PDA

View Full Version : Çanakkale Destanı



ÖöZgE
18-06-10, 02:53
http://img194.exs.cx/img194/9571/nk2ka.jpg

Yıldönümünün yaklaştığı bu günlerde Çanakkale yi unutmak ecdadımıza yaptığımız en büyük saygısızlıklardan biri olurdu..
bunun içindir ki Çanakale de destanlaşan mehmedin anılarını hikayelerini ve efsaneyi canlı tutmak hepimizin boynunun borcudur..

http://www.otuken.org/2005/03/Canakkale-Sehitlerine.jpg


ÇANAKKALE SAVAŞLARININ MANA VE EHEMMİYETİ

"Çanakkale Savaşları, Türk Savaş Tarihi'nin bir harp safhası ya da Birinci Dünya Savaşı'nın yalnız bir parçası değil; o başlıbaşına dünyayı dize getiren ve dünyanın en güçlü ordularını Çanakkale Boğazı'ndan geçirmeyen "muazzam bir olay veya dünya tarihinin dönüm noktalarından biri"dir."
"Bu bakımdan Çanakkale Savaşlan'nın ehemmiyeti ve azameti zamana bağlı kalmadan gelecek nesle "Tarihî -Askerî -İçtimaî -Ahlâkî -Ekonomik ve Siyasî bakımdan mütemadiyen bir inceleme zemini olacaktır. Çünkü o, bütün cihan tarihi içinde cereyan eden yedi büyük olaydan ikincisidir. Bin yıllık Anadolu tarihimizin içinde ise 100'den fazla kazandığımız zaferlerin en büyüğüdür."
Çanakkale geçilebilseydi bugün siz ve ben yoktuk. Buna göre ülkemizin gerçek sahipleri Çanakkale Kahramanlaradır. Orada, Mustafa Kemal vardı. Seyit Onbaşı \e Yahya Çavuşlar vardı. Bigalı Mehmet Çavuş da oradaydı. Harputlu Ömer Çavuş, Ödemişli Ömer Onbaşı hep oradaydı. Dünya askerlik tarihinde benzerleri hiç olmayan 27. ve 57. şehit Alaylar vardı. Mevzilerde kendisi nöbet tutup, erlerini istirahat ettiren Binbaşı arif Beyler vardı. Yetiş ya Muhammed, vatanımız elden gidiyor diye feryat eden ve en önde nara atarak İngilizleri kovalayan Binbaşı Lütfü Beyler orada idi.
işte şunu unutmayalım ki, bugünkü bağımsızlığımızda onların hakkı vardır. Başka bir ifadeyle inanılması güç ve hissedilmesi imkânsız zorluklara rağmen Kendilerini feda ederek şimdi üzerinde oturduğumuz bu ülkeyi savundular, \orudular, bizi yetim ve vatansız bırakmadılar.
Bu kahramanlar Trablusgarp Savaşı başından İstiklâl Savaşı sonuna kadar; Çanakkale'den Bakü'ye, Galiçya'dan Arabistan çöllerine kadar tam 10 yıl ve 10 cephede vuruştular. 70.000 esirimizden 60.000'inin mezarları bile bilinmiyor. Yalnız Çanakkale siperlerinde 250 Bin gencimiz kaldı. 19 Mayıs 1915 günü Arıburnu Savaşlarında 6.5 saat gibi kısa bir zamanda 10 Bin kayıp verdik. 2000'i İstanbul Tıp Fakültesi öğrencileri idi. Fakülte 1916-1921 yılları arası 5 yıl mezun veremedi. 22 Milyonluk Türkiye 13 Milyona indi.
Anadolu'da yaşayan her üç kadından biri dul kaldı. Her üç hanesinin birinden bir kişi Çanakkale'ye gelip ya şehit oldular ya gazi. Yalnız Çorum ilimizden 4.400 şehidimiz Çanakkale siperlerinde kaldı.
Türk Milleti, 1000 yıldır içten ve dıştan gelen son derece ağır tehdit ve terör olaylarına karşı samimiyetle hürriyet, barış ve tevhit inancı için seve seve kanını sebil etmiş ve sayısız şehit vermiştir. Yani Tevhit, Hürriyet ve İstiklâl uğruna en çok şehit veren millet; Türk Ulusu olmuştur. Onun için İstiklâl Marşı şairimiz, Türk Vatanı için; "Toprağı sıksan şüheda fışkıracak", "Bastığın yerleri toprak diyerek basma, tanı. Düşün altında binlerce kefensiz yatanı" ifadeleri bu tarihî gerçeğin mübalağasız tespitinden ibarettir.
"Hülasa bu müdafaa üç mucize yaratmıştır: Hali kurtardı / Maziye azametini iade etti / Anadolu'da, 9 asırlık mevkiinde sükût etmek üzere iken onu kaldırdı. Onlar, denizden gelen çelik, ateş ve insan sellerine İngilizlerin asla tahmin edemeyecekleri bir inatla pervasızca direndiler, ölümden ötesini ararcasına dövüşerek Türk Milletinin adını destanlaştırdılar. Başka bir ifadeyle iman ve vatan sevgisiyle dolu göğüslerini düşman zırhlı ve askerlerine gerip, arzuladıklarına kavuştular. Yani fennin, en son buluşları ile havadan yağdırılan kızgın çelik ve ateş sağanağını iman ve cesaret dolu göğüslerinde söndürdüler."
Kısacası Çanakkale'de doğulusu ve batılısıyla düşmana karşı el ve gönül birliği içinde karşı koyan aziz milletimiz; bugün tezgâhlanan bu oyunların da farkındadır. Bu fitneleri de zararsız hale getirecek güç ve azimdedir. Bunda kimsenin şüphesi olmamalıdır ve bu böylece bilinmelidir.

ÖöZgE
18-06-10, 02:54
ESAS KAYBIMIZ - ACIMIZ

"Bir kere 100.000'den fazla "Öğretmen - Mülkiyeli - Tıbbiyeli" ve Türk Ocakları'ndan yetişmiş aydınımız erimiştir. Sonraki dönemlerde de yerleri asla doldurula-mamıştır." Yani Çanakkale Savaşları, Türk Milletini ileriye taşıyacak münevverlerini tüketmiştir.O günün şartlarında beyin takımı denilen ve küçümsenemeyecek sayıları bulan bu kayıpların ve özellikle Kurtuluş Savaşı'ndan sonraki yıllarda alabildiğine hissedilmiştir. Günümüzdeki yozlaşma da Çanakkale Savaşları ile irtibatlıdır.
Hülâsa, İngilizlerin tabiri ile "Çanakkale Savaşları, Türk ordusunun ve dolayısıyla Türk Milleti'nin gençliğini yiyip bitirmiştir". İngilizler ve Fransızlar için de keza. Yalnız bir farkla; Biz niçin savaştığımızı ve neden öldüğümüzü biliyorduk. Buna değdi de. Ama onlar, bir hiç uğruna harcanıp gittiler.

ALMANLARLA BİRLİKTE NEDEN SAVAŞTIK?

Bu soru hemen bütün turlarda soruluyor. Bu itibarla böyle özet bir yazıyı eserin baş tarafına koymanın faydalı olacağını düşündüm.
Başbakan Bismark 1870-1871 savaşında Fransa'yı yenerek 18 Ocak 1871'de Alman İmparatorluğu'nü ilân etti. Buyükselişi hazmedemeyen İngiltere ise onu ezmek isteyecekti. Yani Almanların,
denizlerde ve sömürgelerde İngiltere ile rekabete girişmelerine asla tahammül edemezlerdi. Psikolojik o\atak da ananevi Britanya İmparatorluğu böyle bir şeye asla katlanamazdı. Bu yüzden Almanların karşısında olan Rusya'ya yaklaşması gerekiyordu. Ama 1791-1798 Rus-Türk Savaşlarından beri Rusya'nın Akdeniz'e inmesine engel olmak için 100 yıldır hep Osmanlı İmparatorluğu'nün yanında görünmeye çalışmıştı. Ancak kendi hesabına da pek bir şey kazanamamıştı. Şimdi bu işten vazgeçmeli idi.
Mamafih kısa bir süre daha bu politikayı sürdürerek Kıbrıs'a yerleşti. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu'nün toprak kayıpları hızlanmıştı. Artık ona da destekçi olmanın anlamı yoktu.
Buna göre yıkılan ve yıkılmakta olan İmparatorluğun üzerine Rusların çöreklenmesi yerinde olamazdı. Doğuda bir Ermeni Devleti'nin kurulması daha hesaplı olurdu. O halde hem Rusların yanında görünmeli ve hem de bu oyunu tezgahlamalı idi. Bunun için 1880-1886 arası elaltından Ermeniler hep kışkırtıldı. "Ne var ki Sultan 11. Abdülhamit'in Ermeni Meselesindeki tavizsiz siyaseti bu oyunu bozdu. Ama adı KIZIL SULTAN'a çıktı.
Tahrikler sonucu Batı Başkentleri Ermeni Mezalimi adı altında İmparatorluğu telin mitingleri ile çalkalamaya başladı. İşte telin mitingleri Berlin'de yankı bulmadı. Yani Almanlar olayı ciddiye almadı. Hem 1883-1895 arası askeri misyon da sağlanmıştı. Yüzlerce Türk subayı ve ordu cerrahı eğitimlerini Almanya'da tamamlayarak hemen hepsi birer Alman sempatizanı olmuşlardı. Enver Paşa ise başta geliyordu. O halde Osmanlı, Almanlarla neden işbirliği yapmasın ki? İşte böyle düşünenler az değildi.
Sonra bu sıralarda iki memleket arasındaki ticaret de iyice hızlanmıştı. 1880'de Türkiye'nin Almanya'ya 2.5 Milyon Marklık ihracat hacmi 1905'te 71 Milyon Markın üstüne çıkmıştı. Nihayet 1897'den 1912'ye kadar İstanbul'un Alman sefiri olan Baron Marschol von Blederebttein, bu dostluğu iyice geliştirerek Birinci Cihan Savaşı için Alman-Türk İttifakını gerçekleştirmiş oluyordu. Enver Paşa nerede Alman Sefiri orada idi.
Diğer yandan İngilizlerin iki yüzlü siyasetleri Osmanlı Yönetimini iyice bezdirmişti. Bu bakımdan Enver Paşa, "Eh be canıma yetti" deyip 2 Ağustos 1914 günü Alman Elçisi ile Rusya'ya karşı ikili gizli bir andlaşma imzaladı. Bu sıralarda gene beklenmedik bir hadise daha oldu, şöyle ki;
Osmanlı İmparatorluğu Yunan ve Ruslara karşı deniz gücünü kuvvetlendirmek için İngiltere'ye iki gemi siparişi vermişti. Sultan Osman ve Sultan Reşad. Gemiler tamamlanmak üzereydi. 7.5 Milyon Sterline mal olmuşlardı. Paranın % 90'ı peşin ödenmişti. Çoğu da halktan toplanmıştı. Dul kadınlar bile saçlarını
satarak o gemilere vermişlerdi. Hâl böyle ikin İngiltere Hükümeti, Almanlarla olan ilişkilerimiz ve Alman-İngiliz çatışması ihtimaline karşı 3 Ağustos günü gemilerin Türkiye'ye verilemeyeceğini ilân etti. Artık niyetleri anlaşılmıştı ve Osmanlılara saldıracaklardı.
Hiç beklenmedik bu hadise karşısında Osmanlı Hükümeti ve halkı adeta şok olmuştu. İkdam Gazetesi şiddetli bir İngiliz ve Rus aleyhtarlığına girişince /ancak bu gazete işinde Almanların parmağı vardı/ İngiltere ve İmparatorluk birbirlerine saldıracak derecede savaş haline gelmişlerdi. Artık bir şey yapılamazdı. Ok yaydan çıkmıştı.
Tam bu sırada ise iki Alman gemisinin "Breslau - Goeben" Çanakkale Boğazı'ndan içeri girmesi bardağı taşıran son damla oldu. İngiltere'nin siparişimiz iki gemiyi vermemesi ve Türkiye'nin bu iki Alman gemisine Çanakkale Boğazı'ndan geçme izni vermesi ve bunlara ilave Yunanistan'ın Türkiye'ye inat ABD'den iki gemi satın alması; Osmanlı Devletinin Almanya ile birlikte savaşmaları için başlıca görünür sebepleri idi.
Şimdi işin esas püf noktasına gelince: Osmanlı Yöneticileri, Almanların İngiliz ve Ruslarla savaş halini biliyorlardı ve bu savaşı mutlaka Almanların kazanacaklarına inanıyorlardı. Kendileri de en son olarak Kafkasları kaybettikleri gibi, Balkanlar da elden çıkmıştı. Alınanlarda ilk anda Rusları ve Fransızlan ezmişlerdi. Bunun için Almanlarla savaşa girerlerse kaybeden kendileri olmayacaktı. Dahası kaybettikleri toprakları da geri alabileceklerdi. Hatta Enver Paşa, Kafkaslar ve Afganistan üzerinden Hindistan'ı işgali bile hayal ediyordu. Onun bu niyetini Alman Paşası Liman Von Sanders'ten başkası bilmiyordu.
Zira burada Padişah, Sadrazam ve Hükümet falan yoktu. Her şey Enver Paşa idi. O Almanlarla birlikte savaşa girilecek dedi ve girildi. Sarıkamış yenilgisinde 100 Bin Mehmetçik karların içine gömüldü, padişah bu olayı dört ay sonra öğrendi. Kısacası o gün için İmparatorluğun en kudretli adamı Enver paşa idi. Astığı astık, kestiği kestik. İstediğini emekli istediğini idam ettirirdi.
Yalnız burada çok önemli bir mesele daha vardı. O da şu idi: Bir kere Avrupalılar ve Ruslar artık Osmanlının her işine burunlarını sokuyorlardı. Bu da imparatorluğu- canından bezdirmişti. Bu yüzden savaşa girilmiş, girilmemiş değişen bir şey olmayacaktı. Hasta Adam ilân edilmiş ve paylaşılma nasıl olsa denenecekti. Dünya başlarına üşüşecekti. Buna Almanlar da dahildi. Herkes bunun farkında idi. Bu bakımdan Enver Paşa'ya destek de vardı. Özellikle genç subaylar Balkan lekesini silmek istiyorlardı. Balkan Savaşı'nda esir düşüp sonra evine dönen Üsteğmen Saffet Bey'e refikası Fatma Hanımın; "yürü Çanakkale'ye alnındaki lekeyi sil de gel" demesi anlamlı idi.
Hülâsa silahla bir çıkış yolu aramalarında bir sakınca yoktu. Bırak şanslarım bir de öyle denesinler. Çünkü kaybedecek pek bir şey kalmamıştı. Balkan ve Kafkaslar
elden gittikten sonra... Ama olmadı. Şansları yaver gitmedi. Ulu çınar ömrünü tamamlamıştı. Son bir defa Çanakkale'de dalgalandı ve sonra da uçup gitti. Ama öyle bir miras bıraktı ki; Anadolu'ya gömdüğü şehitlerin isimlerini bile tarih sayfalarına sığdıramazsınız. Dahası dünyayı toplasanız, Çanakkale Kahramanlarının, dedelerinin mezar taşlarını bile okuyup-bitirmeye ömrünüz yetmez.

ÇANAKKALE SAVAŞLARINA GELİŞİN TARİHİ SEYRİ

Milâttan önce l.yy'dan-Milattan sonra 7.yy'a kadar dünyanın tek hakimi Romalılar idi. İranlılar zaman zaman karşı gelse de etkili olamıyorlardı. İslâmiyetin çıkışı ve Kudüs'ün fethi ile Roma kendisine bir rakip çıktığını anlamıştı.
Bu itibarla Batının Doğuya gerçek tepkisi Kudüs'ün fethi ile başlamış Malazgirt darbesi ile de derinden sarsılan Batı ve Bizans, Müslüman Türklere karşı korkunç planlar yapmaya başlamışlardır.
Ama kader çizgisi değişmedi. Batılılar son Haçlı Seferini düzenledikleri zaman, Osmanlı akıncıları Tuna nehrini çoktan geçmişlerdi.
Yani Batının bütün tedbir ve muhalefetine rağmen dünyanın kalbi olan boğazlar
ve Anadolu Türk milletinin eline geçmişti.
Bu olayın dünya medeniyet ve savaş tarihinde misli ve dengi bulunup gösterilemez. Ne var ki; Batı pes etmedi ve Milâdî 700 yılında başlattığı kavgayı 1683 Viyana Bozgunu ile kazanmış oluyordu. Görülüyor ki 700'den 1683'e 983 yıl sonra bütün bir Batı tarihinden gelen kin ve nefretle Osmanlıyı paylaşma yarışına girmişlerdir.
Osmanlı ise son girdiği Trablusgarp ve Balkan Savaşı'nın yenilgisi sebebiyle Maliyesi iflasa girmiş, ordu zayıflamış, diplomasisi yetersiz kalmış ve savaş gücü de tükenmişti. Yani 600 yıllık Devleti Aliye içeride ve dışarıda saygınlığını yitirmiş bir devlet görünümünü arz ediyordu. Artık, o elinde kalan toprakları üzerinde büyük devletlerin emelleri olan bir ülke idi.
İşte İmparatorluk böyle bir talihsiz durum sergilerken, özellikle Almanya güçlenen ekonomisi ve silah gücüyle kabına sığmıyor ve taşıyordu. Bunun için İngiltere ve Fransa'yı ezip Avrupa ve dolayısıyla dünya liderliğine soyunmak istiyordu. Bir bakıma Osmanlının yerini almak arzusundaydı. Mamafih bunu ona hissettirmek istemiyor ve bir bahane arıyordu. İstenen de oldu. Zira Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahdı Ferdinand ve eşi 28 Haziran 1914 günü Gavrilo adlı bir Sırp genci tarafından öldürüldü ve l ay sonra Macaristan orduları Sırbistan'a saldırıya geçtiler.
Gelişen olaylar karşısında 31 Temmuz 1914 günü de Ruslar Macaristan'a karşı Sırpların yanında yer aldı. Bu defa Almanlar durur mu? l Ağustosta Rusya'ya ve 3 Ağustosta Fransa'ya taarruza geçtiler.Alman birliklerinin 4 Ağustos 1914 günü Belçika'yı işgal etmeleri üzerine bu defa İngiltere 5 Ağustos 1914 günü Almanya'ya savaş ilân etti ve Fransa'nın yardımına da 300 Bin asker gönderdi.
l Kasım 1914 günü ise Ruslar Osmanlıya savaş ilan ettiler. 11 Kasımda da Osmanlı, Rusya, Fransa ve İngiltere'ye savaş ilânında bulundu. Buna göre; Almanlar ve Osmanlı ikilisi; İngiliz, Fransız ve Ruslar üçü ittifak etmiş oluyorlardı. Böylece I.Dünya Savaşı başlamış sayıldı.
Diğer taraftan l Ağustos günü başlayan Rus-Alman savaşında; Alman orduları Tanenberg ve Masurian gölleri civarında ağır kayıplara uğradı, silah ve cephane sıkıntısı başladı. Bunun için Ruslar 2 Ocak 1915 günü bir Türk Cephesinin açılmasını istedi ve silah yardımı yapılması teklifinde bulundu. Bunun üzerine İngiltere 13 Ocak 1915 tarihinde savaş meclisini toplayıp, Çanakkale Cephesi'nin açılacağını bildirdi.
Mamafih burada şunu da unutmamak lâzımdır. Esas Çanakkale Cephesi'nin açılış sebeplerinden biri de Bağdat Demiryolu imtiyazının Almanlara verilmesi ve böylece İngiliz ve Fransız çıkarlarının tehlikeye düşmesi de Osmanlı ile savaşa girme sebepleri arasındadır.
Burada İngiliz ve Fransızlar, Ruslara kendilerinin de savaşa katılması şartı ile yardım sözü verdiler. Ruslar ise 26 Ocak 1915 tarihinde verdiği cevapta donanmasının zayıf olduğunu ve savaşa katılamayacağını ve ancak "Askold" isimli bir savaş gemisini gönderebileceğini bildirdi ve öyle yaptı.
28 Ocak 1915 günü Savaş Konseyi'ni toplayan Bahriye Bakanı Churchil, Çanakkale Boğazı'nı zorlama plânını görüştü. Plân kabul edildi. Saldırı yalnız donanma ile yapılacaktı. Boğazı zorlamakla görevli Amiral Carden ise yalnız donanma ile zorlanmasına karşı idi. Mamafih müttefik donanma Aralık 1914'ten beri Boğaz etrafında dolaşıyordu. İlk saldırılarını da 3 Kasım 1914 günü yapmıştı. Sonuç itibarıyla 2 Şubat 1915 günü Savaş Konseyi'nin kararı İngiliz Kabinesi tarafından onaylandı. Çanakkale Boğazı zorlanacaktı.
2 Mart 1915 günü de Ruslar her ihtimale karşı İstanbul'un kendilerine verilmesi için İngiltere'den güvence istedi. İngilizler ise Fransa ile görüştükten sonra 12 Mart 1915 günü verileceğine söz verdiler. Yani İstanbul noksansız Ruslara teslim edilecekti.

BOĞAZA İLK SALDIRI

3 Kasım 1914 günü ve ikinci ciddi saldırı 19 Şubat 1915 günü saat 10.00'dan 17.30'a kadar sürdü. Üçüncü büyük saldırı 25 Şubatta oldu. 4-5 saat sürdü. 27 Şııbat'ta bir saldırı daha gerçekleştirildi. Bundan sonra ise l ile 17 Mart arasında hemen her gün küçük çaplı da olsa Boğazın iki yakası bombalandı durdu.
Boğazdaki top sayımız, 18 Marttan önce 230 idi. 18 mart günü bunların yalnız 82'si kullanılacaktı. Diğerleri ise o zamanki teknolojinin 30-40 sene gerisinde idi. Üç İngiliz Tümenindeki top sayısı ise 279 idi.

18 MART KAHRAMANI

Amiral Dörobeki, 17 Mart Toplantısında komutanlarına hitaben; "Efendiler yarın akş** Marmara'da olacağız" gibi büyük bir söz söylemişti. Amiral her ihtimale karşı 17 mart 1915 gecesi saat 21.30'da Karanlık Liman'm temiz olduğuna dair bir rapor istemişti. Karanlık Liman temiz denildi. Amiral bu hayalle uykuya daldığı sırada ve saat 22.30'da Çanakkale Müstahkem Mevki Mayın Grup Komutanlığfnın telefonu çaldı. Kumandan Binbaşı Nazmi;
- Buyrun ben Binbaşı Nazmi,
- Ben Mirliva Cevat
- Emredin Paş**. Nazmi Bey, biraz bana kadar gelebilir misiniz?
- Başüstüne Paş**, şimdi geliyorum.
- Teşekkür ederim Binbaşım.
Telefonu kapattı. Hemen daireden çıkan Nazmi Bey, karargâha, paşanın yanına geldi. Paşa, Nazmi Bey'e olan bitenleri anlattı ve;
-Mevcut kaç mayınımız var Binbaşım?
-Yirmi altı tane Paş**.
-Güzel. Bunları bu akş** Karanlık Liman'a ve bir hat üzerine dökebilir misiniz?
-Derhal Paş**.
-Teşekkür ederim Nazmi Bey.
-Nusrat'ı, Nara'dan şimdi getirmiştim. Kılavuz Yüzbaşı Hafız Bey de hazır emir bekliyor efendim.
-Ne zaman hareket edebilir siniz?
-24.00'te hareket edebiliriz Paş**!
-Hemen. Cenabı Hak muvaffak etsin. Her türlü tehlikeden korusun.
-Amin. Efendim.
Sonra Nazmi Bey, Güverte Yüzbaşısı Hüseyin, Önyüzbaşı Birinci Çarkçı Ali, Yüzbaşı Ahmet, Teğmen Hasan ve 54 kahraman er, Karanlık Liman'm yolunu tuttular ve 03.20'de görev tamamlandı, geriye dönüldü. Saat 05.40'ta Nusrat Çanakkale7ye girmişti. İşte ertesi günün ilk yarısında dünyayı Çanakkale Boğazı'ndan geçirmeyecek olan 26 mayın böylece pusuya yatırılmış oluyordu.
Burada İngilizler, 18 Mart yenilgisinin ezikliğini "Karanlık Liman'da mayın kalmamıştır" diye Amiralliğe rapor veren bir kişiyi asarak gidermeye çalışmışlardır. Zira Nusrat bu telsiz raporundan 5 saat 50 dakika sonra Karanlık Liman'ı mayınlamıştı.
Burada Kurmay Albay Gıyasettin Bey'in 1966 tarihinde Donanma Dergisinde yayınlanan şu sözlerini de kaydetmek isterim. "Bazı masabaşı yazarları bu mayınların 10 gün evvel döküldüğünü yazmak gafletini göstermişlerdir. Bunların zavallı Binbaşıyı haksız yere kurşuna dizen makamların kendilerini kurtarmak için uydurdukları bu hikayenin tesiri altında kaldıklarına hiç şüphem yoktur. Bu sözlerimizi o zaman çıkan Donanma Dergimizin 1738. sayfasındaki
yazı ve Çörçil'in Revü Paris Dergisine yaptığı beyanat da teyit eder mahiyettedir.
Nusrat Mayın Gemisi görevini tamamlayıp Çanakkale'ye dönerken onlar da Bozcaada açıklarında hazırlıklarını tamamlamak üzere idiler. Amiral Gemisi Quin Elizabeth önde, Agamemnon, Lord Nelson, Infleksıbl vs. onları takip ederek saat 08.30'da Boğaz'ın önlerine geldiler. 10.30'da Boğaz'dan içeri girdiler ve tertiplerini alıp 11.30'da savaşı başlattılar 11.39 da da bizimkilerden cevap geldi. 12.20'de bütün Türk bataryaları birden ateşe başlayınca düşman kendini ateş çemberi içinde buldu. Artık yer-gök zıngır zıngır titriyordu. Böylece dünyanın en büyük deniz savaşı da başlamış oluyordu.
Bu hal üzerine 3 saat kadar devam eden savaşta, düşmanın en büyük gemilerinden biri olan Buve'ye şayanı hayret bir şekilde 4 Türk Obüsü birden isabet etti, 2 dakika 35 saniye sonra da 26 mayından birine çarptı ve 2 dakika içinde batıp gitti. Saat 13.55'te Fransız Golva da ağır yaralanmıştı. Bu yüzden filo geri çekilmek zorunda kaldı ve Golva, Tavşan adalarında karaya oturtularak terk edildi. Perişan olarak geri çekilen Fransız Filosu yerini İngiliz Filosuna bıraktı. En önemli gemileri Infleksıbl, Albion ile Osean idi. Ancak Anadolu Hamidiyesi ile Rumeli Mecidiyesinin atışlarından isabet alan Insfleksıbl. Buve'nin akıbetine uğrayıp yok oldu. Saat 16.15 idi. Batan gemiyi kurtarmaya koşan Osean zırhlısı ise neye uğradığını şaşırmıştı. Zira Seyid'in mermileri Osean'ın peşini bırakmıyordu ve en son 26 mayından birine de isabet edince Okyanus adıyla da anılan yarım dünya Boğaz'ın sularına kapılıp gözden kaybolup gitmiştir.
Hülasa, 18 Mart günü savaşa giren düşman gemilerinin hepsi en az 15 yara almış, Buve, Osean, Irfleksıbl ile 7 mayın gemisi batmış, 1273 ölü ve 647 insan kaybı, 45 top ve sayısız mermi harcamıştır. İngiliz itibarı ise iyice sarsılmıştır. Yani dünyanın en büyük donanması, en büyük darbeyi yemiş olarak Çanakkale Boğazı'nı terk etmiştir.

ÖöZgE
18-06-10, 02:54
KOCA SEYİT

"Peki, peki Etem. Bu lâfları her zaman, çok anlatıyoruz, hani biraz da övünmek gibi geliyor bana amma yalınız ortalık yine pek iyi değil. Hınzır gavurlar yine pek üredi. Kırılacak yer arıyor domuzlar, onlara güven olur mu? Belkim bize de yükleniverirler. Şimdi büyük ata da rahmetlik oldu. Onun için eskiler anlatmalı, yeniler de bundan hisse kapmak. Öyle ya Ahmet'le bizden geçti artık. Bu vatanı bekleme nöbeti Murat, Etem gibilerin. Amma, iş başa düştü mü, acep biz durur muyuz ki, koşa koşa gideriz.

Gavurdan hiç korkulmaz oğlum, gavur bu gözü kaçmadadır daima. Şimdi iyi dinleyin bakayım. Seferberlik savaşında işte Ahmet de oradaydı, amma birliklerimiz ayrıydı.
Bizim batarya topları Çanakkale'nin karşı kıyısında, Urumeli Mecidiyesinde mevzilenmişti. Lâfı çok uzatmayalım. Mart'ın 17 sinde Komutanlıktan bir haber çıktı: "Bütün topçular, birlikler tetikte dursun, yarın büyük bir düşman zorlaması olacak" denildi. İyi ya, hadi bakalım geleceği varsa göreceği de olur elbet, dedik biz de. Batarya komutanımız bir türkü öğrettiydi, başladık onu söylemeye;
"Çanakkale Çanakkale" "Geliyor düşman hergele" "Ölmek varsa da yok kaçmak" "Geçilmez bu çelikkkale"
O geceyi uyumadan heyecanla geçirdik, sabahleyin erkenden hazırlanıp toplarımızın başına geçtik. Gözlerimiz boğazın mavi sularına baka baka başladık davetsiz misafirleri beklemeğe. Gün bir adam boyu kalmıştı ki, ileriden birkaç gemi belirdi. "Hah, işte göründü bizim misafirler. Şunlara mümkün mertebe iyi bir karşılama töreni yapak" dedik. Ağır ağır boğaza yaklaşıyor bunlar.Bir de bayraklarına bakıp iyice tanıdık Fransız zırhlıları. Ama yedi sekiz parça var. Bunlara bir başladık ateşe, ver yansın ateş, ha bakem. Onlar da bize. Velâkin çabucak şaşkına döndüler. Perişan ettik hınzırları /Büve/ isimli bir zırhlılarını batırdık, gerisi de alevler içinde geldikleri yere kaçıp gittiler. Çarpışmanın esas öğleden sonrasına bak sen. Ule değil mi Ahmet? Yarım Dünya "Küinelizabetin" derdik İngilizlerin bir zırhlıları vardı, manevrası çok keskindi hıılzınn. Ülen on beş, on altı parça ingiliz gemisinin önüne düşüvermiş te bir geliyor ki amma iki yakaya ateş saça saça. Alimallah Fransızların öcünü almak için köpürmüş hınzırlar. Ateş menzilimize girince biz de başladık mı. Bir karıştı ortalık, top, tüfek gümbürtüsünden yıkılıyor boğaz. Ver gitsin ateşi, onlar bize, biz onlara. Onlar ileri zorlar, biz üstlerine yağdırırız bombayı. Ulen y ilmiyor domuzlar. Boğaz alev alev yanıyor alimallah. Cehennem yerine döndü ortalık. Derken o Yarım Dünya dedikleri zırhlı Anadolu yakasına kıçını yanaştırıverip de bir başladı bizim üstümüze ateşe amma buldurdu bizi ulen, başladı iki yakamıza gülle yağmaya. Hemen bizim takım komutanı Fahri Bey, "Sığınağa gir" emrini verdi. Bir sığınağa doğru koştuğumu biliyorum, bir gümleyiş oldu amma sanki yer yerinden oynadı, gerisini hatırlamıyorum gayrı. Neden sonra gözlerimi açtımdı, uzatıvermişler beni, başımda bizim top neferlerinden N iğdeli Ali bekleyip duru.
-Ulen Ali ne oldu bana?
-Bir şeyciğin yok Koca Seyit. Sadece biraz kendinden geçmişin. Yaran filan hiçbir şeyciğin yok.
-Deminki o gürleyiş neydi ulen Ali? -Cephaneliğimiz infilâk etti Koca Seyit. -Deme ulen Ali, ya başka?
Ali'den ses gelmedi. Şöyle durup da gözüm iki yana kayıverdiğdi, etrafımız insan parçacıkları, cesetler yığılıp durur. Yürekler acısı canım.
-Ulen Ali, bunlar ne böyle, nerede bizim öteki arkadaşlar? Ali'nin başladı gözlerinden yaşlar dökülmeye.
-Sorma Koca Seyit. Öteki arkadaşların kimisi gördüğün gibi şehit, kimisi de yaralı. Tam on dört şehit, .yirmi dört yaralı verdik Koca Seyit. Ortada sağ kalan senle ben. Fahri Bey de ağır yaralı. Birkaç dakikacık daha yetişmeselermiş ikimiz de ölecekmişiz. Bereket sıhhiyeler yetişmiş de kurtarmışlar, ikimizi patlayan mermilerin kaldırdığı topraklar gömmüş, fakat
benim başımın biraz yeri açıkta kalmış da havasızlıktan bunalmamışım. Senin ise her yerin gömülüydü. Ulen, diri diri mezara girdiydik ya Seyit. Sıhhiyeler
az önce yaralıları taşıdılar. Onlar senin için"Damarları atıyor, tehlikeli tarafı yok. sadece bayılmış o kadar. Sen başında bekle şimdi canlanır" dediler. Ben
de başındayım işte."
Divane Ali hem anlatıyor, hem de hüngür hüngür ağlıyordu. Ben deli gibi olmuştum. Ayağa kalktım. Gözlerimi şehit arkadaşlarımın üzerinden bir türlü ayıramıyordum. Bazılarının bedeninden kopmuş el, ayak parçalarına baktıkça tüylerim diken diken olup. hırsımdan her tarafım zıngır zıngır titremeye başladı. Denize doğru bir baktım ki hınzır gavurlar ateş yağdıra yağdıra hâlâ ileri ileri zorluyorlar. Toplara baktım bir bızim top meydanda. Öteki iki top toprağa gömülmüş, hiç görünmüyorlar. Bizim de topun da mataforası /mermiyi kaldıran vinç/ kopmuş. Sonra topun yanındaki gülleleri gördüm. Onlar bakarken ulen, o iri iri gülleler bana ufacık ufacık birer oyuncak gibi gelmeye başladılar.
Ali"ye seslendim: "Ulen Ali, çabuk yetiş, bana yardım et" dedim ve yürüdüm güllere doğru. Ali benim ne yapmak istediğimi anlamıştı. Ali, "Ne yardımı ulen Koca Seyit? Delirdin mi sen, kaç okkadır onlar bilin misin? Tam 215 okka /275 kilo/. Acep iki kişinin, beş kişinin harcı mı onları kaldırıp da -namluya koymak. Görüyorsun ki, matafora bozuk. Yüz okkalık adamları kaldırıp da yere vurmasına benzemez bu iş, demir bu, et değil" dedi. Lâkin benim gözüm kızmıştı bir kere. Belki de Allah, "Yüklen Seyit, gücün, kuvvetin bende" diyordu. Ali'ye: "Ulen Ali, bu acılara dayanılır mı? Bana çok dokundu ya bu, hani benim teağmenim, hani benim Memet Çavuşum, hani benim Konyalı Ömerim, hani otuz altı arkadaşım, nerede len onlar?" dedim ve Besmele çekip de "Vatanın, milletin için göster kendini gayrı ya Seyit" deyip bır karakucak ettim güllenin birisini amma birden havaya kaldırmışım. Ali, görünce şaşırdı zavallı, "Yaşa Ulen Koca Seyit" dedi ve koşa koşa yanıma geldi, namlunun içine sürerken o da yardım etti gayrı. Eyice yerleştirdik gülleyi namluya. Önde giden geminin birisine nişan aldım, "Ali dedim sen de : teki gemiye iyi bak" Ya Allah deyip de odakladım buna. Ali hemen "Vurdun Koca Seyit" diye bağırarak düştü. Ben "Şayi mi ulen Ali, deme ulen" deyip -anmaya inanmaya gözlerimi o tarafa kaydırdım, geminin olduğu yerde bir uman yayılıverdi, biraz sonra duman dağılınca iyice baktık ki gemi yanlamış, içinde bir telâş, bir tarafını su gömmeye başlamış bile. Birkaç lakika sonra bizim batarya komutanı Hilmi Bey'le bir Alman zabiti koşup geldiler. Hilmi Bey, "Ulen Koca Seyit, sen mi ateşledin topu?" dedi. Ben seslenmedim Ali, "Evet Komutanım, koca Seyit ateşledi. Hem komutanım gülleyi de tek başına kaldırdı" dedi.
Hilmi Bey, "Aferin ulen Koca Seyit, batırdın gemiyi be. Şehit arkadaşlarının intikamını fazlasıyla aldın."
Ben, "Bırakmam, alırım komutanım" dedim
Hilmi Bey, "Bir gülleyi daha kaldır da ben de göreyim Koca Seyit" dedi. Ben, "Baş üstüne Komutanım" deyip gülleyi kaldırdım ve sürdüm namluya, onu da Hilmi Bey ateşledi. Hilmi Bey gözlerimden öptü, Alman zabiti de şaşkın şaşkın bana baktı, sonra gelip bir şeyler mırıldana mırıldana elimi sıktı.
Böylece öğleden sonraki savaşta da İngiliz gemilerinden ikisi batmış /Koca Seyit'in batırmış olduğu OSEAN gemisiyle İREZÎSTIBL gemisi/ üçü beşi de ağır yaralar alarak savaş dışı edildi, gerisi de pabuç pahalı diye kaçtılar. Biz de zaferi kazanmış olduk. Akş** geç vakit Cevat Paşa geldi yanımıza. Şehitler için hem gözyaşı döktü, hem de benim yanaklarımdan öptü. Bir de onbaşılık nişanı getirmiş, onu da kendi elleriyle koluma taktı ve "Söyle oğlum, mükâfat olarak başka ne istersin?" dedi. Ben de "Sağol Paş**, mükâfatımı verdiniz, başka bir şey istemem" dedim. Cevat paşa, "Olmaz oğlum, senin hizmetin çok büyük, iste daha bir şeyler" deyip ısrar edince, bu defa ben de günlük tayın olarak elin yarısı kadar peksimet veriliyordu, işte yüzü sorun Ahmet'e ve bu bize yetmiyordu; "Çift tayın verirseniz memnun olurum Paş**" dedim. Paşa "Ne demek, olsun oğlum, hemen verelim, sana çift değil beş tayın bile azdır. Peke peki, hemen bu günden itibaren verelim" dedi ve yanındaki zabitlere "Bu kahramana bu günden itibaren çift tayın veriniz" diye bildirdi. Birkaç gün çift tayın yedim, sonra ikinci tayın boğ3azımdan geçmez oldu. Kendiliğimden tekrar tek tayın yemeye başladım. O gün Cevat Paşa'nın denize bakarak söylediği şu sözleri hiç unutamam: "Geldiler... Gördüler... Belalarını buldular!.."
Zafer gününden üç beş gün sonra 19 Fırka Komutanı Mustafa Kemal Bey de duymuş ve beni çağırtmış, yanına gittim. O zaman onun rütbesi kaymakamdı /yarbay/. Maydos'ta Piyade Fırkası'na komuta ediyordu. Lâkin "çok yaman bir zabitmiş" diye arasıra neferler arasında sözü edilirdi. Hani ben de onu görmek istiyordum. Neyse postasıyla vardık çadırına. İkimiz de karşısında önce birer selam aldık ve bir çivi gibi dimdik durduk. Şimdi ben boyna onu bakıyordum. Mustafa Kemal Bey, masasının başında oturmuş bir şeyler yazıp okuyordu. Kemal Bey'in postası nefer, "Koca Şey it'i getirdim Komutanım!" dedi.
Bir dakika hiç kıpırdamadan durduk. Sonra başını kaldırdı, bana baktı; "Edremitli Koca Seyit sen misin?" dedi.
Ben, titreye titreye "Evet komutanım, benim" dedim. Aman Allahım o ne heybet, o ne gözler, o ne bakışlar. Karşısında acaba durmak kabil mi, heyecandan uçacaktım canım. Posta neferine "Bize iki kahve getir oğlum" dedi ve yerinden kalkıp yanıma geldi, eliyle şöyle bir omzumu yokladı, gözleri üzerime çakıldı: "Rahat dur yavrum, hiç sıkılma yok, bak ben de senin gibi insanım, şöyle bana dön de gözlerini bana çevir" deyip alnımdan öptü. Beni yanına oturttu, sigara vermek istedi, ben içmem deyip almadım. Kahveler geldi, karşılıklı sıkıntıdan
terleye terleye içtik. Bana "Güreşir misin, memleketinde ne iş yaparsın, evli msin. çoluk çocuk var mı?" dedi. Ben de: "Birazcık güreşirim, rençberlik
yapanz, evli değilim" dedim. "Kaç yıllık askersin?" diye sordu. "Altı yıllığım"
dedim. "Düşmanla neden savaşılıyor?" dedi. "Yurdumuza saldırdıkları için"
ledim. "Saldırmazlarsa?" "Savaş olmaz Komutanım" cevabını verdim. Sonra,
"Buraya yine beklerim, haydi bakalım yiğit yavrum, güle güle birliğine" dedi ve
elimi sıkarak beni uğurladı.
Bu görüşmemizden sonra Gazi'nin yanına bir kere daha vardım. O zaman da beni çok iyi karşıladı. Çok ısınmıştım, Mustafa Kemal Beye. Hani hiç yanından ayrılmak istemiyordum. Çok sevmiştim onu. Daha sonra Yunan işgalinde duyduktu, Mustafa Kemal bir cephe kurmuş Anadolu'da. Hemen bir kolayını bulup attım kendimi onun ordusuna. İşte bir kere de orada gördüm onu. Yunana yaptığımız Büyük Taarruz'un ikinci günü /28 Ağustos/ bir iki yerimden
yaralanmıştım. Beni top çeken katanalardan birisine bindirdiler, sahra hastanesine
götürüyorlardı. Meğer Mustafa Kemal Paşa da yolumuz üzerindeymiş. Bir
bakınca hemen beni tanımış. "Sen misin Koca Seyit? Çanakkale Kahramanı Koca
Seyit, Kurtuluş Savaşı Kahramanı Koca Yiğit" dedi ve sonra arkadaşlarına
dönerek:
"Bu millet yenilmez, değil mi içinde kahraman Seyitler, Ahmetler, Mehmetler var. Bu millet önünde durulmaz arkadaşlar. İşte bana cesaret, güven verip, Kurtuluş Savaşı'na zorlayan bu yiğitler olmuştur. Bu büyük zaferi kazanırsak, onlara borçlu olacağız..." Daha sonra da yanımdaki sıhhiyelere "Çabuk götürün, iyi bakın bu yiğide" dedi ve yanından ayrıldık. Hastaneye vardığımızda öyle bir baktılar amma meğer Büyük Gazi hemen arkamızdan telefon yapmış. Neysem, biz hastanedeyken büyük zafer kazanılmış, yunanlılar Akdeniz'e dökülmüş. Duyunca bu haberi, bir sevindik, bir oynaştık, deme gayri; sevine sevine öyle geldik köye. Cumhuriyet kurulduktan birkaç yıl sonra büyük Gazi memleket gezisine çıkmış, bu arada da Havran'a uğramış. Köye bir haberci geldi.: "Çabuk Seyit. Gazi seni istiyor" dediler. "Ülen, Gazi Ankara'da ya, ben nasıl giden oraya" dedim. •*Ulen, haberin yok mu, Gazi Havran'da ya, bugün Havran'da yatacak O" dediler. Ben gayrı sevincimden uça uça bayır aşağı Havran'a doğru bir yollandım, yatsı sıraları geldim kaldığı eve. Yanında hanımı Lâtife de vardı. Son olarak bir de orada görüştük. Eee lâf bitti, çok başınızı ağrıttık amma, bize müsaade edin de kaçalım gayrı".

