PDA

View Full Version : Gizemli Medeniyetler



Beyazdut
23-10-10, 00:06
MÖ 8000´lerde yani Fırat Irmağı´nın kuzebatısında tarımın henüz başladığı çağda, dünyada 8 milyon insan yaşıyordu. Bugün bu kadar insan tek 1 kentte yalnızca New York´da yaşamakta.

Eski Mısırlılar, bütün insanın ölümden sonraki Son Yargılanma´sı sırasında, 42 şeytanın bulunduğuna inanırlardı. Bu 42 şeytan, aslında Mısır´ın 42 bölgesini simgeliyordu ve inanca göre şeytanlar ölünün ruhuna Mısır´ın 42 bölgesi hakkında sualler sormakla görevliydiler, doğru cevapların verilmemesi halinde ruh şeytanların eline verilirdi. İlginç fakat hakikat, bu yüzden bütün Mısırlı yaşarken memleketini iyi öğrenmek zorundaydı. İyi 1 öğretme yöntemi değil mi?

Bilinen bütün tarih içinde Hz.İsa döneminde yaşanan tarihi hadiseler hakkında yazılan ilk belge, 1 ingiliz eğtimcisi olan Bede tarafından, MS 700 yılında yani İsa´dan 700 sene sonraları yazıldı.

Orta Amerika´da Mayalar tarafından yazılmış, ağaç kabuğundan yapılmış 3 kodeks yani papirüs belge, Mısır hiyeroglifleriyle yazılıdır. Dünya o vakit da ufak değildi herhalde...

Doğum kontrolu birlikte alakadar en eski belge, MÖ 1850´den kalan 1 Mısır papirüsudur. Kadın vajinasına bal, soda, timsah pisliği ve 1 çeşit zamk koymalıydı. Arkeologlar bu karışımı denediler, işe yarıyordu fakat ortada 1 erkek olmadığı takdirde...

Venüs gezegeni sabah ve akşam saatlerinde görülür. Mayalar bu gezegenin doğuş ve batışını yalnızca 14 dakika farkla doğru hesaplamışlardı.

http://homepage.ntlworld.com/david-cross/noisyrecords/images/civilizations.jpg

Eski Akdeniz uygarlıklarında, sabun bilinmiyordu yıkanmak sebebiyle zeytinyağı kullanılırdı.

1946 yılında, 6.Yüzyıl´da Sina Dağı´nda kurulmuş olan St. Catherine adlı Ortodoks manastırını ziyaret ettiğinde, rahiplerin hiçbirisinin II.Dünya Savaşı´n dan habersiz olduklarını, I.Dünya Savaşı´nı ise epey azının bildiğini öğrendi.

1700´lerin ikinci yarısında Avrupa´nın en muhteşem sarayı olan Versailles´ı müsrif kral XIV.Louis yaptırmıştı, inanmayacaksınız fakat bütün 2000 odalı sarayda 1 adet, evet yalnızca 1 tane tuvalet vardı ve o da kraliyet ailesine aitti.

1890´da Etiopya Kralı II.Menelek yepyeni keşfedilen elektrikli sandalyeyi duydu ve idamlarda kullanmak sebebiyle ABD´den 1 adet getirtti. fakat Etiopya´da elektrik bulunmuyordu, 3 şirketle anlaşarak elektrik üretme çalışmalarını başlattı fakat bütün nedense başarılı olunamadı ve elektrikli sandalye kullanılamadı. ama Kral sandalyeyi sevmişti, taht salonuna koydurarak uzun 1 vakit boyunca üzerinde oturdu.

Beyazdut
23-10-10, 00:07
Akalar

Aka Medeniyeti

Yunan toplumu daha bu destanlara konu olan Akalar zamanında parçalanmış bir toplumdur. Bu toplumu gözü pek savaşçı ve toprak adamı olan krallar yönetir. Yalnız kralların sözü geçer, bir de toprak sahibi aile başkanlarının. Destanlarda, bu krallar ve aile başkanları öndedir, halkın yaşamından çok soyluların yaşamı açıklanır. Gerçekte yaşamları destana konu olabilecek olanlar soylulardır, savaşı yönetenler, savaşta küçük düşebilecek ve kahraman olabilecek olan soylulardır. Halk denilen insan toplulukları savaşın basit gerecinden başka bir şey değildir. Korunmalı savaş giysileriyle görkemli görünüşler çizen savaşçılar tantanalı savaş arabalarında birer tanrı gibidirler. Bu insanlar bir bakıma boş insanlardır. Vakitlerini avda, sporda, göz ve karın doyuran şölenlerde geçirirler. O dönem bize yüzyıllar sonrasını, Avrupa Ortaçağ’ını anımsatacak bir başka Ortaçağ’dır. Toprağın iktisadi yaşam için tek kaynak olduğu, kralların tüm değerli madenlere sahip çıktığı, ticaretin yok denilecek kadar az olduğu, para iktisadının henüz ortada görünmediği ve yaşamın değiş-tokuşla sürdüğü, deniz ulaşımının sandaldan bozma teknelerle yapıldığı, korsanlığın onur sayıldığı Yunan Ortaçağ’ı için en değerli tanıklar bu iki destandır. Bizi yunan kültürüne bağlayan tek kaynak Homeros’un şiirleri değil elbette. Bu şiirlerin ortaya koyduğu derin bilgi son zamanlarda yapılan kazılarla zenginleşmiştir. Kazıbilim uzmanı Heinrich Schliemann’ın 1870’de Hisarlık’ta, 1874-1880 arasında Mykenai ve Orkhomenos’ta sürdürdüğü kazıbilim çalışmalarıyla başlayan girişim, yunan uygarlığının ürünlerine ulaşma girişimi birçok kazıbilimcinin tutkusu oldu. Kazıların ortaya koyduğu bilgilerle Homeros’un şiirlerinde karşılaştığımız bilgilerin birbirlerini doğrulamakta oluşu bilim adına büyük bir kazançtır

Beyazdut
23-10-10, 00:08
Akkadlar

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img158.imageshack.us/img158/816/660pxstelenaramsimlouvrga8.jpg

Akkadlar (M.Ö. 4000 - M.Ö. 2100)

Akkadlar, M.Ö. 4000'de Arap Yarımada'sından Mezopotamya'ya ilk gelen ve yerleşen Sami asıllı bir kavimdir. Akkad kralı Sargon, Sümerleri yenmiş ve bu devleti kurmuştur.

Devletin başkenti Akad'dır. İlk düzenli ordu sistemini kurmuşlardır. Sümerliler'in kuzeyinde, Fırat Nehri boylarında tarihte ilk bilinen imparatorluğu kurdular. Sümer kültüründen etkilendiler ve bu kültürü Ön Asya'ya yaydılar. Sargon'un ölümünden sonra devlet zayıfladı ve Sümerliler tarafından ortadan kaldırıldı (M.Ö. 2100).

Sami kökenli bir halk olan Akadlar (veya Akkadlar), 3. 1000 yılın ortalarında yaklaşık iki yüzyıl boyunca Mezopotamya'da hüküm sürmüştürler. Bütün Mezopotamya'yı egemenlikleri altına alan ilk topluluk oldukları gibi idarecileri önceki Kent Kralı imgesinin yerine Evrenin Kralı simgesini ortaya çıkarmışlardır. Bu kavramı belki de ilk kullanan topluluk olarak Akadlar kültürel anlamda Sümerlerin mirasçılarıdırlar ve Sümer kültürünü büyük oranda benimsemiştirler.

Akad sülalesinin kurucusu Sargon ve torunu Naram-Sin Akad İmparatorluğunun en önemli liderleri olmuşlardır. Akadlar'ın zayıflama döneminde Sümer kentleri tekrar egemenliklerini elde etmiş ve 3. Ur Sülalesi'nin Mezopotamya'daki yükselişiyle birlikte Akadlar'ın dönemi son bulmuştur.

Kuzey Mezopotamya'dan güneye doğru genişleyen Sami halkının yerleşim yerleri, Sümer şehirlerine kadar dayanmıştır. Hatta birçok şehirde, Samiler ücretli asker olarak Sümer ordularında yer almışlardır.

Sümer tarihinde çok önemli bir yer alan Kiş şehrinin sarayında kral Urzababa'nın baş muhasebecisi olan ve Sami halkına mensup olan Sargon, M.Ö. 2350 yılında bir savaştan yenik dönen kralına darbe düzenleyerek tahta geçmiştir. Sami halkının ilk kralı olan Sargon, Kiş şehrini ele geçirdikten sonra, güneye doğru ilerleyerek diğer Sümer şehirlerini de sınırları içine aldı. Sargon yaptığı bütün seferlerinde kuşattığı topraklara, Sami kültürünü ve dilini de götürmüştür. Sümer kültürünü temel alan ve kendi kültürüyle bütünleştirerek özümseyen Akadlılar, büyük bir medeniyeti geliştirdiler. Böylece dünyada ilk kez, bu kadar geniş bir alan üzerinde, merkezi bir devlet kuruldu.
Akad Kralı Naram-Sin

Akad şehrinin merkez haline gelmesinden sonra Sargon'un kurduğu devlete Akad Devleti, konuştukları doğu Sami diline de, Akadça denildi. Akad dili bütün Mezopotamya'da Sümer dilinin yerine geçerek, günlük yaşamda ve ticarette kullanılandı.

Kral Sargon kurduğu merkezi devletiyle asırlar boyu Mezopotamya'da süren teokrat tapınak şehir yönetimine son vermiş ve yerine güçlü bir memur mekanizmasıyla idare edilen bir devlet kurmuştur. Sargon, Mezopotamya'da iktidarı ele geçirmekle beraber sosyal, siyasal ve ekonominin yanında sanatta da değişiklikler yapmıştır.

Dinsel açıdan Güneş tanrısı Şamaş, Ay tanrısı Sin ve Venüs tanrıçası İştar en çok tapılan tanrılardı. Sargon'dan sonra güçlü bir otorite kuran torunu Naram-Sin, kendisini "Akad'ın tanrısı ve dünyanın dört bölgesinin kralı" ilan ederek, ilk tanrılaştırılan kral olmuştur. Sınırlarını Zagros Dağlarına kadar genişleterek burada yaşayan savaşçı Lulubi kabilelerini dağıtmıştır.

Naram-Sin döneminde Elam ve Lulubiler Akad dilini ve alfabesini kullanmaya başlamışlardır. Naram-Sin'in ölümünden sonra Akad devleti parçalanır ve egemenlik Zagroslar'dan gelen barbar Gutilerin eline geçer.

Mezopotamya'daki insanlar tarafından "dağların canavarı'" olarak adlandırılan Gutiler, hüküm sürdürdükleri 70 senelik süre içinde Mezopotamya'da büyük tahribatlar yaratarak, en karanlık bir dönemine neden olmuşlardır. Barbarlık ve talandan başka bir şey yapmayan Gutiler, Mezopotamya'da açlığa ve sefalete yol açtılar. Olumlu hiçbir gelişme kaydedemeyen Gutiler yenilip bölgeden çıkarıldılar.

Beyazdut
23-10-10, 00:09
http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/anasazi_mesaverde.jpg

Anasaziler

Anasaziler, Colorado ve New Mexico bölgesinde yaşamış olan bugünkü Hopilerin atalarıdır. "Anasazi", Novajo dilinde ihtiyarlar anlamına gelen bir sözcüktür.

Colorado ve New Mexico'nun engebeli mesalarında ve kanyonlarında kurulmuş olan, zamanla aşınmış pueblolar ve çarpıcı uçurum kentleri, Kuzey Amerika'nın ilk halklarından olan Anasaziler'in yerleşim alanlarıdır.

Milattan önce 500 yılında, Anasaziler Kuzeybatı Amerika'daki belirgin ilk köylerden bazılarını kurmuş olup avlanıyor ve mısır, kabak ve fasulye yetiştiriyorlardı. Anasaziler yüzyıllar boyunca kalkınarak gelişmiş barajlar ve sulama ağları kurdular; başarılı ve belirgin bir çömlekçilik geleneği yarattılar; günümüz ABD'deki en çarpıcı arkeoloji alanları arasında bulunan çok odalı ve karmaşık yerleşim birimlerini sarp uçurumların kayalık yüzlerine oydular.

Anasaziler'in tarihi, yaşamak için seçtikleri güzel fakat haşin yöreye sıkı sıkıya bağlıdır. Toprakta kazılmış basit çukur-evlerden oluşan ilk yerleşim birimleri, giderek toplantıların ve dinsel ayinlerin yapıldığı yeraltı mağaralarına (kiva) dönüştü. Sonraki kuşaklar, kare biçiminde taş pueblolar yapmak için duvarcılık teknikleri geliştirdiler; fakat, Anasaziler'in yaşam biçimindeki en çarpıcı değişiklik, hala bilinmeyen nedenlerle, tepesi düz mesaların dik yamaçlarında oydukları şaşırtıcı ve çok katlı yerleşim birimlerine geçmeleri oldu.

Buna karşın, 1300'e gelindiğinde Anasaziler, tekrar dönmeyi düşünmüş gibi, çömleklerini, aletlerini ve hatta giysilerini geride bırakarak yerleşim bölgelerini terk etmişler ve sanki tarihin derinliklerinde kaybolmuşlardı.

Vatanları, Navajolar ve Uteler gibi yeni kabileler ve daha sonra da İspanyol ve diğer Avrupalı yerleşimciler gelinceye kadar bir yüzyıldan fazla boş kaldı.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/anasazi_cup.jpg

Anasaziler ve Kültürleri

Geçmişimizde insanlar oradan oraya göçmüşler birbirlerinden ayrılmışlar ve yine kavuşmuşlardır ve bizler bunu şarkılarımıza hikâyelerimize ve efsanelerimize kalmışızdır. Çünkü hareket olmadan yaşam olmayacağını aklımızdan hiç çıkarmamamız gerekir. TESSIE NARANJO 1995

Anasaziler 800 ile 1600 yılları arasında Amerika'nın güneybatısının kuzey Rio Grande bölgesiyle Colorado Platosu'nda yaşamış olan tarihöncesi bir tarımcı halktır. "Anasazi" adı, ilk arkeologlar tarafından benimsenmiş bir Navajo sözcüğüdür. "Eskiler" ya da "düşman ata" anlamına gelir. Bu anlamda düşman "bizden olmayan insanlar" demektir.

Bu ilk çiftçilerin soyundan gelen Pueblo halkları, "irsi Pueblo Halkı" terimini tercih ederler. Bunlar Four Corners Bölgesinde -Arizona New Mexico Colorado ve Utah- Canyon de Chelly Mesa Verde Chaco Canyon Canyonlands ve Bandelier gibi günümüzde çoğu milli parklar olan yerlerde yaptıkları yamaç evleri çok katlı taş mimarileri ve kaya resimleriyle ünlüdürler.

Ancak bu mimari örnekler bu yerlerine çok kolaylıkla adapte olabilen ve çoğunlukla küçük ve dağınık yerleşim birimlerinde yaşayan ve mısır fasulye kabak yetiştirip vahşi hayvanlar avlayan bu insanların yalnızca en çok görülebilen taraflarını temsil ederler.

Mesa Verde'deki Yamaç Saray'ın 220 odası ve 23 kivası vardır. Burası da 1250'den I280'e kadar Anasazi kültürünün Mesa Yerde kolu tarafından iskân edilmiştir. Betatakin Harabesi: Bu yamaç barınağında 120 oda ve 3 kiva vardır. 1250 ile 1300 yılları arasında Anasazi kültüründen Kayenta halkı burada yaşamışlardır.

Coğrafyadaki ekolojik kaynaklardaki iklim ve kültür tercihlerindeki bölgesel farklılıklar her biri kendi çömlek süsleme gelenekleri taşçılık stilleri ve mimari biçimlerine sahip ayrı Anasazi alt-geleneklerinin çıkmasına neden olmuştur.

Anasazilerin bu alt-gelenekleri arasında Virgin Kayenta Mesa Verde Chaco ve Rio Grande kolları vardır. Bunlar 11. yüzyılın sonundaki en gelişmiş dönemlerinde Güney Nevada'dan Orta New Mexico'ya ve Kuzey Arizona'dan Güney Utah'a kadar bir alanı iskân etmekteydiler insanı şaşkına çeviren toplum merkezleri kuzeybatı New Mexico'nun San Juan Havzası'nda olan Chacolar 12. yüzyılda ata topraklarını terkedenlerin ilki olmuşlardır.

Ancak 13. yüzyıl sonunda Virgin Kayente ve Mesa Verde kolları halkları da güney ve doğuya gitmek üzere yurtlarını terk etmişlerdi. Yalnızca Rio Grande kolu ve Colorado Platosu'nun güney eteklerindeki birbirinden kopuk topluluklar ata topraklarında yaşamaya devam etmişlerdir.

1600 yılında hatta 1450'de bu Anasazi soyundan gelenler bizce çağdaş Arizona ve New Mexico' nün Hopice Zunice Keresçe Tewaca Tiwaca ve Towaca konuşan Pueblo Kızılderilileri olarak bilinmektedirler. Bu dirençli insanların göçleri ve ayakta kalabilmeleri gözlemcileri 100 yıldan uzun bir süredir kendilerine hayran bırakmıştır.

Pueblo atalarının yurtlarını terk etmeleri konusunda arkeologların ve Amerikan Yerlileri'nin farklı ama birbirlerini tamamlayan kuramları vardır. Pek çok arkeolog halkı yerlerinden göçe zorlayan şeyin çevre koşulları olduğunu düşünmektedir.

Bunlar uygunsuz iklim koşullarının insanların yaşamaları için yeterli besin maddesi yetiştirilmesine izin vermediğini iddia etmektedirler. Diğerleri ise insanları göçe zorlayan şeyin toplumsal sorunlar olduğu düşüncesindedirler. Bunlar iç çatışmaların savaşın ve şiddet korkusunun sonucunda insanların önce evlerini büyük ve kalabalık köylerde ya da kendilerini savunabilecekleri yamaçlarda yaptıklarını ve sonra da daha güvenli yerler aramaya çıktıkları görüşünü benimsemektedirler.

Diğer bazı arkeologlar insanları Four Corners bölgesinden uzaklaştıran şeyin aralarında yeni bir din daha fazla güvenlik ürün yetiştirmek için daha iyi bir iklimin de olduğu değişik unsurlar olduğunda ısrar etmektedirler.

Kısacası bazı arkeologlar Anasaziler'in güç koşullar nedeniyle yerlerinden "itildikleri"ne diğerleri de cazip koşullarla başka yerlere "çekildikleri"ne inanmaktadırlar. Ancak bugün çoğu bir tek nedenden çok çevre ve toplumsal nedenlerin birleşmesinin Anasaziler'i 13. yüzyılda Four Corners bölgesinden göçe zorladığını kabul etmektedirler.

Haritada 1600 yıllarında Anasaziler'in yaşadığı 13 tarihi pueblonun yeri görülüyor.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/anasazi_petroglyphs.jpg

ÇEVRESEL VE TOPLUMSAL "İTMELER"

Ürün kaybına neden olabilecek çevresel sorunlar ağaç-halkaları eski bitki kalıntıları ve su baskınları ölçümleriyle belgelenmiştir. Bunların arasında 13. yüzyıl sonunda olan ve 1276-1299 "Büyük Kuraklığı" olarak sözü edilen 24 yıllık bir kuraklık dönemi vardır.

1200'lü yılların başlarıyla ortaları arasında sık sık tekrarlayan soğuk hava dönemleri de ürünlerin yetişme mevsimini ciddi biçimde kısaltmış olacaktır. 1250'den sonra yağmurlar ürünün büyümesine yardımcı olamayacak kadar geç başlamıştır. Ve 1200'lerin sonunda da yeraltı suları iyice azalmıştır.

Bu faktörlerin birleşmesi gerek kuru gerek sulu tarımcılığı İmkânsız kılmasa bile son derecede güçleştirmiş olmalıdır.

Güç çevresel koşullar nedeniyle toplumsal sorunlar da çıkmış olabilir. En iyi tarım arazisi için şiddetli bir rekabet çıkmış yiyecek stoku olmayanlar olanları yağmalamış açlık hastalık ve ölümler başlamış olabilir.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/anamap.jpg

ÇEVRESEL VE TOPLUMSAL "ÇEKİMLER"

13 ve 14. yüzyıllarda Four Corners'in güneyi ve doğusundaki yerler kuzey ve batıya kıyasla daha güvenilir kar ve yağmur yağışlarına sahipti. Bu farklılıklar dost ve akrabaların bulunduğu ve ekilebilir arazinin hâlâ bulunabildiği daha güvenlikli bu yerlere planlı bir göçün nedeni olabilir.

14. yüzyılda Four Corners'in güneyinde yeni dini ve toplumsal hareketler belgelenmiştir. Bunların arasında dini örgütler ve toplumlar tıp (sağaltıcı) ve savaş toplulukları ve kamu mimarisinin farklı türlerini içeren kasaba boyutunda yeni köyler vardır. Bu gelişmelerin 13. yüzyılda başlamış ve eski Pueblo halkını önceki anayurtlarından cezbetmiş olmaları mümkündür.

Mesa Yerde bölgesinde 1200-1300 arasında yağışlar. I276'da başlayan 24 yıllık normalin altındaki yağış dönemine dikkat.

PUEBLOLAR'IN GÖRÜŞÜ

Pueblo halkları genelde arkeolojik açıklamalara karşı çıkmamaktadırlar. Bunlar nüfusun boşalmasını terk olarak değil daha çok Pueblo tarihini belirleyen sürekli bir göç hareketi içinde sıradan bir göç olarak görmektedirler. Sözlü geleneklere göre Four Corners bölgesinde atalar hâlâ yaşamaya devam etmektedir. Ayrıca Four Corners hâlâ ziyaret edilmekte ve çağdaş Pueblo halkı tarafından çeşitli amaçlar için kullanılmaktadır.

Çevresel ve toplumsal faktörler birleşerek bir halkı daha az verimli ve iklimi belirsiz bir bölgeden daha güvenli ve umut vaat eden bir bölgeye göç zorunda bırakmıştır. Anasazi insanları çevrelerindeki fiziksel ve toplumsal koşullara karşılık vermişler koşullar değişince onlar da yollarına devam etmişlerdir.

Pueblo Bonito doruk noktasında 4-5 katlı olan büyük bir topluluktu. Terk edildiğinde 600 oda ve 40 kiva bulunduğu tahmin edilmektedir. Burada Anasazi kültürünün Chaco kolunun halkı yaşamaktaydı.[

Beyazdut
23-10-10, 00:11
Anasaziler II

http://www.petroglyphs.us/nw_09%20anasazi%20petroglyphs.jpg

Anasazilere Ne Oldu?

Zaman: 13. yüzyıl
Mekân: Kuzey Amerika'nın güneybatısı

Geçmişimizde insanlar oradan oraya göçmüşler, birbirlerinden ayrılmışlar ve yine kavuşmuşlardır ve bizler bunu şarkılarımıza, hikâyelerimize ve efsanelerimize kalmışızdır. Çünkü hareket olmadan yaşam olmayacağını aklımızdan hiç çıkarmamamız gerekir. TESSIE NARANJO, 1995

Anasaziler 800 ile 1600 yılları arasında Amerika'nın güneybatısının kuzey Rio Grande bölgesiyle Colorado Platosu'nda yaşamış olan tarihöncesi bir tarımcı halktır. "Anasazi" adı ilk arkeologlar tarafından benimsenmiş bir Navajo sözcüğüdür. "Eskiler" ya da "düşman ata" anlamına gelir. Bu anlamda düşman "bizden olmayan insanlar" demektir.

Bu ilk çiftçilerin soyundan gelen Pueblo halkları "irsi Pueblo Halkı" terimini tercih ederler. Bunlar Four Corners Bölgesinde -Arizona, New Mexico, Colorado ve Utah- Canyon de Chelly, Mesa Verde, Chaco Canyon, Canyonlands ve Bandelier gibi günümüzde çoğu milli parklar olan yerlerde yaptıkları yamaç evleri, çok katlı taş mimarileri ve kaya resimleriyle ünlüdürler.

Ancak bu mimari örnekler bu yerlerine çok kolaylıkla adapte olabilen ve çoğunlukla küçük ve dağınık yerleşim birimlerinde yaşayan ve mısır, fasulye, kabak yetiştirip vahşi hayvanlar avlayan bu insanların yalnızca en çok görülebilen taraflarını temsil ederler.

http://www.bilgilik.com/images/giz401.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz402.jpg

(Solda) Mesa Verde'deki Yamaç Saray'ın 220 odası ve 23 kivası vardır. Burası da 1250'den I280'e kadar Anasazi kültürünün Mesa Yerde kolu tarafından iskân edilmiştir. (Sağda) Betatakin Harabesi: Bu yamaç barınağında 120 oda ve 3 kiva vardır. 1250 ile 1300 yılları arasında Anasazi kültüründen Kayenta halkı burada yaşamışlardır.

Coğrafyadaki, ekolojik kaynaklardaki, iklim ve kültür tercihlerindeki bölgesel farklılıklar her biri kendi çömlek süsleme gelenekleri, taşçılık stilleri ve mimari biçimlerine sahip ayrı Anasazi alt-geleneklerinin çıkmasına neden olmuştur.

Anasazilerin bu alt-gelenekleri arasında Virgin, Kayenta, Mesa Verde, Chaco ve Rio Grande kolları vardır. Bunlar 11. yüzyılın sonundaki en gelişmiş dönemlerinde Güney Nevada'dan Orta New Mexico'ya ve Kuzey Arizona'dan Güney Utah'a kadar bir alanı iskân etmekteydiler, insanı şaşkına çeviren toplum merkezleri kuzeybatı New Mexico'nun San Juan Havzası'nda olan Chacolar 12. yüzyılda ata topraklarını terkedenlerin ilki olmuşlardır.

Ancak 13. yüzyıl sonunda Virgin, Kayente ve Mesa Verde kolları halkları da güney ve doğuya gitmek üzere yurtlarını terk etmişlerdi. Yalnızca Rio Grande kolu ve Colorado Platosu'nun güney eteklerindeki birbirinden kopuk topluluklar ata topraklarında yaşamaya devam etmişlerdir.

1600 yılında, hatta 1450'de, bu Anasazi soyundan gelenler, bizce çağdaş Arizona ve New Mexico' nün Hopice, Zunice, Keresçe, Tewaca, Tiwaca ve Towaca konuşan Pueblo Kızılderilileri olarak bilinmektedirler. Bu dirençli insanların göçleri ve ayakta kalabilmeleri gözlemcileri 100 yıldan uzun bir süredir kendilerine hayran bırakmıştır.

Pueblo atalarının yurtlarını terk etmeleri konusunda arkeologların ve Amerikan Yerlileri'nin farklı ama birbirlerini tamamlayan kuramları vardır. Pek çok arkeolog halkı yerlerinden göçe zorlayan şeyin çevre koşulları olduğunu düşünmektedir.

Bunlar uygunsuz iklim koşullarının insanların yaşamaları için yeterli besin maddesi yetiştirilmesine izin vermediğini iddia etmektedirler. Diğerleri ise insanları göçe zorlayan şeyin toplumsal sorunlar olduğu düşüncesindedirler. Bunlar iç çatışmaların, savaşın ve şiddet korkusunun sonucunda insanların önce evlerini büyük ve kalabalık köylerde ya da kendilerini savunabilecekleri yamaçlarda yaptıklarını ve sonra da daha güvenli yerler aramaya çıktıkları görüşünü benimsemektedirler.

Diğer bazı arkeologlar insanları Four Corners bölgesinden uzaklaştıran şeyin aralarında yeni bir din, daha fazla güvenlik, ürün yetiştirmek için daha iyi bir iklimin de olduğu değişik unsurlar olduğunda ısrar etmektedirler.

Kısacası, bazı arkeologlar Anasaziler'in güç koşullar nedeniyle yerlerinden "itildikleri"ne, diğerleri de cazip koşullarla başka yerlere "çekildikleri"ne inanmaktadırlar. Ancak bugün çoğu bir tek nedenden çok çevre ve toplumsal nedenlerin birleşmesinin Anasaziler'i 13. yüzyılda Four Corners bölgesinden göçe zorladığını kabul etmektedirler.

http://www.bilgilik.com/images/giz403.jpg

Haritada, 1600 yıllarında Anasaziler'in yaşadığı 13 tarihi pueblonun yeri görülüyor.

ÇEVRESEL VE TOPLUMSAL "İTMELER"

Ürün kaybına neden olabilecek çevresel sorunlar ağaç-halkaları, eski bitki kalıntıları ve su baskınları ölçümleriyle belgelenmiştir. Bunların arasında 13. yüzyıl sonunda olan ve 1276-1299 "Büyük Kuraklığı" olarak sözü edilen 24 yıllık bir kuraklık dönemi vardır.

1200'lü yılların başlarıyla ortaları arasında sık sık tekrarlayan soğuk hava dönemleri de ürünlerin yetişme mevsimini ciddi biçimde kısaltmış olacaktır. 1250'den sonra yağmurlar ürünün büyümesine yardımcı olamayacak kadar geç başlamıştır. Ve 1200'lerin sonunda da yeraltı suları iyice azalmıştır.

Bu faktörlerin birleşmesi gerek kuru gerek sulu tarımcılığı İmkânsız kılmasa bile son derecede güçleştirmiş olmalıdır.

Güç çevresel koşullar nedeniyle toplumsal sorunlar da çıkmış olabilir. En iyi tarım arazisi için şiddetli bir rekabet çıkmış, yiyecek stoku olmayanlar olanları yağmalamış, açlık, hastalık ve ölümler başlamış olabilir.

http://www.bilgilik.com/images/giz404.jpg

Anasaziler'in anayurdunun, l100 yılında Anasazi kültürünün dağılımını ve beş büyük alt-geleneği gösteren harita.

ÇEVRESEL VE TOPLUMSAL "ÇEKİMLER"

13 ve 14. yüzyıllarda Four Corners'in güneyi ve doğusundaki yerler, kuzey ve batıya kıyasla daha güvenilir kar ve yağmur yağışlarına sahipti. Bu farklılıklar dost ve akrabaların bulunduğu ve ekilebilir arazinin hâlâ bulunabildiği daha güvenlikli bu yerlere planlı bir göçün nedeni olabilir.

14. yüzyılda Four Corners'in güneyinde yeni dini ve toplumsal hareketler belgelenmiştir. Bunların arasında dini örgütler ve toplumlar, tıp (sağaltıcı) ve savaş toplulukları ve kamu mimarisinin farklı türlerini içeren kasaba boyutunda yeni köyler vardır. Bu gelişmelerin 13. yüzyılda başlamış ve eski Pueblo halkını önceki anayurtlarından cezbetmiş olmaları mümkündür.

http://www.bilgilik.com/images/giz405.jpg

Mesa Yerde bölgesinde 1200-1300 arasında yağışlar. I276'da başlayan 24 yıllık normalin altındaki yağış dönemine dikkat.

PUEBLOLAR'IN GÖRÜŞÜ

Pueblo halkları genelde arkeolojik açıklamalara karşı çıkmamaktadırlar. Bunlar nüfusun boşalmasını terk olarak değil, daha çok Pueblo tarihini belirleyen sürekli bir göç hareketi içinde sıradan bir göç olarak görmektedirler. Sözlü geleneklere göre Four Corners bölgesinde atalar hâlâ yaşamaya devam etmektedir. Ayrıca, Four Corners hâlâ ziyaret edilmekte ve çağdaş Pueblo halkı tarafından çeşitli amaçlar için kullanılmaktadır.

Çevresel ve toplumsal faktörler birleşerek bir halkı daha az verimli ve iklimi belirsiz bir bölgeden daha güvenli ve umut vaat eden bir bölgeye göç zorunda bırakmıştır. Anasazi insanları çevrelerindeki fiziksel ve toplumsal koşullara karşılık vermişler, koşullar değişince onlar da yollarına devam etmişlerdir.

http://www.bilgilik.com/images/giz406.jpg

Pueblo Bonito, doruk noktasında 4-5 katlı olan büyük bir topluluktu. Terk edildiğinde 600 oda ve 40 kiva bulunduğu tahmin edilmektedir. Burada Anasazi kültürünün Chaco kolunun halkı yaşamaktaydı

Beyazdut
23-10-10, 00:12
Anunnaki'ler

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/nibirusimbol.jpg

Anunnaki'ler (Anunnaku)

Anunnaki veya Anunnaku, bir grup Sümer ve Akad mitolojik tanrılarıdır. Bazı durumlarda Büyük 50 Tanrı Annuna ve Igigi ile çakışır. İsim bazen "a-nuna", "a-nuna-ke-ne", veya "a-nun-ne" olarak yazılır ki bu bir tür "kraliyet kanından olanlar" gibi bir anlama gelir[1].

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/anunnaki-1.jpg

Eski Sümer metinlerinde “gökten yere inenler” anlamına gelen ve “büyük tanrılar” için kullanılan “Anunnaki” kavramı, düş ürünü mitolojik tanrıları değil, yüz binlerce yıl önce Marduk gezegeninden dünyamıza inen ve üzerinde bir koloni kuran “yabancıları” betimlemekte kullanılan bir özel isimdi! Benzeri biçimde, Tevrat'ın ilk bölümü olan Tekvin'in altıncı babında, Tufan öncesi dönemi anlatan ayetlerde geçen “O zamanlar yeryüzünde Nefilim vardı, bunlar eski zamanın güçlü ve ünlü adamlarıydılar” ifadesi de, bizzat bu yabancı ırka gönderme yapıyordu Sitchin'e göre. Çünkü kimi modern çevirilerde “Devler” olarak değiştirilen “Nefilim” sözcüğü de eski İbranice'de tıpkı Sümer dilindeki “Anunnaki” gibi, “Yukarıdan aşağı inenler” anlamına da gelmekteydi.[2]

Anunnaki kelimesinin Sümer dilindeki anlamı, "gökyüzünden dünyaya gelenler" demektir. Eski ahitte geçen "Nefilim" kelimesinin gerçekteki anlamı "aşağı gönderilenler" anlamına gelirken neden devler olarak tercüme edildiği sorgulanmış ve antik medeniyetlerdeki izlere kadar gidilmiştir.[3]

Anunnaki, Sümerlerde "An"ın çocukları [4]; hükümdarın dölü anlamına gelmektedir. özellikle Sümer dilinde tanrılar, özellikle ilk doğan ve kişisel isimlerle birbirlerinden farklılaşmamış tanrılar için kullanılan bir kelime olarak metinlerde görülür. bir Sümer ilahisinde Girsu'daki tapınağın inşaatına yardımcı olmakla görevlendirildikleri söylenir ve iyi kalpli lama- tanrıçaları ile bağlantılandırılır. Gök tanrı Anu Anunnakilerin kralı olarak tanımlanır. Yaratılış efsanesinde tanrılar güruhu, göğün ve yerin Anunnakileri olarak anılır.[5]
Anunnaki, dünyaya Nibiru gezegeninden 450.000 yıl kadar önce geldi. Bizim güneş sistemimize ait ama yörüngesini 3600 yılda tamamlayan bir gezegendi bu. Buraya atmosferlerini korumak için gerekli olan altını almaya geldiler. Altın çıkarma faaliyetinden yoruldukları ve enerjilerini tükettikleri bir anda, şeflerinden bilim adamı Enki, ilkel işçiler üretmek için genetik bilgilerini ortaya koymayı önerdi. Diğer Anunnaki liderleri sordu: Yeni bir varlığı nasıl yaratacaksın?

"İhtiyaç duyduğumuz varlık zaten var, bütün yapmamız gereken, üzerine kendi işaretimizi koymak."

Bundan 450.000 yıl önce uzayda yolculuk yapabilen Anunnaki'nin, şu an
bizim ancak kıyısına yaklaşabildiğimiz genetik bilgisine o zaman sahip olduğu yalnızca eski metinlerde değil, DNA'yı gösteren ikili sarmalın birbirine sarmalanmış çift yılan olarak gösterildiği çizimlerde de (sağlık ve tıp simgesi) son derece açıktır.

Anunnaki liderleri projeyi kabul ettiğinde (Kutsal Kitap'taki "Adem'i yaratalım" ayeti) Enki, Anunnaki'nin Tıp Bilimleri Yöneticisi Ninhursag'ın da yardımıyla bir genetik mühendislik projesi üzerinde çalıştı ve varolan ilkel hominide bir miktar Anunnaki geni aktardı.

Oldukça uzun süren deneme yanılma süreçlerinin sonunda, eski metinlerde belirtildiği gibi, "kusursuz model" geliştirildi. Ninhursag haykırdı: "Ellerimle yaptım onu!" Bu sahne, eski silindir mühürler üzerinde de çizilidir.[6]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/anunnaki-3.jpg

Güneş Sistemimize uzak bir gezegen olan Nibiru ( Marduk ) gezegeninin atmosferinin bozulması nedeniyle yaşam sönmeye başlar. Gezegen'de Anunnakiler ( Nefilimler ) yaşamaktadır. Hükümdar Alalu, Annu tarafından tahtından indirilir. Alalu, Uzay gemisinden kaçar ve Dünyada sığınacak bir yer bulur. Dünyanın içine sahip olmuştur ve Nibiru'nun atmosferini korumak için altın gerektiğini keşfeder ama altın Nibiru'da yoktur.[7]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/case-max-sketch-4-anunnaki.png

Sitchin in yaptığı araştırmalarının sonucu İncil'de geçen Nefilim ile Sümer in sözünü ettiği Anunnaki aynı şeydir.Ve bu düşünce Farmasonluktan Thule derneğine kadar tüm üst yönetimlerin bildiği ve benimsediği bir düşüncedir. Anunnaki'nin hikayesi şudur, 450,000 yıl önce bir grup insan benzeri uzaylı varlık dünya denen gezegene geldiler.Geldikleri gezegen, Sümerlilerin adına Nibiru dedikleri,antik Sümer edebiyatında 12 gezegen olarak tanımlanmaktadır.

Sitchin in yaptığı araştırmalarının sonucu İncil'de geçen Nefilim ile Sümer in sözünü ettiği Anunnaki aynı şeydir.Ve bu düşünce Farmasonluktan Thule derneğine kadar tüm üst yönetimlerin bildiği ve benimsediği bir düşüncedir. Anunnaki'nin hikayesi şudur, 450,000 yıl önce bir grup insan benzeri uzaylı varlık dünya denen gezegene geldiler.Geldikleri gezegen, Sümerlilerin adına Nibiru dedikleri,antik Sümer edebiyatında 12 gezegen olarak tanımlanmaktadır.

Peki Kim Bu Gözcüler (Anunnakiler)?

İbrani folklorunda adları "Nefilim". Eski Mısır'da "Neter" olarak adlandırılıyorlar. Sümer, ilk kez adlarının duyulduğu yer. Bütün bu kültürlerde ortak olan ve "Gözcü" olarak nitelenen bu "sıra dışı" varlıklar birer mit mi, yoksa gerçek mi? Kim bu "Gözcü"ler?

İbrani mitlerinde ve Tevrat'ta onlara "Nefilim" diyorlar. Eski Mısır'da adları, "Neter". Sümer mitlerinde "Anunnaki" diye geçiyorlar. Diğer yandan "Sümer" sözcüğü, "Gözcü'lerin ülkesi" anlamına sahip. Hangi adla anılırlarsa anılsınlar, bütün eski kültürlerde ve bu kültlere ilişkin mitlerde başrol onların. Eski diller uzmanları, Antik Çağ kültürlerine şaşılacak biçimde net biçimde damgasını vurmuş bu esrarengiz varlıkların, neredeyse bütün eski uygarlıklarda "gözcüler" olarak adlandırıldıklarını söylüyorlar. Sözünü ettiğimiz dönem, İsa'dan en az 3000 yıl öncesi. İyi ama, "geç neolitik" olarak adlandırılan dönemin bütün uygarlıklarının literatürlerine benzer ifadeler ve anlatılarla girmiş bu "Gözcü"ler kimler? Neyi ya da kimi "gözlüyorlar"? Bütün bunlar yalnızca antik Çağ insanlarının düş güçlerinin bir ürünü mü, yoksa gerçekten bugün anıları silinmiş, izleri bulunamayan, haklarında hiçbir şey bilmediğimiz birileri, bu gezegende yaşamışlar mı?

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/dinoman.jpg

Mitler ve gerçekler

Sürekli vurguladığımız gibi, bilginin az olduğu ya da bazen üzerinin örtüldüğü yerlerde, spekülasyonların başını alıp gitmesini engellemek mümkün değildir. Bilimsel yöntemlerden, bilimsel şüphecilikten (scepticism) ve somut bulgulardan başkasına güvenmemekten söz ederken, aynı şüpheciliği şu anda bildiğimizi varsaydığımız alanlara uygulamamak, bazen spekülasyonlardan da olumsuz sonuç verir. Bilim eğer "gerçeği aramak" amacını içeriyorsa bizler için, bu aynı zamanda kurumlaşmaya, bilimsel otokrasiye de karşı çıkmamızı da gerektirir. Herhangi bir alanın "spekülasyona açık" olması bizi ürkütmemeli; verileri doğru okumak, burada anahtar sözcük niteliğine sahip. Ortodoks bilim ve akademisyenler, çoğu kez içinde bulundukları "bilimsel bürokrasi"nin ellerini kollarını bağlayıcı hantallığı ve "ağaçlardan ormanı görememe" alışkanlığı nedeniyle; yeni ve sarsıcı düşüncelere baştan olumsuz tepki vermeye eğilimlidirler. Hele bu, onların "Akademisyenler Olimpos'u"nun dışından geliyorsa. Arkeoloji ve arkeoastronomi, yirminci yüzyılın başlarından bu yana bu sorunu yoğun biçimde yaşıyor. sıra dışı olduğu varsayılan düşünce ve teoriler yalnızca dışlanmakla kalmıyor, bir de aşağılanıyor kendilerini "bilimsel şüpheci" diye adlandıran Ortodoks çevrelerde. Oysa tarih, uzun ve yavaş bir yürüyüş. Geniş dilimler halinde onu incelediğimizde, her aşamasında ortodoksinin engellemelerini ve inanılmaz tutuculuğunu fark ediyor, ama uzun vadede "sıra dışı" varsayılan fikirlerin yaşadığını görüyoruz.

"Neter"ler ya da "Gözcüler" sorunu da yirminci yüzyılın bitmeyen tartışmalarından biri. Dogmalarla gözünü bağlamayan ve açık fikirli olmaya çaba gösterenler, bugün "mitler" deyip geçtiğimiz anlatıların bu denli geniş bir coğrafyada ve neredeyse birbirinin aynı ayrıntılarla varolmasından yola çıkarak, bu metinlere daha farklı bakmamız gerektiğine işaret ediyorlar.

Oysa Ortodoks bilim akademisyenlerinin yaklaşımı, oldukça farklı. Onlar, eski toplumları bütünüyle çözümlediklerine inanıyor ve ekliyorlar: "Din dindir, mitoloji de mitoloji. Bunları gerçek tarihsel olgularla karıştırmayın." Bunu söylerken de, bilerek ya da bilmeyerek, bugünün egemen dinlerinin yörüngesinde duruyorlar. Eşine az rastlanır bir ikiyüzlülük ve çifte standart uygulaması bu. Bir yandan somut bilimsel bulgular dışında hiçbir şeye prim vermemekten söz ediyorlar, bir yandan da yaşadıkları çevrenin egemen diniyle sürtüşmemeye çaba gösteriyorlar. Bunun kendilerine göre "etik" bir yolunu da bulmuşlar: "Bilim ayrıdır, din ve inanç ayrı." Oysa "inanmak ve inanç" sözcüklerinin egemen olduğu bir kültürde bilim ve bilginin her zaman bu çifte standartın gölgesinde kalacağını bilmezden geliyorlar. Ama ne gam; "bilimsel" kurumların birçoğunun bütçesini, Kilise'yi destekleyen holdingler, hatta bazen bizzat dini vakıflar sağlıyor. Çoğu üniversitede kürsü başkanları arasında en az bir Musevi var. Bilimin "beşiği" olduğu varsayılan ABD'de halkın ezici bir çoğunluğu İncil'e bütün kalbiyle inanıyor. Ortalığı bulandırmanın anlamı var mı şimdi?

"Gözcüler" sorunu, Antik Çağ tarihi ve modern arkeolojiye ilişkin en kilit noktalardan biri. Bir biçimiyle, felsefe ve ilahiyat akademisyenlerini, hatta dilbilimcileri de bu tartışma çemberi içinde düşünebiliriz. Şimdi, bu uzun girizgahtan sonra meseleyi olabildiğince yalın biçimde ortaya koyalım:

Eski Mısır'ın "Neter"leri

Bütün Antik Çağ metinlerinde, kendi tarihlerini derleyen toplumlardan kalmış belgeler, geriye doğru giden kronolojilerinin sıfır noktasına, net olarak çözümlenemeyen bir tür "başlangıç dönemi" yerleştiriyorlar. Bu, onların tarihlerinde, "yönetimin tanrılardan insanlara geçmekte olduğu" bir ara dönemi belgeliyor. Belirsiz bir başlangıç döneminden beri bizzat "tanrılar" tarafından yönetildiğini söyledikleri ülkelerinin, bu ara dönemde "Gözcüler" adı verilen üstün yaratıklarca yönetildiğini ve sonuçta krallığın insanlığa devredildiğini anlatıyorlar. Eski Mısır'da bunların adı, "Neter"ler. Son olarak Osiris'in oğlu Horus tarafından yönetilen ülke, belli bir dönem sonrasında, bir "Kral yaratma" (Kingmaker) töreninden sonra insanlara bırakılıyor ve Neterler geri plana çekiliyorlar - sonra da, izleri siliniyor. Bu ilk "insan kral", bugün arkeolojinin değişmez bir gerçek biçiminde kabul ettiği, Firavun Menes. Bildiğimiz, yazılı tarihe göre İ.Ö 3100 dolaylarında Yukarı ve Aşağı Mısır'ı bir tek ülke halinde birleştiren Menes, Mısır tarihinde "Hanedanlar Dönemi" denen bir evrenin de başlatıcısı.

Mısır kronolojisi üzerine bildiklerimiz, iki ana belgeye dayanıyor: Bunlar Mısırlı tarihçi Manetho'nun yazdığı krallar listesi ve bugün "Torino Papirüsü" olarak bilinen bir yazıt. Her iki belge de birbiriyle uyumlu. Bu sayede arkeologlar ve ejiptologlar, Mısır'ın kronolojik gelişimini formüle edebiliyorlar. Buna göre, Firavun Menes'le başlayan Hanedanlar Dönemi, alt evrelere ayrılıyor: Eski Krallık, 1. Ara Dönem, Orta Krallık, 2. Ara Dönem (Hiksoslar Devri) ve Yeni Krallık. Bugün okutulan tarih kitaplarında da bu kronolojik düzen aynen böyle. süreç içindeki arkeolojik bulguların Manetho'yu ve Torino Papirüsü'nü doğrulaması sayesinde, Yeni Krallık ve sonrası, neredeyse bütünüyle tarihlenebilmiş durumda. Eski Krallık'ta, en fazla 150 yıl yanılma payıyla arkeologlar hanedan listesini ve Kralları sıralayabiliyorlar. Yani bu iki belge, doğruluğu desteklenmiş veriler içeriyor. Bütün sorun da aslında burada: Çünkü Manetho'nun listesi ve Torino Papirüsü, yalnızca hanedanlar dönemi Mısır'ını değil, ondan çok daha öncesini de kronolojik sıra içinde sunuyor. Yalnız burada yöneticiler insanlar değil, Neterler. Normal insanlara göre çok daha uzun yaşayan, ülkeyi binlerce yıl yöneten, esrarengiz varlıklar.

Ejiptoloji ve modern arkeoloji bunun üzerine ne yapıyor? "Alt paragraflarını" tartışmasız biçimde kabul ettiği ve bulgularla doğrulanan bir tarihi yazıtın "üst paragraflarını" ya yok sayıyor, ya da "Bunlar mitoloji" deyip işin içinden çıkıyor. Neden? Çünkü hayranlıkla benimsediği alt paragraflarda "normal insan"lar krallık yapıyor; üstteyse, kim oldukları anlaşılamayan üstün yaratıklar. Böylece bilimsel ortodoksi, aynı belge üzerinde işine gelen bölümü "olgu" diye benimseyip dosyalarken, işine gelmeyen, çünkü anlayamadığı, işin gerçeği "dini inanışlarına aykırı düşen" bölümleri "mitolojik" bulup ayıklıyor!

Mezopotamya'da aynı şeyle karşılaşıyoruz: Layard ve Wooley'nin yaptığı araştırmalarda, son derece değerli ve ilgi çekici kil tabletler ele geçiyor. Bunlar, Sümer Kral Listeleri olarak adlandırılıyor. Aynı Mısır'da olduğu gibi, listenin en üst sırasında, yani "normal krallar"dan önce, her biri neredeyse 10.000 yıl, 15.000 yıl yaşayan yöneticiler var. Bunlar, "Tufan'dan önce" uzun süre ülkeyi yönetmişler, sonra insanlara devretmişler. Babil metinleri bu olayı "Krallık gökten indiğinde" gibi bir deyişle açıklıyor. Bütün Mezopotamya'da aynı kült var aşağı yukarı. Bulunan belgeler, "en eski metin" olduğuna inanılan Tevrat'ın, Tufan başta olmak üzere bir sürü temayı Sümer ve Babil anlatılarından ödünç aldığını ortaya koyarak Kilise'de ve dini çevrelerde buz gibi rüzgarlar esmesine neden oluyor. Üstelik, Tufan öncesi ülkeyi yöneten "tanrılar"dan söz ediliyor, tek bir tanrıdan değil!

Bu durumda Ortodoks arkeoloji ne yapıyor? Mısır'da yaptığının aynısını. Yani Sümer Krallar Listesi'nin "normal insan ömrüne sahip" kralları doğru kabul ediliyor ve belgenin bu bölümü "somut bulgu" sınıfına sokuluyor ama Tufan öncesi ülkeyi yönettiği anlatılan, 200.000 yıl hüküm sürmüş "tanrılar" ve onların sonrasında, "ara dönem"de insanlara yönetimin geçişini üstlenen ve denetleyen "Gözcü"ler, "mantıksız" bulunarak "mitoloji" sınıfına sokuluyor yine. Aynı belgenin alt kısmı doğru, üst kısmı "masal"!

Enoch'un Şaşırtıcı Hikayesi

Benzeri durum, Tevrat'la ilgili incelemelerde de söz konusu. Mezopotamya bulgularından sonra, çok daha eski metinlerden esinlendiği belli olan Tevrat, bütün o eski metinlerdeki "Tanrılar" sözcüğünü tek bir "Tanrı" olarak düzeltmiş. Bu arada, Tanrı'ya verilen sıfat ve onun genel adı, "Efendi" ya da "Sahip" anlamına gelen "Lord" sözcüğünde somutlaşıyor. Yahudi toplumunun mesken tuttuğu bölgenin eski mitleri, büyük tanrı Baal'den söz ediyor. "Baal"in sözlük anlamı da "Efendi" ve "Sahip". Aynı sıfatların, daha sonraki yıllarda bütün Batı toplumlarında yöneticiler için kullanılması ilginç.

Ama daha ilginç olan, bütün o eski anlatıları ayıklayarak "Tanrılar" sözcüğünü "Tanrı" olarak tashih eden Tevrat'ın, birkaç yerde bunu unutması. "Elohim" sözcüğü, Tevrat'ta birkaç kez geçiyor. İbranice'deki anlamı, "ilahlar"; yani, "çoğul" bir sözcük. İlahiyatçılar bunun tartışma konusu yapılmasına bile karşı çıkıyorlar - arkeologlarsa, sessiz. Ama bundan daha kafa karıştırıcı olanı var: Yaratılış (Genesis) bölümünün 6. Bab'ında "O günlerde ve sonrasında da, dünyada Nefilimler vardı" diye bir ifadeye rastlıyoruz. Sözü edilen zaman, Tufan'dan öncesi. "Nefilim" sözcüğü, İngilizce'ye "devler" diye çevriliyor. Oysa İbranice'deki fiil yapısına göre tam ifadesi, "yukarıdan aşağıya inmiş olanlar". Yaratılış'taki hikayede "devler"in hiçbir anlamı yok - daha sonra da Nefilim sözcüğüne rastlanmıyor zaten.

Sanki "araya yanlışlıkla girmiş" gibi bir sözcük. İğreti duran, ne anlatmak istediği belli olmayan bir ifade. Oysa aradan yıllar geçip 1947'de Ölü Deniz yakınındaki bir mağarada orijinal el yazmaları bulunduğunda, "Nefilim"in aslında son derece önemli, neredeyse kilit denebilecek bir kavram olduğu çıkıyor ortaya. Bunun yanı sıra, Tevrat'ın din adamlarınca "edit edildiği" de anlaşılıyor. Çünkü İ.Ö 4. yüzyıldan kalma yazıtlar arasında yer alan ve daha önce Etiyopya'daki Kutsal Kitap'ta rastlanmış olan kopyası "sahte" sanılan "Enoch'un Kitabı"nın orijinal nüshası da bulunuyor Ölü Deniz mağaralarında.

Yaratılış'ta yalnız birkaç satırda adı geçen ve "Tanrı'yla birlikte yürüdüğü" söylenen Enoch'un, aslında son derece ilginç bir hikayesinin olduğunu ve Tevrat'tan çıkarılan bu parçaların "Nefilim" sözcüğüne de açıklık getirdiğini fark ediyoruz. Boşluklar Enoch'un Kitabı'nda yazanlarla doldurulduğunda, Bap 6'nın aynı satırında sözü edilen "..ve Tanrı'nın oğullarını insanın kızlarını gördüler ve onlar güzeldi. Onları kendilerine eş seçip onlardan çocuk sahibi oldular" ifadesi de anlamlı hale geliyor. İlahiyatçıları, dilbilimcileri ve tarihçileri yıllardır uğraştıran "Tanrı'nın oğulları" ile insanın kızları arasındaki ilişki, Tevrat'ta yalnızca o cümlede geçiyor ve bir daha sözü edilmiyor. Ama Enoch'un Kitabı'nı okuduğumuzda, bunun müthiş sonuçlar doğuran bir olay olduğu çıkıyor ortaya. Evinden, ailesinden ayrılan ve "Tanrı katında" yaşamını sürdüren Enoch, "Gözcülerden" söz ediyor anlatısında. Bunlar, Tanrı ile insanlar arasındaki ilişkinin bazen "ara halkası" olma görevini üstlenen, insanlara nezaret eden, üstün varlıklar. Ama hepsi, "emir kulu" sonuçta. Enoch'un ayrıntılı olarak anlattığı hikayede, bir gün bunlardan birinin dünya üzerindeki "gözcülük" görevi sırasında "insan kızları"nı arzuladığı ve bu fikrini diğer "gözcü"lere de söylediği belirtiliyor. Bir grup Gözcü (ya da Nefilim - "yukarıdan inen") aralarında karar alıyor ve yemin ediyorlar: Hepsi insan kızlarıyla sevişip onlardan birer karı alacak ve bu bir sır olarak kalacak. Çünkü öğreniyoruz ki, yapılan aslında "yasak". Sonuçta bu birleşmeden "melez" çocuklar doğuyor ve genetik sorunlar yüzünden bu çocuklar sağlıksız, vahşi, garip yaratıklar oluyorlar. Diğer yandan, "insan kızlarıyla" birlikte oldukları süre boyunca Nefilimler, onlara bilgi aktarıyor, bir şeyler öğretiyorlar ki, bu da çok büyük bir yasağı çiğnemek anlamına geliyor. Sonuçta Tanrı hem Nefilimleri cezalandırıyor, hem de yarattığı Tufan'la insanları.

Sümer ve Babil metinlerini bulmuş olmamız, Enoch'un kitabının da, Tevrat'ın diğer bölümleri gibi Mezopotamya anlatılarından esinlenilerek, daha doğru bir deyişle bunlar "revize edilerek" yeniden yazıldığını anlıyoruz. Ama bu, bir garip durumu fark etmemize engel değil: Çok eski zamanlarda "Gözcü"ler denen birilerinin dünya üzerinde dolaştığı ve yaptıklarıyla dünyadaki hayatı derinden etkilediğine ilişkin en az on toplumun kültüründen gelen tanıklıklar var elimizde. İşin en kafa bulandırıcı yanı, çok benzeyen anlatılara, Antik Yakın Doğu'yla fiziksel teması hiç bulunmadığı varsayılan eski İnka ve Maya folklorunda da rastlıyoruz! Şimdi, bütün bunlara "Mitoloji işte canım" deyip, elimizin tersiyle bir yana mı itmemiz gerekiyor, "bilimsel tavır" sergilemiş olmamız için. Yoksa eski metinleri farklı bir bakışla bir daha inceleyip, "Kim bu Gözcüler?" diye sormak mı daha mantıklı bir davranış.[8]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/sumergodstree.jpg

Beyazdut
23-10-10, 00:13
Ari ırkın kökenleri

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/hitler_with_alien_ufo.jpg

Ari Irkın Kökenleri Dünyadışı mıydı

" Oh! Aryaman senin birçok yolların, Tanrıların gittikleri yoldur. Ki Onlar; o yollardan, göklerden geldiler."

Hint kutsal yazılarından Taittirya Samhita'dan

Mars Gezegenin Mirası

Bazı eski yazılarda, bizim zaman kavramımızın Mars'tan çok etkilendiği belirtilir. 19. yüzyıl sonlarında kurulan "Altın Şafak", OTO ve Teozofi örgütleri de Mars gezegeni ile çok ilgilenmişlerdi.

İddialara göre, Mars'ın yörüngesi her 108 yılda bir dünya'ya yaklaşmaktaydı. Bu yakınlaşma dolayısı ile Mars'taki kanalların gözlemlendiği bile iddia edilmiştir. Yine iddialara göre, Mars'ın bu periyodik yaklaşımı dünya üzerinde bir seri teröre ve felakete sebep olmaktaydı. Bu nedenle anti-halklar Marsı savaşçılar gezegeni olarak adlandırmışlardı.

Bazı bilim adamları, yaşamın genetik olarak Mars'tan dünyaya geldiğini iddia etmişlerdir. Pireneler ve İtalya'nın St. Angeles bölgesine göç eden Gali ırkların %60-90 oranlarında Rh negatif kan taşıdıkları tespit edilmiştir. Rh pozitif kana mensup insanlar bu dünyalıdır, bu dünyada yaratılmışlardır. Halbuki Gali ırklar ve/veya kim Rh negatif kana sahipse o pekala Mars'lı olabilir. George Hunt Williamson ve George Adamski 1940'lı yıllarda, ABD'de UFO2larla temas kurduklarını iddia eden ilk şahıslardı. Williamson, Colarado Üniversitesi'nde Arkeoloji profesörü idi. UFO'larla ilgili aykırı görüşleri yüzünden bu unvanını kaybetmişti Williamson'un aykırı iddiaları daha çok dünyaya gönderilen bir Mars kolonisi hakkındadır. Williamson'un iddiasına göre, başlangıçta dünyaya yerleşen bu ırka "Yaşlılar ırkı" veya Elohim deniyordu. Elohim'in niyeti, dünya gezegeni üzerinde gelişmekti. Onların dünyaya geldikleri tarihte, mevcut insan ırkı fazla gelişmemişti. Elohimler dünyaya gelmek için dinozorların tamamen ortadan kalkmasını beklemişti. Elohimler ruhsal bakımdan fazla tekamül etmemiş olmakla beraber, çok ileri bir teknik düzeydeydiler. Williamson'un iddialarına göre, Elohimler dünyadan evvel Mars'ı kolonileştirmişti ve bu gezegendeki yaşamları ile ilgili yazılı bir tarih bırakmışlardı. Mars, o zamanki yörüngesinde iken, gezegenin yüzeyinde muhtelif yaşam formları mevcuttu. Gezegenin yörüngesinin değişmesi ile, Mars'ta iklimlerde büyük değişiklikler gözlemlenmeye başladı. Buzlanma ve havanın buzları eritecek kadar ısınması çok hızlı olarak birbirini takip etti ve bunun sonucunda seller mevcut kanalları genişlettiler. Bu olaylardan sonra gezegenden yaşayanlar buradan göç etmeye karar verdiler. Ruhsal olarak tekamül etmiş olan Mars'lılar, gezegenden ayrılmayarak başka bir boyuta geçtiler. Psişik olarak bu kadar gelişmemiş bir grup ta zaman makinelerini veya uzay araçlarını kullanarak fiziksel formları ile dünyaya göç ettiler.

Bu göç, Marslı bir bedenden dünyalı bir bedene reenkarne olmak şeklinde de sürdü. Williamson bu inanılmaz hikayesini, bu varlıkların bilgilerini kristallerde sakladıklarını söyleyerek bitiriyordu. Onun iddiasına göre, bu kristallerden bazıları And dağlarındaki "Yedi Işın" mabedinde saklanıyordu. Williamson dünya dışı varlıklarla temas kurduğunu iddia ettiği zamanlarda, gezegenin bir başka tarafında Mars'la ile ilgili ani bir canlanma olmuştu. Naziler Tibet'teki arkeolojik araştırmalarının sonucunda, Mars tarihinin bir diğer yüzünü keşfetmişlerdi. Bu araştırmalarda bulunan muhtelif eşyalarda Mars'taki bir medeniyetin izlerine rastlanmıştı. İlginçtir ki bu buluntular, Williamson'un bu kayıtlardan bazıları günümüzden 450.000 yıl, daha eskileri ise 1 milyon yıl geriye gidiyordu. Williamson, And yerlilerinin çanak ve çömleklerine Mars haritası çizmelerinden çok etkilenmişti. Uzakdoğu'da ve Güney Amerika'da bulunan tarihi eşyalar içinde en önemlisi, insanların şuurluluğunu yükseltmek için yapılan, kristal tabletlerdi. Bu tabletler 2 boyutlu olmakla beraber, üç boyutlu bir görüntü verebiliyor ve 4. boyut deneyimini veya aşkınlık sürecini yaşatıyordu. Bu çeşit malzemeler, "Aslanın gizli yerleri" adı verilen yerlerde saklanıyordu. Bu tip yerlerde giriş kapılarını (Mısır'daki Sfenks'te olduğu gibi) aslan heykelleri koruyordu. Bütün bu yerler en kutsal yerler olarak iliniyordu. Bu yerlere fiziksel olarak veya boyutlar arası bir giriş yapmak mümkün değildi. Günümüzde bu yerlerden en önemlisi Çin'de bulunan Şensi piramitleridir. Şensi'de 10 tane büyük, 3 tane küçük piramit ve 3 tip Sfenks vardır. Mao'nun ordusu Tibet'i ele geçirdiği zaman Nazilerin buradaki etkisi sona erdi. Bu bölge günümüzde de ziyaretçilere yasaktır. Williamson'a göre, Şensi piramitleri gezegenimizdeki açılacak son mühürdür. Eğer onlar açılabilirse, dünyanın enerji (Ley) hatları ile temas kurmak, yani kayıp bir bilimi yeniden keşfetmek mümkündü. Bu enerji hattının keşfi yalnız "Serbest Enerji"nin temininde değil, insanların şuurluluğunda da büyük bir değişime yol açabilirdi. Naziler, Tibetli rahiplerden işte bu sırrı öğrenmişlerdi. Fakat bu sırrı veren Tibetli rahipler de ne yazık ki Mao'nun askerlerinin kurbanı olmuşlardı.

Tabii ki bu tabletlerin Mars'tan gelebileceği düşüncesi, "Normal Amerikan Düşüncesini" çok rahatsız ettiği için, bu gerçeklerin kabulü o zamanlar için imkansız görülmüştü.

Eski Mısır'a ait ezoterik yazılarda, Sirius gezegeninden gelen ışığın ayin sırasında bir inisiyeye gelmesi önemli bir olay olarak belirtilmişti. Eski Mısır gibi, eski Mars medeniyeti de bu yıldızdan çok etkilemişti. Mars üzerinde görülen geometrik şekiller, Sirius gezegenini övmek için yapılmıştı. Bir efsaneye göre, Mars üzerindeki yüz, "Sukon" denilen bir tanrı veya solar logos için yapılmıştı. Siriuslular, onun izni ile Mars'a yerleşmişlerdi. Mısırlılar, onu "Seth" olarak bilirlerdi. Siriuslular Mars'a yerleştikleri zamanlarda Mars hayatın beşiği idi.

Sümer-Aryan Bağlantısı

Hitler'in çevresindeki bazı okültistlere göre, Aryanlar ve onların genetik mirası eski Sümerler'e dayanıyordu. Bu "aydınlanmış" ve "pozitif" insanlar, "Sümer Yılan Kardeşliği" veya "Vril" kimliği ile tanımlanıyorlardı. Bu kardeşlik örgütü, tarih boyunca "Haşhaşiler" ve "Esensiler" ile birlikte çalışmıştı. Bu kişilerin öncelikli misyonu "Aryan kanının saflığını" korumaktı.

Bu kardeşlik örgütü üyeleri, misyonları gereği Ortaçağlarda "Tapınak Şövalyeleri"ne, daha sonra da "İlluminati" ve üst derece Masonluğa sızmışlardı.

"Sümer Yılan Kardeşliği" Örgütü

W. Bramley, "Gods of Eden" (Cennetin tanrıları" adlı kitabında gizli örgütlerin insanlık tarihinin arka planındaki itici güç olduğunu iddia etmektedir. Bramley'e göre, gizli örgütler, tarih öncesi "Yılana tapanlar" kültü tarafından, insanlığı zalim "Nezaretçilerin" (Dünya dışı ziyaretçilerin[1]) tuzağından kurtulmak için kurulmuştu. Bu uğraşları başarısızlığa uğrayınca, "Yılan Kardeşliği" örgütüne "Nezaretçiler"in ajanları sızdı ve örgüt insanlığa karşı cephe aldı. Bu örgüt, bugün de muhtelif gizli örgütler içinde yeniden doğarak yaşamakta ve insanlarla ile ilgili birçok olayı yönlendirmektedir. Bramley'in "Yılana tapanlar" kültü ve gizli örgütlerle ilişkileri oldukça gerçekçidir. Bilindiği gibi, yılan insanlar tarafından bilinen en eski dinsel sembollerden biridir. Tevrat'ta, Musa'nın Yahudiler arasında "Yılana tapan" bir mezhebe rastladığı anlatılır. Bu mezhep, yüzyıllar boyunca yılan için insanları kurban etmişti.

Modern dinler tarafından, yılan –diğer bütün pagan sembollerle beraber- kötülüğün ve şeytanın bir sembolü sayılmıştır. Yılana tapanlar dinlerini devam ettirmek ve baskılara maruz kalmamak için gizli örgütleri kurmuşlardı. Bramley'e göre, bütün gizli örgütler –Masonlar, Gül haçlılar, İran ve Asya mezhepleri, eski "giz" mezhepleri, paganlar, yılana tapanlar v.b- birbirlerinden ne kadar farklı görünürlerse görünsünler, hepsinin ortak motifleri ve inançları vardı. Örneğin "her şeyi gören göz bütün bu örgütlerde çok sık karşımıza çıkan bir semboldür. Bramley, "Her şeyi gören göz" (Bir üçgen içinde ışık saçan göz), Masonlukta da kutsal olarak kabul edilen bir semboldür, demekteydi. İlk Hıristiyanlar ve Mısır dini de "Horus'un gözü" bu göz sembolünü kullanmışlardı. Peki bütün bunları birbirine bağlayan halka ne idi?

Bramley, bu insanların "tanrılar" dedikleri varlıklardı diye cevaplamaktadır. O, mitolojide tabletlerine kadar geriye giderek, tarih öncesi çağlarda da aynı hikayeleri bulduğunu iddia etmiştir.[2] Bramley'e göre bu tanrılar havada uçabiliyor ve insanlara benziyorlardı. Bazı iddialara göre, Führer'in yardımcısı R. Hess adı geçen örgütün (Yani Vril veya diğer adı ile Sümer Yılan Kardeşliği) önde gelen inisiyelerindendi ve Hitler'den daha üstü bir derecede idi. Hess, 1941 yılında Hitler Almanyası'nı terk ederek, özel bir kişi ile görüşmek ve bir çeşit büyüsel ayine katılmak üzere İskoçya'ya gitti. Bu ayin bir "Zaman Yolculuğu" ile ilgili idi. Kontrol grubu, "Marduk" diye bilinen Aryan gezegeninin [3] Mars'la aynı yörüngede rezonansa girmesini beklemişti. Çünkü ancak bu şekilde zamanda yolculuk yapılabiliyordu. Hess'in İngiltere'de Crowley'in Ashdown ormanında Hess'i İngiltere'ye getirmek üzere bir büyü ayini yaptığı biliniyor. Başka bir iddiaya göre de, gerçek Hess başka bir zamana gönderilmişti. Yerine Hess'e benzeyen başka birisi geçmişti. Birçok muhafazakar kaynaklar ve Nürnberg mahkemelerini eleştirenler, R. Hess'in bir ikizi (genetik kopyası mı) ile değiştirildiğine inanmışlardı.

William Bramley, "The Gods ef Eden" (Cennetin tanrıları) adlı kitabında Orange hanedanı üstündeki görünmeyen Alman etkisini, "Yılan kardeşliği" örgütüne bağlar. Bramley adı geçen kitabında Avrupa'daki monarşi kurumunun eski Sümer tanrılarına kadar uzandığını ileri sürmüştü. Sümer tabletlerinden anlaşıldığına göre, ilk insan krallar, insan kadınları ile evlenen dünya-dışı nezaretçi yöneticilerin soyundan geliyordu. Böyle bir soy, kraliyet kanı kimliğini kazanmayı hak ediyordu. Bu tanrılar "Mavi Derili" veya "Mavi Kanlı" olarak ta biliniyordu ki, "Mavi kan"ın soylular için kullanılmasının bir sebebi de budur.

William R. Lyne, "Space Aliens From The Pentagon" (Pentagonlu uzaylı-yabancılar) kitabında, Sümerlilerin dünya dışı kökenli olduğunu iddia eder. Lyne göre, "Sümer"="Marduk"un "Kara Güneş halkı" anlamına geliyordu. Yine ona göre, Cermen kabilelerin kökeni Hyperborea'ya dayanıyordu. Bazı CIA araştırmacılarının yaptığı araştırmalar da Sümerlilerin kökenlerinin Aldebaran denilen yıldıza kadar uzandığı tespit edilmişti.

(1) Gri'ler ya da Marduk'lular olabilir.
(2) Bu konuda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler Zecharia Stichin'in "12. Gezegen" isimli kitabına başvurabilirler.
(3) Marduk, 12. gezegen olarak da bilinir. Sümerliler bu gezegeni "NİBİRU" diye adlandırıyorlardı. Yörüngesinin Jüpiter ile Mars bir yerde göründüğü iddia edilir. (Maldek mi? Astreoit Kuşağı mı?)

Beyazdut
23-10-10, 00:14
Ari ırkın kökenleri II

Vril-Medyumlarına Gelen Kanal Bilgilerine Göre Sümer-Aldebaran İmparatorluğu (Summi Dünyası)

Aldebaran, Boğa takım yıldızının en önemli yıldızıdır.(1) Ortaçağ'da Kara Taş Tapınakçıları gizli örgütünün medyumsal ve/veya trans-iletişimi yoluyla elde ettiği bilgiler, 20. yüzyılda Vril örgütünün elindeki bilgilerle tam bir uyum içindeydi. Bu elde edilen bilgilere göre, Aldebaran bilinmeyen sayıda gezegene sahipti. Ama bu gezegenlerden ancak ikisinde yaşam vardı. Aldebaranlılar güneşlerine "SUMİ" ve üzerinde yaşam olan iki gezegene de "Sumi-Er" ve "Sumi-An" diyorlardı. Aldebaran İmparatorluğu "SUMERAN"Lar ve "SUMMİ" olarak da bilinmekteydi. (Dünyaya gelen Aldebaranlılar da kendilerine "Sümerliler" diyorlardı.) Daha evvel de belirttiğim gibi, Sümer kral tabletleri şu kelimelerle başlıyordu; "Kraliyet gücü göklerden geldiği zaman.." Yani göklerden tanrılar değil kraliyet gücü Sümeran Aldebaranlı insanlar gelmişti. Bunun en belirgin izini, eski Mezoptamya kültürlerindeki kanatlı boğa tasvirlerinde görmekteyiz. Bu sembole Sümerlilerde ve onların kültürel mirasçısı olan halklarda sıkça rastlanmaktayız. 13. yüzyıl Alman Isais açıklamalarında bu çok açık olarak belirtilmişti: "Yardım boğanın başından gelecektir." Yani Boğa takım yıldızının ana yıldızı Aldebarandan… İncil'de ise Aldebaran Summi sembolü olan kanatlı boğa kötülüğün sembolü Moloch'a dönüştürülmüştü.[2]

Summi gezegenler sistemi, bizim güneş sistemimize benziyordu. Sumier ve Sumeran adlı gezegenler kendi güneşlerine 2,5 milyar km. ve takriben 80 dünya yılı uzaklıktaydı. Bir "Aldebaran Yılı" takriben "80 Dünya Yılı" ediyordu. Medyumsal bilgilere bakılırsa, Summi-Aldebaran kültürü kesiksiz bir evrim çizgisi takip ettiği için, birkaç milyon yıl yaşında ve bizim dünyamızdan daha eski, hem de çok daha ileri bir seviyede idi.

Şayet dünyamızın teknolojik ilerlemesinin son 70 yıl içine sığdığını düşünürsek, Summi-Aldebaranın biz dünyalılardan milyonlarca yıl ilerde üstün bir medeniyet olduğunu anlarız. Summi Aldebaran sisteminde insanlar uzun süredir ayrı ırklar halinde yaşıyorlardı.

"Işıklı tanrısal insanlar" Sumi-Er gezegeninde yaşıyorlardı ve bu "Alfa-Aldebaranlılar" İmparatorluğun tek egemen gücü idi. Diğer "Aşağı Irklar" Sumi-An gezegeninde yaşıyorlardı ve Sumi-Er'e girmeleri yasaklanmıştı. Gezegenler arası nükleer savaşların sonunda kolonilerde yaşayan bir kısım halk, yüksek radyasyona maruz kaldıkları için mutasyona uğrayarak, "Maymun Adamlar" haline gelmişlerdi. Dünyamızda da tarih öncesi çağlarda yaşadığı iddia edilen maymuna benzer insanlar, böyle bir mutasyon sonucu oluşmuş olabilirler. Günümüzde de Avustralya ve Yeni Gine'deki ilkel bir yaşama sahip zencilerin varlığı, yukarıdaki ihtimali güçlendirmektedir. (Eski doğu yazılarında büyük ve korkunç bir savaş olduğu ve bunun sonunda yaratıklar halinde geldiğinden bahseder. Asurlular, zencilerin böyle bir savaşın sonunda ortaya çıktığına inanırlardı. Bu inanca göre, büyük tufan, nükleer bir savaştan sonra hayatta kalan tanrısal insanlar tarafından hayvanlaşmış insanları yok etmek amacı için, bilinçli olarak yaratılmış bir felaketti. Gılgamış destanında da bir atom bombasının hatıraları korkunç sahnelerle anlatılmaktadır.) Aldebarandaki "aşağı" renkli ırk ile, kolonicilerin birbirileri ile karışmalarının sonucunda, kolonicilerin düşünsel ve manevi kabiliyetleri yok olmaya başlamıştı. Takriben 500 milyon dünya yılı sonra, Summi-Aldebaran'ın güneşi genişlemeye başladı. Summi-Aldebaran güneşi "kızıl bir dev" halini almaya başladığı zamanda, bu güneş sisteminin sadece 2 gezegeninde yaşam vardı. Yani Sumi-Er ve Sumi-An'da.. Kurtulan kolonicilerin torunları, Sumi-An gezegenini Alfa ırkının acil bir göçü için, muhtemel rezerv bir gezegen olarak görüyorlardı.

Aldebaranlılar, yaklaşık 500 milyon yıl önce –yani dünya daha Kambrium devrinde iken- gelmişlerdi. Bu devirde yaşam okyanuslarda ve sularda daha yeni başlamıştı. 500 milyon yıllık fosilleşmiş bir ayakkabı izi ve ayakkabının ezdiği, 400 milyon yıl önce nesli tükenmiş olan bir yengeç türü olan Tribolit. Bu iz yegane örnek değildir, 200 milyon yıllık, 60 milyon yıllık ve Dinozorlar devrine ait insan ayak izlerine rastlanmıştır. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: Aldebaranlılar 500 milyon yıl önce ilk defa dünyaya ayak basmışlar ve muhtemelen burada bazı üsler kurmuşlardı. Bu üslerden Thule, Atlantis ve Mu gibi ilk efsanevi dünya medeniyetleri türemiştir. Aradan geçen binlerce senelik zaman dilimi içerisinde, Aldebaranlılar gezegenlerinin genişleyen güneşinin tesirinden korunmanın çaresini buldukları için, dünyada devamlı kalmaları için artık bir sebep kalmamıştı. İlk gelişlerinin üstünden yüz binlerce yıl geçtikten sonra, üslerini ortadan kaldırarak geri döndüler. Bazı Aldebaranlılar ise dünyada kalarak burayı yeni vatanları olarak benimsediler. Dünyada kalan Aldebaranlılar, Mezopotamya'da yüksek bir uygarlık kurdular. Sümer uygarlığı işte bu insanların eseridir! Aldebaranlılar bu uygarlığa, güneşleri olan Summi'den türettikleri "SÜMER" adını verdiler.

Yukarıda verdiğim bilgilerden de anlaşılacağı gibi, Sümerler ve ilk Cermenler, Aldebaranlıların soyundan gelmekteydi. 1970'li yıllarda Özbekistan'ın Fergana şehri yakınındaki "Ohma"da binlerce yıllık kaya resimleri bulundu. Bu resimlerin birinde, uzaylı astronot diyebileceğimiz bir şeklin yanında, Alman Vril-1 uçan dairesine çok benzeyen bir disk bulunuyordu!!!..

Vril uçan daireleri gerçekten de Aldebarandan gelen medyumsal mesajların sonucunda Almanya'da imal edilmiş miydi? Yoksa bu bir "Zaman Uzay Deliğinin" içine düşerek, binlerce yıl önceki geçmişe mecburi bir yolculuk yapan bir Alman uzay gemisi miydi?

Summi İmparatorluğu, yani Sumeran-Aldebaranlılar, "Capella" ve "Regullus" güneş sistemlerindeki imparatorluklarla savaş halindeydiler. Capella, Samanyolu'ndaki "Arabacı" takım yıldızının ana yıldızı, Regulus ise "Aslan" takım yıldızının ana yıldızıdır. Oraya yerleşen "yabancı ırklar"ı belki de Summi-Aldebarandan gelen yıldızlar arası kolonicilerin, mutasyona uğramış, torunları oluşturuyordu. Summi-Aldebaran ve düşmanları Capella/Regulus arasındaki savaş çok uzun bir zaman devam etmiş ve hiçbir taraf şu savaşta teknik üstünlüğe sahip olmalarına karşılık, Capella ve Regulus'un da çok büyük sayıda insan malzemesi vardı. Bizim dünyevi zaman hesaplarımıza göre 20. yüzyılın 40'lı ve 50'lı yıllarında Aldebaranlılar düşmanlarına son ve kesin darbeyi vurarak, arkalarını serbest bir duruma geçirmişlerdi. Şunu da kabul etmek gerekir ki, çok eski zamanlarda dünyamızı yalnız Aldebaran-Sümerliler değil, Capella ve Raguluslular da ziyaret etmişlerdi. Dünyadaki üç ana ırk zenciler hariç bunlara bağlı olarak gelişmiş olabilir.

Sumeran (Aldebaran) İmparatorluğu siyasi olarak "Teokrasi" olarak nitelendiriliyordu. İmparatorluğun başında –aynı zamanda baş rahibe olan- bir imparatoriçe vardı. Böylece imparatoriçe hem siyasi, hem de manevi bir önder oluyordu. (Ortaçağdaki Papalığın gücüne benzer bir güce sahipti.) İmparatoriçenin altında en yüksek yasama organı olan "İmparatorluk Bakanlığı" vardı. Başkan her zaman bir erkek olurdu. Başkan, bütün uzay filosunun ve savaş gücünün de komutanı idi. Başkan ayrıca hem ekonomik alanda, hem de diğer alanlarda alınan kararlardan sorumlu idi. Sonuç olarak Aldebaran imparatorluğunun üçlü bir yönetim tarzı ile yönetildiğini söyleyebiliriz;

1. İmparatoriçe, rahip ve rahibeler,
2. İmparatoriçe ve imparatorluk başkanı, başkan imparatoriçe ile birlikte ekonomik ve askeri yönetimi belirlerdi.
3. Her şeyi kontrol eden Süper Bilgisayar "Malock" ve onun kutsal muhafızları.

Beyazdut
23-10-10, 00:15
Ari ırkın kökenleri III

1944 yılında Vril örgütü mensubu medyumların aldıkları mesajlara göre (Kanal Bilgileri) Aldebaranlıların gezegenler arası "Uzay-Savaş" gemileri:

Aldebaran Gezegenler arası Uzay Savaş Kruvazörü

• Uzunluğu: 1,5 km.
• Genişliği: 1,0 km.

Taşıdığı Diğer Uzay Araçları:

• 3 adet disk şeklinde gezegenler arası keşif gemisi.
• Çapı: 45 m Yüksekliği: 20
• 1 adet puro şeklinde gezegenler arası yolculuk ve taşıyıcı nakliye uzay gemisi.
• Uzunluğu: 150 m. Genişliği: 50 m.

Aldebaran Gezegenler arası Uzay Savaş Gemisi:

• Uzunluğu: 3,0 km.
• Genişliği: 2,0 km.

Taşıdığı Diğer Uzay Araçları:

• 14 adet puro şeklinde gezegenler arası taşıyıcı uzay gemisi.
• Uzunluğu: 150 m. Genişliği: 50 m.
• 3 adet disk şeklinde uzay keşif gemisi: Bu gemiler daha küçük boyutlarda 42 adet gezegenler arası keşif gemisi ihtiva etmekte idi.

Aldebaran Gezegenler arası Süper Uzay Savaş Gemisi:

• Uzunluğu: 6,0 km.
• Genişliği: 3,0 km.

Taşıdığı Diğer Uzay Araçları:

• 10 adet puro şeklinde gezegenler arası taşıyıcı uzay gemisi.
• Uzunluğu: 450 m. Genişliği: 150 m.
• 81 adet disk şeklinde uzay keşif gemisi: Bu gemiler de daha küçük boyutlarda 810 adet disk şeklinde gezegenler arası uzay keşif gemisini ihtiva ediyordu.

Aldebaran-Summi uzay filosu başkomutanı Amiral Zoder, Nazi Almanyasının emrine 280 savaş gemisini tahsis etmeye hazır olduğunu ve bu gemilerin Srock cephesinde hazır tuttuğunu bildirmişti. Zoder, eğer Almanya yardım talep ederse, gemilerin Mars'taki üslerden dünyaya yolu yola çıkabileceğini bildirmişti. Hesaplanan tarihlere göre, bu gemilerin dünyaya varış tarihleri 1992/93 ve 2004/2005 olacaktı.

Efsanevi Thule Uygarlığının Dünya Dışı Bağlantıları

Thule bilindiği gibi kutupların ötesindeki Hyperborea'nın başkenti idi. Thule veya Tulla (Sanskritçe'de Tula denge anlamına gelmektedir.) Dünyanın merkezindeki güneşle –ki siyah küre veya kara boşluk olarak da bilinir- ilgili bir mitolojinin de kaynağıdır. Thule efsanesi en saf şekli ile evrendeki arşetipik güçleri temsil etmekte idi. Thule, dünya-dışı Elohimlerin, dünyanın yerlileri ile genetik olarak ilk defa karıştıkları bir yerdi. Elohimler bu karışımdan bugün insan olarak canlıyı ortaya çıkarmışlardı. Thule örgütü mensupları kendilerini Tötonik efsanelere ve dünya dışı "Yaşlılar Irkı"nın (Elohimlerin) kutsal bilgilerini araştırmaya adamıştı. Thule'cilere göre, kuzey mitolojileri bu ırkın kutsal kökenlerinin kodlanmış bilgilerini ihtiva ediyordu. İnsanlar ve tanrılar arsındaki ilk savaş başladığı zaman "Ultima Thule" Tötonik cennet bahçesi olarak tanımlanıyordu.

Miguel Serrano, ezoterik Hitlercilikten bahseden kitabında, eski efsanelere göre, Hyperborea devlerin ve üstün insanların yaşadığı bir yerdi, demektedir. Bu efsanelerde, kuzey kutbunun ötesinde bulunan cam gibi şeffaf bir şehirden bahsedilmekteydi. Burada yaşayan üstün insanların derisi maviye çalar bir beyazlıktaydı ve saçları da altın sarısı idi.

Uzay kuzeyin kadınları ise, tanrısal güzelliğe sahip, büyücüler ve rahibelerdi. Bu kadınlar büyüsel "Vril" gücü yardımı ile, yerçekimini yenip havada yükselebiliyor ve uzak yıldızlarla iletişim kurabiliyorlardı. Bugünkü İzlanda, Grönland ve Spitzbergen o efsanevi kıta'dan geri kalan yerlerdir. Bazı araştırmacılara göre, yukarı kuzey, yani Atlantis ve Hyperborea, dünyanın aynı bölgesine verilen farklı isimlerdi. Eflatun'un bahsettiği Atlantis, aslında kutup bölgesinde bulunuyordu. 16. yüzyılda yaşamış İzlandalı simyacı Arne Saknussem, İzlanda'yı batık kıtadan geri kalan yer olarak belirtmekteydi. MÖ 4000 yılında buzulların erimesi ile birlikte, çözülen buz kitleleri, bir felaket sonucu batan Hyperborea'ya ulaşmayı imkansız bir hale getirmişti. Hintli düşünür Hilak'a göre, Aryanlar kutuplardan önce Gobi'ye, sonra Hindistan'a gelmişlerdi. Diğer bir kol ise önce Kafkaslar'a sonra da Avrupa'ya göç etmiştir. Hinduizm, Yoga ve felsefesi, çok uzaklarda kalmış bu kuzeyli bilgeliğinin hatıralarından ibaretti. Efsanelere göre, "Vril" denilen bu dünya dışı güç yardımı ile, hava gemilerini düşünceden bile daha süratle hareket ettirmek mümkündü. Bu gemilerin ne pilotu, ne de uçuş yönetim tertibatları vardı. Mahabbarata'da tarih öncesi çağlara ait bir savaş hikayesinde, bu hava gemilerinden "Vimanalar" ve "Dhurakhapalamlar" olarak söz edilir. Bu hava gemileri bazı ses titreşimleri yardımı ile olduğu kadar, insanların düşünce ve duyguları vasıtası ile yönlendirilebiliyorlardı.

Tarih Öncesinin Hint uçan daireleri; Vimana'lar:

Mahabbarata ve Ramayana'da uçan cisimlere ait birçok açıklamalar vardır. Hindistan'daki bu eski kültür yapıtları sayesinde eski Hindu'lar uçan makineler yapabilecek bir seviyede bulunuyordu. Yantrasarwasman kitabının "Vimandhi Karanam" bölümünde uçan araçların yapımı ve kullanımı ile ilgili mufassal açıklamalar vardır. Eski Hint kaynaklarından 3 çeşit Vimana olduğunu öğreniyoruz:

1. Mantrika Vimanalar,
2. Tantrika Vimanalar ve
3. Kritika Vimanalar.

Bu gemilerin hepsi ayrı bir güçle çalışıyordu. Gemilerin itici gücü ile ilgili açıklamalar, Vimanachandrika, Vyomanya Tantra ve Khete Vilasa adlı kitaplarda bütün tafsilatı ile anlatılmıştır. Bütün bu adı geçenlerden evvel "Saktydugama Vimana" adlı bir gemi bulunuyordu ve bu elektrik enerjisi ile çalışıyordu. Bu uçan makineler muhtelif tip merceklerle donatılmışlardı. Tüplerine göre güneş ışınlarını ya topluyor ya da yansıtıyorlardı. Bu şekilde makineye havada uçma gücü veriyorlardı. "Amshuvavaragam" denilen araçlar doğrundan güneş enerjisi ile çalışan makinelerdi. Hyperborea'daki felaketten kaçarak İzlanda'ya ve Grönland'a sığınanlara ne olmuştu? Onlar yok olmuşlar mıydı?

Yoksa kozmik müzik gücü ile çalışan Vimanalarına binerek, düşünceden daha hızlı bir şekilde, geldikleri Kara güneşin yakınında bulunan ve yeşil ışık saçan başka bir yıldıza mı dönmüşlerdi? Biz onların bazılarının dünyadaki kaldıklarını ve muazzam güç ve yetenekleri ile insanların genlerini mutasyona uğrattıklarını biliyoruz. Bu mutasyon dıştan değil, içten yapılmıştı.

Efsaneler göre bu ırk, dünyanın içine yani, Agarta ve Şamballa kentlere sığınmıştı. Maya'ların en eski kutsal kitabı "Popol Vuh"da Hyperbor'lulardan, beyaz tanrılardan söz eder. Onlar günün birinde dünyanın içinden veya yıldızlardan geri dönme sözü vermişlerdi. Bu tanrılar "Kali Yuga" döneminin sonunda (Bizim içinde yaşadığımız dönem) vuku bulacak dünya ekseninin kayması sonucu bir dizi dünyayı sarsacak doğal felaketler sonrası, yeniden dünyaya geleceklerdi. O zaman ilk başlangıç döneminde olduğu gibi, kutuplar yeniden bir kutup halinde doğru bir eksene bağlanacaktı. İlk dönemde, yani Satya Yuga döneminde olduğu gibi insanlar 1000 seneden fazla yaşabilecekti.[3]

[1] Boğa, koç ve ikizler arasında yer alan takım yıldızıdır. Boğa takım yıldızı, çıplak gözle kolayca görülebilen Öküz kümesi (Aldebaran'nın çok yakınında) ve Ülker kümesinin on derece kadar kuzeydoğusunda yer alır.
[2] İncil'e göre, Moloch, Ammoniler ve Fenikelilerin çocuk kurban ettikleri bir tanrı idi.
[3] Hint Yuga öğretisine göre 4 devir vardır; Satya-Yuha, Altın çağa tekabül eder, Tréta-Yuga, Gümüş çağa tekabül eder, Swara-Yuga, Bronz çağa tekabül eder, Kali-Yuga, en karanlık Dmir çağına tekabül eder. Bu 4 çağ bir Manvantara'yı oluşturur.

İçinde Bulunduğumuz Karanlık Çağ Kali-Yuga'nın Özellikleri:

Biz, belirlenmiş sikluslara (devrelere) göre dönem dönem evolüsyondan bozulmaya geçmekteyiz. Başlangıçta faziletlerin doruk noktasına eriştiği Altın Çağ'da faziletlerin payı 4'te 4'tü. Onu izleyen uygarlık Gümüş Çağı'ndan geçiyordu ve faziletler 4'te 3'e düştü. Ondan sonraki Tunç Çağı'nda ise faziletler 4'te 2'den daha fazla değildi. Demir Çağı'nın başlangıcı bu faziletlerin dörtte birlik bir bölümünü kesip attı. Geriye kalan o dörtte birlik faziletler de bu uygarlığın giderek düşüşü ile birlikte eriyip gidecek ve siklusun sonunda, tüm faziletler rezalete dönüşecek, utanma kalkacak, rezaletlerin ve tutkuların zincirlerinden boşanması gibi, savaşlar ve ihtilaller de birbirini izleyecek ve tüm sanatlar yolundan şaşacak; tüm bunlar yeni bir tufanın gelip yeryüzünü bu nefret edilesi şeylerden temizlenmesine kadar sürecektir.

Çağımız antik çağlardaki büyük çöküş devirlerine benzemektedir ve günümüzdeki çocukların pek çoğu bu felaketlerin tanıkları olacaklardır. Tüm kutsal yazılar bizlerin, yani 5. ırkın bu korkunç çöküşünü önceden söylemişlerdirler: Toplum, refahın tek amaç edinildiği, maddi zenginliğin ise faziletin yegane kaynağı haline geldiği, karı ve koca arasındaki tek bağın tutku olduğu, cinsellik ticaretinin yegane zevk vasıtası olduğu bir safhaya gelirse, Kali Yuga (Demir Çağı) içindeyiz demektir. Hindu kozmolojisinde bizim dönemimizi de kapsayan Kali Yuga'nın 18 Şubat Cuma MÖ 31022de başladığına inanılır. Hz. İsa, Demir Çağ'ının sona eriş döneminin insanların "ızdıraptan kaçışları" olarak tanımlamış, Aziz Luka da gelecekteki tufandan söz ederken "İnsanlar kabaran denizi ve dalgaların azgınlığını görünce korkudan öleceklerdir" ifadesini kullanmıştır. Bu sonuna ermekte olan 5. ırk, bilimi en uç sınırlarına kadar vardıracaktır ama gelecekteki 6.ırk'ın uğraşısı insanları metafiziğe doğru sevk etmek olacaktır. İnsanlık olarak evolüsyon ve envolüsyonun kesiştiği o büyük kırılma noktasına gelmiş bulunmaktayız. İnsanlığın ayıklanması için gerekli olan imtihan da şu anda gerçekleştirilmektedir.

J. Van Helsing'e göre, "Ultima Thule" Hyperborea kıtasına göç eden ilk Ayranların başkenti idi. Bu kıta Lemurya ve Atlantis kadar eski bir geçmişe sahipti. Hyperborea Kuzey denizinde bulunuyordu ve bir buz çağının sonunda denize gömülmüştü. Thule'lilerin inançlarına göre, Hyperborlu'lar Boğa takım yıldızında bulunan Aldebaran güneş sisteminden gemlilerdi. Hyperborlular takriben 4 m. uzunluğunda, beyaz derili, sarışın ve mavi gözlüydüler. Bunlar barışsever insanlardı ve vejetaryen bir beslenme biçimini benimsemişlerdi. (Hitlerin de vejetaryen olduğunu hatırlatmakta fayda görüyorum.) Thule örgütünün elinde bulunan belgelere göre, Hyperborlu'lar teknik olarak çok ileri bir düzeyde idiler. Onlar, bugün bizim "UFO" olarak bildiğimiz, onlarınsa "Vril-ya" dedikleri uçan disklerine sahiptiler. Bu uçan diskler, birbirine zıt dönen 2 manyetik alan yardımı ile yerçekimini yenerek, yükseliyorlardı. (Levitasyon=Havaya yükselme ve yerçekimsizlik) ve ayrıca korkunç bir hıza ve manevra yeteneğine de sahiptiler. Bugünkü UFO'larda da Vril gücünün enerji potansiyeli ve güç kaynağı olarak kullanılmakta idi. (Vril=Eter, Od, Prana enerjisi, Çi, Kozmik güç, Orgon enerjisi olarak da bilinir. Akat'larda, Vril=En yüksek tanrı, tanrı gibi, anlamına gelmekteydi)

Hyperborea batmaya başladığı zaman, Hyberbor'lular büyük makineleri vasıtası ile dünya kabuğunu oymaya ve devasa tüneller açmaya başlamışlardı. Daha sonra bu tünellerini kullanarak Himalaya bölgesinin altına göç ettiler. Bu yer altı imparatorluğuna daha sonra "Agartha" veya "Agarthi" dendi. İmparatorluğun başkenti ise, "Şamballa" idi. Pers'ler bu yer altı imparatorluğuna "Ariana" veya "Arianne", yani (Ayranların anavatanı) diyorlardı. Thule'nin aslında Atlantis olduğuna inanmıştı. Ona göre, Thule Atlantis'lileri iyi ve kötü olmak üzere 2 gruba ayrılmışlardı. Kendilerine "Agarthi" denilenler iyilerdi ve Himalaya bölgesinin altında yaşıyorlardı. Diğerleri ise "Şamballa" grubu ve "kötüleri" temsil ediyorlardı. Bunlar insanları köle etmek istiyorlardı ve batılılarla ilişki içindeydiler. Haushofer'e göre, Agarta ve Şamballa arasında 1000 seneden beri bir mücadele sürmekte idi. Bu mücadeleye daha sonra örgütü de Agarta'nın temsilcisi olarak katılarak, Şamballa'nın temsilcisi Masonlar, Siyonistlerle olan kavgayı devam ettirmişti. Muhtemelen bu da Thule'nin misyonu idi. Bu yer altı imparatorluğunun efendisi, Dünya Kralı "Rigden Iyepo" idi. Dünya Kralının yeryüzündeki temsilcisi ise Dalay Lama idi. Haushofer, Tibet ve Hindistan gezileri sırasında Himalayaların altındaki imparatorluğun Aryan ırkının çıkış yeri olduğuna inanmıştı. Thule'nin amblemi sola dönen bir gamalı haçtı. Tibetli lamaların ve şahsen Dalay Lama'nın açıklamalarına bakılırsa, Agarta halkı bugün de mevcudiyetlerini devam ettiriyordu. Yer altı imparatorluğu, bütün doğu öğretilerinde kökleşmiş bulunuyordu ve yeryüzünün her tarafına dağılmış vaziyette idi. Örneğin; Sahra çölünün altındaki dev merkezlerde, Brezilya'daki Matto Grosso dağlık bölgesinde, yine Brezilya'nın Catarina dağlarında, Yukatan, Meksika, Kaliforniya'da Şaşta dağında, İngiltere'de, Mısır'da ve Çekoslovakya'da. Hitler'in bütün uğraşı, yeraltındaki Agarta imparatorluğuna giden girişi bulmak ve Aldebaran-Hyperborea'lı Aryan-tanrısal insanların soyundan gelenlerle temas kurmak idi. Yer altı imparatorluğu ile ilgili efsane ve söylencelerde, dünya yüzeyinde kötü bir savaşın (III. Dünya Savaşı) olacağı, bu savaşla beraber meydana gelen depremler, diğer doğal felaketler ve kutup ekseninin kayması sonucu insanların üçte ikisinin öleceği, belirtilmişti.

Bu son savaştan sonra dünyanın içindeki muhtelif ırklar, dünya yüzeyinde hayatta kalanlarla yeniden birleşerek 1000 yıllık "Altın Çağ"ı (Kova Çağı'nı) başlatacaklardı. Hitler, Ari ırkın efendi olduğu bir "Dış" Agarta veya "Ariana"yı yaratmak istemişti ve Almanya'da bu ırkın vatanı olacaktı. III. Reich zamanında SS'ler "giriş"leri bulmak için Himalayalara iki büyük keşif gezisi düzenlediler.

Diğer keşif gezileri ise, And dağlarına, Brezilya'daki Motto Grosso ve Santa Catarina dağlarına, Çekoslovakya'ya ve İngiltere'ye düzenlenmişti. Jürgen Spanuth gibi Herman Wirth de Atlantis'i neo-hyperborik bir anlayışa göre yeniden değerlendirmiş ve bu yüksek medeniyetin, kutup bölgesinde (özellikle Grönland'da) oturan ilk yerleşimcilerin bir eseri olduğunu iddia etmiştir. J. Gorsleben, MÖ çağlardaki kuzeyli kültür mirasının izlerinin Hyperborik-Atlantis bilgilerini ihtiva ettiğini düşünmektedir.

Atlantik Uygarlığını Kuranlar

Yaşadığımız çağdan 250-300.000 yıl kadar önceleri Atlantik uygarlığını kurmuş olanlar dünyamız insanlarından değillerdi. Başka bir gezegenden gemlilerdi. Öte yandan Mars gezegeninden gelenler merkezi Asya'da Gobi çölü yakınlarında olan büyük "MU" uygarlığı kurmuş olan insanlardır ve bunların da Atlantik uygarlığı ile ilişiği yoktur. Mu ve Atlantik uygarlıklarını kuranlar ayrı ırklardandı. Atlantiklilerin ana dünyası dünyamızdan 4,3 ışık yılı uzaklıkta bulunan Proxima Centaurus yıldız sistemine bağlıydı. Proxima Centaurus veya Balkı denen bu sistem birkaç yıldızdan teşekkül etmektedir. Bu yıldızlardan Proxima çevresinde uydu halinde bulunan Alpha Centaure A ve Alpha Centaure B üzerinde durmak gerekir. B, A'dan daha parlak görünür, aynı zaman daha da büyüktür. Baavi gezegeni, Proxima çevresini 311 gün 27 saat 12 dakikada döner. Bu yıldız dünyamızdan 1,5 kere daha büyüktür. Atmosferi dünyamıza çok benzer ve yaşamaya çok elverişlidir. Geceleri aydınlık geçer. Bu yüzden gezegene "Güneşin Oğlu" denmiştir ve halkına da "Baavililer" denir. Öte yandan Sanşoniaton Fenike tarihinde, Bavlılar Baalbekte gemileri için bir alan inşa ettiler diye yazmaktadır. Hakikaten de, Lübnan'daki Baalbek harabeleri eski bir hava alanını andırır. Miguel Serrano'ya göre, Hyperborlular göklerden gelmiş tanrılar veya yarı tanrılardı.(Bazı Alman okült yazarlar Thule'de "dev" üstün insanların yaşadığı iddia etmektedir.) Efsanevi Apollo, yukarı kuzeye yani Hyperborea'ya yaşamaya giderdi. Serrano bilginin dünya dışından dünyaya geldiğini iddia etmektedir. Tanrısal Hyperborlular, yarı tanrısal Atlantisliler bu dünyanın çocukları ile karışmamışlardı. Hinduizm'de insanlar 3 gruba ayrılıyordu; Tamas, Raja, Sattva. Kuala-Tantrizminde de insanlar yine 3 gruba ayrılmıştı; Pasu (Aşağı veya hayvansı insan), Vriya (Kahraman insan) ve Divya (Tanrı insan). Çağımızda insanlar materyalizm bataklığına saplanarak, "dünya insanı" grubundan bile aşağısına düşmüş vaziyettedir.

Yukarı kuzeydeki, Hyberborea'daki Thule, Atlantis ile aynı zamanda ortaya çıkmıştı. Burada, efendilerin mekanında, Atlantisli yönetici sınıf inisiye edilirdi. Kutbun orta noktasında onlar, dünya-dışı öğretileri öğrenirlerdi. Thule, bir millet veya bir halk değil, ölümsüz, tanrısal varlıkların oluşturduğu bir büyücüler cemaati idi.

Hyperborea'da yaşayan beyaz mavi ırk için "mavi kan"ın saflığını korumak çok önemliydi. Hyberborea'nın beyaz tanrıları başka yıldızlardan –belki de çok uzakta kalmış bir çağda- Venüs'ten gelmiş olabilirlerdi. Tiahunaco efsanelerinde adı geçen Mamakocha, Orejona, Kontiki, Virakocha ve diğerleri Thule'den, yani Tolteklerin, Mayaların ve İnkalar'ın atalarının yurdundan gelmişlerdi.

Serrano, "Adolf Hitler El Ultimo Avatara" (Son Avatar Adolf Hitler) adlı başka bir kitabında (1984) Thule felsefesini detaylı bir şekilde açıklamıştı.

Serrano'ya göre, Hitler Vişnu'nun 10. Avatarı (Yani Kali-Yuga döneminin sonunu getirmek için enkarne olan Kalki Avatar=Mesih) idi. Budizm terminolojisine göre, Hitler bir "Tulku" veya bir "Bodhisattya" idi. Yani, kendisini bu dünyaya yeniden doğuş çemberinden kurtarmış, dünyaya gönüllü olarak, insanlığı kurtarmak için gelmiş kutsal bir kişi idi. Bu sebepten o eleştirilemezdi. Serrano, bu kitabında da Hitler'in II. Dünya Savaşı'ndan sağ olarak kurtulduğunu ve 1945 yılında, bir Alman uçan dairesine binerek, Güney Kutbundaki yer altı sığınağına kaçtığını anlatır. Hitler, exoterik (dıştaki) savaşın sona erdiğini bildiği için, Güney Kutbu'ndan ezoterik (Batıni) savaşını sürdürmeye devam etmişi. Yazar, adı geçen kitabında zamanda oldukça gerilere giderek, galaksimiz dışından gelen varlıkların, dünyamıza "İlk Hyperborea"yı oluşturduklarını iddia eder. Ona göre bu kozmik kökenli insanların kurduğu medeniyeti gizlemek için, dünyamızda büyük bir komplo mevcuttu. Hyperborea'lıların kozmik kökenlerine ait son bilgiler, İskenderiye kütüphanesinin yakılması ile yok edilmişti. Bu Demiurg [1] örneklerini Neanderthal insanlarının kalıntılarında da gördüğümüz, aşağı, robotik tip insanları yaratmıştı. Demiurg'un yaratıkları için planı; Onların tekrar ve tekrar bu dünyaya yeniden doğmaları idi. Buna "Pitriyana", yani "Ataların Yolu" deniyordu. Hyperborea'lılar için Demiurg'un reenkarnasyon çemberine düşmek söz konusu değildi. Öldükleri zaman onlar, tanrıların, yani "Devayana"ların yolunu seçerek, Tulku'lar veya Bodhissattva'lar gibi, isterlerse yeniden dünyaya gelirlerdi.

3. göze sahip [2] ve Vril gücüne hükmeden Hyperborea'lılar, cinsel birleşme yoluyla değil, bedenlerinden dışarı doğru yayılan bir plazma vasıtası ile ürerlerdi. Hyperborea'lıların damalarında "Kara Güneş"in ışığı dolaşırdı. Onların en büyük maceraları, Demiurg'un mekanik evreni ile savaşmak amacı ile dünyaya enkarne olmaları idi. Bu kutsal savaşa girmiş, ilahi varlıklar olarak, birincisi görünmez olan Hyberborea'dan sonra, Kuzey Kutbu çevresindeki kıtada 2. Hyperborea'yı oluşturdular. Bu "Altın Çağ"ın veya "Satya Yuga"nın egemen olduğu devirlerdi. Bu devrin yöneticisi, zamanın da efendisi olan Satürn ve yardımcısı Rhea idi. Bundan sonra Hyperborea'lılar dünya gezegeninin aşağı ırklarına, yarı-hayvan bir durumdan çıkmaları için yardımcı olmaya başladılar. Siyah, sarı ve kızıl renkli ırklara bir zerre ölümsüzlük vererek, dünyayı spirütüelleştirmeye başladılar. Daha sonra, Tevrat'ın "Yaratılış" bölümünde de açıklandığı gibi bir felaket meydana geldi. Tanrıların çocukları, insanların kızları ile birleşerek, onlardan çocuk sahibi oldular. Hyberborealılar, Demiurg'un yaratıkları ile kanlarını karıştırarak büyük bir hata yapmışlardı. Ve bu kan karışımı "Büyük Günah"a ve "Cennetin Kaybolmasına" yol açtı. Bu günahın fiziksel sonucu olarak, bir ay veya komet dünyaya çarptı ve Kuzey ve Güney Kutup bölgelerinin yerleri değişti ve Hyperborea yeniden görünmez bir duruma geldi.

(1) Yunanca "demo"dan türetilmiş olan Demiurg, Eflatun zamanından beri alemin yaratıcısı için kullanılmış olan bir terimdir. Gnostisizm'e dayalı dinsel geleneklerde maddi alemin ve insanın bedeninin yaratıcılığı fonksiyonunu üstelen güce verilen isimdir. Gnostik akımlarda Demiurg, yüce ışık tanrısından uzaklaşması ve karanlık alemiyle ilişkisi kurması sebebiyle yüce tanrının gözünden düşerek ışık aleminden atılan düşmüş bir varlık olarak görülür. Öte yandan çeşitli Hıristiyan Gnostik akımları Eski Ahit tanrısının, acımasız ve despot karakterli yaratıcı tanrı-Deiurg olduğunu kabul ederler.
(2) Üçüncü göz, "Alın Çakrasına" verilen isimdir. Bu çakra, "duru görü" yeteneği ile ilgilidir. Beyindeki pineal bezle ilgi olması mümkündür. Dumura uğramış bir üçüncü göz, ya da tepegözü hatırlatır gibidir. Yoga çalışmalarında alın şakrasına yapılan etki pineal bezi de etkileyerek duru görünün hızlanmasına sebep olabilir.

Kaynaklar:

1. Preston B. Nichols & Peter Moon, "Pyramids of Montauk", Sky Boks, 1998 New York
2. William Lyne, "Space Aliens from The Pentagon", Creatopia Prductions, Revised and expanded second edition, 1995
3. Peter Moon, "The Black Sun"
4. Jan Van Helsing, "Geheimgesellschaften und ihre Macht im 20. Jahrhundert"
5. Miguel Serrano, "Das Goldene Band" (Esoterischer Hitlerismus)
6. Ara Avedisyan, "Evrende En Büyük Sır", Sümer Yayınevi
7. Turgut GÜRSAN, Hitler'in Almanyası Gizli Tarihi sf. 149-169

Beyazdut
23-10-10, 00:17
Artemis Tapınağı

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/artemis_1.jpg

Artemis Tapınağı

Efeslilerin ilk yerleşimlerinin bu tapınağın olduğu yerde bulunduğu bilinmektedir. Daha sonra bir depremle yıkılması üzerine Roma İmparatorluğu'nun yardımıyla Efesliler Tapınağı yeniden ve daha gösterişli bir biçimde inşa etmişlerdir. Dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen Efes Artemis Tapınağı'nın bugün sadece temel kalıntıları bulunmaktadır.

Selçuk'tan Kuşadası yoluna girişte sağda bu görkemli tapınağın kalıntıları görülür. Bâkir doğa tanrıçası Artemis inancının köken itibariyle bir Anadolu inanışı olduğu ve kaynağının Hititler'in ana tanrıçası Kybele‘ye dayandığı bilinmektedir. Efes'te bu iki ana tanrıça bolluk ve bereket timsali olarak anılmakta ve İlyada Destanları'nda da doğum yeri olarak eski Yunanca'da bıldırcın anlamına gelen “Ortyge” olduğu bilinmektedir. Ortyge'nin bugün Efes'te kurulduğu yer olan Bülbül Dağı olduğu kaynaklarda yer almaktadır.

Artemis Tapınağı, 127 sütunlu olup cephedeki 36 sütunu kabartmalıdır. Tapınağın 125 metre uzunluğu, 65 metre genişliği ve 25 metre yüksekliği olabileceği düşünülmektedir. Tapınağın en eski kalıntılarının Milattan önce 6. yüzyıla kadar tarihlendiği, tapınağın ikinci kez yapılışında ölçülerin 105 metre uzunluğu, 55 metre genişliğinin, 25 metre yükseklik ile 600 metrekarelik bir alana yayıldığı bilinmektedir. En son olarak Milattan sonra 253 yılında Got'lar tarafından saldırıya uğrayan tapınak yıkılmış ve yağma edilmiştir. 1869 yılında İngiliz Wood tarafından bulunan Artemis Tapınağı'nda 1904'de yine İngiliz olan Hogart kazıları sürdürmüştür. Bugün Ören yerindeki kazılar, Avustralyalılar tarafından yapılmaktadır.

Bizanslı Philon, "Babil'in asma bahçeleri'ni, Olimpos'taki Zeus Heykelini, Rodos Kolossusu'nu, yüksek piramitlerin kudretli işçiliğini ve Mausoleus'in mezarını gördüm. Ama bulutlara doğru yükselen Efes'teki tapınağı gördüğümde, diğerlerinin tümünün gölgede kaldığını hissettim." diye yazmıştı. Tanrıça Artemis adına ilk türbe, milattan önce 800'lü yıllarda Efes'teki nehrin yakınındaki bataklık kıyıya yapılmıştı. Bazen Diana da denen Efes tanrıçası Artemis, Yunan Artemis'iyle aynı değildi. Yunan Artemis'i av tanrıçasıydı. Efes Artemis'i ise belinden omuzlarına kadar birçok göğüsle resmedildiği gibi verimlilik, bereket ve doğurganlık tanrıçasıydı.

Bu eski tapınakta muhtemelen Jüpiter'den düşen bir meteorit olduğu düşünülen kutsal bir taş vardı. Tapınak, sonraki yüzyıllarda birkaç kez tahrip olmuş ve yeniden inşâ edilmiştir. M.Ö.600'lerde Efes şehri büyük bir ticaret limanı haline geldi ve Chersiphron adlı bir mimar yüksek taş kolonları olan yeni ve büyük bir tapınak inşâ etti.

Lidya kralı Croesus, M.Ö.550'de Efes'i ve Anadolu'daki diğer Yunan şehirlerini fethetti. Bu savaş sırasında mabet tahrip oldu. Croesus, mimar Theodorus'a daha öncekilerin hepsini gölgede bırakan yeni bir mabet yaptırdı. Yeni tapınak öncekinin 4 katı büyüklükte 90 metre yükseklikte ve 45 metre genişlikteydi. Masif bir çatı, yüzden fazla taş sütunla destekleniyordu Milattan sonra 356'da Herostratus adlı biri tarafından çıkarılan bir yangında yanarak tahrip oldu. Bundan kısa bir süre sonra o günün en ünlü heykeltıraşı olan Scopas'lı Paros tarafından yeni bir mabet yapıldı. Romalı tarihçi Pliny'e göre yeni tapınak, 130 metre uzunlukta ve 68 metre genişlikteydi. Tavanı, yükseklikleri 18 metre olan 127 adet sütun destekliyordu. İnşaat 120 yıl sürmüştü. Büyük İskender M.Ö.333'te Efes'e geldiğinde tapınağın inşâsı hala devam ediyordu. Bu yeni tapınak, Yunan tapınakları içinde o güne kadar yapılan en büyük yapı idi. Tapınağın başka bir özelliği de tamamen mermerden yapılmış olmasıydı.

Milattan sonra. 57'de St. Paul Hıristiyanlığı yaymak için Efes'e geldi. O kadar başarılı oldu ki, bundan, şehrin demircisi ve tapınaktaki heykellerin sahiplerinden birisi olan Demetrius, büyük bir korkuya kapıldı. Çünkü Demetrius, tapınaktaki heykellerin bir kısmının sahibiydi ve her yıl tapınağa hacca gelenlerden iyi bir geliri vardı ve insanların dinini değiştirmesi demek, onun geçimini kaybetmesi anlamına geliyordu. Birlikte ticaret yaptığı diğer kişileri de yanına alan Demetrius, heyecan verici ve "Yaşasın Efesliler'in Artemis'i" diye biten bir söylev yaptı ve halkı gâleyana getirdi. Hemen ardından Saint Paul'un (Pavlos'un) yardımcılarından ikisini tutukladılar. Bunu bir isyan takip etti. Sonuçta Saint Paul, tutuklanan yardımcılarıyla şehri terk etti ve Makedonya'ya geri döndü. 262'de Gotlar'ın bir akını sırasında büyük Artemis tapınağı yakılıp yıkıldı. Bir yüzyıl sonra Roma İmparatoru Constantine, şehri yeniden inşâ ettirdi. Fakat Hıristiyan olduğu için tapınağı restore ettirmedi.Constantin'in çabalarına rağmen Efes, eski günlerine dönemedi. Çünkü gemilerin demirlediği liman, yok olmuştu. Nehrin taşıdığı alüvyonlar tarafından deniz, şehirden uzaklaşmıştı. Zamanla şehir sakinleri, kenti terk ettiler. Mabetin kalıntıları, başka yapıların ve heykellerin yapılmasında kullanıldı.

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/templeofartemis.jpg

British Museum'dan John Turtle Wood, 1863'te tapınağı araştırmaya başladı. 1869'da 6 metre derinlikte, çamurların içinde tapınağın temellerini buldu. Bulduğu heykelleri ve bazı kalıntıları British Museum'a götürdü.

1904'de yine aynı müzeden D.G. Hograth'ın liderliğindeki bir ekip kazılara devam ettiler ve sitede birbirinin üzerine inşâ edilen 5 tapınak olduğunu keşfettiler. Bugün gelen ziyaretçilere tapınağın yerini belli etmek için, bataklık halinde olan bölgeye sadece bir tek sütun dikilmiştir. Kollarını iki yana açmış, dimdik duran bir tanrıçanın Yunan üslubuna yabancı bir tarzda betimlendiği ünlü Artemis heykelinin kopyaları günümüze kadar gelmiştir.

Beyazdut
23-10-10, 00:18
Ashoka Sütunu (Lumbini, Hindistan)

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/edicts_of_ashoka.jpg

Ashoka Sütunu (Lumbini, Hindistan)

Gautama (Buda)'nın doğduğu yer olan Lumbini, Churia Bölgesinin güney kısmındaki ilk dağın eteğinde bulunur. Lumbini, dünyadaki tüm Budistler için çok kutsal bir yerdir. Asya bölgesi çok gezmiş ve bu bölgeyle ilgili çeşitli kitaplar yazmış birinin tanımlamasına göre "İlham almak için Kudüs’e bakan milyonlarca Hıristiyan, yüzünü Mekke’ye dönen milyonlarca Müslüman gibi, 300 milyon Budist de Baştan çıkartıcı Nepal Krallığındaki İmparator Ashoka’nın Buda'nın doğduğu yeri işaretlemek için bıraktığı sütunu görmeye geliyorlar."

Sarnath, Buda'nın Bodhgaya'da aydınlandıktan sonra ilk dersini verdiği yerdir. Budistler için en önemli dini merkezlerden biridir. Budist kral Ashoka burada bir çok stupa ve tapınak yaptırmış ve manastırlarda Budist öğreti verilmeye başlanmış.

Toplam 8 defa kurulan Delhi’nin 5. kurucusu Firuz Şah Tuğlak’ın adını taşıyan saraydan günümüze, sadece harabe duvarlar ve ünlü Ashoka sütunu kalmış.[3/4] Buradan günümüze, sadece harabe duvarlar ve ünlü Ashoka sütunu kalan bu saray, Old Delhi ile New - Delhi arasında bulunur.

