PDA

View Full Version : Kürtlerin Kökeni / Arş.Ömer Özüyılmaz



!! Denizim !!
20-08-10, 01:26
Giriş
Kürt Etnik Söylemlerin Kökenleri
I
Kürtlerin kökenleri ile ilgili söylemler 19. yüzyıldan sonra hız kazanmış, birçok Batılı gezgin ve bilim adamı Türkiye, Irak ve İran’da araştırmalar yapmıştır. Bu araştırmalar neticesinde ortak bir sonuç çıkmadığı gibi, konu daha da içinden çıkılmaz bir hal almıştır. Bazıları Kürtleri Medlere , Urartulara, Araplara, bazıları Asyatik bir kavme bağlamış, bazı bilim adamları da Kürtlerin Finliler ve Cermenlerle akraba oldukları yönünde tezler ileri sürmüşlerdir . Ortaya atılan “Kart-Kurt” sesinden kaynaklanan köken bulma yakıştırmaları ise bilimden uzak, kısır bir tez olarak iddialar arasında yerini almıştır.
Bazı araştırmacılar ise Kürtlerin yaşadığı coğrafyayı ele alıp, o bölgede var olmuş, bugün kendileriyle ilgili çok az bilgi bulunan Subari, Asur, Guti, Lulu, Kusi, Kasit, Mitani, Nayri, Muşki, Halti, Mannai, Cyrtii (Kyrti/Kur-ti-i), Kardu, Med, Hurri, Aryen, Khaldi v.b daha önce kurulmuş devlet ve toplulukları Kürtlerin ataları olarak kabullendirmeye çalışmışlardır .
Rus tarihçi Bazil Nikitin, Kürtlerin ataları ile ilgili olarak yapılan araştırmalara konu olan kavim adlarının sadece Kürt -Kurd kelimesine isim benzerliğinden dolayı seçildiğini belirtmektedir . Fakat adı anılan bu toplulukların tümünde, ne Kürt kelimesine ne de Kürt toplumunu çağrıştıracak yazı, kelime, ifade ve tarihi bir olaya rastlanılmıştır. Bu devlet ve toplulukların millet, halk, hükümdar ve asker adlarından hiçbiri bugün Kürt olarak ifade edilen topluluklarda var olmadığı gibi mevcut kaynaklardan elde edilen dönemin kültürel unsurlarıyla Kürtlerin toplumsal yaşamı arasında da bir bağ kurulabilmiş değildir.
Nikitin, yabancı yazarların Kürtlere mitolojik çağlardan kalma ata arama gayretleriyle ilgili olarak kanaatini bildirmiş ve Ön Asya’daki eski uygarlıkların İran, Ermeni, Kürt ve Türk kökenli olabileceğini, bu durumun belirsiz olduğunu, mevcut verilerden kesin bir sonucun çıkarılmasının şu an imkânsız olduğunu ifade etmiştir .
Bazı art niyetli yabancı bilim adamları ve siyasal Kürtçü yazarların temel hedefi; Kürt adı verilen grupları Hint-Avrupalı milletler arasında göstermek olup, bütün stratejilerini de bu iddia üzerine bina etmişlerdir.
II
Osmanlı Devleti’nin ve devamında Türkiye Cumhuriyeti’nin son 200 yılına dış destekli Şark (Kürt) sorunu etki etmiştir. 1800’lü yıllarda Kürt orijinli grupların merkezi yönetime karşı menfaat temelli olan isyanları, daha sonraki yıllarda silahlı örgütler şeklinde ortaya çıkmıştır.
İlk Kürt isyanları etnik temelli olmasa da yabancı devletlerin yönlendirmeleriyle daha sonraki yıllarda etnik terörizmi oluşturmuştur. Sözde Kürt Milli Kurtuluş Hareketi olarak ortaya çıkan KDP-BAKUR, KAWA, YEKBUN, PŞK ve son olarak da PKK terör hareketinin de ana oluşum nedeni ve ideolojik temeli Kürt etnik milliyetçiliği olarak deklere edilmiştir.
Özellikle 1960’lı yıllarda ortaya çıkan Kürt örgütlerinin hedefi, öncelikle yaşadıkları ülke yönetimleri olsa da en önemli muhalifleri de yine diğer Kürt hareketleri olmuştur. Kürtler adına savaş yürüttüklerini ifade eden Kürt örgütlerinin katlettikleri kişiler ve zarar verdikleri yerler de Kürt insanları ve köyleridir. Sonuçta her Kürt hareketine muhalif yine bir Kürt örgütlenmesi meydana gelmiştir.
Kürtler içerisinde önemli bir kesim, meydana getirilmeye çalışılan Kürt etnik köken ve tarih söylemlerine inanmamaktadır. Bununla birlikte halen Kürtler, kendi kökenleri konusunda net bir kanıya da varmış değillerdir. Ülkemizde yaklaşık olarak 9–11 milyon arasında Kürt, Gurmanc ve Zaza topluluğu yaşamaktadır. Günümüzde dahi bu grupların hangi ırktan geldikleri meselesi halledilebilmiş değildir. Kimi Kürt, Gurmanc ve Zazalar kendilerini Türklerden ayrı bir ırk olarak mütalaa ederken, kimileri Türk, kimileri de farklı halkları köken olarak benimsemektedirler.
Çalışmamızdaysa, bir ulusu ya da herhangi bir kavmi tek başına ele almak kadar o ulus ya da o kavim üzerine yapılmış sınırlı sayıda tarihi belgenin ışığında hareket etmek de o kadar eksik olacaktır düşüncesi temel alındı. Bu düşünce çerçevesinde Kürtlerin kökenini incelerken, bölge halklarının tarihlerini de araştırmamızın en önemli sacayaklarından biri olarak kabul ettik. Bu bağlamda kimi zaman bir Gürcü tarihçinin yazdıklarını, kimi zaman bir Ermeni bilim adamının araştırmalarını ya da bir Türk destanını Kürtlerin tarihini anlatırken bir zenginlik olarak düşündük. Çünkü gördük ki, özellikle bu coğrafyada bir ulusu tek başına anlatmanın imkânı yok. Çünkü bilim, yok saymayı değil anlamayı/tanımayı zorunlu kılıyor. Bu kitapta yer alan her tez bir anlama çabasına dönüşüyor.
Kitapta öncelikli olarak Kürtlerin hangi kökenden geldiklerini bulmaya çalıştık. Bu konuda gerek yerli gerek yabancı tezlerin neler olduğunu, Kürtlerle ilişkilendirilmeye çalışılan eski çağ milletlerini, bu ilişkinin nasıl kurulduğunu ve bu konuda ileri sürülen iddiaları okurlara sunduk.
Doğu illeri arasında günümüzde bir Kürt ili olarak anılan kaleler şehri Mardin’in tarih boyunca öyküsüne, geçmişten günümüze kalan kültürel unsurlarına detaylı bir şekilde yer vermeye çalıştık. Bunun yanı sıra daha sonraki çalışmalarımızda geniş bir şekilde ele alacağımız doğu aşiretleri konusuna bu kitapta Rişvan Aşireti’yle bir girizgâh yaptık.

I. BÖLÜM
KÜRTLERİN KÖKENİ İLE İLGİLİ İDDİALAR
Kürtlerin
Aryen Kökenli Oldukları Tezi
Harvard Üniversitesi Yakın Doğu Dilleri ve Uygarlıkları Fakültesi’nde Öğretim Üyeliği yapan Mehrdad R. İzady ve bazı kesimlerce Kürtlerin kökeni Aryani bir topluluk ya da topluluklar kaynağına bağlanılmaya çalışılmıştır. İzady ile benzer bir iddiada bulunan Abdullah Öcalan da, Kürtlerle aralarında bir bağ olduğunu belirttiği Kassit, Mitanni ve Hititleri Aryen ırkından göstermektedir. Ancak burada Aryen ırkının ne olduğu ve hangi özellikleri taşıdığı anlatılmamaktadır. Sadece bir kavram olarak, eski uygar milletler topluluğu şeklinde ortaya atılan Aryen topluluklar hakkında bilimsel çevrelerde de yeterli bilgi yoktur. Aryenizm adı altında bilimde sahtecilik yapan çevrelerce ortaya atılan bu iddiaların, bilimsel nitelik taşımadığı bir hakikattir. Hatta Aryen ırkı tarihte ne var olan ne de bilinen bir ırk tipidir. Bu sonradan icat edilmiş, hayali üstün bir ırk yaratma gayretidir. Keza J.Fınot, K.Hartman, F.H. Hankins, G. De Mortilet, Max Müller, Gaston Richard gibi bilginler de böyle bir ırkın mevcudiyetini kabul etmezler.
Sonradan ortaya çıkarılmak istenen Aryen kavime diğer halklara ait olaylar ve özellikler atfedilerek sistem oturtulmaya çalışılmıştır. Özellikle Türklerle akraba medeniyetler ve bu medeniyetlerin eserleri dahi Altaylılardan başka Aryenlere de mal edilmeye çalışılmıştır. Buradaki amaçlardan biri de, eski dönemlerden beri, Hint-Avrupa grubunu oluşturan milletlerin dünya düzeni adına olumlu işler yerine, daima kan, gözyaşı ve gayriahlâkî hadiselerle anılmalarıdır. Bu grubun yeniden, masa başında şekillendirilmesi, ona üstün özelliklerin atfedilmesi, bu toplulukların tarihi ezikliklerini gidermeye yöneliktir. Böylece Ön Asya topluluklarının önemli bir bölümü Ari bir toplum olarak lanse edilmekte ve kökenleri saptırılmaktadır. Ostrogorsky, Bizans tarihi adlı eserinde ise sadece Cermenler için Aryen ibaresi kullanmıştır7.
Son iki yüz yıldır köklerini kaybeden ve Kürt ismi altında kendilerini saklamaya çalışan dönme grupları, Kürtlere ayrı bir kök bulma gayretine girerek, Aryen ırk olarak isimlendirilen kavimler arasına Kürtleri de ilave etmeye çalışmışlardır. Bu iddialarında sınır tanımayarak tüm Ön Asya kavimlerini Kürtleştirmeye çalışmışlardır. Bu çalışmalarda ise Mezopotamya ve çevresinde var olmuş, kendileri hakkında yeterince veri olan topluluklardan ziyade, mahiyetleri konusunda hiçbir bilgi olmayan topluluklar seçilmiştir.
Kürtlerin Guti –Gurti –Kutlar Kökenli
Oldukları Tezi
Kürtlerin atası olarak iddia edilen kavimlerden biri Gutilerdir. Bu halk Guti/Gurti/Gut ve Kut şeklinde de adlandırılmaktadır. Alman asıllı Asur Bilimci Prof. Prof. Benno Landsberger’e göre Gutiler Akad bölgesindeki Sami Krallarını yenerek 125 yıl Mezopotamya’nın bir bölgesine hükmetmişlerdir8.
M.Ö. 1900–1800 tarihleri arasında Süleymaniye yakınlarında yaşayan Lullu Kralına ait bir kitabede Gutti adında bir halktan bahsedilmiştir . Asurlu Tıglat Plaser döneminde yazılmış iki tabletten birinde Kuti, değerinde Kurtie kelimelerine rastlanılmıştır.
Genel görüşe göre ise Gutiler, Kafkasya’nın kuzeyinden Ön Asya’ya inmiş güçlü bir Kuzey Asya kavmidir. Ne yazık ki Medler, İskitler ve birçok Ön Asyalı kavim gibi Gutiler de geriye tarihi bir miras ve bilinen bir dil bırakmadan tarihin karanlıklarına gömülmüşlerdir.
Gutiler hakkındaki rivayetler muhteliftir. Encyclo-pédie Britannique ise, Kürtlerin atalarının Gutiler olduğunu iddia edip, Gutilerin de Orta Asya’dan geldiğini ifade etmiştir. Abdullah Öcalan ise Gutileri, Aryen bir ırka bağlayarak diğer bilim adamlarının ifadelerini kabul etmemiştir .
Bazil Nikitin'e göre Gutiler, küçük dağlı bir kavim olup, krallarının adları gerçek bir Hint Avrupalı karakter taşımaz. Konuştukları dil yazık ki bilinmemektedir. Nikitin, barbar bir kavim olan Gutilerin, Sami (Arap-Yahudi) ırka mensup olmadıklarını, kuzeyden gelerek, M.Ö. 2622 yılında Sargonlu hanedanına son vererek, 2498’e kadar bölgeye hâkim olduklarını ve Gutilerin açık tenli olup, Nordik ırkından olabileceklerini, dillerinden yana bir bilgi bulunmadığını belirtmektedir .

(Guti halkının yaşam alanı)

Siyasal Kürtçülerin, Kürtlerin Hint-Avrupalı olduklarını savunmalarına karşılık, Gutilerin Hint-Avrupalı olduğu tezi, başta Nikitin olmak üzere birçok bilim adamınca reddedilmiştir. Mezopotamya bölgesine hâkim olmuş halkların kaynaklarında da Gutileri Kürtlerle ilişkilendirecek ne bir belge ne de bir toplumsal hatıra mevcuttur. Gutilerden günümüze kalan az sayıdaki belge arasında ne Kürt adına ne de bugün var olan aşiret ve köy adlarına rastlanılmıştır. Öte yandan Gutilerin yaşam alanlarını ise ağırlıklı olarak günümüz Batı İran toprakları oluşturmuştur.
Siyasal Kürtçülerden Ethem Xemgin, Gutilerin, Mar, Lulu, Hurri, Kasit, Elam, Kımaş, Gunhar, Urbilum ve Kaldahar gibi Kafkasya kökenli aşiretlerin Zağros dağlarına göç etmiş nesillerinin kalıntıları olduğunu, Kafkas kökenli halkların birleşmesinden meydana geldiklerini ve bu topluluk adlarının ise Gutilere bağlı aşiret adları olduğunu ileri sürmüştür. Xemgin, Guti tarihini anlatırken Akad Kralı Maniştsu’nun İran denizinin kuzeyine yani şimdiki Kuveyt ve Basra bölgelerine saldırdığını, bu savaşlardan sonra bölgenin Gutilerin elinden çıktığını aktarmaktadır . Xemgin, yazısında Gutilerle Kürtlerin aynı ırktan olduklarını gösterecek bir kaynak gösterememiş, sadece “ben yazdım böyledir” anlayışı ile sahte bir tarih yazıcılığı gayretine girmiştir. Yine Gutilerle alakalı bölümde Zağros (İran-Irak sınırı) ile Basra körfezi arasındaki bölgeyi Guti toprağı olarak ifade ederek, Anadolu’da Guti varlığından bahsetmemiştir. Yazar, günümüzde Kürdistan olarak ifade edilen bölge ile Guti bölgelerinin farklı alanlar olduğunu görememiş, Gutilere ait bir göç hadisesinden de bahsetmemiştir.
Xemgin, Guti ve Sümerlerin aynı zamanda tarih sahnesinde olduklarını ve farklı milletlerden teşekkül ettiklerini ifade etmiştir. Bu yönüyle, farklı açılardan konuya yaklaşarak ısmarlama bir Kürt tarihi oluşturma gayretiyle, Sümerleri Kürt yapmaya çalışan diğer yazarlarla da tezada düşmüştür. Ayrıca eserinde diğer bilim adamlarının aksine, Kardularla Gutilerin aynı devlet ve topluluk olduğunu ifade etmiştir. Bu şekilde bir kayıt tüm bilim dünyası içerisinde sadece Xemgin tarafından ileri sürülmüştür.
Birçok tarihçi Gutilerin Kuzey Kafkasya dolaylarından bu bölgeye geldiğini ifade ederlerken, Sümerolog Kemal Balkan’ın Kutlarla ilgili yaptığı çalışma, Sümer ve Kut meselesine biraz daha açıklık getirmektedir. K. Balkan, Prehistorik (tarih öncesi) dönemde Kutların, Hazar denizinin güneydoğusu ile Amuderya/Ceyhun (Oxus) nehri arasındaki bölgede, bugünkü Batı Türkistan’da oturduklarını, M.Ö. 2500–2400 yıllarında batıya yönelerek Zağros dağlık bölgesinin kuzey doğusuna yerleştiklerini, buradaki yerleşim alanlarının Yorgantepe ile Kerkük’ün doğusunda Küçük Zap ile Diyale nehirleri arasında olduğunu ifade etmiştir. Kutların büyük bir bölümü Zağros dağlık bölümünde kalırken, bunlardan kopan bir grup kuzey batıya, Fırat nehri dolaylarına göç etmişlerdir. M.Ö. 2260–2223 yılları arasında meydana gelen bu göç sonrasında Fırat bölgesine yerleşen Kut topluluğunun M.Ö. 2223–2198 yılları arasında burada yaşamakta olan Subarlarla kaynaştıkları anlaşılmaktadır.
Sümerolog Prof. Kemal Balkan’ın sınırlarını çizdiği Asya’daki Guti toprakları, aynı bölgede yaşamış olan Soğd halkının yaşam alanlarıyla uyuşmaktadır. Bu nedenle Guti ve Soğd halkı arasında bir ilişkinin var olması muhtemeldir. Kuşkusuz bu ilişki yeni araştırmaları gerektirir.
M.Ö. 2400’lerdeyse Orta Fırat bölgesine yerleşen Kutlar, Tigiran adıyla bir de şehir kurmuşlardır. Habur, Balih ve Orta Fırat’a hâkim olan Kutlar, sırasıyla Hippar, Umma, Akad Agade, Sümerlerin Ur, Babilonya gibi şehirlerini ele geçirerek güneye doğru genişlemişlerdir. 30–40 yıl kadar bu bölgeye hâkim olan Kutlar, M.Ö.2116 tarihinde Uruk Kralı Utu-Hegal tarafından mağlup edilmişlerdir. M.Ö. 2000 yılından sonra yazıldığı sanılan Asur kaynaklarında, aşağı Zap Suyu’nun güneyindeki dağlarla Süleymaniye şehrinin kuzeyindeki bölgede yaşayan Kutlar hakkında kayıtlar da mevcuttur .
Eski Akad (M.Ö. 2340–2159) zamanından başlayarak, Kutlardan kalan az sayıdaki belgede ve eski Babil (M.Ö.1894–1600) çağının geç zamanlarına kadar her devirden yazılı kaynaklarda geçen kişi, yer ve nesne adları toplanmıştır. Bu malzemenin değerlendirilmesi sonrasında Landsberger, “Tarihte Türklerle en yakın münasebet-tar olan, hatta belki de Türklerle ayniyet gösteren kabile Kutlar/Gutilerdir” demektedir .
Benno Landsberger, Atatürk’ün de katıldığı 1937 senesindeki Türk Tarih Kurultayı’nda Gut (Kut) kavmi kral adlarının geçtiği çok sayıda yazıt olduğunu, ancak yazıtların bir kısmının kırıldığını, 9 kral adının okunabildiğini beyan etmiştir.
Söz konusu yazıtlarda geçen Guti kral adları; 1-Yarlagan 2-Tirigan 3-Şarlak, Çarlak 4-El-Ulunmuş 5-İnim-Bakaş 6-Nikil Lakap 7-İnkuşi 8-Şarlak 9-Laşirap şeklindedir.
Benno Landsberger, Gutium kelimesi ile kral adlarının Türkçe ve Gutilerin Türk olduğunu savunmuştur. Buna göre; Guti dilinde “Yarlagan (haberci)” kelimesi Orhun yazıtlarında “yargan” şeklinde kullanılmıştır. “Tirigen (yardım eden)” kelimesi Uygur Türkçesinde “Tiriga” olarak kullanılmıştır. Gutilerde “Sarlak” adı ile anılan kanatlı memeli hayvan adı, eski Türkçede “Çarlak”, “Lasirap” kelimesi “Laşirap” olarak geçmiştir. Bunun yanı sıra “nikili lakap” ve “ige auş” adlı kral isimleri de Orta Asya Türk isimlerinde “İg Auş” şeklinde kullanılmıştır . Orhon yazıtları ile arasında neredeyse 3000 yıllık bir zaman dilimi bulunmasına karşın, Guti dili ve kral adlarının bu kadar ayniyet göstermesi ve bu benzerliklerin Sami ve İrani kaynaklarda olmayışı, Guti halkının Türk olmasa bile Asyatik olabileceğini gündeme getirmiştir.
Ethem Xemgin ise bilinen Guti krallarının adlarını; 1-Kamassi 2-Anubanin 3-Erridu****ir 3-İmta 4-İnkisus 5-Şarlagab 6-Sulme 7-Elulumes 8-İnimakabes 9-İgeseus 10-İurlagab 11-İbate 12-İarlangab 13-Kuram 14-Habilkin 15-Lierebun 16-İrarum 17-İbranum 18-Halbun 19-Puçursin 20-İarlaganda 21-Sium şeklinde sıralamıştır.
Bu adları neden bu şekilde yazdığı da belli değildir. Çünkü Avrupalı tarihçiler tarafından okunan kral adları ile Xemgi’nin okuyuşu arasında benzerlik görülmemektedir. Netice itibariyle Kürtlerin atası olarak ifade edilen Guti kral adları ile hiçbir Kürt adının benzeşmediği ortada olup, Kürtlerle Gutileri ilişkilendirecek veri de bulunamamıştır.
Ermeni kaynaklarına göre Guti veya Goti denilen diğer bir kavim, 4. yüzyılda Tuna nehri ile Karadeniz’in kuzeyinden Polonya ve İskandinavya’ya kadar yayılan bir topluluk iken, Hunların günümüz Rusya ve Doğu Avrupa’sına gelmesiyle, Hunlara yenilerek önceleri Trakya’ya, oradan İtalya ve İspanya’ya göç etmişlerdir. Ermeni tarihinin ifade ettiği Gotiler, Avrupalı Gotlar olup, ilk kez ifade edilmiş bir bilgidir.
Kürtlerin Kart-Kardu
Kökenli Oldukları Tezi
Kürtlerin kökenlerinin bağlandığı diğer bir topluluk da Kardu, başka bir adlandırmaya göre Kartlardır. M.Ö. 2000 yılındaki Sümer tabletlerinde Kardaka adlı bir bölgeden bahsedilmiştir. Bundan 1000 yıl sonra Tiglath Pileser Kurtie adlı bir halkla, Hazo dağı yakınlarında savaşmıştır. Bu mevcut kayda rağmen, M.Ö. 5. yüzyıla gelindiğindeyse bire bir aynı bölgenin tarihini yazan Heredot tarihinde Kardu veya Kardaka adına rastlanılmamıştır . Daha sonra Yunanlı Xenophon (Ksenefon) ‘Anabasisi/Onbinler’ adlı kitabında M.Ö. 401 yıllarında Doğu Anadolu’da dağlık bir bölgeden geçen Yunanlıların karşılaştıkları Karduk adlı bir topluluktan bahseder. Bu kayıtlarda Kardukların muhtar bir topluluk, yani küçük bir topluluk olduğu belirtilmiştir. Ermeni ve Arap kaynaklarında da Kardu olarak zikredilen alan sınırlı ve dar bir bölge olarak tarif edilmiştir . Kardaka ve Kard adlarından sonra Romalılar zamanında Gordyana adına rastlamaktayız. Romalı elçi Appius Claudius Ermenistan’a gelince burada gizlice kendine yandaş aramış ve Gordyana Kralı Zarbienos’la ittifak kurmuştur .
Kardu kelimesi, Akad-Asur dilinde kuvvetli, kahraman anlamına olup, Asur kaynaklarında Kardu ülkesi, Van bölgesinin güneydoğusu olarak gösterilmiştir. M. Salih San, Kardukların, Asurlardan kopan bir kol olma ihtimali üzerinde durarak, coğrafi açıdan Asurlar ile Kardukların yaşam alanlarının paralellik gösterdiğini ifade etmektedir .
Kesenefonun belirttiğine göre Karduklar, ne Kral Artakserkses’in ne de Ermenistan’ın egemenliğini tanımıştır. Aramiler, Karduene bölgesine Beth Kardu, bugünkü Ceziretül Ömer kentine de Kardu Gazartası adını vermişlerdir. Ermeniler Kordkh, Araplarsa Bakarda adını kullanmışlardır . Bu eyaletin üç önemli kenti olan Sarehükme, Satalka ve Panika şehirlerinin bugünkü Dicle üzerinde olduğu genel bir görüş olarak kabul edilmişken, Strabon’a göre Karduene dağları Diyarbakır ve Muş arasında uzanmaktadır .

(Karduların toprakları)

Ksenefonun ‘Onbinler’ adlı eserinde Kardoukhoi yani Karduklarla ilgili bir milletten bahsetmesi ve bunların dağlık bölgede yaşayan savaşçı bir topluluk olduğu fikri bazılarını acaba Karduklar ile Kürtler arasında bir bağ olabilir mi fikrine itmiştir? Bölgede yaşayanlardan “Doğu Anadolu Gerçeği” kitabının yazarı S. Ahmet Arsavi, “Karduk- Kürt ilişkisinin dilbilimsel nedenlerle reddi yapılmış ve Kürtler ile Kardukların hiçbir yönden alakalarının olmadıkları kesinleşmiştir” demektedir .
Minorsky, Karduk adını bize ilk aktaran Yunanlıların bu adı büyük olasılıkla Ermenilerden öğrendiklerini ifade ederek, Ermenileri oluşturan Khaldilerle Kardu adının da benzeştiğini belirtmiştir . Minorsky bu adın doğru okunup okunmadığı yönünde kuvvetli şüphelerin olduğunu da ifade etmiş ve Karduk şeklinde okunan adın yanıltıcı olabileceğini de ifade etmiştir . Doğal olarak bu durum Kürtlere bir ata bulma gayreti içerisinde olan grupların, bilerek mevcut kavim adını Kürt kelimesine benzeştirmek için kasten yanlış okuma yaptıklarını düşündürtmektedir.
Lehmann-Haupt’a göre, Kardukalar M.Ö. 5. yüzyıl sonunda Doğu Dicle (Botan suyu) ve Batı Dicle’nin birleştiği topraklarda yaşamışlardır. T. Nöldeke ve R. Hartman’ın ise, Kürtlerin yakın zamanlarda Pers (İran‘ın Doğusu) ülkesinden gelerek buraya yerleştiklerini ve Karduklarla Kürtlerin bir ilişkisinin olmadığını ifade etmiştir .
Aslında Karda adı Musul’un Ninova bölgesinde bir kasabanın adıdır. Dolayısıyla Karda, bir topluluk ve millet adından ziyade bir şehir adıdır. Tarihi vesikalarda Kürtlerin yaşadığı coğrafya sayılırken Karda bölgesinin zikredilmemesi de, Karda ve Kürt adı arasında bir ilişkinin olmadığını ortaya koymaktadır. Bilinen Kardu bölgesi Asurların başkenti Ninova bölgesinin içerisindedir. Bu yer Asur devletinin merkezini oluşturmaktadır. Uzun Asur Tarihi’nde Kürt, Kürdistan, Gurmanc, Zaza, Guran, Soran kelimelerine rastlanmadığı gibi, günümüzde Kürt aşiretleri içerisinde sayılan hiçbir aşiret adına da rastlanılmamaktadır. Asurlular, Ninova’yı başkent yaptıklarında, hemen kuzey komşuları Doğu Anadolu’da Ermenilerdir. Ermeni kayıtlarında da Kardu ve Kürt ilişkisini ortaya koyacak bir bilgi yoktur .
Nikitin konuya şu şekilde devam etmektedir: “Görülüyor ki şimdiye kadar kabul edilen yorumlardan vazgeçmek gerekmektedir. Şurası apaçık ortadadır ki problemin çözümü, bir yandan Kürtlerin öte yandan Jafetik kavimlerin yaşamındaki kültürel ve etnografik olguların tümünü doğru bir yaklaşımla incelemeye bağlıdır. Yoksa coğrafi deyimlerdeki rastlantısal bir ses uyumuna dayanabilen, az çok zekice yapılmış bir karşılaştırma hiçbir şekilde çözümü vermez. Bu nedenle Kardularla Kürtler arasında bir bağ kurmaya gerek görmüyoruz.”
Nikitin’in dediği gibi, sadece bir ses benzerliği hariç, hiçbir unsuru Kürt ve Gurmanclarla aynı olamayan bir topluluğu, sırf ata bulma gayreti ile Kürtlere yamamak bilim dışı bir gayrettir.
Paris Üniversitesi’nden Dr. Messeud Fany ise La Nation Kurde et Son évolution Sociale eserinde, “Kürt unsurunun varlığının Doğu (Batı Pers)’dan Batı İran’a doğru olmakla birlikte, Kürtlerin merkezi bölgeye gelmeden önce değişik asıldan bir ırkın bölgede var olduğunu ve bilahare, İran’da bulunan Kardularla daha sonraki asırlarda birleşmiş olabileceğini inkâr eden bir delil yoktur” şeklinde görüş bildirmiştir . Bu tespit Kürtlerin Asya’dan gelerek, sonradan burada yaşayan Karduların bölgelerine yerleştiklerini ve bir kaynaşmanın vuku bulmuş olabileceğini ifade etmektedir.
Kardu-Kürt savı, tarihle desteklenmeyen ve sadece etimolojik bir unsura dayandırılarak ortaya atılmışken, Hartmann, Nöldke ve Weissbach gibi bilim adamları tarafından kurulmaya çalışılan bu etimolojik ilişkinin de yanlış olduğu ispatlanmıştır . Bugün bile Karduların menşeleri hakkında araştırmalardan net bir sonuca ulaşılamamıştır.
Kardu-Kürt ilişkisinin olamayacağı bilimsel verilerle ispatlanırken, Kardularla ilgili değişik görüşler de ortaya atılmıştır. Bu tezlerden biri de Kardu-Gürcü ilişkisidir.
Kartiler, Gürcülerin bilinen ilk atalarıdır. Gürcüler ile Ermeniler (Soehler), Ranienler, Movakanienler, Herler, Lekler, Megreler ve Kafkaslılar hep birlikte Targomas (Togarma) adlı bir soydan gelmişlerdir. Togarma ise, Nuh oğlu Yasef oğlu Avyavan (Yavan) oğlu Tarşiş’in oğludur. Bu kişi insanların dünyaya yayıldıkları zamanda Ararat (Urartu ülkesi) ve Masis (Ağrı) dağları arasında yerleşmiş ve 600 yıl yaşayarak buralarını memleketi yapmıştır. Togarma’nın hüküm sürdüğü yerleri; Gilan denizi (Hazar denizinin güneydoğusu), batıda Karadeniz, güneyden Cudi (Oret) dağı ile kuzeyde Kafkas dağı teşkil etmektedir. Bu sınır, Kartlos zamanında Çoruh nehri civarına kadar uzanmıştır .
W.E.D. Allen de, ‘Gürcü Kavminin Tarihi’ adlı eserinde, kutsal kitaptaki Nuh’un oğlu Yasef’in oğlu Togarman’ın soyundan gelen ve efsaneye göre Gürcü kavmine adlarını veren Kartlos, Mtzkheos ve Uplos isimlerini göstermekte ve Kartli adının tarihte Gürcistan’ın bir eyaleti olduğunu ifade etmektedir .
Nikitin’e göre Kardu adı, Gürcistan-İberya’da oturan halkın yerli adı olan Kartueli ile ilişkilidir. Asya’nın Büyük İskender tarafından fethinden sonra, Nusaybin’in de dahil olduğu bir kısım topraklar Mygdon kökenli Makedonlar tarafından iskân edilmiş, bu yeni nüfus hareketleri Kardukları etkileyerek, onların bir kısmının kuzeye doğru göçmelerine neden olmuştur. Bazı Karduklar ise eski yerlerinde kalmışlardır. Ortadoğu uzmanlarından C.F. Lehmann-Haupt ise bu tezi desteklemek için; “Demek ki Karduk-Kartueller Kahaldların (Urartu) güney komşuları, Gürcü kavminin öbür temel kurucu unsuru olan Mosklar ise Kahaldların kuzey komşularıdır” şeklinde ifadelere yer vermiştir.
C. F. Lehmann-Haupt, Kardukların Kürtlerin değil Gürcülerin atası olduğunu ortaya koymuştur. Lehmann-Haupt, İberler adını taşıyan bu Kartvelilerin önceleri bugünkü Gürcistan’ın daha güneyinde yaşarlarken, istilalar nedeniyle biraz kuzeye çıktıklarını ve burada bulunan Mosklarla kaynaştıklarını ifade etmiştir. Nöldeke ile Hartmann’ın kanıtladıkları gibi Kardoukhoi çoğul olarak Ermenice “Kardı-kh”nin karşılığıdır. Kardu da Gürcistan-İberya’da oturan halkın yerli adı olan “Kartueli” (Katveli) ile yakın bir uyum halindedir. Korduene, Gordyaioi gibi güney topraklarını ve halkını gösteren adlar da aynı kökü taşırlar. Vaktiyle Kardukların yurdu olan topraklar Gürcülerin kaya içerisine oyulmuş barınakları ile büyük bir benzerlik gösteren mağara evlerle doludur. Bu evler Ermeni öncesi (Khald) kaya içi yapılarından köklü şekilde ayrılır .
Kartdu-Gürcü ilişkisini ispata yönelik diğer bir veri de Bizans kaynaklarıdır. 985 yılındaki Bizans kaynaklarında bugünkü Tiflis civarına Kartli denmektedir. Bizans kaynaklarındaki Kart adının bu zamandan çok önce de kullanıldığını görmekteyiz .
Ermeni kaynaklarına göre 1064 yılında Alparslan’ın askerleri Gürcistan’a girmiş ve Gürcü ordusunu mağlup etmiştir. Gürcü Kralı 4. Pakrat kaçarak Kartliya’ya sığınmıştır. Ermeni tarihinin belirttiği Kartliya Gürcistan’ın kuzeyindedir .
Khaldlar’ın yani Karduk’ların dilleri ise Hint Avrupa dili olmayıp, Kartveli dil grubu ile bazı benzerlikler arz etmektedir. Ayrıca Nikitin, Khald ve Kardu dilerinin Kürtçeyle benzeşmediğini de ortaya koymuştur .
Kardukluların Gürcülerle akraba olması tezinin ağırlık kazanması nedeniyle birtakım bilim çevreleri, Gürcülerle Kürtler arasında bir bağ kurmak istemişlerse de; dil, kültürel farklar ve inanç unsurlarının tezatlığı ve bilimsel tetkikler bu iddianın yanlışlığını ortaya koymuştur. Kardu ve günümüz Gürcüleri arasında bir yakınlık söz konusu olsa dahi Kürtler ve Gürcüler arasında doğrudan bir ilişkiden söz edilememektedir.
Karduların kökenleriyle ilgili diğer bir tez de Türk (Turan)- Kardu ilişkisidir. Bu tezin savunucularına göre, Sümer eşik taşında geçen “Kar-da-ka-lar” ile Ksenefon’un kaydettiği Karduklar aynı değildir. Keza bunların “İskit/Saka’lardan sonra Anadolu’da görünmeleri ve bu tarihten sonra eski kaynakların onlardan bahsetmesi, Karduların Saka soyundan geldiklerini yahut onlarla beraber doğudan gelip küçük Asya’nın dağlık bölgesine yerleştiklerini göstermektedir. Kırzıoğlu, Karduk ülkesinin bu yiğit ahalisinin M.Ö. 626’da Sakaların büyük hükümdarı Moduva (Afrasyap-Alper Tonga)’nın bütün devlet erkânıyla birlikte Urmiye gölü yanında Medler tarafından öldürülmesini müteakip, başsız kaldıklarını ve bu dağlık bölgeye gelerek tutunmaya çalıştıklarını anlatmaktadır. Ksenefon’un Karduk ülkesini anlattığı bölümler konumuz açısından ilginçtir, buna göre; “…Bunlar dağlarda otururlar, çok harpçi insanlardır, bunlar büyük (İran) hükümdarına bağlı değillerdir. Rivayete göre bir defasında yüz yirmi bin kişilik büyük Kral (İran) ordusu bu memlekete sapmış, memleket arazisinin müsait olmayışı nedeniyle bir teki bile geriye dönememiş, imha edilmiştir” .
Görüldüğü üzere Karduklularla İranlılar birbirlerine düşman iki topluluktur. Bu düşmanlık Saka/İskit mücadelesinde, Saka hükümdarı Afrasyab’ın İranlılar tarafından haince öldürülmesinden kaynaklanmış olması kuvvetle muhtemeldir. Bu nedenle Karluklular (Karduk-lular) İrani güçleri sürekli imha etmeye çalışmışlardır.
Aynı kaynağın verdiği diğer bir bilgiye göre Karlukların yaylarının uzunluklarıdır: “Karluk’ların yaylarının uzunlukları aşağı yukarı üç kol uzunluğundadır. Hele ok atmada çok mahirdirler, her ok atışlarında sol ayakları ile basarak kirişi ta yayın sonuna kadar çekerlerdi. Attıkları oklar ki kol uzunluğunda idi. Bunlar kalkan ve zırhları delip geçebiliyorlardı. Helenler bu okları ele geçirince onlara sırım takıyorlar ve cirit olarak kullanıyorlardı. Onların bu silahları bir dağ harbinde taarruz veya ricat için uygundur.”
“Karluklular her ok atışta sol ayakları ile basarak kirişi ta yayın sonuna çekerlerdi” şeklinde geçen kısım ise hayli ilginçtir. Biz biliyoruz ki, yayı sol ayakla gererek atma âdeti bugüne kadar sadece İskitlerde görülmüştür. Karadeniz kuzeyindeki İskitlerden kalma M.Ö. 4. asra ait bir gümüş tabak üzerinde, süvari bir askerin üzerinde kemerli çekmen (ceket), gövdeye sıkıca gelen uzun pantolonla, uzun saçlı erkeklerden birinin sol ayağının yardımı ile yayı kurduğu resmedilmiştir .
Akad-Asurcada geçen Kardu sözcüğü “kuvvetli” manasına gelmektedir. Yine biliyoruz ki Türk ırkının sembolü olan “Kurd” kelimesinin anlamı da “kuvetli, kahraman ve yön gösteren” anlamındadır.
Erzincan Tarihi adlı eserde Doğu Anadolu’da Turan kökenli olup, savaşçılıkları ile ün yapmış, Asurcada “Kadro” ve “Gored” olarak adlandırılan bir kavmin varlığı anlatılmaktadır .
Karduk meselesinde dikkat edilmesi gereken diğer bir konu da bu kelimenin etimolojik yönüdür. Etnik bir terim olan bu sözcüğün asıl şekli “kard + u” değil “kord + u”dur. Keza Kırzıoğlu ve Ksenefon da Süryanilerin atası olan Asurluların “o” sesini “a” olarak telaffuz ettiklerini belirtmektedir. Bu nedenle gerçek haliyle Korduk yerine Asurluların Karduk şeklinde telaffuzda bulundukları görülmektedir .
Asur kaynaklarında Kardukların yaşam alanları olarak Van gölünün güneyi tarif edilmiştir. Dr. Friç; Asur tabletlerinde Van bölgesinde Luhurdu adında bir kavimden bahsedildiğini, bu tabletlerde adı geçen Luhurduların Türk kökenli ve Asurları sıkıştıracak kadar güçlü olduklarını ifade etmiştir . Kanaatimce Friç’in bahsettiği Turan kökenli Lohurdular Keşmir bölgesinde yaşayan ve o bölgeye adını veren Lahor halkıyla aynı kökten gelmektedir. Konuya Karduk-Türk ilişkisi içerisinde bakan kesimlerce dikkat edilmesi gereken bir husustur. Yine İranlılar içerisinde Kardigan adıyla bilinen insanlar vardır ve bunlar ırken İranlıdırlar. Hatta 627 yılında İstanbul’u almaya çalışan komutan Kardigan adında bir İranlı bulunmaktadır . Bu durumda bize Kardukların İranlı olabileceği ya da sonradan İranileşmiş bir kavim olabileceği ihtimalini de düşündürmektedir.
605 tarihinde (tahmini olarak) Sasani hükümdarı 2. Hüsrev zamanında (590-628) yukarı Mezopotamya’da Musul ve Tekrit havalisinde yerleştirdiği Monofizist Bizanslı harp esirleri 8. ve 9. yy’da inançlarını yayarak bu havalide ekseriyeti kazanmaya başlamış ve Nasturileri de kendi mezheplerine dahil etmişlerdir. Bunun neticesi olarak da Tur Abdin bölgesi bunların merkezi haline gelmiş ve burada birçok manastır inşa olmuştur. Bunlardan en meşhur ikisi Kartmin veya Deyr al-Umr ile Mardin’in bir saat doğusundaki Deyr Zaferandır . Yunanlıların yerleştirildiği bölgedeki manastıra Yunanlılarca Kartmin adının verilmesi, bu kelimenin Yunan halkı içerisinde de var olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Karduların gerçek kökenlerini bulmak oldukça zor bir iş gibi görünmektedir.
Sonuç olarak, tarihte Kardu veya Karduk şeklinde adı geçenler, aslen Ön Asyalı olmayıp M.Ö. dönemlerde Asya’dan Ortadoğu’ya göç eden bir topluluktur. Kardukların yaşam alanlarında, daha önce hem Gürcü hem de Turani toplumlara rastlanmıştır. Gürcüler ve Türklerin, Yasef adlı aynı ortak atadan gelmeleri de Türk ve Gürcü ırklarını ve onların kalıntılarının birbirilerine benzemeleri sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Fakat Kardu/Kardukların İran, Arap ve Asurlularla bağlarının olmadığı aşikârdır.
Jafetidologların Tezi
Kardukların Gürcü olabileceği tezinin yanı sıra doğrudan Kürtlerin, Gürcü asıllı oldukları tezi N.J. Marr ve Jafetik okulu tarafından ortaya atılmıştır . Aslında bu tez dolaylı olarak Karduk meselesinden hareketle ileri sürülmüştür. Buna göre Kürtler, Gürcülerle bir olup sonradan ayrılmışlardır. Jafetidologlara göre Kürtler başta Jafetik (Turanî-Yasefik) bir dil konuşurlarken sonradan İranlıların etkisi ile dillerinde değişim yaşamışlardır.
Karduk başlığında da ifade edildiği gibi Gürcüler Turanî bir kavimdir. Diğer yandan Gürcü halkının, İslam’ın ilk yıllarlında artarda devam eden Arap akınları neticesinde kendi topraklarını korumak için Karadeniz’in kuzeyinden kendi nüfusları kadar Kıpçak Türkünü ülkelerine getirerek, onları da bölgeye yerleştirdikleri N. J. Marr tarafından unutulmuştur.
N.J. Marr'ın ortaya attığı bu teze göre Kürtler başlangıçta Kartveli grubuna ait bir dil konuşuyorlardı. Marr'a göre Kürtçe Jafetik haliyle, Gürcü ve Khald diline akrabadır. Marr'ın tezi birkaç dil öğesini tahlilden öteye geçmemiş ve ciddiye alınmamıştır. Nikitin, bu tezin tarihi ve coğrafik temelden yoksun olduğunu ifade etmektedir . Gürcü halkı ve dili ile Kürtçe arasında var olan birkaç kelimelik benzerlikler ise doğal olarak Gürcülerdeki Türk etkilerinden kaynaklanmaktadır. Kürtçede toplam 20 Gürcüce kelime olup, bu kelimelerin bazıları Türkçeden Gürcü diline geçmiş, bazıları da Türkçede kullanılmaktadır.
Kürtlerin Hurri ve Mitanni
Kökenli Oldukları Tezi
Ord. Prof. Şemsettin Günaltay’ın ‘Yakın Şark II’ adlı kitabında “Hurri”nin mağara anlamına geldiği, Urfa bölgesinde ve Nemrut dağında bulunan pek çok mağaranın bu adla anıldığı ifade edilmektedir. Hurrilerin asıl yurtları Fırat, Balih ve Habur ırmaklarının suladığı alan ile Naharina (Oront-Asi nehir)-Fırat arasındaki kısımdır.
Krallık olarak Hurrilerin meydana çıktığı bölge, Toros-Habur-Fırat arsındaki Osrhoen denilen alan olup, merkezleri Khurri’dir. Sonraları buraya Edessa denilmiştir. Arap kaynaklarında “Raha” olarak geçen bu yerin, günümüzün Urfa’sı olduğu anlaşılmaktadır. Hurrice, Van gölünden kuzey Mezopotamya’ya kadar uzanan dağlık bölgede ve Hatti İmparatorluğu’nun doğu kısımlarında konuşulmuştur. Hurri kültürü Fırat ve Van’dan Kızılırmak ve Akdeniz’e kadar uzayan ve bu havzalarla sınırlanan alana yayılmıştır. Hurrilerin bu bölgede varlık gösterdiği tarih M.Ö. 2850–300 dönemleridir . Fakat Hurrilerin bölgede hüküm sürdükleri zamanla ilgili farklı onlarca tarih sıralanmıştır. Dolayısıyla Hurrilerin varlık gösterdiği zaman dilimi konusunda çelişkili veriler vardır.

