said Paşa; “Suçsuz çıkarsa hâlimiz nice olur?” diye resmî tahkîkatın açılmasına mâni oldu.

Hiçbir ciddî târih kitabında hâdisenin pâdişâh tarafından çıkarıldığına dâir bir bilgi belge yoktur. Sultan Abdülhamîd Hanın muârızlarından olan Ahmed Refik Bey (Altınay) 31 Martın muhâliflerce tertip edildiğini pâdişâhın bir ilgisi olmadığını belirtmektedir. Talat Paşa ve Meclis-i Mebusan Başkanı Ahmed Rızâ da pâdişâhın suçsuz olduğunu beyan etmektedirler. Şeyhülislâm Cemâleddin Efendi Hatırat-ı Siyâsiye’sinde isyânın İttihat ve Terakki tarafından pâdişâhı tahttan indirmek aleyhlerinde hâsıl olan menfî düşünceleri temizlemek maksadıyla tertip edildiğini yazmaktadır. Bâzı târihçiler de “İsyânı pâdişâh tertip etseydi askerleri başsız bırakmazdı.” demektedirler.

31 Mart Hâdisesinden sonra İttihat ve Terakki diktatörlüğüne giden yol açılmış olup meşrutiyet örfîleşmiştir. Bundan sonra yüksek rütbeli subaylar da İttihat ve Terakkiye katılmışlardır. Osmanlı Devletinde her yönüyle bir anarşi ve yıkım devri başlamış dağlardan inerek meşrûtiyeti selamlayan Balkan komitacıları tekrar dağlara çıkmışlar ve bir daha da inişleri olmamıştır. Otuzbir Mart Vak’asını tertip edenler ve Sultan İkinci Abdülhamîd’i tahttan indirenler sonunda devleti Birinci Dünyâ Harbine sokup memleketi düşman çizmelerinin altında bırakarak kaçtılar. İş bununla da kalmadı bunlar işbirliği yaptıkları kimseler tarafından öldürüldüler. Bu olayların hepsi Otuzbir Mart Vak’ası ile başlamış ve on sene içinde devlet ve millet yok olma noktasına gelmiştir.

Otuzbir Mart Vak’asının gizli tertipçilerinden olan Selim Sırrı Tarcan ile Rızâ Tevfik Beyin aşağıdaki îtirafları bu olay hakkında Türk târihine ışık tutmaktadır:

“1908 İhtilâlinden evvel bizleri başta İngiliz sefiri olmak üzere Fransız İtalyan sefirleri de çok teşvik ettiler. Onlardan büyük mikyasta fikir muâveneti (yardım) ve teşvik gördük... Hey - Rızâ! Meğer kimlere hizmet etmiş?

Nihâyet hürriyeti de -kimlere- îlân ettik! Selim Sırrı ile berâber ben de İstanbul sokaklarında üzerine çıkıp “Yaşasın hürriyet” nutukları atacak nice basamak taşları aradık.

Bir gün Talât’a (Talât Paşa) dedim ki: “Biz bu ihtilâl için ecnebi sefirlerden hayli teşvik gördük. İşte hürriyeti îlân ettik. Gidelim bu süferâyı (elçileri) ziyâret edelim teşekkür edelim.”

Evvelâ İngiliz sefâretine gittik. Galatasaray’daki o muhteşem binâyı tam bir ölü sessizliği içinde bulduk. Ben emindim ki sefir de dâhil olmak üzere bütün sefâret erkânı içerdeydi. Fakat bizi karşılayan sefâret kavası kimi sorduksa “Yok!” dedi. Çok soğuk bir adem-i kabul (kabul etmemek) idi bu. Bir mânâ veremeden dönmüştük.

Cünye’de idim. Emir Abdullah’tan bir dâvet mektubu aldım. O yıl farîze-i hacı îfâ için (hac farîzesi) gidecekleri Hicaz’a beni de dâvet ediyordu. Kabul ettim. Emir hazretleri atlas kese içinde altın olarak maddî cihetten de beni çok taltif etti. (Rızâ Tevfik sürgündedir.)

Oğlum Said İngiltere’de oturuyordu. Onu ziyârete Londra’ya gitmiştim. Said’e İskoç asilzâdelerinden Lord Nikılsın (1909’da İngiltere’nin Türkiye büyükelçisi) cenapları hayli yardım etmişti. Hem bu alâkalarına teşekkür etmek hem de eski dostluğu bir daha ihyâ eylemek üzere ziyârete gittim.Sohbet sırasında İstanbul sefâretinin (İstanbul’daki İngiliz elçiliğinin 1909’daki) bize gösterdiği o soğuk adem-i kabul hatırıma geldi. Lord cenaplarından sebebini sordum:

-Dostum Rızâ Tevfik Bey... Biz Jön Türkleri teşvik ettik. Onlardan büyük bir netice bekliyorduk. İhtilâl olacak; istibdatla berâber sultan da bu bâhusus temsil ettiği hilâfet müessesesi de alaşağı edilecek. Fakat aldanmış olduk. Beklediğimiz netiyceyi alamadık. Zîrâ ihtilâl yaptınız gerçi Kânûn-ı Esâsî geldi fakat Sultan da hele hilâfet müessesesi de yerinde bâki...

Lord cenaplarına tekrar sordum:

-İngiltere devlet-i fahîmesini hilâfet müessesesi bu derece şiddetle neden alâkadar ediyor?

-Ha... Dostum Rızâ Tevfik Bey... Biz Mısır’da bilhassa Hindistan’da İslâm kitlelerini idâremiz altına alabilmek için milyonlarca altın harcadık muvaffak olamadık. Halbuki Sultan? Yılda bir defâ bir “selâm-ı şâhâne” bir de “Hafız Osman Kur’ân-ı kerîmi” gönderiyor bütün İslâm ümmetini hudutsuz bir hürmet duygusu içinde emrinde tutuyor.

İşte biz ihtilâlden ve siz Jön Türklerden ihtilâl sonunda sultanların da hilâfetin de yâni bir selâm-ı şâhâne ve bir Hâfız Osman Kur’ânıyla kitleleri avucunda tutan kuvvetin de devrilmesini bekledik aldandık. İşte bu sebeple bir soğuk adem-i kabul gördünüz...” (Ahmed Kabaklı-Temellerin Duruşması-1989)

seher
03-12-10, 12:48
Padişah

Osmanlı Devletinde hükümdara verilen en meşhur unvan.
On dördüncü ve on beşinci asırlarda Osmanlı hükümdarları İslâmî bir niteliği olan sultan ünvânı ile berâber örfî hükümdarlık (töre) sıfatlarını ifâde eden resmî unvân olarak “bey” ve “han” kullandılar. Osman Gâzi ve Orhan Gâzinin adı kaynaklarda Osman Bey ve Orhan Bey olarak geçmektedir. Osmanlı hükümdârları hâkimiyet ve nüfûzlarının temeli olarak gâzi sultânü’l-guzât ve’l-mücâhidîn (mücâhitlerin ve gâzilerin sultânı) unvânını da benimsediler. Bütün unvanlarına bu gâzi sıfatını eklemeye îtinâ gösterdiler ve gâzi hükümdâr olarak anıldılar. Devletin kuruluş dönemlerinde Osmanlı hükümdarları büyük hükümdar mânâsında “Hüdâvendigâr” ve hünkâr unvânını da kullandılar. Sultan Birinci Murâd Han bu ünvânı ile meşhûr oldu. Hüdâvendigar ünvânı Osmanlıların Anadolu’daki diğer beyler üzerinde hâkimiyet kurmaya başlamalarının bir işâreti olarak kabul edilir.

Osmanlı pâdişâhlarının adının başına dâimâ “Sultan” ve sonuna da “han” kelimesi gelmektedir. Halk arasında ise en fazla hünkar ve pâdişâh isimleri söylenmiştir. Sultan tâbiri sonraları Osmanlı pâdişâhlarının erkek evlatlarına kızlarına ve hattâ pâdişâh vâlideleriyle âilelerine kadar şâmil olmuştur. Sultan ünvânı pâdişâhın erkek çocuklarında ismin evveline kızlarda ise ismin sonuna geliyordu. Sultan Selim Sultan Mehmed Ayşe Sultan Fatma Sultan gibi. Pâdişâh vâlidelerine Vâlide Sultan ve zevcelerine de Haseki Sultan Hürrem Sultan denilmekteydi. Sadrâzam pâdişâha takdim ettiği telhis ve takrirlerinde sultan tâbiri kullanılmayıp onun yerine pâdişâhım denilmekteydi. Osmanlılarda hükümdardan başka hiçbir kimseye verilmeyen tek unvan hünkar tâbiridir. Pâdişâhın tuğra ve fermanlarında adının yanına mutlaka tek veya çok terkiplerden yapılan sıfatlar bulunurdu. Bunlar:

Nişan-ı şerîf-i âlişân Mektûb-i meveddet-üslûp Ahidnâme-i izzet-nümûn Ahidnâme-i hümâyûn Nâme-i hümâyûn-ı izzet ve saâdet-meşhûn Nâme-i hümâyûn messeret-makrûn Nâme-i hümâyûn-ı izzet makrûn İltifât-nâme-i pâdişâhî Nâme-i şerîf Hatt-ı şerîf Nâme-i saâdet-ünvân Hatt-ı hümâyûn Emr-i pâdişâhî Emr-i şerîf Hükm-i şerîf Emr-i münîf-i vâcibül ittibâ’ Tevkî-i refîi- hümâyûn Ahd-i şerîf Ahd-i hümâyûn Fermân-ı celîlülkadr Fermân-ı hümâyûn Fermân-ı beşâret-ünvân.

Osmanlı pâdişâhlarının çok mühim hâllerde yazdıkları nâmelerde yabancı hükümdârlara gönderdikleri ahidnâmelerde; hâkimiyet ve salâhiyet sâhalarını belirten ünvanlar kullanılırdı. Bunlardan Kânûnî Sultan Süleymân Hanın 1553’te Leh Kralına verilen Ahidnâme-i hümâyûndaki ünvan:

“Ben ki Sultan-ı salâtin-i zamân burhân-ı havakin-i avân tâc-bahş-i husrevân-i cihân zıllullâhi’l-meliki’l-mennân Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Şam ve Halep ve Karaman ve Rûm’un ve vilâyet-i Âzerbaycan ve Van’ın ve Budin ve Tameşvar vilâyetlerinin ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medîne’nin ve Kudüs’ün ve Halilü’r-Rahmân’ın külliyen diyar-ı Arab’ın ve Yemen’in ve Bağdât ve Basra ve Cezâyir vilâyetlerinin ve dahi nice memleketlerin ki âbâ-i kirâm ve ecdâd-ı izâmım -enarallâhü berâhinehüm- kuvvet-i kahire ile fetheyledikleri ve cenâb-ı celâlet-meabım dahi tiğ-ı âteşbâr şimşîr-i zafernigârım ile fetheylediğim ince diyârın sultânı ve pâdişâhı hazret-i Sultan Bâyezîd oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Şah Han’ım...”

Osmanlı pâdişâhlarının örfî selâhiyetleri İslâm hukûkuna muhâlif olmamak şartıyla eski Türk telâkkileriyle Orta Doğu’daki telâkkilerin birleştirilerek ortaya konulan Osmanlı sentezidir. Kısaca Osmanlı pâdişâhı Osmanlı târihinin bir mahsulüdür. Fâtih devri târihçilerinden Tursun Bey Târih-i Ebü’l-Fetih adlı eserinin girişinde pâdişâhların sâhip olması gereken husûsiyetleri selâhiyetleri geniş şekilde açıklamaktadır.

İslâm Hukûku’nun tatbiki ve yayılması da pâdişâhın vazîfeleri cümlesindendi. Buna bağlı olarak pâdişâhların hâkimiyet sahası İslâm dîni ile sınırlandırılmıştı.

Osmanlı Devletinin târihi boyunca İslâm Hukûku devletin bütün icrâ faaliyetlerini murâkabe etmiştir. Yapılacak bütün önemli işler Şeyhülislâmın fetvâsına dayanılarak icrâ edilmiştir. Kânûnî Sultan Süleymân Han vefât ettiğinde devrindeki çeşitli konularda aldığı Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendinin fetvâlarının berâberinde defnedilmesini istemiştir.

Osmanlı pâdişâhlarına diğer imparatorlarda bulunan bâzı fevkalâde özellikler verilmemiştir. Pâdişâh ne Japon imparatoru gibi “Güneşin oğlu” ne de Firavun gibi “tanrı” idi sâdece “Allahü teâlânın âciz bir kulu” idi. Cumâ namazlarından sonra pâdişâha:

“Gururlanma pâdişâhım senden büyük Allah var!” diye bağıran halk ona âciz bir kul olduğunu hatırlatırdı.

Târih kitaplarında ve teşkilâtla alâkalı eserlerde pâdişâhlığın Allahü teâlâ tarafından verilen çok mesûliyetli büyük bir vazîfe olduğu belirtilirdi. Bu emânetin ahâliye iyi muâmele orduya bakım memleketin muhâfazası ve dîn-i İslâma hizmetle korunacağı yazılıdır.

Pâdişâhların gelirleriyse başlıca iki kaynaktan gelirdi. İlki yapılan gazâlardaki ganîmetlerin beşte biriydi. Bu gelir harplerin mağlûbiyetle netîcelenmeye ve gerilemeye başlanıldığı devirlerden îtibâren büyük ölçüde azalmıştır. Diğer önemli gelir kaynağı da kendilerine tahsis edilen haslardan elde edilenlerdi. Bu gelirler saray ve askerin masraflarına ve bayındırlık eserlerine harcedilirdi. Oturdukları saraylar ve eşyâları devlet malı idi. Pâdişâhlar sâdece tasarruf hakkına hâizdiler.

Altı yüz seneden fazla Türklerin ve Müslümanların lideri durumunda olan pâdişâhlık müessesesi Türkiye Cumhûriyetinin kurulmasıyla ilga edilmiştir. 23 Nisan 1920’de pâdişâhın yetkilerinin Büyük Millet Meclisine devredildiği îlân edilmiş 30 Ekim 1922 ve 2 Kasım 1922 tarihli Büyük Millet Meclisi kararları ile de pâdişâhlık tamâmen ilga edilerek sâdece halîfelik Osmanlı âilesinin uhdesinde kalmıştır. 3 Mart 1924 târihinde “Hilâfetin ilgası ve Hanedân-ı Osmânî’nin Türkiye Cumhûriyeti memâliki hâricine çıkarılmasına dâir kânun” ile de halîfelik ilga edilerek Osmanlı hânedânına mensup bütün âile fertleri yurt dışına çıkarılmıştır.

seher
03-12-10, 12:48
Patras Vakası

On dokuzuncu yüzyıldaki bir Rum ayaklanması. Avrupa devletlerinin ve Rusya’nın Osmanlı Devletini içeriden yıkabilmek için gösterdikleri faaliyetlerinden biridir. 12 Şubat 1821’de Avrupa devletlerinin Helen hayranlığı Rusya’nın Ortodoksluk faaliyetleri netîcesinde meydana geldi.
Rumluk fikriyâtına dayalı Yunan İsyânı Mora’da gelişti. 1789 Fransız İhtilâlinin Avrupa’da getirdiği Nasyonalizm telkin ve teşviklerle Rumlar arasında yayıldı. Avrupa basınında Eskiçağdaki Helen medeniyeti lehinde yayın yapılıp Rumların Osmanlı Devleti hâkimiyetinde bulunması Hıristiyanlık âleminin yüz karası olduğu fikri işlenerek acındırıldı. Yunanlıların Osmanlı hâkimiyetinden kurtarılması için yardım toplanıp gönüllüler yazılarak teşkilât kurduruldu. Osmanlı Devletine ihânet ederek Rus Çarının hizmetine giren Konstantin İpsilanti Rum asıllı olup general rütbesiyle Rus Çarının yâverliğini yapıyordu.

Rumlar arasında isyân fikrini yayan Etniki Eteryanın kasası Bavyera’daki Münih; kafası Rusya’daki Petersburg merkezi de İstanbul’daki Fener Patrikhânesiydi. Yunanlılık fikriyle kurulan Etniki Eterya faaliyetlerini genişletince Fâtih Sultan Mehmed Hanın yıktığı Bizans’ı yeniden kurmaya ve Anadolu’daki Rumları da kendilerine katmaya çalışmaktaydı. Osmanlı Devletinin hoşgörüsünden faydalanıp huzur içinde yaşayarak ticâretle zenginleşen Rumların yüzlerce gemi ve binlerce gemicileri vardı. Korsan ihtimâline karşı gemilere top yerleştirerek hareket hâlinde kullanmaya hazır hâle getirilip gemiciler silâhlandırıldı. Rumların faaliyeti Türkler tarafından teşhis edilip emniyet tedbiri olarak Müslüman halk kaleye çektirildi. Mora vâlisinin Tepedelenli Ali üzerine asker sevketmesiyle bölgenin boşalması âsîleri harekete geçirdi.Mora’nın kuzeybatısındaki Patras Başpiskoposu Germanos kumandasında toplanan on bin kadar silâhlı Rum 12 Şubatta isyan ederek şehrin kalesini kuşattılar. Patras’ta isyan başlayınca yüzyıllarca Osmanlı hâkimiyetinde yaşayan Mora Rumları harekete geçtiler. Âsîlerin propaganda ve tahrikleri netîcesinde isyân yarımadayı kapladı. Mora Yarımadasının merkezi Tripoliçe hâriç bölge âsîlerin eline geçti. Mora’nın kuzeydoğusundaki Nauplion Limanı âsîlerin merkezi oldu.

Yüzyıllarca Osmanlı hâkimiyetinde yaşayarak isyân ihtilâl ve devlete karşı gelmeyi bilmeyen gayri Türk ve gayri müslim sâdık ahâli Müslümanlar ve Türkler Patras Vak’ası üzerine Tripoliçe’ye hicret ettiler. Göç esnâsında Rumlar pekçok katliam yapıp yollarda binlerce muhâciri öldürdüler. Katliama uğrayanlar arasında yüzyıllarca bölgede oturan yerliler de vardı. Öldürülenlerin mevcudu kırk-elli bin civârındaydı. 5 Ekim 1821’de Tripoliçe de âsîlerin eline geçti. Tripoliçe kalesindeki asker ve sivil sekiz bin Türk kundaktaki yeni doğmuş bebeklere kadar hunharca öldürüldü. İnsanın tüylerini ürperten hadiseler karşısında Avrupa basını susup Osmanlı Sultanı İkinci Mahmûd Hanın hâdiseler karşısında alacağı tedbir ihtimâliyle gönüllü toplama faâliyeti içine girdiler.

Osmanlı Sultanı ve Halîfe-i Müslimîn Mahmûd Han tahkikat başlatarak tedbir aldı. Mora İsyânını bastırdı. Tahkikatta büyük imtiyazlar tanıdığı İstanbul Fener’deki Ortodoks Patriki Gregorios’un âsîlerle münâsebeti tespit edildi. Patrik Gregorios Rum İsyânının baş plânlayıcısı olup Rus Çarı Aleksandr’la devamlı irtibat hâlindeydi (Bkz. Gregorios). Hâdiseler bütün teferruatıyla tetkit edilince; Patrik Gregorios’tan başka Edirne Edremit Kayseri Tarabya piskoposları dâhil Boğaziçi’nde muhteşem saray ve konaklarda oturarak armatörlükte zengin olan daha önceleri içlerinden Eflâk ve Boğdan prensleri seçilen Fenerli Rum beylerinden birkaçı da suçlu görülerek cezâlandırıldı.

Mora İsyânı üzerine Çarlık Rusya’sı harekete geçti. Rus Çarı Aleksandr yâveri General Aleksandr İpsilanti’yi üç bin Rum gönüllüsüyle bölgeye gönderdi. General İpsilanti Boğdan’ın merkezi Yeş’i Martın 5’inde; Kalos’i 11’inde Bükreş’i de 30’unda işgâl etti. Romanya şehirlerinin işgali üzerine Osmanlı askeri süratle bölgeye girip şehirleri geri aldı. Rum gönüllüler yakalandıysa da General İpsilanti Avusturya’ya sığındı. Bâbıâlî Rusya’yı protesto edince Çar Aleksandr General İpsilanti’yi askerlikten ve yâverlikten uzaklaştırdı. 1822’de isyâncılar kendi güçleriyle Osmanlı Devletiyle mücâdele etmek istediler. Osmanlı ordusu 1822’de başlatılan Mora Harekatı ile bir hafta içinde isyânı bastırdı. Âsîler imhâ edilerek çoğu esir alındı. Bu durum Avrupalıları kudurttu. Avrupa basını aleyhte propagandaya başladı. 50.000 Müslüman Türkü genç-ihtiyar kadın-çocuk ve kundaktaki bebeğe kadar ayırım yapmadan hunharca katleden Rum âsîlerini alkışlayan Avrupa basını Osmanlının isyâna katılanları cezâlandırmasını vahşetle nitelendirdiler. Eserleri Türkiye’de okunup dinlenen seyredilen; Lord Byron Victor Hugo Beethoven ve daha nice yazar şâir bestekâr ressam gazeteci Avrupa basın ve kamuoyunda Türk düşmanlığı yapıp Osmanlı aleyhinde propaganda yaptılar.

