PDA

View Full Version : Eski (Antik) Mısır



Beyazdut
22-10-10, 21:55
Eski (Antik) Mısır Medeniyeti

Khemet, Egypt

Eski Mısır, Antik Çağ'daki en büyük medeniyetlerdendir. M.Ö. 3050 yılları civarında kuruluşundan önce, güney Mısır ve kuzey Mısır olarak ikiye ayrılmaktaydı. Güney Mısır, Nil nehri boyunca uzanan verimli vadi, Mısır tarihinde Yukarı Mısır olarak, kuzey Mısır, delta ise Aşağı Mısır olarak geçer.

Yukarı Mısır'ın tarihine değin bulunan en eski bilgiler M.Ö. 5000'li yılları göstermektedir; ancak kurucusu Tiu'nun doğum tarihi ya da yaşadığı dönem hala sırdır. Aşağı Mısır'a gelince, bilinen kurucusu Ro en ünlü kralı da Scorpion King - Akrep Kral filminde de ilham alınan "Scorpion of Egypt" (Mısır Akrebi), Zekhen'dir. Yukarı Mısır'ı kendi yönetimi altında birleştiren Zekhen'den sonra kral olan Narmer, Delta bataklıklarına doğru yayılmayı sürdürmüştür.

Narmer'in kuzey Mısır'daki; Wazner'in guney Mısırdaki egemenliği sonrasında; Hor-Aha (ya da Menes olarak bilinir) birleşik Mısır İmparatorluğu'nun ilk firavunuydu.

Eski Mısır; Augustus Caesar'ın liderliğindeki Roma İmparatorluğu tarafından M.Ö. 30 yılında ele geçirilmiştir. M.S. 7. yüzyılda Araplar burada egemen olmuş ; 1517 yılında ise Osmanlı İmparatorluğu sınırlarına katılmıştır. 1882 yılında da Mısır ; İngiltere'nin kolonisi olmuştur.

Tarih Bölümleri



3000 yıldan daha fazla olan Eski Mısır tarihini incelemek için bölümlere ayırmak şarttır:

Hanedanlık öncesi dönem
Erken Hanedanlık ( 1 - 2 hanedanlar )
Eski Krallık (3 - 6 hanedanlar )
Birinci ara dönem ( 7 - 10 hanedanlar )
Orta Krallık ( 11 - 14 hanedanlar )
İkinci ara dönem ( 15 - 17 hanedanlar )
Yeni Krallık ( 18 - 20 hanedanlar )
Son ara dönem ( 21 - 26 hanedanlar )
Pers dönemi
Geç Hanedanlık ( 28 - 30 hanedanlar )
Yunan dönemi
Roma dönemi





http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/egypthistory7fdk2.jpg

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/religa1brf8.jpg


http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.
http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/valley3.jpg

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/pnggp2.jpg

Buluşlar ve İcatlar zaman çizelgesi

Hanedan Öncesi

M.Ö. 3500: Senet, dünyanın en eski masa oyunu.
M.Ö. 3500: Fayans, dünyanın ilk toprak çanağı.

Hanedanlar Dönemi

M.Ö. 3300: Tunç işler (Bknz: Tunç Çağı)
M.Ö. 3200: Mısır hiyeroglifleri, tamamen geliştirilmiştir (Bknz: Mısır'ın ilk hanedanı)
M.Ö. 3200: Ondalık sistem, dünyadaki ilk kullanımı
M.Ö. 3100: Şarap mahzenleri, dünyadaki ilk bilinen
M.Ö. 3100: Madencilik, Sina yarımadası
M.Ö. 3050: Gemi yapımı Abidos'ta
M.Ö. 3000: Filistin ve Levant'a Nil'den ihracat: şarap (Bknz: Narmer)
M.Ö. 3000: Papirüs, dünyanın bilinen ilk kâğıdı
M.Ö. 3000: Tıbbi müesseseler
M.Ö. 2900: Muhtemelen çelik: karbon içeren demir
M.Ö. 2700: Cerrahi, dünya da bilinen ilk
M.Ö. 2700: Üniliteral işaretler, dünyanın bilinen ilk alfabesinin temelini oluşturur
M.Ö. 2600: Sfenks, bugün dünyanın en büyük tek taştan oluşan heykeli
M.Ö. 2600: Mavna taşımacılığı, taş bloklar
M.Ö. 2600: Djoser Piramidi, dünyanın bilinen ilk büyük çaplı taş binası
M.Ö. 2600: Menkaure Piramidi ve Kırmızı Piramit, dünyanın bilinen ilk granitten yontulmuş işleri
M.Ö. 2600: Kırmızı Piramit, dünyanın bilinen ilk 'gerçek' yumuşak-kenarlı piramidi
M.Ö. 2580: Büyük Gize Piramidi; MS 1300 yılına kadar dünyanın en yüksek yapısı
M.Ö. 2500: Arıcılık
M.Ö. 2400: Astronomik Takvim, matematiksel düzeni nedeniyle Orta Çağ'da dahi kullanılmıştır
M.Ö. 2200: Bira
M.Ö. 1860: muhtemel Nil-Kızıl Deniz Kanalı (12. Hanedan)
M.Ö. 1800: Alfabe, dünyanın bilinen en eski
M.Ö. 1800: Moskova Matematik Papirüsü, frustum hacmi için genel(leştirilmiş) formül
M.Ö. 1650: Rhind Matematik Papirüsü: geometri, kotanjant analoğu, cebir denklemleri, aritmetik seriler, geometrik seriler
M.Ö. 1600: Edwin Smith Papirüsü, yaklaşık M.Ö. 3000'e kadar uzanan tıbbî gelenekler
M.Ö. 1550: Ebers Tıp Papirüsü, geleneksel ampirizm; dünyanın bilinen ilk belgelenmiş tümörleri (Bknz: Tıp tarihi)
M.Ö. 1500: Cam yapımı, dünya da bilinen ilk
M.Ö. 1258: Kadeş Barış antlaşması, dünya da bilinen ilk (Bknz: II. Ramses)
M.Ö. 1160: Turin Papirüsü, dünyanın bilinen ilk jeolojik ve topografik haritası
M.Ö. 5. yüzyıl-M.Ö. 4. yüzyıl (belki de daha erken): petteia ve seega, savaş oyunları; satranç oyununun muhtemel ataları (Bknz: Satrancın kökeni)

Günümüzde Mısır'ı ziyaret eden turistler, Gize'deki piramitleri gezerken bu görkemli yapılar karşısında hayretlerini ve beğenilerini gizleyemiyorlar. Gize'de bulunan piramitler durdukları yerde binlerce yıldır görkemli bir uygarlığın öyküsünü anlatır gibidirler. 19. yüzyılın başlarında bu piramitlerin içine giren kazıbilimcilerin duyduğu heyecansa elbette turistlerinkinden çok daha farklı çok daha coşkundu. Önlerinde binlerce yıllık bir tarih duruyordu, öyle ki bu tarih belki uygarlıkla aynı yaştaydı. İlerleyen yıllarda bulunan kalıntılar, açığa çıkarılan mezarlar ve çözülen Mısır yazısı, bu uygarlığın aslında düşünülenden de daha görkemli olduğunu açığa çıkaracaktı. Bu bölgede paleolitik çağın sonundan beri yaşıyordu insanlar. Dünya taş devrini yaşarken Nil Nehri'nin çevresinde yaşayanlar uygarlığı filizlendiriyordu. Mısır Uygarlığı gerek askeri, gerekse kültürel yönden binlerce yıl dünyaya öncülük etti; Eski Yunan, Hitit hatta Roma uygarlığı üzerinde etkileri vardı. Döneminin süper gücü olan Mısır aynı zamanda bir kültür merkeziydi. Kendilerine özgü üç değişik alfabe geliştirmişlerdi. Gökbilimle uğraşıyorlardı ve neredeyse kusursuz bir takvime sahiplerdi. Tarihte bilinen ilk yazılı antlaşmada onların imzası vardı. Geliştirdikleri mumyalama teknikleri onların öbür dünya inancına sahip ilk uygarlıklardan biri olduğunu gösteriyor. Günümüze dek dayanmış, tarihin yıkıcı etkisine karşın ayakta kalmış görkemli yapıları onların mimarlık alanında da ne denli ileri olduğunun bir göstergesidir. Fransız araştırmacı Jacques Champollion Mısır yazısını çözdüğünde binlerce yaşında olan bu uygarlık, yeniden konuşmaya başladı. Hiyeroglifler, hayranlık uyandıran öykülerini anlatmayı günümüzde de sürdürüyor. Bu haliyle Mısır Uygarlığı binlerce yıl daha insanlığın zihnindeki yerini koruyacak.

"Mısır, Nil'in armağanı"

Herodot'un bu ünlü deyimi bugün de geçerli. Çöllerin arasında sıkışmış, ekilebilir bereketli topraklar.. Bu topraklara bereket getiren, görkemli Nil nehri. Eskiler nehrin kaynaklarını da, tropikal iklimini de bilmiyorlar ve bu nedenle amansız kuraklıktan sonra hazirandan ekime kadar suları kabartıp bereketli bir mil yayan taşkın karşısında hayran kalıyorlardı. Onlara bakılırsa böyle bir mucizeyi ancak tanrılar gerçekleştirebilirdi. Taşkınlardan sonra oluşan gölcükler ve bataklıklar da balık ve av hayvanı kaynağıydı. Bunun için tarih öncesinden başlayarak vadiye göçebe avcılar yerleştiler. Neolitik çağda yerleşik hayata geçen göçebeler, bu topraklar üzerinde unutulmayacak bir uygarlık başlattılar. Paleolitik çağda, gelecekte çöl olacak arazilerin kuruması, henüz nehrin sağ ve solunda, yani Arap ve Libya Çölü yakınlarında yerli halkın var olması için gerekli koşulları ortaya koyacak kadar ilerlemiş değildi. Adım adım gelişen ve bu arazilerin önce step, sonra da kuru çöle dönüşmesiyle sonuçlanan kuruma şekli, burada yaşayan insanları, arazilerini bırakıp zamanla Nil vadisine çekilmeye zorlamıştı. Bu aşamaya neolitik çağın başlarında ulaşıldığı sanılıyor. Böylece Nil vadisinde yaşayan halkların kökeni üç grupta aranabilir: ilk başlardan beri burada yaşayan yerli halklar; yaşam alanlarının çölleşmesi nedeniyle doğu çölünden göç eden halklar; ve aynı nedenle batı çölünden göç eden halklar. Doğa bir yandan insanın elinden yaşanacak bölgeleri alırken, bir yandan da yenisini sunuyordu. Doğanın sunduğu yeni bölge, Nil nehrinin taşıdığı ve Delta olarak anılan topraklardı.

Mısır, birbirinden kolaylıkla ayrılabilen iki kısma bölünür: nehrin sağında ve solunda, dar ama verimli topraklardan oluşan "Vadi" ve tarımla uğraşanlar için gerekli her koşulun bulunduğu sulak, bereketli "Delta".Mısır'ın bu ikiye bölünmüşlüğü ülkenin siyasi ve ekonomik yaşamında etkili olmuştur. Eski İmparatorluk dönemine ait efsaneler, merkezi Heliopolis'te bulunan tek devletin bölünmesinin ardından birbiriyle mücadele halinde bulunan ve ancak kral Menes zamanında yeniden birleşebilen iki ayrı devletten söz eder. Efsane şöyle der:

Delta'nın doğusunda, Busiris'te, adil bir kral olan Osiris hüküm sürüyordu. Yukarı Mısır'da Ombos kenti tanrısı Set (Seth) onun hasmıydı; onu öldürdü ve hakimiyeti ele aldı. Fakat Osiris'le İsis'in oğlu olan Horus, giriştiği mücadele sonunda Seth'i öldürdü ve babasının intikamını aldı. Bunun üzerine Heliopolis'teki tapınakta toplanan tanrılar; ona, kral sıfatıyla tüm Mısır üzerinde hakimiyet bağışladılar. Bu efsanede ayrıca bir süre sonra Yukarı Mısır ve Aşağı Mısır olarak adlandırılan bölgeler arasında anlaşmazlıkların arttığını ve ülkenin yeniden ikiye bölündüğünü görüyoruz. İkinci birleşmeyse, tam tersi olarak güneyden geldi ve Delta'yı egemenliği altına aldı. Taşkınları dizginlemek, bataklıkları kurutmak, kanallar açmak, köyleri bentlerle korumak gerekmektedir. Bu nedenle yerleşik duruma geçmiş kabileler bir araya gelip daha geniş birimler oluştururlar. Birleşen kabileler bir süre sonra iki krallık görünümüne kavuşacaktır: Tanrı Set'e bağlanan Güney Ülkesi ya da Yukarı Mısır, tanrı Horus'a tapan Kuzey Ülkesi ya da Aşağı Mısır. Kuzey ülkesi günümüz haritalarında kuzeye yakın olmasına; yani yukarıda görünmesine karşın adı Aşağı Ülke'dir; bunun nedeni bu iki ülkeye Nil Nehri'nin akışı yönünde isim verilmiş olması. M.Ö. 4. bin yılın sonlarına doğru "Akrep Kral" olarak anılan Güney hükümdarı, Kuzey'i kendi ülkesine katar. Ondan sonra tahta çıktığı sanılan Narmer adındaki bir başka kral, Güney hükümdarının başlattığı birleştirme işini tamamlar. Güney'in hükümdarlık sembolü olan ak başlığın yanına Kuzey'in kırmızı tacını takar ve böylece iki ülkenin birleştiğini anlatır. Bu birleşme eski Mısır tarihinin başlangıcı kabul edilir. Narmer belki de efsanelerin sözünü ettiği ilk firavun Menes'tir. Böylece M.Ö. 3000 yıllarında Thinis Çağı (Narmer'in doğum yeri olduğu varsayılan Thinis adından) başlar ve o zamandan sonra hiyeroglif yazıtların yardımıyla Mısır tarihi belirginlik kazanır.

Narmer, ya da Menes, M.Ö. 3000'e doğru iki ülkenin efendisi olarak başkent seçtiği Thinis kentinde hüküm sürmeye başlar. Bununla birlikte karşısına birçok sorun çıkmaktadır. Soylular arasında firavunu tanımayanlar vardır ve sık sık çıkan isyanları bastırmak gerekir. Ülkenin ikinci başkenti,2.Sülale zamanında Güneş'e tapınılan kutsal kent Heliopolis yakınlarındaki Memfis'tir. M.Ö. 2800 yıllarında firavun Kasekemui (bu ad "iki güçlü" anlamına gelir, Horus ve Set'e gönderme yapar) bazı kentlerin ayaklanmalarını bastırır ve yerel hükümdarlar yerine kentlere valiler atamaya karar verir. Onun zamanında devlet yapısı ortaya konur ve bir de nüfus sayımı yapılır. Mirasa dayalı soylu sınıf karşısında devlet işlerinde çalışanların ve Firavunun gücü yükseltilir. Bu dönem, yazının da evrimini tamamladığı bir dönemdir. Belirtilmek istenen nesneyi gösteren birer resim olan ideogramlar yanında seslere karşılık gelen ve Champollion'un çözmeyi başardığı hecesel göstergeler de belirir. Arşivler yazıcılar tarafından deriler üzerine ya da uç uca eklenen papirüs yaprakları üzerine yazılmaktadır. Mısır tarihinin bilinen en eski anıtı, kral Aha'nın mezarıdır. 3.bin yılın başlarında yapılan bu mezarın bir kayaya oyulmuş beş odası vardır.

İki ülkenin tam olarak birleşmesi ve tek Mısır olması kolay kabul edilmiş ve hemen gerçekleşmiş bir olay değildi. Bunun en önemli göstergesi 1.Sülale döneminin sonlarında başlayan ve 2.Sülale boyunca süren ayaklanmalar. İki ülkenin kaynaşması tam olarak 3.Sülale döneminin başlarında oldu. Bu dönemde hükümet merkezi de yer değiştirmiş, ne kuzey ne de güney kenti olan Memfis başkent olarak belirlenmişti. Kral Zoser'in başkent yaptığı kent, bu tarihten sonra "iki ülkenin terazisi" lakabını taşımaya başlamıştı. Beyaz surlarla çevrili olduğu için Memfis kentine verilen adlardan biri de Beyaz-duvarlar Kenti'ydi. Kasekemui'nin oğlu Zoser, burada 3.Sülaleyi kurmuştur. Heliopolis kentinin baş rahibi İmhotep onun "tatisi", yani başbakanıdır. İmhotep, çağının en büyük dehalarından biridir; bilimsel bilgileri yenileyip zenginleştiren bazı hekimlik ve astronomi incelemelerinin yer aldığı "ahlak ilgileri"nin yazarıdır. Bu dönemde Güneş'in hareketi incelenmiş, gece ve gündüz on ikişer saate bölünmüş, ilk aritmetik işlemleri uygulanmaya başlanmış, yüzey ve hacim hesapları için formüller geliştirilmiştir. Hekimlik, büyüyle yakınlığını sürdürmektedir. Mumyalar üzerinde yapılan incelemeler daha o zamanlar çürük dişlerin doldurulduğunu, iltihapları geçirmek için çenenin delindiğini gösteriyor. İmhotep'in, bütün bu bilgiler yanında mimarlık bilgisi de vardır. Sakkara'da bulunan ve basamaklı piramit olarak bilinen Zoser piramidini o yapmıştır.60 metre yüksekliğindeki bu piramit, ölmüş hükümdarı, Helipolis'in ışıklar saçan tanrısı Ra'ya götürecek bir merdiven oluşturmaktaydı. El emeğini böylesine seferber etmeyi, ancak Thinislilerin sağlamlaştırdığı mutlakiyetçi bir krallık göze alabilirdi. Bu piramit, sonraki sülalelerin hükümdarlarına örnek olacak, ve firavunlar öldüklerinde benzer dev piramitlerde yatmak isteyeceklerdi.

Zoser'den sonra gelenler, iktidarı 4.sülalenin kurucusu Snefru'ya bırakırlar. Bu hanedan M.Ö. 2720'den 2560'a kadar sürer. Bu dönem, "piramitler dönemi" olarak anılacaktır. Snefru, iyi bir kral olarak bilinse de; oğlu Keops, kendisinden nefret edilen, zorba bir hükümdardır. Memfis din adamları onu, halkı vergilerle ezmekle suçlamışlardır. Oğlu Kefren, daha yaşarken insanların kendisine bir tanrı gibi tapmalarını sağlar; piramidi de neredeyse babasınınki kadar büyüktür. Buna karşılık Mikerinos, daha alçakgönüllü bir yapıyla yetinecektir.

Akrep Zekhen (Zekhan) ile İki Taçlı Narmer

Coğrafyasına göre biri "Delta" ve diğeri "Vadi" olarak tanımlanan Aşağı ve yukarı Mısır, tarih öncesi çağların sonuna doğru, sınırları belirlenmemiş bu yeşil alanlarda kaynaşma sureci içine girmişlerdi. Arkeolojik buluntulara göre yukarı Mısır'ın dağınık Sepatları, merkezî bir yönetim altında birleşme girişimlerinin simgesi akrep olması nedeniyle "Akrep Kral" olarak bilinen Zekhan tarafından başlatıldığı sanılmaktadır. Onun bu çabasını bıraktığı yerden devam ettiren ve sınırları Delta bataklıklarına doğru genişleten diğer kral ise Narmer'dir. Her iki kral da Mısır'ın birliğini kurmakla ünlenen efsanevî Menes'in öncülüğünü yapmışlardır. Bunlardan özelikle Narmer'in Kekhen'deki (Hierakonpolis) mezarında bulunan kayantastan yapılmış bir adak paletinde, Mısır'ın birleşmesi yönünde yaptığı girişimlere ait tasvirler ve başında her iki ülkenin simgeleri bulunan tacı taşıdığı görülmektedir. İlk birleşik taç, Aşağı Mısır'a ait (Deshret) ile Yukarı Mısır'a ait (Hedjet) iç içe geçirilerek bütünleştirilmiş, böylelikle iki Mısır çok anlamlı bir şekilde birleştirilmiştir.

Fayyum (M.Ö. 4400-3900)

Fayyum Golünün kuzey kıyılarında bir liderin yönetiminde çiftçi ve avcı aileler yaşamaktaydı. Höyük yamaçlarında sazdan yaptıkları evlerde barınan bu kültür surecinde, Mısır'ın ilk yerleşik halk topluluklarını oluşturdukları görülür.

Merimda (M.Ö. 4300-3700)

Deltanın Batısındaki Merimda'da yapılan kazılarda çok geniş bir alanı kaplayan 600 yıl sureli bir yerleşim ortaya çıkmıştır.Sırık çatılı evler daha sonra ker*** oval evlere dönüşmüştür.

EL-Omari(M.Ö 3700-3400)

Kahire helvan arasındaki Hof vadisi yakınında bulunan bu kültür surecine ait bir sitede sazdan ağaçlardan yapılmış oval barınak kalıntıları bulmuşlardır. Ayrıca elle şekillendirilmiş perdahlı kırmızı ve siyah dekorlu çömleklerle kesici ve parçalayıcı el aletleri ve değirmen taşları bulunmuştur.

Ma'adi(M.Ö 3400-3000)

Çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşan yerleşik düzene en fazla uyum sağlamış kültürdür. Tuğla duvarlı mezar tipleri ve Mısır'da bilinen en eski Bakır filizi bulunmuştur.Maadi yerleşimi krallık kültürünün oncusu olabilecek özellikte bir kültürdür.

Kaynaklar

1. tr.wikipedia.org/wiki/Eski_Mısır
2. Bilim Teknik Dergisi / Mayıs 2001

Beyazdut
22-10-10, 21:56
Abydos: Eski Mısır'ın Öte Dünyaya Açılan Gizemli Kapıları


http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/abydos.jpg

John Calvin

Son bulgular, Eski Mısır'da krallara öte dünyaya yapacakları yolculukta eşlik etmeleri amacıyla insan kurban edildiğine işaret ediyor.

Kral Aha (“savaşçı”), Nil'in savaş halindeki iki krallığını birleştirmeye veya başkent Memphis'i inşa etmeye çalışırken ölmemişti. Bir efsaneye göre, birleşik Mısır'ın ilk hükümdarı 62 yıl süren saltanatının ardından bir av kazasında yaşamını yitirmiş; kızgın bir suaygırının ayakları altında ezilerek hiç de efsanevi olmayan bir şekilde ölüme gitmişti ve ölüm haberi çalışanlarına farklı, özel bir korku salmıştı. Birçoğu için, krala yaşamında hizmet etme onuru, sonunun ne olacağı daha da belirsiz bir ayrıcalık olan, ölümünde hizmet etme yolunu da açacaktı.

Aha'nın gömüleceği gün, görkemli bir cenaze alayı, Mısır'ın ilk krallarının hânedân mezarlığı olan Abydos'un kutsal alanları arasından ilerledi. Rahiplerin öncülük ettiği cenaze alayında; kraliyet ailesi, vezir, haznedar, yöneticiler, ticaret ve vergi memurları ve Aha'nın ardılı Djer de yer alıyordu. Alay, kent kapılarının hemen ardında, açık bir meydanı çevreleyen heybetli ker*** duvarlara sahip anıtsal bir alanın önünde durdu. Duvarların çevrelediği bu alanda rahipler, tütsünün oluşturduğu bir bulut denizi arasından Aha'nın ölümsüzlüğünü sağlamak için gizli ritüeller yapacakları küçük bir tapınağa doğru ağır ağır ilerlediler.

Dışarıda, alanı kuşatan duvarların çevresinde, altı açık mezar yer alıyordu. Gerçekleşen son kendini adama –veya zorla adatmada– altı kişi zehirlenmiş ve öte dünyaya götürmeleri amacıyla yiyecek ve şarapla gömülmüşlerdi. Aralarından biri, belki de kralın sevgili kızı veya oğlu, fildişi bilezikler ve değerli küçük taşlardan boncuklarla cömertçe süslenmiş olan, yalnızca dört– beş yaşlarında, bir çocuktu.

Alay daha sonra, kumulları aştı ve mezarlığa ulaşmak için batan güneşe doğru yürüdü. Aha'nın üç odalı mezarı, sonsuzlukta bolluk içinde yaşayabilmesi için erzakla doldurulmuştu. Her biri Aha'nın resmi mührünü taşıyan iri öküz eti parçaları, yeni öldürülmüş su kuşları, somunlarca ekmek, peynir, kuru incir, kaplarca bira ve düzinelerce şarap testisi vardı.

Mezarının yanında üç düzgün sıra halinde uzanan 30'un üzerinde gömü daha yer alıyordu. Törenler doruk noktasına ulaştığında birkaç aslan öldürülüp ayrı bir çukura gömüldü. Aha'nın cansız bedeni tuğlalarla inşa edilmiş mezar odasına doğru indirilirken, sadık maiyeti ve hizmetkârlarından oluşan seçkin bir grup da zehir içerek krallarına öte dünyaya yolculuğunda eşlik etti.

M.Ö. 2900'de bir firavunun cenaze töreni gerçekten bu şekilde mi yapılıyordu? Uzmanlara göre bu, akla uygun bir senaryo. Arkeologlar yüzyılı aşkın bir süredir Abydos'ta kumları eleyerek araştırmalarını sürdürüyor.

Şimdiyse Mısırlıların gerçekten insan kurban etme ritüelleri olduğuna ilişkin güçlü kanıtlar buldular ve bu kanıtlar, antik dünyanın en büyük uygarlıklarından birine yeni bir ışık tutuyor.


http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/abydos-seti-temple-hall.jpg

İlk Firavunun Son Töreni

Önceleri her Mısır hükümdarı iki bölümlü bir mezar kompleksi hazırlatırdı: Bir tören alanı ve Batı Çölü'nün daha içlerinde, "ölüler diyarı"nda bir mezar. Yakın dönemde Abydos'ta yapılan kazılarda, I. Hanedan'ın ilk kralı Aha'nın ker*** tuğladan yapılmış, 5000 yıllık tören alanı ortaya çıkarıldı. Olasılıkla kraliyet gömü töreniyle bağlantılı olarak zehirlenen altı kişi, tören alanı duvarının hemen dışına gömülmüştü. Kazının başkan yardımcısı Matthew Adams, "Firavun kendi maiyetindekilerin yaşamları hakkında karar verebiliyordu," diyor. "Öte dünyada kendisine hizmet etmek üzere seçtiği veya gerek duyduğu kişileri beraberinde götürme gücüne sahipti."

Ölüm ve Sonsuz Yaşam

Arkeolog Günter Dreyer, beş yıllık kazı çalışmasıyla ortaya çıkan yapıyı gözden geçiriyor: II. Hanedan'ın son firavunu Ha'sehemvi'nin 4700 yıllık mezarı. Geçmişte çöl platosundaki bir vadi olasılıkla "ölüler diyarı"na giriş kapısı olarak görülüyordu. "Mezarlar bu diyara giden yol üzerindeki geçici konaklardı." diyor Dreyer. Ha'sehemvi'nin mezar çukurunun köşesinde bir rampa vadiye doğru yükseliyor ve böylece yaşamını yitiren firavuna öte dünyaya gitmesi için kalıcı bir yol sunuyor.

Çok Önemli Arşivler

Hanedanlar öncesi dönemde yaşamış bir krala ait mezarda bulunan bu kemik ve fildişi etiketler, 5000 yıla tarihlenen resmi kayıtlar, bilinen en eski yazılardan bazılarını taşıyor. Günter Dreyer, üst sıradaki her etikette bulunan çentik sayısının kumaş parçasının büyüklüğünü gösterdiğini düşünüyor. Ve bir çentik yaklaşık 0,2 metre kareye denk düşüyor. Soldaki tablet üzerindeki kuş her sabah doğuda beliren güneş ışığını simgeliyor. Sağdaki tablette yer alan iki simge ise teslim edilen malların nereden geldiğini gösteriyor; bir ağaç "tarım çiftliği"ni tanımlarken, bir köpek de çiftlik sahibinin kimliğine işaret ediyor.


http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/abydos_sanctuary.jpg

Kutsal Topraklar

Kırık parçaların oluşturduğu bu yığınlar, eski çağ hacılarının bıraktığı kupa, kâse vb. kalıntılar. Orta Krallık dönemi rahiplerinin, I. Hanedan firavunlarından Djer'in mezarını ölülerin tanrısı Osiris'in gömüldüğü yer olarak ilan etmesinden sonra, Abydos önemli bir hac merkezi haline geldi. Osiris'in ölüm ve dirilişinin anısına her yıl düzenlenen şenlik için ülkenin dört bir yanından büyük kalabalıklar bu kutsal merkeze gelirdi.

İnancın Payandası

Büyük olasılıkla Osiris'e tapınmak için inşa edilen bu tapınakta, 30. Hanedan firavunlarından I. Nektanebo ve II. Nektanebo'nun adlarıyla süslenmiş kaya parçaları hâlâ duruyor. New York Üniversitesi'ne bağlı Güzel Sanatlar Enstitüsü'nden arkeolog Michelle Marlar, bu alandaki ilk kazı çalışmasını yıkıntıların üzerinden gözlemliyor. "Burasının Osiris tapınağı olduğu kanıtlanırsa," diyor, "Hanedanlar döneminin ilk zamanlarına kadar inen uzun bir tapınaklar zinciri olduğu düşünülen yapının son evresini temsil ettiği ortaya çıkacak."


http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/areaabydos.jpg

Bunu Biliyor muydunuz?

Abydos'ta ilk arkeoloji çalışmaları bugün yürütülen zorlu kazı süreçlerinden çok farklıydı; burada bilim insanlarından çok hazine avcıları hüküm sürdü. Eski Mısırlılar bile firavunların gömülü olduğu yerlerde altın, gümüş ve mücevher bulacaklarını bildikleri için atalarının mezarlarını yağmalamaktan geri kalmadılar. İlk Batılı arkeologlar da aynı şekilde eserlere zarar verdiler. Mısır Antik Eserler İdaresi Müdürü, 1895 yılında Émile Amélineau'ya Abydos'ta kazı yapabilmesi için bir ayrıcalık tanıdı. Amélineau bunu, istediğini yapma ve dilediği nesneleri alma özgürlüğü olarak kullandı. Anlaşıldığı kadarıyla sağlam, çarpıcı ve satılabilir durumdaki eserler (ki Osiris'in lahdi üstünde bulduğu büyük heykel başta olmak üzere bunlara ilişkin birçok örnek verilebilir) dışındakilerle pek ilgilenmedi ve bugün birer hazine sayılacak yığınlarca nesneyi “işe yaramaz” diye attı. Hatta bazı kaynaklar, I. Hanedan dönemine ait ahşap eserleri kamp ateşinde yakmakla ve beraberinde götürmesine değecek ölçüde çarpıcı olmayan eserleri parçalamakla böbürlendiğini aktarıyor.

Abydos'taki ilk arkeoloji çalışmalarına ilişkin en tuhaf öykü “kayıp kol” ile ilgili. 1899 yılında Abydos kazılarının sorumluluğunu devralan Flinders Petrie, öncülü Amélineau'ya göre çok daha titiz ve düzenli çalışan bir uzmandı; doğru bir belgeleme için önceki kazı alanlarına el attı ve Amélineau'nun çalışma yaptığı alanlardan birçoğu üzerinde yeniden kazı yaptı. I. Hanedan firavunlarından Djer'in mezarında mumyalanmış bir kol buldu; mezar duvarındaki küçük bir oyuğa tıkıştırılan kol, mücevherle bezenmiş altın bileziklerle süslüydü. Petrie, kolun Djer'in eşine ait olduğu görüşündeydi; ilerleyen dönemlerde uzmanlar kolun Djer'e ve belki de firavunun yakınına defnedilen bir soyluya ait olabileceği görüşünü ortaya attı. Ne yazık ki, gerçeği asla öğrenemeyeceğiz. Petrie, bir sorumluluk örneği göstererek kolu bez sargı ve bileziklerle birlikte Kahire Müzesi'ne gönderdi. Müze müdürü de bilezikleri sergilemek üzere çıkardı ve kolu çöpe attı. Petrie'nin o dönemi özetleyen sözleriyle belirtmek gerekirse, “Müze, tehlikeli bir yer”.[1]

Beyazdut
22-10-10, 21:58
Akhenaton (IV. Amenotep, Akhenaten, Nefer-kheperu-Ré)

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/akhenaten.jpg

Akhenaton

I
Tanrı uludur; birdir, tektir.
Ondan başkası yoktur.
Bir tanedir,
O'dur her varlığı yaratan
Bir ruhtur Tanrı, görünmeyen bir ruh...
Ta başlangıçta vardı Tanrı,
Tek varlıktı o.
Hiç bir şey yokken o vardı.
Her şeyi o yarattı
Ezelden beri süregelen varlığı,
Ebediyete kadar sürecek,
Gizlidir Tanrı, kimse görmemiştir onu.
İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman.
II
Göklerin ufkunda belirmen ne kadar güzeldir,
Ey! Hayatın temelinde yaşayan Aton,
Sen doğu göğünün ufkunda doğduğunda,
Tüm memleketi güzelliğinle doldurursun,
Uzaklaşsan da, ışınların dünya üzerindedir,
Ne kadar yüksek olursan ol,
Senin adımlarının izleri gündüzdür,
Sen, ışınlarını dağıttığın zaman,
Mısır'ın her iki ülkesi de bayram eder,
Hepsi uyanık ve ayaklarının üzerindedir,
Çünkü Sen, onları uyandırmışsındır,
Onlar tüm organlarını sende yıkarlar,
Ve kollarını kaldırıp, Sen'i şafakta selamlar,
Sonra tüm dünyada herkes kendi işini yapar,
Hayvanlar otlardan zevk alırlar,
Ağaçlar ve bitkiler çiçeklenirler,
Kuşlar, kanatları sana doğru ibadet edercesine kalkık,
Bataklıklarda uçarlar,
Sen üzerlerinde oldukça onlar yaşarlar,
Kadında çocuğu Sen yaratırsın,
Ananın karnında çocuğa Sen hayat verirsin,
Sen ana rahminde dahi çocuğu besleyensin,
Ne zaman civciv kabuğu içinde bağırsa,
Sen ona hayat vermek için nefes verirsin,
Ey Tanrım, Senin ne kadar çok eserlerin vardır,
Sen! Ebediyetin hakimi! Senin isteklerin hep iyidir,
Sen yaşamın ta kendisinin ve yaşam Sen'de yaşar,
Tanrım Sen yaşamsın ve yaşam ancak sende görülür.
Kral Akhenaton [1]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/e-77akhenaton.jpg

Akhenaton (IV. Amenotep, Akhenaten, Nefer-kheperu-Ré)

Akhenaton ya da IV. Amenotep olarak da bilinir. Mısır yeni dönem 18. hanedanının bir firavunudur. Kraliçe Tiye ve III. Amenotep'in genç olan çocuğudur. Büyük kardeşi Thutmosis, babasından önce ölünce; tahtı önce ortak oldu. Sonra da M.Ö. 1353-1336 ya da M.Ö. 1352-1334 yılları arasında (Mısır kronolojisinde değişir) firavunluk yaptı. Akhenaton'un eşi, Nefertiti'ydi.[2] Eski tanrıları yasaklaması, Amon rahiplerinin etkisini yok etmesi ve halkı tek tanrıya tapması için elinden geleni yapması sebebiyle ülkenin ruhban sınıfı tarafından sürekli kötülenmiş ve adı lanetli firavuna çıkmıştır.[3]

Firavunlar arasında en az bilgiye sahip olunan gizemli Akhenaton, çeşitli mısır tapınaklarını kapatarak, belirsiz ve suretsiz Tanrı Aton için tapınaklar yapmıştır. Aton, İbranilerin Adon (Adonay) dediği tanrıyla aynıdır. Adon, daha sonra İbraniler tarafından "Öyle Olsun" anlamına gelen "Amen" kelimesine dönüştürülmüştür. Kelime kökü olarak Sümer'in Mutlak tanrısı Anu'dan türediği düşünülür.[4]

Aton sözünün Ön-Türk kökenli olduğunu ve Ata-On olup Evrensel Ata anlamını taşıdığını söyledim. Şu halde Akhenaton adındaki sessiz harflerden hareketle KHN-Aton olarak okuyabiliriz. Çünkü, Ön-Türk dilinde yazı damgalardan oluşmakta idi ve her damga tek hece içeriyordu.

KHN sessiz harfleri KHAN şeklinde okunabileceğini bir önceki yazımda belirttim. Böylece, Akhenaton adı KHAN-ATA-ON adı /Evrensel yönetici ata/ şeklinde anlam kazanır. Dikkat ederseniz sessiz harflerin yerini değiştirmeden sadece aralara farklı sesli harfler ekleyerek okudum. Bu okunuşun doğruluğu konusu halen tartışılabilir. Çünkü, kadim Mısır yazısında sesli harflerin yeri yoktu.[5]

Akhenaton son derece dindar biri olmasına karşın iktidarda rahiplerin etkisini yok edip ülkeyi kendi isteklerine göre yönetmiş nadir firavunlardan biridir. Ancak; Aton, insan öldürmeyi yasakladığından, askerî hareketlere sürekli karşı koymuş ve mısır o dönemde askeri açıdan zayıflayıp saldırılara uğramıştır. son dönem hastalığının artmasıyla iktidar naibi ay, Nefertiti ve kumandanı Horemheb tarafından paylaşılmıştır.

Eski Mısır'ın klasik sanat anlayışında Akhenaton döneminde ciddi değişiklikler olmuş; ancak bunlar da firavunun ölümüyle lanetli sayıldığından Akhenaton'dan sonra klasik dönem tekniklerine dönülmüştür. Karısı Nefertiti çarpıcı güzelliğiyle ünlüdür. Büstü çok meşhurdur. Hatta, "Bu büst şeklinde kolyeler şans getirir." iddiasıyla bir dönem pazarlanmıştır.[3]


http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/akhenaton_name.jpg

İsimleri:

Amenotep (doğumda verilen ismi): "Amon, hoşnuttur." anlamına gelir.
Amenofis (isminin yunan gezginlerce söylenen hali)
Nefer-kheperu-Ré (Ön ismi ya da unvanı): "Ra'nın şekilleri güzeldir." anlamına gelir.
Akhenaten (Aten için çalışan) Atenizm'i kurduğunda verilen isim. "Aten'in hizmetkârı" anlamına gelir.
Akhenaton (Akhenaten'in alternatif bir söylenişi. Tıpkı Akhnaton, Akhnaten, Ikhnaton gibi...)
http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/amenhotep.jpg


Yaşamı

M.Ö. 14. yüzyıl yaşamış olan Mısır kralıdır. Babası III. Amenotep'in ölümünden sonra tahta geçmiştir. Tahta geçtiği ilk yıllarda aile adı olan ("Amon'un hoşnut olduğu" anlamındaki) Amenotep'i kullanmıştır.[2]
Akhenaton, çıktığı seferlerden birinde en sadık kölesi ile düşman askerlerinden saklanmış birileri var mı diye girdikleri bir mağarada Hz İbrahim'in mağara duvarlarına yazdığı yazıları bulur. Yazılarda tek tanrıdan bahsediliyordur. Fakat o, bunu Aten (güneş diski) olarak algılamış [3] ve daha sonra ismini değiştirerek Akhenaton (Aton'un hizmetkârı) ismini kullanmış ve geleneksel çok tanrılı mısır dinini yasaklayarak tek tanrılı Aton dinini kurmuştur.

Akhenaton, Krallığının 5 ya da 6. yılında kökten bir kararla yüz yıllardır Mısır'ın başkenti olan Teb'i terk ederek bugün Tel el Amarna olarak bilinen el değmemiş topraklara yeni bir başkent kurmaya karar vermiştir. Akhenaton, eski tanrıları yok etmek için tapınaklardan eski tanrıların isimlerini sildirmiştir.[2]

Moneist dinlerdeki anlatıma paralel olarak, Akhenaton'un hayatı paralellikler taşır. Taht üzerindeki kavgalar nedeniyle öldürülmemek için saraydan uzaklaştırılan Akhenaton'un hayatına Kral Büyük Sargon'un efsanevi hayat hikayesi kolajlanır.

"Zor durumdaki annem, hayatımı kurtarmak için beni kamışlardan yapılmış bir sepete koydu ve ağzını ziftle mühürledi."

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/nefertiti1.jpg

Nefertiti

Süreç içerisinde üvey kardeşi Nefertiti ile evlenerek tekrar taht yoluna giren Akhenaton, III Amenotep (Amen memnun anlamındadır )'un ölümüyle IV. Olarak tahta geçer ve Akhenaton ( Aton'un Görkemli Ruhu) olarak değiştirir.

Akhenaton, Aton desteği halk arasında hoşnutsuzlukla karşılaşması üzerine, baş rahiplerin devreye girmesi ile Akhenaton tahtı kuzeni Smenkhare'ye bırakır.

M.Ö. 1361 yılında Mısır'dan kovulduktan sonra Mısır'da Akhenaton adını kullanmak yasaklanır. Kiya adında karısından doğan oğlu, daha sonra ünlü çocuk Firavun Tutankhaton onun inancını temsil etmesi amacıyla ismini Tutankamon olarak değiştirmiştir.

Mısırdaki kayıtlar, Musa/Akhenaton'un beraber yola çıktığı insanları Pi-Ramses'ten Modern Kantra yakınlarından, güneyde Sina çölünden geçerek Timaş Gölüne götürdüğünü göstermektedir.Burası geniş bataklıklarla kaplı bir bölgedir.Tevrat'a yanlış çeviri olarak geçen yerin adı sazlıklar denizidir.
Akhenaton'un son dönemlerinde Merykiya-Khiba'nın sevdiği-Mery-Amon-Amon'un sevdiği adı altında baskın kraliçe haline gelmiştir.İsrailoğulları tarafından Meryem olarak tanınmıştır.

Ve kızı, Tutankhamon'un kız kardeşi, aracılığı ile Musevi kraliyet ailesini oluşturan kişinin annesidir.[4]

Akhenaton'dan sonra 8 yaşında tahta geçen oğlu Tutankhamon da fazla yaşamamış ve ablasıyla olan çocukları ya doğum öncesi ya da doğum sonrası ölmüştür. Tutankhamon da 18 yaşında ölünce bu nesil son bulmuştur.[2]

Akhenaton'un eşi, Mısır'ın görmüş olduğu Tiye ve Nefertari'den sonraki en güçlü kraliçesi Nefertiti'dir. her ne kadar Amon'u reddedip Aton'a dönse; Mısır'ın bütün gelenek ve göreneklerine karşı çıkıp tapınakları yıkacak, hatta ülkenin dini merkezini eski kent Teb'den bugün Amarna olarak bilinen yeni kent Akhenaten'e taşıyacak kadar kararlı davranışlarla ileri gitmiş olsa da hiyerogliflerde Akhenaten'deki çok büyük bir karasızlığı gözlemleyebilirisiniz.[3]

Akhenaton'un eşi Nefertiti bir Nubia (Kuş) prensesi idi. Babasının adı AY idi. Bu isim de bir Ön-Türk kök sözcüğü olup, o dönemde bile dünyanın uydusu olan ay anlamını taşıyordu. Nefertiti bir KUŞ prensesi olarak güneş kültünü ve Ön-Türk simgelerini zaten aileden biliyordu ve yeni Aton tanrının doğuşunda eşi ile aynı yetkileri paylaşıyordu.

Bu bakımdan Tanrıça Afrodit olarak adının devam etmiş olması doğaldır. Ayrıca, Afrodit sudan veya bir deniz kabuğundan çıkan genç bir kadın olarak resmedilir. Bunun nedeni de Mısır ile Yunan ülkesi arasında Akdeniz'in bulunuşu ve Afrodit'in deniz aşırı bir seyahat yapıp gelmiş olduğudur. Ayrıca Afrodit adını Afro-diti şeklinde ayırırsak Afrika kökenli bir tanrıça olduğu ortaya çıkar.[5]

Akhenaten yine en sadık olduğunu düşündüğü rahibi tarafından zehirlenerek öldürülür.zaten onun ölümünden sonra çok kısa bir süre Smenkhare adlı gizemli biri krallık yapmış ve yine gizemli bir şekilde kaybolmuştur.[3]
Akhenaton, yaklaşık 15 yıl tahtta kalmıştır. Ölümünün ardından kurduğu din çökmüştür. Akhenaton'un şehri yerle bir edilmiş ve lanetli firavun olarak anılmıştır.[2]

Akhenaton Mısır'ın yerleşik tüm inanç ve tanrı sistemin yıkarak, tek tanrı Aton'u resmî tanrı yapmıştır. bu uygulama ile tam bir radikallik örneği sergileyen firavun ölümünden sonra tüm kaynaklardan çıkartılmış, hiyerogliflerden silinmiştir.[1]


http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/el-amarna.jpg

Beyazdut
22-10-10, 22:00
El Amarna Dönemi

Burası yeni dinin yaşanacağı ve Teb'deki düşmanlardan uzak bir sığınak olarak tasarlanmıştı. Bu şehir, tarihteki ilk planlı yerleşimlerden biridir. Binalar, tapınaklar ve yollarıyla tamamen güneş tanrı Aton'a tapmak için tasarlanmıştır. Amarna'nın tamamlanmasına yakın Kral ve eşi Nefertiti, şehre yerleştiler. Bu arada Mısır büyük bir istikrarsızlığa düşmüştü. Bu dönemde sanatta da yenilikler olmuştur: firavun resimleri eskisi gibi tanrısal bir durağanlıkla değil, daha çok gerçekçi şekilde çiziliyordu. Bir bakıma sanatın dinden ayrılmasını Akhenaton başlatmıştır. Firavun geleneksel sahneler dışında, yemek yerken, karısını öperken, bir törene başkanlık ederken de çizilebiliyordu. Uzun boyunlu, göbekli resmedilen Firavunun resimleri oldukça ilginçtir. Uzun boyunlu beden yapısı, bu dönemdeki diğer eserlerde de sık sık kullanılmıştır.[2]

Ön-Türk toplumlarının Asya'dan dünyanın dört bir yanına yayıldıklarını kanıtlayan birçok gösterge vardır. Onlar Tanrı'nın görüntüsü olarak kabul ettikleri güneşe özel bir değer verdiklerini biliyoruz. “Tolu” adı verdikleri bir kap ile yemin ettiklerini gördük. Bu yemin onların adil ve dürüst bir yönetici olacaklarına dair verdikleri bir söz idi. Toplumu yönetirlerken de çeşitli fırsatlarda törenler düzenlenir , kadeh kaldırılır ve tolu içilirdi. Ön-Türklerin bu geleneğini, kısa süre de olsa, kadim mısırda yeniden canlandırmak için uğraşmış bir firavundan söz etmek istiyorum. Babası tarafından kendisine verilen isim Tutmose IV olmasına rağmen tahta çıkar çıkmaz adını Akhenaton olarak değiştirdi. Yönetimi M.Ö. 1379 ile 1362 yılları arasında sadece 17 yıl sürmüştür. Fakat bu kısa süre içinde Mısır dininde büyük reformlar yapmıştır.

Tahta çıkar çıkmaz çok tanrılı dini yasaklayıp tek tanrı dinini savundu ve güneş olarak görüntülenen tek tanrıya “Aton” adını verdi. Şu halde Akhenaton adını KHN-Aton olarak okuyabiliriz. Çünkü sadece sessiz harflerle yazılmış olduğunu biliyoruz. Fakat seslendirilişi doğru olmayabilir (Bkz. K harfinin gelişimi başlıklı yazım). KHN sessiz harfleri OKH-İN şeklinde seslendirilirse, Akhenaton adı OKH-İN-ATA-ON “On atadan inen Okh” şeklinde anlam kazanır. Bu isimde “in” sözü ile aynı sülaleden, nesilden inen kast edilmektedir. İngilizce “descendant” de “sülaleden gelen” anlamında kullanılır ve “descend” (inmek) sözü ile ilişkilidir. Dikkat ederseniz, kök sözcüklerin yerini değiştirmeden sadece tersten, sağdan sola, doğru okudum. Mısır ve halen Arap yazısı da aynen Ön-Türk yazısı gibi sağdan sola doğru yazılırdı.

Resimde solda görülen kabartma Akhenaton dönemine aittir ve önde Akhenaton, arkada karısı kraliçe Nefertiti görülmektedir. Her ikisi de ellerinde tuttukları kadehleri güneşe doğru yükseltiyorlar. Güneşten inen ışınlar ise onları kutsarken sadece iki ışın, biri firavuna diğeri ise eşine birer Ankh (ON-OKH) indiriyor. Bu resimle ifade edilmek istenen şudur: Yönetici kral ve eşi tek tanrı olan güneşe saygı işareti olarak kadeh kaldırıyorlar. Güneş olan tanrı ON ise onları kutsuyor ve onlara birer ON-OKH indiriyor. Böylece yönetici ve eşi tanrısal özellikler kazanarak tanrı ON ile bütünleşmiş oluyorlar. Bu yorum ile Ankh işaretinin de güneş ile ilgili olduğunu şüphe götürmez bir şekilde kanıtlamış oluyorum. Çünkü, güneşten kopmak üzere olan ayrı bir Onokh da çizilmiş olduğunu görmekteyiz. Akhenaton yeni olan tek tanrı dinini geliştirmek için Akhetaton, şehrini kurdu.Bu şehir daha sonraları tümüyle yerle bir edilip taşları dağıtılmıştır. Bugün sadece adı kalmış durumdadır. Nedeni ise o dönemde hala çok tanrılı din hüküm sürüyordu ve Okhinataon “tek tanrı” fikrini yaymak peşinde idi. Bu şehri kurduktan iki yıl sonra baş şehir olarak ilan etti ve ailesi ile birlikte oraya taşındı.

Güneş dini tapınmaları Akhetaton'da açık havada ve güneş altında yapılmaya başlandı. Tanrı Aton veya ATA-ON öğretisinde bütün canlılara saygı ve doğa sevgisi öncelik taşıdı. Resimler ve kabartmalar daha yumuşak ve sevecen görüntüler yansıtmaya başladılar. Fakat, Akhenaton'dan sonra gelen firavun tekrar eski inanca, çok tanrılı dine geri döndüler. Böylece tek tanrı inancı kadim Mısır kültüründe sadece 17 yıl sürdü. Okhinataon'un eşi Nefertiti bir Nubia (Kuş) prensesi idi. Babasının adı AY idi. Bu isim de bir Ön-Türk kök sözcüğü olup, o dönemde bile dünyanın uydusu olan ay anlamını taşıyordu. Nefertiti bir KUŞ prensesi olarak güneş kültünü zaten aileden biliyordu ve yeni Aton tanrının doğuşunda eşini etkilemiş dahi olabilir (Bkz. Kuş figürleri başlıklı yazım). Yönetici olabilmek için kadeh kaldırarak yemin etmenin bir Türk geleneği olduğunu biliyoruz. Resimde sağda görülen Türk heykelinde yönetici kişi sağ elinde kadeh (tolu) tutmaktadır. Başındaki başlığın şekline bakarsak ne derece Akhenaton'un başlığına benzediğini de görürüz. Zaten Akhenaton'un başlık şekli tüm güney Mısır firavunlarına ait olup kuzey Mısır başlığından farklıdır. [6]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/religion_of_aton.jpg

Aton Dini

Mısır firavunları, çoğunlukla zorba, baskıcı, savaşçı ve acımasız kişilerdir. Bu firavunların ortak özellikleri, Mısır'ın çok tanrılı dinini benimsemeleri ve bu din sayesinde kendilerini tanrılaştırmalarıdır. Ancak mısır tarihinde bir tek firavun vardır ki, diğerlerinden çok farklıdır. Bu firavun, tek bir yaratıcıya inanılması gerektiğini savunmuş ve bu yüzden özellikle çok tanrılı dinin ayrıcalıklarından faydalanan Amon rahipleri ve bunlara destek veren bazı askerler tarafından büyük baskıya maruz kalmış, sonunda da öldürülmüştür. Bu firavun, M.Ö. 14. yüzyılda basa geçmiş olan Akhenaton'dur. Akhenaton, M.Ö. 1375'te tahta çıktığında yüzyılların getirdiği bir tutuculuk ve gelenekçilik ile karsılaştı. Bu döneme dek toplum yapısı ve halkın kraliyet sarayı ile olan ilişkileri değişmeden gelmişti. toplum dış olaylara ve dinsel yeniliklere kesin olarak kapılarını kapalı tutuyordu. tutuculuk, yukarıda da açıkladığımız gibi, Mısır'ın doğal coğrafi koşullarından kaynaklanmaktaydı.[7]

Birçok kişi, ilk tek Tanrılı dinin Musevilik olduğunu düşünür; ama bu doğru değildir. Musevilikten önce Mısır'da tek Tanrı inancı mevcuttu: Milattan önce 1353- 1335 yılları arasında Mısır'a hükmeden firavun Akhenaton, yeryüzündeki ilk tek Tanrılı dinin yaratıcısı olmuş ve Aton adını verdiği tek Tanrıyı benimseyerek Mısır'ın eski çok Tanrılı geleneğini reddetmiştir. Bununla da kalmayan IV. Amenotep, kendi inancını Mısır halkına da kabul ettirebilmek için büyük bir çaba içine girmiş ve Amon, Ra, Maat, Ptah, Horus, Anubis, İsis, Osiris gibi eski Mısır Tanrılarına ve Tanrıçalarına adanan birçok tapınağı yıktırmıştır.

Mısır'ın Amon rahiplerinin önderliğindeki çok Tanrılı inancına düşman olan IV.Amenotep, babası III. Amenotep'in ölümünden sonra Mısır firavunu oldu ve bu göreve gelir gelmez adını “Aton'a hizmet eden” anlamına gelen Akhenaton olarak değiştirdi. Günümüzde de ilgili kral daha ziyade ikinci ismiyle tanınmaktadır.

Akhenaton, çok Tanrılı dinden kopuşunun bir simgesi olarak başkenti Tanrı Amon'un kutsal kenti Teb'den Amarna adını verdiği başka bir kente taşıdı ve yeni başkentini Tanrısı Aton'a adanan tapınaklarla süsledi. Akhenaton'un inandığı tek Tanrı Aton, güneş Tanrısı olarak benimsenmişti ve bir güneş diskiyle simgeleniyordu.

Ancak Akhenaton, kendi inancını halkına benimsetmekte başarısız olmuş olacak ki, firavunun ölümünün ardından Akhenaton'un Tanrısı unutuldu ve tekrar eski çok Tanrılı inanışa geri dönüldü. Sonuçta binlerce yıldır geçerli olan inanışları unutturmak kolay bir şey değildi. Ayrıca Mısır içinde çok güçlü bir konuma sahip olan Amon rahipleri de Akhenaton'un dinsel reformundan çok olumsuz bir biçimde etkilenmişler dinsel, ekonomik ve siyasi güçlerini kaybetmişlerdi. Bekleneceği üzere Amon rahipleri Akhenaton'un ölümünün yarattığı fırsatı kaçırmamışlar ve eski çok Tanrılı Mısır dinine geri dönüşü sağlamışlardır. O noktadan sonra Akhenaton, Mısır'da lanetli ve sapık firavun olarak adlandırılır olmuş, tek Tanrı Aton'a adanan tapınaklar ve Akhenaton'un başkenti Amarna tahrip edilerek unutulmaya terkedilmiştir.

Keşfedilen hazinelerle dolu mezar odasıyla tanınan firavun Tutankamon, lanetli firavun Akhenaton'un oğludur ve babasının ölümünün ardından Tutankaton olan adını Tanrı Amon'un en tepede olduğu çok Tanrılı inanca geçişin bir simgesi olarak Tutankamon olarak değiştirmiş ve başkenti yeniden Teb şehrine taşımıştır.

Bazı düşünürler Akhenaton'un tek Tanrı inancının Musevilik dinine ilham verdiğini önermişlerdir. Örneğin Sigmund Freud “Musa ve Tektanrıcılık” isimli kitabında Hz Musa'nın tek Tanrı fikrini Akhenaton'un dininden etkilenerek ortaya attığını iddia eder. Hatta daha ileriye gidip Akhenaton'un Musa ile aynı kişi olduğunu ya da ilginç yüz yapısı ve çekik gözlerinden dolayı onun uzaylı olduğunu ortaya atanlar bile çıkmıştır.

Akhenaton, Mısır tarihindeki aykırı özelliği ve ilk kez tek Tanrı inancını ortaya atan kişi olması nedeniyle insanların ilgisini ve merakını her daim üzerine çekmeye devam edecek gibi görünüyor.[8]

Akhenaton, tahta geçişinin birinci yılında din alanında bir devrim yaparak Atenizm (bazen Atonizm) dinini kabul ettiğini ve tüm diğer Mısır tanrılarını reddederek (Ra, Maat, Hathor, İsis, Nephthys, Set, ...) tek tanrı olan güneş tanrısı Aton'a ibadet edilmesini bir kanunla halka duyurdu. Başlangıçta eski Mısır diniyle benzer gibi gözükse de, Atenizm tek tanrılı bir dine geçiş teşkil etmektedir. Aten bu noktada Ra-Amoun-Horus un bir karışımı olarak dikkat çekmektedir. Akhenaton'un yaşadığı dönemde Amon Rahipleri oldukça güçlüydüler. Firavun herhangi bir iş yapmadan rahiplere danışmak ve kehanetlerine başvurmak zorundaydı. Akhenaton bu etkiden kurtulmak ve kendi inançlarının da doğrultusunda eski Mısır dinini yasaklamış, Karnak tapınaklarını kapatıp Amon rahiplerinin görevine son vermiştir. Bu durum ülkede büyük bir kargaşaya sebep olmuştur. Ölümünden sonra dini terk edilmiştir. Akhenaton ve soyundan birçok kimsenin isimleri tapınak duvarlarından silinmiştir. Bu dönemle ilgili birçok konu hala araştırılmaktadır. Son veriler ışığında Akhenaton konusunda şunlar da bilinmelidir; Musa, Tevrat'ta sürekli sözü edilen II. Ramses (d. M.Ö. 1302 – ö. M.Ö. 1213) ile dönemdaştı ve zaten bilinen en eski tek tanrılı semitik din de Yahudilik'ti; Oysa daha önce yaşamış olan Akhenaton, aşağı yukarı aynı bölgedeki daha eski tek Tanrılı dini benimsemiş, savunmuş ve dönemdaşı olan kendi rahipleri (Ay) tarafından da alelacele yok edilmiş, savunduğu din de örtbas edilmiştir. Musa döneminden de önce bulunan Akhenaton'un araştırmalar ve verilere göre bir peygamber olma ihtimali çok yüksektir.[2]
XVIII.sülalenin onuncu kralı olan Amenotep IV tek tanrı Aten'e inanmaya başladı ve adını "Aton'a hizmet eden" anlamına gelen Akhenaton olarak, karısı Nefertiti'nin adını da "Güzel Aten'in güzelliğidir" anlamına gelen Nefer-Nefru-Aten olarak değiştirdi. Kral ve kraliçe Teb'i terk ettiler ve Amarna adlı yeni bir kent kurdular. Daha sonra Amon'un heykellerini ve tapınaklarını yıktırmaya başladı. Fakat bu; Teb, Memfis ve Heliopolis rahiplerinin hiç hoşuna gitmemişti. Bu rahipler, eski çok tanrılı dini tekrar kabul etti ve böylece Aten dini Mısır'dan kalktı. Akhenaton, bu dini reformu başaramamıştı. Buna rağmen Akhenaton, dünyanın ilk tek tanrılı dine inanan insanı olarak anılır. [9]

Farklı bir Tarih araştırmacısı, Musa'nın Mısır'da sahip olduğu yüksek pozisyon düşünülürse o döneme ait kayıtlar ki- oldukça fazladır – ondan hiç söz edilmez. Sebebi ise Musa ve Mısırlı Firavun Akhenaton, resmi adıyla IV. Amenotep, aynı kişidir. Bu yeni bir düşünce değil; tüm antik bilgi taşıyıcılarının savunduğu düşüncedir.

Akhenaton'un Mısır'ı terk etmesiyle taraftarları onu tahtın haklı sahibi olarak inanmaktadırlar ve ona "vâris" anlamına gelen Mose, Moses ya da Mosis dedikleri bilinir. Dolayısıyla Musa / Moses bir isim değil unvandır.

Musa / Akhenaton teorisini destekleyen diğer bir teori, mısırdan çıkışta ve daha sonrasında ona yakınlığı ile bilinen Meryem adlı kadındır.[4]

Beyazdut
22-10-10, 22:01
Anana Papirüsü

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/egyptian_papyrus_drawing.jpg

Anana Papirüsü

"Ey insanoğlu; bu parşömende yazılı olanları iyi oku. Oku; burada var olmadığın günleri bulacaksın, eğer tanrıların bahşettiği bilgeliğe sahipsen...
Oku çocuğum; çok uzaklardan sana henüz ulasan geçmişin ve geleceğin sırlarını oku...

İnsanoğlu ebediyetten bu güne; sadece burada yaşamadı; birçok yerde, birçok zamanda, birçok dünyada yaşadı; her birinin arasında karanlıklar perdesi vardı;

Ve simdi kapılar açılacak ve başlangıçtan beri varolan tüm karanlık tüneller aydınlanıp, görünecekler; inancımız bize sonsuz yaşamı öğretti; simdi ebediyeti, sonun ve başlangıcın olmadığım anladık; Bu bir sonsuz daire... Bu nedenle; çember yasasına göre; eğer bir tek şey doğruysa öteki her şey doğrudur; öyle ki; bizler daima yaşadık... Yaratıcı, insanoğlunun gözlerine birçok yüzünü, çeşitli ahitlerle gösterdi; aslında O birdir; O istedi ki; tek bir tanrı olarak bilinsin; çünkü henüz her şey yanlıştı, her şeyin doğru olması için...

Özümüz; ki o bizim ruhsal benimizdir; kendisin! bize çeşitli yollarla gösterir... Bilginin perdesi sonsuzluktan gelir; ve bu perde herkeste gizlidir; mucizelerin .gücü ile bize gerçeğin bir an için görünmesi özellikle yapılanmıştır... Mısırlılar arasında bilinen kara böcek tanrı değildir, sadece onun sembolüdür. Çünkü o böcek ayaklarıyla çamurları yuvarlar ve yumurtalarını yaptığı topların içine koyar; aynen Yaratıcı'nın dünyaları yuvarlayıp üzerine yaşamı koyduğu gibi...

Bütün tanrılar; bir olarak sevgi ödülünü dünyaya verdiler hiçbir kesinti, duraklama olmaksızın... inançlar bize açıkça öğretti, belki sizlere de; yasam ölümle son bulmuyor ve bilin ki, sevgi tüm yaşamın ruhudur. Sonsuzluk boyunca sürdürülmelidir. Görünmeyen zamanların kudreti, ruhların tümünü bağlayacak; dünya öldüğünde; sona gelindiğinde ve bu arada bütün ayrı geçmişler onlara açıklanmış olacak.."

ANANA;

Firavun Leti 11'nin Başyazmanı ve arkadaşı
M.Ö. 3500

Beyazdut
22-10-10, 22:02
Ani Papirüsü

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/papyrus-ani.jpg

Ani Papirüsü (Papyrus of Ani)

Ani papirüsü, Mısır'ın Ölüler Kitabı'nda bulunan bir bölümdür ve ölüm sonrasını anlatmaktadır. Papirüs, Şu anda British Museum'da bulunmaktadır. Hem şekillerle hem de ideogramlarla ölümden sonra insanın karşılaşacağı fenomenler, sembolik ifâdeyle anlatılmıştır.[1]

Ölümden sonra insan ruhunun değişik denemelerden ve yargılardan geçtikten sonra, hayatın ve ölümün tanrısı olan Osiris' in huzuruna çıkmadan önceki son aşamadır. Ölünün ruhuna, yanında bulunan tanrı, ruhların rehberi Anubis eşlik eder. Ölünün elinde, kendi "Ka"sı yani dublesi vardır; Ka'nın bedenden ayrılmış olması, ölmüş olduğunu gösterir. Kalbin tüyle tartılması, insanın hislerinin adaleti engelleyecek kadar yoğun olmaması gerekliliğiyle özdeşleştirilmiştir. Tüyün kalpten hafif olması saf ve güçlü bir kalbe işarettir ve onu ölümsüzlerin dünyasına götüren niteliktir. Yargılamada, Anubis ve Horus da tanıklık yapacaklardır; terazinin bir yanında Thoth tarafından yerleştirilmiş olan ve kendi adaletinin tüyü ile dengeleyerek ölünün kalbini tartacak olan Maat bulunmaktadır. Thoth, tartılma sonucu ve tüm olan biteni kadim göksel kayıtlara işler. Ve o kayıtlarda o kişinin daha önce yapmış olduğu hareketler de kayıtlıdır.[1]

Tüy ile kalp, eşit veyâ hafif gelirse, o zaman ölmüş insan kapının ardına geçer; yâni Osiris'in Krallığına kabul edilir. Papirüsün sağ tarafında, Osiris Krallığı sembolize edilmiştir. Bir kez Amenti'ye ulaştı mı, arınmış olan ruh, asla bir daha bu dünyaya geri dönmez. Eğer kalbin tartılmasında kalp, tüyden daha ağır gelirse, maddeyi ve maddi şekilleri temsil eden bir canavara teslim edilir ve bunun sonucunda, daha âdil işler yapmak için bu dünyada tekrar başka bir bedende doğar.[1]

Papirüs'ten Bir Metin

Ey insanoğlu; bu parşömende yazılı olanları iyi oku. Oku; burada var olmadığın günleri bulacaksın, eğer tanrıların bahşettiği bilgeliğe sahipsen...
Oku çocuğum; çok uzaklardan sana henüz ulaşan geçmişin ve geleceğin sırlarını oku...

insanoğlu, ebediyetten bugüne; sadece burada yaşamadı; birçok yerde, birçok zamanda, birçok dünyada yaşadı; her birinin arasında karanlıklar perdesi vardı;

Ve simdi kapılar açılacak ve başlangıçtan beri varolan tüm karanlık tüneller aydınlanıp, görünecekler; inancımız bize sonsuz yaşamı öğretti; simdi ebediyeti, sonun ve başlangıcın olmadığım anladık; Bu bir sonsuz daire... Bu nedenle; çember yasasına göre; eğer bir tek şey doğruysa öteki her şey doğrudur; öyle ki; bizler daima yaşadık... Yaratıcı, insanoğlunun gözlerine birçok yüzünü, çeşitli ahitlerle gösterdi; aslında O, birdir. O, istedi ki; tek bir tanrı olarak bilinsin; çünkü henüz her şey yanlıştı, her şeyin doğru olması için...

Özümüz; ki o bizim ruhsal benimizdir; kendisin! Bize çeşitli yollarla gösterir... Bilginin perdesi, sonsuzluktan gelir ve bu perde, herkeste gizlidir; mûcizelerin gücü ile bize gerçeğin bir an için görünmesi özellikle yapılanmıştır... Mısırlılar arasında bilinen kara böcek, tanrı değildir, sadece onun sembolüdür. Çünkü o böcek, ayaklarıyla çamurları yuvarlar ve yumurtalarını yaptığı topların içine koyar; aynen Yaratıcı'nın dünyaları yuvarlayıp üzerine yaşamı koyduğu gibi...

Bütün tanrılar; bir olarak sevgi ödülünü dünyaya verdiler. Hiçbir kesinti, duraklama olmaksızın... İnançlar bize açıkça öğretti, belki sizlere de; yasam ölümle son bulmuyor ve bilin ki sevgi, tüm yaşamın rûhudur. Sonsuzluk boyunca sürdürülmelidir. Görünmeyen zamanların kudreti, ruhların tümünü bağlayacak; dünya öldüğünde; sona gelindiğinde ve bu arada bütün ayrı geçmişler onlara açıklanmış olacak..

"ANİ; Firavun Leti 11'nin Başyazmanı ve arkadaşı" M.Ö. 3500 [2]

Beyazdut
22-10-10, 22:04
Antik Mısır Dini

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/religion_of_egypt.jpg

Antik Mısır Dini

Religion of Ancient Egypt


Eski çağlarda oluşan bütün dinlerin çoğunda şu dört madde, prensip olarak bulunmuştur:
Tanrı Kavramı
Mitoloji ve Efsaneler
Dini İnanışlar “dogmes”
Dini Ayinler
1. Hiyerogliflerle olan her türlü dini metinler, mabet ve mezar duvarlarındaki dini inanışlar ve ayinlerin tasviri. Klasik bazı tarihçilerin; Heredot, Sicilyalı Diodor ve Strabon gibi, Mısır'ın eski dini hakkındaki gözlem ve rahiplerden duyduklarını yazmalarıdır.
2. Mabetlerde, mezarlarda her çeşit ilâhların heykelleri, heykelcikleri veya çizilmiş, boyanmış resimleri. Eski Mısır medeniyetine ait mabet harabelerinde, mezarlarda bu çeşit ilâh heykel ve resimlerine rastlanmaktadır. Bunlar bazalt ve granitten olan heykellerden başka, bronz ve altından heykelcikler, çeşitli hayvan baslarıyla temsil edilen ilâh ve ilâheleri göstermektedir.

Mısır'ın din hayatının eksik yönü, iman ve inanma kısmıdır. Bir de çoğu dinlerde esas olan mukaddes kitabın, burada bulunmayışıdır.

Mısır'ın tarih önceki devirlerindeki din düşünceleri, totem esasına dayanır. Birer siyasi ve idari bölme olan eski Mısır'ın “Nom”ları, totem olan hayvan isimlerini taşırdı. Mesela çakal, köpek, yılan, şahin normları gibi.

Klan halinde yaşayan insan grupları, bir yere yerleşip siteler (Nom) oluşturduktan sonra sembolleri olan totemler, o yerin ilâhi ve mabudu olmuştur. Eski din inanışları, bunlara dayanmaktadır.

Eski devirlerdeki bir halkın dini, oturduğu memlekete ve sürdüğü hayat tarzına göre değişir. İşte buna göre Mısır dini de ilhâmını muhitinden almıştır.

Mısırlılar, bir çok ilâhlara sahiptiler. Eski Mısırlılarda bu Tanrılar, önemli bir yer işgâl etmişlerdir. Eski Mısır dini, bir çok ve çeşitli ilâhları mukaddes saymıştır. Onların heykellerini, resimlerini yaparak şekillendirmişlerdir. Mısırlılar genellikle çok ilâhlı Tanrı kavramına inanırlar. Ancak 4. Amenofis devrinde tek ilâhlı bir düşünce reformu, devamsız bir hareket olarak kaydedilmiştir.

Mısır ilâhları, konularını gökten, topraktan, sudan, bitkilerden, hayvanlardan ve insanlardan alırlar. Mısırlılara göre her şeyin başı, "Gök Tanrısı"ndadır ve bütün eski tarih boyunca, Gök ve Nil ilâhları, dâima en önemli tanrılar olarak kalmışlardır.

Gök Tanrısı'nın ismi ve şekli değişmekle berber, gökyüzündeki yıldızlar, Güneş ve ay en eski ve devamlı ilâhlar arasındadır. Sonra yeryüzü ilâhları gelir ki, toprak, su ve ağaçlar, bunların sembolüdür.

Hayvanlar alemi ise Mısır ilâhları arasında en kalabalık yeri işgâl ederler. Bu mukaddes sayılan hayvanlar, bazen bizzat kendileri veya bir özel işaret ile, bazen de sadece basları ile insan vücudu üzerinde temsil edilmişlerdir. Mesela Osiris ölüler ilâhidir.

Mısırlıların ilâh kavramı hakkındaki bilgileri sadece metinlerden öğrenebiliyoruz. Mesela, piramit metinlerinde, bir firavun öldüğü zaman nasıl ve ne suretle ilâh mertebesine yükseliyor? Bu metin de az da olsa bilgi verilmektedir.

Rahipler, Ayinler ve Mabetler

Mısır dininin tatbikatını rahipler yapar ve bu teolojiyi onlar düzenlerlerdi. Rahipler, krallar tarafından çok zengin bir hâle getirilmişlerdir. Rahipler, halk tarafından ilâhlara kesilen kurbanlar ve verilen hediyelerle bol bol geçiniyorlar ve mabetlerde geniş yerlerde oturabiliyorlardı. Ayni zamanda da devlete vergi vermekten muaftılar. Angarya islerde çalıştırılmadıkları gibi, askerî görev de görmüyorlardı. Böylece halk içinde bir otoriteye sahiptiler.

Mabetler, Mısır şehrinde en önemli yeri işgâl ettiği gibi, âbide bakımından da en büyük binalardır. Mabet; tanrıların evi, heykel ve sembollerin saklandığı mukaddes ter, aynı zamanda da totem sayılan hayvanların serbestçe girebildikleri bir binaydı.

Ayinler, büyük dinî törenlerden başka, her gün mabetlerde gerçek formüllü dualarla ilâh heykellerin önünde yapılır ve bunları ya bizzat kral veya rahipler idare ederlerdi. Mabedin içine güzel kokular yakılır ve rahibeler tarafından müzik çalınarak dans edilirdi. Ayinler, her gün ve her mabette aynı şekilde icrâ edilirdi.


Buna göre ilâhların da krallar gibi, iki esâsı vardır:
Vücut: “Zet” ki yeryüzündeki ilâhı temsil eder.
Ruh: “Ka” ise ilâhî ve semâvî olan elemandır.
İlk temsil edilen ilâhlar, M.Ö. 4000 ortalarında başlamıştır. Mısır'ın dini fikirleri belirten ilk belgelerden biri, M.Ö. 2625 yılında Saqqara piramitlerindeki, Kral Unas'in mezarında olan yazıdır. Heliyopolis'te yer tutan ve Güneş temeline dayanarak “Ra” adını taşıyan mabut bulunur.

Mısır'da aynı kavramı ifade eden ilâhlar, başka başka isimlerde de anılmışlardır. Mesela Hor, Ra, Aton isimleri, hep Güneş'i temsil eden ilâhlardır. Bunun sebebi, siyâsî merkezlerin değişmesidir.


Mısır ilâhlarını iki büyük grupta toplayabiliriz:
Yerel Totemler
“Gök” ve "Yer" İlâhları.
Yerel totemler, göçebe kabilelerin yerleştikleri sitelerde, mukaddes saydıkları hayvan ve putları insan vücudu ile de birleştirerek temsil ettikleri ilâhlardır. Bu sûretle kabile ilâhları, yerel Tanrılar olmuşlar ve “sitenin hâkimi” sayılmışlardır.

İlâhlar, ilk zamanlarda -erkek olsun, kadın olsun- yalnız yaşar ve hâkimiyetini korumada çok kıskanç davranırdı. Fakat Mısırlı, buna bir aile oluşturmakta gecikmemiş; evli düşünülen ilâh, çocuğu ile beraber bir üçlü sisteme geçmiştir. Bunda baş hâkim olan, baba değildir. Bazen de kadın ilâhe tamamıyla hakim durumdadır. Mesela Dendara'daki Hathor gibi.

İlâh, ailesiyle beraber kendi sarayı sayılan mabette oturur, bazen de yanına başka ilâhların girmesine izin verebilirdi. Yeryüzünde yaşayan ve Tanrı'nın sembolü temsil edilen Firavun da her vakit ilâhin karşısına çıkabilirdi. Fakat kral, her mabette aynı zamanda bulunamayacağı için, kendisine vekil olarak rahipleri bırakır ve onlar; ilâha, mâbede ve onun arazisine bakarlardı.

Bazı yerel ilâhların hâkimiyet sahaları, zamanla da genişlemiştir. Bunun en tipik örneği, Delta'da Busiris eyaletinde bir ağaçla temsil edilen bitki ve ölüler ilâhi Osiris'in ta Güney Mısır'a kadar gidişidir. Buradan önce Memfis'e giderek, yerel ölü ilâhı olan Anubis'in yerine geçmiş, sonra da Yukarı Mısır'da Abidos'ta köpek şekline girerek ölüleri korumuştur. Sonraki devirlerde ise bütün Mısır'da Osiris, ölüler ilâhi olarak yer almıştır.

Bu yerel ilâhların esas ilk merkezleri kesin olarak pek tespit edilmemekle birlikte, bir çokları daima malum olmuştur. Mesela Aşağı Mısır'da Horus, Busiris'te Osiris, Memfis'te Ptah, Dendara'da Hathor gibi.

Eski fikirden kalmış olarak tarihî devirlerde de tapılan canlı hayvanlar olmuştur. Bunların en başlıcası ve şöhret sahibi olan, Memfis'te takdis edilen Apis Öküzü'dür. Beyaz lekeleri olan siyah renkli bu öküzün, başında üçgen şeklinde beyaz bir alametin olması lazımdı. Memfis'te beslenerek korunmuştur. Bu hayvan Ptah'ın bir canlı numunesi sayılır ve onun bu hayvanda yaşadığını rahipler anlayabilir sanılırdı. Alnındaki siyah üçgenden başka sırtında akbabaya benzeyen bir sekil, sağ yanında bir hilal, dili üzerinde ise hamam böceğine benzeyen bir işareti bulunması gerekti. Ayni zamanda da kuyruk tüylerinin çift olması gerekiyordu. Bu şartlara uyan Apis Öküzü Ptah mabedinin karşısına yapılmış bir mabette, itina ile rahipler tarafından bakılır ve beslenirdi. Gündüzleri belirli zamanlarda avluya çıkarılan mukaddes öküzün her hareketinde rahipler bir anlam çıkarırdı. Bu hayvan ölünce Mısırlılar tarafından büyük bir matem oldu. Ama yenisinin meydana çıkışı büyük sevinç olurdu. Ölen öküzler mumyalanarak büyük cenaze törenleri yapılır ve Saqqara'da bulunan yer altı galerilerindeki lahitlere konulurdu. İsis-Apis olan bu hayvan için, Serapeum denilen mabette ayinler yapılırdı. Ölünce yerine yeni bulunan Apis geçer ve totem hayvan yasamış olurdu.

İlâhlara bir takım kuvvetler de atfedilmiştir:

1. Osiris : Ölüler Tanrısı.
2. Ptah: Artistlerin ve Madencilerin Tanrısı.
3. Hathor : Aşk ve Neşe Tanrıçası.
4. Maat: Adalet ve Hukuk Tanrısı.
5. Sobek: Sular Tanrısı
6. Seshet: Yazı Tanrıçası.
7. Sekhmet: Savaş Tanrıçası.
8. Min: Çöllerdeki Seyyahların koruyucusu ve Hasat Tanrısı.
9. Toth: Ay ve İlim Tanrısı.
10. Geb: Toprak Tanrısı.
11. Set: Kuraklık ve Kötülük Tanrısı
12. İsis: Analık ve Bereket Tanrıçası.

Gök ilâhini çok büyük bir inek şeklinde düşünen Mısırlılar, ona “Hathor” adini vermişlerdir. Arz Onun ayakları altında durduğu farz edilir ve karnında ise yıldızlar parlardı. Diğer taraftan bu Gök İlahı'na bazı eyaletlerde “Sibu” adi verilmiştir.

Ay ilâhına “Tot” adi verilmiştir. Fakat bunların içinde en büyük olarak Güneş İlâhı “Amon-Ra, Horus” başta sayılır. Mısırlıların “Yaradılış Destanı”, bu Güneş fikrinden doğar. Onlar Güneşin dünyada ilk doğduğu günü “Yaratan” kabul ediyorlardı. Bu ilâh, bitkileri, hayvanları ve insanları yaratmıştır. İlk yaratılan insanlar “Ra”nın doğrudan doğruya çocuklarıdır.

Bundan başka toprak ilâhi da yer almaktadır. Toprak İlâhı “Geb”dir. Bazen de bu Tanrı “İsis” kabul edilirdi.

Mısır dini Natürizm dinidir. Mısır itikadında en önemli olay Güneş kavramıdır. Mısır'ın Güneş ilâhlarından en meşhuru Horus'tur. Diğerleri, Atun, Set, Ra'dır. Bazı Mısır ilâhları şunlardır:

Horus- Nur ilâhidir ve Güneşi temsil eder. Gökyüzünün burçları üzerinde görünür ve bir atmaca şeklinde göklerde uçar. Atmaca da Hor adini taşımaktadır. Güneşle ay ilâhin iki gözü sayılır. Hor iki kuvvetli kanatla gösterilir. Bu kanatlar semada uçtuğunu gösterir. Bu kanatlarda iki müthiş yılan vardır ki ağızlarından ateş püskürür. Bu da Güneşin yakıcı, çarpıcı ve öldürücü kudretinin alametidir.

Kainatı aydınlatan ve canlandıran Horus kardeşi zulüm ve tahrip ilâhi olan Set ile devamlı mücadelededir. Hep Horus kazanır ama Set yok olmaz. Bazen de Set geçici yenilgiler kazanır ve Horus'un bir gözünü çıkarır ki Güneşle ay tutulması bundandır. Bu durum yer ilâhi Geb'in aracılığı ile halledilir. Güney Mısır Set'e ve Kuzey Mısır Horus'a verilir.

Set- Garip bir tarihe sahiptir. Mısır; milli birliğini oturtmadan evvel Horus kuzey Kraliyetinin ilâhiydi. Bu krallar kendilerine Hor unvânını almışlardı. Zaten her yerde krallar, gökten ve Güneşten unvan aldılar. Set kuzeylilerce sahranın kavurucu, kısır ve buna benzer felaketlerin ilâhi saymışlardır. Kuzeyliler basarili olunca Horus Mısır'ın kendi ilâhi ve Hor unvânını taşıyan krallar Mısır'ın kendi hükümdarı olunca yavaş yavaş Set sahra ilâhi fikrinden, yabancı ilâh (sahra yabancı sayılırdı) fikrine geçerek Suriye'nin Sotek ve Bal ilâhına benzetilmiştir. Daha sonra Horus nuru hayatin ve Set zulmet ve tahribin ilâhi olmuştur.

Ra- Güneşi ifade den Tanrılardan biridir. Ra insanlar arasında oturmaz, râkip olduğu kayığı ile ebedi bir tarzda semada yüzer durur. Zulmetle devamlı mücadele ederdi.

Maat- Mısırlılar indinde ay ile önemli ilâhlardan biriydi. Maat Uygurca ay anlamına gelmektedir.

Toth- Aya ait bir ilâhtır. Aydan hariç bölünmüş zamana da hakimdi. Diğer taraftan ilâhların müşâvir ve katibi idi. Hor'la Set arasındaki anlaşmazlıkta, Geb ile hakemlik yapmıştır.

Ptah- Mısır'daki büyük ilâhlardan biridir. Ptah'ı tavsiye ederken dokuz ilâh manzumesinin kalbi ve dili gibi tarif edilmiştir. Ptah yaratma kelimesini Atun diliyle telaffuz etmiş ve bundan sonra bütün oluşum, ilâhlar,şehirler ve kainatta iyi, kötü ne varsa her şey oluşmuştur. Ptah Türkçe “put” demektir. Mavi yani gök demektir. Mısır dilinde Pt =Gök demektir.

Osiris- Mısırda önemli bir kült halinde olan bu ilâhin gerçekleri Mısır rahiplerince son derece özenle saklanan bir sır halindedir.

Horus'tan daha kıdemli olan Osiris Mısır'ın bir kahramanı, Mısır'ın birliğini kuran, medeniyeti öğreten, yazıyı icat eden akil ve hayırlı bir hükümdardı. Resimlerinde bir elinde çoban değneği diğer elinde öküz kamçısı vardır. Bu da Hor (Horus) gibi Aşağı Mısır hükümdarıdır. Zulmet ve tahrip ilâhi olan Setle devamlı rekabettedir. Set unvânını güney hükümdarı ile mücadeleye girişmiştir. Set bir ara itaat eder gibi görünerek, Osiris'in güvenini kazandıktan sonra beraberindeki 72 kişiyle Osiris'i pusuya düşürmüş ve bir tabut içine kapatarak denize atmıştır.

Dalgalar Osiris içinde bulunduğu tabutu sürükleyerek Finike'de Biblos sahillerine atar. Bu sırada Osiris'in karısı ve kız kardeşi olan İsis aramaya çıkar. Biblos sahillerinde tabutu bulur ve Set'ten gizler. Fakat Set bir zaman sonra isi keşfeder ve Osiris'in naaşını tanır. Ve bu naaşı parça parça ederek her parçasını bir tarafa dağıtır. İsis bu parçaları toplamak için hazırlanır. Anubis ve Hor'un iyilikleriyle parçaları bulur ve birleştirir. Osiris böylece yeniden hayata gelir. Oğlu Hor pederinin intikamını alır. Fakat Set hiçbir şekilde mağlup olmaz. Nihayet yer ilâhi Geb hakem olur. Bu da Mısır'ı Hor ile Set arasında bölüştürmek suretiyle ihtilâfı halleder.

Osiris'in bir diğer safhası daha sonuca varmıştır, o da bitkilere ilâh olmasıdır. Ölen, dirile, tekrar hayata gelen ilâh hasatçıların oraklar ile biçilen ve baharda tekrar canlanan ruhu bitkidir. Anadolu ve Suriye'de bitki ilâhi olan Atis ile Adonis de ölen ve dirilen bir ilâhtır. Bunu temsil için yapılan putlarda bir ağaç gövdesi üzerine ellerinde çoban değneği ile öküz kamçısı taşıyan bir insan başı görülür. Bu ağaç gövdesi bitki aleminin alametidir. Bu temel prensiplere göre, eski çağda Mısır'ın dini hayatını incelemek için iki çeşit belgeye sahibiz.

Eski Mısır Mabetleri

Eski Krallığın hükümdarları Mısır'ın hemen her yerine mabetler inşa ettirmişlerdir.

En orijinal örneklerden biri Güneş Tanrısı “Ra”ya özel olarak yapılan mabettir. Büyüklüğü ve şekli hakkında bir fikir edinmek için, bunlardan Abusir'de meydana çıkarılan 5.sülale zamanında inşa edilmiş olanı hakkındaki bilgiler daha nettir. 100 metreden fazla uzunlukta, 80 metre genişlikte, sur ile çevrilmiş bir saha içinde, 38 metre yanları ve 20 metre yüksekliğinde bir kare mezar üzerinde kalın dikli bir tas bulunmaktadır.bu anıt bütün mabede hakimdir. Asil Güneş Tanrısını temsil eden sembol budur. Kaidenin önünde kurban kesmeye mahsus mezbaha bulunuyor. Sur dışında, çölün ortasında 28 metre uzunluğunda pişmiş topraktan kayık, Güneşin gece yolculuğu için hazırlanmış durumdadır.

5. sülalenin hemen hemen bütün hükümdarları, bu türlü Güneş mabetlerini ehramların yani başına yaptırmışlardır. Bunlardan beş tanesinin adi bilinmektedir. Harabe kalıntılarından en iyi belli olanı, Abusir mabedidir.

Heliopolis'te 3. sülale zamanına ait bir mabet yapısı örneği, başka yerde görülmeyen bir tarzdadır. Bu 300 metre genişliğinde yuvarlak ve 40 metre kalın duvarlarla çevrilmiş, iç tarafında direklerle tutturulmuş, uzunluğuna, beş hücreden ibaret binadır.

Orta Krallık dönemindeki mabetler tam olarak korunamamıştır. Bazıları Hiksoslar devrinde (M.Ö.1788-1580) harap edilmiş, diğer bir çoğu da 18. sülale kralları tarafından ele alınarak büyütülmüş ve şekilleri değiştirilmiştir.

Orta Krallık devrinde 11.sülaleden Mentuhotep'lerden birinin yaptırdığı mabet sonradan tadilata uğramayan mabetlerden biridir. Deir-el-Bahri mevkiinde bir dağ yamacında inşa edilmiş olan bu bina, ölen insanlar için yapılan ayinlerde kullanılan mabettir. Prensesler için yapılmış yeri de mevcuttur. Mabedin dip tarafında uzun bir dehlizden kayalıklar içine girilerek küçük bir odada son bulmaktadır. Burada ihtimal ki Kralın heykeli konulmuştu.

12. sülale kralları da bir takım abideler meydana getirmişler. Mabet olarak yapılanlar ve sonradan tadilata uğrayanlardan bazıları şunlardır:

Memfis'te Ptah mabedi genişletilmiş, Karnak'ta Amon, Dendera'da Hathor, Heliyepolis'te Atum, Abidos'ta Osiris.

Yeni Krallık devri mabetleri üç kısımdan ibarettir. Dörtgen şeklinde olan mabetlerin uzunluğu genişliğinin iki katidir. Ön kişim, iki yüksek pilon arasından açılan büyük merkezi bir kapıdır. İç avlu sütunlarla çevrilidir. Bunun gerisinde ayin yapılan salonlar ve daha ileri de ise bir koridorla ayrılmış ilah heykellerinin konduğu mukaddes yer ve hazinelerin saklandığı odalar, mağazalar bulunmaktadır. İlah heykeli ya bir hücreye kapatılmış veyahut da bir kayık üzerine oturtulmuştur.

Mabedin çoğu yerine büyüklü küçüklü heykeller konmuştur. Duvarlarına kabartma yazılar ve süsler yapılmıştır. Kralın icraatına ait olanları halkın girebileceği yerlerde, rahiplerin girmesine mahsus yerlerde ise tapınma ve dini ayinleri gösteren sahneler yapılmıştır.

Mabetler genelde iki temel fikre göre yapılmıştır. Biri büyük ve baş ilahlar için, diğerleri ise ölüler kültünün yapılacağı mezar mabetleridir. Bu mezar mabetlerini her kral kendine özel yaptırmıştır. Mezarlardan ayrı yapılan bu çeşit mabetlerin gerek planları, gerekse yer ve büyüklükleri itibariyle önemli değişiklikler olmuştur. Bunlardan Kraliçe Haçepsut'un Der-el-Bahri'deki mabedi anlatılır. Çünkü bu bina, Mısır abidelerinin en orijinallerinden biri sayılmaktadır. Bu kadın hükümdarın yaptırdığı mabet, bir dağ eteğinde kayalığın yamaçlarına uygun bir şekilde yerleştirilmiş sütunlarla tutturulmuş teraslar halinde yukarıya doğru yükselmektedir. En üst terasta asil mabet ve onun arkasında kaylar içine oyulmuş bir çok ibadet yerleri yapılmıştır. Bu mabedin duvarlarında, Kraliçenin soyuna ve yaptığı hükümet islerine dair sahneler kabartma olarak resmedilmiştir. Bu açıklık ve inceliğinden dolayı bu mabet Mısır'ın en güzel abidelerinden biri sayılmaktadır.

2. Ramses'in “Ramseseum”u da bu çeşit mabetlerdendir. Amon Tanrısı için yapılan büyük Karnak ve Luksor mabetleri Mısır'ın en büyük ve en muhteşem abideleri sayılırlar.

Mabet tipi planlarda birbirinden farklı üç kısım görülür.

Yeni Krallık devri mabetlerine uzunlukları hepsinde ayni olmayan bir yoldan girilir. Bu yol boyunca Tanrının mukaddes hayvaninin sembolü olan, sfenksler konmuştur. Mesela Karnak'ta, Tanrının koç sembolü birer sfenks heykeli olarak sıralanmıştır. Buna “Ilah Yolu” denmektedir. Yolun sonunda mabet kapısının iki tarafında yükselen, kaideleri geniş yukarıya gittikçe daralan ve tamamıyla Mısır üslubuna has “pilon” denilen duvarlar vardır. Genelde bunların önüne hangi kral yaptırdıysa, onun büyük mikyasta bir kaç heykeli konur. Mesela Luksor'da bu heykeller, 6 tanedir. Mabet kapısının iki yanında yükselen pilonlar üzerinde ise, hangi kral yaptırmış ise onun zaferlerine ait kabartmalar konmaktadır. Luksor mabedinin bu duvarlarına 2.Ramses'in Kadeş savaşlarını anlatan sahneleri yapılmıştır.

Pilon duvarların ortasındaki kapıdan girince üç tarafı bir veya iki sıralı sütunların bulunduğu bir avlu vardır. Burası halkın girmesine mahsus olan yerdir. Sütunları çevreleyen duvarlarda da yine kabartmalar bulunmaktadır.bunlar ya dini sahneler ya da yine ender olarak savaş tasvirleridir. Luksor mabedinde bu sütunlar arasına Kralın büyük mikyasta heykelleri yerleştirilmiştir.

Bu açık avluda, birkaç basamak merdivenle asil mabedin en önemli kısmı olan bir “hipostil” salona girilmektedir. Burası da sütunlarla tutturulmuş ve tavanından yari aydınlık alan, duvarlarında çeşitli ilah ve ilahelere ait kabartma ve oymalar yapıldığı gibi tavanlarında da yine, burada icra edilecek törenlerin önemine göre resimler yapılmıştır. Bu salon yari ışıklı ve dekorlu hali ile çeşitli törenlerde yüksek şahsiyetlerin rahiplerin ve nihayet Kralın bulunacağı bir yerdir.

Aynı zamanda eğer Kralın bir varisi olmazsa, bu hipostil salonda, Amon'un mucizesi ile yeni kral ilah tarafından işaret edilerek seçilmek için törenler yapılmıştır. Bu hipostil salonlardan birisi hakkında bir fikir vermek için, I. Setos tarafından başlatılıp da, II. Ramses'in bitirebildiği Karnak mabedinin ölçüleri şöyledir: Genişliği:103 sütunla, derinliği 50 sütunla, tavanı ise 130 sütunla tutturulmuştur.

Böylece sfenksle sıralanmış ilah yolundan sonra ortası tamamen açık bir avlu, yari aydınlık olan sütunlu hipostil bir salon ve daha sonra da ilahın mukaddes sayılan mevcudiyetine ve hazinesine yaklaştıkça mistik bir karanlık içine gömülen bir mabet planı ortaya çıkmıştır.

Ayrıca Eski Mısır mimarisinde mabetleri su esaslara göre de ayırmak mümkündür:

1- Klasik Mabetler
2- kayalıklar İçine Oyulan Mabetler
3- Güneş İlahına Özel Mabetler
4- Kralların Küçük Mabetleri
5- Ölülerin Ayinleri için Yapılan Mabetler

Beyazdut
22-10-10, 22:05
Apis Öküzü

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/apis_okuzu.jpg

Apis Öküzü

Uyarı: Bu yazıda hem İslâmî hem de İslâmî olmayan kaynaklardan yararlanılmıştır.