(M.Ö. 15. yüzyıldan 10. yüzyıla kadar Ermeni ve Mitanni toprakları)

M. Salih San’a göre, ilk dönemlerde bu halktan bir bölümü kuzeyde Kars-Erzurum, bir kısmı ise güneyde Erbil üzerinden Anadolu’ya yayılmış; Kars ve Erzurum üzerinden gelenler Kızılırmak boylarına, Erbil üzerinden gelenler de Dicle ve Fırat arasındaki bölgelere yerleşmişlerdir. Yukarı koldan gelip Anadolu’ya yerleşenlere Hattiler, Fırat-Habur arasındakilere Hurriler denilmiştir. Salih San, “Hurriler, brakisefal kitlelerden ayrılmış oldukları tarih açısından kesinlemiştir ve Hurrilerin lisanları Asya kökenlidir” demektedir .
Ethem Xemgin Kürdistan Tarihi adlı kitabında, M.Ö. 5000–1250 arasındaki zaman diliminde varlıklarına rastlanan Hurrilerin İndo-Avrupalı olduklarını, Hurriler ile Hindistan halkı arasında akrabalık bulunduğunu, Hurrilere ait kral adlarının da Hint diline yakın olduğunu ifade etmiştir. Xemgin, bu ifadesinin hemen üç paragraf altında Hurrilerin Kafkas ırkından geldiğini, Gutileri oluşturan Kafkas aşiretleri ile akraba olduğunu, daha önce Azerbaycan’da yaşarken Malatya-Elazığ hattından Suriye’ye kadar uzanan alanda hüküm sürdüklerini belirtmiştir . Hurrileri aynı sayfada hem Hint hem de Kafkas ırkından göstererek, tarih bilimciliği açısından çok kötü bir örnek teşkil etmiştir.
Siyasal Kürtçü yazarlardan M. Işık (Tori), ise Hurrilerin M.Ö. 3 binlerde Mezopotamya’ya yayıldığını, Suriye, Çukurova ve Amik (Hatay) bölgesinde devlet kurduklarını, Babil’de kurulan Karduene devletinin de, Hurri neslinden gelen aşiretlerce oluşturulduğunu belirtmektedir. Tori’ye göre bu devletlerin ortak özellikleri ise şehir ve bölge devletleri şeklinde örgütlenmiş olmalarıdır. Bu devletlerin en önemlileri ise Arrafa, Nuzi, Amur, Kargameş, Urkiş, Taite, Amedanu, Hanigalbat, Pulurumzi, Alzi ve İşuva’dır . Devlet, kral tarafından yönetilmekle birlikte Şahin Mati, Sukallu ve Halzuhlu adında bakanların kendisine yardımcı olduğunu ifade etmiştir .
Tüm tarih ve coğrafya eserlerinde Kürtlerin dağda yaşayan ve diğer kısmının ise göçebelerden oluşan topluluklar olduğu vurgulanırken, Tori eserinde Kürtlerin atası olduğunu söylediği Hurrileri şehir toplumu olarak anlatmıştır. Genelde köylerde yaşarken şehirlere yerleşen topluluklara rastlanırken, şehir hayatından köy ve göçebe hayata geçen topluluklara daha önce hiç rastlanmamıştır. Biz biliyoruz ki Araplar Kürtleri Ekrad olarak isimlendirmiştir. Türkçede buna “Koçer/Göçer” denmektedir. Bu isimlendirmenin temel nedeni de köylü ya da göçebe yaşayıp hayvancılık yapmalarındandır.
Xemgin’e göre Hurriler, Azerbaycan’dan İç Anadolu’ya ve oradan Hemadan’a kadar olan bölgede yaşamakta olup, M.Ö. 5000 yıl öncesine ait Malatya’da bulunan bazı belgeler ile Gaziantep ve Haran’daki bazı tarihi kalıntılar Hurrilere aittir. Xemgin, aslen Mezopotamyalı olamayan Hurrilerin sonradan, yine Kürt olan Subbarilerden Mezopotamya’yı aldıklarını, ifade etse de diğer bir siyasal Kürtçü yazar Kemal Burkay, Subarilerin Hurrilerle aynı halk olduklarını veya Sami (Arap-Yahudi) halkı ile Asur (Süryani) halkının birleşmesinden Subarilerin oluştuğunu ve Hurrilerin böylece var olduklarını belirtmiştir . Bu konuda da Kürt tarihi yazan iki yazarın birbirleri ile çelişkiye düştükleri görülmektedir.
M.Ö. 1352 yılına gelindiğinde, Hurri Kralı Tusratta kendisini Hurri halkı reisi ve Mitanni devletinin kralı ilan etmiş, Hurri devlet adı Mitanni şeklini almıştır . Hurriler, Teşup, Hebat, Sauska Kumarbi adında Tanrılara inanmakta olup, onlardan kalan kabartmalarda, bu halkın ahiret inancını tasvir ettikleri ortaya çıkmıştır. Hurrilerin Tanrısı ya da kutsal saydıkları Kral Kumarbi ile Yunanlıların Zeus’u aynı şekilde tasvir edilmiş ve resimlendirilmiştir . Hurrilerin dini inançları, bu halkın Yunanlılarla da bir bağlarının olabileceğini bize düşündürmektedir.
Tori, Hurrilerin neden, hangi çağda ve nasıl yıkıldıklarını anlatmamıştır. Yıkılan Hurri devletinin devamından aynı kökten Nahri, Mannai ve Urartu devletinin meydana geldiğini ve şehir devletleri şeklinde örgütlendiklerini ifade etmiştir . Kemal Burkay, Urartu dili ile Hurri dilinin akraba olduğunu söyleyerek Hurri ve Urartu akrabalığını tahsis etmeye çalışmıştır .
Hurrilerin bilinen kral adları şunlardır; 1-Kumarbi 2-Tusratta 3-Tişari 4-Parattarna 5-I.Sautarna 6-Baratarna 7-Kibitesup 8-İthitesup 9-Hişmi Tesup 10-Şilvetesup 11-II. Aratatama 12- 2.Sautarna 13- 2. Aratatama 14-Tusratta 15-Mativaza 16-Vassata’dır .
Antik tarih üzerine araştırmalar yapmış yazarlardan Hilmi Göktürk, Mitannilerin ilk dönemlerde Orta Asya’da yaşarken, sonraları Ön Asya’ya geçtiklerini iddia etmektedir. Kendi alanında büyük bir otorite olan merhum Zeki Velidi Togan, bugün bile Özbekler içerisinde “Mitanni” adında büyük bir boyun olduğunu, Özbek kökenli Mitannilerin, Ön Asya’da yaşamış olan Mitanniler ile aynı kökten geldiklerini belirtmiştir. Kırzıoğlu ise bu grupları Gogarlı ve Turanî Türkler olarak zikretmektedir.
Mitannilerle ilişkilendirilen bir diğer halk da yine Gürcülerdir. Bu iddiaya göre Mitannilerle Gürcüler akraba olmasa bile birbirleri ile ilişki içerisinde olan halklardır. Hz. İsa’nın Yahudilerce çarmıha gerilmesinden sonraki dönemde havariden Andre, Mingreli topraklarına gelerek burada Hıristiyanlığı yaymıştır. Andre daha sonra Gürcü topraklarına gelerek buradaki putperestlere yeni dini anlatmıştır. Rivayetlere göre, Havari Andre bu ülkede ölen bir çocuğu yeniden diriltmiş ve bunu duyan herkes onun olduğu yere toplanmıştır. Gelen gruplardan bir tanesi de Meshelerdir, bunlara aynı zamanda Muskiler de denir. Bu dönem Gürcülerin Hıristiyanlığı kabul ettikleri dönemdir. W.E.D. Allen, kitabının 17-18. sayfalarında bu topluluğun M.Ö. 12. yüzyıldan önce Mitanni ve Frigler ile ortak bir tarihi olduğunu ve aslen kuzey batıdan geldiklerini iddia etmektedir .
Gürcü tarihinin verilerine göre ise Hurriler Asyatik bir topluluktur. Bu topluluklar hakkında söylenebilecek en kesin sonuç, Hurri ve Mitannilerin ne Hint-Avrupalı ne de Sami gruptan olduğudur. Hurri dili ile ondan sonraki Urartu dilleri arasında da bir benzerlik vardır. Aynı kökten gelip akraba olan Hurri Krallığı Diyarbakır, Mitanni Krallığı ise Osroeneye (antik çağda Edesa, yani Urfa) ve Nusaybin (Nisibis) de kurulmuştur.
Fakat Anadolu’da ortaya çıkarılan Hitit taş yazıtlarında geçen ifadelere göre, Hurri ve Mitanni gruplarının içerisine daha sonradan Hint-İran aristokratik gruplarından toplulukların yerleştiğine şahit olmaktayız. Hurri ve Mitanniler gibi ana kütlesi Asyatik kökenli olan Hitit toplumuna da sonradan İran kaynaklı ailelerin de karıştığını biliyoruz . Dolayısıyla Hurri ve Mitanniler hakkında net bir veri ortaya koymak adı geçen diğer toplumlardan daha zor görülmektedir.
Kürtlerin Med-İskit Kökenli Oldukları Tezi
Bu tez Minorsky'e aittir. Minorksy'nin tezinin çıkış noktasını, Kürt denilen toplulukların Med ve İskit çöküntüsünden sonra ortaya çıkmaları ve bugünkü Kürt coğrafyasının Med ve İskitlerce paylaşılmış olması oluşturmaktadır. Tarihi kayıtlara göre Medler, aynı zamanda Matia ve Mada adıyla da bilinmektedir.
Minorksy, İslam Ansiklopedisi'ne yazdığı Kürtler maddesinde, Kürtleri İrani bir kavim olarak nitelemekle birlikte, bunun ırki bir mülahazaya dayanmadığını, daha çok dil ve tarih değerlendirilmeleriyle varılan bir sonuç olduğunu belirtmiştir. Bu maddede daha çok farklı görüşlere, bölgenin tarihine, antropoloji, dil gibi konulara yer veren Minorsky 1938’de Brüksel'de toplanan Doğu Bilimciler Kongresi’nde Kürtlerin kökenini Med-İskitlere dayandırdığı tezini sunmuştur .
Minorsky’ye göre Medler bölgeye gelmeden önce Urmiye gölü bölgesinde Hint-Avrupalı olmayan kavimler vardı. M.Ö. 714 yılında Medler Urmiye gölü çevresine gelerek burayı işgal etmişlerdir. Daha sonra doğudan Manalar aynı bölgeye göç etmiş ve akabinde Medler ve Manalar kaynaşmışlardır. Minorsky bu hadiselerden sonra İskitlerin de bölgeye gelmesiyle kaynaşmanın tamamlandığını ve İskitlerin İran kökenli olduklarını ifade etmiştir. Minorsky’ye göre birleşmede etkin unsur Medlerdir . Minorsky tezinde Türklüğü herkes tarafından bilinen ve birçok Türk destanında yerini alan Saka-İskit Türklerini İranileştirerek olayın başında yanılgıya düşmüştür.
Genel görüş Medlerin Kuzey Asya'dan geldikleri yönündedir. Nikitin, Medlerin asıl yurtlarının bugünkü Azerbaycan olduğunu belirtmiştir . Medlerin dilleri tıpkı Partlar ve Saka-İskitler gibi Hint-Avrupa dil grubu içerisinde olmayıp Türkçenin de içerisinde olduğu bitişken dil grubundandır . M.Ö. 7–6. yüzyıllarda İran merkez olmak üzere güçlü bir devlet kurmuş, M.Ö. 550 civarında Persler tarafından ortadan kaldırılmış bir kavimdir.
Urfalı Meteos tarihinde; Türklerin, Trakilerin, Meyde-lilerin (Medler), Ermenilerin, Cappadokyalıların, Gürcülerin, Galatyalıların, Asyalıların, Misyaların, İlad-haların, Yunanlıların, Bizansların, Sarmaeyalilerin, Slavların (Asklabhe), Bulgarların, Galleyelerin ve İspanyolların Yasef’in oğulları olarak aynı kökten geldiklerini ifade etmiştir . Süryani tarihindeki bu kayıt Medlerin Asyatik kökten olduğunu açıkça belirtmektedir.
Tori’ye göre Medler M.Ö. 7. yüzyılın 7. yılından sonra İran ortalarında 6 boyun birleşmesiyle kurulmuş ve daha sonraki yıllarda Mezopotamya’yı da ele geçirerek topraklarını genişletmiştir. Med Kralı Astiyag’ın torunu olan II. Kurus, dedesi Astaiyag’ı esir alınca Medler ortadan kalkmış ve II. Kurus tarafından Med devleti yerine Pers devletini kurulmuştur.
II. Kurus’un oğlu II. Kambisi’nin vefatından sonra yönetim tekrar Medyelilerin eline geçmiştir. Kral Daryus zamanında ise devletin resmi yönetimini Pers devlet anlayışı temelinde oluşturulduğundan Med devletine ait izler ortadan kaldırılmıştır . Key Aksar, Çitranrskhma, Fravartis ve Astiyag bilinen Med kralları ve beyleri içerisindedir . Tori, Medlerden sonra İran’da var olan Pers imparatorluğu’nun topraklarının Med, Elam ve Perslilerin yaşadığı Parsuwa ülkelerinden meydana geldiğini yazmıştır . Birçok siyasal Kürtçü yazar hem Medleri hem de Elamları Kürtlerle ilişkilendirmeye çalışmaktadır ama Tori’nin tezi ise fikirdaşlarından ayrılarak, onları yalanlamaktadır.
Arap coğrafyacı Mesudi’nin Muruc Ez-Zeheb-Altın Bozkırlar adlı eserinde Urmiye şehri anlatılırken, Median şehirlerinin yakınlarında bir yer olarak tarif etmektedir . Ermeni tarihi yazarı Grousset ise Medya topraklarını günümüz İran Azerbaycan’ı topraklarının doğu kısmı olarak nitelemektedir . Eski haritalarda da Median olarak gösterilen bölge günümüz İran’ının tam ortasında gösterilmekte olup, Kürdistan denen bölgeyle coğrafi olarak farklı yerleri ifade etmektedir.

(Medlerin ana yurtlarını gösteren harita)

Ortaya çıkan veriler Kürt ve Med ilişkisini kuşkulu hale getirmiştir. Her ne kadar Minorsky Kürtlerin atalarının Medlerden geldiğini iddia etse de, Bruinessen, Medlerin Kürtlerin atası olarak kabul edilmesine karşı çıkmaktadır. Martin Van Burinessen, “Her ne kadar Kürt entelektüelleri, halklarının Medlerin soyundan geldiğini iddia etseler de, Medlerin siyasal hâkimiyetleri ile Kürtlerin ilk ortaya çıkışları arasındaki hatırı sayılır boşluğu aşan böylesi bir bağlantıya izin verecek yeterli kanıt yoktur” demektedir.
Med İmparatorluğu’nun Asurlarla yaptığı savaşta, Med birlikleri arasında Babil Kralı ile birlikte Umman Manda adında bir reise daha rastlanılmıştır. Umman Manda adı Asurlular tarafından Kimmer ve İskit Türklerine verilen bir ad olup Manda sürüleri anlamına gelmektedir . Bu durum bize Med ordusunda Türk kökenli İskit ve Kimmer askerlerinin de olduğunu göstermektedir. Medlerin aynı zamanda Matai ve Mada adlarıyla da anılması, bazı bilim adamlarınca Medlerin de Turan kökenli olduğu iddiasını gündeme getirmiştir.
Değişik görüşler şeklinde ortaya çıkan bu tahminlerin hiçbiri bir meseleyi kesin olarak netleştirememektedir. Görüldüğü gibi aralarında birbirlerini yalanlayan görüş ayrılıkları mevcuttur. Eski tarihi kaynaklarda, mesela Asur kaynaklarında açıkça Umman Manda adı altında Kimmerler (Kimak Türkleri) ile İskitler kastedildiği halde, Manda adının Mada şeklinde bir değişime uğradığını kabul eden ve bunu da Med etnik terimi ile birleştirenler de olmuştur. Fakat Hilmi Göktürk bunun yanlış olduğunu, İskitler ile Kimmerlerin başka Medlerin başka olduğunu, bunların ayrı ayrı isimler altında zikredilen topluluklar olduğunu ve Medleri Mezopotamya’da değil de Kafkaslarda yaşamış bir halk olarak beyan etmektedir.
Diğer yandan kendi alanında otorite olan M. Oppert ise Med etnik terimini, vatan ve ülke manasındaki Türkçe mada sözcüğüne bağlar ve Medlerin de Turanlı kavimlerden olduğunu ileri sürer. Med kral adlarının Aryanileşmiş Turani adlar olduklarını iddia eden M. Oppert’e göre, Heredot’un adını verdiği Med aşiretlerinden en az ikisi de Turani adlardır . Keza Fransız asıllı bilim adamı Lenorman’ın çalışmalarını ve bilgilerini esas alan Nyfalvy, Medlerin Turanlı olduğunu iddia eder. Günaltay da aynı esaslar üzerinde durmuş, yalnız Med devletinin hâkim unsurunu teşkil eden tabakanın Ön Turanlı olduğunu belirtmiştir.
Ermeni tarihçileri ise Medleri açık bir şekilde Perslerin ataları olarak göstermişlerdir . İranlı Sasanilerin başkenti Ktesiphon’dur. Bu şehrin asıl adı ise tarihte Madain olarak bilinmektedir. Önceden Med devletinin merkezi olan bu şehir sonradan Sasanilere başkentlik yapmıştır .Bu durum Med-İran ilişkisini de gündeme getirmiştir.
Med-Kürt ilişkisini açığa çıkarmak için dönemin olaylarını ve coğrafyasını da irdelemekte yarar var. Medlerin bir devlet olarak ilerleyişleri sırasında, Van bölgesinde sadece Ermenilerin varlığına şahit olmaktayız . Gürcü tarihinde ise şöyle denilmektedir: İskender M.Ö. 331 yılında Arbela’da (Erbil) Gaugamela ovasında yapılan bir meydan savaşında Pers Kralı I. Dareios’u mağlup etmiş, bunun üzerine kaçan Dareios’u (Dara) ve kumandalarını takip ederek kuzeye girmiş, Ermenistan’ı ve Aras vadisini takip etmiş buraları kendisine bağladıktan sonra Medyaya girmiştir . Quint Curcen’in bildirdiği bu nutuktan anlaşıldığına göre birincisi, Erbil Medya sınırları içerisinde değildir. İkincisi, Van ve Bitlis başta olmak üzere birçok Doğu Anadolu şehirlerini içine alan Ermenistan’dan geçerek, İran topraklarında Medya’ya girmiştir. Dolayısıyla İskender döneminde Erbil’in de dahil olduğu bugünkü Kuzey Irak ve Güneydoğu Anadolu ile Ermenistan olarak anlatılan Doğu Anadolu ve bugünkü Batı İran Medya toprakları içerisinde değildir. Dolayısıyla bugün Gurmanc, Zaza ve Kürtlerin ikamet ettiği hiçbir alan bu Medya tasnifi içerisine girmemektedir. Bu unsurların İranlı Medlere bağlanması da mantık dahilinde değildir.
Minorsky’nin kendilerinden hiçbir kalıntı bulunmayan ve dilleri bilinmeyen Medlerle Kürtler arasında hiçbir sağlıklı maddi bağlantı kuramadığı ortadadır. Prof. Yalçın Küçük gibi Gürdal Aksoy da Med tezini bir çıkmaz olarak nitelendirmiştir.
Medlerden günümüze birkaç kral isminden başka hiçbir şey kalmamıştır. Darius'un ünlü Bisutin abidesinde dönemin önemli üç diline yer verilmişken Med diline ve Kürtlerle alakalı bir bilgiye rastlanılmaması, bu tezin varlığını kesin olarak çürütmüştür.
Kürtlerin Urartu Kökenli Oldukları Tezi
Urartular M.Ö. 860-580 yılları arasında hüküm sürmüş bir devlettir. Kendileri için Biaini terimini kullanan Urartuların başkenti Van gölü kıyısında bir kayalığın üzerine kurulmuş bulunan Tuşpa idi. Ülkenin en geniş sınırları kuzey doğuda Ermenistan’a, güneydoğuda Urmiye gölüne, kuzeybatıda Erzincan’a, güneybatıda ise Malatya yöresi ve Toros dağlarına değin uzanıyordu .

(Urartu devletinin toprakları)
Urartular, gelişmiş bir medeniyet oluşturmuşlardı. Dilleri Hurrice ile akrabaydı, çivi ve hiyeroglif yazısı kullanıyorlardı. Tuşpa’da kayalara oyulmuş olan Urartu kral mezarları türünün dünyadaki ilk temsilcileridir. Urartu dini çok tanrılıdır. En önemli tanrıları Haldi (Savaş Tanrısı), Teişeba (Fırtına Tanrısı-Hititlerde Teşup) ve Şivini (Güneş Tanrısı) idi. Urartular bu tanrılara kendilerine özgü büyük bir kompleks oluşturan tapınaklarda özel törenler düzenlemişlerdir. Bu özellikleri içeren Urartular yine bir kısım kişilerce Kürtlerle ilişkilendirilmeye çalışılmıştır. Minorsky’nin Kürtlerin atası olarak saydığı bir diğer topluluk da Urartulardır . Minorsky Ön Asya kavimlerinden olan Urartuların yaşadıkları dönemde kullanılan Kald-Haldi kelimesinin Kürt adı ile benzeştiğini düşünerek bu kanıya varmıştır .
Hitit İmparatorluğu’nun güçlü dönemleri ve bugünkü Elazığ yöresinin Hurri kökenli İşuwa Krallığının egemenliği altında bulunduğu yıllarda, daha doğuda da (Van gölü yöresinde) birtakım kabileler yaşamaktaydı. Bu bölge Asurlular tarafından Uruatri (dağlık bölge) olarak adlandırılmaktaydı. M.Ö. 9. yüzyılın ortalarında, göçebe durumdaki bu kabileler birleşerek Urartu devletini kurmuşlardır. Xemgin, Urartuların Hurri kökenli olduklarını ve M.Ö. 840 yılında devlet haline geldiklerini ifade etmiştir .
Urartuların yaşadıkları dönem içerisinde Medlerle ittifak kurarak Asur devletiyle savaşırken diğer yandan da Elamların Mısırlılarla birleşerek Asurlulara saldırdığına şahit olmaktayız. Yine İskitler ve Kimmerler Urartu topraklarına sürekli saldırılarda bulunmuşlardır. Bahse konu zaman diliminde Urartuların, Medlerin, İskitlerin, Elamların ayrı coğrafyada yaşadıkları ve birbirleriyle savaştıklarını görüyoruz . Dolayısıyla siyasal Kürtçüler ise birbirleriyle düşman ve ayrı coğrafyada yaşayan halkların hepsini Kürt göstermeye çalışmakla çelişki içerisine düşmüşlerdir.
Urartular M.Ö. 790 yılında mücadele içerisinde oldukları Asurlulara üstün gelerek, Anadolu içlerine kadar olan bölgeleri ele geçirmişlerdir. Bu ilerleyiş onları Anadolu’nun en güçlü devleti durumuna getirmiştir. Urartuların en güçlü oldukları dönemlerden biri de, İskit Türklerinin bölgeye gelip Medyalılarla birlikte Asurları yenmesinden sonraki dönem olmuştur.
M.Ö. 715 yılına gelindiğinde ise Urartular ve Medler birleşerek Asurlulara karşı savaşa girişseler de, neticesinde Medler ile Urartulular yenilmiş ve Urartu Hükümdarı I. Rusa öldürülmüştür. M.Ö. 590 yılına kadar olan zaman dilimi içerisinde önceleri Türk Kimmerler, sonra da Türk İskitler Urartulara sürekli baskınlar yapmaya devam etmişlerdir. M.Ö. 590 yılında da Urartu-İskit savaşından istifade eden Medler Urartu devletine saldırarak ortadan kaldırmıştır . Tori’ye göre Urartular Med devleti tarafından yıkıldıktan sonra, Urartu federasyonunu oluşturan topluluklar Medler içerisinde erimişlerdir .
Asurluların yıkılmasından sonra tamamen Medlerin hâkimiyeti altına giren Urartu kuvvetleri Saspiryan ve Alarodyen adlarını taşımaya başlamışlardır. Bu tarihten sonra varlık gösteremeyen Urartular, buraya gelen Hint-Avrupalı, Armin-Ermeni, Sasaniler ve Asyatik kökenli Partların hâkimiyetinde kalmışlardır. Bu zamandan sonra dünya tarihi içerisinde varlığı hissedilen bir devlet olamamışlardır. Kökenleri ise bazılarına göre Gürcü, bazılarına göre Ermeni, bazılarına göre Hitit devletinin yıkılmasından sonra devamı kaybolan bir halk, bazılarına göre de Turanî bir kavimdir. Ama bu konuda tam bir netlik olmadığı açıktır. Urartuların, Gürcü, Ermeni ve Türklerle akraba olabilecekleri yönünde ayrı ayrı görüşler mevcuttur.
Başta Süryanilerin Ebûl Farac tarihinde ve birçok eski tarihi vesikada Urartularla İberyalıların aynı ırk olduğu ve bunların günümüzdeki Gürcülerin ataları olduğu ifade edilmiştir. Dünya tarihi içerisinde de Urartular ile Gürcü halkının bağlarının varlığı Kabul görürken, bunun dışında bazı görüşler de mevcudiyetini korumaktadır.
Nikitin, Kardukların günümüz Gürcü toplumunun ataları olduğunu ileri sürdükten sonra Urartu ve Kardukların aynı kökten geldiklerini, yani her ikisinin de günümüz Gürcülerinin ataları olduklarını ifade etmiştir .
Süleyman Sabri Paşa, Van Tarihi adlı eserinde “…Urartular Van ve Rumya gölleri arasında ve kuzeyinde yaşayan bir devlettir. Beni İsrail Urartulara Ararat demişlerdir. Yine bu dönemde Urartulara yakın Kirhular memleketi, diğer adı ile Nairiler vardır. Asur kaynaklarında Uruartu adı ‘Luhurdu’ şeklinde geçmektedir” demiştir . Luhurdu adı ile Pakistan’ın Kuzey Sint bölgesindeki Lahor bölgesi benzer adlar taşımaktadır. Süleyman Paşa Hadlileri de Türk olarak zikretmekte, akabinde de Gutileri de bu grup içerisine eklemektedir . Dolayısıyla Urartuların Turan kökenli iddiası da kayıtlar içerisine girmiştir.
Abdullah Öcalan’a göre ise Urartular, Khaldi ve Hurri halkının kaynaşmasından doğan ve Khaldilerin egemen olduğu bir devlettir. Öcalan Khaldilerin Ermenilerin atası olduğunu da ifade etmiştir . Bu görüş, bir Urartu-Ermeni ilişkisini gündeme getirmektedir. Ermeni toplumunun bu yönde bir iddiası yoktur. Buna rağmen eğer Urartuları Ermeni ırkından gösterme gayreti varsa, bu durum siyasal etnik Kürtçü yazarların Kürtleri Ermeni neslinden gösterme gayretleri içerisine girdiklerini ortaya çıkarmaktadır.
Urartuların dillerini, Van kitabeleri olarak bilinen tabletlerin varlığından biliyoruz. Urartu dili de tıpkı Hurri ve Mitanni dilleri gibi, Hint-Avrupa ve Sami (Arap) dilleri sınıfına girmemektedir . Dolayısıyla Urartuların atalarını İran ve Arap kavimleri dışında aramak daha mantıklı olacaktır.
Tarihte bilinen Urartu kralları;
Aramu M.Ö. 860-840,
I. Sardur M.Ö. 840-830
İspuini M.Ö. 830-810
Menua M.Ö. 810-780
I. Argisti M.Ö. 780-760
II. Sardur M.Ö. 760-730
I. Rusa M.Ö. 730-713
II. Argisti M.Ö. 713-685
II. Rusa M.Ö. 685-645
III. Sardur M.Ö. 645-625
Erimena M.Ö. 625-605
III. Rusa M.Ö. 605-590
IV. Sardur M.Ö. 590-580 şeklindedir.
Kürtlerin Sümer Kökenli Oldukları Tezi
Prof. İsmail Mızı Ulu’ya göre, Kurgan/Gurgan kültürünü oluşturan Türkler, M.Ö. 4000’nin sonu ve 3000’in başlangıcında Ön Asya’ya göçmüşlerdir. Bu göç faktörünü Ulu, açık bir şekilde Sümer (orijinali Somar’dır) boylarının yer değiştirmesi şeklinde açıklamaktadır. Ona göre eski Türkler ile Sümerlerin arkeolojik, etnografik, tarihi ilişkileri ve dil bilgileri çok iyi uzlaşmaktadır. Hâlihazırda Sümerlerin çivi yazıtlarında 400’den fazla Türkçe sözlü sözcük belirlenmiştir. Prof. Ulu, Sümer adının İtil ve Cayik nehirleri arasında yaşayan Suvar (nehir kişileri) Türklerinin isminin Samileştirilmiş biçimi olan “Sumar” şeklinde zikredildiğini belirlemiştir. Türk dillerindeki M-B-V harflerinin boyların farklı kullanımına göre değişimleri bu tespiti haklı çıkarmaktadır. Bu dil benzeyişleri ve Sümerlerin Türklüğünü Q.Vinkler, F. Hommel, B. Şrozni, V. Struve, O. Süleymanov, B.Yusu-fov, Aydın Memetov, Osman Nedim Tuna da vurgulamıştır. Osman Nedim Tuna zamanımızdan 5.500 yıl önce, M.Ö. 3.500 yıllarında Türk dilinin varlığını ispatlamıştır. Araştırmacıya göre bugün yaşayan dünya dilleri arasında en eski yazılı belgelere sahip olan dil, Türk dilidir. Bunlar, çivi yazılı Sümerce tabletlerindeki alıntı kelimelerdir.
Her şeyden önce Ön Asya’nın Sümer, Elam, Hurri gibi Medeni kavimlerinin herhangi bir etnik grubu temsil etmediğini vurgulamak gerekir. Ön Asya’nın bu toplulukları, aynı çağda ortaya çıkan Hindistan’daki, M.Ö. 2000’li yıllarda Uzak Doğu’da görülen büyük devletler ve medeniyetler kuran kavimler gibi, biri diğeri üzerine gelerek karışmış, tesalüp etmiş konglomeralardan ibaret olduğu düşüncesi kanaatimizce yerindedir. Antropolojik buluntular, Sümer ve Kut dilinden kalan örnekler Sümer, Kut, Elam, Hurri gibi adlarla anılan bu toplulukların bünyesinde Brakisfal Ural-Altay kavimlerinin bilhassa atlı göçebe Türk unsurların karışmış olduğunu göstermektedir. Sümerleri tamamen bir Türk kavmi olarak kabul eden Eski Ön Asya tarihi uzmanlarından Fr. Hommel de, M.Ö. 5.000’lerde Orta Asya’dan Ön Asya’ya gelen Türk gruplarının Sümerleri oluşturduklarını ileri sürmektedir .
Sümer dilinden 350 kelimeyi Türkçe olarak açıklayan Fr. Hommel’in bu tezine karşı V.Cristian ile B. Landsberger daha ihtiyatlı davranarak, Sümercede Türkçe ile birlikte diğer Ural-Altay kavimlerinin de dil hatıralarının olduğunu ifade etmişlerdir.
Zeki Velidi Togan, bahse konu Ön Asya kavimlerinin Türk kimliği ile ilgili olarak tespitlerinde şunları belirtmiştir:
“-Sümercedeki İlah manasına gelen (Tingir) kelimesinin Türkçedeki Tengri anlamındadır.
-Sümerce de Türkçedeki “–de” edatının mevcudiyeti yanında, birinci şahıs için “–m” ikinci şahıs için “–s” ekleri kullanılır. Ayrıca Sümer dili komplexif olup, sentaksında cümle zincirleme usulü görülür. Bu özelikler açık bir şekilde Altay, özellikle de Türk dillerinde bulunmaktadır.
-Sümer ölü defin törenlerinin, Saka, Hun ve diğer Türk kavimlerinde yapıldığı gibi düzenlenmektedir.
-Elam dili ile Türkçe arasında ortak kelimeler vardır.
-Elam toplumundaki at terbiyesi geleneği Türklerle birebir aynıdır.
-Hurrilerin dilinde Türkçe gibi akrabalık arz eden şifre kelimeler vardır.
-Hurrilerde görülen at yetiştiriciliği, Türkistan Huttal Türkleri ile Selçuklu döneminin yılkıcılığını andırır.”
Sümerce, Uralca ve Macarca arasındaki lengüistik metotlara dayanarak yürüttüğü karşılaştırmalı çalışmalar neticesinde Prof. Laszio Rasony, “Yazılı tarihlerden binlerce yıl önce Çin’de, Hindistan’da, Mezopotamya’da, Anadolu’da ve Orta Asya’da öyle kültür unsurlarına rastlanır ki, bunların hareket noktasını bozkır kültüründe aramak gerekir. Ancak bu zamanlarda onlara Türk denmiyordu” tespitlerinde bulunmuştur. Bu ifadeden; o dönem kendisini Türk olarak isimlendirmeyen ama Orta Asya’da yaşayıp, sonraki yüzyıllarda torunları Türk olarak anılan grupların Ön Asya’ya gelerek Mezopotamya’yı kendilerine yurt edindikleri anlaşılmaktadır.
Dünyaca tanınmış Sümerolog Samuel Noah Kramer, Sümercenin Türkçeye benzer bir dil olduğunu belirtmiştir. Aynı şekilde, II. Türk Tarih Kongresi’nde, “1937 Ön Asya Kadim Tarihinin Esas Meseleleri” adlı bildirisi ile B. Landsberger konuya dil açısından yaklaşmıştır. Kramer’in, “İnandırıcı ve tatmin edici çalışmaları ile yaratıcı bir akla sahip olan Benno Landsberger” diye belirlediği Sümerolog, adı geçen kongrede; “Sümer dili yalnız fenomonolojik bakımdan değil, aynı zamanda tarihi bakımdan da bütün Asya boyunca uzanan dağlık havalide konuşulan geniş bir dil grubuna ait bulunuyor. Bu neviden olup, bugün yaşamakta bulunan biricik dil ailesi Türk dilleridir” şeklinde beyanda bulunmuştur .
Landsberger, Sümer dilinin özelliğini karşılaştırmalı olarak incelemiştir. Bilindiği gibi Sami dilleri kürsif şekildedir. Yani harici ve deruhtuni tecrübelerin konuşulurken sıralanması şeklinde bir yapı gösterir. Hâlbuki Türkçe bununla taban tabana zıt bir karakterde olup kompleksif bir yapıdadır. Yani cümle, konuşanın şuurunda, daha telaffuz edilmeden önce, bütün teferruatı ile sıralanması gerekmektedir. Daha açık bir ifade ile Türkçe önce düşünülüp sonra konuşulan bir dil olma özelliği göstermektedir. Sümercede aynen Türkçe gibi komplek-sif bir özellik göstermektedir.
Mehmet Saray da yaptığı tetkiklerin sonucunda Sümerlerin dilinin Sami ve Hint Avrupalı olmayıp, Türkçenin dahil olduğu bitişken gruba mensup olduğunu açıklamıştır.
Abdullah Öcalan da Sümer dili ile Sami kökenli Akad va Babil dillerinin farklı olduğunu ve Sümerlerin tarihi şekillendiren en büyük medeniyetlerden biri olduğunu ve Sümer toplumu ile Sint bölgesi arasında bir bağın olabileceğini ifade etmiştir. Öcalan, bu tespiti ile Hindistan’a 1500 yıl hükmeden Türkler ile Sümerler arasındaki bağı itiraf etmek zorunda kalmıştır.
Sümerlerle Türkler arasındaki ilişkiyi dil açısından araştıran bir diğer bilim adamı da Osman Nedim Tuna’dır. Yazar Sümercede 165 Türkçe kelime tespit etmiş (bu sayı günümüzde 350’ye ulaşmıştır), bunların “tesadüfî benzerlik”le açıklanamayacağını, bunun matematik bakımdan da mümkün olmadığını, ayrıca tespit edilen kelimelerin büyük çoğunlukla “benzerlik” ve “uygunluk” sözlerinden de öte gerçek anlamca da Türkçe olduğunu ortaya koymuştur. Tuna, “karşılaştırmalı tarihi lengüistik” için dünyada geçerli bir metot olan “düzenli ses denklikleri”nden hareketle Sümerce ile Türkçe arasında şu ortak yönleri ortaya koymuştur:
“-Türkçe ile Sümerce arasında tesadüfe atfedilmesi çok daha zor uygunluklar vardır. İki dil de birbiri ile ilgili iki kelimenin her iki dilde de aynı mana ile mevcudiyeti,
-En zoru, hatta tesadüf açısından imkânsızı her biri her iki dilde de aynı manada olan, iki aynı kelimeden yapılmış, yeni bir kelimenin aynı sıra ve aynı manada kullanıldığı (kap kacak’ta olduğu gibi)…”
Tuna’nın bu çalışmasının sonucunda şu gerçekler ortaya çıkmaktadır:
1)Sümerlerle Türkler arasında dil bakımından bir münasebet vardır.
2)Bu dil münasebeti nedeniyle Sümerlerin Türk olduğunu ya da Türklerin en az M.Ö. 3.500’lerde Anadolu’nun doğu bölgesine yerleştiklerini göstermektedir.
Türk dilinin günümüzden 5.500 yıl önce ikiye ayrıldığı ispatlanmıştır. Sümerlerle Türkler Türkçenin varlığından itibaren temasa geçmişler ise Türkçenin yaşı en hasis hesaplarla 8.500 yıl öncesi gibi bir zamana denk gelecektir. Messoud Fany ise, Sümer ve Guti (Kut) topluluklarının Türk kökenli olduğunu benimseyerek, bu iki halkı birbirine yakınlaştırmıştır.
Sümerler yazıyı bulan millet olmakla yetinmemişler, Gılgamış Destanı ile ilk şiir ve edebi yazı örneklerini de vermişlerdir. Sümerler Mezopotamya'nın güneyinde siteler, kanallar kurmuşlardır. Ulaştıkları medeniyet seviyesi ile hukuk, dil ve mimaride M.Ö. 2000'lerde bölgeye gelen Samileri de etkilemişlerdir. Daha sonraları yöreye inen Hititler de Sümerlerden dolaylı olarak etkilenmişlerdir.
Bunun ispatı da, kil tabletlerdeki yazıların hangi dile yakın olduğu konusunda yapılan çalışmalardır. Bu konuda elde edilen veriler, Sümer ve Elam dillerinin bugünkü Türkçeye hayret uyandıracak kadar benzediğini göstermiştir. Hamit Zübeyir Kosay'ın bu konudaki katkıları da büyüktür. Kazım Mirsan ise yazının ilk duvar resimlerinde başladığını ve bunların Türk sembolleri olduğunu belirtir.
Sümerce kelimelerle Türkçe kelimelerin karşılaştırmasını yaparak konuya biraz daha netlik kazandırabiliriz.

SÜMERCE TÜRKÇE
Ad (adda) Ata
İlu Ulumak
İzi İsi
E Ev
Kiya Kıyı
Egi Ece (prenses)
Es Esmek
Ku Koymak
Ku (gümüş) Kuyumcu (gümüşle uğraşan)
Gisku Şişko
Dim (dik duran) Dimdik
De Demek
Duru Durmak
Kusu Koşmak
Güles (gülen adam) Güleş, gülenç
Ara (ir) (yürümek) Aralaşmak, irilmek
Bur (delik) Burgu (delik açan alet)
Bal Balta
Bar Parlamak
Udun (firin) Otun (ayrıca fırında yakılan: odun)
Us (akil) Us
İb İp
Alim (kuvvetli, yüksek) Alimli
Tukul (dost) Tohul
Tam (şafak vakti) Tan
Ulu (muhteşem, yüce) Ulu-uluğ
Bugin (göl) Buget
(biriktirilmiş su, Anadolu)
A-na? Ne?
(Anadolu'da hayret ifadesi:Aney!..)
Bur Bardak
Buy, bun Boyun
Bu Bulak (çeşme)
Bab Baba
Azag (mukaddes) Izgi, edgü (Eski Türkçe)
Gig (zayif) Ig, yig (hasta, Eski Türkçe)
Ud ( gün, zaman) Id, öd (zaman, Eski Türkçe)
Zak (taraf) Yak (yakin)
Gup, kup (gitmek) Kopmak (koşup gitmek, Anadolu)
Gim ? Kim? Kim?
Ama (ana) Aba (Anadolu’da)
Gis (odun) Yis (Orhun Türkçesi)
Gar (isik) Yaruk (Eski Türkçe)
Gen (kadın hizmetçi) Kün (cariye, Orhun’dan)
Tag Deg(mek)
Ug, uku (halk) Ugus (kavim)
Vur, vir (şarkı söylemek) Yırlamak, ırlamak, vırlamak
Ur(u), ir (erkek) Er, ir (Uygurca: uri)
Gir (ateş) Kor
Udun (ateş) Od, ot, odun (ateşte yanan)
Dingir Tengri (Eski Türkçe), Tanrı, (Kumanca: dingir)
e-dingir-ra Tengri evi
ka Kapı, ağız, menşe
ama Türkçede =ana, Yakutçada ana=ama,
Dagal (genis olmak) Dağılmak
Baba Türkçede dede, Yakutçada baba
Ad Ata, Uygurcada ada şeklinde
Diş Dişi
Kiş Kişi
İgi Göz
Sag Kafa, anlamındadır. Türkçede kafa ile ilgili olan kelimelerden; Sakal ve şakak bu kelimenin kökünde türetilmiştir.
Taş Dağ, burada ifade edilen taş yığını anlamında olup, Türkler taş yığını olan yere “dağ” demişlerdir.
Din Bu kelime Sümercede “canlanmak” anlamındadır. Türkçede “din-lenmek” , kendine gelmek, canlanmak demektir. Uygurcada “dinliler”, canlılar demektir.
Gim Kimi, kimin
İl İl
Ay Ay
Uşandu Kümes hayvanları yetiştiren demektir. uşan=uçan, kuş demektir. du=dutan, tutan demektir. “Uşandu” ise böylece kuş yetiştiren demektir.
İşur Yağ çıkarıcı anlamındadır. “İ” eski Türkçede su, “şur” ise ezmek, çuvaşçada “şur” sıkmak anlamındadır. Yani ezerek, sıkarak su çıkaran anlamındadır.
Dur-sar Kâtip demektir. dup=tablet, sar=yazmak demektir. Yakutçada “sar” yazmak anlamındadır.
Aş-kap Ayakkabı
Apin Sapan, bazı Türk dillerinde “apan” şeklinde kullanılmaktadır.
İd Nehir anlamı verir. Bu kök, id-igle=Dicle, id-buranın=Fırat, id-il=nehir şehri, idil adı buradan gelir. Şırnak ili İdil ilçesinin yakınlarından Dicle nehri akmaktadır. Dolayısıyla İdil ilçesinin adı buradan kaynaklanmakta olup Türkçedir.
Giş Ağaç demektir. Asya Türkçesinde “ötüken yış” , ötüken ormanı demektir.
Di Söz, hüküm demektir. Dimek sözcüğünden gelmektedir. Türkçede “dikut”, söz kesen, hâkim anlamındadır.

Sümerce bazı kelimeler ‘S’ harfiyle varlığını Yakutçada sürdürür. Ancak bizim şimdiki Türkçede S-Y değişimine uğramış haliyle karşımıza çıkar.
Görüldü gibi bu etnik grubun kökeni Ön Asya değil Orta Asya’dır. Gerçi Sümerler Orta Asya’dan kavimler göçü halinde Ön Asya’ya gelmiş olmakla beraber, bizler Sümerleri saf bir Turanî ırk saymakta hata yapılabileceğini savunmaktayız, fakat ünlü tarihçi Fritz Hommel bunları tamamen bir Orta Asya kavmi olarak göstermiştir. Bu dildeki Türkçe kelimelerin fazlalığı, halen Türklerin kullandığı birinci tekil şahıs ve ikinci tekil şahıs eklerinin aynı olması, Sümercedeki cümle zincirleme usulünün bariz Altay tipli olması, kültürel özelliklerinin Türkî özellikler göstermesi, bu görüşün V. Christian ve B. Landsberger tarafından da benimsenmesi sonucunu doğurmuştur. C. R. Conder ise Sümerleri yaşayan Türk Yakutlarının yakın akrabası olarak göstermiştir. Yine Marr da Çuvaşcayı konuşan Türkleri doğrudan doğruya Sümerlerin torunları olarak kabul eder. Bu bilim adamına göre Sumar ve Subar Türkleri Sümerlerle aynı boydur.
Çankırı’nın eski adı Kengir’dir. Aynı ad Anadolu’nun çeşitli Türk yerleşim yerlerinde ve Kafkasya’da da mevcuttur. Sümer ülkesi içinde yaşadığı dönem içerisinde Kengir adının kullanılmış olması Sümer-Turan ilişkisi açısından dikkat çekicidir.
Sümerlerde “Ubil-İştar” adı bir tanrıçaya aittir. Bu tanrıça adına ve onların inançlarına göre temsil ettiği tanrılık alanına bakıldığında, bu inanışın altında ve isimde Türkî unsurlar hemen ortaya çıkmaktadır. ”İş-tar” kelimesi halen orta Asya Türklerinde de kullanılan “iş yapan, emektar” kelimesinin karşılığıdır. “Ubil” ise eski Türkçede “kudretli” demektir ve “yeterlilik, iktidar” eyleminin kökünden türemiş Türkçe bir kelimedir. Dolayısıyla bu tanrıça adı Türkçe olarak “bir şeyleri yapmaya gücü ve iktidarı olan kadın” anlamındadır. Mezopotamya’da kadın tanrıça olarak kullanılan İştar’ın bu kökten gelme ihtimalini de düşünmek yararlı olacaktır .
Kürtlerin Elam Kökenli Oldukları Tezi
Kürtlerle ilişkilendirilmeye çalışılan diğer bir topluluk da Elamlardır. Elam bölgesi İran körfezinin kuzey doğusunda yer alıp, başkenti Sus olan bölgededir. Dağlık bir alan olduğundan Kadalar tarafından Elamtu adı verilen bölgeyi daha sonra İbraniler Elam şeklinde telaffuz etmişlerdir. Elamtu’yu yerliler Hatamti, Sümerler ise Nim veya Nin şeklinde kullanmışlardır. İlk dönemde Elam’da Hint kökenli ırklar yaşarlarken, sonraları Asyalı kavimlerin bölgeyi ele geçirerek bunları batıya sürdükleri görülmektedir . Elam bölgesindeki kazılarda ortaya çıkarılan zengin vazo ve diğer ev eşyalarının benzerlerinin günümüz Tahran’ından Siistan’a ve oradan Pakistan’daki Belucistan’a kadar uzanan coğrafyada aynılık göstermesi Elamların kökenlerinin Güney Asya olduğunun açık delilidir .
Elam yazısı ise ilk dönemlerde kendine özgü olup, Asyatik kökenli Sümer yazısı ile benzerlik atfederken ilerleyen zamanlarda Sümer yazısının Elam yazısını etkisi altına aldığı görülmektedir .

(İran’daki Elam bölgesi)

Bunun yanı sıra Sümer ve Elamların dini inançlarında ve ev yapılarında da benzerlikler çoktur . Elam toprakları Kürtlerin yaşadığı bölgelerden hayli uzakta kalmakta olup, Elam adı, Arap asıllı topluluklar tarafından bölgeye verilmiştir. Mevcut Elam kalıntılarında Kürtlerle özdeşleşen kültür miraslarına rastlanılmamıştır.
Elam bölgesi tarihinde bilinen ilk hükümdar Enmenbargigur’dur. Daha sonra Elam bölgesini Uruk sülalesi hükümdarı Maskemgaşer ele geçirmiştir. Ardından Uraklardan Dumuzi ve Lugalbanda bilinmektedir. Ama bu zamanda bile Elam’ın yerli halkının bölgede varlıkları devam etmiştir. Uruklardan sonra yerli Avanlar Elama hâkim olsa da, daha sonra Hamaziler bölgeyi hâkimiyetleri altına almışlardır. M.Ö. 2160 tarihinde ise yerli Elamlar tekrar hâkimiyeti ellerine geçirmişlerdir. Yerli Avan sülalesi içerisinde Kral Perli, İsakku, Luhhi İşşan, Hişep Ratep, Susa Uba, Helu bilinen hükümdarlardır .
Elam bölgesinin dili bitişken bir yapıda olup, Hint Avrupa ve Arap dillerinden ayrı olarak Asyatik bir dil grubuna girmektedir . Elamların tanrıları arasında Aman, Sungur Sara ve Saligar adlarına rastlanılmaktadır . Bu adların Türkçe oluşu bu topluluğun Türk kökenli olduğunu veya buraya sonradan yerleşen Türk gruplarının inançlarını kabul ettiklerini ispat etmektedir.
Yukarıda sıraladığımız uygarlıkların dışında birtakım bazı topluluklar da Kürtlerle ilişkilendirilmeye çalışılmıştır. Bunlar arasında Lulular, Cyrtiiler, Kimmerler ve Kaldeleri sıralayabiliriz.
Kürtlerle Bağları Olduğu İddia Edilen
Diğer Kavimler
Lulular
Günümüz Süleymaniye, Şehrizor ve Zohab bölgesinde milattan önceki zamanlarda var olan bir uygarlıktır. ‘Kürtler ve Kürdistan’ adlı eserinde bu konuyu ele alan Kemal Burkay’a göre Asurlular bu ülkeye Zamva demekteydiler. Sonraları Lulum adını kullanır oldular.