Patras Vak’ası hâl edilip Mora İsyânı bastırılmasına rağmen; Fransa İngiltere Papalık ve Rusya’nın Osmanlı Devleti aleyhine çalışmaları netîcesinde Avrupa’da ittifak kuruldu. Osmanlı Devleti denizden batı ve doğu hudutlarından üstün ve çok sayıda düşman askerinin saldırılarına yeniçeri ocağının kaldırılmış olması ve yeni ordunun bütünüyle teşkilâtlandırılmamış olmasından dolayı karşı koyamadı. Rumlar Fransa’nın Mora Yarımadasını işgâl etmesinden sonra 15 Ağustos 1829 târihinde Yunan Devletini teşekkül ettirdiler. Patras Vak’ası netîcesinde âsîlerin isyânı bastırılmasına rağmen; Rumlar tepkici ve destekçi devletler sâyesinde istiklâl sâhibi oldular.

seher
03-12-10, 12:49
Patrona Halil İsyanı

28 Eylül 1730 târihinde Patrona Halil’in önderliğinde İstanbul’da çıkarılan isyân.
Lâle Devrindeki idârî sosyal ıslâhat ve mîmârî yeniliklere askeriyenin de ilâve edilmesi yeniçerileri telaşlandırdı. İran’a sefer hazırlığı içinde bulunulması yeni tarzda kurulacak Asâkir-i nizâmiyye ordusu için Fransa’dan mütehassıslar getirtilerek Üsküdar’da bir kışla kurdurulması bozulmaya yüz tutmuş yeniçerileri ve yenilikleri yanlış anlayanları veOsmanlı Hânedânı düşmanlarını harekete geçirdi. Dâmâd İbrâhim Paşanın Patrona Gemisi İsyânına katılmak suçundan affettiği Patrona Halil ve İstanbul’daki gayri Türk serseri takımından avânesi makam hırsındaki küçük rütbeli devlet adamları ile vazîfeden alınmış memurlar ve çıkarcılar tarafından isyâna teşvik edildi.

Pâdişâh ve sadrâzamın İran Seferi hazırlıkları da âsîlerin harekete geçmesine sebep oldu. Patrona Halil ve avânesi teşvikler üzerine 1730 yılı başından îtibâren isyân hazırlıklarına başladı. 25 Eylül’de Mevlid Alayı günü isyâna teşebbüs ettilerse de mübârek gün İstanbullulardan taraftar bulamadıklarından vazgeçtiler. Sonbaharda devlet adamlarının merkezde bulunmadıkları Bâbıâlî’nin tâtil olduğu bir günü beklediler.

Bâbıâlî tâtil olduğu 28 Eylül 1730 Perşembe günü devlet damlarının yokluğundan faydalanan âsîler isyân etti. Bâyezîd’de başlayan isyânda âsîler esnaftan dükkânlarını kapayıp kendilerine katılmalarını istediler. İstanbul’daki tellak Arnavutlardan ve Onyedinci Ağa Bölüğü Yeniçerilerinden olan isyânın elebaşısı Patrona Halil bir alay kadar avânesiyle Ağa Kapasına gitti. Yeniçeri Ağası Hasan Ağa 300 kadar kuvvetle karşı koymak istediyse de kardeş kanı dökülmemesi için geri çekildi. Yeniçeri Ağasının geri çekilişi âsîleri cesâretlendirdi. Bunun üzerine Ağa Kapısında ve başka hapishânelerde bulunan mahkûmları serbest bırakıp kendilerine kattılar. Bu başarılarından daha da cesâretlenen Patrona ve avânesi Cebeci Kışlasına gidip onları kendilerine kattılar. Sipâhi Çarşısı ve Bit Pazarında buldukları silâhları yağma ederek Saraçhâne’yi kapattılar.

Sultan Üçüncü Ahmed Hanın İran Seferine Hareket etmek üzere Üsküdar’da devlet adamlarının da tâtil münâsebetiyle yerlerinde bulunmaması isyâncıların işini kolaylaştırdı. İstanbul Kaymakamı Mustafa Paşa isyânı haber alır almaz Bağ-ı Ferah’tan şehre gelip esnafa dükkanlarını açtırdı. Hâdiselerden pâdişâhı haberdâr etti. Sultan Ahmed Han ve devlet adamları İstanbul’a geldiler. Sarayda hâdiseler görüşülüp tedbir alınması istendi. İsyâncılar akşam dağılıp elebaşıları Patrona Halil ve Muslubeşe Küçük Muslu Kutucu Hüseyin Çınar Ahmed Ali Usta Karayılan Emir Ali Turşucu ve İsmâil dâhil kırk kişiye kadar düştüler. Âsîleri bostancı ve hademelerin baskınlarıyla bertaraf etmek mümkündü.

Lâle Devrinin sulh sükûn ve huzûruna alışan devlet adamlarının uzun müzâkereleri ve kardeş kanı dökülmesini istememeleri isyâncıların dağıtılması teklifine meydan vermedi.

Halkın desteğini sağlamak için 29 Eylülde Sancak-ı şerîf çıkarıldı. Âsîler tekrar toplanıp yolları tuttuğundan İstanbullular Sancak-ı şerîfi göremediler. Sancak-ı şerîf altında toplanma olmayınca yerine konuldu.

Âsîler 30 Eylülde liste yapıp 41 kişinin kendilerine teslimini istediler. Listede; Sadrâzam Dâmâd İbrâhim Paşa Kaptan-ı deryâ ve İstanbul Kaymakamı Kaymak Mustafa Paşa Sadâret Kethüdâsı Mehmed Paşa ve Şeyhülislâm Abdullah Efendiyle otuz yedi kişinin daha isimleri vardı. Çapulcu gayri Türk ve hapishâne kaçkınlarından meydana gelen âsîler ve taraftarları İstanbul’un nâdide eserlerini yağmalayıp şehrin âsâyişini bozdular. Sultan Ahmed Han âsîlerin istediği şahısları vazifeden alıp İstanbul’dan uzaklaştırarak hâdiselerin önüne geçmek istedi. Vezirliğe Silâhtar Mehmed Paşa tâyin edildi. Dâmâd İbrâhim Paşa âsîlerin eline geçince Kaymakam Mustafa ve Mehmed paşalarla berâber hunharca öldürüldüler.

Pekçok hayır ve hasenât mîmârî ve ilmî eserlerin bânisi Nevşehirli Dâmâd İbrâhim Paşanın öldürülmesiyle âsîler daha da şımardı. Âsîler kendilerince tâyin yapıp gittikçe cesâretlendiler. İlk önce pâdişâha sadâkatle bağlılıklarını ve ondan hoşnut olduklarını bildiren âsîler asıl niyetlerini ortaya koydular. Sultan Üçüncü Ahmed Han aleyhinde propaganda yapıp hâllini istemeye başladılar. Sultan Ahmed Han tahttan çekilmedikçe âsîlerin isteklerinin tükenmeyeceğini anlayınca katliamların önüne geçmek için oğlu Mahmûd adına saltanattan ferâgat etti. 1/2 Ekim 1730 gecesi veliahd Mahmûd Osmanlı sultanı oldu.

Birinci Mahmûd Han Üçüncü Ahmed Hanın ferâgati ve âsîlerin arzularıyla Osmanlı sultanı olunca devletin meselelerine cesâretle el attı. Güzîde sanat eserlerinin yıkımını ve katliamları durdurdu. Âsîlerin devlet kadrosuna tâyin ettiklerini vazîfeden alıp onları İstanbul’dan uzaklaştırma çârelerini araştırdı. Sultan Mahmûd Han âsîleri ortadan kaldırabilecek devlet adamlarını önemli yerlere dikkat çekmeden geçirdikten sonra harekete geçti. 15 Kasım 1730 târihinde Patrona Halil ve avânesini imhâ ettirip İstanbul’da âsâyişi yeniden sağladı. Devlet kademelerine tâyinlerde bulunup isyâncılardan eser bırakmayarak devletin otoritesini tesis etti.

seher
03-12-10, 12:49
Sancak-ı Şerif

Peygamberimiz zamanında kullanılan mukaddes sancak.
Topkapı Müzesinde Mukaddes Emanetler arasında muhafaza edilmektedir. Siyah softan yapılmıştır. İstanbul’a gelişi hakkında çeşitli rivayetler vardır. Ukab adı verilen bu sancak Mısır Kölemen Beylerinden Hayır Bey tarafından Sultan Selim Hana gönderilmiştir. Diğer rivayete göre ise Sultan Selim Han Mısır’dan dönüşünde beraberinde getirmiştir. Başka bir rivayete göre ise 1593 senesindeki Avusturya Seferine Şam yeniçerileriyle birlikte gelmiştir. Seferden sonra gönderilen Sancak-ı şerif 1595’te geldikten sonra bir daha geri gönderilmedi.

Zamanla Sancak-ı şerif eskiyince Devlet-i Aliyye’de (Osmanlı Devleti) aslına göre üç sancak işletilmiş ve Sancak-ı şerif parçaları bunların üzerine konmuştur. Bunlardan biri Hırka-i şerifle beraber sefere ***ürülür ikincisi Hazine-i Âmire'de üçüncüsü yine hazinede saklanırdı.

Sancak-ı şerif padişahla veya onlar bizzat sefere katılmadıkları zaman Sadrazam ve Serdâr-ı ekremle birlikte sefere gönderilirdi. Sancak-ı şerif padişahla beraber ilk defa 1596 yılında Eğri Seferine ***ürülmüştü.

Sultan Üçüncü Mehmed Han (1595-1603) Sancak-ı şerifin yanında seyyid ve şeriflerden meydana gelen üç yüz kişilik bir evlâd-ı Resûlullah’ı beraber ***ürmüştü. Seferlerde açılan Sancak-ı şerif bütün askerin mâneviyatını yükseltir Peygamber efendimizin ruhaniyetinin muharebe meydanında hazır olduğuna inanılarak şevkle savaşılırdı.

Sefere çıkılacağı zaman (veya İstanbul’daki bazı isyanlarda) Sancak-ı şerifin yerinden alınıp teslimi bizzat padişah tarafından olurdu. Sancak-ı şerifin alınması ve yerine konması esnasında müezzin ve hafızlar Fetih ve Yâsin surelerini okurlardı. Merasimlerde şeyhülislâmlar da bulunur dua ederlerdi. Seferler dışında devleti tehdit eden büyük isyanlarda padişah emriyle Sancak-ı şerif açılırdı. Böylece âsilere karşı halk Sancak-ı şerif altında toplanmağa davet edilir bu suretle âsilerin mâneviyatları kırılırdı. 1651 ve 1687 isyanlarında Sultan Dördüncü Mehmed Han 1730 Patrona Halil İsyanında Sultan Üçüncü Ahmed Han 1826 Yeniçeri Ayaklanmasında İkinci Mahmud Han Sancak-ı şerifi açarak halkı onun altında toplanmaya çağırmışlardı.

Sancak-ı şerife Osmanlılar büyük kıymet vermişler açıldığında yediden yetmişe herkesin onun altında toplanarak gazaya (savaşa) gitmesinin en büyük vazife olduğuna inanmışlardı.

seher
03-12-10, 12:49
Sefâretnâme

Osmanlı Devletinde yabancı ülkelere gönderilmiş olan sefirlerin (elçilerin) İstanbul’dan hareket etmelerinden başlayarak gittikleri yerlerde gördükleri olayları yaptıkları diplomatik görüşmeleri gezip gördükleri yerlerin idârî sosyal askerî ilmî ve kültürel hayatları hakkında bir takım önemli bilgileri toplayarak pâdişâha veya sadrâzama takdim ettikleri rapor yazılı belge.
Osmanlıların yabancı ülkelere elçiler göndermeleri kuruluş devrinden îtibâren başlamıştır. Ancak sefirlerin sefâret sırasında dolaştıkları yerleri ve buralarda gördükleri şeyleri ve yaptıkları işleri pâdişâha arz etmek için sefâretnâmeler hazırlamaları 17. yüzyıl sonlarından îtibâren olmuştur. Sefâretnâmeler bizzat sefirin (elçinin) kendisi tarafından hazırlandığı gibi maiyetinde bulunanlardan biri tarafından da hazırlanabiliyordu. Sefâretnâmeler nesir olarak hazırlandığı gibi manzum olarak da yazılabiliyordu.

Yabancı ülkelerle siyâsî ve kültürel münâsebetlerin mâhiyetini ortaya koyan en eski belgeler olan Sefâretnâmeler bu devletlerin sosyal ve ekonomik durumlarını teşrifat (protokol) usullerini hayat biçimlerini Osmanlıların onlara karşı tutum ve düşüncelerini de yansıtmaktadırlar. Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendinin Paris Sefâretnâmesi Sefâretnâmelerin en tanınmış örneklerindendir. Mehmed Efendinin Paris ve Fransa hakkında verdiği bilgiler Sultan Üçüncü Ahmed Hanın dikkatini çektiği için Avrupaî tarzda bâzı yeniliklerde bulunma ihtiyâcı duymuştur. Matbaayı ve onun temin ettiği faydayı yakından gören Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin Türkiye’de matbaacılığın kuruluşunda büyük hizmeti olmuştur.

Osmanlılar yalnız Avrupa’ya değil Şarka ve İslâm memleketlerine de sefir göndermişler onlar da diğer sefirler gibi Sefâretnâmeler hazırlamışlardır. Sefâretnâmelerin bir kısmı vakanüvisler tarafından târihlere geçirilmiş bir kısmı ise sonradan ayrıca yayınlanmıştır.

Sefâretnâmeler yabancı ülkelerdeki ilmî ve teknik gelişmeleri yansıtarak ülkemizde de birçok ilmî idârî ve teknik yeniliklere sebep olduğu gibi bu ülkelerin sosyal ahlâkî ve kültürel özelliklerinden bahsettiği için de ülkemizde başka ülkeleri taklit etme özentisi başgöstermiştir. Bu özentinin neticesinde garplılaşma (batılılaşma) adıyla ahlâkî ve kültürel yozlaşma meydana gelmiş kendi millî ve mânevî değerlerimizden uzaklaşmalar olmuştur.

Adet olarak kırktan fazla olan Sefâretnâmeleri konuları bakımından ikiye ayırmak mümkündür:

Birinci kısımdakiler; sefirlerin (elçilerin) doğrudan doğruya vazifeleriyle ilgili sefâretnâmelerdir.

İkinci kısımdakiler ise; sefirlerin gezip gördükleri yerlerin idârî sosyal ahlâkî askerî kültürel ve teknik hayatları hakkında önemli bilgiler veren sefâretnâmelerdir.

Elde bulunan ilk yazılı sefâretnâme Kara Mehmed Çelebi’nin 1655 târihli Viyana Sefâretnâmesi son sefâretnâme ise Abdürrezzak Bahir Efendinin 1845 yılında kaleme aldığı Paris-Londra Sefâretnâmesi’dir. Hazırlandıkları devrin çeşitli özelliklerini günümüze yansıtan meşhur sefâretnâmelerden bâzıları ise şunlardır: Zülfikar Paşanın Mükaleme Takriri (1688-1692) İbrâhim Paşanın Viyana Sefâretnâmesi (1719) Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendinin Fransa Sefâretnâmesi (1720) Ahmed Dürrî Efendinin İran Sefâretnâmesi (1721) Nişli Mehmed Ağanın Rusya Sefâretnâmesi (1722-23) Mehmed Efendinin Lehistan Sefâretnâmesi (1730) Mehmed Said Paşanın Mehmet SaidEfendi Takrîri (1732-1733) Sâlim Efendinin Hindistan Seyâhatnâmesi (1744-1749) Mustafa Nazif Efendinin İran Sefâretnâmesi (1746) Hattî Mustafa Efendinin Nemçe Sefâretnâmesi (1748) Ahmed Resmî Efendinin Prusya Sefâretnâmesi (1763-1764) Seyyid İsmâil Efendinin Fas Sefâret Takrîri (1785-1786) Alemdâr Mehmed Ağanın Buhara Sefâretnâmesi (1787-1791)Vasıf Efendinin İspanya Sefâretnâmesi(1787-1788) Yusuf Agâh Efendinin Havâdisnâme-i İngiltere’si (1793-1796) Mehmed Sâdık Rıfat Paşanın İtalya Seyahatnâmesi (1838).

seher
03-12-10, 12:50
Selanik Vakası

6 Mayıs 1876 târihinde Selanik’te Fransa ve Almanya konsoloslarının linç edilmesiyle neticelenen olay.
Avrethisarlı bir Bulgar kızı İslâmiyet'i inceleyerek Müslüman olmaya karar vermişti. Bu maksatla Müslümanlığı tescil ettirmek için Selanik’e gitmek üzere yola çıktı. Ancak kızın niyetini öğrenen bâzı Hıristiyanlar telgrafla Amerikan konsolosunu durumdan haberdar ettiler. Telgrafı alan ve koyu bir İslâm düşmanı olan konsolos kıza mâni olmak için 150 kişilik bir Rum ve Bulgar çapulcusunu istasyona yığdı. Kız istasyona geldiğinde konsolosun emriyle harekete geçen kalabalık kızı hükümet konağına ***ürmekle görevli üç zaptiyenin elinden zorla aldılar. Hakâretlerde bulunarak yaşmağını ve ferâcesini parçaladılar. Gözü dönmüş saldırganlar sürüsünün elinden kurtulmak isteyen kız Müslüman olduğunu haykırmaya ve imdat istemeye başladı. Kızın yardımına koşan birkaç Müslüman fecî şekilde dövüldü. Kız da konsolosluk arabasıyla Amerikan konsolosluğuna ***ürüldü. Bir Osmanlı şehrinde Bulgar da olsa Müslüman olmuş bir kıza yapılan saygısızca muâmele ve mâni olmak isteyenlerin ağır şekilde hırpalanması havanın elektriklenmesine sebep oldu.

Ertesi gün İslâmiyet'i kabul eden bir kızın zorla kaçırılıp tutulamayacağını ve bu işe hükümetin karar vermesi gerektiğini belirten Müslümanlar Saatli Câmide toplandılar. Kendilerini yatıştırmak isteyen Selanik Vâlisi Baytar Mehmed Refet Paşanın açıklamalarını yeterli bulmadılar. Refet Paşa ve vilâyet görevlilerinin mâni olmaları ihtimâli üzerine medrese odalarını zapteden Müslümanlar kızı almak gâyesiyle Amerika Konsolosluğuna yürüdüler. Bu sırada Fransa ve Almanya konsolosları kalabalığın önüne geçerek onları engellemek istediler. Ancak kızın müftülüğe teslim edilmesi teklifine karşı Amerika Konsolosunun evinde olduğunu dolayısıyla kızın teslim edilemeyeceğini söylemeleri üzerine zâten galeyana gelmiş olan halk tarafından öldürüldüler. Ancak İngiliz Konsolosu devreye girip Müslüman olan Bulgar kızını hükümete teslim edince olaylar yatıştı.

Selanik olayları üzerine Osmanlı Devletiyle Fransa Almanya ve İtalya devletlerinin ilişkileri gerginleşmiştir. Bu devletler gemilerini Selanik Limanına göndererek hâdisenin müsebbiplerinin şiddetle cezâlandırılmasını talep ettiler. Aksi takdirde Selanik’e asker çıkarılacağı bildiriliyordu. Fakat Sultan Abdülazîz Han bu istekleri kabul etmediği gibi Balkanlara yeniden birkaç tabur sevk edilmesini ve Selanik’e harp gemileriyle asker gönderilmesini olayda suçlu olan kimselerin de yabancılara teslim edilmeyip Osmanlı mahkemelerinde yargılanmasını emretti. Pâdişâhın emri doğrultusunda hareket edildi. Olayda ihmâli görülen Selanik Vâlisi değiştirildi konsolosları öldüren altı kişi yargılanarak îdâma mahkum edildiler. Fakat olaylara sebebiyet verenlere yâni kızı kaçıranlara hiçbir şey yapılamadı.

Dünyânın her tarafına binlerce misyoner göndererek insanların Hıristiyanlaştırılması için milyarları sarf eden inanç ve vicdan hürriyetini insan haklarını savunuyor görünen Avrupa devletleri İslâm dînini kendi isteğiyle kabul eden bir Bulgar kızının Müslüman olmasını kabul edememişlerdir. Ayrıca konsolosları devletin resmî emniyet görevlisinin elinden güpegündüz kız kaçıracak kadar aşağılık işlere tevessül etmişlerdir. Olaylarla ilgili olarak alınmasını istedikleri tedbirler husûsunda da Osmanlı Devletinin iç işlerine karışmaktan geri durmamışlardır.

seher
03-12-10, 12:50
Sened-i İttifak

İkinci Mahmud Han devrinde 1808’de âyân ile hükümet arasında yapılan sözleşme. On sekizinci asra girerken askerî teşkilâtın bozulması netîcesinde devletin merkezî otoritesi zayıflamıştı. Devlet mültezimlerin reâyâyı ezmeleri sonunda vergi toplama işini mahallî eşrâfa devretme siyâsetini gütmüş bu da âyân denilen güçlü ve nüfuslu bir zümrenin ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Yerli halk arasından veya dışardan gelip halka söz geçirebilecek durumdaki kimselerden meydana gelen âyânların nüfûzları zamanla daha da arttı. Yeniçeri ve tımar sisteminin bozulması sebebiyle ihtiyâç duyduğu askeri temin edemeyen devlet de âyânların nüfûzundan istifâde yoluna gitti.
1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında hükümet kazâ merkezlerinde idâreyi ele geçirmiş olan âyân ve mütegallibeye baş vurarak para ve asker teminine çalıştı. Bu durum âyânlar üzerindeki hükümet kontrolünün kalkmasına sebep oldu ve taşrada idâreye tamâmen hâkim oldular.