Eski Mısır' da tapılan canlı hayvanlar olmuştur. Bunların en başlıcası ve şöhret sahibi olan Apis Öküzü'dür. Apis Öküzü başında üçgen şeklinde beyaz bir alameti olan, beyaz lekelere sahip siyah renkli bir öküzdü. Kültünün merkezi Memphis’tir. Alnındaki siyah üçgenden başka sırtında akbabaya benzeyen bir şekil, sağ yanında bir hilal, dili üzerinde ise skarabe işareti bulunması gerekti. Aynı zamanda da kuyruk tüylerinin çift olması gerekiyordu.[1] Eski Mısır’da güneş diski ve kıvrılmış kobra sûretlerini taşıyan bir boğa şeklinde tasavvur edilirdi.[2] Bu hayvan Memfis'in ilahı Ptah’in bir canli numunesi sayılır ve onun bu hayvanda yaşadığına inanılırdı. Alnındaki siyah üçgenden başka sırtında akbabaya benzeyen bir şekil, sağ yanında bir hilal, dili üzerinde ise hamam böceğine benzeyen bir işaret bulunması şarttı. Aynı zamanda da kuyruk tüylerinin çift olmasi gerekiyordu. Bu şartlara uyan Apis Öküzü Ptah mabedinin karşısına yapılmış bir mabette, itina ile rahipler tarafindan bakılır ve beslenirdi.Gündüzleri belirli zamanlarda avluya çıkarılan mukaddes öküzün her hareketinden rahipler bir anlam çıkarırdı. Bu hayvan ölünce Mısırlılar tarafindan büyük bir matem olurdu. Ama yenisinin meydana çıkışı büyük sevinçle karşılanırdı. Ölen öküzler mumyalanarak büyük cenaze törenleri yapılır ve Saqqara’da bulunan yeraltı galerilerindeki lahitlere konulurdu. İsis-Apis olan bu hayvan için, Serapeum denilen mabette ayinler yapılırdı. Ölen öküzün yerine yenisi geçirilerek totem hayvan yaşatılmış olurdu.[3]

Apis öküzü eski Mısır'da kainatın yaratıcısı, Memphis kentinin koruyucu tanrısı ve zanaatkarların baş tanrısı olan "Ptah"ın tekrar dünyaya gelmiş hali olarak kabul edilir. Logo tasarımında, M.Ö. 664–323 yapılmış olan bir Mısır heykelciğinden stilize edilmiştir. Heykelin üzerindeki süslemeler hayatın iki eş yarısını, gündüz ve geceyi, yaşam ve ölümü simgelemektedir.[4]

Kurân-ı Kerîm'de şöyle bahsedilir;

بسم الله الرحمن الرحيم

وَاتَّخَذَ قَوْمُ مُوسَى مِنْ بَعْدِهِ مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ أَلَمْ يَرَوْا وَاتَّخَذَ قَوْمُ مُوسَى مِنْ بَعْدِهِ مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ أَلَمْ يَرَوْا أَنَّهُ لَا يُكَلِّمُهُمْ وَلَا يَهْدِيهِمْ سَبِيلًا اتَّخَذُوهُ وَكَانُوا ظَالِمِينَ ۞ وَلَمَّا سُقِطَ فِي أَيْدِيهِمْ وَرَأَوْا أَنَّهُمْ قَدْ ضَلُّوا قَالُوا لَئِنْ لَمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا وَيَغْفِرْ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ ۞ وَلَمَّا رَجَعَ مُوسَى إِلَى قَوْمِهِ غَضْبَانَ أَسِفًا قَالَ بِئْسَمَا خَلَفْتُمُونِي مِنْ بَعْدِي أَعَجِلْتُمْ أَمْرَ رَبِّكُمْ وَأَلْقَى الْأَلْوَاحَ وَأَخَذَ بِرَأْسِ أَخِيهِ يَجُرُّهُ إِلَيْهِ قَالَ ابْنَ أُمَّ إِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُونِي وَكَادُ۞ [x6]

"(Tur'a giden) Musa'nın arkasından kavmi, zinet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykelini (tanrı) edindiler. Görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor? Onu (tanrı olarak) benimsediler ve zalimler oldular. Pişman olup da kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını görünce dediler ki: Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa mutlaka ziyana uğrayanlardan olacağız! Musa, kızgın ve üzgün bir halde kavmine dönünce: "Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?" dedi. Tevrat levhalarını yere attı ve kardeşinin (Harun'un) başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi): "Anam oğlu! Bu kavim beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zalim kavimle beraber tutma!" dedi." (Kurân-ı Kerîm, Araf Sûresi, 148-150. Ayet) [6]

וַיַּרְא הָעָם כִּֽי־בֹשֵׁשׁ מֹשֶׁ֖ה לָרֶדֶת מִן־הָהָ֑ר וַיִּקָּהֵ֨ל הָעָ֜ם עַֽל־אַהֲרֹ֗ן וַיֹּאמְר֤וּ אֵלָיו֙ קוּם׀ עֲשֵׂה־לָנוּ אֱלֹהִ֗ים אֲשֶׁ֤ר יֵֽלְכוּ֙ לְפָנֵינוּ כִּי־זֶה׀ מֹשֶׁה הָאִ֗ישׁ אֲשֶׁ֤ר׃ 1 הֶֽעֱלָ֙נוּ֙ מֵאֶרֶץ מִצְרַיִם לֹא יָדַ֖עְנוּ מֶה־הָיָה לֹֽו׃

2 וַיֹּ֤אמֶר אֲלֵהֶם֙ אַהֲרֹן פָּֽרְקוּ֙ נִזְמֵי הַזָּהָב אֲשֶׁר֙ בְּאָזְנֵי נְשֵׁיכֶם בְּנֵיכֶ֖ם וּבְנֹתֵיכֶ֑ם וְהָבִ֖יאוּ אֵלָֽי׃

3 וַיִּתְפָּֽרְקוּ֙ כָּל־הָעָם אֶת־נִזְמֵי הַזָּהָ֖ב אֲשֶׁר בְּאָזְנֵיהֶ֑ם וַיָּבִ֖יאוּ אֶֽל־אַהֲרֹֽן׃

4 וַיִּקַּח מִיָּדָ֗ם וַיָּ֤צַר אֹתֹו֙ בַּחֶרֶט וַֽיַּעֲשֵׂ֖הוּ עֵגֶל מַסֵּכָ֑ה וַיֹּאמְרוּ אֵ֤לֶּה אֱלֹהֶ֙יךָ֙ יִשְׂרָאֵל אֲשֶׁר הֶעֱל֖וּךָ מֵאֶרֶץ מִצְרָֽיִם׃

5 וַיַּרְא אַהֲרֹן וַיִּבֶן מִזְבֵּ֖חַ לְפָנָ֑יו וַיִּקְרָ֤א אַֽהֲרֹן֙ וַיֹּאמַר חַג לַיהוָ֖ה מָחָֽר׃

6 וַיַּשְׁכִּ֙ימוּ֙ מִֽמָּחֳרָת וַיַּעֲלוּ עֹלֹת וַיַּגִּ֖שׁוּ שְׁלָמִ֑ים וַיֵּ֤שֶׁב הָעָם֙ לֶֽאֱכֹל וְשָׁתֹו וַיָּקֻ֖מוּ לְצַחֵֽק׃

7 וַיְדַבֵּר יְהוָ֖ה אֶל־מֹשֶׁ֑ה לֶךְ־רֵ֕ד כִּ֚י שִׁחֵת עַמְּךָ אֲשֶׁר הֶעֱלֵ֖יתָ מֵאֶרֶץ מִצְרָֽיִם׃

8 סָרוּ מַהֵ֗ר מִן־הַדֶּ֙רֶךְ֙ אֲשֶׁר צִוִּיתִם עָשׂוּ לָהֶם עֵ֖גֶל מַסֵּכָ֑ה וַיִּשְׁתַּֽחֲווּ־לֹו֙ וַיִּזְבְּחוּ־לֹו וַיֹּאמְרוּ אֵ֤לֶּה אֱלֹהֶ֙יךָ֙ יִשְׂרָאֵל אֲשֶׁר הֶֽעֱל֖וּךָ מֵאֶרֶץ מִצְרָֽיִם׃

9 וַיֹּאמֶר יְהוָ֖ה אֶל־מֹשֶׁ֑ה רָאִ֙יתִי֙ אֶת־הָעָם הַזֶּה וְהִנֵּה עַם־קְשֵׁה־עֹ֖רֶף הֽוּא׃

10 וְעַתָּה֙ הַנִּיחָה לִּי וְיִֽחַר־אַפִּי בָהֶ֖ם וַאֲכַלֵּ֑ם וְאֶֽעֱשֶׂה אֹותְךָ֖ לְגֹוי גָּדֹֽול׃

11 וַיְחַל מֹשֶׁה אֶת־פְּנֵ֖י יְהוָה אֱלֹהָ֑יו וַיֹּ֗אמֶר לָמָ֤ה יְהוָה֙ יֶחֱרֶ֤ה אַפְּךָ֙ בְּעַמֶּךָ אֲשֶׁ֤ר הֹוצֵ֙אתָ֙ מֵאֶרֶץ מִצְרַיִם בְּכֹחַ גָּדֹ֖ול וּבְיָד חֲזָקָֽה׃

12 לָמָּה֩ יֹאמְר֨וּ מִצְרַ֜יִם לֵאמֹ֗ר בְּרָעָ֤ה הֹֽוצִיאָם֙ לַהֲרֹ֤ג אֹתָם֙ בֶּֽהָרִים וּ֨לְכַלֹּתָם מֵעַ֖ל פְּנֵי הָֽאֲדָמָ֑ה וּב מֵחֲרֹון אַפֶּךָ וְהִנָּחֵם עַל־הָרָעָ֖ה לְעַמֶּֽךָ׃

13 זְכֹ֡ר לְאַבְרָהָם֩ לְיִצְחָ֨ק וּלְיִשְׂרָאֵ֜ל עֲבָדֶ֗יךָ אֲשֶׁ֨ר נִשְׁבַּעְתָּ לָהֶם֮ בָּךְ֒ וַתְּדַבֵּר אֲלֵהֶם אַרְבֶּה֙ אֶֽת־זַרְעֲכֶם כְּכֹוכְבֵ֖י הַשָּׁמָ֑יִם וְכָל־הָאָ֨רֶץ הַזֹּ֜את אֲשֶׁר אָמַ֗רְתִּי אֶתֵּן֙ לְזַרְעֲכֶם וְנָחֲל֖וּ לְעֹלָֽם׃

14 וַיִּנָּ֖חֶם יְהוָ֑ה עַל־הָרָעָה אֲשֶׁר דִּבֶּ֖ר לַעֲשֹׂות לְעַמֹּֽו׃

Hikâyenin devamını Eski Ahit'ten (Tevrat'tan) dinleyelim;

Halk, Musa'nın dağdan inmediğini, geciktiğini görünce, Harun'un çevresine toplandı. Ona, "Kalk, bize öncülük edecek bir ilah yap" dediler, "Bizi Mısır'dan çıkaran adama, Musa'ya ne oldu bilmiyoruz!" Harun, "Karılarınızın, oğullarınızın, kızlarınızın kulağındaki altın küpeleri çıkarıp bana getirin" dedi. Herkes kulağındaki küpeyi çıkarıp Harun'a getirdi. Harun altınları topladı, oymacı aletiyle buzağı sizi Mısır'dan çıkaran Tanrınız budur!" dedi. Harun bunu görünce, buzağının önünde bir sunak yaptı ve, "Yarın RAB'bin onuruna bayram olacak" diye ilan etti. Ertesi gün halk erkenden kalkıp yakmalık sunular sundu, esenlik sunuları getirdi. Sonra oturup yediler, içtiler, kalkıp alem yaptılar. RAB Musa'ya, "Aşağı in" dedi, "Mısır'dan çıkardığın halkın baştan çıktı. Buyurduğum yoldan hemen saptılar. Kendilerine dökme bir buzağı yaparak önünde tapındılar, kurban kestiler. 'Ey İsrailliler, sizi Mısır'dan çıkaran ilahınız budur!' dediler." RAB Musa'ya, "Bu halkın ne inatçı olduğunu biliyorum" dedi, "Şimdi bana engel olma, bırak öfkem alevlensin, onları yok edeyim. Sonra seni büyük bir ulus yapacağım." Musa Tanrısı RAB'be yalvardı: "Ya RAB, niçin kendi halkına karşı öfken alevlensin? Onları Mısır'dan büyük kudretinle, güçlü elinle çıkardın. Neden Mısırlılar, 'Tanrı kötü amaçla, dağlarda öldürmek, yeryüzünden silmek için onları Mısır'dan çıkardı' desinler? Öfkelenme, vazgeç halkına yapacağın kötülükten. Kulların İbrahim'i, İshak'ı, İsrail'i anımsa. Onlara kendi üzerine ant içtin, 'Soyunuzu gökteki yıldızlar kadar çoğaltacağım. Söz verdiğim bu ülkenin tümünü soyunuza vereceğim. Sonsuza dek onlara miras olacak' dedin." Böylece RAB halkına yapacağını söylediği kötülükten vazgeçti. (Tevrat, Mısırdan Çıkış, 32:1-14) [7]

Ayetlerden anlaşıldığı gibi Musa, tanrısının çağırması üzerine Yeşu’yla birlikte Sina dağına çıkar. Üç ay kavminden uzak kalır. Kavminin eski putperest adetleri nükseder ve Harun’dan kendilerine put yapmasını isterler. Harun, altın takıları toplar ve bir buzağı heykeli yapar. Kur’an’a göre buzağı aynı zamanda dana gibi böğürmektedir. Yahudiler, buzağı heykeline tapınmaya başlar.[3]

Apis Öküzleri, tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak görülürdü. Ancak, insanlar adına tanrı ile aracılık yapan diğer hayvanlardan farklıydı. Apis Öküzü Ptah mabedinin karşısına yapılmış bir mabette, itina ile rahipler tarafından bakılır ve beslenirdi. Ölünce Mısırlılar tarafından büyük bir matem, yenisinin ortaya çıkması ise büyük sevinç olurdu. Ölen öküzler mumyalanır, bir firavunun ölümü gibi ihtişamlı cenaze törenleri yapılır ve Saqqara’da bulunan yer altı galerilerindeki lahitlere konulurdu.[1]

Eski Mısır’ın şirk inançlarından biri olarak, hayvanları tanrı sayma yerine, bazı hayvanların tanrıların ruhlarını taşıdığına inanılırdı. Apis öküzleri, bu inancın en gelişmiş örneğidir. Alnında beyaz bir ay, dil altında bir domuzlan ve sırtında akbabalardaki gibi lekeler bulunan bu kara öküze Mısır dilinde Hapi denirdi ve onun, tanrı Ptah’la tanrı Osiris’in ruhlarını taşıdığına inanılırdı. Yaşarken güneş tanrısı Ptah’ın ruhunu taşıyan Apis öküzü, ölünce Osiris-Apis oluyordu. Mumyalanır ve serapeum denilen özel bir mezara gömülürdü. Ölünce, yerine bu renklerde yeni bir Apis bulununcaya kadar yas tutulurdu. Sağken bir tapınakta özenle beslenen Apis öküzüne, özellikle Menfis’te tapılmıştır. Başlangıçta Nil tanrısı Hapi biçiminde olan Apis, muhtemelen bereketle ilişkili bir tanrı kabul edilirdi. Eski İran’da Mazdeizmin çıkışı da öküz ve ineklere bağlanır. Göçebeler öküz ve ineklerin değerini bilmiyorlar, onları horluyorlardı. Öküzün ruhu, içine düştüğü kötü durumu gökyüzüne haykırmakta, bir koruyucu bulmak için yalvarmaktaydı. İşte Zerdüşt böyle bir ortamda bir tarım reformcusu olarak ortaya çıktı ve Mazdeizmi ekonomik ve toplumsal bir temele oturttu.[2]

Apis Öküzü Osiris ile özdeşleştirilmiş olsa da, öküze tapılması Mısır'ın çok daha erken dönemlerine uzanmaktadır. Osiris, eski krallığın son dönemlerinde tapınılmaya başlanan tanrıdır, oysa ki Apis Öküzü'nden ilk hanedanlıktan bile daha erken dönemlerde bahsedilmiştir. Yine de Apis Öküzü'ne Osiris olduğu düşünülerek tapılmış ve Osiris'in ruhunun bir simgesi olarak görülmüştür.[1]

Apis Öküzü Festivali

Apis şerefine büyük insan topluluklarını Memphis'te bir araya getiren, yedi gün süren festivaller düzenlenirdi. Rahipler ciddi ve görkemli bir merasim alayıyla, öküze önderlik ederek kalabalığın arasından geçirirlerdi. Öküzün nefesini koklayan çocukların, gelecekteki olaylar hakkında kehanette bulunma gücü ile ödüllendirileceğine inanılırdı.[1]

Beyazdut
22-10-10, 22:07
Anubis (Anpu, Yinepu, İnpu, Kutsal Mumyalayıcı)

Anubis http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/anubis1.jpg, Eski Mısır mitolojisine göre Nephthys ve İsis'in oğlu olarak bilinir. Fakat, aslında [İsis'in değil;] Osiris'in oğludur. [1] Efsaneye göre; Nephthys, Osiris'i sarhoş ederek baştan çıkarmış ve sonuçta Anubis dünyaya gelmiş. Bir başka rivayete göre ise, Nephthys, Osiris'i İsis kılığına girerek baştan çıkarır. [2] Kimi kaynaklarda ise Nephthys ve Seth'in oğlu olarak geçer. [3]

Anubis'in eşi, güneş ve savaş tanrıçalarından biri olarak da bilinen Bast'tır. Bast, mumyalama öncesinde vücudun temizlik ve hazırlığını yaparak, Anubis'le beraber çalışır. [4]

Anubis, kralların ve tanrıların kutsal asasını taşıyan çakal başlı bir adam olarak; yalnızca siyah bir çakal olarak ya da İsis'e eşlik eden bir köpek olarak betimlenir. [2] Gövdesi insan, başı çakal veya vahşi köpek şeklinde ve kuyruğu çalı biçiminde kutsal bir hayvan olarak tasvir edilir. [5]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/anubis_symbol.jpg

Anlamı bilinmemekle beraber, Anubis'in simgesi, bir sırıktan sarkan kanla lekelenmiş siyah-beyaz bir öküz postudur. [2]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/anubis-5.jpg

Çakalların mezarlar etrafında dolaşması nedeniyle çakal başlı Anubis, ölümle beraber anılır. [1] Mısırlıların mezarlarına bu kadar özen göstermelerinin bir nedeni de, ölülerini çakallardan korunma isteğidir. Bu da ancak mumyalama tanrısının onlarla yakın bir bağı olması ile sağlanabilir. [Eski] Mısırlılar, Anubis'e tapınarak, aslında, ölülerinden uzak durması için "çakal"a yalvarmaktadır. [2]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/anubis_and_osiris.jpeg

Anubis, Ölen Osiris'i mumyaladığı için "mumyalama tanrısı" olmuştur. Görevi, tüm ölüleri korumak ve yüceltmektir. Bu yüzden mumyalamayla görevli kişiler, Anubis maskesi takarlar. Ölen kişi, diğer dünyada yargılanırken; Anubis, ona yardım eder. Anubis, diğer dünyada ölülerin koruyucusu ve ölüler kentinin efendisidir. Anubis tanrılar arasında en korkutucu olanıdır Ölüleri tekrar hayata döndürme gibi bir özelliği de olduğu sanılmaktadır. Yüzünde bir çakal ısırığı vardır. "Kutsal mumyalayıcı" olarak da bilinir. [1] Aynı zamanda Upuaut ("Opener of the Ways"- yolların açıcısı) olarak bilinir ve tavşan başı ile gösterilir. [2] [Eski] Mısır dilinde adı Inpu (Yinepu)'dur. Sonraları İskenderiye'nin Serapis ve İsis mezhebinde Hermes'le birleştirilerek Hermanubis adını almıştır. [5]

Eski Mısır'da Anpu diye adlandırılan Anubis, mitolojiye göre, ölülere öteki dünya'nın yolunu gösteren çakal başlı varlıktır. piramit metinlerinde , anubis Ra'nın oğlu olarak yer alır. Başka metinlerde ise Osiris ya da Seth ile ilişkilendirilir. [6] Anubis, tanrılar arasında en korkutucu olanıdır. [3]
Osiris ile ilgili efsanelerde -adı çok sık geçmese de- Anubis'in önemli bir yeri vardır. İlk olarak anubis daha önce de gördüğümüz gibi dünyanın fethine Osiris ile birlikte çıkmıştır. ancak bu fetih savaşla yapılan istila anlamına değil, insanların uygarlaştırılması anlamına gelmektedir. Aslında bu efsaneden yola çıkarak, Anubis, tanrıların insanları eğitmesinde önemli rol oynayan varlıklardan bir olarak karşımıza çıkar. İkinci olarak da Anubis, Osiris'in ölümünden sonra onun [I]“vücudunun” korunması işini üstlenir. İlk olarak bu görevi olan anubis zamanla Osiris'in cenazesi ile olan ilgisinden dolayı ölü kültleri ile ilgili bir özellik kazanmış ve mumyalama ve ölünün yargılanması ile ilgili yol gösterme görevleri gibi görevler üstlenmiştir. [6]
Anubis'in üç önemli görevi vardır: İlki, mumyalama işlemini denetlemek; ikincisi ise, mezardaki mumyaya ulaşıp "ağzın açılması" törenini gerçekleştirdikten sonra, rûhu "kutsal sunular alanı"na yöneltmek, en önemlisi de "doğruluk ölçüsü"nü göstererek ölüleri aldanış ve sonsuz ölümden korumaktır. Erken Mısır tarihinde; Anubis, ölüm tanrısıydı. Ancak Osiris, daha gözde duruma geldikçe onun bu rolünü ele geçirdi. [2]

Anubis'in çakal başlı olma sebebi, mezarların etrafında çakallar dolaştığı için ve mezarlar da Anubis'i ilgilendirdiğinden çakal başlı olarak tasvir edilmiştir. Anubis'in izi, neredeyse tüm mezarlarda görülür.

Eski Mısır inancına göre Anubis'in mezarları koruma güçüne sahip olduğu bilinmektedir. Bu yüzden mezarların girişine Anubis mezarları korusun diye Anubis heykelleri konulmuştur. [1] Anubis, Yukarı Mısır'daki 17. bölgenin tanrısıdır. Ölümden sonraki dünyanın yolunu Anubis açardı. [5] Kıyamet günü için ölülere rehberlik eder ve ölüleri yeraltındaki ikinci ölümden korumak için gerçeğin derecelerini ("Scales of Truth") gözlerdi. [2] Anubis diğer dünyada ölülerin koruyucusu ve ölüler kentinin efendisidir. [3] O, ölülerin büyük tanrısı addediliyor ve en eski mastaba duvarlarında kendisine ibadet edilişi gösteren resimler yapılıyordu. Buna ait en önemli tapınak, Orta Mısır'da Greklerin "Kynopolis" ("kai me ton kuna", Köpekler Şehri) dediği kasabadadır. Bunların en güzeli ise Deyr_el_Bahri'de duvarları resimlerle süslenmiş, kapılarında kocaman siyah köpekler bulunan bir tapınaktı. [5]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/anubis_2.jpg

Beyazdut
22-10-10, 22:08
Blank Piramitleri

http://www.belovedegypt.com/33_-_Red_Pyramid.jpg

Blank Piramitleri

Kahire´de bulunan Keops piramitinin 12 ton agirliginda, ikibucuk milyon kat bloktan olustugunu,

Günde on blok yerlestirilmesi halinde yapiminin 664 yil sürecegini,
Piramitin üstünden gecen meridyenin karalari ve denizleri tam esit iki parcaya böldügünü ve piramitin dünyanin agirlik merkezinin tam ortasinda bulundugunu,

Yüksekliginin (164 m.) bir milyarla carpiminin, günesle dünyamiz arasindaki uzakligi verdigini,

Taban alaninin, yüksekliginin iki katina bölünmesinin pi sayisini verdigini,

Piramitlerin icerisinde ultrasound, radar, sonar gibi cihazlarin calismadigini

Kirletilmis suyun bir kac gün piramitin icinde birakildiginda aritilmis olarak bulundugunu,

Piramitin icerisinde sütün bir kac gün süreyle taze kaldigini ve sonunda bozulmadan yogurt haline geldigini,

Bitkilerin piramit icerisinde daha hizli büyüdüklerini,

Cöp bidonu icindeki yemek artiklarinin hic koku yaymadan mumyalastiklarini,
Kesik, yanik, siyrik ve yaralarin piramitin icinde daha cabuk iyilestigini,

Piramitin icinin yazin soguk, kisin sicak oldugunu,

Piramit kimin adina yapildiysa onun bulundugu odaya yilda 2 kez günes girdigini; bu günlerin dogdugu ve tahta çiktigi günler oldugunu,

Biliyor muydunuz?

Beyazdut
22-10-10, 22:10
Çocuk Kral Tutankamon (Tutankhamun, Tutankhaton)

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/konu1_b.jpg

Çocuk Kral Tutankamon (Tutankhamun, Tutankhaton)

Tutankhamun ya da Tutankamon, (Amun'un yaşayan resmi ve Amun şerefesi adına) Mısır'lı bir firavundur. M.Ö. 1333 - M.Ö. 1323 yılları arasında hüküm sürmüştür. Asıl adı, Tutankhaton'dur. Tektanrılı Aton dinini kuran, IV. Amenotep (Akhenaton)'in oğludur. Babası ölünce, başka bir anneden olan yarı kız kardeşi Ankhesenamen ile evlenerek tahta çıktı. Saltanatının ilk çağlarında, Mısır'ın eski çoktanrılı dinine dönüş yaşandı. Kendisi de Tutankhaton adı yerine Tutankhamun adını aldı. Böylece, IV. Amenetep'in kurduğu Aton dini söndü.Tutankhamun'un çağı barış içinde geçti. Çok genç yaşta ölen bu kraldan sonra, babasına vezirlik, kendisine de küçüklüğünde naiplik yapmış olan Ay, dul kraliçe ile evlenerek tahta çıktı.Firavun mezarlarından sadece biri istisna olarak hiç soyulmadan günümüze kadar gelebilmeyi başarmıştır.[1]

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/necklace_of_tutankhamun.jpg

Tutankamon'un Kolyesinin Esrarı

Mısır'ın efsanevi firavunlarından Tutankamon'un kolyesindeki taşların Dünya dışından kaynaklanan bir patlamayla yeryüzünde oluşmuş bir cam olduğu düşünülüyor.

Mısır'ın başkenti Kahire'deki Mısır Medeniyetleri Müzesi'nde 1996 yılında araştırma yapan İtalyan arkeolog Vincenzo de Michele, Tutankamon'un sarı-yeşil renkli bir kolyesini incelemeye aldı. De Michele, değerli bir taş olduğu var sayılan bu kolyenin aslında camdan olduğunu ve Mısır uygarlığından dahi çok daha önce yapıldığını ortaya çıkardı. Bu tespit Mısır arkeologları arasında şaşkınlık yarattı. Mısırlı jeolog Ali Bereket de söz konusu camın, doğada Sahra Çölü'nün gözden ırak bir bölgesinde kumun içine karışmış şekilde bulunduğunu ortaya çıkardı.

Tutankamon'un kolyesini süsleyen bu taşın nereden geldiği, kimler tarafından şekillendirildiği ise bir soru işareti olarak kaldı.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/br01-0124.jpg

DÜNYA DIŞINDAN KAYNAKLI

Avusturyalı astronom Christian Koeberl, söz konusu camın ancak çok yüksek bir sıcaklıkta meydana gelebileceğini, bu sıcaklığa ise yeryüzünde ulaşmanın mümkün olmadığını öne sürdü. Koeberl, camın uzaydan Dünya'ya geldiğini iddia etti. Ancak, camın bulunduğu bölgede meteor düşmesine kanıt sağlayacak herhangi bir bulgu yoktu.

Mısırlı uzman Ali Bereket Tutankamon'un kolyesindeki taşın aslında Sahra Çölü'nde bulunan bir cam olduğunu ortaya çıkardı.

ABD'li jeofizikçi John Wasson ise camın solüsyonunun Sibirya menşeili olduğunu öne sürdü. Wasson, uzaydan gelen göktaşlarının daha önce gökyüzünde şiddetli patlamalara yol açtığını ve benzer bir patlamanın da Mısır çöllerinde gerçekleşmiş olabileceğini belirtiyor.

ATOM BOMBASINDAN DAHA GÜÇLÜ OLMALI

İlk atom bombası için 1945 yılında yapılan denemelerde yapılan patlamalardan sonra New Mexico Çölü kumlarında incecik bir can tabakası meydana gelmişti. Ancak Mısır Sahra Çölü'ndeki kumlardaki cam tabakasını atom bombası deneylerinin yarattığından çok daha kalın. Bilim insanları, çölde atom bombasının etkisinden daha kalın bir cam tabakası yaratacak patlamanın ne olduğunu sorguluyor. Tutankamon'un yüz,ü şimdiye dek bulunan heykeller ölçü alınarak bilgisayarda yeniden yaratılmıştı.

Böylesine bir patlama ilk kez 1994'te, Shoemaker-Levy kuyrukluyıldızı Jüpiter'le çarpıştığında meydana geldi. Hubble Teleskopu bu çarpışmada Jüpiter'in atmosferinde oluşan şimdiye dek bilinen en büyük ateş topunu gözlemledi.

TARİHTE ÖRNEĞİ VAR

John Wasson, Güneydoğu Asya'da 800.000 yıl önce gerçekleşmiş doğal bir patlamada Sahra Çölü'nde meydana geldiği düşünülen patlamadan çok daha büyük bir etki yarattığını ortaya attı. Bu patlamadan sonra da 750 kilometre kare'ye yayılan bir alan yüzeyinde cam tabaka bıraktı. Patlamada herhangi bir krater deliğinin olmaması göktaşı ihtimalini de devre dışı bırakıyor.

Wasson, bu patlama esnasında bölgedeki insanlar dahil tüm canlıların da öleceğini vurguluyor.

Watson'a göre, benzer bir olay Sibirya'nın Tunguska bölgesinde de gerçekleşti; hatta Hiroşima'ya atılan bombanın da benzer bir etkisi olmuştu.

PATLAMANIN KAYNAĞI SORU İŞARETİ

Sanda Ulusal Laboratuarı'nda görevli Mark Boslough, Jüpiter'i etkileyen söz konusu dev patlamayı süper bilgisayarda Dünya için bir simülasyonunu yaptı. Boslough, böylesi bir patlamanın yüzeyde 1.800 santigrat derece bir sıcaklık yaratacağını vurguluyor. Mark Boslough'a göre Tutankamon'un kolyesindeki camın oluşması için atom bombasının on binlerce katı büyüklüğünde bir patlamanın gerçekleşmiş olması gerek.

Simülasyonda böylesi bir patlamanın Sahra Çölü'nde bulunan ve Tutankamon'un kolyesini süsleyecek kalınlıkta bir camın da meydana gelebileceği ortaya çıktı. Simülasyonla ilgili olarak Boslough şunları söyledi; “Tutankamon'un kolyesindeki camın oluşması için atom bombasının tesirinin on binlerce katı bir patlamanın meydana gelmiş olması gerekiyor. Şimdi esas soru bu şiddete ulaşacak patlamanın yeryüzündeki kaynağı nedir?” [2]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/tutankhamon_1.jpg

Ailesi

Baba: IV. Amenhotep (Akhenaton) oldu.
Anne: Prenses Kia
Kardeşleri: Smenkhkare
Eşi: Ankhesenpaaten
Oğulları: yok
Kızları: yok [1]
Akhenaton'un ölümünün hemen ardından, bütün ülkeye bu haberi duyurmak için ulaklar çıkartılmıştır. Bu haber, tüm ülkede üzüntü ve endişe yaratırken toplumun değişik kesimlerinde farklı duygular uyandırmıştır. Buna en çok sevinen kesim ise rahipler ve askerler olmuştur. Akhenaton o zamana kadar yapılmış olan süslü mezarların aksine basit bir mezar yaptırmış, süslemelerinde ise karısı Neferriti'nin imgelerini kazıtmıştı. Yapılan araştırmalarda Tutankamon'un babasının Akhenaton olduğu anlaşılmaktadır. Buna rağmen birlikte hiç resimleri kazınmamıştır. Tutankamon birisi hariç hepsi kendisinden büyük olan , altı üvey kardeşi prensesle birlikte kraliyet çocuk evinde büyüdü. Burada resim yapmayı ve kumlu arazide araba sürmeyi öğreniyordu. Babası şehri terk etmediği için kendisi de avlanmaya gidemiyordu. Sarayda bazı olayların kendisinden sakladığını, gelen mektupların gizlendiğini fark etti. Bunların yazılarının kendi yazılarına benzemediğini anlaması geç olmadı. Bu tabletler o zamanın uluslararası dili olan Akad dili ile yazılmıştı. Akhenaton'un ölümü ile kraliyet ailesi son yetişkinlerini de kaybetmiş oldu. Tutanhamon kraliyet soyundan kalan tek erkek çocuk olmasına rağmen henüz on yaşında idi. Yaşının küçük olması sebebiyle sarayda görevli memurlar arasında makam ve mevki kapma savaşı başladı. Bunun en büyük etkeni ise rahiplerden oluşmaktadır. Bu dönemde vezir Ay rahiplerin arasında üstünlüğünü kabul ettirerek diğerlerinden öne çıkar.

Taç giyme töreni için Teb'e yola çıkıldığında Tutankamon ve Anhesenamon ilk defa Amarna dışına çıkmışlardır. Eski Mısır'a döndükleri için yirmi yıldır kullanılmayan saraylar yeniden tamir edilir ve hazır hale getirilir. Tutankamon taç giyme törenini Karnak Tapınağında avluyu dolduran din adamları ve halkın huzurunda yapar.Kısa bir süre sonra kral ve kraliçe Armarna'ya geri dönerler. Fakat babalarının ölümünden sonra şehir eski canlılığını kaybetmiştir , sadece bir yıl kalabilirler. İki yıl içinde kraliyet tekrar Teb'e taşınır. Bir müddet sonra Armarna tamamen boşalır ve kimse kalmaz. Bunun üzerine Armarna'ya işçiler gönderilerek oradaki taş bloklar sökülerek başka projeler için kullanılır. [3]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/death_of_tutankhamon.jpg

Tutankamon'un Ölümü

Dünya tarihinin en büyük arkeolojik keşfinin, “Tutankamon'un mezarının ortaya çıkarılması” olduğu söylenegelir. Oysa ki Tutankamon, Mısır tarihinin çok önemli firavunlarından biri değildir. Ramses hiç değildir. Peki arkeolojik açıdan onu bu denli önemli kılan olay nedir? Genç yaşında hayata gözlerini yuman firavun olmasının etkisi vardır elbette. Onu diğer tüm firavunlardan ayıran esas özellik, mezarı hiç soyulmayan ve tüm hazinesi günümüze kadar ulaşan tek firavun olmasında gizlidir. Yani mezar hırsızlarının gözünden kaçırdığı bir ayrıntı olmasa, Mısır tarihi içinde onca önemli firavun varken bugün Tutankamon'un pek de esamisi okunmayacaktı (Mısır hükümeti, ülkenin tanıtımında Tutankamon'un yüz maskesini kullanıyor.)

Tutanhamun'un mezarını 1922'de İngiliz arkeologu Howard Carter buldu. Mezarında Mısır tarihini aydınlatan belgeler, çok değerli sanat eserleri vardı.
Bazı kaynaklar, bu firavunun rahip tarafından öldürüldüğünü yazar ancak mezardaki mumyanın bulguları ünlü firavunun genç yaşında ölmesi sebebinin bacağındaki kırıklar olduğunu belirtir. Tutanhamun'un zehirlendiği söylentisi de vardır. Mumyasını bulan ve ilgisi olanların da çok yaşamadığı boş rivayetler arasındadır. Gerçekten de bu firavunun çok genç yaşlarda çıktığı tahta yirmili yaşların başında veda ettiği bilinmektedir. bulunanlar arasında Tutankamon'un kolyesini incelemeye alan De Michele değerli bir taş olduğu var sayılan bu kolyenin aslında camdan olduğunu ve Mısır uygarlığından çok daha önce yapıldığını ortaya çıkardı. Söz konusu camın ancak çok yüksek bir sıcaklıkta meydana gelebileceğini, bu sıcaklığa ise yeryüzünde ulaşmanın mümkün olmadığı öne sürüldü. Uzaydan gelen gök taşlarının daha önce gökyüzünde şiddetli patlamalara yol açtığı ve benzer bir patlamanın da Mısır çöllerinde gerçekleşmiş olabileceği belirtiliyor. Ancak, camın bulunduğu bölgede meteora kanıt olabilecek herhangi bir bulgu yok.“Tutankamon'un kolyesindeki camın oluşması için atom bombasının tesirinin on binlerce katı bir patlamanın meydana gelmiş olması gerekiyor. Esas soru, bu şiddete ulaşacak patlamanın yeryüzündeki kaynağı nedir?” [1]

Bilim adamları, Tutankamon'un birçok kişinin düşündüğü gibi öldürülmediğini, av sırasında savaş arabasından düşerek öldüğünü belirttiler. Tutankamon'un 1922′de arkeolog Howard Carter tarafından lahdinin bulunmasının ardından mumyasının 1968′te röntgen cihazından geçirilmesiyle birlikte kafatasında bir çöküntü fark edilmiş ve kafasına vurularak öldürüldüğü düşünülmüştü.

Ancak gelişen tıp cihazları sayesinde yeniden çekilen ayrıntılı röntgenlerde yapılan incelemeler sonucunda Tutankamon'un ölmeden hemen önce bacağının kırıldığı tespit edildi. Mumya üzerinde son yapılan incelemeler ise çocuk kralın atlı arabada ava çıktığında arabadan düşüp bacağını kırarak kan zehirlenmesinden öldüğünü ortaya koydu.[4]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/tutankhamun.jpg

Bir Cinayet Şüphesi

Sonbaharın sonlarında on sekizinci yılını yaşamakta olan Tutankamon, tek başına uyumaya gider. Mısırlı köylüler eşleriyle beraber yatarken Mısır firavunları kraliçelerinden ve haremlerinden ayrı yaşarlardı. Tutankamon, basit eşyalarla döşenmiş bir odada uyumaktadır. Nöbetçilerden kurtularak gizlice odaya girmeyi başaran bir kişi pelerininin altında saklamış olduğu Mısır topuzu diye tabir edilen bir silahla kafasına vurarak yaralar ve geldiği gibi sessizce gider. Ertesi sabah hizmetçiler tarafından yaralı bir şekilde bulunur. Derhal vezir Ay ile karısı Anhesenamon'a haber verilir. Tapınaktan kafa yaralanmalarında uzman olan bir hekim çağırılır. Hekim firavunun kafasının tıraş edilmesi talimatını verir. Tıraştan sonra kafasındaki büyük bir yara görür. Kafasından darbe almış olduğu yerde kemik parçaları yoktu. Hekim aletlerini çıkararak yarayı temizler , fakat iyileşmesi ile ilgili yapabileceği fazla bir şey olmadığını , ölürse kendisinin suçlanacağını anlar ve tedavinin zaman alacağını ima eder. Kraliçe Anhesenamon üzüntü içinde büyücüleri çağırır. Büyücüler tarafından hazırlanan karışımla tedavi edilmeye çalışılır. Önce iyileşmiş gibi görünen firavun bir müddet sonra ağrıları artar ve ölür. Genç kral öldüğünde Krallar vadisinde bulunan ve yeni tamamlanmış olan bir mezara gömülür. Tutankamon'un bedeni mumyalanarak sonsuzluğa hazırlanmıştır.

Mumyalama işlemi fiziksel bir süreçtir. Her aşamasında dini törenler yapılır. En önemli aşaması ise vücudun çürümemesi için bedendeki nemin olduğunca çabuk bir şekilde kurutulması gerekmektedir. Mısırlılar ikinci bir hayata inandıkları için mumyalama işlemi yapmaktadırlar. Bu işlem sırasında yalnız kalbi vücutta kalır , işlevini bilmedikleri beyni atılarak geri kalan bütün organları tekrar dirildiği zaman tam olması için saklanırdı. Mumyalar sargılarla sarılarak süslenmiş tabutlara konur ve mezarında hayatta iken yapmış olduğu olaylar anlatılırdı. Ayinde hayvanlar kesilerek kurban edilirdi. Törenden sonra yemek verilir, kullanılan bütün malzemeler kırılarak bir çukura gömülür. [3]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/tutankhamon_grave.jpg

Mezarı

Eski Mısır firavunlarından (krallarından) Tutankamon günümüze kadar bozulmadan ulaşabilmiş mezarıyla tanınır. Mısır'ın güneyin­de, Luksor yakınlarındaki Krallar Vadisi'nde yer alan bu mezar, 1922'de Lord Carnarvon'un yönetimindeki bir araştırma gezisine katılan İngiliz arkeolog Howard Carter tarafından ortaya çıkarıldı. Eski Mısır'da herkes gibi, ölen krallar da mumyalanır, ölümden sonraki yaşam için gerekli olduğuna inanılan çeşitli yiyecekler, içecekler ve değerli eşyalar­la birlikte gömülürlerdi. Bu yüzden kral mezarlarının bir çoğu sık sık hırsızlarca yağmalanmıştır. Tutanhamon'un mezarı, içindeki bütün değerli eşyalarla bir­likte el değmemiş olarak ortaya çıkarılan ender örneklerden biridir.

Howard Carter bu büyüleyici mezarın en iç bölümündeki odalara ulaştığında, kendi deyimiyle "olağanüstü şeylerle karşılaştı. Tutanhamon'un mumyası iç içe geçmiş üç tabutun içine yerleştirilmişti. Dıştaki iki tabut altın kakmalı tahtadan, en içteki tabut ise som altındandı. Tabutlar daha sonra taştan oyul­muş bir lahde konmuştu. Mumyanın başı kralın yüzüne benzeyen, değerli taşlarla be­zenmiş altın bir maskeyle örtülüydü. Mumya­nın üzerine ve sargıların arasına çeşitli değerli taşlar ve tılsımlar yerleştirilmişti. Eski Mısır' da mumyanın başına yerleştirilen maskenin ölen kişiyi onurlandırmak, ruhlar dünyasına ulaşmasını kolaylaştırmak, ölen kişiyi kötü ruhlara karşı korumak ya da ölen kişinin ruhlar dünyasıyla ilişki kurmasına yardımcı olmak gibi işlevleri olduğuna inanılırdı.

Mezarda, lahdin bulunduğu odadan başka üç oda daha vardı. Bu odalarda heykeller, yataklar, sandalyeler, sandıklar, kutular, bir savaş arabası, silahlar, elbiseler, mücevher­ler, tıpkı gerçek yaşamdaki gibi ölümden sonraki yaşamda da gerekli olacağına inanılan çeşitli eşyalar, gereçler, şarap ve yiyecekler bulundu. Altın ve değerli taşlarla bezenmiş mobilyaların en güzel parçalarından biri de aslan başlarıyla süslenmiş, altın kaplama ah­şap bir tahttı. Buluntular arasında en ilginç parçalardan biri de hâlâ çalınabilir durumda olan basit bir trompettir. Bu paha biçilmez hazine M.Ö. 14. yüzyılda Eski Mısır'da kralların ne kadar zengin ve görkemli bir yaşam sürdüğünü göstermektedir. Ne var ki, Eski Mısır'daki öteki kral mezarlarıyla karşılaştırıldığında Tutanhamon'un mezarının sıradan bir kral mezarı olduğu söylenebilir. Mezardan çıkan buluntuların çoğu Tutanhamon'un sağ­lığında kullandığı özel eşyalardır. Yapılan inceleme ve araştırmalar bize Eski Mısırlıların günlük yaşantıları, alışkanlıkları ve geleneklerine ilişkin önemli bilgiler sağlamıştır.

Kral Tutanhamon'un mezarından çıkan buluntular Kahire'deki Mısır Müzesi'ne kondu. Ama mumya ve lahit Luksor'da kaldı. Tutanhamon Eski Mısır'da yaklaşık 200 yıl hüküm süren 18. hanedandan (M.Ö. yaklaşık 1539-1320) geliyordu. Tahta çıktığında henüz dokuz yaşındaydı; bu yüzden ülke yönetimini firavun naibi ve baş rahip Ay ile başkomutan Horemheb üstlendi. 10 yaşlarındayken krallı­ğını yasallaştırmak amacıyla, yönetimi sırasın­da Güneş tanrısı Aton'a dayalı tek tanrılı bir din oluşturmaya çalışan Kral Akhenaton'un üçüncü kızıyla evlendi. Tutanhamon hükümdarlığının ilk üç yılında önce Akhenaton'un benimsediği dinsel görüşleri değiştirmek ve tanrı Amon'a dönülmesini sağla­mak amacıyla, doğduğunda kendisine verilen Tutankaton adını Tutanhamon olarak değiştirdi. Eski tapınakları açtırdı, Amon rahiplerine ayrıcalıklarını geri verdi. Başkenti bugün Kahire yakınlarında bir kent olan Menfis'e taşıdı. Tutanhamon'un 18 yaşındayken bek­lenmedik bir biçimde ölümü ülkede şaşkınlık yarattı. Cenaze hazırlıkları acele bir biçimde yapıldı. Bazı uzmanların ileri sürdüğüne göre Tutanhamon Ay'ın kendisi için yaptırdığı mezara kondu. Tutanhamon'un Eski Mısır'ın siyasal tarihinde önemli bir yeri yoktu. Hatta mezarının yeri bile unutulmuştu. 20. hanedan döneminde mezarın üzerine VI. Ramses'in mezarı yapılmıştı. Eğer mezarı bulunmasaydı birkaç uzman dışında adını kimse bilmeyecekti. Mezarının el değmemiş bir biçimde ortaya çıkarılmış olması Tutan­hamon'un günümüzde adından en çok söz et­tiren firavun olmasını sağladı.

Eskiden Tutanhamon'un mezarına giren kimsenin, kutsal olan bir şeye saygısızlık ettiği için ceza olarak beklenmedik bir biçimde öleceğine inanılırdı. Lord Carnarvon'un me­zarın bulunmasından yaklaşık beş ay sonra sivrisinek ısırması sonucu ölmesi bu boş inan­cın yeniden canlanmasına yol açtı.[6]
Tutankamon'un mezarı krallar vadisi'nde yer almakta dır.Tutankhamun'un mumyası haricinde mezardan çıkarılanlar Kahire müzesinde sergilenmektedir. Mezar diğer mezarların görkemi yanında sönük kalır. Bugün bile bunun nedeni bilinmemektedir. Sanki Tutankamon aceleyle gömülmüştür. Araştırmacılara göre mezar bir soylu için hazırlanmaktaydı fakat o sırada Tutankamon ölünce aceleyle buraya gömdürüldü. Tutankamon'un mezarı iki odadan ve ilk odaya inen bir merdivenden oluşmaktadır. İlk odada bir at arabası, Tutankamon'un tahtı ve bunlar gibi Tutankamon'un hayattayken kullandığı paha biçilemez eserler bulunmuştur. Bu oda bulunduğunda, odanın Krallar Vadisi'nde yer almasından dolayı, bir mezar olması gerektiğini düşünen Howard Carter ve arkadaşları odanın duvarlarına vurarak duvarın arkasındaki boşlukları aradılar. Sonunda bir boşluk bulundu ve duvar kırıldı. Duvarın arkasındaki bir odada, yeni bir oda gibi görünen kocaman bir tahta kutu vardı. Kutu mühürlüydü. Howard Carter, mührü hayatında gördüğü ve göreceği en güzel şeyi görmüştü. Bir lahitin içindeki som altından tabut mum ışığında bile parlıyordu. Mükemmel Mısır işçiliği bu fazla bilinmeyen firavunun mezarında bile tüm gösterişiyle parlıyordu. Howard Carter bu keşfi ile kendisine iyi bir kariyer sağlasa bile fakirlik ve unutulmuşluk içinde ölürken cenazesine bir iki kişi dışında kimse katılmamıştır. Ayrıca mezara giren kişilerin ateşli bir hastalıktan teker teker ölmesi de firavunun laneti adında bir hurafe başlatmıştır.[1]

Mezarındaki Meyveler

Mısır'da firavun Tutankamon'un mezarında 3 bin yılı aşkın ve göreli iyi korunmuş 8 sepet meyve bulundu.Mısır Eski Eserler Yüksek Konseyi'nin açıklamasında, arkeolojik keşfin, Konsey Başkanı Zahi Havas başkanlığında bir Mısırlı arkeolog ekibi tarafından, Krallar Vadisi'ndeki Tutankamon mezarının hazine odasında yapıldığı belirtildi. 50 cm boyundaki sepetlerde bulunan ve Eski Mısır'da ölülere sunulan bir tür hurma olan palmiye meyvesinin hala iyi durumda bulunduğunu belirten Mısırlı arkeologlar, buradaki kazılarda ayrıca 20 adet bir metre yüksekliğinde armut biçimli kaplara rastlandığını, bunların firavunun öteki dünyaya yolculuğu için erzakla doldurulmak üzere konulduğunu düşündüklerini kaydettiler.[5]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/king_tut.jpg

Tutankamon'un Yüzü Bilgisayarda Yeniden Canlandırıldı

Eski Mısır firavunlarından Tutankamon'un mumyası tomografi ile taranarak yüzü bilgisayarda yeniden yapılandırıldı.

Tutankamon'un bilgisayarda yaratılan resmi, firavunun Eski Mısırlı ressamlar tarafından yapılan portrelerine şaşırtıcı bir benzerlik gösteriyor. Eski Mısır'da bebek yüzlü olarak resmedilen firavunun robot resmi de ergenlik çağında bir genci andırıyor. Tutankamon 18 yaşında nedeni belirlenemeyen bir şekilde ölmüştü.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/tutkamhammne_3.jpg

BEBEK YÜZLÜ FİRAVUN

Bilgisayarda oluşturulan resim ile 1922 yılında İngiliz antropolog Howard Carter'in firavunun mezarında bulduğu altın heykel arasındaki ciddi benzerlik bilim insanlarını şaşırttı. Uzmanlar bunu Eski Mısır'da resim sanatının son derece ilerlemiş olmasına bağlıyor.

Bilgisayar resminde, Tutankamon sakalsız yüzü, yumuşak hatları, küçük çenesi ve çocuksu görüntüsüyle dikkat çekiyor. Tutankamon göz kalemiyle yüz hatlarını güçlendirmek makyaj yapıyordu. Tutankamon'un güçlü ve uzun üst dudağı, firavun hanedanının kalıtsal bir özelliği olarak kabul ediliyor.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/tutface.jpg

1.700 ADET RESİM ÇIKARILDI

Fransız, Mısırlı ve ABD'li bilim insanlarının katıldığı çalışmada, 3300 yıl önce yaşamış olan firavunun tomografiden elde edilen bin 700 adet görüntüsü harmanlandı. Mısır Antik Tarih Konseyi Zahi Havas, elde edilen nihai fotoğrafın Tutankamon'un Güneş Tanrısı olarak resmedildiği rölyeflerdeki portrelerine benzediği belirtti. Firavun Tutankamon'un öldüğü sırada sağlıklı olduğu ve 1.68 metre boyunda olduğu belirtildi.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/final_digital_face_cip.jpg

AYAĞINDA KANGREN VARDI

Firavunun mumyası 5 Ocak 2005'te mezarından çıkarılarak tomografisi çekilmişti. Tomografi çalışmaları bir yana, bilim insanları 9 yaşında tahta çıkan Eski Mısır'ın bu firavununun esrarengiz ölümünü aydınlatamıyor. Bilim ekibi Tutankamon'un başına sert bir cisimle vurularak öldürüldüğünü savunan teoriyi doğrulamaya yönelik bir kanıt bulamadı. Ancak genç firavunun ölümünü açıklayacak yeni bir bulguya ulaşıldı.

Tutankamon'un sol bacağını kırdığı ve kırığın deriyi yırtarak bir yara açtığı belirlendi. Bilim ekibi, firavunun bu yaradan enfeksiyon kapmış olabileceğini veya kırığın kangrene dönüşmüş olabileceğini vurguluyor.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/wood-box2.jpg

ÖLÜMÜ SIR PERDESİ

Tutankamon'un bedeninin 1968'de röntgeni çekilmiş ve kafatasında bir çatlak tespit edilmişti. Bu bulgu firavunun başına vurularak öldürüldüğü şeklinde yorumlanmıştı. Tutankamon'un, kendisinden önceki firavunun lağvettiği çoktanrılılığı geri getirmeye çalıştığı için öldürüldüğü sanılıyor. Bir diğer açıklama da, genç firavunun kendinden sonra başa geçen başkumandanı Ay tarafından öldürüldüğünü ileri sürüyor.[7]

Beyazdut
22-10-10, 22:12
Ebers Papirüsü http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/papyrus_ebers.png

Ebers Papirüsü

Papyrus of Ebers

Ebers Tıp Papirüsü, M.Ö. 1550 yıllarında yazıldığı sanılan ve Mısır'da bulunan bir yazmadır. George Maurice Ebers tarafından Teb kentinde bulunmuştur. Papirüs, adını; kendini 1873 [Kimi kaynaklarda 1862] yılında dünyaya duyuran Eski Mısır uzmanı George Maurice Ebers'ten almıştır.

Eski Mısır'a ait, tıp bilgileri içeren en eski ve en önemli yazmadan biridir. Diğeri ise MÖ 1300'lü yıllara ait Brugsch Papirüsü'dür. İçerdiği yaklaşık 700 reçete ile eski çağ hekimliğine ışık tutan Ebers Papirüsü, Teb kentinde bir mumyanın kucağında bulunmuştur ve bugün Leipzig Müzesi'nde korunmaktadır.

Timsah ısırmasından, ayak tırnağı ağrısına kadar çeşitli tedavileri anlatan, sinek, fare, akrep gibi zararlılardan arındıran reçeteler ile pek çok büyü formülünü içerir.

Dolaşım sistemi, kan damarlarının tüm vücudu sardığı, kalbin kanı dağıtan bir merkez olduğu gibi bilgileri içermesi, o dönemde tıbbın ulaştığı seviye hakkında şaşırtıcı ipuçları vermektedir.[1]

Papirüs, hastalıklarda cinleri uzaklaştırmak için yapılan büyülerle doludur. Cin tutmasının, Eski Mısırda Patolojinin temelini teşkil ettiği bilinmektedir. O zaman, ilacın kullanılmasındaki talimat “Hoş geldin ilaç, mideme dokunan şu kötülüğü çıkar” diye başlar ve “şu çok iyi gelir” diye biter. Ağız ve diş hastalıklarıyla ilgili birkaç reçete aşağıda verilmiştir:

Ebers papirüsündeki reçetelerde bahsedilen diş hastalıklarının tanınması güçtür. Bazı reçeteler çürük dişi doldurmaya yarayan, pek az dayanıklı geçici dolgu maddelerine benzer. Bunlardan nasıl bir fayda umulduğu da merak konusudur. “Çürük dişleri kapamak için gerekli reçetede Mimi (7) unu, Nübya toprağı-1; bal-1; diş doldurulur. Çürük dişi kapamak için başka reçete: Terebentin reçinesi-1, Nübya toprağı-1, yeşil zamk, havanda dövülerek dişe konur. Diğer reçete: Su-1, saam (bitki)-1, aynı şekilde hazırlanır.

Lefebre, “dişlerde ülser” diye tercüme edilebilen “Benout” hastalığının diş çürüğünden ayrı bir hastalık olduğunu öne sürer. Bunlar aynı şeyler olabilir. Çünkü 745 no'lu reçete bir diş dolgusunu vermektedir. Bundan öncede bu hastalık anlatılmıştır. Ağrılı bir diş ülseri ve diş etlerini kapamak için reçete: inek sütü-1, taze hurma-1, kuru keçiboynuzu-1, avluya bırakmalı ve sonra dokuz gün çiğnemeli (Eb.no.746). Dişlerde ülserden dolayı görülen tahribatı kapamak için bir reçete daha: Cinnamome-1, zamk-1, yağ-1. Bununla sarmalı (Eb.no.563).Dişlerdeki ülseri iyileştirmek ve dişlerini doldurmak için: Rezene-1: Yalancı çınarın meyvesi (çizilmiş olacak)-1, anus-1, bal-1, terenbentin reçinesi-1, 1: su-1: Bu ilaç, gece soğuğa bırakılacak ve sonra çiğnenecek (Eb.no: 554).

“Dişlerin sağlamlaştırılması” dişlerin olduğu kadar periodontal lezyonların ilerlemesini durdurmağa yarıyordu. Çiğnenen preparat da muhtemelen bu rahatsızlık için kullanılıyordu. 749 no'lu reçetenin muhtevası araştırıcıları yanıltmaktadır. Dişeti kemirilmesinin tedavisi için reçete: Gebout bitkisi-1/32; Kolokent-1/64; zamk-1/16; yalancı çınarın meyvesi-1/8; anason-1/32. Bu posyon gece doluncaya bırakılacak ve sonra ağız dört gün çalkalanacak (1). Ayrıca:

- Çürükleri doldurmak için, güherçile, sarı aşı boyası ve bal karıştırılır ve çürük diş doldurulur.

- Dişetinin iltihabı hastalığı için yalancı çınar ağacının meyvesi, fasulyesi, bal ve mabasit, öğütülür ve dişetine sürülür.

- Ağız kokusu için, günlük, çam fıstığı tanesi, kokulu meşe, tarçın kabuğu, tanin, Fenike kamışı. İnce döğülür, balda ezilir pişilerek pastil haline getirilir. Kadınlar tütsü yaparlar ve ağıza tutulan duman kokuyu giderir.

- Diş sürme, güçlükleri, çocuğa veya annesine pişmiş fare yedirilir. Farenin kemikleri de çocuğun ensesine yedi düğümlü kumaş parçasına sarılarak yerleştirilir.

Görüldüğü gibi bu papirüs Eski Mısır tababetinin sihirsel ve amprik yanını açıklamaktadır.[2]

Ebers Papirüsü ve Eski Mısır'da Tıp İlmi

Mısır'da tip ilmini ortaya çıkaranlar gene rahiplerdir. Çünkü ilahlardan çare uman hastalar, mabetlerde rahiplerin tedavisine muhtaç olmuşlardır. Bunu meslek edinenler de olmuş ve bunlar sarayda önemli yer işgal etmişlerdir. Mısırlılar çok mükemmel doktorlar yetiştirmişlerdir. Doktorlar devlet memuru olduklarından hastaları ücretsiz muayene ederlerdi.

Doktor yetişmesi için okullar olduğu bilinmektedir. Sais ve Heliyopolis'te bulunan bu türden okullar bulunmuştur. Sais okulunun direktörüne ait belgeye 4. sülale zamanından itibaren rastlanır ve bu kişi “Doktorlarin En Büyüğü” unvanını taşımaktadır. Heliyopolis'teki Osiris okuluna bağlı olan bir sanatoryum direktörüne ise “Büyük Peygamber” denilmektedir. Bu meşhur doktorların mezarları arasında “Hwy” adlı doktorun unvanı, “En Büyük Peygamberlerden” olarak kaydedilmiştir. Ebers Papirüsü'nde ise, ayni doktorun göz hastalıkları için bir ilacın mucidi olduğu yazılmıştır.

Tip ilmini 3 temel üzerinde incelemek mümkündür:


İnsan vücudu ve fonksiyonları üzerinde bilinenler.
Hastalıkların çeşitleri ve tedavileri.
Hastalıklardan korunma çareleri.
Bu temelleri inceleyebilmek için elde 5 tip belgesi vardır ve hepsi de MÖ 2000. yıla aittir.

Ayrıca MÖ 28. yy 'da bir ölüm olayı dolayısıyla bulunan bir metinde doktorluğa ait yazılar bulunduğu gibi,bir başhekimin varlığı da haber verilmektedir. Olay şöyledir:

“Kral Neferkere, Thebes yapılmakta olan inşaatı gezmeye gitmiş, bu esnada baş mimar Veshptah birdenbire cansız olarak yere düşmüştür. Hükümdar derhal kütüphaneden tıbbi yazıları ve aynı zamanda başhekimleri getirtmiştir. Onlar, baş mimarin ölmüş olduğunu bildirmişlerdir.”

Bundan anlaşıldığına göre, M.Ö. 3000 başlarında tıbbi metinler, kütüphanelerde saklanmaktadır. Bunlardan hiçbiri günümüze kadar gelmemiştir.

İnsan Vücudu ve fonksiyonları Üzerine Bilinenler

Mumyacılığın ilerlemiş olduğu bu devirde, insan vücudu hakkındaki bilgiler konusunda pek ileri gidilmediği anlaşılıyor. Çünkü mumyacılıkla uğraşanlar, doktorluktan ayrı olan bir sınıf oluşturuyorlardı. Kadavra ile doğrudan doğruya temas halinde olan bu insanların oluşturduğu sınıf aşağı sayılıyordu. Onun için insan vücudu içinde olan organlarla doktorlar pek az ilgilenmişlerdir. Diğer taraftan insan cesedi üzerinde incelemeler yapmak, din bakımından men edilmişti. Bu yüzden doktorlar anatomiden ziyade, yasayan insanları baz almışlardır. Kalp ve bağırsakları zekanın merkezleri farz ederlerdi. Buna mukabil iskeletteki kemiklerin başlıcalarını, hemen hemen aslına uygun tarzda tasvir etmişlerdir.

Ebers papirüsüne göre doktor, hangi organını tutarsa orada kalbin hareketini ve varlığını hissederdi. Kan damarları temiz hava ile şişerek düzenli çalıştığı kabul edilirdi. Bununla birlikte kirli hava, bu damarları katılaştırır, tıkar ve işitirdi. İşte böyle anlarda doktor ilaçlarla bu durumu yatıştırır, onlara canlılık ve elastikiyet verirdi.

Ölüm anında ise, bu hayat verici ruh, canla beraber çekilir, kan hava almaktan mahrum olunca pıhtılaşır ve damarlar böylece boşalarak nefesten kesilen canlı mahluk yok olurdu.

Hastalıkların çeşitleri; Yaralar ve Tedavileri

Eski Mısır halkının hastalıklarıyla, simdi Mısır'da yasayan insanların hastalıklarıyla hemen hemen benzemektedir.

Papirüslerdeki yazılara ve mumyaların incelenmesinden çıkan neticelere göre; göz hastalıkları, kemik veremi, çocuk felci, anemi, çiçek, romatizma, apandisit, mide, karin ve mesane hastalıkları, bacaklarda varis, ülser ve çıbanlar, Nil çıbanı ve sara nöbetleri, diş çürümeleri ve daha bir çok hastalıklara Eski Mısırlılar maruz kalıyorlardı.

diş hastalıkları, en eski mumyalar üzerinde tespit edilmektedir. Ancak daha sonraki devirlere ait olanlarında tedavinin daha çok tatbik edildiği görülmektedir. Bu da tıbbın ilerlediğini gösterir.

Bütün bu saydığımız hastalıklar ve yaralar, tıbbi metinler olan papirüslerde yazılmıştır. Mesela Smith Papirüsü'nde bir hastalık için söyle bir metot kullanılmaktadır:

İlk önce, teşhise göre hastalığın genel adi ve bu hastalık için yapılacak isler. İkinci olarak, tıbbi inceleme. Burada daima aynı formülle başlanmaktadır:

"Eğer söyle bir hastalığı olan adamı tetkik edersen....”

Bu kısımda, hastalığın gösterdiği bütün arızalar sıralanmaktadır. Üçüncüde, teşhis hastalığın adı “Bir hasta ki şu çeşit hastalıktan rahatsızdır”. Dördüncü olarak, Pronostik. Burada doktor tarafından üç formül kullanılmaktadır: “Tedavi edebileceğim hastalık. Mücadele edebileceğim hastalık. İyi edilemeyecek hastalık”. Beşinci olarak, tedavi meselesine gelmekte ve bir takım açıklamalar ve tavsiyeler sıralanmaktadır.

Bu gibi durumlardan dolayı Mısır doktorları, pek çok ilaçlar veriyorlardı. Ebers Papirüsü, bir çok hastalık durumu için 700 ilaç tavsiye etmektedir. 11. sülaleden bir kraliçenin mezarında bir ilaç kutusu içinde küçük ilaç kasıkları, kurumuş ilaçlar ve çeşitli bitki kökleri bulunmuştur. Ramses'in Hattusil'e yazdığı mektupta, bir doktorla beraber şifalı otlar gönderdiğini bildirmektedir.


İlaç yapılan maddeler şunlardır:
Her türlü bitkiler ve ağaçlar. Bunlar en basit otlardan en büyük ağaçlara kadar sayılabilmektedir.
Mâdenî cinsten olanlar, deniz tuzundan her türlü maden ve taslar. Mesela metinlerde Memfis taşının bazı özellikleri olduğu yazılmış ve vücutta hasta bir kısma konulduğu zaman ağrı hissettirmeden cerrahi bir ameliyatın kolaylıkla yapıldığı kaydedilmiştir.
Hayvanların bazı organları, çiğ et halinde veya taze kurutulmuş kanları da ilaç olarak kullanılmıştır. Mesela kertenkele kani, domuzun dişleri ve kulakları, kaplumbağa beyni, loğusa kadının sütü en ilginç olanlarıdır.
Hastalıklardan Korunma Çareleri

Mısırlılar çeşitli tedbirler almışlardır. Mesela kanalizasyon yapmışlardır, böylece halkı bir çok hastalıktan korumuşlardır. Halkın sik sik yıkanmalarını temin edecek surette tedbirler alınmıştır. Dini inanışlara göre Mısırlıların oturdukları yerin, yedikleri şeyin temiz olması şarttı. Temizliğe çok önem verenlerden biri de rahiplerdi. Saçlarını her üç günde bir kesen rahipler, iki defa gündüz ve iki defa da gece yıkanmaya mecbur tutulmuşlardır. Beyaz elbise giyen bu insanlar, temiz olmadığı sayılan domuz eti ve fasulyeyi yememeleri gerekiyordu. Suyu ise ya kaynatılmış ya da filtre edilmiş olarak içerlerdi.

Bazı yazarların (W.Durant 1937 s.236-237) verdiği bilgilere göre, sağlıklarını korumak için devamlı vücutlarını yıkarlar, oruç tutarlar veya her gün bazen de her 3-4 günde bir midelerini ve bağırsaklarını boşaltırlardı. Çünkü vücuda yaramayan fazla gıdaların hastalığa yol açacaklarına inanıyorlardı. Herodot'a göre Mısırlılar Lidyalılardan sonra en iyi sağlık kurallarına uyan insanlardır.

Tıbbi papirüslerde kadın hastalıkları ve doğumu ilgilendiren metinler de bulunmuştur. Fakat çoğu sihir formülleriyle doludur.

Mısır mitolojisinde sağlığı koruyan ilahlar da vardır. “Toth” bunların başında gelir. İlahe “Seshet”: kadın Hastalıklarını, “Seth”: Beyin Hastaliklarınının koruyucusudur. bunların başında “Imhotep” tıp ilminin başlıca temsilcisi sayılmaktadır.[3]

Beyazdut
22-10-10, 22:14
Edwin Smith Papirüsü

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/edwin_smith_papyrus.jpg

Edwin Smith Papirüsü

1862'de Edwin Smith tarafından Teb şehrinde bulunan cerrahi papirüs, bilinen tıbbî dokümanların en eskisidir. M.Ö.2000 yıllarına aittir. Papirüste baştan ayağa sıra ile 40 kadar cerrâhî hastalık tedavisi ile bazı anatomik bilgiler verilir. Travmatizmalar, bu papirüste çok güzel anlatılmıştır. Mesela dudak yaralanmaları, evvela taze et tatbikinden sonra sütürle tedavi edilmektedir. Alt çene lüksasyonunda redüksiyon tekniği ise çok mükemmel olarak târif edilmiştir. Zaten bu teknik o devirden beri hiç değişmemiştir:

Bir alt çene çıkığı ile ilgili tavsiyeler. Eğer ağzı açık kalmış ve kapatamayan bir şahsı tedavi etmen gerekiyorsa, başparmaklarınla alt çeneyi içeriden, diğer parmaklarınla da dışarıdan kavrarsın. Çeneyi aşağıya çekerek geriye doğru it. Böylece yerine oturmuş olur.

Metinde bulunan 48 vakanın 27'si, başla ilgilidir. 3 vaka çeneler, 2 vaka alt çene ve bir vaka ise üst dudakla ilgilidir. Her vakanın adı, muayenesi, tanısı, tedavisi (mümkün, muhtemel veya imkansız şeklinde) üçe ayrılmış ve tedavisi sırasıyla verilmiştir.

15. vaka: Üst çenesinde ve yanağında perforasyonu olan birisini tedavi edebilirim.

Tedavi: "Inru" ile sararım (Inru, bugün bilinmeyen bir mineraldir) sonra, yağ ve bal ile iyileşinceye kadar her gün pansuman yaparım.

25. vaka: Sarkık bir alt çene (burada günümüzde de uygulanan alt çene çıkığının tedavisi açıklanmaktadır).

"Alt çenesi sarkık bir kimseyi muayene edersen, ağzının açık olduğunu ve kapatamadığını görürsün." denir ve yukarıda verilen tedavi anlatılır.

Dil hastalıklarını gidermek için, ağız sütle çalkalanır ve tükürülür. Başka reçete de hasta dili iyileştirmek için sığıryağı, inek sütü ve taze ekmekle gargara tavsiye edilir.

Hasta dişleri tespit etmek için, ammi tozu, Nübiya toprağı ve bal karışımının dişeti arasına doldurulması tavsiye edilmektedir [1]

Edwin Smith papirüsü şüphesiz ki eski Nil vadisinde tıp konusundaki en önemli dokümanlardan biridir. Smith, metnin ne konuda olduğunu hemen anlamış ve daha sonra da detaylı olarak tercüme etmiştir. 1906 yılında ölümünden sonra, kızı papirüsü tamamıyla New York Tarih Cemiyetine bağışlamıştır. Papirüs halen New York Bilimler Akademisi koleksiyonundadır.
James Henry Breasted, 1930 yılında papirüsü tıpkıbasım, suret, İngilizce tercüme, yorumlama ve takdim şeklinde yayımlamıştır. Breasted'in tercümesi türü içinde bu güne kadar yapılmış tek tercümedir.

Papirüs, 187. paragrafa kadar, tıbbî rahatsızlıkları tedâvi edici reçeteleri listeleyen, nispeten standart bir form takip eder. 118-207 arası paragraflar, "mide kitabı"nı içerir.

208-241 arası paragraflarda kalp konusunda bilimsel incelemeler yer alır.

242-247 arası paragraflar, çeşitli tanrılar tarafından bizzat yapılmış ve uygulanmış olduğuna inanılan ilaçları içerir.

Takip eden bölüm, baş (beyin) hastalıkları ile devam eder ve 250. paragraf, migren tedavisiyle ilgili meşhur bir metinle devam eder.

251. paragrafta, bir hastalıktan ziyade bir ilaç üzerinde durulmaktadır.

261-283 arası paragraflar idrar akışı ile ilgilidir. Bunu, "kalbi besleyen" ilaçlar bölümü takip eder.

305-335 arası paragraflarda genew hastalığı ve çeşitli tip öksürükler için ilaçlar bulunmaktadır. [2]

M.Ö. 2000 yıllarına ait papirüslerinde kalp, bütün organların merkezi olarak kabul ediliyordu. Mısırlılarca, sinir sisteminin yaşamsal önemi ve işlevi bilinmemekle birlikte, yazılı tarihsel kayıtlarda geçen en eski “Beyin” ifadesi M.Ö. 1300'lerdeki “Edwin Smith Papirüsü”nde geçer. Bu kayıtta beyin kelimesi sekiz kez geçer ve kafa kemiğinde kırık olan iki hastanın tanısı, klinik seyri, tedavisinden bahsedilir. M.Ö. 600'larda, bütün vücut kanalları ve damarlarının kalbe bağlı olduğuna inanılıyordu. Bu doğruydu; ancak, yanlış bir çıkarım olarak, kalbi bütün düşüncelerin merkezi olarak kabul etmişlerdi. Kişinin yapıp ettiklerinin kayıtlı olduğu kalp bu nedenle tüy ile karşılıklı teraziye konuyordu. Edwin Smith Papirüsü'nde şöyle yazar: “Eğer boyun incinmesi almış bir kişiyi muayene ederseniz... ve her iki kol ve ayağında hissin kaybolduğunu, bunları hareket ettiremediğini ve onun idrarını tutamadığını tespit ederseniz... Bu bir boyun omurgasının yer değiştirmesinin neden olduğu omurilik kesilmesinden dolayıdır. Bu tedavi edilemeyen bir durumdur...” [3]

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/kp-hieratic.jpg

Beyazdut
22-10-10, 22:15
Eski Mısır, Beni İsrail, Kavm-i Etrak ve Apis Öküzü


http://www.bible-history.com/sketches/ancient/apis-bull-egypt.jpg


Eski Mısır, Beni İsrail, Kavm-i Etrak ve Apis Öküzü

Ba-ka-ra, yarmak, ayırmak, izah etmek ve araştırmak, anlamında Arapça bir fiildir. El-bakara ise, manda, sığır, inek, düve, öküz (tosun) anlamında Arapça bir isimdir.(1) Sığır cinsine bakara denilmesinin hikmeti ise geçmişte ve halen (!) bu hayvanların tarım sektöründe çiftlik yaparken toprağı sürüp yarmasıdır.(2)

Tasavvuf ilminde Bakara, çile çekme kabiliyeti kazanan ve süfli arzulardan kurtulmaya elverişli hale gelen nefis anlamındadır. (3)

Tefsir ilminde ise Bakara, Kur'ân-ı Kerim'in ikinci ve en uzun sûresidir. Sûrenin biri senam (Zirve), diğeri zehra (parlak beyaz) anlamında iki de lakabı vardır. Medine'de inen Bakara Sûresinde iman esasları, insanın yaratılışı, kıblenin değişmesi, namaz, oruç, hac, sadaka, boşanma, neseb, nafaka, borçların kaydedilmesi (noterlik) gibi pek çok konu izah edilmiştir. Sûrede zulüm ve fitnenin sürüp gitmesinin savaştan daha büyük bir tehlike olduğu belirtilmiştir. Kur'ân’ın metin itibariyle en uzun ayeti (282) de Bakara sûresindedir. Tesbihatta okuduğumuz Ayetel Kürsi sûrenin 255’inci, Amenerrasûlü diye bildiğimiz mirac hediyeleri de sûrenin son iki ayetidir. Sûrenin "Elif... Lâm...Mîm rumuzuyla, sanki el - malum-ul - mechul, (bilinmeyen bilinen)'ün kısaltılmış şekliyle başlayıp, sen mevlamızsın (bizim dostumuz sensin) kafirlere karşı bize yardım et" dua ve cümlesiyle bitmesi çok ilginçtir. (4) Bu ülkede yaklaşık 20.000 camide her gün yatsı namazından sonra okunan ve milyonlarca müslüman insanın bilerek veya bilmeyerek sonunda söyledikleri "Âmin" sadaları umarım Arş'a yükselmiştir. Değilse ülkenin destanını yazanların torunlarına Ebu Cehil bostanı (karpuzu) yedirecekler. Sûrenin fazileti hususunda peygamberimiz (SAV): "Aklı başında bir adam görmedim ki, Bakara Sûresinin sonundaki bu ayetleri okumadan uyusun. Her kim geceleyin Bakara Sûresinden bu iki ayeti okursa ona yeter. (5) Kim evinde gece ve gündüz Bakara Sûresini okursa oraya şeytan üç gün üç gece giremez" (6) buyurmuştur.

Sûreye Bakara isminin verilmesine sebep olan olaya gelince, olay Yahudilerin, Musa (AS) döneminde işlenmiş faili meçhul bir cinayeti aydınlatmak için kestikleri buzağının kemiği ile katilin yakalanma hadisesidir. Birçok faili meçhul cinayetleri aydınlatmada bize ışık tutacak Bakara Sûresinin 67-74. ncü ayetlerine birlikte göz atalım.

Ayet 67- Bir zaman da Musa (AS) kavmine: "Allah size herhalde bir (sığır) inek boğazlamanızı emrediyor" demişti. Onlar: "Bizi eğlence mi ediniyorsunuz? (Bizi alaya mı alıyorsunuz?)" demişti. Musa AS da: "Ben cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım." demişti. (40) Firavunların idaresi altında bulunan Mısırlılarca (Bu günde uzak (!) doğu ülkelerinin bazılarında olduğu gibi) sığır mukaddes bir hayvandı. Her yıl İspanya'da düzenlenen Arenalar da, yenilen taranaların da aslı buna dayanır. Ona taparlardı. Bu adet İsrail oğullarına Mısırlılardan geçmişti. Zamanla İsrail oğulları da küfürleri yüzünden (Hz. Musa'nın nübüvveti ve mucizelerini inkar ve Tevrat'ın ayetlerini reddettiklerinden) özlerine buzağı bir su gibi içirilmiş (buzağı sevgisi kalplerine sindirilmişti) ve iyice işlemişti. (Bakara 93) Musa (AS) kendisine gelen vahiyle Allah'tan başka hiçbir şeye tapınılmayacağı inancını kökleştirmek ve batıl akideyi gönüllerden söküp atmak ve bir de ölüyü dirilttikten sonra katilin adını ona söyletmek mucizesini göstermek için öyle emretmişti.(8)

Ayetin tefsirinde: Beni İsrail; "Çok tuhaf, sen bizimle alay mı ediyorsun" demişlerdi. Acaba neden böyle demişlerdi. Deniliyor ki; Allah'ın bakara kesmeyi emretmesini akılları almadı. Buna bir sebep bulamadılar, bir ilişki kuramadılar. Böyle olması ise bu emrin onlara henüz Mısır'da iken ve Hz. Musa'nın peygamberliğinin ilk zamanlarında verilmiş olmasına işaret eder. Firavun kavmi olan putperest Mısırlıların APİS öküzüne taptıkları ve boğanın, bunların en yüksek mâbutlarını temsil ettiği, tarihî rivayetlerden olduğuna göre, sığır kurban etmek, o zaman İsrailoğulları üzerinde şiddetle hâkim olan firavun kavminin taptığı tanrıları boğazlamak demek olacağı için, İsrailoğulları açısından Mısır'da iken, bir ihtilal anlamına gelen böyle bir müthiş emir, elbette kolayca yerine getirilebilecek bir emir ve tasavvuru mümkün bir iş değildi. (9)

Rivayete göre, Yahudilerden asilzade zengin bir zat, bir an evvel malvarlığına konmak için (Nesim Malki cinayeti gibi biricik oğlu) kardeşinin oğulları (yeğenleri) tarafından bir gece öldürülmüş ve cesedi başka birisinin kapısının önüne bırakılmıştı. Maktulün yakınları ve emniyet güçleri olayın sır perdesini aralayamamış ve katil bulunamamıştı. Bilâveled maktulün babasının mirasına konmak için işlenen fail-i meçhul cinayeti aydınlatmak için maktulün tarafları çözüm için Hz. Musa AS'a gelmişlerdi. Bu faili meçhul cinayeti işleyen şebekenin açığa çıkması için bir nevi Hz. Musa'dan mucize istemişlerdi. Musa (AS)’da bunun karşılığında kendilerinden kalplerinde gizli sevgi besledikleri putperestlikten vazgeçmelerini ve dünyayı temsil eden altına olan aşırı temayüllerini terk etmelerini istemiştir. Dilerseniz aralarında geçen konuşmalara ayetlerle devam edelim.

Ayet: "(Ey Musa !) .. Bizim için Rabbine dua et de onun (o ineğin) ne olduğunu (kaç yaşında olacağını) bize iyice açıklasın." dediler.

Musa (AS)'da: "(Ey kavmim !) Allah diyor ki o (inek) ne çok yaşlı, ne de pek genç değil, ikisi ortası (dinç) bir inektir. Artık (gidin) emrolunduğunuz şeyi (hemen) yapın" demişti.

- Bunun üzerine yine emri yerine getirmeye yanaşmadılar-

Ayet: 69 (tekrar) şöyle dediler "(Ey Musa !) Bizim için Rabbine dua et de onun donu (rengi) nedir? Bize tam açıklasın." O da dedi ki: "(Ey kavmim) Rabbim diyor ki; o bakanlara ferahlık verecek sapsarı (simental) bir inektir"

- Bu açıklamaya da kanaat getirmediler, üçüncü deneme sınavını da kaybettiler.

Ayet: 70-71 (Yine) demişlerdi: "(Ey Musa) Rabbine bizim için dua et de o nedir? Apaçık anlatsın bize. Çünkü bizce birçok inekler birbirine benziyor. (Bu inek bize üstü kapalı karışık geldi onun hangi tip bir sığır olduğunu kestiremedik) ve inşaallah biz her halde yola geleceğiz, yahut kesmenin yolunu bulacağız." Musa (AS)’da buna da dedi ki; "(Ey kavmim !) Rabbim buyuruyorsa ki; o (inek) ne boyunduruğa koşulup arazi sürecek, ne ekin sulayacak bir inek değildir, salmadır. (Boyunduruk altında ezilmemiş, kusursuz, alacasız bir inektir.)

Onlar bunun üzerine: "Ey Musa (!) Hah... İşte şimdi bize gerçeği bildirdin. (hakikati tastamam getirdin) Bunun üzerine o ineği bulup boğazladılar ki az kalsın bunu yapmayacaklardı. (10)

İsrail, Yakup (AS)'ın mahdumudur. Onun nesline olan ismine izafeten Benî İsrail (İsrailoğulları) denilmiştir. İsrailoğullarının on iki kolu vardır. Eski Mısırlıların kutsal ineği APİS'ine tapmayı bırakıp tevbe ettiklerinden bu kavme Yahudiler denilmiştir. İnsanlık tarihinin en şımarık, dönek ve şerli kavmi Yahudiler Yahya, Zekeriyya ve Kur'ân’da ismi zikredilmeyen Şa'ya AS, hunharca katletmişler. Musa (AS)'ın gösterdiği 9 türlü mucizeye rağmen inkarı tercih etmişlerdi. Mısır'daki kölelikten Allah'ın yardımıyla kurtuldular. Çölde susuz kaldıkları zaman suya, açlık tehlikesi karşısında bıldırcın eti (akınına) ve kudret helvasına kavuştular. Allah'ın bunca nimetle-rine karşılık hemen her defasında yine de kurtarıcılarına karşı gelmekten, peygamberlerini üzmekten ve hatta öldürmekten geri kalmadılar. Musa AS 1001 kelam için çıktığı Tur Dağın'da iken Tuva Vadisinde Samiri isminde bir sarrafın eritip döktüğü altın buzağı heykeline tapmaya başladılar. Musa AS'ın kardeşi ve veziri Harun AS'ı dinlemediler. Allah'a verdiği sözü tutmadılar. Allah'ın kurban edilmesini emrettiği buzağıyı kesmemek için çok direndi-ler. Her seferinde bir bahane ile geldiler, söz konusu sığırın daha başka hangi özellikleri bulunduğunu sordular. Nihayet onun hiç çifte koşulmamış, parlak altın sarısı, iyi gelişmiş ve görenleri imrendirecek güzellikte bir inek olduğu kesinleşti. Kendi cinsinin bütün üstün özelliklerini taşıyan bu hayvanın beden yapısı ile Kutsal APİS öküzünü andırıyor, altın sarısı rengiyle de Yahudilerin altına duyduğu sevgiyi temsil ediyordu. Bu iki sebepten dolayı mutlaka kesilmesi, kurban edilmesi gerekiyordu. Ancak böyle bir kurban sayesinde onlar esaretle geçen eski Mısır günlerinin üzerinde bıraktığı psikolojik eziklik ve aşağılanma etkisinden kurtulacaklardı. Sonuçta istemeye istemeye böyle bir kurbanı bulup kestiler. Hani neredeyse ondan vazgeçiyorlardı. (11)

Hikaye olunduğuna göre yine aynı dönemlerde hiçbir alimin fakirlik üzerine vefat etmeyeceğine inanan dindar ve salih bir pir-i fani ihtiyarın tam bu vasıfları taşıyan bir ineği bir de çocuğu varmış. İhtiyar bu buzağıyı bir ormana götürmüş ve Allah'a emanet ederek bırakmış. "Ey Rabbim, bunu çocuğum büyüyünceye kadar sana emanet ediyorum." demiş... Vefat edeceği sırada kendisine "Bir gününü görmedik... Fakirlik boynumuzu büktü. İlmin ve kitaplarının bir faydasını görmedik. Hep başka kitaplarını okudun. Ben kitabını hiç okumadım" diye sitemde bulunan hanımına verecek bir cevabı olmayan âlim zat oğlunu ormana gönderir. Oradan da ineği pazara götürürken önüne Hızır (AS) geçer ve der ki; "Yavrum.. Biraz sonra bu ineğe müşteriler olacak. Sakın 4000 altından aşağı vermeyesin, onlar nasıl olsa bunu alacaklar. Sakın unutma..."

Bunun üzerine pazar yerine gelen inekler arasından araya araya o sığırı bulmuşlar ve derisi dolusu altın ve-rerek onu satın almışlar ve hayvanı keserek fukarayı sevindirmişler. Musa (AS)’da ineğin kemiğini maktulün üzerine (değdirerek) dokundurarak ölü dile gelerek kendisini öldüren katili ismen ve şahsen belirtmiştir. Böylelikle hem sır perdesi aralanmış, hem katil bulunmuş, hem âlim zatın dua ve temennisi yerine gelmiş, hem de kinayeli bir şekilde (taptıkları helvayı yiyen kureyş halkı gibi) Yahudiler de (toprakları) içlerinde sevgi besledikleri buzağıyı kendi elleriyle boğazlamış oluyorlardı. Zira fail-i meçhul cinayeti araştıran Yahudiler bu işin ancak kırk senede aydınlanacağını belirtenler bile olmuş ancak gözünde büyüttükleri olayın bir mucizeyle çözülmesi Hz. Musa ve ilâhî mesaja olan akideleri artmıştır. Düşünebilenler için bu Bakara Hadisesi (kıssasının) nin incelikleri ve acaiplikleri pek çok ibretlerle doludur. Hadise tümdengelim metoduyla tekrar başa dönülerek şöyle tamamlanır:

Ayet-72: Hani bir zamanlar siz bir adam öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle atışmış ve onu üstünüzden atmıştınız; halbuki Allah, saklamış olduğunuzu açığa çıkaracaktır.

Ayet-73: "İşte bundan dolayı bir parçası ile ölüye vurun" dedik. Allah ölüleri işte böyle diriltir ve size ayetlerini gösterir; belki aklınızı başınıza toplarsınız.

Ayet-74: Sonra bunun arkasından yine kalbleriniz katılaştı. Taş gibi, yahud daha katı. Çünkü taşın öylesi vardır; ondan ırmak kaynar, öylesi vardır ki çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor, öylesi vardır ki, Allah korkusundan yerlerde yuvarlanıyor. Allah ne yaparsanız hiç birinden gafil değildir.

Şimdi sadede gelelim. Kur'ân’da bulunan ayetler mensuh da olsa namazda kıraati sahihdir. Geçmiş ümmetlerin yaşantılarının biz Muhammed ümmetine vereceği bir hisse olmasaydı bu kıssaların Kur'ân’da ne işi vardı? Madem ki; Kur'ân kıyamet sabahına kadar değişmeyecek ve hükmü baki kalacak o halde değil milenyum, değil Cumhuriyet dönemi, her asırda ve ülkede işlenen fail-i meçhul cinayet dosyalarını inceleyip araştıranlar cesetler üzerinde DNA testi ve otopsi yapıp adli tıp raporu düzenleyenler Kur'ân’la tanışmak ve onu anlamak zorundadır. Hukukun dili "fail-i meçhul cinayet şebekesi" kelimelerini tahlil ederken Arapça kökenli olduklarını kabul ediyor da hukukun normları ve kuralları niçin aynı köke dayanan Kur'ân’dan istinbat eden ayetleri hukukun dışına iti-yor? Namazı emreden ayete itiraz yok da Kısas'a ait ayetlere itiraz neden? Hani Kur'ânın hükmü kıyamete kadar baki kalacaktı?

Şehidlik dini ve manevi bir mertebedir. 30.000 insanın şehadetine sebep olan APO'nun idamı için Diyanet'ten niçin bir fetva istenmez?

İç ve dış güvenliğimizi tehdit eden PKK lideri APO'nun idam edilmesi hususu MGK'nın kararları arasında yer almaz, brifingler verilmez, basın açıklaması yapılmaz.

Neden? 75 yıllık Cumhuriyet döneminde işlenen 17.000 küsür fail-i meçhul cinayet niçin aydınlatılmamıştı? Ey Musa nerdesin? Biz neyi kurban edelim. Verilen bunca kurban yetmez mi?

Tarihte 12 Ocak günü Genç Osman'ı Yedikule zindanlarında boğduran zinde güç, Hükümet ortaklarının verdiği kararla Apo'nun asılması ertelenmiş şehit analarının sevgi dolu kucaklarını ve ülkü ocaklarını yakmıştır. 36 şehid aileleri derneği adına yapılan şikayetnameyle bozulan Baba, 5 Şubat 2000'de yapılacak olan şehit ailelerinin düzenlediği Ankara'daki mitinge engel olmak için ve İspinoz kafesindeki aslanları yaban kedile-rine boğdurmak için Hizbullah örgütü bahane edilerek samimi müslüman ve dindar kişileri töhmet altında tutmak istemiştir. Sosyetenin Derin Devlete inat neden köpek beslediklerini yeni anlıyorum. Çünkü hayvanlar içinde acıkınca yavrusunu yiyen tek yaratık kedidir. Sonra kedi köpekten daha nankördür. Köpek kediye nazaran daha sempatik ve itaatkardır. Dünya üzerinde el'an kendi ülke insanıyla bu kadar kavgalı, kendi tarihi ve milli - manevi kültürüne hasım, ekonomi, siyaset ve insan haklarında dışa bağımlı, bağımsızlığını temin eden milletinin yanında yer alması gerekirken (taraf olması gerekirken) içeride bağımsız-demokrat ve cellat başka bir ülke ve coğrafya var mıdır? Bu vatan için Yemen'de şehit düşmüş bir dedenin torunu olarak tüm şehit aileleri derneği üyeleri adına şahsen benim Fail-i Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyon Başkanlığına bir tavsiyem var. Yaklaşan Kurban Bayramında kesilmek üzere deve güreşlerine katılan semiz bir cemel alıp Kızılay meydanında kurban etmelidirler. Eee... Deveye olacak yedi kişi için de Cumhurbaşkanı, Başbakan, Yılmaz, Bahçeli, Meclis Başkanı, Mit müşteşarını da ayarlamalıdır. Devenin etini %15 zam verdikleri memura versinler, kemiklerini de Hizbullah'a mal edilen mezar evlerinde çürüyen cesetlerin kemiklerine dokundursunlar. Belki kurbanlar ser verir. Ne dersiniz?

MHP meclise girerken tekbir getirerek kurban keserek, başörtüsü meselesini oracıkta halletmemiş miy di? Haa.. Az kalsın unutacaktım.

Ülkemizde mecazi anlamda siyaset yapan partilerin amblemlerinin bir çoğunun hayvan figürü olması bence tesadüf eseri değildir. Mesela, Fazilet'in tabanı hâlâ 1969 MNP'sinin uysal koyununu temsil etmektedirler. Gariplerin hasmını süsecek, karnını deşecek ne bir boynuzu ve ne keskin bir dişleri var. Mesela atın Çin Seddini niçin ve nasıl geçtiği bu figürün hangi kavme dayandığını, itin kurdun hangi ulusa yol gösterdiği, Süleyman'ın Karınca Vadisindeki ictimaya gelmeyen Hüd Hüd'ün (çavuş kuşunun) efsanesinin hangi kültüre dayandığını; Güvercinin Sevr Mağarasına niçin yumurtladığını, İpek böceğinin kozasını hangi dal yaprağından kime ve nasıl ördüğünü, Arı'ya vahyedilen gerçeğin ne olduğunu, Kartal'ın Kartaca'ya dayanıp dayanmadığını bilen varsa beri gelsin. Akrep, yengeç, balık v.b. burçlara inananlar dahil kavm-i etrak üzerinde hala terkedilmemiş Şamanizm'e ait kültür ve inanç felsefesinin derin izleri vardır. Kavm-i etrak da (Beni İsrail’in Apis öküzüne tapınma dürtüsü olduğu ve altına, gümüşe aşırı bir sevgisi olduğu gibi) çile çekme kabiliyeti kazanan nefisini Allah yolunda kurban, nefesini hak yolda tüketmedikçe kendisine daha çok tapınacak Apis öküzü musallat olacaktır. UYANIN...



Kaynaklar

1)- Arapça, Türkçe Yeni Kamus Bekir Topaloğlu, Hayreddin Karaman, Elif Ofset, İstanbul. 1980

2)- Hak Dini Kur'ân Dili M. Hamdi Yazır, Azim Dağıtım Sadeleştirenler (Heyet) İstanbul. 1992

3)- TDV İslâm Ansiklopedisi Cilt: 4 Süleyman Uludağ, Emin Işık, Bakara Mad. İstanbul. 1991

4)- Kur'ân-ı Kerim ve Türkçe Anlamı Meal D. İ. B. Yay. Dr. Lütfi Doğan Emel Matbaacılık Ankara. 1987

5)- A. g. e (2)

6)- A. g. e (3)

7)- Kur'ân-ı Hakim ve Meali Kerim Cilt: 1, H. Basri Çantay, Elif Ofset. İstanbul. 1986

8)- A. g. e (7)

9)- A. g. e (5)

10)- A. g. e (4,5,7)

11)- A. g. e (3,6)

Beyazdut
22-10-10, 22:17
Osiris Kültü

http://www.logoi.com/pastimages/img/osiris_2.jpg

Eski Mısır İnançlarında Osiris Kültü

Mısır, tarihinin ilk dönemlerinde farklı kabilelerden, daha sonra da farklı nomoslardan oluştuğu için, Mısır panteonu çok sayıda tanrı ile doludur.

Aşağı ve Yukarı Mısır’ın birleşmesinden önce yerel bir çok kült vardı ve her kabile farklı bir tanrıya tapardı. Bu kültler en sonunda, Aşağı Mısır ve Yukarı Mısır krallıklarının dinini oluşturmuştur. Bu sistem her kabilenin inançlarından izler taşıyordu. Ayrıca, bir savaş sonrasında, yenen kabile, yenilen kabilenin tanrısını da kendi panteonuna dahil ediyordu.

Birleşme olduğu zaman ise hanedan soyunun en büyük tanrısı Horus, en büyük tanrı olarak kabul edilmiştir. Horus hakkında çok fazla bilgimiz yoktur. Fakat Horus’un bir Gök-tanrı olduğu sanılmaktadır. Ayrıca firavunun da yaşayan Horus olarak görülmesi de bu kült ile ilintilidir.

Horus kültünün yanında Seth kültü de halk kitleleri arasında varlığını korumuştur. Yukarı Mısır’da yaygınlığını koruyan Seth kültü hanedanlar zamanında da devam etmiş, özellikle de İkinci Hanedan zamanında Seth bir süre Horus’un yerine en büyük tanrı olarak tanınmıştır.

Horus ile Seth arasındaki bu çekişme sonraki dönem mitolojisine de yansımıştır. Seth kültü Mısır’da uzun süre varlığını sürdürmüş ve daha sonra göreceğimiz gibi, Seth kötü güçlerin temsilcisi olmuştur.

Mısır’ın arkaik dönemine baktığımızda farklı yerlerde farklı tanrıların önem kazanmış oldukları görülmektedir. Heliopolis’de Ra , Memfis’de Ptah , Busiris’de Osiris önemli tanrılar arasındadır.

Heliopolis yaradılış efsanelerine göre , Atum/Ra tek bir erkek tanrı olduğu için , ancak masturbasyon yolu ile başka varlıkları meydana getirmiştir. Piramit metinlerine göre , Atum/Ra “ erkeklik organını elleri arasına alıp , fışkırtarak ikizleri meydana getirdi : Şu ve Tefnut .”

Adını “kaldırmak” anlamına gelen bir sözcükten alan Şu, Yunan mitolojisindeki Atlas gibi gökyüzünü taşır. Aslında Şu havayı sembolize etmektedir.

Tefnet ise Şu’nun ikiz kardeşi olduğu gibi aynı zamanda karısıdır. Kökeni daha eskiye hatta Güneş kültüne dayandığı zannedilen Tefnet daha çok havadaki nemi ve yağmuru sembolize eder. Bazı metinlerde kardeşi Şu ile beraber , Güneş’in doğuşundan itibaren gökyüzünü taşır.

Şu Tefrut çiftinden iki önemli tanrısal varlık doğar. Bunlar Geb ve Nut’tur. Erkek olan Geb Mısır toprağını, daha genel olarak da yeryüzünü temsil eder. Dişi olan Nut ise gökyüzüdür. Burada Mısır mitolojisinin Hint-Avrupa mitolojilerinden farkını görürüz. Hint-Avrupa mitolojilerinde genelde yeryüzü dişidir. Efsaneye göre Geb ve Nut önceden birbirlerine yapışık iken daha sonra Şu tarafından birbirlerinden ayrılmışlardır.

Geb ve Nut’tan ise dört tanrı doğar : Osiris, Isis, Seth ve Nephthys .
Bu konuda Plutarkhos’un “De Iside et Osiride “ adlı eserinde ilginç bir mitos vardır. Plutarkhos asıl söylenceye sadık kalmasa da , efsane doğa olaylarını açıklaması açısından da önemlidir. Efsaneye göre Ra’nın karısı Nut, Geb’i kendisine aşık eder. Bunun üzerine Ra Nut’a bir ceza verir ve ona yılın hiç bir ayında ya da gününde çocuk sahibi olamayacağını söyler. Ra’nın emirleri hiç bir zaman reddedilemeyeceği için Nu çareyi Thot’tan yardım istemekte bulur. Thot uzun uzun düşündükten sonra aklına iyi bir fikir gelir. Ay tanrıçası Selene’ye gider ve onu tavla oynamaya davet eder. Tanrıça bu oyunu kaybederse aydınlık bölümlerinden yedide birini Thot’a verecektir. Oyunu Thoth kazanır. Selene aynen söz verdiği gibi ışığının yedide birini Thot’a verir. Thoth tanrıçadan aldığı ışıktan beş gün yaratır ve bu günleri yıla ekler. Böylece Nut,hiç bir yıla ve aya ait olmayan bu beş günde doğum yapabilecektir. Nut’un Osiris, Horus, Set, İsis ve Nephtys adlarında beş çocuğu olur. Osiris birinci günde , Horus ikinci günde, Seth üçüncü günde , İsis dördüncü günde ve Nephtys beşinci günde doğarlar.

Osiris

Osiris doğanlar içinde en büyükleridir ve bu nedenle, Geb gökyüzüne çıktıktan sonra, Mısır toprakları üzerinde hüküm sürme hakkı ona aittir. Osiris’in üstünlüğü daha doğumunda belli olmuştur. Osiris doğduğu zaman gizemli bir ses “Evrenin Efendisi” nin geldiğini söylemiştir.

Osiris adı aslında Mısır dilinde Usir olan tanrının adının Yunanca’ya uydurulmuş şeklidir. Osiris Yunanlılar tarafından Dionysos ve Hades ile bir tutulmuştur. Osiris , güzel yüzlü , koyu tenli ve insanlardan daha uzun resmedilmiştir.

Osiris’in tahta geçme miti aynı zamanda meşru firavunun da tahta geçme miti ile ilintilidir. Güneş-tanrı’nın hükümdarlığını Osiris’e vermesi gibi , firavun da gücünü Güneş-tanrı’dan almaktadır. Ayrıca bu mit firavunun hükümdarlığına ait bazı usulleri de meşrulaştımaktadır.

Osiris’in tahta geçtikten sonra ilk yaptığı işlerden biri , ilkel bir hayat süren Mısır’lıları uygarlaştırmak olmuştur. Osiris onlara ilk tarım araçlarını yapmayı, toprağı işlemeyi , buğdayı ve üzümü yetiştirmeyi , ekmek , şarap ve bira yapmayı öğretmiştir. Ayrıca ilkel Mısır’lılara ilk defa tapınak inşa etmeyi ve tanrılara tapmayı öğreten ve dini törenleri düzenleyen de Osiris’tir. Hatta ikili flütü de ilk Osiris yapmıştır.

Osiris , şu an Louvre Müzesi’nde bulunan Amenmos Steli’ne göre , bolluk , bereket getiren bir doğa tanrısı özellikleri de taşımaktadır. Osiris , doğal kaynaklara hükmetmekte , onunla birlikte rüzgarlar esmekte , ekinler yeşermekte ve hayvanlar yetişmektedir.

Osiris Mısır’ın uygarlaştırılmasını tamamladıktan sonra , bütün dünyanın uygarlaştırılması işine girişir. Tahtı kardeşi ve aynı zamanda da karısı olan İsis’e bırakır ve yanında veziri Thot , Anubis ve Ofois ile birlikte sefere çıkar. Uzun süre dünyanın uygarlaşması için çalışır.

Burada Anubis için de bir parantez açmak gerekmektedir . Eski Mısır’da Anpu diye adlandırılan Anubis, mitolojiye göre, ölülere Öteki Dünya’nın yolunu gösteren çakal başlı varlıktır. Piramit metinlerinde , Anubis Ra’nın oğlu olarak yer alır. Başka metinlerde ise Osiris ya da Seth ile ilişkilendirilir. Osiris ile ilgili efsanelerde , adı çok sık geçmese de, Anubis’in önemli bir yeri vardır. İlk olarak Anubis daha önce de gördüğümüz gibi dünyanın fethine Osiris ile birlikte çıkmıştır. Ancak bu fetih savaşla yapılan istila anlamına değil, insanların uygarlaştırılması anlamına gelmektedir. Aslında bu efsaneden yola çıkarak , Anubis , tanrıların insanları eğitmesinde önemli rol oynayan varlıklardan bir olarak karşımıza çıkar. İkinci olarak da Anubis Osiris’in ölümünden sonra onun “vücudunun” korunması işini üstlenir. İlk olarak bu görevi olan Anubis zamanla Osiris’in cenazesi ile olan ilgisinden dolayı ölü kültleri ile ilgili bir özellik kazanmış ve mumyalama ve ölünün yargılanması ile ilgili yol gösterme görevleri gibi görevler üstlenmiştir.

Osiris döndüğünde ülkesini , İsis’in başarılı yönetimi sayesinde , çok iyi durumda bulur.

Ancak bu dönem uzun sürmez. Tahta geçmeyi arzulayan , fakat Osiris’in yokluğunda dahi hüküm süremeyen Seth , Osiris’i yok etmek için bir plan hazırlamıştır. Bu plana göre Seth , Osiris’in ölçülerine göre bir sandık hazırlatır ve sandığı en değerli taşlarla süsletir . Seth , bundan sonra kendisine yardım eden yetmiş iki kişiyle birlikte planını uygulamaya koyulur .

Seth büyük bir yemek verir ve Osiris’i de çağırır. Osiris hiç bir şeyden şüphelenmeyerek yemeğe gider. Yemek sonunda Seth , sandık kimin ölçülerine uyarsa , sandığın sahibinin o olduğunu söyler. Denemek için herkes sırayla sandığın içine yatar. Sıra Osiris’e gelmiştir. Osiris yatar yatmaz Seth sandığı çiviler , eritilmiş kurşunla lehimler ve Nil nehrine atar. Böylece Seth planını uygulamıştır. Bu olay “ Osiris’in krallığının yirmi sekizinci yılında , Athyr ayının on yedisinde olmuştur.

İsis bunu duyunca , üzüntüsünden saçlarını keser , elbiselerini parçalar ve Osiris’in kapatıldığı sandığı aramaya çıkar.

Osiris’in kapatıldığı sandık , Fenike’ye , Byblos kentine kadar sürüklenmiş ve burada karaya vurmuştur. Karaya çıktığı yerde ise süratle büyüyen bir ağaç sandığı gövdesinin içine almıştır.

Byblos Kralı Malkandros bu ağacı gördüğünde hayran kalır ve ağacı kestirerek sarayına sütun olarak diktirmeye karar verir. Ağaç kesildiğinde çok güzel bir koku çıkarmıştır.

Bu olay Isis’in kulağına kadar gelmiştir. İsis durumu anlar ve Malkandros’un sarayına gider. Burada önce Astarte’nin çocuğunun dadısı olur.

İsis bir gün çocuğu ölümsüz yapmak ister ve bu amaçla çocuğu ölümsüzlük ateşine batırır. Bunu gören kraliçe çığlıklar atarak İsis’i engeller. İsis artık kendini tanıtmak zorunda kalır. Daha sonra Kral Malkandros’dan izin alarak ağacın gövdesini açar ve içinden sandığı alır.

İsis sandığı vatanına geri getirdikten sonra , Buto şehrine , oğlu Horus’un ziyaretine giderken sandığı , güvenli zannettiği bir yere saklayarak bırakır. Gece dolunayda avlanan Seth sandığı bulur ve Osiris’in bedenini tanır. Bunun üzerine , Seth Osiris’in bedenini 14 parçaya ayırır ve bu parçaları Mısır toprakları üzerine dağıtır.

Bunu duyan İsis papirüs ağacından yapılma bir tekneye biner ve bütün Mısır’ı dolaşarak Osiris’in bedeninin parçalarını toplar ve parçaları her bulduğu yere bir tapınak diker. Bu yüzden Mısır’ın bir çok yerinde , içinde Osiris’in cesedinin bulunduğu söylenen bir çok tapınak vardır.

Efsanenin sonunda ise Osiris’in oğlu Horus Seth’i yener . Yeniden canlanan Osiris artık bu dünyada yaşamak istemez ve hükmetmek için ölüler ülkesine gitmeyi tercih eder. Burada yine Anubis ile birlikte olacaktır. Anubis ölüleri yargılanması için Osiris’e getirecektir.

Efsanenin klasik yorumuna göre Osiris aslında diğer bahar ve toprak kültleri ile ilgili efsanelerde olduğu gibi doğanın ölümünü ve ilkbaharda yeniden canlanmasını temsil etmektedir. Başka yorumlara göre Osiris’in yazın kuruyan Nil Nehri’ni temsil ettiği ya da günlerin uzayıp kısalmasını belirttiği söylenebilir.

Daha önce de edebiyat tarihinde örnekleri görüldüğü gibi Plutarkhos , diğer Yunan yazarları gibi, efsaneyi biraz tahrif etmiş olsa da varolan bir efsaneyi anlattığı kesindir. Zaten piramit metinlerinde ve Ölüler Kitabı’nda buna benzer motiflerin yer alması bunu kanıtlamaktadır.

Ancak her efsanede olduğu gibi bu efsanede de daha derin anlamlar olduğu kesindir.

Bu efsaneyi dikkatle incelersek başka bir yerden gelen bir kişinin yanında diğerleri ile birlikte insanları eğittiğini ve daha sonra da kardeşi ( ya da onunla birlikte gelen diyelim) tarafından öldürüldüğünü fakat vücudunun (belki de kurduklarının) bir başkası (Anubis) tarafından korunduğunu görüyoruz. Bir bilim-kurgu romanı gibi gözükse de bu efsanenin geçmişte olan ve gelecekte de olması olası bir olaya atıfta bulunduğu görülmektedir. Dışarıdan gelen eğiticilerin , Erich Von Daniken’e rağmen, uzaylılar olması da gerekmemektir. Daha ileri bir uygarlıktan gelip Mısır halkını eğitmiş başka toplulukların olması da olası bir durum olarak gözükmektedir.