(Eski kavimlerin göç yolları)

Ephram Speiser, M.Ö. 19-18 yıllarındaki bazı Asur krallarının Lubilerden bahsettiğini ve onların bir kolunun da Suriye’de yaşadığını belirtmiştir. Aninu Banini ve Lasirap bilinen Lulu krallarından bazılarıdır . Luluların yaşadığı bölge ile Kürtlerin yaşadığı iddia edilen bölgeler coğrafi olarak uyuşmamaktadır. Şu ana kadar iddiayı doğrulayacak bir bilgi ortaya konamadığından sadece bir tez olarak kalmıştır.
Cyrtii/Kurtiiler
Kardu tezinin kabul görmemesinin akabinde M. Hartmann, T. Nöldeke ve Weisbach’ın yaptığı çalışmalar sonucunda, milattan önceki dönemlerde Ortadoğu’da yaşayan Cyrtii adlı topluluğun Kürtlerin atası olabileceği ve bunlara İranlı Kürtler denilebileceği iddiası ortaya atılmıştır . Bu iddiayı doğrulamak amacıyla bir belge ise ortaya konmadığı gibi topluğun ana kökleri ve buraya nasıl geldiği de açıklanamamıştır.
İlk kez Yunan tarihçi Polbios’un söz ettiği Cyrtiiler, M.Ö. 220’de Selefkoslular Kralı III. Antiokhos’la savaşan Medya Valisi birliklerinde sapancı olarak yer almışlardır. 30 yıl sonra Titus-Livius, bunların Küçük Asya’da (Anadolu’da) aynı Antiokhos’un hizmetinde, 171’de Bergama kralının hizmetinde ücretli asker olduklarını söyler . Asur kaynaklarının ilk dönem incelemelerinde diğer bir söylenişi ile Kurtii denilen bir kavmin bulunduğu sanılmıştır. Ama sonradan yapılan detaylı incelemelerde, bu adın Kurhii olduğu ortaya çıkmıştır . Bu nedenle daha adı bile netleşmemiş bir topluluk üzerinde ortaya konan bu iddialar gerçekle bağdaşmamaktadır.
Kimmerler
Rus dilbilimci Nicholas Marr’ın diğer bir iddiası da Kürtlerin, Kimmerlerin bir devamı olabileceğini yönündedir. K. Moszynski ise Kafkasya ya da Karadeniz’in karşı kıyısından göç etmiş olabileceklerini ve Kürtlerin milattan önceki çağda batıdan, Kırım bölgesinden doğuya, Kafkasya ve oradan Anadolu’ya göçtüklerini ifade etmiştir . Kimmerler Türklerin ilk bilinen büyük boylarından biridir. Dolayısıyla bu iddia incelenmesi gereken bir husustur. Kimmerleri daha sonraki bölümlerde detaylı bir şekilde ele alacağız.
Kaldeler
Kürt terimi ile adlandırılmak istenen topluluklardan birisi de Kaldelerdir. Fakat dilbilimcilerden F. Rödiger ile A.F. Pott adı geçen diller arasında yaptıkları karşılaştırmalarda, Kürtçe ve Kalde dili arasında bir ilişkinin söz konusu olamayacağını ileri sürmüştür. Kaldelerin Kürtlerle akraba oldukları iddiası diğer bilim çevrelerince önemsenmemiş ve bir görüş olarak unutulmuştur.
Yukarıda sıraladığımız eski uygarlıkların Kürtlerle ilişkisi, ya bu uygarlıkların çok önceleri Ortadoğu’da yaşamış olmalarından ya da isim benzerliğinden hareketle ispatlanmaya çalışılmıştır. Dil, din, tarih, inanç, örf, adet, kişi adları, aşiret adları, yerleşim yeri adları, halk hikâyeleri karşılaştırıldığında, hiçbir ilişkinin varlığı ortaya konamamıştır. Binlerce yıl önce yaşamış bu eski uygarlıklardan kalan hiçbir kitabe ve yazıtta da Kürtlerle ilişkilendirebileceğimiz veri bulunamamıştır. Hiçbir tarihi hadise Kürtlerden ve onların devletlerinden bahsetmemiştir. Bir ilişki söz konusu olabilecekse dahi bu sadece Türklerle eski uygarlıklar arasındaki ilişkiden başka bir şey olamamıştır.
Eskiçağ tarihçilerinden ve tarihçiliğin babası olarak nitelendirilen Heredot’un “Heredot Tarihi”nde (M.Ö. 5. yy) Kürt adına ya da Kürtleri ima eden bir bilgiye rastlanmamaktadır . Dr. Messoud Fany de, Kürtler ve ‘Sosyal Gelişimleri’ adlı eserinde, milattan önceki döneme ait olup kendilerinden çok az bilgi kalmış topluluklarla Kürtlerin özdeşleştirilmesinin uygun olamayacağını ortaya koymuştur. Fani, bu zaman dilimi içerisinde yazıldığı bilinen hiçbir kayıtta Kürt adına ve Kürtlerle ilişkili olabilecek bir kayda rastlanmadığını ifade etmiştir .
Kendisi de siyasal bir Kürtçü olan Hakan Özoğlu, “Modern Kürt kimliği ile Kürdistan’ın çok eski sahipleri arsında bir bağ kurulamayacağını, bir kelime benzerliğinin, bir etnik grubun kökenine eşit kabul edilemeyeceğini” itiraf etmektedir. Yine bu dönemden kalan kitabelerdeki dil yapısı ile Kürt, Gurmanc, Soran, Lur ve Zaza lehçelerinin benzerliklerinin dahi olmayışı, bizlere konuya nasıl yaklaşmamız gerektiğini özetlemektedir.
Bunun yanı sıra bölgede milattan önceki dönem içerisinde Turan ırkından olan İskitlerin, Kimmerlerin ve Sümerlerin varlıkları bilinmektedir. Bu döneme ait Mezopotamya’da ve Anadolu’da var olan Türk kültürünü işaret eden isimler, hadiseler, kalıntılar, belgeler ve hikâyeler de bu Türk gruplarından kalmışlardır. Yine adı geçen Kardu, Cyrtii, Elam, Hurri-Mitanni toplumları içerisinde yaşayan Turan kökenli grupların varlıklarına da şahit olmaktayız.
Ş. Kaya Seferoğlu ise, “Oğuzların Anadolu’ya gelmesinden önce Türk kökenli olan İskit, Hun, Sümer, Elam ve Akatlar Anadolu’ya ve Mezopotamya’ya gelerek, buralara Türkî unsurları yerleştirmişlerdir” şeklinde beyanlarda bulunmuştur. Bu konu yeni belgelerle desteklenmedikçe net olarak açığa çıkamayacağından, kesin ifadeler kullanmanın doğru olmayacağı kanaatindeyim.
İlk dönemlerde Kürtlerin Hint-Avrupa sınıfı içerisinde olduğu görüşü ağırlık kazanmış olsa da, sonraki yıllarda bilimsel veriler üzerinden yapılan incelemeler, bu tezin yanlışlığını ortaya koymuştur. Artık birçok batılı bilim adamı günümüzde Kürt olarak sayılan grupların Asya kökenli olduklarını ve zaman içerisinde bünyesine başka Ortadoğu toplumlarını da alarak barındırdığını ortaya çıkarmışlardır. N. J. Marr, Kürtler konusunda uzun süre araştırmalar yapmış bir bilim adamıdır. Ona göre Kürtler Asyalı, Alarodyen ya da kendi deyimiyle Yafetik’tirler. Marr, çalışmalarının sonunda kendi açısında net bir kanıya varmış ve Kürtlerin Hint-Avrupalı kökenden geldikleri yönünde ileri sürülen görüşlerin kuşkularla dolu olduğunu ve Kürt dilinin Hint–Avrupa grubuna dahil edilmesi yönünde acele edildiğini vurgulamıştır. Marr’ın yanı sıra Michaeles, Schlötzer, Frederich, Heeren gibi Avrupalı Kürdologlar da Kürtlerin Hint-Avrupa kökenli olduğu fikrine karşı çıkmışlardır. Bazil Nikitin, “Kürtlerin Hint-Avrupa kökenli oluşu tartışmalıdır ve Yezidiler arasında Asyalı doktrinlerin kalıntılarını görmemezlikten gelemeyiz” demektedir .
Nikitin’e göre, başlangıçta Asyalı ilkel Kürt dili, bugün konuşulmakta olan Hint-Avrupa etkilerle dolu bir dille yer değiştirmiştir. Nikitin, ayrıca Yezidi inancında, Gürcülerin ve diğer Asyatik toplulukların dinsel öğretilerin yaşandığını ve Yezidi dininin, Yafetik-Sami karışımı bir din olarak ortaya çıktığını belirtmiştir. D. A. Chwolson da bu konuda Nikitin’le aynı düşünceyi paylaşır .
Aslında bu konuda söylenebilecek son sözü söyleyen Nikitin, “M.Ö. 7-8. yüzyıldaki Khaldiler, M.Ö. 6. yüzyılda Kirtiler, M.Ö. 4. yüzyıldaki Kardukalar ve Suriye kroniklerinde sözü edilen, M.S. 4. yüzyıldaki Katrvayalar ile Müslüman kaynakların bize aktardıkları Kürtler arasındaki bağlantı karşılaştırıldığında büyük bir boşluk ortaya çıkmaktadır. İleride yapılacak araştırmalarla Kürtlerin kökenleri ile alakalı boşlukları doldurulacaktır. Günümüz için Kürtleri bahse konu milletlerle yakınlaştırmak doğru değildir” demektedir.
Siyasal Kürtçülerce ileri sürülen iddialarda ilk olarak Kürtler adına milattan önceki dönemde yaşamış topluluklar sahiplenilmiş, Kürt tarihinin diğer geri kalan kısmı için ise 1600’lü yıllar yeni bir başlangıç olarak kabul edilmiştir. Fakat iki zaman dilimi arasında kalan binlerce yıllık zaman dilimi hakkında ise bir fikir ileri sürülmemiştir.

II. BÖLÜM
KÜRTLERİN KÖKENLERİNİN

Ermeni Köken İddiası
Marr, Karduk ve Kardveli gibi milattan önceki dönemlere ait isimleri Kürtlerle ilişkilendirmeye çalışmış, başarılı olamayınca, Anadolu’da yaşayan Ermenileri Kürtlerle akraba göstermeye gayret etmiştir. Ermenicede “hadım” manasına gelen “Gurt” ile Kürt terimi arasında bir yakınlık arar ve sonra da, “Kürt ile Gurt sözcüklerinin çakışması rastlantı değildir” diyerek, etnik manada Kürtleri Ermenilerle yakınlaştırmak ister. Bu iddiada bulunurken daha çok Medler ile Ermeniler arasında bir yakınlık kurarak konuya girer. Medlerin kökenini varsayım olarak Ermenice “Mard-pet” sözcüğünden yürütür. Ona göre, etnik bir ad olan Med adının ilk şekli Mard’dır ve Ermenicede Mar olarak kullanılır. Dolayısıyla Ermenice Gurt ve Mard-pet sözcüklerinin anlamca teşkil ettiği ortak “Hadım” anlamından hareketle bu etnik terimler arasında bir yakınlık kurmak ister .
Böylece, kesin olmamakla beraber bu varsayımdan giderek Cyrtlerin Medlerle akraba olabileceklerini düşüncesine de yer vermiş olur. Bazen Kürtçeyi Medçenin mirasçısı sayar. Öyle ki bununla Med-Ermeni-Kürt üçlü denklemine ortaya atmış olur. Bunun arkasından Harmen >Karmeç >Karmenc
Yazar Kürt-Med-Ermeni şeklindeki ilişkiyi kelimeler arasındaki benzerliklerden ispatlamaya çalışır. Apaçık ortada olan durum ise aslında kelimelerin benzeşmediğidir. Zaten yaptığı çalışma ilmi kriterlerden de çok uzaktır. Ne Ermeni tarihi kaynakları ne de diğer toplumların tarihindeki kayıtlar Kürt-Ermeni akrabalığından bahseder. Hem Ermenileri hem de Kürtleri anlatan vesikalar her iki halkın da ayrı topluluklar olduklarını açıkça belgelemiştir. Resmi Ermeni tarihi içerisinde böyle bir irtibat anlatılmadığı gibi Ermeni halkının da bu yönde bir söylemi yoktur. Bunun dışında kültür, isim, dil ve inanç açısından birbirlerine benzemeyen bu iki topluluk ayrıca tarihin çoğu döneminde daima düşman yaşamışlardır. Birçok Ermeni otorite 1914 yılı ile ilgili uydurma Ermeni hadiselerini Kürtlere fatura etmektedirler. Zaten bu görüş de bilimsel çevrelerde kabul edilmemiş, bir nazariye olarak kalmıştır.
Ermeniler milattan altı asır önce Anadolu’ya göçmen olarak gelen bir kavimdir. Yüzlerce yıl İranlıların hâkimiyeti altında kalmışlar ve ancak 4. asra doğru bir kabile devleti kurabilmişlerse de bu çok devam etmemiştir. Diğer taraftan Ermeni tarihçileri dahi devletlerinin M.Ö. 328 tarihinde kurulduğunu yazmaktadır. Ermenilerin kökenlerinin, Halti ve Urartularla ilişkili olabileceği bazı kesimlerce kabul edilmiş olsa da, bu konu kesinlik kazanmamıştır. Ermeni tarihçiler Urartuların “Ereni Mena” adlı hükümdarından hareketle Urartuların da kendi ataları olduklarını savunmaktadırlar .
Ermenilerin kendi içlerinde tarihsel bir millet birliği yoktur. Ermeni toplumu içerisindeki hâkim unsurlardan Pakraduniler Yahudi asıllı olup nesilleri Hz. Davud’a ulaşmaktadır. Mamigonyanlar Turanlıdırlar. Arşaklar İranlıdır. Ardzıruniler Asur kökeninden geldiklerini iddia ederler. Amaduniler, Abahuniler, Sünikler ve Vahevunile ise Ermenistan’ın gerçek sahipleridirler.
Eğer Kürtler Ermeni kökenli ya da bu bölgede eski bir kavim olsalardı, Kürtlerin de Hıristiyan olması ya da Ermenilerin Müslüman olması gerekirdi. Bunun yanı sıra çeşitli zamanlarda Anadolu’ya gelmiş çeşitli Türk grupların Hıristiyanlığı kabul ettiklerini ve yerli halk olan Ermeniler arasında eridiklerini görüyoruz. Zaten tarihin hiçbir noktasında Gurmancların, Zazaların ve Kürtlerin Hıristiyanlığı ile ilgili bir bilgi olmadığı gibi, hiçbir Hıristiyan misyonerin anılarında Kürtlere gönderilen havarilerden veya din adamlarından ve onlara Hıristiyanlığın anlatıldığı olaylardan da bahsedilmemektedir. Bizans, Ermeni, Gürcü kaynaklarında Slavlara, Bulgarlara, Macarlara, Kıpçaklara, Abhazlara, İranlılara, Süryanilere ve Araplara Hıristiyan havarilerin ve keşişlerin dini yaymak amacıyla gittikleri anlatılırken, sözde Anadolu’nun yarısında yaşayan Kürtlerle ilgili hiçbir Hıristiyan kaynaklı belgenin bulunmaması da ilginçtir. Bu da Gurmancların, Kürtlerin ve Zazaların bu topraklara aslında Hz. İsa’nın ortaya çıktığı dönemden sonra geldiklerinin delilidir. Bunun yanında hiçbir Yahudi kaynağında Kürtlerden bahsedilmemektedir. Hz. Musa’dan sonra Yahudilik Orta Asya’ya kadar gelmiş ve çok sayıda Türk Yahudi olmuşken, Kürtlerin Yahudi oluşunu herhangi bir kaynağın anlatmaması hayret vericidir.
Kürtlerin Ermenilerle ilişkisi diğer Türklerin Ermenilerle ilişkisi kadardır. Yine çok ilginç olan bir nokta bazı Ermeniler için, tarihçilerin Hıristiyan Turanlılar deyimini kullanmalarıdır. Ermeni Kürt ilişkilerindeki benzerlikte, Ermenileri oluşturan büyük bir boyun Asya kökenli olmasıdır. Bunun yanında Ebûl Farac eserinde Ermenileri Asya kökenli göstermiştir .
Nitekim eğer Gurmanclar, Kürtler ve Zazalar Ermeni ırkından olmuş olsalardı bunlardan hiç değilse bazı aşiretlerin Ermenice bilmeleri ve bazı isimleri Ermeni ismi olmalıydı. Yine tarihte Kürtlerin Ermenilerin eski dinlerine ait bir inanış içerisinde olduklarına dair bir kelime bile edilmemektedir. Aksine bazı Ermeni aşiretleri azınlığa düştüklerinden, bölgenin hâkim lisanı olan Gurmanceyi Ermenicenin yanında kullanmış ve Müslüman olan Ermenilerin Gurmanceyi benimsedikleri görülmüştür. Ama Müslüman olan Ermeni toplulukları yüzlerce yıl geçmesine rağmen Ermeni kökenli olduklarını unutmamışlardır.
Kürt Ermeni ilişkisini savunan diğer bir grup da, İran–Ermeni–Kürt ittifakını sağlamak amacıyla yeni bir tez ileri sürmüşlerdir. Taşnak Ermenistan’ının Sovyetlere geçmesinden sonra İran’a sığınan Taşnak’a mensup Ermeni aydınları, İran’da, Kürtlerle Ermenilerin İran Nijad kavimlerinden olduklarını ve İran şahlığının şemsiyesi altında birleşilmesi gerektiğinin propagandasını yapmışlardır . Bu tez aslında biraz da İran milliyetçi hareketinin desteği ile oluşturulmaya çalışılan bir yapıdır. Ermeni Kürt kardeşliği meselesi daha sonraki yıllarda İran’da yerleşen Hoybun cemiyetinin sloganı haline gelerek, propagandalarının odak noktasını teşkil edecektir. Fakat günümüzde bu hareket başarısızlığa uğramıştır.
Kurtuluş Savaşı öncesinde ülkeyi bölmeye çalışan Batılılarca Ermenilerle Kürtlerin aynı soydan oldukları yönündeki propagandaların yoğun olduğu günlerde, tarihi Erzurum Kongresine sunulan şu rapor konuyu özetlemiştir:
“Eğer Ermenilerin zannettiği gibi Kürtler, Ermeni soyundan olsa idiler, onların da Hıristiyan olmaları zaruri idi. Bir mıntıkada yaşayan ve aynı idareye ve aynı harsa (kültüre) tabi bir kavim yarısının bir dine, diğer yarısının diğer bir dine tabi olduğu tarihte mesbuk (belgelenmiş) değildir ve böyle bir ihtimal tasavvur bile edilemez. Ermeni masalları ve ananeleri ile Kürt masalları ve ananeleri arasında katiyen münasebet yoktur.
Ayrıca Ermeni seciyesi (karakteri);asabiyeti gayri iradeye (asabına hâkim olamama), mübağalalı bir oynaklık, zahiri (maddi) şeylere bağlılık, dimağ (beyin), faaliyeti, ticaretle uğraşmak, maziye sahip çıkmamak, velveleli, zakai mahdudiyet (sınırlı bir zekâ), sebatsız, efsaneci bir tablo arz etmesine mukabil, Kürdün seciyesi; asabiyeti aradiye, hiddet, batini (görünmeyen, manevi) şeylere bağlılık, uzuvları ile faaliyet, ticaretten anlamamak, maziye bağlılık, sükuti (sessiz davranış), zekâda vüsat (geniş bir zeka) ve sebatkar şeklinde bir tablo göstermektedir” .
N. Marr da Kürtlerin kökenlerini Ermenilere bağlarken daha sonradan bu tezin yanlışlığını kendisi de fark etmiştir. Marr’ın konu ile ilgili olarak Ermeni kaynakların ortaya çıkardığı bir ifade Türk-Ermeni-Kürt ilişkisini tamamen gün yüzüne çıkarmaktadır. Messoud Fany’nin Marr’ın Ermeni vesikasından bize aktardığı bilgi şöyledir: “10. yy.’da Arap egemenliği sarsılmaya yüz tutup da çeşitli ülkelerde Ermeniler çoğalmaya başlayınca, Hazar denizinin ötesinde bulunan ve Türk diye adlandırılan İskitler kitle halinde Pers ve Medya ülkesine akın ettiler. Birçok yerleri ele geçirdiler ve buradaki inançları benimseyerek dil ve din yönünden onlara (Pers ve Medlere) benzediler. Bunlar arasından pek çokları Med prensleriyle birleşerek Karduklarla Moskların sınırları içerisindeki Ermenistan’a akın ettiler, bu ülkeleri ele geçirdiler ve buraya yerleştiler. Daha sonrada birçok Hıristiyan da onlarla gitgide kaynaştılar ve onların inançlarını benimsediler. İşte bunlara şimdi Kürt denilmektedir.” Bu iddia Nikitin’de de yer almaktadır . Bu belgeye göre Kürtler, kesinlikle Türk soyundandır ve Selçuklulardan önce buraya gelip yerleşmişlerdir.
Ermeni tarihi kayıtlarında, komşuları olan bütün Kürtlere “Oğuz-an” (yani Oğuzlar) kelimesinden bozma olarak “Khujan” derlerdi ki, bu kelime Ermenicede de aynen Dede Korkut’taki Oğuz kelimesinin anlamı gibi “çokluk, kalın-halk, kalabalık” anlamına gelirdi. Ermeni tarihi bile Kürtleri Türk gösterirken, bazılarının Ermenilerle Kürtleri birleştirme çabası nafiledir.
İrani Köken İddiası
Kürtlerin İrani bir zümre şeklinde düşünülmesi, dillerindeki bazı Farsça sözcüklerden ileri gelmiştir. Bu iddia da bilimsel değildir. Kürtlerin İrani olması iddiasını savunan çevreler, Hint-Avrupa kökenli bilim çevreleridir. Bu fikrin yayılmasında özellikle Minorsky, Soldini, Doniniken ve Garzoni önemli rol oynamıştır. Bu çalışmalarda Kürtçe, Farsçanın bir lehçesi olarak kabul edilmiştir. Bu iddiaları ırki olmaktan ziyade dil üzerinden ispatlama gayretine girmişlerdir. Şehname ve sonra bu kitaba dayanarak yazılan Şerefname’deki Demirci Kava efsanesinden hareketle Kürtlerin kökenini Medlere, oradan da İranlılara dayandırmaya çalışmıştır.
Oysa Farsça içerisindeki kelimelerin kökenleri ile ilgili yapılan araştırmalarda birçok Farsça kelimenin eski Türkçe kaynaklı olduğu ortaya çıkmıştır. Bunu ileride dil bölümümüzde daha detaylı açacağız. Ayrıca eski tarihi yazıtlarda Kürtler, İrani bir unsur olarak gösterilmediği gibi, İranlıların da dahil olduğu Hint-Avrupa kavimleri arasında tarih boyunca Kürt veya buna benzer adla tanınan ne bir ulus, ne bir boy ne de bir oymak mevcuttur.
İran’ın gerçek manada bilinen 2500 yıllık tarihi var ise, bunun 1500 yılında ülkede Türklerin hâkimiyeti söz konusudur. İskitler, Hunlar ve Akhunlar defalarca İran ülkesine girerek buraları kendi toprakları içerisine katmışlardır. İslamiyet’in doğuşu ile Müslüman olan Türklerle birlikte 20. yy.’a kadar İran toprakları Türk devletlerinin merkezi konumuna gelerek, Türk kültürünün en canlı yaşandığı alanlar içerisine girmiştir. İran’da yönetimin Türklerin elinde bulunmadığı dönemlerde de toplam nüfusun büyük çoğunluğu Türklerden oluşmuştur. İran’da Pehlevi yönetimi, İran tarihini Türk-İran çelişkisi üzerine inşa etmiş, Turanlı olmayıp İran’da bulunmuş her kavmi Farslılarla ilişkilendirip, kendine ecdat edinmiştir. Böylece İran’da sayıca kalabalık Türki unsurların azınlığa düşürülmesi hedeflenmiştir.
Osmanlıların çoğunlukla Sünni oluşuna karşılık, İran Türkleri genellikle Şii mezhebindendir. Aslında Şiiliği İran’a dikte edenler de Türkler olmuştur. Son birkaç yüzyıla kadar Fars halkının büyük çoğunluğu Sünni olarak yaşamıştır. Şiilik motifini sonradan kazanan İranlılar, Şiiliği İran’da milliyet durumuna getirmiş, adeta Araplara ve Osmanlılara karşı kendilerini bu zırhla korurken, topraklarındaki uyuşmazlığı Şii çatısı altında birleşerek sağlamışlardır.
20. yüzyılın son Şahlar dönemi Fars şovenizminin doruk noktaya çıkışını sergiler. Hat safhaya gelen zenginlik, şahı yeni ve tehlikeli hayallere itmiştir. Şah, bir bakıma varlığını idame ettirme bakımından böyle bir siyaseti yürütmeye kendini mecbur hissetmiştir. İran’da halkın büyük çoğunluğu Türkçe konuşan Şii mezhepli Azeri Türkü’dür. Şii olamayan Gur ve Kalaç Türkleri de bu mezhebe zorlanmış, Şii inançlılar hariç diğer topluluklar fakirliğe mecbur bırakılmıştır. İran’daki Sünni kökenli Türkmenler, Kürtler, Kalaçlar ve Guriler ülkenin en fakir kesimini temsil etmektedir.
Şah idaresi Kürtleri ve az sayıda ki Guranları Farslılaştırmakla İran’daki Farslıların kısmen olsun azınlıktan çıkarılmasını amaçlamıştır. Ayrıca Kürtleri Farisi göstermekle İran’daki Arapların ve Türklerin muhtemel bir direnişine karşı, Irak ve Türkiye’deki Kürt ve Gurmancları güya koz olarak kullanacaktı. Bu nedenle şahlık dönemi İran yönetimi, birçok batılı kalemi kiralamış, ansiklopedi hazırlayıcılarına birçok paralar vermiştir.
Mirza Malkolm’un “İran Tarihi” isimli kitabında Kürtlerin İranlı olmadıkları açıkça ortaya konmuştur. Yine İran tarihi üzerine araştırmaları olan Joseph Von Hammer ve Dr. Friç’in de Kürtlerin İranlı olmadıkları yönünde tespitleri ortadadır.
Arap Köken İddiası
Araplar Kürt kelimesi yerine göçebe anlamına gelen Ekrad kelimesini kullanmışlardır. Kürt kelimesini Arap tarihinde ilk defa kullanan İslam coğrafyacısı Mesudi ve İştihari olmuştur. Mesudi de eserinde; Hz. Süleyman’ın cariyesinden birini Şeytan Casad’ın hamile bırakması neticesinde, ondan türeyen neslin Hz. Süleyman tarafından dağlara sürülmesiyle Kürtlerin türediğini ifade etmiştir. Kürtlerin kökeni ile ilgili bu hadiseyi anlatan Mesudi, soy kütüğü silsilesini de Vail bin Nezir bin Muad bin Nezir bin Rabia olarak vermiştir. Mesudi’ye göre dağlarda oturan Kürtler zamanla Arapçayı unutarak Farsça konuşmaya başlamışlardır .
Burhan-ı Katı adlı esere göre, Ekrad taifesi Arap menşeli olup, Yemen ülkesinden sürülen Mousemma, Amir ve Muzaika’nın çocuklarıdır. V.Minorsky makalesinde Kürtlerin önemli bir kolu olan Milanların Arabistan’dan, Zilanların ise İran’dan geldiklerini iddia etmektedir. Arap kökenli olma meselesi birçok aşirette de benimsenmiştir. Cezireli Kürt beyleri Emevilerden ve Halit bin Velit’ten gelme olduklarını söylerler. Ayrıca Süleymani beylerinin de Emevilerden geldikleri söylenmektedir. Mirdasi, Çemişgezek ve Hakkâri beyleri ise Abbasilerin kendilerinin ataları olduklarına, Soranlılar ise bir Arap çobanın neslinden geldiklerine inanırlar . Günümüzde halen Bürüki aşireti reisliğini yapan Hasan Kartal kendilerinin Bekir-i Sıddık’ın neslinden geldiklerini belirtmektedir.
Kürtlerin Araplarla ilişkilendirilmeye çalışılması, hiçbir bilimsel delile dayanmamaktadır. Araplar içerisinde aşiret yaşantısı olsa da, bugün Kürt aşireti olarak sayılan aşiret adları ile Arap aşiretleri karşılaştırıldıklarında Kürt aşiretlerinden hiçbirinin adı ile Arap aşiretleri arasında benzerlik yoktur.
Araplarla, Kürtler arasında bir bağ olmadığını anlatan bir açıklamayı Nikitin, Kürt yazılı ve sözlü halk edebiyatı ile musikisinin, Arap musikisi ile kıyaslamasıyla ortaya çıkarmaktadır. Nikitin’e göre “Arap lirizminin tutturduğu güzel uyumla, Kürt lirizmindeki her çeşit sistem yokluğu, bu iki nitelik, evrim eşitsizliği ile değil, başka bir yolla açıklanmalıdır, diyoruz. Öyleyse aradaki bu farkı, iki halkın ulusal karakterlerinde aramalıyız. Arap, taşkınlığı ve aşiret adamı olma bireyciliği ne olursa olsun Sami’dir; Kürtlerde bulunan bu özellikler dışında Arap’ta yapı olarak bir düzen duygusu, bir hesaplama ve sistemleştirme niteliğinde vardır ve bunlar Arap halk şiirinde de yankılanmaktadır. Oysa Ari ya da Asyalı olan Kürt’te bu sonradan saydığımız özellikler hiç bulunmamaktadır…” . Eğer Kürtler Arap neslinden olsaydı, en azından Arapların sanat ve folklorundan bazı esintilerin bu kültüre aktarılması gerekirdi, lakin Kürt folklorunun ve musikisinin Araplardan ziyade Türkmen, Yörük ve İrani unsurlar taşıdığını görüyoruz.
Ne var ki kendilerini Arap olarak görmek ve çevreye Arap olarak kabul ettirmek için uğraş vermek Anadolu Türkleri arasında da görülmüştür. Böyle davranmakla kendilerinin İslamiyet’e daha yakın olduklarını zannetmişlerdir.
Diğer bir husus da beylikler meselesidir. Anadolu İslam fütuhatı ile Arap sınırları içerisine girerken, birtakım prensler, komutanlar daha sonra tayinle gönderilen valiler bu bölgelerdeki şehir ve kasabalarda Araplar adına yönetimi sürdürüyorlardı. 10 ile 30 yıl arasında değişen bu hanedan idarelerinde, Arapların miktarı çok cüzi de olsa toplumun içerisinde ağırlıkları oldukça fazlaydı. Araplığı soyluluk iddiası sayarak, soyluluk adına vesile teşkil edebilecek bu durumdan yararlanmak isteyen birçok yerli Türk, Arap kökenli olmak iddiasına giriyordu. Araplıkla alakası olmayan aşiretler arasındaki rekabetlerde iftihar vesilesi olarak soylarını Araplara çıkarma gayretine düşüyorlardı. Bu açıklamayı doğrulayan çok sayıda düzmece şecere vardır. Zamanla toplumlar bunun tesirinden kurtulmuştur .
Bir başka faktör de Anadolu’ya Türkmenler gelmeden önce Doğu ve Güneydoğunun yerli halkı haline gelmiş muhtelif dinlere mensup eski Türklerin İslamiyet’i kabul etmeleridir. Yani Anadolu’ya yönelik Arap fütuhatı döneminde adı Kürde çıkmış eski Türkler, İslamiyet’i kabul etmişlerdi. Bu nedenle Arapların tesiri Doğu ve Güneydoğuda bu açıdan batı Anadolu’ya nazaran daha fazladır. Bu moda Çerkezler, Abazalar ve Lazlar arasında da zaman zaman ortaya atılmıştır. Evliya Çelebi de kendini Araplaştırmaya çalışan zümrelerden uzun uzadıya bahsetmektedir.
Bitlisli Şerefhan ‘Şerefname’de Jirki, Süleymani, Suhran, Hakkâri beylerinin köklerini Abbasilere kadar götürmektedir. Lakin İslam kaynaklarında Gur Türklerinin yani Gurmancların Anadolu’ya gelişlerini 750’li yıllar olarak anlatmakta ve bunların Araplarca, önceleri Bağdat ve civarına sonra da Anadolu’ya sevk edildiklerini, Rumlar tarafından bu Türklere Abbasiler denildiğini anlatmaktadır. Bu konuyu ileriki bölümlerde daha da derin olarak irdeleyeceğiz. Kürtler de bu mantıktan hareketle kökenlerini Araplara kadar götürmenin kendilerine asalet kazandırdığı kanısındadırlar.
Bazı aşiretlerin Arap asıllı olma ihtimali vardır, bu doğru da olabilir ama bütün Kürtlerin Araplarla aynı kökten oldukları iddiası yanlıştır. Abbasiler, Emeviler ve hilafeti koruma ve sonraları taşıma vazifesini üstlenen Türk devletleri zamanında bazı Arap aşiretleri Anadolu’ya sürülmüşlerdir, lakin bunların sayısı fazla değildir, bu aşiretlerin bazıları halen Arap varlıklarını sürdürseler de bir kısmı da Gurmanc lehçesini öğrendiklerinden asimile olmaya başlamışlardır.
Kürtlerin Araplardan gelme meselesinin ana kaynağı Hz. Ali zamanına kadar uzanan bir hadisedir. Hz. Ömer zamanında Arapların İran’ı fethetmesinden sonra Arapların Türklerle irtibatı başlamıştır. Hz. Ali zamanında ortaya çıkan muhalefet ve Peygamberimizin (s.a.v.) torunlarına yönelik talihsiz hadiseler, efendimizin soyundan bilinen kişilerin önceleri İran’a sonra da Türk yurdu olan Horasan civarına yerleşmelerine neden olmuştur. Bu hadiselerin özellikle Emeviler zamanında olduğu bilinmektedir. Peygamberimizin (s.a.v.) soyundan gelen kişiler ve diğer Arap topluluklarından kız alışverişinde bulunan ve evlilik hadiseleri meydana getirmiş Türk aşiretleri, bu akrabalıklarla haklı olarak mutluluk duymuşlardır. Dolayısı ile bu unvan, yani Seyyidlik günümüze kadar gelmiştir. Yine Türkler arasında Hz. Ali’ye bağlılığı ifade eden ve Safevi inancının, sonra da Alevilik inancının ortaya çıkmasının nedeni Türklerin Peygamberin (s.a.v.) torunlarına duydukları saygıdır. Günümüzde hem Türkler hem de Gurmanclar arsında “Seyyid” olarak bilinen aileler vardır. İşte bu aileler yukarıda anlatılan şekliyle bu unvanı elde etmişlerdir. Bu ilişkide Türk ve Kürtlerin aynı kaynaktan çıktığını gösteren bir delilidir.
Kürtlerin Arap ırkından olmasına da imkân yoktur. Gelenek, örf ve adetleri, yemekleri, ölüm törenleri, cenaze işlemleri, akrabalık ilişkileri, dilleri ve daha birçok farklı unsur vardır. Anadolu’da, Suriye’de, Irak hatta İran’da yaşayan Arap aşiretleri halen varlıklarını korumaktadırlar ve bir asimilasyon söz konusu olmamıştır. Tarihi olarak mevcut devlet arşivleri Arap aşiretlerini tam olarak ayırabilmektedir. Bu iddia tamamen İslam dinine duyulan saygıdan dolayı ortaya çıkmış bir hadisedir.
İngiliz yazarı William Aeglerton’un siyasal Kürtçüler için yaptığı şu tespit, gayet ilgi çekicidir: “Bunlar, ‘Kürt’ olarak kimliklerini arayıp bulmaya çalışıyorlardı. Ne var ki, tarih kitaplarında karışıklıklardan ve çelişkili sözlerden başka bir şey bulamıyorlardı...” İngiliz yazar, daha sonra şunlara yer veriyor: “Gerilere gittiğimiz takdirde, Kürt’ün kimliğini tam inandırıcı biçimde ortaya koymanın güç bir iş olduğunu görürüz. Romantik hayal gücü geniş olan bazı tarihçiler, adları ‘Kürt’ kelimesine yakın olan ya da bazı harfleri değiştirilince, bu yakınlığı ortaya çıkan ve soyları tükenmiş olan halklar ile bilinmeyen ülkelerdeki beldeler arasında Kürtlerin kökenini araştırıp duruyorlar.” Bu ifadeler siyasal Kürtçülerin içine girdikleri çıkmazı ortaya koyarak, zorlama bir köken arayıcılığının anlamsızlığını göstermektedir.