Burada bulunan en önemli eser Ashoka Krallığı döneminden (1. yy.) kalmış olan ünlü Ashoka sütunlarıdır. Bu sütunlar sırt sırta vermiş dört aslanın üzerinde yükselen bir platform oluşturur. Bu sütunlar modern Hindistan'ın sembolü olarak kabul edilmiştir.

1895 yılında, Alman bir arkeolog, Churia bölgesindeki bayırları dolaşırken İmparator Ashoka tarafından M.Ö. 250 yılında Buda’nın doğduğu yere saygı göstermek için yapılmış çok büyük bir taş sütun keşfeder. Hindistan imparatorunun taç giyme töreninin yirminci yıl dönümünde Lumbini bahçesini ziyaret ettiği söylenmektedir.[1] M.S. 413'te ölen Kral II.Chandra Gupta'nın mezar taşıdır. Garip olansa o yıldan beri bozulmadan duruyor olmasıdır.

Sütunun yüzeyi pirinçle kaplı izlenimi vermektedir. Hava koşullarında etkilendiğini gösteren birkaç iz yüzeyde görülebilir.

İşlenmiş demir bir şaft olan bu sütunun boyu 23 metre [5], çapı 40 cm., ağırlığı 6 tondur. Bu sütunun, kaynakla birleştirilmiş disklerden yapıldığı belirlenmiştir.

Hint kağıt paralarının üzerinde bu sembolü görebilirsiniz

Beyazdut
23-10-10, 00:19
Atlantis Manisa'da olabilir mi ?

Atlantis, Manisa'da Mı?

Eylül ayı içinde "The Sunken City" adlı kitabın yazarı olan İngiliz Arkeolog Peter James, Manisa'ya ikinci kez gelerek, yanındaki BBC film ekibiyle beraber çalışmalar yaptı. James'in ekibinde Londra Üniversitesi'nden Yunanlı Arkeolog Nikos Kokkinos'da bulunuyordu. BBC ise bir belgesel TV filmi çekmişti. Film, Peter James'in tezi üzerine çekildi ve bu tez James'in yaklaşımına göre, Kayıp Kıta Atlantis'in Manisa'da Sipil Dağı'nda bulunduğudur. James, Manisa yöresinde yaşadığı varsayılan mitolojik Lidya Kralı Tantalos'un Atlantis'in isim babası olan Atlas ile aynı kişi olduğunu ve Tantalos'un ülkesi olan Tantilis'in Atlantis olması gerektiğini mitolojik ve arkeolojik kaynakları göstererek ileri sürmekte. Bu bir iddia ama bilimsel çizgide bir iddia çünkü işin içinde bu kez fanatik inançlılar değil, bilim dünyasına mensup insanlar var. Acaba bunlar yeterli mi? Peter James'in tezlerini okurken ille de Atlantis'in Manisa'da olması gerektiği görülmüyor, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi bir efsanenin yurdumuzda taşınabileceği öncelik ve önem taşıyor. Ve Peter James'i kendi çizgisinden izliyoruz...

Atlas Cezasını Nerede Çekiyor?

Plato Atlantis'in ilk kralının Poseidon'un oğlu olduğunu söylüyor. Grek mitlerine göre Poseidon, devlerin yani Titanlar'ın babasıdır, Odysseus'un öldürdüğü tek gözlü dev Kiklops Yunanlıyı babasına şikayet eder. Ama denizlerin tanrısının dev Atlas'ın babası olduğu, mitolojide pek vurgulanmaz, daha çok ozanlar Atlas'ın Titanlar'dan birisi olduğunu söylerler. Atlas Titanlar'ın ikinci önemli karakteridir yani Cronos'un oğlu, Iapetus'un kardeşidir. Atlas'ın en tanınmış kardeşi ise Titan Prometheus'tur Hani şu göklerden ateşi çalıp insan ırkına gizlice veren Titan. Mitlere göre Prometheus, insanı çamurdan yaratan karakterdir. Ama yakalanır ve Zeus tarafından cezalandırılır. Bütün bu olaylar nedeniyle Antik Yunan'da Prometheus adına yapılmış hiçbir tapınak yoktur çünkü Zeus'un öfkesinden korkulmuştur. Yani Prometheus ve kardeşi Epimetheus Olympialılar'a karşıdırlar, öteki iki kardeş yani Menoetius ile Atlas'ta Zeus'a karşı büyük Titanlar savaşında yer alırlar, Menoetius savaş sırasında Zeus tarafından bir yıldırımla vurulur, Atlas ise esir düşerek özel bir cezaya çarptırılır. Ebediyete kadar gökleri sırtında taşıyacaktır. Atlas'ın cezasını nerede çektiği konusu tartışmalıdır, Hesiodos Tartaros'tan yani yer altından bahseder, bazılarına göre ise Atlas cezasını kuzey rüzgarlarının ülkesi olan Hyperborea'da çekmektedir. Homer ise batıyı yani Atlantik Okyanusu'nu ima eder. Burada dikkat çeken ilk yer Fas'taki Atlas Dağları'dır çünkü Perseus mitine göre Atlas bir dağa dönüşmüştür. Romalı coğrafyacı Pomponius Mela ise Atlas Dağları'nın gökleri tutan sütunlar olduklarını yazar. Acaba bu isim talihsiz Titan yüzünden mi verilmiştir?

Kutsanmış Ada ve Batı Anadolu

Bir diğer ilginç yön ise, Heredot tarafından da desteklenen Atlas adının verildiği dağların, Libyalı kabileler tarafından "Atarantes" veya "Atlantes" adıyla bilindiği ve bu isimlerin ise "Göklerin Sütunu" anlamına geldiğidir. Büyük olasılıkla Berberîler'in verdiği "Adrar" adı bölgeye gelen Yunanlılardan alınmıştı. Yani Atlas Dağları, Atlas'la ilişkiliydi. Eğer Plato buradan yola çıkarak, Atlas'ı Kayıp Krallık'la bütünleştirdiyse, bu ille de Atlantis'in Atlas Okyanusu'nda olduğu anlamına gelmeyecektir. Çünkü mitlerin mantığı özgündür ve dünyasal mantıkla bütünleştirilemezler. Sicilyalı ozan Pindar ise, Atlas'ın batıda değil doğuda cezalandırıldığını söyler. O zaman batıya olduğu kadar doğuya da dönüp bakmamız gerekir. Lesboslu tarihçi Hellanicus'un verdiği (MÖ 500), Atlantis ismi sürpriz bir etki yaratır. Çünkü Hellanicus, Plato'dan önce yaşamıştır ve Atlantis'in Atlas'ın kızı olduğundan söz eder. Atlas ve kardeşleri dünyanın sınırında bulunan "Blest Adası-Kutsanmış Ada" adlı bir adada yaşamaktadırlar, bu yaklaşım Plato'nunkiyle aynıdır. Blest Adası, Girit Adası'nın mitolojik kralı Rhadamahthus'un adasıdır ve bu kralın yönettiği krallığı içinde Ege Adaları ve tüm Batı Anadolu kıyıları bulunmaktadır. Tarihçi Diodorus ise, Kutsanmış Ada'nın Tufan'la ilgili olduğunu yazar, sözünü ettiği "Doğu Yunanlılar", Batı Anadolu kıyılarında yaşayanlardır. Tufan başladığında Hellenicus'un kahramanı olan Poseidon'un oğlu Lycus, kurtulabilmek için ana kıtaya deniz yoluyla kaçar ve orasının Lidya olduğunu öğrenir. Özetle birkaç kaynak daha göz önüne alınırsa, Kutsanmış Ada'nın Anadolu kıyılarının batısında olduğu anlaşılmaktadır ve tüm mitolojik kaynaklar Atlas'ı ve ailesini Küçük Asya'ya yönlendirirler. Ve en dikkat çekici mit referansı Iapethus'un, Batı Anadolu'daki Kilikya'nın atası olduğu, Atlas'ın kız kardeşi Anchiale'nin adına burada iki kent kurulduğu ve Iapethus'un karısının yani Atlas'ın annesinin adının Asya olduğu şeklindedir. Gerçekten de Batı Ege kıyısındaki Lidya'nın orijinal adı Asya'dır, Roma döneminde isim Anatolia'ya dönüştürülmüş, buradan da "Küçük Asya" deyimi çıkmıştır ve Pindar'a göre buradan "Ataların Toprakları" anlamı çıkmaktadır. Öyleyse Atlas arayışı Batı Anadolu'da yapılabilir çünkü bu yörenin tüm mitlerde ve inançlarda önemi büyüktür ve daha da önemlisi Anadolu'nun antik toplumları genel anlamda atalarımız olarak kabul edilmektedirler.

Mitlerin ortaklığı

Çıkış noktası olan Titanlar'la Olympialılar arasındaki savaşın bir benzeri Hitit kaynaklarında da vardır. Mitolog Joseph Fontenrose, Yunan ve Asya mitleri arasındaki genetik ilişkinin gözden kaçırılmaması gerektiğini söyler. Hesiodos'ta olduğu gibi Hitit versiyonunda da, evreni yöneten güçlerin Birinci Alalus vardır ama Anus tarafından tahtından indirilerek karanlık dünyaya sürülür ama dokuz yıl sonra isyan eden kurnaz Kumarbi tarafından bir kuşun kovulması gibi kovulur ve kaçarak göklere saklanır ama daha sonra Anus yine isyan ederek kardeşlerinin yardımıyla Kumarbi'yi yener. Bu mitin Yunan mitleri ile ilişkisi Alalus'ya başlar, o Kaos'tur. Anus, Uranüs'le aynı roldedir, Kumarbi isyankar tanrı Kronos'a yakındır ondan doğan Hitit fırtınalar tanrısı Teshup ise Zeus'a çok yakındır. Tanrı Anus, MÖ 3.000'lerdeki Sümer gök tanrısı Anu'dur ve oradan Hititler'e yansımıştır. Diğer tanrı transferlerinde olduğu gibi... Bütün bu mitolojik kaynaklar genelde İndo-Avrupa kökenlidirler yani Antik Yunan Mitolojisi'nin ilham kaynağı Anadolu'dur. Hitit mitlerinde de bir Atlas karakteri vardır, Kumarbi yeni tanrılar yaratırken Ullikummis adlı bir süper insan yaratır. Onu en sert kayadan yapar ama Ullikummis çok hızlı büyümektedir ve her yeri kaplayacaktır. Bunun üzerine Kumarbi, onu alır ve göklerle, yeri taşıyan Ubelliris'in omzuna oturtur. Ubelleris bir devdir yani Titan'dır, özetle de Atlas'ın Hitit versiyonudur. Hitit yazıtlarında ve Yazılıkaya'daki kaya resimlerinde gökleri ve yeri taşıyan boğa başlı yari insan yaratıklar vardır ve adları "Atlantes"lerdir. Buradaki en ilginç çağrışım ise, Plato'nun Atlantis öyküsünde boğanın kutsal bir hayvan olarak tanımlanması ve boğa kültünün vurgulanmasıdır. Bir diğer çağrışım ise boğa kutsallığını tanıyan bir diğer inancın yani Mitraizm'in de Anadolu kökenli olmasıdır. Böylece gerek Yunan, gerekse de Hitit mitlerinde Atlas'ın ortak karakter olduğu görülür. Kaldı ki Atlas ikonu daha da eskidir, Hitit öncesi Hurri inançlarında da benzer bir kişilik vardır.

Plato'nun kastettiği boğaz Çanakkale miydi?

Atlantis'in Anadolu'daki varlığının bir diğer tartışmalı ipucu Bernard Zangger'dir, "The Flood from Heaven" adlı kitabın yazarı olan Zangger, Troya Savaşı'nın sonrasında bazı Yunanlıların Mısır'a Sais'e kadar gittiklerine inanmaktadır. Sais Rahipleri Mikenler ve Troya Uygarlığı hakkında bilgi sahibidirler. Troya o çağda enerjik, sağlıklı, güçlü ve ünlü bir kenttir aynen anlatılan Kraliyet Kenti Atlantis gibi... Kastedilen Troya çok eski bir kenttir ve Troya'nın yer aldığı Çanakkale Boğazı çok eski çağlarda Cebelitarık Boğazı'nda olduğu gibi "Herkül'ün Sütunları" olarak biliniyordu. Zangger'e göre, Atlantis'in yeri Troya'nın yakınıdır. Sonuç olarak Zangger'in yaklaşımı, bir tezdir ama genel anlamda da Atlantis araştırmalarına Anadolu'ya yönelik bir yön vermiştir. Anadolu'daki Atlantis'in izlerini kovalarken, aranacak olan iz Anadolu'daki Tufan'dır. Homer ve Hesiodos antik mit yazarlarıdır ve biz daha sağlıklı bir kaynağa yani MS 1. Yüzyıl'da yaşamış olan Yunanlı Coğrafyacı Strabo'ya yönelebiliriz; Strabo, MÖ 4. Yüzyıl'da yaşamış olan bir kaynaktan söz ediyor; "Democles, kuzeydeki Troya'da olduğu gibi Lidya ve İyonya'da çok büyük depremlerin olduğunu yazar, yüzlerce köy toprak tarafından yutuldu ama Tantalos'un ülkesi olan Sipil Dağı parçalandı, göller bataklığa dönüştüler ve Troya dalgaların altında kaldı." Yunanlı tarihçiler ve kronograflar tarih öncesinden söz ederlerken daima Troya'dan söz ederler. Ama eğer Democles Troya'nın Tantalos döneminde sular altında kalmasından söz ediyorsa, bu söz konusu kaynaklara ters düşer çünkü söz konusu doğal afetler Troya Savaşı'nın çok öncesinde yaşanmışlardır. Ama bu yazının kilit kişiliği Tantalos'tur.

Tantalos'un Cezası

Kimdi Tantalos? Öncelikle Yunan mitlerinin etkin kişiliklerindendir, isminin kökeni iki anlam taşır. Birisi içine iki ayrı içeceğin konulduğu bir çift sürahidir, öteki anlam ise hayal kırıklığı demektir. Tantalos Homer'e göre (Odysseia XI), cezalandırılmış biridir ve ozan şöyle yazar; "..Pytho'ya giderken Tantalos'u da gördüm, korkunç işkenceler çekerken duruyordu bir gölün içinde ayakta, su yüksele yüksele çıkıyordu çenesine ama içmek istedi mi bir damlasını alamıyordu, ihtiyar adam eğiliyor, eğiliyor, su da çekiliyor çekiliyordu, o saat bir tanrı kurutuveriyordu gölü, yemişler sarkıyordu başının üstünde dallı budaklı ağaçlardan, armutlar, narlar, pırıl pırıl elmalar, ballı incirler sarkıyordu, ama ihtiyar adam koparayım diye ellerini uzattı mıydı, bir yel geliyor, savuruyordu onları kara bulutlara.." Neydi bu cezanın nedeni? Çeşitli efsanelerde farklı suçlardan söz edilir, o ilahi atalardan biridir ve Batı Ege'deki Lidya krallarındandır. Mite göre Zeus'u bebekken koruyan altın köpeğin çalınmasında rol almıştır ama en büyük suçu tanrıların yemek masasıyla ilgilidir. Tantalos, Olympos'a tanrıların sofrasında Nektar yemek ve ambrosia içmek için davet edilir ama döndüğünde ölümlü arkadaşlarıyla paylaşmak için kutsal yiyeceklerden birazını çalar. Bir diğer suçlanma öyküsü yine tanrıların sofrasındadır ama bu kez sofra Sipil Dağı'ndadır, Tantalos Zeus'u hoşnut etmek için oğlu Pelops'u kurban eder ve etini pişirerek tanrılara yedirir ama iş anlaşılınca Zeus tiksinir ve Tantalos'u yıldırımlarıyla çarpar, Pelops'u yeniden yaşama döndürür. Her iki versiyonda da tanrıların istekleri ana fikirdir yani tanrılara saygısızlık edilmiştir. Atlantis krallarının da tanrıları hoşnut kılmadıkları için cezalandırıldıklarını Platon yazar.

Atlantis Kanıyla Övünen Niobe

Atlas'ta olduğu gibi tanrıların cezaları tüm mitlerin ana fikridirler. Tüm mitolojik kaynaklara göre Tantalos, Titanlar'ın ırkındandır ve Atlas'ın akrabasıdır. Tarihçi Carl Kerenyi, mitolojik genelojide Titan Atlas'ın soyundan gelen Lidya Kralı'nın yer aldığından söz eder. Romalı ozan Ovidius Tantalos'un kibirli kızı Niobe'nin Atlantis kanıyla nasıl övündüğünü yazar; "Ben Tantalos'un kızıyım, o tanrıların sofrasına katılan tek ölümlüydü, benim annem Pleidas'ın ve Atlas'ın kız kardeşiydi ve benim büyükbabam Atlas omuzlarında göklerin kemerini taşımaktadır." Aralarında Mitolog Bernard Sergent'in de bulunduğu bir grup uzman Atlantidliler'le, Tantalidliler'in yakınlığını vurgularken, öncelikle mitolojik kaderleri bakımından Atlas'la Tantalos'un benzerliğine dikkat çeker. Bütün bunlar ve daha birçok kaynak bütünleştirildiklerinde Tantalos'un Yunan versiyonunun Atlas olduğu sonucuna varılabilir. Plato'nun kaynak olarak gösterdiği Solon'un öyküyü bizzat tanıdığı Lidya Kralı Krezüs'ten dinlemiş olabilir. Her iki mitte de, gerek Tantalos Miti'nde gerekse Atlantis Miti'nde aynı temalar vardır; efsanevi zenginlik, tanrılara yakınlık, düşüş, depremler, seller ve volkanlar her iki mitte de hemen hemen aynıdırlar.

Atlantis/Tantalis Karmaşası

Şimdi bir diğer önemli kaynağa yöneliyoruz; bu kaynakta Tantalos dönemi anlatılmakta. Kaynak Roma'da İmparator Hadrian döneminde yaşamış olan Pausanias. Yazar göründüğü kadarıyla Manisa'yı görmüştür ve rehber kitabında bu geziyi "eve dönüş" olarak adlandırır. Pausanias bir deprem kronoloğudur, MÖ 373'de Achaea'da bizzat yaşadığı depremden sonra depremleri araştırdığını yazıyor. Pausanias, depremlerin özelliklerini uzun uzun anlattıktan sonra şöyle yazıyor; "Sipil Dağı'nın üzerindeki kent yarığın içinde kayboldu sonra yarıktan sular fışkırdı ve oluşan göle Saloe Gölü adı verildi, Kentin kalıntıları hala gölün dibindedir ve görülmektedir." Yazar, bize kentin adını söylemez ama Romalı ansiklopedi yazarı Pliny, Magnesia yani Manisa bölgesinde bataklıkların altında Maeonia'nın antik başkentinin bulunduğunu yazar, kent deprem sonucunda toprak tarafından yutulmuştur. Yine Pliny'e göre, aynı yer yani Sipil adlı yer, Tantalis adlı kutsanmış ünlü kentin olduğu yerdir. Beşinci Yüzyıl'da yaşamış olan mitograf Pherecydes'te Sipil Dağı'ndaki Tantalos Krallığı'nın bir depremle yok olduğundan söz eder. Burada da Atlas / Tantalos benzerliği Atlantis / Tantalis olarak karşımıza çıkar. Ve sonuçlar aynıdır; deprem ve tufan... Peter James'e göre Tantalis öyküsü, Plato'nun Atlantis'inin ardındaki kayıp kaynak olabilir.

Tantalis'in peşinde

1834 yılında kaşif-gezgin Charles Texier, İzmir'e geldiğinde Bayraklı'nın ardındaki tepede bulunan höyüğü görür görmez, burayı "Tantalos'un Mezarı" olarak tanımladı. Pausanias'ın yazdıklarından ve tanımlamasından yola çıkmıştı. Mezarın Miken tarzı olması dışında fazla bir kanıtı yoktu ve hala da aynı yetersizlik sürmekte. Modern araştırmacılara göre ise, mezar Pers döneminde yaşamış lokal yöneticilerden birisine aittir. Aynı tür tartışmalar Yamanlar Dağı eteklerinde bulunan Eski İzmir kalıntıları hakkında da yapılmıştı. Tartışmalar 1945'e kadar sürdü İzmir Müze Müdür Rüstem Duyuran ile beraber kazılar yapan Arkeolog Bean burada daha sonra bir su sarnıcına çevrilmiş olan bir Ana Tanrıça tapınağının kalıntısının bulunduğunu belirlediler. Kısacası Eski İzmir araştırmalarında Tantalis'le doğrudan ilişkili bir iz yoktu. Biraz daha batıya yani antik Magnesia'ya yani Manisa'ya doğru ilerlemek gerekiyordu. Manisa'da Pausanias'ın tanımladığı birçok ipucu bulunmaktadır çünkü Sipil oradadır, Pelops'un tahtı, Tantalos'un mezarı, Saloe Gölü oradadırlar.Ayrıca Hitit tarzı bir Ana Tanrıça Kibele heykeli de oradadır, Pausanias Sipil Dağı'nın kuzeyinde birçok tanrıların anası heykeli bulunduğunu ve Magnesia'lıların dediklerine göre bunların Tantalos'un oğlu Broteas tarafından yapıldıklarını yazar. İkinci bir gönderme ise Tantalos'uh oğlu Pelops'un tahtının Sipil'de bir tepede bulunduğudur. Pausanias, bunları söyler ve orada artık bir tapınağın bulunduğunu belirtir. 1887'de gerçekten de Sipil eteklerindeki tepede, bir tapınak bulundu ve bir Ana Tanrıça inancının izleri vardı.

Geçmişin silik izleri

Bütün bu izler çoğaltılabilir. Peter James, Niobe Kayası'nı ve Yarıkkaya'nın ardındaki Sülüklügöl'ün Tantalis'in gölü olduğunu irdelemektedir. Tüm bulguları derleyerek, şöyle yazar;

1. Bir göl veya bataklık olmalıdır (Saloe),

2. Sipil Dağı'nın kuzey kıyısında bir ova olmalıdır,

3. Tantalos'un gömüldüğü varsayılan kezar uzakta olmamalıdır,

4. Yarıkkaya yakınında su kaynakları olmalıdır,

5. Tantalos'un oğlu Broteas'ın yaptırdığı Kibele yakında olmalıdır,

6. Pelops'un tahtı kuşbakışı bakan bir yerde olmalıdır.

Bütün bunlar yerlerinde midirler? Evet, Peter James bulguları bütünleştirirken, tüm ipuçlarını Pausanias'a göre derlemekte ve bizzat yaptığı incelemenin sonuçlarını açıklamaktadır. Ama çağlar boyunca bölgeyi sarsan adeta tersine çeviren deprem dalgaları öylesine değişimler yarattılar ki, her şey yok oldu. Aynen Plato'nun Atlantis'in yok oluşunu anlattığı gibi... Tarihçi Tacitus, MS 17'de tüm Lidya'nın sarsıldığını ve başta Sard olmak üzere yirmi ünlü kentin yıkıldığını Sipil ve Magnesia'da büyük zarar görmüştür. Bunun anlamı geride çok az izin kalabileceğidir.

Atlantis ve Gizem Turizmi

Peter James'in ve onun görüşünü destekleyenlerin tezi, yeterince ikna edici midir? Kanıtlar güçlü ve tartışılmaz mıdırlar? Bu iki önemli soruya ne evet, ne de hayır denebilir çünkü sonuçta ortada Atlantis'i gösteren kesin bir kanıt yoktur. James'in tezi birinci aşamadır yani Atlantis'in Bahamalar'da, Güney Çin Denizi'nde, Karadeniz'de, Mezopotamya'da veya Ege'de olduğu tezlerinin yanına bir yenisini eklemektir. Artık bir de Manisa/Magnesia tezi vardır aynen Santorini/Thera tezinde olduğu gibi.. Asıl önemli olan ise bir grup ciddi batılı bilim adamının ve dünyanın en önemli yayın kuruluşlarının başında gelen BBC'nin ilgilendiği bir olayın turizm yönünden ciddiyetini idrak edebilmemizdir. İngiltere'de bir Stonehenge ile büyük turist çekerken, biz en az onun kadar çarpıcı olan Nemrut ve Didim Tapınağı ile yarısını elde edemiyoruz. Mısır dünyanın yedi harikasından birisi olan Piramitler'le milyonları ülkesine toplarken, yedi harikanın öteki ikisi olan Artemis Tapınağı ile Bodrum Mozolesi'nin rekonstrüksüyonlarını yapmayı dahi beceremiyoruz. Ve orada olsa da olmasa da Yunanistan Santorini/Atlantis tezini dünyaya satmakta ve bizim ülkemizde Manisa / Atlantis tezini dünyaya tanıtabilecek batılı bilimcilerle ve BBC ekibiyle bürokratik ve medyatik açıdan hiç ilgilenmiyoruz. Aklımız, fikrimiz çıkar, skandal, düzeysizlik, şuursuz bir ciddiyet ve en kötüsü de neye inanmalı, inanmamalı gibisinden saçmalıklarla dolu. Oysa eğer gerçekten Atlantis'in üzerinde oturuyorsak unutmamalıyız ki, sahip olduğumuz toprakların önemi çok daha fazladır. Ve biz çok genç bir cumhuriyet olarak binlerce yıllık geçmişte varolan dev uygarlıkların yanında henüz bir şey yapmış değiliz...

KAYNAKLAR

1. Peter James: The Sunken City
2. Strabo: Coğrafya/Anadolu
3. Homeros: Odysseia (Azra Erhat çevirisi)
4. Pliny: Natural History

Beyazdut
23-10-10, 00:20
Atlantis ve Ademoğulları

Kemal Menemencioğlu

"Ben Hz. İdris'e dedim ki, etrafımda dolanan bir ruh gördüm. Bana atalarımdan olduğunu belirterek ismini söyledi. Onun ölüm tarihini sordum, bana kırk bin sene önce olduğunu söyledi. Bizim inançlarda Adem'in ne zamanlar yaşadığını sordum. O da, `Hangi Adem'i soruyorsun, Yakın olan Adem mı?' diye sordu. Hz. İdris Buyurdu ki, `Doğrudur ...' "

İbn'ül Arabi, Fütühat-ı Mekkiyye [1]

Adem ve Ademoğulları

Adem, üç semavi din tarafından ilk insan olarak bilinir. Fars-Sanskrit kökeninde bulunan "adamas" sözcüğü Türkçe'de "adam", erkek olarak yerleşmiştir [2]. Bu gösteriyor ki Adem sözcüğü oldukça yaygındır. İbranice'de "kızıl toprak" anlamına gelen Adem, ilk insanın Kızılderili olduğu kanısını uyandırmıştır. Ayrıca, Atlantaloglar arasında Atlantis'in toprağının verimli, volkanik ve demir oksitli oluşundan dolayı kırmızı renkte olduğunu düşünenler de var. Kızılderili, Amerika'nın keşfinden çok önce Grekler tarafından (Atlantisliler gibi) deniz ulusları olan Finikelilere ve Giritlilere denilirdi. Fenikeli [Phoinikia] Grekçe'de Kızılderili anlamına gelir. Ayrıca Mısırlılar kendilerinin aslen Kızılderili olduklarını söylerdi. Blavatsky'e göre, "Gizli Doktrin öğretir ki, Ad-i ilk konuşan insanlara verilen adını... Adam, Sanskritçe Ada-Nath'dır, ve Ad-İswara gibi ilk önder anlamına gelir. Aynı şekilde Ad [ilk]'le başlayan her hangi bir Sanskrit sözcük bu anlamı içerir" [3].

Fenikelerin tanrısı Adonis etrafında, Anadolu ve Orta-Doğu'da yaygın bir kült oluşmuştu. Batı Anadolu'da Frigler ona Attis derlerdi. Sami dillerde Adonis sözcüğü efendi veya önder [hükmeden] anlamını aldı. İbraniler Tanrı anlamına gelen "Yahweh" sözcüğü boş yere kullanıp on emirlere karşı gelmemek için onun yerine aynı kökenden "Adonay" sözcüğü kullanırlar.

Adem konusu, tarih boyunca çeşitli spekülasyonlara yol açmıştır. Tevrat’ta verilen bilgilere göre, Adem'in ilk oğulları, Habil ve Kabil [Kaini] idi. Kabil öz kardeşi Habil'i öldürdüğü için lanetlenmişti ve Tanrı tarafından yüzüne bir işaret konularak kovulmuştu. Cennet Bahçesi Aden'in doğusunda uzak bir yerde kendine Nod adında bir şehir kurmuştu ve evlenerek çocuk sahibi olmuştu. Onun soyundan Filistin'de Kenanlılar ortaya çıkmıştı. Tevrat'ta bu çelişkili metin [Tekvin, Bap 4] "Adem öncesi" ırkların [Pre-Adamities] varlığı konusunda birçok varsayımlara yol açmıştı. Adem ve Havva'nın oğlu, Kabil'in kendisine karı bulması, hatta şehir kurması aksi takdirde nasıl açıklanır?

Ezoterik anlamda din kitaplarında anılan Adem, ilk insan değildi, fakat Atlantis'te ortaya çıkan yeni bir ırkın prototipi idi, ondan önce başka "Adem"ler de vardı. Adem, o halde, belirli bir insan proto-genotip'e verilen bir unvandı. Doğal olarak, ortaya çıktığında diğer aborijin/yerli insan türlerine göre daha gelişmiş olduğunu varsaymak gerekir. Bu sebepten dolayı, Kutsal Kitaplar onun ortaya çıkışı ile, insan prototipin ilk yaratıldığını belirtmişlerdir.

Donelly'e göre cennet bahçesi, Aden, Atlantis'ti. "Aden" sözcüğü "Atlan" kelimesinde türemişti ve Adem sözcüğü "Atlantis ırkı" Ad'lardan türemişti. Tevrat'ta Kenan ülkesinin [Filistin] Aden'in doğusunda olmasının belirtilmesi [Tekvin Bap 4/16] oldukça anlamlıdır. Bu gösteriyor ki, Aden, cennette değil de, yer yüzünde bir bölgedir, ve insanların ana yurdu olan ve tufan öncesi bir yer olan Aden, batıda yer almaktaydı. O halde, Atlantis öyküsü üç “semavi” dinde yer alan öykülere açıklık getirmektedir, ve onlara tamamen uyumludur.

İbranilere göre, ilk insanın kızıl topraktan meydana gelmiş olması ve Platon'un Atlantis'le Amerika arasındaki ilişkinin üzerinde önemle durması, tufan öncesi kayıp ülke ve Amerikalar arasındaki yakın bağı işaret etmektedir. Atlantoloji'nin en kuvvetli kanıtları Amerika'lardan geliyor. Orta Amerika'nın muhteşem uygarlıkları beyaz adamın gelişi ile, dizili iskambil kağıtları gibi yıkılı verildi.

İspanyol konkiskadoru Cortez Meksika'ya istila ettiği zaman, yerliler onu çok iyi karşıladılar, Çünkü efsanelerinde çok eski devirlerde beyaz "tanrılar" gemilerle doğudan gelmişlerdi ve onlara uygarlık öğretmişlerdi. Sonra, tekrar döneceklerine söz vererek doğuda yurtlarına dönmüşlerdi. Kızılderililer köse oldukları halde "tanrılar" aynı Cortes'in yüzbaşısı Pedro de Alvarado gibi sakalı, sarı saçlı, beyaz tenli ve mavi gözlüydü. Kızılderililer onu tanrıları Kuetzalkoatl sanarak önünde secde ettiler. Peru'ya istila eden Pizarro'da aynı sebepten dolayı, bir avuç adamla 10 milyon nüfuslu İncalara karşı kolay bir zafer kazanmıştı, onların tanrıları Virakoşa'nın adı "beyaz adam" anlamına geliyordu.

Er-geç Kızılderililer doğudan gelen bu istilacıların uygar, insancıl ve öğretici "beyaz tanrılar"la hiç bir ilgileri olmadığını öğrendiler. Onların vermeye değil, çalmaya geldiklerini gördüler. Kısa bir sürede, din maskesi ile beyaz adam, kızıl adamın altınlarını, gümüşlerini, ve kıymetli taşlarını soyacak; sanat eserlerini, heykellerini, edebiyatlarını yok edeceğini; kültürlerini silmek için elinden geleni yapacaklarını göreceklerdi. Kızılderililere ruhsuz bir boşluk çökmüştü, tarih boyunca gurur duyduğu ananeler küstahça ayak altında ezilmişti. Yeni gelen bu acımasız insanlar, onun kutsal topraklarına yerleşiyorlardı; onun kucak açtığı doğayı tahrip ediyorlardı. Eski, çok eski uygarlıkları sönüyordu. İspanyol Krallı II Philip'e, Peru'daki İnkalar ile ilgili rapor veren Manico Serra de Leguicamo, onların beyaz adam gelene kadar suç ve ahlaksızlık bilmediklerini, fakat sonradan beyaz adamı örnek alarak, hızla değiştiklerini yakarmıştı, "orada kötülük yoktu, şimdi neredeyse iyilik kalmadı" [4].

Atlantis'in en kuvvetli kanıtlarından biri Meksikalı Azteklerin kendilerine Azt'ler olarak tanımlamaları ve batıda "Aztlan" adında "suyla çevrili ve büyük bir dağın bulunduğu bir ülke"den geldiklerini belirtmelerinden kaynaklanıyor. Atlantis tezine karşı olanlar, Azteklerin 12. asırda geldiklerini işaret ediyorlar. Ancak onlar, ne Azteklerin bir deniz kültüründen geldiklerini, ne de "Aztlan"ın nerede olduğu konusunu açıklama getiremiyorlar [5].

Kristof Kolombo'nun Amerika'ya ilk indiği yere yakın, Atlan adında bir yerleşim bölgesi varmış. Ayrıca Peru'da Atlan isminde bir liman vardı. İspanyollar Meksika'ya girdikleri vakit Atlan isminde beyaz yerlilerin bulunduğu bir yerleşim bölgesi buldular. Kızılderili dillerde "atl" su anlamına gelir ve "atlan" ile biten pek çok yer ismi vardır.

Kuran'da söz edilen Ad kavmine gelince, M. Asım Köksal'ın Peygamberler Tarihi şöyle yazar, "Ad kavminin yurtları; Hudramevt'e ve Yemen'e kadar uzanan yerler olup Allah'ın yerlerinden, en genişi, en otlu, sulu, bol nimetli olanı idi. Başkalarına verilmeyen boy bos, güç kuvvet de, onlara, verilmişti ... Onlar, inatçı bir zorbanın emrini tutup ardından gittiler de: `Kuvvetçe, bizden daha güçlü kim varmış?" diyerek yer yüzünde büyüklük taslamağa, memleketlerinde azgınlık ve fesatlarını artırmağa, halka zülüm etmeğe başladılar" [6].

Bundan sonra Hud peygamber'in ikazlarına dinlemeyerek Tanrının gazabına uğradılar. Bir kara bulutun ardından gelen kasırgada yok oldular. Halen kadim ****lit [büyük taş] harabelere Araplar "işte Ad kavimden arta kalanlar" diye gösterirler. Soy kütükleri Tekvin'de Nuh oğlu Ham'ın soyundan Ad olarak gösterilen bu kavime gelen felaket Atlantis tufanından sonra olması gerekir. Ancak onlar, tufandan kurtulanlar arasında olup, Nuh soyundan ayrı bir kavim olabileceklerini de hesaba katmamız gerekir. Bu durumda onların iri lanetlenmiş Titan-Nefilim soyundan olup, Atlantisli atalarının "Ad" ismini kullanmaları doğaldır.

Türkçe'de "ata" sözcüğün Atlantis'le ilgili ilkel bir anı içerebilir. Linguist ve Anlantolog Charles Berlitz aşağıdaki cetveli [7] hazırlamıştır:

Bask - ait
Quechua - taita
Türkçe ve Türk dilleri - ata
Dakota [siyu] - atey
Nahuatl - tata
Semiole - initati
Zuni - taççu [tatçu]
Malta - ta
Tagalog - tatay
Welsh - tad
Roumani - thatha
Fiji - tata
Samoa - tata

Ayrıca, Latince'de Pater sözcüğü unutmamak gerekir. Grek mitolojisinde "titan" aynı kökten geldikleri kanısındayız. İlerdeki sayfalarda göreceğimiz gibi büyük olasılıkla titanlar Atlantis'in yerlileriydi. Tamamen varsayımlara dayanarak, Türkçe'de "ata" sözcüğü Atlantisli Ad'lara dayanan bir soy kütüğün göstergesi olabilir mi? Ada sözcüğü Atlan'dan türemiş olabilir mi?

Bu konuda bir varsayım ileri atmaktan ileri gidemeyiz. Aynı şeyi Poseidon'a kutsal olan ve bazılarına göre soyları Atlantis'te gelişen at için denilebilir mi? Atın ilkel türleri Amerikalarda bulunduğu halde, onlar oradan binlerce sene önce yok oldular. İspanyollar Amerika'ya ilk atları getirdikleri zaman yerliler ilk başta, İspanyolları yarı at yarı insan bir yaratık sandılar.

Tekvin'e göre, Adem'in yaratılışından tufan'a kadar 10 nesil geçmişti. Her neslin başında bir önder [patriarch] vardı. Bunların birincisi Adem ve onuncusu Nuh'tu. Onların yaşları günümüzdeki insanlara göre oldukça fazlaymış. Bu konuda Metuşelah 966 senelik ömrü ile rekoru tutuyor. Bazı araştırmacılar bu yılların aslında ay hesabı olduğu kanısındalar. Platon'un kaydettiği Atlantis'in batış tarihini bu kameri hesapla düşürmeye çalışanlar da olmuştur. Ancak, Tekvin'in yazarı veya yazarları onları yıl olarak gösterir.

Tekvin'e göre tufandan sonra insanın yaşama süresi yıl itibari ile, gittikçe azaldı. Platon'un Atlantis’inde 10 kral olması ve Berosus'un tarihinde tufan öncesi 10 kral olması, geçen yüzyıllarda Batı dini çevrelerde gözden kaçmadı, ve Platon'un öyküsü Tevrat’la karşılaştırıldı. Bir çok benzerlikler çeşitli din adamları tarafından Platon'un öyküsün kutsal kitapları doğruladığı görüşüne sevk etti.

Tekvin'de diğer bir bölüm oldukça anlamlıdır, "Ve vaki ki toprağın üzerinde adamlar çoğalmağa başladı, ve onların kızları doğduğu zaman, Tanrı oğulları adam kızlarının güzel olduklarını gördüler, ve bütün seçtiklerinden kendilerine karılar aldılar. Ve Rab dedi, Ruhun adam ile ebediyen çekişmeyecektir, çünkü o da ettir, bunun için onun günleri yüz yirmi yıl olacaktır. Tanrı oğulları insan kızlarına vardıkları, ve bu kızlar onlara çocuk doğurdukları zaman, o günlerde hem de ondan sonra, yeryüzünde Nefilim [devler] vardı, bunlar eski zorbalar, şöhretli adamlardı" [Tekvin Bap 6].
Bu yazımızda biraz olta atacağız belki de zaman zaman sizce fazla uçuk ve fantastik gelebilecek olasılıklarla flört edebiliriz, ancak asıl amacımız bir şekilde gerçekleri ortaya çıkarmaktır. Kitabi Mukaddes'te [Eski Ahit ve Yeni Ahit/İncil] Enok kitabından yer yer söz edilir. Asırlardır saklanan ve kutsal metinler külliyatından çıkarılan bu kitabın iki farklı nüshası vardır, biri yakın zamanlarda bir Rus manastırında bulunarak Slavonik dilde muhafaza edilmiştir. Adı "Enok'un [Hz. İdris] Sırlar Kitabı"dır[8]. Bu kitapta Enok'un Tanrı tarafından göğe kaldırıldıktan sonra cennet ve cehennem katlarında gördüklerini ve sonradan 360 kitap yazdığını anlatmaktadır. İkinci ve çok daha uzun kitap ise "Enok’un kitabı"dır. Burada Nefilimlerin devler olduklarını ve tufandan önceki çöküş devrinde onların insanoğlunun yiyeceklerini tükettiklerini ve bunlar da yetmediğinde insanları yediklerini yazıyor. Bu kitapta, bu çeşit atıflar, dini çevreleri rahatsız etmişti [San Augustine "Tanrının Şehri"] ve kitabın 1772 yılında James Bruce tarafından bir Habeş manastırında bulunana dek, eski ahit külliyatından çıkarılmasına, yüzyıllardır ortandan kayıp olmasına sebep vermişti [9]. Bu kitaba göre Samael tarafından idare edilen melekler Hermon dağına inerek insanlara büyü, savaş, kozmetik gibi yasak sanatları öğretiler. Daha sonra baş melek Mikhael'in önderliğinde dört baş melek Rafael [İsrafil] Mikayil, Cebrail ve Uriel onları bağladılar yeraltına inen bir çukura atılar. Bundan böyle bu dört baş meleğe "Denetçiler" denildi ve onlar dört istikameti, Doğu, Güney, Batı ve Kuzeyi uykusuz gözleriyle gözetlediler. Harut ve Marut gibi düşmüş melekler efsanesi böyle gelişti ve daha sonra Legemeton gibi Haz. Süleyman'a addedilen büyü kitaplara malzeme oldular. Bu da ayrı bir hikaye.

Belki de Blavasky'nin dediği gibi kutsal metinlerin ezoterik şifrelerini çözmede 7 anahtar kullanmamız gerekir. Tekvin'de söz edilen varlıklar melek değil de fiziksel olmalı ki Ademoğullarının kızları ile ilişki kursunlar ve çocukları olsun.

Ademoğulları ile birleşerek bir melez ırkı doğuran Tanrı oğulları kimdi? Gerek Tevrat'ta gerek Ölü Deniz'de bulunan Esen kayıtları anlatıyor ki, insanoğulları kadim bir devirde bir genetik aşılanma gördüler. Bu o kadar açıkça ifade edilmiştir ki bazı arkeolojik ufologlar uzaydan astronotların [tanrıların] gelip insan evrimini geliştirmek için böyle bir işlemde bulundukları olasılığı ciddi ciddi ele almışlardır. Her ne kadar bu yazarlar, kendi tezlerini doğrulamak için bir takım asılsız benzetmeler ortaya atmışsa, Tanrı oğullarının kim oldukları konusunda, kimse tatminkar bir çözüm getirememiştir ve binlerce sene önce, uzaydan gelen ve insandan daha gelişmiş, ancak yinede humanoid olan varlıkların, insan evrimini hızlandırmak için bir genetik aşılama yapmaları modern mitoslardan da biridir. Böyle bir tez doğruysa, o zaman onların insanlarla ortak bir kaynak paylaşmaları gerekir, aksi takdirde onların ne humanoid olmaları, ne de Ademoğullarının kızlarından çocuk yapmaları olasılığı vardır. Bu da spekülasyonlar için yeni sahalar açmaktadır, ancak bütün bunlar, tabii ki, birer varsayımdır.

Kayıtlar insanı kolayca böyle bir düşünceye sevk ediyor. Tanrı oğulların [Beni Elohim] yaratığı bu melez ırk, Grek mitolojisinde Titanlar'a benzer. Platon'un belirttiği gibi bir "tanrı" olan Poseidon yerli bir kadınla birleşerek Atlas ve diğer Titan kardeşlerini doğurdu. Platon'a göre, Atlantis'i yöneten sınıfta tanrı soyu vardı, ancak zamanla tanrı soyu insan soyuna nispeten azalmıştır ve Atlantis'te bir çöküş, bir dejenerasyon başlamıştı. Onlar "yüce ideallerinden sapmaya" başladıkça, sonları hazırlanmaya başlanmıştı. Burada kullanılan [I]"tanrı" sözcüğü ele alırken, unutmamak gerekir ki, farklı kültürlü bir toplumdan çevrilmiş bir terimdir. Platon tek bir Tanrı'yı öğretirdi, küçük harf başlıklı "tanrı" sözcüğü ise büyük harf başlıklı "Tanrı" ile aynı şey ifade etmez.

Irk kavramları, İkinci Dünya Harbinden sonra tabu bir konu haline gelmiştir. Ancak, materyalist bir temele dayanan ve Üçüncü Reich mitosunu oluşturan "herenvolk", "ırk saflığı" gibi görüşler yerine, bu kadim görüşlerde melezliğin işlendiğini görüyoruz. Ancak, Nuh soyu için, ırk saflığını korumak gibi adetlerin varlığı metinlerde gözükmektedir. Bu, hem Yafeti bir kökenden gelen Ariler için, hem de Sami bir kökenden gelen İbraniler için geçerli olmuştur. Musevilerin ırkları dışında evlilik yapmaları tabu olduğu gibi, Ariler de benzeri uygulamaları Hindistan'da yürüterek kast sistemini oluşmuşlardır.

En üstte Ari soyundan Brahminler vardı. Onların diğer kastlerle evlenmeleri bir tabuydu. Hatta, en alt tabakayı oluşturan Sudralar dokunulmazdı. Bu adet de, Nuh soyundan olmayan kavimlerinin varlığını ima etmektedir.

Ezoterik açıdan, bedeni esas alan "ırkçılık" tezleri geçersizdir. Çünkü beden ruhun bir aracıdır. Reenkarnasyon yolu ile ruh farklı ırklara, kültürlere enkarne olmaktadır ve böylece deneyimleri zenginleşmektedir. Ancak, makro düzeyde, kitlesel açıdan ruhsal evrime paralel olarak gelişen ruha daha uyumlu bir araç sağlamak üzere insan bedeninin de bir evrimden geçirmesi söz konusudur. Bu sebeple Nazilerin zorla, kan dökerek empoze etmek istedikleri ırksal evrim, aslında doğal ve birazda planlı ve bilinçli [eugenics] yöntemlerle, ırk ayrımına yer vermeden ileri ki yılarda gerçekleşecektir.

O halde, bazı kadim öğretilere göre, soyumuzda her türlü karışımdan geçen biz insanlar, aslında melez bir ırkız, ve hemen hemen her birimiz, her ırktan olanımız, tarih öncesi unutulmuş göçler sayesinde, bu sözde "tanrıların" kanını az veya çok taşımaktayız. Ancak, Nuh peygamberi ile ilgili kayıtlar bu tür bir aşılamayı desteklemekle birlikte, aynı zamanlarda farklı türden bir mütasyonu da kutsal kitaplarda ele alındığını görüyoruz.

" O günlerde Nuh gördü ki, dünyanın ekseni eğildi, ve felaket yaklaşıyordu. O zaman ayaklarını kaldırarak dünyanın ucunda büyük babasının babası, Enok'un [İdris] bulunduğu yere götürdü. Ve Nuh acılı bir sesle üç kez haykırdı: Dinle, dinle, dinle, söyle dünyada neler oluyor? Yeryüzü zorlanıyor ve şiddetli bir şekilde sarsılıyor."

Enok'un Kitabı [64/ 1-3]

Beyazdut
23-10-10, 00:22
Atlantis ve Ademoğulları II

Nuh ve Nuhoğulları

Genelde, insan tarihinin 10,000 sene önce biten son buzul çağın gerilemesiyle başladığı inanılır, tabii burada taş devrinden başlayan yükselişten söz ediyoruz. Atlantis'in olması gerektiği çağda dünyanın büyük kısmı buzlarla örtülü olmalıydı. Bu buzlar hemen hemen Kanada'nın ve Kuzey Avrupa'nın çoğunu kapladığı gibi Güney Amerika'nın bazı kısımlarını örtüyordu. Demek oluyor ki, dünyanın etrafında ince bir kuşak uygarlığı barındıracak durumdaydı. Aslında dünyanın şimdiki durumu bundan iyi olmakla beraber yine de, onun yuvarlak oluşu ideal iklim açısından güneşi bazı yerleri fazla, bazı yerleri az ısıtmaya ve aydınlatmaya yol açıyor.

Ancak, buzul çağı ile ilgili bilmediğimiz birçok şey vardır. Buzul çağların neden olduklarını bilim adamları saptayamamıştır. Bir takın hipotezler ortaya atılmıştır. Güneşte periyodik olarak ısı gücün azaldığı veya güneş sistemi zaman zaman soğuk alanlara girdiği ortaya atılmıştır. Ayrıca son buzul çağında tropik iklimlerin bitki ve hayvan çeşitlerinin bulunması iklim kuşaklarının yer değiştirdiği tezini güçlendiriyor.

Bilindiği gibi İbranilerin kutsal kitapları arkeoloji ve tarih açısından genelde oldukça güvenilir kaynaklar oldukları saptanmıştır. Ancak kronolojik kayıtlar daha eski çağlara indikçe güvenilirliği de aynı oranda azalmaktadır.

Dünyanın Tevrat'ta belirtildiği gibi 6000 yıl önce yaratılmadığı ve en az dört buçuk milyar yıllık ömrü olduğu artık herkes tarafından biliniyor. Oysa, 1654 yılında, Ussher adında bir İrlandalı Başpiskopos, Tevrat'taki verilere dayanarak yaratılışın M.Ö. 4004 yılında, 26 Ekim sabahı, saat dokuzda başladığını iddia etmişti. Bazı metin ve hadislere dayanarak, dünyanın yaratılış süresi olan 6 günü, her günü 1,000 veya 50,000 yıl ile çarpsak yinede alınan netice tatminkar değildir. O halde, eski İbrani metinlerinin Kuran'da belirtildiği gibi tahrifata uğradığı kanısına varmak mümkündür.

Oysa, mecazi açıdan, Kuran'da da belirtildiği gibi, Yaratılışın sürdüğü 6 günün, aslında farklı anlama geldiği, ilerdeki bölümlerde ele alınacaktır. "Gün" denildiği zaman belirli bir devreyi [bir siklüsü] tamamlayan bir süre düşünüldüğü ortaya çıkıyor. Kutsal kitaplarda [Kuran, İncil ve Bhagavad Gita] bu bazen 1000 yıl olarak ifade edilmektedir ["Tanrının nezrinde bir gün bin yıl gibidir"], 6 gün için daha farklı yaklaşımlar da söz konusu. Bu konuyu kapsamlı olarak "Siklüsler" adlı bölümde ele alınacağız.

Aynı şekilde, Atlantoloji açısından da, Nuh tufanı M.Ö. 2500 veya 3000 değil de, M.Ö. 10.000 civarında olması mümkündür. Bu tarihlerde, büyük olasılıkla, önce açıkladığımız gibi dev bir asteroit'in yeryüzü ile çarpışması, ya dünyanın yörüngesini güneşe daha yakın getirmişti, veya eksenini değiştirerek yine buzul alanları yaratıp eski buzul alanın erimesine yol açmıştır. Böylece, kutuplarda yer değişme iklim değişliklere de yol açması gerekir. Kutuplarda buzların altında bulunan ormanları, aksi taktirde nasıl açıklarız. İlginçtir ki, gerek Enok'un kitabında gerek Herodotus' un Mısır rahiplerinden duyduklarında ve nice eski kayıtta böyle bir eksen değişikliği olduğu açıklanıyor. Mısırlı rahiplerin Herodotus'a anlattıklarına göre Güneş bir zaman batıdan doğuyormuş be doğuda batıyormuş ve dünya birkaç kez eksen değiştirmiş.

Çarpışma yerinin büyük olasılıkla Atlas Okyanusunda, belki de Meksika körfezinde olması okyanustaki kara parçaları volkanik patlamalar eşliğinde denizin dibine sürükledi. Amerika kıtasında incelemeler oranın belirsiz bir geçmişte, büyük bir meteor yağmuruna tutulduğun göstermiştir. Aynı şekilde Büyük Okyanusta bir zamanlar böyle bir meteor yağmuruna maruz kalmıştır. Gökten gelen felaketin sonucunda Atlantis kıtası batmıştı, bazı dağ tepeleri de okyanus ortasında adalar olarak kalmıştır. Bir taraftan kara parçaları çökerken, başka kara parçaları yükselmeye başlamıştı, bunların arasında Ant dağları, Cordilleras dağları, Himalayalar, Pamir dağları ve Kafkas dağlarını sayabiliriz. Hayvan sürüleri, doğa örtüleri ve insanlar toplu olarak öldüler. İnsanların uygarlık anıtları yeryüzünden silindi.

O halde, insan tarihin dünya geçmişi açısından bu kadar kısa bir süre önce başlamasına şaşmamak gerekir. İnsanlar her şeyi yeniden başlamaları gerekirdi. Bu öykünün doğru olmadığını savunanlar, Platon'un belirttiği tarihten çok sonra yazı ve uygarlığın geliştiğini belirtiyorlar. Ancak mevcut arkeolojik bulgulara dayanarak M.Ö. 8-9 bin yıl önce Konya yakınlarında Çatalhöyük'te gelişmiş şehircilik olduğunu gösteriyor [10]. Yazının nispeten yakın tarihte gelişmesi, onun bir felaket öncesi uygarlıkta bulunmaması anlamına gelmez. Yaşlı Mısırlı rahip bilginin yazının unutulması konusunda verdiği açıklamalar bu konuda yeterlidir. Arkeolojik buluntular, uygarlık gereçlerini, bilim ve sanatları gittikçe daha geri bir tarihe atıyor.

Binlerce yıl önceki bu felaketten bir kaç insanın kurtuluşu, tarih boyunca unutulmayan bir öykünün konusu olmuştur. Daha önce belirttiğimiz gibi, bu öykü dünyanın her tarafında korunmaktaydı. Şüphesiz, bunun sonucu olarak diğer felaketlerde olduğu gibi, bir çok hayvanların nesli tükenmişti.

Bilimsel bir varsayıma göre, bu devirde [11 bin sene önce] 40 milyon hayvan aniden öldü.

Nuh peygamberinin bu devirde yaşadığını varsayımına dayanarak onunu bu felakette hazırlıklı olduğu belirtiliyor. Gemisinde ailesi ile birlikte hayvan neslinin seçkin çeşitlerini de almış. Büyük olasılıkla, o devirde bol çeşitleri olan vahşi ve dev cüsseli hayvanlar yerine evcil hayvanların felaketten kurtulmaları, ve gelecekte insan yararına nesillerini devam etmeleri öngörülmüştü. Ayrıca, Kutsal metinlerde açıkça belirtilmediği halde, tarıma elverişli bitkilerin ve meyve ağaçların filizleri de taşındığını kabul edebiliriz. bu konuda bazı belirtiler vardır.

Ancak, dünyanın her tarafında yaygın olan tufan mitoslara dayanarak, öyle sanıyoruz ki, dünyanın çeşitli yerlerinde başka kurtulanlar da vardı. Onlar, "ikinci Adem" olarak değerlendirilen Nuh'tan farklı olarak hazırlıklı değillerdi. Kurtulmaları genelde şans eseriydi. Bu kurtulanlar arasında Ad soyundan olanlar da vardı, dünyanın çeşitli yerlerinde bulunan "Adem öncesi" ve tanrı soyundan aşılanmamış, aborijin ırklar da vardı. Bu yüzden Nuhoğulları ve Ad'lar ırklarının "saflığını" korumak için türlü yöntemler aldılar, ve tarih boyunca görülen ve çeşitli kutsal kitapta yazılan [aborijin] yerlilerle ilişki yasağı sürdürüldü. Ancak, bu uygulanma doğal olarak pek başarılı değildi.

1947 yıllında, Ölü Denize yakın Kumran mağarasında bulunan rulo yazıtlar, İbrani kutsal edebiyatın en eski örneklerini oluşturuyor. Bulunan bir yazıta göre Haz. Nuh farklı bir fiziğe sahipti. Öyle ki, babası Lamek onun kendi oğlu olduğunu karısı Bartenoş'un yemin ve ısrarlarına rağmen inanmamıştı. Haz. Nuh'un "Bakıcılar, Kutsal Olanlar veya devler" in soyundan gelmediğini ancak "meleklerden her şeyi öğrenen" büyükbabası Enok [Haz. İdris]'a danıştıktan sonra inanmıştı [11].

Kumran'da bulunan bu yazıtların Haz. İsa'dan yüz sene önce yazıldığı dikkate alınırsa onların değeri anlaşılır. Her ne kadar Enok'un kitabı San Augustin tarafından belirtildiği gibi kadimliğinden dolayı tahrifata uğramışsa da, Kumran yazıtları ile ilginç benzerlikleri vardır. Orada Haz. Nuh ile ilgili şunları yazılıyor: "Bir süre sonra, oğlum Mathusala, oğlu Lamek için bir eş aldı. O ondan hamile oldu ve bir çocuk doğurdu. O çocuğun etti kar gibi beyaz ve gül gibi kırmızıydı, saçları yün gibi beyaz ve uzun, gözleri güzeldi.

Gözlerini açtığı zaman evi güneş gibi aydınlat ı... Ve babası Lamek ondan korktu ve koşarak Mathusala'ya gitti ve şöyle konuştu, Ben başka çocuklara benzemeyen bir oğul doğurdum. O insan değil gibi, fakat gökyüzü meleklerinin çocuklarına benziyor. O bizden farklı bir yapıda ve hiç bir şekilde bize benzemiyor ... Ve şimdi, babam sana gerçeği öğrenmek için atamız Enok'a gitmeni yalvarırım, çünkü onun yurdu meleklerledir" [Enok'un kitabı 105/1-6]. O halde, eski kayıtlar tufanla silinen eski dünyadan, Nuh ve soyu yeni bir insan prototipi olarak kurtulduğunu belirtiyor. Bu soyun eski Kızılderili ademoğulları ve melez dev ırk yerine beyaz ırk olduğu görülmektedir.

Daha önce belirtimiz gibi, Blavatsky'e göre Atlantisliler dördüncü kök ırka mensuptu, üçüncü kök ırk'ta Lemuryalılar'dı [Mulular], her bir ırk bir felaketle yok olduğu gibi, kurtulanlar, bir sonraki ırkın atalarını oluşturup yeni bir ırk oluşturmuşlar. Bizim de beşinci kök ırktan olduğumuz söylenir ve altıncı kök ırk oluşmaktadır.

Tevrat'ta göre, Nuh'un gemisi Ararat dağında demirlendi. Her ne kadar bu bize olasılık dışı gibi gelse, jeolojik kanıtlar o bölgenin bir zaman su altında olduğunu gösteriyor. Civarda bol miktarda deniz fosilleri ve tuz kristalleri vardır. Van göllünün tuzlu olduğu ve deniz balıkları bulunduğu bilinir. Bunun dışında Ararat'ın tepesinde doğru veya yanlış gemi kalıntıları bulunduğu söylenir. Zaman zaman, bu parçalar incelenmek üzere indirilmişti [12]. Bu konuda ilginç iddialar var, çeşitli belgeler ve fotoğrafları içeren kitaplar yazıldı. Keşif heyetlerinin araştırmaları düzenlendi.

Bu iddiaların gerçek olup olmadığını bilmiyoruz, ancak kutsal kitaplardaki her öykünün arkasında bir gerçek payı vardır. Nuh'un üç oğlu Yafes, Ham ve Sam'dan bütün ırkların türediği inanılır. Yafes'ten “beyaz” ırk, Sam'den Araplar ve İbraniler dahil olmak üzere Sami ırkı, ve Ham'dan Kuzey Afrikalılar türediği yazılır. Tevrat'ta bu üç oğlun soylarını ayrıntılı olarak açıklıyor. Bu soy isimleri aslında bir çoğu Anadolu'da olmak üzere bir çok kavim ve halkların isimlerinden başka bir şey değildir.

Bu konuda birinci asırda yazılan Flavius Josephus'un İbraniler tarihi ayrıntılı bilgi veriyor [13]. Josephus bu konuda şöyle yazıyor, "Nuh'un oğulları üçtü, tufandan yüz sene önce doğan Sam, Yafes ve Ham, [Tufan'dan sonra] dağlardan vadilere ilk inip ev kuranlardandı. Tufanı anımsayarak alçak arazilere inmekten büyük korku duyanları da ikna ederek önderlik yaptılar [1-4-1]". Onlar biliyorlardı ki yaşlı Mısırlı rahibin belirttiği gibi bir tufan olduğu zaman, dağlarda yaşayanlar kurtulur ve vadi ve ovalarda yaşayanlar silinirdi. İlginçtir ki, Orta-Amerika Kızılderilileri, gelen ilk beyaz adamlara, piramitlerin tufandan korunmak, yükseklere tırmanmak maksadıyla yapıldığını söylemişlerdi.

Josephus'un tarihi, Tekvin'deki verilere dayanarak Nuhoğulları için şöyle yazıyor: "Nuh'un torunları anısına kurdukları devletlere kendi isimlerini verilmiştir. Yafes'in yedi oğullu vardı, onlar ilk başlarda Toros ve Amanus [Klikya] dağlarında yerleştiler, sonra Asya'ya doğru Tanais nehrine kadar, ve bir kolu Avrupa'da Kadiz [İspanyada Cebelültarık'ın ağzında ve Atlas Okyanus kıyısında bir şehir]'a kadar yol aldı ve daha önce başkaları bulunmayan ülkelerde yerleşerek, kendi adlarını verdiler. Yafes'in oğlu Gomer Grekler'in Galata [Ankara çevresinde bir Kelt Devleti, ayrıca Fransa'da aynı halk Gal'ler] dedikleri fakat o zamanlar onlar Gomerliler olarak bilinirdi. Magog, Magogitleri kurdu, onlara Grekler İskitler derlerdi.

Yavan ve Madai'a gelince, Madai'dan Madianlar geldi. Onlara da Grekler Medes [İranlı bir kavim] derlerdi. Oysa, Yavan'dan İyonyalılar ve bütün Yunanlılar gelmiştir. Thobel, Thobelitleri kurdu, onlardan da bütün İberler gelir. Mosocheniler Mosoch tarafından kuruldu onlara şimdi Kapadokyalılar [Göreme, Nevşehir] denilir. Halen onlarda eski adlarını gösteren Mazaca [Kayseri] şehri vardır. Anlayana bu gösterir ki, bütün devlet bir zaman o ismi taşırdı. Thiras aynı zamanda hükmettiği halklara Thiraslılar derdi, ancak Grekler onların adlarını Trakyalılar olarak değiştirdiler. Yafes'in soyundan ilk yerlileri olan devletleri adedi çoktur. Gomer'in üç oğlundan Aschanax, Aschanakslılar gelmiştir, artık onlara Grekler tarafından Rhegin [Güney İtlaya'da]'ler denilir. Aynı şekilde Riphath'da Riphalılar Paphlagonlar [Anadolu'da Karadeniz kıyısında yaşayan bir topluluk] ismi türedi. Grekler'in Frigler [Batı Anadolu'da bir devlet] dedikleri Thrugramma'dan türeyen Thrugrammalılar'dı. Yavan'ın üç oğullundan Elissa, Eliselilere adını verdi, onlara şimdi Aioller [Batı Anadolu'da] denir. Tharslar'dan Tarsus ismi alındı, ki bu Klikya'nın eski adıydı. Bunun belirtisi şöyledir, onların en kayda değer şehirlerin ismi Tarsus'tur bu adda theta yerine Tau harfini değiştirmek suretiyle elde edilmiştir. Cethimus, Cethima adasını almıştır, ona şimdi Kıbrıs denilir. Bu nedenle İbraniler adalara ve deniz kıyılara Cethima derler.

Kıbrıs'ta bir şehir eski adını belirtisi korumuştur, o da Grekler tarafından Citius denilir, fakat yerliler tarafından Cithim denilir..."

"Ham'ın çocukları Suriye, Amanus ve Libanus dağlarına kadar yayıldılar... Chus'tan Habeşliler geldi. Halen de günümüzde onlara kendileri ve başkaları tarafından Kuşit'ler denilir. Mestre ismi halen Mısır'da oturanlara Mestre'liler olarak korunmuştur. Phut Libya'nın ilk yerlisiydi... Grek coğrafya'cılar oradaki nehrin ve yerin ismi Phut'tan değiştiğini kaydetmişlerdir. Şimdiki ismini Mesraim'in oğullarından biri olan Lybyos'tan almıştır... Sabas, Sabileri kurmuştur..."

"Sam, Nuh'un üçüncü oğullunun beş oğullu olmuştur. Onlar Fırat nehrinden Hint Okyanusa kadar olan bölge'de yerleştiler. Elam Pers'lerin [İran] atası olan Elamlıları kurdu. Ashur Nineve şehrinde oturdu ve halkına Assuriler dedi...Arphaxad, şimdi Keldani'ler denilen Arphaksadlılar'ı kurdu. Aram, şimdi Suriyeliler fakat önceden Aramiler denilen topluluğu kurdu. Laud, şimdi Lidyalılar [Batı Anadolu'da] fakat önce'den Lauditler olarak bilinen devleti kurdu. Aram'ın dört oğulundan Uz Teachonitis ve Şam’ı kurdu...Uz Ermenistan'ı kurdu... [1-6]". Josephus, bundan sonra Arphaxad'ın soy kütüğün inceleyerek Haz. İbrahim'e kadar getiriyor. Bilindiği gibi kutsal kitaplara göre, Haz. İbrahim'in bir oğullundan İbraniler, diğer oğulundan Araplar türemişti.

Kayıtlara göre, Atlantisliler Nuh yönetiminde bir dağa yerleştiler. Bu dağ Tekvin'e göre Ararat dağı, Kuran ve Süryani Tekvin'ine göre Cudi dağı ve diğer tradisyonlarda farklı dağlardı. Unutmamak gerekir ki olay çok eskidir ve kulaktan ağza geçerken ve yazıtlar kopyalanırken insanlar sürekli bildiği ve onlara yakın olan yerlerin isimlerini yerleştirmeye yönelirlerdi. Atlantis felaketinden diğer kurtulanlar dağlık bölgelerde yerleştiler. Kafkas dağları, Pireneler ve Atlas dağlar onların odaklandığı yerler olduğu kanısındayız. Burada yerleşmiş olan Kafkasyalılar, Basklar ve Berberler aynı soydan geldiği anlaşılıyor.

Ararat dağına yakın olan Kafkas dağları büyük göçlerin başladığı bir yerdir. "Beyaz" ırka Batıda kokazik [Kafkasyalı] denilmesi oldukça anlamlıdır. Ömer Büyükata'nın değerli çalışmaları [14] bu konuyu ayrıntılı bir şekilde aydınlatıyor. Ona göre Apas kelimesi ve Yafes [Japhet] ile aynıdır, hatta Bask ve Pelask aynı kelimenin zamanla değişmeye uğramasından kaynaklanıyor. Toponymy [bölge ve yer isimleri]'e dayanarak Büyükata bu göç yerleri belirtiyor. Pelasklar, Akdenizin Grek öncesi yerlileri idi ve Yunan kültürünü büyük çapta etkilemişlerdi. Dünyanın en kadim dillerinden birine sahip olan Basklar, Atlas dağlarında yaşayan Berberler ile akrabalıkları vardır. Cohane'e göre Berber, İber kelimesinden kaynaklanıyor[İber-İber]. Aynı şekilde, Britanya [İnglitere] ve Breton [Batı Fransa] aynı kelime kökenindendir[Britler], ve çok eski çağlarda ****lit [büyük taş] inşatlar yapan gelişmiş bir İberik akımın kalıntıları İnglitere, Batı Fransa, İrlanda gibi Atlas Okyanus sahili ülkelerde görmek mümkündür [15]. Son bulgulara göre bunların sanıldığından daha eski oldukları ortaya çıkmıştır.

Sekiz senelik bir araştırma sonucu kitabını yazan Cohane, toponomi'e dayanarak dünyayı saran bir kadim kültür kalıntısı konusunda ilginç neticelere varmıştır. Birbirinden yakın neticelerine varan Büyükata ve Cohane'nin çalışmaları şaşılacak benzerlikler arz ediyor. Ancak, ne yazık ki Batı edebiyatı, Kafkasya konusunu ihmal etmektedir. Roma çağında Kafkasya İmparatorluğa bağlı bir eyaletti, adı da aynı İspanya'nın antik adı gibi "İberia"ydı. Kafkasyalıların eski adı Adigeler'di. Başka bir değişle, Ad'lardı.

Atlas Okyanusun sahilinde yerleşmiş olan Baskların dilleri Orta-Amerika'da Maya diline çok yakın bir benzerliği vardır. Bask efsanelerine göre ataları mağaralarda saklanarak felaketten kurtulmuşlar. Baskların eski bir adeti Kızılderili uygarlıklarındaki gibi 20'lerle saymaktı. Bu adet halen Fransızların 80 rakamı 4 adet 20 ile dille getirmeleri şeklinde kalmıştır. Baskların "jai alai" ismindeki top oyunları Mayaların "pok-a-tok" oyunlarına benzer. Kan grupları da diğer Avrupalılardan farklıdır [RH negatif ve AB ve O grubu ağırlıklıdır].

Baskların M.Ö. 10,000 sene Avrupa'yı batıdan istila eden Kro-Magnonların bir kalıntısı oldukları inanılır. Kro-Magnonların beyin kapasiteleri [1600cc] bugünkü insanlardan [1400cc] daha büyüktü. Bu günkü insanlardan daha iri ve boyluydular [182-195 cm.] [16]. Bu insanların belki en son türleri Kanarya adalarında bir zamanlar yaşayan Guançlardı, soylarını İspanyollar tamamen tüketildi. Guançlarda ölülerini mumyalama gibi birçok kadim gelenekleri mevcuttu ve değişik fiziksel özelliklere sahip oldukları söylenir.

Aynı şekilde Peru ve Paskalya adalarında yaşayan "Uru"lar yakın zamanda
yerliler tarafından tamamen öldürüldü. Bu ada halkları günümüzün insanlarına göre iri ve boyluydular.

Atlas Okyanusun Batı sahilleri şu anda Keltler adında sonradan gelme halklarla çevrilidir. Bunlar İskoçyalılar, İrlandalılar, Galler, Cornwallılar ve Bretonlardır. Konuştukları diller Kafkas dillerine benzerlik gösterir. Onların binlerce sene evvel Kafkasya'dan göç ettiklerine dair efsaneleri vardır. Atlas Okyanusuna geldikleri zaman kendilerine benzeyen İberlerle hemen kaynaşmışlardı. Keltlerin izlerini Anadolu'da da bulmak mümkündür, bir zamanlar Ankara yakınlarında bir Galata devleti vardı [17]. İskoçların çaldığı tulumun [bagpipes] ve Bretonlar'ın çaldığı biniou'ya benzeri müzik aleti, Basklar'da ve Karadeniz sahilinde Kafkas soyundan olan Laz'larda tulum halen çalınır.

Amerika kıtasından gelen tarım ürünler çoktur. Yüzlerce bitki arasında patates, domates, çilek, salatalık gibi ürünler beyaz adam gelmeden evvel Amerika'da, çoğu And dağlarında yetişiyordu. Soframıza kurduğumuz sebze ürünlerin yarısı Amerika'ların keşfine borçluyuz. Gerçekten Amerikan uygarlıkların sofraları gelen İspanyollara nispeten daha zengin olduğu saptanmıştır. Bu ürünlerin birçoğunun vahşi çeşitlerin bulunmaması onların çok kadim çağlardan yetiştirilip geliştirdiğini gösterir. Avustralya gibi Atlantis İmparatorluğun ağından uzak olan ülkelerde tarımsal ürünlerin yoksunluğu Darvin'in de dikkatini çekmişti.

Donnelly'e göre bu ürünlerin kaynağı Atlantis'ti ve o, bu ürünlerin gelişmesi gerektiği on binlerce yıllık evrimin orada gerçekleştiği kanısında. Yeni dünyayı bir kenara bırakıp eski dünyada tarım ürünlerin yayıldığı başka bir bölgede de görüyoruz. Edmond de Molin'i aktaran Ömer Büyükata, "Gerçekten; meyve ağaçları, dünyanın bu mümtaz derecede çeşitli meyve türlerine rastlanılmaz ... Sicilya' dan daha mutlu olan Kolkhide [Batı Kafkasya] eski bolluğundan bugün hiçbir şey kaybetmemiştir ... Burada en çok göze çarpan şey meyve ağaçları arazisi olmasıdır. Hatta Kandül ve başka bitki bilginlerine göre Kolkhide, meyve ağaçların anavatanıdır.

Onların kanılarına göre elma, armut, erik, kiraz, dut, kiraz badem ağaçları, frenküzümü, bağ, turp ve birçok sebze çeşitleri hep buradan, bu vadilerden etrafa yayılmış bulunduğu gibi, bu ürünler en ilkel ve en çok kendi kendine yetişir bir halde yalnız burada bulunurlar..." [18]. Bir varsayıma göre tufandan kurtulan bir gemi, insanoğullunun evcilleştirdiği hayvanları ve tarım için elverişli bitki ve ağaç türlerini bu bölgeye yakın bir yere taşıdı, bu gemiye Nuh'un gemisi denilirdi.

Türkçe'nin Kızılderili dillerle benzerlikleri bilinir, bu konuda bazı araştırmalar vardır. Atlantoloji ve Mu konusu işleyenler arasında ile ilgili özellikle Haluk Cemil Tanju'nun "Orta-Asya Göçlerinde Turunçderililer" [19] ve Kazım Mirşan'ın anlaşılması zor "Akınış Mekaniği, Altı Yarıq Tiğin" [20] kitapları ilginçtir. Ayrıca Dr. Hamit Zübeyir Koşay birkaç yıl Basklar arasında bulunduktan sonra Türkçe ve Baskça arasında bir bağ kurmuştur [21]. Diller kısa sürelerde büyük değişikliklere uğradığı için binlerce sene evvelki durumu için bir şey söylemek zor.

Norveç'li Thor Heyerdahl yaptığı araştırmalarında haklı bir ün kazanmıştır. "Kon-Tiki" [22], "Aku Aku" ve "Polenesya'ya Deniz Yolları" adlı eserlerinde anlatılan, Peru'dan Paskalya adalarına ilkel bir deniz salında yaptığı yolculukta, eskiden böyle bir yolculuğun olasılığını kanıtlamıştı. Onun gerek arkeolojik, dilbilimi ve mitolojik araştırmaları eski çağlarda beyaz adam anlamına gelen "Urukehu" adında bir halkın Peru uygarlığını yaratıklarını, ancak melezler ve oranın yerlileri tarafından kovulduktan veya bilinmeyen bir sebepten dolayı göç ettiklerinde, Paskalya adalarına yerleştiklerini belirtmişti. Urukehular sonradan Paskalya ve Hawaii adalarında aynı akibete uğradıktan sonra nesli yok olmuştu. Yeni Zelanda da aynı şekilde Urewera ülkesinin dağlarında bir zamanlar Turehu adında beyaz bir ırk varmış. Bu ırklar And dağlarında Titicaca gölü civarında yaşayan ve muhtemelen Uruguay'a ismini veren "Uru"larla aynı oldukları inanılıyor. Heyerdahl'a göre Urukehuların boyları iki metre civarlarında olup, genelde kızıl saçlı ve bazen sarışındılar. Gerek Peru'da gerek de Paskalya adasında yapılan mezar kazıları bu tezleri doğrulayan cesetler bulundu. Ayrıca Paskalya adasındaki dev heykellerin kafa üstleri kırmızıya boyanıyordu. Paskalya adalarında on yedinci asırda çıkan bir ayaklanmada yerliler "uzun kulaklılar" denilen bu halkı yok ettiler. Kurtulan tek bir "uzun kulaklı" soyunu sürdü, ve Thor Hyderdahl bazıları kızıl saçlı olan ve önceden Avrupalı sandığı torunları ile geçirdiği ilginç anıları kitaplarında aktarmıştır. Bu kavimin adı kulaklarını uzatmak için uyguladıkları bir deformasyon yönteminden ileri geliyordu ve uzun kulak kültü, Uzak Doğu'da, özellikle Kamboçya'daki esrarengiz Anghor medeniyetine Buda heykellerinde görülmektedir. Paskalya adalarında bulunan yazıt örneklerindeki harf karakterleri Sümer yazıtları ile hemen hemen aynı oldukları gözetilmiştir. Bu çok ilginç bir olaydır, arkeologlar her zaman ki gibi açıklayamadıkları olaylar karşısında sessizliklerini korumaktadırlar.

Beyazdut
23-10-10, 00:26
Atlantis ve Ademoğulları III

Ergenekon efsanesine göre ilk Türkler demirciydi. Sarp dağlarla çevrili bir arazide bulunuyorlardı. Dağları eriterek ve delerek bu doğal hapisten kurtulmuşlardı, ki bu yüksek bir teknoloji anımsatıyor. Çin kayıtlarına göre eski Göktürkler [Türkmenler] genelde kızıl kestane saçlı ve bazen sarışındı, gözleri yeşil veya maviydi. İran'daki Türkmenlerde de aynı şey söz konusu. Kullandıkları runik görünüşlü alfabe de düşündürücüdür. Yine de, bu konuda demode ve şoven ırkçı tezleri yeniden hortlatmak amacınca değiliz, bu görüşlerimize tamamen ters düşer. Diğer topluluklar gibi Türkler çok karışmıştır, özellikle Anadolu ve Trakya Türkleri. Günümüzün insanı her yerde melezdir, ancak kadim çağlarda insanlar bu denli karışmamışlardı.

Türk adının kökeni Urukehu veya Turehularla bir olabilir mi? James Bailey'nin araştırmalarına göre dünyanın muhtelif yerlerinde demir mağaraları bulunur. Karbon 14 testlere göre Güney Afrika'da bir mağara M.Ö. 41.250 senesinde işleniyordu. Bailey'e göre binlerce yıl önce Tunç çağı denizci madencilik firmaları dünya'nın çeşitli yerlerinde demir ve başka madenler için kazı yapıyorlardı ve mağara duvarlarında "şirketlerinin logolarını" bırakıyorlardı.

Bunların arasında gamalı haç [svastika], haç, güneş sembolü, çifte balta, helezon ve paralel iki dalga en yaygın olanlar arasındaydı. Türklerin ilk ataları Ural-Altay dağlarında kadim ve kayıp uygarlığın madencilik kolonisi olabilir mi? Felaket geldiğinde ondan kurtulanlar arasında olup, yeni yurtları Orta Asya'da yayılmış olabilirler mi? Yoksa, Yafes oğullarının bir kolları mı idiler? Tanrıçaları "Turan" olan ve Troya'dan [Truva, Tür-va ?] Etrurya'ya [İtlaya/Tyrhenia] göç ettikleri söylenen ve şehirleri Tarkon tarafından kurulan Etrüskler [E-türk ?] ve ile bir bağlantıları var mıydı?

Bir denizci halkı olan Etrüsklerin Anadolu’dan geldiklerini ve Lidya'dan giden bir koloni oldukları Herodotus tarafından kaydedildiği halde, günümüzde bu ihtiyatla karşılanır. Her ne kadar Lidyalıların baştanrıları Tarku adına taşıyorsa, Halikarnaslı Diyonysos iki toplumun arasındaki farkları işaret etmişti. Heykel ve resimlerindeki çekik gözlü moğul-kokazoid figürler, at, şavaş ve güreş motifleri bir Türk köken tezine yol açmıştı, ancak bunu kanıtlayacak ciddi delil olmadığı gibi, dilleri de henüz çözülememiştir. Ayrıca Türklerin kökeni en az Etrüsklerin kökeni kadar çözülmemiştir. Elli yıl önceye kadar, Batı'da Türklere belirli bir hüviyet tanınırken ve Sümeroloji ile ilgili kitapların çoğunda Sümerlerin Turan asıllı olduğunu yazarken, günümüzde Türklerin adeta kökleri olmadığı yolundaki görüşler yaygındır. Ancak, bundan alınmamak gerekir, çünkü varsayımcılığa karşı olan bu akım, diğer toplumları da aynı işleme tabi tutuyor.

Bir iddiaya göre Lidyalıların bir kolu İtalya ya giderken, diğer bir kolu Klikya'ya [Güney Doğu Anadolu] giderek Toroslar'a ve Tarsus şehrine adlarını vermişler, onlara Trakheiotlar denilirdi ve adları Trakyalılara benzerlik arz eder. Diğer bir kolu da İspanya'ya giderek Tartessus [Eski Ahit'te Tarşiş] ismini vermiş, ancak Tartessus'un çok eski olduğu, kökenleri taş devrine uzandığı anlaşılıyor.

Her ne kadar İtalya'da Turin ve Torino gibi bir sürü ilginç şehir isimi varsa ve Roma ve Romulus efsanesi, Asena efsanesine şaşılacak benzerliği varsa. Tabii ki, şüpheli bir yöntem olan toponymy'e [yer isimleri] dayanarak ve şoven duygulara kapılarak böyle bir sonuca varmak, bu konuda spekülatif bir varsayımı ileri sürmekten öteye gitmez. Daha somut sonuçlara varmak uzmanların işidir. Ama bazı ilginç bağlantılara işaret etmekten kendimizi alıkoyamıyoruz.

Örneğin, İsviçre'de Zürih kentinin eski adı Turikon idi ve civarında ona benzer yer adları da varmış. Donelly şöyle yazıyor Strabo [M.Ö. 63 - M.S. 21] Turduli ve Turdetaniler konusunda şöyle diyor "Bütün İberler arasında en bilgili bunlardır; onlar yazı sanatı kullanıyorlar; eski tarih anılarını kaydeden kitapları var, ayrıca altı bin senelik bir geçmişleri olduğunu iddia ettikleri şiir ve şiir olarak yazılmış kanunları var". Ayrıca, eski Mısır kayıtlarına göre, Anadolu sahil halkları denizciydi ve korsanlık yaparlardı.

Onlara Tukrianlar denilirdi. Altı topluluğun birliğinden oluşmuş bu halklar Ramses III ile savaşmışlardı ve aralarında Tokhariler ve Thekerler de vardı. Onlarla Lübnan'ın kadim ve esrarengiz şehri Tyre ile bağlantı kuranlar var. Gerek Tyre, gerekse de Tartessus denizcilerin barındığı liman şehirleriydi.

Beyazdut
23-10-10, 00:26
Aztekler

And Dağları’nın yüksek kesimlerindeki vadilerde yaşamış ve 12.-16. yüzyıllarda büyük bir imparatorluk kurmuş olan Güney Amerika yerli halkıdır.16. yüzyıldaki İspanyol istilasından önce,ortalama 5-10 milyon nüfuslu çok iyi örgütlü bu imparatorluk,14. ve 15. yüzyıllarda güçlenerek topraklarını bu günkü Bolivya,Peru,Ekvador ile Arjantin ve Şili’nin bazı bölimlerini içine alacak kadar genişletti.

İnkalar’dan önce Güney Amerika’da başka uygarlıklar vardı.Bunlar Bolivya’nın yüksek dağlık bölgelerinde ,Titicaca Gölü yakınında yaşayan Tiahuanacolar,And Dağları’nın Ekvador’dan Bolivya’ya kadar uzanan yüksek yaylarında yaşayan Keçuvalar,Peru’nun kuzeyindeki dağlarda yaşayan Çavinler,Peru’nun güney kıyısındaki Nazkalar ve kuzeyde kıyıda yaşayan çimulardır.Bu eski uygarlıkların doğuşu yaklaşık İÖ 200 tarihlerine kadar uzanır.Bu insanların nereden geldikleri bilinmemektedir,ama ağır kayaları biçimlendirmedeki başarıları ve yapı tekniklerindeki ustalıkları düşünülürse, ne kadar yetenekli oldukları anlaşılır.Tiahuanaco’da birbirine kenetlenecek biçimde dikkatle oyulmuş dev bloklardan yapılma büyük taş yapılar vardır.Çimu ve Nazka halkının ise yapı ve piramitlerinde kayadan çok ker***i yeğledikleri görünmektedir.

Varlığı Roma İmparatorluğu ile aynı döneme rastlayan bu eski uygarlıklar Roma İmparatorluğu gibi İS 200-400 yılları arasında çökmeye başladı ve İS 800’de çoğunun yerinde yalnızca yıkıntılar kaldı.Bundan ortalama 300 yıl sonra İnka Peru’nun ortalarındaki Cuzco vadisinden indi ve kendilerinden önce başka halkların yaşamış olduğu bu bölgeye yerleşti.İnkalar dağlardan kıyılara doğru yayıldılar.15.yüzyılda çevrelerindeki güçlü kabilelere boyun eğdirdiler.Ele geçirdikleri topraklardaki insanların bir bölümünü başka bölgelere sürerek başkaldırmalarının önüne geçerken,bir bölümünü de tarım ve bayındırlık işlerinde zorla çalıştırdılar.

Cuzco vadisinde yer alan ve İnka İmparatorluğu’nun başkenti olan Cuzco ‘’Güneşin Kutsal Kenti’’olarak bilinirdi.İmparatora Tanrı gözüyle bakılır ve Güneş’in soyundan geldiğine inanılırdı.İmparatorun,yaşam ve ölüm konusunda tartışılmaz bir otoritesi vardı.

İnka’larda 10 ailelik gruplar kendilerine bir önder seçer,önderler bir şefin sorumluluğunda olurdu.Her şefin buyruğunda 5 önder vardı ve bu düzen hepsinin önderi ve yöneticisi olan İmparatora kadar uzanırdı.

Halk belirli bir yaşama ve çalışma düzenine uymak zorundaydı.Her şey devletindi.Çocuklar ve yaşlılar dışında herkesten çalışması beklenirdi.Tembellik ve insan onuruna aykırı davranışlar ağır biçimde cezalandırılırdı.Halk yoksul değildi;ama malı mülkü de yoktu,özgürlükleriyse sınırlıydı.Ürettiklerinin belirli bir kısmını İmparatora ve rahiplere vermek zorundaydı.

İnkalar,çatıları tahta kirişler üzerine saman örtülü,altın süslemeli büyük taş kaleler ve tapınaklar yaptılar.Cuzcu Kalesi’nin duvarları tonlarca ağırlıkta taşlardan yapılmıştı ve yüksekliği 6 metreyi buluyordu.İspanyollar Cuzco’daki büyük güneş tapınağını bastıklarında olağan üstü güzellikte altın ve değerli taşlarla süslü eşyaların yanı sıra üzerinde Güneş tanrısının resminin bulunduğu kocaman bir altın tabak buldular.Ay tapınağında ise her şey som gümüştendi.Başkentte yapılan büyük şenliklerde yağmur tanrısına lamalar ve insanlar kurban edilirdi.

İnkaların evleri kendilerinden önceki uygarlıklar oranla daha küçüktü.Köylülerin evleri ker***ten ve saman damlıydı.Eski Mısırlılar gibi İnkalarda ölülerini mumyalar yada başka yöntemlerle korurlardı.

İnka İmparatorluğu’nun kıyı halkı bakırı döverek kaplar yapar yada eritilmiş metali,kalıplara dökerek biçimlendirirdi.Kıyının kuzey kesiminde yaşayan halk,değişik anlatımlı insan başı biçiminde çanak çömlek yapıyordu.İnkalar basit tezgahlarda çok güzel duvar halıları ve yaygılarda dokurlardı.Pamuklu dokumaları o kadar inceydi ki,İspanyollar bunları ipek sanmıştı.Kemik ve bambudan flüt,toprak ve deniz kabuklarından borazan ve tunçtan çanlar yaptılar.



İnkalar düzgün ve geniş yollarını taşlarla döşediler.Kayaları oyarak kısa tüneller,tahtadan köprüler yaptılar.Gelişkin bir haberleşme sistemleri vardı.Belli aralıklarda kurulu posta istasyonlarına ulaklar haber taşırdı.Yollarda ayrıca dinlenme evleri de yapılmıştı.Tekerlek bilinmediğinden yükleri lama sürüleri taşırdı.

Taş yontuculuğundaki üstün becerilerine karşın İnkalar’ın Mayalar gibi gelişkin araç gereçleri yoktu.Ne bir yazı sistemleri ne de paraları vardı.İplere düğüm atarak hesap yaparlardı.

Dünyada ilk patates üreticileri İnka çiftçileridir.Öbür ürünleri mısır,tatlı patates ve manyoktu. Domuz,ördek,köpek ve lama yetiştirirler,lama tüyünden dokumalar yaparlardı.

16.yüzyılda iki kardeş arasında çıkan taht kavgası imparatorluğu zayıflattı.Tahtın varisi Huascar’ı üvey kardeşi Atahualpa hapse attırdı.Francisci Pizarro yönetimindeki İspanyollar altın aramak için Peru’ya ayak bastıklarında tahtta Atahualpa vardı.

İspanyol komutan Francisci Pizarro,Atahualpa’yı tuzağa düşürerek tutsak aldı.Atahualpa hapisteyken Huascar’ın öldürülmesi için emir verdi.Emir yerine getirildi;ne var ki,bunu gerekçe gösteren Pizarro,Atahualpa’yı idam ettirdi.Başsız kalan ülkeye İspanyollar egemen oldular ve İnka İmpratorluğu’nun topraklarının tümünü ele geçirdiler.

Günümüzde yaşayan İnka nüfusu 3 miyondan daha azdır. Bugün And Dağları’nın Keçuva dili konuşan köylüleri İnkalar’ın soyundan gelir.Bunlar Peru’nun yüzde 45’ini oluştururlar.

Beyazdut
23-10-10, 00:27
Aztekler, Nasıl Yaşadılar?

15. yüzyıl ile 16. yüzyıl başlarında, bugünkü Meksika’nın orta ve güney kesimlerinde büyük bir imparatorluk kurmuş halk. Nabuva dili konuşan Azteklerin adı, atalarının bir olasılıkla Kuzey Meksika’da bulunan anayurdu için kullanılan Aztan’dan (Beyaz Ülke) gelir. Öteki adlarından “Tenoçka”, ataları Tenoch’tan kaynaklanır. Gene Aztekler için kullanılan “Meksika” adı, Texcoco Gölünün mistik adı Metzliapan (Ay Gölü) ile ilişkilendirilir. En büyük kentleri Tenochtitlan’ın adı “Tenoch”tan türetilmiş, “Meksika” ise önce kentin ve çevresindeki vadinin, sonradan da tüm ülkenin adı olmuştur. Azteklerin kendilerinden söz ederken kullandığı “Kulhua*Meksika” adı ise, Meksika Vadisinin en gelişmiş merkezi olan Colhuacan ile özdeşleşmek çabasını yansıtır.

Azteklerin kökeni kesin olarak bilinmemektedir. Ama bazı gelenekleri, 12. yüzyılda Orta Amerika’ya gelene değin, daha kuzeydeki Meksika Platosunda avcılık ve toplayıcılıkla geçinen bir kabile oldukları izlenimini verir. Gene de, Aztlan, yalnızca destanlarda doğmuş bir yer olabilir. Azteklerin güneye göçünün, Toltek uygarlığının çöküşünü izleyen ve belki de bu çöküşü hızlandıran genel bir göç hareketinin parçası olduğu sanılır. Texcoco Gölündeki adalara yerleşen Aztekler, tarihleri boyunca başlıca merkezleri olan Tenochtitlan’ı M.S. 1325’te kurdular. Büyük bir devlet ve sonunda bir imparatorluk kurabilmelerinin temelinde, kullanılabilir tüm toprakların entansif biçimde ekildiği, gelişkin bir sulama ve bataklık kurutma sistemine dayalı olağanüstü tarım düzenleri yatar. Bu yöntemlerle sağlanan yüksek verimlilik, zengin ve kalabalık bir ülkenin doğmasını sağlamıştır.

Tenochtitlan, Itzcoatl döneminde (1428-40) komşu Texcoco ve Tlacopan devletleri ile ittifak kurarak Orta Meksika’da egemen güç durumuna geldi. Daha sonra hem ticari ilişkiler, hem de fetihler yoluyla, 400-500 küçük devletten oluşan, 5-6 milyonluk nüfusuyla 1519’da 207.200 km2’lik alana yayılan bir imparatorluğun merkezi oldu. Kent, en gelişkin döneminde, 13 km2’yi aşkın bir alanda 140 binden çok insan barındırıyordu; dolayısıyla Orta Amerika uygarlıklarının tarihinde en yoğun nüfuslu yerleşim yeriydi. Aztek devleti, askerlerin egemenliğindeki bir despotluktu. Kastlara ve sınıflara bölünmüş ama dikey akışkanlığını da koruyan Aztek toplumunda yükselmenin en güvenli yolu savaşta kahramanlık göstermekti. Devlet işlerini rahipler ve bürokratlar yürütürdü. Toplumun alt katmanlarında, serfler, sözleşmeli hizmetkarlar ve köleler yer alırdı.

Aztek dini, birçok Orta Amerika kültüründen değişik unsurları özümsemiş, çeşitli inanç sistemlerinden karşıt öğeleri bir araya getirmişti. Önceki halkların birçok kozmolojik inancını paylaşan bu din, özellikle evrenin bir dizi yaradılışın sonuncusu olduğu ve 13 gök katı ile 9 yeraltı dünyası arasında bulunduğu yolundaki Maya inancını benimsemişti. Azteklerin başlıca tanrıları, Savaş ve Güneş Tanrısı Huitzilopochtli, Yağmur Tannsı Tlaloc ve yarı tanrı-yarı kahraman Tüylü Yılan Quetzalcoatl idi. insan kurban etme töreninde, kurbanın yüreği Güneş Tanrısı’na sunulurdu. Kan akıtma töreni de yaygındı. Dinle yakından ilişkili Aztek Takvimi, rahiplerin uğraşı olan kapsamlı bir ayinler ve törenler döngüsünün temeliydi. Orta Amerika’nın büyük bölümünde kullanılan bu takvim, 365 günlük (20’şer günlük 18 ay, artı 5 uğursuz gün) bir güneş takvimi ile 260 günlük (20’şer günlük 13 devre) bir dinsel yıldan oluşuyordu. Birbirine koşut giden bu iki yıl döngüsü, 52 yıllık daha büyük bir döngünün parçasıydı. Yöreye 1519’da gelen İspanyol kaşifler bu uygarlığın gelişmesine son verdiğinde Aztek İmparatorluğu’nun genişlemesi ve toplumsal evrimi henüz durmuş değildi. Son imparator II. Montezuma (hd 1502-20), Hernan Cortes tarafından tutsak, alındı ve hapiste öldü. imparatorluk, üstün silahlarla donanmış Avrupalılarca hızla fethedildi.

Azteklerin Batı dünyasında Codic olarak bilinen ve geyik derisi ya da sabır otu liflerinden yapılmış kağıtlara yazılmış kutsal metinleri ve elişleri, tapınaklarda korunurdu. Yazıcılar, ideogram, resimyazı ve fonetik imgelerin karışımı bir teknik kullanırlardı. Dinsel tören takvimi, kehanetler, törenler ve tanrılar ile evrene ilişkin yorumlar da yazıcıların ilgi alanına girerdi. Ülkenin fethedilmesinden sonra bu metinlerin çoğunun yok edilmesine karşın, Codex Borbonicus, Codex Borgtav, Codex Fejervary-Mayer ve Codex Cospuno gibi bazı örnekler günümüze ulaşabilmiştir. Bu el yazması metinlerin anlaşılması çok güçtür ve pek azı gerçekten Azteklere aittir.

Arkeolojik kalıntılar arasında tanrı heykelleri, dinsel içerikli taş alçak kabartmalar, duvar resimleri, kilden yapılmış insan heykelleri ve vazolar ile taş ve ahşap maskeler bulunur. Aztek sanatı temelde simgesel olduğu için bu kalıntılar yardımıyla önemli bilgiler elde edilebilir.

Aztek Takvimi

Tonalpohualli denen 260 günlük dinsel yıl ile 365 günlük güneş yılını birleştiren takvim sistemi. Örnek aldığı Maya takvimi gibi, Aztek takvimi de 20'şer günlük 13 döneme bölünen dinsel yıl ile 20'şer günlük 18 aya bölünen ve ayrıca uğursuz sayılan beş günlük bir dönemi (nemontemi) içeren toplumsal yıldan oluşuyordu. Gene Maya takviminde olduğu gibi, dinsel ve toplumsal Aztek yılları her 52 yılda bir, birbirlerine göre aynı konuma gelirdi. "Yılların Bağlanması" ya da "Yeni Ateş Töreni" adıyla kutlanan bu olaya hazırlık olarak önce tüm kutsal ateşler ve evlerdeki ateşler söndürülürdü. Törende heyecanın doruğa ulaştığı anda rahipler yeni bir kutsal ateş yakardı. Ardından Aztek halkı da ocaklarındaki ateşi yeniden tutuşturur ve şölene geçerlerdi.

1790'da Mexico'da yapılan kazılarda bazalttan yapılmış, ağırlığı 25 tonu bulan, 3,7 metre çapında daire biçiminde bir takvim taşı ortaya çıkarılmıştır. Bugün Mexico Ulusal Antropoloji Müzesi'nde sergilenmekte olan taşın tam ortasında Aztek Güneş Tanrısı Tonaiuth'un yüzü görülür. Bu yüzün çevresinde de tanrının önceki cisimleşmiş biçimlerini yansıtan ve dünyanın dört eski çağını simgeleyen kare biçimindeki dört pano vardır. Bunları da Aztek ayının 20 gününü simgeleyen işaretler çevreler.

Aztek Tanrıları

Huitzilopochtli: Uitzilopochtli olarak da yazılır (Nahuva dilinin Nahuvatl lehçesinde huitzilin: “kolibri” ve opochtli: “sol”). Güneş ve savaş tannsı. Aztekler ölen savaşçıların ruhlarının kolibri (çok güzel, parlak renkli bir kuş bedenine büründüğüne inanırlar ve güneyi dünyanın sol yanı olarak kabul ederlerdi. Bu nedenle Huitzilopochtli’nin adı “güneyin dirilen savaşçısı” anlamına geliyordu. Öteki adlarından ikisi Xiuhpilli (Turkuvaz Prens) ve Totec’ti (Efendimiz). Nahual’ı (büründüğü hayvan biçimi) kartaldı.

En eski inanışa göre Huitzilopochtli, Coatepec Dağında, Tula kenti yakınında doğmuştu. Annesi Yeryüzü Tanrıçası Coatlicue, gökten düşen bir top kolibri tüyünü (Yani bir savaşçının ruhunu) bağrında sakladıktan sonra Huitzilopochtli’ye hamile kalmıştı. Erkek kardeşleri olan güney yarıküre yıldızları Centzon Huitznaua (Dört Yüz Güneyli) ve kız kardeşi Ay Tanrıçası Coyolxauhqui onu öldürmeye karar vermişler, ama Huitzilopocthli, Xiuhcoatl'ıı (turkuvaz yılan) silah olarak kullanıp onları yok etmişti.

Başka efsanelere göre Huitzilopochtli, Aztekleri geleneksel yurtları Aztlan'dan Meksika vadisine ulaştıran uzun göç sırasında kabilenin kutsal önderiydi. Rahipler onun colibri biçimindeki tasvirini omuzlarında taşıyorlardı. Bir gece onun buyruk veren sesi duyuldu;bu bu buyruk gereğince Aztek başkenti Tenochtitlan 1325’te Meksika Vadisindeki gölde küçük ve kayalık bir adada kuruldu. ilk tapınak, rahiplerin bir kartalı bir yılanı yutarken gördükleri kaya üzerinde yer alıyordu. Sonraki Aztek hükümdarları bu sunak yerini genişlettiler. Sekiz Kamış yılında (1487) imparator Ahuitzotl burada görkemli bir tapınak yaptırdı.

Huitzilopochtli genellikle kolibri biçiminde ya da kolibri tüylerinden miğfer ve zırh giymiş bir savaşçı olarak betimlenirdi. Bacakları, kolları ve yüzünün alt bölümü maviye, yüzünün üst bölümüyse siyaha boyanırdı. Ayrıntılarla işlenmiş tüylü bir başlık giyer, elinde bir kalkan ile bir turkuvaz yılan bulunurdu.

Dinsel takvimin Panquetzaliztli (Değerli Tüy Bayraklar şöleni) adı verilen yılının 15. ayı. Huitzilopochtli’ye ve yardımcısı Paynala (Tez Canlı: Paynal’ı canlandıran rahip, tören alayı kentin çevresinde dolanırken en önde koşarı adanmıştı. Bu ayda, savaşçılar ve auıanime (fahişeler) tanrıya adanan tapınağın önündeki alanda geceler boyunca dans ederlerdi. Savaş esirleri ya da köleler Huitzilopochco’da (bugün Churubusco, Mexico yakınında) kutsal bir kaynağın suyuyla yıkanır, Paynal’ın başını çektiği tören alayının kenti dolaşması sırasında ya da daha sonra tapınağın sunak taşında kurban edilirlerdi. Rahipler ayrıca tanrının en önemli silahını simgeleyen, ağaç kabuğundan yapılmış bir yılan yakarlardı. Son olarak Huitzilopochtli’nin öğütülmüş mısırdan yapılan bir tasviri törensel olarak okla öldürülür, rahipler ve rahip adayları arasında paylaşılırdı. “Huitzilopochtli’nin bedeni"ni yiyen gençler bir yıl boyunca ona hizmet etmek zorundaydılar.

Aztekler güneş tanrısına günlük besin olarak (tlaxcaltiliztli) insan kanı ve yüreği sunmak gerektiğine ve "güneş insanları" olarak kendilerinin de tanrıya bu kurbanı bulmakla yükümlü olduklarına inanırlardı. Kurban yürekleri quauhtlehuanitl'e (yükselen kartal) sunulur ve quauhxicalli'de (kartal vazosu) yakılırdı. Savaşta ya da sunak taşında ölen savaşçılara quauhteca (kartalın insanları denirdi. Savaşçıların öldükten sonra, ilkin güneşin parlak kuyruğunun bir parçasına dönüştüğüne, dört yıl sonra da sonsuza değin kolibrilerin bedeninde yaşamaya başladıklarına inanılırdı.

Büyük Huitzilopochtli rahibi Quetzalcoatl Totec Tlamacazqui (Tüylü Yılan, Efendimizin Rahibi), Yağmur Tanrısı Tlaloc'un büyük rahibiyle birlikte Aztek din adamlarının başıydı.

Quetzalcoatl: Nahuatl dilinde quetzalli: "değerli tüy" ve coatl : "yılan". Eski Meksika tanrılarının en önemlilerinden olan Tüylü Yılan. Tüylü Yılan betimlemelerinin ilk örneklerine ülkenin merkezindeki Teotihuacan kültüründe (3-8. yy.) rastlanır. O dönemde Quetzalcoatl, Yağmur Tanrısı Tlaloc'la yakından ilgili bir yer ve su tanrısıydı.

Nahua dili konuşan kabilelerin kuzeyden göç etmesiyle Quetzalcoatl inanışında önemli değişiklikler oldu. Tula kenti çevresinde gelişen Toltek kültüründe (10-12. yy.) gökcisimlerine tapınmayla ilişkili olarak savaşın ve insan kurban edilmesinin önemi arttı. Quetzalcoatl sabah ve akşam yıldızı tanrısı sayıldı ve tapınağı Tula'daki törenlerin merkezi oldu.

Aztek döneminde (14-16. yy) Quetzalcoatl rahiplerin koruyucusu, takvimin ve kitapların mucidi ve demircilerle başka el sanatçılarının koruyucusu sayıldı. Aynı zamanda Venüs gezegeniyle eş tutuldu. Sabah ve akşam yıldızı olarak ölümün ve yeniden dirilişin de simgesiydi. Arkadaşı köpek başlı tanrı Xolotl’la birlikte ölmüş ataların kemiklerini toplamak için Mictlan’ın yeraltı cehennemine indiğine ve topladığı kemikleri kendi kanına bulayarak bugün yeryüzünde yaşayan insanları doğurduğuna inanılıyordu.

Bir başka önemli efsaneye göre Ouetzalcoatı Tolteklerin başkenti Tula’nın rahip kralıydı. insan değil, yalnızca yılan, kuş ve kelebek kurban ederdi. Ama Gece Göğünün Tanrısı Tezcatlipoca büyü yaparak onu Tula’dan atmıştı. Quetzalcöatl da “tanrısal su” (Atlas Okyanusu) kıyılarına inmiş ve kendini ateşe atarak Venüs gezegeni haline gelmişti. Bir başka öyküye göreyse yılanlardan yapılmış bir sala binerek doğu ufkunda kaybolmuştu.

Tezcatlipoca’nın Tüylü Yılan’a karşı kazandığı zaferde gerçeklik payı olabilir. Toltek uygarlığının ilk yüzyılında Teotihuacan kültürünün rahipler düzeni ve barışçı ilkeleri geçerliydi. Kuzeyden göç edenlerin baskısı toplumsal ve dinsel bir devrime yol açmış, yönetim rahiplerden askerlerin eline geçmişti. Ouetzalcoatl’ın yenilgisi klasik teokrasinin çöküşünü haber veriyordu. Onun doğuya yaptığı deniz yolculuğu, Toltek özellikleri gösteren Itza kabilesinin Yucatan’ı istilasıyla ilişkili olabilir. Quetzalcoatl’ın takvim adı Ce Acatl’dı (Tek Kamış ve onun Tek Kamış yılında doğudan geri döneceğine inanılırdı. Bu inanç Aztek hükümdarı II. Montezuma’nın, Meksika Körfezine çıkışları (1519) Tek Kamış yılına rastlayan İspanyol fatih Hernan Cortes ile arkadaşlarını tanrısal elçiler olarak görmesine yol açtı.

Quetzalcoatl tüylü bir yılandan başka, sık sık sakallı bir erkek olarak da betimlenirdi. Rüzgar Tanrısı Ehecatl kimliğiyle içinden rüzgar geçen iki oluklu bir maske takar ve kuzeydoğudaki Meksika kabilesi Huasteklere özgü koni biçiminde bir şapka giyerdi. Azteklerin başkenti Tenochtitlan’daki (bugün Mexico) tapınağı Ehecatl’a uygun, yuvarlak bir yapıydı. Çünkü Ehecatl’ın, rüzgara karşı keskin köşeleri bulunmadığı için dairesel tapınaklardan hoşlandığına inanılırdı. Bu tür anıtlara özellikle Huastek yöresinde sık rastlanır.

Ouetzalcoatl hem ehecatl (rüzgar) günleri, hem de ayin takviminin 13 günlük dizilerinin 18.‘si boyunca egemenlik sürerdi. Ayrıca gün saatlerinin 13 tanrısı arasında dokuzuncu sayılırdı. Genellikle birinci derece tanrılar listesine alınmakla birlikte, kendisine adanmış bir tören ayı yoktu.
Eğitim, yazı ve kitap tanrısı olarak rahip adaylarıyla soyluların çocuklarının eğitildiği calmecac’ta (tapınağa bağlı din okulu) özellikle saygı görürdü. Tenochtitlan dışında Quetzalcoatl inanışının önemli merkezleri arasında Pueblo Platosundaki Cholula sayılabilir.

Tlaloc: (Nahuatl dilinde “Tomurcuk Verdiren”). Yağmur tanrısı. ıri, yuvarlak gözlü ve uzun azı dişli bir maske takmış olarak betimlenen figürlerinin ilk örneklerine ıS 3-8. yüzyıllar arasındaki Teotihuacan kültüründe rastlanır. Aynı dönemde Mayaların taptığı yağmur tanrısı Chac’la büyük benzerlikler taşır.
Aztek uygarlığı döneminde bütün Meksika’ya yayılan Tlaloc kültüne büyük önem verilirdi. Kahin takvimlerinde Tlaloc günlerin sekizinci hükümdarı ve gecelerin dokuzuncu efendisi olarak yer alırdı. On sekiz yıllık dinsel yılın beş ayı Tlaloc’a ve dağ doruklarında yaşadıkların inanılan öteki tanrılara (Tlaloque) adanmıştı. Dinsel yılın ilk ayı Atlcaualo ile üçüncü ayı Tozoztontli'de Tlaloc’a çocuklar kurban edilirdi. Altıncı ay Etzalqualiztli’de yağmur yağdırmakla görevli Aztek rahipleri gölde yıkanır, yağmur yağması için su kuşlarının seslerini taklit eder ve büyülü sis çıngıraklarını (ayauhchicauaztli) kullanırlardı. On üçüncü ay Tepeilhuitl ise Tlaloque’ye adanmıştı; bu ayda yoğrulmuş horozibiği etinden yapılma küçük tasvirler dinsel törenle "öldürülerek” yenirdi. On altıncı ay Atemoztli’de de benzer bir tören yapılırdı.

Tlaloc, kuzeyli savaşçı kabilelerin Orta Meksika’yı ele geçirmesinden önce, yüzyıllar boyunca bölgedeki çiftçi kabilelerinin ana tanrılarından biri olarak varlığını korumuştu. Savaşçı kabilelerle birlikte bölgeye Hluitzilopochtli ve Tezcatlipoca kültleri de girdi. Aztekler bağdaştırıcı bir yaklaşımla hem Huitzilopochtli’yi, hem de Tlaloc’u en büyük tanrı olarak benimsediler. Başkent Tenochtitlan kentindeki Büyük Tapınak’ta (Teocalli), her iki tanrıya ayrılmış, eşit büyüklükte iki kutsal bölüm yer alıyordu. Yağmur tanrısı başrahibi Quetzalcoatl Tlaloc Tlamacazqui’nin (Tüylü Yılan, Tlaloc’un Rahibi) ünvanı ve konumu Güneş tanrısı baş rahibininkine eşitti.

Saygı gördüğü kadar korku da uyandıran Tlaloc, yağmur yağdırdığı gibi kuraklığa ve açlığa da neden olabilirdi. Yeryüzüne yıldırımlar fırlatır, korkunç kasırgalar estirirdi. Tlaloque ise Yeryüzüne bereketli yağmurlar yağdırabilir ya da ekinlere zarar veren seller gönderebilirdi. Bu tanrıların ayrıca cüzam, romatizma, vücutta su toplanması gibi hastalıklara da neden olduklarına inanılırdı. Azteklerin ölüleri yakma geleneğine karşın, bu hastalıklardan ölenlerle boğulma ya da yıldırım çarpması sonucunda ölenler gömülürdü. Bu yollarla yaşamı sona erenlerin Tlalocun cenneti olan Tlalocan’da sonsuza değin mutlu bir yaşam süreceklerine inanılırdı.

Tatlı su gölleriyle küçük akarsuların tanrıçası olan ve Matlalcueye (Yeşil Etekli Kadın) olarak da bilinen Chalchiuhtlicue (Yeşim Etekli Kadın) Tlaloc’un eşi sayılırdı.

Tezcatlipoca: (Nahuatl dilinde “Puslu Ayna”). En önemli Aztek tanrılarından. Büyükayı takımyıldızının ve karanlık gökyüzünün tanrısıdır. Tezcatlipoca kültü, ıS 10. yüzyılın sonlarına doğru, kuzeydeki savaşçı Tolteklerce Orta Meksika’ya getirilmiştir. Tezcatlipoca’nın, Tanrı Ouetzalcoatl’ı (Tüylü Yılan) Tula kentinden nasıl kovduğunu anlatan çok sayıda efsane vardır. istediği kılığa giren büyücü Tezcatlipoca kara büyüyle birçok Toltekin ölümüne neden olur; erdemli Ouetzalcoatl’ı içkiye, günaha ve bedensel tutkulara sürükleyerek Tolteklerin altın çağına son verir. Orta Meksika’daki insan kurban etme geleneği onun etkisiyle başlamıştır. Tezcatlipoca’nın nahual'ı jaguardır; bu jaguarın benekli postu, yıldızlı bir gökyüzünü andırır. Yaratıcı Tanrı Tezcatlipoca bugünkü evrenden önce yaratılıp yok edilmiş dört evrenden ilki olan Ocelotonatiuh’ta (Jaguar-Güneş hüküm sürmüştür.

Tezcatlipoca genellikle yüzünde siyah bir şeritle betimlenir; ayaklarından birinin yerinde obsidiyenden bir ayna vardır. Guatemala’daki Mayalar ve Kiçeler 10. yüzyılda sonra Tezcatlipoca’ya Hurakan (Tek Ayak) adını verdikleri bir şimşek tanrısı olarak taptılar. Bazı betimlemelerde ayna Tezcancatlipoca’nın göğsünde yer alır. Bu aynada her şeyi gören Tezcatlipoca görünmeyen ve her yerde var olan bir tanrıdır; insanların bütün eylemlerini ve düşüncelerini bilir.

Tezcatlipoca Aztekler döneminde (ıS 14-16. yy) Huitzilopochtli, Tlaloc ve Ouetzalcoatl’la birlikte en yüce tanrılardan biri durumuna geldi. Bu dönemde Tezcatlipoca’ya Yoalli Ehecatl (Gece Rüzgârı, Yaotl (Savaşçı ve Telpochtli (Delikanlı adlarıyla tapılırdı. Geceleri dört yol ağızlarında savaşçılara meydan okuduğu söylenen Tezcatlipoca, halktan kimselerin ilköğretim ve askerlik eğitimi için erkek çocuklarını gönderdiği telpochcalli'lere de (delikanlılar evi) başkanlık ederdi. Ayrıca köleleri korur, “Tezcatlipocanın çocukları”na kötü davranan köle sahiplerini cezalandınrdı. Erdemi zenginlik ve ünle ödüllendirir, yanlış yol tutanları ise cüzam gibi hastalıklarla ya da kölelik ve yoksullukla cezalandırırdı.

Tezcatlipoca için, beşinci ayin ayı Toxcatl’da törenler düzenlenirdi. Rahip genç ve yakışıklı bir savaş esirini seçer, bu genç bir yıl boyunca tanrının yerini alarak lüks içinde yaşardı. Tanrıçalar gibi giydirilmiş dört güzel kız da ona eşlik ederdi. Ayin günü bu genç, çaldığı flütleri kıra kıra tapınağın merdivenlerini tırmanır, tepeye geldiğinde yüreği sökülerek kurban edilirdi.
Azteklerin başkenti Tenochtitlan dışında Tezcatlipoca’ya özellikle Texcoco’da ve Oaxaca ile Tlaxcala arasında yaşayan Mikstek ve Puebla Yerlileri tapardı.

Tlazoltéotl: (Nahuatl dilinde “Kirlilik Tanrıçası”). Ixcuina ya da Tlaelquani olarak da bilinir, saflıktan uzak, günahkar davranışları temsil eden tanrıça. Huaxteca körfez ovalarındaki halklardan alındığı sanılır. Önemli ve çok yönlü bir toprak ana tanrıçaydı. Yaşamın değişik evreleriyle bağlantılı dört ayrı kimliğe bürünürdü. Genç bir kadın olarak hafifmeşrep ve baştan çıkarıcıydı. ikinci kimliğinde insanları kötü alışkanlıklara sürükleyen yıkıcı bir tanrıçaya dönüşürdü. Orta yaşlarda, insanların günahlarını yüklenebilen büyük bir tanrıça biçimini alırdı. Son kimliğinde gençlere musallat olan öldürücü ve korkunç bir kocakarı olarak ortaya çıkardı. Aztekler tören kurallarının çiğnenmesini, yasak cinsel ilişkileri ve geleneklere uymayan davranışları günah ya da “kirli” sayarlardı. Tlazoltéotl, rahiplerine itirafta bulunan insanların günahlarını bağışlama gücüyle ünlüydü. Bir kimliğiyle insanları günaha sürüklerken, başka bir kimliğiyle günah işleyenleri bağışlayabiliyor ve dünyayı günahtan arındırıyordu. Kaba pamuktan yapılma süslü bir başlıkla, bazı tasvirlerinde de bir kurbanın derisini sarmış olarak ya da Ay simgeleri taşıyan giysiler içinde betimlenirdi.

Xipe Totec: (Nahuatl dilinde “Derisi Yüzülmüş Tanrımız”), Meksika’da yağmur mevsiminin başlangıcı olan ilkbaharın ve yeni yeşeren bitkilerin tanrısı. Aynı zamanda kuyumcuların koruyucusuydu.

Yeni yeşeren bitkilerin simgesi olarak Xipe Totec, insan derisine bürünürdü. Bu deri ilkbaharda yeryüzünü kaplayan “yeni deri”yi temsil ederdi. Heykellerinde ve taştan yapılma masklarında da hep yeni yüzülmüş bir deriye bürünmüş olarak betimlenirdi.

Anauatl iteouh (kıyı tanrısı olarak tanımlanan Xipe Totec, başlangıçta altın yönünden zengin olduğuna inanılan bugünkü Oaxaca ve Guerrero eyaletlerinde yaşayan Zapotek ve Yopi Yerlilerinin tanrısıydı. Zapotekler onu bir bitki tanrısı olarak kabul ediyor ve Quetzalcoatl’la (Tüylü Yılan) ilişkili görüyorlardı. Kesinlikle yabancı bir tanrı sayılan Xipe Totec’in tapınağı Yopico ya da Yepi Evi olarak anılıyordu. Xipe Totecin ilk temsili resimleri, Teotihuacan yakınlarındaki Xolalpan’da ve Texcoco'da Mazapan kültürüyle bağlantılı olarak yani klasik sonrası Toltek döneminde (10-12. yy.) ortaya çıktı. Aztekler bu kültü daha sonra Axayacatl yönetimi (1469-81) sırasında benimsedi.

Aztek yılının ikinci dinsel tören ayı olan Tlacaxipehualiztli'de (insanların Yüzülmesi), rahipler yüreklerini çıkararak insanları kurban ederlerdi. Daha sonra bu kurbanların yüzülerek sarıya boyanan ve teocuitlaquemitl (altın giysi) denen derilerini üzerlerine giyerlerdi. Öteki kurbanlar ise bir çerçeveye bağlanarak oklarla öldürüldü. Yere damlayan kanlarının verimli ilkbahar yağmurlarını simgelediğine inanılırdı. Xipe Totec, onuruna söylenen bir ilahide, Yoalli Tlauana (Gece içkicisi) olarak anılırdı. Bunun nedeni bereketli yağmurların gece yağdığına inanılmasıydı. Aynı ilahide Xipe Totec'e, bereketin simgesi Ouetzalcoatl’ı getirdiği ve kuraklığı önlediği için şükranlar sunulurdu.

