PDA

View Full Version : Eleştiriler...



Sayfalar : 1 2 3 4 [5]

JaqLee
04-07-10, 07:49
"MACBETH" TRABZON DEVLET TİYATROSU....

20. yılını kutlamasına sayılı aylar kalan Trabzon Devlet Tiyatrosu seyircisini William Shakespeare?nin ölümsüz trajedisi Macbeth?in çağdaş yorumuyla buluşturuyor.

Oyun yiğit ve kralına bağlı bir derebeyi olan Macbeth?in cadıların kehanetlerine olan inancı ve karısı Lady Macbeth?in kışkırtmasıyla şatosunda ağırladığı kral Duncan?ı öldürmesinden sonra yasalara karşı gelmenin verdiği vijdan azabı ve pişmanlık duygusuyla zorbalığa yönelmesini konu eder.Kral olma yolunda engel olarak görüp öldürttüğü dostu Banguo?nun hayaleti de yakasını bırakmamaktadır.Sonunda iktidar hırsıyla yaptığı ihanetlerin bedelini Duncan?ın oğlu Malcolm tarafından öldürülerek canıyla öder.

Andro Enukidze

Oyunu kişisel tiyatro tarihinde bir çok başarıya imza atmış gürcü yönetmen Andro Enukidze yönetmiş.Ancak bu oyunda Enukidze?yi pek başarılı bulamadım.Macbeth?in William Shakespeare?nin en önemli trajedilerinden birisi olduğunu ve Shakespeare?nin trajedilerinde komedi öğelerine yer verdiğini söylemeye gerek yok.Ancak bu yönetimde bu komedi öğelerinin ayarıyla oynayarak oyunu büyüsünde bir bozulma hissettim.Özellikle iki katilin adeda seyirciyi güldürmek üzere programlanmış olduğunu görmek amacın kasten seyirciyi güldürmek olduğunu düşündürttü bana.

Zeynep Ekin Öner ( Lady Macbeth )

Oyunda Lady Macbeth rolünü kusursuz bir performansla oynayan Zeynep Ekin Öner ayakta alkışlanmayı hak ediyor.Abartıya kaçmadan her şeyi yerli yerinde kullandığı harika bir oyunculuk sergiledi.Trabzon Devlet Tiyatrosu?nun önemli oyuncularından birisi Zeynep Ekin Öner.Eğer Shakespeare hayatta olsaydı ve oyunu seyretmiş olsaydı Lady Macbeht karakterinin Zeynep Ekin Öner?e ne kadar yakışmış olduğunu görürdü.

Işığa Emreden Adam : Yüksel Aymaz

Işık tasarımını yaptığı oyunların bazıları Japonya,Amerika,Fransa,İngiltere, Rusya gibi ülkelerde sahnelenmiş olan İstanbul Devlet Tiyatroları kökenli Yüksel Aymaz üstlenmiş oyunun ışık tasarımını.Gerilim,korku,heyecan gibi öğelerin ışık tasarımıyla ancak bu kadar başarılı bir şekilde yansıtılabileceğini gördüm.Yükse Aymaz'ı kutluyorum.

Dekor,kostüm ve Müzik

Sade ve kullanılışlı dekorunu ve oyunun çağına uygun kostüm tasarımını oldukça başarılı buldum.Müziklerde takıldığım tek nokta ise gerilime katkıda bulunmak için ??daan?? benzeri bir sesin çok fazla kullanılmasıydı.

Oyun dans ve dövüş sahneleriyle,ışık,kostüm ve Zeynep Ekin Öner?in harika oyunculuğuyla seyredilmeye değer görsel bir şölen?

JaqLee
04-07-10, 07:49
Eskişehir Güncesi
Ve
Oyun Eleştirileri
"Misafir - Eskişehir Şehir Tiyatroları"

9, 10, 11 Martta Lions Jüri Ekibi'nin daveti ile katıldığım Eskişehir yolculuğum, aslında özlemini çektiğim bir şehre kavuşmanın heyecanını da beraberinde getirdi. Ömer Şahinbaş ve ekibi ödül vermek üzere oyunları izlemek için Eskişehir'e gidiyordu. Ben deniz de Eskişehir şehri ile bütünleşmiş Şehir Tiyatroları'nın ve Tiyatro Anadolu'nun 2005 yılından bu yana görmediğim oyunlarını eleştirebilecektim. Bu fırsat kaçmaz deyip atladım Başkent Ekspresi'ne… Kültür Şehri Eskişehir'deydim artık… Yol boyunca edilen sohbetler, yapılan tiyatral tartışmalar, fikir alışverişleri her şeyi mutlu kılıyordu… (Bu yazı dosya halinde yazılmış olup, birer hafta ara ile yayınlanacak toplam 3 oyun eleştirisini içinde barındırmaktadır. Bu oyunlar sırası ile şöyledir: Misafir (E.Ş.T.), Fay Hattı (Tiyatro Anadolu), Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım (E.Ş.T)

Eskişehir kültürel dejenereye maruz kalmayan nadir Anadolu şehridir. 2005 yılında Sevgili Hocam Üstün Akmen ile tiyatral değerlendirmelerde bulunduğumuz çalışmalarım dışında, şehrin tiyatro hayatından ayrı kalışım nerdeyse iki seneyi bulacaktı.

Bu gidişimde 3 canlı ve iki videodan olmak üzere toplam 5 oyun izleme fırsatı yakaladım Eskişehir'de. İzlediğim bu oyunlardan 1 tanesi Tiyatro Anadolu'ya aitti. Şehir Tiyatroları'nın başarılı çalışmalarına tanık olurken hayranlığımı gizleyemedim. Özellikle de Eskişehir Şehir Tiyatroları'nın Genel Sanat Yönetmeni Vekili K. Sinan Demirer'i yaptıkları için kutluyorum. Bana kalırsa vekillikten asilliğe terfi etmeli bir an önce. Tiyatro Anadolu'dan ayrılarak Belediye Tiyatrosu'na geçen Sermet Yeşil'in büyük oyunculuğuna şahit oluşum da ayrı bir değerlendirme. Salt genç kadrodan oluşan tiyatro topluluklarının muhakkak birer usta oyuncu barındırmaları zorunluluğu da gözlerimde ortaya çıkan başka durumlardan bir tanesi…

Şehrin kültürel mirasını ayakta tutan Belediye Başkanı Prf Dr Yılmaz Büyükerşen'nin yaptıkları tüm Türkiye'ye örnek oluşturacak nitelikte. Bu model çağdaşlığın simgesi, tiyatral misyonu öncelikli kılan belediyecilik anlayışı…

Eskişehir Şehir Tiyatroları'nın ve Tiyatro Anadolu'nun varlığı Türk Tiyatrosu için çok önemli konumdadır. Yapılan çalışmaların yıldan yıla daha da artması dileğiyle…

“Misafir”
Eskişehir Şehir Tiyatroları

Bilgesu Erenus tarafından yazılan, 1984 yılında Ankara Sanat Tiyatrosu'nda Rahmetli Mehmet Akan tarafından sahneye konulan “Misafir” isimli dram, Eskişehir Belediye Tiyatrosu'nun genç kadrosuyla farklı anlayış konseptinde izleyene sunuluyor. Eskişehir izleyenin genç motiften oluştuğunu düşünürsek sahneleme arzusunun neleri doğurduğuna şahit oluruz. Oyunu ilk kez izleyen bir eleştirmen olarak, dram olgusunun içinde serpiştirilen komedi unsurunu fevkalade beğendiğimi söyleyebilirim.

Ahmet Mümtaz Taylan yönetimiyle sahneye aktarılan yapıtın öncelikli olarak ne tür sistematikte seyredenle buluştuğuna bakılmalı. İstemli hedef sıradan bir köylünün yaşadığı toplumsal kaosu hissettirmek mi? Yoksa çarpıklıklar içinde yetişen, kendi değerlerine karşı çıkan sıradan birinin yabancı kültürdeki yaşadığı sorunsallar mı? Yöneten kişinin oyunu koyduktan sonra (ilk 3 gösterimi belki) sonralarını izlemediğini varsayarsak, oyuncuların sahnede düşündükleri oyun çizgisini, kendi niteliklerine göre uyguladıklarını görürüz. Bu durum “Misafir” oyununda alenade ortaya çıkıyor.

Yukarıda sıraladığım kurgu iyi mi kötü mü? Bu tartışılır. Hatta bakış açısına göre değişir. Ama oyunu ortaya koyan yönetenin, tüm gösterimler olmasa da en az 10 gösterimde grupla kalmasını yeğlerim. Bu grubun oyunu, oynarken özümsemesini kolaylaştıracaktır. Grup oyunu özümsememiş demiyorum, ama ne yapılmak istendiği daha açık ortaya çıkar bu yaklaşımla. Yönetenin hissiyatını kavrar oyuncular ve seyirciler.

Demirağa Meydan Sırası'na bir gece konuk gelen çoban misafir, grupla yaşadığı diyaloklarla grubun içinde eğlence kaynağı oluverir. Gel zaman git zaman hayatla olan kavga misafiri kendi toplumundan hızla uzaklaştırır. Ve Almanya sevdası doğuverir kalbinde. İşlemlerini gerçekleştirdikten sonra yollara düşerek Almanya'ya gider. Tek azmi vardır: para kazanmak! Bu hırs gözünde öyle büyümüştür ki, fabrikada işleyen demirden bir farkı kalmaz. Günden güne makineleşen hayatı, vahşi kapitalist olguyu kaldıramaz. İnsani tüm vasıflarından vazgeçiren sisteme tanık olur. Memleketteki arkadaşlarının üç kuruş para uğruna kazıkladıkları misafir, aile bunalımını da kendisine ekleyince hayatla olan tüm bağlarını koparır. Vahşi, gaddar, anlaşılmaz biri olur.

Konunun özünde bunlar var. Toplumsal güven, yalnızlık, ailesel bunalımlar başı çeken duygular. Misafirin katıldığı dergah bir nevi yaşamını sorguladığı noktayı oluşturuyor.

Ahmet Mümtaz Taylan yönetiminde eksik bulduğum noktalar komedi unsuru üzerinden işlenen 1.perdedeki yüksek tempo. Nerdeyse oyuncular konunun özünden saparak oluşturdukları kumpanyada tüm enerjilerini harcıyorlar. Bu durumda 2.perdedeki düşük tempoyu doğuruyor.

Ali Cem Köroğlu'nun dekor-kostüm tasarımı; fabrika, ev sahnesi ve o parıl parıl parıldayan saz hariç gayet başarılı! Fabrikada zincirlerle oluşturulan dişli modülleri olmamış.. Bunun için farklı durumlar düşünülebilinirdi. Yine insanlar kullanılarak bir makine yaratılabilinirdi. O eskipüskü sahneye o parlaklıkta saz ne kadar yakışıyor? Ev sahnesinde de ortam çok yavan kalıyor. Sahne içi sahne oluşuyor. Bu durumda ev sahnesi anlatımında çok uzak bir anlatım ortaya çıkıyor.

Sayın Köroğlu'na bir sorum olacak: Kahvehane girişinde yazan o şifreli kanal ismi neden kullanılmış? Sene (Almanya'da karşılanan Türkler sahnesinde) 1960'lar olmalı. Eğer yaşantıda bir 15-20 sene geçmişse o yıllarda şifreli kanal olma ihtimali yok. Bu ayrıntı gözden kaçmış diyemem. Metnin dönemi apaçık ortada. Bu vahim hata diğer gösterimlerde değiştirilmeli.

Oyunun kritiğine geçmeden önce oyunun broşüründe de yazılan ve oyunda da dikkat çekici sahne olarak karşımıza çıkan, ayakkabısına mum dikilen grup üyesi de ne demek oluyor? Bunu oyundan çıktıktan sonra yanımdaki arkadaşlarla da tartıştık. Maalesef spontan bir durumla karşılaştığımız için çok fazla yorum yapamadık. Bunun açılımı neden oyunda gösterilmiyor? Anlatılmak istenen durum havada kalıyor.

'Misafir Musa' rolünde Mete Ayhan rolünün gerekliliklerini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Oyun boyunca inanılmaz performansı sayesinde, seyirciyi derin psikolojik çözümlemelerin içine çekiyor. Fakirlikten zenginliğe ve tekrar fakirliğe giden hayat öyküsünün devinimsel değişimlerinde, duygusunu olabildiğince abartmadan aktarıyor. İlk girdiği sahnede o korkutucu ve gaddar adamın, sonraları yaşadığı depresif karakter dönümlerinde karakteriyle bütünleşiyor. Yabancı kültürün ezikliği içinde kavrulan Musa'nın hayatına ışık tutuyor. Oyunda kusursuz oynadı.

'Yiğitbaşı Resul' karakterine hayat veren Devrim Özder Akın rolü için yaşça küçük kalıyor. O rol, yaşlı ve oturaklı bir oyuncu için daha güzel olabilirdi. 'Eskişehir Güncem' adlı yazımda bunu dile getireceğim ama yinede burada değinmek istiyorum bu konuya. Eskişehir Şehir Tiyatrosu'nun Dramaturgu Sevgili Sibel Arıcan'a oyundan sonra bu eleştirimi ilettim. Çok genç kadro içersinde muhakkak birkaç tane usta oyuncu olmalı. Ama kesinlikle medyatik birisi olmamalı. Usta ve sanatına saygılı birkaç isim bu grubun içinde şart. Bazı oyunlarda eksiklik açık hissediliyor. 'Tartuffe' oyunu bu örneğimi destekliyor. Keza 'Misafir' oyunda da bir çok görüş savım için geçerli. Devrim Özder iyi oyuncu. Ama kendisini ifade edebilecek karakterlerde oynamalı. Bu oyun içinde elinden gelen tüm çabayı gösterdi. Çabası taktire değer.

Oyunda ana karakterlerin dışında fazlasıyla beğendiğim oyuncu Sinan Demirer. Çavuş rolünün hakkını veriyor. Özellikle duyguları ile mantığı arasında gidip gelen bölümlerde sonuna dek başarılı.

'Yaren' rollerindeki diğer oyuncular grup içi dinamikte gayet başarılıydılar.

Oyun içinde bolca yöresel şiveler, kültürler geçiyor. Ama yönetenin belki de çok düşünmediği bu durum, ayrıntı kopmalarını da beraberinde getiriyor. Kaşıkla oynanan sahne Silifke Yöresi, konuşmalar Ege Şivesi, Kültürel Doku Konya Bölgesi'ne ait. Bu kolaj neden yapılıyor? Bunu anlamak için çok uğraştım. Ama maalesef anlaşılır bir durumu zihnime yerleştiremedim.

"Misafir” işlediği konu itibari ile Türklerin üç kuruş para uğruna yurt dışında uğradıkları hezeyana parmak basıyor. Kültürel dokunun nasıl zarar gördüğünü, baskıcı ve gelenekçi kültürün insanları nasıl bir sona hazırladığını gösteriyor. Eskişehir Belediye Tiyatrosu'nun genç izleyen kitlesine sunduğu hazinelerden sadece bir tanesi bu oyun.

JaqLee
04-07-10, 16:08
UMUT FAKİRİN EKMEĞİ. EN AZINDAN HAYAL KURMAK BEDAVA: OCAK...



T urgut Özakman’ın yazıp, Trabzon Devlet Tiyatrosu’nun sahnelediği ‘‘OCAK’’ adlı oyun; dört çocuk,anne,baba ve büyükanneden oluşan bir emekçi ailesinde, yoksulluğun ve yokluğun yol açtığı çatışmaları anlatır. Farklı tellerden çalan 4 çocuk,hayalperest baba,tutarcı anne ve bunak büyükannenin psikolojisini,yokluğun getirdiği çaresizlik, her şeye rağmen ayakta durmaya çalışan ailenin hikayesidir. Turgut Özakman; toplumu oluşturan çekirdek aileyi yansıtırken,içsel düşlemlerini ve devamlı hayaller kuran,gerçekleştirmek içinde çok çabalayan, olmadığı zaman yenisine bakan, umutlarını bir an bile yitirmeyen,bir aileden söz ediyor. 1959 yılında yazılan ‘‘OCAK’’ kısaca ezilenlerin çalıştığı halde, insan gibi yaşayamayanların öyküsüne yer veriyor.

İlk perde aile tanıtımı olarak düşünüldüğü zaman,hafif durgun geçmiş. Yalnız ikinci perdede verilen ani atraksiyon ve iç savaş, ilk perdeyi daha iyi ortaya çıkarıyor. Etki çok çabuk tepkiye dönüşüyor.Sahnede değil,evdeki günlerini geçiriyorlarmış gibi en rahat oyunculuklarıyla oynayan oyuncular,duygu oyunculuklarını en iyi şekilde yansıttıkları kanaatindeyim. Genel olarak,ağır aksak geçen oyunda,espriler iyi satılmış. Oyunculuklar ve karakterler havada kalmamış.

Ev ahalisi.
Evin babası Tarık’ın (Fatih Dokgöz) en masum halleri,aileyi bir arada tutmak için verdiği savaş,zaman zaman çaresiz kalsa da, hiç umudunu yitirmeyen bir baba profili çizerek ustalık sergiliyor. Yönetmen yardımcılığı ve evin babası karakterini başarılı şekilde götürmüş.

Evin hanımı olarak seyirci karşısına çıkan Safiye karakterine (Dilek GÜVEN) büyük görev düşmüş. Sadece çocuklarına değil,annesi ve kocasının da nabzını tutan Safiye,oyun başından sonuna kadar ruh halinden asla taviz vermiyor. Bir yandan kocasının umutlarına (inanmasa da) destek olurken,diğer yandan çocuklarının çatışmalarına engel olmak zorunda. Yaşlı annesinin hastalığı bir yana,aksak kızı sevdanın aşk çelişkisine yardımcı oluyor. Analizleri çok iyi ve yerinde.

Evin en büyük oğlu Nihat karakteri rolünde Ufuk Şener; Evin hovardası, sorumsuz, boşverci, hayalci, romeo karakter çizimleri iyi.Ağır havada geçen oyuna kattığı espriler,canlılığı,ses tonu ve rahat oyunculuğuyla oyunu dinlendiriyor.

Evin geçimini sağlayabilmek için babasına tek yardım eden, ortanca oğlu Fazıl karakterinde izlediğimiz Birkan Görgün; oyunun inanılmaz ateşlendiricisi. Babası ne kadar hayalperestse Fazıl o kadar gerçekçi. Abisine bile harçlık vermek durumunda. Her an patlamaya hazır bomba gibi. En küçük kardeşini okutabilmek için babasına yardım ederken,kardeşinin boş vermişliği,bunun getirdiği iç savaşlar,diğer yandan aileyi bir arada tutmak için verdiği mücadele harikulade başarılı. Oynadığı karakteri çok iyi çözmüş,analizini tam yapmış ve karakteriyle bütünleşmiş. Yüreğine sağlık dedirten bir iş çıkarmış.

Oyunculuğun en zor kısımlarından biride, karakteri yansıtırken,en objektif ve yalın haliyle seyirciye yansıtabilmektir. Oyunda bir sakatı canlandırmak zor iş. Oyun boyunca tek falsoyu dahi kabul etmez. Topal karakterini tanımlarken, evin tek kızı ,sevda karakterinde Aslı Artuk, oyun boyunca bir kez olsun teklemedi. Ayağını hiçbir zaman unutmuyor. Bıçak üstünde olan bu karakter,ne fazla abartıya kaçıyor, nede en aza indirgiyor. Oyun başından sonuna dek başladığı gibi bitirdi. İlk perdede gereken pozitifliği nasıl verdiyse,oyun sonundaki,pişmanlık ve çaresizliği de aynı başarıyla sergiledi.

Aile’nin en küçük oğlu öğrenci Özcan karakterinde Ozan Karaahmet, karakterini tanımlarken,güçlünün yanında kalarak güçlü kalacağının altını çizen bir oyunculuk sergiliyor. Rüzgar nereye eserse,yelkenlerini oraya çeviren, tipik bir öğrenci tiplemesiyle üzerine düşeni başarıyla yapmış.

Diğer zor karakterlerinden birini üstlenen büyük anne rolünde, Duygu Dokgöz; tıpkı Sevda karakteri gibi özel bir oyunculuk isteyen karakterini başarıyla sergilemiş.Bunak ve hiç kaçırmadığı yaşlı ses tonu, sallanan sandalyede saatlerce hiç kıpırdamıyor. Sağa sola hareket etmiyor. Yürüdüğü zaman sırtının iki büklümlüğü tam yerinde ve oyun boyunca devam ediyor. Duygu Dokgöz, ayakta alkışlatan bir iş çıkarmış.

Ensar Kılıç , bizi bize anlatıyor.
EÖdüllü yönetmen Ensar Kılıç; oyunu yönetirken metni çok iyi çözmüş. Metindeki karakterler üzerine çok yoğunlaştığı belli. Giriş çıkışlar tam. Sahne trafiği yerli yerinde. Betimlemede havada kalmamış bir eser çıkmış ortaya.Böyle kırık hikayesi olan aile çok. Bizi bizle yüzleştiren bir anlayış içerisinde. İçimizden biri gibi.Yalnız ışıklar kapalıyken ocağın altı otomatik yanıyor ve ışık açılınca kapanıyor. Oyunun bir bölümünde ışık açıkken pişen yemeğin altının yanmadığı göze çarpıyor. Birde oyunun sonunda şarabın sarılı olduğu kağıt,sevda karakteri gelene kadar yerde. Haliyle 3 ay yerde kalmış görünüyor. Aile reisinin mutfak tıraş olması da anlamsız gelenlerden. Bunların dışında genel olarak başarılı.

Dekor
Bir Mutfak’ta geçen oyun, tek dekor anlayışıyla sürdürülmüş. Trajedinin en güzel örneklerinden biri olan ocak adlı oyuna, dekorun yardımı ne denli büyük katkıda olduğu daha perde açılırken hissettiriyor. Yanlarda diğer odalara açılan kapılar ve tam ortada mutfak görünümüyle enfes bir dekor anlayışı.Yerleştirilen tahta raf ve içine düzülen ala minyon tencereler,tabaklarla dışavurumculukta hiç zorlanmıyor. Bunu eski tip radyo,halı ve yemek masasıyla zenginleştiren,mutfaktaki askı dışında Sertel Çetiner başarılı.

Kostüm
Özge Şenol; genel kostümlerde başarılı. Oyun, uzun bir süreci anlatınca değişen kıyafetler sırıtmıyor. Ama neden sevda karakteri kıyafeti değiştirmiyor. Bunu anlamış değilim. Bunun dışında karakterlere uygun kostümlerde eli ayağı düzgün bir iş çıkarmış.

Işık
İşık Tasarımında Burhanettin Yazar’ın genel koreografisi başarılı. Yer yer nokta ışık kullanmış. Oyuna katkısı büyük. İkili konuşmalarda nokta ışık kullanıp diğer tarafları hafif karartmış. Konuşmaların ardından hafifçe aydınlatmış. Dikkat ve titiz bir çalışma sunmuş.

Müzik
Müziklerde Türk sanat müziği kullanılması oyuna uyumlu. Giriş müziği Müzeyyen Senar’dan, final müziğinde ise Zeki Müren’den ‘‘dönülmez akşamın ufkundayım’’ adlı parçası iyi düşünülmüş.

Oyun boyunca hiç düşmeyen temposu,çatışmaların kaçınılmaz olduğu,her şeyden önce başarılı oyunculuklar izleyebileceğiniz bir oyun. Bizi bize anlatan ‘‘OCAK’’, onca olumsuzluğa rağmen ayakta ve dağılmadan bir arada kalmayı başaran ailesiyle seyircisini bekliyor.

JaqLee
04-07-10, 16:08
Tiyatro Yüzleşme' den Bir Yüzleşme Hikâyesi…...

28 MART 2007

Tiyatro Yüzleşme' nin “Kara Kaplı” isimli oyununu, 18 Mart Pazar günü, Ortaköy Afife Jale sahnesinde bir grup insanla beraberce izledik. Kimileri güldü, kimi kadını sevdi, adama kızdı, kimi adamı sevdi, kadına kızdı… kimi kalakaldı, bir şey diyemedi.

Ama sonuçta, o bir grup insanın bir yerlerine dokundu oyun. Ama aklına, ama kalbine…
Beni ise bütünüyle etkiledi. Sahne tasarımının, oyunla örtüşmesinden tutun, yalınlığına; seçilen müziklerden tutun, değişimlerin hayat gibi hızlı olmasına…
tasarlanan her şeyiyle, bize yaşantımızdan bir parçanın hızlıca geçip gidişini… Ve ardından baka kalışımızı anımsatıyordu.
Hayat bazen gerçekten hızlı akmıyor mu? Jean-Jacques karakterinin her günü gibi… Bazen de yavaş değil mi, Jean-Jacques karakterinin kapısından sakince giren kadının gelişi gibi… Gerçekten hayat bazen bir fotoğraf anı gibi de durmuyor mu?
Bir Kara Kaplı'nın içinde olabileceklerden fazlası mevcut elbette adamın içinde ama kara kaplı, üzeri örtülmüş eşyalar gibi.
Sahnede çizgi…
çizginin içinde bir ev…
evin içinde bir adam…
ve derken evde bir kadın…
adamın içinde kadın…
kadının içinde adam…

Kapı açıktır içeri kadın girer. Adam da tam dışarı çıkacaktır…
Şaşırtıcı değildir adamın evindeki kadınlar… az önce bir diğeri çıkıp gitmiştir… ve şimdi de, bir diğeri gelmiştir işte.
Fakat tek bir farkla… Bu kez adam, kadını tanımıyordur da, sanki kadın adamı tanır gibidir.
Yabacıdır kadın, hatırlayamaz adam… Az önce çıkıp giden de bir yabancı değil miydi, kapıdan içeri giren kadın kadar?
Mesele şu, ya bu sessizce geliveren kadın, adamı, onun kendini tanıdığından daha iyi tanıyorsa?
Evimize çat kapı geliveren bir yabancının, bize kendimiz kadar ya da kendimizden daha bile yakın olma ihtimali nedir?
Varsa böyle bir ihtimal, o zaman bu kadın kimdir?
Zeynep Utku ve Musa Uzunlar'ın incelikle üstünde durarak oynadıkları bu metin, Fransız yazar “Jean-Claude Carriere” tarafından yazılmış ve oyunun oyuncularından Zeynep Utku tarafından çevrilmiş. Oyunu, Musa Uzunlar yönetmiş. Sahne ve Kostüm Tasarımı, yine Zeynep Utku tarafından yapılmış.
Bu ne böyle her şeyi kendileri yapmış diyenlere, ister imkânsızlık deyin ya da ne derseniz deyin ama bir bütünlük oluşmamış demeyin derim.
Yönetmen Yardımcılığı ve Dramaturji, Cengiz Peksoy, Işık Tasarımı ise Yüksel Aymaz tarafından yapılmış. Ve kelimeleri aydınlatmış adeta, bazen de gölge düşürüvermiş kelimelerin üstüne…
Metnin zenginliğinden tutun, oyunculukların hünerine, ışık ve dekor tasarımından… yer yerJane Birkin'den seçilmiş müziklere kadar, sahnede bir bütünlük görmeyi özleyenlere itinayla duyurmak isterim.
Kendinize bir iyilik yapıp, Ortaköy Afife Jale Sahnesi'nde sahnelenen Tiyatro Yüzleşme'nin, bu yüzleşme hikâyesini izleyin derim.
GÜLCE UĞURLU

JaqLee
04-07-10, 16:08
İNTİKAM DUYGUSU UYANDIRAN BİR OYUN: "YILDIZLAR ALTINDA CİNAYET"

02 NİSAN 2007

"Hiç Kimse Unutulmayacak” sloganıyla sezonu açan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, “Azerbaycan edebiyatının önemli isimlerinden Elçin'i unutmadık” diyerek “Yıldızlar Altında Cinayet (Katil)”i repertuarına almış. Elçin İlyasoğlu Efendiyev'i (1943) okumuşluğum yoktu, ama gerçekten de öykü, eleştiri, senaryo, tiyatro yazarı olarak ün yapmış biri olduğunu biliyordum. Türkiye'de ve dünyada yayımlanan roman, öykü, deneme, araştırma, yanı sıra sahnelenen oyunlarıyla tanınan ve ülkesinde Başbakan yardımcılığı görevini de sürdürmekte olan Elçin Efendiyev'in bu oyunu, ülkemizde ilk kez seyirci karşısına çıktığınıysa yeni öğrendim.

KONU MU BU
Olasılıkla yalnızlık nedeniyle hafiften kafayı sıyırmış kız kurusu bir öğretmenle, ona olan aşkını tam 18 yıl sonra itiraf etmek üzere öğretmeninin evine gelen psikopat öğrencisinin dramatik ilişkisini anlatan oyunun birinci perdesinin büyük bir bölümü, öğretmenin (yalnızlığın altını çizmek amaçlı) evinde sürekli (doğal olarak orada olmayan) öğrenci ve velilerle konuşmalarıyla geçti. Oyunun seyredilmesi iyiden iyiye zorlaştı, saçma sapan bir kadercilik anlayışının yüceltisiyle “tahammül” sınırlarını aştı. Güya sosyalizm sonrası oluşturulan yeni düzenle birlikte değişim sancıları taşıyan Azerbaycan insanını anlatmayı amaçlayan Elçin, değişen dünya - değişen insan ilişkisinden bihaber, fevkalade ilkel bir oyun yazmıştı ve benim ikinci perdeye dayanmam olanağı kalmadı.

İKİNCİ PERDEYE DAYANMANIN ANLATILAMAZ ZORLUĞU
Neden kalmadı, hemen anlatayım. Bakü'de tek başına yaşayarak kimya öğretmenliği yapan, 41 yaşında, hayatı öğrencileri üzerine kurulu; hayalleri, sevgileri, arzuları yaşadığı dört duvarın arasına sıkışmış bir kadının aşkı ve yaşamı keşfedişinin öyküsünün bence hiçbir özelliği yoktu. Öğrencilerinin sınav kağıtlarını okurken onlarla konuşan, bir gelinlikli oyuncak bebekle dertleşen bu hafif üşütük yalnız kadının evine, bir gece ansızın yağmurdan sırılsıklam olmuş birinin gelmesi, gelenin eski öğrencilerinden biri olması, Delikanlı'nın aradan geçen 18 yıl boyunca kendisini sevdiğini söylemesi hiç mi hiç gerilim yayımı germedi. Kadın, kendini bir rüyanın içinde buldu, bunca yıl yaşayamadığı duyguları yaşatan bu adamı sevdi. Delikanlı'nın ikinci bölümde bir hinoğluhinlik yapacağı belliydi, bunu sezmek için eleştirmen falan olmaya da gerek yoktu. Delikanlı'nın sıradan bir Azerbaycan serserisi çıkacağı, kadını yolmak isteyeceği, giderek kadını aşağılayacağı, Kadın'ın da Delikanlı'yı bir biçimde öldüreceği, yıldızlar altında işlenecek bu lanet olası cinayetin oyunun başında “bir cinayet sorgulasam da terfi etsem” diye hayıflanan karşı dairede “ikâmet etmekte olan” komşu kadının kocası polis memurunun işine yarayacağını birinci bölüm sonunda herkes biliyordu. Yani, bilmek için “kâhin” olmak koşul değildi.

YÖNETMEN NE YAPMIŞ
Konusu, 2000'li yılların başında geçen bu oyunu Melahat Abbasova yönetmiş. Daha doğrusu, olay ve konuşma örgüsünde, oyun kişilerinin birbirleriyle ilişkilerinde en ufak bütünlüğün bulunmadığı bu oyunu yönetmemiş, uzaktan bakmış. Kendine özgü bir sahneye koyma biçemi ve yöntemi saptamamış. Zaten kuru olan eseri satırlar arasında cansız kalmaktan kurtaramamış.

Bu arada, ikide bir salonda herkes neden kahkaha atıyor, bir anlayan varsa n'olur bana söylesin. Oyun içinde bir kıkırdamadır gitmekte ki, sormayın gitsin. Tek başına yaşayan Kadın'ın sokak kapısı devamlı açık. Komşu Adam - Komşu Kadın, Kadın'ın evine yol geçen hanı gibi girip çıkıyor. Delikanlı nedense başka kapıdan geliyor. Delikanlı, Kadın'a mektup yazıyor, dış ses Delikanlı'nın sesi. Kadın mektubu mır mır okuyor. Daha neler de neler oluyor…

YARATICI KADRO DA İŞİN SUYUNU ÇUKARMIŞ Dekor tasarımını yapan Emra Albayrak Şahin ne yapacağını bilememiş. Siyah fonun önünde taaa tepelere kadar siyaha boyalı iki kitaplık, kitaplığın içinde siyah sırtlı kitaplar ne öyle! Kadın sıradan bir kimya öğretmeni yahu, ordinaryüs profesör falan değil! Havaya toplanan tüller… İkide bir fısss… Sis… Şahin'in yorumu, yorumlaması yok. Böyle dekor mu olur? Dekoratör tekstin özünü, biçimini, teknik açılardan özelliklerini incelemez mi? Nerede yapı, dil, güncellik, kültürel, sosyal etki? Nerede boşluklardan, insan varlığından, alanlardan, hacimlerden, renklerden, malzemeden, ışıktan yararlanma?

Usta kostüm tasarımcısı Feyza Zeybek de işi savsaklamış. Tek tip, üniforma gibi kostümler hazırlamış. Komşu karı - kocanın kostümleri aynı. Delikanlı'nın ikinci giydiği gömlek, pantolon da… Ne biçim iş bu böyle, anlamadım.

Selim Atakan'ın müzik tasarımına sözüm yok da, Mustafa Türkoğlu'nun cascavlak ışıkları tam Allahlık. Belli ki, yönetmen oyun için saptadığı ve uygulanmasını istediği sahne ışıklandırmasını açıklamamış. Açıklamayınca da Türkoğlu ola ki: “Al sana ışıklandırma” demiş. Olmuş bitmiş(!).

OYUNCULAR
Elçin Altındağ'a eh diyeceğim de, Emrah Özertem'e, Ezgi Sümer Yolcu'ya, Radife Baltaoğlu'na, Nevzat Çankara'ya ne diyeceğim bilemiyorum.

Bilebildiğim, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Repertuar ve Yönetim Kurulu üyelerini bu oyunu zorla izlettirmenin yollarını sonuna kadar arayacağım.

Arayacağım ve oyunu onlara sonuna kadar mutlaka izlettireceğim.

İntikamım acı olacak!

------------------------------------------------------------ Söylemeye unuttum, yaşamımda “Yıldızların Altında Cinayet”ten sonra üçüncü kez (diğeri “Çılgın Dünya” idi) bir oyun daha terk ettim: “Sarı Naciye”. Işıklar içinde yatsın Recep Bilginer'in en ünlü oyunlarından biriydi “Sarı Naciye”. Değerli besteci Timur Selçuk müziklemiş ve küçük orkestrayı yönetiyordu. Geleneksel ile çağdaşı, opera biçemiyle yalın söyleyişi harmanlamaya çalışmıştı, ama ne yapalım ki olmamıştı. Yinelemeler… Yinelemeler… Neydi bu? Opera mı? Asla… Müzikal mi? Olamaz… Olsa olsa müzikli oyun. Eda Bingöl'e, Turgut İpek'e, Toygarhan Atuner'e, Bülent Atak'a sözüm yok. AKM'nin konser salonunun dar sahne olanakları içinde Doğan Çelik sahne trafiğinin altını üstüne getirmese belki iyi bir seyirlik olmuş denebilirdi “Sarı Naciye” için. Ama Ferhat Karakaya'nın daha kötüsü olamayacak dekor tasarımına dayanmak kolay olmadı. Ayol dağ köyünde evler yan yana mı olur. Arkadaki o muşamba poster ne öyle! Dekor tasarımına imza atan Gizem Betil o dönemde köylerde, kasabalarda “kara lastik” denilen ayakkabıların kullanıldığını neden bilmez? Işık tasarımını yapan Bülent Darcan yaptığı işe neden daha bir özen göstermez? Beni dinlerseniz, “Sarı Naciye”yi merak falan etmeyin, gitmeyin...

JaqLee
04-07-10, 16:08
ESKİCİ DÜKKANI…

YAZAR GÖZÜYLE

Bu tiyatro sezonunda Orhan Kemal'den uyarlanan ve Bakırköy Belediye Tiyatroları'nca sunulan Tersine Dünya adlı başarılı uygulamanın ardından, gene bu büyük yazarımızın Eskici Dükkanı adlı tiyatro yapıtının da İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nca değerlendirilmiş olması beni çok sevindirdi.
Kuşkusuz bunda bu büyük yazarımızın yeniden hem de iki oyunuyla birden gündeme gelmesi etkili olmuştur.

Belki ondan da önemlisi diyalog ustası yazarımız Orhan Kemal'in genç oyun yazarı adayları tarafından da, örnek alınmak üzere, izlenebilmesinin önü de açılmıştır böylece.
Orhan Kemal'in Eskici Dükkanı'nı bu en eski ve köklü tiyatro kurumumuzun oyun dağarına alan repertuar kurulu üyelerini kutluyorum ilkin… Bence bilinçli bir seçim yapmışlardır ve Türkiye'nin içindeki bulunduğu; her şeyin haraç-mezat satıldığı bu koşullarda, olması gerekeni yapmışlar ve yazarın “Uyanın Ashab-ül Kehf uykusundan, uyanın!” uyarısının halkımıza duyurulmasını sağlamışlardır.

Orhan Kemal'in Eskici Dükkanı'nı sanırım bundan otuz yılı aşkın bir süre önce Ankara'da Ankara Sanat Tiyatrosu yapımı olarak Güner Sümer rejisiyle, içlerinde eskiciyi oynayan Rana Cabbar, Erkan Yücel, Mehmet Keskinoğlu, Nurşen Girginkoç, Serap Kıran, Çetin Öner'in de bulunduğu dev bir kadrodan izlemiştim… Aslında bir kez izlememiştim oyunu… Sanıyorum en az altı ya da yedi kez… Çünkü o zamanlar genç bir üniversite öğrencisiydim ve oyun yazarı olmak istiyordum. Kuşkusuz önümdeki en iyi örneklerden biri de Orhan Kemal'di… Canlı, bizden insanların oluşturduğu ve tiyatro diline en yatkın birkaç yazarımızdan biri olan Orhan Kemal'in beni hep etkilediğini, benim de onun gibi bir yazar olabilme isteğimi kışkırttığını söyleyebilirim.

Eskici Dükkanı'nı l Nisan günü Kağıthane Sadabad Sahnesi'nde izledim.

600 Kişilik koltuk sayısına sahip gerçekten mükemmel bir yapı Kağıthane Sadabad Kültür Merkezi… Otopark sorunu bile çözümlenmiş. Öncelikle böyle bir kültür merkezini İstanbul halkına kazandıranları (her kim olurlarsa olsunlar) yürekten kutluyorum… İlk kez geldiğim bu Merkezde Eskici Dükkanı gibi çok başarılı bir uygulamayı izlediğim için de kendimi şanslı hissediyorum. Çünkü oyunun sonunda “Uyanın…” tümcesiyle ayağa kalkıp oyuncuları yürekleriyle de alkışlayan tüm izleyicileri gördüm ben… Bu mutluluk bana yetti…

Ergün Işıldar yalın rejisiyle kolektif oyunculuğu hedeflemiş… Bunda da çok başarılı olmuş… Tam da Orhan Kemal'e yakışan hızlı bir anlatım, canlı, hayat dolu, muzip insan manzaraları, doyulmaz güzellikte diyaloglar ve gündemi yakalayan ve uyarısını yapan bir metin… Yıllar sonra eskimiyorsa bir metin, kalıcılığı yakalamış demektir. Bu da Orhan Kemal'in büyüklüğüdür kuşkusuz..

Kolektif oyunculuğun dışına hiç çıkmayan ve ortak başarıyı yakalayan Metin Çekmez, Ş.Ayşin Atav, Özgür Kaymak Tanık, Mehmet Avdan, Tolga Yeter, Sibel Topaloğlu, Şevket Avşar, Hakan Güner, Caner Çandarlı, Haşmet Zeybek, İbrahim Şirin, Mert Turak, Zeki Yıldırım, İbrahim Can, Caner Bilginer, Emre Narcı, Dinçer Çekmez, Nagehan Erbaşı ve Ergun Üğlü'yü yürekten kutluyorum.

Rıfkı Demirelli'nin dekor, Gamze Kuş'un kostüm, Özcan Çelik'in ışık ve Levent Akman'ın efekt tasarımları için de alkış…

Dilerim yakın bir gelecekte, yeni açılacak bir tiyatro salonuna, Şehir Tiyatroları repertuarına en çok yakışan yazarlarımızdan biri olan Orhan Kemal adı verilir de, zamanında çok çile çektirilen bu yazarımızdan özür dilemenin öncülüğünü de gene biz tiyatrocular yapmış oluruz…

Işıklar içinde yatmasını dilediğim Orhan Kemal'i yaşatanlara, onun bizden olan kahramanlarına içtenlikle can verenlere selam olsun!

JaqLee
04-07-10, 16:08
Korkuların Yarattığı Çatlak
"Fay Hattı"
Tiyatro Anadolu

Ülkemizin yaşadığı 1999 depremi, o anı yaşayanlar için belleklerde izi silinmeyecek acılar doğurmuştur. Binlerce aile 45 saniye gibi küçük zaman dilimi içinde yerle bir olmuştur. Hatırlanmak dahi istenmeyen bu vahim durum, bizleri bir çok alanda yalnızlığa itmiş gözüküyor. Depremin akabinde gelen ekonomik felaketler, insanların bireyselleşerek yalnızlaşma serüvenini arttırmıştır. Behiç Ak'ın biraz aceleye getirerek yazdığı “Fay Hattı” isimli oyun, Tiyatro Anadolu tarafından değişik yorumlama ile sahneye aktarılmış.

2005 senesinde Tiyatro Anadolu'nun davetlisi olarak Eskişehir'e gitmiş birisi olarak, aradan geçen 2 sene içinde grupla ilgili maalesef kötü haberler geldi kulağıma. Oysa ki çok başarılı işlere imza atan grubun dinamiksel yapısı korunmalıydı. Grup içi girdiler çıktılar bir şekilde engellenmeli. Salt oyuncu kadrosu oluşturulmalı ve bu sonuna dek sürdürülmeli. Gerçi “Kadınlar da Savaşı Yitirdi” isimli oyunlarının başarısı taaaa İstanbul'a kadar gelmiş durumda. Tiyatro Anadolu, Türk Tiyatrosu için vazgeçilmez bir grup. Yaptıkları bizler için çok çok önemli. Bir eleştirmen olarak Anadolu Tiyatrosu'nun başarısını bu grupla özdeşleştirmiş durumdayım.

Grupla ilgili kıssa eleştiriden sonra gelelim oyuna. “Fay Hattı” Behiç Ak'ın deprem sonrası toplumun içine düştüğü yalnızlaşmayı anlattığı bir oyunu. Fakat Usta Yazar Behiç Ak bu oyunun yazımını fazlasıyla aceleye getirmiş. Öncelikle duyguların anlatımında fazlasıyla eksik var. Çapkınlık peşinde, ailesine bağlı olmayan bir adam; deprem sonrası korku yaşayarak panik atak olan, fazlasıyla telaşlı bir kadın ve bu iki kişinin tuhaf komşusu! Ve de bu karakterler üzerine oluşturulan diyaloklar. Konunun içlemsel derinlikte başarısız olduğu açık ortada… Sığ kalan duygular, konuşmalardaki vurgusuz yapı, anlamsız konu gidişatı yazarın diğer oyunlarını aratıyor. Aceleye getirimli bir metinle karşı karşıyayız.

Konuyu biraz anlatır isek olayı daha net kavrarız.

Deprem sonrası sosyal değer kaybına uğrayan bir ailenin, içine düştüğü yalnızlık, iletişimsizlik sahnede yer buluyor. Aldatan bir koca ve bu kocanın durmaksızın konuşan eşi… Salt panikatak bir hayat sürkilasyonu yaşayan bu kadın, evin tüm değerlerini kendi korkusuna bağdaştırıyor. Sonuç olarak aile dinamizmi çökmüş yapı ortaya çıkıyor.

"Fay Hattı”nda öncelikle dekorun işlevini düşünerek işe koyulmalıyım. Dekorda oluşturulan eğilimli yapı ne için oyuna yerleştirilmiş? Deprem sonrası eğer o ev eğimli haldeyse, insanlar neden ev içinde bu durumu irdelemiyorlar. Tiyatro Anadolu'nun en kötü dekorunu sahnede gördüm ne yazık ki. Ama ev ortamı telaş havasının oluşumuna büyük katkı sunuyor.

Erol İpekli yönetimini başarılı bulamadım. Seyirciye aktarılmak istenen ana amaç ne? Doğal gidişatında oyun “kara komedi” fakat dram ögesinin es geçilmesi “kara” sözcüğünü de dışarı itiyor. Yöneten kişi, oyunu sahneye koyduktan sonra, oyununu kaderine terk etmeyen kişidir. Oyun koyma işini daha sıhatli hale dönüştürmek lazım.

Yukarıda söylediğim duruma alternatif bir öneri: Grup içinde deneyim sırasına göre herkes oyun koyabilir. Böylelikle yavaştan pişen “yöneten” kişiler oluşmaya başlar. Grup içi dinamik böylelikle güçlenir.

Oyunda Süleyman Karaahmet (komşu), Arzu Turan ve Enis Yıldız oynuyor.

Sıradan bir gün havasında başlayan oyunda, deprem bölgesine gönderilecek elbiseleri görüyoruz ilk. Kadın-erkek aymazlığı bu noktada başlıyor. Arzu Turan'ın baştan sona koşuşturmaca içinde geçen söylemleri, davranışları oyunu lüzumsuz yere hızlandırıyor. Olaylara çok ani tepkiler veriyor. Bazen öyle bir nokta geliyor ki (çocuğu ile konuştuğu sahne) espiri, gerçek iç içe giriyor. Deprem korkusunun yansıtılışında başarılı…

Enis Yıldız, rolünün hakkını sonuna dek veriyor. Üslubu, anlatımı, bedensel eylemleri, konunun içinde soyunduğu çapkın rolü başarıyla yerine getiriyor. Fakat her şeye karşı umursamaz koca mı var? Yoksa sadece karısına karşı mı umursamazlık? Bu net anlaşılmıyor. Deprem yaşayan ev gürültüyle sallanırken hiçbir şey olmamış gibi davranmak ne derece doğru? İnsan psikanalitik olarak bazı korkuları yaşar. Tepkisizlik içindeki karakterin oyunun son bölümündeki kaçışı inandırıcı değil. Burada Behiç Ak'ın olayı iyi analiz etmediği ortaya çıkıyor.

Süleyman Karaahmet, patavatsız komşu kimliğinde sahneye çıkıyor. Ben Sayın Karaahmet'in rol yapma yetisine takılmadım. Takıldığım şu ki, bu karakter ortamı yumuşatıp, ortama komedi havası katmak için mi oyuna dahil oluyor? Yazarın üçüncü bir devinimle oyununu sıkıcılıktan kurtaracağı fikri ortaya çıkıyor. O kadar çok diyaloğun içine bu müdahale bile yetersiz kalıyor. Özellikle şu “silahla sahte ölüm” sahnesinde nerdeyse oyun kendi anlatımından hızla uzaklaşıyor. Süleyman Karaahmet genel çerçevede rolü neyi gerektiriyorsa o'nu yaptı.

Behiç Ak diğer oyunlarına bakarak, bu oyununu derinden incelemesini dilerim. Deprem sonrası toplum bu kadar dejenere olmadı ne yazık ki. Freud diyor ki “korku birilerine tutunulduğu zaman azalır. Karanlıkta kalındığı zaman korkumuzu dindirmek için neden kendi kendimize şarkı söyleriz? Çünkü kendimizi duyarak yalnız olmadığımız hissiyatına kavuşuruz. Böylece korkularımız bizi esir alamaz…” 1999 depremi sonrası yaşanılan trajediler sadece “kaybetme korkusu” ile bütünleşti. Bu oyun için “aile fayının çöküşü” denilse daha mantıklı olur.

JaqLee
04-07-10, 16:08
Hayat, Ölüm, Gelecek, AKM, Güçlü Olmak ve Mecburiyet Üzerine…...



Hayat. Ölüm. Kader. Direnmek. Güçlü Olmak. Evet, son iki aydır en çok duyduğum kelimeler. Özellikle “güçlü olmak”. Bunu duymaktan öylesine nefret ediyorum ki.

"Güçlü olmalısın! Olmak mecburiyetindesin. Çünkü başka çaren yok.” Bu sözleri duymaktan gına geldi. Kimi görsem sırtından kurulmuş bebekler gibi bana hep aynı şeyleri söylüyor. Özellikle şu “güçlü olmak” meselesinden. En çok ondan nefret ediyorum. Ben “güçlü” olmak filan istemiyorum. Oyundan istifa ettim. Gidip yatacağım. Yorganı başımın üstüne çekip, tıpkı annemin karnında yattığım gibi cenin pozisyonunda kıvrılıvereceğim.

Ama yok. Yapamam. Tercih şansım yok.

Ölümle hayat arasında o ince çizgide savrulurken, insanın midesine bıçaklar saplayan gelgitler yaşarken tercih şansım hiç yok.

Bu hafta sancılı bir 27 Mart Dünya Tiyatro Günü kutlaması yapıldı. Sanki bir kutlama değil, idama mahkum edilmiş bir mahkumu kurtarmak için bir araya geliş, bir başkaldırış gibi. Burada mahkum edilen bir kişi değil, bir “anlayış”, bir “yaşama biçimi”.

Özelimde kalbim kan ağlarken yüreğimin bir parçası da, AKM için sızlıyor. Gerçek anlamda eli kolu bağlı olmanın acısını yaşıyorum. Hiçbir şey yapamamanın sıkıntısı çörekleniyor içime.

Ama beyaz camda bir araştırmacının çalışmasını duyunca üzüntü öfkeye dönüşüyor. “1998 yılında yapılan araştırmada şeriat yönetimi isteyenlerin oranı %1 çıktığında bu bana çok büyük bir rakam gibi gelmişti ama bugün baktığımızda bu oranın %8,9'a yükseldiğini görüyoruz.” Araştırmacı bunları söylerken acı acı gülüyor. Kanım donmuş bir şekilde “bütün bir toplum hakikaten çıldırdı mı?” diye düşünüyorum. Beyaz camda ciddi ciddi bir ülkenin yönetim şeklini tamamen değiştirmekten bahsediliyor. Basitçe, Laik Türkiye Cumhuriyetini yıkmak, onun yerine şeriata dayalı bir rejim getirmekten söz ediliyor. Ve bu gayet sakin ve ciddi bir biçimde yapılıyor. Yani, normal ve sıranda günlük bir olaydan bahsedercesine, o kadar “rahat”, o kadar “kanıksamış”, kılımız bile kıpırdamadan bir “kabulleniş”, bir “teslimiyet”, bir “vurdumduymazlık”, bir “aymazlık”, bir “adaaaam sendecilik” haliyle dinliyoruz. Hani, Cumhuriyet Gazetesi avaz avaz bağırıyor ya. Ben de şimdi bu yazıda avaz avaz bağıracağım.

TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?
AKM'yi, Muhsin Ertuğrul Sahnesini yıkmak istiyorlar. Artık, toplumdan gelen tepkiler bile “umurlarında” değil.

Bildiklerini okuyacak noktaya geldiler! Hakikaten Tehlikenin Farkında mısınız?

Bu anlayışa göre, tiyatro zaten gereksiz bir olay. AKM, Muhsin Ertuğrul Sahnesi gibi yapılar ise hemen yıkılması gereken “fesat yuvaları”. Tabii, zaten Laik Cumhuriyetin üretimi olan tiyatrolar, opera, bale, senfoni orkestraları, sergi salonları, resim heykel müzeleri gibi “fesat yuvaları” yıkılarak derhal yerlerine bir İmam Hatip Okulu ya da finans kaynağı şaibeli, kökü dışarıda (mesela Suudi kaynaklı şeyhlerin finanse ettiği holdinglere göbekten bağlı) Özel Vakıf Okulları açılmalı. Öyle değil mi?
İşte bu nokta da kendi özelim için üzülmeye hiç hakkım yok. Üzüntüler ve sıkıntılarla baş edebilmek için etrafta koşuşan bütün Sevalleri hemen bir araya toplamalıyım.
İlaç almak için koşturan Seval.
Yoğun bakımın kapısında paralanırcasına ağlayan Seval.
SSK Hastanesinde ve Devlet Hastanelerinde sevk alabilmek için helak olan Seval.
Hiç uykusuz göz kırpmadan sabaha kadar bekleyen her inleme de çaresizlikten kıvranan Seval.
Dünya iyisi doktorların, hemşirelerin ve sağlık personelinin yanı sıra tesadüfen beyaz önlük giymiş “sözde” bir doktorun “Bana ne senin hastandan, geberirse gebersin. Kapının önünde bekleyen onun gibi daha yüzlercesi var.” demesiyle deliren Seval. ( Kapının önünde bekleyen çaresiz hastaları “gebermesi gereken bir güruh” olarak algılayan, yaptığı işten ve hastalardan ölesiye nefret eden bir adamın doktorculuk oynamasına nasıl izin verilir? Bu adamının beyaz gömleğini çıkarıp pazarda limon satması daha ahlaklı olmaz mı? Nerede kaldı Hipokrat Yemini? Bu çirkin ve talihsiz olay, başlı başına başka bir yazının konusu olduğu için daha fazla ayrıntıya girmeyeceğim)

Evet, binlerce gereksiz ve sancılı ayrıntıyı halletmek için etrafta dolanan diğer parçaları da bir araya toplayıp “yaz” demeliyim.
Yaz!
Çünkü özelinde yaşadığın acı kadar yüreğini kavuran bir diğer acı da geleceğinle doğrudan ilintili.
Yüreğimden gelen bir ses eğer hala geleceğe dair en ufak bir umut kırıntısı taşıyorsan, insana yaraşır, insanca bir hayat sürme arzusu taşıyorsan “yazmalısın” diyor.

İçinde bulunduğumuz hafta, Dünya Tiyatro Günü ve İzmir Tiyatro Günlerini içeriyor. Geçmiş yıllarda, gün sektirmeden titizlikle izlediğim İzmir Tiyatro Günlerine içim sızlayarak ancak uzaktan bakabiliyorum.
Biliyorum şimdi bazıları, yakını hayatla ölüm arasında gidip gelirken kadının aklı “eğlencede” diyecekler.
Tiyatro kimilerine göre, basitçe bir “eğlence”. O kadar!
İki kalas bir heves ya da iki göbek bir kahkaha.
Kuşkusuz bunda “sanatçıyım, şekerim” diyenleri seri halde üretip, ortalığa salan canım medyamızın da büyük katkısı(!) var.
Evet, tiyatro bazılarına göre basit bir “eğlence” değil.
Tiyatro, bir hayat biçimi, su içmek, ekmek yemek kadar hayati bir “gereksinim”.
Tiyatro, hayatın vazgeçilmez unsurlarından biri, olmazsa olmazlarından.
Tiyatro, her şeye karşın “umut” etmektir.
Tiyatro, doğru olduğuna yürekten inandığınız değerler için “mücadele etmektir”.
Tiyatro, insanın kaderinin kendi ellerinde olduğu öğretisini kabul eden pozitif bilimi destekleyen bir düşünce biçimidir.
Tiyatro, toplumda “dogma” olarak kabul edilen bütün yanlış düşünceleri ve safsataları tartışmaya açar, insanın doğasına aykırı görüşlerin yanlışlığını sergiler ve yerine insani değerler üzerine kurulu bir yaşama biçimini önerir.
Tiyatro, hiçbir şekilde yeri doldurulamayacak bir “ihtiyaçtır”. Tıpkı kutsal bir “ibadet” gibi hayatın özünü teşkil eder. .
Hayır, bu bir abartı değil.
İnsana ve hayata dair her şeyi tiyatroda bulabilirsiniz. Çünkü tiyatro bir “aynadır”.
İçinde yaşadığımız topluma ve insana ayna tutan, insanı ve hayatı sorgulayan, soru soran, soru sordurtan, düşündüren, kışkırtan ve dönüştüren bir mekanizmadır. Daha aydınlık bir gelecek ve sağlam temellere dayalı bir toplum kurmak amacıyla, insanca bir yaşamı “yücelten” bir kurumdur. Bu nedenle, tiyatro “vazgeçilmez”.

Özgür düşünceden korkan şeriat yanlısı yönetimler, ilk önce tiyatroyu yasaklar. Çünkü, soru soran ve sordurtan bir anlayış işlerine gelmez.
Halk bilinçlenir, soru sormaya ve düşünmeye başlarsa, yönetimde fazla kalamayacaklarını bilirler.
Halka “düşünme” ve “farkında olma” bilincini kazandıran tiyatrodur.
İşte bu nedenle tiyatro, şeriata dayalı dikta rejimleri için büyük “tehlikedir”.

Tiyatro aynı zamanda topluma umut etme, inanma, direnme ve güçlü olma isteği de kazandırır. Umut eden, inançlarına sahip çıkan, direnen ve bunun için dimdik alnı yukarda güçlü duran toplumların bileğini kimse bükemez. Hiçbir düşünce ve rejim böyle toplumları uşak ve köle yapamaz.
Ne demişti Atatürk, İngiliz Kralı Edward'a “Bu millete her şeyi öğrettim ama bir türlü uşaklığı öğretemedim.”
Köleci ve sömürgeci zihniyete karşı onurlu ve dik bir duruş ancak düşünen, soru soran, sorgulayan, farkındalığı olan, umut eden, inançlarına sahip çıkan, direnen ve “ne istediğini bilen güçlü toplumlarla” mümkün olabilir.
Bu ise topluma “ayna” tutan tiyatroyla sağlanır.

Öyleyse ilk önce, TİYATROLARIMIZA, AKM'YE, MUHSİN ERTUĞRUL SAHNESİNE SAHİP ÇIKMAKLA işe başlayacağız.
Direneceğiz.
Canımız istemese de “güçlü” olacağız.
Çünkü başka şansımız yok.
Eğer bu gün “dik durmazsak”, endişeleneceğimiz ve çocuklarımıza bırakacağımız bir “yarınımız” da olmayacak.
Yani, başka çaremiz yok!

JaqLee
04-07-10, 16:08
En Güzel Sahneleme "Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım" Eskişehir Belediye Tiyatrosu

Haldun Taner'in ölümsüz eseri, Türk Tiyatrosu'nun kültleşmiş oyunlarından “Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım” Eskişehir Belediye Tiyatrosu'nun farklı yorumu ile izleyici karşısına çıkıyor. Oyun Meşrutiyet'ten günümüze, tarihimizi gözlerimizin önüne getiriyor. Bu konu iki zıt karakter olan Masum Vicdani ve İş Bitirici Efruz ile aktarılıyor. Haldun Taner, 31 Mart Vakasından 1980'e kadar günümüz Türkiye'sinin hangi badireleri atlattığını gösteriyor seyirciye. Eskişehir Şehir Tiyatroları'nın genç, dinamik kadrosu da buna eklenince harika bir seyir ortaya çıkıyor.

Eskişehir'de kaldığım 3 gün boyunca, Belediye Tiyatrosu'nun ne denli genç kadroya sahip olduğunu gördüm. Bu bazı anlarda dezavantaj olsa da, heyecanı yüksek oyunlar da avantaja dönüşüyor. Bu gösterim de genç dinamik yapı bütünüyle ortaya çıkıyor. Özellikle hızla ilerleyen konunun sekteye uğramaması seyirciyi de epeyce keyiflendiriyor.

Haldun Taner, toplumsal konuları kendisine hedef belirlemiş Türkiye'nin en önemli tiyatro ustalarından bir tanesi. Yazarın dil gücü, anlatım becerisi oyunlarını sahneye koyan yönetmenlerin de ufkunu açıyor. Murat Atak (hastane sahnesi hariç) olayın tamamına hakim bir yapı ortaya çıkarmış. Kalabalık kadronun oyuna hakimiyeti, yöneten kişinin oyunla olan bütünleşmesinin kanıtıdır. Fakat hızlıca ilerleyen sürkilasyon içinde hastane sahnesi kendisini hissettirmiyor. Sonra yaşları ilerleyen iki karakterin (özellikle Vicdani'nin gazetede çalıştığı bölüm) makyajlarında sorun var. Üzerlerindeki kostümlerde de yaş itibari ile bazı aksaklıklar ortaya çıkmış. Genel çerçevede oyunu düşünürsek yönetmen istediği sahnelemeyi sahneye aktarmış.

Oyunu daha önce Ankara Devlet Tiyatrosu'ndan izleyen birisi olarak, iki sahneleme içinde gördüğüm ayrıntılar ciddi anlamda şaşırtıcı. Mesela Levent Ülgen, Ankara'da sadece anlatıcı kimlikte iken Eskişehir'deki oyunda Sinan Demirer hem anlatıcı hem de oyuncu kimliğinde. Sahne geçişlerindeki ustalık bu durumu büyüleyici hale dönüştürmüş. Yöneten kişinin ustalığı tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmış.

Osmanlı toplumundan, Modern Cumhuriyet'e tanıklık eden iki karakter oyunda başı çekiyorlar. Cumhuriyet'in kazanımları, şeriat özlemi içinde iktidara gelen Demokrat Parti, 1960 darbesi, 1971 muhtırası, 1980 darbesi ile sonuçlanan bölümler Türk Toplum tragedyasını sahneye taşıyor. Oyunda özellikle Demokrat Parti ile şu anki iktidar partisi arasındaki benzerlikler kurulması iyi düşünülmüş. Dansçı kızların çarşafa bürünerek çıktığı sahnede Demokrat Partili bir bürokratı ve eşini görüyoruz sahnede. Özellikle de o türbanlı kadının Başbakan'ın Eşi Emine Hanım'a benzemesi, seyirciyi günümüz politik olaylarıyla bütünleşmeye itiyor.

Yine bir başka sahnede askerlikten konuşan Vicdani ve Efruz'un diyaloklarına dikkati çekmek istiyorum. Efruz'un askerlik için “orası yan gelip yatma yeri değildir…” sözü yerinde siyasi mesajı içeriyor. Son dönem siyasi olaylarla benzerlikler kurulan oyunda, izleyen sıkılmadan tarihine tanıklık ediyor.

Yönetmenin zekice kurgulamalarına şahit oluyoruz oyun boyunca
Oyunda kalabalık dansçı kadrosu var. İhsan Bengier koreografisinde ve dansında son bölümde bazı aksaklıklar var. Bunun dışında her bölümde dansçıların uyumunu seyrediyoruz. Fazlaca yorucu olan dans ve koreografi oyuncuları zorlamıyor.

Behlüldane Tor'un dekor tasarımı akışkan konu için iyi olmasına iyi de, Vicdani'nin ev sahnesinde o yatağın fazlaca büyük kaldığı kanaatindeyim. Sahne değişimlerin bolca olduğunu düşünürsek kolay taşınabilen dekorun tercih edilmesi başarılı bir seçim…

Nalan Türkoğlu kostümde başarısız. Yaş itibari ile devinim geçiren karakterlerin üzerlerindeki elbiseler oturmamış. Şu Vicdani'nin kadın ile baş başa kaldığı sahnede kadının üzerindeki elbise biraz daha seksi olsaydı ya… Sekreter olarak iş aramaya gelen bölümde daha güzel bir elbise vardı bayanın üzerinde. Kostümü irdelemişken şuna hemen değinmek istiyorum. Dansçı bayanların üzerlerindeki etek gayet şık… Fakat dans bölümlerinde bazı oyuncular eteklerini çekiştirmekten dans etmeyi unuttular. Bir yerler görünmesin diye uğraş içinde olunurken bedensel devinim arka plana itildi. Bu nokta tiyatrolarda sıklıkla karşılaştığım bir durum. Oyuncuların giydikleri elbise ile kendilerini bütünleştirmeleri gerekir.

Işıkta Ersen Tunç iyi iş çıkarmış. Piyanist Oktay Köseoğlu oyunun görünmeyen kahramanı… Piyanosunu ustalıkla çalıyor. Oyunun tüm bölümlerine hakim.

Ve Oyuncular
Mert Kırlak bugüne dek izlediğim en güzel 'Vicdani' rolündeydi. Oyunun tamamında mimikleri ve konuşma üslubu karakterinin ezikliğini alenade ortaya çıkarıyor. Rolüne hakim. Sağlam oyuncu. Oyunun onunla ilerleyen bölümleri çok güzel! Rolünün psikolojik devinimlerini iyi tahlil etmiş. Temposuna hayran kalmamak elde değil. Hastane sahnesi biraz hızlı geçildiği için bu bölümde ne demek istediği anlaşılmıyor. Devrim Özder Akın da oyun boyunca başarılı. Ama yönetmenin oyunu 'Vicdani' üzerinden işleyişi o'nu biraz da olsa arka plana itmiş. Politik göndermelerin o'nun olduğu bölümlerde işlenişi bu durumun ortaya çıkmasına neden olmuş. Ama iş bitirici, kurnaz kimlikte dikkat çeken oyunculuk sergiliyor. O'nun da temposuna alkış tutmak lazım… 'Anlatıcı' rolünde Sinan Demirer oyuncu olarak da sahnede yer alıyor. Üzerine düşen her şeyi yerine getiriyor. Tempo içinde biraz yorulsa da son bölümlerde bunu göstermemek için elinden gelen tüm uğraşı sergiliyor.