III. BÖLÜM
ŞEREFNAME ADLI ESERDE VAR OLAN KÜRT KÖKEN İDDİALARI
Kürtlerle İlgili Rivayetler
Şu ana kadar Kürtlerin kökenleri ile ilgili ortaya atılan iddiaları sıralayarak bunların doğruluk derecelerini irdelemeye çalıştık. Kürtlerin kökeni meselesini daha iyi ortaya çıkarabilmek için, Kürtlerle ilgili var olan diğer rivayetlerin ve Kürtleri oluşturan alt grupların da incelenmesi gerekmektedir.
Bu mesele dâhilinde en önemli konu Kürt kelimesinin anlamıdır. Kürt oldukları iddia edilen Gurmanc, Guran, Lur, Kalhur gibi aşiretlerin dillerinde “Kürt” diye bir kelime bulunmamaktadır. Ayrıca İrani ve Sami dillerde de böyle bir kelime yoktur. Arapçada ise Kürt kelimesi yerine Ekrad ifadesinin kullanıldığını Araplar bahsinde görmüştük. Günümüz Arapçasında var olan Kürt kelimesi ise bu dile son dönemlerde Türkçeden geçmiştir. Peki, kimdir bu Kürtler, nereden gelmişlerdir? Önceki dönemlere ait olup, Kürt adından bahseden eserler hangileridir ve Kürt kimdir? Şimdi bu sorularının cevaplarını bulmaya çalışacağız.
Yabancı araştırmacıların, Kürtlerle ilgili çalışmalarda kullandıkları ana kaynak, 1597 yılında Bitlis beylerinden Şeref Han’ın yazmış olduğu ‘Şerefname’ adlı eserdir. Bu eseri ilk yayınlayanlar ise Rus bilim adamları olmuştur. Şeref Han’ın eserinde, Kürtlerin kökenleri ile ilgili var olan rivayetler dikkatlice ele alındığında, Kürtlerin kökenleri gün yüzüne çıkmaktadır…
Demirci Kava Efsanesi ve Ergenekon
Turan (Türkistan) ve İran topraklarının Cemşit’ten sonraki hükümdarı olan Dahhak adında zalim bir hükümdarın omuzlarında kanser hastalığı ortaya çıkmıştır. Hükümdar ülkenin tüm hekimlerini çağırarak hastalığına çare aramıştır, fakat hekimler hükümdarı iyileştirmek istediyseler de, bunda başarılı olamamışlardır. Bir gün hekim kılığına giren şeytan, Dehhak’a gelerek “…eğer genç insanlardan iki kişiyi her gün kurban edip, beyinlerini yaralarına sürecek olursa iyileşeceğini” söylemiştir. Bu şekilde yapılan tedavide, tesadüfî olarak ağrı dinmeye başlayınca, her gün İran ve Türkistan’da iki genç yakalanarak kurban edilir. Daha sonra bu işi yapmakla görevli mutfak çalışanı vicdan azabı çektiğinden, her gün öldürülen iki gençten birini salıverip, yerine koyun beyni götürmeye başlar. Saraydan kaçan gençler ise, uzaklardaki dağlara sığınarak zamanla çoğalırlar. Nesilleri bu gençlerden oluşan topluluğa Kürt denilmiştir. Daha sonra içlerinden demircilik yapan Kava adında bir kişi, Kürtleri bu dağlardan kurtarıp Dehhak’a karşı isyan başlatır ve zalim Kralı öldürür.
Şerefname’de Kürtlerin kökenleri ile alakalı aktardığımız ilk hadisede yaşanan olaylar, bize Türklerin türeyiş destanını hatırlatmaktadır. Çinliler tarafından esir edilen Türkler, zamanla kaçarak dağlara sığınmış ve orada çoğalarak millet haline gelmişlerdir. Daha sonra bir demirci, demirden dağı eritip Türkleri özgürlüğe kavuşturmuş, akabinde Türkler düşmanlarını öldürerek bölgeyi ele geçirmişlerdir. Ergenekon’dan çıkış zamanı bahar ayları olduğundan, bu efsaneden dolayı Türk zümreleri bahar bayramı adı verilen Nevruz’da, bir demirci temsili olarak demiri döverek, bayramın başlangıcını yapar. Akabinde günahlardan ve kirlerden temizlenmek için ateşten atlama törenleri yapılır. Hem Kürt hem de Türk efsanesindeki figürler ve törenler aynı olup, aynı hadisenin farklı hikâyesi olarak ortaya çıkmıştır.
Şerefname’de bahsedilen Demirci Kava adlı kişi ise aslında büyük Türk veziri Bilge Tonyukuk’dur. Göktürk yazıtlarında, Bilge Tonyukuk’un adı Gave olarak geçmekte olup, aslen Çin topraklarında yaşayan bir Türk ailenin çocuğu iken, Göktürk devletinde vezirlik yapmıştır. Doğu Türkistan Türklerinde, Çin’den gelen ailelere “Gave” denmektedir. Göktürklerde ve Doğu Türkistan Türklerinde vezirlerin unvanı “demirci”dir. Dolayısıyla Bilge Tonyukuk’un Türkçe unvanı Demirci Gave’dir . Bu benzerliğin tesadüfle açıklanmasına imkân göremiyoruz. Ergenekon destanında anlatılan hadise tamamen Demirci Gave efsanesi ile aynıdır. Türk devletlerinde kutlanan Nevruz bayramlarında, bir demirci ustasının demiri dövmesi ve bayram kutlamalarına başlanması, bu tarihi hatıranın bir ürünüdür. Şeref Han’ın eserinde; Turan (Orta Asya) ve İran’da yaşayan halklardan seçilen gençler demesi de bize, Kürtlerin önceden Türkistan ve İran’da yaşadıklarını açıkça göstermektedir.
Rivayette zalim Kral Dehhak’ın omuzlarında iki siyah yılanın çıktığı anlatılmaktadır. Aslında bu bahsedilen şey iki kanser yarasının varlığıdır. Gurmanc lehçesinde kanserli yaraya “ilancığ”, eski Türkçede ise “yılancığ” denmektedir. Yani bu efsanede anlatılan gerçek yılan değil, yılandan tehlikeli olan “kanser hastalığıdır”. Bu rivayette kullanılan ifadelerdeki unsurlar dahi olayın Türk mitolojisinden kaynaklandığını göstermektedir.
Bu ve benzeri birçok Türk efsanesi, Türklerin İran’a gelişleri ile birlikte Fars edebiyatına geçmiş ve İran ediplerince işlenmiştir. ‘Firdevsi’ adlı İranlı’nın yazdığı ve oradan alıntı yapılan, Demirci Gave efsanesi tamamen Türk efsanesinin yeniden uyarlanmış bir şeklinden başka bir şey değildir.
Cin Neslinden Türedikleri Efsanesi
Şerefname’deki diğer bir rivayete göre ise “Kürtler, Allah’ın üzerlerinden perdeyi kaldırdığı Cin neslindendir” denilmektedir .
Araplar ise Kürtler için Cinler aşireti anlamına gelen “El Ekrad Taifetün Minel Cin” demişlerdir .
Kürtlerin Cin’lerden türedikleri iddiasındaki “Cin” olarak ifade edilen unsur, aslında herkes tarafından bilinen Cin tebaası değil, Çin ülkesidir. Zaten böyle bir iddia hem akılla bağdaşmadığı gibi, İslam dini inancında da var olan bir ifade değildir.
Birçok Türk kavmi kendilerinin Çin diyarından geldiklerini ifade etmektedirler. Ortaçağ dönemlerindeki haritalarda, günümüz Kırgızistan ve Doğu Türkistan’ı için, Çin Türkeli yazıldığını görüyoruz. 681–754 yılları arasındaki ülkeleri gösteren haritada Kutluk Türk devletinin toprakları, Çin Türkeli olarak gösterilmiştir . Hatta Ermeni toplumu içerisinde yaşamış, daha sonra tamamen Ermenileşmiş ve ilk olarak Muş (Taron) bölgesinde IV. asırda varlıklarına şahit olduğumuz Mamigonyan halkı bulunmaktadır. Bu aileden Manuel Mamigonyan Ermeni orduları genel komutanlığına getirilmiştir. Manuel bu rütbeyi Ermeni Kralı Varazta’da rağmen almıştır. Tarihçi Pavistos, Manuel Mamigon-yan’ın Ermeni Kralına yazdığı mektubu bize aktarmaktadır. Manuel mektubunda, “Soyumuz Arşugani sülalesine büyük hizmetlerde bulundu, kendimizi sizler için feda ettik, sadece sizler için yaşadık, atalarımız savaşlarda sizler için canını verdi. Muşeg’in babası Vasak Kral Arşag için öldü… Peki ya siz?... Düşmanın dahi bağışladığı soyumuzdan insanları öldürdünüz. Ağabeyim Muşeg, o, çocukluğundan itibaren bütün ömrünü sizin ailenize vakfetti, düşmanlarınızı darmadağın etti. Düşman dahi onu öldürmeyi başaramadı, ama sen onu bir şölen sırasında yakalatıp Boğazlattın… Bize gelince, bizler asla sizin Vasallarınız olmadık, sizinle soylulukta eşitiz, hatta sizinkinden daha soylu bir soydanız. Zira atalarımız Çin diyarının Kralları idiler…” demektedir. René Grousset ise Mamigonyanların Orta Asya’dan hatta Çin’den geldikleri yönünde rivayetlerin olduğunu ifade etmiştir. Ermeni İnciciyan da Mamgonyanların Asya’dan geldiklerini belirtmiştir .
İran destanlarında ve başlıca Firdevsi’nin ‘Şehnamesi’nde ulu ve ilk cihangir Türk padişahı Sakalı Afras-yab’ın Doğu ve Batı Türkistan İmparatoru anlamına gelen “Hakan-ı Çin ve Tork” diye anıldığını biliyoruz. Milli Türk soy kütüklerinde ve Oğuznamelerin başında Türklerin ilk atası sayılan Nuh oğlu Yasef’in oğlu Olcay/Bolcas Han için, “Hanlık tahtına geçince Çin (Kaşgar) şehrini yaptı, bir oğlunun adını Çin koydu; Ma-Çin (Tabgaç/Kuzey Çin) şehrini yaptı…” denilmektedir. Ermeni Khoren Abrahamyan başta olmak üzere Emenice kaynaklarda, Hazar denizi doğusu hatta Kafkas dağları kuzeyi “Cenastan” (Çinistan/Çin ülkesi) adı ile anılmakta ve Türkistan’daki “İmanos (Tanrı) dağları “ çevresi de bu ülkeden gösterilmektedir. Dağıstan ile Şirvan’ın, ilk İslam fetihlerinden Selçuklu Melikşah (1072-1092) çağına kadarki tarihini, eski yazmalar ile ananelere göre anlatan ve “Tarihül Bab ve’l Ebvab” da denilen “Derbendname”de Hazar Türklerine “Taife-i Khazari” ve Hazar kağanlarına da “Khan-i Çin” denilmektedir.
Yusuf Has Hacib’in yazdığı Kutadgu Bilig adlı eserde, Kaşgar ülkesi hükümdarı Karahanlı Hasan Hakan “Çin hâkimi“ olarak gösterilmektedir. Kaşgarlı Mahmut, “Ordu Kend” de denilen Kaşgar şehrinin “Afrasyab’ın oturduğu” yer olduğunu, üç bölüme ayrılan büyük Çin ülkesinin: “Aşağı-Çin”/Barkan (Uygur eli) kesiminin “Kas-gar”da, “Orta Çin” (Moğolistan’dan ibaret) Khıtay’da ve “Yukarı Çin”’in de (Pekin merkez olduğu) “Tawgaç” (Kuzey Çin) ülkesinde olduğunu bildirir.
Bahrü’l Ensab adlı eserde Selçuklu Türklerinin Diyar-ı Çin’den geldiklerini bildirir. Zira Türk ırkının Tevrat’a göre anılan ilk atasını Nuh oğlu Yasef oğlu Türk/Bolvas ve bunun oğlu da Maçin, onun oğulları Orus (Ablan-lı/Şirvanlı), Saklab (Sakalı/Avrupa İskitleri) ve Çin’dir. Bütün Bayındurlu/Akkoyunlu, Kayı/Osmanlı, Selçuklu/Kınık, Saltuklu, Mengücüklü gibi devlet kuran Türkman/Oğuzlar kolunu hep bu Çin Han’dan türemiş göstermektedirler.
1763 yılında doğan Ozan Ahmet Asiki eserinde Osmanlı hükümdarı Osman Bey’in soyunu Nuh peygambere kadar sıralamıştır. Buna göre; Osman’ın babası Ertuğrul, Ertuğrul’un babası Süleymanşah, Süleymanşah’ın babası Kaya Alp, Kaya Alp’in babası Kızıl Buga, Kızıl Buga’nın babası Bayintur, Bayintur’un babası Aykuluk, Aykuluk’un babası Togar, Togar’ın babası Kaytun, Kaytun’un babası Sunkur, Sunkur’un babası Baki, Baki’nin babası Sugar, Sugar’ın babası Tok Temür, Tok Temür’ün babası Basuk, Basuk’un babası Gök Alp, Gök Alp’in babası Oğuz, Oğuz’un babası Kara Han, Kara Han’ın babası Ay Kutluk, Ay Kutluk’un babası Tuzak, Tuzak’ın babası Kara Han, Kara Han’ın babası Baysub, Baysub’un babası Kamari, Kamari’nin babası Kızıl Buga, Kızıl Buga’nın babası Yamak, Yamak’ın babası Bas Buga, Bas Buga’nın babası Baybus, Baybus’un babası Sevünc, Sevünc’ün babası Çar Buga, Çar Buga’nın babası Kurtulmus, Kurtulmus’un babası Karaca, Karaca’nın babası Amudi, Amudi’nin babası Karalu Oglan, Karalu Oğlan’ın babası Süleymanşah, Süleymanşah’ın babası Karahul, Karahul’un babası Karluga, Karluga’nın babası Yan Temür, Yan Temür’ün babası Durmuş, Durmuş’un babası Çin, Çin’in babası Maçin, Maçin’in babası Yasef, Yasef’in babası Nuh’dur .
Akkoyunlu tarihçisi Ebu Bekr-i Tihrani’nin Kitab-ı Diyarbekiriyye adlı eserinde Akkoyunlu Sultanı Osman Bey’in 32. dedesi olarak anlatılan Baysungur Han dönemi anlatılırken; “…Onun hakkında ilginç olaylar ve garip hikâyeler vardır. Türkler ve Moğollar arasında tam bir şöhrete ve güvene sahipti. Cin ve perilerin ülkesi dışındaki bütün ülke onlara aitti” denmektedir . Burada “Çin ve perilerin ülkesi” şeklinde yapılan vurgu ile Kürtlerin “Cin”’lerden geldiği şeklindeki vurgu aynı düşüncenin ürünüdür.
Gürcü kaynaklarına göre milattan önceki devirlerde Turan’dan gelen ve Kafkaslarda yaşayan çok sayıda Türk ırkı vardır. Bunlardan biri de Orbelyanlar ailesini teşkil eden, Cenbakuryanlardır. Çin dolaylarından 28000, bazı riayetlere göre 2800 aile olarak Kafkaslara yerleşmişlerdir. Bu dönem Hz. Musa’nın Kızıldeniz’i geçtiği zamanlara denk düşmektedir. Destanî tarihe göre Hun ve Hazarların doğusunda Cenastan ülkesinin hükümdarı Cenbakur idi ve o ölünce kavgalar çıktı. Bu savaşta mağlup olan taraf kaçarak, öncelikle Gürcistan’a kadar göç etti. İşte bu topluluğa Canbekuryanlar adı verildi. Gürcüler bu topluklar için Çin prensleri demekte olup göç zamanını da İran’ın Pers hükümdarı Keykavus zamanında göstermektedirler .
Yukarıda ülke tarihlerinden verdiğimiz örnekler, aslında ‘Cin taifesindendir’ denen rivayetlerin aslını ortaya çıkarmaktadır. Türklerin Çin ülkesinden gelmiş olması hadisesi burada anlatılmaktadır. Arapça dilinde “Ç” harfinin olmaması Türkçe Çin denilen ülkenin Arapçada “Cin” şeklinde yazılması sonucunu doğurmuştur. Dolayısıyla Kürtlerin ana yurtları bu rivayetlerde işaret edildiği gibi Asya yani Çin ülkesidir.
Boğduz Han Efsanesi
Şeref Han’ın yazdığı Kürt tarihinde Kürtlerin kökenleri Buğduz Han adında bir kişiye dayandırılmaktadır. Şerefname adlı esere göre; İslam dininin ortaya çıkmasından sonra, ünü dünyanın dört bir yanına yayılmış ve Türkistan’ın en büyük hükümdarlarından biri olan Oğuz Han, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) bir elçi göndererek, bu din hakkında bilgi almak istemiştir. Şerefname’ye göre, Oğuz Han’ın Hz. Muhammed’e (s.a.v.) gönderdiği heyetin başında Kürt büyüklerinin ileri gelenlerinden Buğduz adında bir bey vardır .
Şerefname’deki Kürt Oğuznamesi’nin içeriğinin değişik bir rivayetini, Ziya Gökalp’in babası Mehmet Tevfik başka bir eserden alarak bizlere nakletmiştir. “Diyarbakır vilayeti Ekrad Müdiri” ve resmi Diyarbakır gazetesinin yazarı olan Müftizade M. Tevfik, (H.1301)- (1884) yılında basılan “Salname-i Vilayet-i Diyarbakır”da, bu ildeki ahaliyi tanıtan “Sekene” bahsinde “Kürt Oğuznamesi”ni biraz değişik olarak şöyle anlatmaktadır:
“Kürtler pek şeci ve bahadır olurlar. Lakin Kürtlerde ittifak bulunmayıp aralarında daima nifak vakıa olur, ittifaksızlıklarının sebeplerini tarihte şöyle okuduk: ümera-i Ekradun seramedanından Oğuz Han nam zat,’set-i seniyye-i nebevviyeyi istihbar eyledikde, Boğduz nam Kürt ile bir kıta ariza ve hediye Canib-i Ali-i Rhükmelet Penahiye taktim eder. Boğduz, huşu ve adab ile huzur-i manzur-i Cenab-ı Peygamberi oldukça; çünki merkuum kerh’ül manzar ve acib’ül heykel olduğundan aslından sorulmuş ve Kürt taifesinden olduğunu beyan edüp…” şeklindedir. Bu bilgi, Şerefname’de bahsedilen rivayetin, doğu bölgesinde de halk içerisinde bilinen ve söylenen bir konu olarak günümüze kadar geldiğini göstermektedir.
Türk milli destanı olan 12 Dede Korkut Oğuznamesi’nin ikincisinde, bir Türk Oğuzboyu olan Kürt İlbeylerinin Hz. Muhammed’i (s.a.v.) gördüğünü şöyle anlatmaktadır: “Varuben Peygamber’in yüzünü gören, gelüben Oğuz’da sahabesi olan, bıyığı kanlı Boğduz Aman…”
Boğduz Aman, Dede Korkut destanının dördüncüsünde “bin Boğduz başları Aman”, sekizincisinde “bıyığı kanlı Boğduz Aman”, on ikincisinde “oroz koca taş Oğuz adam saldı, Boğduz, Aman gelsin”, yedincisinde “Aman sülalesi” şeklinde anlatılmaktadır. Dede Korkut Oğuzname’lerinde “Boğduz” Oğuzların Hanı olarak da geçmektedir .
Küçük Arşakların tarih destanları ve Elbeğleri kütüğü sayılan dede Korkut Oğuzname’lerinde “heftan Boght’un Ejderha Meliki” denilen Kürt Elbeğleri sülalesi şu klişeleşmiş kütüklerle anılıyor.
a)bıyığı kanlu Boğduz aman heybetlü
b)bıyığı ensesinde üç kez düğen,
kakhıdukda karımuna kan Kaşanduran
Karagözü kanın dönen
Yer avranı (ejdehası) yılan
Ademiler avranı ucun oğlu aman bek
Kayan-ucun oğlu aman bek (a-b Topkapısarayı Oğuznamesi)
c)varuban Peygamberin yüzünü gören
gelüben Oğuz‘da sahabesi olan
acığı tutanda, bıyıklarından kan çıkan
Bıyığı kanlu Boğduz Aman (2.boy)
ç)binğ Boğduz (Böğdüz) başları aman(4. boy)
d) (Karadeniz kıyısında Giresun çevresindeki “Düzmürt Hükmerını” düşmandan almak ve kız kardeşinin kocası/eniştesi “kazılık kocayı” buradaki tutsaklıktan kurtarmak üzere gidip başaramadan dönen Kürtler Elbeğsi sülalesi sembolü Bogduz Aman kendi erlerini överken)
“bin düğümde, yel yetmezdi orgunum,
Yengi bayırın kurduna benzerdi, yiğitlerim
Yedi kişiyle kurulurdu, menüm yayum (Ksenofon’un anlattığını hatırlayınız, Kürtlerin ataları olarak anlatılan yaylarının yedi kişi ile kurulduğunu anlatmıştı.)
Kayın dalı yelegümden som altunlu menum okhum”(7.boy)
e) (Ateşe tapan İranlıların sembolü) ”Depegöz”ün bunaltıp yendiği “Oğuzbeğleri”(Küçük Arşaklı Elbeğleri) arasında “bıyığı kanlu Boğduz, elinde zebun oldu”(8.boy) (Dede Korkut kitabı) Dolayısıyla hem eski Türk metinlerinde hem de Kürt kökenli metinlerde Kürtlerle Oğuz Türklerinin birlikteliği ve aslında aynılığı ifade edilmektedir.
Kürtlerin Türklüğü adlı eseri kaleme alan Fahrettin Kırzıoğlu’nun aktardığı diğer bir Oğuzname’de ise; Oğuzların Horasan’dan kalkıp Kars, Tiflis, Şirvan, Demirkapı, Derbend bölgelerine hâkim oldukları ve Arşaklılar devletini kurdukları anlatılmaktadır. Daha sonraki asırlarda Arşaklar’a tabi; İç Oğuzlarından Erzurum, Kars, Ağrı, Revan kesimlerine hükmeden Salvur Kazan Han, Şirvan Dağıstan Elbeğleri Dondar Beğ ve Kürt Elbeği Bogduz Aman adlı üç hanedanın temsilcilerinin, Büyük Arşaklılar hükümdarı Bayındur Han buyruğu ile Peygamber Efendimizin zuhurundan sonra, ona elçi gidişleri şöyle anlatılıyor:

(M.Ö. II. ve M.S. V. yıllarda Oğuzların Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yerleşim yerleri)

”Oğuz Hanın oğullarından Gökalp ölünce, ülkesi üç oğlu arasında paylaşıldı, her biri bir ülkeye han oldu. Bu üç kardeşten birisi olan Bayundur Han taallükatıyla (halkıyla) Horasan’dan azümet (hareket) edip Ani’ye ve Kars’a geldiler. Gürcistan keferesiyle ceng edip (M.S. 51 de ) Tiflis’i aldılar. Andan demir kapıya varup, küstasek Meliki muhasara edüp, başını kesti. Ol tarihte hükme Aleyselam göğe çıkıp, bizüm Peygamberimizden nişan yoğ idi. Onlar din, mezhep bilmez di ama hakka ikrarları var idi. Oğuz taifesi derlerdi. Kazan Han derlerdi, Bayundur Hanın veziri hem damadı idi.
Aralarında Taş Oğuz, İç Oğuz begleri anılurdu… cümle doksan bin asker idi. Dede Korkut şeyhleri idi. Binbir Cankı beğlerinün ulusuna Kazan Han derlerdi. Elli sekiz Salçuğun ulusuna Dondar beğ derlerdi. Bin Bögdüz ulusuna Aman Beğ derlerdi… Oğuz yolunca bunlar bir taife (aynı soydan) idi. Bayındur Hanın askerleri idi. Bizüm Peygamberimüz dünyaya gelmezden mukaddem, bunlar kırk yıl Gürcistan keferesiyle cengü cibal edüp, Tokuz tümen Gürcistan beğlerinden harac aldılar.
Kaçankim Server-i Kâinat Muhammed Mustafa (s.a.v.) dünyaya gelüp, Mekke zuhur etti; Bayundur Han (sülalaesi temsilcisi), Rasulullah Aleyhi ve Selem Efendimizi vakı’asında (rüya) görüp iman getürdü. Kazan hanı, Dondar beği, (Bogduz) Aman Beği, Kâbe-i Şerifte Resul Aleyhisselama gönderüp ümmeti olduğunu bildürdü.
Ezin canip, çünki Kazan Han bu beglerle Kabeye gelüp Resulle buluştular; Resullullah mescide oturttu. Bunları gördü: bir acep uzun taifeki, saçları kırkılmamış, bıyıkları alınmamış, tırnakları kesilmemiş; (heybetlerinden) divare sıkıldı. Mihrap yeri, andan kaldı derler.”
Pes, Resul anlara iman arzeyledü; iman getürdüler. Selman-i Farsi radiallahu anhı anlara koştu. Demirkapıya (Şirvana) gelüp, anlara iman ve İslam ve salât-ü savm talim etti. Dedekorkudu içlerinde şeyh dikti. Sonra Bayundur Han’un evladından Uzun Hasan memaliki aceme padişah olduğunda, İslam dini acemde üstüvar buldu…”
Kürtlerin atası olarak anlattığımız Bogdht/ Paktuk/ Bogthan boyundan gelen aman sülalesi önceki metinlerimizde ifade ettiğimiz şekliyle Şerefname’de “Bogduz Aman” adıyla anılıp, Hazreti Muhammed’e (s.a.v.) elçi giderek İslamlığı Peygamberimizden öğrenmiştir, diye anlatılmıştı. Bu konunun aynısı birebir yine yukarıda da anlattığımız şekliyle Oğuzname’de ayrıntıları ile bahsedilmiştir. Görüldüğü gibi Şerefname’deki Kürt tarihi ile destanlardaki Türk tarihi tamamen aynıdır.
Bu rivayet Kürtlerin kökenlerinin başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Rivayette ifade edildiği gibi, Kürtler, Oğuzların bir kolu olarak anlatılmıştır. Oğuzların bir kolunun adının da Buğduz olması bunu daha da perçinlemektedir. Bir Kürt adı olan Buğduz adı halen Türk topluluklarında erkek adı olarak da kullanılmaktadır. Yine Ankara-Akyurt’ta bir köy, Burdur ilinde bir belde, Çankırı’nın orta ilçesine bağlı bir köy, Eskişehir ili Alpu ilçesine bağlı bir köy bu adla anılmaktadır .
Şerefname’deki diğer bir önemli rivayette Kürtlerin, Boghtan ve Becen adlı iki atadan türedikleri ve zamanla çoğalarak sayılarının arttığı yönündedir. Kürtlerin Boghtan ve Becen adlı iki atadan türedikleri varsayımı da yine bizi Türk kaynaklarına itmektedir. İslamiyet’i öğrenmeye giden Kürt beyinin adının Boğhduz olması ile birlikte, Becen olarak ifade edilen atanın adının da Türklerin büyük bir boyu olan Peçenek veya Beneneklerle ilişkili olabileceği dikkatle üzerinde durulması gereken bir konudur. Türk zümreleri içerisinde Becen adlı Türk grupları var olup, bunlar Şerefname’de bahsedilen Becenle aynı köktendir. Bunları sıralarsak konu daha da aydınlanacaktır.
Kürtlerin atalarından Bugduz Han’ın adı, Oğuz soyundan gelen Akkoyunlu Türkmenlerinin 34. ve 47. dedelerinin adları ile aynıdır. Yine 52. ata olan Bayındır Han’ın küçük kardeşinin adı “Becanak” olarak zikredilmektedir. Kürtlerin kökeni olarak anlatılan “Becen” ve Bayındır Han’ın kardeşi “Becanak” aynı kökten gelen addır. Bu kişi yine Bugduz Han’ın büyük dedelerindendir. Akkoyunlu Osman Bey’in 52. dedesi Bayındır Han İran, Turan, Mısır, Şam, Frenk, Hata ve Dest-i Kıpçaka sahip bir padişah olarak zikredilmektedir. Yine bunların atası olan Oğuz Han’ın Turan, İran, Suriye, Mısır, Dest-i Kıpçak, Hint, Keşmir, Hata, Türkistan v.s yerlere hâkim olduğu da ifade edilmektedir .
Karakoyunlu Türkmen devletini oluşturan Türk oymakları içerisinde olan Çakırlu oymağının alt kollarından bir tanesi de “Becenek”tir. Togan bu oymağın Kıpçak asıllı olduğunu Kafkasya’dan Doğu Anadolu’ya geldiklerini belirtmektedir .
Hazar Türkleri genelde birçok Türk gruplarının birleşiminden oluşmuşsa da, çoğunlukla Sabar Türklerinden gelen bir nüfusları vardır. Hazar Türklerinin büyük kısmını oluşturan Sabarların, içerisindeki en önemli iki boy; Semendar ve Belencerdir .
1193 yılında bugün Azerbaycan’da bulunan Gence ilinin Atabegi Ebul Hasan ile Gürcüler arasındaki savaşta Türk kuvvetleri yenilmiş, bunun üzerine Gürcü askerleri, Atabek Ebul Hasanın karargâhını, Ebul Hasan’ın oğlu Beçken’in karargâhını ve Satnaz-et-Din adlı emire mensup karargâhları soymuşlardır .
Mesudi’nin, Muruc Ez-Zeheb-Altın Bozkırlar adlı eserinde Türklerin Benci ve Backırt adlı iki boyundan bahsedip, Bohtilere; Becnak, Peçenek veya Becenek, Backırtlara da Başkurt denildiğini aktarmaktadır . Bohti adının Şırnak bölgesindeki Botan adı ile yakınlığı da önemlidir.
Abu Mansur, Hazar ülkesine (Kafkasya ve kuzeyi) komşu Rum dağlarında yaşayan Sakalibe adlı bir halktan bahsetmektedir. Bu halk açık sarı, kızıl renkli görünüşlü bir topluluktur. Yine İbn el Arabî de, Saklab adındaki bir halktan bahsetmektedir . Türk topluluklarından Sakalar ve Peçenekler/Becenekler sarışın veya kızıl saçlı ve renkli gözlüdürler. Kürtler içerisinde özellikle Siirt, Mardin, Diyarbakır bölgelerinde mevcut olan kızıl renkli ve sarışın kişiler vardır ve genel Kürt görüntüsünden farklıdırlar. Bu Kürtlerin, Becen adlı atadan gelen Peçenek / Becenek Türklerinin devamları olduğu aşikârdır.
Görüldüğü gibi Kürtlerin atası olarak zikredilen Becen ve Bohtan adlı atalar da Türk kültürü ve tarihi içerisinde var olmuş kişiler ve boylardır. Şerefname’de Kürtlerin kökenleri ile alakalı anlatılan tüm rivayetler Türk tarih ve kültürü ile birleşmektedir. Biz bununla da yetinmeyerek Kürt olarak anlatılan toplulukların komşuları olan ülkelerin ve milletlerin tarihleri ve hikâyelerinde, Kürtlerle alakalı anlatılan hadiselere yer vererek bu konuyu daha da açıklığa kavuşturmaya çalışacağız.
Gürcü Kayıtlarında Kürtler
Günümüzde Kürt olarak bir ortak ad altında toplanmaya çalışılan bu topluluğun, yaşadığı yer olan Anadolu, Irak, İran ve Suriye ülkelerindeki milletlerin tarihleri, dilleri ve yaşam tarzları incelendiğinde önemli sonuçlar çıkmaktadır. Bu toplulukların komşuları olan Türkmen, Türk, Arap, Fars (İran), Ermeni, Gürcü ve Süryani eserleri Kürtler hakkında bizlere değerli veriler sağlamaktadır.
Gürcistan devletinin arşiv kayıtlarından yaralanılarak, 1849 yılında hazırlanan resmi Gürcü tarihini ifade eden ve daha sonra Marie Félicité Brosset tarafından Fransızca olarak hazırlanan Gürcistan Tarihi adlı eserde şu ilginç tarihi kayda rastlamaktayız. Gürcü tarihine göre 466 yılı civarında İran Kralı Firuz ve Gürcü Kralı Vahtang-Gorgaslan, Sind (şimdi Pakistan topraklarında) memleketine doğru sefere çıkmışlardır. 4 yıl boyunca süren uzun savaşlarda İranlılar büyük kayıplar vermiş olmalarına rağmen Sasani güçleri Gürcü ordularının sayesinde Asyalıları yenerek esir etmişlerdir.
Gürcistan tarihine göre savaştaki 4.yılın sonunda yaşanan olaylar şu şekilde izah edilmektedir; “...iki kral, oradan, gemilerin yürümesine müsait olmayan sular ve sazlıklarla çevrili olup İran memleketine hemhudut olan Abaşlar memleketine gittiler. Orada yılmadan savaştılar, bataklıkları vücuda getiren suların istikametini değiştirdiler, sazlıkları ateşlediler ve bütün memleketi zapt ettiler. İran Kralı, memleket halkını iki kısma ayırarak bir kısmını kendi yerlerinde bıraktı, 1000 kadar aileden ibaret olan diğer kısmı ise götürerek muhtelif ülkelere dağıttı ki, bunlar Abaş esirlerinden inmiş bugünkü Kürt kabilelerdir. Bu Abaşlar Kürtlerin atalarıdır…” Bu kayıt gerçekten önemli tarihi bir vesika durumundadır. Ortadoğu’ya sürülen Abaşlar, Sasani-Roma (Bizans) sınırına yerleştirilerek, hem ana vatanları ile bağları koparılmış, hem de Romalılara karşı asker olarak kullanılmışlardır .
Gürcü tarihinde anlatılan bu hadise, Kürtlerin bu dönemdeki anayurtlarını ve kökenlerinin Asyalı olduklarını ortaya çıkarmaktadır. Vakıada anlatılan hadiseler Pakistan ve Hindistan’ın kuzeyi olan Afganistan bölgesine hemhudut Keşmir ve Sint bölgesinde geçmektedir. Kürtler gibi, Kirman bölgesindeki Sind asıllı Cuflar da göçebe olduklarından dolayı İbn-i Havkal tarafından bir Kürt grubu olarak gösterilmiştir. Pakistan’ın Sint–Pencap bölgesinde yaşamış Cat adlı bir Türk oymağı vardır. Bilindiği kadarıyla Cuflar Catların bir devamıdır. Yine Hindistan’ın kuzeyinde, Pakistan ve Afganistan’a yakın alanlardaki yer adlarının Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile ilişkili olduğunu görmekteyiz. Kuzey Hindistan’da Bohtan adında bir bölge olup, şimdilerde de Batman-Şırnak bölgesinin Gurmanc lehçesindeki adı Botan’dır. Mesudi’nin Muruc Ez-Zeheb-Altın Bozkırlar adlı eserinde Türklerin Benci diye adlandırılan boyuna Bohtiler dendiğini de yukarıdaki satırlarda görmüştük . Doğu Pakistan’ın Hindistan sınırındaki bir büyük şehrinin adı “Sorhan”dır. Günümüzde Kuzey Irak’ta Talabani aşiretinin yaşadığı bölge Soran olarak anılmakta olup, lehçelerine de Soranca denmektedir.
İran, Gürcü ve Ermeni tarihlerindeki bu kayıtları destekleyen bir diğer veri de, Kürt kitlesi içerisinde sayılan Lurlardır. Lurlar kendilerini asla Kürt olarak kabul etmemektedirler. Sir Malcolm, İran Tarihi adlı eserinde; “Lurlar kendilerine güllü ismini verirler. Bu söz İran’da dansöz ve şantöz anlamında kullanılır. Bu hal bazı Türklerin yaşamına pek uygundur. İranlılara ise ters gelir, zira Zerdüşt dini bu eğlenceleri men etmiştir” diyerek, Lurların İrani değil, Turan ırkından olduğunu belirtmiştir.
Zübdet-üt Tevarih isimli eserde de; Lurların Pencab havalisinde Gül denen bir kentten geldikleri açıklanmakta ve Kürt olmadıkları belirtilmektedir. Dr. Friç, “Bütün Avrupa tarihçileri gibi Firdevsi de Şehname’de, Lurların Kürt olmadıklarını, Hindistan’dan göç ettiklerini ve hususi bir dil konuştuklarını belirtmektedirler,” der. Huzistan ve İsfahan arasındaki dağlarda yaşayan Lurlar yalnızca dil birliğine sahip karışık bir kabileler topluluğudur. Lurlar arasında Avşar, Beğdili, Çağatay, Karabağlı gibi Türk isimli oymak ve aşiretleri de vardır . Seferoğlu da Lurların, Türkistan’daki Lolan kentinden göç etmiş bir Türk aşireti olduğunu söylemektedir. Lolan kentinin kalıntıları Türkistan’da halen mevcuttur . Edip Yavuz, Lurların Türklüğüne dair birtakım tespitlerden sonra, Lurların İran’a Kürtlerden farklı tarihlerde geldiklerinden dil farklılığı taşıdıklarını belirtmektedir . Kürt olarak sınıflandırılan Lurların göç yolları, Kürtlerin Sint-Pakistan-Keşmir bölgeleri ile bağlantısına da açıklık getirmektedir.
Gürcü tarihinde bahsi geçen bölgenin 466 yılında hangi ulusun hâkimiyeti altında olduğunun ve kimlerin buralarda yaşadığının bilinmesi Kürtlerin milliyetleri meselesini daha da açıklığa kavuşturacaktır.
Ermeni tarihçi Vardan, Coğrafya adlı eserinde; bu zamanda Horasan’a hemhudut olan Eftalit (Akhun) Hunlarının memleketinin Hint denizine kadar yayıldığını ifade etmektedir. Bizans tarihi kaydı olan, Lebeau’nun Histoire Du Bas-Empire eserinde, Hazar denizinin doğusunda ikamet eden, Grekçe imlasına göre “Gorgo” yani Türkçe Gurgan olan bugün Türkmenistan sınırlarındaki Hazar denizinin sağındaki bölgeye hâkim olan Eftalit Hunlarına karşı, İran Kralı Firuz’un 466 senesinde sefer yaptığını ifade etmiştir. İran kaynakları da bu hadisenin, Akhunlara ait Hindistan’a yakın “Belh” kenti civarında geçtiğini belirtmiştir .
Bizans tarihini anlatan History du Bas-Empire adlı kitapta da, Asya içlerinden Bizans ve İran sınırına kadar olan alanlarda Hunların yaşadığı anlatılmaktadır . Bazı Bizanslı ve Asyalı münevverler de eserlerinde Ermeni tarihçi Vardan gibi İran Kralı Firuzun (Husrev) 466 senesinde Hazar denizinin doğusunda ikamet eden ve başkentleri olarak Gorgo (Arap kaynaklarında Cürcan olarak geçen yer olduğu düşünülmektedir) olan Eftalt Hunlarına karşı seferler yaptığından bahsederler. Hatta Bizans müelliflerine göre, Firuz esir düşmüş ve büyük miktarda paralar karşılığında serbest bırakılmıştır .

(Akhun devletinin toprakları)