Sultan Üçüncü Selim Han Rusçuk Âyânı Alemdâr Mustafa Paşa gibi devlete faydalı olanlara rütbeler verdi. Nizam-ı cedîdi tasvip etmeyen yeniçerilerin Sultan Üçüncü Selim Hanı tahttan indirmeleri üzerine Alemdâr Mustafa Paşa onu tekrar tahta geçirmek için hazırlıklara başladı. 28 Temmuz 1808’de Bâbıâlî’yi basıp sadâret mührünü ele geçirdi. Fakat bu arada Sultan Üçüncü Selim Han şehit edildi. Alemdâr Mustafa Paşa da şehzâde Mahmud’u sultan îlân etti. Yeniçeri ocağının kaldırılması ve devlete çeki-düzen verilmesi için çalışmalara başladı. Rumeli ve Anadolu’daki âyânlar çağrılarak meşveret-i âmme adı verilen büyük bir toplantı yapıldı. Yeniçeri ocağının düzeltilmesi ve düzenli şekilde eğitilmesi için karar alındı. Alemdâr Mustafa Paşa kalabalık sayıda askeriyle İstanbul’a gelmiş olan âyânlarla devlet arasındaki ihtilâf ve mücâdelenin kaldırılarak devletin zâfiyetinin önlenebileceğini düşünüyordu. Yapılan görüşmeler sonunda aşağıdaki hususları ihtivâ eden sened-i ittifâk imzâlandı.

1 ve 4. maddede âyân ve eyâlet vâlileri pâdişâha bağlılıklarını belirtiyor sadrâzamı onun mutlak temsilcisi olarak kabul etmeye devam ediyordu.

2. maddeye göre; devletin geleceği ordunun gücüne bağlı olduğu için âyânlar eyâletlerde asker toplanmasına yardımcı olacaklar ordu Nizâm-ı cedîd sistemine göre teşkilâtlanacaktı.

3. maddeye göre; Osmanlı vergi düzeni ülkenin tamâmında bütün eyâletlerde uygulanacak pâdişâha âit gelirlere âyânlar el koyamayacaklardı.

5. maddeye göre; âyânlar kendi eyâletlerinde âdil bir idâre kuracaklardı. Birbirlerinin topraklarına ve haklarına taarruz etmeyecekler birbirlerine kefil olacaklardı.

6. maddeye göre; devlet merkezinde çıkacak herhangi bir kargaşalık ânında pâdişâhtan izin almak için vakit harcamadan İstanbul’a yürüyeceklerdi.

7. maddeye göre; vergi miktarları âyân ve hükümetin görüşmeleri sonunda belirlenecekti.

Bu vesîkanın altındaki ekte ise özetle şöyle deniliyordu: Yapılacak işlerde bu şartların esas tutulması gerektiğinden zamanla değişmesini önlemek üzere bundan sonra sadrâzam ve şeyhülislâm olacaklar bu makâma geçtikleri zaman bu senedi imzâlayacaklar ve harfi harfine uygulanmasına çalışacaklardır. Bu senedin bir sûreti beylikçi kaleminde bir sûreti pâdişâhın yanında bulunacak ve gereken kimselere oradan kopyaları verilecek pâdişâh kendisi bu şartların uygulanmasına nezâret edecekti.

Devletin âyâna ipotek edildiği pâdişâhın yetkilerinin kısıtlandığı bu senedi imzâ edenler arasında bir tarafta en yüksek derecedeki ulemâ (şeyhülislâm nakîb-ül-eşraf ve kazaskerler) devlet ricâli (yeniçeri ağası sipâhîler ağası) öbür tarafta o zaman pâyitahtta hazır bulunan belli başlı âyânlar (Cebbârzâde Karaosmanoğlu Sirozlu İsmâil Bey ve Çirmen mutasarrıfı) vardı.

Pâdişâhın tuğrası konulan bu senet pâdişâhın âyânlara taahhütleri şeklindeydi. İş başına gelen her sadrâzamın bu senede yeminle bağlı olması yalnız pâdişâha karşı değil âyânlara karşı da sorumlu olması durumunu çıkarıyordu. Vergiler bile vükelâ ile âyânlar arasında kararlaştırılacaktı. Bütün bu sebepler pâdişâh ve saray çevresinin sened-i ittifaka muhâlefetini icap ettiriyordu. İdâreye tam hâkim olan Alemdâr’ın korkusundan kimse ses çıkaramıyordu.

Alemdâr Mustafa Paşa birkaç aylık iktidârında Sekbân-ı cedîd adıyla bir askerî teşkilât kurdu. Yeniçeri ocağının hoşuna gitmeyecek bâzı ıslâhâtlara girişti. Kendisinin bâzı hareketleri ve yeniçerilerin hoşuna gitmeyen işleri isyâna sebep oldu. İsyânda Alemdâr öldü. Islâhâtları netîce vermedi. Âyânlar arasında birlik kalmayıp kısa zamanda dağılmaları üzerine sened-i ittifak hükümsüz kaldı. Âyanların ileri gelenleri zamanla ortadan kaldırıldı. Sultan İkinci Mahmud Hanın dirâyetli idâresi netîcesinde merkezî otorite sağlandı.

Sened-i ittifâkla 1839’da Mustafa Reşit Paşa tarafından îlân edilen Tanzîmât fermânı arasında bâzı benzerlikler vardır. Bunların en bârizi her ikisinin de devleti ipotek altına almasıdır. Sened-i ittifak devleti âyânlara bağlı kılarken Tanzîmât fermânı yabancı devletlere ipotek etmiştir.

seher
03-12-10, 12:50
Serasker

Osmanlılarda önceleri seferdeki orduya kumanda eden vezir sonraları da Millî Savunma Bakanına verilen ad.
Sadrâzamlardan gayri vezirlerden birinin orduya kumanda ettiği zaman vezire serasker adı verilirdi. Yeniçeri ocağı 1826’da kaldırıldıktan sonra kurulan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusunun kumandanına da serasker denildi.

1845’e kadar seraskerler ek bir vazife olarak İstanbul’un zabıta işleri ve yangınlara karşı lüzumlu tedbir almakla da vazifeliydiler. Seraskerlerin ilk makamı ağa kapısıydı. 1836 yılında şimdi üniversite merkez binâsının yerinde bulunan eski saray Seraskerlik makâmı oldu.

1879-80 senesinde yapılan teşkilâtla seraskerlik lağv olunarak Harbiye Nezâreti kuruldu ve Hüseyin Hüsnü Paşa Harbiye Nazırı oldu. Fakat bu unvan da bir iki seneden fazla sürmeyerek tekrar “Serasker” unvanı kullanıldı. 1908 İkinci Meşrutiyetin îlânından sonra Serasker ünvânı kaldırıldı ve Harbiye Nezâreti ünvânı yeniden kabul edildi. Eskiden resmî dâirelere “kapı” denildiği için Seraskerlik dâiresine de Serasker kapısı denildi.

“Serdar-ı ekrem” unvânıyla sefere memur edilen Sadrâzam ve Serasker olarak sefere katılacak vezirlere verilen fermana Seraskerlik Beratı veya Serdarlık Berâtı denilirdi. Beratta yapacağı vazife belirtilir kendisine geniş selâhiyet verildiği de yazılırdı.

seher
03-12-10, 12:50
Soykırım

Aynı milletten soydan ırktan ve dinden olan insanlardan meydana gelen bir topluluğu plânlı bir şekilde yok etme ortadan kaldırma.
1096-1270 seneleri arasında Müslümanlara karşı düzenlenen Haçlı Seferleri sırasında kadın ihtiyar çocuk denilmeden yüzbinlerce Müslüman öldürüldü. Haçlı orduları gittikleri yerlerde mâbedlere sığınan kadınları ve çocukları acımasızca kılıçtan geçirdiler.

Bizans İmparatoru Alexis Comnen’in kızı Anna Comnen yazdığı Alexis Comnen’in Hayâtı adlı eserinde Haçlıların Müslüman çocuklarına uyguladıkları soykırımı şöyle anlatır: “En büyük eğlencelerinden biri rastladıkları Müslüman çocukları öldürmek kızartmak ve yemekti.”

Antakya kuşatmasında Firuz isimli bir Ermeni Türklere etmiş olduğu sadâkat yemininden dönerek müdâfaa ve kumandanlığını üstlendiği kalenin burçlarından birinden gece aşağıya ipler sarkıtarak Haçlıların şehre girmelerini sağladı. Haçlılar şehirde 10.000 Müslüman Türk’ü öldürdüler ve bütün câmileri yaktılar. Hâdiseye gözleriyle şâhit olan papaz Lemoine; “Bizimkiler sokakları dolaşıyor rastladıkları çocuklarla ihtiyarları paramparça ediyorlardı. Bu Türk katliamı 12 Aralıkta meydana geldi. Ancak o gün herkes boğazlanamadı. Ertesi gün bizimkiler geri kalanları kestiler.” demektedir.

Meb’ûsan ve Âyân Meclisi Reisi Ahmed Rızâ Bey Batının Doğu Politikasının İflâsı adlı eserinde Haçlı Seferleriyle ilgili olarak; “Godefroy’nın kumandasındaki Haçlı ordusunu teşkil eden şövalyelerden râhiplerden köylülerden meydana gelen karışık grup yola çıkışlarından 3 yıl sonra Kudüs önüne ulaştılar. Kuşatma 4 gün sürdü. Hıristiyan savaşçılar Müslüman halkın üzerine çullandılar ve sulh (barış) tanrısı adına 70.000 canı yâni Kudüs’ün kadın çocuk bütün Müslüman halkını kılıçtan geçirdiler. Ömer Câmiine sığınan 10.000 Müslüman da boğazlanmaktan kurtulamadı. Ayrıca pekçok mutezil (ayrılmış) sayılan Hıristiyan da katledildi. Kutsal şehirdeki katliam 8 gün sürdü.” diye yazarak Hıristiyanların Müslümanlara karşı uyguladıkları korkunç soykırımı anlatmaktadır.

Asya kavimlerinden olup göçebe hayat süren avcılık ve yağmacılıkla geçinen ve kan dökmeyi seven Moğollar 13. yüzyılda devlet olarak ortaya çıktılar. Kara Kurum’da 1205’te ilk Moğol Devletini kuran Cengiz Han câhil ve vahşi Moğollardan ve Tatarlardan büyük bir ordu daha doğrusu yağmacılar gürûhu topladı. Doğu Türkistan’ı ve Çin’i aldı. Harezmşah Devletine saldırdı. Batı Türkistan Horasan Mültan gibi devrin medeniyet merkezlerini tahrip ettirdi. Buhara Semerkand Herat Merv Rey gibi birer kültür sanat ve medeniyet âbidesi olan şehirleri yağmalayıp yıktırdı. Bölgedeki şehirlerin halkından milyonlarca Müslümanı öldürterek soykırım uyguladı. Kafkasya’ya Rusya’ya ve Anadolu’ya yayılan Moğollar akla gelmedik işkence usulleri uygulayarak suçsuz insanların kadın ve çocukların kanlarını zevk ve eğlence için döktüler. İslâm ülkelerine Haçlı Seferleri düzenleyen Avrupalı Hıristiyan devletlerle ittifak kurdular ve Müslümanlara karşı anlaştılar.

Cengiz Hanın torunlarından olan Hülâgü de 1258’de Abbâsî Halîfeliğinin merkezi olan Bağdat’ı istilâ ederek yakıp yıktırdı. Başta halîfe olmak üzere 800.000 Müslümanı öldürttü. İslâm âlimlerinin yüzyıllar boyu emek vererek hazırladıkları tek orijinal nüshası bulunan eserler de dâhil olmak üzere kütüphânelerdeki milyonlarca kitabı yaktırdı veya Dicle Nehrine attırdı. Şehirde bulunan târihî eserleri yaktırıp yıktırdı. Daha sonra gelen Moğol hükümdarları Müslüman olarak birçok hizmetlerde bulundularsa da atalarının başta Müslümanlar olmak üzere istilâ ettikleri yerlerdeki bütün insanlara uyguladıkları soykırım ve kültür-medeniyet katliamı târih sayfalarından silinmemiştir.

Asırlarca Osmanlı Devletinin âdil himâyesi altında yaşayan gayri müslim (Müslüman olmayan) topluluklar Osmanlı Devletinin siyâsî ve ekonomik bakımdan zayıflamasından ve Tanzimat adıyla gayri müslimler lehine yapılan yeni düzenlemelerden faydalandılar. İngiltere Fransa Rusya gibi Hıristiyan devletlerin teşvik ve tahrikleriyle bağımsızlık istemeye başladılar. Mahallî komite (terör) teşkilâtları kurarak çoğunlukta bulundukları bölgelerde Müslüman-Türk ahâliye baskı ve zulüm yaptılar. Sırplar Karadağlılar Bulgarlar Yunanlılar Müslüman-Türklere karşı kadın çocuk ihtiyar ayırımı yapmaksızın akla gelmedik işkence usulleri tatbik ederek tam anlamıyla soykırım uyguladılar.

Doksanüç Harbi adıyla bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Ruslar ve bunların emrindeki Bulgarlar şehirleri topa tuttular. Sivil halkı çocuk kadın ihtiyar demeden topluca öldürdüler. Sağ kalanlara kadın erkek yaşlı çocuk demeden zulmettiler köyleri yağmaladıktan sonra ateşe verdiler. Karşı koyanları bin bir türlü ezâ ve cefâ ile esir kamplarına kadar aç susuz yürüttüler. Yolda hasta ve yaralı olanlar tedâvi edilmediği gibi o kış şartlarında aç kurtların pençesine canlı canlı bırakıldılar veya ölüme terk edildiler. Üstelik henüz ölmeden bırakılan bu insanların elbiseleri bile Bulgarlar tarafından alındı. İngiliz konsolosluğu raporları bu savaşta ölenlerin sayısını 300-400.000 göçe zorlananların sayısını da 1.000.000 olarak göstermektedir. Arşiv belgelerine göre yalnızca Eski Zağra’da sivil halk hâricinde 15-16.000 asker öldürülerek korkunç soykırım uygulandı. (Genelkurmay Başkanlığı Ateşe Klasör 584 dosya 30 fihrist 5)

Doksanüç Harbinden sonra 1912-1913 Balkan savaşları sırasında Bulgar zulmü giderek arttı Müslüman halk Hıristiyanlaştırılmaya zorlandı câmiler ve diğer İslâmî eserler yıkıldı. Asırlardır Rumeli’de yaşayan binlerce Müslüman nüfus soykırıma tâbi tutuldu. Pekçoğu hunharca öldürüldü. Büyük bir kısmı malını mülkünü terk ederek Türkiye’ye göç etmek zorunda kaldı. Sâdece Edirne’de 225.000’den fazla Müslüman-Türk Bulgar ordusunun esâreti ve zulmü altında açlık ve sefillik sebebiyle hayâtını kaybederek soykırıma uğratıldı.

Balkanlarda yaşayan çeşitli milletler bağımsızlıklarına kavuştuktan sonra da daha şiddetli soykırıma devam ettiler. Bosna-Hersek’te Bulgaristan’da Yunanistan idâresi altındaki Batı Trakya’daki Müslüman-Türklere yapılan muâmeleler bu soykırımın devâmı niteliğindedir.

Osmanlı himâyesinde huzûr ve sükun içinde yaşayan Ermeniler de Osmanlı Devletinin son zamanlarında komiteler kurarak devlete karşı çıktılar. Bu komiteler Ermeni ahâliyi Osmanlı Devletine karşı isyâna teşvik ettiler. İngiltere Fransa Almanya ve Rusya gibi Hıristiyan devletlerin de kışkırtmasıyla hareket eden Ermeniler yaşadıkları bölgelerdeki Müslüman ahâliye karşı geniş zulüm ve öldürme hareketlerine giriştiler.

Hınçak ve Taşnaksutyun adlı ihtilal komiteleri; Erzurum Olayı Kumkapı Gösterisi Merzifon Kayseri Yozgat Olayları Sasun İsyânı Bâb-ı Âli Gösterisi birinci ve ikinci Zeytun isyanları Van İsyânı Osmanlı Bankası Saldırısı Sultan İkinci Abdülhamîd Hana karşı tertiplenen Yıldız Suikastı (21 Temmuz 1905) gibi olaylar ve isyanlar tertipleyerek pekçok Müslümanı öldürdüler. Kafkasya’daki Türk ahâliye karşı soykırım uyguladılar. 27 Mart 1909’da meydana gelen Adana olayları sırasında 10.000 civârında Müslüman ahâli öldü.

Birinci Dünyâ Savaşı ve İstiklâl Savaşı sırasında Ruslarla ve diğer işgalcilerle birlikte hareket eden Ermeniler Doğu ve Güney Anadolu bölgelerinde Müslüman ahâliye karşı akla gelmedik işkence usulleri tatbik ederek soykırımda bulundular.

Birinci Dünyâ Savaşında umûmî seferberlik îlân edilince askere gitmekten kaçan Ermeniler Erzurum ve Erzincan havâlisinde terör havası estirerek geceleri evlere baskınlar düzenleyerek kadın ve çocukları öldürdüler. Soykırım o dereceye ulaştı ki; memeden kesilmemiş çocuklar hunharca öldürüldü hâmile kadınların karınları yarılarak çocuklar çıkarılıp kesildi insanlar evlere doldurularak diri diri yakıldı bâkire kızlar her türlü kötülük yapıldıktan sonra parçalanarak öldürüldü. Rus Kafkas ordu kumandanı general Odişe Ruz Liyetze’nin anlattığına göre; kuyulardan ¤¤¤¤ener ¤¤¤¤ener mazlum Müslüman cenâzeleri çıkıyor ve bu kuyuların sayısı iki yüzü geçiyordu. Türk birliklerinin Erzincan’ı ele geçirdikleri sırada şehir içinde ve dışında topladığı 800’ü geçen cenâze bu kuyulardakinden hâriçtir. Çardaklı Boğazından Erzincan’a kadar bütün köyler tamâmen yakılmış ve tahrip edilmiş ahâlisi öldürülmüş ve bütün meyve bahçeleri mahv ve tahrip edilmiş olduğu şâhit olanların raporlarından anlaşılıyor. Kuyularda ölü bulunanların cesetleri ve virâne hâline gelmiş olan Erzincan ve ovası bütün cihan medeniyetinin nazarları önüne konmaya hazırdır.(Üçüncü Ordu Mezâlim Dosyası)

Erzurum vilâyetine bağlı kazâ ve köylerde Ermenilerin işledikleri mezâlim de tüyler ürperticidir. Bu hususta yerli yabancı pekçok kişi veya inceleme heyetinin raporları vardır. Erzurum ve civârındaki tahribat ve mezâlim hakkında inceleme ve araştırma yapmakla vazîfeli komisyonun raporundan bir bölüm şöyledir: “Ruslara rehberlik eden Ermeniler uğradıkları köylerdeki erkekleri tamâmen öldürüp kadınlara da tecavüzle çeşitli alçaklıklar yaptılar. Çocuklarla ihtiyarlar bile bunların vahşi zulümlerinden kurtulamadı. Bir takım ihtiyar kadınları bir eve doldurarak ateşe verdiler. Hâmile kadınları çocuklarını süngülere takarak teşhir ettiler. Bu durumda hicrete mecbur olan ve her bir sûretle hayâtını kurtaran kişiler şâhittir. Beş yüzü geçen ihtiyar erkeklerle pekçok kadın ve çocuktan meydana gelen bir kâfile Ermeni ve Ruslar tarafından Arpaderesi mevkiine ***ürülerek orada kurşun ve kılıçla yok edildiler. Ermeni çetelerinin zulüm ve alçaklıklarından birisini gösteren bu vak’a huzûrumuzda ağlanarak anlatılmıştır.” (İnceleme komisyonu üyeleri)

O sıralarda Tiflise gelen Rum göçmenleri Kars’taki Müslümanların durumunu şöyle anlattılar. “Erzurum’u kurtarıp ilerleyen Türk ordusu karşısında geri çekilen Ermeni asker birlikleri ve silâhlı Ermeni kaçkınları yol uğraklarındaki Müslüman köyleri yeryüzünden silerek her nesneyi ateşten ve kılıçtan geçiriyor ve düşünülmesi bile imkânsız bir vahşete ve yıkıma uğratıyorlar. Ermeni ordusu süngü ucuna takılmış süt emer çocuklarla geçtikleri yollar üzerinde Müslüman kadınlarını çırılçıplak soyunduruyorlardı.”

Ermeniler Diyarbakır Urfa Adana Muş Bitlis Van Elazığ Sivas Trabzon gibi yerlerde de işgalcilerle berâber hareket edip savunmasız Müslüman ahâliye karşı soykırım uyguladılar. Bugün Âzerbaycan topraklarını işgal ederek Müslüman-Türkleri acımasızca öldüren ve evlerinden yurtlarından çıkaran Ermeniler târihteki soykırımlarını devam ettirmektedirler.

Gerek Çarlık döneminde gerekse Bolşevikler döneminde Rusya’daki Türkistan ve Kafkasya’daki Müslüman-Türklere karşı uygulanan soykırım da akıl almaz ölçülerdedir. Sâdece altmış senede Komünist idâreciler tarafından 50 milyon Müslüman ve Türk öldürüldü. On binlecre âile yurtlarından uzaklaştırılarak Sibirya’daki kamplara sürgün edildi.

Kıbrıslı Rumlar Enosis yâni Kıbrıs’taki Türk halkını yok edip adayı Yunanistan’a bağlamak için çeşitli hareketlerde bulundular. Bilhassa 1958-1974 seneleri arasında Türklere karşı soykırım uyguladılar. Rum saldırıları sırasında 103 Türk köyü terk edildi. Silâhlı saldırıya uğrayan bu köyler EOKA Rum Terör Örgütü tarafından yakılıp yıkıldı. Bu köylerde oturan 80.000’den fazla Türk can güvenliklerini sağlamak için daha büyük yerleşim birimlerine göç etti. 1963’ten sonra yollardan tarlalardan ve evlerinden ***ürülen yüzlerce Türk’ün sonundan haber alınamadı. 1963’teki Ayvasıl 1974’teki Muratağa Atlılar Sandallar Taşkent Alaminyo Terâzi Tatlısu köylerindeki bütün sivil halk kazılan geniş çukurlara canlı canlı gömülerek veya çeşitli işkenceler yapılarak öldürüldüler. Bu toplu öldürme hâdiseleri Rumların Türklere karşı uyguladıkları soykırımdır.