Mictlantecuhtli: Ölüler tanrısı. Genellikle yüzü bir kurukafa biçiminde betimlenir. Karısı Mictecacfhuatl’la birlikte yeraltı dünyası Mictlan’ı yönetir. Savaşta, kurban edilerek, çocuk doğururken, boğularak, yıldırım çarpması sonucu ya da bazı hastalıklardan öldükleri için çeşitli cennetlerin hiçbirine giremeyenler, Mictlan’ın dokuz cehenneminde yargılanmayla geçen dört yıllık bir yolculuğa başlar. Mictlantecuhtli’nin yaşadığı sonuncu cehenneme ulaşınca ya yok olur ya da huzura kavuşurlar.

Coatlicue: (Nahua dilinin Nahuatl lehçesinde “Yılan Etekli”). Yeryüzü tanrıçası. Yaratıcı ve yok edici özellikleriyle yeryüzünün simgesi, tanrıların ve insanların anası olarak kabul edilir. Mexico kentinde, Ulusal Antropoloji Müzesi’ndeki heykeli mitolojideki anlamını çok güçlü bir biçimde somutlaştırır: Yüzü birbirine dolanmış iki yılandan oluşmuş, eteği gene yılanlardan örülmüştür; yılanlar verimliliği simgeler. insanları ve tanrıları beslediği için göğüsleri sarkıktır. Ellerden, kalplerden ve bir kafatasından oluşan kolyesi vardır. Ayak ve el parmakları pençeyi andırır; yeryüzünün insanları yutması gibi o da insanlarla beslenir.

Teteoinnan (Tanrıların Anası ve Toci (Büyük Anamız) olarak da bilinen Coatlicue, korkunç doğum tanrıçası Cihuacoatl (Yılan Kadın; Tonantzin Anamız olarak da bilinir) ve Kirlilik Tanrıçası Tlazolteotl olarak ortaya çıkan yeryüzü tanrıçasının bir görünümüdür

Beyazdut
23-10-10, 00:29
Aztek Tanrıları

http://cfs4.tistory.com/upload_control/download.blog?fhandle=YmxvZzEyMTYwNUBmczQudGlzdG9y eS5jb206L2F0dGFjaC8wLzU2LmpwZw==

Aztekler ve Aztek Tanrıları

15. yüzyıl ile 16. yüzyıl başlarında, bugünkü Meksika’nın orta ve güney kesimlerinde büyük bir imparatorluk kurmuş halk. Nabuva dili konuşan Azteklerin adı, atalarının bir olasılıkla Kuzey Meksika’da bulunan anayurdu için kullanılan Aztan’dan (Beyaz Ülke) gelir. Öteki adlarından “Tenoçka”, ataları Tenoch’tan kaynaklanır. Gene Aztekler için kullanılan “Meksika” adı, Texcoco Gölünün mistik adı Metzliapan (Ay Gölü) ile ilişkilendirilir. En büyük kentleri Tenochtitlan’ın adı “Tenoch”tan türetilmiş, “Meksika” ise önce kentin ve çevresindeki vadinin, sonradan da tüm ülkenin adı olmuştur. Azteklerin kendilerinden söz ederken kullandığı “KulhuaMeksika” adı ise, Meksika Vadisinin en gelişmiş merkezi olan Colhuacan ile özdeşleşmek çabasını yansıtır. Azteklerin kökeni kesin olarak bilinmemektedir. Ama bazı gelenekleri, 12. yüzyılda Orta Amerika’ya gelene değin, daha kuzeydeki Meksika Platosunda avcılık ve toplayıcılıkla geçinen bir kabile oldukları izlenimini verir. Gene de, Aztlan, yalnızca destanlarda doğmuş bir yer olabilir. Azteklerin güneye göçünün, Toltek uygarlığının çöküşünü izleyen ve belki de bu çöküşü hızlandıran genel bir göç hareketinin parçası olduğu sanılır. Texcoco Gölündeki adalara yerleşen Aztekler, tarihleri boyunca başlıca merkezleri olan Tenochtitlan’ı IS 1325’te kurdular. Büyük bir devlet ve sonunda bir imparatorluk kurabilmelerinin temelinde, kullanılabilir tüm toprakların entansif biçimde ekildiği, gelişkin bir sulama ve bataklık kurutma sistemine dayalı olağanüstü tarım düzenleri yatar. Bu yöntemlerle sağlanan yüksek verimlilik, zengin ve kalabalık bir ülkenin doğmasını sağlamıştır.

Tenochtitlan, Itzcoatl döneminde (1428-40) komşu Texcoco ve Tlacopan devletleri ile ittifak kurarak Orta Meksika’da egemen güç durumuna geldi. Daha sonra hem ticari ilişkiler, hem de fetihler yoluyla, 400-500 küçük devletten oluşan, 5-6 milyonluk nüfusuyla 1519’da 207.200 km2’lik alana yayılan bir imparatorluğun merkezi oldu. Kent, en gelişkin döneminde, 13 km2’yi aşkın bir alanda 140 binden çok insan barındırıyordu; dolayısıyla Orta Amerika uygarlıklarınını tarihinde en yoğun nüfuslu yerleşim yeriydi. Aztek devleti, askerlerin egemenliğindeki bir despotluktu. Kastlara ve sınıflara bölünmüş ama dikey akışkanlığını da koruyan Aztek toplumunda yükselmenin en güvenli yolu savaşta kahramanlık göstermekti. Devlet işlerini rahipler ve bürokratlar yürütürdü. Toplumun alt katmanlarında, serfler, sözleşmeli hizmetkarlar ve köleler yer alırdı.

Aztek dini, birçok Orta Amerika kültüründen değişik unsurları özümsemiş, çeşitli inanç sistemlerinden karşıt öğeleri bir araya getirmişti. Önceki halkların birçok kozmolojik inancını paylaşan bu din, özellikle evrenin bir dizi yaradılışın sonuncusu olduğu ve 13 gök katı ile 9 yeraltı dünyası arasında bulunduğu yolundaki Maya inancını benimsemişti. Azteklerin başlıca tanrıları, Savaş ve Güneş Tanrısı Huitzilopochtli, Yağmur Tannsı Tlaloc ve yarı tanrı-yarı kahraman Tüylü Yılan Quetzalcoatl idi. Insan kurban etme töreninde, kurbanın yüreği Güneş Tanrısı’na sunulurdu. Kan akıtma töreni de yaygındı. Dinle yakından ilişkili Aztek Takvimi, rahiplerin uğraşı olan kapsamlı bir ayinler ve törenler döngüsünün temeliydi. Orta Amerika’nın büyük bölümünde kullanılan bu takvim, 365 günlük (20’şer günlük 18 ay, artı 5 uğursuz gün) bir güneş takvimi ile 260 günlük (20’şer günlük 13 devre) bir dinsel yıldan oluşuyordu. Birbirine koşut giden bu iki yıl döngüsü, 52 yıllık daha büyük bir döngünün parçasıydı. Yöreye 1519’da gelen Ispanyol kaşifler bu uygarlığın gelişmesine son verdiğinde Aztek Imparatorluğu’nun genişlemesi ve toplumsal evrimi henüz durmuş değildi. Son Imparator Il. Montezuma (hd 1502-20), Hernan Cortas tarafından tutsak, alındı ve hapiste öldü. Imparatorluk, üstün silahlarla donanmış Avrupalılarca hızla fethedildi.

Azteklerin Batı dünyasında Codic olarak bilinen ve geyik derisi ya da sabırotu liflerinden yapılmış kağıtlara yazılmış kutsal metinleri ve elişleri, tapınaklarda korunurdu. Yazıcılar, ideogram, resimyazı ve fonetik imgelerin karışımı bir teknik kullanırlardı. Dinsel tören takvimi, kehanetler, törenler ve tanrılar ile evrene ilişkin yorumlar da yazıcıların ilgi alanına girerdi. Ülkenin fethedilmesinden sonra bu metinlerin çoğunun yok edilmesine karşın, Codex Borbonicus, Codex Borgtav, Codex Fejervary-Mayer ve Codex Cospuno gibi bazı örnekler günümüze ulaşabilmiştir. Bu el yazması metinlerin anlaşılması çok güçtür ve pek azı gerçekten Azteklere aittir.

Arkeolojik kalıntılar arasında tanrı heykelleri, dinsel içerikli taş alçak kabartmalar, duvar resimleri, kilden yapılmış insan heykelleri ve vazolar ile taş ve ahşap maskeler bulunur. Aztek sanatı temelde simgesel olduğu için bu kalıntılar yardımıyla önemli bilgiler elde edilebilir.

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://www.gorbatyuk.com/img/aztec_calendar.gif

Aztek Takvimi

Tonalpohualli denen 260 günlük dinsel yıl ile 365 günlük güneş yılını birleştiren takvim sistemi. Örnek aldığı Maya takvimi gibi, Aztek takvimi de 20'şer günlük 13 döneme bölünen dinsel yıl ile 20'şer günlük 18 aya bölünen ve ayrıca uğursuz sayılan beş günlük bir dönemi (nemontemi) içeren toplumsal yıldan oluşuyordu. Gene Maya takviminde olduğu gibi, dinsel ve toplumsal Aztek yılları her 52 yılda bir, birbirlerine göre aynı konuma gelirdi. "Yılların Bağlanması" ya da "Yeni Ateş Töreni" adıyla kutlanan bu olaya hazırlık olarak önce tüm kutsal ateşler ve evlerdeki ateşler söndürülürdü. Törende heyecanın doruğa ulaştığı anda rahipler yeni bir kutsal ateş yakardı. Ardından Aztek halkı da ocaklarındaki ateşi yeniden tutuşturur ve şölene geçerlerdi. 1790'da Mexico'da yapılan kazılarda bazalttan yapılmış, ağırlığı 25 tonu bulan, 3,7 metre çapında daire biçiminde bir takvim taşı ortaya çıkarılmıştır. Bugün Mexico Ulusal Antropoloji Müzesi'nde sergilenmekte olan taşın tam ortasında Aztek Güneş Tanrısı Tonaiuth'un yüzü görülür. Bu yüzün çevresinde de tanrının önceki cisimleşmiş biçimlerini yansıtan ve dünyanın dört eski çağını simgeleyen kare biçimindeki dört pano vardır. Bunları da Aztek ayının 20 gününü simgeleyen işaretler çevreler.

Aztek Tanrıları

http://www.puro-tolteca.com/images/Other%20Prints/huitzilopochtli_jpg.jpg

Huitzilopochtli

Uitzilopochtli olarak da yazılır (Nahuva dilinin Nahuvatl lehçesinde huitzilin: “kolibri” ve opochtli: “sol”). Güneş ve savaş tannsı. Aztekler ölen savaşçıların ruhlarının kolibri (çok güzel, parlak renkli bir kuş) bedenine büründüğüne inanırlar ve güneyi dünyanın sol yanı olarak kabul ederlerdi. Bu nedenle Huitzilopochtli’nin adı “güneyin dirilen savaşçısı” anlamına geliyordu. Öteki adlarından ikisi Xiuhpilli (Turkuvaz Prens) ve Totec’ti (Efendimiz). Nahual’ı (büründüğü hayvan biçimi) kartaldı.

En eski inanışa göre Huitzilopochtli, Coatepec Dağında, Tula kenti yakınında doğmuştu. Annesi Yeryüzü Tanrıçası Coatlicue, gökten düşen bir top kolibri tüyünü (Yani bir savaşçının ruhunu) bağrında sakladıktan sonra Huitzilopochtli’ye hamile kalmıştı. Erkek kardeşleri olan güney yarıküre yıldızları Centzon Huitznaua (Dört Yüz Güneyli) ve kız kardeşi Ay Tanrıçası Coyolxauhqui onu öldürmeve karar vermişler, ama Huitzilopocthli, Xiuhcoatl'ıı (turkuvaz yılan) silah olarak kullanıp onları yok etmişti.

Başka efsanelere göre Huitzilopochtli, Aztekleri geleneksel yurtları Aztlan'dan Meksika vadisine ulaştıran uzun göç sırasında kabilenin kutsal önderiydi. Rahipler onun colibri biçimindeki tasvirini omuzlarında taşıyorlardı. Bir gece onun buyruk veren sesi duyuldu;bu bu buyruk gereğince Aztek başkenti Tenochtitlan 1325’te Meksika Vadisindeki gölde küçük ve kayalık bir adada kuruldu. Ilk tapınak, rahiplerin bir kartalı bir yılanı yutarken gördükleri kaya üzerinde yer alıyordu. Sonraki Aztek hükümdarları bu sunak yerini genişlettiler. Sekiz Kamış yılında (1487) imparator Ahuitzotl burada görkemli bir tapınak yaptırdı. Huitzilopochtli genellikle kolibri biçiminde ya da kolibri tüylerinden miğfer ve zırh giymiş bir savaşçı olarak betimlenirdi. Bacakları, kolları ve yüzünün alt bölümü maviye, yüzünün üst bölümüyse siyaha boyanırdı. Ayrıntılarla işlenmiş tüylü bir başlık giyer, elinde bir kalkan ile bir turkuvaz yılan bulunurdu.

Dinsel takvimin Panquetzaliztli (Değerli Tüy Bayraklar Şöleni) adı verilen yılının 15. ayı. Huitzilopochtli’ye ve yardımcısı Paynala (Tez Canlı: Paynal’ı canlandıran rahip, tören alayı kentin çevresinde dolanırken en önde koşardı) adanmıştı. Bu ayda, savaşçılar ve auıanime (fahişeler) tanrıya adanan tapınağın önündeki alanda geceler boyunca dans ederlerdi. Savaş esirleri ya da köleler Huitzilopochco’da (bugün Churubusco, Mexico yakınında) kutsal bir kaynağın suyuyla yıkanır, Paynal’ın başını çektiği tören alayının kenti dolaşması sırasında ya da daha sonra tapınağın sunak taşında kurban edilirlerdi. Rahipler ayrıca tanrının en önemli silahını simgeleyen, ağaç kabuğundan yapılmış bir yılan yakarlardı. Son olarak Huitzilopochtli’nin öğütülmüş mısırdan yapılan bir tasviri törensel olarak okla öldürülür, rahipler ve rahip adayları arasında paylaşılırdı. “Huitzilopochtli’nin bedeni"ni yiyen gençler bir yıl boyunca ona hizmet etmek zorundaydılar.

Aztekler güneş tanrısına günlük besin olarak (tlaxcaltiliztli) insan kanı ve yüreği sunmak gerektiğine ve "güneş insanları" olarak kendilerinin de tanrıya bu kurbanı bulmakla yükümlü olduklarına inanırlardı. Kurban yürekleri quauhtlehuanitl'e (yükselen kartal) sunulur ve quauhxicalli'de (kartal vazosu) yakılırdı. Savaşta ya da sunak taşında ölen savaşçılara quauhteca (kartalın insanları) denirdi. Savaşçıların öldükten sonra, ilkin güneşin parlak kuyruğunun bir parçasına dönüştüğüne, dört yıl sonra da sonsuza değin kolibrilerin bedeninde yaşamaya başladıklarına inanılırdı.

Büyük Huitzilopochtli rahibi Quetzalcoatl Totec Tlamacazqui (Tüylü Yılan, Efendimizin Rahibi), Yağmur Tanrısı Tlaloc'un büyük rahibiyle birlikte Aztek din adamlarının başıydı

http://archaeology.la.asu.edu/tm/Media/fig38Bz.jpg

Quetzalcoatl

Nahuatl dilinde quetzalli: "değerli tüy" ve coatl : "yılan". Eski Meksika tanrılarının en önemlilerinden olan Tüylü Yılan. Tüylü Yılan betimlemelerinin ilk örneklerine ülkenin merkezindeki Teotihuacan kültüründe (3-8. yy.) rastlanır. O dönemde Quetzalcoatl, Yağmur Tanrısı Tlaloc'la yakından ilgili bir yer ve su tanrısıydı.

Nahua dili konuşan kabilelerin kuzeyden göç etmesiyle Quetzalcoatl inanışında önemli değişiklikler oldu. Tula kenti çevresinde gelişen Toltek kültüründe (10-12. yy.) gökcisimlerine tapınmayla ilişkili olarak savaşın ve insan kurban edilmesinin önemi arttı. Quetzalcoatl sabah ve akşam yıldızı tanrısı sayıldı ve tapınağı Tula'daki törenlerin merkezi oldu.

Aztek döneminde (14-16. yy) Quetzalcoatl rahiplerin koruyucusu, takvimin ve kitapların mucidi ve demircilerle başka el sanatçılarının koruyucusu sayıldı. Aynı zamanda Venüs gezegeniyle eş tutuldu. Sabah ve akşam yıldızı olarak ölümün ve yeniden dirilişin de simgesiydi. Arkadaşı köpek başlı Tann Xolotl’la birlikte ölmüş ataların kemiklerini toplamak için Mictlan’ın yeraltı cehennemine indiğine ve topladığı kemikleri kendi kanına bulayarak bugün yeryüzünde yaşayan insanları doğurduğuna inanılıyordu.

Bir başka önemli efsaneye göre OuetzalcoatI Tolteklerin başkenti Tula’nın rahip kralıydı. Insan değil, yalnızca yılan, kuş ve kelebek kurban ederdi. Ama Gece Göğünün Tanrısı Tezcatlipoca büyü yaparak onu Tula’dan atmıştı. Quetzalcöatl da “tanrısal su” (Atlas Okyanusu) kıyılarına inmiş ve kendini ateşe atarak Venüs gezegeni haline gelmişti. Bir başka öyküye göreyse yılanlardan yapılmış bir sala binerek doğu ufkunda kaybolmuştu.

Tezcatlipoca’nın Tüylü Yılan’a karşı kazandığı zaferde gerçeklik payı olabilir. Toltek uygarlığının ilk yüzyılında Teotihuacan kültürünün rahipler düzeni ve barışçı ilkeleri geçerliydi. Kuzeyden göç edenlerin baskısı toplumsal ve dinsel bir devrime yol açmış, yönetim rahiplerden askerlerin eline geçmişti. Ouetzalcoatl’ın yenilgisi klasik teokrasinin çöküşünü haber veriyordu. Onun doğuya yaptığı deniz yolculuğu, Toltek özellikleri gösteren Itza kabilesinin Yucatan’ı istilasıyla ilişkili olabilir. Quetzalcoatl’ ın takvim adı Ce Acatl’dı (Tek Kamış) ve onun Tek Kamış yılında doğudan geri döneceğine inanılırdı. Bu inanç Aztek hükümdarı Il. Montezuma’nın, Meksika Körfezine çıkışları (1519) Tek Kamış yılına rastlayan Ispanyol fatih Hernan Cortes ile arkadaşlarını tanrısal elçiler olarak görmesine yol açtı.

Quetzalcoatl tüylü bir yılandan başka, sık sık sakallı bir erkek olarak da betimlenirdi. Rüzgar Tanrısı Ehecatl kimliğiyle içinden rüzgar geçen iki oluklu bir maske takar ve kuzeydoğudaki Meksika kabilesi Huasteklere özgü koni biçiminde bir şapka giyerdi. Azteklerin başkenti Tenochtitlan’daki (bugün Mexico) tapınağı Ehecatl’a uygun, yuvarlak bir yapıydı. Çünkü Ehecatl’ın, rüzgara karşı keskin köşeleri bulunmadığı için dairesel tapınaklardan hoşlandığına inanılırdı. Bu tür anıtlara özellikle Huastek yöresinde sık rastlanır.

Ouetzalcoatl hem ehecatl (rüzgar) günleri, hem de ayin takviminin 13 günlük dizilerinin 18.‘si boyunca egemenlik sürerdi. Ayrıca gün saatlerinin 13 tanrısı arasında dokuzuncu sayılırdı. Genellikle birinci derece tanrılar listesine alınmakla birlikte, kendisine adanmış bir tören ayı yoktu.

Eğitim, yazı ve kitap tanrısı olarak rahip adaylarıyla soyluların çocuklarının eğitildiği calmecac’ta (tapınağa bağlı din okulu) özellikle saygı görürdü. Tenochtitlan dışında Quetzalcoatl inanışının önemli merkezleri arasında Pueblo Platosundaki Cholula sayılabilir.

Beyazdut
23-10-10, 00:30
Aztek Tanrıları II

Tlaloc

(Nahuatl dilinde “Tomurcuk Verdiren”). Yağmur tanrısı. Iri, yuvarlak gözlü ve uzun azı dişli bir maske takmış olarak betimlenen figürlerinin ilk örneklerine IS 3-8. yüzyıllar arasındaki Teotihuacan kültüründe rastlanır. Aynı dönemde Mayaların taptığı yağmur tanrısı Chac’la büyük benzerlikler taşır.

Aztek uygarlığı döneminde bütün Meksika’ya yayılan Tlaloc kültüne büyük önem verilirdi. Kahin takvimlerinde Tlaloc günlerin sekizinci hükümdarı ve gecelerin dokuzuncu efendisi olarak yer alırdı. On sekiz yıllık dinsel yılın beş ayı Tlaloc’a ve dağ doruklarında yaşadıkların inanılan öteki tanrılara (Tlaloque) adanmıştı. Dinsel yılın ilk ayı Atlcaualo ile üçüncü ayı Tozoztontli'de Tlaloc’a çocuklar kurban edilirdi. Altıncı ay Etzalqualiztli’de yağmur yağdırmakla görevli Aztek rahipleri gölde yıkanır, yağmur yağması için su kuşlarının seslerini taklit eder ve büyülü sis çıngıraklarını (ayauhchicauaztli) kullanırlardı. On üçüncü ay Tepeilhuitl ise Tlaloque’ye adanmıştı; bu ayda yoğrulmuş horozibiği etinden yapılma küçük tasvirler dinsel törenle "öldürülerek” yenirdi. On altıncı ay Atemoztli’de de benzer bir tören yapılırdı.

Tlaloc, kuzeyli savaşçı kabilelerin Orta Meksika’yı ele geçirmesinden önce, yüzyıllar boyunca bölgedeki çiftçi kabilelerinin ana tanrılarından biri olarak varlığını korumuştu. Savaşçı kabilelerle birlikte bölgeye Hluitzilopochtli ve Tezcatlipoca kültleri de girdi. Aztekler bağdaştırıcı bir yaklaşımla hem Huitzilopochtli’yi, hem de Tlaloc’u en büyük tanrı olarak benimsediler. Başkent Tenochtitlan kentindeki Büyük Tapınak’ta (Teocalli), her iki tanrıya ayrılmış, eşit büyüklükte iki kutsal bölüm yer alıyordu. Yağmur tanrısı başrahibi Quetzalcoatl Tlaloc Tlamacazqui’nin (Tüylü Yılan, Tlaloc’un Rahibi) ünvanı ve konumu Güneş tanrısı başrahibininkine eşitti.

Saygı gördüğü kadar korku da uyandıran Tlaloc, yağmur yağdırdığı gibi kuraklığa ve açlığa da neden olabilirdi. Yeryüzüne yıldırımlar fırlatır, korkunç kasırgalar estirirdi. Tlaloque ise Yeryüzüne bereketli vağmurlar yağdırabilir ya da ekinlere zarar veren seller gönderebilirdi. Bu tanrıların ayrıca cüzam, romatizma, vücutta su toplanması gibi hastalıklara da neden olduklarına inanılırdı. Azteklerin ölüleri yakma geleneğine karşın, bu hastalıklardan ölenlerle boğulma ya da yıldırım çarpması sonucunda ölenler gömülürdü. Bu yollarla yaşamı sona erenlerin Tlalocun cenneti olan Tlalocan’da sonsuza değin mutlu bir yaşam süreceklerine inanılırdı.

Tatlı su gölleriyle küçük akarsuların tanrıçası olan ve Matlalcueye (Yeşil Etekli Kadın) olarak da bilinen Chalchiuhtlicue (Yeşim Etekli Kadın) Tlaloc’un eşi sayılırdı.

http://www.nd.edu/~jjimene1/tezcatlipoca.jpg

Tezcatlipoca

(Nahuatl dilinde “Puslu Ayna”). En önemli Aztek tanrılarından. Büyükayı takımyıldızının ve karanlık gökyüzünün tanrısıdır. Tezcatlipoca kültü, IS 10. yüzyılın sonlarına doğru, kuzeydeki savaşçı Tolteklerce Orta Meksika’ya getirilmiştir. Tezcatlipoca’nın, Tanrı Ouetzalcoatl’ı (Tüylü Yılan) Tula kentinden nasıl kovduğunu anlatan çok sayıda efsane vardır. Istediği kılığa giren büyücü Tezcatlipoca kara büyüyle birçok Toltekin ölümüne neden olur; erdemli Ouetzalcoatl’ı içkiye, günaha ve bedensel tutkulara sürükleyerek Tolteklerin altın çağına son verir. Orta Meksika’daki insan kurban etme geleneği onun etkisiyle başlamıştır. Tezcatlipoca’nın nahual'ı jaguardır; bu jaguarın benekli postu, yıldızlı bir gökyüzünü andınr. Yaratıcı Tanrı Tezcatlipoca bugünkü evrenden önce yaratılıp yok edilmiş dört evrenden ilki olan Ocelotonatiuh’ta (Jaguar-Güneş) hüküm sürmüştür.

Tezcatlipoca genellikle yüzünde siyah bir şeritle betimlenir; ayaklarından birinin yerinde obsidiyenden bir ayna vardır. Guatemala’daki Mayalar ve Kiçeler 10. yüzyılda sonra Tezcatlipoca’ya Hurakan (Tek Ayak) adını verdikleri bir şimşek tanrısı olarak taptılar. Bazı betimlemelerde ayna Tezcancatlipoca’nın göğsünde yer alır. Bu aynada her şeyi gören Tezcatlipoca görünmeyen ve her yerde var olan bir tanrıdır; insanların bütün eylemlerini ve düşüncelerini bilir.

Tezcatlipoca Aztekler döneminde (IS 14-16. yy) Huitzilopochtli, Tlaloc ve Ouetzalcoatl’la birlikte en yüce tanrılardan biri durumuna geldi. Bu dönemde Tezcatlipoca’ya Yoalli Ehecatl (Gece Rüzgarı), Yaotl (Savaşçı) ve Telpochtli (Delikanlı) adlarıyla tapılırdı. Geceleri dörtyol ağızlarında savaşçılara meydan okuduğu söylenen Tezcatlipoca, halktan kimselerin ilköğretim ve askerlik eğitimi için erkek çocuklannı gönderdiği telpochcalli'lere de (delikanlılar evi) başkanlık ederdi. Ayrıca köleleri korur, “Tezcatlipocanın çocukları”na kötü davranan köle sahiplerini cezalandınrdı. Erdemi zenginlik ve ünle ödüllendirir, yanlış yol tutanları ise cüzam gibi hastalıklarla ya da kölelik ve yoksullukla cezalandırırdı.

Tezcatlipoca için, beşinci ayin ayı Toxcatl’da törenler düzenlenirdi. Rahip genç ve yakışıklı bir savaş esirini seçer, bu genç bir yıl boyunca tanrının yerini alarak lüks içinde yaşardı. Tanrıçalar gibi giydirilmiş dört güzel kız da ona eşlik ederdi. Ayin günü bu genç, çaldığı flütleri kıra kıra tapınağın merdivenlerini tırmanır, tepeye geldiğinde yüreği sökülerek kurban edilirdi.

Azteklerin başkenti Tenochtitlan dışında Tezcatlipoca’ya özellikle Texcoco’da ve Oaxaca ile Tlaxcala arasında yaşayan Mikstek ve Puebla Yerlileri tapardı.

http://www.samaelgnosis.net/imagenes/antropologia/aztecas/dioses/tlazolteotl.jpg

Tlazoltéotl

(Nahuatl dilinde “Kirlilik Tannçası”). Ixcuina ya da Tlaelquani olarak da bilinir, saflıktan uzak, günahkar davranışlan temsil eden tanrıça. Huaxteca körfez ovalarındaki halklardan alındığı sanılır. Önemli ve çok yönlü bir toprak ana tanrıçaydı. Yaşamın değişik evreleriyle bağlantılı dört ayrı kimliğe bürünürdü. Genç bir kadın olarak hafifmeşrep ve baştan çıkarıcıydı. Ikinci kimliğinde insanları kötü alışkanlıklara sürükleyen yıkıcı bir tanrıçaya dönüşürdü. Orta yaşlarda, insanların günahlarını yüklenebilen büyük bir tanrıça biçimini alırdı. Son kimliğinde gençlere musallat olan öldürücü ve korkunç bir kocakarı olarak ortaya çıkardı. Aztekler tören kurallarının çiğnenmesini, yasak cinsel ilişkileri ve geleneklere uymayan davranışları günah ya da “kirli” sayarlardı. Tlazoltéotl, rahiplerine itirafta bulunan insanların günahlarını bağışlama gücüyle ünlüydü. Bir kimliğiyle insanları günaha sürüklerken, başka bir kimliğiyle günah işleyenleri bağışlayabiliyor ve dünyayı günahtan arındırıyordu. Kaba pamuktan yapılma süslü bir başlıkla, bazı tasvirlerinde de bir kurbanın derisini sarmış olarak ya da Ay simgeleri taşıyan giysiler içinde betimlenirdi.

http://www.mindspring.com/~coatl/images/xipe.jpg

Xipe Totec

(Nahuatl dilinde “Derisi Yüzülmüş Tanrımız”), Meksika’da yağmur mevsiminin başlangıcı olan ilkbaharın ve yeni yeşeren bitkilerin tanrısı. Aynı zamanda kuyumcuların koruyucusuydu. Yeni yeşeren bitkilerin simgesi olarak Xipe Totec, insan derisine bürünürdü. Bu deri ilkbaharda yeryüzünü kaplayan “yeni deri”yi temsil ederdi. Heykellerinde ve taştan yapılma masklarında da hep yeni yüzülmüş bir deriye bürünmüş olarak betimlenirdi.

Anauatl iteouh (kıyı tannsı) olarak tanımlanan Xipe Totec, başlangıçta altın yönünden zengin olduğuna inanılan bugünkü Oaxaca ve Guerrero eyaletlerinde yaşayan Zapotek ve Yopi Yerlilerinin tanrısıydı. Zapotekler onu bir bitki tanrısı olarak kabul ediyor ve Quetzalcoatl’la (Tüylü Yılan) ilişkşili görüyorlardı. Kesinlikle yabancı bir tanrı sayılan Xipe Totec’in tapınağı Yopico ya da Yepi Evi olarak anılıyordu. Xipe Totecin ilk temsili resimleri, Teotihuacan yakınlarındaki Xolalpan’da ve Texcoco'da Mazapan kültürüyle bağlantılı olarak yani klasik sonrası Toltek döneminde (10-12. yy.) ortaya çıktı. Aztekler bu kültü daha sonra Axayacatl yönetimi (1469-81) sırasında benimsedi. Aztek yılının ikinci dinsel tören ayı olan Tlacaxipehualiztli'de (Insanlann Yüzülmesi), rahipler yüreklerini çıkararak insanları kurban ederlerdi. Daha sonra bu kurbanların yüzülerek sarıya boyanan ve teocuitlaquemitl (altın giysi) denen derilerini üzerlerine giyerlerdi. Öteki kurbanlar ise bir çerçeveye bağlanarak oklarla öldürüldü. Yere damlayan kanlarının verimli ilkbahar yağmurlarını simgelediğine inanılırdı. Xipe Totec, onuruna söylenen bir ilahide, Yoalli Tlauana (Gece Içkicisi) olarak anılırdı. Bunun nedeni bereketli yağmurların gece yağdığına inanılmasıydı. Aynı ilahide Xipe Totec'e, bereketin simgesi Ouetzalcoatl’ı getirdiği ve kuraklığı önlediği için şükranlar sunulurdu.

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/c/ce/Mictlantecuhtli_sculpture.jpg/450px-Mictlantecuhtli_sculpture.jpg

Mictlantecuhtli

Ölüler tanrısı. Genellikle yüzü bir kurukafa biçiminde betimlenir. Karısı Mictecacfhuatl’la birlikte yeraltı dünyası Mictlan’ı yönetir. Savaşta, kurban edilerek, çocuk doğururken, boğularak, yıldırım çarpması sonucu ya da bazı hastalıklardan öldükleri için çeşitli cennetlerin hiçbirine giremeyenler, Mictlan’ın dokuz cehenneminde yargılanmayla geçen dört yıllık bir yolculuğa başlar. Mictlantecuhtli’nin yaşadığı sonuncu cehenneme ulaşınca ya yok olur ya da huzura kavuşurlar.

http://merixon.files.wordpress.com/2008/03/39-coatlicue.jpg

Coatlicue

(Nahua dilinin Nahuatl lehçesinde “Yılan Etekli”). Yeryüzü tanrıçası. Yaratıcı ve yok edici özellikleriyle yeryüzünün simgesi, tanrıların ve insanların anası olarak kabul edilir. Mexico kentinde, Ulusal Antropoloji Müzesi’ndeki heykeli mitolojideki anlamını çok güçlü bir biçimde somutlaştırır: Yüzü birbine dolanmış iki yılandan oluşmuş, eteği gene yılanlardan örülmüştür; yılanlar verimliliği simgeler. Insanları ve tanrıları beslediği için göğüsleri sarkıktır. Ellerden, kalplerden ve bir kafatasından oluşan kolyesi vardır. Ayak ve el parmakları pençeyi andırır; yeryüzünün insanları yutması gibi o da insanlarla beslenir. Teteoinnan (Tanrıların Anası) ve Toci (Büyük Anamız) olarak da bilinen Coatlicue, korkunç doğum tanrıçası Cihuacoatl (Yılan Kadın; Tonantzin Anamız olarak da bilinir) ve Kirlilik Tanrıçası Tlazolteotl olarak ortaya çıkan yeryüzü tanrıçasının bir görünümüdür.

Aztekler’den Dua Örnekleri

Ölmek İçin Güzel Bir Gün(Ayinde Okunan Dua)

Onaltı gündür at sırtında general
atlar susamış ve yorgun
hain şefin!! izini sürmekte
onun gelişini takdir etti!
askerler tepelerin gerisinde saklanmıştı
kampın etrafı sarılmıştı

bir atlı surdu atini reise doğru
onlar koyu almak ve yağma etmek icin gelmişlerdi

"kollarınızı aşağı indirin"
"mızraklarınızı aşağı indirin"
Reisin gözlerinde hüzün vardı
Fakat gözlerinde korku görünmüyordu

"Ölmek için güzel bir gün"

Gözlerinizi kurulayın çocuklarım ağlamayın
"Ölmek için güzel bir gün"

O konuşmuştu beyaz adam gelmeden çok önce,
Onların silahları ve wiskisi hakkında
Halkını uyarmıştı
Onlar tarihlerini yazmadan önce
General inanmadı onun sözlerine
ne de yüzüne.
Fakat O biliyordu daha çok insan öleceğini
sonrada bu kara lekenin yaşanacağını
Bu kanun nasıl yıkılır
Ne yanlış yaptım ben?
ki beni gömmek öldürmek istiyorsun
bu kan izleri üzerinde

Biz topraklarımız, toraklarımız bizim için endişeli
Ve bu yol daima olmalı
Asla daha fazlasını sorma asla
Ve şimdi şöyle bana son sözünü
Silahlarımı aşağıya indirdim
Başımı eğdim
Simdi istersen beni atabilirsin bu yerden
Gidecek bir yeri olmadan
Ve insanlarına dönüp yaşlı gözlerini kurulamalarını söyledi
bizler huzurlu ve rahatız
ve sesi gökyüzünde yankılandı

Kutsal Ruh'a Dua

" Ulu Tanrı , rüzgarın içinde duyduğum ses kimin sesi,bütün dünyaya hayat veren kimin nefesi -duy beni-. Senden önce geldim . Senin çocuklarından biriyim.ben küçük ve güçsüzüm , senin gücüne ve bilgeline ihtiyacım var. Güzellikler içinde yürüyelim ve gözlerim hep farkına varabilsin kırmızı ve mor gün batımının. Ellerim saygı göstersin senin yaptığı ve yarattıklarına,kullaklarım açıkca duyabildin sesini. beni öyle bilge yap ki ben benim insanlarıma öğrettiklerini anlayabileyim ve kayalara ve yapraklarına arasına gizlediğin derslerini anlayabileyim. En büyük düşmanım olan kendimle savaşıp kendi içimdeki gücü bulabileyim ve hazır olayım sana gelirken;Temiz ellere ve saf gözlere , öyle ki yasam batan bir günbatımı gibi solmaya başladığında ruhum sana saf ve lekesiz gelebilsin."

Beyazdut
23-10-10, 00:31
Baalbek

http://news.nationalgeographic.com/news/2006/08/photogalleries/lebanon/images/primary/baalbek-bacchus-big.jpg


http://www.redicecreations.com/specialreports/2006/02feb/baalbekII.jpg


http://news.nationalgeographic.com/news/2006/08/photogalleries/lebanon/images/primary/baalbek-roman-big.jpg


Baalbek

Baalbek (Arapça: بعلبك) Lübnan'ın Bekaa Vadisi'nde kalan bir şehridir. Selahattin Eyyubi bu şehirde doğmuştur. Ayrıca bu şehir, 1984 yılında UNESCO tarafından koruma altına alınmıştır.

Baalbek, Lübnan'ın başkenti Beyrut'un 86 kilometre doğusunda bulunmaktadır. Fenikeliler tarafından kurulmuştur. Baal tanrısına tapanların merkezi ve Beka eyaletinin en büyük Fenike şehriydi.

Baalbek daha sonraları Yunanlıların işgaline uğradı. Yunanlılar buraya Heliopolis (Güneş Şehir) adını verdiler. Yunanlılardan sonra şehir, Romalıların eline geçti ve Antonius zamanında çok gelişti. Sonraki asırlarda Baalbek pekçok el değiştirdi ve savaşlar yüzünden harap oldu. Bizans imparatoru Teodosius şehri ele geçirdiğinde Jüpiter tapınağının büyük bir kısmını yıkarak kilise haline getirmiştir.

Baalbek'i yağmalayan ve en fazla tahrip edenler Haçlılar olmuştur. 14. yüzyılda Haçlılar burasını kale haline getirmişlerdir. Timur, Ortadoğu seferinde bu kaleye de hücum etti ve ele geçirdi. Bölge Osmanlı hakimiyetine geçtiği zamanlarda Baalbek kendi haline terkedilmiş ve yarı yarıya toprağa gömülmüş bulunuyordu.

1899'da Türkler, Almanlara burada kazı yapma izni verdiler. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Lübnan, Fransızların eline geçmiş ve buradaki kazılara da Fransızlar devam etmişlerdir. Daha sonra Lübnanlılar bütün kalıntıları ortaya çıkarmışlardır.

Günümüzde Baalbek'te harabe halinde üç adet tapınak vardır. Bunlar Jüpiter, Baküs ve Venüs tapınaklarıdır. Bunlardan en büyüğü Jüpiter tapınağıdır. M.S. 3. yüzyılda yapılan büyük bir giriş kapısı vardı. Kapıdan girilince önce ön avluya, sonra da büyük avluya ulaşılıyordu. Büyük avlunun eni 104,5 metre, genişliği ise 117 metredir. Avludan sonra geniş bir kapıdan girilen tapınağın 84 granit sütunu vardı. Bugün bunlardan sadece 6 tanesi ayaktadır. Diğerlerinin bir kısmı kırılmış, bir kısmı da başka yerlere götürülmüştür.

Baküs tapınağı daha iyi korunmuştur. Bu tapınağın herbiri 18 metre yükseklikte 46 sütunu hala ayaktadır. Giriş kapısının yüksekliği 12 metre, genişliği ise 7 metredir.

Venüs tapınağı da onarılmış durumdadır.

Beyazdut
23-10-10, 00:33
Batık Kıta : Mu Uygarlığı

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/libros_z1.jpg

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/mu.jpg

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/mu1.jpg

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/yonaguni3.jpg

BATIK KITA MU UYGARLIĞI

Çağlardır tüm ezoterik doktrinler Pasifik’te batmış olan kayıp bir kıtadan söz eder. Bu kıta teozoflar için Lemurya, James Churchward için Mu adını alır.

Ezoterizm ünlü Aden Bahçesi’nin Öfrat Vadisi’nde değil, “İnsanın Ana Vatanı olarak kabul edilen Mu’da olduğunu iddia eder. Günümüzde yapılan pek çok araştırma ki, bunlardan birini de Atatürk yaptırmıştır; Yunan,Kalde, Babil,Pers, Hitit, Sümer, Mısır, Hint Uygarlıkları’nın Mu kökenli olduğunu işaret etmektedir.

Batık Mu Kıtası ve adına Güneş İmparatorluğu da denilen ve izlerine tarih içindeki pek çok uygarlıkta rastlanan, Mu uygarlığı hakkındaki bilgilerin çok büyük bir bölümü, 19. yüzyılda yaşamış olan İngiliz araştırmacı James Churchward'ın incelemeleri ile gün yüzüne çıkmıştır.

İngiliz silahlı kuvvetlerinde albay olan Churchward, 1880'li yıllarda Hindistan ve Tibet'te görevle bulunduğu sıralarda bu kıta hakındaki ilk bilgileri edinmiş, emekliliğinden sonra da Orta Amerika'da araştırmalarını tamamlayarak batık uygarlık Mu ile ilgili olarak beş eser yazmıştır.

Churcward'ın kaynakları, Batı Tibet'te bir mabette, bu mabedin başrahibi tarafından kendisine verilen "Naacal Tabletleri" ile, Amerikalı Jeolog William Niven'in 1921-23 yılları arasında Meksika'da ortaya çıkardığı tabletler olmuştur.

Bilim dünyası, gerek Churchward'ın ortaya çıkardığı Mu uygarlığının, gerekse bir diğer batık kıta olan Atlantis'in varlıklarını kuşkuyla karşılamaktadır. Ancak yine bilim dünyası, bu iki kıtanın battığı öne sürülen tarih olan 12 bin yıl önce dünyada büyük bir jeolojik olayın yaşandığını onaylamaktadır. Kaldı ki, dünyanın hemen her yerindeki kadim öğretilerin, çeşitli kavimlerin ve milletlerin tufan efsaneleri de, büyük bir felaketin yaşandığını doğrulamaktadır.

Bilim dünyası ister kabul etsin, ister etmesin, Mısır, Maya kalıntıları, Paskalya adası uygarlığı gibi bugün nasıl ortaya çıktıkları izah edilemeyen birçok eser ve kalıntı da, Mu ve Atlantis batık kıta uygarlıklarının varlıkları ile açıklığa kavuşabilmektedir.

Beyazdut
23-10-10, 00:34
Bimini Adası'ndaki Gizem

http://img318.imageshack.us/img318/4152/bimini7br.jpg

http://www.ufonet.be/UZAYLISANATI/bimini/images/bimini14_jpg.jpg

Bimini Adası'ndaki Gizem

Scott taşları

Bimini Adası'nda bugünlerde sonuçları heyecânla beklenen arkeolojik araştırmalar sürdürülüyor. 1997''den bu yana yapılan araştırmalar ve Miami Ejiptoloji Derneği'nin Bimini'de yaptığı kazılarda bulunan yapıtlar, Atlantis''in ilk izleri belki de.

1998 yılında, Miami Ejiptoloji Derneği’nin yöneticisi ve basın sözcüsü Aaron Duval, bütün dünyada epey yankı yaratan bir basın duyurusu gönderdi Bu bildiride, Miami açıklarındaki Bimini Adası’nda bir süredir devam eden araştırmalarının sonunda Atlantis’in izleri olduğunu düşündükleri son derece şaşırtıcı ve çarpıcı kalıntılar, tabletler ve duvar parçaları bulunmuştu. Ancak güvenliği sağlanmadıkça, bulguların yerinin açıklanmayacağı vurgulanmıştı; çünkü bunun son derece sıra dışı bir keşif sayılması gerektiğini ve koruma altına alınmasının şart olduğunu söylemiş, izleyen dönemde medyanın ilgi odağı olmasına rağmen birkaç ciddi yayın organı hariç, röportaj vermeyi reddetti ve güvendiği arkeologlarla, bilim kurumlarıysa bağlantı kurmaya çalıştı.

Akademik çevreler, 1968 yılında bulunan Bimini Yolu’nun da bir Atlantis göstergesi olmadığını düşündüklerinden, Duval’ın iddiasına ilgi göstermediler. Miami Ejiptoloji derneği, buldukları kalıntılar arasında Güneş sistemi takvimi olduğunu sandıkları kabartmalar; Yucatan bölgesinin üslubuna uygun olduğu kadar Mısır’daki bulgularla da paralellik gösterdiğini söyledikleri birtakım tarihsel kayıtlar da olduğundan söz ediyorlar ve metalin çok ilginç kullanımlarıyla yüz yüze geldiklerini vurguluyorlardı.

Ekip Profesör Scott’un onuruna, bu bulguları "Scott taşları" olarak adlandırdılar ve güvenlik sağlanıncaya kadar yeni bir basın duyurusu yapmayacaklarını söylediler.

Bugünkü durumda ise, Duval’e göre artık iyice çoğalan ve sınıflanmaya başlayan tablet, kabartma, hiyeroglif ve muhtelif çizimler, Platon’un Atlantis’i ile karşı karşıya olduğumuzu tartışılmaz biçimde ortaya koyuyordu ve yakında her şey açıklanacaktı. Ama, sitenin güvenliği hala sağlanmamıştı!

Scott taşları, bugüne kadar çok ekibin ısrarla aradığı Platon’un Atlantis’inin kanıtları olabilir. Araştırma bölgesinin güvenliğinin sağlanması ve belli bir histeriyle bölgeye akın edebileceklerin kanıtlardan bir süre uzak tutulması şart. Birçok insan, bu konuda kendi teorisini oluşturmuş ve bir fikir ortaya atmış durumda. Böyle bir bulgunun, yıllardır savundukları teoriyi geçersiz kılmasından rahatsız olabilecekler var. Bu sanki bilim dünyasının en önemli eksiği zaten.

Araştırma bölgesinde bugüne dek, antik takvimler, gökyüzü ve yeryüzü haritaları, astronomik belgeler, mühendislik planları, metal kaplı duvar parçaları, dünyada bugüne dek bulunmuş en eski toprak kaplar ve binlerce yıl öncesine yönelik tarihi kayıtlar bulunmuş durumda, Akademik çevreler hala üç maymunu oynamaya devam etseler de bu bir gerçek.

Aaron Duval, 1997 başlarından bu yana Bimini’de sürdürdükleri çalışmalarda ellerine geçen bulguların sıradan bir arkeolojik kesif olmadığının farkında. Böylesi müthiş bir buluşa sahip çıkmak ya da onu gölgelemek isteyecek bir sürü insan olduğunu düşünüyor - dünyanın her yanından! Güvenlik talebi de bundan kaynaklanıyor. bulunduğu sanılan şey, dünyanın son 10 bin yılının efsanelerine yer etmiş bir olgu. Pek çok bilim adamının uğrunda saatlerini belki de ömrünü tükettiği bir olgu. Bir Sümer, Maya ya da Mısır'ın bulunması gibi tarihin bir dönemini temsil eden bir olguyu değil, belki de tarihimizi oluşturan, Sümer'in Maya'nın, Mısır'ın belki küçük parçalarına ulaşarak kendi medeniyetlerini oluşturmalarına neden olan bir olgu.

Yakın bir gelecekte, sonuçlar ilan edildiğinde hep beraber göreceğiz.

Beyazdut
23-10-10, 00:36
Çin'deki Gizlenen Türk Piramitleri

Muharrem Kılıç

Piramitler

Piramitler sırlarını halen korumaya devam eden devasa yapılardır. İnsanlarda hayranlık uyandıran, büyük bir gücün sembolleridirler adeta. O kadar büyük ve mükemmel inşa edilmişlerdir ki, insanoğlu bu yapıların o kadar eski bir zamanda insan eliyle bu kadar mükemmel olarak inşa edilemeyeceğini bile düşünmektedir. Bu nedenle de onları, kimileri uzaydan gelen varlıkların yaptıklarını, kimileri de Tanrısal bilgiye sahip, insanlar arasında yaşamış ama Tanrısal özellikleri olan insanlar tarafından yapıldığını iddia etmişlerdir.
İşte Mısır piramitleri hakkında söylenen, ancak ne derecede doğru oldukları konusunda bir kesinlik bulunmayan, gizemlerden bazıları:

- Her biri 20 ton olan taşlardan inşa edilmiştir ve bu taşları temin edilebilecek en yakın mesafe yüzlerce kilometre uzaklıktadır. Bu taşların nasıl getirildiği konusunda kesin olmayan farklı varsayımlar bulunmaktadır.

- Piramit, kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya, yılda sadece 2 kez güneş girmektedir. (doğduğu ve tahta çıktığı günler)

- Mumyalarda radyoaktif madde bulunduğundan mumyaları ilk bulan 12 bilim adamı kanserden ölmüştür.

- Piramitlerin içerisinde ultra sound, radar, sonar gibi cihazlar çalışmamaktadır.

- Kirletilmiş suyu, birkaç gün Piramit'in içine bırakırsanız; suyu arıtılmış olarak bulursunuz.

- Piramit'in içerisinde süt, birkaç gün süreyle taze kalır ve sonunda bozulmadan yoğurt haline gelir.

- Bitkiler Piramit'in içinde daha hızlı büyürler.

- Piramit'in içine bırakılmış su, 5 hafta süreyle bekletildikten sonra yüz losyonu olarak kullanılabilir.

- Çöp bidonu içindeki yemek artıkları, hiç koku vermeden Piramit içinde mumyalaşır.

- Kesik, yanık, sıyrık gibi yaralar büyükçe bir Piramit'in içinde daha çabuk iyileşme eğilimi gösterir.

- Piramitlerin bazı odalarının içinde ne olduğu hakkında bir bilgi yoktur; araştırmacıların çoğu, ya içinde kayboldular ya da aynı yerde birkaç tur attılar, fakat içlerini göremediler.

- Piramitlerin içi yazın soğuk kışın sıcak olur

- Büyük Piramitin açıları, Nil 'in delta yöresini iki eşit parçaya bölerler.

- Gize'deki üç piramit aralarında bir Pisagor üçgeni olacak şekilde düzenlenmişlerdir. Bu üçgenin kenarlarının birbirlerine göre oranı 3:4:5'dir.

- Büyük Piramitin tabanının yüzeyi, anıtın yarısının iki katına bölündüğünde pi=3,14 sayısı elde edilir.

- Büyük Piramitin dört yüzeyinin toplam yüzölçümü, piramit yüksekliğinin karesine eşittir.

- Büyük Piramit, dünyanın kara kitlesinin merkezinde yer alır.

- Büyük Piramit, dört ana yöne göre düzenlenerek inşa edilmiştir.

- Piramit dev bir Güneş saatidir. Ekim ortasıyla Mart başı arasında düşürdüğü gölgeler mevsimleri ve yılın uzunluğunu gösterirler. Piramiti çeviren taş levhaların uzunluğu bir günün gölge uzunluğuna eşittir. Bu gölgelerin taş levhalar üstünde gözlenmesiyle günün 0,2419 bölümünde yılın uzunluğu yanlışsız olarak saptanabiliyordu.

- Büyük Piramit 'le dünyanın merkezi arasındaki uzaklık,Kuzey kutbuyla arasındaki uzaklığa eşittir ve kuzey kutbuyla dünyanın merkezi arasındaki uzaklığa eşittir.

- Piramitin yüksekliğiyle, çevresi arasındaki oran, bir dairenin yarı çapıyla çevresi arasındaki oranın dengidir.Dört kenarlar dünyanın en büyük ve çarpıcı üçgenleridir.

- Gize'den geçen boylam, dünyanın denizleriyle anakaralarını iki eşit parçaya böler. Bu boylam ayrıca, kara üstünden geçen en uzun kuzey-güney yönlü boylam olup, bütün yer kürenin uzunluğuna ölçümünde doğal sıfır noktasını oluşturur.

- Büyük piramitin tepesi Kuzey kutbunu, çevresi ekvatorun uzunluğunu temsil eder. Ve iki uzunluk aynı mikyasa uygunluk gösterir.

Dünya üzerindeki belli başlı piramitler:

Şu ana kadar hiçbir piramidin bütün bilgileri deşifre edilebilmiş değildir.Yapılan araştırmalar her gün yeni bir özelliklerini ortaya çıkarmaktadır. Bu arada, bazı art niyetli kişi yada gruplar ise, piramitlerin muhteşemliğini kendi özel düşüncelerinin ürünü gibi yansıtmaya çalışarak, durdukları yerde rant sağlama peşindedirler.

Bizim inancımıza göre ise, eğer yeryüzünde üst üste konmuş iki taş varsa, bunu mutlaka insanlar yapmıştır. Çünkü insanoğlu Tanrının kendisine verdiği akıl nimetiyle hayal edebildiği her şeyi bir gün gerçekleştirebilmektedir. Konuya bu açıdan baktığımızda, yani; piramitlerin insanlar tarafından yapıldığını kabul ettiğimizde, bu devasa yapıların tarihi sürecini izlemeli, her aşamasını incelemeliyiz. Ancak bunu yaptığımızda gerçekçi sonuçlara ulaşabiliriz. Bunu yapabilmek için de dünya üzerinde yer alan piramitlerin tarih sırasına göre sıralanması, bir piramitler kronolojisi yapılması gerekir. Bunun içinse piramitlerin yapım tarihlerinin bilinmesi gerekir. Buna göre, yeryüzündeki piramitleri şöyle sıralayabiliriz:

-Mısır piramitleri

-Sümer Piramitleri (Zigguratlar)

-Orta Amerika’da yer alan Maya, İnka, Aztek piramitleri

-Orta Asya’da yer alan Türk piramitleri

Hiç kuşkusuz bunların dışında da dünyanın çeşitli yerlerinde küçük ölçekli bazı piramitlere rastlanmaktadır.Ancak, topluca bir bölgede yer alan ve belli bir kültürün ürünü oldukları anlaşılan piramitler yukarıda saydıklarımızdır.

Yukarıda sıraladığımız piramitlerin yapım zamanları hakkındaki ortalama tarihler ise şöyledir:

-Mısır piramitleri :M.Ö. 3000

-Sümer piramitleri:M.Ö. 4.500

-Maya piramitleri :M.Ö. 4.500

-Türk piramitleri :M.Ö. 4.500 (Bize göre bu tarih en az M.Ö.10.000)

Bu tarihlerden Mısır ve Sümer piramitleri ile Maya piramitleri hakkında verilen tarihler, yapılan araştırmalar ve elde edilen bilgiler doğrultusunda verilmiştir. Ancak, Türk piramitleri hakkında verilen tarih tamamen hayalidir. Çünkü Türk piramitleri şu anda sadece uzaktan çekilmiş resimleri ile gündemdedirler. Bırakın üzerlerinde detaylı bir araştırma yapmayı, yakınına sokulmak bile yasaklanmıştır.(Eğer söylenenler doğruysa! Bu konuda Çin Halk Cumhuriyeti Elçiliğinin veya doğrudan Çin hükümetinin bilgilendirmelerine açığız.) Dolaysıyla da bu piramitler hakkında tarih belirtmek için çok erkendir.

Eğer bu piramitlere bir tarih belirleme konusunda araştırma yapacak isek bu araştırmanın temeli Hunlar , Hiong Nu’lar vs. değildir. Bu araştırmanın temeli Bütün Asya kıtasını kapsayan Büyük Uygur Türk İmparatorluğu dönemidir. Bu imparatorlukla ilgili tarihlendirmeyi ise Çinliler kendileri yapmışlardır. “Çin efsaneleri Uygurlar’ın 17.000 yıl önce medeniyetlerinin zirvesinde olduklarını anlatır. Bu tarih jeolojik fenomenlere de uygunluk göstermektedir.” [1]

Bilindiği üzere, Mu kıtasını batıran büyük depremler ve tufan sırasında Büyük Uygur İmparatorluğunun doğu kesimi de büyük ölçüde tahrip olmuştur. Bugün Gobi çölünde en az 15 metrelik kum tabakasının altından çıkarılan eserler gerçektende tek kelime ile muhteşem olarak ifade edilebilmektedir. Bu eserler üzerindeki resimler ve yazılar ise Mu Uygur ilişkisini açıkça gözler önüne sermektedir. Uygur Türk İmparatorluğu kültür sahası çok büyük bir medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Bugünkü Çin’in tamamına yakını da bu Türk kültür sahası içinde yer almaktadır.

Bu durumu dikkate aldığımızda, Xi’an kenti yakınlarında bulunan 100 kadar piramitin de kimler tarafından ve hangi tarihlerde yapılmış olduğu hakkında bir kanaate ulaşabiliriz. Kanımızca bu piramitler Büyük Uygur Türk İmparatorluğu zamanında yapılmış piramitlerdir. Yıpranmışlıkları da dikkate alınırsa, yapım tarihleri M.Ö. 4000-5000değil, ancak M.Ö.5000 ila 15.000 tarihleri arasında bir tarihle tarihlendirilebilir. Çünkü o dönemler Büyük Uygur Türk imparatorluğunun medeniyetinin zirvesinde olduğu dönemlerdir.

Gerçek sonuçlara ulaşmak ise ancak, bu piramitlerin uluslar arası bilim kurumlarının ve gerçek bilim adamlarının incelenmesine açılmasıyla mümkündür. Biz Çin’in, bu piramitlerde kendi çapında araştırmalar yaptığını ve bu eserlerin kendi kültürüne ait olmadığını görünce bu yasaklamayı getirdiğini düşünüyoruz.

Bu arada, Çin tarihini inceleyenler, bugün Çin sınırları içinde yaşayan halkların hangi kökenden geldiğini ve hangi ortak kültürün içinde yoğrulduklarını da incelemelidirler. Çin’de kurulan medeniyetlerin ne kadarının bugünkü Çine ait olabileceği o zaman daha iyi anlaşılır düşüncesindeyiz.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/pyramid1.jpg

Orta Asya’daki Türk Piramitleri

Orta Asya’da, Çin’in Xi’an kenti yakınlarındaki, Büyük Uygur Türk İmparatorluğundan kalma Türk Piramitlerini anlatmaya geçmeden önce, tarihte ve bugün piramit kültürüne kısaca bir göz atmak istiyoruz.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/ancient_pyramids_in_china.jpg

Piramitler denince aklımıza ilk önce Mısır Piramitleri gelmektedir.Bunun nedeni de bütün dünyadaki basın yayın kuruluşlarının Mısır piramitlerine ilgi göstermesindendir. Modern(!) dünyanın Mısır piramitleri ilgilenmesinin altında da bu piramitlerden çıkan göz kamaştırıcı hazineler yatmaktadır. Bu piramitlerin özelliklerini sıralayarak, bugünün teknolojisi ile yapılmalarının çok zor olduğunu söyleyerek, insanları, bu yapıları insan üstü güçlerin yaptıklarını düşünmeye zorlamaktadırlar. Bunların birer örneğini bile yapma kudretinde olamadıkları için, onları incelemeyi, araştırmayı bir iş kolu haline getirmişlerdir. Bu araştırmalarda da ne kadar başarılı oldukları tartışılır. Çünkü, bulgular ve buluntular gerçeği anlatsa da, insanlar bu eserlerle ilgili olarak gerçekleri anlatmak yerine canlarının istediğini anlatmayı tercih etmektedirler. Bu durum Mısır Piramitleri için de böyledir, Sümer Piramitleri (zigguratları) için de böyledir, Maya piramitleri için de böyledir, Orta Asya Türk piramitleri için de böyledir.

Türk piramitlerinin yerini gösteren harita.[2]

Türk Piramitleri üstteki haritada kırmızı daire içine alınarak işaretlenmiş olan Xi’an kenti civarında yer almaktadır. Aşağıdaki Uygur Türk İmparatorluğu haritasına bakıldığında, Xi’an bölgesinin, Uygur Türk imparatorluğunun tam ortasında yer aldığı anlaşılmaktadır.

Çin in Xi’an şehrinin 100 km. güneybatısında yer alan ve “Beyaz Piramit” olarak anılan 300 metre yüksekliğindeki bu dünyanın en büyük piramidinin ilk fotoğrafı, İkinci Dünya Harbinde 1945’de çekilmiştir. Fotoğrafı çekilen ve Beyaz Piramit olarak adlandırılan bu piramit, daha sonra 1994 yılında Hartwig Hausdorf adında bir alman araştırmacının, Shensi eyaletindeki yasak bölgeyi ziyaret etmesiyle tekrar gündeme gelmiştir. Bu piramidin ilk fotoğrafı da 1957 yılında Amerikan Life dergisi tarafından yayınlanmış. Bizim bu belgeye ulaşma şansımız olmadı. Ama artık Life dergisinin şahitliğine de kimsenin ihtiyacı kalmadı. Çünkü 1994’ten sonra pek çok yerde pek çok kez hem Beyaz Piramit’in, hem de diğer piramitlerin fotoğrafları yayınlandı.[3]

Beyaz piramit olarak anılan Türk Piramidinin uçaktan çekilmiş fotoğrafı. Bu piramit, 300 metre yüksekliği ile dünyanın en büyük piramidi konumunda.

Yukarıda, 1994 yılında Hartwig Hausdorf adında bir alman araştırmacının, Shensi eyaletindeki yasak bölgeyi ziyaret etmesiyle demiştik. Ancak bu ziyaret hiç de öyle bilimsel bir ziyaret gibi olmamış anlaşılan. Çünkü Hausdorf’un çektiği piramit fotoğrafları, piramitlerin epeyce uzağından çekilebilmiş. Bunu fotoğraflardan anlayabiliyoruz. Çok fazla detaylara yer verilmemiş. Çin devletinin bu bölgeyi yasak bölge ilan ettiğini buradan da anlamak mümkün.

Aşağıdaki fotoğrafta da görüldüğü gibi, Çin yetkilileri, bu uygarlık belgelerini dünyanın gözünden gizleyebilmek için, üzerlerine sürekli yeşil kalan ağaçlar dikmişlerdir. Böylece yıllar sonra bu piramitler, üzeri ormanla kaplı tepeciklere dönüşeceklerdir.Böylece, Çinlilere ait olmadığı kesin olan bu uygarlık şaheserleri belki bir yüz yıl daha insanlığın bilgisinden uzak tutulacaktır. Eğer böyle olmasaydı, yani, bu piramitler Çinlilere ait olsaydı, Çin turist çekebilmek için, kendi uygarlığının eskiliğini dünyaya anlatabilmek için, bırakın üzerlerine ağaç dikmeyi, her piramidin her taşını tek tek parlatırdı.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/pyramid3a.jpg


Bir piramit üzerindeki ağaçlandırma çalışmasının görüntüsü. [4]

Zaten piramitlerin bazılarının üzerlerine, sürekli yeşil kalan, yaprak dökmeyen türden ağaçların dikilmiş olması da bu yasağı daha anlamlı kılıyor. Çünkü, hiçbir devlet , kendi geçmişine ait bu kadar önemli yapıları yok saymaz. Bu hem tarihi açıdan hem de turizm açısından o ülkeye zarar demektir. Buradan anlıyoruz ki, bu piramitlerin Çin tarihi ile bir ilişkisi yok. Peki Asya’da bulunup, eski Türk toprakları üzerinde yer alan bu eserlerin kiminle ilgisi olabilir? Elbette ki Türklerle! Ama bu durum da onların ve Türkleri yok saymaktan büyük zevk alan ırkçı batının işine gelmemektedir. Bu bölgenin Kadim Türk toprakları olduğu bir gerçektir. Hem de çok eskiden beri. Bu durum Çin kaynaklarınca da teyit ediliyor. “Uygur İmparatorluğu Mu’nun en başta gelen koloni imparatorluğuydu ve doğu yarısı Tevrat'ta sözü geçen Tufan sırasında mahvolmuştu. Çin efsaneleri Uygurların 17.000 yıl önce medeniyetlerinin zirvesinde olduklarını anlatır. Bu tarih jeolojik fenomenlere de uygunluk göstermektedir.”[5]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/turkish_pyramid.jpg

Mu devletinin Asya’daki uzantısı olan Türk Uygur İmparatorluğu haritalarına bir göz atılırsa, bu toprakların kimlere ait olduğu daha iyi anlaşılır. Bu haritayı bizler yapmadık. !900’lerin başında Batık Mu kıtasını araştıran bir bilim adamı yaptı.

Büyük Uygur İmparatorluğu Haritası, konuyla ilgili çalışmayı yapan İngiliz araştırmacı James Churchward tarafından çizilmiştir.[6] Bu haritaya göre de piramitler tam Uygur İmparatorluğunun ortasında bulunuyor.

Biz, “Bu topraklar kadim Türk topraklarıdır” dediğimizde, bazı tarihçilerimiz hemen Çin’de devlet kurmuş Çu hanedanını ve Hunları hatırlıyorlar. Bunların ise o bölgelerde bulunmaları M.Ö. 1059 - 249 yıllarıdır diyorlar. Hatta biraz daha hızlarını alamayarak, adeta bir yabancı ağzıyla; “Türklerin burada ne işi var?” bile diyebiliyorlar. Neden böyle söylüyorlar? Çünkü dünyaya Türk gözüyle bakmıyorlar da ondan. Bizim bahsettiğimiz tarihler M.Ö. 17.000 yılları. Yani Büyük Uygur Türk İmparatorluğunun yaşadığı dönem.

Değişik boyutlarda ve belli bir düzen içinde çevreye serpiştirilmiş gibi duran Türk piramitlerinin, uçaktan çekilmiş toplu resimleri. [7]

Bir yazıda “Bu piramitleri araştırmak üzere1994 yılında Şensi bölgesinde bir araştırma gezisi yapan Alman bilim adamı Hartwig Hausdof kendi koleksiyonundan birkaç resmin halka açılmasına izin vermiştir” deniliyor. Eğer bu söylenen doğruysa, Alman bilim adamının da, bu piramitlerin Türklere ait olduğunun gizlenmesinde Çinlilerle iş birliği yapıyor olabileceği akla gelmektedir. Eğer böyle değilse, bir bilim adamı yaptığı tespitleri, bilim adına insanlığa sunmaktan ancak mutlu olur, gurur duyar. Eğer daha detaylı tespitleri var da bunları gerçekten gizliyorsa, maalesef insanlığa karşı, bilime karşı çok büyük bir yanlış yapıyor demektir. Biz yine de onun Çin devletinin yasağı nedeniyle detaylı bir araştırma yapamadığını düşünüyoruz.[8]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/pyramid2a.jpg

Bu fotoğraftan da anlaşılabileceği üzere, devasa beyaz piramidin hemen içinde sayılacak yakınlıkta tarım yapılmasına izin verilmektedir. Yabancı araştırmacılara yasaklanan bir bölge, böyle tarıma açık şekilde kullanılıyorsa, Çin’li yetkililerin piramidin zarar görmesinden bir endişeleri bulunmamaktadır. Tek endişeleri piramitle ilgili bilgilerin detaylandırılarak insanlığa sunulmasıdır.[9]

Asya’daki Türk piramitlerinin fotoğrafı.[10]

Bu fotoğraf Aya’nın ortasında çekilmiş. Bir de aşağıdaki fotoğrafa bakalım. O da Amerika kıtasının ortasında çekilmiş. İnşa ediliş şekli ve üslubu tamamen aynı. Acaba bu benzerlik tesadüfi olabilir mi?[11]

Meksika’da bulunan bir Maya piramidi. Yapım biçimi Orta Asya’daki Türk piramidi ile aynı. Aralarındaki tek fark, Orta Asya’daki Türk piramidi daha çok yıpranmış ve bakımsız. Bu ise daha az yıpranmış ve iyi korunmuş.

Bu ise bir Sümer piramidi. Sümer piramidinin (Ziggurat) inşa felsefesi de diğerlerinin aynı. Biçim olarak da onlarla çok benzer. Sonuç olarak bütün bu eserler aynı düşüncenin ürünüymüş gibi bir izlenim yaratıyor insanda.

Hemen hemen hepsi de ortak bir kültürün ürünü denilebilir. Kim bilir, beki de M.Ö.5000’li yıllarda böyle yapılar yapmak modaydı ve bu yapıları yapacak teknik bilgi birikimi belli ellerde toplanmıştı. Bu birikimin sağlanabilmesi için geçmişte benzer eserlerin yapılmış olması gerekiyordu.

Bu durumun bize düşündürdüğü ise şudur. Bugün tarihçiler, insanlığa medeniyeti öğreten toplum olarak Sümerleri gösteriyorlar. Sümerler gerçekten de yaşadıkları dönemde insanlığa pek çok katkıda bulundular. Ancak, onlar geldikleri Asya’da yaşanmış çok büyük bir medeniyetin kurucularının çocuklarıydılar. Bir takım bilgiler belki de bu nedenle belleklerinde veya genlerinde yer alıyordu. Piramit kültürü de böylece oluştu. Okyanus ötesi topraklarda aynı eserleri meydana getirmek için, aradaki mesafelerin bir öneminin olmaması gerekir. Demek ki o dönemde öyle bir bilgi ve teknoloji birikimine sahipti ki insanlar, bu eserleri meydana getirebiliyorlardı.

Sonuç olarak;

Piramit kültürünün bir süreç izlediğini düşünürsek, bu sürecin başında yer alan piramitler Orta Asya’daki Türk piramitleridir. Yani piramit kültürünü geliştirenler Büyük Uygur Türk İmparatorluğunu kuran atalarımızdır. Eğer yabancı bilim adamları ve araştırmacılar, Orta Amerika’da Maya, İnka ve Aztek harabelerinde bulunan kuş sembollerini dahi Uygurlar tarafından çizilmiş sembollerdir diye açıklıyorlarsa, bu boşuna değildir. Orta Asya Uygur, Mezopotamya Sümer ve Orta Amerika da Maya, İnka, Aztek kültürleri aynı kültürün farklı coğrafyalarda ortaya çıkışıdır. Artık her şey gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. Mızrak çuvala sığmamaktadır. Dürüst bilim adamları gerçekten yana tavırlarını daha net olarak koymaya başlamışlardır. Avrupa’da ve dünyanın başka bölgelerinde yılardır okunamayan yazılar okunuyor ve Türkçe oldukları anlaşılıyor. Bizlere de düşen çok şey var. Her şeyi yabancılardan beklememek. İmkan ölçüsünde kendi geçmişimizi araştırmak, kendimizi aramak. Çünkü geçmişini bilmeyen bir toplumun geleceği de olmaz. Çocuklarımıza iyi bir gelecek bırakmak, çok para bırakmak, büyük servet bırakmak değildir. Onlara kendi öz kimliklerini bırakmak, ömür boyu onları yönlendirecek moral değerler bırakmaktır. Gerisini onlar halledecektir zaten.


http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/piramit2fd6.jpg

Not: Söz konusu piramitleri herkes çıplak gözle bilgisayarının başında görme şansına sahiptir. Bunu yapabilmek için; "Google Earth" programını yükleyin. ve arama bölümüne şu koordinatları aynıyla girin:

34.390380,108.739579
Artık yüze yakın piramitin bu günkü halleri gözünüzün önündedir.

Not: Üstteki resimlerle makalenin orjinalinde verilen resim - kaynak numaraları farklıdır.

Beyazdut
23-10-10, 00:37
Dara Harabeleri

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/dara_harabeleri_1.jpg

Dara Harabeleri (Nusaybin, Mardin)

Dara Harabeleri, Mardin"in güneydoğusunda, Nusaybin'e 30 kilometre uzaklıkta, Mardin-Nusaybin karayolu üzerindeki Oğuz Köyü'ndedir. Burası, eski Mezopotamya bölgesinin en ünlü kentidir. Bu kent, bugün orta büyüklükte bir belde / köy yerleşmesi haline gelmiştir. Dara Kent Kalıntıları, kayalar içinde oyulmuş çevresi 8-10 kilometreyi bulan geniş bir alana yayılmıştır. Buralarda mağara evler vardır. Kalıntılardan çıkan taşların kentin diğer bölümünde kullanıldığı görülmektedir. Mağaraların doğusunda yer alan kaya mezarları Kuruçay'la sınırlanmaktadır.

Asıl kent çevresi 4 kilometre surla korunmuştur. Güney ve kuzeye açılan iki kapısı vardır. İçkale kentin kuzeyinde ve 50 metre yüksekliğindeki tepenin üst düzlüğüne kurulmuştur. Kent kalıntıları içinde kilise, saray, çarşı ve depoları, zindan, tophane ve su bendi, hâlen görülebilmektedir.

Köyün kuzeyinde, güneye doğru inen kayalar oyularak, görkemli bir su bendi yapılmıştır. Bugün de bentten su akmaktadır. Doğal etkiler sonucu zaman zaman yörede pek çok kültür varlığı gün ışığına çıkmaktadır.

Ayrıca köyün etrafında kayalara oyulmuş 6-7 kadar mağara eve rastlanır. Bunların tarihi, Geç Roma (Erken Bizans) dönemine kadar gider.

Dara kent kalıntıları, kayalar içinde oyulmuş çevresi 8-10 kilometreyi bulan geniş bir alana yayılmıştır. Buralarda mağara evler vardır.

Bölgede Hasankeyf'ten sonra oldukça ilgi gören Dara Harabeleri, Tarih ve Kültür Turizmi açısından büyük önem taşıyor. Antik kent Hasankeyf'i ziyaret eden yerli ve yabancı turistlerin ikinci gezi tercihi olan Dara Harabeleri, her geçen gün daha fazla tanınıyor. Hasankeyf, Dara ve Erzen Saklı Kent gibi yerleşim birimleri bölgenin turizm potansiyeline büyük katkılar sağlayacak.

Mardin'in Nusaybin yolu üzerinde bulunan 5. yüzyıla ait tarihi Dara Harabeleri'nde bulunan Babil ve Pers Krallıklarına ait çok sayıda tarihi mezarlar gün yüzüne çıkartıldı. 4 ay içinde dara harabelerini yaklaşık 100 bin yerli yabancı turist ziyaret ettiği belirtildi. 1986 yılından beri Dara'da kazı çalışmalarını yürüten Prof. Dr. Metin Ahunbay ve ekibi tarafından geçtiğimiz yıl ortaya çıkartılan antik çağa ait 7 bin yıllık tarihi mozaikleri görmek için bölgeye çok sayıda yerli yabancı turist akın ediyor.

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/dara_harabeleri_2.jpg
Tarihçe

Dara Harabeleri, Tarihimize Dara kalesi olarak geçmiştir. Mezopotamya'nın Efes'i kabul edilen bu kent, M.Ö.530-M.Ö.570'te İran hükümdarı ünlü Darayuvaşi (Darxis) tarafından (parsedia / dinlence olarak) kurulmuş, çeşitli dönemlerde (miladın ilk asırlarına kadar) İranlılarla Romalılar arasında el değiştirmiştir.[6] VII yy. sonlarına doğru Emeviler'in daha sonra Abbasilerin eline geçen şehir [4], daha sonraki Yüzyıllarda yerel beylikler tarafından yönetilmiş ve 15-16.y.y da Osmanlıların eline geçmiştir.

Harabelere ve kalıntılar arasında ara sıra bulunan paralara(daryaka) bakılacak olursa zengin bir şehir olduğu kolaylıkla anlaşılmaktadır. Şehrin kurucusu Daraxis tarafından yaptırılan muhteşem yeraltı yerleşim birimi sonradan zindan olarak kullanılmış, bugünde bütün heybeti ile ayakta durmaktadır.Konuşma dili olarak (Hz.İsa'nın ana dili olan) Aramice kullanılmış,İnanç olarak da adına ateş kuleleri yapılan Ahura Mazda'ya inanırlardı.Şehir oyulmuş kent kalıntıları,su sarnıçları,su kanalları, mahsarası hala çok iyi görülmektedir. Şehrin surları ve burçlarını anlatacak olursak:

1- Asıl Şehir: Çevresi 4 kilometrelik surlarla çevrilmiştir. Biri kuzeye diğeri güneye açılan iki tane kapısı vardır. Şehri çevreleyen sur, kuzey kapısının doğu ucundan başlayarak Zellace mevkiini takiben çayın üstünden hendek yerini mağaraları içine alarak tophaneye iner, buradan Bertevil Sarayı'nın yanında güneye açılan kapı ile birleşir. Güney kapısının batı ucundan başlayan sur, Mahsara'yı (Eski Mezarlık) içine alarak kesik kayanın üzerinden Hakni mevkiine çıkar. Su sarnıçlarının yanından Yunus ziyaretini ve İç Kale'yi de içine alıp Kale Camisi'nin doğusunda birleşerek şehri çevreleyen suru oluşturur. Şehir harabeleri içindeki eski kalıntılardan kilise, saray, cami, çarşı, ev, köprü ve su sarnıçları hala mevcudiyetlerini muhafaza etmektedir.

2- İç Kale: Şehrin kuzeyinde 50 metre yüksekliğindeki tepenin üst düzlüğünde kurulmuştur. Bugün tepenin üzerinde köylülerin yaptırdığı ve içinde yaşadıkları evler mevcuttur.

Bu antik yerleşim yeri, Büyük İskender'le Dara'nın savaşına da sahne olmuştur. Kalıntılar arasındaki büyük kesme taşlar ve bulunan sikkelere bakılacak olursa Dara'nın geçmişte büyük ve görkemli yapılara ve zengin hazinelere sahip olduğu söylenebilir.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/dara_harabeleri_4.jpg
Mezopotamya'nın İlk Barajı

Antik kent, Doğu Roma'nın diğer deyişle Bizans'ın, Güneydoğu metropolü Nisibis'ten (bugün Nusaybin) sonra ikinci önemli sınır kenti olarak biliniyor.

Kaynaklara göre ticaretin kalbi İpek Yolu, kentin içinden geçiyordu. Bu transit ticaret merkezi, bir dönem piskoposluk merkezi de olmuş ancak sürekli devam eden akınlar sonrasında sönüp gitmişti.

Bilgilendirme tabelaları Dara'nın Mezopotamya'nın ilk barajının ve sulama kanallarının kurulduğu kent olduğunu yazıyordu. Bugün şaşırtıcı nizamıyla dikkat çeken kanallara ait izler yerli yerindeydi. Su sarnıçları, su depoları, bir su medeniyetine işaret ediyordu. Suyun akışını, oranını ya da bekletilmesini kontrol edebilen bir sistemin kalıntıları olan havuzlu salonu ve hendeği ile beraber...

Oyma kaya evler, tavanlarındaki süslemeleri, duvarlarına işlenmiş Meryem, İsa ve haç figürleriyle kaya kiliselerine dönüşmüş yapılar kentin Hıristiyanlık macerasını anlatıyordu. Fakat Dara pek çok dine farklı zamanlarda ev sahipliği yapmıştı. Din çeşitliliği, beraberinde çatışmaları getirmişti. Bu durum da bugün farklı dinlere ait simgeleri bir arada görmemizin sebeplerinden biri olarak görünüyor.

Mezopotamya'nın Efes'i olarak nitelenen Dara kentinin parçaları şu an varolan köyün inşasında kullanılmıştı. Ve bu yüzden kent hakkında net verilere ulaşmayı güçleştiriyordu.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/dara_mozaik.jpg
Dara'da Bulunan Antik Çağ'a Ait Mozaikler

Geçen yıl başlayan kazı çalışmalarında tarihe ışık tutacak şemsiye motifli mozaik ile hayvan figürlerinin bulunduğu belirtildi. Kış mevsimi nedeniyle ertelenen çalışmaların bu ay yeniden başlayacağı açıklandı. Mardin'de ortaya çıkan antik mozaiklerin Gaziantep'teki Zeugma mozaikleri ile benzerlik taşıdığı kaydedildi.

Mardin Valiliği, Dara ören yerinde Prof. Dr. Metin Ahunbay ve ekibi tarafından 1986 yılında başlatılan kazılarla toprak altında kalan tarihi dokunun gün yüzüne çıkartılmasına desteğini sürdürüyor.

Valiliğin hazırladığı rapor doğrultusunda bu ay başlayacak kazı çalışmalarına Kültür ve Turizm Bakanlığı da destek veriyor. Geçtiğimiz aylarda Mardin'i ziyaret eden Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Dara'da ortaya çıkan tarihi hazinenin gün ışığına çıkartılması için gereken maddi desteğin sağlanacağını açıklamıştı.

Bugüne kadar, halk arasında zindan olarak bilinen 40 metre deriliğindeki mekân temizlendi. Açık hava tiyatrosu ve kaya evlerin bulunduğu alanlarda gerçekleştirilen kazılarda ise Babil ve Pers İmparatorluğu'na ait askeri garnizon şehrinin erzak ve silah depoları ile kaya mezarlar gün yüzüne çıkarıldı. Ayrıca şehrin yerleşim alanı olan ve toprak altında kalan kayalara oyulmuş tarihi evler ve mezarlar bulundu.

Mardin Valisi Mehmet Kılıçlar, Dara harabelerindeki diğer tarihi mozaiklerin ortaya çıkartılması için gerekli bütün girişimleri yaptıklarını belirterek, Mardin'de ikinci bir Zeugma'nın ortaya çıktığını söyledi.

Kılıçlar, "Romalılar tarafından askeri garnizon şehri olarak kullanılan Dara'nın, mevcut tarihi kalıntılara ve su sarnıçlarına bakıldığında 100 bin'in üzerinde bir nüfusa sahip olduğu ortaya çıkmaktadır. Dara, kazılar tamamlandıktan sonra Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin Aspendos'u olacak." diye konuştu.

1986 yılından beri kazı çalışmalarını sürdüren Prof. Dr. Metin Ahunbay, ödeneklerin yetersiz olduğunu belirterek, "Bu yıla kadar ödeneklerimiz oldukça kısıtlı ve azdı. Kazılarımızı istediğimiz şekilde yapamıyorduk. Bu yıl valinin desteklerini gördük. Geçtiğimiz yıl kazıda sezon çalışması olarak amacımıza ulaştık. Dara 1,5 kilometrekarelik alan üzerinde kurulu. Etrafında kazı yapılması gereken alanlar var. Kazı uzun yıllar alacak. Bu yıl önemli mozaikler bulduk. Çalışmalarımız çok yönlü ve geniş alanı kapsayacak şekilde devam edecek." şeklinde konuştu. [5]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/dara_harabeleri_3.jpg
Kazılar, Yeniden Başlıyor

Mardin'de bulunan 10 bin yıllık Dara Harabeleri'nde geçtiğimiz yıl gün ışığına çıkartılan antik çağa ait tarihi mozaiklerin kazı çalışması yeniden başlıyor.
Geçtiğimiz yıl yapılan kazı çalışmalarında M.S.600. yüzyıla ait olduğu tahmin edilen şemsiye motifli mozaik ve çeşitli hayvan figürlü mozaikler ortaya çıkarılmıştı.

Kış mevsimi nedeniyle mozaiklerin üzeri toprakla kapatılmasının ardından tarihi hazinenin gün ışığına çıkartılması için mayıs ayında kazı çalışmaları yeniden başlıyor. Mardin'de ortaya çıkan antik mozaiklerin Gaziantep'te ortaya çıkan Zeugma mozaiklerine benzediği belirtildi.

Merkeze Bağlı Dara Ören yerinde, Prof. Dr. Metin Ahunbay ve ekibi tarafından 1986 yılında başlatılan kazılarla toprak altında kalan tarihi dokunun gün yüzüne çıkartılması için Mardin Valiliği harekete geçti. Valiliğin hazırlamış olduğu rapor doğrultusunda mayıs ayında başlayacak kazı çalışmalarına Kültür ve Turizm Bakanlığı da destek verecek. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Dara'da ortaya çıkan tarihi hazinenin gün ışığına çıkartılması için gereken maddi destek sözü vermişti. Kültür Bakanlığı'ndan ve İstanbul Üniversitesi'nden önümüzdeki günlerde çok sayıda arkeolog ve kazı ekibi Mardin'e gelecek.

Dara harabelerinde bulunan ve halk arasında zindan olarak bilinen 40 metre deriliğindeki mekân temizlendi, açık hava tiyatrosu ve kaya evlerin bulunduğu alanlarda gerçekleştirilen kazılarda ise Babil ve Pers imparatorluğuna ait askeri garnizon şehrinin erzak ve silah depoları ile kaya mezarlar gün yüzüne çıkartıldı. Ayrıca şehrin yerleşim alanı olan toprak altında kalan kayalara oyulmuş tarihi evler gün yüzüne çıkarılıyor. Kazı çalışmalarında çok sayıda kayalıklara oyulmuş mezarlar bulundu.

Mardin Valisi Hasan Duruer, geçtiğimiz yıl Dara harabelerinde ortaya çıkan tarihi mozaiklerin ortaya çıkartılması için gerekli bütün girişimleri yaptıklarını belirterek, Mardin'de ikinci Zeugma antik mozaikleri ortaya çıkarmak için Kültür Bakanlığı ile işbirliği yaptıklarını söyledi.

Romalılar tarafından askeri garnizon şehri olarak kullanılan Dara'nın, mevcut tarihi kalıntılara ve su sarnıçlarına bakıldığında 100 bin'in üzerinde bir nüfusa sahip olduğunu gösterdiğini ifade eden Duruer, "Dara'nın Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin Aspendos'u olacaktır. Dara ören yerinde 1986 yılından beri Prof. Dr. Metin Ahunbay ve ekibi tarafından ören yerinde kazılar yapılıyor. Her gün yeni bir tarihi doku gün yüzüne çıkarılıyor. Kazıların akademik boyutunu Ahunbay hocamız daha iyi bilir. Gözlemlediğimiz kadarıyla her gün yeni yeni tarihi değerler ortaya çıkarılıyor. Biz ortaya çıkan bu tarihi değerleri turizme kazandırmak, iyi bir tanıtımla turistleri buralara çekmek istiyoruz. Tarihe ve tarihi yapılara ilgi duyan herkesin Dara'yı görmesi gerektiğine inanıyorum. Mardin'in neresini kazarsanız kazın ortaya tarih çıkıyor. Kazı ekibine İl Özel İdaresi imkânlarıyla katkı sağladık, Bu tarihi değerlerin bir an önce ortaya çıkarılmasını istiyoruz." diye konuştu.

Daranın saklı hazinesini ortaya çıkarmak için Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın desteklerinde aldıklarını ifade eden Duruer, "Önümüzdeki günlerde kazı çalışması için İstanbul Teknik Üniversitesi ve Kültür Bakanlığı'ndan çok sayıda arkeolog buraya gelip tarihi gün ışığına çıkarmak için çalışma başlatacak. Gerekli alt yapı hazırlıkları ardından yaz boyunca yeraltında saklı tarihi mozaik hazinelerine ortaya çıkartacağız. Şu anda Dara köyünü bu tarihi hazinenin üzerinden taşımak için çalışıyoruz. Dara köyünde ikamet eden vatandaşların mevcut yapılara ek inşaat yapmalarını yasakladık. Dara ören yerinde tarihi mekânlarda ikamet eden vatandaşlar için yeni bir yerleşim alanı belirlediklerini 700 dönüm alan arazinin altyapısını yaparak vatandaşlara parsel parsel dağıtacağız." şeklinde konuştu.

1986 yılından beri kazı çalışmalarını sürdürdüklerini söyleyen Mardin Kültür ve Turizm Müdürü Davut Beliktay ise "Dara'da saklı buluna kenti ortaya çıkarmak için mücadele ediyoruz. Geçtiğimiz yıl kazıda sezon çalışması olarak amacımıza ulaştık. Dara 1,5 km karelik alan üzerinde kurulmuş. Etrafında kazı yapılması gereken alanlar var. Kazı uzun yıllar alacak. Son olarak 600. yüzyıla ait olduğunu tahmin ettiğimiz süslü bir mozaik bulduk. Bu yılki kazı çok yönlü ve geniş alanı kapsayacak şekilde yapılacaktır." ifadesini kullandı.

Gönül Dara düşmedikçe bu gizemli şehri anlaması çok zor

Beyazdut
23-10-10, 00:38
Denizin altındaki piramitler

http://circulartimes.org/YU1w488.jpg

http://mitoloji.info/images/stories/denizaltindaki_piramit.jpg

Denizin Altındaki Piramidi Kimler İnşa Etti?

Denizin Altındaki Piramit

1985 yılında Japonya’nın Okinawa Adası yakınlarındaki Yonaguni’nin açıklarında dalış yapan bir balıkadam, hiç beklemediği bir görüntüyle karsılaştı. Suyun metrelerce altında, dipte, derinlere doğru alçalan basamaklarıyla garip bir antik kalıntı uzanıyordu önünde. Önce bunu bir göz yanılması sandı. Basamaklara yaklaşıp inceledi. Yapının çevresini dolaştıkça şaşkınlığı daha da arttı. Bilinmez bir zamandan beri suyun altında yattığı belli olan bu basamaklı yapı, düzenli kıvrımlara, son derece hassas açılara sahipti. balıkadam, sudan çıkar çıkmaz bildiği her yere bu buluşunu haber verdi. Yonaguni sularının dibindeki bu esrarengiz yapının sırrı henüz tam olarak çözülebilmiş değil. Ama 80'lerden bu yana dalış yapanların olduğu kadar, jeologların ve arkeologların da ilgi odağı.

Japonya da, Okinawa ve dolaylarında, zaman zaman üç bin yıllık kalıntılara rastlanıyor. Ama suyun altında bulunan ve yapısı itibâriyle bir “basamaklı piramit” izlenimi veren buluntunun ne zaman kimler tarafından yapılmış olunabileceği üzerine kimsenin fikri yok. Aslına bakılacak olursa, bu yapının “insan yapısı” olduğu da şimdiye dek resmen kabul edilmiş değil. işin içinden çıkamayan arkeologlar ve Ortodoks jeologlar, bu dümdüz basamakların doğal etkilerle oluşmuş olabileceğini belirtiyorlar; ama hiç de inandırıcı değiller. Yonaguni’deki gibi düzgün, şaşırtıcı derecede simetrik ve insan yapısı izlenimi veren bir bulguya Bimini hariç hiçbir yerde rastlanmadı. Sfenks üzerinde çalışmalar yapan Boston Üniversitesi’nden Dr Robert Schoch ile John Anthony West de çalışmalara katildi. Dr Schoch, ilk dalışta uzun uzun Yonaguni kalıntılarını inceledi ve görüsünü net bir biçimde açıkladı: “Bu kayalıklar, kesinlikle insan yapısı ve tahmin edebileceğimizden çok çok daha eski. Aşağı yukarı, on bin yıllık!” Bimini'deki kalıntıların da en az on bin yıllık olduğu düşünülüyor. Rastlantı mı sizce?

Aynı yorumu, John Anthony West ve Japon uzman jeologlar da yaptılar. Dümdüz, doksan derecelik açılarla inen basamakların yani sıra, köşegenlerde oyulmuş düzgün ve orantılı hendekler, dört ayrı yerdeki sütun yerleştirme yuvaları, bu yapının kesinlikle bir antik kalıntı, bilinmeyen bir dönemden kalma “basamakli piramit” olduğunu gösteriyordu.

Schoch’un düşüncesiyle birleştirildiğinde, Japon sularının dibinde yatan bu çok eski ve bilinmez mimarların eseri yapı, İsa'dan önce on bir bin dolaylarındaki buzul erimesi sonucu denizlerin yükselmesiyle derinlere inmiş bir “yitik uygarlık kalıntısı” izlenimi veriyor.

Yonagoni’deki araştırmalar yoğunlaşmış durumda. Eğer çevrede insana ait bir medeniyet izi (yazı vs..) bulunabilirse, gerçekten de çok önemli bir buluş gerçekleşmiş olacak. Belki de bulunacak şeyler Bimini’deki kalıntılarla örtüşecek ve Atlantis ve Atlantis’in dev piramitlerinden biri olunabileceği ortaya atılacak veya kayıp kıtalar olan efsanevi Mu ve Lemurya medeniyetleri belki de bulunmuş olacak.

Sonuç

Dünya tarihi, yeniden yazılmak durumunda kalınacak. “Yazıyı ilk kullanan medeniyet Sümer'di.” cümlesini tarih kitaplarımızdan çıkarmak zorunda kalabiliriz

Beyazdut
23-10-10, 00:39
Didim ( Apollon ) Tapınağı

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/aydin-didim-apollon-temple.jpg

Didim (Apollon) Tapınağı

Anadolu'da Bir Kehanet Merkezi

Şimdilerde "Orakl"ların yaşadıkları veya geçerli oldukları dönem milattan önce 700'le milattan sonra 300 arasındaydı. Sözcüğün üç anlamı vardır ya da üç şeyi tanımlar; birinci anlamda "Orakl" tanrıların konuştuğu kişidir, ikinci anlamda geçerli yani güncel olan tapınak veya çekinilen, saygı duyulan tanrıdır, üçüncü anlamda ise tanrı tarafından kahin aracılığı ile verilen cevaptır. Batı Anadolu'nun yani İyonya'nın bağrında bulunan Söke yakınlarındaki Didim Apollo Tapınağı 1700 öncesine kadar yaklaşık 2000 yıllık bir "Orakl" merkeziydi. Antik Dünya'dan günümüze gelen bu baş döndürücü Tapınak, geçmişe terk ettiğimiz ve unuttuğumuz görkemin ve de gizemin muhteşem bir örneği olarak gözlerimizin önünde hala durmaktadır.

Ama proje çok büyük tutulmuştu, bu nedenle de tamamlanamadı, inşaat MS 200'lerde dahi bitmemiş, geçen beş yüzyıla rağmen sonuca ulaşılamamıştı.

Roma İmparatorları'nın desteğine rağmen yine de inşaat tamamlanamadı, bugün dahi inşaatın eksiklikleri görülmektedir (tıraş edilmemiş taşlar, yivsiz sütunlar ve ücretini alamamış taş ustalarının imzalarının durması gibi..).

Tapınak düz bir alan üzerinde değildir, bu nedenle yapı zaman içersinde kaymış ve bu nedenle de ön kısmına yay biçiminde bir takviye duvarı yapılmıştı. Temeller, depremlere karşı ızgara biçiminde yerleştirilmişti. Yapının ölçüleri 109.34 x 51.13 metre olarak tahmin edilmektedir. Toplam 112 sütun bulunuyordu (Bazı uzmanlara göre 124 sütün vardı). Ön girişte görülen 7 yüksek basamaklı, 3.5 metre yüksekliğindeki kaide (krepis), hem Helenistik bir evrimin simgesi, hem de çukurda kalan o bölümü yükseltmek içindi. Tapınağın en çarpıcı yeri kuşkusuz önünde 1.45 m. yüksekliğinde bir eşik bulunan dev kapıdır. Bu büyüklük, mimari bir nedene dayanmıyordu, dini bir amaçtı ve bir kehanet merkezi olması etkindi. Tapınak, MS 200'lere kadar yarı inşa edilmiş haliyle kullanıldı; Hıristiyanlığın yayılması ve çok tanrılı inancın çökmesiyle içine bir kilise yapıldı ama bir yangın sonucunda tüm yapı zarar gördü. MS 395'de İmparator Theodosius; "tüm kehanetleri boş iş ve umut" ilan ederek yasakladı. "Orakl"ın sonu gelmişti. Bizans döneminde askeri garnizon olarak kullanıldı ve ikinci bir yangın yaşandı.

1493'deki büyük deprem tapınağa çok zarar verdi. Ve bundan sonra tamamen terk edildi; ta ki 18. Yüzyıl'a kadar... Tapınak'tan ilk kez ünlü gezginler Texier ve Nevton söz ettiler; 1858'de İngilizler, 1872'de Fransızlar çalışmalar yaptılar. 1904'ten sonra Wiagand başkanlığındaki Alman ekibi Tapınağı şimdiki haline getirdi.

Beyazdut
23-10-10, 00:40
Dünyanın Yedi Harikası

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/sevenwondersoftheworld.png

Dünyanın Yedi Harikası, tamamı insanoğlu tarafından inşa edilmiş, olağanüstü antik yapı ve yapıtlardır. Ayrıca Antik Dönemin Yedi Harikası adıyla da anılırlar. İlk olarak Milattan önce 5. yüzyılda tarihçi Heredot tarafından ortaya atılan bir kavramdır. Milattan önce. 4. yüzyılda Sidon'lu Antipatros tarafından ilk olarak "Dünya'nın yedi harikası üzerine" adlı eserle oluşturulmuştur. Günümüzde geçerli kabul ettiğimiz 7 harika listesi, M.Ö. 2. yüzyılda son şeklini almıştır.

Günümüzde, Dünyanın Yedi Harikası'ndan sadece Keops Piramidi ayaktadır. Diğerleri yangın ya da deprem gibi nedenlerle yok olmuşlardır

Dünya'nın 7 Harikası / Seven Wonders of the World

1. Keops Piramidi / Great Pyramid of Giza
2. Babil'in Asma Bahçeleri / Hanging Gardens of Babylon
3. Zeus Heykeli / Statue of Zeus at Olympia
4. Artemis Tapınağı / Temple of Artemis at Ephesus
5. Rodos Heykeli / Colossus of Rhodes
6. İskenderiye Feneri / Lighthouse of Alexandria
7. Halikarnas Mozolesi / Mausoleum of Maussollos at Halicarnassus

Beyazdut
23-10-10, 00:41
Düş-Zamanı Anıları

http://www.ideayayinevi.com/sanat/picasso/avustralya_aborijin.jpg

Düş-Zamanı Anıları

Zaman: Ebedi
Mekân: Avustralya

Avustralya Aborijin sanatı bütün dünyaya sunulmuş dünyanın son büyük sanat geleneğidir. WALLY CARAUNA, 1993

Avrupalılar 1788'de Brîtanya Birinci Filosu'nun Botany Körfezine çıkmasıyla Avustralya'yı ele geçirdiklerinde, ülkeyi kendi Avrupalı değerlerine göre biçimlendirmişlerdir. Avrupalılar kıtanın haritasını çıkarmışlar, devasa araziyi tarlalara ve çiftliklere bölmüşler, sanki boş bir toprakmış gibi doğal yerlerine İngilizce adlar vermişlerdir. Aynı kültürel gelenekten arkeologlar ise, Aborijinler'in Avustralya'ya yerleşme tarihlerini tespit için ciddi bir kaygı içinde olmuşlardır. En son tahminleri 60.000 yıl ya da daha öncesidir.

Avustralya Aborijinleri'nin bazı konularda kendi görüşleri vardır. Yeryüzünün yaratılıp düzenlendiği, dere ve tepelerin yapıldığı, insanların kendi ülkelerine yerleştirildikleri Düş-Zamanı'ndan bu yana, burada olduklarını bilip söylemektedirler. Bu Aborijin kavramını ifade için kullandığımız "Düş-Zamanı", onların orijinal dillerinde kullandıkları sözcüğe göre, hiç de uygun bir çeviri değildir. "Düş", farklı ve doğru olan gerçekliğe uyanacağımız maddi olmayan bir dünyayı ima etmesiyle, elbette yanlış bir sözcüktür. " Zaman" da, geçmişte olan ve şimdiki zamandan ayrı olan belirli bir dönemi akla getirdiği için, tamamen yanlış bir sözcüktür.

Düş görmenin ayrılmaz bir parçası, burada olmanın "her zamanlığı", nesnelerin oldukları ve olmaları gerektiği gibi olmalarıdır. Zaman, yani ölçülmüş kronolojik zaman, zaman içinde değişiklik -arkeolojinin ve batı ampirik biliminin bu merkezi dayanakları- Aborijinler'in kastettiği zaman kavramının içine girmez.

http://www.bilgilik.com/images/giz92.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz93.jpg

(Solda) Düş-Yeri, her zaman değilse de, genellikle resimde görülen bu doğal kireçtaşı kayası gibi manzaranın belirgin bir noktasıdır. (Sağda) Ngalyod (Gökkuşağı Yılanı), Bruce Nabegeyo (1995). Gökkuşağı Yılanı, Düş-Zamanı hikâyelerinin başlıca unsurudur. Bu modern resimde Gökkuşağı'nın başı, yaratıkların en güçlüsü olan tuzlu su timsahının başı olarak resmedilmiştir.

DÜŞ-ZAMANI SANATI

Eski Avustralya Aborijinleri, eski kaya resimleri ve kaya oymalarıyla resimli bir kayıt bırakmışlardır. Resimlerdeki hayvanların ve kuşların çoğu bugün o topraklarda bulunmaktadır: Brolga ve krokodil, miğferli kakadu, Düş-Zamanı hikâyelerinde önemli olan yaratıklardır.

Sık rastlanan bir motif, kimi zaman bir çalı hindisi izi kadar küçük, kimi zaman bir emu ya da daha da büyük olan kuş izleridir. Bu sonuncular büyütülmüş emu izleri midir? Kimbilir belki de daha büyük bir kuşun izidir. Aşırı büyük ve insan ayağı biçiminde izleri de vardır.

Kuzey Avustralya'da Kakadu Milli Parkı ile çevresindeki bölgedeki kaya resimleri, en azından 4 bin yıllık, büyük bir olasılıkla çok daha eskidir. Daha eski resimlerde, 20. yüzyılda yalnızca Tasmanya'da kalan keseli, etobur Tasmanya kaplanlarının pek çok resmi vardır.

Avustralya kıtasında bir zamanlar varolan kaplan, insanların Güneydoğu Asya'dan köpek getirmesinden bu yana kaybolmuştur. Bu köpekler vahşi dingolar olmuş ve daha orta boylu bir yırtıcı hayvan olarak kaplan soyunu tüketmiştir. Dingonun Avustralya'ya geldiği dönemde Tasmanya, Buzul Çağı sonrasında deniz düzeyinin yükselmesiyle anakaradan ayrılmış olduğundan, hayvan Tasmanya'da yaşamaya devam edebilmiştir.

http://www.bilgilik.com/images/giz94.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz95.jpg

(Solda) Avustralya'da kaya resmi, yaşayan bir gelenektir. Kakadu Milli Parkı'ndaki bu büyük fresk l960'larda eski resimlerin üstüne yapılmıştır. (Sağda) Avustralya kayalarındaki insan ayak izleri, zamanın eskiliğini taşımaktadır. Bazılarının üzerinden daha sonra beyaz boyayla geçilmiştir. Orta Avustralya'da yakın zamanların "nokta resimleri"nin temeli, eski kaya resimleridir.

ESKİ GEÇMİŞİN KAYITLARI

Dingoların Kuzey Avustralya'ya 4 bin yıl önce geldiklerini tahmin ediyoruz, bu yüzden Tasmanya kaplanlarının resimleri, soyu tükenmiş bir türün resimleridir ama yalnızca o süre içinde tükenmiş olan bir soyun.

Ancak Kakadu Milli Parkı'nın bile dışındaki ıssız "taş ülkesi"nin tepelerindeki bir resim, çok daha eski bir şeye işaret etmektedir. İyi tasvir edilmiş ve iyi korunmuş olan bu resimde, Tasmanya kaplanı ya da bir kanguru ya da çağdaş bir keseli türü olmadığı kesin bir yetişkin ve bir yavru yaratık vardır. Bunun küçük ön ayakları (ve keseliler gibi) eli andıran atileri vardır. Ortasında sanki gövdesinin altından sarkan iri ve sivri memeleri vardır. (Oysa keselilerin memeleri, yavrularının büyüdüğü kesenin içindedir.)

Küçük ya da yavru olanda da buna benzer bir şey görünmektedir. Yoksa bu yaratık bir fauna mıdır? Kimileri bunun yalnızca Palorchestes adı verilen ve yalnızca bulunabilmiş fosil kemiklerinden tanınan bir yaratık olduğu görüşündedirler.

Ne yazık ki, bugüne kadar bu resimlerden yalnızca bir tanesini biliyoruz. Ancak yüksek kayalık bölgede daha başkaları bulunabilir. Buralarda resimlerle dolu sayısız kaya mağarası bulunmaktadır ancak bunlar fazla ziyaret edilmemiş ve kaya sanatı bakımından tam olarak araştırılmamıştır.

Düş-Zamanı hikâyelerinin başlıca figürlerinden biri, ülke içinde dolaşırken yeryüzüne biçim veren ve dramatik izini kayalar ve dereler ve göller oluşturarak bırakan Gökkuşağı Yılanı'dır. Gökkuşağı Yılanı, çağdaş Avustralya pitonlarından bile daha büyük yılanların anısını mı taşımaktadır? Aborijinler'in sel ve kabaran sular hikâyeleri, Buzul Çağı'nın sonunda yükselen deniz düzeyinin insanları daha eski bir kıyı şeridinden içerilere ittiği zamanların anılarını mı korumaktadır?

Bu konuda, denizin yükselişinin zamanının tespit edildiği Kakadu Milli Parkı'nda, yükselmenin son aşamalarından kalma bir kaya resminde, ilginç bir ipucu verilmektedir: Denizin o yükselmesi anında, "kıyı insanları"nın daha önce içerilere yerleşmiş olan "taş insanları" ile yeni ilişkilere girdiklerini ve savaştıklarını gösteren resimlerin sayısında da kesinlikle bir artış vardır. Eh, işte bu da yorumlanması gereken bir başka ipucudur.

http://www.bilgilik.com/images/giz96.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz97.jpg

(Solda) Orta Avustralya'dan bir churinga. Düş-Zamanı'nın atalarının bu kutsal nesnelere dönüştükleri düşünülmektedir. (Sağda) Başını yukarı ve sağa çevirmiş, yavrusu sağında duran bu garip yaratık soyu çoktan tükenmiş fauna olabilir.

Beyazdut
23-10-10, 00:42
Ebla Tabletleri

http://www.homsonline.com/images/Ebla/Ebla_Tablets.jpg

Ebla Tabletleri

M.Ö. 2500'lü yıllardan kalma Ebla Tabletleri, dinler tarihi açısından çok önemli bilgileri günümüze kadar taşımaktadır. Arkeologlar tarafından bulundukları 1975 yılından itibaren birçok kez araştırma ve tartışma konusu olan Ebla Tabletlerinin en önemli özelliği ise, içinde İlahi kitaplarda bahsedilen üç peygamberin adının geçmesidir.

Önemli bilgiler içeren Ebla tabletlerinin, binlerce yıl sonra bulunması, Kuran’da bildirilen toplulukların durumunun coğrafi olarak da açıklanması bakımından oldukça önemlidir.

Ebla, M.Ö. 2500 yıllarında, bugünkü Suriye’nin başkenti olan Şam ile Türkiye’nin güneydoğusunu da içine alan bir bölgeyi kapsayan bir krallıktı. Bu krallık, kültürel ve ekonomik olarak doruğa çıkmış ama bir dönem sonra -bir çok medeniyette olduğu gibi- tarih sahnesinden silinmişti. Ebla Krallığının, döneminin önemli bir kültür ve ticaret merkezi olduğu, tuttukları kayıtlardan da anlaşılıyordu. Eblalılar devlet arşivi oluşturan, kütüphane kuran ve ticari sözleşmeleri yazılı kayıt altına alan bir medeniyetin sahibiydiler. Hatta Eblaca (Eblait) denen kendi dillerini oluşturmuşlardı.

"Ebla”, Funk & Wagnalls New Encyclopaedia, (c) 1995 Funk & Wagnalls Corporation, Infopedia 2.0, SoftKey Multimedia Inc.

http://www.harunyahya.net/images/Article/tevrattan_1500_yil_oncesine_ait_ebla_tabletlerinde _adi_gecen_peygamberler_tr.jpg

Yer Altında Saklı Kalan Dinler Tarihi

1975 yılında yapılan kazılarda ilk bulunduğunda, o zamana kadar klasik bir arkeoloji başarısı olarak değerlendirilen Ebla Krallığı, gerçek önemini çivi yazılı yaklaşık 20.000 tablet ve parçalarından meydana gelen arşivin bulunması ile kazanmıştır. Bu arşiv, aynı zamanda diğer arkeoloji uzmanlarının üç bin yıldan beri bildikleri bütün çivi yazılı metinlerin dört kat daha fazlasıydı.

Tabletlerdeki dil, Roma üniversitesi’nde arkeolojik yazı uzmanı olan İtalyan Giovanni Pettitano tarafından çözüldüğünde, konunun ne denli önemli olduğu daha da iyi anlaşılmış oldu. Bu sayede Ebla Krallığının ve bu muazzam devlet arşivinin bulunmuş olması artık yalnızca arkeolojik değil, dini çevreleri de ilgilendiren bir konu haline gelmişti. çünkü tabletlerde Kuran-ı Kerim’de adı geçen melek Mikail (Mi-ka-il) ve Hz. Davut ile beraber mücadele eden Hz. Talut’un (Sa-u-lum) yanı sıra (Doubleday, 1981, s. 271-321) üç İlahi kitapta bahsedilen peygamberlerin adı geçiyordu. Hz. İbrahim (Ab-ra-mu), Hz. Davud (Da-u-dum) ve Hz. İsmail (Iş-ma-il)’in isimleri…

Howard La Fay, “Ebla: Bilinmeyen Büyük Bir İmparatorluk”, National Geographic Magazine, Aralık 1978, s. 736

http://www.mazzaroth.com/ChapterFour/Images/EblaClayTablet.gif

Ebla Tabletlerindeki İsimlerin Önemi

Ebla Tabletlerinde saptanan peygamber isimlerinin çok büyük bir önemi bulunmaktadır. çünkü bu isimlere ilk kez bu kadar eski bir tarihi belgede rastlanmaktaydı. Tevrat’tan 1500 yıl öncesine ait olan bu bilgiler oldukça dikkat çekiciydi. Hz. İbrahim’in isminin tabletlerde geçiyor olması, Hz. İbrahim ve onun getirmiş olduğu dinin Tevrat’tan önce var olduğunu teyit ediyordu.

Tarihçiler Ebla’da bulunan tabletleri bu açıdan değerlendirdiler ve Hz. İbrahim ve onun risaleti hakkındaki bu önemli keşif, dinler tarihi açısından önemli bir araştırma konusu haline geldi. Amerikalı arkeoloji uzmanı ve dinler tarihi araştırmacısı David Noel Freidmann da yaptığı incelemelere dayanarak tabletlerdeki İbrahim ve İsmail gibi isimlerin peygamber isimleri olduklarını bildiriyordu.

Bilim ve Teknik Dergisi, sayı 118, Eylül 1977 ve sayı 131, Ekim 1978

http://biblicalarcheology.net/wp-content/uploads/2008/04/ebla-clay-tablet.jpg

Tabletlerde Geçen Diğer İsimler

Yukarıda da belirttiğimiz gibi tabletlerde geçen isimler, üç ilahi kitapta bahsedilen peygamberlerin ismiydi ve tabletler Tevrat’tan çok daha eskiydiler. Ayrıca bu isimlerin yanı sıra tabletlerde başka konular ve yer isimleri de geçiyordu. Bu bilgilerden ve yer isimlerinden anlaşıldığına göre ise, Eblalılar ticarette başarılıydılar. Ayrıca yazılarda Ebla’ya uzak olmayan Sina, Gazze ve Kudüs isimleri de geçiyordu. Bu da Eblalıların bu yerlerle olan ticari ve kültürel ilişkilerini gösteriyordu.

Harun Yahya, Kuran Mucizeleri

Tabletlerde görülen önemli bir ayrıntı ise Lut kavminin yaşadığı yer olan Sodom ve Gomorra bölgelerinin isimleri idi. Bilindiği gibi Sodom ve Gomorra, Ölüdeniz kıyısında, Lut kavminin yaşadığı, Hz. Lut'un tebliğ yapıp insanları din ahlakına çağırdığı bölge idi. Bu iki yerin dışında ayrıca Kuran ayetlerinde geçen İrem şehri de Ebla Tabletlerinde geçen isimlerin arasında bulunmaktaydı.

Bu isimlerin en dikkat çekici yanı ise, peygamberlerin tebliğ ettiği kitaplar dışında şimdiye kadar bulunmuş başka hiçbir metinde geçmiyor olmalarıydı. Bu o dönemde hak dini tebliğ eden peygamberlerin haberlerinin bu bölgelere de ulaştığını gösteren önemli bir belge niteliğini taşımaktadır. Reader’s Digest dergisindeki bir makalede, Kral Ebrum'un iktidarı döneminde Eblalıların dinlerinde değişim olduğu, insanların Yüce Allah’ın adını yüceltmek için isimlerine ön ek kullandıkları kaydedilmiştir.

Yüce Allah’ın Vaadi, Haktır.

Yaşadıkları dönemden yaklaşık 4500 yıl sonra ortaya çıkan Ebla tarihi ve Ebla Tabletleri gerçekte çok önemli bir gerçeğe de dikkat çekmektedir: Yüce Allah, Ebla’ya da her topluluğa olduğu gibi elçiler göndermiş ve onlar da kavimlerine gönderilen dini tebliğ etmişlerdi.

Kimi kavimler kendilerine ulaşan dini kabul edip hidayete ermiş kimileri ise peygamberlerin tebliğ ettiği dine karşı çıkıp sapkın bir hayatı tercih etmişlerdir. Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbi olan Yüce Allah, bu gerçeği Kuran’da şöyle bildirmektedir:

“Andolsun, Biz her ümmete: “Allah’a kulluk edin ve tabuttan kaçının” (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.” (Nahl Suresi, 36)

1) “Ebla”, Funk & Wagnalls New Encyclopaedia , (c) 1995 Funk & Wagnalls Corporation, Infopedia 2.0, SoftKey Multimedia Inc.
2) Mitchell Dahood, “Ebla”, The Academic American Encyclopaedia ,Op. Cit.
3) Howard La Fay, ” Ebla: Bilinmeyen Büyük Bir İmparatorluk “, National Geographic Magazine , Aralık 1978, s. 736.
4) Chaim Bermant ve Michael Weitzman, “Ebla: Arkeolojide bir İlham” , Times Kitapları , 1979, Wiedenfeld ve Nicolson, İngiltere, s. 184. Köşeli parantez içindeki isimler: [İbrahim], [Ismail], [İsrael], [Davut], [Mikail], ve [Mikah] bu yazının yazarınca eklenmiştir.

Beyazdut
23-10-10, 00:43
Eskimolar

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img19.imageshack.us/img19/1419/eskimo2ut7.jpg

Eskimolar

Eskimolar, Amerika’nın ve Grönland’ın Arktik bölgesinde yaşayan halk. Eskimolar, Amerika kıtasının kuzey kıyılarında, Grönland’da, Labrador, Hudson Körfezi kıyılarında ve Sibirya’da bulunurlar. Eskimo ismi, Abnaki yerlilerinden çıkmıştır. Eskimolar ise kendilerine, “İniuit” veya “Yuit” demektedir. Günümüzde yaşayan Eskimolar'ın nüfusu, 50.000’den fazla değildir. Sibirya’da 2000, Alaska’da 25.000, Mackenzie Nehri ile Kuzey Quuebek arasında 10.000 Eskimo yaşar. Diğerleri, muhtelif yerlere dağılmıştır.

Eskimoların Amerikalı yerlilere mi, yoksa Moğol ırkına mı dâhil oldukları belli değildir. Moğollara ait oldukları, daha fazla zannedilmektedir. Boyları kısa (1.50-1.60 m); elleri, ayakları çok küçük; gövdeleri, bacaklarına nazaran daha uzundur. Deri, sarıya yakın, açık kahverengi arasındadır. Saçları, siyah; gözleri, siyah,kahverengi ve çekiktir. Sakal ve bıyık hiç çıkmaz veyâ çok seyrek çıkar. Antarktika’da iki tip Eskimo vardır. Birisi yuvarlak yüzlü, diğeri Moğollar gibi düz yüzlüdür. Fiziki özelliklerine göre, dünyânın en farklı ırkına sahip topluluklardandır. Şişman sayılmazlar. Yüzlerinin genişliği ve kalın elbiseleri şişman gösterir. Son yıllarda diğer ırktan insanlarla bilhassa Kızılderililerle ve beyazlarla kaynaşmışlardır.

Eskimolar, deniz kıyılarını ve civârını tercih ederler. Kıyıdan nâdiren 40-150 km uzaklaşırlar. Doğu-Batı istikâmetinde 6000 km düz bir hatta yaşayan yegâne yerli topluluklardır. Mesâfenin bu kadar geniş olması ve basit yaşayışları sebebiyle, dünyânın en az nüfus yoğunluğuna sahip toplum hâline gelmişlerdir. Lisânlarını ve âdetlerini devam ettirmekteki titizlikleri, yaşamak için verdikleri mücâdelenin sertliğine bağlanabilir.

Eskiden “kayak” adını verdikleri enteresân ve deriden kaplanmış tek kişilik kayıklarını avlanırken kullanırlardı. Sıçrayan dalgalardan korunmak için üzerlerine su geçirmez bir deri ceket giyerler. Kayık devrilse bile, elbiseleri sebebiyle yaralanmadan kurtulabilirler. Kanada’daki bâzı Eskimolar, Karibu’nun etini yer, derisini giyer, kemiklerinden av âleti yaparlar.

Kardan kesilmiş İgolalardan başka, bâzı evlerin üstlerini molozla örterler. Diğer insanlarla olan münâsebetleri sebebiyle, pek nâdir de olsa bâzı yerlerde muntazam evlerde yaşarlar.

Şamanizm'e inanırlar. Amerika ve Avrupalılar, bazı Eskimoları Hıristiyanlaştırmışlardır.

Fok balığı ve bâzı balıkları avlarlar. Av âleti olarak, eskiden kullandıkları en gelişmiş aletleri, zıpkındır. Zıpkının ucu, kemiktir. Köpeklerin bulunduğu, fok balıklarının nefes almak için kullandıkları deliklerin başında beklerler. Fok çıkar çıkmaz zıpkınlar veyâ bu delikler vâsıtasıyla balık avlarlardı.

Bugün kayak ve kayıklar, yerlerini madenden yapılmış botlara ve motorlu deniz taşıtlarına terk etmiştir. Köpeklerin çektiği kızaklar yerlerini gemilere ve otomobillere bırakmıştır. Petrol bulunması dolayısıyla modern yollar yapılmış ve bir çok ekonomik yenilikler de böylece Eskimolar arasına girmiştir.

Ek bilgi

Arktik Okyanus kıyısını Asya’nın kuzey-doğusundan Grönland’a kadar işgâl eden Eskimolar, kendilerini çevreleyen topluluklardan çok farklıdırlar ve fizik tipleri kadar kutup hayatına uymuş medeniyetlerle de karakterlenirler. Irk ve etnik, burada gerçekten birlikte görülmektedir.