Gürcü tarihindeki bazı rivayetlere göre de Kral Firuz iki defa Hindistan’a sefer yapmış ve ikincisi sırasında 30 çocuğu ile birlikte Akhunlarca öldürülmüştür. İran ve Hun savaşları tam olarak 4 yıl sürmüştür .
Roma Kralı Marikios, takriben 590 yılında Sasani Şahı Hüsrev Perviz’e hitaben yazığı mektubunda; “…ben, benimkileri (Ermenileri) Trakya’ya göndereceğim, sen de seninkileri Horasan’a yolla, orada ölürlerse, orada ölenler düşmanımız olacaklar, aksine öldürürlerse düşmanlarımızı öldürecekler…” demektedir . Ermeni kaynaklarına göre, 596 yılında Bizanslar Tuna kıyılarında Avarlar ve Slavlarla savaşırken, Sasaniler de (Persia) Akhunlarla Boktriane’de Türklerle savaşmaktadırlar . Bu kayıtlar açıkça Kral Firuz’un Hindistan seferleri sırasında Akhunlarla savaştığını, İran-Akhun mücadelesinin yıllarca sürdüğünü ve Akhunların Horasan’dan Hindistan’a kadar olan Asya topraklarına hükmettiklerini göstermektedir.
Horenli Moses’in eserinde, Kürt memleketinin adının Belucistan’daki Kusdi-Horasan’ın kısaltılmışı olduğunu ifade etmiştir . Kusdi-Horasan yani Horasan’ın güneydoğusunda bulunan, bugün bilinen adıyla Kusdar bölgesi, Pakistan toprakları içerisinde kalmaktadır ve Sint bölgesinin hemen yanındadır . Horenli Moses’in Kürtlerin memleketi ile ilgili verdiği yer bilgisiyle ile Gürcü tarihinin beyan ettiği Kürt memleketi aynılık göstermektedir. 9. yy.’da eserini yazan Yakuti ise Pakistan ülkesinde kalan Belucistan için Türk yurdu anlamına gelen Turan demektedir .
Vartolu Hormek aşiret reisi M. Şerif Fırat ise Kürtleri Halti-Lohorto Türkleri olarak ifade edip, Kürtlerin Çin’in kuzeyinde bulunan Hataya bölgesinden gelerek, Zap nehri ile (Hakkâri’nin güneyi) Van gölü, Ağrı-Kafkas dağları arasında yerleştiklerini anlatmıştır. Yine Fırat, Zazaların Bahteriyan (Hindistan sınırındaki Butan) ve Belhten İran’a akan Part Türklerinin bir devamı olduğunu ifade etmiştir .
M. Şerif Fırat’ın Kürtlerin geldikleri yerler ve kökenleriyle ilgili olarak bölgedeki halktan derlediği bilgi ve anlattığı rivayetler ile Gürcü ve Ermeni kaynaklarında Kürtlerin kökeniyle ilgili anlatılan bilgiler ve Şerefhan’ın Kürtlerin kökenleriyle ilgili verdiği bilgiler birbirleriyle uyuşmaktadır. Aradan yüzlerce yıl geçmiş olsa da bölge halkı, atalarından kalan rivayetlerde kendilerinin Çin (Türk Çin-eli bölgesi) dolaylarından geldiğini bilmektedir.
Fırat’ın Kürtlerin kökenleri için Lohorto Türkleri ifadesinde aslında farkında olmadan Gürcü kaynağındaki gibi Pakistan’ın Sint bölgesine yakın, yine Pakistan’a bağlı Lahor bölgesi anlatılmaktadır. M. Şerif Fırat eserinde Kürt tarihçiliğinin babası sayılan Şerefhan’ında Lahor Türklerinden olduğunu ifade etmiştir .
Günümüzde Afganistan ve Doğu İran’da yaşayan büyük Türk boylarından biri Kalaçlardır. 5. yüzyılda eski Oğuzyurdu düzenini anlatan Khorenli, Afganistan ve Horasan’dakiler gibi, Selçuklu fethinden önce “Kalachan (Kalaçlar)” adında bir aşirete ait bir kolun Malazgirt-Erciş arasında yaşadıklarını anlatmıştır. Hatta bu boyun adından dolayı buraya Kalaç ovası denmiştir. 10. yüzyıl tarihçisi Ardzerunli Tomas da Malazgirt yakınlarındaki Halac Ovit’ten (Halaç ovası) bahseder. II. Sultan Abdülhamit çağındaki askeri salnameler ile Bitlis salnamelerinde ve yerli, yabancı eserlerde anılan “Hamidiye Hafif Süvari Alayları”ndan 63. Hamidiye alayını Malazgirt-Ercis arasındaki yarı göçebe Gurmanc “Khalacan” oymağından kurulduğunu belirtirler. Kalaçlar bilinen en eski ve en kalabalık Türk boylarından birisidir ve halen de bölgede birçok yer ve köy adı bu boyun ismiyle anılmaktadır. Şükrü Kaya Seferoğlu, Diyarbakır, Mardin ve Urfa bölgelerinde yaşayan Kikan Kürtlerinin, bu Khalaçan (Kalaç) Kürtlerinin/Türklerinin devamı olduğunu savunmaktadır .
7. yüzyıldaki ilk İslam fetihleri sırasında, Horasan’ın Khastan kesimindeki “Khalaçlar (Kalaçlar) ile Kürtler”, bir arada konup göçen deveci ve koyuncu boylar olarak tanınmışlardır. Hive Hanı Ebul Gazi Bahadır Han; Oğuznameler ile Türk soy kütüklerine göre, “Batı Türkistan ve Horasan Afganistan’ındaki Kürtler, 24 Oğuzboyundan iki boyun birleşiği sayılan Khalaçlar uruğu ile konup göçerdi ve güçlü komşuları da, yine Türk soyundan Gurlulardı” demektedir. Seferoğlu Kalaçları, Bağdatlı Mesudi’nin 943’te yazılan “Mürüc’üz Zeheb” adlı ünlü kitabında bahsedilen ve Dicle başlarındaki “Yakubi” denilen Hıristiyan mezhebindeki Kürtlerden gösterdiği “Çuruklar (Çurukan)” adlı boyun kardeşi ve komşusu olarak saymaktadır. Yazara göre; öteden beri Müslüman olup, Mardin-Diyarbakır-Urfa arasında yaşayan ve 24’er oymaklı iki kola ayrılan “Kiki” (Kika=Kikler) boyunun “Kiki Halacan” kolu ile “Malazgird Halacan Kürtleri”, boydaş olduklarını bilirler .
1156–1184 yılları arasında Gürcistan Kralı olan III. Giorgi zamanında kralın irtibatlı olduğu memleket ve hükümdarlar şöyle sıralanmıştır; Bizans, Roma, Hint ve Arabistan ile Türklerin hâkimiyetinde olan Horasan, Babil, Suriye, Mısır, Konya sultanları ile onların tebaaları olan İskitler, Hazarlar, Alanlar, Horasanlılar, Harzemşahlılar, Abaşlar, Araplar, Elamlar, Medler, Mezopotamyalılar sayılmaktadır . Aradan 600 yıl geçmesine rağmen Gürcüler İran’da yaşayan bir Abaş varlığından söz etmektedir ve Abaşları Türk gruplarından saymaktadırlar.
Günümüz Kürtlerinin en çok kullandığı adlardan bir tanesi de “Sırac” adıdır. Sırac adı, İran’ın hemen Pakistan sınırında bulunan bir kentin adıdır .
Gürcü kaynağının verdiği bilgiler ışığında, Kürtlerin yaşamış olduğu yerler olan Sint ve Keşmir bölgelerinin tarihi geçmişi ele alındığında, Kürtlerin kökenlerini ortaya koyan ilginç veriler ortaya çıkmaktadır. Sint, Keşmir, Afganistan ve Belucistan bölgeleri binlerce yıl Türk hâkimiyetinin ve Türk milletinin yaşam alanları olmuşlardır. Halen de bu bölgelerde çok sayıda Türk boyları yaşamaktadır.
Sint ve Keşmir bölgesi, günümüzde Pakistan toprakları içerisinde kalmakta olup, tarihi vesikalarda Kuzey Hindistan olarak geçmektedir. Genel olarak Afganistan’daki Hindikuş dağlarının güneyi, yani Kabil’in kuzeyi tarihi tüm kayıtlarda Türk yurdu olarak gösterilmiştir, buradan Nepal’e kadar olan bölge milattan önceki dönemlerden itibaren Türklerin yaşam alanları olmuştur. Büyük İskender’den önce Belh kentinin adının Balık/Balıka olarak Türkçe adla anılmakta oluşu da, Türklerin milattan önceki dönemlerde bile buralarda hâkimiyet kurduklarına birer delildir. Bu bağlamda, Hint ve Pakistan yarımadasının tarihsel geçmişinde varolan medeniyetlerin irdelenmesi hadisenin geçtiği coğrafyada hangi kavimlerin yaşadığını belirleme de aydınlatıcı olacaktır.
Kürtlerin Kökenlerinin Başlangıcı
Olan Hint ve Pakistan Yarımadasının
Tarihsel Geçmişi
Hindistan’ın kuzeyi ile ilgili bilinen ilk medeniyet, Kürtlerin atalarının da yaşadığı Sind bölgesindeki Sind medeniyetidir. 1914-1918 yılları arasında yapılan kazılarda Pencap ve Sint’te 5 bin yıl öncesine dayanan parlak bir medeniyetin izlerine rastlanılmıştır. Bunlardan birincisi Sint ırmağı yakınında bulunan kasabalardan biri olan Larnaka civarındaki Mohenco-Daro’dur.
Hindistan Arkeoloji Müdürü John Marshall’ın, Mohenco-Daro adlı 3 ciltlik eserinde bu medeniyetin kalıntılarında bulunan cesetlerin brakisefal kafatası yapısına sahip bulunduğunu vurgulamaktadır. Bu kafatası yapısının ise Asyatik halklar içerisinde Türklere ait olduğunu görüyoruz. Yine burada ortaya çıkan eserlerdeki özelliklerle birçok bilim adamınca Türklerle akraba olduğu kabul edilen Sümerlere ait olan yazı, ev yapıları, tartı aletleri, süs eşyalarının aynılık gösterdiğini görmekteyiz.
H. Hikmet Bayur, Hindistan Tarihi adlı II ciltlik eserinde; Orta Asya’da milattan önceki devirlerde meydana gelen doğal olaylarından dolayı, Türk topluluklarından bir bölümün bugünkü Pakistan ve Kuzey Hindistan’a, diğer kısmının ise Horasan üzerinden Irak’a geldiklerini ve batıda Sümer, Hindistan’da ise Sint medeniyetlerini oluşturduklarını ifade etmektedir .
Hindistan bölgesi tarihin ilk çağlarından beri koyu esmer tenli, siyah saçlı Hint olarak tarif edilen halkların yaşam alanları olmuştur. Hint asıllı halkların, bölgede yaşamış diğer milletlerin ve Hindistan’da hüküm sürmüş Türkî grupların durumunu ortaya koymak, meseleyi daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.
M.Ö. 2. yüzyılın ilk yarısında Orta Asya’da, birçok oymakları yerinden oynatan olaylar olur. M.Ö. 175 ile 165 arasında Hunlar, Yüençileri Kuzey Çin tarafından Seyhunn’a doğru ve Yüençiler de Sakaları oradan güneye, Horasan üzerlerine sürerler. Sakaların bu bölgeye M.Ö.140 ile 120 arasında geldiği tahmin edilmektedir. Sakalar, Partlara ve Hindikuş’un kuzeyinde kalmış olan Yunanlılara karşı başarılı savaşlar yapar ve Belh bölgesine egemen olurlar .
Yüençiler tarafından Belh ve Herat bölgesine sürülen Sakalar, bu bölgede ve daha güneyde Partlarla çarpışırlar; akabinde Sakalar, kendi adlarını verdikleri Seyistan (Sakatsan-Hintliler Sakaları bu adla anmaktadırlar) bölgesine gelirler ve ilerleyen tarihlerde de Sind ovasına yani bugünkü Pakistan’a yerleşirler.
Sakaların Pakistan merkezli kurdukları bu imparatorluk içerisindeki kral adları incelendiğinde devletin Türk Sakalarca yönetildiği açığa çıkmaktadır. Bunlardan Türkçe muharip, savaşçı anlamına gelen Moğa =Moğus, Mani Kula, Kanık, Kara Pallana adında hükümdarlar bulunmaktadır. Ayrıca “Kucula Kara Kadfilazes” adında Saka ya da Kuşan devletine ait bir imparatorun adının yazıldığı paralar da o zamandan günümüze ulaşan vesikalardır. Bu zamanda Kuzey Batı Hindistan’da bulunan ve Sakalara ait olan paraların üzerinden “Krallar Kralı” anlamına gelen ibarelerin bulunması Sakaların, bu zamanda Kuzey Hindistan, Pakistan ve Afganistan bölgelerini kapsayan büyük bir imparatorluk kurdukları tezini desteklemektedir .
Sakalardan sonra aynı bölgede Çinlilerin ‘Yüençi’ olarak zikrettikleri ve daha önce de Sakaları bu bölgeye sürmüş bulunan Türk Kuşan devletine rastlamaktayız. Miladın ilk yüzyılında Afganistan’daki Hindikuş dağlarının güneyinde başlayan alandan, Pakistan bölgesini de içine alan bölgeye yerleşen Yüençiler, genelde dağlık alanlarda yaşamakta olup, 5 boydan ibarettirler. Bu boylardan biri olan Kuşan boyunun beyi, diğer 5 boyun da beyidir. Böylece 5 boydan oluşmuş Kuşan devleti kurulmuştur. Yagbu Kucula Kadfises ilk kurucusu olup, daha sonra Belh şehrini ele geçirerek egemenliğini sağlamlaştırır. Kabil, Pencap, Buhara ve Horasan da onun eline düşer ve Kuşan devleti imparatorluk haline gelir. Hükümdarlarından Kanık zamanında devletin başkenti, şu an Pakistan toprakları içerisinde bulunan Peşaver şehridir. Kanık daha sonra Buda dinine girerek, Budizm’in yayılmasında öncülük etmiştir .
Yüençi hükümdarlarının, Türk hükümdarlarına verilen “Hakan” unvanının iki alt kademesi olan “Yabgu” unvanını kullandıklarını görmekteyiz. Krallarının adı Kanişka olup, paralarının üstündeki insan kıyafetleri Orta Asya Türk geleneksel kıyafetleri ile aynıdır. Ayrıca bu devletten kalan heykeller incelendiğinde klasik Türk tipi görülmektedir. Bazı Kuşan paralarında da yaşlı kadın tasvirlerinin altında “Nana ve Nano” şeklinde yazılar mevcuttur. Bu da Türkçedeki yaşlı kadınlara verilen “Nene” kelimesinden gelmiş olmalıdır. Kuşanlılar Türk tarihi içerisinde ise Kaşan hanedanı olarak anılmıştır.
Ermeni tarihi Kuşanları Türk olarak göstermiştir. Ermeni tarihine göre 375 yılında Sasaniler, Kuşanlar denilen Afganistan’daki Türklere saldırmışlardır . Akkoyunlu Türkmenleri zamanında yaşayan Sadreddin Konevi’nin müritlerinden Muiniddin Süleyman Pervaneye ithaf edilen “Şehr-i Kaside-i İbn Farız” adlı eseri yazan Said Kaşani adlı Türk ilim adamının varlığı da Kaşan adının eskilerden beri bilinen bir Türk adı olduğunu göstermektedir. Özellikle Akkoyunlu Türkleri içerisinde Kaşan olarak birçok Türk adına rastlanılmaktadır .
Büyük Kuşan İmparatorluğu yıkıldıktan sonra Kuşanlar ve Kanık (Kanişka) hanedanı birkaç yüzyıl, aşağı yukarı Yakup İbn leys devrine kadar Kabil dağlık bölgesinde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu yerlerin sahiplerini Araplar, İslam öncesi ve sonrasında daima Türk olarak anmaktadırlar. Hicret sıralarında veya daha önce yazılmış Arap şairlerinin beyitlerinde Kabil sözü hep Türk kelimesi ile anılmıştır. Şuara-ül-Nasraniye ve Tulibet-ül Talil adlı eserleri bunlara örnek olarak gösterebiliriz.
İbnül Esir, Taberi ve Biladuriye göre, 643 yıllarından sonra Müslüman Araplar Sicistan’a (Seyistan, Sakatsan) girdikten sonra sık sık Kabil ile Büst (Kandahar’ın batısı) kentleri arasında, İslam tarihçilerinin Kabil Türkleri ve onların hükümdarı Rutbil veya Retbil diye andıkları bir ulus ve uz kişi ile savaşmışlardır. İbn Halikan, Yakup İbn Leys bahsinde 9. yy.’da Kabil’de Durari adında bir büyük oymağın varlığından bahsetmektedir.
Hint eseri olan ‘Çeçname’de ise, M.S. 7 yy.’da Hid-u Sind sınırında yani Pakistan bölgesinde Hind-u Sind hükümdarı olan Brahman Çeç zamanında Türklerin Hindistan sınırı üzerinde yaşadıkları anlatılmaktadır.
Ebu Reyhan El-Biruni’nin Tahkik-i Malil Hint adlı Şehadetname’sinde; Kabil’de Hinduların Türk kralları bulunduğunu, bunların Tibet’ten geldikleri söylenen Türkler olduğu, ilk krallarının “Barhatekin” adında olup, bir hile ile tahta çıktığını, Türk elbiseleri giydiğini, onun soyundan toplam 60 hükümdar geldiğini, bunlardan birinin adının Kanık olduğunu, Pişaver’deki Vihare adlı Budist manastırını yaptırdığını, birçok savaşları olduğunu, olur olmaz sebeplerle savaştığını belirtmektedir. Ayrıca Kanoj kralları ile savaştığını, çok başarılı bir savaşçı olduğunu ve düşmanlarını yıldırdığını, hatta mucizeler yaptığını, bu soyun son hükümdarı olan Lagaturman/ Lagatoraman’ın Brahman olan veziri tarafından öldürüldüğünü, vezirin onun yerine geçtiğini, Gazneli Mahmut zamanına kadar bu Brahman vezir soyundan 6 hükümdarın tahta çıktığını ve sonuncusunun 1021’de öldüğünü söylüyor. Bu rakamlar ele alındığında Barhatekin adlı Türk liderin Hindistan’a geliş tarihi 400’lü yılların ortası olmaktadır. Bu da Gürcü tarihinin verdiği bilgileri desteklemektedir.
Ortaçağda Keşmir krallarının tarihini yazan Kalhana’nın ‘Rajatarangini’ adlı eserinde, Keşmir bölgesindeki Kuşhan hükümdarları için “…Bundan sonra bu ülkede kendi adlarını taşıyan üç şehir kuran, Huşka, Cuşka ve Kanişka adında üç kral bulundu. Bunlar hâkim krallardı… Turuşka ırkından gelmekle birlikte dindarane işler gören bu krallar…” şeklinde yazılar bulunmaktadır. Hintlilerin Türkler için Turuşka dediklerini hatırlarsak, Keşmir bölgesinin Kanişka yani Kuşhan Türklerince yönetildiği ortaya çıkmaktadır. Yine Aziz Toman’ın Hindistan’da şehit edilişi efsanesinin anlatıldığı hikâyede, Kandahar kralının oğlunun adı “Uzanes” olarak zikredilmektedir . Tüm tarihi vesikalarda Oğuz Türklerinin “Uzlar” veya “Uzan”lar şeklinde ifade edilmiş olmaları ve Uzanes adı karşılaştırıldığında, Kandahar kralının Türk kökenli olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bu bölgede kurulan diğer en önemli Türk hanedanlığı ise Akhunlardır. Bu Türk devletine Yunanlılar Eptalit/Eftalit/Aptalit adını verirlerken, Araplar bunları Hayatile/Ayatile şeklinde anmışlardır. Hunlar, M.S. 5 yy.’da Ceyhun ovasında yaşadıkları halde bir nedenden dolayı bir kısmı Avrupa kıtasına doğru hareket ederken, bir kısmının da güneye, günümüz Afganistan, Pakistan ve Kuzey Hindistan bölgesine doğru göç ettiklerini görmekteyiz.
455 yılında Kumaragupta ve onun veliahdı Skandagupta’nın Akhunlara karşı savaşmalarına karşın, 470 yılında Akhunların güneye inerek Skandagupta’nın ordusunu bozguna uğrattıklarını görüyoruz. 484 yılında ise Akhunların İran Kralı Firuz’un ordusunu yok ettiğine, Firuz’un da öldürüldüğüne ve İran’ın Akhunlara vergi vermeye başladığına şahit oluyoruz . Hindistan tarihi içerisinde aktarılan bu husus, Akhunların 450’li yıllara gelmeden Afganistan ve Pakistan dolaylarını aşarak, bugünkü Doğu İran’a kadar geldiklerini göstermektedir. Gürcü tarihinde, Kürtlerin atalarını Sint bölgesinde oturan Abaşlar (Göçmenler) olarak göstermesi ve Kral Firuz’un Akhunlarca öldürülmüş olması da, yukarıda aktardığımız İran ve Gürcü savaşlarının Akhunlarla olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla hem Gürcü kaynakları hem de Hint kaynakları ele alındığında, Kürtlerin Akhunlar ile aynı olduğu ya da Akhunlar içerisinde yaşayan bir boy olduğu ortaya çıkmaktadır.
Hindistan tarihi esas kabul edildiğinde, İran ve Gürcü ordularının Sind bölgesine gelerek 4 yıl devam eden Sind savaşında Akhunları yendiği ve akabinde ikinci bir sefere çıktığı ama bu defa Firuz’un Akhunlar tarafından öldürüldüğü anlaşılmaktadır.
565 yılında Göktürkler Hunları yıktıktan sonra Afganistan, Hindistan ve Pakistan’daki Akhun devleti ortadan kalksa da, Huna adını taşıyan bazı oymaklar varlıklarını devam ettirmişlerdir. 50–60 yıl sonra Hindistan’da büyük bir devlet kuracak olan Harşa devletinin Hunalarla sık sık savaştığına şahit oluyoruz. Racputların önemli oymaklarından bir tanesinin adı Huna olup, Akhunların bakiyelerindendirler. Yine Akhunlar içerisinde olan oymaklardan Gurcar-Gucar-Guzar diye anılan ulus da, Gucerat-Guzerat ülkesi ve Pencap’ta yine bu adı taşıyan kent ile Gucranvala bölgesinde varlıklarını devam ettirmiş ve bölgeye adlarını vermişlerdir. Daha sonra Gaznelilerin Kuzey Hindistan’ı ele geçirmelerine kadar Akhunların burada yaşadıkları ve İslam kökenli Arap akınları sırasında Araplarla savaştıkları anlaşılmaktadır . Günümüzde Racistan adı verilen bu dağlık bölge, Kuzey Orta Hindistan’da başkent Yeni Delhi’nin güneyinde yer almaktadır ve Hunalar asimile olmuş olsalar da halen varlıklarını devam ettirmektedirler. Hunların o zamanda Hintlilerin hâkimiyetini kabul etmemek için bu dağlık alanlara kaçtıkları aşikârdır.
Göktürk devletinin Çinliler tarafından ortadan kaldırılmasından sonra, Çin devleti Türkistan’a hâkim olmuş, 661–665 yılları arasında Çinlilerin Türkistan’dan kovulmasıyla da Türk beylikleri teker teker yeniden büyümeye başlamıştır. Çeçname adlı esere göre, Araplar Hz. Osman ve Muaviye devrinde şimdiki Afganistan’ın güneyinde bulanan Seyistan’ı işgal etmiş ve burada Türk şahları denilen devletle zorlu savaşlar yapmak zorunda kalmışlardır. İbn Esir ve Taberiye göre, Halife Harun Reşid ve onun oğlu Me’mun zamanında, Araplar ve Müslüman olmuş Türklerce Kabil üzerine birçok seferler yapılmıştır. Bu savaşlar sırasında Kuşan devleti soyundan gelen Kanık boyundan bir Türk hükümdar bölgede hüküm sürmektedir. Daha sonra bu hükümdarın da Müslüman olduğunu ve Halifeyi başbuğ tanıdığını görüyoruz.
Akhunlardan sonra birçok Türk imparatorluğu, devleti ve beyliği Kuzey Hindistan, Pakistan ve Afganistan’da ortaya çıkmıştır. Türkler, milattan önceki tarihlerden itibaren İngilizlerin 19. yy.’da Hindistan’ı ele geçirmelerine kadar Kuzey Hindistan’ı ve bazen de Orta Hindistan’a kadar olan bölgeleri ellerinde tutup, yönetmişlerdir. Bugün Keşmir bölgesinde ve Pakistan’da Romanlara (Çingene) benzeyen Hintli ten renginin dışında, beyaz tenli milyonlarca kişi yaşamakta olup, açık ten renkli Türk ırkı ile aynı özelliklerini devam ettirmektedirler. Keşmir ve Pakistan’da konuşulan Urduca dili de Hint-Türk ve Fars (İran) dilinin bir karşımı olarak karşımıza çıkmaktadır. Modern Hint dili içerisinde 4 bin Türkçe kelimenin varlığı, Türklerin ve onların bir alt boyu olan Kürtlerin Hindistan’da bıraktıkları önemli miraslardandır.
Gürcü tarihinde anlatılan hadisede birkaç şifre kelime vardır. Bunlardan biri de Kürtlerin mensubu olduğu halk olan Abaşlardır. Arap coğrafyacı Mesudi, Abaşları anlatarak, onların yaşadıkları yer olarak da Kuşan memleketini göstermiştir. Kuşan memleketi, Türklerden Tokuz Guzların memleketidir. Bu veriyi kabul edecek olursak, Kürtleri, Oğuzların Tokuz Oğuzboyu’ndan göstermemiz gerekmektedir.
Prof. Erdoğan Merçil notlarında, Kürtlerin yurdu olarak zikredilen Abaş topraklarını, Ermeni tarihçilerinin Kuşatsik yani Türkçe Kuşan olarak bilinen adla zikrettiğini ortaya koymaktadır. Türklerden bir kısmı milattan önceki dönemlerde Hindistan’a göç ederken, diğer kısmı da Mezopotamya’ya gelmiştir. Saka hükümdarı Afras-yab ordusu ve kendine bağlı tebaa ile birlikte, günümüz Batı İran’ında, Van-Hakkâri illerinin doğusundaki Urmiye gölünün olduğu bölgeye gelerek, bugün Zağros denilen bölgede ve Urmiye gölü çevresinde devlet kurmuştur.
M.Ö. 625 yılında Afrasyab’ın Medlerce öldürülmesinden sonra Türkler, Botan-Zap alanındaki dağlık yerlere çekilerek varlıklarını devam ettirmiş ve “Paktak” adıyla anılmışlardır. Tarihçi Heredot, Güney Türkistan’daki Kabil suyu kenarında “Paktuk” adında Turanlı bir kavmin varlığını anlatırken, konuyu detaylı bir şekilde araştıran Nöldeke ve Kippert, bu toplulukların Türk olduklarını belirtmişlerdir. Arap ve Süryanilere ait tarihi kaynaklar ise, Dicle ve Botan bölgesine yakın yerlerde yaşayan Kürtler için “Paktuk” adını kullanmışlardır . Günümüzde de Pakistan’ın güneyinde bir bölgenin adı Patan’dır.
943’te “Mürüc’üz Zeheb” adlı kitabı yazan Bağdatlı Mesudi kendi yaşadığı çağda, Dicle’nin kollarından Zap suları çevresinde, eskiden İranlıları yenen ulu Türk kağanı Afrasyab’ın hatıralarının yaşadığını anlatmıştır. Harezmli olduğundan o bölgeyi tanıyan büyük Türk bilgini Elburini (973-1051), Harezm’deki İranlıların “halkın Afrasyap’tan Kurtuluş Bayramı” adı altında kutladıkları milli bir bayramın, 7 Temmuz’a denk geldiğini bildirir. 1806-1810 yılları arasında İran’ı dolaşan Jamis Morrier adlı İngiliz seyyahı, eski İran töresi ve geleneklerinin yaşadığı Tahran’ın kuzeyinde Demavend dağı çevresindeki yerli İran halkının, her yıl 31 Ağustos’ta kutladıkları “eski İran İstiklal Bayramı’na” Medrese ağzı ile “Ayd-i Kurdi (Kürt bayramı)” dedikleri tespit edilmiştir. Strabon’da “Saka Bayramı”, Taberi ile Elburini de “Afrasyap’tan Kurtuluş Bayramı” şeklinde geçen ve günümüzden 160 yıl önceleri Demavend’de “Kürt (Kürtlerden Kurtuluş) Bayramı” diye kutlanan Perslerin Milli İstiklal Yıldönümü’nün daima Sakalardan, onların Cihangir Kağanı Afrasyap’tan kurtuluşu hatırlattığı anlaşılıyor. Demavend’de bu bayrama Kürtlerden Kurtuluş Bayramı denmesi de Kürtlerin Sakalı ve Afrasyap soyundan geldiğini göstermektedir. Minorsky’nin kayıtlarında da 31 Ağustos’ta İran’da Ayd-i Kurd adıyla kutlanan bir bayramın anlatıldığı görülmektedir . Bu da Kürtlerden kurtuluş bayramı anlamındadır.
Bu olayın diğer bir yansımasını Strabon’da görüyoruz. M.Ö. 63 yılında Amasya’da doğan Strabon, kendi memleketinin 50 km. güneyinde bulunan “Zela/Zile” kasabasındaki İran kolonisinin yazın yaptığı bir milli töreni, “Zela’daki Persler yazın Anahit tapınağında büyük dini törenler ve şenliklerle kutladıkları istiklal /kurtuluş bayramlarına Saka Bayramı diyorlar” şeklinde anlatmıştır. Bundan Heredot’un anlattığı gibi Saka/İskit Padişahı Madyas’ı (Madova/Afrasyap) hile ile öldürüp bağımsızlık kazanmalarının yıl dönümünü milli bir kurtuluş bayramı olarak kutladıkları ve buna İskit-Saka (Sakalardan Kurtuluş) Bayramı dediklerini anlıyoruz. 915 yılında eserini kaleme alan İranlı İslam bilgini Taberi kendi çağındaki İranlıların her yıl “Afrasyap’tan Kurtuluş Bayramı” adlı bir milli bayramı kutladıklarını bildirir.
Balasağunlu Yusuf Has Hacib’in 1069’da yazdığı “Kutadgu Bilig” ve Kaşgarlı Mahmud’un 1073’te bitirdiği “Divanü Lügat-ı Türk” gibi eserlerinde, Tanrı dağları çevresindeki Türklerin Afrasyab’a; “Tonga Alp Er” veya “Alp Er Tonga” dediklerini ve bunu ilk ulu cihangir Türk kağanı sayarak, ölüm yıldönümünü her yaz ağır ağıtlı törenlerle andıkları bilinmektedir (bu ağıtların 9 parçası tespit edilmiştir).
714 yazında Göktürkler, Uygurların Beşbalık şehrini kuşatırken, buranın halkı “Tonga Tiğin Tuğu” (yas töreni) yapmaktaydı. Süryani tarihçisi Ebul Farc, Afrasyab’ı Sakaların kağanı ve Hun Türklerinin atası olarak gösterir. Kuzey Azerbaycan’daki Sebaran kenti Afrasyab’ın başkenti idi. Afrasyab’ın başkenti Sebaran kenti ise günümüzde Kafkasya Kürtlerinin yaşadığı ildir .
Evliya Çelebi 17. yy. ortasında gördüğü Malatya (eski Malatya) şehrini anlatırken buranın Türkmen ve Kürtlerden olan halkının anlattığı bir milli efsanede “Afrasyab’ın” Kürtçe konuştuğu ve Kürtlerin ulu atası olarak tanındığını şöyle anlatır.
“Amma, şehrün a’yan-i kibarlarının kavallari üzere şehrimizin ismi “Mal-atıya” dır derler. Dakhama-i Afrasyab (Afrasyabın kümbetli türbesi) bu şehrin güneyinde Beğ Dağı denilen 3612 m.’lik Aspuzan dağlarında bulunup, bir seferinde ordu ile bu şehrin yerinde konaklayıp, arkadan gelecek hazineyi merakla beklerken muştucular yetişip; MAL ATIYA dediler, yani mal, hazine geliyor dediler. Afrasyap bu yüzden bu şehre Malatıya dedi” devamla; “Andan galat-ı meşhur olmağın, defteri padişahı de (Osmanlının vergi/tahrir defterinde) Malatıyya derler” şeklinde bir rivayeti bize aktarmaktadır.
1979’da Ankara’da 16. Altaistik Kongresi’nde Van-Vestan/Gevaş ve Hakkâri-Pasandaşt’ta, Afrasyap ve onun Beğler Pınarı ve mağarası üzerinde yaşayan halk inançları anlatılmıştır. Dolayısıyla Türk Sakalardan ve Kürtlerden kurtuluş bayramı olarak kutlanan bayram her iki ulusun da kökenlerinin aynılığını işaret etmektedir.
Mezopotamya’da yaşayan ve komşusu olan halklarca, 466 yılından önce Kürtler hakkında hiçbir kayıt bulunmazken, bu tarihten sonra Kürt adının kullanılmaya başlanması da Gürcü tarihinde anlatılan hadisenin gerçekliğini doğrulamaktadır.
İslam ordularının M.S. 681 yılında Kafkasya’yı fetihleri sırasında Araplar, Gürcü Kralları Mir ve Arçil ile savaşmış, bu savaşlarda 2000 bin Abhaz savaşçı Gürcülerle birlikte savaşırken, Abaş adı verilen Türk kökenli Kürtler ise Araplarla birlikte Kafkasya’nın fethine katılmışlardır. Bu savaşlar sırasında nehir kenarında konaklayan Abaş (Kürt) kuvvetleri sel felaketine maruz kalmış ve bazıları şehit olmuştur. Bu hadiseden dolayı bu nehre Abaş nehri adı verilmiştir. Bu sel felaketinde ölen Arapların ve Abaş Kürtlerinin sayısını Gürcü kaynakları 25 bin olarak belirtmişlerdir. Felaketin ardından İslam ordusu buradan ayrılarak, yine diğer Türk unsurlarının özellikle de Hun Türklerinin yerleşmiş oldukları Guria (Gur memleketi) bölgesine geçmişlerdir. Guria bölgesinde Osmanlı arşivlerinde Hun Türkleri için kullanılan Endur/Ongur adıyla anılan bir de akarsu mevcut olup, bu akarsu “EnGuri” olarak bilinmektedir. Burada Hun Türklerine ait Huni adlı bir yerleşim yeri ve bu bölgenin güneyinde Kür ırmağı yanında Hun adıyla ikinci bir Türk yerleşim yeri de mevcut olup Hun adıyla bilinmektedir . Guria bölgesindeki Hun Türklerinin kaçan Kürtleri sahiplenmesi de, Hun ve Kürt akrabalığına güzel bir örnek olarak da verilebilir.
Kürtlerin Sint, Belucistan ve Keşmir bölgesinden geldiklerine dair diğer bir kaynak da her iki yerde yaşayan aşiret isimlerinin benzeşmesidir. Daire el Maarif el İslamiye; “Sayıları çoğunluk oluşturan Brahoyi aşireti Belucistanın İyg şehrinde yaşarlar. Burası bunların bir bakıma merkezidir. Bu aşiretin bir bölümü de buranın kuzey kesiminde Ketada’da yaşarlar. Yüz ölçümü 250 mil karelik bir alanı kaplamaktadır. Aşiret kendi arsında bölümlere ayrılır. Bunların göçebe olarak buraya geldikleri biliniyor. Nüfusları yaklaşık 300 bindi. İran’da da yine Brahoyi aşireti yaşamaktadır ki, bunların nüfusu 48 bin civarındadır. Tedescu, Belucilerle Kürtler arsında bazı yakınlıklar bulmaktadır. Şerefname’ye ve doğu bilimci Morgonistrin’e göre Afganistan’ın Herat bölgesinde de Kürtler yaşamaktadır. İbn Haldun, Herat’ın güneyinde iki büyük Kürt aşiretinden bahseder, bunların biri Loyen ve diğeri ise Tabir’dir” der.
Ş. Kaya Seferoğlu’nun anlatımına göre, Gazneliler ve Karahanlılar arasındaki savaşta Orta Asya’daki Kürtler, Gaznelilerin yanında yer almışlar. Gazneliler savaşı kazanınca ganimeti Kürtlerle bölüşmüşlerdir . 1000 yıl önceki bu tarihi kayıt bize, o dönem Kürtlerin Afganistan ve Pakistan bölgesinde yaşadıklarını göstermektedir.
Nikitin,1911 yılında İran’da Mukri aşiretinin yaşadığı merkez köyün adını “Bukan” olarak vermektedir. Hindistan'daki Türk-İslâm devletlerinden olup, Timur Han’ın beşinci nesilden torunu Bâbür Şâh tarafından 1526 (H.933) senesinde Hindistan’da kurulan bir diğer Türk hanedanlığı da Baburşahlar devletidir. Bu devlet Hindularla önemli bir savaş yapmıştır. Bu savaşlardan biri de, Biyana civarında geçen Bukanya meydan muharebesi olup, Babür Şah’a gazi unvanını kazandırmıştır. Yine Azeri kaynakları, Mukrilerin ve Bukan halkının Türk kökenli olduklarını, sonradan Kürt dilini konuşmaya başladıklarını aktarmaktadır.
Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat’ın hemen güneyinde Türkmenistan-İran sınırında, İran toprakları içerisinde kalan Gurgan ve Meşhed bölgelerinde çok sayıda Kürt yaşamaktadır ve tamamen Türklerle aynı özellikleri taşımaktadırlar.
Dikkat edilirse Asya’da kabile ve aşiret sisteminin en canlı yaşandığı yer Afganistan ve Pakistan’dır. Hatta bu nedenlerden dolayı Afganlar tam olarak aşiretten sıyrılıp devlet olamamış, müthiş bir askeri kültürleri olmalarına rağmen tıpkı Kürtler gibi her zaman kendi aralarında mücadeleden dolayı birlik olamamışlardır. Kürtlerin de kökenlerinin bu bölgeye uzanması Kürtlerdeki koyu aşiret yapısının nedenlerini ortaya çıkarmaktadır.

IV. BÖLÜM
ÖN ASYA’DA TÜRK VARLIĞI

Mezopotamya Coğrafyasında
Türk İzleri
Kürtlerin ve Gurmancların yaşadığı Ön Asya ve Mezopotamya bölgesindeki Türk varlığını ortaya çıkarmak, Türk-Kürt ilişkisini kanıtlamakta bizlere yardımcı olacaktır. Türklerin Mezopotamya, Anadolu ve Ortadoğu’yu yurt tutmaları 1071’den çok önceki zamanlarda meydana gelmiştir. Fakat ülkemizde Anadolu’daki Türk varlığı, Selçuklulardan sonraki dönem olarak bilinmektedir. Bunun nedeni ise ilkokullardan itibaren yeni nesillere eksik tarihi bilgi dikte edilmesinden kaynaklanmaktadır.
Milattan önceki dönem içerisinde hem Türk hem de diğer Asyalı kavimler zaman zaman batıya göç etmişlerdir. Asyatik toplulukların batıya geçişleri Hazar denizinin güneyi olan İran üzerinden veya Hazar denizinin kuzeyinden gerçekleşmiştir. İran’a gelip yerleşen Asyatik kavimler içerisinde Elam, Kardu, Med, Part, İskit, Kimmer, Sümer ve Hurrileri sayabiliriz. İskit, Kimmer ve Sümerlerin Türk kökenli oldukları dünyadaki tüm tarihçilerce kabul görmüştür. Med devletinin hem yönetim hem de halk tabakası içerisinde genel kanı Asya kökenlilerin çoğunluğu teşkil ettiği yönündedir. Milattan önceki dönemde var olmuş devletler içinde, Asya kökenlilerin varlığı kısmen tespit edilmiş olmasına rağmen, mevcut verilerin yetersizliği, kesin bir kanaat bildirmenin erken olduğunu göstermektedir.
Tabii olarak bütün Ön Asya kavimlerini Türkleştirmek de yapılacak en büyük hatalardan biri olacaktır. Bu uygarlıkların bir kısmı bölgede yaşamış Arap, Yahudi, İran, Yunan, Gürcü, Ermeni, Asur, kısmen de Balkan kökenli kavimlerle irtibatlıdırlar. Net çizgilerle bunların ayrımını yapmak imkânsız olduğu gibi, bazen halkların birbirleriyle karıştığı ve yeni milletlerin türediği gerçeğini de göz önüne getirmek gerekmektedir. Şimdi ise genel olarak İran ve Ön Asya tarihi içerisinde Turan ve Türk varlığını irdelemeye çalışacağız.
Güney Batı İran’da (Şiraz bölgesi, Suudi Arabistan’ın doğu sınırlarının karşısındaki İran toprakları) M.Ö. 3000 ve 2000 yılarına ait sileks aletlerin bulunmasından sonra burada yaşamış topluluğun kökeniyle ilgili çalışmalar yapılmış ve bu halkın Batı Hindistan’dan buraya göç ederek, Şiraz-Basra arasına yerleştikleri anlaşılmıştır. Bu topluluk Proto-Negroid bir yapıya sahip olup daha sonraki yıllarda kuzey batıya ilerleyerek Süleymaniye ve Revanduz bölgelerine yerleşmişleridir. Güney İran’da bulunan ve bakır renkli, düz saçlı, Hintlilere benzeyen kişiler bunların kalıntılarıdır. Bu halkın zamanla İran’ın çeşitli yerlerine yayıldıklarına şahit olmaktayız . Günümüz İran’ının yerli halkının fiziki özelliği de çoğunlukla Hint ırkına benzeyen bakır ten renginde bir yapı arz etmektedir.
Hint ırkından insanların İran’da görülmelerinden sonra, Turan kökenli Proto-Alpen kökenli topluluklar da İran’a göçe başlamışlardır. Hint kökenli insanlara nazaran Turan kökenli brakisefal ırk ovalar yerine dağlarda yurt tutmuştur. G. Elliot’a göre İran’da, yakın şark ve Ön Asya’nın çeşitli yerlerinde yapılan kazılar, Turanlıların bu bölgelerde yerleşip, daha sonra da Batı İran, Suriye, Mezopotamya ve Anadolu’ya boylar ve gruplar halinde geçişler yaptıklarını göstermektedir .
M.Ş. Günaltay’a göre yapılan filoloji incelemeleri Elamların, Kasların, Luluların, Gutilerin, Medya Hadlilerinin, Hurrilerin, Hattilerin, Litlerin, Liklerin ve İtalya Etrükslerin Asya’dan Mezopotamya, Suriye ve Anadolu’ya yayıldıklarını göstermektedir. Çünkü bu sayılan toplulukların dilleri bölgenin etkin gruplarından farklı olarak Türkçenin de içerisinde olduğu bitişken dil grubu içerisindedir. Firdevsi de bu toplulukları Ön Turan grupları olarak ifade etmiştir .
2007 yılı haziran ayı içerisinde The Guardian’da yayınlanan habere göre, İtalya’nın Toskana bölgesinde yaşayan Etrükslerin DNA’ları üzerinde araştırmalar yapılmış ve Etrüsklerin DNA yapıları ile Türklerinkinin aynı olduğu tespit edilmiştir. Tabii bu durum tek başına bunların Türklüklerini ifade etmese bile, Asya kökenli bir kavim olduklarını bize ispatlamaktadır. Genel kabul ise bu toplulukların Asyatik kökenli anlamına gelen Yafetik topluluklar şeklinde telaffuz edilmesi yönündedir.
Türk tarihi açısından, kendilerinden fazlaca bilgi kalmamış halkların netleşmemiş tarihleri üzerine kesin sonuçlar vererek hareket etmek yerine, Türk gruplarının bölgedeki varlıklarını açıkça ortaya koyan belgelerle hareket etmek daha faydalı olacaktır. Bahse konu halkların tarihleri içinde daha fazla araştırmanın yapılması kesin bilgiye ulaşmada bizlere yardım edecektir.
Türk olarak kesin kabul görmüş toplulukların Anadolu’ya gelişleri milattan çok önceki zamanlara kadar uzanmaktadır. Türk toplulukları, tarihin her döneminde Mezopotamya’dan Çin’e, oradan Doğu Avrupa’ya kadar olan topraklara yayılmış ve medeniyetler kurmuşlardır.
Dünya üzerinde en fazla asimile olan halk Türklerdir. Bugün 3 milyar nüfusu olan Çinliler eski dönemlerde dünyanın en büyük ve en uzun surları olan Çin Seddi’ni inşa ederek, Türklerin saldırılarından korunmaya çalışmışlardır. Bugün Türk nüfusu 200 milyon olarak bilinmektedir. Günümüze uyarladığımızda 3 milyar nüfusu olan halkın 200 milyonluk bir halktan korunmak için böyle devasa surları inşa etmesi mantık dahilinde değildir. Tarihin o dönemlerinde Türkler nüfusça Çinlilerle boy ölçüşecek düzeydeydi ve Türk göçlerinin nedeni de bereketsiz Asya topraklarının bu kalabalık Türk nüfusunu besleyememesinden kaynaklanıyordu.
İşte göç eden bu Türk zümreleri ana merkezden ayrıldıkça zamanla benliklerini yitirmiş ve diğer milletlere karışmışlardır. Macarlar, Bulgarlar, Mısır ve Cezayir Memlükleri, Bağdat ve Samara Sugurları, Gürcü Orelbenyanları, Ermeni Mamigonyanları ve Kürtler sadece bunlardan bazılarıdır. Çoğunluğu göçebe olan Türkler savaşlarla dize getirdikleri ülkelerin daha sonra kültürel esiri olmuş, zamanla da benliklerinden uzaklaşmışlardır.
Hz. Nuh’un Duasında Geçen Milletler
Türkler, Hz. Nuh’un oğlu Yasef /Yafet’in neslinden gelen bir halktır ve Hz. Nuh, Yasef’e ve onun halkına yaşam alanı olarak Asya’yı vermiştir. Tevrat’ın Tekvin bölümünün 10. kısmında; ”Yafet’in oğulları: Gomer ve Mecüc ve Maday ve Yavan ve Tubal ve Meşek ve Tiras ve Gomer’in oğulları Eşkenaz ve Rifat ve Toğarma ve Yava’nın oğulları: Elişa ve Tarişi ve Kittim ve Dodanim. Memleketlerinde her biri diline göre, milletlerden kabilelerine göre, milletlerin adları bunlardan bölündüler” denilmektedir .
Meşhur Süryani tarihçisi Meteos; Yasef’in oğullarından Türklerin, Trakilerin, Medyelilerin (Medler), Ermenilerin, Cappadokyalıların, Gürcülerin, Galatyalıların, Asyalıların, Misyaların, İladhaların, Yunanlıların, Bizanslıların, Sarmaeyalilerin, Slavların (Asklabhe), Bulgarların, Galleyeların ve İspanyolların aynı ırktan geldiklerini ifade etmiştir .
Urfalı Meteos’a göre, Hz. İbrahim’in doğumundan 20 yıl önce Şam (Darmasuk/Damascus) şehri Morfos şeklinde inşa edilmiştir. Josephus, Aram oğlu Uz’un bu şehri inşa ettirdiğini söylemektedir. Muhtasar Ed Duvel adlı eserde ise, Türk Kralı Kantura’nın kızının Hz. İbrahim ile evlendiği şeklinde bir kayıt vardır . Türklerin bir kolu olan Oğuzların diğer milletlerce bilinen adı olan “Uz” kelimesi, ilk kez burada geçmektedir. Bu ifade, Türklerin bir kolunun bu zamanda Ortadoğu’da yaşadığını göstermektedir.
Tevrat’ın Tekvin bölümünün 9.kısmının sonunda Hz. Nuh’un şu duası bulunmaktadır ki, tarihe baktığımızda bize ilginç sonuçlar ortaya çıkarmaktadır.
“…(Nuh) dedi ki,
Kenan lanetli olsun,
Kardeşlerine kullar kulu olacaktır ve dedi ki, Sam’ın Allah’ı Rab, mübarek olsun ve Kenan ona kul olsun.
Allah Yafet’e genişlik versin,
Ve Sam’ın çadırında otursun ve Kenan ona kul olsun…”
Duayı tarihten günümüze kadar şöyle özetleye biliriz:
“Kenan lanetli olsun. Kardeşlerine kullar kulu olacaktır.” Yahudi milleti daima lanetlenmiş ve yüzyıllar boyunca yurtları olmamış, dünya üzerindeki diğer devletlerin hegemonyası altında yaşamıştır.
“Samın Allah’ı Rab, mübarek olsun ve Kenan ona kul olsun.” Burada İslamiyet’in doğuşu müjdelenmiş ve Yahudilerin Arap hegemonyası altında yaşayacakları ifade edilmiştir.
“Allah, Yafet’e genişlik versin.” Kore’den Viyana’ya, Basra’dan Tunus’a, Rusya’dan Yemen’e, oradan Arap ülkelerine kadar olan yerlere Yasef’in nesli hükmetmiştir (Türkler ve Moğollar).
“Ve samın çadırında otursun.” Hilafetin ve İslamiyet’in bekçiliğini yapmış Türkler yüzlerce yıl hem Sam oğullarından Araplara hem de hilafet alanlarına hükmetmişlerdir.
”Kenan ona kul olsun.” 20. yüzyılın başlarına kadar Türkler, Ortadoğu’da sulhun ve huzurun sebebi olmuşlardır. Yahudiler de asırlarca Türklerin hâkimiyetinde kalmışlardır .
Bu rivayetlere göre Yasef’in nesline, başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın tarihine hükmetme müjdesi verilmiştir. Hakikatte bu şekilde cereyan etmiştir. Gerek Türkler gerek Moğollar ve Çinliler asırlarca dünyayı yönetmişlerdir.
Herodotos'un doğu kavimleri arasında adı geçen Targitablar; İskit topraklarında doğdukları söylenen Tyrkaeler; Tevrat'ta adı geçen Togarmalar; Eski Hint kaynaklarında rastlanılan Turukhalar veya Eski Ön Asya çivi yazılarında görülen Turukkular; Çin kaynaklarında M.Ö. I. yüzyılda rol oynadıkları belirtilen Tik ve Tırklar bizzat "Türk" adını taşıyan Türk kavimleri olarak gösterilmektedir. Diğer halklara nazaran oldukça kalabalık olan Türklerin alt kolları dahi tarihi kayıtlarda birer millet olarak kabul görmüşlerdir. Çok kalabalık olan bu Türk zümreleri sıkça batıya göç etmiştir. Roma Kralı Theodosius zamanında meydana gelen savaşları anlatan Ebûl Farac Türklerden “Trakiler” olarak bahsetmektedir . Bu Türk milletleri içerisinde Ön Asya için ilk adı geçen Türk zümresi ise Turukkulardır.
Mezopotamya’da Türk Adı İle Bilinen
İlk Gruplar ve Turukkular
George Dossin Revue’nin, Asiaticin adlı eserinin 42. ve 65. sayfasında yayınladığı metinlerde geçen “Tu-ur-tu-ra-an” adlı Asyatik bir kavimin varlığına şahit olmaktayız. Tuurturaan halkı, Asya Türk isimlendirmesi olan Turan adıyla aynı olup, Turkkuların farklı bir söylenişi olarak karşımıza çıkmaktadır. Sadi Bayram ele geçen yazıtlardan hareketle Türklerin bir kolu olan Turukkuların Mezopotamya’ya gelerek günümüz Şırnak ili topraklarında kalan Cudi dağı ve Musul ili çevresine yerleştiklerini ifade etmiştir .
Yine Fransız arkeologlardan Louis Delaporte’nin Hiti adlı eserinde, M.Ö. 2100 yılı civarında hüküm süren Akad (Arap) Kralı Sargon’un 3. halefi Narman-sin’e karşı kuzeyde bir koalisyon kuran 17 bey ve hükümdar arasında “Tourki” adı geçmektedir. Metinde belirtilen hükümdar, Kuzey Mezopotamya’da Türkiye sınırlarındaki alana yani doğu ve güneydoğu Anadolu'ya hükmeden bir beydir . Her iki araştırmada ortaya çıkan Türk devletlerinden Turukkular ile Tourkiler aynı topluluklar olabilecekleri gibi birbirlerinin devamı şeklinde varlık göstermiş devletler de olabilirler. Gelişecek araştırmalar bizlere bu konuda daha iyi değerlendirme yapma fırsatı verecektir.
Fransız Arkeoloji Enstitüsü, 1933-1939 yıları arasında Kuzey Mezopotamya’nın güney eteklerinde, Fırat nehrinin batı yakasında bulunan Tell-Hariri, eski adı ile Mari de Akadlar döneminden kalma birtakım tabletler bulmuştur. Ele geçen tabletlerdeki metinler 1950 yılından itibaren Akadça transkripsiyonu ve Fransızca tercümesiyle yayınlamıştır.
George Dossin’in 1950 yılında yayınladığı Arschive Royales de Mari (Mari Kraliyet Arşivleri) c.1’de 16 ve 19 numaralı tabletler, Hamit Zübeyr Koşay tarafından özetle yayınlanmıştır. Bu tabletlerde Güneydoğu Anadolu’da hüküm süren Turukku kavimden bahsedilmektedir .
Yapılan araştırmalarda 1951’de yayınlanan eserin 3.cildi 63. tablette ve 4. ciltteki 21, 22, 23, 24, 25, 41, 52, 70, 78, 87. tabletlerde “Turukku” adı 20 defa geçmektedir. Tablet metinlerin, Kral Şamsi-Addu’nun iki şehir beyi olan oğulları arasındaki haberleşmeyi ihtiva ettiği anlaşılmaktadır. Bu haberleşmeler Turukku saldırıları hakkındaki bir nevi savaş raporlarıdır. Iasmah –Addu ile Isme-Dagan arasındaki raporların Turukkularla ilgili tam metni aynen şöyledir:

(Akad yazışmaları)

16 numaralı tablet sayfa 48-49
Baban Samsi-Addu (konuşuyor)
Iasmah-Adduya şöyle de:
Supri Erah’ın bana gönderdiği notu bu kurye ile sana gönderiyorum.
Onu oku belle.
Bana kendisine gönderilecek iki yüz kişilik kuvvet hakkında yazdı.
Uyuyanları uyandıran ve uyandırdıklarına hiç tayın (aman) vermeyen Turukkular gibi yapacağız.
Biz şimdi çorbada tuzu bulunmayanlara (mücadelemize katkıda bulunmayanlara) karşı böyle davranacağız.
Yararlı olana ve adam isteyene düzenli olarak adam vereceğiz, ayakta durabilmek için adam isteyene ise adam vermeyeceğiz.
O halde bölgesinde tutunabilmesini teminen ona, besleyebileceği yüz adam ver.
Onun bölgesi çok önemlidir. Bu yüzden oda onun bölgesinde tutunsun ve orasını korusun.
Bu notumu sana …ayının üçüncü günü gönderiyorum.

69 numaralı tablet sayfa 131
Baban Samsi-Addu (konuşuyor)
Iasmah-Addu ya şöyle de:
Qabra’da bir ordunun teşekkül etmesi üzerine, İsme-Deganı bir ordu ile Ahazim diyarına gönder.
Bana gelince, ben de bu şehre hareket ediyorum.
………………………………………… .
………………………………………… .
………………………………………… .
Ve (?) o……………………………………
O, bu memleketin ordularının öncülerini ve onların etrafında toplanan Turukkuları yok etti.
Bir tek kişi bile kurtulamadı. Ve o gün bütün Ahazim diyarını ele geçirdi.
Bu “Dawidum” ülkenin gözünde büyük.
Sevin! Burada kardeşin “Dawidum”u öldürürken, sen orada kadın arasında kalıyorsun. O halde şimdi ordu ile birlikte Qatanum’a gideceğin zaman tam bir er kişi ol. Kardeşin gibi sen de ülkende büyük ün kazan.

63 numaralı tablet sayfa 124-125
Babam Zimri-lim’e şunu söyle:
Oğlun Arriwaz şöyle diyor:
Babamın bana göndermiş olduğu ve babamın kendisi hakkında bana yazdığı Askur-addu hakkındaki tabletteki yazıyı şöyle anladım:
Şimdi Askur-addu benim evimde kacak: yerle bir ettiğin ülkesi, şimdi elinden almış olduğun her şeyi bir araya topla ve iade et.
İte babam bana bunu yazdı.
…………babamın evinde bana yakın
…………gerçekten iade ediyorum
………..alınanlar (gasp edilenler) ki onlar bizimdirler, çok sayıdadırlar.
. . .babam kendi hizmetkârını sorguya çeksin (haa!)
. . .hizmetkârlar. . . . .
. . .Turukku
…………………………………
…………………………………
…………………………………
Mardaman ülkesinde… ile ittifak ettik ve Dawidum’u öldürdü.
………………………………………… …
………………..Bunu yaptı.
Geldi (yetişti?) ve öldürdü
Şimdi ise babam bana ülkeye barışı verelim, getirelim diye Askur-addu’yu gönderiyor.
Ve babamın yanındaki hizmetçilerime gelince (hizmetçilerim konusunda) babam onları göndersin, kendisine gönderilecek kıt’aları göndersin.
Turukkular, burada tekrar edilmemesi gereken (ağza alınmayacak ) şeyleri icbar ediliyorlar (yapıyorlar).
Zakku meselesine gelince; bu konuda babam bana “kendi hükmünü kendin ver/kendi kanaatini kullan/kendin karar ver” gibi şeyler yazmış.
…işte bu nedenle de o… yapmıyor (negatif fiil)
Teminatlar mı(?)
Babam onu bana bir göndersin hele…

21 numaralı tablet sayfa 37
Kardeşim Isme-dagan (konuşuyor)
Iasmah –adduya şöyle söyle de.
Turukku düşmanı çıktı ve …a vardı.
O Kakakulatim’i işgal etti.
……………………………………
Öküzleri ve ganimetleri ortadan kaldırdı (ele geçirdi).
Bu akından beri Turukkuların sayısı fazla görünmüyor, fakat artabilir.
Onlar gelmeye devam edecekler.
Olup bitenleri öğreneceğim, sonra sana daha ayrıntılı haber göndereceğim.

22 numaralı tablet, sayfa 39
Kardeşin Isme-dagan (konuşuyor)
Iasmah-addu’ya şöyle söyle de:
Bana yazdığın Turukkularla ilgili haberler değişti.
Bundan dolayı şimdiye kadar sana kesin bir haber veremedim,
Onların işine gelince, yapmayı düşündükleri dostluk anlaşması imkânı ortadan kalktı.
Iantakim, lu-Ninsuanna, Water-Nanum ve aynı şekilde soylular bekliyorlar(?).
Gerçekten de şu sözleri yazdılar: “Mademki sen bu rehineleri vermek istemiyorsun, yarın ve yarından sonra biz oraya (istediğimiz yere)gideceğiz.
Orası yazılsın, bilinsin ve oraya gidilsin.
Kararını da vermiş olarak bölgende hazır bulun.

23 numaralı tablet sayfa 41
Kardeşim Isme-dagan (konuşuyor)
Iasmah-addu ya şunu söyle:
Bana Turukkular hakkında yazmıştın
Turukkuların çıkış hazırlıklarında bulundukları gün çok meşgul olduğumdan sana haber veremedim.
Kuvvetlerimiz onları takip etti.
Ve ben çok sayıda düşman öldürdüm.
Sonra grubumuz nehir kıyısına vardı ve oraya yerleşti. Nehir kabardığından kuvvetlerimiz karşı tarafa geçemedi.
Sonra ben onları karşıya geçirebildim ve Tigunanim memeleketine sevkettim.
Kuvvetlerimizin geçişinden sonra nehir alçaldı ve Turukkular da gece nehri geçtiler.
Onların geçişinden sonra nehir yeniden kabardığından, nehri ben tek başıma geçemedim.
Turukkular şimdi Tigunanim diyarında (ülkesinde).
Onlar buraya geldiklerinde şöyle dediler:
“O yurduna doğru gitti.”
Bu notumun müteakiben, Turukkular hakkında sana tam bir rapor göndereceğim.

24. numaralı tablet s.43
Kardeşin İsme dagan (konuşuyor)
Ismah-addu’ya şöyle de: haklarında benden haber istediğin Turukkular Tigunamin diyarlarında bulunuyorlar. İlk önce onlar açlıkla karşılaştılar.
Hirbazamin diyarına gitmişlerdi.
….zuri köyü onlarla sıkı dostluk münasebetleri kurmuşlardı. Bununla beraber köyün bütün erkeklerini öldürdüler, halkı katlettiler ve mallarını yağmaladılar.
Bu köy yağmalanmıştı…
Turukkular, bu köyden 5 günlük erzak almışlardı.
Tıpkı bu köy halkı gibi önce dost oldukları ve sözlerini dinlettikleri Tigunanim halkı da sert tavırları yüzünden Turukkularla düşman kesildiler.
Oysa Turukkular kıtlık içerisindedirler ve yiyecekleri yoktur.
Onlar halen bu ülkede bulunuyorlar.
Benim bu notumun gönderilmesinden sonra onların buradan gitmeyi düşüneceklerini sanırım. Onların nereye ve hangi güzergâhı takip ederek gideceklerini sana yazacağım.
Sağlığım yerinde ve birliklerimiz de iyidir.
Sağlığınla ilgili haberleri aksatma.

25 numaralı tablet s.45
Kardeşim Isme-dagan (konuşuyor)
Iasmah-addu’ya şöyle de:
Bana bahsettiğin ve elde tutamayacağımızı belirttiğin Susara diyarını sana Hükmer-lim anlatsın.
Şefleri Lidaya ile birlikte Turukkular savaşa koyuldular ve iki şehri mahvettiler.
Yardıma geldiğimde dağlara çıktılar.
Anladık ki burası tutunmaya elverişli değildir.
Ben……………………….
Bu ülke, sonra…………….
…………Arrapha ve Qabra diyarından
………………..e(?)
Sonra (?) ülkenin dahili kuvvetleri edilecekler.
Sağlığım iyi, için rahat olsun.

52 numaralı tablet s.77-79
Kardeşin Isme-dagan (konuşuyor)
Iasmah-addu’ya şöyle de:
Bir adam… Amursakim’e geldi ve şunları söyledi:
Turukkular Amursakim siperi………………….
Ve dört günlük iaşe…………………………..
Bunu (?) düşündüm: “Kuvvetler……………….
(ben bile) seni teslim etmek istiyorum.
……………………………..
………………………………
Ve………………………….
Zala’a doğru………………..
Buna………………………..
………………………………
Onun haberleri………………..

78 numaralı tablet s.111-115
Kardeşin Isme –dagan (konuşuyor)
Iasmah-addu’ya şöyle de: gönderdiğin iki kurye buraya salimen geldi………
………..zikri-addu, li(?)…………………….
Sen bana yazdın: sonra………….
Onu buraya gönderme. Keşke……..
…………..düşmana………………
…………..memleketin evlatları……….
Birçok………ile…………….
Buraya vasıl oldular ve………..
Bu haberi aldığın zaman,
son derece……………………..
bu haberden önce…………..
kuvvetler sona doğru………
…………………………
Yoktur.İş…………………
……………………………
Tutundu……………………….
İşte bu La’um ki……………………
Hükmer-lim ile birlikte
Evvel emirde Esnuman’ın adamına dikkat etmedi.
Şimdi Kralın önünde bu iş konusunda ilahların andı söylenecek.
O ana tanıklarını gönderdi. Bana gelince, ilahların yemini…………
………………size para verdik, ağzım çok………
……………..Istar, kuvvetlerin başına geçmesi için,
Göndereceğim. Çabucak kuvvetleri……….
…………belki…………….
……………………Esnunan’ın adamı
…………………diğer, gerçekte………….
…………………………………
………………..düşman………………….
Ve Turukkular…………………
Savaştık…………………………..
Kuduz bir öfke istila eti beni……………
Başı, yaptım……………….
O kimse ki, her şeyden önce, memleketin ortasında ………….
………….e devam edecek…………….
Benim karşıda….e devam etti……….
Bütün bu iş…………..den………………
Onu yerleştirme………….Haneenler…………..
…………..bir başkasını……………………..
Dagana………………
Benimle karşılaşacak olan Esnuannan’ın kuvvetleri, Haneenler
Onların (?) kaybı……………….
…………………………………………
Uzatmadım ve………………
……………………..içinde kararlar
Tri ayının 20. günü bu notumu sana gönderdim.