Dünyânın dört bucağında insanlara inançlarından soy veya ırklarından dolayı yapılan baskı zulüm ve toplu öldürmeler medenî sayılan Hıristiyan Avrupa milletleri ile Rusya ve Amerika’nın taraflı tutumları sebebiyle günümüzde de devam etmektedir.

seher
03-12-10, 12:51
Sultan

İslâm devletlerinde hükümdara verilen unvan. “Pâdişâh hâkan han hükümdar” mânâlarındadır.
Sultan tâbiri Müslüman hükümdarlarının bilhassa Sünnî kısmına âit bir unvandır. Kelime Süryânice'den alınmış olup iktidar sâhibi demektir. Daha sonraları hâkimiyet delil ve burhan mânâsına da alınmıştır. Sultan unvânını ilk defâ 2. asrın ilk yıllarında Gazne’de hükümdar bulunan Mahmud İbn-il Emir Sebüktekin kullandı.

Hilâfet Emevî ve Abbâsî sultanlarında bulunduğundan bunlara mecâzen halîfe diğer büyük İslâm devletlerinin emirlerine hükümdarlarına sultan denildi.

Sultanlık Gaznelilerden Selçuklulara ve onlardan da Osmanlılara geçti. Selçuklu Sultanı Tuğrul Beye Abbâsî hilâfet merkezini Şiî Büveyh oğullarının tahakkümü altından kurtardığından Abbâsi halifesi tarafından Karaların ve Denizlerin Sultanı unvanı verilmişti. Haçlılara karşı kahramanca müdâfaasıyla şöhret bulan Kılıç Arslan Sultan-ı İklim-i Rum lâkabıyla meşhurdur.

Osmanlı Sultanları Orhan Gaziden îtibâren kitâbelerinde hep sultan tâbirini kullandılar. Sikke üzerinde ilk defâ sultan sıfatını kullanansa Birinci Murâd Handır. Emir Süleyman’ın sikkelerinde yalnız “Emir Süleyman” ibâresi görülür. Çelebi Sultan Mehmed Sultan ve Sultan-ı Âzam Es-Sultan-ül Melik-ül Âzam ibâresi bulunan ve Akçe-i Osmanî denilen gümüş sikkeleri kestirdi. İkinci Murâd Hanın bâzı sikkelerinde Sultan ünvânı bulunduğu gibi halefleri de paralarında bu tâbiri bol miktarda kullanmışlardır. Sultan Çelebi Mehmed’e kadar Osmanlı pâdişâhları için resmî kayıtlarda Sultan yerine “Bey” ünvânı kullanılmıştır. Sultan kelimesi Sultan-üs-Selâtin Sultan-ül-Mücâhidin Sultan-ül-Guzât Emir-ül-Kebir unvanları gerek tâzimen gerek umûmi sûrette pâdişâhlar hakkında kitaplara ve kitâbelere yazılmıştır.

Abbâsî Halifesi Sofya’nın fethi üzerine Murâd Hüdâvendigâr’a yazdığı mektupta “Sultan-ül-Guzât El-Mücâhidin” diye hitap ediyordu.

Batı dillerinde mutlak mânâda Sultan kelimesi yalnız İstanbul’da oturan pâdişâh mânâsına gelir. Türkler ise kendi hükümdarlarına yalnız kullanırken Sultan değil Padişah derler. Sultan kelimesini ancak isimle beraber Sultan Osman Sultan Abdülaziz şeklinde kullanır veya Murad Han Abdülmecid Han derler. Yalın kelime olarak “Pâdişâh” kullanırlardı.

Pâdişâh Türk imparatoru sıfatıyla hâkan İslâm imparatoru sıfatıyla sultandı. Pâdişâhların kız ve erkek çocukları anneleri ve kadınları için de isminden sonra Hadice Turhan Sultan’da olduğu gibi sultan ünvânı kullanılırdı.

seher
03-12-10, 12:51
Surre Alayı

Osmanlı pâdişâhlarının her yıl hac mevsiminde Haremeyn-i şerîfeyn ahâlisine zâhidlere mukaddes yerlerin ve hac yollarının emniyetini sağlayan Mekke şeriflerine ve Hicaz bölgesinde yaşayanlara gönderdikleri para ve değerli eşyâlara surre; bunları ***üren topluluğa da surre alayı denirdi.
Bilinen ilk surre alayları Abbâsiler devrinde (750-1258) gönderildi. Eyyûbiler (1174-1250) ve Memlukler (1250-1517) bu güzel âdeti devam ettirdiler. Herşeyin en güzelini Haremeyn-i şerifeyne lâyık gören Osmanlılar da surre alaylarının en güzellerini gönderdiler. Osmanlı Devletinde bilinen ilk surre alayı Yıldırım Bâyezîd Han tarafından Edirne’den gönderildi. Gönderilen hediyeler arasında 80.000 altın para da vardı. Çelebi Sultan Mehmed Han Sultan İkinci Murâd Han ve Fâtih Sultan Mehmed Han zamânında artarak devam etti. Yavuz Sultan Selim Hanın Halife-i Müslimîn olmasından sonra daha da sistemleştirildi. Bu hizmet devletin yıkılışına kadar en zor şartlarda bile devam ettirildi.

Surre-i hümâyûn Haremeyn evkafı nâzırı olan dârüsseâde ağalarının sorumluluğu altında hazırlanırdı. Gönderilecek para ve eşyâların listesini gösteren surre-i hümâyun defterlerini dârüsseâde ağasının yazıcısı ve haremeyn müfettişi müherlerdi. Daha sonra defterdâr tarafından imzâlanan defterlere nişancı tuğra çekerdi.

Bundan sonra Pâdişâhın Mekke Emîrine hitâben yazdırdığı nâme-i hümâyûn kızlarağası tarafından surre emînine teslim edilirdi. Bu esnâda Kur’ân-ı kerîm ve na’tlar okunur kurbanlar kesilir buhûrdânlar yakılır tekbir getirilir duâlar edilirdi. Receb ayının on ikisinde Üsküdar’a geçirilen surre alayı halkın coşkun sevgi gösterileri arasında yeni hediye katarları ve hacı adaylarının da iştirâkı ile Hicaz’a doğru yoluna devam ederdi. Yol üzerinde bulunan beylerbeyi ve sancakbeyleri surrenin emniyetini temin etmekle mükelleftiler.

Surre alayı Haremeyn’e doğru ilerlerken geçtiği yerlerde ihtişamlı merâsimler yapılır surre hediyeleri yüklü yeni yeni katarlarla birlikte hacı adayları da katılırdı.

Surre-i hümâyunla gönderilen paralar Harameyn’in masraflarına sarf edilirdi.

Surre-i hümâyûnda paralar dışında gönderilen ve nâdir bulunan kıymetli halılar seccâdeler murassa avîzeler şamdanlar paha biçilmez mushaf-ı şerifler levhalar puşideler (örtüler) gümüş perde halkaları okkalarla buhurlar elbiseler Mekke Emîrine mahsus sırmalı ve işlemeli kaftan mücevherli kılıç inciden tesbih ve daha pekçok kıymetli hediyeyse Mekke ve Medîne’deki mübârek makâmlara seyyidlere şerîflere fakirlere zâhidlere hediye edilirdi. Gönderilen hediyeyi alanlar kendilerine göre keselere zemzem hurma gibi hediyeler koyarak surre ile geri gönderir karşılıklı hediyeleşirlerdi.

Bu arada Kahire’den gönderilen surre alayında yer alan yeni Kâbe örtüsü merâsimle eskisiyle değiştirilirdi. Mekke Emîri eski Kâbe örtüsünü İstanbul’a gönderirdi. Bu Kâbe örtülerinden İstanbul’da pekçok câmide bulunmaktadır.

Surre alayları 1864 yılına kadar kara bu târihten 1908’e kadar deniz daha sonra da demiryoluyla gönderildi. Surre alaylarının sonuncusu 1915 yılında gönderildi. Daha sonra Mekke Emirinin isyânı (1916) ve toprakların elden çıkması sebebiyle gönderilen surre alayları yerine ulaşamadı.

seher
03-12-10, 12:51
Şehzade

Osmanlı pâdişâh sülâlesinin erkek evlâtları. Aslı “şah oğlu pâdişâh oğlu” demek olan şehzâdedir. Pâdişah çocuklarına Sultan Çelebi Mehmed zamânına kadar çelebi denilmiş sonra şehzâde tâbiri kullanılmaya başlanmıştır. Pâdişah kızlarına isminden sonra kullanılmak üzere sultan ünvânı verilirdi.
Şehzâde veya sultan doğduğunda sarayda özel merâsimler yapılırdı. Durum toplar atılmak sûretiyle İstanbul halkına ilân edilirdi. Aynı zamanda memleketin her tarafına fermanlar gönderilerek oralarda da toplar atılır şenlikler yapılırdı. Şehzâde ve sultan doğumları ferman geldikten sonra her mahallin şer’î mahkeme sicillerine kaydolunurdu. Pâdişâhların ilk oğulları olduğunda yapılan donanma günü fazla olurdu. Sultan Birinci Abdülhamîd Han (1774-1789) ikinci oğlunun doğumunda şenlik yapılmasına müsâde etmemiş ve “...dervişân tekkelerine nezirler ve sadakalar verilip mektep hocalarına paşa kapısına gelince hil’at giydirilip kafalarına sarık parası ve mâsumlara çil para ve pilâv zerde...” verilmesini istemiştir.

Osmanlı şehzâdesi beş altı yaşına gelince kendisine bir hoca tâyin edilerek merasimle okumaya başlardı. Bu derse başlamaya Bed-i besmele denirdi. Şehzâde ilk olarak Elif-bayı şeyhülislâmdan okurdu. Merâsim sonunda şeyhülislâm duâ ederdi.

Şehzâde sünnetleri büyük şenliklerle yapılır fakir fukarâ günlerce karınlarını doyurur dağıtılan bahşişleri alırlardı. Sünnet olan ve on üç on dört yaşına giren şehzâdelere ayrı bir dâire verilirdi. Annesi kızkardeşlerinin hâricinde başka bir kadınla görüşmesine müsâde edilmezdi.

Şehzâdeler babalarının sağlığında eğitimlerinin yanında ata binmek ok atmak avlanmak gürz kullanmak gibi spor hareketlerinde ve silâh kullanmakta egzersiz yaparlardı. Babalarının ölümünden sonra sarayda kendilerine tahsis edilen yerde otururlar ve ilimle meşgul olurlardı. Sırası gelen saltanata geçerdi.

Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde şehzâde sancakları vardı. Şehzâdeler delikanlılık çağına geldiklerinde yanlarında onlara devlet idâresini öğretecek eyâlet vâliliği yapmış lala tâyin edilmek sûretiyle bu sancaklara gönderilirdi.

Sultan İkinci Selim Handan îtibâren yetişkin şehzâdelerin sancaklara çıkarılma usûlleri terk edilerek bunlardan yalnız büyük ve pâdişâhlığa aday şehzâdeye sancak verilmesi kararlaştırılmış ve Manisa sancağı veliahd şehzâde sancağı olmuştur.

Sultan Üçüncü Mehmed Han (1595-1603) zamânından îtibâren büyük şehzâdelerin de sancağa çıkmaları kânunu tamâmen kaldırılmış fakat veliahd şehzâdelere Anadolu’da ismen sancak verilmiş bunun bir vekille idâre edilmesi gibi bir usûl konmuştu. Daha sonra bu usûl de tamâmen kaldırılmıştır.

Yetişkin şehzâdelerin sancağa çıkarılmayıp yalnız büyük şehzâdenin sancak beyi olmasının kabûlüne şehzâde Bâyezîd ile Selim arasındaki mücâdele; büyük şehzâdenin sancağa çıkarılmak usûlünün kaldırılmasına da Üçüncü Mehmed’in oğlu olan ve babası tarafından öldürülen şehzâde Mahmûd hâdisesi sebep olmuştur.

Şehzâde sancaklarının çoğu Anadolu Beyliklerinden zaptedilen sancaklardı. Anadolu’daki şehzâde sancakları Balıkesir Kütahya Manisa Isparta Antalya Konya Aydın Amasya Sivas Kastamonu Trabzon ve Kırım’da Kefe şehirleridir. Daha sonradan sâdece Amasya Manisa Kütahya ve Konya diğer şehirlere tercih edilmiş ve en son olarak yalnız Manisa şehzâde sancağı olarak kalmıştır.

Osmanlı şehzâdelerinin muayyen hasları vardı. İkinci Bâyezîd’in şehzâdelerinden her birinin senelik 1.200.000 akçelik hasları vardı ki bu miktar Fâtih Kânunnâmesi’ndeki vezir-i âzamın hassı kadardı.

Şehzâdelerin maiyetlerinde dîvân-ı hümâyundaki vazife sâhipleri gibi dîvân hey’eti ve pâdişâh maiyeti gibi lalaları kapı halkı sulak peyk ve sâirleri vardı.

Sancak beyliğinde bulunan şehzâdeler eskiden beri Anadolu’daki bu şehirleri kültür ve ilim muhiti hâline getirmişlerdir. Osmanlı şehzâdeleri nâmına bir hayli eser yapılmış ve kaleme alınmıştır.

Devlet işlerine ve devlet idâresine tecrübe sâhibi olmak için sancaklara gönderilen şehzâdelerin sancaklarda iyi bir şekilde yetiştirilmeleri kendilerinin hükümdarlıkları zamânındaki başarılarında önemli rolleri olmuştur.

Şehzâdelerin fırsat buldukça saltanat iddiası ile meydana çıktıkları ve başarılı olamayıp yakalananların öldürüldükleri ve bir kısmının da memleket dışına kaçtıkları görülmektedir. Saltanat hırsı dışardan ve içerden tahrik can kaygısı bu mücâdelelerin başlıca sebeplerindendir. Bilhassa saltanata geçen hükümdarın devlet nizâmının sarsılmaması ve devletin bölünüp parçalanıp yok olma tehlikesiyle karşılaşmaması için kardeşlerini öldürmelerinin câiz olacağı Fâtih Kânunnâmesi’nde belirtilmiştir. Şehzâdelerin öldürülmesi meselesi devlet nizâmını ve devletin geleceğini ilgilendirdiği için üzerinde önemle durulmuştur. Devletin bütünlüğünü sarsacak herhangi bir olay karşısında herkese yapılabilecek katıl hâdisesi şehzâdelere de çekinmeden yapılırdı. Şehzâdelerin bilhassa saltanatı ele geçirmek için yaptıkları isyanlardan Osmanlılarla sınır komşusu olan devletler istifâde etmişler ve muhâlefete geçen şehzâdelere maddî ve manevî yardımlarda bulunmak sûretiyle devleti çökertmek istemişlerdir.

Diğer Türk devletlerinde olduğu gibi Osmanlı Pâdişâhları da Türk ordusunun bizzat başkumandanı olup oğulları da gerektiğinde bu ordunun sağ veya sol kolundaki kuvvetleri idâre ederlerdi. Bu sûretle sancaklarda idârî işlerle uğraşan şehzâdeler askerî sahada da yetişerek hükümdar oldukları zaman tecrübeli bir kumandan sıfatıyla devlet reisliğine geçerlerdi.

Kânûnî sefere gittiğinde şehzâdelerini bâzan yanında ***ürür ve bâzan da Rumeli’nin muhâfazası için Edirne’de oturturdu. Kânûnî’nin vefâtından sonra Osmanlı şehzâdelerinin kumandanlık hizmetleri de sona ermiş ve şehzâdeler 1595 târihine kadar Manisa sancağında vazife yapmışlardır. Osmanlı Devleti ve hânedanlığa son verilince şehzâdelik de kalkmış oldu.

seher
03-12-10, 12:52
Şer'iye Sicilleri

Osmanlı Devletinde mahkemelerde görülen dâvâlarla ilgili muâmelelere yer veren defterler. Mahkeme-i şer’iye sicilleri sicillât-ı şer’iye veya kısaca sicillât da denilmektedir.
Selçuklulardan sonra Anadolu’da güçlü bir siyâsî teşekkül olarak ortaya çıkan ve kısa zamanda büyük bir devlet hâline gelen Osmanlı Beyliğinin kurucusu Osman Gâzi idâreyi ele alır almaz adâlet işlerine büyük bir titizlikle eğilerek fethettiği şehirlere kâdılar tâyin etti. Böylece Osmanlı adliye teşkilâtı diğer müesseseleriyle birlikte devletin kuruluşundan îtibâren büyük bir gelişme göstererek 16. yüzyılda en mükemmel şeklini aldı.

Osmanlı şer’î mahkemelerinde kuruluşundan kapatıldığı 1924 târihine kadar bütün mahkeme kararları mahkemenin yetkisine giren her türlü muâmeleyle resmî vesika sûretleri kâdılar veya nâipleri tarafından mahkeme defterlerine kaydedildi. Osmanlı Devletinde kâdıların fertler arasındaki ihtilafları halleden bir hâkim bir adliye memuru olmaktan başka bütün mülkî işlerde merkezî idârenin görevlerini üstlenmeleri onlara idârî mâlî millî askerî hattâ beledî bâzı vazifeler de yüklüyordu. Buna bağlı olarak da şer’iye sicillerinde her türlü dâvâ zabıtlarıyla mukâvele senet satış vakfiye vekâlet kefâlet verâset borçlanma nikâh boşanma ve taksim gibi şer’î muâmelelere dâir resmî kayıtlar esnaf teftişine âit notlar başta hükümdar olmak üzere her derecedeki büyük ve küçük makamlardan yazılan ferman berat divan tezkeresi gibi resmî mâhiyetteki emir ve yazı sûretleri hattâ yangın sel fırtına deprem salgın hastalık gibi olayların kayıtları günlük olarak işlenirdi.

Siciller 16. yüzyılın sonlarına kadar Arapça ve Türçke olarak iki dilde yazılırken bu târihten îtibâren yalnız Türkçe kullanılmaya başlandı. Bir mahkemeye tâyin olan kâdı kendi adına yeni bir sicil başlatır onun ayrılmasından sonra o güne kadar tutulan yapraklar bir araya getirilerek defter meydana getirilirdi. Bâzı kâdılar ise kendilerinden önceki kâdının bıraktığı yere adını ve tâyiniyle ilgili beratın örneğini yazdıktan sonra defteri devam ettirirdi.

Şer’iye mahkemelerinin 1924’te kaldırılmasından sonra yüzyıllar boyu arşivlerde birikmiş şer’iye sicillerinin değerlendirilmesi için bir araya toplanması ve Millî Eğitim Bakanlığına verilmesi kararlaştırıldı. Yangınlar su baskınları ve ilgisizlik yüzünde büyük bölümü harap olan sicillerden yine de günümüze ulaşan yüzlerce cildi korumaya alındı. Ancak bunlar İstanbul Ankara Adana Diyarbakır Konya Sinop ve Tokat gibi illerin müze veya kütüphânelerinde dağınık olarak bulunmaktadır.

Bir misal verilecek olursa; Konya Mevlâna Müzesi Arşivinde varak (yaprak) sayıları birbirinden farklı toplam 348 adet şer’iye sicil defteri bulunmaktadır. Bu şer’iye defterlerinde Konya’ya Konya’ya bağlı kazâlara ve bugün idârî taksimat olarak Konya ili dışında kalan Isparta Burdur illerine ve Yalvaç ile Uluborlu kazâlarına âit siciller tutulmuştur.

Bugün mevcut bulunan şer’iye sicilleri; 15. yüzyılın ikinci yarısından 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar gelen dilimin olaylarını ihtivâ etmekte olup Türk târihinin Türk kültürünün Türk hukûkunun ve Türk siyâsî sosyal ve hukûkî heyetinin birinci elden kaynakları durumundadır.

seher
03-12-10, 12:52
Tahrir

Osmanlı Devletinde toprağın mülkiyet ve tasarruf hukûkunun reâyânın yükümlülüklerinin ve vergi cins ve miktarlarının belli usûl ve kâidelere göre tesbit ve kaydedilmesi.
Arâzi tahrirleri Osmanlılardan evvelki Türk-İslâm devletlerinde de yapılmıştır. Araplar Mısır’da ve İspanya’da; Selçuklular İran’da; İlhanlılar Hint’te nüfus ve arâzi tahrirleri yaptırmışlardır. Osmanlılarsa bu tahrir şeklini mükemmel bir hâle getirerek imparatorluk bünyesindeki geniş memleketlerde tatbik edip Osmanlı mâlî-idârî sisteminin esâsı hâline getirmişlerdir.

Osmanlı idâresine geçen bölgeler nizâm ve teşkilât içerisinde tımar sisteminin gereği olarak gelir kaynaklarının tespiti maksadıyla tahrîre tâbi tutulurdu. Tahrir esnâsında Osmanlı Devletindeki yerleşme merkezleri (şehir kasaba köy mezra ve çiftlik) ve buralarda yaşayan vergi vermekle mükellef evli veya bekar şahısların tek tek isimleri yetiştirilen mahsûller ve bunlardan alınan vergiler meslek grupları vs. ayrı ayrı yazılırdı.

Fethi müteâkip yapılan ilk tahrirden sonra zaman zaman yeni bir pâdişâhın tahta çıkması umûmî olarak meydana gelen değişiklikler vergi gelirlerinin herhangi bir sûrette artmış veya eksilmiş görünmesi ve defter hârici kalmış yerlerin deftere sokulması gibi muhtelif sebeplerle tahrirler yenilenirdi. Pâdişâhların uzun süre tahtta kalma dönemlerindeyse bu tahrirlerin 30 yılda bir tekrarlanmaları kânundu.