Oyunda dansçılar ve oyuncular ellerinden geleni yapıyorlar. Tarihin değişiminin köşede gösterilişi, arada çıkan gazeteci çocuk, koltukların önünde söylenen ilk şarkı, oyundaki diğer güzel bölümler… Genç ve dinamik kadronun büyüleyici gösterimi İstanbul Sahneleri'ne iyi birer ders niteliğinde…

JaqLee
04-07-10, 16:08
Neresinden tutarsanız tutun, elinizde kalan bir oyun: ''Düğün Şarkısı''...



İnsan hayalleriyle geleceğini oluşturabilseydi, nasıl bir dünyada yaşardık acaba? Herkes sevdiği kişi ile evlense, sevdiği şehirde yaşasa, sevdiği işi yapsa... Hayallerle harmanlanan gelecek fantezileri gerçekleşmediğinde kaçımız dimdik ayakta kalabiliyoruz? Aramızdan kaç kişi yeniliyor dersiniz kaderin cilvelerine? “Hayat sizin hayallerinize rağmen çıkıp gelen şeydir'' diyor bir bilen... Düğün Şarkısı, bunu unutanlar, hiç bilmeyenler ve buna inanmak istemeyenler için çalıyor bu kez. Siz de duyuyor musunuz ?

Hayır. Bir şey mi dediniz? Duyamadım!
Işıl Kasapoğlu, Türkiye'nin en önde gelen yönetmenlerinden biridir. Yönetmen denince (Kemal Başar,Mustafa Kurt,Turgay Kantürk, Çoşkun Irmak'la beraber ) ilk akla gelenlerden. Yanı sıra yurtdışında çok iyi oyunlarla Türkiye'yi başarılı şekilde temsil etmiş bir üstattır*

Oyunu en izlenilir kılan konusu, hakkında yazılan eleştiriler,kadrosu, yönetmeni ve yazarıdır. Tiyatroyu yakından takip eden biri , yazar Civan Canova olur, Işıl Kasapoğlu'da yönetirse merak eder,hatta biran önce izleyebilmek için can atar. Ama gel gelelim bu kadar kötü bir konun yazılıp,sahnede hunharca katledilmesi, olaylara nerden ve nasıl baktığınıza bağlıdır.

Gelelim oyunun konusuna, sahnedeki tek kişilik hezeyana!
Devlet Tiyatrolarında tek kişilik oyun görmeye pek alışık olmadığımdan, daha bir meraklandırıyordu beni. Ama perde açılınca tek kişilik değil, iki kişilik bir oyun olduğunu anladım. Oyuncu Şebnem Doğruer'e partnerlik yapan klarnette Zeynep Erözkan'ın oyun boyunca sahnede olması oyuncunun anlatımıyla değil, Zeynep Erözkan'a giydirilen gelinlikle taze tutmaya çalışıyordu ki, bu elim bir hata. Oyunu taze ve dimdik ayakta tutmaya çalışması gereken sahne performansındaki Şebnem Doğruer'e neden böyle biri takviye ihtiyacı hissedildi,klarneti neden arkaya gizlemediler anlayamadım.

Oyun tek kişilik olunca dikkatlerde haliyle tek kişi üzerinde olmalı. Sahnede ikinci birinin olması dikkat dağıtmakla kalmıyor, konuda parça parça dağılıyordu. Gerek klarnetçinin oyun içindeki etkiye tepki olarak verdiği yüz mimikleri, gerek sahnedeki oyuncuya tiradı hatırlatması, konuya yoğunlaşmayı da bozuyor. İzleyicinin oyun içindeki düş yaşamasına engel oluyor. Çünkü sahnede tipik bir şizofreni olduğunu sandığım, düğünle ilgili çok ciddi sıkıntılar yaşayan ve bunu devamlı değişen ruh haliyle harmanlayan bir oyuncu var sahnede. E bu düş içersinde herkes oturduğu yerden bir hayal kurarken,zırt pırt klarnetçinin girişi bütünlüğü bozuyor.

Düğününü, şizofreni biçemiyle anlatan oyuncu, maskelerini yerli yerinde kullanıyor. Diğer yandan yarım şişe viskiyi bir kerede bitirmesi ve hala sarhoş olmaması tamamıyla gerçekliği bertaraf eden bir anlamsızlık sağlamış. Duygu geçişlerininde fena olmadığını eklemeliyim. Bu ağır ve aksak oyunda her şeye rağmen esprileri çok büyük ustalıkla satıyor. 9. senfonide göbek atan,göbek havasında ağlayan bir karakteristik oyunculuk çizen Şebnem Doğruer'e en büyük haksızlık klarnetle yapılmış. Oyunun en hafif ve en hararetli sahnelerinde aynı tempoyla klarnetin eşlik edilmesi, bütünlüğü ve duygu yoğunluğunu bozuyor. En sinirli ve gergin replikler sıralanırken, şov programlarındaki gibi ne olduğu belli olmayan müzik girintileri,hem konuyu dağıtmış hem de oyunu kastıkça kasmış.

Son cümleler ve replikler çok akıl dolu ve çarpıcı. Unutulmaması gereken bir şey var ki oyuncu sahnede bir kez olsun teklemiyor. Düzgün Türkçe'siyle anlaşılmam azlık adına tek bir falsosu yok.

Yalnız ortada bir metin ve karakter olmadığı için,yönetmen elinden geleni yapmaya çalışsa da yeterli olmadığı kanaatindeyim. Oyunu kendisi çözemediği gibi oyuncunun da bu konuda herhangi bir çabası yok. Tek kişilik performansından dolayı Şebnem Doğruer'e ve Partneri Klarnette Zeynep Erözkan söyleyecek sözüm yok.

Kısacası yaşanıp yaşanmadığı belli olmayan bir metin, ortada var olup olmadığı anlaşılmayan bir karakter izledim bu akşam. Oyun neyi anlattı? Sahnedeki oyuncu aslında kimdi ve daha doğrusu gerçekte var mıydı? ' ' FULL YAPRAKLAR''da ki başarısıyla adından sıkça söz ettiren usta, anlaşılan metin tutunca daha bir sanal uğraş içine girip, bu oyunu yazdı. Sadece karakteri, metni ve oyuncuyu kaybetmekle kalmamış,kendiside bu oyunla beraber yok olup gitmiş. Yani anlaşırlılığını yitirerek daha gizemli bir hal almış.

Var olmayan metnin var olmayan kahramanı!
Işıl Kasapoğlu; akıllara durgunluk verecek reji anlayışı,yeni akımları ve devamlı yeni yöntemleriyle kendini yenileyen muhteşem bir yönetmen. Kasapoğlu'nu anlamak için oyunlarını izlemeniz yeterlidir. Öyle ki ödülsüz oyunu yok diyebiliriz. ( bu yıldan itibaren tüm ödüllerden affını isteyen bir bildiri yayınlamıştır.) Bu anlamda sahibi ve yönetmeni olduğu ''Semaver Kumpanyası Oyuncuları''nın ne kadar şanslı olduğunu söylememize gerek yoktur herhalde . Işıl Kasapoğlu, bu oyunu yönetmeyi nasıl kabul etmiş bilinmez ama, yok olan bir metinde karakterinde kim olduğunu anlamamak için uğraşıp durmuş. Baştan aşağı Heder olan bu metni belki rafa koyulması için ön ayak olmuştur kim bilir. Başarısızlıkla sonuçlanan bu oyunu izleyen yetkililer,bir an önce farkına varıp repertuardan kaldırmak isteyebilirler. Şayet böyle bir şey olursa, Işıl Kasapoğlu kötü değil, iyi bir iş çıkartmış sayılır.

Oyun nerde geçiyor?
Ödüllü dekorist Hakan Dündar; bu oyuna ne büyük katkı sağladığı su götürmez bir gerçek. Olmayan bir metnin olmayan bir karakteri, haliyle nerde yaşadığı da belli olmamalı. Oyunu anlamsızlaştırmak için var gücüyle çalışmış. Başta yatak odası olarak görünen, ama her tarafın aynadan oluşmasıyla kafa karıştıran bir dekor hazırlamış. Yukarıdan asılı olan aynalar,içki şişeleri,atılan papatyalar ve en son yukarıdan gelen kırmızı uzun bir bezle oyunu iyice anlamsız kılmakta zorlanmamış. Bana kalırsa performansı yabana atılmayacak türden bir iş çıkarıyor.

Bu oyun için özel bir ışık sistemi kullanılmış.
Başarılı tasarımcısı Zeynel Işık; özel bir sistemle İzmir'den ışık sistemi getirtmiş. Sahnenin sağına ve soluna koyulan spotlardan yansıyan 5 farklı rengiyle görsel bir şölen yapmış. Sahnedeki oyuncu yatak sahnesindeyken kırmızı ışık neden yanar? Hadi yakmışsın diğer 5 farklı rengin orda ne işi var ? Diğer yandan oyun boyunca sahnede oturan gelin kıyafetli klarnet kullanan hanımefendinin yüzüne tutulan nokta ışığı da sormuyorum. Haklı olabilir, hatta, bu oyun için başarılı(!)

Oyunda klarnetten çıkan sesin dışında bir müzik duymadım. Bunun yanında oyuncunun dans figürlerinden de eser yok. Alper Maral,Maral Ceranoğlu oyunun hangi kısmında yer almışlar anlayamadım. Ha bir iki kez diz çöküp,koltuğu bacak arasına yerleştirdiği , dans olarak nitelendiriliyorsa başarılı.

Velhasıl kelam oyunun neresinden tutarsanız tutun, elinizde kalıyor.

JaqLee
04-07-10, 16:08
Hayata Tutunan Kadınların Öyküsü
"Kadife Çiçekleri"
Bakırköy Belediye Tiyatrosu

Amerikalı yazar Paul Zindel'e 1971 yılında Pulitzer Ödülü kazandıran “Kadife Çiçekleri” adlı oyun, Bakırköy Belediye Tiyatrosu'nun bu sezonki başarılı temsillerinden şahane bir gösteri. Kadriye Kenter'in sahneye koyduğu oyunla ilgili detaylandırılacak çok konu var. Ama çağımızın asal problemi olan “kadın sorunsalları” bu oyunla hayat buluyor. Dünya Kadınlar Günü'nde prömiyer yapan oyunun ana hatları sahnelemenin güzelliği ile bütünleşiyor.

Bakırköy Belediye Tiyatrosu'nun bazı sorunlara dikkat çekmesi, sanatın öğreticiliğini ön plana çıkıyor. En azından “performans” başlığı adı altında yapılan, ne anlatılmak istendiği belli olmayan gösterimler bu sahnede yer almıyor. Didaktik kapısının tamamen kapalı, içtenlikten, halktan kopuk tiyatral gösterimler; o gösterimi yapanların yıkıcı garabetine dönüşüyor. Tiyatroyu biz eleştirmenlere ya da sanatçılara yapmak önemlidir önemli olmasına, fakat asıl önemli olan halkın içinde olduğu sanatsal gösterimler!

"Kadife Çiçekleri” tam bu aşamada yukarıda sıraladığım olumsuz çizgiden kendisini sıyırarak, izleyene ders niteliğinde mesajlar veriyor. Aile kavramının önemine dikkat çekiyor… Sevginin aşamayacağı güçlük olmadığını bildiriyor… Psikanalitik örgüler içinde kıvrılan konusu ile sunumunu daha da güçlendiriyor… Yazarın dil gücündeki güçlülük oyun boyunca karakter arası diyaloglarda ortaya çıkıyor. E tabi gösterimdeki oyuncuların oyunculuk yetileri de dikkat edilmesi gerekilen ayrı bir konu…

Paul Zindel Critical Perspective
Staten Island'da (New York City) dünyaya gelen yazarın ilk çocukluk yıllarında geçirdiği psikolojik bunalımlar, yazarlık serüveninde önemlidir. Babasının bir gece anısızın evi terk etmesi ve akabinde annesinin çocuklarına bakmak için verdiği uğraş; yazarın çok genç yaşta hayatla tanışmasını sağlamıştır. Staten Island'da kolej okurken para kazanmak için yazdığı küçük piyesler, o'nu ileride Amerika'nın bir numaralı dram yazarı yapacaktır. Fakat Paul Zindel'in hayat örgüsü bir o kadar da ilginçtir. Bir tv programında Charlotte Zolotow (Harper & Row Editörü) tarafında keşfedilişi yaşamının dönüm noktasıdır. Aslında kimya öğretmenidir. On yıl gibi azımsanmayacak bir süre öğretmenlik yaparak yaşamını sürdürmüştür. Oyun yazarlığının yanında, öykü kitapları da yazmıştır. “Kadife Çiçekleri”ndeki anne karakteri, kendi annesinin kopyası sayılabilir. Babanın evden çekip gitmesi ile annesi kendisini bütünüyle içkiye vermiştir. Zindel'in annesinin en büyük gayesi, çocuklarının rahat bir hayat sürmesidir. Paul Zindel, babası ile ayda bir kez görüşerek içindeki baba özlemini bastırmaya çalışmıştır. Babanın o'na maddi destek sağlaması da yaşamının dönüm noktalarının biridir.

Aile bunalımları ile geçen çocukluk yıllarının akabinde kendisini yazarlığa vermesi, bastırılmış duyguların açığa çıkmasını sağlar. “Kadife Çiçekleri”ndeki karmaşık aile örgüsü, annenin kızları üzerindeki etik baskısı, Zindel'in yaşamına ayna tutar. Yazara Amerika'da yazarlık alanında meşruluk sağlayan bir diğer önemli kitabı da “The Pigman” dır. 2003 yılında yaşama veda eden yazarın dünya oyun yazarlığı açısında yeri çok büyüktür.

Oyunun Konusu
Beatrice, ergenlik dönemindeki iki kızı ve para karşılığı baktığı Cici Hala ile aynı evde yaşamaktadır. Yaşantısı, çocukluğunda kurduğu hayallere benzemeyen Beatrice, yaşamın ona yüklediği sorumluluklardan yorgundur. Kadınlıkla çocukluk arasında sıkışan, epilepsi hastası büyük kızı Ruth'u ve tuhaf bir sessizlik içindeki asosyal kızı Tillie'yi tek başına büyütmektedir. Tillie'nin kendine ait dünyasında duyarlılıkla sarıldığı yegâne şey okuldaki fen dersleridir. Küçük kızın deney için evde büyüttüğü kadife çiçekleri tomurcuk açtıkça ailenin dışa kapalı dünyası da canlanmaktadır. Hayata karşı duyduğu öfkeye rağmen hayal kurmaktan vazgeçmeyen Anne Beatrice'in ise düşlediklerini gerçekleştirebilmesi için cesaretini toplayıp yaşamını değiştirmesi gerekmektedir. Bu gücü de bir türlü kendinde bulamaz. Ta ki beklemediği bir anda geçmişiyle yeniden yüzleşene dek…

“Kadife Çiçekleri” Uygulama Kritikleri Yönetenin oyuna nasıl ve hangi açıdan baktığına bakmakta büyük fayda var. Beatrice'nın yaşamına oturttuğu kızlarını ve hayatını sürdürebilmek için para karşılığı baktığı kadının halini çok güzel analiz etmiş Kadriye Kenter. Olayın merkezine oturttuğu karakteri Beatrice ile psikanalitik değerlendirmelere geniş yer ayırmış. Evde yeşeren kadife çiçekleri, evin yaşamdan beklentisini de arttırır. Sahnede işleyen konunun örgüsü değişirken Sayın Kenter, karakterler arası diyaloğun önemine dikkat çekiyor. Başta aymazlıkla başlayan örgü sonraları sevgi yumağına doğru hızla yol alıyor. Yöneten bunu başarıyla işlemiş.

Dekor Tasarımı'nda Ayçın Tar'a sorularım olacak? Öncelikle ahşaptan oluşturulan çift katlı yapının neden her yanı sönük? Renk kozmetiği denilen kavram arka plana itilmiş. Sonra arkaya yerleştirilen gazeteler neden Türkçe? Hatta birinin üzerinde “Sis ve Gece” filminin reklamı göze çarpıyor. İyi bir iş ortaya koyarsınız ama küçük küçük hatalar dekorunuzu alır başka yerlere götürür. Amerika'da geçen öyküde Türkçe gazeteler… Biraz daha dikkatli olmakta fayda var.

Tolga Çebi'nin müzikleri gayet hoş. Işıkta tek sorun şu ki, ışığın kesildiği sahnede aydınlanma nerdeyse tamamen devam ediyor. Oyuncuların yüzü görünecek diye, ortam epey ışıklandırılıyor. Flu görünse ne olacak? Gayette güzel olur.

Beatrice rolünde Cihan Bıkmaz'ın rol yetisine hayran kalmamak elde değil. Elinden düşürmediği içki şişesinin akabinde sevgisel eylemini ortaya koyması; çocuklarına yönelik içten davranışların sahnede yavaş yavaş pekişmesini sağlaması çok zor iş… Ama bu zor işin altından kalkmasını bildi Cihan Bıkmaz. Şu okuldan telefon geldiği sahnede telefona gelmemek için direndiği bölümde küçük sorunlar var. Sarhoş olmakla ayık olmak arasında gidip geliyor. Bölümün düzeltilmesi gerekli…

Tillie rolünde Yonca Cevher Yenel oyunun tamamında iyiydi. O'na tek sualim olacak: Utanan, çekinen Tillie'nin eylemi nasıl olmalı? Oyun boyunca çekiştirdiği eteği kopma noktasına geldi. Tamam utanma, çekinme duygusu muhakkak eylemle ifade edilir, ama bu eylem klasik etek çekiştirme hareketi ile mi yapılmalı? Nazan Koçak, Ruth rolünde epilepsi hastası kızı oynuyor. Psikolojik tahlilleri güzel yapmış Koçak. Belli ki rolüne hazırlanırken psikolojik yardımlar almış. Rolünün hakkını veriyor sahnede. Cici Hala'da Cihan İnan Bekar'ı bazı anlardaki hızlı tepkilerinden dolayı beğenmedim. Yavaş hareket eden karakterini bazı anlarda fazla bedensel eylem yükledi (1. perdede tuvalete gitme sahnesinde) Gülru Pekdemir'de oyunda ufakta olsa kendisine yer bulan diğer bir isim…

Bakırköy Belediye Tiyatrosu'nu “Kadife Çiçekleri” ni sahneye bu denli güzel aktardığı için kutlamak lazım. Sezonun (mesajları açısından) en anlamlı oyunu “Kadife Çiçekleri”. Paul Zindel'in yazım gücüne şahit olmak istiyorsanız bu oyunu kaçırmayın derim.

JaqLee
04-07-10, 16:08
ANLAMI ELBETTE VAR BÖYLE ÜZGÜN OLMAMIZIN: "ŞEREFE HATIRALAR"



Ben o “küçük Amerikalılaşmaya” iman etmiş kocayı tanıyorum. Adı ister Celâl olsun, isterse Kemâl… Önemli değil. Yükseköğrenim görmüş, ama toplumda kendine iş ve yer bulamadığından için için kendini kemiren ozan-çevirmen Suat'ı ya da Fuat'ı da yakinen tanırım… Adı fark etmez, tanıyorum ya, siz ona bakın! Ya ablasını? Ablasını da tanırım. Daha eşitlikçi bir dünya umuduyla yanıp kavrulan; sanat, yazın, müzik tutkunu Sanay'ı ya da Şenay'ı tanımaz olur muyum hiç? Tanırım. 1914 doğumlu bir Rus Yahudi'si olan Erol Güney ile de tanışıklığım var (Erol Güney'in Ke(n)ndisi / Göçmen-Çevirmen-Sevgili / Haluk Oral - M. Şeref Özsoy - Yapı Kredi Yayınları, 2005). 1940'lı yıllarda Tercüme Dergisi'nde bir araya gelerek başlatılan kültür hareketinin yaşayan son temsilcisi Erol Güney'i nasıl tanımam? Onu da tanırım. Ben, 1950'li yılların çocuğu, 1960'lı yılların delikanlısıyım. Yani, bir anlamda Nesrin Kazankaya'nın “Şerefe Hatıralar - 1955” başlıklı oyununda anlattıkları arasındayım, olayların yakın tanığıyım.

BATAKLIĞA DÜŞMEMİZDEN ÖNCEKİ SON FOTOĞRAF
Nesrin Kazankaya, son yazdığı ve halen Tiyatro Pera'da sahnelenmekte olan yukarıda andığım oyununda, 1955-56 yılları arasında İstanbul'da Nişantaşılı soylu ve zengin bir ailenin yaşamı ekseninde gelişen olayları anlatıyor. İki bölümlük oyunun ilk bölümünde, yeni kurulan çok partili demokratik rejimle liberal ekonomik atılımlar yapan Türkiye'deki siyasal süreçte, bir ailenin varoluşunu konu edinmiş. Oyunun ikinci bölümündeyse aileyle ilişkili ikinci kuşak figürlerin toplumsal ve siyasal çalkantılar doğrultusunda yaşadıkları 70'li yıllar yer almakta. Bu iç içe geçen iki öyküde, aile bireylerinin farklı dönemlerde de olsa siyasal sistemin yol açtığı sorunlarla yaşadıkları parçalanmalar, yitirilen yaşamlar var. Dediğim gibi, benim de pek iyi bildiğim yıllar bu yıllar. Toplumumuzun şu anda içinde bulunduğu bataklığa düşürüldüğü yıllar o yıllar.

UMUT FAKİRİN EKMEĞİ
Nesrin Kazankaya sanki bir dönemsel fotoğraf çekmiş. Bu fotoğraf içinde politik hataların insanların yaşamını nasıl alt üst ettiğini mükemmel bir kurguyla işaretlemiş. İnsanların kaderi, ülkelerinin kaderinden ayrılamıyor, ne doğru bir “teşhis”! Gelin görün işte, 1950'lerde yapılan hatalar, ister istemez gelecek yılları da olmazcasına etkiledi. Bakmayın siz oyunun sonundaki: “Güzel 80'li yıllara” repliğine. Esasında insanın içini yakan bir son bu! 80'lerde de bulamadık beklediğimiz güzelliği. 90'lı yıllara başlarkenki umutlarımız da heder oldu. 21. yüzyılın ilk altı yılını da yedik, umutlarımız hâlâ ekmeğimiz.

SUAT'IN PSİKOLOJİK DURUMU, SİYASAL TUTUMU
"Şerefe Hatıralar - İstanbul 1955” oyunu ile Nesrin Kazankaya'yı öncelikle Cumhuriyet tarihiyle yüzleşme cesaretini gösterdiği için, aydın sorumluluğunu yerine getirdiği için kutlamak isterim. Bugüne değin hep insana değgin oyunlar yapan, bu oyunlarda Türkiye'nin geçmişine sürekli göndermelerde bulunan, seyircisini geçmişiyle yüzleştiren Tiyatro Pera'yı da övmeden duramayacağım. Türkiye'nin gerçek dönüm noktası olarak 1955'i saptamalarından ötürü, Nesrin Kazankaya'yı ve Şafak Eruyar'ı da huzurlarınızda alkışlıyorum. Osmanlı anlayışının devam ettiği yıllarda Cumhuriyet coşkusunu yaşamak gibi bir ikilemin politik aymazlığı getireceği noktasının altının bu ikili tarafından kısa, öz, ama böylesine kalın çizilmesini “taktirle” karşıladığımı da itiraf edeceğim. Diğer taraftan, dönemin mutsuz aydını Suat'ın psikolojisi ve siyasal tutumu daha net çizilebilir miydi diye lütfen ısrar etmeyin sormayacağım. Suat muhalif mi, devrimci mi, nihilist mi varsın seyirci çözsün diyeceğim.

NESRİN KAZANKAYA'NIN REJİSİ
Oyunu, aynı zamanda yazarı da olan Nesrin Kazankaya yönetmiş. Yönetirken dramatik bir yapı yeğlememiş, ama titiz bir estetik arayış içine girmiş. Oyunun kimi yerlerini cam arkasına taşımış, kimi yerlerde de oyuncuları dondurmuş. Şampanyalı yılbaşı partisiyle, tango ezgileri eşliğinde Suat/Sanay/Celal'in dans tablolarıyla görsel zenginlik sağlamış. Sam Amca güdümlü kalkınma politikası, 6-7 Eylül olayları, Erol Güney'in bir yazısı nedeniyle sınır dışı edilmesi, “Stalin bataklığında gömülen şair”, “ormanda sırtından vurulan yazar”, “denizin ortasında bir kürek darbesi ya da bir kurşun sesi ile yok olmak” da konunun içinde yer almış. Yani Kazankaya, eseri yazarken düşünüp tasarladıklarını soyutluktan ve imgesellikten kurtarmış, sahnede somut ve gerçek bir yaşayışa kavuşturmuş.

AYMAZ'IN VE DAĞTEKİN'İN BAŞARISI
Suat ile Sanay'ın, Heinrich Heine'in şiirinden Friedrich Silcher'in bestesi “Lorelei” (ya da 'Lorelai') aryasını dinledikleri tablodaki gölge düşümleri ve oyuncuların yüzlerinin karanlıkta kalışları dışında, Yüksel Aymaz son derece iyi bir ışık tasarımı yapmış. Oyundaki her tabloyu, her tablo içindeki oyuncuların mizansenlerini, duruşlarını çok iyi saptamış ve oyunun bütününü düşünerek elindeki ışık malzemesiyle en ideal tasarım tekniğini uygulamış. Hele o karakterlerin “dondukları” tablolar… Pek güzel. A. Şirin Dağtekin'in minimalist, ama dönem izleri belirgin dekoru ve zevkli dönemsel kostümleri iyi üstü.

OYUNCULAR
Oyundaki tango figürlerini çalıştıran Ceren Ağat'a sözüm yok da, şarkıların çalıştırıcısı Filiz Salepçi'ye çalıştırmayı sürdürmesini önereceğim. Özellikle Aytunç Şabanlı'nın sesi çok kayıyor. Başak Meşe'nin Nedret'i, Berin'den daha başarılı bence. “Çaresi nedir” diye sual edecek olursanız, Başak Mete, Berin'in sarhoşluğunu, tutkusunu yeniden yaratan basit birkaç jest ve tavır bulmalı derim. Berin'i daha bir bedenselleştirmeli ve fiziksel olarak görünür kılmalı. Muhammet Uzuner Celâl'de iyi. Aytunç Şabanlı görevini yapıyor. Kazankaya, elbette ki oyunun temel direği. Gerçi tonlamalarında kimi yanlışlıklar yakalanıyor, yakalanıyor yakalanmasına da, rolden çıkmamaya gösterdiği özen, Sanay karakteri ile özdeşleşirkenki özel yoğunlaşması kolayca düzeltebileceği bu tonlama yanlışlarını görmezden gelmemi sağlıyor. Seçtiği kodlamaya ve kabul ettiği oyun konvansiyonlarına fevkalade hâkim Nesrin Kazankaya. Sanay'ın coşkularını yönetmeyi ve onları okutmayı da pek güzel biliyor. Sahnede, üretici-sanatçı olduğunun seyircisi tarafından unutulmasına asla izin vermiyor, izleyicinin oyundan aldığı hazzın büyük lokması oluyor. Mehmet Aslan'ın, Suat'ın duygusal yapısını yazarın istediği biçim içinde seyirciye kusursuz aktardığı elbette görmezden gelinmemeli, ama Suat'ı anlamak için önce dağarcığını dayanak almamış olduğu bence kıyasıya eleştirilmeli. Bir de, “arızi” yerine “arizi” dememeye özen göstermeli.

“ Şerefe Hatıralar - İstanbul 1955”, sezonun görülmesi gereken oyunlarının başını çekiyor. Mutlaka, ama mutlaka izlenmeli.

JaqLee
04-07-10, 16:09
AKM EYLEMİ, CUMHURİYET MİTİNGİ, ADANA TİYATRO FESTİVALİ….

17 NİSAN 2007

Bir önceki yazımda AKM ile ilgiliydi, tekrar değinmeden geçemeyeceğim.

Dostlar,

İstanbul- Taksim- AKM önünde buluşmak bir ayrıcalıktır. Bilen bilir, Taksim'de buluşacaksan AKM önünde buluşursun. Yani bir zorunluluk gibi. Ama öyle değil. Taksim meydanına gelenlerin en iyi gördüğü görüntü Taksim Anıtı ve AKM'dir. Bunu kanıtlayacak aksi bir görüş olamaz. Biliyor musunuz, bu koca AKM bir zamanlar yanmıştı. Ama o zamanlarda insanlar AKM önünde buluşurlardı. Hatta rahmetli hocam Prof. Asuman Korad bize hep “sakın sahnede ateş yakmayın, bu görüntüyü sağlayacak onlarca teknik malzeme var, bunları kullanın” diye salık verirdi. AKM bir daha yanmasın ve tabii hiçbir salon yanmasın isterdi. Ben her zaman hocamın sözlerini kulağıma küpe yapmışımdır. Hatta bir oyun izlerken sahnede çakmak bile yansa bu sözleri aklıma gelir hocamın. Ama ben burada size başka bir ateşten söz etmek istiyorum. AKM önünde, AKM için yakılan ateşten! Korkma hocam, bu AKM'yi yakmaz, ama bir yerler tutuşur, ellerinize sağlık dersin.

AKM için öyle bir eylem yapıldı ki keşke ben de orada olsaydım denilecek cinsten. Ve ben dahi ne yazık ki orada değildim. Düşünülenden fazla ses geldi. Sayın Kültür ve turizm bakanı Atilla Koç bile tepki gösterdi. Olumlu değil elbette, olumsuz. “Ne kadar da çalışmayı severlermiş, dizilerinden vakit ayırıp oynamak istemeleri beni sevindirdi”, “biz AKM'yi yıkmıyoruz, yeniden yapıyoruz” vb falan filan. Tüm orada bulunan arkadaşlarım gibi ben de aynı soruyu soruyorum size sayın bakanım. HANGİ BÜTÇEYLE? NEDEN? ŞU ANDA Kİ AKM BİZİM İHTİYAÇLARIMIZI KARŞILIYOR, SİZ NEDEN YIKMAK VE YERİNE YENİSİNİ YAPMAK İSTİYORSUNUZ? YÜZÖLÇÜMÜNÜ BÜYÜTTÜĞÜNÜZ ARSAYA KÜLTÜR MERKEZİ DIŞINDA DAHA NELER YAPMAK İSTİYORSUNUZ? SİMGELEŞMİŞ BİR AKM BİNASININ YERİNE BİR ALIŞVERİŞ MERKEZİ, BİR OTEL, BİR RESİDANS, BİR CAMİ VE DOSTLAR ALIŞVERİŞTE GÖRSÜN DİYE BİR DE SALON YAPMAK MI AMACINIZ? PEKİ PROJE NEREDE? KİM ÇİZDİ? BU BAHSETTİĞİNİZ BÜYÜK SANAT! KOMPLEKSİNİ HANGİ FİRMA YAPACAK? DUBAİ DOLAYLARINDAN OLABİLİR Mİ?

Bu soruların yanıtı hala yok. Olmayacakta. Yıkala bilinirse yıkılacak ve yerine sanırım bu şartlar altında ancak OTOPARK yapılacak. Belki de en fazla bir cami. Ama şöyle heryerden görünür cinsinden. Bu anlamda ANITKABİR'İN her yerden görünmesini mi ilke edindiniz? Peki yıkım faaliyetlerinizin arasında ANITKABİR'de var mı?

AKM önünde savaşım veren tüm arkadaşlarımı kutluyorum. Tarih önünde yaptıkları takdire şayan. Bu millet onları ve bu yolda savaşan herkesi minnetle anacaktır. Sanat kalelerini korudukları için, karanlığa karşı inadına sanat yaptıkları için. Tabii bizler hem tiyatromuzda çalışacağız, hem de dizilerde, filmlerde oynayacağız. Biz oynamayacağız da kimler oynayacak?

Ama benim AKM eylemi yapan arkadaşlarım ne yazık ki bu eylemleri dolayısı ile genel müdürlüğümüzden soruşturma yediler. Hadi bakalım, buyurun. Niye, sanat kalelerini korudukları için. Ve bunu 27 Mart günü yaptıkları için. 27 mart dünya tiyatro gününü bu faaliyete ayırdıkları için. Yapmayın efendiler. Bu sanatçılar kolay kolay yetişmiyor. Bu soruşturmanın ardında farklı bir güç var. Yoksa hiçbir genel müdür, sahnemiz yıkılmasın diye 27 Mart günü eylem yapan sanatçısına soruşturma açmaz. Açmamalı. Yoksa şaibe altında kalır. Ben sanatçı dostlarımdan yanayım. Ben de soruşturmaya layıkım o zaman. Bana da soruşturma açın.

14 Nisan günü büyük bir mitinge sahne oldu. Milyonlar Ankara Tandoğan meydanına “CUMHURİYET BEKÇİLERİ” olarak doluştular. Tehlikenin farkında olan milyonlar meydanlara aktı. Belki bazı gazeteler bu mitingi “HABER” yapmaktan kaçındılar. Ama görmek zorunda kalmaları gerektiğini hemen anladılar. Kendi içlerinde küçük de olsa haber yaptılar. Ama bu sesi susturamadılar, küçültemediler. Çünkü ses yeterince güçlüydü. Onlar olmasalar da bu ses zaten her yerden duyuldu. Cumhuriyete ve laikliğe uygun bir şekilde bir araya geldiler ve “DUUUUUUUUURRRRRRR” dediler. Kürsüden Devlet Tiyatroları sanatçıları haykırmaktaydı. “GÜZEL GÜNLER GÖRECEĞİZ ÇOCUKLAR” opera sanatçıları haykırdı; “ ŞU FELEĞİN İŞİNE BAK, PEK ŞANLIYIZ” Ankara'nın taşı toprağı CUMHURİYET diye haykırdı. Yeni Cumhuriyet safsataları ile halkımızı kandıran, daha gerçek cumhuriyeti içlerine sindiremeyenlere en güçlü sesi verdiler. Karanlık emellerle üstümüze çöreklenmiş şeriatçı soytarılara en güzel cevabı verdiler. Tüm Türkiye Türk bayrakları ile donatıldı. Kırmızı-beyaz bir gün oldu. Sonuç, “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” Belki şimdi de burada Cumhuriyeti korumaya çalışan, bunun için emek sarfeden sanatçılara da soruşturma açılır. Ben de onlarla beraberim. Ben de soruşturmaya layıkım o zaman. Bana da soruşturma açın.

Ve Adana Tiyatro Festivali. Tüm bu karışıklığın ortasında bir güneş gibi parladı. Laik ve demokratik Cumhuriyetimi yıkmaya çalışanlara inat 27 Mart günü pırıl pırıl parladı. Kültür bakanımız bizi bir önce ki sene oynadığımız Haldun Taner'in “Eşeğin Gölgesi” oyunu yüzünden protesto etti ve festivale katılmadı! Olsun. İşte yeni bir fesival.

Du yıl 9. Sabancı- Devlet Tiyatroları Uluslar arası Tiyatro Festivali Sivas Devlet Tiyatrosunun “Rumuz Goncagül” oyunu ile başladı. Aslında Erzurum Devlet Tiyatrosu “resimli Osmanlı Tarihi” ile başlayacaktı. Ancak Erzurum sanatçısı bir arkadaşımızın askere gitmek durumunda kalması ve bu yüzden ilişiğinin gerekenden önce kesilmesi sebebiyle oyun değişikliği oldu. Burada seyircilerimizin bu durumu anlayışla karşılamaları en büyük kıvancımız olmuştur.

Açılış töreni son derece görkemliydi. Kültür bakanımız protesto etmişti ama Eğitim bakanımız festival açılışına gelmişti. Bir konuşma yaptı ve oyunu seyretmeden salonu terk etti. Sanırım acil bir programı vardı. Ama festivalimizin en büyük destekçisi sayın Güler Sabancı bizimle birlikteydi. Ne yazık ki bu ülkede sanat birkaç hayır severin yardımları ile ayakta duruyor. Sabancılarda bunun en güzel örneği. Neden mi? Çünkü festival biletleri en fazla üç gün içinde tükeniyor. Dünyadan ve yurdumuzdan pek çok topluluk festivalimizde yer alıyor. Ve seyircimiz bu festivali Devlet Tiyatrosu bilet fiyatına seyrediyor. Bunda Sabancının katkısı büyük. Kendilerine şükranlarımızı sunuyoruz. Yoksa bilet fiyatları 150- 200 liradan başlayan festivallerde var. Dostlar alışverişte görsün sanat etkinliklerine ben şahsım adına karşı çıkıyorum.

Dostlar,
Türkiye'nin en büyük festivali Adana'da yapılıyor.

Gelelim oyunlara. Oyuncu olduğum için fazla bir yergide bulunmayacağım. Ama övgü hakkımı da kimse elimden alamaz. Bugün itibari ile -çünkü festival devam ediyor- katılanlar arasında en çok övgümü alan iki oyun var. Eskişehir Büyükşehir Belediye Tiyatrosu “Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım” isimli Murat Atak imzalı bir Haldun Taner oyunu oynadılar. Ama ne oynadılar. Ders verir gibi birlikteliklerini, beraberliklerini sahneye yansıttılar. Öğrettikleri çok şey var, kendilerine teşekkür ediyorum. Bir de Konya Devlet Tiyatrosu “buzlar Çözülmeden” isimli Ahmet Mümtaz Taylan imzalı bir Cevat Fehmi Başkut oyunu oynadılar. Tertemiz bir oyunculuk, tertemiz bir reji ve işte harika bir sonuç. Ne yalan söyleyeyim, Buzlar Çözülmeden benim yıllardır yapmak istediğim bir projeydi, kıskandım. Ama izlediğim oyun o kadar güzeldi ki kıskançlığım gitti. Bahsettiğim iki oyun da lafı sözü olan oyunlardı. İyi ki festival açılışına konmamışlar. Yönetimi tebrik ederim. Yoksa sonumuz nice olurdu.

Ben 27 Martı Adana'da festivalimizin açılışında kutladım. O zaman soruşturmaya layıkım. Gerçi tek bir fotoğraf karesi bile yok. Unutulmuş herhalde kargaşadan. Ama ben kendimi ihbar ediyorum. Oradaydım, pişman değilim, bana da soruşturma açın.

Dostlar, Lafı biraz fazla uzattık. Bilmem bir nebze olsun sizlere iyi bir panaroma açabildim mi? Sanat ve tiyatro dolu bir gelecek, her şeye rağmen, bizleri bekliyor. Bizi bekleyin…

Dip:
- “Seyircinin hükmü kesindir, temyize gitmez.” Muhsin Ertuğrul
- “Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.” Nazım Hikmet
- “Ne mutlu Türküm Diyene.” Mustafa Kemal Atatürk


Şekip Taşpınar

JaqLee
04-07-10, 16:09
43 yıl sonra aynı tablo! … 7. köpek"...



Usta yazar Çetin Altan'ın 1964'te ilk kez sahnelenen '7. Köpek' adlı oyun şiddeti, linç girişimlerini, suikastları ve tahammülsüzlüğü konu alıyor.Çağdaş bir yorumla sahnelenen oyun, insanların yabancı olana karşı takındıkları tavrı ve yargısız infaz sürecini bir kasabaya giden doktor üzerinden anlatıyor. Doktorun "onlardan olmadığını" düşünen kasabalılar farklı olanı yadırgıyor ve yargısız infaz başlıyor. Bir Yer... İnsanlar... Günlük tekrarlar... Gizemli bir yabancı... Farklı olana düşmanlık... Söylentiler... yargısız infaz... Hep aynı hikaye! Altan'ın 1960'lı yıllarda yazdığı oyun, aslında bugünün Türkiye'sini anlatıyor.

Bir kasabaya giden doktorun, çevresince farklı algılanışını ve sonunda katledilişini anlatan oyun, bitmek tükenmek bilmeyen nefret duygusunu, yargısız infazı, linç psikolojisini gözler önüne seriyor. '7. Köpek'in yönetmeni Bozdoğan, oyunun, toplumun, 'herkes böyle söylüyor' cümlesinden yola çıkarak kanıt olmaksızın aslında suçsuz bir insanı ölüme kadar taşımasını anlattığını ifade ediyor.*

Linçle katliam arasında fark görmediğini vurgulayan Bozdoğan, tarihe baktığımızda zaman zaman, linç girişimlerinin, tahammülsüzlüklerin arttığını ya da azaldığını ama hiçbir zaman yok olmadığını belirtiyor. Tüm bunların günümüzde de sürüyor oluşunu ise değişmeyen zihniyet yapısına bağlıyor. *

Gelelim sahnelenişine.

Perde açılırken, gerek salonu kaplayan dumanlar,gerek gergin müzik ve danslar çok çarpıcı. Toplumsal yozlaşmaya dikkat çeken oyun, zaman ve mekan kavramını ikinci plana atmış. Antik bir meyhane,masklar,yargıç kıyafetleri oyundaki en büyük rolü sahiplenmiş durumda.

Çok iyi bir reji titizliği hissettiren oyun, oyuncuların uyumu, gerek dansların çarpıcılığı, sahnede iki kişi diyalog halindeyken diğer oyuncuların donması, oyunu çok ritmik bir hale sokuyor. Oyunun diğer bir çarpıcı tarafı da, oyundaki kıyafetler. Ön taraf normal bir kıyafetken sırt bölümünden aşağıya kadar simsiyah bir renk kullanılması,gerek masklar,iki yüzlülüğe mi işarettir bilinmez ama,ilk defa karşılaştığım bir teknik.

Aslına bakarsanız oyunun konusunda da pek bir şey yok. Devamlı kaybolan köpeklerden bahsediliyor ve bunu gizemli bilim adamının yaptığını düşünüyorlar. Ortada kanıt yokken,en büyük kanıtın herkesin söylemesi olarak gösteriliyor. Ve sırf bu yüzden yargılanıyor. Kanunun değil,toplumun istedikleriyle halledilmeye çalışılıyor. Mesele, verdiği mesajda. 'Herkes bunu söylüyor' cümlesinin altı çizilmiş.

Meyhane dışını belli etmek için, bir aşağı bir yukarı basamağa çıkılarak aynı ritmik ve dans olgusuyla güçlendirilmiş. Bu göz yormayan teknik başarılı.

Tek masksız ve kıyafetiyle normal bir insanı andıran meyhanenin tuvaletçisi. Elbette oyundaki bazı anlamsızlıklarda yok değil. Topluma karşı gelip sevdiği adamı, korumaya çalışırken,tuvaletçi kadının analık görevini yerine getiriyormuş çabasıyla oynamasına bir anlam veremedim. Zira kendiside tanımıyor. Sadece bir iki kez temizliği dışında.

Tabi burada altı çizilmesi gereken diğer vurucu bir nokta ise, bilim adamının ülkesi dışında aldığı diplomayı, diğer ülkeler dışında tanımayan tek ülkenin ,yine Türkiye oluşu.

Doktor bulunup getirildiği zaman meyhane, bir anda mahkemeye dönüyor. Barmen katip, diğerleri savcı ve yargıç oluyor. Oyunun başındaki kıyafetleri bu kez savcı ve yargıç olarak kullanıyorlar.Sadece bu muhteşem teknik için bile Bozdoğan alkışı hak ediyor.

Oyun başındaki karakterlerin biranda yargıç ve avukat karakterlerine bürünmesi çok başarılı. Bu geçiş süreçleri ve değişimleri göz yormadığı gibi,çok titiz ve uyumlu.

Son sahnede fotoğrafların tüm sahneye dağıtılarak verilen efekt, gerçekten insanın kanını donduracak nitelikte. Bu muhteşem görsel şölen,gergin müziği ve çıkan dumanıyla muhteşem bir kareografi.

Kısacası oyunun konusundan çok verdiği mesaj önemliydi benim için. Toplumsal yozlaşma adına yapılan bu haksız rağbet,hala günümüz Türkiye'sinde yaşanması insanı düşündürmüyor değil.

Yönetmenin başarısı.
Yönetmen Yunus Emre Bozdoğan'a söylenecek pek bir şey yok. Sadece yargıcın parmağındaki yüzük, sahnede çok parlayıp göz alıyor. Bunun dışında mükemmel bir iş çıkarmış. Tek kelimeyle, yüreğine sağlık demek kalıyor. Verilen mesaj seyirciye çok iyi yansıyor.

Oyundaki antik meyhanesi ve bir anda mahkemeye dönüşebilen dekor tasarımıyla Suar Şeylan harika.

Oyunun en dikkat çeken biçemi, giysi tasarımıyla Berna Cömert'e ait. İki taraflı kıyafetiyle farklı bir anlayışa gidip başarıya ulaşmış. Diğer taraftan siyah pelerini karikatürize ederek mükemmel bir iş çıkarmış.

Kazım Öztürk'ün , yukarıda da belirttiğim gibi. Gerek nokta ışıklar ve oyun sonundaki fotoğrafların sahneye yayılmasıyla inanılmaz bir kareografi çıkartmış.

Fatih Veli Ölmez'in müziği, Handan Ergiydiren Özer'in dans tasarımı çok başarılı. Üzerine düşen görevleri layığıyla yerine getirmişler. Başarılı sunumları çok çarpıcı.

Özetle öfkenin, tahammülsüzlüğün ve linç girişimlerinin altında yatan nedenleri anlatıyor. Bu oyunu gidip izleyin. Toplumsal yozlaşma adına verilmesi gereken derslerin 43 yıl sonra hala günümüzde yaşanmasına tanıklık edersiniz.,

JaqLee
04-07-10, 16:09
İlk Göz Ağrısı "Evlilik Üzerine Bir Komedi"...



Bu sezon repertuarında klasik oyunlara fazlaca yer vermeyi tercih eden Şehir Tiyatroları'nda bir klasik eser daha mart ayından itibaren sahnelenmeye başladı. Feraizcizade Mehmet Şakir'in yazdığı İlk Göz Ağrısı adlı oyun Erhan Yazıcıoğlu'nun yönetmenliğinde özüne sadık kalarak; ancak daha modern bir yorumlamayla sahneleniyor.

Tanzimat döneminin en önemli sanat adamlarından biri Feraizcizade Mehmet Şakir. Onu çağının diğer oyun yazarlarından ayıran en önemli özelliği ise geleneksel tiyatromuzdan Moliere'e uzanan çizgi üzerinde Ulusal Türk tiyatrosunun kurulması yolunda çalışmasıdır. Moliere'den etkilenerek yazdığı oyunlarında doğu ve batı toplumları arasındaki kültür farklarını göz önünde tutmuş ve yapıtlarını ona göre düzenlemiştir. Oyunlarında hem batılı ile doğulunun yabancı ile yerlinin buluştuğu ortak insanlık paydasını öne çıkarmış, hem de geleneksel güldürülerimizin kapsamadığı karakter komedyasını tanıtmıştır.

İlk Göz Ağrısı, yazarın bu anlayışla 1882 yılında kaleme aldığı bir töre komedisidir. Oyunda ilk eşlerinin kıymetini bilmeyip yeniden evlenen ancak aradığı mutluluğu bir türlü bulamayan insanların durumu komik bir dille anlatılıyor. Dönemin evlilik anlayışı, evlenme adet ve gelenekleri komedinin eğlenceli anlatımıyla sahnelenirken bir yandan da kadın ve erkeğin evliliğe yaklaşımları eleştiriliyor.

Oyunun konusuna gelince: oyunun başkahramanı Burhan Bey zengin bir ailenin kızıyla evlenmiş ve aileye iç güveysi gelmiştir. Kayınvalidesi ve karısının dırdırından bıkan Burhan Bey bir tartışma sırasında karısını boşayacağını ve yeni bir eş alacağını söyleyerek evini terk etmesiyle oyun başlar. Bu sırada evliliklerinden bunalmış ve değişiklik isteyen diğer kahramanlarla tanışırız. Hepsinin tek bir dileği vardır, yeni bir eş bulmak ve mutlu olmak. Bu amaçla çöpçatan Akile Hanım'ın kapısını aşındırırlar. Aile birliğinin öneminin vurgulandığı oyunda karakterler öncelikle yanlış yollara saptırılır en sonunda çöpçatan kadının arabuluculuğuyla her şey tatlıya bağlanır.

Sahnelemeden biraz bahsetmek gerekirse; yönetmen Erhan Yazıcıoğlu'nun asıl metne sadık kalmadığını, oyunu adeta yeni baştan yarattığını söyleyebiliriz. Geleneksel Türk tiyatromuzun göstermeci anlayışından uzaklaşmadan orijinal metin üzerinde değişiklikler yapmış, oyunu yeniden kurgularken hizmetçi, kahveci, uşak gibi karakterleri de dahil etmiş ve sürprizli bir sonla oyunu bağlamış. Osmanlı döneminin toplumsal ve kültürel yapısı zengin halk dili ve renkli tiplerin kullanılmasıyla ustaca yansıtılmış. Oyunun bu başarısında uyarlamayı yapan T. Yılmaz Öğüt'ün ismini atlamamak gerekir elbette. Giriş gelişme ve sonucuyla İlk Göz Ağrısı'nın Moliere oyunları tadında bir etki yarattığını söyleyebiliriz. Konuşma dilinin sadeleştirilerek günümüz Türkçesine biraz daha yaklaştırılması metni kolay anlaşılır bir hale getirmiş bu da oyunun başarısını arttırmada oldukça etkili olmuştur.

Sahnede seyircinin dikkatini sürekli canlı tutan bir hareketlilik söz konusu. Göstermeci bir üslupla sahnelenen oyunda seyirciye yönelik konuşmalar ve ufak laf atmalarla seyirci oyunun bir parçası haline getirilirken özdeşim kurma hali de ortadan kalkıyor doğal olarak.

Oyun kalabalık bir oyuncu kadrosuna sahip. Hazım Körmükçü on dört yıl aradan sonra “Burhan” karakteriyle seyirci karşısına çıkıyor. İç güveysi bir erkeğin sıkıntılarını komik bir dille, abartıya kaçmayan jest ve mimik kullanımıyla başarılı bir biçimde canlandırıyor. Funda Postacı Kıpçak ise iş bitirici çöpçatan “Akile Hanım” karakteriyle rolünün hakkını veriyor. “Zevkiye” yani Işıl Zeynep Tangör ve “Zaik” karakterinde izlediğimiz Gürol Güngör ise oyunculuklarıyla dikkat çekiyorlar. Ayrıca Bestem Türen “Naile”, Gül Akelli “Beytiye”, Uğurtan Atakan “Bahtiyar”, Burteçin Zoga “Ceri Hasan”, Ümit İmer “Durmuş”, Yonca İnal “Mukadder”, Selçuk Yüksel “Kahveci”, Aslı Narcı “Hizmetçi” ve Esra E. Karabaş “Kanuni Melahat” rolleriyle birbirleriyle uyumlu ve başarılı bir oyunculuk çizmişler.

Nilgün Gürkan tarafından hazırlanan dekorda klasik anlayışa bağlı kalınarak sahne üzerinde kimi zaman devrin zengin bir konağı, kimi zaman da kahvehane canlandırılmış. Birbirinden güzel ve renkli kostümleri ise Ayşen Aktengiz hazırlamış. Hazım Körmükçü tarafından hazırlanan müzikler ise oyunun mesaj içeren iletisini vermekte yardımcı olmuş.

Son söz olarak diyebiliriz ki “İlk Göz Ağrısı” baştan sona hiç bitmeyen temposuyla enerjisini seyirciye geçirmeye başarmış. Dönemin evlilik anlayışının aslında günümüzden pek de farklı olmadığını, yaşama biçimleri ve toplum ilişkilerinde gözetilen değerler farklı olsa bile herkesin benzer insanca özellikler taşıdığını göstermeye çalışan eğlenceli ve seyirlik bir oyun. İyi seyirler..

JaqLee
04-07-10, 16:20
CİHANYANDI KANLI NİGAR'IN TRAJİKOMİK HİKAYESİ



'Herdem dillerde gezermiş, Çalar söyler raks edermiş,
Her erkeğe göz süzermiş, Cihan yandı Kanlı Nigar.'

Karagöz ve ortaoyununun en sevilen oyuınlarından olan Kanlı Nigar'ı, günümüz ortaoyununa dramatik yapıyı kazandıran Türk sinemasının efsanevi senaristi Sadık Şendil yazmış. Osmanlı döneminin yönetim bozukluğu ve bozulmaya başlayan değerlerin anlatıldığı Kanlı Nigar Ankara'da 23 yıl sonra yeniden sahnede.

Kanlı Nigar ilk olarak Arena Tiyatrosu'nda sahnelenir.Burada yapılan promiyerde o kadar başarılı olur ki, İsmail Dümbüllü Münir Özkul'a 40 yıllık İbiş Kavuğunu verir. Oyun daha sonra başkaları tarafından da defalarca sahnelenir. Münir Özkul'un da oynadığı Ülkü Erakalın'ın yönettiği bir filmde(1968) ve Kemal Sunal'ın rol aldığı Memduh Ün'ün yönettiği başka bir yapımda da(1981) beyaz perdeye yansır. Kanlı Nigar. Benim çocukluğuma bile denk düşmeseler de defalarca izlediğim sinema tarihimize kazınmış yapımlardır her ikisi de. Şimdi ise Kazım Akşar yönetiminde Ankara Devlet Tiyatrosunda sahneleniyor.

Gelenekselden Günümüze..
16.yy da Mısırdan ülkemize giren ve 17.yy da tam şeklini alan Geleneksel Türk Tiyatrosunun Karagözü... Tam olarak yaşayıp yaşamadıkları bilinmese de, o kadar çok sevilmişlerdir ki, onları yaşamışlar gibi düşünmeyi tercih etmişiz. Hatta tarihi kaynaklara baktığımızda bunun üzerine bir çok rivayetle karşılaşırız. Bunlardan en bilineni padişahlarımızdan Sultan Orhan döneminde Karagöz demirci, Hacivat da duvarcıdır. Bursa'da bir cami yapılırken onlarında orada çalıştığı, ancak devamlı söyleştikleri için, diğer işçileri de oyalayarak işlerin gecikmesine sebep olmalarından dolayı Sultan Orhan tarafından ölümle cezalandırılmışlardır. Karagöz 17. yy da artık tamamen oturmuş bir tür olarak Türklerin her yönüyle çok sevdiği bir gösteri olmuştur. Fakat eleştiri ve taşlamaları en açık şekliyle yansıtması sorunlar yaratmaya başlamıştır. Batı tiyatrosunun da ülkemize girmesiyle Karagöz ortadan kalkmaya başlamıştır. Karagöz'ün o dönemde bu kadar sevilmesinin en belirgin sebebi süphesiz ki baskıdan kurtulmaya çalışan halka ufacık da olsa ışık olmasıdır. O baskı döneminde olduğu gibi -Karagöz ve Hacivat'ın yaşadıklarını varsayarsak- bu dönemde de düşündüğünü açıkça ortaya sürmek her zaman rahatsız edecek birilerini bulmuştur!!!

İşte Kanlı Nigar ilk olarak Karagöz oyunlarından birinde çıkıyor karşımıza. Sadık Şendil öyle sunuyor ki onu bize, hayran olmamak elde değil. Osmanlı'da kadın olmanın zorluğunu anlatırken, gölge oyunundaki bir yosmayı öyle bir karakterizasyonla aktarıyor ki sonunda ortaya Cihan Yandı Kanlı Nigar çıkıyor..

Ekranın ve sahnenin sevilen yüzü..
Kanlı Nigar'ın rejisörlüğünü ekrandan ve sahneden çok yakın çerçevede tanıdığımız Kazım Akşar yapıyor. Sadık Şendil'in yazdığı en önemli oyunlardan birisi olan bu oyun, Dostoyevski eserlerinin en iyi rejisörü Kazım Akşar'ın rejisiyle birleşince ortaya resmen bir görsel şölen çıkıyor. Kadın İsterse adlı dizide Hülya avşar, Cihan Ünal ve Derya Baykal'la başrolü paylaşmış ve bu dizide pervasız çapkın 'Cavitçim' olarak çok büyük bir başarı elde etmiştir. Bir çok insan onun bu diziyle ünlendiğini sansa da gerçek şu ki, Kazım Akşar 30 yıllık tiyatro sanatçısı. Suç ve Ceza, Demir, Tartuffe gibi bir çok oyunun rejisörlüğünü yapmış, TRT radyolarının vazgeçilmezi 'Arkası Yarın' başlıklı radyo programında Orhan Pamuk'un 'Benim Adım Kırmızı'adlı eserinin uyarlandığı radyo tiyatrosunu yönetmiş, ve bunların yanında dialog, diksiyon ve etkili konuşma alanında özel eğitimler düzenlemiştir. Şu anda da Türker İnanoğlunun TİM'de gösterilen hikayesi kendine ait olan büyük projesi 'Romantika'adlı müzikal komedi de oynuyor Kazım Akşar.

Efsanevi Bir Yazardan İçimizden Birilerini Yaşatan Fotoğraf Kareleri Gibi Bir Oyun..
Tarihimize kazınmış bir oyun yazarı, Sadık Şendil...Aynı zamanda şair ve söz yazarı olan geçmişimizi yansıtan 'onlar'diye hatırladığımız bir kaç efsaneden birisi..'Senede Bir Gün'gibi hala dillerden düşmeyen şarkıların söz yazarı..200'e yakın senaryoyla Türk sinemasının unutulmazlarından bir isim. Türk sinemasında hangi taşı kaldırsak onun adı çıkıyor sanki. Annemin babamın gençliğinden kalma her şey gibi tertemiz aşkların yazarı o benim için. Her şeyin, herkesin bozulmaya başladığı, aşkın kelime anlamını yitirmeye başladığı şu zamanlarda her seferinde biraz daha keyifle izlediğimiz o filmlerin altında yatan kahraman.

Ve Cihan Yandı Kanlı Nigar..
Küçücük bir kızken devamlı ezilen, büyüyüp serpilmeye başlayınca da her türlü tacize uğrayan Nigar, erkeklerden intikam alarak hayatını kazanıyor bir bakıma. Oyun Nigar'ın evinin yanması ve kendine yeni bir ev aramasıyla başlıyor.

Kanlı Nigar'ın maceralarının yanında aslında Osmanlı Dönemindeki çarpıklıklar konu alınmış oyunda. Aslında her gün bir çok Kanlı Nigar gün içinde bir çok yerde çıkıyor karşımıza ya da dinliyoruz bir yerlerden nigarların hikayelerini. Fakir bir ailenin kızı olan Nigar, zengin, şımarık bir ailenin yanına hizmetçi olarak verilir. Evin beyinden kedisine kadar herkesin tacizine maruz kalan Nigar neden Kanlı Nigar olmuştur? İşin özü bu aslında. Her ne kadar her şeyi yaşamıssa da bir şekilde buna bir dur demenin yolunu hep arıyor ve sonunda da kendi sistemini yazıyor Nigar. Hayatın her yükünü en ağır şekliyle taşımış bir kadın.Ama sonunda taşıtmayı da öğretmiş hayat ona. Ayakları yere sımsıkı basan, asla kendisini ezdirmeyen, aslında tam bir feminist Nigar.

Cihan yandı Kanlı Nigar rolüyle, Adviye Öztürk...İlk başta dış görünüş olarak Adviye Öztürk'e Nigar karakteri çok yakışmış. Sahne de Nigar'ı yaşadığını gösterdi herkese. Adviye Öztürk, mimiklerini, hareketlerini o kadar iyi kullanıyor ki, bazen kendisinden gözümü alamadığım oldu. Danslar da bile Nigar'ın o ağırlığını vermeyi başardı bize. Sadece bir sorum olacak? çingene karakteri çok abartılı olmamış mı? Daha doğrusu bir çingene ne kadar konuşmasıyla kendini fark ettirse de, o kadarına ben hiç rast gelmedim. Nigar'ın tüm fettanlığının yanında içinde hiç yaşayamadığı çocukluğunu yansıttığı anları o kadar güzel yaşadı ki, gülerken ağlamak denen şey her neyse bu işte. Bizim ülkemizde kadın erkek eşitlğinin taa ne zamandan beri var olmadığını, nasıl ezilmek istendiğini kadınlarımızın, nasıl toplumdan uzaklaştırıldığını hatta alınmadığını, en acı şekliyle hissettirdi bize. Aslında bunun yanında kızını her şeyden korumaya çalışan bir anneyi de gösterdi. Nigar'ın bir zamanlar gerçekten aşık olduğunu ve o aşık olduğu gençten bir kızı olduğunu ama işte yine lanet olası kaderin kavuşmalarına vesile olmadığını, acı dolu bir anneden, hala içinde büyümeye çalışan bir çocuktan dinleme fırsatını yakaladık.

Oyun çoğunlukla Abdi karakteri üzerine kurulu aslında. Abdi rolündeyse yılların oyuncusu Ünsal Coşar çıkıyor karşımıza. Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım adlı oyunda Vicdani karakteriyle beni çok etkilemişti Ünsal Coşar... Abdi rolünde de harika bir performans sergiliyor. Oyunun sonuna kadar bitmek tükenmek bilmeyen temposuyla bütün alkışları da hakediyor. Abdi geleneksel ortaoyunu ve meddah karışımı bir rol. Oyunun genelinde anlatıcılık, şarkıcılık, oyunculuk...Bunların hepsinin altından başarıyla kalkıyor. Seyirciyle etkileşimi de o kadar sağlam ki, seyircinin 2.5 saat oyuna kitlenmesi nasıl başarılıyorsa, bunda en büyük katkı Ünsal Coşar'a ait. Oyunda okuduğu maniler olsun, söylediği şarkılar olsun seyirciyle beraber yapıyor tüm bunları.

Diğer oyuncular Mert Tanık ve Filiz Yiğitbaşı da gayet başarılıydı. Mert Tanık, Narçın rolünde babasının baskısından dolayı bir türlü erkekliğe adım atamamış, babasının sözünden çıkamayan, biraz korkak biraz da saf bir adam. Ama bu adam bile aşkın o her yanı saran ağlarından kurtulamıyor ve gidip Nigar'ın kızına aşık oluyor. Her zaman olduğu gibi yine çok başarılıydı Mert Tanık. Hareketleriyle karaktere kattığı her şey görsel açıdan da göz dolduruyordu. Filiz Yiğitbaşı da Nigar'ın her şeyden uzak tuttuğu öz kızı rolünde Nigar'ın en temiz yanı olarak sahne de güzel duruyordu.

Agah efendi rolündeki Erkan Alpago... Nigar'ın Kanlı Nigar olmasının asıl sebebi olan adam. Fiziksel açıdan çok uymuştu bir kere rolüne. Sesini kullanışına da hayran kaldım ayrıca. Ve Yavuz Köken, Mehmet Ali Toklu, Ali Fuat Davutoğlu, Simgem Baykara, ve Mehtap Baygın da çok başarılıydı. Arap bacı rolündeki Mehtap Baygın'a bayıldım.Özgün dansları özellikle görülmeye değer.Ama oyundaki Yavuz Köken'in kabadayı karakterinde bir şeyi merak ediyorum. Bir kabadayı bile olsa bir insan o kadar bağırmaz bence. O kadar gereksiz yere ve etkisizce bağırıyordu ki o dakikalarda oyundan tamamen koptum diyebilirim.Ayrıca, Ali Fuat Davutoğlu ve Mehmet Ali Toklu'nun doğru şivelerle ve gayet başarılı oynamaları oyuna çok güzel bir renk katıyor.

Hicivler ve Dansın Mükemmel Buluşması..
Oyunda öyle hicivler var ki...Bir dönem oyunun da öyle güzel ve özenle yerleştirilmiş ki bu eleştiriler. Kültür Bakanımız Atilla Koç'un 'Devletin operası ve balesi olur ama tiyatrosu olmaz' lafına karşılık olarak kendi alanını, yani sahneyi kullanmış Kazım Akşar. İlk gösterimde birçok protokolun geleceğini bile bile özenle kendisinin yerleştirdiğini de bir ropörtajında dile getirmiş. Adviye Öztürk'ün canlandırdığı Kanlı Nigar'ın kızlarına ağlarına düşüreceği kurban arayışı için verdiği öğütlerden birinde, "Katiplere, zabitlere bir de tiyatroculara yanaşma. Onlar sekiz ayda paralarını alamıyor" şeklinde bir öğütte bulunuyor. Abdi rolünü canlandıran Ünsal Coşar ise, ilk cinsel deneyimini anlatan Mert Tanık'ın canlandırdığı Narçın'a, "Sessiz ol, aramızda tiyatroyu kapatmak isteyenler olabilir. Daha sonra 'sahnemiz kapanmasın' diye bağırıp ağlamak zorunda kalmayalım. Burada anlatma" uyarısını yaptı! Ayrıca oyunda kara çarşaflılara karşı üzerinde durulması gereken eleştiriler var. Kendilerini bu şekilde ifade ederek aslında her dönemde nelere neden olduklarını çok net bir şekilde ortaya koymus Kazım Akşar. Kara çarşaflıllar namus adı altında Nigara karşılar. Ama aslında o çarşafların altında neler döndüğünü hiç bir zaman net görmesek de hep bildik aslında biz. Ve taşlama sahnesinde özellikle danslarla bunu çok hoş bir şekilde olayı trajikleştirmeden yine komedi unsurlarını kullanarak vermiş. Hiç bir zaman bilemedik, tanıyamadık, göremedik o kara çarşafların altında yatan Nigarları...!!!Ayrıca oyunda Papa'nın ziyareti de es geçilmemiş.

Oyundaki işlevsellikler ve yetersizlikler..
Oyunun dekor tasarımını Sertel Çetiner yapmış. Hareket eden dekor kullanılması oyuncuların işini bayağı kolaylaştırıyor. Bunun yanında her ne kadar kullanımı kolay olsa da dekor tasarımını çok beğenmedim.Beni bir türlü atmosfere sokamadı. Oyunda gördüğüm en büyük eksiklik de buydu. Bazı sahnelerde gölge oyununun kullanılması için düşünülmüş olsa da Kanlı Nigar'ın evinde olanlar, o kargaşa gibi bir çok önemli noktada oyunculuklar sağlam olmasaydı bu kadar da giremezdik sanırım oyunun içine. Abdi'nin önünde bulunan bakırdan bardaklar ve sürahi de Abdi'nin bitmek tükenmek bilmeyen temposunu engelleyebilecek tek engel olan susama ihtiyacını gidermesi açısından çok kullanışlı olmuş.