87 numaralı tablet s.125-127
Kardeşin Iasmah-adu (söylüyor)
Isme-dagan’a şöyle de:
Kral bana her şeyden önce, Turukkuların hücum ettiklerini
Nithim’i kuşattıklarını yazdı.
O günden beri ne Kral ve ne de sen, bu adamların öldürülüp
Öldürülmediğini, kaçıp kaçmadıklarını yazıp bildirmediniz.
Oysa Asrayan’ın yüreği endişelidir.
Şimdi sen bana, onların durumunu eskizsiz belirten bir rapor ile sağlık haberlerini gönder şeklindedir.
Asur Kralı ve oğulları arasında geçen bu mektuplaşmalarda Türklerin bölgedeki varlıkları açıkça ortaya konmuş, Türklerin Güneydoğu Anadolu’da yaşadığını ispatlamıştır. Yetersiz tarihi kayıtlar Turukkuların akibeti hakkında bir fikir ileri sürmemizi engellemektedir. Fakat Turukkulardan sonra Türklerin bölgedeki varlıkları çeşitli adlarla devam etmiştir.

!! Denizim !!
20-08-10, 01:27
aMezopotamya’ya Yerleşen Diğer
Türk Kavimleri
M. Salih San’nın Asur kayıtlarından aktardığı bilgiler dönemin Türk varlığına işaret etmektedir. Yine M.Ö. 876 yılında Asur imparatorunu rahatsız eden birtakım olaylarla meydana gelmiştir. İdaresinde bulunan Komuk (Kumuk) Türkleri, komşuları Kurhilerle birleşerek, idarelerini benimsedikleri Asurlulara karşı ayaklanmış ve Asurnasırpal’ı Asurlar üzerlerine yürüyüş yapmaya zorlamışlardır. Bunun üzerine İmparator Kurhi’yi baştanbaşa çiğnemiş ve yolu üstündeki yerleri yakmıştır. Asur kralı, bu isyana katılan Batman suyu ile Bitlis çayı arasındaki Kiyani ve İzalla halkını da yaptığına pişman etmiştir. İsyan edenler imparatorun gönlünü almak için vergi borçlarını hemen getirip ödemişlerse de, az bir zaman sonra Asurluların Urartu adını verdikleri Ararat Krallığı ile Komuk Türkleri ve Kurhiler yine temasa geçerek imparatora karşı birleşmişlerdir .
Tarihi kaynaklar bu dönemde Komuk Türklerinin Murat suyu çevresinde yerleşmiş olan bir halk olduğunu ortaya koymaktadır. Toprakları Elazığ’dan Bitlis’e kadar uzanmış olsa da, mevcut veriler Kumukların Fırat nehrinin batısından Musul’a kadar olan alanda hareket ettiklerini göstermektedir.
Kumuklardan sonra Anadolu’da yaşayan diğer Türk boylarını anmak da konumuz açısından faydalı olacaktır. Ebûl Farac’a göre, Medleri ortadan kaldıran İranlı Kral Kampiz zamanında onun kumandanı olan Judith, Magoglardan yani Türklerden Holophernes’i öldürmüştür . Farac’ın aktardığı kayıtta da Medler zamanında Mezopotamya ve Anadolu’da Türklerin varlığına işaret edilmektedir. Magog adı Ermeniler içerisinde yaşayan Mamigonyan Türklerinin adıyla da benzeşmektedir.
363 yılında ise Roma Kralı Julianus Sasani Mezopotamya’sına sefere çıkmıştır. Bu savaşta Dicle’nin sağ taraflarını Romalılar ele geçirmiş, fakat savaş meydanında kral aldığı bir yara nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Yerine geçen yeni Roma Kralı Jovianus, Persli Sasanilerle yeni bir anlaşmaya giderek toprakları İranlılara bırakmıştır. Bu topraklar Arzaene (Arzan yöresi), Moksoene (Mogk), Abdikene (Finik yöresi, Ceziretü-I Ömer’in kuzey batısı), Rehimene (Botan suyunun kavşağı ile Dicle arasındaki güney uç), Gordyana (Şırnak-Hakkâri ve Güneyi)’dır . Burada bahsedilen Gordyana bölgesi Turukku adı ile bilinen ve Asurlularla savaşmış olan Türk topluluğunun yaşadığı yerlerdir. Bu Türklerin toprakları daha sonraki yazıtlarda da Gordyana olarak anılacaktır. Kanaatimce “Gordyana”, Kurdların yurdu anlamındadır. Yine Saka Türklerinin yerleştikleri ve Urmiye gölünün kuzeyinde bulunan Sakasan şehri yakınlarındaki diğer bir Saka-İskit şehrinin adı da Gurdman-Gardman’dır (Gardman, Sevan gölünün doğusu ve Gence arasındadır) . Bu ad daha sonraki saflarda işleyeceğimiz gibi Türklüğün temel adı olup, birçok Türk boyu bu adla anılmıştır.
Gürcü kaynaklarına göre de milattan önceki devirlerde Turan’dan gelen ve Kafkaslarda yaşayan çok sayıda Türk topluluğu vardır. Gürcistan’daki Orbelyanlar ailesini teşkil eden Cenbakuryanlar bunlardan olup Çin dolaylarından 28000, bazı riayetlere göre 2800 aile olarak Kafkaslara ve Doğu Anadolu’ya yerleşmişlerdir. Bu dönem Hz. Musa’nın Kızıldeniz’i geçtiği zamanlara denk düşmektedir. Destanî’ye göre; Hun ve Hazarların Doğusunda Cenastan ülkesinin hükümdarı Cenbakur idi ve o ölünce kavgalar çıktı, bu savaşta mağlup olan taraf kaçarak öncelikle Gürcistan’a kadar göç etti. İşte bu topluluğa Canbekuryanlar adı verildi. Gürcüler bu topluklar için Çin prensleri demektedir .
Türk Canbekuryanlar bu bölgeye geldiği zaman Kafkasya’dan Irak’a kadar tüm alanlar Gürcüler ve Ermenilere aitti. Gürcüler İranlılarla olan savaşlarında savaşçı Canbekuryanları kullanarak varlıklarını devam ettirmişlerdir. Bu Türk zümreleri daha sonra Hıristiyanlığı kabul ederek milli benliklerini yitirmişlerdir. Canbekuryanlarla ilgili enteresan olan diğer bir nokta bunların ovalar ve şehirler yerine dağlık alanlarda ve mağaralarda kendilerine yaşam bölgeleri oluşturmalarıdır. Bu durum bize Kürt yaşantısını anımsatmaktadır.
Canbakuryanlardan sonra Ortadoğu’da Türklerin varlığı ile alakalı diğer bir kayıt Minorsky’nin eserlerinde ortaya çıkmaktadır. Minorsky’ye göre M.Ö. 9. yüzyıl ve daha sonrasında Urmiye gölü çevresinde Hint-Avrupalı olamayan ırklar bulunmaktaydı. Bunlardan bazıları Allabria, Harhar, Elipi ve Mannalılardır . Fakat Minorsky bunların milliyetlerini açıkça belirtmemesine karşın, Asur kitabelerinde Manaların Türkleri ifade için kullanıldığını görmüştük.
Ortadoğu’da Turukku ve Canbakuryanlardan sonra İskitlerin varlığına şahit olmaktayız. Diğer Türklere göre daha kalabalık olan İskitler kuzeyden gelip, bir ara Medlere üstünlük sağlayarak bölgede 28 yıl hüküm sürmüş güçlü bir Turanî kavimidir . Minorsky 1938 yılındaki değerlendirmesinde, halen günümüzde Ön Asya’da Saka-İskitlerin kalıntılarının olduğunu ifade etmiştir. Ermeni asıllı araştırmacı Arşak Safrastyan 1948 yılında yaptığı bir değerlendirmede Kürtlerin atalarının İskitler olduğunu yazmıştır .
İskitler, Kafkasya dahil Çin'den Tuna'ya kadar hâkimiyet kurup, bütün Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu ellerine geçirmişlerdir. Bilim çevrelerinde ağırlıklı görüş İskitlerin (Sakalar) Türk unsurunun egemen olduğu karışık bir Asya kavmi olduklarıdır. M.Ö. 722 yıllarında Türklerin Üçok kollarından İskitler, Kafkaslardan inerek Aras havzasına ve Urmiye gölü civarına yerleşmişlerdir.
İskitler, Batı Asya ve şu anki Rusya’nın güneyinden hareket ederek M.Ö. 680-650’ye doğru Kafkasya’ya gelmiş, Kür ve Aras boylarını aşıp Anadolu ve Azerbaycan’a yayılmışlardır. Urmiye gölü çevresini kendilerine merkez yapan Saka/İskit Türkleri Asurlularla daima mücadele etmiş, bu devlete büyük darbeler indirmiştir. Ayrıca Medlerle de savaşmışlardır. Şu an İran topraklarındaki Gence’deki Sakasena ili bu Türk topluluğundan kalmıştır . M.Ö. 625–606 yılları arasında ise Diyarbakır bölgesi, Mezopotamya’ya, Suriye’ye ve Filistin’e kadar yayılan topraklar İskit Türklerinin idaresinde kalmıştır. Hazar denizinin güneyi ile Asuriye’nin doğusundaki dağlık bölgelerde yerleşen Medyalılar da İskitlerin egemenliği altında yaşamışlardır .
Bu göçlerden 200 yıl sonraları Anadolu ve İran’ı gezip görmüş olan Yunanlı Herodot’a göre Med Kralı Keyaksar (Keyhüsrev)’ın, bütün İran, Anadolu, Suriye ve Mezopotamya gibi Asya topraklarında “28 yıl hükmeden İskitlerin” cihangir padişahı “Madyas (Asur kaynaklarında Madova, İran din kitabı ve şehnamesinde Afrasyab, Oğuz destanlarında, Doğu Türkleri Uygur ve Karahanlılarda Alp Er Tonga) denilen kişi ile İskit ileri gelenlerini bir şölene çağırıp, hile ile sarhoş ettikten sonra öldürtmüş ve İskitlere son vermiştir. Herodot’un yerli hatıralara göre anlattığı bu hadise, öteki İran ve Asur kaynaklarına göre de M.Ö. 626 yazında ve Urimiya gölü kıyısında geçmiştir . Med Kralının, İskit hükümdarı Afrasyab’ı öldürmesinden sonra, Türkler devlet olarak varlıklarını kaybetseler de İskit halkı dağlık alanlara kaçarak varlıklarını devam ettirmişlerdir. Süryani Ebûl Farac, İbranilerin krallarını anlattığı bölümde, Hz. Musa’nın zamanından çok sonra, Asur Kralı Sennachherib zamanında İskitlerin Filistin’e kadar bütün Kafkasya ve Mezopotamya’yı zapt ettiğini yazmaktadır .
İskitlerin bölgedeki hatıraları o kadar güçlüdür ki, yüz yıllar sonra dahi bölgeye gelen Türk grupları İskit adı ile anılmıştır. 1154 yılında Kudüs Kralı 3. Boudion, Filistin’de bulunan Askalan şehrini aldıktan sonra çok sayıda Türkü ve Müslüman’ı öldürmüştür. Meteos bu konuda, “...Bundan sonra Kral Allahsız bir millet olan İskitleri ihanetleri dolaysı ile kılıçtan geçirdi…” demektedir. Ermeniler, Türk, Türkmen, Moğol ve Tataraların tamamını İskit olarak nitelemişlerdir. Yazar aynı tabiri Hıristiyan ordusunun Halep ve Dımışk’ı almak için geldikleri hadisede de anlatmaktadır. Bu zamanda kuzey Suriye toprakları içerisinde olan Halep ve Dımışk bir Türk memleketidir. Yazar, “Hıristiyanlar İskitlerin memleketlerini istila etmek için buraya gelmişlerdir,” demektedir . Urfalı Meteos’un aradan 1000 yıl geçmesine karşın Türkleri halen İskit olarak telaffuz etmesi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da geçmiş yüzyıllardan kalan İskit varlığının etkisi açısından önemlidir.
Bu anlatımlardan çıkan bir diğer ihtimal de, eski dönemlerden kalan bazı İskit gruplarının Suriye ve Güneydoğu Anadolu’da halen varlıklarını devam ettirmiş olduklarıdır.
Minorsky 1938 yılındaki Milletlerarası Müşterekler Kongresinde Kürtlerin, İranlı Medyalılar ile atlı göçebe ve yaman okçu Turanlı Skythelerden (İskit/Saka) meydana geldiğini, bu oranın yarı yarıya olduğunu belirtmiştir. İskit/Sakalarin M.Ö. 7. yy.’da Kafkasları aşarak Aras ve Zağros boylarına yayılmalarından önce ne Asur ne de Urartu kaynaklarında Kürtlerle alakalı bir bilgi vardır. İngiltere’de yaşamış Ermeni asıllı Arşak Safrastyan 1948 yılında Kürtler üzerine yazdığı kitabında Kürtlerin atalarının “yaman savaşçı İskit okçuları” olduğunu itiraf etmiştir. Burada şu gerçeği hemen hatırlatmakta fayda vardır. Hun Türkleri İskitlerin devamıdırlar. Gürcü tarihinde Kürtlerin Hun kökenli oldukları ve M.S. 466 yılında İranlılar tarafından İran ve Zağroslara getirildiği anlatılmıştı. Arşak Safrastyan, Minorsky ve Gürcü tarihinde de ifade edildiği gibi Kürt kimlik açıklamaları biri diğerinden habersiz meydana gelen ve gerçeğe çok yakın açıklamalardır.
Ön Asya’da görülen diğer bir Türk zümresi de Kimmerlerdir. Asur metinlerine göre, Aşkuzai (A-AŞ-GUZA-Aİ) olarak anlatılan Saka/İskit Türkleri M.Ö. 7. yy. başlarında Azak denizi (Karadeniz’in kuzeyi) çevresinde Kimmerleri (Kimak Türkleri) yurtlarından çıkarıp kovalamışlardır . Bu zamandan sonra Kimmerlerin bir kısmının Ön Asya’ya göç ettiği görülmektedir.
Arap tarihçi ve coğrafyacısı Mesudi, Kimmerlerin Türk boylarından biri olduğunu, Guzlarla (Oğuz) aynı yerde yaşadıklarını ve Hazar denizinin kuzey doğusundan Maverunnehir’i de içine alan bölgelerin Guz (Oğuz) ve Kimmer vatanı olduğunu ifade etmiştir . Kimmerler üzerine tez çalışması yapmış Taner Tarhan, Kimmerlerin kökenlerini net bir şekilde ortaya koymuştur. Taner Tarhan’a göre Kimmerler M.Ö. 1900–1700 yılları arasında Anadolu’ya gelerek, bu bölgeyi kendilerine vatan yapmışlardır. Ayrıca yeni çalışmalar Kimmer-İskit akrabalığını da ortaya çıkarmıştır .
M.Ö. 8. yy.’da Anadolu’ya gelen Kimmerlerin saldırılarını engellemek için Muşku Kralı Mita, Asurlularla ittifak yapmıştır. Kimmerler, Muşkuları ve Asurluları yenmekle yetinmeyip, Anadolu’nun diğer unsurları olan Tabal, Hilakku, Frigya ve Lidyalıları da yendikleri zümreler arasına katmışlardır.
Kimmerler ancak M.Ö. 600 yıllarında Asur Kralı ve Lidya Kralı Alyattesin ordusuna yenilerek durdurulabilmişlerdir. Bu yenilgi, Kimmerlerin sonunu hazırladığı gibi onları Anadolu’nun diğer devletlerinin hâkimiyeti altında yaşamaya da mecbur bırakmıştır .
Gürcü kaynaklarında da Kimmerlerden bahsedilmektedir. Gürcülerin efsanevi Kralı Kartlos’un ölümünden sonra, Hazarlar (Kimmerler), Hazar denizi kuzeyinden ve doğusundan gelerek Gürcülerin memleketine saldırmışlardır. Bu savaşlar sırasında dağınık Gürcü toplulukları birleşerek Kafkas dağlarını aşıp Kimmer topraklarına girmiş ve onları bozguna uğratmışlardır. Bunun üzerine Kimmerler kendilerine güçlü bir kral seçip, Gürcü memleketlerine saldırarak Derbent, Ararat ve Ağrı’yı aldıktan sonra Güney Kafkasya’ya doğru ilerleyip Gürcüleri vergiye bağlamışlardır.
Bu savaşta Kimmerlerce çok sayıda Gürcü ve Ermeni halkı esir alınmıştır. Bu tarihten sonra Türk Hazarlı Kimmerler Kafkasya ve Doğu Anadolu’da yerleşik hayata geçmişlerdir .
Ermeni tarihi, Kimmerlerin M.Ö. 8. yüzyılda bölgeye gelerek geniş bir çevreye yayıldıklarını ifade etmiştir. Yine Ermeni kaynakları Kimmerleri Trak soyundan göstermektedir. Ermenilere göre, bu halk esas olarak o dönemde Karadeniz’in ve Kafkasya’nın kuzeyinde yaşamaktadırlar. Kimmerlerin bir kolu da M.Ö. 5. yüzyılda Balkanlara göç etmiştir. Ermeni tarihine göre “Getler” bu halktan olup, ”Getlerin” bir kolu olan “Daklar” Romanya ve Macaristan’da bir dönem devlet kurmuşlardır. Bu Trak halkı Anadolu’ya gelerek Hitit devletine son verip Frigler olarak bilinen devleti oluşturmuşlardır.
Yine Ermeni kaynakları Muşkilerin de Trakların bir kolu olduğunu ifade etmektedir. M.Ö. 882 yıllarına doğru Muşkiler Harput tarafına doğru ve Murat suyu ile batı Fırat’ın birleştiği yere kadar ilerlediler. Muşkiler 718-715 yılları arasında Asurlarla savaşmışlardır. Yine Muşkiler Fırat üzerindeki Kargamış Kralı ile ittifak yaparak Kue ve Kilikya ülkelerini Asurluların hâkimiyetinden kurtarmışlardır. M.Ö. 676–675 yıllarında bu Türk topluluğunun askerleri Zap dolaylarında Asurlularla savaşmış ve yenilmiştir. Bu savaştan sonra Türk kökenli Kimmer, Muşki ve İskitler eski güçlerine ulaşamamıştır. M.Ö. 400’lü yılara kadar varlıklarını dağınık şekilde devam ettiren bu topluluklar, zamanla yerli halklar arasında erimişlerdir . Günümüzdeki Muş adının da Muşkilerden geldiği rivayet edilmektedir. Çünkü Türk Muşkiler Muş yöresini de içine alan bölgede hüküm süren bir devlet oluşturmuşlardır.
M.Ö. 711 yılında Melitene Kralı Trakhunazi ve 710 yılında Gurgum (Maraş) Kralı ise Mutallu’dur. Malatya kralının adı Türk ve Hun isimlerin birleşmesinden meydana gelmişken, Maraş Krallığının adı da Türklüğün ön adı olan “Gur” ile başlamaktadır. Asur ve Helen kaynaklarında Gürün bölgesinde hüküm süren Muşki Kralının adı Gurdi olarak ifade edilmiştir. Bu ifade de Muşkillerin Türk olduklarını anlatmaktadır.
Bir diğer rivayete göre Osetya halkı Hazar (Kimmer) kralının yanında savaşa katılan bir kumandanın neslindendir. Kimmerlerin Batı İran’a ve Doğu Anadolu’ya gelerek burada yerleşik hayata geçtikleri sırada İran tahtında Nemrud’un torunu Efrid’un bulunmaktadır. Nemrud’un torunlarından Ardam zamanında İran ordusu Kimmer ve Gürcü memleketine girerek Hazar Kimmerlerini yenmişlerdir .
Kimmerlerden sonra bölgede varlık gösteren diğer bir Turan kavmi “Paktuklar”dır. Saka-İskit hâkimiyetini yıkan Medler, 2. Babil devleti ile anlaşıp, Asurluların son kalıntısını ortadan kaldırmış ve Van toprak kalesi yerindeki son Urartuları da yıkmış, Kızılırmak’a kadar Anadolu’ya hâkim olup, geniş bir imparatorluk kurmuşlardır. M.Ö. 550 yılında Med ailesi yerine, yine İranlı soyundan Persli (Fars) Akameniş sülalesi İran’a hâkim olup imparatorluğu genişletmiştir. Persli I. Dara (M.Ö. 522-485) çağında büyük İran imparatorluğu ülkeleri, 20 “satraplık” denilen içişlerinde serbest beylikler halinde ayrılmıştır. Heredot resmi İran kaynaklarından faydalanarak, bu satraplıkların sırasını ve içindeki kavimleri ile bunların İran’a ödedikleri yıllık vergiyi aktarmıştır. Herodot’un eserinde, 8. satraplık olarak Van gölünün güneyi, Botan, Hakkâri ve Zap alanlarını içine alan bölgede “Paktuk” adında bir beylikten bahsedilmektedir. Paktuk, İskitlerin bir koluna verilen addır.
Yine aynı eserde Paktuklardan başka, Van ilinin kuzeyinden itibaren Bitlis, Muş, Tunceli çevresinde varlık gösteren Armenya satraplığı ve Karadeniz’e kadarki komşu ülkeler olan Erzincan, Gümüşhane, Giresun bölgelerinde Pontos-Öksenos satraplığından bahsedilmektedir. İran bu satraplık halkından 400 talen (100 bin İngiliz sterlini idi) vergi almaktadır . Bu belgelerden ortaya çıkan sonuca göre, bahse konu zamanda Van gölünün Güneyi ve Botan alanı Türklerin yaşadıkları yer iken, Van gölünden Fırat’a kadar olan bölgede Ermeniler hüküm sürmektedir.
Alman bilginlerden Nöldeke’ye göre Heredot’un anlattığı Türk “Paktuk” uruğu, ortaçağdaki Süryanice kaynaklarda “Bokhtaye”, Arapça eserlerde “Bukhtiyye”, Rumcada “Bokhtan” olarak geçmektedir. Botan alanı ve ırmağı da bu boyun adıyla anılır. Bu uruk 24 Oğuzboyu’ndan İç Oğuz/Üç Oklar kolundan “Bogduz” diğer Türk ağızlarına göre “Bogtan”dır. Herodot’un eserinde bu boyun yaşayış, görünüş, giyim kuşam ve silah çeşidi ile kullanımı olarak İranlılardan farklı oldukları belirtilmiştir. Paktuk /Bogtan / Bogt-uz’lar tüm tarihi vesikalarda İranlıların düşmanı olarak gösterilmiş, ayrı bir millet olarak belirtilmiştir .
Daha önceki sayfalarda da Pakistan ve Çin sınırındaki büyük bir bölgenin “Butan” adıyla anıldığını görmüştük.
Farsça “Karnamak” adlı eserde, Perslerden Sasanlı (Sasani) sülalesini kuran I. Ardeşir’in Azerbaycan ve Doğu Anadolu’daki küçük Arşaklılar birliğine saldırarak, birliğe bağlı beyliklerden olan “Yedi Bogtun Elbeyi” olan “Madig”i 226 yazında öldürdüğü şeklinde kayıt vardır. İran kaynaklarından alarak bu konuyu aktaran Taberi, Sasanlı I. Ardeşir tarafından öldürülen el beyinin “heftan Boght’un Ejderha Meliki” yani “yedi Boght birliğinin Ejderhası sayılan Elbeysi” diye tanındığını belirtir. Bu Ejderha deyimi Dede Korkut Oğuzname’lerinde Kürtlerin Elbeğleri sülalesine “Ademiler Avranı (Ejderha)” denilmesindeki geleneğe uymaktadır. Bu gelenek de adını Büyük Hun Devleti’nden almaktadır. Büyük Hunluların bayrakların da Ejderha sembolü bulunmakta olup, diğer milletlerce savaşçılıklarından dolayı yenilmesi imkânsız görülen Ejderha ile özdeşleştirilmişlerdir.
Abbasilere bağlı olarak 985–1085 yılları arasında Ahlat-Bitlis-Diyarbakır-Siirt bölgelerinde hüküm süren ”Mervanoğulları” sülalesi de bu Bogthhanlı sülalesine mensuptur .
950 yıl önce Malazgirt’te Selçuklular ile savaşan Rum kayserinin yanında bulunarak, sonradan Bizans bozgunun tenkidini yazan başvekil Psellos da kendi çağında Kürt ile Türkmen/Oğuz deyiminin aynılığı yüzünden, Oğuzlardan Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ı, hem Parth (Arşaklı) soyundan göstermiş hem de “Kurton Vasileus” (Kürt padişahı) diye anmıştır.
Küçük Arşaklılarından 305–310 yılları arsında resmen Hıristiyanlığı benimseyen 3.Tridat Han (287-310) çağında, onun yaverliğini yapan Agathangelos’un tarih kitabının 5. yy.’daki Grabar tercümesine göre Hıristiyanlığı kabul eden küçük Arşaklılar birliğindeki elbeğleri Arapçayı-Aras bölgesi yanındaki başkentlerinde tören yaparlar. Törene katılan Arşaklı Türk 16 elbeği hanedanı temsilcisi arasında, Van gölü ile Musul bölgesinden gelenler de olup, yurdu “Kortuk” olarak ifade edilmiştir. Makedonyalı İskender’le birlikte M.Ö. 331 yılında Arbela savaşına katılan Yunanlılar Arşak Türklerin bu yurdunu Gordya diye tanıtmışlardır.
Günümüzde Afganistan toprakları içerisinde Pakistan sınırındaki bir eyaletin adı Paktiya olup, başkenti de Gardiz’dir . Afganistan’ın Oğuz Türklerinin eski vatanı ve Paktiya eyaletinin başkentinin Türkçe Gardiz olması, bunlarla Paktuklar arasında bir ilişkinin olabileceğine işaret etmektedir. Paktiya eyaletinin yanında Lavgar eyaletinin varlığı ve bu eyaletin başkentinin Baraki olması da ilginçtir. Barak adı büyük bir Türkmen aşiretinin adıdır. M.S. 466 yılında İranlılar tarafından Batı İran’a sürülen Abaş Kürtleri bölgede kendi soylarından Paktuklarla birleşip/karışıp Kürt toplumunu oluşturmuşlardır. Günümüz Kürtleri de (Gurmanclar hariç) Abaş ve Paktukların nesilleridirler.
M.S. 87 yılında ise Peçenek ve Çiğil (Cik) Türklerinin Kafkasya’ya ve Anadolu’ya geldiklerini görüyoruz. Peçenek ve Çiğiller, Gürcülerle ittifak yaparak Ermenilerle savaşmışlardır. Bu Türk birliklerinin Gürcülerle birlikte Nahcivan, Van, Ani, Pasin ve Eleşkirt’e kadar geldikleri ve buraları ele geçirerek Ermenileri mağlubiyete uğrattığı görülmektedir .
Türk topluluklar içerisinde bölgeye gelen en önemli topluluklardan biri de Hunlardır. İran Kralı Şapur'un, 359'da Amida (Diyarbakır)'yı kuşatmasına Hun kuvvetleri de yardımcı olmuştur. M.S. 380 yılında Huna-gur adlı bir Hun reisi Sasani İmparatorluğu’nun toprakları durumunda olan Doğu Anadolu bölgesine ve Kafkasya’ya saldırmakta ve her yeri talan etmektedir. Bunun üzerine Sasani hükümdarı Ermeni Babik komutasında bir ordu göndererek Hunluları mağlup ettirip Huna-gur’u öldürtmüştür . Burada da görüldüğü gibi daha önce Turukkulara verilmiş olan Gur ve Maraş beyliğine verilen Gurgum adı yine karşımıza Hun toplulukları içinde çıkmaktadır. Daha sonraki bölümlerde “Gur” adının Türkleri ne derece ifade ettiğini detayı ile ortaya çıkaracağız.
Ermenilerin 380 yılında Hunlara karşı kazandığı savaşa rağmen, Hun boylarının bölgede varlıklarını daha da arttırdığını görüyoruz. 400’lü yıllara gelindiğinde Azerbaycan bölgesi ve Doğu Anadolu, Hunların yerleşim yerleri haline gelmiştir. Derbent bölgesi ilk dönemlerde Gürcüler, İranlılar ve Hunların sınırını teşkil etmekteyken, Hunlular 470’ten sonra Kars dolaylarına kadar bölgeyi eline geçirmişlerdir. Bu zamanda İran sınırına yakın olan Kura nehri sınırı belirlemekteydi. Bu asırda bölgede gelişen savaşlarda, Hunların aktif olarak yer aldığı bilinmektedir. 481 yılında Mamigonyanların önderliğinde gelişen Ermeni-Pers savaşında galip gelen Ermeniler, yeni bir Sasani saldırısına karşı Gürcü Kralı I. Vahtang’tan yardım istemişlerdir. Gürcüler, Ermenilere Hunlardan oluşan askeri bir kuvvet göndermişlerdir .
515–516 yıllarında ise Hunların büyük bir kolu olan Sabirler Kafkasya’dan Anadolu’ya girerek bütün Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu istila ettikten sonra Toroslara kadar gitmişlerdir. Diğer bir kol da Azerbaycan’dan güneye inerek günümüz İran Azerbaycan’ını ele geçirmiştir . Süryani tarihi de Sabirlerin Doğu ve Güneydoğu Anadolu ve İran’da yerleştiklerini bize aktarmaktadır . Tarihin her döneminde olduğu gibi Türkler ele geçirdikleri her yeri vatan haline getirmişlerdir. Bu hadiseler sonucunda Kafkasya’dan göç eden çok sayıda Türkün bölgeye yerleştiği aşikârdır.
Roma İmparatoru III. Justinus zamanında imparator, teyzesinin oğlu Marcion’u Sezar tayin ederek Nisibis’i (Nusaybin) almak için Dara şehrine göndermiştir. Nisibis şehrinin İranlı kumandanı kendilerine zaman verilmesini, şehri teslim edeceğini söyleyerek Romalıları 4 ay oyalamış, şehre yiyecek takviyesi yapmış ve Hıristiyanları şehirden kovmuştur. Romalılar Nusaybin’i alamadıkları gibi, İran Kralı Kisra, Dara şehrini kuşatarak burayı da almış ve 150 bin Hıristiyan Romalıyı öldürüp, 90 bin kadarını da esir etmiştir.
Buradan hareket eden Kisra Suriye’deki Balaş, Kinnesrin ve Antakya’yı yağma ettikten sonra da Ramon şehrine gelmiş, burada Hıristiyanlardan oluşan halk korktukları için Kisra’yı karşılamaya çıkmıştır. Buna rağmen 92 bin (ya da 292 bin) kişiyi yakalayan Kisra bunlar içerisinde 2 bin bakireyi İran’da bulunan Türklere hediye olarak göndermiştir. Yola çıkan kafile Türklerin İran’da yaşadıkları alana 5 konak mesafede olan yere geldiklerinde, kafiledeki kızlar büyük nehrin yakınına geldiklerinde yıkanma bahanesiyle kendilerini nehre atarak intihar etmişlerdir .
Süryani kaynağının M.S. 550 yılından sonraki hadiseler içerisinde anlattığı olayda büyük nehir olarak adlandırılan yer Dicle nehridir. Buna göre 550 yılında bu Türklerin yaşadıkları yerler olarak günümüz Şırnak, Siirt, Hakkâri ve Van bölgesinin de içerisinde olduğu alan ifade edilmiştir. Dolayısıyla Hunların bir kolu olan Sabirlerin Botan denilen bölge ile Zağroslar arasına yerleştikleri görülmektedir.
Ermeni tarihçisi Moisey Kagankatvasi’nin VII. yüzyılda yazdığı "Ağvan Tarihi”nde Doğu Anadolu ve Azerbaycan’da yaşayan toplulukların şu ifadeden de anlaşılacağı üzere Türk oldukları açıktır: "Bu topluluklar uzun saçlı mahir, ok atan kimseler olup, taştan koç, at vb. heykeller yansıtmada da oldukça usta idiler. En büyük ilahlarına Khan (Han)-Tanrı derler." Dolayısıyla bu kayıt Türklerin 6. asırda Doğu Anadolu’da var olduklarının kesin delillerinden biridir. Büyük ihtimalle bu Türkler, Kürtler idi.
4. ve 5. yüzyıllarda Sasanlılar (Sasaniler), Horasan’daki Merv ve Bavurd şehirleri çevresinde “Khalaç” (24 Oğuzboyu’ndan iki boyu teşkil eden) adlı Türklerin göçebe olarak yaşadığını bildirirler.
915’te eserini bitiren ünlü İslam tarihçisi Taberi’nin, İran kaynaklarından aktardığı bilgilere göre, 591 yılında Batı Göktürklerin yardımı ile İran devletine hâkim olup, Bağdat yanındaki başkent Ktezifon’da tahtı ele geçiren Horasan Sakalarının Arşaklılar kolundan Behram Çopin’in kardeşine, mensup bulunduğu uruğa göre “Kurdi” ve kız kardeşine de “Kurdiye” denildiğini bildirmiştir. İranlıların yoğun olarak yaşadığı Taberistan’da yetişen bu müellifin, Arapçaya göre yazdığı “Kurdi ve kız kardeşi Kurdiye” İran tahtını ve topraklarını ele geçiren Sasanilerin düşmanı olan Behram Çopin (Çupin)’in de Kürtlerden olduğunu gösterir. Bu yüzdendir ki Şerefhan eserinde İran’a hâkim olan hükümdarlardan Behram Çopin’in Kürtler taifesinden olduğunu bildirir . Dolayısıyla bu Behram Çopin Türk bölgesinde doğmuş ve Türk ırkından bir kişidir.
Roma Kralı Iustinianos, 540 yılından saltanatının sonu olan 565 tarihine kadar Ermenilere baskılarda bulunmuştur. Saltanatı sırasında Ermenilerden birçok aileyi Trakya’ya sürerek yerlerine Moesiadan (Karadeniz’in kuzeyi ve kuzey batısı) gelen, Sophene (Elazığ) ve Miletene (Malatya)’de ikamet eden ve aslen Altay ve Slav ırkından olan esirleri yerleştirmiştir . Türklerin ana yurtlarından olan Altaylar, Asya’nın kuzey doğusunda bir yer olup, Turan ırkından kişilerle meskûndur. Türk dili de Altay dil grubu içerisindedir. Ermeni tarihinin anlatımına göre Malatya’dan göç ettirilip Ermenistan’ın içlerine yerleştirilen bu aileler, muhtemelen Elazığ, Muş, Bingöl, Bitlis, Erzurum taraflarına yerleştirilmişlerdir.
M.S. 600’lü yılların sonlarına doğru, İmparator Tiberius zamanında, Abharisin, İskityanın ve Logobar-dinin Hakana tabi olan ahalisi, Roma topraklarına saldırarak Edasayya (Urfa) kadar gelmiş şehri alarak kilise, manastır ve köyleri yakmışlardır. Daha sonra Romalılar gelerek bu Türklerin bir kısmını öldürmüşlerdir . Bu Türk akınlarında sadece askeri unsurlar değil, askerlerin aileleri de Urfa bölgesine gelmişlerdir. Ahali olarak bölgeye gelen Türklerin amaçları her şeyden önce buralarda yerleşmektir.
681 yılında Gürcüler, Ermeniler ve Ağvanlar birleşerek, Araplar içerisindeki iç muhalefet sırasında bunu fırsat bilerek ayaklandılar. Bu ayaklanmalar üç yıl sürmüştür. Arapların Kafkasya’daki varlığının gevşemesini fırsat bilen Hazar Türkleri Kafkasya’ya inerek, Gürcüleri de yenip, Doğu Anadolu’yu istila ederek geri çekilmişlerdir .
683 yılında Hazarlar, Ermenistan’a saldırmış ve burayı talan etmişlerdir. Ermenistan olarak anlatılan bölge bu zamanda Erzurum’dan Hakkâri’ye kadar olan Doğu Anadolu topraklarıdır. 685 yılında Ermeni, Alaban ve birçok Gürcü prensleri, Hazar Türklerinin saldırıları sonucu hayatlarını kaybetmişlerdir. Ermenilerden Grigor Mamikonyan bu savaşlarda öldürülmüştür. 693 yılında yine Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan ve Anadolu’ya seferler düzenlemişlerdir. Bu savaşlar Türklerin Halife Abdul Melik’in kardeşi Mesleme ile yapacakları savaşlara kadar devam etmiş, Hazar Türkleri bu bölgeleri 10 yıl hâkimiyetleri altında tutmuşlardır. 686 yılında Bizans İmparatoru Leon, elinden çıkan bu yerler için sefer düzenlemiş ve Ermenistan, Albanya, Mokovan ve İberya’yı geçerek Hazar denizi kıyılarına kadar gelmiş, buradan da ganimetlerle Suriye’ye gitmiştir .
Yeri gelmişken belirtmeliyim ki Ermeniler içerisinde daha Kafkasya’da Ermenileşen bir kısım Türk Ogur zümreleri vardı ki, Manguatr, bunların Kara Hazar yahut Macar olma ihtimalini ileri sürmüştür. Arapların Kür nehri boyuna geldikleri zamanda, Ermeniler arasında “Siyavurd” isimli bir Türk zümresi bulunuyordu. Fakat artık bunlar Hıristiyan ve ırk itibariyle de Ermenileşmişlerdi. Hatta Anadolu’da mevcut bazı Ermeni kiliselerinin dahi Türkistani özellikler taşıdığı görülmektedir. Yine Ermenilerin en savaşçı ve en meşhur ailelerinden olan Mamigonyanların Çin’den geldiklerini ve asil sınıfa ait bir atalarının olduklarını anlatan metinleri daha önce işlemiştik. Mamigonyanların reislerinden Vahan’a “Kurt Vahan” denilmesi ve Mamaigonyanların Kurt sembolü ile anılması da bu gerçeği ortaya koymaktadır .
M. Rıza, “Benlik ve Dil Birliğimiz” isimli eserinde Orta Anadolu’da hiç Ermenice bilmeyen ve son zamanlarda komitelerin zoruyla Ermenice öğretilmeye çalışılan ve hatta içlerinde Ayhanoğulları adını taşıyan Ermeniler ve Ortadoks Türklerden bahsetmektedir .
Yine Ermeniler kendilerini Asya steplerinden gelen Trakların torunları olarak göstermektedirler. Süryani Ebûl Farac, “Ebûl Farac Tarihi” adlı eserinde Ermenilerle Türklerin Afrasyab’ın soyundan türediklerini ortaya koymuştur . Günümüz Ermenileri 3 ana milletin kaynaşmasından meydana gelmiştir. Bunlardan birisinin Turan kökenli olduğu aşikârdır.
Kürtlerin Ermenilerden geldiği iddiası başlığında yer verdiğimiz şekliyle, Marr’ın Ermeni vesikasından bize aktardıkları arasında; “10. yy.’da (900’lü yıllar) Arap egemenliği sarsılmaya yüz tutup da çeşitli ülkelerde Ermeniler çoğalmaya başlayınca, Hazar denizinin ötesinde bulunan ve Türk diye adlandırılan İskitler kitle halinde Pers ve Medya ülkesine akın ettiler. Birçok yerleri ele geçirdiler ve buradaki inançları benimseyerek dil ve din yönünden onlara (Pers ve Medlere) benzediler. Bunlar arasından pek çokları Med prensleriyle birleşerek Karduklarla Moskların sınırları içerisindeki Ermenistan’a akın ettiler, bu ülkeleri ele geçirdiler ve buraya yerleştiler. Daha sonra da birçok Hıristiyan da onlarla gitgide kaynaştılar ve onların inançlarını benimsediler. İşte bunlara şimdi Kürt denilmektedir” şeklinde bilgi bulunmakta idi. Bu iddia Nikitin’de de yer almaktadır . Bu belge gösteriyor ki Kürtler kesinlikle Türk soyundandır ve Selçuklulardan önce buraya gelip yerleşmişlerdir.
İslam Medeniyetinin Anadolu’ya ulaştığı zamanlarda Ermenilerle birlikte Gürcüler de Türkleri savaşçı olarak kullanmışlardır. Gürcüler, Araplarla savaşlarında birçok Abhaza’yı ve Hazar Türkünü savaşçı olarak kullanmışlardır. Gürcü kaynakları Arapların Azerbaycan’ı ve Kafkasları fetihlerini anlatırken, Arapların çok kuvvetli bir ırk olan Hazarlarla ve Hunlarla birçok savaş yaptıklarını anlatmaktadır. Ama bu savaşlarda Türkler birçok kez galip gelseler de sonunda Arap Mervan’a itaat etmek zorunda kalmışlardır. Bu savaşlar Ermeni tarihçisi Vardan’ın eserinde de kayıtlıdır .
730 yılında Hazar Türkleri Derbent’i aşarak Aras ve Kura nehirleri kavşağında bulunan Paydaragan eyaletinin yanı sıra Acem eyaletini, Azerbaycan’ı ve Urmiye gölünün kuzey batısındaki Zeravant kasabasını yakıp yıkmışlardır. Ermenistan’ın Arap valisi Carrah, Hazarlara karşı çarpışırken bu savaşta ölmüştür .
793–795 yıllarında Hazar Türkleri Kafkasya’dan inerek Doğu Anadolu’yu istila etmişlerdir. Bu istilalardan kurtulmak isteyen Ermeniler istemeseler de Türklere karşı Araplarla ittifaka girmişlerdir. Hazarlar 799–800 yılında Tiflis’i alarak Gürcü Hüsrev hanedanının ortadan kaldırılmasına neden olmuşlardır . Bu yıllarda İran’dan gelen, Aras ve Kura nehirleri kavşağında (Ermenistan-Nahçivan) bulunan Barda ve Paylagan yöresini ele geçiren Türk Ata el Mokana adlı bir isyancıya rastlanmaktadır .
Bu konu ile alakalı aktarmaya çalıştığımız birçok tarihi kayıtta, Türk zümrelerinin hem milattan önceki zamanda hem de milattan sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Mezopotamya’da yaşadıkları ve buralarda devletler kurduklarıdır. İslamiyet’in Türklere ulaştığı dönemden sonraki zamanla ilgili kayıtlarımızı ise daha sonraki alt bölümlerde işleyeceğiz.

V. BÖLÜM
ELEGEŞ TÜRK ANITLARINDA
GEÇEN KÜRT KAĞANLIĞI

Orta Asya’da Kürt Adının
Ortaya Çıkışı
Kürtlerin kökenleriyle ilgili bir diğer önemli bulgu da, Asya’nın Sibirya bölgesine yakın, Moğolistan’ın kuzey batısında Baykal gölü ve Altay dağları civarındaki Yenisey ırmağı yakınında bulunan bir anıttır. Günümüzde Tannu-Tuva Özerk Muhtar Türk Cumhuriyeti içinde kalan bu alanda, Kürtler tarafından bir İlhanlık veya bilinen ilk Kürt beyliğinin izleri vardır .
Bu anıt Rus Radloff tarafından Elegeş ırmağının doğu yakasında bulunmuş ve Danimarkalı Thomsen tarafından okunmuştur. M.S. 650 yılı öncesine ait olduğu tespit edilen anıta, bulunduğu yerden dolayı Elegeş yazıtları adı verilmiştir. Çok büyük bir bitevi taş yontularak üzeri yazılmış olup; yere gömülü bulunan bu taşın, topraktan yukarısı 320 cm, en geniş yeri 60 cm enindedir. Bu koca taşı, Yenisey Kürtleri, kendi hükümdarları için mezar anıtı olarak dikmiştir. “Elegeş Yazıtı”nın 8. satırında şu sözler yazılıdır:
“(Men) Kürt El-Kan Alp-Urangu, altunlug keşigim bantım belde; El’im, Tokuz-kırk yaşım.” 14. yüzyıllık bu Türkçe cümleleri, bugünkü dilimize şöylece aktarabiliriz: “(Ben) Kürt İl-hanı (hükümdarı) Alp-Urungu’yum, altından yapılmış okluğumu bağladım belim; El’im (Devletim ve Milletim) ben 39 yaşımda öldüm.” . Bu kayıt bize Kürtlerin bu dönemde Türkistan’da yaşayıp, bir devlet kurduklarını, dillerinin Türkçe olduğunu ve devletin yapısının Türk mefkûresine göre şekillenmiş olduğunu göstermektedir. Kürtlerin varlığını gösteren bilgiler sadece anıtla sınırlı değildir. O çevrede çok sayıda Kürt adlı bölgelere ve Kürtlerden kalan hatıralara rastlanılmıştır.