“ Eskimoların boyları doğudan batıya doğru kısalmakta ve 1m. 58 ile 1m. 64 arası değişmektedir. Ortanın altındadırlar. Vücut, tıknaz ve kuvvetli bir yapıdadır . Kollar ve bacaklar, nispeten kısadır. Eller ve ayaklar, küçüktür. Deri rengi, sarımtırak esmerdir ve Mongol lekesi (Doğumda vücudun herhangi bir bölgesinde bulunan koyu leke, Mongol ırklarında genellikle görünür) çocuklarda aşağı yukarı sâbit bir şekilde bulunur”.

Baş, karakteristik bir yapıya sahiptir. Uzun ve çok yüksektir. Yüz, kitlevidir; önden bakıldığında beş köşeli bir şekil gösterir. Bu, çenelerin çok geniş olması ve elmacık kemiklerinin gelişmiş olmasından ileri gelmektedir. Mongollarda olduğu gibi elmacık kemikleri bunlarda da ileri doğru çıkıntı yapmaktadır. Burun, orta derecede geniş ve oldukça tümsektir. Mongol pilisi (üst göz kapağından alt göz kapağına kadar uzanan perdemsi uzantı), bunlarda çoğunlukla görülür. Saçlar, siyah ve serttir. Gözler, kahve rengidir. Eskiden fizyolojik bakımdan 0 kan grubunun Eskimolarda diğer kan gruplarından daha yüksek bir nispette bulunduğu, hatta saf ırktan kişiler arasında yalnız 0 kan gurubunun var olduğu zannediliyordu. Sonradan yapılan araştırmalar, bu fikri doğrulamamıştır. Melezleşmemiş kabilelerde A grubunun sayısı, hemen hemen 0 kan gurubu kadar çoktur.

Eskimoların bugün yaşadıkları alan, çok geniştir. Kuzey Amerika’nın bütün kuzey kıyısı, Arktik adalar grubu ve Groeland buraya dahil olup Batı'da Sibirya’da sonlanmaktadır. Bu alanın uzunluğu, 9. 000 km'dir; fakat hayat şartlarının sertliği nedeniyle nüfus yoğunluğu, çok azdır. 1934’te Eskimolar, takriben 40.000 kişi kadardı. Bunun 18.000'i Groeland, 16.000'i Alaska’da yaşıyordu Bunların arasında kalan diğer bölgelerde bu miktar, ancak 5.000'i bulmaktadır. Asya Eskimolarının sayısı ise, ancak 1000 kadardır.

Bu ırkın fiziki karakterleri, bunları açık olarak sarı ırka bağlamaktadır. Onlardan yalnızca başlarının dolikosefal (uzun) oluşları ve burunlarının daha tümsek oluşlarıyla ayrılırlar. Bu iki karakterin bir dereceye kadar Orta-Asya Mongol ırkında görünür Hiç kuşkusuz Eskimo’ların Amerika’ya gelişleri, Asya’dan gelen ve Amerika yerlilerini meydana getiren başlıca göç dalgalarından (Amerika yerlilerinin fizik tipi bugün birçok Çukçi ve Kamçadallarda bulunmaktadır) daha sonraki bir dalgaya karşılık gelmektedir Doğu ve Batı Eskimo’ları arasındaki fark, ırkın spesializasyonunun (başın daha fazla uzaması, burnun daralması, boyun kısalması gibi) kaynak yerinden, yani Asya’dan, uzaklaştığı oranda arttığını göstermektedir

Beyazdut
23-10-10, 00:45
Filyos'un Sırrı

http://img250.imageshack.us/img250/7058/wfilyos2he3.jpg

FİLYOS'UN SIRRI ARAŞTIRILIYOR

Gizli kalmış antik kent

Filyos'taki kazılarda 2700 yıllık bir antik kent ortaya çıkarıldı. Kazı ekibi, çok önemli bu antik kentin neden tarihte önemsiz bir kentmiş gibi geçiştirildiğini araştırıyor.

FİLYOS - Zonguldak'ın sahil beldesi Filyos'ta sürdürülen arkeolojik kazılarda MÖ 7. yüzyıla ait antik bir kentin kalıntıları ortaya çıktı. Kazı Başkanı Trakya Üniversitesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sümer Atasoy, Tios, Teion ve Tium gibi isimler alan antik kent yerleşmesinin Helen ve Roma dönemine ait kalıntılar içerdiğini belirterek "Çok önemli bir antik kent burası, çünkü topraküstü kalıntıları onu gösteriyor, ama hiç bahsedilmiyor; tarihte önemsiz bir kentmiş gibi geçiştirilmiş. Nedenini anlamaya çalışıyoruz" dedi.

DENİZ ALTINDA KAZI YAPILACAK

Zonguldak Valiliği'nin desteği ile Trakya Üniversitesi Arkeoloji Bölümü ile Karadeniz Ereğlisi Müzesi Başkanlığı tarafından yürütülen kazılarda Helen ve Roma dönemine ait kalıntılar ortaya çıktı. Prof. Dr. Atasoy, kale, sahil suru, mendirek, antik liman ve tiyatronun bulunduğu bir yayılım alanı olan kentle ilgili olarak şu bilgileri verdi:

"Tiyatronun hemen altında da mezarlar var ve hepsi tahrip edilmiş. Bir savunma kulesi bulunuyor. Fabrikanın arkasında su kemeri var. Toprak üstünde görünenler bunlar. Deniz altında kalan mendirekse 6 metre genişliğinde 150 metre uzunluğunda, balık adamlar bu sene yapacakları çalışmayla bunun ne olduğunu anlamaya çalışacaklar."

Filyos'un önceleri küçük bir balıkçı kasabası olduğunu, ancak daha sonra gelişmiş bir şehir olduğunu dile getiren Atasoy, "Bu kadar görkemli tiyatrosu olan, bu kadar büyük kulesi olan bir kentten neden söz edilmemiş tarihte, bunu çözmeye çalışıyoruz" diye konuştu.

Kaynak: CUMHURİYET – 09.08.2007

Beyazdut
23-10-10, 00:46
Güneş Kapısı

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/gate_of_the_sun.jpg

Güneş Kapısı

Gate of the Sun

Tiahuanako (Tiwanaku)'nun en gizli ve ilgi çeken anıtı, 10 tonluk tek bir kaya parçasından oyulmuş, 3 m. boyunda, 3.75 m. enindeki Güneş Kapısı'dır.

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/gateicons.jpg

Üst kısmında ortada uçan bir Tanrının çevresinde 48 figür dizilmiştir. Taçlı pumalar , akbabalar, kanatlı yaratıklar, tanrının karşısında diz çöken ya da ona sırt çeviren, uzaklaşan insanlar ve şekiller vardır. Orta yerde bulunan Tanrının kimliği kesin olarak bilinmiyor. Güneş tanrısı, Yaratıcı Tanrı Viracocha (Virakoşa) olabilir.

Eski İnka efsanelerine göre, gelişmiş bir uygarlığa sahip insanlar buraya yerleşmeden önce burada tanrılar oturuyordu. Posnansky, bütün bu açıklamalara rağmen burayı kimlerin yaptığını söyleyemiyor. Kim bilir, belki de tarihi oturup yeniden yazmamız gerekiyor.

Eskimiş görüntüsüne rağmen dikit, pencereleri ve köşeleriyle modern aletlerle yapılmışa benziyor. Hatta bugün bile böyle sert bir kayaya yapılması zor olan çentikler bu dikite büyük bir ustalıkla yapılmışlardır.
Güneş Kapısı tek parça sert Andesit'ten oluşmaktadır. Ayrıca bu kaya türüyle evler, tapınaklar ve diğer yapılar inşa edildi.Güneş kapısı yaklaşık 10 - 15 ton arası ağırlığa sahiptir.

Arkeologlara bakılırsa, Bolivya'nın Anden bölgesinde 4000 metre yükseklikteki Tiahuanaco antik kalıntılarını bundan 2000-3000 yıl önce Anden Kızılderilileri inşa etmiş! Tarihçiler ise, bu iddiaya gülüp geçiyor ve Aymara tarih kayıtlarına göre bu kalıntıların tanrılar tarafından kurulduğunu ileri sürüyorlar. “Güneş Kapısı” (Gate of the Sun) üzerindeki 48 figür ise takvim olarak yorumlanıyor.

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/gate2.jpg
Kapı üzerindeki kabartma resimlerde stilize edilmiş makineler, özel elbiseler giymiş astronomlar, geri tepkili yılankavi biçimli roketler ve Venüs, Merih gezegenlerinin takvimleri işlenmiştir.

Tarihçiler, 4.000 metre yüksekliğe kurulan Tiahuanaco kentinin tanrılar tarafından inşa edildikten sonra Aymara Kızılderililerine bıraktığını belirtiyor. Tarihçilerin şakayla karışık bu iddiayı ortaya atmalarının nedeni, kentin nasıl oluştuğu yönünde bilgiye sahip olamamaları. Güneş Kapısı'nda yer alan 48 heykelin takvim olarak kullanıldığına inanılıyor.

Geleneksel yorumcular, Güneş Kapısı’nın mitoslara dayanan kozmogonik bir sistemi simgelediğini belirttiler. Kapı, Tiahuanako uygarlığının bilimsel oluşumunu gösteren bir takvim olabilir. Hatta belki de o, dünyanın en eski takvimidir. Kapının ortasındaki tanrı motifi, 11 değişik biçimde tekrarlanmakta, yani Güneş'in bir yıl içindeki hareketlerini, on iki ay’ı göstermektedir. Bununla birlikte sadece Güneş değil, son derece karmaşık bir sistemin içinde Venüs gezegeninin ed çevrimi kapıda aktarılmıştır.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/viracocha.jpg

Güneş Tanrısı Virachora

Yan yana duran üç takvim taşında, üç ayrı takvim hesabı vardır. Birinci takvim Kutsal Yıl hesabıdır. Bunda bir yıl 260 gün olarak hesaplanmıştır. İkinci taşta Güneş Yılı takvimi işlenmiştir ve yıl 365.2422 gün olarak hesaplanmıştır. Üçüncü taştaki takvim ise Venüs yılını gösterir. Burada bir yıl 225 gün olarak gösterilmiştir.

Gökyüzünün 27 bin yıl önceki halini gösteren kabartmalarda, tüm gezegenler işlendiği halde; Ay, orada yoktur. Dr. Bellamy ve Dr. Allan'a göre Güneş Kapısı sembollerinde Ay, dünya yörüngesinde 11.500-13.000 yıl arası bir zamanda belirmektedir. Takvimdeki hesaplamalara göre Ay'ın 13.000 yıl önceki Dünya etrafındaki dönüşü, yılda 425 turdu. Bugün, bu tur sayısı 365'tir.

Güneş Kapısı'na oyulmuş taş takvim, dört bölüme ayrılmıştır. Her bir bölüm, astronomik açıdan dünyasal dört mevsimi gösterir ve bu dört bölümün her biri, yılın 12 ayını göstermek üzere 3'e ayrılmıştır. Yılı 290 gün olarak sayan Tiahuanako astronomları, ayları da 24 günden saymışlar, buna karşılık her gün için ayın durumunu ayrıntılı olarak göstermişlerdi. Günümüz astronomları, öteden beri Ay'ın görünen hareketinin gerçek hareketi olmadığını bilmelerine karşın bugün bile çoğu takvimlerimizde Ay'ın yalnız görünen hareketi gösterilir.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/sungate.jpg

İki sütun arasındaki eşiğin üzerine oyulmuş tanrı figürü ya da yaratıcı Viracocha, tanrıya koşan ufak figürlerin yer aldığı rölyeflerle çevrilidir. Güney Amerika'da sık rastlanan bu geçit tarzının burada ortaya çıktığı sanılıyor. Kalasasaya Platformu, batık bir avludan girilen yüksek ve geniş bir alan. Burada birkaç geniş caddenin kesiştiği sanılıyor. Bu platformun duvarlarını büyük taş bloklar karşılıyor. Bazılarının Meksika'daki Teotihuacan işçilerine esin kaynağı olduğu sanılıyor. Kalasasaya Platformu'nda büyük gözlü tek parça taş heykeller bulunuyor. Meksika Tula'daki taş savaşçılar ve bunlar arasındaki benzerlik dikkat çekiyor.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/incasungate.jpg

Peter Kolosimo, “Zamanı Olmayan Gezegen” adlı kitabında Güneş Kapısı'nın yaşı üzerinde durmaktadır. Kitabında, antropolog ve mühendis Arthur Posnansky’nin bu bölge hakkında detaylı araştırma yaptığını belirtiyor. Buna göre yerleşim alanı, çeşitli zamanlarda bir çok kere tekrar inşa edilmiştir. Son kez 16.000 yıl önce! Posnansky, güneş kapısının 18.000 yıllık olduğuna inanıyor

Beyazdut
23-10-10, 00:48
Halikarnas Mozolesi

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/mausoleumhal.jpg

Halikarnas Mozolesi (Mausoleion)

(Mausoleum of Maussollos at Halicarnassus)

Kral Mausolos adına karısı ve kız kardeşi Artemisia tarafından Halikarnassos'ta yaptırılmış, Dünyanın yedi harikasından biri sayılan, kolonlarıyla Yunan mimarisini, piramit şeklindeki çatısıyla da Mısır mimarisini birleştiren, oldukça büyük boyutlardaki mezar. Bu öneminden dolayı kendinden sonra gelen, aynı stildeki tüm yapılara mozole denmiştir...

Mozole alanı bugün açık hava müzesi olarak düzenlenmiştir. İçeri girildiğinde sağda Bodrum tipi bir ev görülmektedir. Solda görülen uzun yapı içinde Mausoleion'la ilgili kabartmalar, maket ve bazı çizimlerle yapıya ait mimari parçalar sergilenmektedir.

Dünyanın Yedi Harikası'ndan biri diye tanımlanan mozolenin yükseldiği yer bugün bir çukur olarak görülür. Bu çukurun ne olduğunu anlamak için öncelikle kapalı sergi salonunun gezilmesi gerekir. Taban ölçüleri 32 x 38 metre boyutlarındaki Mausoleion, bir zamanlar uzun kenarı 242,5 metre, kısa kenarı 105 metre olan geniş bir alanın kuzeydoğu köşesinde yükselmekteydi.

Antik yazarların anlattıklarına göre Mausoleion, dört bölümden oluşmaktadır. En altta yüksek bir kaide (podyum); onun üzerinde kenarlarında 11,, kısa kenarlarında 9 olmak üzere 36 İon sütunlu tapınak şeklinde bir bölüm vardır; onun da üzerinde 24 basamaklı piramit şekilli bir çatı ve en tepede dört atın çektiği araba içinde Mausolos ve Artemisia'nın heykelleri yer almaktadır.

Anıtın yüksekliği konusunda Latin yazarı Plinius bilgi vermektedir. Latinlerin dünyanın yedi harikası olarak gördüğü Mausoleion'un yüksekliği 180 İon ayağıdır. Bu da yaklaşık 55 metredir. Yirmi katlı bir apartmanın yüksekliği kadardır. Sergi salonundaki makette bu ölçü esas alınmıştır.

Antik yazarlar yapının mimarının Pytheos olduğunu kaydetmektedir. Ayrıca Satyros'un adı da geçmektedir. Vitruvius, milattan önce 4. yüzyılın en önemli dört heykeltıraşının bu yapıda çalıştığını kaydetmiştir. Doğuda Skopas, batıda Leokhares, kuzeyde Bryaksis, güneyde Timotheos çalışmıştır. Bryaksis, Karyalı bir sanatçıdır. Diğer sanatçılar Yunanistan'dan getirilmiştir. Dört atlı arabayı Mimar Pytheos'un yaptığı söylenmektedir.

Karya satrabı Mausolos, kendi yönetimi zamanında muhtemelen milattan önce 355'te yapıya başlamıştır. Onun ölümünden sonra (milattan önce 353) karısı, aynı zamanda kız kardeşi Artemeisia anıtın yapımını sürdürmüş; onun da ölümünden sonra (milattan önce 351) Mausolos'un diğer kardeşleri inşaata devam etmişlerdir. Muhtemelen, inşaat, milattan önce 340'ta Piksodaros'la Ada arasındaki satraplık mücadelesi sırasında yarım bırakılmıştır.

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/mauseleum.gif

Anıt mezar ana kayanın kesildiği yerlerden ve yeşil taşlardan anlaşılacağı üzere günümüzde görülen çukurun bulunduğu yerde yükselmekteydi. Anıtı son ayakta görenlerden biri, milattan sonra 12. yüzyılda yaşamış Piskopos Eustathios'tur. Bu anıtının 1500 yıl ayakta kaldığını göstermektedir. Bu tarihten sonra anıtın bir deprem sonucu yıkıldığı sanılmaktadır. 1402'de Saint Jean şövalyeleri Bodrum'a geldiklerinde anıtı yıkık olarak görmüşlerdir. Şövalyeler anıtı taş ocağı olarak kullanmışlar hemen tüm taşlarını sökerek Bodrum Kalesi'ni yapmışlardır. İlk tahribat şövalyeler tarafından 1494'te yapılmıştır. Çukurun en derin yerinde bulunan asıl mezar odası o çağda şövalyeler tarafından bulunamadığı için, yok olmaktan kurtulmuştur. 1522 yılında Saint Jean şövalyeleri kalelerini güçlendirmek istemişler ve çevrede kale yapımında kullanılmak üzere eski yapı taşları aramışlardır. Mausoleion, son tahribata bu tarihlerde uğramıştır. Kalenin güçlendirilmesinde görev alan şövalyelerden de La Touret mezar anıtının tahribini hatırasına yazmıştır. Günümüzde kiremit bir çatı altında kısmen korunmaya çalışılan 12 basamaklı merdiveni nasıl bulduklarını, mezar odasına giden koridorun iki yanındaki heykelleri ve kabartmaları nasıl önce hayranlıkla seyredip sonra da parçaladıklarını anlatmaktadır. Tam mezar odasına girecekleri zaman paydos borusunun çaldığını; asıl odaya girmeden kaleye döndüklerini, ertesi gün geldiklerinde ise mezar odasının açıldığını, her yerde parçalanmış halde kıymetli kumaşlar ve altın ziynet eşyaları gördüklerini yazmıştır.

Bugün mezar odasının girişini kapatan iki tonluk dikdörtgen bloklardan biri koridorun içinde görülmektedir. İngiliz araştırmacı Newton 1856-1857 yıllarında burada yaptığı kazı sırasında taş bloğu orijinal yerine götürmüştür. Kazı sırasında bulduğu kabartmaları, Mausolos ve Artemisia'nın heykellerini, dört atlı arabanın parçalarını British Museum'a götürmüştür.

Daha önce Lord Stratford Canning (Türkiye'de bulunan İngiltere Büyükelçisi), 1846 yılında Padişah Abdülmecit'ten aldığı izinle Bodrum Kalesi'nin duvarlarında görülen Mausoleion kabartmalarını da Londra'ya götürmüştür.

Bugün yarı kapalı sergi salonunda, geçen yüzyıl buradan götürülen kabartmaların ne yazık ki alçı kopyaları sergilenmektedir.

Çukurun güneyinde bulunan ana kaya içine oyulmuş merdivenler burada Mausoleion'dan önce mevcut olan başka bir mezar anıtına aittir. Mausoleion'un yapımı sırasında burası kesilerek örtülmüştür. Ana kaya çok yumuşaktır, yer yer dökülmektedir. Merdivenin dibinde sağda görülen kapı ana kaya içine oyulmuş bir koridora açılmakta koridorun sonunda Arkaik Devre ait (milattan önce 6. yüzyıl) bir mezar odası bulunmaktadır. Kapı girişinde ve merdiven duvarlarında görülen oyuklar adak yerleridir. Kapının sonunda dipte görülen kanallar "galeri" diye adlandırılmakta, dolan suların boşaltılması için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu galeri de Mausoleion'dan önceye aittir. Koridorun sonunda, solda büyük bir mezar odasına açılmaktadır. Bu oda ana kaya oyulmak suretiyle yapılmıştır. Mausoleion'a bakan yönünde de bir pencere bulunmaktadır. Bu mezar odasının yanında daha önce Newton tarafından açılan bir başka mezar odası varsa da, bu oda Danimarkalıların yaptığı kazı sırasında açılmamıştır. Pencere diye adlandırılan bölümün altında anıtı çevreleyen galerinin devamı görülmektedir. Bacalar yapım kolaylığı sağlamak için açılmıştır. Bacaların bir kısmı kazı alanında görüleceği gibi kuyulara dönüştürülmüştür. Çukurun güneyinde görülen dikdörtgen taş bloklardan yapılmış ayakların neye yaradığı anlaşılamamıştır. Asıl mezar odasına giren merdivenler Newton'un anlattığı gibi ana kaya içine oyulmuş basamaklar değildir. Bu basamakların bir kısmı kesme taşlardan yapılmıştır.

Danimarkalıların yaptığı kazı sırasında merdivenlerin dibinde Newton tarafından kazılmamış alanda boğa, koyun, keçi, horoz ve kumru kemikleri bulunmuştur. Bunlar tören sırasında kurban edilen hayvanların kemikleridir. Mausolos'un öbür dünyada yararlanması için konulmuştur. Burada görülen kanal Mausoleion mezar anıtına aittir.

Açık hava müzesinin doğu bahçe duvarının sağ köşesine yakın bir yerde bulunan kapıdan dışarı çıkıldığında Mausoleion mezar anıtının kutsal alanı çevreleyen peribolos duvarının bir kısmı görülmektedir.

Müze binası kapalı ve yarı açık olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Kapalı bölümündeki topografik harita ve Mausoleion maketi burayı gezenlere yapıyı ve şehri daha iyi bir şekilde tanıtmaktadır.

Beyazdut
23-10-10, 00:48
Hint-Avrupalıların Kökeni

Zaman: İÖ yaklaşık 7000-3000
Mekân: Avrasya

Bir süredir boş zamanlarımda Avrupa dillerinin çarpıcı yakınlıkları üzerinde çalışıyorum ve her gün bu işte yeni ve çok heyecan verici yanlar buldukça onları kaynaklarına doğru izliyorum. JAMES PARSONS, 1767

Avrupa ve Batı Asya, pek çok kültür ve halklar görmüşse de, Avrupalılar'ın çoğu ile Batı ve Güney Asyalılar'ın büyük bir kısmı Neolitik ya da Erken Tunç Çağı'nda Avrasya'ya yayılmaya başlayan bir tek dil ailesine ait olan akraba dilleri konuşmuşlardır. Pek çok Hint-Avrupa dilinde aynı soydan gelen birkaç kelimeyi alıp da İrlanda'dan Batı Çin'de, ipek Yolu'nun vaha kentlerinin halkı Toharlar'a kadar izlersek bu dil sürekliliği hakkında bir izlenim elde edebiliriz.

Bu kelimeler arasındaki benzerlikler bunların Proto-Hint-Avrupa olarak bilinen ortak bir ata dilinden türemeleriyle (Fransızca, İspanyolca ve İtalyanca'nın Geç Dönem Latince'sinden türediği gibi) açıklanabilir. Bu Proto-Hint-Avrupa dilinin ilk ne zaman ve nerede konuşulduğu bilimadamlarını iki yüzyıldan beri uğraştırmaktadır.

Farklı Hint-Avrupa dillerinin kelime dağarcıklarındaki benzerlikler, dilcilerin Proto-Hint-Avrupa dilinin içeriğinin en azından bir kısmını ve genel yapısını anlamalarında yardımcı olmuştur. Örneğin, ağaç (çam, meşe, söğüt vb), vahşi hayvanlar (ayı, tilki, geyik vb) ve daha önemlisi evcil hayvanlar (öküz, koyun, keçi, domuz) ve çiftçilikle ilgili teknoloji (çömlek, orak, saban) ve arabalar (tekerlek, araba, boyunduruk). Bütün bunlar proto-di-lin konuşanlarının bu yeniliklerin ortaya çıktığı zamanda, en azından ortak bir Neolitik sözlüğe sahip olmalarına kadar ortadan kalkmadığını göstermektedir.

Proto-Hint-Avrupalılar'ı neden belirli bir mekânda aramamız gerekmektedir? Buradaki sorun hem ampirik hem de kuramsaldır. Bir kere Avrupa'nın kenarlarındaki ülkelerin bazılarında Hint-Avrupa dilleri konuşulmadığını biliyoruz: İspanya'da Iberik dili, İtalya'da Etrüsk dili, Anadolu'da Hititçe konuşulmaktaydı.

Bazı Hint-Avrupalılar'ın da Hint-Avrupa dili konuşmayan eski halkların arasında yayıldıklarını da biliyoruz. Örneğin, İranlılar Güney İran'ın Elamlılar'ını, Hint-Âriler dillerini daha önceki Dravid ve Munda dili konuşulanlara benimsetmişlerdir. Ayrıca, Hint-Avrupa dili olmayan bir dil Avrupa'da yaşamaya devam etmiştir: Kuzey İspanya ve Güney Fransa'da konuşulan Baskça.

Kuramsal sorun, dil değişikliğinin tümünü ilgilendirir. Hint-Avrupalılar'ın Atlas Okyanusu'ndan Batı Çin'e kadar ta en eski çağlardan beri uzanıyor olması, tarih öncesi dönemde bir tek dilin sürekli olabileceği alanın boyutlarının çok üstündedir. Diller (sabit bir oranda olmasa da) sürekli evrim geçirirler ve binlerce kilometrelik bir alana yayılmış bir tek dili konuşanların aynı dil değişimini binlerce yıl sürdürebildiklerine akıl erdirmek çok güçtür.

http://www.bilgilik.com/images/giz202.jpg

Kurgan modelinin en ayrıntılı versiyonu, Hint-Avrupalılar'ın Avrupa'ya üç dalga halinde yayıldıklarını öngörmektedir.

http://www.bilgilik.com/images/giz203.jpg

Belli başlı Hint-Avrupa dil gruplarının dağılımı.

ANAYURT MODELLERİ

Hint-Avrupa dilinin ileri sürülen anayurt (Almanlar buna Urheimat diyeceklerdir) mekânları Kuzey Kutbu'ndan Güney Kutbu'na, Atlas Okyanusu'ndan Büyük Okyanus'a kadar uzanmaktadır. Hint-Avrupa dili kökenlerinin günümüzde temelde üç model tipi tartışılmaktadır: Birincisi, Proto-Hint-Avrupalıları'nın Neolitik dönemden önce, ya Paleolitik ya da Mezolitik dönemde Avrasya'da geniş bir kuşak içinde olabilecekleri iddiasını ortaya atmaktadır.

Kökenlerini o kadar geriye ve o kadar geniş bir alana -Avrupa'nın büyük bir kısmı- götüren bu iddia, arkeologların daha sonra Hint-Avrupa dillerinin dağılması için çok uzaklara göçler yapıldığını kanıtlamalarına bir kısıtlılık getirmektedir. Bu, yeniden inşa edilen protodilde gördüğümüz geç dönem Neolitik kelime dağarcığını açıklamadığı için en az kabul gören modeldir.

İkinci model Hint-Avrupa yayılmasını tarımın yayılmasıyla birlikte başlatır. Bu model başka dil aileleri için de kullanılmıştır. Bunun anlamı, Hint-Avrupa dillerinin yeni ve çok daha verimli bir ekonomiyle yayıldığı ve yeni Hint-Avrupa dili konuşan çiftçilerin giderek Avrupa'nın avcı-toplayıcı toplumlarının yerini almış olduklarıdır.

Bazıları bu yayılmanın yalnızca, nüfusla sınırlı olduğunu iddia ederken bazıları da Avrupa'nın çevre bölgelerinin yeni bir çiftçi akınına değil, daha çok yeni bir dil değişimine uğradığı fikrindedirler. Bütün bu modeller en eski Hint-Avrupalılar'ı İÖ 7. binyılda Anadolu'da yerleşik olarak kabul ederler ve bunların buradan Yunanistan'a ve Balkanlar'a, sonra da daha yoğun olarak batıya, Atlas Okyanusu'na kadar yayıldıklarını öngörürler.

http://www.bilgilik.com/images/giz204.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz205.jpg

(Solda) Letnitsa'dan "kutsal evliliği" gösteren gümüş yaldızlı bir Trak plaketi -İÖ 400-350 yıl. (Sağda) Güney Urallar'da Sintashta'daki Tunç Çağı araba gömülmesi, genelde ilk Hint-Avrupa yayılmasının kanıtları olarak görülür.

Asya'nın belli başlı Hint-Avrupa dillerine gelince, bunlar genellikle üçüncü varsayıma girerler. Bu üçüncü modele göre Avrupa ve Batı Asya'daki Neolitik-Tunç Çağı topluluklarının büyük bir kısmında büyük dil değişimleri olmuştur.

Kuram genelde en eski Hint-Avrupalılar'ı Karadeniz ile Hazar Denizi'nin kuzeyindeki bozkırlara ve ormanlık steplere yerleştirir ve en eski Hint-Avrupa yayılmasının yarı göçebe ya da ehlileştirilmiş ata ve tekerlekli arabalara sahip yüksek derecede seyyar nüfus tarafından gerçekleştirildiğini iddia eder.

Bunlar ölülerini genellikle bir höyüğe (Rusça'sı kurgan) gömdükleri için buna Kurgan kuramı adı verilir. Buna göre seyyar nüfus, ÎÖ 5 ile 3. binyılda steplerden Güneydoğu ve Orta Avrupa'ya göçe başlamış ve buralardaki yerli halka kendi Hint-Avrupa dillerini benimsetmişlerdir.

Bu model toplumsal değişimi tam anlamıyla nüfus hareketine bağlamaz: Hint-Avrupa dilleri eski Hint- Avrupa toplumsal kurumlarının Avrupa'dakilerden daha saldırgan ve çekici olmaları nedeniyle yayılmıştır. Kurgan modeline göre Asya'nın Hint-Avrupalılar'ı İÖ 2000 yıllarında Volga-Ural bölgesinde araba süren aristokrasinin geliştiğini ve bunların doğuya ve Orta Asya'dan güneye yönelerek İran'da ve Hindistan'da Tunç Çağı seçkinlerini oluşturduklarım öne sürülmektedir.

Hint-Avrupa kökenlerini ve yayılmasını açıklayan tümüyle kabul edilebilir bir tek model olmamasına rağmen, sorun, bilimadamlarını insan kültürünün en esaslı unsurlarından biri olan dilin arkeolojik kayıtlarda nasıl izlenebileceğini sürekli olarak araştırmaya yöneltmektedir.

Hint-Avrupa dilleriyle elde edebildiğimiz her şey bizi, oluşturulmuş biçimlerin oldukça uzun bir evreye yayıldığına inanmaya yöneltir. Hint-Avrupa dillerinin belli bir ortalama derinliği vardır. Bu yüzden, bu dillerin içinde, arkeologların kazılarda yaptıkları gibi, kronolojik düzeylerin bir katmanbilimi gerçekleştirilebilir.

Bu gözlem, Hint-Avrupa dilinin, türdeşlikten yoksun toplulukların yığıştığı bir sabit değil, tek bir halkın dolaysız bir biçimde dili olduğunu doğrular. Bu toplumsal halkın ülkü ve değerleri bilinir: Veda, Homeros ve Kuzey Edda'nın şiirsel kalıp cümleleri arasındaki giderek artan çok sayıdaki denklik, bu durumun dolaysız bir kanıtıdır. Birbirinden çok ayrı yapıtlardan kalma anlatı şemalarının yinelenmesi, hiyerarşik, soylu, eril bir ideolojinin aktarıcılığını yapan sözlü bir Hint-Avrupa edebiyatının varlığım da doğrular.

http://www.bilgilik.com/images/giz206.jpg
http://www.bilgilik.com/images/giz207.jpg
http://www.bilgilik.com/images/giz208.jpg

l. Bazıları Hint-Avrupa anayurdunun Paleolitik veya Mezolitik dönemde Avrupa'nın büyük bir kısmını kapladığını iddia etmektedirler.
2. Anadolu modeli Hint-Avrupalılar'ın tarımın yayılmasıyla Ortadoğu'dan Avrupa'ya uzandıklarını kapsar.
3. Kurgan modeline göre Hint-Avrupalılar Avrupa'nın steplerinden Neolitik dönemin sonunda yayılmışlardır.

http://www.bilgilik.com/images/giz209.jpg

İrlanda'dan Batı Çin'deki Toharlar'a kadar üç kelimenin izlerini süren tablo. Benzerlikler, ortak bir ata dili ile açıklanabilir.

Beyazdut
23-10-10, 00:51
Hititler

http://www.nationalgeographic.com.tr/ngm/0601/images/konu_buyuk_1.jpg

Hititler (M.Ö.2000-M.Ö.700)

Hititler, MÖ. 2000'li yıllarda Hattuşaş (Boğazkale) merkez olmak üzere, Labarna tarafından kurulmuş bir uygarlıktır. Bu devletin Karadeniz'in kuzeyinden (Kafkaslar) Anadolu'ya geldikleri tahmin edilmektedir. Ülke, prensler (kral) tarafından yönetilmekteydi. Hükümdarın eşi olan Tavananna denilen prensesler de, yönetimde söz hakkına sahipti. Anadolu da köklü bir kültür oluşturan Hititler, çevrelerinde kurulan medeniyetlerden etkilenmişler ve doğal olarak, onları da etkilemişlerdir. Kızılırmak kıvrımı etrafında yaşayan Hititler, daha sonra Anadolu'nun büyük bir kısmına sahip oldular.

Devlet; Eski Devlet, Yeni Devlet ve Geç Hitit Şehir Devletleri olmak üzere üç dönem yaşadı. Suriye hakimiyeti için Mısırlılarla savaşlar yapılmış (MÖ.1280-1296), savaş sonunda tarihe ilk yazılı antlaşma olarak geçen Kadeş Antlaşması'nı imzalamışlardır. Bu antlaşma ile; Kuzey Suriye ve Kadeş, Hititlere verildi. Kadeş'in güneyinde kalan Suriye toprakları ile Filistin, Mısırlılara bırakıldı. Devlet yönetimini kolaylaştırmak için Pankuş ismi verilen meclis oluşturmuşlardır.

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://www.geo.umn.edu/orgs/whitney/Turkey_Hittite_Hattusas.jpg

Hattuşaş

Hitit kralları, hakimiyetin tanrı tarafından verildiğini düşünüyorlar ve tanrıya hesap vereceklerini düşünüyorlardı. Bu sebeple, yaşadıkları önemli olayları, savaşları, barışları... Anal ismi verilen yıllıklara yazmışlardır. Böylece ilk Tarih yazıcılığı başlamış oldu. Frigler, Urartular ve Asurlar'ın saldırıları sonunda Hititler MÖ. 700'ler de yıkıldı. Hitit toprakları yağmalandı. Batı topraklarını Frigler, Doğu topraklarını Urartular ele geçirdi. Daha sonra Anadolu'ya giren Asurlar ise tamamını ele geçirdi

Asur Ticaret Kolonileri dönemi, sosyal ve siyasal yeni görüşlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Yerel Prenslerle yönetilen Anadolu'da, Mezopotamya'daki gibi merkezi devlet fikri gelişmiş ve sonucunda iç mücadeleler başlamıştır. Hint-Avrupalı bir kavim olan Hititler, MÖ.3000 yıllarının sonunda küçük gruplar halinde Kafkaslar üzerinden Anadolu' ya girerek yerli halk Hatti nüfusu ile karıştılar.

Hititler, Asurluların Anadolu' dan çıkma zorunda kalmasıyla devlet idaresini ellerine almışlardır. Anadolu'nun yerli halkıyla kaynaşıp Hitit Devleti'ni kurmuşlardır. Bu devletin kurucusu Labarna‘dır. Başkenti ise Boğazkale-Hattuşaş' dır.

Büyük Mabet - Hattuşaş

Hitit tarihi, M.Ö. 1650-1450 eski krallık ve M.Ö. 1450-1200 Hitit İmparatorluk Devri olmak üzere iki safhada incelenir. Hititler Anadolu'da hakimiyeti kurduktan sonra Suriye'ye seferler yapmışlardır. M.Ö. 1274' de Mısır'la yaptıkları Kadeş Savaşı sonrası, M.Ö. 1269 yılında tarihteki ilk yazılı anlaşma olan Kadeş Anlaşmasını gerçekleştirmişlerdir. Hitit Devletinin kuruluşundan itibaren, sanattaki Mezopotamyalı unsurlar kaybolarak, Anadolu'nun yerli sanatıyla birleşmiştir. Sanatta, boyutları büyümüş anıtsal eserler ortaya çıkmıştır. Mabetler, saraylar, sosyal yapılar, kaya kabartmaları ve orthostatlarla (bina cephelerinde alt sırada yer alan kabartmalı taşlar) önceki sanattan ayrılır. Hitit Devleti M.Ö. 1200 yıllarında deniz kavimleri göçü ve kuzeyden Kaşka kavmi saldırılarıyla yıkılmıştır.

http://api.ning.com/files/jbaar29oQX7ThaQfytyuW5zfw1r1NP6uL-TtRrRC744_/guneskursu.jpg

Hitit Siyasi Tarihi

M.Ö. 1800 yılları, Anadolu tarihinin başlangıcı yerli Aglutinant dil grubuna ait Hattiler ve Hint Avrupalı Hititler hakkında ilk bilgilerin edinildiği dönemdir. Bu çağ, Hitit kültürünün başlangıç ve gelişme aşamalarının kaynağıdır. M.Ö 2500-2000 yılları arasında Kuzey Kapadokya ve Orta Karadeniz bölgesinde gelişmiş kültürün temsilcisi Hattiler' di. Şehir devletleri tarafından yönetilen bu bölgenin müstahkem şehirleri, kral mezarları, hazineleri, Hatti kültürünün simgeleridir. M.Ö 2000 yılları sonlarında büyük savaşlar sonucunda çıkan yangınlarla sona eren bu çağı, Asur Ticaret Kolonileri dönemi izler. Yazılı kaynaklardan Hititlerin, Anadolu'ya M.Ö. 3. binin son yıllarında, 2. binin başında küçük gruplar halinde, girmeye başladıkları ihtimali çıkmaktadır. Hititlerin Anadolu'ya kuzey Karadeniz üzerinden veya kuzeydoğudan, Kafkaslar üzerinden geldikleri ve Kızılırmak kavisinin kuzey kesimine yerleşmiş oldukları değerlendirilmektedir.

Aslanlı Kapı-Hattuşa

Birbirini izleyen akınlarla Orta Anadolu içlerine yayılan Hititler, zamanla etki alanlarını genişletmişler, Hattili Prenslerin arazilerine hakim olmuşlardır.

Asur Ticaret Kolonilerinin geç evresinde (M.Ö 1800-1730) Kuşşara Kralı Pithana ve oğlu Anitta tarih sahnesine çıktılar. Onlar Hitit diline Naşili adını veren Kaniş/Neşa'yi zaptedip krallığın ilk merkezi yaptılar. M.Ö. 1700'lerde Kuşşara kralı Anitta, Hattuş Krali Pijusti'yi yenip şehrini tahrip ettiğini anlatmaktadır: “Geceleyin yaptığım bir saldırı ile şehri aldım. Yerine yaban otu ektim. Benden sonra her kim kral olur ve Hattuş'u yeniden iskan ederse gökyüzünün Fırtına Tanrısı'nın laneti üzerinde olsun.”

Hattuşa, M.Ö. 17. yy.'nin ikinci yarısında, Hitit Kralı I. Hattuşili tarafından başkent olarak seçilir. Eski Hitit Devleti'nin kurucusu I. Hattuşili, Kızılırmak kavisi içindeki çekirdek ülkede birliği sağladıktan sonra, Kuzey Suriye ve Yukarı Fırat Bölgesi'nde Hurri Ülkesine karşı yönettiği akınlarla, kendisini izleyecek Hitit Krallarına bir Dünya devleti olma amacının işaretini veriyordu. Murşili istilalara güneyde devam ederek ve Suriye'deki şehir devletlerini devreden çıkartarak, Mezopotamya ticaret yollarını kontrol altına aldı. Halep ele geçirildi ve ordu Babil'e kadar ilerleyerek Hammurabi hanedanlığına son verdi. Ancak, Murşili'nin Hantili tarafından öldürülmesi, bir karışıklık dönemi getirdi. Hantili idareyi ele aldıysa da o da öldürüldü. Hantili'den sonra tahta geçen Zidanta ve I. Huzziya'da, Hantili ile aynı kaderi paylaşarak öldürüldüler.

Bu dönemde Hitit devleti, Torosların güneyindeki ülkeleri, Güney ve Güneydoğu Anadolu'daki diğer bölgeleri yeniden Mitanni Krallığı'na kaptırdı. Telipinu tahta geçince, saraydaki kan davalarını durdurmayı başardı. Önceki kralların uzak bölgelere yaptıkları seferleri durdurarak, Anadolu'yu kendi içinde tutarlı bir idari teşkilat altına almaya çalıştı. Bu amaçla eyalet sistemini kurdu. Telipinu fermanı olarak bilinen fermanı yayınlayarak, taht verasetini belli kurallara bağladı.

Geleneksel Hitit tarihi, çağ ayrımına göre, Telipinu devrini “Orta Krallık” adı verilen dönem izler. Bu dönem krallarından I. Tuthaliya ve I. Arnuvanda'nın dikkatleri zaman zaman Hitit etki alanının Batı Anadolu'ya uzanması yolunda yoğunlaşmışsa da Hititler I. Hattuşili ve I. Murşili'nin başarılarından sonra, yeniden Kuzey Suriye'de etkili olma isteğinden vazgeçmemişlerdir. Tuthaliya'nın Ege Kıyılarında Aşşuva'ya dek uzanan başarılı bir askeri harekatının anlatıldığı, savaş ganimeti olup Çorum Müzesi'nde sergilenen tunç kılıç üzerindeki yazıt, bu anlamda yorumlanmaktadır.

Aynı zamanda I. Tuthaliya Hititlerin amansız düşmanı Kaşkalar'la da baş etmek zorunda kalmıştır. Metinlerde; Tuthaliya zamanında, Fırat'ın yukarı yatağında kalan bölgelere ve Kuzey Mezopotamya'da Hurrilere karşı yapılan askeri harekatlardan söz edilmektedir. Bu başarılarla I. Tuthaliya'nın Hatti ülkesinde krallığın gücünü yeniden sağladığı anlaşılmaktadır. Ancak I. Tuthaliya'nın hükümdarlık alanı genelde Anadolu ile sınırlı kalmıştır.

I.Şuppiluliuma tahta geçince, öncelikle Anadolu' daki hakimiyetini sağlamlaştırmıştır. Daha sonra Suriye ve Kuzey Mezopotamya' nin bazı bölgelerini Hitit Krallığı' na katmıştır. Kaşka'larla savaşmış, Ugarit Kralı II. Nigmedu ile bir anlaşma yapmıştır. Şuppiluliuma Mısır' da Tutankhamon' un ölümünden sonra çıkan çatışmaları fırsat bilmiş, Kargamış' ı alarak Mitanni Krallığı' na son vermiştir.

Hitit Surları Destinasyonu

II.Murşili'nin, Anadolu'nun kuzeyindeki ve batısındaki seferleri, Hitit çekirdek ülkesinde vebanın hüküm sürdüğü ve giderek artan Asur etkisiyle Suriye'de huzursuzlukların yaşandığı bir döneme rastlamıştır. Bu arada Asur, Yukarı Mezopotamya'nın batısında Yukarı Belih Bölgesi'ne ve onu sınırlayan Kargamış'a kadar etki alanını genişletmişti. Büyük Kralın 9. hükümdarlık yılında Kargamış'ı yöneten Piyaşşili, Kizzuvatna ülkesinde, birlikte bir kült törenine (dini tören) katıldıkları sırada öldü. Suriye'de huzursuzluklar tekrar başladı, Kral'ın ordusunun başına geçerek Kargamış'a gelmesi ve Piyaşşili'nin oğlunu tahta geçirmesiyle Kargamış Ülkesi'ni düzene sokmuş ve Kuzey Suriye yeniden Büyük Hitit Kralı'nın sıkı denetimi altına girmiştir.

Babası Murşili'nin ardından fazla zorluk çekmeden tahta geçen11. Muvattalli, yirmi yıldan fazla ''Büyük Kral'' olarak hüküm sürmüştür. O' nun küçük kardeşi Hattuşili, askeri birliklerin başı, saray memuru, kuzey sınırının sürekli huzursuz bölgelerinde ve Hattuşa'da Vali olarak Hükümdara birçok alanda hizmet vermiştir. Bu dönemde Muvattalli sarayını, tanrı ve atalarının heykelleri ile birlikte Hattuşa'dan Tarhuntaşşa'ya taşımıştır. Muvattalli zamanında Orta Suriye'deki Amurru bölgesi nedeniyle, Hititler'in anlaşmazlığa düştüğü ülke Mısır'dı. Bu anlaşmazlık Kadeş Savaşı' na yol açtı. (M.Ö. 1274)

Günümüzde Mısır' daki Abydos, Luksor, Abu Simbel'in duvarları ve Ramsesseum'un pylonlarının üzerindeki kabartmalarda, Yakındoğu'nun geçmişindeki en ünlü savaşlardan biri olan Kadeş Savaşı' nın tasviri görülmektedir. Kabartmalara II.Ramses'in Hitit Kralı II. Muvattalli'yi yenerek elde ettiği zaferin kutlandığı hiyeroglif metinler eşik etmektedir. Firavun çok iyi hazırlanarak savaş alanında bizzat bulunmasına rağmen, savaşın asıl galibi Hititler olmuştur. Amurru yeniden Hitit yönetimi altına girmiş, ayrılıkçı yerel kral Benteşina ise Anadolu'ya sürülmüş, Kadeş Kalesi Hitit denetiminde kalmıştır

Hitit Devleti Haritası

Büyük Kral II. Muvattalli öldüğünde, eski bir kurala uyulmuş ve imparatorluğun en güçlü adamı olan kardeşi Hattuşili yerine, oğlu III. Murşili/Urhi-Teşup tahta geçmiştir. O, başkenti Tarhuntaşşa'dan, yeniden Hattuşa'ya taşımıştır. Büyük Kral ile imparatorluğun ikinci adamı Hattuşili arasındaki uzlaşmacı tutum, zamanla bozulmuş ve Büyük Kral'ın, amcası Hattuşili tarafından tahttan uzaklaştırılmasına neden olmuştur. III. Hattuşili bu durumu tanrıların karar verdiği bir “Hak Sorunu” olarak göstermiştir. Yasal bir biçimde tahta geçmediğinin bilincinde olduğu için III. Hattuşili, dini ve diplomatik görevlerine çok sıkı bir şekilde bağlıydı. Kült (Tapınma, ibadet) görevlerinde Büyük Kraliçe Puduhepa kendisine yardımcı olmaktaydı.

Bölgede II. Muvattalli döneminden ve Kadeş Savaşı'ndan bu yana II. Ramses hüküm sürmekteydi. Hattuşili Asur ve Babil Hükümdarları ile olduğu gibi, II. Ramses ile de hükümdarlar arasındaki olağan ilişkilerini sürdürmüştür. I. Şuppiluliuma' dan beri süregelen savaş durumunu sona erdirmiş ve Mısır ile barış antlaşmasını imzalamıştır. Antlaşma Hattuşa' da ortaya çıkarılan ve günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunan kil tabletten anlaşılmaktadır. Akadça yazılmıştır. Ayrıca Mısır-Karnak Ramesseum' da da Mısır hiyeroglifi ile kaleme alınmış kopyaları görülmektedir. II. Ramses ile yapılan barış antlaşması, Hattuşili' nin hükümdarlık döneminde ulaştığı bir zirvedir. Bu başarı kendisinin rakipleri Asur ve Babil ile Ege' deki rakibi Ahhiyava karşısındaki konumunu güçlendirmiştir.

Kurallara uygun olmaksızın tahta çıkmış olmasına rağmen, III.Hattuşili önemli politik başarılar ve uluslararası takdir kazanmıştı; ancak Hattuşa'da tahtına çıkacak kişi ile ilgili düzenlemeyi yapmak da kendisi için önemliydi. Önceden seçilen varisten vazgeçilmiş ve yerine Prens IV. Tuthaliya seçilmişti. Tuthaliya tahta çıktıktan sonra, Tarhuntaşşa Kralı Kurunta ile antlaşma yapmış ve Tarhuntaşşa ülkesinin sınırları yeniden çizilmiştir. II. Muvattali'nin oğlu olarak hanedandan gelen Krala, imparatorluk hiyerarşisi içinde Karkamış Kralı ile aynı düzeyde yer verilmiştir.

Hitit İmparatorluğu'nun bilinen son hükümdarı IV. Tuthaliya' nın oğlu II. Şuppiluliuma, baş gösteren yiyecek sıkıntısıyla daha da gerginleşen duruma rağmen bazı askeri başarılar elde etmiştir. Hattuşa'da bugün Güneykale olarak adlandırılan kesimdeki bir yazıtta, II. Şuppiluliuma' nın askeri birliklerinin Orta ve Güneybatı Anadolu'da başarıyla savaştığından, Tarhuntaşşa' da da hükümdarın yeniden otorite kurduğundan söz edilir. Çivi yazılı belgeler de, Kargamış Kralı ve doğrudan Büyük Kral tarafından denetlenen Alaşiya (Kıbrıs) ülkesiyle antlaşma yapıldığı belirtilir.

Hitit İmparatorluğu'nun M.Ö. 1200'den kısa bir süre sonra yıkılma nedeni halen tam olarak anlaşılamamıştır. İmparatorluğun yıkılmasına çeşitli etkenlerin neden olduğu değerlendirilmektedir. Son büyük kralın hüküm sürdüğü dönemde, halk içinde huzursuzluklar ve Hitit aristokrasisinde giderek artan çatışmalar baş göstermiştir. Hitit Devletinin ayakta olduğu son yıllara tarihlenen yazılı kaynaklar, sefalet içinde olduğu belirtilen Anadolu'ya Suriye ve Mısır'dan büyük miktarlarda tahıl sevk edildiğini kanıtlamaktadır. Aynı zamanda Anadolu'daki huzursuzluklar ve Suriye üzerindeki Hitit etkisinin azalması da Hitit İmparatorluğu'nun yıkılmasında neden ya da sonuç olarak değerlendirilmektedir.

http://i272.photobucket.com/albums/jj175/tvchannel_photo/turk/table.jpg

Hitit Dili

Arkeolojik araştırmalarda Hitit yerleşimlerinde bulunan yazılı belgeler, Anadolu'da aynı dönemde (M.Ö. 1800'lü yıllarda) Hint-Avrupa dillerinin en eskisi Hititçe'den başka, yine aynı dil grubuna ait Luvi ve Pala dillerinin, ayrıca Hurrice, Hattice ve Akadça' nın yazı dili olarak kullanıldığını göstermektedir. Çivi yazısı ile yazılan bu dillerde her işaret bir heceyi simgeler. Hititlerin kullandığı bir başka yazı türü de Luvi dilinde yazılan ve hiyeroglif denen resim yazısıdır. Hititlerin kullandığı ve Mısır hiyeroglifinden tamamen farklı olan bu hiyeroglifte, heceler hatta kelimeler tek bir işaretle temsil edilebiliyordu. Hiyeroglif daha çok mühürlerde ve kaya anıtları gibi büyük yazıtlarda tercih edilmekteydi. Hititlerde okur yazarlık yalnızca çok küçük bir gruba ait bir beceri olarak kabul edilirdi. Çivi yazısını kralların da (LUGAL.GAL) okuyamadıkları, aldıkları mektupların sonunda yer alan ve yazıcıya hitap ettiği anlaşılan “sesli oku” ibaresinden anlaşılır. Çivi yazısıyla yazılmış metinler arasında yıllıklar, törensel metinler, tarihi olaylara ilişkin belgeler, antlaşmalar, bağış belgeleri ve mektuplar vardır. Bu yazı kil tablet üzerine, kalem yerine kullanılan sivri uçlu bir araçla, kil henüz ıslakken kazılarak yazılıyordu. Kil tabletlerin, özellikle yangın geçirip sertleşmiş olanları, günümüze kadar iyi durumda gelmiştir. Ahşap ve maden tabletlerin varlığı yine metinlerden bilinmektedir. Hattuşa'da 1986 yılında bulunan ilk madeni tabletin üzerinde “Hitit Kralı ile Tarhuntaşşa Kralı arasındaki bir antlaşmanın” metni vardır.

http://www.kultur.gov.tr/TR/resimgoster.aspx?DIL=1&BELGEANAH=217037&RESIMISIM=10.jpg

Arazi Bağış Belgesi (ön ve Arka Yüz-Hititler)-Çorum Müzesi

Hitit Dini

Hitit dini çok tanrılı bir dindir; panteonun (tanrılar ailesi) içinde binlerce tanrı ve tanrıça vardır ve bunların pek çoğu diğer kavimlerin dinlerinden alınmıştır.

Hititler' de tanrılar tıpkı insanlar gibidir. Fiziki şekilleri insan gibi olduğu kadar, ruhen de onlarla aynı olup, insanlar gibi yerler, içerler, kendilerine iyi bakıldığı sürece insanlara iyilik ederler; ancak ihmal edildikleri zaman hemen intikam almaya, insanları en acımasız yöntemlerle cezalandırmaya hazırdırlar. Bir Hitit metni insanlarla tanrıları birbirleriyle kıyaslamakta ve tanrı- insan ilişkilerini bey - hizmetçi ilişkilerine benzetmektedir.


Tanrılar Alayı-Yazılıkaya-Hattuşa

Hitit devletinin panteonu Anadolu ve Suriye şehirlerinin çeşitli yerel panteonlarının zamanla bir araya getirilip birleştirilmesinden oluşmuştur.

Hitit devletinin başlangıcından itibaren baş tanrı, fırtına tanrısıdır (Teşup). Kozmik dönemi (kainatı) sağlayan, krallığı ve ülkenin düzenini koruyan fırtına tanrısıdır. Kral, efendisi adına ülkeyi yönetir.

Hitit İmparatorluğu'nun Yapısı

Siyasal yapısı itibariyle Hitit Devleti, Kral ve üyeleri kraliyet ailesinden gelen kişilerden oluşan politik bir kurumdu. Yönetimin politik organı Panku'dur (İmparatorluk Meclisi). Herhangi bir politik sorun olduğunda Panku Kral tarafından toplantıya çağırılmaktaydı.

Hitit Kraliyet ailesi, dışarıya karşı kapalı bir topluluk değildi. Krallık kalıtsaldı, ancak, Kral olabilecek birinci ve ikinci dereceden erkek olmaması durumunda, birinci dereceden bir prensesin eşi de Kral olabilirdi. Kral tarafından belirtilen veliahdın Panku'nun onayını aldıktan sonra bağlılık yemini etmesi gerekiyordu. Krallık yanında, kurumsallaşmış bir Kraliçelik de vardı. Kraliçenin politik hayatta önemli görevler üstlendiği III. Hattuşili'nin eşi Puduhepa'nın icraatlarından anlaşılmaktadır. Ancak Hitit devlet yapısında Kral, mutlak güçtü.

Kadeş Savaşı ve Barış Antlaşması

M.Ö. 1274 tarihinde II. Ramses ile Muvattalli arasında Kadeş önünde büyük bir meydan savaşı yapılmış ve Kadeş Barış Antlaşması ile sonuçlanmıştır. Bu antlaşmaya bağlı olarak II. Ramses savaştan önce aldığı yerleri boşaltmış, Kadeş Şehri Hititlere kalmıştır.

Kadeş Barış Antlaşması sırasında orduda çıkan bir isyanda, Muvattalli öldürülmüştür. Antlaşma, onun yerine geçen III. Hattuşili tarafından imzalanmıştır. (M.Ö.1269) Bu antlaşma dünya tarihinde eşitlik ilkesine dayanan en eski antlaşmadır. Antlaşma çivi yazısıyla gümüş plakalar üzerine Akadça olarak yazılmıştır. Ayrıca Kralın mührünün yanında Kraliçenin mührü de vardır.

Bu antlaşmanın gümüş levhalara kazınmış olan asıl metinleri kayıptır. Mısır'da tapınakların duvarlarına kazınan antlaşmanın bir nüshası da, Boğazköy (Boğazkale) kazılarında kil tablet olarak bulunmuş olup İstanbul Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.

Kadeş antlaşmasının Hattuşa'da bulunan çivi yazılı tabletinin büyütülmüş kopyası, New York'ta Birleşmiş Milletler Binasında asılıdır.

Kadeş Antlaşması Metni

“Mısır Memleketi Kralı, Büyük Kral, Kahraman Ra-maşe-şa mai Amana'nın Hatti memleketlerinin büyük Kralı Hattuşili ile iyi dostluklarının , kardeşliklerinin ve büyük krallıklarının devamı için yaptıkları antlaşmadır.

Bunlar, Mısır memleketi Büyük Kralı, bütün memleketlerin kahramanı, Mısır memleketi Kralı, Büyük Kral, kahraman Minmua-rea'nın oğlu, Mısır memleketi Kralı, Büyük Kral, kahraman Min-pahirita'rea'nın torunu, Rea-Maşeşta-Mai Amana'nın, Hatti memleketi Kralı, Büyük Kral, Murşili'nin oğlu, Büyük Kral, Hatti memleketi Kralı, kahraman Şuppiluliuma'nın torunu, Büyük Kral, Hatti memleketi Kralı, kahraman Hattuşili'ye söylediği sözlerdir.

Aramızda daima olarak iyi kardeşlik ve iyi sulh kurdum. Mısır memleketi ile Hatti memleketi arasındaki münasebetlerde iyi kardeşliğin ve iyi sulhun tesisi için şunları söylüyorum: İşte, Mısır memleketi ile Hatti memleketi arasındaki münasebete gelince, ezelden beri tanrı onlar arasında düşmanlığa müsaade etmediğinden antlaşma ebedidir. Büyük Kral, Mısır memleketi Kralı, Rea-Maşeşa Mai Amana, güneş ve fırtına tanrılarının münasebeti gibi öyle edebi bir münasebet tesis etti ki, o aralarında daima düşmanlık yapmağa mani olur.

Mısır memleketi Kralı, büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana gümüş bir tablet üzerine kardeşlik Hatti memleketi Kralı, büyük Kral Hattuşili ile bugünden itibaren aramızda iyi sulh ve iyi bir kardeşlik tesisi için bir muahede yaptı. O benim kardeşimdir, ben de onun kardeşiyim ve onunla daima sulh halindeyiz. Bize gelince: Bizim kardeşliğimiz ve sulhumuz evvelce Mısır memleketi arasındaki sulh ve kardeşlikten daha iyi olacaktır.

Bak, Mısır memleketi Kralı, Büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana Hatti memleketi Kralı, Büyük Kral Hattuşili ile sulh ve kardeşlik halindedir.

Bak, Mısır memleketi Kralı Rea-Maşeşa Mai Amana'nın oğulları Hatti memleketi Kralı, Büyük Kral Hattuşili'nin oğulları ile ve kardeşleri ile sulh ve dostluk daimidir. Onlar da bizim gibi kardeş ve sulh halindedir.

Mısır memleketiyle Hatti memleketi arasındaki münasebete gelince: Onlarda bizim gibi daima kardeşlik ve sulh halindedirler.

Mısır memleketi Kralı, büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana istikbalde her hangi bir şey almak için Hatti memleketine girmeyecektir. Hatti memleketi Kralı, Büyük Kral Hattuşili de istikbalde herhangi bir şey almak için Mısır memleketine girmeyecektir.

Bak Güneş ve Fırtına tanrılarının Mısır memleketi ile Hatti memleketi için getirmiş oldukları ilahi nizam, onlar arasındaki sulh ve kardeşliktir, düşmanlık değildir. Bak Mısır memleketi Kralı; Büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana bugünden itibaren iyi durumu muhafazada sebat edecektir. İşte Mısır memleketi Hatti memleketi ile daimi sulh ve kardeşlik halindedir.

Eğer yabancı bir memlekette bir düşman Hatti memleketine gelirse ve Hatti memleketi Kralı, Büyük Kral Hattuşili bana “Ona karşı koymak için bana yardıma gel” diye bir haber gönderirse Mısır memleketi Kralı, Büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana piyadesini süvarisini gönderecek onu öldürecek, Hatti memleketi için ondan intikam alacak.

Eğer Hatti memleketi Kralı, Büyük Kral Hattuşili tâbi beylerine kızarsa, onlar ona karşı bir kusurda bulunursa Mısır memleketi Kralı Büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana'ya haber gönderirse Mısır memleketi Kralı piyadesini ve süvarisini ona gönderir. O kimlere kızmışsa onları imha eder.

Eğer dış memleketlerden yabancı bir düşman Mısır Kralı kardeşin Rea-Maşeşa Mai Amana'ya ve Mısır memleketine karşı gelirse ve onun kardeşi Hatti memleketi Kralı Hattuşili'ye “Ona karşı koymak için bana yardıma gel” diye bir haber gönderirse Hatti memleketi Kralı Hattuşili piyadesini, süvarisini gönderecek ve benim düşmanımı öldürecek.

Eğer Mısır Kralı Rea-Maşeşa Mai Amana tâbi beylerden birine kızarsa, onlar ona karşı birleşirlerse ve ben Hatti Kralı kardeşim Hattuşili'ye “Haydi” dersem Hatti memleketi Büyük Kralı Hattuşili piyadelerini ve harp arabalarını gönderecek, o kimlere kızmışsa onların hepsini mahvedecek.

Bak, Hatti memleketi Kralı Hattuşili'nin oğlu babası Hattuşili'nin bir çok senelerinden sonra Hattuşili'nin yerine Hatti memleketi Kralı olacak. Eğer Hatti memleketinin asilzadeleri ona karşı birleşirlerse Mısır memleketi Kralı, Büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana piyadelerini ve harp arabalarını Hatti memleketinin hatırı için onlardan intikam almak üzere gönderecek. Hatti memleketinin Kralının ülkesinde asayişi temin ettikten sonra memleketleri Mısır'a dönecekler.

Eğer bir asilzade Hatti memleketinden kaçarsa böyle bir adam Mısır memleketi Kralı, Büyük Kral Rea Maşeşa Mai Amana'ya iltica ederse vazifesini yerine getirmek için, ister Hatti memleketi Kralı Hattuşili'ye ait olsun, ister ayrı bir şehre ait olsun, onu yakalayacak ve onu Hatti Kralı, Büyük Kral Hattuşili'ye iade edecektir.

Eğer bir asilzade Mısır memleketi Büyük Kralı Rea-Maşeşa Mai Amana'dan kaçarsa ve böyle birisi Hatti memleketine, Hatti memleketi Kralı Büyük Kral Hattuşili'ye gelirse onu yakalayacak, kardeşi Mısır memleketi Kralı Büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana'ya iade edecektir.

Eğer bir adam veya iki üç adam Hatti memleketinden kaçarsa, Mısır memleketi Kralı, Büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana'ya gelirse Mısır memleketi Kralı Büyük Kral onları yakalayacak ve kardeşi Hattuşili'ye iade edecek. Mısır Kralı ve Hatti Kralı kardeştirler, bu sebepten onları bu kabahatleri için şiddetle cezalandırmasınlar, onların gözlerinden yaş akmasın, bu şahıslardan karıları ve çocuklarından intikam alınmasın."

Beyazdut
23-10-10, 00:52
Hurriler ve Mittaniler

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/kilikien_gross.jpg

Hurriler ve Mittaniler (Mitanni)

Hurriler, M.Ö. 1500-1250 arasında güney Anadolu'da yaşamış olan bir halktır. Harran Ovası'nda kurulmuş kadim bir devlettir. [1] Musul çevresinde oturan Asya kökenli Subarular'ın torunlarıdır.Hurri, Babil dilinde "mağara" demektir.

Gürcü tarihinin verilerine göre ise; Hurriler, Asyatik bir topluluktur. Bu topluluklar hakkında söylenebilecek en kesin sonuç, Hurri ve Mitanniler'in ne Hint-Avrupalı ne de Sami gruptan olduğudur. Hurri dili ile ondan sonraki Urartu dilleri arasında da bir benzerlik vardır. Aynı kökten gelip akraba olan Hurri Krallığı Diyarbakır, Mitanni Krallığı ise Osroeneye (antik çağda Edesa, yani Urfa) ve Nusaybin (Nisibis)'de kurulmuştur.

Başkentleri VVaşşukanni olmak üzere ilkçağda Doğu Anadolu' da devlet kurmuşlardır. Varlıklarına ilişkin ilk bilgiler, M.Ö. 2. bin yılı başlarına ait Asur ve Babil çivi yazısı kaynaklarından öğrenilmektedir. [4] Hurriler'in yazılı bir kültüre ulaşmamış oldukları söylendiğinden bunların dini, dili, kültürü, mitolojisi, gelenek ve görenekleriyle ilgili önemli ipuçları daha çok Hitit, Mitanni, Akkad ve Babil gibi komşu uygarlıkların tarihi içinde ortaya çıkmıştır. [5] Büyük bir olasılıkla Diyarbakır yöresinde bulunan başkentleri VVaşşukanni ve çevresine yayılmış olan Hurri Devleti, o dönemde Kuzey Suriye ve Kuzey Mezopotamya ülkeleriyle sıkı bir ekonomi ve kültür alışverişi içindeydi. M.Ö. 3. bin yılı sonlarına tarihlenen Mezopotamya belgelerinin bazılarında Hurri kökenli yer ve kişi adlarına rastlanması, bu tarihlerde Hurrilerin sözü geçen yörede yaşadıklarını göstermektedir. Mari ve Alalah (Teli Açana) gibi Hammurabi (M.Ö. 18. yüzyıl) dönemine ait iki önemli kentte yapılan kazılar sonucunda bulunan çiviyazılı belgelerden dinsel içerikli olanlarda güçlü bir Hurri etkisi görülmektedir...

Hititler döneminde Anadolu yarımadasının güneyinde Luviler, Paflagonya Bölgesinde Palalar ve diğer bölgelerde Arzava, Kizzuvatna ve Ahhiyava krallıkları bulunuyordu. Bu devletlerden başka Hurriler ve Mitanniler de aynı dönemde Güneydoğu Anadolu'da özgün uygarlıklar yaratmışlardır. Hurrilere ilk önce M.Ö. 3. binin sonlarında Mardin dolaylarında rastlanmaktadır. Urkis şehrinde bir tapınağın kurulması ile ilgili belge şimdi Louvre Müzesindedir. Tunçtan bir aslan heykelciğinin koruduğu bir taş levha üzerine arkaik çivi yazısı ile kazınan yazıt M.Ö. 2300 yıllarına aittir. Hurriler önceleri M.Ö. 2. binin ilk yarısında kısa yaşamlı küçük beylikler kurmuşlardır. Daha sonra M.Ö. 1500-1250 arasında Hurriler tarafından kurulan Mitanni devleti o dönemde Yakın Doğu'nun Mısır'dan sonra gelen ikinci büyük gücü olmuştur. Mitanni kralları aynı dönemde hüküm süren Mısır kralları ile mektuplaştıklarından bu dönem hakkında oldukça fazla bilgi edinmek mümkündür.

Hurriler, M.Ö. 1400'lü yıllarda Hurri egemenliği altındaki bölge Hurriler ve Mittaniler olarak ikiye ayrılırdı. Babil'in kuzeyinde Dicle-Fırat arasındaki bölgede bir devlet kurmuşlardır. Diyarbakır çevresinin kuzeybatı, batı ve güneybatı bölümü de ülkenin sınırları içerisinde kalıyordu. Hurri adı kuzeyde kalan bölge için, Mittani ise güneyde kalan bölge için kullanılırdı. Egemenliği M.Ö.1250`ye kadar devam eder. Harran Ovası'nda kurulmuş kadim bir devlettir. Sümer kültüründen etkilemiş ve Anadolu'da birçok kültürü etkilemiş yapısı vardır. Tanrı panteonu Mitraizm'dir. Mitra, ışık meleği demektir.

M.Ö. 16. yy sonlarına doğru güçlenen Hurrilerin, Mitanni (Asurca Hanigalbat) adıyla bir devlet kurdukları ve Asur kralları I. Şamşi-Adad ve I. İşme-Dagan dönemlerinde Asur Devleti'ni etki altında tuttukları gözlenmektedir. Dicle Irmağının doğu kesiminde bulunan o dönemin ünlü ticaret kenti Nuzi'de yapılan kazılarda açığa çıkarılan çiviyazılı belgeler, Hurrilerin egemenlik alanlarını buraya kadar uzattıklarının kanıtıdır. Mısır firavunları III. Tutmosis ve III. Amenhotep dönemlerine ait belgelerde Mitanni Krallığı ile dostça ilişkiler içinde oldukları yazılıdır. Hatta III. Amenhotep ile Mitanni Kralı Tuşratta' nın mektuplaştıkları da bu belgelerden öğrenilmektedir.Hurrilerin kültürel ve dinsel yönden en çok ilişkide bulundukları topluluk Hititlerdir. Özellikle din alanında Hititleri etkiledikleri görülmektedir. Hitit tanrılar dünyasının baş Tanrı ve Tanrıçası olan Teşup ve Hepat ile daha birçok Tanrı Hurrice adlar taşımaktadır. Yine Hurri kökenli kişi adları da Hitit soylu sınıfı arasında yaygın bir biçimde kullanılmıştır. Özellikle kraliçe adları Hurricedir.

Hititler döneminde Anadolu yarımadasının güneyinde Luviler, Paflagonya Bölgesinde Palalar ve diğer bölgelerde Arzava, Kizzuvatna ve Ahhiyava krallıkları bulunuyordu. Bu devletlerden başka Hurriler ve Mitanniler de aynı dönemde Güneydoğu Anadolu'da özgün uygarlıklar yaratmışlardır. Hurrilere ilk önce M.Ö. 3. binin sonlarında Mardin dolaylarında rastlanmaktadır. Urkis şehrinde bir tapınağın kurulması ile ilgili belge şimdi Louvre Müzesindedir. Tunçtan bir aslan heykelciğinin koruduğu bir taş levha üzerine arkaik çivi yazısı ile kazınan yazıt M.Ö. 2300 yıllarına aittir. Hurriler önceleri M.Ö. 2. binin ilk yarısında kısa yaşamlı küçük beylikler kurmuşlardır. Daha sonra M.Ö. 1500-1250 arasında Hurriler tarafından kurulan Mitanni devleti o dönemde Yakın Doğu'nun Mısır'dan sonra gelen ikinci büyük gücü olmuştur. Mitanni kralları aynı dönemde hüküm süren Mısır kralları ile mektuplaştıklarından bu dönem hakkında oldukça fazla bilgi edinmek mümkündür.

Hurrilerin Hitit ülkesinin içlerine kadar uzanan istilası Hattusili'nin Yıllıkları'nın üçüncü yılında gerçekleşmiştir. Kral Hattusili Arzawa'ya bir askeri sefer düzenlemiş ve o daha Arzawa' da iken arkasından Hitit ülkesine Hurriler saldırmışlar ve başkente kadar ilerlemişlerdir. Metindeki ifadeye göre Hattusa dışında tüm ülke Hurrilerin eline geçmiştir. Hurrilerin Hitit egemenlik alanına böylesine girmeleri, Hattusili'nin Anadolu'nun batısında Arzawa'da sürmekte olan seferini yarıda bırakarak geri dönmesine neden olmuştur. Bu istila hareketinin Hititlerce beklenmeyen bir durum olduğu hem şimdi üzerinde durduğumuz bu belgedeki ilgili ifadelerden hem de aşağıda değineceğimiz ve bu olayı konu aldığı anlaşılan bir başka belgeden anlaşılmaktadır. Nitekim hemen geri dönen kral kendi ifadesine göre tanrısal desteği de arkasına alarak karşı sefer girişmiştir.

Kapsamlı yıllıkların önyüz ikinci sütun üçüncü paragrafında Hurriler'le dolaylı mücadeleden bahsedilir. İkinci yılda herhalde Hurrilerin geldiği ve Hititlere bağlı olan, aralarında sadece açıkça Sukziya'nın adının okunabildiği bazı kentlerin Hurriler tarafına döndüğünden bahsedilmektedir. Tam okunamayan satırlarda Hurrilerle mücadelelerden söz ediliyor olmalıdır. Lawazantiya ve Hurma kentlerinin adları görülürken, Hurma kentinin Hititlere sadakatine dair ifadeler yer almaktadır. Bu paragrafın sonunda Hurri ordusu arasında veba salgını çıktığı, Hurri ordusunun ölmeye başladığı ve onların komutanlarının öldüğü anlatılmaktadır. Belgenin önyüz ikinci sütun dördüncü paragrafında ise Hurilerin Hurma'dan geri çekildikleri, kışı Sukziya'da geçirdikleri, veba salgını dolayısıyla olsa gerek ölümlerin sürdüğü ve isimleri sayılan beş komutanında öldüğünden söz edilir. Bu arada Hitit Kralı ordu topladığını anlatır.

Önyüz ikinci sütun beşinci paragrafta Arzawa seferinden bahis vardır. Önyüz ikinci sütun altıncı paragrafta sayılan bazı yer adları, Hurilere dair tam anlaşılamayan bir cümleden sonra Arzawa'da kışın geçirildiği ve paragrafın sonunda da Hurri askerlerinin kralının öldüğü okunmaktadır. Arka yüzde ise Hurri sözcüğü iki kez tespit edilebilmekle beraber herhangi bir anlama ulaşmak mümkün değildir.Bu belgede anlatılanlarla I.Hattusili'nin Yıllıkları'nda anlatılanlar arasında kısmen benzerlik bulmak mümkündür. Üzerinde durduğumuz konu açısından bakıldığında Hurrilerle olan mücadele ve bunun anlatıldığı satırlarla aynı yerde söz edilen Arzawa seferi benzerliğin ana unsurlarıdır. Kapsamlı yıllıkların söz konusu diğer belgedeki anlatılanların daha ayrıntılı olarak ele alındığı metinler olduğunu kabul ediyoruz. Olayların gelişim sırasına ve sürecine bakılırsa, yıllıklar ayrıntılı olmadığı için oradan öğrenemediğimiz bazı gelişmelerden söz ediliyor olmalıdır. Yıllıkların ikinci yıl icraatı içinde anlatılan Anadolu'nun güneydoğusu yönündeki seferlerde doğrudan Hurrilerle mücadeleden söz edilmemesi, her ne kadar metinler tam olarak elimizde olmasa da kapsamlı yıllıklarda da doğrudan Hurilerle çatışmadan bahsedilmemesiyle uyum içindedir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu bölgedeki yoğun Hurri varlığı Hititlerin aynı bölgedeki etkinliği için daima bir zorluk oluşturmuş olmalıydı. Bölge kentlerinden kimi, Sukziya örneğinde olduğu gibi, Hurrilerin elinde iken, kimi de Hurma örneğinde olduğu gibi Hititlerin elinde ve onların bölgedeki faaliyetlerindeki üssü Konumundadır. Hurma'nın Hurrilerce, metinden açıkça böyle bir anlam çıkmasa da, belki kuşatılmış olması, onların Hurma'ya karşı olan tutumunu,belgedeki diğer anlatılanlar da dikkate alındığında da burada Hurriler ile Hititler arasında bir nüfuz mücadelesi yaşanmış olduğunu gösterir. Ancak bu sırada doğrudan bir Hitit-Hurri çatışmasının olmadığı anlaşılmaktadır. Eğer böyle bir çatışma olsaydı onun da en azından kapsamlı yıllıklara yansıması ne kadar tahrip olmuş da olsa belge üzerindeki kayıtlardan anlaşılması beklenirdi. Yıllıklarla asıl paralellik sunan kısım ise Arzawa seferinden söz edilen yerlerdir. Burada bazı kentlerin Hurrilerden yana sadakat değiştirdiği gibi bir anlam çıkıyor ki bu, I.Hattusili Arzawa'da iken arkasından Hurrilerin başkent dışında tüm ülkeyi istila etmelerinin anlatıldığı yıllıklardaki satırlardaki ifadelerle uyum içindedir. Yine kapsamlı yıllıkların sözünü ettiğimiz satırlarında Hurri kralının ölümünden bahsedilmesi, böylece Hum tehlikesinin belki de kendiliğinde ortadan kalkması, yıllıkların da devam eden satırlarında Hurrilerden bir daha söz edilmemesinin nedeni olabilir.

Antik tarih üzerine araştırmalar yapmış yazarlardan Hilmi Göktürk, Mitannilerin ilk dönemlerde Orta Asya'da yaşarken, sonraları Ön Asya'ya geçtiklerini iddia etmektedir. Kendi alanında büyük bir otorite olan merhum Zeki Velidi Togan, bugün bile Özbekler içerisinde “Mitanni” adında büyük bir boyun olduğunu, Özbek kökenli Mitannilerin, Ön Asya'da yaşamış olan Mitanniler ile aynı kökten geldiklerini belirtmiştir. Kırzıoğlu ise bu grupları Gogarlı ve Turanî Türkler olarak zikretmektedir.

Siyasal alanda Hurriler Hititlerle ilk kez Hitit Kralı Şuppiluliuma (M.Ö. 1380-1345) döneminde karşı karşıya geldiler. Mitanni Kralı Tuşratta'nın başkent VVaşşukanni'ye çekilmesi nedeniyle bu karşılaşmadan bir sonuç çıkmadı. Ancak bir süre sonra Mitanni Devleti'nin egemenlik alanında olan Kargamış Kenti'ni kuşatan Şuppiluliuma, 7 gün sonra kenti(ele geçirdi. Hurrilerle Hititler arasındaki bir başka ilişki de Hitit Kralı III. Hattuşili'nin (M.Ö. 1275-1250) Hurri kökenli bir kadın olan Puduhepa ile evlenmesidir. Bu kraliçe daha sonra Hitit tarihinde önemli bir rol oynayacaktır.Mitanni Devleti M.Ö. 1340'larda gücünü yitirerek önce Yeni Asur imparatorluğu'nun vasili durumuna düştü, M.Ö. 1270'te de Asur Kralı Salmanasar'ca bir Asur eyaleti haline getirildi. Ancak Mitanni Devletini kuran Hurriler daha sonraki yüzyıllarda egemen olan topluluklara üstün düzeyde, uygarlıklarından Birçok öğeyi vererek varlıklarını sürdürdüler ve yerel halklarla kaynaşarak tarih sahnesinden silindiler. Mitanni Devleti'nde Hititlerde olduğu gibi feodal bir yönetim biçimi vardı. Krallar mutlak egemen olmakla birlikte yerel beylerin de güçleri vardı. Ordu sefere çıkacağı zaman asıl orduya asker verirlerdi.Mîlâttan önce 1300 yıllarında Mısır'a giren Hiksoslar, Hurrileri de hâkimiyetleri altına aldılar

Bu arada zengin medeniyetlere sahiptir. Hukuk sistemi Mısır medeniyeti gibi kısassa kısas değildir. Hukuk tazminata göre tarif edilmektedir.Sümer kültüründen etkilenmiş ve Anadolu'da birçok kültürü etkilemiş yapısı vardır. Tanrı panteonu on ikili Sümer tanrı panteonuyla aynıdır.

Van Gölü çevresinde güçlenen ve ilk savaş arabalarını kullanan Hurriler, güneye inip 2000 yıllarında Kuzey Mezopotamya, Suriye ve Filistin'e kadar yayılan bir devlet kurup, Asurlular (M.Ö. 3000.612), Akadlar (M.Ö. 2725-2545), Birinci Babil Devleti (M. Ö. 2100-1800), Mısır Orta Krallık Devri (M.Ö. 2065-1600), Üçüncü Ur Sülâlesi (M.Ö. 2000-1960), İsin Larsa Devri (M.Ö. 1960-1735), Hititler (M.Ö. 1900-700) devletleriyle münâsebette bulundukları yapılan arkeolojik kazılar sonucu elde edilen kaynaklardan anlaşılmıştır. Klikya (Çukurova'da) Kizzuwatna Krallığını kuran Hurrilerin Mittanni kolu da, Mîlâttan önce 16 ve 14. yüzyıllarda Yukarı Dicle ile Fırat Nehirleri arasına hâkim oldular. Hurri-Mittanni Devleti adı da verilen bu devlet, mîlâttan önce 13. yüzyılda Mısır'daki Hiksosların hâkimiyeti altına girdiler.

Eski Önasya'nın önemli uygarlıklarından birinin temsilcisi olan Huriler Eski Tunç Çağı'ndan itibaren tarih sahnesinde izlenebilmektedirler.

Transkafkasya ve Anadolu'nun doğusunda M.Ö. 3. bin yılın sonlarına dek bulundukları ileri sürülebilen Hurriler, bu bin yılın ortalarından itibaren de güneye doğru yayılım göstermişler ve Önasya'nın bir çok yerinde M.Ö. 2. bin yıldan varlıklarına dair izleri günümüze ulaştırmışlardır. Kendilerine ait kaynaklardan çok ilişkide bulundukları diğer kavimlerin yazılı belgeleri vasıtasıyla siyasal ve kültürel yapıları üzerine bilgiler edinebildiğimiz Hurrilerin her zaman bütünsel ve tutarlı bir şekilde ortaya konulabilen siyasal tarihlerinden söz etmek mümkün değildir. Bu durumun M.Ö. 2. bin yılın ilk dönemlerine ait tarihleri hakkında daha geçerli olduğunun kabul edilmesi gerekirken, aynı bin yılın ortalarına doğru Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye bölgesindeki bazı beyliklerde etkin olduğu gözlenen Huri unsuru! Önasya'daki en belirgin siyasal varlıkları olarak tanımlanabilecek Mitanni Devleti'nin içinde yer almıştır. Hurrilerin siyasal anlamda varlıklarının M.Ö. 2. bin yılın sonlarına doğru gözden kaybolduğu izlenirken uygarlıktaki etkileri devam etmiştir.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/hurriler.jpg
Hurrilerin başlıca merkezleri Urfa, Diyarbakır, Mardin ve Kerkük arasındaki bölgede kalan Tell Feheriye, Tell Brak, Şagar ve Bazar gibi kentlerdir. Mitanni devletinin kralları Hint-Ari kökenli idiler. Hindistan'a giden bazı Hint-Ari boylarının İran yaylası üzerinden Güneydoğu Anadolu'ya geldikleri ve yerli halk olan Hurrilerle kaynaştıkları tahmin edilmektedir. Mitannilerin at yetiştirme konusunda oldukça bilgili oldukları anlaşılmaktadır. Boğazköy'de bulunan Hititçe yazılmış dört tablette atların yetiştirilmesi hususundaki bilgilerin bir Mitannili tarafından kaleme alındığı bildirilmekte ve Hititçe çevirideki bazı teknik terimler Sanskritçe dilinde verilmektedir. Oldukça kısa süren bir egemenlik döneminden sonra Hitit kralı şuppiluliuma tarafından son verilen Mitanni devleti Hattuşa'ya bağlı bir eyalet haline getirildi. Fakat Hurrilerin etkisi yörede yoğun bir şekilde devam etti.

Tori, Hurrilerin neden, hangi çağda ve nasıl yıkıldıklarını anlatmamıştır. Yıkılan Hurri devletinin devamından aynı kökten Nahri, Mannai ve Urartu devletinin meydana geldiğini ve şehir devletleri şeklinde örgütlendiklerini ifade etmiştir. Kemal Burkay, Urartu dili ile Hurri dilinin akraba olduğunu söyleyerek Hurri ve Urartu akrabalığını tahsis etmeye çalışmıştır .

Eski Tunç Çağı Doğu Anadolu kültürleri ile ilişkili oldukları kabul edilen Hurrilerin4 daha M.Ö. 3. bin yılda Doğu Anadolu'da ve Suriye'de varlıklarına dair belirgin yazılı kanıtlar Akkad Kralı Naram-Sin'e ait kimi metinlerdeki bazı yer ve şahıs isimleri dolayısıyla bilinir.. Bunun yanı sıra Anadolu'ya dair en eski içerikli yazılı kayıtların olduğu kabul edilen Sartamhari metinlerinde de Akkad Kralı Naram-Sin'e karşı savaşan Anadolulu krallardan birine ait olarak görünen? Pampa adına Nuzi metinlerinde Huri şahıs adlarını oluşturan bir eleman olarak rastlanılmaktadır . M.Ö. 2. bin yılın başlarına ait olan Kayseri yakınlarındaki Kültepe'de gün ışığına çıkarılan Kanis Karumu çivi yazılı arşivlerindeki belgelerde çok sayıda Hum şahıs adları ve Hurri diline ilişkin sözcüklerin bulunması bu dönemde Orta Anadolu'ya dek uzanan Hurri etkisini gösterir. Ayrıca Kanis'te bulunan ve Kaniş Kralı'na yollanan mektubun göndericisi olan Mama Kralı Anum Hirbi'nin adının Hurrice olduğu da kabul edilir! M.Ö. ı7. yüzyılda Hitit Krallığı'nın kurulması ile birlikte başlayan Hititçe çivi yazılı belgelerde de Hurriler varlıklarını gösterirler. Hitit Krallığı kurulduktan sonra dış politikada ağırlık Anadolu'nun güneydoğusu ve Kuzey Suriye'ye verilmiş ve bu durum tüm Hitit Tarihi boyunca devam etmiştir. Humlerin M.Ö. 2.bin yılda siyasal ve kültürel varlıklarının en yoğun olduğu bölge böyle bir Hitit ilgisi altına girmişken, bu iki kavimin ve onların temsil ettiği kültürün yoğun ilişkide olması da kaçınılmaz olmuştur. Eski Hitit Krallığını takip eden dönemlerde hem siyasal olarak hem de bunun ötesinde daha çok kültürel açıdan Hurrilerin Hititler üzerindeki yoğun etkisi açıkça izlenebilir. Öncelikle din olmak üzere, dil, edebiyat, giyim-kuşam, tıp, büyü gibi bir çok alanda Hurrilerin Hititleri büyük ölçüde etkilediklerini, hem kendilerinden ama özellikle de Mezopotamya'dan, bir çok hususu Hititlere aktardıklarını ve aktarılmasında aracı olduklarını biliyoruz. Hititçe çivi yazılı belgelerde Hurri adına ilişkin en eski kayıtlar, bu yazının ilk ortaya çıktığı döneme, yani M.Ö. 17. yüzyıla aittir.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/uzum_bollugu_taslara.jpg

Hurri-Mittanni Devleti teşkilât, kültür ve medeniyette komşularına benzerdi. Çok tanrılı dîne inanırlardı. Ölüleri gömme ve at yetiştirme usûlleri eski Orta Asya âdetlerine benzerlik göstermektedir.

Hurrilerin yaşadıkları bölge yani Mezopotamya bölgesi tarıma ve ticarete çok elverişliydi. Tarımda ve ticarette baya ileri giden hurriler kendi içinde bir çok kabileden oluşuyordu. Her kabile kendi iç işlerinde serbest dış işlerinde Hurri devletine bağlıydı. Hem ekonomik yönden hem de coğrafi koşullar bakımından çok iyi bir konumda olan hurriler her gecen gün daha çok düşman kazanıyordu. Çağdaşı olan devletler birleşerek Hurrilere saldırmışlardır ve Hurriler bu saldırılara karşı kendi ırkdaşları olan Mitanniler'le birleşmişlerdir. Mitanni devletinin yıkılmasıyla Hurri devletine mensup kabileler Toroslar'a çıkarak kendilerini korumaya almışlar. Habur Nehri yakınlarda bulunan mağaralarda Hurriler'e ait bir çok tarihi eser bulunmuştur. Şırnak'ın Silopi ilçesinin sınıra yakın bir köyünde hurrilerin ticarette kullandıkları altınlara rastlanmıştır.

Hurrilerin bilinen kral adları şunlardır;
Kumarbi
Tusratta
Tişari
Parattarna
I.Sautarna (Sausatar, Sutarna)
Baratarna (Barratarna)
Kibitesup
İthitesup
Hişmi Tesup
Şilvetesup
I. Aratatama (Artatam)
II.Sautarna
II. Aratatama
Tusratta
Mativaza (Mattiwaza (1275-?))
Vassata
Artasumara
Hurri Dili

Hurrice, M.Ö. 2300 ile M.Ö. 1000 yılları arasında Önasya ve Mezopotamyanın kuzeyinde Hurriler ve Mitanniler tarafından konuşulmuş dil. Hurrice eski Önasya dünyasının en ilginç dillerinden biridir. Hint-Avrupa'lı ve semitik dillerle hiçbir ilgisi olmayıp ön takılarla kurulan Hattice'den de tamamiyle ayrıdır. Hurrice'nin başlıca özelliği dil yapısının arkaya takılan eklemelerle oluşturulmasıdır. Ancak Hurrice diğer bilinen eklemeli dillerden hiçbiri ile de yakınlık göstermez. Urartular'ın dili ise Hurrice'nin devamından başka bir şey değildir.

Beyazdut
23-10-10, 00:53
İbraniler

http://www.hermetics.org/images2/14.jpg

İbrâniler

Samî ırkından olan Yahudiler Yahudilerin kullandığı dilin ismi de "İbranice"dir Kelimenin kökü Arapça "Ibr"dır Ibr; dere ve nehrin bir kenarından öbür kenarına geçmek anlamındadır Yahudiler Fırat nehrini geçerek "Arz-ı mev'ud"a yani bugünkü Filistin'e geldiler Bundan dolayı orada yaşayan Kenanîler, Yahudileri "nehri aşan" anlamında ibrânı diye nitelediler
Ayrıca bu kelime bedevî kelimesi gibi, kırda, çölde göçebe hayatı yaşayan demektir Mısırlılar, Filistinliler, isrâiloğulları çölde yaşadıkları ve yerleşik hayatları olmadığı için Ibriler diye isimlendirilmişlerdi isrâiloğulları Kenan ülkesini yurt edinerek şehri ve yerleşik hayatı öğrendikleri zaman, ibrî kelimesinden nefret etmeye başladılar Çünkü bu kelime, kendilerine göçebelik devri hayatlarını, bedevîliklerini, kabalıklarını hatırlatıyordu Bu sebeple, sadece "İsrailoğulları" adıyla tercih ettiler (Ahmed Çelebi, Mukayeseli Dinler Açısından Yahudilik, terc Ahmet, M Büyükçınar, Ömer F Harman, s 26-28)

İbraniler, Kutsal kitaplarda hikâyesi anlatılan Sami asıllı Ortadoğu halkıdır.

İbranilerin kökeni, Mezopotamya'dır. Göçebe olarak yaşayan bu kavim, aralarındaki en bilgin ve en saygın kişilerce (eski peygamberler) yönetiliyordu. Eski Ahit'e bakılacak olursa, Milattan 2000 yıl kadar önce, onlardan biri, yani İbrahim Peygamber gidip Kenan Ülkesi'ne (şimdiki Filistin) yerleşti; bunlara "nehri aşan" anlamına İbranî dendi.

Sonra, Kenan'da kıtlık başladı. Açlık yüzünden halkın bir kısmı Mısır'a göç etti ve orada köle olarak yaşadı. İbrahim'den sonra İbranilerin başına yine O'nun oğulları geçti: Yâkup ve İshâk, bunların en ünlüleridir. Yâkup, bir gece rüyâsında tanrı Yâhovâ ile güreşmiş ve onu yenmişti. Bunun üzerine kendisine "güreşte yenen" anlamına İsrail adı verildi. Kavmine de İsrailoğulları dendi.

Sonra Yakup'un oğlu Yusuf Mısır'a gitti ve bir süre sonra kavmini de yanına aldırdı. Ama M.Ö. 13. yy.da İbranîler, Musa'nın Firavun'la olan mücâdelesi yüzünden, onun yönetiminde Mısır'dan ayrıldılar. Uzun süre çölde yaşadılar. Sonra "Adanmış Ülke" diye adlandırdıkları Filistin'in fethine giriştiler.

Îbranîler, Davut ve Süleyman zamanında (M.Ö. 10. yy.) zenginliğin ve kudretin doruğuna ulaşmışlardı. Ama, Süleyman ölünce, gerileme dönemi başladı ve krallık, iki rakip devlete bölündü: İsrail ve Yâhudi Devleti (Yuda). Bu devletler, sırayla Asurluların, Babillilerin, Perslerin ve Romalıların egemenliğine girdi.

Dinleri tek tanrılıdır. (Yahudilik=Musevilik). İlkçağ'ın tek tanrılı dine inanan ilk kavmidir. Kutsal kitapları Tevrat'tır. İbraniler. Musevilik'i milli bir din olarak kabul ettiklerinden, bu din diğer kavimler arasında fazla yayılmamıştır. Dinlerinin etrafında milli bir birlik oluşturduklarından. dünyanın dört bir yanına dağılmış olmalarına rağmen birbirleriyle dayanışma içinde olmuşlardır.

II. Dünya Savaşı sonunda, İngiltere ve Amerika'nın yardımıyla bugünkü Filistin'de İsrail devletini kurmuşlardır. En önemli eserleri, Kudüs'teki Mescid-i Aksa'dır (Süleyman Mabedi).

İbrâni Alfabesi

Sami (Semitik) dil grubuna bağlı dillerden olan İbranice'nin yazımında kullanılan bir alfabe.

Hemen birçok Sami (Semitik) dil gurubuna bağlı dilde olduğu gibi İbrani Alfabesi de sağdan sola doğru yazılan 22 temel sessiz harften oluşmaktadır. Harfler bitiştirilmez ve ayrı yazılır. Beş harfin sonda yazılışı farklıdır.

Sesli harfler (Nikkud, Çoğulu: Nikkudot) ana harflerin altına konulan işaretler ile gösterilir. Ancak bu noktalamalar çoğu zaman kullanılmaz. Bunlar ancak, dini metinler, sözlükler ve yabancı kelimelerin doğru okunuşunu göstermek için kullanılır.

İbrani Alfabesi sadece İbranice'nin yazılmasında kullanılmayıp; aynı zamanda Aşkenaz Yahudileri'nin konuştuğu ve Cermen kökenli bir dil olan Yidiş (Yiddish) ile Sefarad Kökenli Yahudiler'in dili olan Musevi İspanyolcası (Judeo Espanyol = Ladino) yazımında da kullanılmaktadır.

Tarih boyunca az çok şekil değişiklikleri geçirmiş olan İbrani Alfabesi'nin Antik Dönem İbrani Alfabesi, Kare Yazı, El Yazısı, Raşi ve Solitreo gibi biçimleri de bulunmaktadır.

İbrâni Edebiyatı

İbrani edebiyatının en eski örneği, Kutsal Kitap'ın Eski Ahit (Tevrat ve Zebur) denen bölümüdür. İbraniler'in Kutsal Kitap'ı, Talmud ve Midraş gibi yapıtların da kaynağıdır. Bu yapıtlarla daha sonraki İbrani edebiyatı örnekleri İbraniler'in Kutsal Kitap'ındaki düşüncelere ve yasalara açıklama getirir. Kutsal Kitap'ın üslubu, yalnızca İbrani edebiyatını değil, başka dillerdeki edebiyat yapıtlarını da etkilemiştir.

İbraniler'in Kutsal Kitap'ı, İ.Ö. 1300'den başlayarak 1.000 yıl süren bir zaman içinde yazılmış metinlerin toplamıdır. Bu metinlerin yazarları da çoğu zaman bilinmemektedir.

Eski Ahit'te hem tarih, hem de öyküler vardır. İ.Ö. yaklaşık 2000'deki Hz. İbrahim döneminden, İ.Ö. yaklaşık 450'de Yahudi sürgünlerin Ezra ile Nehemya'nın önderliğinde dönüşlerine kadarki İbrani tarihinin kaynağı da Eski Ahit'tir. Eski Ahit, üç ana bölüme ayrılmıştır: Musa'nın beş kitabından (Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye) oluşan Tora, Neviim (Peygamberler) ve Ketuvim (Yazılar). İbraniler'in Kutsal Kitap'ı, değişik edebiyat türlerinin yanı sıra hukuk, ahlâk öğretileri ve atasözlerini de içerir.
Eski Ahit, ilk dönemde yazılan kitapların hepsini içermez. Orada sözü edilen Rabbin Cenkleri ve Yaşar Kitabı gibi birçok kitap kaybolmuştur. Ayrıca bilinçli olarak Eski Ahit'in dışında bırakılan kitaplar da vardır. Bunlara Yunanca'da "gizli" anlamına gelen apokrifa denir. Bunların en ünlülerinden biri Şirak'ın Bilgeliği'dir. Kaynağı belirsiz kitapların bazılarında, örneğin Ester'de, tarihsel bilgilerden başka öyküler, şiirler ve dualar da vardır.

1947'de bazı eski mağaralarda Lût Gölü Ruloları'nın bulunması gibi önemli bir olay, Kutsal Kitap elyazmaları konusuna yeni bir ışık tutmuş oldu . Yeni bulunan metinler arasında, özgün mezmurlar örnek alınarak yazılmış 20 mezmuru da içeren "Şükran İlahileri" de vardır.

İbrani düşüncesinin ve edebiyatının önemli bir bölümü Talmud'da bir araya getirilmiştir. Talmud da Kutsal Kitap gibi, yaklaşık 1.000 yılı aşan bir zaman içinde oluşmuş ve İS 200 yıllarında yazıya geçirilmiştir. Yahudiler'in gündelik yaşamını düzenleyen yasaları anlatan Mişna ile bu yasaları açıklayan Gemara, Talmud'u oluşturur.

İbranice Atasözleri

"Fakir olmak utanılacak bir şey değildir, ama gururlanılacak bir şey de değildir."
"Birgün su içeceğin çeşmeye çamur sıçratma."
"Anneler, çocukların söylemediklerini anlar"

Beyazdut
23-10-10, 00:54
İndus Vadisi

http://www.wsu.edu/~dee/GRAPHICS/ATLASES/INDUS.GIF

http://www.engr.mun.ca/~adluri/telugu/language/script/indus_seal2.jpg

İndus Vadisi Uygarlığı

İndus Vadisi Uygarlığı ya da Harappa Uygarlığı, İndus vadisinin bel kemiğini oluşturduğu çok geniş bir bölgeye yayılmış, Güney Asya’daki en eski kent uygarlığıdır. M.Ö. 3300 yılları dolaylarında bir kent uygarlığı şeklini aldığı kabul edilmektedir. Uygarlığa ilişkin ilk arkeolojik buluntular, 1921 yılında Pakistan’ın Pencap eyaletinde Harappa ve 1922 yılında, Sind eyaletindeki Mohenco-daro antik yerleşimlerinde bulunmuştur.

Bu iki kentin dışında, yüzün üstünde kent, kasaba ve köyde hüküm sürdüğü bilinen İndus Uygarlığı’nın 250-500 kadar karakterden oluştuğu sanılan yazı dili henüz çözülememiştir.

İndus Irmağı’nın verimli ovalarında taşkınları önleyecek, daha verimli tarım yapılmasını sağlayacak teknikleri geliştiren uygarlık, İndus Vadisi boyunca yayılmıştır. Ağırlıklı olarak buğday, arpa, bezelye, pamuk ve susam tarımı yapılmaktadır ve kedi, köpek, sığır, kümes hayvanları, manda, domuz ve deve evcilleştirilmiştir. Fildişi takılardan, filin de evcilleştirilmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Arkeolojik bulguların büyük bir bölümü, ince işlemeli mühürlerdir. Mühürlerde insan, hayvan ve Şiva figürleri kullanılmıştır. Bulgular, Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarıyla ticari ilişkilerde bulunulduğunu göstermektedir.

Uygarlık, M.Ö. 2000 yılın ortalarında, kentlere saldıran Ari kabilelerce yıkılmıştır

Beyazdut
23-10-10, 00:55
İnkalar

http://www.bylandwaterandair.com/images/peru/reconstucting_puchacuti_incas_vitcos.jpg

http://www.atourz.ca/travelbooking/images/upload/MysteriesOfTheLostIncas.jpg

http://artfiles.art.com/images/-/Doug-Allan/Machu-Picchu-Lost-City-of-the-Incas-Peru-Photographic-Print-C13061784.jpeg

İnkalar

And Dağları’nın yüksek kesimlerindeki vadilerde yaşamış ve 12-16. yüzyıllarda büyük bir imparatorluk kurmuş olan Güney Amerika yerli halkıdır. 16. yüzyıldaki İspanyol istilasından önce, ortalama 5-10 milyon nüfuslu çok iyi örgütlü bu imparatorluk, 14. ve 15. yüzyıllarda güçlenerek topraklarını bu günkü Bolivya, Peru, Ekvador ile Arjantin ve Şili’nin bazı bölümlerini içine alacak kadar genişletti.
İnkalar, Güney Amerikalı bir yerli halk ve kurdukları imparatorluk. And Dağları’nın yüksek kesimlerindeki vadilerde yaşamış ve 12. -16. yüzyıllarda büyük bir imparatorluk kurmuş olan Güney Amerika yerli halkıdır. 16. yüzyıldaki İspanyol istilasından önce, ortalama 5-10 milyon nüfuslu çok iyi örgütlü bu imparatorluk, 14. ve 15. yüzyıllarda güçlenerek topraklarını bugünkü Bolivya, Peru, Ekvador ile Arjantin ve Şili’nin bazı bölümlerini içine alacak kadar genişletti.

İnka İmparatorluğu 13. yüzyıl ile 16. yüzyıl arasında hüküm sürmüş, çok yüksek derecede organizasyon yeteneği gelişmiş bir imparatorluktur. Etkileri bugünkü Ekvador'dan Şili ve Arjantin'e kadar ulaşmış, çok büyük bir alana yayılmıştır. Bugün ile mukayese edecek olursak Avrupa'nın kuzey ucundan Sicilya arasındaki mesafeden daha büyük bir bölgeyi kapsar. Kültürel ve ekonomik başkentleri, bugün Peru sınırlarında kalan Cuzco'dur. Amerika'nın keşfinden sonra İspanyollar tarafından soy kırıma uğramışlardır ve bütün zenginliklerine el konulmuştur.

İnkalar’dan önce Güney Amerika’da başka uygarlıklar vardı. Bunlar Bolivya’nın yüksek dağlık bölgelerinde, Titicaca Gölü yakınında yaşayan Tiahuanacolar, And Dağları’nın Ekvador’dan Bolivya’ya kadar uzanan yüksek yaylarında yaşayan Keçuvalar, Peru’nun kuzeyindeki dağlarda yaşayan Çavinler, Peru’nun güney kıyısındaki Nazkalar ve kuzeyde kıyıda yaşayan Çimulardır. Bu eski uygarlıkların doğuşu yaklaşık M.Ö. 200 tarihlerine kadar uzanır. Bu insanların nereden geldikleri bilinmemektedir ama ağır kayaları biçimlendirmedeki başarıları ve yapı tekniklerindeki ustalıkları düşünülürse, ne kadar yetenekli oldukları anlaşılır. Tiahuanaco’da birbirine kenetlenecek biçimde dikkatle oyulmuş dev bloklardan yapılma büyük taş yapılar vardır. Çimu ve Nazka halkının ise yapı ve piramitlerinde kayadan çok kerpici yeğledikleri görünmektedir.

Varlığı Roma İmparatorluğu ile aynı döneme rastlayan bu eski uygarlıklar Roma İmparatorluğu gibi İS 200-400 yılları arasında çökmeye başladı ve İS 800’de çoğunun yerinde yalnızca yıkıntılar kaldı. Bundan ortalama 300 yıl sonra İnka Peru’nun ortalarındaki Cuzco vadisinden indi ve kendilerinden önce başka halkların yaşamış olduğu bu bölgeye yerleşti. İnkalar dağlardan kıyılara doğru yayıldılar. 15. yüzyılda çevrelerindeki güçlü kabilelere boyun eğdirdiler. Ele geçirdikleri topraklardaki insanların bir bölümünü başka bölgelere sürerek başkaldırmalarının önüne geçerken, bir bölümünü de tarım ve bayındırlık işlerinde zorla çalıştırdılar.

Cuzco vadisinde yer alan ve İnka İmparatorluğu’nun başkenti olan Cuzco, ‘’Güneşin Kutsal Kenti’’olarak bilinirdi. İmparatora Tanrı gözüyle bakılır ve Güneş’in soyundan geldiğine inanılırdı. İmparatorun, yaşam ve ölüm konusunda tartışılmaz bir otoritesi vardı.

İnkalarda 10 ailelik gruplar kendilerine bir önder seçer, önderler bir şefin sorumluluğunda olurdu. Her şefin buyruğunda 5 önder vardı ve bu düzen hepsinin önderi ve yöneticisi olan İmparatora kadar uzanırdı.

Halk belirli bir yaşama ve çalışma düzenine uymak zorundaydı. Her şey devletindi. Çocuklar ve yaşlılar dışında herkesten çalışması beklenirdi. Tembellik ve insan onuruna aykırı davranışlar ağır biçimde cezalandırılırdı. Halk yoksul değildi;ama malı mülkü de yoktu, özgürlükleriyse sınırlıydı. Ürettiklerinin belirli bir kısmını İmparatora ve rahiplere vermek zorundaydı.

İnkalar, çatıları tahta kirişler üzerine saman örtülü, altın süslemeli büyük taş kaleler ve tapınaklar yaptılar. Cuzcu Kalesi’nin duvarları tonlarca ağırlıkta taşlardan yapılmıştı ve yüksekliği 6 metreyi buluyordu. İspanyollar Cuzco’daki büyük güneş tapınağını bastıklarında olağan üstü güzellikte altın ve değerli taşlarla süslü eşyaların yanı sıra üzerinde Güneş tanrısının resminin bulunduğu kocaman bir altın tabak buldular. Ay tapınağında ise her şey som gümüştendi. Başkentte yapılan büyük şenliklerde yağmur tanrısına lamalar ve insanlar kurban edilirdi.

İnkaların evleri kendilerinden önceki uygarlıklar oranla daha küçüktü. Köylülerin evleri ker***ten ve saman damlıydı. Eski Mısırlılar gibi İnkalarda ölülerini mumyalar yada başka yöntemlerle korurlardı.

İnka İmparatorluğu’nun kıyı halkı bakırı döverek kaplar yapar yada eritilmiş metali, kalıplara dökerek biçimlendirirdi. Kıyının kuzey kesiminde yaşayan halk, değişik anlatımlı insan başı biçiminde çanak çömlek yapıyordu. İnkalar basit tezgahlarda çok güzel duvar halıları ve yaygılarda dokurlardı. Pamuklu dokumaları o kadar inceydi ki, İspanyollar bunları ipek sanmıştı. Kemik ve bambudan flüt, toprak ve deniz kabuklarından borazan ve tunçtan çanlar yaptılar.

İnkalar düzgün ve geniş yollarını taşlarla döşediler. Kayaları oyarak kısa tüneller, tahtadan köprüler yaptılar. Gelişkin bir haberleşme sistemleri vardı. Belli aralıklarda kurulu posta istasyonlarına ulaklar haber taşırdı. Yollarda ayrıca dinlenme evleri de yapılmıştı. Tekerlek bilinmediğinden yükleri lama sürüleri taşırdı.

Taş yontuculuğundaki üstün becerilerine karşın İnkalar’ın Mayalar gibi gelişkin araç gereçleri yoktu. Ne bir yazı sistemleri ne de paraları vardı. İplere düğüm atarak hesap yaparlardı.

Dünyada ilk patates üreticileri İnka çiftçileridir. Öbür ürünleri mısır, tatlı patates ve manyoktu. Domuz, ördek, köpek ve lama yetiştirirler, lama tüyünden dokumalar yaparlardı.

16. yüzyılda iki kardeş arasında çıkan taht kavgası imparatorluğu zayıflattı. Tahtın varisi Huascar’ı üvey kardeşi Atahualpa hapse attırdı. Francisci Pizarro yönetimindeki İspanyollar altın aramak için Peru’ya ayak bastıklarında tahtta Atahualpa vardı.

İspanyol komutan Francisci Pizarro, Atahualpa’yı tuzağa düşürerek tutsak aldı. Atahualpa hapisteyken Huascar’ın öldürülmesi için emir verdi. Emir yerine getirildi;ne var ki, bunu gerekçe gösteren Pizarro, Atahualpa’yı idam ettirdi. Başsız kalan ülkeye İspanyollar egemen oldular ve İnka İmparatorluğu’nun topraklarının tümünü ele geçirdiler.

Günümüzde yaşayan İnka nüfusu 3 milyondan daha azdır. Bugün And Dağları’nın Keçuva dili konuşan köylüleri İnkalar’ın soyundan gelir. Bunlar Peru’nun yüzde 45’ini oluştururlar.

İnkalar'ın Kayboluş Efsanesi

İnkalar ileri bir uygarlık olmakla birlikte, Mayalar kadar astronomiye önem vermedikleri söylenmektedir. Denildiğine göre onlar için Ay, Güneş ve yıldızlar kutsaldı. Bu güçler daima onların hayatında önemli rol oynar ve rahiplerin her biri aynı zamanda birer müneccimdi.

Rahipler gelecekte olacakları bugün bilmediğimiz gizli bir yöntemle saptamaktaydılar. İşte İnkalar'ın yok oluşunu anlatan efsane, bu ‘önceden bilmek’e son derece ilginç bir örnek .

Altın kitaplar yayınevinin ‘‘Kayıp uygarlıklar’’ adlı yayınladığı kitapta Rupert Furneux, bu efsaneyi şöyle anlatıyor;

İmparator, Ay'ın etrafındaki üç halkayı görünce rahiplerle birlikte baş rahip Ilaica'yı çağırıp bunun anlamını sormuş. Rahipler, İmparatordan izin isteyip çekilmişler ve bu halkaların ne anlama geldiğini çözmek için çalışmaya koyulmuşlar. Kısa bir süre sonra da İmparatorun karşısına çıkıp durumu anladıklarını söylemişler. Eski bir belgede bu olay şöyle anlatılmaktadır.

‘‘Başrahip, 'Ah efendim!’’ diye bağırır. ‘‘Söyleyeceğim sözler için beni bağışlayın. Annemiz Ay, ileride başımıza büyük felaketler geleceğini haber veriyor. Ay'ın etrafındaki ilk halka kan kırmızısı renginde. Bu bizim çok kanlı bir savaşa girişeceğimizi açıklıyor. Siyah daireyse, bu savaşı kaybedeceğimizi belirtiyor. Üçüncü halkaysa, duman rengi ve hafif. Bu da dinimizin, imparatorluğumuzun, yasalarımızın tıpkı rüzgarda bir duman gibi dünya üzerinden kaybolacağını gösteriyor. '

İmparator, baş rahiple diğer rahiplerin bu yorumuna çok kızdı. Daha sonra haber salarak bütün kabilelerdeki ünlü büyücü ve müneccimleri getirtti. Ancak, gelenlerin hepsi de aynı sözleri tekrarladılar.

İnka İmparatorluğunun sonu yaklaşıyordu. İmparator geceleri endişeden uyuyamıyor, Ay'ın etrafındaki halkalara bakıyordu. Ama bir gece bu halkalar birden kayboldu. Parlak, yeşil renkli bir kuyruklu yıldız gökte parladı ve topraklar korkunç bir gürültüyle sallanmaya başladı. İnkalar'ın başkenti Cuzco'da arka arkaya bir kaç deprem oldu.

Bir iki hafta sonra da başlarında kana susamış, cahil ve açgözlü Pizarro'nun bulunduğu İspanyollar, Peru'ya ayak bastılar. İnka İmparatorluğu bundan kısa süre sonra ortadan kalktı. ’’

Bu anlatılanlar bir efsane olmakla birlikte bir takım gerçeklere dayanmaktadır, diyor, Furneux. Ay'ın etrafındaki halkaları başka topraklarda yaşayanlar da o zamanlar görmüşler. Ve efsanede anlatılan kuyruklu yıldızı da ilgiyle izlemişler. Onların bıraktıkları belgeler efsanede anlatılan doğa olaylarını doğrulamaktadır.

http://incas.mrdonn.org/inca03.gif

Güneşin Kapısındaki Kent

İnka kültürünün ayakta kalan en önemli ürünlerinden olan Machu Picchu kaleleri, yıkılma tehdidi ile karşı karşıya. Bilimciler, kaleleri tehdit eden toprak kayması ihtimaline dikkat çekiyorlar. İnkalar, kaleleri 16. yüzyılda işgalci İspanyol işgalinden korunmak amacıyla kullanmışlardı. Saklı kent adıyla da bilinen yapı, İnkalar tarafından işgale direnmenin bir sembolü olarak kabul ediliyor.

1911’de Yale Üniversitesi tarihçisi Profesör Hiram Bingham tarafından bulunan kaleler, 1983’te UNESCO tarafından “Dünya Mirası” kapsamına alınmıştı. Profesör Bingham, İnkaların İspanyollara karşı son savaşlarını verdikleri Vilcabamba kentini ararken Machu Picchu’yu tesadüfen bulmuş.

Beyazdut
23-10-10, 00:56
İrem Şehri ve Ad Kavmi

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/iremsehri.jpg

İrem Şehri ve Ad Kavmi

1980’lerin başında maceraperest Ralph Fiennes, arkeolog Juris Zarins, film yapımcısı Nicholas Clapp ve avukat George Hedges’tan oluşan bir grup, Arabistan’ın en büyük miti olan kayıp şehir İrem’i bulmak için bir araya gelmişti. Tüm Arap yarımadasında ve Kuzey Afrika’da bin yıllardır adı anılan fakat nerede olduğu bilinmeyen efsane şehri bulmanın kolay olmayacağını biliyorlardı. Tahmin ettikleri gibi senelerce ufak bir iz bulmak için çabaladılar.

Fakat koca çölde eskiden bir şehir olduğuna dair en ufak bir işaret yoktu.

Grup önce Arabistan’daki tüm efsaneleri derleyip, şehrin tahmini yerini tespit etmeye çalıştı. Efsanelere göre İrem şehri, Yemen’in güney bölgelerinde olmalıydı. Buna kati derecede inanan gruptan Zarins ve Clapp’ın aklına bu iş için NASA’nın uydularını kullanmak geldi. Fakat NASA çabayı ciddiye almadı ve desteklemedi. Yapımcı Clapp iyi bir tüccar iletişimine sahip olduğu için NASA’yı uzun süren ikna çabaları sonunda bu iş için ayartmayı başardı. Ona göre şehri NASA sayesinde bulmak, kuruma da çok büyük bir prestij sağlayacak ve etkinlik alanlarının sadece uzayın bilinmezlikleri olmadığını tüm dünyaya gösterecekti. Bu motivasyon sayesinde NASA uzağa duyarlı uydularını, yüzey tarama radarlarını, Landsat programını maceraperest araştırma grubunun hizmetine sundu. Şehrin bulunması için ödenek bile hazırlanmıştı.

Uydular ve programlarla grup uzun süren bir araştırma yaptı. Umman’ın güneyinde yer alan bir bölgede, kervan ve deve yollarına benzeyen izlere rastladılar. Hatta izlerin ilerilerinde bazı yerlerde toprak altında derinlerde, eve benzeyen tek tük şekiller de vardı. Grup bu bariz izden sonra Arabistan’ın güneyine aylar sürecek bir yolculuğa çıktı. Burada her yeri tek tek araştırdılar. Halen kum tepelerinden başka bir şey yoktu. Hatta Fiennes kayıp şehir efsanesinin safsata olduğuna inanmaya başlamıştı. Fakat Arap rehberler uyduda görünen yola benzer izlerin çok eski zamanların deve yolları olduğunda ısrar ediyordu. Rehberlerden biri, Umman’ın güneyini araştırırken bulundukları yerde eskiden çok şaşaalı insanların yaşadığını söylemişti. Zarins ve Clapp, buluşa yakın olduklarını düşünüyorlardı ama somut bir iz çıkmıyordu. Oysa eski efsanelerden oluşturdukları haritalara göre, şehrin bulunduğu yerde geziyor olmalıydılar.

Efsanenin Kalıntıları Ortaya Çıkıyor

Grubun şehri bulma umutlarını kaybetmeye başladıkları bir gün, şans eseri metruk bir kuyu yakınlarında mola verdiler. Dr. Zarins arkeolog olduğu için merakla kuyuyu incelemeye başladı. Oldukça eski olduğu ve yakın tarihli bir kum fırtınasında ortaya çıktığı belliydi. Kuyunun yakınlarında kale tepesine benzer bir şekil vardı. Zarins bölgede kazı çalışması başlattı. Kazının altından efsanelerde bahsedilen sütunlara benzeyen uzun direkler çıkmıştı.

Kazının ilerleyen haftalarında şehrin ufak bir kısmı tamamen belirginleşmeye başladı. Önemli bir kısmı mağaranın içine oyulmuştu. Düşman saldırılarına karşı güvenli olmasının en büyük sebeplerinden biri de bu olmalıydı. Şehre su sağlayan kuyunun üstüne ve ana ticaret yoluna kervan düştükten sonra da şehir su kaynağını kaybetmişti. Zarins’e göre İrem’in yok olma sebebi su kaynağının doğal afet sonucu yok olmuş olmasıydı. Terk edilen şehir, kum fırtınalarının altında kalmıştı.

Milattan önce 3000’li yıllarda kurulmuş olan dönemin en haşmetli şehri nihayet kumların altından çekilip yeryüzüne yeniden çıkarılmıştı. Eski ihtişamıyla koca bir kent çölün ortasına yeniden kurulmuş gibiydi. Binlerce yıl öncesinin insan kemiklerine bile ulaştılar. Kumların Atlantis’i efsanesinin doğru olduğu böylece ispatlanmıştı. Zarins’in kazılarında Ad kavminin yaşadığı şehre ait dört kalıntı bölgesi bulundu. Şehrin çok büyük bir kısmı halen kumlar altındaydı.