ÖöZgE
18-06-10, 02:55
ÇANAKKALE KAHRAMANLARININ MENKIBELERİ DEĞERLENDİRME VE TAHLİL

3. Kolordu 7. Tümen 20.
Alay l. Tabur Komutanı
Memduh ÖZKAN
Bey'in 4.08.1952
tarihinde Milli Savunma
Bakanlığı İstanbul
dairesine gönderdiği Çanakkale Savaşları'yla ilgili sunuş yazısında:
"Takdimine cür'et
ettiğim ilişik yazılarım
manevî kıymetler timsali olan Çanakkale'nin ruhlara huzur veren cazibesi içinde hayalimde canlanan maziye ait şahametin ruhumda uyandırdığı üstün duyguları ifadelendirebilirse kendimi bahtiyar addedeceğim." İlgili yazı şudur:
"Türk asalet ve kahramanlığını cihana tanıtan milletler tarihinin siyasî akışını çevirip Türklüğün alın yazısını çizen cihanşümul harbin kilit noktası Çanakkale.
Milletin ruhunda insanlık âleminde sönmez ve ebediyen sönmeyecek olan hâtıra Çanakkale;
Çanakkale: Devletlerin ittifak manzumelerini değiştirdi. Hâkim oldukları topraklar üzerinde güneş batmayan zengin imparatorlukların birleşerek çıkardıkları bin vesaite karşı binde bir nispette çarpışan Türk gençliğinin millî imanından döktüğü kanla "Milli Misak" hududunu çizdirdi. Memleket irfanının /100.000/ Türk gencini aziz topraklarına gömdüğü bu mübarek yurt parçasının, her dakikasının müstesna bir kahramanlık destanı ile dolu muhteşem günlerini unutmayacak, hayata gözlerimizi kapayıncaya kadar seni hep Çanakkale diye anacağız. Milletimiz n..... gurur ve iftihar duyacağız.
VAZİYET: Boğazın methal kısmı Seddülbahir, Kumkale sükût etmiş, düşman harp sefineleri Morto Limanı açıklarından başlayarak Bozcaada istikâmetinde kademeler teşkil ettikten sonra Saros Körfezi'ni doldurmuştu. Ve karaya çıkardığı yüksek sesli ve yüksek çaplı toplarıyla Kirte berzahını ateşten bir çember içerisine almıştı.
Sanırım ki, içende kaldığımız bu ateş halesi, harp ettiğimiz mıntıkayı koparıp kaldıracak ve bir volkanın indifai gibi, denizlere gömülecekti.
HARP MINTIKASI: Kirte Köyü'nün güneyinde Kereviz Dere'den başlayıp kanlı Kirte dereleri yatak ve yamaçlarından geçerek Zığınderesi'nde, Saros sahilinde nihayet bulan beş buçuk, altı km.'lik siper hatlarıyla Güney mıntıkasının gerisini çevirmek maksadıyla Arıburnundan Kocaçimene kadar uzanan fundalıkları, yamaçları dik sırtları, sarp yarları ihtiva eden yarım daire şeklindeki düşman hattımüdafaa siperlerimizle çevrilmişti. Esas tabiyesini setir için tali mıntıkalara çıkan düşman kısa zamanlarda mahvedilerek atılmış ise de düşman 1915 senesi Temmuzu ortalarında başladığı çıkarma tabiyesiyle Arıburau Muharebe Hattı, Anafartalar batısında Suvla'nın Kemikli koylarını taşlı kireç tepelerine ulaşmıştı. İşte düşmanlarımızla bu hatlarda çarpışıyorduk.
Gelibolu berzahının dil gibi uzanmış bu dar cephesinde gemi ve kara toplarının püskürttüğü alevli dumanlar, siyah bulutlar halinde her tarafı kaplıyor, binlerce gök gürültüsünün velvelesi içinde devam eden ateş, iniltili gürlemelerle semalara yükseliyor, boğucu seslerin akisleriyle her taraf sarsılıyor, sanki binlerce tonluk dağların gürültüleri içinde, onbinlerce tüfek ve makineli tüfeklerin şakrak uğultularından çıkan kurşunlar, başların hemen üstünden coşkun sellerin akışı gibi geçiyor, bombaların, lağımların, tayyare bombalarının koparıcı gürültüleriyle, obüs mermilerinin yırtıcı sesleri içinde harp gittikçe artan bir şiddet ve şehametle devam ediyordu.
Koca Tümenlerin bile bir günlük kısa bir zamanda mahvedildiği bu mahşeri cehennemi bir nefeslik sükûn devresinde, harp sahasını dolduran, parça parça olmuş cesetlerin arasında sağ kaldıklarını hayretle görenler hayatında aziz bildiği vatanı için batan güneşler gibi renkler içinde yatan şühedanın mukaddes hatıralarından doğan ve sineleri doldurup taşan kudretle, ölümü hiç düşünmeden yurdumuzun kapısını kahir düşmanlara karşı kapamaya, geçilmez bir hale getirmeye, imanlı bir azimle son dem hayatlarına kadar çalışıyor, artan bir gayretle uğraşıyorlardı.
-Ölümden Korkma- Allah'ın izni olmadıkça kimse can veremez. Başa gelmesi mukadder olan her şey mutlak gelecektir. Onu sarsılmaz bir yürekle karşılamak gerekir. Bu azim ile dağlar devrilir, müşküller yenilir. Her yaradılış bir ölçüye tabidir. Kur'anda bu ölçü takdir manasınadır. Takdir; bütün mevcudat ve mahlûkatın tabi bulunduğu kanundur. Değişmez, değiştirilemez. Bu düsturu hikmeti rehber olunca ölümden de korkulmaz. "Harp, Savaş" yedibuçukluk sahradan sonra, onbeşlik obüslerden başlayıp, otuzsekizlik ağır mermilerin düştüğü kara parçalan zelzelelerle sarsılıyor, infılâkten husule gelen seslerle karışık parçalanmalardan isabet ettiği yerde, ne bulursa zerrata taksim ederek, kopardığı kanlı taşları parçalamış demirleriyle beraber minareler boyunca yükselerek dağıtıyor, alevli siyah dumanlar içinde fışkırarak yükselen bu topraklar; canlı kalanların üstüne yığılarak onları ölmeden görmüyordu.
Her taraf dumanlarla karışmış, alevler içinde yanıyor, topraklar insan ve şüheda kanı ile yoğruluyordu. Büyük şairimiz Akif in dediği gibi: "Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda" numunesini gösteriyordu. İşte bu bunaltıcı ölüm çemberinde harp bütün şehametine devam edip gidiyor. Çanakkale; bu mübarek vatan parçası, dünya ölçüsünde bir inhidamın ma'kesi oluyordu. Öyle günler oldu ki, müdafaa siperlerimizin bulunduğu beş yüz metre karelik müstatili bir sahaya düşman ateşini azami teksif ederek on binlerce mermi yağdırdı. Bu ufacık kara parçasını havanda döver gibi durmadan dövdü. Siperlerimizde tüfek, makineli tüfek ne varsa parçalanarak üç beş metre derinliklere gömüldü. Karşısında canlı kimse kalmadığını anlayan düşman ateşi ile açtığı gedikte genişlemeye ve ilerlemeye çalıştı. Hasıl olan vaziyet derhal müdafaamızla çevriliyor, cenahlardan ve koltuk siperlerden yapılan mukabil taarruzlarla ihata, düşmanı girebileceği mıntıkada imhaya, takatin üstünde bir gayretle uğraşılıyordu.
Geceli gündüzlü devam eden bu hunrizane çarpışmalarda sahayı harp cesetlerle doluyor, muharebeler devam ederken gömülemeyen ölüler de yaz günlerinin sıcağında hemen tefessüh ederek muhitteki hava teneffüs edilmez bir hale geliyordu. Bu ikrah verici kokular arasında gıda almak mümkün olmadığından, gıdasız, uykusuz tahammül edilmez meşakkat ile harap olan hayat sönüp gidiyordu. Bir çok yerlerde siperlerimizle düşman siperleri arasındaki mesafe on metreyi geçmiyordu.
Her iki taraf siperlerinin önlerine attığı yek diğerine bağlı dikenli telin /Kirpi denilen/ manialarla bu aralıklar kapatılıyor, ani baskınlara karşı daima bir teyakkuz içinde sathi bir emniyet temin ediliyordu. Bazı mevzilerde ise aramızda bir mangalık siper boş bırakılmak suretiyle aynı siperler hattında karşılaşılıyordu. İhtiyat kuvvetleri yetişip mevzilerimizi teslim alıncaya kadar düşmanlarımızla boğuşarak muannidane boğazlaşıyorduk.
Türk azim ve imanının çizdiği bu ölüm ve kalım hattında düşman bir gün, bir lâhza Kocaçimen'e çıkarak sevinç içinde boğazın sularını görmüş ve nihai zafere ulaşmak hülyasıyla bir dakika yaş**ışsa da büyük kurtarıcı ATATÜRK'ün iman ve iradesiyle süratle yetişebilen kuvvetlerle derhal mukabil taarruza geçilerek tard edilmişti. Türkün ölümü hiçe sayan salveti ile vatanı için istihkarı hayat derecesine hiçbir hırsi menfaat düşünmeden milletimizin üstün fedakârlığı feragatin yüksek timsali ve cihanın pek güzel tanıdığı hakiki kahraman Mehmetçiğimizin her maniayı aşan, müşkülleri delen süngüsü ile düşmanı bir daha avdet etmemek üzere eski yerlerine atmış, güney cephesinde de mukayese kabul edilemeyecek üstün vesaitine rağmen çıkamadığı Alçıtepe eteklerinde kahhar kuvvetiyle eritilmiş olarak tutunmaya çalıştılar.
Topraklarımız bu suretle karış karış müdafaa edilmiş, vatanın her karış toprağı için yüzlerce şehit vermiştik. Harp sakatları ile malûl gazi denilen canlı şehitlerle memleketimizi intibah levhalarıyla doldurduk. Hiç unutmayalım ki Çanakkale Türk milletinin memleket irfanına, ırkımızın gençliğine çok pahalıya mal olduğu da ruhlarımızda, duygularımızda paha biçilmez yadigâr kaldı.
Türk'ün azmini, imanını yenemeyeceklerini anladılar. Meydanı, harbi bırakıp çekildiler.
Tarih boyunca gelen Türk şehameti Çanakkale'ye münhasır değil, Kafkas'ın karlı, buzlu şahikalarında, Sina'nın, Irak'ın kızgın ve ateşin çöllerinde, Hicaz'la İran'ın iç topraklarında müttefiklerimizle beraber Avusturya'nın, Galiçya, Romanya, Makedonya, İtalya'nın İzonzo Cephelerinde de ayni hissi fedakârlıkla çarpıştık. Türk'ün asaleti ruhiyesini bütün dünya milletlerine tanıttık. İşte koca bir tarihi dolduracak olan İstiklâl Harbimiz de istiklalimizi kazandırdı.
Bugün Kore'de, asırlardır duyula gelen Türk; kahramanlık ve mertliğini en canlı ölmez örneklerle insanlık tarihine temiz kanı ile yazıyor. Şehamet destanları yaratarak Türk'ün adını bütün dünyaya tanıtıyor. Süngüsünün ucunda beşeriyetin emniyetini sağlıyor. Evet Çanakkale dünya tarihine Türk milletini haritai alemden silmek için ittifak eden İngiliz, Fransız ve Rusların muazzam kuvvetlerine ve tarihin bu acı ihtimaline karşı, her fertte savaş imanını, beden takatinin, zekânın ve nihayet Türk ırkına has imanlı cesaretin, beşer hududu üstüne çıkmasına âmil oldu.
Gaza kılıçlarının üstüne yazılı -Allah bizimle- ismi celâlini sure-i ihlas ve tevhit ile tekrar ederek meydan-ı gazada ecdatlarına lâyık birer evlât bulunduklarını gösterdiler. Tarihin aydınlığı içinde apaçık görünen yeryüzündeki insanların şüphesiz en büyüğü Peygamberimiz Hazreti Muhammed'in sözlerinden ilham alarak "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahiretine çalış" vecizeleriyle çalıştılar ve kazandılar.
Ey vatanımızın aziz parçası;
Seni, hayata gözlerimizi kapayıncaya kadar; hep Çanakkale diye anacağız. Ve milletimiz n..... gurur ve iftihar duygusu ile nesiller boyunca övüneceğiz.
Ey candan ziyade sevilen vatan, eşsiz güzelliklerle dolu cennet vatanını, semalara yükselerek göklerde ihtiş** eden bayrağımızın hakimiyetinde ebediyen yaşa! Türk'ün sana olan cevher ve aşkıyla sonsuz yaşa!

ÖöZgE
18-06-10, 02:55
ALAY KOMUTANI YARBAY ŞEFİK BEY

Şimdi 1952 Cesarettepe Mehmet Çavuş Şehitliği'ndeyiz. Çanakkale Savaşları'mn 27. Alay Komutanı olan Mehmet Şefik Bey, uzun boylu, yüz hatları derin çizgilerle resimlenen, ince yapılı, kumral kırmızı bir zat. Elbetteki yaşlı, fakat vücudunun dikliğinde sağlam bir asker heybeti var. Mikrofonun başına geldiği vakit pek yakınında idim.
Uzun çenesi, söz etmesine birkaç saniye mani olacak derecede, ağzına yapışmıştı sanki... Şakaklarında ve kulak diplerinde heyecanının atışları görülüyordu...

Bir sis perdesi ile örtülmüş gibi duran gözlerinin o anda, savaş sahnesinden başka hiçbir şey görmediğine, kulaklarının top ve mermi tarrakalarından başka hiçbir ses duymadığına, bütün maddî ve manevî alemi ile o savaş sahnelerini yaşadığına kani idim.
Bu muhterem asker, tezahürleri elle tutulacak kadar meydanda olan hissiyatına rağmen manâ ve mahiyet itibarıyla örnek bir konuşma yaptı. Kudret ve kabiliyetimizi belirtirken düşmanın asil çehresini de tersim etmeyi unutmadı.
Bu konuşmayı takip eden sahneyi, belki bütün ömür boyunca aynı duygu ve heyecan içinde görmek bilmem bir daha nasip olabilecek midir?
Göğüslerinde bu savaşlarda aldıkları madalyalar bir sıra halinde dizili duran İngiliz ve Fransız temsilcileri ile Şefik Bey'in bir arada ve saygılı bir yakınlıkla objektif karşısında durmaları ve müteakiben Fransız eski muharibi olan zatın selis lisanı ile Çanakkale Savaşları'ndaki mert düşmanlığı belirten konuşması unutulacak sahnelerden değildi.
Bir ara, sakallan ağarmış, yüzleri yanık, birinin sağ kolu boşlukta olan civar ahalisinden 4-5 kişi hafifçe iteleyerek bana telaşla "Şefik Bey nerede?" diye sordular. Gösterdim, yol açtım ve seyrettim.
Şefik Bey'in bir elini bırakıp diğerini alıyorlar, dudaklarında, alınlarında dolaştırıyorlar, öpüyor, öpüyorlardı. Eski komutan da onları kucaklıyor ve yıllarca hasret kalmış bir kardeş manzarasında, birbirlerinden ayrılmıyorlardı.
Mehmet Şefik Bey'in Alayında nefer imişler...
Şefik Bey mikrofona dönerek, artık iyice titreyen sesi ile dedi ki:
"Siz bunların şimdiki bu yaşlı, sakallı hallerine bakmayınız. O zaman hepsi levend gibi delikanlı idiler..."
Ve tekrar sarılıştılar. Ömrün yarısından fazla eski zamana ait bu küçük ve büyük münasebetinin bunca yıl sonraki içli tezahüründe ölüm yoldaşlığı yapmış olmanın, askerliğin hususiyeti vardı.
Daha sonra ecnebi muhariplerle sarmaş dolaş olmaları ve fotoğrafçılara sahne teşkil etmeleri bütün ziyaretçileri hıçkırıklara sürükledi.
Şefik Bey ve Şefik Beyler çok iyi komutan, elini öpenler ve öpemeyenler de çok iyi asker idiler... Çanakkale bugüne, bu sebeplerle, bugünkü iftihar tablosu halinde intikal etti.
Ortalık birden bire sessizleşti... Hareketler azaldı... Kalabalıktan bazısı çömelerek, bazısı dayanacak bir yer arayarak avuçlarını semalara doğru açtılar... Şimdi bu insanlar: Babasını, kocasını, ağabeyini, amcasını yahut yakınından birini veya aylarca can yoldaşlığı yaptığı arkadaşını bu topraklara vermiş olan ziyaretçiler, ellerini göklere açarak ulu tanrıdan rahmet dileyeceklerdir. İçlerini dolduran, göğüslerini tıkayan ve burun deliklerini sızım sızım sızlatan aynı acının müsekkini olmak üzere, müşterek imanın herkes için aynı olan kelimelerinde şifa arayacaklardır. Ruhlara kuvvet, ölmüşe rahmet sunan Allah'ın o muazzam vahdeti önünde, herşeye kadir ve kulları için rahim ve şefik varlığının himayesi altında ondan doya doya mağfiret talep edeceklerdir.
Dinimizin bize verdiği inanca göre Allah ki o mukaddes ölülere, bu vatan için hayatını feda ederek kendisine konmuş olan ebedî varlıklara "şehitler"
denilmesine müsaade etmiş ve indindeki en makbul köşeyi onlara tahsis etmiş olmakla rahmet, şefkat ve mağfiretinden azami derecede nasibedar kılmıştır... Bununla beraber hayatta olanların bağırlarındaki yaraya bir teselli melhemi bulmak ümitlerinin işareti olmak üzere bu mükerrer niyazlarını şüphesiz kabul edecek, gufranından o berhayat ölüleri elbette bol bol hissedar edecektir...
Başında beyaz sarığı, sırtında cübbesi ile bir din adamımız mikrofonun önüne yaklaşınca işte bu kitle, yüreğinin bütün kudreti ile Allah'ından yapacağı taleplere karşı "âmin" demek üzere hazırlanıyordu...
Hocaefendi takatinin bütünü ile duaya başladı. Her cümlesinin sonunda yürekten kopan âminler fezalara yayılarak niyazları Allah'a ulaştırmak için gittikçe yükseldiler. Her âmin, Allah'ın rahmüşefkatine varılmış olmanın inşirahından kuvvet alıyor ve şefaat dileyicilerin kalplerini de baskılardan kurtarıyordu...
Bu, cidden heybetli bir manzara idi...

ÖöZgE
18-06-10, 02:55
ŞEHİT KIZI HACER HANIM 17 NİSAN 1954

Piyade Alayı'nın 2. taburunda Mülazımevvel
Abdulhayır'ın oğlu Yahya ve kızı Hacer Gencel'dir. Kendilerini hürmetle selâmlarız. Onlar yalnız babalarına değil, oradaki bütün şehitlerin ruhlarına hitap ettiler. Uğrunda severek canını verdiğin topraklarımızda ebedî uykusunu uyuyan babacığım.

Bugün seni ziyarete geldim. Yüzünü görmediğim, sesini duymadığım baba, senin silah arkadaşlarınla yarattığın binbir menkıbeyi dinleyerek bugün Çanakkale'ye geldik. Ve şimdi dönüyoruz. Dünden beri elimizde aziz ordunun taziye kartı ile seninle omuz omuza harp etmiş arkadaşlarını aradım. Ve ben senelerden beri ulaşamadığım emelime ancak bu muhterem topluluk arasında böylece ulaşabildim. Nitekim seni gayet iyi tanıyan Sayın Ali Bey'den karşılıklı ağlaşarak hatıralarını dinledim. Şimdi çok büyük bir huzur içinde dönüyorum.
Annem anlatıyordu; ben o zaman dünyada yokmuşum. Çanakkale'ye vatan müdafaası için çağrıldığın zaman düğüne gider gibi koşmuşsun, heyecandan uçmuşsun. Bilhassa vazifeni yaparken şehit olmak, senin için önüne geçilmez bir emelmiş... Baba, Allah sana bu muhteşem mertebeyi nasip etti. Ben de sana lâyık bir şehit kızı olmaya çalışmış bir insan olabilmem için uğraşıp durdum. Ömrümün sonuna kadar da uğraşacağım.
Eğer bir gün vatan müdafaasına mecbur kalınırsa hisseme düşenlerden fazlasıyla vazifemi tamamlayacağım. Nasıl sen de, bundan eminsin değil mi? Damarlarımda senin kahraman kanın var. Ve ben omuzlarda cephane taşımış nice Fatmaların, Ayşelerin kızı değil miyim? Rahat uyu baba. Bu toprağın altı senin gibi yüz binlercesiyle ekili... Onların meyvaları da elbetteki sizlere benzeyecek..." Bundan emin olmalısınız.

"YETİŞ YA MUHAMMED! KİTABIMIZ ELDEN GİDİYOR"

Seddülbahir'de bizim karşımızda Fransız kıt'alan vardı. Bunlar arasında bilhassa Senegalliler bulunuyordu. Bunlar cidden harpçi ve cesur idiler. Bizim süngü ve kasaturalarımıza mukabil, onların satırları meşhurdu. Bu satır yaraları da cidden amansızdı. Ama onları da korkutan ve titreten bizim Mehmetçiklerimizin / Allah Allah / naraları ile süngü hücumları idi. Onu gören ve işiten bir Senegalliyi siperde tutmaya artık imkân ve ihtimal yoktu.
Birgün gene bir ölüm kalım harbine tutuşmuştuk. Düşman topçuları evvelâ siperlerimizi alt üst etti. Kesif düşman askerleri sel gibi hücuma kalktılar. Mukabelelerimiz fayda vermiyordu.
Düşmanı durduramıyorduk. Nihayet Senegalliler siperlerimizin bir kısmını işgal etti. Erlerimiz Kereviz dereye sığındılar.
Düşman için yol açılmıştı. Çünkü bundan sonra müdafaa hattı yoktu. Düşman Soğanlı dereye inecek ve tam Çanakkale'nin karşısında Boğaz'in en mühim bir mevkiini ele geçirmiş olacak, donanmasının yardımıyla bütün gayeleri olan İstanbul yolu da bu suretle kendilerine açılmış bulunacaktı. Ben bir kısım sıhhiye efradımla bu ani ve müthiş hücum karşısında çekilmeye imkân bulamadım.
Siperde vazife yaparken esir kaldım. Başımıza dikilen Senegalli, simsiyah yüzünden akan terlerle güneşin karşısında adeta bir bronz heykel gibi elinde satırı ile duruyordu. Mukabeleye imkân da yoktu. Çünkü düşman askerleri bizleri geride bırakmış, siperlerimizden atlamış, Kereviz Dereye inmeye başlamışlardı. Fakat kaç dakika geçti hatırlayamıyorum, müthiş bir /Allah Allah/ sesi kulaklarımızı yırttı. Başlarında Alay kumandanımızın himaye ettiği o, mütevazi ve dindar kahraman 1. Tabur Kumandanı Binbaşı Lütfi Bey, maneviyatı bozulmuş askerlerin başına geçmiş YETİŞ YA MUHAMMED KİTABINIZ ELDEN GİDİYOR diye naralarla askerleri heyecana getirerek ileri atılmış ve bu sefer arkasına takılan erlerimizle bizim siperlerimizi tekrar düşmandan istirdat etmişti. Bu gürültü arasında başımızda dikilen Senegalli de bizi bırakıp canını kurtarmaya uğraşan arkadaşları ile beraber kaçtı. Onları takip eden kahraman askerlerimiz kükremiş aslana benziyor, peşine düştükleri düşmanın sırtına süngüsünü taktiği gibi o koskoca vücutları fırlatıp atıyordu. Bu şehamet karşısında, ona mukavemet edecek bir kuvvet yoktu ve olamazdı.
Bu şekilde ilerleyen erlerimiz bizim siperleri istirdat ettiği gibi düşmanın da bir iki siperini zaptettiler. Nihayet düşmanın kesif mitralyöz ve makineli tüfek ateşi karşısında daha ilerlemeye imkân bulmayarak düşman siperlerine yerleşmişlerdi. Biz korkunç bir rüyadan uyanır gibi idik. Harp biraz mayna verdi. Geride Alay Kumandanının etrafında toplanan subaylar bu mütevazi kahramanın yarattığı mucize karşısında şükranlarını ifade edecek kelime ararken, Alay Kumandanımız /İşte, dedi. Görüyorsunuz ya himayemi çok gördüğünüz ve serzeniş ettiğiniz bu zatı ben bugün için tuttum/ diye ona olan itimat ve sevgisini izhar etti. Sonra haber aldım. Bu binbaşı Lütfi Bey, Çanakkale'den sonra İran'da girişilen bir çevirme hareketinde Kirmanşah'ta şehit olmuş, Allah rahmet eylesin.

ÇANAKKALE'DE ÇARPIŞAN SENEGALLİ ZENCİLER

Yakın siper muharebelerinden lâğım patlatıldığı yerde hasıl olan büyük çukuru iki Fransız subayının idare ettiği ve Senegalli zencilerden sureti mahsusada yetiştirilmiş 40-50 kişilik bir muharebe grubu ile işgal ettiler. Kahraman 55. Alayın yaptığı bir süngü hücumu ile gelenlerin kısmı azamı imha edildi. Sona kalanları esir alındı. Fakat Fransızlar bütün bu Alayın siperlerini kara torpilleriyle bombardıman ettiler. Yaralı olarak elimize esir düşen bir Fransız subayı, havadan tepemize doğru inen kara torpillerini gördükçe bunları icat eden Fransız mühendisini lanetle yad ediyordu. Çünkü her düştüğü yerde canlı adam bırakmıyordu. İleri hatlarda bulunan birliklerimiz o güne kadar düşman siperlerini tarassutla beraber havadan gelen bombaları da gözetlemek mecburiyetinde idiler. Ondan sonra da yeri dinlemek mecburiyetinde kaldılar. Yer altından gelen kazma sesleri ikinci lâğımın hangi siperlerimizin altında patlayacağını bize hissettiriyordu. Sağa sola kaydırmak suretiyle orayı muvakkat bir zaman için tahliye ediyorduk. Ve bu patlama esnasında gelen düşman erlerini evvelce aldığımız tertibatla, ağır makineli tüfek ateşiyle imha ediyorduk. Mukabeleten biz de Fransız siperleri altında patlatmak üzere lâğım kazmaya başladık. Günün birinde her iki tarafın lâğımları yer altında birleşti. Lâğım içerisinde el bombaları ve süngülerle kahraman erlerimiz Fransız erlerini imha ederek lâğım patlatma işine nihayet verdiler.
Bu suretle Çanakkale'deki Türk kahramanlığı dünya milletlerinin talimnamelerinde yakın siper muharebesi diye bir kısım açtırmaya sebep oldu.
Senegallüeri Bir Çanakkale Kahramanı Hasan Yolar'dan Dinleyelim:
Hasan Yolar, gözlerini kırpıştırarak Senegalli askerleri öyle bir anlatıyor ki hayran olmamak elde değil... Dinlerken zannediyorsunuz ki karşınızda bir Arap asker var. Palasını çekmiş ve başınıza dikilmiş...
"Bu kara herifleri tek korkutan şey Allah Allah sesleri idi" diyor Hasan Yolar. "Nasıl ve ne zaman ki Allah Allah sesleri duyulur bu zencilerden ortalıkta bir tane kalmazdı... Bilirlerdi süngümüzün tadını... İngilizler ve Fransızlar açıkgöz oldukları için hep Senegallüeri ön plâna sürer ve onları iyice harcadıktan sonra kendileri taarruza geçerdi... Onun için Senegalliler bilirdi bizim nasıl savaştığımızı..."
Hasan Yolar, Esat Ezerler ile birlikte bir gece 14 tane Senegalliyi esir alarak bizim siperlere getirmişler... Hepsi de korktuklarından ağlayıp, askerin süngüsünü göstererek ellerini gözlerine götürüyorlarmış...
Basında 2002/Senegal Dünya Kupası Maçı münasebetiyle Çanakkale Savaşları'na atıf yapılarak yanlış haberler çıktı. Yani Fransızların emrinde Çanakkale Savaşları'nda savaşan Senegalliler Hıristiyan zenci idi. Yonar'ın ifadesinden bu anlaşılıyor. Fransızlarla savaşa gelen Müslüman varsa onlar daha fazla Faslı, Cezayirli ve Tunuslu idi. Onları da ileriki siperlere sürmediler, geri hizmetlerde kullandılar. Belki ilk çarpışmalarda olabilir. 25 Nisan Kumkale Fransız çıkarmasında boynunda Kur'an-ı Kerim asılı ölmüş Tunuslu bir Yüzbaşı cesedi görülmüştü.

ÖöZgE
18-06-10, 02:56
KEREVİZDERE'DE ÇARPIŞAN KAHRAMAN TÜRKLER

Mensup olduğum 14. Tümen, Çanakkale Cephesi'nin en tehlikeli yeri olan Kereviztepe mıntıkasında beş buçuk ay siper muharebesi yapmıştır. Üçü Alay Kumandanı olmak üzere subay ve erlerden % 75'ini şehit ve yaralı vermiştir.
Bir Fransız topçu zabitinin /Çanakkale'de Türklerle Süngü Süngüye / kitabından alınan ve
Abidin D AVER Bey'in tercüme ettiği şu parçada Fransız Subayı Kerevizdere'yi
şöyle anlatıyor:
"- Ölüm deresi! Senin tarihini kimler yazacak? Senin sarp yamaçlarında olup biten kanlı dövüşlerden geri dönen kahramanlar çok azdır. Burada tabiatın birbiri üstüne yığılmış karışıklığı ortasında kahramanlarla dövüştüler. Her karış toprak Fransa'dan gelen al kanla bol bol sulanmıştır. Korkunç ve beyhude Haçlılar Seferi, sen ne kadar asker yedin...?"
Eserin bir yerinde: "- Türkler iyi askerdirler; cesur ve kahraman askerler, onlar, ateş hattının bu ileri noktasında korkunç kara torpillerimize mukavemet ediyorlar. Bu torpillerin içinde elli kilo nitrat do potasyum vardır. Bu müthiş bombalar patladığı zaman toprak iki kilometrelik bir sahada zangır zangır titrer, alevler, dumanlar, taşlar bomba parçaları müthiş patlama ve yırtınma ile havaya doğru fırlar, toprak azgın bir volkana yer vermek ister gibi açılır ve kahraman Türkler bu cehenneme bile mukavemet etmişlerdir.
Bir kere Çanakkale Savaşları süresince yüce Türk milletinin gözü kulağı ve kalbi buradaydı. Oradaki askerin ise kendinden önce vatanı ve dini geliyordu.
Ölen ve yaşayan, kendinden bir parçaydı. Arkadaşının yarası, kendi yarası idi. Bunu ta kalbinde duyabiliyordu.
İşte bu kadar asil ve candan bir millet yenilmez. Bunun için Çanakkale'de, efsaneleri şaşırtan bir destan yazılmıştır.

MEHMETÇİĞİN FAZİLETİ VE ASALETİ

"Necmi Onur, Haydar Mehmet Algenar Beye, Mehmetçikler hakkındaki tahassüslerini sordum. İçini çekerek şöyle cevap verdi: "- Onlar bir hazinedir. Mehmetçikler, büyük hengâme içinde, savaşı adeta bir spor faaliyeti gibi telâkki ederlerdi. Birbirleriyle yarışmaya geçerek geceleri tâ sahillere kadar inerler, ya esir alır getirirler, yahut düşman subay ve erlerinin çadırlarına baskın yapıp eşya alırlar, bunları kendi komutanlarına getirilerdi.
Siperler bazı yerlerde o kadar yakındı ki, araları 6-7 m. düşman askerleri efradımızı kandırmak için çikolata, portakal atarlar, fakat bizimkiler ya bomba ile yahut süngü hücumu ile mukabele ederlerdi. Çoğu zaman gırtlak gırtlağa da dövüşürlerdi
" Haydar Mehmet Bey, Çanakkale Muharebelerinin sonuna doğru Suriye Cephesine tayin edilmiştir. Kendisi düşman kıtalarının çekildiklerini yolda iken haber almıştır. Sözlerini bitirirken şöyle diyordu: "- Sonraki neşriyattan şunu öğrendik ki düşman birlikleri arasında, harp idaresi bakımından, Türk ordusunda olduğu kadar asla bir anlayış ve tesanüt yoktur. Düşman komutanlarında tereddüt ve anlaşmazlıklar bulunuyordu."
Hüseyin Hüsnü Alçıtepe'ye de şunu sordum

- Bu kadar müthiş bir muharebe gören bir insan olarak üzerinizde en büyük tesir
bırakan hâdise nedir?"
Tereddütsüz cevap verdi:
- Mehmetçiğin savaşırken sükûneti ve cesareti; yaralandıktan sonra sesinin çıkmaması!. Süngü hücumunda olsun, düşmanın mermileri altında olsun, bir tek neferin ah!. Dediğini işitmedim. İşte buna hâlâ hayret ediyorum."
özellikle süngü hücumundaki Mehmetçiği;
"Kimse tasvir edemez. Onu ancak, orada görmek lâzımdır. Ben Mehmetçikleri, düşmanı önüne katarak kovalarken gören bahtiyarlardan biriyim. Mehmetçikteki bu kudreti iman, azim ve vatan sevgisinde, aile namusunu korumada aramalıdır."
Hülasa I. Cihan Harbi dört yıl sürdü. Çanakkale harekâtı ise 8.5 ay devam etti. Yüzünde ot kalmayan bu topraklarda savaşın her türlüsü denendi. Kıyı savunması, taarruz, savunma ve siper savaşları. Bu direnme ile Romenlerin savaşa girmesi gecikti. Sonunda bizim yanımızda savaşa girdi. En Önemlisi de Çarlık Rusya'ya silah ve diğer yardım yolları kapatıldı ve Rusya çöktü. "Tarihin en büyük şanını oranın şehidiyle gazisi aldı. Ne mutlu Çanakkale'de savaştım diyene..

BİR ŞEHİT MEKTUBU
Şimdi o cihan dağdağasının barut, kan ve alev dalgaları içinden, bize samimi bir dille vatan ve millet yolunda ölmenin büyük bir şeref olduğunu gösteren kıymetli bir hatırayı tekrar edeceğiz. Bu o zaman göğsünü vatan ufkuna geren isimsiz bir kahramanın kendi akrabasından birisine yazdığı mektuptur. Bu mektup bize her zaman için, ne gibi bir borç sahibi olduğumuzu hatırlatıyor. Dün Çanakkale şehidinin ve bugün Kore şehidinin ailesi; bizim hamiyetperver vicdan ve kalbimizin içinde dikilen birer vatan abidesidir. Onları, o mübarek ruhların aziz oluşunu bildiğimiz kadar bilelim. Ve tanıyalım.
Bu isimsiz kahraman, sanki öğün, mektubu yazdığı gün, vatanı için şehit olmanın sevinci içinde iken geride bıraktığı ailesi için duyduğu üzüntüyü de işaret etmektedir. Cenab-ı Hakkın en büyük ilhamını nasiplendirdiği bu kahramanın aziz ruhu önünde hürmetle eğilelim. O'nun gibi daha binlerce, yüz binlerce vatan evlâdının belirsiz mezarları vardır. İşte o mektup: "Huzura,
Ben, vatan ve millet uğrunda bana düşen vazifeyi ifa ettim. Artık gerisini size terk ediyorum. Ben cümlenize hakkımı helâl ettim. Tabiidir ki, siz de helâl edersiniz.Hemşiremin, Ziya'nın kemali hasretle gözlerinden öperim.
Muhterem amcamın ellerinden öperek dualarını her zaman beklerim. Çoluk çocuğumu evvel Cenab-ı Hakka sonra da vatana, millete ve sizlere emanet ederim. Sevgili valideme, çocuklarıma güzel bakınız. Arzularına himmet ediniz. Maaşlarının tahsisi için icap eden muamele ifası bakımından arkadaşlardan alayımızın tabur katibi ki, ayni zamanda alay katibi bulunan Hasan efendiye yazdım. Bulunduğum fırkanın kumandanı Miralay Remzi Bey'dir. Alay Kumandanı Binbaşı Halil Bey'dir. Bu isimler size lâzım olursa kendileri ile muhabere edersiniz. Binbaşımız Şevki Bey de benim gibi tehlikede bulunduğu için sağ kalırsa ona da müracaat edersiniz. Kolordu Kumandanımız malûm olduğu üzere Esat Paşa hazretleridir.
Havva Hanım hakkında lâzım gelen muamele için kâtip efendiye yazdım. Sana çok rica ederim, efradı ailemi ve validemi hiçbir vakit üzme, daima rıfk ile muamele et. Bana acımasınlar. Ben mukaddes vatan vazifem uğrunda terki can ettim, bahtiyarım. Cenabı Hak sizleri de bahtiyar eylesin. Baki cümlemizi Cenabı Hakka emanet ederim, sevgili kardeşim."
Mektubun altında imza yok. İsimsiz bir şehit. Allah makamını Cennet etsin. Şimdi bu isimsiz şehidi, şehit olmazdan önce yazdığını nasıl anlatabileceksiniz? Onu hangi cümlelerle tahlil edeceksiniz? O, Büyük bir Ahlâk Abidesidir der, noktayı koyarsınız.
Hülasa, Çanakkale topraklan bugün birçok devletin abidesini taşır. Bunların en heybetlisi Mustafa Kemal'in dediği gibi "Bu toprakları Türk sınırları içinde bırakmakla, Mehmetçiğin kendi diktiği anıttır." Onun şehit naşıdır.

HALİT - RIZA TEPESİ TAARRUZU

Düşman, 30 Mayısta 19. Tümene bir kez daha saldırdı. Yardım gerekti. Elde 3. Kolordunun 15. Süvari Alayı vardı. Artık Alay attan inerek, Şahinsırt'a göz koyan düşmana saldırdı. Geri atarak görevini yerine getirdi. Fakat kanadı biraz daha ileriden korumak için öndeki tepeyi de almak yararlı olacaktı. Hem düşman orada kalırsa 19. Tümenin kanadına yan ateşi yapabilirdi. İki bölük buraya taarruzu üzerine aldı.
Üsteğmen Amasyalı Abdullah oğlu Halit'in komuta ettiği 2. Bölük ile
Teğmen Siirtli Osman oğlu Ali Riza'nın komuta ettiği 4. Bölük saldırdılar düşmana. Sanki iki yiğit Teğmen birbirleriyle yarışa çıktı. Tepeyi önce kim alabilecek? diye.
İkisi de yakışıklı, burma bıyıklı birer gençti. Kanları kaynıyordu. İkisi de birbirinden talihli çıktı. İki bölük birden tepeye vardı. Bunun için tepenin adını "Halit-Rıza Tepesi" koydular. Gelen geçen bu çetin taarruzu yapanları ansın, diye...
Buna göre Çanakkale defterini durup kapamanın imkânı yoktur. Onun hakkında bir kitap yazıp onunla yetinmek mümkün değildir. O toprakları kanlarıyla sulayan o yiğitlerin gösterdikleri kahramanlıkları, destanlara sığdıramazsmız.
Bu itibarla Halitler, Rızalar kalbimiz size minnetle doludur. Öyle de kalacaktır.
Size malûmdur ki 87 yıl sonra bu seneki izdihamı gördünüz. Savaştığınız o topraklar üzerinde yüzlercesi ve binlercesi gözyaşı ve dua yarışında idi. Kısacası size saygımız büyüktür. Hep artacaktır. Vatan size minnettardır. Hülâsa, yattığınız topraklar Cennet bahçelerinden bir bahçe olsun.
ÇİFTE YUSUF TEPESİ

9 Ağustosta 12. ve 7. Tümenlerimiz taarruz için Anafartalar'dan batıya geçmekteydi. 34. Alay, bu iki tümenin arasındaydı. Alay, yürümüyor, koşuyordu. İki hasım birbirini gördü. İki pehlivan gibi oyun almak için öncelik kazanmaya çalıştı. 34. Alay, yıldırım hızıyla taarruza kalktı. Düşmanı önüne kattı.
Alay, adını her kişinin başka başka bildiği bir tepeye vardı. Sancağını dikti ve bu tepede savunmaya geçti.
11 Ağustosta düşman bu tepeyi almak için büyük kuvvetlerle taarruza geçti. 34. alay direndi ve karşı taarruz yaptı, düşman direndi. Burada düşmanın yaptığı beş saldırış durduruldu. İşte bu savaşlar sırasında tepenin iki başında iki bölük komutanı vardı. İkisinin de adı Yusuftu. Bu iki teğmen askerine cesaret veriyordu. Hem görevlerini yapıyorlardı, hem de oradan oraya koşuyor, yaralı taşıyor, son nefesini verenlerin ağızlarına mataralarından su döküyorlardı. Bu iki Yusuf un insanlığı, yılmazlığı, kahramanlığı, yiğitliği ve önderliği o gün her askere örnek oldu. Bu örnek hareketleri gelip geçenler ansın diye, bu tepeye "Yusufçuk Tepesi / İki Yusuf Tepesi" adını koydular.
Hülasa, Çanakkale'de çarpışanların hepsi birer Yusuf tur. Bunların hepsi de az silah ve sayılı cephane ile ama çok büyük kahramanlıklarla savaştılar. 25 Nisan günü Ertuğrul Koyunda Sabrı Binbaşı, Yahya Çavuş'a mermilerimiz sayılı, ona göre harca, bir kurşunla birkaç düşman devir diyordu. Bunun için tarih bu savaşları, hep büyüterek yazacaktır. Bunu böyle bilin; Yusuflar, Halitler ve Rızalar...

MEĞER HEPSİ DE ÖLMÜŞLER

Mustafa Çoruh anlatıyor:
"Düşman, üzerinde bulunduğumuz tepenin diplerinden usul usul bize doğru ilerliyordu. 60 kişi idik... Tığ gibi 60 delikanlı. Başımızda mektepten yeni çıkmış bir teğmen vardı. Bıyıkları yeni terleyen. Yanakları buğday renkli, gözleri henüz anne sevgisi ile pırıl pırıl parlayan... Elimizde silâh yoktu, bize silahtan daha çok insan, canlı insan lâzımdı. Ölmeyi korkudan değil, vatana lâzım olduğumuz için istemiyorduk.
Eğer böyle olmasaydı Orta Asya'dan kalkan bir millet, dünyanın en büyük ve güçlü imparatorluğunu yıkıp yerine dünyanın yegane en büyük imparatorluğunu kuramazdı. Yabancılara çarpıcı gelen de onun bu cevheridir. Bizi biz yapan unsur da budur.
Bir ara göğsümden göbeğime doğru akan ılık, ter gibi bir şey beni gıdıkladı ve kalbimin biraz üzerinde hafif sancı hissettim. Elimi göğsüme sokup geri çekince mesele anlaşıldı. Yaralanmıştım. Arkadaşlarım beni yatırdılar. Göğsümü açıp baktılar. 4 yerden kurşun girmişti vücuduma. Oluk gibi kan akıyordu. Sonrasını iyice hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde siperin içindekiler tamamıyla sessizdi. Uyumuşlar diye düşündüm. Meğer hepsi ölmüşler. Elazığlı Hasan Onbaşı başını topraklara dayamış gözleri açık ileri bakıyordu. Benim inlediğimi görünce başını çevirip baktı. "Mustafa" dedi, "merak etme, bütün arkadaşlar ölü ama ben yaşıyorum. Sana kimse dokunamaz ben yaşarken..." Bir ara iri kolların beni kucakladığını hissettim. Karanlıklara daldık. Kaçıyorduk. Bana öyle acı geldi ki bu kaçış anlatamam. Ama ne yapabilirdik ki? Epeyi yürüdükten sonra bizimkilerden bir grubun arasına karıştık. Benim tedavimi yaptılar. Kurşunlan çakı ile çıkardılar. Hastaneye kaldırıldım... Sonra öğrendim ki Elazığlı Hasan Onbaşı ertesi akş** beni taşıdığı sipere tek başına geri dönmüş ve oradan bir daha geri gelmemiş.. Gün ışıdığında o sipere gidenler 24 düşman askeri ile Hasan Onbaşının ölüsünü bulmuşlar. 4 askeri bir süngünün ucuna şiş gibi geçirdiğini anlata anlata bitirememişlerdi.
Mustafa Çoruh sustu. Ağlıyordu. Birinci Ordu Komutanı iken Alman General Liman Von Sanders Paşa, Cemil Conk ile birlikte Çanakkale'deki birlikleri denetlemeye gelmişlerdi. Mehmetçiklerin tüfek kayışları ve bellerindeki palaskalar sicimdendir. Sanders, Cemil Conk Bey'e "Ne millet be, bizde olsa bu malzeme ile askeri talime çıkaramazsınız 'belime palaska bağla çıkayım der'. Bırak şimdi palaskayı sicimi, vücuduna saplanan kurşunları çakı ile çıkarıyor ve üzerine bez basıp sipere dönüyor ve ölümü hiçe sayarak, ölümle dans ederek savaşıyor... İşte bunu izah edemezsiniz, hiçbir milletin tarihinde örneğini gösteremezsiniz!

ÖöZgE
18-06-10, 02:56
SİLİFKELİ MEHMET ÇAVUŞ
Seddülbahir Bölgesi'nde 5 Mayıs akş** üstü 7. Tümen cephesinde savaş durakladı. Yaralılar geriye gidiyordu. Ağır yaralı olanlar sedyelerde taşınıyordu. Bunlar sağlıklarına yeniden kavuşacak mıydılar? Siperlerde şehit düşenler, görevlerini yerine getirmiş olmanın sevinciyle, gülerek can vermişlerdi. Bu gidenlerin de birleşik dileği iyi olmak, gelmek, savaşmak ve sonunda şehit olmaktı. Dünya ve ahirette rütbelerin en yükseğine kavuşmaktı. 7. Tümen topçusundan 1. Batarya Komutanı Üsteğmen Sırrı, bataryasını
gözden geçirdikten sonra, geriye uzanan yaralı kafilesini seyretmeye başladı. Her yaralı ona, ayrı bir yürek acısı veriyordu. Hele biri... Bu, 4 kişinin taşıdığı sedyedeki ağır bir yaralı idi. Onu uzaklardan taşıyan kollar, biraz dinlenmek için yanı başlarına, yere koydular. Yaralı şimdi daha iyi görülebiliyordu. Başı ve vücudu sarılıydı. Çehresinde bir gözü görülebiliyordu. Yüzünde onur ve hoşnutsuzluk birden okunuyordu. İnliyordu. Bu inilti, günün bütün olaylarını anlatıyordu, sanki. Kendinden gecik yaralının susuşundan bile herşey okunuyordu: Silah, vatan ve insanlık ... sevgisi. "Silifkeli Mehmet Çavuş", dediler. Subay sedyeye doğru eğildi, sordu:
"- Bir isteğin var mı arkadaş?" Zavallının görünen tek kaşı hafifçe, alnına doğru kalktı. Hayır, istemiyordu. Subay tekrar sordu:
"- Bir isteğin var mı? Sana hizmet edeceğim. Söyle!" dedi. Yaralının gözü birkaç kez açılıp kapandı. Bir canlanma anlatan bu bakışlarla subay sevindi. Bütün dikkatini topladı. O bulutlu gözlerin nemli bebeklerinde bir ara Mehmet Çavuş'un özlemini çektiği bir gelinle bir çocuğun imgelerini görür gibi oldu. Konuşmuyordu. Konuş**ıyordu. Subay, yaralının isteğini anlayamadı. Ama, onu fazla tutmak istemiyordu. Gideceği hastane çadırına bir an önce varsın diye..
"- Oğlum seni artık Sargıyerine götürelim, rahat edersin." Mehmet Çavuş'un kımıldayan dudakları hızla aralandı:
"- Yoook, gitmeeem... Beni sipere... düşman siperine..." diyebildi.Üsteğmen Sırrı donakalmıştı. Bu ne yüksek bir inanç ve ne kuvvetli bir vatan sevgisi... Subay şunları söyleyebildi:
"- Yaraların iyi olsun, yine dönersin!"
Sedye kalkmış, harekete geçilmişti. İçindekinin sarsılmaz dileği, bir daha dile
geldi:
"- Ben Allah'ıma, düşman siperlerinde kavuşmak isterim..."
Hülasa, Çanakkale Savaşları'na katılan Mehmetçiklerin taarruzdan önce abdest alıp temiz çamaşır giymeleri ve birbirleri ile helalleşmeleri ve süngüsüyle menkıbeler yazmalarının altında hep bu duygu vardır. "Allah'ına kavuşmak" Mustafa Kemal: "Ellerinde Kur'an-ı Kerim, Cennet gitmeye hazırlanıyorlardı" Hep aynı duygu: Kanlan ile Rablerine Kavuşabilmek...

KALBİ ÜZERİNE KOYDUĞU ELİNDE NE SAKLIYORDU?

18 Haziran günü 7. Tümen cephesinden 83 rakımlı tepe üzerindeki savaşlar yedi saat sürdü. Taarruz dört defa tekrarlandı ve sonuncu taarruzla tepe sahibini buldu. İki tarafın kaybı da ağır olmuştu. Yaralıların feryatları yürek parçalıyordu. Toprağın üzeri kırmızılaşmış ve yassılaşmıştı.
Görevliler ise "Bu topraklar uğrunda toprağa girmeye" hazırlananlara son hizmetlerini yapıyorlardı. Ay da onları selamlıyordu, ölümü gülerek karşılamışlardı. Erlerden biri, şehidin yanına çöktü, yüzünü barut yakmış, şarapnel misketleri delik deşik etmişti.
"- Bir piyade eri" dedi. Künye levhası, göğsüyle birlikte uçmuş, sağ elini kalbi üzerine sıkmış, öyle duruyordu. Elini gevşettiler. Avucunun içindeki tüfeğinin mekanizması idi.
Demek ki kahramanın en son saklamak istediği tüfeğinin mekanizmasıydı. Onu kalbinin üstünde tutarak, cennete gitmek istiyordu ve Huzura onunla varmak arzusundaydı. Böylece o isimsiz kahraman da Çanakkale Şehitleri kervanına katılmıştı. En son düşmana saldırdığı ve namusum dediği tüfeğinin bir parçası ile... Mehmet Çavuş da öyle yapmıştı.

EMİR SUBAYI TEĞMEN İSMAİL

126. Piyade Alayının 2. Tabur Emir Subayı Selânikli İsmail, yiğit bir subaydı. "Nerede bir taarruz veya baskın, İsmail orada bulunurdu. Tam bir savaşçıydı. Eski savaşlardaki serdengeçtiler gibi. Babasını da bilmiyordu. Anasından onun 93 Harbinde şehit olduğunu öğrenmişti.
l Mayısta gece taarruzu yapan Tabur onu önünde gördü. 17 Mayıs taarruzunda da İsmail'in büyük kahramanlıkları olmuştu. 10 Temmuz Zığındere Savaşlarında askerin önünde bir bayrak gibi dalgalanan gene İsmail idi.
Ama İsmail, 15 Ağustosta bir kurşunla allara boyandı. Yarası ağırdı. Sanki aradığını bulmuş gibi yüzü melekvari olmuştu. Sedyeye koymuşlardı. O etrafına gülücük dağıtıyor ve arkadaşlara selam götüreyim mi der gibi bir hali vardı. "Bir yudum su" diye fısıldadı, şahadet kelimesini getiriken. Ali Çavuş'un matarasındaki ılık su dudaklarına sanki abı zemzem gelmişti.
Güney Cephesi şehitler zincirine Teğmen İsmail de katılmıştı. Yiğit İsmail şunu unutma: "Bıraktığın emanete, düşman ayağı bastırmayız." "Rabbim yüzümü kara çıkarma...''

ALAYIN II. BÖLÜK ERLERİNDEN İSMAİL ONBAŞI

10 Ağustosta 8. Tümenin Conkbayırı'ndaki süngü hücumunda yüzlerce, binlerce kahramanlık arasında Bedel İsmail'in menkıbesi dillere destan olmuştu. O, 24. Alayın 11. Bölüğünde onbaşıydı. Uşak'ın Kamer Mahallesinden Ömer oğlu İsmail.
10 Ağustos 1915'te, o unutulmayacak zafer gününde, dünyanın en büyük ordularının dize geldiği o günde 8. Tümen düşmana saldırırken, İsmail de mangasıyla katıldı. Bu saldırışta erleri onunla, o da erleriyle yarışıyordu. Hain
bir kurşun İsmail'i buldu ve bacağını yaraladı. Aldırmadı. Şöylece bir sarıp, yarasından habersizmiş gibi savaşa koyuldu. Kanı kesilmemişti. Bunun için yere yuvarlandı. Dişini sıktıysa da kalkamadı.
Arkadaşları nihayet haber vermek zorunda kaldılar. Komutanı onu geriye gönderdi. Yolda fikrini değiştirdi. Ayağını, yine kendisi sardı. Doktorun da yapacağı bu değil miydi? Rastladığı birkaç eri de önüne kattı. Tekrar bölüğüne gelip savaşa katıldı. Ancak akş** savaş duraklayınca, onu geriye gönderdiler. Bu kez sedyedeydi. Ne var ki sedyenin üzerinde doğrularak, arkadaşlarına ilerisini gösteriyordu. "Düşman bu tepelerde bir daha görülmemeli". Hakkınızı helal ediniz. Helal olsun, İsmail.

NASUH ONBAŞI

Seddülbahir bölgesinde, 2. Kirte Savaşlarından sonraydı. Kerevizdere'de 12. Tümen Cephesinde savaşıyorlardı. 20-25 m. ötede çıkıntı bir yerde Fransızların bir siperi çok zararlı oluyordu. Bu bakımdan burasını tahrip etmek lâzımdı. Bu işe de 7. Bölükten Nasuh Onbaşı seçildi.
Eskişehir'in Ilıca Köyünden Ömer oğlu Nasuh, mangasından 3 arkadaş daha ayırdı. Kendi köyünden Abdurrahman, Kalecik Dalbasan Köyünden İbrahim oğlu Hüseyin, İnegöl Metrah Köyü Mehmet oğlu Mustafa. Nasuh, gündüzden keşfini de tamamladı. Bölük arkadaşları ile helalleştiler. Bölük komutanı, kahramanların arkalarını sıvazladı. "Allah, yardımcınız olsun" dedi. Arkadaşları ise gözyaşlarını tutamayarak "Nasuh, inşallah başarır ve bize geri dönersiniz" diyorlardı. "Şüpheniz olmasın".
Nasuh, "haydi arkadaşlar" deyip siperden süzüldü. Yıllar gibi uzun gelen çeyrek saat geçti. Arka arkaya üç patlama oldu. Bunu yüzlerce ve binlerce makineli tüfek mermileri takip etti. işte bu ateş arasından çıkıp gelen Nasuh Onbaşı, haberini verdi. Düşmanın ateş yuvası havaya uçurulmuştu. Ama Nasuh yalnız gelmişti. Kimsenin de dili varmıyordu, arkadaşlarını sorsun. Neticede Nasuh; "Arkadaşlar düşman siperlerinde kaldı" diyebildi. Nasuh'un yüzünde başarısının sevinci görülemiyordu. O, arkadaşlarını kaybetmiş olmanın acısına dayanamadı. Birden Abdurrahman'm annesinin arkalarından akıttığı yaşlı gözleri ile karşı karşıya geldi. "Düşmandan intikamlarını almalıyım" dedi. Dört gün sonra da giriştiği taarruzda arkadaşlarına kavuşmuş ve cenneti âlâya uçup gitmişti.
Bu yüce bir duygudur. Tarifi yapılmaz. İzah ve felsefesi için sözler yetmez. Onu yaşayanlar bilir. O zevki onlar tadabilir.
Koca Nasuh ruhun şad olsun ve ebedî hatıranın önünde minnet ve şükranla eğiliriz. Siz bu aziz milletin kalbindesiniz. Sizler orada ölmeseydiniz, kanlatınız akmasaydı ve kemikleriniz Çanakkale'de kalmasaydı; bugün biz olur muyduk? Bunu bize unutturmaya çalışsalar da başarılı olamazlar, olamadılar ve olamayacaklar. "Çanakkale Geçilmez, Geçemezler, Geçemeyecekler..."