Oyunun kostüm tasarımı ise Sevgi Türkay'a ait. Kıyafetler, özellikle çarşafların kullanımı çok iyi tasarlanmış. Biraz renkler daha canlı olabilirdi sanki kızların kıyafetlerinde, bir de dansa daha yatkın kıyafetler olabilirdi. Kızlar o kadar çekingen dans ediyorlardı ki, ancak kıyafetlerle çözülebilir bir eksik sanırım bu.

Oyunda ışık tasarımını yapan Mehmer Yaşayan çok iyi bir iş çıkarmış. Ancak daha önce de söylediğim gibi gölge oyunu için özellikle çalışılmış ve özen gösterilmiş sanırım ama sahnenin yapısı göz önüne alınmamış. Işık bazı bölgelerde dağıldığı için hiç de hoş olmayan görüntüler çıkıyor ortaya.

Orkestra grubu çok kalabalıktı. Orkestra kendi başına çok başarılıydı ama o kadar çok ses vardı ki zaman zaman oyuncuların sesini bastırdığı bile oldu.
Her şey bir kenara Ankara Devlet Tiyatrosu'na bir teşekkür etmemiz lazım. Usta Sadık Şendil'in bu güzel oyununu yıllar sonra bu güzel yorumla bize sunduğu için. Eğer tarihimize biraz da olsa yaklaşmak istiyorsanız ve temposu her daim aynı giden bu tiyatro tarihimizin en önemli eserlerinden birini izlemelisiniz.Tabii yer bulabilirseniz!!

JaqLee
04-07-10, 16:20
Yalancının mumu sönmezse? ''Hangisi karısı''….



Ray Cooney; ünlü İngiliz vodvil yazarı.Oyunları, genellikle eşlerini aldatmaya kalkan ve başlarına olmadık işler açan siyasi kimlikler üzerine kuruludur.Gülme garantili oyunların yazarıdır.John Smith, aynı anda, iki karısıyla, iki ayrı evliliği sürdürmekte olan bir taksi şoförüdür. Çalışma saatleri düzenli olmadığı için, hazırladığı zaman çizelgesi sayesinde iki evliliğini de mükemmel bir şekilde sürdürmektedir. İki ailesini kurtarmak zorunda olan John, türlü yalanlarla arapsaçına dönen olayların içinden çıkabilecek midir? Hangisi karısı'nı bilmeyen seyirciler için de, hiçbir soru işareti oluşturmadan kendini izleten, kendi içinde tam bir bütünlüğe sahip, heyecan düzeyi çok yüksek bir oyun.

Tiyatro Kare'nin yıllar önceki yorumu.
Ray Cooney, Türkiye'de diğer yabancı yazarlara nazaran daha bir ünlü. Bunda Haldun Dormen'in katkısı tartışılmaz. Oyunları,yıllardır bir çok amatör ve ödenekli tiyatrolar tarafından oynandı. Bunlardan sadece Tiyatro Kare'nin oynadığı 2003-2004 yılları arasında Okan Bayülgen'in yönettiği oyunu izleme fırsatı bulmuştum. Okan Bayülgen, oyunun karmaşık sahneleri yüzünden aklı karışan, seksi sahneleri yüzünden çekinen oyunculara cesaret vermekten, oyunun fotoğraflarını çekmeye kadar her şey ile ilgilenmiş. Sanem Çelik, Volkan Severcan, Ruhsar Gültekin, Kerem Atabeyoğlu gibi ünlü kadrosuyla adından sıkça söz ettiren bir oyun olmuştu. Uzun süre belleğimden silinmeyen bir baş yapıttı.

Bursa devlet tiyatrosunun yorumu.
Oyunun başındaki telefon sorgulamasında, iki taraflı soru cevap şekliyle hızlandırılmış birbirine karışmadan titiz ve düzenli bir iş çıkmış. Ana karakter jhon'un kafasındaki sargının biraz kanlı yapılsaymış daha iyi olacağını düşünürken,bir anda sargıyı kafasından çıkarıp atması bende şok etkisi yarattı. Dövüşe karışmış birinin,haliyle dayak yediğini düşündüğünüz zaman, kafasında küçükte olsa bir iz olmaması, gerçekliği bertaraf eden bir anlayış olmuş. Diğer yandan bu vodvil içerisinde koşmalar ucuz kalmış. Oyun boyunca çok başarılı bir sunumla çok zor bir rolün altından başarıyla kalkmış.

Yönetmenin bir bakıma başarılı olduğu, ince esprilerin dayandığı ve doğaçlamalarında tavan yaptığı bu oyun,kafa karıştırırken gözede hitap ediyor. Bir tarafta müzmin bir hanım efendi karakteri çizilirken,diğer taraftan seksapellik ön planda tutulmuş. En öne çıkan espri anlayışı defterdeki kısaltmalar olmuş.

Oyundaki en temel komedileri kiproko kullanarak elde etmesi sağlanmış. Bir insanın başına bu kadar mı tuhaflıklar gelir dedirten cinste. Açıkçası tuhaflıklar komedisi olarak adlandırılabilecek en güzel örneklerden biride gazetenin yenme sahnesi. Oyunculukların bir an bile düşmeyen temposuyla harmanlanışı konuyu ön planda tutmasıyla eş değerde.

John'un arkadaşı en ön planda tutulmuş. Asıl karakteri ikinci plana atar nitelikte bir oyunculuk başarısı var. Devamlı kurtarmaya çalışan,karakteristik oyunculuğu ile oyunun kilit noktası.

Bir dedektifin sorgulamak için geldiği evde, pembe önlüğü giyip sorguladığı kişilere çay servisi yapması bana biraz garip geldi. Diğer taraftan kıyafeti ve oyun boyunca sürdürdüğü koca göbekli dedektif karakterini müthiş götürüyor. Diğer polis komiseri ise üzerine düşeni layığıyla yerine getirmiş.

Barbara karakterinin çizilişi,oyun boyunca öne çıkan seksilikle oyuna katkısı tartışılmaz. İşin dikkat edilmesi gereken diğer bir noktası ise tek bir frikik bile vermemiş olması. Oyun boyunca çizdiği oyunculuk başarılı. Diğer bayan oyuncu mery karakteri; en saf ve yalın haliyle seyirci karşısındaydı. Oyun boyunca götürdüğü başarılı sunumu ve oyun sonuna doğru aldığı hapların etkisiyle sarhoş karakteri çok başarılı. Değişim yerli yerinde ve çok titiz. Göz yormayan nitelikte.

Oyundaki en göze çarpan karakterlerden biride, eşcinsel karakteriydi. Gerek giydiği kıyafeti üzerinde taşıması,gerek makyajı ve takılarıyla tam anlamıyla müthiş. Oyun içindeki az rolüne rağmen,oyunculuğuyla ön plana çıkmış,zaman zaman yaptığı doğaçlamalarla oyunu dinlendiren, takdiri hak eden bir sunum çıkarmış.

Ahmet Somers'in vodvil başarısı.
Vodviller genelde hem sahne trafiği olarak hem de konusu itibariyle yönetimi zor bir tarzdır. Son yıllardaki vodvillere baktığımız zaman konusundan çok,sahnelerin karışıklılığı ön planda tutulduğunu, bu anlamda yönetmenlerin başarısız olduğu bir gerçek. Ama bu oyun için, dikkatli ve üzerine düşülmüş bir reji izledim. Karakter seçimleri ve oyunculukların tavan yaptığı,seyirciyi bir an bile kasmayan bir oyun izlediğim için Ahmet Somers'i kutlarım.

Oyundaki tek eksik dekor tasarımı.
İç içe geçirilmiş bir dekor anlayışıyla seyirci karşısına çıkılmış. Sahnedeki dekorun bir bölümünü farklı renklerle donatılmış olması gerekiyordu. Yada evlerden birinin koltuk takımları farklı renklere sahip olması. Zira iki farklı karakterin kendi dizaynına sahip olan bir dekor anlayışı olmalıydı. Bir tarafta sakin ruh haliyle karısının evi, ona göre düzülmüş olması,diğer taraftan seksi karısı barbaranın evi, daha bir aykırı olmalıydı. Aynı evde yaşayan iki aile gibi duruyor. Farklı renk yada aksesuarlarla zenginleştirilse, oyuna katkısı daha büyük olurdu. Oyundaki en büyük eksikliğiyle Ethem Özbora başarısız bir iş çıkarmış.

Karakteri anlatan kostümler,oyuna damgasını vuruyor.
Oyunun en vurucu noktası, kostüm tasarımıyla Özge Şenol'a ait. Karakterleri yansıtmakta ki en büyük görevi büyük bir ustalıkla halletmiş. Dedektifin karakteristik oyunculuğunu ön plana çıkaran bir sunum hazırlarken,diğer uç noktada barbara'nın kapalı ama seksi kıyafetini, eşcinsel karaktere giydirdiği kimono ve takılarla alkışı hak eden bir iş çıkarmış. Işık tasarımıyla Rahmi Özan'ın sunumları başarılı.

Oyun sonunda en can alıcı sahnelerin skeç tadında oynanması,ilk defa karşılaştığım bir tasarım. Kamera arkası görüntüler gibi,farklı bir anlayış. Söylenen bunca yalandan sonra anlatılan gerçeklere inanılmaması da yalancı çoban hikayesini hatırlatıyor. Haliyle arkası gelmeyen yalanlarla devam ediliyor. Bir bakıma yalancının mumu sönmüyor.

Sonuç olarak,sahne trafiğiyle insanın başını döndüren, hiç düşmeyen temposu ve karakterleriyle muhteşem bir oyun.

İyi seyirler…

JaqLee
04-07-10, 16:21
Çehov Hikayelerinden Harika Bir Oyun
"Sevgili Doktor"
Adana Şehir Tiyatroları

Belirli bir süre tiyatral değerlendirmelerde bulunmak ve “Sabancı Uluslar arası Tiyatro Festivali” ni izlemek için memleketim Adana'da olduğum mart ayının son haftası içerisinde izledim “Sevgili Doktor”u. Adana Büyükşehir Belediye/Şehir Tiyatroları'nın neleri gerçek kılarak başarıya ulaştıklarına şahit oldum. Bölgesel anlamda tiyatral kültürün şehrin kimliğine yerleştiğini gördüm. Adana'da yaşayanlar Eskişehir insanı gibi sanat dünyası zengin insanlardan oluşmakta. Toplum kültürel dejenereye maruz kalmadan büyük işler yapıyor. Devlet Tiyatrosu, Şehir Tiyatrosu ve onlarca özel tiyatronun içinde bulunduğu 'Adana Tiyatro Derneği' de tiyatral alanda büyük işler yapmaya çalışan büyük şehirlere ders niteliğinde göndermeler yapıyor. Anadolu'ya açılan tiyatro ödüllerinin bu sene atladığı önemli bir şehir Adana…

Antan Çehov'un (Aksırık, Mürebbiye, Cerrah, Baştan Çıkarma, Boğulan Adam, Oyunculuk Sınavı, Biçare Kadın, Uzlaşma) kısa öykülerinden oluşan oyun, Amerika'nın en önemli oyun yazarlarından Neil Simon'un tiyatral uyarlaması ile sahnelerde yaşam buluyor. Çehov'un Çarlık Rusya'sının nasıl ahlaki bir çözülme içine girdiğini irdelediğini; o dönem Rusya'sını hastalanmış bir insanı tedavi etmeye çalışan doktor gibi incelediğini görüyoruz. Niel Simon gibi usta bir kalemin elinden kısa tiyatrolar olarak çıkan öyküler, Çehov'u okuyanlar için şaşırtıcı olmasa gerek. Öyküleri defalarca okuyan birisi olarak, oyun boyunca Çehov'un kaleminin sahnede gezindiğini gördüm. Simon, asal konuları bozmadan -ki diyaloglar bile aynı- harika bir iş çıkarmış. Dünya tiyatrosuna tarifi zor bulunur bir metin kazandırmış.

Oyunu Coşkun Irmak sahneye koymuş. Oyunu sahneye aktarırken sade sahne anlayışını benimsemiş. Zor ve karmaşık örgüye sahip ayrı hikayeler bu sayede sahnede rahatlıkla oynanmış. Adana Şehir Tiyatrosu'nun sağlam oyuncu kadrosunu da unutmamak lazım. Yıllarını bu işe vermiş ustaları ve genç yetenekleri bir araya taşıyan sistematik harika işliyor. İstanbul'a sıkışıp kalan biz eleştirmenlerin bu güzelliği mutlaka görmesi gerekir.

Işık tasarımda Yüksel Aymaz farklılığı ortada her zamanınki gibi. Ama Sayın Aymaz başarısının yanında biraz da aceleci olmanın kurbanı olmuş. Sahne grafiğini iyi tespit edememiş. Bu yüzden köşelerde kararmalar mevcut. Oyunun ilerleyen safhalarında karakterlerin yüzlerinde gölgeler oluştu. Bu durum çok önemli… Perde arkası ışık tekniği ile oluşan oyunlar Sayın Aymaz'ın uyguladığı iyi teknik olarak yerini alıyor.

Dekor/Kostüm Tasarımı'nda Nalan Türkoğlu'nu görüyoruz. Rusya'nın o yıllardaki insan figürünü iyi analiz etmiş tasarımcı. Kostümler yerinde. Konuya göre değişen elbiselerin güzelliği her bölümde kendisini hissettiriyor. Müzisyenler için ayrı bir parantez açmak lazım. (Canan Tanak, Cengiz Altındağ, Demet Boci, Gözde Giray, Nermin Salman, Orhan Kuşçu) Rus Halk Ezgi'sinden oluşan melodileri çok güzel çalıyorlar. Özellikle yan flüte hayran kaldım. Hem duygusal hem de heyecanlı müzikler izleyenleri fantastik dünyanın içine doğru hızla çekiyor.

Yazar
Cengiz Altındağ, Anton Çehov'u oynarken çaldığı gitarı ile elinden düşürmediği kalemi ile ve en önemlisi izleyenleri rahatlatan konuşma tarzı ile bambaşka bir oyunculuk ortaya koyuyor. Hikayeleri oluştururken gitarı ile ortama verdiği ahenk olayları sıkılmadan izleyen seyirci motifini doğuruyor. Oyun boyunca kusursuz oynadı rolünü.

Aksırık
Çehov'un en çok sevdiğim öyküsüdür 'Aksırık'. İvan İviç; sıradan, saf, temiz duygulu bir memurdur. Bir gün aristokrat tayfanın izlediği tiyatro oyununa ön sıralardan yer alır. Amacı hayatında bir defa da olsa zengin takımla beraber oyun izlemektir. İviç oyunu izlerken tam önünde oturan Çalıştığı Kurumun Müdürü General'in ensesine aksırır. Bu durumdan kaynaklı yaşadığı pişmanlığı o'nun yaşamının dönüm noktasını oluşturur. İvan rolünde Seyfi Üzelgök ezik bir memurun duygularını iyi bilemiş. Sahnede bu ezikliği yerinde hissettiriyor. İvan'ın karısını oynayan Hanife Ser, kısa kısa çıkan bölümlerinde iyi… General'i canlandıran Orhan Kuşçu'yu çok beğendim. İlk ifadesinden son ifadesine dek süre gelen duygu değişimini başarılı ortaya koyuyor. General'in karısında Nermin Salman'ı izliyoruz. Az olan sahnesini aydınlatıyor.

Mürebbiye
Bu öyküde çalıştığı ailenin hanımı tarafından dışlanan, azarlanan zavallı mürebbiyeyi görüyoruz. Üç kuruş para alabilmek için insani duygularından taviz veren öğretmenin başına gelenleri izliyoruz. Bayan rolünde Feride Özdemir'in oyuna duygusal yaklaşımını kutlamak lazım! Julia'yı oynayan Gözde Giray için söylenecek birkaç cümle var. Ses tonunu yüzünün tavrına göre değiştirmeli. Bu bölümde eksik birkaç durum var. Sahnede sadece koltuk görüyoruz dekor olarak. Ama sinirlenen Mürebbiye sade, tek başına kalakalıyor sahnede. Oysaki yanına bir masa konulsaydı, örtüyü çekiştirir; içinden gelen sinirsel tepkileri eline, eteğine değil de dış objelere yönlendirmiş olurdu.

Cerrah
Bu bölüm oyunun doruk noktasına çıktığı bölümü oluşturuyor. Zangoç rolünde M.Hazım Kısakürek yüreğini koyarak oynuyor. Yılları verdiği deneyimi sahneye çok iyi aktarıyor. Dişinin çekilmemesi için verdiği uğraşın içine dahil olan Kuryatin Akil Yıldırım'da Sevgili M.Hazım Kısakürek'in temposuna ayak uyduruyor. Bu bölümde kullanılan absürd müzik teknikleri de oyuna bambaşka ahenkler katıyor.

Baştan Çıkarma
Çapkın Piyotr, bu tiyatral hikayede kadınları tavlama sanatını anlatıyor izleyenlere. Arkadaşının karısını nasıl baştan çıkardığını gösteriyor. Piyotr'da Cengiz Altındağ'ı izliyoruz. Hem oyunu yazan Çehov hem de Çapkın Piyotr rolünde iyi oyunculuk sergiliyor. Bölümde karşılıklı perde diyalogunu -sanki karşılıklı sohbet ediliyormuş gibi kullanılan- çok fazla beğendim. Bu teknikle Coşkun Irmak'ın şaşırtıcı zekasına şahit oluyoruz. Ergün Özfırıncı Koca rolü için fazlaca tepkisiz kalıyor. Sevgili Özfırıncı az da olsa kıskançlık göstermiş olsaydı daha iyi olurdu. Belki bu yönetenin hatasından kaynaklıdır. Kadın rolünde izlediğim Demet Boci, özellikle de Piyotr'a aşkını itiraf ettiği sahnede, harika bir iş çıkarıyor. Büyük yetenek…

Boğulan Adam
Üç kuruş para almak için boğulmayı göze alan aç bir adamın hikayesi 'Boğulan Adam'. Serseri'yi oynayan Akil Yıldırım'a dikkat çekmek istiyorum bu bölümde. Rolünün hakkını veriyor Sevgili Yıldırım. Ses tonundan, hareketlerine değin her şey yerli yerinde. Çok kısa da olsa olaya anlam katan 'Polis' Orhan Kuşçu konunun ilginç ilerleyişine destek oluyor. Yazar'ı oynayan Cengiz Altındağ “Sevgili Doktor” oyununun mimarlarından…

Oyunculuk Sınavı
Bölümde oyuncu olmak için Anton Çehov'un karşısına geçen genç bir bayanın hikayesi anlatılıyor. Hanife Ser, oyununu oynarken gerçek oyun ile canlandırdığı roller arasında gidip geliyor. İzleyenler hangisinin gerçek olup hangisinin oyun içinde oyun olduğunu anlayamıyor. Mahmut H. Kısakürek sesi ile oyuna hayat veriyor. Sevgili Kısakürek sesi ile birlikte sahne dışından görüntüsünü de oyuna dahil ediyor. Ustalığını bir kez daha konuşturuyor.

Biçare Kadın
Açlık ve yoksulluk çeken bir kadın günün birinde bankanın birini basar. Ve kocasının parasını bankadan ister. Bankanın böyle bir parayı vermeye niyeti yoktur. Kadın, memurları o hale sokar ki, müdür mecbur kalıp kadının istediği meblayı vermek zorunda kalır. Bu öykü hem trajikomik hem de sadece komiktir. Açlık, sefillik içindeki Rus halkının aynasıdır o kadın. Kadını canlandıran Feride Özdemir'in müdüre yaptıkları izleyenleri pek keyiflendiriyor. Özellikle de sahneye çıkardığı 'tavuk' oyuncuların rollerini çalıyor. Marolları sahnede yiyen tavuğun görüntüsü ve yaşanılan diyaloglar komedi unsurunu ön plana çıkarıyor. Orhan Kuşçu ve Seyfi Üzelgök trajikomik öyküyü perçinliyorlar.

Uzlaşma
Konuda Anton Çehov'un 18 yaşında babası ile yaşadığı diyalog gözler önüne geliyor. Çehov'un babası, oğlunun büyüdüğünü düşünerek o'nu geneleve götürür. Amacı Küçük Çehov'un bir kadınla beraber olmasını sağlamak. Baba rolünde M.Hazım Kısakürek'i görüyoruz. Baba-oğul psikolojisini çok iyi tahlil etmiş. Çocuk rolünde Ergün Özfırıncı mükemmel oynuyor. M.Hazım Kısakürek'in oyunda oğlunu çağırırken “Antoş” diye seslenmesi herkesin yüzünde bir gülümseme oluşmasına sebep oluyor.

Adana Şehir Tiyatroları, profesyonel kadrosunun verdiği ayrıcalık ile yoluna devam ediyor. Tiyatronun Türkiye geneline örnek olacak yapısı var. Bu çok mühim bir durum! Oynadıkların oyunları ile Adana insanının ufkunu genişleten grubun, Türk Tiyatrosu'na sunacağı daha çok hazineler var.

JaqLee
04-07-10, 16:21
TARLAKUŞUYDU JÜLİET...



Adana Devlet Tiyatrosu imzalı 'Tarlakuşu' ydu, Jüliet' oyununu M.Volkan Benli sahneye koymuş. Oyun başlamadan sahnenin sağ tarafında kabare havası yansıtan bir orkestra göze çarptı ilk. Öyle ki, daha sonra oyunun tamamlayıcı öğelerinden biri olacak.

Romeo ve Jüliet oyununun alternatif bir devamı olduğu için bu oyun, öncelikle klasik metnin hatırlatılması zahmeti kaçınılmazdı. Sinevizyon' dan karikatür üslupla Romeo ve Jüliet' in öyküsü yine aynı karikatür fotoğraflarla anlatıldı. Düşman ailelerin birbirine aşık çocuklarının hikayesinin bugün hangi durumda olduğunu görmek için Gülay Korkut' un dekor tasarımı yeterli geldi aslında. Evli bir çifte ait olduğu bir kilometreden belli olabilecek bir ev ve o av kavra edilmiş hali… Metnin anlatılmasından sonra Romeo ve Jüliet' i sırasıyla post-modern halleriyle izlemeye başladık. İlk gözüme çarpan tavırlardaki Türkleşme. Acaba tamamen mi günümüze geldiler sorusunu sorarken, masa başında Jüliet' in elinde tuttuğu 'Elele' dergisi bir 'yerlileşme örneği mi' diye düşündüm.

Shakespeare öleli yetmiş yıl olmuş ve Romeo da Jüliet de son anda ölmemiş. Hayatlarına devam etmişler ama ortada aşk diye bir şey kalmamış. Ki aşk kavramının Tanrı katı kadar değerli simgesi Romeo ve Jüliet' in bu halleri başta üzüntü verici gelebiliyor fakat modern dünya algılarının acımasızlığından belki de sonra da bunu onaylarcasına kahkahalarla gülüyor seyirci. Yani burada traji-komedi olma işlevini yitiriyor.

Romeo' nun baştaki giriş şarkısını çok gerekli bulmadım. Orda anlattığını hemen sonra sahnede veriyor zaten. Hem de yineleyerek. Tabii burada aşk kavramını sorgulamaya açmamak olanaksız. Oyunda aşkın hem evliliğe hem de alışkanlığa nasıl da direnemediği anlatılıyor sıkça. Evlilik belki de insan duygusuna, sezgisine, varoluşuna çok da uygun bir şey değil. Hele de Romeo ve Jüliet için. Bir insanın duygusunu, kimliğini, cinselliğini alıp, 'sen benimsin' parantezine sıkıştırmak, ne kadar tutku verici? Ya da ortada olan tutkunun yok olmasını buna bağlayıp, evlilik kurumuna saldırmak çok mu adaletsizce? Bu iki düşünce arasında mekik dokurken, yapılan cinsellik vurgusuna gözüm takıldı. Daha doğrusu cinsellik ve yaşlılık karşıtlığına. Romeo ve Jüliet'in arabuluculuğunu yapanlardan biri olan Dadı sahneye gelir. Dadı-Romeo yakınlaşması gösteriyor ki hiçbir oyun kişisi klasik metindeki görevinde değil. Dadı için terfi etmiş diyebiliriz! Özellikle üzerindeki cinsellik vurgusu çok sivriltilmiş. Girişte bastonla gelen Dadı, gördüğüm kadarıyla bastonsuz da yürüyebiliyor.

Romeo ve Jüliet' i boyuna kavga ederken bulmamız bunun 'evlilik aşkı öldürür' klişesiyle tam açıklanamadığını görüyoruz. Birbirine eklemli olan evlilik, sadakat, kıskançlık kavramları aynı oranda zayıflamış bu eski iki aşıkta. Sürekli kavga eden iki çifte baktığımızda o idealize hallerinin yerine göbek bağlamış, hantallaşmış ve kabalaşmış Romeo; diğer tarafta kaba, başı bigudili, uluorta küfür eden Jüliet… Yazar, ölmeleri en iyi sonuç olmuş demek istiyor da olabilir. Gerçekten de zamana direnmesi en zor olan şey karşımızda: Aşk.

Beigbeder' ın evlilik-aşk paradoksunda şöyle bir cümlesi vardı: 'İnsan, ehliyet ve mezuniyet sınavını nasıl veriyorsa aynen öyle evleniyor. Her ne pahasına olursa olsun normal normal NORMAL olmak için… Hep aynı kalıbın içine dökülmek istiyoruz. Herkesten yukarıda olamayınca, altta kalmak korkusuyla herkes gibi olmak istiyoruz. Gerçek bir aşkı mahvetmenin en iyi yolu bu'

Romeo ve Jüliet' de böyle bir normalleşme var artık. Artık günümüz 'sıkıştırmalarına' üst düzey her türlü duygu dayanamayacak durumda. Oyunda , bu sürekli kavga eden iki çiftin öncesinde çok büyük bir aşk yaşadığı zaten belli olmuyor. Ancak, bu sorunu başta ki sinevizyon da çözmüyor. Bu insanların çok büyük tutkuyla birbirlerine bağlı olduğu zamanlara dair birkaç örnek görmeliyiz. Belki o zamanlara yönelik jestler…Zayıf kişilikli Romeo, bir yerde kararlılık göstererek boşanma teklifini ilk yapan kişi oluyor.

Popüler kültürün insani duyguları yerle bir etmesinin (artık marjinal diyeceğim) örneği Romeo ve Jüliet' in kızının bangır bangır bir sesle dinlediği 'Life is Life' şarkısı ve ebeveynlerin buna tahammülsüzlüğü. Kızları, tam anlamıyla tüketim kültürünün temsilcisi. Dili kırarak konuşması da bunu tamamlıyor.

Romeo, artık Jüliet' e yansıtamadığı büyük aşkını biriktire biriktire bir su torbasına yansıtmış. Öyle ki Jüliet, onu kıskanarak bıçaklıyor oyunun sonuna doğru. Aşkın aslında şizofrenik bir duygu olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Artık duygunun tenselleşmesinin yarattığı sonuçlar var ortada.

Eski tragedyanın yazarı Shakespeare' de aynı Romeo' nun benzeri kendini tanıtan bir şarkıyla sahnede yer aldı. O da zamanın deformasyonundan nasibini almış bir şekilde, mezarından çıkarak modern zamana adaptasyon/adaptasyonsuzluk sürecinde. Shakespeare' in oyunu interaktifleştirme konusunda tavan yaptığını söyleyebiliriz. Üstüne basa basa sıfatlandırdığı 'İngiliz' birasını içerken daha sonra bunu en önde oturan seyirciye ikram etti. Yanında da ben oturduğum için biradan ben de içtim. Yazar olan Shakespeare' in taşra kökenli olmasına karşın tam bir aristokrasi hayranı olduğunu biliyoruz. Bu aristokratik hayranlık buradaki oyuncu Shakespeare de kırılmış durumda. 'Gerçek bira' yı yudumladıklan sonra evin kızının Shakespeare ' in duygularını seyirciye açtığını görüyoruz. Yani oyuncu Shakespere' le , evin kızı arasında başlayan popülist aşk, seyircilerin arasında dolaşmaya kadar varıyor. Birbenbire oyunun seyircinin içine girmesi biraz oyunu dağıttı gibi. En baştan beri oyunun kendi içinde oluşturduğu illüzyonu vardı çünkü. Belki bunun ipuçları daha önceki sahnelerde verilmeliydi. Kızlarının oyunun finaline doğru yaptığı 'popstar' esprisi, eski zamanı tam anlamıyla 'bu zaman' a getirdi. Seyircilerde gözlemlediğim şu oldu: seyirci gülmedi ama eğlendi.

Tarlukuşuydu Jüliet, bu nedenle amacına ulaşmış bir oyun kanımca…

JaqLee
04-07-10, 16:21
KURTULMAK YOK OLMAKMIŞIN ÜZGÜN KOMEDİSİ: "TİTATİK ORKESTRASI"


"Metruk” bir tren garı. Eskimiş bavullar, kullanılamaz halde bisikletler, tekerlekler, kırık camlar, bir sürü ıvır zıvır… Adeta bir çöplük. Eski fahişe, yeni hamile Lyubka, garın eski şefi Luko, konservatuvar mezunu olduğunu savlayan çıplak ayaklı Meto, ve milli parkta bakıcısı olduğu Katya adlı ayıyı aç bırakarak ölümüne neden olduğundan sürekli vicdan azabı çeken Dako bu çöplüğün “mensupları”. Eski tren garından ara sıra tren/ler geçmekte. Tren/lerden atılan içki şişeleriyle yaşıyor bu zavallıcıklar. Durmaksızın birbirleriyle didişiyorlar ve tek amaçları geçen trenlerden birinin bulundukları garda durması ve onları oradan alıp başka, bambaşka bir diyara götürmesi.

HARRY HOUDİNİ'NİN GELİŞİ
Ancaaak… Günlerden bir gün, geçen trenlerden birinden kocaman bir sandık atılır. Korkarlar. Oysa sandığın içinden “İskambil Kartlarının Kralı” unvanlı Harry Houdini adında alkolik bir illüzyonist çıkar. Houdini ile birlikte “metruk” gardaki garibanların yaşamı değişecek, illüzyondan ve Houdini'nin yaşam felsefesinden etkileneceklerdir. Dünyamız onların gözünde bir Titanik gemisidir artık ve o geminin içindedirler, onunla birlikte batacaklardır. Houdini günlük alkol dozu uğruna illüzyonu onlara da öğretmek için söz verir. Bu yolla tren gelecek, önlerinde duracak, böylece bu çöplükten kurtulacaklardır. Dersler tuhaflıkları da başlatır. Tren bileti satan ölmüş ayının her gece belirmesi, her biletin 12 Mart tarihini taşıması (benim gittiğim akşam ayın 12'siydi. Oyun metninde 20 Ağustos diye geçiyor. Koper tarihi güncelleştirmiş), 12 Mart'ta trenin gelmesi, trene binmeleri, ancak hiçbir yolcunun olmadığını ve trenin makinistinin de bulunmadığını fark etmeleri ve…

BOYTCHEV'İN DÜŞÜNDÜKLERİ, DEDİKLERİ
Yaşam bir illüzyon mu, yoksa önümüzden gelip geçen bir tren mi? Ya da bizlerde mi Titanik gemisi batarken hâlâ müzik yapan orkestranın birer üyesiyiz? Değilse, dünyaya bir şeyler yapmaya mı geldik? Dünya gerçekten de Shakespeare'in dediğince bir sahne mi, yani rolünü oynayan çekip gidiyor mu? 1950 doğumlu Bulgar yazar Hristo Boytchev iki saat on beş dakikalık oyun boyunca işte bunları sorguluyor. Sorgularken “ölümle birlikte gerçek de sona erer”den yola çıkıp, varoluşa varıyor. İnsanın varoluşunu, somut gerçekliği içinde ve toplumdaki bireyselliği açısından yorumluyor. İnsanın kendini gerçekleştirmesini, insan varoluşunun rastlantılar içinde oluşunu, güvensizliği cımbızlıyor. Boytchev'e göre yaşamını güven altına alabilmek için kitleleşme yoluna giren ve her alanda bir toplumsallaşma ile karşılaşan insanlar ekonomik güvenliliklerini sağlamak uğruna, kendi kişisel özgürlüklerini bırakmaya hazır duruma geliyorlar. Boytchev, varoluşu tek ve bireysel olarak tanımlıyor. Yaşantımız içinde yapmakta olduğumuz seçimleri, saptadığımız ereklerin, seçmesini bizzat yapmış olduğumuz bir değerler hiyerarşisine bağlı olduğunu savlıyor.

MACİT KOPER NE DÜŞÜNÜYOR, NE DİYOR
Oyunun yönetmeni Macit Koper de insanoğlunun yaşamının hep ilerisi için kurulan hayallerinin provalarını yapmaktan ibaret olduğunu öne çıkarmış, ama metinde yaşamın illüzyon ve gerçeğin güzel bir karışımı olarak yorumlanmasına karşı çıkmış. Gerçi, illüzyon diye adlandırdığımız deneyimlerimizin tadı sonradan hangimizin damağında kalmamıştır ki? Kalmıştır kalmasına da, Macit Koper, yaşamı tadı damağımızda sonsuza dek kalacak illüzyon olarak görmediğinden, illüzyonla uyutulmaya karşı çıkmış. Bu noktadan hareketle oyunu istediği noktaya getirmiş.

KOPER'İN İSTEDİĞİ NOKTA
İstediği nokta, yaşamın bir illüzyon olmadığı, gerçeklik olduğu iletisini sağlam temellere dayandırarak vermek. Vermiş de… Yazarın oyuna mekân seçtiği eski tren garından alabildiğine yararlanmış. İllüzyon dediğin gerçekmiş gibi görünen aldatmacadan başka ne ki! Realitenin çarpıtılmış halinin gözler önüne iyice serilmesini kimi yerde grotesk, kimi yerde de interaktif yöntemle sağlamış. Hem içeriden, hem de dışarıdan bir güzel uyutulmamızı sözsüz katkılarla, sözlerin söylenme biçimleriyle oynayarak simgelemiş. Final tablosundaysa, illüzyona uğramış insanların eninde sonunda uyanacaklarının altını bir güzel çizmiş.

IŞIĞI TEKNİK EKİP Mİ AKSATTI
Ersin Aşar'ın efektleri fevkalade başarılı, İlhan Ören'in ışık tasarımına sözüm yok da, benim oyunu izlediğim akşam uygulamada kimi aksamalara tanık olduğumu itiraf etmeliyim. Gala gecesiydi ve Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'ndeki ilk oyundu. Işık provası olanağı mı bulunamamıştı, yoksa teknik ekip mi işi savsakladı, bilemem. Özellikle takip spot operatörünün takip spotlarının özelliklerini bilmemesini yadırgadım. Houdini'nin karakterleri tek tek tanıtımı tablosunda, operatör hangi oyuncuyu hangi büyüklükte izleyeceğine bir türlü karar veremedi. Houdini'nin, Titanik gemisi batarken bile orkestrasının hâlâ çalmayı sürdürdüğünden söz ederek Luko'ya, Lyubka'ya, Doka'ya, Meto'ya ellerindeki simgesel enstrümanlarıyla bir orkestra oluşturduklarını düşünmelerini söylemesinden sonra, Beethoven'in 9. Senfonisi'ni çaldırdığı, Koper'in müthiş incelikli yarattığı tabloyu ışıklardaki dengesizlik bozacak, diye vallahi yüreğim ağzıma geldi. Gene de İlhan Ören'in ışık tasarımının oyundaki zaman ve mekân kavramını, oyunun temasını seyirciye aktaracak başarıda olduğunu söylemeliyim. Hemen ardından Nihal Kaplangı'nın kostüm tasarımını övmeliyim.

BARIŞ DİNÇEL'İN DEKORU VE OYUNCULAR
Hüseyin Mevsim'in çevirisi temiz, titiz bir Türkçe'den oluşuyor. Dili, yazarın ışıltılı anlatımına mükemmel uyum sağlıyor, parlak yorumuyla yapıta renk katıyor. Dekor tasarımına imza atan Barış Dinçel ise seyircinin imgesel dünyasını, düşlerini, gerçeklik dürtülerini, estetik duygusunu kırbaçlayan, kamçılayan bir dekor tasarlamış. Barış Dinçel'in dekorunun varlığı hareketle mükemmel birleşiyor, bilinçaltında görselliği devindiriyor.

Dako'da Can Başak, gövdesi ve ruhu arasındaki uyumu bu kere de yakalamış. İç aksiyonu ve dışa dönük hareketleri arasında mükemmel bir birliktelik var. Ahmet Uz, Luko'yu iyi biçimlendirmiş. Burak Davutoğlu Meto'ya dolaysız, sezgisel bir biçem izleyerek yaklaşmış. Bensu Orhunöz, Lyubka karakterine belli ki birbirinden ayrı aydınlık noktalardan bakmış. Lyubka'yı duygu kıpırtılarından filizlendirmiş. Duygu parçacıklarını karanlıktaki parıltılar gibi oyunun içine saçıyor. Özellikle çello tablosunda çok iyi. Naşit Özcan, Hary Houdini'ye dönük tüm yaklaşımları önceden saptamış, anlamış, bunları kontrol altında tutmanın yollarını da bir güzel bulmuş. Rolün gelişimine, koşullara göre, bireysel özelliklerini de kullanarak mükemmel çeşitlemeler yapıyor.

Kısacası, “Titanik Orkestrası” izlenmeyi hak ediyor.

Bu arada, benim de hipnoza tutulmuş halkıma bir önerim var. Eğer İstanbul'daysanız olanak yaratın, gidin ve “Titanik Orkestrası”nı izleyiniz. Daha umut var! Ola ki günü gelecek uyanacak ve gerçeği göreceksiniz.

JaqLee
04-07-10, 16:21
İKİ KİŞİLİK HIRGÜR YA DA HEPİMİZİN GÜRÜLTÜSÜ...



Konusu: “İki Kişilik Hırgür”de de olaylar bir yatak odasında, iki sevgili arasında geçer. Dışarıda savaş vardır. Ama içerdeki durum da pek farklı değildir. On yedi yıldır birlikte olan çift, sürekli kavga eder. Ancak kavga ederek kendilerini var ederler ve ilişkilerini sürdürebilirler. Savaş nedeniyle dışarı çıkamamaktadırlar. Tarafsız bir bölgededirler. Ama bu, güvende oldukları anlamına gelmez. Bulundukları mekan; dışarıdaki bombalardan, silahlardan nasibini alır. İçerde oluşan hasarlara hep bir çare bulmaya çalışırlar. Ama bir hasarın arkasından hemen bir başkası oluşmaktadır ve bulunan çareler kalıcı çözümler değildir. İçerdeki hasar gittikçe artar ve oyunun doruk sahnesinde mekan yerle bir olur. Onlar artık ne içerde ne de dışarıdalar. Ne yapacaklarını bilemezler. Savaş bitmiş, sesler kesilmiştir. Kadın ve adam bir süre ne olduğunu anlamaya çalışırlar. Belirsizlik onları iyice tedirgin eder. Bir süre sonra barış yapıldığını anlarlar. Ancak barışın savaştan bir farkı yoktur. Tehditler daha sinsi bir biçimde devam etmektedir. Kadın ve adamsa bu yeni durumu anlamaya çalışırken, şimdi kendilerine ne olacağı sorusunu sorarlar.

Oyun anlamsız, akıl dışı bir tartışmayla başlar. Kadın ve adamın, sanki bir uvertür sunma edasıyla yaptıkları ve oyunun içinde yer yer tekrar gündeme getirdikleri tartışmanın konusu, kaplumbağa ile salyangozun aynı hayvanlar olup olmadığıdır. Ionesco'nun özellikle bu iki sürüngeni seçmiş olması elbette tesadüf değildir. Absürd tiyatronun tarif ettiği yeni insanlık biçimine bu iki hayvan oldukça uyuyor. Sürünen, ağır ilerleyen, bir tehditle karşılaştığında hemen kabuğuna çekilen, kimliksiz ve zavallı yaratıklar! Bu iki hayvan, kadın ve erkeği temsil ediyor. Diğer yandan kaplumbağa ve salyangozun sembolik bazı anlamları da oyundaki temayla örtüşüyor.

Uvertürden sonra gelen savaş bölümünde, dışarıdaki tehlikenin içerde oluşturduğu ve tamiri mümkün olmayan hasarlar sergilenir. Mekan yerle bir olduğunda üçüncü bölüm, yani barış bölümü başlar. Barışta da güvenli ve huzurlu bir ortam yoktur. Çünkü kadın ve adamın dışarıda olan bitenle ilgili bilgisizlikleri sürmekte ve bu bilgisizlik, savaş ortamından daha ürkütücü olabilmektedir. Son bölüm ise kadın ile adamın bu yeni durum karşısındaki bocalamalarını içerir. “Şimdi ne olacak?”, “Biz ne olacağız?” gibi sorularla boğuşurlarken bir yanda da çatışma denemeleri yaparlar. Ama beceriksizce yapılan bu denemeler, varlıklarını belirlemeye yetmez. Karakter derinliği olmayan, tüm insanlığı anlatan “everyman” kavramına uyan kadın ve adam, içinde bulundukları durum ve ilişki kurma biçimleriyle kendilerini teatral düzlemde var ederler. Geçmişleri hakkında yapılan serimler anlamlı bir sıralama içermez. Düş mü gerçek mi, yalan mı doğru mu oldukları bilinmez. Net bir öyküleri yoktur. Ama tüm anlatılanlar, o an yaşanan durumu daha iyi kavramaya hizmet ederler. Özlemler, “keşke”ler, pişmanlıklar, olasılıklar, güvensizlikler ve talihsizliklerle dolu bir yaşantı profili çizilir. Geçmiş yok! Bugün yok! Gelecek yok! İçgüdü aklın önünde! Dışarıda çeşit çeşit tehlike var: Savaş, hastalıklar, salgınlar, doğal afetler, şiddet... Bu tehlikeler konusundaki bilgisizlik ve korku, beraberinde eylemsizlik ve mutsuzluğu getirir. Oyun kişileri, eylemsiz karşı-kahramandırlar. Kadın ve adam, arketipsel özelliklere de sahip: Kadında duygu, adamda akıl ön plandaymış gibi görünür. Ama ne kadın romantikliği ne de adam mantıklılığı becerebilir. Hatta birbirlerinin bu yanlarıyla alay ederler. Oyunda, iletişim ortamı dramatik aksiyonu doğrudan belirler. İçeri daha güvenli ama hapsedici, dışarı tehlikeli ama özgür bir ortamdır. Bu nedenle kadın ve adam bir yandan içerde olmanın sıkıntısını yaşarlarken bir yandan da dışarıyı merak eder ve dışarıda olanlara özenirler. Ama dışarıya çıkma girişimleri hep sonuçsuz kalır. Kapana kısılmış gibidirler ve gittikçe kötüleşen ortamlarında çırpınıp dururlar. Ionesco'nun birçok oyununda olduğu gibi bu oyunda da insanların yaşam alanlarını giderek kaplayan ve bu alanın yok olmasına neden olan nesneler vardır. Savaşın ve oyunun doruk noktasında, ev yaşanamaz bir yere dönüşür ve kadın ile adam kendilerini bir anlamda sokakta bulurlar.

Oyun Özeti için Kaynak: Oyunun broşüründeki dramaturg Servet Aybar'ın Ionesco yazısından da faydalanılmıştır.

Eugeno Ionesco tarafından, 1962 yılında yazılan İki Kişilik Hırgür metni, yazarın Kel Şarkıcı, Ders, Sandalyeler, Görev Kurbanları, Önder, Gelinlik Kız, Jacques ya da Boyun Eğme, Yeni Kiracı, Tablo, Gelecek Yumurtalardadır, Alma Doğaçlaması ya da Çobanın Bukalemunu, Dörtlü Oyun ile birlikte ilk dönem oyunlarından biri olarak kabul edilir. Diğer bütün ilk dönem oyunları gibi tek perdelik bir oyun olan İki Kişilik Hırgür'de de birbirinden kopukmuş izlenimi veren replikler vardır, özetlenebilecek bir hikaye yoktur, durumlar ön plandadır, oyun kişileri karakter derinliğine sahip değildir, kuklalara benzerler, ciddi konular trajikomik tonda işlenmiştir, dil oyunları vardır, grotesk tavırlar son derece çarpıcıdır.

Yazar Ionescu'nun dil konusundaki yaklaşımını anlayabilmek için iyi bir fırsat olduğunu düşündüğüm oyunda, radikal bir metin için söz konusu ettiğimiz bütün özellikler kendini göstermektedir. Ionesco, klasik burjuva metninden farklı olarak, zaman ve mekan konusundaki birliği çözmeye götürmüş, oyun kişilerini “şimdi ve burada” olmanın getirdiği bir zamansızlık ve mekansızlık zemini üzerinde yükseltmiştir. Kronolojik ve otobiyografik olarak geçmişlerine ait bilgilere pek güvenemediğimiz kadın ve erkek anti-kahramanlar, kendileri ile ilgili verdikleri bilgilerle, ne dramatik halihazırdalığa ne de oyunun geleceğine ilişkin anlamlı bir katkıda bulunurlar. Klasik bir metindeki sonuç duygusu da bu tip radikal metinlerde rastlanan bir özellik değildir. Aynı şey, son sahnede yazarın direktifi ile tavandan başsız oyuncak bebeklerin sallandırıldığı, İki Kişilik Hırgür oyunu için de geçerlidir. Geleceğin ve umudun, neredeyse evrensel bir göstergesi sayabileceğimiz çocuk ya da bebek imgesini alaşağı eden bu alışılmadık sonla, birbirlerini tokatlayan Kadın ve Adam, ortaçağdaki cadı avlarını hatırlatır bir şekilde giyotinden de bahsederek, savaştan sonra gelecek barışın da adaletin de anlamsızlığına vurgu yaparlar. Aslında bütün bir oyun da saçma ve anlamsızlık üzerine kuruludur dense abartılı bir durum olmaz. Her ne kadar yazarın kendisi, “Bir oyun yazamadan önce hiçbir düşüncem yoktur, oyunu yazdığım zaman ya da yazmazken edinirim onları. Sanatsal yaratının kendiliğinden olduğuna inanıyorum. Benim için kesinlikle böyle” dese de, özelde İki Kişilik Hırgür oyununda son derece bilinçli bir akışın olduğundan ve bu akışın da metin incelemecileri tarafından fark edilmesinin çok da çaba gerektirmeyen bir sürece karşılık geleceğinden söz edebiliriz. Öyle ki, Ionesco, Martin Esslin'in Absürd Tiyatro kitabında belirttiği üzere oyun yazmanın biçimsel yönünü savsaklamaktan uzaktır, usta bir sanatçı ve klasikçidir. “Geçmişten bahsedilen kısımlar, Hayvanlar, İnsanlar, İçeride Meydana Gelen Tahribat, Dışarıdaki Tahribat ve arada bir ortaya çıkan küçük çözümler”, oyunda tekrar eden birer motif gibi değerlendirilebilir. Oyunda geçmiş zamana ilişkin anımsamalar; yaşanamayanlar, olasılıklar, pişmanlıklar, çaresizlikler, güvensizlikler, talihsizlikler, yanlış seçimler, ilenmeler ile örülmüş olup, oyunda şimdiki zamana yönelik herhangi bir aydınlatıcı destek yapmaz, buna mukabil ortalığı daha da karıştırmak ve belirsizleştirilmek için kullanılır. Hayvanlar ile ilgili kısımlarda ise; insanın yaratıklaşması miti, Ionesco'nun ve grotesk sanatçısının çokça kullandığı bir mit olup, birörnekleşme, budalalık, neyin yanlış ya da doğru olduğunu bilememeye kadar giden bir bilinç yitimi neticesinde, aymazlık ve kabuğa çekilme, birbirini yaratıklaşma ile suçlamaya kadar giden bir dizi olaydan söz edilebilir. Buna karşın terazinin diğer kefesine insanlar alemi koyularak, onlarla ilgili kısımlarda da beceriksizliğin, çaresizliğin, aklın önüne geçen içgüdünün, korku ve mutsuzluğun, düşüncesizliğin, cevapsız kalan saçma soruların, akıl muhayyilesinin çözülmesinin ironisi yapılır. İçerideki ve dışarıdaki hasar da bu yaratıklaşan insan mitinin yarattığı kaos, düzensizlik ve savaş için nedendir. Pencere camı kırılır, adam kadını, kadın da adamı tokatlar, panjurlar parçalanır, sabahlıkları kirlenir, ortalık (sahne) giderek çöplüğe döner. Metinde, yer yer serpiştirilen geçici çareler/çözümler ise; yan komşunun bir fare gibi alıp getirdiği yağmadan arta kalan yiyecekler, yatağın altına girmek, masanın ya da dolabın içine saklanmak ve zaman zaman da birbirine sokulmak şeklinde tezahür eder. Oyunun yönetmeni, Ioensco metnini hiçbir eksiltme ya da ekleme yapmadan, aynı biçimde sahneye taşımıştır. Karakterizasyon ve “olay örgüsü”nde de herhangi bir değişikliğe gidilmeden, yazarın haupttextine (yazarın metni ya da ana metin) sadık kalınan bir oyun gösterime koyulmuştur. Performans metni de haupttexte bağlı olarak çok fazla değişiklik yapmadan kotarılmıştır.

Yönetmen, oyun radikal bir metin olduğundan ve bu metne sadık kalmayı seçtiğinden ötürü, Ingeborg Bachmann'ın meşhur “Faşizm iki kişinin arasındaki ilişkide başlar” düsturundan yola çıkarak (bu benim yorumum elbette), çatışmanın merkezine Kadın ve Adam'ı koyarak, ikisi arasındaki ilişkiden hareketle bütün bir insanlıkla ilgili hicivsel nitelikte bir oyun sahnelemeye çalışmıştır. Birbirlerine son derece zalim davranan iki insan profilinden yola çıkarak, bütün bir insanlık tarihinin geriye doğru evrilmesine bir ışık tutmaya gayret edilmiştir. Ne geçmişe ne de geleceğe ilişkin belirgin ve güvenilir bir tutanak olmadığı gibi, şimdinin ne kadar tehlikeli bir süreç olduğuna vurgu yapılmıştır.

Olay dizisi, geleneksel, lineer bir çizgide ilerlemez. Bu anlamda radikal bir metinden söz edilmelidir. Ionesco'nun oyununda karakterler kimdir, nerededir, olaylar hangi zamanda geçmektedir bilinmez, oyun metnine ait hiçbir unsur klasik bir metin kurgusunda olduğu gibi geleneksel biçimde düzenlenmemiştir. “Adam ve Kadın” şeklinde isimlendirilmiş olan oyun kişileri, oyun ilerledikçe kim oldukları anlaşılmaya başlanan ama kimlikleri konusunda hiçbir zaman tam emin olamayacağımız iki oyun kahramanı olarak karşımıza çıkarlar. Haklarında öğreneceklerimiz sınırlı ve muğlak olup, oyunun sonu da beklentilerimizi kıran bir şekilde, “çözümsüzlükle” neticelenir. Zaman ve mekan konusunda da ayağımız sağlam bir şekilde yere basmamaktadır ve güvenmek için tutunmaya çalıştığımız her dal deyim yerinde ise elimizde kalır. İonesco, bu yöntemlerle absürd tiyatronun güzide örneklerinden birini vermiş olmaktadır. Yazdığı açık metin yüzünden seyircide de, okuyucuda da, 'bu oyunu en iyi nasıl sahneye koyarım' diye düşünen tiyatro rejisöründe de rahatsızlık duygusu yarattığı bir gerçektir. Oyunu desteklemek üzere kullanılan işitsel kodlar için, kadın ve erkek arasında geçen konuşmalarda son derece vahşi, zaman zaman da hayvani çığlıklar ve bağırışların hüküm sürdüğü bir absürd tiyatro sahnelemesinden bahsedilebilir. Ancak, geçmişe ilişkin anımsamalarda kadın ve erkeğin sesinde hüzünlü ve yumuşak bir ton peyda olsa da, bu fazla uzun sürmez. Son derece kasvetli ve boğucu diyebileceğimiz atmosferin yaratılmasında, oyundaki müziğin de payı olduğunu düşünüyorum. Çatışmanın giderek tırmandığı oyunda, müzik, sahne üzerinde cereyan eden olayların gerginliğine destek verircesine, oyunun dramatik unsurlarından biri olarak yerini almıştır. Melodik olmayan, ancak ritmi belirleyen ve radikal text anlayışını destekleyen bir müzik kullanımından söz edilebilir. Dışarıda, savaş içindeki dünya, oyunda efektler yoluyla duyulur hale gelmiştir. El bombası, tank sesleri, havai fişekler, patlama sesleri, mermilerin evde açtığı hasar, hep efektler kullanılmak suretiyle anlaşılır kılınmış ve içerideki ile dışarıdaki ya da tam tersi bağlamında ilişkilerin durumu bu efektler aracılığıyla anlaşılır hale getirilmiştir. Sokaktaki savaş ile içerideki “savaşın” şiddeti ve durağanlığı arasındaki paralellikler, yine efektler yardımıyla desteklenmiştir. Sahnede grotesk ve absürd tiyatronun başat sahneleme tekniklerinden biri olarak abartılı makyajla desteklenmiş, abartılı mimik hareketleri kullanılmıştır. Korku, kuşku ve acınma duyguları, yüzdeki ifadelerin belirtili biçimde değişim göstermeleri ile görünür kılınır.

Oyunculara gelince; Absürd tiyatronun okul kuramı ya da öğretisi olmadığı için kendisiyle bütünleştirilmiş tek bir oyunculuk biçimi de yoktur. Çoğunlukla Grotesk oyunculuk seçilmekle beraber; metnin yapısına göre düz (natüralist) oyunculuk da sergilenebilmektedir. İki Kişilik Hırgür oyununda ise anlatıların büyük ve kesin ifadelerle gösterildiği, kolay anlaşılabilen, "komik" unsurunu barındıran; ciddi ses değişimleri ile görünüşün ve hareketin desteklendiği, kökenini halk tiyatrosu örnekleri olan mimus ve Comedia dell'Arte'tan alan Grotesk oyunculuk tekniklerinin başarıyla kullanıldığı söylenilebilir. Oyundaki Kadın ve Erkek kahramanların yanı sıra, Asker, Komşu ve Komşunun Karısı da aynı tip oyunculuk sergilemekte ve bütün oyuncular arasında bu noktada bir uyum ve tartım yakalandığına şahitlik edilmektedir. İçerideki ve dışarıdaki kaos, kakofoni, hırlaşma, çığlık, bağırma, tepinme yoluyla desteklenmektedir. Oyun kişileri arasındaki antagonist-protogonist ikili karşıtlığı jest ve hareketler yardımı ile desteklenmiştir. Sahnelemede çatışan güçler olarak karşımıza çıkan sevgili çiftinin, birbirlerinin bedenlerini hırpaladıkları kadar, kendilerine de zarar verdikleri abartılı jestlerle desteklenen beden kullanımı ile sahnede daha da görünür kılınmıştır. Buna ek olarak dışarıdan gelen tehlikeler karşısında, jestler daha da belirgin hale gelerek, zaman zaman son çare olarak bu bedenlerin birbirine yaklaştıkları bir durum yaratıldığı görülmektedir.

Son derece yüksek bir oyunculuk performansı gerektiren oyunda, hareketlilik neredeyse temel bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Sahne üzerindeki hareketliliğin yarattığı telaş ve panik, büyük hareketlerle birbirine saldıran, tekmeleyen, boğmaya yeltenen kadın ve adamın oyunculuğunda seyirciye de bol odaklı seyirlik bir malzeme sunuyor. Ancak, hareketin bekleme ve anlamsızlık vurgusuna kaydığı yerlerde, aniden sandalyeye oturmalar, geçmişin hatırlandığı zamanlardaki durağanlık ile oyunda görece bir hareketsizliğe de yer veriliyor. Bu hareketler neticesinde, oyun kişilerinin içinde bulundukları oda ile birlikte, kendilerinde de fiziksel açıdan değişiklikler meydana geliyor. Kısacası, hareket veya hareketlilik İki Kişilik Hırgür için hedefe varmak üzere kullanılan temel etkenlerden biri olmuştur. Oyunculuk ve jest kullanımında, söz mimetik değerini yitirdiği bir özelliğe sahip olmuştur. Fiziksel hareket ile söz arasında mantıklı bir gösteren-gösterilen ilişkisi kurulamamaktadır.

Grotesk oyunculukla, soytarılık, hatta palyaçoluk arasında bir oyunculuk sergilediklerini söyleyebileceğimiz oyun baş kişileri için makyaj abartılı ve oyun süresince göze çarpacak ölçüde değişkendir. Ne bir zamana, ne de mekana ait olduklarını çıkarsamamız mümkün olmayan bu makyaj kullanımı sayesinde, absürd tiyatro oyunculuğunun gereklerinden bir başkası olan makyaj uygulaması da gerek oyun metni gerekse olayların akışına bağlı olarak değişken bir nitelik gösterir. Aynı tipte makyaj seçimi, oyunda yer alan bütün oyun kişileri için geçerlidir. Asker de, komşular da, suratlarındaki beyaz pudra ile ölü ile diri arasında dolanıp duran ruhlar ya da canlı cenazeler gibidirler. Kadının saç seçiminde kırmızı, uzun bir peruk ve ön kısımda salyangozları hatırlatan iki antene benzeyen renklilik gözükse de, sevgilisi ile arasında çıkan hırgür neticesinde, peruğundan olmakta ve gerçek saçının siyah ve topuz yapılmış, uzun bir saç olduğu görülmektedir. Adam ise, keldir. Askerin miğferi olduğundan saçlarını görmeyiz, komşuların saçları ise didik didik olmuş, bu saç seçimi sayesinde içeride ve dışarıda yaşanan kaosu yansıtmanın bir yolu olarak kullanılmıştır.

Sahnelemede giysinin son derece önemli olduğu oyunda, kadın ve erkek'in farkında olmadan dillerinden düşürmedikleri salyangoza ve kaplumbağaya dönüştüklerinin bir dış göstergesi olarak giysileri, zamansızlık ve mekansızlık konularına vurgu yapar. Hiçbir yere ve hiçbir zamana ait olduğunu düşünemeyeceğimiz, ancak yine de kadının zengin bir evin hizmetçisi, adamın da eski bir palyaço ya da soytarı olduğunu farz edebileceğimiz kıyafetleri sayesinde, denilebilir ki, sabahlıklarına sığınan Adam ve Kadın'a paralel olarak, üzerlerinde neredeyse parçalanmaya yüz tutmuş kıyafetleri ile komşular ve asker de oyun baş kişilerine uygun kıyafetlerle donanmışlardır.

Çok sayıda aksesuar kullanımı ile desteklenen oyun metni değişik tekniklerin kullanımı ile zenginleştirilmiştir. Oyun metninde bulunmayan birtakım aksesuarların varlığı ile oyun metnine ve özüne sadık kalınarak, absürd tiyatro geleneğinin de müsaade ettiği oranda, birtakım buluşlar yoluna gidilmiştir. Bunda bir aksesuar olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği hakkında çok da fikir sahibi olmadığım, miğfer ve sabahlıkları içinden çıkan kabak çekirdeği yeme aksiyonunun tekrarının, fazlaca yerel bir motif olmasından ötürü, vazgeçilebilecek bir unsur olduğunudüşünüyorum. Bunun dışında “ip cambazının ip üzerinde söylediği türküyü” çağrıştıran bu gergin oyunda, oyunun sonuna doğru iplerle yapılmış olan hem idam hem de kukla sanatını hatırlatan kullanımın hoş bir buluş olduğu fikrindeyim. Ayrıca bavullar ve bunların birer tabut gibi gösterildiği sahne de oyunun anlam/sızlığı ile yaşamın anlamsızlığının örtüştüğü birer gösterge olarak yerinde seçilmiştir.

Bir oda tiyatrosu oyunu olarak sergilenmesi yerinde olan İki Kişilik Hırgür, Ankara'da Oda Tiyatrosu'nda sahnelenmektedir. Bu sayede, oyun kişilerinin ve dışarıdaki olayların gelişmelerine denk düşen bir şekilde odanın da giderek bir savaş alanına dönüştüğünü gözlemleyebiliyoruz. Oda tiyatrosunun çok fazla seyirciye müsaade etmeyen ve fazla büyük olmayan yapısı sayesinde, dekordaki değişiklikler son derece çarpıcı biçimde adeta seyirci ile paylaşılmaktadır. Bir yatak, iki bavul, bir ayna, bir dolap, iki sandalye, dışarıya bakan birkaç pencere ile düzenli, ancak yaşanmışlık izi taşımayan dekor, oyun ilerledikçe bir savaş alanına dönüşmekte, dışarıdaki savaş ile içerideki savaş arasında dengeli bir ilişki kurulmaktadır. Oyundaki biçim ve öz arasındaki saçmalık, içerisi ile dışarısı arasında bir farkın kalmadığı, neresinin içerisi neresinin dışarısı olduğu tam olarak bilinemeyen, insanların kendi kabuklarına çekilmelerine dahi müsaade edilmediği bir dünyada yaşıyor olduklarına yaptığı atıflarla, İki Kişilik Hırgür metninin sahneye konulmasında hayati bir yerde durmaktadır. Mekansızlaşma ve mekansızlaştırma olgusunun, (dışarıdan ve içeriden gelen etkilerle) en iyi ifadesinin ya da ifadesizliğinin dil, hareket, jest, mimik , makyaj ve sahne üzerindeki her türlü donanıma eşlik eden efekt ve müziğin de kullanılmasıyla gerçekleştirildiği uyumlu ve tartımlı bir oyun sürecine karşılık gelmektedir. Son derece etkili biçimde kullanılan ışık sayesinde kadın ve adamın özellikle geçmiş yaşantılarına daldıkları sahnelerdeki loşluk ile aralarında ve dışarıda sürüp giden çatışmanın gösterilmeye çalışıldığı yerlerde kullanılan ışık arasında tezat vardır. Işık oyunun asal öğelerinden biri gibidir ve oyunun absürd atmosferini sağlamakta diğer aygıtlar gibi önemli bir işleve sahiptir.

Eugene İoenscu'nun 1962 yılında yazdığı, İki Kişilik Hırgür oyunu, Ülkü Tamer tarafından dilimize kazandırılmış; Yunus Emre Bozdoğan tarafından rejisi, Servet Aybar tarafından da dramaturjisi yapılarak, ilk olarak 2005-2006 sezonunda Ekim ayında, Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından sahneye konmuştur. Aynı oyun yazıyı okuduğunuz şu sıralarda da gösterimde olması ile dikkatli tiyatro izleyicisinin gidip oyunu görebilmesi için yeniden sahnede… Yedi kişilik oyuncu ekibinden, ana oyun kahramanlarını canlandıran “Adam” rolündeki “Oktay Dal” ve “Kadın” rolündeki “Benian Dönmez” son derece başarılı ve uyumlu oyunculuk performansları sergilemektedirler. Söz konusu oyuncuların karakter yaratımında, gerek Ionesco tiyatrosunun gerekse sahne metninin seyirciye geçirmeye çalıştığı kurgusal ve yabancılaştırıcı etkileri gereğince yerine getirdiklerini söyleyebiliriz.

Ionescu'nun absürd ve/ya kara komedya tarzında yazdığı bu eserinin bir dramaturg eşliğinde çalışılmış olmasının, dramatik metnin performans metnine dönüştürülürken son derece işe yaradığını görüyoruz. Bu yüzden de sahne metni ya da performans metni, ilkini bilenler için hayal kırıklığına dönüşmüyor. Tek perdelik bir oyun olan İki Kişilik Hırgür'ün sahneye taşınma aşamasında, ana metne sadık kalındığı ve herhangi bir ekleme ya da çıkarma işlemine tabii tutulmadığı hatta, nebentextte (yan metin) yazarın verdiği tüm direktiflere de el verdiğince sadık kalındığı görülebiliyor. Yaklaşık 70 dakikalık bir gösterim sürecinde, “şimdi ve burada olmaya” vurgu yapan sahne metninin hem bugüne hem de geçmişe ve umutsuz, karanlık bir geleceğe ilişkin de öteimleyici (connotative) bir özellik taşıdığını belirtmekte fayda var.

İki Kişilik Hırgür, Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından enine boyuna düşünülmüş, elbette her şeyde olduğu gibi zaman zaman hataların da göze çarptığı, ancak verilen emek ve performans metninin sahneye konmasında gösterilen toptan başarı düşünüldüğünde, özellikle kara komedya ve Ionesco sevenler için kaçırılmaması gereken bir oyun.. Umalım bu sezonda da seyircisi ile buluşabilsin.