3000 Yıllık İhtişam

Efsaneye göre Ad kavminin yaklaşık olarak milattan önce 3000 civarında Yemen’in güneyine yerleşerek burada İrem şehrini kurduğu söyleniyordu. 3000 seneden daha fazla bir süre boyunca da burada ikamet etmişlerdi. Milattan sonra ilk yüzyılın sonlarına doğru da yok olmuşlardı. Milattan sonra ikinci yüzyılda Ptolemy bir anda ortadan kaybolduğu iddia edilen bu şehri araştırmış, şehrin bir de haritasını hazırlamıştı. Zarins’in ilk dayanağı da tesadüfen ele geçirdiği bu haritaydı.

Buraya yerleşen Ad kavmi, verimli topraklarda tarımla zenginleşmeye başlamıştı. Afrika, Asya ve Arabistan’da birçok ayinde kullanılan özel bir bitki sadece bu topraklardan ihraç ediliyordu. Şehrin bulunduğu nokta Arabistan, Afrika ve Avrupa için transit geçiş yolu olduğu için seneler içinde bölgenin en kalabalık şehirlerinden biri haline gelmişti. Baharat Yolu da İrem şehrinden geçiyordu. Ticaret sayesinde dönemin en güçlü kavmi olmayı başarmışlardı.

Zenginlikle birlikte mimarilerini de geliştirmeye başlayan Ad kavmi, tarihte sütunları kullanan ilk insan topluluğuydu. Roma mimarisindeki sütun fenomeni de İrem’in sütunlarından etkilenerek ortaya çıkmıştı. Bu, bazı tarihçilerin karşı çıktığı bir iddiaydı fakat Romalılar kuruldukları yıldan itibaren sürekli tüccarlar ve kervanlarla İrem’e ticaret yapmaya gitmiş, oranın kültürünü de beraberlerinde taşımışlardı. Buraya giden tüccarlar, şimdiye kadar görmedikleri sütunlar karşısında hayrete düşerek, insan aklının almayacağı bir zenginliği bire bin katarak anlatıyorlardı. Bu da dilden dile bir efsaneye dönüşmüştü.

Fakat bir de Arap hikâyelerinde anlatılan İrem şehri vardı. Kutsal kaynaklarda yok oluş ilahi bir sebebe dayandırılıyordu. Bunun en büyük sebebi ise ticaret için şehre gelen tüccarların şehri bulamayıp bunu tanrının gazabı olarak yorumlamalarıydı. Bu hikaye ise İrem şehrine bambaşka bir açılım getiriyordu.

Ad Kavminin Helakı

Büyük tufandan kurtulan Nuh ve tebaasından bir kısmı yeryüzüne tekrar ayak bastıktan sonra dünyanın başka bir köşesine yerleşmek için yol almışlardı. Kendilerine Ad ismini veren bu kavim kara bitene kadar güneye ilerlediler. Şimdiki Yemen’e ulaşan bu eski insanlar buraya yerleşip kendilerine İrem şehrini kurmuşlardı.

Önceleri tanrı inancıyla sağlam bir şekilde tarım yapmaya ve hayatlarını geçindirmeye çalıştılar. Kendilerine ödül olarak verimli topraklar bahşedilmişti. Bu toprakları işleyip ekin elde etmeye başladılar. Üstelik başka insanların ayinlerinde tütsü olarak kullandığı bir bitki sadece onların topraklarında yetişiyordu. Ticaretle kısa zaman içinde Ad kavmi zenginleşmeye başladı.

Ad kavminin insanlarının bir özelliği de iri yarı olmalarıydı. Oldukça uzun boylu ve yapılı olan bu insanlar kendilerine karşı savaş açan toplulukları bozguna uğratmayı başarıyorlardı. Fakat gözlerini daha fazlasına diktiler. “Biz herkesten üstünüz. Onlardan farklı olmalıyız” dediler ve şehirlerine şimdiye kadar hiç görülmemiş sütunlar ve surlar diktiler. “Bizi kimse yıkamaz” diyerek böbürlendiler. Kendilerine güvenleri artınca da kibirlenmeye ve yabancılara düşman olmaya başladılar. “Bizden daha zayıflar” diye düşünüp şehirlerine gelen yabancılara eziyet ettiler.

Kafalarına göre işkence ve dayak uygulaması başlattılar. Kervanlar yollarını şaşırsın diye çölde yol izlerini sildiler ve birçok tüccarın çölde kaybolup ölmesine sebebiyet verdiler.

Söylentiye göre bu kibir tanrıyı çok kızdırdı ve Ad kavmine bir peygamber gönderildi. Hud peygamber Ad kavmine kötü huylarından vazgeçmelerini, aksi takdirde kendisinin gazabıyla karşılaşacaklarını söyledi. Fakat insanlar onu delilikle ve yalancılıkla suçladılar. Hud’un belki de seneler süren çabaları tek bir sonuç bile vermemişti. Peygamber tanrıya dua edip, elinden fazla bir şey gelmediğini ve gazabını göndermesini diledi. Bunun üzerine önce insanlardan su esirgendi. Tek bir damla bile yağmur yağmamaya başladı.

Hayvanlar susuzluktan öldü. Topraklar kuruyup çatladı. Büyük bir kıtlık başladı. Hud insanlara tanrıdan af dilemelerini ve bu kıtlıktan kurtulmalarını söyledi. Fakat insanlar yine onu yalancılıkla suçlayıp yüz çevirdiler.

Böyle söylerlerken ufukta kara bulutlar gözükmeye başladı. Herkes yağmur gelecek diye sevinmişti. Fakat bulutlar yağmur yerine çok şiddetli bir kasırga getirdi. Göz gözü görmeyecek şekilde kumlar uçuştu, fırtına koptu. Tam yedi gün boyunca görkemli ‹rem şehri birbirine katıldı. Bu felaketten sadece Hud kurtulabilmişti.

Zarins’in daha rasyonel olan iddiası da bu efsanenin sonuna çok benziyor. O da su kaynağının kuyuya bir kaya düşmesi sonucu kuruduğunu, insanların topraklarını terk etmek zorunda kaldığını iddia ediyordu. Bilim adamına göre kalanlar da ya orada öldü ya da metruk şehri kum fırtınalarına terk ettiler.

Nitekim bu tür esrarengiz hikâyeler, “kutsal bir gazap” diye revize edilmeye çok müsaitler. Hatta bu gazap menkıbeleri insanları terbiye etmek için bulunmaz birer nimet. ‹lahi bir sebep olsun olmasın 3000 yılı aşkın bir süre şatafat içinde yaşamış ve dünyanın gördüğü en görkemli şehirlerinden biri olan İrem kumların altında kalarak yok olmuştu. Tıpkı halen bulunamayan Atlantis gibi...

Beyazdut
23-10-10, 00:58
İsrail'in Kayıp 10 Kabilesi

http://img528.imageshack.us/img528/8867/haritayh8.jpg

İsrail'in Kayıp 10 Kabilesi

Zaman: İÖ 8. yüzyıl ve sonrası
Mekân: İsrail

"Bundan dolayı" Rab diyor, "işte artık: İsrailoğullarını Mısır diyarından çıkarmış olan Rabbin varlığı hakkı için değil, ancak, İsrailoğullarını şimal diyarından, kendilerini sürmüş olduğu bütün memleketlerden çıkarmış olan Rabbin varlığı hakkı için, diyecekleri günler geliyor. Ve atalarına vermiş olduğum topraklarına onları tekrar getireceğim." YEREMYA 16: 14-15

İÖ 721'de Asur kralı Büyük Şarrukin, ordusuyla güneye yürüyüp Suriye'den geçti ve İsrail Krallığı'na saldırdı. Başkent Samiriye'yi yerle bir etti, milletin liderlerini aileleriyle birlikte çiftçiler, zanaatkarlar ve tüccarlar olarak yeni bir hayata başlamaları için Suriye'nin kuzeyine sürgüne gönderdi.

İsrail milleti o zaman Reuben, Gad, Aşer, Efraim, Manasseh, Dan, Naftali, İssahar, Simeon ve Zebulon kabilelerinden oluşuyordu ve sürgünler bu nüfusun yalnızca bir azınlığını oluşturmakla birlikte popüler folklora İsrail'in Kayıp On Kabilesi olarak geçtiler.

Bu "Kayıp On Kabile "ye ne olmuştur? Tarihi gerçekler az, dünyanın pek çok yerinde spekülasyon, gelenek ve folklor ise pek fazladır. Tevrat'ta verilen bilgi pek kısıtlıdır. II. Krallar 17:2-6'da bunlardan bir kısmının Kuzey Suriye'de Gozan (Tel Halaf) yakınlarında Habur Vadisi'nde Halah adında bilinmeyen bir başka kente yerleştirildikleri yazar. Sürgünlerden geri kalanı Asur'un doğusundaki Med Ülkesi'ne gönderilmişti. Büyük bir olasılıkla hepsi birkaç kuşak içinde yerli halk arasında erimişlerdir.

Ancak bir istisna vardır. Sürgün zamanında kullanılan dile yakın bir tür neo-Aramice konuşan Irak Kürdistanı Yahudileri 20. yüzyılın ilk yarısında modern İsrail devletine göçmüşlerdir. Diğer Kürt Yahudiler de İran ve Türkiye'den gelmişler ve şu anda İsrail'de yüz bin kişilik bir grup oluşturmaktadırlar. Bunların dilleri, geldikleri bölge -kuzey Irak, Suriye ve Türkiye'nin doğusu- ve gelenekleri bunlardan bazılarının Asur sürgünlerinin halefleri olduklarını inandırıcı bir biçimde ortaya koymaktadır.

Ancak On Kayıp Kabile'nin çevresinde oluşturulan romantik hikâyelerin çokluğu karşısında bu gerçek, büyük ölçüde dikkatlerden uzak kalmıştır. Sofu Yahudiler, kabilelerin efsanevi Sambatyon Irmağı'nın ötesinde hâlâ var olduklarına ve Tanrı'nın bunları kutsal kitaptaki kehanete uygun olarak (örneğin, Ya Rab, kendi kavmim, İsrail'in bakiyesini kurtar, îşte ben onları şimal diyarından getireceğim Ve onları dünyanın uçlarından ve onlarla beraber körü ve topalı, gebe kadını ve doğuran kadını birlikte toplayacağım, büyük cemaat olarak buraya dönecekler. Ağlayışla gelecekler, yalvardıkça onlara yol göstereceğim, onları, sulu vadiler yanında sürçmeyecekleri doğru yolda yürüteceğim", Yeremya 31: 7-8)

Mesih Çağı'nda anayurtlarına geri döndüreceğine inanmaktadırlar. Ortaçağ'dan en azından 19. yüzyıla kadar kâh Doğu'da kâh Afrika'da olduğu söylenen ve kayıp kabilelerin binyılın krallığını sabırla bekledikleri bu efsanevi Yahudi ülkesi Yahudiler ve Hıristiyanlar tarafından aranmıştır.

Bu konuda çok geniş bir literatür vardır. Daha pek çok topluluk arasında Mormonlar, Japonlar, Pakistan'ın Pathanları, Nepalliler, Amerika kızılderilileri ve hatta İngilizler ve Amerikalılar tarafından ya da onların adlarına iddialarda bulunulmuştur.

İddiaların Ardındaki Gerçek mi? Mazı durumlarda bu iddialar içinde bir gerçek payı da bulunmaktadır. İsrail'in Asurlular tarafından yok edilmesinden sonraki yüzyılda pek çok göçmen hâlâ özerk Yahuda krallığına ve özellikle de başkenti Kudüs'e gitmişlerdi.

Ancak Asur'un, Babil'in ve Mınır'ın -zamanın büyük devletleri- bağımsız varlıklarına yönelttiği ciddi tehdidi gören insanlar hem Urail'den hem de Yahuda'dan göç etmeye başlamışlardı. Yahuda'nın Hezekiya iktidarında (ÎÖ 727-698) yaşamış olan İşaya'nın bir kehanetinde Tanrı diasporayı Asur, Patros, Nubye, Elam, Şinar ve Hamat topraklarından kurtaracaktır. ("Ve o gün vaki olacak ki, Asur'dan ve Mısır'dan ve Patros'tan ve Kuş'tan ve Elam'dan ve Şivar'dan ve Hamat'tan ve denizin adlarından artakalacak kavminin bakiyesini kurtarmak için Rab yine ikinci kere elini uzatacak", İşaya 11: 11-12)

Belgesel kanıt bulunan ilk denizaşırı Yahudi kolonisi Mısır'da, şimdi Elephantine denilen Yeb'dedir. Assuan'da Nil Nehri'nin Birinci Şelale'si yakınlarındaki bu adada İÖ 5. yüzyıl sonlarında kısa bir süre için bir Yahudi tapınağı vardı. Oradaki Yahudiler'in çoğunun Mısır kralının paralı askerleri oldukları tahmin edilmektedir.

Son Babil kralı Nabonidus'un iktidarında (İÖ 555-539) Yahudi gruplarının bu kralla birlikte uzun bir Arabistan yolculuğuna çıkmış olmaları mümkündür. Herhalde Babil İmparatorluğu'nun Medler'in ve Persler'in elinde İÖ 539 yılında sona ereceğini tahmin ederek bunlar orada kalmaya karar vermişlerdir.

Yine Kitabı Mukaddes'ten muzaffer Pers kralı Büyük Kuros'un İÖ 538'de yayımladığı bir dizi fermanla sürgündeki toplumların anayurtlarına dönmelerine izin verdiği bilinmektedir. Ancak sürgündeki bütün Yahudiler Yahuda'ya dönmek istememiştir (Ezra 1:4, 6). Büyük bir çoğunluk yerleşmişler hatta Pers ve Med gibi ülkelerde koloniler kurmuşlardı.

Böylece İÖ 6. ve 5. yüzyıllarda anayurtları dışında Yahudi yerleşimci grupları vardı. Yeni Ahit kitabında Aziz Pavlus'un seyahatlerine üstünkörü bir bakış bile Helenistik ve Roma çağlarında bu diasporanın artarak Akdeniz çevresine yayıldığı görülecektir.



(Solda) 1557 tarihli bir Kitabı Mukaddes'ten: İsrail kabileleri çölde tapınağın çevresine kamp kurmuşlar. (Sağda) Birmanya'da Yahudi Cemaati: Lian Tual, Beth Şalom cemaati sekreteri, Tiddim, 1987.

DOĞU VE BATI

Şu halde bu Yahudiler'in batıya olduğu kadar doğuya gitmeleri de şaşırtıcı olmazdı. Nispeten yakın zamanlara kadar Arabistan'da ve Çin'de Yahudi toplulukları olduğu bilinmektedir. Hindistan'da hâlâ bazı gruplar vardır. Yahudi kökenli olduklarını iddia edenlerden Pathanlar Pakistan, Hindistan, Afganistan ve İran'da yaşayan dindar Müslümanlar'dır. Ancak Müslüman olmalarına rağmen kendilerini Ben-i İsrail (İsrailoğulları) diye adlandırırlar ve Şabat gibi Yahudi âdetlerini korumuşlardır.

Birmanya'da Mizo kabilesi ve Ben-i Menaşe (Menaşeoğulları) Y'wa adında bir tanrıya taparlar ki, bu ad da İsrail tanrısının (Yahve) adını andırmaktadır. Kuzeybatı Çin'de kendilerinin İbrahim'in soyundan olduklarına inanan Chiangmin'ler vardır. Bunların özel rahip sınıfı, kurban keser ve ritüel saflığa çok önem verir.

Burada tek tek anılmayacak kadar çok grup vardır ve bu iddialarda herhangi bir imkânsızlık yoktur. Yahudiler gerçekten çok geniş bir alana yayılmışlar ve pek çok ıssız yere yerleşmişlerdir. Bunların soylarından gelenler yüzyıllar boyunca daha geniş toplum içine karışıp Yahudilik'in esas grubuyla ilişkilerini kaybetmişlerse de, yine de kökenleri konusunda pek bulanık da olsa bir bilince sahip kalmışlardır.



İsrail'den (İÖ 721) ve Yahuda'dan (İÖ 701 ve 587) sürülenlerin yolları ve diğer göçler. Bu torunlu ya da gönüllü göçler İsrail'in Kayıp Kabileleri konusundaki pek çok söylemin fonunu oluşturur.

AFRİKA'DAKİ KAYIP KABİLELER

Afrika'da da Yahudi kökenli olduklarını iddia eden gruplar vardır. Bunlardan en çok tanınanları bugün çoğunlukla İsrail'de bulunan Habeş Yahudileri'dir. Ancak şu anda Güney Afrika'da dağılmış olan ve "Afrika'nın Kara Yahudileri" iddialarında haklı olabilecek bir grup daha vardır. Bunlar, sözlü tarihleri yakın zamanlarda Londra Üniversitesi'nden Tudor Pâffitt tarafından belgelenmiş olan Lemba halkıdır.

Bunlar atalarının yerini bile bilmedikleri kuzeyde San'a diye bir yerden geldiklerini her zaman iddia etmişlerdir. Kanıtlanmamışsa da, Habeşistan Yahudileri İle bağları olduğuna da inanırlar. Lembalar Yahudi kaşrut yasalarına (neyin yenilip neyin yenilemeyeceği) riayet ederler ve Güney Afrika'ya sünnet âdetini onlar getirmiş olabilir.

Lembalar'dan kendi tarihleri konusunda pek az şey elde edebildiğini gören Dr. Parfitt bunların kökenlerini bulmak için Güney Afrika'dan yola çıkmış, Zimbabwe'yi geçmiş ve sonunda Arabistan'ın güneybatı köşesindeki Yemen'e varmıştır. Burada bulduğu eski San'a kentinin Lemba geleneklerinin işaret ettiği yer olduğuna inanmaktadır. Diğer pek çok ayrıntı da Lembalar'ın kökenleri konusundaki inançlarını doğrulamaktadır. Arabistan'ın bu bölgesiyle Lemba klanlarında ortak olan aile adları da vardır.



(Solda) Güney Afrika'da Vendaland'da bir Lemba töreni. Lembalar, Mwali adını verdikleri Tek tanrıya inancı Güney Afrika'ya getirdiklerine inanırlar. Bölgeye sünnet uygulamasını da onlar getirmiştir. Büyük Zimbabwe ile ilişkileri konusunda gayet güçlü anıları da vardır. (Sağda) Sinahheriba sarayındaki bir röliyeften. İÖ yaklaşık 700 yılında bir aile, İÖ 701 yılında Asurlular tarafından ele geçirilen Yahuda'da Laiş'ten sürgüne götürülüyor. 20 yıl önce İsrail krallığından sürgüne giden bir aile de herhalde bundan farklı olmayacaktı.

GENLERDEKİ KANITLAR

Lembalar'ın, kökenleri konusundaki inançlarını büyük ölçüde destekleyen bir kanıt daha vardır: Bu kanıt, genetik araştırmalardaki en son gelişmelere dayanmaktadır. ABD, İngiltere ve İsrail'de yetişkin Yahudi erkekleri üzerinde yakın zamanlarda genetik bir araştırma yapılmıştır. Buna göre cohanim'lerin (Musa'nın Yüksek Rahiplik görevini üstlenen kardeşi Harun'un soyundan geldiğini iddia eden dinadamları klanı) yüzde yetmişinin Y kromozomlarında ortak bir DNA işareti bulunmuştur.

Bu, cohanim olmayan yetişkin Yahudi erkeklerinde bulunandan önemli derecede yüksek bir yüzdedir. Yahudi olmayan erkek gruplarında buna rastlama oranı daha da düşüktür. Bu da cohanim'in yaklaşık 3000 yıl önce ortak bir ataları olduğu iddialarını desteklemektedir.

Lemba kabilesi erkeklerinde yapılan testlerde bu DNA işaretinin genelde Yahudi erkeklerinde rastlanan oranda olduğu görülmüştür. Dahası, Lemba klanının üst sınıfı olan Bhubalar'da bu kromozom işareti çok daha yüksektir ve bu oran yüzde 53,8'e kadar çıkmaktadır ki, bu da Yahudi cohanim'lerde rastlanan orana çok yakındır. Bu genetik işaret oranına Yahudi olmayan başka bir grupta rastlanılmamıştır.

Bu Lembalar'ın Yahudiliğini kesin olarak kanıtlamazsa da, Yahudi soyundan gelmiş olma iddialarını büyük ölçüde desteklemektedir. Bu projeyi Yahudi soyundan geldiklerini iddia eden diğer birleşik gruplar arasından sürdürmek yararlı olacaktır.

Bu grupların İsrail'in sözde "On Kayıp Kabilesi"nden gelmeleri imkânsız olmamakla birlikte pek muhtemel değilse de, genetik testler hiç olmazsa içlerindeki erkekler arasında kromozomları bir Yahudi, belki de bir din adamı soyuna işaret edecek insanlar olup olmadığını ortaya çıkaracaktır. Kayıp Kabileler sorununu çözemeyebiliriz ama iki bin yıldır kayıp Yahudiler'in bazılarının ailelerini belki de bulabiliriz.

Dünyanın pek çok yerinde İsrailliler'in soyundan geldiklerini iddia eden gruplar vardır. "İsrailliler'in Japonya'ya yürüyüşleri, kısmen eski resimlerden derlenmiş", 1877.

Beyazdut
23-10-10, 00:59
İyonlar

İyonlar (İyonyalılar)

* İzmir Körfezinden, Güllük Körfezine kadar olan bölgeye İYONYA denilirdi.
* Yunanistan'dan gelen AKALAR buradaki yerli halkla karışarak, şehir devletleri halinde yaşadılar. Başlıca İyon şehirleri şunlardır: Efes, Milet, İzmir, Foça, Bodrum.
* Efeste'ki ARTEMİS tapınağı İyonlara aittir.
* İyonlar deniz ticaretinde gelişmişlerdi.
* İyon Edebiyatının en önemli eseri Homeros'un "İlyada ve Odesa destanı" dır.
* İyonlar bilim ve sanatta gelişmişlerdir. Matematikte Tales ve Pisagor, Tarihte Heredot, Tıpta Hipokrat, Felsefede Diojen)

Yunanistan'a gelen Dorların önünden kaçarak Ana­dolu'ya geçen Akalar tarafından kuruldular. M.Ö 1200 yılında Akalar, adalar üzerinden Batı Anadolu'ya göç ettiler. Büyük Menderes ile Küçük Menderes nehirleri arasında kalan kıyı bölgelerine yerleştiler. Bu bölgeye İyonya, burada yaşayanlara İonlar adı verilir. İonlar, polis adı verilen şehir devletleri kurdular. M.Ö. XII. yüzyıldan itibaren Efes, Milet, Foça gibi şehirleri kurdular. Siyasal yapılanmaları şehir devleti şeklindedir, hiç bir zaman merkeziyetçi olmamışlardır. Deniz ticareti ve kolonicilik alanında ileriydiler. Akdeniz, Marmara, Ege ve Karadeniz'de birçok koloniler kurmuşlardır.

Anadolu'da kurulan ilkçağ uygarlıkları içinde en gelişmiş ve ileri düzeydedirler. Çünkü;

1- İonlar, Ön Asya'dan gelen ticaret yollarının bitiş noktasındadırlar ve doğu batı arasında köprü vazifesi görürlerdi.
2- Diğer Anadolu uygarlıklarından etkilenmişlerdir.
3- Tarım ve ticaretle gelişmiş olduklarından bilim ve kültüre önem vermişlerdir.
4- Şehir devletleri şeklinde yönetilmiş oldukları için serbest düşünce gelişmiştir.

İon şehir devletlerinin başında krallar bulunuyordu. Asiller zamanla güçlenerek kralları tahttan indirdiler. Halkın seçtiği kişiler, meclislerin yardımı ile şehirleri yönetmeye başladılar.

Ön Asya'dan gelen ticaret yollarının bitim noktasında bir ülke olmaları bilim ve kültür alanında ileri gitmelerinin en önemli nedenidir. İonlar, sanat alanında da önemli gelişmeler gösterdiler. İon Nizamı denilen mimari üslubun yaratıcısıdırlar (Artemis tapınağı, İonyalılar'a aittir). İon tarzında mimarı eserler yarattılar. Tapınaklar, açık hava tiyatroları bu alanda ki en güzel yapıtlardır.

Ticaretin gelişmesi sonucu birçok kültür ile temas kurdular. Ekonominin gelişmesi ve demokrasinin varlığı; fikir hayatı, sanat ve bilim alanında önemli gelişmelere neden oldu. Diyojen, Tales, Anaksimenes, ve Anaksimandros felsefe , matematik ve astronomi bilimlerinin temellerini attılar. Matematikte Pisagor, Coğrafya'da Kse­nefon, Tıpta Hipokrat, Felsefe'de Heraklit ve Diojen, Şiirde Homeros ve Tarihte Heredot İonyalıların en tanınmış bilginleridir..

Tiranlık yönetimi de ilk defa İon şehirlerinde görülür.

İonlar, Fenike Alfabesi'nden yararlanarak kendi alfabelerini oluşturdular. İon şair ve yazarları tarafından kaleme alınan trajedi, komedi ve dramlar günümüze kadar önemlerini korudular. Edebiyatta Homeros destanları önemlidir.

Tanrılarının insan biçiminde heykellerini yapmışlardır. İon Tanrıları da insanlara benzerdi. Tanrılarla insanlar arasındaki en önemli fark insanların ölümlü, tanrıların ise ölümsüz olmalarıydı. İnançlarına göre Tanrılar arasındaki her türlü ilişki ve iletişim aynen insanlar arasında olurdu. Tanrılar İnsanlara kızdıkları zaman onları cezalandırırdı.

Bir insanın Tanrılaşabilmesi için kusursuzluğa, mükemmelliğe ulaşması gerekirdi. Bu nedenle sportif yarışmalar büyük önem kazanmıştır, insanların Tanrılaşması için bir araç olarak görülmüştür.

Milattan sonra 650-546 yıllarında önce Pers istilasına, daha sonra İskender ve Roma istilasına uğramışlardır.

Beyazdut
23-10-10, 01:00
Kapadokya ve Peri Bacaları

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/peri_bacalari.jpg

Kapadokya ve Peri Bacaları

Kapadokya

Kapadokya (Pers dilinde Katpatuk), “Güzel Atlar Ülkesi” anlamına gelir. Bölge 60 milyon yıl önce; Erciyes, Hasandağı ve Güllüdağ'ın püskürttüğü lav ve küllerin oluşturduğu yumuşak tabakaların milyonlarca yıl boyunca yağmur ve rüzgar tarafından aşındırılmasıyla ortaya çıkmıştır.

İnsan yerleşimi Paleolitik döneme kadar uzanmaktadır. Hititler'in yaşadığı topraklar daha sonraki dönemlerde Hırıstiyanlığın en önemli merkezlerinden biri olmuştur. Kayalara oyulan evler ve kiliseler bölgeyi putperestlerin zulmünden kaçan Hıristiyanlar için devasa bir sığınak haline getirmiştir.
Kapadokya bölgesi, doğa ve tarihin bütünleştiği bir yerdir. Coğrafi olaylar Peribacaları'nı oluştururken, tarihi süreçte, insanlar da bu peribacalarının içlerine ev, kilise oymuş, bunları fresklerle süsleyerek, binlerce yıllık medeniyetlerin izlerini günümüze taşımıştır. İnsan yerleşimlerinin Paleolitik döneme kadar uzandığı Kapadokya'nın yazılı tarihi Hititlerle başlar. Tarih boyunca ticaret kolonilerini barındıran ve ülkeler arasında ticari ve sosyal bir köprü kuran Kapadokya, İpek Yolu'nun da önemli kavşaklarından biridir.

M.Ö. 12. yüzyılda Hitit İmparatorluğu'nun çöküşüyle bölgede karanlık bir dönem başlar. Bu dönemde Asur ve Frigya etkileri taşıyan geç Hitit Kralları bölgeye egemen olur. Bu Krallıklar M.Ö. 6. yüzyıldaki Pers işgaline kadar sürer. Bugün kullanılan Kapadokya adı, Pers dilinde "Güzel Atlar Ülkesi" anlamına geliyor. M.Ö. 332 yılında Büyük İskender Persleri yenilgiye uğratır, ama Kapadokya'da büyük bir dirençle karşılaşır. Bu dönemde Kapadokya Krallığı kurulur. M.Ö. 3. yüzyıl sonlarına doğru Romalıların gücü bölgede hissedilmeye başlar. M.Ö. 1. yüzyıl ortalarında Kapadokya Kralları, Romalı generallerin gücüyle atanmakta ve tahttan indirilmektedir. M.S. 17 yılında son Kapadokya kralı ölünce bölge Roma'nın bir eyaleti olur.

M.S. 3. yüzyılda Kapadokya'ya Hıristiyanlar gelir ve bölge onlar için bir eğitim ve düşünce merkezi olur. 303-308 yılları arasında Hıristiyanlara uygulanan baskılar iyice artar. Fakat Kapadokya baskılardan korunmak ve Hıristiyan öğretiyi yaymak için ideal bir yerdir. Derin vadiler ve volkanik yumuşak kayalardan oydukları sığınaklar Romalı askerlere karşı güvenli bir alan oluşturur.

4. yüzyıl, daha sonra "Kapadokya'nın Babaları" olarak adlandırılan insanların, dönemi olur. Fakat bölgenin önemi, 3. Leon'un ikonları yasaklamasıyla doruk noktasına ulaşır. Bu durum karşısında, ikon yanlısı bazı kişiler bölgeye sığınmaya başlar. İkonoklasm hareketi, yüz yıldan fazla sürer (726-843). Bu dönemde birkaç Kapadokya kilisesi, İkonoklasm etkisinde kaldıysa da, ikondan yana olanlar burada rahatlıkla ibadetlerini sürdürdüler. Kapadokya manastırları, bu devirde oldukça gelişir.

Yine bu dönemlerde, Anadolu'nun Ermenistan'dan Kapadokya'ya kadar olan Hıristiyan bölgelerine Arap akınları başlar. Bu akınlardan kaçarak bölgeye gelen insanlar bölgedeki kiliselerin tarzlarının değişmesine sebep olur. 11. ve 12. yüzyıllarda Kapadokya Selçukluların eline geçer. Bu ve bunu takip eden Osmanlı zamanlarında bölge sorunsuz bir dönem geçirir. Bölgedeki son Hıristiyanlar 1924-26 yıllarında yapılan mübadeleyle, arkalarında güzel mimari örnekler bırakarak Kapadokya'yı terk ettiler.[1]
"Güzel Atlar Ülkesi" anlamına gelen Kapadokya (Kapadokia) volkanik dağlardan püsküren lavların ve milyonlarca yıl boyunca rüzgar, yağmur gibi doğal olayların etkisiyle meydana gelen peri bacalarıyla meşhur bir yöredir. Doğa ve tarih iç içe geçtiği nadir mekanlardan biri olan Göreme /Kapadokya dünyaca meşhurdur. Yüzyıllar boyunca insanlar buralarda evler, kiliseler, sığınaklar yapmışlardır.
Gezilebilecek Yerler

Göreme Vadisi
Göreme Açık Hava Müzesi
Tokalı Kilise
Elmalı Kilise
Azize Barbara Kilisesi
Yılanlı Kilise
Karanlık Kilise
Çarıklı Kilise
Meryem Ana Kilisesi
Saklı Kilise
El Nazar Kilisesi
Kılıçlar Kilisesi
Uçhisar
Ortahisar
Çavusin
Pasabag
Zelve
Soğanlı Vadisi
Derinkuyu Yeraltı Kenti
Kaymaklı Yeraltı Kenti
Avanos
Ürgüp ( Turistik otel, motel ve pansiyonların bulunduğu, gelişmiş bir çarşısı bulunan Özkonak Kapadokya'nın şirin bir kasabasıdır. )
Ihlara Vadisi [2]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/peri_bacalari_1.jpg
Peri Bacaları

Bugün Kapadokya'da büyük bir hayranlıkla izlenen coğrafi oluşumların milyonlarca yıl önceye giden uzun bir öyküsü var aslında. Bölgeyi çevreleyen üç büyük yükselti Erciyes, Hasandağı ve Göllüdağı bundan yaklaşık 10 milyon önceki jeolojik devirlerde aktif birer volkandı. Bu yanardağlardan püsküren lavlar zamanla bölgenin geniş platolarını, akarsu ve göllerini yani 25 bin kilometre karelik bir alanı yaklaşık 100 metre kalınlığında bir lav tabakasıyla örttü. Doğa, başta Kızılırmak olmak üzere bölgedeki akarsu ve gölleri, sel suları, rüzgar erozyonu ve tüm diğer enstrümanlarıyla Tüf adı verilen ve volkanik küllerin çamurla karışımından oluşan farklı sertlikteki bu kayaları milyonlarca yıl boyunca aşındırıp oyarak bölgeye yavaş yavaş bugünkü pitoresk görüntüsü verdi. Dik yamaçlardan hızla aşağı inen sel suları, karşılarında bulduğu farklı sertlik ve dirençteki volkanik malzemeden en usta heykeltıraşları bile kıskandıracak güzellikte şapkalı, mantar biçimli, konik, sütunlu ya da sivri yapıtlar yarattı.

Özellikle Ürgüp ve civarında çok rastlanan şapkalı peri bacalarının sırrı, gövde ve şapkayı oluşturan kayaların farklı dirençlere sahip taşlardan, yani tüf ve lahar ya da ignimbirit türü sert kayaçlardan oluşmuş olmasıydı. Yağmur suları, coşkulu akarsular bununla da kalmadı, vadi yamaçlarını da rötuşlayarak ilginç kıvrımlardan arkaplan fonları, yamaçlardaki lav tabakalarının ısı farklarından yararlanarak büyüleyici bir renk cümbüşü yarattı. Yaklaşık 10 bin yıl önce neolitik çağın insanları yöreye geldiklerinde karşılarında işte böylesine görkemli bir manzara buldular. Kapadokya coğrafyası, doğanın iki karşıt gücünün jeolojik yapıyı şekillendirmesiyle oluşmuş. Bu karşıt güçlerden ilki, Orta Anadolu yanardağlarının sürekli faaliyet halinde bulunduğu ve bölgenin lav gibi volkanik unsurlarla kaplandığı yapılanma, diğeri de volkanik yapılanmadan sonra su ve rüzgarın etkisiyle başlayan ve halen devam eden aşınma.[3]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/peribacalarinin_olusumu.jpg
Peri Bacaları, Nasıl Oluştu?

Vadi yamaçlarından inen sel sularının ve rüzgarın, tüflerden oluşan yapıyı aşındırmasıyla "Peribacası" adı verilen ilginç oluşumlar ortaya çıkmıştır.

Sel sularının dik yamaçlarda kendine yol bulması, sert kayaların çatlamasına ve kopmasına neden olmuştur. Alt kısımlarda bulunan ve daha kolay aşınan malzemenin derin bir şekilde oyulması ile yamaç gerilemiş, böylece üst kısımlarda yer alan şapka ile aşınmadan korunan konik biçimli gövdeler ortaya çıkmıştır.. Bu durum, peri bacalarının oluşumunda, rüzgar etkisinden çok yağmur sularının yüzeydeki akışının daha önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Yağmur sularının bu denli etkili ve güçlü yüzey akıntısı olarak gelişmesine ise en önemli etken bitki örtüsünün azlığı ve tüflerin geçirimsiz olmasıdır.

Daha çok Paşabağı civarında bulunan şapkalı peribacaları konik gövdeli olup, tepe kısımlarında bir kaya bloğu bulunmaktadır. Gövde tüf, tüffit ve volkan külünden oluşmuş kayaçtan; şapka kısmı ise lahar ve ignimbirit gibi sert kayaçlardan oluşmaktadır. Yani şapkayı oluşturan kaya türü, gövdeyi oluşturan kaya topluluğuna oranla daha dayanıklıdır. Bu peribacasının oluşumu için ilk koşuldur. Şapkadaki kayanın direncine bağlı olarak, peribacaları uzun veya kısa ömürlü olmaktadır. Ayrıca şapka kaya, zayıf tüfün erozyonunu geciktirerek peri bacalarının yüksekliğini kontrol eder.

Peri bacalarının çapları ise 1 metre ile 15 metre arasında değişmektedir. Çatlak aralığının 1 metreden küçük olması veya 15 metreden büyük olması durumunda ise peri bacası gelişimi gözlenmemektedir.

Kapadokya Bölgesi'nde erozyonun oluşturduğu peribacası tipleri; şapkalı, konili, mantar biçimli, sütunlu ve sivri kayalardır. Peribacaları en yoğun şekilde Avanos - Uçhisar - Ürgüp üçgeni arasında kalan vadilerde, Ürgüp Şahinefendi arasındaki bölgede Nevşehir Çat kasabası civarında, Kayseri Soğanlı vadisinde ve Aksaray Selime köyü civarında bulunmaktadır.

Peribacalarının dışında vadi yamaçlarında yağmur sularının oluşturduğu ilginç kıvrımlar bölgeye ayrı bir özellik katmaktadır. Bazı yamaçlarda görülen renk armonisi lav tabakalarının ısı farkından dolayıdır. Bu oluşumlar Uçhisar, Çavuşin, Güllüdere, Göreme, Meskendir, Ortahisar Kızılçukur ve Pancarlı vadilerinde gözlenir.[4]
Jeolojik Oluşum

60 milyon yıl önce 3. Jeolojik devirde Toroslar yükseldi. Kuzeydeki Anadolu Platosu'nun sıkışmasıyla yanardağlar faaliyete geçti. Erciyes, Hasandağı ve ikisinin arasında kalan Göllüdağ, bölgeye lavlar püskürttü. Platoda biriken küller yumuşak bir tüf tabakası oluşturdu. Tüf tabakasının üzeri yer yer sert bazalttan oluşan ince bir lav tabakasıyla örtüldü. Bazalt çatlayıp parçalara ayrıldı. Yağmurlar çatlaklardan sızıp yumuşak tüfü aşındırmaya başladı.

Isınan ve soğuyan hava ile rüzgârlar da oluşuma katıldı. Böylece sert bazalt kayasından şapkaları bulunan koniler oluştu. Bu değişik ve ilginç biçimli kayalara halk bir ad yakıştırdı: "Peri bacası".

Bazalt örtüsü olmayan tüf tabakları ise erozyonla vadilere dönüştü. İlginç şekilli oluştu. Daha sonraları insan eli, emeği ve duygusu işe koyuldu. Dokuz-on bin yıl öncesine ait yerleşimlerden ilk Hıristiyanların kayalara oydukları kiliselere, büyük ve güvenli yer altı kentlerine kadar uzun bir dönemde büyük bir uygarlık yaratıldı.

Bölge günümüzde turizm açısından büyük bir öneme sahiptir. Avanos, Ürgüp, Göreme, Akvadi, Uçhisar ve Ortahisar Kaleleri, El Nazar Kilisesi, Aynalı Kilise, Güvercinlik Vadisi, Derinkuyu, Kaymaklı, Özkonak Yeraltı Şehirleri, Ihlara Vadisi, Selime Köyü, Çavuşin, Güllüdere Vadisi, Paşabağ- Zelve belli başlı görülmesi gereken yerlerdir.Kayalara oyulmuş geleneksel Kapadokya evleri ve güvercinlikler yörenin özgünlüğünü dile getirirler. Bu evler 19. yüzyılda yamaçlara ya kayaların ya da kesme taştan inşa edilmişlerdir. Bölgenin tek mimarı malzemesi olan taş yörenin volkanik yapısından dolayı ocaktan çıktıktan sonra yumuşak olduğundan çok rahat işlenebilmekte ancak hava ile temas ettikten sonra sertleşerek çok dayanaklı bir yapı malzemesine dönüşmektedir. Kullanılan malzemenin bol olması ve kolay işlenebilmesinden dolayı yöreye has olan taş işçiliği gelişerek mimari bir gelenek halini almıştır. Gerek avlu gerekse ev kapılarının malzemesi ahşaptır. Kemerli olarak yapılmış kapıların üst kısmı stilize sarmaşık veya rozet motifleriyle süslenmiştir. Yöredeki güvercinlikler 19. yüzyılın sonları, 18. yüzyılda yapılmış küçük yapılardır. İslam resim sanatını göstermek açısından önemli olan güvercinliklerin bir kısmı manastır veya kilise olarak inşa edilmişlerdir. Güvercinliklerin yüzeyi yöresel sanatçılar tarafından zengin bezemeler, kitabeler ile süslenmişlerdir. Bölge şarapçılık ve üzüm yetiştiriciliği ile de ünlüdür. Kapadokya'yı eskiden ev olarak kullanıyorlardı.Bu yüzden şimdi kalıntılar çıkartılıyor. Bunlar tarihi eser olarak koruma altına alınıyor.Ve dünyanın en harika yerlerinden birisidir.
Peri Bacaları, Dünyanın Yeni Harikaları Listesinde

Rehberlerin izlenimleriyle seçilen ve "Times" gazetesinde yayımlanan "Dünyanın Yeni 25 Harikası" listesinde Kapadokya, 5. sırada

İngiliz Times gazetesi, "Dünyanın Yeni 25 Harikası"nı seçti ve aynı adla bir liste yayımladı. Times gazetesinin listesinde Bolivya Salar de Uyuni'ndeki tuz düzlükleri birinci sırada yer alırken, listeye Türkiye'den de Kapadokya'daki Peri Bacaları girdi. Peri Bacaları beşinci sıradaydı.

Liste, dünyanın birçok yerine seyahat rehberi yayımlayan İngiltere'deki "Rough Guides" adlı yayınevi tarafından kuruluşunun 25. yıldönümü nedeniyle yayımlandı. Mekanların yanı sıra etkinliklerinde yer aldığı liste, seyahat rehberlerinin deneyimleri ışığında hazırlandı.

Çin'deki Yasak Şehir ile "Las Vegas'ın Cazibesi"nin de yer bulduğu listeye göre "Dünyanın Yeni 25 Harikası", şöyle:
Bolivya'da Salar de Uyuni'deki tuz düzlükleri
Avustralya'daki Uluru veya Alers Kayalıkları
Mısır'daki Giza Piramitleri
Amazon Nehri akıntısı
Türkiye'de Kapadokya'daki Peri Bacaları ve mağaralar
ABD'de Arizona'daki Büyük Kanyon
Ürdün Çölü'ndeki taşlardan yapılan Petra şehri
Peru'daki İnka kenti Machu Picchu
Gaudi'nin İspanya'nın Barcelona kentinde bulunan "Sagrada Familia" (Kutsal Aile) Kilisesi
Patagonya'daki Perito Moreno Buzulu
Roma'daki Sistine Şapeli
Himalayalar'da yürüyüş
Kamboçya'daki Angkor Wat Tapınağı
Venedik'teki kanal ve saraylar
Sahra Çölü'nü deve kervanıyla geçmek
Çin Seddi
Zambia ve Zimbabwe'deki Victoria Şelalesi
Belize Resif Bariyeri'nde kürekle gezinti
Hindistan'daki Taç Mahal
Meksika ve Guatemala'daki Maya kalıntıları
Güney Pasifik'teki Easter Adası'nda bulunan taştan dev heykeller
Mali'deki Büyük Cami
Las Vegas'ın cazibeleri
Çin'deki Yasak Şehir
Paraguay ve Brezilya'daki dünyanın en büyük su bendi olan Itaipu

Beyazdut
23-10-10, 01:01
Karada Yaşamayı Uğursuzluk Sayan Kavim: Badjaolar

http://img161.imageshack.us/img161/6850/dsc0167ui1.jpg

Karada Yaşamayı Uğursuzluk Sayan Kavim: Badjaolar

Başkent Manila’dan Mindenao adasının Zambuanga şehrine doğru uçakla süzülürken aslında nasıl bir şehir ile karşılaşacağımızdan habersiziz. Uçağın kapısı açılınca bir sıcak dalgası vuruyor yüzümüze. İlk önce uçak motorunun sıcaklığı mi diye düşünüyoruz ama az ilerleyince bunun Zanbuanga’nın değişmez havası olduğunu anlıyoruz. Deniz kıyısına kurulmuş, yazı-kışı olmayan sürekli sıcak bir şehir Zanbuanga. Sıcaklar bazen katlanılamayacak seviyelere çıkıyor. Yerel halk bile altlarına girebilecekleri gölgeler arıyorlar. Eğer elektrik kesintisi var ve klimalar çalışmıyorsa mahkumsunuz sıcakla yaşamayı öğrenmeye.

Binlerce Trasıkılları ve bisikletleriyle Afrika ülkelerinden bir ülkenin ya da bir bölgenin adini andıran Zanbuanga, içerisinde bin bir türlü zenginliği barındıran bir şehir. Onlardan birisi de Badjaolar…Karada yaşamayı uğursuzluk sayan kavim onlar. Hiçbiri evini kara üzerine kurmamış. Genelde insanlar “Ayaklarımız yere sağlam bassın” derler ama onlar deniz üzerinde yasamayı tercih ediyorlar. Evlerini deniz üzerine kurmuşlar. Sular üzerinde mahalleler oluşmuş. Denizin üzerinde tahta evlerden oluşan bir dünya. İmkansızlıklardan tahta ile kapatamadıkları yerleri tenekelerle kapatmışlar. Çatılarda sazlar kullanılmış. Tenekeleri çatılarla da görmek mümkün. Kimi evler karadan oldukça uzakta, kimileri daha yakın ama yine denizin üzerinde. Kazıklarla evler yükseltilmiş ve dalgalardan etkilenmemesi sağlanmış. Evlerin tamamı tahta kazıklar üzerinde. Ev yapımında kullanılan malzeme tahta. Elektrik ve içme suyu yok. Elektriğin olmadığı yerlerde beyaz eşya, televizyon ve diğer elektrikli ev aletleri hiç yok. Moderniteyi ellerinin tersiyle itmişler. Evlerde bir tuvalet yeri var ama o da doğrudan denize boşalıyor. Yani bizim anladığımız anlamda temizliğe hiç dikkat edilmiyor bu toplulukta. Çamaşırlar sallanıyor iplerde evlerin arasında oluşan sokaklarda. Onların dünyası hep o mavilikler arasında. Karınlarını bu masmavi sulardan doyuruyorlar. En büyük geçim kaynakları balıkçılık. Her evin altında bir kano var. Nasıl modern dünyada insanlar arabalarını garajlarına çekerler, Badjao’ların dünyasında da kanolar evlerin altına park ediliyor. Kanolarına bindiğimizde aslında endişe ettik. Çünkü kano hem dar hem de her an devrilebilecek gibi duruyor. Kimi kanolar motor takmışlar ama hala kürekle çekilenleri de mevcut. Evlerin önlerinde deniz üzerinde deniz yosunları yetiştiriciliği yapıyorlar. Tarımı bile deniz üzerinde yapıyor bu insanlar. O deniz yosunları da onların ayakta kalabilmelerine vesile oluyor.

Fakir insanlar Badjaolar. Giydikleri kıyafetlerden aslında anlaşılıyor maddi durumlarının ne kadar sıkıntı da olduğu. Evlerde kullanılan malzemeler çok sınırlı. Havaların yaz kış müsait olması onların böyle bir ortamda yasayabilmelerine fırsat tanımış. Filipinlerin ekvator kuşağına yakın olması iklimi daha sıcak kılarken Badjaolarda soğuklara karşı korunaksız evlerde yasama imkanı buluyor.

Çocuklar ise son yıllarda okul yüzü görmeye başlamışlar. Babaları nasıl, dedelerinden miras alıp kavimlerinin geleneklerini sürdürdülerse, onlarda tıpkı babaları gibi deniz üzerinde yasamaya devam edecekler. Yüzyıllardır süren gelenek sekteye uğramadan yeni nesillere aktarılıyor. Denizin üzerinde ki evde doğan çocuk, deniz asığı olarak ömrü boyunca vefalı çıkıyor. Onlara herhalde deniz insanları demek daha yerinde olacak. Hastalıklarda şifalı otlar ve deniz ürünleri tercih ediliyor.

Şimdiler de bazı şeyle değişmeye başlamış yavaş yavaş onların hayatında. Ahşaptan yeni yeni evler yapmış devlet onlara. Onları elektrikle tanıştırmış. Buralarda çiçek yetiştirmeyi bile ihmal etmiyorlar. Sokaklar kurulmuş denizin üzerine. Her evde 4-5 çocuk belki de daha fazla. Yabancı insanları görünce kaçışan çocuklar ve pencereden uzanan kafalarda meraklı bakışlar...

Sonunda ha bir cesaret deyip bizimle konuşmaya çalışmalar...

Her an denize açılmayı bekleyen kanoları ile denize açılmak, balık avlamak, denizin nimetlerinden istifade etmek onlar için günün adiyattan islerinden.
Allahaısmarladık derken Badjaolara, çocukların yüzlerindeki o çekingenliği, evlerdeki perişan görüntüleri ve denizin fırtınalı olduğu aksamlarda kıyıya vuran dalgalardaki yaşamlarını düşündük onların. Dahası o ortamda doğan çocukların geleceğini. Dünya bilgisayar çağında, iletişim çağında iken onlar kanolarda balık avlamaya ve deniz üzerinde hayatlarını geçirmeye devam edecekler.

Beyazdut
23-10-10, 01:02
Kartaca

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/kartaca_antik_kenti.jpg

Kartaca

İlkçağ'da Kuzey Afrika kıyısında bugünkü Tunus şehrinin yakınlarında Fenikeliler tarafından kurulan bir koloni.

Milattan önce 814'te kurulan Kartaca'nın kuruluşu, efsaneye göre şöyledir:

Bu tarihte Sayda şehrinde Sur'a karşı Elissa adında bir kadının elebaşlığını yaptığı gizli bir ayaklanma hazırlanmıştı. Ancak olay önceden haber alınınca Elissa, taraftarlarıyla birlikte gemilerle gizlice denize açılıp batıya yöneldi. İlk olarak rastladıkları Afrika kıyılarına çıktılar. Burada bir şehir kurmak isteyen Elissa, Kambe hükümdarından toprak diledi. Bu arazi üzerine kurulan kente Kart-Hataç (yeni şehir) adını verdiler.

Kartaca'nın batıya yönelen gemiciler için uygun coğrafî mevkî, geniş ve güvenilir tabii limanlara sâhili olması, kalenin çok sağlam ve topraklarının verimliliği, buranın kısa zamanda gelişerek ticâret merkezi hâline gelmesini sağladı. Bu şehrin ticâret gemileri için dikdörtgen, savaş gemileri için yuvarlak olmak üzere iki limanı vardı.

Kartacalılar, kendi buluşları olan üç sıra kürekten daha çok kürekli ticaret ve savaş gemileriyle Kuzey Afrika kıyılarını, İspanya'yı ve Güney Fransa'yı ele geçirdiler. Romalılar, Akdeniz'in doğusunu hâkimiyetleri altına alırlarken, Kartacalılar da Batı Akdeniz'e yöneldiler. İlk zaman Romalılar'la iyi geçindiler.

Kartaca, önce komşu Afrika kavimlerini, ardandan Afrika'daki öteki Fenike kolonilerini hâkimiyeti altına aldı. M.Ö. 6. yüzyıldan başlayarak önce Yunanlılar'la, daha sonra da Romalılar'la mücâdeleye başladılar. Korsika ve Sardinya'yı Yunanlılar'ın elinden alan Kartacalılar, ticârî ve stratejik önemi olan Sicilya'yı ele geçirmeye gayret ederek bâzı bölümlerine yerleşmeye muvaffak olmuşlardı.

Kartacalılar'ın Sicilya'ya yerleşmeleri, Romalılar'la çatışmasına sebep olmuştur. Kartaca'yla Roma arasında yapılan ve tarihte Pön Savaşları denen mücâdele, 120 yıl kadar sürdü. M.Ö. 240 yılında başlayan bu savaşlar sonunda Hannibal, Roma ordusunu mağlup edip 16 yıl Kuzey İtalya'yı elinde tuttu. Ancak Kartaca'dan çok uzaklaştığı için, bir müddet sonra çekilmek zorunda kaldı. Bundan sonra üstünlük, Romalılar'ın eline geçti. Romalılar, Kartaca şehrinin kara ile bağlantısını keserek halkı açlığa mahkum ettiler.
Şehri fedâkarca müdâfaa eden Kartacalılar, neticede teslim olmak mecburiyetinde kaldılar. Ele geçen Kartacalılar, katledildiler. Romalılar, şehrin izi kalmasın diye toprağı sabanla sürdüler. Böylece ünlü Kartaca, tarihten silindi.

Kartaca, aristokrasiye dayanan bir monarşi ile idâre olunuyordu. İki hükümdârla yirmi sekiz senatörden oluşan kurula bir ihtiyarlar meclisi ve bir de bunun üstünde "yüz onlar meclisi" vardı. "Yüz on"lar, hükümdârları, komutanları ve ihtiyarlar meclisini yargılayabilirdi. Orduda sadece komutanlar Kartacalı olup diğerleri ücretliydi. Kartaca, sanatta, dinde ve diğer bilgilerde Fenike'nin bir devamıydı.

Romalılar, M.Ö. 40 yıllarında Caesar, (Sezar) devrinde şehrin eski yeri üzerinde yeni bir koloni kurdular. Burası, Romalılar zamanında ünlü bir sanayi ve ticâret merkezi oldu. 5. ve 6. yüzyıllarda Vandallar'ın başkenti olan Kartaca, daha sonra Bizans İmparatorluğu sınırlarına dâhil edildi. 7. yüzyıldan sonra ise bölge, tümüyle Müslümanlar'ın hâkimiyetine geçti. Bugün, eski Kartaca'dan ancak Romalılar devrinden kalma bâzı yıkıntılara rastlanmaktadır.

Beyazdut
23-10-10, 01:03
Kartacalıların Kurbanları

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/4/48/Kairouan-mosquee-cimetiere.jpg/400px-Kairouan-mosquee-cimetiere.jpg

Kartacalıların Kurbanları

Zaman: İÖ 8-2. yüzyıl
Mekan: Kartaca, Tunus

Kronos'a (Ba'al Hammon) tapan Fenikeliler, özellikle de Kartacalılar, büyük bir istekte bulunduklarında, mutlaka başarılı olmak istiyorlarsa, çocuklarından birini tanrıya kurban ederek yakarlardı. CLEITARCHUS, İÖ 4. YÜZYIL SONLARI.

Kartaca, Doğu Akdeniz'den gelen Tyroslu (bugünkü Sur) Fenikeliler tarafından "Yeni Kent"leri (Kart-Hadaşt) olarak şimdiki Doğu Tunus'ta kurulmuştur. Bugün aynı yerde Tunus kentinin bir banliyösü vardır. Arkeolojik kayıtlarda İÖ 8. yüzyıl ortalarının daha öncesinden bir bulguya rastlanılmamışsa da, sözlü geleneklerde (örneğin Vergilius'un Aeneis'ine. göre) kenti İÖ 814 yılında kardeşi Tyroslu Pygmalion'dan kaçan Kraliçe Dido'nun kurduğu söylenegelmektedir.

Romalılar Kartaca'da yaşayanlara Phoenikes'ten (Fenikeliler) türetilen Poeni adını vermişlerdi. Pön Savaşları sözü de buradan gelir. Kartaca'nın Akdeniz'in ortasında olması ve verimli bir hinterlandı kontrol etmesi gelişip genişlemesine yol açmış, devlet İÖ 4. ve 3. yüzyıllarda gelişerek büyük bir imparatorluk olmuştur. Toprakları bugünkü Tunus'un tamamını kaplıyordu ve Fas'tan Batı Libya'ya kadar Kuzey Afrika kıyılarında pek çok yerleşim merkezi vardı. Ayrıca denizaşırı olarak Sicilya, Sardunya ve İspanya'da da topraklara sahipti.

Ancak Kartaca'nın toprak emelleri ülkeyi o çağda Akdeniz'de bir başka süper güç olan Roma ile çatışmaya zorlamıştır. Bu iki büyük devletin arasındaki iktidar mücadelesinde İÖ 264-146 arasında üç tane Pön savaşı yapılmış ve sonunda yenilen Kartaca, İÖ 146 yılında yağmalanıp yıkılmış, Romalılar tarafından tümüyle yok edilmiş, ve üstüne üstlük cehennem tanrılarına adanarak burada insan yaşaması bile yasaklanmıştır. Ancak, İÖ 122'den sonra Roma yönetimi, Kartaca topraklarında koloni kurmaya yeniden başladı.


Byra Tepesi'nden Kartaca: Tophet ortada görülen Pön limanının sağında (batısında) yer almaktadır.

BAAL VE TANİT

Kartaca tanrılarının başında gökyüzü tanrısı Baal ile yazıtlarda esrarlı bir biçimde "Baal'ın yüzü", yani Baal'ın dişi karşıtı ya da "yansıması" olan Tanit bulunurdu. Baal, anayurt Fenike'de tanınmış bir tanrı ise de, Tanit oralarda bilinmezdi ve İÖ 5. yüzyılda ortaya çıktıktan sonra baş dişi tanrıçalığı (Batı Sami Bereket Tanrıçası olan) Astarte'nin elinden almıştı.

Baal her nasılsa insanlardan uzak ve ürkütücü bir tanrıydı: Tepelerin ve özellikle dağ doruklarının tanrısıydı ama aynı zamanda verimli ovaların ve gökyüzünün de tanrısı kabul edilirdi. Kısacası, bütün evrenin tanrısıydı. Kartaca (neo-Pönik) yazısında TNT, Yunanca'da Thanneth ya da Thinith olarak yazılan Tanit, her şeyden önce gökyüzünün bir tanrıçasıydı ve böylece tarımsal refahı sağlayan yağmuru getirirdi. Tanit aynı zamanda Kartaca kentinin de baş koruyucu tanrısıydı.


Bu taşlar Kartaca tophet'i kazılarından çıkarılmış ve bahçeye gelişigüzel yerleştirilmiştir.

KURBAN YERLERİ

Baal da, Tanit de kurban isterdi ve kurbanlar tophet olarak anılan kutsal açık hava mekânlarında sunulurdu. Kartaca'daki binlerce tophet yazıtından, kültün ve kurbanların odağının özellikle Tanit olduğu anlaşılmaktadır. Buna karşılık Doğu Cezayir'de bulunan Konstantin'deki Tophet'teki 800 yazıt çoğunlukla Baal'a adanmıştır.

Tunus'ta Sousse'de, Sardunya'da Sulcis'te (Sant'Antioco), Tharros ve Monte Sirai'de, Sicilya'da Motya'da kazılıp çıkartılan başka tophet'ler de vardır. Yazıtlarda tophet terimi kullanılmıyorsa da, bu terim Tevrat'ta, Fenike topraklarında çocukların kurban edildiği yerler için ("Toffette" olarak) kullanılmaktadır (Yeremya 7: 31, II Krallar 23:10)

Kartaca'daki tophet 1921'de, eski kentin güneyinde yapay Pön Limanı'nın 50 metre batısında bulunmuştur. Burası, en az 6000 metre karelik, çevresi duvarla çevrilmiş üstü açık bir alandı. Yıllar boyunca yapılan kazılarda kısmen yanmış kemiklerle dolu ve her biri, çevresi çakıltaşı döşenmiş bir çukura gömülü binlerce küp bulunmuştur, ilk başlarda çoğunun yerleri, yüzeyde küçük bir yontma taş taht ya da üzerinde bir betyl (oval ya da şişe biçimli bir taş, tanrının simgesi) oyulmuş bir taş blokla (cippus) belirlenmişti.

Ancak İÖ 4. yüzyıldan sonra üzerinde basit bir röliyef ve kimi zaman da kurbanı veren kişinin adıyla Baal ve Tanit'in adları yazılı uzun bir taş blok yerleştirmek âdet olmuştur. Bu taşların biçim ve süslemeleri zamanla değişmiş, özellikle de en üste "Tanit simgesi" (bir yatay çizgi ve daireyle çevrili üçgen) yerleştirilmesi gelenekselleşmişti. Şimdi Tunus'ta Bardo Müzesi'nde olan bir taşta, kolunun altında bir bebek (herhalde kurban) olan bir rahip görülmektedir.

Sıklıklarında farklılıklar olmasına rağmen Kartaca tophet'indeki yazıtlar İÖ 8. yüzyıl ortalarından kentin yıkıldığı İÖ 146 yılına kadar bir süreklilik göstermektedir. Her yıl ortalama 100 küp gömüldüğü hesap edilmektedir ki, bu toplam 60.000 kurban demektir.


(Solda) Kurbanın durumunu gösteren bir çizim (yanık kemikler küpe konulup toprağa gömülmüş) ve yüzeyde yerini belirten taş. (Ortada) Tunus'ta Bardo Müzesi'nde İÖ 3. yüzyıldan kalma anıt taş üzerinde düz şapkalı, bir eli havada bir adamın (bir rahip?) kolunun altında bir çocuk (kurbanı?). (Sağda) İÖ 2.-1. yüzyılda Mathan-Baal oğlu Hanno tarafından dikilmiş Tanit simgeli bir taş.

ÇAĞDAŞ KAZILAR

Kartaca tophet'inde 1970'li yılların sonunda yapılan kazılar ilk istatistiki rakamları sağlamıştır. Yanmış kemikler hem insanlara hem hayvanlara aittir, ancak beklentilerin aksine hayvan kurbanlarına kıyasla insan kurbanlarının sayısında bir azalma görülmemiştir, ilk gömülenler arasında hayvan kurbanları toplamın üçte birini oluştururken İÖ 4. yüzyılda bu rakam on küpte bire düşmüştü: Bu dönemde kurbanların yüzde 90'ı insandı.

Yine araştırmaların gösterdiğine göre, en eski çağlarda (İÖ 8-6. yüzyıllar) kemikler ölü doğmuş ya da henüz doğmuş bebeklere aitken, İÖ 4. yüzyıldaki kurbanlar genellikle l ile 3 yaş arası çocuklardı. Hatta bu dönemden kalma küplerin üçte birinde, bir küpte iki ve kimi zaman üç çocuğun kemikleri bulunmuştur.


Kartaca'daki tophet'te anıt taşlar ve üzerlerine daha sonra Romalılar tarafından yapılan kubbe.

ÇOCUKLAR NEDEN KURBAN EDİLİYORDU?

Bu değişikliğin nedenini, hatta neden insanın kurban olarak seçildiğini, yazılı metin yokluğu yüzünden açıklayabilmek çok güçtür. Yeni doğmuş bebeklerden küçük çocuklara geçişin askeri ya da ekonomik krizden kaynaklandığını düşünmek mümkünse de, böyle kesin bir bağlantı hem kanıtlanamaz hem de herhalde pek muhtemel değildir.

En büyük kriz olan, Kartaca'nın İÖ 146 yılında yıkılmasına giden son dönemin tophet ritüeli, büyük ölçüde Romalılar tarafından daha sonra silindiğinden, doğru bir değerlendirme yapılması imkânı da yoktur.

Ama gene de çeşitli varsayımlar ileri sürülmüştür. Yazıtlarda kurban adayanların varlıklı kişiler olduğu görülmektedir. Kartacalı seçkinlerin ilk çocuklarını kurban etmeleri Kitabı Mukaddes'in, "hasadını ve masaranın akıttığını takdimde geciktirmeyeceksin. Oğullarının ilk doğanını bana vereceksin" (Çıkış 22: 29) emrini akla getirmektedir.

İlk DNA testleri sonunda birkaç vakada cinsiyet tayini yapılabilmişse de, kemiklerin durumu cinsiyetin belirlenmesine imkân vermemektedir. DNA testleri sonucunda, küplerde bulunan çocukların aynı aileden olup olmadıkları da belki anlaşılabilir. Bazıları çocukların kurban edilmesini tıpkı Spartalılar'ın istenmedik çocukları ölmek üzere bir tepeye bırakmaları gibi, bir tür doğum kontrol yöntemi olarak görmektedirler.

Ancak büyük çocukların kurban edilmesini açıklamak daha güçtür. Bir bebeğin henüz ana rahmindeyken Tanit'e adandığı ve eğer çocuk ölü doğmuşsa onun yerine ailenin başka bir çocuğunun kurban edildiği de öne sürülmüştür. Ancak bu uygulama bebek ölüm oranlarının çok yüksek olduğu varsayımım da beraberinde getirir.

Sabatino Moscati, Yunan ve Roma yazarlarının Yahudi aleyhtarı propagandayı yaydıklarını ve gerek bebeklerin gerek daha büyük çocukların yakılmadan önce doğal nedenlerle ölmüş olabileceklerini iddia etmiştir. Ancak böyle bir görüş, eski dünyada "kurban" eylemi konusunda bildiğimiz her şeyin reddi demektir. Kurban etmek, ölüleri gömmenin alternatif bir yöntemi değildir, tanrılar nezdinde başarılı olması için kurban edenin (burada ana-babanın) sıkıntı çekmesi gerekir. Arkeolog Charlotte Roberts, Motya tophet'inden 20 çocuğun kemiklerini incelemiş ve herhangi bir hastalık belirtisine rastlamamıştır.

Romalılar'ın Kuzey Afrika'yı ele geçirmelerinden sonra Baal ve Tanit kültü pek ince bir Romanlaştırma cilası altında devam etmiştir: Tanrılara Satürn ve Caelestis adları verilmiş ve bunlara, Hıristiyanlık'ın yayılmaya başlamasına kadar tapılmıştır. Kartaca'daki tophet yeri de unutulmamıştır.

Orada Roma döneminde Satürn'e ve Caelestis'e tapıldığını gösteren izler vardır. Ancak Romalılar'ın asla hoşgörüyle karşılamadıkları insan kurban etme uygulaması Kartaca'da da, diğer yerlerde de İÖ 146 yılında sona ermiş görünmektedir. Ancak bazı yazıtlarda görüldüğü gibi hayvanın, insan yerine "vekâleten" (vicarius) kurban edildiği unutulmamıştı ve 3. yüzyılda Hıristiyan Tertullianus'un, kendi gününde bile Afrika'nın bazı yerlerinde insan kurban etmelerinin devam ettiğini söylediği bilinmektedir.

Sousse ve Konstantin'deki İÖ 146'dan sonra devam ettirilen tophet'lerin modern koşullar altında yeniden kazılarak yanık kemiklerin incelenmesi, Tertullianus'un haklı olup olmadığını ortaya çıkaracaktır. Ama o haklı çıkmasa bile, Kartaca'nın yıkılışından yaklaşık dört yüzyıl sonra bile, Kartaca çocuk kurban etme uygulamasının hâlâ hatırlandığı böylece anlaşılmış olmaktadır.

Beyazdut
23-10-10, 01:05
Kaya Resimlerinin Esrarı

http://farm4.static.flickr.com/3145/2563357849_ba28e9ca2d.jpg?v=0

Kaya Resimlerinin Esrarı

Zaman: Geç Buzul Çağından sonra
Mekân: Dünya

Heykel ve resim hemen hemen aynı anda çıkmışlardır ve bunların en iyi örnekleri öylesine bir mükemmeliyete erişmiştir ki, bunları keşfedenler, bu ürünlerden, bazı bakımlardan Yunanlılar'ın eserlerinden bile daha üstün olarak sözetmişlerdir. W, J. SOLLAS, 1911

Arkeolojik malzememizin çoğunluğunu, parıltılı altınlar değil eskidikleri, kırıldıkları ya da işe yaramadıkları zaman atılan ya da kaybolan döküntüler oluşturur. Araştırmacılar sözünü ettikleri kapların bir tekinin bile örneğini görmeden, kırık çanak çömlek parçaları hakkında kitaplar yazarlar ve sonra bunları üretenlerin hayatlarım canlandırmaya çalışırlar.

Buna kıyasla kaya resimleri gerçek bir belgedir: Geçmişten gelen bu resimler bize eski insanların kendi dünyalarını nasıl algıladıklarım gösterir. "Algılamak", "görmek"ten daha doğru bir terimdir, çünkü algılamak, insan gözünün gördüğünü, neyi fark edip neyi etmediğini biçimlendirir.

En ünlü resimler Fransız ve İspanyol mağaralarındaki Buzul Çağı'ndan kalma olanlarsa da, kaya resimlerinin çoğunluğu daha sonraki tarihlerden kalmış olup dünyanın pek çok yerine dağılmıştır ve bunlar mağaraların derinliklerinden çok, açık ya da kısmen korunaklı yüzeylerdedir.

Kaya olan her yerde kaya resmi olabilir. Dünyanın en büyük kaya resmi bölgeleri -İskandinavya, Birleşik Devletler'in uzak batısı, Avustralya'nın içleri, Orta Sahra'nın sıradağları- doğal olarak açık kayalıkları çok olan yerlerdir. Kaya resimlerinin dağılımı da değişkendir ve gayet güçlü eski modelleri akla getirmektedir: Alpler'deki kaya resimleri iki Kuzey İtalya vadisinde -Valcamonica ve Valtellina- bir iki milyon resim, Fransa'da yalnızca Bego Dağı'nda 30.000 kadar resim varken, dağlar zincirinin geri kalanındaki resim sayısı birkaç bini geçmez.

Solda Avustralya'nın kumtaşı kayaları, kaya resimlerinin en büyük hazinelerinden birine sahiptir. Kırmızı aşı boyasıyla yapılmış bu eski çağ kangurusu Kuzey Avustralya'da, Kakadu Milli Parkı'ndadır. (Sağda) Kaya resimlerinde, boyayla yapılan çizimler dışında, kaya yüzeyinin kazınması tekniğiyle yapılmış resimler de vardır. Kuzey Norveç'teki Alta'da bir ayı resmi.

AVCI İNSANLARIN KAYA RESİMLERİ

Peki bunlarda resmedilen dünya nedir? Resimlerdeki hayvanlar çok farklıdır: Avustralya'da kangurular ve karıncayiyenler, Güney Afrika'da boğa antilopu ve keseli antilop, Norveç'te ayı ve ren geyiği. Ancak, avcı İnsanların kaya resimlerinde güçlü bir tutarlılık vardır. Hayvanlar hemen hemen her zaman çoğunluktadır, resimlerde belirli bir seçim vardır: Resmedilen hayvanlar eski çevrelerde en çok bulunanlar ya da çağın arkeolojik alanlarında kemiklerini bulduklarımız değillerdir.

Bu nedenle bu hayvanların seçiminde bazı önemli anlamlar olmalıdır. Bunlara kıyasla bitki resimleri azdır (ayrıca bitkilerin hayvanlar kadar belirli biçimleri olmadığı için seçilmeleri güçtür), oysa avcı-toplayıcı insanların beslenmek için hayvanlardan çok bitkilere güvendiklerini bilmekteyiz. Şu halde o kadar hayatlarının bağlı olduğu bitkiler yerine, bunca hayvanın resmedilin e-sinin nedeni ne olabilir?

Günümüzde yaşayan avcı-toplayıcı insanlar ile tarihi zamanlara kadar erişenlerden bildiklerimiz bize bazı ipuçları vermektedir. Pek çok avcı-toplayıcı, bazı hayvanları özel olarak kabul eder: Avrasya'nın kuzey bölgelerinde ayılar, Güney Afrika'da Drakensberg'de San halkı arasında boğa antilopları, California'nın güneybatısındaki kurak çölde büyük boynuzlu koyunlar.

İşte bu hayvanlar, kaya resimlerinin konusudur. Bazı hayvanlar düşsel deneyimlere dayanmaktadır ve kimi zaman bunların anlamını biliriz: California'daki büyük boynuzlu koyunlar yağmur yağdırmayla ilişkilidir ve Kuzey Amerika'nın en kuru yeri olan Ölüm Vadisi'ne yakın dağlarda yaşarlar.



(Solda) İlk çiftçilerin kaya resimleri, onların dünya deneyimlerini, yeni yaşam biçimlerinin yenilik ve el aletlerini yansıtır. Burada iki at tarafından çekilen dört tekerlekli bir araba görülüyor. Kuzey İtalya'da Brescia'daki Valcamonica. (Sağda) Etkileşim halinde iki "Dinamik Figür". Sağda bir insan, solda hayvan başlı bir yaratık. Avustralya, Kuzey Toprakları, Djuwarr.

Çağdaş avcı-toplayıcı toplumlarda transa ve "şaman"ların ya da "bilge adamaların özel bilgi ve becerilerine dayanan düşsel algılama çok yaygın olduğu için, bunun geçmişin avcı-toplayıcı toplumlarında da böyle olmuş olacağını beklemek mantıklıdır.

Bir tek hayvan türünün ısrarla vurgulanması ya da trans duygularının -hafiflik, uçma, ölümü andıran bir başkalık- görsel benzetmelerle ifade edilmesi böyle inançlara işaret edebilir.

Belki de Kuzey Avustralya'nın arkaik "Dinamik Figürleri" böyle yorumlanmalıdır. Buzul Çağı Avrupa'sının Paleolitik döneminde ve Güneydoğu Amerika ile Maya topraklarında, kaya resimlerinin mağaralara yapılması da bu açıdan anlamlı olabilir: Bu karanlık ve çoğunlukla erişilemez yeraltı mekânları sık sık başka bir dünyaya giriş yerleri olarak görülür.

Bugün Batı'da çoğumuzun epey daraltılmış bir ruhsal dünyası vardır. Aramızda yaşayan ruhlara ya da insana benzeyen varlıklara inanmayız. Ancak kaya resimleri konusunda ilk elden bilgi edindiğimizde, genellikle hayvan ve kuş resimlerinin yüzeyden göründükleri şeyler olmadıklarını anlarız. Bir biçim bir geyik olabilir ama o aslında sıradan fiziki bir gerçek olmaktan çok, ruhsal dünyanın bir yaratığıdır.

Bundan hareket ederek tarih öncesi resimlere baktığımızda onları iki açıdan görmeliyiz. Bir düzeyde onları yüzeysel resimler olarak yorumlayabiliriz: Ayı ve balina ile kalkan balığı resimleri, bize o yaratıkların o zamanın ortamında bulunduklarını ve o insanların bunları tanıdıklarını gösterir. Ama balina biyolojik bir canlıdan daha fazla bir şey olmuş olabilir, bu durumda balina resmi daha büyük bir anlam taşıyacaktır.

Aynı şey "antromorfik" yani insan biçimli olarak seçebildiğimiz resimler için de geçerlidir. Bunlar insan biçiminde olsalar da, aynı zamanda ruh dünyasına ait olabilirler. Ya da tek bir kategoriye girmeyebilirler: Hıristiyan ikonografisinde Meryem Ana "yâlnızca" genç bir kadının resmidir ama fiziki varlığı dışında pek çok ve kutsal anlamlar taşır.

Resim, kısmen insan olan bir biçimdeyse, o zaman onun basit bir görüntüden başka bir anlamı olduğundan emin olabiliriz. Wyoming'de Bighorn Basin'deki kaya resimlerinde görülen ve suyun içinde yaşayıp ölümlüleri suya çekerek öldüren "Su Hayalet Kadını" bunlardan biridir.

Ruh dünyasıyla ilgili karakteristik bir kaya resmi motifi de "Therianthrope"tur (hem hayvan hem insan özelliklerine sahip bir tek figür). Bu figür, Güney Afrika'da bir boğa anti-lopu başı ve ayaklarıyla bir insan, Avustralya'da uçan tilki (meyve-yarasası) başı olan bir insandır. Therianthrope'lar genellikle "basit insan" resimlerinin yanına ya da onlarla ilişkili olarak çizilmiştir. Belki de bunlar hayvan ruhlarıyla uğraşan insanlardır, belki de iyi ya da kötü ya da tehlikeli ya da kutsal, insan biçimine girmiş ruhsal varlıklardır.



(Solda) Güney Afrika kaya resimleri ünlü bir renk ve çizgi zarafetine sahiptir. Önde boğa antilopları, arkada pelerinli iri insan figürleri ve yukarıda çubuk adamlar. Güney Afrika, Drakensberg Dağları, Game Pass sığınağı. (Sağda) California'daki Ölüm Vadisi yakınlarında Coso Sıradağlarımda bazalt kayalara çizilmiş büyük boynuzlu koyunlar.

İLK ÇİFTÇİLERİN KAYA RESİMLERİ

Çiftçilik yapan insanların kaya resimlerine yansıyan dünyaları -ve de dünya deneyimleri- avcı-toplayıcılarınkinden farklıdır. Bu nedenle geç Buzul Çağı'nın avcı-toplayıcı kaya resimleri, Neolitik Dönem ve Bronz Çağı resimlerinden çok farklıdır ve öbürleri gibi sığınaklarda ya da mağaralarda boyanmaktan çok açık havada, düz taş yüzeylere kazınmıştır.

Bu yeni hayat biçiminin yenilikleri ve el aletleri çiftçi kaya resimlerinde açıkça görülmektedir: Sabanlar ve bunları çeken öküzler, madeni hançerler ve baltalar, kayıklar, kütük evler. Ancak burada da bilinçli bir seçim sözkonusudur.

Alpler'de kaya resimlerinin karakteristik bir motifi de, arkeolojik kayıtlarda pek rastlanmayan türde bir baltadır. Ve bu nedenle biz, anlamını bilmesek de bunun bir nesne olarak özel olduğunu anlarız. Hançerler ve baltalar erkek insan figürleriyle ilişkilendirildiğinden, bunların anlamının erkekleri ilgilendiren bir şey olduğunu düşünürüz.



(Solda) İnsan unsurlarını hayvan unsurlarıyla birleştiren Therianthropik figürler. Güney Afrika'da Drakensberg Dağları'ndan. (Sağda) Bir elinde iki bumerang, başında başlık ve belinin arkasında "kabarıklık" olan bir insan, "Dinamik Figür". Kuzey Avustralya, Batı Arnhem Toprakları.

KAYA RESİMLERİNİN KÖKENİ

Kaya resimlerinin bugün de süregelen esrarı kökenleridir. Zanaat becerileri geliştikçe ilerleme gösteren çömlek ya da taş işçiliği gibi eski teknolojilerin aksine, erken kaya resimleri sanatı harikulade başarılıdır. Fransa'da Cosquer'de ve Chauvet'de yeni bulunan mağara resimleri, ünlü Lascaux mağarasında-kilerden çok daha zariftir ve tarih olarak da onlardan daha eskidir. Avrupa dışındaki kıtalarda bulunan eski resimler de, çok daha eskiden, hatta belki de daha ilk başından çok zarif bir beceriye sahip olunduğunu göstermektedir.

Şu halde böylesine üstün kaliteli -hatta kusursuz -resimlerin ilk beceriksiz çabalardan geçmeden böyle birden gelişmiş bir biçimde "ortaya çıkmaları" nasıl açıklanabilir? Ama belki de bu aslında olduğu gibi değil de, bugün bizim böyle görüşümüzden kaynaklanmaktadır: Belki de uzun bir evrim vardı ama eski resimler tahta ya da başka çabuk bozulan maddeler üzerine ya da hava koşullarına açık kayalara yapılmıştı ve günümüze kadar gelmemiştir. Ancak elimizdeki kanıtlar, yine de, resimlerdeki mükemmel figürlerin birdenbire doğduğu yönündedir.

Beyazdut
23-10-10, 01:06
http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/atlantis2.jpg

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/atlantis.jpg

Kayıp Kıta Atlantis

Tarihin kadim zamanlarinda büyük bir uygarlik vardi. Insanligin ulasmis oldugu en yüksek uygarlik seviyesine ulasmis olan "Mu" Uygarligi. Mu'nun çevresi de yavru uygarliklarla çevriliydi. Bu yavru uygarliklardan biri de Atlantis Uygarligi'ydi. Bugün, her iki uygarlik hakkinda "efsanevi" tanimlamasi yapiliyor olsa da onlarin varliklari bilimsel arastirmalar ve arkeolojik bulgularla her geçen gün biraz daha gerçeklik kazaniyor. Onlarin varligina kanit arayanlar için bir kaç örnek verebiliriz: Eflatun, Atlantis'le ilgili ilk yazdigi eseri Timea (Timaios) ve daha sonra MÖ.345 yilinda "Kritias"I yazdigi zaman kaynak olarak M.Ö.7. yy'da yasamis atasi politikaci Solon'u gösteriyordu. Solon M.Ö 590'da Misir'a gitmis ve Misirli rahiplerden kadim bilgiler edinmisti. Bu bilgiler Atlatis'de yasam seklinin yani sira Misir Uygarligi'nin köklerinin Mu ve Atlantis'e dayali olduguna iliskindi. Bu büyük ada ülke Solon'un anlatimlarina göre, Solon'un dogumundan 9 bin sene önce çok güçlü bir krallikti ve buradan gelen isgalci kabileler, Akdeniz kiyisindaki tüm ülkelere yayilmislardi.Ve Solon rahiplerden birsey daha ögrenmisti; uzun yillar boyu Misir'in bati ülkeleriyle baglantisinin kesilmis oldugunu. Bunun nedeni Atlantis'in deprem ve su taskinlari sonucu batmasinin ardindan, Atlantik Okyanusu'nun, Atlantis'in varoldugu kabul edilen bölgesinde, denizin bir çamur ve yosun tabakasiyla geçit vermez olusuydu. Bu durum baska tarihçiler tarafindan da anlatilir. Rusya'da St. Petesburg Müzesi'nde bulunan ve bilinen en eski papirüslerden olan bir papirüsde ise, Ikinci Hanedan Firavunlarindan Sent'in, onlara bilgeligi getiren atalarinin, anavatanlarini arastirmak üzere bir arastirma grubunu Atlantik Okyanusu'na gönderdigi yazilidir. Arkeolojik açidan bu konuya iliskin önemli bulgular ise, Eski Truva'da Dr. Schliemann tarafindan bulunan ve ithaf yazisinda "Atlantis Krali Kronos"dan yazili "Baykuslu Vazo" ve yine üzerinde ayni yazi bulunan"Kus Sfenksi"dir. Kanit olarak; çözülmüs Naacal Tabletleri'ndeki anlatimlar, Misir Uygarligi'nin hiyerogliflerinden elde edilen bilgiler, Maya yazitlari, efsaneleri, ilahileri de gösterilebilir. Jeolojik kanitlar ise, Kuzey Atlantik Okyanusu'nun dibi ya da yataginin biçimidir. Buradaki veriler "bölgesel çökmeye" isaret etmektedir. Bugünkü teknolojiyle Kuzey Atlantik bölgesinde Atlantis'in haritasi da çikarilmistir. Jeolojik olarak da kabul edilen diger kanitlar ise söyle siralanabilir: Amazon Denizi'nin yok olusu, Missisippi Vadisi'nin kurumasi, St. Lawrence Vadisi'nin kurumasi, Florida'nin ortaya çikisi, Kuzey Amerika Atlantik kiyi hattinin genel olarak genislemesi… Bunlarin hepsi de büyük bir kütlenin denize batmasi ve batma nedeniyle deniz dibinde olusan büyük çukura çevre sularin dolmasini kanitlar niteliktedir. Ayrica jeologlar, Brest ile A.B.D.'nin kuzeyi arasindaki alanda 15 bin yil öncesine ait açik havada katilasmis olan lav parçalari kesfetmislerdir.
Atlantis'in, efsane mi, gerçek mi oldugu, Rönasans döneminde de kafalari en çok mesgul eden sorulardan biri durumundaydi. Özellikle 17. ve 18 yy'da bu tartismalar oldukça yogunluk kazanmisti.

Atlantis, Dünya Edebiyati'nin devleri tarafindan da tartismisti. Bu tartismalarin sonucunda onun varligina tüm kalpleriyle inanan yazarlar; Montaigne, Bafflon ve Voltaire olmuslardi..

Atlantis vardi ve batti? Peki neden? Neden çok basit, sadece küçücük bir kelime; "ego"... Bugünkü biz Dünya çocuklarina ne kadar da yakin gelen bir sözcük degil mi? Hemen hemen tümümüzün içini kemiren, bizi olmadik yollara, asklara, yasamlara ve hirslara sürükleyen o çoklukla kontrol edemedigimiz yönümüz içimizdeki yaramaz çocuk ego... Peki Atlantislileri bu ego'nun en uçlarina sürükleyen ve onlari yokolusa götüren nedenler nelerdi? Aslinda bu nedenler bugün yasadiklarimizdan hiç de farkli degildi? Insanlari, geçmiste toplu yokoluslara götüren hatalar günümüzde hala tüm hiziyla devam ediyor? Peki devam etmek zorunda mi? Bu sorunun yaniti tabii ki "Hayir"... Simdi, bu "Hayir"i gerçeklestirmek için Atlantis'in tarihine bir göz atalim...

(Asagidaki bilgiler Eflatun'un "Kritias", Akasa Yayinlari'nin "Galaktik Insan", Ruh ve Madde Yayinlari'nin "Kahin" isimli kitabinda Edgar Cayce'nin, 1000'e yakin kisiye yaptigi -önceki yasamlara döndürme seanslari- sirasindaki Atlantis dönemine iliskin okumalarindan elde edilmistir).

Dünya'nin unutulmus tarihinin önemli bir bölümünde, Dünya üzerindeki hakimiyet dinozorumsu ve sürüngenimsi irkin kurmus oldugu uygarliklardaydi. Bu irklar bugünkü Dünya insanlariyla kiyaslanacak olurlarsa üstün bir zekaya sahiptiler. Ama kötü bir yanlari vardi, kendileri disindaki fiziksel varliklara yasam hakki tanimiyorlardi. Bu nedenle, 900 bin yil kadar önce, o dönemlerde karada yasayan, memeli deniz öncelleri dedigimiz varliklarin ( yunuslar ve balinalar) ve Dünya spiritüel hiyerarsisi'nin de destegi ile Dünya'dan yokedildiler. Ve bu yokedilisten bir süre sonra Dünya'da insan irki var olmaya basladi. Dünya insanlari ilk kolonilerini, Pasifik Okyanusu üzerinde bulunan, Lemurya Kitasi (MU) denilen yerde kurdular. Insanin bes irkinin bu kitada yaratildigi ve sonralari Dünya'ya yayildiklari söylenir. Ilk koloninin kuruculari olan bu insanlar, hayatin tüm düzeylerinde demokratik ilkelerin geçerli oldugu bir Lyra/Srius uygarligi olusturdular. Sonraki 850.000 yil boyunca Lemuryalilar bir dizi yavru imparatorluklar kurarak Dünya'ya yayilmaya basladilar. Bu yavru imparatorluklarin en önemlisi, Atlantik Okyanusu'nun ortasinda bulunan kocaman bir ada olan Atlantis idi. Atlantis'in batisinda Kuzey ve Orta Amerika, dogusunda ise Avrupa ve Kuzeybati Afrika yer aliyordu.

Yüzölçümü bugünkü, Avrupa ve Rusya'nin birlesik yüz ölçümlerine esitti.

Poseidon, Atlantis'in kurucusuydu. Atlantisliler, babalari oldugunu kabul ettikleri Poseidon için bir tapinak yapmislardi. Her bes ve her alti yilda bir insanlar burada toplanir ve bogalar kurban ederek tapinagin sütünlarina islenmis kutsal yazilara riaet için yemin ederlerdi. Atlantisliler topraktan gelmis insanlardan, Euenor'un kizi Kleito'yu anneleri olarak kabul ederlerdi.

Insanlari; kültüre, bilime, sanata oldukça düskündüler. Kibar insanlardi.

Atlantis'de çogunluk kizil irktaydi. Yönetim sekli ise, sosyalist egilimli bir monarsiydi. Toplumda din adamlarinin sayisi hayli fazlaydi. Din adamlari, o devrin en bilgili kadin ve erkekleriydiler. Hekimlik,vicdani ahlaki degerlerin danismani olarak görev yapiyorlardi. Atlantis varoldugu dönem boyunca üç imparatorluk dönemine ayrilmisti. "Galaktik Insan" Kitabi'nda Atlantis'in yükselisini ve düsüsünü incelerken söyle bir anlatima yer veriliyor; "Atlantis'in tarihinin üç imparatorluga ayrildigini görürüz. Ilk tarihi dilime "Eski Imparatorluk "denir (M.Ö 400.000 yildan 25.000 yila kadar uzanir) Eski Imparatorluk, Lemurya ile ayni zamanlarda var oldu ve nihayet Lemurya'nin yikimini planladi. Ikinci tarihi dilime, "Orta Imparatorluk" denir (M. Ö 25.000 yildan 15.000 yila kadar uzanir) ve o, Dünya Gezegeni'nin ilk gerçek hiyerarsik yönetimine sahne olmustur. Son tarihi devreye ise "Yeni Imparatorluk" denir. O Atlantis tarihinin son 5000 yilini kapsayan nihayi çatisma ve yikimin öyküsünü içerir (MÖ. 15.000 yildan 5000 yila dek uzanir). "Santesson kitabinda ise Atlantis'deki yasam, Eflatun'un yazdiklarindan yola çikarak Atlantis'i söyle tasvir edilir; "Atlas soyundan gelenler, Atlantis'e hakim olmayi sürdürdüler. On bölge yöneticisi, birbirlerinden sadece askeri islerle ilgili ayrintilar bakimindan ayriliyorlardi.

Atlantis krallarinin her biri kendi ülkesinde hükümdardi, ama hepsi merkezi adadaki Poseydon Mabedi'nde dikili, Orisalk'tan yapilmis bir sütüna, ilk on kral tarafindan kazilmis bir isarete itaat ederlerdi. Atlant krallarinin ilk yasasi, birbirlerine karsi silah kullanmamak, hücuma ugramalari halinde birbirlerine yardim etmekti. Atlantis'in dogal kaynaklari sanki sinirsizdi.

Kiymetli madenler çikariliyor, kokulu bitkilerden kokulu özler damitiliyordu.

Köprü ve kanal agi, ülkenin çesitli bölgelerini birlestiriyordu. Kitanin altinda bulunan tas ocaklarindan çikarilan beyaz, siyah ve kirmizi taslar, evlerin ve sair yapilarin yapiminda kullaniliyordu. Her bir araziyi çevreleyen duvarlar yapiyorlar, bu dis duvarlari bakirla kaplarken, sehri tahkim eden iç duvarlari orsalk, orta duvarlari ise kalayla kapliyorlardi. Merkezi adada kurulu sehirde saraylar, mabetler ve halka ait diger binalar kurulmustu. Merkezde altin bir duvarla kusatilmis bir mabed bulunuyordu. Bu mabed, Kleyto ile Poseydon'a adanmisti… Bahçe ve koruluklarda sicak su kaynaklari akiyordu. Çesitli tanrilara adanmis birçok mabet, insan ve hayvanlar için arenalar, hamamlar ve bir hipodrom vardi. Pek büyük limanlardan kalkan gemiler, Dünya'nin her yerine gidiyordu. Bölge halkinin nüfusu o kadar yogundu ki her yerde sesleri isitiliyordu. Merkezi sehrin etrafinda, sarp yükseklik ve güzelliklerinden dolayi ünlü daglarin korudugu çok genis bir ova uzaniyordu. Ovada senede iki kez hasat yapiliyordu. Bu büyük imparatorluk Helen Devletleri'ne en kudretli ve sanli olduklari bir devirde hücum etti. Ve böylece bilgelik ve biat yolundan sapti. Ölçüsüz alanlara sahip olan Atlantis krallari, tüm Dünya'yi zapt etmek azmindeydiler." Bundan sonraki bölüm, "Kritias"in orjinalinde söyle devam ediyor; "Zeus, Iste o zaman bir vakitler erdemli olan bu soyun bahtsizligini farkederek, onlarin aklini basina getirmek, onlari uslandirmak için cezalandirmaya karar verdi. Bütün tanrilari, evren'in ortasinda kurulu ve oradan durmadan degisen her seyi gören en kutsal evinde bir araya topladi; onlara dedi ki…" Eflatun'un "Kritias"I burada sona eriyor. Sonrasi malum…

Beyazdut
23-10-10, 01:07
Keldaniler

Keldaniler Hakkında Kısa Bir Bilgi

Tevrat’da sözü edilen Keldaniler de Mezopotamya topraklarında yaşamış, başkentlerinin Babil olduğu bilinen çok eski bir etnik topluluk. Halen de nüfusları azalmakla birlikte bu bölgede varlıklarını sürdürmekteler. Tarihsel süreç içinde bir kısım Keldaniler, Doğu Hıristiyanlığının bir mezhebi olan Nasturiliği benimsemişler ve Nasturiler olarak da anılmaktalar. Bilinçli veya bilinçsiz, bu ayırım zaman zaman gözden kaçırıldığı için Keldani ve Nasturi isimleri aynı topluluğu tanımlamak icin kullanılıyor. Oysa Keldani terimi etnik bir ayırımı belirtirken, Nasturi ise dinsel bir ayırımı belirtiyor. Nasturiler dışındaki Keldaniler ise Katolik kilisesine bağlı Hıristiyanlar. Bu topluluklara dair araştırmalar da esasen dinler tarihinin konusunu oluşturuyor.

Ülkemizde çok az tanınan Keldaniler ile ilgili olarak ilahiyatçı Kadir Albayrak tarafından kaleme alınan ve 1997 yılında Vadi yayınlarınca basılan ‘Keldaniler ve Nasturiler’ yukarıda sözü edilen bu dinsel ayırımı inceleyen bir eser. Tarihsel süreçde Keldanilerin orijinleri hakkındaki teoriler, dilleri ve dillerinin gelişimi, Hıristiyanlığı kabul ettikten sonraki dönemdeki ibadetleri, inançları ve inançları nedeniyle uğradıkları ayrımcılığa değiniliyor. Kitapta Keldani nüfusun Türkiye’deki ve dünyadaki dağılımına dair bilgiler de var. Türkiye’den başka, İran, Suriye, Lübnan, Ürdün, Mısır, Rusya, Hindistan, Fransa, A.B.D. ve değişik birçok Avrupa ülkesinde de dağınık olarak bulunuyorlar. Türkiye sınırları içinde ise Diyarbakır, Mardin, İstanbul, Bitlis, Mersin, Maraş, Urfa, Siirt, Van Hakkari’de de yerleşik durumda bulunan Keldani nüfus giderek azalmakta. Ayrıca yapılan sayımlarda mezheple ilgili soru sorulmadığı için Hıristiyan nüfus içinde değerlendirildiklerinden sayıların ne kadar sağlıklı olduğu da şüpheli. Osmanlı Devleti zamanında en fazla 80000 olduğu düşünülen Keldani nüfusun 1. Dünya Savaşında verdikeri bağımsızlık mücadelesi nedeniyle önemli ölçüde azalarak 40000 kişiye indiği sanılıyor. 1989 yılında Kuzey Irak’tan gelen göçle, pek çok Keldani’nin de Türkiye’ye giriş yapığı biliniyor. Ancak, o günden bu güne Avrupa ülkelerine yoğun bir şekilde göçmüşler.


Keldaniler’in, matematik ve astrolojide gelişmiş bir kültür oldukları tarihi bilgiler arasında yer alıyor. Bu bilgilere göre, Keldaniler yılı 365 gün, 6 saat, 11 dakika olarak saptamış, yılı da ayın devrine bakarak bazıları 29 bazıları 30 gün olmak üzere 12 aya bölmüş, ortaya çıkan altı saatlik farkı da 6 yılda bir 30 günlük bir ay ilave ederek gidermişler.

Tevrat’da yer alan anlatımlar ve konuştukları dilin kökeni ile ilgili yapılan araştırmalar, Keldanilerin geçmişleri M.Ö.2000 yıllarına kadar uzanan Asur kökenli bir etnik topluluk olduklarına değgin en güçlü kanıtı oluşturuyor. M.S. III. yy’dan başlayarak Hıristiyanlığın Mezopotamya’da yayılmasıyla birlikte Doğu Hıristiyanlığı’nın gelişimi de başlamış. Edessa (Urfa) din okuluna bağlı Hıristiyanlar ile Roma-Bizans kilisesi arasındaki görüş ayrılıkları sonucunda 4.yy. sonunda bir kısım Keldaniler Nasturiliği benimseyerek Doğu Hıristiyanları arasında yer almışlar. Doğu Hıristiyanlığı içinde yer alan diğer mezheplerse Süryanilik ve Yakubilik. Burada kısaca Doğu Hıristiyanlığı ile Roma kilisesi arasındaki temel görüş ayrılığına değinmekte yarar var. İki kilise arasındaki görüş ayrılığı İskenderiye Kilisesi ile Antakya Kilisesi arasındaki İsa’nın tanımlanmasında odaklanmakta. İskenderiye Kilisesi İsa’yı Tanrı’nın oğlu ve Meryem’i de Tanrı’nın annesi olarak kabul ederken, Antakya kilisesinin takipçileri İsa’nın ilahi karaktere sahip bir insan olduğunu savunuyorlar. Ayrılıkların giderilebilmesi için 431 yılında toplanan Efes Konsülünde de bir uzlaşma sağlanamayınca çeşitli karşıtlıkların ortaya çıkışı engellenemiyor. Bu arada yapılan baskılara ve Antakya Okulunun kapatılmasına rağmen Urfa okulu ve o da kapatıldıktan sonra Nusaybin’de Doğu Kilisesinin öğretileri sürdürülmüş. Zamanla Nasturiler daha sonra pek çok ülkeye yayılırlarken, Keldanilerin bir kısmı da Roma’nın otoritesini kabul etmiş.

Keldaniler, Diyarbakır ve Mardin’de Kiliselerinin vakıflarını da kurmuşlar ancak, cemaatteki azalma nedeniyle bu kiliseler işlerliklerini kaybetmişlerdir. Ayrıca İstanbul da Keldanilerin göçettiği bir ilimizdir ve burada da bir vakıf kurulmakla birlikte yine cemaatin çok küçük olduğunu belirtmek gerekiyor.

Nasturi inancına bağlı olan Keldaniler ve Katolik kilisesine bağlı olan Keldanilerin ayin usullerinin de diğer Hıristiyan ayinlerinden farklılıklar taşıdığı bilinmekte. Mezopotamya ve Anadolu kültürlerinin dinsel kültürlerle de etkileşim içinde olmaları kaçınılmaz.

Anlatılanlardan da anlaşılacağı ve diğer pek çok etnik ve dinsel kimlikler için de olduğu gibi Keldanilerin kimlikleri günümüzde de araştırmacılar arasında tartışma konusu olmaya devam ediyor. Tarihsel süreçte, Keldaniler, Hıristiyan olarak anılmış, Araplar ve Kürtler tarafından dışlanmış, Oysa ki tarihte yine bu bölgede yaşamış oaln Yezidiler ve Keldanilerin Kürtler tarafında dışlandıklarına ve baskılarla karşılaştıklarına dair yorumlar var. Son yıllarda ise bölgedeki bağımsızlık iddiaları nedeniyle değişik etnik ve dinsel kültürleri Kürt olarak nitelendirmeye yönelik yoğun çabalar var. Göç etmeyi kolaylaştıran bu iddialar da bu topluluklar arasında ilgi görüyor.

Beyazdut
23-10-10, 01:08
Keltler

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://www.ivargault.com/bilder/begrav.jpg

Keltler

Zaman: İÖ 600-İS 100
Mekân: Avrupa

Belki de geçmişin ve günümüzün bir avuç bilimadamı dışındakilerin çoğu için "Kelt"... içine herhangi bir şeyin konulacağı ve herhangi bir şeyin çıkarılabileceği bir tür sihirli torbadır... Ünlü Kelt alacakaranlığında her şey mümkündür ve bu tanrılarınkinden çok mantığın alacakaranlığıdır. J. R. R. TOLKİEN, 1963.

Günümüzde bizler Keltler'i Avrupa'nın Atlas Okyanusu kıyıları halklarından biri olarak düşünürüz ama Keltler bir zamanlar (İÖ 2. binyıl ile İÖ 1. yüzyıl arasında) Avrupa kıtasının en çok yerine dağılmış insanlarıydı. Tarihte ilk bilinen Keltler'e İÖ 5. ve 6. yüzyılların Yunan tarihçilerinin yazılarında rastlıyoruz.

"Kelt" terimi (Yunanca Keltoi, Latince Celta, çoğulu Celtae] ilk önceleri Yunan Massalia (çağdaş Marsilya) kolonisinin iç taraflarında yaşayan insanları tanımlamak için kullanılırdı. Terim daha sonra Latince Galli (Galyalılar) ve onunla ilişkili Yunanca Galatoi (Galatyalılar) kelimesiyle eşanlamlı olarak, İÖ 3. yüzyılda Atlas Okyanusu'ndan Karadeniz'e kadar geniş bir Avrupa kuşağına hâkim olup İspanya, İtalya ve Anadolu'da kolları olan güçlü bir insan grubunu tanımlamak için kullanıldı.

Klasik yazarlar bu kıta insanları ile Kelt ya da Galyalı olarak tanımlamamalarına rağmen Britanya ve İrlanda sakinleri arasında da yakın benzerlikler bulmuşlardır.

http://www.bilgilik.com/images/giz248.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz249.jpg

(Solda) Yenik düşen bir Kelt savaşçısı esir düşmek yerine karısını öldürdükten sonra intihar ediyor. Keltler bu tür eylemlerin kendilerine herhalde öteki dünyada şerefli bir yer sağlayacağını düşünüyorlardı. Türkiye Bergama'dan, İÖ 3. yüzyıl Helenistik orijinalinden Roma kopyası. (Sağda) Almanya'da Glauberg'de bir mezarda bulunmuş İÖ 5. yüzyıla ait zırhlı bir Kelt savaşçısı heykeli. Kızıl kumtaşından yontulma heykelin boyu 1,86 metredir.

KELT KİMLİĞİ

Klasik çağdakiler için bu insanları birleştiren şey, ortak gelenek ve inanç ve hepsinin üstünde de ortak bir dildi. Çünkü bu insanlar şimdi büyük Hint-Avrupa diller ailesinin bir parçası olan ve şimdi Kelt Dilleri denilen bir dili konuşuyorlardı. Bu dillerin çağdaş temsilcileri Galce, Brötonca, İrlanda Dili ve İskoç Galce'sidir, ancak eski ve hatta daha yakın tarihi zamanlarda başka Kelt dillerinin de konuşulduğu bilinmektedir.

Kıta Avrupası'nın Keltçe konuşan insanlarının hepsinin değilse de bir kısmının kendilerini Kelt diye tanımladıkları bilinmektedir. Ancak, Britanya ve İrlanda halklarının kendilerini böyle adlandırdıklarını gösteren herhangi bir kanıt yoktur. Bu durum Kelt kimliğini, çağdaş Britanya'nın arkeolojisinin en tartışmalı konularından biri yapmıştır: Britanya ve İrlanda'nın tarih öncesi sakinleri, kendileri ya da çağdaşları kendilerini öyle adlandırmamış olsalar bile, Keltler olarak tanımlanabilirler mi?

Kelt Dilleri, herhalde 5000 yıl önce gelişmeye başlamıştır. Yakın zamanlara kadar bunların Orta Avrupa'nın küçük bir bölgesinde ortaya çıkıp sonra göç dalgalarıyla yayıldıklarına inanılıyordu. Batı Avrupa, Britanya ve İrlanda'da tarihöncesi büyük göçler konusunda arkeolojik ve genetik kanıtlar bulunamadığı için, bu görüş artık evrensel kabul görmemektedir. Bunun yerine ortaya uzun vadeli etnik ve kültürel süreklilik tablosu çıkmıştır ki, bu da Britanya ve İrlanda tarihöncesi hakkındaki çok uzun zamandır devam eden varsayımların yeniden gözden geçirilmesine neden olmuştur.

Britanya ve İrlanda'da kendilerine Kelt adım veren eski insanlar yaşamadığı gibi, kıta Keltler'inin adalara büyük çaplı göçleri de olmamıştır. Bu durumda Keltler'i, Britanya ve İrlanda tarihöncesinden çıkarmak sözkonusu olmuşsa da, günümüz Keltler'i buna şiddetli bir tepki göstermişlerdir: Öyle ya, eğer geldiğinizi iddia ettiğiniz tarihi topluluklar Kelt değillerse, Kelt olmak ne anlama gelmektedir? Bu konuda etnik temizlik suçlamaları bile yapılmıştır.

Şu halde Britanya ve İrlanda tarihöncesinden çı-karmayacaksak, Keltler'i nasıl tanımlamalıyız? Etnik kimlik temelinde kültürel olduğu için eski Keltler'i genetik bir toplum (bir "ırk") olarak tanımlayanlayız. Genetik araştırmalar Avrupa halklarında binlerce yıllık önemli bir süreklilik göstermiştir. Kimlikler değişmiş ama halk büyük ölçüde aynı kalmıştır.

Daha iyi bir yaklaşım, eski Keltler'i, Kelt Dilleri konuşan topluluklar olarak tanımlamak olacaktır. Kendilerine ne ad verirlerse versinler, Britanya ve İrlanda halkları geç tarihöncesi dönemde -hepsi değilse de, çoğu- Kelt dilleri konuşuyordu. Britanya ve İrlanda tarihöncesinin göç temelli yorumları bir kenara atılırsa o zaman adaların Kelt dillerinin ilk geliştiği yerler olduklarını söylemek mümkündür. Zaten bu dillerin adaya ticaret aracılığıyla ya da fatih bir aristokrat seçkinler yoluyla geldiğini gösteren pek fazla kanıt da yoktur.

http://www.bilgilik.com/images/giz250.jpg

İngiltere'de Dorset'te Hambledon Tepesi. Bunun gibi savunulan tepe kaleler, önemli reislerin ikametgâhları ve savaş zamanında kabilenin sığınağı olarak hizmet görüyordu.

BİR EFSANE DOĞUYOR

Eğer eski Keltler antik dünyanın muammaları arasındaysa, bunun nedeni modern romantiklerin onları oraya koymuş olmasıdır. Modern arkeolojinin doğumuna kadar eski Keltler konusundaki tarihi bilgi Klasik Roma ve Yunan yazarlarının eserlerine dayanıyordu ve bunlar da onlardan korkuyla, nefretle ve hor görmeyle söz etmişlerdi. Bu yazarlar eski Keltler'i güçlü bir rahip sınıfı olan mağrur savaşçı bir ırk olarak gösterirler.

Kelt savaşçıları disiplinsiz ve haşin, yemeye içmeye düşkün, şerefleri ve statüleri açısından kıskanç insanlardı. Şiir ve kelime oyunları takdir edilirdi, Druidler'in rahip sınıfı yalnızca tanrılarla aracılar olarak değil, yirmi yıllık çıraklık dönemlerinde ezberledikleri kabile gelenek ve yasalarının bekçileri olarak da saygı görürlerdi, hepsi etkinlik ve güce sahiptiler.

Druidler, ayinlerini kutsal meşeliklerde yaparlar, insan kurban ederlerdi. Çizilen bu tablonun amacı, Keltler'i Yunan ve Roma uygarlığının düzenli dünyası karşısında küçük düşürmekti. Ancak zamanla birlikte değerler de değişir.

18. yüzyıl sonlarında Avrupa tarihinin en etkili kültürel gelişmelerinden biri başladı: Romantik hareketin başlangıcı, bilimsel rasyonalizmin karşı konulmaz yükselişine karşı entelektüel bir başkaldırı. Romantikler için Romalılar'ın ve Yunanlılar'ın kötülük olarak gösterdikleri şeyler erdemdi. Keltler'in şiddete düşkünlükleri ve disiplinsizlikleri tutkulu bir bağımsızlık ve bireycilik, körinançları ruhsallık ve doğa sevgisi oldu.

Çoğunlukla Ortaçağ'ın İrlandalı keşişleri tarafından kaydedilmiş Kelt efsane ve folkloru hakkındaki yeni bilgiler, Klasik klişeye bir başka dünya havası verdi ve buna zamanla "Kelt alacakaranlığı" adı verildi. Aradan geçen iki yüzyılda Keltler'in kahraman, şair ve maneviyatçı -yani modern sanayi toplumunun antitezi- oldukları görüşü Kelt milliyetçileri ve "New Age" taraftarları gibi çok farklı insanlar tarafından hâlâ eleştirilmeden kabul görmektedir. Ancak bu eski Keltler'den çok, modern toplumun değerleri ve kaygılarıyla ilgili bir şeydir. Keltler gerçekte nasıl insanlardı?

http://www.bilgilik.com/images/giz251.jpg

Roma ordusuna şarap taşımak için kullanılan bu fıçıları Keltler icat etmiştir.

KELT GERÇEĞİ

Gelişmiş Kelt dünyasına, zirvede olduğu İÖ 3. ile 1. yüzyıllar arasında bakarsak Keltler'in çağdaşları Romalılar'dan, eski Yunanlılar'dan ve ilk Cermenler'den pek farklı olmadıklarını görürüz. Keltler bu sırada krallıklar, seçilmiş yargıçlar ve meclisler {"Senatolar") gibi Klasik dünyadakilere paralel siyasal kurumlar geliştirmişlerdi. Artık oppida adı verilen ve kimi tam gelişmiş kasabalar olan iyi planlanmış yerleşim birimlerinde yaşamaktaydılar.

Yunanlılar ve Romalılar gibi Keltler de değiş tokuşun yerini nakit ekonominin aldığı bir sistemde para kullanmaktaydılar. Yazı da başlamıştı. Keltler teknolojik olarak o kadar çağdaştılar ki, Romalılar fıçı, gemi inşa tekniği, örme zırh ve lejyoner başlıkları tasarımı gibi onların yeniliklerinden çoğunu benimsemişlerdi. Keltler kesinlikle savaşçıydılar ve kelle avcılığı gibi bazı âdetleri kendilerine özgüydü.

Kelt toplumu yüksek derecede rekabetçiydi ve seçkinlerin prestij ve servet kazanmaları için savaş önemli bir alandı. Bu bakımdan çağdaşlarından hiç farklı sayılmazlardı. Roma imparatorluğu da genişlemesini aynı emeller peşinde koşan aristokratlara borçluydu.

Keltler'e ilişkin en eski arkeolojik kanıtlar, Avusturya'da Salzburg yakınlarındaki Hallsstut'ta bulunan İÖ 700 dolaylarından kalma kabile şefleri mezarlarıdır. Demir Çağı kültürünün ilk örneklerinden biri olan mezarlarda, Eski Yunanlılar'la ticaret sonucunda edinilmiş bronz ve çömlek kaplar gibi eşyalar bulunmuştur. Soyut geometrik desenler ile stilize kuş ve hayvan biçimlerinden oluşan, ayırt edici bir sanat üslubu olan La Tene kültürü de Keltler'in ürünüdür.

Keltler'in dini inançlarında öyle özel bir manevi-yatçılık yoktu. Korular, pınarlar ve nehirler gibi doğal yerlere saygıyı Cermenler, Yunanlılar ve Romalılarla paylaşmaktaydılar. Bu saygıları onları çevreleriyle insanlık tarihinde başkalarından daha uyumlu yaşamaya itmiş değildi: Tarım alanı açmak için Avrupa'nın ormanlarının büyük bir kısmını temizlemişlerdi.

Keltler de çağdaşları gibi, sanayi öncesi toplumlarda tek servet kaynağı olan toprağı işlemeleri karşılığında en çok şeyi almak isterlerdi. Druidler'in tapınması Klasik dinin resmiliğinden dünyalar kadar farklıysa da, İÖ 1. yüzyılda tapınaklar yapmaya başlamış olmaları onların da daha biçimsel tapınmaya döndüklerini göstermektedir, insan kurban etme uygulamaları da onları diğer çağdaşlarından ayırmamaktadır, ilk Cermenler'de de bu âdet vardı ve Romalılar'ın o kadar zevk aldıkları öldürücü gladyatör karşılaşmaları da bir cenaze töreninin parçası olarak başlamıştı.

Şu halde eski Keltler günün standartlarına göre gelişmiş, rasyonel ve çağdaş insanlardı. Onlar ne önyargılı Klasik yazarların barbarlarıydı ne de modern romantiklerin alacakaranlık kuşağı insanları. Roma tarafından fetihlerini (İÖ 3. yüzyıl - İS 1. yüzyıl) hem cazip hem pratik yapan şey de Keltler'in Roma sistemine kolayca uyum sağlayabilecek yapıda olmalarıydı.

Kelt dünyasının Roma hâkimiyetinden kurtulan tek yerinin -Kuzey Britanya ve İrlanda- aynı zamanda sosyal ve ekonomik açıdan en az gelişmiş bölgeleri olması da ilginçtir

Beyazdut
23-10-10, 01:11
Kennewick İnsanı

http://swenglishrantings.com/swenglishrantings/Bilder/People/Jean-LucPicardKennewickMan.jpg

Kennewick İnsanı

Okyanus denizi amirali Kristof Kolomb, 1493'te İspanya sarayına bir grup Amerikan yerlisini getirdiği anda entelektüel tartışma da başlamış oldu. Bu garip insanlar kimlerdi? Anayurtlarına nasıl gitmişlerdi? Asya'dan Amerika'ya karadan mı yoksa denizden mi gitmişlerdi? Yoksa "bilinmeyen bir kaptan" Kolomb'dan çok önce Akdeniz'i ve arkasından Atlas Okyanusu'nu aşmış mıydı? Kızılderililer, kayıp kıta Atlantis'ten ya da İsrailoğluları'nın Kayıp On Kabilesi'nden hayatta kalanlar mıydı?

Beş yüzyıldır bilimadamları da, efsane yaratıcıları da insan geçmişi hakkındaki bütün tartışmaların bu en kalıcısı üzerinde hiç durmaksızın fikir yürütüyorlar.

1590 yılında Cizvit misyoneri Jose de Acosta, Amerika kıtasına ilk gelen Amerikalılar'ın Asya'dan "kısa deniz yoluyla" geldiklerini tahmin etmiştir ki, bu da Bering Boğazı'nın 1743'te Avrupalılar tarafından keşfinden iki yüzyıl önceydi.

Buzul Çağı'nda Atlas Okyanusu'ndan yapılan seyahatler ya da Avustralya'dan Güney Amerika'ya uzun kano seferleri gibi çılgınca iddialar dışında, artık pek az bilimadamı Amerika yerlilerinin Asya'dan geldikleri iddiasına karşı çıkmaktadır: Bilimsel tartışmalar artık ilk yerleşimin nasıl ve ne zaman yer aldığı konusunu ele almaktadırlar.

http://www.bilgilik.com/images/giz137.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz138.jpg

(Solda) Pennsylvania'da, Meadowcroft Rockshelter'deki kazılarda belki 15.000 yıl önce iskân edilmiş bir mağara. (Sağda) New Mexico'da Folsom'da bulunan soyu tükenmiş bir bizon kaburga kemiği ve bir taş Folsom ucu. 1920'lerde insan yapımı bu aletlerle soyu tükenmiş hayvan kemiklerinin bir arada bulunması, insanların Kuzey Amerika'ya Buzul Çağı'nın sonundan birkaç yüz yıl önce yerleştiklerini kanıtlamıştır.

FOLSOM,CLOVİS VE CLOVİS-ÖNCESİ

1920'lere kadar pek çok uzman, ilk Amerikalılar'ın son 4000 yıl içinde kıtaya geldiklerini tahmin ediyordu. Ancak New Mexico'daki Folsom'da soyu tükenmiş bir bizonun kemikleriyle ilişkili sivri taş uçların bulunması, insanların Yeni Dünya'da en az 10.000 yıldır yerleşik olarak bulunduklarını kesin bir biçimde ortaya koydu.

1949'da Willard Libby tarafından radyonkarbonla tarih belirleme yönteminin bulunmasıyla, Folsom ile hatta daha eski Clovis Paleo-Kızılderili kültürlerinin kronolojisini daha sağlam bir zemine oturtmak mümkün olmuştur.

Günümüzde onlarca radyokarbon tarih testi, Kuzey Amerika'nın Clovis işgalini 13.500 ile 13.350 yıl öncesine götürmüştür ki, bu da Taş Devri insanlarının Buzul Çağı'nın sonundan birkaç yüzyıl sonra Yeni Dünya'ya yerleşmiş oldukları demektir. Hatta bu tarih belki daha eskiye de götürülebilir. Ama buradaki en büyük soru, bunun daha ne kadar erkene götürülebileceğidir.

Amerika'ya yalnızca çağdaş insanın, yani Homo sapiens sapiens'in yerleştiği konusunda herkes fikirbirliği içindedir. Yüz yılı aşan sıkı bir çalışma Neanderthaller gibi eski insanların izlerinin olmadığını ortaya koymuştur. Ancak bu gerçeğin dışında pek az konuda anlaşma vardır. Bilim adamları farklı düşünen iki gruba ayrılmıştır.

Azınlık grup, insanların 40.000 yıl kadar önce Asya'dan Alaska'ya geçtiğine inanmakta ve bu tür eski yerleşim için Kuzeydoğu Brezilya'da gayet tartışmalı kazıları göstermektedirler. Bu kuşkulu yer -Boqueirao da Pedra Furada- dışında 40.000 yıllık yerleşim konusunda herhangi bir arkeolojik kanıt yoktur.

Araştırmacılardan çoğu, daha sonraki bir tarihi, 13.500 yıl öncesini kabul ederler. Bunlara göre yerleşim geç Buzul Çağı'nda, deniz düzeyinin bugünkünden 90 metre aşağıda olduğu ve Sibirya ile Alaska'nın, şimdi batmış olan Beringia kıtasıyla birbirlerine hâlâ bağlı olduğu bir zamanda gerçekleşmiştir.

Amerika'da Clovis-öncesi yerleşimi belgeleyen pek az arkeolojik alan vardır. Bunlardan en iyi bilineni Şili'nin güneyinde Monte Verde'dedir. Burada bulunan bazı ahşap kulübeler ve basit taş aletler 14.000 ile 13.600 yıl öncesinden kalmadır ki, bu da Clovis'ten biraz daha eskidir.

Aralarında güney Virginia'da Cactus Hill'in de bulunduğu bazı daha az tanınmış alanlar kronolojiyi biraz daha geriye götürebilirse de, iyi belgelenmiş geçmiş, burada sona ermektedir. İlk yerleşimin çok daha önce gerçekleşmiş olmaması için bir neden yoktur, ancak bu yerleşimcilerin sayısı çok az olduğu için arkalarında bıraktıkları arkeolojik "imzalar" da artık bulunamayacak kadar belirsiz olacaktır.

http://www.bilgilik.com/images/giz139.jpg
http://www.bilgilik.com/images/giz140.jpg

(Solda) Clovis uçları, ilk Amerikalılar'ın taş işçiliğinde ustalıklarının en güzel örneklerindendir. Clovis insanları, Kuzey Amerika'ya en az 13.000 yıl önce yerleşmişlerdir. Onların Paleo-Kızılderili kültürünün ilk örnekleri olduğu tahmin edilmektedir. (Sağda) Güney Şili'de Monte Verde'de bulunan ahşap yapıların temelleri. Buradaki birbirine bitişik yapılmış küçük kulübeler ve bulunan taş ve tahta el aletleri Kuzey ve Güney Amerika'dakilerin en eskilerindendir.