Arâzi tahriri işinin sorumluluğunu üstlenen kişiye; emîn mübâşir muharrir il yazıcısı vilâyet kâtibi gibi isimler veriliyordu. Tahrirlerin; rüşvet ve suistimâle meydan vermeden kemâl-i adâlet üzere yürütülmesi için bu mesûliyetli işe umûmiyetle tecrübe ve bilgi sâhibi nüfûzlu beyler veya kâdılar tâyin olunuyordu. Her emînin yanında defterin yazılması ve tanzîmini üzerine alan işin tekniğini iyi bilen bir de kâtip bulunmaktaydı. Ayrıca tahrir işlemi her bölgenin kâdısının da murâkabesi altında yürütülmekteydi.

Tahrir emîni bölgenin eski defterleriyle muhtemelen bir önceki tahrirden beri tımar sâhiplerinin vaziyetlerinde ve gelirlerinde meydana gelmiş değişiklikleri gösteren bir icmâl defterini yanında bulundurur ve ona göre tahrire başlardı. Her yeni tahrir bir takım yolsuzlukları meydana çıkardığı gibi ormanlık yerlerden açılan arâzinin işletilmesi ve evvelce istifâde edilmeyen yerlerin işler hâle getirilmesi dolayısıyla istihsal miktarı artmış olurdu.

Tahrir tamamlandıktan sonra timarların yeni vaziyetini aksettiren timar icmâl defterleri hazırlanır ayrıca o bölgenin bütün teferruâtını belirten mufassal defterler temize çekilerek pâdişâh katına sunulurdu.

Bu yeni tahrir defterine Nişancı tarafından hükümdârın tuğrası konulduktan sonra bir sûreti Defterhâne hazînesinde Defter emini nezâretinde saklanır bir sûreti âit olduğu vilâyetlere gönderilir ve yeni tahrir mûcibince hareket edilmesi emrolunurdu. Beylerbeyleri de yeni tahrir üzerine sipâhîlere dirlik tezkireleri verirdi. Yeni teşkil edilen deftere “cedîd” eskisine “atîk” daha eskisine “köhne” denirdi.

Bir bölgenin tahriri oranın yalnızca has zeâmet ve timar gelirlerinin tespitinden ibâret değildi. Bunun yanısıra bölgedeki evkafın konar-göçer teşekküllerin piyâde ve müsellemlerin ayrı ayrı tahrirleri yapılır ve bunlara âit müstakil defterler de hazırlanırdı. Bu deftere köylerdeki reâyâ ile kasaba ve şehir halkı isimleriyle kalem kalem yazılmayarak sâdece dirlik sâhiplerinin adları ve gelirleri toplu olarak kaydedilirdi.

Tahrir usûlünün 16. yüzyılın sonuna kadar muntazam bir şekilde devâm ettiği 17. yüzyıl ortalarından îtibârense çeşitli iç ve dış meseleler yüzünden yavaş yavaş terk olunduğu anlaşılmaktadır. Bugün elde mevcut bulunan tahrir defterlerinden binlercesi İstanbul’da Osmanlı Arşiviyle Ankara’da Tapu-Kadastro Genel Müdürlüğü Kuyûd-i Kadime Arşivinde bulunmaktadır. Bu defterler sâyesinde bugün üç kıtaya yayılmış bulunan koca Osmanlı Devletinin bir işbaşı manzarasını görmek mümkün olmaktadır. Gerçekten de; bundan dört-beş yüz sene evvel Türkiye’nin her köşesinde mevcut sipâhiyle toprağa bağlanmış köylüyü devleti bir ucundan diğerine kat ederek geniş ölçüde münâsebet temin eden yollar boyunca derbent bekleyen yol ve köprü tâmir eden ve kervansaraylara hizmet eden insanları mâdenci güherçileci şapcı tuzcu ve yağcı gibi türlü mükellefiyetleri olan halkı ve nihâyet her türlü baç ve rüsûm toplanan geçit pazar ve gümrük mahallerini yerli yerinde ve vazîfe başında görmek imparatorluk denilen bu muazzam makinenin çarklarının nasıl işlediğini anlamak bakımından çok önemlidir.

seher
03-12-10, 12:52
Tanzimat Fermanı (Gülhane Hatt-ı Hümayunu)

Sultan Abdülmecid Han zamanında Sadrazam Mustafa Reşid Paşa tarafından hazırlanarak 3 Kasım 1839’da Topkapı Sarayı'nın Gülhane Bahçesinde okunup ilan edilen ve ıslahat programını bildiren belge.
Avrupa’da 18. yüzyıldan itibaren görülen teknik ilerleme her geçen gün Osmanlı Devleti'nin aleyhine gelişti. Yeni buluşlar; askerî sivil iktisadî bünyeye süratle girerek Avrupa milletlerini güçlendirdi. Ayrıca Fransız İhtilâliyle yaygınlaşan ve şiddetle benimsenen milliyetçilik hareketleri bu milletlerin derlenip toparlanarak bilhassa Osmanlı Devletine karşı düşmanlıklarını arttırdı. Haçlı zihniyetinin kinleri ve asırlar boyunca süren Müslüman-Türk üstünlüğüne son verme ihtirasları da bu teknolojik imkân ve güçlerle birleşerek askerlikte ticarette dış ve iç siyasette Osmanlı Devleti aleyhine komploları açık ve gizli tecavüz ve mücadeleleri en ileri noktalara doğru tırmandırdı.

Bunun neticesi olarak Osmanlı Devleti içinde yer alan başta Hıristiyan azınlıklar kavmiyetçilik ve Haçlılık hisleri tahrik edilerek devamlı surette taşkınlıklara isyanlara tahrik ve teşvik edildi. Bu hareketleri düşman devletlerce maddî ve manevî yardımlarla desteklendi. Öte yandan 17. yüzyıldan sonra yeniçerilerde görülen bozulma Sultan İkinci Mahmud Han devrinde siyasî ve ticarî hayata da bulaşarak devlet içten içe çürütülmeye başlandı. Bu durum devletin gücünü tedricen azaltarak dışarıda ve içeride zaafa uğrattı. Yüksek dereceli bazı memurlar arasında yaşanan şahsî çekişme kin haset ve garez zaman zaman devletin otorite ve gücünü zayıflatmak ve yok etmek pahasına da olsa sürdürülerek devletin düşmanlarına yardım edildi.

Böylece esasen devlete sadık ve temiz halk yükselme devrinde görülen basiretli ve ilerletici sevk ve idareden mahrum ilimden uzaklaştırılarak sanayi ve ticarette teknik kolaylıklardan habersiz bırakıldı.

Bu durum Tanzimat Fermanı’ndan çok önce Osmanlı sultanları tarafından fark edilerek çeşitli ıslahat hareketleri planlandı ve uygulandı. Yeniçeri Ocağının kaldırılması kılık kıyafetin düzenlenmesi eğitim müesseselerindeki ıslahatlar teknolojik gelişmeleri ülkeye sokma gayretleri bunlardan bazılarıdır. Ancak bu hareketlerin çoğunda düzeltilmek istenen asıl hususlar insan unsuru ve müesseselerin işleyişi ve teknolojiye ayak uydurmak şeklinde görülür. Sultan Abdülmecid Han da bu anlayışa sahip ıslahat hareketlerini devam ettirmek ve devleti Avrupa ile henüz dengede duran gücünden düşürmemek; bir de hakim güç hâline getirmek için azim ve gayret ile çalışan bir hükümdardı.

Avrupa milletleri ve bilhassa İngilizler; Osmanlı Devletinde yapılacak ıslahatın devletin temellerine nüfuz etmesini Osmanlı müesseselerinin yıkılarak Avrupaî bir idare tarzı altında devletin yapısına ters bir zihniyetin hakim olmasını azınlıkların istiklâli temin edilerek parçalanma ve yıkılışa yol açmasını arzu ediyorlardı. Bunu sağlamak için hususî teşkilâtlar kurarak bazı Osmanlı devlet adamlarını elde etmeye ıslahat gayretlerini kendi planlarına uygun şekle çevirmeye çalıştılar. Mason locaları dahil çeşitli isim ve şekiller altında yürütülen bu faaliyetler içerisinde Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu’nun hazırlandığı günlere gelindi.

Tanzimat-ı Hayriye de denilen bu fermanın hazırlayıcısı Mustafa Reşid Paşadır. Mustafa Reşid Paşa; daha önce Paris ve Londra elçiliklerinde bulunmuş batı kültürü hayranı millî meziyetler ve İslâm bilgilerinden önemli ölçüde uzak kalarak yetişmiş bir kişiydi. İstanbul’a dönüşünde İngiltere sefiri Lord Rading’in ısrarlı tavsiyeleri neticesinde sadrazamlığa getirilmişti. Lord Rading’in Osmanlı Devletini parçalamak için İngiltere’de kurulmuş olan “İskoç Mason Locası”nın önde gelen bir üyesi olduğu tarihî kayıtlarda mevcuttur.

Tanzimat Fermanı; 3 Kasım 1839 tarihinde Gülhane Bahçesinde yabancı devlet sefir ve konsolosları bütün saray erkânı ve devlet ricali ile büyük halk kalabalığı önünde bizzat Reşid Paşa tarafından okunup ilan edildi. Oldukça uzun bir metin olan bu ferman ihtiva ettiği fikirler itibariyle beş kısma ayrılabilir:

1. İlk kısımda; Osmanlı Devletinin kuruluşundan itibaren şeriatın kanunlarına uyulduğundan devletin kuvvetli hâle ve halkın müreffeh bir duruma vasıl oldukları belirtilmektedir.

2. İkinci kısımda; yüz elli yıldan beri türlü gaileler ve türlü sebeplerle dine ve kanunlara riayet edilmediğinden devletin zayıfladığına işaret edilmektedir.

3. Üçüncü kısımda; Allah’ın inayeti ve Peygamberin yardımları ile devletin iyi bir şekilde idaresini sağlamak gayesiyle yeni kanunların konulmasının gerekliliği belirtilmektedir.

4. Dördüncü kısımda; bu yeni kanunların dayanacağı prensipler belirtilmekte olup bunlar:

a) Müslüman ve Hıristiyan bütün tebaanın ırz namus can ve mal güvenliğinin temini;

b) Verginin düzenli bir usule göre ayarlanıp toplanması;

c) Askerliğin düzenli bir şekle sokulması.

5. Beşinci kısımda ise bu kanunların yapılması ve tatbiki için gereken tedbirlerden bahsedilmektedir.

Muhtevası uygulanışı ve neticeleri itibariyle Osmanlı tarihinde üzerinde en çok tartışılan konulardan biri olan bu Ferman hakkında yapılan çeşitli değerlendirme ve tenkitler şöyle sıralanabilir:

İlk üç bölüm Hatt-ı Hümâyûnun dördüncü bölümündeki yeniliklere Müslüman tebaanın reaksiyonunu azaltmak ve onların itimadını kazanmak için kaleme alınmıştır. Tanzimat Fermanı’nın en önemli kısmı dördüncü kısmıydı. Ferman’ın ilanından bir müddet sonra fermanda gerekli olduğu belirtilen tedbirlerin alınmasına başlandı.

Dördüncü bölümde sayılan prensiplerle evvelden beri Osmanlı idaresinde sanki bir kamu düzeni ve kanun bulunmadığı şeklinde bir hava verilmeye çalışılmıştır ve ferman bu düzensizliği ortadan kaldırıyor iddiası ile ortaya atılmıştır. Halbuki kanun ve nizam hakimiyeti devletin kuruluş yıllarından itibaren padişah dahil herkes tarafından en çok riayet edilen husustur. Osman Bey en yakın çocukluk arkadaşı beyliğinin ileri gelen kumandanı çok sevdiği Samsa Çavuş’un Leblebici Hisarı’nın gelirinin kendisine verilmesi talebini; “Karındaşım; kanunumuz harpsiz teslim olan hisarların düzenine gelirine dokunmayı men eder. Leblebici Hisarı kılıçla alınmadı!” diyerek kanun ve nizam ile devleti şahsî dostluğundan üstün tuttuğunu göstermiştir. Temeli böyle atılan devlette kanun ve nizam hep önde gelmiş keyfî idare gayesi güdülmemiştir. Ayrıca bir devlet içinde kanunları ihlâl eden bazı kimselerin bulunması yeni kanun yapmayı gerektirmez. İhmal edenlerin cezalandırılmasını gerektirir.

Bu fermandan sonra ferdî hakların korunması bakımından önemli olan yeni bir ceza kanunu yapıldı. Memur suçlarına ait yeni bir İdare Kanunu düzenlendi ve rüşvet için ağır cezalar kondu. Tanzimat'ın birinci ve ikinci yıllarında iltizam ve âşar toplama usulleri kaldırıldı. Âşar muhassıl-ı emvâl denilen maliye memurları vasıtasıyla toplanmaya başlandı. Hıristiyanların verdikleri cizye de patrikhaneler vasıtasıyla toplandı.

Mustafa Reşid Paşanın mühim bir gayesi de bu tedbirle ortaya çıkmaktadır. Vergi almak devletin vazifesidir. Müslümanların vergisini Şeyhülislâmlık makamı toplamadığı devlete verildiği hâlde Hıristiyanların vergilerini kiliseler toplamaktadır. Bu bir nevi muhtariyet işareti vermektir. Nitekim yüzlerce yıl sulh içinde Müslümanlarla beraber yaşayan Ermeniler bu tarihten sonra teşkilâtlanıp devlete yüz yıldan ziyade gaile olmuşlardır. Bütün devlet memurları maaşa bağlandı. Tanzimat'ın bânisi Reşid Paşa malî saha ile ilgili teferruatlı bir programa sahip olamadığından beklenilen netice elde edilemedi. Buradan da Reşid Paşanın asıl hedefinin sosyal bünye olduğu anlaşılmaktadır. Kısa bir süre sonra âşar ve cizyenin toplanmasında eski usule dönüldü. Vergi işleri için defterdarlıklar kuruldu. Vergilerin tespit ve tahsilinde belediye ve vilayet meclislerine bazı yetkiler verildi. İlk kâğıt para da bu dönemde çıkarıldı. Fakat karşılığı olmadığı için kısa süre sonra değerden düştü. 1846 Ticaret Kanunu çıkarıldı.

Yüzyıllardır askerlik nedir bilmeyen Hıristiyanlara askerlik mükellefiyeti yüklenemediğinden onların askere alınmalarından vazgeçildi. Böylece fermanın getirdiği askerlikte Hıristiyan-Müslüman eşitliği ilk darbeyi yedi.

Tanzimat Fermanı’nda doğrudan doğruya millî eğitimle ilgili bir kısım görülmez. Mustafa Reşid Paşa Hatt-ı Hümâyûnu okuduğu gün birçok kordiplomatik şahıslara ek olarak bazı Avrupa devletlerinin ileri gelenleri de hazır bulundu. Bunlardan İngiliz Prensinin diğer sefirlere nazaran Reşid Paşaya yakınlığı çok fazla idi. Çünkü Paşa İngiltere’de sefirken Prensle şahsî dostluk kurmuşlardı. Batı kültürünün hayranı olan Paşa’nın bu yakınlık karşısında birçok fikrî taahhütleri de olmuştur. Gülhane bahçesinde Paşa fermanı okurken hazır bulunan İngiliz Prensi Paşa’yı hararetle tebrik ederek; “Paşam siz İngiltere’deki sohbetlerimizde planlarınızı bana anlatırdınız. Ben ise Osmanlı cemiyetinde bu değişikliklerin değil yapılması sözünün bile edileceğine ihtimal vermezdim ama sizi kırmamak için de itiraz etmezdim. Fakat görüyorum ki hayallerinizi gerçekleştirdiniz. Beni yanılttınız sizi tebrik ederim!” demekten kendini alamamıştır. Halbuki Osmanlı cemiyetinin bu şekilde bozulmasını dejenere edilmesini Reşid Paşaya İngilizler empoze etmişlerdi.

Osmanlı Devletine dostluk elini bugüne kadar uzatmamış İngiltere iki sene sonra 1841’de Mısır’daki Mehmed Ali Paşa gailesinde Osmanlı Devletini donanması ile desteklemiş fakat öbür taraftan da Mısır’ı Osmanlılar üzerine kışkırtmıştır. Arkadan Kırım Harbi'nde de bu sahte dostluğunu Osmanlı Donanmasını Karadeniz’de Sinop baskınında Ruslara imha ettirerek devam ettirmiştir. Adım adım ilerleyen bu durum Devletin çökmesine kadar sürmüştür.

Millî eğitim sahasındaki yenilikler Sultan İkinci Mahmud zamanında başlatılmıştı. Bu dönemde ise Sultan Abdülmecid Hanın emriyle yeni mekteplerin açılması ve sıbyan mekteplerinin çoğaltılmasına çalışıldı. Millî eğitim işlerinin yürütülmesi ve kontrolünü takip etmek maksadıyla “Meclis-i Dâimî Maârif-i Umûmiye” kuruldu. 1846’da temeli atılan Dârülfünûn’un bitirilişine kadar burada okutulacak dersler için eserler hazırlamak üzere 1851’de “Encümen-i Dâniş” adı ile ilk Osmanlı İlimler Akademisi kuruldu. Bu meclisin üyeleri olan Fuad Paşa ile Ahmed Cevdet Paşa'nın müştereken hazırladıkları Kavâid-i Osmâniye adlı kitap bu Encümen tarafından kabul edilen ilk eserdir.

İdarî teşkilâtta da bazı yenilikler yapıldı. Memleketin eyaletlere bölünmesine devam edildi. Eyaletler sancaklara sancaklar kazalara ve kazalar da köyleri ihtiva eden nahiyelere ayrıldı. Her eyaletin başında müşir rütbesinde birer vali sancaklarda birer paşa bulunmakta kazaların birçoğu ise muhassıllar tarafından idare olunmakta idi. Her valinin yanında bölge kuvvetlerine komuta edecek bir muhafız ile malî işlere bakacak bir defterdar verildi. Bazı eyalet ve sancaklarda mahallî meclisler kuruldu. Bu meclislerde Müslüman ve Hıristiyan ahali nüfusları nispetinde temsil edildi.

Tanzimat Osmanlı Devletinde Sultan Üçüncü Ahmed’den itibaren başlamış olan ıslahat hareketleri içinde bir merhale teşkil eder. Fakat bu merhale kendilerinden öncekilere nispetle çok farklı bir özellik taşır. O zamana kadar daha ziyade askerî sahada ıslahat yapılırken bu dönemde devletin başına gelen gailelerin sebepleri Osmanlı cemiyetinin düzeninde görülmüş ve bu düzenin temellerinin ıslahı düşünülmüştür. Bunun için Tanzimat Fermanı bir nevi vatandaş hakları beyannamesi olarak ortaya çıkmıştır. Fakat bu beyanname bir halk hareketi neticesinde halktan gelmeyip yukarıdan aşağıya yani idare edenlerden gelmiştir. Bu husus Tanzimat'ın zayıf taraflarından birini teşkil eder. Bunun içindir ki halk tarafından kolaylıkla benimsenmemiştir. Bu da alınan tedbirlerin dış baskılarla emr-i vâki olduğunun en açık delilidir.

Osmanlı Devletinde vuku bulan bu liberal hareket Rusya ve Avusturya tarafından hoş karşılanmadı. İngiltere ve Fransa ise müspet karşıladılar. Ancak her devlet kendi menfaatleri doğrultusunda siyasî ve iktisadî çıkarları için Ferman’dan faydalanma yolunu tuttular. Osmanlı devlet otoritesinde bir gedik açılmıştı. Çünkü insan hak ve hürriyetleri başka azınlıkların devlet idaresine karıştırılması başkadır. Osmanlı Devletinin kuruluşundan beri azınlıkların hak ve hürriyetleri zaten vardı. Tanzimat ile onlar da devlet idaresine karıştırıldı. Kolayca dış düşmanların güdümüne girdiler. Böylece Haçlı Avrupa’nın arzusu doğrultusunda devlet kademe kademe çökmeye yüz tuttu. Rusya Ortodoks İngiltere Protestan Fransa Katolik tebaalar için müdahalede bulunup Tanzimat'ın yeter derecede gelişmediğini ileri sürerek akıl hocalığı yapmaya kalktılar. Tanzimat'a açıktan muhalifliğini ilan eden Avusturya başvekili Metternich Avrupa usullerinin Türkiye’yi zayıf düşüreceğini ileri sürerek Türklerin eski rejime bağlı kalmaları gerektiğini bildirmişti. Başlangıçta Osmanlı hükümetinin kendi isteğiyle başlatmış olduğu bu düzen yabancı devletlerin artan müdahaleleri yüzünden onların istek ve ısrarıyla yapılan ve yürütülen bir hareket hâlini aldı.

Tanzimat Osmanlı Devletinin kendi içinde de bir düşmanlığın meydana gelmesine sebep oldu. Bilhassa Devlette hep hakim ve asıl unsur olan Müslümanların gayrimüslimlerle eşit sayılması Müslüman camiada hoşnutsuzlukla karşılandı.

Fermanın okunmasında hazır bulunan halkın dağılırken fikrini; “Bundan sonra gâvura gâvur diyemeyeceksiniz!” şeklinde belirtmesi duyulan tepkinin en meşhur ifadesi olmuştur. Hıristiyan zümrelerden en çok imtiyaza sahip olan Rumlar imtiyazlarının azalacağı endişesiyle memnun kalmadılar. Diğer Hıristiyan tebaa da Tanzimat'ın gelişmesi sırasında Gülhane Hattı’nın tebaa eşitliğini belirten prensiplerinin gereği gibi yürütülmediğini ileri sürerek yeni haklar istemeğe kalktılar. Ayrıca refah ve huzur içinde olmalarına rağmen siyasî haklara kavuşmak için yabancı devletlere başvurmaktan çekinmediler. Halbuki Gülhane Hatt-ı Hümâyûnuna göre şikâyetlerini Bâbıâli’ye yapmaları lâzımdı.

seher
03-12-10, 12:53
Tarkan (Tarhan)

Tarhan da denilen eski Türk unvanlarından. Askerî unvan olup ordu kumandanı bey demektir. Tarkanların askerî ve sivil bakanlık vazifesi de aldığı olurdu. Arâzi bakımından imtiyazlı olup yüksek memuriyetlerdendi. Türk devletleri ve kısmen de Moğollar kullandı. Türk-İslâm devletleri ve Osmanlılarda da Tarhan tâbiri kullanılırdı. Ortadoğu’da kurulan Türk-İslâm devletlerinde Tarhan imtiyazlılık ve muâfiyet mânâsına gelirdi.