ŞUMNULU YÜZBAŞI EMİN EFENDİ

Düşman, Arıburnu bölgesindeki Süngüsırtı'na süngü hücumuna hazırlanmıştı. Bunu 28 Haziranda yaptı ve 17. Alay Cephemize rastlamıştı.
Taarruz için iyi hazırlanılmış ve her şeyin keşfini yapmışlardı, hem karadan hem de havadan. Savaşacakları Türk tarafı, yedekleri vs. Her şeyi öğrenmişlerdi yalnız bir şeyi öğrenememişlerdi. O da Süngüsırtının, doğuştan iman cevheri ile yazılmış göğüslere emanet edildiğini...
Süngüsırtındaki insanlar, tek süngüydüler. Herbiri içinden and içmişti. Düşman buradan ileri geçemez.
28 Haziran günü, sayısız silah desteğinde taarruz başladı. Düşman 8. Bölüğün yan ve gerisine ateşten bir duvar oturtmuştu. Artık o taraftan bir yardım gelemezdi. Taaruz dalgaları kırılıyor ve siperlerin içinde savaş vahşice devam ediyordu. Bu arada Tabur Komutanı sordu: "Emin Bey kuvvet ister misiniz?" Buna karşılık vermek ve "Evet" demek arkadaşlarının ölümü demekti. Çünkü gelinecek yol, düşman ateş çemberinin içindeydi. Oradan yürümek intihar olurdu. Arkadaşlarını göz göre göre kırdıramazdı. Yüzbaşı Emin:
"- Hayır. İstemem" Tabur Komutanı yine sordu: "Savunabilecek misin?" Tek ve kesin cevap: "Evet Efendim". Neticede taarruzu durdurdu. Düşman 8. Bölük kahramanlarını aşamamıştı. Oğlander'in tabiri ile "28 Haziranda 8. Bölük tam bir destan yazmış"tı. Arkadaşları arasında da dillere destan olmuşlardı.
Koca Kahramanlar. Bu millet sizi unutmaz.

ÖöZgE
18-06-10, 02:56
KELİME-İ ŞAHADET GETİRİRKEN
"Oluk gibi akan kanın sıcaklığını bacaklarımda hissediyordum. Biraz koştuktan sonra yere düştüm. Nefesim kesilmişti. Boğulur gibi oluyordum. Ölüyorum sanmıştım. Kelime-i Şahadet getirirken kendimi kaybetmişim.
Birkaç dakika sonra kendime geldiğim zaman İbrahim'le diğer iki kahramanı başımda bekler buldum.
İbrahim can evinden vurulmuş bir arslan heybeliyle beni sırtladı ve iki kahramanla birlikte yaralı ve ölüler arasından geçirerek kıtalarımızın bulunduğu bir sipere götürdü. O tarihte cephe lâyıkıyla teessüs etmemiş bulunduğundan çoğu yerlerde siperler diz boyunu geçmiyordu. Devam eden kan kaybını durdurmak için İbrahim, çantamdan çıkardığı sargı bezi ile kopmuş gibi sallanan kolumu bir yandan sararken bir yandan da mahfuz bir yer arıyordu. Fazla kan kaybı kulaklarıma bir uğultu, gözlerime bir sis perdesi getirmişti. Yakınımda bir ses "onu geri götürün" diye bağırıyordu. Bu tabur kumandamın İsmail Hakkı Bey'di, Bu emir üzerine İbrahim'le diğer iki er evvelâ yaya, sonra at sırtında Soğanlıdere'deki ilk sıhhî yardım merkezine, sonra da araba ile Kilitbahir'deki çadırlı hastaneye getirildiğim vakit tahammülüm son haddini bulmuş, kendimi kaybetmiştim.
İki direkli büyük bir çadırdaki karyola üzerinde gözümü açtığım vakit ağrımın dinmiş olmasından ameliyat geçirdiğimi anladım, sol kolum yerinde yoktu. Vatan uğrunda seve seve feda ettiğim kolumdan ziyade karşımda duran İbrahim'e acımıştım. Benden ziyade o teselliye muhtaçtı. "İntikamını alacağım komutanım" diyor başka bir şey söylemiyordu.
Üç gün sonra vapurla İstanbul'a getirilip Zeynep Kâmil hastanesine yatırıldım. Kanımla elbisesi muşambalaşmış olan İbrahim temizlenmiş, ben de ıstıraptan biraz kurtulmuştum. Hastaneye yatırıldığımın ikinci günü idi. İbrahim'i karşımda buldum, " ben gideceğim komutanım, bana müsaade ederseniz" diyordu. "Nereye?" İbrahim, dedim. "Çanakkale'ye sizin intikamınızı almaya gideceğim" cevabını verdi ve;
"- Komutanım, siz hastaneye yerleştikten sonra artık kalamam. Cephedeki arkadaşlarıma "İbrahim komutam bahane etti, harpten kaçtı, dedirtmem. Gitmeliyim, mutlaka!..."
"- Öyle ise Allah yardımcın olsun İbrahim" dedim.
Elimi hürmetle öptü ve gitti. Bir müddet sonra haber aldım, İbrahim arslanlar gibi dövüşerek şehit olmuş.
İbrahim-Nasuh-İsmail Ali yada Veli, belki okur-yazar bile değillerdi. Ama o duyguları üniversite okusanız kazanamazsınız. O ilâhî bir vergidir. Kimde olur, nasıl kazanılır bilemem. Mustafa Kemal'in ifadesiyle bilinen şu: "Çanakkale'yi kazandıran işte o ruhtur".

TEĞMEN ALİ KÂZIM

Anafartalar Bölgesi'nin kuzey ucunda, Kireçtepe'ye ilerleyen düşman karşısında, Gelibolu Jandarma Taburu büyük bir kahramanlık gösterdi. Tabur erimiş, komutanı da şehit olmuştu. Düşman, ancak taburun ölüleri üzerinden geçebildi. Arslantepe'ye sonra Kanhtepe'ye vardı. Bölgedeki 3 tabur karşı taarruzla Arslantepe'yi geceleyin aldıysa da düşman savaşa 12 tabur sokarak yine yüklendi ve Kanhtepe'ye kadar ilerledi.
Grup Komutanı Mustafa Kemal öğleye doğru 127. Alayın 1. Taburunu yetiştirdi. "Kanlıtepe ile Arslantepe geri alınacak". Bombalar dağıtıldı, saflar dizildi. "Allah, Allah!" sesleriyle asker, kanlıtepe'ye çıktı. Tabur bu tepedeki düşmanı ezdi. Kalanını da önüne katarak Arslantepe'ye yöneldi.
Bölükler birer ok gibi gidiyordu. Teğmen Ali Kâzım, düşman cesetlerini çiğneyerek ilerleyen bölüğün başında, Arslantepe'nin önüne gelmişti. Ama şimdi, sıkı duran bir düşman ateşiyle, çakılıp kalmıştı. Erlerinden vurulanlar oluyordu. Burada kalmak, ölmek demekti. Geriye de dönemezlerdi. Teğmen çareyi, hep birden düşmana atılmakta buldu. Durup ölmektense, tepeye varıp can vereceklerdi. Tam atılıma kalkılacağı anda bir kurşun sağ gözünü yaraladı. Ama gözüyle uğraşıp hücumu durdurmadı. Mendili gözüne tutarak atıldı. Bölüğü ile birlikteydi. Kısa bir boğuşma sonunda Arslantepe ele geçti. Ali Kâzım ise ikinci bir kurşunla, bir yara da omzundan almıştı.
Hastaneye kaldırılırken sevinç içindeydi. "Bir göz insana yeter. Vatanımız var ya! Omzumdaki yara da herhalde zararsız gibi geliyor bana".
Ali Çavuş: "Komutanım şu yaralı kolumu kesiver. Arkadaşlar taarruzda, onlara yetişemiyorum". Yahya Çavuş ise kopan bacağını tüfeğinin kayışı ile boynuna asıp, tek bacak ile düşmana saldırıyordu. Bursalı Hüseyin ise "sakat, savaşamaz" evraklarını yakarak, tek bacak ile askerlik şubesinin kapısına dayanıp "cepheye gideceğim ve arkadaşlarımın intikamını alacağım" diye şube başkanına yalvarıyordu.

ELÂZİZLİ ASKERİ ÖĞRENCİ HULUSİ BEY

Rüştiye-yi Askeriye'yi Elâziz'de, İdadiyi Erzincan'da, l sene Çengelköy Kuleli Askerî İdadisinde ikmal ile Harbiye'ye geçmiş iken Harb-i Umumî'nin patlaması üzerine bir müddet ihtiyarî tâlim ve terbiye görerek 1330'da Çanakkale 3. Kolordu, 9. Tümen, 25. Piyade Alayına verildim. Muhtelif bölüklerinde çalıştım, l Temmuz 1331'de Zabit Vekili oldum. 26 Temmuz 1331'de Anafartalar, Conkbayırı muharebelerinde 25. Alay, 10. Piyade Bölüğünde iken yüzümden, göğsümden ve sol kolumdan yaralandım. Biga ve İstanbul Harbiye Hastanesi'nde tedavi edildim. Kanunu evvel 1331'de Anafartalardaki kıt'ama avdet ettik. 3 gün sonra düşman çekildi, l Kanun sâni 1331'de Kırklareli bölgesine intikal için Çanakkale mıntıkasından ayrıldık.

MAKİNELİ TÜFEK AVI

Arıburnunda düşman, hem kendisini yamacın böğrüne vermiş, hem iyi gizlenmiş bir makineli tüfeği siperimizin çoğu yerini ateşiyle dövüyordu. Bu ateşler, günün belirli, belirsiz zamanında ya bir yaralımıza, ya da bir şehidimize maloluyordu.
Bir akşamdı. Bölük komutanı bir sığınakta oturuyordu. Takım komutanları yanında halka olmuştu. Birkaç çavuşla er de vardı. Konu, düşmanın o ağır makinelisiydi. Bunu ortadan nasıl kaldıralım, diye konuşuyorlardı.
Bölük Komutanı, Mustafa Çavuş, sen ne dersin Can sıkmaya başlamadı mı bu makineli? Yüzbaşının Mustafa Çavuş dediği Akşehir'in Karapınar Nahiyesinden Mehmet oğlu Mustafa'ydı. Olduğu yerden doğrulur gibi oldu. Sonunda Mustafa Çavuş'un ayağa kalktığı görüldü:
"- Ben gider onu getürürüm!" dedi. Şimdi gözü yere değil, karşıya bakıyordu. Mustafa Çavuş'un yiğitliğini bilen 2. Takım Komutanı araya bir şaka sokmak istedi.
"- Mustafa Çavuş! O makineliyi satmıyorlarmış" dedi.
Kötülüğüne söylememişti ama, Mustafa Çavuş7un içine çökmüştü bu söz. Karşılık vermedi. Sığınaktan dışarı uğradı. Makineli tüfeği alıp getirmeye
gidiyordu. Düşünün bir, tek başına. Onu seven iki hemşehrisi yalnız bırakmadılar onu.
Çok geçmedi. Gecenin sessizliğini bir ateş yağmuru sarstı. Belki bir çeyrek saat böyle geçti. Herkesin keyfi kaçmıştı. Bölük komutanı düşünüyordu: "Belki bu çocuklar düşman elinde kalacaklar. Bölükçe bir hücum yapıp kurtaralım mı?" diye. Derken inanılmaz bir şey oldu. Mustafa Çavuş, makineliyi kapıp getirmişti, yiğit oğlan. Arkasında da bir arkadaşı dikiliyordu. Mustafa'nın yüzünde ne sevinçten ne de çalımdan eser vardı. Yere bıraktığı silâha dönerek:
"- Alın şu uğursuzu! Bana pahalıya oturdu." Bir arkadaşı şehit olmuştu.
Çanakkale Savaşlarında siper arkadaşlığının dengi yok. Emsali olamazdı. Siperlerden şehirlere yani İstanbul, Biga, Gelibolu gibi kasabalara yaralı getiren kahramanlar; yatılı tedavi olunca da geri siperlere döneyim diye can atarlardı. Memleketime gideyim, köyüme uğrayayım kimsenin aklından bile geçmezdi.
Nasıl bir vatan aşkı, yüce insan sevgisi. Tarifini bu zamana kadar yazacak bir müellif çıkmadı. Beşer gücü buna yetmezdi. Yani Yahya Çavuş'un, Mehmet Çavuş'un, Ali Çavuş'un 27. ve 57. Alayın kitabı daha yazılamadı.

GANİMET BÖLÜĞÜ

26.alay Komutanı makineli tüfekçe eksikliğimizin farkına varan ilk komutanlardandı. Bu silâhtan düşmanda çok vardı. Bunun için makineli tüfek avlamaya karar verdi. Gönüllü bir bölük kuruldu. Bu bölük ansızın düşman siperlerine atıldı. 9 Makineli tüfek toplayarak siperlerimize döndü. Bu tüfeklerle birlikte hayli cephane de getirildi. Sonraki savaşlarda bu silahlar çok işe yaradı. Bunlardan Alaya, ikinci bir ağır makineli tüfek bölüğü kuruldu. Adına da "Ganimet Bölüğü" denildi. Türk erlerinin usta ellerinde bu silahlar, kaptıranlara çok zarar verdi.

ORTAKLARIMIZIN KATILIM PAYLARI

Biz yardım etmeyi, yapılan yardımın da altında kalmamayı seven bir milletiz. Ama bu harpte gördüğümüz ortak yardımı bizim yaptıklarımızla kıyaslanacak kertede değildi. Biz ortaklarımızın yardımına Galiçya'ya, Romanya'ya ve Makedonya'ya birer Kolordu kuvvetle koşmuştuk. Çanakkale'de gördüğümüz yardım ise 2 Avusturya Bataryası ile l Alman İstihkâm Bölüğü idi. Ordu komutanlarıyla birkaç tümen ve alay komutanı ve subay Alman'dı. Bunlar bizim hesabımıza çalıştılar. Bunlardan 28. Alay Komutanlığı'nda bulunan Yarbay Hunger, 5 yerinden yaralandığı halde görevine devam etti. Uçak pilotu Üsteğmen Buddeke'nin hizmeti de değerli oldu. Bununla birlikte Çanakkale'de en çok
işimize yarayan kuvvet Alman denizaltı gemileri oldu. Yardımların azlığına bir de ortaklarımızla kesiksiz bir demiryolu bulunmaması ve düşmanın denizlerde üstün olması etki yapmıştır.

TOP ONARIMINDAKI MAHARETİMİZ

Silâh onarımında güçlük çekiyorduk. İstanbul'dan Tophane'den getirilen sivil, asker ustalarımızla Çanakkale'de Çim-enlik'te bir onarım atölyesi kurduk. İşten anlayan herkes geceli gündüzlü çalıştılar. 6 ay içinde 70 top, 80.000 tüfek onardılar. Başka onarımlar bunun dışındaydı.
Türk kafası başka bir çare daha buldu. Düşmanla baskınla kaptığımız ya da elimize geçen makineli tüfekleri kullanabilmek çaresi. Bu silahlar bizimkilerden küçük çapta olduğundan bizim mermileri atamıyordu. Bir tüfekçi ustamız olan Ahmet, bu makineli tüfekleri bizim cephaneyi atar bir vaziyete soktu. Gayretimizle gelecekte bilim ve sanatta gelişeceğimizin örnekleri oldu.

KIZLI ALAY

Elinde silâh, şehitlerin üzerinden uçarcasına sıçrayarak siperden sipere koşan 12 yaşında bir kız çocuğu... Mevzilere dalıyor ve düşmana kurşun yağdırıyordu. Tıpkı Doğu cephesinde savaşan 7 yaşındaki Kerim gibi.
Bu kızımız 12 yaşında 70. Alayın Onbaşılarından biridir. İsmi Nezahat. Kurtuluş Savaşı'nda Yunanlılar bu Alaya Kızlı Alay adını vermişlerdi. Önceki ismi "Bardanyol Alayı". Yani Balkanlarda Bardanyol mevkiinde kendinden üç misli fazla düşmanı tepelemişti. Onun için bu isimle anılırdı. Çanakkale'de de büyük kahramanlıklar göstermiş ve daha sonra İzmit'e gönderilmişti. Alayın Tabur Komutanlarından Hafız Halit Bey Alayı Kuvayı Milliye bölgesine kaçıp, Mustafa Kemal'in emrine iltihak etmiştir.
İşte çok iyi silah kullanan ve at üzerinde uçarcasına dağlar, tepeler aşan 12 yaşındaki Nezahat Hanım: Bu kahraman Alayın, kahraman Kumandanı Hafız Halit Bey'in kızından başkası değildi.
"Küçük ve Kahraman Nezahat, Çanakkale Muharebeleri sırasında 8 yaşındadır ve annesini kaybetmiştir. Halit Bey'in hemen hemen bütün yakınları savaşlarda
tükendiği için kızını emanet edecek bir yakınını bulamayınca Çanakkale Cephesi'ne birlikte gelirler. İşte bu küçük mücahide, Çanakkale Savaşları'nın barut, şarapnel, kan ve ölüm cehenneminde yetişmiştir. Alay, İzmit'e geldiği zaman Nezahat 12 yaşındadır. Demek 4 yılı savaş meydanlarında geçmiştir. Bütün savaş ve talimlere babası ile birlikte katıldı. Ata binmesini ve silah kullanmasını çok iyi biliyordu. Yani öyle yetişmişti. Hocası da babası Hafız Halit Bey'di. Savaş meydanlarında babasına söyledikleri ise "Babacığım müteessir olma, ben sana yardımcı olurum. Gerçi annem öldü ve seni de vururlarsa, ben yine yetim kalmam, millet bana bakar" diye babasını teselli etmeye çalışırdı. 30 Ocak 1921 Pazar günü Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantı halinde. Bursa Millet Vekili Operatör Emin Bey'in bir önergesi okunuyor:
"Büyük Millet Meclisi Riyasetine: Muhtelif cephelerde, bilhassa son Gördes ve İnönü Meydan Muharebelerinde bilfiil çarpışmalara katılan ve her an askerlere ve zabitlere moral veren 70. Alay Kumandanı Hafız Halit BeyVin kerimesi 12 yaşındaki Nezahat Hanım'a ilk İstiklâl Madalyası'nın verilmesini teklif ve bu teklifi Heyet-i Umumiye'nin tasdikine arz edilmesini rica ederim,"
Zabıt Cerideleri:
Bu önergeden sonra Meclis Başkanı, Emin Bey'in izahat vermesini istiyor. Emin Bey de şu tamamlayıcı bilgileri arz ediyor. "Efendim bu "Nezahat Hanım denilen küçük hanım, mini mini hanım 8 yaşında öksüz kalmış, başka kimsesi olmadığı için babasının kucağına düşmüş ve Harb-i Umumi'de, muhtelif cephelerde harp içinde büyümüştür. Hafız Halit Bey denilen zat da, gayet kahraman bir kumandammızdır. O kahramana lâyık bir çocuktur. O çocuk, kendi eliyle 100'den fazla düşman öldürmüştür. Ne zaman bir neferin, bir zabitin sarsıldığım görse, hemen yanına koşar: "haydi beraber çarpışalım" der, onunla birlikte vuruşurdu. Bu itibarla ilk İstiklâl Madalyasını bu çocuğa verirsek, büyük bir kadirşinaslık gösteririz.
Hülâsa ikinci bir önergeyle yaşının küçük olması sebebiyle madalyanın ertelenmesi ve büyüdüğü zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından çeyizini temin edecek bir hediye verilmesi teklifi ile birinci önerge ertelenmiştir. Fakat sonradan büsbütün unutularak hiçbir şekilde ödüllendirilmemiştir. Kendisi de hiçbir hatırlatmada bulunmamıştır.

BULUT İÇİNDE KAYBOLAN İNGİLİZ BİRLİĞİ

Konu: 12 Ağustos 1915 günü Anafartalar Bölgesinde Bir Bulut İçinde Kaybolan İngiliz Kraliyet Ailesi Muhafız Alayından 4. Tabur Hakkında / Norfolk /
Olayın Şahitleri: Yeni Zelandalı Frederick Rerchardt ve iki arkadaşı. Ayrıca Yeni Zelandalı Araştırmacı I.C. McGibbon konuyu inceleyip araştırmıştır.
Olay Mahalli ve Savaşa Katılan Birlikler: Türk kaynaklarında 163. İngiliz Tugayı, 35. ve 36.Türk Alaylarının 1. ve 3. Tabur Cephelerine yaklaşarak taarruza geçti, sonuçta 680 kayıp verdi. Türkler ise 282 şehit verdiler. Ayrıca 37 tutsak alınırken, 250 de tüfek ele geçirdiler. Bulut içine girip kaybolan asker sayısı da 250 idi. Elhasıl savaş mahalli Küçükanafartalar Ovası ve Kükürtlü Pınar mevkii.
Olayın Tarihî Seyri: Bilindiği üzer İngilizlerin başını çektiği bağlaşık devletlerin deniz filosu 18 Mart günü dayanılmaz bir yenilgiye uğratıldı. Bunun üzerine 25 Nisan 1915 günü kara harekâtına giriştilerse de Temmuz sonu geldiği halde istenilen başarıyı hâlâ elde edemediler. Bunun için 4 Ağustos ile 10 Ağustos arası 50.000 - 60.000 kişilik takviye birlikleri ile Anafartalar Körfezi'ne yaptıkları çıkarma ile şanslarını bir daha denemek istediler. Ama yapılan 3. çıkarmada büyük bir fiyasko ile sonuçlandı. Mustafa Kemal ve askerlerini aşamadılar. Bu savaşlar onların son çıkışları olacağı için güçlerinin tamamını kullanmak istiyorlardı. Bu itibarla her bakımdan savaş gücü yüksek olan Kraliyet Muhafız Alayı NORFOLK Birliğine de 4 Ağustos günü ÇANAKKALE'ye Hareket Emri verildi. Sözkonusu birlik 5 Ağustos 1915 günü Limni'nin Mondros Limanı'na ulaştı oradan İmroz Adası'na vardı. 10 Ağustos 1915 günü de Anafartalar Limanfndan savaş bölgesine ayak basılmıştır. Gerekli hazırlıklar da yapıldıktan sonra 12 Ağustos 1915 günü Anafartalar Bölgesi Kükürtlü Pınar Mevkiinde savaşa katılmışlardır. 22 Ağustos kaydında mevcut ise de; esas olayın meydana geldiği savaş tarihi 12 Ağustos 1915 günüdür. İşte 12 Ağustos 1915 günü ve öğleden sonra piyade ateşinin şiddetlendiği saat 16.30'da Yeni Zelandalı askerlerin ifadelerine göre: Albay Berkham'ın emrindeki NORFOLK Alayı'nın 4. Taburu diğer bataryalardan ayrılarak sağa doğru kaymaya başlıyor. Yani komşu taburlarla temaslarını kaybetmiş oluyorlar. İşte o anda NORFOLK Alayının 4. Taburu subaylarıyla birlikte, gizemli bir şekilde ve görenlerin şaşkın bakışları arasında, katı görünümlü bir bulutun içine girip gözden kayboluyorlar.
Burada hadiseyi ispatlayan ve bir o kadar da ilginç olan bir nokta da; internet kayıtlarından anlaşıldığı kadarıyla, 1918'de İngiliz Hükümeti bir yazı ile kayıp birliğin Türkiye'den iadesini talep ediyor. Türkiye ise verdiği kati cevabında; Sözkonusu birliğin esir alınmadığı ve herhangi bir temasın bulunmadığı şeklinde oluyor. Yalnız yazının sayıları ve ekleri hakkında malûmat sahibi değiliz.
Sonuç: Hadise înternet kayıtlarında şöyle yorumlanıp özetleniyor. Yani olayı ünlü ve gizemli yapan üç faktör üzerinde duruluyor.
l. NORFOLK / Norfok / Alayındaki İngiliz birlikleri bizzat İngiliz Kraliyet Ailesi tarafından seçilerek işe alınan seçkin askerlerden oluşuyor. Bizim Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı gibi. Bu da olayı büyütüyor ve ünlü yapıyor.
2.İki Gelibolu gazisi tarafından açıklandığı şekilde hadise; NORFOLK, çok ilginç ve gizemli olarak bir bulutun içine girmesi ve 4. Taburun bulutun arkasında hiçbir kimseyi bırakmayacak şekilde yükselip başka bir istikâmete sürüklenip gözden kaybolmasıdır.
3. Esas en ilginç gerçek ise kaybolan bu 250 kişilik birliğin en azından vücutlarının bir daha bulunamamış olmasıdır. Yalnız 1919'da İngiltere'den bir heyet sözkonusu
4. Taburdan 180 kişinin ölülerini Gelibolu Yarımadasında bir çiftlik tarlasında buldukları rivayeti mevcuttur. Buradaki iki askerin üzerlerindeki özel işaretlerden Norfolk oldukları tespit edilmiş rivayetidir.Bu işaretlerden ve buradaki ölülerin 4. tabura ait olduğu tahmin edilmektedir.
Hülasa olay ilmî ve aklî olarak ispatlanması zor da olsa, Norfolk Alayı'nın tarihinde meydana gelmiş bir vakıa olarak kalacaktır.

ÖöZgE
18-06-10, 02:57
BİR ÇANAKKALE ŞEHİDİNİN SON MEKTUBU
/Mektubu yazan; İhtiyat Zabit /yedek subay/ namzedi Ethem, İstanbul Hukuk Fakültesi son sınıfa devam ederken aynı zamanda Beyazıt Numune Mektebi'nde öğretmendi /1915/. Gönüllü olarak katıldığı Çanakkale Savaşı'nda bu mektubu yazdıktan sonra şehitlik mertebesine yükselmiştir/.
Valideciğim,
Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesine;
Nimet Amiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşil bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım.
Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum. Okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgârlara mukavemet edemeyerek eğilmesi bana annemden gelen mektubu selamlıyormuş gibi geldi. Hepsi benden tarafa eğilip kalkıyordu. Ve beni annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.
Gözlerimi dağa çevirdim, güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem ç** ağaçları kendilerine mahsus bir sedayı ve beni tebşir ediyorlardı.
Nazarlarımı sola çevirdim çığıl çığıl akan dere bana validemden gelen mektuplardan dolayı gülüyor, oynuyor ve köpürüyordu.
Başımı kaldırdım gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım.
Benim sevincime iştirak ettiğini yapraklarıyla, rakslarla anlatmak istiyorlardı.
Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül tatlı sedası ile tebşir ediyorlardı.
Hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarıyla göstermek istiyordu.
İşte bu geçen dakikalar anında, hizmetçi;
"- Efendim çayınız buyurunuz, içiniz" dedi.
"- Pekâlâ" dedim.
Aldım baktım sütlü çay.
"- Mustafa sütü nereden aldın?" dedim.
"- Şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?"
"- Evet ne kadar güzel."
"- İşte onun çobanından aldım, parasız."
Yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış aldım ve içtim. Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde, onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmesin? dedim.
Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu:
Validen kaderine küssün ne yapalım, o da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecekti, bu ekinlerin secdelerini görecek, derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi.
Şevket merak etmesin o görür belki, daha güzellerini görür.
Valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni evet seni mutlaka buralara getireceğim ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir.
O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişlerdi. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.
Ey Allah'ım, bu ovada sesi ne kadar güzeldi. Bülbül sustu, ekinler bile hareketten kesildi. Dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat arasında namazı kıldım. O güzel yeşil çayırların üzerinde diz çöktüm.
Bütün dünyanın dağdağasını ve debdebesini unuttum. Ellerimi açtım. Gözlerimi yukarıya diktim, ağzımı açtım ve dedim ki;
"- Ey Türklerin Ulu Tanrısı, Ey şu öten, koşan, şu gezen, meleyen koyun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların hali ki,
Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak.
Çünkü böyle güzel yerler seni mukaddes tanıyan ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur.
Ey Benim Yarabbim. Şu kahraman bütün dilekleri, ismi celâlini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Bu şerefli dileği ihsan eyle.
Huzurunda titreyerek böyle güzel sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya bütün bütün mahvet.
Diyerek dua ettim, kalktım. Artık benim kadar mesut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.
Anneciğim, oğlun Halil de benim gibi güzel yerlerdedir.
Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da bizi de götürürler bir düğün yaparız, olmaz mı? Kadir'e mektup yazdım.
Valideciğim evdeki senetleri vesaireyi kimselere kat'iyyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz.
Çantayı al sandığa koy. Ben sana vaktinde anlatmıştım, bu dünya böyledir. Fakat sen merak etme. O payı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister?
Çamaşır falan istemem, paralarım duruyor. Allah razı olsun. 4 Nisan 1331/1915 Oğlun Hasan Eteni

NOT:
1. Şehit Muallim Ethem. Niğde'nin "And-Ulus" /Hacı Abdullah/ Köyünde 28.2.1890 tarihinde doğmuş ve 19 Nisan 1915'te şehit olmuştur. /Birliği: 3. Kolordu, 19.Tümen /Kumandam: M. Kemal /Atatürk/ 57. Alay, 2. Tabur, 6. Bölük/.
2. Şehit Ethem o tarihte 25, annesi Zeynep 41 yaşında idiler. Yine mektupta bahsi geçen kardeşi Halit 22 yaşında olup Çanakkale'nin diğer bir cephesinde, kardeşi Hilmi 16 yaşında Öğrenci, kardeşi Şevket 10 yaşında öğrenci, sütkardeşi Kadir 24 yaşındadır.
3. Mektupta bahsi geçen "Divrin" annesinin doğduğu Niğde'nin bir köyüdür.
4. Mektupta adı geçen kardeşi Halit /l894/ de ağabeyi ile birlikte Çanakkale Savaşı'na katılmış, Kirte Köyü ilerisinde Zığındere'de yaralanmış, gazi olarak sağ kalmış, 31 yıl Emniyet Teşkilâtı'nda çalışmış. Komiser olarak emekli olmuş, 1948 de vefat etmiştir.
5. Prof. İ.H. Baltacıoğlu, yayınladığı "Mektepli" dergisinin 9.3.1933 tarih ve 25 nolu sayısında başyazı olarak "Muallim Ethem Nasıl Öldü" başlıklı bir makale yayınlamıştır.
6. Şehidin adını taşıyan yeğeni Ethem Ruhi Üngör /1922/; 1966'da yayınladığı "Türk Marşları" kitabını ona ithaf etmiştir.
7. Bu mektubu arkeolog İlhan Akşit, "Çanakkale Savaşları" /1973/ adlı kitabında yayımlamıştır /s.74-77/.
8. Bu mektup, "Hayat" dergisinin 13 Mart 1975 tarihli sayısında aslının fotokopisi ile birlikte yayımlanmıştır.
9. Bu mektup, "Orkun" Dergisi Mart 1983, sayı:9, sayfa: 16'da yayımlanmıştır.
10. Bu mektup ayrıca; binlerce nüsha basılıp 1970-1985 yılları arasında "Çanakkale Savaşları 1915 Harp Hatıraları Koleksiyonu Müzesi"nce ziyaretçilere sunulmuştur. /Aynı mektup baskısı, bazı edebiyat ve tarih öğretmenlerince ayrıca bastırılarak öğrencilere dağıtılmıştır./
11. Arkeolog İlhan Akşit'in Çanakkale Arkeoloji Müzesi ve Çanakkale Müzeler Müdürü olduğu yıllarda Abide Müzesi'ni ziyaret eden /1977/ zamanın Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk beraberinde Müzeyi gezdiren İlhan Akşit'ten vitrindeki bu mektubu kendisine okumasını istemiş ve mektup okunurken gözyaşlarını tutamamıştır.
12. Bu mektup; "Kolay İlân Gazetesinin 31.8.1982 tarih ve 277. sayısında yayınlanmıştır.
13. Bu mektup; Vahap Okay'ın 1986'da yayınlanan "Anadolu Konuşuyor" /Anadolu' dan Türkiye'nin Kalbine/ adlı kitabında yayınlanmıştır.
14. Bu mektup halen Çanakkale'deki "Abide Müzesi", "Deniz Müzesi" ve "Milli Parklar Müzesi"nde teşhirdedir.
15. Mektubun aslı, şehidin yeğeni Ethem Ruhi Üngör'dedir.

LÂĞIM ÇARPIŞMALARI

Eski savaşlarda lâğım çarpışmaları çok kuvvetli tahkimatlara karşı kullanılmıştı. Meselâ Rodos'un fethinde ve Viyana Savaşları'nda şiddetli lâğım çarpışmaları olmuştu. Özellikle muhkem kalelerin tahribatında lâğım düzeni savaşı yaşanmıştır.
Çanakkale Savaşları'nda ise Mehmetçik, bol silah ve cephaneye sahip değildi. Gönüllü gelenlere bazen silah bile bulunamıyordu. Bazen de 100 askere 30 silah düşerdi. Artık kura çekiliyordu. İşte bu vaziyet karşısında düşmana yeraltından lâğım patlatalım ve süngü ile saldırıp imha edelim şeklinde düşünülmüştür. Hem cephaneden tasarruflu oluşu da bir gerçektir.
Siperlerin bu kadar yakın olması ve hücum ile arazi kazanmak imkânı bulunmaması, her iki tarafı da bazı hileler, çareler düşünmeye mecbur ederdi. Hile şöyle olurdu: Düşman toprak altından bizim siperlerimizin altına doğru lâğımlar kazar ve tam siperlerimizin altına geldikleri zaman oraya dinamit koyarak siperlerimizi berhava eder ve bu suretle açılan çukura hücum ederek yerlerimizi işgal eder, bize de birçok zayiat verdirirdi. Sonraları bu hileye vakıf olan subay ve erlerimiz çok dikkatli oldular. Bazen toprak altından gelen sedalara kulak verirler veyahut karavanalarını toprak üzerine yatırıp, kulplarını toprak altından gelen kazma sademesiyle husule gelen titremeye dikkat ederek düşmanın siperlerimize yaklaştıklarını anlar, karavana kulplarının titremesi kesildiği an derhal siperleri tahliye ederek geride lâğımın patlamasına intizar eder ve patlamadan sonra da düşmandan evvel açılan çukura hücum ederek düşmanla siperde karşılaşır, orada kanlı boğuşmadan sonra sipere hakim olurdu. Son günlerde erlerimiz hayli tecrübe sahibi olduklarından, düşmana bu hilelerle ilerleme fırsatını vermiyorlardı.
İlk defa 2. Tümenin 19 Mayıs Savaşları'nda ağır kayıplar vermesi üzerine lâğım saldırısı gündeme gelmişti. Başlangıç olarak 28 Mayısta 5. Tümenin Bombasırtı'ndaki 14. Alay cephesinden İngiliz siperlerine bir yer altı girişi yapılmıştı. Şöyle ki; Bombasırtı'ndaki siperlerin arasındaki mesafe 10-15 metre idi. Mustafa Kemal'in ifadesi ile 8 m. 5. Tümenin İstihkâm Bölüğü 27 Mayıs akş**ına kadar düşman siperlerinin altına kadar girip gerekli hazırlığı yapmış ve 28 Mayıs sabahı saat 03.30'da infilâk ettirilmişti. Sonra da siper ele geçirildi. Bu olaydan sonra aynı savaş şekline İngilizler de tevessül etti ve Arıburnu'nda lâğım faaliyetlerine devam ettiler. Bir defasında da Merkeztepe'de iki tarafın lâğımları karşılıklı aynı anda patladı ve dost-düşman yüzyüze geldi ve sille tokat birbirine girdi. Sağ kalan İngilizler kaçmışlardı.
12 Temmuz günü de İngilizler 25-30 kişilik bir kuvvetle Türk siperlerine girmiş ve 57. Alayın 1. Taburundan Asteğmen Fahrettin'in üstüne çıkmışlardı. Fahrettin Bey, toz toprak içinde eline geçirebildiği bir sopa ile İngilizleri kovalamıştı. Bu konuda bir Alman istihkâm bölüğünün de yardımlarını görmüştük. Yine İngilizler Arıburnu Cephesi'nde 31 Temmuzda patlattıkları lâğımlarda 100 kadar Mehmetçiğimiz şehit olmuş ve 7 İngiliz ölmüştü. 74 de yaralıları vardı. Bir defasında da SeddüPoahir Cephesi'nde düşman, yeraltında Ödemişli Ömer Onbaşı ile karşılaşmıştı. Ömer Onbaşı'nın elinde süngüyü gören Fransızlar teslim bayrağını çekmişlerdi. Özellikle Fransız müstemlekesi zencilerin en korktukları şey Mehmetçiğin süngüsü idi. Bu korku Avrupa'da halâ unutulmamıştır.

GÖNÜLLÜ ÜÇ FEDAÎ TABUR

28 Haziran Seddülbahir Zığındere Savaşlarında İngilizler gerekli üstünlüğü sağlamışlardı. Bu tehlikeyi önlemek için l. Türk Tümeninin her alayından Üçler Hücumu denilen 3. Taburlarla oluşturdukları kuvvetlerle saldırıya geçecekler ve İngilizleri geri süreceklerdi. Şu kadar ki arazi taarruza müsait değildi. Sahayı İngiliz ateşi karadan ve denizden yalıyordu. Yani ölüm muhakkaktı.
Bu vaziyet karşısında üç tabur arka arkaya önce bir insan boyunca, gittikçe diz kapaklara inen ve nihayet büsbütün açığa çıkan hendeklerden tek kol halinde ilerliyorlardı. En önde 7. Alayın 3. Tabur Komutanı Binbaşı Reşat, / İstiklâl Savaşı'nda Çeliktepe'de tümeninin ilerleyememesinden müteessir olup intihar etmiştir/ gerisinde emir subayı Asteğmen Sadi, daha geride bölük komutanlarından Yüzbaşı Hüseyin Hüsnü ve Asteğmen Halit, Tabur İmamı Hüsnü ve daha geride ise askerler geliyordu.
Türk tarafındaki bu hareketlenmeyi anlayan düşman, derhal ateşe başladı. Muvasala hendekleri şehit ve ölülerle dolmuştu. Sonradan Kafkas Cephesi'nde Oğnot ilerisindeki sırtlarda şehit olan Yarbay Vâsıf Bey de yaralılar arasındaydı. 3. Bölüğün imamı da yaralı idi. Subayların tamamı ise şehit olmuştu. 71. Alayın 3. Taburunun da yarısı yaralı yarısı şehitti. En ağır kayba 70. Alayın 3. Taburu uğramıştı. 1000 kişiden 400 asker kalmıştı. Bu durum karşısında harekât durduruldu. Çünkü kayıp ağırdı ve başarı sağlanamamıştı. Yani savaş sahifesi bizim aleyhimize kapanmıştı.
Bu sırada Conkbayırı bölgesinde de savaşlar şiddetlenmişti. 28 Haziran Savaşlarında başarı gösteremeyen 70. alayın 3. taburu Kuzey Cephesine kaydırıldı. Conkbayın'na Kanal Harekâtından gelen 2 tabur 28. Alayın noksan taburunu tamamlamış oldu.
9/10 Temmuz gecesi de Conkbayırı'nın güneyine yanaştılar ve sabaha karşı 04.30 da taarruz başlamıştı. Allah Allah nidaları yeri-göğü inletiyordu. Tabanca ve tüfeklerin saplan sopa gibi kullanılıyordu. Boğaz boğaza, süngü süngüye inatçı ve inanılmaz bir vahşet içinde çarpışmalar devam ediyor ve hâkim Türk süngüsü koşuyor ve delecek düşman arıyordu. Düşman ise silah kullanmaya vakit bile bulamadan perişan bir vaziyette kaçıyordu. Ancak Şahinsırt'taki İngiliz makineli tüfekleri kaybımızı arttırmıştı. Burada büyük kahramanlıklar gösteren Aydınlı Kâzım Çavuş şehit olmuştu. Al kanlar içinde şehit olan Kazıma Tabur Komutanı gözyaşları içinde sarılmış, alnından öpmüş ve "seni de mi kaybettim Kâzım! Allah rahmet eylesin, nur içinde yat, benim koca kahramanım." Sonra da denize doğru kaçan düşmanın arkasından öfke ile baktı ve birkaç adım yürüdü ve durdu. Çünkü taarruz durdurulmuştu. O da taburunu geri aldı ve şehitlerini saydı. 200 idi. Seddülbahir'de ise 600 şehit vermişti. Yani Tabur l ayın içinde 800 şehit vermiş ve mevcudu tükenmiş, tekrar yedeklerle oluşturulmuştur.
Hülasa ve özellikle Kerevizdere ve Conkbayırı savaş cepheleri diyebiliriz ki bütün savaş cephelerinin en kanlı cephelerindendir. Aylarca her an ölümle karşı karşıya pençeleşenler Anadolu'nun yiğit evlâtları,hayatlarım o kadar feda etmişlerdir ki, yüzleri ilâhî bir manzara arz ediyordu. Kahraman genç subaylarımız ve erlerimiz henüz hayata doyamamış, bıyıkları bile terlememiş, gencecik yiğitlerin fedakârlığı hiçbir kalemin tasvir ve izah edemeyeceği kadar ulvi idi. İşte o necip ve kahraman neslin, canlarını feda ve feragati sayesinde düşman modern harp malzemesi ve yeni insan takviyesine rağmen siperlerimizi terk ederek, cepheyi tahliye etmeye mecbur kalmışlardır.

ÖöZgE
18-06-10, 02:57
27. ALAY KOMUTANI YARBAY ŞEFİK BEY KAHRAMANLARINI ANLATIYOR.
Çanakkale Savaşları'nın devam ettiği 8.5 ay zarfında adeta ateş içinde yaş**ış olan bölgenin her insanı birer Çanakkale Kahramanı'dır. Ama biz milli hazinelerin menkıbelerinden mahrum bulunuyoruz.
Bir kere 9. Tümenin 25-26 ve 27. Alaylarından müteşekkil eratın yüzde ....eni, bu mıntıka gençleri idi.

Savaşın sonuna kadar hudutsuz kahramanlıklar gösterdiler ve harikalar yarattılar. İşte bu kahramanlıkların bir kısmına komutanlık eden Yarbay Şefik Bey Hatıralarında:
"Alayın mütemadiyen kayıp veren er ve subaylarının yerine, yine Biga-Gelibolu-Lâpseki kazalarının şerefli evlâtları alınıyordu. Böyle bir olayı tarih nadiren yazar. Yani kardeşi şehit olmuşsa, onun yerini kardeşi alıyordu. Şehit komşusunun yerine, komşu geliyordu. Baba yaralanmışsa oğul onun yerine geçiyordu. Yaraları tedavi olanlar ise gene cepheye dönüyordu. Alayımda Çanakkalelilerden sonra Orta Anadolu ve Karadenizliler vardı. Meselâ Karadeniz'in Ayancık Kazasından topluca gelip 27. Alaya katılanlar vardı. Hepsi de büyük kahramanlıklar göstermişlerdir."
Osmanlı Devleti ile İtilâf Devletleri birbirleri ile savaşa giriştikleri andan itibaren 27. piyade Alayı, düşmanın 25 Nisan 1915 günü yaptığı Arıburnu çıkarmasında ilk karşı koyan birlik olması ve savaş boyunca düşmanla giriştiği muharebelerde büyük yararlılıklar göstermesi Türk savaş tarihine altın harflerle yazılmıştır. Mamafih bu olayın bilgisi; sırma işlemeli yarısı yeşil, yarısı kırmızı geniş ipek kurdele üzerine yazılmış olarak altın ve gümüş harp imtiyaz madalyaları ile birlikte 57. ve 27. Alayların sancaklarına merasimle işlenmişti.
Bu iki Alay, Arıburnu'na ilk çıkarma gününde Atatürk'ün yüksek komutası altında savaşa girmişler ve sonuna kadar da bu cephede kanlan ile Türk tarihine, şanlı zafer dolu sahifeler yazmışlardır. 57. Alayın 27. Alaydan farkı, onun savaş sırasında tamamının şehit olmasıdır. 13 Ağustos günü Alay Komutanı Yarbay Avni Bey, Kurmay Başkam ve Alay Müftüsü Ahmet Efendi şehit olunca 3.100 kişilik 57. Alay tükenmiştir.
Hülâsa, 9. Tümenin 25. ve 26. Alayları da yine Çanakkale Merkez ve Ezine kazasındandı. Bunlardan biri ünlü Yahya Çavuş'tu. Özellikle Seddülbahir'in ilk şanlı müdafaasını yapan kahramanların başında Yahya Çavuş bulunuyordu. Kısacası 25 Nisan günü, 27. Alay, 25.000 Anzak askerlerin karşısına dikilmesi bir intihardı. Onu bu intihardan 57. Alayı ile Mustafa Kemal kurtardı. Ancak, savaş boyunca az da olsa 27. Alay kahramanlarından memleketlerine kavuşanlar bulunabilmiştir ama 57. Alayın tamamı şehit olmuştur. Alay, yeniden kurulup Keşan'ın Çelebi Köyünde Sancak verilerek Galiçya Cephesine gönderilmiştir. Aziz kahramanlar bu vatan evlâtları sisi hiç unutmayacaktır.

24. ALAYIN 1. TABUR KAHRAMANLARI

22 Ağustosta başlayan 2. Anafarta Savaşları bütün şiddetiyle devam ediyordu. 7. Tümenin Kayacık Ağlı sırtını müdafaa eden 20. Alayının siperleri harabeye dönmüş ve takviye gelmezse siperlerle birlikte bütün sırt düşebilirdi. Bu da bir felâket olurdu.
İşte tam bu sırada karşıdan koşup gelen 24. Alayın 1. Tabur kahramanları görüldü. Sanki hepsi nurdan kanatlarla uçuyorlardı. Bir manga kadar kahraman ile siperleri işgal etti. Siperlerin içi cennete-cehenneme uçmayı hazırlanan yaralılarla dolu idi. İçlerinde iyi durumda olan ve savaşa devam eden Gedizli Osman'ın, sağındaki bir kum torbasının üstünde birinin kullanmak istediği belli olan bir süngü gözüküyordu. Belli ki bir düşman süngüsü.
Bir ara Osman'ın yanma gelen Teğmen Fahri, gördü ki süngü sahibi Osman'ın gerisindeki siperde yatan bir Anzak eridir. Gözleri kin ve nefretle parlıyor ve gayesi de Osman'ı şehit etmek. Ama Kaderi İlâhi, buna izin vermiyordu. Yani Osman daha yaşayacak ve hizmet edecek ve o Avustralyalı asker de onun katili olmayacaktı.
Bu küçük çaplı siper savaşı devam ederken, nihayet bir düşman dalgası Teğmen Fahri ve er Osman'ın bulunduğu siperler dalmıştı. Korkunç bir boğuşma başladı. Bir ara Teğmen Fahri zor durumda kaldı ve fakat Simavlı Mehmet'in süngüsü onun imdadına yetişti. En tehlikeli yönü de sağ tarafı idi. Oradaki savaşlar tarifi mümkün olmayan bir çılgınlıkla devam ediyordu.
Çarpışmalar sırasında ölülerden korkuluk yapılmıştı ve bombalar insan vücudunun parçalarını siperlerin içine yapıştırmış ve siperleri kıpkırmızı kana boyanmıştı. İnsan nereye baksa ölümün korkunç yüzü ile karşı karşıya geliyordu. Ancak bu kahramanlar geri ile irtibat sağlayamaz oldular. Siperlerdeki kahramanlar da azalmıştı. Tabur, bunun farkında idi. Bunun için bir avuç Mehmetçik, Teğmen Fahri'nin müdafaa etmekte olduğu sipere koşup girdi. Buradaki kahramanlar cesetlerden bir anıt yapmışlardı. Bu başarılarından ötürü bu yiğitlere müttefikimiz Almanya'dan gönderilen Salip Nişanı verilmiştir.
Hülâsa Alay Komutanı sorduğu zaman; Fahri Kayacık Ağlındaki siperlerde kahramanlıklarının bir sembolü olan Simavlı Mehmet'i gösterdi. Mehmet ise kızardı, bozardı. Başım önüne eğerek yavaşça "Komutanıma yardım ettim" diyebilmişti. Halbuki Mehmet, siper içinde düşman cesetlerinden bir anıt yapmıştı.

BANA DA DELİ HALID DEMESİNLER!..