Bu efsanede bir ilginç nokta da bir tanrının , Osiris’in o sandığa sahip olma isteği ve sandığın tam olarak ona tıpatıp uyduğunu düşündüğü an onun içinde hapis olmasıdır. Bu bizim de sık sık içine düşebileceğimiz bir durumdur. Her zaman karşımıza biz cazip gelebilecek “sandıklar” çıkabilir. Hatta biz bunların tam bize uygun olduklarını düşünebiliriz. İşte o andan itibaren de onun esiri olabiliriz. Sonunda bu sahte cennet bizim sonumuz olabilir.

Sonuçta bu efsane için bir çok yorum olabilmektedir. Belki sizin yorumunuz da farklı olabilecektir. Ancak şunu her zaman göz önünde bulundurmak gerekir. Efsaneler her zaman geçmişte olan ya da olduğu varsayılan olayları anlatmazlar. Bazen de gelecek hakkında fikir veriler

Beyazdut
22-10-10, 22:18
Eski Mısır Sanatı

Eski Mısır Sanatı

Firavun dönemi uygarlıklarının en sadık tanığı olan eski Mısır sanatı benzersiz özellikleriyle hemen dikkati çeker. Belli kurallara uyan bu sanat, Yukarı ve Aşağı Mısır'da üç bin yıllık bir süre içinde görülen toplum yaşamının, düşüncenin, dinin ve firavunların özelliklerinin yansımasıdır. Eski Mısır'da sanat için sanat anlayışı yoktur. Gerçektende Eski Mısır dilinde sanatı ve sanatçıyı belirtecek hiçbir sözcük bulunmaz: Bu dilde yalnızca 'çalışma'dan ve 'zanaatkâr’dan söz edilir. He yapıt belli bir eylemde bulunmak ve yararlı olmak için yaratılmıştır, her anıtın yaşamsal bir işlevi vardır. Zanaatkâr, Evren'le ilgili mitolojik bir görüşten kalkarak ve Evren'e hareket getiren öğeleri büyüleyici bir biçimde kullanarak, doğanın yarattığı kadar gerçek olan varlıklar yaratır; amacı eylemi büyünün korumasıyla bezemek ve yaratılan yapıtı iyi ya da kötü yapabilme gücüyle donatmaktır. Hemen her zaman metinlerle süslü olan sanat yapıtı, üzerinde bulunan hiyerogliflerle tanınır.

Eski Mısır sanatı bir gelenek sanatıdır. Mısır'da en eski dönemlerden beri rastlanan doğal öğeler, bu sanatı büyük ölçüde etkilemiştir, Irmak, bataklıklar, sazlar, papirüsler, deniz yüzeyinin üstüne çıkmış kara parçaları, çok geçmeden ve her zaman için sütunların biçimlerini, tapınak ve saraylardaki bitki süslemelerini etkilemiştir.

Tapınaklar benzer bir temel planı üstüne kurulmuştur. Bunun da en güzel en yetkin örneğini, Edfu tapınağı oluşturur. Yeni imparatorluk (Abidos, Karnak, Luksor, Ebu Simbel, Ramasseum, Medinet-Abu) ve Plotemaios dönemi (Dandara, Edfu, Esneh, Kom-Ombo, Philai) tapınakları görkemli görünüşleri ve zenginlikleriyle Yukarı Mısır'ı gezenleri etkiler.

Eski Mısır'da mezarlar ölülerin evleridir ve ölünün, 'öte yaşam'daki serüvenini kolaylaştırmak amacı güden özelliklerle donatılmıştır. Eski İmparatorluk döneminde mezar, 'Mastaba' adı verilen dikdörtgen bir sıra biçimindeydi, Gize ve Sakkara mastabalarını süsleyen alçak kabartmalarda ölünün yaşarken katıldığı etkinlikleri (tarlada çalışma, avlanma, balık tutma, zanaat işleri, eğlence) yansıtan sahneler yer alır. Yerden tavana yatay şeritler biçiminde düzenlenmiş bu tablolar, dönemin insanlarının gündelik yaşamıyla ilgili çoğu kez sevimli gündelik ayrıntılar sunar. Orta İmparatorluk mezarları Eski İmparatorluk mezarlarından daha az görkemli, Yeni İmparatorluk dönemindeki mezarlara göre de daha az ünlüdür. Yeni İmparatorluk'ta Teb dağına oyulmuş mezarlar göz kamaştırıcı güzellikte küçük anıtlardır. Amenofis ve Ramses dönemlerinde yaşamış soylular ve uluların mezarları burada yer alır. Duvarlara işlenmiş konular, bitip tükenmez ayrıntılarla, hareketlerdeki özgürlükle, kişilerin çekiciliğiyle sürekli yenilenir. Kral mezarları değişik biçimlerde evrim geçirmiştir. Eski İmparatorlukta Firavun, Tanrılara kavuştuğu piramide gömülürdü. Orta İmparatorluğun mezarlarında hiçbir resim yoktur. Yeni İmparatorlukta Teb kralları Nil'in batı kıyısında Krallar Vadisi'nde oydurdular. Burada mezar, Güneş'in gece yolculuğunu yaptığı yere, ölü firavun ise Güneş'e benzetilirdi. Krallık mezarlarının duvarları, öbür dünyada yapılan güneş yolculuğu mitolojisi yanı sıra Güneş'in geceleyin karşılaştığı düşman devleri yenip, geceden şafağa zaferle çıkışıyla ilgili mitolojiyi anlatan bazı metinler ve resimlerle süslüdür.

Beyazdut
22-10-10, 22:19
Eski Mısır Şiiri

http://www.fieldmuseum.org/tut/page_images/poem2.gif

Eski Mısır Şiiri

Sevgili okuyucu; sen benim yazılarımı ilginç, şaşırtıcı ayrıntılarla dolu, heyecan verici ve öğretici buldukça, benim yazan adam sorumluluğum da artıyor. Sen benim canıma mı kastettin ey okuyucu? Senden aldığım feyzle, acaba daha ne incelikte şeyler üretirim derdine düştüm. Gecem gündüzüm birbirine karıştı. Biraz merhamet... Bırakın da azıcık uyuyayım.

Kurdun kırk hikayesi varmış, kırkı da koyun üstüneymiş. Hocanın bilmem kaç hikayesi varmış, hepsi de sanat üstüneymiş. Hadi kuşanalım abaları, önümüzde rehberlerimiz, edebiyat anamızın bilmem hangi kocaları ... düşelim yollara. Bugün eski Mısır’a gidiyoruz, epey bir gergin açalım kanatları. Malum, yolumuz uzak. Kolay mı üç bin küsur sene hiç yere inmeden mavi özgürlükte kanat çırpmak?

Bu yazıyı, günümüz Türk şiirinin kısırlaştığını düşündüğüm için yazdım. Şimdi hemen ne ilgisi var diyeceksiniz. Eski Mısır şiiriyle kısırlaşmış Türk şiirinin ne ilgisi olabilir? Bence sadece eski Mısır şiirinin değil, tüm kültürlerin şiirleriyle direk ilgilidir Türk şiiri. Yada şöyle diyelim, diğer kültürlerin şiirleri de Türk şiiriyle direk ilgilidir.

Şiir neyi anlatır? ... Hayatı ... Yani? ... Yani başta aşkı, sosyal hayatı, tutkuyu, inancı, doğayı, düşleri, vs... Her şair dünyanın değişik yerlerinde ve değişik zaman dilimlerinde bunları anlattığına göre; bu durumda onlar, hayatı korumaya yeminli büyük bir ordunun askerleri değiller midir? Öyleyse birinin şiirini Arapça, diğerinin Çince ya da birinin İbranice bir diğerinin Türkçe söylemesi neyi değiştirir ki? Hepsinin şarkısı aynı yüceliğe söylenen aşk ve öfkeyi anlatmaz mı? İşte bu seslerden birini, eski Mısır şiirinin sesini duyurmayı deneyeceğim bugün size. Sanatın koruyucu tanrısı Tot yardım etsin bana. Başlıyoruz.

Yazımı parçalara bölmeyi uygun buluyorum. Hem birçok genç okuyucunun eski Mısır kültürüne hakim olmadığı düşüncesinden, hem de birçok okuyucunun şiire hakim olmadığı düşüncesinden ötürü, yazımı dört aşamada yazacağım.

Birinci aşamada kısacık da olsa genel bilgilendirme yapıp, sosyal hayata dair şiirleri inceleyeceğim. Sonra din merkezli şiirlere örnekler verip, günlük yaşayışa bir göz atacağım. En son bölümde de eski Mısır edebiyatı ve aşk şiirleriyle yazımı toparlamayı deneyeceğim.

Bence eski Mısır kültürünün özünde, insan ruhunun ölümsüz olduğu düşüncesi yatar. Ölümsüz ruh her şeyden keyif alacağı gibi, aynı zamanda ruhani bir erdemler bütününü de sürekli olarak yüreğinde taşır. Yani hem dünya nimetlerini ve sanatın inceliğini yaşa, hem diğer dünya için ibadet et!.. Dünya nimetlerini haram sayan, engelleyici ve sadece öteki taraf için yaşamayı salık veren zihniyetin tutsaklığından uzak olduklarından mıdır nedir, eski Mısırlıların ulaştıkları sanatsal yükseklik bugün bile göz kamaştırıyor.

Eski Mısır’ın tarihin ilk büyük imparatorluğu olmasının altında, kutsal önder kavramına dayanılarak yaratılan büyük bir ulus ve ölümü reddeden bir din anlayışı vardı bana kalırsa. Çünkü gerçekle ruhani olan öylesine iç içeydi ki, hangisi nerede biter, diğeri nerede başlar, asla ayırt edilemezdi. Eski Mısırlı Nil’in çevresinde tarım yapan bir toplumun savaşçı olmayan üyesiydi. Yerleşik düzeni benimsemişti. Bu anlayışta doğal ve zorunlu olarak kentleşmeyi getirmişti yanı sıra. Yerleşik tarım toplumu, ürünler için ambar yapımını, gıda ve taşıma ihtiyaçları içinde hayvanları ehlileştirmeyi zorunlu kılmıştı. Bu yerleşik düzen, bunca sene sonra bile tüm sosyolojik belirteçleriyle karşımızdadır. Eski Mısırlılar M.Ö. 4241 yılında, kesinliği bizi hayrete düşüren ve 365 gün ilkesine dayanan bir takvim icat etmişlerdi. Ancak zaman kavramları oldukça ilginçti. Nil Nehri’nin belirli zamanlarda taşması ve tarım hayatını olumlu ya da olumsuz etkilemesini ölçü aldıkları sanılıyor. Çünkü eski Mısır dilinde “yıl” kelimesi tarımsal bir terim olarak bildirilmektedir. “Yıl” sözcüğü hiyerogliflerde, tomurcuklanan bir bitki şeklinde resmedilmiştir. Tam anlamıysa, “kendini yenileyen”dir. Mısır takviminde dörder aylık üç mevsim vardı: Sel, Ekinlerin Çıkışı, Hasat... Ayrıca bu takvimde otuzar günlük on iki ay yer alıyor, her yılın sonuna beş gün ekleniyordu.

Konumuza ulaşmak ve onu daha iyi anlayabilmek için, bu toplumsal bilgileri kısacıkta olsa bilmekte fayda var. Hızla devam ediyorum özete ... M.Ö. 3500’e varmadan, Mısırlı tunç ve bakır madenini işlemeyi öğrenmişti. Savunma için güçlü kentler kurulmuş, tanrılarla ilgili efsaneler ya da günlük yaşamla ilgili ayrıntılar yazıya geçirilmeye başlamıştı. Ulaşım ve ticaret, Nil Nehri’nin avantajını iyi kullanan Mısırlı için bir zenginlik kaynağı olmaya başlamıştı.

Birinci hanedanın kuruluşundan başlayarak 400 yıllık sürede, Mısır kültürünün ilkel unsurları ağır bastı. Tanrı Firavun ve ona atfedilen sanatsal olmayan güzellemeler... “Eski Krallık” diye adlandırılan (M.Ö. 2900 – 2475 arası) dönemde devlet yönetimi olgunlaştı, madencilik ilerledi ve denizcilik güçlü bir pozisyonla; Finike’ye, Kızıldeniz’e ve hatta Somali kıyılarına kadar etkinliğini hissettirmeye başladı. El sanatları en yüksek olgunluğuna erişti. Ancak sanat ve edebiyatın atılımı Beşinci Hanedan döneminde başlayarak, aşağı yukarı 500 sene çıktığı zirveden inmemişti. İşte bu yazıda , sözü edilen dilimdeki eski Mısır şiirinin örneklerini inceleyeceğiz.

M.Ö. 2780 – 2270 yılları arası kabul edilen Üçüncü, Dördüncü, Beşinci ve Altıncı Hanedanlar dönemi , eski Mısır sanat ve edebiyatında da tam bir altın çağ kabul edildi. Heykel, süsleme sanatları ve şiir en yüksek düzeye ulaştı. Yazı kuralları kesinleşti. Müzik ve dans sanatında görülmemiş bir ilerleme sağlandı. (Yazımın ilerleyen bölümlerinde bu paragrafın içini kurcalayacağız.)

1. BÖLÜM : SOSYAL HAYATA DAİR

Mısır uygarlığının üstünlüğü, en çok sağlam toplumsal düzen ve iyi yönetimde aranmalıdır. Mısır’da yönetici olan her firavun, yeryüzünde yaşayan bir tanrı gibi hüküm sürmüştür. Bunun karşılığında Mısırlı, devletinin başına geçirdiği bu Tanrı – Firavun’u devletin ta kendisi kabul etmiş; onun her buyruğunu kutsal saymış, her yetkisini mutlak tanımıştır. Neden? Çünkü Mısır’da yazılı kesin kanunlar ya da adı konmuş kurallar yoktu. Onun için bağlı olduğu bereketli toprak ürün vermeye devam etmeli, zenginlik sürmelidir. Bunu başaran bir kuvvet olmalıdır; o kuvvet de Tanrı – Firavun’dur. Yani firavun, halkla tanrılar arasındaki manevi ilişkileri düzenlemekten sorumluydu. Hükümdar “her şeye kadir”di... Devletle firavun öylesine bir tutuluyordu ki, Mısır dilinde “hükümet”, “devlet” ya da “millet” terimleri bile yoktu. Böyle olunca da ölümsüzlük, firavunların doğal hakkıdır düşüncesi ve firavuna neredeyse tapılması kaçınılmaz oluyordu

İşte bu noktada eski Mısır şiiri, anlaşıldığı gibi ilkin firavunlara yazılmış güzellemeler ya da sanatsal olmayan övgülerle ortaya çıkar. Eski Mısır şiiri, sosyal hayatın tek hakimi firavunların tarihe armağanıdır desek pek yanlış olmayacak. “Sonsuz Hakan” şiirinde bakın firavun nasıl yüceltiliyor:

“Sonsuzluğa kadar sürecek varlığın,
Sen varoldukça sürecek sonsuzluk”

Eski Mısırlılar tanrısal firavunlarında üç kutsal nitelik ararlardı. “Hu”; (yetkili ve etkin konuşma) ya da (yönlendirici, yaratıcı buyruklar), “Sia”; (doğru görüş, duyuş, her şeyi anlama yeteneği) ve “Maat”; (adalet, iyi yönetim becerisi, hak, doğruluk ve gerçekçilik)... “Üçüncü Amenhotep İçin Övgü” adlı şiirde bu üç kutsal nitelik açıkça dile getirilmiştir

“...
O, hayatın ta kendisidir, serinlik veriyor ruha...
Halkını doyurmak için sebil ediyor hazinelerini.
Ardından gelenlerin karnı tok, sırtı pek...
Firavun demek, yiyecek demektir.
Bolluk fışkırıyor ağzından”

Sosyal hayatta çoğunlukla tarım insanı olan Mısırlı şairler, askerliğin ne kadar zor ve gereksiz bir iş olduğunu, bunun karşılığında katip ya da memur olmanın erdemi üzerinde çok yazı/şiir üretmişlerdir. Mısırlı baba oğluna öğüt olarak memur olmasını salık vermiş; savaşın kişiye şan getirmeyeceğini ve aşağılayıcı bir etkisi olduğunu anlatmıştır hep.

MEMUR ŞİİRİ

“Asker, sabahleyin kalkar kalkmaz azar işitir.
Sonra, bütün gün ya talimde,
ya savaş alanında zahmet çeker.
Sırtına yaman bir darbe iner sonra
Derken kafasına iki gürz vururlar.
Sonra gözünü patlatırlar,
burnunun direğini kırarlar.
Katip ol oğul:
mafsalların ince kalsın,
ellerin yumuşak...
Şanınla şerefinle,
beyaz fistanlar içinde dolaş;
Saraylılar selam versin sana.”

Okuması yazması olan, devlet işlerini yöneten, bir çeşit halkın kaderini belirleyen bu seçkin sınıf, devletin en gözde sınıfıydı kuşkusuz. Yönetici ve memur olmak; halkın dertlerini dinlemek, onlara rehberlik etmek son derece önemli bir erdem sayılırdı eski Mısır’da. Bu konuda daha çok Mısırlı önderlere öğüt niteliği taşıyan iki şiir parçacığı da elimizde.

ÖĞÜT ŞİİRİ – 1 –

“Öndersen,
halkı yönetiyorsan,
mükemmel olmaya çalış!
Yaptıklarında pürüz olmasın
Dürüstlük yücedir.
Değerli olan, sürekli olur
Kötülük,
önderi hiçbir zaman
sakin bir limana götürmez.”

Sizi bilmem ama, bence şahane bir şiir bu. Hele şu aşağıdakinin samimiyetine bittim

ÖĞÜT ŞİİRİ – 2 –

“Öndersen
dilek sunanları can kulağıyla dinle.
Dertlerini sana iyice anlatsınlar.
Sabırla kulak ver,
sertlik gösterme
Yakınanlar, derman bulamasalar bile,
içlerini döküp rahatlamak isterler.”

Her ne kadar önderlerine bu denli erdemli öğütler veren şiirler yazmış olsalar da, yönetimin çökmeye başladığı ya da en azından sekteye uğradığı dönemlerde papirüse dökülen dizeler her zaman yürek kabartıcı olmamıştır. Şairler öylesine bir duruş göstermişlerdir ki, neredeyse eski Mısır’ı onların dizelerinden ölçebiliyoruz. Bir çeşit barometre gibi... Aşağıya aldığım şiir bu düşünceme nasıl da hizmet ediyor.

ANKHU’NUN BOZUK DÜZENDEN YAKINMASI

“Olup bitenler, çileden çıkarıyor insanı :
...
Kargaşalık var ülkede, yıkımın eşiğindeyiz.
Kapı dışarı ettiler adaleti,
...
Tanrı buyruklarına aldırış eden yok
Gün doğunca baş çeviriyoruz,
gece olanları görmemek için.
Olup bitenler, çileden çıkarıyor insanı :
...
Memleket baştan başa tedirgin,
Ama ağzını açıp tek kelime söyleyen yok.
Masum insan kalmadı artık,
Herkesin işi gücü fesat.
Yürekler yas içinde, tasa içinde.
Komut verenle komut alan bir örnek,
İkisinin de dünya umurunda değil.
Her sabah kalkar kalkmaz görüyoruz durumu,
Ama düzeltmek için bir çabaya girişmiyoruz.
Dün neyse bugün de o...
Miskinlik sinmiş insanların yüzüne.
...
Ne acıklı bunu görüp de haykırmamak
Ama anlamayanlara dil dökmek daha (da) acı

...
Bugünlerde herkes sırf kendini dinliyor;
Kendinden başkasına inanan yok.
Hiç ilişki kalmadı gerçekle söz arasında...

Sanki günümüzü anlatıyor değil mi? Demek ki şiir acayip bi’şey... Çağlar değişir, kostümler değişir, dil, iklim, kültür, inanış değişir; ama sağlam şiir her zaman, her yerde, her koşulda yüreğimizi yakalar. Demek ki sağlam şiir ölümsüzdür.

Beyazdut
22-10-10, 22:21
Eski Mısır Şiiri II

2. BÖLÜM : DİN MERKEZLİ ŞİİRLERE DAİR

Ölümün ... hayattan başka adı yoktur” demiş John Updike bir şiirinde... (“Mısırlı, Ecelle Karşı Karşıya” şiirinin son satırı.) Bu zihniyet kuşku yok ki, eski Mısırlının din anlayışını en kestirme tarafından özetleyen bir dizedir.

Mısır tarihi boyunca üç büyük inanç egemen olmuştur: Tanrıların ve kutsal liderlerin (firavunların) sınırsız gücü, yaşamanın çok kıymetli bir armağan olduğu fikri ve ölümsüzlük inancı... Bu üç inanç öylesine “kendine münhasır” değerli kabul edilmiştir ki; kültürler arasında Mısır kadar iyimserliğe, varolmanın sevincine, tanrı ve doğa sevgisine bağlı olan başka bir kültür yok gibidir.
Mısırlılar dindar bir ulustu. Onların bölgesel ve evrensel tanrıları vardı. Bölgesel tanrılar ya hayvan biçiminde ya da hayvan başlı insan biçiminde düşünülmüştü. Evrensel tanrılar, genellikle insan gibi görülür ve öyle resmedilirdi. (Ama bunun kesin bir kuralı yoktu yine de. Örneğin, gökyüzü tanrısı Nut inek olarak da, kadın olarak da düşünülmüştü. Bunun yanında güzellik ve zevk tanrıçası Altın Hator hep alımlı bir kadın biçimindeydi.)
Eski Mısır’da, saptanabilmiş iki bin kadar tanrı adı kullanılmış.En uzun ömürlü olan Mısır tanrılarından biri, güneş tanrı Re ya da (Ra)’dır. Re Mısırlılara göre dünyanın yaratıcısıdır. Re’den bir kademe aşağıda Osiris ve İsis’le birlikte sekiz başka tanrı daha vardır. Osiris ve İsis’in oğlu Horus dokuz tanrıdan oluşmuş başka bir kutsiyetin başıdır.Güneşe tapan Mısırlılar, Horus’u doğan güneş, Re’yi öğle güneşi, Aton’u da batan güneş olarak görmüşlerdir

Bir başka tanrılar topluluğunun başındaysa Thot vardır. Thot, hep balıkçıl kuşu kafalı, insan gövdeli bir tanrı olarak resmedilmiştir. Thot; mevsimleri, yıldızları yöneten; hiyeroglif yazısını ve matematiği keşfetmiş; muhasebe, diller, büyücülük, hukuk hatta satranç oyununu bulan tanrı olarak kabul edilmiştir. Tanrıların katipliğini de Thot’un yaptığına inanılırmış.

Üçüncü bir tanrılar topluluğunun başkanı olarak da Ta adlı tanrı kabul görmüştür. Ta; tüm insanların manevi gücünün yansımalarını bünyesinde toplayan tanrıdır. Yani her duygu aslında onundur. Ancak Ta, insanlara yansımasını vermiştir. Yani tüm Mısırlıların duygularının tanrısıdır Ta. Şahin tanrı Horus Ta’nın yüreği, akıl tanrısı Thot’sa , Ta’nın dilidir. Ta sanatçıların ve yazarların koruyucusu olarak da bilinir. (Şu satırları yazarken, niye benim de koruyucu bir yazı tanrım yok diye hayıflanır gibiyim)

Bu kısa açıklamadan sonra artık Mısırlının din merkezli şiirine bir göz atabiliriz. Mısır şiiri, tanrıyı tek bir yeryüzü varlığı ve doğanın tümü olarak benimsemiştir. Yazarı belli ender şiirlerden biri olan ‘Dördüncü Amenofis’in Şiiri’ bu düşünceyi son derece açık bir şekilde destekler niteliktedir.

DÖRDÜNCÜ AMENOFİS’İN ŞİİRi

“...
Kanat çırpıp uçanların hepsi
Sen yükselince yaşar.
Gemiler sana özenerek
Gidip gelir ırmak boyunca.
Açılır bütün yollar
Sen geliyorsun diye
Sıçrar bütün balıklar
Yüzünü görmek umuduyla.
Işıltıların ulaşır
Taa denizin yüreğine.

Mısır’ın en kudretli tanrılarından biri kabul edilen Amon, Teb kentinin baş tanrısıydı. Amon’un gücü arttıkça kendisine bağlı rahiplerin gücü de aynı eksende artmıştı. Hatta öyle artmıştı ki rahiplerin gücü, Teb’in firavunu İkhenaton, rahipleriyle bir mücadeleye girmek zorunda kalmıştı. Firavun “tek tanrı” uğruna bir din reformuna tutuşmuş, rahipleriyse gelenekçi tutumlarıyla İkhenaton’un firavunluğunu bitirmişlerdir. (Tarihe İkhenaton’un zındık firavun, günahkar firavun adıyla geçmesinin nedeni tek tanrı reformu uğruna verdiği mücadeledir) İkhenaton isteğini gerçekleştirememiş, ancak (sanki müslümanların kutsal kitabı Kuran’dan bir ayet okuyormuşuz hissine kapıldığımız) kuvvetli bir şiir bırakmıştır günümüze.

REFORMCU İKHENETON’UN TEK TANRI ÜZERİNE YAZDIĞI ŞİİR

“Tanrı birdir, tektir, ondan başkası yoktur
Bir tanedir, O’dur her varlığı yaratan
Bir ruhtur tanrı, görünmeyen bir ruh,
Ruhlar ruhu, Mısır’ın yüce ruhu, kutsal ruh.
Ta başlangıçta vardı tanrı
İlk varlıktır O. Hiçbir şey yokken O vardı.
Her şeyi O yarattı kendi doğduktan sonra.
Başlayanların yaratanı, sonsuzdur tanrı
Zamanın başından sonuna kadar
Ezelden beri süregelen varlığı,
Sonsuzluğa kadar sürecek.”

Mısırlılara göre insanlarda en az iki manevi varlık vardı. En belirlisi olan “Ka”, insanla birlikte doğar, ömür boyu ayrı yaşar, ölüm anında vücuda geri dönerdi. Mumyacılık ve mezara ölünün resmini koyma usulleri bu anlayıştan doğmuştur. Böylece vücut bozulursa ya da kaybolursa, “Ka”nın mumyada, resimde, heykelde yaşamaya devam edeceğine inanılırdı.

Mısırlı, insanda bir de “Ba” bulunduğuna inanırdı. Ölümden sonra yaşayan ruh anlamına gelen “Ba”, önceleri sadece hükümdarlara ya da soylulara özgü kutsal bir ayrıcalıktı. Zamanla asillere özgü olan bu ölümsüzlük (Ba anlayışı) bütün Mısırlılar için mümkün görünmeye başladı.

Eskiden ölümsüzlük sağlamak için muhteşem, devasa, heybetli mezarlar, piramitler, tören yerleri yaptırmak gerektiğine inanılırken, artık iyiliğin insanı ölümsüzlüğe götüreceği inancı ağır basmaya başladı. “Geçici zenginlik şansla da gelir, hırsızlıkla da... Ancak “Maat” (dürüstlük ve iyilik) sonsuz mutluluğun tek yoludur” diye düşünen Mısırlı; işte bu inanışı uğruna piramitlere ya da mezarlara yiyecek, içecek ve süs eşyası koyardı. Bedeni gelecek çağlarda da yaşatmak için doğan mumya sanatı da, hep bu ölümsüzlük düşü uğruna yapılırdı.

Meraklısına Ek Bilgi : Mumyalama işleminde önce, beyin ve iç organlar çıkartılır, deri altına çamur ve kum doldurulurdu. Bütün bedene aşı boyası sürülürdü, yanaklara allık, dudaklara boya... Gözlerin yerine değerli taşlar yerleştirilir, vücut özel sargılarla sımsıkı sarılırdı. Sonra uzun bir tören yapılarak ölü görüyor, ölü duyuyor ya da konuşuyormuş gibi mumyalanan cesedin “canlandırıldığına” inanılırdı.

Mısırlının yaptığı mezarlarda da, göz kamaştıran piramitlerde de aslında ölüme meydan okuma, ölümü inkar etme anlayışı vardı. Birçok mezar buluntusunda; “Ey dünyada yaşayanlar, hayatı sevenler, ölümden nefret edenler...” yazması boşuna olmasa gerek... Yani Mısırlı, hem yeryüzünde yaşamaktan nasibini almak, hem de varolmanın zevkini sonsuzluğa kadar devam ettirmek istiyordu.

“Tertemiz Adam” ve “Güneş Tanrının Övgüsü” şiirleri bu anlayışı karşılayan en önemli şiir buluntuları kabul edilir

GÜNEŞ TANRININ ÖVGÜSÜ
“...
Re’sin sen, bütün varlıklar sana tutsak,
Aşkınla esir etmişsin hepsini.
Yukarılarda dursan da,
gün ışığı ayak izlerindir senin.
...
Sen batınca...
Yeryüzü ölü karanlığına gömülüyor
...
Sen ufuktan yükselip Aton gibi ışıldayınca,
Şölenler başlıyor
...
Uyanıp kalkıyor herkes senin uğruna
Gövdeler yıkanıyor, giysiler cicili bicili,
Kollar yükseliyor sana tapınmak için
Memleketin dört bucağında işe sarılıyor
insanlar şafaktan gün batımına kadar.

Ne güzel değil mi? Çalışmayı ibadet saymak fikri üç bin sene öncede ne kadar doğru, şimdi de öyle... Her ne kadar din, günümüzde bazı yönetici çevrelerce bir sömürü aracı olarak kullanılsa da, yine de Mısırlının bu din temelli şiirini çok samimi buluyorum ben. Hele şu aşağıdaki “Tertemiz Adam” şiiri bence bir erdemler bütünü, bir üstün yaşam felsefesi olarak duvara asılacak cinsten

TERTEMİZ ADAM

“Tanrım sana geldim işte
Gerçekleri bir bir sunmaya:
Senin uğruna ezdim kötülüğün kafasını
Kılına dokunmadım tek bir kişinin.
...
Dostluk etmedim değersiz kişilerle,
Ama kötülük de etmedim onlara
Böbürlenmedim faziletliyim diye.
Yüksek mevkilere ulaşmaya çırpınmadım
Kan kusturmadım (bu uğurda kimselere)
...
Hiç kimsenin canını yakmadım,
Aç bırakmadım tek kişiyi.
Ağlatmadım, öldürmedim
Acı çektirmedim hiç kimseye.
...
Hile karıştırmadım tartılara
Süt çalmadım çocukların ağzından.
...
Balık tutmak için
Yem yapmadım (başka) balıkları
Akan suları durdurtmadım,
Yıkmadım su yollarını
Yanan ocakları söndürmedim.
...
Asla karşı gelmedim Tanrıma.
Tertemizim, tertemizim, tertemiz.”

3. BÖLÜM : SANAT VE GÜNLÜK YAŞAYIŞA DAİR

Mısırlıların günlük yaşayışında sanat çok önemli bir yer tutuyordu. Daha doğrusu Mısır toplumu yaşamayı bir sanat gibi kabul edip kendini keyfe, eğlenceye ve güzelliğe vermişti.

ŞEN GÜNLER

“Şen geçir günlerini, bıkmadan, yorulmadan:
Ne malını mülkünü öbür dünyaya götürebilirsin
Ne de geri gelirsin öteki tarafa gidince.”

Eski Mısır’ın özellikle övülecek sanat ya da zenaati yoktur bana kalırsa. Bu renkli uygarlık hüküm sürdüğü üç bin yüz sene boyunca topyekün ve erişilmez güzellikte bir sanat ve zenaati miras bırakmıştır ardından gelen kültürlere. Övgüde birini bir diğerinden üstün tutmak çok zor: Mimari, gemicilik, takvim, resim ve heykel, şiir ve düz yazı, oymacılık, tıp, mumyacılık, taş işçiliği, dokumacılık, dans, çömlek yapımı, kuyumculuk, matematik ve astronomide yetkinlik, cam ve maden işçiliği, süs eşyası ve bugün bile göz kamaştıran takı tasarımı, mühendislik dehası anıtlar, ve saire, ve saire ... Peki bunu nasıl açıklamalıyız? Mısırlı için “yararlı” olan “iyi”dir. Bu pragmatik görüş en çok mimaride önümüze çıkar. Yani dehşetli yapılar piramitlerde ... Hemen hepsi İsa’dan önce 4000 yılından 2200 yılına kadar inşa edilmiş olan piramitlerde ... Hala tam olarak nasıl inşa edildiği açıklanamayan bu yapılar gerçek mimari şaheserleridir. Bunun yanı sıra Mısır kültürünün sembolü haline gelmiş olan Giza Platosu’ndaki büyük ve ünlü Sfenks de akıllara durgunluk veren bir mimari kalıttır. Dördüncü hanedan sırasında, 2600 yıllarında, taştan yontularak yapılmış bu anıtın yüksekliği 20 metredir. Kafası insan kafası, gövdesi aslandır.

Toplayacak olursak, eski Mısır’da başlıca üç sanat türünden söz edilebilir:
1 – Evlerde, gündelik işler için kullanılan eşya, araçlar, tas – tabak – çanak, süs eşyaları ve saireyle ilgili olan sanat.
2 – Ölüler için yapılan sanat: Mezarlar, maskeler, mumya sandukaları ve saire.
3 – Tanrılara, firavunlara, rahiplere adanan tapınak sanatı (Duvar süslemeleri, yazıtlar, dikili taşlar ...)

Dördüncü Amenhotep, Mısır’ın ilk gerçek düşünce ve sanat devrimini yarattı.

Güneş Tanrı Aton’a tek tanrı olarak tapılmasını devlet dini yapmaya uğraşan, bu uğurda başkenti ve kendi adını bile değiştiren (Amenhotep adı Güneş Tanrı’nın hizmetkarı anlamına gelen İkhenaton’a dönüşmüştür) bu firavun, sanatçıları gerçekçiliğe yöneltti. İnsanları oldukları gibi, yürürken, oynarken, konuşurken yani kısaca doğal halleriyle göstermelerini istedi. Bu dönemde geleneksel fantastik Mısır sanatı daha gerçekçi ürünler vermeye başladı. Edebiyatta hiciv ve mizah gelişti. Hatta şiirlerde açık saçıklık dönemi başladı. Adını bilmediğimiz Mısırlı kadın şairler son derece kışkırtıcı şiirler yazdı. (Bu şiirlerden iki tanesini 4. Bölüm’de “Aşk Şiirleri” incelemesinde sizinle paylaşacağım.)

Dördüncü Amenhotep, Mısır sanat tarihi için tam bir devrimcidir. Öylesine devrimcidir ki; sakatlığını örtbas etmeye çalışan Mısırlı ressamlara bile karşı çıkmış; kendisini olduğu gibi resmetmelerini istemiştir. Mısır sanatının şaheserlerinden kabul edilen, hatta kadınlığın sembolü sayılan heykellerin ve resimlerin sahibi Nefertiti’yle evlenmiştir. (Nefertiti kız kardeşidir)
Dokumacılıkta da (özellikle ketende) yirminci yüzyıla kadar Mısırlılardan daha üstün ve daha kaliteli bir keten üretemedi dünya... Sonra rastık, allık, dudak boyası, sürme, saç ve tırnak boyası, kına, takma saç ve parfümde de Mısırlı, günümüzde bile hayranlık uyandıracak bir kültüre sahipti. Tıp alanındaki yazıtların ilki de bu kültürün ürünüdür.

Ancak Mısır sanatı ve uygarlığının en ayrıntılı şaheseri ve en ilginç örneğini bize sunan anıt, hiç kuşkusuz Tutankamon’un mezarıdır. Tutankamon yirmi yaşına varmadan ölmüş önemsiz bir hükümdardı. O kadar önemsizmiş ki, sonraki firavunlardan biri, kendi mezarını onunkinin üzerine kurdurmuş. Tutankamon’un mezarı altta kalınca da erişilmez duruma gelmiş. Yüzyıllar boyunca Mısır’daki mezarları soyan hırsızlar, bu yüzden Tutankamon’un mezarını bulamamışlar. Böylelikle gizli kalan bu muhteşem eserlerle dolu mezar, 1922’de İngiliz arkeolog Howard Carter sayesinde gün ışığına çıkarılmıştır.
,
Mısır kültürü ve sanatının hiç tartışmasız en ilginç ve en nefis bulgusu hiyeroglif yazısıdır. Sağdan sola, soldan sağa, yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya yazılıp okunabilen bu güzel görünüşlü yazı, kuvvetli ihtimalle Mısırlıların kendi icadıdır. (Sümerliler, Mısırlılardan önce yazı kullanıyorlardı ama, Mezopotamya’daki çivi yazısıyla Mısır’ın resim-hiyeroglif yazısı arasında bir ilişki ya da benzerlik yoktur.)

İşte size hiyeroglif harfleriyle yazılmış olan “Ölüm” isimli şiir

Ölüme yazılmış bu tür şiirler sizi yanıltmasın, daha önceki bölümde uzun uzun anlattığım yaşama sevinci, Mısırlı için ecele karşı bir zaferdi. Mezarlar ve tapınaklar, ölümden sonra hayatın devam edeceğine inanıldığından ötürü, doğa güzelliklerinin, bayram ve şenliklerin, ziyafet ve oyunların resimleriyle süslenirdi.

“Yarınından ürkerek yatağa girme sakın
Düşünme ertesi gün nasıl geçecek diye
İnsan bilmez yarın neler getirecektir,
Tanrının elindedir yarının gerçekleri.”

Mısırlı her zaman eğlenceli yaşamın tadını çıkarmıştı. Yoksa tapınağının duvarına ya da kentine diktiği anıtın üzerine; “Günümüzü gün etmeye bakalım / Eğlenelim, coşalım / Sessizlik ülkesine gideceğimiz güne kadar...” diye yazar mıydı? (Biz bu anlayışa yıllar sonra “Carpe Diem” (Günün tadını çıkar) diyeceğiz.)

Bu bölümü nefis bir şiirle kapatmadan, dağılan zihinleri toplayalım. Mısırlı, insan aklını dünyayı yöneten ve hayatın önemli unsurlarını yaratan bir kudret olarak görmesiyle, uygarlık tarihinin başlıca entellektüel başarılarından birini gerçekleştirmiştir. Mısırlının aşağıdaki şiirde sanatçıya verdiği olağanüstü değere şapka çıkarmamak mümkün mü?

SANATÇININ AYDINLIĞI ŞİİRİ

“Elinde keskiyle çalışan sanatçı
Tarlayı belleyen ırgattan fazla yorulur
Akşam olunca yan gelip yatar mı?
Ne gezer?
Kolları koparcasına çalışır
ortalığı aydınlığa kavuşturmak için.”

4. BÖLÜM : ESKİ MISIR EDEBİYATI VE AŞK ŞİİRLERİNE DAİR

Mısır edebiyatının ilk örnekleri, din yazıtları, ilahiler, firavunlara övgüler ve zafer kutlamalarıdır. Mısırlılar yazı ve şiirlerini genellikle duvarlara kazırlar, papirüs üstüne ya da defterlere geçirirlerdi. Yazı için en çok kamış kalem kullanılırdı. Papirüs pek dayanıklı olmadığı için, çok sayıda metin zaman içinde kaybolup gitmiştir. Papirüsten daha dayanıklı yazı malzemesi kullanılmış olsaydı bugün evimizde belki de yüzlerce, hatta binlerce edebiyat örneği ve tarih belgesi bulunacaktı.

Mısırlılar, dile gerek edebiyat ürünlerinde ve gerekse günlük yaşayışlarında çok önem vermişlerdi.

DİLİN GÜCÜ

“Güçlü olmak istersen söz ustası ol.
Dil, yiğit elindeki kırbaç gibidir.
İyi konuşan daha merttir iyi dövüşenden.
Dize getiremezler yüreği aşkla dolu olanı.
İyilikle, adaletle hüküm sürer
atalarının dilini güzel konuşan.”

Ne güzel söylemişler... Ne güzel, ne sade... Mısırlıların, “söz hünerlerin en zorudur” düşüncesine özel bir önem vermesinin altında; katip ve memurların Mısır devlet siyasasındaki konumlarına verdikleri değer, hiyeroglifleri güzelleştirmeleri ve edebiyatta (özellikle) şiirle çok uğraşmalarının izlerini aramalıyız. Bu görüşü destekleyen iyi bir şiir örneği var elimizde.


YAZARLIĞA ÖVGÜ

“İnsan ölüp gider,
Toprak olur eti kemiği.
Çökmek ve çürümek herkesin alın yazısı
Ama okurlar var oldukça,
yazanlar sonsuz yaşar.”

Mısır edebiyatının en önemli iki türü din merkezli şiirler ve aşk şiirleridir. Din merkezli şiirleri daha önce incelemiştik. Şimdi isterseniz buyurun aşka gidelim.
En eski erdemli öğütler kitabının yazarı Ta-hotep, yazıtında; “Vaktini iyi kullanmayanlardan hayır gelmez. Onlar zamanın katilleridir. Çalışarak varlığını arttıran insan, servetini de arttırır. Ölümden sonra bile serveti sonsuz olur” derken, şairlere birer altın bilezik armağan ettiğini biliyor muydu acaba? Bugün bile altın kıymetinde olan bu öğüt, sanatla uğraşanların desturu olmalıdır bence.

Eski Mısır’da sanat asla sanat için olmamıştı. Sanatın ya da edebiyatın belirli toplumsal ve dinsel amaçlara hizmet etmesi istenirdi. Örneğin tarihin en değerli buluntularından biri kabul edilen “Kadeş Anlaşması” (M.Ö. 1269) tableti ve bazı tapınak duvarlarındaki Kadeş Savaşı yazıtları, Hititlilerle savaşan Mısır firavunu 2. Ramses’in kahramanlıklarını manzum bir destan olarak işler. Yani tarihin ilk nehir-şiir örneklerinden biri olarak karşımızdadır hala...

Mısır edebiyatının bir diğer ölümsüz eseri de, “Ölüler Kitabı”dır. M.Ö. 1600 yılında başlayan Yeni Krallık döneminde, mezarlara ve tapınaklara yerleştirilen çeşitli büyü metinlerinden oluşmuş bir derleme olan Ölüler Kitabı, ölülerin ölümsüz olmasına ve kutlu varlığına sonsuza kadar yardım amacıyla yazılmıştır. Birçok şiir gibi, bu derlemenin de kimler tarafından yazıldığı (çoğunlukla) bilinmemektedir. Minicik bir örnekle Ölüler Kitabı’nın içini anlamayı deneyelim.

“Ben dünüm, bugünüm, yarınım.
Varlığımla dolmayan gün yoktur.
Benim açtığım yoldur şimdiki çağ.”

Bana çok ilginç gelen bir ayrıntıyı paylaşmadan geçemeyeceğim. Hemen her firavunun sarayında, bir şairin görevli olduğunu saptadı araştırmacılar... Düşünsenize, bir şair sarayda ne görev için tutulur?.. Bu resmi şairlerin işi, olsa olsa firavuna kaside düzmek, önemli günler için şiirler hazırlamak ya da din törenleri için ilahiler yazmak olabilir, değil mi? Bir şair sarayda başka ne yapabilir ki? Yani sevgili okuyucu, bu muhteşem bir yapılanma değil mi sence de? Edebiyata hakim olmak, asil olmanın, tanrıyla eş tutulan firavunun yanında olmanın birinci koşulu olarak düşünülmüş. Yani edebiyatı, tanrısal bir ayrıcalık ve üstünlükle taltif etmiş Mısırlı... (Günümüzde ayaklar altında ezilen, öz gururunu magazine peşkeş çeken işbirlikçi sanat tüccarlarının elinde, her gün uğradığı tecavüzün aşağılanmasını yaşayan şiirimiz, üç bin yıl önceki saygınlığın yanında zehirli bir tütsü gibi ciğerimizi yakıyor)

Şimdi o güzel aşk şiirlerinden birine yaklaşalım da, yüreğimiz gönensin.

ŞEN TÜRKÜ

“Ben seninim sevgilim,
Bütün güzelliğimle senin.
Çiçeklerle, kokulu otlarla
Süslediğim bahçem gibi senin...
...
Kol kolayız,, el eleyiz...
Tepeden tırnağa huzur içindeyiz.
...
Sesin şarap gibi iç okşayıcı,
Seni duydukça güzeldir yaşamak.
(Seninle olmak, devirmektir tanrının doldurduğu aşk bardaklarını)
En güzel yemeklere,
en keskin içkilere değişmem
yüzümde gezinen bakışlarını...”

Mısır şiirinde uyak hiç yok dense yeridir. Zaten şiirlerin çevirilerinde de, incelemesinden çokça yararlandığım sayın Talat S. Halman hocamız da; “çeviriler, orijinal şiirlere sadık, ama Türkçe’nin özelliklerine uygun olmaları düşünülerek okuyucuya sunuldu” demektedir. Eski Mısır şiirinde vezin ve uyak bakımından kesin bir yargıya varılamamasının nedeni olarak, uzmanlar, Mısır yazısında sesli harflerin belirtilmemiş olmasını gösterirler. Ancak kendi içinde bir ritm düzeni olduğu da bellidir. Ortak kanı, şiirlerin şarkı ya da türkü formunda ve saz eşliğinde söyleniyor olduğudur.

Hiciv ve mizah da, Mısır edebiyatında önemli bir yer tutmaktaydı. Bu özel şiir yapısında dizeler kısa ve ritm vurgusu armonikti. “Seni Seve Seve” şiirinde olduğu gibi.

SENİ SEVE SEVE

“Senin o tatlı soluğunu sindiriyorum içime
Eşsiz güzelliğini seyrediyorum her gün.
...
Seni seve seve gençleşsin diyorum bedenim.
Ruhumu okşayan ellerini ver bana
Ellerini tutarak yaşasam diyorum
Adım düşmesin dilinden ... sonsuzluğa kadar.
...”

Yazımı bitirmeden önce birkaç aşk şiirinden yaptığım bir düzenlemeyle baş başa bırakayım sizi.

SEVGİ EZGİLERİ

“...
Dedim ki: Sevgilim yaşatır beni
adını duysam dirilirim
Canıma can katar yolladığı haberler
Sevgilim, ilaçların en güçlüsüdür,
üstündür bütün ilaçlardan.
Sağlığım onun gelmesine bağlı,
onu bir görsem bir şeyciğim kalmayacak.

Sevgilimi görme (saati) yaklaşırken,
Güzelliğin böylesini...
Gönlümde sonsuz bir sevinç.
Sonsuz zaman geri alamaz,
bana sevgilimin getirdiğini.
...
Ey sevgilim,
Sonsuzluğa kadar sürecek varlığın,
Sen var oldukça sürecek sonsuzluk.

Son bölümde, ölümsüzlüğü yakalamayı başarmış, komplekssiz, duygularından emin, Mısır’ın kadın şairlerinden (belki de aynı kişinin) erotizm kokan iki şiiri üst üste sunmak istiyorum.

HOŞ TÜRKÜ

“Mekmek çiçekleri, barış getirin bize!
Yüreğimin sözünü dinleyeceğim artık.
Sen beni kucaklayınca,
Saçtığın ışık öyle parlak ki,
gözlerime merhem sürmem gerekiyor.
...
Bütün erkekler içinde sensin benim erkeğim
...
Yeryüzü aydınlığa gömülmüş :
Ne olur, birlikte uyusak böyle.
(Zaman dursa)
Sonsuzluğun sonuna kadar
...

EROTİK SEVGİ ŞİİRLERİ

“Yemek vakti gitmek istiyorsun demek?
(Demek) senin asıl sevgilin yemek
Bu telaş niye?
Giysi satın almak da niye bu saatte?
Üzme tatlı canını sevgilim
Yatağımın örtülerinden (daha iyi bir giysi) yok bizim için
Susadın mı?
Al memelerimi
Bak, dolmuş taşıyorlar.
Güzellikleri lotüs çiçeği gibi
Memelerim, dünyanın en güzel yemişleri
...
Memfis’e gidiyorum ırmak boyunca
Koca tanrı Ta’ya diyeceğim ki:
“Gerçekler tanrısı Ta,
bu gece sevgilimle yatır beni.”
Ahh, bunu düşünmek bile şaraba çeviriyor ırmağı,
(titretiyor bedenimi)
..
Seninle olmak sevgilim,
Güneş kentinde olmak gibidir
Ağaçlarla dolu bahçeye dönüyorum,
kucak kucak çiçekle…
...
Görüyorum,
Ayaklarının ucuna basa basa yaklaşıyorsun,
beni arkadan (kucaklayıp) öpmek için
Ağır ve hoş kokular saçan saçlarımı öpmek için...
Sen kollarını dolayınca boynuma
Firavun olmuş gibi seviniyorum.”

Üç bin senelik yolculuğumuzu, üç bin senedir eskimemiş ve daha (görürse eğer) üç bin sene daha eskimeyecek bir şiirle bitirelim.

YÜREĞİN ŞEN Mİ?

“Tanrının elinde yoksul musun?
Eksik olsun ambarlarda servet.
Yüreğin şen mi, için ferah mı?
Olmaz olsun,
üzüntü kumkuması zenginlik.”

Beyazdut
22-10-10, 22:23
Eski Mısır Tanrıları

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/049a.jpg

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/05500.jpg

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/isis.jpg

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/amun.jpg


Eski Mısır Tanrıları

Aker: “IGICI”. Güneşi ayarlamak ve yükseltmekten sorumludur.
Amon: “Gizli biri”. Tanrıların Theban Kralıdır.
Ammut: “Ölü Yutucu”. Ölümsüz yaşama layık olmayanın kalbini yiyen canavar.
Anqet: “Kucaklama”. Elephantine’nin su Tanrıçası.
Anubis: “Kral çocuk”. Mumyalamanın çakal başlı Tanrıçası.
Apep: Güneşi yok etmek için günlük deneme yapan yılan.
Aten: Güneş Diski.
Atum: Re’nin bir formu. Güneşi ayarlayan bir Tanrı.
Bastet : Ev ve Güneş ışığının kedi Tanrıçası.
Bes: Müzik, dans ve savaşın cüce Tanrıçası.
Buto: Aşağı Mısır’ın kobra Tanrıçası.
Duamutef: Horus’un oğullarından biri. Ölünün midesinde korunmuştur.
Geb: Gökyüzünün eşi ve dünyanın Tanrısıdır.
Hapi: Nil’in Tanrısıdır.
Hapy: Horus’un oğullarından biri. Ölünün akciğerlerinde korunmaktadır.
Hathor: Aşk, müzik ve kadının inek Tanrıçası.
Horus: Firavunların ve Güneşin şahin Tanrısı.
Imhotep: Djoser’in veziri, sonra Ptah’ın oğlu gibi ibadet edilmiştir.
Imsety: Horus’un oğullarından biri. Ölünün karaciğerinde korunmuştur.
Isis: Osiris’in dulluğunun ve şiirin Tanrıçası.
Khonsu: Ay’ın Theban Tanrısı.
Khepare: Yükselen Güneşin böcek Tanrısı.
Khnemu: Su baskını ve Nil’in iri Tanrısı.
Ma’at: Gerçek ve hukukun Tanriçesi.
Mefetseger: Krallar Vadisi’nin Tanrıçası.
Min: Erkek bereket Tanrısı.
Montu: Mısırlı savaş Tanrısı.
Mut: Amon’un eşi ve Theban’ın ana Tanrıçası.
Nefertem: Nilüfer çiçeğinin Memphis Tanrıçası.
Neith: Savaş ve dokuma Tanrıçası.
Nekhebet: Yukarı Mısır’daki Akbaba Tanrıçası.
Nephthys: Seth’in eşi ve Isis’in kız kardesi.
Nut: Osiris ve Isis’in annesi ve gökyüzü Tanrıçası.
Nun: İlk suların Tanrısı.
Onuris: Savaşçı ve Abidos’un gökyüzü Tanrısı.
Osiris: Seth tarafından öldürüldü, yaşamdan sonrası ve tarım Tanrısı.
Ptah: Memphis’in mumya yaratma Tanrısı.
Qebehsenuef: Horus’un oğullarından biri. Ölünün bağırsaklarında korunur.
Qetesh: Semetik doğa Tanrıçası.
Ra: Güneş Tanrısı.
Satet: Nil suyu ve bereket Tanrıçası.
Sekhmet: Yıkım ve savaşın dişi aslan Tanrıçası.
Selket: Büyünün akrep Tanrıçası.
Serapis: Ahiret ve Güneş'in Helenistik Tanrısı.
Seshat: Ölçüm ve yazma Tanrıçası.
Seth: Osiris’in erkek kardeşi tarafından öldürüldü. Fırtına, gök ve gürültü Tanrısı.
Shu: Mut ve Geb’in babası. Hava Tanrısı.
Sobek: Timsahlar Tanrısı.
Tauret: Kadın doğumunun hipopotam Tanrıçası.
Tefnut: Nut ve Geb’in annesi. Yağmur ve nem Tanrıçası.
Thoth: Yazma akıl ve ay Tanrısı

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:uW9jDAFVXd2F6M:http://www.mondeberbere.com/PARImazigh/Parimazigh5/img/amon.jpg

Amen (Amon,Amun,Ammon,Amoun): Amen’in adı “saklı olan” demektir. Amen ilk zamanlardan itibaren Teb şehrinin baş tanrısıdır ve Hermopolis rahiplerine göre yaşayan yaratıcı tanrı olarak görülmüştür.Kutsal hayvanları kaz ve koçtur. Orta krallığa kadar Teb’de yerel bir tanrıydı fakat Tebliler Mısır’da hükümdarlıklarını kurduklarında Amen kalıcı bir tanrı oldu ve 18. Sülale tarafından Tanrıların kralı olarak adlandırıldı. Ünlü tapınağı Karnak, insan tarafından yapılmış en büyük dini yapıdır. Bugde’ye göre, 19. Ve 20. Hanedanlar Amen’in “görünmeyen yaratıcı güç” olduğunu cennetteki, dünyadaki, engin derinlerde ve yer altı dünyasındaki hayatın temeli olduğunu düşünürler ve kendisini Ra’nın formunda gösterir. Artı, Amen ihtiyacı olan her adanmış dindarın koruyucusu olarak karşımıza çıkmıştır. Sonraki inanışa göre Amen kendi kendini yaratmıştır. Önceki Teb’li inanışa göre Amen Thoth tarafından başlangıçta varolan sekiz tanrıdan biri olarak yaratmıştır. (Amen, Amenet, Heq, Heqet, Nun, Naunet, Kau, Kauket) Yeni karllık boyunca Amen’in eşi Mut, “Anne” idi ve bunun Mısır’lı eşiti “Büyük (ulu) anne” olarak görülmektedir. Bu ikili (Mut ve Amen) Tanrı ve Tanrıça Çiftini oluşturur, bu diğer inanışlarda da görülür. Oğulları ay tanrısı Khons’tur.


Amen-Ra: Amen’in rahipleri tarafından sunulan birleşik tanrıdır. Amaçları Amen’in takipçisi olan Yeni krallıkta (18-21 Hanedan) daha önceki güneş kültünün tanrısı olan Ra ile bir bağ kurmaktı. Bu tip birleşmelerde tanrılar içiçe girerler böylece Ra’nın içinde Amen’in temsil ettiği gücü görüyoruz (ya da tam tersi). Bu tip ilişkiler Mısır tanrılarında, özellikle kozmik ve ulusal tanrılar arasında sık görülür. Bu Mısır tanrılarının nasıl görüldüğünün bir örneğidir. Morenz’in dediği gibi “kişilikleri vardır ama bireysellikleri yoktur.”

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:tSRygX9OoScazM:http://www.lizardplates.com/images/godimsety_mini.jpg

Amset (İmsety, Mestha; Golden Dawn, Amseth): Horus’un dört oğlundan biridir. Ölülerin karaciğerinin koruyucusudur ve Tanrıça İsis tarafında korunur.

Anubis (Anpu; Golden Dawn, Ano-Oobist): Nepthys’in oğlu; bazı inanışa göre babası Sethi, bazısına göreyse Osiris’ti (hatta bazı inanışa göre ise annesi İsis’ti). Anubis çakal olarak resmedilmiştir veya çakal başlı tanrı denmiştir. Çakal Tanrı. Çakal’ın lahitleri kolaçan etme eğilimi nedeniyle, ölülerle ilişkili olmuştur ve eski mumyalamanın kaşifi olarak bilinir be tapılır. Onun görevi ölüleri korumak ve yüceltmektir. Anubis aynı zamanda Upuaut (opener of the ways- yolların açıcısı) olarak bilinirdi ve tavşan başıyla gösterilirdi. Kıyamet günü için ölülere rehberlik ederdi ve ölüleri yeraltındaki ikinci ölümden korumak için gerçeğin derecelerini (Scales of Truth) gözlerdi (izlerdi).

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:cMJM-ZZrEi27fM:http://www.avato.it/egitto/images/anuket2.gif

Anuket: Yukarı Mısır’da, Elefantin’in çevresinde, Anuket, Khunum ve Sati’nin (kızları olarak) tapılmıştır. Kutsal hayvanı gazeldi. Soğuk su dağıtıcısı olduğuna inanılır ve kendi insan kafasına tüylü bir taç giyerdi.


Apis: Muhtemelen sadece hayvan olarak betimlenmiş ve hiçbir zaman hayvan başlı bir insan olarak gösterilmemiş eski bir Mısır Tanrısıdır. Apis çoğunlukla Ptah’la bağlantılı olmuştur ve kültünün merkezi Memphis’tir. Aslında Apis verimlilik tanrısıdır. Güneş diski ve uraeusserpent’ten oluşan boğa tacıyla betimlenmiştir. Kutsal Apis boğası Memphis’te bulunurdu ve Serapum’da büyük bir kitle halinde Apis boğalarının mezarı bulunuyor.

Bastet: Kedi tanrıça. Bubastis’in Delta şehrinde tapılmıştır, kedilerin ve onlara önem verenlerin koruyucusudur. Sonuçta evde önemli bir tanrıça (kediler değer kazandığıdan beri) ve ayrıca ikonografide önemlidir. (Papirüste güneş tanrısına saldıran yılanın kediler tarafından öldürüldüğü resmedilmiştir.Dişi aslanın tanrıçası Sekhmet’in yardımsever tarafı olarak görülmüştür.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:cTtu5YblkokIsM:http://imagecache2.allposters.com/images/pic/MEPOD/10049677_b~Bes-Dwarf-God-of-Egypt-Posters.jpg

Bes: Tanrıların cüce soytarısı.. Afrikalı veya sematik kökenli tanrı, Mısır’a 12. Silale döneminde gelmiştir. Sakallı, vahşi görünümlü komik bir cüce olarak ve yuvarlak bir yüzle resmedilmiştir (Mısır’ın sanatsal geleneklerinden farklı). Müzik, iyi yemek ve rahatlamak gibi aile zevklerinin tanrısı olarak sayılır. Ayrıca çocukların eğlendiğicisi ve koruyucusudur.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:lypAiz9L3Kc3TM:http://www.thekeep.org/~kunoichi/kunoichi/themestream/duamutef.jpg

Duamutef (Tuamutef; Golden Dawn, Thmoomathpf): Horus’un 4 oğlundan biri. Duamutef çakal başlı mumyalanmış bir adam olarak gösterilmiş. Ölünün midesinin koruyucusudur ve Tanrıça Neith tarafından korunur.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:Z0jz05VaLeUvJM:http://egipto.com/museo/dioses/img/a90.jpg

Edjo: Delta’nın yılan tanrıçası, Aşağı Mısır’ın sembolü ve koruyucusu, Yukarı Mısır’ın tanrıçası Nekhbet’in tamamlayıcısıdır. Kralın tacının bir parcası olarak giyilirdi.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:fcJfc3znp1r6DM:http://www.neferchichi.com/images/godsinfo/nutshugeb.jpg

Geb (Seb): Yeryüzünün tanrısı, Shu ve Tefnut’un oğlu. Nut’un kardeşi ve kocası, Osiris, Set, İsis ve Nephthys’in babasıdır. Kutsal hayvanı ve sembolü kazlardı. Genelde yeşil ve siyah tenli olarak gösterilmiştir. Yeşil yaşayan canlıların rengi ve siyah ise Nil’in bereketli çamururun rengidir. Geb kötülerin ruhlarını tutuklu tutacak ve onları cennede çıkarmayacaktı. Diğer geleneklerde yeryüzünün dişi olmasıyla çelişerek Geb’in erkeğe özgü (erkeksi) olmasıyla göze çarpar.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:5nRPQlK628gjRM:http://www.arcanos.com/imagenes/astrologiaoccidental/hapi.jpg

Hapi: Horus’un dört oğlundan biridir. Babun kafalı mumyalanmış adam olarak görülüyor. Ölülerin ciğerlerinin koruyucusudur ve Tanrıça Nephthys tarafından korunurdu.Hapi ismi farklı hiyerogliflerle ifade edilmişti; çoğunlukla ama herzaman olmamak kaidesiyle Nil Nehrinin tanrısının ismiydi. Hapi, tacı zambaklardan (yukarı Nil) veya papirus bitkilerinden (Aşağı Nil) yapılmış şişman bir adama benzetilmiştir.

Beyazdut
22-10-10, 22:26
Eski Mısır Tanrıları II

Harpocrates (Hor-pa-kraat: Golden Dawn, Hoor-par-kraat):“Çocuk Horus”, İsis ve Osiris’in oğlu, emzirilen küçük bir çocuk, Yukarı Mısır’ın büyük tanrısı yetişkin Horus’tan ayrılmıştır. Parmak emen genç bir oğlan olarak gösterilmiştir. Golden Dawn sessizliği ona ithaf etmiştir, çünkü tahminen parmağını emme hareketi genelde bilinen “shhh” ifadesini akla getiriyor.

Hator (Het-Heru, Het-Hert): Mısır’ın çok eski bir tanrıçasıdır, inek tanrı. Hator ismi yunan uyarlamasıdır. Het-Hert (the house above) ve Het-Heru (Horus’un evi)’nun değişik biçimlerinden yozlaştırılmasıdır. İki terim de onun gökyüzü tanrıçası olduğuna işaret ediyor. Sık sık İsis’le eşdeğer tutulmuştur. Hator Edfu’da Horus’un partneri olarak tapılmıştır. Teb’de ölümün tanrıçası olarak düşünülmüştü. Ayrıca o aşkın dansın alkolün ve yabancı toprakların koruyucusuydu.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:6FOSex0fwdWl4M:http://www.crystalinks.com/heqet2.jpg

Heqet: Kurbağa başlı başlangıçta var olan tanrıçalardan, Hermopolis’teki 8 tanrıdan biri olarak inanılır ve Antinoe’deki Khunum’un partneri olarak görülür.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:22s8THqFt90pfM:http://www.heruraha-oto.org/Imagi/Horus.gif

Heru-ra-ha: Crowley’in Mısır benzeri mitolojisinin karma bir tanrısı; Ra-Hoor-Khuit ve Hoor-par-kraat’ın bir karması İsmi Mısır diline çevrildi, tahminen “Horus ve Ra’ya şükredin” anlamına geliyor. Tabi, bu da başka bir yozlaştırma.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:zEX24oeOk5ctvM:http://www.symbolworld.org/learning/history/egypt/egypt-syms_files/horus.gif

Horus: Osiris´le İsis´in oğlu, Mısır tahtını miras almıştır... Hatta taht için Seti ile olan savaşları Mısır mitolojisinde onemli yer tutar. Cennetin hükümdarı aynı zamandada Mısır´ın kralı Horus´un cennetin kralı, yeryüzünün kralı,ve kutsal şahin olmak uzere Teslis (uçlü )kavramı Mısır dininin yerleşik yönü oldu. Horus´un evrensel olduğu ve ezelden beri var olduğu fikri, 1. hanedanlığa kadar uzanır ki, bu da Piramit yazılarında belirtilmiştir.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:Q2OrRfXc62L1mM:http://www.mariomarcia.com/FotosViagens/Africa/Egipto/InfoEgypt/DeusesDeusas/SethMM_1.jpg

Horus of Behedet (Hadit): Behedet şehrinde tapılan Horus’un formlarındandır. Büyük kanatları güneş diskinin bir formu olarak gösterilir, genelde önemli manzaraların üstünde uçtuğu görülür (Mısır’ın dinsel sanatında). Hadit, Horus’un her zaman her yerde hazır oluşuyula resmedilmiştir. Crowley’in de Magic in Theory and Practice kitabında dediği gibi, “son derece küçük ve atomik haldeki her yerde ve her zaman hazır olan parçaya Hadit” denir.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:ejJN-MfWSHy7YM:http://www.fuenterrebollo.com/Egipto/hijos-horus.jpg

Horus’un dört oğlu: Osiris’in vücudunun parcalarının koruyucularıdır ve bundan sonra ölülerin vücutlarının koruyucuları olmuşlardır. Amset, Hapi, Duamutef ve Qebsenuef. Sırasıyla tanrıçalar İsis. Nephthys, Neith ve Selket tarafından korunurlardı.

Imhotep (Imouthis): Imhotep mimar, katip ve 3. Firavun Zoser döneminin büyük(baş) veziriydi. Sakkara ‘daki basamaklı piramidi tasarlayıp inşa eden Imhotep’ti. Imhotep Ptah’ın oğlu ve hekimlik tanrısıydı, aynı zamanda katiplerin başıydı (Thoth ile beraber). Yunanlılar onun Asklepios olduğunu düşünürler.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:LNu-T60-EHos0M:http://www.pantheon.org/areas/gallery/mythology/africa/egyptian/isis-horus.jpg

İsis: Sanat Tanrıçası... Osiris´in karısı ve kız kardeşi... Horus´un annesi, aşk tanrıcası ve İştar, Aşera, Asherah, AsTarte , Sibel, Afrodit ve Venüs´ün karşıtı idi. Büyük bir anne ve eş olarak, bütün dişi ilahların en popüleri oldu..

Khepri (Keper): Eski Heliopolitan büyük şehir bilimine göre yaratıcı tanrı ve Atum ve Ra ile karışmıştır. Mısırca kökeninde “Kheper” birkaç anlama gelir, bazısına göre en çok dikkat çeken “yaratmak” veya “dönüştürmek” fiilidir, ayrıca “bok böceği” sözcüğüne denk gelir. bok böceği, güneşin sembolü sayılırdı. Dışkısının çevresine yumurtalarını bırakırdı ve bok böceği güneş tanrısı sembılü sayılırdı. bok böceği güneşi gökyüzüne doğru iterdi.

Khnum: Koç başlı insan olarak görünürdü. Antinoe ve Elefantin’de tapılıyordu. Çömlekçi çarkında insanlara şekil veren, yaratıcı tanrılardan biriydi. Onun arkadaşları(partnerleri) Heqet, Neith ve Sati’ydi.

Khons(Chons): Teb’in büyük (triad)larının 3. Üyesi (ailesi Amen ve Mut’la). Khons ayın tanrısıydı. Onun hakkında en çok bilinen hikaye Thoth’la senet (passage) denen eski bir oyun oynarken ışığının bir kısmına bahse girmiş. Thoth kazanmış, ışığının bir kısmını kaybettiği için Khons bir ay boyunca tüm ihtişamını gösterememiş ve batıp tekrar büyümek için beklemesi gerekmiş. Karnak’taki çevrili olan tapınak ona adanmıştır.

Maat: Çeşitli geleneklere göre Thoth’un karısı Ra’nın kızı olduğu düşünülmüştür. Maat’ın adı “gerçek” ve “adalet” hatta “kozmik sıralamayı” ifade eder İngilizce’de net bir söylenişi yoktur. Maat’ın konseptiyle bir kişileştirme ve biraz da mitoloji vardır. Maat saçında devekuşu tüyü olan uzun boylu bir kadın olarak belirtilmiştir. O ölümün kararı için vardı ve tüyü ölünün saf ve dürüst bir hayat yaşamış olup olmadığına karar vermek için ölünün kalbini dengelerdi.

Min (Menu, Amsu): Elinde yıldırım taşıyan Amen’ın bir formu olarak resmedilmiştir (Mısır sanatında yıldırım olarak belirtilmeye çalışılmış) ve ereksiyon halindeki penisiyle resmedilmiştir. Tam adı Menu-kamuf-f (Min, Annesinin Boğası). Erkekliğin (güç ve iktidar) tanrısı olarak tapıldı, Ona marul (lahana) hediye edilmiştir(sunulmuştur) ve sonra erkekliği elde etme umuduyla bunlar yenmiştir. Kadınlığın (feminenliğin) ve aşkın tanrıçası Qetesh’in kocasıdır.

Month (Mentu, Men Thu): Amen kültünün doğmasından önce Teb’in baş tanrısıydı. Şahin başlı adam olarak gösterilir ve Horus’la birleşmiştir. Aslında savaş tanrısıdır.

Mut (Golden Dawn, Auramooth):Teb geleneklerinde Amen’in karısı, Mısır dilinde mut “anne” ve ay tanrısı Khons’un annesidir.

Nefertum: Ptah ve Sekhmet’in genç oğlu, doğan güneşle bağlantılı olarak zambak çiçekleriyle taçlandırılmıştır veya zambak çiçeğinin üstünde oturtulmuştur olarak resmedilmiştir.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:qeSWxdnxWEO9kM:http://www.ladyoftheflame.co.uk/gfx/neith1.jpg

Neith (Net; Golden Dawn, Thoum-aesh-neith): Eski bir savaş tanrıçası, Delta’da tapıldı. Bilgelik tanrıçası olarak saygı gösterildi, Yunan mitine göre Athena olarak gösterilmiş daha sonraki inanışlara göre İsis, Nephthys, Selket’in kız kardeşiydi ve ölülerin midesinin tanrısı Duamutef’in koruyucusuydu. Timsah tanrı Sobek’in annesiydi.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:UIop-0BirFWWRM:http://www.theorigins.com/images/at2/e-101.jpg http://tbn0.google.com/images?q=tbn:l2l0Bur3ehtwgM:http://www.rainbowcrystal.com/egypt/E-67Pnekhbet.jpg

Nekhbet: Yukarı Mısır’ın büyük tanrıçasıdır, ikonu akbaba ve firavunun tacının bir parçasıdır. Aşağı Mısır’ın tanrıçası olan Edjo’nun tamamlayıcısıdır.

Nephthys (Nebt-het): Geb ve Nut’un en genç çocuğu, Set’in kardeşi ve karısıdır ve İsis ve Osiris’in kardeşidir. Anubis’in annesidir (Set veya Osiris’in oğlu). Set Osiris’i öldürdüğünde onu terketmişti ve İsis’e Horus’un bakımında ve Osiris’in dirilişinde yardımcı olmuştu. Kardeşiyle birlik olmuş ve ölülerin özel koruyucu tanrıçası olarak düşünülmüş ve ciğerlerin koruyucusu olan Hapi’nin gardiyanı olmuştur.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:u2Fd9XuV6251bM:http://www.luminist.org/images/nuit1.gif http://tbn0.google.com/images?q=tbn:Zgh0uPH1-mMaJM:http://suzar.com/Releases/2r-Mamma/sky-of-nuit.gif

Nut (Nuit): Gökyüzü tanrıçası, Shu ve Tefnut’un kızı, Geb’in kızkardeşi ve karısı, Osiri, Set, İsis ve Nephthys’in annesidir. Crowley Magic in Theory and Practice kitabında “sınırsız uzaya tanrıça NUİT denirdi” demiş. Nut genelde mavi tenle ve vücudu yıldızlarla kaplı, 4 ayak üzerinde ve kocasının üzerine eğilerek resmedilmiştir. Gökyüzü olarak dünyanın üzerinde kemer gibi uzanmıştır. Nut’un Hadit’le olan ilişkisi Crowley’in bir buluşudur. Bu Ejiptolojide bir temele bağlı değildir. Hadit genelde Nut’un altında resmedilmiş- birisi Nut’un bir resim üst karesinin oluşturduğunu buluyor ve kanatlı disk Hadit sessizce aşağıdan uçuyor. Bu sanatsal bir gelenek ve iki Mısır mitinin arasında evlilik yoktu.

Osiris: Ölülerin tanrısı, ölümsüz yaşam için diriliş tanrısı, kuralkoyucu, koruyucu, ölülerin yargıcı ve ölünün prototipi olmuştur (Ölü tarihte “Osiris” olarak görülürdü). Lahidinin bulunduğu yer, Abidos’ta kültünün oluştuğu yerdir. Osiris Nut ve Geb’in ilk çocuğuydu, Set, Nephthys ve İsis’in kardeşiydi, aynı zamanda İsis’in kocasıydı. Horus, İsis’ten oğluydu. Bir hikayeye göre Nephthys İsis gibi davranmış ve Osiris’i baştan çıkararak Anubis’i doğurmuş. Osiris başka erkeklerin dünyasının kuralkoyucusu olmuş ve Ra gökyüzüne kural koymak için dünyayı bıraktığında kardeşi Set Osiris’i öldürdü. İsis’in sihiri sayesinde tekrar yaşama döndü. İlk ölen yaşayan canlı olduğu için sonraları ölülerin lordu oldu. Oğlu Horus onun ölümünün öcünü aldı. Set’i yenmişti ve onu Batı Mısır’ın çölüne (Sahra) gönderildi. Tüm Mısır tarihi boyunca dualar ve büyüler Osiris’e yöneltilmişti, onu kutsama ve kendisinin kural koyduğu öbür dünyaya girmesi umulmuştu, ama orta krallık süresinde popularitesi arttı. 18.Sülale döneminde Mısır’da en çok tapılan tanrı olmuştu. Osiris’in popularitesi Mısır tarihinin en son evrelerine kadar dayanmaktadır (sürmüştür). Mısır’ı fetheden Roma imparatorlarında bile hala onun etkisi görülüyormuş. Firavun kıyafetlerini giyerek ona tapınaklarda adak adıyorlarmış.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:BAMPES1N39_6gM:http://www.4history.co.uk/images/pharoah.jpg

Pharoah: En eski zamanlardan beri Mısır’da firavunlar tanrılar gibi tapılmışlardır: Ra’nın oğlu, Horus’un oğlu, Amen’in oğlu... Bu dönemde ve şehre bağlı olarak isimlendirilmiştir. Firavunlara dualar ve adaklar adanması çok nadirdi. Firavunun gerçek kültünü destekleyecek kanıt çok az veya yoktur. Firavunlar tanrı babaları tarafından seçilmiş ve onlara benzetilmişlerdir.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:3YytLg3ba8cVvM:http://ziggyweb2.wz.cz/egypt/obrazky/bohove/ptah.jpg

Beyazdut
22-10-10, 22:27
Eski Mısır Tanrıları III

Ptah: Memphis’te tapılıyordu (M.Ö.3100). Ptah evrenin yaratıcısı olarak görülmüş. Öbür dünyada erkeklerin ruhlarının yerleşeceği vücutları şekillendirir. Başka mitlere göre Thoth’un emrine çalışıyordu ve Thoth’un açıklamalarına uygun olarak cennetleri ve dünyayı yaratmaktı. Ptah sakallı takke giymiş, mumya gibi sarmalanmış, elleri ambalajdan çıkmış, elinde asa, Ankh ve Djed (denge, istikrar, sağlamlık işareti) tutuyor. Çoğunlukla Seker ve Osiris’le birlikte tapılırdı, Ptah-seker-ausar adı altında tapılırdı.Sekhmet’in kocası ve Nefertum’un babası (sonra da Imhıtep’in babası) olduğu söylenir.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:jJ6_Qxf0yWvuQM:http://www.thekeep.org/~kunoichi/kunoichi/themestream/qebehsenuef.jpg

Qebsenuef (Kabexnuf, Qebseneuef): Horus’un dört oğlundan biri, Qebsenuef mumyalanmış şahin başlı bir adam olarak betimlenmiş. Ölülerin bağırsaklarının koruyucusudur ve tanrıça Selket tarafından korunurdu.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:NVu4NttZhnHTRM:http://www.chevron26.com/mythology/myth-qetesh.jpg http://tbn0.google.com/images?q=tbn:IFaXw384ZdaueM:http://mythologica.fr/egypte/pic/qadesh.gif http://tbn0.google.com/images?q=tbn:KbKapl4DKXHHZM:http://www.nissaba.nl/godinnen/qetesh.jpg http://tbn0.google.com/images?q=tbn:irirnvle0TQKTM:http://www.aegyptologie.com/forum/YaBBImages/avatars/qetesh.gif

Qetesh: Suriyeli bir tanrı olduğuna inanılıyor, Qetesh aşkın ve güzelliğin tanrıçasıdır. Qetesh güzel çıplak bir kadın olarak, bir aslanın üstünde ayakta durur veya onu sürer durumda, elinde çiçek, ayna veya yılanlarla resmedilmiştir. Genelde yuvarlak yüzle gösterilmiştir (Mısır sanat ve geleneklerinde alışılmamış bir durum). Aynı zamanda erkekliğin tanrısı Min’in partneri olarak düşünülüyor.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:G1al2o3mIuwShM:http://www.crystalinks.com/ra1.jpg

Ra: Tabiatın bütün tezahürleri arasında, tapılan en belirgin şey güneştir. Mısır ideolojisinin büyük bir kısmı güneş ve nehir uzerinedir. Güneş tanrıları arasında başlıcası Ra (Heliapolis tanrısı)´dır. Güneşin diski olarak Ra, atmaca kafalı bir insan olarak temsil edildi. Bu durumda da Ra yaradılışın hükümdarı olarak ele alındı.

Ra-Horathky (Ra-Hoor-Khuit): Horizonların Horus’u olan Ra’dır. Ra’nın başka bir tanımlaması da onu Horus’la bir tutmaktır. Bu ikisi solar gücün göstergesi olarak gösterilmiştir. “Ra-Hoor-Khuit”in yazılışı Aleister Crowley tarafından önce Book of Law kitabında popüler edilmiştir.

Sati: Elefantin’in tanrıçası, Khunum’un eşi, Soğuk su dağıtıcısı Anuket ile beraber eş olmuşlardır. İnsan başı, Yukarı Mısır’ın tacıyla ve gazellerin boynuzlarıyla betimlenmiştir.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:bWj6Cgk-EoeP2M:http://www.mariomarcia.com/FotosViagens/Africa/Egipto/InfoEgypt/DeusesDeusas/SokarMM_1.jpg

Seker: Işığın tanrıçası yeraltından başlayan öbür dünyaya giden ölülerin ruhlarının koruyucusudur. Seker Ptah’ın bir formu veya Ptah-seker veya Ptah-seker-ausar’ın bileşik tanrılarının bir parçası olarak Memphis’te tapılırdı. Seker genelde şahin kafasıyla ve Ptah’ınkine benzer bir şekilde mumyalanmış olarak resmedilmiştir.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:HyDjTqkulgbARM:http://www.geocities.com/sophialinus/SekhmetSacredTravelCom.jpg http://tbn0.google.com/images?q=tbn:Iopjaw0ME4JcbM:http://www.geocities.com/sophialinus/sekhmet_43.jpg

Sekhmet: Dişi aslan tanrıçası, Ptah’ın tanrısı olarak takip edilmiş. Ra’nın gözündeki ateşten insanları günahlarından dolayı cezalandıracak olan bir intikam yaratığı olarak yaratılmıştır. Sonra da doğrunun barışçıl bir koruyucusu olmuştur. Yardımsever Bast ile yakından ilgilidir (bağlantılıdır).

Selket (Serqet, Serket): Akrep tanrıça, kafasının üstünde hareketsiz duran akrebiyle güzel bir kadın olarak gösterilmiştir. Onun yaratığı kötü ruhlu insanlara ölüm veriyordu ve akrepler tarafından sokulan insanlara da hayat veriyordu. O ayrıca kadınların çocuk doğurmalarına da yardımcı oluyordu. O Ra’yı tehdit eden şeytani ruhları etkisiz hale getiren kişi olarak resmedilmiş ve İsis’i Set’ten korumak için yedi akrebini göndermiş. Selket, Horus’un oğlu, ölülerin bağırsaklarının koruyucusu olan Qebsenuef’in koruyucusudur. Amerika’yı 1970’de turlayan kolleksiyonun bir parçası olan Tuthankamon’un lahdindeki heykeli sayesinde tanındı.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:qu2PcIg_QFHu8M:http://content.answers.com/main/content/wp/en-commons/thumb/8/8f/250px-SerapisHellenistic.jpg

Serapis: Ptolemi dönemini tanrısı, Yunanlılar tarafndan Osiris ve Apis’ten düzenlenmiş (tasarlanmış). Tahminen İsis’in arkadaşı (partneri), öbürdünya (ölümdensonraki yaşam) ve verimliliğin tanrısıydı. Ayrıca fizikçiydi ve endişeli, üzüntülü inananların yardımcısıydı. Hiçbir zaman çok fazla önem vermedi. Onun kültünün merkezi Alexandria’dır (İskenderiye).

Set: En eski dönemlerde Set, Aşağı Mısır’ın koruyucu tanrısıydı ve çölün şiddetli fırtınalarını sembolize eder. Bu fırtınaları Aşağı Mısır’lılar yatıştırmak için yöntemler aramışlardır. Yukarı Mısır Aşağı Mısır’ı yendiğinde ve ilk hanedana giriliğinde, Set Yukarı Mısır’ın Hanedanlık tanrısı Horus’un şeytani düşmanı olarak bilinmeye başlandı. Set, Osiris, İsis ve Nephthys’in kardeşi ve aynı zamanda Nephthys’in kocasıydı. Bazı mitlere göreyse Aubis’in babasıydı.Set’in kardeşini öldürmesi ve yeğeni Horus’u öldürmeye teşebbüs etmesiyle bilinir. Ama Horus kurtulmayı ve babasının öcünü almayı başarır. Bunu Mısır’ın heryerinde kurallarını koyarak yapmıştır. Set’i hadım etmiş ve Sonsuza kadar onu çöle sürmüştür. 19.Hanedanda Set’e olan saygı yeniden dirilmeye başlamıştır ve birzamanların büyük tanrısı olarak görülmüştür. Mısır’ı yabancılardan koruyan ve çöldeki kuvvetleri yardımseverce zapteden tanrı olmuştur.

Shu: Kuru rüzgarların ve atmosferin tanrısı, Ra’nın oğlu, Tefnut’un kardeşi ve kocası, Geb ve Nut’un babasıdır. Hiyerogliflerde kafasına devekuşu tüyü giymiş olarak gösterilmiştir (Maat’ınkine benzeyen). Genelde boylu boyunca uzanmış olan Geb’le kızı Nut’u ayrılarak ayakta durmuş olarak gösterilmiştir. “Shu” ismi genelde “kuru, boş” anlamına gelen shu kökünden geliyor. Shu aynı zamanda güneş ışığının kişileştirmelerinden biridir. Shu ve Tefnut’un bir ruhun iki yarısı olduğu söylenir. Belki de eşruhların en eski (ilk) kaydedilen örneğidir.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:CWKXffjb456GWM:http://www.kenseamedia.com/egyptian_gods/images/sobek.jpg http://tbn0.google.com/images?q=tbn:EJUGfX_C3Uy3ZM:http://www.nomadengott.de/SobekSuchos_kg.jpg

Sobek: Fayum´un merkezi Crocodillopolis´in tanrısı idi. Orada canlı sürüngenler ve timsahlar havuzlarda muhafaza edilirlerdi. Su tanrısı olarak, aynı zamanda Nil´in yıllık tasmasını ve vadisinin gübrelenmesini sembolise etti.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:0W6gifiaxj9MQM:http://www.philae.nu/akhet/sopdet1.gif

Sothis: Yıldız Sirius için feminen bir Mısırlı ismi, İsis’le birbirine geçmiştir. (Orion olan Sahu-Osiris’in partneriydi). Hator’la da ilişkilidir.

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:kzxmq2gstkwo9M:http://www.znanje.org/i/i21/01iv06/01iv0602/tawaret.gif

Tavaret: Hamile kadınlara göz kulak olan olan suaygırı tanrısı..

http://tbn0.google.com/images?q=tbn:prYa7r-CIAwg1M:http://www.crystalinks.com/tefnut1.jpg http://tbn0.google.com/images?q=tbn:mmD2s80JPIyeVM:http://www.crystalinks.com/tefnut2.jpg http://tbn0.google.com/images?q=tbn:wDzktbZ7teskGM:http://www.khemet.de/images/sonstige/tefnut.jpg

Tefnut: Nem ve bulutların tanrıçasıdır. Ra’nın kızı, Shu’nun kardeşi ve karısıdır. Geb ve Nut’un annesidir. Kutsal hayvanı olan dişi aslanın başıyla resmedilmiştir. “Tefnut” adı teftef kökünden gelmektedir. Anlamı “serpiştirmek, nemlendirmek” ve nu kökü “sular, gökyüzü” anlamına gelmektedir.

Thoth (Tahuti) ToT: Bilgeliğin tanrısı, Maat’la beraber zamanın başında kendi kendine yaratılmıştı veya Ra tarafından yaratılmıştı. Hermopolis’te Thoth’dan sekiz tane çocuk oluşturmuştu, en önemlisi “gizli olan Amen’di. Amen Teb’de Evrenin Lordu olarak takip edilirdi. Thoth isminin Mısır dilinde orijinali Thuti’dir ve Yunanca versiyonu Thoth’dur. Thoth ibis kuşu başıyla resmedilmiştir ve elinde bir dolmakalem ve herşeyi kaydettiği parşomenler vardır. Tanrıları içeren neydeyse tüm temel görüntülerde Thoth görevli olarak görünürdü, ama özellikle ölülerin hükmünde görülüyor. Tanrılar’ın habercisi (ulağı) olmuş ve Yunanlılar’ın Hermes’iyle eş tutulmuştur.Osirian mitlerine göre Thoth Osiris’in veziri olmuştur (Şef tavsiyecisi ve papazı). O sa Khons gibi ay tanrısıdır ve zamanın, büyünün ve yazının tanrısıdır. Hiyeroglifleri icat edenin Thoth olduğu düşünülür

Beyazdut
22-10-10, 22:28
Bilim ve Teknoloji

http://img.alibaba.com/photo/10900431/Egyptian_Papyrus_Drawing.jpg

Eski Mısır'da Bilim ve Teknoloji

Eski Mısır’ın İskenderiye kentin­deki kitaplıkta bir milyona yakın pa­pirüs tomarı bulunuyordu. Bu kitap­lığın zenginleşip büyümesinde, Ptolöme sülalesi’nden gelen Firavunlar çok çalışmışlardı. Böylece İskenderiye ki­taplığı uzun yıllar boyunca dünyanın en önde gelen kitaplığı oldu. Fakat bir süre sonra bir başka kitaplık, Anado­lu’daki Bergama kenti kitaplığı onun­la yarışmaya başladı. O sırada hü­kümdarlık eden Mısır Firavunu, Ber­gama kitaplığını acımasızca cezalan­dırmaya karar verdi ve ülkesinden Anadolu’ya papirüs gönderilmesini yasakladı. Bergama hükümdarı da buna kar­şılık şöyle bir önlem düşündür Yur­dunun en usta adamlarını yanına ça­ğırıp koyun ya da keçi derisinden pa­pirüs yerini tutacak ve yazı yazmaya uygun bir madde hazırlamalarını bu­yurdu. İşte o günden sonra Bergama, uzun süre dünyaya parşömen.satan bir kent haline geldi.

Yunanca “Pergamen!” adını ta­şıyan Parşömen, doğduğu kentin adını alarak böyle icat olunmuştu.

Parşömen, birçok bakımlardan papirüsten üstündü. Kınlacak diye korkmadan kesilebilir ve katlanabilir­di. Ama, parşömenin bu üstünlükle­ri ilkin pek görülüp bilinemedi. Par­şömeni de tıpkı papirüs gibi dürüp büküp tomar haline getiriyorlardı. Kı­sa bir süre sonra parşömenin katlana­bileceği ye defter haline getirilebileceği anlaşıldı. Ayrı ayrı yapraklardan di­kilmiş kitap da böyle ortaya çıktı. Yaş keçi, koyun ya dadana deri­leri yumuşasın diye önce suda bırakı­lırdı. Sonra da bıçakla yağlan kazılır ve küllü suya yatırılırdı. Bu du­rumdaki derilerin kılları bıçakla ko­layca sıyrılırdı. Giderek bu temizlen­miş deriler tebeşirle oğulur ve sünger taşı ile parlatılırdı. Sonunda ihcev sa­rımtırak ve her iki yanı düz ve parlak bir deri ortaya çıkmış olurdu.

Parşömen ne kadar ince olursa, o kadar değerli sayılırdı. Bütün bir to­marı bir ceviz kabuğuna sığdıracak kadar ince parşömen yapmak ustalı­ğını gösterenler de çıktı elbet. Niterim, iyi söz söylemekle tanınmış Ro­malı Cfeeron, “Üiada”nm yirmi dört şarkısının bütününü içine alan küçü­cük bir parşömen töinannı gözleriy­le görmüş olduğunu anlatır; Derinin kenarları kocaman bir de­ri yaprak meydana getirecek şekilde kesilirdi. Bu yaprak ikiye katlanır ve bundan birkaçının bir araya gelişin­den de bir defter oluşurdu. Defterler, genel olarak ikiye katlanmış dön yap­rak olurdu. Sonraları deriler dörde, sekize ve on altıya katlanmaya başlan­an. Böylece derinin dörtte, sekizde, onaltıda biri büyüklüğünde olmak üzere çeşitli boylarda kitaplar yapıl­dı.

Papirüsün yalnız bir tarafına ya­zılırdı. Oysa, parşömenin iki tarafı­na da yazılmaya başlandı. Bu, büyük bir özellikti. Bütün bu yanlarına kar­şılık, parşömen daha uzun süre kesin olarak papirüsün yerini tutamadı.

Parşömen, bir eserin temize çekilme­si için kullanılırdı. Ama müsvedder kitapçı dükkânına geldiğinde, bunlar, papirüs tomarlarına kopya edilirdi. Böylece bir yazarın eseri, balmumundan parşömene, parşömenden papi­rüse bir gezi yaptıktan sonra papirüs “tornan halinde okurlara kadar uzanır­dı.

Fakat zamanla Mısır gittikçe da­ha az papirüs üretmeye başladı. Hele Araplar, Mısır’ı aldıktan sonra Mı­sır’dan Avrupa ülkelerine olan papi­rüs gönderilişi büsbütün durdu. İşte ancak o gün parşömen kesin bir za­fere ulaştı.

Bu, pekde olumlu bir zafer değil­dir. Büyük Roma İmparatorluğu, bu olaydan birkaç yüzyıl önce kuzeyden ve doğudan gelen yan ilkel kavimlerce yıkıma uğratılmıştı.

Bitmez tükenmez savaşlar bir za­manlar zengin olan kentleri ıssız bir duruma getirmişti. Her geçen yıl yal­nız bilginlerin değil, okuma-yazma bi­lenlerin sayısı da gittikçe azalmıştı. Parşömen, kitap kopya etmeye yara­yan biricik araç olarak kaldığında, onun üstüne yazı yazacak kişi de he­men hemen kaltnamış gibiydi.

Romalı kitapçıların büyük kopya işlikleri çoktan kapanmıştı.Bundan başka, kuytu ormanlar da ya da ıssız vadilerde kaybolmuş manas­tırlarda sevap işlemek için kitap kop­ya eden keşişlere de rastlamak müm­kündü.

Daracık odasında ve uzun arkalık­lı iskemlesinde oturan keşiş San bastien’in yaşamı büyük bir dikkatle kapyo ettiği kitaplar arasında geçiyor­du. Acelesi yoktu. Kalemini sık sık kâğıdın üstünden kaldırarak bakar, dikkatle ve özenle yazardı. Keşiş; ya­zıları ucu sivriltilmiş ve ortasından ya­rılmış bir kamış kalemle ya da bir kuş tüyüyle yazardı.

Beyazdut
22-10-10, 22:30
Dil ve Yazı

http://home.comcast.net/~thot/images/Hieroglyphics%20-%20%20The%20Writings%20of%20Ancient%20Egypt%20ft.j pg

Eski Mısır'da Dil ve Yazı

Gizemli, bilinmeyenli çizgiler, resimler, taslaklar, işaretler, şifreler, insanlar, hayvanlar, masal yaratıkları,bitkiler, meyveler,araçlar,elbise parçaları,örgüler,silahlar,geo metrik şekiller,dalgalı çizgiler ve alevler.Bunlar Tahta üzerinde,taş üzerinde ve sayısız papirüsler üzerinde bulunurlar.Tapınak duvarlarında,mezar odalarında,anı levhalarında,tabutların, çekmecelerin üzerinde bulunurlar.Mısırlılar eski ulusların yazmayı en çok sevenlerindendir.

Hiyeroglif nasıl okunup yazılır?Mısır yazısı,coğu,nesnelerin resmi olduğundan rahatlıkla ayırt edilebilen 700'den fazla işaretten oluşmuştu. Yanda görüldüğü gibi,her bir işaret ,gerek özel bir nesneyi,gerekse belli bir sesi temsil ediyordu. Hiyeroglif yazısı soldan sağa ya da aşağıdan yukarıya yazılabilirdi.Hayvanların ya da insanların yüzleri sola dönükse soldan sağa,sağa dönükse sağdan sola okunurdu.

Ne ile yazarlardı?: Yazıcılar, mürekkep ve fırça kullanarak papirus denen sazlardan yapılmış özel bir çeşit kağıda yazı yazarlardı. Ayrıca ostraka olarak bilinen kırık çömlek parçlarının üzerinede yazarlardı.

Yazıcılar: Mısır hiyeroglif yazısı son derece karmaşıktı.Yazıcı adı verilen kimseler,okumak ve yazmak için özel olarak eğitilmişlerdi.Bu becerileri onlara güç ve saygınlık kazandırıyordu. Yazıcılar tapınaklarda ya da devlet yönetiminde iyi işlere girebiliyorlardı. Çoğunluk vergi de ödemiyordu.

Firavun adları kartus aı verilen oval bir cercevenin icine yazılırdı.Yanda Firavun Meyre'nin bir kartusu'nun resmi bulunmaktadir.

Stenografi: Daha sonraları Mısırlılar,hiyeroglif yazısının daha kolay bir uyarlaması olan 2 türlü steno yazı geliştirmişlerdir.Hiyeroglif yazısı ise, tapınaklardaki ve kamusal yapılardaki kayıtlarda kalmıştı. Mısırlılar,bir yazı biçimi bulan en eski uluslardan biridir. Onların "Alfabeleri" bizim bugün kullandığımız gibi harflerden değil,resim ve işaretlerden oluşmuştu. Biz Mısır yazısına "Kutsal yazı" anlamına gelen hiyoroglif adı veririz.Bu isim Mısırlıların,yazı yazma yetilerinin onlara ilim Tanrısı Tot tarafından verildiğine inanıyor olmalarından kaynaklanıyor. Firavun adları kartuş adı verilen oval bir çerçevenin içine yazılırdı

Beyazdut
22-10-10, 22:31
Din

http://www.sacred-texts.com/atl/ssm/img/25900.jpg

Eski Mısır'da Din

Eski çaglarda oluşan bütün dinlerin çogunda şu dört madde, prensip olarak bulunmuştur:

1-Tanrı Kavramı
2-Mitoloji ve Efsaneler
3-Dini Inanislar “dogmes”
4-Dini Ayinler

Bu temel prensiplere göre, eski çagda Mısır’ın dini hayatini incelemek için iki çesit belgeye sahibiz.

1-Hiyerogliflerle olan her türlü dini metinler, mabet ve mezar duvarlarındaki dini inanislar ve ayinlerin tasviri. Klasik bazı tarihçilerin; Herodot, Sicilyali Diodor ve Strabon gibi, Mısır’ın eski dini hakkindaki gözlem ve rahiplerden duyduklarıni yazmalarıdir.

2-Mabetlerde, mezarlarda her çesit ilahların heykelleri, heykelcikleri veya çizilmis, boyanmis resimleri. Eski Mısır medeniyetine ait mabet harabelerinde, mezarlarda bu çesit ilah heykel ve resimlerine rastlanmaktadir. Bunlar bazalt ve granitten olan heykellerden başka, bronz ve altindan heykelcikler, çesitli hayvan baslarıyla temsil edilen ilah ve ilaheleri göstermektedir.

Mısır’ın din hayatinin eksik yönü, iman ve inanma kismidir. Bir de çogu dinlerde esas olan mukaddes kitabin, burada bulunmayisidir.

Mısır’ın tarih önceki devirlerindeki din düsünceleri, totem esasina dayanir. Birer siyasi ve idari bölme olan eski Mısır’ın “Nom”ları, totem olan hayvan isimlerini tasirdi. Mesela çakal, köpek, yilan, sahin normları gibi.

Klan halinde yaşayan insan grupları bir yere yerlesip siteler, (Nom) olusturduktan sonra sembolleri olan totemler, o yerin ilahi ve mabudu olmustur. Eski din inanisları bunlara dayanmaktadir.

Eski devirlerdeki bir halkin dini, oturdugu memlekete ve sürdügü hayat tarzina göre degisir. Iste buna göre Mısır dini de ilhamini muhitinden almiştir.

Mısırlılar bir çok ilahlara sahiptiler. Eski Mısırlılarda bu Tanrılar önemli bir yer isgal etmislerdir. Eski Mısır dini, bir çok ve çesitli ilahları mukaddes saymiştir. Onların heykellerini, resimlerini yaparak sekillendirmislerdir. Mısırlılar genellikle çok ilahli Tanrı kavramina inanirlar. Ancak 4. Amenofis devrinde tek ilahli bir düsünce reformu, devamsiz bir hareket olarak kaydedilmiştir.

Mısır ilahları konularıni gökten, topraktan, sudan, bitkilerden, hayvanlardan ve insanlardan alirlar. Mısırlılara göre her seyin basi gök Tanrısındadir ve bütün eski tarih boyunca, Gök ve Nil ilahları daima en önemli Tanrılar olarak kalmislardir.

Gök Ilahinin ismi ve şekli degismekle berber, gökyüzündeki yildizlar, Güneş ve ay en eski ve devamli ilahlar arasindadir. Sonra yeryüzü ilahları gelir ki, toprak, su ve agaçlar bunların sembolüdür.

Hayvanlar alemi ise Mısır ilahları arasinda en kalabalik yeri isgal ederler. Bu mukaddes sayilan hayvanlar, bazen bizzat kendileri veya bir özel isaret ile, bazen de sadece basları ile insan vücudu üzerinde temsil edilmislerdir. Mesela Osiris ölüler ilahidir.

Mısırlıların ilah kavrami hakkindaki bilgileri sadece metinlerden ögrenebiliyoruz. Mesela, piramit metinlerinde, bir firavun öldügü zaman nasil ve ne suretle ilah mertebesine yükseliyor? Bu metin de az da olsa bilgi verilmektedir.

Rahipler – Ayinler – Mabetler:

Mısır dininin tatbikatini rahipler yapar ve onlar bu teolojiyi düzenlerlerdi. Rahipler krallar tarafindan çok zengin bir hale getirilmislerdir. Rahipler, halk tarafindan ilahlara kesilen kurbanlar ve verilen hediyelerle bol bol geçiniyorlar ve mabetlerde genis yerlerde oturabiliyorlardi. Ayni zamanda da devlete vergi vermekten muaftilar. Angarya islerde çalistirilmadikları gibi, askeri görevde görmüyorlardi. Böylece halk içinde bir otoriteye sahiptiler.

Mabetler, Mısır sehrinde en önemli yeri isgal ettigi gibi, abide bakimindan da en büyük binalardir. Mabet Tanrıların evi, heykel ve sembollerin saklandigi mukaddes ter, ayni zamanda da totem sayilan hayvanların serbestçe girebildikleri bir bina idi.

Ayinler, büyük dini törenlerden başka, her gün mabetlerde gerçek formüllü dualarla ilah heykellerin önünde yapilir ve bunları ya bizzat kral veya rahipler idare ederlerdi. Mabedin içine güzel kokular yakilir ve rahibeler tarafindan müzik çalinarak dans edilirdi. Ayinler her gün ve her mabette ayni sekilde icra edilirdi.

Buna göre ilahların da krallar gibi, iki esasi vardır:

1- Vücut “Zet”ki yeryüzünde ilahi temsil eder.
2- Ruh “Ka” ise ilahi ve semavi olan elmandir.

Ilk temsil edilen ilahlar MÖ 4000 ortalarında baslamiştir. Mısır’ın dini fikirleri belirten ilk belgelerden biri MÖ 2625 yilinda Saqqara piramitlerindeki, Kral Unas’in mezarinda olan yazidir. Heliyopolis’te yer tutan ve Güneş temeline dayanarak “Ra” adini tasiyan mabut bulunur.

Mısır’da bir de ayni kavrami ifade eden ilahlar, başka başka isimlerde de anilmislardir. Mesela Hor, Ra, Aton isimleri hep Güneş’i temsil eden ilahlardir. Bunun sebebi siyasi merkezlerin degismesidir.

Mısır ilahlarıni iki büyük grupta toplayabiliriz: Yerel Totemler “gök” ve Yer Ilahları.

Yerel totemler, göçebe kabilelerin yerlestikleri sitelerde, mukaddes saydikları hayvan ve putları insan vücudu ile de birlestirerek temsil ettikleri ilahlardir. Bu suretle kabile ilahları, yerel Tanrılar olmuslar ve “sitenin hakimi” sayilmislardir.

Ilahlar ilk zamanlarda erkek olsun kadın olsun yalniz yasar ve hakimiyetini korumada çok kiskanç davranirdi. Fakat Mısırli buna bir aile olusturmakta gecikmemis, evli düsünülen ilah çocugu ile beraber bir üçlü sisteme geçmiştir.