HANGİ YOL?

İnsanların Yeni Dünya'ya hangi yoldan geldikleri de tartışmalıdır. Yakın zamanlara kadar ilk yerleşimcilerin Alaska'ya Bering Kara Köprüsü'nün rüzgârlı ve çok soğuk step tundralarından geçerek girdiklerine inanılmaktaydı. Bunlar Alaska'dan, geç Buzul Çağı'nda ve hemen sonrasında Kanada ile Birleşik Devletleri örten büyük iki buz tabakası arasındaki dar ve buzsuz koridordan geçerek Kuzey Amerika'ya yerleşmişlerdir.

Paleo-Kızılderili yerleşim alanlarının çoğu Kuzey Amerika ovalarında bulunduğundan ilk yerleşimcilerin büyük hayvan avcıları olduğu ve bizon, mamut ve mastodon avlamaktan hoşlandıkları tahmin edilmektedir.

Yeni gerçekleştirilen arkeolojik kazılar, Paleo-Kızılderililer'in çeşitli yiyeceklerle beslenen çok değişik avcı-toplayıcı olduklarını gösterdiği için son zamanlarda bu senaryo eleştirilere uğramıştır. Aynı zamanda yeni jeolojik araştırmalar da Alaska'dan ovalara açılan buzsuz koridorun bitki örtüsüyle kaplı olmadığını ve bu nedenle insanların ya da hayvanların yaşamalarının imkânsız olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle ilk yerleşimciler eğer kıyı yolunu seçmeselerdi güneye inemeyeceklerdi.

Bu senaryoya göre ilk yerleşimciler Sibirya'dan Bering kıyılarını izleyerek gelmişler, oradan Alaska kıta sahanlığı boyunca doğuya ve güneye ilerlemişlerdir. Ne yazık ki böyle bir yolu belgeleyecek olan arkeolojik alanlar metrelerce suyun altında kalmıştır. Ama en azından kuramsal olarak, deri botları olan Buzul Çağı insanlarının, balıkları ve deniz memelileri avlayarak deniz düzeyi bugünkünden çok daha alçakken güneye gitmemeleri için hiçbir neden yoktur. Yollar üzerindeki anlaşmazlık, çözümlenememiş olarak günümüzde devam etmektedir.

http://www.bilgilik.com/images/giz141.jpg

Kennewick İnsanı'nın kafatası ve yüz hatlarının kafatası üzerine monte edilmişi. 9300 yıl öncesine ait ve yerli Amerikalılar'ın ilklerinden biri olan bu kafatası üzerinde büyük tartışmalar yapılmaktadır.

KENNEWİCK İNSANI

İlk Amerikalılar, bilimadamları arasında çok heyecan uyandıran muammalardan biridir. Washington'daki Benton County'de 1996'da Kennewick İnsanı'nın bulunmasıyla bu heyecan daha da artmıştır. Bir ırmak kıyısından bir insan kafatası ile bazı kol ve bacak kemikleri çıkarılmıştır.

Bu kemiklerin, ölüm zamanında 40-45 yaşında, yaklaşık 1,73 boyunda, aşınmış dişli, beyaz ırktan bir erkeğe ait olduğu tespit edilmiştir. Arkeolog James Chatters ilk başta çağdaş bir Avrupalı'yla karşı karşıya olduğunu sanmış, ancak yakın inceleme sonunda sağ kalçada iyileşmiş bir yara içinde bir tür ok başı bulmuştur.

Bunun üzerine yapılan radyokarbon testlerinde iskeletin 9330 ile 9380 yıl öncesinden kaldığı anlaşılmıştır. Bu kemikler, böylece Kuzey ve Güney Amerika'da bulunan en eski insan kalıntısını göstermektedir. Yapılan bilgisayarlı tomografi sonunda esrarengiz nesnenin yaprak biçimli bir taş ucu olduğu anlaşılmıştır.

http://www.bilgilik.com/images/giz142.jpg

ABD'nin Toprak İşleri Yönetimi, hemen bütün araştırmaları durdurmuş ve kemikleri federal yasalar uyarınca beş kabileye vereceğini ilan etmiştir. Bunun üzerine bir grup arkeolog Toprak işleri Yönetimi'ni mahkemeye vermiş ve bu da bilimadamlarını devletle ve Amerikan yerlileriyle karşı karşıya getirmiştir. Dava bu kitabın yazılması sırasında henüz bir çözüme kavuşmuş değildi.

Kennewick İnsanının iskeleti, bilimsel bakış açısından erken tarihi ve olağanüstü anatomik çizgileriyle büyük ilgi çekmektedir. İlk incelemeden çıkan sonuca göre, kafatası, yakın zamanların Amerika yerlilerinden çok, çağdaş Batı Avrupalıların kafatası yapısına benzemektedir.

Yakınlarda yayınlanan bilimsel bir raporda James Chatters, Kennewick İnsanının kemiklerinin, çağdaş Amerikan yerlilerinkinden, özellikle de Kuzey Amerika'nın kuzeybatısında yaşayan yerlilerinkinden önemli farklılıklar gösterdiğini belirtmektedir. Ancak Kennewick İnsanı, bilinen aynı yaşlardaki altı diğer Paleo-Kızılderili erkekle aynı ortak hatları taşımaktadır.

Bunların hepsinin kafatasları uzun, yüzleri geniş, burunları dar ile orta arasıdır. Uzak kuzey insanlarının karakteristiği olan daha uzun düz yüzler ve daha kısa kol ve bacakları değil de, tropik kökenin izlerini gösterirler.

Kennewick İnsanı daha uzundur, yüzü daha çıkıktır ama genel olarak yüz hatları sıradışı değildir. Ölüm yaşı bile 32 ile 45 yaşlarında ölen Paleo-Kızılderili erkekler için gayet normaldir. Kennewick İnsanı'nın iskeleti, Kuzey Amerika'nın ilk insan yerleşmesinin sandığımızdan daha karmaşık olduğunu, küçük Taş Devri gruplarının Kuzey ve Güney Amerika'ya Buzul Çağı sonlarında ya da hemen sonra uzun bir zaman dilimi içinde küçük gruplar halinde girdiklerini göstermektedir.

İlk Amerikalılar'ın kim oldukları ve nereden geldikleri muamması, nüfusun çok az ve kamp yerlerinin geçici olması nedeniyle, geçmişin en büyük bilmecelerinden biridir. Burada asıl heyecan veren, erken Avrupalı iskânı ya da Kuzey Atlas Okyanusu üzerinden Buzul Çağı sırasında yapılan göçler değil, arkeolojik, biyolojik ve dil ipuçlarının oluşturduğu bu en dağınık problemi çözebilmenin meydan okuyuşudur.

Beyazdut
23-10-10, 01:12
Kızılderililer

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/red_indians.jpg

Kızılderili İnançları

"Beni çemberinin içine aldı / Gün geçtikçe daraldı / Vaat edilen günler nerede kaldı? / Kuşatıyor beynimi duyduğum tüm sesler / Korkutuyor beni soyut karakterler / Beni çemberinin içine aldı / Beni çemberin içine al! / Kuşların pençesi kanadı / Çöllerin ıssızlığı / Ormanın ruhu olmalıyım... / İnsanların doğrusu yalanı / Zamanın bugünü yarını / Her şeyin farkına varmalıyım / Her şeyin farkına var!" [1]

Kuzey Amerika yerlileri veya diğer bir deyişle Kızılderililer farklı dil, gelenek ve ritüellere sahip pek çok kabileden oluştuğundan Kızılderili inançlarını tek başlık altında ele almak zordur. Bununla birlikte Kızılderili inançlarında bazı ortak unsurlara rastlamak mümkündür:
Doğayı ve doğadaki varlıkları kutsal semboller olarak görmek;
Belirli bir kutsal kitap yerine mitolojik hikâyelerin kabilenin kutsal kişileri tarafından aktarılması;
Şaman veya şifacı (medicine man) denilen ve ruhlar dünyası ile ilişki kuran seçilmiş kişilerin varlığı. Kuzey Amerika yerlileri veya diğer bir deyişle
Kızılderililer farklı dil, gelenek ve ritüellere sahip pek çok kabileden oluştuğundan Kızılderili inançlarını tek başlık altında ele almak zordur. Bununla birlikte Kızılderili inançlarında bazı ortak unsurlara rastlamak mümkündür:
Doğayı ve doğadaki varlıkları kutsal semboller olarak görmek;
Belirli bir kutsal kitap yerine mitolojik hikâyelerin kabilenin kutsal kişileri tarafından aktarılması;
Şaman veya şifacı (medicine man) denilen ve ruhlar dünyası ile ilişki kuran seçilmiş kişilerin varlığı.[2]
Kızılderililer ve Felsefe

“ Beyaz adamın ölüleri yıldızlar arasında yürümeye gittiklerinde, doğdukları ülkeyi unuturlar. Bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o Kızılderili’nin ANASIDIR. Biz bu dünyanın bir parçasıyız. Ve o da bizim parçamız. Güzel kokan çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir; geyik, at, büyük kartal, bunlarsa bizim erkek kardeşlerimiz. Kayalık tepeler, çayırlardaki ıslaklık, tayın vücut ısısı ve adam, hepsi aynı aileye ait.

Dünya beyaz adamın kardeşi değil, ama düşmanıdır ve onu fethetti mi ilerlemeye devam eder. Babalarının mezarlarını geride bırakır ve aldırmazlar. Annesi dünyayı ve kardeşi göğe, satın alınan, yağma edilen, koyunlar ya da parlak boncuklar gibi değişilen birer malmış gibi davranır. İştahı dünyayı yiyip bitirecek ve geride sadece bir çöl bırakacaktır.

Beyaz adamın şehirlerinde sakin yer yoktur. Baharda yaprakların açılışını ya da böceklerin kanat vuruşlarını duyacak yer yoktur. Ama belki de benim vahşi olmamdan ve anlamadığımdandır. İnsan eğer bir kuşun yalnız ağlayışını ve su birikintisi etrafında tartışan kurbağaların seslerini duymazsa hayatın anlamı nedir?

Ben vahşiyim ve başka bir yoldan anlamam, çayırlarda çürüyen binlerce buffalo gördüm. Beyaz adamın geçen trenden vurup, bıraktığı. Ben vahşiyim ve dumanlı demir atın, bizim sadece canlı kalmak için öldürdüğümüz buffalodan nasıl daha önemli olabildiğini anlamıyorum.

Dünya annenizdir, dünyaya ne olursa, dünyanın oğullarına da aynısı olur. Eğer insanlar yere tükürürse kendi üzerlerine tükürürler.

Bunu biliyoruz biz, dünya insana ait değildir, insan dünyanındır. Bunu biliyoruz. Bütün her şey bir aileyi bağlayan kan gibi birbirine bağlı. “

“ Nerede kesilip indirilmemiş orman varsa, nerede hayvanlar kuytu köşelerinde dinleniyorsa, nerede dünya dört ayaklılardan yoksun değilse, SOLUK BENİZLİLER oraya ehlileştirilmemiş, yabani arazi diyorlar. Halbuki bize göre yabani, vahşi yer yoktur. Doğa tehlikeli değildir, misafirperverdir; korkutucu değil, arkadaşçadır. Bizim felsefemiz korkudan ve ön yargıdan uzak, sağlıklı bir düşünce sistemidir. Bu noktada "Beyaz adam" ve Kızılderili inançları arasında önemli bir fark buluyorum.

Kızılderili inancı, etrafını çevreleyen her şeyle insanın ahengini gözetir; beyazlar ise çevreye tahakkümü esas almıştır.

Kızılderililer aradıkları her şeyi, paylaşma ve sevgide buldu; ama beyazlar aradıklarını korkarak savaşmada buldular. Bizim için dünya güzellik doluydu. Diğeri için öteki dünyaya gidene kadar, tahammül edilmesi gereken, günah ve çirkinlik dolu bir yerdi.” [3]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/80manitu.jpg

Manitu

Manitu kimi Amerika Kızılderilileri tarafından kullanılan bir terim olup, Algonquin Kızılderilileri’ne göre, gözle görülmez, gizemli bir güçtür. İnsan kendisine sağladığı bireysel enerjiyi Manitu'dan edinir. Kabile Şamanları insanlara yardım amacıyla bu güçle irtibat kurabilirler. Bu güç Siu Kızılderilileri’nde "Wakan", İroquois Kızılderilileri’nde ise "Orenda" adını almıştır. Kızılderililerdeki bu kavramın çeşitli kültürlere ait birçok tradisyonda prana, mana, qi ya da ch’i vb. gibi çeşitli adlarda belirtilen evrensel yaşam gücü kavramıyla hemen hemen eş olduğu görülmektedir. Fakat Kızılderili tradisyonlarında, Manitu teriminin başına “Yüce” sözcüğü getirildiğinde terim çok farklı bir anlam kazanır: “Yüce Manitu” tüm yaratılışı canlandıran, ahengi sağlayan, her şeyin en güçlüsü olan “Ulu Ruh” anlamına gelir.[4]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/baris_cubugu.jpg

Barış Çubuğu

Barış çubuğu Kuzey Amerika yerlileri arasında ritüel amaçlı kullanılan tütün çubuğu. Calumet veya şaman piposu şeklinde de adlandırılır.

Barış çubuğu yapımında genellikle kızıl pipo taşı veya Güney Dakota'daki Big Stone Lake'in batısındaki Coteau des Prairies'den çıkarılan kızıl kil (catlinite) kullanılır.[5]

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/buhar_kulubesi_ritueli.jpg

Buhar Kulübesi Ritüeli

Arınma ritüellerinde kullanılan buhar kulübesi

Buhar kulübesi Kuzey Amerika yerlileri tarafından kullanılan törensel buhar banyosunun gerçekleştirildiği küçük yapıdır. Çeşitli stillerde buhar kulübeleri vardır. Kubbeli olanları kadar, Kızılderili çadırları (tipi ) gibi olanları hatta yerde açılmış basit bir çukur şeklinde olanları da bulunur. Kulübe dışında yakılan ateşte kızdırılan taşlar kulübenin ortasındaki bir deliğe yerleştirilerek kulübede yüksek sıcaklık sağlanır.

Kızılderili ritüel ve gelenekleri bölgeden bölgeye, kabileden kabileye değişmekle birlikte ritüellerde genellikle dualar, davul çalma ve ruhlar dünyasına armağanlar sunma gibi unsurları içerir. Dua, şükür vb. amaçlarla kullanılan buhar kulübesi bir arınma ayinidir, ayin öncesinde ve sırasında kimi kabilelerde oruçla ve/veya sessizlikle ayin icra edilir.[6]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/gunes_dansi.jpg

Güneş Dansı

Güneş Dansı, bazı Kuzey Amerika yerli halkları tarafından icra edilen dini bir seremonidir.

Farklı yerli ulusları Güneş Dansını farklı şekillerde icra etmelerine rağmen törenlerdeki, dans etme, şarkı söyleme, davul çalma, vizyon tecrübesi, oruç ve bazı durumlarda vücuda çeşitli maddeler batırma (piercing) ve et sunuları gibi çoğu ortak unsuru içermektedir.[7]

Potlaç

Potlaç, bir tür Kızılderili'lerin değiş tokuş şeklinde gerçekleşen bayramlarına Şinok dilinde verilen isim.

Potlaç bölgenin ticaret ve ulaşımda kullanılan Şinok diliyle bütün batı kıyısına yayılmıştır, hem beslemek hem de tüketmek anlamındadır.

O zamanlar Kabilenin yıl boyunca çektiği sıkıntıların atlatıldığı, herkesin mutlu olduğu baharda yapılan ve bir ay süren Potlaç, bol müzikli ve danslı geçerdi. Herkesin elinde kalan giysi, yiyecek ve içecekler bir araya toplanır, kabile yaşlılarının denetiminde herkese eşit biçimde dağıtılırdı. Yediklerini yer, yiyemediklerini yakarlar, postları da paylaşırlardı. Burada amaç, farklılıkların sürekli olmamasını sağlamaktı. Eşitsizliği önlemek için tekrar eşitlik noktasına dönmekti.

Bu armağan şenlikleri düğün ve cenaze törenlerinde, yeni bir kutsal direğin dikilmesi veya olağanüstü zenginlikte bir balık avının gerçekleşmesinin de kutlanmasında yapılıyordu. Tlingit, Hayda, Çimşiyan, Kakiutl ve Bilhula oymakları araştırmacılara zengin malzeme sağlamışlardır.

Beyazdut
23-10-10, 01:14
Kiklad Uygarlığı

http://www.kairos.com.ua/forms/kiklad3_.jpg

http://www.kairos.com.ua/forms/kiklad2_.jpg

http://www.kairos.com.ua/forms/kiklad1_.jpg

Kiklad Uygarlığı

Kiklad Uygarlığı, (diğer adları ile Kiklad Kültürü, Kikladik Periyot) Ege Denizi içinde kalan, bugün Tavşan Adaları olarak adlandırılan, adalarda yaşayan Kikladlar'ın M.Ö.3000-M.Ö.2000 yılları arasında, Erken Tunç Çağı'nda kurdukları medeniyet.

Köken

Yapılan tüm kazı ve araştırmalarda bulunan eserler, belirli bir çağa geldikten sonra ortaya çıkmış eserlerdir. Bulunan öğelerin hiçbiri bize hemen hemen Kikladların ne zaman, nereden buralara yerleştiği hakkında bilgi vermez. Bir çok tarihçi, Kikladların, Yunanistan topraklarına ve adalara başlayan göç hareketi sırasında buralara Anadolu'dan geldiği konusunda birleşir. Bir kısım tarihçiyse, Kikladlar'ın Truva şehirleri ile bağlantılı olduğu görüşünü savunur.
Bir başka görüşse adaların, Kikladlar'dan da önce, Karyalılar'ın bir kolu olan kavimlerce bilindiği ve Delos Adası'nda onların yaşadığı yönündedir. Fakat bu hipotez 1965 - 1965 yıllarında gerçekleştirilen kazılarda çürütülmüş, bahsedilen tarihlerde adada Kikladlar'ın çoktan yerleşmiş olduğu saptanmıştır.

Tarih

Geç Cilâlı Taş Devri'nde Kiklad Uygarlığı'nın en önemli özelliği, güneyde Girit'te doğacak olan Orta Tunç Çağı Minoan Uygarlığı'ndan çok önce yapılmış, yaşadıkları adanın saf beyaz mermerlerinden imâl edilmiş düz kadın tanrıça heykelleridir. Fakat bu eserler 20. yüzyıldan beri mezarlardan yağmalanarak pazarlanmaktadır.

Kiklad kültür ve uygarlığı zamanın değiştirici etkilerine ve toplumu şekillendiren olayların oluşuna göre üç ana bölüme ayrılarak incelenir. Erken, Orta ve Geç Kikladik Uygarlık olarak adlandırılan bu üç bölümden Erken Kiklad Dönemi M.Ö. 3000'lerde başlamış ve M.Ö. 2000'lere gelindiğinde Kiklad kültür ve Uygarlığı son demlerini yaşamış, Minoan Uygarlığı ile köklü bir kültürel etkileşime girmiştir. Ve bu nedenle M.Ö. 2000'li yılların Kiklad Uygarlığı'nın kültürel olarak mı yoksa kronolojik olarak mı bittiği konusunda görüş ayrılıkları vardır. Etkisi altında kalınan kültüre göre yapılan sınıflandırma aşağıdaki gibidir:

Arkeolojik Bulgular

Kiklad Uygarlığı alanında 1880'lerde gerçekleştirilen ilk kazıları, Atina'daki British School ve 1898 yılında Tavşan Adaları'nda birçok toprak altında kalmış şehirlerde bulunan mezarları bularak döneme Kiklad Uygarlığı adını veren Konstantin Tsountas tarafından yapılan sistematik kazı çalışmaları izlemiştir. Bu kazı çalışmaları eserlerin eski tarihlerde keşfedilip duyulmasının ardından yapılan en büyük kazı çalışmasıdır. Uzun zaman toprak altında gizli kalmış olan tüm heykel ve değerli eşyalar, ilk keşfedildikten sonra, gerek denetimsizlik gerek ise Osmanlı Devleti'nin bilinçsizliğinden dolayı yurtdışına kaçırılmış ve bir kısmı bulunmuş olan eserlerin bazı parçaları bu kaçırılmış eserler nedeni ile eksik kalmaktadır.

Kiklad Şehirleri

Kikladlar'ın hayatı yerleşik yaşam üzerine kuruluydu ve taş evlerde yaşarlardı. Yapılan kazılardan elde edilen verilere göre evlerin geneli birbirine bağlantılı iki odadan oluşurdu ve evler dikdörtgen biçimliydi. Daha sonraki kazılardan elde edilen bilgiler ise Kiklad evleri hakkında daha detaylı bilgi verir. Buna göre evlerin duvarlarındaki köşeli kesme taşlar oldukça pürüzsüz hepsi aynı boyutlardaydı. Kiklad şehirleri geleneksel Yunan şehircilik kültüründe olduğu gibi koruma amacı ile inşâ edilmiş güçlü surlar ile çevriliydi. İki bölümden oluşan tek bir duvar olan bu surların ikinci kısmı alçak, şehrin dışına bakan, ön kısmı ise yüksek olurdu, askerler alçak olan ikinci kısımda gözcülük yapardır. Bunun haricinde surların belirli noktalarında konuşlandırılmış kulelerde vardır.

Din ve İnanış

Arkeolojik bulguların azlığı nedeni ile Kikladların kültürünün genelinde olduğu gibi, dinleri hakkında da kesinliği kanıtlanmış fazla bilgi yoktur. Girit uygarlığında pek çok dinî mabet ve idol bulunmasına rağmen, Kikladların yaşam alanlarında, adalarda, sadece birkaç bulgu vardır. Yapılan kazılarda devâsâ bir kaya kütlesinin altındaki bir mağarada seramik parçalar ve bardaklar bulunmuştur, içinin yapısına ve içinde bulunan parçalara bakıldığında buranın genelde bulunan ev türünden çok farklı olduğu görülmüş ve dinî bir mabet olduğu saptanmıştır. Bu bölgeye yakın bir başka yerde daha seramik objeler bulunmuş ve ara vermeden yapılan kazılarda dinî yapı olduğu sanılan yerin çevresinde içleri değerli eşyalar ile dolu mezarlarda keşfedilmiştir. Kikladların gün yüzüne çıkarılmış olan çoğunluğu kadın figürüne sahip mermer heykelleri de Kikladların muhtemelen genel Yunan kültüründe olduğu gibi çoktanrılı bir dinleri olduğunu gösterir.

Beyazdut
23-10-10, 01:15
Konfüçyüs

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/kongmiao.jpg

Konfüçyüs Tapınağı, Konfüçyüs Konutu ve Konfüçyüs'ün Mezarı

Çin'de Konfüçyüs Felsefesi'nin kurucusu olan Konfüçyüs, dünyanın en büyük felsefecilerinden biri olarak kabul ediliyor. Konfüçyüs'ü anmak için inşa edilen Konfüçyüs Tapınağı, Konfüçyüs'ün Konutu ve Konfüçyüs'ün ailesinden gelenlerin mezarları, Çin'de 2000 yılı aşkın süre hüküm süren hanedanların, gelmiş geçmiş imparatorların Konfüçyüs'e büyük saygı gösterdiklerinin ve Konfüçyüsçülüğün gelişmesini teşvik ettiklerinin bir göstergesi olmanın yanı sıra, Çin tarihinde ve Doğu kültüründe çok önemli yer tutar.

Konfüçyüs Kimdir?

Konfüçyüs, Konfüçyüs (M.Ö. 551- M.Ö. 479)

Milattan önce 551 - 479 yılları arasında yaşamıştır. Çinli olan Konfüçyüs, bir filozof,düşünür,politikacı ve en önemlisi bir eğitimcidir. O, ne bir dini lider ve ne de bir dini statüye sahiptir. Genç yaşlarında çok başarılı bir politika kariyeri olmuştur, bir politikacı olarak ana amacı, illerde barış ve düzeni sağlamak idi. Hayatta bir kişide olması gereken sıfatları şu şekilde sıralamıştır; insanlık,yardımseverlik, iyilik ve erdemdir. Onun geliştirdiği eğitim teorisi halen Çin'de uygulanmaktadır.

Konfiçyüs'ten Sözler

Konfiçyüs'ün öğrencilerinden biri Zeng Usta dedi ki: "Kendimi günde üç kez gözden geçiririm: başkaları için tasarımlarımda sadakatsizlikte bulundum mu? Dostlarla söyleşilerimde güvenilmez duruma düştüm mü? Vaaz ettiklerim arasında kendi uygulamadıklarım var mı?"

Lu'lu yaşlı bir devlet adamının üç kez düşündükten sonra hareket ettiği söylenmişti. Konfüçyüs, bunu duyduğunda dedi ki: "İki kez düşünmek yeterlidir."

Konfüçyüs, dedi ki: "Yeterince ileriyi düşünemeyen insanların önünde dertler vardır."

Konfüçyüs, dedi ki: "Dürüstlere değer ver, onları çarpıkların üzerinde tut, böylece çarpıkların düzelmesini sağlayabilirsin."

Konfüçyüs, dedi ki: "Önderler nazik olurlarsa, halkları saygısızlığa cesaret edemez. Önderler âdil olurlarsa, halkları serkeşliğe cesaret edemez. Önderler güvenilir olurlarsa, halkları yalancılığa cesaret edemez."

Konfüçyüs, dedi ki: "İnsanların inancı yoksa, acaba ne işe yararlar? Bir araç bir güç kaynağına bağlanmazsa yol alabilir mi?"

Konfüçyüs, dedi ki: "Örnek insanlar adaleti anlar; küçük insanlar kârı anlar."

Konfüçyüs, dedi ki: "Örnek insanlar erdemle ilgilenir, küçük insanlar toprak mülkiyetiyle ilgilenir. Yönetici sınıf cezayı düşünür, alt sınıflar hayır beklerler."

Konfüçyüs, dedi ki: "Üç çeşit dost yararlı, üç çeşidi ise zararlıdır. Dostlar dürüst, içten ya da bilgili oldukları zaman yararlıdırlar. Sahteci, yaltakçı ya da fırsatçı olduklarında ise, zararlıdırlar."

Konfüçyüs, dedi ki: "Erdemli olanların söyleyecek sözleri vardır, ama söyleyecek sözleri olanların tümünde erdem yoktur. İnsancıl olanlar cesaretlidir, ama cesaretli olanların tümü insancıl değildir."

Konfüçyüs bir öğrencisine dedi ki: "Çalışarak mı bir çok şey öğrendiğimi düşünüyorsun?". Öğrenci, yanıtladı: "Evet, Öyle değil mi?" Konfüçyüs, dedi ki: "Hayır. Temellerindeki birliğe nüfuz ediyorum."

Konfüçyüs, dedi ki: "Eskiyi canlandır, ama yeniyi de bil; o zaman öğretici olabilirsin."

Konfüçyüs, dedi ki: "En azından ortaya erişmişlere yüksek şeylerden söz etmek yanlış değildir, ama ortanın altında kalanlara bunu yapmamak gerekir."

Konfüçyüs, dedi ki: "Eğitimli insanlar dingindir ama mağrur değildir. Küçük insanlar ise mağrurdur ama dingin değildir."

Konfüçyüs, dedi ki: "Örnek insanlar yumuşak huylu ve berrak düşüncelidirler. Küçük insanlar ise her zaman sinirlidirler."

Konfüçyüs, dedi ki: "Sadakat ve bağlılığı en öne yerleştir; kendin kadar iyi olmayanlarla ilişki kurma, ve hatâ yaptığında değiştirmekten çekinme."

Konfüçyüs, dedi ki: "Yakındakiler hoşnutsa uzaktakiler de gelir."

Konfüçyüs, kendisinden dört şeyi uzaklaştırmıştı: inadı yoktu, ısrarcı değildi, saplantısı yoktu ve bencil değildi.

Konfüçyüs, dedi ki: "Hizmeti öne koş, kazancı geriye; bu erdemi yüceltmek değil midir? Kendi kötülüklerinin üzerine git, başkalarınınkinin değil; bu kötülüğü arındırmak değil midir? Ve düşün ki geçici bir öfkeyle kendini unutup akrabalarına zarar vermişsin; bu kargaşa değil midir?"

Konfüçyüs Tapınağı

Konfüçyüs Tapınağı, Konfüçyüs Konutu ve Konfüçyüs soyluların mezarları, Konfüçyüs'ün memleketi Shandong eyaletinin Qufu kentinde bulunur. "Çin'deki Birinci Tapınak" olarak adlandırılan Konfüçyüs Tapınağı, Çin'in en büyük ve en tanınmış Konfüçyüs'ü anma yeridir. Konfüçyüs'ün ölümünden iki yıl sonra, yani M.Ö. 478 yılında, zamanın Lu devleti kralı, Konfüçyüs'ün kaldığı konutu tapınağa dönüştürdü. Başlangıçta yalnızca üç odaya sahip olan Konfüçyüs Tapınağı'nda Konfüçyüs'ün giysileri ve diğer eşyaları sergilendi. Tapınakta her yıl anma törenleri yapılırdı. Sonra Konfüçyüs'ün yarattığı Konfüçyüsçülük kültürü, adım adım Çin'in genel kabul gören kültürü haline geldi. Her hanedanın imparatorları tarafından sürekli olarak genişletilen Konfüçyüs Tapınağı, büyük çaplı bir yapılar topluluğu haline geldi. Qing hanedanının imparatoru Yongzheng 18. yüzyılın başlarında bir kez daha Konfüçyüs Tapınağı'nı onarıp genişletti. Konfüçyüs Tapınağı'nın boyutları bugüne kadar korundu.

Güneyden kuzeye bin metreden fazla uzunluktaki Konfüçyüs Tapınağı'nın yüzölçümü, 100.000 metre²ye ulaştı. 500 odadan oluşan Konfüçyüs Tapınağı, ölçüsü bakımından Beijing'deki Yasak Kent'in ardından ikinci büyük eski yapılar topluluğudur ve Çin'in eski çağlarına ait büyük tapınak örneği olarak kabul edilmektedir.

Konfüçyüs Tapınağı'nın mimari yapısı, feodal toplumun en yüksek tarzına, yani imparatorluk saraylarının mimari yapısına göre tasarlanmıştır. Tapınağın ana yapıları, güneyden kuzeye uzanan bir eksen hattı boyunca inşa edilmiştir. İki yanında düzenli olarak yardımcı yapılar kurulmuştur. Konfüçyüs Tapınağı'nın dokuz avlusu vardır. Tapınağın ana salonu, dokuz odaya sahiptir. 9, en büyük tek rakamdır. Çin'in feodal döneminde 9, yalnızca imparatorlar tarafından, özellikle imparatorluk saraylarında kullanılabilirdi.

Halktan insanlar 9 rakamını kullanırlarsa, ölüm cezasına çarptırılabilirlerdi.

Ancak Konfüçyüs Tapınağı, istisnadır. Öte yandan Konfüçyüs Tapınağı'nın ana salonunun önünde 5 kapı vardır. Feodal toplumun kurallarına göre, yalnızca imparatorluk yapıları, 5 sıra kapıya yapıya sahip olabilirdi. Beijing'deki Yasak Kent'in de 5 kapısı vardır.

Konfüçyüs Tapınağı'nın ana yapısı olan Dacheng Salonu, 30 metre yüksekliğinde ve doğudan batıya yaklaşık 50 metre genişliğindedir. Damı altın gibi parlayan sarı renkli kiremitlerle kaplanan Dacheng Salonu, çok görkemli bir görüntüye sahiptir. Dacheng Sarayı, Beijing'deki Yasak Kent'in Taihe Salonu'yla kıyaslanarak "Çin'in üç büyük eski salonu"ndan biri olarak kabul edilir. Salonun en çok dikkat çeken kısmı, önünde bulunan ve üzerlerinde ejderha figürleri oyulmuş 10 sütundur. 6 metre yüksekliğindeki ve 1 metre çapındaki tek bir büyük taştan yapılan her sütunun üzerindeki, çok titizlikle oyulan ejderha figürleri, birbirinden farklıdır. Çin'in eski çağlarındaki taş oyma sanatının şaheseri olarak kabul edilen bu 10 ejderhalı sütunlar, Yasak Kent'teki sütunlardan daha görkemli ve güzel görünür. 

Konfüçyüs Tapınağı'nda Çin tarihindeki her hanedana ait 2 binden fazla anıt tablet korunur. Bu tabletlerden 50'sinin üzerinde imparatorların yazısı vardır. Bu, Konfüçyüs'ün Çin'in feodal toplumundaki yüksek konumunu yansıtır.

Konfüçyüs Konutu

Konfüçyüs Konutu, Konfüçyüs Tapınağı'nın yanında bulunur. Konfüçyüs'ün torunları bu konutta oturmuştu. Bu konut, Çin'in Ming ve Qing hanedanları dönemindeki imparator sarayı dışındaki en büyük konuttur.

Çin tarihinde hüküm süren Song ve Jin hanedanları döneminde (12-13. yüzyılda) inşa edilmeye başlayan Konfüçyüs Konutu, feodal toplumda yaşayan aristokratlara ait tipik bir konuttur. 500 odaya sahip olan ve 50.000 metre² genişliğindeki Konfüçyüs Konutu'nun büyüklüğü ve yapısı, özgün özellikler taşır. Konutun ön kısmı çalışma yeri, arka kısmı yaşam bölgesidir. Konfüçyüs Konutu'nda tarihi dosyalar ve her hanedan dönemine ait kıyafetler ile eşyalar da dahil birçok yüksek değerli tarihi eser korunmaktadır.

Konfiçyüs'ün Mezarı

Konfüçyüs ve Konfüçyüs'ün torunlarına ait mezar alanı, şu anda dünyada en uzun zamandır kullanılan ve bir aileye ait en geniş mezar alanıdır. 2 kilometre²'yi kapsayan alanda 2500 yıl içinde Konfüçyüs ailesine ait 100.000'den fazla mezar bulunuyor. Burada korunan mezar taşlarının sayısı, Han hanedanı itibarıyla 5.000'i geçmiştir. Konfüçyüs soyunun mezarları topluluğu, Çin'in her hanedanı dönemindeki siyasi, ekonomik ve kültürel gelişme ile değişen cenaze törenlerinin araştırılması için çok değerli malzemeler sağlar.

Dünyaca tanınmış olan Konfüçyüs Tapınağı, Konfüçyüs Konutu ve Konfüçyüs mezarları, zengin kültürel birikim yansıtmanın yanı sıra yüksek değerli doğa mirasları olarak da kabul ediliyor. Konfüçyüs Tapınağı, konut ve mezar alanında yetişen 17.000'den fazla yaşlı ve ünlü ağaç, bu üç yerin gelişme sürecine tanıklık etmiştir ve eski çağların iklimi ile ekolojik sisteminin araştırılması için değerli malzemeler sağlar.

Barındırdığı derin kültür birikimi, uzun geçmişi, büyüklüğü, zengin ve değerli tarihi eserleriyle tanınmış olan Konfüçyüs Tapınağı, Konfüçyüs Konutu ve Konfüçyüs'ün soyundan gelenlerin mezarları topluluğu, 1994 yılında UNESCO tarafından "Dünya Kültür Mirasları Listesi"ne alındı

Beyazdut
23-10-10, 01:16
Lemuria

Lemuria, bir zamanlar Hint veya Pasifik okyanusunda bulunduğu varsayılan kayıp bir kıta için kullanılan varsayımsal terimdir.

Teori olarak ortaya atılmasının nedeni, biyolojik coğrafyadaki kopukluklardır. Lemur maymunları bugün sadece Madagaskar ve çevre adalarda yaşamaktadır. Fakat Pakistan ve Malezya gibi ülkelerde lemur fosilleri bulunmuştur. Buna karşın Afrika ve Ortadoğu’da hiçbir lemur izi yoktur. İşte bu durum, Lemuria adı verilen kayıp kıta teorisine yol açmıştır. Jeolojist Philip Sclater, Madagaskar ve Hindistan’ın bir zamanlar aynı kıtanın parçaları olduğunu öne sürmüştür. Daha sonra pek çok Darwinci biyolog, fosil zincirindeki eksiklikleri Lemuria’ya ya da benzeri kayıp kıta veya kıtalara bağlama eğilimi göstermişlerdir.

Modern tektonik plakalar ve kıtaların sürüklenişi teorileri, Lemuria varsayımını büyük ölçüde geçersiz kılmıştır. Fakat buna rağmen teori, gizemci akımlar içinde yaşamını devam ettirmektedir. Ayrıca Tamiller ve bazı Hint topluluklarında da böyle bir inanış bulunmaktadır.

Lemuria, yazılı pek çok kayıtta geçmekle birlikte hepsinde içeriğin niteliğine göre farklılıklar göstermektedir. Ortak olan tek yön, bu kıtanın antik zamanlarda var olup sonradan bir afet sonucunda okyanusun sularına gömüldüğüdür.

Lemuria’nın okült ve gizemci yazına ilk girişi Helena Blavatsky’nin vasıtasıyla olmuştur. Blavatsky, 1880’lerde kendisine Mahatmalar tarafında Dzyan Kitabı (Book of Dzyan) adında Atlantis öncesi döneme ait antik bir kitabın gösterildiğini iddia etmiştir. Blavatsky’nin karmaşık kozmolojisine göre yedi adet Kök Irk’tan üçüncüsü Lemuria’da yaşamaktaydı. Bu ırk hermafroditti, yani fertler hem eril hem de dişil özellikler gösteriyor ve yumurtlayarak çoğalıyorlardı. Lemurialılardan önceki ikinci kök ırk ise, Hyperborea adı verilen efsanevi kuzey ülkesinde yerleşikti.

Blavaktsy’ye göre, memelilerin yaratılışından sonra Lemurialılardan bazıları canavarlaştılar. Buna kızan tanrılar Lemuria’yı yerin dibine batırarak Atlantis üzerinde akıl sahibi dördüncü kök ırkı yarattılar.

1894 yılında Frederick Spencer Oliver, İki Gezegende Yerleşik Bir Adam (A Dweller on Two Planets) adlı kitabında Lemuria adı verilen batık bir adadan kalan canlıların Kaliforniya’daki Shasta dağında yaşadıklarını iddia etti. Beyaz kıyafetler giyen bu insanlar dağın içindeki tünellerde yaşıyor ve çok nadir yüzeye çıkıyorlardı. Bu görüşü savunmaya devam eden çok okült akım olmuştur.

Tamil inanışında geçen batık krallık Kumari Kandam’ın Lemuria ile ilişkilendirilmiştir. Tamil kültüründeki Cilappatikaram ve Manimekalai efsanelerinde güneyde yer alan ama şu an sular altında olan ülkelerden gelmiş Dravidyenlerden bahsedilmektedir.

Therion - Lemuria

okyanusta,derinliklerde
öfkeli dalgaların altında,anılara sarılmış,bulacaksın
gemi enkazları,yollarını şaşırmışlardı

kaptan, buldun mu
MU kıtasını,denizcilerin Eldoradosu'nu?
veya düşlerde battın mı veya Sirenlerin senfonisinde
gemini kaybettin mi?

denizciler denizde yol alırken
Lemuria'nın rüyasının doğru olduğunu gösterirler
bir kıta kayboldu o tekrar bulacak
anemon çiçeğinin şarkısının derinlerden gelen çağrısını dinle
gemiye girmeye cesaret eder miydin
deniz dibindeki dünyanın aşağıdan gelen sesini dinle
Mu kıtası yıldızlara yakın
denizin kollarında hipnotize olmuş yaşayacaksın

Narayana'nın çağrısı
Lemuria'nın üstündeki yedi baş,yüksel

denizciler denizde yol alırken
Lemuria'nın rüyasının doğru olduğunu gösterirler
bir kıta kayboldu o tekrar bulacak
anemon çiçeğinin şarkısının derinlerden gelen çağrısını dinle
gemiye girmeye cesaret eder miydin
deniz dibindeki dünyanın aşağıdan gelen sesini dinle
Mu kıtası yıldızlara yakın
denizin kollarında hipnotize olmuş yaşayacaksın

Beyazdut
23-10-10, 01:17
Lidyalılar

Lidyalılar (The Lydians)

Lidyalılar, Almanca Lyd(i)er (pl.), Fransızca Lydiens (pl.), İngilizce Lydians.

Batı Anadolu'da devlet kurmuş eski bir kavim. Anadolu'da Tunç Çağından itibaren M.Ö. 2. bin yılın ikinci yarısında hüküm süren Lidya uygarlığı toprakları.

Yer olarak kabaca Anadolu'nun batısıdır. Esas olarak Gediz (Hermos) Irmağı ve Küçük Menderes (Kaistos) Irmaklarının vadilerini kapsayan bölgedir. Kuzeyinde Mysia, güneyinde Karia, doğusunda Frigya, batısında ise Ionia bölgeleri bulunmaktadır.
Asıl merkezleri, Menderes ve Gediz nehirleri vadileriydi. Ülke güneyinde Karya, doğusunda Frigya, batısında Eolya, kuzeyinde Temnos Dağları ile çevrilidir.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/lydian.jpg

Yunan efsanelerine dayanarak, M.Ö. 700'lerde Mermnad veya Şahin Kralları adı ile kaynaklarda geçen Lidya Sülalesinin adı, Lidas'tan gelmiştir. İlk kralları Giges'tir. Giges, ülkesinin ticaret ve imarına önem vererek, merkezleri Efes'ten Mezopotamya'daki Sus şehrine kadar giden “Kral Yolu”nu yaptırdı. Kimmerlerin M.Ö. 670'te saldırısına karşı dayanan Giges, daha sonraki taarruzlarda kendini müdafaa edemeyince, 662'de öldürüldü.

Yerine oğlu Ardis geçti. Sard hariç, Kimmerler tarafından tahrip edilen ülkelerini müdafaa edebilmek için, Asurlulardan yardım istedi. Lidya ülkesi Asurluların ittifakı ile Kimmerlerin işgalinden kurtuldu. Fakat, kendilerini bir daha toplayamadılar. Sadiyat, Alyat (M.Ö. 617-560) krallığı devrinde Kızılırmak'a kadar genişlemişlerse de Medler tarafından durdurulmuşlardır.

Alyat'tan sonra Lidya Kralı olan Krezüs (M.Ö. 560-546) devrinde en parlak ve kötü günlerini yaşayan ülke, kültür ve sanat ilerlemesine rağmen Medlerin taarruzlarına hedef oldu. M.Ö. 546 tarihinde Kızılırmak boyunda Kurus ile yapılan muharebede ücretli askerler çekilince Krezüs yenilerek esir edildi (Bkz. Krezüs). Medler (Persler) tarafından işgal edilen Lidya ülkesi, Romalı ve Bizanslılardan sonra Türklerin eline geçti.

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/sappho2.jpg

Anadolu'nun eski ticaretinde büyük rol oynayan Kral Yolu'nu yaptırmaları, sanat eserleri ve parayı yaygın olarak kullanmalarıyla tanınan Lidyalıların merkezi Sard'ın kalıntıları, Manisa'nın Salihli kazası hudutları içinde hala mevcuttur. Güneş ve ay tanrısına tapan Lidyalılar ölülerini kaya veya toprak içine yaptıkları mezarlara koyup, üstünü toprakla yükselterek örterlerdi. Kral mezarları yüksekçe olup, mozak tipindeydi.

Lidya'da üç kral hanedanı hüküm sürmüştür. Birincisi "Atyadlar", ikincisi "Heraklidler", üçüncüsü "Mermnadlar" Hanedanları'dır. İlk iki hanedan ve bunların kralları hakkında pek bir bilgimiz yoktur. Bu iki hanedanın M.Ö. 2. bin yılın ikinci yarısında hüküm sürdükleri biliniyor. Yapılan dilbilim çalışmaları sonucunda Lidyalılar'ın kökeninin Anadolu'nun Tunç Çağına kadar gittiği anlaşılıyor. Önceleri Hint,Avrupa dil grubundan olduğu şeklinde tanıtılan Lidya dili,bugün Tarihçi Heredot'un aktardığı gibi, Orta Asya kökenli bir millet olarak, Ural-Altay dil grubu'ndan bir dil kullandıkları, son verilerle kesinlik kazanmış ve lidya dil grubu Arkeoloji Tarihinde yerini almıştır...

Lidyalıların bilinen en parlak dönemi M.Ö. 700-550 yılları arasıdır. Bu dönem aynı zamanda Mermnadlar Hanedanı dönemidir. Lidya adı Mermnadlar Hanedanının ilk kralı olan Gyges'ten itibaren kullanılmaya başlanmıştır.

Gyges hakkında bildiklerimizi Yunanlı tarihçi Heredotos'tan öğrenmekteyiz.

Heredotos, Gyges'in Miletos, Smirna ve Kolophon (Değirmendere)'a karşı saldırgan bir politika izlediğini söylemiştir. Gyges'ten sonra sırasıyla Ardys, Sadyattes, Alyattes ve Kroisos hüküm sürmüşlerdir. Yine Heredotos, Alyattes'in Smirna ve Klazomenai (Urla) kent devletlerine saldırdığını söylemiştir. Fakat Alyattes, Klazomenaililer'le yaptığı savaşta yenilmiştir.

Yine Lidyalıların doğudaki Medlerle Kızılırmak yöresinde yaptıkları savaş Alyattes döneminde olmuştur. İşte bu savaş sırasında Miletos'lu Thales ilk Güneş tutulmasını doğru olarak tahmin etmiştir (M.Ö. 28.05.585).

Lidyalılar'ın Yunanlılar'la en fazla ilişki kurdukları dönem Kroisos (560-547) dönemidir. Kroisos'da Ionia kent devletlerine karşı saldırgan bir politika izlemiştir. Fakat adalarda oturanlarla iyi ilişkiler içine girmiştir.

M.Ö. 546 yılında Persler, Lidya Krallığının başkenti Sardes'i ele geçirip Lidya Krallığına son vermişlerdir. Böylelikle Anadolu 200 yıl boyunca Pers egemenliğine girmiştir.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/lydian-coins.jpg

Lidya'nın insanlık tarihine en büyük katkısı "sikke"yi icat etmiş olmalarıdır. Başkent Sardes'in içinden geçen Paktalos Irmağı'nın alüvyonlarında doğal olarak bulanan altın-gümüş karışımı "elektron" madeninden basılan ilk sikkelerin üzerinde Lidya Krallığının arması olan Aslanbaşı bulunuyordu. İlk Lidya sikkeleri muhtemelen Alyattes döneminde basılmıştır. Sikke basımının daha iyi bir duruma gelmesi ve elektron yerine altın ve gümüşten ayrı olarak sikke basımı Kral Kroisos zamanında ortaya çıkmıştır.

Seramik kapların özelliğinden Lidyalıların batıdaki komşuları Ionia ile çok öncelere giden bir ilişkileri olduğu saptanmıştır. Yine Lidyalılar'ın Yunanlılar'la ticari ilişkilerinin yanı sıra dinsel ilişkileri de vardı. Lidya dininde en önemli kültler ana tanrıça-Artimu (Artemis-Kybele), Luvi tanrıçası-Kuvava, tarım tanrıları-Baki (Dionysos), yağmur tanrısı-Leus (Zeus) ve mezarların koruyucusu-Santas'dır. Lidyalılar ilk parayı kullanan devlettir.

Lidya, Anadolu'da Tunç Çağından itibaren M.Ö. 2. bin yılın ikinci yarısında hüküm süren Lidya uygarlığı toprakları.

Yer olarak kabaca Anadolu'nun batısıdır. Esas olarak Gediz (Hermos) Irmağı ve Küçük Menderes (Kaistos) Irmaklarının vadilerini kapsayan bölgedir.

Kuzeyinde Mysia, güneyinde Karia, doğusunda Frigya, batısında ise Ionia bölgeleri bulunmaktadır.

Lidya'da üç kral hanedanı hüküm sürmüştür. Birincisi "Atyadlar", ikincisi "Heraklidler", üçüncüsü "Mermnadlar" Hanedanları'dır. İlk iki hanedan ve bunların kralları hakkında pek bir bilgimiz yoktur. Bu iki hanedanın M.Ö. 2. bin yılın ikinci yarısında hüküm sürdükleri biliniyor. Yapılan dilbilim çalışmaları sonucunda Lidyalılar'ın kökeninin Anadolu'nun Tunç Çağına kadar gittiği anlaşılıyor. Önceleri Hint,Avrupa dil grubundan olduğu şeklinde tanıtılan Lidya dili,bugün Tarihçi Heredot'un aktardığı gibi, Orta Asya kökenli bir millet olarak, Ural-Altay dil grubu'ndan bir dil kullandıkları, son verilerle kesinlik kazanmış ve lidya dil grubu Arkeoloji Tarihinde yerini almıştır...

Lidyalıların bilinen en parlak dönemi M.Ö. 700-550 yılları arasıdır. Bu dönem aynı zamanda Mermnadlar Hanedanı dönemidir. Lidya adı Mermnadlar Hanedanının ilk kralı olan Gyges'ten itibaren kullanılmaya başlanmıştır.

Gyges hakkında bildiklerimizi Yunanlı tarihçi Heredotos'tan öğrenmekteyiz.

Heredotos, Gyges'in Miletos, Smirna ve Kolophon (Değirmendere)'a karşı saldırgan bir politika izlediğini söylemiştir. Gyges'ten sonra sırasıyla Ardys, Sadyattes, Alyattes ve Kroisos hüküm sürmüşlerdir. Yine Heredotos, Alyattes'in Smirna ve Klazomenai (Urla) kent devletlerine saldırdığını söylemiştir. Fakat Alyattes, Klazomenaililer'le yaptığı savaşta yenilmiştir.

Yine Lidyalıların doğudaki Medlerle Kızılırmak yöresinde yaptıkları savaş Alyattes döneminde olmuştur. İşte bu savaş sırasında Miletos'lu Thales ilk Güneş tutulmasını doğru olarak tahmin etmiştir (M.Ö. 28.05.585).

Lidyalılar'ın Yunanlılar'la en fazla ilişki kurdukları dönem Kroisos (560-547) dönemidir. Kroisos'da Ionia kent devletlerine karşı saldırgan bir politika izlemiştir. Fakat adalarda oturanlarla iyi ilişkiler içine girmiştir.

M.Ö. 546 yılında Persler, Lidya Krallığının başkenti Sardes'i ele geçirip Lidya Krallığına son vermişlerdir. Böylelikle Anadolu 200 yıl boyunca Pers egemenliğine girmiştir.

Lidya'nın insanlık tarihine en büyük katkısı "sikke"yi icat etmiş olmalarıdır. Başkent Sardes'in içinden geçen Paktalos Irmağı'nın alüvyonlarında doğal olarak bulanan altın-gümüş karışımı "elektron" madeninden basılan ilk sikkelerin üzerinde Lidya Krallığının arması olan Aslanbaşı bulunuyordu. İlk Lidya sikkeleri muhtemelen Alyattes döneminde basılmıştır. Sikke basımının daha iyi bir duruma gelmesi ve elektron yerine altın ve gümüşten ayrı olarak sikke basımı Kral Kroisos zamanında ortaya çıkmıştır.

Seramik kapların özelliğinden Lidyalıların batıdaki komşuları Ionia ile çok öncelere giden bir ilişkileri olduğu saptanmıştır. Yine Lidyalılar'ın Yunanlılar'la ticari ilişkilerinin yanı sıra dinsel ilişkileri de vardı. Lidya dininde en önemli kültler ana tanrıça-Artimu (Artemis-Kybele), Luvi tanrıçası-Kuvava, tarım tanrıları-Baki (Dionysos), yağmur tanrısı-Leus (Zeus) ve mezarların koruyucusu-Santas'dır. Lidyalılar ilk parayı kullanan devlettir.

Beyazdut
23-10-10, 01:19
Lineer A ve Phaistos Diski

http://www.lexiline.com/lexiline/phdisk5.gif

Lineer A ve Phaistos Diski

Zaman: İÖ I750-?1450
Mekân: Girit

Phaistos Diski'nin çözümü için pek çok varsayım geliştirilmiştir ve öneriler pek çok hayali yöne doğru gitmektedir: Baskça, Çince, Dravid, Yunanca, Hititçe, Luwi dili, "Pelasgi" Dili, Sami Dili, Slavca, Sümerce ve diğerleri.. Eğer çözümlerden biri doğruysa, diğerlerinin hepsi yanlıştır. YVES DOHOUX, 2000

Sir Arthur Evans yüz yıl önce Girit'te Knossos'ta "Minos Sarayı"nda "Lineer B Yazısı" adını verdiği şey için kazı yaparken, yine çoğunlukla kil tabletlere yazılı ve ona benzeyen ikinci bir yazı buldu ve buna "Lineer A Yazısı" adını verdi.

Knossos'ta ve Girit'in başka yerlerinde çoğunlukla mühür taşları üzerinde üçüncü bir tip yazı buldu ve onu da "hiyeroglifik" olarak tanımladı. Arkeolojik kayıtlara göre "hiyeroglifik", üç yazının en eskisiydi ve İÖ 2100-1700 yılına aitti.

Lineer A, ÎÖ 1750-1450 dönemindendi ve Lineer B ise Lineer A'dan sonra geliyordu. Bunun üzerine Evans üç yazının da aynı "Minos" Dili'ni yazdığını ve Lineer B'nin Lineer A'dan ve Lineer A'nın da herhalde "hiyeroglifik" yazıdan geliştiği sonucuna vardı.

Buna örnek olarak daha sonraki Mısır yazılarının Mısır hiyerogliflerinden türediğini ve hepsinin bir Mısır dilinin yazıları olduğunu gösteriyordu. Son olarak da, (Evans tarafından keşfedilmemiş olan) benzersiz Phaistos Diski vardı ve Evans bunu diğer üç yazıdan herhangi biriyle ilişkilendiremiyordu.

Günümüzde Evans'ın bu basit tablosu, Phaistos Diski'nin tecrit edilmesi dışında, terk edilmiştir. Michael Ventris 1952'de Lineer B'nin Yunanca olduğunu saptamıştı. Lineer A bir dereceye kadar çözülmüştür ama Girit Dili olmadığı kesin olan bir dille yazılmış olduğundan okunamamaktadır.

'"Hiyeroglifler"in anlamları ise bütün esrarım korumaya devam etmektedir. Dahası, her üç yazı da Girit dışında bulunmuştur ve tarihleri birbirleriyle örtüşmektedir. Bu nedenle yalnızca Girit içinde düz bir gelişme çizgisi varsayanlayız: Lineer A ve Lineer B biri diğerinin babası olmaktan çok, iki kuzen yazı olabilirler.

http://www.bilgilik.com/images/giz349.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz350.jpg

(Solda) 1907'de yapılmış bir tabloda Sir Arthur Evans Knossos'ta. Evans elinde, Girit'te keşfettiği üç yazıdan biri olan Lineer B ile yazılmış bir tablet tutuyor. (Sağda) Lineer A'nın bulunduğu önemli bir yer: Güney Girit'te Aya Triada'da Minos sarayı.

Lineer A

Lineer A'nın ilk keşiflerinin çoğu, adanın güneyindeki Aya Triada'daki bir Minos sarayının yerinde yapılmıştır. Ancak ondan sonra, bütün Ege'deki Yunan adalarında, Yunan anakarasında bir yerde ve Türkiye anakarasında (eski Miletos'ta) ve hatta Filistin'de iki yerde pek çok yazı bulunmuştur. Ancak Lineer A'yla yazılı olanların toplamı, Lineer B'den çok azdır: Bulunan 1500 metnin çoğu çok küçük ve hasarlı olup toplam 7500 karakterdir. (Oysa Lineer B karakterleri on binlercedir ve 200'den az da "hiyeroglifik" karakter bulunmuştur).

Lineer A'yı çözmede başlıca iki ipucu verimli olmuştur: Nümerik sistem ve Lineer A simgelerinin çoğunun Lineer B ile olan benzerlikleri. Hangi simgelerin rakam olduğunu teşhis etmek güç değildi: Bunlar tıpkı Lineer B'de olduğu gibi diğer simgelerden farklıydılar. Lineer A rakamları Lineer B'nin-kilerin eşidir: Kesir simgeleri ve 10 için kalın bir nokta olması dışında:

http://www.bilgilik.com/images/giz351.jpg

http://www.bilgilik.com/images/giz352.jpg

Esrarengiz Phaistos Diski. Üzerindeki baskı simgeler başka bir yazıya benzememekte ve dili hiç bilinmemektedir. Disk Güney Girit'te Phaistos'ta bir sarayın kalıntıları arasında bulunmuştur.

PHAİSTOS DİSKİ

Eski Girit'in yazıları arasında en büyük muamma kuşkusuz Phaistos diskidir. Bu 1908'de bir italyan arkeolog tarafından Güney Girit'te Phaistos'ta bir sarayın kalıntıları arasında bulunmuştur. Arkeolojik bağlamda diskin en geç İÖ 1700 yılından kaldığı saptanmıştır ki, bu da Lineer A'nın çağdaşı olduğunu göstermiştir.

Disk pişirilmiş kilden yapılmıştır ve her iki yüzünde ıslak kile bir pres ya da zımba ile bastırılmış karakterler vardır. Böylece diskin, baskının Çin'de başlamasından 2500 ve Gutenberg İncili'nden 3000 yıl önce yaratılmış dünyanın ilk basılmış belgesi olduğu söylenebilir.

Ancak Lineer A ve B'de olduğu gibi her karakteri tek tek yazmak varken neden bir pres ya da zımba kullanılmış olsun? Bu eğer belgelerin birkaç kopyasını "basmak" içinse, neden 90 yıl süren yoğun kazılarda bu yazıyla yazılmış başka bir belge bulunmamıştır? Ve Phaistos Diski üzerindeki simgelerin neden hiçbiri Girit "hiyeroglifik" yazısına, Lineer A ya da Lineer B'ye benzememektedir?

http://www.bilgilik.com/images/giz353.jpg

(Üstte) Lineer A yazılı kil tablet Minos Sarayı'nda burada bulunmuştur.

Araştırmacıların bir kısmının inandığı gibi disk Girit'e ithal edilmiş olabilir mi? Sahte bir kanıt -hatta ilk kazıyı yapanların bir oyunu- olabilir mi? Yazının anlamı konusunda pek az ipucu vardır ve güvenilir bir tek cevap bile yoktur. Simgeler hem diğer "Minos" simgelerine benzemediklerinden hem de sayıları çok az olduğundan (toplam 242 adet) çözüm konusunda pek işe yaramamaktadır ve bunların ardındaki dil tam bir bilinmeyendir.

Keşif alanı da diski kıyaslayacak başka bir arkeolojik bulgu olmadığından diskin tarihinin belirlenmesi dışında gerçek anlamda bir yardım sağlamamıştır. Diskin yazısını çözmenin tek ciddi umudu bir gün benzer yazıların bulunduğu bir yazı kütüphanesi bulmaktır.

Ancak bu durum bazı bilimadamlarını ve pek çok amatörü birbirlerinden çok farklı çözümler önermekten alıkoymamıştır (ki, bu da işin ne kadar umutsuz olduğunun bir göstergesidir). Yalnızca 1999'da İngilizce ve Fransızca iki kitap yayınlanmıştır. Bunlardan birinde proto-İyon Yunancası ile diskin tam bir çevirisi verilmiş, diğerinde diskin bir hesap aleti, bir tür "Bronz Çağı'na ait bilgisayar diski" olduğu ileri sürülmüştür.

Çince bile diskin gerçek dili olarak önerilmiştir. Pek çok profesyonel araştırmacıya göre Phaistos Diski'ni çözdüğünü iddia eden kimse "kafadan çatlak" olmalıdır. Lineer B'nin çözülmesinde Ventris'le çalışan John Chadwick yıllar boyunca hemen hemen ayda bir tane yeni disk çözümleri haberi almıştır ve bunların içinde bazı mantıklı unsurlar içerenleri analiz etmeye de devam etmektedir.

Chadwick şöyle yazıyor: "Sabırsızlığımızı frenlemeliyiz ve Kral Minos, bizzat birisinin rüyasına girip gerçek yorumu açıklasa bile, o kişinin bunun tek olası çözüm olduğuna başkalarını inandırmasının imkânsız olacağını kabul etmeliyiz."

Antikçağ'ın en gizemli yapıtlarından biri olan Phaistos diskinin bulunduğu Phaistos kenti özellikle saray kalıntılarıyla tanınır. Kent 10 15. yüzyılda istilacılar tarafından yıkılmıştır.

http://www.bilgilik.com/images/giz354.jpg

Phaistos Diski'nin bulunduğu sarayın kalıntıları. Phaistos Diski'nin en geç İÖ 1700 yılına ait olduğu anlaşılmıştır. Üzerindeki yazının çözülmesi için yapılan girişimler bugüne kadar verimli olmamıştır.

Beyazdut
23-10-10, 01:20
Mağara resimlerinin sırrı

http://www.mizahvecizgi.com/metinler/data/upimages/karikaturetimolog_resim_001_magara.JPG

Mağara Resimlerinin Sırrı

Zaman: 20 bin-10 bin yıl önce
Mekân: Batı Avrupa

Ey sen, sessiz şekil, sen de şaşırtma bizi
Sonsuzluk gibi.
JOHNKEATS, 1819

Jean-Marıe Chauvet ile iki arkadaşı 1994 yılının Aralık ayında Fransa'nın Ardeche Bölgesi'nde mağaralarda araştırma yapmaktaydılar. İnsanlığın ilk resimlerini bulmayı umuyorlardı ama o ana kadar fazla bir başarı elde edememişlerdi. Hepsi de Üst Paleolitik Dönemin (40 bin -10 bin yıl önce) görkemli yeraltı resimlerini ve Lascaux, Niaux ve diğer ünlü yerlerin resimlerini biliyorlardı. Ancak Ardeche Irmağı'nın üzerindeki tepenin derinliklerinde bulacakları şeye hiç de hazırlıklı değillerdi.

Bir yamacı tırmanınca küçük bir kaya çıkıntısına rastladılar. Arka tarafında bir moloz yığını vardı. Taşları dikkatle yoklayarak bir hava akımı aradılar.

Evet, bir hava akımı hissedebiliyorlardı. Heyecanla düşmüş taş ve toprağı kaldırınca tepenin derinliklerine inen dar bir tünel gördüler. Uzun uğraşlardan sonra geniş ve parıltılı bir yeraltı odasına indiler. Gözlerine ilk çarpan şey duvardaki kırmızı bir insan eli izi oldu: Biri çok ama çok uzun zaman önce o mağarada bulunmuştu.

Biraz ilerleyince at, aslan, bizon, suaygırı ve artık soyu tükenmiş olan tüylü mamut resimleriyle karşılaştılar. Bunlardan bir kısmı boyanmış, bir kısmı mağaranın çamur duvarlarına kazınmıştı. Karanlığı delen lambalarının ışığında mağara ayılarının iskeletleri, ateş yakılan ocaklar, meşalelerini duvarlara dayamış insanların bıraktıkları izler göründü. Araştırmacılar kendilerini kayıp ve belki de kutsal bir dünyaya tecavüz eden insanlar gibi hissediyorlardı.

http://www.bilgilik.com/images/giz116.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz117.jpg

(Solda) Rouffignac'ın resimlenmiş tavanından bir bölüm. Ortada Buzul Çağı'nda batı Avrupa'da yaşayan büyük bir mamut. Ayrıca büyük ve kıvrık boynuzlu bir tür dağ keçisi olan ibex. (Sağda) Gabillou Mağarası'nda (Dordogne, Fransa) bir "büyücü". Çizilen figürün boynuzları ve kuyruğu vardır ve dans eder gibidir. Ağzından çıkan çizginin, iki dört köşe biçimle birleşmesi Lascaux'da bulunanların eşidir.

CEVAPLANMAYAN SORULAR

Şimdiki adıyla Chauvet Mağarasının bulunması 20. yüzyılın en büyük arkeolojik keşiflerinden biriydi. Ancak pek çok arkeolojik keşif gibi bu da yanıtlaya-bileceğinden çok soru yaratmıştı.

Çıplak ayakizleri çamurda hâlâ belli olan bu insanlar bu karanlık yere ne zaman girmişlerdi? Resim yapmak için neden bu kadar derini seçmişlerdi? Bu esrarengiz yeraltı faaliyeti bugün "sanat" adım verdiğimiz şeyin kökeni miydi? Bu mağara resimleri ile Üst Paleolitik alanlardaki kazılarda çıkarılan küçük heykelcikler ve kemik, boynuz ve fildişi parçaları üzerine kazınmış figürlerle nasıl bir ilişki içindeydi? Bu sorular daha önce de sorulmuştu ama şimdi yeni bir aciliyet kazanmış oluyorlardı.

Chauvet resimlerinin yaşını saptamak nispeten kolaydı. Siyah boyadan alınan karbon örnekleri radyokarbon tarihleme yöntemiyle analiz edildi. Chauvet resimleri 720 yıl yanılma payı ile 32.410 yıl öncesine aitti. Çok gelişmiş resimler olmalarına rağmen bunlar bugüne kadar bulunmuş en eski resimlerdir.

Batı Avrupa'da Neanderthaller'in ardılları olan tam çağdaş insanın ilk görünmesine yakın yapılmışlardı. Bu nedenle yeni -ve şimdiye kadar yanıtlanmamış- bir soru daha çıkmıştı: "Sanat" uzun bir gelişme dönemi olmadan tam olarak biçimlenmiş ve gelişmiş olarak mı başlamıştı? Ve resimler neden derin mağaralarda yapılıyordu?

Mağara resimlerinin en güzel örneklerine daha çok Avrupa'da, özellikle de Kuzey ispanya ile Güney Fransa'nın dağlık kesimlerinde rastlanmakla birlikte, Türkiye sınırları içindeki en güzel mağara resmi, Antalya yakınlarındaki Katran Dağı'nda bulunan Öküzini Mağarası'nın girişindeki kazıma boğa resmidir.

http://www.bilgilik.com/images/giz118.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz119.jpg

(Solda) Mamut fildişinden yapılmış bu insan başı, bir başparmak boyundadır. Arkeolojik tekniklerin bugünkü kadar ciddi olmadığı 20. yüzyıl başlarında Brassempouy'da (Landes, Fransa) bir kazıda çıkmıştır. Sonuç olarak kesin yeri bilinmediği için günümüzde gerçekliği tartışmalıdır. (Sağda) Peche-Merle'deki (Lot, Fransa) bu doğal kaya formasyonu bir at başını akla getirmiş görünmektedir. Her iki at da bir insan elinin çevresine üflenen boyalarla oluşturulmuş insan ellerinin negatifleriyle çevrilidir. Sağdaki atta yapılan radyokarbon testi 24.600 yıllık olduğunu ortaya koymuştur.

BÜYÜK "NEDEN?" SORUSU

Yüz yıl önce araştırmacılar o zaman bilinen birkaç Üst Paleolitik Dönem resminin "yalnızca" sanat sanat içindir ilkesine göre yapıldığını ve resim yapmanın kaya duvarlara rastgele çiziktirmeler yapmaktan doğan bir zaman geçirme aracı olduğunu iddia etmişlerdi. Ancak insanların kırsalda gördükleri hayvanları çizmek için öyle büyük güçlüklerle emekleyerek, sürünerek ve tırmanarak mağaralarına girdiklerini düşünmek güçtü.

Sonra "sanat sanat içindir" kavramının "basit" olup olmadığı da haklı olarak sorgulanmıştı. Gerçekten de pek çok sanat tarihçisi, "sanat sanat içindir" diye bir şey olduğuna inanmıyordu. Sanat her zaman toplumsal bir çerçeve içindeydi ve bir amaca yönelikti.

Bu tehlikeli yeraltı seferleri için bir açıklama gelmekte gecikmedi. Fransız araştırmacısı Salomon Reinach, bunun nedeninin "iyilikçi tılsım" olduğunu iddia etti. Ona göre insanlar avladıkları hayvanlar üzerinde üstünlük sağlamak için resim yapıyorlardı. Böyle bir faaliyetin esrara bürünmesi ve insanların yaşadıkları yerden uzakta yapılması mantıklıydı. Daha sonra aslan resimleri bulunduğunda zamanın önde gelen Fransız tarihçilerinden Abbe Henri Breuil, İnsanların bunları yırtıcı hayvanın gücünü kendilerine almak için yaptıklarını söyledi.

Araştırmacılar daha sonra, bu iyilikçi tılsım açıklamasının çok basit olduğunu hissetmeye başladılar. Bu tür açıklamalar, resimlerin çeşitliliğini açıklamıyordu ve çok farklı toplum türlerinde yaşayan insanlar arasındaki zayıf benzetmelere dayanıyordu. Ayrıca gün ışığına çıkmakta olan unsurları da açıklamamaktaydı. Örneğin, resimleri yapanların resmin çizgilerini tamamlamak için kayanın biçimini kullandıkları gerçeğinin bir açıklaması yoktu.

Abbe Henri Breuil'in eski bir öğrencisi olan Andre Leroi-Gourhan, 1960'lı yıllarda ortaya yepyeni bir açıklama attı. Bu antropolog Claude Levi-Strauss tarafından geliştirilen felsefi tutum olan yapısalcılığa dayanıyordu. Yapısalcılık, insan beyninin yapısı nedeniyle bütün insanların ikili zıtlıklarla düşündüklerini iddia eder. Böylece düşüncemizin temelinde kültür:doğa, sıcak:soğuk, aydınlık:karanlık, kutsal: kutsal olmayan, çiğdişmiş, vahşi:evcil, bizonlar ve erkek:dişi gibi zıtlıklar vardır.

Leroi-Gourhan bunlardan sonuncusu üzerinde durdu. Görüşlerini sade bir biçimde açıklamaya çalışırsak Leroi-Gourhan, Üst Paleolitik Dönem'in, bütün 20 bin yılı boyunca mağaraların erkek:dişi ilkesine göre düzenlenmiş organize sığınaklar olduğuna inanıyordu.

At gibi bazı hayvanlar "erkeklik", bizon ve Avrupa bizonu gibiler "dişilik" simgesiydi. "Dişi" türler mağaraların orta kısımlarında yer alırken "erkek" türler her yana dağılmışlardı. Aslan, ayı ve diğer tehlikeli hayvanlar ise mağaraların derinliklerinde bulunuyorlardı.

Araştırmacılar şimdiki kanıtların Leroi-Gour-han'ın bu iddiasını desteklemediğini iddia etmektedir: Resimler mağaralarda rastgele yerlere çizilmişlerdir. Sonuçta, Leroi-Gourhan da bu esrarı çözememiştir,

http://www.bilgilik.com/images/giz120.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz121.jpg

(Solda) Rouffignac'taki (Dordogne, Fransa) bu at başı, mağara duvarından çıkan bir çakmak taşı üzerine resmedilmiştir. Hayvanın gövdesinin geri kalanı duvarın içinde gizli ya da ardında imiş görüntüsü verilmiştir. (Sağda) Chauvet Mağarası'nda (Ardeche, Fransa) Aslan panosu. Mağara 1994'te keşfedilmiştir. Buradaki resimlerin 30 bin yıldan eski olduğu tespit edilmiştir. Mağara duvarının yumuşak yüzeyi resimlerin yapılabilmesi için düzeltilmiş ve yine kazıyarak bazı boyanmış ayrıntıların belirginleşmesi sağlanmıştır. Bu pano mağaranın derinlikli indedir.

RUHLAR DÜNYASI

Günümüzde, yine insan beyninin "devrelerine" dayanan ve sorunlu ikili zıtlıkları işin içine sokmayan bir açıklama daha vardır. Bu, dünyada avcılık ve toplayıcılık yapan toplumların çoğunda, farklı türlerine rağmen, şamanizm adı verilebilecek bir inanç sistemi bulunduğu gözlemine dayanır. Şamanist bir toplum katmanlı bir kozmosa inanır: İnsanların yaşadıkları katman, altında ve üstündeki ruhların yaşadıkları dünyalar.

Samanların görevi ruhlarla konuşabilmek, hastaları iyileştirmek, hayvanların hareketlerini kontrol edebilmek ve havayı değiştirmek için bu katmanlara geçmektir. Bu geçişi sağlamak için değişik bir bilinçlilik durumuna geçerler. Bu durumlar hafif uzaklaşmalardan, derin translara ve rüyalara kadar değişir. Bu farklı durumda kimi zaman kendilerine güç veren ve ruhsal dünyada rehberlik yapan bir hayvan-yardımcıyla ilişki kurarlar.

Şamanist açıklamaya göre, Üst Paleolitik Dönem'de mağaralar herhalde alt dünyaya giden yollar olarak görülüyordu. Bunlara fiziksel olarak girmek, değişik bir ruhsal duruma psikolojik girişten farksız görünmüş olabilir. O öteki dünyada şamanlar hayvan-yardımcı ruhlar arayacaklardı. Meşalelerinin titrek ışığında görerek ve dokunarak, onlar için kendileriyle ürkütücü ruh dünyası arasındaki "zar" olan duvarları yoklamışlardır.

Bir ruh-hayvan bulduklarına inandıklarında hayvanı zardan bu yana geçmesi için ikna etmişler, sonra da resim yapıcılar olarak hünerlerini kullanıp aslında bir görüntü olan şeyi kaya üzerinde "sabitleştirmiş"lerdir. Resim ile kaya arasındaki bu yakın ilişki, mağara duvarlarına çizilen pek çok resmin neden kaya yüzeyinin bir parçası olduğunu ya da neden kayadan çıkarmış gibi göründüğünü açıklar.

Diğer yandan bazı resimler o kadar büyük ve karmaşıktır ki, bunlar herhalde tek tek kişilerden çok gruplar tarafından yapılmış olabilir. O dönemde yaşayan insanlar bu gösterişli resimler karşısında, kendilerini mağaraların derinliklerinde bekleyen ve henüz ulaşamadıkları şeylere hazırlamış olabilirler.

Şamanizm, dinamik bir inanç ve ideoloji sistemiydi ve üstelik insanlar tarafından farklı toplumsal koşullar altında değiştirilebilirdi. Alt dünyaya girildiğine inanç gibi şeyler, herhalde Üst Paleolitik Dönem'de aynı kalmıştır, ancak binyıl devam ettikçe diğer unsurlar hiç kuşkusuz değişime uğramıştır.

Chauvet Mağarasının ve diğer yeraltı "galerilerinin ortaya attığı büyük soruların bazıları şamanist açıklamayla cevaplanmaktadır. Ama diğerleri, cevapsız kalmaya hâlâ devam etmektedir. Örneğin, bizon resminin anlamı atınkinden nasıl farklıdır?

Bir kemik parçasına yapılan at resmi ile yeraltındaki mağaraya çizilen at resmi farklı şeyler midir? Bunları bilemiyoruz. Keats'in, Yunan Vazosu şiirinde olduğu gibi sessiz görüntüler "bizi sonsuzluk gibi şaşırtmaktadır. Yine de Chauvet'de ve diğer resimli mağaralarda elimizi uzatıp ilk "gerçek insan"ın kayıp dünyasına -hemen hemen- dokunabiliriz.

http://www.bilgilik.com/images/giz122.jpg

Lascaux'da (Dordogne, Fransa) gayet süslü Axial Galeri. Tavana resmedilen atlar, Avrupa bizonları ve çeşitli işaretleri seyirciyi sarar gibidir.

Beyazdut
23-10-10, 01:21
Mayalar

Orta Amerika'nın Kızılderili halkı. Kelimenin tam anlamıyla maya, Yucatan yarımadası yerlilerine ve onların anadillerine verilen addır. Bununla birlikte, eski maya medeniyeti. Mayaların kültür bölgesi veya maya-kişe dil gruplarını belirtmek gibi çeşitli ve geniş anlamlar da taşır.

http://www.wz-newsline.de/mediaarchiv/grab_pic.php?id=41197&width=300&height=249

Modern Yucatan Mayaları

Günümüzde, Mayalar etnik yönden, Yucatan yarımadasındaki nüfusun en büyük kısmını meydana getirirler. Fizik olarak kısa boylu (boy ortalaması: erkeklerde, 1,55 m; kadınlarda, 1,42 m'dir), kuvvetli yapılı, son derece yuvarlak kafalı, derileri bakır renginde veya siyahla koyu kahverengi arası, düz, kalın saçlı insanlardır. Birçoğunun gözlerinde epikantus vardır. Kültür yönünden, yerli hayat seviyesi köklü değişimlere uğramıştır: bu değişim, ilkin İspanyol fetih ve sömürgeleştirmesiyle, daha sonra da, batı sanayi medeniyetinin etkisiyle oldu. Bu etkenler yarımadanın doğu kısmında (Quintana Roo) çok daha az duyuldu. Bölge halkı sömürgeleştirme sırasında İspanyollara karşı ayaklandı ve büyük bir inatla geleneklerini korudu.

1847'de, Meksika'nın bağımsızlığını kazanmasından sonra, Yucatan'ın, İspanyolların üç yüzyıldan beri sömürgeler kurdukları bölgelerde yaşayan yerliler, beyaz şeflerine karşı ayaklandılar (Kastlar savaşı). Ayaklanma 1850'de bastırıldığı zaman bir kısım halk Quintana Roo cengellerine kaçtılar ve burada 1901'e kadar silâhlı direnmeye devam ettiler. Hattâ bu tarihten sonra bile, Quintana Roo'nun iç kısımlarında yaşayan yerli topluluklar ayrı yaşama siyasetini sürdürdüler ve Federal hükümetin herhangi bir müdahalesine karşı koydular ve siyasi bakımdan geleneksel kabile teşkilâtına döndüler, fakat 1935'ten itibaren Meksika milletinin bir parçası olma eğilimini gösterdiler.

http://www.bestday.com/_Lib/Images/Bestday/Merida_Yucatan/INFO_Fachada.jpg

Eski Mayalar

Bölge, İspanyolöncesi maya medeniyetinin yayıldığı alan şu bölgeleri kapsar: bugünkü Guatemala ve İngiliz Hondurası'nın tümü; Batı Honduras; El Salvador ve Meksika'da, Chiapas ve Tabasco'nun doğu kısımları; Campeche ve Yucatan devletleri ve Quintana Roo bölgesi. Bu coğrafi alan, Avrupalıların keşfi sırasında maya-kişe dili konuşulan alanla hemen hemen aynıdır. Yalnız Huaxtec'ler (Huastec'ler) maya-kişe dil grubuna ait bir dil konuşmakla birlikte, ispanyolöncesi maya sahasının dışında kalırlar.

Arkeologlar, Huaxtec'lerin dil yönünden akraba sayıldıkları Mayalardan, çok eski bir tarihte (belki M.Ö. 1000 yılında veya daha da önce) ayrıldıklarını ve huaxtec kültürünün diğer maya kültürlerinden geniş ölçüde farklı olduğunu ortaya koydular. Buna karşılık fetih sırasında, Guatemala'nın pasifik kıyılarında ve Lempa ırmağının güneydoğusunda El Salvador'da oturan Pipil'leri de eski maya alanına sokmak gerekir. Pipil'ler Orta Meksika'nın nahuatl dilinin değişik bir şekli olan nahuat dilini konuşurlardı. Bununla birlikte arkeologlar Pipil'lerin oturduğu bölgenin, Guatemala dağlık bölgelerinin ve Batı Honduras'ın tarihiyle yakından bağlantılı olduğunu ispatladılar.

Hem coğrafya, hem tarih açısından Maya'yı üç kısma ayırmak mümkündür:

1. Kuzey Maya, 18 derece 30' kuzey enlemini geçen Yucatan yarımadasını kapsar;
2. Merkezi Maya, bu çizginin güneyindeki ovalar ve dağ etekleriyle Chiapas-Guatemala dağlık bölgelerinin kuzeyini kapsar;
3. Güney Maya, Chiapas Guatemala dağlık bölgelerini, Guatemala'nın pasifik kıyılarının batısına düşen kısmını içine alır.

Kültür yönünden Maya, etnologların Meso-Amerika adını verdikleri geniş kültür alanının güney kısmını teşkil eder. Meso-Amerika, Merkezi ve Güney Meksika'yı, İngiliz Hondurası'nı, Guatemala'yı, Batı Honduras'ı ve El Salvador'u kapsar. Bölgesel ayrılıklara rağmen, İspanyolöncesi devirlerde Maya'da gelişen medeniyetler temel olarak yerleşik tarımın köklerini de kapsayan ortak bir kültürü paylaşır. Bu kültürün başlangıcı M.Ö. 1000 yılından öncesine kadar çıkar.

http://html.rincondelvago.com/files/0/9/8/000180980.jpg

İlk Devirler

Botanikçiler Chiapas-Guatemala dağlık bölgesini, ekilen bitkilerin gelişmesi yönünden önemli bir merkez kabul ederler. Bu bitkilerin başlıcaları fasulye (Phaseolus vulgaris) ve mısır çeşitleridir. Mısırın anavatanının Güney Amerika olduğu ve Guatemala dağlık bölgesinde Tripsacum cinsinden yabani bir bitkiyle melezleştirme yoluyla, yalnız ılıman bölgelerde değil, aynı zamanda rutubetli tropikal ovalarda da yetişmesini sağlayacak birtakım özellikler kazandığı sanılır. Bu, Güney Maya'ya, ilk-maya (proto-maya) kültürünün gelişmesi alanında bir öncelik kazandırır. 1940'ların sonunda keşfedilen arkeoloji buluntuları bu bölgede, diğer kesimlerdekine benzer bir kültürün geliştiğini ortaya çıkardı. Maya bölgesindeki yerleşik kültürlerin ilk devrine Gelişme devresi, Arkaik veya Klasiköncesi devir adı verilir. Aşağı yukarı M.S. 200'de son bulan bu devrin kesin başlangıç tarihini vermeye yetmez. Bununla birlikte, Meso-Amerika'nın diğer kısımlarıyla karşılaştırmalar yaparak, bulunan en eski kültür kalıntılarının M.Ö. 1000 yılına veya daha da önceye ait olduğu söylenebilir. Guatemala'nın dış mahallelerindeki çukurlarda bulunan aile kalıntıları, Güney Maya sahasında insan yaşadığının en eski delilleridir. Bu kalıntılar, mısırı olduğu kadar diğer bitkileri de yetiştirdikleri sanılan yerleşik halka aittir. Bu insanlar, sırıklardan yapılmış, saz damlı, kerpic evlerde topluluklar halinde yaşarlardı. Kılıçlarını ve kazmalarını cama benzer çok sert bir volkanik taştan, taş baltalarını da yeşil taştan yaparlardı. Ayrıca sepet, hasır da örerlerdi. Çok güzel çömlekler, pişmiş topraktan insan veya maymun figürleri, kalıplar ve mühürler de meydana getirdiler. Bu kültür, Merkezi Meksika'nın arkaik kültürlerine yakın bir seviyededir.

http://www.picturesofrecord.com/mesoamerican2012.jpg

Milât öncesinin son yüzyıllarından miladi tarihin başlarına kadar süren devir, Güney Maya'da kültürün en çok geliştiği bir dönemdir. Guatemala'nın güneybatısında arkeolojik bir bölge olan Kaminaljuyu'daki 200 küçük tepenin büyük bir kısmı bu dönemde yapılmıştır. Bu tepeciklerin en büyüğü piramit şeklinde bir platformdur (yüksk. 20 m), içinde hücre şeklinde iki mezarlık bulunur. Bu odalardan birinin ortasında, tahta bir platformun üzerinde hükümdarın cesedi uzanır. Etrafını çeviren birçok insan cesedinin ona öbür dünya yolculuğunda arkadaşlık etmesi için kurban edildiği sanılır. Ayrıca, yeşim taşı, kemik, deniz kabuğu, pirit süslemeleri ve yığın halinde zarif çömlekler gibi zengin mezar sunguları da etrafını sarar. Bu derece ince iş ve emekle meydana getirilen mezar, insanlar arasındaki sosyal ilişkilerin ne kadar geliştiğini ortaya koyar. Pasifik kıyılarında da büyük arkeolojik bölgelerin olduğu bilinir. Merkezi Maya'da insanların yaşadığını gösteren en eski kalıntılar, çömlekler, taş ve kemikten yapılmış âletler ve deniz kabuğu süslemeleridir. Bu kalıntılar, Guatemala'nın Peten idare bölgesindeki Uaxactun harabelerinde, daha sonraki bir devre ait olan yapıların altındaki bir yığınakta bulunmuştur. Değirmen taşlarına rastlanmaması, bu devirde Merkezi Maya'da henüz mısır yetiştirilmediğini gösterir.


http://tbn0.google.com/images?q=tbn:MntWvvOuuDQsXM:http://www.latinamericanstudies.org/maya/uaxactun-1.jpg

Uaxactun'da veya Merkezi Maya'nın herhangi bir bölgesinde, bulunan en eski binalar bu yığınaktan daha sonraki bir devre aittir. Burası merdivenli ve yassı piramit şeklinde dış duvarları, alçıdan yapılmış garip insan yüzleriyle süslü bir tapınağın temelidir. Bu tapınağın milâdi yıl ile M.S. 250 arasında yapıldığı sanılır. Kuzey Maya'da 1940'tan sonra yapılan araştırmalar, bu bölgeye yerleşme tarihinin Maya'nın diğer bölümleri kadar eski olduğunu ortaya koyar. Yucatan'daki yapı mimarisinin başlangıcı da, Peten idare bölgesindeki kadar eskidir. Yaxuna'daki (Yucatan) yüksek suni tepeciğin yukarıda adı geçen Uaxactun tapınağıyla aynı devre ait olduğu sanılır.

http://digilander.libero.it/felice/Foto/Uaxactun.jpg

Klasik Devir

M.S. 300'den 900'e doğru merkezi bölgede gelişen medeniyet, hem Maya'nın en parlak, hem de İspanyolöncesi Amerika'nın en önemli medeniyetiydi. Silavanus Griswold Morley bu döneme "Eski Maya imparatorluğu" adını verdi. Bu parlak dönemi niteleyen özellikler şunlardır: büyük mimari gelişme ve tonozlu taş binalar; yüksek piramitlerin tepesindeki tapınaklar (bu tapınakların en yükseği Tikal'deki IV. tapınaktır; yüksk. 70 m); heykelcilik, resim ve süslü çömleklerde büyük bir gelişme; hiyeroglif yazısı; ileri matematik (sıfır kavramı, sayı ve işaretler sistemi v.b.); astronomi alanında görülen büyük gelişmeler; karmaşık takvim hesapları ("cüzün hesap") dikilitaş kültü ve tabiat kuvvetleriyle doğrudan doğruya ilişkisi olmayan tanrılar.Bu özellikler, J. Eric S. Thompson'ın dediği gibi "hiyerarşik kültür"ü meydana getirir. Bunlar, köy kültürünün unsurlarını gölgede bırakan, şehir kültürünün özellikleridir. Köy kültürünün unsurlarını çiftlik ve besin üretimi faaliyetleri, ev sanayileri ve doğrudan doğruya tabiat kuvvetlerine bağlı basit bir din meydana getiriyordu. Karmaşık takvim hesapları (zamanı ölçmek için yapılan uzun hesap sistemi) ve dikilitaş kültü, klasik maya medeniyetinin en orijinal özelliklerindendir.

http://www.mysteria3000.de/images/magazin/02/maya001.jpg

Kültür Merkezleri

Klasik maya medeniyeti merkezlerinin, Tikal (Peten idare bölgesi, Guatemala), Halenque (Chiapas, Mexico) ve Copan (Honduras) olduğu sanılır. Diğer önemli yerler şunlardır: Usumacinta ırmağının drenajındaki (Meksika-Guatemala) Bonampak, Yaxchilan ve Piedras Wegras; Uaxactun ve Holmul (Peten departmanı, Guatemala); Calakmul (Güney Campeche, Meksika); San Jose (İngiliz Hondurası) ve Aşağı Montagne vadisindeki (Guatemala) Qairigua. Bazı akeologlar, bu merkezlerin birer gerçek şehir olduğunu kabul etmezler, onlara âyin merkezleri demeyi tercih ederler. Bu merkezlerin, bir şehir kadar geniş olduğu ve böylelikle nüfuslarının da çok olabileceği göz önünde bulundurulursa, bu merkezlerin dini olduğu kadar siyasi ve ticari merkez rolünü de oynamış olması muhtemeldir. Güney Maya.

Klasik dönem boyunca, Güney Maya ile Merkezi Meksika arasında sıkı ilişkiler kuruldu. M.S. 300 ve 600 yılları arasında Kaminaljuyu. Merkezi Meksika etkilerini, Copan'ın aşağısındaki Guatemala dağlık bölgelerine yayma merkezi hizmetini gördü. 1930'ların sonlarında, Alfred Vincent Kidder ve arkadaşlarının Kaminaljuyu'daki büyük mezarlarda ortaya çıkardıkları buluntular. Maya bölgesiyle Meksika vadisinin büyük bir merkezi olan Teotihuacan arasındaki ilişkileri açıklığa kavuşturur. Thompson, Pipil'lerin M.S. 700-850 arasında pasifik kıyılarına geldiklerini gösteren arkeolojik deliller keşfetmiştir.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:j2Klb4FoVOn8jM:http://felicitari.alege.net/wallpapers/desktop/mari/El_Castillo_Chichen_Itza_Yucatan_Mexico_800.jpg

Yucatan

Yucatan yarımadasındaki, Oxkintok (Yucatan devleti) ve Coba (Quintana Roo) harabeleri klasik döneme aittir. Uzak yerlere kadar uzanan bir yol sisteminin merkezi olan Coba özellikle, aşağı yukarı M. S. 600-750 yılları arasında gelişti. Yollarından biri 100 km kadardır. Yucatan, Campeche ve Quintana Roo'nun, Uxmal, Kabah, Sayil, Labna, Edzna, Santa Rosa, Xlabpak, Rio Bec, Xpuhil gibi birçok ünlü arkeoloji bölgesinin ve Chichen İtza'daki en eski binaların tarihi M.S. 600-100 arasına rastlar.

http://usuarios.lycos.es/grado/ocio/imgs/mayas-b1.jpg

Çöküş Devri

Maya medeniyeti, belirli bir gerileme devrine girmeden, gelişmesinin doruğundayken birden çöktü. M.S. 800-900 (veya 950) yılları arasında, şehirler veya ayin merkezleri birbiri ardından söndü. Şehir kültürü (Thompson'ın "hiyerarşik kültür"ü) kayboldu ve yalnız köy kültürü kaldı. Bu tarihlerde köylerde bile nüfusun hayli azaldığı sanılır. Bu buhranın sebepleri bilinmez. Bunu açıklamak için birçok varsayım öne sürüldü. Bazıları tamamen hayal mahsulüdür. En sağlam görünenler ise bu çöküşü toprağın kuvvetten düşmesine veya köylülerin hâkim sınıfa karşı ayaklanmalarına bağlarlar. Arkeolojik belgeler de M.S. 630 yılından itibaren Merkezi Maya'nın kuzey ve güney bölgeleri arasında devamlı savaşlar olduğunu ortaya koyar. Maya medeniyetinin çökmesinde bütün bunların katkısı bulunmuş olabilir, yalnız bu faktörlerin Merkezi Maya'dan çok daha geniş topraklarda kendisini hissettirdiğini de belirtmek gerekir. Meso-Amerika, genel buhran dönemine IX. ve X. yy.larda girmiştir.
http://images.world66.com/ed/zn/a_/edzna_yucatan_galleryfullM.S.

900'den sonra Maya - Yucatan

Klasik devirde Yucatan'da gelişen merkezler X.yy.'da parlaklığını kaybetti. Bununla birlikte bu devri, toltec etkisi altında kültür yönünden bir canlanma devri izledi. Morley, Yucatan tarihinde, ispanyol fethine kadar süren bu döneme "Yeni imparatorluk" adını verir. Bu devir, Tabasco ve Güney Campeche'ten geldikleri sanılan İtza'ların akınıyla başlar. İtzalar toltec kültüründen geniş ölçüde etkilenmişlerdi ve belki de başlarında toltec şefleri vardı. Bunlar Yucatan'da bir çeşit konfederasyon meydana getiren sülâleler kurdular. 987'ye doğru İzalar tarafından kurulan Chichen İtza, aşağı yukarı 1204'e kadar konfederasyonu yönetti. Bu tarihlerde Mayapan ve Izamal hükümdarlarının ayaklanmaları Chichen İtza'nın hâkimiyetine son verdi.

Bunu. Mayapan şehrinin hâkim olduğu bir devir izledi. 1460'a doğru yeni bir ayaklanma bu hegemonyaya da son verdi. Mayapan'ın düşmesinden sonra, Yucatan siyasi yönden, birbirinden bağımsız 18 kadar savaşçı hükümete bölündü. Kültür yönünden ise Chichen itza'nın düşmesinden itibaren bir gerileme olduğu gerçektir. 1511'de, gemi kazasına uğrayan 12 kadar ispanyol, Yucatan sahillerine vardı. Mayalar bunların çoğunu kurban etti. 1517'de Francisco Hernandez de Cordoba, Yucatan kıyılarına ilk keşif gezisini yaptı. Francisco de Montejo 1527-1528 ve 1531-1535 yılları arasında Yukatan'ı ek geçirmek için iki kere teşebbüse geçtiyse de başaramadı. Fakat oğlu Küçük Francisco de Montejo 1540-1546 arasında Yucatan'ı İspanya krallığının bir parçası haline getirmeyi başardı.

Güney Maya

Klasik medeniyetlerin çökmesinden sonra Toltec'ler Güney Maya'daki Guatemala dağlık bölgelerini de istilâ ettiler. İstilâcılar yerli sülâleler kurdular. İspanyolların gelmesinden önceki yüzyıllar sürekli savaşlarla geçti. Quiche'ler ve Cakchiquel'ler, Mam'ların, Tzutuhil'lerin ve Pipil'lerin elinde bulunan, dağlık bölgelerin Pasifik kıyılarındaki kakao üreten zengin toprakların bir kısmını ele geçirmeyi başardılar. 1500'e doğru, büyük aztek fatihi Ahuitzotl'un Chiapas'ta yaptığı savaş, pasifik kıyılarının fethiyle ve dağlık bölgede garnizonların kurulmasıyla sonuçlandı. Bununla birlikte Aztekler, bugünkü Meksika ve Guatemala sınırının daha ötesine yayılmadılar.

1524'te ispanyol kaptanı Pedro de Alvarado Güney Maya'yı fethetti.

Merkezi Maya

Merkezi Maya'nın bu devriyle ilgili elde çok az tarihi ve arkeolojik belge vardır. İlk İspanyol seferleriyle ilgili rivayetlere göre, bu bölgede nüfus dağınıktı ve bölge siyasi yönden bölünmüştü. Kasabalar, siper kazıkları ve hisar hendekleriyle tahkim edilmişti. Peten Mayaları bağımsızlıklarını ve kültür geleneklerini 1697'ye kadar korudular. Aynı yıl Martin de Ursua, Peten gölü çevresindeki son maya istihkâmlarının fethini tamamladı.

Beyazdut
23-10-10, 01:22
Mayalar neden yok oldu ?

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/giz400.jpg

Mayalar Neden Yok Oldu?

Yüzyılın başından beri bilim adamları Mayalar´ın kim olduklarını, nasıl yaşadıklarını, ve uygarlıklarının bir anda neden yok olduğunu araştırıyorlar. Bu garip uygarlık MS 300´lerde dünyanın en gelişmiş uygarlığıydı ama dünyanın güneşin çevresinde 365 günde döndüğünü dahi bilen Mayalar tarihin en kanlı kasaplarıydılar ve yemeklerini dahi yarım bırakarak birden yok oldular. Bilim Mayalar´ın bilimi ve kültürü vardı, onlara bu bilgiyi kim öğretmişti?

Guetamala ormanlarındaki, kan kırmızı rengindeki piramidin önünde, büyük bir kalabalıklar saatlerdir ayakta bekliyordu. Kimse kıpırdamıyordu; tüm gözler, piramidin doruğundaki ataların bilgileriyle dolu süslü kafatasındaydı.

Kalabalık kralın hareketlerini göremiyor fakat dinsel bir ayin olduğunu anlayabiliyordu. Kral yanardağda oluşan keskin taşları alıp penisini delecek ve sonra yaranın üstünü bir iple bağlayıp; kanın ağaç kabuğundan yapılmış kaba akmasını sağlayacaktı. Daha sonra bunu alıp, bir ateş yakacak, bu ateşten yükselen duman aracılığıyla iblisle konuşacaktı. Ve Kral, ortaya çıktı peştemalinin altından kanlı elini göstererek, atalarının mesajını daha öncelerde de olduğu gibi yine haykırdı; ”Savaş için hazırlanın” Kalabalık, neşe içinde tekrarladı. Artık kan dökme zamanı başlamıştı.

Savaş, onların yaşamıydı...

Mayalar kimdi? İnanılmaz büyüklükteki piramitleri Amerika’nın ortasına inşa eden ve sonra birdenbire terkedip kaybolan bu insanlar kimdiler? Neden o garip dinsel kurallara inanıyorlardı? Bu sorular bugüne kadar sayısız bilim adamının zihnini kurcaladı.150 yıl geçtikten sonra Maya’lar daha anlaşılır olmaya başladılar. Artık, Maya’ların MS. 250-900 arasında yaşadıklarını, dönemlerinin en gelişmiş yazı sistemini bulduklarını, matematikle ilgilendiklerini , astrolojik takvimler oluşturduklarını ve piramitler inşaa ettiklerini biliyoruz. Bugüne örnek olacak mimari örnekler bulundu. İnşaatlarını, yağmur ormanlarına zarar vermemek belli zamanlarda yapıyorlardı. Mayalar doğallığın bozulmaması için bize iyi bir ders vermişlerdir, Güney Belize’nin orman kaplı dağlarında; yeni bulunan dört Maya kenti gösteriyor ki; Maya’lar buralarda yaşamaktan kaçınmışlardı, işte buraları 900’lü yıllarda yokolan Maya’ların toplumsal yaşamları hakkında henüz çözülememiş bir çok soruya ışık tutacaklardı. ”National Geographic” yazarlarından arkeolog George Stuart; ”Her sabah uyandığımda Maya’lar hakkında ne kadar az şey bildiğimizi düşünüyorum, bu tropik iklimde nasıl yaşadıklarının %1 ini ancak biliyoruz” diyordu. Kısıtlı imkanlara rağmen, arkeologlar, sanat tarihçileri, yazıt uzmanları, antropologlar, coğrafyacılar, ve dil uzmanları yıllardır Maya’ların peşinde. Ortada, Mayamanik bir durum var; Tennesse Üniversitesi arkeologlarından Arthur Demarest son 4 yıldır Kuzey Guetemala’da Maya kenti Dos Pilas’ı inceliyor. Demarest´e göre ormanın içinde kayıp kentler var; buralarda çözümlenemeyen yazıtlar bulunuyor ve bu yazıtlar Maya’ların ani yok oluşunu açıklayabilir. Ortaya çıkan bilgi patlaması, şiddetli tartışmalar yarattı. Herkes kimin kuramının doğru olduğunu tartışıyor. Yine de uzmanlar bir görüş üzerinde fikir birliğine vardılar; savaş, Maya halkının oluşmasında ve yaşamında kilit noktaydı.

Beyazdut
23-10-10, 01:23
Mayaların Sahip Olduğu Astronomik Bilgiler

Mayalar, Dünya'nın Güneş etrafındaki yörüngesini 365.2421 gün olarak hesaplamışlardır. Bu rakam şu anda aynı yörüngeyi 365,2424 gün olarak hesaplaman Gregoryen Takvimi'nden daha kesindir. Yapılmış olan en son uzay araştırmalarında elde edilmiş bulunan sonuçlar, Mayalan haklı çıkarmıştır. Uzay çalışmalarında bilgisayarlarla elde edilen sonuç 365.2422 idi.

Mayalar, gözlemlenmesi hemen hemen mümkün olmayan gökyüzü hareketlerini de biliyorlardı: Dresten Kodeksi yazıtlannda, çeşitli gezegenlere, hatta çeşitli yıldızlara ait tanımlarla karşılaşmaktayız. Dünya'nın Güneş çevresindeki dönüşünü bu kadar kesin bir doğrulukla hesap edebildiklerini hadi aklımız şöyle ya da böyle alıyor diyelim. Peki, bizim "ilkel" damgasını vurduğumuz bu insanlar, görmeleri mümkün olmayan gökyüzü hareketlerinin nasıl biliyorlardı?

Dresten Kodeksi yazıtlarının, 11. sayfasında Venüs gezegenine ait tanımlarla karşılaşmaktayız. Venüs yılını 583,92 gün olarak hesaplamış olan Mayalar, Venüs yörünge verilerini o denli iyi tanıyorlardı ki, 6000 yıl için sadece iki saatlik hata yapmışlardı. Dresten Kodeksi'nde ayrıca; Merkür, Jüpiter, Satürn ve Mars'a ait çeşitli bilgilere de yer verilmiştir. Dresten Kodeksi'nin içindekiler bunlarla da bitmiyor. Gezegenlerin birbirlerine karşı, hatta onların dünyaya karşı olan o anki durumunu bile vurgulamışlardır.

Sözünü ettiğimiz bütün bu hesaplamaları, kafadan atarak bulabilmiş olmalarının mümkün olmadığı ortadadır. Ayrıca şunu bir kez daha belirtelim ki; bu kadar kesin sonuçların günümüzde dahi elde edilebilmesi, ancak uzay araştırmalarında kullanılmış olan son model elektronik aletler sayesinde mümkün olabilmiştir.

Piskopos Diego de Landa'nın tahrip hırsından geriye kalabilmiş olan belgelerin sayısı ne yazık ki hiç de fazla değildir. Günümüze kadar gelebilmiş belgeler, Madrid Kodeksi, Paris Kodeksi ve Dresten Kodeksi olarak adlandırılmıştır. Tabii bir de bunlara, 18. Yüzyıl başlarında Rahip Francisco Kısemen tarafından bulunarak tercüme edilen, Mayaların Kutsal Kitabı olan Popol Vuh'u da ilave etmemiz gerekir. Madrid Kodeksi, Rahip Brasso tarafından, İspanya'daki bir profesörden teslim alınmıştır.

Paris Kodeksi ise, 1860 yılında, Paris Ulusal Kütüphanesi'nin bir çöp kutusunda bulunmuştur. Bugün kütüphane tarafından en değerli eser olarak korunmaktadır. Dresten Kodeksi'ne gelince. Kraliyet kütüphanesinin memuru Yohan Kristiyan Götz tarafından, 1793 yılında, bir Viyanalıdan çok ucuz bir fiyata satın alınmıştır. Büyük bir olasılıkla, ataları bir zamanlar Amerika'da olan bir İspanyol'dan miras kaldığı tahmin edilmektedir.

Paris Kodeksi'nin çeşitli kehanetlerden oluştuğu sanılmaktadır. Ancak ne tür kehanetlerin söz konusu olabileceği henüz belirlenememiştir. Üstü kapalı ve özel şifreli bir kodlama sistemiyle yazıldığı için, bu metinleri anlamak son derece güç olmaktadır. Madrid Kodeksi ise, yıldız fallarından ve bu fallara nasıl bakılacağının rahiplerce yapılmış kullanma talimatlarından oluştuğu söylenmektedir. Eğer bu doğruysa, yıldızlara bakılarak geleceğin okunmasının, Maya rahipleri için oldukça önemli bir yeri vardı.

Beyazdut
23-10-10, 01:24
Mithra Kültürünün Esrarı


http://www.hermetics.org/images/mithra12.jpg

Mithra Kültürünün Esrarı

Zaman: İS 1-4. yüzyıllar
Mekân: Roma İmparatorluğu

"Sabah tanrısı Mithra,
Büyük boğanın öldüğü bu yerde,
Karanlıklar içindeki çocuklarına bak
Kurbanımızı kabul et!

Sen pek çok yol yaptın,
Hepsi de ışığa varan.
Ve asker de olan Mithra
Bize ölmesini öğret!"

RUDYARD KIPLING, 1906

Mithra Kültü, bildiğimiz kadarıyla, 1. yüzyılın sonlarına doğru Roma'da ortaya çıkmıştır. Kültün ana esrarı tanrı Mithra'nın bir mağarada beyaz bir boğayı öldürmesidir ve bu eylemin insanlığa kurtuluş getirdiğine inanılmıştır. Boğa öldürme sahnesi ("tauroctony") ülke boyunca tanrının bütün tapınaklarında (mithraeum) çok küçük farklılıklarla betimlenmişti.

Bazı mithraeum'larda resmedilmiş bir iki dize ile yakınlarda Berlin'de bulunan bir papirüs parçası dışında herhangi bir ayin metni olmadığı için, Mithra Kültü'nün sırlarını çözmeye yarayacak elimizdeki tek ipucu bunlardır ve bu esrarı çözmek de hiç de kolay bir iş değildir.

http://www.bilgilik.com/images/giz263.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz264.jpg

(Solda) Heddernheim (Roma Nida) boğa öldürme röliyefinin dökme kalıbı. Orta panoda Mithra'nın hayatından sahneler. (Sağda) Nemrut Dağı'ndaki bu röliyefte I. Antiochus başında Frigya şapkası olan Mithra'yı selamlıyor, İÖ I. yüzyıl.

KÖKENLER VE KÜLTÜN YAYILMASI

Mithra Kültü, genelde bir "doğu" dini olarak tanımlanır. Mithra araştırmalarının kurucu babası Belçikalı bilimadamı Franz Cumont'a göre kült, Doğu'da, herhalde İran'da doğmuş ve sonra batıya yönelerek Roma'ya kadar ulaşmıştır.

Mithra gerçekten de köken olarak bir doğu tanrısıydı ve resmedildiğinde de üzerindeki giysiler hep doğu giysileridir. "Frigya" şapkası denilen konik biçimli şapkası, doğu ile ilişkiyi vurgulamaktadır ve İÖ 1. yüzyılda Antik Çağlar'ın Kommagene'sinde (Güney Türkiye) Nemrut Dağı'ndaki röliyeflerde onu böyle giyinmiş olarak Kral Antiochus'u (İÖ 80-32) selamlarken görüyoruz.

Ayinlerde kullanılan "nama" ("selam") gibi sözcükler, meşale taşıyan Cautes ve Cautopes ile esrarengiz Ehriman gibi Mithra maiyetindekilerin adları hep İran ya da Mezopotamya kökenlidirler.

Ancak bu "doğu" unsurları ne kadar derine işlemiştir? Cumont'un Mithra Kültü'nün doğu kökenli olduğu tezini destekleyen önemli bir unsur Plutarkhos'un Büyük Pompey'in İÖ 67 yılında Akdeniz'de korsanlarla mücadelesini anlatan bir metninde yeralmaktadır.

Güneydoğu Küçük Asya'da Kilikya korsanlarının "garip kurbanlar getirdikleri ve Mithra Kültü'nde hâlâ varolan gizli ayinler yaptıkları" bildirilmektedir. Bu metin İÖ 1. yüzyıl ortalarında Doğu Akdeniz'de Mithra ayinlerinin varlığının kanıtı olarak kabul edilmiş ve Kilikyalı korsanların Mithra Kültü'nü batıya taşıyan aracılar oldukları iddia edilmiştir.

Ama bu doğru ise, o zaman neden Akdeniz dünyasında Mithra tapınakları ya da boğa öldürme sahneleri Hellenistik dönem boyunca hiç yoktur ve eğer Mithra Kültü'nün kökeni doğuda aranacaksa neden imparatorluk zamanında orada mithraeum'laıın sayısı çok azdır? Ve eğer Mithra Kültü gerçekten İÖ l. yüzyılın ortalarında batıya erişmişse neden orada kanıtlarım bulmamız için bir buçuk yüzyıl geçmiştir?

Plutarkhos, Mithra Kültü'nün henüz yayılmaya başladığı 2. yüzyılın ortalarında yazıyordu ve bu nedenle "gizli ayinler"den söz edilmesi bir tarih hatası olabilir: Kilikyalı korsanlar Mithra'yı tanrılarından biri olarak kabul etmiş olabilirler (Antiochus'un komşu Kommagene'de yaptığı gibi) ama boğa öldürme ve Mithra Kültü'nün ritüel ve ayinlerinin tümü o zaman herhalde daha icat edilmiş değildi. Mithra Kültü'nün kökenlerini İÖ 2. yüzyılda Doğu Türkiye'de Tarsus'un felsefe ve bilim çevrelerine yerleştiren alternatif bir görüş de aynı eleştirilere açıktır.

Boğa öldürme sahnesine benzeyen en eski gönderme, Domitianus'un saray şairi Statius'un 92 yılında yayınlanan bir şiirinde "bir Pers mağarasının kayaları altında inatçı boğanın boynunu büken" dizesidir. Tauroctony'nin ilk tasviri de şimdi British Museum'dadır ve bunu imparator Trajan'ın (98-117) muhafız alayı başkanının kölesi Alcimus yaptırtmıştır.

Bu nedenle kült, Roma'da entelektüel gruplar arasından çıkmış olabilir. Bunlar kurtuluş vaad eden kültlerin ve bir ölümden sonraki dünyanın geleneksel devlet dininden daha umut verici olduğu bir zamanda yeni bir din "yaratmış" olabilirler.

Mithra Dini, 125 yılından sonra özellikle kuzey sınırları boyunca ve Roma'nın limanı olan Ostia gibi kozmopolit yerlerde hızla yayılmıştır. Ostia'da 16 mithraeum bulunmuştur. Dinin ordu ve tüccar sınıfı arasında pek popüler olduğu anlaşılmıştır, ancak her şeyden öte yalnızca erkeklerle sınırlı olduğu için, (Hıristiyanlık gibi) evrensel bir cazibesi olmamıştır.

http://www.bilgilik.com/images/giz265.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz266.jpg

(Solda) Roma'da San Clemente Kilisesi altında bir mithraeum, iki yanda sıralar ve alçak kubbeli tavan. (Sağda) Ostia'da Felidssimus mithraeum'undan yer mozaiği ve Mithra Kültü'nün yedi derecesi (önde tas ve Merkür'ün asası ile Kuzgun).

BOĞA ÖLDÜRME SAHNESİ

Tauroctony hızla standart hale getirilmişti ve bir iki bölgesel farklılıklar varsa da tablo imparatorluğun her yerinde aşağı yukarı aynı idi. Mithra boğanın sırtında çömelmiş, hançerini hayvanın boynuna saplıyor. Bu pozun esin kaynağı hiç kuşkusuz Roma'da Trajan Forumu'nda ve diğer yerlerdeki röliyeflerde görülen Zafer'in, sırtına abanarak bir boğayı zaptetmesi sahnelerinden alınmıştır.

Tanrı omzu üzerinden güneş tanrısı Sol'a bakar. İkisinin arasındaki güneş ışını aralarındaki yakın ilişkiyi gösterir ve Sol' un kuşu olan kuzgun da çoğunlukla oradadır. Ay tanrıçası Luna'nın bir büstü Sol'un büstünü dengeler. Meşalesini havaya kaldırmış Cautes ışığı, meşalesini aşağı çevirmiş Cautopates karanlığı temsil ederler ve boğa öldürme sahnesinin iki yanında yer alırlar. Işık ve karanlık arasındaki bu ikilik Mithra Kültü'nün temel unsurudur.

Boğanın altında bir akrep, bir yılan (derisini değiştirdiği için toprağın ve yenilenmenin sembolü) ve genellikle boğanın yarasından akan kanı yalamak için sıçrayan bir köpek vardır. Boğanın kuyruğundaki buğday başakları Mith-ra'nın bu kahramanca eyleminden doğan yeni hayatı temsil eder.

Ren ve Tuna nehirlerinin sınırlarındaki tasvirlerde boğanın altındaki bir aslan ve bir kap (şarap karıştırmak için) herhalde ateş ve suyu simgeler (ve böylece yılanın simgelediği toprakla bir üçlü oluşturur). Bu bölgedeki tauroctony'lerde Mithra'nın diğer işleri de görülür: Mithra'nın kayadan doğması, Sol ile anlaşma, su mucizesi (havaya bir ok fırlatmak), boğanın yakalanışı, mağarada Sol ile birlikte boğanın etinin yenmesi ve diğerleri.

Boğa öldürme sahnesindeki unsurların çoğu astrolojik sembolizm ile yakından ilişkilidir (örneğin, Taurus , Leo [aslan], Scorpi [akrep]) ve Mithra tauroctony'si bir "yıldız haritası" olarak görülmüştür: Bir kurama göre bu, bahar gündönümü Boğa burcundayken gök ekvatorunda bulunan bazı yıldızların sembolik tasviridir. Mithra ve onun kozmos üzerindeki hâkimiyeti kültün temelidir. Gökyüzünün yıldızları sırtındaki pelerinde ve mithraenum'ların kubbeli tavanlarında görülür.

http://www.bilgilik.com/images/giz267.jpg

Boğa öldürme ya da "tauroctony" sahnesinin en eski heykeli. İmparator Trajan'ın muhafız alayı başkanının kölesi Alcimus tarafından yaptırılmış. Bugün British Museum'dadır.

[B]TAPINAKLAR ve AYİNLER

Mithra tapınakları dört köşeli ve genelde küçüktürler: Bilinen en büyüğü Romanya'da Sarmizegethusa'da olup 26 metre boyundadır. Bunlar genellikle bir giriş, uçtaki Tauroctony'ye uzanan bir ana salondan oluşur: Tapınanlar iki yandaki yüksek platformlara uzanırlar. Bu nedenle mithraeum, kült üyelerinin toplantı odaları olup gizli ayinlerin yapıldığı bir yerdi: Hıristiyan kilisesine benzer ama yalnızca tanrının heykelinin bulunduğu ve törensel kurban olayının dışarıda açık havada bir sunakta gerçekleştiği putperest tapınaklardan farklıdır.

Bir Mithra tapınağında neler yapıldığı ise bilmemektedir. En alttaki Kuzgun'dan yerel Mithra cemaatinin lideri olan en üstteki Pater'e (Baba) kadar yedi derece olduğunu biliyoruz. Dördüncü derece olan Aslan'ın özellikle önemli olduğu anlaşılmaktadır ve bazı metinlerde tapınaktan leonteum olarak söz edilir.

Bir dereceden diğerine geçmek bazı sıkıntıları gerektirir: Adayın gözleri bağlanır (bazı fresklerde meşale ile damgalamalar ve kılıçla açılan yaralar görülmektedir), bir tapmakta (Hadrianus Duvarları'nda Carrawburgh) bir işkence çukurunun olduğu ve adayın burada sembolik olarak yakıldığı söylenmektedir.

Sol ve Mithra'nın boğa eti yemelerinin sembolü olarak da (bazı mithraeum'larda bulunan kemiklere bakılırsa) pahalı sığır eti yerine koyun ya da tavuk yenilirdi. Kimi zaman boğanın eti ve kanı yerine ekmek ve şarap kullanılırdı ki, bu da Mithra Kültü'nü Hıristiyanlık'la çatışmaya sokmaktadır. 4. yüzyıl başlarında Hıristiyanlığın resmen kabul edilmesiyle Mithra Kültü de çöküşe geçmiş ve tapınaklar, büyük bir olasılıkla Hıristiyanlar tarafından yıkılmıştır.

http://www.bilgilik.com/images/giz268.jpg

Haidelberg'de bir mithraeum örneği.

MİTHRA SÖZCÜĞÜNÜN KÖKENİ

Sanskrit dilindeki Mitra Avesta ve Pehlevi dillerinde Mithra, Yunanca ve Latince'de Mithras olarak yazılırdı. Tanrısal köken olarak, Hinduizmin Veda Döneminde Adetya tanrılarından biriydi; ayrıca Zerdüşt dini öncesi İran'da da güneş, adalet, antlaşma ve savaş tanrısıydı.

Mithra ilk kez İÖ 1400 tarihli Veda metinlerinde geçmiştir. Hindistan'dan Pers topraklarına, Persler'in Büyük İskender'e yenilmesinden sonra bütün Yunan dünyasına sıçrayan Mithra'nın Roma dönemi esrarını hâlâ korumaktadır.

http://www.bilgilik.com/images/giz269.jpg

Kuzey İngiltere'de Carrawburgh'da Mithra tapmağı. Brocolitia Roma kalesi dışındaki tapmak I949'da kazılmıştır.

Beyazdut
23-10-10, 01:25
Naacal Tabletleri

http://www.bibliotecapleyades.net/imagenes_atlantidamu/churchward09.gif

Naacal Tabletleri

Naacal Tabletleri, Mu Uygarlığı'na ait, günümüzden yaklaşık 15.000 yıl önce yazıldıkları ispat edilen taş tabletlerdir. Tabletleri yazan ve uygarlıklarını anlatan rahip Naacaller, birgün bu sonla karşılaşacaklarını ve gelecek kuşaklara bu bilgilerin kalmasını istiyorlardı. James Churcward, 50 yılı aşkın bir zaman içerisinde tüm dünyayı dolaşarak, Mu ile ilgili pek çok belge elde etmiştir. Tibet'teki bir mabedin başrahibi Rishi tarafından kendisine verilen bu tabletler, en önemli bilimsel kanıtlardır.

Tabletlerin Bulunuşu

Naga-Maya dili, Hindistan'daki arkaik Sanskritçe olarak bilinen en ilkel Hint dilinden daha eskidir. Churchward, Batı Tibet'teki bu mabedin -baş rahip Naga-Maya dilini bilmektedir.- baş rahibinden bu ölü dili iki yıllık bir çalışma sonunda öğrenir ve rahibin de yardımı ile bu tabletlerde yazılanları çözer.