(Dünya üzerinde Kürtlerin yaşadığı coğrafya)

Afganistan’daki Herat şehrinin 20 km kuzeyinde, Herirud nehrinin sol sahilinde, Timur devleti zamanında çok meşhur olan “Ulenknişin” yaylasının batısında bir köy vardır ki adı “Kürtnişin”dir . Bu adla bir köyün varlığı, buralarda halen Alp Urungun’un neslinden gelen Türk kökenli olan Kürt ailelerin yaşadıklarını göstermektedir. Bugün Rusya sınırları içerisinde Başkurdistan adında bir özerk cumhuriyetin varlığı da çok ilginçtir. Bu özerk cumhuriyetin adının günümüzde Kuzey Irak’ta oluşturulmaya çalışılan Kürdistan devleti adıyla da birebir aynilik göstermektedir.
Fahrettin Kırzıoğlu Kürtlerin Türklüğü adlı eserinde, Rusya sınırları içerisinde kalan Tannu-Tuva muhtar Türk Cumhuriyetinde Kürt adlı göçebe bir Türk topluluğun yaşadığını belirtmektedir. Ahlat Kitabeleri adlı esere göre de “Cengiz Han bir kabileyi himayesi altına aldığı zaman ona bir bey tayin ederdi ki buna Kürt denirdi” şeklinde kayıt vardır ki , bu son derece önemlidir.
Ebul Gazi Bahadırhan’ın, Secere-i Terakime isimli eserinde Ceyhun nehri kenarında “Kürtiş” isminde bir yerden bahsetmekte, burada yaşayan uruğun adının da Kürdler olduğunu ifade etmektedir .
Akkoyunlular ve Karakoyunlular savaşında esir alınan Karakoyunlular arsında Sultan Ahmet, Halil Bey’in kardeşi İbrahim, Kürt Osman, Hamza-i Emirlü, Mansur Beğ-i Afşar, Kara Khükmek, Kör Ümmet, Topal Abbas gibi beyler vardır .
Kürtlerin yaşadıkları coğrafya olan bölgenin en doğusundaki bu Yenisey Kürtlerinden yerlerinde kalanlar, sonradan doğudan gelen yeni göçlerin baskısı ile batıya göçmüşler ve İrtiş ırmağı ile Tobol suyu boylarına yerleşmişlerdir. Bu yeni yurtlarındayken, batıdan Don Kazaklarından Hatamanı Yermakı’nın, 1581–1582’de İrtiş boylarını birlikleri ile Ruslar hesabına istilası ve Ortodoksluğu zorla yaymak istemesi üzerine, Türk Mollaları bunları 16. yy sonlarında İslam dinine kazandırmış ve Kam (Şaman) dinini bıraktırmışlardır. Son 400 yıldan beri bu eski Yenisey Kürtlerinin Batı Sibir’de oturanlarına “Kürtak” denilmektedir. Çarlık döneminde bunlara resmi olarak “Tara Tatarları, Tobol Tatarları” ve yurtlarına da “Kürtak Heskaya Volost” denilmiştir. Kürtak-ların dilleri Türkçedir. Kazım Mirşan’ın tespitlerine göre, Türkiye Türkçesinde olmayan fakat proto Türkçe olup Gurmancede, Kürtçede ve diğer Türk dillerinde varlığını sürdüren kelimelerin birçoğunun Tatar Türkçesinde bulunmaktadır. Bu da Kürt boyları ile Tatarlar arasındaki ilişkiyi ortaya koyması açısından önemli bir noktadır . Günümüzde Şırnak ilinde Tatarlar adında bir aşiret var olup, aşiret mensupları Gurmanc lehçesi konuştukları halde kendilerinin Türk soyundan geldiklerini bilmektedirler.
Hun Türklerinin Coğrafyası Olan Doğu Avrupa’da Kürt Adının Kullanılması
Kürt varlığı sadece Asya topraklarıyla sınırlı değildir. Türklerin yaşamış olduğu her yerde Kürtlerle ilgili verilere, isimlere ve hatıralara rastlamak mümkündür. Bunlardan biri de Macar kabilelerinden biri olan Kürt-Gyarmat kabilesinin varlığıdır. Macar âlimleri bu kabilenin ismini, Yenisey’deki Kürt kabile adı ile birleştirmektedirler. Hatta bu Macar kabilesinin içinde Yenisey havalindeki Alp Urungun’un neslinden gelen Kürt kabilesinin bakiyelerinin de bulunduğunu kabul edilmektedirler. Tanınmış Macar Türkologlarından L. Rasonyin’in bu husustaki fikri şöyledir: “Macar Kürt boyu, büyük ihtimale göre, Türk yazıtlarında Yenisey'de gösterilen Türk konfederasyonuna bağlı Kürt kabilesinin kalıntısı olabilir.”
Macarlar içerisinde Türk kökünden gelen oymak adları şunlardır: Yormatı (Yorulmayan), Kürt, Ker (Dev), Kesi (Parça), Tarhan, Ynaq (rûtbe, unvanları) şeklindedir. Macar toplumundaki Türk asıllı Kürt oymağının, bu topluluğa Göktürk hegemonyası çağında katılmış olabileceği şeklinde kanaatler çoğunluktadır . Yine adı geçen Türk asıllı Kürt oymağının Çekoslovakya topraklarına kadar yayıldıklarına şahit olmaktayız. Eski Çekoslovakya’daki Dlovakya topraklarında Macarlarla birlikte birçok Türk unsuru yerleşmiştir. Kabar ismiyle tanınan Kazarlar, Kürtler, Kesikler bunlardan bazılarıdır . Yusuf Blaxkoviç’in kitabından Doğu Avrupa’daki Türk asıllı Kürt oymağının Çekoslovakya topraklarına kadar uzandığını şu satırlardan öğreniyoruz. “Slovakya topraklarında Macarlarla birçok Türk unsuru yerleşmiştir. Bunlar Kabar adıyla tanınan Kazarlar, Kürtler, Kesikler v.b’dir.”
Macar bilim adamı G. Nemeth, “Yurt Kuran Macarların Tarihi” adlı eserinde Macar boy düzenini anlatırken Kürtler için, “Söylediğim gibi Kürt, Yenisey civarındaki bir Türk boyudur. Bugünkü Macaristan'da 30 kadar Kürt köyü mevcuttur ve Macarların 7 boyundan bir tanesi de Kürtlerdir” diyor. G. Nemeth, Macaristan ve Kafkasya’daki Kürtler ile Minusinsk ve Yenisey’deki Kürtlerin tarihi olarak aynı kökten geldiklerini savunmaktadır .
Mesudi, ‘Muruc Ez-Zeheb-Altın Bozkırlar’ adlı eserinde Macgarları/Macarları Türklerin bir kolu olarak göstermiştir. Macaristan adı da buradan gelmektedir . Gürcü ve İran tarihinde anlatılan hadiselerden Kürtlerin Hun asıllı oldukları varsayımının yanında, Hunların Avrupa’daki devamı olan Macarların (İngilizcesi Hun-garia) içerisinde de Kürtlerin varlığına rastlanılması, Türklerin ve özelde de Hunların yaşadıkları her coğrafyada Kürtlerin de yaşadığını göstermektedir.
Avrupalılarca “Ongur” veya “Hun Ogur” ikiz addan çıkma olarak ”Hungar” ve bunun Latince söylenişiyle “Hungarus”, Osmanlı söylenişiyle “Ongerus/Engü-rüs” şekliyle adlandırılan Macarlar, Turan kavminin Ural kolundan olup, araştırmalara göre “ataları Türk ve anneleri Fin Ogurlu” sayılan bir kavimdir. Asya’nın kuzeyini kaplayan ülkelere “Sibir/Sibirya” adının verilmesine sebep olan “Saber/Sabir Türklerinin” göçleri sırasında, 5. yy.’da Ural dağlarının doğusundaki yurtlarından koparak Kafkas dağlarının kuzeyine göçen Macarlar, 603 yılında Göktürklerin en batı kolu olarak ayrı bir kağanlık kuran Kazar/Hazar Türkleri birliğine katılmışlardır .
İlk İslam fetihlerini anlatan “Derbentname”de 660 ve 721 yılları vakıaları anılırken, Kafkasya’daki Dağıstan’ın kuzeybatı kesimlerinde, “Ulu Macar” ve “Kiçi Macar” adlı iki müstahkem şehrin, Hazarlar elinden Araplara geçişi anlatılıyor. Bunlardan “Ulu Macar” şehrini 14. yy başlarında gezen ünlü Arap gezgini İbn-i Batu da burasının Altınordu devletinde işlek ticaretli ve büyük bir belde olduğunu söyler. Dağıstan’da halen yer adları yaşayan Macarlar, Hazarlar içerisindeki karışıklıklardan bunalarak 800 yıllarında anlaştıkları “Yedi boy” ile birlik kurar ve Dağıstan’dan göçüp, Karadeniz’in kuzeyindeki ovalara yayılırlar. Bu yedi boy Macar birliği, 830 yıllarında Don –Dneper ırmakları arasındayken, Bizans misyonerleri bunları Hıristiyan Ortodoks yapmak için aralarında dolaşmış ve hatta bunun için Ayasofya’daki Patrikliğe bu topluluklarla alakalı kilise raporları yollamışlardır .
Bizanslılar daima bu yedi Macar boyunu “Türk” genel adı ile anmış ve yedi boyu da ayrı ayrı tanımışlardır. Bizans Kayseri Konstantin Porfirogenetos, 950 yılında yazdığı “Devlet İdaresi” adlı kitabında, 120 yıl önceleri Karadeniz’in kuzeyindeki Macar birliğini tanıyan rahiplerin yazarak gönderdiği raporlardan faydalanarak, 7 Macar boyunun adını verir. Bu Macar boylarından en güçlü boyun adı “Kürt”tür ve bunların Türklerden olduklarını anlatır. 9. yüzyılın ikinci yarısında, doğudan gelen yeni bir Türk göç kolunun itmesiyle Karadeniz’in kuzeyindeki yedi Macar boyu, önce Purut çayı bölgesine, sonra da Karpat dağlarının güneyine ve Tuna boylarına geçerek, bu topraklara yerleşmiştir. Burada şimdiki Macaristan ile çevresini içine alan topraklarda bir devlet kurarak, sonunda Katolik Hıristiyan olurlar. Orta Tuna bölgesindeki Macaristan Kürtleri tarihi kayıtlarda 1138, 1156 ve 1329 yıllarında geçen vakalarda; “Kutru, Kürtü, Kürt” biçiminde anılmışlardır .
Dağıstan-Macar Kürtlerinin coğrafyadaki hatıraları da mühimdir. Bunlardan bir bölük Kırım’a yerleşmiştir. Kırımlı göçmenlerin İstanbul’da çıkardığı “Emel” adlı dergide Kırım’da “Kürt” adlı iki köyün bulunduğu bildirilmektedir. Sonradan dilleri Macarca olup, kökleri Hunlardan geldiği anlaşılan ve Macar topraklarından Erdel (Transilvanya) bölgesinde yaşayan “Sekel” boyu içerisinde de bir Kürt oymağının varlığı anlatılmıştır. Erdel (Transilvanya) 1918’de Romanya topraklarına katılmış bir bölgedir. Bu Sekeller kendilerini, 5. yy ortalarında Avrupa’nın en üstün hâkimi olan Atilla’nın (434–453) ordusundan kalma sayarlar. Macarlı Barabas Samus, Sekellerden “Medgeş” boyunun “Kürt” adlı oymağının, 1505 yılı vakalarını anlatan kaynaklarda geçtiğini belirtmiştir. Macar alimleri de, eski Macar kabilelerinden “Kürtgraymard” kabilesinin, Sekellerdeki Kürt kabileleri ile akraba olduklarını belirtmektedirler. Hatta bu Macar kabilesinin içerisinde Yenisey havalisinde yaşamış olan Kürt kabilesinin bulunduğu dahi kabul edilmektedir . Elazığ bölgesinde Tunceli kökenlileri anlatmak için “Ali Seker” terimi kullanılmaktadır. Bazıları “Seker” kelimesini tatlandırıcı olan şeker kelimesinden geldiğini söylese de bu adlandırma aslında Sekel kelimesinden kaynaklanmaktadır.
Bugün Macaristan’da şu dokuz vilayetteki Kürt adlı yerlerin eski Macar Kürtlerinden kaldığı tespit edilmiştir. Bunlar; 1)Baç 2)Borsod 3)Heveş 4)Solnok 5)Komaron 6)Nograd 7)Nyitra 8)Pojoni 9)Osmanlı kayıtlarında “Temeşvar” denilen “Temeş”dir .
Erdel gibi 1918’de Macaristan’dan koparılıp Çekoslovakya’ya verilen ve kuzeyde Macaristan’a komşu topraklarda da on tane köy “Kürt” adıyla anılmaktadır. Prag Üniversitesi’nden Prof. Josef Balaşkoviç, 1996’da “Reşit Rahmeti İçin” adıyla Ankara’da basılan bir anma kitabında “Çekoslovakya’da Eski Türklerin İzleri” başlıklı makalesinde, öteden beri Çekoslovakya’da bulunan bu on köy adı için şöyle diyor; “Kürt, on köyün ismidir. Macaristan’da yerleşmiş olan Kürt adlı Türk asıllı boyun adındandır…”
Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Hun-garoloji Enstitüsü Müdürü Rasony, Mısır kaynaklarını tarayarak, 8. yy.’da Suriye ve Mısır’daki Kölemenli Kıpçak Türk beylerinden “Kürt” ve “Kürt Bay” adlı kişilerden 20 kadarını tespit etmiştir. Safevi kaynaklarında, Osmanlı Padişahı Yavuz’un 1514 Çaldıran Seferinden sonra, Türk Safevili Şah İsmail ordusunda yer alan “Kürt beğ” adlı bir Türk emirinden de bahsedilmektedir .
Hüseyin Namık Orkun, Türk Tarihi adlı eserinde, Rasony’nin eserinde belirttiği gibi Kürt boyunun asırlarca varlıklarını devam ettirdiğini, bunların Selçuklularla akraba olduklarını savunur.
Bugün Bulgaristan’da Doğu Rumeli’nin Aydar kazasında Kürt Çiftliği adında bir köy vardır. Daha önce Balkanlara, Arapların ve İranlıların hiç gitmediğini, sadece Hunların, Kuman-Kıpçaklarının, Bulgarların ve Peçenek Türklerinin gittiği bilindiğine göre Kürtlerin kökeni kendiliğinden ortaya çıkmaktadır .
Kürtler ile Akhunlar arasında diğer bir bağlantı da Arap kaynaklarında mevcuttur. 451 yılında Kafkasya üzerinden gelen Akhunlar, günümüz Azerbaycan’ındaki Mugan’ın güneyine yerleşmiş ve burada Balasagun adıyla bir şehir kurmuşlardır. Bu adla halen Türkistan’ın çeşitli yerlerinde şehir ve bölgeler mevcuttur. Karahanlıların Orta Asya’da kurdukları devletin başkentinin adı da Balasagun’dur. Kaynaklarda Halanduruk, Ermenice olarak Haylendurk şeklinde geçen Akhun Türklerine, Arap kaynaklarında Ekrad-ı Balasagun yani Balasagun Kürtleri denmiştir. Harzemliler devrinde, yani 8.yy ilk yarısında bu halk hem “Mugan Kürtleri” hem de “Mugan Türkmenleri” şeklinde anılmıştır. Ünlü İslam bilgini Belazuri (...?-897), “Fütuhü’l Büldan” adlı eserinde 645 yılındaki Arap fetihlerini anarken, yerli kaynaklara da dayanarak, Arap ordusunun “Sakasın/Sagasın”, “Moski-Van”, “Ud (Udi)” gibi sancak ve kasabaları kolayca zapt ettiğini, ancak bu arada, (Doğu-Karabağ’da bulunan) “Ekradü’l Bala-Sacan” (Bala-Sakan Kürtleri) denilen göçebelerin Araplara karşı koyup savaştıklarını yazmaktadır . Kürt tarihinde, Kürtlerin Arap ordularıyla yaptıkları zorlu savaşlar anlatılmıştır ki, bu savaşların Akhun ve Araplar arasında geçen mücadelelerin bizzat kendisi olduğu ortadadır.
Hive Hanı olan Ebul Gazi Bahadır Han’ın eserinde ve eski “Oğuzname”ler ile Türk soy kütüklerinde de Kürtlerin yaşam alanlarını anlatan bilgileri görmekteyiz. 1661’de yazılan “Secere-i Terakkime” adlı eserde, “…kızırelinde bir uruğ bolur (olur) onlara Kürtler derler. Anlar kızır çura’nung neslinden tutarlar” şeklinde var olan kayıta göre, Hazar denizi doğusundaki “Ulu Balkan” ve “Kiçi (Küçük)-Balkan” adlı dağlar bölgesinde yaşayan Esrarı Türkmenlerinin “Khızır eli” içerisindeki Türklerin bir boyunun adının “Kürtler” olduğu görülmektedir . Yukarıdaki paragraflarda daha önce işlediğimiz şekliyle, İlk İslam fetihlerini anlatan “Derbentname”de 660 ve 721 yılları vakaları anılırken, Kafkasya’daki Dağıstan’ın kuzeybatı kesimlerinde “Ulu Macar” ve “Kiçi Macar” adlı iki müstahkem şehirde Hazar Türklerinin yaşadığını ve bu Türklerden Macaristan’a göç eden bir boyun da Kürt adıyla anıldığını görmüştük. Selçukluların Anadolu’ya gelişlerinden 100 yıl önce eserini yazan Mesudi’nin Musul ile Cudi dağı yakınlarındaki Kürt boyları arasında andığı “Çurukan ve Kikan” adlı Kürt boylarını öteden beri, Mardin-Diyarbakır ve Urfa arasında “Kiki Çurikan ve Kiki Kalachan” adıyla iki kardeş boy olarak görmekteyiz . Bu durum yine Kalaç Türkleri ve Kürtler arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır.
Bilal N. Şimşir Rumeli’den Türk Göçleri adlı eserinde 7. yy.’daki ilk İslam fetihleri sırasında, Horasan’ın Khastan kesimindeki “Khalaçlar (Kalaçlar) ile Kürtler, bir arada konup göçen deveci ve koyuncu boylar olarak tanınmışlardı” şeklindeki kaydı da Halaç ve Kürtlerin, bir milletin iki unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır.
Yine Kırım ve Buhara’da iki köyün, Türkmenistan’da onlarca yaylak ve köyün adı Kürt’tür . Herat çayı (Afganistan) yakınında Öleng-Neşin yaylasında Kürt Neşin (Kürt konağı) adında bir kışlak vardır.
Bugün Türkistan’da, Afganistan’da, Horasan’da ismi Kürt olan birçok köy, yaylak ve konak vardır ki halkı Türkçe konuşur. Nitekim 1953 yılında basılmış olan Sovyet Ansiklopedisi’nde, 1939 yılında Ortadoğu’dan başka Pakistan ve Afganistan’da 200 bin civarında Kürt yaşadığı belirtilmektedir.
Afganistan Türkleri arasında araştırmalar yapan Gunnar Jarring, Afganistan Türk aşiretleri cetvelinde Mukri ve Abdallar adında iki Türk aşiretinden bahsetmektedir. Mukri ve Abdallar olup sonradan İran’a göç edenlere ise şimdilerde Kürt denilmektedir. Gunnar Jarring, The Distribution of Turk Tribes in Afganistan adlı eserinde “Mukri”leri, Tumanoviç’e dayanarak, Gölken/Göklen Türkmenleri ile akraba göstermektedir. Dr. Şükrü Sekban “Kürt Sorunu” adlı eserinde Orta Asya, Pakistan ve Afganistan’da Kürt yerleşim yerlerinin kalabalığından bahsetmektedir. Yine Sovyetler Birliği kayıtlarına göre 1939 yılında Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan ve Türkmenistan’da 45.836 Kürt yaşamaktadır . Görüldüğü gibi Orta Asya’dan Balkanlara ve Ortadoğu’ya kadar Türklerin varlığının görüldüğü her mekânda Kürtlerde yaşamışlardır. Bu durum bile başlı başına Kürtlerin menşeini ispatlamaktadır.
Gaziantep’in Barak Türkmenleri arasında Türkiye Türkçesi konuşan Bircanlı Kürt oymağı, İran Şahseven Türkmenleri içinde ‘Kürtler oymağı’, Kuşadası’na yerleşen Danişmentli Türkmenleri arasında ‘Kürtler’ adında Kürt köyleri vardır. Arminius Vambery adlı araştırmacıda yine, Orta Asya Türkleri arasında Kürt oymaklarından bahseder .
Günümüzde ise Kürt olarak ifade edilen toplumun asıl zümresi Ortadoğu’da yaşamaktadır. Tarihi kayıtların Ortadoğu Kürtleri hakkında aktardıkları bilgileri inceleyerek, Kürtlerin kökeni meselesini daha geniş bir şekilde ele almamız gerekmektedir. Türk kaynaklarında Kürt boylarından bahsedilirken, 10. asra kadar Ortadoğu’daki diğer milletlerin belgelerinde Kürtler hakkında bir bilgiye rastlanmamıştır. Bu zamandan sonra Ortadoğu’da Kürtlerin yaşadığı yerler tarif edilirken, Gürcü tarihinde M.S. 466 yılı olarak anlatılan ve Pakistan’ın Sint bölgesinden Ortadoğu’ya sürülen Kürtlerin coğrafyası tarif edilmiştir. Bu bölge İran-Bizans sınırına yakın alanlar olup, günümüz İran toprakları içerisinde kalan bölgeleri kapsamaktadır.

VI. BÖLÜM
DÜNYA TARİHİNDE
KÜRTİSTAN ADI VAR MI?

Hz. Nuh’tan 11. Yüzyıla Kadar Ön Asya’da Millet ve Coğrafya Adları
Dünya tarihi içerisinde geçen ülke ve halkların anlatıldığı hadiseler ve isimlendirmeler ele alındığında Kürtlerin kökeni ve Kürdistan coğrafyasının var olup olmadığı daha da netlik kazanacaktır.
Nikitin bu konudaki güçlüğü şöyle açıklamıştır: “Kürtlerin oturduğu ülkeyi tanımak istersek, Kürdistan adına dayanamayız. Çünkü Kürdistan adı zaman ve mekân içinde itibari ve değişken bir terimdir. Dolayısıyla ona başka bir tanım aramak gerek.”
10.yy.’da yaşamış Süryani tarihçisi Ebûl Farac’a göre; “Hz. Nuh, oğullarından Sam’a; İran ve Bhahkurtastan Hint’e ve Rinokura’ya kadar havaliyi verdi, bu yerlerde Asurlular, Keldaniler, Lidyalılar (Huryalılar), Suriyeliler, Braniler ve İranlılar ikamet eder.
Oğlu Hama ise; Rinokura’dan Gadhiron’a kadar olan havaliyi bırakmıştı. Burada Hintliler, Etiler, Yabhusayeler (Jebusitler), Havayeler (Hiveliler), Amuriler, Girgasitler, Ardohyalar (Arvaditler) yaşar ki, onun oğullarıdır.
Yapht, yani Yasefe; ülkesi Medyadan Gadhiron’a kadar olan şimal (Doğu) tarafını vermiştir. Makedonyalılar, Ermeniler, Medler, Yunanlılar, Latinler, Bizansızlar, İberyalılar onun oğullarıdır.
Hz. Nuh’tan 6 nesil sonra, arz Nuh oğulları arasında yeniden taksim edilmiştir. Buna göre, Sam’ın oğullarına meskûn dünyanın ortasından şarkın serhaddine kadar uzanan diyar düştü. Bu bölge Filistin, Arabistan, Fenike, Suriye memleketleri, Mezopotamya, Hyrcania, Asur, Senar (Şinar), Babil, Kadro, İran ve şimali Hintaistan ve Bakterya’yı ihtiva ediyordu.
Ham oğullarına; Hindistan, Kuş, Şeba, Mısır, Libya, Thbais, Afrika ve şimale doğru Kilikya, Pamphylia, Psidia, Mysia, Phrygia, Hukya, Lidya, Akdeniz adalarından Kıbrıs, Sakız, Sicilya ve 20 ada daha düştü.”
Yasef’in oğullarına; Türkler, Medya, Ermenistan, Alanya memleketi, Capadokya, Galatya, Asya, Misya, Traki, İladha, Yunanlılar, Roma, Sarmaeyaliler, Asklabhe, Bulgarlar, Gallayeler ve Gadiray’a kadar İspanyollar düştü .
A. Refik Umumi Tarih adlı çalışmasında M.Ö. 1270 yılında hüküm süren Asur Kralı Salmanassar’ın haleflerinden biri tarafından kazdırılan bir kitabede, aşağıdaki sözlerin yazılı bulunmasından bahisle, Asuriye devletinin sınırlarının bu yıllar arasında çok genişlemiş olduğunu yazar. Kitabede Asurlulara ait olduğu yazılan memleketler şunlardır: “Mezopotamya, Keltaniye, Elam, Medya, Hazar denizinin güneyindeki yerler ve Sıtlerin dolaştıkları bozkırlar, Suriye, Fenike, Samariye Krallığı ve Elamlılarla Filistinlilerin yerleri, Küçük Asya’ya, Karadeniz’e, Kafkasya’ya kadar uzanana dağlık bölgeler Asur Krallarının haraca bağladığı yerlerdir” . Ortadoğu’nun merkez olduğu bu bölgeyi anlatan kayıtta da Kürdistan adıyla karşılaşılmamıştır.
Hitit vesikalarında Anadolu siyasi ve idari olarak Wilasu, Arzawa, Lukka, Masa, Mira, Kuwaliya, Haralla, Walma, Pitassa, Hulaya, Dattassa, Ussa, Kizzuwadna, Sapa, Kassiya, Tumanna, Pala, Kaska, Azzi, Hayasa, Zuhma, Isuwa, Armatana, Tegarama, Kalasma, Arawan-na, Mitanni, Alaysa şeklinde yer adları ile adlandırılmıştır.
Amasyalı Strabon (M.Ö. 64-M.S.21) Bizans öncesi Ön Asya’daki memleketler olarak; Asia, Aiolis, Armenia, Bebrykia, Bitynia, Hellespontus, Galatia, İberia, İonia, Hükmeuria, Kappadoikia, Karia, Kataonia, Kilikia, Kolkhis, Lydia, Lykonia, Lykia, Maionia, Marianynia, Myrliea, Mysia, Pamphlyia, Paphlagonia, Phryigia, Psidia, Pontus, Trakeiayı, Mezopotamia isimlerini sıralamıştır.
C. Porphiregennotos’a göre Bizans İmparatorluğu dönemi içinde Anadolu’daki coğrafi terimler; Anato-licum, Armeniacum, Thracesiroum, Obsequium, Opti-matum, Buccellariorum, Pahplagonum, Chaldia, Meso-potamia, Colonea, Sebasteae, Lycandi, Seleuciae, Cibyrroeotarum, Cyrie, Sami, Aegaeum’dur.
G. Ostrogorsky’e göre Thrakesion, Opsikion, Kiby-ration, Anatolikon, Kappadokia, Bukellarion, Optima-tion, Pahplagonia, Armeniakon, Kharsianon, Lykandos, Seleukeia, Sebesteia, Koloneia, Khaldia, Mesopotamia, Leontokomia, Abydos, Kilikia, Telukh, Melitene (Malatya), Theodosiopolis, Taron (Muş bölgesi), İberia, Vaspurkan (Van)’dır.
S. Vryonis’e göre Aegean, Anatolicon, Armeniacon, Bucellarion, Cappadocia, Chaldia, Charsianon, Cibyrrhe-ote, Coloneis, Leontocome, Lycandus, Macedonia, Mesopotamia, Opsicion, Optimation, Paphlagonia, Samos, Sebestia, Seleuceia, Thrace, Thracesion şeklindedir.
İran kralları içerisinde kralların en kuvvetlisi olarak Spandiat Ruali’nin oğlu Ardeşir (Erdeşir) ün yapmış bir kişidir. Ardeşir kral olunca Babil’i zapt etmiş, Asurya’yı, Yunanistan’ı ve Roma’yı vergiye bağlamıştır. Bu dönemde anlatılan yer adları içerisinde de Kürdistan ve Kürt terimi kullanılmamıştır .
M.Ö. 15. yy.’dan 10. yy.’a kadar Doğu Anadolu’da: 1-Hayasa ülkesi; Trabzon taraflarındadır. 2-Azzi ülkesi; Çoruh yöresinde, Erzurum’un kuzeyindedir. N.Atonts’a göre ise bu iki ülkenin sınırları sonradan Dersim’e kadar uzanmıştır. 3-İssuwa ülkesi; Dersim ve Harput bölgesi 4-Alşe ülkesi; Ergani, Maden ve Muş bölgeleridir. Grek/Romalı kaynaklar bu ülkeye “Anzethene” adını vermişlerdir. 5-Suma; Tunceli’nin doğusu ile Erzurum’un güney batısındaki ülkedir. 6-Nayiri; Tunceli sınırından başlayıp, Ahlat’a kadar uzanan Bingöl’ün kuzeyindeki toprakların bulunduğu ülkedir. Bu ülkelerin halklarının genel anlamda Asya kökenli topluluklardan olduğunu Ermeni Tarihi adlı eserden öğreniyoruz .
M.Ö. 84 yılarında Ermeni Kıralı Dikran zamanında Suriye ülkesinde sadece Araplar, Asurlular ve Greklerden halkların yaşadığı anlatılmaktadır .
Ermeni Kralı Dikran Erivan’daki eski başkentin yerine yeni başkent olarak Dikranagerd’i kurmuştur. Buradaki amaç Ortadoğu’yu kontrol etmektir. Tarihçiler bu şehrin Nusaybin, Mardin, Savur taraflarında olduğunu iddia etmektedirler. Bu dönemde Med halkının toprakları ise Ermenistan’ın dışında bir yerdedir. Dikran yeni kurulan şehri doldurmak için Ermenilerin yanı sıra 300 bin kişiyi de buraya zorla göç ettirmiştir. Bu halklar; Asurlular, Gordyanalılar, Grekler, Kapadokyalılar, Mazakalar ve Araplardır .
Ermeni Kralı Dikran zamanında; Kafkasya’da, Kolhis, İberya, Gogerene, Albania krallıkları, güneyinde Urmiye gölünün üstünde Türk Sakasaneler mevcuttur.
İskender ölmeden önce ele geçirdiği toprakları akrabaları arasında şu şekilde paylaştırmıştır: Antiokhos’a Asurya’yı, Ermenistan’ı ve doğu memleketlerini vermiş ve bu kişi burada Antakya şehrini inşa etmiştir. Hromosa’ya Trimikos’u (Ermenicede Trak şeklindedir) ve batı memleketlerini vermiş ve o da Roma şehrini kurmuştur. Bizintos’a Yunanistan’ı ve kuzey memleketleri ile Gürcülerin Kartli topraklarını, Platon’a da İskenderiye şehrini bırakmıştır. Yine buna benzer detaylı bir durum da Sicilyalı Diyotor’un eserinde kralların ve bölge emirlerinin detayı şu şekilde anlatılmaktadır: Ptolemaios Lagus Mısır’ı, Laomedon Suriye’yi, Pyton Medya’yı, Eumene Paflagonya, Kapadokya ve İskender’in bizzat giremediği civar yerleri, Antigonos Pamfilya, Likya ve Büyük Frigya’yı, Kasandros Kayra’yı, Manendros Lidya’yı, Leonnatos Karadeniz’in bir bölümünü almıştır şeklinde izahatta bulunmaktadır .
İskender Mezopotamya’ya geldiğinde Dinever, Nihavend, Hemadan, Masebedan ve Azerbaycan’da Eşganiler adlı bir millet bulunmaktaydı. Bu halkın hükümdarına da Eşgan adı verilmekteydi. Bunlar dağ hükümdarları olarak bilinmekteydi . Bu anlatılan coğrafya bugün Kürdistan denilen bölgenin doğu tarafıdır. Ama İskender’in Ortadoğu’ya gelişinde Kürdistan adı ve Kürtlere rastlanılmadığı gibi, bugün Kürtlerin alt kolları olarak nitelendirilen ve Gurmanc, Lor, Zaza, Soran diye tabir edilen bir topluluğa da rastlanılmamaktadır. Bu da Kürtlerin Mezopotamyaya sonradan geldiklerinin kanıtlarından bir tanesidir.
Diğer bir kayda göre de, M.Ö. 334 ilkbaharında İskender, babası Filipin hazırladığı 30 bin piyade ve 5 bin süvariden oluşan ordusu ile Pella şehrinden doğuya hareket etti. Suriye ve Mısır’ın ele geçirilmesinden sonra Dicle, Fırat boylarına gelen İskender, Erbil yöresinde İranlılarla karşılaşmıştır. Dolayısıyla İskender zamanında şimdiki Kuzey Irak bölgesinde İranlılar yaşamaktaydı.
Mesudi’ye göre Sasani Hükümdarı Hürmüz ve oğlu Eberviz arasında çıkan ayrışmada Eberviz kaçıp Azerbaycan, Ermenistan, Erran (Karabağ) ve Baylekan taraflarına gitmiş ve burada güç toplayarak babası ile savaş hazırlıkları yapmıştır . Bu olaylarda Kürdistan adı geçmemiştir.
İranlılarla Gürcülerin 5. yy.’daki savaşlarında Bizans İmparatoru Malatya’dan Erzurum’a kadar olan yerlerin askerlerini Gürcü kralının emrine vermiştir. Bu savaşların ardından yapılan barış konuşmalarında İran Kralı Hüsrev Gürcü Kralı Vartang’a, “…denizin beri tarafında, topraklarımızın Nuh’un zamanından beri ne olduğunu bilirsin. Şimdi ise imparator (Bizans), halen tamamen tahrip edilmiş olan Cezire (Mezopotamya) ve Şam toprakları için benimle mücadele etmektedir. Şam bizim eyaletlerimizin bir kısmıdır. Atalarımızdan ayrılmış ve sana ait bulunan Cezire’nin yarısı Bizanslılar tarafından Zapt edilmiştir…”demektedir. Bu anlaşmaya göre Dicle’nin batısındaki beş eyalet ve Mezopotamya’nın 15 bölgesinin yeri İranlılara geçmiştir. Cezire’nin yarısını da Gürcüler İranlılara vermişlerdir. Bu sırada Erivan’dan aşağı doğru Van-Hakkâri dolayları ve Erzurum dahil Erminlerin yaşadığı yerleri Gürcü toprakları olarak zikredilmektedir. Bu olayların geçtiği dönem içerisinde Kürdistan ve Kürt adı geçmemektedir.
5. yy.’da Gürcü Kralı Vahtang’ın annesi ve kardeşi Kudüs’e ziyaret amacıyla gittikten sonra, dönüş yolunda Urfa’ya uğrayarak burada bir süre kalmışlardır. Bu dönemdeki Urfa halkından bahsedilirken ahalinin Ermeni, Rum, Süryani, çok az Arap ve Gürcüden müteşekkil olduğu vurgulanmaktadır. Hatta Urfa’ya uzak olmasına rağmen, İberyalıların (Gürcülerin) bu ilde 3 tane hamamının varlığından söz edilmektedir.

(890 yılında Ermenistan toprakları ve Ermeni aileleri)

Yine Gürcü Kralı Vahtang Bizans askerleriyle birlikte Urfa’ya, buradan da Malatya’nın güneyinde olan Samosat’a gitmiştir. 539-540 yılları arasında Mezopotamyalı Peder Antoni zamanında Urfa halkı Hıristiyan, Yahudi ve az sayıda putperestlerden oluşmaktadır. Şehrin girişinde büyük bir İsa tasviri vardır. İran Kralı Husrev iki defa Urfa’yı kuşatarak Hıristiyanlara zulmetmek amacıyla şehre girmek istemiş ama muvaffak olamayınca, çevredeki yerleri talan etmiştir .
591 yılında 4. Ermenistan olarak geçen bölge içersinde Amid (Diyarbakır), Martyropolis (Silvan) ve Dara (Mardin’de şu an bir köy) sayılmaktadır .
Haritada da görüldüğü gibi 890 yılında Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da Ermeniler yaşamaktadır. Ermeni kaynaklarından alınan bu haritada hiçbir Kürt yerleşimi ve aşiretinin adı geçmemektedir. Ermenilere göre bu zamanda Kürtler Urmiye gölünün güneyinden İran içlerine doğru uzanan topraklarda yaşmaktadırlar.

(1000 yılındaki Ermeni prenslikleri)