JaqLee
04-07-10, 16:21
ALİ POYRAZOĞLU 35. SANAT YILINI KUTLUYOR: "TAK TAK TAKINTI"


Ne kadar takıntılı bir toplum olduk farkında mısınız? Bırakınız, evden çıktıktan sonra, daha merdivenlerden inmeden: "Acaba ocağı kapattım mı, ütünün fişini prizden çektim mi" diye yeniden eve dönenimizi; yolda yürürken birilerine dokunduğunda: "Acaba bana hastalık bulaştı mı? Kuduz mu oldum, AIDS mi oldum" diye düşünüp doktorlara, tahlil yaptırmaya koşanlarımız bile var aramızda. "Bir kadına dokundum, cünüp oldum" diye sık sık boy aptesti alanları biliyorum ben. "Aptestim olmadı, tırnağım kuru kaldı. Saç dibim tam ıslanmadı" diye banyoda saatlerce kalanlar da “mevcutmuş”, duydum. Dua okurken, namaz kılarken vesveseye kapılanlara; Tanrı'ya, peygambere, kutsal değerlere küfür edenlere de rastlanıyormuş. Televizyonda gördüğü bir erkekle sanki cinsel ilişki kuruyor gibi bir duyguya kapılıp, hemen aptes almaya koşanları da Haydar Dümen Hoca yazıyor. Karşı cinse baktığında, hemen onun cinsel organını aklına getirenler konusunda da, Dümen Hoca'nın dümenindeyim.

TAYYİP'İN ÇANKAYA”SI DA BİR TAKINTIDIR, SEÇİM BARAJI ORANI DA
Bırakınız Allah aşkına 301. Madde takıntımızı… "Tanrı nasıldır? İnsanlar nasıl yaratılıyor? Evrenin sınırları nerede? İnsan ölünce nereye gidecek? Neden varız?" gibi sorulara takılanlarımız var. Televizyon haberlerini izledikçe: "Acaba çocuğuma zarar verir miyim? Eşime, çocuğuma bıçakla saldırır, boğazını sıkar mıyım" diye düşünenler de bugünlerde aramızda mutlaka çoğalmıştır. Otomobil plakalarını, levhalarını okuyanları da biliriz. Düşündüğü ya da gördüğü sayıları sürekli tekrarlayanları da… Belli davranışları yapmadığı takdirde ailesinden birinin öleceğine inananlar ya da başına bir felaket geleceğinden korkanları az mı sanırsınız bu toplumda? Bunların dışında sürekli aynı kaldırımdan, aynı çizgiden gidenleri mi istersiniz, “Tayyip Çankaya'ya çıkacak mı çıkamayacak mı, çıkartılmayacak mı” diye gecesini gündüzüne katanlarımızı mı dilersiniz… Başkasının oturduğu koltukta oturamayanlarımız, eşya ve para biriktirenlerimiz, eskilerini, eskiyenlerini atamayanlarımız, perdelerini, küllüklerini, her eşyasını simetrik ve düzenli tutanlarımız, “seçim yasasında % 10 barajı” kalkmalı diye tutturanlarımız da hiç de az değil sanıyorum.

ALİ POYRAZOĞLU'NUN 35. SANAT YILI
Bu yıl, 35. Sanat Yılı'nı kutlayan ve oldum olası “obsesif kompulsif” bozuklukları olan bu toplumun içinde yaşayan Ali Poyrazoğlu, gitmiş Fransa'da Laurent Baffie'nin “Tok Tok” başlıklı oyununu almış, Türkiye'ye getirmiş. Laurent Baffie'yi “malûmunuzdur” 2001-2002 sezonunda Dostlar Tiyatrosu yapımı “Yarışma” başlıklı oyundan tanıyoruz. Poyrazoğlu, oturmuş, her zaman olduğu gibi baştan yazarak, oyunu Türkçe'ye ve Türkiye'ye uyarlamış. Uyarlarken de takıntılarımızla “asla ve kat'a” başa çıkamayan bir toplum oluşumuzun, kendimizden farklı olanı “asla ve kat'a” kabullenemeyişimizin altını bir güzel çizmiş.

OYUNUN KONUSU
Perde, bir doktor muayenehanesinde açılıyor. Doktoru bekleyen altı hasta var. Bunlardan biri, “tourette sendromu” denilen küfretme takıntısı olan Şuayip Kibar (Bülent Kayabaş); diğeri ellerini yıkamadan duramayan, hiçbir yere dokunamayan Melek Pakyüz (Şebnem Özinal), bir diğeri her sözü, her tümceyi iki kez yineleyen Söğüt Kurugürültü (Berrak Kuş); her şeyi sayan, kafasından süper hızla hesap yapan sayı hastası taksi şoförü Kamil Çakmak (Özdemir Çiftçioğlu) ve çizgilere basamayan, simetriyle kafayı bozmuş Eylül Çimen (Eser Ali)... Veee, evindeki elektriği, suyu, gazı açık bıraktığını düşünen; çantasındaki anahtarı kontrol etmeden duramayan, bakire olduğunu her fırsatta açıklayan sarışın Ermeni Madam Arşaluz Taşaklıyan (Ali Poyrazoğlu)…

SAHNELENİŞTEKİ AÇIK İLETİ
Ali Poyrazoğlu, “Tak Tak Takıntı”yı oyun broşüründe: “… takıntılar, alışkanlığa dönmüş çatlaklıklarımız, yaşamımızı işgal eden, ele geçiren alışkanlıklarımız ve tutturuklarımız ('tutturuklarımız'ın ne demek olduğunu kavrayamadım, ama neyse) üstüne bir güldürü…” olarak tanımlıyor. Gerçekten de, seyirci oyunu izlerken, sahnede takıntılarıyla baş etmeye çalışan karakterlerin öykülerine, bir yandan kahkahalarla gülerken, diğer yandan da: “Yahu, bunların hepsi - ya da şu ve bu- bende de var” diyor.

Ali Poyrazoğlu, oyunu sahneleyiş biçeminde de, hepimizin takıntılı olduğunu; takıntılarla iyi geçinmesini öğrenemezsek, o geçinemediğimiz takıntıların giderek ruh sağlığımızı bozacağını işaret ediyor, takıntılarımızla, hatalarımızla yüzleşmemizi sağlıyor. Bir anlamda, onları yenerek kendimizi değiştirmemizi, yenilememizi öneriyor. Bu arada, sahne üzerinde ritim ve temponun tüm oyuncular tarafından gerçekleştirilmesi gerekliliğini de “mükemmelen” sağlıyor.

YARATICI KADRO
Oyunun ışık tasarımını kim yapmış bilemiyorum, ama tepe ışıkları genel atmosferi tamamlamada ve diğer yönlerden gelen ışıkların gölgelerinin yok edilmesinde hiç etkin değil. Göz içerisindeki renk algılayıcılarına göre üç ana renk olan kırmızı, yeşil ve mavi renklerin karışımı, ışık gücü biraz düşük olan farklı tonlarda cart beyaz oluşturuyor. Tepe ışıklarındaki soğuk-sıcak dengesizliği de bu “cart”lığa doğal olarak destek vermekte. Murat Coşkun'un muayenehanesi, abartıdan uzak, işlevsel ve ayrıntıları incelikli düşünülmüş bir tasarım. Pencereden görünen karşı bina pencerelerindeki aydınlatmayla zaman değişikliğinin verilmesi de hayli akılcı. Metin Coşkun'un kostümlerine de ses etmeyeceğim de, Melek Pakyüz'ünki fazla hastabakıcı/hemşire havasında. Hatta, Şebnem Özinal hem de siyah peleriniyle sahneye girdiğinde “hastabakıcı geldi” etkisi yapıyor. Karakterin titizliği illa beyaz renk ile verilecekse, daha derli toplu bir tayyör kullanılamaz mıydı? Siyah hastane pelerini yerine bir pardösü olamaz mıydı?

OYUNCULAR
Doktorun asistanında Kerem Coro görevini aksatmıyor. Özdemir Çiftçioğlu, canlandırdığı karaktere kendini yakıştırmış, yaklaştırmış. Şebnem Özinal iyi. Eser Ali, bıraktığım yerden sürekli yukarı tırmanmasıyla beni mutlu etmekte. Berrak Kuş, gövdesinin yapaylıklarla ve gerilimlerle olan savaşını artık kazanmış, yürekten kutluyorum. Usta ve deneyimli oyuncu Bülent Kayabaş, komedide ön plana geçmesi gerekenin gerçekçilik olduğunun fevkalade bilincinde, hareketliliğin esasını doğallığın nasıl oluşturacağının örneğini veriyor.

Ali Poyrazoğlu ise 35. Sanat Yılı'nda oyunun komedi unsuruna olan etkisini gene bütünüyle planlıyor, oyunu gene seyircisinin önünde kontrolü altına alıyor, fiziksel yaklaşımını gene titizlikle saptıyor, Madam Arşaluz'un kendisini fiziksel zorlamasını, ustalıkla alt ediyor.

Çünkü o, fiziksel yapıya dayalı, ağırlığı vücut devinimleri ve estetiğe bağımlı oyun tarzının kontrolsüzce komedi unsurları taşımasının, seyirciyi oyundan uzaklaştıracağı gibi, adaptasyonunu da yok edeceğini çok iyi biliyor.

Bu gerçeği bilmeden oynayan meslektaşlarının gene kafasına kafasına vuruyor.

JaqLee
04-07-10, 16:21
VII. LİONS TİYATRO ÖDÜLLERİ
Eleştirmen Penceresinden Bakış
(Geride Bıraktıkları)

Ülkemiz tiyatro sanatının gelişmesi, toplumun tamamına yayılması için hepimiz yoğun bir uğraş içindeyiz. Bu uğraş öyle boyutlara geliyor ki; yeri geliyor şehir şehir oyun izlemekten yaşadığımız yeri unutuyoruz. Aslında bir tiyatrocu için yaşadığı yer diye bi'şey olması söz konusu olamaz. Sahne nerdeyse orası komünal bölgemizdir. Oyuncuların, yönetmenlerin, teknik ekiplerin, eleştirmenlerin bu uğraşları elbette birileri tarafından görülmeli; bu insanların yalnız olmadıkları onlara hissettirilmeli. Peki bunları görecek yapılar nerede mevcut? Elbette tiyatro ödüllerinde… Anadolu'ya açılan tek ve büyük ödül konumundaki “Lions Tiyatro Ödülleri” için ayrı parantezler açmak, geniş çapta değerlendirmelerde bulunmak gerekli…

İstanbul'da 95 oyun üzerinden yapılan değerlendirmeyi açmak, diğer ödül törenlerinin jürilerine dilerim ders olur. Sadece birkaç tiyatro kuruluşuna dağıtılan ödüller toplum tarafından pekte benimsenmiyor. Özellikle de büyük salonlarda yapılan törenlerin ne kadar soğuk, sönük geçtiğine de herkes şahit oluyor. Muhakkak ki ödül jürilerinin gençleştirilmesi lazım… Eleştirmenlerin jüri olarak olmasa bile 'danışman' statüsünde komitede olması şart!

Bu seneki ödül töreni İstanbul Devlet Tiyatroları'nın Taksim Sahnesi'nde gerçekleştirildi. Törene İstanbul dışından da ödül almış şehirlerden tiyatrocular iştirak etti. Trabzon'dan, Eskişehir'den, Ankara'dan, İzmir'den, Bursa'dan gelen tiyatro sanatının emekçileri İstanbul Tiyatrosu tarafından dikkate alınmanın hazzına eriştiler. Ve Anadolu coğrafyasında yalnız olmadıklarını hissettiler. Nerde olurlarsa olsunlar izlendiklerinin ve fark edildiklerinin hissiyatına vardılar.

Amatör Tiyatroların ödül almak için uğraş içine girdiklerini görüyoruz. Lions Jürisi amatör gruplara da bir nevi akıl hocalığı yapıyor. Halka sunulan tiyatro oyunlarının nitelikli olması için gerekli uyarıları da yapıyorlar. Tiyatro sanatıyla küçük yaşta tanışan çocukların, yanlış tiyatral tatlar tatmamaları için sıkı bir denetim içine giriyor jüri. Bu durum tiyatroda sağlam metinlerin de amatör gruplar tarafından oynanmasını sağlıyor.

Lions Jürisi'nin uğraşlarına değinmekte büyük yarar var. Sadece halktan oluşan Direklerarası “Halk Jürisi” adını taşıyan kişilerin, hiçbir karşılık beklemeden yaptıkları uğraşlar, Türk Tiyatrosu'na inanılmaz hazineler sunuyor. 100'den fazla oyun izleyerek ayrı ayrı notlarda değerlendirmelerin saklanması; grupça yapılan tartışmalar sonucu en fazla oyu alan adayın ödül alması demokratik ödül anlayışını da beraberinde getiriyor.

Lions Tiyatro Ödülleri gelecek için umut vaat ediyor. Sadece şahsi anlamda çıkar sağlanılacak grup havası yok bu oluşum içinde. İnsanlar bu ödül törenine güveniyor. “Güven” duygusunun olduğu yerde muhakkak ki “başarı” olur.

Jürinin bazı noktaları da eksik bıraktığı kanaatindeyim. Özellikle de verilecek ödüllerin adları herkes tarafından bilinmeli. Çok ödül vermek yerine, belirli bir sayı da ödül belirlenip, sadece bu başlıklar altından ödül vermekte fayda görüyorum. Kalıcılığa dönüşmüş ödül isimleri ile Lions Tiyatro Ödülleri tiyatro emekçilerini daha fazla cezp eder.

Ömer Şahinbaş ve ekibinin yaptıkları -ki Arif Arı da bu ekipte çok önemli yerde- Türk Tiyatrosu için tarifi bulunmaz güzellikleri içinde barındırıyor. Yıldan yıla yerini sağlamlaştırarak ilerleyen Lions Ödülleri Anadolu coğrafyasındaki tiyatral çalışmaları da hareketlendireceğe benziyor.

Yıllardır eksik bırakılan Anadolu Tiyatrosu bu ödüller ile farkındalığı hissedecektir. İstanbul Tiyatrosu kendisini artık daha fazla rahat hissedemeyecektir. İleriki yıllarda Anadolu Tiyatrosu, İstanbul Tiyatrosu ile aynı kefede değerlendirmeye alınırsa o zaman tiyatro sanatında nitelik ortaya çıkacaktır.

Yıldan yıla ilerleyen Lions Tiyatro Ödülleri'nin sonsuza dek yaşaması dileğiyle…

Aşağıda bu yıl ödül alan grupların isimleri ve ödül alan kişilerin listesi yer almaktadır.

İSTANBUL
Performans ve Tasarım Ödülleri
Prodüksiyon
Tuncay Özinel Tiyatrosu, Yüzleşme
Yönetmen

Zeliha Berksoy, Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım - Mikadonun Çöpleri, Beşiktaş Belediyesi Kültür Sanat Platformu
Oyun Yazarı

Nesrin Kazankaya, Şerefe Hatıralar, Tiyatro Pera
Erkek Oyuncu
Payidar Tüfekçioğlu, Yeraltından Notlar, İstanbul Devlet Tiyatrosu
Kadın Oyuncu
Laçin Ceylan, Etna-Bedendeki Kuyu, BiTiyatro
Yardımcı Erkek
Bülent Çolak, Chamaco, Semaver Kumpanya
Yardımcı Kadın
Hülya Şen, Paramparça, Hadi Çaman Yeditepe Oyuncuları
Canlandırmada Bütünlük (Ensemble)
Tersine Dünya, Bakırköy Belediye Tiyatroları
Küçük Salon Erkek
Alper Kul, Böcek, DOT
Küçük Salon Kadın
Tülay Günal, Böcek, DOT ve Evren Kardeş, Yuva, Akbank Sanat Yeni Kuşak Tiyatro
Komedi Erkek
Kayra Şenocak, Ayıp Ettik, R.E.S.T. Oyuncuları
Komedi Kadın
Ayda Aksel, Omuzumdaki Melek, Tiyatro Kedi
Komedi Toplu Canlandırma (Komedi Ensemble)
Tak Tak Takıntı, Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu
Sahne Tasarımı
Bahar Uyandıran, Ekmek İşçileri - Amerika Amerika, Sanat İşliği
Kostüm Tasarımı
Gülhan Kırçova, Dünyanın Ortasında Bir Yer, İstanbul Devlet Tiyatrosu
Işık Tasarımı
Yakup Çartık, Dünyanın Ortasında Bir Yer (İstanbul Devlet Tiyatrosu) - Bahar Noktası (istanbul Devlet Tiyatrosu) - Mikadonun Çöpleri (Beşiktaş Belediye Belediyesi Kültür Sanat Platformu) - Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım (Beşiktaş Belediyesi Kültür Sanat Platformu) - Kocasını Pişiren Kadın (Aysa Organizasyon) - Yuva (Akbank Sanat Yeni Kuşak Tiyatro)
Özgün Tiyatro Müziği
Can Atilla, Dünyanın Ortasında Bir Yer, İstanbul Devlet Tiyatrosu
Efekt Tasarımı
Can İşitmen, Yıldızlar Altında Cinayet, İBB Şehir Tiyatroları
Koreografi
Pınar Ataer, Leyla ile Mecnun (İBB Şehir Tiyatroları) - Tersine Dünya (Bakırköy Belediye Tiyatroları)
Lion Selim Naşit Özcan“Tiyatroya Bir Ömür” Onur Ödülleri
“Usta Sahne Tasarımcısı” Osman Şengezer
“Usta Kadın Oyuncu” Dilek Türker
Kerem Yılmazer “Genç Yetenek” Teşvik Ödülleri
Pelin Doğru, Tiyatro Öteki Hayatlar
Başak Daşman, Müjdat Gezen Tiyatrosu
Gözde Altuner, Müjdat Gezen Tiyatrosu
Deniz Gönenç Sümer, İstanbul Devlet Tiyatrosu
Ufuk Özkan, Tiyatro Komedi
Yenilikçi Tiyatro
Son Dünya, Ve Diğer Şeyler Topluluğu
Sürekli Mükemmelliyet
Genco Erkal
Hikmet Körmükçü
Özgün Yeni Oyun

Cem Kenar, 4 bölü 4, Tiyatro-Z

Özel Ödüller Metin Zakoğlu, Erenköy'de apartman müştemilatında yaptığı kaliteli tiyatro çalışmaları nedeniyle,
Sinan Demirer, Eskişehir'de kaliteli tiyatro yapılmasındaki katkıları ve Cezaevi Tiyatro Çalışmaları nedeniyle,
İzmir Devlet Tiyatrosu-50 yıldan beri İzmir'lilere kaliteli oyunlar sunması nedeniyle,
Tacettin Diker, Karagöz Ustası-Karagöz'ü yıllardan beri sahnede yaşatmaya çalışmadaki gayretleri nedeniyle,
Hamit Beliğ Belli, Hacivat ve Karagöz'ün yaşatılmasındaki katkıları nedeniyle,
Akbank Sanat, Karagöz ve Kukla Sanatına yaptığı katkıları nedeniyle,
Trabzon Gençlik Meclisi, Limitsizsiniz Projesi nedeniyle,
Yıldırımspor Kulübü, Alkışlar Tiyatro grubu olarak sahneledikleri “Şeytana Uyma” oyunu nedeniyle,
Yıldız Sahne Oyuncuları, Profesyonelliğe ilk adım olarak Yıldız Üniversitesinde sahneledikleri “Salaklar Sofrası” oyunu nedeniyle,
İstanbul Valiliği, etkinlik.istanbul.gov.tr , Internet Sitesi nedeniyle,
Sahne Tiyatro Dergisi-Ankara, yazılı basın olarak tiyatroya katkıları nedeniyle,
Tiyatro Pera, “Şerefe Hatıralar” oyunu için hazırladıkları mükemmel Program Broşürü nedeniyle.
Tiyatro Basın ve Halkla İlişkiler ve Tiyatro Yöneticileri
(program bilgi akışındaki duyarlılıklarına teşekkürlerimizle)
Akbank Sanat, Halil Bolayırlı
Tiyatro Kedi, İpek Altıner
İstanbul Devlet Tiyatrosu, Nihal Çalışkan
DOT, Özlem Daltaban
Oyun Atölyesi, Rana Doğusal
ESKİŞEHİR
Yönetmen
Mustafa Sekmen, Aşkın Karın Ağrısı, Tiyatro Anadolu
Erkek Oyuncu
Sermet Yeşil, Büyük Aşıkların Sonuncusu, Eskişehir BB Şehir Tiyatrosu
Kadın Oyuncu
Aylin Aydoğdu, Kadınlar da Savaşı Yitirdi, Tiyatro Anadolu
Prodüksiyon
Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım, Eskişehir BB Şehir Tiyatrosu

TRABZON
Yönetmen
Mesut Yüce, Barut Fıçısı, Trabzon Şehir Tiyatrosu
Erkek Oyuncu
Erşan Utku Ölmez, Ödenmeyecek, Ödemiyoruz, Trabzon Devlet Tiyatrosu
Kadın Oyuncu
Ayla Baki,Ödenmeyecek, Ödemiyoruz, Trabzon Devlet Tiyatrosu

JaqLee
04-07-10, 16:21
Bursa Devlet Tiyatrosu'nda Neyzen Tevfik...

BURSA Devlet Tiyatrosu'nda değişik boyutta bir Neyzen Tevfik gösterimi yapılıyor. Tuncer Cücenoğlu'nun "Neyzen Tevfik"in tiyatro sahnesine taşınması tek kişilik oyun olarak sahnelenişinde de ilgi uyadırmıştı. Cücenoğlu, dramatik yapısına önem vermiş, oyun akıcı bir biçemle (üslûpla) önem kazanmıştı. Burak Sergen'in tek kişilik oyunu yorumunda, Işıl Kasapoğlu'nun yönettiği oyunda Burak Sergen'e değişik kuklalar eşlik etmişti.

Bu dönem için Bursa Devlet Tiyatrosu'nda yukarıda belirttiğim gibi oyunun dramatik yapısına uygun, genişletilmiş bir kadro eşlik ediyor. Anımsanacağı gibi, Güngör Dilmen'in yazdığı, Yıldız Kenter'in yorumladığı "Ben Anadolu", çok değişik Anadolu kadınını anlatıyor ve betimliyordu. Sonra, ikili, dörtlü, beşli kadın oyuncularla "Ben Anadolu", özünü yitirmeden değişik karakterli, tarihsel konumlu Anadolu kadınlarını sahneye taşıma ve çok oyuncularla oynama, oyuna değişik boyut ve yorum katmıştı.

Bursa Devlet Tiyatrosu'nda, "Neyzen Tefik" Erdal Gülver'in yorumunda değişik yorumlu bir zenginliğe ulaştı. Neyzen Tevfik'in özgürce yaşama, özgürce konuşma ikilemi, baskılarla, sansürle karşılaştığı ve bütün olayların akışı içerisinde, değişik boyutuyla yeni bir yorum kazandı. Dekor-giysi ve ışık tasarımları tiyatronun gereği birer birer ve bütün olarak oyuna katkı sağlayan çalışmalardır. Ne ki, bunların yeni yorumdaki işlevsel durumları daha farklı boyut kazandırdı "Neyzen Tevfik"e. Dekoru Şirin Dağtekin, giysileri Tülay Kara, ışık Rahmi Ozan, müzik Can Atilla, dans Meltem Yorumlaz, koropetitör Göknur Kara oyunu zenginleştirmekle kalmamış, tasarımlarla, yorum ve dramatik kurgu zenginleşmişti. Can Atilla'nın müziği hem güzel, hem de Neyzen Tevfik'i tanımlamaya yetiyordu. Dansın da, koropetitörün de katkıları görselliği zenginleştiriyordu.

Erdal Gülver'in yorumu, sahneye koyma yöntemi, doğrudan ve dolaylı yorumu doğru ve plastik kaygıyı içeren yoğunluktaydı. "Neyzen Tevfik" oyun olarak böyle bir yorumla sahnelenmeyi hak ediyor. Tuncer Cücenoğlu'nun oyun kurgusunda; yaşam biçiminin yoğunluğu, böyle bir yorumla daha derin boyut kazanıyor.

İyi ve doğru çözümlenmiş "Neyzen Tevfik", karakter ve plastik çözümlemeleriyle Hüseyin Barış Özkan, iyi yorumuyla dikkati çekti. Hem oyundaki tek ve eksen kişiliğini, karakterini yeterli boyutlarda kullandı ve başarılı oldu. Yoğunluğu olan "Neyzen Tevfik" karakteri hem değişken, hem de çok yönlü. Değişik sahnelerde değişik çizimli karakterini sahneye taşımak bir tiyatro oyuncusu için kolay değil. Şunu başarmak hiç kolay değil. Ne ki Hüseyin Barış Özkan bunu başarıyor.

Oyunda rol alanlar, istibdat ve meşrutiyet dönemlerini yansıtanlar da başarılıydı. Bunlar yazılı olmayan ama oyunun kurgusunda, Neyzen Tevfik'in karakter çiziminde, olayları anlatımında, dönemlerin kronolojik olmasa da bir tarihsel akışı olduğunu biliyoruz.

Neyzen Tevfik (1879-1953) neyi ve hicivleriyle derinliği olan bir şairdi. Karakteri incelenip, irdelendiğinde benzerliği çıkar ortaya. Bu benzersizlik, yazarın katkısıyla biyografik yaşamında aynadaki görüntüyü anımsatan büyük karakteristik çizgiler taşıyan bir anlatımla oyunu kotarmış Cücenoğlu. Karakter yüklemesi diyebileceğim bir çizimle, her yönünü belirten çizimlerle çok yönlü, çok boyutlu Neyzen Tevfik'i özgeçmişinden çıkarıp dramatik bir oyuna dönüştürmüş. Yazarlığının 35. yılında Ankara Devlet Tiyatrosu'ndaki "Kadıncıklar"ı bilemiyorum ama Bursa'daki "Neyzen Tevfik", taşlama ve hicivlerini rahatça söyleyebilmek için "deli raporu" alacak kadar özgürlüğüne düşkündü.

Neyzen karakter yapısıyla yaşamını özdeşleştirdiği için bu yolu bilerek seçiyor. Sözgelimi, simgesel değil, soyutlama yoluyla hiç değil.
İstibdat, meşrutiyet ve cumhuriyet dönemindeki bütün ikircikli, çarpık işleri, sert eleştirilerle hicvediyor. Gogol'ün bürokrasiyle amansız savaşımını Neyzen Tevfik şiirleriyle yapıyor.
Nasrettin Hocalar, İncili Çavuşlar, şair Eşrefler, Aziz Nesin'ler, Rıfat Ilgaz'lar, bu geleneği bütünleyen mizah ustalarımızdır.
Bursa Devlet Tiyatrosu genellikle repertuvarına özen gösterir. Yerli ve yabancı oyunların seçiminde dengeyi iyi kurmakta, Türk tiyarosu için sahneye konulacak oyunlar, iyi seçilmekle birlikte, hem Bursa tiyatro seyircisine, hem de yerli oyunları ölçülü ve düzenli aralıklarla ramp ışıklarına çıkarmaktadır. Kısacası, çağdaş tiyatro için gerekli oyun seçimi, izleyicileri ve oyuncular daha bir rahatlatmaktadır.

JaqLee
04-07-10, 16:21
Metnin ön planda tutulduğu bir oyun; "Selanik'ten Anıtkabire"….



Ulu önder Atatürk'ün 57 yıllık hayatından kesitler sunan oyun, toprağa verildiği ana kadar geçen olaylar dramatize ediliyor. "Her ilde tiyatro" sloganıyla Ankara devlet tiyatrosunun, Türkiye'nin bir çok ilinde Atayla buluşturması müthiş. Sahnede atayı anmak,o yıllara dönmek elbette güzel ama, yazılan metnin ve sahnedeki oyunculuğun bir kriteri olmalı. Konunun zaten belli olduğu,yalnız nasıl ve nerden başlanılacağı üzerine tartışılıp durulmuş. Ve öğrencilerin bir çay bahçesinde buluşup,öğretmeninin direktifleriyle,sahnenin diğer karşısında canlandırması fikri üzerinde karar kılınmış. Yazar Mustafa Ahmet Yuvanç oyunu derlerken, faydalandığı kaynaklar nedir bilinmez ama,eksik bir donanımla yazılmış olduğu gün gibi ortada.

Yazar, Atatürk'ü farklı bir pencereden ele almış.
Her skecin sonu Atatürk'ün vecizeleriyle bitirilmesi biraz "pazar esnafı" yaklaşımı hissettiriyor. Yurdum insanın duygusallığı düşünülerek yazılmış bir metin var ortada. Her skeçten sonra seyirciden alkış alması da bunu doğruluyor. Atatürk gibi bir önderin tarihe damgasını vurduğu onca olay varken, daha çok kişisel hayatının yansıtıldığı bir metin ortaya çıkmış. Çanakkale savaşı,Cumhuriyetin ilanı, t.b.m.m.nin kuruluşu vs. gibi 100 lerce önemli olayları sahneye yansıtmak yerine, suladığı çiçekleri,yaptığı güreşlerden falan bahsedilmiş. Atatürk'ü çok az tanıyan insanların,hayatının sadece bunlardan olmadığı,yaşamının çoğunu savaşlarda geçirdiğini,savaşları nasıl kazandığını,cumhuriyeti nasıl kurduğu gibi temalar daha çok işlenmeliydi. Madem sahnelenip,bir çok kitleye hitap etme şansı varken,neden bu kadar dar bir gözlem içine girilmiş anlamıyorum. Diğer yandan 80'li yıllarda kaybettiğimiz Karikatürist -Oyuncu - Gazeteci - Şovmen Altan Erbulak'ın Atatürk'e olan sevgisi ve hayatındaki yeride unutulmamış.

Canlandırma psikolojisinin sahneye yansıması.
"Bahar geldi her yer çiçek açtı" diyen çaycıya rağmen çizimdeki ağaçların yapraksız ve kuru oluşu, bağlantısız ve kopuk. Arkada verilen çizim bir sonbaharı andırıyor oysaki. Atatürk'ü canlandıran oyuncunun öğrenciler arasından seçilmemesi, farklı bir karakter olarak bunlardan bağımsız olması, güzel düşünülmüş. Son zamanlarda nedense oyunlarda bir playback anlayışı var. Geçişler için müzik odası yerine,birinin sadece anlatıcı görevi alması, yada içlerinden birinin anlatıcıyı canlandırması bütünlüğü sağlayabilirdi. Kasetten verilen ses, ilgiyi dağıtıyor. Bundan vazgeçilmeli.

İlk kimlik oluşumu,çarpıcı ve ders niteliğinde. Olaylara göre kıyafetler devamlı değişiyor. Yalnız taburda bulunan 5 askerden birinin kot pantolonla sahneye çıkmasının nedenini kavrayamadım. O zamanın yoksulluğuna mı işaret edilmiş,yoksa kıyafet bulmakta mı zorlanılmış anlayamadım. Askerlerin savaşı canlandırırken sergiledikleri dans figürleri,o anı yaşamakta zorlanmamı sağlıyor. Sonradan gelen oyuncunun şivesi,öğrenciler arasındaki durumu ve kıyafetine bakıldığı zaman bir hademeyi andırıyor. Hademenin mesai saatinde olmasına rağmen,çay bahçesinde ders yapan öğretmene haber getirdikten sonra orada takılı kalması pek inandırıcı gelmese de, oyunculuğu ve olaylara göre kullandığı (özellikle Kastamonu) şiveleriyle müthiş bir oyunculuk dersi veriyor. Bu oyunun dramaturgu eksik yapıldığı kanısındayım. Olaylar canlandırılırken kopukluklar yaşanmış. Birbirine bağlanılmayan bütünlükten bihaber, özensiz işlenmiş.
Oyunda rol alan Okan İrkören, Şemsettin Zırhlı, Dara Tan, Turgay Kılıç,Yaseri Şahbudak, Emre Erçil, Eylem Türkmen, Dilek Arıbal, Duygu Güneş, Zeki Karaca,Mümtaz Aydoğan Mengi, Pınar Uslu gibi geniş kadroda oyunculukların sırıtmadığı,Atatürk'ü canlandıran oyuncunun biraz "seyirciye oynadığı" görülüyor. Oyunculuğunu konuşturmayıp,vecizeleriyle ön planda duruyor. Bunun dışında dekorun ve kostümün oyuna çok fazla bir şey kattığını söyleyemem. Konu Atatürk olunca birazda bu metine sığınarak oynanmış gibi bir hava vardı. Oyunculuklar biraz daha iyi olup, Ulu önderi daha iyi şekilde anabilirlerdi.

Tekse bağlı kalan yönetmenin, yönetim sorunu.
Etlisine sütlüsüne karışmayan,konunun altında ezilmiş bir yönetim zihniyetine gidilmiş. Kaldı ki anlatılan konunun çoğu, Atatürk'ün kişisel hayatına dikkat çekilmiş. Bu metin üzerinden yapılacak çokta fazla bir şey yok zaten. Birkaç bölümden oluşmuş oyunda; çiçekleri nasıl sulardı,nasıl güreşirdi falan gibi temalar üzerinden işlenmiş bir oyun izlettiriyor. Yalnız Tolga Çiftçi'nin, Altan Erbulak'ı neden bir bayan oyuncuya oynattırdı, ustaya saygımı vardı,yoksa başka bir şey mi,buna neden ihtiyaç duyuldu anlayamadım.

Zayıf bir dekor anlayışıyla konu ön planda tutulmaya çalışılmış.
Epik anlayışın hakim olduğu oyunda,salonun sağ kısmını çay bahçesi, sol tarafını ise olayları canlandırmak için konuya uygun küçük aksesuarlarla tamamlamış. Kadronun kalabalık olduğu için kullanım açısından başarılı. Yalnız çay bahçesini andırmak için,yapraksız kuru ağaçları bir bezin üzerine çizip,altından rüzgar verilerek bir sonbahar havası vermeye çalışsa da, çaycının bahar geldi sözlerine ters düşüyor. Usta dekorist Sertel Çetiner, bu oyunda ikinci planda kalmayı yeğlemiş. Konunun ön planda kalmasını sağlayabilmek için yapılmış olabilir. Sertel Çetiner'in müthiş eserlerini gören biri olarak,bu tasarımının çok cılız kaldığını söyleyebilirim.

Kostüm tasarımının oyuna kat(a)madıkları.
Tarihsel süreçleri anlatan bu tür oyunların dekorları kadar kostümleri de zordur. Oyunun günümüzde bir grup öğrenci tarafından canlandırıldığı için oyun geniş zaman ekiyle oynanıyor,haliyle dekor çok önemli gibi görünmese de, canlandırmadaki süreçte,o anı yaşabilmek adına, Nursun Ünlü'nün kostümler üzerinde pekte durmadığı görülüyor. Öğrencilerden olmayan askerlerin savaşı anlattığı bölümde, kot pantolonla çıkması,son padişahın günlük kıyafetlerle oynanması, açıkçası pek etik değil. Sadece Atatürk'ün kıyafetleri üzerine düşülmüş.

Işık Tasarımındaki, Zeynel Işığın sunumları başarılı. Müzikteki Kemal Günüç'ün playbackleri dışında her şey yerli yerinde.

" Çelişkinin olmadığı yerde tiyatro da yoktur. "

JaqLee
04-07-10, 16:21
İNCİR ÇEKİRDEĞİNİ DOLDURMAYAN BİR OYUN: "ÇILGIN DÜNYA"



Lope Felix de Vega Carpio'yu (1562-1635) İspanyol tiyatrosunda duyguya, lirizme, tutkulu eylemlere yer veren, oyunlarında orta sınıf törelerini ve entrikalarını konu edinen oyun yazarı olarak tanıyorum. Halk tiyatrosunu kurarak “comedias” geleneğini geliştirmiş, “Altın Çağ”ın temellerini atmış; yapıların avlularını tiyatro etkinliklerine sahne eylemiş bir yazar olarak bellemişim Lope de Vega'yı. İspanyol tiyatrosunun ilk temel uğrağı olarak tanımlandığı da ayrıca “malûmunuzdur”. Hep kurallara bağlı ve de yeniliklere kapalı kalmış olduğunu bilirsiniz herhalde. Adı İngiltere'de Shakespeare, Marlowe, Ben Jonson; Fransa'da Corneille, Racine, Moliere; İspanya'da Calderon ve Tirso de Molina ile birlikte anılmakta. Hiç kuşkusuz, “Altın Çağ” sürecindeki önemli yazarlardan biri.

AYNI OYUNU DEVLET TİYATROLARI DA OYNAMIŞTI
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın genç rejisörlerinden Burteçin Zoga (1964) Lope de Vega'nın “Çılgın Dünya”sını almış, 2006-2007 sezonu oyunu olarak sahneye koymuş. Bir ortaçağ akıl hastanesinde, deliler ve delirenler arasındaki kargaşa ile, işlemediği bir suç nedeniyle aranan bir asilin tımarhaneye sığınmasını anlatan sıradan bir komedi. Devlet tiyatrolarınca da sahnelendiğini, hatta Don Floriano'yu Altan Erkekli 'nin canlandırdığını da duymuşluğum var, görmüşlüğüm yok.

1500 civarında oyun yazdığı “rivayet” olunan Lope de Vega'nın bu oyunu hangi yıl yazdığı, özgün adının ne olduğu, Adalet Cimcoz'un oyunu hangi dilden çevirdiği konuları bilgi edinemediğimden “malûmum” değildir. Bir diğer “malûmum” olmayan konuysa, zengin retorik imge ve anlatımsal öğe zenginliği hiç mi hiç bulunmayan bu oyunu Burteçin Zoga'nın neden seçtiğidir. Öyle anlıyorum ki, Zoga oyun metnini evirmiş çevirmiş, bu antika tiyatro ürününü arkeolojik kazıdan kurtarma çareleri aramış. Antika sayılan bir oyun da, pekâlâ özgür bir yorumla sahnelenebilir. Sahnelenebilir ve bu sahnelemeye kimsenin çıtı çıkamaz, ama bir şartla: Eserin dokusuna bağlı kalınması koşuluyla…

SIRALARIN ARASINDA GÖBEK ATAN ŞİMDİLİK YOK
Burteçin Zoga böyle eylememiş. Halkımızın alkış larına yönelmiş. “Şu garibanları hem eğlendireyim, hem de sanat yapmış olayım” demiş olsa gerek ki, oyunu müzikli hale getirmiş. İspanyol yazarın oyununun içine müzik oturtmuş. Amaç, seyircinin ilgisini diri tutmak. Don Floriano'ya, Don Valerio'ya, Pissano'ya, Dona Erifila'ya, Leonato'ya, Bellardo'ya, Laida'ya, Dona Fedra'ya, Liberto'ya, Tomas'a falan “Delisin… Delisin”, “Yalan dünya”, “Ömrümün baharında”, “Fesuphanallah”, “Hür doğdum hür yaşarım”, “Bak bir varmış, bir yokmuş” gibi 70'li yılların sıradan aranjmanlarını, ucuz pop şarkılarını; “Papatya gibisin, beyaz ve ince” gibi tangoları katmış. Katmış ve de oyuncuların onca “falso” yorumlarına, seslerindeki ciddi düşmelere karşın sanırım seyircinin ilgisini diriltmiş. Diriltmiş diriltmesine de, oyun oyunluktan çıkmış, alaturka gazinolardaki matine havasına bürünmüş. Seyirci neredeyse: “Hişt kardeş, 'Yağmurlu bir gündü'yü de söylesenize” diyecek. Şarkılara el çırpıp eşlik ediyor. Sıraların arasında oynamadıklarına bin şükür!

İĞDİŞ ETMEK
Öykülerle ve yan olaylarla desteklenmeyen bir ana tema dan oyun çıkar mı? Çıkmaz. Etmenler kaynaksız olursa olur mu? Olmaz. Bu arada, metni okuyamadığım için bilmiyorum, ama “katli vaciptir” hükmüne varılıp, Lope de Vega'nın değişik duyguları dile getirmede kullandığı koşuklu oyun dili silinip atılır mı? Atılmaz. O halde? Oyun iyi kurulamaz, lirik niteliği iğdiş edilmiş olur.

YARATICI KADRO
Barış Dinçel, çocukların oyun parkı gibi tasarlamış “Çılgın Dünya”nın dekorunu. Kaydırak, dönme dolap, atlı karınca, salıncak… Artistik sadelikten çok uzak, seyircinin dikkatini oyundan koparan, kalabalık, iç içe bir tasarım bu kez Barış Dinçel'in yaptığı. Nihal Kaplangı'nın kostümleriyse dönemine uygun ve zevkli. Işıl ışıl, şıkır şıkır. Sabahattin Gündoğdu'nun ışığı iyi. Selim Atakan'ın düzenlemesine sözüm yok da, Hakan Elbir şefliğindeki Altuğ Kutluğ, Muzaffer Berişa, Utku Akıncı, Bilal Nazlıgül'den oluşan “mini orkestra” tam anlamıyla tangır tungur. Adalet Cimcoz'un çevirisi mi? Vallahi bilemeyeceğim.

Adalet Cimcoz'un çevirisi konusunda neden kelam edemediğimi sual edecek olursanız, “'Şu garibanları hem eğlendireyim, hem de sanat yapmış olayım' diyen Burteçin Zoga, oyun metnini bol miktarda Nejat Uygur esprileri, “oha” gibi kaba sözcükler, fevkalade “harcıâlem” güldürü öğeleriyle tıka basa doldurmuş da ondan” diye yanıtlarım.

OYUNCULAR
Bütün bunların dışında Burteçin Zoga oyuncularını iyi kullanmış. Performans mükemmel. Oyuncular atlıyor, zıplıyor, taklalar atıyor, tırmanıyor, düşüyor, koşuyor, sallanıyor, dans ediyor, şarkı söylüyor. Bu sayede Zoga tempoyu da yakalayabiliyor. Doğan Altınel'in, Selçuk Yüksel ve Gökhan Eğilmezbaş'ın yanıt atiklikleri zayıf. Gürol Güngör oyunla özdeşleşemiyor. Hüseyin Tuncel ve Aslı Narcı görevlerini disiplin içinde yapıyorlar. Semah Tuğsel ve Selçuk Soğukçay iyi. Doğan Bavli ile Tarık Şerbetçioğlu gerçekten övgüyü hak etmekte. Yiğit Sertdemir mükemmel bir Don Floriano çiziyor. Berrin Koper, Dona Erifila ile çok iyi bir duygusal iletişim yakalamış. Binnur Şerbetçioğlu ise, fiziğiyle, sesiyle, oyunculuk gücüyle birinci perde itibariyle benim yıldızım.

NEDEN “BİRİNCİ PERDE”
Benim Saygın Okurum… İtiraf edeyim ki yaşlanıyorum. Eee, yaşlandıkça da zaman daralıyor. Birinci perde sonunda fuayeye doğru ilerlerken saatlerin, günlerin, ayların, yılların su gibi akıp gittiğini an be an gözlemlediğim şu dönemimde, kendimi tiyatro uğruna “helak” etmeye hakkım olmadığını düşündüm. Perde arasında oyundan kaçtım. Esasında oyuncuları izlemeye gücüm vardı, ama oyuna daha bir buçuk saat dayanacak “takati” kendimde bulamadım. O nedenle, Naci Taşdöğen'in o çok alkışlandığını, pek beğenildiğini duyduğum şarkısını da dinleyemedim.

Arada “firar ettiğim” için üzüm üzüm üzülüyorum ve tüm oyunculardan özür diliyorum.

Dedim ya, zamanım daralmakta...

Artık ota çoka gülmek istemiyorum.

JaqLee
04-07-10, 16:22
Yaşamı Farklı Bir Dilden Okuma:
"Bir Delinin Güncesi"
Tiyatro Avesta

Türkiye'de yaşanılan demokratikleşme sürecinin meyvelerini günden güne alıyoruz. Pek çok alanda olduğu gibi sanatta da güzel gelişmeler var. Fakat çok sığ olsa da bu gelişmeler, sanata, özellikle de tiyatral yapının işleyiş demokrasisine katkılar yaparak ilerliyor. Fakat elimizde olan güzelliklerin kıymetini çok sonra anladığımız için; kültürel gelişimi hızlandıracak yapıların kıymetini henüz anlayamamış durumdayız. Türkiye'de yaşayan azınlıklara, içimizdeki bizden insanlara daha geniş haklar sunarak yaratacağımız konsept, ülke sınırlarına yerleşmeye çalışan milliyetçi, şovenist kültüre de bir darbe indirecektir.

'Avesta Tiyatro' yukarıda sıraladığım durum içinden sıyrılarak, ülke sınırları içinde yaşayan Kürt vatandaşlarımıza oyunlar sergiliyor. Gogol'un o meşhur “Bir Delinin Hatıra Defteri” isimli oyununu kendi harmanında eriterek “Bir Delinin Güncesi” ismi ile izleyene sunuyor. Oyun bütünüyle Kürtçe oynanıyor. Duyguların devinimsel ışığı altında, o dili bilmeyenlerle beraber yapılan gösterimler, farkındalığını hissettiren oyun anlayışını meydana getiriyor. Halkların bir arada, sorunsuz, demokratik işleyiş sınırları içinde birbirlerine zarar vermeden sanatsal gösterimler yaptıklarına şahit oluyoruz. İçimize yerleştirilmeye çalışılan kötülük tohumları sanatta, hele de tiyatroda hiçbir işe yaramıyor. Tiyatronun akıl almaz gücü burada karşımıza çıkıyor.

Oyunun konusuna bakar isek;

Oyunun kahramanı olan Aksenti İvanoviç Poprişçin küçük bir memurdur Rusya'da bakanlıklardan birinde… İç benlikteki kişiliği; var olmanın verdiği aramanın kavruluşu içindedir. Yaşadığı dünyaya herkes gibi bakmaz/bakamaz. O yaşantılar içinde, egemen güçlere karşı beyninde bir kin/nefret doldurmuştur. Zamanla ilerleyen bu karmaşık düşünce boyutu, günlüğüne yansıyan duygularla birleşir.

İç benliğine hapsettiği düşünceleri, günlük objesi dahilinde hayatla bütünleşir. Bu bütünleşme aslında normal yaşam dengelerinin yok olduğu yerdir. Duygular, düşünceler birbiri içerisine girer. Baskıcı, oligarşik yapılara boyun eğmeyen yaşantısına müdürünün kızına duyduğu aşkta eklenince, Poprişçin'in içinde bulunduğu girdap büyüdükçe büyür. Kendi girdabında yavaş yavaş kaybolmaya başlar. Susmak istemez. Dünyayı değiştirecek fikirlerini bağırır. Ama sesi bir noktadan sonra kesilir. Oligarşik yapı, o'nu bir yere hapsederek sistemini devam ettirir.

N.Gogol, “Müfettiş”i de “Ölü Canlar”ı da aynı hisler etrafında oluşturmuştur. O kendi duygularından, yaşantılarından yola çıkarak; elinde bulunduğu sisteme baş kaldırmıştır. Değişime açık fikir yapısı ile Rus toplumunun içinde bulunduğu çürümeyi gözler önüne getirmiştir.

Yazarın düşüncelerini iyi analiz eden “Avesta Tiyatro” iç benlik tregedyasını çözümleyerek oyunu ortaya koymuş. Öncelikle Aydın Orak, tek başına başarılı bir temsil sunuyor seyredenlerine. Kürtçe bilmeyen bile oyunda kendisine bir yer buluyor. Jest ve mimiklerin gücü, psikolojik tahlillerin kıvrak zekayla bütünleşmesi izleyenleri oyuna bağlıyor.

Gogol'un ne anlatmak istediğini çözümleyerek işe koyulan Aydın Orak. Bazı sahnelerin geçişlerinde ufakta olsa aksaklıklar yaşıyor. Fakat temsilin sonunda “daye daye...” diye annesine seslendiği sahnede, karakteri ile kendisini tamamen bütünleştiriyor. Duygusal boşluğu kontrol altına alıyor. Ben Sayın Aydın Orak'ta en çok duygu bütünlüğünün aktarımını sevdim. Müdürünün kızına duyduğu aşkta, annesine sevgisini seslendirdiği sahnede oyunculuk yeteneği çok sağlam beliriyor. Demek ki içinde beslediği aşkın gücü, oyunda iç benlikte yakarışa geçen karakterini yüceltiyor. Bu iki çizgi oyunda mükemmel bütünleşiyor.

Kürt Tiyatrosu'nun gelişimi için önereceğim bazı durumlar var. Daha öncede oyunlarını izlediğim bu tiyatronun gelişimini hızlandırmak için, teknik kısımların sorunlarının çözümlenmesi gerekiyor. Mesela “Bir Delinin Güncesi” oyununda dekor çok başarısız. İşlevi olmayan onlarca kağıt oyun boyunca karakteri gölgeleyip durdu. Türkiye şartlarında zor bir iş yapılsa da, amatör ruhun yanına muhakkak profesyonel düşünceler yerleştirmek gerekli. Kostüm, dekor, ışık üçlemesinin içine yöneten takımın ustalığı eklenirse inanılmaz güzellikte oyunlar çıkarır Kürt Tiyatrosu.

Aydın Orak'ın insanı büyüleyen performansı, İstanbul'da tek tiyatro yapmaya çalışanlara güzel bir örnek oluşturuyor. Kürtçe bilmesiniz de (ki ben de Kürtçe bilmeden oyunu izledim) mutlaka bu oyunu izleyin. Oyunu seyrederek sezonun başarılı gösterimlerinden birisine tanıklık etmiş olursunuz; oyun boyunca Kürt Tiyatrosu'nun niteliğini sözlerle, duygularla hissedersiniz.

JaqLee
04-07-10, 16:22
Uluslar arası Karadeniz Tiyatro Festivali TAHRAN MAHSU TİYATROSU ''KUYU''...



(Bu yazı ile enine boyuna ilk kez Türkiye'de İran Tiyatrosu kritiği yapılacaktır) B u yıl Trabzon Devlet Tiyatrosu tarafından sekizincisi düzenlenen Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali'ne Makedonya,Fransa,Azerbaycan,Rusya,Ukrayna,Bulgaris tan,Romanya,Gürcistan,Moldova,Çin Halk Cumhuriyeti gibi ülkelerin katılımıyla Trabzon bir çok kültüre ev sahipliği yapıyor şu sıralar.

Festivalin dışında geçtiğimiz haftalarda ise Trabzon İran'dan gelen Tahran Mahsu Tiyatrosu'nu ağırladı.İran'ın ünlü yazarı Mahmud Doleabadi'nin 1977 yılında yazdığı ve oyunun yönetmeni Ketayun Hüseyinzade'nin oyunlaştırdığı ''Suluç'un Boş Yeri'' adlı romandan uyarlanan ''Kuyu'' adlı oyunla iki akşam boyunca Trabzonlu tiyatro severlere unutulmaz dakikalar yaşatan ekip,seyircilerin beğenisini kazanmayı başardı.

Tahran Mahsu Tiyatrosu
Tahran Mahsu Tiyatrosu 1993 yılında Ketayun Hüseyinzade ve Parizad Seyf tarafından kuruldu.Bu güne kadar bir çok oyun sahneye koyan topluluğun oynadıkları oyunlar,ya kendi yazdıkları ya da çevirisini yaptıkları oyunlardan oluşmaktadır.Bunun nedenini ise ''Başkasının çevirdiği metni siz oynayamazsınız.O zaman hisleriniz eksik olur...'' düşüncesiyle açıklıyorlar.

Oyunun Konusu
Mergan bir sabah kalktığında kocası Suluç'un evi terk ettiğini fark eder.Üç çocuğuyla bir başına çaresiz kalan Mergan'ın başından trajik olaylar geçer.Kocasının alacaklısı bir adam alacağına karşılık evindeki bakır kapların bir kısmı alınır.Çaresizliği yüzünden 13 yaşındaki kızını da yaşlı bir adamla evlendirmek zorunda kalır.Büyük oğlu bir deve tarafından kuyuya atılır ve kuyuda yılan sokması sonucu sakat kalır.Üstüne üstlük Mergan bir de tecavüze uğrar...Oyunun sonunda Mergan'ın kocası Suluç evine döner.Fakat Mergan Suluç'u terk eder.

Parizad Seyf ve Keramet Rudsaz
Bir kadının başından geçen acımasızlık,vefasızlık,aşağılanma,yalnızl ık gibi katlanılması zor durumlar...Bu durumlar karşısında kadının onurunu,direncini Parizad Seyf çok başarılı bir oyunculukla canlandırdı.

Keramet Rudsaz'a gelince: Bir saat on beş dakikalık oyun boyunca tam on dört farklı tipe hayat vermesi,her tipte değişen ses tonuyla tek kelimeyle eşine az rastlanabilecek olağanüstü bir oyunculuk sergiledi.
Hiç kuşku yok ki her iki oyuncu da övgüyü hak ediyor.
Yaratıcı Bir Yönetmen :
Ketayun Hüseyinzade

Ketayun Hüseyinzade Tahran Mahsu Tiyatrosu'nun hem kurucu üyesi,hem dramaturgu,hem de yönetmeni.Yani deyim yerindeyse olmazsa olmazı.Oyun öncesinde en çok düşündüğüm şey,sadece tek oyuncuyla metindeki (Mergan'ı Perizad Seyf canlandırıyordu) tam on dört farklı tipin nasıl canlandırılacağıydı.Ama Ketayun Hüseyinzade yaratıcı rejisi ve Keramet Rudsaz'ın kusursuz oyunculuğuyla bu durumun üstesinden geldi.Sahnenin değişik yerlerine yerleştirilmiş her bir role ait farklı köstümler ve bu farklı tipleri ifade eden semboller Keramet Rudsaz'ın harika oyunculuğuyla birleşince bu durumun üstesinden gelmek hiç de zor olmadı.Ketayun Hüsetinzade'yi bu yaratıcı rejisinden dolayı kutluyorum.

Uzun lafın kısası,eğer oyunu seyretmişseniz kendinizi şanslı sayabilirsiniz.Umarım Tahran Mahsu Tiyatrosu önümüzdeki yıllarda tekrar Trabzon'a gelir.Onları tekrar aramızda görmekten mutluluk duyarız.

JaqLee
04-07-10, 16:22
SALIERI'DEN YANA OLAN KİM? HELE BİR SÖYLESENİZE!..: AMADEUS



Peter Shaffer'in “Amadeus”u, insanlık tarihinin en büyük bestecilerinden Mozart'ın 250. doğum yılı kutlama etkinlikleri kapsamında, 1983-1984 sezonundan sonra tam yirmi üç yıl sonra, gene bir İstanbul Devlet Tiyatrosu büyük projesi olarak 15. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nde, geçen yılın mayısının ortasında seyirciyle buluşmuştu. Etkinlikler kapsamında, Türk Tiyatro tarihinin en görkemli prodüksiyonlarından biri olarak tanımlandı. Tanımlandı ama, anılan “görkem”, son derece doğal olarak kimi eleştirmenlerce yadsındı, eleştiri masasına yatırıldı.

YÜCEL ERTEN'DEN CAN GÜRZAP'A
Oyun 1983-1984 sezonunda Yücel Erten tarafından sahneye taşınmıştı ve Can Gürzap Salieri'yi, üzerine ışıklar yağası Alev Sezer ise Mozart'ı oynamıştı. Yazar Shaffer'a göre Mozart zeki, yaramaz, sivri dilli, neşeli, muzip bir insandı. “Tourette Sendromu” denilen nevrolojik-psikiyatrik bir hastalığı vardı ve bu hastalık nedeniyle küfür etmeden, ona buna bulaşmadan, saldırganlaşmadan duramıyordu. Yüzyılların, onu donmuş bir porselen heykelcik haline getirecek olmasına şiddetle karşı çıkıyor, o takdirde bu heykelciği kırmaktan hiç mi hiç çekinmiyordu. Oyun, sonuç olarak toplumlarda kurnaz yeteneksizlerin gerçek dehaların yetişmesini engellemedeki hünerlerinin bir örneğini Salieri-Mozart karşıtlığını kullanarak veriyordu ya da oyundan benim çıkardığım sonuç buydu.

SALIERI HAKLI MI
Can Gürzap'ın rejisiyle geçen yıl sahnelenen oyunu, festival sırasında izleyemedim. Yeni yıla kadar da olmadı, ne yapıp ne ettimse gidemedim. “Amadeus”u, ancak şubat ayı içinde seyredebildim. Oyun öncesi, oyun ile ilgili broşürde yönetmen Can Gürzap'ın yazısını okurken tüyümün tüsümün dineldiğini duyumsadım. Yanılmıyorsam kırk yıldır tiyatronun içinde olan Can Gürzap, daha önce rol aldığı bu oyunu, bu kere sahneye koyarken “Mozart mı, Salieri mi” sorusu karşısında: “Salieri” yanıtını verdiğini açıklıyor: “… çünkü -diyordu,- ben sanatta çalışmaya, hem de çok çalışmaya inanırım, çalışmaya ve işini ciddiye almaya…”

PEKİİİ… MOZART ÇALIŞMADAN MI ÜRETTİ
Veee… Ben, acaba Mozart işini ciddiye almıyor, onca besteyi yumurtluyor muydu diye düşünürken ekliyordu: “… Salieri de yaşamı boyunca bunu yaptı; çalıştı, çalıştı, didindi, 'Allah'ın büyüklüğünü terennüm eden besteciler arasına katılmak için' gerçekten de çok iyi eserler besteledi. Amma, bir anda, yanlışlıkla bu dünyada gözlerini açmış bir yaratık, bir insan üstü varlık, bir büyük deha, kısacık yaşamı boyunca kendini hiç zorlamadan öyle besteler yaptı ki, insan kulağının ve hayal gücünün duyamayacağı öyle sesleri bulup bir araya getirdi ki, onun bir günde yaptığı besteleri, Salieri'nin dediği gibi, başka bir besteci yüz senede yapamazdı.”

ÜÇÜNCÜ ZİLDEN ÖNCEKİ HAL-İ PÜR MELÂLİM
Böyle diyordu Can Gürzap ve esasında orta düzeyde bir besteci olan Salieri'nin, genç Mozart'a duyduğu kıskançlığı ve bu dehanın sivrilmesini önlemek için uyguladığı hinoğluhinlik sonucu kendisi şan, şeref ve para içinde yüzerken Mozart'ın sefaletle boğuşmasını, Salieri'nin kıskançlığının Mozart'ı zehirlemeye kadar vardığı yolundaki iddiaları yazısı içinde yadsıyor; konuyu Salieri'nin dramı olarak algıladığını söyledikten sonra, Salieri'nin zamansız bir zamanda dünyaya mecbur kaldığı yorumunu yapıyor ve Mozart'ı: “Salieri'nin zamanını elinden almış ve bir kenara atmış” kişilik olarak tanımlıyordu. Bu “teşhis”, bu tanımlama beni oyunun başında bozdu. Ama mesleğim önyargısız olmamı gerektiriyordu, o sırada zaten AKM'nin Büyük Salonu'nda üçüncü gonk vurdu.

CAN GÜRZAP NASIL YÖNETMİŞ
Oyun başladı, iki buçuk saat sürdü ve bitti. Salondan iyi bir çalışma olduğu inancıyla çıktım. Yapım çok zengindi. Hatta gerçekten, şimdiye kadar Türk Tiyatrosu'nda görülmüş en büyük, en görkemli prodüksiyonlardan biriydi. Kadro ciddiyetle çalıştırılmıştı. Kalabalık sahnelerde oynayan kırk yedi genci Can Gürzap mükemmel yönetmiş, en küçük falsoya izin vermemişti. Can Gürzap'ın kalabalık tablolara hakimiyetini oyun boyunca içimden alkışladım, kalabalığı curcunaya dönüştürmemesini sürekli kutladım. En önemlisi yazarın yazdıklarına kuş kondurma hevesine kapılmamış, yazarın söylediklerinin dışına çıkmamıştı. Diğer taraftan oyuncuların yaratıcı kişiliklerini geliştirmenin yollarını aramış, onlardaki (elbetteki önceden saptadığı) yaratıcılık kaynaklarını yeniden “keşfetmiş”, korumuş, gözetmiş, genişletmişti.

İyi de, ne demeye Salieri'den yana saf tuttuğunu söylemişti?

ÖNDER ARIK'IN IŞIK DRAMATURGİSİ
Oyundan çıkarken bir diğer düşüncem, Yeşim Alıç'ın koreografisinin bana pek “belli belirsiz” geçmesiydi. Önder Arık, ışık tasarımında oyundaki duyguyu, düşünceyi, imajı, zaman kavramını, derinliği, perspektifi bütünlük içinde seyirciye ulaştırmıştı da Mozart'ın ölümü tablosunda, Mozart'ın evi sefalet içinde bir ev olarak tanımlanırken o görkemli sahne düzenini olduğunca aydınlatmış, tanıma uymayan bir atmosfer yaratmıştı. Mozart'ın masasını lokal olarak aydınlatamaz, dekor tasarımcısının vurgu öğesi olarak kullandığını sandığım mavi fondan gelen kar yağışı ile masayı bütünleştiremez miydi, bilemem. Bilebildiğim, o tablonun inandırıcılıktan uzak oluşuydu.

DEKOR VE KOSTÜM
Serpil Tezcan'ın “2007 - Afife Tiyatro Ödülü”ne de değer görülen kostümleri dönemselliği ve hatta dönemselliğini de aşan zevkliliği, çeşitliliğiyle göz doldurduğunu söylemeliyim. Her iki perdede de, kostümler doğrusu fevkalade iç açıcı güzellikte. Tezcan'ın kostümlerinin düşünsel, anlamsal işlevleri yerine getirdiğini de yorumuma eklemeliyim. Ethem Özbora ise, ne yalan söyleyeyim gerçekten görkemli bir saray ortamı yaratmış. Tavanda muhteşem üç kristal avize, yanlarda ve arkada stilize edilmiş dev kapılar/duvarlar… Tablo içeriklerine göre, avizeler yukarıya çekiliyor, arkadaki kapılar/duvarlar arkaya yatırılıyor. Özbora'nın dekor verileri, hiç kuşkum yok ki, seyircilerin olayı seyretme anındaki kişisel yaratıcılığını da kışkırtıyor. Gel gelelim, yukarıda da söylediğim gibi, Mozart'ın ölüm tablosunda Önder Arık ile el ele vermemesinin nedenini anlayamadığımı da açık yüreklilikle itiraf edivereyim de rahatlayayım… Pedalsız klavsen derseniz… Sizce ne edeyim de şaşırmayayım? Neyse!.. Bu arada, Nüvit Özdoğru'nun çevirisini, kendisini ışıklar içinde alkışlayarak anlatmış olayım.

OYUNCULAR
Oyunculardan Mustafa Kırantepe, Gökçer Genç, Erkan Horzum, Tuba Kantoğlu, Levent Güner görevlerini hakkını vererek yapmaktalar. Ali Ersan Yenar Baron'da pek zayıf kalıyor. Ali Düşenkalkar I. Venticello'nun, Payidar Tüfekçioğlu Kont Rosenberg'in, Mahmut Gökgöz Kont Von Strack'ın canlı, fiziksel ve psikolojik yönelimlerini başarıyla oluşturmuşlar. Nişan Şirinyan'ın Joseph II'si de iyi. Meral Bilginer, Constanze'yi canlı ve devingen kılıyor. “Brava” Bilginer'e. Celal Kadri Kınoğlu Salieri'ye fiziksel olarak hayat buldururken, onun içsel yüzeylerini de mükemmelleştiriyor. Zafer Algöz ise, Mozart'la özdeşleşirken, hiç ama hiç kuşkum yok ki Mozart'la duygusal bir iletişim de sağlıyor.

Kısacası, “Amadeus”, mutlaka seyredilmeyi hak ediyor. Ama bu sene, ama seneye…

JaqLee
04-07-10, 16:22
"ETNA-BEDENDEKİ KUYU" ÜZERİNE...

Bitiyatro yeni bir oluşum. Topluluk ilk oyunları olan Etna-Bedendeki Kuyu ile tartıştığı modernite, aydınlanma, modernizm, kapitalizm, şiddet, cinayet, kadın kimliği, oyun-seyirci ilişkisi, tasavvuf, insan bedeni, tarih, anarşizm, medya ve tüketim kültürü, performans, hukuk, yargı gibi birbiriyle bileşen birçok katmanı bir arada yorumlamayı hedefleyen bir proje ile oldukça cesur bir tavır sergiliyor. Bu yüzden proje ekibinin, yaşam içerisinde böyle bir dertleri olduğu için ve de bunu tiyatro gibi bağımsız değişkenlerini aşmanın çok zor olduğu bir alanda deşmeye çalıştıkları için takdir edilmesi gerekiyor. 16 Mart 2007'de Akatlar Kültür Merkezi'nde izlediğim temsil üzerine düşüncelerimi aktaracağım bu yazı, umarım ekibin bu cesur tavrını karşılayan bir geribildirim olur ve ekibin “kasedi geriye sararak” oyunu tekrar gözden geçirmesiyle birlikte oyun dahilindeki metinsel ve rejisel tasarılarına bir veri oluşturur.

Oyun sahnede dağınık bir şekilde duran valizlerle açılıyor ve Sophie elinde başka bir valizle odasına giriyor. Sophie yalnız yaşayan bir kadın. 80 dakikalık temsil boyunca Sophie kendi odasında ürettiği monologlarıyla, oyun içinde oyunlarıyla, oyunun sonuna doğru teypten gelen bir sesin ona eşlik etmesiyle ve yine oyunun sonuna doğru seyirci koltuğundan sahneye girerek oyuna dahil olan Gottlieb'in ona katılmasıyla tek kişilik oyununu/durumunu bize açıyor.

Oyun ilerledikçe Sophie'nin odasını dolduran valizlerin Sophie'nin ürettiği oyunlar olduğunu anlıyoruz. Ölü oğlu, oğlu öldürülürken seyreden kırmızı şapkalı çocuk, Sophie'nin çıktığı mahkeme, savaşta ölen nişanlı… Sophie'nin tüm bu oyunları kurma sebebi ise gerçek yaşama tahammül edebilmek ve kendisini gerçek yaşamdan koruyabilmektir. Kurduğu oyunlarda gerçek yaşamdaki şiddete veremediği/veril(e)meyen karşılıkları oynar. Sophie'nin bir de kendi otokontrolünü sağlamak için kaydedilmiş bir kasedi vardır. Bu kasetteki ses Sophie'nin sağduyusudur ve Sophie'yi gölgeler dünyasından geri çağırır.