Bunda bas hakim olan baba degildir. Bazen de kadın ilahe tamamiyla hakim durumdadir. Mesela Dendara’daki Hathor gibi.

Ilah ailesiyle beraber kendi sarayi sayilan mabette oturur, bazen de yanina başka ilahların girmesine izin verebilirdi. Yeryüzünde yaşayan ve Tanrınin sembolü temsil edilen Firavun da her vakit ilahin karsisina çikabilirdi.

Fakat kral her mabette ayni zamanda bulunamayacagi gibi, kendisine vekil olarak rahipleri birakir ve onlar ilaha, mabede ve onun arazisine bakarlardi.

Bazı yerel ilahların hakimiyet sahaları, zamanla da genislemiştir. Bunun en tipik örneği Deltada Busiris eyaletinde bir agaçla temsil edilen bitki ve ölüler ilahi Osiris’in ta Güney Mısır’a kadar gidisidir. Buradan önce Memfis’e giderek, yerel ölü ilahi olan Anubis’in yerine geçmis, sonra da Yukari Mısır’da Abidos’ta köpek şekline girerek ölüleri korumustur. Sonraki devirlerde ise bütün Mısır’da Osiris ölüler ilahi olarak yer almiştir.

Bu yerel ilahların esas ilk merkezleri kesin olarak pek tespit edilmemekle birlikte, bir çokları daima malum olmustur. Mesela Asagi Mısır’da Horus, Busiris’te Osiris, Memfis’te Ptah, Dendara’da Hathor gibi.

Eski fikirden kalmis olarak tarihi devirlerde de tapilan canli hayvanlar olmustur. Bunların en baslicasi ve söhret sahibi olan , Memfis’te takdis edilen Apis Öküzü’dür. Beyaz lekeleri olan siyah renkli bu öküzün, basinda üçgen şeklinde beyaz bir alametin olmasi lazimdi. Memfis’te beslenerek korunmustur. Bu hayvan Ptah’in bir canli numunesi sayilir ve onun bu hayvanda yasadiğini rahipler anlayabilir sanilirdi. Alnindaki siyah üçgenden başka sirtinda akbabaya benzeyen bir sekil, sag yaninda bir hilal, dili üzerinde ise hamam böcegine benzeyen bir isareti bulunmasi gerekti. Ayni zamanda da kuyruk tüylerinin çift olmasi gerekiyordu. Bu sartlara uyan Apis Öküzü Ptah mabedinin karsisina yapilmis bir mabette, itina ile rahipler tarafindan bakilir ve beslenirdi. Gündüzleri belirli zamanlarda avluya çikarilan mukaddes öküzün her hareketinde rahipler bir anlam çikarirdi. Bu hayvan ölünce Mısırlılar tarafindan büyük bir matem oldu. Ama yenisinin meydana çikişi büyük sevinç olurdu. Ölen öküzler mumyalanarak büyük cenaze törenleri yapilir ve Saqqara’da bulunan yer alti galerilerindeki lahitlere konulurdu. Isis-Apis olan bu hayvan için, Serapeum denilen mabette ayinler yapilirdi. Ölünce yerine yeni bulunan Apis geçer ve totem hayvan yasamis olurdu.

Ilahlara bir takim kuvvetler de atfedilmiştir:
1- Osiris : Ölüler Tanrısı.
2- Ptah: Artistlerin ve Madencilerin Tanrısı.
3- Hathor : Ask ve Nese Tanrıçası.
4- Maat: Adalet ve Hukuk Tanrısı.
5- Sobek: Sular Tanrısı
6- Seshet: Yazi Tanrıçası.
7- Sekhmet: Savas Tanrıçası.
8- Min: Çöllerdeki Seyyahların koruyucusu ve Hasat Tanrısı.
9- Tot: Ay ve Ilim Tanrısı.
10- Geb: Toprak Tanrısı.
11- Set: Kuraklik ve Kötülük Tanrısı
12- Isis: Analik ve Bereket Tanrıçası.

Gök ilahini çok büyük bir inek şeklinde düsünen Mısırlılar, ona “Hathor” adini vermislerdir. Arz Onun ayakları altinda durdugu farz edilir ve karninda ise yildizlar parlardi. Diger taraftan bu Gök Ilahi’na bazı eyaletlerde “Sibu” adi verilmiştir.

Ay ilahina “Tot” adi verilmiştir. Fakat bunların içinde en büyük olarak Güneş Ilahi “Amon-Ra, Horus” basta sayilir. Mısırlıların “Yaradilis Destani” bu Güneş fikrinden dogar. Onlar Güneşin dünyada ilk dogdugu günü “Yaratan” kabul ediyorlardi. Bu ilah, bitkileri, hayvanları ve insanları yaratmiştir. Ilk yaratilan insanlar “Ra”nin dogrudan dogruya çocuklarıdir.

Bundan başka toprak ilahi da yer almaktadir. Toprak Ilahi “Geb”dir. Bazen de bu Tanrı “Isis” kabul edilirdi.


Mısır dini Natürizm dinidir. Mısır itikadında en önemli olay Güneş kavramidir. Mısır’in Güneş ilahlarından en meshuru Horus’dur. Digerleri, Atun, Set, Ra’dir. Bazı Mısır ilahları sunlardir:

Horus- Nur ilahidir ve Güneşi temsil eder. Gökyüzünün burçları üzerinde görünür ve bir atmaca şeklinde göklerde uçar. Atmaca da Hor adini tasimaktadir. Güneşle ay ilahin iki gözü sayilir. Hor iki kuvvetli kanatla gösterilir. Bu kanatlar semada uçtugunu gösterir. Bu kanatlarda iki müthis yilan vardır ki agizlarından ates püskürür. Bu da Güneşin yakici, çarpici ve öldürücü kudretinin alametidir.

Kainati aydinlatan ve canlandiran Horus kardesi zulüm ve tahrip ilahi olan Set ile devamli mücadelededir. Hep Horus kazanir ama Set yok olmaz. Bazen de Set geçici yenilgiler kazanir ve Horus’un bir gözünü çikarir ki Güneşle ay tutulmasi bundandir. Bu durum yer ilahi Geb’in araciligi ile halledilir. Güney Mısır Set’e ve Kuzey Mısır Horus’a verilir.

Set- Garip bir tarihe sahiptir. Mısır; milli birligini oturtmadan evvel Horus kuzey Kralıyetinin ilahiydi. Bu krallar kendilerine Hor unvanini almislardi. Zaten her yerde krallar, gökten ve Güneşten unvan aldilar. Set kuzeylilerce sahranin kavurucu, kişir ve buna benzer felaketlerin ilahi saymislardir. Kuzeyliler basarili olunca Horus Mısır’in kendi ilahi ve Hor unvanini tasiyan krallar Mısır’in kendi hükümdari olunca yavas yavas Set sahra ilahi fikrinden, yabanci ilah (sahra yabanci sayilirdi) fikrine geçerek Suriye’nin Sotek ve Bal ilahina benzetilmiştir. Daha sonra Horus nuru hayatin ve Set zulmet ve tahribin ilahi olmustur.

Ra- Güneşi ifade den Tanrılardan biridir. Ra insanlar arasinda oturmaz, râkip olduğu kayigi ile ebedi bir tarzda semada yüzer durur. Zulmetle devamli mücadele ederdi.

Maat- Mısırlılar indinde ay ile önemli ilahlardan biriydi. Maat Uygurca ay anlamina gelmektedir.

Tot- Aya ait bir ilahtir. Aydan hariç bölünmüs zamana da hakimdi. Diger taraftan ilahların müsavir ve katibi idi. Hor’la Set arasindaki anlasmazlikta, Geb ile hakemlik yapmiştir.

Ptah- Mısır’daki büyük ilahlardan biridir. Ptah’i tavsiye ederken dokuz ilah manzumesinin kalbi ve dili gibi tarif edilmiştir. Ptah yaratma kelimesini Atun diliyle telaffuz etmis ve bundan sonra bütün olusum, ilahlar,sehirler ve kainatta iyi, kötü ne varsa her sey olusmustur. Ptah Türkçe “put” demektir. Mavi yani gök demektir. Mısır dilinde Pt =Gök demektir.

Osiris- Mısırda önemli bir kült halinde olan bu ilahin gerçekleri Mısır rahiplerince son derece özenle saklanan bir sir halindedir.

Horus’tan daha kidemli olan Osiris Mısır’in bir kahramani, Mısır’ın birligini kuran, medeniyeti ögreten, yaziyi icat eden akil ve hayirli bir hükümdardi. Resimlerinde bir elinde çoban degnegi diger elinde öküz kamçisi vardır. Bu daHor gibi Asagi Mısır hükümdaridir. Zulmet ve tahrip ilahi olan Setle devamli rekabettedir. Set unvanini güney hükümdari ile mücadeleye girismiştir. Set bir ara itaat eder gibi görünerek, Osiris’in güvenini kazandiktan sonra beraberindeki 72 kişiyle Osiris’i pusuya düsürmüs ve bir tabut içine kapatarak denize atmiştir.

Dalgalar Osiris içinde bulundugu tabutu sürükleyerek Finike’de Biblos sahillerine atar. Bu sirada Osirisin karısı ve kiz kardesi olan Isis aramaya çikar. Biblos sahillerinde tabutu bulur ve Set’ten gizler. Fakat Set bir zaman sonra isi kesfeder ve Osiris’in naasini tanir. Ve bu naasi parça parça ederek her parçasini bir tarafa dagitir. Isis bu parçaları toplamak için hazirlanir. Anubi ve Hor’un iyilikleriyle parçaları bulur ve birlestirir. Osiris böylece yeniden hayata gelir. Oglu Hor pederinin intikamini alir. Fakat Set hiçbir sekilde maglup olmaz. Nihayet yer ilahi Geb hakem olur. Bu da Mısıri Hor ile Set arasinda bölüstürmek suretiyle ihtilafi halleder.

Osiris’in bir diger safhasi daha sonuca varmiştir, o da bitkilere ilah olmasidir. Ölen, dirile, tekrar hayata gelen ilah hasatçiların oraklar ile biçilen ve baharda tekrar canlanan ruhu bitkidir. Anadolu ve Suriye’de bitki ilahi olan Atis ile Adonis de ölen ve dirilen bir ilahtir. Bunu temsil için yapılan putlarda bir agaç gövdesi üzerine ellerinde çoban degnegi ile öküz kamçisi tasiyan bir insan basi görülür. Bu agaç gövdesi bitki aleminin alametidir.

Beyazdut
22-10-10, 22:32
Düşünce

http://z.about.com/d/paranormal/1/0/7/T/aliens_in_egypt.jpg

Eski Mısır'da Düşünce

İlk yıllarında ve pozitivist evresinde, modern düşüncenin sınıflandırmalarını büyük bir doğallıkla Eski Mısır'a uyarlayan mısırbilim, bu yaklaşımı nedeniyle bazı olguları grotesk bir biçimde yanlış değerlendirmiştir. Farklı bir yol izleyen ilk araştırmacılardan biri olan J. H. Breasted (1865-1935), mevcut metin ve tasvirlerden yola çıkarak Mısır Düşüncesinin sınıflarını oluşturmaya çalışmıştır; sık sık "mantık öncesi" diye tanımlanan bu farklı düşünme biçiminin ne olduğu sorusunun klasik yanıtını Eski Şark düşüncesini "mitler-oluşturan" (mythopoetic) düşünce diye tanımlayan H. Frankfort veriştir. Ama yalnızca mitosla ve onun özel yasalarıyla belirlenmeyen Mısır düşüncesinin mitostan bağımsız olarak ussal bir bakış açısına da sahip olabileceği gerçeği biraz arka plana atılmıştır. Mısır düşüncesi mitosu da kapsar, ama salt mitostan doğmaz. Mısır'ın özelliği yazısının resmi ve harfi, tanrı tasarımının tanrıları ve tanrıyı, tıbbının büyüyü ve bilimi, düşüncesinin mitosu ve aklı, biri diğerini dışlamadan kapsıyor olmasıdır. Bu tamamlayıcılığı, Mısır'ın uzun süredir aşina olduğumuz düşünce yasasından, "düalizm"den ("İki Ülke" öğretisi ve benzeri örnekler) biliyoruz. Mısır düalizmi iki-değerli mantık hesaplarından uzaktır, modern kuantum fiziği ne kadar "mantık öncesi"yse o da o kadar "mantık öncesi"dir. Çok-değerli bir mantığın paradigması olarak Mısır, felsefe ve felsefe tarihi konusunda şimdiye kadar kendisinden esirgenen yepyeni bir öneme kavuşabilir. Mısır düşncesi, en azından ontoloji ve etik alanlarında, dinsel inanç dünyasından bağımsız, felsefi ifadelere sahiptir. Diğer alanların felsefi açıdan daha iyi değerlendirilebilmesi için varolan materyalin araştırmaya daha çok açılması beklenmelidir.

Mısır ontolojisi ve etiğinin odak noktasında düzen kavramı Maat vardır. Maat şeylerin ideal düzenine işaret eder, ama bir tür "soyut töz" olarak da düşünülmüş, hatta kişileştirilmiştir - Mısır mantığının tamamlayıcı niyeliği burada da görülür. Yaratılış esnasında kurulmuş bir düzen olan Maat insan davranışı için bağlayıcıdır. Onun dışına çıkanlar, varoluşun dışında kalırlar. Mısır felsefesinin en önemli meselesi, varoluşun ortaya çıkışını, koşullarını ve varolmamaktan nasıl korunduğunu anlamaktır. Varoluşun özündeki farklılık, sınırlılık ve fanilik açıkça ortaya konmuştur, nitekim Mısır kültüründeki büyük başarıların nedenlerinden biri de hiç kuşkusuz ölçü ve sınır konusundaki şaşmaz sezgidir, bu da Mısır'ın varoluş anlayışından kaynaklanır. Mısır bilimini de buradan yola çıkarak değerlendirmek gerekir. Mısır bilimi sınırsız sayıda olgu olduğunun bilincindedir, ancak insanlar için uygulamaya dönük ya da kültsel alamı olan dar alanlarla kendini sınırlar. Dolayısıyla Mısır biliminin en büyük başarılarını tıp ve uygulamalı matematik alanlarında kazanmasına şaşmamak gerekir; Yeraltı Kitapları'nda ölüler dünyasının sistemli bir biçimde "araştırılması" da aynı bilimsel güdüden kaynaklanır, zaten Mısır insanı için en önemli şey, özellikle bu alanda "doğru" bilgiye ulaşmaktı. Tipik olgu ve durumların sınıflandırılıp sistemli bir biçimde düzenlenmesi sonucunda, "varolan her şeyi" içeren ve tüm kozmosu bir nesneler dünyasına dönüştüren listeler (onomastika) oluşturulmuştur. Mısır düşüncesinin soyutlama yetisinin en belirgin kanıtı, hiyeroglif yazının yanı sıra bu "dünya envanterleri" olmalıdır.

Erik Hornung - "Mısırbilime Giriş", Kabalcı Yayınları, s138-139

Beyazdut
22-10-10, 22:33
Edebiyat


http://www.btasahnesi.net/yazilar/hf/hf16/sonsuzlugakadarsurecekvarligin_clip_image048.jpg

Eski Mısır'da Edebiyat

Eski Mısır'da, edebiyat da çok gelişmişti. Edebiyat alanında yapılanlar, aşağıdaki gibidir;

Tarih Öncesi

Hiyeroglif yazının bulunması.

Eski İmparatorluk:
Öğretici türün doğuşu.
İmhotep'in yazdığı ahlak dersleri.
Geleneklere ve hiyerarşiye saygıyı amaçlayan Ptahotep'in Bilgeliği.
Smith tıp papirüsü.
Ölenlerin yaşamlarını parlak bir biçimde sürdürmelerini amaçlayan büyü edebiyatının geliştirilmesi
VI. sülale dönemindeki firavunlar için yazılmış piramit metinleri.

Birinci Ara dönem ve Orta İmparatorluk:

Kötümser edebiyat.
Umutsuzun şiiri.
Ahlak dersleri:
Kral Merikare için ders;
Amenemhet I.'nin oğlu Sesostris için ders.
Taş sanduka metinleri:
Özel kişilerin tabutları üstüne yazılmış ölümle ilgili sözler.
Halk masalları.

İkinci Ara Dönem Yeni imparatorluk:

Matematik papirüsleri ve bilimsel öğretilerin geliştirilmesi.
Ebers tıp papirüsü.
Tarihsel edebiyat:
Tutmes III. yıllıkları;
Kardeş şiiri.
Tanrıların ve kralların onuruna dikme taşlar üzerine yazılmış ilahiler.
Ölüler Kitabı:
Taş sandukalardaki metinlerden alınmış sözler derlemesi.
Ra'nın her gün yeniden doğuşundaki gizemi açıklayan kozmografi kitapları.
Halk masalları.
Harris papirüsü.

Aşağı Dönem:

Halk masalı:
Unamon'un Byblos'daki yolculuğu.
Tarihsel edebiyat:
Plankhy dikme taşı.
VI. yy.dan başlayarak Demotikos lehçesiyle yazılmış masallar.
Ptolemaios V. döneminde yazılmış Menfis kararnamesi (Daha çok "Reşittaşı" adıyla bilinir.).

Mısırlılardan günümüze gelen bazı şiir ve sözler vardır. Mesela Kral Akhenaton’un bizzat Güneş için yazdığı kaside, Amarna devrinin bir edebi şaheseri olarak anılır. Çünkü bu yazılar, sadece dini bir vecdin ifadesi değil, aynı zamanda tabiatın en büyük kudretine karşı duyulan hayranlığın bir örneğidir. Mesela Güneş'e hitap ederek söylene su sözlerde, ne kadar içten gelen bir duyuş vardır:

“Göklerin ufkunda belirmen ne kadar güzeldir,
Ey! Hayatın esnasında yaşayan Aton
Sen, doğu semasının ufkundan doğduğun zaman
Bütün memleketi güzelliğinle doldurursun...
Uzaklaşsan da, ışıltın dünya üzerindedir.
Ne kadar yüksek olursan ol,
Senin adımlarının izleri gündüzdür.
Sen, ışıltılarını dağıttığın zaman.
Mısır’ın iki ülkesi birden her gün bayram içindedir.
Hepsi uyanık ve ayaklarının üzerinde dik durular,
Çünkü sen, onları uyandırmışsındır.
Onlar, bütün organlarını Sende yıkarlar, elbiselerini giyerler
Ve kollarını yukarıya kaldırarak Seni şafakta selamlarlar.
Sonra tüm dünyada herkes kendi isini yapar.
Hayvanlar otlardan zevk alırlar, tüm ağaçlar ve bitkiler çiçeklenirler.
Kuşlar, kanatları sana doğru ibadet edercesine kalkık bataklıklarda uçarlar,
Bütün koyunlar ayakları üzerinde oynarlar,
Bütün kanatlı mahluklar uçmaya hazırlanırlar,
Sen üzerlerinde oldukça onlar yasarlar.
Gemiler nehirden çıkar ve inerler.
Su içindeki balıklar Senin önünde sıçrarlar.
Işıltıların büyük deniz ortasında kıvılcımlar saçar,
Kadında çocuğu Sen yaratırsın.
Ananın karnında çocuğa Sen hayat verirsin
Ve ağlamaması için o beşiğinde sallanır,
Sen ana rahminde bile bir çocuğu besleyensin.
Ne zaman civciv kabuğu içinde bağırırsa,
Sen ona hayat vermek için nefes verirsin.
Yumurtayı bütün kuvvetiyle kırarak o hayata çıkar,
Ey Tanrım! Senin ne kadar çok eserlerin vardır.
Sen! Ezeliyetin hâkimi! Senin isteklerin hep iyidir,
Sen hayatin ta kendisisin ve hayat sende yasar.”

Beyazdut
22-10-10, 22:34
Sünnet

Eski Mısır'da Erkek Çocuk Sünneti

Karnak’taki Mut tapınağının kuzey doğu çevre duvarı üzerine işlenmiş bir sünnet ritüelinin gerçekleşme sahnesi ile ilgili bilgileri bize aktaran yazar, bu tapınağın; Mısır’da XXI. veya XXII. hanedanlık dönemine denk düştüğü görüşünde... Tarihlemek gerekirse, bu dönem; MÖ. 1075 / -715 gibi geniş bir aralığa oturtulabilir. Bununla birlikte, yazarın bu makalesi sırasında, ilgili tapınakların tarihlenmesi konusunda henüz detaylı bir çalışma yapılmamış olduğunu da öğreniyoruz.

Tapınakta, Ramses II (-1279/ -1213) ve Nektanebo (380 / -362) gibi isimlerin de kazılı olması ve farklı dönemlere ait öteki bazı bulgular, burada belki daha eski bir tarihteki yapıma ve değişik dönemlerde yenileme çalışmaları yapılmış olabileceğine de işaret ediyor.

Üzerinde sünnet ritüeli çiziminin yer aldığı bu duvar bölümünde, sadece sünnet sahnesi bulunmuyor. Önemli ölçüde kırık, eksik bölümlere karşın, buranın daha geniş anlamıyla, erkek çocuklarla ilgili bir ritüel alanı olduğuna işaret eden desen ve alt yazılar yer alıyor.

Bunlardan ilki doğumla ilgili…. Doğumu anlatan, fakat anlaşılması ve dolayısıyla yorumu güç olan desenlerin altında,

“Güneş’in (tanrı’nın) evinde, doğum evinde,

tanrılar ona hayat ve güç taşıyarak geliyorlar”

şeklinde, bebeğin doğumuna ilişkin olması gereken bir ifade yer alıyor.

Sünnet sahnesinin daha ilerisinde ise, ‘emzirme’, ‘süt verme’ ile ilgili bir sahne bulunuyor. Yazar buradaki sahneyle ilgili olarak, XVIII. Hanedanlık dönemine ilişkin olarak, kıraliçenin, tanrı Amon’dan doğurduğu çocuğunun tanrıçalar tarafından emzirilmesine ilişkin sahneye atıfta bulunuyor. Akado-summer kayıtlarında, ilgili tanrı veya kıralın , bir

"tanrıça tarafından emzirilmiş",

"onun kutsal sütüyle beslenmiş"

olma motiflerinin kullanıldığından bahsetmiştik.

Doğuran kadın tarafından değil, başka kadınlar tarafından emzirilme, yani “süt analık”, eski toplumda, doğan çocuğu, doğuran kadının bağlı olduğu aidiyetten çekip alma dönemindeki kurumlardan birisi olarak kullanılmış olmalıdır. Bu dönem, "anne" akrabalık kavramı, doğumla değil, emzirmeyle ilişkilendirilmeye başlanıldığı zamanlar olmalıdır.

Bay A.R. Balaman gibi uzmanlarımız, "sütanalığı" kurumunu, doğuran kadının "süt eksikliği" gibi nedenlere bağlayarak açıklarken, eski toplumsal tarih karşısında olağanüstü eksik durduklarını açıklamış olurlar. 'Sütanalığı' kurumu ve 'helal süt' üzerine deyimsel kalıntılar, bize, tarihin erken döneminden kalmadır ve bu çocuğun kurban edilmek yerine, doğuran kadının elinden alınarak emzirme, süt verme yoluyla, çocuğa yeni bir aidiyet kazandırma anlayışının geliştiği erken dönemin bir uygarlık adımını yansıtır. "Süt kardeşler" arası evlilik ilişkilerinin yasaklanmasındaki neden "süt" bağının “kan” bağı oluşturma ile eşit değerde bir akrabalık ilişkisi yarattığı kavrayışı üzerine kurulmuş olmalıydı.

Sünnet sahnemize gelince...

Sünnet işlemini yapan şahıs diz üstü çökmüş vaziyettedir.

Sünnet edilen çocuğun sol eli, bu çocuğun arkasında duran kadın tarafından, sol el ile tutulmaktadır.

Ritüelde sünnet olan iki erkek çocuk ayaktadırlar.

Çocukların gerisinde duran, iki kadın diz çökmüş vaziyettedirler.

Bu kadınlar çocukların “anne”leri olmalıdır.

Kadınların ardında (resimde sağda) iki adet tanrı ayakta duruyor ve sol ellerinde haç, sağ ellerinde ise asa’larını tutuyorlar.

Sünnet işlemini yapan erkeğin ardında ise, (resimde sol en başta), yazara göre, tanrıça Sesşa durmaktadır. Onun sadece bir ayağını ; ve eliyle tutuyor olması gereken ‘yaşam palmiyesi’nin önemli bölümünü görüyoruz.

Archiv Orientalni'de yer alan bilgiler tam 55 yıllık…

Bu arada, yukarıdaki bilgiler daha belirginleştirilmiş, daha iyi fotoğraflar alınmış, belki rekonstitüsyonlar hazırlanmış olabilir. Eğer böyle ise bile, bunlara şu anda sahip değilim.

Fakat yukarıdaki açıklamalar, bize, yine de, erkek çocuk sünneti ile ilgili olarak bazı bilgileri vermektedir.

Her şeyden önce, bir erkek çocuk sünnet sahnesi bakımından, buradaki bulguyu öne çıkarmak istedim. Çünkü Akado-sümer kayıtları içinde, bildiğim kadarıyla, günümüzdeki sünnet şekline uygunluk taşıyan, bir bulgu yer almıyor.

Buradaki sünnet sahnesinin, erkek çocuğun cinsel organının tamamen değil, şimdiki gibi, uç kısmının kesildiği bir sahne olduğundan yola çıkıyoruz.

Eğer, bu varsayım doğru ise, bunu, açık şekliyle, bir desen haliyle, ilk kez Mısır’da görmüş oluyoruz.

Kaynak:
[(Décoration d’un temple de Mout à Karnak)
Geo. Nagel.
Archiv Orientalni.1952
Vol.XX, No 1/2, P.90/99]

Beyazdut
22-10-10, 22:35
Gebelik testi ve cinsiyet öğrenme

http://ekoses.net/ekolojikyasamportali/ekogaleri/upload/arkeoloji/egypt_WOMAN_1.jpg


Eski Mısır'da Gebelik Testi ve Cinsiyet Öğrenme

Mısır’da 1898 yılında Sir Flinder Petrie adlı bilim adamının ortaya çıkarttığı Kahoun Papirüsü ile 1862 yılında bulunan Smith Papirüsü ve 1873 yılında bulunan Ebers Papirüsü’nde gebelik, idrar hastalıkları, varisler ve gebelik testleriyle ilgili bilgiler yer alıyor. Müzelerde sergilenen papirüslerde yer alan bilgilere göre, hamile şüphesi olan bir kadın her gün sabah idrarıyla biri buğday, diğeri arpa dolu iki torbayı sularmış. Hamilelik şüphesi olmayan bir başka kadın da yine ayrı ayrı buğday ve arpa torbalarını idrarıyla sularmış. Hamilelik şüphesi olan kadının idrarla suladığı buğday ve arpa dolu torbalar, diğer kadının suladığı torbalardan daha önce çimlenirse, hamile olduğu anlaşılırmış. İki kadının suladığı buğday ve arpalar aynı anda çimlenirse hamilelik olmadığı ortaya çıkarmış. Hamile olan kadınların sabah idrarlarında aşırı miktarda hormon bulunduğu için, buğday ve arpa torbaları diğer normal idrarlarla sulananlardan çok daha önce yeşerirmiş. Günümüzde meyve ve sebzenin daha erken sürede yetiştirilmesi için hormon kullanılması da aynı yöntemin bir benzeridir.

Bebeğin Cinsiyeti

Mısırlıların kullandığı yöntemde, doğacak bebeğin cinsiyeti de önceden tesbit edilebiliyordu. Hamile kadının idrarıyla sulanan tohumlardan, buğday taneleri daha önce filizlenirse bebeğin erkek, arpa taneleri daha önce filizlenirse bebeğin kız olacağı anlaşılıyordu.

Prof. Julias Manger, 1933 yılında laboratuvarda kutuların içerisinde kurutma kağıtları üzerine yerleştirdiği buğday ve arpa tanelerini, idrarla sulayıp, Mısırlıların kullandığı gebelik ve cinsiyet belirleme yönteminin doğruluğunu ispat etmiştir. Günümüzde kullanılan gebelik testleri de, kadının idrarındaki hormon sayısının yoğunluğuna göre sonuç verir ve aynı esaslara göre uygulanır.

Prof. Dr. Hulusi Köker de, Mısırlıların kullandığı gebelik testi yönteminin bilimsel olarak doğrulandığını ve hatta bebeğin cinsiyetinin de aynı yöntemle belirlenebildiğini onaylıyor.

Doğum Kontrolü

Mısırlılar, kadında kısırlığın tespiti için rahim ağzına (uteris) akşam yatarken sarmısak veya soğan yerleştirmişler. Sabah kadın uyandığında genzinde sarmısak veya soğan kokusu duyarsa tüplerinin açık olduğu ve gebe kalmasına bir engelin olmadığı anlaşılırmış. Koku duyulmazsa kadının tüplerinin kapalı olduğu, bu nedenle hamile kalamayacağı bilinirmiş. Ayrıca kadının rahminin içerisine paslanmayan metallerden olan altın veya gümüş yüzük konularak gebelik önlenirmiş. Arap kervancılar da bu yöntemi öğrenip, uzun çöl seyahatlerinde dişi develerin gebe kalmalarını önlemek için rahimlerinin içerisine temizlenmiş çakıl taşı doldururlarmış.

Beyazdut
22-10-10, 22:36
Gelenek ve Görenekler

Eski Mısır'da Gelenekler ve Görenekler

Erkekler, evde oturarak kumaş dokurlardı. Dışarı işleri yapmak, pazara gitmek, kadınların göreviydi.

Dokumacılıkta; ipliğin atkıları, yukarı doğru tutulur. Mısırlılar, bunun tersini yaparak, iplik atkılarını aşağı doğru tutarlardı.

Başka ülkelerde okurken de, yazarken de soldan sağa doğru gidilir. Mısırlılar bunun tersini yaparlar,sağdan sola doğru yazıp okurlardı. Bunun çok daha kolay, çok daha rahat olduğunu söyleyerek, başka ülkelerin insanlarının güç bir okuma yazma işi içinde olduğuna inanırlardı.

Erkekler, yükleri başında; kadınlar ise, omuzlarında taşımaktaydılar.

Tuvalet ihtiyacını kadınlar, ayakta; erkekler ise, çömelerek giderirlerdi.

Doğal ihtiyaçlarını evin içinde giderirler; ama yemeklerini dışarıda sokakta yerlerdi. Onlara göre utandırıcı olan gereksinimler gözden ırakta, evin içinde yapılmalı; utandırıcı olmayanlar ise açıkta yapılmalıydı.

Erkek çocuklar, istemiyorlarsa annelerine babalarına bakmakla yükümlü değillerdi. Ama kız çocuklar, istemeseler de annelerine, babalarına bakmakla yükümlüydüler.

Ekmek hamurunu ayaklarıyla yoğururlardı. Kil çamurunu yoğurmak için de ellerini kullanırlardı. Gübreyi de elleriyle tutarlardı.

Mısırlı insanların geçmiş olayları yazma merakı vardı. Böyle olunca da, hiçbir ulusta görülmemiş biçimde tarih bilgisine sahip olmuşlardı.

Ülkede yaşlılara çok saygı gösterilirdi. Bir genç, yolda yaşlı biriyle karşılaşınca hemen kıyıya çekilir, ona yol verirdi.Yaşlılardan biri, içeriye girince; oturmakta olanların tümü, ayağa kalkardı. Yolda karşılaşılan yaşlılar da selamlanmadan geçilmezdi. Selamlama, hem baş eğmek, hem de elin birini dize götürmek biçiminde yapılırdı. Kendilerinden büyük olanları adıyla çağırmazlardı.

Temizliği her şeyin üstünde tutarlardı. Pirinçten yapılma kupalarla su içerlerdi. Bu kupaları her gün yıkayıp parlatırlardı. Sürekli yıkayabilmek için, ketenden yapılma giysiler giyerlerdi.

Kadınlar, tek parça; erkekler, iki parçadan ibaret giyinirlerdi.

Mısırlılar, hastalığı yiyeceklerden kaptıklarına inanırlardı. Bu nedenle, her ay bir kez kendilerini kusmaya zorlar, mide ve bağırsaklarını temizlerlerdi.

Çok çeşitli tanrıları vardı. Bu tanrılara yakararak kurban keserlerdi. Ancak kesilecek boğa, titizlikle incelenir ve denetimden geçerdi. Hayvan temizse, boynuzuna bir papirus şeridi sarılır, şerit mühürlenirdi. Mühürlenmemiş bir boğayı kesmek, ölümle cezalandırılırdı.

Kurban edilen hayvanın başını asla yemezlerdi. Tören sırasında tüm kötülüklerin başta toplandığına inanırlar; bu yüzden de başı uzaklaştırırlardı. Başı, çevrede kendi uluslarından olmayan kişiler varsa, onlara verirlerdi. Bu kimseler de çoğunlukla Yunanlı olurdu. Çevrede hiçbir yabancı yoksa; baş, Nil Nehri'ne atılırdı.

Erkek çocuklarını sünnet ettirir, bunun için de törenler yaparlardı.

Yas, cenâze konularında da kendine özgü töreleri vardı. Evin önemli bir kişisi ölünce; kadınlar, başlarına ve yüzlerine çamur sürerlerdi.Giysilerini, iplerle vücutlarına sımsıkı sararlardı. Çıplak olarak dışarıda bıraktıkları göğüslerini yumruklaya yumruklaya sokaklarda dolaşırlardı. Erkekler de buna benzer davranışlar yaparlardı. Ölü,mumyalanmaya götürülünceye değin, yas törenini böyle sürdürürlerdi.

Her keseye ve gelir durumuna göre mumyalama tarifesi vardı. En iyi mumyalama “birinci sınıf” mumyalamaydı. Yoksullar için, “üçüncü sınıf” mumyalama yapılırdı.

Mısırlılar, Nil Nehri'nde boğulan veyâ timsahlarca saldırıya uğrayarak ölen kişilere kutsal kişi olarak bakarlardı. Böylelerini -yabancı ya da yoksul bile olsalar- birinci sınıf mumyalarlardı. Onlara rahipten başka hiç kimse el süremezdi.

Hayvanlardan domuzu, temiz olmayan hayvan sayarlardı. Bir domuz insana sürtünse, kendilerini giysileriyle beraber en yakın ırmağa atarlardı. Ayrıca Mısırlı olsalar bile, hiçbir domuz çobanı, tapınaklara sokulamazdı. Domuz çobanlarından kimse kız alıp vermez, kendi aralarında evlenirlerdi. Tanrılara domuzu kurban etmezlerdi.

Mısırlılar, hayvanların çoğunu kutsal sayarlar; zarar vermezlerdi. İsteyerek bir hayvanı öldürmenin cezası, ölümdü. Kadınlar veya erkekler, hayvan bakıcılığı görevi alırlar ve bu görev, babadan oğula geçerdi. Bu kişiler, toplumda çok saygındılar. Böyle bir göreve başlamak da, ant içerek olurdu.

En kutsal hayvan, kediydi. Bir evde yangın çıkınca, evin eşyalarını kurtaracaklarına, kedilerin kurtulmasına çalışılırdı.Evin kedisi, doğal bir ölümle ölürse; o evde oturanların hepsi, kaşlarını kazıtırlar; eğer ölen köpekse, kafa da beraber bütün gövde kazınırdı.

Çocukların başı, hemen tıraş edilmez, tanrıların hayvanı olarak bildikleri hayvanlara adak adanırdı. Adanan yaşa gelince saçlar kesilir; saç-gümüşle tartılırdı.Saç ağırlığınca gümüş, hayvan bakıcısına verilirdi. O da, bu gümüşle bakmakta olduğu hayvanlara yiyecek alırdı.

Apis ineğine saygılı davranmayan ulusların -örneğin Yunanlılar- hiç bir eşyasını (bıçak,kazan,şiş..) kullanmazlar, onların bıçağıyla kesilen hayvanları da yemezlerdi.

Mısır'da sivrisinek çok olurdu. Bundan korunmak için, bataklıkların üst civarında oturanlar, evlerinin yanına kuleler yapıp yazın burada yatarlardı. Rüzgâr, sivrisineklerin o kadar yükseklerde uçmasına elvermezdi. Batak bölgelerde oturanlar da, gündüz balık avladıkları ağlara sarınıp yatarlardı. Sivrisinekler, bu ağa yaklaşmazlardı.

Papirus bitkisinin yenebilen kısmını kızgın tavada, ağzı kapalı olarak pişirip yerlerdi. Yenmeyen kısımlar ise, kağıt yapımında kullanılırdı.

Mısırlılar, yenilikleri alıp uygulamak bakımından muhafazakâr bir toplumdu. Kendilerinden başka hiçbir halkın gelenek ve göreneklerini beğenmezler, benimsemezlerdi..

Kaynak: "Herodot Tarihi", Remzi Kitabevi. Türkçesi:Müntekim Ökmen. s.95-112.

Beyazdut
22-10-10, 22:37
Geometri

http://www.ancient-wisdom.co.uk/Images/countries/Egyptian%20pics/Egypt%20two%20153.jpg

http://medhycos.mpl.ird.fr/doc/zoran-i/image016.jpg

Eski Mısır'da Geometri

Eski Mısır’da görülen geometri bilgileri, yüzey ve hacim hesapları olarak karşımıza çıkmaktadır. Mısırlılar, kare ve dikdörtgen alanlarını, doğru bir şekilde hesaplayabiliyorlardı. Düzgün olmayan bir yüzeyin planını ise, dörtgenleştirme yoluyla elde ediyorlardı. Üçgen alanı bilgisinden hareket ederek de, yamuğun alanını elde ediyorlardı.

Mısırlılar’ın; üç boyutlu cisimlerden; silindir, koni, piramit, dikdörtgen prizma ve kesik prizma hacimlerini de bildikleri anlaşılmaktadır. Kesik piramidin hacminin hesaplanması, zamanın geometrisi için son derece önem taşımaktadır. Aydın Sayılı; adı geçen eserinde konu ile ilgili geniş bilgi verdikten sonra şunları yazar: "Mısırlılar’ın, aritmetiklerinde olduğu gibi geometri problemlerinin çözümünde de, tamamıyla somut özel hallerin ele alınmasından ileri gidilmiyor. Karşılaşılan bütün örneklerde ortak bir vasıf Mısır geometrisinde genel formül kavramının mevcut olmayışıdır. Zihinde bir nevi genel formül fikri ve belli genellemeler vardı. Açı geometrisi mevcut değildi. Bunun yanında Doğru geometrisi gelişmiş durumdaydı." Burada doğru geometrisi ile ölçü için; sadece doğruları kullanan ve açı kavramına başvurmayan bir geometri kastedilmektedir. Alan ve hacim hesapları, doğruların yardımıyla yapılmaktadır. En, boy, taban, dikme, köşegen, çap ve çevre, hem ölçülebilen, hem de ölçüde aracı rolünü kullanıyordu. Bugünkü ifadeyle; 45 derecenin, bazı trigonometrik özelliklerini de bildikleri anlaşılmaktadır.

Burada akla şöyle bir soru gelmektedir; Mısırlılar, ilkel geometri bilgisi diyebileceğimiz, ama bugünkü geometrinin temel bilgilerini, hangi ihtiyaçları sonucu ortaya koymuşlardır?

Bilindiği gibi; Nil Irmağının mevcudiyeti, Mısır’ın günlük hayatı için son derece önemlidir. Bu ırmağın taşmasıyla, su altında kalan arsaların sık sık ölçülmesi, kaybolan ya da zarara uğrayan arsanın ölçüsünün doğru olarak tespiti ve vergi miktarlarının da buna göre belirlenmesi gerekmektedir. Mısır mezar lahitlerinin, piramitlerin, tahta işlerinin estetik bakımdan üstünlük sağlaması, hem çalışmaların ihtiyacından doğmuş ve hem de, zaman için var olan ölçü tekniği ile, basit de olsa, bu ölçülerin hesaplama tekniğinin kısmen ileri derecede olmasıdır

Beyazdut
22-10-10, 22:38
Kadın

Eski Mısır'da Kadın

Günümüzden binlerce yil önce Misir'da, Nil deltasinda, Osiris adinda iyimi iyi, dürüst mü dürüst, iri-yari bir kral yasarmis. Halkinin iyiligi için çalisir, hakliyla haksizligi ayir eder, hiç kimseye kötülük gelmesini istemezmis. Herkes çok severmis Osiris'i... Onu sevmeyen tek kisi, Yukari Misir'a hükmeden kardesi Seth'mis. Seth, Osiris'i kiskanir, O'nu ortadan kaldirmak için firsat kollarmis. Bir gün Osiris'in topraklarina hükmetmek en büyük emeliymis. Seth bir gün kardesi Osiris'i muhtesem bir ziyafete seref misafiri olarak davet etmis. Salonun etrafi, çepeçevre davetlilerle doluymus. Tam ortada da koca bir tabut duruyormus.

Yemekler yenip içkiler içildikten sonra Seth kurnazca gülümseyerek davetlilere söyle demis:

"Ben bu tabutu bir dev için yaptirttim. Simdi hepinizin sirayla bu tabuta girmesini istiyorum. Tabutu kim tam olarak dolduracak, çok merak ediyorum?"

Herkes sirayla tabuta girmis. Ama öylesine büyük bir tabutmus ki bu, en iri-yarilari bile girdigi zaman tabutun içinde yine de bos yer kaliyormus. Derken sira son olarak iyi kalpli Kral Osiris'e gelmis. Osiris kalkmis, tabuta yürümüs, kapagini açip içine girmis. Girmesiyle de kapak bir daha açilmamak üzere üzerine kapanivermis...

Bu oyunun kötü kalpli kral Seth'in, kardesine kurdugu bir tuzak oldugunu tahmin edebiliyoruz. Nitekim tabut, içindeki Kralla birlikte ziyafet sofrasindan alinip, Nil'in bulanik sularina terk edilmis. Kimseye de Osiris'in akibeti hakkinda bilgi verilmemis...

Ne var ki Osiris'in dul karisi Isis, sevgili esinin cansiz vücudunu bulmadan ölmemeye ant içmis. Aramis, taramis ve günün birinde tabutu bulmus. Bulmus ama haberi duyan kötü kalpli Kral Seth bu sefer de kardesinin cesedini parça parça ettirip Misir'in her tarafina dagitmis. Bedbaht esi Isis yine durmamis, dinlenmemis. Ve ünlü tarihçi Herodot'a göre kocasinin vücudunun bir parçasi hariç, hepsini bulup yapistirmis. Osiris de canlanarak Isis'e Horus adinda bir erkek evladi vermis.

Horus büyümüs, amcasi Seth'i bularak babasinin intikamini almis.

Efsane burada sona eriyor.

Osiris, yüzyillar boyunca Misirlilar için iyilik timsali bir tanrilar tanrisi olmustu.

Firavunlarin Haremi

Firavunlarin çok zengin haremi olurdu. III. Amenhotep'in hareminde 300'den fazla seçme genç kiz bulundugu bilinmektedir. Bu arda bazi zenginler de harem kurarlardi. Ama halkin arasinda erkeklerden çogunun tek esi vardi. Bosanmaya ender rastlanirdi. Eger bosanmaya sebep, kadinin bir baska erkekle iliski kurmasiysa, koca, karisini bosar ve hiçbir sey vermezdi. Ama bir baska sebeple onu terk ediyorsa servetinin bir kismini bosadigi esine birakirdi.

Makyaj, Bugünkü Makyaj

Eski Misir'in gündelik hayatinda kadinin büyük önemi ve o nispette de degeri vardi. Son bulunan firavun mezarlarindaki resimlerde Eski Misirli kadinlarin siyah saçli, uzun boylu, düz burunlu olduklari görülüyor. Çocuklarin dogduklari zaman ciltleri beyaz oluyordu. Ama çok geçmeden Misir'in kavurucu günesinin etkisiyle renkleri koyulasiyordu. Kadinlarin en güzel taraflari iri siyah gözleri, son derece biçimli yüzleri ve bir Avrupalininkine nazaran hayli yukarida olan dik gögüsleriydi. Kadinlar, bu güzelliklerini mücevherat ve makyajla tamamlamakta pek hünerliydiler. Ehram duvarlarini süsleyen resimlerde, Eski Misirli kadinin yaptigi makyajin pek az farkla günümüzdeki makyaja benzedigi hayretle görülmektedir.

Misirli kadin yanaklarini, dudaklarini, tirnaklarini boyar, saçlarina kokulu yaglar sürerdi. Heykellerde bile kadinlarin gözlerini boyali oldugu fark edilmektedir. Böylesine incelmis bir makyaj için, elbette ki makyaj Malzemelerininde son derce gelismis olmasina sasmamak gerekir.

4.000 Yillik Peruk ve Ruj

Misirli kadin daha da güzellesmek için siyah kalemle gözlerini ve kaslarini çeker, bir anlamda far sürer, peruk kullanir, mücevher takardi. Hem de ne mücevherler! Altin basta olmak üzere degisik madenlerden yapilan gerdanliklar usta sanatçilarin elinden çikmis, güzellik, incelik ve zevk ürünü eserlerdi. O gerdanliklar bugün bile tereddütsüz kullanilabilecek bir gösterise sahiptir. Kadinlar, özellikle zengin çevrenin kadinlari vakitlerinin büyük kismini süslenmeye ve güzellesme yolundaki çabalar ayirirdi. Bu is için kadin köleler onlara yarim ederlerdi. Hele kadin kocasiyla bulusmak için hazirlaniyorsa, süsüne daha da genis vakit ayirirdi. Beyaz mermerden oyma siselerin içinde dogu
ülkelerinden getirtilmis sihirli kokular saklanir, bunu dudaklara sürülecek kirmizi, gözlere çekilecek siyah boyalar tamamlardi.

Kadinlarin baslarina taktiklari peruklar bugünküler gibi saçtan degil, bitki liflerindendi. Unlarinda büyük bir ihtimalle Papirüs liflerinden oldugu sanilmaktadir.

Kadinlar baslarina peruk takmadan önce, hos kokulu macun kivaminda bir merhem sürerlerdi. Bunun görevi, sicagin etkisiyle eriyerek etrafa hos kokular salmasiydi. Eski Misir'da kadinin en çok sevdigi renk sariydi. Belden asagisini örten kumaslar da genellikle sari renkte olurdu. Kadinlar, açikta biraktiklari gögüslerini çesitli mücevherlerle süsler, kollarina da altin, gümüs, tunç ve fildisi bilezikler takarlardi. Ayak bileklerine bilezik takmak da zaman zaman moda olurdu. Mücevherlerin çogu "Lacivert Tasi" denilen bir tastan, kantasindan, spat tasindan ya da Misir'da pek bulunan mercan rengindeki bir baska tastan olurdu.

Eski Misirlilarin, giyimleri bugünkü anlayisimiza pek uymamaktaydi. Buna da sebep yilin her zamaninda havanin çok sicak olmasidir. Üstelik kumas da kolay dokunulamadigindan zor bulunan bir nesneydi. Hele iyi cins kumaslari ancak zenginler alabiliyordu.

Misirli çocuklar kiz olsun, erkek olsun çiplak dolasirlardi. Ta ki büyüyüp ergenlik çagina gelinceye kadar. Bu, yalniz fakirler için degil, zenginler için de böyleydi. Zengin çocuklari küpe, gerdanlik takarlardi. Çocuklarin bahçelerde, sokaklarda anadan dogma kosup oynamamalari onlara gayet tabii gelirdi.

Hizmetçiler, basit halk tabakasi ve köylüler, sadece kisa bir etek kusanirlardi. Eski Krallik devrinde kadinlar da erkekler gibi bellerine kadar çiplak gezerlerdi.bunlarin ütün giyimi göbeklerinden dizlerinin hemen asagisina kadar uzanan beyaz bir eteklikten ibaretti. Bu giyimi ne erkekler yadirgayip rahatsiz olurlar, ne de kadinlar bu sekilde dolasmaktan utanirlardi.

Servet artip kumas bollasinca birinci etek üzerine ikinci bir etek örtülürdü. Gögsün örtülmesine ancak çok sonralari imparatorluk zamaninda baslandi.

O çagda kadinlar da erkeklerle birlikte gezer, yer, içerdi. Yine Ehram duvarlarinda bulunan resimlerde tek basina diledigi yere giden, serbestçe alisveris yapan kadinlara rastlanmaktadir.

Doguda bugün de oldugu gibi, Eski Misir'da da genç evlenilirdi. 15 yasina gelmeden erkekler de, kizlar da evlenip yuva kurarlardi. Erkeklerin ayrica nikahsiz esleri de olabilirdi. Ama kanun nazarinda bütün haklar, nikahli esine aitti.

Misir'da bulunan 3.400 yillik mezarlar arasinda Teb sehri valisi Senefer'inki özel bir yer tutar. Senefer esi Merit'i o kadar sevmisti ki, mezar odasinin duvarlarina tam 21 degisik pozda resmini yaptirmistir. Iki nikahsiz esinin resimleriyle de bitisik odalarin duvarlarini süslemistir. Mezarinin duvarlari ve tavanlari, üzerinden nefis üzümler sarkan asma resimleriyle kaplidir. Eski Misirlilar üzüm yetistirir, sarap yaparlardi. Öte yanda bira yapmasini da biliyorlardi.

Sarap, Bira

Eski Misirlilar, günümüzden 3.000 yil kadar önce bile bugün kullandigimiz balta, makas, keser gibi basit araç ve gereçlerin pek çogunu biliyor ve kullaniyorlardi. Sarabi ve birayi fiçilarda sakliyor, tipki bugün Kizil Çin'de hala kullanildigi gibi ayak körügüyle atesi canlandirarak demircilik yapiyorlar, duvarlari tugladan örüyorlardi.

Savasi Sevmeyen Millet

Misirlilarin çogu kendi hallerinde köylüler ve evde oturup zevk sürmekten hoslanan devlet adamlari olduklari için savasmaktan pek hoslanmazlardi.Ama kendilerinden daha az gelismis Nubyalilar ve Libyalilarla komsuluk ettikleri için muntazam bir ordu kurmak mecburiyetindeydiler. Bu orduyla Afrikali komsulariyla kolayca basa çikarlardi. Ama Asyalilar karsisinda bozguna ugramamak için parali asker tutarak ülke bütünlüklerini saglayabilirlerdi.

Beyazdut
22-10-10, 22:40
Kedi

http://www.dkimages.com/discover/previews/959/90050893.JPG

Eski Mısır'da Kedi:

Kedi ailesinin tarihine baktığımızda 20 milyon yıllık uzun bir ömürleri olduğunu görüyoruz. İlk kedilerin oligacene döneminde Afrika'da ortaya çıktığı sanılıyor. Keskin dişli kaplan (Halaphoneus) ve günümüzün modern kedisi (Dimictisti) olmak üzere iki tür... Evcil kedilerin nasıl ve ne zaman ortaya çıktığı tam olarak bilinmiyor ancak en eski kayıtlar, evcil kedilerin 5 bin yıldır var olduklarını ve Mısır'dan geldiğini gösteriyor.

İnsanoğlu, ilk olarak 20 bin yıl önce köpeği evcilleştirdi. Bundan ancak 15 bin yıl sonra vahşi kediyi evcilleştirebildi. Yani, 5 bin yıl önce Nil vadisinde tarım yaparak yaşayan insanlar, ürünlerini depoladıkları ambarları haşare ve fare basınca kedilerin fareleri yakaladığını fark ettiler. İşte, kedilerin mısırda kutsallaşmaya başlaması bu tarihlerde oldu. Ambarlar doldukça fare nüfusu da arttı. Bunun üzerine firavun devreye girdi ve kedileri korunması için üstün yaratıklar ilan etti.

Mısırlılar, Yunanlılar gibi doğa güçleriyle özdeşleşen tanrı ve tanrıçalar sisteminden geldiler. Tanrıları arkalarına alan kralların her zaman kral olmaktan öte bir ayrıcalıkları vardı. Bu üstünlükleri krallara, önce yarı-tanrı, daha sonra da tanrı kral -firavun- olma özelliğini de getirdi. Kedilerin firavunla ilgisi ise; kedilerin tarihe ve mitolojiye konu olmalarının tek nedeni fare ve haşare yakalamalarındaki hünerleri değil. Bütün kediler firavunun olduğu için kediyi incitmek ya da öldürmek çok büyük suç sayılırdı. Kedi öldürenlerse idam edilirdi. Ev yansa önce kedi kurtarılırdı; çünkü insanlar sadece insandı, ama kediler firavunlar gibi yarı-tanrıydılar. Kedi eceliyle öldüğünde öteki dünyada birlikte olabilmek için hemen mumyalanırdı. Öykülere, efsanelere konu olan kediler, Tanrılık katına çıkartıldı. Nil vadisinin insanları kediyi, neşe ve müziğin, güzel şarkıların, kıvrak dansların temsilcisi kedi kafalı tanrıça Bastet (Bast) ile özdeşleştirdiler. İnanışa göre, kedi miyavladıkça evin içi tanrıçanın insanlara hediyesi sayılan neşeyle dolarmış. Mısır mitolojisine göre Bastet, tanrılar tanrısı Ra'nın ve İsis'in kızıydı. Efsaneye göre, Bastet bir gün babası Ra'ya kızarak Mısır'ın güneyindeki Nubia çölünde inzivaya çekilmiş ve bir aslana dönüşmüş. Bir süre sonra Ra kızını affedip Mısır'a geri çağırmış. Bunun üzerine aslan görüntülü Bastet, Assuan yakınlarında Nil'in suyunda yıkanmış ve hemen orda bir kediye dönüşerek, üzerine bindiği kayıkla Bubastis'e gitmiş ve bu bölgede tanrısal yaşamına devam etmiş. Babasına kırgın olan Bastet, bu neşe dağıtan, uysal, sevimli yaratık kedinin simgelendiği güzel bir tanrıça oluvermiş. Bastet'in tanrısal özellikleri bununla bitmemiş. Başta cinsellik ve doğurganlık tanrıçasıyken, daha sonra ölüleri koruma, yağmur yağdırma, hastalara ve çocuklara şifa verme, müzik ve dans, ay, analık ve aşk tanrıçası haline de gelmiş. Mısırda kedinin tanrılaştırılmasının nedeni, fare yakalaması dışında, kedinin avlanma yeteneğine duyulan saygı, güzelliğine duyulan sevgi, ve gizemli kişiliğine duyulan korkuyla karışık hayranlıktı. Bir başka efsaneye göre, M.Ö. 525 yılında Pers kralı 2. Kambis, askerleriyle Mısır' ın kapılarına dayandığında Peluz' da bekleyen Mısır ordularının direnişiyle karşılaştı. Ancak kurnaz Pers kralı, Mısırlıların hassasiyetini göz önüne alarak çevrede ne kadar kedi varsa, askerlerine toplattırıp onları birer kalkan olarak kullanmış. Mısırlılar da tanrıça Bastet' in temsilcisi kedilere zarar gelmesin diye silahlarını bırakarak teslim olmuşlar. Kimi zaman tanrıça kimi zaman şeytan sayılan kediler zaman erkeğe oranla kadına daha yakın olmuştur. Kedi tanrıça Bastet, dişiliğin simgesiydi. Bir tarihçi, "kedi tanrıça, garip bakışı, çekik gözleri, kıvrak beli, soylu duruşu ve hayvani hayasızlığıyla, her mısırlı kadının aklını karıştıran ve benzemek istediği bir yaratıktı,"diye yazıyor. Bir başka tarihçi de, "kadınlar günümüzün vamp kadını gibi, kedinin yürüyüşüyle salınarak yürüyebilmek için çok uğraşırlardı" demektedir

Kediyi kutsallaştıran Mısırlılar, yaşamdan sonraki hayatta tekrar beraber olabilmek için kedileri de mumyalamışlar. Yapılan kazılarda birçok kedi mumyasına rastlandı. Ayrıca, kedilerin hayranlık uyandıracak güzellikte heykelleri bulundu. Bu heykellerin dışında Vatikan'ın eski Yunan ve Roma salonlarında bronz ve mermer, Napoli müzesinde mozaik kedi heykelleri sergilenmektedir.

M.Ö 5.yy da ticaretin başlamasıyla kedi, dünya ile tanıştı. Deniz yoluyla Akdeniz üzerinden Avrupa‘ ya ve oradan kuzeye daha sonra Amerika‘ ya kara yoluyla İran ve Çin' e ulaştı. Böylece kedi türleri çoğaldı.

Bunlar kedilerin günlük hayatın vazgeçilmez birer parçaları oldukları altın günleriydi. Avrupa'da hiristiyanlık öncesinde kedi kafalı tanrıça Freya, için törenler düzenlenirdi. Freya' nın günü Friday Cuma, o dönemde kutsal gündü. Tek tanrılı bir din olan Hıristiyanlığın kabulüyle tanrıça Freya şeytan ilan edildi, kedi lanetlendi ve Freya'nın günü olan (Friday) Cuma günleri de 'Black Sabbath' oldu. Bu dönemde, özellikle hıristiyanlığın yayılmaya çalışıldığı ortaçağda, kediler, cadı ayinleri bahane edilerek öldürüldü, yakıldı, diri diri gömüldü. Bunun için uzak doğuda kedi türleri çoğaldı. Belki bunun yüzünden Avrupalılar, yüzyıllar süren kedi katliamlarından utanarak insan eliyle kedi üretmeye kalkıştılar. Ancak, başarısız oldular çünkü, genetik olarak bozuk türler elde ettiler.

Kediler putlaştırılma özelliklerini hiç kaybetmediler. Her bakımdan dünyanın en karanlık dönemi olan ortaçağda , her şeyi avucunun içinde oynatan kilise, gücüne güç katmak için çeşitli oyunlar oynuyordu. Bunlardan en bilineni cadıcılık oyunu. Toplum erkek egemenliğinde olduğu için bu oyunu en çok onlar sevdi. O günlerde yaşlanan erkekler 'bilge' olurken, kadınlar, çocuk doğuramayacakları ve odun taşıyamayacakları için işe yaramaz oluyorlardı. Erkeklere göre yapabilecekleri tek şey, gün boyu ateşin karşısında oturup kucaklarındaki kediyi sevmekti. Zamanla yaşlı ve (kozmetik ürünleri olmadığından) çirkinleşen kadınlar ve onların yalnızlıkları yüzünden yanlarından ayırmadıkları kedileri, cadı ilan edildiler. Kilise için cahil insanları tanrı adını kullanarak kandırmak çok kolaydı.-öyle de oldu. Ortaçağda, kilise, çevresine bir sürü erkek kedi toplayan dişi kedinin 'şehvetli 'cinsel davranışları tanrıya uygun olmayan davranışlar olarak yorumlandı. Şeytana yakışır biçimde çiftleşen (?) kediler ve kedi besleyen kadınlar cezalandırılıp acımasızca yakıldılar. Kilise, insanları, kedilerin şeytan tarafından cadılara cin olarak verildiği ve büyü işlerinde yardım ettiğine inandırdı. Cadıların, kedileri kendi kanlarıyla emzirdiklerine inanılırdı ve kedili bir kadın yaklaştığında kadında üçüncü bir meme aranırdı. Çoğunlukla sıradan bir et beni kadınları cadı yapmaya yetiyordu. Ortaçağda birçok masum kadın ve kedi bu yüzden öldürüldü. Haçlı seferinden dönenler, yanlarında siyah fareleri de getirdiler. Cadı kıyımı sırasında kedi nüfusunun azalmasıyla farelerin hızlı üremesi engellenemedi. Kedilerin insan işkencesinden kurtulmaları yine farelerin sayesinde oldu. Hastalık bulaştıran, ambarlardaki yiyecekleri bitiren kara fareler, kedilerin tarafından yok edildi ve insanlar kedileri öldürmekten vazgeçtiler. Rönesans döneminde kediler toplumda yine saygın bir yere sahip oldular. Viktorya dönemi, kediyi sadece yararlı bir ev hayvanı olarak değil, güzellik sembolü olarak da yüceltti. Kilisenin etkili olamadığı bazı bölgelerde, yerlilerin yaşadığı yerler gibi, kediler, mistik özelliklerini hiç kaybetmediler. Kazalardan sonra da hayatta kalabilme yeteneği nedeniyle kedinin 9 canlı olduğuna inanılırdı.

Uzak Doğu 'da Kedi:

Uzakdoğulular da Mısırlılar gibi kediye tarih boyu çok önem verdiler. Japonya' da kediler kraliyete aitti. 14. yy da büyüyen ipek endüstrisi fareler tarafından tehdit edilince kedinin değeri arttı ve sayıları zaten az olan kediler hemen koruma altına alındı. Fareler ülkeyi istila edince kraliyet, kedileri serbest bırakmak zorunda kaldı. Japonlar, kedi öldüren katilin ailesinin 7 kuşak boyunca lanetlendiğine inanırlar.

Evcil kedilerin Çin'e M.Ö. 210 yıllarında geldiği ve kısa sürede yerleştiği tahmin ediliyor. Çinliler, kedilerin belli bir yaşa gelince başka bir canlıya dönüştüklerine inanırlar. Hintlilere göre ise, insan öldükten sonra dünyaya yeniden kedi olarak gelir. Eski adı siyam olan Tayland'da en çok kedi besleyenler rahipler oldu. Tayland (Siyam) kedilerinin başındaki ve kuyruğundaki renk değişimi kutsal sayılırdı

Beyazdut
22-10-10, 22:41
Matematik

http://letsplaymath.files.wordpress.com/2007/08/egypt_moscow14copy.gif

Eski Mısır'da Matematik

Mısır'da rakamlar çok eski zamanlardan itibaren kullanılıyordu. MÖ 2000 yılına ait birtakım aritmetik problemlerini açıklayan papirüsler ele geçmiştir. Bu dokümanlar, Kahun, Berlin ve Rhind papirüsleri diye bilinmektedir. Bu belgelerde, ölçülerin ne gibi esaslara göre yapılacağı örneklerle belirtilmiştir. Mısırlılar, Pisagor Teoremi'ni, ölçüleri 3-4-5 olan bir üçgenin dik üçgen olduğunu biliyor ve bundan inşa ölçümlerinde faydalanıyorlardı.42

Ayrıca Mısırlılar, yıldızlarla gezegenler arasındaki ayrımı da biliyorlardı. Astronomi ile ilgili çalışmalarına görülmesi çok zor olan yıldızları da eklemişlerdi.

Diğer taraftan Mısırlıların hayatı, Nil'in yükselme ve alçalmasına bağlı olduğundan, bu durumu daima ölçmeleri ve kontrol etmeleri gerekliydi. Hükümdar, Nil'in yükselme ve alçalmasını kaydettirmek için, bir "Nilometre" yaptırmış ve bu işle uğraşmak üzere memurlar tayin etmişti.43

42. Moustafa Gadalla, Historical Deception, The Untold Story of Ancient Egypt, Bastet Publishing, Erie, Pa. USA, 1996, sf.311
43. John Baines, Jaromir Baines, Eski Mısır, İletişim Yayınları, İstanbul: 1986, sf.69

Beyazdut
22-10-10, 22:42
Metalurji

http://www.kabatasdevri.com/res/139.jpg

http://www.kabatasdevri.com/res/140.jpg

Eski Mısır'da Gelişmiş Metalurji

(1,2) Altın, gümüş ve yarı değerli taşlardan yapılmış çok ince işlemeli kralın göğüs zırhları.
(3) İnce işlemeli sandalet
(4) Sert altından yapılma, uzun uçlu küçük ibrik, sağlamlığını ve parlaklığını halen korumaktadır.

Metalurji en genel anlamıyla, gerekli hammaddeler kullanılarak metal ve alıaşımlarının üretilmesi, saflaştırılması, şekillendirilmesi ve korunmasını içeren bilim ve teknoloji dalıdır. Eski Mısır medeniyeti incelendiğinde, bundan yaklaşık 3000 - 3500 yıl önce, Mısırlıların başta altın, bakır, demir olmak üzere çeşitli maden ve metallerin çıkarılması ve işlenmesi konusunda uzman oldukları görülmektedir. Metalurjinin gelişmiş olması, Antik Mısırlıların, cevherlerin bulunması, çıkarılması, işlenmesi alanlarında ileri bir teknolojiye ve aynı zamanda gelişmiş bir kimya bilgisine sahip oldukları anlamına da gelmektedir.

Yapılan arkeolojik çalışmalar MÖ 3400 yıllarında Mısırlıların bakır cevherleri hakkında detaylı çalışmalar yaptıklarını ve metal alaşımları meydana getirdiklerini ortaya koymuştur. Dördüncü Hanedanlık döneminde (MÖ 2900 yılları), madenlerin araştırma ve işletmesinin en yüksek düzey yetkililer tarafından takip edildiği ve Firavunların oğulları tarafından denetlendiği bilinmektedir.

(5) Tutankhamun mumyasının boynunda bulunan bu kolyenin üzerinde çok ince altın işçiliği vardır. Bunun yanı sıra firavunun mumyasında, 150 tane mücevher ve kolye daha bulunmaktaydı.
(6) Kalın altın varakla kaplanmış ve gümüş varaklı bir kızağın üzerine yerleştirilmiş tahta muhafaza.
(7) Tanis'te bulunan altın, lacivert taşı ve turkuazdan yapılmış göğüs zırhı.

Mücevherlerdeki ince işçilik, profesyonel altın işleme malzemelerinin kullanıldığını göstermektedir. Gerekli araç gereç olmadan bu derece ince işlemecilik yapılamaz. Mısırlıların altın işçiliğinin kalitesinin ve inceliğinin, günümüz işlemeceliğinden hiçbir farkı yoktur.

Bakırın yanı sıra, eski Mısırlıların sıkça kullandıkları madenler ve metaller arasında demir de vardı. Bronzun üretimi için tin, camların renklendirilmesinde de kobalt kullanılıyordu. Mısır'da bulunmayan metaller ise başta İran olmak üzere diğer bölgelerden getirtiliyordu.

Antik Mısırlıların en çok kullandıkları ve değer verdikleri maden ise altındı. Mısır'da ve Antik Mısır'ın sınırları içinde olan bugünkü Sudan'ın belli bölgelerinde, eski Mısırlılara ait olduğu tahmin edilen yüzlerce altın maden yatağı bulunmuştur. Apollinopolis yakınlarındaki bir altın madeninin planının bulunduğu MÖ 14. yüzyıla ait bir papirüs, eski Mısırlıların altın madenleri konusundaki profesyonelliklerini ortaya koymuştur. Papirüste yer alan bilgilere göre, maden çevresinde sayısı 1300'den fazla evin yalnızca madende çalışanların konaklaması için inşa edildiği anlatılmaktadır. Antik Mısır'da altın işlemeciliği ve mücevher sanatının önemi, bu bilgilerden anlaşılmaktadır. Nitekim arkeolojik kazılarda bulunan, yüzlerce altından yapılmış, kullanım ve süs eşyası da, eski Mısırlıların altın madenciliği ve işlemeciliği konusundaki uzmanlıklarının bir göstergesidir.

Tüm bu bilgiler eski Mısırlıların maden yataklarını tespit edebilecek, bu yataklardan madeni çıkarabilecek, çıkan madeni işleyebilecek, ayrıştırabilecek ve yeni metaller oluşturabilecek bilimsel bilgiye ve teknolojiye sahip olduklarını göstermektedir.

Beyazdut
22-10-10, 22:43
Ölüm ve ölüm gelenekleri

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/britis_museum_mummy.jpg

Eski Mısır'da Ölüm ve Ölüm Gelenekleri

Eski Mısırlılar, hayatın ölümle bittiğine inanmak istemezler. İnsanın son nefesini verdiği anda, rûhunun uzun bir yolculuğa çıkıp ölüm Tanrısı Osiris ile yargıçlarının huzuruna vardığını düşünürlerdi. Onlara göre, ölen bir insanın ruhu öteki dünyaya gidiyordu. Diriler ve ölüler ülkesi arasındaki korku ülkesini geçince, büyük yargıcın karşısına, Anubis veya Horus tarafından getirilirdi. Orada bir tören düzenleniyor, bu törende ölenin kalbi tartılıyordu. Bu tören sırasında yeraltı tanrısı Anubis elinde bir terazi tutardı. Ölünün kalbi bu terazinin kefelerinden birine konurdu. Öteki kefede ise adaleti ve doğruluğu ölçebilecek bir tüy bulunurdu. Eğer ölü adil ve dürüst bir yaşam sürmüş ise kefeler dengelenirdi. Eğer kalp tartıda eksik gelirse, yemesi için Ament adlı canavara verilirdi. Bütün bu olup biteni Tanrıların katibi Thoth kayda geçirirdi.

Eski Mısırlılara göre ölümden sonra ruh ağızdan bir kuş şeklinde çıkardı. Bunun için "Tanrı Anubis, elindeki aletle ölünün ağzını açar, bu sayede ölünün ruhu rahatça gidip gelirdi." Yine öteki dünyanın kapılarını da Tanrı Anubis açardı. Batıda olduğu düşünülen ölüler ülkesinin kapılarında Tanrı Amente bekler, "yeni gelenleri kapıda karşılardı." Öteki dünyayı batıda düşünen Mısırlı, bu yüzden ölülere "batının halkı" da derdi. "Mısır dinine göre, insanda, biri "Ba, biri Ka adını taşıyan iki ruh vardır. Bunlardan ikincisi, insan öldükten sonra varlığını onun heykelinde sürdürür. Bu nedenle, Mısır'da, Ka tapımı ile heykel tapımı arasında sıkı bir ilişki vardır. Mısır'da mumyacılığın, aradan geçen binlerce yıla karşın canlılığını korumasının nedeni de aynı inançtır."

Eski Mısır'da mumyalamanın amacı ise ölünün gövdesini sonsuza kadar yaşayacak hale getirmekti. "Ve kültün işlevi, cismani ruhla (Ba), ölümle gövdeden uçmuş olan cismani olmayan enerji öğesini (Ka), büyü yoluyla yeniden bir araya getirmekti. Bu yapıldığında ölümün ortadan kalkacağına inanılıyordu." Öbür dünyaya giden ruhun (Ba) bazı törenler sayesinde geri geleceği düşünüldüğünden ölünün uzuvları tekrar hareket kabiliyeti kazansınlar diye, mezara koymadan evvel rahip ölünün ağzını açardı.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/1135707720.jpg

"Tasvir, gerçeğe eşdeğer olduğundan, ölünün sonradan yaşamasını sağlamak için mezarının, fakat öncelikle mumyasını içerenden başka bir mezarın içine heykeli dikiliyordu. Fakat ölünün sonradan yaşaması yetmez; öbür dünyada onun mutlu olması da gerekir. Tarih öncesi zamanlardan beri mezara yiyecekler, inci gerdanlık gibi ziynetler, fildişinden oyulma tuvalet eşyası da konur. Heykelcikler kabartma olarak yerleştirilirler: Bunlar, odalık görevi yapacak olan giyimli veya çıplak kadınlar; köleler, eğer sert bir tanrı ölüden ağır, güç işler isterse onun yerini tutacak olan uşebti'lerdir.

( "Ölümden sonra ne olacağı endişesi ve hayatta angarya yükümlülüğü, sıradan Mısırlının gündelik hayatını dolduran başlıca iki tasaydı. Orta krallık döneminde sıradan bir köylünün yılının 3 ayı, firavun için çalışarak geçerdi. Cevap vermek anlamına gelen usheb fiilinden türetilmiş ushabti adıyla anılan bebekler, heykeller, Mısır kültürünün, hem ölüm endişesini, hem angarya derdini birden ifade eden unsurlardan biriydi. Ushabti'ler ölüyle birlikte gömülür, yanlarına şöyle bir dua bırakılırdı. "Ey ushabti! Eğer ölüler ülkesinde yapılması gereken ve bana tevdi edilmiş bir iş için çağrılacak olursam, tarlaların ekimiyle ekilebilir topraklarım sulanmasıyla ya da doğu kıyısından batı kıyısına taş taşınmasıyla ilgili olarak herhangi biri başıma dert açacak olursa, deki ona-Ben yapacağım. Ben buradayım. Onun ... açacak olursa, deki ona -Ben yapacağım. Ben buradayım. Onun adına ben cevap vereceğim.) " Sonra, yine tasvirle gerçek arasında eşdeğerliliğe dayanılarak, sandukanın içine boya ile yapılmış frizlerde ölünün sağlığında kullandığı bütün eşya gösterilir.

Eski Mısır'da ölüye verilen bu önem onların özel yerlerde muhafaza edilmelerine yol açmıştır. "İnsan bedeninin düşmanlarınca sakatlanmaması gerekir. Neolitik çağdan başlayarak ölüler (torunlarını seyredebilsinler diye) yüzleri konutlara dönük olarak mezarlara yerleştirilmişlerdir, çoğu kez elleri ağızlarının yakınlarındadır, avuçlarında ve başlarının çevresinde buğday taneleri vardır."

Eski Mısır toplumunun bir tarım toplumu olduğunu ve bu yüzden buğdayın da doğal olarak kutsallaştırıldığını düşünürsek, ölüye sunulan bu kutsal nesnenin ölüye verilen değeri ortaya çıkardığını daha iyi anlarız.

Bizim de halen kullandığımız bir atasözümüz vardır: "Yiğit ölür adı kalır." Eski Mısırlılarda da adın büyük bir önemi vardır. "Adın tasvirden daha da büyük gücü vardır. Adını dayanıklı harflerle hakkederek ve rahiplerle yoldan gelip geçenlerden bu adı söylemeleri istenerek ölünün sonradan da yaşaması" sağlanmaya çalışılırdı.

Büyük tanrı Ra'nın yeryüzüyle bağlantısını, sahip olduğu bir merdivenle sağladığını düşünen " Mısırlıların cenaze törenlerine ilişkin metinlerinde, Ra'nın sahip olduğu merdivenin Yer ile Göğü birleştiren gerçek bir merdiven olduğunu işaret etmek üzere, asket pet (asketi: yürüyüş) terimini korumuşlardır. Ölüler Kitabı -Tanrıları göreyim diye, benim için merdiven konuldu demektedir. Gene Ölüler Kitabında -Tanrılar ona, ondan yararlanarak göğe çıksın diye bir merdiven yaptılar denilmektedir. Eski ve Orta çağ hanedanları dönemine ait birçok mezarda bir merdiven veya basamaklar yer almaktaydı."

Eski Mısır'da cenaze töreninin nasıl yapıldığını ise en güzel "Herodot Tarihi"nden öğreniyoruz. Bu konuda "Herodot Tarihi" şunları yazıyor: "Bir evde hatırı sayılır biri öldü mü, evin bütün kadınları başlarına, yüzlerine çamur sürerler; sonra ölüyü evde bırakıp sokaklara dökülürler, eteklerini bellerine kadar kaldırırlar, memelerini açarlar ve dövüne dövüne sokak sokak gezerler; bütün akrabaları da onlarla beraber giderler; öbür yandan erkekler, onlar da sıvanmış olarak dövünürler. Bu törenden sonradır ki cenaze, tahnit edilmek üzere, ölücüye götürülür. Mumya yapmanın gizlisini bilen, bu işle görevli uzmanlar vardır. Kendisine bir ölü getirildiği zaman, müşteriye boyalı tahtadan gayet güzel taklit edilmiş modeller gösterir. Bunların en iyisi, diye anlatır müşteriye, adının anılmasını büyük bir günah saydığım kişiye benzeyenidir; arkasından ikinci bir model gesterir, birinci kadar iyi değildir ve daha ucuzdur, sonra bir üçüncü ve en ucuzu. Bu açıklamalardan sonra sorar, ölünün yakınlarına, hangisinden istiyorsunuz diye. Müşteri fiyatta anlaştıktan sonra gider, mumyacı, evden dışarı çıkmadan işe koyulur. En iyi mumyalama dediğimiz şudur: Önce demir bir kanca ile burun deliklerinden beyni çeker; ama hepsini alamaz, kalanını ilaçla eritir. Arkasından, keskin bir Ethiopia taşı ile ölünün böğrünü uzunlamasına keser ve içindeki her şeyi boşaltır; içini böyle temizledikten sonra hurma şarabından geçirir ve kokular püskürtür; karnına dövülmüş saf mür ve çeşitli kokular doldurur; ve diker. Sonra tabii sodyum karbonat içine daldırıp yetmiş gün onun içinde bırakmak suretiyle tuzlar. Yetmiş günden sonra çıkarır, yıkar ve baştan aşağı Mısırlıların genellikle yapıştırıcı olarak kullandıkları zamka batırılmış gayet ince tül şeritlerle sarar. Ve ölünün yakınlarına teslim eder, onlar da tam bir insan gövdesine göre yapılmış olan bir tabut hazırlatırlar ve mumyayı içine kapatırlar; kapandıktan sonra ölü odasına götürülür, ayak üstü bir duvara yaslanır."
Campbell, yapılan kazıların sonucunda elde edilen bilgilere göre Eski Mısır mezarlarını şu şekilde tarif eder. "Esas gövde daima erkek-daima mezarın güney tarafında sağ tarafının üstüne yatar. Genellikle yatak üstündedir, ahşap bir yastığı vardır ve başı doğuya doğrudur, yüzü kuzeye (Mısır'a) bakar, bacakları dizlerinden hafif bükülmüştür. Sağ eli çenesinin altında ve sol eli, uykuda gibi sağ dirseğinin üstünde veya yanındadır. Yanında ve çevresinde her zamanki silahları ve kişisel eşyaları, bazı tuvalet malzemesi ve bronz aletler, devekuşu tüyünden yelpaze, bir çift ham deriden sandal vardır. Bütün gövde deriyle, genellikle öküz derisiyle örtülüdür; yatağın bacakları da boğa bacakları biçimindedir. Gövdeye keten elbise giydirilmiştir. Yanına ve duvarlar boyunca sayısız büyük kap kacak yerleştirilmiştir."

Eski Mısırlılar, ölenin öbür dünyada da bu dünyadakine benzer bir hayat süreceğine inanırlardı. Bunun sonucu olarak gerçek hayatta olduğu gibi beslenmesini sağlayacak yiyecekler mezara konduğu gibi, orada da ona hizmet edecek kişiler kurban edilirdi. "Özellikle kadın kurbanı, eşin kurban edilmesi ve bazı zengin mezarlarında hizmetkarlarla birlikte tüm haremin kurban edilmesi söz konusudur." "Mezarlarda ayrıca sayısız koç kalıntısı vardır. Ve esas gövdenin daima sükun içinde olmasına karşın ötekilerin yatırılış biçimlerinde kural yoktur. Çoğunluğu sağa dönük, başları doğu tarafındadır, fakat esas gövdenin hafif kıvrılmış duruşundan ikiye katlanmaya varana kadar nerdeyse olanaklı her biçim görülmektedir. Eller genellikle yüzün üstünde veya boğazdadır."

Sonuç olarak Mısırlılar derin bir ölmezlik umuduna sahiptiler. Bu umut Eski Mısır diniyle, ilişki kurmuş bulunan öteki dinlere de geçmiştir. Nitekim bu, Yahudilik yoluyla yeni yeni başlamakta olan Hıristiyanlığa da geçmiş ve bu dinlerin egemenlik kurduğu milletlerin kültürünü de etkilemiştir.

Kaynak: FOLKLOR ARAŞTIRMACILARI VAKFI - Foundation Of Folklor Researchers adresinden alınmıştır

Beyazdut
22-10-10, 22:45
Sanat

Eski Mısır'da Sanat

Mısırlıların hayatında sanat önemli bir yer tutuyordu. Mısır toplumu yaşamayı bir sanat gibi kabul edip kendini keyfe, eğlenceye, güzelliğe vermişti. Ölüm ve ölümsüzlük Mısırlıların en çok uğraştıkları konular gibi görünürse de hayata, zevke, güzelliğe dört elle sarılmış oldukları kuşkusuz bir gerçektir. Yaşama sevinci Mısırlı için, ecele karşı zaferdi. Mezarlar ve türbeler, ölümden sonra hayatın devam edeceğine inanıldığından ötürü, tabiat güzelliklerinin, bayram ve şenliklerin, ziyafet ve oyunların resimleriyle süslenirdi.

Geleceği umursamamak Mısırlı şairin salık verdiği bir tutumdur:
Yarınından ürkerek yatağa girme sakın.
Düşünme ertesi gün nasıl geçecek diye.
İnsan bilemez yarın neler getirecektir:
Tanrı’nın elindedir yarının gerçekleri.
Mısır, eğlenceli yaşamın tadını çıkarmışa benzer. “Günümüzü gün etmeye bakalım… Eğlenelim, coşalım… Sessizlik ülkesine gideceğimiz güne kadar…”

Mısır resimlerinin de en etkilileri arasında yine şölen ve eğlence sahneleri vardır.

Mısır, gerek hayat, gerek sanat bakımından gelmiş geçmiş kültürlerin en verimli, en olumlu ve en başarılı olanlarından biridir.

Antik Mısır'daki başlıca sanat alanları:

Mimari
Zanaat & Heykelcilik
Çömlekçilik
Heykel
Dikilitaş
Mücevherat
Resim
Edebiyat
Müzik
Amarna Dönemi Sanatı

Mimari

Mimari Hanedanlık Öncesi Dönemde gelişti. (M.Ö. 4000)

Mısırlıların ölümsüz hayata olan inançları etkileyici bir mezar mimarisi oluşturmalarını sağladı. Firavunlar tahta çıktıklarında mezarlarının yapımına başlanıyordu ve hayatı boyunca devam ediyordu. Heybetli ve sağlam görünüşlü mimari taş duvarların dengesini sağlayabilmek ihtiyacından ötürü oluşmuştu. Firavun mezarları ile tanrılar için yapılan tapınaklar ve mezarlardaki lahitler Eski Mısır mimarisine egemendi. Duvarlar son derece kalındı ve dengenin sağlanabilmesi için eğimliydi. Geniş kirişler oluşturmak mümkün değildi, bu yüzden taş sütunlar birbirine yakın inşa edilirdi. Kirişler gerilme direnci küçük olan maddelerden yapılırdı ve yekpare olmak zorundaydı.

Eski Mısır’da kubbe yapımı bilinmiyordu bu yüzden tüm çatılar düzdü. Taş yapılarda geniş kapı ve pencereler yapılamıyordu. Tarihi olaylar duvarlara ve dikili taşlara hiyeroglif yazı ile yazılıyordu. Dinsel semboller her türlü mimari yapının vazgeçilmez öğeleriydi. Tapınaklar tek katlı olurdu.

Kullanılan malzemeler:
Taş: Büyük yapılarda granit, kireç taşı ve kumtaşı kullanılırdı.
Tahta: Mısır’da odun kaynağı bulunmamasından ötürü nadiren kullanılırdı.
Tuğla: Küçük yapılarda kullanılırdı fakat dayanıksız olduğu için çok azı bugüne kalabilmiştir.
İnşaatta kullanılan basit ve ilkel araçlara rağmen, yüzyıllar boyunca yıkılmayan, hatta yıpranmayan bu mimari harikaları Mısırlıların planlama, mühendislik ve iş teşkilatı gücünü ispat etmiştir.

Piramitler

Eski Mısırlılar firavunun öldükten sonra ölüler kralı Osiris olacağına inanırlardı. Yeni firavun da Horus (güneş-tanrının koruyucusu ve göklerin hakimi) olurdu. Bu döngü güneşin doğuşu ve batışıyla sembolize edilirdi. Yapılış amaçları krallar öldükten sonra mezar ve hazinelerinin korunmasıdır. İlk piramit Kral Zoser tarafından veziri İmhotep’e yaptırılmıştır. (M.Ö. 2630 civarı) En ünlüleri Giza Piramitleridir. Bunlardan Keops dünyanın yedi harikasından biri sayılmaktadır.

Piramitlerin bazı özellikleri:
Duvarları değerli taşlarla kaplıdır. Lahitler piramidin tam merkezindedir. İçerisinde bir çok kabartma, heykel ve hiyeroglif bulunur. İçlerinde öbür dünyaya yapılan güneş yolculuğu mitolojisinin yanı sıra güneşin geceleyin karşılaştığı düşman devleri yenip, geceden şafağa zaferle çıkışını anlatan papirüs üzerine yazılmış metinler ve taşlar üzerine kazınmış resimler vardır.

Zanaat & Heykelcilik

Çömlekçilik

Çömlekçilikte tekniğin gelişimi:
Hanedanlık öncesi dönem:

Nubia’da çömlekçi çarkı olmadan, el yapımı tabak çanak üretiliyordu.

Erken Hanedanlık Dönemi:

Kil düz bir aletle eziliyordu ve ince kenarlı kaplar üretiliyordu.

Eski Krallık:

Elle kullanılan çömlekçi çarkı icat edildi. Killeri pişirmek için kullanılan fırınlar geliştirildi. Bu gelişmeler sonucunda çömlekler daha simetrik ve tek renk oldular.

Heykel

Heykel yapımında sanatçıların uymaları gereken bir dizi katı kural vardı. Sanatçılar bu kurallara uydukları oranda değer kazanırlardı. Böylelikle üç bin yıldan uzun bir süre Mısır sanatı çok az değişmiştir.

Ağır, sabit figürler, geniş kafalar ve yuvarlak dolgun yüzler hiçbir ifade ve duygu taşımıyordu. Gözler dümdüz ileri bakıyor ve kollar yanda yapışmış vaziyette duruyordu. Oturan heykeller ellerini dizlerinin üstüne koymalıydı. Erkek heykelleri kadın heykellerine göre daha koyu renkli maddeden yapılırdı. Simetri vurgulanırdı.
Çıplaklık sadece kölelerin ve çocukların heykellerinde kullanılırdı. Granit, bazalt ve kaymaktaşı gibi çeşitli taşlar kullanılırdı. Firavunlar ve tanrılar için yapılan lahitler, heykeller ve maskelerde altın da kullanılırdı. Heykelde başlıca konular firavun ve tanrı heykelleriydi.

Ayrıca kedi heykelcikleri Eski Mısır’da en çok rastlanan heykellerden biridir. Eski Mısır’da kedi öldürmek veya incitmek suç sayılırdı ve cezası ölümdü. Kedi eceliyle ölürse öteki dünyada birlikte olabilmek için hemen mumyalanırdı. Öykülere konu olan kediler tanrılık katına çıkarılırdı. Bunun nedeni kedilerin neşe, müzik ve kıvrak dansların temsilcisi olan Tanrıça Bastet ile özdeşleştirilmeleridir. İnanışa göre kedi miyavladıkça evin içi tanrıça Bastet’in hediyesi olan neşe ile dolarmış.
Kedi heykelcikleri genellikle çok kıymetli taşlardan yapılırdı. Öyle ki bronzdan kedi heykelciklerinin kulakları altın küpeler, gözleri ise kristal taşlarla süslenirdi

Dikilitaş

Dikilitaş, dört köşeli bir kaide üzerinde yer alan ve yukarı doğru uzayıp ve sivri bir burunla son bulan yekpare bir taştır. Dikilitaşlar Güneş Tanrısı Ra’nın sembolüdür. Tapınaklarda çift halinde bulunmuşlardır.

Dikilitaşlar iki parçadan oluşur ve boyları 1 – 30 metre arasında değişirdi:
1. Gövde: Kaide ve üzerindeki uzun bloktan.
2. Dikilitaşın tepesinde yer alan ve küçük bir piramit şeklindeki parça. Güneş ışınlarını sembolize eder ve altından yapılır.
Bugün yalnızca 26 tane Eski Mısır Dikilitaşı kalmıştır. Bunlardan sekizi Mısır’da, geri kalanı ise başta Roma olmak üzere Avrupa ülkelerine taşınmıştır.

Mücevherat

Eski Mısırlılar takı yapımında çok yenilikçiydiler. Takıları sadece süslenmek için değil, aynı zamanda manevi olarak korunmak için kullanıyorlardı. Muska, kabartma şekil ya da takı arasında ayrım yapmıyorlardı. Mısır tarihinde çoğu dönemde gümüş altından daha değerli görülmüştür, çünkü büyük bir manevi önemi vardı.

Eski Mısır’da mücevherat çeşitleri:
Kutsal böcek
Yeniden doğuşu ve doğan güneşin üretken gücünü simgeliyordu.

Ankh
En güçlü kültürel ve dinsel sembollerden biriydi. Yaşamın sembolüydü, firavun ve tanrıları ankh ile gösteren bir çok sanat eseri mevcuttur.

Kabartma resimler
Eski Mısır uygarlığının iyilik meleğiydi. Sadece firavunlar tarafından kullanılabilirlerdi.

Muskalar
Mısırlılar muskaların her türlü zararlı şeyden korunma gücü verdiğine inanırdı.

Küpeler
Yeni Krallık zamanında her sosyal tabakadan kadınlar ve erkekler arasında oldukça popülerdi.

Resim

Mısır temsili resim sanatı Mısır kültüründen kaynaklanır. Perspektif kullanan sanatların tersine, biçimsel yasalara dayanmaz, ama tanınma kolaylığı açısından bir “en küçük bölen” gözetir.

Gösterilen bizim için tanıdık olduğunda resmi anlamakta güçlük çekmeyiz, gene de yanılmak kolaydır. Gösterilen nesne ya da sahne bizim için tanıdık değilse, bunun ne olduğunu bulmak olanaksız hale gelebilir.

Antik Mısır resmini anlayabilmek için çizim tekniklerini bilmek gerekir. Resimler çizilirken yararlanılan tekniklerden en temel olanları şunlardır:
Figürler sağa dönük olarak çizilir, sağ ile sol arasındaki ilişki de simgesel olarak önemlidir. Bir figür sola dönük olacaksa, elinde tuttuğu simgelerle ilgili “doğru” eller yine de korunurdu. Yüz profilden çizildiği halde gözün tamamı çizilirdi. Bacaklar yüzün baktığı yöne bakardı. Köleler ve hayvanlar daha doğal ve daha küçük ölçekli çizilir, bu onların önemli olmadıklarını gösterirdi.

Antik Mısır resminde üç temel konu mevcuttu:
1. Dinsel olaylar
2. Askeri olaylar
3. Günlük olaylar
Resimler ya papirüs üzerine, ya da mezar ve tapınak duvarlarına yapılırdı.

Edebiyat

“İnsan ölüp gider, toprak olur eti kemiği,
Çökmek ve çürümek herkesin alınyazısı,
Ama okurlar var oldukça yazanlar yaşar sonsuz.”

Mezopotamya –özellikle Babil- edebiyatından sonra tarihin ikinci büyük edebiyatı Mısır’da doğup gelişmiştir. Türlerinin çeşitliliği, günümüze kadar gelen örnekleri, sanat kalitesi ve başka ülkelerin edebiyatına etkisi bakımından, aslında, Mısır Babil’den çok daha fazla önem taşımaktadır.

Mısır edebiyatının ilk örnekleri, din yazıtları, ilahiler, hükümdar övgüleri ve zafer kutlamalarıdır.

Mısırlılar, yazı ve şiirlerini genellikle duvara kazırlar, papirüs üstüne ya da defterlere geçirirlerdi.

Mısır edebiyatında pek çok tür bulunmakla beraber, bazı türler gelişmemiştir. Örneğin, yazılı dram ve komedi ile ilgili metinlere rastlanmamıştır. Tarih ve Coğrafya alanında bulunan metinler de son derece yetersizdir.

Dil ve güzel söz, Mısırlılar için günlük hayatta ve dinde büyük önem taşırdı. Mısırlılar, “Söz hünerlerin en zorudur.” kanısına varmışlardı. Katip ve memurlara önem vermeleri, hiyeroglifi güzelleştirmeleri ve edebiyatla ve özellikle şiirle uğraşmaları bu düşünceden ötürüdür.

Hiyeroglif resim yazısı da, Mısır kültürünün ilginç özelliklerinden biridir. Sağdan sola, soldan sağa, yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarıya yazılabilen bu yazı, büyük bir ihtimalle Mısırlıların kendi icadıdır. Sümerliler Mısırlılarda önce yazı kullanıyorlardı ama, Mezopotamya’daki çivi yazısıyla Mısır’ın Hiyeroglif yazısı arasında bir ilişki ve benzerlik yoktur.

Yazıtlar en eski ve en ilginç dinsel edebiyat metinleridir. Bunlar arasında ilahiler, dualar, yakarılar, zafer övgüleri, efsaneler vardır.

Atasözleri, ahlak kuralları ve öğütler bakımından Mısır kaynakları bir hayli dolgundur.

En eski ahlaki öğütler kitabı Ta-hotep tarafından yazılmıştır. Ta-hotep’in özdeyişleri arasında şunlar vardır:

Bilgiliyim diye kibirlenme. Okumuşlara danıştığın gibi, cahillerle de konuş

Halkı korkutma. Korkutursan Tanrı da seni cezalandırır.

Mısır edebiyatının ölümsüz eserlerinden biridır. M.Ö. 1600 yılında başlayan Yeni Krallık döneminde ve daha sonra mezarlara ve türbelere yerleştirilen çeşitli büyü metinlerinden meydana gelmiş bir derlemedir.

Mısır şiirlerinin en güzel örnekleri kuşkusuz sevgi şiirleridir. Çoğu kısa olan bu şiirlerde satırlar da genellikle kısa ve ritmiktir. Sevgi şiirleri, şölen ve eğlencelerde okunduğu gibi, mezar ve türbelere ölüleri keyiflendirmek amacıyla kazılır ve yazılırdı.

Eski Mısır’dan birkaç şiir:

Elinde keskiyle çalışan sanatçı
Tarlayı belleyen ırgattan fazla yorulur.
Akşam olunca yan gelip yatar mı? Ne gezer?
Kolları koparcasına çalışır
Ortalığı aydınlığa kavuşturmak için.


Ecel karşıma dikildi işte,
Burcu burcu öd ağacı kokusu gibi,
Sanki rüzgarlı bir gün, oturmuş yelkeni altında.
Ecel karşıma dikildi işte,
Lotüs çiçekleri kokuşlu
Esrik ırmağın kıyısında.

Ecel karşıma dikildi işte.

Sen geçir günlerini, bıkmadan, yorulmadan:
Ne malını mülkünü öbür dünyaya götürebilirsin,
Ne de geri gelirsin öteki tarafa gidince.

Müzik

Harp, flüt, simbal, davul, trampet ve çeşitli borular gibi müzik aletleriyle yapılan Eski mısır müziği gelişmiş bir sanat koluydu.

Eski Mısır’da müzik tapınaklarda sıkça duyulurdu. Bunun dışında havanın kararmasıyla birlikte yapacak işleri olmayan insanlar beraber oturup şarkı söylerlerdi.

Müziğin ekonomik önemi de vardı: İşçiler çalışırken yapılan müzik, onların daha istekli çalışmalarını ve böylelikle daha verimli olmalarını sağlıyordu.

Amarna Dönemi Sanatı

18. Hanedanlıkta IV. Amentohep Mısır’ın ilk gerçek düşünce ve sanat devrimini yarattı. Güneş-tanrı Aton’a tek tanrı olarak tapılmasını devlet dini yapmaya çalıştı. Diğer tüm tanrıları reddetti. Bu uğurda devletin başkentini değiştirdi, kendi adını da Akhenaton’a (Güneş-tanrının hizmetinde) çevirdi.

Akhenaton sanatçıları gerçekçiliğe yöneltti. İnsanları oldukları gibi, doğal halleriyle göstermelerini istedi. Geleneklere bağlı kalan Mısır Sanatı yüksek estetik değerlerine rağmen gerçeklerden kopmuştu; resim ve heykel insanlardan çok soyut konularla ilgileniyordu ve insanları idealize ediyordu.

Akhenaton döneminde, hem gerçekçilik, hem hiciv ve mizah gelişti. Firavun kendisini güzelleştirmeden gösteren resim ve heykeller yapılmasına da izin verdi. Kız kardeşi Nefertiti ile evlenmişti. Nefertiti’nin ince ve güzel yüzünün resim ve heykelleri, Mısır plastik sanatının şaheserleri arasındadır.

Sanatın dinden ayrılmasını Akhenaton başlatmıştır.

Akhenaton’un ölümünden sonra, eski dinin rahipleri yeni dini yasakladılar. Devrimci firavunun sanatta yapmak istediği yenilikleri ortadan kaldırma çabasına giriştiler. Ama, sanatçıların büyük çoğunluğu gerçekçi üsluptan, yeni ifade özgürlüklerinden, hiciv ve mizahtan vazgeçmedi.

Beyazdut
22-10-10, 22:47
Tevhid İzleri

ESKİ MISIR’DA TEVHİD İZLERİ

ZAFER ARAŞTIRMA GRUBU

ESKİ MISIR bir firavunlar medeniyetiydi. Aralarında kedilerin ve gübre böceklerinin de bulunduğu sayısız tanrısı olan bir inanç sistemleri vardı ve krallarına bile uluhiyet vermekteydiler. Halkın gözünde birer tanrı-insan olan firavunlar o kadar güçlüydüler ki, bugün o eski medeniyetin dimdik ayakta kalmış olan piramitleri ve tapınakları kadın-erkek tüm halkın canla başla çalışması ve çalıştırılması sonunda inşa edilmişlerdi. Yakın zamanlarda yapılan kazılar sonucu Giza piramitlerinde çalışan işçilerin mezarlarını bulan araştırmacılar, bunca insanı böyle ölümüne çalıştıran gücün etkisi karşısında şaşkına dönmüşlerdi. Firavunlar güçlüydü ve Mısır’ın kedilerden, gübre böceklerinden pek çok tanrısı vardı.

Birgün Mısır’a bir kervan geldi. Yanlarında gözlerin o güne kadar gördüğü en güzel simalı bir çocuk vardı, adı Yusuf’tu ve kervan halkı onu bir kuyunun dibinde bulmuştu.

Yusuf, İbrahim Peygamber’in neslinden geliyordu ve dedesi İshak Peygamber gibi bir peygamber olan Hz. Yakub'un oğluydu. Kervandakiler bunu bilmiyorlardı. Yusuf’u satın alıp evlerine götürenler de bilmiyorlardı.

Ona iftira atanlar da, onu zindana atanlar da…

Onun nesli, putlara karşı savaşmış ve kavimlerini bir olan Allah’a iman etmeye davet etmiş peygamber nesliydi. Böyle nurlu atalardan gelen Yusuf, kedilerden ve gübre böceklerinden tanrıları olan, krallarına uluhiyet veren bir medeniyetin kucağına düşmüş ve saraylarda büyütülmüştü.

Ancak Yusuf, bir edeb ve asalet timsaliydi. Yüzünün olağanüstü güzelliği kadar, ahlâkı da, herkesin dikkatini çekiyor ve takdirini topluyordu.
Kur’an’da en doğru şekliyle anlatıldığı gibi, sonunda zindana atılan Hz. Yusuf, burada arkadaşlarının rüyalarını yorumlamaya ve zindanı bir okula dönüştürerek etrafındakilere tevhid dersleri vermeye başladı.

“Ben atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un dinine uydum. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmak bize yakışmaz. Bu hem bize, hem bütün insanlara Allah’ın bir lütfudur; lâkin insanların çoğu şükretmiyor.

“Ey zindan arkadaşlarım, söyleyin: Birbirinden farklı birçok rab mi daha hayırlıdır, yoksa herşeyi kudretine boyun eğdiren tek bir Allah mı?
Allah’tan başka taptığınız şeyler ise, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden ibarettir ki, Allah bu konuda hiçbir delil indirmemiştir. Halbuki hüküm Allah’ındır; O ise kendisinden başka hiçbir şeye kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur; fakat insanların çoğu bilmiyor.” (Yusuf, 38-40)

Hz. Yusuf rüya yorumlama ilminde o kadar meşhur oldu ki, Allah’ın ona bahşettiği bu ilim sayesinde Mısır’ı, büyük bir kıtlık musibetine karşı önceden aldırttığı tedbirlerle korudu. Bu güzel hizmetinin karşılığında Mısır’a maliye bakanı oldu. İlk bakışta bir peygamber’in nasıl olup da, bir firavun’un emri altında çalıştığı akla takılabilir. Ancak, Hz. Yusuf, yaptığı icraatları sayesinde tüm halk tarafından çok sevilmiş, takdir edilmiş ve kendisine karşı sonsuz bir güven hissi duyulmuştur. O, bütün bunları, peygamberliğinin asıl vazifesi olan, kavmini bir olan Allah’a imana davet etme yolunda kullandı. Çünkü, Mısır’da, kedilerden, gübre böceklerinden tanrılar edinen ve krallarına uluhiyet veren bir kavim yaşamaktaydı…

Hz. Yusuf Mısır’da tevhid inancının tohumlarını ekmiş ve kendisine verilen peygamberlik vazifesini hakkıyla yerine getirmişti. O’nun Mısır medeniyetinde bıraktığı tevhid izleri asırlarca silinmedi. Zaman, insanların zihinlerinde ve kalplerinde tevhid akidesini yıpratmış ve Yusuf’un verdiği dersleri unutturmuşsa da, bugün Eski Mısır kalıntılarını inceleyen araştırmacılar öyle ilginç ayrınıtılar buldular ki, bunların Mısır’a, Yusuf’un güzelliğinden yansıyan parıltılar olduğunu söylememek mümkün değildir. İşte onlardan bazıları:
Eski Mısır’da yaşlı birisi yanlarına geldiği zaman, gençler ayağa kalkmak mecburiyetindeydi.