Yarbay Haüt Bey, Ermenilerle savaş halinde iken Oltu'nun Divik Köyünde Hacı Şerif Bey'in evine misafir olur. Halit Bey'e koyun kesip ikram edilmek istenir. Halit Bey, o anda evi terk eder ve "Askerlerim ne yiyor ki, ben koyun eti yiyeyim!"der.
Gene Milli Mücadele'de milis kuvvetlerinin kumandanlarından Mehmet Sungur anlatıyor: Müfrezemizle birlikte Selim'e girdik. Selim'de başlayan ilk harekâttan sonra, esas Halit Bey'in komutasında Ermenilerle savaş, Zellice'de şiddetlenmişti. Karşımızda 70.000 Ermeni askeri kaynıyordu. 9. Kafkas Tümeni Komutanı Halit Bey, askerlerin önünde savaşıyordu. "Ne hikmetse karşı tarafın yağmur gibi yağan kurşunlarından hiç biri Halit Bey'e isabet etmiyordu. Bunlara gözlerimle şahit oldum. Demek ki Allah bizimle beraber. Bunu başka türlü izah edemezsiniz.
Bir ara Halit Bey'in, içi kar suyu dolu yırtık postallarından vıcıklaşmış suların fışkırdığını gördüm. Koskoca Tümen Komutanının ayakkabıları işte bunlardı. Hemen yanına sokulup;
"- Komutanım. Köy yakın, yeni bir pabuç getirelim" deyince ağzımızın payını hemen verdi.
"- Ulan, askerim de böyle giyiyor. Onun meşakkatini ben de çekmeliyim. Siz işinize bakın."
Sonra da başından çıkardığı siyah kalpağını, sol koltuğunun altına sıkıştırıp, sağ elini durmadan düşmana doğru sallıyordu:
"- Ulan Mazmaruf, seni çadırından donsuz kovalamazsam, bana da Deli Halit demesinler!
Böylece düşmana ateş püskürürken, bir yandan da bizlere cenk şevki veriyor ve;
"- Evlatlarım, kafirlerin kurşunu adam öldürmez., ileri!.." diye naralar atıyordu.
Hülasa, Ermenileri kovalayan Halit Bey'in, sonra da soyadı "Karsıalan" olmuştu.

MEHMET ÇAVUŞ ve TOPRAK ALTINDAN SAĞ ÇIKANLAR

Çanakkale Savaşları'nda ne kadar Mehmet Çavuş var, bilemiyoruz. Ama 100'ü aşkın olduğu bir gerçek. Bizim burada sözünü edeceğimiz Mehmet Çavuş, Biga'nın Bahçedere Köyündendir. Çanakkale Savaşları'nda büyük kahramanlıklar göstermiştir. Gazi olmuştur. Köyüne gazi olarak dönmüş ve orada ölmüş.
Mezarı Bahçedere'dedir. Kendisinden Çanakkale Savaşları ile ilgili ilk defa bilgi alan kişi; Mustafa Kemal'in anılarını yazan Ulu İğdemir olmuştu.
25 Şubat'ta Mustafa Kemal Maydos'a gelmiştir. 26 Şubat 1915 tarihi itibarıyla ise, Boğaz Komutanlığı, Rumeli Bölgesini Mustafa Kemal'in, Anadolu mıntıkasını da 9. Tümen emrine verdi.2 Bu tarihte Mehmet Çavuş, 27. Alayın 3. Taburu ile Kirte Bölgesi Ertuğrul Koyu gözetleme yerinde idi. İngilizler, l, 2 ve 4 Mart günleri Boğazı bombaladılar. Ayrıca 4 Mart günü Ertuğrul Koyu'na 25-30 kadar da asker çıkardılar. Mehmet Çavuş'un tüfeği işlemeyince istihkâmdan
aldığı kürekle 3 İngilizi devirdi. Çatışmayı Mustafa Kemal, Seddülbahir Haraptepe'den izliyordu. Mehmet Çavuş'un ödüllendirilmesi için Boğaz Komutanlığına yazı yazdı. Kara savaşları başlayınca da 27. Alay Arıburnu'na intikal etti ve 25 Nisan günü de Mustafa Kemal'in emrine girdi.
Bu defa Mustafa Kemal, Mehmet Çavuş'u birliği ile Cesarettepe'ye yerleştirdi. Düşman o tepeye hiç varamadı. Zaman zaman yapılan saldırılarda, Mehmet Çavuş yakaladıklarım Arıburnu yarlarından denize yuvarlıyordu. Denizden olayları dürbünle gören İngiliz komutanlar" Görüyorsunuz ya Türkler üzerimize uçarak geliyorlar" diyordu. Bu itibarla Anzaklar, Mehmet Çavuş müfrezesine öfkeli ve Cesarettepe düzlüğüne de hasret olarak Çanakkale'den kaçıp gitmeleri kaderleri olmuştu.
Ancak bu acıyı içlerine sindiremeyen İngilizler, Cesarettepe kuzey yamaçlarından çekilirken patlattıkları iki lâğımdan birincisinde toprak altında gömülü kalanların, ikinci patlamada sağ olarak yeraltından fırladıklarını, o vakit 19. Tümen Komutanı olan Şefik Bey, 25 Nisan 1952 tarihinde Mehmet Çavuş şehitliğinde Avustralyalılara hikâye etmişti.
Düşman Aralık ayı içinde giriştiği kaçma hazırlığı içinde iken Cesarettepe'de iki takım askerimizin bulunduğu kuzey bölgesinde giriştiği lâğım hareketi ile 160 askerimiz toprak altında kalmıştır. Ancak ikinci patlama ile 100'den fazlası toprak üstüne fırlatılarak kurtulmuş oluyorlardı. Allah öyle istemiş, öyle olmuş. Hüküm değişmez.
SONUÇ
Mehmetçiğin inatla savunduğu Cesarettepe, hiçbir zaman düşman eline geçmemiştir. 25 Nisan 1915 günü 9. Tümen 27. Piyade Alayı Komutanı Yb. Şefik Bey tarafından ilk taarruz bu sırtlar üzerinden yapılmıştır. Müteakip günlerde cereyan eden kanlı mevzi muharebelerinin en şiddetlileri bu bölgede cereyan etmiştir.
Türk ve Avustralya siperlerinin birbirlerine en çok yaklaştığı nokta gene burasıdır./ Sadece birkaç metre /
Burası KANLISIRT ve ŞARAPNEL VADİSİ'ne çok hakimdir. Bu sebeple her iki tarafın da inatla elde bulundurmayı arzu ettikleri bir bölgedir.
Şarapnel Vadisi de sahil ile birinci hat arasında yegâne ikmal yoludur.
İşte Büyük Anafartalar köyünden Çoban Mustafa, koyunlarının tespit ettiği şehitler bunlardır. Fakat orada Mehmet Çavuş yoktur. O gazidir ve köyüne dönmüştür. Onun kaderi böyledir ve halen o, köyünde misafirdir.
Hülasa oraya şehitlik yapılmasının iki sebebi vardır: Birisi; Çoban Mustafa'nın koyunlarının Şehitlik Garnizonu üzerinde otlamaması üzerine orada yapılan kazı ve şehitlerin görülmesi. İkincisi ise; Mustafa Kemal savaşlardan sonra ilk defa Çanakkale'ye 1928 yılında geldiği zaman 41 m. yüksekliğinde Mehmet Çavuş siperlerinin olduğu yere bir Abide yapılmasını istemiştir. Ancak, o tepeciğin böyle bir kütleyi taşıması mümkün olamayacağından ve Alçıtepe yöresi keza. Hisarlık Burnuna alınmıştır. Elhasıl 1928'de taş dizdiler ve 1934'de ise Çanakkale Özel İdare Müdürlüğü, şimdiki Mehmet Çavuş Şehitliğini inşa ettirdi. Açılışına Mustafa Kemal gelemedi. Yerine İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'yı gönderdi. Merasim sırasında Şükrü Kaya, Mustafa Kemal'in o günün anısına kaleme aldığı, Anzaklarla ilgili ünlü kitabesini ilk defa orada okudu.
Diğer yönden Mehmet Çavuş Şehitliğinin esas anlamı şu idi: Çanakkale Şehitler Abidesi'nin açılışına kadar resmen ziyaret edilen tek şehitlik olmasıdır. Yani 1934 tarihinde açılışından 21 Ağustos 1960'a kadar Devlet Erkânı resmen Mehmet Çavuş Şehitliği'ni ziyaret ederek, Çanakkale Şehitlerini Anma Merasimini burada yapıyordu. 1960 tan sonra ise onun yerini Şehitler Abidesi almıştır

27. ALAYIN 3. TABUR KOMUTANI YÜZBAŞI HALİS BEY

25 Nisan 1915 günü 3. Taburun 2. ve 4. Bölükleri sabah 08.00 üzeri İncebayır Sırtında Avustralyalılarla savaşa başladı. Bu birlikler Türk tarafının sağ yan kuvvetlerini teşkil ediyordu. Alay Komutanı onlara yardım edemeyecekti. Çünkü sol yan çatışmaları çok daha çetin geçiyordu. Kayıplar gittikçe ağırlaşıyordu. Bunun farkında olan Tabur, kendi alayından ziyade 57. Alayın gelmesini bekliyordu. Onlar da ha geldi ha geliyordu. Herkesin gözü tepelerde ve derelerde idi.
Böyle nazik bir durumda iken tabur, İncebayır yanında Edirne sırtındaki düşman kuvvetlerine de saldırmak mecburiyetinde kaldı.
Mamafih saldırdı ve onları geri attı. Bu defa Kılıçdere içinde başka bir düşman grubu ile karşılaştı ve onlarla da çarpışmaya girişti ve haklarından da geldi.
Tam bu sırada Tabur Komutanı Yüzbaşı Halis Bey yaralandı. Hiç aldırmadı ve Sargıyeri'ne gitmeyi reddetti. Durumumuz çok tehlikeli dedi. Ama kan kaybı
fazlalaşmaya başladı. Arkadaşları da ısrar edince, bir şartla giderim dedi; "57. Alay kahramanları buralara gelinceye kadar, haberci askerlerden başka hiçbir kimse geriye bir adım atmayacak ve gerekirse hepsi orada ölecek. Fakat mevkilerini terk etmeyeceklerdir. İşte bu vasiyetinden sonra Sargıyeri'ne götürülebilmiştir.
Hülâsa bu sıralarda saat 09.00'a yaklaştı ve Anzaklar 10.000 kişilik bir kuvvetle Kanlısırt'ı işgal etmişlerdi. Karşılarında ise Alayın 2. Tabur yaralıları ile 1. Tabur kahramanları vardı. 10.000 kişi ile 1.000 küsur insan dövüşüyordu. Denizden de 280 namlu ağzı Kanlısırt ve havalisini kana boyuyordu. Alay Komutanı Şefik Bey sağ yana yardım edemiyordu. Sırt kan gölü haline gelmişti. Anzaklarda 25 Nisan gününün akş**ı "Burası Kanlısırt olsun" dediler. Ve o günden sonra Kanlısırt olarak anılmaya başlandı. Zira 25 Nisan günü orada 2.000 şehit ve 2.000 ölü ile binlerce litre kan aktı ve böylece Kanlısırt oldu.
Sonuçta Düztepe üzerinden 57. Alay kahramanları şimşekten atlara binmiş, yıldırım gibi geliyorlardı. Geldiler. Canlarını hiç sakınmadan dövüştüler. Öldüler. Bize bu cennet vatanı bıraktılar. O gün, onlar orada ölmeseydi, bugün sen ve ben burada olmazdık.

ÖöZgE
18-06-10, 02:57
İKİ TÜRKÜN KOSKOCA BÎR KITAYA SAVAŞ AÇTIĞINI DUYDUNUZ MU?
Osmanlı Hükümeti, İngiltere'ye savaş ilân edince, Avustralya'da yaşayan Abdullah ve Kul Mehmet isminde iki Türk de Koca Avustralya Kıtasına karşı savaş ilân etmiştir.
İlk bakışta olay komik gelebilir. Ama gerçekten doğrudur. İki Türk bir kıta insana savaş ilân etmişlerdir.
Avustralya Adası'mn Silver City / Gümüş Şehir / Kasabası, son daraca cazip bir yerleşim yeridir. Mekke ve Medine'ye de pek benzer. Çünkü devesi boldur. Devcilerin çoğu da Hintli Müslümanlardır. Deveci olmamakla birlikte bunların içinde Türkiye'den gelen Abdullah isminde bir de Türk vardı. Müslümanlar arasında sevilen bir kişi. Çünkü alim ve fazıl bir zattır.
Bu Türkiyeli Müslüman Abdullah Efendi, Müslümanların kasabı idi. Bu arada Silver Şehrine Türkiye'den Anadolulu bir Müslüman daha geldi. Kul Mehmet. O da bir araba yapıp, üzerine de bir Türk bayrağı dikerek dondurmacılığa başlamış ve kısa zamanda da meşhur olmuştu. Artık Avustralya adasında kasap Abdullah ve dondurmacı Kul Mehmet isminde iki Türk vardı. İkisi zorlu bir ikili de oluşturmuşlardı. Gümüş şehrin yerlisi-yabanctsı onları seviyorlardı.
İşte tam böyle güzel bir anda Birinci Dünya Savaşı patlak verdi. Türkiye, İngiltere ve Fransa ile savaşacaktı. İngiltere'nin müstemlekesi olan Avustralya da Çanakkale Cephesine asker sevk etmeye başladı. İngilizlerin yanında Türklere saldıracaklardı. Bu onlar için kötü bir talihti. Ama olan olmuştu. Artık savaştan başka yapılacak bir iş kalmamıştı.
Bu savaş durumunu öğrenen Abdullah ve Mehmet, memleketlerine dönmek ve düşmanla savaşmak için Avustralya hükümetinden çıkış vizesi için başvuruda bulundular. Fakat yolların kapalı olduğu gerekçesiyle izin verilmedi. Bunun üzerine Kul Mehmet ve Abdullah, Avustralya hükümetine adetâ muhtıra vererek;
"Öyle ise biz de size karşı savaş halinde olduğumuzu bildirmek istiyoruz". Sonra da gerekli hazırlıkları yaparak Broken Hills Dağlarına çıkıp, Boğaz'a karargâh kurdular.İlk anda meseleyi anlayan ve duyanlar şaka sanıp gülüp geçmişlerdi. Ama Abdullah ve Mehmet çok ciddi idiler. Bu işin şakası yoktu, savaşacaklardı.
1915 tarihinin ilk günü ve Çanakkale Arıburnu'na Anzak çıkarmasından 3 ay ve 24 gün önce Broken Hills Boğazı'na 1.200 kişilik bir tren girdi. Ancak makinist şaşırmıştı. Çünkü demiryolunun tam ortasında küçük bir araba duruyor ve üstünde de bir Türk bayrağı dalgalanıyordu. Makinist kolu çekip treni durdurması ile birlikte bir ateş yağmurudur başladı. Sanki dağlar yerinden oynuyordu. Trenin içi bir anda yaralı ve ölülerle dolmuştu. Durumu öğrenen bölge jandarma birlikleri olay yerine geldiler. Ama nafile iki Türkle başedemediler. Çünkü hazırlıkları mükemmeldi. Bu defa eyalet kuvvetleri sevk edildi. Onlar ad işin içinden çıkamayınca, ordu birlikleri geldi ve üç koldan Türkleri makaslama ateş çemberine aldılar ve yüzlerce silah birden patlıyordu. Nihayet Broken Hills tarafından gelen silah sesleri kesildi. Zaten kahramanların mermileri de kalmamıştı.
Büyük bir ihtiyatla Boğaz'a hakim noktaya çıkan askerler, sadece delik deşik olmuş iki Türk cesedi ile karşılaştılar. Abdullah ve Mehmet. Abdullah silahına sıkıca yapışmış öylece yatıyordu. Mehmet'in vücudunda 21 yara saydılar. Ama ilk anda buna kimse inanamadı ve şimdi herkes dağlarda Türk arıyordu. Fakat nafile kimsecikler yoktu. Hatta bu arama işi iki ay sürmüştü. Yani iki Türkle savaştıklarına iki ay sonra inanabilmişlerdi. Böylece bu olay Avustralya Resmî Harp Tarihi'ne yazılmıştır. Yani "Broken Hills Savaşı".
Hülâsa hâla daha Avustralya'da Türk cesareti, bir efsanedir. Canberra'daki Milli Müze'nin 4 Salonunu Çanakkale-Gelibolu Hatıralarına ayrılmıştır. 1960'larda Canberra milli Müzesi memurlarından ve bir gözü kör olan emekli askerin şu sözleri önemlidir:
"Ben, memleketinizde bir göz bıraktım. Ama hiç pişman değilim. Hiç olmazsa sizi tanıdım". Bu benim için bir değer ve fazilettir -dernek istiyordu.
Elhasıl, Abdullah ve Kul Mehmet ruhlarınız şad olsun. Nur içinde yatınız. Hep anılacaksınız. Menkıbeleriniz dillere destan olacak.
Bu kasap Abdullah, Sultan Abdulhamit'in gönderdiği Müslüman Ajanlardan biri olamaz mı? Kim bilir, benim aklıma öyle geliyor.

ONLAR - YÜZLER - BİNLER - ONBİNLER NİHAYET YÜZBİNLER

Ama Biz Şehitler Yarımadasındaki Şehitlerimizden Sadece Birkaçının Mezarım
Bilebiliyoruz.

Alay Komutanı Kurmay Bnb. "Nuri Bey, Kirevizdere Muharebelerinde şehit olmuş vasiyeti üzerine Alayı tarafından yaptırılan Kiltepe yolundaki çeşme başına gömülmüştür. Ruhun şad olsun "Nuri Bey.

Tümen 17. Kafkas Alayı Komutanı Kaymakam Hasan Bey'in mezarı. Kirevizdere Savaşlarına katılmak üzere Çanakkale'den seri olarak geçirilip Fransızlarla giriştiği savaşlarda bir Fransız yaralısı tarafından 17 Temmuz günü şehit edilmiştir. Asteğmen Muzaffer de yanındadır /Em.Org. Alankuş/. Yere düşen Hasan Bey, arkadaşlarının tabancalarına davrandıklarını görünce "Bırakın o da vazifesini yaptı" demiş ve ruhunu Hakka teslim etmiştir.

P.Alay Komutanı Yarbay Hüseyin Avni Bey /Manastırlı/, 13 Ağustos 1915 Kemalyeri'nin batısında şehit olmuştur. Mezarı Kemalyeri ile Kanlısırt arasındaki düzlüktedir. 57. Alayın tamamı şehittir. En son şehit olan Alay Komutanı ile Alay Müftüsüdür. Bu ikisinden sonra Alay tükendi ve tekrar kuruldu. Sonra da Galiçya Cephesine gönderildi. Mezarım Orgeneral Muzaffer Alankuş yaptırmıştır.

Yüzbaşı Mehmet Efendi mezarı; Avııi Bey'in mezarından geriye dönüş ve asfalt yola çıkınca 40-50 m. İleride ve sağ taraftadır. 1934'de kemiklerin toplanması sırasında bir İngiliz subayı ile birbirine sarılı olarak bulunmuşlardır. Yani dövüşe dövüşe halleri kalmayınca can havliyle birbirlerine atılıp, ölüp kalmış olmalılar. Künyedeki isim tespitinden sonra Mehmet Bey'in kemikleri oraya gömülmüştür.

Üsteğmen Nafız'in Mezarı /Mareşal ÇAKMAK'ın kardeşi/; 33. Piyade Alayı Bölük Karargâh Subayı Üstğm. Nafiz Çakmak, 8 Ağustos günü Conkbayırı'ndaki saldırıda şehit düştüğü yere gömülmüştür. Burası ünlü Conktepe zirvesidir. Mustafa Kemal'in gazi olduğu yerle arasındaki mesafe 8 adım kadardır.

Tümen 20 Piyade Alayı Komutanı Yüzbaşı Halit Bey; Anafartalar muharebesi sırasında 11 Ağustos 1915 Asmadere bölgesinde şehit olmuştur. Kabri Büyük Anafartalar Köyü mezarlığında olup 1956'da Emekli Orgeneral Muzaffer Alankuş tarafından yaptırılmıştır.

Tümen 21. Piyade Alayı Komutanı Yarbay Ziya Bey'in Mezarı; Anafartalar muharebesi sırasında 11 Ağustos 1915'de Bombatepe'de şehit olmuştur. Kabri Büyük Anafartalar Köyü mezarlığında olup 1956'da Emekli Orgeneral Muzaffer Alankuş tarafından yaptırılmıştır.
Seddülbahir'deki Şehitlikler: 3 Kasım 1914 bombardımanında infilâk eden cephanelik civarında bulunanlardan 5 subay, 81 er şehit olmuştur. / Bu tarih aynı zamanda Çanakkale Savaşlan'nın başlama tarihidir./
Hasan - Üsteğmen Üsteğmen Pala Cevdet Efendi Teğmen Rıza Efendi - Teğmen Mahmut Efendi Mezarları.

Hülâsa, Anafartalar Köyü mezarlığında Asteğmen Halit Efendi, Üsteğmen A. Rıza Efendi misafirimizdir. Yalova Köyü Mezarlığında da 14. Kolordu İstihkâm Komutanı Binbaşı Çırpanlı Ali Zeynel Abidin gömülüdür.
Ayrıca bir İngiliz top mermisiyle ölen Alman hemşire Erika da Yalova Köyü mezarlığında gömülüdür. Erika kanaatime göre Müslüman olmuştur. Olmasaydı, bir Osmanlı memuru ile evli olamazdı. Kocası Doktor Ragıp Bey'dir.

1915 TEMMÜZ-AĞUSTOS AYLARINDA İNŞA EDİLEN ŞİMDİ TOPRAK ALTINDA OLAN KANLISIRT - ŞEHİTLER ABİDESİ KİTABESİ

"İngilizlerin 38'liğe kadar mermi atan gemisi, bombası ve çivi saçan tayyaresi, yeraltından lâv püsküren lâğımı, yeryüzünden ateş ve çelik fırlatan obüs ve bombası vardı."
"Türk'ün ancak bir Allah'ı vardı. Bir de fedasından çekinmediği hayatı ile kanı."
"Türk'ün "zoru İngiliz'i kaçırdı. Kaçan İngiliz. Kalan Türk'e şeref ve şan bıraktı."
"Bunu en çok şu sırtta gömülmüş kalmış binlerce kahramana borçlu olduğunu unutma."
"Ey zahir; / Ziyaretçi /
Bu hatırayı muvaffakiyet, yiğit Türk şehitlerine 16. Fırka'nm, cephenin en kanlı noktasında şükran ve ihtiram nişanesidir."
Hülâsa, 125 rakımlı Şüheda Tepesi üstünde bu şehitlik şimdi yoktur. Burada gömülü şehitlerimiz 19.,16. ve 2. Tümenlere bağlı birliklerin kahramanları idi.

ÖöZgE
18-06-10, 02:58
ÇANAKKALE SAVAŞLARTNIN SİMGESİ NUSRAT YA DA NUSRET'İN ÇİLESİ

İsim / Bordo Numarası / İnşa Tarihi / Yeri
Hizmete Giriş ve Hizmetten Çıkış Tarihi
Temel Özellikler; Boyutlar
Deplasman Tonaj
Ana Tahrik
Sürati
Silahlar Nusrat - Nusret, 1911, Almanya
1913-1955
40x7.5x3.4 m.
365 Ton.
2 x Üçlü Ekspenşın sum Mk. 2 Pervane
15 mil.
2 x 4.7 cm.Hk top, 40 x mayın taşıma.

Düşünceler:

1-Geminin "Nusrat" olan ilk ismi 1937'de "Nusret" olmuş ve 1939'da ise tekrar "Nusrat" olmuştur. Mamafı "Nusrat" tekrar "Nusret" olarak değiştirilerek günümüze kadar söylene gelmiştir.
2-18 Mart 1915'te Çanakkale'de tesis ettiği mayın hatları ile savaşın kaderini değiştiren gemi, "NUSRAT" mayın gemisidir. Düşman armadasının Çanakkale Boğazı'ndan içeri girmesi neticesi Çanakkale'de döşenmiş bulunan mayın hatlarına ilâveten yeni bir mayın hattının tesis edilmesine gerek duyulduğundan bu görev Yzb. Hakkı Bey komutasındaki "NUSRET" mayın gemisine verildi. Bu görevi alan gemi komutanı düşman gemilerine
görünmeden seyrederek 7 Mart 1915 akş**ı Erenköy Koyuna paralel olarak 26 mayın dökerek yeni bir mayın hattı meydana getirdi. 18 Mart 1915 günü düşman gemilerinin bombardımanına karşılık veren Türk bataryalarından açılan topçu ateşi sonucu manevra yapma ihtiyacını hisseden İngiliz ve Fransız donanmasına ait gemiler NUSRET mayın gemisinin döktüğü mayınlara çarpmış ve İngiliz donanmasına ait İRRESISTIBLE ve OCEAN ile Fransız donanmasından BOUVET Zırhlıları aldıkları mayın yarası nedeniyle batmıştır.
3-NUSRET mayın gemisi, 1955 yılında hizmet dışına çıkarılmış ve 1962'de de özel kişiye satılmıştır. 1983 yılında tekrar başka bir firma tarafından satın alınan gemi Omurga ve Postalar hariç herşeyi değiştirildikten sonra "KAPTAN NUSRET" adıyla kuruyük gemisi olarak MERSİN-MAGOSA arasında kullanılırken Mersin açıklarında Nisan 1990'da alabora olarak batmıştır. Daha sonra gemi, 1999 yılında gönüllü bir grup tarafından Mersin'de satha çıkarılmıştır. Yeniden inşa çalışmaları sürmektedir.
4-Bire bir saç modeli Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nca 1982 yılında Çanakkale'de "Çimenlik Kalesi'nde inşa edilmiş ve müze olarak kullanılmaktadır.

BASINDA NUSRET MAYIN GEMİSİ
Nusret Mayın Gemisi Müze Oluyor /10 Ocak 2002 ZAMAN Gazetesi
Çanakkale Savaşı'nın kazanılmasında büyük rol oynayan "Nusret mayın gemisi" restore edilecek. Yıllardır Mersin Limanı'nda terk edilmiş halde bulunan tarihî gemi, Tarsus Belediye Encümeni'nin kararı ile müze yapılmak üzere İçel Valiliği'nden talep edildi. Tarsus Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz, geminin Kültür Bakanlığı'na ait olduğunu; ancak İçel Valiliği tasarrufunda bulunduğunu hatırlattı. İçel Valisi Akif Tığ'in gemiyi vermeyi kabul ettiğini vurgulayan Kocamaz, "Biz de encümen kararı aldık. Yazışmaların yapılmasının ardından gemi teslim edilecek. Gemiyi parçalara ayırarak ya da bütün olarak Tarsus'a getireceğiz. Gemiyi, Tarsus girişinde düzenlemesini yaptığımız alana yerleştirmeyi düşünüyoruz." dedi. Tarsus Belediyesi Yazı İşleri Müdürü Niyazi Yıldız da, 20 gün sonra geminin maliyet tespitini yapıp bir buçuk yıllık süre içinde restorasyonunun tamamlanacağını söyledi. İçel Valisi Akif Tığ, talebin Kültür Bakanı İstemihan Talay'ın İçel'i ziyareti sırasında belediye başkanı tarafından dile getirildiğini k
aydetti.

Zaferin Simgesi Müze Olacak / 14.08.2002 SABAH Gazetesi
Mersin'in Tarsus İlçe Belediyesi tarafından müzeye dönüştürülecek olan, Çanakkale Zaferi'nin simgesi tarihi Nusret Mayın Gemisi'nin restorasyonu için çalışmalara başlandı.
Restorasyonu gerçekleştirecek Çağlar Mühendislik Firması'nın yetkilisi Aydın Çalım, 90 günde çalışmaları tamamlayacaklarını söyledi.
Geminin mevcut durumunun denizde restorasyon edilmesine olanak tanımadığını kaydeden Çalım, karadan nakil işinin de zorluklarına dikkati çekti. Şu anda bulunduğu Mersin Limanı'ndan, ek donanımlarla Karaduvar Limam'na kadar yüzdürülmesi plânlanan Nusret mayın gemisi, buradaki onarım çalışmalarının ardından, Tarsus Çardak Kavşağı'nda yapılacak Çanakkale Parkına ulaştırılmak için 25 km. de karadan yürütülecek.
Çalım, karadan yürütme işleminin 'sürüngen' ya da 'kırkayak' tabir edilen yöntemle gerçekleştirileceğini belirterek, şunları kaydetti: "Geminin yüksekliği karayollarından geçirilmesi için uygun değil. Bu yüzden mümkün olduğu kadar yekpare bir biçimde kalmasını sağlayarak, ancak özellikle yüksekliğini karayollarındaki köprü ve üst geçitlere uygun hale getirerek karadan yürüteceğiz."
Hülâsa, mağrur düşman 18 Mart günü hiç düşünemediği bir akıbetle karşılaşmıştır. Teknolojik üstünlüğüne rağmen Çanakkale'yi geçememiştir. O günleri dünya basını "18 Mart Destanı-Başdöndürücü Bir Zafer" olarak yazmışlardır. Başka bir deyişle İstanbul'a ulaşmak için Londra'dan başlayan yolculuk 17 Mart Gecesi Karanlık Liman'a Nusrat'imin diktiği gül bahçesi içinde noktalanıp kaybolduğu gündür.

ZAVALLI ANZAK

Bir Anzak askeri, Conkbayırı'nın kuzey ve batı yamaçlarında aylarca zirveye ulaşmak için uğraşır durur. Ama nafile. Conkbayırı'nın üzerini göremeden savaş sona erer. O da ülkesine döner.
Ama velâkin uğruna bunca insanın harcandığı o zirvede ne vardı? Sanki orada Nuh'un gemisi mi vardı? Her ne ise, Türkler için orası neden bu kadar önemli idi. Başkomutan Hamilton neden, hep Conktepe-Kocaçimen Tepe dedi durdu? Mutlaka bunda bir iş olmalı idi. O tepenin üstünü görmek için bir çare bulmalıyım ve buldumda. Şimdi savaş yok.
Üstelik düşmanımız Türkiye dostumuz oldu. O halde gidip hem siperlerimi ve hem de Conktepe'yi göreyim Mariya-Coni: "Yürüyün Çanakkale'ye gidiyoruz". "Ne oluyor büyükbaba?". "Canım lâfı şimdi fazla uzatmayın. Haaydi çabucak biletleri alıp gelin. 2 gün sonra Türkiye'ye uçuyoruz." "Peki anlaştık."
Nihayet 1915'te Conkbayırı'nda savaşan bir Anzak gazisinin 4 kişilik ailesi bir 25 Nisan sabahı Arıburnu Anzak Koyu'ndadır. Balıkçıdamları üzerinden zirveye ulaşmak için yolculuk başlar. Birkaç saat süren yorucu bir tırmanıştan sonra Conktepe'nin batı yamacının düzleştiği bir eşiğine varılır.
"İşte şu siperleri atlayıp da oracığa varamadık. Binbaşı Alanson, 8 Ağustos günü ben çıktım diyor ama belli değil. Conktepe mi, Besim tepe mi, yoksa bir tepe daha varmış orası mı? Yoksa şuracıklardan herhangi bir tepecik mi? Baksanıza burada her yer tepe. Onu Alanson kendisi de bilemiyor. İşte şu zirve! Oraya, bir türlü çıkamadık. Biz çıkmak istedik, Türkler kovaladı. Biz çıkmak istedik onlar yine kovaladı. Hele Ağustos ayında burada ne dövüş ve çarpışmalar oldu, ne canlar gitti. Aha şu derelerden sel gibi kan aktı. Ben de şu hendeğin arkasına saklanarak canımı kurtarabildim. Tanrı hiçbir ulusa böyle bir savaş yaşatmasın. Amin deyin çocuklar, amin

Hülâsa Anzak gazisi "Yürüyün çocuklar, hep birlikte tepeye çıkıyoruz" dedi. Çocuklar yürüdü, Türk siperlerinin içinden geçip zirvenin kenarına basmışlardı bile; baktılar ki büyükbabaları yanlarında yok. Başlarını geri çevirdiklerinde onu yerde yatarken gördüler ve hemen kolundan tutup kaldırmak istedilerse de olmadı. Büyükbabaları çoktan ölmüştü. Görmek için 7.000 km. yol katettiği manzaraya o kadar çok yaklaşmıştı ki ama yine olmadı. Savaş sırasında Mehmetçiğin süngüsünden kurtulmuştu ama şimdi ecelin pençesinden kurtulamadı. Yakınları; "Ne olurdu 10 saniye daha yaşasaydı, özlemini çektiği tepeyi görecekti. Kader bu ne yapabiliriz ki?"
"Nasipse gelir, Hintden; Yemenden. Nasip değilse ne gelir elden." Bu söz bunun için, misal olmuştur.

ÖöZgE
18-06-10, 02:58
MEHMETÇİĞİN ÜSTÜN FAZİLETİ VE SAMİMİYETİ

İşte Türk Milletinin Özü Candan ve Cana Yakın İnsan

5. Tümen birlikleri Kirte Bölgesinde düşmanı denize dökmek için hazırlık içindedirler.
Taarruz emrini alan asker, büyük bir sevinç içindedir. Herkes birbirine sarılıyor, başarılar diliyor ve helalleşiyordu. Aynı köylü olan askerler birbirlerine:
"- Sadık, Hasan, Şaban, Ramazan; şehit düşersem pederime haber veriniz. Yetimlerimi incitmesinler. Ayşe'ye de şu mektubu ulaştırın. Anam da arkamdan ağlamasın. Cennette nasıl olsa birlikte olacağız."
Bursalı Hüseyin:
"- O kadar uzun değil. Orasını Allah bilir."
Şaban Onbaşı:
"- Hüseyin doğru söyler."
Biz komutanlar da birbirimizle helallaşmış ve ailelerimize hitaben yazdığımız mektuptan, tabur doktoruna vererek, taarruz anının gelmesini tefekkür içinde bekliyoruz.
Kahramanlar da palaskalarını kuşanmışlar ve birbirleri ile şakalaşarak süngülerini yağlıyorlar ve tüfeklerinin bakımını yapıyor ve öpüyorlardı.
Nihayet Tümenimize hareket emri geldi. Bütün tümen sanki tek bir insan olmuştu. Kirte Köyünü geçerek siperlere yerleştik. Saat 04.00'te de hücum emri geldi. Biz de bir ok gibi fırlayıp düşman siperlerine saldırıya geçtik. Allah Allah nidaları ve tekbir sesleri yeri göğü çınlatıyordu.
"- Haydi arslanlarım. Haydi evlâtlarım. Haydi kahramanlarım. Vurun yiğitlerim, koman düşmanı buralara"
Böylece bir ölüm kalım savaşı başlamıştı. Çarpışma sırasında yaralanmıştım. Geriye almışlar. Sargıyerinden de Yalova Köyü hastanesine ulaştırmışlar. Kaymakam Ali Rıza Bey:
"- Vah yavrum, evlâdım Sokrat'ım, seni de mi kaybettik" gibi sitemkâr sözlerini hayal meyal hatırlayarak yavaş yavaş kendime geldim. Sonra başucumda duran doktorum Binbaşı İhsan Bey'in sözlerini iyice anlayabiliyor ve duyabiliyordum.
"- Geçmiş olsun, Sokrat Efendi. Merak etme iyileşeceksin. Ayaklarınız kırılmış." Öyle ya Çanakkale Savaşları'nda ayak gitmiş ve kol kopmuş kimsenin umurunda olmaz. Ne canlar gitti, yüzlerine bakmaya kıyamazsınız. Hem merak edilecek kadar önemli de değilmiş. Operatör doktor da biraz sonra gelip gerekeni yapacakmış.Nihayet geldi ve gereken yapıldı. İyileşme de başladı ve bende sabırsızlıkla bölüğüme döneceğim günü beklemeye başladım.Bu arada yüzü gitmiş ve gözü çıkmış arkadaşlara bakarak şükrediyor ve Allah'ıma dua ediyorum.
Yanımdaki yataklarda sıra ile yaralı subay arkadaşlar yatıyor ve arasıra sohbet ediyoruz. Bir arkadaş anlatıyor:
"- Anafartalar'da savaşırken bir askerim düşman kurşunu ile yaralanıp bir çukurun içine düşüyor. Onca düşman üzerinden atlıyor, onu görmüyorlar. Son düşman da geçtikten sonra sürüne sürüne bize ulaştı ve tedavi gördükten sonra cepheye döndü ve şu anda düşmanla boğuşuyor olmalıdır.
O yiğitler olağanüstü insanlardı. Bu milletin sırtı yere gelmez. Bu milleti kimse esir edemez."
Bu defa bir mülâzvmevvel söz aldı:
"- Arıburnu istikâmetinden şiddetli top sesleri geliyordu. Biz Anafartalar Köyünün yakınında çadırda idik. Biraz sonra bizim yakınımızdan bize doğru ateş gelmeye başladı. Meğer düşman, Anafartalar'a asker çıkarmış. Biz de harekete geçtik ve Ağıldere gerisindeki tepeyi 3 defa alıp verdik. Bizim birliğin mermileri iyice azıldı. Sayı olarak da azdık. Düşman ise ağır kaybına bakmadan saldırıyor ve netice almak istiyordu. Artık bizim esir olmamız ve öldürülmemiz an meselesi iken, nereden geldiğini bilmediğimiz ve anlayamadığımız bir birlik düşmanı süngü ile perişan etti. Buna inanamazsınız. Bu kesinlikle bir mucize idi."
Mülâzımevvelden sonra bir yüzbaşı söz aldı:
"- Ben Soğanhdere'de yaralandım. O derede kan sel gibi akıyordu ki bir manda yavrusunu sürükleyebilirdi. İngilizler sürü gibi geliyor ve çok korkak hareket ediyorlardı. Şayet Karanlık Liman'daki donanmaları olmasaydı Soğanlıdere'ye hiç sokulamazlardı. Limandaki donanmaları yağmur gibi top mermisi gönderiyordu. Zaten bizi öldüren İngilizlerin top mermileriydi. Bıyıkları bile terlememiş ne Anadolu yiğitleri gitti. Kardeş kardeşin, baba oğulun, komşu komşunun kucağında şehit olarak son nefeslerini veriyorlardı..."
Artık sıra bana gelmişti.
"- İçinizde Kanlısırt Savaşına iştirak edeniniz var mı?" Hayır cevabı karşısında
devamla;
"- Düşman, 57. Alaya taarruz ettiği zaman gördüğüm dehşetli manzara hiçbir zaman gözlerimin önünden gitmez. Kanlısırt o gün, top ateşi altında yanardağ gibi yanıyordu. Bu yanardağın içine süngülerimizle girdiğimiz zaman süngülenecek düşman kalmamış ve arazi İngiliz ölüleri ile dolmuştu. Özellikle de siperlerin altına girerek onları dinamitle uçurmamız ve bazen de yeraltında karşılaşmamız ve boğaz boğaza birbirimize girmemiz unutulmayacak hatıralarımız arasındadır" Hastane günleri böyle geçerken, bir gün yanımda bir ses duydum:
"- Kumandanım, Kumandanım."
Bu emirerim Eğinli Osman'dı. Gözyaşları içinde birbirimize sarıldık ve öylece kalakaldık. Etrafımdaki arkadaşlar gözlerini bu hazin tabloya dikmiş, şimdi bize bakıyorlardı. Ben;
"- Ağlama Osman. Bak yine beraberiz" diyebildim. Osman;
"- Şükür yaratanıma. Senin şehit olduğunu duyduğumda, günlerce ağladım. Namaz kılıp size dua ettim, kumandanım."
"- Osman'ım, şimdi söyle, bölük nerede. Arkadaşlarım, askerlerim nasıllar? "Ne kadar şehit verdik. Hastanelerde ağır yaralı olarak yatan askerlerim var mı? Çabuk söyle!"
"- Kumandanım, sen beni Ağırlıkta bekçi bırakıp gittikten sonra, fundalık içinde hücumun sonunu bekledim. Ne savaştı kumandanım be. Arkadaşlar yerlerinden yay gibi fırlıyor, ha bire babam düşmanı kırıp geçiyorlardı. Bir anda ortalık ana can-baba can günü oldu ve yanımdan geriye yaralıları geçirmeye başladılar. Ben de dayanamadım bizim bölükten ve sizden haber sordum. 'Ooo Osman dediler. Senin kumandan şehit oldu. Ta yüreğimin içi cız etti. O sırada Hasan Onbaşı geçiyordu. Ona da sizi sordum. Hepinizin top altında kaldığını, fakat şehit olup
olmadığım bilmediğini söyledi. Hemen tabur doktoruna koştum. Ağır yaralılar hastaneye gitti dediler. Gene hasta taşıyan askerlerin yanına koştum. Seni toprak altından çıkarırlarken ayağındaki tozluktan tanımışlar ve sedye ile hastaneye götürmüşler. Alay kumandanı seni o halde görünce ağlamış. Nihayet tabur kumandanını buldum ve senin burada olduğunu o söyledi. Ben de hemen koşup görüyorsun ya şimdi yanındayım."
"- Yaran nerende. Nişanlına haber ettin mi?"
"- Askerlerini merak ediyorsun. Mustafa Çavuş şehit oldu. Muharrem Çavuş, siperlerin içinde düşmanla savaşırken, bir Arap ölüsünü kendine siper etmiş. O iyi. Ama epey şehidimiz var; Ömer, Ali, Ankaralı Hüseyin, Konyalı Hasan hepsi şehit. Bütün bölük seni arıyor. Ben şimdi onlara ne diyeyim. Yaran ne zaman iyileşecek, ne zaman aramıza döneceksin?"
"- Yakında aranıza döneceğim. Yaram ayaklarımda. Ağır değil. Yakında iyileşirim. Herkese selâm götür. Allah'a emanet olunuz." Osman veda ederken; "-Keşke kumandanım, senin yerine ben vurulsaydım."
Kahraman Osman... Düşman karşısında, savaş olsun olmasın namazını da hiç bırakmazdı. Namazdan sonra duasını ben de duyardım. Annem, babam, ülkem, arkadaşlarım ve kumandanım derdi. 15 gün sonra bölüğüme kavuştum. Hem tabur hem de alay komutanlarım tarafından ödüllendirildim. Hülâsa biz, Birinci Dünya Savaşı'nda böyle öldük ve böyle öldürdük.Zaferimiz subay, asker bütün eratın müşterek eseridir. Bazı cephelerdeki yenilgimiz ise, daha ziyade müttefiklerimizin teslim olması sonucunda ileri gelmiş fakat tekrar toparlamlmıştır. İstiklâl Harbimiz içinde de tarihin unutamayacağı zafer destanları yazmaya muvaffak olmuşuzdur. Bunu bütün dünya gördü ve bilmektedir.

ÖöZgE
18-06-10, 02:58
KONYALI VELİ ÇAVUŞ

Hiç boş durmazdım. Geceleri sürüne sürüne düşmanın içine girer, cephane çalar gelirdim. Çalıp geldiğim barutlar bizim pambık gibiydi. Çok mermi, silah, elbise ve yiyecek çalıp getirdim. Alacak bir şey bulamazsam, yorgunluktan uyuyan nöbetçi gâvur askerinin ayağından, postalları çıkarır da getirirdim. Bir gün, gündüz düşmanın arasına sızıp, cephaneliklerini ateşe verecektim. Beni fark ettiler; kaçmaya başladım. Öyle bir yere geldim ki, etraf bizim şehit ve onların leşleriyle doluydu.
Yere yattığım gibi, ölülerden birini bacaklarımın üstüne, bir diğerini de göğsümün üzerine çekip, ölü numarası yaptım. Göğsümün üzerindeki yiğir yiğir kokuyordu. Kokuya dayanamlyordum; ama başka ne yapabilirdim ki? Çünkü beni gören düşman, yanıma yaklaşmış beni arıyordu!... Epey bir aradılar.
Kendi aralarında yüksek sesle, gavurca konuşuyorlardı. Belki /şimdi buradaydı!/ mı diyorlardı, ne bileyim. Gözlerimi zaman zaman
kapatıp, onları takip ediyordum. Beni bir türlü bulamıyorlardı. Sonra çekip gittiler; yavaş yavaş sürüne sürüne bizim bölüğe yaklaştığım zamanda, bizimkiler bana ateş etmeye başladılar. Ben: /-Ben Veli Çavuşum!.../ diye bağırıyordum ama duymuyorlardı ki, sonra sine sine yaklaştığım zaman, beni görüp anladılar.
Ekmek yok, yemek yok... Hey gidi yokluk günleri hey!... Atın pisliğinin içinden midesinin eritemediği arpaları çıkarır, yıkayıp kuruttuktan sonra, gavırga gibi yerdik.
Bir keresinde, şarapnel top beygirini öldürmüştü. Baldırını kesip pişirdikten sonra yedim. Gavurların her şeyi vardı; biz ekmek bulamazken, onlar halva, çikolata, şeker gibi bir şeyler yiyorlardı. Zaman zaman bizim mevzilerden yana da attıkları olurdu; biz de alır yerdik."
Dedeme, bir gün:
"- Dede, Atatürk'ü hiç gördün mü?" diye sormuştum. Şunları anlatmıştı:
"- Hiç görmez olur muyum oğlum! Çanakkale'de beraberdik. O beni, çok severdi. Çok gezdim yanında. Hatta, elimle su bile verirdim; içerdi. Daha sonra,
Afyon'da, Dumlupınar'da da beraberdik. Hey büyük adam hey... Sağlığımızı ona borçluyuz, oğlum" dedi.
Veli Çavuş dedemi, evinin balkonunda namaz kılarken de görürdüm. O iri gözleriyle, daima etrafı kontrol eder, dururdu. Bu hali benim çok dikkatimi çekerdi; herhalde savaşın hatıraları olsa gerekti. Çünkü bu psikolojik hali kendimde de görüp, müşahede ediyorum.
1984 yılının 3 Eylül günü, en büyük ağabeyisi Ahmet'in Fatma'dan doğma olan oğlu "ÜTÜK HÜSEYİN" namıyla maruf yeğeni amcam Hüseyin Kaplan /D: 1328-0: / şunları anlatmıştı:
"- Babam ile Veli emmim Seferberlik'te beraber askerlik yapıyorlarmış; fakat babam Veli emmimi tanıyamazmış. Hatta, bazen babam Veli emmime at eti götürüp de;
"- Al ye! Dermiş de, babam bir türlü emmimi tanıyamazmış. Bir gün babam mevzide dinlenirken, düşman tarafından atılan bir top mermisi gelip, mevzinin içine düşmüş; babanı da oracıkta şehit olmuş" demişti.
Çocukluk heyecanı ve duygularıyla Veli dedeme; "- Dede, hiç gavur öldürdün mü?" dediğimde:
"- Öldürmez olur muyum hiç oğlum!... Bir keresinde, oturduğum yerden dürbünle aşağılardaki düşmanı gözlüyordum. Gavur gelmiş tepeme dikilmiş; gözümden dürbünü çektiğim zaman, tepemde zebella gibi bir gavurun durup, elindeki süngüyü tepeme indirmek üzere olduğunu gördüm. Nasıl gerisin geriye bir comballak attığım gibi belimdeki Garadağlıyı çekip, ateş ettim. Gavuru alnının tam ortasından vurmuştum. Az daha geç kalsam, canımdan oluyordum!" demiş, vücudundaki misket ve mermi çekirdeklerini göstermişti. Gerçekten dedemin vücudunda iki tane mermi çekirdeği mevcuttu. Bunlar vücudunun her tarafında gezinir dururdu. Bana ölmeden önce son gösterdiğinde, bir tanesi sol bileğinin üzerinde idi. Hatta o minnacık elimi alıp, bileğinin üzerine koyarak;
"- Bak işte şurada, buldun mu? Gördüm mü?" demişti. Diğerinin de o sene vücudunun içinde kaybolup, neresinde olduğunu bilemediğini söylemişti. Düşman kuvvetlerinin sayısız gemi ve askerleriyle, uçaklarının da çok olduğunu, buna mukabil bizim bir tane "TEKKANAT" adı verdikleri tayyaremizin olduğunu söylemişti. Bana daima:
"- Oğlum, on sene askerlik yaptım!" der, cepheden cepheye koştuğunu anlatırdı. Küçücük yaşıma rağmen Bulgar düşmanlığını, ermeni, Rus, İngiliz, Fransız ve Yunan düşmanlığını kendisinden öğrenmiştim. Ne zaman "Karadağlı"yı alıp evden dışarı çıkmış isem, bana o küçücük yaşıma rağmen, savaştığı bu
milletlerden bahsederdi. Merhum bunların içinde en kalleşlerinin Bulgar ve Ermeniler olduğunu söylemişti. Yunanlılar ile Ruslara da /kancık kâfir/ derdi. İngilizleri de "ezelî ve ebedî düşman" olarak görürdü.