Oyun yazarı Etna-Bedendeki Kuyu'yu “Bir suçun oluşmasını seyretmek, ona iştirak etmekten daha ağır bir suçtur.” diye özetliyor. Oyun boyunca Sophie'ye de defalarca tekrarlatılan benzeri cümlelerle, yazarın mesajı teknik anlamda birebir olarak da seyirciye iletiliyor. Tabi ki bu ileti Sophie'nin hikayeleri üzerinden ve de Sophie karakteri içerisinden seyircilerin gündelik yaşam alanlarına seslenen bir cümle. Bizler, Sophie'nin gazete sayfalarını çevirirken rastladığı, başka bir zaman anlatmak üzere beklettiği “Hrant Dink” cinayetinin seyircileriyizdir. Ancak seyircinin, Sophie'nin bu düşüncesini öğrenebilmek için yapması gereken temsil anının canlı eylemi olan “seyretme” eylemi, seyreden olmayı yargılayan bir metinde biraz es geçilmiş gibi görünüyor. Aynı kişi olan yazar ve yönetmen, yazılı metni sahne metnine dönüştürürken, salonda hali hazırda kendisine en değerli madeni oluşturacak olan o anki seyircinin seyretme eylemini deşifre etmemiş. Ana mekanizmasını seyirci kalmaya getirdiği eleştiriyle kuran metin, “ancak seyredilerek var olabilecek bir temsil”de, seyretme durumunun koşullarını ve çeşitlenebilecek, sorgulanabilecek olanaklarını çok zorlamamış gibi görünüyor. Yanılmıyorsam en az 20 defa geçen “seyirci/seyretmek” kelimeleri üzerine, iki sahne dışında dört duvar içinde oynanan oyunda, metin ile reji arasında bir boşluk/uyuşmazlık baş gösteriyor.

Sophie'nin seyirciyle göz göze geldiği, yani seyircinin mevcudiyetine kendisini açtığı ilk sahne mahkeme sahnesi. İşte o an oyun, seyircinin seyretme eylemini de yakalıyor. Ancak oyun boyunca korunan ve hatta bize neredeyse Sophie'nin şizofrenik dünyasını pek de dikkate almamak gerektiğini düşündürten o dördüncü duvar nedeniyle, yazarın metne döşediği alt metin Sophie'nin kendi dünyasında kilitli kalıyor. Sophie'nin seyirciyle göz göze geldiği ikinci sahne ise Sophie'nin teypteki sesi vurduktan sonra elindeki kurusıkıyı seyirciye yöneltmesiyle gelişiyor. İyi bir buluş olmasına rağmen, oyun başından beri yok sayılan, kendisini seyrettiği reddedilen seyirci için bu silaha hedef olmak, ancak nahif bir sahne mizanseni olarak algılanıyor.

Oyun başladıktan bir süre sonra seyirci koltuğunda yerini alan Gottlieb'in koltuklardan sürünerek geçerek sahneye çıkmasıyla başka bir uzam açılıyor önümüze. Gottlieb'in ilk repliği iyi bir buluş; güzel bir gönderme. Hamlet'in, amcası Claudius'u, seyirci konumundayken izleyeceği bir cinayet oyununa (Gonzago'nun Katli) vereceği tepkiyle değerlendireceği oyunda Claudius'un kaçış cümlesi: “Işık, bana ışık bulun.” (III. perde ii. sahne) Tam o anda Sophie'nin açtığı bir valiz kapağının önünde yoğun bir ışığa maruz kalmasıyla kritik bir uzam oluşturuluyor. Sophie ismi Aydınlanma Çağı'nın ışığıyla buluşuyor ve oyun boyunca yargıladığı ve şimdi Gottlieb aracılığıyla onu boşluğa çağıran seyretmekten suçlu seyirciyle yüzleşiyor. Tam da oyunun kalbinin atacağı bir an beklentisi yaratan bu uzam, maalesef, metinde yargılanan seyircinin salondaki canlı performansının es geçilmesine benzer şekilde yönsüz ve güçsüz kalıyor; metinle yola çıkılan tartışma rejide aksıyor ve oyuna karşı bir şüphe uyandırıyor.

Yanı sıra metnin başka bir ivmesi daha var: Sophie ve teypten gelen sesle şekillenen kadın failliği. Sophie teypten gelen sağduyusuna karşı kendi mevcudiyetini (deliliğini), kurban değil fail olmak yönünde açıklar. Bu yolla metnin sorguladığı şiddet, suç ve şiddete/suça seyirci kalma dokusu kadın kimliği içerisinde daraltılır. Ancak metin, intikam peşinde koşan bir Medea'nın takibi için fazla geniş tutulmuş bir perspektife sahipken ve de zemininde genel olarak şiddeti/suçu izleyen bir seyirciye yönelikken, Sophie'nin kadınlığı bir tesadüf havası yaratıyor ve deşilmemiş bir yan odak olarak metni zayıflatıyor.

Diğer bir kritik sahne ise adı Yunanca bilge/bilgi anlamına gelen Sophie'nin bir valize girerek elindeki kitabı kuma gömmesi: Aydınlanma bilgisi boğuluyor ve ardından Sophie semaha duruyor. Bu sırada biz kolonlardan dünyayı yiyip bitiren kapitalizm hikayesini duymaya başlıyoruz. Bu yolla Hiroşima ve Nagazaki'yi bombalayan aydınlanmanın kendini arındırdığı ya da kendisinden kurtulduğu alan/yeni bilgi (Sophie semaha duruyor!) semahtan geçiyor. Dünyayı yiyen “adamın bedeni yiyeceklere mezar olmuşken” Sophie'nin bedeni semahta yükseliyor. Düşünceyle yürütülen bir metinde mistik bir boyut açan bu dokunun ne kadar Sophie'nin, ne kadar yazar ve yönetmenin şizofrenisi olduğu pek çözülemiyor. Böyle bir eleştiride bulunuyorum çünkü metin oldukça sorgulayan bir yapıyla karşımıza çıkıyor. Sophie'nin kendi sorgulamaları/yargılamaları içinde boğulması günümüzün şizofren insan tabiatına oldukça uygun gelebilirken, bu şizofreninin, kurgulanan bir yapıda kontrolsüz bir bulanıklıkla üretilmesi, bir derdi olan oyuna kan kaybettiriyor. Bu noktada iki sezondur birkaç oyunda üst üste gördüğüm oyun sonu semahları, bana biraz oryantalist düşüncenin ehlileştirilmemiş dokuları gibi geliyor. Kes-yapıştır yoluyla üretilen bir görsellik, kendi içini boşalttığı gibi eklendiği yapıya da zarar veriyor kanımca.

Oyun, biri az kullanılmak üzere iki alanda oynanıyor: Sophie'nin ışığını açarak içeri girmesiyle yuvarlak ön sahne, Sophie'nin odası; arkada kalan dikdörtgen şeklinde enine açılan diğer alan da dışarısı olarak kodlanıyor. Sophie'nin odası olarak tasarlanan alanın çeşitli boylarda valizlerle kuşatıldığı sade bir dekor. Seyirci neredeyse oyun boyunca yarı ışıkta kalıyor ki bu metne yardımcı olan bir unsur. Buna destek olacak bir şekilde, dışarısı olarak kodlanan arka sahnenin seyirci alanına taşınması, yine metne yardımcı olurdu diye düşünüyorum: Çünkü Sophie'nin “içinden hiç kan akmamış olan bir koruluk alan yoktur” ve “daha önce kaç kişiyi öldürdük” replikleri biz dışarıdaki seyircilere yönelik aslında. Bu repliklerin seyirciye söylenmesi en azından seyircileri, seyretmekte oldukları oyun, işlenen cinayetler, maruz kalınan şiddet içerisinden tetikleyebilirdi. Yanı sıra oyunu izlerken böyle bir oyunun daha küçük ve seyirciyle daha denk uzamlarda konumlanabileceği bir sahnede/salonda/alanda oynanmasının oyun açısından daha verimli olabileceğini düşündüm.

Oyunda nahif bir ışıklama tercih edilmişti. Işık, Gottlieb'in girişi, Sophie'nin kendini asması, semaha durması ve odayı toparlaması dışında neredeyse hiç değişmedi. Açıkçası performans ve metin ışık tasarımından pek faydalanamadı, ışık daha çok bir aydınlatma aracı olarak kullanıldı.

Oyun, seyirci üzerinde bir etki bırakması tasarlanan melodik müziklerle başlıyor ve bitiyor. Oyun içinde Sophie'nin nişanlısı Mehmet'in ona verdiği “söyle buldun mu” şarkısı temsilin içinde gezinen ve anlaşılamayan bir seçim.

İğdiş edilen yiyeceklere gelince; postmodern olarak tanımlanan temsillerden aşina olduğumuz bir görsellik. Çeşitli hayvanların sahneye çıkarılması, kıyma banyosu yapılması vs. Sophie kurduğu oyunlarda, karpuz, karnabahar ve ekmeği oğlunun ölümünden sorumlu tuttuğu kişilerin bedenleri olarak kullanıyor. Dramaturjik bağlamda anlaşılabilir bir aksiyon olsa da sahnede biçimleniş şekilleri, oyunun bütünü göz önüne alındığında bir araç uyumsuzluğu oluşturuyor. Gündelik yaşamda kendileri olmaları dışında bir anlam atfetmediğimiz bu gibi araçların temsil içinde nasıl bir çerçevede kullanılacağı önemli bir faktör. Oyun içindeki kullanım üzerine söyleyebileceğim en kesin şey ise, farkında olarak veya olmayarak, komik bir doku oluşturacak şekilde kullanılmalarının oyunu zorladığı. Sahneleme araçları birbirini desteklemek, bir anlam üretmek, seyirciye bir mesaj iletmek, bütünlüklü olmak zorunda değil. Ancak bu oyun bir söz, yani yazılı metin oyunuydu. Bu noktada kendi koşullarında kontrollü olması yönünde bir beklenti oluşturuyor. Bir sözü, bir tartışması olan bir metin. Ana karakterin adı Sophie. Yani bir iddası var, belleklerde bir karşılığı var. Onunla oyun boyunca hesaplaşılabilir, içi boşaltılabilir ancak yine bunların bir kuralı olması gerek. Seyirci bu kuralı çözmek zorunda değil ama oyun ekibinin bu kuralı (kuralsızlıksa bile) kontrollü değerlendirmesi gerekiyor.

Yine aynı kuralsızlık içinde göze çarpan ilkel ritüel dokuları. Sophie'nin kırmızı şapkalı seyirciyi anlatırken, karpuz, karnabahar ve ekmeği iğdiş ederken sunduğu mizansenler, suratına sürdüğü boyalar, valiz içindeki su… Yine bu öğeler de temsil içinde eklektik kalan dokular; bir kes-yapıştır havası uyandırıyor. Hele ki “düşünce suçla iç içe”,“seyirci kalabilen kişi kalbinin en derin noktalarına kadar zalimdir”, “yaşayanları sevmelisin Sophie”, “ikimiz kavga edersek kurban oluruz, ikimiz anlaşırsak fail, itaatsiz oluruz”, kırmızı şapkalı seyircinin “benim inandığım ne varsa şimdi karşında duruyor”, Gottlieb'in “bu dünyada kendini evinde hisseden kişi yabancıdır” gibi büyük sözlerin yanında bu farklı dokular yönsüz kalıyor ve oyunu zayıflatıyor. Oğlunun arkadaşlarının, izledikleri filmin etkisiyle kaba gücün sınırlarına ulaşmak için onun kafasını parçaladıklarını söylerken, varsayım ile yaşam arasında bir fark olduğunun altını çiziyor Sophie. Hem medya eleştirisi getiren hem de nişanlı oyunuyla insanların içinde süregittikleri asıl mekanizmayı ve bu mekanizmayı kurgulayanların, yani gerçek suçluların (“gerçek suçlulara yönelseydi bizim nefretimiz…”) altını çizen metin, maalesef hem yazınsal anlamda hem de sahneleme bağlamında savrukluğu kaldırmıyor. Oyunun bir kuralı olması gerekiyor.

Performansa geldiğimizde, kendi kurduğu oyunlar içinde (“benim sorunum kurgulanmış olmak, bizzat kendim tarafından”) debelenen bir karakterin, aynı zamanda kırmızı şapkalı seyirciyle oyununda ürettiği komedi Sophie'nin kendi koşullarını zorluyor, zayıflatıyor. Geçişler yorucu. Eleştirinin yönü kayıyor, anlık bir mizansene bağlanıyor. Neredeyse oyunun tamamını yüklenen bir oyuncu için kolay bir performans değil tabi ki. Ancak oyunculuk da yine metnin ve sahnelemenin zaaflarından payını alarak odaklanacağı alanı bulamıyor ve bir etki uyandıramıyor.

Son dönemde Türk tiyatrosunda oldukça rağbet gören şiddet konusuna geniş bir yorum getirmeye çalışmış bir proje olarak Etna-Bedendeki Kuyu, irdelenen konunun yeterince özümsenemediği bir proje olmaktan kurtulamıyor. Evet şiddet uyguluyoruz, evet şiddete maruz kalıyoruz ve bunun çok çeşitli varyasyonları var ama bu projenin tetikleyici unsurları olan kurban kadın ve genel olarak zorbalaşma, yabancılaşma tartışmaları kendi perspektiflerini oluşturamıyor. Bu da kendisini görsel olarak sahnede kurusıkı kullanılması olarak ifşa ediyor.

Oyunun adı gündelik koşullardaki insan bedenine ve sahnedeki oyuncu bedenine yönelik de birtakım beklentiler oluşturduysa da ancak Gottlieb'in “kuyular var bedende” repliğiyle yetinmek zorunda kalan bir beklenti oldu diyebilirim. Ne karakterin yönünde, ne de oyuncu olarak bedeninde böyle bir tartışma alanı açılmamış. Bedenle hesaplaşma olarak görebildiğimiz tek şey Sophie'nin semahta giyindiği kumaşın üzerindeki bir insan bedeninin deforme edilmiş hali ve eteklerindeki karıncalar oldu.

Oyunla ilgili okuduğum yazılardan, yazar-yönetmenin (Christine Sohn) ve oyuncunun (Laçin Ceylan) röportajlarından aldığım izlenimle büyük bir beklentiyle gittiğim bir oyundu. Son tahlilde ise metin ve sahneleme bazında bazı iyi buluşları olan, ancak bu buluşların çok iyi değerlendirilemediği kontrolsüz bir yapıyla karşılaştığımı söylemeliyim. Tartışma alanlarının cüretkarlığıyla birlikte üzerine biraz daha gidilmesi gereken bir proje.

JaqLee
04-07-10, 16:22
Ters-Düz Dünya
"Tersine Dünya"
Bakırköy Belediye Tiyatrosu

Orhan Kemal'in romanından Mustafa Gültekin'in oyunlaştırdığı 'Tersine Dünya' Turgay Kantürk'ün rejisi ile tiyatro severlerin karşısına çıkıyor. Oyun dünyada yaşanılan “kadın-erkek” aymazlığına zıt açıdan yaklaşıyor. Oyunda kadınlar erkek, erkekler de kadın oluyor. Aslında cinsler arası ayrım yapıldığına dair bilinç altı uyaranlarımız bizleri yanıltıyor. Kadın, cinsel obje olarak topluma lanse edildiği için; toplum onları seks kölesi konumunda algılıyor. Evet kadın cinsel istismara uğruyor; fakat erkek egemenliğini de kabullenen kadın, bu istismarı yapanı da hayatından çıkartamıyor. Sonuçta; oyunda erkeklerin yerine geçen kadınlar, erkekleri seks kölesi konumuna sokuyorlar. Güç kimde ise, bir anda özgür düşünce, insanca yaşamak fikri değişiyor. Oyun, insanda gücün nasıl bir değişime sebep olduğunu da tüm çıplaklığı ile gösteriyor.

Oyunun değişik dekor yapısı, üç boyutlu grafik tasarımını ortaya çıkarmış. Yöneten kişinin düşüncesi oyunu geniş alanda tuttuğu için, oyun sahnede boğulmuş. Özellikle de komşu gezmesine giden 'Süleyman' ın yürüme alanı göz nizamını bozuyor. Yukarıdan aşağıya bakan mahalleli de ayrı bir yanlış… Çok geniş alan üzerinden yapılan gösterime izleyenler bir türlü tam anlamıyla konsantre olamıyorlar… Oyun boyunca şarkıların “playback” söylenmesi, anlatılan konudaki içtenliği bozuyor. Sahnedeki ses dizaynının da bozuk olduğunu eklersek, gösterimin nasıl sekteye uğradığını anlamış olursunuz.

"Tersine Dünya” aslında 'karamizah' güldürü ögesine çok yakın duruyor. Olayın da (2.perdedeki genelev sahnesi) uzun uzadıya sahnede aktarıldığını görüyoruz. Bu uzatma gösterimi içten içe sıkıntılı bir sürece doğru sürüklüyor. Evet, bu oyun bir çok tiyatro ödül jürisi tarafından beğenildi. Fakat ödül törenleri geçtikten sonra ortaya disiplinden uzak bir oyun koyarsanız, jürilerin ileriki günlerdeki kıymetli oyunlarınıza bakış açısı değişir. İlk gösterim ya da son gösterim… Bütün gösterimler aynı disiplinle sürdürülmeli…

Oyunun konusu
'Bitirim Leyla' yerinde duramayan, çapkın bir kadındır. Evde kocası çocuğu ile perişan halde yaşarken 'Leyla' mahalleye korku salmakta ve ortalıkta dolaşan erkeklere sarkmaktadır. Yaşadığı bu hayat o'nu bir gün hapishaneye yollar ve kocası ortalıkta dolaşan çapkın kadınların avı konumuna düşer. 'Süleyman' çocuğu ile o kapı bu kapı gezerken istemediği bazı olayların da içinde bulur kendisini… 'Leyla' hapishaneden çıkar ve evine gelir…

Müzik, Dekor, Kostüm, Işık, Koreografi
Kısaca özetlediğim konunun müziklerini Tolga Çebi yapmış. Başarılı bir işe imza atmış, fakat 'playback' gösterim içinde o güzelim müzikler yok olup gitmiş. Yöneten kişinin neden canlı performans denemek istemeyişini anlayamıyorum. Dekorda Ayçın Tar'ı görüyoruz. Başından sonuna dek anlamsız ve başarısız bir dekor ile oyunun ana temasını bozmuş Sayın Tar. Bakkalın, komuşuların durduğu yeri kendisi geniş açıdan izledi mi merak ediyorum(!) Gönül Sipahioğlu'nun kostümleri gayet güzel. Özellikle de 'Sarı Leman' Nurhayat Atasoy'un üzerine giydiklerini çok sevdim. Rolüne inanılmaz uymuş. Fakat 'Bitirim Leyla' nın biraz daha 'kaba saba' elbiseler giymesi uygun olmaz mıydı? Işıkta Murat İpek kostüm gibi başarılı. Pınar Ataer'in koreografisi olmamış. Baştan alıp düzeltilecek çok yer var.

Oyuncular
Oyunda 'Bitirim Leyla' rolünde usta oyuncu Gül Onat'ı izliyoruz. O kısa boyu ile sahnede devleşen Onat, oyunun ne anlatmak istediğini çok iyi kavramış. Kro bir erkeğin dinamik yapısını çok iyi tahlil etmiş. Oyun boyunca performans kaybı yaşamaması rolüne bağlılığını gösteriyor. Fakat eşini aramaya komşusunun evine geldiği sahneden çıkarken, kendi kendisine -ki metinde yok böyle konuşmalar- söylendiği anda oyunda bir takım kopmalar oluyor. Dikkatli olmakta fayda var. Levent Tülek'in canlandırdığı 'Süleyman' eşine sadık, çocuğuna aşık bir ev adamı. Ama nedendir bilinmez o gün oyun boyunca Sayın Tülek'te bir dikkat problemi vardı. Polislere yalvardığı sahnede, rolünün hakkını veriyor. Duygusal devinimlerde gayet başarılı idi. Nurhayat Atasoy için ayrı bir değerlendirme yapmakta fayda var. Kostümünden, aksesuarlarına; oyunculuk yeteneğinden, karakter çözümlemesine dek her şey çok güzeldi sahnede. 'Sarı Leman' ın 'Bitirim Leyla' ile olan diyaloglarında Gül Onat'a desteği çok büyük. “Mahalleli, işçiler, mahkumlar, sermayeler” hızla akan örgüde daha canlı olmak zorundalar. Oyunu birkaç kişinin sırtına yığmak grup fikrini hiç ediyor. Aman dikkat!

Genel Değerlendirme
Genel anlamda oyuncu kadrosunun kalabalık olduğunu görüyoruz. Alican Yücesoy, Zeyno Eracar, Şirin Taşpınar sahnede öne çıkan diğer isimler… Oyun oynamanın bilincinde olarak, ciddi anlamda rollerine sadık kalıyorlar.

"Tersine Dünya” işlevsiz dekoru, yanlış konsepte düşünülen sahne grafiği ve müziklerin mekanik halde sunumu ile sahnede çok canlı durmuyor. Yöneten kişi Turgay Kantürk bunları gösterimler boyunca görmeliydi. İstanbul'da kalabalık kadrolu oyunlar çok fazla izleyemediğimiz için, bize aktarılan bu tür gösterimlerde neyin doğru, yanlış olduğuna karar vermekte zorlanıyoruz. Dilerim devam eden gösterimlerde bu yanlışlardan vazgeçilir.

JaqLee
04-07-10, 16:22
MARTI ...



Oyunbaz tiyatrosunun ilk oyunu Martı, Abdullah Cabaluz rejisiyle sahneye konmuş. Dünya tiyatrosunun 'sembol' oyunlarından bu 'büyük' metnin yorumunda ilk merak ettiğim şey günümüze gelip gelmediğiydi. Öyle Çehov ' un son komedyası Martı, ilk temsilinden sonra yazarını bile yazmaya küstürmüş. Ardından Moskova Sanat Tiyatrosu' ndaki, ilkinin tersine oldukça başarılı bir temsille sahnelendiği tiyatronun 'amblemi' haline geliyor.

Girişte çalan yerli parça ilk ipuçlarını verdi oyunun. Acaba tavırlarda yerli mi olacak sorusunu sorarken, plastiğe baktığımızda derme çatma oluşturulan bir tiyatro sahnesi gördük. Bu tasarım bana 'Godot' u Beklerken' rejilerini anımsattı. İzlediğimiz Çehov oyunlarında bir gelenek var ki (Belki de bilmeyerek ortaya çıkıyor.) o da Rus oyun kişilerinin sürekli 'kaba' gösterilmesi. Bununla beraber oyuncuların bu karakterleri 'büyük' oynaması. Çehov oyunları neden bu kadar kalın çizgili oynanıyor? Bu belki de bizim izleme alışkanlığımız da olabilir…Ama Cabaluz bunu bir ölçüde kırmış. Oyuncuların gayretleri takdire şayan ama alışamadığım bir şey varsa o da oyunun çok fazla Türkiyelileşmesi. İster istemez şu soruyu sorduk, 'o zaman neden tamamen Türkleşmedi?'Eğer popüler kültürün aranjmanları kullanılacaksa bunu biraz iyi ayarlamak da gerekebilir. Örneğin yine yukarıdan çalan Lale Devri şarkısının şimdi ifade ettiği anlamla, oyunun içindeki anlam öbeklerini düşünmek…

Martı oyununda modern dünya insanının çıkışsızlığıyla; bu çıkışsızlığın aslında insanın kendi içinde hapsolmuş 'kaçınılmaz' gerçek olduğu ortaya çıkar. Öyle ki kimse istediğine, özlediğine erişememiştir. İnsanın karşısına çıkan zorlukla, bu zorluğu bertaraf edebilme gücünün karmaşıklığı. Bu bertaraf edebilme gücü olmadığı için, idealleriyle ; o idealleri gerçekleştirme güçleri sürekli birbiriyle çatışır.

Günümüz bireyselleşmesinin ve makineleşmesinin (ki artık ona dijitalleşmesinin demek gerekir.) insanı benzer sendromlara ittiği de ortada. Martı, bu bireysel itiraflarıyla bile çok güçlü bir tablo koyuyor önümüze. Cabaluz, işte bu 'kimsenin istediğine erişemediği' gerçeğini güldürerek anlatmış.Oyunun 'olası' toplumsal katmanlarına fazla dokunmayıp, daha çok bireysel çizgide ilerlemek istemiş.

Kosya' nın üzerinde yazan 'Normal değilim' yazısının oyun boyunca karşılığını aradım. Bu espri, metni okumayan izleyici için biraz 'karavana' gidecek gibi düşündüm. Güray Dinçol' un (özellikle kullanmadıysa) seninin bana yaşlı bir insan sesi gibi gelmediğini gördüm. Yıldız Tarihi oyunundan sesine kulak aşinalığım fazla ne de olsa…Kosya' nın odasına boca edilen tonlarca buruşmuş kağıt esprisi de sevimliydi. Böylece sürekli 'dene-yanıl' ikileminde gidip gelen yazarın yaşam özeti bir kez daha özetlenmiş oldu. Oyunbaz tiyatrosunu yeni oyunlarla tekrar görmek dileğiyle…

JaqLee
04-07-10, 18:22
"KIRIK ZIPKIN"IN ÖYKÜLERİ SAHNEDE: "YA SENİ RÜYASINDA BİR DAHA HİÇ GÖRMEZSE"



Mustafa Avkıran ile Övül Avkıran ve bir avucu zor dolduran aydın kişi, Türk tiyatrosunda ezberi bozmak, yan yana durulabilirliğin örneğini kamuoyuna sunmak için; bir tasarım kültürü, bir seyir ve seyirci kültürü yaratmak; bu kültürü sürekli kılmak için garajistanbul'u kurdular. Onlara 50 civarında bireysel, 35'de kurumsal destekçi yürek verdi, bilek verdi. Yokluk, yoksulluk ve yoksunluk söylemlerini bozdular, koşulsuz üretmenin, üretileni göstermenin yolunu gösterdiler. 2007 Mart ayının son günlerinde garajistanbulpro yapımı, son otuz yılın en ilginç yazarlarından Sevim Burak'ın “Yanık Saraylar (1965 - 2. Basım Haziran 2004 YKY)” başlıklı kitabındaki öykülerden Naz Erayda'nın uyarladığı, tasarladığı ve yönettiği “Ya Seni Rüyasında Bir Daha Hiç Görmezse” ile bir kez daha seyircilerinin karşısına çıktılar. Oyunlarını yalnızlık, paranoya, ölüm, azınlık olma hali üzerine kurguladılar; hareket, ses, söz, ışık, görüntü ve oyun parçalarından oluşturdular.

NAZ ERAYDA “ÇOK ZOR”U BAŞARMIŞ
Zor bir işti Naz Erayda'nın giriştiği. Sevim Burak'ın kırılmalarla yek diğerine eklemlenen, zikzaklar çizen dilini alacaksın; sakladığı ya da arkasına saklandığı tümcelerini, tümcelere gizlediği gizli anlamları bulacaksın; görünen görünmeyen alanlarıyla, Sevim Burak'ın aynasının arkasına sürdüğü ince metal tozdan arındıracaksın, o aynayı cam yapacaksın! Bütün bunları yapabilmek içinse Sevim Burak'ı çok iyi anlayacaksın! Naz Erayda anlamış. Anladıklarını teknik yönetmenine (Kerem Kurdoğlu) de, müzik ve ses tasarımını yapacak olana da (Ayşe Tütüncü), ışık tasarımcısına (Yüksel Aymaz) da, oyuncularına (Derya Alabora, Mustafa Avkıran, Övül Avkıran, Güneş Berberoğlu, Gülbin Yeşil) da, video performansta rol alacak “esas” oyuncular dışındaki (Çağlar Çetin, Ayça Damgacı, Deniz Erdem, Roza Erdem, Nadi Güler, Mustafa Kaplan, Kerem Kurdoğlu, Aslı Mertan, Hakan Milli, Filiz Sızanlı) oyunculara da, görüntü yönetmenine (Doğan Sarıgüzel) de anlatmış. Daha doğrusu anlatmayı başarmış.

OYUNCULAR ANILAR DÜNYASININ GERÇEK KİŞİLERİ
Naz Erayda, aynen Sevim Burak gibi biçime ağırlık verir gibi görünmüş gösteriyi yönetirken. Oysa, esasında bal gibi içerikle, insanla ilgilenmiş, tıpkı Sevim Burak gibi. Sevim Burak'ın sözcüklerle resim yapmasından yola koyularak, bir anlamda Sevim Burak'ın sözcüklerinden tiyatro yapmış. İçeriği savsaklamadığı gibi, üstüne üstüne basmış. Daha yüksek, daha yüksek sesle okumak istemiş öykü/leri. Daha hızlı ya da daha ağır, ama kasıla kasıla. Bu arada, bütünüyle görsel bir tat aramış. Sevim Burak'ın yazılarının temelinde yatan derin “humor”u bir güzel kullanmış. Tıpkı Sevim Burak gibi, sevgisini hiç yitirmeyen bir ince alayla yaklaşmış anlatacağı kişilere. Kişiler, bir anılar dünyasını hem yaratan, hem de o dünyanın yarattığı kişilerden oluşmuş.

SEVİM BURAK'IN DUYGUNLUĞUNUN KARŞILIĞI
Pekiii… Sevim Burak'ın “Yanık Saraylar” adlı kitabındaki öykülerinin düşündürdüğü kavramlar ve çağrışımlardan Naz Erayda'nın uyarladığı, tasarladığı ve de yönettiği “Ya Seni Rüyasında Bir Daha Hiç Görmezse”yi seyirci kolayca anlayabilir, algılayabilir mi? Bence hayır! İşte burada garajistanbul'un işlevi başlamış. Hani gösteri sanatlarının zamanının geri geldiğini; sadece düşünüp, konuşup, unutma zamanlarının sonunun geldiğini; üretimin, üretimi kışkırtacağı, zorlayacağı süreçler oluşturmanın zamanının geldiğini savlıyorlar ya!.. Bu gösterilerinde de, seyirciyi öykülerdeki kuramsal dünyanın nasıl gerçek dünyaya bağlı olduğuna tanık ediyorlar. Anlatılandaki düşünceler, gerçekçi dünya görüşüne aykırı da olsa, gerçekçi dünya görüşünden çıkıyorlar. Gösteride bilgi doğrulanıyor, ama bilimsel dünya gerçeği bilinçli olarak kurcalanmıyor. Çünkü, özde olan güvensizlik, günlük yaşamın gelişimine katılamaması, gerçeğin gidişine ayak uyduramamasından kaynaklanmaktadır. Kötümserlik, Sevim Burak'ın duygunluğunun karşılığıdır, hepsi bu! Yani, yazmaya zorunlu olduğu şeyin ta kendisidir kötümserlik.

DERYA ALABORA'NIN ÖYKÜ ÇÖZÜMLEMESİ
"Ya Seni Rüyasında Bir Daha Hiç Görmezse”yi izlerseniz, bana mutlaka hak vereceksiniz, eminim. İşte, özlemini duyduğum oyunculardan Derya Alabora'nın derin “Ben”ine, gizine, yaratısının somut anlarında temel aldığı deneyimlere dayandırdığı bir imgelemden gelen öykü çözümlemesi var ya! Derya Alabora, çözümleme işlemini yaparken, esasında bir imgenin bir imgeleme eyleminin çözülmesi sonucunda ortaya çıkan gerçeğini açığa çıkarmaktadır. Benim anladığım bu!

ÖVÜL AVKIRAN'IN TEK TÜMCEYE VARIŞI
Bedenini bir gösterge vericisi, izleyiciye işaretler göndermek için ayarlanmış bir semafor olarak kullanan Övül Avkıran'ın, “yenik kadın”ın, o sahici olmayan kadının, o imgenin yerine geçmek istemesi de inanın bana bu gerçekten kaynaklanmaktadır. Tek tümceye bile bilinçle varıyor Övül Avkıran. Bilinçle vardığı acaba bir boşluk mudur? Belki de… Öykü birden o boşlukta anlam kazanıyor, elbette Övül Avkıran ile birlikte.

GÜLBİN YEŞİL'İN ÖNLENEMEZ ŞAŞKINLIĞI(!)
Coşkularını yönetmesini ve onları beceriyle okutmasını bilen Gülbin Yeşil'in yaşamasını, tanımasını, düşünmesini, oynamasını “sezgi”ye dayandırması da bence bu nedenle. Bilgileri ve deneyimi, oynarken Gülbin Yeşil'i şaşırtıyor. Oyunculuğunu kendiliğinden yanlış gibi görüyor, sonrasında oyunculuğunun kendiliğinden oluşuna şaşıyor. O duvardan o duvara koşması, başından geçen bir olgudur artık. Başından geçtikten sonra kavrayabildiği, yarı bilinçli yarı bilinçsiz bir olaydır.

MUSTAFA AVKIRAN'IN KENDİNE ÖZGÜ DUYGULANIMLARI
Mustafa Avkıran, Mustafa Avkıran'ın seyirci tarafından görülebilir, okunabilir, “temsil” edilme konvansiyonuna uygun o Mustafa Avkıran'a özgü duygulanımlarıyla bu kere başkaldırmıyor, öykü/lerdeki kişiler gibi sadece gerçeklerin düşünü görüyor. Kimi zaman gerçeği, yaşamdaki gerçekten uzaklaştırıyor. Çapraşık yollardan geçiyor, ammaaa aklını sonuna dek harcayarak gerçeği buluyor. Gel gelelim, bulduğu gerçek birilerinin yitirdiği gerçek. Bu gerçek sanki, bir zamanlar taş kadar sert olan, giderek yıpranan yokluğu, boşluğu, hiçliği yansıtıyor.

GÜNEŞ BERBEROĞLU'NUN BENİM İNDİMDE SİMGELEDİKLERİ
Bana sahnede her izlediğimde, özel tat sunan oyunculardan Güneş Berberoğlu'nun öykülere göre durmadan değişen, çevrede gölge gibi dolaşan varlığı, nasıl anlatayım bilemiyorum, sanki olmayan bir şey gibi bir “şey”! Gerçeği, yaşantısına, insanlara, her şeye aykırı bir “şey” olduğunu düşünerek geçiyor mikrofonlardan birinin karşısına ya da koşuyor o duvardan o duvara. Gerçeğe benzeyen bir yaşam yaratmak isteğidir bu. Öykü/lerdeki kadınların neden, hep böyle çilekeş, erkeklerin niçin böylesine kötü olduklarını bence Berberoğlu simgeliyor. Yanılıyor olabilirim, benim algılamam bu. Kim karışabilir ki?

Haaa… Bu arada, siz de: “Yorumuma kimse karışmasın” diyenlerdenseniz, “Ya Seni Rüyasında Bir Daha Hiç Görmezse”yi izlemenizi öneriyorum. Nerede, nasıl orasını bilemem. Bildiğim, gece olduğunda gösterinin rüyasını göreceğiniz. Az şey mi bu?

JaqLee
04-07-10, 18:22
ÖZEL TİYATROLARA DEVLET YARDIMI, ADANA TİYATRO DERNEĞİ ONUR ÖDÜLLERİ, AKM'Yİ HALA YIKMAK İSTEYENLERE….



Gördüm ki özel tiyatrolara yapılan yardımlar şekil itibarı ile hiç değişmemiş. Devlet desteği kaldırıldığında dedim ki kendi kendime demek daha iyi bir düzenleme ile yeniden hayata geçirecekler! Zaten söylem de bu değil miydi??? Ve fakat bakanlık yeniden destek vereceğini açıkladığında bir değişiklik olmadığını gördüm. Körler sağırlar birbirini ağırlar devlet yardımı!!!! Tiyatro dünyası içinde çok önemli bir yere sahip olduğunu düşündüğüm Semaver Kumpanya yardım alamamış tiyatrolar arasında. Ki gördüğüm kadarı ile yardım yapılmış bitmiş ya da eski yapımlara verilmiş. Semaver gibi devlet yardımından hak ettiği halde yararlanamamış daha bir sürü tiyatro da vardır eminim. Semaver şu anda bir simgedir bu konuda. O yüzden bu isim altında söyleyeceklerimi söylüyorum. O tepki gösterdiği için, sevgili Işıl Kasapoğlu haklı olarak isyan ettiği için Semaver adı altında yazıyorum. Yahu arkadaşlar, bu tiyatronun hangi oyunu devlet yardımı alamayacak kadar boş ve kötü işlerdir? Bunun altında bir art niyet aramak gerekmez mi? Açıkçasını söylüyorum; bu birkaç kişinin bir tiyatronun pek çok anlamda yolunu tıkamaktan başka bir şey değildir. Zaten Işıl Kasapoğlu'da bunu söylüyor. Biz bu yardımı uzun süre reddettik, doğrudur diyor ama bu yardımı aldığımız takdirde bakanlığa bağlı salonları kullanma şansımız oluyor diyor. Haksız mı? Bu bakanlık yardımı neye göre veriliyor, kriterleri ne? Birkaç kişinin dudak arasında mı? Peki bu yardımın kimlere gideceğine karar veren kurulun içinde STK'lar var mı? Yok!!!! Peki kimler bunlar? Yoksa kendi tiyatroları aslan payını almış olanlar mı? Evet arkadaşlar, almış olanlar. Yani bağımsız bir kurul yok, işte o yüzden al takke ver külah kampanyası uygulanıyor. Peki Semaver Kumpanya kadar oyun oynamışlar mı? Bir sezonda kaç oyun çıkarmışlar? Asla yanlış anlaşılmasın, ben yardım alan tiyatroların kötü olduğuna inanmıyorum. Ama bu bir anlayış sorunudur. Şöyle düşünüyorum. Bir cadde üstünde bir kafeterya varsa müşterisi az olur. Ama o caddede yüz tane kafeterya olursa herkes orada aradığını bulacağı için o caddeye yönelir. Ve yüz dükkan da çok iyi iş yapar. O yüzden birbirimizi kösteklemek yerine hepimizin bir araya geleceği ortak bir platform kurulmalıdır. Adil olunmalıdır. Herkes hakkını almalıdır. Biliyor musunuz, siz bu yardımları alırken Anadolu'nun pek çok kentinde pek çok özel tiyatro sadece seyirci desteği ile ayakta durmaktadır. Yoksa inanın ki yaptıkları işler sizlerden daha aşağıda işler değildir. Hemen yepyeni ve bağımsız bir kurul oluşturulmalıdır. İçinde STK ların olduğu bir kurul. Göreceksiniz ki aslan payı sizin olmayacak. Olamayacak. O yardım çok hak eden insanlar arsında eşit paylaşılacak. Adalet olacak. Haa , derseniz ki onlar yardım alamadılarsa iş yapamayacaklar mı? Alasını yapacaklar. Sizin bile ağzınız açık kalacak. Ama çıkın artık şu sırça köşklerinizden, dürüst olun, adil olun…. Adana bir sanat kentidir. Festivallari ile, Adana'dan çıkardığı sanatçıları ile, senfonisi ile, üç adet devlet ödenekli tiyatrosu ile, sineması ile, Altın Kozası ile , şaileri, ressamları, yazarları ile tam bir sanat şehridir. Hatta bu yazıyı yazdığım şu an da Altın Koza film festivali yapılmakta, pek çok sanatçı şu anda Adana'da ağırlanmaktadır. Bunun da bir getirisi vardır. Çünkü sanat Adana'da çok uzun yıllardan beri yapılmaktadır. Demek ki çok uzun yıllardan beri sanata emek veren insanlar yaşamaktadır Adana'da.

Adana Tiyatro Derneği 2-Haziran günü Adana'da tiyatro sanatına 30 yıldır emek vermiş tiyatro çalışanlarını onurlandırmak için bir Onur Ödülleri gecesi yaptı. Tam 12 tiyatro emekçisine ödül verdi. Amaç onları hatırlamaktı. Perukasından, ışık tasarımcısına, oyuncusundan Karagöz sanatçısına kadar olan tam 12 kişi. Hatırlanmak tabii ki çok güzel. Pek çoğu ağlayarak aldı ödülü. Zangır zangır titreyerek aldı. Çünkü içlerinde ki tiyatro aşkı bitmemişti. Yine ilk günkü heyecanla çıktılar o sahneye. Ancak bu onur ödüllerinin başka bir amacı daha vardı. Bu 2007-2008 sezonunda Adana Tiyatro Derneğinin başlatacağı oyuncu, yönetmen, tasarımcı vs. ödüllerinin bir başlangıcı idi. Artık Adana'da da bu ödül verilecek. Anadolu'yu görmezden gelen İstanbul ödüllerine önlem olarak aldığımız bu karar, 1-eylül-2007 / 27-Mart-2008 tarihleri arasında Adana'da oynayan tüm oyunları kapsayacak. Yani belki de bir İstanbul oyunu bu ödülleri alabilecek. Yani bizde kısıtlama, görmezden gelme yok. Onlar bizi görmezlerse görmesinler. Adana'da sanat yapılıyor, bunu herkes biliyor. Devlet Tiyatrosu Sabancı ile birlikte Türkiye'nin en büyük tiyatro festivalini yapıyor. Bunu da herkes biliyor. Siz yine de bizi görmezden gelmeye devam edin.

Ve AKM. Yıkacaklar. Kararlılar. Ama ancak üstümüze yıkarlar. İçinde biz de oluruz. Yıkın yıkabilirseniz. Peki değerli yıkıcı büyüklerim. İstanbul'u parsel parsel satıyorsunuz. Sattığınız kuruluşlara ya da kişilere içinde bir de tiyatro, konser amaçlı bir salon yapma şartı koydunuz mu? Bu memlekete biz de şu salonu bıraktık, bunu da biz yaptık diyebilir misiniz? Demediniz. Peki neden AKM'yi yıkmak istiyorsunuz? Çünkü yok etmek istiyorsunuz. Sadece tiyatroyu değil, külliyen sanatı yok etmek istiyorsunuz. Hatta ülkeyi yok etmek istiyorsunuz. Edemezsiniz. O mitingler Türkiye'nin özeti değil diyorsanız zaten bakışınız o kadar bellidir ki!!! Canınız çok mu bir AKM daha yapmak istiyor, gidin İstanbul'un satamadığınız bir yerine yapın. Siz yaptınız da biz hayır mı dedik. Çekilin önümüzden. Çekil ellerinizi salonlarımızdan. Yapmıyorsunuz, bari yıkmayın!!!

Dip:
* “Yıllar var ter içinde taşıdım ben bu yükü,
Bıraktım acının alkışlarına, 3-haziran 63'ü” Hasan Hüseyin
Nazım Hikmet'in ölüm yıldönümünü hatırlamayan medyaya ve sanatçıların çoğuna, o sanat yaptı, ülkesini çok sevdi diye bu yerlerdesiniz, unutmayın.
* ne olur verdiğim parçayı rahat ve özentisiz söyleyin… W. Shakespeare

Şekip Taşpınar

JaqLee
04-07-10, 18:22
Günün Adamı ve Dışarıdakiler



Haldun Taner 1915 yılında İstanbul'da doğmuş öykü ve tiyatro yazarıdır.Eserlerinde öne çıkan unsurlar gözlem yeteneği ve mizahtır.Tiyatro alanındaki eserlerinden bazıları Keşanlı Ali Destanı,Vatan Kurtaran Şaban,Sersem Kocanın Kurnaz Karısı,Günün Adamı,Dışarıdakiler,Ve Değirmen Dönerdi,Lütfen Dokunmayın,Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım,Fazilet Eczanesi ve Eşeğin Gölgesi'dir.Eserleri farklı dillere çevrilmiş,oyunları yurtdışında da sahnelenmiş bu başarılı yazarın Keşanlı Ali Destanı isimli oyunu Atıf Yılmaz tarafından sinemaya uyarlanmıştır.

Bu yazıda yazarın Günün Adamı ve Dışarıdakiler isimli oyunları inceleme konusu yapılacaktır.

Günün Adamı,Haldun Taner'in yazdığı ilk oyundur.Yazar bu oyunu 1949 yılında bir tatil ayında el alıştırmak için karaladım demiş.Oyun 1953 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun repertuarına alınmış,hazırlıklar başlamış ve tam sahnelenmek üzereyken sakıncalı görülerek kaldırılmıştır.Yasaklama gerekçeleri çok tanıdık,hatta bugünkü zihniyetle neredeyse aynı olan bürokrasinin bu tavrı çok eleştirilmiş,gazetelerde yazılar çıkmış,Melih Cevdet Anday,Yaşar Kemal gibi pek çok yazar bu duruma tepki göstermiş.Haldun Taner oyunuyla ilgili tartışmalar üzerine şunu söylemiştir;Bu piyesi bir bakıma tenis topuna benzetmek kabildir.Bıraksalar öbür toplar kadar hatta belki onlardan bile az sıçrayacak bir tenis topu.Ne var ki bunu hızla yere çarptıklarından fazla ses çıkardı,tavana kadar sıçradı.

Günün Adamı 17 kişilik oyuncu kadrosu olan 4 perdelik bir oyun.Oyunun ana karakteri olan profesör bir siyasi partiden teklif almıştır.Oyun bu teklife verilecek cevapla başlar.Profesörün karasızlığı,ailesinin,çevresinin tepkileri anlatılır.Olaya herkes kendi açısından bakmakta,hayaller kurmaktadır.Profesör ne kadar kararsız ve isteksiz görünse de çevresindeki baskılara direnemeyecek gibi görünmektedir.Ona en yakın olan ve nerdeyse onu tek anlayan kişi doçent'tir.İlk perde bu karar aşamasında karakter tahlilleri yapılarak ve küçük ipuçları verilerek geçer.

"kinci perdede işlerin ilerlediğini görüyoruz.Profesör teklifi kabul etmiş,bakan olmuş,ailesi bu durumdan faydalanmıştır.Çevresinde pek çok insan vardır,gazetelerde hakkında haberler çıkar,siyasetin bilinen kuralları işlemeye başlar.Profesör oyunun başında şikayet ettiği gibi ikinci planda kalan,sıradan bir adam değildir artık.Bu durum her ne kadar hoşuna gitse,işini doğru dürüst yaptığını düşünse,çok fazla ödün vermemeye çalışsa da sistem onu da zorlamakta,içine alıp öğütmek istemekte ve sonunda tam istediği gibi bir adam olarak ortaya çıkarmak istemektedir.İşte bu da profesörü içten içe kemirmekte,büsbütün huzursuz etmektedir.İkinci perdeye dahil bir tablo gibi düşünülen üçüncü perdede hafiften sezilen ama hiçbir şekilde açığa vurulmayan katibenin profesöre olan aşkı işlenmiş.Hayranlıkla karışık bir aşk var burad****atibenin konuyu çok başka yerlerden açıp duygularını ifade etmesi sırasında profesör de ilk aşkını anlatırken kendisiyle ilgili bütün sırları vermekte,nasıl bir insan olduğunu iyiden iyiye açıklamaktadır.

Son perdede işler iyice karışmıştır.Profesörün karısı ve oğluyla ilişkileri tamamen kopmuş,kayınpederi ve kayınbiraderinin yaptıkları ortaya çıkmıştır.Aynı zamanda profesör artık partinin işine yaramamakta ve istifaya zorlanmaktadır.Tüm bu olanlardan sonra profesör çıldırma noktasına gelmiştir.Bu sırada etraftaki herkes kaybolur,sahne kararır ve oyunun başına dönülür.Profesör bir hayal görmüştür ve ilk perdede veremediği cevabı şimdi verecektir.Başına gelecekleri görüp kendini ve ailesini korumak adına teklifi reddeder.Fakat bu karar doçentten başka kimseyi memnun etmez.

58 yıl önce yazılan bu oyun değindiği konu ve kişilerin hiçbir şekilde değişmemesi nedeniyle güncelliğini hala koruyor.Yazar pek çoklarına sevimsiz ve itici gelebilecek siyasetle ilgili bir oyunu yalın bir dil,basit bir anlatım ve mizahi bir üslupla ele almış.Oyun içerisindeki diyaloglar sırasında karakterlerin özelliklerini birbirlerinin ağızlarından anlatmayı seçmiş.Baştan sona kadar korunan gizemli bir havayla oyunun şaşırtıcı ve sürprizlere açık havası arasında uyum sağlanmış.Her şey bitti,açığa çıktı derken şaşırtıcı bir final olmasının yanı sıra oyunun son sözleri yepyeni ve farklı bir başlangıca işaret ediyor.Bu da seyirciye demek böyleymiş dedikten hemen sonra ikinci bir sürprizle başka bir şaşkınlık yaşatıyor.Yazarın ustalığı,konunun güncelliği sayesinde ve ülkedeki şartların da desteğiyle hiçbir zaman eskimeyecek,içinde mizahı da eleştiriyi de zaman zaman siyasi söylemleri de barındıran bir oyun Günün Adamı.Büyük bir mütevazılıkla elimi alıştırmak için karaladım demiş olsa da Haldun Taner daha yazdığı ilk oyunda ustalığını kanıtlamış ve kalıcılığı yakalamış bir büyük yazar.

Dışarıdakiler, kalabalık kadrosu ve iç içe geçmiş pek çok hikayeyi barındıran konusuyla ilginç bir oyun.Oyun darülaceze'de başlayıp yine darülaceze'de bitiyor.Fakat başlangıçla son arasında gelişen olaylara baktığımızda konunun kesinlikle bununla sınırlı kalmadığını görüyoruz.Doktor ve hastaları arasındaki ilişkiden yaşlıların durumu,nasıl hor görüldükleri,zamanın nasıl adaletsiz işlediğini görürken Yümnü karakterinde umudu,hayata tutunma çabasını,işe yarar olmanın verdiği gururu görüyoruz.Yaptığı işlerden tatmin olmayan Semih hem kendini kanıtlamaya çalışmakta hem de babasının gözüne girmeye çalışmaktayken Aynur bir çıkış yolu aramakta,kafası karışık bir halde hem kendini korumaya çalışmakta hem de aşka,sevgiye olan inancını yitirmemeye gayret etmektedir.Zinnur sevgisini içine saklamış,hatalarını anlayıp düzeltmeyi denemektense bunları erdem gibi göstermeye çalışan bir köşede sıkışıp kalmış kurtuluş yolu olarak da hırslarına sıkı sıkı sarılmış bir genç kadınken kocası Necati çıkarlarını düşünen,değerleri olmayan,korkaklığını gizlemek için kendini fazlaca beğenirmiş havalarına bürünen bir adamdır.Oyundaki her karakterin neredeyse oyundan bağımsız,tek başına bir oyunun konusunu oluşturabilecek hikayeleri var.Bunlar çok fazla deşilmeden,yeri geldiğinde gösterilerek ya da laf arasında geçiştirilerek anlatılmış.Hiçbir karakter tam olarak çözümlenmeyerek seyircinin hayalgücüne bırakılmış,bu da herkesin kendi oyununu oluşturmasına,değiştirip şekillendirmesine imkan vermiş.Oyun 1950li yılların toplumsal yapısını,siyasi olaylarını,ekonomik sorunlarını yansıtırken bir taraftan da Yümnü karakteri üzerinden Osmanlı'nın son dönemi ve Kurtuluş Savaşı yılları hakkında da bilgiler vermekte.Yazar bunları öğretmeye çalışmadan ya da insanları sıkmadan aktarmayı başarmış.Aynı zamanda bu iyidir bu kötüdür'e gitmeden karakterleri konuşturup tartıştırarak bir dönemi her yönden ele almayı tercih etmiş.

Konu içinde konusu,bir şeye saplanmadan pek çok farklı eksende olayın işlenmesi oyunculara da seyircilere de birçok imkan sağlamış.Herkesin oyunu farklı bir yerinden yakalaması hedeflenmiş.İlk kez 1958 yılında Ankara Devlet Tiyatrosunda sahnelenen oyun biraz da anlattığı dönem nedeniyle dili hariç hiçbir konuda eskimemiş,bugün sahnelenmesi durumunda hiç yapay durmayacak,yine bizi bize anlatabilecek durumda.

Haldun Taner'in tiyatro alanındaki ilk iki eseri olan bu oyunlar güncelliğin ötesinde birtakım değerlere sahip olarak yıllara rağmen yeni kalabilmeyi başarmış,kalıcılığı yakalamış iki başarılı yapıt.Bunu sağlayan tabii ki yazarın ustalığı.Aynı dönemde yazılan bu oyunlarda ortak olan tek şey yazarın üslubunda sezilen eleştirsellik.Oyunların içinde abartılmadan bir sorgulanma,hesaplaşma durumu mevcut.Aynı zamanda kesinlikle siyasi oyunlar olmamalarına rağmen her iki oyun da siyasi söylemler barındırmakta,yeri geldiğinde kral çıplak demekten çekinmemektedir.Karakterlerin açık seçik ortaya serilmemesi,bazı şeylerin üstü kapalı kalması oyununu sürprizlere açık olduğunu göstermekte ayrıca seyirciye de gördüğünüz gibi değil,bunun ötesini görmeye çalışın demektedir.

Haldun Taner'in bütün eserlerinde olduğu gibi zevkli,incelikli bir dil ve üzerinde uzun uzun düşünülen ayrıntıların oluşturduğu Türk tiyatrosunun kalıcılığı yakalamış iki başarılı eseri;Günün Adamı ve Dışarıdakiler.

JaqLee
04-07-10, 18:22
Aşk ya da Yine Aşk..
"Tarla Kuşuydu Juliet"
Adana Devlet Tiyatrosu

Adana Devlet Tiyatrosu, Ephraim Kishon'un yazıp Hale Kuntay'ın Türkçeye çevirdiği “Tarla Kuşuydu Juliet” adlı oyun ile İstanbul izleyeninin karşısına çıktı. Son zamanlarda İstanbul seyircisinin komedi oyunlarına olan ihtiyacı bu oyun ile iyice belirgin hale dönüştü. Anadolu coğrafyasında oyun koyan Bölge Devlet Tiyatroları, yetenekli, kabiliyetli, doğal oyuncu kadroları ile büyük farklılık yaratıyorlar.

Shakespare'in oyunu Romeo ve Julıet'in zehir içerek aşkları uğruna ölmek istemeleri ve bu eylemlerinin başarısızlıkla sonuçlanması ile başlayan öykü de Aradan 20 yıl geçmiş ve artık iki aşık birbirine düşman olmuşlardır.
Birbirlerinden ayrılmak isterler ama bunu bir türlü yapamazlar. Birbirlerine karşı tavırları ve kavgalarına artık dayanamayan yazar Shakespare olaya müdahale eder. Bu aşkı ölmeyerek bu hale soktukları için onları suçlar.Romeo ve Julıet ise onları yazdığı için yazara öfke duymaktadırlar.

Shakespare bir zamanlar yazmış olduğu bu aşk hikayesini yine ölümsüzleştirmek için onların bir zamanlar kavuşmak için yaptıkları gibi birbirlerini zehirlemelerini sağlar, ama başaramaz. Onlar, yazarı öldüklerine inandırarak gitmesini sağlarlar ve hayatlarına kaldıkları yerden; sevgisiz, umutsuz ve kavgayla devam ederler.

Yazar Ephraim Kishon klasik aşk öykülerinin aksine öyküye dramatik bir son hazırlamıştır. Bu sondan yola çıkarak aşkların süre gelen yaşam şartlarında doğallığını kaybettiğini söyleyebiliriz. Bu kaybediş aslında “eros” kavramının elde etme arzusu ile aynı kefeye konması ile alakalı bir durum. “Tarla Kuşuydu Juliet” Shakespeare döneminin dışına çıkarak, usta yazarın kıvrak aşk kalemine ironik göndermeler de bulunuyor. Oyunda hayata dönen Shakespeare yaşanılan durumdan o kadar çok üzüntü duyuyor ki, karakterlerini azarlamaktan geri kalmıyor.

Adana Devlet Tiyatrosu oyunu sahneye aktarırken günümüz dünya şartlarından yola çıkmış. Geçim sıkıntısından tembelliğe kadar uzanan sürreal düşünceler sahnede kendisine yer bulmuş. Juliet'in eline aldığı “magazin dergisi” aşkın doğallığına zarar veren yüksek liberal öğretileri simgeliyor. Aslına Shakespeare oyunu kaleme alırken içindeki tüm iyi niyet duyguları yansıtmış eserine. Ephraim Kishon ise yeni dünya düzeninin envanterlerinden aşka göndermeler de bulunmuş.

Oyunu yöneten M. Volkan Benli güldürü ögesini olabildiğine arka planda tutmuş. Eserdeki espiri bölümlerini çok sade aktarmış sahneye. Sahakespeare'in seyirci ile içki içme sahnesi de söylediğim savı tamamen destekliyor. Seyircilerin içine giren dünyanın en büyük şairi/yazarı Shakespeare, güzel bir bayanla dans ederek oyunu farklı boyutlara sürüklüyor. İç içe sahneleme tekniğinin boy gösterdiği gösterim izleyenleri bütünüyle memnun ediyor.

Yöneten M. Volkan Benli 'Romeo' rolünde izleyenlerin karşısına çıkıyor. O aşkı uğruna, Julıet' i için ölmeyi bile göze olan karaktere farklı bir tarzdan hayat veriyor. Asil 'Romeo' oyun boyunca aşkla bağlarını koparmış, evinde evlilik problemleri yaşayan biri olarak karşımıza çıkıyor. Volkan Benli 'Romeo' nun bu durumunu iyi analiz etmiş. Sahnede aşktan bıkan ve yaşamı artık “kadın-erkek aymazlığı” olarak gören sağlam bir oyuncu izliyoruz. Canlı müzik eşliğinde söylenen şarkılar da -bazı teknik aksaklıklara rağmen- duygularını çok güzel ifade ediyor. Tam da bu noktada söylemek istediğim bir durum var. Devlet Tiyatroları'nın Şişi Cevahir Sahnesi'nde oyuncular için oyun oynamak başlı başına bir eziyet. Sinema düzenine göre ayarlanmış bir sahnede ne kadar da uğraşırsanız uğraşın bazı teknik aksaklıklar yaşarsınız. Mesela ses düzeninin salonun tamamına yansımaması gibi… Büyük bir alışveriş merkezi içinde küçücük bir alana sıkıştırılmaya çalışılan tiyatro dünyası insanı kötü düşüncelere sevk ediyor. Atatürk Kültür Merkezi'ni yıkmak için uğraşanların yapmak istediği durum, Cevahir Sahnesi'nde küçük bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.

'Shakespeare' rolünde Şekip Taşpınar, Shakespeare'in şiirsel üslubunu seyirciye çok güzel aktarıyor. Oyunun ironik havasına kendisini kaptıran karakterine yaşam verirken, devinimsel duygularını iyi tahlil ediyor. Özellikle de seyirci ile birasını paylaştığı sahne, sahneyi bir bütün haline dönüştürüyor. İstanbul sahnelerinde görmeyi ümit ettiğim iyi bir oyuncu kendisi.

Zeynep Hürol, hayatının aşkı sandığı Romeo'nun, artık o'na heyecan vermediğini gören Juliet'e yön verirken olabildiğine sade bir oyunculuk oynamaya özen gösteriyor. Bu başarıyı da akabinde getiriyor. Çift rol oynayan Hürol, Romeo ve Juliet'in kızına bürünürken arada kalan kısa zamanı iyi değerlendiriyor. Bir karakterden diğerine geçişlerde, ince alaylarla dolu genç kız edalarında hiçbir aksaklık yok. Rolünün hakkını fazlasıyla veriyor.

"Tarla Kuşuydu Juliet” Adana Devlet Tiyatroları'nın büyük başarısının açık göstergesidir. Anadolu'da tiyatro yapan ve kadro azlığı ile baş başa kalan Devlet Tiyatroları, mükemmel işler yapıyorlar. İstanbul ve Ankara'da oyun oynayan oyunculara küçük bir gönderme yapmadan kendimi alamayacağım: Lütfen her şeyden önce, öncelikle tiyatro yapmak, öncelikli hedefiniz olsun. İyi seyirler…

JaqLee
04-07-10, 18:22
Çukurova'da Bir Aşk Öyküsü Sarı Naciye..

"SARI Naciye” (1970) ilk kez ramp ışıklarındaydı. Recep Bilginer, 37 yıl önce yazmıştı oyunu. 16 yıl önce de Kültür Bakanlığı, bestecimiz Timur Selçuk'tan müziğini yazmasını istenmişti. Recep Bilginer'in “Sarı Naciye” adlı oyunu Devlet ve Şehir Tiyatrosu'nda oynandığı zaman ilgi görmüştü. “İsyancılar”dan sonra beğeni toplayan oyundu. Doğrusunu söylemek gerekirse, Timur Selçuk'un “Sarı Naciye” müzikali, bakanlığın tozlu raflarında kalmıştı. Ne var ki, İstanbul Devlet Opera ve Balesi (İDOB) Müdür ve Sanat Yönetmeni Kerim Soysal'ın yerli bestecilere bir program içerisinde eğilmesi nedeniyle repertuvara alındı. Kerim Soysal ve (İDOB) Sanat Kurulu, olumlu ve geleceğe yönelik repertuvar hazırlamakta benzersiz bir başarı gösterdi. 2006-2007 opera ve bale dönemini, librettosunu Tarık Günersel'in yazdığı, Selman Ada'nın “Ali Baba ve Kırk Haramiler” adlı komik operasıyla açtı. Önceki dönemlerin ilgi gören opera ve baleleri dönüşümlü olarak gösterimdeydi. Arkada bırakmakta olduğumuz dönemin “seyirci ve hasılat” bakımından kurum geçmiş yılları geride bıraktı. Bu da ayrı bir artı kuşkusuz.

Librettosunu, kendi oyunundan yararlanan Recep Bilginer'in yazdığı, Timur Selçuk'un müzikali, hem ulusal yapıta, hem de repertuvar çok dar olan 'müzikal' repertuvarına değer kattığını söylemeliyim.

2006-2007 dönemi nitelik ve başarı ölçülerine göre de değerlendirebiliriz. Sözgelimi, Verdi'nin “Makbet”i, Richard Strauss'un “Elektra” adlı iki ayrı kulvarın operası yorum ve sahneleniş açısından başarılı çalışmalardı. “Carmen”, ilgisini sürdürdü. Bu dönem ilgiyi büyük ölçüde “La Bayader” ve “Epik İstanbul Balesi” rekor düzeye ulaştı. Bütün repertuvar ilgiyi izleyiciden derledi. “Folkloroma”, “Üç Bale”, “Aşk İçin”, “Mevlâna” (Aya İrini'de) “Hüsn-ü Aşk'a Dair”, “Gelin”, “Sevil Berberi” iki de çocuk oyunu yer aldı.

"Sarı Naciye” müzikali, konser salonunda oynanıyor. AKM'nin çok işlevli büyük salonu ve konser salonu var. Oda Tiyatrosu, sinema salonu, işlevsel açıdan farklı. Ve düşünebiliyor musunuz? AKM'yi AKP hükümeti yıkarak sözde yeniden yapacağını düşünüyor. Oysa yasalar AKP'nin Meclis kararına karşın, AKM, SİT alanı içinde olduğundan dokunulamayacak. Binanın yani Atatürk Kültür Merkezi'nin koruma kararı varken, yıkmak gibi bir kararı alan hükümet, AB için nasıl yeşil ışık yakacak? Ya da satmak mı? Ulusal değerler bir bir değil giderek toplu olarak elden çıkarıldı.

SARI NACİYE MÜZİKALİ
Recep Bilginer'in oyunu köy oyunları dizisinin başarılı bir örneğiydi. Bu başarıyı librettoya da taşımış; ne yazık ki, müzikali göremeden yaşamını yitirdi. Timur Selçuk, müzik alanında üretken ve soluklu müzik çalışmalarıyla biliniyor. Gerçi, köy oyunları, köy romanları ayrımını yapmak ne kadar doğrudur? Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde töre köy oyunlarında önemli bir ağırlık kazandı. Geleneklerin önemli olduğu ama ilkel açıdan töre olumsuzluğu simgeliyor. Töre cinayetleri aldı yürüdü. Köy Enstitüleri kapatıldıktan sonra kırsal kesimde tersyüz edilen gelenekler, töre cinayetlerini artırdı. Sosyal gerilemenin tipik örneğidir töre cinayetleri. “Sarı Naciye” müzikalinde, sevgilisine kaçan kızı, öldürmek için yollara düşen babanın, önünde sonunda doğruyu bulması sağlanıyor. Çözümü yapılan bir töre uygulaması “Sarı Naciye”de olumlu sonuçlanıyor. Töre ve gelenekler çarpıtıldığında, ilkel toplum damgası yiyen bölgelerimizi bu çıkmazdan eğitimle, kültürle kurtarmalıyız. Geri kalmış toplumların çağdaş uygarlıkla buluşturulması olayını devlet gerçekleştirir.

Timur Selçuk, başarılı bir müzik yazmış. Selçuk, müziğini yaptığı “Sarı Naciye”nin orkestrasını da çok başarılı yönetiyor. Müzikal zenginliği, orkestra ve solistlere taşımış. Törenin kıskacında kalmış bir dram yazarımızın oyunundan yola çıkarak özüne uygun ilgi çekici bir müzik yazmış. Müziğin derinliği, senfonik yapısı ve orkestrasyonunun nitelikli olduğunu belirtmek istiyorum.