Burada yazılanlara göre; bu yazılar, 15.000 yıl önce yazılmış olup Hindistan'a Mu'nun bilim rahipleri dedikleri "Naakaller" tarafından getirilmiş tabletlerdir.

Rishi'nin Churchward'a, binlerce yıldır sır olarak saklanan tabletleri niçin gösterdiği bilinmiyor. Ancak, kendisi de bir inisiye olan Rishi'nin, başka kanallardan da olsa Ezoterik doktrini bünyesinde yaşatan bir diğer kardeşlik örgütüne üye olan Churchward'ı kendisine yakın bulduğu ve bazı sırların Batı dünyasına açıklanması zamanının geldiğine inandığı tahmin ediliyor.

Tabletlerin İçeriği

Naacaller'in sembolleri daha çok geometrik şekilleri kapsıyordu. Bu sembollerin Ezoterik anlamlarını, sadece inisiye edilmişler ve imparator Ra-Mu bilmekteydi. Naacal tabletleri, bu kıtanın uygarlığın beşiği olduğunu öne sürmektedir. Yaklaşık 70.000 yıllık bir uygarlık geçmişine sahip olan Mu; zaman içerisinde tüm dünyada birçok koloniler ve büyük imparatorluklar oluşturmuştur. Tibet tabletlerinde eksik kalan bilgilerini, Churchward, Amerikalı Jeolog William Niven'in, 1921-1923 yılları arasında Meksika'da yaptığı kazılarda bulduğu, 11.500-12.000 yıl önce yazıldıkları saptanan 2600 dolayında tablet ile tamamlamıştır.

Naacal tabletlerinden edindiği bilgiler ile 5 kitap yazmıştır. 1930'lu yıllarda kaleme aldığı eserler ve yaptığı konferanslar ile James Churcward, bilim dünyasında büyük yankılar uyandırmıştır. Naacal öğretisinde Güneş, doğrudan Tanrı değil, onun birliğinin ve tekliğinin kitleler tarafından daha iyi anlaşılması için seçilmiş olan bir semboldü. Sembollerin kullanılmasındaki bir diğer amaç da, belirli ifade tarzlarının kalıplaşmasını önlemek ve gelişmeler doğrultusunda sembollere yeni anlamlar yükleyerek, dinin bağnazlıktan ve doğmalardan kurtulmasını sağlamaktı. Ancak, uygarlık çöküp, ana kaynak yok olunca, zaman içinde bu sembollerin kendileri putlaştı ve çok

Naacal Tabletleri'nden Bazı İfâdeler

''Ulu büyük Melik'inâ. Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının karada gücü nedir? O Melik, nebatatı (bitkileri) büyütür, gökyüzünün rengini değiştirir... Bizi genç bitkilere, taze sürgünlere, yeni filizlere karşı müşfik kılan, bize gökyüzünün çeşitli renklerini seçtiren, yükselen bulutlan gösteren, parlak yıldızlar ile beraber gelen nimetleri, hafif çiyi, serinletici yağmuru gönderen, Güneş'i; Ay'ın ışığını sevdiren büyük Melik'in, Ulu Hükümdar'ın, Yüce Tanrı'nın kudretini kâinat selâmlasın! O, arzda insan yaratmış, insanları çoğaltmış, emirlere emir dinleyecekler, emir dinleyeceklere emirler ihsan etmiştir. İnsanları yaratan, emirlere salâhiyetler sunan, tebaaları itaatli kılan büyük Meliki, Ulu Hükümdarı, Yüce Tanrıyı kâinat alkışlasın.... Büyük Melikin, Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının denizde gücü nedir? O Melik, gümüş balıklarını, yılan balıklarını, maymun balıklarını, istakozları, derin sularda yüzen iri balıkları, denizdeki diğer çeşit balıkları ve sair şeyleri deniz ile beraber halk etmiştir. Bu Yüce Hâlik'ı kâinat selâmlasın!... Bizi sineklerin, böceklerin, kurtların, diğer haşerelerin zararlarına karşı dayandıran odur. Onu, her şeyin Halikını, kâinat sübhânekeler ile yücelesin!''

NOT: Sübhaneke kelimesi, tablette "Sübhaneke" olarak geçmektedir.

''Mu kıtası sıcak, fakat pek mümbit ve mahsuldar, ovalık bir memleket idi. Her tarafı güzel çayırlar, meralar, düzlüklerde bitmiş zengin ormanlar süslüyordu. Akışları sakin, muntazam, geniş yataklı, seyrüsefere fevkalâde müsait nehirler kenarında kalabalık nüfuslu, büyük, zengin şehirler vardı. Dünya cenneti denmeğe lâyık olan bu kıtada hiç yüksek dağ yoktu. Dağlar yalnız orada değil, dünyanın başka taraflarında da henüz fazla yükselmemişti. Mu ve Mu'luların mevcudiyeti yeryüzünde büyük dağların teşekkülünden evvelki jeolojik zamana, üçüncü arz devrine tesadüf ediyordu. Mu ormanlarında ve sularında bu devrin hayvanları yaşıyordu. Mu insanları her nevi hayvanı muti bir hale getirmenin yolunu biliyorlardı. Koca kıtayı pek düzgün yollar ile kurşuni örümcek ağını örnek tutarak örmüşlerdi. Yollar nereden başlar, nerede biter, kestirilemez idi. O kadar mükemmel yapılmışlardı ki, kalıntıları karşısında günümüzün mühendisleri, kaldırım ustaları gözlerine inanamamaktadırlar. Main şeklindeki kaldırım taşları yan yana konuvermiş değil, birbirine kopmayacak surette eklenmiştir. Ne taraftan bakılsa kenarlar hattı müstakim teşkil eder.''

''Mu kıtası ahalisi, bir hükümetin idaresi altında on kabileden terekküp ediyordu. Hükümet reisine Mu'nun güneşi: tacı, hükümdarı, hâkimi, emîri mânasına Ra-Mu deniyordu. Ramu'lar ahaliyi Tanrı'nın vahiy ettiği mukaddes yazılar ahkâmına göre idare ediyorlardı. Reisler halka karşı vazifesini müdrik, müşfik, halk reislere karşı içten gelen bir istekle hürmetkar idi. Emir etsin, yahut emre tâbi olsun bütün Mu sakinleri tek Allah'a inanıyordu.''

Kaynaklar
Kayıp Kıta Mu; James Churchward. (Rengin Ekiz, Ege Meta Yayınları)
Batık Kıta Mu'nun Çocukları;James Churchward. (Ercan Arısoy, Ege Meta Yayınları)

Beyazdut
23-10-10, 01:26
Nasturiler

http://www.minidev.com/images/ikulturler/22_03_01/nasturimanast.JPG

NASTURİLER

Nasturiler, Doğu Hıristiyanlığı denilen ilk Hıristiyanlardır. Nasturilik dinsel bir ayrımdır. Nasturiler kendilerini Asuri kabul ediyorlar. Yani etnik olarak Güneydoğu bölgesi’nde tarihte kurulmuş olan Asur devletlerinin mirasçısı olarak görüyorlar. Önceleri olmasa bile son yıllarda kendilerine etnik bir kimlik aramanın ifadesi olarak biz asurluların devamıyız. Ya da Asurlular bizim dedelerimiz diyorlar.

Nasturiler yaşadıkları coğrafi bölge nedeni ile uzun yıllardır esas olarak Kürtler’le birlikte yaşamaktadırlar. İlişkileri olumlu ya da olumsuz anlamda daha çok Kürtlerle olmuştur. Hatta bugün bile Türkler, Nasturiler’i, Yezidiler’i, Keldaniler’i gördüğünde Kürt sanıyor. Nasturiler’in bugününü anlamak için Osmanlı döneminde Kürt-Nasturi ilişkileri konusunda bilgilenmek için bir iki saptamayı sizlerle paylaşmak istiyorum. “Bedirhan Bey ayağa kalktı, Malik’i ona doğru getirmelerini ima eden bir işaret yaparak Zap’a doğru yürüdü. Onun emri ile Hıristiyan Şefi nehrin üzerine doğu getirdiler, bir kılıç darbesi ile kopan başı düştüğü suları Kızıla boyayarak döne döne gitti. Arkasından gövdeyi de suya attılar.”(1)

Zap’taki hayalete dönmüş Çonba köyünde bir Nasturi şefi’nin Kürt Bey’i Bedirhan tarafından katledilmesi belgelerde böyle yazıyor. Bir başka katliamda şöyle tarihe yazılmış. “Üç gün sonra susuzluk onları teslim almaya zorladı. Bedirhan Bey’in yaptığı teklife ve Kuran üzerine edilen yemine göre köylüler silahlarını ve tüm mallarını teslim edeceklerdi. Antlaşmadan sonra Kürtlerin platforma girmesine izin verildi. Esirlerden silahlarını alır almaz ayırt etmeksizin kılıçtan geçirmeye başladılar. Kılıçlarını kullanmaktan yorulunca da sağ kalanların hepsini aşağıya (yani uçuruma) atmaya başladılar. Burada toplandığı söylenen bin kişiden sadece bir kişi kurtuldu” (Aynı eser s. 55)

Kürt ağası Bedirhan’ın Nasturi’ye karşı adaleti bu. Üstelik antlaşma yapıldığı halde, üstelik Kuran üstüne yemin edildiği halde… Herhalde Kuran üstüne Hıristiyan Nasturiler yemin etmediler. Kürt Ağası Bedirhan etmiştir.

Bir başka sahne ise aynı kitapta şöyle anlatılıyor:

“Kadınlar şefin önüne getirildi ve büyük bir soğuk kanlılıkla öldürüldüler. Kaçmaya çalışanların kafaları uçuruldu. En güzel köyler, bahçeleri ile birlikte yıkılıp yakıldı, kiliseleri yerle bir edildi. Hemen hemen nüfusun yarısı bu çılgın Kürt beyinin öfkesinin kurbanı oldu.”

Hacer Yıldırım Foggo’nun “Kırmızı Püskül” kitabında 1843-1846 yılları arasında yapılanNasturi Katliamı ile ilgili insanı ürperten belgeler var. Bir tanesini daha sizlerle okuyup bu çığlığı duymanızı isterim. “Evlerimizi bahçelerimizi yaktılar, ürünlerimizi yok ettiler, ibadet yerlerimizi yıktılar ve kocalarımız ile oğullarımızı öldürdüler. Zap’ın suyuna suçsuz kurbanların kanı aktı. Ülkemizdeki tepeler ile ovalar, köylerimizi yok eden ateşin kızgınlığından ışıldıyordu. Feci mi? Ah, Chodih, feci kelimesi çok az gelir. Sana öyle şeyler anlatabilirim ki kalbin parçalanır.” (aynı eser S.57)

İşte, bölgede yaşayan Nasturilere uygulanan Kürt Ağalarının adaleti bu. Bu bölgede bu ilişkiler çerçevesindeNasturi, Keldani, Yezidi ve SuryanilerKürtler’e ne kadar uzun ömürlü komşu olabilir di?

KISA TARİH

Nasturi adı, İstanbul ya da Kastantinopolis patriği Nastorios’tan gelmektedir.Nasturiler bir anlamda Hıristiyanlık yorumu açısından patrik Nastorios’u benimseyenlere verilen addır. İstanbul PatriğiNastorios’un Hıristiyanlık ile ilgili yorumları önce 431’de Efes Konsilince daha sonra ise 451 yılında Kadıköy Konsilince mahkum edilince O’da bu Hıristiyanlık yorumlarını Anadolu veSuriye’de yaymaya çalışır. İ.S. 451’den sonra oluşan bu Hıristiyanlık yorumuna ya da mezhebine Nasturilik adı verilir. Bu görüş; Hz. İsa’nın tanrısal ve insansal özelliklerinin birbirinden bağımsız olduğunu savunan görüştür. BuHıristiyan yorumuna; diofizit Hıristiyanlıkta deniyor.

Nasturiler’in yani Asurluların tarihi bölgede 3.000 yıl kadar eskiye dayanıyor. Asur, M.Ö. 2000 yıllarından 621 yılına dek devam etti. Önce küçük bir kent devletidir. M.Ö. 1000’in ilk yarısında Mezopotamya, Elam, Suriye veMısır’ı içine alan bir İmparatorluk kurdu. Asurları Hıristiyanlık hem kaynaştırdı. Hemde ayrıştırdı. Bölge daha sonra Müslümanlar’ın eline geçti. Asurların büyük çoğunluğu Araplar tarafından asimile edildi. Araplaştırıldı. Asur dili Asurca yerini Arapça’ya bıraktı. 1200 yıllarında tüm Mezopotamya Nasturi idi. Ama bunun yerini kısa zamanda Araplar aldılar. Araplar Asurluları asimile etti. Araplar büyüdü Asurlular nüfus olarak küçüldü.

Selçuklular bölgeye gelince Asurluları korudu geliştirdiler. Bu uzun sürmedi. Moğollar’ın kıyımı ve yağması yaşandı. Osmanlı hakimiyeti geçici bir denge ortamı sağladı. Nüfus olarak Asurlular’ın yok olmasını engelledi.

1. DünyaSavaşı’nda ilk kez, Asurlular dinsel değil etnik ortak kimlik ile biraraya geldiler. Ardından Batılı büyük devletlerin bölgedeki siyasi satranç oyunu sonucu büyük katliamlara uğradılar. Tüm Ortodoğu’ya dağıldılar. Süryaniler, Nasturiler ve Keldaniler dağıldılar. Güneye indiler.

Osmanlı 1882’de Asurlular’a yani Süryani, Keldani ve Nasturilere özerk millet statüsü tanımıştı. Onları “milleti sadık” diye tanımlıyordu. 1928 affı Asurlulara uygulanmadı. Asurlular topraklarına dönemediler. Tur Abdin bölgesinde kalan son Asurlular’da bir bir 2 bin yıllık anavatanlarını bin tutam hüzün bırakarak gidiyorlar.

NASTURİLER’DE DİL

Nasturiler’in kendi alfabeleri var. Konuştukları ile Aramice deniyor. Ya da kullandıkları alfabe Arami alfabesi. Arapça alfabeye benziyor. Ama Arap alfabesi değil.Türkiye’deki konuşulan dile, Turoya deniyor. Bu semitik dillerin yeni Aramik kolunun Doğu Aramice bölümünün Güneydoğu Anadolu’da özellikle Urfa’da gelişmiş bir koludur. Bununda bazı lehçeleri vardır. 1970’li yıllarda bölgede 20 bin kişinin Turoya konuştuğu saptanmış.

Süryaniler’de olduğu gibi Nasturiler’de de Kürtçe veTürkçe konuşuluyor. Klasik Keldaniler’in konuştuğu dil Suritçe’dir. Nasturileride BatıSüryaniler gibi ibadette Süryanice konuşuyorlar.

Asurlular, yani bu kavram içinde Süryaniler, Nasturiler ve Keldaniler, resmi otoriteler ile ilişkilerindeTÜRKÇE konuşuyorlar. Ama bir önemli orjinal özellikleri ise; Mardin’dekiler Arapça, Diyarbakır’dakiler Kürtçe, Antakya’dakiler Rumca, İstanbul’dakiler Türkçe, Avrupa’dakiler, bulundukları ülkeye göre; Almanca, Fransızca, İsveçce v.s. konuşuyorlar.

Demek ki bir etnik toplumsal grup değişik dilleri konuşabiliyor. Konuştuğu dile göre etnik kimlik değiştirmiyor. Nasturi; Arapça konuşuyor diye ona Arap, Kürtçe konuşuyor diye ona Kürt, Rumca konuşuyor diye ona Rum, Türkçe konuşuyor diye onaTürk, Almanca ya da Fransızca konuşuyor diye ona Alman ya da Fransız denmiyor. Böyle bir durumda her dil bir etnik kimlik adresi olmuyor. Sosyolojide bir kuralda olduğu gibi; “Her milliyet farkı dil farkını gerektirsede, her dil farkı milliyet farkını gerektirmiyor.” oluyor. Yani her dil farkı milliyet, etnik kimlik farkı olmuyor. Bir etnik grup ya da milliyet tarihsel toplumsal şartlara göre, farklı dilleri konuşabiliyor. Asurilerde de olan budur.

NASTURİLER’DE DİN

Nasturiler, Doğu Apostolik Katolik Kilisesi’ne bağlıdırlar. Bu kilise bir diofizit kilisedir. 16. yüzyılda üç kuşak süresinceRoma ile birleşmişlerdir. Irak, İran, ABD ve Kanada’dakileri temsil eden kilise patriklik San Francisco’dadır. Türkiye’dekilerin bazıları Suriye’deki kiliseye bağlıdır. Nasturiler, Keldanileri ve Batı Suriye’lileri “heretik” olarak nitelerler. Onlarda Nasturileri “heretik” olarak nitelerler.

Doğu Apostolik Katolik Kilisesi’ne DoğuSuriye Kilisesi’de denir. Bazı kaynaklara göre bu kiliseye bağlı günümüzde 200 bin civarında Asuri olduğu yazılıdır. Genel Nüfus sayımlarına (1970) göre; sadece Hakkaride nüfus sayımında nüfus memuruna Keldani olduğunu söyleyen 2 bin kişi olmuştur. Bu sayı 1980 sayımlarında; 9 bindir. Nasturiler; Mardin’de İdil, Silopi, Hakkari’de Uludere, Beytüşşebap,Siirt’te Pervari, Şırnak ile Midyat, Diyarbakır ve Van’da yaşıyorlar. Türkiye dışında ise İran, Irak veSuriye’de yaşıyorlar. Son yıllarda göçler kanalı ile, İsveç, Norveç, Almanya, ABD ve Kanada ile İstanbul’da bulunuyorlar.

Nasturiler’in kendilerine has bir takvimide var. Örneğin 2004 Asuri takvime göre; yıl 6754’tür. Nevruz Nasturiler’de de kutlanır. Yılbaşı 1Nisan’da törenlerle karşılanır. Nasturilerde kuzenler arasında evlilik olmaz. 5 kuşak geçmeden akrabalar arasında evlilik olmuyor. Dul kalan kadın kaynı ile, dul kalan erkek baldızı ile evlenemez.

Nasturiler içe kapalı bir toplumdur. Ortak yapışkanları din, dil ve diğer ortak değerlerdir. El sanatları, atölye, tezgah, altın, gümüş bakır işlemeciliği, mermer, demir, deri, ipek işlemeciliği çok gelişmiştir. Şarapçılık, pekmezcilik, sera ve bağcılık çok kaliteli yapılır.

Çeşitli tarihsel nedenlerle; yaklaşık 200 bin kişinin göç nedeni ile ülkelerini terkettiği tahmin ediliyor. 1980’li yıllarda Asurilerin toplam 25 bin kişilik bir nüfus olduğunu bunun yarıya yakınını Nasturiler’in oluşturduğunu ama bugün Türkiye’de 5-6 bin civarındaNasturi nüfusun olduğuNasturilerce tahmin edilmektedir.


KAYNAKLAR

• Kadir Albayrak, Keldaniler ve Nasturiler, 1997 Ankara.
• Dr. Asahel Grant, Nasturiler ya da Kayıp Boylar, 1994 İsveç.
• Yakup Bilge, Süryaniler, 1996İstanbul
• Hacer Yıldırım Foggo, Kumru Püskül-NasturiKatliamı, 2002 İstanbul
• P. A. Andrews, Türkiye’de Etnik Gruplar, 1992 İstanbul
• Hale Soysü, Kavimler Kapısı, 1992 İstanbul
• Orhan Türkdoğan, Etnik Sosyoloji 1997 İstanbul
• A. T. Önder; Türkiye’nin Etnik Yapısı 1999. Ankara
• Birikim Dergisi Özel Sayı, Mart-Nisan 1995 Sayı 71-72
• Stefan Andersson, Asurlular, 1992 İstanbul
• Anadolu Kültür Mozaiği, Halkevleri, 1992 Ankara

Beyazdut
23-10-10, 01:27
Nefilimler (Gözcüler)

http://www.persiancultures.com/UFO/flyng_man/nephilim.jpg

Nefilimler (Gözcüler)

İbrani folklorunda adları "Nefilim". Eski Mısır'da "Neter" olarak adlandırılıyorlar. Sümer, ilk kez adlarının duyulduğu yer. Bütün bu kültürlerde ortak olan ve "Gözcü" olarak nitelenen bu "sıra dışı" varlıklar birer mit mi, yoksa gerçek mi?

Kim Bu "Gözcü"ler?

İbrani mitlerinde ve Tevrat'ta onlara "Nefilim" diyorlar. Eski Mısır'da adları, "Neter". Sümer mitlerinde "Anunnaki" diye geçiyorlar. Diğer yandan "Sümer" sözcüğü, "Gözcü'lerin ülkesi" anlamına sahip. Hangi adla anılırlarsa anılsınlar, bütün eski kültürlerde ve bu kültlere ilişkin mitlerde başrol onların. Eski diller uzmanları, Antik Çağ kültürlerine şaşılacak biçimde net biçimde damgasını vurmuş bu esrarengiz varlıkların, neredeyse bütün eski uygarlıklarda "gözcüler" olarak adlandırıldıklarını söylüyorlar. Sözünü ettiğimiz dönem, İsa'dan en az 3000 yıl öncesi. İyi ama, "geç neolitik" olarak adlandırılan dönemin bütün uygarlıklarının literatürlerine benzer ifadeler ve anlatılarla girmiş bu "Gözcü"ler kimler? Neyi ya da kimi "gözlüyorlar"? Bütün bunlar yalnızca antik Çağ insanlarının düş güçlerinin bir ürünü mü, yoksa gerçekten bugün anıları silinmiş, izleri bulunamayan, haklarında hiçbir şey bilmediğimiz birileri, bu gezegende yaşamışlar mı?

http://www.redicecreations.com/specialreports/2006/01jan/nephilim.jpg

Mitler ve Gerçekler

Sürekli vurguladığımız gibi, bilginin az olduğu ya da bazen üzerinin örtüldüğü yerlerde, spekülasyonların başını alıp gitmesini engellemek mümkün değildir. Bilimsel yöntemlerden, bilimsel şüphecilikten (scepticism) ve somut bulgulardan başkasına güvenmemekten söz ederken, aynı şüpheciliği şu anda bildiğimizi varsaydığımız alanlara uygulamamak, bazen spekülasyonlardan da olumsuz sonuç verir. Bilim, eğer "gerçeği aramak" amacını içeriyorsa bizler için, bu aynı zamanda kurumlaşmaya, bilimsel otokrasiye de karşı çıkmamızı da gerektirir. Herhangi bir alanın "spekülasyona açık" olması bizi ürkütmemeli; verileri doğru okumak, burada anahtar sözcük niteliğine sahip. Ortodoks bilim ve akademisyenler, çoğu kez içinde bulundukları "bilimsel bürokrasi"nin ellerini kollarını bağlayıcı hantallığı ve "ağaçlardan ormanı görememe" alışkanlığı nedeniyle; yeni ve sarsıcı düşüncelere baştan olumsuz tepki vermeye eğilimlidirler. Hele bu, onların "Akademisyenler Olimpos'u"nun dışından geliyorsa. Arkeoloji ve arkeoastronomi, 21. yüzyılın başlarından bu yana bu sorunu yoğun biçimde yaşıyor. sıra dışı olduğu varsayılan düşünce ve teoriler yalnızca dışlanmakla kalmıyor, bir de aşağılanıyor kendilerini "bilimsel şüpheci" diye adlandıran Ortodoks çevrelerde. Oysa tarih, uzun ve yavaş bir yürüyüş. Geniş dilimler halinde onu incelediğimizde, her aşamasında Ortodoksinin engellemelerini ve inanılmaz tutuculuğunu fark ediyor, ama uzun vadede "sıra dışı" varsayılan fikirlerin yaşadığını görüyoruz.

"Neter"ler ya da "Gözcüler" sorunu da yirminci yüzyılın bitmeyen tartışmalarından biri. Dogmalarla gözünü bağlamayan ve açık fikirli olmaya çaba gösterenler, bugün "mitler" deyip geçtiğimiz anlatıların bu denli geniş bir coğrafyada ve neredeyse birbirinin aynı ayrıntılarla varolmasından yola çıkarak, bu metinlere daha farklı bakmamız gerektiğine işaret ediyorlar. Oysa Ortodoks bilim akademisyenlerinin yaklaşımı, oldukça farklı. Onlar, eski toplumları bütünüyle çözümlediklerine inanıyor ve ekliyorlar: "Din dindir, mitoloji de mitoloji. Bunları gerçek tarihsel olgularla karıştırmayın." Bunu söylerken de, bilerek ya da bilmeyerek, bugünün egemen dinlerinin yörüngesinde duruyorlar. Eşine az rastlanır bir ikiyüzlülük ve çifte standart uygulaması bu. Bir yandan somut bilimsel bulgular dışında hiçbir şeye prim vermemekten söz ediyorlar, bir yandan da yaşadıkları çevrenin egemen diniyle sürtüşmemeye çaba gösteriyorlar. Bunun kendilerine göre "etik" bir yolunu da bulmuşlar: "Bilim ayrıdır, din ve inanç ayrı." Oysa "inanmak ve inanç" sözcüklerinin egemen olduğu bir kültürde bilim ve bilginin her zaman bu çifte standardın gölgesinde kalacağını bilmezden geliyorlar. Ama ne gam; "bilimsel" kurumların birçoğunun bütçesini, Kilise'yi destekleyen holdingler, hatta bazen bizzat dini vakıflar sağlıyor. Çoğu üniversitede kürsü başkanları arasında en az bir Musevi var. Bilimin "beşiği" olduğu varsayılan ABD'de halkın ezici bir çoğunluğu İncil'e bütün kalbiyle inanıyor. Ortalığı bulandırmanın anlamı var mı şimdi?

"Gözcüler" sorunu, Antik Çağ tarihi ve modern arkeolojiye ilişkin en kilit noktalardan biri. Bir biçimiyle, felsefe ve ilahiyat akademisyenlerini, hatta dilbilimcileri de bu tartışma çemberi içinde düşünebiliriz. Şimdi, bu uzun girizgahtan sonra meseleyi olabildiğince yalın biçimde ortaya koyalım:

http://www.ahura.info/images/neil_freer.jpg

Eski Mısır'ın "Neter"leri

Bütün Antik Çağ metinlerinde, kendi tarihlerini derleyen toplumlardan kalmış belgeler, geriye doğru giden kronolojilerinin sıfır noktasına, net olarak çözümlenemeyen bir tür "başlangıç dönemi" yerleştiriyorlar. Bu, onların tarihlerinde, "yönetimin tanrılardan insanlara geçmekte olduğu" bir ara dönemi belgeliyor. Belirsiz bir başlangıç döneminden beri bizzat "tanrılar" tarafından yönetildiğini söyledikleri ülkelerinin, bu ara dönemde "Gözcüler" adı verilen üstün yaratıklarca yönetildiğini ve sonuçta krallığın insanlığa devredildiğini anlatıyorlar. Eski Mısır'da bunların adı, "Neter"ler. Son olarak Osiris'in oğlu Horus tarafından yönetilen ülke, belli bir dönem sonrasında, bir "Kral yaratma" (Kingmaker) töreninden sonra insanlara bırakılıyor ve Neterler geri plana çekiliyorlar - sonra da, izleri siliniyor. Bu ilk "insan kral", bugün arkeolojinin değişmez bir gerçek biçiminde kabul ettiği, Firavun Menes. Bildiğimiz, yazılı tarihe göre M.Ö. 3100 dolaylarında Yukarı ve Aşağı Mısır'ı bir tek ülke halinde birleştiren Menes, Mısır tarihinde "Hanedanlar Dönemi" denen bir evrenin de başlatıcısı.

Mısır kronolojisi üzerine bildiklerimiz, iki ana belgeye dayanıyor: Bunlar Mısırlı tarihçi Manetho'nun yazdığı krallar listesi ve bugün "Torino Papirüsü" olarak bilinen bir yazıt. Her iki belge de birbiriyle uyumlu. Bu sayede arkeologlar ve ejiptologlar, Mısır'ın kronolojik gelişimini formüle edebiliyorlar. Buna göre, Firavun Menes'le başlayan Hanedanlar Dönemi, alt evrelere ayrılıyor: Eski Krallık, 1. Ara Dönem, Orta Krallık, 2. Ara Dönem (Hiksoslar Devri) ve Yeni Krallık. Bugün okutulan tarih kitaplarında da bu kronolojik düzen aynen böyle. süreç içindeki arkeolojik bulguların Manetho'yu ve Torino Papirüsü'nü doğrulaması sayesinde, Yeni Krallık ve sonrası, neredeyse bütünüyle tarihlenebilmiş durumda. Eski Krallık'ta, en fazla 150 yıl yanılma payıyla arkeologlar hanedan listesini ve Kralları sıralayabiliyorlar. Yani bu iki belge, doğruluğu desteklenmiş veriler içeriyor. Bütün sorun da aslında burada: Çünkü Manetho'nun listesi ve Torino Papirüsü, yalnızca hanedanlar dönemi Mısır'ını değil, ondan çok daha öncesini de kronolojik sıra içinde sunuyor. Yalnız burada yöneticiler insanlar değil, Neterler. Normal insanlara göre çok daha uzun yaşayan, ülkeyi binlerce yıl yöneten, esrarengiz varlıklar. Ejiptoloji ve modern arkeoloji bunun üzerine ne yapıyor? "Alt paragraflarını" tartışmasız biçimde kabul ettiği ve bulgularla doğrulanan bir tarihi yazıtın "üst paragraflarını" ya yok sayıyor, ya da "Bunlar mitoloji" deyip işin içinden çıkıyor. Neden? Çünkü hayranlıkla benimsediği alt paragraflarda "normal insan"lar krallık yapıyor; üstteyse, kim oldukları anlaşılamayan üstün yaratıklar. Böylece bilimsel ortodoksi, aynı belge üzerinde işine gelen bölümü "olgu" diye benimseyip dosyalarken, işine gelmeyen, çünkü anlayamadığı, işin gerçeği "dini inanışlarına aykırı düşen" bölümleri "mitolojik" bulup ayıklıyor!

Mezopotamya'da aynı şeyle karşılaşıyoruz: Layard ve Wooley'nin yaptığı araştırmalarda, son derece değerli ve ilgi çekici kil tabletler ele geçiyor. Bunlar, Sümer Kral Listeleri olarak adlandırılıyor. Aynı Mısır'da olduğu gibi, listenin en üst sırasında, yani "normal krallar"dan önce, her biri neredeyse 10.000 yıl, 15.000 yıl yaşayan yöneticiler var. Bunlar, "Tufan'dan önce" uzun süre ülkeyi yönetmişler, sonra insanlara devretmişler. Babil metinleri bu olayı "Krallık gökten indiğinde" gibi bir deyişle açıklıyor. Bütün Mezopotamya'da aynı kült var aşağı yukarı. Bulunan belgeler, "en eski metin" olduğuna inanılan Tevrat'ın, Tufan başta olmak üzere bir sürü temayı Sümer ve Babil anlatılarından ödünç aldığını ortaya koyarak Kilise'de ve dini çevrelerde buz gibi rüzgarlar esmesine neden oluyor. Üstelik, Tufan öncesi ülkeyi yöneten "tanrılar"dan söz ediliyor, tek bir tanrıdan değil!

Bu durumda Ortodoks arkeoloji ne yapıyor? Mısır'da yaptığının aynısını. Yani Sümer Krallar Listesi'nin "normal insan ömrüne sahip" kralları doğru kabul ediliyor ve belgenin bu bölümü "somut bulgu" sınıfına sokuluyor ama Tufan öncesi ülkeyi yönettiği anlatılan, 200.000 yıl hüküm sürmüş "tanrılar" ve onların sonrasında, "ara dönem"de insanlara yönetimin geçişini üstlenen ve denetleyen "Gözcü"ler, "mantıksız" bulunarak "mitoloji" sınıfına sokuluyor yine. Aynı belgenin alt kısmı doğru, üst kısmı "masal"!

http://www.oneyearbibleimages.com/enoch.jpg

Enoch'un Şaşırtıcı Hikâyesi

Benzeri durum, Tevrat'la ilgili incelemelerde de söz konusu. Mezopotamya bulgularından sonra, çok daha eski metinlerden esinlendiği belli olan Tevrat, bütün o eski metinlerdeki "Tanrılar" sözcüğünü tek bir "Tanrı" olarak düzeltmiş. Bu arada, Tanrı'ya verilen sıfat ve onun genel adı, "Efendi" ya da "Sahip" anlamına gelen "Lord" sözcüğünde somutlaşıyor. Yahudi toplumunun mesken tuttuğu bölgenin eski mitleri, büyük tanrı Baal'dan söz ediyor. "Baal"in sözlük anlamı da "Efendi" ve "Sahip". Aynı sıfatların, daha sonraki yıllarda bütün Batı toplumlarında yöneticiler için kullanılması ilginç. Ama daha ilginç olan, bütün o eski anlatıları ayıklayarak "Tanrılar" sözcüğünü "Tanrı" olarak tashih eden Tevrat'ın, birkaç yerde bunu unutması. "Elohim" sözcüğü, Tevrat'ta birkaç kez geçiyor. İbranicedeki anlamı, "ilahlar"; yani, "çoğul" bir sözcük. İlahiyatçılar bunun tartışma konusu yapılmasına bile karşı çıkıyorlar - arkeologlarsa, sessiz. Ama bundan daha kafa karıştırıcı olanı var: Yaratılış (Genesis) bölümünün 6. Bab'ında "O günlerde ve sonrasında da, dünyada Nefilimler vardı." diye bir ifadeye rastlıyoruz. Sözü edilen zaman, Tufan'dan öncesi. "Nefilim" sözcüğü, İngilizce'ye "devler" diye çevriliyor. Oysa İbranicedeki fiil yapısına göre tam ifadesi, "yukarıdan aşağıya inmiş olanlar". Yaradılış'taki hikayede "devler"in hiçbir anlamı yok - daha sonra da Nefilim sözcüğüne rastlanmıyor zaten. Sanki "araya yanlışlıkla girmiş" gibi bir sözcük. İğreti duran, ne anlatmak istediği belli olmayan bir ifade. Oysa aradan yıllar geçip 1947'de Ölü Deniz yakınındaki bir mağarada orijinal el yazmaları bulunduğunda, "Nefilim"in aslında son derece önemli, neredeyse kilit denebilecek bir kavram olduğu çıkıyor ortaya. Bunun yanı sıra, Tevrat'ın din adamlarınca "edit edildiği" (değiştirildiği) de anlaşılıyor. Çünkü M.Ö. 4. yüzyıldan kalma yazıtlar arasında yer alan ve daha önce Etiyopya'daki Kutsal Kitap'ta rastlanmış olan kopyası "sahte" sanılan "Enoch'un Kitabı"nın orijinal nüshası da bulunuyor Ölü Deniz mağaralarında.

Yaradılış'ta yalnız birkaç satırda adı geçen ve "Tanrı'yla birlikte yürüdüğü" söylenen Enoch'un, aslında son derece ilginç bir hikayesinin olduğunu ve Tevrat'tan çıkarılan bu parçaların "Nefilim" sözcüğüne de açıklık getirdiğini fark ediyoruz. Boşluklar Enoch'un Kitabı'nda yazanlarla doldurulduğunda, Bap 6'nın aynı satırında sözü edilen "..ve Tanrı'nın oğullarını insanın kızlarını gördüler ve onlar güzeldi. Onları kendilerine eş seçip onlardan çocuk sahibi oldular." ifadesi de anlamlı hale geliyor. İlahiyatçıları, dilbilimcileri ve tarihçileri yıllardır uğraştıran "Tanrı'nın oğulları" ile insanın kızları arasındaki ilişki, Tevrat'ta yalnızca o cümlede geçiyor ve bir daha sözü edilmiyor. Ama Enoch'un Kitabı'nı okuduğumuzda, bunun müthiş sonuçlar doğuran bir olay olduğu çıkıyor ortaya. Evinden, ailesinden ayrılan ve "Tanrı katında" yaşamını sürdüren Enoch, "Gözcülerden" söz ediyor anlatısında. Bunlar, Tanrı ile insanlar arasındaki ilişkinin bazen "ara halkası" olma görevini üstlenen, insanlara nezaret eden, üstün varlıklar. Ama hepsi, "emir kulu" sonuçta. Enoch'un ayrıntılı olarak anlattığı hikayede, bir gün bunlardan birinin dünya üzerindeki "gözcülük" görevi sırasında "insan kızları"nı arzuladığı ve bu fikrini diğer "gözcü"lere de söylediği belirtiliyor. Bir grup Gözcü (ya da Nefilim - "yukarıdan inen") aralarında karar alıyor ve yemin ediyorlar: Hepsi insan kızlarıyla sevişip onlardan birer karı alacak ve bu bir sır olarak kalacak. Çünkü öğreniyoruz ki, yapılan aslında "yasak". Sonuçta bu birleşmeden "melez" çocuklar doğuyor ve genetik sorunlar yüzünden bu çocuklar sağlıksız, vahşi, garip yaratıklar oluyorlar. Diğer yandan, "insan kızlarıyla" birlikte oldukları süre boyunca Nefilimler, onlara bilgi aktarıyor, bir şeyler öğretiyorlar ki, bu da çok büyük bir yasağı çiğnemek anlamına geliyor. Sonuçta Tanrı hem Nefilimleri cezalandırıyor, hem de yarattığı Tufan'la insanları.

Sümer ve Babil metinlerini bulmuş olmamız, Enoch'un kitabının da, Tevrat'ın diğer bölümleri gibi Mezopotamya anlatılarından esinlenilerek, daha doğru bir deyişle bunlar "revize edilerek" yeniden yazıldığını anlıyoruz. Ama bu, bir garip durumu fark etmemize engel değil: Çok eski zamanlarda "Gözcü"ler denen birilerinin dünya üzerinde dolaştığı ve yaptıklarıyla dünyadaki hayatı derinden etkilediğine ilişkin en az on toplumun kültüründen gelen tanıklıklar var elimizde. İşin en kafa bulandırıcı yanı, çok benzeyen anlatılara, Antik Yakın Doğu'yla fiziksel teması hiç bulunmadığı varsayılan eski İnka ve Maya folklorunda da rastlıyoruz! Şimdi, bütün bunlara "Mitoloji işte canım" deyip, elimizin tersiyle bir yana mı itmemiz gerekiyor, "bilimsel tavır" sergilemiş olmamız için. Yoksa eski metinleri farklı bir bakışla bir daha inceleyip, "Kim bu Gözcüler?" diye sormak mı daha mantıklı bir davranış?

Beyazdut
23-10-10, 01:29
Olmekler Afrikalı mıydı ?

http://www.cosmopolis.ch/images/art/the_olmecs.jpg

Olmekler Afrikalı mıydı?

Zaman: İÖ 1200-900
Mekân: Güneydoğu Meksika

Şaşkınlıktan donakaldım: Bu (Tres Zapotes Dev Başı 1) bir sanat eseri olarak abartmasız görkemli bir heykeldi.,. Ama beni şaşırtan Etiyopyalı tipiydi. Bu ülkede zencilerin bulunduğunu ve bunun da dünyanın ilk çağında olmuş olması gerektiğini düşündüm. MELGAR Y. SERRANO, 1869.

Eski Mezoamerika'nın en eski uygarlıklarının yaratıcıları Olmekler, Afrika'dan mı gelmişlerdi? Eldeki bütün kanıtlar bunların Amerika kıtasına Kuzeydoğu Asya'dan gelen Paleo-Kızılderililer'in soyundan olan Amerikan yerlileri olduklarını göstermektedir. Ayrıca Afrikalıların Kristof KoIomb'dan önce Amerika'ya geldikleri iddiasını doğrulayacak herhangi bir fiziki bulgu yoktur.

Arkeologlar Olmek ülkesinde ya da Amerika kıtasının bir başka yerinde Afrika'ya ait tek bir alet, bitki ya da hayvan kalıntısı, insan iskeleti, bir dil unsuru ya da herhangi bir somut kanıt bulamamışlardır. Şu halde mantıklı bir insan bu sorunun nasıl ve neden ortaya atıldığını merak edecektir.

http://www.bilgilik.com/images/giz232.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz233.jpg

(Solda) Tres Zapotes Dev Başı l: Yüz hatları bazalt kütleden mümkün olduğunca az taş çıkarmakla, yaşayan ya da yeni ölmüş bir hükümdarı betimlemek ihtiyacı arasında bir uzlaşmayı gösteriyor olabilir. (Sağda) Matthew W. Stirling, 1939 yılında Tres Zapotes dev başında ilk bilimsel gözlemlerde bulunuyor.

ARKA PLAN

Jose Melgar y. Serrano, 1862 yılında Güney Meksika'nın Tuxtla Dağları'nda bir şeker hacienda'sını ziyaret ederken kendisine bir işçinin birkaç yıl önce toprağın altında bulduğu bazalttan yontulma dev bir insan kafasını gösterdiler. Kendi ülkesininkiler kadar Eski Dünya uygarlıklarıyla da ilgilenen kültürlü hır insan olan Melgar -şimdi Tres Zapotes Dev Başı l olarak anılan- heykelin olağanüstü bir bulgu olduğunun farkındaydı.

Daha sonraki yıllarda başın anlamını ve heykeli yapılan kişinin etnik kimliğini iki makale halinde yayınladı. O sırada entelektüel iklime hâkim olan yayılmacı fikirlere göre, baskı altında ezilen halefleri gibi Kolomb-öncesi Amerikan Yerlileri'nin de büyük ve güzel sanat eserleri yaratacak kültüre ve zekâya sahip olmamaları gerekiyordu.

Böylece Melgar, heykeli yapanların Eski Dünya'dan gelen göçmenler oldukları ve heykeli de bir Afrikalı, özellikle bir "Etiyopyalı" olarak yontmuş olduklarını kabul etmekteydi.

Melgar'ın başı, Olmek kültürünü araştıran Matthew W. Stirling'in başı tekrar temizlediği 1939 yılına kadar tümüyle unutuldu. Stirling'in Tres Zapotes, La Venta, Cerro de las Mesas ve San Lorenzo'da yaptığı araştırmalar bilim dünyasının dikkatini Olmek kültürüne çekmiş ve National Geographic dergisi Olmekler'i herkesin evine sokmuştu.

Olmek kültürü konusunda daha sonra yapılan araştırmalar aralarında 17 dev başın da bulunduğu yüzlerce taş heykeli ortaya çıkarmıştır. Ayrıca küçük yeşim oymalar, çanak çömlek ve başka çeşitli eşyalar da ele geçirilmiştir. Çağdaş bilimadamlarının çoğu bu olağanüstü anıtların, yaşayan ya da ölmüş Olmek hükümdarlarına ait olduklarını kabul etmektedir.

İlginç olanı, diğer 17 heykelin hiçbirinin "Afrikalı"ya benzememesidir ve Melgar'dan bu yana hiçbir arkeolog, onun Tres Zapotes başının etnik teşhisini kabul etmiş değildir. Şu halde Afrikalı Olmekler sorusu yakın zamanlarda neden yine ortaya atılmıştır?

ÇAĞDAŞ EFSANE

Gabriel Haslip-Viera ile arkadaşları, yakınlarda yaptıkları kapsamlı bir çalışmayla fikrin geçmişinin, Ivan Van Sertima'nın yazılarına ve özellikle Kolomb'dan Önce Geldiler (1976) kitabına dayandığını bulmuşlardır.

Bir arkeolog olmayan Van Sertima, "Negroid" Afrikalılar'ın Kolomb'dan çok önce sayısız kere Amerika kıtasına geldiklerini, bu gelen Afrikalıların Mezoamerika ile Güney Amerika'nın ilk uygarlıklarını yarattıklarını ya da etkilediklerini iddia etmektedir. Hiçbir ciddi arkeolog bu iddiaları kabul etmemişse de, bunlar Kuzey Amerika'daki çağdaş Afromerkezci hareket için önemli bir temel efsane olmuştur.

Haslip-Viera'ya göre Afromerkezci revizyonist tarih, "eski Mısır, eski Mezopotamya, Hindistan, Çin, Avrupa ve Amerika'nınki dahil dünyanın bütün eski uygarlıklarının 'siyah' ırktan insanlar tarafından yaratıldığım ya da onlardan esinlendiğini" iddia etmektedir.

Van Sertima ve diğerleri iddialarını desteklemek için şunları ileri sürmektedirler: Eski Dünya'da çeşitli zamanlardan ve yerlerden yazılı belgeler, Olmek dev başlarının "Negroid" yüz hatları, Olmek toprak höyükleriyle Mısır ve Nübye'nin taş piramitleri arasındaki mimari benzerlikler, bir yarıkürede bulunan bitkilerin diğerinde de bulunması ve Amerika kıtasında mumyalama uygulaması. Haslip-Viera ve arkadaşları her kanıtı tek tek inceleyip her birini reddetmektedirler.

Olmekler'in Mezoamerikan uygarlığının kökenlerinde oynadıkları önemli rol gözönüne alındığında, Afromerkezcilerin iddialarını desteklemek için 19. yüzyıl vahşisi hayali fikirlerini canlandırmış olmaları şaşırtıcı değildir. Ancak bunlar aynı dönemin aynı derecede yanlış ırkçı fikirlerini de devam ettirmektedirler ki, bu fikirlere göre Amerikan yerlileri, Eski Dünya'nın halklarıyla aynı düzeyde büyük kültürel gelişmeler yapmaktan yoksun daha aşağı seviyede bir uygarlık sayılmaktadırlar.

Beyazdut
23-10-10, 01:30
Orakl ve Orakl'ılar

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/aydin-didim-apollon-temple.jpg

Orakl ve Orakl'ılar

Kategori: Gizemli Medeniyetler

Orakl sözlüklerde “antik çağda Anadolu ve Yunan topraklarında yaşamış medyumik yetenekleri bulunan kâhinelere ve bunların sezgi (vahiy, revelation) yoluyla bildirdikleri ilâhî yanıta verilen ad” olarak tanımlanır.

Orakl merkezleri genellikle, durugörü, ekstaz, trans ve kehanet gibi psişik etkinliklerin ve kimi zaman inisiyatik eğitimlerin söz konusu olduğu Apollon tapınakları olurdu. Anadolu'daki en ünlü Orakl merkezi Didim'de (Didyma) bulunan ünlü Apollon tapınağı, antik Yunan'daki en ünlü Orakl merkezi ise Delf'teki Apollon tapınağı idi. Anadolu'daki diğer Orakl merkezlerinden bazıları Efes, Hierapolis, Sard, Patara, Klaros ve Pessinus'ta bulunuyordu.

Kayıtlara göre, antik çağda, sorununun yanıtını bulmak ya da geleceği öğrenmek üzere çok sayıda ziyaretçinin başvurduğu Didim ve Delf'teki Orakl merkezlerinde pythia (okunuşuyla pitia) adlı râhibe, -bilimcilerce gevşetici ya da uyuşturucu bir madde içerdiği saptanmış olan- defne yapraklarını çiğnedikten sonra transa geçer ve üç ayaklı bir sehpa üzerine çıkarak anlaşılması güç sözler söylerdi. Branşid adı verilen rahip ve râhibeler de tapınağa danışanlara verilecek yanıtı bu sözleri yorumlayarak bulmaya çalışırlardı.[1]
Orakl'ılar

Şimdilerde "Orakl"ların yaşadıkları veya geçerli oldukları dönem, M.Ö. 700 ile M.Sç 300 arasındaydı. Sözcüğün üç anlamı vardır ya da üç şeyi tanımlar; birinci anlamda "Orakl" tanrıların konuştuğu kişidir, ikinci anlamda geçerli yani güncel olan tapınak veya çekinilen, saygı duyulan tanrıdır, üçüncü anlamda ise tanrı tarafından kahin aracılığı ile verilen cevaptır. Batı Anadolu'nun yani İyonya'nın bağrında bulunan Söke yakınlarındaki Didim Apollo Tapınağı 1700 öncesine kadar yaklaşık 2000 yıllık bir "Orakl" merkeziydi. Antik Dünya'dan günümüze gelen bu baş döndürücü Tapınak, geçmişe terk ettiğimiz ve unuttuğumuz görkemin ve de gizemin muhteşem bir örneği olarak gözlerimizin önünde hala durmaktadır.
Orakl ve Manteuma

Manteuma antik çağda, transa geçen râhibelerin trans sırasında söyledikleri hikmetli sözlere verilen addır.

Didim'deki Apollon Tapınağı'nda olduğu gibi, antik çağın Orakl merkezlerinde danışmak ya da gelecekleri hakkında bilgi edinmek için tapınağa başvuranlar olduğunda Pythia (okunuşuyla Pitia,Piti) adlı râhibelerin trans sırasında söylediği pek açık olamayan sözler rahiplerce yorumlanır ve ziyaretçilere bu yorumlardan çıkan sonuç yanıt olarak bildirilirdi.

Lidya kralı Krezüs'ün de bu amaçla Didim'deki tapınağa başvurmuş olduğu, fakat kendisine verilen yanıtı yanlış yorumlamasıyla kendisinin ve Lidya uygarlığının sonunu hazırlamış olduğu söylenir. (Krezüs'e bildirilen yanıtta bir ırmağın geçilmesinden ve bir zaferden söz edilmiş, fakat zaferin kime ait olduğu belirtilmemişti.)
Apollo ve Lucifer ilişkisi

Antik Yunan'da ve İyonya'da (Batı Anadolu) "Orakl" merkezleri birçok yerdeydi. Fakat daha önce mitolojiye bir göz atmak yararlı olacaktır.

Apollon, en büyük tanrı olan Zeus ile sevgilisi Leto'nun oğludur, Zeus'un kıskanç karısı Hera'dan kaçan Leto, Delos Adası'ndaki Kynthos Dağı'na gelir ve orada Apollo ile kız kardeşi Artemis'i doğurur. Mitlere göre doğum esnasında, göklerden altın pırıltılı yağmurlar yağmış, güller açılmıştır.

Apollon, ışığın tanrısıdır, ona "Phoibos" yani "ışıldayan" veya "ışığı getiren" olarak da tanınır; burada ezoterik anlamda Apollo'nun Şeytan'ın majikal tanımı olan "Lucifer" ile özdeşleştiği fark edilir. Apollo'nun ve Lucifer'in ışığı ya da daha uygun tanımla bilgiyi vermesi, özde saklı olan sembolizmanın ifadesidir. Apollo aynı zamanda da kehanetlerin tanrısıdır, üstteki sembolizmadan yola çıkarak geleceğin bilgisinin insana verildiği noktasına ulaşırız ve o zaman da pagan inançlara karşı doğan tek tanrılı semavi dinlerin kehanetlere neden karşı çıktığı anlaşılır. Tüm pagan kültürü ve gelenekleri yok etmek zorunda olan günümüzde yaşayan üç büyük semavi din ve onların uzantısındaki inançlar doğal olarak gelecekten haber vermeyi şeytansı tanımlamışlar ve korkutarak yasaklamışlardı. Apollo, kehanetlerin babasıydı ve "Orakl" merkezleri onun adına ve onurunaydı. Delphi, Claros ve Didima bunların en önemlileri ve etkin olanlarıydılar. Didima ya da "Didymaion" sözcüğü "ikiz" anlamına gelir, ikiz kardeşleri yani Apollo ile Artemis'i kastetmektedir.

Didima, bazı uzmanlara göre en büyük ve en tanınmış "Orakl" tapınağıdır.

"Orakl", Claros'ta olduğu gibi kadın kahinler ya da "Orakl" râhibeleri tarafından "Hexametrik" olarak yani altı mısralık şiirlerle verilirdi.

Ziyaretçiler, "Orakl"a ulaşmak için önce kutsal yolu geçmek zorundaydılar.

Didima'ya gelen ziyaretçiler rahiplerin yönetiminde ayinler yaparlar, alaylar oluştururlar, geceleri meşalelerle yürüyüşler yaparlardı. Kutsama dönemlerinde Miletliler o zaman liman olan Panormas limanına gelirler, dört kilometrelik taş yolu (son iki kilometresi heykellerle süslüydü) şarkılar söyleyerek (Paion: Kutsal şarkılar) yürürler ve Tapınağa ulaşırlardı. Bu yürüyüş dört gün sürerdi. Miletos'ta bulunan M.Ö. 200'den kalma bir yazıtta törenlerin her yıl Nisan-Mayıs aylarında yapıldığı anlaşılmaktadır. İskender döneminde, yaklaşık aynı dönemler yılbaşı olarak kabul edilmişti. Tapınağın yapıldığı yerde muhakkak bir kutsal orman bulunmalıydı ve o zamanlarda vardı. Tapınağa ince dallı ağaçların örttüğü bir yoldan ulaşılır, dev sütunların arasından geçilerek, çok büyük bir avluya girilirdi. Bu tarz, şu anda Didim'de görülmektedir. "Orakl" Râhibeleri, bâkireydiler, sürekli olarak kendilerini temizlerler ve tanrısal sözcüklere her an hazır olmak için perhiz yaparlar veya oruç tutarlardı. Didim Tapınağı'nın iç avlusunda, râhibelerin yaşadıkları bölmeler görülür, iç avlunun üstü açıktır ve buranın üstünün açık olması gelenekseldi. Claros'ta olduğu gibi, Didim'de de iç avluda "vahiy" yani esinlenme ayinleri yapılırdı. Râhibelerin taşıdıkları asaların tanrılar tarafından verildiğine inanılırdı. "Orakl" yani Râhibe, silindir şeklinde döner bir taş bloğa (buna Axon denirdi) otururdu. Axon, muhakkak iç avluda bulunan küçük bir kutsal kuyunun ya da yeraltı kaynağının yanında veya yakınındaydı. Râhibe, tanrıların esinini almak için, yeraltı suyundan yükselen buharı solur ve ardından "Orakl"ı anlatan mısraları söylemeye başlardı. Daha sonra "Orakl", dış avluda bekleyen dilek sahibine uygun görülen anda iletilirdi. Râhibeler, kapının arkasında yer alan ve ortasında iki sütunun bulunduğu salona alınan dilek sahiplerine gizemli mısraları söylerlerdi. Tapınağa ibadete ve dilek dilemeye gelen halk, içeri giremez, öndeki sunağın çevresine toplanırlardı.

İçeriye ancak görevli rahipler ve Apollo râhibeleri girebilirlerdi. Öte anlamda, ölümlülerin fiziksel ve ruhsal olarak içeri girememelerinin nedeni, tapınağın bir ölümsüze ait olması demekti. İskenderiyeli Herons, Antik Çağ insanlarının, tanrıların ve tanrıçaların dev kapılarda göründüklerini yazar.

Aslında tanrıların dev kapılarda görülmesi inancı çok eskidir, Mezopotamya'daki Kar-Tikuti, Ninurta'daki Asur, Babil'den kalma Borsippa-Nabut ve Ezida tapınaklarında böyle kapılar vardır.

Beyazdut
23-10-10, 01:31
Osetler

http://www.euroxase.com/gif/caucasus/Ossetia_004.jpg

Osetler

Osetler, (Osetçe:ирæттæ, irættæ) Osetya'nın yerli bir etnik grubu olan İran asıllı halktır. Osetlerin çoğunluğu Rusya'ya bağlı Kuzey Osetya'da ve Gürcistan'la yaşanan savaştan sonra Rusya tarafından bağımsızlığı tanınan Güney Osetya'da yaşamaktadır. Dilleri Hint-Avrupa dil ailesinin İrâni Diller koluna bağlı Osetçe'dir.

Osetler, Sarmatyanlardan sonra onların kalıntıları üzerine kurulan İskitler'in uzantılarıdır. İskitler kuzeyde Moskova steplerinden, güneyde Anadolu ve Diyarbakır’a kadar, batıda bugünkü Macaristan’a, doğuda bugünkü Afganistan ve kuzey Pakistan Hindukuş dağlarına kadar uzanan bir bölgeye hakimdi. En büyük yıkıma Hunlar zamanında uğradılar. Sonradan Hunlar'la kaynaşarak Alanlar/Osetleri meydana çıktı. Onlar da azala azala zamanla bugünkü Osetya’yı oluşturdular. Bu nedenle Macarca ile ortak kelimeleri bulunuyor. Doğu’da Patanlar ve Peştular olarak tanınırlar. Osetçe'de bilhassa Peştunca'da ve Zazaca’dan çok ortak kelime bulunuyor.

Dil

Osetlerin dili Hint-Avrupa dil ailesinin İrani Diller koluna bağlı Osetçe'dir. Osetçe'nin iki ana lehçesi vardır. Bu lehçelerden biri Kuzey Osetya ve Güney Osetya'da konuşulan İron lehçesi, diğeri Kuzey Osetya'da konuşulan Digoron lehçesidir. Osetçe'ye bağlı Kudairag ve Tuallag gibi alt şivelerde vardır. Edebiyat dili en yaygın lehçe olan İron lehçesine dayanılarak ortaya çıkarılmıştır. Bir halk şairi olan Kosta Hetagurov, Oset edebiyatının kurucularındandır.

Osetçe, Kuzeydoğu İran dillerinde sınıflandırılmaktadır. Tacikistan'da konuşulan Yagnob dili, bugün Osetçe ile beraber Kuzeydoğu İran dilleri içinde yaşamını sürdüren son dilidir. Osetçe ve Yagnob dili, İskitçe-Sarmatça dillerinin lehçe grubundan kalmadır. Doğu İran dillerinden olan Peştuca kalıtsal bakımdan Osetçe'ye benzemektedir.

Tarih

Osetler'in atalarının tarihi eski çağlara kadar uzanır. Orta Asya bozkırlarından Ural dağlarına kadar göçebe olarak yaşayan İskitler Karadeniz'in kuzeyine ve daha sonra da Balkanlara kadar yayıldılar. İskitler at üzerinde savaşta usta bir halktı ve bu üstünlükleriyle bu coğrafyada kültürel anlamda derin izler bıraktılar.

M.Ö. 3. yüzyılda İskitlerin yerini Urallar üzerinden gelen akrabaları Sarmatlar aldı. Sarmatlar bir kabile federasyonuydu ve temel olarak üç ana kabileden oluşuyordu: Alanlar, Roksalanlar ve Yazsaglar. Alanlar Don Nehri ve Volga Nehri arasında kalan ve Kuzey Kafkasya'yı da kapsayan bir bölgede hakimiyet kurmuştu; Roksalanlar ise Don nehrinden Orta Avrupa'ya kadar olan bir alanda yaşamaktaydı; Yazsaglar ise bugün Macaristan olan Pannonia bölgesini kaplamıştı. Sarmatların en büyük özelliği ağır zırhlı süvarileriydi; tarihçiler batıdaki şövalye tarzının Sarmatlardan gelebileceğine dair teoriler öne sürdüler.

Zaman içinde İskandinavya'dan gelen Cermen kabileleri Balkanlar ve Karadeniz kıyılarına kadar inince Sarmatlarla komşu oldular. Bu komşuluk ortak düşmanları olan Romalılarla savaşta yapılan ittifaklara kadar uzandı. M.S. 370 yılında doğudan gelen Hunlar sırasıyla önce Alanları, sonra da en güçlü Cermen kabilesi olan Gotları önüne katarak bu ittifakı bozdu. Domino etkisiyle yayılan kavimler göçü birçok barbar halkı etkiledi ve sonunda Roma İmparatorluğu'nun çöküşüne kadar gitti.

Kosta Hetagurov

Sarmat kabilelerinin kaderi Hun istilasıyla ve Avrupa'daki barbar göçleriyle birleşti. Sadece Alanların bir kısmı Kafkasya'ya sığınarak yerlerinde kaldı ve orada bir Alan Krallığı kurdular. Alan Krallığı bölgeye gelen Bizans ve Hazarlarla çeşitli ittifaklar yaptı ve başkenti M.S. 13. yüzyıla kadar hayatta kalmayı sürdürdü. Bu tarihte gelen Moğol istilalarıyla krallık yıkıldı ve sağ kalan Alanların (kurtulabilenlerin sayıları 16.000 olarak tahmin edilmektedir) Kafkas dağlarının yüksek bölgelerine sığınmalarıyla bugünkü Oset halkı oluştu.

Avrupa'da kalan veya göçlerle batıya giden Sarmatlardan en güçlü olan kabile Alanların bir kısmı Hunlarla birlikte hareket etti ve onlara katıldılar.

Hunlardan kaçanlar ise bir Cermen kabilesi olan Vandallarla birlikte Avrupa içlerine kadar girerek bugünkü Fransa'yı teşkil eden Galya bölgesini istila etti. Burada Goar ve Respendial adındaki iki Alan kralı anlaşamayınca Respendial komutasındaki Alanlar, Galya'dan ayrılarak Vandallar ve yine bir Cermen kabilesi olan Süevlerle birlikte M.S. 409 yılında İberya'yı, yani İspanya'yı işgal ettiler. İberya'da tekrar bir paylaşım oldu ve Alanlar'a bugünkü Portekiz sınırları içindeki Lusitania verildi.

M.S. 418 yılında İberya'nın Gotların batı kolu olan Vizigotlar tarafından istila edilmesiyle birlikte Alan, Vandal ve Süev toplulukları Cebelitarık'ı geçerek Kuzey Afrika'ya girdiler. Kuzey Afrika ve Kartaca Roma'nın tahıl ambarıydı; bu şekilde zaten zor durumda olan Roma İmparatorluğu ciddi bir darbe yemiş oldu. Kuzey Afrika'da kurulan krallığın başına bir Vandal olan Geiseric geçti ve krallık unvanını "Vandalların ve Alanların Kralı" olarak belirledi. Bu krallık M.S. 6. yüzyıla kadar yaşamını sürdürdü. Galya'da Goar'ın komutası altında kalan Alanlar ise zamanla bölgedeki diğer halkların içinde eriyip izlerini kaybettirdiler.

Avrupa'da kalan diğer Sarmat kabilesi olan Roksalanlar istilacı kabileler içinde eridi. Yazsaglar ise Pannonia'da kalmaya ve Roma için sorun teşkil etmeye devam ettiler. Varlıkları barbar istilalarından sonra durulan ortamda kurulan yeni imparatorluklardan sonra da devam etti ve Macar birliğinin kurulmasından sonra oluşan federasyon içinde Jazsag bölgesinde 15. yüzyıla kadar kendi kimliklerini muhafaza ettiler; bu tarihten sonra dillerini kaybettiler ve Macarlaştılar. Kral Arthur efsanesinin orijininin, M.S. 175 yılında Roma İmparatorluğuna yenildikleri savaştan sonra fidye olarak verdikleri 5.500 kişilik süvari birliğinin Romalılar tarafından Britanya'ya gönderilmesiyle, Yazsaglar olduğuna dair hipotezler mevcuttur.

Modern Osetler

Çağdaş Osetleri tanıyabilmek için binlerce yıl geriye; inanılanlara göre diğer kavimdaşlarından soyutlanıp Orta Asya ve Kuzey İran'dan ayrılan, Hint-Avrupa ırkına mensup olan insanların zamanına dönmek gereklidir.

Massaget ortak ismiyle bilindikleri bir zaman sürecinde bu insanların bir bölümü savaşçılık ve inatçılıklarıyla öne çıktılar. Daha sonraları, geriye Avrupa kıtasına göç etmeye başladılar ve eski İran dili konuşan bu Massaget halkı görünüşe göre bir çok etnik dala ayrıldı, en belirgin olarak Yazuglar, Sarmatlar, Roxolanlar (ya da Ruslanlar), Aorsler, Alanlar, Saklar ya da söylenegelen üzere Sarmat kabilelerine ayrıldı. Genellikle farklılıklar sadece geleneksel ve "Alanorslar" gibi adlarda. Dilleri diğer kavimlerce de konuşulan, akraba İskit kabilelerinin öncüllüğünde Avrupa'ya yayıldılar. Ünlü eski yazar Joseph Flavious, örneğin Alanları, İskitlerin Tanais (don) Nehri ve Azov Denizi etrafında yaşayan bölümü olarak tanımlar. Diğer eski tarihsel kaynaklar, şu ana kadar Pro-Hazar Massagetlerini "İskit Kavmi" olarak kabul eder. Bazı araştırmacılar ise Sarmat kabilelerinin MÖ 6-4. yüzyıllar arasında Kuzey Pro-Hazar ve Pro-Ural bölgelerinde ortaya çıktığına inanırlar.

Avrupa kıtasının geniş güneydoğu bölgesi boyunca yapılan göç sonucunda, birbirleriyle kurdukları kavimsel birliktelikler sayesinde Sarmatlar yüzyıllar boyunca dünyanın bu bölgesindeki dominant etnik unsur olmuşlardır. Örneğin Aorslarların Çar'ı ihtiyaç halinde 200 bin kişilik süvari birliği toplayabilmekteydi.

Modern Osetlerin şu an yaşadığı bölge olan Kuzey Kafkasya ve neredeyse tüm Transkafkasya'ya ilk yerleşimleri İskitler tarafından yaklaşık olarak MÖ 7. Yüzyıllarda gerçekleşti. İskit malzeme kültürü eserleri Güney Osetya'da ve Gürcistan'ın merkezi bölgelerinde bulundu. Kuban kültürünün yerli kabilelerini asimle ederek, bundan 3500 yıl önce orta Kafkasya'da ortaya çıktılar. Bu kültürün, zamanının halkları arasındaki çok gelişmişliğinin ispatı olarak bugüne kadar korunmuş olan tunç ve demir silahlar, aletler, mücevherat ve çömlekler gösterilebilir. Bunlar yalnız Validkavkaz, Nalçik, Grosni'deki Kafkasya müzelerinde değil, Rusya Federasyonu'nun en iyi müzeleri olan - Devlet Zaviyesi, Devlet Tarih Müzesi'nde sergilendiği gibi; Berlin, Viyana, Lyon ve Amerika Birleşik Devletleri’nde de ziyaretçilerin beğenisine sunulmaktadır.

İskitlerin, eski Kuban kültürüyle karışması, bugünkü Oset halkının oluşmasında önemli bir platform görevi görmüştür. 2500 yıl önce İskitleri izleyerek Kafkasya'ya gelen Alan-Sarmat kabileleri bu bölgede kendilerine
çok yakın buldukları İrani dil konuşan halklarla karşılaştılar. (Eski Yunan tarihçisi Heredot, kendisinden "Tarihin Babası" olarak bahsedilir, Alanları bazen İskitlerden ayırmanın zor olduğundan bahsediyor ve Starbonla Procopius Cesaerian, Alanların bozuk bir İskitçe kullandıklarına işaret ediyor.)

MS 5-6. yüzyıllarda, Alanlar daha önceleri baskınlar düzenledikler Transkafkasya'ya nüfuz ettiler ve kabul edilen bazı eski kaynaklara göre ("Ermeni Coğrafyası" gibi, MS 7.yy ) tamamına yerleştiler.

Transkafkasya'nın Alanik-Sarmat nüfusu, Hun akınları süresince yeniden oluştu. 10-12. yüzyıllarda Osetlerin Alanya Feodal Devleti eski dünyanın en güçlü devletlerinden biri olmaya başladı. Sonuç olarak üstün Tatar-Moğol kuvvetlerinin yıkıcı istilaları nedeniyle yıkıldı. Tesadüftür ki, güçlü Alanlar, pratikte Moğolların açık savaşta tek seferde yenemedikleri ilk
halk olmuşlardır. Hatta Moğollar, Alanların ana müttefiklerin olan Kıpçaklara rüşvet vererek onlara ihanet etmelerini sağlamak zorunda kalmışlardır. Alanların bir kalesi, tahminen Magas şehrinde, Moğollar tarafından 12 yıl kuşatma altında tutulmuştur. (Aynı şey Plano Carpini ve eski Arap tarihçisi Ebul Fada tarafından da teyit edilmiştir.)

Peki Modern Osetleri onların efsanevi İskit ve Alan soylarına bağlayan şey nedir? Her toplumun ruhu, onun dilidir. Günümüzde Osetler, Digoron diyalektiğinde en az değişim gösteren İskit dilini konuşuyorlar. Büyük Sovyet Ansiklopedisi'nde ( 3.baskı) bu konu hakkındaki makalede şöyle diyor: "İskit-Sarmat diyalektlerinin neslinden olan bir dil de; Kafkasya'daki Osetlerin dilidir."

Dilin dışında Osetler, özellikle ocak zincirinin dokunulmazlık ve kutsallığı gibi bir çok İskit gelenek ve göreneklerini korumuşlardır. İskit-Sarmat mirası, milli karakter özellikleri ve dış görünüş açısından da Osetlerin varisliğindedir. Osetler, açıkça bir Hint-Avrupa halkıdır, pek azı kumral-sarı veya kestane rengi saçlara, gri ya da mavi gözlere sahiptir. Aynı özellikler bilindiği üzere pek çok Sarmat'ın doğuştan sahip oldukları niteliklerdir. Osetlerin milli karakterlerinden bahsedersek, şüphesiz biri bunun iki tane olduğunu söyleyecektir, en karakteristik tarafları olarak; müthiş misafirperverlikleri ve güçlükler karşısındaki kararlılıklarıdır.

Günümüzde Osetler, modern bir halktır ve bazı açılardan göze çarpan durumları söz konusudur. Yaklaşık 190 Oset, ihtilal öncesi Rusya'sının en üstün askeri payesi olan "St.George Haçı"na sahiptir ki, bazıları birden fazla sayıda...

Rus Çarlığı’nda ve Sovyet Ordusu’nda 70 general ve amirale sahip oldukları bilinmektedir. 600 binden daha az bir nüfusa sahip olmalarına rağmen, bir çok spor dalında 30 Dünya Şampiyonu çıkarmış ve bunlardan bazıları Avrupa Şampiyona ve turnuvalarında altın madalya kazanmıştır. Kuzey Osetya'nın futbol takımı "Alania" 1995'te Rusya Federasyonu Şampiyonu oldu ve toplamda iki kere Rusya'nın en iyisi unvanını elde ettiler. Osetler, eğitimli bir toplum olarak bilinmektedir. Kuzey Alanya Cumhuriyeti Rusya Federasyonu içerisinde halkın eğitim düzeyi açısından en iyi on bölgeden biri olarak değerlendirilmektedir. Kuzey Osetya'daki öğrenci yüzdesi, Almanya, İngiltere gibi çok gelişmiş ülkelerdeki oranlardan kat be kat yüksektir.

Bir çok Oset, bağımsız devletler topluluğu ülkelerinde yaşamakta ve bir çok firmada üst düzey yönetici olarak görev yapmaktadır. Orkestra kondüktörü Valery Gergiev, ismi dünyanın en iyi orkestra şefleri arasında geçer, şair Kosta Khetagurov, balet dansçı Svetlana Adyrkheva, isimleri anayurtlarının sınırlarından taşan ünlü şahsiyetlerden bir kaçıdır.

Beyazdut
23-10-10, 01:32
Osirian Medeniyeti

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/osirian.jpg

Osirian Medeniyeti

Çok uzun zaman önce, şimdi Akdeniz'in bulunduğu alan, kuru ve verimli bir araziydi. Nil Nehri, "Stix Nehri" olarak biliniyordu ve bugün de olduğu gibi Afrika boyunca dolanıyordu; ama daha sonra Akdeniz'de bir vadide bulunan göle kadar uzanıyordu. Gölden sonraysa biraz daha ileride bulunan Herakles Sütunları'ndan Atlas Okyanusu'na dökülüyordu. Efsaneler, Atlantis zamanında Osirianlar'ın Akdeniz havzasındaki büyük gölün etrafında yaşamış olduklarından söz etmektedir. İki yüzün üzerindeki sayıda Osirian anıtı, bugün Akdeniz tabanında görülebilmektedir.

Hz.Nuh Tufanı Öncesi

Atheninan, Yunan İmparatorluğu'dur. Atlantis'in düşmanı ve rakibidir. River Styx, Osiria imparatorluğudur. Malta'da Osirian'ın başkent olabileceğine dair kazılar bulunmuştur.

Hz.Nuh Tufanı Sonrası

Osiris üzerine odaklanan Mısırlılar'ın Osirian dininin onlar tarafından atıldığı düşünülmesine rağmen bu medeniyete ait çok az şey bilinmektedir. Mısırlılar'ın ölüm tanrısı olan Osiris hakkındaki mitlerde daha çok suyla bağlantılı olarak anlatılmıştır; ya Nil'in sularında boğulurken ya da suya gömülürken tasvir edilmiş ve daha sonrada hayat verici nem ve üretici güçlerle tekrar hayata dönmüştür. Belki de bu, Osirianlar'ın kaderini temsil etmekteydi. Yaklaşık olarak milattan önce 10.000 yılında okyanus suları yükselince ve depremler Cebelitarık Boğazı'ndaki ülkeyi yerinden oynatınca, Atlan Okyanusu'nun suları iç bölgelere kadar ulaştı ve şehirleri su bastı. Kaçmayı başarabilenler Mısır'ın ve etrafındaki ülkelerin yüksek kısımlarına yerleştiler.

Malta Adası'nda bir zamanlar buralarda yaşamış olan insanlara dair kanıtlar sunan eski kalıntılar bulunmuştur. Büyük taş bloklardan yapılan geniş anıtlar ve binalar, bazen kalıplar halinde dizilirdi. Malta'daki tarihi olaylar, düz alanlardaki kayalıklara ve tepelere yapılırdı. Bütün ada üzerinde yollardan bir ağ meydana getirirdi. Bazıları doğruca denize, Osirian şehrinin kalıntılarının bulunduğu yere kadar uzanırlardı. Bu yol kadar, gizemli olan tekerlek izleri de birbirine paralel ve eşit uzaklıkta olup birlikte kıvrılıp birlikte düzleşirlerdi. Malta'daki taş tabletlerin üzerinde bulunan çözümlenememiş yazıtlar mutlaka bu ilginç yollar ve onları yapanlar hakkında bilgi veriyordu.

http://www.eyelid.co.uk/pics/ram3n.jpg

Beyazdut
23-10-10, 01:33
Petra Tapınağı

http://img212.imageshack.us/img212/56/80554991oc0.jpg

Petra Tapınağı

Petra (Yunanca: πέτρα, Petra; Arapça: البتراء, al-Bitrā) Ürdün'ün Lut Gölü ile Akabe Körfezi arasındaki toprakları üzerinde yer alan antik kenttir. Milattan önce 400 ile milattan sonra. 106 yılları arasında Nebatiler'e başkentlik yapmıştır. Roma İmparatorluğu tarafından işgal edilene kadar başkent olarak varlığını sürdürmüştür. Milattan sonra 400 yıllarından sonra deprem ve ekonomik sıkıntılardan dolayı kent gözden düşmüş ve zaman içinde unutulmuştur. 1812 yılında İsviçreli gezgin Johann Burckhardt tarafından kent tekrar bulunmuştur.

Petra antik kentinde tiyatro, tapınak, ev, gibi yapılar kireç taşına oyularak yapılmıştır. el-Khazna ve Roma döneminde yapılan anfitiyatro en bilinen yapılardır.

6 Aralık 1985 tarihinde UNESCO tarafından Dünya Kültürel Mirası listesine dahil edilmiştir. Peru'da yer alan Machu Picchu ile kardeş şehirdir.

7 Temmuz 2007 tarihinde, Dünyanın Yeni Yedi Harikası'ndan biri olarak seçilmiştir.

http://img212.imageshack.us/img212/6522/33251929ad8.jpg

Eski adı "Rakem"le Ölü Deniz (Kızıl deniz yakınlarında yer alan tuz konsantrasyonu ile ünlü göl) parşömenlerinde yer alan Petra Seir dağlarında bulunur. Nabati imparatorluğunun uzunca bir dönem sahip olduğu şehir derin kanyonları ve kayalara oyulmuş tapınakları, anıt mezarlarıyla ünlüdür.

http://img122.imageshack.us/img122/9047/17969359bk2.jpg

Aslen tamamen çöl iklimine sahip olan kutsal şehir, Nabatilerin su kaynaklarını kullanmaktaki olağanüstü yetkinliği sayesinde bir haç merkezi ve rüya şehre dönüşmüştür.

Petra'nın derin kanyonlarını oluşturan kayalar hiç bir şekilde suyu emmez, yağan yağmurun süzülüp çöl kumlarına sızlamasını sağlardı. Nabatiler kanyonların aşağı kesimlerine su kanalları oyarak tüm suyun burada toplanmasını sağladılar. Böylece her mevsim geceleri oluşan çiğ ve senede birkaç kez şehre uğrayan yağmur ile tüm senenin su ihtiyacını giderebildiler

http://img141.imageshack.us/img141/2063/41322992ld4.jpg

Petra'nın en fazla ilgi gören yapısı mücevher adıyla anılır. Çünkü bir zamanlar önemli bir krallığın başkenti olan şehir oldukça zengin idi. Ve "mücevher" isimli bu tapınak yapımı sırasında kullanılan teknikle bir çok değerli taştan daha kıymetli idi.

Tektanrılı dinlerin yaygınlaşmasından binlerce yıl önce dünyanın dört bir tarafından inananlar bu şehre gelip ölüleri için küçük de olsa anıt mezarlar yaptırırlardı. Pek fazla estetik ve mimari taşımayan, kayalara oyulmuş anıt mezarlar bile büyük bir servet isterdi.

http://img122.imageshack.us/img122/5826/97220610kn3.jpg

Günümüzde her gün turist akımıyla karşılaşan şehri tam anlamıyla hakkıyla ziyaret etmek günler alacağı için daha hızlı bir turu size ancak develer, eşekler ve at arabaları sağlıyabiliyor.

Petra'yı gezerken yorulduğunuzda hemen kiralayabileceğiniz bir binek hayvanı bulmak çok kolay. Ancak pazarlık etmenizi şiddetle tavsiye ederiz.

http://img122.imageshack.us/img122/5980/43307377wu6.jpg

Bu binek hayvanlarını size sağlayacak olan bedeviler binlerce yıldır bu kanyonların derinliklerinde yaşıyor, hayvancılıkla geçiniyorlar. Kendilerine özgü giyimleri ve görünümleriyle oldukça ilgi çekiciler. Aslen inanması güç derecede zengin bir kültüre sahip olan bedevileri çıplak gözle görmek için Petra doğru bir yer...

Eskiden, Nabati krallarının servetlerini Petra'nın mücevher olarak adlandırılan tapınağının en tepesindeki haşhaş tohumu benzeri kürenin içinde sakladığına inanılırdı.

Yapılan araştırmalar bu kürenin tamamen dolu olduğunu gösterse de bu yapı halen bir mücevher...

İşte bu mücevher senenin her günü yüzlerce kişiyi ağırlıyor. Ancak yakından görmeden ne kadar imkansız bir çalışmanın ürünü olduğunu anlamak çok zor.

Araştırmalara göre bu yapı en yukardan aşağı doğru senelerce oyularak yapılmış

Beyazdut
23-10-10, 01:34
Polinezyalıların Anavatanı

Zaman: 30.000 yıl önce- İS, 1200
Mekân: Pasifik

Bilebildiğimiz kadarıyla Proes ya da Pahee's adını verdikleri bu teknelerle, bu insanlar, bu denizlerde adadan adaya yüzlerce mil dolaşmaktadırlar, Güneş gündüzün, Ay ve yıldızlar da gecelen pusula işlevini görmektedir. KAPTAN JAMES COOK, 1769

Kaptan Samuel Wallis, HMS Dolphin gemisiyle 17667da yoğun bir sabah sisi içinde Tahiti adasına yaklaşmaktaydı. Sis dağılınca gemisinin uzun boylu, "sağlam yapılı" savaşçılarla dolu düzinelerce kanoyla çevrili olduğunu gördü. Tahiti çok geçmeden Avrupa'da, uzak bir tropik cennet olarak tanındı.

Burada kadınlar güzeldi, yoksulluk diye bir şey yoktu, insanlar soylu vahşi türünün en üstün örnekleriydi. Ancak daha aklı başında bir gözlemci olan Kaptan James Cook adayı 17697da ziyaret ettiğinde, o günden beri bilimadamlarım şaşkına çeviren bir soruyu ortaya attı: Tahitililer bu ıssız yurtlarına nereden gelmişlerdi? Yalnızca basit kanoları olan ve metali bilmeyen bu insanlar, açık okyanusları nasıl aşıp da Büyük Okyanus'un en uzak adalarına yerleşmişlerdi?

Cook'un, Polinezyalılar'ın daha batıdan geldiklerinden kuşkusu yoktu. Âdeta bir kâhin gibi şöyle yazıyordu: "Onları ada ada izleyerek, Doğu Hint Adaları'ndan geldiklerini saptayabiliriz." Büyük İngiliz denizcisi Tupaia adında bir yerel kanocu ile konuşarak kendisine kaptanların çok uzaktaki ıssız adalara nasıl gittiklerini sordu. Tupaia pusula olarak güneşi ve yıldızları nasıl kullandıklarını anlattı.

Cook, PoImezyalılar'ın yüzlerce mil alize rüzgârları altında gidebilmelerine şaşınca Tupaia batı rüzgârlarının Kasım'dan Ocak ayına kadar estiklerini ve kanoların o aylar içinde rüzgâr yönünde gayet hızlı yol aldıklarını söyledi.

Tupaia, zihninde Polinezya'nın görüntüsünü taşıyordu. Adaları, her birine kaç günde gidileceğini ve yönlerini sıralayınca Cook bunları kabataslak bir haritaya yerleştirdi. Çağdaş bilimadamları, Tupaia'nın kuzeydoğuda Markiz Adaları, doğuda Tuamotus, güneyde Austral (Tubai) ve güneybatıda Cook Adalarıyla sınırlı bir alanı tanımlayabildiğine inanmaktadırlar.

Batıdaki Fiji ve Samoa adaları bile adamın aklındaydı ki, bu Avustralya ya da Birleşik Devletler kadar bir bölgenin akılda tutulan haritası demekti. Kaptan James Cook, Yeni Zelanda'ya giderken, Polinezya yöntemlerini izleyebilmek için Tupaia'yı da kendisiyle birlikte gelmeye ikna etti. Ama ne yazık ki, Endeavour Güneydoğu Asya'dayken Tupaia hastalanıp öldü.

http://www.bilgilik.com/images/giz289.jpg

Uzun mesafeli yolculukların başladığı Polinezya'da, Raiatea Adasında Tuputaputia'da restore edilmiş eski bir marae (tapınak).

VARSAYIMDAN DENEYE

Cook'tan sonraki kâşifler, Tahitili denizcilerle görüşmemişlerdir. Pek çok masabaşı araştırmacısı, Pasifik Adalarının rüzgârın etkisiyle kıyıdan çok uzaklara sürüklenmiş kanolar tarafından iskân edildiğini kabul etmiştir. Ancak 1965'te İngiliz David Lewis, Mikronezya'nın Caroline Adaları'nda yaşlı kano kaptanlarıyla karşılaşmıştı.

Lewis onlardan, karadan çok uzaklara gitmek için önemli yıldızları izlemeyi, dalgaların yönünü, uzak kıyılara çarpıp dönen dalgaları tanımayı, deniz ve kara kuşlarının uçuşlarını izleyerek çıkış noktalarından çok uzaktaki adalara nasıl gittiklerini öğrendi. Bu denizciler denizin ve gökyüzünün aynı işaretlerini kullanarak evlerine sağ salim dönebiliyorlardı.

Lewis hızla kaybolmakta olan bir sanatı korumaya kararlı olarak Avrupa yapımı okyanus yatını, yalnızca bir yıldız haritası ve yardımcı olarak Polinezyalı bir denizci ile Cook Adalarından Yeni Zelanda'ya kadar götürdü. Lewis 1970'lerde de Caroline Adaları kılavuzlarının yanına çırak olarak girdi.

Böylece varsayım, yerini deneyime bırakmış oldu. Antropolog Ben Finney 1960;lı yılların sonunda eski çağların Polinezya kanolarının benzerleriyle uzun süreli deneylere başladı. Finney7in ilk teknesi Naleiha, Hawaii kraliyet kanosunun 12 metrelik bir kopyasıydı.

Hawaii7nin rüzgârlı sularında yapılan deneyler teknenin rüzgârla yol alabileceğini gösterince Finney, Büyük Okyanus Adalarında kullanılan kano tasarımlarını birleştirerek yaptırdığı bir kanoyla Hawaii7den Tahiti'ye gidip gelmeye karar verdi. Hawaii7li Kerb Kawainui Kane tarafından tasarlanan Hokule'a çifte gövdeli, iki yengeç kıskacı biçimli yelkenli 19 metrelik bir tekneydi.

Finney, Mikronezyalı denizci olan Mau Piailug ile çoğunluğu Hawaii'lilerden oluşan bir mürettebatla 1976'da Hawaii'den Tahiti'ye gidip döndü. Bu yolculuğun ardından yalnızca yerli kılavuzlar kullanarak adalar çevresinde iki yıllık bir yolculuğa çıktı. Hokule'a'nın deneyleri sayesinde eski Polinezya seyir becerileri artık sonsuza kadar korunmaya alınmıştır.

http://www.bilgilik.com/images/giz290.jpg

Hawaii çifte gövdeli kanosunun modern kopyası olan Hokule'a. Geleneksel seyire duyulan ilgi Hokule'a'yı ve diğer tekneleri eski kano rotalarında yolculuklara sürüklemiştir.

ESKİ GÖÇLER

Arkeologlar ve dilciler de buralardaki eski göçlerin izlerini araştırmışlardır. 77 Austronezya dilinin yakınlarda yapılan bir İncelemesinde, buralardaki adaların sakinlerinin kökenlerinin Taiwan olduğu anlaşılmıştır. Bunlar adadan adaya atlayarak Filipinlerde ve Yeni Gine'ye, oradan Tahiti, Hawaii, Yeni Zelanda'ya ve Paskalya Adası'na geçmişlerdir.

Bu karmaşık yolculuğun 2000 yılı aşkın bir süre sürdüğü tahmin edilmektedir ki, tarih öncesi terimlerle bu yalnızca bir göz kırpma zamanı demektir, insanlar Solomon Adaları'na en az 28.000 yıl önce yerleşmişlerdir.

5000 yıl öncesinde çok geniş bir değiş tokuş ağı deniz kabuklarını, obsidyeni (volkanik cam) ve diğer maddeleri Asya kıtasının içinden ortadaki adalara kadar getirmiştir. Bu insanları kendilerine özgü "Lapita" çömleklerinden izleyebiliriz ki, bu da Yeni Gine açıklarındaki Bismarck Takımadalarında gelişmiş olabilir. Ama 10 birinci binyılda Fiji kadar doğuda bulunduğu tespit edilmiştir.

Okyanusa dayanıklı çifte gövdeli kanolar ve taro gibi kolay depolanan bitki kökleri ufkun ötesindeki birbirlerinden yüzlerce mil uzaklıktaki adalara ziyareti mümkün kılmıştır. Kendisi de denizci olan Yeni Zelandalı arkeolog Geoffrey Irwin, bilgisayar modellerini ve kendi yolculuklarını kullanarak denizaşırı yolculukların sistematik olduğunu, bilerek gerçekleştirildiğini ve okyanus ve gökyüzü bilgisine dayandığını göstermiştir.

Kılavuzluk sisteminin kuşaktan kuşağa geçmesi nedeniyle denizcilerin başarıları şaşırtıcı olabilir ama hiç de esrarengiz değildir. Mikronezya ve Doğu Polinezya IS l. yılda Fiji'den başlayarak son 2000 yıl içinde iskân edilmiştir. Tahiti'ye 800, Hawaii'ye 600, Paskalya Adası'na 300 ile 400 ve Yeni Zelanda'ya 1000 yılında yerleşilmiştir. Bu yolculuklar! çağdaş insanın dünyaya 150.000 yıl süren yayılmasının son bölümü de tamamlanmış oluyordu.

Büyük Okyanus'ta ilk insan yerleşimi açık deniz kanolarının sağlamlığına ve kolay depolanabilir yiyeceğin bulunmasına bağlıydı. Denizciler, Melanezya adalarına 30.000 yıl önce erişmişlerse de, uzak adalar ancak son 3000 yılda iskân edilmiştir.

http://www.bilgilik.com/images/giz292.jpg

Büyük Okyanus denizcileri sanatlarını büyüklerinden denizlerde öğrenmişler, yıldızların hareketini ezberlemişler ve adalarla takımyıldızları gösteren basit çıta haritalar kullanmışlardır.

Beyazdut
23-10-10, 01:36
Punt Ülkesi

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://www.ethiopianhistory.com/images/punt.jpg

Punt Ülkesi Neredeydi?

Zaman: İÖ yaklaşık 2450-1170
Mekân: Somali/Sudan/Etiyopya?

Yüzümü tanyerine çevirerek sana bir harika yarattım. Bütün kokulu çiçekleriyle Punt topraklarını senden huzur istemek ve senin verdiğin havayı solumaları için sana getirdim. III. AMENHOTEP'IN MEZAR TAPINAĞINDAKİ KİTABEDEN.

Kral Sahure'nin hükümdarlığından (İÖ yaklaşık 2450) III. Ramses zamanına kadar (İÖ yaklaşık 1170), en az bin üç yüz yıl eski Mısırlılar düzenli olarak Punt diye bildikleri bir bölgeye ticari seferler yapmışlardır. Punt'un Mısır'ın güneyinde bir yerde olduğu bilinmekteyse de, çağdaş bilimadamları bunun tam yerini ve Mısır ticari heyetlerinin hangi kara ve deniz yolundan gittikleri konusunu uzun zamandır tartışmaktadırlar.

Punt ülkesi ve halkı hakkındaki bilgimiz metinlerden ve resimlerden gelmektedir. Resimlerde çizilmiş sahneler ve kazınmış yazılar, tüccarların oraya altın, aromatik reçineler, ince tahtalar, fildişi ve vahşi hayvanlar (zürafa, maymun ve babunlar) gibi egzotik şeyler almak üzere gönderildiğini göstermektedir. Bazı Yeni Krallık tapınak ve mezarlarındaki resimlerde Puntlar, koyu kızıl tenli ve ince yüz hatlı insanlar olarak gösterilmiştir. Bunlar daha eski dönemlerden kalma resimlerde uzun saçlıyken, 18. Hanedan sonrasından başlayarak daha kısa saçlı olarak resmedilmişlerdir.

Punt, bir zamanlar günümüz Somali'si olarak düşünülmüşse de, artık Punt Ülkesi'nin, resimlerdeki ve röliyeflerdeki bitki ve hayvanların daha çok bulunduğu Güney Sudan'da ya da Etiyopya'nın Eritre bölgesinde olduğu iddia edilmektedir.

http://www.bilgilik.com/images/giz215.jpg

Deyr el-Bahri'de Hatşepsut Tapmağı'ndaki röliyeflerde Punt hükümdarı Parahu ile karısı Ati (solda) ve kadını taşıyan semerli eşek (sağda) görülüyor. Bu dönemde Mısırlılar ataya da eşeğe fazla binmiyorlardı.

KRALİÇE HATŞEPSUT'UN PUNT RESİMLERİ

Kraliçe Hatşepsut'un Deyr el-Bahri'deki tapmağındaki çok iyi işlenmiş bir dizi sahne, belki de uzun bir hareketsizlik döneminden sonra Puntlar'la ticaret anlaşmasının yeniden başlamasını kutlamak için yapılmıştır. Resimlerde gayet belirgin olarak, Puntlar'ın direkler üzerinde duran konik biçimli ve merdivenle girilen saz kulübeleri görülmektedir. Deyr el-Bahri'de tasvir edilen bitkiler arasında palmiyeler ve mür ağaçları da vardır ve bu sonuncular mürrüsafi çıkarılması için parçalanmaya başlamışlardır.

Punt hükümdarı (Mısırlılar'dan uzun sakalı ve garip giysileriyle ayrılmaktadır) Mısırlı ticaret heyetini karşılamaya çıkmıştır. Hükümdarın adı Parahu olarak verilmekte ve Puntlular'ın tek lideri olduğu ima edilmektedir. Ancak pek çok başka yazıtta da, Mısırlıların Punt'ta her biri kendi liderlerine sahip farklı gruplarla karşılaştıkları belirtilmektedir.

Aşağı ve yukarı Nübye halkları da aynı şekilde, farklı adlar taşıyan kabileler arasında bölünmüştür. Parahu'nun bir reislikler konfederasyonun başı ya da Mısırlılar ile Punt'un daha iç bölgeleri arasında aracılık yapan bir kıyı kabilesinin temsilcisi olması mümkündür.

http://www.bilgilik.com/images/giz216.jpg

Sudan'da günümüzde bir Dinka köyü. Direkler üstündeki evler Kraliçe Hatşepsut'un Deyr el-Bahri'deki tapınağındaki röliyeflerdeki Punt evlerinin tıpkısıdır.

PUNT ÜLKESİNE DENİZDEN Mİ GİDİLDİ, KARADAN MI?

Ticaret kafilelerinin Thebes'ten Punt'a iki aşamada gittikleri kabul edilmiştir: Önce Doğu Çölü'nden vay a geçilip sonra teknelerle Kızıldeniz kıyısından aşağı (teknelere Kuseyr'den ya da Mersa Gawasis; den binilmiş olacaktı).

Deyr el-Bahri resimleri en azından büyük bir Punt seferinin tekneyle gidiş gelişlerini doğruluyorsa da (Hatşepsut'un filosunun çevresindeki balıklar nehirden çok deniz türleridir), bazı seferlerin 4. Şelale'ye kadar Nil'den gidip, sonra Kurgus kalesi yakınlarında Puntlular;la ticaret yapışması ya da oradan kara yoluyla Punt;a (ya da Punt ile Nübye arasındaki bir bölgeye) gidilmiş olması da mümkündür.

Kızıldeniz yolculuğu varsayımına karşı Nil Nehri ile kara yolculuğu varsayımını ortaya atan, Amerikalı Mısırbilimci Louise Bradbury'dir. Bradbury, III. Thutmosis ve II. Amenhotep dönemlerinin Başhazinedarı Min'in 18. Hanedan mezarındaki resimlerde, Min'in Kızıldeniz'den çok nehir ulaşımına uygun düz sallarla gelmekte olan Puntlular;la yapılan bir ticaret seferinin başında olmasına işaret etmiştir.

Hammamat Vadisinin doğusundaki Yeni Krallık yazıtlarının yokluğunun, bu kara ve/veya Kızıldeniz yolunun sık kullanılmadığının kanıtı olacağım belirtmektedir. Oysa Kurgus'ta 18. Hanedan'dan kalma duvar resimlerinde, burasının Puntlar ve Mısırlılar için işlek bir ticaret yeri olduğu görülmektedir.

Punt bir ticari ortak olarak sağlam bir biçimde yerleştikten sonra bile bir tür uzak Shangri-La olarak görülmeye devam etmiştir. Orta Krallık döneminin "Gemisi Batan Denizci" hikâyesinde kahraman, kendisini Punt kralı olarak tanıtan ve mürrüsafi veren tılsımlı bir yılanla karşılaşır.

Ancak Yeni Krallık'ın (İÖ 1070 yılları) son bulmasından sonra Mısır kayıtlarında Punt;tan çok az söz edilir. Bölgeye ilişkin en son gönderme, bir 26. Hanedan (İÖ 600) kitabesinde bulunmaktadır. Burada bile ticaretten çok iklim ön planda tutulmakta ve Punt Ülkesi, aşırı yağışın Mısır'da Nil'in taşkınlarına neden olacağı dağlık bir bölge olarak tanımlanmaktadır.

http://www.bilgilik.com/images/giz217.jpg

Punt'un tahmin edilen üç yerini gösteren harita. Güneydeki Somali artık pek muhtemel görünmemektedir. Ülkenin Eritre ile Sudan arasında bir yerde olduğu sanılmaktadır.

http://www.bilgilik.com/images/giz218.jpg

Hatşepsut'un tapınağındaki röliyeflerden bir sahnede direkler üzerindeki evler görülüyor. Balıklar, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu'nda bulunan balıklardır. Kraliçe Hatşepsut'un askerleri Punt'tan mür ağaçları getirmişlerdir ve bunlar, bulunan ağaç çukurlarına bakılırsa Deyr el-Bahri'de ekilmiştir.

http://www.bilgilik.com/images/giz219.jpg

Ebusir'de Sahure mezar tapınağından bu röliyefte, İÖ 2450 yıllarında Mısır gemileri Punt seferinde.

Beyazdut
23-10-10, 01:36
Rodos Heykeli

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/colossus_of_rhodes.jpg

Rodos Heykeli


(Colossus of Rhodes)

Rodos Heykeli, Güneş Tanrısı Helios'un tunçtan yapılma dev heykeliydi ve Rodos limanının ağzında bulunuyordu; Ama çoğu kez sanıldığı gibi heykelin bacakları arasından gemiler geçmiyordu. Heykel yaklaşık 32 m yüksekliğindeydi ve milattan önce 304'teki başarısız Rodos kuşatmasından kalma tunç gereç ve silahların eritilmesiyle yapılmıştı. Rodos Heykeli, milattan önce 280'den 255'e kadar, gemicilere karayı gösteren bir işaret görevi gördü ve daha sonra adayı sarsan bir deprem sonucu yıkıldı.

Rodosluların Rodos limanının girişine diktikleri bu heykel söylenenlere göre o kadar büyüktü ki, ayaklarının biri limanın bir girişine, diğeriyse diğer girişine basıyordu. Böylece limana girmek isteyen gemiler bu ayakların altından geçiyordu. Tanrı Zeus'u temsil eden bu bronz heykelin boyu, 30 metreyi buluyordu. 224 yılında bir depremle yıkıldığı sanılan heykelin elindeki meşaleyi yakmak için ayaklarının içinden başlayan bir merdivenle yukarı kadar çıkılabiliyordu.

Rodos'un ilk sakinleri olan Dor'lar, Argos'tan gelen denizci bir kavimdi ve güneş ilahı olan Helios'a taparlardı. Dor'lar Rodos'ta en parlak devrini milattan önce 3. yüzyılda yaşayan bir medeniyet kurdular. Mısır ve Fenike'nin ürünlerini alıp satarak zengin oldular. Adayı kültür-sanat merkezi, güzel konuşma ve felsefe okulu haline getirdiler.

Dor'lar, Makedonya Kralı Demetrios'la yaptıkları bir savaşı kazandıktan sonra, zafer anıtı olarak ve ilahları Helios'a şükran borçlarını ödemek için, Rodos limanının girişine büyük bir Helios heykeli yaptılar. Milattan önce 281-280 yılında yapılan 32 metre yüksekliğindeki bu tunç heykel, elinde bir meşale tutuyordu. Bu haliyle New York limanındaki Hürriyet Heykeli'ni andırıyordu.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/pisipisine_wonder6.jpg

Rodoslular bu heykelin kendilerini ve adayı koruduğuna inanırlardı. Bu nedenle her yıl "Helicia" denilen şölenler düzenler, bu heykelin dibinde dört atlı bir arabayı denize atarlardı. İnanışlarına göre, Helios böyle bir arabayla dünyayı dolaşarak insanları gözetlerdi.

Rodos heykeli ancak 50 yıl ayakta kalabilmiş ve milattan önce 223 yılında bir depremde yıkılmıştır. "Rodos Kolossosu" da denilen bu anıtın heykeltıraşı Lindos'lu Khares'ti. Lindos, Rodos adasının üç büyük kasabasından biridir.

Beyazdut
23-10-10, 01:37
Rongorongo

http://www.janeresture.com/easter_centre/rongorongo.jpg

Rongorongo

Zaman: ??-19. yüzyıl
Mekân: Paskalya Adası

Ko hau rongorongo'larımız kayboldu! Geleceğin olayları yanımızda getirdiğimiz bu kutsal levhaları ve yeni toprağımızda yapacaklarımızı yok edecek. Başka ırkların insanları kalan birkaç taneyi paha biçilmez değerde nesneler olarak koruyacaklar ve onları maori'leri bunların üzerinde çalışacaklar ama okuyamayacaklar. Ko hau motu mo rongorongo'muz sonsuza kadar kaybolmuş olacak. Aue! Aue! HOTU MATU'A (PASKALYA ADASININ EFSANEVÎ İLK YERLEŞİMCİSİ)

Paskalya Adası (ya da sakinlerinin dedikleri gibi Rapa Nui) dünyanın her yerden en uzak yerleşim noktasıdır: En yakın komşusu doğu-güney-doğuda 2250 km uzaklıktaki Pitcairn Adası'dır. Yönetsel açıdan bağlı olduğu Şili'ye ise, 3600 km uzaklıktadır.

Bu adayı gören ilk Avrupalı olan Hollandalı Amiral Jacop Roggeven, buraya bir Paskalya günü ayak bastığı için adını da Paskalya Adası olarak koymuştu. Ada, buralardaki bütün Büyük Okyanus adaları gibi küçük olup uzunluğu en fazla 24 kilometredir.

Benzeri olmayan büyük taş heykellerinin (moai} dışında esrarengiz bir yanı da rongorongo ("şarkılar" ya da "ezberler") adı verilen kendi yazısına sahip olmasıdır. Bu o kadar egzotik ve esrarengizdir ki, 1860'da Avrupalılar tarafından keşfedildiğinden beri rongorongo yazısıyla yazılı tahtadan tabletler çözüm meraklıları için âdeta bir mıknatıs olmuştur.

Honolulu'dan Santiago'ya ve Avrupa başkentlerine kadar, muhtemelen bir köpekbalığı dişi, kuş kemiği ya da bir obsidyen parçasıyla tahtaya kazınmış olan 25 rongorongo kitabesi vardır. Paskalya Adası'nda bir tane bile kalmış değildir. Çoğu Büyük St. Petersburg tableti gibi şu anda bulundukları yerlerin adlarıyla anılırlarsa da, bazıları yumurta biçimi nedeniyle Rapa Nui dilindeki adıyla Mamari ("yumurta") olarak bilinir.

Bu yazıların çoğu çok kısadır, ancak en büyüğü ve uzunu olan Santiago bastonunda 126 x 6,5 santimlik bir tahta üzerinde 2300 karakter vardır. Bir Avrupa ya da Amerikan küreğinden yapılma ahşap bir tablet olan Tahua'da da 1825 karakter vardır ve bu da en uzun tablet yazısıdır.

http://www.bilgilik.com/images/giz375.jpg

Ters boustrophedon stilinde yazılmış Mamari tableti. Birinci satır soldan sağa okunur, sonra tablet 180 derece döndürülüp yine aynı yönde okunur ve sonuna kadar böyle devam edilir.

RONGORONGO KAÇ YAŞINDADIR?

Rongorongo tabletlerinin günümüz Rapa Nui diline akraba bir Polinezya dilinde yazıldığından kimsenin kuşkusu yoktur. Sorun dilin yazıların yazılmasından bu yana ne kadar değiştiğini belirlemek ve dil ile yazıları ilişkilendirmektir. Ancak rongorongo'nün bir yazı sistemi olarak kaç yaşında olduğundan kimse emin olamaz. Yazıların hiçbirinde tarih yoktur.

Rongorongo âdâya bin beş yüz yıl önce Polinezya' dan mı getirilmiştir, yoksa adada dış etkiler olmaksızın mı icat edilmiştir ya da 18. yüzyılda ilk Avrupalı ziyaretçilerle ilişkilerin bir ürünü müdür bilinmemektedir. Üç olasılık için de bazı kanıtlar vardır. Eğer adada bağımsız bir icat kanıtlanabilirse bu, yazının bir değil birkaç kökeni olduğu düşüncesini güçlendirir ki, bu da gayet tartışmalı bir konudur.

Paskalya Adası'nın 19. yüzyılda kaydedilen sözlü geleneğine göre adanın ilk yerleşimcisi olan efsanevi Hotu Matu'a Polinezya'daki anayurdundan 67 tablet getirmiştir. Ancak Okyanusya'da sömürge döneminden önce herhangi bir yazı sistemi olduğunu gösteren bir bilgimiz yoktur. Eğer yazı adada icat edilmiş olsaydı bunun taşa, mağara duvarlarına, ya da moai heykellerine kazınmış olmasını beklerdik.

Böyle bir şey yoksa da, rongorongo simgelerine benzeyen petroglifler (taş-oyma) vardır. Ancak petroglifler Avrupalılar'la ilişkiden çok önce de olmuş olabilir ama adada kimse bunları fonetik konuşmayı temsil edecek biçimde kullanmayı da becerebilmiş değildir.

1722'de gelen ilk Avrupalı ziyaretçiler herhangi bir rongorongo izine rastlamamışlarsa da, 1770'de iki gemiyle gelen ve adayı askeri bir törenle İspanya kralına bağlamak isteyen İspanyollar adalıları bir anlaşma "imzalamaya" zorlamışlardır.

Kullanılan -simgelerden ikisi -"vulva" ve "kuş"- petrogliflere benzemekteyseler de, rongorongo'ya benzememektedirler. Bazı bilimadamları belki de rongorongo'nun İspanyol yazısını görme sonucunda 1770'ten sonra icat edildiğini ileri sürmüşlerdir.

http://www.bilgilik.com/images/giz376.jpg

Mamari tabletinde "ay takvimi". Bu tam bir takvim olmayıp 29,52 günlük ay takviminde iki ek gecenin nereye yerleştirileceğini gösteren listedir. Böylece 29 ve 30 günlük aylı geleneksel ay takvimi sürdürülmüş olacaktır.

ÇÖZÜM GİRİŞİMLERİ

Rongorongo'yu çözmek için çağdaş girişimler, simgelerin iç analizleriyle 19. yüzyıldan önce, gelenek daha ölmeden, yerlilerden toplanan rongorongo " okumalarına dayanarak ve Polinezya dilleri bilgisiyle desteklenerek yürütülmektedir. Pek çok ülkeden bilimadamının katkısına rağmen ilerleme çok ağırdır.

19. yüzyıl sözlü kanıtlarının geçerliliği konusunda ve yazı sistemindeki simge sayısı üzerinde anlaşmazlık vardır. Simge-sayısı tahminleri 55-60 temel simgeden yüzlercesine kadar değişmektedir. Genelde üzerinde anlaşılan bir "çözüm", Mamari tabletinin bir tür ay takvimi olduğudur.

Steven Roger Fischer'in Santiago bastonu çözüm önerisinde, bunun yaratılış ilahisi olduğu ileri sürülmüştür. Çeviri bazıları tarafından heyecanla karşılaşmışsa da, diğer rongorongo araştırmacıları bunun geçerliliğini kabul etmemiştir. Daha fazla tablet bulunmadıkça (ki, tahta çabuk çürüdüğü için bu pek muhtemel değildir), rongorongo tahtalarında ne yazdığını asla öğrenemeyeceğiz.

http://www.bilgilik.com/images/giz377.jpg

Paskalya adalılarının 1770 İspanyol anlaşmasındaki "imza"ları.

Beyazdut
23-10-10, 01:39
Nübye

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img363.imageshack.us/img363/300/mercek13xk6.jpg



Siyâhi Firavunlar Ülkesi Nübye

NG Society

MISIR VE NÜBYE: KOMŞU VE RAKİP

Nübye, Mısır'ın güneyinde yer alan ve güçlü kabilelerce yönetilen bir bölgeydi. Mısırlılar, güneyde bu denli güçlü bir komşuları olmasından hoşlanmıyordu: Bunun en önemli nedenlerinden biri de Batı Asya’daki egemenliklerini finanse etmek için Nübye’deki altın madenlerine bağımlı olmalarıydı. Bu nedenle 18.hânedan firavunları (M.Ö.1539-1292), Nübye’yi fethetmek için ordular gönderdi ve Nil boyunca garnizonlar kurdu. Nübyeli kabile şeflerini yönetici tâyin ettiler ve kayırdıkları Nübyelilerin çocuklarını Teb’de okuttular. Mısır hakimiyetine boyun eğen Nübyeli elitler, Mısır kültürünü ve ruhâni geleneklerini benimsemeye başladı. Mısır tanrılarını, özellikle Amon’u tanıdılar, Mısır dilini kullandılar, Mısır gömü yöntemlerini uyguladılar ve sonra da piramitler inşa ettiler Görünüşe göre Nübyeliler, “Mısırmâni”ye ilk tutulanlardı.

19.yy sonu ve 20.yy başındaki Mısır bilimciler, bunu bir zayıflık göstergesi olarak yorumlayacaktı. Ama yanılıyorlardı: Nübyeliler, jeopolitik falcılık yeteneğine sahipti. M.Ö..8.yüzyıla gelindiğinde Mısır, parçalanmıştı ve kuzeyi meşruluk kazanmak için göstermelik bir şekilde firavunluk geleneklerini benimseyen Libyalı şefler tarafından yönetiliyordu. Libyalı şefler, yerlerini sağlamlaştırınca, Amon’a olan dini bağlılıkları gevşedi; Karnak’taki rahipler tanrısız bir sondan korkmaya başlamıştı. Peki Mısır’ı tekrar eski güçlü ve kutsal konumuna getirecek kimse yok muydu?

Mısırlı rahipler, güneye baktı ve aradıkları cevabı orada buldular. Karşılarında Mısır’a ayak basmadığı halde Mısır’ın mânevi geleneklerini korumuş bir halk vardı. Nübyeliler, açıkça “Papadan daha Katolik olmuştu”.

MISIR'IN DİRİLİŞİ: PİYE

MÖ.730’da Piye adında bir adam, Mısır’ı Mısır’dan kurtarmanın tek yolunun onu istila etmek olduğuna karar verdi. Bir kurtarıcı gelene kadar, her yer fenâ halde kana bulanacaktı.

“Ahırınızdaki en iyi atları hazırlayın!” diye emir verdi komutanlarına. O muazzam piramitleri inşa eden muhteşem uygarlık, yoldan çıkmış; küçük kabile şefleri tarafından parçalanmıştı. Piye, yirmi yıldır Afrika’daki büyük bölümü günümüz Sudan’ında yer alan Nübye bölgesinde kendi krallığını yönetiyordu. Ama kendisini aynı zamanda Mısır’ın gerçek hakimi, II.Ramses ve III.Tutmosis gibi firavunların uyguladığı ruhâni geleneklerin meşru vârisi olarak görüyordu. Piye, belki de Aşağı Mısır’a hiç gitmediği için onun bu iddialarını ciddiye almayanlar da vardı. Ve şimdi Piye, yozlaşan Mısır’ın boyun eğişine ilk elden tanık olacak, daha sonra da “Aşağı Mısır’ın, güçlü parmaklarımın tadına bakmasına izin vermeliyim.” diye yazacaktı.

Piye’nin askerleri Nil Nehri’nin kuzeyine yelken açtı. Yukarı Mısır’ın başkenti Teb’de karaya çıktılar. Kutsal topraklarda savaşa girmenin bir adabı olduğuna inanan Piye, askerlerine savaştan önce Nil’de yıkanarak arınmalarını, en kaliteli keten giysilerini kuşanmalarını ve vücutlarına –kendi koruyucu tanrısı olarak tanımladığı koç başlı güneş tanrısı Amon’a adanan- Karnak’taki tapınağın suyundan serpmelerini söyledi. Piye, kendisi de bir ziyafet verdi ve Amon’a kurbanlar sundu. Böylece günahlarından arınan komutan ve adamları, yollarına çıkan bütün ordularla savaşmaya başladı.

Bir yıl süren seferin sonunda Mısır’daki bütün liderler silahlarını bıraktı. Aralarında –Piye’ye haberci göndererek, “Merhametli ol! Bu utanç günlerinde senin yüzüne bakamam; ateşinin karşısında duramam, haşmetinden korkarım” diyen- Nil deltasının güçlü kabile şefi Tefnahte de vardı. Yenilenler, hayatlarına karşılık Piye’den kendi tapınaklarında ibadet etmesini, en değerli mücevherlerine el koymasını ve en iyi atlarını almasını istediler. O da bu isteklerini yerine getirdi. Ve ardından tir tir titreyen tebaasının önünde, “İki Ülkenin Efendisi” olarak henüz kutsanmış olan Piye, beklenmedik bir şey yaptı: ordusunu ve savaş ganimetlerini toplayıp güneye, Nübye’ye yelken açtı ve bir daha da Mısır’a dönmedi.

Piye 35 yıl süren hükümdarlığının ardından M.Ö..715’te öldüğünde, tebaası onu, isteklerine uygun olarak yanında çok sevdiği dört atı ile birlikte Mısır tarzı bir piramide gömdü. 500 yıldan uzun süredir ilk kez bir firavun bu şekilde gömülüyordu. Ne yazık ki önemli başarılar kazanan bu büyük Nübyelinin yüzü tarihin sayfalarından silindi. Nübye’nin başkenti Napata’daki tapınakta yer alan rölyefte Piye’nin sadece bacakları duruyor. Görünüşü hakkında öğrenebildiğimiz tek şey var, o da teninin siyah olduğu.

Piye, siyahi firavunlar diye anılan, ülkenin 25. Hanedanı’nın bir üyesi olarak, Mısır’ı üç çeyrek yüzyıl boyunca yöneten bir dizi Nübye kralının ilkiydi. Gerek Nübyeliler gerekse düşmanlarının steller üzerine kazıdıkları yazıtlardan, bu hükümdarların kıta üzerinde bıraktıkları büyük ayak izlerini saptamak mümkündür. Siyahi firavunlar, parçalanan Mısır’ı yeniden birleştirip ülkeyi görkemli anıtlarla donattılar ve güneyde günümüz Hartum’undan kuzeyde Akdeniz’e kadar uzanan bir imparatorluk kurdular. Kana susamış Asurlular’a karşı koydular ve belki de bu sırada Kudüs’ü de kurtarmış oldular.

ŞABAKA

Mısır, Nübye yönetimi altında yeniden Mısır oldu. Piye’nin 715’deki ölümünden sonra erkek kardeşi Şabaka, Mısır başkenti Memfis’e yerleşerek 25.Hanedanı güçlendirdi. Kardeşi gibi, Şabaka da eski firavunluk geleneklerini benimseyerek, 6.Hanedan hükümdarı II.Pepi’nin adını aldı; düşmanlarını öldürmek yerine, onları Mısır köylerini Nil baskınlarından koruyacak bentlerin yapımında çalıştırdı.
Şabaka, imar projeleriyle Teb’i ve Luksor Tapınağı’nı müsrifçe donattı. Karnak’a diktirdiği pembe granit heykelde, Kuş ülkesi stilindeki tacının üzerinde çifte “Uraeus” –iki ülkenin efendisi olduğunu simgeleyen iki başlı kobra- ile betimleniyordu. Şabaka, mimari ile olduğu kadar, askeri gücü ile de Mısır’a Nübyelilerin kalıcı olduğunun işaretini veriyordu.

Asurlular doğuda hızla kendi imparatorluklarını kuruyorlardı. M.Ö..701’de günümüz İsrail topraklarında yer alan Judah’a yürüdüklerinde, Nübyeliler harekete geçmeye karar verdi. İki ordu Eltekeh kentinde karşılaştı. Ve her ne kadar Asur İmparatoru Sanherib, büyük bir zafer duygusuyla “onları yenilgiye uğrattık” diye böbürlendiyse de, belki yirmi yaşlarındaki genç bir Nübye prensi, büyük firavun Piye’nin oğlu kurtulmayı başardı. Toptan bir katliam yapmaktan yana olan Asurluların bu prensi öldürememiş olmaları, mutlak bir zafer kazanamadıklarının göstergesidir.

Asurlular kentten ayrılıp Kudüs kapılarına dayandığında, Kudüs’ün savaşa hazır lideri Hezekiel, Mısırlı müttefiklerinin onları kurtarmaya geleceği umudundaydı. Asurlular ona Eski Ahit’te de geçen şu ünlü yanıtı verdi: “İşte sen şu kırık kamış değneğe, Mısır’a güveniyorsun; bu değnek kendisine yaslanan herkesin eline batar, deler. Firavun da kendisine güvenenler için böyledir.”

Ve o zaman kutsal metinler ve diğer kaynaklarda belirtildiğine göre, bir mucize gerçekleşti: Asur ordusu geri çekildi.

Salgın bir hastalığa mı tutulmuşlardı yoksa yukarıda bahsedilen Nübyeli prensin Kudüs’e doğru ilerlediği yolunda kokutucu haberi mi almışlardı? Kesin olarak bilinen şu ki, Sanherib kuşatmayı kaldırdı ve küçük düşmüş bir şekilde dörtnala ülkesine döndü. 18 yıl sonra da kendi oğulları tarafından burada katledildi.

TAHARKA : BİR RÜYANIN SONU

Eltekeh’den canını kurtaran, daha sonra Asurluların “bütün büyük tanrıların lanetlediği kişi” diye söz ettiği, Piye’nin oğlu, acımasız prens Taharka’nın Mısır üzerindeki etkisi öylesine güçlü oldu ki, düşmanları bile bıraktığı izleri silemedi. Hükümdarlığı sırasında Nil üzerinde gemiyle Napata’dan Teb’e kadar gitmek, mimarlık harikaları arasında bir gezintiye çıkmak demekti. Mısır’ın her yanında, pek çoğu şimdi dünya müzelerinde yer alan büstler, heykeller ve onun adını ya da görüntüsünü taşıyan anıtlar inşa etti. Heykellerin çoğu rakipleri tarafından tahrip edildi. Ölümden sonra geri dönmesini önlemek için çoğu kez heykellerinin burnu kırıldı. İki ülkenin efendisi olma iddiasını tanımamak için de alnındaki çifte “uraeus” parçalandı.

Babası Piye, Mısır’a gerçek firavunluk geleneklerini getirmişti. Amcası Şabaka, Memfis ve Teb’de bir Nübye varlığı oluşturmuştu. Ama her ikisinin de ihtirası, 690’de Memfis’de tahta çıkan ve 26 yıl boyunca birleşik Mısır ve Nübye imparatorluklarının başında kalan 31 yaşındaki bu komutanınkinin yanında sönük kaldı. Taharka, 25.Hanedan için en uygun zamanda tahta çıkmıştı. Nil deltasındaki kabile şefleri bastırılmıştı ve Kudüs’te onu yenmeyi başaramayan Asurlular bu Nübye hükümdarına bulaşmak istemiyordu. Mısır sadece ona aitti. Tanrılar ona barışla birlikte refah da sundu. Tahttaki altıncı yılında yağmurlarla kabaran Nil, hiçbir köye zarar vermeden vadileri kaplayarak muhteşem ürünler alınmasını sağladı. Taharka’nın dört ayrı stelde bahsettiği gibi kabaran sular bütün yılanlar ve fareleri yok etti. Belli ki Amon ona gülümsüyordu.