Erkekler sünnet olmak zorundaydı.

Tapınaklara girmeden önce eller ve ayaklar belli bir ritüele uyularak yıkanmalıydı.

Cinsel ilişkiden sonra muhakkak yıkanmak gerekliydi.

Tapınağa girecek olanlar kedi ve köpeğe dokunmamalıydılar. Dokundularsa,
ellerini ayaklarını ve yüzlerini yıkamalıydılar.

Eski Mısır’da görülen ve İbrahimî dinlerle paralellik arz eden bu gibi hususlar tamamen Hz. Yusuf’un tebliğ vazifelerinin izleriydi. Bu vazife asırlar sonra Hz. Musa ile parlatılıp devam edecekti.

HER NE KADAR Hz. Yusuf’un tebliğ ettiği hakikatler, kavmi tarafından zamanla unutulmuş olsa da izleri hiç bir zaman silinmemişti.

Yusuf Peygamber’den yaklaşık 300 yıl sonra Mısır’ın tahtına oturacak olan Kral IV. Amenofis, tahta çıkışından beş yıl sonra kendisi 41 yaşındayken
Mısır’ın çok tanrılı inanç sistemini temelinden yıkacak icraatlarda bulunmaya başladı.

Halkına, ilâh’ın tek ve bir olduğunu, isminin de ATON olduğunu ilân etti.

Adını, Aton’un hizmetkârı anlamına gelen AKHENATON şeklinde değiştirdi.

Akhenaton’un kendisinin iman ettiği ve halkının da iman etmesini istediği ilâh, yalnızca Mısır halkının ilâhı değil, bütün insanlığın ilâhıydı. Bütün evrenin yaratıcısıydı güneşi ve ayı da O yaratmıştı.

Akhenaton’a ilk karşı çıkanlar Mısır’ın çok kudretli bir tabakası olan rahiplerdi. Ancak, Akhenaton onların ve o güne kadar firavunların yaşadığı TEB şehrinden ayrılarak kendisine AMORNA şehrini kurdu. Ölünceye kadar burada yaşadı.

Putperestlikle mücadelesinde çok kararlı olan Akhenaton, Karnak’taki Amon
tapınağını kapattı. Yerine GEMATON (Aton’u bulduk) adında başka bir mabet inşa etti.

Halkın, krallara uluhiyet verme fikrini de yıkmak isteyen Akhenaton, dini törenlere tüm halkının gözü önünde eşi ve çocuklarıyla birlikte katıldı.

Sanatkârlara talimat vererek, eserlerinde gerçekçi bir yaklaşım izlemelerini emretti. Böylece abartılı resimler ve kabartmalar yapılamayacaktı. Herşey sade ve olduğu gibi resmedilecekti.

Akhenaton bir şiirinde Rabbine şöyle sesleniyordu:

“Aton… Gündüz gibi ışıklı Aton.
Gözlerimiz sana bakıyor. Seni görüyor sana karşı..
Sen benim kalbimdesin.
Fakat seni tanımak istemiyorlar.
Sadece ben, senin kulun Akhenaton, Seni tanıyorum.
Onlara araştırma gücü ver!
Senin gücün senin planın sonsuzdur.
Dünya Sana ait ve Senin.
Çünkü onu Sen yarattın.”

Bir başka şiirinde de şöyle söylemekte kral Akhenaton:
“Senin nurunla bütün yollar açılır.
Balığın suda zıplaması Sendendir.
Senin nurun, ruhların kalbine nüfuz eder…”

Akhenaton, kendisi ve ailesi için yaptırdığı mezarda yapılan bütün incelemeler herhangi bir mumyalama işleminin gerçekleşmediğini göstermektedir. Onun ölümünden sonra, güçlü ruhban sınıfı eski çok tanrılı dinlerini canlandırdılar ve kendilerinden alınan iktidar gücünü geri kazandılar.

Çok geçmeden eski tanrıların yeni heykellerini yaptırarak tapınaklara yerleştirdiler. Başkent yeniden Teb’e nakledildi ve bu şekilde bir muvahhidin çabaları yok oldu gitti.

Ancak Mısır’da indirilen tevhid bayrağı, yaklaşık bir asır sonra gelecek güçlü bir el tarafından yeniden dalgalandırılacaktı. Bu, Hz. Musa’nın eliydi.

Beyazdut
22-10-10, 22:48
Yemek

http://www.ekoses.com/ekolojikyasamportali/ekogaleri/upload/bilim/arkeoloji/banquet.jpg

http://www.ekoses.com/ekolojikyasamportali/ekogaleri/upload/bilim/arkeoloji/bakery.jpg

Eski Mısır'da Yemek

Eski Mısır'da, yiyecek olarak ekmek ve bira, bolca tüketilirdi. Sebze ve su ürünleri ise, yine en çok tüketilen gıdalar arasında yer alıyordu.

Coğrafi iklim koşulları yüzünden meyve ve sebze bağlarının yetersizliği, Mısırlıları deniz ürünlerine yöneltmişti. Soğan ve sebzeler, kurutularak kışın da kullanılırdı.

En yaygın kullandıkları meşrubatların başında ise arpadan yaptıkları içecekler gelirdi. Güneşte kurtulmuş salamura bırakılan balık etleri de, yine tüketilen gıdalar arasındaydı. Evcil olarak yetiştirilen hayvanların eti oldukça pahalıydı. Bu yüzden avlanmak, yabâni meyve ve sebzelerden yararlanmak, Mısırlılar için daha câzip bir yöntemdi. Yine dinsel kaynaklı nedenlerden dolayı; tapınaklarda kurban edilen hayvanların etleri muhtaç, olanlara dağıtılırdı.

Asker ve memur gibi kamudaki görevlilerin belli bir beslenme standartları vardı. Üretilen yiyeceklerde, askerlerin belli bir hakkı olurdu. Öküz eti, balık ve sebzelerden askerlerin belli ölçeklerde almaya hakları vardı. Her askerin aylık olarak 20 ekmek, yiyeceği kadar sebze, iki keten; giysi alma hakkı vardı. Kralın habercilerinin mönüsüyse tamamen farklıydı. Bunların mönüsünde her gün; iyisinden ekmek, iyi sebzeler ve balık eti, öküz eti, şarap ve zeytinyağı; bal, incir olurdu.

Zengin Mönüsü

Üst tabakada yer alan Mısırlıların, et, kümes hayvanları, sebzeler, meyve suları ve şarap; kullandıkları en yaygın gıdalardı. Tabii ki ekmeği de unutmamak gerek. Yine bulunan bir Mısır resminde de, Mısırlıların oldukça zengin bir mönüden akşam yemeği yedikleri görülmekte.

Virginia Üniversitesi'nden Stephen Mackos tarafından yapılan bir çalışmada, orta çağ dönemine ait Mısır, Çin ve Avrupa insanlarının saçları üzerinde testler yapılmış, bu karşılaştırmalı testlerde, sıradan Mısırların Avrupa ve Çinlilere göre daha iyi beslendikleri ortaya çıkmıştır.

Kurabiyeler

Mutfak, çoğunlukla çatıda veya avlunun bir köşesi olurdu. Mutfak olarak kullanılan bu yerler yaprak ve dal benzeri hafif malzemelerle sütü kapanırdı. Izgara tarzı yemekler pişirildiğinde evi havalanması için mutfağın dışarıya açık olması için duvarlarda pencere açıklıkları büyük bırakılırdı. Bu yüzden, bu mutfak köşeleri her zaman dışarıya açık bir tarafı olurdu.

Yemekler, açık ateş üzerinde pişirildiği gibi, kilden yapılmış toprak fırınlarda da pişirilirdi. Yakacak olarak, mangal kömürü ve odun kullanılırdı..

Kullanılan bu mangal kömürü hakkında bilgilere Medinet Habu'nun papyrus ve günlüklerinde rastlanır. Taşımada sepet ve çuvallar kullanılırdı. Yine bir odun dan meşaleler yapılırdı..

(-Tepenen, ), (Jms. -Ameset, ), (-Shaw, ), ve (-Hemedj). Hardal da, Egypt [3], tarçın ve biberiye, gibi baharatlarda tapınaklarda III. Ramses'e sunulan hediyeler arasındaydı. Mercanköşk, pelin, vanilya gibi baharatlar biraz daha değerliydi. Bu baharatları şarap veya bira gibi içkileri tatlandırmada kullanırlardı.

Daha çoğu içti, yapabilir, steepedin de onların eti var mı, ve, onlarda balık avlar mı. tatlandırıcı olarak bal, kuru üzüm, mayalandırılmamış üzüm şurubu, ve incirler, keçi boynuzu gibi meyvelerden yapılmış değişik şurup tarzında ürünler kullanırlardı. Yine sirke kullandıklarına dair yazılara rastlanmıştır.

http://www.ekoses.com/ekolojikyasamportali/ekogaleri/upload/bilim/arkeoloji/reconstructed_kitchen.jpg

Kaplar

Eski Mısır mezarlarında bulunan yazılarda, yemek yemekle ilgili kullanılan kap kacaklar hakkında pek çok bilgiye rastlanmaktadır.Gıdaları saklamak için kullanılan kavanozlar, toprak kaplar, tepsiler, kepçeler, yemek çırpmak için kullanılan preparatlar. Et ve balık temizlemesinde kullanılan alçak mutfak masaları, kullanılan masalar arasındaydı.. Masalar alçak olduğu için, iş yapılırken masanın kenarında çömelinir ve yemekler de, yine böyle bu alçak masalarda yenilirdi. Asil olmayan sıradan insanlar, yemeklerini kilden yapılmış toprak kaplarda pişirir ve toprak kaplarda yerlerdi. Zengin soylularsa, alım gücüne bağlı olarak daha pahalı olan bronz ve altın kaplarda yemeklerini yerlerdi. Yemek yerken bugünkü biçimiyle kaşık veya çatal kullanılmazdı. Yemeklerini parmak uçlarını kullanarak yerler ve yemekten sonra küçük su kaselerinde ellerini temizlerlerdi.

Beyazdut
22-10-10, 22:49
Gömlek

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://bp3.blogger.com/_CVK5U-V3EDg/R1Q_hGwROOI/AAAAAAAAALU/kPGXelDrVc4/s1600-R/IMG_1841.JPG

Eski Mısır'dan Bugüne Gömlek

Erkek ve kadın gardrobunun vazgeçilmez ürünü gömleğin öyküsünü hiç merak ettiniz mi?

Latince ismi 'camisia' olan gömleğin hikâyesi Eski Mısır'da başlıyor.

'Kalasiris' olarak adlandırılan, başın geçmesi için ortasına bir delik açılmış bu giysi, insanoğlunun ilk gömlek modeli olarak moda tarihinde yerini alıyor. Eski Yunan'da ise kalasirisle benzerlikler gösteren 'chiton', Yunanlılara has drape metodu ile vücudu örten ikinci gömlek modeliydi.

Zengine uzun, köleye kısa gömlek

Babil'de, kalasiris, uzunluğuna göre sosyal statüyü de ifade eden özellikler taşıyordu.

Uzun gömlek zenginlere, kısa gömlek ise kölelere layık görülüyordu. Roma İmparatorluğu döneminde ise, kalasiris, kollu olarak orta çağa kadar sürecek bu günkü gömlek görüntüsüne en yakın şeklini almaya başlıyor. 'Banniére' olarak adlandırılan, arkası bol kesilmiş gömlek şekli, turnuvalara katılan süvarilerin eşlerince diktirilir ve turnuva günü kocalarına uğur getirsin diye hediye edilirdi.

Gömlek, XV. yüzyılda kollara manşet, XVI. yüzyılda boyun kısmına yaka eklenmesiyle evrimini tamamlıyor. Bu dönemlerde vücutla giysi arasında ter kokusunun geçmemesi için iç çamaşırı görevini üstlenen gömlek, XVII. yüzyıldan itibaren gerçek bir giysi olarak kadın gardrobunun önemli bir ürünü haline geliyor. İşlemeli, kolalı gömleklerin moda tarihine geçmesi bu döneme rastlıyor.

XIX. yüzyılda Eski Mısır'da görülen gömlekle sosyal statü gösterme yöntemi bu kez, işçilerin mavi yakalı gömlek giymesiyle tekrarlanıyor. Beyaz yakalı gömlekler ise sadece patronlar tarafından kullanılabiliyor.

Gömlek, Avrupa'da atasözü ve deyimlere de konu oluyor yüzyıllarca. Fransa'da yeni doğan erkek çocuklar, babalarının üstünden çıkardıkları gömleğe sarılırdı. İtalya'da, erkek aşık olduğu kıza sevgisini belirtmek için kapı eşiğine gizlice gömleğini bırakırdı.

Beyazdut
22-10-10, 22:50
Kabala

http://www.harunyahya.org/kitap/kabalavemasonluk/res/M_S_R_CO.jpg

Eski Mısır'dan Kabala'ya

MÖ 1000 yılına ait bir plaka. Eski Mısır öğretilerinin Yahudi gelenekleri kadar masonik öğretiler üzerinde de büyük etkisi vardır. Masonluğun en önemli sembolerinden olan 'göz' sembolü, Mısır yapıtlarında da sıkça kullanılmaktadır.

İsrailoğulları henüz Hz. Musa hayatta iken dahi Eski Mısır'da gördükleri putların benzerlerini yapıp onlara tapınmaya başlamışken, Hz. Musa'nın vefatının ardından daha ileri sapmalara kaymaları zor olmamıştır. Kuşkusuz tüm Yahudiler için aynı şey söylenemez, ama aralarından bazıları Mısır'ın putperest kültürünü yaşatmış, dahası bu kültürün temelini oluşturan Mısır rahiplerinin (Firavun büyücülerinin) öğretilerini sürdürmüş, bu öğretileri Yahudiliğin içine sokarak onu tahrif etmişlerdir.

Eski Mısır'dan Yahudiliğe devrolunan öğreti, Kabala'dır. Kabala da, aynı Mısır rahiplerinin sistemi gibi, ezoterik (gizemli) bir öğreti olarak yayılmış ve yine Mısır rahipleri gibi temelde büyü ile ilgilenmiştir. Ünlü Yahudi araştırmacı Shimon Halevi, "Kabala, Tradition of Hidden Knowledge" (Kabala, Gizli İlmin Geleneği) adlı kitabında Kabala'yı şöyle tanımlamaktadır:

"Pratikte Kabala, kötülüklerle ilgilenmenin yolu ve semboller yoluyla psikolojik dünya üzerinde güç kazanmanın tehlikeli bir sanatı ve büyüye dayalı bir formudur."

Kabala'nın en önemli özelliği, büyü ile yakından ilgili olmasıdır. Kabala'yı tanıtan en tanınmış kitaplardan biri "Die Kabala" (Von Papus) da, Kabala-büyü ilişkisini şöyle vurgular:

"Kabala'nın teorisi, büyünün genel teorisine bağlanır."

Kabala'nın dikkat çekici bir yönü ise, Tevrat'taki yaratılış anlatımından çok farklı bir anlatım içermesi, Eski Mısır'ın maddenin sürekliliğine dayalı materyalist görüşünü korumasıdır. Türk masonlarından Murat Özgen Ayfer bu konuda şunları yazmaktadır:

"Tevrat'ın ortaya çıkışından çok daha eski bir tarihte oluşturulmuş bulunduğunu göstermektedir. Kabala'nın en önemli bölümü, evrenin oluşturulmasına ilişkin kuramıdır. Bu kuram, teist dinlerde benimsenen yaratılıştan pek farklıdır. Kabala'ya göre, yaratılışın başlangıcında, "daireler" ya da "yörüngeler" anlamına gelen ve SEFİROT olarak anılan, hem özdeksel (maddi) hem de tinsel (manevi) nitelikli oluşumlar doğmuştur. Bunların toplam sayısı 32'dir; ilk onu Güneş Sistemi'ni, diğerleri ise uzaydaki öteki yıldız kümelerini temsil ederler. Kabala'nın bu özelliği, eski astrolojik inanç sistemleriyle yakın bir bağlantısının bulunduğunu ortaya koyar... Böylece Kabala, Yahudi dininden bir haylice uzaklaşır; Doğu'nun eski gizemci inanç sistemleriyle... çok daha bağdaşır." (Masonluk Nedir ve Nasıldır?, Murat Özgen Ayfer, İstanbul, 1992, s. 298-299)

Eski Mısır'ın materyalist, büyüye dayalı ezoterik öğretilerini devralan Yahudiler, Tevrat'ın bu konudaki yasaklamalarını tamamen göz ardı ederek, diğer putperest kavimlerin büyü ritüellerini de benimsemişler ve böylece Kabala Yahudiliğin içinde ama Tevrat'a muhalif bir mistik öğreti olarak gelişmiştir. İngiliz yazar Nesta H. Webster "Ancient Secret Tradition" (Antik Gizli Gelenek) adlı makalesinde, bu konuyu şöyle açıklar:

http://www.harunyahya.org/kitap/kabalavemasonluk/res/picture74.jpg

"Büyücülük, bildiğimiz kadarıyla, Filistin'in İsrailoğulları tarafından işgal edilmesinden önce, Kenanlılar tarafından uygulanıyordu. Mısır, Hindistan ve Yunanistan da kendi kahinlerine ve büyücülerine sahipti. Musa Yasası'nda (Tevrat'ta) büyücülük aleyhinde yapılmış lanetlemelere karşı, Yahudiler, bu uyarıları göz ardı ederek, bu öğretiye kendilerini bulaştırdılar ve sahip oldukları kutsal geleneği, diğer ırklardan aldıkları büyüsel düşüncelerle karıştırdılar. Aynı zamanda Yahudi Kabalası'nın spekülatif yönü, Perslerin büyücülüğünden, neo-Platonizm'den ve yeni Pisagorculuk'tan etkilendi. Dolayısıyla, Kabala karşıtlarının, Kabala'nın saf bir Yahudi kökenden gelmediği şeklindeki itirazlarının haklı temeli vardır." (Ancient Secret Tradition, Secret Societies And Subversive Movements, Nesta Webster, Boswell Publishing Co., Ltd., London, 1924)

Kuran'da bu konuya işaret eden bir ayet bulunmaktadır. Allah, İsrailoğulları'nın, kendi dinlerinin dışındaki kaynaklardan şeytani büyü öğretileri öğrendiklerini şöyle haber vermektedir:
Ve onlar, Süleyman'ın mülkü (nübüvveti) hakkında şeytanların anlattıklarına uydular. Süleyman inkâr etmedi, ancak şeytanlar inkâr etti. Onlar, insanlara sihri ve Babil'deki iki meleğe Harut'a ve Marut'a indirileni öğretiyorlardı. Oysa o ikisi: "Biz, yalnızca bir fitneyiz, sakın inkâr etme" demedikçe hiç kimseye öğretmezlerdi. Fakat onlardan erkekle karısının arasını açan şeyi öğreniyorlardı. Oysa onunla Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremezlerdi. Buna rağmen kendilerine zarar verecek ve yarar sağlamayacak şeyi öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu satın alanın, ahiretten hiçbir payı olmadığını bildiler; kendi nefislerini karşılığında sattıkları şey ne kötü; bir bilselerdi. (Bakara Suresi, 102)

Ayette bazı Yahudilerin, ahirette kayba uğrayacaklarını bilmelerine rağmen, büyü öğrendikleri ve uyguladıkları haber verilmektedir. Yine ayetteki ifadeyle, söz konusu Yahudiler, bu şekilde Allah'ın kendilerine indirdiği şeriattan sapmış ve putperestlerin kültürüne (büyü öğretilerine) özenerek "kendi nefislerini satmış", yani imandan vazgeçmişlerdir.

Bu ayette haber verilen gerçek, Yahudi tarihindeki önemli bir mücadelenin de ana hatlarını göstermektedir. Bu mücadele, Allah'ın Yahudilere gönderdiği peygamberler ve bu peygamberlere itaat eden mümin Yahudiler ile, Allah'ın emirlerine isyan eden, çevrelerindeki putperest kavimlere özenerek Allah'ın şeriatı yerine onların inanç ve kültürlerine eğilim gösteren sapkın Yahudiler arasındadır.

İşin ilginç yanı, bu mücadaleye bazı Yahudi olmayan kimselerin de katılmasıdır. Kabala ve ona dayalı pagan öğretiler, sadece Yahudiler içinde değil, Yahudi olmayanlar arasında da yankı bulmuştur.

Bu Yahudi olmayan Kabala hayranlarının örgütü ise, masonluktur.

Beyazdut
22-10-10, 22:52
Öte Dünya

http://www.ntvmsnbc.com/news/189752.jpg

http://www.ntvmsnbc.com/news/189753.jpg

http://www.ntvmsnbc.com/news/189754.jpg

Eski Mısır’dan Öte Dünyaya


John Galvin

Kral Aha “savaşçı”, Nil’in savaş halindeki iki krallığını birleştirmeye veya başkent Memphis’i inşa etmeye çalışırken ölmemişti. Bir efsaneye göre, birleşik Mısır’ın ilk hükümdarı 62 yıl süren saltanatının ardından bir av kazasında yaşamını yitirmiş; kızgın bir suaygırının ayakları altında ezilerek hiç de efsanevi olmayan bir şekilde ölüme gitmişti. Ve ölüm haberi çalışanlarına farklı, özel bir korku salmıştı. Birçoğu için, krala yaşamında hizmet etme onuru, sonunun ne olacağı daha da belirsiz bir ayrıcalık olan, ölümünde hizmet etme yolunu da açacaktı.

Aha’nın gömüleceği gün görkemli bir cenaze alayı, Mısır’ın ilk krallarının hanedan mezarlığı olan Abydos’un kutsal alanları arasından ilerledi.

Rahiplerin öncülük ettiği cenaze alayında; kraliyet ailesi, vezir, haznedar, yöneticiler, ticaret ve vergi memurları ve Aha’nın ardılı Djer de yer alıyordu. Alay, kent kapılarının hemen ardında, açık bir meydanı çevreleyen heybetli ker*** duvarlara sahip anıtsal bir alanın önünde durdu. Duvarların çevrelediği bu alanda rahipler, tütsünün oluşturduğu bir bulut denizi arasından Aha’nın ölümsüzlüğünü sağlamak için gizli ritüeller yapacakları küçük bir tapınağa doğru ağır ağır ilerlediler.

Önceleri her Mısır hükümdarı iki bölümlü bir mezar kompleksi hazırlatırdı: Bir tören alanı ve Batı Çölü'nün daha içlerinde, "ölüler diyarı"nda bir mezar. Yakın dönemde Abydos'ta yapılan kazılarda, I. Hanedan'ın ilk kralı Aha'nın ker*** tuğladan yapılmış, 5000 yıllık tören alanı ortaya çıkarıldı. Olasılıkla kraliyet gömü töreniyle bağlantılı olarak zehirlenen altı kişi, tören alanı duvarının hemen dışına gömülmüştü. Kazının başkan yardımcısı Matthew Adams, "Firavun kendi maiyetindekilerin yaşamları hakkında karar verebiliyordu" diyor.

"Öte dünyada kendisine hizmet etmek üzere seçtiği veya gerek duyduğu kişileri beraberinde götürme gücüne sahipti."

İlk Firavunun Son Töreni

Dışarıda, alanı kuşatan duvarların çevresinde, altı açık mezar yer alıyordu. Gerçekleşen son kendini adama -veya zorla adatmada- altı kişi zehirlenmiş ve öte dünyaya götürmeleri amacıyla yiyecek ve şarapla gömülmüşlerdi. Aralarından biri, belki de kralın sevgili kızı veya oğlu, fildişi bilezikler ve değerli küçük taşlardan boncuklarla cömertçe süslenmiş olan, yalnızca dört- beş yaşlarında, bir çocuktu.

Arkeolog Günter Dreyer beş yıllık kazı çalışmasıyla ortaya çıkan yapıyı gözden geçiriyor: II. Hanedan'ın son firavunu Ha'sehemvi'nin 4700 yıllık mezarı. Geçmişte çöl platosundaki bir vadi olasılıkla "ölüler diyarı"na giriş kapısı olarak görülüyordu. "Mezarlar bu diyara giden yol üzerindeki geçici konaklardı" diyor Dreyer. Ha'sehemvi'nin mezar çukurunun köşesinde bir rampa vadiye doğru yükseliyor ve böylece yaşamını yitiren firavuna öte dünyaya gitmesi için kalıcı bir yol sunuyor.

Ölüm ve Sonsuz Yaşam

Alay daha sonra, kumulları aştı ve mezarlığa ulaşmak için batan güneşe doğru yürüdü. Aha’nın üç odalı mezarı, sonsuzlukta bolluk içinde yaşayabilmesi için erzakla doldurulmuştu. Her biri Aha’nın resmi mührünü taşıyan iri öküz eti parçaları, yeni öldürülmüş su kuşları, somunlarca ekmek, peynir, kuru incir, kaplarca bira ve düzinelerce şarap testisi vardı.

Hanedanlar öncesi dönemde yaşamış bir krala ait mezarda bulunan bu kemik ve fildişi etiketler, 5000 yıla tarihlenen resmi kayıtlar, bilinen en eski yazılardan bazılarını taşıyor. Günter Dreyer, üst sıradaki her etikette bulunan çentik sayısının kumaş parçasının büyüklüğünü gösterdiğini düşünüyor. Ve bir çentik yaklaşık 0,2 metre kareye denk düşüyor. Soldaki tablet üzerindeki kuş her sabah doğuda beliren güneş ışığını simgeliyor. Sağdaki tablette yer alan iki simge ise teslim edilen malların nereden geldiğini gösteriyor; bir ağaç "tarım çiftliği"ni tanımlarken, bir köpek de çiftlik sahibinin kimliğine işaret ediyor.

Çok Önemli Arşivler

Mezarının yanında üç düzgün sıra halinde uzanan 30’un üzerinde gömü daha yer alıyordu. Törenler doruk noktasına ulaştığında birkaç aslan öldürülüp ayrı bir çukura gömüldü. Aha’nın cansız bedeni tuğlalarla inşa edilmiş mezar odasına doğru indirilirken, sadık maiyeti ve hizmetkârlarından oluşan seçkin bir grup da zehir içerek krallarına öte dünyaya yolculuğunda eşlik etti.

Kırık parçaların oluşturduğu bu yığınlar, eski çağ hacılarının bıraktığı kupa, kâse vb. kalıntılar. Orta Krallık dönemi rahiplerinin, I. Hanedan firavunlarından Djer'in mezarını ölülerin tanrısı Osiris'in gömüldüğü yer olarak ilan etmesinden sonra, Abydos önemli bir hac merkezi haline geldi. Osiris'in ölüm ve dirilişinin anısına her yıl düzenlenen şenlik için ülkenin dört bir yanından büyük kalabalıklar bu kutsal merkeze gelirdi.

http://www.ntvmsnbc.com/news/189755.jpg

Kutsal Topraklar

M.Ö. 2900’de bir firavunun cenaze töreni gerçekten bu şekilde mi yapılıyordu? Uzmanlara göre bu, akla uygun bir senaryo. Arkeologlar yüzyılı aşkın bir süredir Abydos’ta kumları eleyerek araştırmalarını sürdürüyor.

Büyük olasılıkla Osiris'e tapınmak için inşa edilen bu tapınakta, 30. Hanedan firavunlarından I. Nektanebo ve II. Nektanebo'nun adlarıyla süslenmiş kaya parçaları hâlâ duruyor.

İnancın Payandası

Şimdiyse Mısırlıların gerçekten insan kurban etme ritüelleri olduğuna ilişkin güçlü kanıtlar buldular. Ve bu kanıtlar, antik dünyanın en büyük uygarlıklarından birine yeni bir ışık tutuyor.

Makalenin tamamını National Geographic Dergisi'nin sayfalarında
bulabilirsiniz.

Kaynak: National Geographic Türkiye

Beyazdut
22-10-10, 22:54
Satranç'ın atası

http://www.satrancokulu.com/images/stories/2007aug/nefertari.jpg

Eski Mısır'ın Senet Oyunu Satrancın Bilinen İlk Atası Mı?

Satranç Tarihi üzerine yazılan yazıları internette incelemek için Google ‘da, ‘satranç tarihi’ yazdığımızda,Türkçe olarak karşımıza çıkan indexlenmiş sitelerde, hep şu bilgi yer almakta; ‘Satrancın, zamanımızdan en az 4000 yıl önce Mısır'da oynandığına dair bulgular piramitlerdeki kabartmalarda bulunmaktadır'. Bu bulgular nelerdir? Bu bulgular da yer alanlar ,gerçekten satranç oyununun ilk Mısır’da oynandığının kanıtları mıdır? Bu ve benzeri sorularla konuyu internette , özellikle yabancı kaynaklarda araştırmaya başladım ve Mısır ‘da oynanan oyunun aslında Satranç oyunundan çok farklı olan, Senet Oyunu olduğunu öğrendim.Bizim sitelerimizde ise bu konuyla ilgili bilgiyi, maalesef sadece bir sitede bulabildim.Kısaca Senet oyununu sizlere anlatmadan önce, bu oyunun oynandığı dönem olarak bilinen, Firavun IV.Amenhotep zamanı ve özellikle eşi Kraliçe Nefertiti ile ilgili bilgileri size aktarmak istiyorum. Çünkü Eski Mısır tarihi incelenirken, Senet oyunu ile ilgili duvar resimleri ve senet oyun tahtası , özellikle onun yaşadığı döneme aittir.

http://www.satrancokulu.com/images/stories/2007aug/nefertiti.JPG

Kraliçe Nefertiti

Mısır Firavunu IV. Amenhotep'in (sonradan Akhenaton M.Ö.1353-1334) eşi, Firavun Tutankhamun'un kaynanasıdır. Adı "güzelik geliyor" anlamındadır. Nefertiti, yaşadığı dönemin en güçlü kadınlarından biriydi. Özellkle de Mısır'da. Çünkü Nefertiti kocası Akhenathonla aynı düzeyde bulunuyordu. Hatta firavunun uygulaması gereken cezaları, ya da yapması gereken işleri yapabilme yetkisi vardı. Bu durumdan halk ve din adamları hiç memnun değildi, çünkü bu Mısır'da alışkın olunan bir uygulama değildi. Tahtta çok uzun süre kalamadıklarından dolayı bu memnuniyetsizlik uzun sürmedi.

Nefertiti'nin 6 kız çocuğu olduğu bilinmektedir ve bu durumda taht varisinin olmaması büyük bir sıkıntı olmuştur. IV.Amenhotep'in, ya Nefertiti'nin kızlarından ya da başka birinden oğlu olmuştur, o da Mısır'ın küçük kralı Tuthankamon'dur (3). Akhenaton, saraya yayılan salgın bir hastalıktan öldüğü için, Tuthankamon küçük yaşta kral olmuştur. Mısır Kralları aile içinden evlendiklerinden, küçük kral da Nefertiti'nin kızıyla evlenmiştir. Nefertiti de bir süre tahtta kalmış ve yaşama veda etmiştir.Kendisi ile ilgili araştırmalar hala devam etmektedir. (1)

Senet Oyunu

Dünya' da bilinen en eski oyun olduğu düşünülmektedir. M.Ö 5000 yıllardan beri oynandığı belirtildiği gibi günümüze kalan eserler III.Amenhotep, Kraliçe Nefertiti ve Kral Tuthankamon zamanına aittir.Bu oyun iki kişi ile oynanmaktadır http://smilies.webme.com/smiles/shocked.gifynamak için ,5 makara ve 5 koniden oluşan, 10 parçalık oyun taşlarına ve 4 sayma çubuğuna (bir yüzü sade, bir yüzü dekore edilmiş) ihtiyac vardır. Aşağıdaki resimlerde Senet Oyunu tahtası ve taşları görülmektedir. (2)

http://www.satrancokulu.com/images/stories/2007aug/senet_oyunu.jpg

Mısır'ın En Küçük Kralı Tuthankamon'a (M.Ö.1333-1324) ait gömüde bulunan Senet Oyununun Tahta ve Taşları (2)

http://www.satrancokulu.com/images/stories/2007aug/senet_oyunu_2.jpg

Kral Amenhotep III.(M.Ö 1391-1350), Senet Oyunu, Brooklyn Müzesi, New York, ABD (2)


http://www.satrancokulu.com/images/stories/2007aug/tuthankomon-esi.jpg

Burda da Tuthankamon eşi ile Senet oynarken (3)

http://www.satrancokulu.com/images/stories/2007aug/ramses_hizmetkar.jpg

Nebenmaat (Ramses II ‘nin hizmetkarı Senet oynarken ) (6)
Bu oyunla satranç oyununun ilk benzerliği tabi ki iki kişi olarak oynanması.Taşların olması ikinci benzerlik ama taş sayısı ve çeşidinde benzerlik bulunmamaktadır. Senet'te de tahta yüzeyi karelerden oluşmakta ve bu açıdan da satrançla benzirlik taşımaktadır. Ancak Senet'te kare sayısı 30 dur.Her iki oyuncunun 5 er taşı bulu nmakta ve oyun başlangıcında bu taşlar aşağıdaki gibi dizilmektedir.Taşlar ilk on kareye dizildikten sonra amaç ;sayma çubuklarının belirlediği sayıya göre, kareleri takip ederek taşları tahta dışına çıkarmaktır.Kaynakça da belirttiğim linkler de oyunun kuralları, nasıl oynandığı ayrıntılı olarak anlatılmıştır .Ayrıca oyunu isterseniz kendi bilgisayaranıza indirebilir ya da online olarak oynayabilirsiniz.Oyunda sayma çubuklarını attığımızda çıkan sayıya göre taşlarınızı hareket ettirebildiğimiz için, Senet’in bir şans oyunu olduğu söyleyebiliriz. Bu yönüyle de satranç oyunundan oldukça farklıdır. (2)

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
11 12 13 14 15 16 17 18 19 20
21 22 23 24 25 26 27 28 29 30

http://www.satrancokulu.com/images/stories/2007aug/senet_tahtasi.jpg

Saydığımız benzerlikler dışında oyun kurallarında benzerlik bulunmamaktadır. Dünya da bilinen ilk oyun olarak, Eski Mısır oyunu Senet'in, kareli tahta üzerinde taşlarla oynanması, satrançla kurulabilecek en önemli benzerliği.Bu oyun üzerinden satranç oyununun ortaya çıktığı söylenebilir mi? Şu an için tam olarak söylenemez, çünkü bunun için Senet 'in Mısır ‘da ya da buraya yakın bölgelerde, değişime uğrayarak satrançta ki özelliklerin oluşturulması ve oynanması gerekirdi. Örneğin Araplar ya da Hititler'in, bu oyunu Mısır'lılardan öğrenip geliştirerek , satranc oyunun tahta ,taş ve oyun kurallarını belirlediklerine dair bir bulgunun olması gerekirdi.. Herkesin bildiği gibi satranç tarihi Hindistan'dan başlatılmaktadır. Mısır'dan Hindistan'a bu oyunun gittiğine dair de şimdilik bir kanıt yoktur. Senet oyununun ilk Hititler tarafından öğrenilmesi daha mümkün bir durumdur. (Mısır ile Hitit Devleti çağdaştır ve ticari ilişkilerin dışında, Kadeş antlaşması(m.ö1299) aralarındaki bir savaşı sona erdirmiştir.M.ö 1200-1300.)Eğer Hititler oyunu öğrenip geliştirdiyse, ticaret yoluyla Hindistan’a ve Çin’e giden Türklerin oyunu öğretmesi ve bu oyunun buralarda gelişmesi çok daha mümkündür. Ancak şimdilik bu bilgilerin doğrulanmadığını ve bu konununda oldukça önemli olduğunu belirtmek isterim. (Oyun Kurallarıyla ilgili bilgiler için iligili linkler aşağıda belirtilmiştir)

Sonuç olarak,şu andaki bilgilerimize göre Senet O yununun , oyun özellikleri açısından ,Satrancın bilinen ilk atası olabilmesi için gerekli olan benzerliklerin oldukça az olduğunu söyleyebiliriz.Senet oyunu tahta çubuklara bağlı olarak oynandığı içinde bir şans oyunu iken satranç, bu noktada da çok büyük farklılık taşımaktadır. Ancak, Senet oyunuyla ilk kez kareli bir tahta üzerinde taşlarla oyun oynanmaya başlandığı için ,bu oyunun satrancın atası olduğu söylenebilir.

http://www.satrancokulu.com/images/stories/2007aug/hayvanlar-senet.jpg

Senet Oyunu oynayan hayvanlar (4)

Makara Taş (5)


http://www.satrancokulu.com/images/stories/2007aug/makara-tas.jpg

Koni Taş(5)

http://www.satrancokulu.com/images/stories/2007aug/koni-tas.jpg


http://www.satrancokulu.com/images/stories/2007aug/senet_yuzeyi.jpg

Taş üzerine yapılmış Senet Oyun Yüzeyi (5)

Beyazdut
22-10-10, 22:56
Eski Mısırlılar siyah mıydı ?

http://www.bilgilik.com/images/giz210.jpg

Eski Mısırlılar Siyah mıydı?

Zaman: İÖ yaklaşık 3100-332
Mekân: Mısır

Çeşitli Mısır efsanelerinden Tanrıça İsis'in de kızıl-siyah bir kadın olduğu söylendiği için, Nil vadisine yerleşen halkın zenci oldukları sonucunu çıkardım. EMİLE AMELINEAU, 1899

Mısır Afrika'nın ayrılmaz bir parçası olduğuna göre, Mısır'ın eski ve yeni sakinleri de coğrafi anlamda "Afrikalı"dırlar. Eski Mısırlılar' in "siyah" olup olmadıkları İse çok daha karmaşık bir konudur. Pek çok çağdaş yazar -özellikle Mısır'ı "kara Afrika" uygarlığı olarak göstermek isteyen "Afromerkezciler"- için Mısır'ın coğrafi konumu, insanlarının temelde "siyah" oldukları için yeterli bir kanıttır. Ancak bu soruya doğru bir cevap vermek için yalnızca "siyah" kelimesinin anlamını değil, bunun eski zamanlarda ne anlama gelebileceğini de tanımlamak zorundayız.

Gize'deki özel mezarlardan çıkarılan iki 4. Hanedan "yedek" kafası. Biri daha tipik Mısırlı fiziki yüz hatları gösterirken, kadın olan diğerinin yüz hatları negroiddir.

"SİYAH"LA KASTETTİĞİMİZ NEDİR?

Ne yazık ki, konu üzerindeki çağdaş yazıları şöyle üstünkörü bir biçimde gözden geçirdiğimizde bile, bireyleri ya da grupları sınıflandırmak için "siyah" teriminin kullanımının yazarın kişisel görüşüne göre değiştiğini görmekteyiz. "Siyah" kelimesi ya da "Siyah"a atfedilen kavram, kimi zaman klasik Negroid tipi için kullanılırsa da, "Afrikalı", "Avrupalı olmayan" ve hatta "Ezilen etnik grup" anlamlarında da sık sık kullanılmaktadır.

una karşılık eski kaynaklarda çok daha açıklık ve fikir birliği olması şaşırtıcıdır. Eski dünyadan başlıca üç kanıt tipi kullanılmaktadır: Mısır ve Mısır'a komşu bölgelerden iskelet kalıntıları, eski Mısırlılar'ın bıraktıkları yazı metinleri ve çizdikleri resimler ile Klasik Dönem yazarları tarafından yazılmış metinler.

Çeşitli dönemlere ait bulunan Mısır iskeletleri yıllar boyunca incelenmiş ve çıkarılan sonuçlar, Mısırbilimciler'in Mısır ve Nübye'den nüfus giriş çıkış hareketleri konusundaki fikirleri üzerinde etkili olmuştur. Örneğin Mısırbilimci Brian Emery, kafatası ölçümlerine dayanarak geç Hanedan öncesi Mısırlılar'ın doğudan gelen bir yeni ırk tarafından fethedildiklerini iddia etmiştir.

Flinders Petrie ise bir ara, aynı nedenlere dayanarak, Eski Krallık'ın piramit yapımcılarının Asya'dan gelen ve Negroid olmayan istilacılar olduklarını söylemiştir. Ancak biyoloji antropologlarının yöntemleri geliştikçe, böyle basitlikçi iddialar azalmıştır. Günümüzde ise ırksal tiplerin, yalnızca iskelet kalıntılarına dayanarak değerlendirilemeyeceği genel olarak kabul edilmektedir.

http://www.bilgilik.com/images/giz211.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz212.jpg

Mesehti mezarından iki model asker birliği. Biri kızıl kahverengi tenli Mısır askerlerini, diğeri daha koyu tenli Nübye paralı askerlerini gösteriyor.

MISIRLILARIN ANTROPOLOJİSİ

Antropolojik etkiler tarihi, Mısırbilimciler'i Negroid ve Kafkas ırkı aralarında çatışmalar olduğu konusuna zaman zaman götürmüşse de, Mısırlı insan kalıntıları araştırmasında hayli belirli bir süreklilik vardır. 18. yüzyıl sonunda öncü antropolog Johann Friedrich Blumenbach, Mısırlılar arasında üç temel fiziki tip olduğu sonucuna varmıştı: (1) "Etiyopyalı", (2) ''Hindu'ya yakın" ve (3) "Etiyopyalı" ve "Hindu" karışımı.

Blumenbach'ın çalışmaları sayesinde pek çok 19. yüzyıl antropologu Mısır ile Güney Asya arasındaki muhtemel ırksal bağlantıyı vurgulamışlar ve 20. yüzyılın başında pek çok antropolog da (kafatası ölçülerine dayanan) bir "ırksal benzerlik katsayısı" kullanarak, Mısırlı ve Güney Asyalı tipler arasında böyle bir bağ bulunduğu konusunda bilimsel kanıt sağlama iddiasında bulunmuşlardır.

Bu katsayının istatistiki geçerliği daha sonra gözden düşmüşse de, 1990'larda Mısır iskeletleri üzerinde yapılan analizler, eski Mısır halkının Sahra-altı Afrikası halklarından çok, Avrupa ve Güney Asya halklarıyla daha güçlü bağları olduğuna işaret etmektedir.

Buna ek olarak, son antropolojik araştırmalar, Mısır fiziksel tipinde giderek artan bir kuzey-güney değişiminin, iki ayrı türün (yani Negroid ve Kafkas ırklarının) karışmasının bir göstergesinden çok, fiziki tipin enleme ve yerel koşullara uyarak çevresel değişikliklere uyumunu gösterdiğini ortaya çıkarmıştır. Amerikalı antropolog C, Loring Brace bu nedenle şöyle demektedir: "Mısırlılar'ı 'siyah' ya da 'beyaz' bir kategoriye sokmanın biyolojik bir mazereti yoktur... Eski moda 'ırk' kavramı eski ya da günümüz Mısır'ının insani biyolojik gerçeği ile başa çıkmakta yetersizdir."

http://www.bilgilik.com/images/giz213.jpg

19. Hanedan firavunu I. Seti'nin mezarındaki röliyeflerde, Mısırlılar'ın ve Asyalılar'ın stereotipleri gösterilmiş.

MISIRLILAR'IN DÜNYA GÖRÜŞÜ

Şu halde Mısırlılar kendilerim nasıl görüyorlardı? Bu soruya ilk önce Mısırlıların resim ve heykellerde kendilerini nasıl gösterdiklerine ve ikinci olarak da "yabancıları" nasıl resmettiklerine bakarak bir cevap verebiliriz. Diğer pek çok kültürde olduğu gibi, Mısırlılar da kendilerine ait kimlik duygusunu, en önce kendilerini Mısır dışındaki diğer halklarla kıyaslayarak kazanmışlardır.

Mısırlılar'ın kendilerini ve yabancıları resmetmelerine bakacak olursak, tarihlerinin büyük bir bölümünde kendilerini siyah, yün saçlı Afrikalılar ile soluk tenli, sakallı Asyalılar arasında bir yerde gördükleri anlaşılmaktadır.

Yeni Krallık firavunları I. Seti ve III. Ramses'in Krallar Vadisi'ndeki mezarlarında güneş-tanrı Ra'nın hâkim olduğu evrendeki çeşitli insan tiplerini temsil eden resimler vardır. Bunların arasında kızıl-kahverengi tenli Mısırlılar, siyah derili Nübyeliler ve daha açık tenli Libyalılar ve Asyalılarla kesin bir çelişki oluşturmaktadır. Bu eski etnik karakterler ten rengi ve diğer fiziki karakteristikler dışında çeşitli saç ve giyim biçimleriyle de ayrılmaktadır.

Bu resimlerin işlevinin Mısırlılar'ın kendilerini dünyanın geri kalanına göre milli bir grup olarak tanımlama olduğu anlaşılmaktadır. Ancak Mısırlılar'ın kendileri de bu resimleri hiç kuşkusuz basitleştirilmiş stereotipler olarak görmüş olacaklardır. Mezarların ve tapınakların duvarlarındaki binlerce resimde halkın açıktan koyu kahveye kadar çok geniş bir yelpazeyi kapsadığı görülmektedir.

Şu halde ''Mısırlılardın kendilerini ırkçı olmayan, kültürel açıdan ayrı bir halk olarak gördükleri anlamı çıkartılabilir. Çünkü, fiziki görünüşlerine göre "yabancı" olmalarına rağmen sosyal ve politik açıdan Mısırlı kabul edilen pek çok birey örneği bulunmaktadır.

KLASİK DÜNYADA SİYAH İNSANLAR

Yunan ve Roma yazarları için "siyahi" olmanın en yaygın ölçüsü Etiyopya idi. Etiyopyalılar ("yanık yüzlü insanlar") Klasik dünyanın bildiği en kara tenli Afrikalılardır ve onların Aristoteles, Xenophanes ve Ptolemaios gibi yazarların eserlerinde Mısırlılar ile nadiren karıştırılmaları önemlidir. Gerçekten de Manilius, Astoronomiea'sında insanları azalan bir siyahlık derecesine göre şöyle sıralar: Etiyopyalılar, Hintliler, Mısırlılar ve Mağribiler.

Strabon ise Etiyopyalılar'ın Güney Hintlilerine ve Mısırlıların Kuzey Hintlilerine benzediklerini belirtir. Yunanlılar'ın ve Romalıların ten rengini ya da diğer ırksal karakteristiklikleri aşağılamak için tanımlamadıkları da aşikârdır.

Klasik dünyada insanları sınıflandırmada coğrafya ve etnik köken çok daha önemli yöntemlerdi. Ancak Klasik yazarlardan çoğu zaman bağlam dışında yapılan, dikkatle seçilmiş alıntılar, tartışma ortamı yaratmak isteyen modern yazarlar tarafından konuyu bulandırmak için sık sık kullanılmıştır.

http://www.bilgilik.com/images/giz214.jpg

Tutankamon'un tören bastonunun sapı bir Afrikalı ve bir Asyalı figürlerinden oluşuyor.

SONUÇ

Öyleyse şu soruyu bir kez daha sormamız gerekir: Eski Mısırlılar kimlerdi? Günümüzde elde olan kanıtlara dayanarak bazı gerçekler kesinlikle söylenebilir. Bir kere, başta da belirtildiği gibi, Mısır, Ortadoğu ve Akdeniz'le yakın ilişki kurabilecek bir Afrika ülkesidir ama Afrika kıtasının da coğrafi ve ırksal köken olarak ayrılmaz bir parçasıdır.

İkincisi, Mısırlıların dilinin başlangıçta Afrika kökenli olduğu ama sonra giderek Sami dillerinden (özellikle Yeni Krallık Dönemi ve sonrasında) etkilendiği anlaşılmaktadır.

Üçüncüsü, fiziki görünüşleri bakımından eski Mısır'dan ve Klasik sanat ve edebiyatından kalma pek çok kanıta bakarak, aşağı Nil Vadisi halkının ırksal ve etnik bakımdan karışık olduğu ve güneyde tam Negroid bireylerden kuzeyde daha soluk tenli ve düz saçlı Kafkas tiplerine kadar bir çeşitlilik gösterdiği söylenebilir.

Dördüncüsü, Firavunlar Dönemi geleneksel Mısır resimlerinde Mısırlılar kendilerini Afrika, Asya ve Kuzey Akdeniz insanlarından ayırmak için, öncelikle ten rengi ve saç tiplerine dayanan bir ırksal stereotipleme kullanmışlardır.

Sonuncusu ve belki de en önemlisi "siyahi" insan kavramı bizim yaptığımız çağdaş bir sınıflandırmadır ve bunu eski çağın bağlamında kullanmaya kalkışmak yalnızca kavram karışıklığına yol açar. Mısır'ı "beyaz" bir uygarlık olarak tanımlamak için "beyaz Anglosakson Protestan" bir komplo olmadığı gibi, "siyahi" bir uygarlık olarak tanımlamak için de herhangi bir bilimsel neden yoktur.

Eski Mısırlılar çağdaş "siyahi" kavramını anlamayacaklardı ve kendileri "Mısırlılık"larını asla yalnızca ırksal terimlerle tanımlamayacaklardı. Eski Mısır'ın kültürü ve arkeolojik geçmişi pek çok ırksal grubun etkileşiminin ürünüydü. Diğer bir deyişle, Mısırlılar siyah, kahverengi ya da beyaz değil, yalnızca Mısırlı'ydılar.

GÜNÜMÜZ MISIR'ININ ETNİK YAPISI

Çağdaş Mısır halkının büyük çoğunluğu Hami ve Sami halkların karışımına dayanan çok homojen bir etnik grup oluşturur. Tarih boyunca çeşitli istilalara uğrayan Nil Deltası'nda bir bileşim, belirli yabancı öğeler de taşır. Nil Vadisi'nde oturan Saidiler, eski göçebe topluluklarla karışmanın ürünü olan farklı bazı fiziksel özellikler gösterirler.

Daha güneydeki Nübyeliler, bir ölçüde Arap kökeni taşımakla birlikte, belirgin özelliklerle ayırt edilen yerli kimliklerini korumuşlardır. Sina'da ve Doğu Çölü'nün kuzeyinde oturanlar, genellikle yakın dönemde göç etmiş Araplar'dan oluşur.

Beyazdut
22-10-10, 22:57
Gize Sfenksi ve Horus'un Gözü

http://www.yeniresim.com/data/media/661/www.yeniresim.com_-_lke_-_Msr_Resimleri_-_Kefren_Pramidi_Ve_Sfenks.jpg

Gize Sfenksi ve Horus'un Gözü

"Beyaz, Büyük Doğu Gök'ünde yükseldiği zaman tanrıların ibadetini güzelliği ile umutlandıran Horus'un Gözü, sana övgüler."
Mısır'ın Ölüler Kitabı'ndan

"Mısır'ın Ölüler Kitabı ve Mısırda Ölüm Sonrası Fikri" gibi kitaplar, bu tip tradisyonları incelemeyi sevenler için mutlaka okunması gereken bir kitaptır. Kitapta sfenks hakkında da bilgi verilmektedir. Mısır’ın Ölüler Kitabında şöyle denir: "Horus, aynı zamanda ve özellikle Harmakhis, 'Ufuktaki Horus', ünlü Gize Sfenksi'dir. Defalarca kumlar altında kalmış ve insanların gayreti ile tekrar ortaya çıkarılmıştır. Doğuya yönelik yüzüyle, hareketsizliği içinde devasa ve sabahın ihtişamına katılmış, gerçekten 'Ufuktaki Horus' tur. Piramitlerin çevresindeki dokunulmamış, geniş ölüler şehrini kollayan Horus-Kheprenidir. Göksel eşi Güneş'in, bütün doğumların kızıl oluşu gibi kırmızı kumlar içinde kırmızı doğacağı noktadan gözlerini ayırmayan Horus-Harmakhis'tir. Bu Gize Sfenksi, yıpranmış yüzünden sonsuz tatlılıkla Horus'tur. O Horus ki beş bin yıldır milyonlarca güneşin doğuşunu, tarih öncesi yıkımların, felaketlerin, korkunç patlamaların silinişini görmüştür."

1. yy.da yaşamış Yunan yazarı ve filozofu Jamblik'in anlattıklarına dayanarak, eserlerini hazırlayan Lancelin, İsis sırlarına inisiye olma törenlerini detaylı bir şekilde şöyle tanımlıyor; "Gize'deki Sfenks adaylara ait tek giriş yeriydi. Günümüzde bu giriş kumlarla, döküntü ve enkazla kapanmış durumdadır. Bununla beraber çömelmiş dev heykelin ön ayakları arasında yerleşmiş bulunuyor. Ama belirtelim ki, şimdiye kadar yapılan kazılarda böyle bir giriş tespit edilemedi. Belki daha sonra bulunur. Çok önceleri bu giriş, gizli giriş düzenini ancak rahiplerin bildiği bronz bir kapı ile kapalı idi. Sfenks'in içinde ve altında, Büyük Piramit'in yeraltı bölümüne bağlanan dehlizler kazılıydı ve o şekilde birbirleriyle kesişmekteydiler ki, rehbersiz girildiğinde, bu çıkışa veya daha ilerde sözü edilecek sonuca götürülmüş olunurdu. Kıdem sırasına göre ilk iki, aday kişiyi 22 basamaklı bir spiral merdivenden indirip, sınavların başlayacağı dairevi bir salona götürüyorlardı. Bu, ruhun cesaret, irade, sabır ve idrak genişliği özelliklerinden geçirilen sınavların ne ile ilgili olduğu ve kapsamı da bir sırdır. Yalnız şunu ifade edelim ki, bin engeli geçen, çeşitli merdivenleri aşan adayı, on iki Osiris rahibinin ellerine teslim edilirdi. Onlar inisiye adayını da son noktada bulunan büyük rahibe takdim ederlerdi."

Jamblik'in açıklamaları burada bitmektedir fakat diğer ezoterik tradisyon bilgileri ve okültistler; efsaneyi, Büyük Piramit ve onun yeraltı dehlizleri arasında da devam ettirdiler. Buna göre, imtihanları başarı ile geçip inisiyasyona kabul edilenler Yükselen Geçit'e götüren çıkış yoluna, başaramayanlar ise Nil'e ulaşan çıkış yoluna götürülürdü.Büyük Sfenks'in sırlı kimliğini daha detaylı açıklayan Dr. Mardrus Toute Puissance de L'Adepte adlı kitabında Sfenks için şunları anlatmaktadır;

"Senin adın silinmez. Saklananların saklısı senin adındır.
Amenler'in Amon'u senin adın,Phre Harmakhis Khephra Toum senin adın.
Bütün olmuş olanlar, olmakta olanlar ve olacak olanlar senin adındır.
Khephra Toum, yenileştirmelerin efendisi, değiştirmelerin üstadı…
Ey Amenler'in Amon'u, Sırların Sırrı, Saklıların Saklısı, Işık Saçan ve karanlıkta bırakan...
Ey Phre Harmakhis ve Khephra ,yüzünü Osirisli oğluna çevir,soylarının oğlu onu doğruluyor…
Ey ebedi Şekil, işte ben. Ona gir, özünü emsin. Seninle birleşsin.
Ben Büyük Ruh'un Parçalarından bir parçayım, uluhiyetin parçalarından bir parçayım.
Bütün Yaradılıştan önce o vardı. Bütün mevcudattan önce o mevcuttu.
Hiçbir şey olmadığı zaman o vardı. Hiçbir şeyin adı yokken o vardı..."

Beyazdut
22-10-10, 22:59
Gize Piramitleri

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/kahira-pyramid-gize.jpg

Gize Piramitleri

Gize piramitleri tahmini olarak M.Ö 3000 yıllarında eski krallık döneminde yapıldığı zannedilmekte. Bunlar; Keops, Kefren ve Mikerinos piramitleridir ve isimlerini aldıkları firavunlar tarafından yaptırılmıştır. Gize piramitleri dünyanın en büyük piramitlerdir. Bunlarla birlikte ve Mısır'da yüzlerce irili ufaklı piramit mevcuttur. Gize piramitlerini diğerlerinden ayıran farkların başında içlerinde yazı bulunmaması ve nasıl yapıldıklarının hala çözüme ulaşmamış olmasıdır.

Keops'un oğlu Kefren için yapılmış piramit 136 metre yüksekliğe sahip. Kefren piramidinin dış yüzeyinde yer alan kaplamalar bugün sadece tepesinde görülebilmekte.[1] Bu üç piramitten sadece Keops (Khufu olarak da bilinir) Dünya'nın yedi harikası'ndan biridir. Dünya'nın yeni yedi harikası'nda da onur ödülü bulunmaktadır[2]

Gize'deki Piramitlerle İlgili Çarpıcı Bilgiler

Binlerce yıl önce yapılan piramitlerde bugün bile hala binlerce sır yatmaktadır.O tarihlerde piramitleri yapan insanlar herhalde metre kavramını bilmiyorlardı. Ve bütün bunları göz kararıyla yapmaları da imkansız. Bugün bile çok düzenli bir şekilde yapılan gökdelenlerde çok hafif bir sapma söz konusu olabiliyor. Peki o zamanlar bunları yapan insanlar ölçüm için ne kullandılar. Saniye mi? Arşın birimi mi? Mısır endazesi mi? Bilemiyoruz. Şimdi bu piramitlerde, özellikle Gize bölgesindeki büyük piramidin çeşitli oranlarda ölçümlerine bir bakalım. Bunların hepsi bir rastlantı mi? Olabilir. Ama bu kadar çok rastlantıda insani düşündürüyor! [1]


Gize'deki piramitlerle ilgili yapılan bazı matematiksel araştırmalar, eski Mısırlıların çok gelişmiş bir matematik ve geometri bilgileri olduğunu göstermektedir. Bu hesaplamalara göre, piramitleri planlayanların matematik ve geometri bilgisi dışında, dünyanın ölçüleri, çevresi, ekseni ve bu eksenin eğimi gibi bilgilere de sahip olmaları gereklidir. MÖ yaklaşık 2500'lü yıllarda inşasına başlanan piramitlerle ilgili bu bilgiler, henüz büyük matematik bilginleri Pisagor, Arşimet ve Öklid'den dahi 2000 yıl daha önce bu piramitlerin inşa edildiği göz önünde bulundurulursa, çok daha çarpıcı bir hal almaktadır:
Piramitin açıları Nil deltasını iki eşit yarıya böler.
Gize'nin üç piramiti aralarında, bir Pisagor üçgeni oluşturacak biçimde düzenlenmişlerdir. Bu üçgenin kenarlarının birbirlerine oranları 3:4:5'tir.
Piramitin yüksekliğiyle çevresi arasındaki oran bir dairenin yarı çapıyla çevresi arasındaki orana eşittir.
Piramit dev bir güneş saatidir. Ekim ortasıyla Mart başı arasında düşürdüğü gölgeler mevsimleri ve yılın uzunluğunu gösterir. Piramiti çevreleyen taş levhaların uzunluğu, bir günün gölge uzunluğuna eşittir.
Piramitin dikdörtgen biçimindeki tabanının normal kenar uzunluğu 365,342 Mısır endazesine (dönemin ölçü birimi) denk gelir. Bu sayı günümüzde de kullanılan güneş yılının günlerinin sayısına oldukça yakındır. (Günümüzde güneş yılının gün sayısı 365, 224 olarak hesaplanmaktadır.)
Büyük Piramitle dünyanın merkezi arasındaki uzaklık, Kuzey Kutbuyla piramitin arasındaki uzaklığa eşittir.
Piramitin tabanının yüzeyi, anıtının yarısının iki katına bölündüğünde, pi sayısı elde edilir.
Piramitin dört yüzünün toplam yüzölçümü piramitin yüksekliğinin karesine eşittir.[3]
Her biri 20 ton olan taşlardan inşa edilmiştir ve bu taşları temin edilebilecek en yakın mesafe yüzlerce kilometre uzaklıktadır. Bu taşların nasıl getirildiği konusunda kesin olmayan farklı varsayımlar bulunmaktadır.
Piramit, kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya, yılda sadece 2 kez güneş girmektedir. (doğduğu ve tahta çıktığı günler)
Mumyalarda radyoaktif madde bulunduğundan mumyaları ilk bulan 12 bilim adamı kanserden ölmüştür.
Piramitlerin içerisinde ultra sound, radar, sonar gibi cihazlar çalışmamaktadır.
Kirletilmiş suyu, birkaç gün Piramit'in içine bırakırsanız; suyu arıtılmış olarak bulursunuz.
Piramit'in içerisinde süt, birkaç gün süreyle taze kalır ve sonunda bozulmadan yoğurt haline gelir.
Bitkiler Piramit'in içinde daha hızlı büyürler.
Piramit'in içine bırakılmış su, 5 hafta süreyle bekletildikten sonra yüz losyonu olarak kullanılabilir.
Çöp bidonu içindeki yemek artıkları, hiç koku vermeden Piramit içinde mumyalaşır.
Kesik, yanık, sıyrık gibi yaralar büyükçe bir Piramit'in içinde daha çabuk iyileşme eğilimi gösterir.
Piramitlerin bazı odalarının içinde ne olduğu hakkında bir bilgi yoktur; araştırmacıların çoğu, ya içinde kayboldular ya da aynı yerde birkaç tur attılar, fakat içlerini göremediler.
Piramitlerin içi yazın soğuk kışın sıcak olur
Büyük Piramidin açıları, Nil'in delta yöresini iki eşit parçaya bölerler.
Gize'deki üç piramit aralarında bir Pisagor üçgeni olacak şekilde düzenlenmişlerdir. Bu üçgenin kenarlarının birbirlerine göre oranı 3:4:5'dir.
Büyük Piramit'in tabanının yüzeyi, anıtın yarısının iki katına bölündüğünde pi=3,14 sayısı elde edilir.
Büyük Piramiti'n dört yüzeyinin toplam yüzölçümü, piramit yüksekliğinin karesine eşittir.
Büyük Piramit, dünyanın kara kitlesinin merkezinde yer alıyor.
Büyük Piramit, dört ana yöne göre düzenlenerek inşa edilmiştir.
Piramit dev bir güneş saatidir. Ekim ortasıyla Mart başı arasında düşürdüğü gölgeler mevsimleri ve yılın uzunluğunu gösterirler. Piramidi çeviren tas levhaların uzunluğu bir günün gölge uzunluğuna eşittir. Bu gölgelerin tas levhalar üstünde gözlenmesiyle günün 0,2419 bölümünde yılın uzunluğu yanlışsız olarak saptanabiliyordu.
Büyük Piramit'le dünyanın merkezi arasındaki uzaklık, Kuzey kutbuyla arasındaki uzaklığa eşittir ve kuzey kutbuyla dünyanın merkezi arasındaki uzaklığa eşittir.
Piramidin yüksekliğiyle,çevresi arasındaki oran, bir dairenin yari çapıyla çevresi arasındaki oranın dengidir. Dört kenarlar dünyanın en büyük ve çarpıcı üçgenleridir.
Gizde'den geçen boylam, dünyanın denizleriyle anakaralarını iki eşit parçaya böler. Bu boylam ayrıca,kara üstünden geçen en uzun kuzey-güney yönlü boylam olup,bütün yer kürenin uzunluğuna ölçümünde doğal sıfır noktasını oluşturur.
Büyük piramidin tepesi Kuzey kutbunu, çevresi ekvatorun uzunluğunu temsil eder. Ve iki uzunluk ayni mikyasa uygunluk gösterir.[1]

Beyazdut
22-10-10, 23:00
Güneş Tanrısı Ra

http://www.ancientsculpturegallery.com/sitebuilder/images/2612-375x600.jpg

Güneş Tanrısı Ra

Ra tasviri

Ra, Mısır mitolojisinde Güneş Tanrısı'dır. Kutsal merkezi, Heliopolis'tir. Genellikle, başında bir disk bulunan şahin kafalı insan biçiminde canlandırılmıştır. Eski Tanrı Atum'la bir tutularak; IV. sülale döneminde devlet tanrısı olmuştur.

Kefren'den başlayarak firavunlar, onun soyundan geldiklerini ilan etmişlerdir.

Ra, daha sonra Horus'u da kapsamış ve Ra-Horakhty (ya da Ra-Horus) ismini almıştır.

Güneş, Ra'nın sembolüdür. Tüm vücudunu ya da gözünü temsil eder. Ra'nın sembolleri, güneş sembolleridir, Phoenix'e benzer bir özelliği vardır; her sabah ateşlerin içinden tekrar doğar. E.A. Wallis Budge'a göre; Ra, Mısır'ın tek tanrısı (monoteizm) idi. Diğer tüm tanrılar ve tanrıçalar; Ra'nın parçalarını oluşturuyordu.

Ra'nın Tanrılığı

Ra, Sekizinci saltanatta (M.Ö. 2400); ulusal bir tanrılığa ulaştı ve daha sonra Amon ile birleşip Amon-Ra'yı oluşturdu. Amon-Ra, en güçlü tanrıydı ve Mısır'ı bir teokrasi'ye çevirdi. Sonraki zamanlarda; yeryüzü tanrısı Atum, Güneş'i batıran tanrı olduğuna inanıldığı için; Ra'nın güneş battıktan sonraki haliydi. Khepri; güneşi gökyüzünde hareket ettiren tanrı; zamanla Ra'nın bir parçası oldu; Ra'yı doğan güneş kıldı.

Amon-Ra'nın kimliği, Yunan ve Roma Mitolojilerinde Jüpiter ile birleşmiş; Zeus'un şehri Diospolis; Thebes'a adanmıştı. M.Ö. 14'üncü yüzyıla kadar aynı şekilde varolan Ra; Akhenaten zamanında Aten tek tanrısına inanış geçtiğinde tek tanrılığını yitirdi.

Ancak; Ra her zaman tek tanrı olarak görülüyordu. Ra'ya İlâhi (M.Ö. 1370), panteizm doğasında; Ra'nın gelen çoktanrıcılıkla olan savaşını anlatıyordu. İçinde birçok tanrı'nın ayrı bir tanrı olarak değil de; Ra'nın bir parçası olarak varolduğunu anlatıyordu. Örneğin;

"Şükürler olsun o Ra'ya; Gücü yaratan, Ament'in alışkanlıklarının içine giren; bakın Temu'nun vücuduna."
"Şükürler olsun o Ra'ya. Gücü yaratan, Anubis'in gizli yerlerine giren, bakın Khepera'nın vücuduna."

Güneş Saltanat Kayığı

Ra, her gece Duat (öbür dünya)'a geçmek için; bir saltanat kayığı ile yolculuğa çıkardı. Sabahları, Atet; öğleden sonraları da, Sektet eşlik ederdi. Maat, kaos antitezinde; kayığın gideceği yolu belirlerdi.

Ay'ın sembolü Thoth eşlik eder; Horus'un yanında geceleri beklerdi.

Bir çok diğer tanrı, bu kayıkla beraber eşlik etmiştir Mehen'in yardımcılığında. Mehen kayığı; karanlık canavarlardan korurdu. İlk Mitoloji'de; Set kayığı koruyordu ve Apep saldırıyordu. Ancak daha sonraki mitolojilerde; Set, şeytan olarak görüldü ve Thoth, Set şeytanına karşı kayığı koruyordu. Güneş tutulmalarını da; kayığın korunamaması yüzünden olduğuna inanılırdı.

Ra'yı Güneş tanrısı olarak kabul edenler için; Mısır'da; Tanrı yaşam ve ışıktı. En iyi şekilde Güneş tarafından temsil edilebiliyordu; çünkü Dünya'yı istiyordu ve fotosentez sayesinde enerji veriyordu. Güneş bu noktada; insanların Ra'yı anlaması için bir metafordur.

Hathor ve Ra

Tanrıça Hathor ve Ra, bir zamanlar kavga ederler, ve Hathor Mısır'ı terk eder. Ra, hemen O'nu özlediğini anlar; ama Hathor, dişi bir aslan'a dönüşmüştür ve kendisine yaklaşan her insan ve tanrıyı yok eder. Bu, Hathor-Sekhmet tanrıçalarının da özelliğini belirler. Daha sonrasında; Thoth; Hathor'a bir şişe iksir hazırlar ve sonra tekrardan Hathor'a dönüşür.

Popüler kültürde Ra

1. Norveçli kaşif ve antropolojist Thor Heyerdahl; Ra ve Ra II isimli iki saltanat kayığı yaparak; eski Mısırlıların Amerika'ya gidebileceğini ispatladı. 17 Mayıs 1970 tarihinde; Heyerdahl, Fas'tan yola çıkarak; Atlantik Okyanusu'nu geçti ve Orta Amerika'ya vardı.
2. Jazz sanatçısı, Sun Ra, ismini Ra'dan almaktadır.
3. Iron Maiden'in 1984 yılındaki albümü Powerslave'de Ra'nın gözü albüm kapağında gözükmektedir, ve aynı isimde bir şarkısı da mevcuttur.
4. Utupia 1977 yılında RA isimli albüm yapmıştır.
5. Angel isimli televizyon dizisinde; 4'üncü sezonda Ra-Tet isimli şeytani bir grup Ra'dan esinlenmiştir.
6. 1994 yılında gösterilen Stargate; Ra'yı Dünya'ya uğramış bir uzaylı olarak göstermektedir. (Akabinde Stargate SG-1 isimli televizyon dizisi de başlamıştır)
7. Yu-Gi-Oh! tarafından; Mısır tanrıları oyun kartlarında bulunmaktadır.
8. Ra Age of Mythology isimli oyunda da bulunmaktadır.
9. NBA oyuncusu Rasheed Wallace, vücudunda Ra dövmesi bulunur.
10. Las Vegas'taki Luxor isimli otelde; Ra isimli bir gece kulübü vardır.

Bir Dipnot

Ra'nın kökeninin her ne kadar kayıp Mu Kıtasına dayandığı yönünde bilgiler varsa da, şimdilik Mısır Güneş Tanrısı olduğu kabul ediliyor.

..."Ra" sözcüğü güneş anlamına gelirdi ki, daire ile ifade edilen güneş sembolü, bir ad ve sıfat vermek istemedikleri, "O" diye hitap ettikleri Tek Tanrı'yı simgelemede kullanılırdı; Mu imparatoru da “Mu’nun güneşi” anlamında Ra-Mu adıyla ifâde edilirdi. Ra sözcüğü sonradan diğer kıtalara ve Atlantis yoluyla Mısır'a da taşınmıştır.

Kaynakça

Wikimedia Commons'da:
Ra ile ilgili çoklu ortam kategorisi bulunur.

* Budge, E. A. Wallis. Egyptian Religion. Kessinger, 1900.
* Collier, Mark and Manley, Bill. How to Read Egyptian Hieroglyphs: Revised Edition. Berkeley: University of California Press, 1998.
* Salaman, Clement, Van Oyen, Dorine, Wharton, William D, and Mahé, Jean-Pierre. The Way of Hermes: New Translations of the Corpus Hermeticum and The Definitions of Hermes Trismegistus to Asclepius. Rochester: Inner Traditions, 1999.

Beyazdut
22-10-10, 23:01
Güneş Tanrısı'nın Hizmetkarı

http://www.nationalgeographic.com.tr/ngm/0311/images/konu5_mercek1_b.jpg

Güneş Tanrısı'nın Hizmetkârı

Görkemli bir mezar, aykırı bir firavunun yükselişi ve düşüşüyle, becerikli bir hazinedârın ayakta kalışını belgeliyor.

Engin deneyimlerim, sezgi ve biraz da şans, beni Sakkara'daki bu mezara götürdü. Civardaki sarp kayalığa oyulmuş çeşitli gömüt alanlarını Fransa Dışişleri Bakanlığı'nın desteğiyle daha önce bulmuştum. Bunların arasında Büyük Ramses'in üst düzey görevlilerinden biri için hazırlanmış bir mezar ve Ahenaton'un ardıllarından ünlü Tutankamon'un sütannesi Maïa'ya ait bir mezar da vardı. Ekibim kazdığımız yerlerin altına destek olarak konulacak kum torbalarını doldururken, kürekleri kayadaki bir girişi açığa çıkardı. Kum temizlenince içinde oyma bir dikilitaş da bulunan sütunlu küçük mezar tapınağı çıktı ortaya.

Arkadaki kayalığın içinde, duvarları rölyeflerle bezeli bir çift oda, ardından da yapımı yarım kalmış bir mezar odasına inen merdiveni bulduk. Yazıtlar, mezarın sahibinin iki adı olduğunu gösteriyor: Raïay ve Hatiay. Bir kuyumcunun oğlu olan bu kişi, Ahetaton (yeni başkent) ve Memfis'teki (eski başkent) Aton tapınaklarının baş hazinedarı olmuş. Diğer bir deyişle Mısır'ın iki kilit kentinde Aton'a sunulan altınlardan ve diğer sunulardan sorumlu isim. Bizzat Ahenaton'la yakın ilişki içinde olduğuna da kuşku yok.

Rölyeflerin çoğu, Raïay'ın firavunun aşırı uçtaki dinine bağlılığını yansıtıyor; ancak bazılarının–görünüşe bakılırsa Raïay'ın yaşadığı dönemde–değiştirilmiş olduğu açıkça anlaşılıyor. Şimdi aklımızı kurcalayan soru şu: Neden?

Mumya Nerede?

Sakkara'daki Eski Mısır mezarlığında bulunan ve bir kayalığa oyulmuş olan yeni mezar, Fransız arkeolog Alain Zivie'yi bir gizemle karşı karşıya bıraktı: Burayı son istirahatgâhı olarak M.Ö. 1340 dolaylarında hazırlayan kişinin akıbeti. Zivie, tavanın kırılgan kireçtaşına modern bir krikonun payanda yapıldığı odaların birinde ipuçları yakalamak için boyalı rölyefleri inceliyor. Mezarın iç taraflarında, aşağıya doğru eğimli bir geçidin sonunda bitmemiş olan ve anlaşıldığı kadarıyla hiç kullanılmayan defin bölmesi yer alıyor.

http://www.nationalgeographic.com.tr/ngm/0311/images/konu5_mercek2_k.jpg

Yazıt ve Gizem

Bu taş sütundaki 3.300 yılı aşkın bir süre önce kazındıkları gün kadar açık seçik duran hiyeroglifler mezar sahibinin unvanını belirtiyor: Ahetaton (yeni başkent) ve Memfis'teki (eski başkent) Aton tapınağının baş hazinedarı. Bu isim iki önemli iktidar merkezindeki kutsal altınların bakımından sorumluydu. İki adı vardı: Raïay ve Hatiay. Ve bütün Mısır tarihinin en garip, en gizemli hükümdarlarından biri olan ve geleneksel dine karşı çıkan Ahenaton'a hizmet ediyordu.

http://www.nationalgeographic.com.tr/ngm/0311/images/konu5_mercek3_k.jpg

Siyasal Doğruculuk

Raïay'ın mezarının giriş kısmına ait bir dikilitaş belirsiz çağlara tanıklık ediyor. Sahnelerin birinde, sol tarafta oturan Raïay ve karısı sunuları kabul ederken yazıtlar Mısır'ın çok sayıdaki geleneksel tanrısından birkaçının adını veriyor. Oysa mezar duvarlarındaki rölyeflerde tek bir tanrının, Aton'un adı yer alıyor. Neden böyle bir farklılık var? Raïay büyük olasılıkla duvarları Firavun Ahenaton'un yalnız Aton'a taptığı dönemde bezemişti. Ahenaton'un ölümünden sonra aşırı görüşlerinin insanlar arasında artık rağbet görmemesi üzerine, anlaşıldığı kadarıyla Raïay da bir dikilitaş ekleyerek mezarını yeni duruma uygun hale getirmeye çalıştı. Çok ufak ve çok geç kalmış bir eklentiydi bu. Aton'la sınırlı bezeme artık sakıncalı hale gelmişti ve Raïay mezarı büsbütün terk etti. Şimdi cevap bekleyen soru şu: O halde nereye gömüldü?

Bunu Biliyor muydunuz?

Eski Mısırlılar yazılı tarihleri boyunca Güneş'e bir tanrı olarak taptılar. Birçok değişik tanrı -Ra ya da Re, Amon ve ikisinin bileşimi Amon-Ra da dahil -Güneş kürenin farklı görünümlerinin dışavurumları sayılmaktaydı. Ama M.Ö. 1353-1336 arasında hüküm süren radikal firavun Ahenaton bir tanrıyı, Güneş'in saçtığı sıcaklığın cisimleşmiş ifadesi Aton'u neredeyse tek başına egemen konuma yükseltti. Diğer tanrılara adanmış tapınakları ve onları anmak için düzenlenen geleneksel şenlikleri yasaklayarak, Aton için yeni tapınaklar dikti ve ona tapanların hayat verici ışınlarını bedenlerinde hissetmeleri için tapınakların üstünü boş bırakarak gökyüzüne açık tuttu.

Dahası, Ahenaton kendisini Aton'un yeryüzünde bedene bürünmüş tek hali ilan etti; buna göre tanrıya doğrudan tapabilen ve onunla iletişime girebilen tek insan oydu. Sıradan insanlar Aton'a ancak hükümdarları aracılığıyla tapabilirdi. Ahenaton yanındaki sanatçılara Aton'u kıllarda toplanan ışınlarıyla gökteki bir kurs olarak tasvir etmeleri emrini verdi; bu tasvirlerdeki en yaygın görüntü Aton'un firavun ailesini kutsaması ve sunularını kabul etmesiydi.

Ahenaton'un ölümünde sonra, Aton tapınakları yıkıldı ve ona dayalı din anlayışı da sapkınlık sayılarak bu tapınaklarla birlikte gömüldü. Firavun ailesi, tapınak görevlileri ve ülkenin dört bir tarafında yaşayan insanlar bir kez daha gözde tanrılarına yönelik inanca ve tapınmaya sığındılar.

http://www.nationalgeographic.com.tr/ngm/0311/images/kapak_b.jpg

Kaynak: National Geographic, Nisan 2001, s. 36-37

Beyazdut
22-10-10, 23:02
Haman ve Eski Mısır Yazıtları

http://www.wsp.krakow.pl/whk/imagi/ani_papi.jpg

Haman ve Eski Mısır Yazıtları

Kuran'da Eski Mısır hakkında verilen bilgilerin bazıları yakın zamana kadar gizli kalmış bazı tarihsel gerçekleri açığa çıkarmaktadır. Bu gerçekler, Kuran'daki her kelimenin belirli bir hikmete göre kullanıldığını da bize göstermektedir.

Kuran'da Firavun'la birlikte adı geçen kişilerden birisi "Haman"dır. Haman, Kuran'ın 6 ayetinde, Firavun'un en yakın adamlarından biri olarak zikredilir.

Buna karşılık Tevrat'ta Hz. Musa'nın hayatını anlatan bölümde, Haman'ın adı hiç geçmez. Fakat Haman ismi Eski Ahit'in sonraki bölümlerinde, Hz. Musa'dan yaklaşık 1100 sene sonra yaşamış ve Yahudilere zulmetmiş bir Babil kralının yardımcısı olarak geçmektedir.

Kuran hakkında akıl dışı yorumlarda bulunan bazı gayrimüslimlerin iddialarının dayanaksız olduğu bir Mısır hiyeroglifinin bundan yaklaşık 200 yıl önce çözülüp, eski Mısır yazıtlarında "Haman" isminin bulunmasıyla ortaya çıktı. 18. yüzyıla dek Eski Mısır dilinde yazılmış kitabeler ve yazılar okunamıyordu. Eski Mısır dili hiyeroglifti ve çağlar boyunca bu dil varlığını sürdürmüştü. Fakat MS 2. ve MS 3. yüzyılda Hıristiyanlığın yayılması ve kültürel etkisiyle Mısır, dinini olduğu gibi dilini de unuttu; yazılarda hiyeroglif kullanımı azaldı ve sona erdi. Hiyeroglif yazısının kullanıldığı bilinen en son tarih MS 394 yılına ait bir kitabedir. Bundan sonra bu dil unutuldu ve bu dilde yazılmış yazıları okuyabilen ve anlayabilen kimse kalmadı. Ta ki bundan yaklaşık iki yüzyıl öncesine dek…

Eski Mısır hiyeroglifi 1799 yılında, Rosetta Stone adı verilen, M.Ö. 196 tarihine ait bir kitabenin bulunmasıyla çözüldü. Bu tabletin özelliği üç farklı yazıyla yazılmış olmasıydı: Hiyeroglif, demotik (hiyeroglifin el yazısı şekli) ve Yunanca. Yunanca metnin de yardımıyla tabletteki eski Mısır yazısı çözülmeye çalışıldı. Tabletin tüm çözümü, Jean-Françoise Champollion adlı bir Fransız tarafından tamamlandı. Böylece unutulan bir dil ve bu dilin anlattığı tarih aydınlanmış oldu. Bu sayede eski Mısır uygarlığı, onların dinleri ve sosyal yaşantıları hakkında bir çok şey öğrenildi.

Hiyeroglifin çözümüyle konumuzu da ilgilendiren çok önemli bir bilgiye daha erişilmiş oldu: "Haman" ismi gerçekten de Mısır yazıtlarında geçiyordu. Viyana'daki Hof Müzesi'nde bulunan bir anıt üzerinde bu isimden söz ediliyordu. Aynı yazıtta Haman'ın Firavun'a olan yakınlığı da vurgulanıyordu.

Tüm yazıtlara dayanılarak hazırlanan "Yeni Krallıktaki Kişiler" sözlüğünde ise, Haman'dan "Taş ocaklarında çalışanların başı" olarak bahsediliyordu.

Ortaya çıkan sonuç önemli bir gerçeği ifade ediyordu. Haman, aynen Kuran'da geçtiği gibi Hz. Musa zamanında Mısır'da yaşayan bir kişiydi. Kuran'da bahsedildiği gibi, Firavun'a çok yakındı ve inşaat işleriyle ilgileniyordu.

Kuran'da, Firavun'un kule yapma işini Haman'dan istemesini haber veren ayet, bu arkeolojik bulguyla tam bir uyum içindedir:

Firavun dedi ki: "Ey önde gelenler, sizin için benden başka İlah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa'nın İlahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum." (Kasas Suresi, 38)

Sonuç olarak, Eski Mısır yazıtlarında Haman'ın adının bulunması, Kuran'ın, gayba hakim olan Allah katından indirilmiş olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Zira Kuran'da Peygamber Efendimizin yaşadığı devirde ulaşılması ve çözülmesi mümkün olmayan bir tarihi bilgi mucizevi şekilde bizlere aktarılmıştı

Beyazdut
22-10-10, 23:03
Heliopolis (Güneş Kenti , Annu)

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/heliopolis.jpg

Heliopolis

Güneş Kenti, Annu

Türkçe

Eski Mısır'ın, tanrısı Ra olan "güneş kenti". [1] Heliopolis (Grekçe: "Hλίου πόλις" ya da "Hλίουπόλις"), aynı zamanda 13 Aşağı Mısır Şehir Devletinin başkentliğini de yapmış Mısır'ın en eski şehirlerinden biridir.[2]
Heliopolis'in Eski Mısır'daki adı, "Annu/on" idi ve bu adı, Grekçe "Güneş'in kenti" anlamına geldiği için almıştır. [1] Kent, Kahire'nin 10 kilometre kadar kuzey doğusundadır.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/heilopolis_obelisk.jpg

Romalılar, buradaki dikilitaşları Roma'ya getirmişlerdir. Bugün, eski Mısır şehrinden yalnız bir dikilitaş kalmıştır.[3]

İsmi aynı zamanda Kahire'de bulunan bir günümüz mahallesi ne de işaret etmektedir. Bilindik ismiyle مصر الجديدة Masr al-gidīdah (literatürde "Yeni Mısır"). Antik Şehir Nil'in 5 mil kadar güneyinde, عين شمس Ayn Şems deltasının kuzey ucunda bulunmaktaydı. Antik zamanda güneşe tapınmanın bir anlamda başkenti idi. Bu nedenle Grekçe de "Güneşin Şehri" olarak geçmektedir.[2] Hermopolis gibi Yunanca adıyla bütünleşen bu yer, Mısır dilinde "ise iunu, per aat" (büyük ev), ve "per atum" (Atum'un evi) gibi isimlerle anılır.[4] Zamanının en zengin şehirlerinden biri olan Heliopolis`in diğer bir adi da konaklar şehridir. Zamanında cerrah ve mumyacıları yetiştiren okulları ile ünlü olan kent, Amon Ra tapınağı'yla da tanınır.


http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/heilopolis_map.jpg

Heliopolis, Kahire yakınlarındadır ve tanrı Helios tarafından kurulmuştur. Bu kentin bir özelliği de zeytin ağaçları ile dolu olup, antik cağlardan beri zeytinyağı üretilmesi,Abraham (Hz İbrahim)'ın da bu şehirde yaşamış olması ve Hz Musa'nın bu şehirde eğitim görmüş olmasıdır. Yaradılış efsanelerinde -Heliopolis için- tek tanrı olan Ra'nın dünyayı ve tanrıları yaratması anlatılır. [1]

Heliopolis, ayrıca önemli bir dinî merkezdir ve antik Mısır'daki en önemli mitlerin kökeninin geldiği yerlerden biridir. "Ennead"; yani "dokuzlu" diye bilinen Mısır panteonunun en önemli isimleri de burada hüküm sürer. Dokuzlu, bir aile olarak karşımıza çıkar: Baş Tanrı; Yaratıcı Atum, çocukları Shu ve Tefnout, torunları Geb, Nut ve onların çocukları Osiris, İsis, Seth, ve Nephthys.

Bu figürlerden yaratılış destanları, kutsal üçlü mitleri, iyi ve kötünün savaşını anlatan Osiris-Seth hikayeleri ortaya çıkmıştır. Bu mitler, halkın inanışında daima önemli bir yer tutmuş ve çevresindeki kültürleri de etkilemiştir.

Zamanla Osiris - Seth savaşı ve Kutsal Üçlü'yü (Horus - İsis - Osiris) anlatan mitler, değişikliğe uğradı ve şahin başlı Horus, daha ön plana çıktı. Öncelikle politik, sonra da dini bütünleşme düşünceleriyle antik Mısır'ın en önemli figürlerinden Ra ile Horus birleştirilerek "Ra-Harakhiti" diye karma bir kült yaratıldı.

Güneş'le özdeşleştirilen Ra ile bütünleşen bu kent, Yunan etkisinin başlamasıyla Güneş Tanrısı Helios ile denk tutuldu ve kentin adı da Güneşin (Helios'un) şehri manasına gelen Heliopolis oldu. Tek tanrı inancına sahip firavun Akhenaton zamanında ise şehir, Aton'a adandı. Aton'un da sembolü, tıpkı Ra gibi güneş kursuydu. [4]

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/heilopolis.jpg

Beyazdut
22-10-10, 23:08
Horus

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/horus_3.jpg

Horus

tanrı Kneph sarsıyordu evreni titreyerek:
ana İsis, o zaman doğruldu yatağından,
baktı şöyle yabani kocasına bir zaman,
ve parladı öfkesi yeşil gözlerinde pek.

"bakın, dedi ana, densiz yaşlı, uyuyor pek,
bütün kışları dünyanın geçmiş onun omzundan,
tutun ayağını, görmeyin gözünü aman,
volkanlar tanrısı, kışlar kralı bu, gerçek!

savuşup gitti kartal, düşüncem dedi bana,
onun için sarındım Cybèle'nin fistanına...
pek sevilen oğlu bu Hermes'le Osiris'in."

gitti tanrıça yaldızlı sedefi üstünde,
denizler gönderdi o cânım gölgesini de,
pul pul donandı gökler kuşağıyla iris'in.
Gerard de Leval [1]

Horus, gök tanrısıdır. İsis ile Osiris'in oğludur. Horus, Mısır mitolojisinde şahin başlı tanrı, Firavunların bazı tasvirlerinde onları İsis'in kucağında görülebilir. Bu da firavunların dünya üzerindeki Horus olduğuna inanılmasındandır. Firavunlar kendilerini Horus'un yeryüzündeki cisimleşmiş halleri olarak gördükleri için Mısır'ın en önemli tanrılarından biridir.[2]

Mısır kralları, kendilerini şahin-başlı tanrı Horus'la bağdaştırıyorlardı. Horus, tanrıların en önemlisiydi; çünkü firavun, onun dünya üzerindeki gölgesiydi; Krallar, "Horus" adını kendi adlarına katarlardı. Aynı zamanda, firavunların Ra'nın ardılı olmalarında dolayı, Horus güneşle de ilintili duruma geliyordu. İnsanlar için bu tanrı, Osiris'in oğlu kimliğini kazanmıştı. Tanrılar arası bu çelişkiyi çözmek adına verilen uğraşlar sonucu, Mısır'ın farklı bölgelerinde en azından on beş farklı Horus inancı ortaya çıktı. Bu değişik inançlar, kendilerine özgü soy biçimlerine göre kabaca ikiye ayrılabilir: güneşil ve osiril. Eğer Horus, İsis'in oğlu olarak biliniyorsa osiril; tersi durumda ise güneşil bir tanrıdır. Güneşil Horus'un; Atum'un, Ra'nın ya da Geb ve Nut'un oğlu olduğu söylenir.[3]

Horus ismi, Eski Mısır'da "Hor" olarak anılmaktaydı. "Horus" ise eski Yunancadaki karşılığıdır. Ezoterik öğretilerde "dünya rabbi"nin sembolüdür. Horus'un bilinen en yaygın sembollerinden biri, "Ra'nın sol gözü" olarak ifade edilen göz şeklindeki amblemdir. Dünyayı görüp gözeten ve "evrensel idare mekanizması"nın bir unsuru olan "Siriusyen kültür"ün dünyayı görüp gözeten ve kontrol eden keskin gözünün sembolüdür.

Horus, mitolojik anlatımlarda genelde şahin ya da şahin başlı insan görünümünde sembolleştirilmiştir. Yolculuğu simgeleyen bir kayık içinde ve başının üstünde bir yıldız amblemi ile temsil edilen şekli en yaygın olanıdır. Yolculuktan kasıt, kozmik irtibat ya da bir başka deyişle kozmik tesirlerin dünyamıza gelişidir. kozmik tesirlerden kastedilenin ne olduğu; şahin başlı, insan vücutlu Horus sembolünün üstündeki yıldız ambleminde gizlidir.[1]

Yirmi değişik şekil altında Horus, Mısır Panteonun'un (tanrılar grubunun) en büyük tanrılarındandır. O, Louvre müzesinde görebileceğimiz, firavunun önünde zarif kutsama jestini tekrarlayan atmaca başlı Horus'tur. Piramit tekstlerinde, Seth'i Horus'la karşı karşıya getiren korkunç savaş ilişkisi anlatılır. Oradan Seth'in nasıl husyelerini (testis) kaybettiği ve Horus'un bir gözünden olduğunu öğreniyoruz. Bu kötülüğü kovalayan, yakalayan ve peşini bırakmayan Horus, özellikle ölüler tarafından saygı görmektedir. Çünkü bu ışık yapılı Horus, onların gözünü açmıştır. Böylece ölüler, onun aracılığı ile görebileceklerdir. Nil kıyılarında canlı iken yürüdükleri zamanki gibi adımlarını ebediyete o kadar kolaylıkla yöneltebileceklerdir.[1]

Horus'un çocukluğu, yani "sabi Horus", Harpokrates olarak bilinir ve İsis tarafından emzirilen bir bebek biçiminde betimlenir. Belinden aşağısının gelişmediği söylenir. Bunun nedeni, annesi ona gebe kaldığında babasının ölü olması ya da erken doğmuş olması olabilir. Harpokrates, oturup baş parmağını emen ve gençliğini yansıtır biçimde yana taranmış saçları olan bir çocuk olarak resmedilir. Ayrıca krallık tacını ve yılanlı başlığını (Uraeus) giymiştir. Daha sonraları; Harpokrates, doğan güneş imgesiyle bütünleşmiştir.[3]

Harsiesis; "İsis'in oğlu": Horus'a, İsis'in büyüleri ile babası Osiris'in öldürülmesinden sonra gebe kalınmıştır. Annesi tarafından Buto'ya yakın yüzen ada Chemmis'te büyütülmüştür. O, şeytânî amcası Set'in daimi düşmanıydı; fakat annesi onu korudu ve yaşattı. Harpokrates, saçları yandan lüleli ve baş parmağını emerken de resmedilmiştir. Mısır sanatında, Harpokrates bir timsahın üzerinde ayakta duran, bir elinde akrep, diğerinde yılan tutan bir çocuk olarak da betimlenmiştir.

Harmakhis; "Ufuktaki Horus": Doğan güneş olarak kişileştirilmiştir ve dirilişin ve sonsuz hayatın sembolü Khepera ile simgelenmiştir. Giza platosundaki Büyük Sfenks Horus'un görünümlerinden biridir.

Haroeris; "Yetişkin Horus": Horus'un erken formlarında Yukarı (Güney) Mısır'ın lider tanrısıydı. Hathor'un oğlu ya da bazen de kocası olarak metinlerde geçer. Aynı zamanda Osiris ve Seth'in erkek kardeşiydi. Set'in ülkesi Aşağı Mısır'ı yaklaşık M.Ö. 3000 yıllarında fethetmiş ve her iki krallığı birleştirmiştir.

Yetişkin Horus'un çok sayıda karısı ve çocuğu vardır. Dört erkek evladı bir gruplandırılır. İsis'ten olma olduklarına inanılır.[2] Bunlar, mumyalanma sonrası ölünün organlarının konduğu kanopik denen kavanozlara yerleştirilirler. Her çocuk, vücudun başka bir bölümünü korur.[3] Bunların isimleri; Duamutef, Imsety, Hapi ve Qebehsenuef'tir. Lotus çiçeğinden doğmuşlar ve yaratılış ile ilişkilendirilen güneş tanrılarıydılar. Nun'un suyunu, Ra'nın emri ile yeniden getirmişlerdir. Anubis, onlara cenaze törenlerinde mumyalama, "Ağız açma", Osiris'i ve tüm erkeklerin gömülmesi ödevlerini verdiğine inanılır. Horus onları daha sonra dört ana yönün koruyucusu yaptı. Maat'ın ölüleri yargılaması sırasında lotus çiçeğinin üzerinde Osiris'in önünde otururlar. Diğer taraftan, çok yaygın olarak ölünün iç organlarını koruyucusu olarak hatırlanırlar.[2]

Mumyalama, "ağzın açılması", Osiris ve tüm insanların gömülmesi ile ilgili görevlerin Osiris tarafından onlara verildiğine inanılır. Horus, onları daha sonra "dört esas nokta"nın korucuları yapmıştı. Maat salon'unda, Osiris'in yanındaki bir lotus çiçeğinin içerisinde otururlar. e var ki, yaygın olarak ölülerin iç organlarının koruyucuları olarak hatırlanırlar. Her oğul, bir iç organı korur ve bir tanrıça tarafından da korunur.

Behdet Horus'u, eski Horus'un Behdet'teki batı deltası'nda tapınılan bir biçimiydi. Ra'nın oğlu ve varisi olarak Behdet Horus'u, daha re kimliğinin oturmadığı Helipolis düzeni ve inançları ile bütünleşmişti. Bu tanrı, Ra'nın dünya üzerindeki krallığı boyunca, onu Seth'e karşı korumuştu. genellikle kanatlı bir güneş plağı ya da savaş sırasında firavunun üzerinde uçan bir şahin biçiminde betimlenir. Çift taç giyen şahin başlı bir adam olarak resmediliyorsa, elinde Seth'e karşı kullandığı şahin başlı silah bulunur.[3]

Cennetin hükümdarı, yeryüzünün kralı ve kutsal şahin olmak üzere teslis (üçlü) kavramı mısır dininin yerleşmiş yönüydü. Horus'un evrensel olduğu ve ezelden beri var olduğu fikri, birinci hanedânlığa kadar uzanır ki, bu da piramit yazılarında belirtiliyor.[4] (Bu yönüyle Osiris ve üçlü birlik kültü, mevcut Hıristiyanlığın dejenere olmasında önemli rol oynamıştır.)

Behdetli Horus, yetişkin Horus'un bir başka formu olup, Behdet'in batı deltasında tapınılırdı.[2]

Mısır mitolojisine göre Aşağı Mısır'ı temsil eden Horus, Yukarı Mısır'ı temsil eden set ile barış içinde yaşar.. M.Ö. 2400 dolaylarında ise Mısır'da Osiris kültü yayılmaya başladığında Horus, Osiris'in oğlu olarak görülmeye başlar. Mısır tahtına göz koyan Seth ise Osiris'i öldürür ve artık Horus'un baş düşmanı olur. Efsaneye göre Horus, Seth'i yenerek babasının öcünü alır ve Mısır tahtına geçer. Bir savaş sırasında yaralanan sol gözünü ay tanrısı Toth iyileştirir.. Bu inanış, mısır mitolojisine bir açıklık getirir ki Horus'un iyileşmiş gözü, zamanla güçlü bir tılsım olarak kabul görür.. Bu yüzden Horus, pek çok yerde şahin kafasıyla figürize edilir.

Osiris'in mumyasının cinsel organı hariç her parçası bulunur; ama hâlâ ölüdür. İsis de gerek maji gücüyle gerek üstün performansıyla kayıp parçayı yaratır ve Osiris de dirilip ölüler diyarına hükmeder ve Horus'un dünyaya gelir. [1]

Harsiesis'e göre Horus, "İsis'in oğlu Horus"tur. İsis, kocası Osiris'in ölümünden sonar, büyülü bir biçimde Horus'a gebe kalmıştı. Annesi, Horus'u, Buto yakınlarındaki Chemmis Adası'nda, zalim amcası Seth'in sürekli tehlikesine karşın büyütmeyi başarmıştı.[3]

Osiris'in Seth tarafından öldürülmesinden sonra İsis, büyü gücüyle hamile kalır ve hüküm süren Seth'ten gizlice oğlunu büyütür.[1]

Horus büyür, set'in freskine dart atarak kendini geliştirir. sonunda karşısına dikilir ve büyük savaş sonuncunda onu yener. gözünde savaşın izi kalır. babasına yapılana ithâfen o da küçük set'i uçurur ve set de kısırlıkla lanetlenir. üstüne sürgün edilir ama geri döneceğini söyler. Horus da rövanş için bekleyeceğini söyler. [1]

S. Mayassis şöyle yazmaktadır; "İsis, Osiris'i Horus biçiminde dirilttikten sonra onu gökyüzüne tanrıların karşısına, yeni şekillere doğru çıkardı. eski mısırlılar içinden çıktığı eski bir şekilden evrim sonucu oluşan her şekle çocuk diyorlardı. genç bir adam, kendi kendinin çocuğu, çocukluğunun oğul' u, yetişkin, genç adamın oğlu, ihtiyar­da yetişkininkidir. Horus, Osiris'in yeni bir yaşam biçimidir." [1]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/edfu-horus.jpg

Sembolizm'de Horus

“Horus” adı, bu ilahın Grekçe'deki adıdır, Mısır dilindeki asıl adı “Hor”dur. Eski Mısır eserlerinde Horus, sık sık bir gözle, şahin kafasıyla veya atmaca kanatlı bir yıldız diskiyle tasvir edilir. Çocuk başıyla ya da genç bir insan başıyla temsil edildiğinde parmağı kelam organı olan ağzında ya da ağzını işaret eder tarzda tasvir edilir.

Horus, sembolizmde genellikle, İlâhî Yasalar'ın insanda vicdan tarzında belirmesini simgeler. Şahin kafalı Horus'un yırtıcı kuşların keskin bakışıyla tasvir edilmesi, kişinin hiçbir hareketini gözünden kaçırmayan bir ilah oluşunu, yani vicdanın gözünden hiçbir şeyin kaçmayacağını simgeler. Bir başka deyişle bu, insanın iç dünyasındaki her niyetini ve sosyal yaşamındaki her hareketini gözden kaçırmayan merhametsiz yargıcın keskin bakışını simgeler. Bu, yasaların kıl kadar şaşmadan uygulanmasını gözeten, kişiden özellikle öte-âlemde hesap soran vicdanın ifade edilişidir. Günde yirmi dört saat uyanık ve gözleri hep açık olmalıdır; çünkü hem yasaların kıl kadar şaşmadan uygulanmasını sağlamakta, hem de ilah Seth (‘nefsâniyeti ve kötülüğü simgeleyen ilah) ile mücadele etmektedir. Bu yüzden Güneş ve Ay, Horus'un gözleri olarak ifade edilir. Çünkü Güneş ve Ay'ın her ikisi nöbetleşe, gece ve gündüz insanın üzerinden eksik olmaz, Horus'un 24 saat açık kalan gözleri gibi. Horus'tan “Sirius içindeki Horus” olarak söz eden kimi Mısır metinlerinde ise, Horus'un Dünya insanlarına Sirius'tan gelen bir ‘tesir' olduğu ve kaynağının göksel Osiris olduğu belirtilir.