ANKARALI ALİ ÇAVUŞ

Ali Çavuş, Anafartalar Bölgesinde savaşan 12. Tümen Alaylarından birine bağlı 2. Tabur çavuşlanndan-dır. Duygulu, çalışkan bir Anadolu yiğidi Ali Çavuş.
Ağustos ayının 21. günü sıcak kaynıyor. En lüks şey su. Özellikle İngilizleri canından bezdiriyor. Çünkü susuzluktan çatlayıp ölenler var. Bizim taburda da suya ihtiyaç vardır ve Tabur Komutanı:
"- Ali. Bu işi sen yapabilirsin. Biraz tehlikelidir, şu tepenin düzleştiği yerde pınar var. Bir sürprizle karşılaşabilirsin. Başında İngiliz askerleri olabilir. Neyse al şu mataraları doldur getir. Dikkatli ol. Düşman yerimizi bellemesin."
Bu konuşmadan sonra hazırlanıp yola koyulan Ali Çavuş, bayırı tırmanır ve tepenin düzleştiği noktaya ulaşır. Pınar da karşıdadır ve görür. Fakat komutanın dediği gibi başında İngiliz askerleri vardır. Hem 9 kişi ve silahlı. Ali Çavuş tek ve silahsız. Geri dönse vurulacak ve kaçması da imkânsız. Bu defa o da çaresizlik içinde; Ya Bismillah deyip su matarasını çektiği gibi "Teslim olun" narası karşısında İngilizleri teslim alır. Kaç kişi, nasıl ve ne gördülerse ama teslim olmuşlardır.
Ta Hazreti Peygamberimizden beri savaşlarda Mehmetçiklere yardım edenlerin olduğunu okumaktayız:
"Aslında Çanakkale Savaşları'nda Seyit Onbaşı'nın o mermiyi kaldırması ve gemiyi en canalıcı noktasından vurması ve vurulan gemilerden biri olan Buve'nin iki dakika içinde batması, Yahya Çavuş'un 25 Nisan günü 80 kahraman ile 29. İngiliz Tümenini dize getirmesi, 25 nisan günü Mustafa Kemal'in Anzakları 2.5 km. ilerleyebildikleri noktada yakalaması ve 8.5 ayda bu mesafeyi 3 km'ye çıkaramamaları ve İngilizlerin 25 Nisan günü Sarıbayır altına çıkardıkları bir tugay askerin hiç ilerlemeden karşılarında hiçbir Türk askeri olmamasına rağmen mevzi kazıp savunmaya geçmeleri ve 8 Ağustos 1915 günü Anafartalar çıkarmasında 30.000 İngiliz askerinin 2.500 Türk askerini aşamamaları ve 25 Nisan Anzaklarm Kabatepe yerine Arıburnu yarlarına dayanmaları, akıl almaz derecede Türklerin desteklenmesi şeklinde yorumlanmaktadır. Özellikle İngilizlerin Çanakkale Savaşları'ndaki yanlışları için kitaplar yazılır ve yazılmıştır. Bu yanlışları yapmasalar biz de zor durumda kalırdık. İnsanlar zulmeder fakat kader adalet eder."
Ali Çavuş, bir manga İngiliz askerini önüne aldı ve silahlarım da boyunlarına astırıp tabur karargâhına döndü. Ancak içlerinden biri yaralıdır. Yürümesi ağır olmaktadır. Ali Çavuş'a göre yarası hafiftir. Yalnız geriden yardım gelmesini beklemekte ve bilerek ağır yürümektedir. Buna canı sıkılan ve evhamlanan Ali Çavuş, yaralı İngiliz'e bir tüfek darbesi vurur. Kendi ifadesine göre vurması da o kadar ağır değildir. Ama İngiliz ölür. Ali Çavuş, kendi kendine yaralı İngiliz'e vurmamalı idim. Hem teslim de olmuştu. Dinimize göre bu hareketim yasaktı. Biz Çanakkale'ye gelir iken, Hoca Efendi bizi bu konuda bilgilendirmiş ve nasihatte bulunmuştu. Şimdi günaha girdim mi? Yoksa katil mi oldum vesvesesi içinde Tabur Karargâhına geldi. Tabii ki taltif edildi. Ödüllendirildi. Olayı Anafartalar Bölgesi'nde duymadık kalmadı.
Ali Çavuş'un öğretmen torunu Hasan Efendi'nin bize nakline göre: "Dedem bize Çanakkale'yi naklederdi. O İngiliz'i hep anar ve üzülürdü. "Ne diye o yaralıya vurdum ve ölümüne sebep oldum. Allah huzuru mahşerde bundan bana sual eder mi? Vatan savunması diye kendini teselli etmeye çalışırdık. Ama o, ölünceye kadar bu olayı unutmadı ve bize hikâye edip durdu. Yani dinimiz açısından bizden yardım ve destek istediği her halinden belli olurdu. Bir defasında bize yetinmeyip, Müftü Efendiden onay istemişti. O da gerekeni söylemiş ve biraz olsun huzura ermişti.
Hülâsa bizim için Ali Çavuş'un çarpıcı olan yönü de budur. Allah isterse bir kişi 10 değil 1.000 kişiyi de teslim alabilir. Ama savaş anında ve üstelik vatanın haksız yere saldırıya uğramış, tam bir ana can baba can günü yaşanıyor. Düşman, yakaladığı vatanın sahiplerini öldürmek değil, yakıyor bile . Sen vatanına ve namusuna göz dikmiş bir düşmanı esir alıyor ve kaza ile öldürünce müteessir oluyor ve üzülüyorsun. İşte bizi biz yapan cevherimiz budur. İstisnalar dışında hiçbir millette böyle bir özellik gösteremezsiniz. İşte Çanakkale'yi kazandıran bu ruh özelliğimizdir. İngiliz ve müttefiklerinin bilemedikleri ve hesap edemedikleri unsur da gene bu özelliğimizdir.

HARPUTLU ÖMER ÇAVUŞ

Çanakkale Muharebeleri, baştan aşağıya Türk milletinin birer şehamet abidesidir. Bu muharebelerin hangi parçası ele alansa kıymetli bir yiğitlik destanı olur. Burada ne kahramanlar türemiş, ne dilâverler belirmiştir. İşte onlardan birisi de Ömer Çavuş'tur.
Ömer Çavuş, 13. Tümene mensup 66. Alayın l. Tabur çavuşlarındandır.

Harputludur. 33 yaşındadır. Alayı, l Taburu ile Kirte bölgesindeki siperleri işgal etmiş ve 2., 3. Taburlarını da ihtiyatta bırakmış bulunuyordu ve bunlar 1. Hat siperlerinin pekiştirilmesi için gönderildi. Fakat kapalı yollar, yaralı ve şehit cesetleriyle dolduğundan taburlar çok ağır ilerleyebiliyordu. 2. Tabur Komutam, ilerden daha evvel malûmat almak ve vaziyeti biran evvel anlamak ihtiyacını duyarak emir subayını öne sürdü ve siperlere kadar gitmesini emreyledi. Bu subay siperlere yaklaşınca, karşısında birinci taburdan Ömer Çavuşu gördü.
"- Ne var ne yok Ömer Çavuş?" demesi üzerine, Ömer Çavuş şu yolda tekmil haberi verdi:
"- Komutanım, bizim tabur subaylarından kimse kalmadı. Erattan da canlı pek az kaldı. Fakat siperlerimize giren İngilizlerden de hiç birini sağlam bırakmadık.
"- Siperler hep elinizde mi?"
"- Yalnız B. Yusuf siperlerinden üç mangahk bir kısımda düşman vardır. Çünkü orada sağ kalmış erimiz yoktu."
"- O kısmı bana gösterebilir misin?" Deyince, bu kahraman çavuş, subayın önüne düşerek ilerlemeye başladılar. Türk ve İngiliz cesetleriyle dolu siperlerden geçerken kâh bir kafaya, bir bacağa basıyorlar ve kâh atlayıp geçerken cesetlerin üzerine düşüyorlar ve bu tarzda güçlükle gidebiliyorlardı. Düşman yerleşebildiği parçadan bunları görünce makineli tüfek ateşi açtığından durdular ve yerden düşmanın tutunabildiği kısmı Ömer Çavuş parmağı ile gösterip anlatabildi.
"- Başka yerde düşman yok değil mi Ömer Çavuş?" "- Hayır yoktur..."
"- Peki iyi, şimdi senin tertibatın nedir?"
"- Sağ kalabilen erlerimi şu gezdiğimiz siperlere birer ikişer nöbetçi diktim. İngilizlerin daha ileriye gelmemesi için toplayıp arttırabildiğim 25 eri de şurada yığılı tutuyorum."
"- Artık burası emindir değil mi?" "- Allah utandırmasın." Subay, Ömer Çavuşla beraber dolaşırken rasgeldikleri erlere: "Gazanız mübarek olsun, geçmiş olsun" dedikçe, bunlar tozlu kirpiklerinin sakladığı kanlı gözleriyle subayı süzerek, susuzluktan köpüren yapışkan dudaklarını zorla açmaya çalışarak teşekkür ediyorlardı. İçlerinden havadis ve malûmat verenler de oluyordu. Bir er:
"- Komutanım, biz taburun her dört bölüğünden işte bu kadarcık kaldık. Fakat şehit düşen arkadaşlarımızın, kıymetli subaylarımızın intikamını da çok şükür aldık." Diğer biri atıldı:
"- Komutanım, ben şimdiki hayatımı Ömer Çavuş'a borçluyum... Ben şuracıkta kuvvetli bir gavurla karşılaştım. Ona gücüm yetmedi. Beni yatırdı, sustalı bıçakla boğazlamaya çabalıyordu. Ömer Çavuş yetişti, bir kurşunla beynini parçaladı ve beni kolumdan tutup kaldırdı..." Subay:
"- Yaşa Ömer Çavuş" Deyince, Ömer Çavuş kızardı ve teessürle anlatmaya başladı:
"- İngilizlerin ilk çıkışlarını gören ve ilk ateşe başlayan ben olmuştum. Siperlerimize girinceye kadar beşini kendim vurup düşürdüm. Siperde de ikisini süngümle ve birisini de kurşunla tepeledim." Subay, Ömer Çavuş'u takdir ederek komutanına malûmat yetiştirmek üzere dönerken onunla beraber giden Ömer Çavuş, rasgelen cesetleri göstererek gene anlatıyordu.
"- İşte Yüzbaşı Feyzullah... İşte Yüzbaşı Kazım... İşte Binbaşı Recep... İşte Teğmen Hamdi... Velhasıl bütün tabur subaylarımız hep şehittir. İçlerinden yalnız 3. Bölük Yüzbaşısı Atıf ağır yaralı olarak kurtulabilmiştir." Ömer Çavuş'un bu kahramanlığı ve subaysız kalan taburunun iyi düzen ile siperleri elde tutmağa muvaffak oluşu emir subayı tarafından tabur komutanına ve oradan alaya bildirilmiş ve Ömer Çavuş'un namı artık her yerde takdir ve saygı ile ve yüksek muhabbetle anılmaya başlanmıştı, göğsü de harp madalyaları ile dolmuştu.

ÖöZgE
18-06-10, 02:59
BEDELİ ÇANAKKALE'DE ÖDENDİ

Bizim oturduğumuz yerin her taşı için cevheri can verdik. Her avuç toprağımız nazarımızda, o yola feda olmuş bir kahraman vücudundan yadigardır. Vatan bizim kılıcımızın ekmeğidir. Daima kendimize mahsus, kendimize hasredilmiş biliriz. Daima onu nefsimizden ziyade sever, nefsimizi uğruna feda ederiz. Namık Kemal

948 Mehmet Muzaffer ve en son Filistin Cephesinden Gönderdiği ve Üzerinde İntikamımı Alın Yazısı olan Kanlı Zarf
Osmanlı İmparatorluğunun İstanbul Mekteb-i Sultanisi Cumhuriyetle birlikte "Galatasaray Lisesi" oldu. Bu okulun öğrenci ve mezunları 1911 Trablusgarp-İtalya Savaşı ile 1921 İstiklâl Savaşı arasında 10 yıl savaşlarda ve 1974 Kıbrıs Barış Harekâtında toplam 45 şehit verdi. 150 kadarı da gazi oldu. Çanakkale Şehitler Abidesi'nin inşasında da emekleri vardır.
Galatasaraylıların özelliği 1909 ve 1914 askeri yasalarına göre hiçbirisinin savaşa ve askeri gitme mecburiyeti yoktur. Bu şehit ve gazilerin yaşları 17-22 arası idi. Hepsi Avrupa ve Darülfünun Üniversitelerinin öğrencileridir. Hatta Irak Cephesinde şehit düşün 646 numaralı Celâl İbrahim, seferberliğin ilanıyla beraber geceden gidip askerlik şubesinin kapısında sabahlamış ve l numaralı gönüllü yazılmak şerefini elde etmişti. Bunlardan bir tanesi de Mehmet Muzaffer idi. Bu kahramanın dünyada eşi yoktur.
Üç aylık bir talimden sonra Mehmet Muzaffer Çanakkale'ye gönderildi. Savaş bitmişti. Çanakkale'deki birlikler Kafkas, Irak, Filistin, Galiçya cephelerine sevk ediliyordu. İşte Mehmet Muzaffer bu sevkıyatı yapılan ve yapılacak olan birliklerin işlerine bakmak üzere Alay Karargâhında görevlendirildi. Ama birden kendini yoksulluğun içinde buldu. Sevkıyat işlerinde en çok araba lâzım oluyordu. Ama onların da lâstikleri ya hiç yok veya patlak oluyordu. Yani Muzaffer'in işi zordu. Bir kere lâstik ancak İstanbul7dan temin edilebiliyordu. Mehmet de İstanbullu idi. O halde bu işi ona verirlerdi ve verdiler bile. Alay Komutanı İstanbul Erkan-ı Harbiye Katma resmi bir yazı yazıp Mehmet Muzaffer'i lâstik alması için İstanbul'a gönderdi. Ancak İstanbul'da her şey karaborsa idi. Muzaffer İstanbul'un altından girdi üstünden çıktı. Nihayet Karaköy'de bir Yahudi tüccarında aradığı lâstikleri buldu. Fiyatta da anlaştılar. Şimdi rahat bir nefes almıştı.
Yahudinin işyerinden ayrıldı ve doğruca para almak için Harbiye Bakanlığı'na çıktı. Onu yaşlı bir Yarbayın huzuruna çıkardılar. Yarbay uzatılan teskereyi okudu. Sonra hazırolda bekleyen zabite baktı ve "bu para ile ne alacaksınız?" dedi. O da "oto kamyon lâstiği" deyince Yarbay birden Muzaffer'in yüzüne sert sert bakarak:
"- Bana bak oğlum. Sen deli misin? Ben askerin ayağına postal, sırtına kaput parası bulamıyorum. Siz oto lâstiği diyorsunuz! Olmaz böyle şey, beni günaha sokmadan yürü git karşımdan" diyerek adeta Muzaffer'i kovalamıştı. Artık yapılacak bir şey kalmamıştı. Mehmet Muzaffer binayı terk etti ve bahçeye indi. Şimdiki İstanbul Üniversitesi ve oradan Beyazıt Meydanına doğru giderken düşünüyordu: Ne yapmalı idi. Eli boş Çanakkale'ye dönemezdi. Arabaları zaten Almanlar vermişti. Biz şimdi lâstik bulamıyoruz. Bulsak, alacak paramız yok.
Bunları düşünerek Beyazıt Meydanı'na gelmişti ki, birden durdu ve gülmeye başladı. Çare bulmuştu, bunun için sırıtıyordu. Hemen Yahudi tüccarının yanına koştu. Muzaffer Yahudiye:
"- Paranın resmi işleri akş**üstü. Gece de iş olmaz. Yarın sabah Çanakkale'ye gidecek vapur da erken kalkıyor. Bunun için para işini hemen halletmeliyim ve erkenden de gelip götürülecek malları alıp gitmem gerekiyor. Bu itibarla mallarım çabuk hazır olsun. Hatta akşamdan hazırlanırsa daha iyi olur." Tüccar:
"- Peki olur."
Muzaffer tam ayrılırken:
"- Altın para vermiyorlar. Kağıt para verecekler."
Tüccar, buna da peki olur deyince Muzaffer âlâ dedi ve hızla Yahudi'nin yanından çıkıp gitti. Bakalım altından ne çıkacaktı?
Ertesi günün sabahında tan yeri ağarırken Mehmet, Yahudi'nin kapısını çaldı. Tüccar malları hazırlamıştı. Merkez Komutanlığından getirilen arabaya alelacele kondu ve atlar dörtnala Sirkeci'nin yolunu tutmuşlardı. Neticede gemiye yüklendi ve gemi de Çanakkale'nin yolunu tuttu bile. Muzaffer'in keyfi yerinde idi. Sonunda birliğine ulaştı ve görev de yapılmıştı. Alay Komutanı tarafından taltif edildi. Çünkü Alay Komutanı lastiklerin bulunabileceğinden ve en azından Mehmet'in bunları Çanakkale'ye getirebileceğine inanmıyordu. Beri taraftan Yahudi tüccar ise elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası'na vardı. Ancak parayı bozduramadı. Çünkü para sahte idi. Yahudi şaşırdı. Olay şöyle gelişmişti: Muzaffer, Beyazıt Meydanında sırıttığında bir hile düşünmüştü. Çini mürekkebi ile sahte bir Osmanlı Parası yapacaktı ve yaptı. Bu para öyle iyi yapılmıştı ki gerçeğinden ayırmak mümkün değildi. Bir de o devir kağıt paralarının üzerinde şöyle bir yazı vardı. "Bedeli Dersaadette Altın Olarak Tesviye Olunacaktır" Muzaffer ise yaptığı taklit paranın üzerine şu harika ibareyi yazmıştı: "Bedeli Çanakkale'de Altın Olarak Tesviye Olunacaktır". Onun altın dediği, Mehmetçiğin akıttığı kanı idi.
Yahudi tüccarı, olayı iyice anlayınca bunu mesele yapmadı. Ancak, bir anda bütün İstanbul duydu. Şehzade Halim Efendi de duymuştu. Lalasını gönderip bedelini ödedi ve makbuzunu aldı. Çünkü böyle bir olayın dünyada benzeri bulunamazdı. Onu çok zarif sedef kakmalı, içi kadife bir mücevher çekmecesine yerleştirdi ve İstanbul Polis Okulu'ndaki Emniyet Müzesi'ne hediye etti. Uzun yıllar orada kaldı. Son durumu bilmiyorum ancak 1983'de Ankara Emniyet Müdürlüğü'nde görüldüğüne dair bir kayıt vardır.
Hülâsa Mehmet Muzaffer, Çanakkale'den birliği ile Sina Cephesine gitti. Birinci ve İkinci Gazze Savaşlarına katıldı. İkinci Gazze Savaşlarından sonra mektep arkadaşı Faik Soydan Bey'e mektup yazmıştı. Yaralandığını ve şimdi hastahanede olduğunu iyileşince yine cepheye döneceğini anlatıyordu. Haziran 1917.
Bu arada İngilizler 6 Aralık 1917'de Gazze'ye tekrar saldırdılar ve 7 Aralıkta da Gazze'ye girdiler. Gazze şehrinin sokaklarında çok şiddetli çatışmalar oldu. Mehmet Muzaffer de bu çatışmaların içindeydi. Bu sokak çatışmalarında akş** karanlığı basarken Mehmet Muzaffer de o karanlıklar içinden nurlu aydınlığa açılan kapıdan uçup gidiyordu.

SÜNGÜSÜ ÎLE DOKUZ FRANSIZI DEVİREN DÜZCELİ HASAN

Hasan 3. Tümen 31. Alayın 2. Tabur ve 6 Bölük erlerinden ufak tefek bir Mehmetçik. Kumkale siper savaşlarında ani olarak bir Fransız askeri ile kucak kucağa gelen Hasan, yıldırım hızı ile süngüsünü Fransız askerlerine sapladı. Fakat daha süngüsünü çıkarmaya fırsat bulamadan iki Fransız askeri ile daha karşılaştı. Bu defa kendi süngüsünü bıraktı ve Fransız askerinin süngü takılı tüfeğini kaptığı gibi, iki Fransız askerini daha devirdi. Sonuçta o gün Kumkale Fransızlardan temizlendi ama Hasan da tek başına 9 Fransız askerini tepelemişti. Onun bu kahramanlığına o gün bütün bölük şahit olmuştu.34 Kısacası 25 ve 26 .5 ve Nisan 1915 günleri 3. Tabur ile 27. ve 57. Alayların kahramanları da bire 25'le dövüşerek destanlar yasmışlardı.

BİR KOL VERİP DOKUZ DEFA YARALANAN ÜSTEĞMEN ŞEVKET

Şevket Bey, Kumkale'yi işgal eden düşman birliklerine karşı 26 Nisan 1915 günü 31. Alay'm 10. Bölük komutanı olarak taarruz edecektir. Fakat ateşin yoğun bir şekilde yaladığı bir yerden önce kendisi ve sonra erlerinin geçmesini istiyordu. Bunun için dedi ki: "Arkadaşlar ben şimdi karşıya sıçrama yapacağım ve arkamdan siz geleceksiniz. Şayet ben burada şehit olursam naşımı siper yapıp savaşa devam edeniz." Sonuçta bu tehlikeli bölgeden geçildi ve Orhaniye mevzilerindeki düşman müthiş bir taarruzla püskürtüldü. Ne var ki Üsteğmen Şevket belinden ağır şekilde yaralandı ve İstanbul'a hastaneye kaldırıldı. O orada tedavi olurken Çanakkale'de düşmanın defteri duruldu ve 31 Alay da Sina Cephesine sevk edildi. Şevket Bey onları Haydarpaşa Garında bekledi ve böylece sevgili bölüğüne kavuştu. Netice itibarıyla İstanbul'dan hareket eden birlik Gazze bölgesine geldi. Burada giriştikleri çok çetin savaşlarda inanılmaz başarılar elde
ettiler. Üsteğmen Şevket defalarca yaralandı, kolunu şehit verirken ve kendisi de dokuz yara alıp Gazi oldu. Hatta İngilizlerin geri alınamaz dediği bir tepeyi zapteden 10. Bölüğün hatırasına "Şevket Tepesi" adı verilmiştir. Bu tepe halen Gazze bölgesinde Şevket Tepesi olarak bilinir ve anılır. 5 Hülâsa böyle bir milletin savunduğu yurt parçasını hangi düşman alıp da esir edebilir?

İSMİNİ DİDAR KOYSUNLAR GÖZBEBEĞİM

18 Marta 1915 Deniz Harekâtından önce batarya komutanı Yüzbaşı Hasan Bey'in bir kızı dünyaya gelir. Durum Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı'na telgrafla bildirilir. Bunun üzerine Cevat Paşa atma atlayıp bataryaya gelir.
"- Evladım Hasan, kızın dünyaya geldi. Allah ömrünü uzun etsin. İzinlisin." Hasan;
"- Komutanım vatan görevi daha mukaddestir. Her an saldırabilirler. Gidemem. Kızımın ismini Didar koysunlar.
Velhasıl 18 Mart günü Hasan Bey özlediği mertebeyi bulmuştur. Kızı Didar hanımla görüşmesi darul şühedaya kalmıştır. Yahya Çavuşlar, Avni Beyler, Mehmet Çavuşlar, Hasan-Hüseyinler ve Münirler gibi o da Mevlâ'sına kavuşmuştur.

BİR DE KÜÇÜK ABDULLAH'IMI KORU

Hücum başladığı saatten itibaren kuduran zırhlılar her karış toprağın savunmaya yeminli Mehmetçiğin sinesine ateşler yağdırıyordu. Başlarında şahin bakışlı bir yüzbaşının dudağından çıkacak kelimeleri tek nefes halinde bekleyen, Mehmetçikler bilendikçe bileniyorlardı. Geriye doğru bir adım dahi atmamaya yeminli: 80 yiğidin 15 katıydı düşman. Artık ikindiye doğru burun burna gelmişlerdi. Bölüğün başında abide duruşlu ve şahin bakışlı yüzbaşı ne yapacağını düşünüyor ve çavuşlarını topluyordu. Yarım saat sonra düşmana süngü taarruzu yapılacaktı. Bu arada Yüzbaşı ellerini açtı ve; Rabbim. Bu azgın düşmanın üzerine yürümekle sana kavuşmak yoluna giriyoruz. Vatan anamız artık sana emanet. Onu düşmana çiğnetme. Bir de küçük Abdullah'ımı koru. Onu ismine lâyık insan eyle."
Yarım saat sonra yüzbaşı ve askerleri kükremiş aslanlar gibi idiler. Allah Allah nidaları yeri göğü inletiyordu. Sanki 80 kişi değil de binlerce Mehmetçik haykırıyordu. Bu doğru idi. Zira doğu ufkundan birilerinin bulutları yara yara
geldiğini gördüler. Düşmanın üzerine yıldırımlar yağdırmaya başladılar. Olayı canlı müşahede eden Yüzbaşının gözlerinden seller gibi yaşlar akıyordu. Tabii ki bu sevinç gözyaşları idi.
Düşman ise tepelerinde şimşekten atlara binmiş Allah'ın sevgili kullarının onlar üzerine yağdırdığı yıldırımları görünce var güçleriyle denize doğru kaçıyorlar değil, paralanırcasına adeta yuvarlanıyorlardı. Ne var ki o şahin bakışlı yüzbaşı bunları dünya gözüyle doya doya göremeden şehit olmuştu. Ama şehit düştüğü yerde ılık ılık gülümsemesi ruhlar aleminden seyrediyordu sanki. O anda deniz ise "Ey Şehit Oğlu Şehit! Gül Gül Açılan Yaralarla Bezenmiş Bedenin Bu Topraklarda Bulundukça Daha Hiçbir Düşman Yan Gözle Bakamayacak" diye seslendiğini bütün şehitler duyuyordu. Siz de duyuyor musunuz?

ÖöZgE
18-06-10, 02:59
MÜSTECİP ONBAŞI

Çanakkale'den Marmara'ya giderken Boğaz'ı bir burun kapar. Adına "Nâra Burnu" denir. Karşısında bir bataryamız vardı. Çanakkale Boğazı'nda en geride olan bataryalanmızdandı. İç Savunma Bölgesinin sonunda olduğu için, O'na düşman gemileriyle çarpışmak fırsatı pek çıkmamıştı. Buradaki toplarımız, her gün silinir, kız gibi bakılırdı. Asker de her gün eğitim yapar, nişan alırdı. Arasıra denizaltıya karşı silahbaşı edilirdi. Allah bilir ya, canları da sıkılırdı, erlerin. Bazı havada düşman uçakları gözükürdü. Durmadan da uzaktan savaş sesleri gelirdi. Gönlünde arslan yatan yiğide, bu yeter miydi?
Bir ara Takım Komutanı bağırdı:
-N'oluyor?
-Denizaltısı! Diye cevap verdi, Müstecip Onbaşı.
Top Komutam
-Yunus balığının benzeridir, dedi.
Müstecip nişan alıyor ve "denizaltısı" diyordu. Dürbünler namlunun çevrildiği yöne döndü. Deniezaltısı olduğu anlaşıldı. Namlu da hedefe dönmüştü. "Ateş".. Bir daha...
Fransız Tvuquoise denizaltısı Marmara Denizi'nde deniz araçlarımıza taarruz etmiş, geriye dönerken havasım yenilemek için su üstüne çıkmıştı. Bu dönemeç yerde su altından gitmek tehlikeli idiydi de. Biraz sonra tekrar dalıp, suyun sır perdesi altına girecekti. İşte Müstecip'in keskin gözü onu, bu sırada görmüş, ustalığı da mermiyi kulesine yapıştırmıştı. Turquoise yaralanmıştı. Bir daha deniz altına dalamazdı. Teslim oldu. Adı da Müstecip Onbaşı oldu. Harbi kaybedince, Turquoise'ı da kaybettik. Neleri kaybetmedik ki? En kötüsü de 1925 lerden sonra Türk Milletini ileriye taşıyacak aydınlarımızın Çanakkale siperlerinde kalması olmuştur. Bu noksanlığın yeri halâ doldurulamamıştır.

SEYİDİN HEMŞEHRİSİ AYŞE NİNE

1915 yılının Mart ayı başlarında 11. Tümen Balıkesir'den Çanakkale'ye kaydırılıyordu. Tümenin yolu, Havran-Edremit-Ezine'den geçiyordu. Yürüyüş esnasında 33. Alay Havran'da konaklayacaktı. Alay ve Tabur emir subaylarıyla birkaç eri kapsayan ön heyet, alaydan birkaç saat önce Havran'a vardı. Burası, insanıyla her şeyiyle şirin kentti.
Subaylar, kasabanın ileri gelenleriyle karşılaştılar. Nihayet Alay emir subayı, konaklama fikrini ortaya attı.
Ne kadar acelecisiniz, diyen Muhtar sordu: -Mevcudunuz ne kadardır? Emir subayı: -Üç bine yakın. Muhtar tekrar sordu:
-Âlâ. Kaç hayvanınız var? -l 50 kadar.
-Subayınız ne kadar?
-50 tutar. Gönül rahatlığına kavuşan Muhtar söze koyuldu:
-Ne merak ediyorsunuz? Biz de öyle hesaplamıştık. 40 koyun kesildi, kızaracak. Pilav, 5 kazanda pişiyor. 4 ahır boşaltıldı, temizlendi. Erlerle subayların yerleri de hazır. Köyde ne bulaşıcı hastalık var, ne de hayvan hastalığı. Başka isteğiniz var mı?
Birlik geldi. Yerleştirildi. Erler ağırlandı. Subaylara da topluca akş** yemeği verildi. Yemek sonunda Birinci Tabur Emir Subayı Teğmen Şükrü izin aldı. Taburun yerleşme durumunu, son kez görmek için dolaşmaya çıktı. Açıkta kalan oldu mu diye.
Köy meydanına geldiğinde yaşlı, yalnız yaşlı değil iki büklüm olmuş bir ninenin, bur elinde dayandığı değnek, ötekinde feneriyle sendeleyerek yürümekte olduğunu gördü. Belki bir yardımım olabilir diye sordu:
-Nine ne dolaşıyorsun? Geç vakit ne arıyorsun?
İhtiyar durdu. Emir subayının yüzüne doğru fenerini yaklaştırdı. Karşılık verdi:
-Evlatlarımı arıyorum. Teğmen tekrar sordu:
-Hangi evlatlarını?
Nine, umuda düşmüştü, karşısında bir asker vardı. Titrek bir sesle anlattı.
-Hangi evlâtlarım olacak? Bana da 9 er gelecekti. Bekledim. Hâlâ gelmediler. Kaygıya düştüm. Açıkta mı kaldılar, diye. Onları arıyorum. Oğul, bari sen bul. Teğmen ihtiyarın, ince konukseverlik duygusu karşısında e/ildi; kimsenin dışarıda, açıkta kalmadığını anlattı. Ama kadına hüzün çökmüştü. Teğmen bir çare buldu. Tabur karargâhında daha uyumamış birkaç er kaldırdı ve asker de olan torunları yerine ninenin, burcu burcu yurt kokan evinde barındırıldı.
Dedesi ve ninesi böyle düşünen bir milleti, esir edemezsiniz. Yabancılara çarpıcı gelen de Ayşe ninenin içindeki cevher idi.

BURDURLU İSMAİL SANCAR

Trablusgarp, Balkan, Çanakkale ve İstiklal Savaşı kahramanlarının meşhur ve aynı zamanda meçhul gazilerinden biri de Burdur-Tefenni şimdi Çavdır'a bağlı Anbarcık Köyü doğumlu İsmail Sancar'dır.
1910 da köyünden savaşa gidiyorum diye çıkmış 12 yıl sonra 1922 de bir gözünü kaybetmiş olarak savaştan geliyorum diye dönmüş.
Tam 12 yılı cephelerde vuruşarak geçmiş... Gidenin gelmediği ve cephesinde esir alınanlardan 60.000'inin hala mezarının bile bilinmediği Yemen'den sağ çıkmış, Galiçya da Ruslara geçit vermemiş, Çanakkale de ise düşmanın hayallerini boğazın mavi sularına gömmüş ve nihayet bu gurur verici görevini tamamlayıp terhis olarak köyüne ve ailesine dönebilmiştir.
Hepiniz bilirsiniz köylerimizde biri köyün ismi ile anılan konuk odalarımız bulunurdu. Bir de ağaların özel misafir odaları vardı. İsmailler de köyün ağalarıdır ve özel misafir odaları vardır. O da köye girişinde ilk olarak evlerine değilde bir misafir gibi konuk odalarına iner. Çocuklar etrafına toplanır. Misafir gelmiş diye. İsmail ise ses çıkarmaz ve kendini belli etmemeye özen gösterir. Derken hane sahibinden bir hanım misafire yemek getirir. İsmail bakarki gelen kendi hanımıdır. İsmailin bir gözü kör olmuş ve fiziki olarakda yıpranmış bir görünüm arzetmektedir. Yani, hemen bakılınca İsmail tanınacak bir halde değildir.
Aralarında konuşma başlar. Nerelisin? Nerden gelirsin ve nereye gidersin? Çanakkaleden, Yemenden, Galiçyadan nihayet Yunanı İzmirde denize döktük demesi ile, Hanım Hatun heyecandan kızaran yanakları üzerine süzülen gözyaşlarını silerek yoksa siz asker misiniz? Diyebildi. İsmail hanımının yüzüne bakamadan hafifçe başını önüne doğru eğerek hı hıı demekle yetindi. Hanım Hatun ise göz yaşları içinde, "bizimkide arkerdi, gideli 12 yıl oldu. Son 7 yıldır hiç haber alamadık." Bu defa İsmail de ona "Kocanız belki benim arkadaşımdır. İsmi, boyu, poşu nasıldı? En son nereden haber aldınız?'' bunun üzerine Hanım Hatun da kocasının bütün özelliklerini saymaya başladı. Ama Allah var ya misafirden şüphelenmeye başlamıştı. En azından ses tonu tsmaile benziyordu. Sordu, sizin adınız ne? Bu soru üzerine İsmail başını kaldırıp hanımının yüzüne bakarak Anbarlıyım demesi ile Ayşe hanım bayılmıştı. Neticede bütün komşular toplandı. Artık köyde tam bir bayram havası vardır. Hülasa vatan için düşmana canını ve bedenini siper etmiş kahraman İsmailin hikayesini 05.10.2002 tarih ve saat akş** 21:00 de 40 yaşındaki torunu Arif Sancar'ın Çaldır daki evinde dinledim. Birinci Cihan Savaşı içinde özellikle Çanakkale gazisi İsmailin menkıbesi içinde Anadolu insanının kültür zenginliği: yolcu ve misafirlerin nasıl ağırlandığım öğrenririş oluyoruz. Böyle zengin bir kültüre sahip olan milletlerin önünde durulamaz ve esir edilemez. Yiğit İsmail kabrinde rahat uyu. Bütün bir vatan size minnettardır.

YOZGATLI KINALI MURAT

Seddülbahir cephesi 3.Tabur erlerinden biride Yozgat'ın Sorgun ilçesinin Karayakup köyünden Murat'tır. Bu yiğidi annesi Çanakkale'ye gönderirken başını kınalamış ve öyle selametlemişti. Murat, 3.Taburda göreve başladığında: Kınası komutanın dikkatini çeker ve sebebini sorunca da Murat alınır ve sıkılır. Sonra da bölükteki tıbbiyeli öğrenci Şükrü'ye annesine mektup yazdırır. "Anne kardeşlerimi askere gönderirken saçlarını kınalama, zira komutan bana soru sordu, cevap veremedim ve mahcup oldum. Kardeşlerimde zor durumda kalmasın.
Murat'ın mektubu üzerine birkaç zaman sonra cevap gelir amma kınalı saçlı Murat, mektubun Murat Allahına ulaşmıştı. Annesi ise mektubunda Murat oğlum, komutana selam söyle diyor ve devam ediyordu:
"Oğlum, gözümün nuru Murat'ım Zabit efendiye selam söyle... Biz kurbanlık koçları kınalar öyle kurban ederiz. Sen dört kardeşin arasında benim İsmailimsin, sen kurbansın, sen orada şehit olacaksın, kurbanlık koçlar nasıl kınalanırsa bende onun için senin saçını kınalayıp Çanakkale'ye gönderdim." Murat'ın annesi belki okur yazar değil ama azımsanmayacak bir kültüre sahip olduğu Anadolu kadınının simgesidir.