Yine Ermeni tarih kitaplarından alınan bu haritada da bölgede Ermenilerin oturduğu görülmekte olup, Arapların ise Diyarbakır’dan güneye uzanan topraklara sahip olduğu gösterilmektedir.
Prokopius, Aedifficiis adlı kitabında, 530 yılı için Dicle nehrinin kuzeyindeki araziyi Ermenistan olarak ifade etmiştir. Bu alan, Diyarbakır’ın kuzeyinden başlayarak Van, Bitlis, Muş, Bingöl, Elazığ alanından kuzeye doğru olan bölgeyi içine almaktadır.
Bizanslı Leon zamanında yeni Mezopotamya teması kurulmuş, burası ise Çemişgezek ve Fırat arasında tahsis edilmiştir. Burada Ermeniler ikamet etmekteydi. 872 yılı zamanında Antakya’nın Romalı valisi Türk asıllı “Sima At Tavil”dir .
Erken ortaçağlarda Araplar, Fırat ile Dicle nehirleri arasındaki Mezopotamya’yı ikiye ayırmışlardır. Aşağı Mezopotamya Irak olarak adlandırılmış olup buranın kuzey sınırı Fırat ile Dicle nehirleri üzerinden, doğu-batı istikametinde bir hat ile sınırlanıyordu.
Bu hat farklı zamanlarda farklılıklar göstermesine rağmen, iki nehrin birbirlerine paralel bir akış halini alarak Mezopotamya ovasına aktıkları Tikrit bölgesini esas alıyordu. Yukarı Mezopotamya’yı ise el-Cezire olarak adlandırmışlardır. El-cezire bölgesi kuzeyde dağlık bölgedeki Fırat ve Dicle’nin çıkış alanına kadar uzanmaktadır. Bu eyalet, Diyar-ı Rebia, Diyar-ı Mudar ve Diyar-ı Berk olmak üzere üç kısma bölünmüştür. Araplar bu bölgelere İslam öncesi zamanda yerleşmiş ve yerleştikleri yerlere kendi kabile adlarını vermişlerdir.
Dicle üzerindeki Musul, Diyar-ı Rebia’nın, Fırat üzerindeki Rakka, Diyar-ı Mudar’ın ve Dicle’nin yukarı bölgesindeki Amid (Diyarbakır), Diyar-ı Bekr’in başkenti olmuştur. Mukaddesi, el-Cezire olarak adlandırılan bu eyaleti İklim-i Asur olarak adlandırmıştır.
Doğuda Siirt’e kadar uzayan Diyar-ı Bekr’in başlıca şehirleri Amid (Diyarbakır), Meyyafarikin (Silvan), Hısn Keyfa (Hasankeyf) ve Erzen/Garzan (Siirt-Muş arası)’dır. Diyar-ı Rebia ise, Cezire’nin doğu ve güneydoğu kısımları olup Nusaybin veya Musul merkez olmak üzere Cizre ve Mardin taraflarını içine alıyordu. Bu kısım bazen Diyar-ı Bekr’i de içine alan geniş bir alanı ifade ediyordu. Diyar-ı Mudar ise, el-Cezire’nin batı ve güney batı kısımları olup, Rakka veya Harran merkez olarak Ruha (Urfa) ve Suruç taraflarını ihtiva etmekteydi. Ancak Diyar-ı Mudar tarifi ortaçağ sonlarından itibaren kaybolmaya yüz tutmuştur. Ahmet b. Ali el-Kalkaşandi’nin “Subhu’l A’şa fi Sına’tü’l İnşa” adlı eserinde, Diyar-ı Mudar, Diyar-ı Bekr ve Diyar-ı Rebia olmak üzere üç bölgeye bölünmüş olan Cezire’nin başlıca şehirlerini Mardin, Hısn Keyfa, Harran, Samsat, Ra’s al-Ayn, Meyyafarikin (Silvan), Karkısiyye, Ceziret-i ibn Ömer (Cizre), Sincar, Tell Afer, Amid, Siirt, İmadiye ve Hani olarak sıralamıştır.
Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaattin Keykubat döneminde ülke askeri olarak dört bölgeye ayrılmıştır. Bunlardan birincisi başkent Konya ve etrafındaki vilayetlerden ibaret olan Divan dairesi bölgesi, ikincisi Sivas merkezli Danişmentoğullarının hakim olduğu coğrafyayı ihtiva eden Danişmendiye Vilayeti, üçüncüsü Sinop’tan Antalya’ya uzanan bir hat üzerindeki uç bölgeleri ve dördüncüsü Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu kapsayan Anadolu Türkmen bölgesi olarak adlandırılan bölgelerden ibarettir.
1225 yılı olaylarını aktaran Bedrettin el-Ayni, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu dört bölgeye ayırmaktadır:
1) Bilad-ı Hılat ve amillikleri: Burası büyük Ermeniyye olarak da adlandırılır. Ve tamamı Şaher-men’nin mülkünden olarak kaydedilir. Önemli şehirleri arasında Hılat (Ahlat), Van, Vatsan (Gevaş), Erciş ve diğerleri gelir.
2) Erzen-i Rum amillikleri: Onun amilliklerinin hududu Bilad-ı Gurciy’ye kadar olaşmakta olup önemli şehirleri arasında Sabhu (?), Bayburt, Dar el-Celal, Kaçmaz(?) bulunmaktadır.
3) Bilad-ı Erzincan ve amillikleri: buranın önemli şehirleri Akşehir, Tercan, Kemah, Kal’at-ı Kefelunya ve oralara bağlı bulunan yerler.
4) Diyarbekir ve amillikleri: buranın meşhur şehirleri arasında Harpurt (Harput), Malatya, Sümeysat (Adıyaman-Samsat) ve diğerleri gelmektedir.
Tuncer Baykara’nın yaptığı çalışmalara göre Türkiye Selçuklularına ait kitabelerde Rum, Şam, Ermen, Efrenc ve Diyar-ı Bekr adları geçerken, Artuklu, Mengücek ve Saltuklu Türklerinin kitabelerinde de Rum, Şam, Ermen, Diyar-ı Bekr ve Diyar-ı Rebia isimleri sıralanmaktadır. Bu adlandırmalarda artık Diyar-ı Mudar isminin kaybolduğunu ve Bayburt, Erzurum ile Divriği bölgelerinin “Rum” olarak gösterilmesidir ki, bu da bu dönemde “Ermen” olarak tanımlanan bölgenin kuzey doğuyu ifade etmek için kullanıldığını göstermektedir.
Moğol asıllı İlhanlı devletinin hükümdarı Argun Han zamanında İlhanlı topraklarına vali atanmasında adı geçen eyalet adaları Şirvan, Horasan, Rum, Diyarbakır ve Gürcistan olarak sıralanmıştır. Diyarbakır bölgesindeki Moğol tümeninin önemli bir kısmı Uyratlardan meydana geliyordu. Bunlar kışın Musul havalisinde yazın ise Erzurum, Muş, Bingöl bölgesinde yaşamışlardır. Daha sonraki yıllarda ise Erzurum-Muş-Ahlat-Aladağ hattından Musul’un güneyine kadar olan bölge bir idari ünite içerisinde toplanmıştır.
İlhanlı devlet adamı Hamdullah Müstevfi, 1340 yılında telif ettiği Nüzhet el-Kulub adlı coğrafya eserinde Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunun idari yapısı ve aldığı adlar hakkında bize önemli bilgiler vermektedir. Verdiği bilgiler resmi İlhanlı (Moğol) teşkilatını yansıtması açısından da önemli olan bu eserde İlhanlı devleti’nin batı kısmı dört bölgeye ayrılmıştır:
1)Memalik-i Rum; Sivas, Abulustan (Elbistan), Erzurum, Bayburt, Erzincan, Irmanak (Ermenek), Konya, Samsun, Bayburt, Tercan, Kemah ve Harput gibi önemli şehirleri olan ve sayısı altmış olarak zikredilen diğer şehirlerden ibarettir. Bunların tamamı Erzurum-Erzincan-Harput hattının batı bölgelerini içine almaktadır.
2)Vilayet-i Ermen; Merkezi Ahlat olup başlıca şehirleri Abtut(?), Arsuk (Van Gölü sahilinde bir kale olarak geçmektedir.), Bayan, Haradin, Salam, Ayn, Erciş, Aladağ, Bargiri (Muradiye), Hoşab, Malazgirt, Van, Vatsan ve Eleşgirt gibi şehirleri içine almaktadır ki bu şehirler Doğu Anadolu’nun kuzey doğu kısmını teşkil etmektedir.
3)Diyar-ı Berk ve Diyar-ı Rebia; Merkezi Musul olan ve el-Cezire olarak da adlandırılan bu bölgenin önemli şehirleri arasında Erbil, Erzen, Amid, Basabdah, Batarnuh, Bavazic, Hani, Silvan, Harran, Hısn Keyfa, Habur, Re’s-u’l-Ayn, Rakka, Ruha, Siirt, Sincar, Suk-ı Samanin(?), Akr, Kırkısiye, Karmalis, İmadiye, Mardin, Muş, Meyyafarikin, Nusaybin ve Ninova gibi şehirler bulunuyordu ki bu şehirler Irak ve Suriye’nin kuzeyi ile birlikte Güneydoğu Anadolu’nun tamamını içine almaktadır.
4)Kürdistan; Irak-ı Arap, Huzistan, Irak-ı Acem, Azerbaycan ile sınırlanmış olup başlıca şehirleri Alani, Aliştar, Bahar Kalesi, Huftilan, Derbend-i Tac Hatun, Dizbil, Dinever, Sultanabad-ı Cemcemal (Olcaytu döneminde inşa edildi), Şehr-i Zor (Irak’ta Süleymaniye ve Kerkük arasındaki bölge), Kirmanşah, Kangüvar, Meydeşt, Hersin ve Vatsan’dan ibarettir.
Görüldüğü gibi Kürdistan eyaleti, Türkiye sınırları içerisinde bulunan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun dışında, İran’ın bugünkü kuzey sınırına yakın olan batı bölgesi ile Irak’ın kuzeydoğu bölgelerini kapsamaktadır. Zira Reşideddin, Gazan Han adına Fırat ve Dicle üzerinde açılacak kanallar hakkında Diyarbakır ileri gelenlerine yazdığı mektuplarda, Doğu ve Güneydoğu’yu ifade etmek için Diyarbekir, Rebia, Ermeniye ve Rum vilayetleri tabirini kullanmaktadır ki burada da İlhanlı devletinin resmi belgelerinde bölge için Kürdistan tabirinin kullanılmadığı görülmektedir.
Ayrıca Reşideddin’in Rum-ı A’la dediği bölgeyi de Vilayet-i Şarkiye ve Gürcistan olarak tanımladığı ve bu bölgenin Erzurum ve onun kuzeydoğu sahasını içine aldığı anlaşılmaktadır.
Daha 11. yüzyılın ortalarında (1047) bu bölgeleri gezen İranlı seyyah Nasır-ı Hüsrev Ahlat’ın Müslümanlar ile Ermenileri ayıran sınır olduğunu belirttikten sonra gezdiği Doğu ve Güneydoğu Anadolu şehirleri için Kürdistan gibi bir tabiri kullanmamıştır.
Kaşanlı Ebu’l Kasım Abdullah’ın eserinde de Olcaytu Han zamanındaki idari taksimatı yansıtan bilgiler bulunmaktadır. Burada “Sutay Ahtacı Emir-i Bilad-ı Diyarbekir ki bi muhafazat-ı kenar-ı Fırat ve serhadd-ı Şam” ifadesi ile Diyarbakır eyaletinin Sutay Noyan idaresinde olduğu bildirilirken, bugünkü Güneydoğu Anadolu bölgesini kapsayan Diyarbakır Eyaleti’nin de Fırat boylarından Şam Serhadine kadar uzanan batıdaki en geniş sınırlarını göstermektedir.
XIV. yüzyılın ilk çeyreğinde eserini yazan Ebul’l Fida da Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu iki ana idari bölge içerisinde ele almaktadır. Bunlardan birincisi el-Cezire ve Ermeniyye’dir. Daha genel bir bakış açısı ise, Yakındoğu coğrafyası için Ebu’l Fida’da şöyle bir idari taksimat ortaya çıkmaktadır.
1)el-Cezire; Dicle ile Fırat arasındaki bölgeyi Cezire olarak adlandıran Ebu’l Fida, el-Cezire’nin batıda Malatya’dan Samsata, Kalat-ı Rum’a, Bire’ye, güneyden Menbiç’e, Balis’e, Rakka’ya, Karkıssiye’ye, Rahbe’ye ve Anbar’a, Anbar’dan Fırat’a dayandığını daha sonra Dicle üzerindeki Tikrit’e, oradan Musul, Ceziret-i ibn Ömer ve Amid’e, oradan da Ermeniyye ve Malatya’dan Rum’a dayandığını belirterek bu bölgenin sınırlarını çizmektedir.
Bölgeyi Diyar-ı Rebia, Diyar-ı Bekr ve Diyar-ı Mudar adıyla üçe ayıran Ebu’l Fida buraya ait şehirleri; Suruç, Ruha, Kalat-ı Cebel, Harran, Samsat, Rakka, Kalikala (Erzurum bölgesinde bir kale), Ra’s al Ayn, Mardin, Meyyafarikin (Silvan), Rahbe, Hıttah, Hısn Keyfa, Dara, Hizan, Maksin (Habur nehri üzerinde), Nusaybin, Daliye(?), Ceziret-i ibn Ömer (Cizre), Sincar, Tell Afer, Kefertus, Beled, el-Hadra, Musul, Dakuka, Amid, Ani (orta Fırat’ta) ve Tekrit olarak sıralanmıştır.
2)Ermeniyye, Aran ve Azerbaycan; Doğu Anadolu dahilinde bulunan Ermeniyye şehirleri ise, Rum sahilleri olan Sinop ve Trabzon’dan Muş, Erivan, Malazgirt, Bidlis, Hılat, Erciş, Vatsan, Debil (?), Duvin’den Aran ve Azerbaycan’a kadar uzanan şehirleri sıralamaktadır.
3)Bilad-ı Cebel; batıda Azerbaycan, güneyde Bilad-ı Irak ve Huzistan, doğuda Horasan ve Fars, kuzeyde ise Deylem, Kazvin, Rey ile sınırlanan ve Irak-ı Acem olarak bilinen Bilad-ı Cebel, Erbil’in doğusundan, Kasr-ı Şirin, Şehr-i Zor, Nihavend, Hemedan, Zencan, Ebhar, Hevar, Dinever, Keşan, Rey ve İsfahan gibi şehirleri ihtiva etmektedir.
Burada dikkatimizi çeken husus, Bilad-ı Cebel olarak adlandırılan bölgedir. Çünkü buranın batı kısmı daha sonraki tarihlerde Kürdistan olarak adlandırılacaktır. Hamdullah Müstevfi’nin Kürdistan olarak sınırlarını çizdiği bölge ile Ebu’l Fida’nın el-Cibal olarak tanımladığı bölge örtüşmektedir. Azerbaycan’ın güneydoğusundaki el-Cibal (Dağlar) eyaletinin batı kısmı merkezi Kirmanşah olmak üzere geç ortaçağlar boyunca Kürtler orada yayıldığı için Kürdistan olarak anılmaya başlamıştır. Ancak bu Cebel bölgesinin daha büyük Selçuklular döneminden itibaren bilhassa Salur ve Yıva gibi Türkmen boyları tarafından idare edildiği ve Moğolların idaresi boyunca bu Türkmenlerden pek çok zümrenin buralarda yaşadığı da kaydedilmektedir.
İlhanlı devletinin 1350 yılı bütçesi olan Risale-i Felekiyye’de Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi şu üç ana bölgeye ayrılmaktadır:
1) el-Vastaniyye; Sivas-Trabzon hattının batısından Erzincan, Erzurum, Harput, Malatya, Kiğı, Mecingerd ve Amid gibi şehirlere kadar olan yerleri içine almaktadır ki bu bölge Doğu Anadolu’nun hemen tamamına yakınını içine almaktadır.
2) Vilayet-i Ermen; Ahlat, Bargiri, Erciş, Bidlis, Malazgirt ve Hınıs şehirleri olmak üzere Van gölü ve çevresini içine almaktadır.
3) Diyarbekir ise; Mardin, Erbil, Musul, Cezire, Meyyafarikin, Resulayn, Sincar, Harran gibi Güneydoğu Anadolu ile kısmen kuzey Suriye ve Irak’ın kuzeyini içine alan bir bölgeyi kapsamaktadır.
Risale-i Felekiyye adındaki bu eserde Kürdistan adı yine Doğu ve Güneydoğu Anadolu toprakları dışında bir yer olarak zikredilmiştir.
Alai Tabrizi, İlhanlı-İran mali sistemine dair yazmış olduğu Sa’adetname adlı eserinde Anadolu’nun idari taksimatı hakkında XIV. yüzyılın ortaları için yukarıda zikrettiklerimizi teyit ederek genel bir tablo vermektedir.
Bu taksimata göre genel olarak Anadolu beş bölgeye ayrılmaktadır. Buna göre vilayetler;
1)Vilayet-i Ermen
2)Vilayet-i Diyarbekir
3)Memalik-i Rum
4)el-Vastaniye
5)el-Ucat şeklinde sıralanmaktadır
9. yy Arap yazarlarından Ahmed İbn Abu Yakub Kürtlerin “Cebel” bölgesinde Arap ve Farslılarla yaşayan bir topluluk olduklarını anlatır. Bu yer bugünkü Zagros dağlarının İran-Irak sınırını teşkil eden bölgeyi ifade etmek amacıyla kullanılmaktaydı. Bu bölgede bulunan “Saymarah” adlı kasabada bu halklar yaşarlarmış, burada yaşayan toplulukların Arap, Ekrad ve Farslardan olduğu anlatılmıştır. Arap kaynaklarında Kürtler genel olarak bedevi ya da yaz aylarında Zağros dağlarındaki otlaklarda, kışın da Bağdat’ın doğusundaki açık düzlüklerde yaşarlar ya da İran’ın kırsal göçerleri olarak kabul edilir.
İlk Abbasi Halifesi Ebü’l Abbas es Seffah (750-754) zamanında idari bakımdan ülke 12 eyalete ayrılmıştı. İlk devirlerdeki başlıca eyaletler şunlardı; İfrikkiye, Mısır, Suriye ve Filistin, Hicaz ve Yemame, Basra, Sevad (Irak), El-Cezire, Azerbaycan, Irak-ı Acem (Cibal), Huzistan, Fars, Kirman, Mukran, Sicistan (Sistan), Kuhistan, Kumis, Taberistan, Cürcan, Horasan, Harizm, Fergana, Şaş (Taşkent), Suğd (Buhara, Semerkant) idi.
Abbasiler döneminde o zamana kadar oluşturulan en iyi haberleşme teşkilatı olan Berid teşkilatının 4 ana güzergâhından bahsedilmektedir. Bunlardan;
a)Bağdat-Kayrevan: Musul, Sincar, Dicle nehrine paralel uzanan beldelerden Cizre’ye, Cizre’nin içinden Nusaybin, Rakka, Menbic, Halep, Hama, Hımıs, Balebek, Dımaşk, Taberiyye, Remle, Kahire, İskenderiye ve Kayrevan.
b)Fırat nehrinin batı sahili boyunca uzanan yol da Hit, Enbar ve Dımışk’tır. 3. ve 4. yollar ise konumuzla alakalı değildir .
Yakubi’nin bildirdiğine göre Emeviler döneminde harac (toprak vergisi) alınan eyaletler şunlardır: Irak, Mısır, Berka, Ifrıkiyye, Şam, Cezire, Ermeniyye, Azerbaycan, Sevad, Faris, Ahvaz, Yemame ve Bahreyn, Navend, Dinever, Hemadan, Arzı Cebel, Rey ve çevresi, Hulvan, Musul ve çevresi, Azerbaycan, Filistin, Dımaşk, Cened-i Hıms, Kınnesrin ve Avasım, Cezire, Yemendir .
Arapların halktan aldıkları vergiler olan harac vergileri, önceleri bölge insanın diline göre Divan adı verilen resmi kurumlarda yazılırken, sonradan tüm yerlerdeki kayıtlar Arapça olarak tutulmuştur. Tarihi vesikalara göre bu yazı dilleri, Irak bölgesinde Farsça, Şam bölgesinde Rumca (Yunanca), Mısır bölgesinde Kıptice ve Anadolu’da Rumcadır. Daha sonra bu kayıtlar Emeviler zamanında Arapçalaştırılmış, akabinde de tüm kayıtlar Arap lisanı ile yapılmıştır. Arapların kuzey komşusu olan ve günümüzde 50 milyon olduğu söylenen Kürtlerden ve Kürtçeden bahsedilmemektedir.
Cehşiyari de, Abbasi devleti zamanında vilayetler ve bölgelerden alınan vergi miktarını bildirmekte olup, vergi toplanan ana bölgeler olarak; Sevad, Kösker, Dicle havzası, Hulvan, Ahvaz, Faris, Kirman, Mekran, Sind ve çevresi, Sicistan, Horasan, Cürcan, Kümes, Taberistan, Ruyan, Dönbavend, Rey, Musul, Şehrezur, Basra ve Küfe havalisi, Hemedan ve Destebi, İsfahan (Hamtiş, Resatik ve Hükme Radis hariç) Ermeniyye, Cilan, Mukan ve Kerh, Azerbaycan, Cizre, Deyarat ve Furat, Kınnesrın ve Avasım, Yemen, Mekke ve Medine, İfrikiyye, Berka, Mısır (Tenis, Dimyat, Eşmum hariç, çünkü buralar vakıftı), Filistin, Ürdün, Dımaşk, Hısm bölgelerini sıralamıştır.
Yine 1204 tarihinde Gürcülerin Anadolu topraklarına yaptıkları seferler anlatıldığında “…bu adamlar bütün ülkeleri; Mezopotamya’yı, Kelonero’yu, Galati’yi, Gangra’yı (Çankırı), Ankuria, Hükmevria, Kapadokya’yı, Büyük Ermenistan’ı, Bitanya’yı ve Pagonya sınırlarını gezdiler…” şeklinde yerler ve topluluklar sıralanmıştır.
Brosset, Gürcistan Tarihi isimli kitapta, Somehler (Ermeniler), Gürcüler, Ranienler, Movakanienler, Herler, Lekler, Megreler, Ararat, Masis (Ağrı), Hazarlar, Kimmerler (Kimak Türkleri), Orbelyan (Çin’den gelen Türkler), Cenbekuryanlar (Orbenyanların devamı), Babiller, İranlılar, Asurya, Yunanistan, Roma, Romalılar, Süryaniler, Yahudiler, Grekler, Kıpçaklar, Kartliler, Ossetler, Paflagonya, Kapadokya, Pamfilya, Likya, Frigya, Kayrayı, Lidya, Erbil, Met, İberya, Kafkasoslar, Durdzuklar, Ran İranlıları, Mtzhet, Karsan, Mingrelliler, Lazlar, Abhazya, Samtzhe, Nigal, Klarcet, Part toprakları, karteler, Tao, Postafor, Bosfor, Ciket, İskitler, Atskurmemleketi, Sebastopolis, Tzhom, İskuria, Asasider, Ablan, Sarmat, Jasonlar, Argonatlar, Artan (Ardahan), Toratsiler, Peçenekler, Cikler (Çigiller), Dudzuklar, Didolar, Siünik, Kambeçovan, İor, Mhiuller, Arsasidler, Gotlar, Branclar (Barselonalılar-İspanya), Mtzhetalılar, Orbantalılar, Cavahetler, Aguvanlar, Kahetliler, Sindliler, Hint Habeşleri, Abhazya, Elamlar, Abaşlar, Cürcanlar, Muhnar, Taksun milleti, Durzuklar, Didoslar, Çerkesler, Varanglar, Galatlar, Tesalonikeliler, Meshler, Torlular adında halklardan bahsetmiştir. Tüm Gürcü Tarihi’nde bugün varlığı dahi bilinmeyen toplumlar anlatılırken Kürtlerden bahsedilmemesi bu halkın bir başka toplumun devamı olduğunu göstermektedir ki bu da Türklerdir.
11. yy.’da Fırat havzasının kuzeyindeki ve Anadolu’daki Hıristiyan piskoposlukları şu şekilde sıralanmıştır;
1-Manalis, şimdiki Tuzla suyu kenarında Paulikanaların yurdu olan Maruf Manamali eyaletidir. Mardali adını taşıyan Tekmanla karıştırılmamalıdır.
2-Armenia’da bulunan Zarinak kalesinin olduğu bölgededir. Bu bölge 1094 yılında Sultan Tutuş tarafında Zapt edilmiştir. Burası muhtemelen Ahlat’ın 74 km kuzey batısında şimdiki Zernak’tır. Burası da şimdiki Ağrı-Patnos ve Erciş arasına dahil edilmektedir.
3-Revan Andaca’da ve Delibaba’nın 9 km güney batısında ve Avniki’nin 25 km kuzey doğusuna düşen bugünkü Andaka’ya tekabül etmektedir.(Horasan ve Erivan arasında Ağrı ve Kars’a yakın olmalıdır.)
4-Hark ile Aracani arasında Taruberan eyaletindeki Vaznunik, eski Ermenice Varaznunik idari bölgesi addedilmektedir. Muhtemelen Vaspurakan’ın kuzeyinde, şimdiki Ağrı bölgesidir.
5-Bagrevand’daki Sukav, şimdiki Kösedağ ile birleştiriliyor. Ağrı’nın Diyadin bölgesinde olmalıdır.
6-Alori idari bölgesine yakın Ermenice Havçiç veya Havaçiç, Arapça Kalikala (Erzurum) karşısında Hafcic’ti. Burası Bingöl dağı civarındadır.
7-Erzincan’da.
8-Ognut’ta (Kiğı tatafında).
9-Başkenti bugünkü Hasankale’ye (Pasinler) tekabül eden Basian veya Basean’dır.
10-Mokk (Van gölünün Güneyi)’taki Cerma-zor’dadır.
11-Horzank veya Horcenk Piskoposluğu.
12-Aracanin’in her iki tarafında Taron/Taraun eyaletindeki piskoposluk.
13-Taraun’un merkezi Muş şehrinin piskoposluğu.
14-Haçı Tun “Haç Evi” J. Mamikonean Taraun’daki bir taştan Haç (Arzan) adıyla bir yer zikretmektedir. Burası olabilir.
15-Lykos adında bir suyun aktığı bölgededir. Fikret Işıltan bu konuda, Erez/Keltzene (Erzincan) yanında Fırat’a dökülen Erzincan’ın 75 km aşağısında Fırat’a karışan Nahr Lukiya şimdiki Kuruçay’ı işaret etmektedir. Ancak bu piskoposluğun olduğu yer için Kamakhos (Kemah) bölgesinde Gail (Kurt) suyu adındaki yerle belki de Peri suyunun olduğu alan kastedilmekteydi.
16-O dönem için Matravac, Matravan veya Mansi olarak zikredilen piskoposluk. Aştişat’ın 6 saat batısında bulunup halen Surp Karapet veya Çanlı Kilise adını taşımaktadır.
17-Taraun /Taronun Güney silsilesi eteğinde bulunan Hoitlerin ülkesindedir. Ermenice Simn Learn’dır.
18-Bugün Parhu adını taşıyan yerdedir. Muş’un 28 veya 34 km batısında Murat suyunun kuzey kıyısında bulunmaktadır.
19-İlk adıyla Marmedicur, diğer söylenişleri ile Marmed suyu civarındadır. Burası Van ilinin 17 km kuzey batısındadır. Şimdiki Mermid çayı ile aynıdır. P. Peeters buranın adını Margagetin-Zor = Çayır suyu vadisi olarak ifade etmiştir.
20-Malazgirt’te.
21-Erzincan’daki Nikolas manastırı.
22-Tanrı’nın Aziz Annesi Manastırı, Ermenice Surp Astvacacin’dir. Muhtemelen Van’dadır.
23-Arceş veya Erciş’te bulunan manastırdır. Harabeleri Örene çayı kenarındaki Matlavank’tadır.
24-Ermenice Arcke, Arapça Cevizi bol anlamında Zat Al-Cavz veya Ad Al-Cavd olan Adilcevaz’da bulunmaktaydı.
25-Van gölünün Limn adası karşısında Amunik, Amik veya Amuk olarak belirtilen yerdedir.
26-Van gölünün kuzey doğu ucundaki Bandi Mahi Çayı kenarında olan Barkiri veya Berkri’dir.
27-Surp Georgi Vank Manastır Piskoposluğu.
28-Ruştunik’te, Vaspurakan krallarının oturduğu Ahtamar/Akdamar adasının karşısında Van gölünün güneyindeki Ermenice Otsan, Arapça veya Süryanice ise Vatsan diye bilinen yerdedir. Günümüzde Ruştunik eyaletinin içerisinde Siirt-Şirvan, Van –Bahçesaray ve Bitlis-Hizan dahil durumdaydı.
29-Yerini bilemediğimiz Taron’da bir piskoposluk Surp Elişe.
30-Adını bilemediğimiz Vaspurakan’da da bir piskoposluk vardır.
16.yy başlarında Yavuz Sultan Selim’in Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu Osmanlı sınırlarına dahil etmesiyle bölgede yeni idari birimler oluşturulmuş. Bölgede ilk kurulan beylerbeylik, Diyarbakır beylerbeyliğidir. Bıyıklı Mehmet Paşa’nın 1515 tarihinde tayin edildiği bu beylerbeylik dahilindeki sancaklar şunlardır: Kara Amid, Kemah, Harput, Ruha, Arapkir, Ergani, İspir, Bayburt, Kığı, Çemişgezek, Hizo, Atak, Palu, Süleymaniyan, Birecik, Eğil, Çermük, Hısnıkeyfa, Cere, Çapakçur, Fusül, Hilvan, Bidlis, Sason, Cezire, Hizan, Siverek, Berdinç, Haytan, Zeriki, Musul, Çüngüş, Poşadı, Hacük, Sincar, Genç daha sonraki yıllarda Erzurum, Van ve Musul eyaletlerinin teşkili ile Diyarbakır eyaletlerinin bir kısım sancakları bu kurulan yeni eyaletlere bırakılacaktır.
Mesudi eserinde,, “Fırat nehri Efradhas denilen bir dağdan çıkar, burası, Ermenistan sınırındaki Kalikaya’ya (Erzurum’un eski adlarından birisi) yaklaşık bir günlük mesafededir” der. Dicle nehrinin doğuş yeri olarak da yazar, “Dicle, Diyarbekir’in Amid bölgesinden doğar, bunlar, Ermenistan’ın Hilat bölgesindeki gözeleridir…” diye belirtmektedir . Dolayısıyla Erzurum ilini Ermenistan’ın kuzey sınırı olarak zikretmektedir. Güney sınırı da düşünüldüğünde, Erzurum da dahil birçok doğu ilinin iddia edildiği gibi Kürdistan değil de Ermenistan olarak zikredildiği görülmektedir.
Mesudi, kitabında Küçük ve Büyük Zap nehirlerinden birisinin Ermenistan’dan doğduğunu ve Dicle’ye döküldüğünü aktarmaktadır . Bunlardan büyük Zap, Van’ın doğusunda, küçük Zap da Van gölünün güneyinden başlamaktadır. Dolayısıyla 900’lü yılarda Van, Ermenistan topraklarının bir parçasıdır.
Ön Asya’da İlk Kürt Adının Kullanılması
M.S. 5. yy’la kadar Ortadoğu’da Kürt adına rastlanılmaması yukarıda anlatılan gerçeği doğrulamaktadır. Günümüzde Kürtler Sivas’tan Basra’ya kadar olan coğrafyada yaşayan bir halk olarak anlatılmaktadır. Bu bağlamda Ermeni, Gürcü, Arap, Süryani ve İran kaynaklarının bu bölge ve bölgede yaşayan halklar hakkında verdiği coğrafi ve tarihi kayıtları incelemek meselenin ortaya çıkarılmasında kuşkusuz faydalı olacaktır. Bu bölümde Kürdistan adı ve Kürt kelimesinin ne zaman kullanılmaya başlandığını irdeleyeceğiz.
Ortadoğu Kürtleriyle ilgili bilinen ilk kayıtlardan biri, 943 yılında Mürucü-z Zehab adlı eserini yazan Arap coğrafyacı Mesudi’nin verdiği bilgilerdir. Mesudi Kürt aşiretleri ve onların yaşadıkları bölgeler olarak şu yer isimlerini vermektedir:
Daynavar ve Hemedan’da (İran’da) Şuhcan Aşireti.
Kangavar’da Macurdan Aşireti.
Azerbaycan’da Hazbani ve Sarat aşiretleri.
Cibal bölgesinde, Şadancan, Lazba, Madacan, Mazdanakan, Barhükmen, Hali, Cabarki, Cavani, Mustakan.
Suriye’de, Babila.
Musul ve Cudi’de Hıristiyan Kürtler (Yakubiler ve Curkan/Gurugan).
Aynı yazar Tanbih adlı eserinin 88-91. sayfalarında Bazincanları, Naşaviraleri, Büzikanları ve Kikanları da Kürt aşiretleri olarak saymaktadır. (Kikanların Kalaç kökenli olduğunu önceki sayfalarda anlatmıştık.)
Bununla beraber Kürtlerin yaşadıkları yerler olarak da;
-Fars
-Kirman
-Sicistan
-Horasan’ın Rumunlar bölgesindeki Asadabat nahiyesinde Kürt köyü
-İsfahan’da Bazencan kabilesinin bir kısmı ve Kurd isminde Bayındır Sir şehri
-Cibal bölgesinde Mah Küfa, Mah Basra, Mah Sabazan (Masabazan),İki Igar (Karaç Abi Dulaf ve Burc)
-Hemedan
-Şehrizur’a bağlı Daraband ve Şamghan (Zimkan)
-Azerbaycan ve Ermenistan’da Aras sahilinde Kürtlerin ker**** ve taştan yapılmış evlerde oturduğu belirtilmektedir.
Aranda, Barda şehrinin kapılarından birinin adı Bab-al Akrad’dır. İbn Miskavayhi’nin iddiasına göre, Rusların 943’teki istilası sırasında valinin emrinde Kürtler bulunmaktadır.
Bab-al Abvad’da ve El Sugur’da Kürtler yaşamaktaydı . (Abbasiler, Müslüman olup Anadolu’ya gelen Türklere Sugur adını vermişlerdir.) Mesudi’nin anlattığı yerler içerisinde günümüz Türkiye’sinde var olan bir şehir ve bölge sayılmamıştır.
Mesudi eserini yazdığı zamanda Kürtlerin, Guz (Oğuzlar) ve Karluk Türkleriyle birlikte yaşadıklarını belirtmektedir. Bu Türkler göçebe Türkler olan Guzlar ve Karluklar, Kirmanşah, Garş, Sicistan, Bust, Bestam, Kofs, Beluc, Cet’te yaşamışlardır .
Paris Üniversitesi öğretim görevlilerinden Dr. Messoud Fany, la Nation Kurde et Son Evolution Sociale adlı eserinde, “Bazı haritalara baktığımızda Kürdistan terimi tahrif edilerek, özellikle Türkiye’nin doğu vilayetlerinde bir Kürt yurdu meydana getirmek hedeflenmektedir. Hâlbuki Kürdistan kelimesi 10 asır evvel Ardelan, Kirmanşah, Hemedan ve Luristan bölgelerini belirtmek gayesiyle kullanılmıştır. Tüm eserlerde Kürtlerden ve Kürdistan’dan söz edildiği zaman, bugün İran toprakları üzerinde bulunan bu Kürt bölgelerinden haber verilmekteydi” şeklinde bir tespitte bulunmuştur. Bu tespit, aslında ortaya konmaya çalışılan hayali Kürdistan’ı ortaya çıkarmaktadır.
Minorsky’ye göre, Selçuklular zamanına kadar Araplarda Kürdistan adına rastlanılmamıştır . İlk Kürdistan tabiri 12. yy.’da hüküm süren son büyük Selçuklu Sultanı Sencer zamanında telaffuz edilmiştir.12. yy.’daki Selçuklu kayıtlarında o zamanki söylenişiyle “Kurdistan”, bugünkü söylemle “Kürdistan” adına rastlıyoruz. Sultan Sencer tarafından kurulan ve merkezi İran’ın Hemadan şehrinin kuzey batısındaki Bahar Kalesi olan Kürdistan eyaleti, günümüz İran toprakları içerisinde kalan, Zağros sıradağlarının doğusunda Hemedan, Dinavar ve Kermanşah vilayetleri arasını ve batısında ise Şehrizor (Süleymaniye) ve Sincar vilayetlerini kapsıyordu. 12. yüzyıla kadar bu bölge sadece “Cibalül Cezire” adı altında tanınıyordu. Dolayısıyla Sencer İran'daki Hemedan şehrinin batısındaki Bahar Kalesini merkez alan eyalete Kürdistan adını vermiştir.
Diğer kaynaklarda ise Kürdistan adından ilk defa bahseden Hamdullah Mustafa Kazvini olup, onun ifadelerindeki Kürdistan coğrafyası; Irak-ı Acem, Irak-ı Arap ve Kuzistan ile sınırlı olup, Nüzhet'ül Külub adlı eserinde (14.yy) Kürdistan'ı 16 kasaba olarak şöyle sıralamıştır;
1-Alani: Aynı adı taşıyan önemli bir şehre sahip olan bölgenin iklimi güzel ve avı boldur.
2-Alişter: Vaktiyle burada Aruhş veya Ardehş adı verilen bir Ateşgede (Zerdüşt tapınağı) vardı.
3-Bahar: Yukarıda zikredilen kale.
4-Kuftiyan: Zap kıyısında bulunan ve civarında birkaç kasabası olan kale.
5-Derbend-i Taç Hatun: Küçük bir şehir.
6-Derbend-i Zengi: İklimi güzel ancak halkının tamamı hayduttur.
7-Dezbil:
8-Dinever: Üzümü ile ünlü büyük bir şehir.
9-Sultan Abad-ı Cemcemal: Bisütün dağı eteğinde, Muhammed Hüdabende Olcaytu (14.yy )tarafından kurulmuştur.
10-Şehrizor: Tarihçi Yakuta göre Zurben-Zohhak adlı birisi tarafından kurulmuştur.
11-Kirmanşah: Önceleri Karmisin adını taşıyordu.
12-Krend ve Hoşan adlı iki köy (Sincan’da Hotan adlı bir yer vardır National Geographic, Temmuz, 2002 sayısı).
13-Kengüver: Kars’ül Lesus yani Haydutlar kalesi denilen şehir.
14-Mahideşt veya Maideşt: Elli yerleşim birimi birimini ihtiva etmektedir.
15-Hersim: Müstahkem bir kale.
16-Vestam: Büyük bir köy .
Burada da açıkça görüldüğü gibi 14. yüzyılda Kürdistan adı sadece İran topraklarındaki bir bölgeyi ifade etmekte kullanılmaktadır. Bütün tarihi ve coğrafi kaynaklarda, Kuzey Irak’ın batısı, Suriye ve Anadolu’da yaşayan Kürt varlığından ve Kürt halkından söz edilmemektedir. Yine önemli Ermeni kaynaklarından olan ve Urfa’da yaşayıp, İran-Irak ve Doğu ile Güneydoğu Anadolu Bölgesinin 952–1162 yılları arasındaki tarihini yazan Urfalı Meteos’un Vakayiname’sinde, Anadolu’da Kürtlerin varlığından kesinlikle bahsedilmemekle birlikte, Semerkant civarında Sultan Alparslan’ı, 1073 yılında öldüren kişinin bir Kürt olduğu ifade edilmiştir. Dolayısıyla o zamanda Semerkant’ta Kürtler bir millet olarak anlatılırken, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kürtlerden bahsedilmemiştir. Tarihi kayıtların tamamında Ortadoğu’daki Kürt yurdu olarak İran ülkesi gösterilmiştir .

(Nahçivan haritası)

İstahri, Kürtlerin yaşadıkları coğrafyayı, “Kürtler, Fars (İran)’ta; Kirman, Horasan, İsfahan, Asadabad, Cibal Kufe, Basra, Sabadhan, Hemadan, Şiraz, Azerbaycan’da; Ermenistan’da; Arran’da; Suriye’de; Cezirede ve Çukurova’da otururlar” şeklinde sıralamıştır . Burada çizilen coğrafyada Türkiye toprakları içerisinde sadece Çukurova (Adana-Kilis) tarafları vardır.
İbn Haldun da, Fırat ile Dicle arasındaki toprakları Musul Ceziresi (Mezopotamya) olarak adlandırır ve Huzistan’ın doğusunda Ekrad (Kürtler) dağlarının bulunduğunu ve bu kısmın İsfahan’a kadar uzandığını, Kürtlerin barındıkları ve göçebelik ederek dönüp dolaştıkları yerlerin buralar olduğunu ve bu dağların Fars ülkesi kısmındaki parçanın Resum (Zemum) adını taşıdığını ifade etmektedir .
İranlı Nizamüddin Şami, 15. asırda Türk hükümdarı Timur’un seferlerine katılarak o günün tarihini yazmıştır. Bu eser o dönemdeki Türkistan, Irak, İran ve Anadolu’nun tarihini bilmemizde bize ışık tutmaktadır. Günümüzden 600 yıl önce yazılmış bu eserdeki kayıtlar Kürdistan coğrafyasını ortaya koymamız açısından önemli bilgiler içermektedir. Eserde, “…Timur’un askerlerinin Tebriz’e gelmekte olduğunu işiten Sultan Ahmet (Celayirli sultanı) bir haftadan fazla durmayarak Nahcivan güneyinden Kürdistan yolundan Bağdat’a kaçtı…” denmektedir .
Nahcivan, bugün küçük bir bölge olarak gösterilmişse de İran Azerbaycan’ındaki Azeri topraklarına verilen addır. Haritada görüldüğü gibi Nahcivan-Bağdat arasında İran toprakları var olup, Kürdistan denilen bölgede İran’daki bir coğrafya olarak zikredilmiştir.
Kitabın devamında ise, “…emir Timur göç ederek Hoy ve Salmas tarafına geldi. Emir, Kürdistan vilayetini Melik İzzettin’e verdi” denilmektedir . Hoy ve Salmas şehirleri günümüz İran topraklarında olup, Urmiye gölü çevresinde bulunmaktadır.
Nizamettin Şami, Emir Timur’un Bağdat eyaletini veliaht Emirzade Ebubekir’e tevdi ederken, “Oranın mülhakatı olan Kürdistan, Diyarbekir ve Mardin’den Vasıt, Basra ve Uyrat’a kadar olan yerler onun idaresine bırakıldı,” demektedir. Şerefettin Ali Yezdi de aynı hadiseden bahsederken, Mirza Ebubekir’in Bağdat’ı imar ettiğini ve Irak-ı Arap’tan Vasıt’a, Basra’ya, Kürdistan’a, Mardin’e, Diyarbekir’e ve Uyrat İli’ne (Musul’dan Bağdat’a kadar olan yerler) kadar olan yerlerin ona bağlı olduğunu, Kara Yusuf (Karakoyunlu Türkmenlerinden) ve Diyarbekir bölgesinin ise ona muhalefet ettiğini yazmaktadır. Burada da görüldüğü gibi Mardin ve Diyarbakır Kürdistan’dan ayrı bir yer olarak anlatılmıştır. Yine Diyarbakır ve Mardin arasında yerleşen ikinci bir Moğol Uyrat bölgesi var olup Uyrat İli adıyla anılmıştır .
Yine başta Selçuklulara bağlı Türk topluluklarının Anadolu’ya gelmelerinin öncesinde ve sonrasındaki Ermeni kaynaklarını incelediğimizde hiçbir Ermeni tarih ve coğrafya kitabında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kürt adında bir topluluğa rastlanılmamaktadır. Mitolojik çağdan 1071 yılına kadar olan zaman diliminde Ermeni tarihini anlatan ve 1947 yılında René Grousset tarafından kaleme alınan eserde, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kürt varlığından bahsedilmemekte olup, Ermeni tarihinde Kürt adına ancak 868 tarihinde rastlamaktayız. Ermeni kaynaklarında, Kürtlerin yaşadıkları alanlar olarak Urmiye gölünün güneydoğusu gösterilmiştir . Ermeni kayıtları, tıpkı Selçuklu, Gürcü ve Arap kayıtları gibi Kürtleri Irak ve Anadolu’da değil de İran’da ve K.Irak’ın doğusunda yaşayan bir topluluk olarak ifade etmiştir.
Nikitin’e göre, Moğol istilası sırasında ise Kurdistan dağlık Zağros bölgesini kapsıyordu. Kurdistan’ın merkezi olan Bahar bu zamanda önemini kaybetmiş ve yerini Sultan Abad-ı Cemcemal almıştır.15. yy.’da ise Safevilerin tahta çıkması ile Kurdistan eyaleti küçülmüş ve Hemadan ve Luristan bu eyaletten ayrılmıştır. Bu dönemden sonra Kurdistan merkezi Senneh (Senandac) olan Ardelan bölgesine verilmiştir ki burası yukarıda dediğimiz gibi Ardelan, İran Azerbaycan’ının güneyi ile günümüz Bağdat’ının doğusundaki Kermanşah arasındaki bölgeyi kapsamıştır . Burada Kürdistan bölgesinin daralmasındaki ana neden Safevi devleti ile birlikte Türkistan’dan ve özellikle de Anadolu’dan Türkmen ve diğer Türk unsurların İran’a, başta Hemadan, Kermenşah ve Azerbaycan’a yerleşmeleridir. Bu zamanda Türkmen boyları akın akın Kurdistan denilen bölgeye yerleştirilmiş ve Kürt bölgelerini ellerine geçirmişlerdir. Böylece bölgede çoğunluk olan Kürtler, Türkmen, Oğuz, Kalaç, Avşar v.b. Türk gruplarının gelişiyle azınlığa düşmüşlerdir.
Ebu Bekr-i Tihrani’nin Kitab-ı Diyarbekiriyye adlı eserinde; Karakoyunluların Azerbaycan, Irak-ı Arap, Kazvin, Hemadan sınırına kadar olan bölge, Diyarbakır, Erzincan, Tercan, İspir, Giresun Şebinkarahisar’a kadar olan yerler, Kürdistan, Mardin, Mezrin, Musul, Sincar, Siirt ve 32 Kale, Süleymani ve Zikri Kürtlerinin oturduğu Bitlis’in Hizan bölgelerinde hüküm sürdüklerini, Akkoyunluların ise ilk etapta Kemah, Ergani, Diyarbakır’da beylik yönettiklerini aktarmıştır . Dolayısıyla Kürdistan terimi günümüz Türkiye’sinin dışında İran’da bir alan olarak sıralanmıştır. Türkiye’de ise sadece Bitlis ilinde bir zümre Kürt’ün yaşadığı anlatılmıştır.
Carsten Niebuhr “Arabistan ve Komşusu Ülkelere Yolculuk” isimli eserinde Kürdistan’dan bahsederek, Kala-Tehelon şehrinin Osmanlı sultanına bağlı Kürdistan’ın en büyük ili olduğunu, Kürdistan’da yaşayanlara Soran dendiğini, Soranların ise Böbbelerin bir uzantısı olduğunu belirtmiştir . Günümüzde ise Soranlar Kuzey Irak ile İran sınırında ve Celal Talabani’ye bağlı olan bir alandır. Halkına da Soranlar denir. Niebuhr, Kürtleri Soran olarak anmış ve yaşam alanlarını da K. Irak olarak göstermiştir.
Ebu Bekr-i Tihrani’nin Kitab-ı Diyarbekiriyye adlı eserinde, “1452 yılında Timurlu Devletinin Sultanı Şahruh Mirza, Karakoyunlular üzerine hareket edince Karakoyunlu Cihanşah Mirza Şiraz’dan İsfahan’a gelmiştir. Sultanın öncü birliklerinin kendisini takip ettiğini gören Cihanşah İsfahan’dan batıya, Kürdistan’a geçmiştir” şeklinde kayıt bulunmaktadır. İsfahan’ın batısına bakıldığında ise bahse konu bölgede Hemadan şehrinin olduğu görülmektedir. Dolayısıyla tarihte Kürdistan olarak zikredilen bölgenin burası olduğu da ortaya çıkmaktadır.
Yine aynı eserde Şahruh Mirza ölünce yerine oğlu Muhammed Mirza’nın geçtiği yeni sultanın Kürdistan’dan Kum şehrine geçtiği belirtilmektedir . Kum şehri İran’da olup Kürdistan’ın sınırı Hemadan şehrinin 200 km doğusundadır. Ebu Bekr-i Tihrani’nin eserinde Rum sultanı Fatih Sultan Mehmet’in Ermeni diyarına hareket ettiği anlatılmaktadır . Burada anlatılan yer Sivas’tan başlayıp Diyarbakır’ı içine alan Kuzey Doğu Anadolu’dur. 1464 yılında Suriye Memlüklülerinin kalelerinden Gerger, buraya göç eden Bazkiye Kürtlerce ele geçirilmiştir. Bu durum Memlüklülerin tepkisini çekince Kürtler sayıca çok az olduklarından ve kaleyi savunmaya güçleri yetmediğinden, kaleyi Akkoyunlu Uzun Hasan’a devretmişlerdir . Türkmenler Gerger’i ellerine geçirmiş ve Kürtleri bu memleketten uzaklaştırmışlardır.
1468 yılında Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan başkenti Diyarbakır’dan çevre ülkelere mektuplar ve elçiler göndermiştir. Elçilerin gittikleri yerlerden birisi de Kürdistan’dır . 15. yy’da Diyarbakır’da Kürt varlığından söz edilmemektedir.
Daha öncede andığımız gibi Bitlis’in güneyinde Kürtlerin varlığından bahsedilmektedir. Bu Kürtlerin Reisi Hasan Ali adında birisidir . O tarihte Kürtler Bitlis bölgesinde iki aşiret olarak yaşamakta olup, sonradan Türkmenlerle karışık yaşamaya başlamışlardır.
1468 Karakoyunlulardan Ebu Yusuf Mirza tahta geçince Karakoyunlu emirleri Hemadan’a hareket etmiştir, buraya geldiklerinde Lur-i Kuçek şehri hâkimi Şah Hüseyinin Hemadan’a hücum ederek Baharlu ulusuna saldırmış ve onları yağmaladıklarını görmüşlerdir. Bu nedenle emirler, Şah Hüseyin’e saldırıp 500 adamını öldürmüşler ve Şah Hüseyin de kaçmak zorunda kalmıştır. Hemadan, tarihte Kürdistan’ın başkenti olarak zikredilmiştir. Ama burada da görüldüğü gibi bu şehrin halkının daha sonra Baharlu Türklerince de yurt olarak sahiplenildiği ortaya çıkmaktadır.
1518 tarihinde oluşturulan eyalet sisteminde Diyarbakır eyaletine bağlı iller ise; Amid, Mardin, Sincar, Birecik, Urfa, Siverek, Çermik, Ergani, Harput, Arapkir, Kığı ve Çemişgezek illeridir.1526 tarihinde ise Musul, Hana, Hir, Deyr ve Rahbe de bu eyaletin sınırları içerisine alınmıştır. 1518 tarihinde Musul, Ana, Hit, Dyr, Rahbe, Hasankeyf ve Siirt’in de bu eyalete bağlı olması gerekmektedir. Lakin elimizde bu yönlü bir kayıt yoktur . Kürdistan ise bu eyaletin dışında, İran’ın bir bölgesi olarak zikredilmiştir.
Osmanlı döneminde Kürdistan adı verilerek yazılan fermanlar sayesinde bu coğrafya ile açıklanan yerlerin neresi olduğunu anlayabiliriz. Kanuni Sultan Süleyman’a ait 18.10.1525 tarihli fermanda;”Akdeniz’in ve Karadeniz’in Rum-Elinin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un ve Vilayet-i Zülkadriye’nin ve Diyarbekir’in ve Kürdistan’ın ve Azerbaycan’ın ve Acem’in ve Şam’ın ve Haleb’în ve Mısır’ın…”denilmektedir.
Kanuni Sultan Süleyman’ın 01.08.1553 tarihli başka bir fermanında şu ifadeler yer alır: “Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Şam ve Halep ve Karaman’ın ve Rum’un ve Vilayet-i Zülkadriye’nin ve Diyarbekir’in ve Kürdistan’ın ve Azerbaycan’ın ve Van’ın ve Budin ve Tamışvar vilayetlerinin…”
Sultan I.Ahmet’e ait 20.05.1604 tarihli fermandaysa şunları görürüz: “…Haremeyn-i şerifeyn hadimi ve Kuds-i mübarekin hami ve hâkimi ve Rumeli ve Tamışvar ve Vilayet-i Bosna ve zigetvar ve vilayet-i Anadolu ve Karaman ve eyaleti İmadiye (Hakkâri’nin güneyi) ve diyar-ı Arabistan ve umumen Kurdistan ve Kars ve Gürcistan ve Demirkapı… Zülkadriye ve Şehr-i Zor (Süleymaniye) ve Diyarbekir ve Halep ve Rum ve Çaldır ve Erzurum ve Şam...” Bu fermanlarda Kürdistan denilen yer; Şam’ın, Diyarbakır’ın, Azerbaycan’ın, Van’ın, Kars’ın, Erzurum’un, Süleymaniye’nin, Hakkâri’nin güneyindeki İmadiye’nin dışında olan bir yerdir. Burada da görüldüğü üzere bu dönemde Kürdistan olarak yine Irak ve İran sınırındaki Zap’ın doğusu ve İran topraklarının kuzey batısındaki Urmiye gölünün güneyi tarif edilmektedir.
1609 tarihinde Şah Abbas, Silsüpür Türkmenlerinden Halil Beyi sultanlık unvanı vererek onu Kürdistana göndermiştir. Bu sultan Urmiye’ye yakın Dumdum kalesinin fethine iştirak etmiştir . Bu arada Kürdistan denilen yer Türkiye’den hiçbir alanı kapsamamaktadır.
18. yüzyılda Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Maraş, Diyarbakır, Sivas, Erzurum, Kars, Van, Rakka eyaletleri mevcut olup daha önceki yüzyıllarda olduğu gibi Kürdistan adlı idari ve coğrafi bir bölüm söz konusu değildir.
Osmanlılar Irak’ı aldıklarında Musul, Erbil ve Kerkük şehirleri de Osmanlıların eline geçmiştir. Bu dönemin eserlerinde Kuzey Irak’ta Türkmen ve Türk nüfusu çoğunlukta bulunurken, Arapların ve Kürtlerin sayıca az oldukları vurgulanmıştır .
Şemsettin Sami, 1802 yılında yazmış olduğu Kamusu’l A’lam adlı eserinde (el-Cezire, s-3) Musul eyaletini şöyle anlatmaktadır. “…hemen hemen her tarafı nehirle çevrilmiş olan bölge doğuda Kürdistan, güneyde Irakı Arap, batıda Şam çölü yani Halep, kuzeyde Anadolu ve Van bölgeleri ile sınırlıdır.” Bu ifadeye göre günümüzden 100 yıl önce dahi Musul, Van ve Güney Doğu Anadolu Kürdistan toprakları içerisinde değildir.
Nikitin Kürtlerin 18. yy.’da Kerkük, Erbil, Köysancak, Karaçolan, Revanduz ve Harir’de yaşadığını söylemektedir . Bu bölgelerin adının Türkçe oluşu ve Irak ile İran ülkesinde bulunmaları da Kürt yöresini bizlere anlatmaktadır.
Kürdistan konusunda en enteresan bilgi, yine Nikitin’in Kürtler adlı eserinde mevcuttur. Nikitin’e göre Kürtlerin anayurtları Botan ve Zağroslar’dır. Nikitin Sivas’a kadar, şimdiki söylemiyle Kürdistan topraklarının varlığını açıklayamadığından, Hoybun örgütünün bir bildirisine dayanarak kendince bir tez ileri sürmüştür. Nikitin’e göre Kürtler İran’da yaşarlarken, I. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin içerisinde kalan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya yerleştirilmişlerdir . Bu cümle Anadolu’da Kürdistan diye ülke oluşturma niyetinde olanların gayretlerini göstermektedir. Hiçbir tarihi vesika böyle bir göç olayını anlatmamaktadır. Dahası 80 yıl önce olacak böyle büyük bir hadisenin hiçbir devletin arşivinde olmamasıdır.
Anadolu’ya hiçbir zaman Kürdistan denilmemesine karşın 1842 yılında Mustafa Reşit Paşa’nın hazırladığı ve yabancı danışmaların yönlendirdiği yeni idari düzenlemeler Türk siyasi hayatına yeni idari terimler getirmiştir. Bunlar arsında 1847 yılında Kürdistan vilayeti ile 1850 yılında Lazistan Sancağının kurulmasını vurgulayabiliriz.
Özoğlu’da, “Kürdistan terimi coğrafi bir alandan ziyade Osmanlıda ve öncesinde idari bir alanı tarif etmek amacıyla kullanılmıştır. Selçukluda da bu böyledir” diyerek gerçeği itiraf etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nda 1847 yılında yabancı baskılarla kurulan Kurdistan eyaletine, ertesi yıl Van, Muş ve Bitlis illeri Kürdistan’ın alt vilayetleri olarak dahil edilmiş, 1849 yılında ise bu illere Hakkâri-Dersim ve Diyarbakır eklenmiştir. Görülüyor ki bu eklemeler baskılarla olmuş, yabancıların baskıları Osmanlıyı 150 yıldır devam edecek zor bir sürece sokmuştur.
Kürdistan coğrafyası ile ilgili olarak Avrupa’daki haritaların yetersiz olduğunu belirten M. Fany, batılı yazarların Kürdistan’ı değişik adlarla zikrettiklerini, Kürdistan terimini tahrif ederek (bozarak), özellikle Türkiye’nin doğu vilayetlerinde bir “Kürt yurdu” meydana getirmeyi amaçladıklarını vurgulamaktadır.
Avrupalı seyyahlar, dini misyonerler ve bilim adamları Kürtleri ve Ermenileri Türklere karşı tahrik etmek için yıllarca uğraşmışlardır. Bu gaye ile hayali Ermenistan ve Kürdistan Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisine yerleştirilmeye çalışılmıştır. Şimdiye kadar Rusların sınırları içerisinde bulunan ananevi Ermenistan diyarının büyük bir kısmını ve İran’da bulunan gerçek Kürdistan’ı talep etmedikleri gibi , sürekli Türkiye topraklarına hedeflemişlerdir. Bu durum dahi amacın Kürdistan oluşturmaktan ziyade, yüzyıllarca dünyaya adaleti öğretip, Ortadoğu’nun koruyuculuğunu yapan Türkleri etkisizleştirmektir.

Araştırmacı Ömer ÖZÜYILMAZ

Çok kapsamlı ve BELGELERLE tarihe ışık tutan bir araştırma kitab bende mevcut..Bence herkesin kitaplığında bulunması gereken ve gerçekleri tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren çarpıcı bir çalışma.

pesimist_84
20-08-10, 01:30
ya kusura bakmada okumaya degmez yav
onlar için bu kadar sayfayı okuyupta napcaz
bana ne onların kokeninden
zaten bilitoruz onların kokeninide neyse burda yazılmaz :D

!! Denizim !!
20-08-10, 01:32
ya kusura bakmada okumaya degmez yav
onlar için bu kadar sayfayı okuyupta napcaz
bana ne onların kokeninden
zaten bilitoruz onların kokeninide neyse burda yazılmaz :D

yaa tamamda böyle boş boş elde avuçta belge olmadan etmeden hala araştırılması sürdürülen ama elde somut bir şey olmadan ortaya atılan iddialar beni çok rahatsız ediyor.Irkmış!Nerden ırk?Nasıl ırk oluyor?bunun cevabını veren yok...ben buna kızıyorum..o kadar basitti ırk olmak ben ırkım demekle ırk olunuyordu...

marmara kazım
20-08-10, 18:55
Fars,Pers karışımı bişey kürtler.İlk çıktıkları yer iran'daki zağros mağarasıdır.