Parmağını ağzına götürmüş Horus ise misterler konusundaki sessizlik ilkesini simgeler.[2]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/horus_of_edfu.jpg

Horus of Behedet (Hadît)

Behedet Şehri'nde tapılan Horus'un formlarındandır. Büyük kanatları, güneş diskinin bir formu olarak gösterilir. Genelde önemli manzaraların üstünde uçtuğu görülür (Mısır'ın dinsel sanatında). Hadît, Horus'un her zaman her yerde hazır oluşuyla resmedilmiştir. Crowley'in "Magic in Theory and Practice" kitabında dediği gibi, “Son derece küçük ve atomik haldeki her yerde ve her zaman hazır olan parçaya hadît” denir.[4]

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/the_eye_of_horus.jpg
Horus'un Gözü

Horus'un gözü eski Mısır tasvirlerinde ilâh Horus'un “Ay gözü” de denilen sol gözüne verilen addır. Horus'un gözünün eski Mısır tradisyonunda başlıca iki anlamda kullanıldığı belirtilir:

Horus'un gözü, manevi anlamıyla, vicdanın gözünden hiçbir şeyin kaçmayacağını, insanın iç âlemindeki her niyetini ve yaşamdaki her davranışını gözden kaçırmayan bu merhametsiz yargıcın keskin bakışını sembolize eder. Bu vicdanın 24 saat kapanmadan açık kalan gözüdür. Bu yüzden Güneş ve Ay, Horus'un gözleri olarak ifade edilir. Çünkü Güneş ve Ay'ın her ikisi nöbetleşe, gece ve gündüz insanın üzerinden eksik olmaz, Horus'un 24 saat açık kalan gözleri gibi.(Bu nedenle Horus'un gözü güneşle temsil edilen Ra'nın gözü olarak da ifade edilir.) Bu, vicdanın karşıtı olan nefsaniyetin hiç işine gelmez; nefsaniyeti ve kötülüğü temsil eden Seth de bu yüzden bu gözü çıkarmaya çalışmıştır. Eski Mısır mitolojisine göre, Horus sonunda bu gözünü babası Osiris'e vermiş ya da Osiris'in kullanımına bırakmıştır.

Horus'un gözü, biçimsel anlamıyla, Tanrı'nın "bir"liğini (tekliğini) matematiksel olarak gösteren bir semboldür. Bu anlam şöyle açıklanır: Bir bütün ikiye bölündüğünde 1/2 elde edilir. Bu da ikiye bölündüğü takdirde 1/4 elde edilir. İşleme bu şekilde hep ikiye bölme ile devam edilirse sırasıyla, 1/8, 1/16, 1/32 ve 1/64 elde edilir. Bunların tümü toplandığında ise 63/64 bulunur. Buradan şu sonuç çıkar: Bir bütün, sürekli olarak ikiye bölünmeye devam edilirse, toplam değerde, sonsuzluk hariç, hiçbir zaman bire, birliğe ulaşılamaz; yalnızca Mutlak (Allah) bir'dir. Horus'un gözü, “glifler” denilen parçalardan oluşur ki, bu altı parça, sırasıyla, 1/2, 1/4, 1/8, 1/16, 1/32, 1/64'ü ifade eder.[5]

Mısır'ın Ölüler Kitabı ve Mısırda Ölüm Sonrası Fikri gibi kitaplar, bu tip tradisyonları incelemeyi sevenler için mutlaka okunması gereken bir kitaptır. Kitapta sfenks hakkında da bilgi verilmektedir. Mısır'ın Ölüler Kitabında şöyle denir; "Horus, aynı zamanda ve özellikle Harmakhis, 'Ufuktaki Horus', ünlü Gize Sfenksi'dir. Defalarca kumlar altında kalmış ve insanların gayreti ile tekrar ortaya çıkarılmıştır. Doğuya yönelik yüzüyle, hareketsizliği içinde devasa ve sabahın ihtişamına katılmış, gerçekten 'Ufuktaki Horus' tur. Piramitlerin çevresindeki dokunulmamış, geniş ölüler şehrini kollayan Horus-Khepreni'dir. Göksel eşi Güneş'in, bütün doğumların kızıl oluşu gibi kırmızı kumlar içinde kırmızı doğacağı noktadan gözlerini ayırmayan Horus-Harmakhis'tir. Bu Gize Sfenksi, yıpranmış yüzünden sonsuz tatlılıkla Horus'tur. O Horus ki beş bin yıldır milyonlarca güneşin doğuşunu, tarih öncesi yıkımların, felaketlerin, korkunç patlamaların silinişini görmüştür."

1. yy.da yaşamış Yunan yazarı ve filozofu Jamblik'in anlattıklarına dayanarak, eserlerini hazırlayan Lancelin, İsis sırlarına inisiye olma törenlerini detaylı bir şekilde şöyle tanımlıyor;"Gize'deki Sfenks adaylara ait tek giriş yeriydi. Günümüzde bu giriş kumlarla, döküntü ve enkazla kapanmış durumdadır. Bununla beraber çömelmiş dev heykelin ön ayakları arasında yerleşmiş bulunuyor. Ama belirtelim ki, şimdiye kadar yapılan kazılarda böyle bir giriş tespit edilemedi. Belki daha sonra bulunur. Çok önceleri bu giriş, gizli giriş düzenini ancak rahiplerin bildiği bronz bir kapı ile kapalı idi. Sfenks'in içinde ve altında, Büyük Piramit'in yeraltı bölümüne bağlanan dehlizler kazılıydı ve o şekilde birbirleriyle kesişmekteydiler ki, rehbersiz girildiğinde, bu çıkışa veya daha ilerde sözü edilecek sonuca götürülmüş olunurdu. Kıdem sırasına göre ilk iki, aday kişiyi 22 basamaklı bir spiral merdivenden indirip, sınavların başlayacağı dairevi bir salona götürüyorlardı. Bu, ruhun cesaret, irade, sabır ve idrak genişliği özelliklerinden geçirilen sınavların ne ile ilgili olduğu ve kapsamı da bir sırdır. Yalnız şunu ifade edelim ki, bin engeli geçen, çeşitli merdivenleri aşan adayı, on iki Osiris rahibinin ellerine teslim edilirdi. Onlar inisiye adayını da son noktada bulunan büyük rahibe takdim ederlerdi."

Jamblik'in açıklamaları burada bitmektedir; fakat diğer ezoterik tradisyon bilgileri ve okültistler; efsaneyi, Büyük Piramit ve onun yeraltı dehlizleri arasında da devam ettirdiler. Buna göre, imtihanları başarı ile geçip inisiyasyona kabul edilenler Yükselen Geçit'e götüren çıkış yoluna, başaramayanlar ise Nil'e ulaşan çıkış yoluna götürülürdü. Büyük Sfenks'in sırlı kimliğini daha detaylı açıklayan Dr. Mardrus "Toute Puissance de L'Adepte" adlı kitabında Sfenks için şunları anlatmaktadır:

Senin adın silinmez. Saklananların saklısı senin adındır.
Amenler'in Amon'u senin adın,Phre Harmakhis Khephra Toum senin adın.
Bütün olmuş olanlar, olmakta olanlar ve olacak olanlar senin adındır.
Khephra Toum, yenileştirmelerin efendisi, değiştirmelerin üstadı…
Ey Amenler'in Amon'u, Sırların Sırrı, Saklıların Saklısı, Işık Saçan ve karanlıkta bırakan...
Ey Phre Harmakhis ve Khephra,yüzünü Osirisli oğluna çevir,soylarının oğlu onu doğruluyor…
Ey ebedi Şekil, işte ben. Ona gir, özünü emsin. Seninle birleşsin.
Ben Büyük Ruh'un Parçalarından bir parçayım, uluhiyetin parçalarından bir parçayım.
Bütün Yaradılıştan önce o vardı. Bütün mevcudattan önce o mevcuttu.
Hiçbir şey olmadığı zaman o vardı. Hiçbir şeyin adı yokken o vardı... [6]

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/horus_set.jpg

Beyazdut
22-10-10, 23:09
Horus ve Seth

Mısır'ın Ölüler Kitabında ise Osiris ve Horus şu şekilde ifade edilirler.

BAB 1

Osiris: Osiris ölülerin koruyucu tanrısıdır. Bütün doğan şeylerin simgesi olduğundan ölüler arasındaki yeri tamdır. Çünkü ölüler Galaksilerin dönendiği gök nehirlerinde ebediyen dolaşmaya başlamadan belki de evren dediğimiz başlangıç ve oluş olan ışıklı ruhların arasında, artık belleği olmayan zamanda gelişmeye başlamadan, ikinci bir defa daha doğacaklardır. Bu dünya uzayın tanınmaz bedeninde ölü bir hücre, ölü bir dünya haline gelinceye kadar Osiris, yeryüzünde biten her buğday tanesinde, ne kadar ilkel olursa olsun her hayat parçacığında, ölülerin "Kalbi ve Yüzü" olunca onlara yöneltilen her bakışta, Nil'in taşma zamanındaki ter gibi, ellerinden ve ayaklarından süzülen her su damlacığında, yeniden çoğalarak doğacaktır.

Osiris'in destanı devirlerin ilk Firavununun zaferi, kutsal kenti olan Abydos üzerinde yeniden parlasın, ölülerin koruyucusu tanrı, yaşayanların nefesini ebediyen beslesin, daima aydınlık kabirlerinde ölüler "Gökyüzünün Anası" Tanrıça Nout'un (Nut) kolları arasındayken, Osiris'in etkileri onların organlarını canlandırsın, kemiklerini birleştirsin, sihir merasimlerine göre çapraz sarılmış sargıları olan ölüler Osiris'te kişiselleşsin, yeniden doğarak onu çoğaltsınlar. O, Osiris'in karısı, sihirbaz İsis ağlasın, O, İsis ki insanlara bedenlerinin çürümemesi için ne yapmak gerektiğini, iç organları ayrılıp vazolara konulduktan sonra bedenin nasıl mumyalanacağını öğretti. O İsis ki kardeşi Seth tarafından öldürülmüş sevgilisini, bütün Mısır'a dağılmış ölüsünün - erkeklik organı hariç; çünkü onu nehirde bir balık yutmuştu.- On üç parçasını bulduktan sonra diriltmişti.

Ra'nın oğlu firavun gibi, Osiris'te doğacak ölü için de aynı şey olacaktır. Piramit metinlerinde yazıldığı, I. Seti'nin dirilişini gösteren kabartma da olduğu gibi İsis ve Horus, ölüyü kutsayacaklar ve ona "Kalk ve Uyan!" diyeceklerdir. Ve Ölüler yeryüzünü uzaklaşan ölüler gibi değil gitmekte olan canlılar gibi terk edeceklerdir. Bu ölü firavunlar Osiris'e doğru gidecekler ve onca kez dinledikleri Rahibin sözlerini hatırlayacaklardır:

"Osiris, sana doğru yükseliyorum, temizliğim ellerimdedir. Tanrıça Tefnout'un önünden geçtim ve Tanrıça beni temizledi, ben bir rahibim ve bu Mabedin Rahiplerinden birinin oğluyum..."
"Bağ çözüldü, bu kapıyı geçmek bilekler serbest kaldı, üstümdeki bütün kötülükleri yere attım" hepsi Osiris'e doğru gideceklerdir. Yüzleri yeniden hayat ve güç bulacaktır."

BAB 2

Horus: Yirmi değişik şekil altında Horus Mısır Panteonun'un ( Tanrılar Grubunun ) en büyük tanrılarındandır. O, Louvre Müzesinde görebileceğimiz, Firavunun önünde zarif kutsama jestini tekrarlayan atmaca başlı Horus'tur. Piramit tekstlerinde, Seth'i Horus'la karşı karşıya getiren korkunç savaş ilişkisi anlatılır. Oradan Seth'in nasıl husyelerini (testis) kaybettiği ve Horus'un bir gözünden olduğunu öğreniyoruz. Bu kötülüğü kovalayan, yakalayan ve peşini bırakmayan Horus, özellikle ölüler tarafından saygı görmektedir. Çünkü bu ışık yapılı Horus onların "Gözünü Açmıştır" Böylece Ölüler, O'nun aracılığı ile görebileceklerdir. Nil Kıyılarında canlı iken yürüdükleri zamanki gibi adımlarını ebediyete o kadar kolaylıkla yöneltebileceklerdir. Yapıtından alıntı yaptığımız S.Mayassis şöyle yazmaktadır;

"İsis, Osiris'i Horus biçiminde dirilttikten sonra onu gökyüzüne tanrıların karşısına, yeni şekillere doğru çıkardı. Eski Mısırlılar içinden çıktığı eski bir şekilden evrim sonucu oluşan her şekle çocuk diyorlardı. Genç bir adam, kendi kendinin çocuğu, çocukluğunun oğul' u, yetişkin, genç adamın oğlu, ihtiyarda yetişkininkidir. Horus Osiris'in yeni bir yaşam biçimidir."

Meydan Larousse'yi incelediğimizde ise: İsis, Mısır dilinde Esi, Mısır Tanrıçası, Kral Tahtı veya Tanrı Tahtı anlamına da gelen bu kelime çok eski bir unvandır. En eski tapınağı Kıptî dilinde Nauesi denilen Neteru tapınağıdır. İsis'in aynı zamanda aşağı Mısır'ın on ikinci ilinin Neteru yakınındaki Yönetim Merkezi Sebennytos'un baş tanrıçası olması da muhtemeldir.

Çok eski zamanlarda İsis ile dokuzuncu İlinin başkenti olan Busiris'in Tanrısı arasında ilişki kuruldu. İsis bir ana tanrıça sayılıyordu. Yeryüzünün gelecekteki tanrısı olan oğlu da Horus genç bir tanrıydı. Busiris'in tanrısı Sebennytos çiftine gösterilen saygıya ortak olunca Osiris adını aldı. Bunun üzerine İsis de Kraliçe - Tanrıça sıfatıyla kral Tanrının tamamlayıcısı oldu ve bundan böyle anaların ve çocukların koruyucusu ailenin gözeticisi olarak kaldı. Efsaneye göre insanların Tanrısı Osiris erkek kardeşi Set tarafından hunharca öldürüldü. İsis, Osiris'in yeniden dünyaya dönmesini sağladı. Ondan bir çocuk yaptı. Bu çocuk daha sonra babasının tahtına oturdu. Bu efsane tarih öncesinden beri Mısır'ın sosyal hayatı için bir medeniyet yaratıcısı olmuştur. İsis Osiris'in bütün tapınaklarında Osiris ile bir tutuldu.

Hatta Buto, Koptos, Philac tapınaklarında ve İsis ile Hathor'un bir tek tanrı sayıldıkları daha sonraki dönemde, daha başka tapınaklarda da en baştaki yeri aldı. Başlangıçta yalnız veya çocuk Horus'u emziren bir kadın biçiminde temsil edilirken, ana tanrıçalardan biri olunca İnek, inek başlı bir kadın veya saçları inek boynuzları ile süslü bir kadın olarak temsil edilmeye başlandı. İsis kültü pek eski zamanlarda gemicilerin uğradıkları limanlarda, adalarda, Akdeniz'in kıyı bölgelerinde yayıldı ve yerleşti. Helenistik dönemde bu yayılma arttı. İsis kültü Ege adalarında ve çok daha az olmakla birlikte kıta Yunanistan'ı, Anadolu ve batıda tutundu. Tanrıça İsis Yunan - Roma nitelikleri kazandı. Demeter ile bir sayıldı ve Zeus - Serapis ile bir sayıldı.

Roma İmparatorluğu döneminde Tanrıçaların ilki, her şey olan tanrıça sayıldı. Mısır kültlerinin Roma'ya girişi İmparatorluk dönemine kadar yavaş oldu. Daha sonra, Hadrianus zamanında en yüksek noktasına ulaşan bir hayranlık dönemi başladı. Dine kabul törenleriyle arıtıcı ve çileli ibadetleriyle mistik bir din haline gelen bu kültür ve inançların yanında Mısır Bibloculuğu da gelişti. Galya'da İspanya'da Ren ve Tuna Kıyılarında İsis Tapınakları kuruldu. İsis'e tapınanların pek çoğu Roma Lejyonlarının askerleriydi.

Törenler tapınağın açılış ve kapanışlarında yapılan günlük birer ayin ve kabul törenleriyle büyük genel şenliklerden ibaretti. Şenliklerde ilkbaharda ayin alayı ile getirilen İsis'in gemisi denize indirilir, sonbaharda da oğlunun gövdesinin parçalarını bulan İsis'in acısını temsil eden Osiris'in bulunuşu töreni yapılırdı.

Osiris efsanelerin ve en eski inançların doğuşunda büyük ölçüde etkili oldu. Bitkiler dünyasının hayat gücüydü ve tıpkı kışın toprak altındaki tohum gibi devre, devre dirilmek üzere toprakta gizlenirdi. Aynı zamanda insanlara görünen, onları yeryüzünde yöneten ve onlara sulanmış toprağı işlemeyi öğreten bir tanrı kraldı. Sonra araya İsis girerek efsanesini zenginleştirdi. Osiris Geb ile Nut'un oğlu Seth'in kardeşi İsis'in kocasıdır. Durmadan ölen ve dirilen bir tanrı olan Osiris -Seth onu öldürmekte, fakat İsis gövdesinin parçalarını dikerek onu diriltmekteydi. Eski İmparatorluk sonlarında ölüler kralı olarak Anubis'in yerini aldı. Mısırlıların kişisel dindarlıkları onun varlığında en iyi dini düşünce alanını buldu. Helenistik devirde ise efsanesi daha bir kesinlik kazandı ve yabancı düşüncelerle temas sonucu zenginleşti. Osiris her ne kadar İsis'in daha yaygın ününden dolayı sönük kalmışsa da Roma Devrine kadar Mısır kültlerinin hepsinden daha uzun süre varlığını sürdürdü. Osiris'e daha tarih öncesinden beri bir fetiş şeklinde tapılırdı. Dalları budanmış bir çam kütüğü olan CED, klâsik çağda Tanrının omurga kemiğini temsil eden bir çeşit sütun oldu. Osiris başka varlıklarla da cisimleşir. Boğa, Onuphis, Kutsal Mendes Koçu, Benu Kuşu gibi yine de özellikle insana benzer şekilde tasvir edilirdi.

Görüldüğü gibi çeşitli kaynaklarda İsis, Osiris ve oğulları, Horus; biçimsel olarak farklılıklar arz ederek değerlendirilmektedir. Ancak özde bir değişim bahis konusu değildir.

Osiris Nil'in iyilik yapan tanrısıdır. Her yıl onun taşması ile Mısır'a bereket getiren bu yüksek varlık bütün her şeye canlılık vermektedir. Osiris deltanın bir mabududur. Güney Mısır'ın mabudu olan kuraklık ve kötülük Tanrısı Seth ile aralarında bir savaş çıkar bunun sonunda Osiris öldürülür. Ancak karısı İsis ve oğlu Horus onun cesedini bulurlar. Osiris yeniden iyilikleri ile beraber, fakat bu sefer göğe yükselmiş bir tanrı olarak Mısır'ı himaye eder. Mısır inançlarına göre insan iki elemandan teşekkül ediyordu. Vücut ve ruh. Bu iki eleman ölümden sonra da yaşayabilirdi. Eğer bir insan Osiris önünde bütün günahlarım affettirebilirse cennette yeniden yaşayabilirdi. İşte bu suretle Osiris aynı zamanda ölüler tanrısı olmuştur. İsis ise kadınlık, analık ve bereket fikirlerini temsil eden bir tanrıdır. İsis'i Ön Asya'daki İştar, Kibele, Yunanistan'daki Demeter, Roma'daki Seres ile karşılaştırabiliriz.

Horus, Amon Ra ile birlikte Güneş Tanrısı'dır. Her sabah yeryüzüne bereket ve ışık getirmek için yeniden doğar ve bir kayık içinde batıya doğru seyrederdi.Eski Misterlere göre ;gerçekte Osiris efsanesi bitki âleminin her yıl ölümünü, sonra yeniden doğuşunu anlatmaktadır. Her yılın sonbahar mevsimi insana faydalı ve lüzumlu olan her şeyin ölümüne ve her ilkbahar mevsiminde bunların yeniden dirilmesine şahit olmaktır. Eski Mısırlılar diğer birçok halklar gibi bu yeniden dirilmeyi, toprağın ölümden kurtularak hayata yeniden kavuşmasını kâinatın en büyük bir mucizesi sayıyorlardı. Bu yüzden Mısırlılar her bahar mevsiminde Osiris dramını derin bir vecd içinde temsil ederlerdi. Osiris dramı toprağın en büyük sırrı üzerinde dönüp dolaştığı için Mısır dininin temeli olmuştu. Çünkü bu dram Mısırlılara göre ölüm kalım muammasının anahtarı idi. Mısırlılar Tanrı Osiris'in öldükten sonra dirildiğine bakarak insanın da öldükten sonra dirilebileceğine inanmışlar ve ona göre tedbir almışlar idi. Osiris'in huzuru hesap yeri idi. Osiris arş üzerinde oturmuş hakimlik ediyor ve ruhları karşısına alarak onları muhakeme ediyordu.

"Huzuruna günahsız geldim ve hayatımda Tanrıları memnun edecek her şeyi yaptım, kan dökmedim, adam öldürmedim, hırsızlık etmedim, fesat çıkarmadım, zina etmedim, mabetlerinden adaklarından bir şey çalmadım ve açlara ekmek verdim, çıplakları giydirdim" diyen her ruh derhal Osiris'in topluluğuna katılıyordu. Çünkü yalnız dürüst insanlar ebedî hayata lâyık sayılırdı.

Yazımın başlarında Osiris'in tanımını yaparken Mısır Misterleri, Misterler, Eski Misterler gibi ana bir takım isimlerden bahsettim. Bu noktadaysa İsis ve Osiris Menkıbesinin esasını vurgulayan Mısır Misterlerinden birkaç kelime ile bahsetmeden geçemeyeceğim. Mister kelime anlamı ile Behçet Necatigil'in Mitologya sözlüğü kitabında:

"İman edenlere günahlarından arınma, öte dünyada mutluluk içinde yaşama sağlayan gizli dinler mensupları. Törenleri gizli tutmayı kutsal bir vazife sayarlardı" demektedir. Bir başka deyişle; eski çağların gizemsel bilgisi. Gizem sır veya muamma anlamına gelir. Etimolojik bakımdan Yunancadaki “Mysterion” teriminden türetilmiştir. Türkçe'deki anlamı bakımından ise tekris ve gizem sözcüklerinin birleşiminden oluşan bir birleşik terimdir. Tarihte birçok meslek ve sanat kuruluşunun kendilerine özgü gizemleri olmuştur. Daha sonraki dönemlerde bunlarda Mister olarak anılmıştır. Buradan da eski misterlere geçersek şu şekilde tanımlama ve açıklamalar getirebiliriz.

Eski çağların ezoterik ve yer yer gizli olan kurumlarından bazılarının öğretileri eski misterler genellikle oldukça derin gizemli bir nitelik taşırlardı. Bu misterlerin öğretildiği kurumlara girebilmek için, öncelikle çok uzun süren beklenmedik olaylarla dolu zorlu sınavlardan geçmek gerekirdi. Öğretinin temelinde genellikle dinsel kaynaklı bir efsane yatan mit yer alırdı. Bu öyküde haksızcasına öldürülen bir kahramanın tanrısallaşması ve yeniden yaşama kavuşması anlatılırdı. Bu diriliş olayı belirli zamanlarda düzenlenen şenliklerle kutlanırdı. Eski misterlerin bir diğer özelliği de öğretilen gizemlerin büyük bir titizlikle korunması idi. Bu yüzden ancak genel kapsamları öğrenilebilmiş, asıl içrek öğretilerinin ayrıntıları elde edilememiştir. Eski misterler arasında en tanınmış olanları ise, Adonis, Attis, Dionysos, Mısır, Hint, Eleusis, Mitra, Örfe misterleridir.

Burada konumuza esas olan Mısır Misterlerinden de birkaç kelime ile söz etmemiz gerekir

MISIR MİSTERLERİ: Eski Mısır'ın ezoterik ekollerinde geliştirilerek uygulanmış olan gizemsel öğreti sistemleri aynı çevrenin ezoretik öğretileri oldukları için, Mısır Misterleri ile Hermetizmin gerek kapsamları, gerekse sistemleri arasında birçok benzerlikler vardır. Ancak Hermetizmin pek derin, zorlu ve gizli bir çalışması olmasına karşın, Mısır Misterleri uygulandıkları antik çağlarda biraz daha basit ve biraz daha kolay olarak nitelenebilir. Hermetizmde bir amaç olarak aranan şey öncelikle bilimsel gerçektir. Mısır Misterlerinde ise bilimlerin öğretilmesi yoluyla gizemli, nitelikli bir gerçeğe yönelmek benimsenmiştir. Mısır Misterlerinin asıl kaynağının doğuda olduğu, özellikle Hint Misterlerinden yararlanarak ve esinlenerek geliştirilmiş bulunduğu açıkça bellidir. Bu Misterlerin tümünün en önemli öğesi olan İsis - Osiris - Horus üçlemesi Hint Misterlerindeki Brahma - Vişnu - Şiva üçlemesinin tam karşılığı ve tıpatıp benzeridir. Bu misterler uygulandıkları çağlarda tüm rahiplere ve firavunlara öğretilmiştir. Memfis ve Teb kentleri bu misterlerin öğretim merkezleri olmuştur.

Mısır Misterleri, kendi içlerinde üç türe ayrılırlar. İsis Misterleri, Serapis Misterleri, Osiris Misterleri. Bunlardan İsis Misterleri Hermetizm ile en yakın benzerlikleri gösteren türdür. Hermes ve Hermetizm ile İsis Misterleri arasındaki benzeşme ve Osiris'in ölüm ve baka (varoluş) felsefesinin incelenmesi başlı başına bir konu teşkil edeceği için bu yazının kapsamı dışında tutulmuştur.

Serapis Misterleri olarak anılan tür hakkında çağımıza gelinceye kadar pek önemli bir şey öğrenilememiştir. Osiris Misterleri olarak anılan üçüncü tür ise daha sonra eski Yunan Uygarlıklarında görülmüş olan Dionysos Misterleri ile Eleusis Misterlerinin temel esinlenme kaynağını oluşturmuştur.


İsis Misterleri: Bu misterler, doğanın güçlerinin değişiminin ve kendini yenilemesinin öğretimini temel konu olarak alır. Öğretim aşamaları bakımından yedi dereceye ayrılmıştır. Bu derecelerin isimleri ve özet olarak kapsamları şöyledir.
Pastofor: Doğal ve Fiziksel Bilimler
Neotor: Geometri ve Mimari Bilgiler
Melanofor: Osiris Misterleri ve hiyeroglif bilgisi
Kistofor: Sosyal Bilimler ve Hukuk
Balahat: Kimya
Astronom: Astronomi ve Matematik
Profeta: Felsefe
Osiris Misterleri: Bu Misterlerin temel konusu, Osiris efsanesine dayanır. Bu efsane, diğer birçok eski Misterlerde olduğu gibi kötünün iyiyi öldürmesini ve iyinin yeniden yaşama kavuşmasını işler. Burada Osiris, İyi ve Güzel olanın; kardeşi Typhon ise kötü ve çirkin olanın temsilcisidirler. Böylelikle Osiris Misterleri, ölümden sonraki Yaşam - Ruhun Ölümsüzlüğü ve Yeniden Doğuş kavramlarının tümünü ilkel bir biçimde işler. Bunun yanı sıra iyilik ve kötülük arasındaki diyalektik çelişkiyi de ortaya koyar.

Aslında çok geniş ve kapsamlı olan mitolojilik Mısır gezimizin sonuna geldik; umarım sıkılmadınız? Gezimizi gene Talat Sait Halman'ın dizeleri ile noktalıyorum.

Nil 'in taştığını görenler ürperir,
Tarlalar gülümser boydan boya,
Nehir kıyıları berekete kavuşur
Gökten Dökülür Tanrı armağanları,
Yüzü güler bütün insanların
Tanrıların yüreği şenlenir. [7]

Beyazdut
22-10-10, 23:10
Horos'un Gözü

Horus’un gözü eski Mısır tasvirlerinde ilâh Horus’un “Ay gözü” de denilen sol gözüne verilen addır. Horos’un gözünün eski Mısır tradisyonunda başlıca iki anlamda kullanıldığı belirtilir:

Horus’un gözü, manevi anlamıyla, vicdanın gözünden hiçbir şeyin kaçmayacağını, insanın iç âlemindeki her niyetini ve yaşamdaki her davranışını gözden kaçırmayan bu merhametsiz yargıcın keskin bakışını sembolize eder. Bu vicdanın 24 saat kapanmadan açık kalan gözüdür. Bu yüzden Güneş ve Ay, Horus’un gözleri olarak ifade edilir. Çünkü Güneş ve Ay’ın her ikisi nöbetleşe, gece ve gündüz insanın üzerinden eksik olmaz, Horus’un 24 saat açık kalan gözleri gibi.(Bu nedenle Horus’un gözü güneşle temsil edilen Ra’nın gözü olarak da ifade edilir.)Bu, vicdanın karşıtı olan nefsaniyetin hiç işine gelmez; nefsaniyeti ve kötülüğü temsil eden Seth de bu yüzden bu gözü çıkarmaya çalışmıştır. Eski Mısır mitolojisine göre, Horus sonunda bu gözünü babası Osiris’e vermiş ya da Osiris’in kullanımına bırakmıştır.

Horus’un gözü, biçimsel anlamıyla, Tanrı’nın “bir”liğini (tekliğini) matematiksel olarak gösteren bir semboldür. Bu anlam şöyle açıklanır: Bir bütün ikiye bölündüğünde 1/2 elde edilir. Bu da ikiye bölündüğü takdirde 1/4 elde edilir. İşleme bu şekilde hep ikiye bölme ile devam edilirse sırasıyla, 1/8, 1/16, 1/32 ve 1/64 elde edilir. Bunların tümü toplandığında ise 63/64 bulunur. Buradan şu sonuç çıkar: Bir bütün, sürekli olarak ikiye bölünmeye devam edilirse, toplam değerde, sonsuzluk hariç, hiçbir zaman bire, birliğe ulaşılamaz; yalnızca Mutlak (Allah) bir’dir. Horus’un gözü “glifler” denilen parçalardan oluşur ki, bu altı parça, sırasıyla, 1/2, 1/4, 1/8, 1/16, 1/32, 1/64’ü ifade eder.

Beyazdut
22-10-10, 23:11
II.Ramses

II. Ramses, (d. milattan önce. 1302 – ö. milattan önce. 1212). Eski Mısır'da, 19. Hanedan firavunlarından biridir.

16 yaşındayken babası I. Seti, Ramses'i veliahdı olarak seçmiştir. 20'li yaşlarının başında tahta geçen Ramses Mısır'ı milattan önce. 1279'dan milattan önce. 1213'e kadar, tam altmış altı yıl yönetmiştir. 99 yaşına kadar yaşadığı söylenmektedir ancak 90 ya da 92 yaşında öldüğü tahmin edilmektedir. II. Ramses'in Yahudilerin Mısır'dan İsrail'e göç etmelerine sebep olduğu düşünülmektedir. Kadeş Savaşı'nda ise tanrı Amon'un ilahi gücü ile Hititlerin 43.500 kişilik ordusuna karşı başarı kazandığı söylenir.

Hayatı

II. Ramses 19. hanedanın 3. firavunudur. I. Seti ve Kraliçe Tuya'nın ikinci oğludur.

Ramses'in en çok tanınan ve hatırlanan eşi Kraliçe Nefertari olmuştur. Truvalı Helen'den bile daha güzel olduğu söylenmektedir. Nefertari dışında Büyük Kral Eşi ünvanına sahip olan diğer eşler sırasıyla İsetnofret (Güzel İset); anneleri Nefertari ve İsetnofret'in yerine geçen Ramses'in kızları Bintanath, Meritamen; Nebettawy, Henutmire, Maathorneferure ve Mat-Hor adında bir Hitit prensesidir.

II. Ramses'in 20 kız ve 20 oğlu olduğu düşünülmektedir. Ancak Ramses, Krallık Çocukları olarak bilinen bir kurum kurmuştur ve burada 110'a yakın çocuğu olduğu tahmin edilmektedir. Bu çocuklar arasında, evlendiği iki kızı Bintanath ve Meritamen, kralın ilk oğlu Amun-her-khepeshef, ikinci oğlu Kha-em-waset, Sethkaneth ve kraldan sonra onun yerine geçen 13. oğlu Merenptah bulunmaktadır.

Ramses krallığının ikinci yılı sırasında Mısır'ın Akdeniz kıyılarına saldıran Shardana deniz korsanlarını başarıyla bozguna uğratmıştır. Shardana korsanlarının Türkiye'nin güney Ege kıyılarında bulunan İonya Krallığı'ndan geldikleri düşünülmektedir. Ramses daha sonra bu korsanları Kadeş Savaşı sırasında ordusunda paralı asker olarak kullanmıştır.

Ramses'in hayatında Kadeş Savaşı gibi birçok önemli olayla beraber yaptığı şehir ve tapınaklar da çok önemli bir yer tutmaktadır. Kurduğu Per-Ramses şehri ülkenin yeni başkenti olmuştur. Yaptığı en önemli tapınak ise Kraliçe Nefertari'ye adadığı Ebu Simbel'deki dağın içine oyulmuş büyük tapınaktır

Büyük Ramses'in Savaşları

Kadeş Savaşı

Kadeş Savaşı Hitit kralı II. Muvatalli ve Mısır firavunu II. Ramses önderliğinde, Hitit ordusu ve Mısır ordusu arasında gerçekleşmiştir. milattan önce. 1274'te yapılan savaş, eski zamanlarda en çok atlı savaş arabası kullanılan savaş olarak bilinmektedir. Savaşın çıkma nedeni o zamanki Suriye sınırlarında bulunan Amurru ve Amka gibi içinde ticaret yollarını bulunduran toprakları ele geçirmektir.

Hitit ordusunun 17.000 asker, 3.000 atlı savaş arabasına ve imparator 2. Muvattalis'in kardeşi 3. Hattuşilin kurduğu koalisyon ordusuna karşılık Mısır ordusunun 20.000 askeri ve 2.000 atlı savaş arabası vardı. Mısır ordusu dört tanrının ismini almış dört kumandadan oluşuyordu : Amon, Ptah, Ra, Seth. Firavun II. Ramses en ön bölük olan Amon kıt'asını yönetmekteydi.

Hitit casuslarının Mısır ordusunun içine sızdığı, Mısır ordusunun savaşı kaybettiği söylenmekle birlikte, II. Ramses Kadeş Savaşı'nı tapınaklarına ve şehirlere kazandığı bir zafer olarak betimletmiştir.

Anlaşmazlıklar II. Ramses'in krallığının 21. yılında III. Hattuşili ile imzaladığı Kadeş Anlaşması ile sonuçlanmıştır. Kadeş Anlaşması kil üzerine Hitit dilinde yazılmış bir örneği İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde bulunmaktadır.

Ramses'in yapıtları

Diğer birçok firavunun yapılarının tersine II. Ramses'in inşa ettirmiş olduğu birçok yapı ve tapınak günümüze kadar başarıyla korunmuştur. Bunlara örnek olarak Ebu Simbel tapınağı ve eski Per-Ramses şehrinde yer alan Ramesseum tapınağı örnek verilebilir. Per-Ramses demek Ramses'in kenti demektir. Per-Ramses'in eski adı Avaris'tir. Ve Avaris'in uğursuz olduğu söylenir. Çünkü daha önce Hiksoslar yani yabancılar orada yaşayıp halka zarar vermiştir. Ramses'in bir tanrı olduğu da söylenmektedir

Beyazdut
22-10-10, 23:12
İnşa Teknolojisi

http://farm3.static.flickr.com/2015/2409729127_aa987d27c4.jpg?v=0

Sırlarla Dolu İnşa Teknolojisi

Antik Mısır'da inşa edilen ve günümüzde hala büyük bir hayranlıkla izlenen en önemli eserler gizemli piramitlerdir. Bu piramitlerin en ihtişamlısı olan "Büyük Piramit" şimdiye kadar dünya üzerinde inşa edilmiş en büyük taş yapı olarak kabul edilir. Bu piramitin nasıl inşa edildiği konusunda Herodot zamanından itibaren birçok tarihçi ve arkeolog, çeşitli teoriler ortaya atmıştır. Kimileri bu piramitin yapımı sırasında kölelerin çalıştırıldığını ve rampa tekniğinden basamaklı piramite kadar birçok yöntemin kullanıldığını savunmuştur. Bu yöntemlerin karşımıza çıkan manzarası şöyledir:

-Bu piramidi kölelerin inşa etmiş olma ihtimali durumunda, çalışan köle sayısının 240.000 gibi olağanüstü bir rakam olması gerekirdi.

-Eğer inşa tekniği olarak rampa yöntemi kullanılmış olsaydı, piramitin yapımı bittikten sonra bu rampanın yıkılması için yaklaşık 8 yıl gerekirdi. Mısır bilimcisi Garde-Hansen'e göre bu, oldukça saçma bir teoriydi. Çünkü bu rampanın yıkılmasından sonra geride kalan dev moloz artıklarını bir yerlerde görmemiz gerekirdi. Ama böyle bir delile hiçbir yerde rastlanmamıştır.44

Garde-Hansen, diğer teorisyenlerin önemsemediği bazı yönleri ele almış ve şunları söylemiştir:

Piramidi ziyaret ettiğinizde şaşırtıcı görüntüleri gözünüzün önüne getirmeye çalışın: 5000 yıl önceki taş ocağı işçisi, günde, piramitlerin inşasında kullanılan 330 taş blok üretiyor. Suyun bastırdığı mevsimde, günde 4000 blok Nil nehrinin üzerinde taşınıyor ve Giza platosuna gelindiğinde bu taşlar platodan yukarıya taşınarak, piramidin inşa edileceği bölgeye ulaştırılıyor. Eğer bu şartlar altında taşıma işlemi gerçekleşiyor olsaydı, dakikada 6.67 blok taşınması gerekirdi. Bu sonuç, sunulan teorinin geçersizliği için yeterli bir rakamdır.45

-Tüm bunların yanında, piramidin bir yüzeyinin alanının yaklaşık olarak 2.5 hektar olduğu düşünülürse, her bir yüzeyin yaklaşık olarak 115.000 kaplama taşıyla kaplanmış olması gerekir. Bu taşlar da öylesine itinayla yerleştirilmiştir ki, taşlar arasında bırakılan mesafe bir kağıdın geçmesine olanak vermeyecek derecede dardır.46

Tüm bunlar piramitlerin yapımlarıyla ilgili sırların günümüz bilim ve teknolojisiyle dahi çözülemediğini gösteren bilgilerden bazılarıdır.

44. Moustafa Gadalla, sf.115
45. Moustafa Gadalla, sf.116

Beyazdut
22-10-10, 23:13
İsis (Aset)

http://i147.photobucket.com/albums/r320/moonpoppy/Angelic%20realms/IsisGold.jpg

İsis (Isis, Aset)

"She was the daughter of Geb and Nut, and is considered to be one of the most famous goddesses ever, being the goddess of motherhood and fertility. She was Osiris’ wife, and was the twin sister of Nephthys. She is depicted with a throne on her head, and had been honored as an incredible sorceress, and her powers were used to accomplish such things as discovering Ra’s secret name. "

İsis; Osiris, Nephthys ve Set'in kardeşidir, Nut ve Geb'in kızları ve çocuk Horus'un annesidir. Osiris'in aynı zamanda kocasıdır. Bazı kaynaklara göre Anubis de, İsis ile Osiris'in oğludur.

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/8/82/Cleopatra_Isis_Louvre_E27113.jpg/339px-Cleopatra_Isis_Louvre_E27113.jpg

İsi, Bir çift boynuzun arasında güneş diski bulunan akbaba şeklinde bir şapka giymiş kadın olarak gösterilir. Çok seyrek olarak, bir çift koç boynuzu ya da Ma'at tüyü ile beraber Güney ve Kuzey çift tacını giyer. İsis, bir tanrıça olarak değil; ama kadın olarak ise sıradan saç biçimiyle gösterilir, ancak her zaman alnında bir yılan figürü bulunurdu.

Osiris'in karısı olarak ise; İsis, yeryüzü krallığı boyunca kocasına yardımcı olmuştur. Piramit yazıtlarında, İsis'in, kocasını ölümünü önceden gördüğünü göstermektedir. Onun ölümünün arkasından, İsis, kocasının yeraltı dünyasında huzur içinde yatması ve uygun şekilde gömülmesi için gövdesini yorulmaksızın aramıştır. Büyüleri sayesinde, Osiris'i hayata geri döndürmüş, kendini ondan erkek çocukları Horus'a hamile bıraktırmıştır.

İsis, tanrılar ile insanoğlu arasında hayâti bir bağlantıdır. Firavun, yaşayan Horus olarak, onun oğlu kabul edilirdi. Piramit yazıtlarında, İsis'in kutsal memelerinden emzirilen olarak gösterilmiştir. İsis'i genç Horus'u kucağında gösteren çok sayıda heykel ve resim vardır. Sıklıkla, ana kraliçenin resmi ve o anki firavun aynı yerde resmedilmiştir. İsis, Horus'u çocukluğu boyunca onu öldürmek isteyen amcası Seth'ten korumuştur. Onun bir gün büyüyüp babasının intikamı alması onun hayatındaki boşluğu doldurmuştur.

Ölüler kitabında, hayat verici ve ölümün gıdası olarak gösterilmiştir. Ölümün yargıçlarından biri olarak da düşünülebilir. Ona atfedilen bir başka rol ise, Horus'un dört oğlundan biri olan İmsety'nin koruyuculuğudur.

İsis, büyük bir büyücü ve büyü yeteneklerinin kullanması ile meşhurdur. Örneğin, ilk kobrayı, onun zehirli ısırığını kullanarak Ra'ya gizli ismini itiraf ettirmek için yaratmıştır.

Mısır tarihinin başından sonuna kadar, İsis, Mısır'ın en büyük tanrıçası olmuştur. Yararlı bir tanrıçadır ve sevgisi tüm yaşayan canlıları kapsayan bir annedir.

Ona tapınma Mısır'ın sınırlarının çok ötesinde İngiltere'ye bile yayılmıştır. Klasik yazarların eserleri, O'nu Persephone, Tethys, Athene, Osiris'i ise Hades, Dionysos ve diğer yabancı tanrılar ile eşleştirmiştir.

Aslında, erken Hıristiyanlık, O'nun bazı özelliklerini Bakire Meryem'e atfetmiştir. Şefkatli ve koruyucu anne olarak, onun kültüne yakın olan doğu insanlarına İsis çekici gelmiştir. Hiç kuşkusuz, birçok Madonna ve çocuk ikonaları, çocuğu Horus'u emziren İsis görüntülerini çağrıştırır.

http://www.thinkcows.com/wp-content/uploads/2008/07/isis1.jpg

İsis’in Eski Mısırca’daki adları Ast ve Esi’dir. İsis eski Yunanlılar’ın koyduğu bir addır. Hiyeroglif yazıdaki As-t ideogramı aynı zamanda, taht sözcüğünde kullanılan ilk ideogramdır. Bir başka deyişle, İsis’in adının ideogramı; tahttır. İsis ve Osiris, Geb ve Nut’tan doğan dört ilahtan ikisidir. Diğerleri, İsis’e yardımcı kız kardeş Nephtys ve kötü kardeş Seth’tir. Kimi zaman başı üzerinde yer alan bir yıldız ve beyaz tacıyla, kimi zaman da kucağında çocuğunu emzirir, süt verir halde tasvir edilen ve Mısır metinlerinde Sirius gibi “vericilik” özelliğiyle nitelenen İsis, aynı zamanda Osiris’in beden parçalarını bir araya getirmeye çalışan bir ilâhedir. Şefkatli bir anne gibi verici olan İsis’in diğer belirgin özellikleri sorumluluk taşıması, vazifesine bağlı olması ve sadık kalmasıdır (Osiris’e sadakati). O’ndan ilâhî anne ve sihirlerin efendisi olarak da söz edilir. Rüzgârlara, yağmurlara, ırmaklara, gemilere hükmeden, tüm suların da hükmedicisi olan İsis’tir. Yıldızı Sothis, yani Sirius-A’dır. Mısır Ölüler Kitabı’na göre, ölüm olayı ile bedenini terk eden varlıklardan tekamül düzeyi ileri olanlardan bazıları İsis’in kudretinden yararlanır, ışığa dönüşür, ilahlarla özdeşleşir ve Sirius’un “yüce kapısı”na ulaşabilirler. Şahin biçiminde resmedilen oğlu Horus ise, içteki vicdan sesinin ilâhıdır. İsis’e çeşitli tasvirlerde en sık eşlik eden semboller inek, boynuzlar, küre, testi, hilal, yunus, emzirilen çocuk ya da süt verme, gemi ya da kayık, orak, kulplu haç ya da ankh ve bu ankh sembolüne benzeyen, “İsis’in düğümü” denilen semboldür.

Beyazdut
22-10-10, 23:14
İskenderiye

http://www.mlahanas.de/Greeks/LX/PharosMartinHeemskerck.jpg

İskenderiye

2000 yılı aşkın suredir,deniz ticaretinde sadece Mısır diil,Guney asya ve uzak dogu ile akdeniz ve bati dunyasinin odaklandigi bir liman kenti olan iskenderiye,M.O 332 de Buuyk iskender in buyrugu ile kurulmustu.Mimar Deinoktares'in izgara planli kent projesini hazirladiginda burasi yoksul bir balikci koyu idi.iskenderin olumunden sonra Ptolemaios Krallari,Kentin kurulusunu ve gelismesini surdurerek limani Heptastadion sosesi ile Pharos adasina bagladilar.Burada hellen kultur ve sanatinin mimari yapilari ve kurumlari olan Tiyatro,Agora ve Gymnasium'un yani sira unlu Serapeium ve Poseidon tapinaklari,İskenderiye Kutuphanesi,Felsefe okulu ve liman Tesisleriyle Hellenistik dunyanin en onemli Ticaret,edebiyat,Kultur ve sanat merkezi haline geldi.

M.O30'da Roma egemenligine gecen İskenderiye,Mısır eyaletinin merkezi oldu.İmparator Augustus'un Mısır i Kisisel mulku ilan etmesi ile İskenderiye,Mısır ve Afrika urunlerinin ihrac edildigi ve Depolandigi ayricalikli bir statuye baglandi.Bizans zamanindaki Hiristiyan Monofizit ve Kipti Patrikliginin merkezi olan kent 7.yy da Musluman Araplar tarafindan isgal edildi.Bu sirada tahrip edilen Kent sonralari Araplar'in onemli Ticaret limani ve deniz ussu haline donusturuldu.Ortacag boyunca latin Cumhuriyetlerinden Venedik,Cenova ve Pizali deniz tacirlerinin,Dogu akdenizde baharat ve Hint Ticaretini ustlendikleri en onemli liman oldu.1517'de Mısırla birlikte Osmanli egemenligine giren kent 1798'de Napoleon'un komutasindaki Fransiz Kuvvetleri tarafindan isgal edildi.Kent bu isgalden buyuk zarar gordu ve nufusu 7000'e dustu.1801'de ingiliz ve Turkler tarafindan geri alindi.Kavalali Mehmet Ali Pasa zamaninda buyuk imar faliyetleri baslatildi.Kenti Koruyan surlar yeniden insa edildi ve onarildi.1819'da Mahmudiye Kanali acildi.Tophane Tersane ve Res El-Din Sarayi insa edildi.XiX.yy'da Buyuk onem kazanan iskenderiye,Mısır'i elde etmek isteyen İngilizler tarafindan 11 Temmuz 1882'de topa tutuldu ve yagmalandi.Ardindan isgal edildi.Birinci Dunya Savasi sonunda Osmanli egemenliginden cikan kent;ingizlilerin deniz ussune donusturuldu.

1922'de Tam bagimsiz olan Mısır'in en buyuk 2.kenti olan İskenderiye'nin,liman tesislerinde,antrepolarinda yogun deniz ticareti yasanir.Kistak Kesiminde eski Dogu limaninin guneyinde ise modern yerlesim bulunur.Bircok cami,saray,anit,park ve bahceleriyle canli ve renkli bir kent olan İslenderiye,petrol,dokuma gida,otomativ sanayi,gelismis ticari yasami,Kahire,Port Said'e bagli yollari ile Kahire'den son en gelismis kenttir.

Mısırin son Kralicesi Kleopatranin sarayida İskenderiyede bulunmaktadir.Daha Cok yeni olarak İskenderiye Korfezinde Yapilan su alti arastirmalari sonucunda bu sarayin kalintilari su yuzune cikarilmistir.

Beyazdut
22-10-10, 23:15
İskenderiye Feneri

http://www.affordablehousinginstitute.org/blogs/us/7lighthouse.gif

İskenderiye Feneri

(Lighthouse of Alexandria)

Fenerin toplam yüksekliği 117 metreydi ve bu yükseklik günümüzdeki 40 katlı binalara eşittir. Ortadan geçen şafta yakılan ateşin yakıtı konuluyordu. En tepede tunçtan yapılmış gizemli ayna duruyordu. İlk yapımında fenerin damında veya tepesinde Tanrı Poseidon'un bir heykeli vardı.

"Denizin tanrıları adına..." (Cnidianlı Sostratus)

Şimdi mimari bir harikadan söz edeceğiz; İskenderiye Feneri, her fener gibi denizcilerin limana güvenle dönmeleri için yapılmıştı. Çağında dünyanın en uzun yapısı olarak biliniyordu. Ama Fener'in gizemli yönü olan ünlü "Ayna" bilimcileri daha çok ilgilendirmektedir. Fenerin ışığını yansıtan aynanın 50 kilometre (35 deniz mili) uzaklıktan görüldüğünü kaynaklar yazmaktadır.

İskenderiye Feneri, antik çağın yedi harikası içinde günlük yaşam için kullanılan tek eserdir. Ayrıca yedi harikanın ve gelmiş geçmiş deniz fenerlerinin en yüksek olanı da bu fenerdir.

Yeri; Şimdiki İskenderiye kentinin önünde bulunan Pharos Adası (Faros Adası)'nda. Türkçe'ye Fransızca'dan geçmiş olan far (mesela otomobil farı) kökü bu adanın adıdır.

Tarihi; Büyük İskender'in ölümünden sonra kumandanlarından Ptolemy Soter, Mısır'ı bir dönem yönetti ve İskenderiye'nin kuruluşuna tanık oldu. Kentin kıyısını Pharos Adası yani Firavun Adası kapatıyordu. Kıyıda ve liman girişinde su altı çok tehlikeli olduğundan bir fenerin yapılması gerekliydi. . inşası milattan önce 285-246 yılları arasında süren Fenerin Tasarım ve ilk çalışmalar Ptolemy Soter'e aittir ama fener, oğlu Ptolemy Philadelphus tarafından bitirilmiştir. Euclid'in çağdaşı olan mimar Knidos'lu Sostratus, fenerin ayrıntılı hesaplarını vermektedir. Fener, koruyucu tanrılara, Ptolemy Soter'e ve karısı Berenice'ye adanmıştı. Limanın girişini belirtiyordu. İçinde geceleri ateş yakılıyor, gündüzleri ise güneş ışığı bir ayna yardımıyla yansıtılıyordu. Fener, Eski Yunan ve Roma paralarında gösterilmektedir. Araplar Mısır'ı ele geçirince İskenderiye'yi ve iklimini çok beğendiler ve fener yanmaya devam etti. Ama başkent Kahire'ye taşınınca fenerin bakımı ihmal edildi ve kazayla dev ayna kırılınca da bir daha yenisi yapılamadı. MÖ 956'daki depremde fener zarar gördü ama yıkılmadı. Fakat 1303 ve 1223'te Memlük Sultanı Kayıtbay İskenderiye'nin savunulması için bir kale yaptırmaya karar vererek (Kayıtbay Kalesi), yıkık fenerin tüm taşlarının ve mermerlerinin kalenin yapımında kullanılması emrini verdi.

Tanımlama; Yok olan altı harikadan en sonuncusu İskenderiye Feneri'dir. Bugün yeri tam olarak bilinmiyor. Strabo'ya ve Romalı tarihçi Küçük Pliny'e göre, kulenin dışı tamamıyla beyaz mermerle kaplıydı. Gizemli aynaların yansıttığı ışığın onlarca kilometre uzaktan görüldüğünü yine bu tarihçiler yazıyor. Bazı efsanelerde aynanın yansıttığı güneş ışınıyla düşman gemilerinin yakıldığı da yazmaktadır. 1166'da Arap gezgini Ebu Haccac el-Endülüsî feneri gezdi ve uzun uzun tanımladı. Modern uzmanlar, bu kaynaklardan yola çıkarak, fenerin üç katlı olduğunu söylüyor. En alt kat 55.9 metre yükseklikte ve kare şeklindeydi. Ortası yukarıya doğru giden rampası olan bir silindir şeklindeydi veya şaft vardı. Karenin üstünde 18.30 metre eninde 27.45 metre yüksekliğinde sekizgen bir kule, onun üstünde de 7.30 metre yüksekliğindeki üçüncü kat bulunuyordu. Fenerin toplam yüksekliği 117 metreydi ve bu yükseklik günümüzdeki 40 katlı binalara eşittir. Ortadan geçen şafta yakılan ateşin yakıtı konuluyordu. En tepede gizemli ayna duruyordu ve üzerinde alevin bulunduğu bir odası vardı. İlk yapımında fenerin damında veya tepesinde Tanrı Poseidon'un bir heykeli vardı. İskenderiye Feneri, sonraki yüzyıllarda yapılan birçok fenere mimari örnek teşkil etmiştir. . Yıkılmadan önce yapılan resimleri, dünyadaki deniz fenerlerine yüzlerce yıldan beri örnek olmuştur. Bulunduğu adanın Pharos sözcüğü, Fransızca, İtalyanca ve İspanyolca'da "Fener" yerine kullanılmaktadır. Fenerin en büyük gizemi olan ayna hakkında hiçbir bilgi bulunmuyor. Bu kadar büyük bir aynayı kimin, nasıl yapabildiğini ve hangi tekniğin kullanıldığını hala bilmiyoruz.

Beyazdut
22-10-10, 23:17
Kadeş Savaşı ve Kadeş Antlaşması

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/bttleofkadesh.jpg

Kadeş Savaşı ve Kadeş Antlaşması

Kadeş Savaşı

Kadeş Savaşı, Hititler ile Mısır arasında yapılan, tarihteki en fazla savaş arabasının kullanıldığı söylenen savaştır.[1] Mîlâttan önce 1296 yılında, bugünkü Humus yakınlarında harâbeleri bulunan antik kent Kadeş önünde cereyan etmiştir.[2]

Sebepleri

M.Ö. 1274 yılında yapılan savaşın nedeni savaşın çıkış nedeni bugünkü Suriye sınırları içinde kalan Amurru ve Amka toprakları gibi büyük ticaret yollarını ele geçirmektir.[1] Suriye, ilkçağ tarihinde askerlik ve ticâret bakımından çok önemli bir ülkeydi. Hitit Kralı Muvattaliş'in [Mutavalli, Mutavallis], Şuppiluliuma'nın siyâsetini devam ettirerek Suriye'den vazgeçmemesi, Mısır Firavunu İkinci Ramses'in Suriye'ye hâkim olma isteği, savaşın başlamasına sebep oldu.[2]

II. Ramses tahta geçince, genel olarak mimârî yönden ülkesini güzelleştirdi. Ancak hükümdarlığının beşinci yılında tek tanrılı Mısır dininin kurucusu Akhenaton'un dul eşi Nefertiti'yle evlenmesi için gönderdiği bir Hitit prensi yolda tuzağa düşürülüp öldürülünce; Hitit Kralı Mutavallis, Mısır'a savaş açtı. Savaş Kadeş Kalesi önlerinde yapıldı. Savaşın nedeni, M.Ö. 13. yüzyıl başlarında Mısır ve Hitit devletlerinin birbirine eşit kuvvetler haline gelmesi ve bu iki büyük devletin ekonomik çıkarlarının Kuzey Suriye toprakları üzerinde birleşmesidir.[3]

Savaşta Hititler mi Yoksa Mısırlılar mı Daha Üstündü?

Bu konuda da çeşitli tezler ileri sürülebilir. Çoğu çıkarsamalar yine tapınaklarda yer alan yazı ve resimlerden geliyor. Buna karşılık bugün elimizde iki önemli bulgu var Hititlerin savaş gücü ve tekniğiyle ilgili. Bunlardan ilki Hitit başkenti Hattuşa'daki kazılar sırasında bulunmuş olan yaklaşık bin satır uzunluğundaki bir metni içeren bir tablet. Hititçe yazılmış olan tablette at yetiştiriciliği ve binicilik kuralları anlatılıyor. Bu metin, Hititlerin bu konuyu hangi uzmanlık düzeyine getirdiklerini ortaya koyuyor. Gerçi metnin yazarı Kikkuli adında bir Hurri ve Mitanni ülkesinden getirtilmiş ama Hititler ondan aldıkları eğitimle işi bir sanata dönüştürmüşler.
Hititlerin savaş gücünü gösteren ikinci kanıt savaş arabaları. Hitit savaş arabası o zamana kadar kullanılan 4 tekerlekli savaş arabalarından farklı olarak 6 tekerlekliydi. Tekerlekler de, diğer ülkelerin savaş arabalarında kullanılan tek parça tahtadan yapılmış tekerleklerden değildi. Bugünkü tekerleklere benzeyen çubuklarla desteklenmiş tekerlekler kullanılıyordu. Dolayısıyla savaş arabaları çok daha hafif ve hareket yeteneği yüksek olabiliyordu. Arabanın benzerlerine göre hafif olması her savaş arabasında iki yerine üç askerin yer almasına olanak sağlıyordu. Askerlerden birisi arabayı sürüyor, ikincisi arabadaki diğer iki kişiyi koruyacak biçimde kalkan kullanıyor, üçüncüsü ise ok ve mızrak atıyordu.

Kadeş savaşında Mısır ve Hitit ordularının sayıları hakkında çeşitli iddialar var. Mısırlılar, savaştaki fedakarlık ve kahramanlıklarını abartmak için rakibi fazla sayıda göstermek ihtiyacı duymuşlar. Bugün kabul edilen genel görüşe göre Hititler bu savaşa 17,000 piyade ve 4,500 savaş arabasıyla katılmışlar. Her savaş arabasında 3 asker olduğuna göre 13,500 de arabalı asker demektir. Buna göre Hititlerin toplam savaşçı sayısı 30,000 dolayında bir sayıyı göstermektedir. Buna karşılık Mısırlıların 20,000 dolayında olduğu sanılmaktadır. Bu sayılar kesin değil. Buna karşın Kadeş savaşında Hititlerin Mısırlılara karşı sayısal üstünlüğü olduğu biliniyor. Bu da Hititlerin savaş gücünü ve üstünlüğünü gösteren üçüncü kanıt. [4]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/kadesh3.gif

Savaşa Giden Yol

O zamana kadar bilinen dünyanın en büyük iki imparatorluğu olan Hititlerle Mısırlılar niçin savaşa girdiler? Bu soruyu yanıtlamak için biraz geriye gidelim.

Tek tanrıya inandığı için sapkın firavun diye adlandırılan firavun Akhenaton'un ölümünden sonra yerine büyük oğlu Smenkare geçiyor. Smenkare'nin ölümle sonuçlanan kısa süren firavunluğu sonrasında Mısır tahtına Tutankamon geçer. Tahta geçtiğinde Tutankamon henüz çocuk yaştadır ve üvey kız kardeşi Ankesenamon ile evlendirilir. Tutankamon 18 yaşındayken, sonradan mumyası üzerinde yapılan röntgen incelemeleriyle anlaşıldığı üzere, kafatasına aldığı bir darbeyle öldürülmüştür. Bugün, cinayetin Baş rahip Eje tarafından işlendiği kabul ediliyor.

Buraya kadarki öykü konumuzu çok yakından ilgilendirmiyor. Yalnızca altyapıyı verebilmek için değindim. Konumuzu asıl ilgilendiren bölüm dul kalan kraliçe Ankesenamon'un başına gelenler ve bunların Hititlerle ve Kadeş savaşıyla ilgisi.

Baş rahip Eje, firavun Tutankamon'u öldürdükten sonra firavun olmak ister. Bunun en kestirme yolu kraliçe Ankesenamon ile evlenip tahta geçmektir. Ankesenamon, kocasını, Eje'nin öldürdüğünü bildiği için mi, yoksa Eje kendisinden çok yaşlı olduğu için mi bilinmez; onunla asla evlenmek istemiyor. Ama Eje, bu konuda kararlıdır. Ankesenamon'un bulabildiği tek çözüm adını ve ününü duyduğu Hitit kralı Suppiluliuma'dan yardım istemektir.

Suppiluliuma'nın oğlu II. Murşiliş'in yazdığına göre bu yardım isteği şöyle çıkıyor ortaya:

"Mısırlılar, Amka zaferini duyunca korktular. Üstelik firavunları da ölmüş olduğu için, Mısır'ın dul kraliçesi, babama bir elçi ile şu mektubu yolladı: Kocam öldü. Benim oğlum yok. Duyduğuma göre sende oğul çokmuş. Eğer bana oğullarından birisini verirsen onu koca yapacağım. Tebamdan birisini kocam yapmayı asla istemiyorum. Ona koca olarak saygı duyamam."

II. Murşiliş, şöyle devam ediyor:
“Babam, bunu duyunca inanamadı. Hatti'nin büyüklerini toplayıp danıştı."
Sonunda Suppiluliuma, danışmanı Hattuşa-ziti'yi Mısır'a elçi olarak gönderip durumu tam olarak anlamayı kararlaştırdı. Hattuşa-ziti, Mısır'da gerekli araştırmaları yaparken Suppiluliuma bir yandan da Karkamış'ı ele geçirir ve inanılmaz büyüklükte bir savaş ganimeti elde eder. Bu, onun Ortadoğu'daki ününü iyiden iyiye arttırmış olmalı. Bir süre sonra Hattuşa-ziti,
Ankesenamon'un ikinci mektubuyla döner. Mektupta Suppiluliuma'ya hitaben şunlar yazılıdır:

"Niçin bana inanmıyorsun? Niçin alay edildiğini sanıyorsun? Ben başkasına değil yalnızca sana yazdım. Bir çok oğlun olduğu söyleniyor. Oğullarından birini bana verirsen o, hem bana koca hem de Mısır'a kral olacak."

II. Murşiliş, devam ediyor anılarına:
“Babam, iyi yürekli olduğu için kadının sözünü dinledi ve göndereceği oğlunu seçti.”

Suppiluliuma, Mısır firavunluk soyunun Hititlere geçeceği hayalini kurarak oğlu Zannanza'yı küçük bir askeri birlikle Mısır'a yollar. Hitit tabletlerinden anlaşılacağı üzere, prens Zannanza'nın sınırı geçtikten bir süre sonra öldürüldüğü haberi gelir Hitit ülkesine. Firavun olmak için gün sayan Eje, Ankesenamon'un bu girişimini öğrenmiş ve Mısır orduları başkomutanı Horemheb aracılığıyla yolladığı orduyla Zannanza'nın birliğini kuşatarak yok ettirmiş hepsini. Suppiluliuma, bu olaya çok üzülmüştür. Yine tabletlerden anlaşıldığına göre günlerce ağlamış ve intikam yeminleri ederek başta fırtına tanrısı Teşup olmak üzere tanrılara kurbanlar sunmuş.

Zannanza'nın davet edildiği bir ülkede cinayete kurban gitmiş olması Suppiluliuma ve bütün ailesi üzerinde bir Mısır nefreti yaratmış olsa gerek. Ne var ki o sırada Anadolu'da yayılmağa başlamış olan veba salgını bu nefret ve intikam duygularının yoğunluğuna karşın Suppiluliuma'nın Mısır üzerine bir seferi göze almasını engeller. Nitekim Suppiluliuma da vebaya yakalanıp M.Ö. 1335 yılında ölür. Ardından tahta geçen oğlu III. Arnuvandas da yalnızca bir yıl krallık yaptıktan sonra vebadan ölünce tahta II. Murşiliş geçer. Tahta geçer geçmez, Hitit imparatorluğunda bu kadar taht değişimini fırsat bilerek ayaklanan Arzavalılar'la savaşa girişir. İki yıl süren bu savaş sonunda Arzava ülkesini yıkar. Kuzey'de ayaklanan Kaşka'lıları ve diğer ulusları da yener. II. Murşiliş'ten günümüze kalanlar yalnızca babası Suppiluliuma'yı anlattığı anılar değil; O'nun çok ünlü bir de veba duası vardır. II. Murşiliş, ardında büyük ve güçlü bir imparatorluk bırakarak M.Ö. 1306'da ölür ve tahta oğlu Muvatallis geçer.

Bu sırada Mısır tahtında Akhenaton'la birlikte ortaya çıkan gevşeklik ve karışıklıklar sonrasında artık güçlü bir firavun vardır: II.Ramses. II. Ramses, daha imparatorluğunun ilk yıllarında düzeni kurmak ve Mısır'ın gücünü çevreye kabul ettirebilmek için seferlere başlar. Hititler açısından bardağı taşıran damla, Suriye topraklarında Hititler'e bağlı olarak yaşayan Amurrular'ın birden Ramses'e bağlılıklarını açıklamalarıdır. Amurru prensi Benteşina, kendisine çok daha fazla tâvizler önermiş olan II. Ramses'in sözüne güvenerek Hititler'den kopmuş ve Mısırlıların safına katılmıştır.
O dönemin güç dengeleri içinde II. Ramses'in ilerleyişini durduracak tek güç vardı dünyada: Hititler. Artık Muvatallis için yapacak başka bir şey kalmamıştı: Hem sınırlarına yeniden biçim vermek hem de Suppiluliuma'dan kalma intikamı almak (Prens Zannanza'nın öldürülmesi olayı). Dolayısıyla iki ulusun savaşa girişmesi kaçınılmazdı. Öyle de oldu. İki ordu, Halep ile Şam'ın ortasında bir yerde olan Kadeş'te karşı karşıya geldiler. [4]

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/ramsesatkadesh.jpg

Savaşın Seyri

Hitit ordusunda 3.000 savaş aracı ile 17.000 zırhlı asker, Mısır ordusunda ise 4 bölükten oluşan, her birine bir tanrının ismini verdiği (Amon, Ra, Ptah, Seth) 20.000 asker ve 2.000 savaş aracı vardı. Mısır kralı II. Ramses, tümenlerin en önde gideni olan Amon'un başında duruyordu.

Hitit casusları, Mısır ordusu Asi nehrini geçmeden Hititlerin Halep yakınlarında olduğunu Mısır ordusu içine yaydı. Bunun üzerine II. Ramses tümeni Amon ile beraber diğer tümenlerle arasını çok fazla açtı. Birliklerin arasının açılmasını fırsat bilen Hitit kralı Muvatallis Mısır ordusuna bir baskın düzenledi. Savaşın başlarında savaş arabaları sâyesinde Hititler üstünlük sağladılar.. Savaşı kazandıklarını düşünen Hitit ordusu, savaş ganimetlerini toplamaya başladı. Bunun üzerine Mısır ordusu toparlanıp karşı taarruza geçti ve böylece II. Ramses mutlak yenilgiden kurtuldu.

Savaşın sonucunda Hititler galip gelmiş ve Amurru ve Amka toprakları ellerinde kalmıştır. Mısır kayıtlarına göre II. Ramses bir zafer kazanmıştır.[2]

Bu baskından sonra savaş Mısırlılar tarafından kazanılmış gibi göründü. Fakat kesin bir sonuç alınamadı ve her iki taraf savaş meydanından çekildi. Üçüncü Hattuşil zamanında da Suriye'ye sahip olma mücâdelesi devâm etti. Fakat Önasya'da gittikçe güçlenen Asurlular'ın Mitanni ülkesini ele geçirip, Suriye üzerine yürümeleri bu iki devleti telâşa düşürüp birbirine yakınlaştırdı. Neticede Hitit hükümdarı Üçüncü Hattuşil ile Mısır Firavunu İkinci Ramses arasında M.Ö. 1280 de Kadeş Antlaşması imzalanarak savaşa son verildi..[2]

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/kadesh.jpg

Kadeş Savaşı'nı Aslında Kim Kazandı: Hititler mi, Mısırlılar mı?

İki büyük ordu M.Ö. 1296'da Kadeş yakınlarında karşılaştılar. Ramses'in Kadeş'e yaklaşımı askeri strateji açısından hataların en büyüklerinden birisi olarak tanımlanıyor bugün. Ordusunu dört bölüme ayırmıştı. Her bir bölüm Mısır'ın en büyük tanrılarının adını taşıyordu: Amon, Ra, Ptah ve Seth.
İlk karşılaşmada Muvatallis'in, kardeşi III. Hattuşiliş ve oğlu Urhi Teşup ile birlikte kumanda ettiği Hitit birlikleri, Ramses'in ordularını darmadağın edivermişti. Ramses, canını zor kurtarmış; kendisini Amon tümeninin içine zor atmıştı. Savaşa soktuğu Ra tümeninden geriye çok az asker kaldığı anlaşılıyor. Onlar da tam bir bozgun halinde kaçmağa başlamışlar. Bu ilk yenilgi, Mısır yazıtlarında şöyle anlatılıyor: “Yürüyüş kolundaki Ra tümeninin ortasına saldırdılar. Ra tümeni, harekat halindeydi. Savaşa hazır değildi. Bu nedenle majestelerinin (II. Ramses) askerleri de savaş arabaları da onlar (Hititler) karşısında yenildi.”

Amon tümeni, ordunun geri kalanından ayrılmıştı. Hitit savaş arabaları yapılarının getirdiği hafiflik ve manevra üstünlüğüyle kısa sürede Amon tümenini de sarmışlardı. Üstelik Ramses de sarılmış olan Amon tümeninin ortasındaydı. Tam anlamıyla bir toplu yok edilmenin eşiğindeydi Ramses ve Amon tümeni. Onların yok edilişinin ardından başsız kalan Ptah ve Seth tümenlerinin yok edilmesi çok kolay olacaktı. Hitit imparatorluğunun önünde Mısır toprakları açılıyordu artık.

Hitit ordusu pek çok ulustan derlenmiş askerlerden oluştuğu için disiplini çok güçlü değildi. Mısır ordugahına girdikleri anda yağmaya başladılar. Emir komuta her şey bir anda yok olmuştu. Mısır ordugahı çok zengindi. İşte tam bu sırada Mısır yazmanları ve şairlerine göre Ramses, tanrısal bir güçle Hitit askerlerine saldırıp onları dağıtıyor ve savaşı birden lehine döndürüyor. Bundan sonra Ramses'in kahramanlığı üzerine öyküler sonu gelmez biçimde sıralanıp duruyor Mısır yazıtlarında. Aynı kaynakları kullanan Christian Jacq da Ramses dizisinin Kadeş adlı bölümünde Ramses'in kahramanlıklarını ve elde ettiği zaferin öyküsünü anlatıyor.

Oysa Hitit kaynakları böyle anlatmıyor. Mısır ordugahının yağmasına dalmış bulunan ve emir dinlemez halde olan Hitit askerleri hiç beklenmeyen anda küçük ve düzenli bir birliğin saldırısına uğruyorlar ve toparlanmaya fırsat bulamadan dağılıyorlar. Bu birliğin nereden geldiği bugün hâlâ bir sır. Fakat bu birliğin Ramses ordularına ait olmadığı kesine yakın bir biçimde biliniyor. Çünkü Ramses'in ağzından şöyle anlatılıyor: “Yanımda ne bir prens var, ne bir sürücü, ne bir piyade subayı, ne de bir araba savaşçısı. Yaya askerim de araba savaşçılarım da beni onların karşısında ganimet gibi bırakarak çekip gitti. Onlarla savaşmak için kimse beklemedi.”

Savaş bir süre daha sürüyor. Ondan sonra her iki ordu da geri çekildiği için kimse kimseye üstünlük sağlayamıyor. Mısır kaynaklarında Muvatallis'in Ramses'e şöyle bir mektup yolladığı yazılı: “…Mısır ve Hatti ülkeleri senin emrindedir ve ayaklarının altına serilmiştir...” Oysa o durumda Hitit kralı Muvatallis başkent Hattuşa'dan yaklaşık 600 kilometre uzakta, Suriye topraklarında bulunmaktadır. Daha iki ordu arasındaki ilk çatışmada Mısır orduları geriye dönmek zorunda kalmışlardır. Dolayısıyla Muvatallis'in bu tür bir mektup yazması için ortada hiç bir neden yok. Bugün, çoğu araştırmacı böyle bir mektubun Ramses'in hayal ürünü olduğu konusunda hemfikir.
Mısır tapınaklarında, mezarlarında ve saraylarında Ramses'in Kadeş savaşını kazandığına ilişkin yazılara ve resimlere karşılık savaşı Hititlerin kazandığını gösteren bazı kanıtlar var ortada.

İlk kanıt: Prens Benteşina'nın Mısır'a bağladığı Amurru ülkesinin savaştan hemen sonra yeniden Hititlere bağlı hale getirilmesidir.
İkinci kanıt: savaştan yaklaşık 9 yıl sonra Hitit kralı III. Hattuşiliş ile II. Ramses arasında imzalanan Kadeş barış antlaşması (M.Ö. 1286) sonrasında Hattuşiliş'in büyük kızını Ramses'e çok büyük törenlerle gelin vermesidir. Ramses, sonradan Maatnefrure adını alan bu kızı Başkraliçe yapmıştır. Böylece bir Hititli Mısır sarayında başkraliçeliğe gelmiştir. Savaşı kazananın değil kaybedenin kabul edebileceği bir gelişme bu.
Hitit kaynakları ve diğer kaynaklar bulununcaya kadar Kadeş savaşının kesin galibinin Mısırlılar olduğu sanılıyordu. Buna karşın böyle bir galibiyetten sonra nasıl olup da Hititlerin Amurru prensliğini kendilerine yeniden bağladıkları ve yine nasıl olup da Mısır'ın Hitit ülkesini haraca bağlamadığı anlaşılamıyordu. Bugün bilinen, Hititlerin bu savaşı kazandıkları ama galibiyetlerinin sonradan yağma sırasında müdahale eden bir birlikçe durdurulduğu biçimindedir. Özetle her iki ulus da bu savaştan kesin galibiyet elde edemese de savaştan sonra Hititler'in, Mısırlılara karşı çok daha üstün bir konuma geçmiş olması savaşta Hititlerin üstün geldiğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Mısır kaynaklarına dayanarak aksini anlatan öyküler ya da yorumlar doğru değildir.

Hititleri, Christian Jacq'ın, dünya çapında çok satan Ramses romanından barbar ve istilacı bir ulus olarak tanıyanları ve Mısırlılar'ın Hititleri Kadeş Savaşı'nda yendiğini düşünenleri hayal kırıklığına uğrattığımızın farkındayız. Ama öyküler ile bilimsel kanıtlar her zaman örtüşmüyor. [4]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/tratado_de_kadesh.jpg

Kadeş Antlaşması

Kadeş Antlaşması, tarihteki bilinen ilk yazılı antlaşmadır.M.Ö 1280'de Mısırlılar ile Hititler arasında yapılmıştır.

Christian Jacq'ın "Ramses Kadeş Savaşı" isimli kitabında; Tanrı Amon'un Ramses'i ilahi bir güç ile 43.500 kişilik orduya karşı başarı kazandığından bahseder. Oysa ki, Mutavallis'in geride bıraktığı iki [casus] bedevî, Ramses'i kandırarak savaşın Ramses'in aleyhine olmasını sağladılar. Ancak iki gün boyunca devam eden savaşı kimse kazanamayınca Kadeş Antlaşması imzalandı. Kadeş Antlaşması sonucu her iki taraf birbirine kardeşçe yaklaşmaya karar verseler de herkesin gözü kralın tahtındaydı...[3]
Kadeş Barış Antlaşması sırasında orduda çıkan bir isyanda, Muvattalli öldürülmüştür. Antlaşma, onun yerine geçen III. Hattuşili tarafından imzalanmıştır. (M.Ö.1269)

Bu antlaşma dünya tarihinde eşitlik ilkesine dayanan en eski antlaşmadır. Antlaşma çivi yazısıyla gümüş plakalar üzerine Akadca olarak yazılmıştır. Ayrıca Kralın mührünün yanında Kraliçenin mührü de vardır.[5]

Bazı tarihçiler, savaşın sona ermesinin sebebinin o gün meydana gelen Güneş tutulmasından korkarak, tanrıları kızdırdığını düşünen tarafların savaşmak istememesi olduğunu söyler. Bazıları ise bu savaşın sonunun gelmeyeceği düşüncesindedir. Çünkü her iki taraf da güçlü olduğundan dolayı savaşın bitmeyeceğini umuyorlardır.Fakat bitse bile o zamana kadar bir çok yer yıkılıp insanları ölecek düşüncesinde de olabilirler.

Ebu Simbel tapınağına Ramses'in kazandığı yazılırken, Hitit kil yazılarında bu tam tersidir.

Antlaşmanın temel düzenlemesi bu iki ülkeden birisine yönelik bir saldırı ya da tehdide karşı ötekinin ona yardım edeceği ve savaşa birlikte gireceğidir.

Anlaşma Doğu'daki Asur tehdidine karşı da yazılmıştır.

Bugün NATO Antlaşmasının 5. maddesini aşağı yukarı aynı düzenlemeye sahiptir.[3]

Bu antlaşmanın gümüş levhalara kazınmış olan asıl metinleri kayıptır. Mısır'da tapınakların duvarlarına kazınan antlaşmanın bir nüshası da, Boğazköy (Boğazkale) kazılarında kil tablet olarak bulunmuş olup Istanbul Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.

Kadeş antlaşmasının Hattuşa'da bulunan çivi yazılı tabletinin büyütülmüş kopyası New York'ta Birleşmiş Milletler Binasında asılıdır.[5]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/kadesh2.jpg

Kadeş Antlaşması Metni

Mısır Memleketi Kralı, Büyük Kral, Kahraman Ra-maşe-şa mai Amana'nın Hatti memleketlerinin büyük Kralı Hattuşili ile iyi dostluklarının , kardeşliklerinin ve büyük krallıklarının devamı için yaptıkları antlaşmadır.

Bunlar, Mısır memleketi Büyük Kralı, bütün memleketlerin kahramanı, Mısır memleketi Kralı, Büyük Kral, kahraman Minmua-rea'nın oğlu, Mısır memleketi Kralı, Büyük Kral, kahraman Min-pahirita'rea'nın torunu, Rea-Maşeşta-Mai Amana'nın, Hatti memleketi Kralı, Büyük Kral, Murşili'nin oğlu, Büyük Kral, Hatti memleketi Kralı, kahraman Şuppiluliuma'nın torunu, Büyük Kral, Hatti memleketi Kralı, kahraman Hattuşili'ye söylediği sözlerdir.

Aramızda daima olarak iyi kardeşlik ve iyi sulh kurdum. Mısır memleketi ile Hatti memleketi arasındaki münasebetlerde iyi kardeşliğin ve iyi sulhun tesisi için şunları söylüyorum: İşte, Mısır memleketi ile Hatti memleketi arasındaki münasebete gelince, ezelden beri tanrı onlar arasında düşmanlığa müsaade etmediğinden antlaşma ebedidir. Büyük Kral, Mısır memleketi Kralı, Rea-Maşeşa Mai Amana, güneş ve fırtına tanrılarının münasebeti gibi öyle edebi bir münasebet tesis etti ki, o aralarında daima düşmanlık yapmağa mani olur.

Mısır memleketi Kralı, büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana gümüş bir tablet üzerine kardeşlik Hatti memleketi Kralı, büyük Kral Hattuşili ile bugünden itibaren aramızda iyi sulh ve iyi bir kardeşlik tesisi için bir muahede yaptı. O benim kardeşimdir, ben de onun kardeşiyim ve onunla daima sulh halindeyiz. Bize gelince: Bizim kardeşliğimiz ve sulhumuz evvelce Mısır memleketi arasındaki sulh ve kardeşlikten daha iyi olacaktır.

Bak, Mısır memleketi Kralı, Büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana Hatti memleketi Kralı, Büyük Kral Hattuşili ile sulh ve kardeşlik halindedir.

Bak, Mısır memleketi Kralı Rea-Maşeşa Mai Amana'nın oğulları Hatti memleketi Kralı, Büyük Kral Hattuşili'nin oğulları ile ve kardeşleri ile sulh ve dostluk daimidir. Onlar da bizim gibi kardeş ve sulh halindedir.

Mısır memleketiyle Hatti memleketi arasındaki münasebete gelince: Onlarda bizim gibi daima kardeşlik ve sulh halindedirler.

Mısır memleketi Kralı, büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana istikbalde her hangi bir şey almak için Hatti memleketine girmeyecektir. Hatti memleketi Kralı, Büyük Kral Hattuşili de istikbalde herhangi bir şey almak için Mısır memleketine girmeyecektir.

Bak Güneş ve Fırtına tanrılarının Mısır memleketi ile Hatti memleketi için getirmiş oldukları ilahi nizam, onlar arasındaki sulh ve kardeşliktir, düşmanlık değildir. Bak Mısır memleketi Kralı; Büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana bugünden itibaren iyi durumu muhafazada sebat edecektir. İşte Mısır memleketi Hatti memleketi ile daimi sulh ve kardeşlik halindedir.

Eğer yabancı bir memlekette bir düşman Hatti memleketine gelirse ve Hatti memleketi Kralı, Büyük Kral Hattuşili bana “Ona karşı koymak için bana yardıma gel” diye bir haber gönderirse Mısır memleketi Kralı, Büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana piyadesini süvarisini gönderecek onu öldürecek, Hatti memleketi için ondan intikam alacak.

Eğer Hatti memleketi Kralı, Büyük Kral Hattuşili tâbi beylerine kızarsa, onlar ona karşı bir kusurda bulunursa Mısır memleketi Kralı Büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana'ya haber gönderirse Mısır memleketi Kralı piyadesini ve süvarisini ona gönderir. O kimlere kızmışsa onları imha eder.

Eğer dış memleketlerden yabancı bir düşman Mısır Kralı kardeşin Rea-Maşeşa Mai Amana'ya ve Mısır memleketine karşı gelirse ve onun kardeşi Hatti memleketi Kralı Hattuşili'ye “Ona karşı koymak için bana yardıma gel” diye bir haber gönderirse Hatti memleketi Kralı Hattuşili piyadesini, süvarisini gönderecek ve benim düşmanımı öldürecek.

Eğer Mısır Kralı Rea-Maşeşa Mai Amana tâbi beylerden birine kızarsa, onlar ona karşı birleşirlerse ve ben Hatti Kralı kardeşim Hattuşili'ye “Haydi” dersem Hatti memleketi Büyük Kralı Hattuşili piyadelerini ve harp arabalarını gönderecek, o kimlere kızmışsa onların hepsini mahvedecek.

Bak, Hatti memleketi Kralı Hattuşili'nin oğlu babası Hattuşili'nin bir çok senelerinden sonra Hattuşili'nin yerine Hatti memleketi Kralı olacak. Eğer Hatti memleketinin asilzadeleri ona karşı birleşirlerse Mısır memleketi Kralı, Büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana piyadelerini ve harp arabalarını Hatti memleketinin hatırı için onlardan intikam almak üzere gönderecek. Hatti memleketinin Kralının ülkesinde asayişi temin ettikten sonra memleketleri Mısır'a dönecekler.

Eğer bir asilzade Hatti memleketinden kaçarsa böyle bir adam Mısır memleketi Kralı, Büyük Kral Rea Maşeşa Mai Amana'ya iltica ederse vazifesini yerine getirmek için, ister Hatti memleketi Kralı Hattuşili'ye ait olsun, ister ayrı bir şehre ait olsun, onu yakalayacak ve onu Hatti Kralı, Büyük Kral Hattuşili'ye iade edecektir.

Eğer bir asilzade Mısır memleketi Büyük Kralı Rea-Maşeşa Mai Amana'dan kaçarsa ve böyle birisi Hatti memleketine, Hatti memleketi Kralı Büyük Kral Hattuşili'ye gelirse onu yakalayacak, kardeşi Mısır memleketi Kralı Büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana'ya iade edecektir.

Eğer bir adam veya iki üç adam Hatti memleketinden kaçarsa, Mısır memleketi Kralı, Büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana'ya gelirse Mısır memleketi Kralı Büyük Kral onları yakalayacak ve kardeşi Hattuşili'ye iade edecek. Mısır Kralı ve Hatti Kralı kardeştirler, bu sebepten onları bu kabahatleri için şiddetle cezalandırmasınlar, onların gözlerinden yaş akmasın, bu şahıslardan karıları ve çocuklarından intikam alınmasın.[5]

Beyazdut
22-10-10, 23:18
Karnak Tapınağı

http://www.inference.phy.cam.ac.uk/mcdavey/pics/karnak.jpg

Karnak Tapınağı

Dunyada bugune kadar insa edilmis en buyuk ve en dikkate deger dini kompleks olan Amon Tapinagi,modern Luksor kenti yakinlarinda ki Karnak mevkiindedir.Tapinak.Amon rahiplerinin "Cennetin en buyugu,Dunyanin en eskisi"diyerek hergun ilahiler okuduklari,Tanri Amon inancinin merkezi (Nesut-Towi,anlami 2 kentin Tahti)olan Teb Kentinde tarihi bilinmeyen cok eski bir yapi ile baslamis,orta ve yeni krallik donemlerinde yapilan eklemelerle eski misir'in buyuk kompleksine donusmustur

100 donum alana yayilmis olan kompleksin,guney yonundeki 8 hektarlik alanda,yuzey arastirmalari ve kazi calismalari surdurulmektedir.XI.Hanedan doneminde baslatilan,XVIII. ve XX. hanedanlar doneminde tamamlanan buyuk boyutlu yapilarin cekirdegi AMon Tapinagina iki yanindan koc basli Sfenkslerin bulundugu caddeden girilir.Uzerinde yazit ve desen bulunmayan 113m genisliginde ve 15m kalinligindaki buyuk 1.pilondan sonra yuksek duvar ve sutunlarla cevrilmis sagli sollu koc baslikli Sfenkslerin siralandigi buyuk salona gelinir.Sol yanda II.Seti tapinagi,Amon,MutKhons Tnarilari icin uc kucuk sapel ve sagda uc yani Osiris sutunlari ile cevrili avlusu bulunan III.Ramses Tapinagi yer alir.Ortada 25.Hanedanin HAbes kokenli Firavunlarindan Tharka'ya ait koskun 21.m Yuksekligindeki papirus baslikli 10 sutundan birisi ile Amon bas rahiplerinden XXI.hanedan Firavunu Smendes e air buyuk heykel bulunur.Avluya bitisik olan ve XVIII. hanedan firavunlarindan Horemhab'in insa ettirdigi 2.pilon duvarindan gecilerek buyuk Hipostil hole girilir.Buranin yapimini III.Amenhotep baslanmis,I.Seti devam ettirmis ve II.Ramses Tamamlatilmistir.6 donumluk alana yayilmis 15 ve 23m yukseklikte 134 sutunun olusturdugu buyuk Hipostil holden yukari baktigimizda,sutunlari birbirleri uzerine egilip sallanarak,gokyuzune ulasmaya calisan agaclara benzetirsiniz.

3.pilon III.Amenhotep,4.pilon I.Tutmosis tarafindan yaptirilmistir.4.pilon onunde I ve III.Tutmosis'e ait dikili taslardan 1.ayakta(yukseklik 28m. agirlik 143 ton)digerinin parcalariysa avluda yatmaktadir.Buradan itibaren Tanri Amon'a ait kutsal dar ve kucuk mekanlar,giristeki ana aks'in devaminda ardarda dizilirken,sag tarafta guney yonundeki aksta III.Tutmosis ve Hatcepsut'un yaptirdigi pilonlar ve anitsal heykeller ile kutsal gol ve nilometre yer alr.4.pilonun arkasindan III.Tutmosis in yaptirdigi 14 sutunlu kucuk hipostil hol ve Kralice Hatcepsut'a 2 dikili tastan birisi durmaktadir.(29.56m 200 ton agirliginda).5. pilon I.Tutmosis,6.pilon ise II.Tutmosis tarafindan yaptirilmis.Tapinagin sonunda bulunan en ilginc bolum,III.Tutmosis in yaptirdigi buyuk festival tapinagidir.Botanik ve hayvanat bahcesi olarak bilinen bu bolumde,firavunun suriye seferinden donerken getirdigi hayvan bitkilere ait cok guzel kabartmalar islenmistir.Tamami kesme tastan insa edilen Amon kompleksinde,2000 yil boyunca cesitli firavunlar tarafindan eklemeler yapilmistir.Beraberinde pek cok yazit ve tasvirlerin islenmesi bu kompleksi ayni zamanda dunyanin en buyuk ve en eski arsivlerinden biri haline getirmistir.

Beyazdut
22-10-10, 23:20
Keops Piramidi

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/great_pyramid_of_giza.jpg

Keops Piramidi

(Khufu Piramiti, Great Pyramid of Giza)

Keops Piramiti, Gize'de antik Memfis mezar kentinde bulunan üç piramitten en eski ve geniş olanıdır. Milattan önce yaklaşık 2.560 yılında ,20 yıl üzerinde dönemi içeren bir zamanda inşa edildi.Piramit'in Mısır'ın dördüncü hanedanı firavun Khufu'ya bir mezar olarak inşa edildiğine inanılır. Bugün Mısır'ın başkenti Kahire'nin bir parçasıdır. Dünyanın yedi harikasından günümüze kadar ulaşan tek eserdir.

Piramitler, yedi harikanın en yaşlısı. Üstelik sapasağlam ayakta kalan tek harika bu, düşünürseniz biraz ironik. Ayrıca insanların en çok karıştırdığı harika da bu; listenin tepesinde sadece antik Giza şehrinde bulunan Keops piramidi var, diğer iki büyük piramit değil. Bu durumda “Mısır Piramitleri” şeklinde kullanılan genel geçer tabir doğru olmuyor.

Giza, krallığın dördüncü hanedanlığının ikinci imparatoru Khufu tarafından milattan önce 2560'da, öldüğünde kabir olarak kullanılması için yaptırılmış. İnşasının 20 yıl sürdüğü düşünülüyor. Önce temeller kazılmış (100,000 işçi tarafından elle), sonra kesilen tanesi iki tonluk iki milyon taş taşınmış (100,000 işçi tarafından elle) ve son olarak üst üste dizilmiş (bilin bakalım). Bu piramitte kullanılan taşlarla Fransa'nın çevresine üç metre yüksekliğinde bir duvar çekilebilirmiş. Son olarak yüzeyin pürüzsüz olması için bir dış kaplama yapılmış ama sanıyoruz güneş, klor, egzoz ve kum fırtınaları dış kaplamaları pek bir yıpratıyor. İşte size tam ahkâmlık bir bilgi daha: Piramitler merdivenli değil, düz bir yüzey şeklinde inşa ediliyormuş aslında.

Taşların 145 metre (yıllar içinde 10 metresi törpülenmiş) üst üste nasıl taşındığı hâlâ bir sır, en mantıklı iddia çamurdan yapılmış ve yükselen bir rampa kullanıldığı, en sevdiğimiz iddia ise uzaylıların yardım ettiği. Herodot'un yazdığına göre bu rampanın inşası da 10 yıl sürmüş. Uzaylılar, eserlerinin turistler yaslanıp fotoğraf çektirsin diye kullanıldığını görüyorlar mıdır acaba? Keops Piramidi, 1300'e kadar dünyanın en yüksek yapısıymış. Eğimi 51 dereceymiş, kenar uzunluğu 229 metreymiş ve geometrik hata oranı %0,1'den bile azmış

Giza Büyük piramidi yapı kompleksinin ana parçası olup,Khufu'nun onurunda iki ölüye ait tapınağı ihtiva eder (biri piramitin , diğeri ise Nil Nehri'nin yakınındadır). Üç küçük piramit Khufu'nun eşleri içindir ve küçük Mastaba(Antik Mısır'da dikdörtgen eğik yapılar olup,pek çok seçkin Mısırlının gömüldükleri yerdir) mezarlar, piramiti yüceliğinden dolayı çevreler.Küçük piramitlerden biri kraliçe Hetepheresin mezarını (1925 yılında keşfedildi),kız kardeşini ve Sneferu'nun eşi ve Khufu'nun annesini kapsar.Giza'da çalışanlar için bir kasaba vardı,bu kasaba bir fırın,bira imalathanesi ve bakır eritme kompleksini içeriyordu.pek çok yapı ve kompleks Giza Haritalama Projesi ile keşfedilmektedir. Büyük Piramidin birkaç yüz metre güney batısında bir parça daha küçük Kefren Piramidi,Khufu'nun ardıllarından biri genel olarak Great Sphink Büyük Sfenks'in inşaatçısı,ve bir kaç yüz metre sonrası güney batıda Menkaure Piramidi Khafre'nin ardılı yaklaşık yarısı uzunluğunda. Khufu'nun veziri Hemen veya Hemiunu'nun, Büyük Piramidin bazılarının mimarı olabileceğine inanılır.

Binlerce yıl boyunca Keops Piramidi'nin bir mezar olduğuna inanılmıştır. Keops Piramidi'nin 30 yılda yapıldığı düşünülmektedir. Her biri yaklaşık 2 ile 10 ton arasında değişen yaklaşık 3 milyon adet taş bloktan yapılmıştır. Önce bir kent yapılmış taş bloklar taşınmış ve yığılmıştır. Yüzeyin düzleştirilmesi için uzun zaman çalışıldığı sanılıyor. Taş blokların nasıl yerleştirildiği henüz anlaşılmış değil çeşitli kuramlar üretilmektedir. Bir kurama göre yapılan spiral bir rampadan çıkarılan taş bloklar üst üste konuyordu.Rampa çamur kaplanıyor sulanıyor ve taş bloklar itilerek kaydırılabiliyordu. Diğer bir kurama göre taş bloklar dev manivelalarla kaldırılıyordu.Tarihçi Herodot'a göre, ağır granit blokları, piramidin üst bölümlerine çıkarmak için 925 metre boyunda, 19 metre genişlikte bir rampa yapılmıştır. Sadece bu rampanın yapılması bile 10 yıl sürmüştür.

İlk yapıldığında 145,75 metre olduğu düşünülen Keops piramidinin bu güne kadar 10 metresini kaybettiği düşünülmektedir. 43 yüzyıl boyunca dünyanın en yüksek yapısı olarak kalmış ancak 19. yüzyılda geçilebilmiştir. Eğimi 54 derece 54 dakikadır. Bir kenarı 227 metre olan dörtgen tabanı 50.524 metrekarelik bir alanı kaplar. Piramidin iç ortasında, tepeden 100 metre kadar aşağıda ve tabandan 40 metre kadar yukarıda firavunun odası vardır. Firavunun mumyası, hazinesi ve özel eşyası bu odaya konmuştur. Oda 10,5 metre uzunlukta, 5 metre genişlikte ve 6 metre yüksekliktedir. Buraya 50 metrelik bir dehlizden girilir. Biri kraliçeye ait olan iki oda daha vardır. Piramidin her biri birkaç ton ağırlığında olan iki milyon taş bloktan yapıldığı sanılmaktadır.Eski Mısırlıların neslinden gelen bir azınlık olan Kıptilerin inancına göre, bu piramit Tanrıların Çağına ait bilgilerin bir birleşimidir.
Mısır'da Giza'da ki bu üç piramit bugün de görülebilecek durumdadır. Bunlar, milattan önce yaklaşık 2613-2494 yılları arasında Mısır kralları için mezar olarak yapılmıştı. Dünyanın yedi harikası arasında günümüze kadar gelebileni, Mısır piramitleridir. Mısır'ın çeşitli bölgelerinde onlarca piramit vardır. Piramitlerin nasıl ve niye yapıldığı hakkında çeşitli görüşler olmasına rağmen bu sorulara kesin cevaplar verilememiştir. Ama en akla yatkını piramitlerin Mısır'da tanrısal bir anlam taşıyan firavunların mezarı olmasıdır. İçindeki gizli dehlizler, kapılar, salonlar hep yabancılara karşı firavunun hazinelerini ve mumyalanmış bedenini korumak için yapılmıştır. Bu piramitlerin en büyüğü Firavun Keops'a ait olan 146 metre yüksekliğindeki piramittir.

Dünyanın yedi harikasından günümüze kadar ulaşan tek eser, Mısır'daki Keops Piramidi'dir. Mısır'ın başkenti Kahire yakınındaki Nil Nehrinin batısında bulunan Giza Yaylasında bulunmaktadır. Keops Piramidinin yanında biraz daha küçük olan Kefren ve Mikorinos piramitleri bulunmaktadır. Ayrıca, içlerinde prenseslere ve firavunun en yakın yardımcılarına ait mumyaların bulunduğu beş piramit daha vardır.

Büyük Piramit de denen Keops Piramidi, milattan önce 2800 yıllarına doğru hüküm süren Mısır'ın 4. Sülale devri hükümdarlarından Keops'un mezarıdır. İkinci büyük piramit, Keops'un kardeşi olan ve O öldükten sonra firavun olan Kefren'e aittir. Küçük piramit ise milattan önce 2500'lü yıllarda hüküm süren Mikerinos'a aittir. Mısır piramitleri yeryüzündeki anıt-kabirlerin en eskileri ve en büyükleridir. Bunların en haşmetlisi olan Keops Piramidi dış görünüşü ile de “Dünyanın Birinci Harikası” olma niteliğine hak kazanmıştır.

Piramitler, firavunun mumyası ile hepsi birbirinden değerli eşsiz nitelikteki sanat eserlerini; kral, kraliçe, prens heykellerini de içlerinde saklıyordu ve bu eşsiz hazineleri saklamak için yapılmışlardır.

Keops Piramidinin yüksekliği 138 metredir. Tepeden 10 metre kadar aşınmıştır. Bazıları 10-15 ton ağırlığında olan 2.300.000 adet blok taşın üst üste yığılmasıyla oluşturulmuştur. Bir kenarı 227 metre olan dörtgen tabanı 50.524 metrekarelik bir alanı kaplar. Piramidin iç ortasında, tepeden 100 metre kadar aşağıda ve tabandan 40 metre kadar yukarıda firavunun odası vardır. Firavunun mumyası, hazinesi ve özel eşyası bu odaya konmuştur. Oda 10,5 metre uzunlukta, 5 metre genişlikte ve 6 metre yüksekliktedir. Buraya 50 metrelik bir dehlizden girilir. Biri kraliçeye ait olan iki oda daha vardır.

Tarihçi Herodot'a göre, ağır granit blokları, piramidin üst bölümlerine çıkarmak için 925 metre boyunda, 19 metre genişlikte bir rampa yapılmıştır. Sadece bu rampanın yapılması bile 10 yıl sürmüştür. Bu muazzam mezar, üç ayda bir toplanan 100.000 esirin çalışmasıyla 30 yılda tamamlanmıştır. Daha sonra da Keops'un ve eşinin mumyalanmış cesetleri bu mezara yerleştirilmiştir

Beyazdut
22-10-10, 23:21
Kleopatra

http://dsc.discovery.com/news/briefs/20041213/gallery/cleopatra_zoom.jpg

Kleopatra

"Sesi, istediği her titreşimi çıkarıp, istediği her dili kullanabildiği çok telli bir müzik aleti gibiydi"...

Romalı ünlü tarihçi Plutarkhos, Kleopatra'yı böyle tanımlıyordu. Roma halkının bir numaralı düşmanı ilan edilen bu kadınla ilgili sıfatlar, İlkçağ'ın en büyük imparatorluğunu kuran devletin resmi sanatçılarının ağzında günümüze kadar çarpıtılarak geldi. Kimine göre, o erkek delisi bir kadındı. Kimine göre ise, beyninde her türlü entrikanın dolaştığı kötü ruhlu bir kadın. Romalı şair Horacius, Kleopatra'nın öldüğü gün "zafer flamalarının çıkartılıp, evlere asılmasını" önermişti. Aradan bin yıl geçmesine karşın, egemen kültür o denli etkin olmuştu ki, Dante bile onu "lüks ve şehvet düşkünü" olarak tanımlamıştı. Kuşkusuz, "Kleopatra miti"nde Hollywood'un payını da inkâr etmemek gerekir. Gerek Cecil B. De Mille'in 1934 yapımı "Kleopatra", gerekse de Joseph Mankiewicz'in dev prodüksiyonu, 4 Oscar ödüllü , 1963 yapımı "Kleopatra" filmi (Liz Taylor, Richard Burton ve Rex Harrison) bu miti daha da güçlendirdi. Her iki ünlü filmde de Mısır kraliçesi, erkekleri tuzağına düşüren, entrikalar çeviren ve rakiplerini zehirle ortadan kaldırmayı hedefleyen, tutkulu ve hırslı bir kadın olarak seyirciye sunulmuştu.

http://www.egyptgiftshop.com/images/papyrus/paintings/cleopatra_large.jpg

Oysa gerçekte, VII. Kleopatra, yani son Mısır kraliçesi ve son firavun, gerek karakter bakımından gerekse fiziksel açıdan, hiç de anlatıldığı gibi bir insan değildi. Ancak ne yazık ki, tarihi her zaman kazananlar yazmıştı. Sezar'dan olan çocuğu Sezarion'un bile kafasını uçurtacak kadar Kleopatra'dan nefret eden Octavius, bu mağrur kraliçeyi bir kez dize getirdikten sonra ailesinin kökünü kazımakla yetinmemiş, tüm sanatçılarını ve filozoflarını onu karalama kampanyası için harekete geçirmişti. Son yıllarda, ardı ardına Kleopatra üzerine yayımlanan araştırma, anı ve roman türü kitaplarda biraz daha objektiflik egemense de, "Kleopatra miti" ile ilgili yanlışların bazıları, bu eserlerde de varlığını sürdürüyor.
Son 10 yıldır arkeolog Franck Goddio ve İtalyan sanat tarihi profesörü Paolo Moreno, Mısır'ın son firavununu yakın takibe aldılar ve onun hayatı, alışkanlıkları, giyim tarzı ve eğitimi konusunda çok önemli, ama resmi tarihe ters düşen bilgilere ulaştılar.