"Sarı Naciye”nin sahnede geniş kadrolu bir müzikal olarak oynanamayışı bir eksikliktir. Büyük salonda zengin kadroyla oynanabilseydi, başarısı çok daha farklı olurdu. Çünkü, pamuk tarlasında geçen konu, konser salonunda yetersiz kalıyor. Buna karşın, yapacağımız değerlendirmede kadro zenginliği dışında başarılı bir düzeyi tutturduğunu söylemeliyim. Doğan Çelik'in, oda operası denemesinde sahnenin yetersizliği nedeniyle, istediğini yaptığı söylenemez. Orta düzeyde bir reji yorumu yapabilmiş. Giysiler güzel, dekor bu salona göre görsellikten uzaktı. Oyuncuların alan darlığı nedeniyle, hareketleri kısıtlı kalıyor. Bun karşın, şarkılarını başarıyla seslendiriyorlar. Her iki “Sarı Naciye”, dengeli sesleriyle yorum olarak, müzikale renk katıyorlar. Aslında bütün oyuncular, müzikal karakterlerini başarıyla çiziyorlar. Müzikale uygun karakterler iyi çiziliyor oyuncular tarafından. İki “Sarı Naciye”de; Eda Bingöl ve Elâ Gürten, töreye başkaldıran kadını, olumlu karakter çözümlemesiyle yorumluyorlar. Diğer oyuncular: Çağdı Köktekin, Şahan Gürkan, Bülent Atak, Şöhret İnanç, Bergüzar Çelebi, Yücel Özeke (Ahmet Soysal), Toygarhan Atuner, Barbaros Taştan, Pınar Çulha, Gizem Eren müzikali başarıya taşıyorlar. Müzikale görsel hareket kazandıran dansçıların koreografik anlamdaki başarılarını, koreograf Funda Emir gerçekleştiriyor.

JaqLee
04-07-10, 18:22
AKLIN AŞKLA ÖRTÜLMESİNİN ESKİMEYEN ÖYKÜSÜ: "LEYLA İLE MECNUN"



"Aşk acıdır, tatmasını bilene” demişler. Aşk, yaşamın gizlerini her zaman açığa vuruyor, “vuslatın” tozunu attırıyor, sonra da bir ömrü usul usul “elem”lere yatırıyor. Bu gerçeği bilen bilir, bilmeyense ota çoka aval aval bakar elbette. Şairlerin dizelerinde köpüren, deli divane gönülleri delip geçen aşk, sadece ve sadece bilenler içindir, özeldir.

İSKENDER PALA'YI TANIMAK
İskender Pala, öncelikle divan şiirini okura, öğretmek/anlatmak için yola koyulmuş, bu görevini yaparken divan şiirinin zaman içerisinde aldığı yolu ve solmaya, kurumaya yüz tutmuş noktalarını; okuru bunaltmadan, tersine meraklandıracak, hatta “divan”a imrendirecek bir biçem içinde başaran, yayan önemli bir yazarımız. Bu kere, Dicle'nin serin yamaçlarında bir çilek iken, kara kaşlı, kara gözlü Arap kızı Leyla'nın dudaklarında “can vermek/hayat bulmak” yerine, kazanlarda kaynatılarak bir parşömene ve nihayetinde de Fuzuli'nin “Leyla ile Mecnun” mesnevisine dönüşen ünlü öyküsünü almış, müzikli oyun yapmış.

KİMDİR BU LEYLA, KİM BU MECNUN
Bilindiği gibi, Leyla ile Mecnun'un aşkları bir Arap efsanesine dayanmakta. Söylencede Mecnun “mahlas”ıyla şiirler söyleyen Kays ibni Mülevvah adlı bir Arap şairiyle, Leyli (Leyla) adlı bir Arap kızın arasında geçen ve ayrılıkla sona eren bir aşk öyküsüdür anlatılan. Kays ile Leyla, kardeş çocuklarıdır. Küçük yaşta birbirlerini severler. Kays'ın Leyla için söylediği şiirler dillerden dillere dolaşır durur. Leyla'nın babası, adını dillere düşürdüğü için, kızının Kays'la evlenmesini önler ve Leyla'yı başka biriyle evlendirir. Kays da bu üzüntüye dayanamaz ve kendini çöllere atar. Zaman içinde "Deli Mecnun" diye anılmaya başlanacak, ayrılık acısına dayanamayan Leyla kederinden ölecek, Mecnun bunu duyunca onun mezarının başına koşacak ve oracıkta can verecektir.

İSKENDER PALA NELER YAPMIŞ
İskender Pala, bilinen masalın, bilmediğimiz yanlarını deşmeye çabalamış. İnsanlarımıza unuttukları değerleri yeniden anımsatmayı hedeflemiş. Aşkın anlamı, tanımı üzerinde durmuş, sonuç olarak aşkı “kendinden vazgeçmek” olarak betimlemiş. Kendinden vazgeçtiğin an aşkın başlayacağını savlamış, günümüzün önemli şairlerinden Ataol Behramoğlu'nun aksine “aşk tek kişiliktir” demiş. Aşkı bir giz olarak yüceltmiş. Birbirlerine kavuşamayan ve aşkları uğruna ölen iki gencin öyküsünü oyun metni olarak şiir biçiminde uyaklı ve ölçülü kaleme almış. “Fuzuli'yi ve vaktiyle bu topraklarda pedagojik bir işlev gören Leyla ile Mecnun öyküsünü azıcık anlaşılır kılmayı” amaçlamış. Dünle bugünü buluşturmak istemiş. Emek vermiş. Nedendir bilemem, günümüz Türkçe'si üzerinde hiç titizlenmemiş, ama hiç kuşkum yok ki çok terlemiş.

ALMIŞ ELİNE METNİ ALİ TAYGUN
Oyunu İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları sahnelerine taşımak üzere metni eline alan, ülkemizin yetiştirdiği çok önemli tiyatro adamlarından Ali Taygun, söylencedeki insani değerler sürecini öne çekerek, İskender Pala'nın “aşk en iyi müzik yoluyla anlatılır” düşüncesine katılmış. Ünlü bestecimiz Yalçın Tura'nın “hazık” ellerine emanet ettiği besteler, Türk müziği ile polifonik müziği bir araya getirmiş. Doğulu bir öyküyü: “Eh… Ancak bu kadar olur” inceliğinde Batılı anlayış yokuşuna vurmuş, o anlayışla yorumlamış. Mecnun'u toplumdan dışlanan “öteki” olarak çizmiş. Sevgi temasını, sevmek olgusunu anlatımında ön plana geçirmiş. Türk halk oyunlarıyla, Türk tasavvuf müziğiyle, klasik müzikle, baleyle anlatımını sertleştirmiş, güçlendirmiş. Leyla ile Mecnun'u sahnede seslerle, sözlerle, raksla anarak, onlara can üflemiş. Oyuncular birbirleri arasında şakıyor, olayları anımsatıyorlar ya!.. Bu şakıma, bu anımsama kendi biçemleri içinde sanki çok özel bir “aşk ayini”ne dönüşüvermiş.

SIRADAN SES YERİNE “EHİL” SES
Ali Taygun, “sözün bilindik temel kullanımı”nı, konuşma sırasında ezgi ve entonasyonla dile gelen çeşitlemeleri büyük bir ustalıkla değerlendirmiş. Sesin estetiği ve söylenilen metnin anlaşılırlığı arasındaki o sürekli olması gereken hassas dengeyi dikkate alarak Leyla'nın (Soprano), Mecnun'un (Tenor), Mecnun'un Annesi'nin (Alto / Mezzo Soprano), Meddahların (Sopranolar, Tenorlar, Baritonlar, Mezzo Soprano, Alto) ve Koro'nun (Sopranolar, Tenorlar, Mezzo Soprano, Alto, Bariton ve Bas) söylemlerini “ehil seslere” vermiş. Böylece, çok daha karmaşık olduğu kesin olan şarkı sesi riskini, oyuncunun konuşma sesi eğitiminin, şandaki kadar kesin olmamasına yerinerek de olsa atlatmış. Kısacası dört dörtlük bir iş çıkarmış.

ORKESTRA; DANSÇILAR, OYUNCULAR, ŞANCILAR VE ZEYNEP ÖZYAĞCILAR
Bu arada, gerek Rengim Gökmen yönetiminde kayda giren Cemal Reşit Rey İstanbul Senfoni Orkestrası'nı, gerekse Erdem Çöloğlu yönetimindeki canlı orkestrayı yürekten kutlamak isterim. Diğer taraftan, 90 civarındaki oyuncu, dansçı ve şancıyı ciddiyetlerinden, emeklerinden dolayı keşke olanağım olsa da yanaklarından birer birer öpebilsem. Tenor Caner Akın, o ıpıl sesiyle bu kere de tiyatro seyircisini sarıp sarmalamakta. Soprano Tülay Uyar'ı 2004 Siemens Opera yarışmasında ikincilik ödülünü aldığı günden bu yana izliyorum. Renkli ses yapısıyla hiç kuşkum yok ki esere büyük destek vermekte. Alto Zuhal Yunga da, Mecnun'un Annesi'nde başarıyla buluşuyor. Güzin Özyağcılar'ı, Ergün Işıldar'ı, Metin Çoban'ı kalabalık kadro içinde bir adım öne çıkanlar arasında rahatlıkla sayabilirim. Toron Karacaoğlu Usta'yı yeniden sahnede görmekse, seyirciye gerçekten büyük bir keyif vermekte. Gökçe Eskılıç, Özgül Sağdıç, Berna Anıl, Yasemin Güvenç, Sibel Mutlu, Özge O'Neill, Nurdan Kalınağa, Zeynep Özyağcılar'dan kurulu Meddahların hepsi birbirinden başarılı da, ben gene de Zeynep Özyağcıların özellikle Leyla'nın ölümü tablosunda beni çok etkilediğini söylemeden duramayacağım. Zeynep Özyağcılar'ın gerek dans, gerekse oyunculuk açısından birbirleriyle başarı yarışındaki “sekiz gencecik fidan” arasında sivrilmesi, bir anlamda tiyatromuzun geleceği açısından seyircinin yüreğine sular serpmekte. Öğrenebildiğim kadarıyla, “Leyla ile Mecnun” Zeynep Özyağcılar'ın ilk profesyonel oyunuymuş. Onun, olası önyargılarının dikenlerini oyun içinde kopartmasını izledim ve sevdim. Leyla'yı elbette yönetmeninin buyrukları doğrultusunda, ama kendi iç gözüyle görerek değerlendirmesiniyse pek beğendim. Ve de kendisini merceğimin altına yerleştirdim.

Bilen bilir elbette. Ben bu tür sözcükleri, bugüne değin çok az genç oyuncu için söyledim.

YARATICI KADRO
Önder Baykul'un ışık tasarımı iyi, ama ben gene de Meddahlarbaşı'ların ikinci perdede sahnenin sol köşesindeki tablolarını yeniden gözden geçirmesini önereceğim. Pınar Ataer'in hareket tasarımlarına diyeceğim yok. Kalabalık kadroyla daralan mekânda başarı elde etmenin zorluğunu değerlendirebiliyorum. Ali Cem Köroğlu ise, hem kostüm tasarımlarında, hem de işlevsel dekor tasarımında eserin dilini, yapısını, tarihselliğini, dönemini güzel yansıtmış. Özgün yaratıcı gücünü iyi sergilemiş.

BU MÜZİKLİ OYUNU GÖRÜN
Özetlememi isterseniz, çağımızda neredeyse kurumakta olan gönüllerinizdeki sevgi duygusunun yeniden yeşermesini isterseniz; eski ile yeninin iç içe geçmesinden keyif alanlardansanız; farklı müzikal yönler sizin de ruhunuzu gıdıklıyorsa; modern klasik batı müziği özelliklerine sahip klasik Türk müziği nasıl olur; hepsi klasik Türk müziği makamları üzerinde kurulmuş bir müzik, polifonik olarak nasıl icra edilir; Türk halk oyunları, Türk tasavvuf müziği, klasik müzik ve bale enstrümantal, şan ve koral olarak nasıl bir araya getirilir diye bir merakınız varsa; bir yerde Alevi semahı, bir yerde zikir nasıl birleşir görmek istiyorsanız bu müzikli oyunu mutlaka izleyin. Değilse, Shakespeare'den kısa bir süre önce yaşamış, bugün de bazı dörtlükleri dışında kimsenin hakkında fazla bir şey bilmediği bir Türk şairinin, Fuzuli'nin “Leyla ile Mecnun”u diye gene izleyin. Bana inanıyorsanız pişman olmayacaksınız.

JaqLee
04-07-10, 18:22
HÜKÜMET, TİYATRONUN TEKELLEŞMESİ İÇİN VAR GÜCÜYLE ÇALIŞIYOR.



Her yıl olduğu gibi bu yılda dağıtılan ödeneklere itirazlar oldu. Alanlar sessiz sedasız işlerine baktılar,almayanlarda buruk bir şekilde sorunlarını paylaşmaya çalıştı. Her yıl yaşanan problemler büyük bir yara gibi açılmaya ve gittikçe büyümeye başlıyor. Ülkenin seçim sürecinde küçük esnafın kepenk kapatma noktasına gelmesi gibi, ödenek alamayan tiyatroların kendilerince çabalaması ve ayakta durması imkansız hale gelmiş durumda. Tiyatronun tekelleşme sürecine doğru yavaş yavaş gittiği su götürmez bir gerçek.

Ödenek alan tiyatroların büyük sponsorlarla çalışırken, hem devletten aldıkları hem de sponsorlardan kazandıklarıyla yaptıkları işlerin seyirciye ne kattığı tartışılması gereken bir konu. Anadolu'yu tanımamaları,hem de hitap ettiği kesmin sınıflandırılması, tiyatronun varolan sürecindeki amacından uzaklaşması anlamını taşıyor.

Tiyatro için para amaç değil araç olarak kullanılmalı. O zaman gerçek anlamda sanatını icra eden,seyirciyle olan diyalekti ve samimiyeti daha iyi yansır. Ama gel görelim, para araçtan çıkıp amaç halini almıştır. İş bu hale gelince repertuarın kalitesinin önemsizliği, seyircinin algılama süreci, verdiği mesajın evrenselliği, daha önemlisi '' sanatı sanat içindir'' felsefesinden uzaklaşıp,sanat para içindir, kasa doldurmak içindir , zengin olmak içindir gibi hak etmediği yaklaşımlar barındırır.

Para kazanmak için bu iş icra edilmez. Çok daha fazla para kazanabilecek işler vardır. İşte o zaman amaç para olmalıdır. Ama sanat için bu kavram kullanıldığında , kendi içinde barındırdığı samimiyetten uzak, çizgileri silik bir hal alır. Keskin çizgisi olmayan, düşünce imgeleminden uzak, salt formalite amaçlı,prosedür yerine gelsin mantığıyla yaklaşmak tiyatroya vurulmuş en büyük darbedir.

Devrimci ruhu taşıyan, kendinden emin,kendisini seyirciye ifade etmeye çalışan, ülke sorunlarını,kavgalarını,dertlerini ve tasalarını seyirciyle paylaşan tiyatrolarda vardır. Bir kavga içerisinde bulunan, ülke sorunlarını konu eden, hatalarını doğrularını tartışabilen, parayı amaç olarak değil,araç olarak kullanır.

Dikkat edildiğinde bu tür tiyatroların,ödenekle falan işinin olmadığını, gücünü ve ekmeğini devletten değil de, halktan aldığını görebiliriz. Sağda solda polemik yaratmayan, sadece işiyle uğraşan ve kendi öz düşüncelerini sahneye aktaranlardır. Asıl emektarlar benim penceremden bakıldığı zaman bu.

Salt cinselliği konu alan, tiyatronun 'T' sinden anlamayan popüler kişileri kullanarak seyirci kaygısı için sahneye taşımak, tiyatronun asıl amacından uzaklaşmaktır. Çünkü tiyatro bir kavgadır,bir emektir, bir düşünce paylaşımıdır. Ülkenin ve insanının sorunlarından uzak, '' pollyanna '' yaklaşımlarla, sorunları görmezden gelip, pembe gözlüklerle bakmak, tiyatrocunun işi değildir. Bu magazin programlarının işidir.

Etlisine sütlüsüne karışmayan, ülke sorunlarından bihaber olan, sadece hükümetin istediği yerde top koşturmayı seven, kendi düşüncelerinden vazgeçmiş,kendini devletin kucağına atan zihniyete sahip bir anlayışa doğru gidilmekte. Elbette hak edenlerde vardır. Ama yüzdelere vurulduğu zaman acı gerçekler ortadadır. Kendi düşüncelerini aktarmasını sevmeyen, muhalif olanlara gıcık yaklaşım, ''tü kaka' gibi bakış açıları, tiyatroyu geniş yelpazeden kısır döngüye götürmektedir.

Monarşi zihniyete sahip olmak sanatı bir adım öteye götürmez, devamlı gerileten ve dar kavramlar içerisinde sıkışıp kalmak, özünden koptuğu için,hiç yapılmamasının daha iyi olacağı düşüncesini doğurur. Bu zihniyet, demokrasiye ters düşen yaklaşımlardır.

Kurulda yer alan şahısların tekrar düzenlenip, yenilenmesi kaçınılmazdır. Tiyatro sahibi olmayan,eleştirmen,dramaturg ve bakanlıklarca hazırlanmalıdır. Olaylara objektif bakan, herhangi bir beklentisi olmayan (sanattaki ilerilik anlamında değil) kişiler seçilmelidir. Biri birinin tanıdığı diye ödenek yapılması mantığı,belediyecilik anlayışıyla bağdaşmaktadır.

Bu zihniyetin yok olmaması özgünlüğü yok etmekten öte gidememektir.

HER OKULA TİYATRO YAPILSIN KAMPANYASI.

Tiyatrom.com'un öncülüğünde başlayan bir kampanya. Özellikle çocuk tiyatrosu yapan tiyatroların yıllardır istediği olay. Okullarda sergilenen tiyatrolar,oyun öncesi kulisin olmaması nedeniyle çektiği sıkıntılar göz ardı edilemez. Bir bireyin ne kadar erken yaşta tiyatroyla tanışırsa, ufku ve görüş açısı o derecede farklı olur. Hatta seçmeli ders olarak verilmesi gerekir.

Çocukların gelişim süreci göz önüne alınınca derslerden bunalmış çocuklarımız içinde iyi bir terapi anlamına gelir. Bu sadece istemekle kalınmayacağı, yetkililerle görüşülüp kağıt üzerine dökülecek kadar mühim bir iştir.

Yalnız şuan sistemde işleyen, müdür ve yapımcısı arasında değil, milli eğitim bakanlığınca evrensel bir hal almalıdır. Milli eğitim bakanlığı bu anlamda öncü olmalı ve bir an önce tiyatro salonu kalmayan okul bırakmamalıdır.

JaqLee
04-07-10, 18:22
YAZILARAK ANLATILAMAZ BİR OYUN VE OYUNCUSU: "ETNA: BEDENDEKİ KUYU"

18 HAZİRAN 2007

Şu büyük kent hay huyu içinde, bazen neler kaçırıyoruz neler. Ne güzellikler… Bunlardan biri, geçen yılın Kasım ayında perde açan Nihat İleri, Levent Öktem ve Laçin Ceylan'ın repertuar tiyatrosu olmayı amaçlayarak kurdukları BiTiyatro'nun ilk oyunu “Etna: Bedendeki Kuyu”ydu. Az kalsın kaçırıyordum. Neyse ki, sezon bitmezden önce yetiştim, içime sindire sindire bir güzel de izledim.

OYUNU YAZARI YÖNETMİŞ
Oyunun yazarı ve yönetmeni, Theater an der Ruhr kökenli bir oyuncu olan Christine Sohn. Sohn, Dr. Roberto Ciulli'nin yönetmen yardımcılığını yapmış ve ekibinde oyuncu olarak çalışmış bir tiyatrocu. “Etna: Bedendeki Kuyu” ise, yazarın on iki oyunundan biriymiş. Yazar, şiddeti sıradanlaştıran ve zorbalığı içselleştiren toplumun birey üzerindeki yıkımına farklı bir açıdan bakmış. “Suçun oluşmasını seyretmek, ona iştirak etmekten daha ağır bir suçtur” demiş. Bu spot altında, tiyatrocu olmak isteyen, ancak hemşire olabilen ve içindeki duyarlılığı kendi yarattığı küçük dünyasında bazen deliliğe varan krizlerle aşmaya çalışan Sophie'nin hikâyesini anlatmış. Sophie, günlük gerçekliğin içinde zorbalaşma ve yabancılaşmaya karşı kendini savunmaya çalışıyor, ancak yalnızlığın en uzak köşesine sürükleniyor. Yaşananlara “tahammül” gösteremez oluyor, etrafını kafasında kurguladıkları sarıyor.

SAHNE TASARIMININ VE IŞIĞIN BAŞARISI
Christine Sohn ayrıntılarını bildiği, duyumsadığı, yaşadığı eseri sahnelerken yapaylıktan, uyumsuzluktan titizlikle uzak durmuş. Bu titizlenmede Laçin Ceylan'ın başarısını göz ardı etmenin olanağı yok, ama gene de Sohn'u kutlamamak olmaz. Norbert Van Ackeren-Yaşar Alparslan ikilisinin sahne tasarımı, sahnenin her tarafını kaplayan Sophie'nin kuyularını simgeleyen, her boydan, her renkten ve açıldıklarında içlerinden sürprizler fışkıran değişik boy sandıklardan, valizlerden oluşmakta. Bu yorum, bence Christine Sohn'un en önemli yardımcısı olmuş. Rüzhdi Aliji'nin mükemmel ışık tasarımı da öyle… Sophie'nin kan rengi giysisinin alacakaranlığa dönüşmesi, unutulması zor bir ışık tasarımı başarısı değilse nedir?

LAÇİN CEYLAN'IN YAZARAK ANLATILAMAZ OYUNU
"Etna: Bedendeki Kuyu”nun sanatçı olamadığı için kendini ifade etme ve yaşananlara karşı çıkma araçlarını kişisel dünyasında arayan ve zaman zaman ortalığı birbirine katan Sophie'sini, Ankara Devlet Tiyatrosu'ndan tanıdığımız mükemmel üstü ses, diyafram ve nefes kullanımı olan “ender”lerden Laçin Ceylan canlandırıyor. Ritmin sürekli yüksek olduğu bu oyunun yükü, doğal olarak tamamıyla Laçin Ceylan'ın omuzlarında. Sophie'nin duyumsadığı sorumluluk duygusunun, hatta toplumsal sorumluluğunun onu fazlasıyla inceltmesini, duyarlılaştırmasını, kırılganlaşmasını, yalnızlığını, yaşadıklarından oluşan yarılmaları, çözüm arayışlarını ve bulamayışlarını öylesine bir başarıyla seyirciye aktarıyor ki, yazarak anlatmak gerçekten olanak dışı.

LAÇİN CEYLAN'IN KOLAY UNUTULAMAYACAK BAŞARISI
"Etna: Bedendeki Kuyu” oyununda Laçin Ceylan'ı izlemek, izleyebilmek gerçekten bir şans. Ceylan, her şeyden önce derinine bakan bir oyuncu. Oyunculuğunda ortalamalar, klişeler dizgesini silip atıyor. Anlatılanı kişisel olanla yoğuruyor, süzgeçten geçiriyor, biricikleştiriyor. Oyunun hiçbir anında belli anlatım sınırlarından taşmıyor. Sophie'ye can verirken kendini de deşiyor. Merkezde duruyor, oyunculuk sanatının bilinçle, cesaretle üzerine üzerine gidiyor. Sophie'yi basite indirgemeden onunla son derece samimi bir ilişki kuruyor.

VE BAŞARININ ELDE EDİLİŞ YÖNTEMİ
Laçin Ceylan, hiç ama hiç kuşkum yok ki, Sophie'nin bilincinin ve davranışlarının mantığını derinlemesine incelemiş. Bilincinin ve davranışlarının saklı katmanlarına ulaşmak için, oyunun bünyesindeki tüm işaretler yöntemini deneyimiyle gerçekliğe ulaştırmış. Sokakta, işyerinde, çarşıda, pazarda devşirdiği jestler, mırıltılar, sesler ve tonlamalardan oluşan bir dille, seyircide oyun sonunda iz bırakmış o bütün insan davranışlarına seslenme başarısını elde etmiş.

OYUNDA NİHAT İLERİ DE VAR
Oyunun sonunda Nihat İleri'ce bir antre yapan Nihat İleri'yi unutur muyum hiç? Nihat İleri (Gottlieb) giriyor, seyirciyi bir de o silkeliyor, oyunu bitiriyor.

"Etna: Bedendeki Kuyu”, hiç kuşkum yok ki 2006-2007 sezonunun en iyi oyunlarının başını çekenlerinden...

Turnede falan yakalarsanız aman kaçırmayın. Kaçırmayın ki, ileride üzülmeyin. Kaçırmayın ki, analar ne oyuncu/lar doğuruyor tanıklık edin.

JaqLee
04-07-10, 18:22
Ölümü Beklerken
"Kıyamet Suları"
Eskişehir Şehir Tiyatrosu

Eskişehir Şehir Tiyatrosu, mayıs ayının son haftası İstanbul izleyicisinin karşısına “Kıyamet Suları” isimli Civan Canova oyunu ile çıktı. Oyun psikodram yapısı itibari ile dikkat çekici özelliğe sahip. Fakat yazarın dili, konuyu aktarışı diğer oyunlarını aratıyor. Oyun bu özelliği ile de oyunculuk yeteneklerinin sahnede duruşunu gölgeliyor. Salt ölümü bekleyen insanın fenomen yapısını sahnede görmekte zorluk çekiyor izleyici.

Daha öncede Tiyatral Dergisi'ne eleştirisini yazdığım “Ful Yaprakları” isimli Civan Canova oyununun üzerimde bıraktığı etki çok çarpıcı idi. Sahneden insanlara aktarılan psikolojik yapıda fevkalade başarı vardı. Empatik bağ üzerinden oyunu izleyen izleyici takım, “umutsuzluk-sevgi-kaçış” üçgenine kendisini de katarak, oyuna farklı tatlar vermişti. Fakat “Kıyamet Suları” nda -psikodram yapı hariç- aynı tadı almak mümkün olmadı. Oyun “ölüm-yaşam” çatışmasını gündelik bir konu haline dönüştürüyor.

Oyunda, dünyanın her an yok olacağı ve bu yok oluş yaşanmadan insanların neler yaptıkları anlatılıyor. Bir ailenin tahlilinden yola çıkılarak; insanoğlunun içine düştüğü çaresizlik/acizlik gözler önüne getiriliyor.

Öncelikle Tolga Çebi'nin müziklerinin başarısız olduğunu söyleyerek teknik kritiğe başlamalıyım. Sayın Çebi, oyunun gerilim anlarındaki boşluklarını dolduramamış. Ölüm çatışmasının yaşandığı anlarda, yaşanılan kaosa sunduğu çok yetersiz kalıyor. Ayçın Tar, dekor tasarımını yaparken neyi nasıl düşünmüş anlayamadım. Sahnenin neden eğimli olduğunu inatla soruyorum? Ve bu sorduğuma cevap almak istiyorum! Sahnenin ön kısmında ne yapmak istemiş, gerçekten çok şaşırtıcı… Enver Başar'ın ışık tasarımında ufak da olsa aksaklıklar olmasına rağmen, arkada perdenin üzerinde yansıyan bulutlar, aydınlık gökyüzü tasviri çok iyi düşünülmüş. Teknolojik yapıyı ışık tasarımı ile başarılı biçemde birleştirmiş.

Oyunu Turgay Kantürk yönetmiş. Oyunun işlenişi çok sıradan kalmış. Ölümü bekleyen insanların tepkileri nasıl olmalıydı? Öncelikle bunu düşünmek lazım… Anne-baba-teyze çatışması içinde kalan evin hamile kızının duygusal devinimleri; yaşama olan farklı bakış açısı oyun boyunca hissedilmedi. Sonra bu rolü canlandıran Özlem Baykara, rolünün gerektiği duygusal devinimi tamamlamak için sahnede kendisi çırpınıp durdu. Oyunculuk yeteneğine hayran kaldığım biri kendisi… Ama “Gözlerim Kaparım Vazifemi Yaparım” oyunundaki performansını görmek ne yazık ki mümkün olmadı. Bunun da sorumlusu olarak rejiyi görüyorum. Murat Danacı, ortamdaki gerilime mimikleri katkı sağlayan iyi bir oyuncu… Yüzündeki ifadeyle, anlattıklarıyla, aile içindeki çatışmalarda kendisi çok farklı konumda duruyor. Rolünün gerekliliği neyse hepsini ortaya koydu. Mete Ayhan'ın rolüne yetersiz kaldığını görüyorum. Çaresizlik içinde kıvranan babanın aile içi psikolojik tahlillerinde yetersiz kalıyor. Sonra kızının o'na Florya'ya da denize gidildiği sahneyi anlattığı bölümde, olaya müdahale etmeden dinlemek ne kadar doğru(?) Psikolojik yapıda yetersiz kalıyor. Çaresizlik içinde karısının dizine uzandığı sahnelerde ve aile içinde çıkan “baba-oğul” kavgalarında bir takım eksiklikler mevcut. Özlem Akdoğan ve Savran Perk oyun boyunca başarılı performansları ile göz doldurdular. Oyun boyunca ikisini de çok beğendim. Özellikle de teyzenin o ayyaş halini aktarırken Savran Perk'in oyunculuk yetisi doruk noktasına ulaşıyor. Özlem Akdoğan'ın anne rolündeki psikodinamik yapısını tekrar tekrar izlemek gerekir. Karakter psikolojisini çözümleyerek oyununu özümsemiş.

"Kıyamet Suları” farklı konusu ile izleyenlerin zihinlerinde 'sorgulama' kavramını hissettiriyor. Eskişehir Şehir Tiyatroları'nın oyunu baştan sona tekrar özümsemesini isterim. Karakterlerin psikolojik yapıları, dilerim diğer gösterimlerde düzeltilir. Gelecek sezonda da sahnelerde görmek dileğiyle…

Dip Not
* Eleştirilerimi biraz geciktirdiğim için çok üzgünüm. Radikal Gazetesi'nde oyun eleştirisi yazma durumum ortaya çıktığı için, gazetenin eleştirileri ile meşgul idim. Bundan sonra her Pazar Radikal 2'de oyun eleştirileri yazıyor olacağım.

JaqLee
04-07-10, 18:22
KAÇILACAK YER NEREDE?: "SON DÜNYA"



Ve Diğer Şeyler Topluluğu, Yeşim Özsoy Gülan'ın yazdığı ve yönettiği “Son Dünya” başlıklı oyununda, Nuh Hava Yolları'na ait 71/71 sefer sayılı uçak, bilinmeyen bir bölgede düşüyor, üç yolcu bu düşüşün ardından birbirinden habersiz kendilerini ne zamanın ne de mekânın olmadığı bir yerde buluyorlar. Kendilerini buldukları yer neresiyse o yerde, yaşadıkları olayları değerlendiriyorlar. Değerlendirme sırasında Kadın (Perihan Kurtoğlu) Doğu'yu, Erkek (Ulgar Manzakoğlu) Batı'yı, Üçüncü Şahıs (Deniz Özmen) ise ikisinin arasını temsil ediyor. İyi de, neredeler? Zaman durmuş mu, ölmüşler mi, Araf'talar mı, bilinmiyor. Yani, Yeşim Özsoy Gülan “Son Dünya”sı ile de tiyatromuzda gene yeni ve köklü bir söylem peşinde koşuyor. Ortaya yeni bir metin atıyor, disiplinler arası bir yolda ilerlemesini sürdürüyor.

DÜNYA ÇÖKTÜĞÜNDE
"Son Dünya”, prömiyerini 15. İstanbul Tiyatro Festivali'nde yapmıştı. Görememiştim. Sonunda Beyoğlu Yeni Melek'teki gösterimini yakaladım. Nuh'un gemisine, dolayısıyla “Nuh Tufanı”na, sefer sayısıyla da Kuran-ı Kerim'deki “Kıyamet Suresi”ne gönderme/ler yapmıştı Yeşim Özsoy Gülan, dünyanın sonunun geldiğine, dolayısıyla insan yaşamının sonuna odaklanmıştı. Gerçekten de, oyunu izlerken ister istemez dünyamızdaki süregelen savaşları, ciddiyetini artırarak gelişen küresel ısınmayı düşünerek ölümle yüzleştim. Uçak düşerse, yani bir anlamda dünya çökerse ne Doğu kalacak, ne de Batı. Öyle değil mi ama?

DURDURULAMAZ GERÇEKLER
Yeşim Özsoy Gülan oyunu yazarken T. S. Eliot'un Yaşar Gönenç çevirisi “Çorak Ülke” şiirinden yola çıkmış, ama Kuran-ı Kerim'den Shakespeare'e, Dante'den Özen Yula'ya, Farabi'den Fuzuli'ye geniş bir yelpazeden yararlanmış. Hint, Afrika, Anadolu efsanelerini kullanmış. Öykülere, şiirlere, anlatılara yaslanmış. Referans tümceleri metin içinde bir güzel harmanlamış. Anlatıcı'nın (Elif Ongan Tekçe) baktığı kahve falıyla “kehanet”i, “kutsal güç”ü vurgulamış. Düşen uçağı görüyor Anlatıcı. Üç karakterin yaşadıklarını da… Kahve fincanının içine bakarak kehanetlerde bulunuyor. Esasında, seyirci görüyor ve pek de güzel anlıyor, kehanet değil Anlatıcı'nın anlattıkları. Bir anlamda “dur” diyemediğimiz gerçekler bunlar.

OYUN UÇAK HAVALANMADAN BAŞLIYOR
Yeşim Özsoy Gülan başarılı metnine yönetmen olarak da farklı bir yöntem uygulamış. Oyunculardan üçü oyun boyunca tavanda asılı kalmakta. Bu seçimi ilginçlik olarak yaptığı kanısına kapılmayacak kadar iyi tanıdığımı sanıyorum Yeşim Özsoy Gülan tiyatrosunu. Kendi içinde kendi kurallarını aşıyor Gülan. Zaman ve mekân algısını bu yolla kaldırıyor. İnanıyorum ki oyunu bu nedenle boşlukta oynatıyor ve amacına “bihakkın” ulaşıyor. Seyirciyi oyunun havasıyla daha fuayede buluşturuyor. İzleyici kendisini uçağa binmek üzere havalimanına gelmiş gibi duyumsuyor. Bir örnek giyimli güvenlik görevlileri, fuayede uçağa binişin beklenmesi, sürekli anonslar… Salona girildiğinde host (Emre Yetim, Alper Saldıran, Yunus Emre Yıldırımer) ve hosteslerce (Ege Maltepe, Ece Güzel) karşılanıyor seyirci, yerlerine oturtuluyor. Buraya kadar her şey iyi, güzel de uçak içindeki bilgilendirme aşamasında host ve hosteslerin yaptıkları komiklikler pek yavan kalıyor.

IŞIK VE “SAHNE YERLEŞTİRME”
Ülkemizin önde gelen ışık tasarımcılarından Enver Başar'ın çalışmasına hiçbir sözüm yok da, host ve hosteslerin uçak içindeki bilgilendirme tablosunda “soffitto”dan (sofito değil) salona doğru neden mavi ışık verdiğini doğrusu anlayamadım. Seyirci, sahne altında gerçekleştirilen bu tablo boyunca elini ya da oyun broşürünü gözüne siper ediyor. Başar bu durumu gözden geçirmeli derim ben. Burçak Ertem'in kostümleri iyi. Genco Gülan'ın “sahne yerleştirmesi” bütüncül görsel etkinin bir parçası olarak övgüyü hak ediyor. Oyuncuların yerden metrelerce yükseklikte tavana asılı oynamaları ve uçak parçalarının yerleştirilişleri hiç kuşkum yok ki oyunla iletilmek istenen düşüncenin ve bu düşünceyi aktarış biçiminin birer parçası. Genco Gülan'ın anlayışı, göstergebilimin parça-parça ve parça-bütün ilişkisi mantığıyla da örtüşmekte. John Plenge'ın ses tasarımı kusursuz.

OYUNCULAR
Host ve hostesleri canlandıran genç oyuncular ne verilmişse almışlar, görevlerini yapıyorlar. Elif Ongan Tekçe, Anlatıcı'ya üstünyönelimi çerçevesinde nasıl biçim vereceğini bilmiş. Oyuncunun sesinin çözümlenmesi, elbette ki “jestüel”den daha zor bir iş. Adam'a can veren Ulgar Manzakoğlu'nun oyunculuğuna sözüm yok, ama ses aygıtını derinlemesine tanıması gerektiği kanısındayım. Erkek'i daha belirginleştirmek için sesinin parametrelerini değiştirmesi gerekiyor, gerekiyor gerekmesine de olmuyor. Üçüncü Şahıs'ta Deniz Özmen, rolünün içsel yüzeylerini sadece gözleri, yüz ifadesi ve sesiyle değil, gövdesini de kontrol altında tutarak seyircisine aktarmayı başarıyor.

MESCİ, ALGAN'LAR VE KESKİN KURTOĞLU'NU İZLEMELİ
Perihan Kurtoğlu'na gelince, oyununu öncelikle kendisinin tiyatro eğitmeni olduğunu öğrendiğim Sevgili Ayşe Emel Mesçi'nin izlemesini isterim. Göğsünü germesi için. Sonra da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Tiyatro Araştırmaları Laboratuvarı'na (TAL) yıllarını veren ve o çatı altında nice Kurtoğlu'ları yetiştiren, ancak günün birinde vefasızlık, acımasızlık, kıskançlık, duyarsızlık örneği vermek istercesine tiyatrodaki odalarının kilidi yöneticilerce akşamdan değiştirilmek suretiyle sabah kapıya konulan değerlerin, Ayla Algan'ın, Beklan Algan'ın, Erol Keskin'in izlemelerini isterim. Övünmeleri için.

Perihan Kurtoğlu, içsel varlığının her parçasını doygunlaştırmasını öğrenmiş. Derece derece gizemli “ben”ine, en içlerdeki derinliklerine ulaşıyor. İşte şuracığa yazıyorum ve de Kurtoğlu'nu mercek altına alıyorum. Yakın gelecekte üstünyönelimi coşkusal olarak deneyebilecek bir oyuncu o. Görev aldığı oyunun ruhunu tümüyle içselleştirebilecek, oyun metniyle kendisinin sentezini yapabilecek bir yetenek…

Pilot'u seslendiren Yıldıray Şahinler mi dediniz? Sesine dirlik.

JaqLee
04-07-10, 18:22
Bayrampaşa Cezaevi'nde oyun izlemek vardı!

Hapis hayatında insan olgusunun hareket alanının kısıtlandığı ve toplum içerisinde “suç” teşkil eden unsurlarının cezasının verildiği dört duvar olarak biliniyor. Suçun bedeli ise insanı insandan koparmak… Yani insanı tecrit ederek onu “günahlarından arındırmak”. Fakat suç olgusunun tartışıldığı günümüzde neye ve kime göre suç teşkil edildiği, özellikle Dostoyevski'nin 'Suç ve Ceza'sında alışılanın dışında bir sosyal gerçeklik hala güncelliğini koruyor. Tabii ki, mahkûm, suç ve suçlu olgusunu irdelerken, adli ve siyasi tutsakları birbirine karıştırmamak gerekiyor.

Bilen bilir yıllardır Türkiye'nin birçok cezaevinde gerek siyasi gerekse adli birçok mahkûmu aynı sahnede buluşturan Turgay Tanülkü'yü. Kaçtır onun cezaevinde bir provasını izlemek istemiştim. Birçok vakaya şahitlik yapan ve son aylarına gün sayan Bayrampaşa Cezaevi, yıkılmadan önce içine girip mahkûmlarla gerçekleşen oyun provasına katıldım. Ardından oyun gösterimini diğer mahkûmlarla beraber izledim.

Akşamdan aynı zamanda yeni oyunumuzun yönetmenliğini de yapan Turgay Tanülkü'yle sabaha randevulaştık. Sabah 10.00'da Taksim'deki evinde buluştuk. Fakat hiç görmediğim bir polis kaynaması vardı İstiklal Caddesi'nde. Kahvemizi içtikten sonra Bayrampaşa'ya doğru yola koyulduk. Cezaevinden tahliye olup dışarıya çıkan mahkûm kadar heyecanlıydım içeriye girmeyi düşünürken. Neyse ki Bayrampaşa Cezaevi'nin kapısına dayandı arabamız. Cezaevinin önü görüşmecilerden kaynıyordu. Kapıdan içeri girerken heyecanlıydım. Girişte kimlikler alındı, kemerlere kadar metal eşyalar alındı. Birkaç aramadan geçtik. Ve içerdeyiz.

Oyuncular(Mahkûmlar) beni görünce tek tek elimi sıktılar ve hoşgeldinler başladı. Yüzlerindeki dışarıya hasret tebessümleri ve yeni dışardan gelen birinin onlara anlatacakları dışarıdaki hayat… Ve oyun günü geldi. Tekrar oradayım. Aldım fotoğraf makinemi, ses kayıt cihazımı, başladım mahkûmlarla pardon oyuncularla söyleşiye…

Oyun sahnelerken çoğu mahkûm gerek oyuncu gerek çeşitli koğuşlardan gelen seyirciler, iki saatlik bir süre bile olsa dışarıyı yaşıyorlar. Oyuncuların tek özgürlük alanı sahnedir. Sahnede repliklerin havada uçuşları tüm cezaevi sahnesi ve salonunda insanlara çoğu zaman kahkaha ve bazen de duygulu anlar yaşatıyor. Fakat cezaevi psikolojisi oyuncuların üzerinde hâkim olduğu su götürmez bir gerçek… En özgür olduğu sahnede bile zaman zaman mahkûm olmanın getirdiği ağır bir hava gözlemleniyor oyuncularda. En azından dışardan giden birinin gözlem ve izlenimine dayanarak seziyorum bu çok ince tutsaklık havasını.

Tanülkü her düşünceden insanı aynı sahnede buluşturuyor

Oyunun adı “Batakhane Güzeli”, yazarı Erman Canatan, yönetmeni Turgay Tanülkü ve oyuncuları Bayrampaşa Cezaevi mahkûmları, sahnelenen yer Bayrampaşa Cezaevi Sahnesi… Çeşitli suçlardan hapis hayatı yaşayan birçok insanın suçuna bakılmadan aynı sahnede buluşuyorlar. 20 yıldır Türkiye hapishanelerinde her düşünce ve suçtan insanı tiyatro sahnesine çıkaran Turgay Tanülkü, içerisi dışarının yansımasıdır diyor. “İki yere ne zaman düşeceğinizi bilemesiniz, biri hastane, biri de hapishanedir” diyor.

Tiyatrocu mahkûmların oyun ve hayatlarıyla ilgili duygu ve düşünceleri aslında dışarıya olan özlem ve ümitlerinin toplamıdır. Oyunculardan Hasan Yaşçay, Adalet Bakanlığı'nın tiyatroyu kabul etmesinden sonra kendisini tiyatroya yazdırmış. Tiyatrodan çok etkilendiğini söylüyor. “Kendimi dışarıdaymışım gibi hissediyorum sahnede. Turgay Tanülküyle tanışıp çalıştığı için “çok mutluyum” diyor. Oyunda patron rolünü canlandıran Yaşçay, “Heyecanlanarak oynuyorum. Çocuklarım, ailem ve toplum için çok gurur verici bir durumdayım. Cezaevinde bu tür aktivitelerin olması beni çok mutlu ediyor” diyor ve ekliyor, “Umarım önümüzdeki süreçte kendimi insanlara, topluma kazandırırım. 6 aydır cezaevindeyim. Ve yakında çıkacağımı umuyorum.”

Müebbetli oyuncu dışarıyı tiyatroda yaşıyor

"İlk başlarda vakit geçsin diye tiyatroya geldik” diyen bir başka oyuncu Vural Ceylan, işin bu duruma gelebileceğini ne ilk başlarda düşünebilmiş ne ortalarında, ta ki bu dereceye gelmiş ve işin lezzetine varmış. İleriye yönelik tiyatroyu devam ettirmek istiyor. 16 aydır cezaevinde olan Ceylan, önümüzdeki hafta da mahkemesi var. “Büyük bir ihtimalle çıkacağım” diyor.

Oyunun başrol oyuncularından Yılmaz Deniz ilk defa cezaevine düşmüş. “20 aydır buradayım. Burada özgürlüğümüz kısıtlanmış durumda” diyen Deniz, “Cezaevi gibi bir yerde sanat yapmak ve içinde olmak güzel bir şeydir” diyor. Ucundan tuttuğunu, keyif aldığını söylüyor. “Cezaevi şartları çok zordur” diyen oyuncu, “Şuan tiyatro ekimiz bir aile gibidir” diyor. Müebbet cezası aldığını, aslında 43 yıl verildiğini söyleyen Deniz, 14 yıl yatacağını söylüyor. “Yasa tasarısı bekliyoruz. İnşallah genel af, olmasa da belli bir süre yattıktan sonra tahliye olmayı umut ediyorum. Umut-ümit mahkûmun ekmeğidir” diyen oyuncu, “Dışarıyı tiyatro oyununda yaşadığını ve tiyatronun inanılmaz bir sanat olduğunu belirtiyor. Hiç sahneye çıkacağını düşünmemiş dışarıdayken. “Yaşamın insana ne getireceğini bilmez kimse. Ben bir gün cezaevine düşeceğim ve böyle bir tiyatro gösterisinde yer alacağım diye hayal bile etmezdim” diyen genç oyuncu, “Tabii ki buraya düşmek istemezdim. Bu kadar olumsuz şeyler içinde olumluyu bulmakta beni sevindiriyor. Bende tüm mahkûmlar gibi bir gün buradan çıkmak ve asla hiçbir zaman buraya bir daha düşmemek temennisinde bulunuyorum. Çünkü burada en çok ailelerimiz üzülüyor. Ve bu beni daha çok üzüyor” diyor.

"Yüzme bilmeden okyanusları aşmak”

İlk defa cezaevine girdiğini ve 7 yıldır cezaevinde olduğunu söyleyen Ersin Yıldırım şunları söyledi, “Hocam ve arkadaşım Candan'a çok teşekkür etmek istiyorum. Çünkü onların sayesinde bu sanatla tanıştım. İnşallah dışarıda da bu işi devam ederim. İnşallah buraya kimse düşmez. Ve bu yaşadıklarımız anı olarak kalır umarım.”

Oyunun başrol oyuncusu Hamit Uslu, “Diyarbakırlıyım. 5 yıl Hollanda'da, 6 aydır Bayrampaşa Cezaevi'nde yatıyorum” diyor. Tiyatro onun için önceleri “Yüzme bilmeden okyanusları aşmak” gibi bir şeymiş. “Ama şimdi gördüm ki, tiyatronun evrensel olduğunu ve yüzme bilmeden de okyanusları yaşabileceğimi anladım” diyen Uslu, “Ömrümde ilk defa böyle bir etkinliğe katılıyorum. Hollanda polisi bana Robin Hood diyordu. Ve şuan oynadığım karaktere benzeyen bir kişiliğim var” diyor. Üniversiteyi terk etmiş zamanında. 5 binden fazla kitap okumuş içerde. “Edebiyatı çok seviyorum” diyen Uslu, sözlerini şöyle noktaladı, “Aslında karıncayı bile incitmem, ama kader, buradayım. Aslında hayat üniversitesindeyiz. Yani cezaevindeyiz. Şuan 70 kişilik koğuşlarda yüzden fazla mahkûm kalıyor. Çünkü kapasitesinden fazla mahkûm var. İlk tiyatroya geldiğim zaman diğer mahkûm arkadaşlar dalga geçiyorlardı. Ama şuan sahneye adımımı ilk attığımda herkes ayakta alkışlıyor.”

JaqLee
04-07-10, 18:22
Emir-İtaat Etme-Boyun Eğme
Gate Oyuncuları
"Striptiz"

Polanyalı Ünlü Yazar Slawomir Mrozek'in 'Striptiz' isimli oyunu 'Gate Oyuncuları' tarafından İstanbul ve Anadolu izleyenine sunuluyor. Oyun, içinde yaşadığımız çağın asal problemi olan, 'insanca yaşama' fikrine göndermelerde bulunuyor. Kapitalist sisteme hapsolmuş iki insanın, düzen içinde insani vasıflarından feragat ederek, nasıl yaşamaya çalıştıkları gösteriliyor izleyene. Sosyalist dünya görüşüne sahip olan Mrozek, olayları anlatırken sürreal düşünceleri kullanmayı seviyor. 'Gate Oyuncuları' yazarın bu düşüncesinden yola çıkarak, sürreal sahneleme tekniğini kullanmış. Seyirciyi merkezdeki konudan uzak tutmadan gösterimde canlı tutmuş.

Akıl dışılık kavramını sürrealite ile karıştıran çoğu tiyatro, yapıtlarını sahneye aktarırken, anlaşılmazlık denilen çıkmazın içinde kaybolup durmuştur hep. İmgelerin gücünden destek alan sürreal eserlerde konu; oyunculuktan, teknik kısımlardan hep üstündür. Şekillerle kurulan empatik bağ ile izleyen konunun özünde saklı tutulmuştur. Topluluk oyunu sahneye aktarırken iki küçük kutudan emir veren elleri simge haline dönüştürmüş. Bu eller, sisteme tutsak kalan iki karaktere emirler yağdırmaktadır. Simgesel eller, karakterlere düşüncelerinden dolayı cezalar vermektedir. İnsanca yaşamanın gerekliliğine değinen karakterin üzerindeki tüm elbiseleri alarak o'nu istem dışı 'striptiz' in içine doğru çekmektedir. Yarı çıplak hayatına yön vermeye çalışan karakter, sadece yaşamak için insani tüm değerlerini kendi elleriyle yok etmektedir.

Mrozek, yoksulluk içinde geçen çocukluk yıllarında, babasının para kazanmak için neleri göze aldığını tüm çıplaklığıyla görmüştür. Az gelişmiş bir ülkenin kırsal bölgesinden gelişmiş bir ülkeye göç etmiş, kısa vadeli çıkarcılık, saflık, yalancılık, ülke özlemi ve mal sahibi olmak tutkusunu simgeleyen köylü-işçi ile, onun karşısında, ona taban tabana aykırı, yurdundan politik nedenlerle kaçmak zorunda kalmıştır. Aslında bu tarz bir aydın tipi ülkemize hiçte yabancı değildir. 1980 askeri darbesinden sadece 'sosyalist' oldukları gerekçesi ile ülke dışına kaçan/kaçırılan aydınlarımızı hatırlayalım? Mrozek'in imgelerle yüklü hayal gücü işte bu politik olaylara dayanmaktadır. 2. dünya savaşı ile ortaya çıkan 'sürrealizm' in hem öyküde hem de teatral eserlerde değerli yazarlarındandır.

'Striptiz' yazarın vahşi kapitalist olguya göndermelerde bulunduğu önemli eserlerindendir. Yazar, sis içinde kaybolan iki karakterin yaşamla olan kavgalarını, sadece insani duygularla hayatlarını devam ettirmek isteyen kişilerin, ellerinden her şeylerini alan para maddeci zihniyeti eleştirmiştir. 'Gate Oyuncuları' bu eleştiri mekanizmasını akıl süzgecinde yorumlayarak başarılı bir ivme kazandırmıştır oyuna. Grup, insanın akıl süzgecini zorlayıcı bir takım soruları da beyinlerde çağrıştırmıştır.

Bu sorular:
*Hiçbir şeyi yapmamak mı, yoksa harekete geçmeyi göze almak mı?
*İlerlediğimiz yolda kendimizi korumak mı, yoksa engellere takılıp teslim olmak mı?
*Güçlünün elinde sıkışıp kalmak mı, yoksa gerçeklerle yüzleşmek mi?

Bu sorular içinde kıvranan izleyici oyunun son safhasında, içinde yaşadığı sistemin bir tutsağı olduğunu fark edebiliyor. Sahnede çıplak kalan iki karakterden birisinin kendisi olduğunu görüyor. Akıl süzgecinde, yaşadığı sisteminin ne kadar vasıfsız olduğunu algılıyor.

'Striptiz' ekip çalışması ile sahneye aktarılmış. Prodüksiyon/Müzik/Dekor grup çalışması ile izleyene sunulmuş. Dekor işlevsel anlamda çok başarılı… Sahneden çok basit gibi görünen iki kutucuk, aslında oyunun mihenk taşını oluşturuyor. Dekorun sahnede duruşunu sevmesem de kullanılışı üstün bir başarıyı getiriyor. Oyun müzikal anlamda fevkalade kötü. Kutulardan çıkan ellerde çalan gerilim müzikleri seyirciyi oyundan uzaklaştırıyor. Ki çok kısa süren bu müziğin olduğu bölümlerde, insanlar oyunun ciddiyetini unutuyorlar. Kutulardan çıkan bu eller 'emir-itaat etme-boyun eğme' üçlemesini gösterirken izleyen nedensiz bir komedi oyunu havasına geçiyor. Müzikle boğulan ortam, izleyenin akıl gücüne ket vuruyor.

Utku Noyan Gür, Murat Eren Toydemir ciddi bir ikili oluşturmuşlar. Ses tonlarından vurgulara; bedensel eylemlerden sahne duruşuna değin her karede başarılılar. Siyasi göndermelerin olduğu sahnelerde -özellikle de 'sistem'in eleştirildiği bölüm- oyunculuk yetenekleri doruk noktasına ulaşıyor her ikisinin de… Aslıhan Evrensel ve Melda Amber Arslan elleriyle oyuna hayat veren görünmez kahramanlar…

Yaşadığımız bu dünyada kendimizi bulmak için gerçekleri (nedensiz) çıplak bırakıyoruz. Aslında bizler yaşamanın gücüne erişemeden, kazandığımız paranın tutsağı oluyoruz. Bu tutsaklık bizi çıplak bırakan… Hayatın anlamsızlığına sokan… 'Striptiz' tiyatro sezonun kapanmasına yakın, eleştirel düşünceleri ön plana çıkaran oyun olarak sezonun unutulmazları arasına girdi bile. Yaşamı teatral dünyada irdelemek isteyenler için kaçırılmaması gereken sezonun en büyük eleştirel gösterimi… İyi seyirler…

JaqLee
04-07-10, 18:22
STRİPTİZ ...



Gate Oyuncuları tiyatro topluluğunun 'ortak reji' düşüncesiyle sahneye koydukları 'Srtiptiz ' oyununu bir oda tiyatrosu salonunda izledim. Uzun zamandır aşina olmadığımız 'Tekil yönetmensiz oyun' için düşüncelerimizi de bu yönde yoğunlaştırdık. Oyun öncesinde beni en çok meraklandıran sahnelenen oyunun bir 'kısa oyun' olmasıydı. Yani bunun özellikle vurgulanması.

Bu anlamda Mrozek' le de ilk kez tanışmış olacaktım. Girişte iki oyuncunun aynı tip giysilerini ve 'aynı' tepkilerini algılayınca oyunun bu 'aynılaşma' dan şikayet edeceğini düşündüm. Karşı-gerçekçi tiyatro geleneğinin devamı sayılacak çoğu oyunda bu tip 'aynılaştırma' yı görüyoruz. Tek tip insan modeline doğru ilerleme, farklılığın ortadan kaldırılmak istenmesi ve böylece olaşacak farklı düşüncelerin de bu 'tek potalılıkta' kendini eritmesi yazarların sancılarından biriydi.

Yerde yatan iki oyuncunun, tekrar doğrulma/doğrulmama çabası, bunun bir yenilgi değil; seçim olduğunu göstermek ister gibiydi. Bir oyuncu, kendi elini, diğer eliyle havaya kaldırmaya çalıştı. Böylece eylemin ve eylemsizliğin bir arada oluşu ortaya kondu.

Oyun boyunca 'yürümek ' kavramı 'ilerlemek' olarak yansıtıldı. Ve ister istemez bu yürüme/ilerlemenin durdurulmak istenmesinin beklentisi vardı. Temel çatışmanın ne ya da neler üzerine kurulacağı düşünülürken benim gördüğüm merkezde olan bu 'durdurulma' haliydi.

Bu durdurulma bir kapının içinden çıkan 'el' le sağlanmış. İki oyuncu, en başlarda insandaki irade ve iradesizlik ilişkisini sorgulamaya başladı. İradenin mi insana; insanın mı iradesine egemen olduğu konusunda bir sonuca varamadılar doğal olarak. Orada olmak, o odanın içinde… Bir zorunluluk mu seçim mi ? İnsan ne de olsa kimliğine,aidiyetine kendi karar veremiyor.

İki küçük dolap ve iki küçük tabureyle anlatılan 'büyük' hikayede ilk sorduğum şey, 'içeriden anlatılan' dışarıda ne var? İki oyuncunun tepkisizleşmesine ve anlam arayışına (arayışsızlığına?) gitmesine neden olan içeride mi dışarı da mı?

Kapıların açılması büyük bir gerginlik ve sıkıntıyla oluyor. Kapıların açılması yaşama açılan ilk kaynak. Ve bireyler yaşam karşısında güçsüz. Bu yüzden güç' ün kontrolüne girmekten başka seçenekleri yok . Derken oyuna adını veren Striptiz' le karşılaşıyoruz. Kapılardan çıkan iki el, sırayla iki oyuncudan üzerindeki giysileri çıkarmalarını istiyor. Her çıkan parça , insan erdeminden ve varlığından bir kısım feda etmelerine neden oluyor. Parçalar çıktıkça kimlikler küçülmeye başlıyor. Bireyler daha güçsüz, kullandıkları sözcükler daha güvensiz hale geliyor.Donuna kadar soyunan oyuncular, sonunda bu 'el' tarafından kelepçeleniyor. Yani amaç yerine ulaşıyor ve 'tek tip' leşiyor. Birleştiriliyor, aynılaştırılıyor.

'Dışarısı' sürekli bir şeyleri alıp götürüyor. Orası ilerledikçe 'içerisi ' daha güçsüz hale geliyor. Oyuncuların oyunun hakkını verdiklerini düşünüyorum. Gate Oyuncuları' nın bu alternatif tiyatro çizgisini devam ettirmelerini umarım…

JaqLee
04-07-10, 18:22
Memur güncesinden oluşan oyun, sarsıcı olduğu kadar, kara mizahında en iyi örneklerinden biri; '' Memurluk Hali ''



Geçen yıl büyük beğeni toplayan ''Memurluk hali '' ikinci yılında da seyirci karşısına çıkmanın heyecanı içerisinde. Mehmet çelik ve memurlar vakfı kalemleri tarafından yazılan oyun; devlet dairelerinde çalışan memurları gündemine alıyor. Tamamı memur günlüğünden oluşan oyun, 4 farklı mekanda 4 farklı konuyu işliyor. Metin; yeni gelen zabıtanın rüşvet almadığı için yediği dayağı, Ankara'da dostları olduğu için sıra beklemeden,bağırıp çağırarak, hatta başka yerlere süreceğini tehtid ederek, işini halletmeye çalışan zihniyeti , sadece mesai saatini doldurmak için gelen memurları ve '' yeşil kart '' almak için devlet dairesine gitmek zorunda olan Mehmet Amcanın, (işlerin kaplumbağa misali yavaş yürüdüğünden dolayı) yaşadığı dramı konu alıyor.

Uzun yıllar tiyatro yönetmenliği ve oyunculuğu yapan Mehmet çelik, sorunları (diğer tarafta olan hakkıyla çalışıp,devletine faydalı olmaya çalışan) memurlardan, yani ilk ağızdan dinleyerek kaleme aldı. MEVA ile ortaklaşa düzenlenen oyun, memurlar vakfı Gaziantep şubesine bağlı olan gönüllü memurlarımızı da sahneye çıkarmanın keyfi içerisinde. Geçen yıl büyük beğeni toplayan oyun, tekrar sahnede olmanın kıvancını yaşıyor.

Kara mizahın tipik örneklerinden biri olan bu oyun, Grotesk biçemiyle memur zihniyetini sorguluyor. Yıllardır perdelerini kapatmamış olan, Gaziantep'in ilk ve tek özel tiyatro statüsüne sahip '' Seyir Tiyatrosu Oyuncuları '' nın yorumuyla sahnede…

bir günden bir sürü gün yapan
mesai saatlerinde hiçbir şey yapan
hiçbir şey alıp hiçbir şey sunan
rakıyı bol sulu içen
dokunmasın için deği!
çabuk bitmesin dîye devletimin tekel rakısı,
hep kağıtlara bakarak,
hep kağıtlardan bakarak
hem neşet ertaş' ı hem bülent ersoy' u
aynı anda sevmeyi başararak,
karısının bayat ekmeklerden yaptığı tatlıyı
çok beğenmeyerek ama
yine de bu tasarrufunu takdir ederek
boynu hep kıdemli bir atkının içinde saklıyken
hep bir şeylere birilerine küsmüş gibi
yürüyen...
memurlar.......

Yılmaz Erdoğan

…2 perde komedi…
Tarih : 05 temmuz 2007 ( Perşembe)
Saat : 20.30
Yer : Gaziantep Devlet Tiyatrosu
KADRO
Yazan : Memurlar Vakfı Kalemleri
Yönetmen : Mehmet Çelik
Yrd yönetmen : İhsan Ata
Işık : Bünyamin Köseler
Müzik : Abdulkadir Tuncel
Dekor : MEVA
Kostüm : S.T.O.
OYUNCULAR
Abdulkadir Toprak
Ali Özcan
İhsan Özkan
Mehmet Yılmaz
Mesut Çalışır
Murat Dolmacı
Oğuz Erkol
Refik Türkeri
Rıfat Polat
Sabahattin Altunay
Yakup Dağlı
İhsan Ata

JaqLee
04-07-10, 18:22
Helios : Güneşe Adanan Sokak Tiyatrosu



“D ondum. O kış Varşova’da inanılmaz bir soğuk vardı. Üstelik karanlık, kapalı bir hava. Tek kelimeyle korkunçtu. Ben güneş adamıyım. Güneşi görmezsem ve sıcaklığını hissetmezsem yaşayamam. İşte Helios, Varşova’da güneşe duyduğum özlemle ortaya çıktı” Sylvestre Jamet ile sohbet ederken, bu sevimli, cana yakın, sıcak kanlı adamın hakikaten de güneşten uzak yaşaması imkansız diye düşünmekten insan kendini alamıyor. Üstelik konu güneş tanrısı Helios’a bir güzelleme olursa. “Helios - Bin Güneşin Destanı” isimli çağdaş sirk ve sokak tiyatrosu gösterisinin sanat yönetmeni ve yaratıcısı Sylvestre Jamet ile tam da onun istediği gibi güneşli bir günde, İzmir Fransız Kültür Merkezi’nin bahçesinde söyleşiyoruz. Malabar Gösteri ve Dans Topluluğu, Türkiye turnesini bu yıl 21. si yapılan Uluslararası İzmir Festivali kapsamında sergiledikleri sıra dışı bir dans ve müzik gösterisi ile tamamladı. Gösteriden önce, Sylvestre Jamet ile bu masalsı sokak tiyatrosunu konuştuk. Konuşmaya Helios ile başlıyoruz. Kimdir bu Helios? Bu fikir Jamet’in aklına nasıl düşmüştür? Mitolojik efsanelerden günümüz bilimkurgu masalına dönüşen Helios’un hikayesini yaratıcısından dinliyoruz.

SDK - Helios’u kaleme alırken nelerden esinlediniz?
Sylvestre Jamet– Dediğim gibi Varşova’nın kapalı, insanı depresyona sokan karanlık havası beni çok bunalttı. Ben güneşsiz yapamam. Paris’e döner dönmez ilk iş olarak, güneşi anlatan ve güneşi kutsayan çok özel bir oyun yazmaya başladım. İlk önce eski Mısır uygarlıklarının efsanelerine baktım. Eski Mısır uygarlığında güneşin çok büyük bir önemi var. Eski Mısır’da güneş bir tanrı olarak görülür ve güneşe taparlardı. Eğer eski Mısır kültürünü araştırırsanız güneşle ilgili çok sayıda efsane bulabilirsiniz. Bu efsanelerden biri olan Helios, güneşin doğuşunu, batışını ve bu süre içinde geçen olayları anlatır.

SDK – Bunu sadece eski Mısır efsanesi olarak tanımlamak ne kadar doğru olabilir? Hazırladığınız sokak tiyatrosu çok zengin bir içeriğe sahip. İşin içine danslar, müzik ve akrobasi de giriyor.
Sylvestre – Evet o yüzden bu saydıklarınızın hepsini kucaklayan bir çalışma olması gerekiyordu. Bu nedenle, Helios’u yazarken onu sadece bir eski Mısır efsanesi olarak düşünmedim. Yani, Helios bire bir eski Mısır söylencelerini anlatmıyor. Helios modern bir öyküdür. Ben Helios’u aldım, onu bütün zamanlara uyarladım. Helios’dan esinlenerek, oturdum yepyeni bir şey yarattım. Yazdığım öykü, aynı zamanda geleceği ait bir bilim kurgu öyküsü olmalıydı. Öte yandan, Mısır kültüründen etkilendiğim detayları kostümlere ve renk kullanımına yansıttım. Mesela, güneşi ve ışığı sembolize eden altın sarısı rengini akrobatların makyajlarında ve kostümlerinde kullandım. Kostümleri tasarlarken, antik Mısır uygarlığından esinlendik. Diğer taraftan müzik tamamen bilim kurgu tarzında bestelendi. Biz hikayeyi tablolar halinde anlatmak yoluna gittik. Yani her bir bölüm, ayrı bir resme karşılık geliyor.