Tuğ

Ucuna at kuyruğu bağlanmış ve tepesine altın yaldızlı top geçirilmiş mızrak. Eski Türklerde hânlık alâmeti olarak kullanılan tuğun sayısı hanların büyüklüğü nispetinde artıp azalırdı. Osmanlılarda tuğ; hükümdarlık vezirlik beylerbeylik sancakbeylik ve daha umûmî bir tâbirle askerî vazife ve memûriyet alâmetiydi.
Tuğ at kuyruğu kıllarından sanatkârane bir şekilde yapılırdı. Çok sayıda kıl al renge boyandıktan sonra bunun tepesine beyaz ve siyah renkte ince kıllardan yapılan saçaklı bir başlık konulurdu. Bütün bunların üzerine bakırdan altın yaldızlı büyük bir top ve bazen da onun üzerine bir hilâl yerleştirilirdi. Top güneşi hilâl ayı at kılları da güneşin ışınlarını temsil ederdi. Tuğ mızrak şeklinde bir sırığın ucunda taşınırdı. Osmanlıların tuğları 16. yüzyılda baş tarafında bir yaldızlı top ile üzerinde gümüş hilâl bulunan (bazen hilâlsiz de olabilen) bir sırığa ve topun alt kısmına takılmış uzun ve boyalı at kıllarından müteşekkildi.

Pâdişâh tuğuna “Tuğ-ı Hümâyun” denilirdi. Pâdişâh sefere giderken Tuğ-ı Hümâyunlar da berâber ***ürülür bunun için de bir merâsim yapılırdı. Bu merâsim 17. yüzyılın sonu ile 18. yüzyılın başı arasında şöyle yapılırdı: Pâdişâh tuğlarından ikisinin çıkarılacağı vezir-i âzam şeyhülislâm kazaskerler nişancı defterdar yeniçeri ağası ve ileri gelen devlet adamlarına söylendikten sonra bunlar merâsim elbiselerini giyerek muayyen zamanda sarayın orta kapısında beklerlerdi. Enderun’dan Tuğ-ı Hümâyunun hazırlandığı haberi gelmesi üzerine önde vezir-i âzam olmak üzere Babüssaâde'de Akağalarının oturduğu aralıkta sedire oturup beklerler bu sırada hassa müezzinleri Sûre-i Feth okumaya başlarlardı. Sûrenin okunması bittikten sonra dâvetli şeyh efendilerin birinin duâsını müteakip Fâtiha sûresi okununca ağalar Tuğ-ı Hümâyundan ikisini çıkarırlardı. Hemen devlet erkânı kalkıp tuğları ağaların ellerinden alırlar derhal birinciyi sadrâzamla şeyhülislâm ve diğerlerini de vezirlerle kazaskerler birlikte Babüssaâde önündeki muayyen yerlerine dikerlerdi. Bunun üzerine duâ edilip merâsim sona ererdi.

Pâdişâhlar 18. yüzyıldan îtibâren sefere gitmediklerinden tuğları yalnız saraya dikilirdi.

Bir sefer esnâsında veziriâzamın tuğlarından birisi Paşakapısı önüne ve binek taşına dikilirdi. Bu münâsebetle merâsim yapılıp hâfızlara Kur’ân-ı kerîm okutulur ve dâvet edilen din âlimlerinin duâları arasında sadrâzamın tuğu mahalline konulurdu. Pâdişâhlar bizzat sefere gitmediği zaman sadrâzam yalnız kendi tuğlarıyla hareket ederdi. Muhârebe safında serdâr-ı ekremin tuğları yeniçerilerin arkalarında bulunur tuğun dibinde mehterhâne ve daha arkada da sancak-ı şerîf ve serdar-ı ekremlik vazifesi de olan sadrâzam bulunurdu.

seher
03-12-10, 12:53
Tuğra

Pâdişâhın ismi ve lakabı bulunan alâmet imzâ. Tuğranın Farsçası nişan; Arapçası tevkî’dir. Tuğra bütün İslâm hükümdârları tarafından kullanıldı ve ferman berât vesâire ile paralarda pâdişâhların nişan ve alâmetleri olarak tuğraları çekildi.

Türk İslâm devletlerinde en gelişmiş tuğra nümûnelerine Osmanlılarda rastlanmaktadır. Osmanlılar tuğrayı Anadolu Selçukluları ve devâmı olan Anadolu beyliklerinden aldılar ve geliştirdiler.

Osmanlı pâdişâhlarında ilk tuğra Orhan Gâzi tarafından kullanıldı. Orhan Gâzinin kullandığı yazılı tuğralardan ilki 1324 (H.724 Rebîulevvel) diğeri 1348 (H.749 Rebîulâhir) târihli olup Orhan bin Osman ifâdesinden ibârettir. Sultan Birinci Murâd’ın tuğrası da aynı şekilde olup Çelebi Sultan Mehmed’den îtibâren “Han” sıfatı ilâve edilmiştir. Tuğranın üç keşideli ve çifte kavisli şekli Birinci Murâd Handan îtibâren görülmektedir.

Tuğralara duâ cümlesi olarak el-muzaffer dâimâ ibâresi konulmasına ilk defâ İkinci Murâd Han zamânında başlandı. Yavuz Slutan Selim’in tuğrasında ilk defâ “Şâh” ünvânı ortaya çıktı. Yavuz’un tuğrası “Selim Şâh bin Bâyezîd Han el-muzaffer dâimâ” şeklindeydi. Kânûnî’nin tuğrasında bu ünvan baba ismine de eklenerek “Süleymân Şâh bin Selim Şâh Han el-muzaffer dâimâ” şeklini aldı. Sultan İkinci Mahmûd Handan îtibâren ise tuğralarda “Şâh” yazıları kaldırıldı.

Fâtih Sultan Mehmed Han devrinde standart seviyeye eriştiği kabul edilen tuğranın yazılması şu şekilde olurdu.

Hükümdârın ismi tuğranın en altına yazılır ve bu ismin son harfinin az yukarısından başlayarak sola doğru gidip bir kavis teşkil eden “ibin=oğul” kelimesi ve hükümdâr isminin üzerine de babasının adı konur ve “han” kelimesinin nûn’u da ikinci bir kavis teşkil ederdi. En üste gelen İslâm harfleriyle yazılı“el-muzaffer” kelimesinin a harfi sağdan sola ve kavisin ortasına doğru bir kol teşkil ederek uzanır ve bunun üzerine de yine İslâm harfleriyle “dâima” ibâresi konurdu. Alttaki birinci kavisin genişliği daha büyük ve ikinci kavis onun içerisinden dönmekte olup her iki kavisin uçları sağda ve en sonda darala darala nihâyet birbirleriyle bitişirlerdi.

Pâdişâhların tuğraları ahitnâme nâme-i hümâyun ferman berat üstüne ve ortaya konulurdu. Tuğra kâğıtların ve yazıların büyük orta ve küçük oluşuna tâbi olup yazı ve kâğıtlarla mütenâsip büyüklükte çekilirdi. Tuğraların sağ tarafına çiçek koymak veya mahlas yazmak âdeti sonradan ihdas edildi.

Son devirlerde berat menşur ferman ahitnâme ve sâire üzerine çekilen tuğra paralarda ve defterhâne defterlerinin (arâzi timar vs) başlarına da çekilmiş olup daha sonraki târihlerde ise bir arma olarak senetlerde pullarda bayraklarda nüfus kâğıtları üzerlerinde binâlarda yapılan çeşme câmi imâret kitâbeleri üzerinde de görülmek sûretiyle umûmileşti.

Tuğra yapı olarak dört bölümden meydana gelir:

1. Halk arasında “sele” de denilen sözlük anlamı “Açık duran baş parmağın ucundan işâret parmağının ucuna kadar olan uzaklık” demek olan sere veya kürsü; tuğranın metin kısmıdır. Bunda pâdişâhın ve babasının adları ile Şah Han el-Muzaffer kelimeleri yazılıdır.

2. Beyze: “Bin” ile “Han” kelimelerinin “n” harflerinin kıvrılmasıyla meydana gelen ve iç içe yazılan iki kavise denir. İç beyze ve dış beyze adı verilen bu iki kavis tuğranın sol tarafındadır. “Dâimâ” kelimesi bunun ortasındadır.

3. Tuğ veya elif: Tuğranın yukarıya uzanmış olan mızrak şeklindeki ||| çekmeye (üç elife) verilen addır. Bunların üzerine flama gibi çekilen kıvrıklara zülüf veya zülfe denmektedir.

4. Hançere veya kol: Beyzelerin devâmı olan ve “el-Muzaffer” kelimesinin üzerinden geçerek tuğranın sağına doğru paralel iki çizgi hâlinde uzanan kısma denir.

Pâdişâh vesikalarında “tevki-i hümâyun nişan-ı hümâyun nişan-ı şerif-i âlişan misâl-i meymun alâmet-i şerif tugra-ı garra” gibi isimlerle zikredilen tuğra Osmanlılarda tuğrakeş ve hattatlar eliyle yüzyıllarca işlenerek güzelleşti. İçlerinde özellikle Sultan Üçüncü Ahmed Han gibi bâzı pâdişâhlar da tuğralarını bizzat kendileri sanatlı bir şekilde yazmışlardır. Sultan Birinci Süleyman Han (1520-1566) devrinden kalan birçok tezhipli tuğraların gösterdiği gibi 16. yüzyıldan îtibâren daha güzel bir şekil alan tuğra 18. yüzyıl başlarından îtibâren daha da gelişti. Tuğraların son şekli Sultan İkinci Mustafa Han (1695-1703) zamânında başlamıştır. Osmanlılarda yazının gelişmesini tâkip ederek hat ve istif olarak Sultan İkinci Mahmûd Hanın son yıllarında en mükemmel şeklini aldı.

Osmanlılarda tuğra çekmek yalnız pâdişâhlara mahsus bir hak değildi. 1594 (H.1003) târihine kadar Çelebi Sultan adıyla eyâlet ve sancaklarda vâlilik eden Osmanlı şehzâdeleri kendi eyâletlerine âit işler için pâdişâh tuğrası gibi tuğra çekerler ve hüküm yazarlardı. Çelebi sultanların tuğraları da aynen hükümdâr tuğraları gibi üç flamalı ve iki kavisli olurdu.

Ayrıca lüzumu hâlinde hudutlardaki eyâletlerde bulunan vezirlerin aradaki mesâfenin uzaklığına ve siyâsî duruma göre mühim meselelerde tuğra çekmelerine müsâade olunmuştur. Tuğrakeş vezir denilen bu eyâlet vâlilerinin tuğra çekmek selâhiyetleri kemankeş Kara Mustafa Paşanın sadâretine kadar devâm etmiş ve ondan sonra kaldırılmıştır.

Hükümdâr ve şehzâde tuğralarından başka veziriâzamın ve eyâletlerdeki vezir ve beylerbeyi ile sancakbeylerinin mütesellimlerin hükûmet ve eyâlet işlerine âit yazışmalarda imzâ yerine geçmek üzere kullandıkları pençe ismi verilen ve tuğraya benzeyen alâmetleri vardı.

Osmanlılarda tuğrayı; ilk devirlerde dîvân-ı hümâyun dâiresinin âmiri olan tuğrâî daha sonraları ise nişancı ve tevkıî denilen kimseler çekerdi. 16. asrın ilk yarısından sonra tuğrâî kullanılmamış ve 18. asırdan îtibâren tevkıî ıstılâhı yaygınlaşmıştır. Bu târihlerde muvakkı-i sultânî tuğrakeş-i ahkâm hizmet-i tevkıî tâbirleri kullanılmıştır

seher
03-12-10, 12:53
Türkistan

Asya kıtasında Türklerin yurdu mânâsına gelen büyük bir ülke.
Tabiî coğrafyası etnoğrafik ve târihî mânâsıyla Türkistan’ın hudutları şöyledir: Güneyden Gürgan Nehri Horasan Dağları Kopet Dağı Kuhî Baba Mezdûran Tapcak ve Ak Dağları Hindukuş Sırtları Mustag-Kuenker Sıradağları; doğudan Doğu Türkistan’ın doğu hudutları Sucav civârında 98°50’ kuzey paraleli 40°50’ doğu meridyeni noktası; kuzeyden Cungarya ve Kazakistan’ın kuzey hudutlarını meydana getiren İrtiş Havzası ve Aral-İrtiş su ayırımı hattının kuzey yamaçları; batıdan Kuzey Ural Dağı Yayık Nehri İdil’in denize döküldüğü yer olan Bökey Orda ve Hazar Deniziyle çevrilidir. Yüzölçümü altı milyon kilometrekare civârındadır.

Türkistan; Batı Türkistan Doğu Türkistan Afgan yâhut Güney Türkistan ve İran Türkistan’ı olmak üzere dört bölüm hâlinde incelenir. Batı Türkistan Türkmenistan Özbekistan Tâcikistan Kırgızistan Kazakistan; Doğu Türkistan Çin Halk Cumhûriyeti; Güney Türkistan Afganistan; İran Türkistan’ı da İran hudutları içindedir. Güneydeki Afgan Türkistan’ı; Afganistan’ın kuzeyinde bend-i Türkistan ve Hindukuş dağ sırası önünde Seyhun Vâdisine ve Batı Türkistan Çukureli’ne doğru uzanan alçak sahadır. Afgan Türkistan’ının en büyük şehri Mezar-ı şeriftir. İran Türkistan’ı; İran’ın Estarâbâd ve Deregiz vilâyetlerini içine alır.

Türkistan Türklerin yurdu mânâsınadır. Târihî geçmişi çok uzundur. Binlerce yıldan beri Türklerin yurdu olup topraklarında pekçok devlet kuruldu. Üzerinde çok büyük hâdiseler olup tesiri hâlâ mevcuttur. Türkistan’ın târihi eskiden Türk devletleri Çinliler Moğollar 19. yüzyıldan îtibâren de Ruslar Çinliler Afganlılar İranlılarla alâkalıdır. Türkistan’a hâkim Türk devletleri kuran Hunlar Tabgaçlar Göktürkler Uygurlar Karahanlılar Gazneliler Selçuklular Harezmşahlar olup 13. yüzyılın başında da Moğolların işgâline geçti. Moğollardan sonra da çeşitli hanlıkların idâresinde kaldı. Batı Türkistan 1867 yılında Rusya’nın işgalindeyken 1991 yılında Özbekistan ve Türkmenistan’ın öz toprakları oldu. Doğu Türkistan Çin’in işgâlinde Güney Türkistan ise Afganistan’ın hâkimiyetinde bulunmaktadır. İran Türkistan’ı İran’dadır.

seher
03-12-10, 12:53
Türklerde Denizcilik

Türklerde denizcilik Selçukîler devrinde başladı. İstanbul’u ve Marmara adalarını kuşatmak için o zamanlar güçlü donanmalar kurmak ihtiyacı duyuldu. Gemlik’i fetheden Selçukîler buralarda tersâneler yapmaya başlayınca Bizanslılar bu durumu kendileri için tehlike kabul ederek denizden saldırıya girişerek kızakları yakıp yok ettiler. Marmara’da üstünlük sağlayamayan Selçukîler İzmir’i zaptederek güçlü deniz donanmaları kurdular. Selçuklu Sultanı Alâeddîn Keykubad Antalya ve civârını fethederek Alâiye (Alanya)da tersaneler kurdu. Çaka Beyin idâresindeki Türk donanması Midilli ve Sakız adalarını fethetti.
Selçukîlerden sonra Türklerin denize çıkışı Aydınoğullarından Umur Bey zamânında gerçekleşmiştir. Denizcilik alanında en büyük ilerleme Osmanlılar zamânında olmuştur. On altıncı yüzyılda dünyânın en güçlü denizci ülkesi Osmanlılardı. Hattâ Avrupa’nın birleşik donanmasını tekbaşına yok edebilecek üstün bir güçteydi. Yıldırım Bâyezîd zamânında denizcilik alanında büyük gelişmeler sağlanarak Ege kıyılarına hâkim olundu. Antalya’yı da ele geçiren Osmanlılar Akdeniz’e açılma imkânı buldular.

Fatih Sultan Mehmed Han zamânında kara kuvvetleri gibi denizciliğe de önem verilerek güçlü donanmalar kuruldu. 1453’te Fâtih Sultan Mehmed Hanın İstanbul’u fethetmesiyle İslâm târihinde bir devir açılmıştır. Fetih devrinde hutbeler “Hâkimülbahreyn ve Sultânülberreyn” (Denizlerin Hâkimi Karaların Sultânı) diye okunmaya başlandı.

Kânûnî Sultan Süleymân zamânında Eğriboz İnebahtı Midilli Sıgacık Kocaeli Mora Karlı ili Rodos Biga Mezistre sancakları birleştirilerek merkezi Gelibolu olmak üzere Kaptan Paşa Eyâleti kuruldu. Donanma komutanına da “kaptan-ı deryâ” ismi verildi. Ancak bu ünvan Barbaros Hayreddin Paşadan sonra “beylerbeyi” olarak değiştirildi. Cezâyir-i Bahr-i Sefid eyâleti beyliğine de “derya beyleri” dendi. Birinci Abdülhamîd Han zamânında kaptan-ı deryâ ismi yerine donanma kumandanına “bahriye nâzırı” ismi verildi.

On altıncı yüzyılda dünyâya hükmeden Osmanlılar kapasitesi çok büyük gemiler yaptılar. Savaş gemilerine “Baştarda” adını verdiler. 1710 senesinde İstanbul’da yapılan ve “kalyon” ismi verilen savaş gemisi 3300 kişilik bir donanmaydı. O zamanları dünyânın en güçlü donanmasına sâhib olan Osmanlılar Avrupa devletlerinin ısmarladıkları savaş gemileri ile ticâret gemilerini de yaparlardı.

Dünyânın en büyük tersâneleri İstanbul Haliç ve Gelibolu’daki tersânelerdi. Hattâ Venediklilerin vermiş olduğu gemi siparişi Türk mühendislerinin gerçekleştirdiği planlarla bu tersânelerde yapılmıştır.

Osmanlılar denizcilik ilmi konusunda da dünyânın en ileri ülkesiydi. 1515 senesinde Pîrî Reis tarafından ceylan derisi üzerine çizilerek yapılan harita Amerika kıyıları hakkında gerçeğe çok yakın ayrıntılı bilgi verir. 1528’de Glole Dore tarafından çizilen Amerika kıtasıyla ilgili haritası Pîrî Reis’in çizmiş olduğu haritanın yanında çok basit kalır.Topkapı Müzesindeki Pîrî Reisin haritasını görenler hayretler içinde kalmaktadırlar. Hâlen mevcûd olan ve 1461 senesinde İbrâhim Reis tarafından çizilen harita da Osmanlıların o devirde kesinlikle ilim alanında Batıdan üstün olduğunu gösterir.

Donanmada çok güçlü olan Osmanlılar deniz nakliyatında ve ticâretinde de çok ileri idiler. 800 yolcu taşıyan gemiler de yapılmıştır. Bahriye nezâreti teşkilâtı içinde Şirket-i Hayriye ve Haliç şirketleri vardı.

1843 senesinde kurulan Fevâid-i Osmaniye Şirketinin 108 senelik faâliyetine ve 1851 senesinde kurulan Şirket-i Hayriye’nin 94 senelik faaliyetine 1913 senesinde kurulan Haliç hattındaki İtalyan Şirketinin 22 senelik faaliyetlerine son verilerek 1944 senesinde Devlet Deniz Yolları ve Limanları İşletme Umum Müdürlüğüne devredilmişlerdir. Çeşitli isim değişiklikleriyle bugüne kadar faaliyetlerini sürdüren kuruluşlar Türk denizciliğinin gelişiminde önemli rol oynamışlardır.

seher
03-12-10, 12:54
Uç Beyliği

Anadolu’da kurulan Türk devletlerinin sınırlarını muhâfaza ve yapacakları akınlarla diğer devletleri yıpratma vazifesi gören yarı bağımsız beylikler. Bu aşiretlerin reisine de Uç Beyi denir.
Anadolu’da ilk Uç Beyliği Büyük Selçuklular tarafından 1071 Malazgirt Zaferinin kazanılmasından sonra kuruldu. Karadeniz’le Akdeniz arasında bulunan uç bölgelere Uç Beyleri yerleştirildi. İlk Uç Beyi Melik Ahmed Danişmend Gâzidir.

Uç beylerinin ve emrindeki aşiretlerin fedâkâr azimli ve yüksek îmânlı gayretleriyle Bizanslılar Ege Denizi kıyılarına kadar atıldı. Hattâ bu fetihler neticesinde Ege Denizine erişildi. On üçüncü yüzyılda Moğol istilâsı dolayısıyla birçok Türkmen boyları uç bölgelere yerleştiler. Bu Türkmenlerin yanında dervişler şeyhler de gelmişlerdi. Uç bölgelerinde büyük gayretler gösterip birlik ve berâberliği sağlayan bu dervişler kuvvetleri yeni fetihlere hazırladılar. Bu derviş gâziler fethedilmemiş bölgelere de gidip tekke zâviye gibi dînî tesisler kuruyorlar buralarda Türk-İslâm mefkûresini yayarak fetih hareketlerine yardımcı oluyorlardı. Beylikler döneminde de bu fetih hareketleri devam etti.