Gerçek Kleopatra nasıl bir insandı? Her şeyden önce kısa boyluydu. Vücudunun çok güzel olduğu söylenemezdi, ancak hatları düzgündü. Gözleri ve teni açık renkteydi. Bütün bu özellikler aslında çok doğaldı. Çünkü Kleopatra, bir Mısır kraliçesi olmasına karşın Yunan soyundan geliyordu. Kleopatra'nın fiziksel özelliklerinin en somut kanıtı ise, Sezar'ı daha 23 yaşındayken Roma'da ziyaret ettiği dönemde heykeltıraş Stefanos'a verdiği çalışma... "Eskilino'lu Venüs" olarak bilinen bu heykelin, Kleopatra'nın aslına en sadık heykeli olduğu, yaklaşık tüm bilim adamları tarafından kabul görüyor.

Kleopatra'nın yüz yapısına ilişkin en iyi belge ise, Berlin Müzesi'nde korunan ve üstünde Kleopatra'nın resmi bulunan madeni para... Üçgen bir yüz hattına, iri ve uzun bir burna, dar bir alna sahip... En tipik özelliği ise alt dudağı... Kalın ve etli alt dudağı, Ptolemaios Hanedanı'ndan geldiğinin en somut kanıtı...

Karakterine gelince... Kraliçenin saray entrikaları konusunda uzman olduğunu herkes kabul ediyor. Ancak unutmayalım ki, 18 yaşındayken kokuşmuş bir krallığın iplerini elinde tutuyordu. Üstelik, bütün bölgenin tek hakimi olan Romalılar'ı da göz ardı etmemek gerekiyor. Bu bağlamda, kendisini her zaman ünlü Mısır firavunlarının varisi olarak görmesine rağmen, Kleopatra böylesine karmaşık dengelere sahip bir ortamda, Yunan geleneğinden gelen, gerçekçi ve ayakları yere basan bir politika izlemek zorunda kalmıştı. Entrikalar çevirmek, siyasal rakiplerini zehirlemek, komplolar kurmak ve ihanet, aslında Mısır kraliçesinin politik öncelikleri değildi.

Bunların hepsi, İlkçağ'ın ve özellikle, Roma sarayının vazgeçilmez siyasal numaralarıydı. Ancak, Kleopatra'nın bunları yapmasının yanı sıra, çok büyük sulama kanalları inşa ettirdiğini, özellikle köylülerin yaşam düzeyini yükseltmek için önemli iyileştirmeler yaptığını, ne yazık ki çok az tarihçi yazıyor.
Kleopatra, Petra kralı Abdül ve Romalı bir ressamla yaşadığı küçük birkaç kaçamak dışında, sevdiği insanlara (Sezar ve Antonius) hep sadık kaldı. O, zayıflamış Mısır Krallığı'nın, özellikle doğudan gelen Pers tehlikesi karşısında, Roma ittifakı olmadan, kendi başına varlığını koruyamayacağını görmüştü. Roma ile her zaman bir ittifak aradı. Ama bunun, asla tam boyun eğme anlamına gelmemesi için çabaladı. Amacı, Roma ile birlikte eski Mısır'ın, Firavunlar Mısırı'nın gücünü yeniden yaratmaktı. Büyük İskender'in hayali olan bu büyük imparatorluğun başına da, Sezar'dan olma oğlu Sezarion'u uygun görüyordu.

Kleopatra gerçeği tablosunu, eğitimiyle tamamlayalım. Mısır kraliçesi, tarihçi Plutarkhos'un belirttiği gibi "güzel olmaktan çok, zeki ve kültürlüydü"... 54 yaşının tüm olgunluğu ve şöhretinin zirvesini yaşayan Sezar'ı sadece güzelliğiyle baştan çıkardığını ileri sürmek, tarihi biraz zorlamak olur. Kleopatra, tam 12 dili mükemmel derecede konuşuyordu. Mısır'a 300 yıl boyunca hükmeden Ptolemaios Hanedanı'nın hükümdarları arasında Mısır diliyle konuşan tek kişi Kleopatra'ydı. Ötekiler, sarayda Yunanca konuşmayı tercih ederlerdi. Kleopatra efsanesine ilişkin mutlaka düzeltilmesi gereken son bir nokta da, engerek yılanıyla intihar etmesi... Rakotisli eski köle Eudomon'un ona gönderdiği incir sepetinin içinde bir yılan vardı, ama ölüm engerek yılanından değil, gerçek bir kral kobradan geldi.

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://www.utexas.edu/courses/citylife/imagesr/arsinoe2.jpg

Arsinoe

Kızkardeş Arsione: Gölgede kalan kadın...

Roma sokakları tıklım tıklım doluydu. Sezar'ın zafer arabası çiçek yağmuru altında ağır ağır ilerledi. Arkasından, Galya ormanlarından, Afrika çöllerinden ve Pontos dağlarından koparılıp alınmış yüzlerce çıplak kadın köle geliyordu. Bir centurio'nun taşıdığı pankartta şu on iki altın harf vardı: "Veni, vidi, vici" (Geldim, gördüm, yendim)... Ünlü tutuklular görüldüğünde, halk, Afrikalı kabile reislerini, Ortadoğu krallarını, İspanya soylularını, doğu rahiplerini görmek için birbirini ezmeye başladı. Tutuklular arasında bir kız çocuğu vücudunun inceliğine sahip, omuzlarından aşağı yele gibi sallanan sarı saçlarıyla, Romalı askerlere bile kendini kabul ettiren bir kadın vardı. Zincirlere bağlı bir şekilde, yarı çıplak dolaştırılırken, bakışlarına müthiş bir meydan okuma ve tavırlarına da kırılmaz bir gurur egemendi. Bu insan, Kleopatra'nın kızkardeşi Arsinoe'ydi. Erkek kardeşi Ptolemaios ile birlikte Kleopatra'nın kraliçeliğine karşı çıkmış ve Mısır'ın Sezar'a teslim edilmesini onaylamamıştı. Topladığı Mısırlı askerlerden ve çöl bedevilerinden oluşan bir orduyla Sezar'a saldırmış, ama yenilmişti.

Tarihi gerçekten de kazananlar yazıyordu. Mısır tahtı için mücadeleyi de, Sezar'ın gücüyle Kleopatra kazandığı için, tarih, onun bu akıllı ve gizemli kardeşinden ne yazık ki fazla söz etmiyor. Babaları Ptolemaios'un cenaze töreninde bir lahdin başında toplanan 4 kardeş arasında iktidar savaşı daha o anda başlamıştı. Geleneklere göre, erkek kardeşi Ptolemaios ile evlenmek zorundaki Kleopatra, en büyük kardeş olarak Mısır tahtına geçecekti. Babasının sürekli "asla Roma'ya karşı gelme" biçimindeki uyarılarını hiç unutmayan Kleopatra, iktidarın Roma olmadan koparılamayacağını da kavramıştı. Ancak, Roma'ya kimin hakim olduğu kesin değildi. Senato'nun güvendiği isim Pompeius ile Sezar ciddi bir iç savaşta karşı karşıya gelmişlerdi ve ilk günlerde ibre Pompeius'tan yana dönmüştü. Ancak Pharsalos Savaşı'yla birlikte, Roma'nın geleceğine damgasını vuracak isim belli olmuştu: Sezar. Şimdi Mısır sarayındaki iktidar kavgasında iki isim, Ptolemaios ve Kleopatra, Sezar'ı kazanmak zorundaydılar. Küçük kız kardeş Arsinoe ise farklı düşünüyordu.

Tarihçiler tarafından engin bir coğrafya ve tarih bilgisine sahip olduğu belirtilen Arsinoe, hem bir kadının dişiliğine hem de bir erkeğin cesaretine ve coşkusuna sahipti. Onun hedefi, Eski Mısır uygarlığını yeniden yaratmak, Ortadoğu'yu kapsayan büyük bir imparatorluk kurmaktı. Bunun için de, kendi halkına, yani Mısırlılar'a ve Ortadoğu'daki sayısız krallığa bölünmüş halklara güveniyordu. Arsinoe'ye bu fikirleri aşılayan, lalası Ganimede'ydi. Eski bir Yukarı Mısırlı köle olan Ganimede, doğup büyüdüğü topraklar üzerinde Roma askerlerinin çizmesini görmeye katlanamıyordu. Arsinoe, Kleopatra'ya karşı, açıkça ağabeyi Ptolemaios'u desteklemekle birlikte, aslında kendi iktidarını planlıyordu. Kleopatra'ya karşı hiçbir zaman gerçek bir sevgi beslemeyen Arsinoe, zeki ve hassas bir kadındı. Tarihçiler onun vahşi bir kişiliği olduğunu söylüyorlar. Gerçekten de, ablasına karşı giriştiği iç savaşta, silah kuşanıp askerlerinin önünde çatışmalara katılmaktan çekinmemişti.

Arsinoe, Kleopatra ile giriştiği iktidar savaşını, Sezar'ın ablasına verdiği destek nedeniyle yitirdi. Roma'da bir esir gibi teşhir edildi. Daha sonra Kleopatra'nın araya girmesiyle, Efes'teki Artemis Tapınağı'na sürgüne yollandı. Ancak Arsinoe, burada da rahat durmadı. Sezar'ın katilleri Cassius ve Brutus ile bağlantıya geçti. Kıbrıs kralı Serapion'un da katıldığı geniş bir muhalefet cephesi oluşturmaya çalıştı. Öte yandan, Arsinoe'nin Mısır'da hâlâ önemli sayıda taraftarı vardı. Bu durum, hem Kleopatra'yı hem de artık kaderini onun ellerine bırakan Antonius'u kaygılandırıyordu. İşte o nedenle Arsinoe, Antonius'un emriyle Artemis Tapınağı'nın basamaklarında, müttefiki Kıbrıs ve Girit kralı Serapion ise Knidos'ta, Romalı lejyonerler tarafından öldürüldü. Antonius'un adamları Kleopatra'nın erkek kardeşi olduğunu ilan eden bir başka isyancının izini de Finike'de bulmuş ve kurdukları pusuda öldürmüşlerdi. Kleopatra artık rahat bir nefes alabilirdi.

Edebiyat ve sinemada Kleopatra

İhanet, Roma lejyonları, tutkulu aşklar, cinayet, meydan savaşları, intiharlar... Böylesine bir konunun ve kahramanların, sanatın dikkatini çekmemesi mümkün mü? Tarihçilerden tiyatro yazarlarına, şairlerden romancılara, Kleopatra çok geniş bir edebi etkinliğin ana temalarından biri... Octavius'un emriyle onu karalamak için kaleme sarılan Cassius, Plutarkhos, Horacius, Flavius, Lucanus gibi Romalı tarihçileri bir yana koyarsak, Kleopatra üzerine yazanlar en genel hatlarıyla ikiye ayrılıyor: Mısır kraliçesinin kadın yönünü ön plana çıkaranlar ve onun siyasi kimliğiyle ilgilenenler.
Çelişkiler öylesine açık ki... Örneğin, bir numaralı Sezar düşmanı olan Lucanus, Sezar-Kleopatra aşkını bir entrika birliği olarak tanımlarken, Ortaçağ'ın ünlü şairi Boccaccio, bu ilişkiyi eşitler arasında bir birlik ve aşkın yeni yüzü olarak sundu. Bernard Shaw ise, "Sezar ve Kleopatra" (1901) oyununda, Kleopatra'yı Sezar'ın en tehlikeli fethi olarak görüyordu. Epik tiyatronun büyük ustası Bertold Brecht de onun isminden etkilenmiş ve Üç Kuruşluk Opera (1928) oyununun sonunda, org çalan kahramanının ağzından "Kleopatra, büyük güzelliğin hiçbir şeye yaramadı. Kölen yaptığın iki imparatorluktan geriye sadece küller kaldı..." demişti. Kısacası, Brecht bile onun hakkında yanıltıcı bir portre çizmişti. Oysa, gerçek bir Kleopatra kimliği için, 1607 yılında William Shakespeare'in yazdığı "Antonius ve Kleopatra" oyununa bir göz atabilirdi. Shakespeare, bu oyunda Kleopatra'nın güzelliğini değil, zekâsını ve insancıl büyüklüklerini ön plana çıkarmıştı.

Ancak, Kleopatra hakkındaki tarihsel yanılgılarda kuşkusuz en büyük rolü yedinci sanat oynuyor. Sinema, bu tarihi isimle daha 19. yüzyılın sonlarında ilgilenmişti. Sessiz sinemanın büyük ustası Melies'in en önemli filmlerinden biri Kleopatra'ydı. Sessiz sinemanın 1907-1917 yılları arasında, çok sayıda Kleopatra filmi çekildi. Ancak bunların içinde en önemlisi J.G. Edwards'ın imzasını taşıyan, Amerikan yapımı "Kleopatra" filmiydi. Mısır kraliçesini, sinemanın o tarihteki en büyük vamp oyuncusu olan Theda Bara canlandırmıştı. Far çekilmiş gözleriyle süzgün süzgün bakan, göğüsleri açık Kleopatra imajı bu filmle doğmuştu. Tabii, bu imajı güçlendiren yılanları da unutmayalım. 1934 yılında Cecil B. De Mille'in yönettiği "Kleopatra" filmi, o tarihe kadar gerçekleştirilmiş en pahalı yapımdı. Ama o da, Kleopatra portresine, vamplık dışında yeni bir renk getirmiyordu.

http://www.lovefilm.com/lovefilm/images/products/3/100893-large.jpg

1945 yılında, İngiliz yönetmen Gabriel Pascal'in "Sezar ve Kleopatra" filminde, ilk kez Bernard Shaw'un müdahalesiyle, vamplıktan farklı bir Kleopatra izliyoruz. Ancak bu uzun sürmüyor. Bir yıl sonra, Meksikalı yönetmen Roberto Garvadon, "Antonius ve Kleopatra'nın Son Saatleri" filminde vamplık mitine erotizmi de karıştırıyordu. 1953 yılında, Joseph L. Mankiewicz, Kleopatra filminin oyuncularını saptarken Antonius rolü için önce Marlon Brando'yu düşünmüştü. Senaryoyu beğenmeyen Brando "hayır" yanıtı verince ibre Richard Burton'a döndü. Kleopatra için ise, zaten başından beri aklında bir tek isim vardı: sayısız kez evlenip boşanan, yani tam bir erkek öğüten değirmen olan Elizabeth Taylor. Öyle ya, tarihteki yanlış imajıyla kim Kleopatra'ya daha uygun olabilirdi ki...

Beyazdut
22-10-10, 23:23
Kral Aha / Kral Menes

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/king_aha.jpg

Kral Aha / Kral Menes

İlk Hânedânlık

Çoğu İnsan, Kral A-ha'nın aslında Menfis'in kralı olan Kral Menes olduğuna inanır. Menes, Birinci Hanedan krallarındandır. Aşağı Mısır ve Yukarı Mısır'ı birleştiren krallardan ilkidir. Antik Mısır, medeniyetinin en parlak devrini onun taç giydiği zamanda yaşamıştır. Menes, Menfis şehrini kurmuş ve yer olarak kolayca savunma sapabileceği Nil'deki bir adayı seçmiştir. O, Crocodopolis'in de kurucusudur.[1]
M.Ö. 3100 - 3000 yılları arasında hüküm sürdüğü düşünülen ve bazı tarihçilere göre de Mısır'ın Erken Hanedanlık Döneminin ilk firavunu olduğu öne sürülen Menes, Antik Mısır'da hakkında birçok tartışma olan bir firavun olarak öne çıkmaktadır.
Özellikle Narmer Tabletlerinin bulunmasından önce Aşağı ve Yukarı Mısır'ın birleştiricisi ve gerçek anlamda ilk Mısır Firavunu olduğu düşünülen Menes'in sözkonusu tabletlerde hiçbir şekilde bahsedilmemesi, önemli bir tartışmayı ortaya çıkarmış ve günümüzde birçok tarihçi bu arkeolojik buluntular neticesinde, Narmer'in ilk firavun ve Mısır'ın birleştiricisi olduğu konusunda görüş birliği içerisindedir.[2]
Tarihsel kayıtların çok net olmaması ve çeşitli firavun listelerinde görülen farklılıklar sebebiyle, günümüzde Menes'in Narmer veya Hor-Aha'ya ait bir isim olduğu düşünülmekte ve Antik Mısır'daki ünlü Memphis şehrinin kurucusu olduğu düşünülmektedir.

Bazı firavunlar listesinde Min veya Meni diye de adlandırılmış olan Menes'in Manetho'nun kitabından 62 yıl hüküm sürdüğü ve bir su aygırı tarafından öldürüldüğünden bahsedilmektedir.[2]
Aha'nın ölümü, hâlâ esrârını korumaktadır. Efsaneye göre Aha, Fayyum'da vahşi bir köpeğin ve Nil timsahlarının saldırısına uğrayarak ölmüştür. Aha'nın mezarı, Menfis'in en ünlü mezarı olan Saqqara (Sakkara)'da bulunmaktadır.[1] Bu mezar, Mısır tarihinin bilinen en eski anıtıdır. 3. bin yılın başlarında yapılan bu mezarın bir kayaya oyulmuş beş odası vardır.[3]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/menes1-5.gif

Beyazdut
22-10-10, 23:23
Krallar Vadisi

http://trocke.net/Albums/Egypt/images/120606%20-%20ValleyOfTheKingsTomb.jpg

Krallar Vadisi

Krallar vadisi ya da diğer adıyla “Biban-el Mülk” kral Mezarları.Nil’in batı kıyısında,Karnak ve Luksor’un (“Yeni İmparatorluk”un dev direkli salonu ve tapınağının bulunduğu yer karşısındadır”)Bir zamanlar ki Theben’in nekropolunun geniş,şimdi çöl görümündeki alanın içindedir.Orada “Yeni İmparatorluk” döneminde kibarların ölülleri için mahzenler,bunun yanı sıra krallarla Tanrı Amon’un adına tapınaklar yapılmıştı..

Bu dev ölüler kentinin yönetimi ve boyuna yeni yapılar eklenmesi için,özel bir memurun “Batının Prensi ve Mezarlar Ücretli Askerlerin başı”nin buyruğu altında bir sürü adama gerek vardı.Bekçi askerler kışlalarda otururlardı;sonunda küçük köyler biçimini alan ev gruplarında da toprak ve yapu işçileri,taşçılar ve bezekçiler,her türden zanaatçı,sonunda da ölümlü bedeni koruyan ve Ka için sonsuz bir koruyucu kap hazirlayan tahnitçiler,mumyacılar barınırdı.

Bu dönem en güçlülerin ”Güneşin Oğullarının”,Birinci ve ikinci Ramses’in egemenlik sürdükleri “Yeni İmparatorluk”dönemiydi.XVIII,fakat özellikleriyle XIX.sülale,aşağı yukari 1350’den 1200 İ.Ö’ye uzanan dönemdeydi.

Bilinen en büyük ölüler kentinin gelişmesinin başlayışı Kral I.Tutmosis’in kayda değer bir kararıyla oldu.Kendini görkemli bir türbeye değilde gizli bir kavuğa gömdüren ilk kraldı.Bunun nedenide Mumyasının kirletilceğini düşünüyor olmasıydı.

Beyazdut
22-10-10, 23:24
Kutsal Mısır Böceği (Skarabe, Skarab Beetle)

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/skarab.jpg

Kutsal Mısır Böceği (Skarabe, Skarab Beetle)

Skarabe, Eski Mısır'daki en yaygın sembollerden biridir. Mısır tradisyonunda farklı bağlamlarda, üç değişik anlamda kullanılmış olan sembolün simgelediği anlamlar şöyle açıklanır:

Ra'nın “khepre” şeklini temsil eden kullanımlarında kozmik evrenin meydana getirilişini simgeler. Bu böceğin üreme biçimi, kendi kendini doğuran, daha doğrusu kendi kendinin nedeni olan yaratıcı güç “Phtha”nın evrendeki kozmik nesneleri şekillendirerek oluşturmasını temsil eder. Burada söz konusu olan güç, yoktan var eden değil, “var edilen”i biçimlendiren bir güçtür. Mısır'ın hiyeroglif yazısında “olmak”, daha doğrusu “verilen biçimi alarak varlık haline dönüşmek” anlamına gelen “hpr” ya da “kheper” fiili ayakları açık bir skarabe ile yazılır. İlah Khepra'nın adı da bu fiilden türemiştir.

Güneş ile birlikte kullanımlarında, Güneş sistemi'nin kendisine yaşam veren, kendisini yöneten Sirius Sistemi ile ilişkisini simgeler. Böceğin yumurtalarını koyduğu ve itme gücüyle yuvarladığı küre, kozmozda bir güçle yuvarlanıp giden bir ateş küresi olan ve tohumlarını Sirius'tan alan Güneş'i simgeler. Sembolün bu anlamdaki kullanımında, sembole genellikle Güneş'i simgeleyen bir diskin eşlik ettiği görülür.

Ölüm ve ölüm-ötesi konularıyla ilgili olarak kullanımında ise reenkarnasyonu simgelemek üzere kullanılırdı. Bununla birlikte Skarabe'nin eski Mısır'da aynı zamanda bir tür muska olarak da kullanıldığı bilinmektedir.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/scrabe.jpg

Kadim Mısır'ın Tılsımsal Böceği

Kadim Mısır'ın bu kutsal böceği, günümüz dünyasının bile en geçerli tılsımlarından biridir. Kadim Mısırlılar, onun yaratılış, erkekliğin tartışılmaz gücü, üreme, bilgelik, reenkarnasyon, ölümsüzlük ve yenilenmeyle özdeşleştirmişlerdir. Bokböceği tılsımı, hemen hemen dört bin yıllık bir faal yaşam süresi gösteren ve dünyadaki tılsımların içinde en uzun bir geçmişe sahip olanıdır. Bugün bokböceği simgeli yüzük, küpe ve broşlar uğur olarak hala kullanılmaktadır.[1]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/egypt-skarab-amulet.jpg

Skrape ve Amuletler

Amulet, kötülükleri uzaklaştırdığına, uğur getirdiğine, hastalıkları iyileştirdiğine ve özel güçlere sahip olduğuna inanılan , doğal ya da insan eliyle yapılmış nesne; bir tür nazarlık ya da muskaya verilen addır. Üstte taşınabildiği gibi çeşitli yerlerde de saklanabilir. Değerli taşlar, metaller, hayvan dişleri ve pençeleri gibi pek çok nesne amulet olarak kullanılmıştır. Amuletin kökeni Eski Mısır'a dayanır. Mısırlılar kendilerini kötü günlerden, düşmanlardan ve tehlikelerden korumak için SKARABE, engerek başı, sembolik gözler ve KARTUŞ gibi amuletler kullanmıştır. Pek çok uygarlıkta da hematit, yeşim, ametis, lapis, lazuli ve kantaşı gibi taşların kendilerine özgü koruyucu güçleri olduğuna inanılmıştır.Bir inanışa göre mercan, şeytanın evlerdeki kötü etkisini uzaklaştırma gücüne sahiptir. Hıristiyanlıkta encolpia denen amulet , haçlar, aziz kemikleri vb. Dinle ilgili RÖLİK'lerdir. Boyna asılarak taşınanlar periapta, ikiye katlanabilenler pyctacium adını alır.[2]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/scarab.jpg

Beyazdut
22-10-10, 23:25
Luksor Tapınağı

Karnak Amon Tapınagı yakınında bulunan ve görkemli eski Mısır Mimarlığının Nil kıyısındaki en zarif örneklerinden biri olan tapınak ,Yeni Krallık döneminin 9.firavunu III.Amenhotep tarafindan,Eski Mısır Tanrilarının en büyüğü Amon-Ra adına M:Ö XIVçyy da inşa ettirilmistir.Daha sonraları Tutankamon, II.Ramses, B.Iskender, Roma ve Müslüman Araplar Tarafindan cesitli ekleme ve yapilarla günümüze kadar gelmiştir.1885'de başlatılan araştırma,kazı ve restarasyon calışmaları günümüze kadar devam etmektedir.

Tapinağa 24m yükseklikteki pilondan girilir.Pilon cephesinde 4 tane oturan,2si ayakta duran büyük boy6 adet Ramses heykeli bulunmaktaydi.Günümüzde tahtta oturur şeklindeki iki heykel,girisin saginda ve solunda yer alır.Pilon cephesi boydan boya II.Ramses'in zaferlerine ait tasvir ve yazilarla suslenmistir.Pilon'dan sonra II.Ramses olarak bilinen büyük avluya girilir.Burası Kapalı Lotus başlıklı sütünlar ve aralarında yeralan Osiris heykelleri ile cevrilidir.Avlu girisinin saginda,orta krallikdan kalma orjinal ve küçük Teb üçlüsü tapinaği ile sol yanda ve yukarıda yerel bir şeyh tarafından XIII.yy'da inşa ettirilen Abu al-Haggag Camii yer alır.Avludan sonra güney yönünde sapma yaparak koridor şeklinde uzanan açılmis papirüs başlıklı52m yüksekliğinde 14 devasa sütün çift sıra halinde 2.büyük avluya ulaşır.III.Amenhotep'e ait olan bu sütünların üzerine.Tel Amarna'daki Aten inancını terkederek Teb' e gelen ve Amon inancını kabul eden Tutankamon tarafından,bu dönüşümü kutlamak için süslemeler yaptirilmıştır.Buradan Hıpostil hole girilir.32 sütünlu olan bu ilginç bölümden sonra Khonos,Mut ve Adak şapeli,yuvarlak kemerli,freksli,nişli,iki yanında kalsik roma sütün başlıklı girişi olan Roma kutsal mekanı,doğum odası,III.Amenhotep ve Büyük Iskender'e ait dar ve karanlık kutsal mekanlar bulunur.Her yıl Ağustos ayı sonlarinda 15 gün süreyle kutlanan Opet Festivali nedeniyle Karnak Tapınağından törenlerle getirilen bir örneğini görebiliceğimiz Amon Ra Teknesi bu mekanda bi süre bekletilirdi.Karnak ve Luksor Tapınaklarini birbirine bağlayan yolun sfenksli olan önemli bir bölümü pilon duvarı karşısında bulunmaktadır.

Beyazdut
22-10-10, 23:28
Mısır Atasözleri

http://www.in2itinternational.com/Artist/Hernandez_Reynaldo/Black_Imperial_Egypt_The%20Old_Kingdom_21_30.jpg

Mısır Atasözleri

“Adil ol, zenginlerin menfaati için fakirlerin hakkını yeme ve onları iyi giyinmiş olmadıklarından dolayı geri gönderme.”

“Ambardaki zenginliktense, Tanrını elindeki fakirlik daha iyidir.”

“Aşkın tokadı üzüm gibi tatlıdır.”

“Ben hanım, sen hanım, taştaki birikmiş kirli suyu döken kim?”

“Çamur ve taştır insan Tanrı tarafından yaratılan ama farkında değildir Tanrı'nın avuçları arasına bıraktığı kaderinin..”

“Daimi endişe içindeki zenginliktense, kalp huzuru ile elde edilen ekmek daha iyidir.”

“Devlet kuşu baba kuşudur.”

“Dostlar, insanı süsleyen hazinelerdir.”

“Eğer başkasının evine girersen, orada hatalı olan şeylere gözlerini dikme. Eğer gözlerin onları görürse, susmasını bil. Dışarıda kimseye bahsetme, seni işitenler bir hata bir cinayet işleyebilirler.”

“Evini camdan yaptıysan, sakın başkalarına taş atma.”

“Fazla içme, çünkü eğer düşer ve organlarından biri kırılırsa sana hiç kimse elini uzatmaz. Arkadaşların “Bu sarhoşu atın!” derler.”

“Hayatını o suretle idare etmelisin ki, ölüler diyarında Tanrının elinde bahtiyar olabilesin.”

“Her bıyığın bir makası vardır.”

“Hiçbir sınırı değiştirme.”

“İnsanoğlu yediklerini dörtte biri ile yaşar. Kalan dörtte üçü ile de doktoru geçindirir.”

“Kalbini herhangi bir kimseye doğru yöneltme. Yanlış bir laf dudaklarından çıkınca başkası bunu tekrarladığı zaman sen düşman kazanırsın. Bir insan dili ile mahvolur. İnsan vücudu, her türlü cevapların bir deposudur; bunların içinden iyisini seç ve söyle, fenasını ise kendi vücudunda sakla.”

“Kalemini başkalarına fenalık yapmak için sakın kullanma.”

“Ne ölçülerde ne de tartma da hile yapma.”

"Resimler, gerçeğe soğuk tanımlardan daha yakındır."

“Saygılı ol. Senden yaşlı veya üst derecede birisi içeri girdiği zaman ayağa kalk. Fakat her şeyden önce ailene saygı göster. Anne ve babanın eline su dök. Annene bol ekmek ver ve onu seni taşıdığı gibi taşı. O senin büyük yükünü kaldırmıştı ve seni üç sene emzirmiştir. O, seni okuyup yazman için okula götürmüş ve sana evden ekmek ve bira getirmiştir.”

“Sen de evlendiğin zaman, annenin emeklerini düşün. Öyle ki, o seni ayıplamasın ve Tanrıya elini kaldırıp şikayetini duyurmasın. Fakat sen genç iken evlen ki, karın da sana bir oğul versin.”

“Sırlarını açığa vurmaktan çekin. Üst derecedeki amirlerine öfke ile cevap verme. O, sana acı söylediği zaman, sen ona güzellikle cevap ver ve onu sakinleştir. Onun öfkesi geçince, sana yeniden dönecektir.”

“Vergi alırken sert davranma.”

Beyazdut
22-10-10, 23:29
Mısır Firavunları

http://www.mainlesson.com/books/hurlbut/bible/zpage101.jpg

http://www.mainlesson.com/books/hurlbut/bible/zpage099.jpg


Mısır Firavunları



Firavun (Arapça فرعون Fir'awn; İbranice פַּרְעֹה Parʻō) Eski Mısır'da hükümdarlara verilen isim. Aynı zamanda tanrı Horus'un yeryüzündeki imgesi ve güneş tanrı Ra'nın oğlu olarak da kabul ediliyordu.

"Büyük Ev" anlamını taşıyan kelime daha sonra hükümdardan bahsetmek şeklini almıştır. Buna örnek Osmanlı idaresinden bab-ı ali (yüce kapı anlamında) olarak bahsedilmesidir.

Firavun olmak için anne tarafından soylu kan taşımanın daha önemli olduğuna inanılıyor: halktan kimi erkekler tam kan soylu bir kadınla evlenerek tahta çıkabilmişlerdir. Firavunların kutsal ve gizemli kabul edilen bir çok adları vardır. Bunların sonuncusunu tahta çıktıkları zaman alıyorlardı ve genellikle bu ad, o firavunun izleyeceği politikanın bir habercisi olarak görülüyordu. Mesela savaş tanrısı Mantu'nun adını kullanarak Mantuhotep (Mantu hoştur) ismini alan bir firavun askeri seferler yapacağını ilan etmiş oluyordu.

Firavunlar ölene dek idarede kalıyorlardı. Bilinen en uzun iktidar 92 yılla eski krallıktaki son hukumdar Pepi II Neferkare ye aittir. Uzun süre tahtta kalabilmek için her 30 yılda bir sihirli bir tören olan heb-set gençleşme festivali yapılıyordu. Firavun öldüğü zaman cesedi mumyalanıyor, 70 günlük yastan sonra dirilince kullanmak üzere topladığı mallarla birlikte bir lahite konuluyor ve mezar kapatılıyordu.

Tevrat, İncil ve Kuran'da geçen olaylarda bahsedilen Firavun'un, Ramses(II) olduğuna dair,İslam Dünyasında yaygın bir kanı mevcut ise de,bu düşüncenin bilimsel bir temeli yoktur. Eski Mısırlılar,arkalarında sayısız hiyeroglif,mezar odaları, mumyalar, tapınaklar, saraylar ve yazılı belgeler bıraktıkları halde, Antik Mısır bizim için gizemini hala korumaya devam ediyor. Çünkü Mısırlılar, başlarından geçen olayları doğru ve detaylı bir şekilde yazmıyorlardı. Yenilgi,kıtlık,hastalık,vs. gibi, Firavun ve onun hakimiyetine gölge düşürebilecek olaylar yok sayılır,bunlar belgelenmezdi.

Örneğin;Ramses(II) döneminde,Mısırlılar ile Hititler arasında gerçekleşen meşhur Kadeş Savaşından, Mısır belgelerinde büyük bir zafer olarak bahsedilir. Fakat bugün biliyoruz ki Kadeş Savaşı hiç de Mısırlıların arzu ettiği şekilde sonuçlanmadı. Anlaşılan o ki, Eski Mısırlılar,işlerine gelmeyen olayları yazmıyor,resimlemiyorlardı. Zaten onların, kendilerinden sonra yaşayacak olan insanlara ışık tutmak, Mısır tarihini belgelemek gibi bir amaçları da yoktu. Saray duvarlarına çizilen hiyeroglifler tek bir amaca hizmet ediyordu. Firavunun üstünlüğünü ve hakimiyetini daha da pekiştirmek. Bu bakımdan bu hiyeroglifleri, bilinen en eski siyasi propoganda araçları olarak düşünebiliriz.

Beyazdut
22-10-10, 23:31
Mısır Piramitleri

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/khufu-pyramid.jpg

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/pyramid.jpg

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/great_pyramid.jpg

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/gri-98.gif

Mısır Piramitleri


PİRAMİTLER'in sayısı 80'e yakındır. Hepsi Nil’in sol kıyısına kurulmuş ve vadide 40 kilometrelik bir uzunluk içine yayılmışlardır. Bazıları ayrı olmakla birlikte çoğu grup halindedir.

Piramitler içinde en çok ilgi çekenleri üç büyük piramit olarak bilinen Giza şehri civarında bulunan abidelerdir. Bunlar varsayılan kurucularının adlarına göre ayrılmaktadır: Keops (Kufu), Kefren ve Mikerinos. Bu üç Giza Piramidinin geometrik ve gözlemsel ilkelere dayalı bir plana göre inşa edildiği ve bu planın da doğrudan astronomik gözlemlere dayandığı ileri sürülmektedir.

Kufu ya da Keops diye de adlandırılan Büyük Piramit, üç büyük piramidin ilki ve en kuzeydekidir. 137 metre yüksekliğindeki ve yaklaşık 6.5 milyon ton ağırlığındaki Büyük Piramit, şimdiki Kahire şehri yakınlarında tam olarak Nil Deltası’nın tabanına yerleştirilmiştir. Mısır astronomi bilgini Mahmut Bey, Keops’un binlerce yıl önce dolanımının en yüksek noktasına varmış Sirius yıldızı ışınlarının piramidin güney tarafı üzerine diklemesine düştüğü bir devrede inşa edilmiş olduğunu söyler.

Piramidin yapım planında sık sık karşımıza çıkan 286,1022 sayısı anahtar sayı olarak kabul edilir, çünkü bu sayı güneş ve yıldız yılının değerini, güneş ile yeryüzü arasındaki uzaklığı, yeryüzü ile yörüngesi arasındaki ilişkiye göre yerçekimi kanununu ve yeryüzü yörüngesinin merkezkaç değişimlerinin sınırlarını belirlemeye olanak sağlamaktadır. Görüleceği üzere Piramit gerçek bir geometri ve ölçü harikasıdır. Birçok bilim adamı ve yazar Giza’daki Keops Piramidi’nin bugünkü bilim bilgileri ve makinelerle bile yapılamayacağını ısrarla söylemektedirler. Büyük Piramit, hiçbir zaman anlaşılmamış olan bir tekniğin ve dehanın gözle görülür tanıklığını yapmaktadır.

Peki Keops Piramidi’nin yüksekliğinin bir milyara çarpımının yaklaşık olarak güneşle dünyamız arasındaki uzaklığı vermesi bir rastlantı mıdır? Piramidin üstünden geçen meridyenin karaları ve denizleri tam eşit iki parçaya bölmesi bir rastlantı mıdır? Taban çevresinin, yüksekliğin iki katına bölünmesinin Pi sayısını vermesi bir rastlantı mıdır? Piramitte dünya ağırlığını gösteren hesapların bulunması bir rastlantı mıdır? Piramidin kurulduğu kayalık alanın büyük bir özen ve doğrulukla düzeltilmiş olması bir rastlantı mıdır? Bugünkü teknoloji ile yapılamayacak bir şeyi, eski Mısırlılar basit teknoloji ve sade aletleriyle nasıl yaptılar? Mısırlılara dünya-dışı zeka, ‘dışardan yardım’ mı geldi? Yoksa bu yapılar Dünya dışı Ziyaretçiler tarafından mı yapıldı.

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/great_pyramidz.gif


Büyük Piramit ( Khufu, Keops ) dünya karalarının tam ortasında bulunmaktadır. İnşası sırasında böyle dev bir yapının dünya karalar topluluğunun tam merkezine oturtulması için , yörenin , hatta dünyanın uzaydan görülmüş olması gerekirdi. Bu bakımdan ya uzaylılar ya da uzaylıların yetiştirdiği kimseler tarafından inşa edilmiştir. Araplar, Büyük Piramidin “Uzaydan Gelen Ruhlar “ tarafından inşa edildiğine inanırlar.

Her ne kadar okullarımızda okutulan tarih kitaplarında hala mezar anıt olarak yazılıysa da , Büyük Piramidin Firavun mezarı olarak yapıldığıyla ilgili bilgi , geçerliliğini gün geçtikçe yitirmektedir. Onun yerine onun bir inisiyasyon merkezi hatta güç elde etmekte kullanılan bir enerji üretici olarak yapıldığı konusundaki bilgiler gün geçtikçe güç kazanmaktadır. Çok değişik alşimik çalışmaların yapıldığı ve bu çalışma ve denemeler için gerekli enerjinin üretildiği bir jeneratör olarak yapıldığı daha kuvvetli olasılık halinde karşımızda bulunmaktadır. Gerek bilinen ölçüleri, gerekse biçimiyle büyük Piramit ve ötekiler , mezardan çok bir güç üretici olarak yapılmış olabileceklerini düşündürmektedir. Böyle olunca da böyle bir yapının inşa bilgisinin kaynağı Raymond Drake’in belirttiği gibi ya uzaylılardır ya da onların öğretisinden yararlanmış seçkin kişilerdir.

Ruhsal yetenekleri gelişmiş kişilerin ifade ettiklerine göre , Büyük Piramit manyetik güç yayımını hala devam ettirmektedir. C.H. Williamson ‘un “Other Tongues , OtherFlesh “ ( Başka Diller , Başka Bedenler ) isimli eserinde belirttiğine göre , dünya dışı kökenli insanlar yapıyı meydana getiren çok iri taşları antigravitasyon ya da sonik yöntemlerle ilgili bilgileri uygulayarak yerleştirmişlerdi. Belki de bu insanlar aynı güçleri kendi uzay araçlarını
hareket ettirmede de kullanıyorlardı.

Keops Piramidi ya da Büyük Piramit , Kahirenin 16.km. kadar batısındadır. Taban yüzeyi yaklaşık 53.000 m2’lik bir alanı kaplar. Orijinal yüksekliğinin 146 ile 148 m. arasında olduğu tahmin edilir. İnşa edildiği dönemde üzerinde bulunması gereken Kapak Taşı’nın artık olmaması nedeniyle şimdiki yüksekliği 137 metre kadardır. Yapılan hesaplara göre Büyük Piramit İngiltere’de Hz. İsa’dan bu yana inşa edilmiş olan tüm katedral , kilise ve şapellerden daha fazla taş kütlesine sahiptir.

Keops Piramidinin yapımında 2.600.000 adedi aşkın granit ve kireçtaşı blok kullanılmıştır. Blokların ağırlığı 2 tondan 70 tona kadar değişir. Santimetrenin 40’da birine kadar bir hassasiyetle kesilen bloklar o kadar hassas bir şekilde birleştirilmiştir ki , aralarındaki derzlerin açıklığı hiç bir zaman santimetrenin 20 de birini aşmaz.

Arap tarihçisi Abu Zeyd el Balkhy. Eski bir yazılı kaynağa dayanarak Büyük Piramidin “ Çalgı Takımyıldızı (Lyra ) Yengeç burcundayken , yani hicretten 2 kere 36.000 yıl önce “ inşa edildiğini yazar. Bu da yaklaşık olarak günümüzden 73.000 yıl öncesine denk gelir. Ayrıca piramit üzerinde yapılan Karbon-14 tarih belirleme çalışmaları da yine M.Ö 71.000 yılını göstermektedir.

Kefren Piramidi de Büyük Piramidin hemen yanında yükselir. Yüksekliği ilkinden biraz daha azdır. Ancak daha yüksek bir taban üzerinde inşa edildiğinden Büyük Piramitten daha yüksekmiş gibi görünür. Taban kenarı 216 metredir.

Mikerinos Piramidi ise , 70 metrelik yüksekliği ve 108 metreyi bulan taban kenarı ile diğerlerinin yanında çok küçük kalmaktadır. Giza düzlüğünde yer alan bu üç piramidin önemli ortak özellikleri vardır Şöyle sıralayalım :
Yapıların yüzleri yere 52 derecelik açı yapar.

Giriş yerleri kuzey yüzlerinde açılmıştır ve giriş geçitleri yerle 26 derecelik bir açı yapar. Bu doğrultudan gök kutbuna bakarlar.

Bu gün için astronomi ve matematik sayesinde çözülebilen karmaşık bir mimari yapıya sahip piramitler hakkında şöyle bir örnek fikir verebilir:
52 derecelik açı , piramitlerin inşaatçıları için “dairenin kare haline getirilmesine ilişkin Kutsal Geometri probleminin çözümünü sağlayan bir unsur olmuştur. Bu eğimde , yani 51 derece 52 dakikalık bir açıda yapılmış bir piramidin yüksekliği ile tabandaki çevre uzunluğu arasındaki oran , bir dairenin yarıçapı ile çevresi arasındaki orana eşittir. Bu oran ½ değerindedir. Sonuçta Gize piramitlerinin inşasında pi = 3.1415 değerinin kullanılmış olması günümüz bilim adamlarının şaşırtıcı bulduğu bir gerçektir.

Eski Mısır’ın D.D uygarlıklarla kurdukları bilimsel, sanatsal ve kültürel bağları örneklerken üzerinde durmak istediğimiz konu Piramitlerin mimari, arkeolojik ve matematiksel yönlerinden çok , kozmik anlamları. Bu nedenle şimdi birazda Giza Piramitlerini okült açıdan inceleyelim.

Teozofist A.P. Sinnett, Büyük piramidin yapımıyla ilgili şunları söylüyordu:
“ Keops Piramidinin yapımında kullanılan taşların manipülasyonu, ancak ve ancak , daha sonraları insanların yitirdikleri belirli bir doğa bilgisinin bu işte kullanılmış olmasıyla açıklanabilir. Doğanın gizemiyle ilgili o bilginin Veli bekçileri , ağır cisimlerin fiili ağırlığını istedikleri gibi değiştirebilecek şekilde maddenin çekimini kontrol edebilirler ve daima da edebilmişlerdir."

"Dev yapılar mimarisinin harikaları işte böyle açıklanır. Piramitlerin yapımını yöneten üstatlar , kullanılan taşları kısmen levite etmek şekliyle bu işlemi kolaylaştırmışlardı. Majik asalar... Üstatlara eski çağlarda , doğanın kudretini açığa çıkaran anahtarlar teslim edilirdi. Gizli kelimeler ve vibrasyonel motor... Dalga boyları ve dev granit blokların levitasyonu.”
Okültist Annie Besant ise şöyle diyordu:

“ Mısır’daki taşlar ne sırf kas kuvvetiyle, ne de modern teknolojiyi aşan hünerli cihazlar kullanılarak dikilmişti. Bu taşlar , dünyasal manyetizmin güçlerini anlayan ve kontrol edebilen kişilerce dikilmişti. Neticede , taşlar ağırlığını kaybediyor ve tek bir parmağın temasıyla yönetilmek suretiyle havada yüzerek, belirlenen yerlerine oturuyorlardı.”

Annie Besant “ Dünyasal manyetizmanın güçlerini anlayan ve kontrol edebilen “ kişilerden söz ederken acaba kimleri kastediyordu?...
Çağlar boyunca sırlarını hiçbir uygarlığa açmadan , günümüze kadar gelen piramitler , dünya bilim ve teknolojisini aşan bir teknik, mimari bilginin ürünüdürler. Bu bilgi D.D kaynaktan gelmiş ve hala dünya bilim adamları tarafından çözülememiş olabilir mi ?

Çok eski efsanelerde piramit inşasında kullanılan “majik çubuklar”dan söz edilir. Bu çubuklarla belirli bir dalga boyunda olmak üzere , önceden tespit edilmiş bir vibrasyonel ses tonu oluşturulabiliyordu. Walter Owen 1947 yılında sesin ezoterik kullanımı hakkında şunları yazmıştı: “ Ses herkesin düşünemeyeceği türden imkanlar taşıyan bir kudrettir. Ve bu kudretin kullanımı , kadim ermişlerin bildikleri , fakat günümüzün emekleyen biliminin yitirdiği ve ya karşısına geçip dudak büktüğü bir bilimdir. Kozmosun çevresi ve dokusu ses kudreti sayesinde ayakta durmaktadır ve yine ses kudreti sayesinde çözülerek yok edilebilir. Mısırlı rahipler bu bilgiye sahiptiler.”

İster istemez akla şu soru geliyor ; Mısırlı rahipler bu bilgiyi nereden almışlardı?,

Mühendis Rudolph Gantenbrink’in 1993 yılında Büyük Piramitte gerçekleştirdiği buluş da aynı ölçüde ilgi çekicidir. Gantenbrink ve ekibi “UPUAUT 2” ismini verdikleri küçük bir robot aracı Kraliçe Odası’ndaki hava kanalının içine yollamış ve bugüne kadar hiç bilinmeyen 60 metrelik bir tünel bulmuştu (Altta). Gantenbrink, iki haftalık bir çalışmadan sonra 4500 yıllık metal bir kapıya ulaştığını söylüyor ve bu kapının bilinmeyen bir alana açıldığını iddia ediyordu. Fakat ne yazık ki kapının keşfinden sonra geçitlerdeki tüm araştırmalar Mısırlı yetkililer tarafından durdurulmuş ve yeniden başlatılmasına izin verilmemiştir. Yani yine bişeyler örtbas edilmeye çalışılmaktadır...

Beyazdut
22-10-10, 23:32
Mısır Tarihi

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/imgegyp.jpg

Mısır Tarihi

"Yontmataş Devri"nde Mısır, tropikal bir iklimin etkisindeydi ve bu iklime uygun bitki örtüsüyle kaplıydı. Konutlar, henüz vadinin üstündeydi. Başlıca insan etkinlikleriniyse, avcılık ve balıkçılık olusturuyordu. "Yontmataş Devri" sonunda, bütün Afrika'da bir kaya sanatı gelisti. Yukarı Mısır'daki kayalar ve mağara duvarları, hayvan resimleri, av sahneleri ve gemicilikle ilgili çeşitli görüntülerle süslendi. "Cilalı Tas Devri" başlarında, Nil Vadisi'nin coğrafî oluşumu tamamlandı ve Sahra'da yaşayan, av köpeği bakıcıları, Paleoafrikali Sigitmaçlar ve Nilot kökenli balıkçılar, yeni tekniklerden yararlanmaya başladılar. Yavaş yavaş tahıl tarımı, keten ekimi ve dokumacılığı, hasır isçiliği ve çömlekçilik gelişmeye başladı. Köylerin eski görünümleri değisti. Sazdan kulübelerin yerini ker***ten evler aldı.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/mau1.gif

4000 yılına doğru benimsenen teknikler giderek yetkinleştirildi. Çakmaktaşı ve bakır, aynı zamanda kullanıldı. Bunun yanı sıra, fildişi işçiliği ortaya çıktı. Küçük heykellerin yapımına girişildi. İki uygarlık merkezi, birbirine koşut olarak düzenlendi: Kuzeyde başına kırmızı bir taç giyen ve Osiris tarafindan korunun kral, batı ve doğu eyaletlerini (ya da nomos) yönetiyordu.

Güneyde bulunan bir başka kral da, başına beyaz bir taç takıyor ve Tanrı Sethi tarafından korunuyordu. Güney eyaletlerinin egemenliğiyse onun elinde bulunuyordu.

Eski Mısır, yaklaşık üç bin yıl varlığını sürdürdükten sonra, M.S. 395'te Bizans egemenliği altna girerek Hiristiyanlığı yada Kıptiliği benimsedi; ama Hıristiyanlar ve Araplar, bu son derece gelişmiş uygarlığın izlerini silemediler. M.S. VI.yy'da İmparator Lustinianos, Philai'deki İsis Tapınağı'nı (Hıristiyan Mısır'daki son pagan merkezi) kapattırınca, dünyanın en eski uygarlığı sayılan bu uygarlığın üstüne bütün kapılar kapanmış oldu. Daha sonra, Fransız Jean-François Champollion'un hiyeroglif yazılarını incelemesi ve dolayısıyla o tarihe kadar karanlıkta kalmış birçok soruya ışık tutması sonucunda, Eski Mısır uygarlığıyla ilgili pek çok şey öğrenildi.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/kahire.jpg

XIX. yy'a kadar Mısır tarihi, Eski Yunan yazarlarının, özellikle de Herodotos, Sicilyali Diodoros ve Stranbon'un yazdıklarından öğreniliyordu. Ayrıca Mısırlı Rahip Manethon'un, Aigyptiake adlı yapıtından da yararlanılıyordu.

Manethon, bir Mısır tarihi yazmaya girişmiş ve Mısır firavunlarını 31 sülalede toplayarak bir firavunlar listesi yapmaya çalışmıştır. Bu bölümleme, modern bilimler tarafından her zaman kullanılmıştır.Günümüzde Eski Mısır bilimi (ejiptoloji), henüz çok yeni bir bilim dalıdır; ama inceledigi yazıtlar ve arkeoloji gereçleri, o kadar zengin ve o kadar çeşitlidir ki, daha şimdiden tarihöncesi dönemden Hıristiyanlık dönemine kadar, Eski Mısır uygarlığı ve tarihinin ana hatları çizilebilir, en özgün yanları belirtilebilir.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/s332.jpg

M.Ö. 3000'e doğru, Mısır'ın yazılı tarihinin basladığı sıralarda, uygarlığın bütün öğeleri bir araya toplanmıştı. Ülke, Nil'in suladığı bir toprak şeridi üstüne kurulmuştu ve ırmağın taşkın sularıyla besleniyordu. Güneş, her gün ışıklarıyla çevreye iyilik saçıyor; Afrika kökenli beyaz halk, sulama kanallarının bakımıyla uğraşıyor ve huzurunu sağlayan doğal öğelere tapıyordu.Mısır halkı, daha tarihsel döneminin başlangıç yıllarında kendine özgü bir dinginlik edinmişti. Bu durum, biraz da siyasal sistem, dinsel özellikler, dil ve yazıyı koruma kaygısından kaynaklanıyordu. Eski Mısır, yalnızca şaşmaz ve düzenli bir firavunlar dizisi değil; ama eksiksiz bir uygarlığın serüveni görünümünü taşıyordu.

Beyazdut
22-10-10, 23:34
Mısır Uygarlığı

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/hstrinegypcol.gif

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/egypharpplay.jpg

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/egyp028_big_copy.jpg

Mısır Uygarlığı

Uygar toplum biçimlerinin İ.Ö. 2500 dolaylarından önceki dönemde yayılması son derece özel coğrafya koşullarını gerektirdi. Uygar zanaat ve bilgi düzeylerine ulaşmak için gerekli olan uzmanlar ordusu, yalnızca sulama yapılabilen ırmak vadilerinde, o tarihlerde bilinen tekniklerle beslenebilirdi. Sümer'e oldukça yakın çevrelerde bulunan birkaç küçük ırmak, bu özel koşulları yerine getirdi.

Örneğin Ürdün Irmağı ve bugün denize yakın bir yerde Dicle'ye karışan, ama eski zamanlarda doğrudan Basra Körfezi'ne akan Karun Irmağı kıyıları boyunca çok eski kentlerin doğduğu görüldü. Arkeologların ilerde başka yerlerde bunlara benzeyen öteki kentleri de gün ışığına çıkarmaları olasılığı var. Ancak bu ırmak vadileri, büyük toplumların ülkeleri haline gelme yolunda, Sümer'le ya da Nil ve İndüs vadilerinde birbiri ardı sıra ortaya çıkmakta olan öteki eski uygarlıklarla karşılaştırılamayacak kadar küçük yerlerdi.

1930'lara kadar Mısır'ın yeryüzünün en eski uygarlığı olduğuna inanıldı. Fakat günümüzün Mısırbilimcileri, eskiliği ilk olarak 1920'lerde ortaya çıkarılan Sümer'in Mısır uygarlığından önce doğduğu konusunda görüş birliği içindeler. Yukarı Mısır'la Aşağı Mısır'ın Kral Menes yönetiminde birleştirilmesi, Mısır tarihinin geleneksel başlangıç noktası olarak alınır. Bu birleşmenin gerçekleştiği İ.Ö. 2850 dolaylarında, Sümer kentleri birkaç yüz yıllık gelişme dönemlerini geride bırakmıştı bile.

Sümer'in Mısır uygarlığının gelişmesinin ilk evreleri üzerindeki etkilerinin, küçük, fakat şaşmaz izleri saptanmıştır. Bu nedenle, Basra Körfezi'nin başından yola çıkan denizcilerin, Arabistan kıyılarını dolaşıp Kızıldeniz'e ulaşmaları ve burada dar Nil Vadisi'nde oturan halklarla karşılaşmaları olası görünüyor. Sümerlilerin o tarihlerde bildikleri tekniklerin ve düşüncelerin, aşağı Dicle-Fırat bölgesindeki çevreye benzer bir çevre içinde yaşayan eski Mısırlılar için özel bir önemi vardı. Menes'in yaşadığı tarihlerde Mezopotamya'da sulama, metalürji, yazı, saban, tekerlekli araçlar ve anıtsal yapılar ortaya çıkmış bulunuyordu. Bunların hepsi, son derece hızlı bir öykünme ve uyarlanma süreciyle, Mısırlıların yararlanacakları biçime sokuldu.

Mısır'ın siyasal birliğinin gerçekleşmesi, Sümer araç takımının içindeki öğelerden Mısır yerel gelenekleriyle ya da coğrafya koşullarıyla uyuşmayanların bir yana bırakılarak, Mısır'a uygun görülenlerin hızla benimsenmesi sürecini daha ileri noktalara taşıdı. Bir başka deyişle, Mısır uygarlığı, kendine özgü biçem (üslup) birliğiyle ve kurumsal yapısıyla, hızla ortaya çıktı. Mısırlıların Sümer deneyiminden yararlanabilmelerinin sağladığı üstünlükle, Mezopotamya'da bin yıl ya da daha uzun bir sürede olanların Mısır'da gerçekleştirilebilmesi için bunun yarısı kadar az bir süre yetti.

Mısır ve Sümer toplumsal yapıları arasındaki önemli farklılıklar, Mısır uygarlığını hem daha yetkin hem daha dayanıksız kılan farklılıklardı. Mısır'da her şey tanrı-kralın yani Firavun'un sarayı çevresinde odaklaştı. Sümer'de, tanrıların, gereksinimleri, karakter özellikleri ve davranışları bakımından insanlara benzedikleri sanılmakla birlikte, göze görünmez olduklarına inanılmıştı. Mısırlılar ise, krallarının bir tanrı olduğunu ilan ettiler.

Kendisi ölümsüz olduğu gibi, öteki insanlara da ölümsüzlük bağışlayabilirdi.

Bu inancın altında Firavun'a boyun eğilmesini sağlayacak güçlü bir güdüleme yatar. Çünkü değerbilir bir tanrı-kraldan, bu dünyada kendisine iyi hizmet etmiş olanları, kendi tanrısal ölümsüzlüğü sırasında sadık hizmetçileri olarak yanında bulunmalarına izin vererek ödüllendirmesi umulabilir. Öte yandan Firavun'a karşı çıkmanın cezası öteki dünya yaşamına ilişkin tüm umutların yitirilmesi anlamına gelecektir.

Beyazdut
22-10-10, 23:35
Mısırlılar Mars'tan mı geldi ?

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/egyptaliens.jpg

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/avionescol02_09.jpg

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/martianeclipse_fig2_s.jpg

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/omgalpha.gif

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/egyptiiis.jpg

http://www.catchpenny.org/images/abydos4.gif

Mısırlılar Mars'tan mı Geldi?

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/misir9.jpg

Yaklaşık 3000 bin yıl önce yaşamış bir sanatçının tam olarak ne çizmiş olduğu henüz çözülemedi. Arkeologlar duvarlarda ortaya çıkardıkları işaretleri büyük bir dikkatle kopyaladılar. Bu işaretler eciptologlar arasındaki tartışmaları daha da alevlendirdi. Uzun tartışmalar sonunda eciptologlar, çizimlerin temel olarak dört ayrı garip objenin varyasyonları olduğuna karar verdiler. Ne kadar tartışırlarsa tartışsınlar 19. yüzyıl araştırmacıları antik Mısırlıların tapınak duvarlarına ne çizdiklerine tam olarak karar veremediler. Tıpkı pek çok diğer buluntu gibi Abydos hiyeroglifleri de bir süre sonra unutuldu.

http://z.about.com/d/paranormal/1/0/D/8/sa_plane.jpg

Yaklaşık 150 yıl sonra önemli bir Arap gazetesi olan El Şark El Avsat, Karnak’ta bulunan Amon Ra tapınağına ait birkaç fotoğraf yayımladı. Gazete okurlarına bu resimlere bakarak, antik Mısırlıların savaşlarda havacılığı kullanmayı bilip bilmediğini sordu. Bu soru okurları pek çok bakımdan şaşırtmıştı. Gazetede basılan fotoğraflar, 3000 yıl önce hüküm sürmüş olan I. Seti tarafından inşa ettirilmiş olan tapınağın rölyeflerini gösteriyordu. Antik dönem sanatçısı rölyeflerde belirgin rotoruyla kuyruk ünitesi olan bir savaş helikopteri yapmıştı. Bunun yanında sanatçı birkaç uçak betimlemişti. Bu uçaklar günümüz süpersonik savaş uçakları ve ağır bombardıman uçaklarıyla ciddi bir benzerlik gösteriyordu.

Bu fotoğrafların yayımlanmasından sonra 19. yüzyıl eciptologlarının Abydos’un duvarlarındaki betimlemelerin ne olduğunu tam olarak anlayamamalarının da sebebi anlaşıldı. Çünkü o araştırmacılar da helikopter ve uçakların neye benzediklerini zaten bilmiyorlardı.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/egypt_plane2a.jpg

Firavun I. Seti, Antik Mısır’ın en ünlü ve başarılı komutanlarındandı. Ülkenin topraklarını genişletmiş, düşman saldırılarını başarıyla püskürtmüştü. Basılan bu enteresan fotoğraflar aynı zamanda bu başarılı firavunun düşmanlarıyla savaşmak için ileri bir teknolojiye sahip olduğunu mu gösteriyordu? Tanınmış eciptologlardan Alan Alford, Nil kıyısına giderek Abydos gizemini çözmeye çalıştı. Araştırmacı gizemli hiyeroglifleri incelediğinde inanılmazın gerçek olduğunu fark etti. Uzman, gazetecilere Mısırlılar eğer hiyeroglifleri gerçek hayattan alıyorlarsa, bu kabartmaların bir helikoptere ait olduğunu söyledi.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/misirpic1.jpg

Araştırmacılar, Karnak ve Abydos’ta ortaya çıkarılan ve birbirine çok benzeyen hiyerogliflerin şans eseri yapılmadığı fikrine vardılar. Bazı şüpheciler, I. Seti’nin takma adının arı olduğunu ve bu çizimlerin de bir arıyı betimlediğini iddia ettiler. Bu uzmanlar Mısırlıların helikopteri bilebileceklerine asla inanmadılar.

Ünlü ufologlardan Richard Hogland tam da bu sırada bir açıklama yaptı. Hogland’a göre bu gizemli hiyeroglifler Mısırlıların Mars’tan geldiğine ilişkin teorisinin kanıtlarıydı. Ona göre Marslılar sadece bir kez dünyayı ziyaret etmişlerdi. Bu uzman Marslıların inmek için antik Mısır topraklarının seçmelerini ise, bu toprakların Mars topraklarına çok benzemesi olarak açıklamıştı.

http://www.ancientwisdom.net/egypt/assets/old/5pyramidsUFO2.jpg

Yirminci yüzyılın sonlarında, Mars araştırmacılarının çoğu Hogland’ın teorisini desteklediler. Mısırlılar Mars’tan gelmişti. Uzmanlara göre milyonlarca yıl önce Mars’ta füzelerden korunmak için tek bir sığınak inşa edilmişti. Davetsiz misafirlerin Mars’ı ziyaret etmeleri durumunda bu sığınakta saklanacaklardı. Mars’ta yaşayan Marslıların bekledikleri oldu, insansız araçlar bu gezegene indi. Bu uzmanlara göre, Mars’a otomatik bazı araçlar fotoğraf çekmek için indiğinde Marslılar bu sığınağa saklandılar ve fotoğraflarda hiçbir canlı görünmedi. Böylece insanlar Marslıların izin verdiği oranda Mars hakkında bilgi edindi.

http://www.redicecreations.com/specialreports/2006/01jan/annunaki.jpg

Ünlü eciptolog Bruce Rowles olaya bambaşka bir açıklama getirdi. Ona göre eski çağlarda gezegenler arası ziyaret hiçbir zaman için olmamıştı. Mısırlı pagan rahipler doğanın gizemlerini biliyorlardı. Ayrıca bu rahipler geleceği de görebiliyorlardı. Rahipler gelecekteki uçak, helikopter ve denizaltı ile yapılacak olan savaşları görmüşlerdi. Bu gördüklerini de resmetmişlerdi. Rowles’ın teorisi de en az Hogland’ınki kadar saçmaydı.

Günümüzde bu hiyerogliflerin sırrı henüz çözülmüş değil. Bazı araştırmacılar Mısırlıların havacılıkla ilgili bazı sırları bildiklerine ve uçakla uçabildiklerine inanıyorlar. Ancak bu sırlar zaman içerisinde bir biçimde yitip gitmişti. Karşıt görüşlülerse bu açıklamayı çok hayalperest buluyorlar. Böylesine bilgilerin bir anda yok olabileceğini kabul etmiyorlar.

http://sabbah.biz/mt/images/pharaohHelicopter1.gif

Popüler bilimsel literatürde, Mısırlı firavun Tutankamon’un 3300 yıl önce bir uçak kazasında öldüğü yazıyor. Tarihçi William Deutch’un sansasyonel açıklamasına göre antik Mısırlılar ilkel planörler ve sıcak hava dolu balonlarla bulutlara kadar yükselebiliyorlardı. Bu tür uçuşları sadece kraliyet ailesi üyeleri ve soylular yapabiliyordu. Deutch’a göre kraliyet ailesine mensup pek çok kişi ve elbette Tutankamon da uçak kazasında hayatlarını kaybettikleri için bacaklarında çok sayıda kırık ve sayısız yarayla bu dünyaya veda etmişlerdi. Deutch’un teorisine göre hava araçları ilk Mısır’da ortaya çıktı buradan günümüzde Tibet, Hindistan, Meksika, Türkiye, Çin ve Guatemala olarak adlandırılan bölgelere yayıldı. Başka bir deyişle bu bölgelerde yaşayanlar gökyüzünde ilk uçan araçları görenlerdi. Mısırlılar ve Marslılar aynı soydan mı geliyor, bu hiyeroglifler helikopter, uçak ve denizaltı mı betimliyor hala bilmiyoruz ama dünyaya dair herhangi bir gizemin kalmadığı iddialarının gerçekleri yansıtmadığından emin olabiliriz.

İnsana dair öğrenilecek daha çok konu var.

Beyazdut
22-10-10, 23:36
Mumyalama

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/reli11b.jpg

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/604mummify.jpg

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/mummys.jpg

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/ill2_l.gif

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/guanajuato_mummy_01.jpg

Tanrı Osiris'in parçalara ayrılan vücudunun bir araya getirilerek tekrar canlanması, eski Mısırlıların ölüm sonrasında da bir hayatın olduğuna inanmalarına neden olmuştur. Mısırlılar, ölüyü ikinci hayatına hazırlamak için vücudunun korunması gerektiğine inanmışlar ve bu şekilde mumyalama işlemini ortaya çıkarmışlardır.

Mumyalamanın doğru yapılması onemliydi. Eski Mısırlılar, insan ruhunun "ba", "ka" ve "akth" adlı 3 ruhtan olustuğuna inanıyordu. Ölüm sonrasinda, kişinin tekrar canlanması icin bu ruhları korumak zorundaydılar. Özellikle, üç ruhtan biri olan "ba" nın vücudu tanıması için bu gerekliydi. Ruhlardan birinin ölümü, diğerlerinin de yok olması anlamına geliyordu. "Ba" adlı ruhu, insan başlı bir kuş olarak betimlerler ve bu ruhun, kişinin karakterini, kişiliğini temsil ettiğine inanırlardı. "Ba" nin mezar içinde yaşadığını düşünürlerdi.

"Ba" , sürekli olarak mezarda kalmaz, özgürce hareket eder ve daha sonra tekrar mezara geri dönerdi.

"Ka" adlı kısım ise, ölünün benzeriydi. "Ka", insan figüründe ve kolları kalkık olarak veya sadece bir çift kalkmış el olarak temsil edilirdi. "Ka", vücuda yakın olmak zorunda olduğundan mezarı terk edemezdi. "Ka" nın besine, içeceğe ve kıyafete ihtiyacı vardı. Bu nedenle ölünün yakınları, düzenli olarak mezarı ziyaret eder ve bu ihtiyaçlarını karşılarlardı.

"Akh" ise, ölümsüzlüğü temsil ederdi ve "ba" gibi kuş şeklinde sembolize edilirdi. Kişinin ölümüyle ölüler diyarına doğru yolculuğa cikar ve diger hayatta yerini alırdı.

http://www.digital-images.net/Images/Universal/Anubis_5893.jpg

Mumyalama işlemi, bir grup görevli tarafından gerçekleştirilirdi. Bu kişiler, dinsel ve cerrahi eğitim almış insanlardı. Mumyalama ekibinin en yetkilisi, baş rahipti ve Anubis’ i simgeleyen çakal bir maske takardı. Anubis, ölülerin tanrısıydı ve mumyalama işleminin doğru yapılıp yapılmadığını denetlerdi.

Anubis, aynı zamanda, ölümlüler ülkesinde gercekleştirilen, kalbi teraziye koyma sermonisine de eşlik ederdi. Ölünün kalbini, terazinin bir gözüne koyardı. Terazinin diğer tarafına da dürüstlüğü ifade eden bir tüy konulurdu. Kalp, tüyden daha hafif olursa; kişinin iyi bir hayat geçirdiği kabul edilirdi ve yeni hayatına geçişine izin verilirdi. Bu sırada bütün olup biteni, tanrıların katibi Troht yazarak not alırdı. Mumyalama işleminin gerçekleştirildiği mekan, taşınabilir, ölünün evi yakınına kurulan bir çadır veya tapınaklarla bağlantısı olan özel bir mumyalama yeriydi. Öncelikle vücut, yıkanıyordu. Daha sonra, özel bir masaya yatırılıyordu. Burun deliğinden çengele benzeyen bir alet yardımı ile beyin, dışarı çıkarılırdı.

Kalan parçaları da, ilaç yardımı ile kurutuyorlardı.

http://erl.wustl.edu/images/mummy2.jpg

Vücut içindeki yumuşak kısımların çıkarılmasının nedeni, çürümeyi önlemekti. Göz ve yanakların çökmemesi için bu yumuşak kısımlara keten tamponlar konuluyor, ölünün göz kapakları da kapatılıyordu. Habes adlı bir aletle karnın solu kesilerek mide, karaciğer, akciğer ve bağırsaklar çıkarılıyordu. Kalp, vücut içinde, hesaplaşma günü için bırakılıyordu.

http://didemingunlugu.typepad.com/gezi/images/mum2.jpg

Bu organlar, kanopik adı verilen 4 adet çömlek içine konulurdu. Bu kavanozlar, Osiris ve Isis’in oğlu olan Horus tanrısının 4 oğlununun başını temsil eden figürlerdi. Çakal başlı "Duamutef", mideyi; şahin başlı "Quebehsenuef", bağırsakları; "Hapy", akciğeri; insan başlı olan "İmsety" ise karacigeri korurdu. Boşalan yerler, hurma şarabı ve bitkilerle yıkanıyordu. Şarap, içinde bulunan alkolle antibakteriyel etki yaparak mikropları öldürüyordu. Bir çesit tuz olan natron, vücut içine ve dışına konularak bir süre bekletiliyor ve vücudun nemi alınıyordu. Natronla kurutma islemi bitince, natronlar çıkarılıp yerine yenileri konuluyordu. Önemli kişilerde, mumyalama sürecindeki gün sayısı, 272 güne kadar çıkıyordu. Normal süreç ise 70 gündü.

Vücut, bu işlemlerle kurutulduktan sonra, reçine ve aramotik bitki yağlarından oluşan sıvıda tutulan keten bezlerle sarılır. Sargılar arasına değerli taşlardan oluşan bronşlar konulurdu. Eller, karında veya göğüste birleştirilirdi. Keten bezle sarılı yüze, mumya maskesi konulurdu. Mumya maskesi, kişinin orjinal suratına benzerdi. Bu maske sayesinde ruh, ölüyü tanıyarak geri dönerdi.Mumyalama, sadece insanlara değil; kutsal sayılan kedi, boğa, timsah gibi hayvanlara da yapılırdı. Mumyalama kelimesi, Mısır kökenli olmayıp Arapçadan gelmektedir ve Arapçada "Mumiyah" olarak geçmektedir. Anlamı da bazı maddelerle vücudu korumaktır.

Mumyalama ayinlerindeki kişi sayısı, o kişinin toplum içindeki statüsünü gosterirdi. Zengin kişiler, para ödeyerek ilahi okuyan, “Kiten” adlı kadınlar tutarlardı. Kurban edilecek hayvanları taşıyan “Saptis” denilen kişiler de vardı. Üzerine panter veya kaplan postu takan “Sem” adlı rahip ve ölü yakınları, sandala binerek Nil' in diğer tarafındaki mezarlar bolgesine geçerlerdi.

http://didemingunlugu.typepad.com/gezi/images/bros.jpg

Bu ayinler dizisinin en önemli kısmı, mumyanın ağzını açma kısmıdır. Bu işlem, özel aletlerle yapılırdı. Bu alet sayesinde, ölünün hislerini geri getirdiklerine inanırlardı. Boylece mumya, ikinci hayatında yiyip, duyup görebilecekti. Bu işlemden sonra, mezar hazırlanır ve organların bulunduğu 4 çömlek, kişinin özel eşyaları , günlük kıyafetleri, terlik, taki , yemekler, fritten yapılan Usebti ( ushabti) adlı heykeller, bronşlar ve "Book of the Dead" adı verilen kitap konulurdu. Ölulerin kitabi ( Book of the Dead), aslında ciltli bir yapıt değildi. Sadece papirus kağıtlarina yazılmış olan, rulo seklindeki dua ve büyülerden oluşuyordu. Usebti heykellerinin mezara konulma amacı, kisiye ikinci hayatında gereksiz işleri yapmakta vekalet etmesiydi. İnsanlar, normal yaşamlarında firavunlar için çalıştıkları için, diğer hayatlarında da gereksiz işlerde çalışmak istemiyorlardı. Bronşların konulma nedeni ise, ölünün diğer hayatına ulaşana kadar geçireceği süreç içinde, mumyayı tehlikelerden korumaktı. Bu broşların adı, hayatı yasami temsil eden "Ankh", "Tet", "Djed" ve yeniden doğumu temsil eden "Scarap" tı.

Ölünün başının altına yastık görevi goren, hilal şeklinde bir cisim konurdu. Sonra da mezar mühürlenirdi.

Beyazdut
22-10-10, 23:37
Narmer

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/narmerpalette2.jpg

Narmer

Narmer, M.Ö. 3100 yıllarında hüküm sürmüş olan ve birçok bilim adamı tarafından, Mısır'daki ilk hanedanlığı kurmuş olan firavun olarak adlandırılmaktadır. Geçmişte Ka'nın (Akrep Kralın) veliahdı olarak tahta çıkıp, Aşağı ve Yukarı Mısır'ı birleştiren firavun olarak tanınmakta olan Narmer'in, son dönemde keşfedilen bulgular ile Akrep Kral ile aynı kişi olabileceği ihtimali güçlenmektedir.

1898'de Hierakonpolis'te bulunan ünlü Narmer Tabletlerinde, Aşağı ve Yukarı Mısır'ın birleşmesinden bahseden Narmer'in bu tabletler sayesinde Mısır'ın ilk firavunu olabileceği düşünülmekte, fakat geleneksel tarihçilerin geçerli saydığı Manetho'nun firavun listesinde söz konusu birleştirici firavundan Menes olarak addedilmektedir. Bu çerçevede Mısır'ın ilk firavunu konusu, halen tarih ve arkeoloji dünyasında tartışmaların devam ettiği bir konu olarak gündemde kalmaya devam etmiştir.

Bu döneme ait arkeolojik bilgilerin çok net olmaması sebebiyle, bazı bilim adamları Manetho'nun listesinde yer alan Menes ile Narmer'in hiyerogliflerdeki görünüm benzerliği nedeni aynı kişi olduğunu öne sürerken, bazı bilim adamları ise Narmer'in oğlu ve veliahdı olan Hor-Aha ile Menes'in aynı kişi olduğunu öne sürmüştür.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/narmer.jpg

Ortaya atılan başka bir teoriye göre ise, Narmer'in Mısır'ı asıl olarak birleştiren ve Akrep Kral olarak adlandırılan bir Yukarı Mısır Firavunun yerine acilen tahta geçmek zorunda olan veliahdı olduğu öne sürülmüş, ve Mısır'ın birleştirilmesi zaferinin bu hızlı değişiklik nedeni ile Narmer'e ithaf edildiği iddia edilmiştir.

Yakın zamanda Den's ve Qa'a's mezarlarında bulunan firavunlar listesinde, Narmer'den Aşağı ve Yukarı Mısır'ın birleştiricisi olarak bahsedilirken, Hor-Aha'nın onun yerine tahta geçtiğinden bahsedilmiş fakat Menes'e ait hiçbir kayda rastlanmamıştır.

Karısı Neiphotep A ile 2 oğlu olan Narmer'in ilk oğlu Hor-Aha; Narmer'den sonra tahta geçmiş ondan sonra ise tahta küçük oğlu Djer geçmiştir. Abidos'un Umm el Ga'ab, bölgesindeki krallar mezarlığında iki oda (B17&B18) şeklinde keşfedilen Narmer'in mezarı, kendisinden önce hüküm sürdüğüne inanılan Ka'nın (Akrep Kral) mezarı yakınında bulunmuştur.

1994 yazında İsrail'deki Nahal Tillah kazısı sırasında bulunan seramik bir parça üzerinde 1898'de bulunan Narmer Tabletlerindeki firavun sembolünün aynısına rastlanmış, daha sonra yapılan tarihlendirme ve mineral testleri sonucunda söz konusu seramik parçanın 5000 yıl önce İsrail'e Mısır'dan getirilmiş olan bir şarap karafına ait olduğu saptanmıştır.[1]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/narmerpalette.jpg

Beyazdut
22-10-10, 23:39
Nil nehri

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/nil_nehri_2.jpg

Nil Nehri

"Nil" Adının Kaynağı

"Nil" sözcüğü (Arapça: 'nīl) Yunanca "nehir yatağı" anlamına gelen Neilos (Νειλος) sözcüğünden gelmektedir. Antik Mısır Dili'nde, nehir iteru diye adlandırılmıştır. İteru, "büyük nehir" anlamına gelir (Sağdaki çerçevede hiyerogliflerle de gösterilmiştir. Sözcüğün aslı "İtrw"dur) Kıpti dilinde nehrin adı "piaro" ya da "phiaro"dur ve yine "nehir" anlamına gelir (tam tercüme: p(h).iar-o "-.kanal-büyük").[1]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/nil_nehri.jpg

Nil Nehri

Afrika deyince ilk akla gelen akarsu Nil nehridir. Nil nehri değişen karma rejimli akarsulardandır. Arapça adı “Bahr-el Nil” olan nehir, Afrika'nın doğusunda güney-kuzey doğrultusunda akar. Kollarından Kagera ile birlikte 6.600 km. uzunluğundadır. Missisipi-Missouri'den sonra (6.730 km.) dünyanın en uzun nehridir. Aynı zamanda dünyanın havzası en geniş akarsularından birisi olup 2.800.000 km 2 havzası vardır. Bu bakımdan 7.000.000 km 2'lik havzaya sahip olan Amazon'dan sonra 3. büyük havzaya sahiptir. Nil nehri geçtiği ülkelere hayat verir. Nil tarımsal alanları oluşturduğu gibi arkeoloji, yerleşme ve turizm açısından da ilgi çekicidir.

Şehir, mezar ve tapınaklar nehir çevresinde yapılmıştır.Şehir ve tapınaklar güneşin doğduğu yer olan nehrin sağ kıyısına, mezarlar güneşin battığı yer olan sol kıyısında yer alır.[2]

Nil nehri, Dünyanın en uzun nehridir (6.650 km). Havzası, Afrika kıtasının onda birini kaplar. Güneyden kuzeye doğru akar ve üç ana kolu vardır:

Beyaz Nil Nehri, Mavi Nil Nehri ve Atbera Nehri. Nehrin en uzaktaki kaynağı Burundi'deki Doğu Afrika Göller Bölgesi'ndeki Kagera Nehri olarak doğar ve Tanzanya, Ruanda ve Uganda sınırlarını oluşturarak Victoria Gölü'ne katılır.

Asıl Nil nehri bu gölden Victoria Nil'i olarak çıkar. Kyoga ve Albert Göllerinden geçtikten sonra Albert Nil'i olarak yoluna devam eder. Nimule'de Sudan'a giren nehrin ana kolu, Melekal yakınında Bahrü'l-Gazal ve Sobat Nehirleriyle birleştikleri yere kadar Bahrü'l Cebel, Mavi Nil Nehri ile birleştiği yere kadar da Beyaz Nil Nehri olarak anılır. Mavi Nil Etiyopya'nın orta kesiminde doğar ve Beyaz Nil'e Hartum yakınlarında doğu kıyısından katılır.Mısır'daki taşkınlara yol açan suyu ve bereketli çamuru Mavi Nil getirir. Asıl Nil son büyük kolu olan Atbera nehrini Hartum'un kuzeydoğusunda ve doğu kıyısından alır. Daha sonra kuzeybatıya doğru geniş bir S çizer. Bu arada üç çağlayanı aşarak "Nâsır Gölü'ne" katılır. Bu gölü oluşturan Assuan Barajı'nın aşağısında Mısır içlerinde kuzeye doğru akar ve Kahire yakınlarında "Nil Deltası"nı oluşturur ve İskenderiye ile Dimyat'tan Akdeniz'e dökülür.Denize dökülen yer olan ağız kısmı yaklaşık olarak 300 km uzunluğundadır.[1]

Nehir denize dökülmeden önce büyük bir delta oluşturur. Güneyde Kahire'den başlayan deltanın denize olan mesafesi 160 km. Bu noktadan deltanın Akdeniz kıyısında Batı ve doğu uçlarında yer alan Port Said ve İskenderiye'ye olan mesafesi ise 250 km'dir. Deltada sayısız kanallar kollar ve göller vardır. Ancak ırmak iki ana koldan denize dökülür.[3]

Mısır'da Nil Nehri'nin sulama amacıyla kullanılması çok eski bir geçmişe dayanır. 19. yüzyılda baraj ve kanalların yapımı ile daha geniş bir alanda ve sürekli sulama olanağı sağlanmıştır. Nil nehri üzerinde bulunan Assuan Barajı hem sulama, hem de elektrik üretiminde Mısır için hayati bir önem taşımaktadır. Nil nehri tarih boyunca ve günümüzde taşımacılıkta da yoğun olarak kullanılmaktadır.[1]

Çok eski zamandan beri, Mısırlılar Nil nehrini yaşam, verimlilik ve gelişmeyle eş tutmuşlar. Nil sanki Mısırlıların damarlarında akıyor. Nehir her zaman başarılarının kaynağı, büyük uygarlıklarının kuruluşunun ana nedeni olmuş. Mısırlılar arkadaş canlısı karakterlerini de Nil nehrine borçlular. Akışından, sellerinden ve saflığından cömertlik ve dürüstlük kazanmışlar.

Nil kıyıları her gün binlerce aşk hikayesine tanık oluyor. Nehir aşıklara umut, romantizm ve mutluluk veriyor. Nil, Mısır halkının sanatkarlığı için de ilham ve yaratıcılık kaynağı olmuş. Nil nehrine adanmış birçok şarkıları var. Eski Mısır’da insanlar nehir uğruna kurban vermişler ve efsanelerini nesilden nesile aktarmışlar.[4]

Mısır uygarlığının temelinde de Nil nehrinin bereketi vardır. Bu nehrin hayat verici özelliği sayesinde Mısırlılar Nil vadisinde yerleşmiş ve yağmur mevsimlerine bağımlı kalmadan nehirden sağladıkları suyla tarım yapabilmişlerdi. Tarihçi Ernest H. Gombrich, bu konuda şunları söyler:

En ihtişamlı döneminde Eski Mısır'ın sınırları. Nil nehrini merkez alarak genişleyen devlet, etrafı çöllerle ve doğal engellerle çevrili olmasına rağmen, son derece güçlü bir medeniyet kurabilmişti. Bunun temelinde Nil'in aralıksız sağladığı suyun bereketi vardı. Yüzyıllar süren gelişme sürecinde oluşturulan düzenli ordu, Hitit ve Mitanni devletlerinin sınırlarına kadar genişlemeye imkan tanıdı.

"Afrika sıcaktır. Aylarca yağmur yağmaz. Bundan dolayı bu büyük kıtanın pek çok yeri kuraktır. Ülkenin o bölümleri çöllerle kaplıdır. İşte Mısır'ın sağı ve solu da bu durumdadır. Mısır'da da aslında çok az yağmur yağar. Ama orada yağmura pek ihtiyaç yoktur, çünkü Nil ırmağı boydan boya ülkenin ortasından akar gider."

Mısır için Nil, hayat demekti. Nil sayesinde tarım yapılabiliyordu. Ondan alınan suyla ekinler sulanıyor, hayvanlar ihtiyaçlarını sağlıyor, insanlar su içebiliyorlardı. İşte Firavun'a ve çevresindeki önde gelenlere göre tüm bu suyun ve toprakların tek sahibi Firavun'du. Firavun'un bu gücünü herkes kabullenmiş ve ona tabi olmuştu. Böylesine büyük önemi olan Nil nehrini kontrolü altında tutan, aynı zamanda Mısır'ın en önemli ticaret ve tarım kaynağını da kontrol edebilmekteydi. Firavunlar da işte bu yolla Mısır üzerinde büyük hakimiyet kurmuşlardı .

Nil vadisinin dar ve uzunlamasına yapısı, nehrin etrafına kurulan yerleşim birimlerinin fazlaca genişlemesine olanak vermemiş, büyük şehirlerden oluşan bir uygarlık yerine daha ufak çaplı kasaba ve köylerden oluşan bir medeniyet şekillenmişti. Bu faktör de firavunların halk üzerindeki hakimiyetini perçinledi.Nitekim Mısır'ın tüm topraklarının ve Nil nehrinin sahibinin yalnızca Firavun olduğunu zannediyorlardı:

Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: "Ey kavmim, Mısır'ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz?" (Zuhruf Suresi, 51)

Firavun gücünü daha iyi kullanabilmek ve insanları daha kolay boyunduruğu altına almak için onları kendi aralarında bölümlere ayırmıştı. Böylece kendine yakın olarak seçtikleriyle zayıflattığı bölümleri rahatça yönetebiliyordu. Bir ayette bu duruma şöyle dikkat çekilmiştir:

"Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı." (Kasas Sûresi, 4) [2]

http://www.yeniforumuz.biz/images/statusicon/wol_error.gifResmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/nil.jpg

Nil Nehri ve Belirleyiciliği

Tarihçi Herodotos, “Mısır, Nil'in bir armağanıdır.” der. Bir uygarlığın yaratılmasında bu denli büyük bir etkisi olan Nil nehri, Mısırlıların yaşamında belirleyici bir roldeydi. Yaşam, Nil'in akışına; taşkınlığına, dinginliğine bağlıydı. Nil nehri her yıl Haziran sonu-Temmuz başında yatağından taşarak çevreyi biraz yıkıp dağıtsa da verimliliği getirmekteydi. Ekim-Kasım aylarında uzaklardan beraberinde taşıyıp getirdiği kırmızı, ince ve verimli bir toprak örtüsünü bırakıp yatağına çekilen Nil nehrinin her yıl tekrar eden bu hareketlerini önceden belirleyerek yaşamlarını düzenleme zorunluluğu; Mısır'da başta astronomi olmak üzere matematik, mimari gibi bir çok bilimin gelişmesine yardımcı olur. (Örneğin taşkınların ardından kaybedilen arazi miktarının hesaplanabilmesi için arazi-yüzey hesaplarına ihtiyaç duyulması ve bu yönde çalışmalar yapılması.)

Tarımsal faaliyetlerin yanında balıkçılık, taşımacılık için de eşsiz bir kaynak olan Nil nehri, Mısırlılar için bir tanrıdan farksızdı. Nil nehri, ülkeyi boydan boya ikiye böldüğü gibi, geçtiği alanlar (Yukarı Mısır; Vadi) ve denize döküldüğü alanlar (Aşağı Mısır; Delta) anlamında da Mısır'ı ikiye ayırmaktadır. Yukarı Mısır, genişliği 10 km.yi geçkin Nil vadisinin bulunduğu, güneyde yeralan topraklardır. Aşağı Mısır ise başlangıçta daralan fakat yığınla kola ayrılarak denize döküldüğü, içerisinde daha geniş verimli toprakları barındıran kuzey bölgesidir. Nil nehrinin denize döküldüğü topraklardaki görünüm Yunan alfabesindeki “Delta” harfine benzediği için eski Yunanlılar o bölge için bu adı verirler.[5]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/nil_and_egypt.jpg
"Nil'in Hediyesi: Mısır"

Nil Nehri, dev bir yılan gibi, dünyanın en kurak çöllerinden birinin koynunda ilerleyerek çevresini yeşil bir vadiye dönüştürmüştür. Günümüzde bu dünyanın en uzun nehrinin kıyılarında yaklaşık 60 milyon insan yaşar. Nil aynı zamanda dünyanın en eski uygarlıklarından birine evsahipliği yapmıştır.

Bu büyük nehir olmaksızın Mısır varolamazdı. Her yıl doğu Afrika dağlarının karları eriyerek nehrin kıyılarını taşıracak kadar bol miktarda suyu yine içinde bol miktarda toprak ve bitki kalıntısı bulunduran alüvyonlar taşıyarak Nil'e ulaşır. Taşmış nehir yatağına çekilirken geride dünyanın en verimli topraklarından birini bırakır ki bu topraklardan yılda 2 -3 kez ürün almak mümkün olabilmektedir. Dolayısıyla, Eski Yunanlıların Mısır'a atfen söyledikleri meşhur "Nil'in Hediyesi" sözünün arkasındaki kıskançlığı anlamak kolaydır.


Eski Mısır'ı doğal sınırlar koruyordu:
Nil platosunun ötesi çöllerle kaplıdır.
Nil üzerinden Mısır'a güneyden ulaşmayı büyük şelaleler imkansız kılar.
M.Ö. 1500'den önce deniz yolları pek kullanılmadığından Akdeniz doğal bir korunak olmuştur ( Mısır deniz üzerinden 19. yüzyılda Napolyon gelene kadar taarruza uğramamıştır.)
Düşmanın Mısır'a taarruzu için günümüzde Süveyş kanalının bulunduğu yerdeki dar bir toprak parçası üzerinden ilerlemek dışında fazla bir seçeneği yoktu. [6]
http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/thefindingof.jpg
Hz. Musa Ve Nil Nehri

Hz. Musa'nın doğduğu dönemde Firavun tüm yeni doğan erkek çocukları öldürüyordu. kız çocukları ise kölelik yapması için sağ bırakıyordu. İşte, böyle bir tehlike içinde kölelerin arasında öldürülme tehdidiyle yaşamaya başladı. Hz. Musa'nın annesi de Allah'tan aldığı vahiy ile Hz. Musa'yı bir sandığa koydu ve akmakta olan Nil'in sularına bıraktı. Akıntının onu nasıl ve nereye götüreceğini bilmiyordu. Fakat Rabbimizin ilhamı ile, sonunda tekrar kendisine geri döneceğini ve peygamber olacağını biliyordu. Herşeyi yaratan ve onlara nizam veren Allah, onu ve Hz. Musa'yı da yaratmış, kaderlerinin nasıl olduğunu da ona bildirmişti. Allah daha sonra doğumuyla ilgili bu gerçeği Hz. Musa'ya şöyle hatırlatacaktı:

"Hani, annene vahyolunan şeyi vahyetmiştik, (şöyle kihttp://forum.kanka.net/images/smilies/4ddc349103a9ff962bb828f95125e26c.gif" "Onu sandığın içine koy, suya bırak, böylece su onu sahile bıraksın; onu Benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri alacaktır..." (Taha Suresi, 38-39)

Burada üzerinde durulması gereken önemli bir konu, kaderdir. Ayette Allah Hz. Musa'nın annesine oğlunu suya bırakmasını söylemiş ve sonunda onu Firavun'un alacağını ve onun kendisine geri dönüp elçilerden olacağını bildirmişti. Yani Hz. Musa doğduğunda onun bir sandık içinde suya bırakılacağı, Firavun'un onu bulacağı, sonunda ise Hz. Musa'nın bir peygamber olacağı belliydi. Çünkü Allah onun kaderini öyle belirlemişti. Allah bunu Hz. Musa'nın annesine bildirdi.

Burada Hz. Musa'nın hayatındaki tüm detayların en ince ayrıntısına kadar Allah katında kaderde takdir edildiğine ve aynen takdir edildiği gibi gerçekleştiğine dikkat etmek gerekir. Allah'ın Hz. Musa'nın annesine ilettiği vahyin gerçekleşmesi, sayısız şartın tam kaderde tespit edildiği şekilde meydana gelmesi ile olmuştur.

Hz. Musa'nın Firavun'un adamlarından kurtularak, suda boğulmadan Firavun'un sarayına kadar gitmesi için:

1. Bebek yaştaki Hz. Musa'nın bindirildiği sandık su almamalıdır. Bunun için sandık ustasının sandığı suda yüzebilecek uygun ölçülerde yapmış olması gereklidir. Öte yandan sandığın şekli de yüzme hızı açısından önemlidir. Ne çok daha hızlı yüzüp Firavun'un olduğu yeri geçecek ne de yavaş olup geri kalacak şekilde olmalıdır. Tam olması gereken hızda hareket edecek şekilde yapılmış olmalıdır. Bunların hepsi de sandığı yapan ustanın kaderinde tespit edilmiş detaylardır. O da bu sandığı tam yapması gereken şekilde yapmıştır.

2. Sandığı sürükleyen akıntı ne daha hızlı ne de daha yavaş olmalı, nehrin suları tam gerekli hızda ilerlemelidir. Yani Nil'in debisini oluşturan yağışlar da tam bu şekilde Allah'ın yarattığı kader ölçüsünde belirli bir hesap ile olmuştur.

3. Esen rüzgarlar da sandığı yine tam gerektiği şekilde etkilemelidir. Yani rüzgar da bir kader doğrultusunda esmektedir. Ne çok esip sürüklemeli, ne ters esip yönünü değiştirmeli ne de yavaş esip hızını azaltmalıdır.

4. Nil boyunca başka kimse bu sandığı bulmamalıdır. Yani sakıncalı hiç kimse oradan geçmemeli, oradan geçmekte olan hiç kimse de ona rastlamamalıdır. Dolayısıyla Nil çevresinde yaşayan herkes bir kader doğrultusunda oradan geçmeyecek veya sandığı görmeyecektir. Nitekim bu şart da Allah'ın tespit ettiği kadere göre gerçekleşmiştir.

5. Hz. Musa'nın hayatı gibi Firavun ve ailesinin hayatı da bir kader doğrultusundadır. Onlar da tam olmaları gereken saatte ve olmaları gereken yerde olmalı ve Hz. Musa'yı bulmalıdırlar. Belki Firavun ailesi Nil kenarına daha erken gelmeyi planlamış olabilir. Onların gecikmesine sebep olan da kaderlerindeki işi yaparak olması gerekeni sağlamıştır.

Bunların hepsi Firavun'un Hz. Musa'yı bulmasını sağlayan sebeplerden birkaçıdır. Hepsi de Allah'ın Hz. Musa'nın annesine daha önceden vahyettiği söze uygun olarak tam gerektiği şekilde gerçekleşmiştir. Gerçekte Allah'ın Hz. Musa'nın annesine verdiği söz de ve gerçekleşen tüm diğer olaylar da, Allah'ın ezelde tespit ettiği kadere göre olup bitmiştir.

Hz. Musa'nın kaderinde olan olaylar sadece buraya kadar anlattığımız gibi hadiseler değildir. Hayatının her anı belli bir kader çizgisiyle örülmüştür. O ne doğduğu yeri, ne doğduğu yılı, ne kendi kavmini ne de anne ve babasını seçmiştir. Bunların tümünü Allah takdir etmiş ve yaratmıştır.

Daha ince ve detaylı olarak düşündüğümüzde kaderin hayatın her anına nasıl mutlak şekilde hakim olduğunu daha yakından hissedebiliriz. Bu kıssa da bunu çokça hatırlatarak üzerinde düşünülmesini sağlar. Allah, Hz. Musa kıssasındaki tüm bu detaylarla, aslında Kendisinin, tüm insanların ve tüm kainatın kaderini de önceden takdir ettiğini bizlere hatırlatmaktadır.

Nasıl Hz. Musa Nil'de kaderin sevkiyle hareket ediyorsa Firavun ve ailesi de onunla karşılaşacakları yere kaderleri doğrultusunda gitmişlerdir. Ayetlerde Firavun ailesinin, aynen Allah'ın daha önce Hz. Musa'nın annesine vahyettiği gibi davrandıkları, yani onu bilmeden himaye altına aldıkları şöyle anlatılır:

Nihayet Firavun'un ailesi, onu (ileride bilmeksizin) kendileri için bir düşman ve üzüntü konusu olsun diye sahipsiz görüp aldılar. Gerçekte Firavun, Haman ve askerleri bir yanılgı içindeydi. Firavun'un karısı dedi ki: "Benim için de, senin için de bir göz bebeği; onu öldürmeyin; umulur ki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz." Oysa onlar (başlarına geleceklerin) şuurunda değillerdi. (Kasas Suresi, 8-9)

Böylece Firavun ve ailesi, kaderlerinin nereye gittiğini bilmeden ancak o kadere tabi bir şekilde Hz. Musa'yı buldular ve onu evlatlıkları olarak yanlarına aldılar. Hatta Hz. Musa'yı kendileri için bir fayda getirir umuduyla yanlarında tuttular.[2]

Beyazdut
22-10-10, 23:40
Osiris

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/osiris_1.jpg

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/osiris_2.jpg

OSİRİS

Geb ve Nut'un oğlu yeraltı dünyasının hakimi, ölümsüz yaşam için diriliş tanrısı, kural koyucu, koruyucu; ölülerin yargıcı lahitinin bulunduğu yer Abidos’ta kültünün oluştuğu yerdir. Osiris, Nut ve Geb’in ilk çocuğuydu. Set, Nephthys ve İsis’in kardeşiydi, aynı zamanda İsis’in kocasıydı. Horus, İsis'ten oğluydu. Bir hikâyeye göre Nephthys, İsis gibi davranarak ve Osiris’i baştan çıkarmış ve Anubis’i doğurmuştur. Osiris adı bu tanrıya eski Yunanlılar'ın verdiği bir addır.Osiris’in eski Mısırca’daki asıl adı “gözün yeri” anlamındaki “As-âr”dır ( ya da Usire). Bu ad, hiyeroglif yazısı ile yazılırken iki ideogram kullanılarak yazılır; kullanılan iki ideogramdan biri taht, diğeri gözdür.

Osiris başta erkeklerin dünyasının kural koyucusu olmuş ve Ra gökyüzüne kural koymak için dünyayı bıraktığında kardeşi Set, Osiris’i öldürdü. İsis’in sihri sayesinde tekrar yaşama döndü. İlk ölen yaşayan canlı olduğu için sonraları ölülerin lordu oldu. Oğlu Horus, onun ölümünün öcünü aldı. Set’i yendi ve onu batı Mısır’ın çölüne (Sahra) gönderdi.

Tüm Mısır tarihi boyunca dualar ve büyüler Osiris’e yöneltilmişti, onu kutsayarak kendisinin kural koyduğu öbür dünyaya girmesi umulmuştu, özellikle Orta krallık döneminde popularitesi arttı. 18. sülale döneminde Mısır’da en çok tapılan tanrı olmuştu. Osiris’in popularitesi, Mısır tarihinin en son evrelerine kadar sürdü.

Mısır, tarihinin ilk dönemlerinde farklı kabilelerden, daha sonra da farklı nomoslardan oluştuğu için, Mısır panteonu çok sayıda tanrı ile doludur.Osiris ise Geb ve Nutun ilk oğlu yer altı dünyasının hakimidir. Geb ve nutun dört çocuğu olmuştur osiris isis seth ve nepht dir. Efsaneye göre osiris isise aşıktır. Yani isis hem osirisin eşi hem kardeşidir. Osiris tahta geçtikten sonra ilk yaptığı işlerden biri , ilkel bir hayat süren Mısır’lıları uygarlaştırmak olmuştur.osiris onlara ilk tarım araçlarını yapmayı yoprağı kullanmayı buğdayı ve üzümü yetiştirmeyi ekmek şarap ve bira yapmayı öğretmiştir.Ayrıca ilkel Mısır’lılara ilk defa tapınak inşa etmeyi ve tanrılara tapmayı öğreten ve dini törenleri düzenleyen de Osiris’tir..Osiris , şu an Louvre Müzesi’nde bulunan Amenmos Steli’ne göre , bolluk , bereket getiren bir doğa tanrısı özellikleri de taşımaktadır. Osiris , doğal kaynaklara hükmetmekte , onunla birlikte rüzgarlar esmekte , ekinler yeşermekte ve hayvanlar yetişmektedir.

Osiris Mısır’ın uygarlaştırılmasını tamamladıktan sonra , bütün dünyanın uygarlaştırılması işine girişir. Tahtı kardeşi ve aynı zamanda da karısı olan İsis’e bırakır. Osiris döndüğünde ülkesini , İsis’in başarılı yönetimi sayesinde çok iyi durumda bulur. Ancak bu dönem uzun sürmez. Tahta geçmeyi arzulayan , fakat Osiris’in yokluğunda dahi hüküm süremeyen Seth , Osiris’i yok etmek için bir plan hazırlamıştır. Bu plana göre Seth , Osiris’in ölçülerine göre bir sandık hazırlatır ve sandığı en değerli taşlarla süsletir . Seth , bundan sonra kendisine yardım eden yetmiş iki kişiyle birlikte planını uygulamaya koyulur. Seth büyük bir yemek verir ve Osiris’i de çağırır. Osiris hiçbir şeyden şüphelenmeyerek yemeğe gider. Yemek sonunda Seth , sandık kimin ölçülerine uyarsa , sandığın sahibinin o olduğunu söyler.

Denemek için herkes sırayla sandığın içine yatar. Sıra Osiris’e gelmiştir.