SDK – Gösterinin bir de akrobasi boyutu var öyle değil mi?
Sylvestre Jamet – Güneş burada aynı zamanda bir akrobattır. Buna ek olarak, Helios’u kutsamaya gelen ve onun hikayesini anlatacak olan 24 metre yüksekliğindeki metalden yapılmış olan peygamberdevesinden de bahsetmeliyiz. Peygamberdevesi büyük metal kıskaçlarını açarken etrafına ışık saçar. Gösteri bu görkemli peygamberdevesinin yollarda bir kortej eşliğinde yürümesiyle başlar. Peygamberdevesinin çevresinde büyük sırıklar üzerinde yürüyen, atlayan, zıplayan altın ve gümüşe bulanmış akrobatlar güneşin doğuşunu kutlar. Mitolojideki İkarus’u bilirsiniz, güneşe aşık olmuştur ve bu aşk İkarus’u öldürür. Güneşe yaklaştıkça kanatları ısınır sonunda yanar ve İkarus ölür. Akrobatlar da burada İkraus gibi güneşe olan aşklarını sırıklar üzerinde zıplayarak, atlayarak, dans ederek, törensel bir biçimde ayinsel bir dille ifade ederler. Bu dansların hepsi ayrı bir resmi anlatır. Yalnız burada bir fark var. Bu gösteride ölüm yok. Akrobatlar İkarus gibi ölmüyorlar.

SDK – Eski Mısır uygarlığına dönersek. Helios efsanesi için neler söyleniyor?
Sylvestre Jamet – Efsaneye göre, başlangıçta güneş kaostan yaratılmış olan bir yumurtadan doğar. Bu yumurtadan çıkan Helios bütün parlaklığı ile gökyüzünde yükselir, bütün bir günü gökyüzünde geçirdikten sonra tekrar yumurtasına geri dönerek batar. Helios doğuş ve batış arasındaki bir günlük süreci efsanelerde geçen ritüeller yardımıyla anlatır. Güneşin batışı da doğuşu gibi görkemli olur, bir anda gökyüzünde patlayan havai fişekler karanlığı ışığa boğar, gecenin içinde saklanan sırları açığa çıkarır. Kortejin yürüyüş bölümü peygamber böceğinin bu öyküyü halka anlatmak için geldiği kısımdır. Sonra, akrobatlar sahneye çıkarlar ve Helios’un doğumunu büyük bir sevinçle, neşeyle kutlarlar. Bu arada sahnenin bir kenarında Helios’un bir yumurtadan nasıl dünyaya geldiğini görürüz. Daha sonra akrobatlar bir günün hikayesini hem sahnede, hem de sahneden inerek halkın içinde müzik eşliğinde danslarla hikaye ederler. Bunu Helios’un tekrar doğduğu yumurtaya geri dönüşü takip eder ve havai fişek gösterisiyle sokak tiyatrosu son bulur.

SDK – Neden bu gösteride sırıklar üzerinde yürüyen akrobatları kullandınız?
Sylvestre Jamet – Bu adı üzerinde bir sokak tiyatrosu. Gösteriyi herkesin izleyebilmesini istiyoruz ve bir yükseltiye ihtiyacımız var. Kullanılan sırıklar, akrobatları hem sıra dışı bir masal kahramanı haline getiriyor hem de hikayenin bütün kalabalık tarafından izlenebilmesini sağlıyor. Sahnede ne olup bittiğini herkesin görebilmesi için akrobatlar sırıkların üzerinde yürüyor ve dans ediyorlar.

SDK – Bıraktıkları büyüleyici etki bir yana, akrobatların sırıklar üzerinde hoplaya zıplaya yürümeleri tehlikeli değil mi? O kadar kalabalık, bir sürü insan içinde zor olmuyor mu?
Sylvestre Jamet – Tabii ki çok tehlikeli. Akrobatlar da bunu bildikleri için çok dikkatli davranıyorlar. Özellikle kalabalığın içine dalıp halkla çok yakınlaştıkları zamanlarda, tehlikeli olabiliyor ama bu da gösteriyi hem akrobatlar hem de halk açısından heyecanlı ve gizemli yapıyor. Yani, bu da gösterinin bir parçası.

SDK – Peki izleyicilerin tepkisi nasıl?
Sylvestre Jamet – Tek kelimeyle bayılıyorlar. Özellikle çocuklar. Hayretten ağızları bir karış açık izliyorlar. Halk 24 metrelik Peygamberdevesinin ve akrobatların fotoğrafını çekmek, akrobatlara dokunmak, el sıkışmak için birbirlerini eziyorlar. Halkın çok eğlendiğini rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Onlar için unutulmaz bir deneyim oluyor. Bizim de istediğimiz bu zaten.

SDK – Gösteriyi İzmir’den önce nerelerde sahnelediniz?
Sylvestre Jamet – Daha önce Ankara ve Eskişehir’de gösteri yaptık. Bu İzmir’de üçüncü gösterimiz olacak. Hatta Eskişehir’de yağmur yağdı ama Eskişehir belediyesinin büyük yardımlarını gördük. Yağmura karşı branda gerdiler ve biz gösterimizi yapabildik.

SDK – Her türlü hava koşulunda gösteriyi sahneleyebiliyor musunuz?
Sylvestre Jamet – Tabii ki gösteriyi orijinal halinde sunabilmek için havanın rüzgarsız ver açık olması lazım. Çünkü yağmur yerleri kayganlaştıracağı için sırıklar üzerinde hareket etmek akrobatlar için tehlikeli olabilir. Nihayetinde bu bir sokak gösterisi.

SDK – Son olarak, Helios’u sadece Varşova’da çok soğuk bir kış geçirdiğiniz için güneşe bir methiye olarak mı kaleme aldınız?
Sylvestre Jamet – Tabii ki hayır. Ben insanların Helios’u görünce büyülenmelerini, yaşadıkları zamanı unutmalarını ve modern kentlerde yaşamın getirdiği gündelik sıkıntılardan bir an kurtulup düşlere dalmalarını istiyorum. Ben Helios’u insanlara hayaller kurdurmak için yazdım.

JaqLee
04-07-10, 18:22
ÖVÜL AVKIRAN, BEDENİNİ DEĞİŞTİRİYOR: “KASSANDRA”



Mustafa ve Övül Avkıran çiftinin İstanbul’a kazandırdıkları yeni öncü performans merkezi Garajistanbul, amacına günbegün ulaşmakta. Oyunların, dans gösterilerinin, konserlerin ve edebiyat okumalarının yeni adresi, garajdan bozma Garajistanbul, İstanbulluların içine sindi, haklı olarak ilgisini çekti. Geçenlerde Garajistanbul’a ikinci kez gittim ve 5. Sokak Tiyatrosu yapımı olan Mustafa Avkıran konsepti “Kassandra”yı izledim.

KİM BU KASSANDRA
Bilirsiniz elbette, Kassandra, Yunan mitolojisinin “felaket tellalı”dır. Priamos’un kızıdır. Apollon Kassandra’yı sever, ona “gaip”ten haber verme gücünü bağışlar. Ama Kassandra, Apollon’un sevgisini karşılıksız bırakınca, o da bağışını lânete çevirir. Yani Kassandra, geleceği önceden görebilecek, ama sözlerine artık kimse inanmayacaktır. Elden gideceğini kimselere anlatamadığı Truva’nın düşmesinden sonra, Agamemnon’un kölesi olur, Mykenai’de onunla birlikte öldürülür

TIPKI…
Ne ilginç değil mi? Güneş Tanrısı ona geleceği görme yeteneğini vermiştir, ama buna karşın kimseyi ikna edemez Kassandra. Çünkü lânetlenmiştir. Tıpkı, küresel ısınma konusunda bizi her gün bıkmadan usanmadan uyaran bilim adamları gibi… Tıpkı, savaş karşıtı olarak on yıllardır halklarını uyaran dünya aydınları, gençleri gibi… Tıpkı, bağımsızlığın temel taşlarını yerinden oynatanlara karşı çıkanlar gibi… Tıpkı, ekonomik koşullar nedeniyle vatan topraklarını haraç mezat satan politikacılara karşı çıkanlar gibi… Tıpkı…

Neyse!..
MUSTAFA AVKIRAN’IN KONSEPTİ
5. Sokak Tiyatrosu’nun, Kunstenfestival 0090 Antwerpen (2006) ve Rotterdamse Schouwburg (2006) uluslararası festivallerine de katılan “Kassandra”sında Mustafa Avkıran, insanlık tarihinin en eski anti-militarist kahramanlarından birinin yalnızlığını; erkeklerin dünyasındaki kadının yalnızlığı, hatta çaresiz insanın ölüm karşısındaki yalnızlığı, savaş karşısındaki yılgınlık ve esaretin zavallılığı olarak ele almış. Kassandra savaşın tüm yenikliğini, tüm acılarını yaşar. Sevdiklerini yitirir, esir düşer, tecavüze uğrar, elinden toprağı alınır; öteki olur, yabancı olur, azınlık olur. Savaşın nedensizliği, karşılaştığı derin acılarla içine işler. Kimseye anlatamaz.

AVKIRAN İLE YEŞİL İKİLSİNİN METİNSEL BAŞARISI
Gülbin Yeşil-Mustafa Avkıran ikilisi, metni kaleme alırlarken hiç kimsenin söylediklerine, kehanetlerine kulak asmadığı Kassandra’nın yalnızlığını, kendi kendisiyle konuşmaları olarak seyirciye geçirmek istemiş ve başarmışlar. Kahramanımızın derin yalnızlığı, gerçekten de Yeşil ile Avkıran’ın metninde kendi içinde devinen bir monolog biçimine dönüşüyor. Mustafa Avkıran ile Övül Avkıran’ın oyunu yönetimi, Övül Avkıran’ın koreografisiyle birleşince, Övül Avkıran’ın bedeni, bedeninin eşlik ettiği müzik aracılığıyla sözel güce kavuşuyor, bedenin sınırlarını ve yaşamın ritmini anlatan bir gösteri oluşuyor.

İNSAN DEĞİL Mİ Kİ… İnsanlar günümüzde de birbirleriyle anlaşamıyor “malûm”, tartışıyor, boğuşuyor, boğuyor, ölüyor ve öldürüyor. İnsanlar çok güçlü ama, güçleri yetmediğinde kadere boyun eğiyorlar. İnsanlar değil mi kentleri kuran, yapılarla bezeyen, geliştiren, zenginleştiren... İnsanlar değil mi tanrılarla, yarı tanrılarla kan bağı kuran… Kentlere, ülkelere kral olup, bakan olup, başbakan olup, diktatör olup, diğerlerini yöneten…
Yönetirken kahraman, korkak, akıllı, bilge, bencil, hain, ikiyüzlü, güzel, çirkin, pısırık olan...

İnsan…
MUSTAFA AVKIRAN’IN YÖNETİMİ
Mustafa Avkıran “Kassandra”yı yönetirken işte bu insanı ele alıyor, insanı anlatıyor. Anlatırken bireyciliğin, insan tragedyasının, nihilist dünya görüşünün, kozmopolitçiliğin anlamlarının da altını çiziyor. Kemal Yiğitcan’ın huzme ışıkları da, anlatımında kendisine ciddi anlamda yardımcı oluyor.

ÖVÜL AVKIRAN’IN KOREOGRAFİSİ
Genç eleştirmen Eser Rüzgâr’ın “Tiyatro… Tiyatro” dergisi portalındaki yazısında, “Kassandra’nın seyirlik boyunca örgü bir bereyle saçlarını ve saçlarının yaratacağı etkiyi gizlemesi” eleştirisine katılıyorum da, “keman, kanun, ud, ney sesleriyle alaturka nağmeler eşliğindeki antik Yunanlı Kassandra görüntüsünün de örtüşmediği” düşüncesini okumazdan geliyorum. Gösterimde kimi zaman vurmalılar, kimi zaman, tambur, kimi zaman yaylı tambur ile yayılan atmosferin yaratımı sırasında, dinleyici durum saptaması yapıyor, soluk alıyor, sonrasını tasarlıyor. Müzik tasarımı kimin bilmiyorum, ola ki “anonim”… Ama bu atmosfer, kimi kez tam bir akustik dekora dönüşüyor, birkaç nota eylemin yerini belirtiyor. Bazen de, tek amacı bir durumu tanıtmak olan tek ses efektinden başka bir şey değil sanki. Ama Övül Avkıran, sahne üzerindeki zamanı enstrümanları çalan müzisyenler gibi duyumsuyor. Müzikli olarak düzenlenen bu gösterim, Övül Avkıran için, içinde müzik yapılan bir gösterim değildir artık. Sadece, ritmik partisyonu olan bir gösterimdir, hepsi bu. Onun için bu gösterim, zamanı çok kesin biçimde düzenlenmiş bir gösterimdir. Koreografiyi ona uygun döşüyor.

OYUNCU OLARAK ÖVÜL AVKIRAN
Övül Avkıran’ın Kassandra olarak sesinin anlambilimsel derinliği, cisimliliği, kösnüllüğü, müzikalitesi fevkalade. Söyleyişinin biçimsel yetkinliği, tümcelerin uzaya yayılımı, ritim duygusu, titizliği bir oratoryo etkisi uyandırıyor. Övül Avkıran, Kassandra’yı daha iyi belirginleştirmek için, hiç kuşkum yok ki kendi sesinin parametrelerini değiştirme sanatına sahip bir oyuncu. Sadece bedensel tavrını, jestselini, mimiklerini, “psikolojik jesti” değil, yanı sıra sanki Kassandra’nın ses kimliğini de araştırmış gibi. Karışık bir söyleme direndiği noktada fiziksel şaşırtmalara, çığlığın ve şiddetli jestin devingenliğine yaslanıyor. Sesinin bedensel özdekliğini ve onun öngörülemeyen, hatta betimlenemeyen etkilerine dayandırdığı etki yardımıyla, seyircisine doğrudan ulaşma yeteneğini kullanıyor.

DANSÇI OLARAK ÖVÜL AVKIRAN
Dansçı olarak da Kassandra’nın köpürttüğü duygularını, coşkularını bire bir duyumsuyor, ama jestlerinin çabukluğunda hiçbir aykırılığa rastlanılmıyor. Ve seyirci ardından daha dingin ve düşünceli anların geldiği anlık ivmelere alışıyor. Bu türden kısa durgunluklar, izleyicinin düşüncesini kamçılıyor. Böylece Övül Avkıran, beden değiştiriyormuş ya da sahip olduğu bedeni tamamlıyormuş izlenimini veriyor.

Gösterimin bence tek yanlışı, Avkıran’ın giydiği lastik ayakkabı. O ayakkabı, kullandığı kostüme hiç mi hiç yakışmıyor, seyircinin gözünü lekeliyor. Kostümün gömleğindeki düğmeler de göz tırmalıyor

Ama her ne olursa olsun, “Kassandra”da Övül Avkıran, hiç abartmadan deyiveriyorum, övülmeyi hak ediyor.

JaqLee
04-07-10, 18:23
AllıPullu Işıklı Bir Mektup
"Fername"
Ortaoyuncular / 2007

Ferhan Şensoy, sezonun yeni oyunlarından “Fername” ile izleyenin karşısına çıkmaya devam ediyor. Geçmişten gelen birikimlerini sahneye aktaran “sahnelerin kavuklusu” Ferhan Şensoy, yeni bin yıl içinde insanın düştüğü acizlikleri kendi hayat öyküsünden yola çıkarak eleştirmiş. Bu eleştiri, insanların kendi girdabında nasıl boğulduğunu da gözler önüne getiriyor.

Oyunun ismi Ferhan Şensoy'un anlatmak istediğini özetliyor aslında.
Işık anlamına geliyor "Fer". "Name" ise "mektup" demek… Ferhan Şensoy “ışıklı mektup” ismi ile bir nevi duygusal tahlillerinin sahnede yer aldığını bildiriyor. "Fername" de Ferhan Şensoy, eskilere dayanan mektup zarflarından ve teknolojinin insani vasıf taşımayan haberleşme olanaklarını eleştiren dekorunun içinde geçirdiği sinirsel harplerini, isteklerini harmanı içinde özetliyor. Teknoloji, bilgisayar ,elektronik posta, kredi kartı, cep telefonu ile hapsolmuş hayatlar...Yozlaşan ilişkiler, değerlerin yitirilişi, şiddet, amaçsız kavgalar, terör, tırmanan yobazlık… Sanatçının aktardığın en önemli konular olarak karşımıza çıkıyor.

Oyunun kritiğine geçmeden önce Ferhan Şensoy'un tiyatromuza kazandırdıkları hakkında birkaç cümle yazmalıyım. Öncelikle tarihi bir bina olan “Eski Beyoğlu Ses Operası” nı 1989 yılında onartarak “Ses Tiyatrosu” na dönüştürmesi sanat adına mükemmel bir kazanım… Bu binada tiyatro yapmak aslında başlı başına tarihe ışık tutmakla eş değer. Bundan 18 sene önce Kel Hasan Efendi'den aldığı “Kavuk” u kime vereceği halen polemik konusu olsa da, Ferhan Şensoy bu temposuyla uzun bir zaman daha kavuğu saklayacağa benziyor. Sahnedeki mükemmel enerjisi, hicivleriyle birleşince ortaoyunun vazgeçilmez “Kavuklusu” tekrar hayat buluyor. Bu denli canlı performansa sahip bir ustanın sahneleri bırakmaması gerekir.

OrtaOyununun Kavuklusu
Sanatçı "karanlık çağımıza /aydınlık mektup" olarak tanımlasa da "Fername" yi, söze "namem şikâyetname" diyerek başlıyor. Yeni çağın asıl problemi olan dijital kabusa parmak basıyor. İnsanların birbirlerine sahici mektuplarla yaklaşmadıklarını anlatarak oyununa giriş yapıyor. Ferhan Şensoy'a özgü muhalif üslubuyla, politik hicivleriyle, ters söylemleriyle "kanun kuvvetinde kararname" den "tek kişilik örgüt" serüvenine, "e mail" serüveninden "çevrede aynı anda aynı melodiyi dütleyen cep telefonları" na kadar uzanıyor. Anlatmak istediği, kabus dolu teknolojik hizmetlerin yaşamını nasıl ele geçirdiğidir. Küreselleşen dünyanın sorunlarının da git gide -insani boyutta- büyüyerek arttığını gösteriyor izleyenine.

Ünlü oyunu "Ferhangi Şeyler "le 1500 gösteri yapan Şensoy bu oyununu 1980'li yıllarda yazmıştı. Oyun, o dönemin içerdiği tüm sorunları ele alan bir hesaplaşmaydı. Bugün de güncelliğini koruyor, insanları halen tehtit ediyor o dönemin sorunları. Ferhan Şensoy o dönemi ağır aksak geçirse de, yaşamındaki yalnızlık bunalımlarını elde edilmesi zor bir rekorla 1500 defa izleyene gösterdi. Yine tek kişilik bir gösteri olan "Felek Bir Gün Salakken" de 1990'lı yıllarla hesaplaşır. 90'lı yılların özgürlük açmazlarını ele alır. Üçlemenin son oyunu "Fername" ise "21. yüzyıl teknolojisiyle mücadele eden ve artık evden çıkmak istemeyen oyuncunun" yine keskin gözlemleri, farklı değerlendirmeleri üzerine kurulmuştur.

Oyunun daha önceki Anadolu turnelerinde çıkan olaylar hatırımıza gelmiştir elbet. Diyarbakır ve Elazığ'da yaşadığı bazı olumsuz seyirci tepkisine rağmen, o dilinin sağladığı tüm hicvi yerli yerinde kullandığı için; değişik kültürdeki tüm insanları teatral bağda tutmayı biliyor. Sahneden çıktığı zaman kimseyi kendisine dargın bırakmıyor. Aslında hayatında yaşadığı olayları, izleyenlerin yaşamlarıyla bütünleştiriyor.
Oyun bir anılar/göndermeler şeridi… Şensoy ; oyunundaki yardımcısı, suflör, trampetçi ile birlikte, günümüz entellektüel insanını temsilen sistemin yol açtığı yozluklardan duyduğu rahatsızlıkları anlatıyor sahneden. İçinde yaşadığımız toplumda herkesin bir dünya görüşü olduğunu kabul ediyor ve fikirlerin saygın biçimde tartışılması gerekliliğini savunuyor.

'Fername', 37 yıllık sahne oyuncusu ve 18 yıllık 'Kavuk' sahibi, oyun, kitap ve senaryo yazarı Ferhan Şensoy'un kaleme aldığı 51'nci tiyatro oyunu. Oyun diğer Ferhan Şensoy oyunu “Ferhangi Şeyler” gibi 1500 gösterim yapar mı bilinmez. Ama bilinen bir gerçek var ki; tiyatronun kavuklusu, halk tiyatrosunun çağdaş envanteri Ferhan Şensoy, çok yönlü fikir tiyatrosunun vazgeçilmez bir oyuncusu. Güncel dünya ile geçmiş arasında bağ kurmak isteyenlerin kaçırmaması gereken sıra dışı bir gösterim…

JaqLee
04-07-10, 18:23
Sayın Akmen’in ''Hülya Avşar kim ki, medyaya hükmediyor, emrediyor? '' Sitemine, büyük sitem…



Sayın Akmen; Siz ki Türkiye’nin en iyi , en büyük eleştirmenlerinden birisiniz. Bizim gibi henüz genç eleştirmenler sizi örnek alıyor. Her hafta yayınlanan eleştirilerinizi büyük dikkatle okuyup, küçük küçük notlar alarak yetiştiriyorken, bu Hülya Avşar adındaki kişiyi nasıl olurda yazma gafletinde bulunursunuz anlamıyorum. Magazin dünyası çok iyi ve elle tutulur bir şeymiş gibi göstermek size nasıl mantıklı geliyor anlayamadım. Hele hele sizin gibi bir gazeteci kendisini magazin gazetecileriyle aynı kefeye koyması mütevazılığın ötesinde hayal kırıklığı yarattı bende.

Sayın Akmen yıllardır yaptığınız eleştirmenlik, bir çok oyuna ışık tutmuş, oynanan oyunlar eleştirilerinizi dikkate alınarak şekillenmiştir. Yüzlerce oyun izlemiş biri olarak kaleminiz bu insanı yazmaya nasıl yitti kavrayamadım. Yazınızdaki çelişki çok açık ve net ön planda tutulmuş. Hem Hülya Avşar’a sanatçı denmesinden duyduğunuz rahatsızlığı dile getiriyorsunuz, hem de siz bir sanatçı olarak bu abidik gubidik magazin programlarına prim veriyorsunuz. O onunla ne yapmış, bu buna ne demiş, bu kiminle yakalanmış gibi kişinin özel hayatını hiçe sayan, prim vermeyen sanatçılar olduğunda yerden yere vuran magazincileri nasıl olurda savunursunuz.

Sayın Akmen; siz ki yıllardır yazılarınızla ağır ağabeyliğinizden ödün vermeyen, uzlaşmacı,kendinden emin, bu kulvardaki en üst insansınız. Yıllardır sürdürdüğünüz bu ''Sanatçı kişiliğiniz''e , Hülya Avşar gibi birini kaleme almanızı yakıştıramadım.

''Hülya Avşar Kim ki? ''

Efendim Hülya Avşar’ı, Hülya Avşar yapan gene magazin programlarıdır. Buna izin verende gündemde kalmak isteyen insanların işidir. Yani alan memnun satan memnun, bu sizi nasıl rahatsız eder. Sizin bu işlerle nasıl bir alakanız olur? Yozlaştığımız bir döneme doğru sürüklenirken, bu magazin programlarını izleyerek prim veren yine sizler ve bizler değimliyiz.

Bizim asli görevimiz bunlar mı olmalı? Size ders vermek gibi bir haddim hiçbir zaman olmadı, olamazda. Ama hayranlıkla takip ettiğim bir üstadın günün birinde bu magazin programlarında; o ona bağırmış, bu buna kemkirmiş vs. vs. gibi saçma sapan şeyleri, sizin gibi önemli bir kalemden okumak şaşırtıcı . Üzülüyorum çünkü…Bu medya, tiyatro sanatını ön planda tutmayıp, hiçe sayması, sanatçı diye adlandırılanların özel hayatlarını her gün gözümüze sokmasından kaynaklanmıyor mu? Siz neden buna araç olursunuz. Sadece hülya yada başkası değil, magazin programlarının alayı boş işlerle uğraşıyor. Hangi bir magazin programı bir tiyatronun kulisinde gördünüz? Siz bunlara isyan etmeniz gerekirken, Hülya Avşar magazincilere nasıl böyle bir şey söyler gibi bir sitemde bulunuyorsunuz.

İşin tuhafı sanatçı olarak adlandırmadığınız hanımefendinin dergisini okuyan biri olarak köşesinden haberdarsınız?

Efendim, bizler (yani gazeteciler) Türkiye’de güzel olanı, iyi olanı öne çıkarmayı bilmiyormuşuz. Kendisinin selüloidi falan yokmuş, “proporsiyonu” düzgün bir sporcuymuş,

Buradaki cümleniz magazincilerle kendinizi bir tutmanız anlamını çıkarıyor. Emin olun siz daha yükseklerdesiniz ve her daim daha yukarılarda olacaksınız. Kimse bana magazincilerin elle tutulur gözle görülür bir iş yaptığını söyleyemez herhalde. Gazetecilik ayrı bir iş magazincilik apayrı bir iş olduğunu siz benden iyi bilirsiniz.

Neymiş efendim yemek yemişler, tenis kortuna donsuz çıkmış, mışta mışmış. Efendim bunların sizce nasıl bir değeri olmalı? Hatta bir değeri olmalımı? Bu nasıl yaklaşım, 3. sayfa haberleri olan, artık halkın yemediği, reytinglerin günden güne düştüğü bu magazin programlarını yorumlamanız, prim vermeniz, bu analiz için kafa yormanız düşündürücü.

Son olarak yazınızda geçen Hülya Avşar ve haysiyetini yitirmiş basın mesleği, o akşam, inanın içimi acıttı.

Eğer bu haber içinizi acıttıysa Türkiye’de tiyatro yapabilmenin hala sıkıntılarını acılarını çeken kişiler, bu yüzden yer alamıyordur. Ve sizin verdiğiniz bu primle saygın bir işmiş gibi görünmesi mesleki açıdan etik değildir.

Size bu eleştiri mektubumu dahi yazarken, duyduğum saygıdan yazacak bir çok kelimeyi silip silip, tekrar tekrar yazıyorum. En ufak bir hata yapıp saygımı bozmamak adına. Ama bu yazınızı okuyup, yazının sonundaki Üstün Akmen imzasını görünce kendimden geçtim. Ve hayal kırıklığımı bir şekilde size iletmek istedim. İlk ve son olarak size bir eleştiri mektubu yazmış oldum.

Bu yazı üzerine daha söylenecek o kadar şey var ki, ama emin olun size olan saygımdan öfkemi ancak bu kadar dile getirebildim.

JaqLee
04-07-10, 18:23
KURTULMAK YOK OLMAKMIŞIN ÜZGÜN KOMEDİSİ: “TİTATİK ORKESTRASI”



“Metruk” bir tren garı. Eskimiş bavullar, kullanılamaz halde bisikletler, tekerlekler, kırık camlar, bir sürü ıvır zıvır… Adeta bir çöplük. Eski fahişe, yeni hamile Lyubka, garın eski şefi Luko, konservatuvar mezunu olduğunu savlayan çıplak ayaklı Meto, ve milli parkta bakıcısı olduğu Katya adlı ayıyı aç bırakarak ölümüne neden olduğundan sürekli vicdan azabı çeken Dako bu çöplüğün “mensupları”. Eski tren garından ara sıra tren/ler geçmekte. Tren/lerden atılan içki şişeleriyle yaşıyor bu zavallıcıklar. Durmaksızın birbirleriyle didişiyorlar ve tek amaçları geçen trenlerden birinin bulundukları garda durması ve onları oradan alıp başka, bambaşka bir diyara götürmesi.

HARRY HOUDİNİ’NİN GELİŞİ
Ancaaak… Günlerden bir gün, geçen trenlerden birinden kocaman bir sandık atılır. Korkarlar. Oysa sandığın içinden “İskambil Kartlarının Kralı” unvanlı Harry Houdini adında alkolik bir illüzyonist çıkar. Houdini ile birlikte “metruk” gardaki garibanların yaşamı değişecek, illüzyondan ve Houdini’nin yaşam felsefesinden etkileneceklerdir. Dünyamız onların gözünde bir Titanik gemisidir artık ve o geminin içindedirler, onunla birlikte batacaklardır. Houdini günlük alkol dozu uğruna illüzyonu onlara da öğretmek için söz verir. Bu yolla tren gelecek, önlerinde duracak, böylece bu çöplükten kurtulacaklardır. Dersler tuhaflıkları da başlatır. Tren bileti satan ölmüş ayının her gece belirmesi, her biletin 12 Mart tarihini taşıması (benim gittiğim akşam ayın 12’siydi. Oyun metninde 20 Ağustos diye geçiyor. Koper tarihi güncelleştirmiş), 12 Mart’ta trenin gelmesi, trene binmeleri, ancak hiçbir yolcunun olmadığını ve trenin makinistinin de bulunmadığını fark etmeleri ve…

BOYTCHEV’İN DÜŞÜNDÜKLERİ, DEDİKLERİ
Yaşam bir illüzyon mu, yoksa önümüzden gelip geçen bir tren mi? Ya da bizlerde mi Titanik gemisi batarken hâlâ müzik yapan orkestranın birer üyesiyiz? Değilse, dünyaya bir şeyler yapmaya mı geldik? Dünya gerçekten de Shakespeare’in dediğince bir sahne mi, yani rolünü oynayan çekip gidiyor mu? 1950 doğumlu Bulgar yazar Hristo Boytchev iki saat on beş dakikalık oyun boyunca işte bunları sorguluyor. Sorgularken “ölümle birlikte gerçek de sona erer”den yola çıkıp, varoluşa varıyor. İnsanın varoluşunu, somut gerçekliği içinde ve toplumdaki bireyselliği açısından yorumluyor. İnsanın kendini gerçekleştirmesini, insan varoluşunun rastlantılar içinde oluşunu, güvensizliği cımbızlıyor. Boytchev’e göre yaşamını güven altına alabilmek için kitleleşme yoluna giren ve her alanda bir toplumsallaşma ile karşılaşan insanlar ekonomik güvenliliklerini sağlamak uğruna, kendi kişisel özgürlüklerini bırakmaya hazır duruma geliyorlar. Boytchev, varoluşu tek ve bireysel olarak tanımlıyor. Yaşantımız içinde yapmakta olduğumuz seçimleri, saptadığımız ereklerin, seçmesini bizzat yapmış olduğumuz bir değerler hiyerarşisine bağlı olduğunu savlıyor.

MACİT KOPER NE DÜŞÜNÜYOR, NE DİYOR
Oyunun yönetmeni Macit Koper de insanoğlunun yaşamının hep ilerisi için kurulan hayallerinin provalarını yapmaktan ibaret olduğunu öne çıkarmış, ama metinde yaşamın illüzyon ve gerçeğin güzel bir karışımı olarak yorumlanmasına karşı çıkmış. Gerçi, illüzyon diye adlandırdığımız deneyimlerimizin tadı sonradan hangimizin damağında kalmamıştır ki? Kalmıştır kalmasına da, Macit Koper, yaşamı tadı damağımızda sonsuza dek kalacak illüzyon olarak görmediğinden, illüzyonla uyutulmaya karşı çıkmış. Bu noktadan hareketle oyunu istediği noktaya getirmiş.

KOPER’İN İSTEDİĞİ NOKTA
İstediği nokta, yaşamın bir illüzyon olmadığı, gerçeklik olduğu iletisini sağlam temellere dayandırarak vermek. Vermiş de… Yazarın oyuna mekân seçtiği eski tren garından alabildiğine yararlanmış. İllüzyon dediğin gerçekmiş gibi görünen aldatmacadan başka ne ki! Realitenin çarpıtılmış halinin gözler önüne iyice serilmesini kimi yerde grotesk, kimi yerde de interaktif yöntemle sağlamış. Hem içeriden, hem de dışarıdan bir güzel uyutulmamızı sözsüz katkılarla, sözlerin söylenme biçimleriyle oynayarak simgelemiş. Final tablosundaysa, illüzyona uğramış insanların eninde sonunda uyanacaklarının altını bir güzel çizmiş.

IŞIĞI TEKNİK EKİP Mİ AKSATTI
Ersin Aşar’ın efektleri fevkalade başarılı, İlhan Ören’in ışık tasarımına sözüm yok da, benim oyunu izlediğim akşam uygulamada kimi aksamalara tanık olduğumu itiraf etmeliyim. Gala gecesiydi ve Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ndeki ilk oyundu. Işık provası olanağı mı bulunamamıştı, yoksa teknik ekip mi işi savsakladı, bilemem. Özellikle takip spot operatörünün takip spotlarının özelliklerini bilmemesini yadırgadım. Houdini’nin karakterleri tek tek tanıtımı tablosunda, operatör hangi oyuncuyu hangi büyüklükte izleyeceğine bir türlü karar veremedi. Houdini’nin, Titanik gemisi batarken bile orkestrasının hâlâ çalmayı sürdürdüğünden söz ederek Luko’ya, Lyubka’ya, Doka’ya, Meto’ya ellerindeki simgesel enstrümanlarıyla bir orkestra oluşturduklarını düşünmelerini söylemesinden sonra, Beethoven’in 9. Senfonisi’ni çaldırdığı, Koper’in müthiş incelikli yarattığı tabloyu ışıklardaki dengesizlik bozacak, diye vallahi yüreğim ağzıma geldi. Gene de İlhan Ören’in ışık tasarımının oyundaki zaman ve mekân kavramını, oyunun temasını seyirciye aktaracak başarıda olduğunu söylemeliyim. Hemen ardından Nihal Kaplangı’nın kostüm tasarımını övmeliyim.

BARIŞ DİNÇEL’İN DEKORU VE OYUNCULAR
Hüseyin Mevsim’in çevirisi temiz, titiz bir Türkçe’den oluşuyor. Dili, yazarın ışıltılı anlatımına mükemmel uyum sağlıyor, parlak yorumuyla yapıta renk katıyor. Dekor tasarımına imza atan Barış Dinçel ise seyircinin imgesel dünyasını, düşlerini, gerçeklik dürtülerini, estetik duygusunu kırbaçlayan, kamçılayan bir dekor tasarlamış. Barış Dinçel’in dekorunun varlığı hareketle mükemmel birleşiyor, bilinçaltında görselliği devindiriyor.

Dako’da Can Başak, gövdesi ve ruhu arasındaki uyumu bu kere de yakalamış. İç aksiyonu ve dışa dönük hareketleri arasında mükemmel bir birliktelik var. Ahmet Uz, Luko’yu iyi biçimlendirmiş. Burak Davutoğlu Meto’ya dolaysız, sezgisel bir biçem izleyerek yaklaşmış. Bensu Orhunöz, Lyubka karakterine belli ki birbirinden ayrı aydınlık noktalardan bakmış. Lyubka’yı duygu kıpırtılarından filizlendirmiş. Duygu parçacıklarını karanlıktaki parıltılar gibi oyunun içine saçıyor. Özellikle çello tablosunda çok iyi. Naşit Özcan, Hary Houdini’ye dönük tüm yaklaşımları önceden saptamış, anlamış, bunları kontrol altında tutmanın yollarını da bir güzel bulmuş. Rolün gelişimine, koşullara göre, bireysel özelliklerini de kullanarak mükemmel çeşitlemeler yapıyor. Kısacası, “Titanik Orkestrası” izlenmeyi hak ediyor.

JaqLee
04-07-10, 18:23
Yakılan Türkiye ve Aymazlık



Aymazoğlu, Kundakçılar ve Genco Erkal

"Bu Aymazoğlu, Ne Zaman Uyanacak? Ne Zaman? Ne Zaman? Ne Zaman?"

(Bu yazı yazılırken Mersin'de, Muğla'da, Balıkesir'de Türkiye'nin Can Damarı Ormanlar Yanmaya Devam Ediyor… Kaynak: TRT)

Türkiye alev alev yanıyor. Yakılan ormanlarıyla, ağaçlarıyla, yüzlerce yıllık emeğin oluşturduğu muhteşem bir coğrafya birilerinin kundaklamasıyla cayır cayır yanıyor. Bıçak kemiğe dayandı dedikleri bu olmalı. Dışa bağımlı siyasetiyle, ekonomisiyle, kültürüyle, sanatıyla içten içe yıktıkları Türkiye Cumhuriyetine son darbeyi, bu muhteşem coğrafyayı yakarak vurmak istiyorlar. Her yıl çeşitli sebeplerle çıktığı ya da "çıkartıldığı" söylenen orman yangınları, bu yıl öyle bir noktaya geldi ki "artık bu kadarı da olmaz" dedirten bir "aymazlığa" ulaştı.

Türkiye'nin bu gün geldiği noktayı "Aymazoğlu ve Kundakçılar" oyunundan başka hangi oyun bu kadar iyi tanımlayabilir? Kör gözün parmağına yanan orman yangınları akla "Aymazoğlunu" getiriyor. Hani onlarla iyi geçinirsem, evimi yakmazlar mantığı ile bile bile "kundakçıları" evine alan "Aymazoğlu". Bu bir türlü anlamayan, anlamak istemeyen, anlama güçlüğü çeken Aymazoğlu, "kundakçılara" karşı ne zaman uyanacak? diye bekliyorsunuz, bekliyorsunuz, bekliyorsunuz, sabrınızın sınırlarını zorlayarak bekliyorsunuz ki Aymazoğlu "uyansın" ama gelin görün ki Aymazoğlunda "tık" yok.

Peki burada Aymazoğlu kim? Ben, sen, siz, onlar, hepimiz, "susarak" dolaylı yollardan Türkiye'nin bugün geldiği noktada payı olan "herkes". "Gemisini kurtaran kaptan" misali başını kuma gömen bütün Aymazoğulları.

Kundakçılara, haksızlığa, adaletsizliğe, hortumculara, köşe dönücülere, soygunculara, "özelleştirme" adı altında ülkeyi parselleyip parselleyip "satanlara", "laik hukuk devletinin" altını sinsi sinsi oyanlara, Mustafa Kemal Atatürk'ün devrimlerini bir bir ortadan kaldıranlara, anayasayı delik deşik edenlere, dincilere, şeriatçılara, tarikatçılara, kapitalist sömürüye, batılı emperyalist güçlerin ülkeyi adım adım ele geçirişine, AKM ve Muhsin Ertuğrul Sahnesi gibi Laik Cumhuriyetin Simgelerinin yıkımına karşı "seyirci kalan herkes".

Bu ülkenin akciğerleri cayır cayır yanarken, ormanlarımızı, ülkemizi yakanlardan hesap sormayan, "suçlulardan birini dahi yakalama başarısı gösteremeyen" yetkililer. Sonra, yaktıkları orman arazilerini parselleyip parselleyip satan kundakçılarla iş birliğine giren ve bu satıştan nemalanan bürokratlar. İşte bu sırada, televizyon ekranlarına çıkarak gazetecilere "yanan orman arazisine imar izni veren kararı iptal ettim" diye açıklama yapan Orman Bakanı Osman Pepe. İşte, aymazlığın zinciri böyle uzayıp gidiyor.

İsveçli yazar Max Frisch kaleme aldığı "Biedermann und die Brandstifter", Türkçe'ye Genco Erkal tarafından "Aymazoğlu ve Kundakçılar" olarak uyarlanmış. Oyunu yeniden büyük bir başarıyla dilimize uyarlayan Genco Erkal, aynı zamanda oyunu yönetiyor ve başrolünü Şeref Aymazoğlu'nu oynuyor. Orijinal metinde zengin iş adamı Biederman'ın özgün halini bozmadan onu Şeref Aymazoğlu'na dönüştürüyor.

Fabrikatör Şeref Aymazoğlu, iktidara bilerek ya da bilmeyerek destek veren içimizdeki oligarşinin temsilcilerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Güç elindeyken tehdit eden ama kendinden güçlü olanlarla belki anlaşırım umuduyla "uzlaşmaya çalışan", korkak, ürkek, aslında edilgen bir karakter.

Sözde adaletli, her lafın başında haktan adaletten dem vuran Şeref Bey, kendisinden hak talep eden Mazlum Irgat'a karşı alabildiğine acımasızdır. Kendinden güçsüzleri ezebildiği kadar ezer. Hatta "ne yapalım gitsin havagazı musluğunun altına yatsın, ya da bir avukat tutsun, buyursun." diyecek kadar zalim, adalet kavramıyla dalga geçecek kadar duyarsızdır.

Oyunun ilk sahnesinde tanışırız Şeref Aymazoğlu ile elinde tuttuğu şarap kadehi, gazetesi ve sarf ettiği ilk cümleyle "sallandıracaksın bunları, hem de sorgusuz sualsiz.." Bu kadar yüksekten atan Şeref Bey, acaba kundakçılara karşı da aynı "kararlı tavrı" sürdürebilecek midir? Üstelik bir yandan atıp tutarken, "bana dokunmayan yılan, bin yıl yaşasın" halini sürdürmeye devam eder. Kendi korunaklı dünyasına ve evine dokunmasınlar da ne olursa olsun mantığıyla, sadece "korktuğu" için kundakçılarla "dost" olmaya çalışır. "Hem dost olursam belki bana dokunmazlar" diye düşünür.

"korkudan bitkin,
görmezden
gelir
tehlikeyi"


Korkaklığı, çıkarcılığına karışırken ikiyüzlü yanını da açığa vurur. Tek derdi kurulu düzeninin bozulmamasıdır, "ah, bir de içini kemiren o felaket duygusu" olmasa. Felaketinden ölesiye korkarken, korktuğu felaketine aynı şiddetle koşan ateş böcekleri gibi kundakçılara sarılır. "Sizle mi uğraşacağım? Ateşin fitilini beraber ölçtük. Yakında bunlar benden kibrit de isterler" der. Öylesine büyük bir iştahla felaketine koşar ki, kendisinden kibrit isteyen kundakçılara evini yakması için gerekli olan "ateşi" kendi elleriyle verir. Hatta bununla da kalmaz. Son yemekte anlattığı Aziz Nesin'in "kurt-eşek" hikayesi ile felaketini adeta kundakçılara kendisi "sipariş eder". Eh, "aymazlığın" da ancak bu kadarı olur. Aymazoğlu başına gelecekleri adeta "hak eder".

"felaketten daha çok değişiklikten
korkarsa insan,
ne gelir başına,
yine felaketten başka?"

Oyunun aralarında gördüğümüz itfaiyeciler korosu, oyunun olmazsa olmazlarından. Antik Yunan Koroları gibi oyunun aralarında uyarılar yapar. Gelecekten haber verir. Kör gözün parmağına doludizgin kendi felaketine koşan Şeref Aymazoğlu'nun kimliğinde, kendi felaketlerine koşan bütün toplumlara seslenir.

"göze neler gözükür
ortada bir şey yokken
korku duydu mu insan,
kendi gölgesi bile korkutur
onu artık,
savaşa hazır bulur
onu her dedikodu.
ayağı tökezlenir,
korku dolu yaşar gider,
sonunda aynı şeyler
kendi başına gelir."

Oyun ilerledikçe itfaiyecileri kundakçılara, kundakçılar itfaiyecilere dönüşmeye başlar, yavaş yavaş, alıştıra alıştıra. Her şey zaten öyle gelişmiyor mu? Yavaş yavaş, alıştır alıştıra. Biz bu "alıştırmalara ", zaten "alışkın" değil miyiz? Öyle bir nokta gelir ki, insan sormadan edemez. Yangını çıkaranlarla, yangını söndürenler aynı kişiler değil mi? Bu bir "kader" olabilir mi? Akıl ve mantık süzgecinden geçmeyen bir yaşam "hak edilebilir" mi? Oyunun can alıcı noktası da burada karşımıza çıkar, insanı yüreğinden, aklından, vicdanından kavrayıverir.

"herkes uzağı görür de
bilmem kaç gün önceden,
yine başa gelen sonunda
aptallık,
hani kader dedikleri,
o hiç eksilmeyen."

Orijinal metinde, eski profesyonel güreşçi olarak tanıdığımız "kundakçı" Schmitz'in yerini bu sefer Tosun Tunçbilek alıyor. Biz bu Tosun'u bir yerlerden tanıyoruz. Sürekli gördüğümüzden olsa gerek, artık "kanıksadığımız" (bu kanıksama hali bile bizi, giderek bir "kabullenişe" götürmüyor mu? Hayata seyirci kalanları, dünden kabullenmeye hazır olan bizleri, Aymazoğlu'nun ta kendisi yapmıyor mu?) dini bütün, sakallı, takkeli, tespihli, poturlu artık görmeye "pek alıştığımız" Tosun olarak karşımıza çıkarıyor. Çember sakalı, elinden düşürmediği tespihiyle tipik bir yobazdır. Üstelik bir sahtekar. Hem dini bütün biri gibi davranır hem de son akşam yemeğinde şarabı "istemem yan cebime koy" tavrıyla, "lütfen" kabul eder.

Göbekli, tespihli Tosun sürekli bir homurtu halinde "söylenir". Belirli nakaratları sürekli tekrarlar "Her şey olacağına varır. Allah'ın dediği olur. Allah'ın sopası yok ki" Ustalıkla duygu sömürüsü yapar. "İnsanlar, birbirine inanmayacaksa bunun sonu neye varır? Her tarafta kuşku, güvensizlik. Bu kentte, bana kundakçı gibi davranmayan bir tek siz varsınız" Bir homurtu bulutu içinde ağzından hep aynı sözcükler dökülür. "İnsanlık, vicdan, Allah, kader…".

Tosun'un hapisten yeni çıkan arkadaşı Eisenring ise oyunda eski şef garson Demir Çelik ile hayat bulur. Sorulan sorulara kaçamak cevaplar veren Demir Çelik'in ağzından kaçırdığı bilgi kırıntılarından Madımak Otelinde şef garsonluk yaptığını da öğreniriz. "Aziz Nesin'i tanıyor musun?" sorusunun yanıtı çok kısa ama düşündürücüdür. "Elimizden kaçırdık." Yani, Demir açıkça Madımak Oteli'ni yakan "yobazlardan" biri olduğunu, "kundakçı" olduğu net bir biçimde itiraf etmektedir. Soruyu soran ama yanıtını dinleme zahmetine bile katlanmayan Aymazoğlu'nda ne gam? Sözcükler bir kulağından girer öbüründen çıkarken, o felaketine doludizgin koşmakla meşguldür.

Demir Çelik, tepeden tırnağa "dürüstlük" timsali olarak (Allah için yaptığı ve yapacağı işi hiç saklamaz), baştan aşağı "sağır" Aymazoğlu'na sorar "Burada hiç fünye gördünüz mü?" ve sohbete kaldığı yerden devam eder. "İnsanları kandırmanın üç yolu vardır. Bir, insanlara çıplak gerçeği olduğu gibi söylemek. İnsanlar buna kesinlikle inanmak istemiyorlar. ( Bu arada, sakin sakin benzin bidonlarına fitil bağlamakla meşguldür) İki, duygu sömürüsü yapmak. Üç, işi şakaya vurmak". (Ateşleme ve fünye arasındaki bağlantı işini de Aymazoğlu'nun gözü önünde tamamlamıştır, gülümser) "Şakadan anlasanız da anlamasanız da iş o aşamaya geldiğinde bummm. Her şey yanıp tutuşana kadar itfaiyeci göremeyecek gerçeği".

"çıplak ayaklı itfaiyeciler
biz dışarıdan bakıyoruz
bildiği halde tehlikenin boyutlarını
alışmış bir kere kötü kokulara
korkmuş ve huzursuz
asıl başına gelecek felaketten değil
değişimden korkar"

İtfaiyeci sorar "Bidonların içinde ne var?" Demir Çelik pişkin, cevap verir. "Benzin. Beyefendi, biz de bu nedenle sigara içmiyoruz." Eh, doğru söze ne denir?

Aymazoğlu, oyunun bir yerinde şöyle der. "Kundakçı olmadığına yemin eder misin?" dedim."Yemin ederim, değilim" diyor. İnsanlarda acıma duygusu kalmamış. Gönül fukarası olmuş. Dünya kötüye doğru gidiyor".

Kundakçılara yardım eden üniversiteli akademisyenin kimliğinde, toplumun "aydın" kesimini görürüz. İlk önce kundakçılara yardım eden "aydın" olayın ciddiyetini kavrayınca, tek kelimeyle "toz olur". Sorumluluk alması gerektiği zaman "sırra kadem basan" aydın tiplemesiyle, bütün zamanların "tatlı su aydınlarına" gönderme yapar.

"her zaman halk içinde
halkla beraber
maaşlarımızı siz ödüyorsunuz
kader diye düşünmek yok eder
aklı düşünmeyi
asıl neden ahmaklıktır
birçok şey söylenebilir
aklı selimle"

"Aymazoğlu ve Kundakçılar" oyununda başrollerini, Şeref Aymazoğlu : Genco Erkal, Hanımefendi : Meral Çetinkaya, Tosun Tunçbilek : Erdem Akakçe, Demir Çelik : Metin Coşkun, Hizmetçi : Tilbe Salim, Öğretim Görevlisi ve Polis rollerinde : Beyti Engin paylaşıyorlar. İtfaiyeciler korosunda da aynı ekibi Metin Çoşkun, Erdem Akakçe ve Beyti Engin'i görüyoruz.

Günümüzde Aymazoğulları (sayıları o kadar çok ki), kundakçılar, aydınlar ve itfaiyeciler kimdir? Bir bilene soralım dedik. Bütün bir hayatını tiyatroya adamış, çok büyük ustalardan biri olan Genco Erkal'a soralım istedik. Zaten Aymazoğlu gibi bıçak sırtı bir oyunu alıp götürecek kaç usta kaldı günümüzde? Oyunu dilimize uyarlayan, sahneye koyan, yöneten, baş rolünü oynayan, kısacası oyunun beyni Genco Erkal'a sorduk

SDK - Neden "Aymazoğlu ve Kundakçılar" oyununu seçtiniz?
Genco Erkal - Bu oyunu uzun zamandan beri oynamayı düşünüyordum. Oyun yazılalı 50 yıldan fazla bir zaman oldu. "Aymazoğlu ve Kundakçılar", orijinal adıyla (Biedermann und die Brandstifter) çağdaş tiyatronun köşe taşlarından ve en çok sevilen oyunlarından biri. Çağımızın en önemli yazarlarından biri olan İsveçli yazar Max Frisch tarafından kaleme alınmış bir oyun. Yazıldığından bu yana, dünyanın hemen hemen bütün dillerine çevrildi ve bütün ülkelerinde defalarca oynandı. Çok yoruma açık bir oyun. Zaten oyunun kendisi bir kıssa. Yani bir şeyi anlatıyoruz, izleyiciler de oradan bir kıssadan hisse çıkarıyor, izleyicinin de aktif olarak yoruma katıldığı bir tiyatrodur. Ben uzun zamandır bu oyunu sahnelemek istiyordum ama baya uzun bir zamandır. Fakat bir türlü nasıl ele alacağımı, nasıl yorumlayacağımı, oyunu nereye oturtacağımı bilemiyordum. Bir de teknik sorunlar vardı. Günümüzde özel tiyatroların ekonomik koşulları belli, aslında 15-17 kişiyle oynanabilecek bir oyun. Bunu nasıl küçültebiliriz, nasıl daha az kişiyle halledebiliriz gibi teknik sorunlarım da vardı ama en önemlisi bu oyunu ülkemizde bugün sahnelerken nereye oturtmamız gerekir? Bugün bizim toplumumuzda, oyunun ne söylemesi gerekir? Nereden yola çıkması gerekir? Sıçrama noktasının ne olacağını bulmak önemliydi ve uzun yıllardır da kafamda bunu tartışıyordum. Değişik değişik dönemlerde, Aymazoğlu kim? Kundakçılar kim? meselesine geliyordu bütün iş. Bunu istediğiniz gibi yorumlayabiliyorsunuz.

SDK - "Aymazoğlu ve Kundakçıları" neden bu kadar önemli bir oyun?
Genco Erkal - Oyunun yazılışındaki temel amaç, savaş sonrası edebiyatına giriyor. İkinci Dünya Savaşını hazırlayan nedenler nelerdir? Böyle bir felaket göz göre göre nasıl yaşanabildi? İnsanlar, buna felaketin yaşanmasına nasıl engel olamadılar? "Aymazoğlu ve Kundakçılar" bunu anlatıyor. Burada, yaşanan olaylara sıradan insanın, ortalama vatandaşın "aymazlığının" neden olduğunu görüyoruz. Gelen tehlikeye karşı, yaklaşan o tehlikeye karşı, o tehlikeyi "görmezden" gelen, "kendini kandıran", "çevresini kandıran", "böyle bir şey yoktur" diye düşünen bir aymazı anlatıyor. İşte ancak böyle bir ortamda, Hitler ve onun peşindeki Nazi Partisi ve Naziler iktidara gelebildiler. Oyunun sonunda gördüğümüz yangın aslında İkinci Dünya Savaşıdır. Olayları hazırlayan bütün bu etkenler karşısında sıradan bir yurttaşın olaylara "müdahale etmemesi", "dur dememesi", "yaklaşan tehlikeyi "görmezden gelmesinin" sebep olduğu bir felakettir. Bütün buradaki kundakçılar da Nazileri simgeliyor. Ama Max Frisch öyle bir biçimde yazmış ki bunu, herhangi bir çağda, her hangi bir ülkede geçebilecek bir oyun olarak kurgulamış. Zamanlar değişiyor, ülkeler değişiyor ama bu temelde olan "aymazlık" değişmiyor. Nitekim son yorumlarda, mesela Berliner Ensemble'da sahnelenen dört yıl önceki yorumda, "kundakçılar" dazlaklar yani neo-Naziler olarak ele almışlar. Yine, üç yıl önceki Köln'de yapılan başka bir yorumda, çok daha ileriye giderek Aymazoğlu'nu Bush, "kundakçıları" da Usame bin Ladin yapmışlar. Dediğim gibi çok değişik biçimlerde yorumlanabilecek bir oyun.

SDK - "Aymazoğlu ve Kundakçılar" oyununu bu kadar "güncel" yapan nedir? Neden özellikle, şimdi, bugün oyun "daha bir güncellik" kazanıyor?
Genco Erkal - Ben de daha önceki yıllarda, bundan on yıl kadar önce, oyunu bizdeki ülkücü hareket dediğimiz harekete oturtmaya düşündüm ama çok da oturmuyordu. Fakat son yıllarda, ülkemizde gelişen "dinci" tehlike, "şeriat" tehlikesi ve şöyle ya da böyle bu düşüncenin bir uzantısı olan bir partinin bugün ülkemizde iktidarda olması, artık bu oyunu kesinlikle oynamanın zamanı gelmiştir ve "kundakçıların" kim olduğu da bellidir düşüncesini oluşturdu. Sonunda, işte böyle "dincileri" ortaya koyarak bir kurgu yaptık, biraz daha ileriye gittik, burada bir "itfaiyeciler korosu" var. "İtfaiyeciler korosu", aslında bir anlamda genel olarak, güvenlik güçlerini simgeliyor. Oyunun bir yerinde, "yangını çıkaranlarla, yangını söndürmesi gerekenler aynı kişiler mi oluyor?" diye bir soru soruluyor.

"bir dakika,
yangını söndürecek olanlarla
yangını çıkaranlar
aynı kişiler mi oluyor yani?
bırak şimdi ortalığı karıştırma
birlik ve beraberlik içinde
kederde ve kıvançta
halkla beraber
halk için, halkla el ele..."

Orada da olayın bir başka boyutu gösteriliyor. Maalesef, ülkemizde buna benzer birçok olay oluyor. Güvenliği sağlaması gereken insanlar, aslında güvenliği alttan bombalıyorlar. Oyunun içine katmak istediğimiz böyle bir boyut var. Bu bize aynı zamanda, "kundakçılar" ile "itfaiyecilerin" aynı kişiler tarafından oynanmasını sağlayarak bize ekonomik açıdan da bir katkı sağladı ve kadroyu küçültmüş oldu. ( Bu noktada gülmekten kendimizi alamıyoruz.) Böyle bir yorum çıktı ortaya.

SDK - Oyunu uyarlarken mizah anlayışı bakımından bir sıkıntı yaşandı mı?
Genco Erkal - Benzer yazarlarda olduğu gibi, Max Fisch'in çok kendine özgü bir Orta - Avrupa mizahı var. Onların mizah anlayışı ile bizim mizah anlayışımız her zaman pek birbiriyle örtüşmüyor. Oyunu okuduğunuz ve metni çevirdiğiniz vakit, bize biraz yabancı kalan bir mizah anlayışı var. Seyircimize daha yakın olması için oyunun dilini ve espri anlayışını daha bize yaklaştırdık. Öyle bir uyarlama da oldu.

SDK - Oyun ile ilgili olarak, sizin oyun üzerinde yaptığınız, metne eklediğiniz belirgin, vurucu olarak niteleyeceğimiz sözcükler var mı?
Genco Erkal - Bu oyunda, koro yerine bütün oyuncuların teker teker söyledikleri sözcüklerin hepsini yazar Max Fisch orijinal metinde yazmış. Bizim oralarda hiçbir müdahalemiz yok. Bir tek benim oyunun sonunda koyduğum "İyi uykular" sözcüğü izleyicileri "kışkırtmak" amacını güdüyor. Siz de böyle uyumaya devam ederseniz siz de ilerde olacakları "hak etmiş" oluyorsunuz anlamına geliyor.

SDK - Neden oyunun ana karakteri, sıradan sokaktaki bir insandan ziyade bir fabrikatör olarak tanımlanmış?
Genco Erkal - Max Fisch oyunun ana karakterini Biedermann yazarken Biedermann'ın fabrika sahibi olmasını, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Almanya'da Hitler iktidara gelirken "en büyük aymazlığı" büyük çelik fabrikatörlerinin, büyük sermayenin "desteklemesine" bağlıyor. Tabii sadece onlar değil. Hem büyük sermaye "destekliyor" hem de genel olarak iktidara karşı bir "sessiz kalma" var. Biz de oyundaki bu genel fotoğrafı değiştirmedik. Gene adam fabrika sahibi, o fotoğraf var ama herkesi kapsayan bir Aymazoğlu olsun istedik. O zaman öyle olur ki, bütün bu aymazlığı içeren sanayicilerdir, onlar kabahatlidir, geri kalan hiç kabahatli değilmiş gibi olur. Halbuki, biz salonda bulunan herkesin kendini Aymazoğlu'nun yerine koymasını, "kendisiyle hesaplaşmasını" istedik. Bu gelişen olaylar karşısında, "Ben ne yapıyorum? Ben ne yapmalıyım? Nerede yanlış yaptım" diye düşünmesini istedik.

SDK- Peki, burada aydının nasıl bir tavrı var?
Genco Erkal - Oyunda, şöyle bir şey var. Aydınların bu tür hareketlere, bir takım politik eylemlere başından çok fazla nereye gideceğini görmeden heyecana kapılıp ya da kendilerince onlara ideolojik kılıflar geçirerek destekledikleri fakat tehlikeyi gördüklerinde son anda geri çekildiklerine tanık oluyoruz. Fakat geri çekildikleri zaman da bir şeyi değiştirmiş olmuyor. Çünkü olayın gidişini "engellememiş" oluyor. Sadece aydının kendisi son anda paçayı kurtarmaya çalışıyor ama artık yangın oluyor. Aydının burada bir "kaypaklığı" söz konusu, "kararsızlığı" söz konusu, "işin sonuna kadar gitmemesi" söz konusudur. Ayrıca, aydının katıldığı eylemin nereye varacağını tam olarak kestiremeyip sonradan uyanınca hemen kendini kurtarmak için "geri çekildiğini" görüyoruz. Oyunda bunları gündeme getiriyoruz.

SDK - Oyunun sonundaki tablodan biraz bahsedebilir miyiz?
Genco Erkal - Oyun bir yangınla ve itfaiyeciler korosunun söylediği son sözle kapanır ama biz onu öyle yapmadık. Bütün oyuncuların son söz söylediği bir kapanış düşündük. Bu Brechtyen bir son aslında. Hep bir son deyiş vardır ya. Hani, kuralla kural dışı bir şey diyerek bağlanır ve oyunun son noktası konur. Ben böyle kapanışları seviyorum.

SDK- Aymazoğlu'nu oyun kişisi olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
Genco Erkal - Ben, bu Aymazoğlu'nu biraz Moliere'in tipleri gibi görüyorum. Oyunun politik tarzı bir yana, Moliere'in oyunlarındaki karakterler gibi ön plana çıkıyor. Mesela, Cimri, Tartuffe, Hastalık Hastası gibi "Aymazoğlu" da başlı başına bir karakter. Böyle bakıldığında, "Aymazoğlu" dünyadaki bütün aymazların özelliklerinin bir bileşkesi olarak ortaya çıkıyor.

SDK - Oyundaki Aymazoğlu karakteri insanı çileden çıkartacak kadar "aymaz" değil mi?
Genco Erkal - Oyunda, Aymazoğlu karakteri özellikle "öyle" yazılmış. Tıpkı Moliere'in karakterleri gibi. "Hakikaten, bu kadarı da olur mu?" dedirtecek bir aymazlık var. Öyle olmalı ki, insanların "gözüne batsın", insanları rahatsız etsin. Orada, "kör gözün parmağına" misali bir "aymazlık" var.

SDK - Toplumdaki bu "aymazlığın" önüne nasıl geçebiliriz?
Genco Erkal - Bu, sözü edilen toplumda "muhalefetin" olması ya da olmaması ile ilgilidir. Ama daha önemlisi "yeterli bir muhalefet" olması ya da bu "muhalefetin bir arada" olmasıdır. Toplumda, durumdan hiç memnun olmayan, söylenen ve rahatsız olan çok sayıda insan var ama bir araya gelip bir "birlik" oluşturamıyorlar. Ağırlıklarını ortaya koyamıyorlar. Galiba burada önemli olan, bu insanların bir araya gelmesi ve bir "birlik" oluşturmaları olacaktır. Demokrasilerde en büyük eksiklik, insanların "el ele tutuşarak", birbirine "destek olarak", ortaklaşa bir iş yapılamaması değil mi? Beraber bir "iş yapmayı" öğrenmek, beraberce "karşı durmak", "dayanışmak" ve beraber iş yapmaktan zevk almanın getirdiği "ortak başarının" doyumunu hissetmek çok önemlidir.

Aymazoğlu ve arkadaşlarının söyledikleri son sözler oyuna son noktayı koyar.

JaqLee
04-07-10, 18:23
KADINLARINA BIYIKLARINI SÜPÜRGE ETMİŞ ERKEKLERİN OYUNU: "TERSİNE DÜNYA"



Yüzyıllar önce, ilkel komünal topluluklarda zenginlik de fakirlik de ortakmış. O dönemde her şey, ama her şey kabilenin devamı için yapılırmış. Dolayısıyla birilerini sömürmeye ya da başkalarının emeği üzerinden geçinmelerine gerek yokmuş. Sonracığıma, insanlık tarihindeki ilk büyük devrim, yani tarım devrimi olmuş. Ve ilk kez çalışanların geçinmeleri için gerekli olanın kat be kat üstünde “artı ürün” ortaya çıkmış. Bu artı ürün, zamanla birilerinin elinde toplanmaya başlamaz mı? Başlamış. İşte bu başlangıç, sınıflı toplumların taşlarını döşemeye de ön ayaklık etmiş. Hani kitaplar; avcılıkta, bir kabile vahşi hayvanla savaşırken, kabilenin gereksinimini önemsenirmiş derler… Yoook, tarım daha bireysel yapılabiliyormuş. Burada kabile değil, sadece o sınırlı topluluk olurmuş. Ve daha çok çalışıp, çok, daha çok çalışılıp, daha çok kazanılır olunmuş..

KADINLARIN YENİLGİSİ
Tarım ile birlikte hayvanların saban sürmede kullanılması da dahil, erkeklerin kıllı kollarının gücü öne çıkmış. Kadınlar ise, bu ürünleri işlemek üzere eve gönderilmişler. Fakat, bu o dönem için doğal bir iş bölümüyken, sınıflı toplumlarda bir cinsin diğer cins üzerindeki üstünlüğü sağlanmış. Soy ve miras kadınlar üzerinden belirlenirken, erkekler üzerinden belirlenir olmuş. Kadınlar toplumsal üretimde doğrudan yer alamamaya başlamışlar. Bu da, kadınların tarihsel yenilgisine yol açmış.

ORHAN KEMAL YARATICILIĞI
Orhan Kemal (15 Eylül 1914 - 2 Haziran 1970) Ustamız, 1986 yılında yazdığı “Tersine Dünya” romanında insanların bu rollerini ters yüz etmiş. Ancak, salt gülmece amaçlamamış Usta. Emeğiyle geçinen yoksul insanların sıkıntılarını, özlemlerini, tutkularını, sözün kısası "Orhan Kemal'in İnsanları"nı eşsiz yaratıcılığıyla ve de değişik bir anlatım biçimiyle sergilenmiş. Mustafa Gültekin de almış, Orhan Kemal'in karakterlerinin köklü ve yerli oluşunu gözden uzak tutmadan; Orhan Kemal gerçekçiliğini, anlatımını ve didaktik öğelerini asla savsaklamadan tiyatroya uyarlamış. Bakırköy Belediye Tiyatroları da tutmuş, Turgay Kantürk yönetiminde sahneliyor Yanılıyorsam lütfen bağışlayın, ama daha önce tiyatro için böyle bir uyarlamanın yapıldığını anımsamıyorum. Ersin Pertan, 1994 yılında film yapmıştı, biliyorum. Kulağınıza fısıldayayım, pek berbattı.