Taharka’nın kazandıklarıyla yetinmeye niyeti yoktu. Siyasi kazançlarını kullanması gerekiyordu. Bu nedenle, Mısır’ın genişleme döneminde olduğu Yeni Krallık’tan (yaklaşık M.Ö..1500’de) beri görülen en büyük imar kampanyasını başlattı ve tabi bundan da en büyük payı iki ülkenin kutsal başkentleri Teb ve Napata aldı.

Hakimiyetinin yaklaşık 15.yılında, gösterişli bir imparatorluk kurma çalışmaları arasında belki bir parça kibir de Nübyeli hükümdarı ele geçirmeye başlamıştı. Lübnan kıyılarındaki kereste tüccarları Taharka’nın mimari konusundaki doymak bilmez iştahını sürekli ardıç ve sedir ağacı sağlayarak gideriyordu. Asur kralı Asarhaddon bu ticaret yolunu kapatmak istediğinde, Taharka Asurlular'a karşı bir isyanı desteklemek üzere güney Levant’a asker gönderdi. Asarhaddon bu hareketi bastırdı ve intikam için M.Ö..674’te Mısır’a girdi. Ama Taharka’nın ordusu düşmanlarını geri püskürttü.

Bu zafer Nübyeli’nin egosunu iyice kuvvetlendirdi. Akdeniz boyunca uzanan isyancı devletler de onun bu zafer sarhoşluğuna ortak olarak Asarhaddon’a karşı ittifak kurdu. 671’de Asurlular isyanı bastırmak üzere Sina Çölü’ne yürüdü. Zafer çok çabuk kazanıldı; bu kez kan dökme arzusuyla dolu olan kişi Asarhaddon’du. Askerlerini Nil Deltası’na yöneltti.

Taharka ve ordusu, Asurlularla karşı karşıya geldi. On beş gün boyunca meydan savaşları verdiler ve Asarhaddon, istemeyerek de olsa bu savaşların “çok kanlı” geçtiğini itiraf etti. Ancak Nübyeliler Memfis’e çekilmek zorunda kaldı. Beş kez yaralanan Taharka, canını kurtardı ve Memfis’i terk etti. Asarhaddon, tipik Asurlu davranışıyla köylüleri katletti ve “kellelerinden yığınlar oluşturdu”. Asurlu, daha sonra şöyle yazacaktı: “Kraliçesini, haremini, veliahdı Uşankuru ile geri kalan oğulları ve kızlarını, mallarını, eşyalarını, atlarını, sığırlarını, sayılamayacak kadar çok sayıdaki koyunlarını Asur ülkesine götürdüm. Kuş’un kökünü Mısır’dan kazıdım.” Asarhaddon, Taharka’nın oğlu Uşankuru’nun boynuna bir ip bağlanmış halde Asurlu’nun önünde diz çökerken resmedildiği bir de stel yapılmasını istedi.

Ne var ki Taharka, Asarhaddon’dan daha fazla yaşadı. 669’da “Nübyelilerin Memfis’i geri aldığını öğrenen Asarhaddon, Mısır’a giderken yolda öldü. Asurlular, başlarında yeni krallarıyla ve bu kez esir aldıkları isyancı askerlerle dolu bir orduyla yeniden kente saldırdılar. Taharka’nın hiç şansı yoktu. Güneye, Napata’ya kaçtı ve bir daha Mısır’ı asla görmedi.

Beyazdut
23-10-10, 01:40
Sodom ve Gomore

http://www.sodom-and-gomorrah.com/sodom-and-gomorrah.jpg

Kayıp Sodom ve Gomorra

Zaman: İÖ 3150-1550
Mekân: Ürdün

Ve Rab Sodom üzerine ve Gomorra üzerine göklerden kükürt ve ateş yağdırdı; ve o şehirleri ve bütün havzayı ve şehirlerde oturanların hepsini ve toprağın nebatını altüst etti. TEKVİN 19:24-25

Sodom ve Gomorra kentlerinin yıkılması Kitabı Mukaddes'in Eski Ahit kitabında anlatılan en ilginç hikâyelerden biridir ve aynı hikâye Kur'an'da da yinelenmiştir. Başlıca karakterler en büyük patriyark olan İbrahim ile yeğeni Lût'tur.

Kentler bugün de hâlâ geçerli olan toprak hakları, eşcinsellik, ardıllık ve aile içi zina gibi ciddi ahlaki ikilemlerin yükü altındaydılar. Olay Kitabı Mukaddes ahlak kuralları için bir benzetme olarak görülmüşse de, bu kentlerin ve hikâyede anlatılan olayların varlıkları konusunda herhangi bir kanıt var mıdır?

KİTABI MUKADDES'İN HİKÂYESİ

Hikâyede İbrahim ile Lût, Kenan topraklarında çobanlar olarak sürülerini otlatırlar. Hayvanlar çoğalınca ülke ikisine de yetmez. Bunun üzerine İbrahim ayrılmalarına karar verir ve gideceği yeri ilk seçme hakkını Lût'a verir. Lût, Şeria Vadisinin bol sulu ovasını seçer ve "havzanın beş zengin kentinden" biri olan Sodom yakınlarına yerleşir. Diğer kentler Adma, Tseboim ve Tsoar'dır.

Ancak Sodom erkekleri günahkâr eşcinsellerdir ve Tanrı eğer pişmanlık getirmedikleri takdirde hepsini yok edeceği uyarısında bulunmuştur. İbrahim, Tanrı ile suçluların yanı sıra dürüst insanları da yok etmenin ahlaklılığını tartışır; sonunda Sodom'daki tek dürüst insanın Lût olduğu anlaşılır.

Lût'u Sodom'u bekleyen felaket konusunda uyarmak üzere iki melek gönderilir. Sodomlular Lût'un tanrısal ziyaretçilerini duyunca evine gidip görmek isterler. Kötü Sodomlular'ın melekleri taciz edeceklerinden korkan Lût, kalabalığa onlar yerine iki bakire kızını sunar. Melekler kapı önündeki Sodomlular'ı kör edip Lût'a ailesini alıp kaçmasını söylerler.

Tanrı Sodom ve Gomorra kentlerine kükürt ve ateş yağdırırken Lût karısı ve iki kızıyla Tsoar kentine kaçmaya başlar. Ancak yolda Lût'un karısı Tanrı'nın arkasına bakmama emrine uymayınca bir tuz "direğine" dönüşür. Lût, Tsoar'da kalmaya korkarak kızlarıyla bir mağaraya sığınır. Kızlar uzun bir tecrit döneminden sonra kendilerine bir çocuk verip soylarının devamını sağlayacak bir erkek bulamayacaklarından korkarlar. Bu nedenle babalarını sarhoş edip ne yaptığını fark edemeyeceği bir sırada iğfal etmeye karar verirler. Bu zina birleşmesinden iki erkek evlat doğar: Moablılar ve Ammonoğulları kabilelerinin ataları olan Moab ve Ben-ammi.

Bu hikâyenin herhangi bir noktasının doğruluğu hakkında elimizde hangi kanıtlar vardır? Lût Gölü bölgesinde Sodom ve Gomorra hikâyesini doğrulayacak bazı doğal ve jeolojik olgulara rastlanılmıştır. Ayrıca, son zamanlardaki arkeolojik keşifler de kutsal kitabın hikâyelerine belirli bir inanılırlık kazandırmaktadır.

http://www.bilgilik.com/images/giz20.jpg

Sodom ve Gomorra'nın yıkılması: 16. yüzyıl başlarında bir Alman Kitabı Mukaddes gobleninden ayrıntı.

OLGULARIN DOĞAL OLARAK MEYDANA GELMESİ

İki büyük kara kütlesinin birbirlerinden ayrılması sonucunda Lût Gölü'nde sık sık depremler olur. Tarihi kayıtlardan başka yerlerde kentlerin geçmişte depremlerle yok olduklarını biliriz ve eğer bunlar fay hattı üzerindeyseler depremler de daha şiddetli olur. Aynı jeolojik süreç yeryüzünün en alçak su kütlesini de yaratmıştır.

Deniz yüzeyinin yaklaşık 400 metre altında derin bir vadide yer alan Lût Gölü tuz oranı çok yüksek bir sudur, tuz yoğunluğu dibe doğru giderek artar ve kıyılarında sık sık tuz oluşumlarına rastlanır. Bu tuz sütunları kimi zaman bir tesadüf sonucu insan biçiminde olabilir ve Lût Gölü'ne düşen her şey kısa zamanda tuzla kaplanır ve gölde bakteriler dışında bitki ve hayvan varlığının yaşamasına engel olur. Bu nedenle Lût'un karısının tuz sütununa dönüşmesi hikâyesinin böyle bir olağandışı ama doğal süreçten kaynaklandığını düşünmek güç değildir.

Lût Gölü'nün diğer bir garip özelliği de zift bakımından zengin olmasıdır ve bu da zaman zaman iri topaklar ya da petrol birikintileri olarak yüzeye çıkar. Sodom ve Gomorra krallarının Suriye krallarıyla bir savaş sırasında kaçarlarken "zift kuyularına" düşmeleri olayı da akla bu durumu getirir (Ve Siddim Vadisi zift kuyuları ile dolu idi ve Sodom ve Gomorra kralları kaçtılar ve orada düştüler ve geri kalanlar dağa kaçtılar; Tekvin 14:10).

Dahası, Lût Gölü kıyılarının yumuşak kireçli topraklarında yumruk büyüklüğünde kükürt toplarına rastlanır. Eski Ahit'in Sodom ve Gomorra hikâyesini yazanlar, "kükürt taşı" adını verdikleri bu alev alan topları mutlaka biliyor olmalıydılar. O nedenle göklerden yağan ateş yağmurunun kentleri yakıp yıktığı hikâyesi bu garip nesnelerden kaynaklanmış olabilir.

http://www.bilgilik.com/images/giz21.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz22.jpg

(Solda) Lût Gölü çevresindeki yumuşak kireç tabakasının doğal erozyonu Lût'un karısının sonunu hatırlatan sütunla oluşturur. (Sağda) Lût Gölü'nün Erken Tunç Çağı yerleşimlerini (bir olasılıkla "ova şehirleri"ni) gösteren harita.

SODOM VE GOMORRA'YI ARARKEN

Kitabı Mukaddes bilginleri ve arkeologlar yüz yıldan uzun bir süredir Sodom ve Gomorra kentlerinin bulunduğu yerleri saptamaya çalışmaktadırlar. İlk önceleri bunların Lût Gölü'nün kuzeyinde mi yoksa güneyinde mı olduğu tartışılmıştı.

De Saulcy, 1851'de Lût Gölü'nün kuzeybatısında yaptığı bir araştırmada Eriha ve Kumran'ın kayıp kentler olduğunu ileri sürdü. 1920'lerde Peder Alexis Mallon'un kuzeydoğu kıyısındaki Teleylat Ghassul'da yaptığı kazılar büyük bir Kalkolitik Dönem (İÖ yaklaşık 3600) yerleşim birimini ortaya çıkardı ki, bu daha inanılır bir alternatif olarak görüldü. Bu önerinin aksayan yanı, çoğu bilimadamlarının Sodom ve Gomorra hikâyesinin yeraldığına inandıkları Tunç Çağı'nda (İÖ 3150-1550) bu alanda bir yerleşim izine rastlanılmamış olmasıydı.

1896'da bugünkü Şeria'da Medeba'da 6 ile 7. yüzyıldan kalma bir mozaik harita bulundu. Bu haritada Lût'un kaçtığı ilk kent olan Tsoar, Lût Gölü'nün güneydoğu uçundaydı. Klasik tarihçiler Diodorus, Strabon, Joscphus ve Tacitus ve daha sonra ortaçağ Arap coğrafyacıları Yakut, Mesudi, Mukaddesi ve İbn Abbas bu bölgeyi tarif etmişlerdi.

William F. Albright, Rahip Melvin G. Kyle, Peder Alexis Mallon ve diğerleri 1924'te bölgeyi araştırarak Tsoar'ın yerini doğrulamaya çalıştılar. Tsoar'ın Moab ülkesi olarak saptanması kendilerini, Kitabı Mukaddes'te Arnon olarak belirlenen Mucip Nehri'nin güneyini araştırmaya yöneltti. Lisan yarımadasını ve yakınlardaki vadileri araştırdıktan sonra çağdaş Safi kasabasının eski Tsoar olduğunda karar kıldılar. Sir John Maundevil de 1322 ile 1356 arasında Safi'yi ziyaret ettiğinde bu kuramı çok daha önce ileri sürmüştü.

Sodom ve Gomorra'nın araştırılmasına 1930'larda Lût Gölü'nün güneyindeki sığ havzayı araştıran Le P.F.M. Abel, F. Frank ve Nelson Glueck katıldılar. Bu tuz kaplı alan Eski Ahit'in "tuz denizinin yanındaki Siddim vadisi" tanımına uymaktadır (Bunların hepsi Siddim vadisinde birleştiler,-Tekvin 14:3).

Konstantinos Politis tarafından yapılan son araştırmada Safi'nin gerçekten Tsoar olduğu anlaşıldı ve tam da Medeba haritasının gösterdiği yerde çıkmıştı.

"Havza şehirleri"nin (Ve Lût, Havza şehirlerinde oturdu ve Sodom'a doğru çadır kurardı; Tekvin 13: 12} Lût Gölü'nün suları altında kaybolmuş olduğu önerisi ilk kez 4. yüzyıl hacılarından Egeria tarafından ileri sürülmüştür.

Çok daha sonra 19. yüzyıl sonlarında William Lynch'in, Albright'ın ve Kyle'ın denizin kuzey ucunda olduğunu bildirdikleri birkaç küçük ada, günümüzde su altında kalmıştır. Lût Gölü günümüzde, ABD'nin uzay kuruluşu olan NASA tarafından, uydu fotoğrafları ve suyun altında da deniz tabanı incelemeleriyle araştırılmaktadır. Araştırmalar sonucunda ulaşılan genel yargıya göre, Sodom ve Gomorra'nın, kıyıdan çok, Lût Gölü'nün altında bulunabileceği kuramı kesinlikle inanılır gibi görünmektedir.

http://www.bilgilik.com/images/giz23.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz24.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz25.jpg

(Solda) Şeria'da Medeba'da bulunan 6-7. yüzyıl mozaik haritasında Lût'un Tsoar kenti dışında sığındığı yer gösteriliyor. (Ortada) Bab ed-Drah kazısında Erken Tunç Çağı'na (İÖ yaklaşık 3000) ait yanmış bir yerleşim alanı. (Sağda) Tuzdan oluşmuş Sodom Dağı'nın (Cebel Usdam) içi. Su, tuzu eriterek bu yüksek mağaraları oluşturuyor.

[B]SON ARKEOLOJİK KANITLAR

Paul Lapp, Walter Rast, Thomas Shaub ve Burton MacDonald tarafından yakın zamanlarda eski kıyı boylarında ve Lût Gölü'nün güney havzasının jeolojik fay hatlarında araştırmalar ve kazılar yapılmıştır.

Araştırmacılar 1970'li ve 80'li yıllarda oralarda bir zamanlar büyük yerleşim alanları olduğunu keşfetmişlerdir. Bab ed-Drah gibi bazıları Erken Tunç Çağı'nda (İÖ yaklaşık 3000 yılları} yanarak yok olmuşlardır. Bunlar efsanevi "havza şehirleri" olabilirler mi? 1976'da bu kentlerin Suriye'deki Ebla'da bulunan Erken Tunç Çağı tabletlerinde yer aldıkları saptanmıştır. Bu keşif, kentlerin tarihi varlıklarını doğrulamakta mıdır?

Konstantinos Politis 1990'larda Safi yakınlarında Deyr'Ayn'Abata'yı kazmış ve ilk Bizans Hıristiyanları'nın Lût'un, Sodom ve Gomorra'nın yıkılmasından sonra Kitabı Mukaddes'te anlatılanlara göre, sığındığı mağara olduğuna inanılan mağaranın üzerinde inşa edilmiş bir kilise kalıntısı bulmuştur.

Erken ve Orta Tunç çağlan kalıntılarının bulunması da mağaranın Tekvin hikâyesinin geçtiği söylenen dönemde iskân edildiğini göstermektedir. Bu arada yakın çevrelerdeki kazılarda da benzer Orta Tunç Çağı eserlerine rastlanılmıştır.

Eski Ahit aslında bir ahlaki rehberlik kitabı olarak görülüyorsa da, çağdaş arkeolojik ve jeolojik keşiflerin Sodom ve Gomorra hikâyesinin yer almış olabileceği fiziki ve tarihi mekânları doğruluyor olması gayet ilginçtir.

Beyazdut
23-10-10, 01:41
Sümerler

http://www.biroybil.com/attachment.php?attachmentid=26&stc=1&d=1129844309

Sümerler

Sümerler, M.Ö. 3500 - M.Ö. 2000 yılları arasında Mezopotamya'da yaşamış halk.

Mezopotamya'da ortaya çıkan sayısız medeniyetin temelini Sümerler atmıştır. Ayrıca yazı ve astronomi de ilk kez Mezopotamya'da Sümerlerde ortaya çıkmıştır.[kaynak belirtilmeli] Genel kanı Sümerlerin çağdaşı olan halklarla yakın etkileşimi sonucu benzerliklerin olduğu yönündedir.Birkaç kaynakta belirtildiği gibi bu halk Türk değillerdir. Belirli bir halk ile bilimsel bir akrabalık henüz kanıtlanamamıştır.

M.Ö. IV. bin yıla doğru, henüz çorak olan bölgeye Sümerler yerleştiler.Kökenleri bilinmeyen, ama Mezopotamya'ya doğudan geldikleri sanılan Sümerler, ırmak kıyılarındaki bataklık bölgeleri kurutup, güzel ve verimli bahçelere dönüştürdüler.Hurma, vb. meyve ağaçları diktiler; tarlalar açtılar. Bölgeye kendilerinden önce yerleşmiş toplulukların yanı sıra, Sümerler'de zengin, bağımsız, siteler kurdular: Ur, Layoş, Uruk, vb. Her sitenin bir yöneticisi ve bir koruyucu tanrısı vardı. Bütün yetkiler, "Lugal" ("Büyük adam") denilen hükümdarın elindeydi; hükümdar aynı zamanda da, sitenin en büyük din adamıydı.Dinsel olduğu kadar ekonomik ve siyasal bir merkez de olan tapınak, sitenin tanrısına ayrılmış bir yerde kurulurdu.Sitelerin yönetimi ve ticaret alışverişlerinin gerekleri, Sümerlerin en büyük buluşlarına yol açtı: Çivi yazısı.Önceleri resimlerden, daha sonraysa soyut simgelerden oluşan çivi yazışı, kil levhalar üstüne, sivri aletlerle kazılıyordu (Çivi yazısı, 1802'de Alman bilgini Grötefend tarafından çözülmüştür).Sümerler, M.Ö. 3500 - M.Ö. 2000 yılları arasında Mezopotamya'da yaşamış halk.

Mezopotamya'da ortaya çıkan sayısız medeniyetin temelini Sümerler atmıştır. Ayrıca yazı ve astronomi de ilk kez Mezopotamya'da Sümerlerde ortaya çıkmıştır.[kaynak belirtilmeli] Genel kanı Sümerlerin çağdaşı olan halklarla yakın etkileşimi sonucu benzerliklerin olduğu yönündedir.Birkaç kaynakta belirtildiği gibi bu halk Türk değillerdir. Belirli bir halk ile bilimsel bir akrabalık henüz kanıtlanamamıştır.Sümer tarihinin ana çizgileri, çeşitli belgeler yardımıyla öğrenilebilir. Kahraman Gılgamış'ın (yaklaşık olarak M.Ö.3000) serüvenlerini anlatan en eski destan, ilk kral sülaleleri döneminden (M.Ö.2600-M.Ö.2500 yılları) kalmadır.İngiliz arkeologlarının 1922'de, Ur kralları mezarlığını ortaya çıkarmaları sayesinde, Sümer tarihinin ikinci bölüm ünde yaşam iş birinci Ur sülalesi döneminde (M.Ö.2500'den başlayarak), Sümer halkının gelenek, sanat ve inanışları incelenmiştir.M.Ö.2360'a doğru Sümer tarihinin üçüncü dönemi başlamış, yarı özerk Lagaş sitesi, kral Urukagina'nın hükümdarlığı sırasında, altın çağını yaşamıştır.Urukagina, yasa metinleri ile toplumsal reformları bir araya getiren "Reform Metinleri"ni hazırlatmıştır.Gene, ilk tarihsel anıt olan Akbabalar Dikilitaşı bu dönemden kalmadır.Dikilitaşta, kral Lagaş'ın başarıları anlatılmaktadır.

Ortadoğu'nun tahıl tarımının ve evcilleştirilmiş hayvanlarının insanlık tarihinde özel bir yeri vardır; çünkü ilk uygarlık onların yol açtığı yaşam biçiminden doğmuştur. Dünyanın en eski uygarlığı, Dicle ve Fırat nehirlerinin aşağı kıvrımları boyunca Basra Körfezi'ne kadar dayanan düz lığ (alüvyon) ovası üzerinde uzanan Sümer ülkesinde doğdu. Sümer topraklarını yaratmış olan ve her yıl yenilenen ırmak milinden bol ürün alınabilmesi için ilkel tarım tekniklerinin kökten değiştirilmesi gerekti.

Ortadoğu'nun ormanlık tepelerine, yaz başlarında, gelişen ekinlere hasat zamanına dek yetecek kadar yağmur yağıyordu. Ama yaz boyunca hemen hiç yağmur düşmeyen daha güneyde durum farklıydı. Böyle olunca, hasat ancak ırmak sularının ekinleri sulamak üzere tarlalara getirilmesiyle güvence altına alınabilirdi. Ne var ki, sulama kanallarının, setlerin yapımı ve bakımı yüzlerce, dahası binlerce kişinin birlikte çalışmasını ve ilk çiftçi topluluklarda görülenden çok daha sıkı bir toplumsal disiplini gerektirdi. Neolitik köylerde, olasılıkla küçük biyolojik aile sıradan çalışma topluluğunu oluşturmuştu.

Her bir aile, olağan durumlarda, kendi ekin tarlasının ya da tarlalarının ürününü tüketti; belki törensel, dinsel fırsatlar dışında ise, çok sayıda kimsenin örgütlü işbirliğine gereksinim duyulmadı. Başlıca farklılaşmalar, yaş grupları arasında ve kadınla erkek türleri arasında olduğu için, herkes aynı derecede özgürdü ve herkes aynı derecede havaların kararsızlığının kölesiydi. Bu basit toplumsal yapı, ırmak kıyısı ortamında kökten değişti. Irmak sularının denetlenmesi işinin büyük ölçüde insan çabasını gereksinmesi, halkın çoğunluğunun emeğinin bir tür seçkin yöneticiler tarafından yönetilmesini gerektirdi.

Bir seçkin yönetici sınıfının nasıl doğduğu belli değil. Bir topluluğun bir başka topluluğu fethedişi, toplumu efendilerle hizmetçiler, işleri yönetenlerle yönetilenler olarak bölmüş olabilir. Öte yandan, insan toplumundaki özel yerlerinin çok eskilere dayandığı bilinen doğaüstü uzmanları gittikçe gelişen bir görevsel uzmanlaşma sürecini başlatmış olabilir. Daha sonraki dönemlerin Mezopotamya mitoslarında, tanrıların insanları, eksiksiz donatılmış tanrı evinin, yani tapınağın yiyecek, giyecek ve öteki gereksinimlerini karşılamaları için yarattıkları anlatılır. Böylece tanrılar üretme sıkıntısına girmeksizin gereksinimlerini karşılamış olacaklardır.

Bu düşüncelerin nasıl uygulamaya konulduğu konusunda da biraz bilgimiz var. Örneğin Lagaş'ta bir yazı, kentin topraklarını, sahiplerinin tanrıya ödeyecekleri payların türüne göre üç bölüme ayırır. Büyük bir olasılıkla, tanrıya en ağır payları ödeyen çiftçilerin ellerinde, geriye kendilerine yetmeyecek kadar az şey kalıyordu; ki bu durum onları, yılın bir bölümünde tanrı adına çalışmak, demek ki sulama kuruluşlarında ya da rahiplerce planlanan öteki işlerde işlemek zorunda bıraktı. Bu yolla, çiftçilerin tapınağa verdikleri tahılın ve öteki tarımsal ürünlerin bir bölümü, tanrının özel hizmetçilerinin, yani rahiplerin yönetimi altında yürütülen işlerde çalışanlara karşılık olarak ödendi.

Böyle bir sistemin, büyük projeleri gerçekleştirecek binlerce insanın emeğinin bir araya getirilmesine olanak verdiği anlaşılıyor. Bu sistem aynı zamanda, tüm becerilerini tanrıyı hoşnut edebilecek bir lüks ve tantanayla beslemek, giydirmek, eğlendirmek ve ona tapınılmasını sağlamak yolunda kullanan çok çeşitli sanatçıların -dansçıların, şarkıcıların, sarrafların, aşçıların, doğramacıların, giysicilerin- uzmanlaşmasına da olanak verdi. Bu uzmanlar, artık zamanlarını yiyeceklerini üretmek için harcamak zorunda olmadıklarından, insanların o zamana değin ulaşabildiğinden çok daha yüksek becerilere ve bilgilere sahip olabildiler.

Böylece uygarlık, Dicle-Fırat Vadisi'nin aşağı bölgelerinde ilk yerleşimlerin görüldüğü İ.Ö. 4000 dolaylarından, çağımız bilginlerince okunabilen, Sümer kültürünün toplumsal ve düşünsel yönlerini yer yer aydınlatmaya başlayan yazılı kayıtların görüldüğü İ.Ö. 3000 yıllarına dek, bin yıl gibi kısa bir süre içinde ortaya çıkmış oldu.

http://img238.imageshack.us/img238/1926/26qv7.jpg

Kökenleri

Mezopotamya'nın yerli halklarından değildi, sümerologların okuduğu tabletlere göre halkın bir bölümünün Orta Asya'dan diğer bir bölümünün ise Doğu'dan Dilmun denilen bir ülkeden geldiği söyleniyor, Atatürk'ün Türk Tarih Tezi'nde Sümerlerin M.Ö. 3500 yıllarında Orta Asya'dan göç ettikleri ileri sürülür. Tabletlerden okunduğu ve mitolojilerinden anlaşıldığı kadarıyla şimdilik bilinen, Sümerler in o zaman Mezopotamya'da bulunan Sami kökenli halklardan olmadıkları ve kuzeyden dağlık yörelerden geldikleridir.

Bazı antropologlar; yaptıkları incelemelerde Önasya’da elde ettikleri buluntulardan, Sümer, Kut, Elam ve Hurri toplulukların Ural-Altay kavimlerinden özellikle atlı göçebe Türk unsurlar olabileceği kanaatine varmıştır. Eski Önasya Tarihi uzmanı Hemmel, Sümerleri tamamıyla Türk kavmi olarak kabul etmektedir. Orta Asya’dan 4500-5000 yıllarında gelen Türklerin Sümerleri oluşturduğunu ileri sürer. Sümerce’deki 350 kelimenin Türkçe olduğu savunur. Prof. Dr. Osman Nedim Tuna da ''Sümer ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi ile Türk Dilinin Yaşı Meselesi'' adlı eserinde 165 adet Sümerce sözün Türkçe denklerini anlamlarıyla beraber göstermiştir.

Rus arkeolosijinin atası arkeolog Nikolsky şunları söyler: "Sümerlerin ana vatanı Aşkabad kentinin yakınındadır. Bu ülkenin kurganlarından arkeologlar taş, gümüş ve kilden yapılmış eşyaları bulmuşlardır ki bunlar, Mezopotamya'nın güneyindeki Sümer kurganlarındakilere çok benzerler. Bütün bunlar şu düşünceye getirir ki, Sümerler büyük bir ihtimalle bu günkü

Türkmenistan'dan Mezopotamya'ya varmışlardır. Bu iki uygarlığın son analizi onların arasındaki birçok ortaklıkları göstermektedir. Sümerlerin baş Tanrıları olan En-Lil'in yerleştiği yer Mezopotamya'nın güneyindeki düzlükte değil, dağlarda olmuştur. Belki de Köpet Dağı'nın etekleri onların ana vatanı olmuştur"
Matveev & Sazonov, Zemlya Derevnogo Dvureçie, Moskova, 1986, s. 38 Begmyrat Gerey, 5000 Yıllık Sümer-Türkmen Bağları, 1. Basım, İst.: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2004, Arka kapak.

http://img501.imageshack.us/img501/8373/75ed2.jpg

Sümerler'de Bilim

Yerleştiklerinde çanak- çömlek yapmayı ve madenleri işlemeyi biliyorlardı.

Aşağı Mezopotamya'da Dicle ve Fırat nehirleri kıyısında Uruk, Lagaş, Eridu, Ur, Kiş gibi kent devletleri kurdular. Gelişmiş bir yapı tekniği kullanıyorlardı. Yerleştikleri kesimlerde muazzam bir sulama sistemi kurup, kanallar, barajlar ve bentlerle hem seli önleyip bataklıkları kuruttular hem de düzenli sulamaya dayalı bir tarım geliştirdiler. Tekerleği de icat eden bu toplum tarlaları, öküzlerin çektiği sabanlarla sürüyorlardı.

60 rakamına dayanan seksajismal sayı sistemini kullanan Sümerler'in "sos" dedikleri bu 60'lık birim bütün zaman ve mekan hesaplarında kullanılmaktaydı ve onları bir uyum içerisinde birbirine bağlıyordu. Ayı 30, yılı 360 gün olarak hesapladılar. Gece ve gündüzü 12'şer saate böldüler. Bir yılı 12 ay olarak hesapladılar. Ay ve Güneş tutulmasını hesapladılar. Aritmetik ve geometrinin temellerini attılar. Çarpma ve bölme cetvellerini buldular. Daireyi 360 dereceye böldüler.


Sümerler'de Dil ve Yazı

İlk yazıyı M.Ö. 2500 yıllarında Sümerler buldular. İlk yazıları şekiller üzerine kurulu yani her varlık ve olay için bir şekil kullandılar. Çivi yazısı işaretleri geçmişteki bir resim yazısına dayanır. Bir kavramı ifade eden işaretlere ideogram adı verilir.

Sümerler'de Din

Çok tanrılı inanca sahip Sümerlerin tapınaklarına Ziggurat denirdi. Zigguratlar yedi katlı olup toplam üç ana bölümden oluşur. İlk katlar erzak deposu,orta katlar okul ve tapınak,son katlar ise rasathane olarak kullanılmıştır. Yazının icadı serüveni bu tapınaklara dayanır.

Mezopotamya'da evler ve tapınaklar taş az olduğundan ker*** ve tuğladan yapılmıştır. Hem bu özelliğinden hem de sık sık istilalara uğradığından bu yapılar günümüze kadar ulaşmamıştır.

Tarih

Mezopotamya'da yaşayan birçok farklı kavimden ilk öne çıkan ve daha sonraki medeni oluşumların temelini atan Sümerlerdir. Gerek yazı, dil, tıp, astronomi, matematik gerekse din, fal, büyü ve mitoloji gibi alanlarda ilk öne çıkan ve bilinen toplum Sümerlerdir. "Yaratılış" ve "Tufan"a ilk kez Sümerlerde rastlanır. Sümer döneminde 21'i büyük olan yaklaşık 35 büyük şehir ve kasaba vardı. Bunlara örnek vermek gerekirse Kiş, Nippur, Zabalam, Umma, Lagaş, Eridu, Uruk ve Ur zikredilebilir.

Bu dönemde her kent genellikle surlarla çevriliydi. Her kentte en az bir tapınak bulunurdu. Sümerlerde tarihin belki de ilk kral listeleri ile karşılaşılır.

Fakat bu listeler genellikle tarihsel gerçeklerin ötesinde mitolojik unsurlara da sahiptirler. Örneğin kral listesine göre Tufan'dan önce Sümerlerin yaşadığı bölgede efsanevi sekiz yönetici (ve dolayısıyla kent) mevcuttu. Kral listesine göre Tufan'dan sonraki ilk Sümer hanedanları Kiş, Uruk ve Ur'dur. Ünlü Gılgamış destanının kahramanı Gılgamış kral listesine göre Uruk Hanedanı'nın krallarındandır.

Lagaş'ta iktidara gelen Ur-Nanşe yaptırdığı inşaatlarla öne çıkmıştır.

Urukagina da ilk yazılı reformları sayesinde tanınmıştır. Erken dönemlerde Sümerlerin ana tanrısı An'dır, fakat daha sonraki dönemlerde bu tanrı yerine Enlil Sümerlerin baş tanrısı konumuna yükselir. Enlil'in Nippur'da Ekur adında bir tapınağı vardır. Bu nedenle Nippur Sümerlerin dini başkenti sayılırdı ve burada tapınak yaptırmak veya bu tip inşaatlarda çalışmak, hizmetli olmak önemli sayılırdı.

MÖ 2400-2350 yıllarında Sümerler düşüşe geçerken, Akkadlar yükselişe geçmiştir Sümerler,doğudan gelen Elâmlılar tarafından M.Ö 2000 yılında yıkılmıştır.

Toplum Yapısı

Devlet, kentlerden oluşmuştu ve her kent surlarla çevrili idi. Kent içinde yüksek bir tepeye yapılan tapınak bulunurdu ki bu sosyal yaşamın merkezini oluşturmaktaydı.

Başlangıçta Anaerkil bir toplum yapısına sahiptiler. İşbölümünün derinleşmişti;1. sınıfı din adamları ve askerler 2. sınıfı halk 3. sınıfı ise kölelerin oluşturduğu bir sınıflama yapıldı. Sürekli savaşlar sonucunda köle edinilmesiyle sağlandı buda halktan her insan'ın kolayca köle edinebilmesini sağladı. M.Ö. 3000-2500 yıllarında yüksek ruhbanlardan oluşan egemen sınıfları dinsel yapıya sahip kent devletlerinin yöneticileri olarak ortaya çıktılar. Bu kral-rahipler dinsel ve siyasal işleri yürütürlerdi. Bir kentin baş rahip aynı zamanda o kentin başkanıydı.

=dermen , hissedilen her nesnenin bir Tanrısı vardı ve insan görünümündeydiler, fakat insanüstü güçleri olan ölümsüz varlıklardı.Tanrılar, insanlara ne istediklerini bildirmez. Ancak insanlar onlara, kendilerinden istenileni sorarak öğrenebilirdi.

Sümer mitolojisinin en önemlilerinden biri Gılgamış Destanı'nda da adları geçen tanrılardan başlıcaları şunlardır:

Anu: Gök tanrısı, önceleri baş tanrıyken sonra yerini hava tanrısı Enlil almıştır.

Enlil: Hava tanrısı, tanrıların babası, tapınağı Ekur Nippur kentindeydi.

Enki: Bilgelik tanrısı

Nimmah ( Ninhursag): Ulu hanım, ana-tanrıça

Nanna (Sin): Ay tanrısı

Utu ( Şamaş): Güneş tanrısı, ay tanrısı Nanna'nın oğlu.

İnanna ( İştar): Aşk ve Bereket Tanrıçası

İlk defa Akadlar tarafından içten çökertildi ve bundan sonra bir daha eski haline gelemedi; M.Ö. 2000'li yıllardan sonra uygarlıkları bağımsız kimlikleriyle yaşayamadı. Ardından gelen Akad ve Babil uygarlıkları çoğunlukla Sümerlerin izlerini taşıdılar. Kendilerine özgü dilleri ve çivi yazıları uzun süre yaşadı. Sümer inanışları ve mitolojisi de Fenike - Yunan - Roma bağlantısıyla günümüze dek ulaştı. Şu an Dünyamızda kullanılan İncil, Tevrat ve Kur'an da da Sümer inanış ve felsefesinin izlerine rastlandığını iddia edenler vardır (bkz. Muazzez İlmiye Çığ).

Beyazdut
23-10-10, 01:42
Süryaniler

http://www.fotografya.gen.tr/issue-9/mardin/midyat_suryani_klss.jpg

1912'den: 'Şark Yıldızı' Gazetesi

Şark Yıldızı gazetesinin sahibi Naum Faik, gazetenin amacını yeni gelişmeleri, Süryani toplumuna Süryanice ulaştırmak, altı yüz yıl boyunca Osmanlı'ya bağlı kalmanın gururunu dile getirmek, Osmanlı sayesinde katledilen mesafeleri gelecek nesillere ulaştırmak ve Süryanicenin unutulmaması, gelecek nesillere öğretilmesi olarak tanımlamaktadır. Şark Yıldızı 27 Nisan 1910'da yayın hayatına başlar ve iki yıl sonra 27 Nisan 1912'de 43. ve son sayısını yayımlar.

http://www.minidev.com/images/spacer.gif
Osmanlı devletinin dinî, siyasal, askerî ve hukuk alanındaki yapısal değişimi Tanzimat Fermanı ile başlamıştır. 1839'da başlayan ve bir süre ertelenen Tanzimat Fermanı ve özellikle dinin formel kurallar üzerinde etkinliğinin azaltıldığı kırılma noktası Islahat Fermanı'dır. İşte bu dönem, Osmanlı'da yaşayan gayrimüslim tebaaya tanınan haklar ile Batı tipi laik yönetim anlayışının ilk uygulamalarının başlangıcını oluşturur. Esasen bütün bu haklar adı geçen toplulukların dini esas alan kültürel kimliklerinin geliştirilmesini sağlanmıştır. Gayrimüslim tebaa din belirleyicili kültürel kimlikle kendini ifade etme çabalarının bir sonucu olarak, eğitim kurumları ve basın yayın araçlarını kullanmışlardır.
http://www.minidev.com/images/spacer.gif

II. Meşrutiyet döneminde derneklerle ilgili yeni düzenlemeler getirilmiş ve derneklerin ve basın faaliyetlerinin sayısında da önemli artış olmuştur.

Dernekler yasası 6 Ağustos 1909'da yeniden ele alınmıştır. (1) Avrupa ve özellikle Amerikan patentli iletişim araçlarının ithali ve kullanımına erken uyum gösteren gayrimüslim tebaa basın yayın hayatının gelişiminde etkili olmuştur. Bu araçların girişi daha çok üst düzey dinî temsilcilikler ve misyon şeflikleri aracılığı ile olabilmekteydi.(2) Osmanlı'nın hayata geçirdiği Tanzimat ve Islahat uygulamaları İstanbul dışında, Diyarbakır'da da yankı bulmuştur. Bunun en güzel örneklerinden biri de Diyarbakır Süryanileridir. Bu itibarla, 1800'lü yılların son çeyreği ile 1900'lü yılların başında Süryaniler, kentin eğitim ve kültür yaşamında önemli atılımlar gerçekleştirmeye başlamışlardır.
http://www.minidev.com/images/spacer.gif

Tanzimat ve Islahat Fermanı ile gayrimüslimlere sağlanan yeni imkânların yanında misyonerlerin faaliyetleri de Süryanilerin basın yayın hayatında daha etkili olmalarını sağlamıştır. Çünkü Batılı misyoner teşkilatlarının yerli Hıristiyanlar üzerinde yoğunlaşmaları, ilk zamanlarda dinî çatışmaları da beraberinde getirmişti. Bu faaliyetlerin bir sonucu olarak, geleneksel kilise cemaatlerinin bölünmesi, kilise vakıf gelirlerinin ve gayri menkullerinin paylaşılmasına neden olmuştur. Böylece yerli Hıristiyan cemaatleri daha kötü duruma düşmüştür.(3)
http://www.minidev.com/images/spacer.gif

Yukarıda dile getirilen iki noktanın bir sonucu, millet (din) olarak tanımlanan bu toplulukların ulusal kimliklerini ön plana çıktığı yeni bir tanıma yönelmelerine de yol açmıştır. Ulusal tanımlamalı kiliseler (Süryani Ortodoks, Keldani-Nesturi, Ermeni Gregoryan) kendi içinde bölünmeye başlamıştır. Katolik ve Protestan olarak yeni oluşumlar başlar. Merkezî otoritenin zaafları, yerel kiliseleri, misyoner oluşumlar karşısında koruyamaz hale gelmiş buna karşın yerel kiliseler, kültürel kimlikli direnç noktaları geliştirmeye başlamışlardır. İşte Diyarbakır'daki Süryaniler, 1876'da "Kadim" ifadesiyle geleneksel kilise hiyerarşisini tesis etmeye çalışırken,(4) Keldaniler de "Asur" kimlikli kilise oluşumunu başlatır. Modernleşme adına yeniden ihdas edilen Katolik ve Protestan (Ermeniler de olmasına rağmen sadece Süryaniler kastedilmektedir) kiliseleri kendi kültürel kimliklerinden vazgeçerlerken, Süryani kadim cemaati varlığının muhafazası ve geliştirilmesi için yoğun bir eğitim ve basın-yayın faaliyetlerine başlamıştır.

Bu amaç doğrultusunda dernekleşme faaliyetlerine girişilir ve şehrin ileri gelen Süryani elitlerinin katkılarıyla Diyarbakır merkezli "İntibah Cemiyeti" 1908'de kurulur.(5)
http://www.minidev.com/images/spacer.gif

Süryaniler basın-yayın ve özel eğitim alanlarında "Süryani Kadim Kardeşler
Şirketi" ismi altında toplanarak faaliyetlerini gerçekleştirmeye başlamışlardır. Süryaniler arasında düşünceleri ve faaliyetleriyle göze çarpan Naum Faik,(6) "İntibah" cemiyetinin hedef ve politikaları doğrultusunda çalışmalar yapar, derneğin yayın ve bültenlerini hazırlar. Cemiyetin kuruluşundan kısa bir süre sonra "Diyarbakır'da" adlı gazeteyi çıkarmıştır.(7) Gazete, Diyarbakır Süryani Kadim Metropolitlik makamı bünyesinde tesis edilen "Kevkeb Şark Matbaası"nda basılmıştır.(8) 1869'da şehirde yayınlanan ilk resmi gazete "Diyarbekir"den sonra, 1910'da yayınlanan Peyman ve Şark Yıldızı (Kevkeb Medinho) eş zamanlı olarak yayın hayâtına başlamıştır.(9)
http://www.minidev.com/images/spacer.gif

Naum Faik, yazılarını daha çok ülke dışında ABD'de Cebrail Boyacı Efendi'nin İntibah dergisi ile Aşur Yusuf Efendi'nin Harput'ta yayınladığı Asurilerin Mürşidi adlı dergilerde yayınlamaktaydı. Naum Faik'in sahip olduğu birikim ve gelişmeleri izleme imkânı, yeni düzenleme ve girişimlerin başlatmasına ön ayak olma durumuna da itmiştir. Diyarbakır'da ilk Süryani gazetesi olan Kevkeb Şark gazetesi hazırlıkları başlatılır. Bu faaliyetin fikir babası gazeteye maddi destek de veren Edip Bişar Burucu Efendi'dir. Bu gazetenin, önceleri bir dergi hacminde olması öngörülmüştü. Ancak baskı zorlukları ve maddi problemler, Kevkeb Şark'ın gazete olarak çıkmasına karar verilir.
http://www.minidev.com/images/spacer.gif

İlk sayısı 27 Nisan 1910'da çıkar. 15 günde bir yayınlanmak üzere başlık atılır. 25x36 cm, çift sütun ve 8 sayfa olmak üzere Süryanice harfler ile Arapça, Türkçe ve Süryanice dillerinde yayınlanır. Kevkeb Şark gazetesi, 27 Nisan 1910 Çarşamba günü yayına başlar. Yine, 27 Nisan 1912 tarihinde yayınma son verir. Birinci yılda 26 sayı, ikinci yıl 17 sayı olarak, toplam 43 sayı yayınlanır.
http://www.minidev.com/images/spacer.gif

Gazetenin önemli bir yönü, üç ayrı dilde yazılmasıdır. Bunun nedeni, Diyarbakırlı Süryanilerin, Süryanice'yi bilmemeleridir. Arapça'yı Mardin'den gelen Süryaniler kullanırken, Diyarbakırlı Süryaniler günlük yaşamlarında Türkçe, Kürtçe az da olsa Ermenice'yi kullanıyordu.

http://www.minidev.com/images/spacer.gif
Naum Faik, Süryanice'yi yaygınlaştırmak için, Türkçe ve Arapça'yı Süryanice harflerle kullanmak durumunda kalmıştır. Öyle ki, gazetenin yayımını kutlamak üzere gönderilen 27 adet mesaj metninin 14 tanesi Osmanlı Türkçe'siyle yazılmıştı. (11)

Beyazdut
23-10-10, 01:43
Süryaniler II

Gazetede işlenen konu başlıkları şunlardır:

Gazete okuyunuz.
Matbaaya olan ihtiyacımız.
Toplumsal hastalıklarımız ve tedavisi.
Fikri yükselme
Toplumsal sorunlarımızla kimler ilgilenecek.
Toplumsal bir hastalık olarak "haset".
Süryanilerde başı boşluk.
Gidiş nereye.
Süryanilerde Şura Kuralı.
Günlerimizi nasıl geçiriyoruz
Matbaa, konuşan halkın dilidir.
Hakiki gayret, yalancı gayret.
Uyanış asrında büyük tembellik.
Bugün neyimizle övünüyoruz.
Tarihimiz ve tarihçilerimiz.
Birlik ve ayrılık.
Semiramis.
Okullarımız.
Atalarımızla övünmenin bir faydası yok

gibi başlıklar altında yazılar yayınlanmıştır.
http://www.minidev.com/images/spacer.gif

Gazete, yayınlandığı dönemde, Süryani toplumunun modernleşmesine önemli katkılarda bulunmuştur. Hıristiyan topluluklar arasında işbirliğini geliştirmiştir. Özellikle Süryani Kadim, Süryani Katolik, Süryani Protestan ve Keldanı Nesturiler ile Katolik Keldaniler arasında Asur ulusçuluğu paydasında ortak hareket oluşturulmasına zemin hazırlamıştır.
http://www.minidev.com/images/spacer.gif

Naum Faik'in 22 Eylül 1912'de, Amerika Birleşik Devletleri'ne gitmek üzere Diyarbakır'dan ayrılışından 4 ay önce Şark Yıldızı (Kevkeb Medinho) gazetesinin yayınına son verir. Bu gazetenin devamı olan Bethneharin gazetesi 1916'da Amerika'da yine Naum Faik tarafından hazırlanarak yayın hayatına devam eder. Şark Yıldızı gazetesi Diyarbakır'da yayınlandığı süre içerisinde Amerika Birleşik Devletleri'ne de gönderilerek, orada yaşayan Süryaniler tarafından da takip edilme imkânı verilmiştir.

(1) Tarık Zafer Tunaya, Türkiye'de Siyasal Partiler, Cilt I, İstanbul: İletişim Yayınları, 1998, s. 396-397.
http://www.minidev.com/images/spacer.gif
(2) Patrik 4. Petrus (1872-1894'un İngiltere'den getirmiş olduğu matbaa 1889'da Deyrulzafaran Manastırı'nda faaliyete geçirilir. Başta Süryanice olmak üzere Türkçe ve Arapça eserler basılır. Diyarbakır Edebiyat Yüksek okulundan mezun olan Mihayel Hikmet Çakke 1913'te Hikmet adlı dergiye çıkarır. Bakınız: Aziz Koluman, Ortadoğu'da Süryanilik, Ankara: Asam, 2001, s. 99; Said Şirazi, "Doğunun Yıldızı Patrik I. Efrem Barsavm", İdem Dergisi, Mayıs 2002, s. 32; Yakup Tahincioğlu, İdem Dergisi, Mayıs 2002, s. 16.
http://www.minidev.com/images/spacer.gif
(3) Naum Faik, hatıralarında "Patrik 5. Circis (1818-1836) 2. îlyas (1838-1847) 2. Yakup (1847-1871) 4. Petrus (1872-1894) bütün zaman ve enerjilerini Katolik ve Protestanlar tarafından gasp edilen kilise gelirlerini ve gayri menkullerini geri almaya harcadılar." Murad Fuad Çıkkı, Naum Faik, Yay. Haz. Mehmet Şimşek, Damascus: 1936, s. 37, (Yakında yayınlanacak.)
http://www.minidev.com/images/spacer.gif
(4) Mehmet Şimşek, Süryaniler ve Diyarbakır, İstanbul: Çivi Yazıları Yayınları, 2003, s. 79-
http://www.minidev.com/images/spacer.gif
(5) Murad Fuad Çıkkı, age, s. 17.
http://www.minidev.com/images/spacer.gif
(6) Naum Faik: Naum Faik, 5 Şubat 1868'de Diyarbakır'da doğdu. İlk öğrenimini Diyarbakır Meryem Ana Kilisesi'nde ve Kadim Süryani Kardeşler Şirketi'nin kurduğu lise düzeyindeki okulda görür. Başta Süryanice olmak üzere Türkçe, Arapça, Farsça dillerini uzmanlık düzeyinde öğrenmiş. Diyarbakır'da "İntibah" cemiyetinin kurucusu, Şark Yıldızı gazetesinin sahipliğinde bulunmuştur. Başta Filoloji alanında olmak üzere kitap düzeyinde 34 adet eser, yüzlerce makale ve günlük yazıları, şiirleri de bulunmaktadır. Uzun yıllar, Diyarbakır ve çevresinde öğretmenlik yapmıştır. 22 Eylül 1912'de Amerika Birleşik Devletleri'ne göç eder. 5 Şubat 1930 tarihinde, 62 yaşında hayata gözlerini yumar. Süryanilerin modernleşmesi ve kültürel kimliklerinin muhafazası alanında, günümüzde de etkileri hissedilen oluşumların ilk başlatıcısı olmuştur. Mehmet Şimşek, Süryaniler ve Diyarbakır, s. 237-244; Aziz Günel, Türh-Süryaniler Tarihi, İstanbul: Oya Matbaası, 1971, s. 196; Şevket Beysanoğlu, Diyarbakırlı Fikir ve Sanat Adamları, Cilt 2, Ankara: 1996, s. 234-235; I. Efrem Barsavm, Berule Bdire, Suriye: 1967, s. 381.
http://www.minidev.com/images/spacer.gif

(7) Bu derneğin kuruluşu ile ilgili olarak Naum Faik, 19 Teşrin-i sani 1324/1908 tarihinde Har-put Süryani Cemaatine yazmış olduğu mektubunda "... İşte biz, Diyarbakır'da şu (intibah Cemiyetini) teşkil ederek 6-7 hafta zarfında 200 neferden ziyade nefer dahili cemiyet olmuşlardır. Zatı alilerinden rica ederim ki, siz de "Süryani Kadim intibah cemiyeti" unvanı tahtında bir cemiyet teşkil ederek, arz ettiğimiz minval üzere efradı gayretmendan kayıt edesiniz," der. s. 355.
http://www.minidev.com/images/spacer.gif
(8) Murad Fuad Çıkkı, age, s. 89.
http://www.minidev.com/images/spacer.gif
(9) 1913'te yine Süryani harfleri kullanılarak yazılan ve Türkçe okunan Şifuro adlı dergi yayınına başlar. Rıfkı Aslan, Diyarbakır ve Çevresinde Şehirleşme Hareketleri, Ankara: 1974, s. 82-83.
http://www.minidev.com/images/spacer.gif
(10) Murat Fuad Çıkkı. age, s. 46.
http://www.minidev.com/images/spacer.gif
(11) Murat Fuad Çıkkı. age, s. 48-49.

Beyazdut
23-10-10, 01:44
Tanzhe Tapınağı, Çin

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/templeoftanzhe.jpg

Tanzhe Tapınağı, Çin

Beijing'in çevresinde bulunan çok sayıda tarihî tapınak, vazgeçilmez turistik mekânlardır. Bunların başında, şehrin batısındaki bin yıllık bir geçmişe sahip olan Tanzhe Tapınağı gelir.

Dağın yamacında bulunan Tanzhe Tapınağı, dokuz tepeyle çevrilidir.

Milattan sonra 307 yılında kurulan tapınak, 1700 yıllık tarihiyle Beijing'in başkent olmasından çok daha eskidir. Tanzhe Tapınağı İdaresi Müdür Yardımcısı Hao Xinjian, bize şu bilgileri verdi:

"Ülkenin kuzeyini yöneten Wang Jun adlı komutanın eşi, milattan sonra 307 yılında ölmüş. Wang Jun, eşinin anısına, aynı zamanda ülkeye mutluluk dilemek için Beijing'in batısında bir tapınak yaptırmış. Bu tapınak, bugünkü Tanzhe Tapınağı'dır."


http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/templeoftanzhe1.jpg

Tanzhe Tapınağı'nı, tarihte çok sayıda imparator ziyaret etmiştir. Hatta bazı imparatorların tahta geçer geçmez yaptığı ilk iş, Tanzhe Tapınağı'na gelerek dua etmek olmuştur. İmparatorların bu özel ilgisi, Tanzhe Tapınağı'na şehirdeki en saygın tapınak statüsünü kazandırmıştır.

Tanzhe Tapınağı, görkemli yapılarıyla ünlüdür. Yaklaşık 2.5 hektarlık bir alanı kapsayan tapınak, Yasak Kent'in bir minyatürü gibidir.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/templeoftanzhe2.jpg

Tanzhe Tapınağı'ndaki ilginç eşyaların başında, yemek pişirmede kullanılan büyük kazan gelir. Kocaman bir ocağın üzerine konulan 4 metre çapında ve 2 metre derinliğindeki bu kazanda yemeklerin pişmesi, onlarca saat sürer.

Hatta Budist rahipler, kazanı yıkamak için merdivenlere tırmanmak zorunda kalırmış. Bu dev ocağın üzerinde kocaman yazılarla "Tanzhe Tapınağı" yazılıdır. Hao Jianxin, bu konuda şöyle bir rivayet olduğundan bahsetti:

"Tapınak tamamen ahşaptan yapıldığı için baş rahip yangın çıkacak korkusuyla yaşarmış. Bir gece baş rahip rüyasında, tapınağın ismi ateşin içine konursa yangından korunacağını görmüş. Bu rüyaya inanan baş rahip, Tanzhe Tapınağı'nın ismini ocağın üzerine yazdırmış."

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/templeoftanzhe4.jpg

Tanzhe Tapınağı'na ün kazandıran bir diğer özellikse, eski ağaçlardır.

Tanzhe Tapınağı'nın ismi, avlusundaki Zheshu ağaçları ve arkasındaki küçük gölden kaynaklanmıştır. Çin'e özgü bir ağaç türü olan Zheshu'nun yaprakları ipek böceklerini beslemede, gövdesiyse mobilya yapımında kullanılır.

Tapınakta "imparator ağacı" olarak adlandırılan bin yıllık bir ginkgo ağacı da vardır. 40 metre yüksekliğindeki bu ağacın gövdesini, yedi-sekiz yetişkin ele ele verdiğinde ancak çevirebilir. Bunların yanı sıra tapınakta, iki de mor manolya ağacı bulunur. Yaşları 400'ü geçen bu iki ağaç, ilkbaharda çiçek açtığında; on binlerce ziyaretçinin ilgisini çeker. Wang Lin adlı bir ziyaretçi, bize şunları söyledi:

"Beijing'in Chaoyang semtinde yaşıyorum. Manolyaların çiçek açtığını duyunca hemen buraya geldim. Bu güzel çiçekleri görmekten büyük keyif aldım."

Tanzhe Tapınağı, tarihî eserleri ve eşsiz manzaralarıyla tanınıyor. Buradaki modern tesisler ise, ziyaretçileri en iyi şekilde ağırlar. Beijing'in banliyösündeki bu tapınak, bugün çok ünlü bir turistik merkezdir.

Beyazdut
23-10-10, 01:48
Thera Patlaması ve Minos

http://www.utexas.edu/courses/classicalarch/images1/theracitydet.jpg


Thera Patlaması ve Minos

Zaman: İÖ 17. ya da 16. yüzyıl
Mekân: Thera (Santorini)

Gürültü hiç kuşkusuz nedenini bilme imkânları olmayan Giritliler'i korkutmuş ve kulaklarını sağır etmiş olmalı. Sonra kimi soğuk kimi alev alev yanan bir çamur ve kül yağmuru başlamış olmalı. Ve herhalde en kötüsü adaya Krakatao'dakilerden daha hızlı ve daha yüksek olan dalgaların vurması olmalıydı. SPYRIDON MARINATOS, 1972

Adanın ortasındaki volkan kül ve lav püskürtürken, haftalar boyunca yer sarsıntıları devam etmişti. Thera çiftçileri adaya lavlar yağarken tarlalarını ve evlerini terketmişler, teknelerine atlayıp denize açılmışlardı. Sonra 17. ya da 16. yüzyılda bir yaz günü yanardağ müthiş bir güçle patladı.

Yanardağın konik tepesi patlamadan sonra aşamalarla çöktü. Girit'in büyük bir kısmı yoğun bir kül tabakası altında kaldı. Ancak Minos uygarlığını gerçekten Thera patlaması mı sona erdirmiştir? Pek çok arkeolojik muamma gibi bu bilmecenin de yanıtım vermek kolay değildir.

http://www.bilgilik.com/images/giz378.jpg

Thera patlamasından önce şiddetli yer sarsıntıları olmuş, volkanik kül adanın köy ve tarlalarını kaplamıştı. Ada sakinleri teknelerle kaçıp Akrotiri gibi yerleşim yerlerini boşalttılar. Minos köyü, arkeologlar ortaya çıkarana kadar metrelerce kül altında kaldı.

BÜYÜK FELAKET

Bir adı da Santorini olan Thera Adası, Ege Denizi'nde ve bir zamanlar 16 kilometre çapı olan bir adadır. Eskiler deniz yüzeyinden 1600 metre yükselen volkanik bir dağına sahip bu dimdik ama verimli âdâya Kalliste, yani "güzel" adını vermişlerdi.

Hiroşima'daki atom bombası patlamasından daha büyük olan 7500 kilotonluk patlama, bir adadan üç ada yaratmıştı. Bunlar dik süngertaşı ve kül yamaçları olan 80 kilometre karelik bir kütleyi çevrelerler. Ada üzerine milyonlarca ton volkanik kül yağmış ve her tarafı toz tabakalarıyla kaplamıştı. Kuzeybatı rüzgârları volkanik külü Doğu Girit'e ve Doğu Akdeniz'e kadar taşımıştır.

Girit'teki Minos tarlalarına birkaç metre kalınlığında kül düşmüş, ürünü mahvetmişti. Derin deniz araştırmalarında Santorini külünün 300.000 kilometre karelik bir alana ve rüzgâr yönünde 700 kilometre kadar uzağa yayıldığı bulunmuştur. Örneklerdeki tanecik boyutları yazın kuzeybatı rüzgârlarıyla taşınmaya uygun kül ile uyumludur.

Patlamanın merkezinden tsunamiler de (sismik aktiviteden kaynaklanan dev dalgalar) yayılmış olmalıdır. 365 ve 1650 yıllarındaki daha küçük Santorini patlamaları Girit'in kuzey kıyılarında büyük hasarlar yaratan tsunamiler doğurmuş ve bu dalgalardan, Mısır'daki İskenderiye bile etkilenmiştir.

1956'da yakınlardaki Amorgos'ta bir deprem 40 metrelik tsunami dalgaları yaratmıştı. Çok daha büyük bir felaket olan Thera dalgaları, patlamanın şiddeti ve denizin derinliği nedeniyle çok daha büyük olmuş olmalıdır. Girit'in yalnızca 100 kilometre ileride olan ve pek çok Minos topluluğunun yaşadığı kuzey kıyıları, tsunamilerin etkisi altında elbette kalacaktı.

http://www.bilgilik.com/images/giz379.jpg

Akrotiri'nin iki katlı evleri hâlâ ayaktadır ve sahiplerinin bıraktığı eşyalar ortalığa saçılmış durumdadır. Bitişik evler felaket anında Minos yaşamından canlı bir tablo sunuyor.

DOĞANIN BİR KURBANI: AKROTİRİ

Thera patlaması Buzul Çağı'ndan bu yana en büyük doğal felaketlerden biridir. Güneydoğu Asya'da 1815'teki Tambora Dağı patlaması şiddet bakımından ondan üstünse de, Thera 1883'te on binlerce insanın ölümüne neden ünlü Krakatoa patlamasından daha büyüktür.

Yunan arkeologu Spyridon Marinatos, 1939'da, Thera felaketinin İÖ 1500'den sonra Minos uygarlığının çöküşüne neden olduğunu ileri sürmüştür. Pek çok arkeolog bu kurama kuşkuyla yaklaşırken Marinatos, Thera'nın güneydoğu ucunda volkanik kül altında gömülü terk edilmiş Minos yerleşim birimi Akrotiri'yi keşfetti. Burada yaptığı kazılar patlamanın dramatik şiddetini gözler önüne sermiştir.

Akrotiri'ye "Ege'nin Pompei'si" adı verilmiştir. Sakinlerinin kaçma imkânı buldukları bu yerleşim merkezi tümüyle küller altında kaldığı için, olduğu gibi gelecek kuşaklara saklanabilmiştir. Marinatos, 13 hektardan büyük bir alana yayılmış bir kent çıkarmıştı. Büyük evlerin arasında bugün sayısız Yunan kırsal kentlerinde olduğu gibi dar sokaklar vardı. Evlerden iki üç katlı olanları hâlâ ayaktadır.

Marinatos tek tek temizlediği odalarda zamanda donup kalmış bir toplumu ortaya çıkarmıştır. Kaçan insanların bıraktıkları yataklar, küpler ve diğer eşya, atıldıkları yerlerde öylece duruyordu. Duvarlardan bazılarındaki parlak renkli fresklerde savaşçılar ve kentler, gemiler, hayvanlar ve bitkiler, hatta boks yapan iki çocuk görülmektedir. Minos standartlarına göre Akrotiri, yoksul bir topluluktu, ancak bize günlük yaşam konusunda Girit saraylarından daha çok şey anlatmaktadır.

http://www.bilgilik.com/images/giz380.jpg

Akrotiri evlerinin duvarlarının freskleri 3500 yıl önceki köy yaşamının renkli bir resmini sunuyor. Bir duvarda iki çocuk boks yaparken, öteki duvarda antiloplar geziniyor.

PATLAMANIN TARİHİ

Marinatos, Akrotiri'nin ve böylece patlamanın tarihini saptarken kronolojisini, evlerden aldığı seramik vazoları Kuzey Girit'teki Knossos'da "Minos Sarayı"ndan örneklerle kıyaslamaya dayandırdı. Tarihi kayıtlardan İÖ 1500 yıllarına ait olduğu bilinen benzer kaplar Nil kıyılarında bulunmuştu.

Marinatos bunlara dayanarak felaket tarihini İÖ 1450 olarak belirledi ki, bu da Minos uygarlığının çöküşe geçtiği ve Knossos'da yıkım belirtilerinin görülmeye başladığı tarihtir. Marinatos böylece Thera patlamasının Knossos'un -ve bir bütün olarak Minos uygarlığının- çöküşünde katkısı olduğunu iddia etmiştir.

Son yıllarda ağaç halkalarından ve buzların derinliklerinden ısı ve yağmur değişikliklerini yıllık olarak tespit etmekte bir devrim yaşanmıştır. Bazı uzmanlar ağaç halkalarının ve Kuzey Avrupa ile Grönland'dan alman buz bilgilerinin, İÖ 1628 yılında çok geniş bir alanda ısı düşmesi ve ağaç büyümesinin duraklaması gibi olayları ortaya çıkardığını iddia ederler ki, bu olgu da volkanik külün güneş ışınlarını kesmesiyle ilişkilendirilir.

Aynı uzmanlar bu olgunun Thera ile birleştirilebileceği ve böylece patlamanın İÖ 17. yüzyılda yeraldığını, bunun da Minos uygarlığının nihai çöküşünden yüz elli yıl önce olduğuna inanmaktadırlar. Ancak Marinatos kronolojisini destekleyenler, Kuzey Avrupa'da buzullarda ve ağaç halkası dizilerindeki iklim anormalliklerinin Thera patlamasından değil, ondan 150 yıl önce bilinmeyen başka bir volkanik olaydan kaynaklanmış olacağına işaret etmektedirler.

Bir başka yeni keşif bu tarih belirleme işini daha da karıştırmıştır. Avusturyalı bilimadamı Manfred Bietak, Nil deltasında Teli el-Daba'da (Avaris) ÎÖ 1550 yıllarına ait süngertaşı katmanları bulmuştur. Bu süngertaşı Doğu Akdeniz'de büyük bir yanardağ patlamasının kanıtı olabilir. Thera'nın patlamasına kadar olan yüz elli yıl içinde neler olduğunu hâlâ bilmiyoruz.

http://www.bilgilik.com/images/giz381.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz382.jpg

(Solda) Thera patlamasının derin denizden alınan döküntülerini gösteren harita. Parantez içinde rakamlar, karada bunların eşdeğeri döküntü miktarlardır. (Sağda) Minyatür fresklerden bir ayrıntı: Hayvan postu kaplı kalkanlarıyla silahlı savaşçılar ve bir deniz kazasında denize düşen insanlar.

MİNOSLULAR'A NE OLDU?

Thera felaketinin Minoslular'ın yaşamı üzerinde, özellikle de kuzey kıyılarında ya da Doğu Girit'te volkanik kül bulutunun yolu üzerinde yaşayan çiftçi toplulukları ve saraylar üzerinde çok ciddi bir etki yaratmış olduğu tartışılmazdır. Yağan küller tarladaki ürünü örtüp aynı yerlerin bir daha sürülmesini engellemiştir. Kıtlıktan ve açlığın sonucunda oluşan bulaşıcı hastalıklardan yüzlerce ve belki de binlerce kişi ölmüştür.

Knossos denizden içeride ve yüksekte bulunduğundan dev dalgalar kıyıdaki yerleşim birimlerini sular altında bırakmış ama sarayı basmamış olmalıdır. Yüzlerce ticari gemi, balıkçı teknesi ve daha küçük tekne dalgalar sonucunda parçalanmıştır ve bu da Minos uygarlığını besleyen şarap ve zeytinyağı ticareti üzerinde çok ciddi sonuçlar doğurmuş olmalıdır. Ancak felaket, patlamadan sonra birkaç kuşak boyunca yaşadıkları ve hatta geliştikleri anlaşılan Minoslular'ı herhalde yok edememiştir.

http://www.bilgilik.com/images/giz383.jpg

Thera patlaması adanın ortasını havaya uçurarak dev kraterin ortasında aktif bir volkan bırakmıştır. Günümüz Santorini köyünden volkana bir bakış.

Beyazdut
23-10-10, 01:51
Troya (Truva)


http://www.nationalgeographic.com.tr/ngm/0406/images/konu1_b.jpg


Truvalılar (Troya Medeniyeti)

Troya şehrinin kurulmasıyla ilgili mitosta, Troaslı İlios günün birinde Frigya Kralı'nın düzenlediği bir yarışmaya katılarak birinci olur. Kazandığı ödüller içinde kara benekli bir inek de vardır. Biliciler İlios'a ineği izlemesini ve kentini ineğin durduğu yerde kurmasını söylerler. İnek gidip gidip Karamenderes (Skamondros) ile Dümrek (Smois) ırmaklarının arasında denize yakın bir yerde durur. Kurulan şehre önce İlios, sonra kurucunun atalarında Tros'un anısına Troya adı verilir. Bir süre sonra Zeus kente Pallas Athena heykeli indirecek, İlios da heykelin indiği yere Athena tapınağını yapacaktır. İlios soyu çoğalarak Priamos'a kadar gelir. Homeros'un İlyada'sında geçen şu çok ünlü savaşın hikayesi ise kısaca şöyle ortaya çıkmıştır; Tanrı Zeus'un bir kuğu şekline girerek Leda'dan peydah ettiği Helena evlenecek yaşa gelince Akhaların önde gelenleri Tündareos'un sarayına giderler. Burada Tündareos ya da Helena'nın seçimiyle, Menelaos Helena'nın kocası olur. Daha sonra Tündareos ölünce Sparta Krallığı Menelaos'a kalmıştır.

Efsaneye göre, savaşın nedeni ise Iolkos Kralı Pelans ile Thetis'in düğünlerine davet edilmeyen kavga tanrıçası Eris'in, sinirlenip bir oyun düzenlemesi ve Hera, Afrodit ve Athena'nın oturduğu ziyafet sofrasına, üzerinde 'en güzele' yazılı bir elma atmasıyla başlar. Elmanın kimin olduğu üzerine 3 güzel tartışmaya başlarlar ve Zeus'tan bu sorunu çözmesini isterler. Zeus işin içinden çıkamayınca, çareyi dağlarda çobanlık yapan ve yalnız yaşayan Paris'i rehber ilan etmekte bulur. Güzellerden her biri kendisini seçmesi için Paris'e bir şey vadederler. Paris Afrodit'e kanar ve dünyanın en güzel kadınını elde etmek için Afrodit'i yarışmanın birincisi seçer. Paris, Afrodit'in yardımıyla Sparta'ya gider, Helen'i kaçırır, prensi olduğu Troya şehrine geri döner. Bunun üzerine Sparta Kralı Menelaos, Akha ordularını toplayarak Troya'ya savaş açar. Böylece 10 yıl sürecek Troya savaşı başlamış olur.

Troya, Kazdağı'nın eteğinde, Skomondros(K. Menderes) ile Simoeis(dümreli) çaylarının sınırladıkları ve bir yanı Ege denizine, bir yanı boğaza bakan üçgen biçimli, ova egemen yüksekçe bir yerde kurulmuş, Schilemann, Dorgfeld ve Blegen tarafından kazılımıştır. 1871'de Schilemann, Priamos'un hazinesini bulma umuduyla işe başlamıştır. 1882'de Schilemann, W.Dorpfeld ile birlikte çalışmış ve Dorpfeld burada 9 yapı katı saptamıştır. 1932-1938 arası Carl.W.Blegen başkanlığında yapılan kazılar sonucunda Dorpfeld'in 9 kültür katı, 30'a yakın yerleşme katına bölünmüştür. Troya şu anda Monfred Korfmann tarafından kazılmaktadır.

Troya 1 (MÖ 3000-2500)

Troya 1'in en gelişmiş evresi 1.y'de kentin çapı 90 metreydi. Troya 1'in ana girişi güney tarafta ve duvarı çok iyi korunmuş durumdadır. İki kule ile savunulan kent kapısı 2.97 metre enindeydi. 3 metre kadar genişlikte dar bir koridor şeklinde bu girişin iki yanında üçgen şeklinde yapılmış olan savunma kulelerinin de doğu yönündekinin alt kısmı ve bitişindeki sur kalıntıları görülebilir. Yüksekliği 3.5 metreye yakın olan kule kalıntısının tabanının irü taşlardan oluştuğu, duvarlarının da yukarıya doğru çıktıkça küçülen taşlardan örüldügünü görmekteyiz. Troya 1'e ait en sağlam kalıntı ****ron tarzı bir evdir(1b). Onun altındaki yapı ise 1a katmanına aittir. Yine ****ron tarzı evin dıştan ölcüsü 18,75*7 metre, duvar örtüsü balık sırtı şeklindedir. Büyük odasında biri tam ortada, diğeri doğu duvara yakın olmak üzere 2 ocak bulunmuştur. Sadece birinci ocak görülebilir durumdadır. Aynı odada kuzey ve doğu duvara doğru dayanan ve günümüzde izleri belli olmayan platform, 2 metre uzunluğunda, 90 cm genişliğinde ve ve 30 cm yüksekliğindeydi. Bu ****ron yapısı bugüne değin bilinen en eski örnekti. Güneyinde pek belirgin olmayan 5 paralel duvar kalıntısının da ****ron tipi yapı olma olasılığı vardır. 1987 yılında Troya 1 evresine ait duvarların hemen hepsi temizlenmiştir. Schilemann yarmasındaki yapılar Troya 1 evresine aittir ve MÖ 3000-2800'lere tarihlenmektedir. Troya 1 büyük bir tahriple son bulmuştur.

Troya 2 (MÖ 2500-2200)

Troya 2'nin çapı 110 metreyi geçmekte ve 7 yapı katından oluşmaktaydı. Troya 1 bir yangınla son bulmasına rağmen Troya 2'de gelişmeler görülür. Fakat kültür değişikliği yoktur. Eski dünyanın batısında, bir plan sistemi gösteren ilk kent olma özelliğini taşır. Anıtsal ölçüde ****ronların yanyana bir cephe oluşturacak biçimde sıralanmaları ve bu yapı kompleksine propilonla girilmesi sistemi, 700 yıl sonraki Tiryns akropolünde görülmektedir. En geç evresi olan 2g yapı katında yerleşmenin orta noktasında yer alan, ****ron tipi plana göre inşaa edilen yapının krala ait olabileceği, değilse bile bir bir toplantı yeri olabileceği tahmin edilmektedir.

Bu yapı evresindeki planların ****ron tipinin türevleri oldukları görülmektedir. Konutların büyüklükleri arasındaki farklılıklar ise Troya 2g yerleşmesinde yaşayan toplumda belirli bir sosyal farklılaşmanın olduğunun kanıtıdır. Troya 2, üç ana evresiyle tanmlanmaktadır.(2a, 2b, 2c-g) Bunların herbirinin yeni bir sur duvarı vardır. 2a'dan FL ve FN olarak gösterilen, üstleri açık ve koridorlu 2 geçit kalmıştır. Bunlar 2b'nin duvarlarına uydurulmuş ve kullanılmaya devam edilmiştir. FM (c5-6) ve FO(f-g6-7) kapıları ana girişlerdir. Büyük ****ronun ( ) olarak gösterilen çoğu yeri Schilemann'ın kuzey-güney açması sırasında tahrip olmuştur. Troya 2 büyük kent kapısı güney surunun(FN) ortasında idi. Güneybatı kapısının (FM gc) kalıntıları ve taş döşemeli 21x7,5 metre boyutlarındaki rampası iyi korunmuştur. Bu rampa, girişi 5,25 metre uzunluğunda ve 2 kanatlı bir kapısı olan, FM propilonuna çıkıyordu. ****ron planlı (FM) propilonu 2c-g evrelerine aitti. FN kapısı 2c'nin ana girişiydi. Son evreye ait olan giriş, FN ile gösterilen büyük propilondu ve ****ron biçimindeydi. Buradan 2c-g (2200-2100) yıllarında yapılan açık bir alana giriliyordu. Çakıl döşeli bir avlu içindeki alan 2a ve 2'nin kent duvarlarının üstü düzeltilerek yapılmıştı. Büyük ****ron (2a), 2c yapı katına aitti. 1989 kazılarında yapının yangın geçirmiş doğu duvarı ortaya çıkarılmıştı. Yapı tepenin en yüksek noktasında ve çevreye çok hakim bir konumdaydı. Bir kısmı Schilemann'ın kuzey-güney açması ile tahribe uğramışsa da planı saptanmıştır. Dorpfeld'in saptadığı 2h, 2r, 2f ****ronlarının da kral ailesine ait olmsası muhtemeldir. 2d yapısı ise depo niteliğindedir. Schilemann tarafından 1871-90 yılları arasında yapılan çalışmalarda Troya 2 yapı katmanları arasında ele geçirilen hazine buluntusu çok gelişmiş bir metal işçiliğinin örneği ve gelişmiş bir dış ticaretin göstergesidir. Schilemann, Priamos'un diye nitelediği hazineyi Troya 2'nin rampalı kapısının batı duvarı dibinde bulmuştur. Bu evrenin çanak çömleği de karakteristiktir. Kazılarda Troya 2'ye ait buluntuların çoğunun 1 metre kalınlığında bir yangın molozunun atından çıkması, bu kentin ani bir istilaya uğradığının bir göstergesidir. Bu nedenle Schilemann burayı Homeros'un İlyada'sında geçen Troya olarak nitelendirmiştir. Aynı dönemde Batı Anadolu ve Kıta Yunanistan'ındaki çeşitli yerleşimlerdeki benzer yıkımlar ve izleyen dönemde bu kentlerin kültür yaşamında görülen uzun süreli durgunlukların MÖ 2000 yıllarının başlarında Orta Avrupa'dan gelen Hint-Avrupa kökenli göçlerden olduğu sanılmaktadır. Troya 2'yi dışardan gelen göçmen toplulukların yıktığı ve buraya yerleşmeden yollarına devam ettikleri sonucuna varılmıştır.

Troya 3 (MÖ 2200-2050)

Hisarlık höyüğündeki 3. Erken Tunç Çağı yerleşmesinde yaşam şeklinin pek değişmediği görülmektedir. Bu dönemde 4 yapı evresi saptanmış ve höyüğün 3 metre daha yükseldiği anlaşılmıştır. Evlerin döşemelerinin daha önceki gibi sıkıştırlmış kil ya da toprakla kaplandığı, duvarların da aynı şekilde örüldüğü biliniyor olsa bile bu dönemde bağımsız konutlara rastlanmamaktadır. Bitişik yapılan evlerin arasında kalan sokaklar oldukça dardır. Daha önceki dönemden farklı olarak, kent surlarının tamamen taştan yapıldığı ve hatıllarla güçlendirilmiş kerpiclerin kullanılmadığı görülmektedir.

Son yapılan kazılarda Troya 4'ün altındaki tabakalarda bir sınır ya da teras duvarı ortaya açığa çıkarılmıştır ve bunun Troya 2'nin sonu olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca, kuzeye doğru, üzerinde beyaza boyanmış ker***lerin olduğu, bir yapıya ait taş temel bulunmuştur. Bu dönemde pişmiş kap üretiminde ve dokumacılıkta eskiden beri bilinen gelenekler sürdürülmüştür.

http://personal.telefonica.terra.es/web/cepmotril/troya4.jpg

Troya 4 (MÖ 2050-1900)

Beş ayrı yapım evresinin izlendiği bu kat Erken Tunç çağının son yerleşmesidir. Kazılarda ele geçen eşyalardan Kıta Yunanistan'ı, Ege adaları ve Orta Anadolu'yla ilişkilerin yoğunlaştığı anlaşılmaktadır. Bitişik yapılmış, kil döşemeli taş temel üzerine ker***ten oluşturulmuş duvarları olan evlere ve ilk kez avlularda yer alan kubbeli fırınlara rastlanmıştır.

Troya 4 evresine ait, üstüste 6 yangın evresinin olduğunu bilmekteyiz.Doğu profilinde bunu açıkça görmek olasıdır.Bütün bu tabakaları 4.evreye tarihlememizin nedeni, binaların aynı yapım planlarını izlemiş olmasıdır.Bitişik yapılmış olan bu evlerin hepsinde, girişin sağ ya da solunda mutlaka oval fırın vardır.Binalar ve tabanlar inanılmaz derecede güneye doğru eğim yapmışlardır.Bu nedenle, höyüğün kenarında olan bu önemli buluntuları saptamak mümkün olmuştur. Böylece Troya 4'ün mimari planı açık bir şekilde gözönündedir. En alttaki yanık tabakada, bir oda içinde yabani hayvan kemiklerine rastlanması, bunların o dönemde sürekli meydana gelen yangınlardan kaynaklandığını düşündürebilir.

http://www.akman.de/canakkale/images/troya.5.jpg

Troya 5 (İ.Ö. 1900-1800)

6 yapım evresinin saptandığı iki metre kalınlığa sahip bu yerleşme katmanında Batı Anadolu'da, Erken Tunç Çağı'ndan Orta Tunç Çağı'na geçiş dönemine rastlanmıştır. Bu dönemde Ege dünyasıyla süregelen ilişkilere Kıbrıs'la başlayan ilişkilerin eklendiği sanılmaktadır. Surların alt kısımları işlenmemiş taşlardan ve üst kısımları ker***ten yapılmıştır. Evlerin planlanmış döneme göre daha düzenli olduğu, dikdörtgen bir alanın üç tarafına küçük odaların yapıldığı, odaların köşelerinde kilden yapılmış oturma veya yatak sekilerinin olduğu, kubbeli ocakların veya arı kovanı şeklindeki fırınların kullanıldığı anlaşılmaktadır. Evlerden birinin döşemesinin altında hocker tarzında (insanın ana karnındaki duruşu) gömülmüş yeni doğmuş bir bebeğin iskeletine ait kemik kalıntıları bulunmuştur.


http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://www.sofiaoriginals.com/ene6111.jpg

Troya 6 (İ.Ö. 1800-1275)

Troya 6, 300.000 m2 bir alana yayılmıştır. Sekiz yapı katından oluşan 6'ncı yerleşme üç ana evre gösterir. En parlak devir Troya 6(f-e) evreleridir.

Kazılarda elegeçen buluntular, tamamıyla yeni plan ve yapılar, Troya 6'nın o döneme kadarki yaşayanlarından başka insanlarla ilişkisi olmuş olabileceğini akla getirmektedir. Sur duvarı, birbirine beş kapıyla bağlanan altı bölümden oluşur. Surun en görkemli bölümü 6g evresine giren bir kuledir ve uzunluğu 18, genişliği 8 metredir. Kulenin ortasında keskin köşeli bir sarnıç ve onun içinde sekiz metre derinlikte kayaya oyulmuş bir kuyu vardır. Bu kuyudan kuşatma sırasında yararlanılıyordu. Uzunluğu 41.5, genişliği 4.5 m. olup yüksekliği 4 m'yi geçen duvar boyunca dört dikey çıkıntıya rastlanır. Fakat bu duvar yüksek bir Roma dönemi duvarıyla kapanmaktadır. (6 r - 6 s) Buleteryon ve Schliemann'ın kuzey-güney açması ile tahrip edilen duvarın doğu bölümü iyi durumdadır. 6 h kulesi tarafından tahrip edilen sur günümüzde etkileyici bir durumdadır. Bu duvarlar konglomera taş bloklar ile dörtgen kesilip dış yüzeyleri düşmanın tırmanmasını engelleyecek şekilde yontulduktan sonra harç kullanmadan içe doğru eğimli bir şekilde birleştirilmiştir. Her on metrede dişler yaparak kenti çevrelemektedir. Troya 6'da kulelerin kullanılması bu dönemde şehrin güçlü olduğunu gösterir. Girişin koridor şeklinde olması kente buradan girebilecek düşmanların iki ateş arasında kalmasını sağlamak içindir. Troya 6 yerleşmesinin sarayları ve diğer önemli yapıları, tepenin üzerinde yeralıyordu. Ancak Hellenistik dönemde Athena Tapınağı'nın inşasında bu yapıların bir kısmı tahrip olmuştur.

Akropolün güneybatısından (6 t) girerek hafif yokuş yukarı ana cadde izlenirse solda Direkli Ev olarak nitelendirilen yapıya gelinir. Troya 6 ve Troya 7a'da kullanıldığı düşünülmektedir. 26x12 m. boyutlarındadır. Yapıyı destekleyen direklerden biri belirgindir. Yapının güney duvarı daha kalın örülmüştür. Arka tarafta hafif bir genişleme gösteren yapı ****ron tarzında farklılık gösterir. Direkli evin kuzeydoğusunda 630 no.lu ev görülür. İÖ 1700'e tarihlenen evin duvarları küçük taşlardan meydana gelir. 6 g'nin kuzey bitişinde ****ron tarzı evlere rastlanmıştır. Bu odaların çoğundan kent nüfusunun bu dönemde birden arttığı, duvarlarının zayıf mimarisinden aceleyle yapıldıkları anlaşılmaktadır. Kazılarda bu odalarda erzak küplerinin çok sayıda bulunması kiler niteliğinde olabileceğini göstermektedir. Evlerin ortak özelliklerinden biri dışa, surlara bakan duvarlarının daha kalın ve özenli yapılmış olmasıdır. 6 c evinin bir kısmı Schilemann tarafından tahrip edilmiştir. 6 f yapısı farklı karakter göstrir. Duvarlar geniş ve büyük kesme taşlarla örülmüş olup dışta dişler yaparak bölümlere ayrılmıştır. 6 a yapısı 19,18x12,30m boyutlarında bir yapıdır. Troya 6'nın ****ron planını normal olarak gösteren yapılardandır. Troya 6'nın önemli bir yapısı Antalı Ev -6 t- girişinin doğusunda bulunur. Üzerine gelen bulevteryon tarafından büyük ölçüde tahribe uğramıştır. Eve Anta adını veren taş halen yerindedir. Akropol evlerinin birçoğu trapezoidaldir. Bu türdeki evlerin dar yüzleri kente, geniş yüzleri ise surlara bakmaktadır. Böylece trapezodial evler kuzeyden güneye doğru genişleyen ve yelpaze gibi açılan akropol planına uymaktadır.

Homros'un İlyada'sında bahsettiği Priamos'un İlyon kenti, Troya 6h'dir. İlyada'da anlatılan ve 10 senelik savaş sonucu ele geçirilen kent burası idi. Odesya'da anlatılan İlyon tahribi ise 7a katında olmuştur.

Troya 7 (MÖ 1275-1240)

Troya 6'nın bir deprem ile son bulmasıyla Troya 7a katmanında depremin aralıklarla devam ettiği ve deprem sonucu yıkılan yapılar altında insan iskeletlerine rastlanması, buranın ansızın terkedildiği izlenimi yaratmaktadır.

Yine de bir kültür değişikliğine rastlanmamıştır. 6h evresinde bulunan Minyas seramiğinin aynı bollukta 7a katında da varolduğu kaydedilmiştir. Bu dönemde plan ve mimarinin düzenlemesinde bir karakter değişikliği görülür.

6f-h evrelerindeki yüksek sanat düzeyinden ve kent planından bir eser kalmamış, ayrıca sosyal sınıf ayrılığı gösteren ev tipleri ortaya çıkmıştır. İyi korunmuş bu evler doğu suru ve kapısı arasında görülebilir. Bu köklü değişim deprem sonrası akropol dışında oturan halkın devlet yönetimine geçmesiyle ve kral ve soyluların ortadan kalkmasıyla açıklanabilir. Uzun zaman kral ve soyluların kendilerini sömürmesinden bıkan halk tabakası depremden yararlanıp bir darbe gerçekleştirimiş olabilir.

Troya 7b 1 (1240-1190)

7a katındaki yanık tabaka 50 ila 100 cm arasında değişen bir kalınlık gösterir. Bu tahribe karşın Troya'lılar kentlerine dönmüşler ve surlarla evleri onarmışlardır. Minyas seramiği üretimi devam etmiştir. İlk kez 7a'da görülen yapı tarzı burada da devam etmektedir.

Troya 7b 2 (MÖ 1190-1100)

Troya 6'dan sonra ilk kültür değişikliğine bu tabakada rastlanır. Bu katta Buckel keramik denilen ve benzerlerine yalnızca Balkan ülkelerinde rastlanan kurşuni renkli, yüksek keskin kulplu ve üzerleri boynuzcuklarla süslü kaplar görülür. Duvar örgüsünün dip kısmı ortostat şeklinde blok taşlarla güçlendirilmiştir. Bu tip bir ev 6u kapısının batısında görülmektedir.

Troya 7b 2'de yerleşen Balkan kökenli halk buraya zor kullanmadan gelmiş olmalıdır. Çünkü bundan önceki tabakada bir yangın veya tahribe rastlanmamıştır. Buradan, Ege göçüne ilk durağın Troya olmuş olabileceği akla gelir. Bu dönemde Troya akropolünün göçler nedeniyle gücünü yitirdiğini görmekteyiz. Troya 7 evresi için yeni yapılan çalışmalarda, önceden bilindiği gibi üç tabaka değilde, dört ya da beş tabakadan oluşmuş olma ihtimali belirmiştir.

Troya 8 (MÖ 700-350)

Bu evrenin buluntuları 7. yüzyıldan eskiye gitmez. İlk yapılara batı kapısının doğusunda rastlarız. Burası yukarı temenos olarak adlandırılan sunağın altına rastlamaktadır. Sunak Hellenistik dönemde yapılmıştır. Sunağın batısında bulunan ve kare plana sahip başka bir sunak ise Agustus dönemine aittir. Yukarı temenosun güneyinde "aşağı temenos" adı verilen ve içinde iki sunağın bulunduğu kutsal yer de Helenisitik dönemde inşaa edilmiştir. Bu dönemdeki en önemli yapı Athena tapınağıdır. Tapınak ve onu çeviren kutsal alan ve anıtsal giriş kapısının yapılması için düz bir platform elde etmek üzere höyük tepesinde bulunan eski yapı kalıntılarının bir kısmı yıkılarak düz bir saha açılmış ve üzerine inşaa edilmiştir. Bu yüzden bu devreye ait cevaplanamaycak sorular ortaya çıkmıştır. Geriye kalan son kalıntılar da Schilemann'ın büyük açmasıyla ortadan kalkmıştır. Homeros'un İlyada'sında Athena tapınağından bahsetmesi ve tapınağın kentin en yüksek noktasında bulunduğunu söylemesi arkeologları buranın bir tapınak olabileceği kanısına yöneltmiştir. Ancak, yapılan çalışmalarda yapının Athena Tapınağı olduğu konusunda herhangi bir somut kanıta rastlanmıştır.

Tapınağın yeri Schliemann tarafında tamamen kazılmış olduğu için şu an burada derin bir çukur mevcuttur. Herodotos'a göre Xerxes burada tanrıçaya bin öküz kurban etmiştir. İskender ise Granikos zaferinden sonra tapınağı ziyaret edip armağanlar sunmuş ve daha sonra gönderdiği bir mektupta buraya görkemli bir tapınak yaptıracağı konusunda söz vermiş olduğu bilinir. Strabon, İskender'in bu isteğini Lisimakos'un yerine getirdiğini söyler.

Troya 9 (MÖ 350-MS 400)

Roma döneminde Novum İlyum olarak bilinen kentin yapısal olarak çok büyüdüğü görülmektedir. Troya 9'un bu dönemde Sezar (İÖ 59-44) ve Oktavyus Ogustus (İÖ 31-14) evirlerinde kültür açısında yeni bir ivme kazanmıştır. Athena Tapınağı bu dönemde yapılan değişikliklerle genişletilmiştir. Troya bu dönemde Roma İmparatoru Büyük Konstantin (MS 324-327) tarafından başkentin yeri olarak düşünmüş, ancak daha sonra Bizantion'da karar kılmıştır. Novum İlyum'um son yapılan çalışmalarda anıtsal bir yapıya sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Bu yapıların çoğu yazılı kaynaklardan bilindiği üzere Julius Klaudyus hükümdarlığında ve daha sonraki hükümdarlar tarafından yapılmıştır. İlyum kale duvarının tam önünde yeralan tiyatro, sunaklar ve ovaya doğru uzanan burun üzerindeki kuzeydoğu terasındaki büyük tiyatro gibi Hellenistik ve Roma dönemleri anıtlarına yeni bulgular da eklenince burası büyük şehir niteliğine bürünmektedir. Yapılan kazılar sonucunda görülmüştür ki Roma yapılarının temelleri çok derindedir. Bu yapılar arasında derinleşilen her kısımda Troya 6 evresine ait tabakalara rastlanmıştır. Bu açmalar, Troya 6-7 kale yerleşmesinin güney kapısından 100-170 m. kadar uzaktadır. Bu devirde Athena tapınağının genişletildiği anlaşılmaktadır. Tapınağın dört tarafı 80 m. uzunluğunda sütun sıralarıyla çevriliydi. Bu büyük meydanın yapılması sırasında Troya 6'nın en önemli yapılarıyla Troya 7'nin evleri tahrip edilmiştir. Troya 6'nın büyük giriş kapısı, 7t nin hemen doğusunda, yarısı şehir surunun üstünde yeralan bulevteryon ve küçük tiyatro ile şehir duvarı üstünde bulunan tiyatro Roma çağına aittir.

Büyük Tiyatro

Kuzeydoğudaki tepenin yamacına yaslanmış bir vaziyettedir. Ovaya ve denize hakim bir konumdaki ve 10.000 kişi alabildiği sanılan bu yapıdan geriye çok az şey kalmıştır. Blegen yaptığı kazılarda sahne binasının ve orkestranın bir kısmını günışığına çıkarmıştır. Oturma sıralarının bulunduğu yamaç henüz kazılmamıştır.

Anıtsal Çeşme (Nimfeum)

Güneye doğru tarlaların içindeki kalıntıların anıtsal çeşmeye ait oldukları bilinmektedir. Burada insan ve hayvan figürleriyle süslü döşeme mozaiklerine reastlanmıştır. Bu mozaiğin üst kısmında üçüncü yüzyıla tarihlenmiş boyalı duvar sıvaları bulunmuştur.Aynı yönde 500 m. kadar ileride Troya 6'nın son evrelerine ait olduğu sanılan bir mezarlığa rastlanmıştır. Kazılarda ağızları kapalı olarak toprağın hemen altına gömülmüş değişik şekil ve büyüklüklerde pişmiş toprak testiler içinde ölülerin yakılmasından sonra geriye kalan kül ve kemik artıkları ele geçmiştir.

Küçük Tiyatro (Odeon)

En iyi korunmuş yapılardan biridir. Oturma sıraları sağlam durumdaki Odeon'un kavea bölümünün batısı, üst kısımdan itibaren toprakla doldurularak yükseltilmiştir.

Meclis Binası (Buleteryon)

Yapının daha önceleri Odeon olarak kullanılmış olabileceği sanılmaktadır. Önde dörtgen planlı bir girişi, arkasında yarım daire şeklinde bir orkestrası ve bunun gerisinde oturma sıralarının yeraldığı kavea yeralmaktadır. Giriş holünün Troya 6 sur duvarının üstüne oturtulmuş tek parçalı mermer eşiktaşı hala yerindedir.

Beyazdut
23-10-10, 01:52
Tsunami'nin ortaya çıkardığı uygarlık

http://www.cbc.ca/gfx/pix/india_artifact_cp_7144977.jpg

Tsunami'nin Ortaya Çıkardığı Uygarlık

Asya'yı vuran depremin ardından gelen Tsunami, Hindistan'ın güneyinde yüzyıllardır kumlar altındaki eski bir uygarlığın kalıntılarını ortaya çıkardı. Güney Asya'yı vuran ve üç yüz bine yakın insanın ölümüne yol açan dev dalgalar, Pallava Hanedanı'na ait eski bir uygarlığın kalıntılarını gün ışığına çıkardı. Kalıntılar arasında, granitten iki aslan ile bronzdan bir Buda heykeli dikkat çekiyor. Taş heykelcikleriyle ünlü Madras'ın güneyindeki eski liman Mahabalipuram'a giden Hintli arkeologlar, "Deniz Pallavalıların büyüklüğünü ortaya çıkardı, bu nesneler yüzyıllardır kuma gömülüydü. Bu çok heyecan verici bir keşif!" yorumunu yapıyor.

http://news.nationalgeographic.com/news/2001/05/images/020528_sunken.jpg

900 Yıl Hüküm Sürdü

Hindu Hanedanı, M.Ö. 1. yüzyıldan M.S. 8. yüzyıla kadar Hindistan'ın güneyinde hüküm sürdü. Mahabalipuram, bugün Hindistan'ın arkeolojik bakımdan olduğu kadar, heykelcilik alanı bakımından da en önemli kültürel mirasları arasında yer alıyor.

Denizin Dibi Taranacak

Tsunami sayesinde Mahabalipuram'da bulunan hazineler arasında, taştan bir ev kalıntısı ve yarısı taştan oyulmuş bir de fil bulunuyor. Daha başka arkeolojik eser bulabileceklerine inanan arkeologlar, yakında deniz dibini taramaya hazırlanıyor.

Beyazdut
23-10-10, 01:53
Urartular

Urartuların, Başkenti Tuşpa (Van) idi. Urartu Devleti en güçlü döneminde (M.Ö 8-7.yy), günümüzdeki Doğu Anadolu, Kuzeybatı İran, Irak'ın küçük bir bölümü ile kuzeyde Aras Vadisi'ne egemendi.

Devletin başkenti Doğu Anadolu'da Van Gölü'nün doğu kıyısında yer almaktaydı; daha geç dönemlerdeki adıyla "Tosp", Urartucadaki 'Tuşpaya dayanmaktadır. Van Gölü denizden 1625 metre yüksekte olup Urmiye Gölü'nden 336 metre daha yukarıda yer almaktadır. 3400 ve 5000 km²'yi bulan alanlarıyla her iki gölde Anadolu-İran bölgesinin en büyük gölleridir.

'Deniz' olarak da değerlendirilirler. Asurlar (Aşurlar, eski Asurlar)'ın coğrafi metinlerinde Van Gölü'nden 'Nairi'nin Yukarı Denizi', Urmiye Gölü'ndense 'Nairi'nin Aşağı Denizi' olarak söz edilir. Bugün dahi Urumiye Gölü'nün Farsçası 'Deryeça', yani 'Küçük Deniz' anlamındadır.

Urartu yerleşim bölgesinin sınırlarını, batıda Karasu-Fırat, kuzeyde Kuzey Ermenistan dağları, doğuda İran Azerbaycanı'ndaki Savalan Dağları, güneyde ise Zagros Dağları'yla birleşen Doğu Toroslar oluşturur.

Efsanevi Ağrı Dağı (Ermenicedeki adıyla Masis) bu dağlık bölgenin orta noktasındadır. İncil'deki masoretik ünlüleştirmeden ötürü bu dağ, Urartu adının "r r t" ünsüzleriyle yazılması sonucu "Ararat" adını almıştır. 5165 metrelik yüksekliği ile Büyük Ağrı Dağı, Kafkasya'nın güneyindeki en yüksek dağdır. Küçük Ağrı Dağı, Tendürek, Aladağ, Süphan Dağı ve Nemrut Dağı gibi genelde 3000 metreyi geçen diğer dağların çoğu Van Gölü yakınlarında yer almaktadır.


Çanak-Çömlek Sanatı

Devletin kuruluşu ile birlikte ortaya çıkmış gözüken parlak kırmızı astarlı çanak-çömlek grubu yönetim merkezi ve önemli Urartu kalelerinde bulunmaktadır. Halkın ürettiği yöresel ve geleneksel mallar da kullanılmaya devam etmiştir.

http://img262.imageshack.us/img262/5954/urartusphinxkz0.jpg

Din ve Tanrılar

Van/ Meher Kapı anıtındaki yazıta göre, Urartuların inandığı, kutsadığı ve adlarına belirli dönemlerde kurban kestiği 79 tanrı, tanrıça ve tanrısal özellik bulunmaktadır. Bunlardan ilk üç sırayı Haldi, Teişeba ve Şivini paylaşır. Haldi - (Eşi Bagbartu / Bagmaştu / Arubani) Urartuların baştanrısı idi. İsim olarak kökeni XIII. yy Asur yazıtlarına kadar inmektedir. En büyük tapınağı Muşaşir'de idi. Teişeba (Fırtına tanrısı) Hurri kökenlidir ve Hititlerde Teşup ile aynı tanrı olmalıdır. Şivini de (Güneş tanrısı) Hurri kökenlidir. Hititlerdeki Şimegi'nin karşılığıdır.

Urartular büyük merkezlerde tanrıları için kule tipi tapınaklar ve açık alanlardaki kayalara kapı görünümlü kutsal nişler yapmışlardı.


Genel Özellikleri

Başkent Tuşpa (Van). Urartu Devleti en güçlü döneminde, günümüzdeki Doğu Anadolu, Kuzeybatı İran, Irak'ın küçük bir bölümü ile Ermenistan'ın güneyine egemendi. Sınırları kuzeyde Erzurum-Kars-Ardahan yaylası, güneyde Toroslar, doğuda Urmiye Gölü havzası, batıda Fırat Nehri (şimdiki Karakaya baraj alanı) olarak çizilebilir. Urartu döneminde kuzeyde Diauehi, Qulha, Tariu ülkeleri ile bozkırlı Isqugulu toplumları, batıda Hatti (Melitea, Qumaha ve Tabal), güneyde Assur güneydoğuda Mana ve Parşua ülkeleri bulunmaktaydı.

Kent ve kale inşa etmede yetenekli, çok iyi taş ustası idiler.Demir silahlar ve savaş aletleri üreten savaşçı bir toplumdu. Doğu Anadolu'da sulama amaçlı ilk göletleri kurdular, kanallar ve karayolu sistemleri geliştirdiler.
Örneğin, günümüzde de Van Ovasını sulamaya devam eden 50 km uzunluğundaki Şamram kanalı kral Minua tarafından yaptırılmıştır.

Bölgedeki zengin gümüş, bakır ve demir yataklarını işlettiler, madencilik çok gelişti.Bazıları dinsel motiflerle süslü, kendilerine özgü kemerler, miğferler, at koşum takımları, situlalar ve kazanlar ürettiler.Fildişi oymacılığı ve mühürcülük gelişmişti.


Kaynaklar

Urartular hakkındaki değerlendirmeler, birkaç kaynaktan gelen verilerle yapılır. Asur yazıtları özellikle erken dönemleri için önemli kaynak grubunu oluşturur. M.Ö. XIII-IX. yy arasındaki krallık öncesi dönem genellikle bu kaynaklardan anlaşılmaya çalışılır. M.Ö. IX. yy ortaları ile VI. yy arasındaki krallık dönemi ise kayalara kazdırılan Urartu krali yazıtları, az sayıda çivi yazılı kil tablet ile Asur yazıtları ve Arkeolojik bulgular birleştirilerek ortaya konabilir. Büyük kent ve kalelerdeki görkemli mimarlık kalıntıları, maden eserler ve zengin diğer buluntular bu uygarlığı günümüze taşımaktadır.



Kazılarla İncelenmiş Önemli Merkezler

'Aşağı ve Yukarı Anzaf:' Yukarı Anzaf’ta Haldi tapınağı, büyük depolar ve surlar
'Çavuştepe (Sardurihinili):' Büyük bir saray yapısı, Haldi ve Irmuşini tapınakları, depolar, atölyeler ve surlar
'Toprakkale (Qilbani önündeki Rusahinili):' Haldi tapınağı
'Ayanıs (Eiduru önündeki Rusahinili):' Tapınak, depolar, surlar, aşağı şehir
'Karagündüz:' Höyükte sivil yerleşme, mezarlıkta içinde 80’i bulan sayıda gömü olan 9 oda mezar
'Altıntepe:' Başkent Tuşpa’nın mezarlığı
'Dilkaya:' Höyükte sivil yerleşme, mezarlıkta 3 sandık-oda mezar, küp mezarlar ve kum mezarlar
'Altıntepe/Erzincan:' Tapınak, yönetici yapıları, oda mezarlar
'Habibuşağı (Tumeişki)/Elazığ:' Sınır kalesi, mezarlar, en batıdaki Urartu yazıtı
'Giyimli:' Mezarlık ve giyimli ev planları mevcuttur
'Kefkalesi:' Saray, tapınak
'Kayalıdere:' Kale, tapınak, kaya mezarları
'Iğdır:' Mezarlık
'Oşakan/Ermenistan:'
'Arin-Berd (Erebuni):'
'Armavir-Blur (Argiştihinili):'
'Karmir Blur (Teişeba URU)'
'Horom'
'Bastam (Rusai URU.TUR)'
'Haftavan Tepe'
'Hasanlu:'
http://www.van-gurpinar.bel.tr/turkish/images/Galeriler/TarihselFoto/cavustepe-3.jpg

Köken ve Dil

Urartu dilinin kökeni hakkında kesin kanıt olmamakla birlikte Kuzeydoğu Kafkasya dil grubuna bağlantılı olduğu iddiaların yanı sıra eski Çeçenlerin konuştukları dil olduğuna dair iddialar mevcuttur. Urartu yazıtlarında kullanılan dil ne Hint-Avrupa dil ailesine ne de Sami dil ailesine bağlı Hurri-Urartu dil grubuna ait eklemlemeli dillerden olduğu düşünülmektedir.

http://img167.imageshack.us/img167/5506/96580461bd8.jpg

Kronoloji

..Tevratta Ararat olarak bahsedilmektedir.Daha sonraları Asur yazıtlarında Uruatri biçiminde rastlanır. Bu belgelerden anlaşıldığına göre M.Ö XIII yy ile IX. yy arasında Uruatri ve Nairi gibi toplumlar Doğu Anadolu'da beylik ve aşiretler halinde yaşamaktaydılar.

Krallık M.Ö IX. yy ortasında I. Sarduri ile ilan edilir. İlk Urartu yazıtı ve Van Kalesi'ndeki ilk anıtsal mimari bu krala aittir. M.Ö 7. yy'daki en güçlü krallardan biri olan II. Rusa'dan sonra ise gittikçe zayıflamış ve M.Ö 6. yy başlarında tarih sahnesinden çekilmiştir. Urartu krallarının sıradüzeni ve tarihlendirilmesi, daha iyi belgelendirilmiş Asur kralları listesi ile kurulabilen paralellikler yardımıyla sağlıklı hale getirilebilmektedir.

http://www.ntvmsnbc.com/news/123783.jpg

Ölü Gömme

Urartu'da yakarak veya yakmadan gömü yapılmaktaydı. Yönetici kesim ve olasılıkla aileleri büyük kale ve merkezlerin yakınındaki çok odalı kaya mezarlarına birlikte, diğerleri ise sosyal statülerine göre toprak altına inşa edilen oda mezarlara, basit toprak mezarlara veya yakılarak urne adı verilen küplere gömülmekteydiler. Merkezde Van Kalesi, batıda Palu, Malazgirt ve Altıntepe'de, kuzeyde Aras Nehri'nin güney bölgesinde, doğuda Sangar (İran'da Bastam'ın kuzeyi) gibi önemli yönetim merkezlerinin yakınında çok odalı kaya mezarları bulunmaktadır. Dilkaya, Karagündüz ve Yoncatepe'de ise soyulmadan günümüze ulaşmış, içinde birden çok gömü bulunan yeraltı oda mezarları incelenmiştir.{ölümden sonraki yaşama inandıkları için ölülerin mezarlarına günlük yaşamda kullandığı eşyalar konulurdu yastık,çanak,çömlek v.s.}

Siyasal ve Kültürel İlişkiler

Urartu tarihinin önemli bir bölümü güneydeki büyük düşman Asur ile mücadeleye odaklanmıştır. Ayrıca Menua döneminden itibaren kuzeyde yerel Diauehi Krallığı (Erzurum çevresinde) ve mahalli beylikler üzerine, güneybatıda Hate (Malatya çevresi), güneydoğuda ise Kuzeybatı İran’a; I. Argişti döneminde Hate - Tabal (Tuate'nin ülkesi); II. Sarduri Melitia, Qumaha (Adıyaman bölgesinde) ve kralı Kuştaşpili; II. Rusa ise Hate, Halitu ve Muşki üzerine sefer yapmışlardır.

Urartu Krallığı'nda çivi yazısı, yıllık sefer yapma, ölçü sistemi, krali unvanlar, stel dikme, savaş taktikleri, nüfus nakilleri, resim, süsleme ve kabartma sanatı gibi uygulamalar, Asur etkili olarak gelişmiştir. Mimari, sorguçlu miğferler, kazanlardaki siren eklentileri, hiyeroglif yazısı, yakarak gömme, fildişi sanatı gibi dallar ise Kuzey Suriye'den etkiler almıştır. Bronz levhalar üzerindeki bezemelerde Asur etkisi yanında Geç Hitit izleri de görülmektedir. Bütün bu etkiler Urartu insanı ve zorlu coğrafyasıyla bütünleşerek yeni biçimler almış ve Urartu sanatını oluşturmuştur.

Yazıtların Dağılım Alanı

Urartular, yönetim merkezi, kale, barajlar, sulama kanalları, anıtsal kaya mezarları gibi inşa programları yürüttükleri ve merkezi bölgeyle sıkı bağlar oluşturdukları bölgelerin çok uzaklarına, yerel beylerin, kabilelerin yaşadığı topraklara da sık sık sefer yapmış ve buralarda yazıt dikmişlerdir. Bu gelenek komşuları Asur’dan da bilinmektedir.

Yazıtlar daha çok başkent Tuşpa ve Van Gölü havzasından gelmektedir. Batıda Fırat kıyısında İzoli (II. Sarduri), kuzeyde Taşköprü (II.Sarduri), Hanak (I.Argişti), Kanlıca (I.Argişti) ve Gulidzan (I.Argişti), güneydoğuda Urmiye Gölü'nün güneyine dağru İran'da Kelişin (İşpuini-Minua), Topzava (I.Rusa), Taştepe (Işpuini-Minua) ile doğuda Erdebil'in güneyinde Naşteban ve Razliq tarafından çevrelenen geniş bölgede yazıt dikmişlerdir.

Beyazdut
23-10-10, 01:54
Vandallar

http://lvb.net/media/1/20061231-Invasions_of_the_Roman_Empi.gif

Vandallar

Vandallar, Doğu Cermen kavimlerindendir. Kavimler Göçü sırasında, 5. yüzyılda, Roma İmparatorluğu'nun değişik eyaletlerini yağmalamalarıyla tanınırlar. Bu eyaletler, sırasıyla Galya (Gallia), Galiçya (İspanya), Endülüs (Hispania Baetica), Kuzey Afrika ve Akdeniz adalarıdır. 439-533 yılları arasında, çok kısa süre ayakta kalan bir "Afrika Vandal Krallığı" ya da diğer adıyla "Kartaca Krallığı"nı da kurmuşlardır. Yurtları ve asılları bilinmemektedir.

Ostrogotlar'ın kralı ve Vizigotlar'ın kral naibi olan Got kavminden olan Büyük Theodoric, evlilik yoluyla Vandallara akrabaydı.

Vandallar, Galya ve İspanya'da büyük bir kıyım yaparak Afrika kıyılarına dek ilerlediler. 455 yılında Vandal Kralı Geiserich, Roma şehrini yağmalamıştır. Bu gelişmelerin sonrasında yıkılmanın eşiğine gelen Batı Roma İmparatorluğu, aşiretlere ayrıldı. Tüm gücünü yitiren Batı Roma İmparatorluğu, 476 yılında yıkılmıştır. Kartaca'ya hâkim oldular. 6. yüzyılda Bizanslılara yenilip, onların hâkimiyetine girince; kendilerini muhafaza edemeyip eridiler. Vandallar, önceleri Ariusçu Hıristiyan iken sonra Katolik Hıristiyanlaşmışlardır.

Roma'nın yağmalanmasına atfen, sebepsiz yere zarar verme eylemine Vandalizm denmeye başlamıştır.

Beyazdut
23-10-10, 01:56
Yasak Kent , Çin

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/the_forbidden_city.jpg


Yasak Kent, Çin

The Forbidden City, China

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/b-t43.png

Çin'in başkenti Beijing'in merkezinde altın gibi parlak ve çok görkemli eski bir yapı bulunuyor. Bu yapı, dünyaca tanınmış Yasak Kent'tir. Beijing'deki Yasak Kent, Çin'in eski çağlarındaki imparatorluk saraylarının “incisi” ve dünyanın en büyük çaplı, en iyi muhafaza edilen ahşap yapı topluluğu olarak kabul ediliyor. Yasak Kent, 1987 yılında, Dünya Mirasları Listesi'ne girdi.

1406 yılında hüküm süren Ming hanedanının ikinci imparatoru Zhu Ding'in emriyle inşa edilmeye başlanan Yasak Kent, 14 yılda tamamlandı. Çin tarihinde son hanedan olan Qing hanedanının yıkıldığı 1911 yılına kadar geçen yaklaşık 500 yıl içinde, toplam 500 imparator Yasak Kent'te yaşadı ve devlet işlerini gördü. Beijing'deki Yasak Kent, büyüklüğü, tarzı, mimarlık sanatı ve lüks süslemeleri açısından dünyada nadir görülen örneklerden biridir.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/forbidden_city1.jpg

Yaklaşık 720 bin metrekare alanı kaplayan Yasak Kent, güneyden kuzeye yaklaşık bin metre uzunluğunda, doğudan batıya yaklaşık 800 metre genişliğindedir. Yasak Kent'in dört tarafı, 10 metreyi aşkın yükseklikteki duvarlarla çevrilidir. Kent duvarı dışında 5 metre genişliğinde koruma kanalı vardır. Yasak Kent, feodal hanedanın kuralları, siyasi ölçütleri ve töre ruhuna sıkı bir şekilde uyularak yapılmıştır. Yasak Kent, yapısı, ölçüsü, mimarlık tarzı, kullanılan renk ve yapılan süsler açılarından imparatorun yetkisinin her şeyin üstünde olduğunu ve katı sınıf yapısını gösterir.

Yasak Kent’in, ziyaretçilerin dikkatini en çok çeken üç salonu vardır. Bunlar Taihe, Zhonghe ve Baohe salonlarıdır. Bu üç salon, imparatorların yönetim yetkisini kullandıkları ve önemli törenlerin yapıldığı ana yerlerdir. Taihe Salonu, Yasak Kent’in merkezidir. İmparatorların altın koltuğu, bu salondadır. Yasak Kent’in en görkemli yapısı olan Taihe Salonu, 30 bin metrekarelik büyük meydanın tam kuzeyinde yer alıyor. 8 metre yüksekliğindeki beyaz taş merdiven üzerinde inşa edilen Taihe Salonu, 40 metre yüksekliğiyle, Yasak Kent'in en yüksek yapısıdır. Çin kültüründe ejderha, imparatorun yetkisini simgelemekteydi. İmparator, "ejderhanın gerçek oğlu" olarak adlandırılırdı. Taihe Salonu’nun dekorasyonunda büyük oranda ejderha figürleri kullanılmıştır. Tüm salonda yaklaşık 13 bin ejderha figürü vardır.

Yasak Kent'teki yapıların birçok özelliği var. Yasak Kent'te birçok salon ve kulübe bulunmaktadır. Rivayete göre, Yasak Kent'te “9999.5” oda varmış. Eski çağlarda yaşayan Çinliler, Gök Tanrısı’nın oturduğu sarayda en fazla 10 bin odaya sahip olduğuna inanmışlar. Tanrının oğlu olarak imparatorun kaldığı saraydaki odaların sayısı bu yüzden 10 bini aşamazmış. Bu nedenle Yasak Kent’teki odaların sayısı, Gök Tanrısı’nın sarayındakinden yarım oda daha azdır.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/forbiddencity.jpg

Görkemli Yasak Kent'teki yapılar topluluğu, Çin halkının zeka birikimini gösterir. Mimarlık yapısından, değişik damlarına, kapı ve duvarlarındaki süslere kadar tüm tasarımlar, büyük hayal gücünü yansıtır. Örneğin, Taihe Salonu’nun beyaz taş temeli, salonun daha görkemli ve güzel görünmesini sağlar. Taş temelin, aynı zamanda binayı nemden koruma işlevi de vardır. Temeldeki kanalizasyon şebekesi, masallardaki gibi bir tür ejderha şeklindedir. Üç katlı temelde toplam binden fazla ejderha başı şeklinde su boşaltma borusu vardır. Yağmur yağdığında sular, ejderhaların ağzından boşatılmaktadır. Bu manzara, sanki bini aşkın gerçek ejderha, aynı anda ağızlarından su döküyorlarmış gibi görünür.

Yasak Kent'teki salonların ve odaların tümünün ahşaptan yapılmasından dolayı, yangından korunma konusu, Ming ve Qing hanedanlarının inşaatçılarının başını ağrıtmış. Örneğin, Yasak Kent'te dört sıra, içi büyük taşlarla doldurulmuş evler vardır. Bu evler, yangından korucu duvar olarak tasarlanmıştır. Yasak Kent’teki her avluya aynı zamanda toplam 308 büyük bakır kavanoz konulmuştur. Yangın çıktığında söndürmek için bakır kavanozların içine su depolanırdı. Kış aylarında kavanozların içindeki suların donmasının önlemek için özel altlarında ateş yakılırdı.

Tarihi kayıtlara göre, Ming hanedanı döneminde Yasak Kent inşa edilirken, 100 bin işçi ve onlara yardımcı milyonlarca kişi kullanılmıştır. Yasak Kent’in inşası için kullanılan malzemeler, birkaç bin kilometre uzaklıktaki, ülkenin güneybatısındaki Yunnan eyaleti de dahil hemen hemen Çin’in dört yanından gelmiştir.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/beijing-the_forbidden_city.jpg

Ayrıca, imparatorluk sarayı olarak Yasak Kent'te birçok değerli tarihi eser korunuyor. Eldeki verilere göre, Yasak Kent'te toplam bir milyonu aşkın tarihi eser bulunmaktadır. Bu sayı, Çin'deki tüm tarihi eserlerin altıda birini oluşturur. Bunların çoğunluğu, dünyada eşi bulunmayan eserlerdir. 1980'li yıllarda Çin hükümeti, 100'den fazla yeraltı odası inşa etti ve tarihi eserlerin çoğunluğu, bu odalarda saklanmaya başladı. Görkemli ve son derece güzel Yasak Kent'teki yapılar, Çin milletinin parlak kültürünün sembolü olarak kabul ediliyor. Çinli ve yabancı inşaat mühendisleri, Beijing'deki Yasak Kent’in tasarım ve inşasının, eşi görülmemiş bir şaheser olarak, Çin'in uzun geçmişe sahip olan kültürel geleneğini gösterdiği gibi, 500 yılı aşkın süre önce Çinli inşaatçıların inşaat alanındaki seçkin başarılarını da yansıttığı görüşündeler.

Yasak Kent’in inşasından bu yana 580 yıl geçti. Yasak Kent’in çoğu yapıları eskidi ve son yıllarda Yasak Kent’i ziyaret edenlerin sayısı, sürekli olarak artarak yıllık ortalama ziyaretçi sayısı 10 milyonu aştı. Yasak Kent’i daha iyi korumak için Çin hükümeti, geçen yıldan itibaren kapsamlı bir onarım yapmaya başladı. Alınan bilgiye göre, bu onarım projesi, 20 yıl sürecek.