ÖöZgE
18-06-10, 02:59
SEDDÜLBAHİR KAHRAMANLARININ YAZDIĞI DESTANIN DEĞERLENDİRİLMESİ

25 Nisan 1915 günü Çanakkale Kara Savaşları'nda savaşacak 6 Tümenden; 19. Tümen Maydos'ta yedekte, 3. ve 11. Tümenler Asya yakasında ve 5. ile 7. Tümenler de Bolayır'da bulunuyorlardı. Geriye kalan 9. Tümen ise esas çıkarmaların yapılacağı Azmak Dere'den Morto Koyu'na kadar yaklaşık 40 km. uzunluğundaki bir kıyı şeridini savunacaktı. Bunun 27. Alayı Arıburnu'nu savunacak ve 25. Alayı Sarafm Çiftliği'nde ihtiyatta bulunacak ve 26. Alayı da Seddülbahir Cephesinde çarpışacaktı.
25. Alayın Karargâhı Sarafm Çiftliği'nde bulunuyordu. 22 Nisan sabahı Kirte Tepesi'ne karargâhını kurdu. Birlikleri, Tekkeburnu, Yeldeğirmenler bölgesi, Ertuğrul ve Harapkale, Aytepe, Morto Limanı ile Sarıtepe ile Zığındere ağzına yerleştirdi. 7km'lik bir kıyı şeridi idi. Bu kıyı bölgesinin, taburun savunma gücünü çok fazlasıyla aştığı dikkat çekiyordu. Bunun için Mehmetçik, içindeki iman cevherine dayanarak savaşacaktı.
Bunun farkında olan Hamilton, önceden yaptığı plân çerçevesinde ve birinci derecede ele geçirmek için 25 Nisan günü kilit nokta oluşturan Seddülbahir ve yakın çevresini seçmişti. Bu itibarla bölgeye bir Fransız Tümeni ile 29. ve 1. İngiliz Tümenlerini ve l. Hint Tugayını ayırmıştı. İlk hamlede Alçıtepe ele geçirilecek ve sonra Kilit-ül Bahr'e uzanılacak ve kuzeydeki Anzak Kolordusu da Maltepe üzerinden yürüteceği taarruzla Eceabat dolaylarında birleşmeleri hususu Hamilton'un genel hareket plânının önemli bir parçasını oluşturuyordu.
İlk kanlı ve çok yoğun savaşlar 25-27 Nisan arası cereyan etmiştir. İlk saldırıda Türklerin kaybı %40, İngilizlerin ise %70 idi.
25 Nisan 1915 Günü Ertuğrul Koyu Çıkarması; Birinci kademede 3 bölük, ikinci kademede l bölük, üçüncü kademede 7 bölük. Toplam 11 bölük. Bu kuvvetlere karşı koyacak Türk tarafı ise yalnız l bölüktü. 4 gemi ile de destekleneceklerdi. Aslında ilk kademede 13 bölüklü bir tugay çıkarılması plânlanıyordu. Bir Alay da yedekte bekletilecekti. Buna göre birinci kademede 13 kat üstünlük ve ikinci kademede 25 kat fazlalıkla savaşılacaktı. İngiliz general ve tarihçi Oğlander demektedir ki: Seddülbahir Köyü içindeki çarpışmalarda şehit olan Takım Komutanlarına rağmen 25 nisan sabahından beri dövüşen iki Türk Takımı, 26 Nisanda bir İngiliz taburuyla göğüs göğse yaptıkları korkunç savaşın anlatılması ve ifade edilmesi hiç mümkün değildir. Şu kadar ki, savaş ve mücadele, sözcüğün tam anlamıyla bir destandır/ Oğlander, C:l, s. 307-308//.
Burada korkunç olan, öğleden sonraki saatlerde hemen hemen elinde ihtiyat kuvveti kalmamış olan 3. Tabur Komutanı Binbaşı Sabri Bey, dokuz kişiden ibaret olan mandayı; "Dayanın evlâtlarım, selâmet için gayret zamanıdır" gibi canhıraş sözlerle ayakta durdurmaya çalışmasıdır. Binbaşı Sabri Bey raporunda; " Saat 06.00'dan sonra düşman avcı hendeklerine tekrar açtığı ateş desteği altında ikinci kademedeki taburlarını çıkarmaya teşebbüs etti. Fakat mevzilerini muhafaza eden kahramanlarımızın ateşleri karşısında ikinci kademenin çıkarması da başarılı olamadı. Düşman askerleri çekildi. Deniz suyunun kırmızılaşmış olması ve sahile yığılmış cesetler düşman askerlerinin maneviyatını sıfıra indirmişti. Üçüncü çıkarma teşebbüsüne geçildiği zaman nakliye gemilerindeki düşman askerleri merdivenlerden inerken subaylarının kılıç zoru ile indiriliyorlardı. Tabur müdafaa ettiği cephesinde düşmana adım artırmazken düşman Teke burnunun 2 kilometre ilerisine bir tabur çıkarmıştı. Bu durum üzerine ihtiyatta bulunan 9. bölük iki t kımı ile Teke burnu kuzey doğusuna açılıp yayılarak burada beliren düşmanın kuşatma hareketini durdurmaya mecbur etti. Düşman korkunç bir ateş altında bulunduruyordu erlerimizi. 9. Bölük Kumandanı bu ateş sırasında yaralandı. Teke burnundaki müdafaa zayıflamıştı. Düşman buraya bir kısım kuvvet daha çıkardı ve ağır makineli tüfek ateşi altında kalan 12. Bölüğümüz iş yapamaz durumdan kurtulmak için çekildi. O zaman düşman Tekke Koyuna rahatça çıkarma yaptı.
Saat 07:00'yi geçtiği sıralarda Seddülbahir ve civarı adeta cehenneme dönmüştü... Düşman Ertuğrul Koyu'nda da üçüncü ve dördüncü çıkarmayı yapıyordu. Böylece Tabur 2 cephede muharebe yapmak zorunda kalmıştı. Kuvvetlerin ikiye ayrılması tabii ki aleyhimize oldu. Seddülbahir ve civarı kuvvet bakımından takviye edilmesini istiyordu. Fakat elde burayı takviye edecek kuvvet kalmamıştı. Mevcut kuvvet 25 Nisan akş**ına kadar dayandı ve çıkarma kuvvetlerinin büyük bir kısmını imha etti. Ertuğrul Koyu'ndaki tel örgüleri imha için düşman ateşe başladı ve tel örgülerin büyük bir kısmı imha edildi. Tekke koyuna çıkan düşman kuvvetleri bitmeyen sayıda ölüler vererek saat 15.00'de Aytepe'yi işgal edebilmişti. Ezineli Yahya Çavuş'un mevzileri düşmanın arkadan ateşi altında kalmıştı. Böylece düşman Ertuğrul Koyu'na çıkabildi ama, cesetlerine basa basa... Ezineli Yahya Çavuş, 12 saatlik şerefli bir müdafaasından sonra Harapkale'deki bölüğüne iltihak etmekten başka çare kalmadığını anladı ve düşündüğünü yaptı. Taburundan da 4 0 kişi muharebe dışı olmuştu. Düşmanın ise 2 taburunun tamamı 2000 kişi imha edilmişti. "Bir kahraman takım ve de Yahya Çavuştular, Üç Alayla da burada gönülden vuruştular. Düşman Tümen sanırdı, bu şahane erleri, Allah' ı arzu ettiler, akşama kavuştular." "Çanakkale Valisi Namık Bey" Hülâsa bu destan anlatılamaz. Bu destan insanın gözü önünde kaynayan bir cehennemin içinde yazıldı. Burada şehit olanlar son nefesini verirken bile vatanımın selâmeti diyordu. Böyle bir manzarayı kim unutabilir ve kim nasıl izah edebilir?
Tekke Koyu Çıkarması: Bu bölgeyi 12. Bölük savunuyordu. Karşısında 3 savaş gemisi destekli 6 bölük, çıkarmayı plânlıyordu. Öyle de yaptılar ama gene de perişan olmaktan kurtulamadılar.
İkiz Koyu Çıkarması: Tekke Koyu'nun hemen sağ ilerisinde daracık bir kum şerididir, l tabur çıkarmayı plânlıyordu. 4 yedek kafile ve 2 savaş gemisi ile desteklenecekti. İkiz Koy'a çıkan düşman kuvvetlerine 12 kişilik Türk gözcü birliği karşı koyacaktı. Karşı koydular ve İngilizleri de şeytan çarpmış gibi sersemleştirdiler.
25 Nisan 1915 Günü Santepealtı Çıkarması: Buraya çıkan 2.000 kişilik İngiliz birliği çok büyük tehlike arz etmiştir. Sabah 04.3 O'da karaya ayak basan bu 2.000 kişilik Tugay, Türk savunmasının tam arkasında idi. Her an Kirte'ye ulaşabilirlerdi. Karşılarında hiçbir Türk birliği yoktu. Buna rağmen hiçbir varlık gösteremediler. Sonuçta 25 Nisan akş**ı, 25 Alaydan gelen yedeklerle giriştikleri savaşta 700 kişi savaş dışı oldu. Kalanların da cepheyi boşaltıp kaçıp gitmeleri ile bu çok tehlikeli çıkarma bölgesi bertaraf edilmiş oldu. Kısacası bu kadar az bir Türk askeri ile savunulan savaş bölgesine çok iyi şartlarda çıkan İngiliz kuvvetlerinin Kirte'ye ulaşma hayalleri rüzgar gibi uçup gitmiştir.
Morto Koyu Çıkarma Noktası, Müttefikler için çok önemli, kritik bir yerdi. Türk savunmasının buraya ayırdığı kuvvet ağır silahlardan yoksun 150 kişilik bir takımdı. Karşı taraf ilk kademede 3 bölük çıkaracak ve sonra l muharebe ve 4 balıkçı gemisi ve 4 yedek kafile ile desteklenecekti. 25 Nisan sabahı 04.30'da Nelson ve Vengens Savaş Gemileri ile refakat gemilerinin topları Morto Koyu sırtını dövmeye başladı. İki saat kadar süren top ateşinden sonra filikaların içi asker dolu olduğu halde kıyıya yaklaştıkları bir sırada, Türk takımı öldürücü bir ateşe başladı. Düşmanı en kritik anında yakalamış ve derinliklerde ilerlemelerine şans tanımamıştı. Ancak Abide cihetinde 3 kişinin gözetlediği bölgeden düşman askeri çıkıp, kahramanları arkadan kuşatmaya başlamıştır. Takım Komutanı durumun farkına varıp yavaş yavaş geri çekilip tedbirini alsa da akşama kadar takviye alamaması sebebiyle 80 kişilik takımının hemen tam..... yakını savaş dışı olmuştur. Ta ki akşama doğru 25. Alay'ın 8. Bölüğünün bölgeye yetişmesi sonunda tehlike atlatılmış ve 25 nisan Morto Koyu çıkarması Türk savunması lehine sona ermiş oluyordu.
28 Nisan 1915 Birinci Kirte Savaşları: 28 Nisan 1915 günü sabahı saat 08.00'de başladı. Akşama kadar sürdü. Ancak başarılı olamadılar ve 3.000"i bulan kayıplarla geri çekildiler. 1-2 ve 3-4 Mayıs günleri tekrarladılar. Ancak yine başarılı olamadılar. Yalnız bizim 15. tümen de erimişti. Tümen Komutanı Yarbay Zoderstren görevden alındı. Bu savaşlarda düşman istediği neticeyi elde edemedi. Ancak güneyde Cephe kuruldu ve bölgeye ayak bastı. İstanbul'a ulaşamadılar ama Alçıtepe'ye kesin ulaşmak istiyorlardı. Heyhat! Mehmetçiğiaşmak ne mümkün...
6-9 Mayıs 1915 İkinci Kirte Savaşları: General Hamilton, Türkler mevzilerini tahkim edip takviye almadan Kirte bölgesini kesin ele geçirmek istiyordu. Bunun için Arıburnu bölgesinden 2 Tugay Anzak Askeri Seddülbahir'e getirildi. 6 Mayıs günü 11.30'da taarruza başladı ve 7-8 ve 9 Mayıs günlerinde taarruzlar yenilendi. Bu saldırılar İngilizlere 6.500 insana mal oldu. 7.000 kaydı da vardır. Türk tarafının kaybı da ağırdır. Biz vatan toprağını savunuyorduk da; onların neye ve niçin öldükleri bilinmiyordu. Ancak büyük bir hainlik içinde artniyet taşıdıkları biliniyordu.
4-6 Haziran 1915 Üçüncü Kirte Savaşları: General Hamilton, 2. Kirte Muharebelerinin yarattığı ezikliği ve moral çöküntüsünü atmak için başlattığı III. Kirte Muharebeleri başarılı görünse de Kirte önlerinde Türk karşı taarruzları ile geri atıldılar. Yani İtilâf Devletlerinin, Seddülbahir bölgesine 5. taarruzu da neticesiz kaldı ve hayallerindeki Kirte'ye / Alçıtepe Köyü / ulaşamadılar. Halbuki 100 yıldır bunun hesabım yapıyorlardı. Mehmetçiğin kahredici azmi, asırlık hayali Çanakkale Siperlerine bir daha hortlaınamak üzere gömüp bitirmiştir. Ill.Kirte Savaşlan'nda Fransız Kolordusunun insan gücü 30.000 kişi idi. İngilizlerin ise 31.000. Oğlander, 20.000 gösterir. Türk tarafında ise çeşitli Tümenlerden toplanmış 3 Alayın 8 piyade taburunda 7.000 er bulunuyordu. 6.000 kişi de ihtiyatta destek için vardı. Toplan 13.000 kişi. Bunun 9.000 kadarım kayıp verdik. Yani 9. kişilik 9. Tümen hemen tamamıyla erimişti. Cephe tamamıyla yarılmıştı. Yalnız muharebe sahası olan Sığınsırt'ta 12'lik muhasara bataryası ile 5. Alayın 2. Bataryası ve 150 Mehmetçik cepheyi savunmaya çalışıyorlardı. Sonuçta 150 yiğit birbiri ile helalleşip 3 gruba ayrıldılar, l .Grup, Teğmen Ahmet'in emrihde Kirte Deresinden, 2. grup, Teğmen Mehmet'in komutasında Kanlıdere'den, 3. Grup da Batarya Komutam Arif Tanyeri'nin emrinde merkezden derhal taarruza geçtiler. Karşılarında gördükleri manzara ise şu idi: Yaralı ve şehitlerle dolu olan Türk siperlerine düşman topluca saldırıyor ve ölmek üzere olan bir şehidimizin üzerine sekiz on süngü birden saplanıyordu. İşte bu manzara karşısında s ldırıya geçen erlerimizin Allah Allah seslerine, Batarya Komutanının genç ve gür sesi karışıyordu; "- Yetiş, vur. Vur ha vur." Hülâsa Üçüncü Kirte Savaşlarının son taarruzunu yapan 150 kişilik Türk Grubu 5-6 dakika içinde düşmanı Türk siperlerinden temizledi ve kendileri yerleştiler. Aradaki mesafe 150 m. kadardı. 5 Haziran günü artık düşmanın da savaşacak hali kalmamıştı ama gene de 150 kişinin 10 katı idi. İşte o, on misli kuvvete karşı koyan ruh, subaylarına güvenen ve vatanı için ölümü hiçe sayan Türk askerinin Çanakkale'de şahlanan karakteri ve inancının tezahürleri idi. Sonunda 15. Tümen birlikleri yetişip cepheyi 12'lik batarya birliklerinden teslim almıştır. Kısacası, 3. Kirte Zaferini 150 kişilik bu kahramanlar sonuçlandırmıştır. Bugünkü Son Ok Şehitliği, o kahramanların anısını taşır. Savaş bugünkü Son Ok Şehitliği'nin 600 m. kadar güney batısında yaşanmıştır. Kahramanların ruhları şad olsun.
21-22 Haziran 1915 Kerevizdere Savaşları: Bu Savaşların Hedefi, Fransız Kolordusu Kerevizdere sırtlarındaki 83 rakımlı tepeyi ele geçirmekti. 21 Haziran günü, Türk mevzilerine 32.450 top mermisi kullandılar. Cepheyi 2. Türk Tümeni savunuyordu. 12. Tümen de yedekte bulunuyordu. Fransızlar üçer taburlu 3 Alayla hücuma geçti. Türk savunması 6.000 kayıp verdi. Yani 2. Tümen üç Alayından ikisini zayiat vermişti. Fransız kaybı isi 2.500 idi. Ordu Komutanı Sanders, bu savaşları kastederek 22 Haziran 1915 günü çok gizli ve kişiye özel olarak Enver Paşa'ya gönderdiği raporunun özeti: "Düşman, öteden beri ve özellikle son zamanlarda yaptığı taarruzlarda anlatılamayacak kadar çok cephane ve az sayıda insan harcıyor. Biz ise pek çok insan ve az cephane feda ediyoruz." Bu sual asıl Enver Paşa kadar Sanders'in kendisine de biri tarafından sorulmalı ve bu da Enver paşa olmalı idi. Elhasıl, iki gün süren bu kanlı boğuşmalarda göze
çarpan en büyük özellik; " Türk Komuta kademelerindeki soğukkanlılık, alınan karalardaki ustalık, karşılıklı işbirliği zihniyeti, uygulamaların noksansız yapılışı ile uygulayıcıların yarattıkları yiğitlik ve vatan toprağının savunulmasında sarsılmaz inanç ve içtenliğin dillere destan, dost ve düşmana parmak ısırtması olmuştur."
28 Haziran-5 Temmuz Arası Zığındere Muharebeleri: Çanakkale Savaşları'nın en kanlı sahnelerinden biri Zığındere'de yaşanmıştır. Saldırının ilk ateşi 28 Haziran 1915 saat 09.00'da başladı. 29 ve 30 Haziranda devam etti. Zığındere, Sargıyeri'nde bulunan Sahra Hastanemiz yerle bir oldu. Binlerce
yaralı parçalanarak şehit oldu. Savaşa katılan 7. ve 12. Tümen birliklerimizdi. Yaralı ve şehitlerle dolu Zığındere batısındaki siperlerimizi işgal eden düşmanın hesabı görülemedi. Anadolu yakasından 3. Tümen, Arıburnu'ndan 5. Tümenler yardıma geldi. Bu yedeklerle 5 Temmuz günü yapılan savaşlarla da sonuç alınamayınca, Grup Komutanı Alman Weber Paşa görevden alındı. Yerine Kuzey Grubu Komutanı Esat Paşa'nın kardeşi Vehip Paşa getirildi. Bu savaşlara katılan!., 7., 12., 6., 4., 3., 5. ve 11. Türk Tümenleri 28 Haziran-5 Temmuz arası 16.000 kayıp vermişlerdir.
12-13 Temmuz Muharebeleri: İngiliz ve Fransız birlikleri saat 04.30'da Güney Grubu ceephesinin sol kanadındaki 4. ve 7. Tümen cephelerine karadan, denizden ve 14 kadar uçakla da havadan bombardıman etmeye başladı. Bombardıman üç saat sürmüştü. Bu zaman zarfında 4., 6. ve 7. Türk Tümenlerinin ilk iki günlük çarpışmalarda verdiği kayıplar, 113 subay ve 9.462 erdi. Kanlı Zığındere Muharebelerinden kısa bir süre sonra başlayıp iki gün süren Kerevizdere Muharebeleri, Seddülbahir Cephesinde hatta Çanakkale'nin diğer muharebe bölgelerindeki bütün komuta kademelerinde bir rahatlık yaratmıştır. Karşı tarafta ise bir bezginlik seziliyordu. Hele enerjik bir kişiliğe sahip olan 2. Ordu Komutanı Miralay Vehip Paşa'nın Grup Komutanlığına gelmesi Türk savaş gücünü ve güvenini iyice pekiştirmiştir. Ancak 13 Temmuz 1915 savaşlarından sonra İngiliz 157. Tugayının sağ kanadında başlayan bazı küçük geri gidişler, birden tüm cephedeki erlere kadar yayılarak sel gibi geriye doğru bir akış başlamıştır. Ne yazık ki, bizim ileri birliklerimiz bu durumdan faydalanamadılar. Bu panikten kayıpsız kurtulmaları bu defa İngilizler için büyük bir şans olmuştur. Hülâsa, İstanbul'a ulaşamadık bari Alçıtepe'ye ulaşalım özlemiyle girişilen bu taarruzları boşa çıkarmanın verdiği rahatlık ve kendine güveniyle Türk direnme ve moral gücünü kat kat arttırmıştır. İngiliz ve Fransızlara da iyice hazırlanmadan yer yer yaptıkları taarruzlardan vazgeçerek daha tedbirli ve ihtiyatlı hareket etmenin bilincini de öğretmiştir. Ayrıca 6-13 Ağustos 1915 günleri arasında yapılan muharebelerde de toplam 7.519 kaybımız vardır. Kısaca belirtmek gerekirse, Seddülbahir Bölgesinde yapılan muharebelerde binler şehit ve ölü verilmesine rağmen her iki taraf için de istenilen netice elde edilememiştir. En son olarak da düşmanın 9 Ocak 1916'da kaçıp gittiği bölge, Seddülbahir Savaş Cephesi olmuştur.
16. Seddülbahir'de Emre İtaat Etmiyen Yüzbaşı Hüseyin Hüsnü'nün Hatıraları: Aylarca devam eden çok kanlı muharebelere rağmen düşmanın bir türlü zaptedemediği "Alçıtepe"nin ismini kendisine soyadı olarak alan Önyüzbaşı Hüseyin Hüsnü Alçıtepe Çanakkale'de Seddülbahir'e çıkan 20.000 kişilik düşmana karşı koyan 26. Alay, 3. Tabur, 9. Bölük komutanı idi. Hüseyin Hüsnü Alçıtepe'ye neden bunu soyadı olarak aldığı sorulunca, şöyle cevap verdi: "- Düşmanın bütün emeli Alçıtepe'yi almaktı. Alçıtepe'ye giden yol üzerinde dövüştük, dövüştük. Birçok subay arkadaşlarım ve Mehmetçikler şehit oldular, ben de ayaklarımdan yaralandım, sakat kaldım. Alaydan gelen geri çekilme emrini dinlemeyerek dövüştüm. Eğer düşman Alçıtepe'yi alsaydı, şehit düşmesem bile, idam edilmekliğim muhakkaktı. Türk Ordusunun şan ve şerefini arttıran bir muharebeden, sakatlığımla beraber bu isim de hatıra kalsın, dedim. Alçıtepe, üçüncü taburun dövüşmesini şöyle anlattı: 25 Nisan 1915... Öğleden evvel iki zırhlı ile bir denizaltının süratle Boğaza gi diğini Morta limanındaki 9. Bölükten gözetleme postamız haber verdi. Efrat silahbaşı edildi. Bu esnada Arıburnu istikametinden de top sesleri geliyordu. Biraz sonra düşman gemileri Morto Limanını, Ertuğrul Koyunu ve tabyasını, Harapkale'yi, tabur karargâhını şiddetle bombardımana başladı. Kesif gemi ateşlerinden, siperler üzerinde parçalanan mermiler ve şarapnellerden çıkan gaz ve dumanların tesiriyle hiçbir şey görülemiyordu. Ağaçlar yerlerinden fırlıyor, taşlan havalarda uçuyor, toz duman birbirine karışıyordu. Sanki kıyametten bir sahne idi. Bu kadar ufak bir bölgeye yapılan ateş altında nakliye gemileri Tekke ve Ertuğrul Koylarına yaklaşmıştı. Tayyareler de pek alçaktan, tepemizde uçuyordu. Bölükler bu cehennemi ateş altında hiçbir şeye ehemmiyet vermeden vatan ve namus vazifelerini yapıyorlardı. Gösterilen bölgelere, telefata bakmayarak, siperler içinde kalan arkadaşlarına yetişmek için koşuyorlardı. Dokuzuncu Bölük, Tekke Burnuna yaklaştığı zaman bîr tabur kadar düşmanın Zığınderesine doğru süngü takmış olarak ilerlediğini, Tekkeburnu'na çıkarmış olduğu iki bölük kadar, makineli tüfekli bir kuvvetin de Tekkeburnu'nu işgal etmekte olduğunu gördük. Yedi yüz metre kadar bir mesafeden düşmana ilk ateşi açtık. Düşman makineli tüfek kullanmaya fırsat bulamadan kaçmaya başladı. 12. Bölük kumandanı yaralanınca, kumandasız kalan efrat, 9. Bölük emrine girdi. Zığındere' sindeki bölüğe taarruz eden düşman da hücuma uğrayınca kaçmaya başlardı. Yaralılarını almadan gidiyorlardı. Sahile vardıkları zaman onları alacak vasıtalar açılmıştı. Bunun üzerine düşman mukabil hücuma kalktı.
Muharebe ileri geri şeklinde devam etti. Dört defa denize kadar sürmüştük düşmanı! Tekke Koyu siperleri şiddetli bombardıman neticesinde berhava edilmişse de sağ kalan efradımız ihraç hareketine müthiş surette karşı koyuyordu. Buraya çıkmaya muvaffak olmuş düşman ise eriyordu.
Ertuğrul tabyasının cephanelik civarındaki Ertuğrul Koyu'nü yandan ateş altına alan Yahya Çavuş ismindeki kahraman, arkadaşlarıyla düşmana pek ziyade telefat verdiriyordu. Seddülbahir Kalesi içine çıkmaya çalışan düşman öyle bir mukavemete maruz kalmıştı ki, kayıkları sahile sağlam gelmiyor, vapurlardan kayıklara efrat kamçı ile indiriliyor ve biz bunu görüyorduk.
Öğleden sonra Tekke Koyu'na ihraca muvaffak olan düşman, Ay Tabya'yı ve Ertuğrul Tabyası'nı işgal etti. Böylelikle Tekke Burnu'ndaki bölüklerimiz yandan ateş altına girdi. Harapkale'yi aşan mermiler de geriden bölükleri taciz ediyordu. Bu durum üzerine, tabur kumandanı telefatı azaltmak için biraz geriye çekilme emrini verdi. Tabur Komutanı Binbaşı Mahmut Bey, gece bütün cephede hücuma geçerek karaya çıkan düşmanı denize dökmemizi, şehit ve yaralıların intikamının alınacağını söyledi. Buna hazırlandık. Gece olmuştu. Düşman bütün bölgeyi karadan ve denizden kurşun yağmuru altına aldı. Fasılalı olarak dumdum kurşunu da gönderiyordu. Bölgemiz fişeklerle aydınlatılıyor, bu arada top ateşi de yapılıyordu. Bu hal şafak sökünceye kadar sürdü.
26 Nisanda her taraftan yine ateş başladı. Zığındere'ye taarruz eden düşman burasını ve Hisarlık Burnu'na çıkan düşman da Hisarlığı aldı. Seddülbahir Kalesi içinde pek kanlı muharebeler oluyordu. 40 saat fasılasız devam eden muharebe neticesinde taburun mevcudu yarıya inmişti. Kalanlar yarı beline kadar su içinde Kanlıdere'den Kirte civarındaki siperlere çekilmeye başladı.
Zabitler şehit düşüyor, kıt'alar kumandansız kalıyordu. 25. Alay çavuşlarından Ayvacık'lı Rifat Çavuş yaralı olarak geldi, başsız kalan efradın durumundan haberdar olan düşmanın her tarafta mukabil taarruza geçtiğini söyledi. Bölüğüm bu sırada ihtiyatta bulunuyordu. Alay Kumandanı zabitsiz kalan diğer bölüğü de alarak ileri atılmamızı emretti. Dere içindeki bine yakın er teşçî ve teşvik ederek kumandama aldım. Bölüğümle beraber taarruza geçtik. Biraz sonra düşman kaçıyordu. Bunu gören diğer kıt'a efradımız da fasılasız ilerliyordu. Muharebe böyle muzafferhane şekilde devam ederken, kıt'aların Soğanlıdere'ye doğru çekilmesine dair Alay emri geldi.
26. Alay Kumandanı karargâhı ile birlikte Alçıtepesi'ne doğru gidiyordu. Düşmanın bütün cephede ricat etmesinin manevî kuvvetimizi arttırdığı bir sırada bölüğüme gelen bu Alay emrini dinlememeye karar verdim. Bu topraklarda çarpışmış, birçok şehit ve yaralı vermiş, Seddülbahir'e "Zafer Sütunu" dikmeye namus sözünde bulunmuştuk. Böyle yeminli bir kıt'anın savaşı yarı bırakarak geri gitmesi yarımadanın mukadderatını tayin edecek
mühim bir mevkii bırakması çok ********* bir iş olurdu. Nitekim askerlerimle birlikte çekilmedim ve taarruza devam ettim. Bu topraklarda ölecektik. Bu anlayışla düşmanı ta Morto Limanına kadar sürdük. Düşman askerleri gemilere binerek kaçmak istiyordu fakat kendi askerleri tarafından üzerlerine ateş açılıyor, savaşa mecbur bırakılıyorlardı.
Bir müddet sonra Alçıtepe eteklerinden Domuzderesi'ne doğru, telefata bakmayarak bir kıt'a geliyordu. Bu 19. Alaydı. Alay Kumandanı Sabri Bey, Alçıtepe'sine geldiği zaman, 26. Alay Kumandanını ve bazı müfrezeleri geride görünce, cephe hattına bakmış, çarpıştığımızı görünce Alayını ateşe sürmüştü. 19. ve daha sonra 20. Alayın imdadımıza yetişmesi üzerine düşman bir daha sürüldüğü yerden ileriye bir adım atamadı.
Askerlikte emir dinlememenin cezası idamdır. Eğer mukavemetimiz başarı ile neticelenmeseydi, bu cezaya çarptırılacağım muhakkaktı. Kader böyle tecelli etti.Alçıtepe'yi düşman eline geçmekten kahraman erlerimle birlikte kurtardım. Geri çekilme emrinin, Alay Kumandanına bazı müfreze kumandanları tarafından verilen yanlış bilgi neticesi olduğunu sonradan öğrendim.
Liman Von SardersMn bu muharebe hakkında Başkumandanlığa çektiği iki telgraftan birinde öğleden evvelkinde şöyle denilmişti: Düşmanın zayiatı 10.000 kadardır.
27-28 Nisan tarihleri mevzii muharebelerle geçti. 29-30 Nisan gecesi umumî hücuma, 19. Alayla birlikte katıldım. Sabaha karşı idi, siperde iken tepemizde bir şarapnel patladı, yanımda bulunan zabit vekili Galip Efendi ile birlikte beş yerimden yaralandım. Bir şarapnel parçası sol diz kapağımı parçalamış, bir diğeri sağ bacağıma girmişti ki, bu hâlâ bacağımın içindedir. Yaralanınca bayılmışım. Gözlerimi açtığım zaman, şiddetle devam eden muharebe gürültüleri arasında, yanıma uzanmış bulunan onbaşıya şunu dediğimi hatırlıyorum:
"- Beni alınız!"
Bir sedyeye koydular, sargı yerine götürdüler. Zabit vekili Galip Efendiyi daha evvel götürmüşler. Orada akşama kadar kaldık. Çünkü geriye hastaneye götürmek üzere geceyi beklemek lâzım geliyordu. Sargı yerinde iken tepemizde tayyareler uçuyordu. Nihayet bahriye hastanesine getirildim. Burada ayağımı kesmek istediler. Razı olmadım. Yedi ay tedavi sürdü. İyileştim fakat sakat kaldım
Güzeller güzeli Hüseyin Hüsnü; kabrin ismin gibi cennetül fırdevs'inmürgızarlarından biri olsun. Vatan sağolsun

ÖöZgE
18-06-10, 03:00
ARIBURNU KAHRAMANLARI VE MUSTAFA KEMAL'İN MÜDAHALESİ

1 25 Nisan sabahı, Arıburnu Azmak Deresi'nden güneydeki Çamtepe'ye kadar uzanan ve hemen hemen 12 km.'yi bulan genişçe bir tepeye yayılmış olan 2. Tabur'un 4. Bölüğüne mahsus toplam iki takımdan biri / Balıkçı Damları'na çıkan düşmanı durdurdu ve Haintepe'deki takım da düşmana ağır kayıplar verdirdi. Anzaklar imşi yallah diye saldırıyorlardı. Ne var ki tepelerinden gelen ateş onları yıldırmış, subaylar erlerini ve erler de subaylarını kaybetmişlerdi. Tam bir ana-baba günü yaşanıyordu. İki takım Türk kahramanı ise hem sayıca çok az olmaları ve mevcutlarının yarısından fazlasını şehit vermeleri ve mermilerinin de iyice azalması sebebiyle Kanlısırt ve Kırmızısırt işgal edilmiştir.
2. 9. Tümen 27. Alay Komutanı Yarbay Şefik Bey Hatıralarında 4. Bölük Komutanı Yüzbaşı Faik'in 25 Nisan için Anlattıklarında diyor ki: 25 Nisan gecesi saat 02.00'de düşman gemilerini gördük. Görenler Bigalı İdris ve Gelibolulu Cemil idi. Durumu hemen Tabur Komutanı İsmet Bey'e bildirdim. Gözetlemeye devam etmem istendi. Bu arada gemiler çoğalmaya başladı. Bu defa ben durumu Tümen Komutanlığına bildirdim. Telefona Asteğmen Nuri çıktı. Kurmay Başkanı ile görüştü ve ne kadar savaş gemisi olduğunu sordular. Tespiti mümkün değildi. Öyle cevap verdim. Konuşma kesildi ve Ay da kaybolunca gemileri göremez olduk.
3. Biraz hareketsiz kaldık ve sonra sahilde ateş başladı. Ben de yedeklerle birlikte Yük....ırt'a geldim ve Taburu tekrar bilgilendirdim.
4. İlk çatışma Haintepe'deki 2. Takım ve sonra ihtiyattaki 3. Takım ile olmuş ve yiğitlerin hemen tamamı şehit olmuştu. Balıkçı damlarındaki 1. Takımın ise 60-70 mevcudu vardı. Haintepe'deki Takım tükenince düşman Yük....ırt'ı işgal etmiştir. Bunu anlayan l. Takım Komutanı Azmak dereağzından Düztepe'ye çıkıp düşmanın önünü kesmek istemiştir. Bu birlik, kendilerine ateş eden Anzakların hemen tamamını öldürmüşlerdir.
5. Balıkçı damlarındaki 1. Takım görevini yapmış ve düşmanın o bölgeden ilerlemesini durdurmuştur. Keltepe'deki 3. Bölük de görevini yapmıştır. Ancak 4. Bölüğün kaybı ağır olmuş ve hemen tamamıyla kendini feda etmiştir. Şimdi sahildeki şehitlik, bu kahramanların anısını taşır.
6. l. ve 3. Taburlar Kabatepe'den tatbikattan dönüp saat 02.00'de istirahata çekilerek uykuya dalmışlardır. Top sesiyle birden uyanan Yarbay Şefik Bey'in konuyla ilgili konuşması şöyledir: "Hemen telefon başına koşup Taburu aradım. Bu top sesleri ne dedim. Düşman Arıburnu'na asker çıkarıyor dediler ve kiminle konuştuğumu hatırlamıyorum. Telefonu bırakıp Alayın hazırola geçmesi için gerekli emri verdim ve hazır hale geldik. Bu arada Tümen Karargâhını aradım. Durumu izah ettim ve bana duruma göre hareket edersiniz dendi. Top sesleri de seyrek seyrek devam ediyordu. Fakat oralardan içimi yakan bir uğultu geliyordu. Bu kesin Piyade taarruzu ve orada bir avuçtan ibaret olan ve yardımdan uzak, Alay arkadaşlarımızın kim bilir ne kadar çok üstün bir düşman karşısında, kim bilir nasıl bir sıkıntı içerisinde vazifelerini yaptıkları inancına kapıldım. İçim yanıyordu. Duramadım tekrar telefona sarıldım ve Kurmay Başkanı Hulusi Bey'e, arkadaşlarımız orada ateş içinde yanıyor, biz daha bekleyecek miyiz? Hareket için emir bekliyoruz" dedim. Hulusi Bey: "Şefik Bey, bu çıkarmanın bir nümayiş olması ihtimali var. Size nasıl hareket emri verebiliriz?" cevabını verdi. Artık dakikalar seneler gibi uzun geliyordu. ihayet saat 05.45'de emir geldi ve Conkbayırı'na hareket edebildik. Cebel bataryama, bizi takip edin emrini verdim. 2 Tabur asker yollardan, tepelerden ve ovalardan yürüyerek Kanlısırt'ın ve Kemalyeri'nin yamaçlarına ulaşmıştık. Hem donanmanın, hem balonun, hem tayyarelerin gözleri önünde ovayı tahminen bir saate yakın uzun bir zaman içinde geçtiğimiz halde bizi ateş altına almadıklarını bir iyi talih ve bir ilâhi lütuf kabul ettim. Gariptir ki o kadar uzun olan yürüyüş kollarımız ancak Kavakderesi'ne girerken gerilerimize donanmanın ateşi başladı. Fakat hangi hedefe ateş ettiğini biz anlayamadığımız gibi muhakkak donanmanın kendisi de bilmiyordu. Rasgele bir cayırtı gidiyordu. Tayyarelerin bizi göremediklerine de şaştım.
7. Yarbay Şefik, Alayı ile Maydos'tan hareket edip iki saat sonra 7.40'ta Kavakdere'ye gelmiştir. Tümen Komutanı, esas çıkarma harekâtını ise Kabatepe'deki Tabur Komutanından saat 04.45'te almıştır.İşte Şefik Bey'i 05.45'te değil de yaklaşık 05.00'te hareket ettirebilseydi, durum çok daha farklı olabilirdi. Ta ki Tabur Komutanının 05.20'de ikinci uyarısı, çıkarmanın ciddi ve yardımın acil olduğu şeklindeydi. İşte Tümen bu ikinci uyandan 25 dakika sonra Alayını harekete geçirebilmiştir. Alay 15 dakika içinde hazırlanıp yürüyüşe geçmiş ve 07.40'da da Kemalyeri'nin batısındaki sırta ulaşmıştır. Taarruz emrini ise 07.55'te yazıp Tümene göndermiş ve Alay 15 dakika istirahat, yayılma-açılma yaparak nihayet 08.30 ile 09.00 arası düşmana saldırıya geçmiştir.
8. Burada 3. tabur Komutanı Halis Bey, Edirnesırtı'nda yaralandı. Kan kaybetmeye başladı. Savaş alanını terketmek istemiyordu. Çünkü Mehmetçikler kendilerinden çok fazla düşmanla savaşıyorlardı. Durum çok ciddi idi ve gittikçe ağırlaşıyordu. Bunun üzerine arkadaşları zorla Sargıyeri'ne aldılar. Arkadaşlarına: "57. Alay buraya gelinceye kadar haberci askerlerden başka hiç kimsenin geriye bir adım atmamasını ve gerekirse hepsinin orada ölerek mevkilerini terk etmemelerini tembih etti. Ancak söz aldıktan sonra Sargıyeri'ne götürülebildi.
9. Mustafa Kemal ise 08.45'te Bigalı'dan hareket edip 09.45'te Kocaçimentepe'ye ulaşmıştı. 10.00'u biraz geçe de Kocaçimentepe'den Conkbayırı'na doğru yürümeye başladı ve burada Balıkçıdamları'ndan Düztepe civarına çıkmış olan sahil gözetleme ve korumasına memur 1. Takım eratı ile karşılaştı. Onlara süngü takıp vaziyet aldırdı. 2. Tabur Komutanına da saat 11.00'de süngü taktırıp Düztepe istikametinde taarruza geçilmesi emrini verdi. 57. Alayın ilk şehitlerinden biri 2. Tabur Komutanı Yüzbaşı Ata Bey idi.
10. İşte bu hal ve görüntü içinde 27. ve 57. Alaylar sağ ve soldan başlattıkları taarruzlarla öğleden sonra Kanlısırt-Kırmızısırt-Bombasırtı çizgisinde gerekli birliği sağlamışlar ve bu arada cepheye 3. Kolordu Komutanı gelerek; 27. Alayı da doğrudan Mustafa Kemal7in emrine vermiş ve Anzakların denize dökülmesini istemiştir. Denize dökülemediler ama Kırmızısırt doğusu ile Kanlısırt-Albayrak sırtlarının geri alınmasıyla iki tümen Anzak askeri perişan edilmiş ve 25 Nisan çıkarmaları tam bir fiyasko ile sonuçlanmıştı. Buna göre hedefledikleri Kocaçimen çizgisinden daha çok uzaklardaydılar.
11. Burada Avustralyalı yazar Alan Moorehad demektedir ki; 25 Nisan sabahı Anzakların tam Conktepe'yi işgal edecekleri sırada Mustafa Kemal ortaya çıktı. İtilâf Devletleri adına harekâtın en kötü rastlantılarından biri bu deha sahibi, küçük rütbeli komutanın tam o anda, o noktada Conkbayın'nda bulunmasıydı. Çünkü aksi takdirde Avustralya ve Yeni Zelandalılar pekâlâ o sabah Conkbayın'nı ele geçirebilirler ve savaşın kaderi orada, anda belli olurdu. Eğer Boğaza hakim bu tepeler ele geçirilebilseydi; o takdirde Türk savunmasının ta kalbine çok ciddi, hatta hayatî bir darbe indirilmiş olurdu. O gün, Mustafa Kemal içinden taşan bir serdengenlik, hatta zaman zaman tam bir çılgınlıkla savaşmıştır. Devamlı olarak en ön siperlerde dövüşüyordu.
12. Bunların yanında Anzak Tümen Komutanı General Bridges ise; "Vaziyet endişe vericiydi. Zira çıkış plânlan tamamı ile bozulmuş, berbat olmuştu, l. Tugay, kendisine verilen kıyı başını tesis etme görevinin ancak yarısını, o da zorlukla yapabilmişti. Birlikler yollarını kaybetmişler, birbirlerine karışmışlardı. Arazi müşkülâtı da eklenince Anzak Kolordusu'nün durumu tehlikeye girmişti. Saat 15.00'te 15.00'te 7 Anzak taburu perişan bir haldeydi. Subay zayiatı ağırdı. Saat 16.00 raddelerinde Avustralyalı ve Yeni Zelandalılar geriye atıymışlardı. Manzara dehşet vericiydi."'
13. Zira Bebek 700 gibi bazı tepeler 5-6 defga alınıp verildi. Savaşlar çok kanlı ve çetin, çok acımasız cereyan etti. 27. ve 57. Alaylar sayıca kendilerinden dokuz kat üstün Anzak kuvvetleriyle dövüştü. İlk anda ilerleyenler olmuşsa da tamamıyla imha edilmişlerdir. Böyle ileriye çıkanlardan öğleden sonra sağ kalan olmamıştır. Bu bakımdan Anzak Tümen Komutanı "Manzara dehşet vericiydi" demekten kendisini alamamıştır. Arkasından da "hemen kaçıp gidelim" demişlerdi.
14. İngilizlerin Başkomutanı Hamilton ise İngiltere'ye gönderdiği bir mesajında: "Türk birliklerinin zalimce mukavemetine rağmen 29.000'den fazla asker altı plaj bölgesinde karaya çıktı. En tehlikeli cephedeyiz. Anzak Kolordusu 03.30 ile 08.30 arası sahile 80.000 kişi çıkardı. Zayiatımızın çok ağır olduğu muhakkak. Hedefime varamadım. Harekât başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Elimde iş görebilecek her askeri muharebeye sürdümse de düşman tahkimatı çok kuvvetli olduğundan makineli tüfekleri de pek iyi ve fenni kullandıklarından üzerlerine varılamamıştır. Başarı için çok cephaneye ihtiyaç var.2 Taze iki Tümen isteği ile telgraf sona eriyordu.
15. 26 Haziran 1915 günü, 9. ve 19. Tümenler düşmanı denize dökemediler ama ilerlemesine de meydan vermediler. Ayrıca 77. Alayın kaçak erlerinden 400 kadarı toplanıp, 2. Taburun emrinde yeni bir birlik kuruldu. Turşun'da bulunan 3. Tabur da Conkbayın'na getirilip yedeğe alındı. 26 Nisan günü cepheye Anzaklar 21 piyade Taburu toplarken; Türkler 14 Piyade Taburu toplayabilmişlerdi. Ayrıca karşı tarafın ateş gücü çok fazlaydı. Bu arada Kumkale'deki 15. Kolordudan 33. ve 66. Alaylar, Arıburnu Cephesine intikal ettirilmişti. Şimdi Arıburnu'nda 6 Türk Alayı vardı. Yani bir Kolordu.
16. 27 Nisan günü yapılan Türk taarruzları başarılı olamadı ama düşman da pasif kalmıştı.
17. 28 Nisan günü ise düşmanın Kanlısırt doğrultusunda yaptığı bütün taarruzlar durduruldu. 19. Tümen, 125 Alayın bir taburu ile takviye edildi. Gelibolu'daki 5. Tümen, Arıburnu Cephesine sevk edildi. EnVer Paşa'dan 5. Ordu Komutanlığına gelen mesajda ise takviye için 15. Tümenin İstanbul'dan yola çıkarıldığı bildiriliyordu. ''
18. 29 Nisan günü İngilizler Çanakkale Merkez Hastanelerini acımasızca bombaladılar. 30 Nisan-1 mayıs arası 5. Tümen birlikleri Arıburnu Cephesine intikal etti. 1-4 Mayıs arası yapılan kanlı savaşlarda iki taraf da istenilen neticeye ulaşamadılar. İngilizler bu 9 günlük savaşlarda 2.400 metre uzunluğunda 940 metre derinlikte bir cephe elde edebilmişlerdi.
19. 5 Mayıs 1915 günü Mustafa Kemal, Kemalyeri'ndeki karargâhını Conkbayırı'na taşıdı. Esat Paşa da Maltepe'den Kemalyeri'ne intikal etti. Ayrıca 25 Nisan-5 Mayıs arası Arıburnu Grup Komutanı Mustafa Kemal idi. 5 Mayıs itibarıyla yeni düzenlemeler yapıldı ve Mustafa Kemal 19. Tümen'in başına geri döndü. Grup Komutanı Esat Paşa oldu. Mamafih esas değişiklik 19 Mayıstan sonra gerçekleşti.
20. 6-13 Mayıs arası ise iki taraf da ikmal işleri ile uğraştı. Bu arada 7.500 yedek asker yeni birliklerine katıldı. Burada İngilizlerin 14 Mayıs gecesi Bombasırtı mevzilerine yönelttiği baskın hareketleri hakkında Mustafa Kemal'in şu ünlü sözlerini kaydetmek isterim: "Karşılıklı siperler arasındaki mesafe 8 metre, yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekilerin hiç birisi kurtulamamacasma hepsi düşüyor. İkinci siperdekiler yıldırım gibi onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz? Bomba, şarapnel, kurşun yağmuru altında öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılma yok. Okuma bilenler Kur'an-ı Kerim okuyor ve Cennete gitmeye hazırlanıyor. Bilmeyenlerse Kelime-i Şahadet getiriyor ve ezan okuyarak yürüyorlar. Sıcak cehennem gibi kaynıyor. 20 düşmana karşı her siperde bir nefer süngüyle çarpışıyor. Ölüyor, öldürüyor. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren, dünyanın hiçbir askerinde bulunmayan tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebeleri'ni kazandıran bu yüksek ruhtur."
21. Bombasırtı Olayı için, General Hamilton'un Çörçil'e yazdığı not: "Askerlerimiz, yarı sabit tahkimat karşısında, et-kemiğin yapabileceği her şeyi yaptılar. Buna rağmen zaptetmeye kadir olamadılar. Korkarım ki, bu pek kolay hazmedilir bir netice değil, fakat başka çare göremiyorum. Bu itibarla hemen 4 tümen asker istivorum".
22. 14 Mayıs 1915 günü Bombasırtı Savaşlarından sonra 15 Mayıs ile 16 Mayıs ve 17 Mayıs günleri, 18-19 Mayıs Savaşlarının hazırlıkları yapılmıştır. Enver Paşa, 10 Mayıs günü Gelibolu'ya gelmiş, 11 Mayısta cepheleri gezmiş ve 12 Mayısta ise İstanbul'a dönmüştü. 13 Mayısta da denetleme sonucunu gönderdi ve Arıburnu Cephesinde hemen bir taarruz yapılmasını istiyordu. Esat Paşa, taarruza karşı idi. Ama dinleyen olmadı. Bir kere savaş bölgesi 500-600 metrelik bir taarruz cephesi idi. Bu daracık cepheye 50.000 kişi nasıl sığdırılıp da savaşılacaktı? Sonuçta 10.000 kayıp verildi.Sanders, Esat Paşa'nm makûl ve gerçekçi teklifini ret etmeseydi belki bu kadar ağır zayiatımız olmazdı.
23. 17 Mayıs 1915 günü, 16. Tümen birliklerinin tamamı Arıburnu Cephesine yanaştırıldı. 2. Tümen keza. Burada Türk ordusu sayıca üstünlüğü sağlamıştı. Ama ateş gücü itibarıyla bir İngiliz tümeni, üç Türk tümenine eşitti.
24. 18 Mayıs gününün akş**ı 2. Tümen, orta bölgedeki 16. ve 5. Tümen birlikleri ile yapmak istediği değişiklik sebebiyle başlayan karışıklık sonucunda çıkan çatışmalarda 2. Tümen etkili olamadı ve başarı şansına kaybetti. 19 Mayıs günü de etkili olunamadı. Halbuki Türk tarafının 50.000 askerine karşılık Anzak kuvvetleri 12.000 kişi idi ve 600 ölü vermişlerdi. Türk tarafının şehit sayısı 5.000'in üzerindeydi. Çanakkale Harekâtında 2. Tümenin askerleri genelde İstanbul Tıbbiyeli öğrencilerdi. Münevverlerimizin en çoğu 19 Mayıs Savaşlarında şehit olmuşlardır. ,
25. 20 Mayıs 1915 günü Yeni Zelanda Tugayı, güney cephesinden geri getirildi. 22 Mayısta ise Bombasırtı'nda bir çatışma yaşandı. Birkaç siper işgal edildi. Fakat 23 Mayısta o siperler geri alındı. 24 Mayıs günü şehit ve ölüler gömüldü. 25-28 Mayıs arası kayda değer bir olay olmadı.
26. 29 Mayıs günü düşmanın saldırısı geri püskürtüldü. 30 Mayıs-16 Haziran arası ciddi bir savaş yaşanmadı. Yalnız 16 Haziran günü 19. Tümen cephesinde kanlı bir çarpışma oldu. Gene 16 Hazirandan 24 Temmuza kadar ciddi bir çatışma meydana gelmedi. Ta ki 24-25 Temmuz günleri Kocaçimen bölgesine bir taarruz oldu ise de 19. Tümeni aşamadılar ve geri çekilmek zorunda kaldılar. Kısacası Arıburnu cephesinde 25 Temmuzdan Ağustos başına kadar her iki taraf da günlerini hazırlık yaparak geçirdiler.
27. 3 Ağustos 1915 gününün sabahı Anzak Kolordusu 7.000 askerle takviye edildi. 40 top keza. Ayrıca 6 Ağustos günü Anafartalar Bölgesine yapılacak çıkarmayı gözden kaçırmak için 3 Ağustos 1915 günü Seddülbahir bölgelerine aldatma çıkarmaları yaptılar. Ama Türkler uyumuyordu.
28. 6 Ağustos günü bir Avustralya tugayı Kanlıısırt'ta 16. Tümenin 47. alay Cephesine saldırıp işgal etmişti. Bu çizgideki savaşlar 8 ve 9 Ağustos günleri de devam etti ve fakat saldırılar buradaki Türk birlikleri tarafından basan ile püskürtülmüş ve düşman moralmen çökertilmiştir.
29. Kanlısırt, kanlı savaşlarla yıkanırken 19. Tümen Komutanı 7 Ağustos 1915 sabahı elindeki 14. Alayın 1. Taburunu Kocaçimentepe'ye ve son ihtiyatı olan 72. Alayın iki bölüğünü de Conkbayırı'na yöneltti. Komutanına da ne pahasına olursa olsun İngilizlerden önce Conkbayırı-Kurtgeçidi hattının tutulmasını istedi. Böylece İngilizlerin 7 Ağustos günü hedefledikleri Conkbayırı ve Kocaçimentepe geçitleri 72. alayın iki bölüğü tarafından, İngilizlerden önce kapatılmıştır.
30. Ancak savaş bu kadarla sınırlı değildi. 7 Ağustos günü 14. Alayın bir kısım birlikleri Aşmalı dolaylarında çetin savaşlar veriyor ve üstün kuvvetler karşısında bir taraftan da geri çekiliyordu. İşte 14. Alayın iyice sarsıldığı bir sırada 25. Alaydan gelen destekle tehlike geçici olarak atlatılmış oluyordu. Bu arada 9. Tümen Komutanı yaralandı ve cephe gerisine alındı, tümen 4. Tümen Komutanı Cemil Bey'e verildi. Cemil Bey, buradaki durumun nezaketine binaen 11. Alayı Kocaçimentepe'ye getirdi. Sonuç itibarıyla 14., 64., 25. ve 72. Alaylar, İngilizlerin taarruz plânlarının en can alıcı hedeflerini oluşturan Kocaçimen-Conkbayırı hattının ele geçirilmesine mani oldular.
31. 6 ve 7 Ağustos günleri Conkbayırı: Halit-Rıza Tepesi, Pilavtepe ve Keskintepe ve Şahinsırt'ta devam eden savaşlar; 8 Ağustos günü 06.00'da tekrar başladı. Özellikle 14., 64. ve 25. Alay cephelerinde korkunç savaşlar oluyordu. Birbirlerine 25-30 metre yaklaşmışlar ve saldırılar durup dinlenmeden 24 saat devam etti. Sonuçta İngilizlerin Conkbayırı ve Kocaçimentepe'ye yönelik saldırıları kırıldı ve savaşların bu can alıcı bölgesi sanıldığı gibi hiçbir zaman İngilizlerin eline geçmedi.
32. Conkbayın'nda 9 Ağustos 1915 sabahı İngiliz taarruzları tekrarlandı. Ancak iki taraf da çok yorgundu. Bu bakımdan mesafe alamadılar. Ancak Türkler Conkbayırı tepelerinden 7. Tümenin Damakçılık Bayın'na kadar ilerlediğini ve 12. Tümenin de Mestan ve Pınar Tepelerden İngilizleri temizlediklerini görüyorlar ve sevinç çığlıkları atıyorlardı. Kısacası 9 Ağustos günü her iki taraf da bulundukları yerde sanki ertesi günü 10 Ağustos günü yapılacak savaşları beklemeye başlamışlardı.
33. 9 Ağustos günü yapılan düzenlemelerle Kocaçimen ve Conkbayırı kesimindeki birlikler Anafartalar Grup Komutanlığı'na bağlandı. Yani Suvla Limanından doğuya uzanan geniş alana egemen olan Kocaçimen-Conkbayırı bölgesinin sorumluluğu ve komutanlığı Mustafa Kemal'e verildi. O da, 9 Ağustos 1915 günü öğleden sonra Anafartalar Bölgesinden akş**üzeri Conkbayırı'na gelin; 10 Ağustos 1915 günü yapılacak taarruz için 04.30'da taarruza geçilme emri verdi. 10 Ağustos Conkbayırı Muharebeleri, yarımadada o güne kadar geçen süngü muharebelerinin en korkuncu ve en dolgunu olmuştur. Yabancılar bu savaşları anlatırken "Kelimeler Yetersiz, Devler Ülkesinde Devlerle Yapılan Savaşlardı" sözcükleri ile anlatmaya çalışmışlardır.
34. 10 Ağustos Conkbayın Savaşlan'nda 47. Alay Komutanı Binbaşı Tevfık Bey ile 15. Alay Komutanı Yarbay İbrahim Şükrü Beyler şehit olmuşlardır. Anzaklar ise; 15. Taburun hemen hemen bütün subayları ile 400 erini, 14 Taburun 8 subayı ile 250 erini kaybetmişlerdir. Öteki İngiliz taburlarından birisi 2 subayla 47 ere düşmüş ve diğeri 17 subay ile 500 erini kaybetmiştir. Bir başka taburun bütün subay, er ve erbaşları ölmüş veya yaralanmıştı. Kayıp veya esirleri ise 350 kişi idi. Kısacası 6, 7, 8 Ağustos Conkbayın Savaşlan'nda ağır yenilgiye uğrayan İngilizler, 9 ve 10 Ağustos günleri de yenilginin pençesinden kurtulamamışlardır. Yani Conktepe'de Doğu ve Batı Medeniyetleri çarpıştı, Batı Medeniyeti yenildi. Şu da bir gerçek ki; Conkbayırı çarpışmaları her iki taraf için yerleri doldurulması mümkün olmayan yetişmiş insan kaybına mal olmuştur. Yani ülkelerini ileriye taşıyacak aydınların Çanakkale siperlerinde kalması, milletimiz için de yıkım olmuştur.

ÖöZgE
18-06-10, 03:00
ANAFARTALAR KAHRAMANLARI VE MUSTAFA KEMAL'İN ÜSTÜN BAŞARISI

6 Ağustos gününün gecesi başlayıp 7 Ağustos günü devam eden ihraçla 20.000 asker çıkardılar. Bu öncü birlikler 10. ve 11. İngiliz Tümenlerine bağlı 22 taburluk bir kuvvetti. 53. Tümen genel ihtiyat olarak Limni Adası'nda bulunuyordu Taarruz plânlan mükemmeldi. Bu defa başarılı olacaklarına kesin gözüyle bakıyorlardı. "Ne hoş bir hayal ve ne tatlı bir ümitti. Her hususta çok iyi hazırlanmışlardı. Artık İstanbul kesin işgal edilebilirdi. Hem karşılarında 4 taburluk bir Türk birliği vardı." İşte bu durum bizim için tehlikearz ediyordu
durumun meydana gelmemesi için şu tedbirler alınabilirdi. İngilizler Anafartalar'acıktıkları anda, 4. ve 9. Tümen birlikleri de Kocaçimen-Conkbayırı hattına yanaşmışlardı. Bir kısım birlikle İngilizler Tuz Gölü hizasında selamlanabilirdi. Sonra 7. Tümenin alaylarından biri 7 Ağustos günü gece saat 22.00'de Küçükanafarta Köyü'nün hemen arkasında olan Seyitli Köyü'ne yanaşmıştı. 3 saat istirahattan sonra Wilmer'in Alayına iltihak ettirilip, 8 Ağustos sabahı iyice gaflette olan
İngilizler hırpalanabilirdi. Albay Ahmet Fevzi Bey'in bunları yapamaması Ordu Komutanını telâşlandırıp görevden alınmasına vesile olmuştur. Mamafih askerî uzmanlara göre Fevzi Bey itirazlarında haklı idi. Çok yorgun askerle savaş kazanmak zordu. Ama kader açısından hadiselerin böyle gelişmesi Türk Milleti için belki de hayra vesile olacaktı. Şimdi ne olacak ve savaş nasıl gelişecekti?
8 Ağustos sabahı ve gecesi 7. ve 12. Tümenleri taarruza geçiremeyen Ahmet Fevzi Bey "in görevden alınması üzerine önceden de yapılan bir plân gereği yerine Mustafa Kemal atandı. 9 Ağustos günü sabahı saat 04.00'te 12. Tümen ve 04.30'da da 7. Tümenle başlattığı taarruzlarla, öğleye kadar İngilizlerin daha soluk bile almadan işlerini bitirmişti. Saat 15.00'de de 5. Orduya verdiği raporla durumun iyi olduğunu bildiriyordu. Böylece Anafartalar Bölgesine 7 Ağustos 1915 günü 20.000 asker çıkaran 9. İngiliz Kolordusu, 9 Ağustos 1915 günü yiğit Mehmetçiklerin karşısında tıkanıp kalmıştır.
Suvla Çıkarması tarihte o güne kadar yapılmış en büyük ve en modern bir çıkarma olacaktı. İlk aşamada 11. tümen Karargâhı; 3 piyade tugayı, 2 top bataryası, 2 sıhhiye bölüğü, gerekli muharebe ve lojistik destek birliklerini karaya çıkaracaktı. 6 Ağuustos gecesi saat 22.00'den itibaren de gösterilen düzende, güneş doğuncaya kadar 11. Tümenin karaya çıkarılması plânlandı. Donanmanın iki bölüklü özel ulaştırma taburu yükleme, boşaltma ve taşıma hizmeti ile görevlendirildi. Öte yandan bir tugayı eksik 10. Tümen, Büyük Anafarta Köyü üzerinden Anafarta sırtlarına, 11. Tümeen de Küçük Anafarta üzerinden Tekke Tepeye ilerleyecek ve 53. Tümen bunları takip edecekti. Bu bölgede başarıyı geliştirmek için kullanılacak olan 54. Tümen henüz denizde yoldaydı. 10. ve 11. Tümenler, Anafartalar bölgesine hakim olduktan sonra başarıyı geliştirecek ve Kilitbahir platosuna doğru taarruz edeceklerdi. Yani Eceabat-Kilitbahir ve böylece yarımadadaki Türk ordusunun Anadolu ve denizle irtibatını keserek plân hedefine varmaya çalışacaklardı. Ama olmadı. Sanki yenilgi İngilizlerin kaderi olmuştu. İster istemez kabulleneceklerdi. Kaçış yolu yoktu. Zulüm ve haksızlıkların sıkıntısı içinde savaş cephesini terk etmek mecburiyetinde kalacaklarını hissettikçe de sararıp solacaklardı.
9 Ağustos 1915 günü büyük bir yenilgiye uğramalarına rağmen saldırılarını 10 Ağustos günü 12. ve 47. Tümen ile Kavaktepe sırtlarındaki birliklerimize altı defa tekrarladılar. Fakat ilerleme kaydedemediler ve 12 Ağustosta Kavaktepe ve Tekketepe çizgisinde yeniden taarruza geçtilerse de gen başarılı olamadılar. Artık 9. İngiliz Kolordusu tam bir çöküntü içinde idi. Suvla ve
Azmak'ta muharebeye sokulan 50.000 kişilik iki İngiliz Kolordusunun verdiği zayiat 4 günde 18.OOO'i bulmuştu.
15 Ağustos Kireçtepe Muharebelerinde ise 9. İngiliz Kolordusuna bağlı 10. Tümen birlikleri sabah saat 08.40'ta Kireçtepe'ye taarruza geçtiler. 7 Ağustostan beri Kireçtepe ve çevresini yiğitçe savunan Gelibolu Jandarma Taburu, donanma destekli ve çok sayıdaki İngiliz birlikleri karşısında ağır kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu itibarla İngilizler, Arslantepe ile Projektörtepe'yi ele geçirdiler. Bu gelişmeyi öğrenen 5. Türk Tümen Komutanı Alman Yarbay Wilmer, 19. ve 39. Alaylardan gönderdiği taburlarla İngilizleri, Arslantepe ve Kanlıtepe arasında durdurmayı başarmıştır. Burada Gelibolu Seyyar Jandarma Taburu, çok üstün bir düşmana karşı Kireçtepe'yi hiç yardım almadan üç gün, tek başına savundu. Ağır kayıplar verdikten sonra aldığı yardımlarla 16 Ağustosa kadar yine yalnız ve yardımsız olarak muharebeye devam etti ve hayat pahasına vazifesini emsalsiz bir şekilde yapmıştır. Bu itibarla Çanakkale Muharebelerini efsaneleştiren Seddülbahir ve Conkbayırrndan sonra Kireçtepe Savaşları da tarihimize silinmez harflerle yazılmış oluyordu.
16. Ağustos 1915 günü ise 5. Tümen, 3 alaydan oluşturduğu kuvvetlerle İngilizleri Arslantepe'den atmıştır. Ne var ki, İngilizler tepeyi gece geri aldılar. Mamafih 5. Tümen aldığı yeni takviyelerle tepeyi İngilizlerden gene temizledi. 17 Ağustosta savaşlar devam etti ve 12 gün süren Kireçtepe Savaşlarında İngilizlerin kaybı 2.000, Türk tarafının ise 1.564 kişiyi bulmuştu.
15, 16 ve 17 Ağustos Savaşlarından sonra İngilizler, 21 Ağustosa kadar Anafartalar Bölgesinde 12. Türk Tümen cephesine çeşitli küçük saldırıların dışında, önemli bir saldırıya geçememişlerdir. Böylece 6-7 Ağustosta başlayan Birinci Anafartalar Savaşları üstünlük Türklerde kalmak şartıyla 21 Ağustos 1915 günü sona ermiş oluyordu. Anafarta Türk Grubu subay ve erleri görevlerini yiğitçe yaparak başarı şanslarını yükseltmişlerdir. Özellikle 12. Türk Tümeninin 3 İngiliz Tümeni karşısında bir an sarsılmadan mevzilerini savunması ve taarruzlarını sürdürmesi ve her defasında İngilizleri püskürtmesi takdirle yâdedilmiş ve tarihe altın harflerle yazılmıştır.
27 Ağustos 1915 günü Kayacık Ağlı'da 7. Tümen Cephesine 53. ve 54. İngiliz Tümenleri taarruza geçti. Taarruzu 7. Tümenin 20. Alayı etkisiz hale getirdi. Ancak saat 17.20'de gelen haberlerde bir kısım İngiliz birlikleri Kayacık Ağlı kuzeyindeki siperlerimize girdiğinin öğrenilmesi üzerine 6. Tümenin 17. Alayı derhal o bölgeye gönderilip saldırı durdurulmuştur.
27-28 Ağustos gecesi de İngiliz saldırıları devam ette ise de başarılı olamadılar. Kısacası Kayacık Ağlı Muharebelerinden sonra kuzey cephesinde ve dört aylık süre içerisinde düşman çekilip gidene kadar ciddi bir savaş olmamıştır. 27 Ağustos Kayacık Ağlı Muharebesindeki zayiatımız 576'dır. İngilizlerin ise 1.100 kişi olduğu tespit edilmiştir.
Hülâsa, Çanakkale Savaşlan'nm kaderini belirleyen ve kesin sonuç yerine toplanan kuvvetlerin; genç, cesur ve sevk, idare yeteneği yüksek olan Kurmay Albay Mustafa Kemal'in Anafartalar Grup Komutanlığı'na verilmesi, yüksek bir talih olmuştur. Onun kuvvetli iradesi bütün zorlukları yenmiştir. Eğer "Mustafa Kemal'in iki ay önce bildirdiği gibi İngilizlerin kuzeyden kuşatma yapacağı dikkate alınarak Saroz Grubu biraz Güneye, Asya Grubundan 2 tümen Arıburnu'na yanaştırılsaydı belki İngilizleri tamamıyla denize dökmek mümkün olabilecekti".
Kısacası İngilizlerin her türlü geniş imkânlarına karşın Türkler Yoksulluk içinde Mustafa Kemal ve askerleri sayesinde düşman gailesi bertafaraf edilebilmiştir. Durum hem İngilizler hem de Türkler için hayra vesile olmuştur.