Yarı bağımsız olan Uç Beylerini ilk defâ Birinci Alâeddîn Keykubad (1220-1237) merkezî idâreye bağladı. Keykubad’ın ölümü üzerine İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev (1237-1246) sultan oldu. Keyhüsrev 26 Haziran 1243 yılında Moğollara Kösedağ Savaşında mağlup oldu. Bu mağlubiyet üzerine Uç Beyleri tekrar yarı bağımsız hâle geldiler. Moğol ordusu Komutanı Abaka Hanın Doğu ve Orta Anadolu’da yaptığı katliâm ve tahribattan sonra Uç Beyleri bağımsızlıklarını îlân ettiler. Türk Sultanlarını nüfuzu altında tutan İlhanlılar 1335’te yıkıldı. Bu vak’a neticesinde de Uç Beylerinin bağımsızlık hareketleri iyice hızlandı. Bağımsız hâle gelen Uç Beyleri cihâda devam etmekle birlikte aralarında da harp yapıyorlardı. Büyük kitleler hâlinde gelen Türkmenler de Uç Beyliklerinin kuvvetlenip büyümesine yardımcı oluyordu. Beylikler arasındaki mücâdelelerin yegâne sebeplerinden birisi Bizans oyunlarıydı. Beylikler Moğollar ve Bizanslılar başta olmak üzere düşmanlarına karşı amansız bir mücâdele verdiler. Halkı mücâdeleye Tapduk Emre Yunus Emre Hacı Bektaş-ı Velî dahil daha pekçok şeyh ve dervişler teşvik ediyorlar bir yandan da birlik ve berâberlik bayrağını açıyorlardı. Söğüt Domaniç ve Bilecik bölgelerinde kurulan Osmanoğulları Beyliği Bizanslılarla yaptıkları mücâdele sonunda çok büyük fetihlerde bulundular. Devlet güçlenince onlar da Uç teşkilâtını kurdu. Osmanlılarda Uç Beyi “Akıncı Beyi” olarak da anılır.

seher
03-12-10, 12:54
Ulûfe

Osmanlı Devletinde Kapıkulu Askerlerine Acemi Ocağı mensuplarına kimi saray ve devlet görevlilerine üç ayda bir verilen maaş.
“Mevâcib” adı da verilen ulûfe Dîvân-ı Hümâyunda Veziriâzamın huzûrunda verilirdi. Muntazam olarak verildiği zamanlarda ilk iki maaş Muharrem ve Cemâzilevvelde son iki maaş ise Şâban ayı içinde veya bu ayın sonlarında dağıtılırdı. Bu sûretle üç ayda bir dört defâda verilmesi icap eden ulûfe üç defâda veriliyordu. Ulûfe dağıtımı mutlak sûrette Salı günü olurdu. Yeniçerilerin maaş defterlerine çok dikkât edilirdi. Her ulûfe dağıtımında üçer nüsha hazırlanırdı. Asıl mükerrer hazine ismi verilen bu defterler yeniçeri kâtib dâiresinde yazılır suistimâle meydan vermemek için ilk zamanlarda pâdişâh tarafından kontrol edilirdi. Bu işe Sultan Birinci Süleyman Han (1520-1566) ile Dördüncü Murâd Han (1648-1687) çok fazla hassâsiyet göstermişlerdir.

Maaş kurulan dîvânda dâvâlar dinlendikten sonra dağıtılırdı. Hazine önünde tevzi edilen maaş bölük ve ortanın mevcutlarına göre ayrı keselere konurdu. Gülbangı çekildikten sonra ağa bölüklerinden başlamak üzere masa üzerinde ayrılan keseler bölüğün efrâdı tarafından alınırdı. Merâsim bitince bunlar omuzlarına bu keseleri koyarak alayla kışlalarına giderlerdi. Kışlalarda ertesi gün her bir orta toplanarak maaşlarını alırlardı.

Hazineden alınan para ortalara gelince mutlaka sayılırdı. Fazlası hazineye iâde edilir noksan ise mâliyeden tamamlanırdı. Yeniçeriler arasında hazineden haksız yere bir akçe dahi almak büyük suç sayıldığından böyle bir işe hiçbir zaman tenezzül etmezlerdi.

Ulûfe dağıtıldığı dîvânın ertesi günü Sadrıâzam Paşa Kapısında Kapıkulu süvârileriyle cebeci topçu ve top arabacı ocaklarının maaşlarını bizzat kendisi başında bulunarak verdirirdi. Böylece bütün ocakların ulûfe dağıtım işi tamam olurdu.

Sefer sırasında ordunun maaş dağıtımı ise divandakinin aynı olurdu. Sadrıâzamın veyaSerdâr-ı ekremin dîvân çadırında toplanarak maaş verilirdi. Bu sırada bulunmayanların ocakla ilgileri kesilirdi.

Ulûfe dağıtımından önce yeniçerilere saray mutfağında hazırlanan çorba pilav ve zerde verilirdi. Yeniçeriler bir şeye küskün oldukları zaman çorba içmezlerdi. Ramazanda ulûfe dağıtılırken askerin hepsi oruçlu olduğundan çorba pilav zerde verilmezdi. Yalnız Ramazanın on beşinde Pâdişâhların Hırka-i şerîf ziyâretinde Yeniçerilerle diğer Kapıkulu Ocaklarına Hırka-i şerîf ziyâretini müteakip saray matbahından tepsilerle baklava verilirdi. Her ortanın gümüş meşin önlüklü aşcı ustaları tepsileri peştemala bağlar renkli sırıklara takar her birini ikişer kişi alıp alayla kışlalarına ***ürürlerdi ki buna Baklava Alayı denirdi.

seher
03-12-10, 12:54
Vaka-i Hayriye

Yeniçeri Ocağının kaldırılması hâdisesi için kullanılan tâbir.
Yeniçeri Ocağının kuruluş yılları sonrasında Osmanlı Devletinin Yükselme Devrinde seferde ve hazarda pekçok hizmetleri görüldü. Büyük zaferlerin kazanılmasında hizmeti geçti (Bkz. Yeniçeriler). Fakat hizmeti devamlılık arz etmedi. On beşinci yüzyılda Fâtih’e itaatsizlikleriyle başlayan disiplin bozukluğu 16. yüzyılda daha açık görüldü. Sultan Üçüncü Murâd Han (1574-1595) zamânında genel olarak bozulmaya başladı. Devşirme Kânunu bütünüyle tatbik edilmeyince Yeniçerilerle hiç alâkası olmayanlar Ocağa kaydedilmeye başlandı. Disiplin bozuldu. Hâdise çıkarma âdet hâline geldi. Seferden kaçma muhârebeye katılmama kumandanları devlet adamları ve hattâ sultanı dahi azl katl etmek fiillerinde bulundular. İslâh teşebbüsleri kâr etmediği gibi kabul de etmiyorlardı. Tâlime yanaşmadıklarından devrin silahlarını kullanmıyor muhârebe taktiklerini kabul etmiyorlardı. Zamanla aslî vazifelerinden tamamen uzaklaştılar. Esnaflık ve ticâretle meşgul olmaya başladılar. Osmanlının yüzyıllarca üç kıtada hâkim kılmaya çalıştığıİslâm ahlâkını terk ettiler. Kadın ve erkeklere sarkıntılık birbirleriyle kavga odaları arasında mücâdele tüccar esnaf ve diğer çalışanları haraca bağlama veyâhut kazançlarına ortak olma tüccar gemilerine balta asma gibi gayr-i İslâmi (kânunsuz) hareketler önü alınmaz hâle geldi. Harpten kaçma ağalarını öldürme reâyaya her türlü zulm ve işkence gibi zorbalıkları da ahâlinin Yeniçeriler aleyhine dönmesine sebep oldu.

Yeniçerilerin katl ettiği büyük ıslâhatçı Sultan Üçüncü Selim Hanın şehâdeti günü 28 Temmuz 1808 târihinde pâdişâh olan Sultan İkinci Mahmûd Han Yeniçeri Ocağı kalkmadıkça zamânın ihtiyaçlarına uygun askerî teşkilâtın ve diğer ıslâhatların yapılamayacağını açıkça görmüştü. Yeniçeri Ocağı mensuplarını şüphelendirmeden uzun vâdeli plânlar yaptı. Îtimâda şâyan adamlarını devlet ve askerî teşkilât kadrolarına tâyin etti. Benderli Mehmed Selim Sırrı Paşayı Sadrâzamlığa Kadızâde Tâhir Efendiyi Meşihat makâmına getirdi. Sultan Mahmûd Hanın âlimlere hürmet ve iltifatları bunların da halîfenin safında yer almasına sebep oldu. Topçu Ocağı mensuplarına rütbe verip kıymetlendirdi; onlarla gizli müzâkerelerde bulunup bâzı tedbirler aldı. Sultanın emri üzerine yüksek devlet memurları uzun süren müzâkereler sonunda muntazam ordu teşkiline karar verdiler. Eski Yeniçeri ağalarından Boğazlar Muhâfızı Ağa Hüseyin Paşanın teklifiyle isteyen Yeniçerilerin de girebileceği “Eşkinci” adıyla bir teşkilât kuruldu. Yeniçeri Ağası Celâleddîn Ağa vâsıtasıyla Kul Kethüdâsı Hasan ve Ocağın ileri gelenlerine rütbe ve diğer makamlar verilmesi vaadiyle tasvipleri alındı. Şeyhülislâm Kadızâde Mehmed Tâhir Efendinin konağında 25 Mayıs 1826 târihinde; Sadrâzam Mehmed Selim Paşa Rumeli Kadıaskeri İstanbul Müftüsü Sadâret Kethüdâsı Defterdar Darphâne Nâzırı Tophâne Nâzırı Yeniçeri Ağası ve Ocağın ileri gelenleri toplandı. Yüksek devlet ricâli ve âlimlerin katıldığı bu toplantıda devletin iç ve dış durumu müzâkere edildi. Burada tâlimli asker yetiştirilmesi husûsunda ittifakla fikir birliğine varıldı. Âlimler harp tâlimi yapılmasının gerekli olduğuna dâir fetvâ verdiler. Toplantıdan sonra vezirler âlimler ve ocağın ileri gelenleri Ağa Kapısında toplanarak verilen kararlar gereğince çalışacağını belirten sened imzâladılar. Eşkinci Lâyihası denilen bu senede göre; İstanbul’da bulunan elli bir Yeniçeri Ortasından herbiri asker olmaya müsâit yüz elli kişi çıkaracak. Eşkinci Sınıfının her odasında Yeniçeri Odasındaki kadar subay bulunacak. Yâni birer tâne Çorbacı Odabaşı Vekilharç Bayraktar Usta Başkarakullukçu Saka bulunacaktı. Subaylar tâyinlerinde Yeniçeri Ağasına câize vermeyeceklerdir. Yeniçeri Ağası vazifesine başlarken Sadrâzama hiçbir para vermiyecekti. Eşkincilerin eğitimlerine îtinâ edilecekti. Tâlim subayların nezâretinde Etmeydanı’nda atış Kâğıthâne yâhut Davutpaşa’da yapılacaktı. Eşkinci nezâretine Matbah ve Gümrük Emini Hacı Sâib Efendi tâyin edildi.

Eşkinci Lâyihasının yayınlanmasıyla Yeniçerilerin taahhüdü altında projenin tatbikatına başlandı. Eşkinci Ocağına birkaç gün içinde beş yüz kişi mürâcaat etti. Eşkincilere üniforma ve silâhları dağıtılıp 11 Haziran 1826 târihinde Etmeydanı’nda tâlim başladı. Fakat pâdişâh ve devlet ricâli Yeniçerilerden emin olmadıklarından ihtiyâtî tedbir aldılar. Topçu Humbaracı Lâğımcı ve Tersâne Ocaklarının ileri gelenleri hükûmet safına alındı. Boğaziçi’nin Rumeli Sâhil Muhâfızı Ağa Hüseyin Paşa ve Anadolu Sâhil Muhâfızı İzzet Mehmed Paşanın maiyyetlerindeki üç bin kadar sekban askeri lüzumunda derhal müdâhale için hazır kuvvet olarak ayrıldı. Devlet ricâli her ihtimâle karşı Boğaziçi’ndeki yalılara çekildi.

Yeniçeriler Eşkinci Ocağının tâlime başladığı gün aleyhte propagandaya başladılar. Yeniçeri Ocağının kaldırılacağı etrafa yayıldı. Yeniçeriler Eşkinci Ocağını istikbâlleri için zararlı görerek isyan bayrağını açtılar. 15 Haziran 1826 târihinde kazanları alıp Etmeydanı’nda toplandılar. Âsiler etrafa tellâllarını gönderip “Sadrâzamın Yeniçeri Ağasının Ağa Hüseyin Paşanın öldürüldüğünü” îlân ederek halka “Etmeydanı’nda toplanma” dâveti yaptılar. Serseriler Yeniçeri menfaatkârları dâvete katıldılar. Yağma soygun halka tecâvüz anarşi başladı. Harp tâlimine fetvâ veren âlimler hakârete uğrayıp tehdit edildi.

Yeniçerilerin isyanı üzerine Sadrâzam Şeyhülislâm ve diğer devlet adamlarıTopkapı Sarayına gittiler. Sadrâzam Topçu Humbaracı Arabacı Tersâne Ocaklarına Şeyhülislâm ise müderrislere şeyhlere ve talebelere saraya gelmeleri için haber gönderdi. Sultan Mahmûd Han da Beşiktaş Sarayından Topkapı Sarayına geldi. Pâdişâh önce Sadrâzam ile Şeyhülislâmı sonra da devlet ricâli ve âlimleri kabul etti. Onlara Yeniçerilerin dayanılmaz hâle gelen isyan hareketlerinden bahsetti. İsyânın dînî hükmünü sorunca âlimler isyancıların katlinin meşrûluğuna cevaz (izin) verdiler. SultanahmedCâmii harekât üssü kabul edildi. Sancak-ı şerîf çıkarıldı. Müslümanlar Sancak-ı şerîf altında Sultanahmed Câmiinde toplandılar. Sancak-ı şerîf tekbirlerle minbere dikildi. Silâhsızlara içcebehâne açılarak silâh dağıtıldı. Âsiler Sancak-ı şerîf altında toplanılmasını engellemek için Sultanahmed ve Bâyezîd meydanlarında cana tecâvüz ederek terör havası estirdilerse de muvaffak olamadılar. Âsiler Divanyolu ile Bâyezîd etrâfını Uzunçarşı ile o tarafın yollarını tutmuşlardı. Devlete sâdık kuvvetlerin kumandanlarındanAğa Hüseyin Paşa Topçu askeriyle Divanyolu’ndan İzzet Mehmed Paşa Humbaracı Lâğımcı Tersâne askerleriyle Saraçhâne tarafından Etmeydanı istikâmetine hareket ettiler. Silâhlandırılmış ahâliyse askerin gerisinden geliyordu. Âsiler tahminlerinin üstünde mukâvemetle karşılaşınca geri çekildiler. Ağa Hüseyin Paşa kuvvetleri Horhor Çeşmesi yakınlarında âsi müdâfîlerin mukâvemetiyle karşılaştılar. Topçu Yüzbaşı İbrâhim Ağanın gayretiyle mukâvemet kırıldı. Âsiler devamlı gerileyip Etmeydanı’nda Yeni Odalar denilen Yeniçeri kışlalarına çekildiler. Âsilerin kışlası çembere alındı. İbrâhim Ağa topçu ateşiyle kışla kapısını tahrip etti. Topçu İmamı Hacı Hâfız Ahmed Efendi önde olmak üzere askerlerle kışlaya girdi.

Kışla yakıldı. Şiddetli bir taarruzla âsilerin çoğu kılıçtan geçirildi. Kaçıp da yakalananlar îdâm edildi. Yeni Odalardan sonra Eski Odalar denilen kışlaya kaçanlar da yakalandı. Kaçaklardan yakalananlar îdâm edildi. Serseriler ve zararlı fiillerde bulunan şahıslar İstanbul’dan uzaklaştırıldı. İsyânın bastırılmasıyla Sadrâzam ve Şeyhülislâm Sancak-ı şerîfi Sultanahmed Câmiinden alarak tekbir ve tehlîl ile Topkapı Sarayına getirdiler. Sultan Mahmûd Han Sancak-ı şerîfi karşıladı. Sancak-ı şerîfi Bâbüssaâde çatısı altında kurulan taht yerine dikti. Muhteşem merâsim yapıldı. Sancak-ı şerîf yerine konduktan sonra SultanMahmûd Han harekâtı muvaffakiyete ***ürenlere merâsime katılanların huzûrunda teşekkür etti. Devlet ricâli meseleleri görüşmek üzere sarayda kalıp diğerleri dağıldı.

Yeniçeri Ocağının imhâ edildiği 15 Haziran 1826 târihine Osmanlılar ve târihçiler “Vak’a-ı Hayriyye” dediler. Yeniçerilerin imhâ edilişi her tarafta sevinçle karşılandı. Yeniçeri Ocağı resmen 17 Haziran 1826 târihinde kaldırıldı. Sultan Mahmûd Han bir Hatt-ı Hümâyun yayınlayarak Yeniçerilerin devlet ve millete yaptıkları kötülükleri saydı ve ocağın kaldırıldığını belirtti. Sadrâzam vâlilere özel tâlimat göndererek vilâyetlerdeki Yeniçeri Ocaklarının söndürülmesini istedi. Yeniçeri Ocağı kurulurken duâ eden Hacı Bektaş-ı Velî hazretlerinin yolundan ayrılan sapık Hurûfîlerin tekkeleri kapatıldı; Hurûfî babaları sürüldü.

Yeniçeri Ocağının kaldırılmasıyla “Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye” adıyla devrin usûlüne göre yeni bir ordu teşkilâtı kuruldu. Seraskerliğine Ağa Hüseyin Paşa tâyin edildi. Osmanlı şâirleri an’aneye uyarak Vak’a-i Hayriyye için târih düşürdüler. En meşhuru Keçecizâde İzzet Molla’nın şu mısralarıdır:

“Tecemmü eyledi meydan-ı lahme
İdüb küfrân-ı ni’met nice bâği
Koyup kaldırmada ikide birde
Kazan devrildi söndürdü ocağı.”

seher
03-12-10, 12:55
Vakanüvis (Vak'anüvis)

Zamânın olaylarını kayıtla vazifelendirilmiş resmî devlet târihçisi.
Târihin lüzumu anlaşılıp kendilerinden sonra gelen nesillere bir eser bırakmak arzusu doğunca târihî vak’alar bir memura tutturulmaya başlandı. Bunlar ibret ve bilgi alınacak vesikalar olarak yeni nesillere bırakılmıştı. Osmanlılarda önceleri şehnâmenüvis nâmıyla bilinen görevli memurlar sonradan vak’anüvis adını aldı.

İlk vak’anüvis târihi 18. asırda tutulan Nâimâ Târihi’dir. Son vak’anüvis târihiyse Lütfi Târihi’dir. Osmanlıların son vak’anüvisi Abdurrahman Şeref Efendinin yazdığı târih basılmadığı için hangi târihten hangi târihe kadar hazırlandığı bilinmemektedir. Resmî olarak ilk vak’anüvis Halebli Mustafa Nâimâ Efendidir. Meşhur Nâimâ Târihi’ni Sadrâzam Amcazâde Hüseyin Paşanın emriyle yazmıştır. Kendisinden önce yazılmış olan husûsî târihlerden de istifâde eden Nâimâ 1591-1659 yılları arasındaki olayları anlatarak mükemmel bir mîras bırakmıştır. Bundan sonra Raşid Küçük Çelebizâde Âsım Sami Şakir Refet Hıfzı Suphi İzzî Şefik Rahmi Hakim Mehmed Said Mûsâzâde Ubeydullah Behçetî Süleyman Molla Enverî Edib Halil NuriVâsıf Pertev Amir Mütercim Âsım ŞanizâdeAtaullah Esad Mehmed Recai Efendiler Cevdet Paşa Lütfi Efendi ve en son olarak Abdurrahman Şeref Bey sırasıyla vak’anüvis olmuşlardır. Bunların içinde Nâimâ ile Cevdet Paşa bu görevi tam hakkıyle yerine getirmişlerdir. İsimleri sayılan vak’anüvislerin kaydettikleri hâdiselere âit meydana gelen târihler: (1591-1659) Nâimâ (1660-1727) Raşid (1730-1743) Suphi (1744-1751) İzzî (1752-1773) Vasıf (1774-1811) Cevdet (1787-1807) Âsım (1808-1817) Şanizâde (1825-1876) Lütfi.

seher
03-12-10, 12:55
Valide (Vâlide) Sultan

Osmanlı Devletinde pâdişâh anneleri için kullanılan tâbir. Vâlide sultanların resmî ünvânı Mehd-i ulyâ idi. Vâlide sultan tâbiri ilk defâ Sultan Üçüncü Murâd Han tarafından vâlidesine verilmiş ve sonra devamlı olarak kullanılmıştır.
Harem-i hümâyûnun en yüksek makâmı vâlide sultanlıktı. Vâlide sultan protokolde pâdişâhtan sonra gelirdi. Devlet içindeki büyük nüfûzlarına rağmen siyâsetle uğraşanları yok denecek kadar azdır. Bunun yanında hemen hepsi hayır işleriyle meşgul olmuşlardır.

Pâdişâh tahta geçince annesi hayatta ise Eski Saraydan Yeni Saraya naklolunurdu. Tahta geçen pâdişâhın annesi vefât etmişse vâlide sultanlık boş kalırdı.

Vâlide sultânın haremde geniş bir câriye kadrosu vardı. Haremi haznedar usta vâsıtasıyla idâre ederdi. Bütün kadınlar sultanlar ustalar ve câriyeler kendisinden çekinirler onu sayarlardı. Haremdeki bütün işler onun emriyle yapılırdı. Hiç kimse emirlerine karşı gelemezdi. Harem halkının gezintilere çıkması onun muvâfakatıyla olurdu.