Osiris yatar yatmaz Seth sandığı çiviler , eritilmiş kurşunla lehimler ve Nil nehrine atar. Böylece Seth planını uygulamıştır. İsis buna çok üzülür. Osirisi armaya çıkar . Osiris’in kapatıldığı sandık , Fenike’ye , Byblos kentine kadar sürüklenmiş ve burada karaya vurmuştur. Karaya çıktığı yerde ise süratle büyüyen bir ağaç sandığı gövdesinin içine almıştır. Byblos Kralı Malkandros bu ağacı gördüğünde hayran kalır ve ağacı kestirerek sarayına sütun olarak diktirmeye karar verir. Ağaç kesildiğinde çok güzel bir koku çıkarmıştır. Bu olay Isis’in kulağına kadar gelmiştir. İsis durumu anlar ve Malkandros’un sarayına gider. Burada önce Astarte’nin çocuğunun dadısı olur. İsis bir gün çocuğu ölümsüz yapmak ister ve bu amaçla çocuğu ölümsüzlük ateşine batırır. Bunu gören kraliçe çığlıklar atarak İsis’i engeller. İsis kendini tanıtmak zorunda kalır. Daha sonra Kral Malkandros’dan izin alarak ağacın gövdesini açar ve içinden sandığı alır. İsis sandığı vatanına götürdükten sonra, Buto şehrine , oğlu Horus’un ziyaretine giderken sandığı , güvenli zannettiği bir yere saklayarak bırakır. Gece dolunayda avlanan Seth sandığı bulur ve Osiris’in bedenini tanır. Bunun üzerine , Seth Osiris’in bedenini 14 parçaya ayırır ve bu parçaları Mısır toprakları üzerine dağıtır. Bunu duyan İsis papirüs ağacından yapılma bir tekneye biner ve bütün Mısır’ı dolaşarak Osiris’in bedeninin parçalarını toplar ve parçaları her bulduğu yere bir tapınak diker. Bu yüzden Mısır’ın birçok yerinde , içinde Osiris’in cesedinin bulunduğu söylenen birçok tapınak vardır. Efsanenin sonunda ise Osiris’in oğlu Horus Seth’i yener . Yeniden canlanan Osiris artık bu dünyada yaşamak istemez ve hükmetmek için ölüler ülkesine gitmeyi tercih eder.

Burada yine Anubis ile birlikte olacaktır. Anubis ölüleri yargılanması için Osiris’e getirecektir.

Osiris, öte âlemin, ölüm-ötesinin, yargılamanın ve yeniden doğuşun tanrısıdır. Ölüler aleminin hükümranlığı Osiris’in ellerindedir. O, ölüm olayı ile bedenlerini terk edenleri karşılar ve onların ölüm-ötesindeki mukadder yaşamlarına başkanlık eder. İnsanlara çok şey veren ve öğreten Osiris, yaratılışla ilgili olarak tohumla da ilişkilendirilir ki, atribülerinden biri başaktır.

O bir tohumu andırır, buğday tohumu gibidir. Ama o, evrendeki her şeyin tohumlarını içerir.

Osiris hep sivri külah başlığıyla, ayakları bitişik olarak tasvir edilir. Kimi zaman başında taç ve iki veya daha fazla tüy bulunur. Tasvirlerinde vücudu ya sargılıdır ya da balık pullarıyla kaplıdır. Elleri göğüste çapraz vaziyettedir ve bir kamçı ile bir asa tutar, bazen bir de baston tutar.

Tuttuğu asanın üzerinde Sirius yıldızının bazı sembolleri bulunur ki, bu sembollerden ikisi köpek başı ve yaydır. Kimi yazarlar Osiris’i Sirius-B, İsis’i Sirius-A yıldızıyla ilişkilendirirler.

Kaynak: wikipedia

Beyazdut
22-10-10, 23:42
Ölüler Şehri (City od the Dead)

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/city_of_the_dead.jpg

Ölüler Şehri (Ölüler Kenti)

City of the Dead

Kahire Kalesi'ne giden yol üzerinde şehir dışında yer alan eski bir Memluk kenti. Her ne kadar adına ölüler kenti dense de bu evlerde 500 bin kişinin yaşadığı tahmin ediliyor. [1]

Son 150 yılda Kahire'nin (Arapça: Al-Qāhira - "galip") nüfusu büyük ve hızlı bir artış gösterdi. Dolayısıyla kent sınırları her yönde genişlemeye ve farklı nitelikte yeni yaşam alanları yaratmaya başladı. Kahire'nin doğusunda, Ortaçağ'dan beri önemini koruyan El-Ezher Camisi'nin ve Üniversitesi'nin çekirdeğini oluşturduğu İslâmî merkez yer alır. Ancak kentin kontrolsüz gelişimi bu dini çekirdeği aşarak Kahire'nin eski mezarlıklarına yönelmiştir. Bugün burada, Kahirelilerin sadece "Arafa", yani mezarlık, yabancıların ise "Ölüler Kenti" diye isimlendirdiği, ilk başta fikrine alışması bile zor gelen bir çeşit gecekondu bölgesi yer almaktadır.

Kahire'nin İslâmî merkezinden güneydoğuya uzanan ve aradaki Salah Salem Caddesi ile ayrılan Ölüler Kenti, birkaç kilometre boyunca devam eden geniş bir alanı kaplar ve bugünkü nüfusu 250 binin üzerindedir. Ölüler Kenti'nin sakinleri kentin hemen her yerinden savrulan aşırı yoksullar, evsizler ve ayrıca Mısır'ın farklı kırsal bölgelerinden kente göç edenlerden oluşur. Bunların çoğu kalabalık aileleriyle beraber buraya gelip yerleşmiş ve yeni bir kentli topluluk oluşturmuşlardır. Bugünse çoğu turistin şaşkınlıkla anlattığı gibi berberi, bakkalı, okulları, elektriği, suyu ve hatta belediye otobüsleri olan, yaşayan bir mezar kent durumundadır.

Kahire'nin eski mezar geleneği, birçok kültürden farklı olarak ölünün konduğu mezarla beraber birbirine bitişik iki oda ve çevresi duvarla çevrili açık bir avludan oluşur. Bu yapı, ölünün yakınlarının özel günlerde geceyi de geçirmelerine imkan verecek uzun süreli tören ve ziyaretleri için yapılmıştır. Bu binaların birçoğu, ölüyü olduğu kadar diriyi de konforlu bir şekilde konuk edecek kadar havadar ve aydınlıktır. Yüzyıllar boyunca bu büyük mezarlık alanda küçük bir topluluk yaşamıştır. Bunlar bekçiler, gömücüler, mezar taşçıları ve Kuran okuyucular gibi ölüye ait işleri yürüten işçilerdir. Kanun kaçakları da burayı saklanmak için zaman zaman kullanmıştır.

1930'lardan itibaren ise kentin diğer yerlerinde ucuz konut bulamayan farklı gruplar bu bölgeye yerleşmeye başlamıştır. Hem varolan eski mozole ve mezarlara yerleşerek, hem de bunların duvarlarına bitişik yeni evler yaparak burayı dönüştürmeye başlayan yeni sakinler, Ölüler Kenti'ni çoğu Kahirelinin olağan karşıladığı bir gecekondu semtine dönüştürmüştür. Zaman içinde kamusal hizmetlerden faydalanan, okulları, otobüs hatları, hatta polis istasyonu olan Ölüler Kenti, bugün olağan kent yaşamını sürdürmektedir. Hatta uluslararası standartlara göre bir gecekondu bölgesi olarak nitelendirilse de bu yaşayan mezar kentin, Kahire'nin diğer gecekondu bölgelerinden çok daha nitelikli yaşam çevresine sahip olduğu da iddia edilmektedir.[2]

Gece gündüz yaşayan bu şehre isim olarak tezat düşen "Ölüler Şehri" ise Kahire'nin en ilginç bölgelerindendir. Aslında hayatın gerçeklerini en doğru yansıtan bölge olarak da adlandırabiliriz. Eski Memluk mezarlığının üstüne kurulmuş olan bu yerleşim birimi zaman içerisinde insanların yaşadığı kocaman bir kent haline gelmiş ve insanlar eski mezarların üstünde umarsızca yaşam mücadelelerini verir olmuşlar. Ölümle yaşamın bu denli iç içe bulunduğu bu yerde yaklaşık 500 bin kişinin yaşadığı belirtiliyor [3]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/cityofthedead1.jpg

Mısır'da ölüler bizdekinin tersine toprağa gömülmüyor, inşa edilen mezar evlerde defin ediliyor. Onların ölülerini toprağa gömmemelerinin nedeni zeminin kum olması. Kum zemin sürekli kaydığı için onlar da buna önlem olarak iki katlı mezar evler inşa etmiş. Aile kabristanları işte bu mezar evler. Her ailenin bir mezar evi var. Ölüler bu evlerin alt katına gömülüyor. Üst katları ise boş bırakılıyor. Bu boş bırakılan odalarda Kahire'nin yoksul kesimi yaşıyor

Aslında bu mezarlıkların kaldırılması için tartışmalar yıllardır sürüyor. Hükümet bu evlerin yerine dörder katlı, modern binalar yapılması planlanıyor. Ölümle yaşamın bu denli iç içe bulunduğu bu yerde turizm gelirleri halkın direncinin en büyük nedeni... Hükümet mezarları çöle taşımak istiyor ama halk buna karşı çıkıyor..

Mısırlı çocuklar ilginç bir tartışmanın odağında büyüyorlar. İçlerinde doğdukları evlerde bulunan mezarlıkların evlerden ayrılsın mı ayrılmasın mı? [1]

Beyazdut
22-10-10, 23:42
Özet Mısır Tarihi

Yontmataş devrinde Mısır, tropikal bir iklimin etkisindeydi ve bu iklime uygun bitki örtüsüyle kaplıydı. Konutlar henüz vadinin üstündeydi, başlıca insan etkinlikleriniyse, avcılık ve balıkçılık oluşturuyordu. Yontmataş devri sonunda, bütün Afrika'da bir kaya sanatı gelişti, Yukarı Mısır'daki kayalar ve mağara duvarları, hayvan resimleri, av sahneleri ve gemicilikle ilgili çeşitli görüntülerle süslendi. Cilalıtaş devri başlarında, Nil vadisinin coğrafi oluşumu tamamlandı ve Sahra'da yaşayan, av köpeği bakıcıları, Paleoafrikalı sığıtmaçlar ve Nilot kökenli balıkçılar yeni tekniklerden yararlanmaya başladılar; yavaş yavaş tahıl tarımı, keten ekimi ve dokumacılığı, hasır işçiliği ve çömlekçilik gelişmeye başladı. Köylerin eski görünümleri değişti, sazdan kulübelerin yerini ker***ten evler aldı.

4000 yılına doğru benimsenen teknikler giderek yetkinleştirildi (çakmaktaşı ve bakır aynı zamanda kullanıldı), bunun yanı sıra fildişi işçiliği ortaya çıktı, küçük heykellerin yapımına girişildi. This öncesi dönemde kuzey kültürüyle güney kültürü arasındaki fark giderek iyice belirginleşti. İki uygarlık merkezi birbirine koşut olarakdüzenlendi: Kuzeyde başına kırmızı bir taç giyen ve Osiris tarafından korunun kral, batı ve doğu eyaletlerini (ya da nomos) yönetiyordu; güneyde bulunan bir başka kral da başına beyaz bir taç takıyor ve tanrı Sethi tarafından korunuyordu; güney eyaletlerinin egemenliğiyse onun elinde bulunuyordu.

Eski Mısır yaklaşık üç binyıl varlığını sürdürdükten sonra, İ.S. 395'te Bizans egemenliği altına girerek Hıristiyanlığı yada Kıptiliği benimsedi ama Hıristiyanlar ve Araplar, bu son derece gelişmiş uygarlığın izlerini silemediler.

İ.S.VI. yy'da imparator İustinianos, Philai'deki İsis Tapınağı'nı (Hıristiyan mısır'daki son pagan merkezi) kapattırınca, dünyanın en eski uyarlığı sayılan bu uygarlığın üstüne bütün kapılar kapanmış oldu.

Daha sonra Fransız Jean-François Champollion'un hiyeroglif yazılarını incelemesi ve dolayısıyla o tarihe kadar karanlıkta kalmış birçok soruya ışık tutması sonucunda Eski Mısır uygarlığıyla ilgili pek çok şey öğrenildi.

XIX. yy'a kadar, Mısır tarihi Eski Yunan yazarlarının, özellikle de Herodotos, Sicilyalı Diodoros ve Stranbon'un yazdıklarından öğreniliyordu; ayrıca Mısırlı rahip Manethon'un Aigyptiake adlı yapıtından da yararlanılıyordu; Manethon bir Mısır tarihi yazmaya girişmiş ve Mısır firavunlarını 31 sülalede toplayarak bir firavunlar listesi yapmaya çalışmıştır.Bu bölümleme modern bilinler tarafından her zaman kullanılmıştır.Günümüzde Eski Mısır bilimi (ejiptoloji) henüz çok yeni bir bilim dalıdır, ama incelediği yazıtlar ve arkeoloji gereçleri o kadar zengin ve o kadar çeşitlidir ki, daha şimdiden Tarihöncesi dönemden Hıristiyanlık dönemine kadar Eski Mısır uygarlığının ve tarihinin ana hatları çizilebilir, en özgün yanları belirtilebilir.İ.Ö. 3000'e doğru, Mısır'ın yazılı tarihinin başladığı sıralarda, uyarlığın bütün öğeleri bir araya toplanmıştı: Ülke Nil'in suladığı bir toprak şeridi üstüne kurulmuştu ve ırmağın taşkın sularıyla besleniyordu; güneş her gün ışıklarıyla çevreye iyilik saçıyor, Afrika kökenli beyaz halk sulama kanallarının bakımıyla uğraşıyor ve huzurunu sağlayan doğal öğelere tapıyordu.Mısır halkı daha tarihsel döneminin başlangıç yıllarında kendine özgü bir dinginlik edinmişti; bu durum biraz da siyasal sistem, dinsel özellikler, dil ve yazıyı koruma kaygısından kaynaklanıyordu.Eski Mısır yalnızca, şaşmaz ve düzenli bir firavunlar dizisi değil, ama eksiksiz bir uygarlığın serüveni görünümünü taşıyordu.

Beyazdut
22-10-10, 23:43
Palermo Taşı

http://www.narmer.pl/main/ima/pal02.gif

Palermo Taşı

Firavun İsimleri ilk olarak Mısırlı rahip ve tarihçi Maneton (M.Ö. 3yy) tarafından belirlenmiştir.Ancak bunlarda yazıt ve anıtllarla çelişir. Ayrica Palermo Taşı, 7 Feet (1 Feet = 30,48 cm ) uzunluğunda 2 Feet yüksekliğindeki siyah taş yazıt; Mısır tarihinin erken dönemlerinden 5.hanedanın ortalarına kadar krallar, olaylar ve Mısır tarihi ile ilgili çeşitli bilgiler verir. Bu yazıt'in en büyük parçası Palermo'da ikinci parçası ise Kahire Mısır Müzesinde 3.kücük parçası ise (University College of London) Londra'da bulunmaktadir.

Beyazdut
22-10-10, 23:44
Papirüs (Cyperus Papyrus)

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/cyperus_papyrus.jpg

Papirüs (Cyperus Papyrus)

Papirüs (Alm. Papyruss, Fr. Papyrus, İng. Papyrus, Rusça папирус, İsp. papiro, İt. Papiro.), bataklık kıyılarında yetişen, 2-3 metre boylarında, kamışa benzeyen, çok yıllık bir otsu bitkidir. Bitkinin gövdeleri üç köşeli, sert ve düğüm (nod)leri yoktur. Çiçekler, küçük başaklar hâlinde olup; bunlar da şemşiyeye benzer durumlar yaparlar. Çiçekleri 6 parça ve kıl gibi incedir.

Koyu yeşil olan papirus, bir yıl boyunca yapraklarını dökmeyen bir bitkidir. Eğik yaprakları, gövdenin ucundaki püsküllü kısımda bulunur.

Papirüs, çok eskiden beri Mısır'da Nil kıyısında tarımı yapılmış olan bir bitkidir. Ancak bugün Aşağı Mısır'da bu bitki, hemen hemen hiç kalmamıştır. Yukarı Mısır ve Habeşiştan (Etiyopya)'da yer yer görülmektedir.[1]

Eski Mısırlılar'ın yelken, bez, hasır ve yazı kağıdı olarak kullandıkları papirüs; onlardan Yunanlılar'a, daha sonra Romalılar'a intikal etti ve M.S. 3. yüzyılda yerini parşömen alıncaya dek kullanımı sürdürüldü.

Yunanca papirüs kelimesi Kıptice'den ödünç alınmış ve neredeyse tüm batı dillerine girmiştir.

İngilizce paper “kâğıt” ve Türk argosunda “para” anlamına gelen “papel” kelimelerinin de orijini bu kelime olmalıdır.[2]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/papyruspaper.jpg

Kullanıldığı Yerler

Papirüs,eski Mısırlılar için önemli bir bitkiydi. Gıda olarak kullanıldığı gibi; yapraklarından da hasır, sepet imal ediliyordu.

Papirüs, kağıt üretiminde de kullanılırdı. Bunun için, sapların tabakaları hafif hafif dövmeyle ayrılır, sonra da bunları 5-6 cm boyunda şeritler hâlinde keserek uç uca ve yan yana yapıştırılarak sayfalar halinde tabakalar yaparlardı. Bu tabakalar, perdahlanır; böceklerin yememesi için üzerine sedir yağı sürülürdü. Bu tabakaların üzerine kamış kullanarak mangal kömürü, sübye ve başka maddelerden meydana gelen mürekkeple yazı yazarlardı. Yapılması, parşömenden çok daha ucuza mâl olduğu ve uzun zaman muhafaza edilebildiği için; papirüs, edebî yazışmalardan resmî yazışmalara kadar çeşitli alanlarda kullanılmıştır.

Bu papirüs sayfaları, günümüze kadar saklanmış olup çok önemli tarihî belgelerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.[1]

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/papyrus_75a.gif

Kaynaklar

[1] Yeni Rehber Ansiklopedisi, "Papirüs" maddesi, cilt 16, sayfa 179.
[2] tr.wikipedia.org/wiki/Papirüs

Beyazdut
22-10-10, 23:46
Piramitler nasıl yapıldı ?

http://www.bibleplaces.com/newsletter/hr/Sun_atop_Giza_pyramid_mf_113002.jpg

Piramitler Nasıl Yapıldı?

Zaman: İÖ 2551-100
Mekân: Mısır

Piramit merdiven basamağı gibi sıra sıra inşa edilmişti. Bu şekilde tamamlanınca kalan taşları yerlerine kısa tahta kütüklerden yapılma makinelerle kaldırdılar. HERODOTOS, İÖ YAKLAŞIK 430.

Herodotos'un yaşadığı zamanlardan bu yana Mısırlılar'ın piramitleri nasıl inşa edip dikili taşları nasıl kaldırdıkları hakkında pek çok tartışma yapılmıştır. Ne yazık ki, Mısırlılar'dan günümüze bu konuları anlatan fazla bir belge kalmadığından, ortaya atılan bütün kuramlar, ancak deneysel arkeolojiyle sınanarak inanırlık kazanabilmektedir.

Taşların ham olarak taşocaklarından çıkarılması, yontulması ve yontulmuş bu taş blokların ve dikilitaşların nakliyesi konularında pek çok yanıtlanmamış soru varsa da, belki de en büyük esrar, piramitlerin ve dikilitaşların gerçekten hangi teknikle yapıldığıdır.

http://www.bilgilik.com/images/giz164.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz165.jpg

(Solda) Piramit yapımının erken bir aşamasını gösteren kroki. Piramitin kenarlarının tabanına birbirine paralel çakılmış kazıklar ayar ve düzleme için kullanılmış olabilir. (Sağda) Ahşap bir beşik modeli. Günümüze kadar tam boyutlu örnekler kalmamışsa da, piramit bloklarının nakli için bunların kullanılmış olması mümkündür.

PİRAMİTLERİ NASIL O KADAR DÜZGÜN OLARAK İNŞA EDEBİLDİLER?

Mısır'da modern arkeolojinin tartışmasız babası olan Flinders Petrie, 1880-2'de hepsi de 10 üçüncü binyılın ortalarında yaşamış 4. Hanedan hükümdarlarından Keops, Kefren ve Mikerinos'un (büyük ölçüde angarya yöntemiyle inşa edilen) piramitlerinin bulunduğu el-Gize platosunda çok titiz bir araştırma başlatmıştır. Bulguları arazinin belki de bir ızgara gibi hendekler kazıp bunları suyla doldurarak ve sonra da çevredeki "taş adalar"ı istenilen düzeye indirerek düzeltildiğini akla getiriyordu.

Yüz yıl sonra Amerikalı Mısırbilimci Mark Lehner, el-Gize piramitlerinin çevresindeki kaya tabakasına açılmış çeşitli delik ve hendeklerin krokisini çıkarttı ve bu hassas düzleştirme işinin arazinin tümünde değil, piramitin en alt taşlarının yerleştirileceği yerin kenarında dar şeritlerde yapıldığı kanısına vardı.

Gize piramitlerinin her birinin ortasında masif bir kaya kütlesi bulunmaktadır (bunlar piramitlerin içinde birkaç yerde görülebilir). Bu doğal kaya göbekleri, inşaatçıların tam bir dörtgen elde etmek için köşegenleri ölçmelerini de engellemiş olabilir.

Günümüze kalan aletlerden anladığımıza göre Mısırlı mimarlar, kadastrocular ve inşaatçılar özellikle iki alet kullanmaktaydılar: Düz çizgileri ve dik açıları yapmak ve yapıların köşe ve kenarlarını astronomik düzenlemelere göre yerleştirmek için merkhet ve bay.

İngiliz Mısırbilimci I. E. S. Edwards, gerçek kuzeyin, herhalde batıda ve doğuda belirli bir yıldızın doğuş ve batış noktasını ölçüp sonra bu iki nokta arasındaki açıyı iki eşit parçaya bölerek bulunduğunu iddia etmiştir.

Daha yakın zamanlarda Kate Spencer, Büyük Piramit'in mimarlarının, kuzey kutbu çevresinde dönen iki yıldızın (Büyük Ayı ile Küçük Ayı'nın) Keops piramitinin inşa edildiği sanılan İÖ 2467 yılında bir hizada olduğunu görmüş olabileceklerini ileri süren ikna edici bir kuram geliştirmiştir. Daha önceki ve sonraki piramitlerin yönlerindeki hataların, bu hizanın gerçek kuzeyden sapma derecesiyle bağlantılı olması da bu varsayımı desteklemektedir.

http://www.bilgilik.com/images/giz166.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz167.jpg

(Solda) Çizimde, İngiliz arkeologu Reginald Engelbach'ın tasarladığı kum çukuru yöntemi görülüyor. Dikilitaş kızak üstünde çukura çekilir. Kum boşaltılarak dikilitaş kaidesine oturtulur. Son dengeleme ve yerleştirme taşın tepesindeki iki yöne çekilen halatlarla yapılır. (Sağda) 18. Hanedan'ın üç dikilitaşından ikisi hâlâ Karnak'ta Amon Tapınağı'ndaki orijinal mekânlarındadır.

PİRAMİTLER NASIL İNŞA EDİLDİ?

Sakkara'daki ve Gize'deki günümüze kalan kanıtlar (özellikle de tamamlanmamış piramitlerden) taş blokları piramitler üzerindeki nihai yerlerine kaldırmak için en az beş farklı rampa sisteminin kullanıldığını göstermektedir. En kolay ve en aşikâr yöntem doğrusal rampadır (Sakkara'da 3. Hanedan'ın Sekhemkhet piramitinde kullanılmış olabilir). Ancak genelde bu rampalar için gereken genişlik, bunların seyrek olarak kullanılmış olduğu anlamına gelir.

Piramitin bir yüzünde dar basamaklardan oluşan merdiven rampası ise diğerlerinden daha dik bir açı gerektirecektir. Bu tipin izleri Sinki, Meidum, Gize, Ebu Ghurob ve Lisht'te bulunmuştur. Belki de I. Anasatasi'nin 19. Hanedan papirüsünde anlatılan sarmal rampaya başlıca itiraz bunun neyin üzerine dayanacağı ve piramitin büyük bir kısmı sarıldığı takdirde düzeltme hesaplarının ve kontrollerin nasıl yapılacağı sorusudur. Piramitin bir yüzünde zigzaglı bir yol basamak piramitlerinin yapımında en etkili yol olacaksa da, Sakkara, Sinki ve Meidum basamaklı piramitlerinde bunun kullanıldığını gösteren bir ize rastlanılmamıştır.

İç rampa izleri Ebusir'de Sahure, Niuserre ve Neferirkare'de ve Sakkara'daki Pepi H'de görülmektedir ama iç doldurulduktan sonra yine de bir tür dış rampa gerekecekti. Piramitin içinin teraslı olmasının piramitin kenarında basamak basamak daha küçük rampalar dizisinin kullanılmasını daha uygun yapacağı iddia edilmiştir.

Dış kaplama yapıldığında bunların kalıntıları hiç kuşkusuz kaybolacaktı. Piramitten vadideki tapınağa uzanan geçitlerin de rıhtımdan inşaat yerine inşaatçı rampası olarak kullanılmış olması da mümkündür (rıhtım, Nil'e bir kanalla birleştirilmişti).

Kullanılan rampa tiplerinin sorunu dışında tartışmalar, taş blokların yerlerine kaldırılma yöntemleri Üzerinde de yoğunlaşmıştır. Mısırlılar vinç ya da palanga yöntemleri kullanmadıkları için, blokları yerlerine yerleştirmede ahşap ve bakır kaldıraçlar kullanıldığı kabul edilmektedir.

http://www.bilgilik.com/images/giz168.jpg

Ebusir'de 5. Hanedan piramitleri. Arkada Gize'deki 4. Hanedan öncelleri. Eski çağlarda piramitlerin dışlarını örten ince kireçtaşı tabaka alınmışsa da, bunların ana blokları günümüze kadar kalmıştır.

DİKİLİTAŞLARIN SIRLARI NEYDİ?

Eski Mısır uygarlığının en belirgin ikonlarından biri, İğneyi andıran ve incelerek yükselen, tepesinde küçük bir piramit örneği bulunan (buna pyramidion ya da benben-taşı âdı verilir) dikilitaştır, ilk dikilitaşların Eski Krallık zamanında (10 2575-2134) Heliopolis'de güneş tanrısı tapınağına yerleştirildiği anlaşılmaktadır. Yeni Krallık döneminde (10 yaklaşık 1550-1070) büyük monolitik örnekler, genelde Karnak ve Luksor'da olduğu gibi tapınakların önüne çifter çifter dikilirdi.

Yeni Krallık döneminden kaldığı sanılan tamamlanmamış bir granit dikilitaş, Assuan'ın kuzey taşocaklarında hâlâ yatmaktadır. 41,75 metre boyu ve tahmin edilen 1150 ton ağırlığıyla bu dikilitaş, çıkarılmasının geç aşamasında tehlikeli bir jeolojik kusuru ortaya çıkarılarak bırakılmasaydı, dünyanın bir taşocağından çıkarılan en büyük taşı olacaktı.

Assuan dikilitaşını ilk inceleyen İngiliz Mısırbilimci Reginald Engelbach'ın yaptığı deneyler, bir insanın bazalt bir keski kullanarak ham dikilitaşın üzerinden, yarım metre eninde ve beş milimetre kalınlığında bir parça yontmak için bir saat çalışması gerektiğini ortaya koymuştur.

Dikilitaşlar'ın çoğunun boyutları ve ağırlığı, son aşamanın -taşı dengeli, dikey duruma yerleştirmenin- en tehlikeli riskini oluşturan sorunuydu. Ama dikilen taşlar gösteriyordu ki, bütün risklere rağmen, ortaya konan da, Mısırlıların azimli ve tehlikeli teknolojik ustalıklarının başarısıydı. Mısırbilimciler'in ve mühendislerin, bunun nasıl başarıldığı hakkındaki görüşleri farklıdır.

Mısır'dan kalma kesin bir bilgi yokluğunda ileri sürülen yöntemlerden birine göre, kaldıraçlarla birlikte temele doldurulan taşların çıkarılmasıyla ve son birkaç derecede iplerle çekerek dikilitaş yerine oturtulur. Ancak bu teknik, yalnızca küçük örnekler için uygulanabilir bir yöntemdir. Daha büyük dikilitaşlar için ileri sürülen bir görüş ise dikilitaşın çok dik yapay bir rampadan yukarı çekilmesiyse de, bu yöntem taşın kaidesine kayışını kontrol için, neredeyse imkânsız bir güç kullanımını gerektirir.

Her kaidenin üzerinde dikilitaşın yerine yerleştirilmeden tam olarak ayar edilebilmesi için bir döndürme oyuğu yontulmuştur. Dikilen dikilitaşların tepeleri, eklenen elektrum denen altın-gümüş karışımıyla pırıl pırıl parlardı.

Engelbach, dikilitaşın huni biçimli ve kum dolu bir çukura kaydırıldığı fikrini ileri sürmüştür. Kum çukurdan kontrollü bir biçimde boşaltılınca, dikilitaş dikey durumuna getirilecekti. Bu kuram yukarıda sözü edilen 19. Hanedan'dan kalma I. Anastasi Papirüsü'nden esinlenmiştir. Papirüste bu durum, bir öğrenci kâtibin çözümleyeceği bir problem olarak sorulmuştur. Bu belgede şu emir de vardır: "Kızıl Dağ'dan getirilen efendinin anıtının altındaki nehir kumuyla doldurulmuş 100 bölmeyi boşalt..."

http://www.bilgilik.com/images/giz169.jpg

Assuan'daki tamamlanmamış dikilitaş 18. Hanedan'dan kalmış olmalıdır. Ciddi bir doğal kusur bulunmamış olsaydı, bu taş, dikilebilmiş en büyük dikilitaş olacaktı.

DİKİLİTAŞLARLA DENEYLER

1999'da arkeologlar ve mühendislerden oluşan bir ekip, 25 tonluk yeni yontulmuş bir dikilitaşla iki farklı yöntem kullanarak deneyler yapmışlardır. Assuan'da yapılan birinci deneyde dikilitaşı bir rampanın ucundan aşağı sarkıtmak için karmaşık bir halat ve kereste sistemi kullanılmıştır. Eksen olarak bir kütüğün ve karşı ağırlık olarak bir granit blokunun kullanıldığı deneyde, dikilitaşın sallanımı ekseni rampanın ucuna tehlikeli bir biçimde yaklaştırdığı için deneme sonunda başarısız olmuştur.

Engelbach'ın kum çukuru deneyimi Massachusets'de Boston yakınlarında yapılmış ve başarılı olmuştur. Bu yöntemde bir rampa önüne kumla doldurulan bir bölme yapılmıştı. Dikilitaş rampanın kenarından kaydırılmış, kum yavaş bir biçimde boşaltılarak dikilitaş dikey duruma getirilmiştir.

Dikilitaşların nakliyesi ve dikilmesi, bunların Londra, Paris ve New York'ta başarıyla dikildikleri ve teknolojinin Mısır'dakilerin dönemleriyle karşılaştırılmayacak kadar ileri olduğu 19. ve 20. yüzyılda bile güçlükler çıkarmıştır.

Günümüz dikilitaşlarının en tanınmışı, 1884 yılında Washington D. C.'de inşa edilen George Washington anıtıdır. 169 metre yüksekliğindeki bu dikilitaşın tepesine asansörle çıkılmakta ve oradaki seyir yerinden çevreye bakılabilmektedir.

http://www.bilgilik.com/images/giz170.jpg

Assuan'da granit taşocaklarının yakınında çokuluslu bir arkeolog ve mühendis ekibinin yaptığı denemede dikilitaşı yerleştirmek için sallama yönteminin kullanılması.

Beyazdut
22-10-10, 23:48
Rhind Papirüsü (Papyrus Rhind)

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/papyrus_rhind_.gif


Rhind Papirüsü (Papyrus Rhind)

Rhind Papirüsü, Ramesseum yakınında küçük bir binanın harabelerindeki Thebes’te bulunmuştur. Bu papirüsün kopyası, Ahmes tarafından Hyksos Pharaoh’un 15. Dynasty döneminde yazılmıştır. Apepi 1. Ahmes, yazılarının, III. Amenemhet zamanındaki yazılarıyla benzerlik gösterdiğini ifâde etmiştir. (M.Ö 1842–1797).

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/papyrus_rhind.gif

Papirüs, hiyerogliflerin işlek formuyla yazılmıştır. Orijinali 5,4 m uzunluğunda, 32 m genişliğinde basit bir parşömene yazılmıştır

Rhind Papirüsü, matematik bilgileri konu alıyor, Algebra, Geometri, Trigonometri ve Bölme. Antik Mısırlı matematik bilimin temeli. Alexander Henry Rhind, 1858 yılında Luxor satın alındı. Kaçak Ramesseum kazılarında ortaya çıktı.

Pi sayısı'nın bilinen en eski kaydını içeren, M.Ö. 1650'li yıllarda mısırlı bir katip olan Ahmes tarafından yazılan papirüstür.

Eski Mısırlılar sadece birim kesirleri payda ve bölü çizgisi ile kullanmışlardır.

Örneğin; bir bölü on üç’ü, = / 13 eklinde göstermişlerdir. Sadece iki bölü üç, bu kuralın dışında kalmıştır. Bu kesir için iki adet bölü çizgisi
kullanmışlardır. 3 = / / 3

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/area_cerchio_egizi.png

Papirüs üzerindeki yazıda;

''Çapın 1/9'unu kes ve kalanın üstüne bir kare çiz, bu alan daire alanının aynısıdır'' der ve yazıda Pi sayısı 3,16 gibi bir sayı olarak bulunur. Bu değer, Pi sayısı'nın gerçek değerine çok yakındır ve günümüzdeki ölçme aletleri olmaksızın sadece ip yardımıyla yapılan ölçümler sonrasındaki hesaplamalar ile yüzde 1'den daha az bir hata payı olması, oldukça şaşırtıcıdır.

Rhind Papirüsü, ''çemberi kareleme'', yani bir daire ile alanı aynı olan bir kare çizme çabalarının da yazılı ilk kaydıdır ki Morbus Cyclometricus'un çok eski çağlardan geldiğinin bir kanıtıdır..

Papirüs, şu anda British Museum'da sergilenmektedir.

Beyazdut
22-10-10, 23:48
Set (Seth)

http://paganizingfaithofyeshua.netfirms.com/seth.jpg

Set (Seth)

Set ( ayrıca Sutekh , Seteh , Seth olarak da bilinir ama orijinal kullanımı SET 'tir. ), Mısır mitolojisinde bir tanrıdır. Aşağı (kuzey) Mısır kralı kabul edilir. Bir eşeği anımsatan kırmızı saçlı ve büyük kulaklı bir hayâli hayvan olarak temsil edilir. Çöl ve fırtınalar ile beraber düşünülür. Yunanlılar, bu tanrıyı Typhon olarak görürler.

http://www.ancientegyptonline.co.uk/images/sethhorus2.jpg

Set ve Horus

Uzun yıllar; Set, aşağı Mısır'ın; Horus da yukarı Mısır'ın hâmisiydi. İki ülke birleştikten sonra, Set ve Horus, beraber taç giymiş firavunlar olarak gösterildiler. Fakat yukarı Mısır, aşağı Mısırı fethettikten sonra; güneyin firavunları sıklıkla Horus'un (yukarı Mısır'ın tanrısı) şeytâni düşmanı Set olarak portrelendiler.

Set, Osiris'in erkek kardeşidir. İsis, Osiris'in karısıdır, oğulları, Anubis ve Horus'tur. Set'in hiç çocuğu yoktur, çorak çöller onun için onunla anılır, aynı zamanda bereketli Osiris'in anti-tezidir. Horus ile savaşları boyunca, tanrıça Neith Horus'a taht, Set'e ise Astarte ve Asat tanrıçalarını veren bir anlaşma önerdi.

http://www.crystalinks.com/seth.jpg

Set, erkek kardeşi Osiris'i öldürmesi ile ünlüdür. Aynı zamanda, onun oğlu Horus'u da öldürmeye teşebbüs etmiştir. Horus, yaşamış, babasının ölümünün intikamını almış ve Set'i sonsuza kadar çöle sürgüne yollamıştır. Set'in sürgüne gönderilme kararı, Ra tarafından yönetilen tanrılar konseyinde alınmıştır. Tanrıların çoğu Horus ve onun annesi İsis'in Osiris'ten gelen Mısır tacının mirasçısının Horus olduğu iddiasını desteklerken, Ra, bu fikre katılmamıştır. O, Horus'un böyle güçlü bir pozisyon için çok genç olduğuna inanıyordu. Böylece, duruşma kimse yenişemeden uzun yıllar sürdü. İsis'in bir kurnazlığı davanın kapanmasına neden oldu.

İsi, büyü kullanarak, kendini çok güzel bir genç kadına çevirdi. Set, O'nu gözlerinden yaş akarken gördü ve sorunun ne olduğunu sordu. İsis, kendi ve Horus'un durumuna benzetmeden bir hik131ye anlattı. Buna göre şeytâni bir adam, onun kocasını öldürmüş, ailesini sürülerini çalmayı denemişti. Set, bu kötü duruma çok kızar, bu şeytâni adamı yok ederek aile mülklerinin genç kadının oğluna geçmesi için ısrar eder. Kendi kelimeleri ile kendi yaptıklarını ayıplar ve Mısır tacını kaybeder.

Set, her zaman tamamıyla şeytâni bir figür olmamıştır. Onun yeraltına yaptığı karanlık yolculuk boyunca, Horus ile kavgasında O'nu hâmisi olan Ra'nın mavnasında olan güneşi korumuştur. Yılan şeklindeki canavar Apep ile kavga etmiştir. Ayrıca, 19. hanedan döneminde, kısa bir süre çölün güçlerini sakinleştiren tanrı olarak Set'e duyulan saygı büyümüştür. Bir çok firavun, o dönemde Set'in isminden türeme örneğin Seti gibi isimleri kendilerine isim olarak seçmişlerdir.

Kaynak: tr.wikipedia.org/wiki/Set_(mitoloji)

Beyazdut
22-10-10, 23:50
Sfenks Muamması

http://www.gislab.ktu.edu.tr/gisfaaliyet/piramit04.jpg

Sfenks Muamması

Zaman: İÖ yaklaşık 2500
Mekân: Gize, Mısır

Tek sesli ama önce dört, sonra iki, sonra üç ayaklı, yeryüzünde ya da gökyüzünde ya da denizde bundan daha değişken bir şey yoktur. Bu şey ayakları üzerine kalktığında gücü en zayıf, yürüyüşü en yavaştır. SFENKS'İN OİDİPUS'A SORDUĞU BİLMECE.

Sfenksle en çok ilişkilendirilen bilmece, Yunan efsanesinde Oidipus'un çözdüğüdür. Ancak el-Gize'deki piramitlerin yanında duran ve kötü ruhlu Yunan sfenksinin uzaktan akrabası olan Büyük Sfenks'i saran muammaların sayısı Oidipus'a sorulan bilmeceyi çocuk oyuncağı bırakacak kadar çok daha fazladır. Sfenks ne zaman yapılmıştır? Kim, kimin için yapmıştır? İçinde ya da altında gizli odalar var mıdır? Bu soruların muhtemel cevapları, arkeoloji, eski tarih ve jeoloji karışımı içindedir.

http://www.bilgilik.com/images/giz123.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz124.jpg

(Solda) Gize'deki Vadi Tapınağı'nda yeralan Kefren heykeli. Bu firavun, büyük olasılıkla Sfenks'i yaratan kişidir. Sfenks'in başı yapılırken firavunun başı örnek alınmıştır. (Sağda) Sfenks'in Kefren piramidinin Vadi Tapınağı yanındaki yerini gösteren el-Gize krokisi.

SFENKS NEDİR?

Eski Yunanlılar sfenks kelimesinin "boğmak" (Sphingein) anlamına gelen kelimeden türetildiğini sanmışlarsa da, gerçek kökeninin Mısır dilindeki shesep ankh ("yaşayan görüntü") olması daha muhtemeldir. Bu deyim heykeller için ve zaman zaman da Büyük Sfenks için kullanılmıştır.

Mısır'da sfenksler genellikle aslan (güneş tanrıyla özdeşleşmiş bir simgedir) gövdeli ve çoğunlukla kraliyet başlığı giymiş insan başlı olarak yapılmıştır. Aslanın ve insanın birleşmesinin, kralın güneş tanrısı Ra ile birleşmesini simgelediği kabul edilmektedir. Mısır sfenksleri ile Yunan karşıtları arasındaki önemli bir fark, en eski Mısır sfenkslerinin hep erkek olmalarıdır. Orta Krallık döneminde ise ilk kanatlı sfenksler yapılmaya başlanmıştır.

http://www.bilgilik.com/images/giz125.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz126.jpg

(Solda) Sfenks'in pençeleri arasındaki Rüya Kitabesi. (Sağda) Sfenks'in çeşitli bölümlerindeki erozyon farklılıklarının, yontulduğu taş blokun çeşitli jeolojik katmanlarından kaynaklandığı anlaşılmıştır.

BÜYÜK SFENKS'İN TARİHÇESİ

Kefren piramitinin (İÖ yaklaşık 2500) geçidi yanında bulunan Büyük Sfenks 73 metre uzunluğunda ve 20 metre yüksekliğindedir. Taşocağından kalan bir kaya tepesinden yontulmuştur ve sık sık üzeri temizlenip açığa çıkarılmışsa da, genelde hemen hemen tümüyle kumlar altında kalmıştır.

Sfenksle aynı taştan yapılma, tamamlanmamış bir tapınak, 4. Hanedan zamanında (İÖ yaklaşık 2575-2465) anıtın önünde inşa edilmiştir. Bunun güneşin üç biçimi olan sabahları Khepri'ye, öğlenleri Re'ye, ve akşamları Atum'a tapınmak için yapıldığı anlaşılmaktadır. (Bu senaryo, yukarıda verilen Yunan mitolojisinin sfenks bilmecesinde anlatılan insanın üç çağına şaşırtıcı bir paralellik göstermektedir.)

Yeni Krallıkla Sfenks, belki de gömülü Sfenks'in ufuktan doğan dev bir hükümdarın başına benzediği için Horemakhet ("Ufuktaki Horus") ile özdeşleştirilmişti. Sfenksin üstünü örtmüş kumdan en ünlü temizlenişi, IV. Thutmosis (İÖ yaklaşık 1400) tarafından Sfenks'in tam önüne dikilen "Rüya Kitabesinde kayıtlıdır. Burada genç prense rüyasında, eğer Sfenks'i örten kumlardan kurtarırsa, bir sonraki kral olacağına söz verildiği yazılıdır.

Daha 18. Hanedan'dan başlayarak (İÖ yaklaşık 1550-1307), Sfenks kireçtaşı ile giydirilerek onarılmaya başlanmış ve ayakları arasına ayakta duran bir hükümdar heykeli eklenmişti. Son yıllarda, burnunu yüzyıllar önce kaybeden heykelin giderek yıkılması konusundaki kaygılar artmıştır.

Sfenks'in kayıp sakalının parçalan Giovanni Bat-tısta Caviglia ve daha sonraki kazıcılar tarafından toprak altından çıkarılmıştır. Sakalın parçalarından parçalar, British Museum ile Kahire'deki Mısır Müzesi'nde sergilenmektedir. Yakın zamanlarda erozyon ve yükselen yer suları bir sorun olmuştur ve bölge, bilimadamları tarafından heykelin çürümesinin nedenlerini tespit etmek üzere yakın bir ekolojik incelemeye alınmıştır.


http://www.bilgilik.com/images/giz127.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz128.jpg

(Solda) Halen büyük bir kısmı kumlara gömülü olan Sfenks, 18. yüzyıl sonlarında Napolyon'un Mısır seferine katılan ressamların taşbaskı çizimlerinde böyle resmedilmişti. (Sağda) Sfenks'in bilgisayarla tamamlanmış durumu. Yeni Krallık heykeli, Sfenks'in pençeleri arasında.

SFENKS KAÇ YAŞINDADIR?

Sfenksin çevresi 4. Hanedan hükümdar piramitleri ve kraliyet memurlarının mastaba-mezarlarıyla sarılı olduğundan, onun da aynı tarihte yapılmış olacağı varsayılmıştır. Auguste Mariette'in 1853'te, yakınlardaki 4. Hanedan hükümdarı Kefren'in Vadi Tapınağı'nı ortaya çıkarması, heykelin yaratıcısının o firavun ve Sfenks başının onun yüzü olduğu iddialarının ortaya atılmasına neden oldu.

18. Hanedan Rüya Kitabesi'ndeki yazıda Kefren'e bir atıfta bulunulmuş olabilir. Sfenks başının çeşitli unsurları, başlığı ve genel fizyonomisi 4. Hanedanın kraliyet heykelleriyle kıyaslanabilir şeylerdir.

Ancak arkeoloji ve sanat tarihine dayanan bu inandırıcı tarih belirleme kanıtları, 1992'de Amerikalı jeolog Robert Schoch'un, Sfenks kayası ile çevresinin 4. Hanedan'dan en az 2500 yıl önce yağmur suları nedeniyle erozyona uğramış olduğunu gösteren kanıtlar bulduğunu söylemesiyle geçici bir süre sarsılmıştı.

Schoch bu erozyonun Sfenks'in gövdesi yontulduktan sonra gerçekleştiğini söylemiş, sonra böyle bir şeyi yaratacak yağmurların ancak Neolitik Dönem'de, ÎÖ 7000 ile 5000 yılları arasında gerçekleşebileceğini ve üçüncü olarak da heykel ile tapınağının iki aşamada yapıldığını iddia etmişti. Sanat tarihi açısından başın daha genç olmasına da bir 4. Hanedan hükümdarı tarafından yaptırıldığı ya da yeniden yontulduğu açıklamasını getirmiştir.

Sfenks'in geleneksel Mısırbilim tarihlemesine destek, başka bir Amerikan jeologu olan James Harrell'den gelmiştir. Harrell, erozyonun Nil'in taşan sularının getirdiği ıslak kumlarla oluşabileceğini ve ayrıca arazinin topograf isinin, yağmur sularının Sfenks'e doğru akmasına neden olacağını, böylece Eski Krallık zamanındaki yağışların Schoch'un gözlemlediği erozyon etkilerini yaratabileceğini iddia etmiştir.

1980'li yıllarda Sfenks'in gayet zahmetli bir iş olan fotogrametrik bir taramasını yapmış olan Mark Lehner, Schoch'un iddialarının bazılarını ve bu arada Sfenks'in ve tapınakların iki aşamada inşa edildiği iddiasını reddetmiş, bunun eski Mısırlıların bilinen inşaat yöntemlerine tümüyle aykırı olacağını belirtmiştir.

Sfenks'in batı ucundaki bir bölmede tipik bir 4. Hanedan çömleği ile üzerinde bakır izleri olan taş çekiçler bulunmuştur. Bundan da, İÖ 4. binyıldan önce Mısır' da bulunmayan bu tür aletlerin anıtı yontmak için kullanıldığı sonucu çıkarılmıştır. Bunun dışında 4. Hanedan çömleklerinin bulunduğu katmanın hemen üstünde, tamamlanmamış Sfenks tapınağı için hazırlanmış büyük bir taş blok bulunmuştur.

Lehner, son olarak Kefren piramitinden çıkarılan büyük boyutlu çok sayıda heykelin de, Sfenks'in yaratıcısının o olduğunu gösterdiğini iddia etmektedir.

http://www.bilgilik.com/images/giz129.jpg http://www.bilgilik.com/images/giz130.jpg

(Solda) Mısır'ı hiç ziyaret etmemiş 17. yüzyıl cizviti Athanasius Kircher'in hayalindeki, Klasik biçimli sfenks. (Sağda) Sfenks'in modern fotogrametrik taraması heykelin bütün ayrıntılarının krokisini çıkartmıştır.

SFENKS'İN İÇİNDE GİZLİ ODALAR VAR MI?

Orta Çağdan başlayarak Sfenks'in altındaki gizli odalar hakkında hikâyeler anlatılmaya başlanmıştır. İki Arap yazarı (el-Makrizi ve el-Hüdai) Sfenks'in altında her biri üç piramitten birine giden üç geçidin bulunduğu bir odayı tarif etmişlerdir.

Bu hikâyeleri duyan ilk Avrupalı gezginlerden Johannes Helferich (1579), başa kadar giden bir tünel olduğunu anlatınca, eski rahiplerin, tapınanları bu yolla Sfenks'in sözlü kehanetlerde bulunduğuna inandırdıkları söylenmiştir. Ancak Helferich'in anlatımına eşlik eden tahta basmadaki çizimde Sfenks'in sanki Yunan Sfenks'inin dişisiymiş gibi memeli olarak gösterilmesi bu gezginin güvenilirliğini zedelemiştir.

Caviglia (1816), Gaston Maspero (1881-1914), Emile Baraize (1926-34) ve Selim Hasan'ın (1936-8) arkeolojik araştırmaları, Sfenks'in ne altında ne de tapınaklarında gizli odalar olmadığını ortaya çıkarmıştı. Heykel ile gizli bilgilerin bulunduğu toprak altında gömülü bir oda arasında ilişki 1930'larda Amerikalı medyum Edgar Cayce tarafından bir kere daha ortaya atıldı.

Cayce, Atlantis'in bilgeliğinin Sfenksle ilişkili bir yeraltı belgeler salonuna yerleştirildiğini ve bunun 20. yüzyılda yeniden keşfinin büyük bir felaket getireceğini iddia etmişti. 1977-8 ve 1992-3'te yapılan dirençlilik araştırmalarında Sfenks civarında anormallikler (belki de boşluklar nedeniyle elektrik direncinde oynamalar) ortaya çıkmışsa da, daha sonraki elektromanyetik taramalarda bu anormalliklerin doğal çatlaklar ve boşluklar olduğu ortaya çıkmıştır.

Mark Lehner'in Sfenks araştırmaları, çeşitli inşaat aşamalarının ve heykelin eski ve çağdaş restorasyonlarının daha kapsamlı olarak anlaşılmasını sağlamıştır. Lehner, Sfenks'le ilişkili üç geçit olduğunu saptamıştır. Bunlardan biri, başın hemen arkasına, boynun üst kısmına Albay Richard Vyse tarafından 19. yüzyılda delinmiş küçük bir baca deliğidir. Diğer ikisinin tarihleri bilinmemektedir ve bunlarda herhangi bir insan yapısı eşyaya ya da yazıta, rastlanılmamıştır.

Böylece kanıtlar Sfenks'in ne Neolitik bir anıt ne de Atlantis'le ilgili bir dosya dolabı olmadığını göstermiştir. Ancak onun neden ve kimin kim için yaptırdığı ile Eski Krallık kayıtlarında neden bir kayda rastlamadığımız muammalarını çözene kadar Mısır heykellerinin bu en büyüğünü saran esrar havası devam edecektir.

Eski Yunan'da sfenks İÖ 1600 dolayında ortaya çıktı. Yunanistan'a sfenks Asya'dan gelmişti ama görünümü daha değişikti. İÖ 1200'den sonra 400 yıl boyunca Yunanistan'da hiçbir yerde rastlanmayan sfenksler, Asya'da, Tunç Çağı'ndakilere benzer biçim ve pozlarda varlıklarını sürdürdü.

8. yüzyıl sonunda sfenks kavramı, Eski Yunan sanatında yeniden ortaya çıktı ve 6. yüzyılın sonuna değin yaygınlığını korudu. Çoğu zaman doğu özellikleri taşıyan bu sfenkslerin doğu kaynaklı olduğu açıktı, Tunç Çağı'ndakilerin devamı olamazdı.

Beyazdut
22-10-10, 23:51
Thoth

http://images.elfwood.com/art/k/b/kbennett3/thoth.jpg

Thoth

Thoth, Mısırlıların inancına göre: Ay, zaman, bilgelik ve yazı tanrısı. İbiş kuşu başıyla tasvir edilir. Hiyerogliflerin ve simyanın onun insanlığa armağanı olduğu söylenir. Eşi Maat'tır. Thoth'un sekiz çocuğundan en önemlisi Amen'dir. Hiyeroglifi icat ettiğine inanılır. Thoth eski Mısır'ın kâtibi idi ve aynı zamanda mumyalama törenlerinde kalbin teraziye koyuluşu sırasında olan biteni yazıya geçirirdi.

Kutsal hayvanı babun ve ibis kuşudur.Bu hayvanların birçok mumyası bulunmuştur.

Eski Mısırlılar büyüye ve büyücülere çok inanırlardı. Bazen büyücüleri tanrılarla bir tuttukları da oluyordu. Büyüler onlara göre son derece doğal olaylardı. Mitolojide de büyüler kendi yerlerini almıştı. Mısır Mitolojisi’nde geçen öyküye göre, babası Güneş tanrısı Osiris’i öldüren Seth’den öç almak isteyen Horus’un gözü, kavga sırasında aynı zamanda amcası olan karanlıklar ve kötülükler tanrısı Seth tarafından parçalanır. Bilimlerin ve tıbbın kurucusu olan Toth parçaları toplar ve gözü eski haline getirir. Ancak 1/64′lük parçası eksiktir ve bu parça Toth’un büyü ve sihir gücü tarafından tamamlanır. Daha sonra Horus’un bu gözünü simgeleyen hiyeroglif resim, uzak görüşlülüğün, beden dokunulmazlığının ve sonsuz doğurganlığın simgesi olarak, gemi, araba mumya, vazo gibi nazardan korunması gereken gereçlerin üzerine çizilmeye başlanmıştır.

Beyazdut
22-10-10, 23:53
Tutankhamon'un Laneti

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/novi564.jpg


Tutankamon'un Laneti


Mezarında inanılmaz bir zenginlik bulunduğu halde Tutankhamon (MÖ: 1361-1352), hâlâ hakkında en az bilgi bulunan firavundur. Tahta çıkma hakkını, ünlü Kral Akhenaton (MÖ.1379-1362) ile Kraliçe Nefertiti'nin kızı Prenses Ankhesenpaaten'le evlenerek elde etmişti. Tutankhamon'un ebeveyninin kimler oldugu konusunda, bazı uzmanlar bu firavunun ,"Akhennaton'un Nefertiti dışında bir kadından olan oğlu" tezini ileri sürüyorlar. Bazı uzmanlara göre de Tutankhamon,Akhenaton'un babasi III: Amenofis'in (MÖ.1417-1379) birinci karısı Tiy'den dogmuştu. Kesin olan, Tutankhamon'un III.Amenofis ve Akhenaton'la akraba ve soylu olduğudur.

Dokuz yaşında tahta çıkan ve adı 12 yaşına kadar "Tutankhaten" (Güneş Tanrısı Amon'un yaşayan temsilcisi) olan Tutankhamon, krallar arası savaşların en yoğun olduğu dönemde doğmustu. Kralların fethettikleri toprakların genişlediği ve komşu ülkelerden de altının ülkeye aktığı bu dönemde Mısır,dünyanın en zengin ülkesiydi. Firavun, vaktini daha çok yönetimin bulunduğu Memphis'te geçiriyordu ama Mısır'ın başkenti Teb Şehri'ydi. Tutankhamon'un tahta çıktığı sırada Mısır'ın bütün tapınakları bakımsızlıktan kırılıyordu.

Yönetimdeki karışıkların önü alınamıyor, Suriye'ye düşmanla çarpışmaya giden ordu sürekli yeniliyordu. Tutankhamon ,"babası" Amon'un Ptah'in ve diğer tanrıların altın heykellerini yaptırdı. Çözülmüş olan rahiplik kurumlarını düzenledi, tapınakların hazinelerine büyük bağışlar yaptı. Akhenaton, Güneş Tanrısı Aton'a bağlı tek tanrılı bir düzen kurdu ve Mısır'lıları diğer tanrıları bırakmaları için zorladı. Başkenti Teb'den, Akhetaton (şimdiki el-Amarna)'ya taşıdı. Firavun, Akhenaton'un tersine "Eski Rejim"i canlandırdı ve III. Amenofis zamanında bitirilmemiş olan anıtların tamamlanması işine girişti. Bu işlerin arasında Luxor tapınağı da vardır. Bugün, Tutankhamon'un tahtta kaldığı dokuz yıl boyunca askerî bir harekata katılmadığı düşünülüyor.

Sadece keşif için General Horemhem komutasında Filistin'e ve Lübnan'a asker gönderdiği sanılıyor.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/giz225.jpg

Tutankhamon, 19 yaşındayken aniden öldüğü için geride vasiyet bırakmamıştır. Kafatasında, sol kulağın arkasında tahribat bulunduğu için, ölümünün bir kaza sonrasında oldugu sanılıyor. Ancak, şu anki Mısır bilimcilerin ürettiği senaryolara göre Tutankhamon'un generali Horemheb, iktidarı ele geçirmek için Tutankhamon'un kafasının arkasına sert bir cisim ile vurmuş ve ölümüne neden olmuştu.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/akhenaton.jpg

Mezarının yanında bulunan iki küçük tabuttaki ölü doğmuş bebeklerin , Tutankhamon'la çok sevdiği eşi Ankesenamun'un çocukları olduğu sanılıyor. Bunun yanısıra hayvan mumyaları da bulunmustur.

Tutankhamon'un mezarında bulunan lambada ise, günışığı ile görülmeyen; ancak zifîrî karanlıkta ikisinin burun buruna figürleri bulunmaktadır.

Tutankhamon'un ölümünden sonra, tahta çıkan General Horemheb,Tutankhamon'un tapınaklarını kendisine aldığı gibi, onun adını da unutturmak istemiş; ama bilinmeyen bir nedenle Tutankhamon'un lahdine dokunmamıştı.

Kanaatimce, kendisinin işlediği cinayeti -dikkat çekmemek üzere- örtbas yöntemlerinden biriydi. İşte bu lahit, 1922 yılında Lord Carnarvaon ve Howard Carter adlı iki Ingiliz ejiptolog tarafindan bulundu. Tam 3000 yıl sonra Horemheb'e ilginç bir oyun oynamış, sonunda Tutankhamon yine üne kavuşmuştu.

Altta okuyacağınız bölüm ise, "Tutankhamon'un bir lanet perdesi ile mezarını koruduğu" sorusunu sizlere soracaktir:

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/tutankhamon-2.jpg


TUTANKHAMON'UN LANETİ

Eski Mısır Uygarlığı, büyük, ilgi çeken gizemini sürdürüyor. Kazılar, arkeoloji araştırmaları sürdükçe ortaya yeni bilgiler çıkıyor. Bulunan her yeni kalıntı, bilinenleri değil, bilinmeyenleri çoğaltıyor sanki. Mısır'da yaşanan en ilginç olaylardan biri de Firavun Tutankhamon'un mezarının açılmasıyla ilgiliydi. Herşey, Carnavon Lordu'nun ölümüyle başladı.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/carnarvon_ds.jpg

İNGİLTERE 'DE BİR CENAZE TÖRENİ

1923 yılının 30 Nisan günü İngiltere'nin Hampshire bölgesinde, Beacon Tepesi'nde, sade bir cenaze töreni düzenlendi.Törene katılanlar heyecanlıydılar. Çünkü toprağa vermek üzere oldukları Carnarvon Lordu George Edward Stanhope, gizemli bir biçimde öldürülmüştü. 3000 yıllık lanet… Herkes, Lord'un Eski Mısır'ın 18. Sülale firavunlarından Tutankhamon'un lanetine uğradığına inanıyordu. Lord, bu firavunun mezarının açılması için para harcamış ve bizzat kazılara katılmıştı.

Carnavon Lordu'nun ölümünü başka ölümler izledi. Tutankhamon'un mezarına girip çıkan ya da bu işe karışan birçok insan, anlaşılmaz bir biçimde yaşamını yitiriyordu. Firavun Tutankhamon öleli, 3000 yıldan uzun süre geçmişti.Yani, 3000 yıl sonrasına uzanan bir lanetten söz ediliyordu…

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/250px-carnarvon.jpg

LORD, MISIR'A GİDİYOR

Bu esrarengiz "mezar açma" olayını aydınlatabilmek için ise, Carnarvon Lordu'nun Mısır'a gidişinden başlamak gerekiyor. Parası bol, yapacak işi pek olmayan İngiliz soylusu Carnarvon Lordu, dünyayı dolasıyor, keyfine göre yaşıyorken,1901 yılında Almanya'da Bad Schwalbach kaplıcalarında bulunduğu sırada bir araba kazası geçirdi. Göğsü, çok kötü zedelendi. İngiltere'ye döndü.

Soluk almakta güçlük çekiyordu. Bir süre tedavi gördükten sonra iyileşti. Ama özel doktoru ona tedbirli davranmasını tavsiye etti. Özellikle kış mevsimlerini soğuk İngiltere yerine, ılıman ve kuru bir iklimin egemen olduğu ülkelerde geçirmeliydi. O günlerde Misır, Avrupalılar için çok gözde bir ziyaret yeriydi. Lüks oteller ve tarihsel kalıntılar, çok sayıda turisti buraya çekiyordu. Özellikle Krallar Vadisi denilen yerde yapılan kazılara Lord büyük ilgi duydu.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/diw2.jpg

ARKEOLOG CARTER

Carnarvon Lordu, Mısır'da kısa sürede eski sağlığına kavuştu. Ama Mısır'dan bir türlü kopamadı. Sanki bir şey, onu dürtüyordu. Eski Mısır uygarlığını incelemeye başladı. Yapılan kazıları izlemeye koyuldu ve birgün bizzat kendisi bu kazılara katıldı. 1907 yılında yine Mısır'dayken yurttaşlarından arkeolog Harold Carter'la tanıştı ve onu kendisine danışman yaptı. Carter, 33 yaşındaydı ve 17 yaşından beri Mısır'daydı. Birçok kazıda bulunmuş, ünlü akeologlara yardımcılık yapmıştı. Tarihî Kalıntılar Servisi'nde çalışmış ve Krallar Vadisi'ndeki kazıları denetlemisti; ama Mısır yetkilileriyle arasında anlaşmazlık çıkınca, görevinden istifa etmişti.

Carnarvon Lordu kendisine rastladığı sırada, manzara ressamlığı yaparak hayatını kazanmaktaydı.O da nedense bir türlü Mısır'dan ayrılamıyordu.

Carnarvon Lordu, ona yılda 400 Ingiliz Sterlini ücret ödemeye başladı.

Mısır'da mezar demek, hazine demekti. Çünkü eski Mısırlılar, ölülerini öbür dünyaya en değerli hazineleriyle birlikte gömerek uğurlardı. Lord, bulunacak bir hazine ile Carter'e ödediği parayı kat kat çıkaracağına inaniyordu.

Arkeolog Carter, Carnarvon Lordu'nun parasıyla 15 yıl boyunca kazılar yaptı. Birinci Dünya Savasşı sırasında bile araştırmalarını sürdürdü. Bazen çok ilgi çekici bir mezar bulduğu oluyordu; ama yapılan masrafı karşılayacak bir tarihsel yapıt ya da hazine ortaya çıkmıyordu. 1922'de Lord, Ingiltere'deyken Carter'a bir mektup yazarak, aralarındaki anlaşmayı iptal etmek istediğini bildirdi. Oysa Carter, o sıralarda önemli bir mezarın izi üstündeydi. İngiltere'ye gidip Lord'u kazıların sürdürülmesine ikna etmeyi başardı. Ekim ayında Mısır'a döndü. Kazıların yapıldıgı Luksor bölgesine yerleşti. Kendisine şans getirmesi için bir kanarya satın aldı…

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/tutankhamon.jpg

CARTER, MEZARIN İZİNDE

1 Kasım 1922'de o güne kadar hiç kazılmamis bir hektarlık bir üçgende çalışmalara baslayan Carter, 4 Kasım'da çökmüs bir merdiven girişi buldu.

Bir gün sonra ise, bu girişin oldugunu kesin biçimde anlamıştı. İngiltere'ye telgraf çekmesi üstüne Lord, kızı Lady Evelyn ile birlikte Mısır'a gelerek bizzat kazılara katilmaya basladı. 26 Kasim'da, yaptıkları kazının bütün molozlarını temizlemişlerdi. Ardından sanki içeriden kilitlenmişçesine kapalı duran bir kapıyı açmayı başardılar. İçeri ilk giren Carter oldu. Gördükleri karşısında adeta dili tutuldu. Bu çok odali mezarın giriş odası bile hazinelerle doluydu.

LORD, OLAYI THE TIMES'A SATIYOR

Lord, o ana kadar harcamış olduğu paraları çıkarmak istiyordu. Mezardan ne kadar değerli seyler çıkarsa çıksın, onlara sahip olması olanaksızdı. Çünkü Mısır hükümeti, kazıyı denetliyordu. Lord, mezarla ilgili bilgileri The Times gazetesine para karşılığı sattı. Böylece İngiliz okurlar, kazı sırasında olan biten herşeyi günü gününe izlemeye başladılar.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/tutankhamon01.jpg

TUTANKHAMON'LA BULUSMA

Lord Carter, Lord'un kızı Lady Evelyn ve Carter'in yardımcısı,Arthur Callender ile birlikte bir gece mezarın ana bölümüne girmeyi başardılar.

Tümü, gördüklerinin gerçek olup olmadığından kuşkuya düştüler. Herşey altındandı. Firavun'un mumyasının koskocaman bir altın sandukanın içinde olduğu anlaşılıyordu. Duvarlarda altın çerçeveli resimler vardı. Bunlar da firavunun ailesine aitti.Tanrı Osiris'i sembolize eden parlak, cilalı altın bir mask da duvarda asılıydi. Carter ve Lord, ne bulduklarını biliyordu. Bu mezar, 18. Sülale krallarından Tutankhamon'undu.Tutankhamon, M.Ö 1346-1339 arasında bir tarihte ölmüş,o tarihten bu yana mezar hiç açılmamıştı.Varlığı bile bilinmiyordu.. Carnarvon Lordu, bulduklarını bütün dünyaya ilan etti. Kazı sırasında çıkan bütün molozlar temizledikten sonra resmî açılış yapıldı. Gazeteciler, fotoğraflar çektiler. Olay, bütün dünyaya duyruldu.

"ÖLÜM GELECEK…"

Kazılar devam ederken ilgi çekici birşey olmustu. Bütün vaktini kazı terinde geçiren Carter, kaldığı eve pek uğramıyordu.Oraya nasıl geldiği bilinmeyen bir kobra yılanı evine girmiş ve Carter'in kafeste yaşayan uğurlu kanaryasını yiyivermişti. Kazılarda çalışan Mısır'lı işçiler, inançlı kişilerdi. Bu olayı duyunca çok heyecanlandılar. Bunu bir uğursuzluk belirtisi olarak kabul ettiler. Çünkü kobra yılanı, Mısır hükümdarlığının simgesiydi ve Tanrıça Vadeet tarafindan korunduğuna inanılan bir hayvandı. İşçiler, aralarında olayı şöyle yorumladılar: "Yakında ölüm gelecek…"

TURISTLER, MISIR'A AKIN EDIYOR

Tutankhamon'un mezarı, dünyada büyük ilgi gördü. Mısır'daki meraklılar yetmiyormuş gibi binlerce Avrupalı turist, Mısır'a akın etmeye başladı. Mezarın girişine hergün binlerce insan geliyordu. Arkeologlar, bilim adamları, kâşifler, mezarı ve hazineleri görmek için birbirlerini eziyordu. Bâzı serserilerin olay çıkardığı da oluyordu… Firavun Tutankhamon'un 3000 yılını aşkın bir zamandan beri süren "ebedî istirahati"ne son verilmişti.

LORD İLE CARTER'İN ARASI AÇILIYOR

Carnarvon Lordu ve Carter'in mezarı buldukları anda duydukları sevinç, bütünüyle yok olmustu. İkisi de çok sinirliydiler. Mısır hükümeti'yle olan ilişkileri bozulmuştu. Carter, mezarda bulunan eşyaları kaydetmek için günlerce çok kötü koşullar altında çalıştı. Bir akşam, Carnarvon Lordu ile bir araya geldi ve aralarında çok siddetli bir kavga çıktı. Lord, İngiltere'ye gitti.


1923 Şubat'ında Lord'un sağlık durumu bozuldu.Anlaşılmaz bir biçimde dişleri döküldü. Ateşi, bir yükseliyor bir düsüyordu. Mart ayı başında Mısır'a döndü ve bir süre için durumu düzeldi. Ama daha sonra yeniden kötüleşmeye basladı. Ailesi, Mısır'a geldi hemen. 26 Mart günü, Carnarvon Lordu'nda kan zehirlenmesi olduğu resmen açıklandı. 4 Nisan günü Kahire'de, Continental Svoy Oteli'nde komadaydı. Ertesi sabah saat 2'de, tüm hastalığı boyunca yanından ayrılmayan İngiliz hasta bakıcı , Carnarvon Lordu'nun öldüğünü bildirdi.

Tam o anda oteldeki ışıklar titredi ve söndü. Otelin penceresinden dışarı bakanlar, bütün Kahire'de elektriklerin kesildiğini gördüler. Kentte elektrik kesintileri çok sık olmakla birlikte, Lord'un öldüğü andaki arıza için hiçbir açıklamada bulunulmadı. Aynı saatlerde Lord'un İngiltere'deki şatosunda bulunan İskoçyali kahya da dehşet içinde irkildi. Lord'un köpeği, titriyor ve uluyordu. Biraz sonra o da öldü.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/king_tut_4.jpg

"MEZARA DOKUNANA ÖLÜM…"

Lord'un ölümü, bütün dünyada şok etkisi uyandırdı. Gazeteler, Firavun Tutankhamon'un mezarında bulunmuş yazılardan söz ediyorlardı. Eski Mısır yazısıyla yazılmıs olan bu yazılardan biri, şöyle diyordu:

"Mezara dokunanlara ölüm gelecektir."

Bazıları da mezarda başka uyarılarin bulunduğunu ileri sürdüler. Bunlardan biri, şöyleydi:

"Ölüm, firavunların huzurunu bozanı, kanatlarıyla katledecektir."

Arkeolog Carter ise, Tutankhamon'un mezarında bu türden bir lanetin bulunmadığını söyledi. Onu rahatsız eden bir tek şey vardı. Mezarın altın sandukasının önünde bir lamba bulmustu. Bu lambanın üstünde şöyle yazıyordu:

"Gizli odaya girilmesini önleyecegim. Benim görevim, ölüyü korumak."

GIZEMLI ÖLÜMLER

Firavun Tutankhamon'un mezarını ziyaret eden arkeolog ve turistlerden bazıları da kisa bir süre sonra hastalanarak öldüler. Mezarın iç odalarından birinin açılışında bulunan kişilerden biri olan James Henry Breasted, ateşli bir hastalığa yakalandıysa da mezarda çalışmayi sürdürdü. 70 yaşınıa kadar, yani 12 yıl daha yaşadı. Amerikali Milyarder George Jay Gould, mezarı ziyaret ettigi gün ateşlenerek aniden öldü. Arkeolog Carter'in yardımcılarından biri olan A. C. Mace, ateş nöbetlerine tutulunca işi bıraktı ve 1928'de öldü. Bir başka yardımcısı Richard Bethell, 45 yaşında kan dolaşımı yetersizliğinden (!) öldü.

Bütün bu ölümler, mâkul ve doğal nedenlerle açıklanabilir mi?Havalanan tozda bakteriler olduğu ileri sürüldüyse de, bilim adamı Alfred Lucas, bazı bakteri örneklerini inceledi. Bunlardan bir tanesi dışında asağı yukarı tümünün zararsız olduğunu açıkladı. Bir süre, mezar duvarlarını kaplayan mantarın bir alerjiye neden oldugu sanıldı. Ama bu konuda da bir kanıt getirilemedi. Eski Mısır'lıların çok etkili zehirler ürettikleri biliniyordu. Açılan tüm mezarlarda böyle zehirler arandı.Ama bulunmadı…

ÖLÜMLERİN ARKASI KESİLMİYOR

Firavun Tutankhamon'un mezarına ilgi gösterildikçe, ölümler de sürüp gidiyordu. Kahire'de Carnarvon Lordu'na bakan İngiliz hemşire, 1926 yılında (28 yaşında) doğum yaparken öldü. New York'taki Metropolitan Sanat Müzesi'nin temsilcisi Herbert Winlock, Mısır'a geldi. Firavun Tutankhamon'un mezarı yüzünden öldüğü sanılan insanların bir listesini yaptı. Kahire Üniversitesi'nden Dr.Izzettin Taha, yıllar sonra konuyla bilimsel olarak ilgilendi.

Arkeologların ve müzelerde çalışanların ciğerlerinde mantar hastalıkları olduğunu buldu. Eski mezarlara girmiş olanların da bu hastalıktan ölmüş olabileceğini ileri sürdü. Kısa bir süre sonra Kahire 'den Süveyş'e giderken düz yolda kullandığı araba, karşı yönden gelen bir arabayla çarpıştı. Yapılan otopside Dr.Taha'nın çarpışmadan saniyeler önce solunum yetersizliginden öldüğü ortaya çıktı… Tutankhamon'un mezarının kalıntılarının 1972'de Londra'da ve daha sonra da Amerika'da sergilenmesinde de gizemli ölümler meydana geldi. Bunlardan en üzücü olanı, Mısır Eski eserler Bölümü Müdürü Dr.Gamaleddin Mehrez'in ölümüydü. Mehrez,bütün bu gizemli ölümlerin, kuşkusuz kişiyi tedirgin edebileceğini, ama lânete kesinlikle inanılmaması gerektiğini söylemişti.

"Bakın bana!" demisti. "Bütün yaşamım boyunca mezarlar ve mumyalarla ugrastım. Bütün bunların bir rastlantı olduğunun en büyük kanıtıyım." Bu sözlerin üzerinden dört hafta sonra, sergilenecek.eserler Londra yolundayken, 52 yaşında öldü.

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/tutankhamon500clem.jpg

LANET DEVAM EDiYOR

Sergilenecek eserleri Londra'ya götüren RAF uçağının baş teknisyeni Lansdown, bilinmeyen bir nedenle Tutankhamon'un ölüm maskesinin bulunduğu kutuyu tekmelemişti.İki yıl sonra aynı bacağı garip bir kazada kırıldı. Mürettabattan başka kişiler de beklenmedik şekilde öldüler. Başka bir olay da ,1980'de "Kral Tutankhamon'un Laneti " adlı TV filminin çekimi sırasında ortaya çıktı.

Mısır'da çekimin birinci günü, tahıl yüklü bir araba bilinmedik bir nedenle devrildi ve filmin yıldızı Lan McShane'in bacağının 10 yerden kırılmasına neden oldu. Lan McShane'nin yerini Robin Ellis aldı, ancak başka yıldızlar, yapıma katılma teklifini reddettiler. Belki de Tutankhamon'un laneti, bir hileden ibaretti. Belki de halkın inançları, böyle bir olayı yaratmıştı. Ya da ,Tutankhamon, mezarında rahatsız edilmeden bırakılmalıydı.

Alıntı

AlpKurt Hilali
23-10-10, 00:36
Helal olsun kardeşim mükemmel bir şey olmuş arşivlik ellerine emeğine sağlık

Beyazdut
23-10-10, 03:00
Mısır Tanrı ve Tanrıçaları

Horus

Osirisle İsis'in oğlu, Mısır tahtını miras almıştır. Hatta taht için Seti ile olan savaşları Mısır mitolojisinde onemli yer tutar. Cennetin hükümdarı, yeryüzünün kralı ve kutsal şahin olmak üzere Teslis (üçlü) kavramı Mısır dininin yerleşmiş yönüydü.

Horus'un evrensel olduğu ve ezelden beri var olduğu fikri, birinci hanedanlığa kadar uzanır ki, bu da piramit yazılarında belirtiliyor.


Horus of Behedet (Hadit)

Behedet Şehri'nde tapılan Horus’un formlarındandır. Büyük kanatları, güneş diskinin bir formu olarak gösterilir. Genelde önemli manzaraların üstünde uçtuğu görülür (Mısır’ın dinsel sanatında).

Hadit, Horus’un her zaman her yerde hazır oluşuyla resmedilmiştir. Crowley’in de "Magic in Theory and Practice" kitabında dediği gibi, “son derece küçük ve atomik haldeki her yerde ve her zaman hazır olan parçaya Hadit” denir.


Amset (İmsety, Mestha, Amseth)

Horus’un dört oğlundan biridir. Ölülerin karaciğerinin koruyucusudur ve Tanrıça İsis tarafından korunur.


Hapi

Horus’un dört oğlundan biridir. Babun kafalı mumyalanmış adam olarak görünmektedir. Ölülerin ciğerlerinin koruyucusudur ve Tanrıça Nephthys tarafından korunurdu. Hapi ismi, farklı hiyerogliflerle ifade edilmişti; çoğunlukla ama her zaman olmamak kaidesiyle Nil Nehri Tanrısı'nın ismiydi. Hapi, tacı zambaklardan (yukarı Nil) veya papirus bitkilerinden (Aşağı Nil) yapılmış şişman bir adama benzetilmiştir.


Hator (Het-Heru, Het-Hert)

Mısır’ın çok eski bir tanrıçasıdır, inek tanrı. Hator ismi Yunan uyarlamasıdır. Het-Hert (The House Above) ve Het-Heru’nun (Horus’un evi) değişik biçimlerinden türetilmiştir. İki terim de onun gökyüzü tanrıçası olduğuna işaret ediyor. Sık sık İsis’le eşdeğer tutulmuştur. Hator, Edfu’da Horus’un partneri olarak tapılmıştır. Teb’de ölümün tanrıçası olarak düşünülmüştü. Ayrıca o; aşkın, dansın, alkolün ve yabancı toprakların koruyucusuydu.


Harpocrates (Hor-pa-kraat, Hoor-par-kraat)

"Çocuk Horus", İsis ve Osiris’in oğlu, emzirilen küçük bir çocuk. Parmak emen genç bir oğlan olarak gösterilmiştir. Golden Dawn, sessizliği ona ithaf etmiştir.


Heqet

Hermopolis’teki 8 tanrıdan biri olarak inanılır ve Antinoe’deki Khunum’un partneri olarak görülür.


Heru-ra-ha

Crowley’in Mısır benzeri mitolojisinin karma bir tanrısı; Ra-Hoor-Khuit ve Hoor-par-kraat’ın bir karması. İsmi, Mısır diline çevrildi, tahminen “Horus ve Ra’ya şükredin” anlamına geliyor.


İsis

Sanat tanrıçası. Osiris'in karısı ve kız kardeşi. Horus'un annesi. Büyük bir anne ve zevce olarak, bütün dişi ilahların en popüleri oldu.


Amen (Amon, Amun, Ammon, Amoun)

Amen, saklı olan demektir. Amen, ilk zamanlardan itibaren Teb Şehri'nin baş tanrısıdır ve Hermopolis rahiplerine göre yaratıcı tanrı olarak görülmüştür. Kutsal hayvanları kaz ve koçtur. Orta krallığa kadar Teb’de yerel bir tanrıydı fakat Tebliler, Mısır’da hükümdarlıklarını kurduklarında Amen kalıcı bir tanrı oldu ve 18. Sülale tarafından Tanrıların kralı olarak adlandırıldı. Ünlü tapınağı Karnak, insan tarafından yapılmış en büyük dini yapıdır.

Bugde’ye göre, 19. ve 20. Hanedanlar, Amen’in “görünmeyen yaratıcı güç” olduğunu; cennetteki, dünyadaki, engin derinlerde ve yeraltı dünyasındaki hayatın temeli olduğunu düşünürler ve kendisini Ra’nın formunda gösterir. Amen, ihtiyacı olan her adanmış dindarın koruyucusu olarak karşımıza çıkmıştır. Sonraki inanışa göre Amen, kendi kendini yaratmıştır. Önceki Teb'li inanışa göre Amen, Thoth tarafından başlangıçta varolan sekiz tanrıdan biri olarak yaratılmıştır. Yeni krallık boyunca Amen’in eşi Mut, “Anne” idi ve bunun Mısırlı eşiti “Büyük (ulu) anne” olarak görülmektedir. Bu ikili (Mut ve Amen), Tanrı ve Tanrıça çiftini oluşturur, bu diğer inanışlarda da görülür. Oğulları ay tanrısı Khons’tur.


Amen-Ra

Amen’in rahipleri tarafından sunulan birleşik tanrıdır. Amaçları, Amen’in takipçisi olan Yeni krallıkta (18-21 Hanedan) daha önceki güneş kültünün tanrısı olan Ra ile bir bağ kurmaktı. Bu tip birleşmelerde tanrılar içiçe girerler. Bu tip ilişkiler, Mısır tanrılarında, özellikle kozmik ve ulusal tanrılar arasında sık görülür. Bu Mısır Tanrılarının nasıl görüldüğünün bir örneğidir. Morenz’in dediği gibi “kişilikleri vardır ama bireysellikleri yoktur.”


Bastet

Kedi tanrıça. Bubastis’in Delta Şehri'nde tapılmıştır. Kedilerin ve onlara önem verenlerin koruyucusudur. Sonuçta evde önemli bir tanrıça ve ayrıca ikonografide önemlidir. Papirüste güneş tanrısına saldıran yılanın kediler tarafından öldürüldüğü resmedilmiştir. Dişi aslanın tanrıçası Sekhmet’in yardımsever tarafı olarak görülmüştür.


Anubis (Anpu, Ano-Oobist)

Nepthys’in oğludur Bazı inanışa göre babası Sethi, bazısına göreyse Osiris’ti (hatta bazı inanışa göre ise annesi İsis’ti). Anubis, çakal olarak resmedilmiştir veya çakal başlı tanrı denmiştir. Çakal’ın, lahitleri kolaçan etme eğilimi nedeniyle, ölülerle ilişkili olmuştur ve eski mumyalamanın kâşifi olarak bilinir ve tapılır. Onun görevi ölüleri korumak ve yüceltmektir. Anubis, aynı zamanda Upuaut (yolların açıcısı) olarak bilinirdi ve tavşan başıyla gösterilirdi. Kıyamet günü için ölülere rehberlik ederdi ve ölüleri yeraltındaki ikinci ölümden korumak için gerçeğin derecelerini gözlerdi.


Ra

Tabiatta tapılan en belirgin şey güneştir. Mısır ideolojisinin büyük bir kısmı güneş ve nehir uzerinedir. Güneş ilahları arasında başlıcası Ra'dır (Heliapolis tanrısı). Güneşin diski olarak Ra, atmaca kafalı bir insan olarak temsil edildi. Bu durumda da Ra yaradılışın hükümdarı olarak ele alındı.


Thoth (Tahuti)

Bilgeliğin tanrısıdır. Maat ile beraber zamanın başında kendi kendine yaratılmıştı veya Ra tarafından yaratılmıştı. Hermopolis’te Thoth’dan sekiz çocuk oluşturmuştu, en önemlisi gizli olan Amen’di. Amen, Teb’de evrenin lordu olarak takip edilirdi. Thoth isminin Mısır dilinde orijinali Thuti’dir ve Yunanca versiyonu Thoth’dur.

Thoth, ibiş kuşu başıyla resmedilmiştir ve elinde bir dolmakalem ve her şeyi kaydettiği parşomenler vardır. Tanrıları içeren neydeyse tüm temel görüntülerde Thoth, görevli olarak görünürdü ama özellikle ölülerin hükmünde görülüyor. Tanrılar’ın habercisi (ulağı) olmuş ve Yunanlıların Hermes’iyle eş tutulmuştur. Osirian mitlerine göre Thoth, Osiris’in veziri olmuştur (Şef tavsiyecisi ve papazı). O da Khons gibi ay tanrısıdır ve zamanın, büyünün ve yazının tanrısıdır. Hiyeroglifleri icat edenin Thoth olduğu düşünülür.


Tavaret

Hamile kadınlara göz kulak olan olan suaygırı tanrısıdır.


Bes

Tanrıların cüce soytarısıdır. Afrikalı veya sematik kökenli tanrı, Mısır’a 12. Sülale döneminde gelmiştir. Sakallı, vahşi görünümlü komik bir cüce olarak ve yuvarlak bir yüzle resmedilmiştir. Müzik, iyi yemek ve rahatlamak gibi aile zevklerinin tanrısı olarak sayılır. Ayrıca çocukların eğlendiricisi ve koruyucusudur.


Imhotep (Imouthis)

Imhotep mimar, kâtip ve 3. Sülale'nin Firavun Zoser döneminin büyük (baş) veziriydi. Sakkara‘daki basamaklı piramidi tasarlayıp inşa eden Imhotep’ti. Imhotep, Ptah’ın oğlu ve hekimlik tanrısıydı. Aynı zamanda kâtiplerin başıydı (Thoth ile beraber). Yunanlılar onun Asklepios olduğunu düşünürler.


Khepri (Keper)

Eski Heliopolitan büyük şehir bilimine göre yaratıcı tanrı, Atum ve Ra ile karışmıştır. Mısırca kökeninde Kheper, birkaç anlama gelir, bazısına göre en çok dikkat çeken yaratmak veya dönüştürmek fiilidir; ayrıca “bok böceği” sözcüğüne denk gelir. Bok böceği, güneşin sembolü sayılırdı. Dışkısının çevresine yumurtalarını bırakırdı ve bok böceği güneş tanrısı sembolü sayılırdı. Bok böceği, güneşi, gökyüzüne doğru iterdi.


Sobek

Fayum'un merkezi Crocodillopolis'in tanrısı idi. Orada canlı sürüngenler ve timsahlar havuzlarda muhafaza edilirlerdi. Su tanrısı olarak, aynı zamanda Nil'in yıllık taşmasını ve vadisinin gübrelenmesini sembolize etti.


Set

En eski dönemlerde Set, Aşağı Mısır’ın koruyucu tanrısıydı ve çölün şiddetli fırtınalarını sembolize eder. Bu fırtınaları Aşağı Mısırlılar yatıştırmak için yöntemler aramışlardır. Yukarı Mısır, Aşağı Mısır’ı yendiğinde ve ilk hanedana girildiğinde Set, Yukarı Mısır’ın Hanedanlık Tanrısı Horus’un şeytani düşmanı olarak bilinmeye başlandı. Set; Osiris, İsis ve Nephthys’in kardeşi ve aynı zamanda Nephthys’in kocasıydı.

Bazı mitlere göreyse Aubis’in babasıydı. Set’in kardeşini öldürmesi ve yeğeni Horus’u öldürmeye teşebbüs etmesiyle bilinir. Ama Horus, kurtulmayı ve babasının öcünü almayı başarır. Bunu Mısır’ın her yerinde kurallarını koyarak yapmıştır. Set’i hadım etmiş ve sonsuza kadar onu çöle sürmüştür. 19. Hanedan'da Set’e olan saygı yeniden dirilmeye başlamıştır ve bir zamanların büyük tanrısı olarak görülmüştür. Mısır’ı yabancılardan koruyan ve çöldeki kuvvetleri yardımseverce zapteden tanrı olmuştur.


Shu

Kuru rüzgârların ve atmosferin tanrısı, Ra’nın oğlu, Tefnut’un kardeşi ve kocası, Geb ve Nut’un babasıdır. Hiyerogliflerde kafasına devekuşu tüyü giymiş olarak gösterilmiştir (Maat’ınkine benzeyen). Genelde boylu boyunca uzanmış olan Geb’le kızı Nut’u ayrılarak ayakta durmuş olarak gösterilmiştir. “Shu” ismi genelde “kuru, boş” anlamına gelen shu kökünden geliyor. Shu, aynı zamanda güneş ışığının kişileştirmelerinden biridir. Shu ve Tefnut’un bir ruhun iki yarısı olduğu söylenir. Belki de eşruhların en eski (ilk) kaydedilen örneğidir.


Anuket

Yukarı Mısır’da, Elefantin’in çevresinde, Anuket, Khunum ve Sati’nin (kızları olarak) tapılmıştır. Kutsal hayvanı gazeldi. Soğuk su dağıtıcısı olduğuna inanılır ve kendi insan kafasına tüylü bir taç giyerdi.


Apis

Muhtemelen sadece hayvan olarak betimlenmiş ve hiçbir zaman hayvan başlı bir insan olarak gösterilmemiş eski bir Mısır Tanrısı'dır. Apis, çoğunlukla Ptah’la bağlantılı olmuştur ve kültünün merkezi Memphis’tir. Aslında Apis verimlilik tanrısıdır. Güneş diski ve uraeusserpentten oluşan boğa tacıyla betimlenmiştir. Kutsal Apis boğası, Memphis’te bulunurdu ve Serapum’da büyük bir kitle halinde Apis boğalarının mezarı bulunuyor.


Duamutef (Tuamutef, Thmoomathpf)

Horus’un dört oğlundan biridir. Duamutef, çakal başlı mumyalanmış bir adam olarak gösterilmiş. Ölünün midesinin koruyucusudur ve Tanrıça Neith tarafından korunur.


Edjo

Delta’nın yılan tanrıçası, Aşağı Mısır’ın sembolü ve koruyucusu, Yukarı Mısır’ın tanrıçası Nekhbet’in tamamlayıcısıdır. Kralın tacının bir parcası olarak giyilirdi.


Sothis

Yıldız Sirius için feminen bir Mısırlı ismi, İsis’le birbirine geçmiştir. Hator’la da ilişkilidir.


Tefnut

Nem ve bulutların tanrıçasıdır. Ra’nın kızı, Shu’nun kardeşi ve karısıdır. Geb ve Nut’un annesidir. Kutsal hayvanı olan dişi aslanın başıyla resmedilmiştir. “Tefnut” adı teftef kökünden gelmektedir. Anlamı “serpiştirmek, nemlendirmek” ve kökü “sular, gökyüzü” anlamına gelmektedir.


Selket (Serqet, Serket)

Akrep tanrıçadır. Kafasının üstünde hareketsiz duran akrebiyle güzel bir kadın olarak gösterilmiştir. Onun yaratığı, kötü ruhlu insanlara ölüm veriyordu ve akrepler tarafından sokulan insanlara da hayat veriyordu. O, ayrıca kadınların çocuk doğurmalarına da yardımcı oluyordu. O, Ra’yı tehdit eden şeytani ruhları etkisiz hale getiren kişi olarak resmedilmiş ve İsis’i Set’ten korumak için yedi akrebini göndermiştir.

Selket, Horus’un oğlu, ölülerin bağırsaklarının koruyucusu olan Qebsenuef’in koruyucusudur. Amerika’yı 1970’de turlayan kolleksiyonun bir parçası olan Tuthankamon’un lahitindeki heykeli sayesinde tanındı.


Serapis

Ptolemi dönemi tanrısıdır. Yunanlılar tarafndan Osiris ve Apis’ten düzenlenmiştir. Tahminen İsis’in arkadaşı (partneri), öbür dünya (ölümden sonraki yaşam) ve verimliliğin tanrısıydı. Ayrıca fizikçiydi ve endişeli, üzüntülü inananların yardımcısıydı. Hiçbir zaman çok fazla önem vermedi. Onun kültünün merkezi Alexandria’dır (İskenderiye).


Osiris

Ölülerin tanrısı, ölümsüz yaşam için diriliş tanrısı, kural koyucu, koruyucu, ölülerin yargıcı ve ölünün prototipi olmuştur (Ölü, tarihte “Osiris” olarak görülürdü). Lahitinin bulunduğu yer, Abidos’ta kültünün oluştuğu yerdir. Osiris, Nut ve Geb’in ilk çocuğuyduç. Set, Nephthys ve İsis’in kardeşiydi, aynı zamanda İsis’in kocasıydı. Horus, İsis'ten oğluydu. Bir hikâyeye göre Nephthys, İsis gibi davranmış ve Osiris’i baştan çıkararak Anubis’i doğurmuş.

Osiris başka erkeklerin dünyasının kural koyucusu olmuş ve Ra gökyüzüne kural koymak için dünyayı bıraktığında kardeşi Set, Osiris’i öldürdü. İsis’in sihri sayesinde tekrar yaşama döndü. İlk ölen yaşayan canlı olduğu için sonraları ölülerin lordu oldu. Oğlu Horus, onun ölümünün öcünü aldı. Set’i yenmişti ve onu Batı Mısır’ın çölüne (Sahra) gönderildi.

Tüm Mısır tarihi boyunca dualar ve büyüler Osiris’e yöneltilmişti, onu kutsama ve kendisinin kural koyduğu öbür dünyaya girmesi umulmuştu ama orta krallık süresinde popularitesi arttı. 18. Sülale döneminde Mısır’da en çok tapılan tanrı olmuştu. Osiris’in popularitesi, Mısır tarihinin en son evrelerine kadar dayanmaktadır. Mısır’ı fetheden Roma İmparatorlarında bile halâ onun etkisi görülüyormuş. Firavun kıyafetlerini giyerek ona tapınaklarda adak adıyorlarmış.


Geb (Seb)

Yeryüzünün tanrısı, Shu ve Tefnut’un oğlu. Nut’un kardeşi ve kocası. Osiris, Set, İsis ve Nephthys’in babasıdır. Kutsal hayvanı ve sembolü kazlardı. Genelde yeşil ve siyah tenli olarak gösterilmiştir. Yeşil yaşayan canlıların rengi ve siyah ise Nil’in bereketli çamururun rengidir.

Geb, kötülerin ruhlarını tutuklu tutacak ve onları cennete çıkarmayacaktı. Diğer geleneklerde yeryüzünün dişi olmasıyla çelişerek Geb’in erkeğe özgü (erkeksi) olmasıyla göze çarpar.


Khnum

Koç başlı insan olarak görünürdü. Antinoe ve Elefantin’de tapılıyordu. Çömlekçi çarkında insanlara şekil veren, yaratıcı tanrılardan biriydi. Onun arkadaşları Heqet, Neith ve Sati’ydi.


Khons (Chons)

Teb’in büyük triadlarının 3. üyesi (ailesi Amen ve Mut’la). Khons, ay tanrısıydı. Onun hakkında en çok bilinen hikâye Thoth’la senet (passage) denen eski bir oyun oynarken ışığının bir kısmına bahse girmesidir. Thoth kazanmış, ışığının bir kısmını kaybettiği için Khons bir ay boyunca tüm ihtişamını gösterememiş ve batıp tekrar büyümek için beklemesi gerekmiş. Karnak’taki çevrili olan tapınak ona adanmıştır.


Ptah

Memphis’te tapılıyordu (M.Ö.3100). Ptah, evrenin yaratıcısı olarak görülmüştür. Öbür dünyada erkeklerin ruhlarının yerleşeceği vücutları şekillendirir. Başka mitlere göre Thoth’un emrinde çalışıyordu ve Thoth’un açıklamalarına uygun olarak cennetleri ve dünyayı yaratmakla sorumluydu. Ptah, sakallı takke giymiş, mumya gibi sarmalanmış, elleri ambalajdan çıkmış, elinde asa, Ankh ve Djed (denge, istikrar, sağlamlık işareti) tutuyor. Çoğunlukla Seker ve Osiris’le birlikte tapılırdı, Ptah-seker-ausar adı altında tapılırdı. Sekhmet’in kocası ve Nefertum’un babası (sonra da Imhıtep’in babası) olduğu söylenir.


Qebsenuef (Kabexnuf, Qebseneuef)

Horus’un dört oğlundan biridir. Qebsenuef, mumyalanmış şahin başlı bir adam olarak betimlenmiştir. Ölülerin bağırsaklarının koruyucusudur ve Tanrıça Selket tarafından korunurdu.


Qetesh

Suriyeli bir tanrı olduğuna inanılıyor. Qetesh, aşkın ve güzelliğin tanrıçasıdır. Qetesh, güzel çıplak bir kadın olarak, bir aslanın üstünde ayakta durur veya onu sürer durumda, elinde çiçek, ayna veya yılanlarla resmedilmiştir. Genelde yuvarlak yüzle gösterilmiştir (Mısır sanat ve geleneklerinde alışılmamış bir durum). Aynı zamanda erkekliğin tanrısı Min’in partneri olarak düşünülüyor.


Ra-Horathky (Ra-Hoor-Khuit)

Horizonların Horus’u olan Ra’dır. Ra’nın başka bir tanımlaması da onu Horus’la bir tutmaktır. Bu ikisi, solar gücün göstergesi olarak gösterilmiştir. “Ra-Hoor-Khuit”in yazılışı Aleister Crowley tarafından önce "Book of Law" kitabında popülerize edilmiştir.


Sekhmet

Dişi aslan tanrıçasıdır. Ptah’ın tanrısı olarak takip edilmiş. Ra’nın gözündeki ateşten insanları günahlarından dolayı cezalandıracak olan bir intikam yaratığı olarak yaratılmıştır. Sonra da doğrunun barışçıl bir koruyucusu olmuştur. Yardımsever Bast ile yakından ilgilidir.


Maat

Çeşitli geleneklere göre Thoth’un karısı, Ra’nın kızı olduğu düşünülmüştür. Maat’ın adı “gerçek” ve “adalet” hatta “kozmik sıralamayı” ifade eder. İngilizce’de net bir söylenişi yoktur. Maat’ın konseptinde bir kişileştirme ve biraz da mitoloji vardır. Maat, saçında devekuşu tüyü olan uzun boylu bir kadın olarak belirtilmiştir. O, ölümün kararı için vardı ve tüyü, ölünün saf ve dürüst bir hayat yaşamış olup olmadığına karar vermek için ölünün kalbini dengelerdi.


Min (Menu, Amsu)

Elinde yıldırım taşıyan Amen’ın bir formu olarak (Mısır sanatında yıldırım olarak belirtilmeye çalışılmış) ve ereksiyon halindeki penisiyle resmedilmiştir. Tam adı Menu-kamuf-f (Min, Annesinin Boğası). Erkekliğin (güç ve iktidar) tanrısı olarak tapıldı, Ona marul (lahana) hediye edilmiştir (sunulmuştur) ve sonra erkekliği elde etme umuduyla bunlar yenmiştir. Kadınlığın (feminenliğin) ve aşkın tanrıçası Qetesh’in kocasıdır.


Month (Mentu, Men Thu)

Amen kültünün doğmasından önce Teb’in baş tanrısıydı. Şahin başlı adam olarak gösterilir ve Horus’la birleşmiştir. Aslında savaş tanrısıdır.


Mut (Auramooth)

Teb geleneklerinde Amen’in karısı, Mısır dilinde mut “anne” ve ay tanrısı Khons’un annesidir.


Nefertum

Ptah ve Sekhmet’in genç oğludur. Doğan güneşle bağlantılı olarak zambak çiçekleriyle taçlandırılmış veya zambak çiçeğinin üstüne oturtulmuş olarak resmedilmiştir.


Neith (Net, Thoum-aesh-neith)

Eski bir savaş tanrıçasıdır. Delta’da tapıldı. Bilgelik tanrıçası olarak saygı gösterildi. Yunan mitine göre Athena olarak gösterilmiş, daha sonraki inanışlara göre İsis, Nephthys, Selket’in kız kardeşiydi ve ölülerin midesinin tanrısı Duamutef’in koruyucusuydu. Timsah tanrı Sobek’in annesiydi.


Nekhbet

Yukarı Mısır’ın büyük tanrıçasıdır. İkonu akbaba ve firavunun tacının bir parçasıdır. Aşağı Mısır’ın tanrıçası olan Edjo’nun tamamlayıcısıdır.


Nephthys (Nebt-het)

Geb ve Nut’un en genç çocuğu, Set’in kardeşi ve karısıdır; İsis ve Osiris’in kardeşidir. Anubis’in annesidir (Set veya Osiris’in oğlu). Set, Osiris’i öldürdüğünde onu terketmişti ve İsis’e Horus’un bakımında ve Osiris’in dirilişinde yardımcı olmuştu. Kardeşiyle birlik olmuş ve ölülerin özel koruyucu tanrıçası olarak düşünülmüş ve ciğerlerin koruyucusu olan Hapi’nin gardiyanı olmuştur.


Nut (Nuit)

Gökyüzü tanrıçası, Shu ve Tefnut’un kızı, Geb’in kızkardeşi ve karıs;, Osiri, Set, İsis ve Nephthys’in annesidir. Crowley Magic'in "Theory and Practice" kitabında “sınırsız uzaya tanrıça Nuit denirdi” demiş. Nut, genelde mavi tenle ve vücudu yıldızlarla kaplı, 4 ayak üzerinde ve kocasının üzerine eğilerek resmedilmiştir. Gökyüzü olarak dünyanın üzerinde kemer gibi uzanmıştır. Nut’un Hadit’le olan ilişkisi Crowley’in bir buluşudur. Bu ejiptolojide bir temele bağlı değildir. Hadit, genelde Nut’un altında resmedilmiş. Birisi Nut’un bir resim üst karesinin oluşturduğunu buluyor ve kanatlı disk Hadit, sessizce aşağıdan uçuyor.


Sati

Elefantin’in tanrıçasıdır. Khunum’un eşi, Soğuk su dağıtıcısı Anuket ile beraber eş olmuşlardır. İnsan başı, Yukarı Mısır’ın tacıyla ve gazellerin boynuzlarıyla betimlenmiştir.


Seker

Işığın tanrıçası ve yeraltından başlayan öbür dünyaya giden ölülerin ruhlarının koruyucusudur. Seker, Ptah’ın bir formu veya Ptah-seker veya Ptah-seker-ausar’ın bileşik tanrılarının bir parçası olarak Memphis’te tapılırdı. Seker, genelde şahin kafasıyla ve Ptah’ınkine benzer bir şekilde mumyalanmış olarak resmedilmiştir.


-genelkültür-