MUSTAFA KEMAL'İN ASKERLERİ İLE İLGİ VE ALÂKASI

Çanakkale'de yaratılan kahramanlıkta Türk komutanı ile eri birbirleri ile ölüme beraber koştular ve tarihimize şeref ve şan veren menkıbeleri de birlikte yazdılar.
Mustafa Kemal'in yanında emir subayı olarak bulunan Cevat Abbas Gürer; "19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal ve Kurmay Başkanı İzzetin Çalışır ile hergün ileri hatlarda erat ve subaylarla birlikte olurlardı. Taarruz ve müdafaa keşiflerini kendileri yaparlardı. Tertip ettikleri fedai müfrezeleri, yaptıkları baskınlarla Anzaklara baş göz açtırmazdı. Türk askeri her müşkül anında bu büyük ve cesur komutanı daima yanında görmüştür.
Ayrıca Miralay Mustafa Kemal Bey, birliklerinden vazifeleri başarıyla bitirenleri anında taltif suretiyle ödüllendirirdi. Fedakârlıkta birlikler birbirleriyle adeta yarış yapıyorlardı. İsmail Tepe'nin zaptına talip olan Bursa Jandarma Taburunun tepeyi aldığı anda bütün subayları birer derece terfi etmiş, bir hafta sonra da diğer bir tepenin zaptına memur olan bu tabur, bu defa basanlarından dolayı terfileri yerine, orduca madalya ile taltifleri kabul edilmiştir. N..... birlikleri teftişe giden şube müdürleri, bu anda görecekleri takdire değer fedakârlıkları yanlarındaki madalyaları Mustafa Kemal Bey n..... mahallinde vererek fedakârlık ve kahramanlık şevkini takviye ediyorlardı.
Mustafa Kemal, fedakârlıklara verilecek rütbe ve madalya kalmamış ise mutlak o hizmeti karşılamak için şahsına ait bir şeyle onu ödüllendirmeyi bir görev bilirdi. Her zaman siperlerde bizzat dolaşmak suretiyle kendisinin de birliklerinin yanında olduğunu, subay ve erlerine sık sık gösterir, birliklerinin arzu ve ihtiyaçlarını görerek temine çalışırdı. En kritik bir hadise yerinde mutlak kendisi bulunurdu. O'nü tabiat değil kendi azmi ve iradesi yükseltmiştir."
Diğer taraftan tam bir kumandan örneği olarak muharebenin bütün meşakkatlerini nefsinde benimseyip siperden sipere koşan ve her an için emrindeki insanlara bir iman ve kahramanlık örneği halinde görünen büyük ATATÜRK, burada bir kere daha kendi büyüklüğünü göstermiştir. O insan üstü şecaat ve kahramanlık göstermiş bir ere devletin madalyasını verdiği kadar kendinden vereceği bir eşyanın da bir madalya kadar değer taşıdığına kani idi. O her şeyi ile bir devlet, O her şeyi ile bir şerefti.

10 AĞUSTOS CONKBAYIRI DESTANI

10 Ağustos için bir şey yapmak gerekiyordu. İşte Mustafa Kemal, Birinci Anafartalar Savaşı'ndan sonra 9 Ağustos akş**ı, kartal gibi Kocaçimen Tepesi'ne yetişti. Baktı ki düşmanın kuvveti çok. Conkbay m'na varmış, doruğuna el atmış ve Şahinsırtı'nı almış. Kısa zamanda geri atılmazsa yeniden kuvvet alabilirdi. Bölgedeki birlik komutanlarımız az kuvvetle yapılacak taarruzun iyi sonuç vermeyeceğini söylüyorlardı. Daha kuvvet gelsin de taarruzu öyle yapalım diyorlardı. Elde hazır ve savaşa girmemiş bir Alay vardı. 23. Alay. 28. Alay yaklaşmakta, 41. Alay da sabaha karşı gelecekti. Mustafa Kemal, bu öneriyi dinlemedi. Kuvvet azdı ama başarıyı, bu kuvvetlere atılganlık ve şiddet vermekte aradı. Ertesi gün için 23. ve 28. Alaylara taarruz etmek üzere, cephedeki kıt'alar gerisinde yanaşık düzende hazır olmalarını emretti. Yanaşık düzen şehirde ve bayramlarda kıt'alarm sık durarak ve savaş kaygısı olmaksızın aldıkları düzendir. İşte, Mustafa Kemal dirset dirseğe böyle bir taarruza geçmeyi düşünüyordu. Ertesi gün düşman, ya atılacaktı ya da Kocaçimen Tepesi ile Conkbayırı'na çıkacaktı. Bu itibarla 10 Ağustos günü Conkbayırı'nda büyük ve çetin bir savaş olacaktı. Asker, som bir gövde gibi yanaşık düzende savaşacaktı. Tören yerindeymiş-çesine toplanmıştı. Herkes "Atılım" işaretini bekliyordu.
Nihayet kırbaç kalktı. Havada sarsıldı ve hızla indi. Ok, yaydan çıkmış gibi, bir anda asker, öndeki kıt'aları aştı. "Allah Allah!" Bu, büyük bir süngü atılımıydı. Son yüzyıllarda yapılanların en büyüğüydü. En büyük komutanın emrinde uygulanıyordu. Asker yıldırım gibi düşmanın ön siperlerine inmişti. Büyük askerin ruha seslenmesi o kadar içten olmuştu ki bazı erler hızlarını tutamadan derin çukurlara, uçurumlara yuvarlanmışlardı. "Vur ha! Vur ha!" O siperdekiler, sonra arkasındakiler süngüden geçti. Düşman denize dökülmedi. Ama, bizi Gelibolu Yarımadası'nda kıskaca alma plânı, Conkbayırı'nın kana boyanan yamaçlarında yırtıldı. Çanakkale'den çekilinceye dek düşman, bir daha belini doğrultamadı. Conkbayırı Zaferi böyle kazanılmıştı.
Mustafa Kemal'in komutasında yapılan bu tarihî süngü atılımı hemen yüzyıllardır, bunca çok insanla birden yapılmayan bir şeydi. Çünkü yıllardır, ateş etkisi artmıştı. İşte burada, Atatürk'ün emrinde, baskın etkisinden yararlanılarak yapıldı. Her kıt'a, her komutan ve her er birbiriyle yarıştı. Birini ötekinden ayırmak güçtü. Ama 28. Piyade Alayından "Fedai Mehmet Çavuş" ile "Bayram Çavuş"un saldırışları çok yamandı. Taarruz, Şahinsırt'a ve batıda Sarıtarla'ya ve Ağıl'a dek ilerledi. Gerilerden, yanlardan gelen şiddetli düşman topçu ve makineli tüfek ateşlerinin etkisi altında daha fazla gidilemedi. Orada duruldu.
Batı gazetelerinde o gün bu savaşa "Devler memleketinde devlerle yapılan savaşlar" demişlerdir. İngiliz General Oğlander ise bu savaşları izah etmek için; "Sözler yetmez", Hamilton ise "Yazı ile izah edilemez" sözlerini kullanmışlardır.

MUSTAFA KEMAL'İN TÜRK MİLLETİNE BAĞIŞLANMASINA VESİLE OLAN ŞEHİT SAATİNİN 5. ORDU KOMUTANINA HEDİYE EDİLMESİ

10 Ağustos taarruzundan sonra akş**üstü Mustafa Kemal, erkânı harbiyesiyle beraber karargâha geldi. Liman Von Sanders de bizimle beraber ayağa kalktı. Hepimiz, Mustafa Kemal'in ne söyleyeceğini bekliyorduk. Mustafa Kemal Fransızca olarak Sanders Paşa'ya şöyle hitap etti:
"- Düşmanı süngü hücumuyla denize dökmeye karar verdikten sonra 19. ve 8. Tümenleri ve Cemil Conk Tümenini süngü hücumuna hazırladım /sabah olmadan/.
Ve benim vereceğim işaretle, bütün cephe üzerinde hücuma geçilmesini emrettim. Bu, aynen bu şekilde vaki oldu. Mehmetçikler ateş etmeden, Allah'ın da kendilerine bahşetmiş olduğu tarifi ve ölçüsü kabil olmayan
cesaret ve mertlikle düşmana o şekilde, Allah Allah nidalarıyla atıldılar ki, düşman bir adım ilerlemeye muvaffak olamadı, denize kadar sürülmüş oldu. Büyük kumandan bu sözleri söylerken biz hepimiz ağlıyorduk. Mustafa Kemal Sanders Paşa'ya:
"- Ekselans! Bu muazzam hücum esnasında bir kurşun benim kalbimin üzerine geldi, fakat saatim hayatımı kurtardı" dedi.
Bunun üzerine cebinden kırık saatini çıkardı ve Alman Kumandanına uzattı:
"- Bunu, bugünün celâdet tarihine en büyük salvetle kayda değer muvaffakiyet gününün hatırası olarak kabul buyurmanızı rica ederim" dedi. Ve Türke has bir jestle saati paşaya takdim etti. GözlerimiXşimdi bambaşka bir heyecanla yaşarmıştı. Hatta Sanders Paşa'nın bile gözlerinin yaşardığını gördüm. Ve o zaman Alman Paşası, elleri ve ağzı titreyerek Mustafa Kemal'in elini sıktı, teşekkür etti, cebinden altın saatini çıkararak:
"- Ben de bunu kabul buyurmanızı rica ediyorum" dedi.
Bu tarihî ve emsalsiz sahne böylece sona erdi. Düşman Conkbayırı'nda da
münhezim olduktan sonra, artık Çanakkale'de asla başarılı olamayacağını
anlamıştı.
Necmi Onur:
"-Acaba, Mustafa Kemal'in hediye ettiği saat ne oldu,âkıbetinden malûmatınız var mı?"
"- Kesin olarak bilgim yok. Ben Münih'te konsolos iken, Liman Von Sanders Paşa ile görüşürdüm. O, bu saati çok kıymetli bir hatıra olarak saklardı. Bir ara, kendisine ihtiyarlığında bakması için bir kadınla evlenmişti. Duyduğuma göre, birinci Dünya Harbi'nden sonra hükümet paşaya bir mektup yazarak saati, askerî müzeye konulmak üzere istemiş, Sanders Paşa'nın eşi ise, evlerine hırsız girdiğini, birçok eşya ile birlikte bu saatin de çalındığı cevabını vermiş! Eğer bu duyduklarım gerçek ise, saat kaybolmuştur." Sanders Paşa'nın Mustafa Kemal Paşa'ya verdiği saat ise Atatürk'ün Anıt Kabir Müzesinden kaybolduğunu tespitinin yapılmış olduğunu basında okudum. Yani şimdi bu iki çok değerli saat halen hırsızların elindedir.

MUSTAFA KEMAL'İN ÇANAKKALE HATIRASI ÜNLÜ RESMİNİN ÇEKİLİŞİ

Çanakkale Kahramanlarından Haydar Mehmet Alganer, Çanakkale Muharebelerine erkanıharp zabiti olarak katılmıştır ve Atatürk'e ait kıymetli hatıraları vardır...
"Mustafa Kemal Bey, düşmanı nasıl durdurduğunu anlattıktan sonra:
-Hadi, siperleri gezelim, dedi. Çadırında bir kuzu ve bir köpek vardı. İkimiz, yaveri, iki nefer beraber çıktık... Köpek de bize katıldı. Mahmuztepe'de düşman var. Siperlere dahil olduk. Hayret edilecek bir manzara... Yer altında bir başka hayat var sanki!... Kurşunlar kestane gibi geçiyor tepemizden!... Bir kısım efrat uyuyor, bir kısmı Kur'an okuyor, bir kısmı namaz kılıyor. Topçular ateş ediyor. Burası bir âlem ki, hem sükun var, hem dünya var, hem ahret!... Burada mazgallardan bakıyoruz.
Düşman siperleri en uzağı 20 metre, en yakını 6 metre ilerde... Bazı düşman siperlerinde hafriyat /kazı/ var. Düşmanın endahtı bazı zaman sıklaşıyor. Buna da sebep Mustafa Kemal'in pek sevdiği köpeği... Köpek siperlerin üzerine çıkıp iniyor, düşman da bunu görünce ateşi basıyor. Bir aralık tarassut yerinde durduk konuşuyorduk. Yanımızda şiddetli bir patlama oldu. Kimseye ziyanı olmadı. Çok geçmedi bir patlama daha ve yanıma bir mermi parçası düştü. Mustafa Kemal Al! Hâtıra olsun... dedi. Aldım ve siperleri dolaşmaya devam ettik. 18., 57., 27. Alayların hemen bütün siperlerini dolaştık.
Burada Türk askerlerinin maneviyatının büyüklüğünü ve kudretini gördüm. Ve şuna inandım ki, Çanakkale'de zaferi kazanacağız.
Haydar Mehmet Alganer'in okuduğu satırlar bundan 87 yıl evvel, defterine yazılmıştır. Burada Necmi Onur: Değerli hatıraları taşıyan bu defteri kaparken, sayın muhatabım şunu söyledi:
-Albümünde en kıymetli hatıra Atatürk'ün Arıburnu siperlerini gezdirirken bir mazgaldan düşmanı kovaladıkları sahayı gösterdiği anda çektiğim resimdir. Bu fotoğraf, bir Alman subayı tarafından benden alınarak teksir edilmiştir."
Demek ki bazılarının sandığı gibi Mustafa Kemal'in Çanakkale Savaşları'ndaki o ünlü resmini ilk defa bir Alman subayı çekip, biz almamışız ya: resmi ilk defa Mehmet Alganer çekmiş ve ondan Alman subayı alıp çoğaltmıştır. Yani ilk kaynak Haydar Mehmet Alganer oluyordu.

ÖöZgE
18-06-10, 03:00
BİNBAŞI Â. AZMİ HAVUNDAK 'İN HATIRATINDAN

Şimdi sizlere 21.01.2002 tarihinde Milli Kütüphane Çanakkale maddesinde ve 70 kadar yayın arasında bulduğum ve güncelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş ve 8 Ağustos günü Alanson'un Conkbayvrı'ndan kimin kovaladığına dair 1964'te basılan Celal Eken Bey'in eserinden ilgili hatırayı arz etmek istiyorum:
A. Azmi Bey, o günlere ait hatıralarında demektedir ki: Çanakkale Harp Sahasında geçen 8 aya yakın mücadele hayatımızın tafsilatına girişmek suretiyle uzun uzadıya tafsilinden içtinap ediyorum. Yalnız Çanakkale azminin netice-i katiyesine olan tesirleri cihetiyle 8 Ağustos 1915 yevmî tarihinin hadisatından yerinde bahseylemeyi faideli addeyledim.
8 Ağustos 1915 sabahı 04.30 sularında Kurtgeçidi'nin 500 m. kadar güneyindeki muvakkat gözetleme mevkiine henüz vardığım sırada idi ki 4. Bataryadan yalın ayak, başı açık bir nefer heyecanla düşman piyadesinin hakim noktalardan Conkbayırı'na kadar ilerlemiş olduğunu haber verdi. Bu endişe verici haber üzerine tereddütsüz oradaki tabur arkadaşlarıma top başı emrini verdim. Conkbayırı'na kadar ilerlemiş olan düşman piyadesi üzerine cephe değiştirmek suretiyle seri bir şekilde ateş açılmasını emrettim. Bu emrim hemen yerine getirildi. Açıktan ve 600 m. mesafeden düşman piyadesi şiddetli bir topçu ateşi altına alındı. Düşman 2 saat kadar mukavemetle boğazın mavi sularını ve ilânihaye temaşadan sonra saat 07.00 sularında Conkbaym'm terkle Şahinsırtı'na doğru çekilmekle ve ateş tutmayan yerlere ilticaya mecbur oldu. Bu suretle Conkbayırı düşmandan temizlendi.
Düşman ise bizi denizden, karadan ve havadan cehennemi bir ateşle adeta boğuyordu. 4. Batarya'nın 2. topu bir obüs mermisinin tam isabetiyle harap oldu ve top başında o gün pek kahramanca hizmet eden 5. Bataryadan Rasim Efendi de şehit oldu. Bu sırada benim topçu grubuma mensup bataryalardan 2. Alayın 5. Bölüğünden Mülâzım Şaban Efendi yanıma gelerek Bataryasının acıklı vaziyetini haber verdi. Batarya Yüzbaşısı ile 8 neferin şehit ve 2 topun da donanma ateşiyle
ve tam isabetle tahrip edilmiş olduğunu söyledi. Sonradan öğrendiğime göre; düşman piyadesinin Conkbayın'na kadar ilerlemesini bir zafer olarak telsizle Londra'ya haber vermişlerdir. Britanya'da o sıralarda nümayişler icra edilmiş, mevziin kilidi mesabesinde olan Conkbayırı'nın bu suretle istirdat olunması düşman kumandanının Anafarta taarruzundaki plânını altüst etmişti. Bu suretle aleyhimizde gelişmeye başlayan harp vaziyeti lehimize tashih edilmiş oluyordu.
18 Mart 1915'den sonra 8 Ağustos 1915 gününün ihtiva eylediği hadisatı harbiyenin ehemmiyeti itibarıyla ya da tahattura şayan büyük ve tarihi bir gündür. Düşman sağ cenahımızı çevirmek suretiyle darbe indirmek, ricat hattımızı kat etmek ve bu suretle cephemize bir kafi maksadını takip ediyordu. Topçu grubunun o günkü gayreti yalnız yarımadayı kurtarmakla kalmadı. İstanbul ve hatta şark İslâmını da Haçlıların taarruzundan vikaye etmiş oldu.
Bu şanlı günün askeri tarihimize gurur veren büyük vak'alarını tahattur ederken o kahramanlık meydanında hayata veda eden muhterem şühedanın ruhlarını fatiha ile şad ve henüz hayatta bulunan cihat arkadaşlarımızı da hürmetle yad ederim.
Harp tarihimizde Çanakkale zaferimize ayrılan sahifeler içinde, topçularımızın gösterdiği şayi gayret ayrıca mütalâa edilecek değerdedir.
Hülâsa, buradaki mesele şudur ki, İngilizler 6-7 Ağustos günleri Conkbayırı'nı işgal etmek için 20.000 askerle taarruz etmişlerse de bir varlık gösterememişlerdir. Ancak 8 Ağustos günü Şahinsırtı-Besimtepe veya Conkbayırı sırtlarından birinde Alanson 500 kadar askeriyle 1-2 saat savaşarak kalabilmiştir. İşte bu kadarcık çabanın ve savaşın karşılığında oraya görkemli bir anıt dikilmesini talihsizlik sayıyoruz.

İSTANBUL TIBBİYELİ KAHRAMANLAR:

Bu gelişme ve araştırmamız, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığı'na vakî talebim üzerine: Dekanlıkça hazırlanmıştır. Konuyla ilgili çalışmamızın seyrine gelince:
2.12.2000 tarihinde İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Dekanlığı'na başvurarak; özellikle Çanakkale Savaşları, Arıburnu Cephesinde 18-19 Mayıs Savaşlarına katılan ve şehit olan İstanbul Tıbbiyeli öğrencileri hakkında, arşivlerinde olması kuvvetle muhtemel bilgilere ulaşabilmem için kendilerinden yardımcı olmalarını istedim. Bunun üzerine Tıp Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. Faruk ERZENGUN Beyefendi, Üniversitenin Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Arslan TERZİOGLU Hocamız'dan, konuyla ilgili bir rapor isteyip; ilgili bilgileri 7.12.2000 tarihinde tarafıma intikal ettirdi.
Sayın Prof. Dr. Arslan TERZİOGLU Hocamız, sözkonusu raporunda özetle demektedir ki: "Birinci Dünya Savaşı'nda Haydarpaşa'daki Darülfünûn-u Osmanî Tıp Fakültesi öğretim üyeleri ve öğrencileri, 1915 I.Dünya Savaşı nedeniyle birliklerine dağıtılmışlar ve Tıbbiye bir yıl kapalı kalmıştı. 1310/1894 doğumlu olanlardan daha yaşlı öğrenciler birliklerine dağıtılırken; bunlardan 3., 4., ve 5. Sınıf Tıp öğrencileri ile Ş** Tıbbiyesi, Eczacı, Dişçi Okulları öğrencileri kısmen, Beykoz'da Servibunın, kısmen de Çanakkale, Beylerbeyi, Yeşilyurt İntan Hastalıkları Hastaneleriyle değişik birliklere dağıtılmışlardı. Bu Tıp öğrencilerine 11 Ekim 1330/1914 tarihli kanun gereği maaş verilirken, Askeri Tıbbiye ve Tıp Fakültesinden askere alınan son sınıf Tıp öğrencileri Subay vekili 4. ve 3. Sınıf öğrencileri, Başçavuş muavini, 2. ve 1. Sınıf öğrencileri de Çavuş rütbesinde subay adayı olarak askere alınmışlardı." Ne var ki, "1915'te Çanakkale'de şehit düşen bu Tıbbiyelilerin sayısı ve isim listesi elde mevcut kaynaklarda belirtilmemiştir." "Çanakkale'de kazanılan Zaferden sonra 1915'te kapatılan Tıbbiye, 4 Mart 1916'da öğretime başlamış, cepheden sağ olarak geri gelen Tıbbiyeliler tekrardan Haydar paşa'daki Darülfünun Osmanî Tıp Fakültesi'ne "dönmüşlerdi.
Sayın Prof. Dr. TERZİOĞLU, raporunda devamla; "Gerçi GATA Tıp Fakültesinde yayınlanan 'Ataç, Adnan: 20. Yüzyılda şehit olan Türk sağlık subayları, Ankara 1997'de I. Dünya Savaşında 1914/1918 şehit olan Sağlık Subayları ile ilgili bir liste verilmiş ise de, bu listede Çanakkale'de şehit düşen Tıbbiyeliler ile ilgili isim kayıtları yer almamakta, 3 kadar diğer cephelerde şehit düşen Tıbbiyelilerin ismi yer almaktadır. Bu eserin yazarı Adnan ATAÇ, ricamız üzerine tekrar Genelkurmay Başkanlığı'nda bu konudaki arşiv ve kaynakları tekrar gözden geçirmesine rağmen, 1915'te Çanakkale'de şehit düşen Tıbbiyelilerle ilgili listeye rastlanmadığını 3.12.1998 günü telefonla bize bildirmiştir. "
Burada Sayın Prof. Dr. TERZİOĞLU Hocamız, raporunun ekinde verdiği Dr. Kemal ÖZBAY Paşanın Türk Askeri Hekimliği Tarihi kitabından yaptığı fotokopilerdeki bilgiler de, yukarıda özet olarak verilen bilgiler çerçevesinde yoğunlaştığı görülmektedir. Sonuç olarak, Sayın Dekan Prof. Dr. ERZENGİN Bey ile ikinci defa 8.12.2000 tarihinde makamında yaptığımız görüşme sırasında; Sayın TERZİOĞLU'nun raporunu tarafıma verirken şifahî olarak söyledikleri de şu mealde idi: "Çanakkale'ye giden Tıbbiyeli öğrencilerimiz 19 Mayıs Savaşlarına katılmış ve kaybımız ağır olmuştur. Fakülte l yıl kapalı kalmış ve 1921'e kadar da mezun verememiştir. 1916'da Fakültenin tekrar açılma hazırlıkları başlayınca, eğitim verecek binanın dışı siyaha boyanmıştır. Konuyla ilgili bu bilgiler şüphesiz ki yeterli değildir. Çalışma ve arşiv araştırmalarımız devam edecektir. Yeni bilgilere ulaştıkça tarafınıza iletilecektir." Bu samimi hava içinde kendilerinden izin isteyip, makamından ayrılarak Onkoloji Enstitüsündeki 302 numaralı odama geldim. Zaten tedavim de bitmişti. Böylece eşyalarımı toplayıp Çanakkale'ye hareket ettim. Şimdi öğrencilerin savaşa girişinin bir değerlendirmesini yapalım.

TIBBİYELİ ÖĞRENCİLERİN SAVAŞA KATILMALARI

11 Mayıs'ta Çanakkale Cephesini denetleyen Enver Paşa, 5. Ordu Komutanı Liman Von Sanders'e Anzakların denize dökülmesi için yeni bir taarruz yapılması emrini vermiştir. Böyle bir taarruzun yapılmasını Sanders de istiyordu.
3. Kolordu Komutanı Esat Paşa ise, böyle bir taarruzu sakıncalı görüyor ve 25 Nisandan bu yana 15.000 kayıp verdik gerekçesiyle itirazda bulunuyor ve fakat itirazı ne Enver Paşa ve ne de Ordu Komutanı tarafından ciddiye alınmıyor ve kesin olarak 19 Mayıs günü taarruza geçilmesine karar veriliyor.
Bunun üzerine Esat Paşa'nın önceden taze kuvvet olarak istediği birliklere karşılık, 2. Tümen, İstanbul'dan hareket ettirilerek, 13-16 Mayıs günleri Akbaş İskelesine ve oradan önce Sarafın Çiftliğine ve buradan da 17 Mayıs gününün
akş**ı da Kuzey Grubu Cephesinin gerisine yanaştırılıyor.42 Mekân Kemalyeri'nin doğusu. İşte bu 2, Tümen, 19 Mayıs Savaşlarda taze kuvvet olarak ve başlıca vurucu kuvvet olacaktı. Bu itibarla 18 Mayıs gününün akş**ı sözkonusu Tümen Birlikleri Kemalyeri'nin doğusundan alınarak Kırmızısırt üzerinde dar bir cepheye yerleştirildi.43 Burada kuvvetle ihtimal İstanbul Tıbbiyeli öğrencilerinin içinde bulunduğu 1. Tümen: 4. Ve 5. Alayları Kırmızısırt, Kanlısırt'ın kuzey kesiminde l. Hatda, 6. Alayda merkez gerisinde ihtiyatta bırakılmıştı.

2. Tümen, bu düzen ve yerleşmeden sonra 5. Ve 6. Alaylar cephesinden taarruza geçecekti. Önce de 16. Ve 5. Tümen birlikleriyle yer değiştirerek işe başlamak istedi. Düşman ise bunu fark etti. Bu bakımdan karşılıklı dövüş başladı. 2. Tümenin birlikleri düşman siperlerine kadar yaklaştı ve fakat çok ağır kayıplar vermişlerdi.44

Böylece 2. Tümen, işin başında başarı şansını kaybetmiş oluyordu. "Ne acıdır ki, gece savaşlarında mevcudunun yarısını şehit vermiş ve yorgun düşmüştü. Bu genç ve askeri eğitimi çok az olan insanların hemen ileriye sokulması yerinde bir hareket olmamış ve uzmanlarca tenkit konusu olagelmiştir.

Buna rağmen İkinci Tümen birlikleri 19 Mayıs gündüz savaşlarına da sokulmuş: mamafih, kaybın daha da fazla olmasından öteye gidilememiştir. O kadar ki, bölükler subay sız kalmış ve nitekim Tümen; "Grup Komutanlığına verdiği raporda kısaca 'artık yapılacak bir şey kalmamıştır. Uğranılan zayiat dayanılacak gibi değildir'."4^ Bunun üzerine 2. Tümenden sağ kalan personel geriye alınmıştır.

Burada Tümen subaylarından 24'ü şehit, 54'ü yaralı; askerlerden ise 1455'i şehit, 2734'ü yaralı olarak toplam kaybı: 4.267'i bulmuştur. Tümenin mevcudu 10.946 kişi idi. Böylece, mevcudu 5.679'a inmiş oluyordu. Genel kaybımızı
10.000 kabul edersek o zaman 4.267'si 2. Tümen birliklerine aittir. Tıbbiyeli öğrencilerimiz de bu şehitlerimiz arasındadır.46 Yer olarak da Kanlısırt ve Kırmızısırt'ta savaşmışlardır. Burada, Türk tarafının 9.000-10.000 kaybına karşılık; karşı tarafın 600 kadar ölüsü vardı. Başarısızlığın sebebi ise, özetle "Bir kere araziyi iyi tanımayan
birliklerin ve özellikle bölgeye taze kuvvet olarak geleli 1-2 gün olan ve heyecanlı ve çok genç sayılan 2. Tümen, harekâtında görüldüğü gibi başarı şansının olamayacağı önceden değerlendirilmeli idi." Yani, İstanbul'dan yeni gelip henüz cepheye intikal eden taze bir kuvvet olan 2. Tümeni hemen cepheye sokmamak gerekiyordu. Bunun yerine öteki Tümenlerin, Anzak mevzilerinde gerçekleştirebilecekleri girmeyi, yarmayı ve çevirmek için derinlikte başlayacak şekilde esaslı bir siklet merkezi oluşturulmuş olsaydı, Anzak Savunması sarsılabilirdi. Belki de sonuca varabilirdik.47
Bu savaşlarla ilgili Ordu Komutanı Mareşal Von Sanders, demektedir ki: " 18-19 Mayıs gecesi kahraman 2. Tümen ölü ve yaralı olarak toplam 9.000 kayıp verdi. Bahis konusu bu taarruz tarafımdan işlenmiş bir hata olduğunu kabul ederim. Bu hatayı düşman kuvvetini doğru takdir edememekle ve elimizdeki az topçu kuvveti ve çok sınırlı cephane ile bu işi başaramayacağımızı önceden hesaplamamakla işledim."4^ Bu acı itiraf ile bir ölçüde takdir ve tebrik edilse de gene de insana özrü kabahatinden büyük deyimini hatırlatıyor.
Bu savaşlarla ilgili Frank Knght'in Çanakkale Savaşı adlı eserinde, Esat Paşa kuvvetlerini Merkez Tepe batısına yığmak istemiş ve bir cepheden saldırıya geçecek ve böyle olunca Anzaklar ikiye bölünüp; 12-13.000 kişiyi 50.000'e yakın Türk askeri denize dökebilirdi. Ne var ki, Ordu Komutanı Sanders, Esat Paşanın bu bölgede siklet merkezi tesis etmek şeklindeki makûl ve gerçekçi teklifini reddederek bütün cephe boyunca taarruz etmesini emretmişti. Böylece, bir inat yüzünden 5-6 saat gibi kısa bir zaman zarfında 10.000'e yakın şehit verilmiştir.

TÜRK-ANZAK İRTİBATINDAN KARDEŞLİĞE ATILAN İLK ADIMLAR

Türk - Anzak kardeşliği, ölülerin gömülme merasimleri sırasında başlamıştı. O zaman Türk tarafını temsil eden bir Arap subayı; "Bu hayat boyu sürecek bir dostluğun başlangıcıdır." demişti.
25 Nisan ile 10 Mayıs arası Anzak cephe sahası belirlenmeye başlamıştı. Yaklaşık 350-400 dönümlük bir araziyi kapsıyordu. Genişlik 2 km. kadar, derinlik l ve 1.5 km. kadar içeride. Sarıbayır eteklerine doğru uzanıyordu. Türklerin siperleri ise hemen tepelerinde idi. Böyle olunca Türklerin İngiliz bombardımanından korunma şansları vardı. İki mevzi arasındaki mesafe 10 metre kadardı. Mevziler arasındaki sahipsiz mıntıka küçük bir oda gibiydi. Birbirlerine el bombası gönderebilirlerdi. Ama yere düşmeden alıp geriye atılabilirdi. Fakat Avustralyalıların pek öyle el bombası yoktu. Bu bakımdan
Anzak köprü başında hava hep gergin duruyordu. Çünkü her dakika tepe ve tepelerinde silahlar patlıyor ve kurşunlar vızıldıyordu. Bu yüzden hiçbir kimse emniyette değildi ve uyuyamıyordu. 14 Mayıs günü Avustralya Tümen Komutanı General Bridges, ağır şekilde yaralandı. Keza Kolordu Komutanı Birdwood, artık dominyon askerlerinde Türklere karşı derin bir nefret vardı. Mamafih daha yüzlerini görmemişlerdi. Ama Türkler tepelerde idi. Bu bakımdan onları ansızın avlayabiliyorlardı. Türklere karşı duyguları "Yırtıcı ve cengaver yaratıklar" dır. Yani acayip yerliler ve yaratıklar. Bu konuda çizilmiş resimlerde görmüşlerdi. Artık ölümle burun buruna yaşıyorlardı. Ama bunlara alışmışlardı ve geri dönüşü yoktu.
İşte bu duygular içinde ve ilk çıkarmaların hızı da geçtikten sonra cepheyi bir sessizlik kaplamıştı. Ama 18 Mayıs'ta Türk hatlarında anormal bir şeylerin olduğunu hissedenlerin moralleri biraz bozulmuştu. Derken Allah Allah haykırışları yeri - göğü tutmaya başladı. Ama Mehmetçik dar bir arazide ve çok kalabalık bir mevcutla yaptığı bu savaşta 10.000 kayıp vermişti. Anzaklar bu savaştan kârlı çıkmışlardı. Savaş sonrası Kolordu Komutanı Birdvvood: Herbert isminde bir personelini ölülerin gömülmesi hususunda görevlendirdi. Bu zat Türkleri seviyor ve Türkçeyi de çok iyi konuşuyordu. Sonuçta bir yazı yazıp, Türk tarafına gönderdi. "Eğer ölülerinizi gömmek için bir ateşkes isterseniz, yarın saat 10-12 arası bir kurmay subayınızı Kabatepe yolunda bizim karargâha yollayınız."
Sonuçta Hamilton ile Sanders arasında anlaşma imzalandı: 24 Mayıs günü ölüler defnedilecek: zaman süresi: dokuz saat, ölülerin gömüleceği üç yer beyaz bayraklarla işaretlenecek, bu yerlerden biri Türklere, öteki İngilizlere, üçüncüsü de kime ait olduğu bilinmeyenlere has olacaktı. Gömme işine din adamları ve doktorlar da katılacaktı. Tanınmaları için özel işaretleri olacaktı. Ancak birbirlerinin siperlerine girmeyeceklerdi. Defin işlemi boyunca ateşkes ilân edilecek ve askerler siperlerinden başlarını çıkarmayacaklardı. Ölülerin silahları, herkesinki kendilerine ait olacaktı. Yalnız Avustralyalıların silah çaldıkları tespit edilmişti. Hatta konu şikâyet konusu bile olmuştu. Üstelik Anzaklar hem suçlu ve hem güçlü sözü ile "Türkler siperlerimize kadar geliyorlar, bizi rahatsız ediyorlar" diye şikâyette bulunmuşlardı. Gene bu anda bir mesele vardı. O da herkesin sinirli olması idi. Ama aslında iki taraf da birbirine güvenemiyor ve bir ihanete uğrar mıyız diye endişeleniyorlardı. Siperlerin arası da 10 metre kadardı. Ama nihayet mezar kazma işi başlayınca kardeşlik de başladı. Yani Türk askeri ile Anzak, bu konuda birbirlerine yardımcı olmaya ve saatler ilerledikçe de birbirlerine sigara ikram etmeye başladılar. Sonra ufak tefek eşyalarını hatıra olarak değiş tokuş etmeleri enteresandı. Herbert ise anlaşmazlıkları gidermekle meşgul oluyordu. Bir ara da orada Arnavutluktan tanıdığı bazı Türk askerlerine rastladı. O andan itibaren de Türkler, durmadan ona gelip talimat almaya başladılar. Ölülerin üzerinden çıkan eşya ve paralarla ilgili tutanaklar tutuluyor ve o belgelerde Herbert'in imzası bulunuyordu. Bu sırada birbirlerine en çok ikram ettikleri
şey de sigara idi. Öğleden sonra üçte de iş hemen hemen tamamlanmıştı. Artık ayrılık zamanı gelmişti.
Türk askerleri saat dörtte Herbert'e geldiler. Subayları daha önce ayrılmıştı. Ya da vedalaşmak için Herbert Türklerin yanına geldi ve belki de bir gün sonra kendisini vurabileceklerini söyledi. Türk askerleri ise hep bir ağızdan, dehşet içinde haykırıştılar: "Allah esirgesin".
Bu defa Herbert'i Türk askerlerinin yanında gören Avustralyalı askerler, onlar da gelip "Allahaısmarladık arkadaşlar, bahtınız açık olsun..." Türk askerleri de: " Güle güle gidin... Güle güle gelin yine".
Sonra bütün askerler kendi hatlarına çekildiler. Daha 25 dakika ateş edilmeyecekti. Sessizliği bozan da Türk nişancısı oldu. Tabii ki bu sırada şu olmuştu; iki tarafın da Kurmay Subayları birbirlerinin mevzilerini çaktırmadan incelemişlerdi. Hatta Mustafa Kemal'in çavuş kılığında çeşitli gömme birliklerine katılarak dokuz saat boyunca Anzak siperlerini incelemiş olduğu sanılıyor. Bunlar da ufak nizamsızlıklar olarak tarihe karışıp gitmiştir.

ATEŞKES VE GÖMME İŞLEMİNDEN SONRAKİ GELİŞMELERE GELİNCE

Türkler arasındaki kin uçup gitmiştir. Özellikle Türklere karşı duyulan kin ve nefret; Türkler yamyam değilmiş, korkak da değiller. Üstelik cesur ve kahramanlar ve sevecen insanlar. Bu bakımdan ve 19 Mayıstan sonra cephede garip şeyler olmaya başlamıştır. Bir defasında cepheyi gezen bir subay bakar görür ki: Bir takım Türkler oralarda dolaşıyorlar, onun "Niçin ateş etmiyorsunuz ?" sorusuna şu karşılık verilmiştir:
-" Niye edelim? Hiçbir zararları dokunmuyor ki... Bırakalım gitsinler"
Sonra da çamaşır yıkayıcılar: Çamaşırları sererken kendilerine ateş edilmiyordu. Türkler de kendi hesaplarına batan gemi askerleri ve kurtarma ekiplerine ateş etmezlerdi. Esirlere de çok iyi muamele yapıyorlardı.
Sonra siperler arasında artık sürekli bir hediyeleşme başlamıştı. "Türkler üzüm ve lokum fırlatırlar, ötekiler ise onlara konserve yiyecekler, sigaralarla karşılık veriyorlardı" Yalnız Türkler İngilizlerin et konservelerini beğenmezlerdi. Bu yüzden olacak ki bir gün; "Sığır eti istemez... Süt atsanıza!"
Hedefini vuramayan nişancılara "Karavana" işareti vermek tabiî bir al almıştı. Bir gün Türk askerinin kafasını sıyırıp geçen kurşundan sonra Türk siperlerinden bir kahkaha kopar, arkasından da bir kürek veya süngü sallanır, İngilizce seslenirler:
"Başka sefere daha iyi şanslar Tommy..."
Özel düellolar bile yapılıyordu.
Bütün bunları önceden sezen Türk tarafını temsüen, öte tarafta Herbert'e eşlik eden bir Arap subayı: 19-20 Mayıs günlerinin birinde " Bu / defin meselesi ile başlayan arkadaşlık / hayat boyu sürecek bir dostluğun başlangıcıdır" dediğini önceden zikretmiştik. Bu aynen gerçekleşmiştir. Zira şu anda Türkiye'nin en çok misafir ettiği insanların; Avustralyalı ve yeni Zelandalı Turistler olduğunu söylemek mübalağa sayılmaz.

SONUÇ

18/19 Mayıs 1915 günü yapılan muharebelerin ertesi günü öğleden sonra Cephe Komutanı General Birdwood, Ordu Komutanı Hamilton'a haber göndererek ölülerin gömülmesine müsaade istemişti. General ise, Türklerin başvurusunu bekleyelim dedi. Bu arada bir Avustralyalı Albay, Kızılhaç Bayrağı'nı kaldırmıştı: Ama Türk nişancısından kurtulamadı. Vurulup öldürüldü. Bunun üzerine bir Türk Subayı iki cephe arasındaki sahipsiz bölgeden koşup gelerek nefes nefese özür diledi. Bu sırada Türk tarafına gidilip defin işi görüşüldü. "24 Mayıs günü yapılacaktı." 19 Mayıs şehitlerinden 4.000 kadarı gömülebilmişti. Bir Türk subayının ifadesine göre buradaki manzara "En nazik insanın dahi vahşileşmesi ve en vahşi insanın dahi gözyaşı dökmemesi kabil değildir." Şeklinde yazmıştı.
Hülâsa bu olaydan sonra Anzak Cephesindeki atmosfer tamamen değişmişti. Her iki taraf birbirine gerçek manada saygı duymaya başlamışlardır. Halbuki 19 Mayıs Savaşına kadar herkes birbirine nefretle bakıyor ve devamlı birbirine küfür ediyorlardı. Mamafih tabii olarak birbirleriyle savaşıyorlar ve birbirlerini öldürüyorlardı. Ama artık bu bir spor yarışı gibi bir şeydi. Hatta bazen bir taraftan öte tarafa el bombalan savrulmakta ve arkasından da hediye paketleri fırlatılmaktadır. Mamafih Anzaklar genelde kendi subaylarına bile saygıları olmazdı. Bir defasında bir Avustralyalı Çavuş, aralarında General Birdvvood'un bulunduğu yüksek rütbeli subayların konferans halinde bulundukları yere dalarak "İçinizden hangi hergele benim çay ibriğimi aşırdı" diye bağırmıştı. Kolordu Komutanı Birdwood'u "Küçük Kuş" diye çağırıyorlardı vs.

ÖöZgE
18-06-10, 03:01
ÇANAKKALE SAVAŞLARINDA VERDİĞİMİZ KAYIPLAR HAKKINDA:

GENELKURMAY YAYINLARI

Genelkurmay Ataşe Başkanlığı Stratejik Kurul üyelerinden Em. Kur. Albay Talat ÖZDOĞAN, Genelkurmay Başkanhğı'nın yayınladığı Çanakkale Muharebeleri 75.Yıl Armağanı adlı hacimli eserde "Çanakkale'de Türk Kahramanlığı" başlıklı yazısında Çanakkale Savaşlarına Türk Ordusu 700.000 kişi ile katıldığını yazıyor.50 Tarihçi Yılmaz ÖZTUNA'nın tespiti de 700.000 askerdir. "Gene adı geçen yayında tarih uzmanı Em. Top. Albay Rauf AT AKAN ise 1915 "Nisan sonunda asker alma bölgesinden Gelibolu'ya 20.000 er gönderilmiş51 ve Mayıs ayında ise 24.300 er daha ilave edilmiş; 10.000 er de hazır bulunduruluyormuştu.52 Temmuz ayında kayıp sayısı 124.000'i bulunca bu defa söz konusu kayıpları karşılamak üzere 101.000 er daha ikmal edilmiş ve 20.000 de gönderilmek üzere araç beklemekteymişti. "53" Böylece Çanakkale savaşlarına toplam gelen yedek asker sayısı 175.300 ü bulmuştur. Savaşan 17 Tümenin mevcudu ise 350.009 kişi. Toplam mevcut 525.309 "54" Yalnız 700.000 sayısını göz önüne alırsak : O zaman Çanakkale Savaşlarına katılan asker sayımız 600.000'nin üzerinde olur. İngilizler 5000.000'le katıldı ve yarısını kayıp verdi. Buna göre Türk şehit sayısı da 250.000 den aşağı olamaz. Zira karşı taraf çok üstün ateş gücü ile saldırıyor ve sizde onun üzerine gidiyorsunuz. Ve onlar 500.000 askerlerinin yarısını kaybediyor ve siz 50 ve 100.000'lerde kalıyorsunuz. Bu hem savaş mantığına ve hem de tarihi kayıtlara uygun geldiği söylenemez.
Hülasa bunlarla birlikte George H. Cassar'ın Çanakkale ve Fransızlar adlı eserinde demektedir ki: "Osmanlı İmparatorluğunda resmi kayıtlar titizlikle tutulmuyordu. Onun için bazı otoriteler kayıpların 350.000 kişiye yaklaştığını açıklamaktan çekinmemişlerdir." Sanders'in kayıpları titizlikle tespit edip Harbiye Nezaretine ulaştırdığı da şüphelidir. Kendi hatıratında da konuyla ilgili kesin bir açıklık yoktur.

JAMES'IN TESPİTLERİ
Gelibolu Seferi, sekiz buçuk ay sürdü. İki tarafın da kayıplarını, sıhhatli bir şekilde tahmin etmek son derece güçtür.
Bir ker Türk kayıpları pek gelişigüzel tutulmuş olup, resmî rakamları olan 86.692 ölü ile 164.617 yaralı ve hastaların, hakiki kayıplarından adamakıllı eksik olduğu
muhakkaktır. James, hatta yer ve isim vermeden bir Türk kaynağı kayıplarını 470.000 gibi büyük bir rakamla ifade eder, Fakat bunu: 200 - 250.000 değil; 300.000 civarında tahmin etmek daha makûldür. İngiliz ve dominyon kayıpları da 198.340 ile 215.000 arasında hatırı sayılı değişiklikler arzeder. Fransız zayiatı ile boğularak kaza sonucu ölümler dahil olmak üzere; toplam müttefik kayıpları muhtemelen 256.000 idi. Bunlardan 46.000'i harekât esnasında ölmüş veya hayatlarını aldıkları yaralar yüzünden kaybetmişlerdir. Elhasıl Türklerin savaşa katılan asker sayısı: 500.000. Ölü: 55.177, yaralı: 100.177, kayıp: 10.067., hastalıktan ölen: 21.498, hastalık nedeniyle askerliği terk: 64.440, Toplam zayiat: 251.309. Fransızların savaşa katılan asker sayısı: 79.000. Kayıpları: 47.000. İngilizlerin savaşa katılan asker sayısı: 410.000. Kayıpları: 205.000 olarak gösterilmektedir. Mamafih, bu ve benzeri sayıların gerçeği yansıttığı söylenemez.

ALAN MOOREHEAD'IN TESPİTLERİ:
İtilâf Devletleri toplam 489.000 askerle katıldılar ve toplam : 252.000 kayıp verdiler. Türkler ise yaklaşık 500.000 askerle katıldılar ve toplam 251.000 kayıp verdiler. Burada İngiliz ve Fransızların kayıpları hakkında hemen yerli ve yabancı kaynaklar: Sayılar itibariyle pek farklılık arzetmez. Yalnız Türk zayiatı hakkında aralarında epeyce farklılıklar olan sayılar verilmesi kafaları hep karıştıra gelmiştir. Hele yabancılar Türkler 500.000 / BEŞYÜZBİN / askerle katıldı derken: Türk kaynakları bu sayının 310.000 / ÜÇYÜZONBİN / olduğunu söylemesi akıl almaz bir sayı farkı olarak görülür. Şehit ve kayıpları ise; 250 - 251 - 252.000'lerden birden 57 ve 180 veya 211.000 gösterilmesi yanlışları belgeler. Bir kere 250 - 300.000'den aşağı olamaz. Çünkü karşı taraf en modern silahlarla üzerine geliyor ve 5.000 - 10.000 kişi ölüyor ve sizde 500 - 1.000 kişi zayiat olacak. Olmaz. Elhasıl kayıplar genelde eşit sayıda olmuştur. Çünkü Türkler iptidai silahlarla olsa bile, mevziide ve geleni görüyor. Çoğu kere. Karşı tarafın silahları modern ve deniz bombardımanı desteği var ama: O da çoğu kere körü körüne ve düzensiz ve disiplinsiz savaşıyor. Burada eldeki imkanlar değerlendirilince; kayıpların eşit miktarda olduğu söylenebilir.