Vâlide sultanlara darphâneden belli bir ödenek ve has derecesinde dirlik verilirdi. Vâlide sultanlara tahsis edilen gelirlere başmaklık da denilirdi. Has veya tahsîsâtlarından başka yiyecek içecek ve yakacak tâyinleri de bulunan vâlide sultanlar zaman zaman pâdişâhın ihsânlarına da mazhâr olurlardı.

Vâlide sultanların mâlî işlerini idâre için bir kethüdâ (kahyâ) tâyin olunurdu. Bu zât devlet ricâlinden olup îtimâda lâyık görüldüğü için bu hizmete seçilirdi.

Otuz altı Osmanlı pâdişâhından yirmi birinin annesi oğullarının pâdişâh olmasına yetişerek vâlide sultan olmuştur. Bunlardan sâdece Mâhpeyker Vâlide Sultan şehit edilmiş diğerleri vefât etmişlerdir.

Gelirlerini hayır işlerine sarfeden vâlide sultanlardan bâzıları şunlardır:

Üçüncü Murâd Hanın annesi Nûr Bânû Vâlide Sultanın İstanbul’un Anadolu ve Rumeli yakasında birçok eseri vardır. Üsküdar Toptaşı’nda Atik Vâlide Câmii imâreti medresesi dârüşşifâsı ve çifte hamamını yaptırdı.

Dördüncü Murâd ile İbrâhim Hanın anneleri Mâhpeyker Kösem Vâlide Sultan: Hüsn-ü cemâli aklı ve zekâsı ve hayrât ve hasenâtıyla meşhur sâlihâ ve afîfe bir vâlide sultandı. YeniCâminin temelini attı. Üsküdâr Çinili Câmii ve yanına mektep çeşme dârülhadîs çifte hamam ve sebille Anadolu Kavağı’ndaki câmiyi yaptırdı. Çarşamba’daki Vâlide Medresesi Mescidinin de bânîsidir. Çakmakçılar Yokuşu’nda büyük Vâlide Hanı ile içindeki mescit de onun eseriydi. Rumeli’de çok değerli vakıfları ve hayrâtı vardır.

Dördüncü Mehmed Hanın annesi Hadîce Turhan Sultan: Sâlihâ ve hayırsever bir hanımdı. Eminönü’nde Yeni Câminin temelini Mâhpeyker Kösem Sultan atmıştı. Turhan Sultan tamamlatıp 1664 (H.1074) yılında ibâdete açtı. Mektep medrese imârethâne kütüphâneler ve çeşmeler yaptırdı.

Üçüncü Selim Hanın annesi Mihrişâh Vâlide Sultan: Halıcıoğlu’nda Abdüsselâm Câmii Mezarlığı önünde çeşmesi vardır.

Birinci Mahmûd Hanın annesi Sâlihâ Sebkatî Vâlide Sultan: Tophâne civârındaKâdirî Dergâhının avlu kapısı bitişiğinde kesme taştan bir çeşmesi vardır. Galata Azapkapı’sında kıymetli bir sebille sağda ve solda birer çeşmesi bulunmaktadır.

Birinci Abdülmecîd Hanın annesi Bezm-i Âlem Vâlide Sultan: Târihe mâlolan ve senelerce hizmet veren pekçok hayır müessesesi yaptırdı. Yaptırdığı câmilerin en büyüğü sâhil boyunda Dolmabahçe Sarayı karşısındaki Vâlide Câmi-i şerîfidir.

Bugün Kız Lisesinin bulunduğu yerde sultan Mahmûd Han Türbesinin arkasında mektep yaptırmıştır. Ayrıca râmi ve Maltepe yolunun tam ortasında bulunan çeşme de onun eseridir. Hayır eli çok uzaklara kadar ulaşan Vâlide Sultan büyük velî Abdullah-ı Dehlevî’nin talebelerinden Muhammed Cân Mekkî için Mekke-i mükerremede bir dergâh yaptırmıştır.

Vâlide Sultan şahsî servetini vakfederek Gurebâ Hastahânesini yaptırdı. 1843 yılında câmi ve çeşmesiyle birlikte hizmete açıldı.

İkinci Mahmûd Hanın annesi Nakş-i Dil Vâlide Sultan: Üsküdar Alemdağı Sarıkadı köyünde ve Ayasofya arasındaki eski tevkîfhâne binâsının deniz tarafı köşesinde çeşmeleri vardır.

Sultan Abdülazîz Hanın annesi Pertevniyâl Vâlide Sultan: İstanbul Aksaray’da bir câmi (Vâlide Câmii) kütüphâne çeşme mektep yaptırdı. Eyüp Defterdâr İskelesi yakınında Yâ Vedûd Câmii sırasında ve Karagümrük pazarı arkasındaki çeşmelerin bânisidir.

seher
03-12-10, 12:55
Vilâyât-ı Sitte

Osmanlı Devleti'nde Erzurum Van Harput (Mamuretül-Aziz Elazığ) Sivas Bitlis ve Diyarbakır'ı içine alan altı vilayete verilen genel ad.

Vilâyât-ı Sitte özellikle 1878 Berlin Antlaşması'ndaki bazı hükümler dolayısıyla önem kazandı. Bu antlaşmanın 61. maddesi gereğince Rusların ve Batılı devletlerin baskısı sonucu bu altı vilayette Ermeniler lehine ıslahat yapılacaktı. İkinci Abdülhamid Han yapılacak ıslahatın Doğu Anadolu'nun Osmanlı Devletinden ayrılmasıyla sonuçlanacağını düşündüğü için bütün baskılara rağmen Vilâyât-ı Sitte'de istenilen ıslahatı yapmadı. Ayrıca bu altı vilayeti meydana getiren 20 sancağın hiçbirinde Ermeniler çoğunlukta değildi.

seher
03-12-10, 12:56
Yeniçeri

Osmanlı Devletinde pâdişâhın şahsına bağlı kapıkulu ocaklarının piyâde sınıfı.
Eyâletlerdeki topraklı veya timarlı sipâhilerle diğer eyâlet kuvvetlerinden tamâmen ayrı olarak Osmanlı devlet merkezinde pâdişâhların şahıslarına bağlı kapıkulu denilen yaya ve atlı maaşlı askerler vardı (Bkz. Kapıkulu Ocakları). Kapıkullarının en meşhur sınıfı “Yeniçeri Ocağı” idi.

Osmanlı Devleti Rumeli tarafında genişlemeye başlayınca dâimî bir orduya ihtiyaç duyuldu. Savaşta esir alınan askerî şartlara uygun Hıristiyan çocukları İslâm terbiyesiyle yetiştirilerek yeni bir askerî sınıf meydana getirildi. Bu uygulamayı ilk olarak Orhan Gâzinin oğlu Şehzâde Süleymân Paşanın başlattığı rivâyet edilmektedir. Yine rivâyete göre kuruluşu sırasında Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin duâsını alan bu ordu yeniçeri ocağının kurulmasına kadar Osmanlı Devletinin tek ve muntazam ordusu olarak kaldı.

Orhan Beyin vefâtından sonra yerine geçen Sultan Birinci Murâd Han Çandarlı Kara Halil’i yeniçeri ve acemi ocaklarını kurmakla vazifelendirdi. Molla Rüstem Karamânî ile birlikte bu işi başarıyla yürüten Çandarlı Kara Halil devlet hazînesi ve devletin mâlî teşkilatını da kurup çeşitli düzenlemeler yaptı. Yeniçeri ocağına asker yetiştirecek ilk acemi ocağı Gelibolu’da kuruldu. İslâm hukûkunda harpte elde edilen esir ve ganîmetlerin beşte birinin beytülmâle âit olması hükmüne dayanılarak Pençik Kânunu çıkarıldı. Bu kânunla savaşlarda elde edilen her beş esirden biri devlet hesâbına ve asker ihtiyacına göre acemi oğlanı olarak alındı. Daha sonra Devşirme Kânûnu çıkarılarak pençik oğlanından başka devşirme ismiyle Rumeli tarafındaki Osmanlı tebaası olan Hıristiyanların çocuklarından da acemi oğlanı alınması kararlaştırıldı. Sonraki yıllarda bu kânun Anadolu’daki Hıristiyan tebaaya da uygulandı (Bkz. Devşirme). Tespit edilen esaslara göre acemi oğlanları yetiştirildi. Muhtelif hizmetlerde bulunan acemilerin yeniçeri ocağına kayıt ve kabullerine çıkma veya kapıya çıkma adı verilirdi. Bunların kapıya çıkmaları umûmiyetle sekiz yılda bir yapılırdı. Bu müddeti dolan acemi oğlanlarının isimleri İstanbul ağası tarafından düzenlenen defterlere kaydedilir ve yeniçeri ağasına sunulurdu.(Bkz. Acemi Ocağı)

Yeniçeriliğin ilk teşkilinde orduya bin nefer alındı. Bunların her yüz kişisinin başına Yayabaşı adıyla bir kumandan tâyin olundu. Ocak 15. yüzyıl ortalarına kadar yaya bölükleri veya daha sonra cemâat adı verilen bir sınıftan ibâretken Fâtih Sultan Mehmed zamânından îtibâren “sekban bölüğü”nün de kurulmasıyla iki sınıf hâline getirildi. 16. asır başlarında ise “ağa bölükleri” denilen üçüncü bir sınıf daha teşkil edildi. Bu üç sınıf toplam 196 ortadan meydana geliyordu. Bunun 101’i cemâatli 61’i bölüklü 34’ü sekban ortasıydı. Cemâat ortalarından 60 61 62 ve 63. ortalar İstanbul’da otururlar pâdişâhın merâsim günlerinde maiyet askerini teşkil ederlerdi. Bunlara “solaklar” denirdi. Diğerleri hudut kalelerine taksim edilmiş olup bu kalelerin muhâfazasıyla vazifeliydiler. Bölük ortalarından 31’i İstanbul’da sancak-ı şerîfin muhâfazasıyla vazifeliydiler. Sekban ortaları ise pâdişâhın av mâiyetiydi.

Osmanlı pâdişâhlarının eğitimi geliştirmek için tertipledikleri muhteşem ve büyük sürek avları sekbanlar tarafından hazırlanırdı. İstanbul civârındaki mîrî çiftliklerin muhâfazası onlara bırakılmıştı. İstanbul’da bulunan cemâat ve bölük ortaları aynı zamanda büyük şehrin inzibat ve âsâyişiyle vazifeliydiler. Her semt bir ortanın emrine verilmişti. Her semtte kolluk denilen bir yeniçeri karakolhânesi vardı.

Her yeniçeri ortasının nişân denen bir bayrağı ve alâmeti vardı. Nişanlar bayrak üzerine işlenirlerdi. Yeniçeri ocağının bayrağına ocağın sünnî mezhebe mensup olduğunun işâreti olarak İmâm-ı A’zam bayrağı denilirdi. Bu; beyaz ipekten üstüne altın sırma ile bir tarafına “İnnâ Fetahnâ leke fethan mübînâ” diğer tarafına da “Ve yensurekellahü nasran azîzâ” âyet-i kerîmesinin işlendiği bir sancaktı. Ordugâhta yeniçeri ağasının çadırı önüne dikilirdi. Merâsimlerde yeniçeri ağasının atının önü sıra ***ürülürdü. Bu bayrağı taşıyan yeniçeriye Başbayrakdar denilirdi. Ocağın bir de alay bayrağı vardı ki bu da yarısı sarı yarısı kırmızı ipek bir bayraktı. Her yeniçeri ortasının üzerlerinde orta nişanlarının işlenmiş olduğu uçları çatal bayrağı vardı.

Her ortanın çorbacı denilen bir kumandanı odabaşı denilen bir kumandan muâvini Vekilharç ünvânlı bir idâre memuru ve bayraktâr’ı vardı. Ortanın en kıdemlisine başeski aşçıbaşısına usta aşçı muâvinine başkarakollukçu denilirdi.

Yeniçeriler başlarına börk denilen beyaz keçeden bir külah giyerlerdi. Bunun arkasında ise yatırtma denilen ve omuza kadar inen bir parça yer almaktaydı. Yeniçeriler börklerini eğri subayları da düz giyerlerdi.

Ayakkabıları şehirde ökçesiz yemeni seferde yandan kopcalı bir çeşit çizmeydi. Zâbitler (subaylar) sarı neferler kırmızı sahtiyandan ayakkabı giyerlerdi. Ocak zâbitleri her türlü tören ve ordu alaylarında özel üniforma kullanırlardı.

Her yeniçeri ortasının içinde yemeklerini pişirdikleri büyük kazanları vardı. Harpte kazânın düşman eline geçmesi o orta için büyük felâket sayılırdı. Ortaları ile ilgili bir işi görüşecekleri zaman kazânın etrâfında otururlardı. İsyân ânında kışlalardan kaldırılan kazanlar büyük törenle ihtilâlin idâre edileceği meydana ***ürülürdü. Kazan kaldırmak; hükûmete karşı ayaklanmak isyân etmek demekti.

İstanbul’da eski odalar ve yeni odalar adıyla iki büyük yeniçeri kışlası vardı. Eski odalar Şehzâde Câmiinin karşısında yeni odalar da Aksaray’da Etmeydanı’ndaydı. Her iki kışla da geniş bir avlunun etrâfını çeviren önü revaklı odalardan meydana gelmişti. Avlunun ortasında OrtaCâmii denilen bir mescit vardı. Yeniçeri ayaklanmaları arefesinde ilk toplantılar hep bu câmilerde yapılırdı. Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra bu kışlalar halk tarafından tahrip edildi.

Yeniçeri ocağı neferlerine ulûfe denilen maaş verilirdi. Acemi bir yeniçeri neferine ilk devirlerde ocağa kaydı ile berâber iki akçe yevmiye bağlanırdı. Sonraları bu beş-altı akçeye çıkarılmıştı. Gösterilen yararlıklar ve hizmetler karşılığı da ulûfeleri arttırılırdı. Yapılan bu artışlara terakkî denirdi. Bu sûretle yevmiyeleri on-on beş akçe olan yeniçeriler bulunurdu. Harplerde “serdengeçti” yâni “fedâi” yazılanlar sağ döndükleri zaman yevmiye beş-on akçe terakkî alırlardı. Ulûfeler üç aydan üç aya yılda dört taksitte ve dîvân-ı hümâyunda düzenlenen törenle dağıtılırdı. Taksitlere mevacib denirdi. Neferlerin ulûfesinden başka her yeniçeri ortasına ekmek et yağ bulgur ve mum verilirdi. Her nefere de senede bir kat elbise veya bedeli verilirdi.

Yeniçeri ocağının en büyük kumandanı yeniçeri ağasıydı. Yeniçeri ağaları 16. yüzyıl başlarına kadar ocaktan yetişirlerdi. Fakat bir süre sonra bunların yolsuzlukları ve itâatsizlikleri görülünce saraydan yetişmiş pâdişâhın tam güvenini kazanmış kimseler yeniçeri ağası tâyin edilmeye başlandı. On sekizinci asırdan îtibâren yine ocaktan tâyin edildiler. Yeniçeri ağaları Süleymâniye’de devlet malı bir konakta otururlardı. Yeniçeri ağası ağa dîvânının reîsiydi. Dîvân-ı hümâyûn âzâsı olmamakla berâber vezîr rütbesine hâiz olursa dîvân toplantılarına katılırdı. Pâdişâhın cumâ namazına çıkışında maiyetindeki yeniçerilerle berâber selâmlıkta bulunurdu. Sefer sırasında da pâdişâhın koruyucusu ve has askeriydiler. Aynı zamanda İstanbul’un en büyük zâbıta âmiriydi. Ağalık alâmeti iki tuğ olup bayrağı beyazdı. Yeniçeri ağası sefere çıktığında yerine sekbanbaşı bakardı. Yeniçeri ağaları terfi ettirilecekleri zaman beylerbeyi ve kaptan paşa olurlardı.

Yeniçeri ağasının muâvinine kul kethüdâsı kethüdâ bey veya kahyâ bey adları verilirdi. Nefer sayısı 400-500 olan pâdişâhın av köpeklerine bakmakla vazîfeli bulunan yeniçeri cemâat ortalarından 64. ortanın kumandanına zağarcıbaşı denirdi. ¤¤¤¤on denilen ve bâzan ayı avında da kullanılan cenk köpeklerine bakan 71. ortanın kumandanına ¤¤¤¤oncu veya samsuncubaşı adı verilirdi. Tazılara bakan turna kuşları besleyen 68. ortanın kumandanına turnacıbaşı 14 49 66 ve 67. ortaların kumandanlarına haseki ağaları denirdi. Pâdişâhın cumâ namazı alaylarında kıdemlerine göre ikisi sağında ikisi solunda pâdişâhın atının yanısıra yürürlerdi. En kıdemlisine başhaseki denirdi. Beşinci bölük ortasının kumandanı ve bütün yeniçeri ocağının çavuşuna başçavuş bölük ortalarında muayyen olmayan bir ortanın kumandanına muhzir ağa denirdi. Dîvânda yeniçeri ağasına hitâben yazılan fermanlar muhzir ağaya verilirdi. Muhzir ağadan bir rütbe aşağı olup muayyen olmayan bir ortanın kumandanına kethüdâ ağa denirdi. Kethüdâ bey sefere gittiğinde ona vekâlet ederdi. Yeniçeri ocağına bağlı sanatkârlarla îmâlâthânelerin de en büyük âmiriydi. 101 cemâat ortasının bütün kumandanlarının en kıdemlisine yayabaşı ağa denirdi. Diğerlerine de yayabaşı denirdi. Vazîfeleri ocak beytülmâlciliği seferde hazîne bekçliği zahîre tedâriki kâdılara ve sancak beylerine sefer emirleri ***ürmek yaralı nakletmek kale muhâfızlığıy yapmaktı. Bölük ortaları kumandanlarının en kıdemlisine bölükbaşı ağa; 60 61 62 ve 63. cemâat ortaları kumandanlarına da solakbaşı ağaları denirdi. Cemâat ortalarından muayyen olmayan bir ortanın imâmlık yapmaya ehliyetli olan kumandanına ocak imâmı bu ortaya da imâm ortası denirdi. Beş vakit namazda ağa kapısındaki câmide yeniçeri ağasına imâmlık ederdi. Yeniçeri ocağının künye defterini tutan vazîfeliye ocak kâtibi veya yeniçeri efendisi denirdi. Bu ağaların hepsine birden katar ağaları denilirdi. İçlerinden biri azledilince veya ölünce alt derecede bulunanlar derece terfî ederek boşluğu doldururdu.

Ocak disiplini sağlam olduğu devirlerde yeniçeriler geceleri kışlalarındaki koğuşlarından başka yerde yatmazlardı. Askerlik tâliminden başka bir şeyle uğraşamaz ve emekliye ayrılıncaya kadar da evlenemezlerdi. Emekliye ayrılan yeniçeriye oturak denilir ve kendisine ölünceye kadar emekli gündeliği verilirdi. Emekli olduktan sonra evlenenler öldüğü zaman geride bıraktığı dul ve yetimlere fodla denilen maaş bağlanırdı.

Suç işleyen yeniçeri ancak kendi ortası neferleri huzûrunda ve kendi koğuşunda cezâlandırılırdı. Ocaktan kovulmaya keçe külah etmek denilirdi. Bir yeniçeri ortasını değiştiremezdi. Ocak disiplininin bozulduğu devirlerde bir ortadan öbürüne geçmeye semer devirmek denilirdi. Suçlu yeniçeri merâsimle ihtar edilir hapsedilir kale hizmetiyle sürgün edilir veya keçe külah edilip ocaktan tard edilirdi. Îdâma mahkûm edilen bir yeniçeri evvelâ ocaktan tard edilir sonra boynu vurulmak sûretiyle îdâm edilirdi.

Bir yeniçeriye îdâm hükmü ancak ağa dîvânında verilirdi. Bir odabaşı da emrindeki yeniçerilere ancak otuz dokuz sopaya kadar dayak cezâsı verebilirdi. Yeniçerilerin 15. yüzyıl ortalarına kadar mevcutları 10.000 Kânûnî Sultan Süleymân’ın vefâtı sırasında da 12.000 dolaylarındaydı. Bu sayı Sultan Üçüncü Mehmed Han zamânında 45.000’e kadar yükseldi. Dördüncü Murâd Han zamânında ocak mevcudu tekrar düşürüldüyse de 17. yüzyılın sonunda 80.000’i bulan ocak mevcudu 19. yüzyılın başından îtibâren 100.000’i geçmiştir.

Yeniçeri ocağı 16. asrın sonlarına kadar Osmanlı ordusunun tâlimli mükemmel bir yaya kuvveti olup savaşlarda vurucu güç durumundaydı. Osmanlı Devletinin asıl askerî gücünü meydana getiren timarlı sipâhilerin ehemmiyetini kaybettiği 16. yüzyıl sonlarında yeniçeri ocağına Devşirme Kânunu’na aykırı olarak yabancı efrad alınması ve ocak mevcudunun arttırılması yoluna gidildi. Böylece tâlimsiz başıboş kimselerin ocağa girmesiyle bu askerî teşkilât doğrudan siyâsete katılan devlet adamlarını tâyin veya azlettiren pâdişâhları tahttan indiren veya tahta çıkaran bir kuvvet hâline geldi. Birinci Ahmed Handan îtibâren Osmanlı pâdişâhlarının ilerleme hamleleri veya disiplinli modern ordular kurma teşebbüsleri dâhilî ve hâricî düşmanlar tarafından hep yeniçeri ocağı kullanılmak sûretiyle baltalandı. Düzeltilmesi için her türlü fedâkarlıkta bulunulan ancak yola gelmeyen ocak Sultan İkinci Mahmûd devrinde 15 Haziran 1826’da kaldırıldı. Hâdise tarihe “Vak’a-i Hayriyye” olarak geçti.