ÇANAKKALE SAVAŞLARININ KESİN KAYIP LİSTESİ HAZIRLANAMAZ

Çanakkale Savaşlarında verilen kayıpların tespitini yapabilmek için bizzat savaşın cereyanı sırasında teferruatlı malûmatın kroki, istatistik, cetvel ve sairelerin elde bulunması şarttır. Burada kanaatim o ki, I. Cihan Savaşında, savaş durumunu gösteren cetvellerin bize tam olarak ulaştığı söylenemez. Yani bazı uzmanlara göre savaşın ilk günlerine mahsus bilgileri kapsayan cetvellerden ötesi, berisi hırpalanmış belgeler ve cetveller bizim elimize geçmemiştir. Özellikle I. Cihan Harbinden önceki Harp Tarihinin esasını teşkil eden Harp Ceridelerinin kıymeti I. Cihan Savaşından önce pek bilinmemiş ve bu sebeple Balkan Savaşında, savaşan birliklerin durumu günü gününe yazılıp ciddi bir şekilde ceridelerde-zabıtlarda saklanmamış ve en nihayet verilen ve alınan emirler lalettayin tertipsiz ve sırasız olarak bir defterden başka bir şey kalmamıştır. Ne acı ki, bunlardan ders alınmadan ve hazırlanmaya imkân bulunamadan I. Cihan ve Çanakkale Savaşlarına girmişiz. Sonra bu işlere bakacak şube de lâvedilmiş ve tekrarı ise 1332 de kurulmuştur. Bir de savaş içinde küçük kıt'aların kayıpları belki hiç ciddiye alınmamış ve ilâve cidden çok müşkül bir iş olan bu husus bilhassa heyecanlı ve buhranlı anacan, babacan günleri savaşlarında ziyâdece mühemmel kalmıştı. Yani ihmal edilmişti. Buraya şunu da eklemek lâzımdır: Gelibolu Yarımadası Savaşlarında özellikle Tümen ve Alaylardan aşağı kıtaat savaşlarında subay kayıpları çok fazla olduğundan ve bu defa sarp arazi içinde kayıp ceridelerini tutacak okur yazarın kalmamış olması ve Çanakkale Savaşları sonrası sağ kalan subaylar ise hemen diğer cephelere şevki ile savaşların uzun yıllar sürmesi ve oralarda şehit olmaları sebebiyle Gelibolu Yarımadasında cereyan eden o müthiş savaşın kayıpları hakkında bize bilgi verecek kaynaklar iyice azalmış oluyordu. Bu itibarla kayıplar hakkında söz konusu bilgilerin bize tam olarak ulaştıkları söylenemez.
Bu savaşlar o kadar şiddetli geçti ki, müdafaanın ruhu neferin ve yanlarındaki küçük zabitan ve çavuş rütbesindeki kişilerin iman kuvvetinde idi. Yani kimsenin sağ ve solundaki ahvalden haberdâr olması mümkün olamayan bu muharebelerde, düşman eline düşen esirlerden hiçbir neferin özellikle'25 Nisan - 6 Mayıs Savaşlarında geriye döndüğüne pek rastlanmamıştır".
Hülâsa, zayiat müthişti. 29/30 Haziran Muharebeleri hariç olarak Seddülbahir Cephesinde toplam 99.855 şehit, yaralı ve kayıp vardı. Subay kaybı pek büyüktü. Özellikle 7. Tümenin Taburlarından savaş boyunca 72-75 Subay kaybı olmuştur. Önce 4 km. sonra 6 km. ye çıkan bu cephede 70 günde verilen bu kayıp korkunçtu. Bunun sebebi ise tarafeynin şiddet ve asabiyet ve sonra gayet dar ve her tarafı ateşe maruz bir noktaya külliyetli kalabalığın toplan-masıdır. Binaenaleyh, en sakin günlerde dahi 150/400 asker kaybımız oluyordu

ŞEHİT KELİMESİNİN ANLAMI:

Şehitlik ifadesi ve şehitlik mefhumu İslâmî bir değerdir. Hizmet karşılığında insanlara verilen bir payedir. İslâmda hizmet ise niyete bağlıdır. Niyet halis ve lekesiz olmazsa hizmetin bir değeri olmaz. İşte Çanakkale Savaşlarına gelebilmek için gece 02.00'de Askerlik Şubesinin önünde sıra beklerken heyecandan ölenler Çanakkale Şehidi'dir. İşte, o savaştan sonra her türlü zayiat ilk kaynaklarda şehit olarak değerlendirilmiş ve toplam kaybın 250.000'in üzerinde olması sebebiyle 250.000 şehit sayısı ile ifade edilmiştir ki yerinde ve güzel bir tarihe mal olmuştur. Gerçekten de mezkûr sayının üzerinde kaybımızın olduğu, görüldüğü üzere bütün kaynaklar ittifak halindedir.
Elhasıl, Allah yolunda ölen veya öldürülen kimseler şehittir. Kelimenin çoğulu Şühedâ, Türkçede yardımcı fiilde "şehid" olmak veya "şehid düşmek" şeklinde söylenir.
Şehid veya şehâdet kelimeleri hukukî anlamda şehid veya şahidlik anlamında kullanılır. Bu itibarla "Allah yolunda: Yani Allah ve milleti için hiç karşılıksız maddî ve manevî çalışmaları sırasında ölerek veya öldürülerek "çok yüksek manevî mertebelere ve ilâhî lütûflara nail olan bahtiyarlara" Şehid denilmesi onların gasil ve nakillerinde meleklerin hazır bulunup, onları görmesinden dolayı veya bizzat şehidlerin Allah katında diri olarak birçok ilâhî nimetleri görebilmeleridir. İşte bu bahtiyar insanlara şehid denmesi bu sebeptendir. Yani her şeye ayan ve beyan şahittirler, görürler. "Siz şehidlere ölü demeyiniz. Onlar diridir. Ama siz bilip anlayamazsınız."
Hülâsa, Türk Milleti 1000 yıldır: içten ve dıştan gelen son derece ağır tehdit ve terör olaylarına karşı samimiyetle hürriyet-barış ve Tevhid inancı için seve seve kanını sebil etmiş ve sayısız şehid vermiştir. Yani Tevhid-Hürriyet ve İstiklâl uğruna en çok şehid veren Millet: TÜRK Ulusu olmuştur. Onun için İstiklâl marşı şairimizin Türk vatanı için; "Toprağı sıksan şühedâ fışkıracak" şehidlerimiz için de "Bastığın yerleri toprak diyerek basma, Tanı. Düşün altında binlerce Çanakkale'de yüzbinlerce / kefensiz yatanı" ifadeleri, bu tarihî gerçeğin mübalağasız bir tespitinden ibarettir..

ÖöZgE
18-06-10, 03:01
Birazda şiirlerle ÇANAKKALE!!

ÇANAKKALE ŞEHİDLERİNE
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,
Ne hayasızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı !
Nerde, gösterdiği vahşetle " bu bir Avrupalı "
Dedirir; yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahud kafesi !
Eski Dünya, yeni Dünya bütün akvam-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer,
Yedi iklimi cihanın duruyor karşında;
Ostralya'yla beraber bakıyorsun : Kanada !
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.
Sade bir hadise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela...
Hani tauna da züldür bu rezil istila...
Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-ı asil,
Ne kadar gözdesi mevcud ise hakkiyle sefil,
Kustu Mehmetciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına.
Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbab,
Öyle müthişti ki : eder her biri bir mülkü harab.

Öteden saikalar parçalıyor afakı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'makı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağ**;
Atılan her lağımın yaktığı, yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müthiş tipidir: savrulur enkaz-ı beşer...
Kafa,göz,gövde,bacak,kol,çene,parmak,el,ayak;
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o namerd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, haşa, edecek kahrına ram?
Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkam.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun-i beşer;
Bu göğüslerse Huda'nın ebedi serhaddi;
" O benim sun-i bediim, onu çiğnetme " dedi.
Asım 'ın nesli... diyordum ya... Nesilmiş gerçek;
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.
Şuheda gövdesi, bir baksana dağlar, taşlar...
O, rüku olmasa, dünyada eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor;
Bir hilal uğruna Ya Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...
Bedr'in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi...
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni tarihe!" desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...
Seni ancak ebediyyetler eder istiab.
" Bu, taşındır " diyerek Kabe'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namiyle,
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramiyle;
Ebr-i nisanı açık türbene çatsam da tavan;
Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsam oradan;
Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,
Türbedarın gibi ta haşre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
Tüllenen Mağribi, akşamları, sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultanı Salahaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
Sen ki, İslamı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;
Sen ki; a'sara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihad...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor PEYGAMBER.
Mehmet Akif ERSOY

ÖöZgE
18-06-10, 03:01
DUR YOLCU!!!!

Dur yolcu bilmeden gelip bastığın
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın,
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda,
Gördüğün bu tümsek Anadolu’nda,
İstiklâl uğrunda, namus yolunda,
Can veren Mehmet’ in yattığı yerdir.

Bu tümsek, koparken büyük zelzele,
Son vatan parçası geçerken ele,
Mehmet’in düşmanı boğduğu sele
Mübarek kanını kattığı yerdir.

Düşün ki haşre dek kemiğin, etin
Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin
Bir harbin sonunda bütün milletin
Hürriyet zevkini tattığı yerdir...

N.Halil ONAN

ÖöZgE
18-06-10, 03:02
Ey Çanakkale......!


Bir arş-ı âleme bir sana baktım;
Arş küçüldü, sen büyüdün gözümde...
Aras’tan, Hazar’dan, Tuna’dan aktım;
Her kıvrımda sayfa sayfa pencere.....

Ben utandım, açılmadı gözlerim;
Fatiha’dan gayrı sustu sözlerim;
Çanakkale menzil menzil ezberim;
Boğazımdan sıkıp durdu cendere...

Hangi cağrafya, hangi şehirde;
Hangi millet böyle tekmil gelmişte;
Bir yanlışlık, bir tuhaflık bu işte;
Hadi canım, zafer nere, siz nere! ....

Kükretme, ki azgın duran bir deviz;
Yâ Resûl’den başka resûl bilmeyiz;
Biz sancağı zelîl yere dikmeyiz;
Koç yiğitler fedâ ettik göndere....

Bir gideriz, bin geliriz geldimi;
Biz Vatan’ı ar biliriz sevdimi;
Şehadete kurşun kurşun erdimi;
Bir kez öldüm, yine doğdum bin kere...

Dünyaya yeniden geldik seninle;
Duyarsın, toprağa kulak ver, dinle;
Varım sen, yoğum sen Ey ÇANAKKALE! ...
Doğuştan şahittir şu kanlı dere....

ÖöZgE
18-06-10, 03:02
ÇANAKKALE

İki kere karşılaştık
Kaderle aynı yerde .
Birinde, biz geçtik
Besmelelerle boğazı
Uyandırmadan geceyi .
Birinde, koptu kıyamet
Kan pahası, can pahası
Geçirmedik ,
Geçerim zannedeni .

Sene 1353
Mevsim sonbahar.
Gece sessiz, koylar sakin
Salları okşuyor dalgalar.
Ayın şavkı
Kılıçlardan suya vurmakta,
Sudan, kılıçlara.
Bir kutlu rüyayı görmekte boğaz.
Steplerin, bozkırların çocukları
Dağ parçası yiğitler.
Adam asılır pala bıyıklarına,
Ölümün sesine gülen gaziler,
Ürküyordu dalgaların sesinden.
Adamın altında at olmalıydı,
Atın altında toprak.
Gizleyip gecenin karanlığına,
Karşı kıyılara bakarak
İki damla yaşla beraber
Lacivert derinliklere
Gözlerini bıraktı Süleyman

Sene 1915
Mevsim dönerken kıştan bahara,
İki yakasında boğazın
Canlar düşüyordu
Cemre yerine toprağa.
Ölüm,
Birkaç adım ötesindeydi, Mehmet’in
Zafer,
Ölümden bir adım ötede.
Tekbir alıyordu,
Tekbir üstüne.
Davrandı, bir adım,
Bir adım daha.
Düşüverdi,
Bir Mehmet’in üstüne.
Ardından bir başka Mehmet yürüdü.
Mehmetlerin arkasından
Mehmetler...
Gökler selâm durdu
Açıldı kat kat.
Güneşi gölgeledi
Binlerce kanat .
Çanakkale ;
Meleğin , insanı kıskandığı yer.
Baba , oğul , torun olacak yaşta
Üç neslin , yan yana yattığı toprak
Çanakkale ;
Kanın , kanla ıslandığı yer .
Yol ararken ,
Varmak için hedefe ,
Merminin ,mermiyle
Çarpıştığı yer .
Omuzdan , dirsekten kopmuş kolların
Hesap sormak için ,
Tanrı adına .
Düşman boğazına
Yapıştığı yer.


Her tepede ,
Bir destanın adı var .
Her taş ,
Gördüğünü kendine saklar .
Üstünden geçse de ,
Yıllar , yüzyıllar .
Hatırlandı mı adı ;
Bir yemini tekrar eder dudaklar .
Bin defa ölürüz yoluna ,
Bu , vatan toprağıdır,
Bir karışı verilmez !
Dün de, bu gün de, yarın da
Tanrı şahit olsun ki;
Çanakkale geçilmez!...

ÖöZgE
18-06-10, 03:02
ÇANAKKALE
.

“Söyle arkadaşım “dedi Anadolulu Mehmet
Yanıbaşında ki Anzak erine
“Nerelerden kopup gelmişin
Neden çökmüş bu mahsunluk üzerine”
“DÜNYANIN ÖBÜR UCUNDAN” dedi gencecik Anzak
“Öyle yazmışlar mezar taşıma
Doğduğum yerler öylesine uzak
Örtündüğüm topraksa gurbet bana”

“Dert edinme arkadaşım” dedi Mehmet
“Değil mi ki yurdumuzun koynundasın ilelebet
Sende artık bizdensin
Sende bencileyin bir Mehmet”

Çanakkale toprağının
Üstü cennet altı mezar
Kavga bitmiş mezarlarda
Kaynaş olmuş yiten canlar
“Ya sen” dedi Mehmet
Oyun çağındaki İngiliz erine
“Yaşın ne senin kardeş
böylesine erken buralarda işin ne”

“Yaşım sonsuza dek on beş”
dedi ufak tefek İngiliz eri
“Köyümde askercilik oynar
coştururdum trompetle bizimkileri

Derken kendimi cephede buldum
Oyun muydu gerçek miydi anlamadan
Bir sahici kurşunla vuruldum
Sustu boynumdaki trompet

Son verildi böylece oyundan bozma işime
Gelibolu’da bana bir yer kazıldı
Mezar taşıma ON BEŞİNDE TRAMPETÇİ yazıldı
Öyküm de künyem de bundan ibaret

Yağmur yağıyordu usul usul toprağa
Gözyaşları düşerek üstüne sanki
Damla damla ağlıyordu uzaktan uzağa
Sahibini yitiren bir trompet
“Ya sizler” dedi Mehmet
Dünyanın dört kıtasından
Mezar dolusu erlere
“Hangi rüzgar savurdu sizleri
bu bilmediğiz yerlere”

Kimi İngiliz’di kimi İskoç
Kimi Fransız dı kimi Senegalli
Kimi Hintli kimi Nepall
Kimi Avustralya’ dan Yeni Zellanda ’dan Anzak
Gemiler dolusu asker
Her biri niye geldiğinden habersiz
Gelibolu’nun oya gibi koylarından sızarak
Tırmanmışlardı dağa bayıra
Siper siper yara gibi yarılan toprak
Mezar olmuştu savaş ardından onlara

Kiminin BURADA YATTIĞI SANILIR
Kiminin ADI BİLİNSE DE MEZARI BİLİNMEZ
Kiminin de mezar taşında
On altı,on yedi on sekiz yaşında
EBEDİ İSTİRAHATE ÇEKİLDİĞİ yazılı
Çanakkale topraklarında
Her birinin erken biten yaş** öyküsü
Eski yazıtlar gibi taşlara böyle taşlara böyle kazılı
“anlamaz mıyım”dedi “halinizden kardeşler”
adına yazılı taşı bile olmayan asker
Anadolulu Mehmet

“Bende yüzyıllarca yaban ellerde
Neyin uğruna bilmeden can vermişim
Kendi yurdum uğruna can vermenin tadına
İlk kez Çanakkale’ de ermişim

Uğrunda can verdikçe vatanlaştı ancak
Ekip biçtiğim padişah mülkü toprak
Değil mi ki sizler alamazsanız bile
Bu topraklar almış sizleri basmış bağrına
Sizlere de vatan sayılır artık Çanakkale “

Çanakkale toprağının
Üstü cennet altı mezar
Kavga bitmiş mezarlarda
Kaynaş olmuş yiten canlar

Bir garip savaştı Çanakkale Savaşı
Kızıştıkça kızgınlığı dindiren
Ara verdikçe ateşe düşmanı kardeşe
Döndüren bir savaş
Kıyasıya bir savaştı
Ama saygı üreten bir savaş
Yaklaştıkça birbirine
Karşılıklı siperler
Gönüllerde yakınlaştı
Düştükçe vuruşanlar toprağa
Dostlar gibi kaynaştı

Savaş bitti
Ölenler kaldı sağlar gitti
Köylü köyüne döndü evli evine

Kır çiçekleri geldiler akın akın
Çekilen askerlerin yerine
Yaban gülleri dağ laleleri papatyalar
Kilim kilim yayıldılar toprağa
Siper siper
Toprağın savaş yaralarını örttüler
Koyunlar koruganları yuva yaptı kendine
Kuşlar döndü gökyüzüne kurşunların yerine
Çiçeğiyle yemişiyle yeşiliyle
Silah yerine sapan tutan elleriyle
Geri aldı savaş alanlarını doğa
Can geldi toprağa silindikçe kan izleri

Yeryüzünde cennet oldu öylece
O cehennem savaş yeri

Şimdi Çanakkale Gelibolu
Bahçe bahçe
Ülke ülke
Mezar dolu

Üstü cennet altı mezar
Çanakkale toprağının
Kavga bitirmiş mezarlarda
Kaynaş olmuş yiten canlar
“Huzur içinde uyusun”
Vuruştukları topraklarda
Kavgadan kinden uzakta
Yanyana dostça yatanlar..
BÜLENT ECEVİT

ÖöZgE
18-06-10, 03:03
ÇANAKKALE SEHITLERINE
Su Bogaz harbi nedir? Var mi ki dünyâda esi?
En kesîf ordularin yükleniyor dördü besi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya-
Kaç donanmayla sarilmis ufacik bir karaya.
Ne hayâsizca tehassüd ki ufuklar kapali!
Nerde _ gösterdigi vahsetle <<bu: bir Avrupali>>
Dedirir - yirtici, his yoksulu, sirtlan kümesi,
Varsa gelmis, açilip mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, bütün akvâm-i beser,
Kayniyor kum gibi, tûfan gibi, mahser mahser.
Yedi iklîmi cihânin duruyor karsina da,
Ostralya'yla beraber bakiyorsun: Kanada!
Çehreler baska, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahsetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ'ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
Ah o yirminci asir yok mu, o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkiyla, sefil,
Kustu Mehmedcigin aylarca durup karsisina;
Döktü karnindaki esrârim hayâsizcasina.
Maske yirtilmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakîkat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tarîbe müvekkel esbâb,
Öyle müdhis ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
Öteden sâikalar parçaliyor âfâki;
Beriden zelzeler kaldiriyor a' mâki;
Bomba simsekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor gögsün üstünde o arslan neferin.
Yerin altinda cehennem gibi binlerce lâgam,
Atilan her lâgamin yaktigi: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhis tipidir: Savrulur enkaaz-i beser..
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Bosanir sirtlara, vâdilere, sagnak.
Saçiyor zirha bürünmüs de o nâmerd eller,
Yildirim yaylimi tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangini, durmus da açik sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayisiz tayyâre.
Top tüfekten daha ***, gülle yagan marmîler...
Kahraman ordyu seyret ki bu tehdîde güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmindan;
Alinir kal' a mi gögsündeki kat kat îman?
Hangi kuvvet onu, hâsâ, edecek kahrina râm?
Çünkü te' sîs-i Ilâhî o metîn istihkâm.
Sarilir, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beserin azmini tevkif edemez sun-i beser;
Bu gögüslerse Hudâ'nin ebedi serhaddi;
« O benim sun-i bedi'im, onu çignetme» dedi
Âsimin nesli... diyordum ya... nesilmis gerçek:
Iste çignetmedi nâmûsunu, çignetmeyecek.
Sühedâ gövdesi, bir baksana, daglar, taslar...
O, rükû olmasa, dünyâda egilmez baslar,
Yaralanmis temiz alnindan, uzanmis yatiyor,
Bir hilâl ugruna, yâ Rab, negünesler batiyor!
Ey, bu topraklar için topraga düsmüs, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alni deger.
Ne büyüksün ki kanin kurtariyor Tevhîd'i...
Bedr'in arslanlari ancak, bu kadar sanli idi.
San dar gelmeyecek makberi kimler kazsin
« Bu, tasindir» diyerek Kâbe'yi diksem basina;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem tasina;
Sonra gök kubbeyi alsam da, rîda namiyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecramiyle,
Mor bulutlarla açik türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yi uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altinda, bürünmüs kanina,
Uzanirken, gece mehtabi getirsem yanina,
Türbedarin gibi tâ fecre kadar bekletsem ;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;
Tüllenen magribi, aksamlari sarsam yarana...
Yine bir sey yapabildim diyemem hâtirina.
Sen ki, son ehl-i salibin kirarak savletini,
Sarkin en sevgili sultâni Sâlâhaddin`i,
Kiliç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
Sen ki, Islam`i kusatmis, boguyorken hüsran,
O demir çemberi gögsünde kirip parçaladin;
Sen ki, rûhuna beraber gezer ecrami adin;
Sen ki, a`sara gömülsen tasacaksin...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu, cihat...
Ey sehit oglu sehid, isteme benden makber,
Sana agûsunu açmis duruyor peygamber.
Mehmet Âkif ERSOY




O SEHIDIN ARDINDAN

Bir leyle-i kadirde dusen din icin yere,
Su matemli kalbimden, o ulkucu sehide...
Saldirtmadan sag iken mubarek magbedine.
Uzanan el kirilir bu kutsal dine!...
Yemin ettik ulkudas, yolumus yolun olsun,
Imansiz alcaklardan zafer kimin haddine?
Bakma gozlerimize, gozden degildir o yas,
Neden aglayalim, olmedin ki ulkudas'..
Ovmeyecegim seni, cunku ovgu az sana,
Sen ki bayragin gibi, boyandin bir al kana.
"Dugun gecesi" demis bu olume Mevlana
Bir leyle-i kadirde kavustun sen Mevla'na
Omuzlarda gitsede albayraktaki naas
Sana oldun diyemem, olmedinki ulkudas.
Seninle din yolunda, olmustuk biz yoldas.
Sen bizi gectin ama, yetisiriz ulkudas
Ne tez geldi yigidim, genc yasta sana hazan
Sehide su isitti, aklasti kara kazan.
Sen borcunu odedin sira bizde ulkudas"..
Simdi senin dinini bu emin eller bekler
Atom atsalar bile, yaradani kim terkler?
Ama ne var ki boyle uruyecek kopekler
Sen sehit oldun yigit, onlar geberecekler"..


Vurulup tertemiz alnindan uzanmis yatiyor,
Bir hilal ugruna Yarap ne gunesler batiyor.
Mehmet Akif Ersoy

ÖöZgE
18-06-10, 03:03
İş yapacak erkek kalmadı!

Dünyanın "En kanlı savaşı" olarak adlandırılan Çanakkale Savaşı'nda yüz binlerce asker, şehit düştü. O dönemi anlatanlar, "İş yapacak erkek kalmadı" dediler.



Yüz binlerce vatan evladının şehit düştüğü Çanakkale Savaşı, Anadolu’nun her köyünde ayrı bir destan olarak yaşıyor.

Kastamonu’nun Güzlük köyünden 40 yiğit de cepheye koşarak, destansı mücadelede yerlerini almış. Bunlardan 36’sı şehadet mertebesine ulaşmış. Gazi olarak geriye dönenlerin sayısı ise sadece 4. Osmanlı arşivlerinde Çanakkale’de en fazla şehit veren köy olarak geçen Güzlük, şimdi bununla övünüyor.

Köyün en yaşlısı Hasan Kanatlı, o yılları, “Köyde erkek kalmadığı için her işi kadınlar görürdü. Ölen yaşlıların cenazelerini kadınlar kaldırır, hayvan kesilmesi gerektiğinde yine bıçağı kadınlar eline alırdı. Nasıl kesileceğini bilmediklerinden hayvan çok acı çekerdi.” diye anlatıyor. Kanatlı’nın, annesinden dinlediği kadarıyla, bir ağustos ayında zaptiyeler seferberlik ilan edildiğini söyleyip eli silah tutan bütün erkekleri askere almış. Hep birlikte köyün camisinde kılınan namazın ardından yapılan dua ile sefere çıkılmış.

27 köyden toplanan askerler önce Türbeli köyünde 15 günlük eğitime tabi tu-tulur. Ardından Çanakkale’ye götürülür. Hasan amca uğurlamayı anasından dinlemiş; ama sonraki sıkıntı, çile dolu günleri en ağır şekilde yaşayanlardan. Kıtlık yıllarında bir dilim ekmeğe hasret kalmışlar.

Şehitlerden bazılarının çocukları şimdi 80-90 yaşında. Çanakkale’den dönenlerden Aziz Onbaşı’nın oğlu Mehmet amca, “40 kişi gitmişler.” diyor ve ekliyor: “Bunlar arasından dönebilenler ise babamla birlikte Ali Çavuş, Topuz Mehmet ve Topal İsmail.” Şaban Kanatlı ile Kamil Karayer’in dedeleri de 18 yıl boyunca cepheden cepheye koşarak savaştıktan sonra gazi olarak köye dönenlerden. Askere gittikten bir süre sonra Balkan Harbi başlamış. Harbin bitmesinden sonra terhis olmadan Çanakkale cephesine geçmiş. İngilizlere esir düşmüş. Köyüne gelirken yolda karşılaştığı genç bir kıza ‘Kimin kızısın?’ diye sorması, geride bıraktığı yılları da ortaya koymuş. Sorunun cevabından kendi çocuğu olduğunu anladığında sarılmışlar birbirlerine. Baba-kız ilk defa orada karşılaşmış. Mehmet Yaltıraklı belki de köyün en şanslılarındandı. Çünkü babası Aziz Onbaşı, Çanakkale’ye 40 arkadaşıyla gidip geri dönmeyi başarabilmiş dört kişiden biri. 82 yaşındaki Mehmet amca, 14 sene askerlik yapan gazi babasının 1963 yılında vefat ettiğini anlatıyor.

Resul Çuvalcı da babası dönebilenlerden. Önce Balkan Savaşı’na arkasından da Çanakkale Harbi’ne katılır. İngiliz gemisi ‘yarım dünya’nın batışı sırasında oradaymış ve geminin batmasının bir saat sürdüğü anlatılırmış. Birinci Cihan Harbi bittiğinde köye döner, ancak Kurtuluş Savaşı başladığında yeniden cepheye koşar Resul amcanın babası. İnönü savaşlarına katılır, Sakarya’da yaralanır. Ilgaz’da olduğu haberi gelince, anası gidip alır yaralı vaziyetteki babasını. Kastamonu’nun Araç ilçesi Birinci Dünya ve Kurtuluş savaşlarında en fazla katılımın ve en fazla şehidin verildiği yerlerden. Bu sebeple Araç’taki askerlik şubesine bir anıt yaptırılmış. Çanakkale’de verilen kayıplarla ilgili tam bir bilgiye ulaşamadıklarından Kurtuluş Savaşı’nda verilen şehitlerin isimleri yazılmış anıta.

Kastamonu Valisi Mustafa Kara, ilin Kurtuluş Savaşı’nda büyük fedakarlıklar yaptığını anlatıyor.

ÖöZgE
18-06-10, 03:03
Kimyasal gaz Çanakkale'de kullanıldı


Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Çanakkale Muharebeleri’ne ait şimdiye kadar yayınlanmamış belgeleri bir araya getirdi. Savaşta İngilizler her yolu denemiş




18 Mart’ın yıldönümününde ortaya çıkartılan Osmanlı belgeleri en önemli tarihî dönemeçlerden biri sayılan Çanakkale Savaşları’na ilişkin yeni ayrıntıların gün yüzüne çıkmasını sağladı.

Çanakkale Savaşları’nın 90. yıldönümü çerçevesinde hazırlanan, ‘Osmanlı Belgelerinde Çanakkale Muharebeleri’ adı verilen kitap iki ciltten oluşuyor. Kitapta tarihe ışık tutacak 300’e yakın belge var.

Osmanlı belgelerinde ortaya çıkan en dikkat çekici olaylardan birisi İngilizlerin öncülüğündeki müttefik kuvvetlerin sivillerin bulunduğu alanlara ve hastanelere ateş açılması emrini vermesi.

Osmanlı komutanlarının yazışmalarında ayrıca İngilizlerin boğucu gaz kullandığından şikayetçi olunuyor ve bunun uluslararası savaş kurallarına uygun olmadığına dair uyarılarda bulunulduğu görülüyor. Devlet Arşivleri Genel Müdürü Doç. Dr. Yusuf Sarınay, Çanakkale’nin dünyadaki en önemli tarihî dönemeçlerden biri olduğunu belirtti. Osmanlı arşivlerinden derlenerek hazırlanan belgelerde ‘Hariciye Nezareti’nden Ordu-yu Hümayun Başkumandanlığı Vekalet-i Celilesi’ne denilerek yazılan belgede, İngilizlerin hastane ve hastane gemilerini bombaladıklarına dikkat çekiliyor.

Bunun savaş kurallarına aykırı olduğunun altı çizilirken, saldırının devam etmesi halinde sivil ve asker İngiliz esirlerine misillemede bulunulacağı uyarısı yapılıyor. Aynı yerden gönderilen bir sonraki belgede ise müttefik uçaklarının Hilal-i Ahmer işaretleri olan Akbaş Tekkesi hastane çadırlarını bombaladıkları bildiriliyor. Yazının devamında ise müttefik denizaltılarının Marmara havzasında yolcu gemilerine saldırmaktan çekinmediklerinden şikayetçi olunuyor.

Karargah Umumi İstihbarat Şubesi Müdürü imzası taşıyan bir başka belge ise oldukça ürkütücü. Müttefik kuvvetlerinin boğucu gaz yayan mermiler kullandıkları ifade ediliyor ve müttefik uçaklarınca Seddülbahir’deki Halilpaşa Hastanesi’nin bombalandığı anlatılıyor.

Ayı ve domuz avı için üretilen domdom kurşununu bile müttefik askerlerinin kullanmaktan çekinmedikleri yine Osmanlı belgelerinde dile getirilen konular arasında. Söz konusu tespiti içeren belgede Tekirdağ Hastanesi’ne yatırılmış bir askerin bacağından çıkartılmış olan domdom kurşununun fotoğrafları da yer alıyor.

Belgelerde müttefik kuvvetlerinin acımasızlığına karşın Osmanlı’nın esirlere ne kadar iyi muamele ettiği de esir düşen askerlerin ifadelerinden yola çıkılarak anlatılıyor. Osmanlı kuvvetleri tarafından batırılan AE-2 denizaltısının esir düşen kaptanı Yüzbaşı Staker, Malta’daki bir dostuna gönderdiği mektupta, durumunun iyi olduğunu ve kendisine çok güzel muamelede bulunulduğunu vurguluyor.
Yüzbaşının mektupta dile getirdiği, “Rahatım pek yerinde, ummadığımız derecede iyi muamele görmekteyiz.” ifadeleri, Osmanlı’nın esirlere olan tavrı konusunda fikir veriyor. Osmanlı belgelerinden anlaşıldığı üzere Çanakkale’deki zafer, Müslüman nüfusun yoğun olduğu ülkelerde sevinçle karşılanmış. Bunun en ilginç örneklerinden biri bugünkü Endonezya’nın başkentinin bulunduğu Jakarta’da görülüyor. Buradaki Müslümanlar mutluluklarını camilerden dile getirmiş. Cuma hutbelerinde Osmanlı paşasına ‘gazi’ unvanı verildiği ilan edilmiş.

ÖöZgE
18-06-10, 03:04
ÇANAKKALE...

Deniz süt liman, bir ayna gibi kırışıksız. Üzerinde hafif bir sis tülü. Nefis bir sabah. Müstahkem Mevki Kurmay Başkanı Yarbay Selahaddin Adil, etrafa göz gezdiriyor.

Son rasatlar ve istihbarat düşmanın o gün olanca hıncıyla hücuma geçeceğini göstermiştir. Zihninden birkaç ay içinde Türk bataryalarında yapabildikleri iyileştirme ve döktükleri mayınları geçiriyor ve milletin kalbgâhına saldıracak olan düşmanı bekliyor.

Kumandanı Cevat Paşa, erkenci olduğu için, o gün karşı kıyıya Esat Paşa'nın yanına geçmiş. Çanakkale ağzındaki bataryaları da zaten düşman daha önceki günlerde tahrip etmiş bu sebeple düşman Boğaz'ın içinde karşılanacak...

Bu kara toplarıyla deniz toplarının tarihte görülmemiş bir düellosu olacak. Düşmanın 279 topuna karşı Türk'ün ancak bir kısmı da eski gemilerden sökülüp getirilmiş 78 sabit topu var. Her zamanki eşitsizlik.

Allah-ü Ekber!

SELÂHADDİN Adil Bey, birden yükselen ezan sesiyle irkiliyor. Düşman donanmasının geldiğini gören Mehmetçikler bir manevi reaksiyonla, Ezan-ı Muhammedi okuyarak onu karşılamış ve haber vermişlerdir.

Son haçlı seferine karşı okunan peşin bu Fetih Ezanı, Yarbayı duygulandırmış ve makaslı dürbününün başına koşturmuştur.

Gördüğü manzara: Dünyanın en büyük armadası, o devrin harp teknolojisinin en ileri silahlarıyla donanmış Türk'ün ocağını söndürmek üzere harp nizamında yâni peşpeşe gelmekteler.

16 Mart günü armadanın en korkunç gemisi Queen Elizabeth salonlarında yapılan toplantıda, Fransız Amirali Guepratte, biraz aptalca bir atakla ön saftaki yerin Fransızlar'a verilmesine talip olmuştu.

Müttefik gemilerinin en büyük güvencesi, toplarının menzilinin Türk toplarının menzilinden çok üstün olması idi. Yâni düşman Türk toplarının menziline girmeden, Türk bataryalarını döve döve susturacak, sonra rahatça boğazı geçecekti. Mayın taraması da yapmışlar, emin olmuşlardı.

Çanakkale yanıyor

HER birisi, Fatih, Abdülmecid, Abdülhamid, Abdülaziz gibi bir Türk hakanı tarafından yaptırılan Türk tabyaları, korkunç bir ateş altında suskun, düşmanın menzile gireceği ana kadar kurtulmalarını dua ederek bekliyorlardı.

Her taraf toz duman içindeydi ki korkunç bir patlama Çimenlik Kalesi'ne düşen ve kale duvarını delen bir obüsü haber verdi. Çanakkale yanıyordu. 18 düşman zırhlısı, sayısız yardımcı gemiler Boğaz'ın iki yakasına kan ateş ve ölüm kusuyorlardı. Saat 13.00'te Selahaddin Adil Bey bunalmıştı.

Savaş iyi gelişmiyordu. Bu arada Dardanos bataryasına gönderdiği bir atlı, Hasan ve Mevsuf teğmenlerin Top başında şehit oldukları haberini getirmişti.

Tenkerdeki topçu kumandanına bu üzüntüyle "Niçin denizde toplarınız su fışkırtmıyor" diye sitemle sormuş, "Çünkü mermilerimiz suya değil düşman gemilerinin güvertesine düşüyor" cevabını almıştı.

Henüz durumu kavramamıştı ama düşman saflarında bir duraklamanın belirdiğini ve sonra ön safta fiyaka yapan Fransız gemilerinin, yerlerini gerideki daha güçlü İngiliz zırhlılarına bırakmak üzere çekilmeye başladığını gördü. Aslında bu armadanın planının nihai safhasıydı.

İmdadı ilahi...

NE olduğunu anlamaya çalışırken 13.45'te Bouvet isimli Fransız zırhlısının battığını gördü.

Kıyıda bu korkunç çatışmayı ümitle seyreden bazı Rum kadınları, bu sözde vatandaşlarımız, Fransız zırhlısının ve ümitlerinin battığı sulara çiçekler bırakarak özlerini ortaya koyuyorlardı. Ne var ki bu sevinç anını Adil Bey hatıralarında, "Bu durum karşısında hepimizin yüzünde bir ümit gülümsemesi belirmiş, sabahtan beri yüreğimizde yavaş yavaş artan ağırlıkta bir azalma duymuştuk" diye anlatacaktır. O esnada Cevat Paşa gelir, bu iyi haberle rahatlar.

Mehmetçikler ise şevke gelmişler, top menziline giren düşman zırhlılarına veryansın etmektedirler. Bu gayretle Seyit Onbaşı 275 kiloluk mermiyi tek başına kaldırıp namluya sürüyor, herkesi şaşırtıyordu. Nitekim saat 16.00'da İngiliz İnflexible zırhlısı da bir mayına çarptı savaş meydanından zorlukla kaçtı. Arkasından İrresistible bir mayına çarptı, nitekim bu gemi de batacaktır...

Türk mayınları, Türk toplarına yardıma gelmişlerdi. Bu durum Amiral de Robeck'i korkuttu. 17.50'de mağlubiyeti kabul ederek geri çekil flamasını çekti. 18.00'de Fransız Ocean zırhlısı da bir mayına çarparak sulara gömüldü.

Böylece üç gemisi (Bouvet, Ocean, İrresistible) batan, üçü de (Gaulois, İnflexible, Suffren) berbat olan düşman, toplam altı gemisinin savaş dışı olduğunu görmüş ve bilhassa mayın tarlasından ürkmüştü. Nitekim buradaki 18 mayın için Çörçil, "Hiçbir şey bu 18 demir kap kadar bir savaşın seyrine tesir etmemiştir" demek zorunda kalmıştır.

Ufukta güneş sanki düşmanın hezimetini Türk'ün zaferini biraz daha seyredeyim der gibi ağır ağır gurub ediyordu.

Ertesi gün Dardanos Bataryası'nın adı Hasan Mevsuf Tabyası olarak değiştirildi ve bu mübarek şehitlerin cenazelerinin başında konuşan Cevat Paşa, "Arkadaşlar! Doğacak çocuklarınıza bu iki yiğidin adını veriniz" diyordu.

O aylarda doğan çocuklara Cevat, Selahaddin, Hasan ve Mevsuf isimleri konuyordu. Seyit Onbaşı ise "Bir daha kaldır görelim" diye önüne konulan 275 kiloluk mermiyi kaldıramıyordu.

Cevat Paşa'nın "Şimdi niçin kaldıramadın?" sorusuna ise şu mermi gibi cevabı veriyordu:

- Düşman gelsin yine kaldırırım...
İşte ölmeyen Çanakkale ruhu.

ÖöZgE
18-06-10, 03:04
Gözlerim göreceğini gördü

O gün Boğaz tabyaları arasında en çok iş gören ve en çok hasara uğrayan Rumeli Mecidiyesi Bataryası oldu.

Sabahtan beri muharebenin en şiddetli anlarında dahi, iki sahil arasında gidip gelmekten çekinmemiş olan Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, tabyanın feci durumunu haber aldığı zaman, yine motora atlayıp Çimenlik İskelesi'nden karşı sahile hareket etti.

Cephaneliği berhava olan tabyanın durumu hâzindi... İstihkâm yıkıntıları arasında dolaşmakta olduğu sırada, bir ağacın altına uzanmış olan bir askerin hali dikkatini çekti ve yanına gidip; "Ne var evlat?" diye sordu.

Nefer hemen yerinden fırlayıp esas duruş vaziyeti aldı. Çünkü sesi tanımıştı. Ama gözleri başka tarafa bakıyordu.

"Gözlerine bir şey mi oldu oğlum?.."
Nefer tok sesiyle; "Üzülmeyin efendim" diye cevap verdi ve devam etti...

"Benim gözlerim göreceğini gördü!.."
Evet, düşman gemilerine tam isabet kaydedilmiş ve "Ocean" destroyeri hareket edemez hale getirilmişti.

Cevat Paşa, sessiz sessiz ağlıyordu...

'Affediniz kumandanım...'

ÖöZgE
18-06-10, 03:04
Çanakkale zaferi ve askerin bir tas çorbası...


BU milletin tarihinde bir "Çanakkale Zaferi" vardır.
Her ne kadar geçmişle ilgilenmek, hele askeri zaferleri anlatmak ve bu zaferlerin kumandanlarını anmak bugün bazılarının hoşuna gitmese de, tarihi değiştirmek mümkün müdür?
Değildir!
1915'te bu milletin tarihinde Çanakkale Zaferi vardır.
Bu zaferde, Mehmet Akif'in "Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker" dediği Mehmetçik vardır, kahramanlar vardır, bunlardan biri de Mustafa Kemal Atatürk'tür.
Çanakkale Zaferi'nin en önemli muharebelerinden biri olan Anafartalar Savaşı'nı Atatürk, el yazısıyla, günü gününe, bir okul defterine, sıcağı sıcağına yazmıştır.
***
MESELA Conkbayırı...
Mustafa Kemal Paşa, düşman askerlerinin denizden karaya çıkarma yaptıklarını öğrenir, durumu bizzat görmek için, binek hayvanlarını dahi bırakarak, yanındaki birkaç subayla Conkbayırı'na varır, gördüklerini defterine şöyle yazar:
"Bir müfreze efradının koşmakta, kaçmakta olduklarını gördüm, önlerine çıktım:
- Niçin kaçıyorsunuz?
- Düşman geliyor!
- Nerede?
- İşte orada!"
216 rakımlı tepeyi gösterirler, düşman Mustafa Kemal Paşa'nın istirahat etsinler diye geride bıraktığı askerlerinden, ona daha yakındır.
Kumandan bir anda karar verir:
"Düşmandan kaçılmaz!"
"Cephanemiz kalmadı!"
"Cephanemiz yoksa süngünüz var!
Ve komutunu verir:
"Askerrr, süngü tak, yere yat!"
Askerler emre uyunca, düşman askerleri de durup yere yatarlar.
Mustafa Kemal Paşa defterine olayı yazar ve şöyle der:
"Kazandığımız an, bu andır!"
***
ANAFARTALAR'da düşman taarruzu, yani hücum başlayacaktır.
Atatürk bu taarruza "Herkesin başarmak ya da ölmek azmiyle başladığını anlatır:
"Ben kumandanlara verdiğim sözlü emirlerde şöyle demişimdir:
- Size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar gelebilir."
***
DURUM tehlikelidir, düşman karaya çıkmış ilerlemektedir, ordu kumandanı Alman Liman Von Sanders, Kurmay Başkanı Kâzım Paşa aracılığıyla telefonda, Mustafa Kemal Paşa ile konuşmaktadır. Mustafa Kemal Paşa, bütün birliklerin kumandasının kendisine verilmesini ister.
Alman General şaşırır; belki de küçümser:
"Çok değil mi?"
Mustafa Kemal Paşa'nın cevabı, bir top güllesi kadar ağırdır:
"Az bile!"
***
TAARRUZUN başlamasına az kalmıştır, bakın Mustafa Kemal Paşa kimleri ve neyi düşünmektedir? Ordu karargâhından telefonla ne istemektedir?
"Conkbayırı'nda kendilerinden büyük faaliyet talep edeceğim iki piyade alayı için, orada bulunan birlikler vasıtasıyla hiç olmazsa sıcak bir çorba hazırlatmaya imkân bulmanız çok muvaffak olur."
Kumandan odur ki, biraz sonra ölüme göndereceği askerlerinin kursağına girecek bir tas çorbayı düşünendir.
***
TAARRUZ başlar, birliklerden haberler gelir, fakat bu haberler durumu tam olarak anlatmaz. Mustafa Kemal Paşa, bütün tümen kumandanlarına şu emri gönderir:
"Ben şu haberi bekliyorum, düşman mahvedilmiş, askerlerimiz düşman siperlerine girmiştir. Bundan başka hiçbir haber önemli değildir."
Elbette bir süre sonra o haber gelecektir.
Bu milletin tarihinde bir Çanakkale Zaferi vardır, hatırlatalım dedik.

Hasan PULUR

ÖöZgE
18-06-10, 03:05
ÇANAKKALE KAHRAMANLARI'NIN

(43-ncü Alay 1-nci P. Tb. 1-nci Bölük)


1917 YILI YEMEK LİSTESİ



15 HAZİRAN
SABAH : ÜZÜM HOŞAFI
ÖĞLE : YOK
AKŞ** : YAĞLI BUĞDAY ÇORBASI
EKMEK : TAM

26 HAZİRAN
SABAH : YOK
ÖĞLE : YOK
AKŞ** : ÜZÜM HOŞAFI
EKMEK : TAM

18 TEMMUZ
SABAH : ÜZÜM HOŞAFI
ÖĞLE : YOK
AKŞ** : YOK
EKMEK : YARIM

8 AĞUSTOS
SABAH : YARIM EKMEK
ÖĞLE : YOK
AKŞ** : ŞEKERSİZ ÜZÜM HOŞAFI
EKMEK : YOK



NOT: 21 TEMMUZ 1917'DEN İTİBAREN BAŞLAYARAK ORDU EMRİYLE EKMEK İSTİHKAKI 500 GRAMA İNDİRİLMİŞTİR. ÇÜNKÜ UN VE EKMEK KALMAMIŞTIR.

ÖöZgE
18-06-10, 03:05
ŞEHİT KINALI ALİ'NİN ÖYKÜSÜ

Üst teğmen Faruk cepheye yeni gelen askerleri kontrol
ediyor bir taraftan da onlarla laflıyordu nerelisin
gibi sorular soruyordu. Bir ara saçının ortası
sararmış bir çocuk
gördü.

"Adın ne senin evladım?..."
"Ali..."
"Nerelisin?..."
"Tokat Zilede'nim..."
"Peki evladım bu kafanın hali ne?..."
"Anam cepheye gelirken kına yaktı komutanım..."
"Neden?..."
"Bilmiyorum komutanım..."
"Peki gidebilirsin Kınalı Ali..."

O günden sonra herkes ona Kınalı Ali der. Herkes
kafasındaki kınayla dalga geçer. Kısa sürede cana
yakın ve cesur tavırlarıyla tüm arkadaşlarının
sevgisini kazanır. Bir gün ailesine mektup yazmak
ister. Ali'nin okuma yazması da yoktur arkadaşlarından
yardım ister ve hep beraber başlarlar yazmaya. Ali
söyler arkadaşları yazar: "Sevgili anne babacım
ellerinizden öperim ben burada çok iyiyim beni merak
etmeyin..."

Kız kardeşini kendinden bir küçük erkek kardeşini
sorar köyündekilerin burnunda tüttüğünü yazdırır.
Kendilerini merak etmemesini kendileri var oldukça
düşmanın bir adım bile ilerleyemeyeceğini yazdırır.
Gururla mektubu bitirir neden sonra aklına gelir ve
yazının sonuna anasına not düşer (Ali'nin kendisinden
hemen sonra askere gelecek bir kardeşi daha vardır)
"Anacığım kafama kına yaktın burda komutanlarım ve
arkadaşlarım benle hep dalga geçtiler sakın kardeşim
Ahmet'e de yakma onla da dalga geçmesinler ellerinden
öptüm..."

Aradan zaman geçer. ingilizler kati netice almak için
tüm güçleriyle Gelibolu'ya
yüklenirler. Bu cepheyi savunan erlerimiz teker teker
şehit düşerler. Bunlara takviye olarak giden yedek kuvvetlerde yeterli
olmamış, onların sayıları da epey azalır, Gelibolu
düsmek üzeredir. Kınalı Ali'nin komutanı da olayı
görüp yerinde duramaz. Kendisinin bölüğü henüz
sıcak temasa hazir değildir. Onlar yeni gelmistir. Komutanların bu
düşünceli halini gören ve durumun vehametini bilen
Kınalı Ali ve arkadaşları komutanlarına yalvar yakar
oraya gitmek istediklerini söylerler. Komutanları
onları ölüme gönderdiğini bile bile çaresiz gönderir.
Kinali Ali'nin bölüğünden kimse sağ kalmaz hepsi şehit
olmuştur. Aradan zaman geçer. Kınalı Ali'nin
ailesine yazdığı mektubun yanıtı gelir. Komutanları
buruk ve gözleri dolu dolu mektubu açıp okumaya karar
verirler (Bu mektubun aslı Çanakkale Müzesi'nde
sergilenmektedir.) Babası anlatır Ali'nin: "Oğlum Ali
nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim selam ederim. Öküzü sattık paranın yarısını sana,
yarısını da cepheye gidecek kardeşine veriyoruz. Şimdi
öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum zaten artık
zahireye de fazla ihtiyacımız olmadığı için
yorulmuyorum da siz sakın bizi merak etmeyin bizi
düşünmeyin" der, köyü, akrabalarını anlatir ve mektubu
bitirir. "Ali ananın da sana diyeceği bir şey var..."

"Oğlum Ali, yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler kardeşime de yakma demişsin.
Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle seninle dalga geçmesinler. Biz de üç şeye kına yakarlar:
01- Gelinlik kıza; gitsin ailesine, çocuklarına kurban
olsun diye...
02- Kurbanlik koça; ALLAH'a kurban olsun diye...
03- Askere giden yiğitlerimize; vatana kurban olsunlar
diye...

Gözlerinden öper selam ederim. ALLAH'a emanet olun..."

Mektubu okuyan Ali'nin komutanı ve diğerleri hıçkıra
hıçkıra aglamaktadırlar...