ESERİN KONUSU
Bitirim Leyla'nın, gecenin zifiri karanlığında mahalleye naralar atarak dalmasıyla başlıyor oyun. Evlerde, karılarını sabırla bekleyen bıyıklarını süpürge etmiş, ömürlerini kadınlarına adamış, çamaşır, bulaşık, yemek üçgeninde ömrünü törpüleyen erkekler var. Olur mu, demeyin. Olmaz olmaz! Olur, olur!..

Hele eser Orhan Kemal'in ise her şey olur. Erkek egemen dünyanın figürleri bu kez kadınlar. Üçkâğıtçılık yaparak kocası Süleyman'ın (Levent Tülek) ve oğlu Cemal'in (Alican Yücesoy) geçimini sağlayan Bitirim Leyla (Gül Onat) oyunun eksenini oluşturmakta. Süleyman, Leyla'nın dayağına, şiddetine maruz kalsa da, sevgisinden gram eksiltmeyen, saf, namuslu bir ev erkeği. Mahallenin sempatik kabadayısı Sarı Leman (Nurhayat Atasoy) ve bir tekstil fabrikasının muhasebecisi Hayriye'ye (Didem Germen Aydın) kapılanmış, ev işlerinde mahir Doğu kökenli Palabıyık Hasan (Mert Asutay) eserin önde gelen karakterleri… Bitirim Leyla'nın bir mahalle kargaşasının ardından hapse düşmesiyle her şey değişiyor. Yoklukla, yoksullukla, olanaksızlıklarla cebelleşen, ama fevkalade saf bir hayat süren “eski” gidiyor, yerine kısa süreçte en kısa yoldan para kazanıp sınıf atlama telaşında, her türlü yanlışı kabullenen “yeni” geliyor. Bitirim Leyla da “yeni”ye uyacaktır çaresiz. Bu yeni zaman tiplerinin bir gece eğlencesinde olanlar olur, gecede silahlar konuşur.

TURGAY KANTÜRK'ÜN REJİSİ
Turgay Kantürk, kenar mahallede gözlenen toplumsal hareketliliği gülmece diliyle eleştiren oyunu, müthiş bir dinamizm ve hiç aksamayan bir ritimle sahneye taşımış. Farklı kültürlerden gelen karakterleri kenar mahallede buluşturan Orhan Kemal'in bu karakterlerinin hayata bakışını da, tiyatro diline aktarmayı başarmış. Oyuna, sadece kadın ve erkek rollerini değiştirilmesi olarak sığ bakmamış. Yabancılaştırma efektinin gerisindeki fevkalade ciddi sorunu seyirciye aktarmış. Erkek egemen dünyada kadına verilen rolün tragedyasını amaçlayan Orhan Kemal'in ereğine, ibret verici güldürü öğeleriyle hizmet etmiş. Sıkıcı “black-out”lar yerine araları müzikle, dansla doldurarak tablo değiştirtmiş. Müziği, oyuncuların girmek zorunda oldukları mekânda, ama müziğin kendi eylem alanında kurmuş. Davuldan, açılıp kapanan makaslardan, birbirine vurulan sopalardan sözü, sözlerden jesti yakalamış. Koreograf Pınar Ataer'in de katkısıyla gerçekten dört dörtlük bir reji elde etmiş. Ama keşke oyunun bir yerlerinden hiç değilse yarım saatini kesseymiş…

YARATICI KADRONUN DİĞERLERİ
Turgay Kantürk - Emrah Eren imzalı şarkı sözleri gayet başarılı. Prosodi bozukluğu yok. Murat İpek'in ışık tasarımını oyun açılışı için eleştireceğim. Oyun açıldığında, Ayçın Tar'ın kestirmeden çözüm ürettiği dekoru bir anlamda bozuyor. Tam ışıklandırma yaptığından olsa gerek, seyirci mekânı anlayamıyor. Sarı Leyla'nın girdiği yer mahallenin meydancığımıdır, yoksa bir hapishane koğuşu mu? Hele polisler de ranzaların arasından girince… Oysa, sadece ortaya soffitto'dan ışık verse, bence meseleyi çözecek. İki yandan kullandığı mavi (kobalt) ışığa tablo değişimlerinde oyuncuların geç girmesi ise, elbette İpek'in kusuru değil. Ama bakkal sahnelerinde sahnenin sağını da aydınlatmasına ne gerek var?

Gönül Sipahioğlu'nun kostümleri iyi. Ayçın Tar'ın dekoru da süssüz püssüs, iyi çözümlenmiş. Tolga Çebi'nin müziği tek kelimeyle mükemmel.

OYUNCULAR
Önder Bulut'u, Esra Pamukçu'yu, Mehmet Rıza Leki'ni, Gülru Pekdemir'i, Görkem, Gönülşen'i, Şirin Ç. Taşpınar'ı, Doğacan Taşpınar'ı, Tugay Mercan'ı, Muhammet Çakır'ı, Yelda Baskın'ı, Füruzan Aydın'ı, Tuğçe Kıltaç'ı, Muhsin Kurtaran'ı görevlerini heyecanla yapan adlar olarak birer birer anmalıyım. Ali Rıza Kubilay, Güneş K. Eren, Alican Yücesoy için “iyiler” diyeceğim. Gülce Uğurlu, ses tonunu, dolayısıyla diksiyonunu ayarlayamadığından söyledikleri anlaşılamıyor. Özden Çiftçi, hiç kuşkum yok ki, yaratıcı imgelemi olan bir oyuncu. Zeyno Eracar, Başgardiyan'ın tutkularını seyirciye ustaca aktarmakta. Didem Germen Aydın, dikkat çemberini gene iyi yaratmış. Bu sezon, “Günün Adamı”ndan sonra, “Tersine Dünya”daki Muhasebeci Hayriye canlandırmasında da, dikkat çemberini küçük bir ışık huzmesi gibi içten duygularının rahatça doğup gelişmesinde kullanıyor. Mert Asutay, mükemmel bir Palabıyık Hasan yaratmış, özel olarak kutlanması gerek. Nurhayat Atasoy, yer yer abartılı olsa da, Sarı Leman'a yakışmakta. Deneyimli oyuncu Gül Onat, Bitirim Leyla'nın nasıl duyumsamak zorunda olduğunu ya da duygularının hangi biçime girmesi gerektiğini pek düşünmemiş, ama gene de Gül Onat gibi oynuyor. Levent Tülek ise, Süleyman'a dönük olası tüm yaklaşımları bilmiş, anlamış ve bunları mükemmel kontrol edebiliyor. Çok da dengeli… Kas sistemi de tam bir uysallık içinde.

JaqLee
04-07-10, 18:23
Aşkı Sorgulayan Bir Yapıt
"Casablanca"
Tiyatro Kedi

11 Haziran 2006 günü Amerikan Film Enstitüsü (AFI) tarafından yapılan oylama sonucu Humphrey Bogart ve İngrid Bergman'ın oynadığı 'Casablanca' tüm zamanların en iyi aşk filmi seçilmişti. Bugün halen güncelliğini koruyan 'aşk' tematiği ile unutulmazların içerisine giren kültleşmiş eser, Tiyatro Kedi tarafından tiyatro severlere sunuluyor. Oyun 2005 sezonunda tiyatro sahnelerinde başlamıştı. 2007 sezonunda yenilenmiş kadrosu ile tekrar tiyatro severlerle buluşuyor. Oyunda tiyatro oyuncularının yanı sıra Yeşim Salkım'ın yer alması, oyunu farklı kulvarların içine çekiyor.

1942 yapımı Martin Curtiz filmini mutlaka hatırlayacaksınız. Zamanına göre yönetimi ve oyunculuğuyla mükemmel bir sinema gösterisi sunulmuştu izleyenlere. O zamanın en iyi iki Hollywood oyuncusu Humphrey Bogart ve İngrid Bergman başroldeydi. Hikaye gerçekçi, insanları cezbeden özelliğe sahipti. Karakterlerden özellikle Bogart'ın Rick Blaine'i de çoktan kült oldu…

Oyunun sinema serüvenine kısa yolculuk yaptıktan sonra artık teatral yorumuna geçebiliriz. Tiyatro Kedi'nin bu denli güçlü bir aşk öyküsünü müzikal olarak sunması sinema kritiklerini de ön plana çıkarıyor. 1942 yılında çekilmiş, 2006 yılında bile sinema izleyeninin unutamadığı “Casablanca” tiyatro sahnesinden nasıl görünmüştür? Sinemasını izleyenler için nasıl bir teatral tat oluşturmuştur?

Hakan Altıner ve İpek Kadı Altıner'in tiyatromuza sundukları her geçen sene artarak ilerliyor. Tiyatro Kedi'yi kurarak bugünlere getirmeleri; tiyatro seyircisine sundukları üstün metinler, izleyen takımın ufkunu genişletiyor. Maddi kaygıdan uzak yapılan gösterimler, batı tiyatrosuna entegre olmuş bir modernizm oluşturuyor.

Casablanca Konu
Konu İkinci Dünya Savaşı'nın ilk zamanlarında geçmektedir. Çek direniş örgütünün lideri Victor Lazlow, Alman konsantrasyon kampından kaçarak Casablanca'ya gelir. Amacı Lizbon'a, oradan da ABD'ye iltica etmektir.
Fakat bütün umutları, şans eseri Casablanca'nın en meşhur gece kulübünün sahibi olan Rick'e bağlanmıştır. Rick, kaçış için gerekli olan pasaportlara sahip tek kişidir.
Öte yandan Rick'in, Victor'un yakalanması ya da ölmesi için önemli bir nedeni vardır. Victor'un karısı Ilsa, Rick'in bir zamanlar kendisini terk ettiğine inandığı ve kalbinin derinliklerine gömdüğü büyük aşkıdır.

Ilsa ve Rick'in aşkı konunun ana temasını oluşturmaktadır. Bu iki temanın yoğunluğuna dikkat çeken Hakan Altıner ve ekibi; aslında 'aşk' olgusuna değişik misyonlar yüklemişlerdir. Konunun Murray Burnett ve Joan Alison'ın "Everybody comes to Rick's" adlı tiyatro oyunundan uyarlandığını düşünürsek, Tiyatro Kedi'nin konuyu bir çok yerde değiştirdiğini görürüz. Dönemin meşhur "jazz swing" parçaları 'Blues, Bebop, Cool, Third' gibi tarzlarla yoğrulmuş. Aslında müzikalitesinden çok şey kaybetmeyen bu bileşim, izleyenlerin müzikal anlayışını genişletiyor. Ve kulak zevkine uygun bir gösterim oluşturuyor. Cenk Taşkan'ın anlayışı oyunu sıradan bir aşk öyküsü olmaktan kurtarıyor. Ortada 'Moulin Rouge' tarzı bir gösterim yerine, siyasal çizgide; bazı ana hatları kotaran anlayış görülüyor. Bu kotarılan anlayış, aşkın düşünce üstü bileşeni…

İpek Kadılar Altıner'in müzikal sözlerine değinmeden geçemeyeceğim. O şahane sözlerin birbiri ardına sırlanışı, konunun özüne uygun aktarılışı fevkalade başarılı. Özellikle de 'Ilsa'nın söylediği sözlere yüklediği misyonlar konunun çapını genişletiyor. Sayın Altıner'i 'aşk' olgusuna sunduğu müzikal enerjiden dolayı kutlamak lazım. Azeri Nazirov'un koreografisi ritmik yapı içinde çok başarılı. Oyuncuların önünü açan bir tarz geliştirmiş kendisine Nazirov.

Yeşim Salkım 'Ilsa' rolünde tiyatro severlerle buluşuyor. Ne söyleyeyim bilmem ki?... Daha önce sinemada izlediğimiz Y.Salkım tiyatroda hayalet gibi geziniyor. Söylediği şarkıların konseptini ya hiç çalışmamış ya da cidden 'Blues, Bebop, Cool, Third' kavramlarını bilmiyor. Müzikal ruha çok yabancı kalıyor. Victor'un karısı olduğunu çok sahnede unutuyor. Kaçamak bir aşk üçgeninde değil de, aşkını özgürce yaşayan sıradan bir kadın izleniminde sahnede boy gösteriyor. Sayın Salkım'da 'Ilsa' nın ruhunu sahneye aktaracak performansı görmek mümkün olmadı. Bu denli önemli bir konuyu sahnede oynayacak 'tiyatro sanatçıları' pekala düşünülebilinirdi. Rick Blaine'de Atılgan Gümüş bir diğer önemli karakteri canlandırıyor. 'Üşüyor musun' şarkısında oynadığı rol doruk noktasına ulaşıyor. Yeşim Salkım'ın sahnedeki kötü performansının yanına bu denli başarılı bir oyuncu koymak akıllıca düşünülmüş. Sayın Gümüş, rolünün gerektirdiği ne varsa hepsini yerine getiriyor.

Binbaşı Strasser'de Abdül Süsler rolünün dramatik yapısını çok iyi tahlil etmiş. Sam'da Kartal Kaan'ın sesini kullanışı çok başarılı. Fakat vücut dilinde bir takım sorunlar var. Barış Berker (Steve), Dilek Aba (Yovnne), Elif Çakman (Donna), Ebru Gülünay (Maria) bu dört oyuncu da oyun içinde ana karakterlerin yaptığı bir takım hataları kapatıyorlar. Gösterimin dayanışma mekanizmasını ön plana çıkarıyorlar.

'Casablanca' nın hem sinemasını hem de tiyatrosunu izleyen bir eleştirmen olarak şunu diyebilirim ki; sinemanın tiyatroya kazandırdığı şahane bir 'aşk' metni… Bu sezon kaçırmışsanız yazın devam eden turne gösterimlerini mutlaka izleyin derim. İzleyip 'aşk' olgusunu kafanızda kendinizle tartışmanızı öneririm.

JaqLee
04-07-10, 18:23
TİYATROMUZUN YENİ DON KİŞOT'LARINDAN ESKİ FARS: "KARMAKARIŞIK"



Ali Sunal'ı, inanın bana on yılı aşkın bir süredir mercek altında tutuyorum. “Şaban ile Şirin" oyununu yanılmıyorsam 1996-97 sezonunda izlemiştim. "Propaganda", "Banka", "Okul" gibi filmlerini de seyrettim. “En Son Babalar Duyar” başlıklı TV dizisinde de pek iyiydi. "İkinin Biri" adlı oyun ile Sadri Alışık Ödülleri'nin “Komedi Dalında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu”luğuna değer görüldüğünde, inanın ki pek sevindim. Ayrıca, Afife Jale ve Selim Naşit ödüllerine de aday gösterildi. Meğer şimdilerde yapımcılığa bulaşmış. Ankara Ekin Tiyatrosu'nun kurucularından Tarık Güvenç'in İstanbul'da kurduğu Donkişot Tiyatro ile Ray Cooney'in ünlü "Karmakarışık-Out of Order"ını sahnelemekteler. Nazım Hikmet'in dediği gibi “ölümsüz gençliğin 'son' şövalyesi” bunlar. “Güzelin, doğrunun ve haklının fethine çıkmışlar”. “Önlerinde mağrur, aptal devleriyle dünya; altlarında mahzun, fakat kahraman Rosinant'ları”, yani tiyatro tutkuları… Böyle bir çabaya, ilk oyunları dahi izlenilmeksizin alkış tutulmaz mı? Ben tutarım! Tuttum da…

SABUN KÖPÜĞÜ, MABUN KÖPÜĞÜ… BU OYUN GİŞE YAPAR.
Alkış tuttum ve tiyatroların özverilerle, büyük güçlüklerle ayakta durabildiği ülkemizde, yediden yetmiş yediye insanları düşündürtmeden güldürebilecek, sabun köpüğü mabun köpüğü, gişe yapabilecek böyle bir oyunu repertuarına alarak bir kez daha sahneye taşımalarını eleştirmekten kaçınmaya özen göstererek ve düşünerek karar verdim. Hatta, ortam gereği saygıyla karşıladım. Ama hiç değilse iyi kotarılması koşulumdu, zira profesyonel bir yazardım ve yaptığım işi, amacına uygun olarak en iyi biçimde sonuçlandırmaya çabalıyordum. Elbette kendime özgü düşüncelerim, eğilimlerim, ilkelerim vardı, ortam mortam, ana, baba, gardaş/arkadaş falan tanımamalı, değerlendirmelerimi düşüncelerim, eğilimlerim, ilkelerim doğrultusunda yapmalıydım.

1991'in Şubat ayında Dormen Tiyatrosu yapımı olarak izlediğim, yanılmıyorsam 2005-2006 sezonu oyunu olarak da Eskişehir Belediye Tiyatrosu'nda gene Haldun Dormen yönetiminde sahnelendiğini bildiğim bir “vodvil/fars” örneği olan “Karmakarışık”ı, vallah billah işte aynen bu duygu ve düşünceler sarmalında izledim. Buyurun sonuçları efendim.

OYUNA KORKARAK GİTTİĞİMİ İTİRAF EDİYORUM
Fars ya da vodvil denilen oyun türü, bilindiği gibi, doğaçtan yaratılan güldürü öğesine dayanmakta. Kaba bir mizah anlayışı, kalıplaşmış karakterler, olmayacak durumlar, gereğinden fazla abartı… Bunlar farsın olmazsa olmazları sayılıyor, elbette bilirsiniz. Eee... Tür böyle n'apalım! Yapacak bir şey yok da, kaba tiplemeleri ve inandırıcılıktan uzak olay örgüleri, sadece paldır küldür açılıp kapanan kapılar, kendiliğinden kapanan pencereler, hızlı girip çıkmalarla dinamizmine kavuşturulmaya kalkışılırsa ve oyun oyunculuktan yoksun bırakılırsa, vodvil/fars, estetik açıdan komediye oranla pek zayıf, hatta solda sıfır kalmaz mıydı? Ne yalan söyleyeyim, oyuna korkarak gittim.

EMRE TÖRÜN'ÜN YÖNETİMİ
Haldun Dormen oyunu, bu kere Kemal Uzun ile birlikte dilimize çevirmişti. Neden, raftaki çeviriyi yeniden çevirmişler elbette bilemezdim, ama 90'lı yıllardaki Haldun Dormen çevirisinde yer alan, bugün için kimi pörsümüş sözcükleri yeni çeviri metninden nasıl olmuş da çıkartmamışlar ne yalan söyleyeyim için için eleştirdim. Çevirisinin güncelleşmemiş olmasını eleştirdiğim ve 1980'li yıllarda Thatcher döneminde bir bakanın (ilk yapımda galiba başbakan yardımcısıydı) İşçi Partisi'nin sekreterlerinden biriyle bir gecelik kaçamak yapmak üzere bir otel odası tutmasıyla başlayan, kentin manzarasını da gecelerine katmak isteyen çiftin, perdeyi açtıklarında cama sıkışmış bir cesetle karşılaşmalarıyla karmakarışıklaşan oyunu Emre Törün, farsın gerektirdiği matematiği savsaklamadan ve gerekli sahne trafiğini sağlayarak, koreografik komiklikleri Haldun Dormen'in ilk yapımından alıntılayarak da olsa başarıyla sahneye taşımıştı. Sahneye taşırken, farsın önemli öğesi "gerçek içinde saçma" komiğini hiçbir yabancılaştırmaya yaslanmadan vermeyi de başarmıştı. Durumları en yalın haliyle geliştirmiş, gerekli olan fevkalade hızlı ritmi sağlayarak, seyircinin bu sayede mantık arayışını engellemişti.

YARATICI KADRONUN YAPTIKLARI
"Gel bakalım oyunun diğer yanlarına eleştirmen efendi,” derseniz, Kaan Güreşçi'nin dekor tasarımından başlamak isterim. Eklerim: “Pek de iyi değil,” derim. Neden: “Pek de iyi değil” diye sual edecek olursanız, “Güreşçi, öncelikle oda kapısının yerini yanlış kullanmış,” diye yanıtlarım. 1991 yılındaki yapımda, dekor tasarımcılarının başbüyücügillerinden Osman Şengezer, yanlış anımsamıyorsam oda kapısını soldan içeri açıyor, oda kapısı açıldığında odanın numarası bile görünüyordu. Sahne önüne aldığı gardırop/dolap ise, cesedin saklandığı tablolara bu yapımdaki gibi sorun yaratmıyordu. Diğer taraftan, odanın görkemli olmamasını eleştirmemi lütfen beklemeyiniz benim Saygın Okurum. Emre Törün, oyuna bir replik ekleyerek sorunu akıllıca çözmüş. Ulaş Yatkın'ın ışığı ise tipik mi tipik fars ışığı. Cascavlak ve fazla beyaz. Duygu Kabaçam, bilinçli bir kostüm sentezi yaratmamış. Bakanın karısı, gecenin o vakti otele o kıyafette mi gelir a Canım Efendim? Bakanın kostümü öyle mi olmalı? İngiltere'de otel müdürü öyle mi giyinir? Neyse!..

OYUNCULUKLARA GELİNCEEE…
Gazanfer Ündüz, Gazanfer Özcan & Gönül Ülkü Tiyatrosu'ndaki yardımcı oyunculuklarına hiçbir şey katmadan Otel Müdürü'nü canlandırmakta. Londra'daki bir otel müdürünü değil, adeta Sirkeci otellerinden birinin kâtibi gibi… Richard Phillips'te Volkan Ünal, kontrolün, zamanlamanın, oyuna yaşamsal disiplinle hazırlanmanın oyuncunun vazgeçilmezleri olduğunun bilincinde. Doğal fizikselliği dış aksiyonu mükemmel yansıtıyor. Ünal'ın tiyatrocu kimliğine ve komedi oyuncusu gömleğine hayran olmamak olanaksız. Tiyatrokare'den tanıdığım Deniz Oral (Ronnie), Garson'da Ali Uyandıran, gerçekdışılığın yansıması sırasında, doğrusu oyuncular arasındaki emniyet ve güven duygusu pekiştiren bir oyun vermekteler. Ama Ali Uyandıran'a artık bir çift sözüm var: N'olur “Bizimkiler” dizisindeki “Halis” tiplemesinden kurtulsun. Mandy Harmon'da Yasemin Öztürk, sahneye gerçekten estetik bir tat salıyor. Öztürk, belli ki “okullu”. Dolayısıyla, onun komedinin oluşmasını ve komik karakter yaratımındaki özelliği daha bir belleyeceğine inanmam gerekmekte. O bir okullu ise; farklılığının, kişiliklerin yanında, çeşitli fiziksel özellik ayrımının belirginleşmesinden kaynaklandığını elbette biliyor olması kaçınılmaz. Ammaaa… Her şeyden önce aman sözcüklere, vurgulara dikkat! Bundan böyle “dal:kavuk” demek yok, sözcüğün doğrusu “dalkavuk” çünkü…

ZEYNEP GÜLMEZ İYİ YOLDA
Cansın Özyosun'a “kötü” diyemeyeceğim, ama tiyatro sahnesinde Hizmetçi'yi canlandırmanın TV'deki “dizi dizi incilerde” rol kesmekten, örneğin “Pelin”i oynamaktan çok daha zor olduğunu ve tiyatronun çoook çalışma gerektirdiğini anımsatacağım. Kırılmak, darılmak yok! Cansın Özyosun'dan kendisini geliştirmesini beklemek, anamın ak sütü gibi hakkım benim. Hemşire Gladis'te Nurkan Törün, bu rolün altından pekâlâ kalkmakta. Olanak bulabilirsem kendisini Tiyatro Ti yapımı “Başkan ve Hayalet”te de izlemek isterim. Yolu açık Törün'ün. Zeynep Gülmez, Oyun Atölyesi'nde izlediğim “Cimri”deki Mariane tiplemesi ertesi “amca” olarak söylediklerime “itibar” mı etmiş, yoksa kendi kendini mi düzeltmiş bilemiyorum, ama Suzan Phillippe'yi belirginleştirdiğini, sesinin parametrelerini değiştirme sanatında başarıya ulaştığını açık yüreklilikle söyleyeceğim. Bu arada, Emre Törün'ün zor olduğuna inandığım “Ceset” rolüne bir anlamda beden dilini de katarak “can vermesini” kutlamadan edemiyorum. Ceset'e inanılırlığından hiçbir şey kaybettirmiyor. Emre Törün'ün her komedi oyuncusunda pek rastlanmayan bir tür yeteneği olduğu kesin.

ALİ SUNAL FİLİZ VERİYOR
Mercek altındaki Ali Sunal'a gelinceee: George Pigden'in doğallığını seyirciye aktarırken, yapay bir takım fiziksel illüzyonları fevkalade başarılı bir biçimde ön plana taşımayı başardığını söylemeden edemeyeceğim. Oyundaki sıradan tabloları ciddiyetle algılamakta Sunal. Ciddi yöne mizahi açıdan eğilebilmeyi başarması, genç oyuncunun ilerisi açısından daha ciddi anlamlarda umut vermekte. En azından beni gönendirmekte, iyiden iyiye ümitlendirmekte.

JaqLee
04-07-10, 18:23
Cerb içinde dile gelen insan… ...

Kurucularının (Mirza Metin, Berfin Zenderlioğlu) "Teatra Jiyana Nû" ve "Seyr-î Mesel" gibi kürt tiyatrosunun önemli gruplarında uzun zaman çalışığı DestAr Tiyatro 2008 yılı Ekim ayında yola koyuldu. Gelişim, oluşum dönemindeki kürt tiyatrosuna böylece yeni bir soluk daha katılmış oldu. DestAr Tiyatro bugüne kadar Qeşmeren Apoleti (Apoletli Soytarılar) , Kevir, Reşe Şeve ( karabasan) gibi oyunları sahneledi. Son olarak bizim de burada değineceğimiz Cerb (deney) ile izleyici karşısına geçtiler.

Destar Tiyatro'nun Cerb (deney) adlı oyunu sözel dilden yalıtılmış yalnız kendi bedeniyle birbirleriyle ilişki kuran bir grup insanın yaşantısını sunar. Bir yere kapatılan, gözetim altındaki bu kişiler önce normal insani boyutlarda bir iletişim içindeyken zamanla düşmanlaşmaya, birbirlerini baskı altında tutmaya, ezmeye başlarlar. Koşullarının yarattığı baskı ve zorlama içlerinde var olan rekabet duygusunun, iktidar kurma isteminin ve şiddetin uyanmasına neden olur.Bir kurgu olan "insan olma" hali geçerliliğini yitirir. Uygun durum ve zeminde bedenin içine hapsedilmiş hayvan gün ışığına çıkar. Bu noktadan sonra eylemin yönü vahşete doğru ilerler. Aklın devre dışı kalışının doğal bir sonucu olur bu.

Cerb'in içindekileri alana taşıyan, mekana hapseden kendi gölgeleridir. Gölgeleri hep onları izler. Oyundaki bu olgu temel bir öneme sahip. Jung'un gölge kavramı çerçevesinde baktığımızda oyunun alt metni daha görünürlük kazanır. Jung gölgeyi insanın karanlık yüzü olarak görür. İnsanın kişisel bilinçdışı alanındaki diğer yüzüdür. Gölge yıkıcıdır. "Bir inşa olarak insan"ın dışında yaşam sürer. Gölge içimizdeki şeytandır. Toplumsal alanda insanlık dışı olarak etiketlendirilmiş tüm vahşi, sadistçe duygulardır. İnsan, gölgesini normal koşullarda bastırır. Başka türlü topluluk olarak yaşaması mümkün olamaz. Ancak Cerb'te olduğu gibi yaşam koşulları değiştirildiğinde insan oluş kimliği bir yana itilir ve öteki yüz açığa çıkmakta gecikmez. Oyunun bu anlatısı insan kavramının da sorgulanmasıdır. İnsanın tüm o hümanist tanımlamalarının yanında birde karanlık yanının olduğu ifade edilir.

Başka bir açıdan bakıldığında Cerb içinde birbirlerine şiddet uygulayan kişiler, aynı acımasız oyunun içine sürüklenmiş birbirinden yaşayışları itibariyle farkları olmayan, mağdurlukta eşit insanlardır. Nasıl ki aynı topraklarda benzer sorunlar içinde acı çeken insanların onlara bu sıkıntıları yaşatan egemenler yerine kendi kardeşine yumruk sallaması, ona diş bilemesi gibi, Cerb içindeki bu insanlarda hakikate karşı körlükleri yüzünden kendinden farklı olmayanı düşmanı olarak görür.

Cerb felsefi ve politik temelleriyle bize içinde yaşadığımız insanı başka bir pencereden sunuyor. Söz ile kurulmuş tüm o modern insanın karanlık yönüne, dilin dışına çıkarak, ışık tutmaya çalışıyor.

JaqLee
04-07-10, 18:23
TUNCAY ÖZİNEL, İSA'YA PAPA'YI SORGULATTIRIYOR: "YÜZLEŞME"



Vatikan'da bir ayin… Papa, kardinaller ve papazlar korosu bir ilahi söylemekte… Bir papaz tütsü gezdiriyor… İsa, sahnenin tam ortasında çarmıhta gerili… Sonrasında Hazreti İsa'nın dirilerek çarmıhtan inmesi, İsa'nın, dünya üzerindeki katliamları sorgulamaya geldiğini söylemesi ve Papa XVI. Benediktus'u karşısına alıp sorgulamaya başlaması… Tuncay Özinel Tiyatrosu, bu sezon perdelerini Tuncay Özinel'in yazdığı ve Ali Yaylı ile birlikte yönettiği bu tablolarla başlayan oyunla açtı.

NEDİR BU OYUN
Bu oyun ne miydi? Tuncay Özinel, günlerden bir gün internette bir fotoğraf görmüş. Fotoğraf, bir Amerikan ilk öğretim okulunun sınıflarından birinde çekilmişmiş. Kara tahtada İslamiyet'i terörizmle, kötülüklerle eşdeğer tutan yazılar varmış. Özinel çok üzülmüş. Hatta kızmış. İslamiyet'in savunucusu olarak değil, ama Batının karanlık yüzünü sergilemek amacıyla bu oyunu yazmaya soyunmuş. Sonuç olarak “Yüzleşme” doğmuş. Metni okuduğum için ayrı bir rahatlıkla söylüyorum ki, oyunun yazımı aşamasında ve sonrasında Hazreti Muhammed karikatürleri skandalı, Osmanlı'ya barbar suçlaması, Papa'nın İstanbul'u ziyareti de gündeme gelince, “Yüzleşme” emperyalizme sanatsal yanıt olmuş.

GALILEI'DEN JEANNE D'ARC'A, II. BEYAZIT'A
Oyunda ilk olarak Galileo Galilei'nin (1564-1642) “müspet” düşünceleri nedeniyle ve Papalığın bağnaz eğilimleri çerçevesinde Engizisyon mahkemesinde yargılanması konu ediniliyor. Sonra Jeanne d'Arc olayı… İsa, Papa'ya: “Jeanne d'Ark'ı neden yaktınız” diye soruyor. Ve ekliyor: “Jeanne d'Ark bir azize mi, yoksa cadı mı?” Papa'dan: “Azize” yanıtını alınca da yargıya varıyor: “Yani, kilisenin bir azizeyi öldürdüğünü kabul ediyorsun.”

Sonra, II. Beyazıt (1481-1512) dönemine geçiyoruz. Yaklaşık sekiz asır süren Müslüman Endülüs'ün yıkılması ile başlayan İspanya ve Portekiz'deki kötü günler… Hem Müslümanların, hem de Yahudilerin Cizvit papazlarının organizasyonunda “Engizisyon” mahkemelerince yakılarak ölüme mahkûm edilmeleri… Böylece Avrupa'nın güney batısından yükselen keskin yanık insan eti kokusu karşısında Sultan İkinci Beyazıt'ın ferman yayınlayarak Tanrı'nın yarattığı kullarını yakarak öldürenleri uyarması, bu ültimatom karşısında gerek İspanyol ve gerekse Portekiz'de Müslüman ve Yahudi soykırımının durması… Yahudilerin Sultan İkinci Beyazıt'ın korumasında Osmanlı topraklarına yerleşmeleri… Şöyle diyor II. Beyazıt fermanında: “İspanya kralı tarafından fena muamele gören her kim ki Yahudi nesline, tüm kapılarımız açıktır. Daha önce gelip yerleşmiş olan Museviler ve hatta Bizans döneminde burada bulunanlar dâhil, yerleşmiş oldukları Balat veya Sakız adası gibi bölgelere yerleştirileceklerdir. Her kim ki yüksek memurlar dâhil olmak üzere Yahudi neslini kovmayacak, kötü muamele etmeyecek, onlara güler yüzle ve iyi muamele edeceklerdir. Aykırı hareket edenler ölümle cezalandırılacaklardır.”

İSA'NIN YENİDEN KATLİ
Kongo'da Belçika'nın ve Cezayir'de Fransa'nın gerçekleştirdiği katliamlar da sorgulanıyor oyunda. Kongo Cumhuriyeti Bağımsızlık Lideri Lumumba'nın sevgilisine yazdığı mektup gözleri nemlendirirken; Hitler Almanya'sında yaşanan Yahudi soykırımı, Bosna'da yaşanan Müslüman katliamı, günümüzün Orta Doğu dramı, Irak'a Bush saldırısı seyircinin içini bir kez daha burkuyor. Papalığın İtalya karayollarına ortaklığı, çeşitli ticari kuruluşların hisse senetlerine sahip oluşu, Afrika'da misyonerlik kisvesi altında yenilen emperyalist naneler kıyasıya eleştirilirken insan bir tuhaf oluyor. Ve… İsa: “Kiliseye, ticareti bulaştırıyorsunuz. Çeşitli zamanlarda yaptığınız Haçlı Seferleri ile insanlara işkence yaptınız, insanları öldürdünüz. Bunları da babamla benim üzerime atıp bizi hem katil, hem de tüccar gibi gösterdiniz” diyor. Oyun, dünya tarihinde katliamlar yapmış liderlerin İsa Peygamber'in üzerine yürüyüp, onu yeniden çarmıha germesiyle sona eriyor.

YARATICI KADRO NELER YAPMIŞ
Anlaşılacağı gibi ilginç bir oyun “Yüzleşme”. Sanatçının güncel olaylara duyarsız kalmaması açısından da takdire değer bir çalışma. Tarihsel belgeler, kaynaklar da titizlikle irdelenmiş. Dar sahne olanakları içinde hiç de kötü sahnelenmiyor. Tuncay Özinel - Ali Yaylı ikilisi, çoğu ilk kez profesyonel olan gencecik kadroyu belli ki şevkle yönetmiş. Koreograf Çiğdem Tunç'un, Afrika dansı tablosunu çok daha renkli çizebileceğine inanıyorum. O tablo pek kuru kalıyor. Tuncay Özinel tarafından yazılan şarkı sözlerine, Baha Boduroğlu'nun yaptığı müzikal uyarlama başarılı. Fatoş Narin'in giysileri zevkli, dönemsellikleri ya da yerellikleri açısından da iyi. Fuat Hendek'in özgürlük, savaş, barış temalarını işlediği dekor çok zayıf. Erdem Özipek'in ışık tasarımı bazı tablolarda kostümü öldürüyor. Özipek filtre kullanmadığından olsa gerek, ayrıntılar yok olmakta. Tuğba Muratoğlu'nun maskları, nesnelerin ardındaki nesneleri soyutlaması açısından yararlı ve güzel.

OYNAYANLAR
Çok genç oyuncu kadrosu içinde deneyimli oyuncu Ali Yaylı, özellikle Hitler tablosunda iyi. Tuncay Özinel Papa XVI. Benediktus'u abartısız yorumluyor. Arda Esen, son derece tutarlı bir İsa karakteri canlandırıyor. Sibel Nançin, Kerem Keskin, Deniz Özbay, Cengiz Samsun görevlerini titizlikle yaparlarken, Esme Duman Cezayirli Kadın'da, Eray Işık Filistinli Oğul'da ve Cezayirli Mahkûm'da, Tomris Karakartal Lubicka'da başarılı oluyor.

Rahibe'de Fecir Ajda Gürsoy'un mükemmel bir şarkı sesi ve yeteneği var. Kullanmasını bilmesini ve harcamamasını, harcanmamasını diliyorum.

Notlarında hiç eleştiri kaydı yok mu derseniz, oyun her ne olursa olsun zamanında başlamalı, seyirci on sekiz dakika nedensiz bekletilerek keriz yerine konulmamalı diyorum.

JaqLee
04-07-10, 18:23
TANRIÇA SARAH'IN YAŞAMÖYKÜSÜ SAHNEDE: "YAŞAM BİR OYUN"

20 AĞUSTOS 2007

Söylencesel bir kadındır Sarah Bernhardt (1845-1923)… Diğer bir tanımlamayla “Tanrıça Sarah”… Bir dönem Avrupa'yı nasıl birbirine kattığı hâlâ dillerdedir. 1905'de, yani altmış yaşındayken bir Güney Amerika turnesinde “La Tosca”nın son sahnesinde korkuluktan atlarken incinen sağ dizi düzelmemiş, kangren olmuştur. 1915'de kesilir bacağı... Ama bu yaşama kök salmış kadın, asla durmaz, durulmaz. I. Dünya Savaşı sırasında cephedeki askerleri tekerlekli sandalye ile ziyaret eder. Amerika'ya son turnesini yapar, döndükten sonra da oturarak oynayabileceği rollere çıkar. Onun sakatlığına uygun yeni oyunlar yazılır ve son filmini tamamlayamadan ölür. Ardında zor geçmiş bir çocukluk, kırık aşk öyküleri, pek çok oyun, baş döndürücü bir yaşamın yanı sıra, bir roman, bir otobiyografi, tiyatro sanatı üzerine yazılmış bir kitap bırakır. Yetinmemiş, resim ve heykel de yapmıştır.

ERKEK KARAKTERLERE DE CAN VEREN BİR OYUNCU
Sarah Bernhardt'ın ayrıca billur gibi bir sesi olduğu da “rivayet” olunur. Öyle ki, eleştirmenlerin onun sesini flüt perdelerine benzeterek genellikle “gümüşi” sözcüğüyle tanımladıkları, tonlamasındaki müzikalite ve hareketlerinin güzelliğiyle dönem seyircilerini ciddi anlamda etkilediği bilinmektedir. Tiyatronun yanı sıra, çok sayıda sessiz filmde de rol almış, canlandırdığı erkek karakterleriyle de ününe ün katmıştır. Hamlet'i ve Edmond Rostand'nın “L'Aiglon” adlı oyununda Napolyon'un oğlu Duc de Reichstadt'ı canlandırdığı “bihakkın sabittir”.

SARAH İSTANBUL'A DA GELMİŞTİR
Erkek karakterlere can verdiği bilinir bilinmesine de, İstanbul'a tam beş kez geldiği pek bilinmez. ilk kez 1881'de eşiyle birlikte gelmiştir. 1888'deki ikinci gelişindeyse Yeni Fransız Tiyatrosu repertuvarının en temel oyunlarını İstanbullu seyircilere sunmuştur. İkinci gelişinin İstanbul'daki son gecesinde kendisini 700 izleyici izler. Zamanın İstanbul'una bakın hele siz! Bakın da, elinizdeyse şaşırmayın! Neyse! 1893'te bu kere İstanbul Verdi Tiyatrosu'nda sahneye çıkar. Daha önce oynadıklarına ek olarak, Alexandre Dumas'nın “Francillons”unda da rol alır. 1904 yılının Aralık ayında ise, Tepebaşı Tiyatrosu'nda gene İstanbullu seyircisiyle buluşur. Alphonse Daudet'nin “Sapho”sunu oynar. 1908'deki beşinci ve son gelişinde, yine Tepebaşı Tiyatrosu'nda sahneye çıkar ve eski oyunlarının yanı sıra, “Falcı Kadın”ı oynar. Öldüğü yıl olan 1923'te bu oyun beyazperdeye de aktarılacaktır.

AFFETMELİ, AMA ASLA UNUTMAMALI
Sarah Bernhardt hakkında pek çok eser üretilmiştir. Ve bunlardan biri de John Murell'in yazdığı, “Yaşam Bir Oyun/Sarah Bernhardt” başlığını taşımakta. Kimdir John Murell, inanın bilmiyorum. Murell'in eserinde, bu inanılmaz kadının son yılından “bir gece” anlatılmakta. Baştan çıkarmayı, acıyı, ağlatan öfkeyi ve ölümü mükemmel canlandırışıyla tiyatro tarihine geçen, oyunculuk tekniklerindeki ustalığı ve çekici kişiliği ile “söylencesel kadın oyuncu” olarak tanımlanan Sarah Bernhardt'ın yaşamöyküsü elbette ilgi çekecektir. Nitekim günü gelir Tiyatro Ayna'nın ilgisini çeker. Tiyatro Ayna'yı Tiyatro Ayna yapan 42 yıllık tiyatrocu Dilek Türker kollarını sıvar.

KOLLARI SIVAMAK YETSE…
Tiyatro dediğimiz kolları sıvamakla yapılıverse iyi. Ama “tiyatro yapmak” denilince pek çok öğeye gereksinim duyuluyor. Elbette en başta da sahne ve de para… Dilek Türker'deyse sadece yürek var. Yanı sıra ender bulunan dostları da var.

Ender bulunan dostlardan İpek Kadılar Altıner, “Yaşam Bir Oyun/Sarah Bernhardt”ın yapımcılığını üstlenince, Tiyatro Kedi de sahnesini Tiyatro Ayna'ya verince, Dilek Türker'in partneri tiyatromuzun abidelerinden Erol Keskin olunca, oyun geçtiğimiz ocak ayının son günü perde açtı. Sarah'nın tüm yaşamına damgasını vuran kişilerle; annesiyle, baş rahibe Sofie ile, organizatör Garett ile, bacağını kesen cerrah ile, Oscar Wilde ile ve diğerleriyle birer birer tanıştık. Sarah'nın terasındaydık ve büyük bir merakla bu eşi benzeri olmayan yaşamöyküsünü izledik.

YÜKSEL AYMAZ'IN IŞIĞI
Oyunun ışık tasarımı, ustalardan Yüksel Aymaz imzasını taşımakta. Yüksel Aymaz, bu kere işi ciddiye almamış mı ne, seyircinin önce oyuncuların yüzlerine ve mimiklerine, sonra diğer hareketlerine bakarak oyunu izledikleri gerçeğini es geçmiş. Makyaj-ışık bağlantısındaki dengesizliğin derhal fark edileceğini, o zaman da tüm akışın değişebileceğini, oyuna ilginin soğuyabileceğini düşünmemiş. Ameliyat tablosunda Dilek Türker'in huzmeye tam girmeyerek Erol Keskin'i gölgede bırakması dışında, ışık açıları yanlış kullanıldığından oyuncular genellikle gölgede kalmış. Kostümlerin üzerindeki desenleri ve kostüm renklerini de dikkate almamış Yüksel Aymaz. Almadığı için de kullanılacak renk filtrelerini tasarlamamış. Vitray ışıklandırmasına sözüm yok, ama ışıklandırmada doğru dürüst zaman “mevhumu” da yok.

DEKOR-KOSTÜM OSMAN ŞENGEZER
Konusunun büyücügillerinden Osman Şengezer, Sarah Bernardt'ın yaşadığı yılların yirmisini kapsayan ve o yıllarda (1890-1910) bütün Avrupa'yı etkisi altına almış olan romantik, bireyselci süsleme akımı “Art Nouveau” ile Sarah Bernhardt'ı bütünleştirmiş. Nesnenin rasyonel strüktürü ve gereçlerin kullanılışında ön yargılara sapmayan bir mantıkla çalışmış. Dekorda birbirini izleyen akıcı biçimler, simetri içinde asimetrileriyle dikkat çekerken, Şengezer'in planlama ile ilişki kurmadan sadece estetik bir davranışı benimsediği anlaşılıyor. “Art Nouveau”nun çiçek sapı, gonca, filiz, yaprak, sarmaşık ve benzeri öğelerine de yer vermiş. Sarah Bernhard kostümlerini de aynı akım koşullarına sadık kalarak çizmiş. Bunun yanı sıra, ikinci perdede Bernhardt'ın bacağı kesilirken giyeceği kostümü neden cascavlak ortaya çıkardığını ve sahne gerisine projeksiyon ile yansıyan “Theatre Sarah Bernhardt” yazılı ve sanatçıyı Hamlet kimliğinde gösteren afiş olduğunu sandığım görüntüye ne gerek gördüğünü anlayamadığımı söylemeliyim.

Eseri dilimize kazandıran ve pek çok çevirisini tat alarak okuduğum Esin Talu Çelikkan'ın Türkçe'sinde bazı küçük yanlışların kulaklarımı yaktığını da bu arada açık yüreklilikle itiraf etmeliyim. Türkçe'mizde “yamyaş” diye bir sözcük var, amenna da “yamyaşlı” var mı ayol! Kâğıtlar yakılır tamam da, hiç yıkılır mı?

HAKAN ALTINER VE OYUNCULAR
Yönetmen Hakan Altıner, oyunun ana fikrini, olayların örülüşündeki inceliklerle vermiş. Geçmiş bir çağın aktristi Bernardt'ı, tiyatrosunu, o ele avuca sığmaz iklimi tastamam anlayıp değerlendirmiş. Sahne üzerindeki eyleme seyircinin ilgisini çekmek için, o eylemi, geçmiş çok özel bir çağın seyircisini kuşatan çevrenin benzeri bir çevrede ve çerçeve içinde ele almış. Tek eleştirim, Sarah'ın 11 yaş, 27 yaş tablolarında, Dilek Türker'i neden o yaşlara özgü mimik ve ses tonlamalarıyla oynatmadığı. Derim ki, işin bu yanını Hakan Altıner hele bir düşünsün, sonra isterse bana hak vermesin.

Oyunculara gelince: Oyunda sahneyi, 42 yıllık oyuncu Dilek Türker ile 50 küsur yıllık oyuncu Erol Keskin paylaşmakta. Biri Sarah, diğeri Pitou olarak.

JaqLee
04-07-10, 18:23
SAHNE DİLİ YAZARI KOYUNCUOĞLU'NDAN ÖZGÜN BİR PROJE DAHA: "ARIZA"



İstanbul, yepyeni bir buluşma noktasına, çağdaş performans sanatları için bir gösteri merkezine kavuştu. Ne iyi! 27 Mart 1995 tarihinde Antalya'da bir otoparkta 5. Sokak Tiyatrosu'nu kuran Övül Avkıran ile Mustafa Avkıran, şimdi İstanbul'un Pera'sındaki Galatasaray Garajı'nın altında tam altı yüz metrekarelik bir sahayı çağdaş gösteri sanatlarının hizmetine sundu. Ellerine sağlık; sponsorların, bireysel katkı sağlayanların keselerine bereket.

BURADA NİTELİK BİRİKİMİ OLACAK
Garajistanbul, dünya standartlarında bir performans mekânı gereksinimini karşılayacak, dünyadaki çağdaş dans, tiyatro, müzik gruplarını İstanbul'da oluşacak platformun içinde buluşturacak. Yetinmeyip İstanbul'da yaşayan çağdaş tiyatro ve dans gruplarının süreklilik sorununu çözecek ve sanatsal projeleri, yerli ve yabancı topluluklarla seviyeyi, kaliteyi, konforu ve profesyonellik anlayışını yukarı çekecek. Hal böyle olunca, kendilerinden doğal olarak sürekli yenilik beklenecek.

ARIZA NE, ARIZALI OLMAK NEDEN
Geçtiğimiz 15. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nde prömiyer yapan ve büyük beğeni kazanan “Arıza”yı geçtiğimiz yılın mayıs ayında görememiştim, Berlin'deki Hebbel Tiyatrosu'ndaki gösterilerine gitmeden önce, Garajistanbul'da Garajistanbul farkıyla izlemek olanağını yakaladım. Yeni bir Emre Koyuncuoğlu projesiydi ve projeyi izlemeye gitmezden önce, “Arıza” başlığı nedeniyle olsa gerek, insan yaşamındaki bozuklukları düşündüm. Genele uymayan davranış sahiplerine günümüz Türk argosunda “Arıza” deniliyordu. Benzerleri gibi davranmayan. olması gerektiği gibi işlemeyen anlamında yani... İyi de, arızalı olan örneğin anarşist miydi? Diğerlerinin aksine, kendi çıkarlarına zarar verecek çıkışlar yapan mıydı arızalı? Mantıkdışılık mıydı? Neydi? Karar veremedim.

YAŞAM HEP Mİ HEP ARIZALI
Emre Koyuncuoğlu, “biçilmiş normlara, öğretilmiş durumlara uymayan formların/bedenlerin birbirleriyle yanyana durma becerileri” olarak tanımlıyordu arızalıyı. Yaşamda bunun dışında başka da bir şey olmadığını savlıyordu. Birbirlerine uymayan, ancak kendi doğalarında uyma potansiyeli taşıyan ve “farkındalık” ile bunu görebilip keyfini çıkaranlar yani... Denklemsiz, koşulsuz, yalnızca öyle olduğu için sevmek durumunu fotoğraf karesi gibi, sıradan bir enstantane gibi dondurmak istiyordu. Arızanın çıkmadığı, dolayısıyla arızalının bulunmadığı bir ortam yoktu ki yaşantımızda! Onu söylemek istiyordu.

EMRE KOYUNCUOĞLU İYİ EYLİYOR
Açık yüreklilikle söylemeliyim ki, Emre Koyuncuoğlu, klişelerin formunu deforme edip, iç içe açan gül yaprağı örneğince bir form yaratmış. Öykü içinden yeni bir öykü doğuyor, eski form, yeni forma gebe kalıyor. Baktığınızda tam anlamıyla deneysel bir çalışma bu, ama Koyuncuoğlu'nun ilk denemesi değil ki! Emre koyuncuoğlu yıllardır deniyor, tiyatroda kendi dilini arıyor. Çok da iyi yapıyor.

HEPİMİZİN YATAĞI BU YATAK
Bu kere, paralel anlatı yolunu denemiş. Anekdotlarla klişeleri harmanlamış. Dört oyuncu, dört dansçı ve dört misafirin rol aldığı oyunun mekânıysa sadece iki kişilik bir yatak. Çevresinde kümelenmiş zincirlerle sade bir yatak. Koyuncuoğlu bu yatakta hiç nedensiz birbirine fazla yaklaşan ya da birbirlerinden bilinçsizce uzak duran insanları buluşturmayı deniyor. En özele; düşünsel, duygusal, ruhsal, kutsal sınırlara dokunuyor. Merhametlerin, mahremiyetlerin, nefretlerin, cinselliklerin, sevgilerin, yüzleşmelerin, ölümlerin, teslimiyetlerin, devinimsizliklerin, düşüncelerin, korkuların, acıların, aşkların, yalnızlıkların, doğumların, ayrılıkların, paylaşmaların, içe kapanmaların, hastalıkların, düş bozgunlarının, karabasanların, mutlulukların, yabancılaşmaların yaşandığı yatak... Sizin, benim, hepimizin yatağı bu...

ÖZELEŞTİRİ MEKANİZMASI
"Bir şeyin işlemediği, kilitlendiği anda arıza çıkar. Ama yaşamın kendisi öyle bir şey. Ve biz arızadan çok korkuyoruz. Ben bununla da barışmak istedim," diyor Emre Koyuncuoğlu. “Arızayı, arızalıyı neden seviyoruz,” diyerek yaklaşıyor konusuna. Bakıyor. Farklı olanı içselleştiriyor. Sistemin kilitlendiği noktayı arıyor, ama kilitlenmeye toplumsal kilitlenmeler boyutundan bakmıyor. Daha doğrusu bakmak istemiyor. Birebir ilişkileri kurcalıyor. Arızalanmayı yaşamın kendisi gibi yorumluyor. “Ben nerede yanlış yaptım” durumuna açıklık getirmeye çalışıyor. Çalışırken özeleştiri mekanizmasını ironi yakıtıyla çalıştırıyor.

YARATICI KADRO
Gösteride metinlerin ve dekor tasarımının ortak çalışmayla oluşturulduğunu biliyorum. Konseptlerin de oyuncularla birlikte belirlendiğini, tekstin ve koreografinin doğaçlama yoluyla ortaya çıktığını, sonrasında Emre Koyuncuoğlu tarafından redakte edildiğini de duymuştum. Profesyonel oyuncular, sokaktan insanlar, vücut geliştirme sporu yapanlar, Rap dansçıları da bu proje kapsamında bir araya gelmiş. Kostüm tasarımını Fulya Tekin yapmış. Kötü değil. Işık tasarımıysa Cem Yılmazer imzasını taşımakta. Yılmazer, ışığın hangi geçici ya da kalıcı olguların algılanmasını gerektirdiğini iyi değerlendirmemiş bence. Anlamayı kolaylaştırmıyor. Nesneler iyi kontrastlanmamış.

YÖNETMEN VE OYUNCULAR
Yönetmen Emre Koyuncuoğlu, tamamen sıfırdan başladığı konsepti ekip, oyuncu ve yönetmen arasında pişirmiş. Özgün bir çalışma. Sınırları cesaretle denerken, alanların içinde cirit atarken, yepyeni bir sahne dili ararken öyküler arası uyumu da sağlayabilir miydi diye düşünmeden kendimi alamıyorum.

Oyunculardan Erdem Akakçe, gene canlandırdığı karakterle bütünleşerek kusursuz bir aktarım elde etmiş. Usta oyuncu Suna Selen'i, kısacık bir süreç içinde dahi olsa sahnede görmek insana gerçekten keyif veriyor. Sevi Algan'ın, kendi fiziksel parçalarını her keresinde çok daha iyi tanıdığına tanık olarak mutlu oluyorum. Betül Çobanoğlu, özellikle Akakçe ile olan bölümde iki kişilik olma haline mükemmel ulaşıyor. Emre Koyuncuoğlu, festival sırasındaki gösterimlerde görev almış Zuhal Gencer'in ve Bengi Heval Öz'ün yerlerini neden doldurmamış ya da konseptte nasıl bir değişiklik yapmış bilemem, ama Nuri Karadeniz, Taner Mengüç, Yıldız Polad, Nilgün Gediklioğlu kendi kişisel envanterlerini pek güzel çıkarttıklarını kanıtlamakta.

Esra Bezen Bilgin'i soracak olursanız, o benim eleştirmeye kıyamadıklarım arasında.

JaqLee
04-07-10, 18:23
OYUN ATÖLYESİ'NİN SAHNEYE KOYDUĞU CİMRİ OYUNU İÇİN DEĞERLENDİRME



Oyunun Konusu:
Ünlü Fransız komedi yazarı Moliere'in en önemli ve bilinen oyunlarından biri olan Cimri, bir karakter komedisidir. Oyunun baş kahramanı “Harpagon”, bilindiği üzere tiyatro tarihinin en unutulmaz kişilerinden biri olup, bütün ihtirası tek bir noktada odaklanmıştır: Para, para, para! “Harpagon”'un gözü para mevzuu ile o kadar dönmüştür ki, onun için yapamayacağı herhangi bir şey yoktur! Tıpkı aşığı uğrunda ölmeyi kendileri için bir onur meselesi olarak kabul etmiş gençler gibi, “Harpagon” da para uğruna ailesini, çevresini, kendisini düşünmeyecek kadar gözleri kör olmuş, bütün dünyası paranın etrafında dönen bir insan gibi yaşamaktadır. Cimri aynı zamanda Parisli burjuva bir ailesinin ahlaki değerlerini, dünya görüşünü bütün içyüzüyle yansıtan, sosyal eleştiri artalanı ile de zengin göndermelere sahip, çok katmanlı bir tiyatro eseridir. Komedyanın “kıssadan hisse verme” özelliği düşünülecek olursa, bu tip monomanyaklıkları (cimrilik, hastalık hastalığı, misantropluk vs..) işlemekte pek meraklı olan Moliere, yarattığı “Harpagon” oyun kişisi sayesinde aynı zamanda bütün bir insanlığın başına illet olmuş bir rahatsızlığa da işaret etmiş olur. Oyun, Sabahattin Eyüboğlu tarafından dilimize çevrilmiş; yani ülkemizde en yaygın olarak kullanılan Cimri çevirisi baz alınarak sahneye konulmuştur. Sahneleme ile metin arasında yüksek dereceli bir ilişki kurulmasına dikkat edilmiştir. Moliere'in eserine, gerek zaman gerekse ana metin düzleminde azami derecede sadık kalınmaya çalışılmış ve bu prensibe her ayrıntıda dikkat edilmiştir. Işık Kasapoğlu ve dramaturji ekibinde yer alan kişiler, Moliere'in orijinal metnine sadık kaldıklarından, orijinal izlekte herhangi bir değişiklik yoluna gitmemişlerdir. Sahnelemede olabildiğince günlük konuşma dili ve öztürkçe kullanımına özen gösterilmiştir, oyunun orijinalinde varsa bile, dil; dönemin Fransa'sına ilişkin kültürel kodları içeren ve herhangi bir Türk seyircisi için bir anlam ifade etmeyecek kullanımlardan arındırılmıştır.

Sahnelemedeki Temel Elementler:

Sahnede kullanılan eğimli platform, dekor tasarımcısı Hakan Dündar tarafından düzenlenmiştir. Biçimsel olarak sekizgeni hatırlatan ve tam bir yuvarlak olmayan platform sahne üzerinde ayrı bir sahne gibi kullanılmıştır. Podyumun kontra ile kaplanması, sağlam ve hafif malzemeden olmasına dikkat edilmiştir. Oyunda her iki perdede de aynı dekor kullanılmış, oldukça yalın ve sade bir dekor tasarımı yoluna gidilmiştir, buna karşın kostümlerde farklı denebilecek bir tutum sergilenmiştir. Mekân tasarımının, hasisliğin, platforumun altında paralarını saklayan “Harpagon”'un bilinçaltına ve yuvasını yeraltına yaparken toprağı deşen bir köstebeğe -hayvana- dönüştürecek kadar çirkinleştiren tabiatına da işaret etmesine özen gösterilerek dizayn edildiği görülmektedir.

Kostümlerde, 16. yüzyıl Fransa'sında kullanılan gündelik kıyafetler ve bunların tamamlayıcısı olarak peruklar tıpatıp tercih edilmiştir. Sahne düzenlemesi ve dekordaki sadeliğe tezat oluştururcasına, kostümde şatafat ve bol renklilikten söz edebiliriz, ancak oyunculuk ile kostümlerin göz alıcılığı tamamlandığında dekordaki maksimum sadelik seçimi önemini yitirmektedir. Kostümler, oyunun kendisi kadar renkli ve şatafatlıdır, her bir oyuncunun rolünü en iyi yansıtacak şekilde giyinmesine özen gösterilmiştir, dekorda, başta sözünü ettiğimiz eğimli platformdan başka hiçbir şey olmamasından ötürü, oyuncular gerek kostümleri gerekse oyunculukları ile sahnenin gerçek rengi olmaktadırlar. Her bir karakterin kişilik özelliklerini en iyi biçimde tamamlayan aksesuarların tercihi de gözden kaçmamaktadır. Bunların arasında “Harpagon”'un “şak şak” dediği sopa en belirgin biçimde diğerlerinin arasından ayrılmakla birlikte, baston, gözlük, mendil, yelpaze gibi birtakım unsurlar da yerinde kullanımı ile sahne estetiğine hizmet etmiştir. Oyun provasına alınan notlara bakılacak olursa, kostümlere prova sırasında en çok zaman ayrılan ve yapımı neredeyse en zahmetli olan iş olarak not düşüldüğü görülebilir. Kısacası, kostümlerle ilgilenen Funda Çebi, tam seyirlik bir iş çıkarmış diyebiliriz.

Işık kullanımı mümkün mertebe ekonomik düzeyde ve özellikle “Harpagon”'un gizli gizli para biriktirdiğine şahit olunan sahnelerde karartılmak suretiyle etkisi arttırılarak kullanılmıştır. Zaman zaman ışıklandırma ve müzik konusunda sorunlar yaşanmıştır, -en azından benim izlediğimde- onun dışında oyun tıkır tıkır işlemiştir. Oyun, aynı zamanda, seyirci ile arasına dördüncü duvarı koyarak, komedyanın göstermeci özelliğini koruyan bir niteliktedir. Bu sebeplerden ötürü seyirci, cimriliği bir monomanyaklık olarak izlediği sahneye uzaktır, “Harpagon”'un aşırı ve ölçüsüzce pintiliğini yadırgamaktadır, özdeşlemeden uzak, izlediğine yabancı kalarak gördüklerine gülmektedir.

Klasik komedyanın gereklerinden olduğu üzere; izleyici ile izlenen kesin biçimde birbirinden uzaklaştırılmıştır, sadece son sahnede Bilginer'in “Harpagon”'un paralarını seyirciye dağıttığı noktada sahne ile izleyici arasında doğrudan iletişim kurulmuş olur. Komedyanın klasik prensiplerinden biri olarak, oyunun sahnelenmesinde de karakterleştirmeden çok tipleştirme yolu seçilmiştir. “Harpagon”, gerek Fransız yazarın dramatik metinde karakterizasyon yaratmadaki başarısı, gerekse Haluk Bilginer'in abartıya kaçmamaya çalışarak, ölçülü biçimde yeniden yarattığı rolde, sahnede başarıyla temsil edilmiştir. Diğer oyun kişileri de oyunun yazıldığı dönemde sıkça görülmesi mümkün tiplerin birer yansımaları olup, “Harpagon”'un rolünü desteklemekte ve tamamlamaktadırlar. Oyundaki her bir karakterin gestusu oldukça yerinde belirlenmiş olup; bazen hareketlerde abartı yoluna gidilerek, komik unsuru çoğaltılmaya çalışılmıştır

Sözlü olmayan (non/verbal) iletişimde, izleyici, izlediği oyun kişisinin bir kişiden çok tip olduğunun farkındadır. Oyun kişilerinin tamamı abartılı ve çocuksudur, özellikle “Harpagon”'un oğlu rolündeki “Cleante”; Gökçer Genç ve işbilir, çöpçatan rolündeki “Frosine”; Şebnem Sönmez'in; makyajları ve jest-mimikleri unutulacak cinsten değil. Oyunculuklarda bazen abartılı gestus ile karşılaşılsa da bunların da o kadar rahatsız edici olduğunu düşünmüyorum. Tiplere uygun ses kullanımı yerinde ve rolü tamamlayan şekilde seçilmiştir. “Harpagon”'unki kızgın, işine geldiğinde zarif, ancak her daim huzursuz bir ruhun sesi iken, oğlu ”Cleante” korkak, ürkek, tiz bir sese sahiptir, “Frosine” ise işbilir, yaygaracı ve dalavereci kişiliğini ses kullanımı sayesinde pekiştirir. Oyuncular arasındaki konuşma ve oyuncuların jestleri, mimikleri seri bir şekilde akan oyuna uygunluk gösterircesine hızlı ve dinamiktir. Bu dinamizme müziğin yerinde katkılarından da söz edebiliriz.

Oyun sahnede iyi bir takım oyunu çıkarıldığı belli biçimde yürütülmüştür, böyle bir ekip çalışması ile ileride başka iyi oyunlar çıkarılabileceği aşikardır. Bekliyoruz.

JaqLee
04-07-10, 18:23
Psikolojik Çatışmalar
Oidipus Sendromu
"Baba ve Oğul"
Semaver Kumpanya Çırakları

Turgenyev Rus tarihinde psikolojik romanları ile ileriki yıllardaki roman türünü ortaya çıkaran önemli yapıtlar vermiştir. Bu yapıtlardan da en önemli olanı olan "Babalar ve Oğullar" sadece Rusya'daki politik tarihin önemli yerlerine ışık tutmasıyla değil, aynı zamanda nesiller arasındaki düşünce ayrılıklarını dramlaştırmasıyla da büyük önem taşır. Mark Rozovsky yaptığı tarihsel araştırma ile dünyanın en ünlü romancısı Franz Kafka' nın yaşadıklarını ve nasıl büyük bir yazar olduğunu tüm dünyaya göstermiştir. O Turgenyev gibi değildir. Teatral dramdan yola çıkarak, daha çok duygusal bir hava ile oyununu yazmıştır. Turgenyev acımasızdır ama taraf tuttuğu söylenemez. Babalar ve oğullar arasındaki sorunlar birilerinin yarattığı bir durum değildir, bu tarihin kaçınılmaz akışıdır. Bu akışın en önemli noktasında Franz Kafka ve babası durmaktadır.

"Semaver Kumpanya" da eğitim almış "çıraklar" ın oynadığı " Baba ve Oğul" Kafka'nın babası ile geçirdiği duygu yüklü anları gözler önüne getiriyor. Yaşama maddi açıdan bakan bir baba ile o'nun bu duruşuna karşı isyan bayraklarını açan oğlunun psikolojik çözümlemeleri sahneden gösteriliyor. Oyunda rol alan Çağrı Makaroğlu ve Berkay Ateş olağan üstü rol yetenekleri ile aldıkları eğitimin ne kadar başarılı olduğunu kanıtlıyorlar.

Sadece anlamak!Destek bulmak ve karşıtlıkların verdiği acı!Aynılaşan topluma alet olmak istemeyen bi erkek evlat Franz Kafka...Yazdığı onlarca mektubun içinden derlenip oyunlaştırılarak çıkan Baba ve Oğul...Babası Hermann Kafka nın despotça tavırlarının bir böcek haline getirdiği bir yazar,bir oğul..Bilinçaltı dünyasının içinde geçen bu oyunun anlatmaya çalıştığı,bir oğlun yüreğinde babasıyla şekillenen hayatının,trafiğin gürültüsü ile karışması....belki bir çığlıkla,belki bir gözyaşı ile ya da gülücükle...

Oyunun yöneten Volkan M. Sarıöz konunun psikolojik yapısını ön planda tutmuş. Konuyu aktarırken, Freud'un o meşhur Oidipus Sendromu'nu iyice özümsemiş. Salt bir duygusallıktan çok, akıl/mantık süzgecini sahneye iyi yerleştirmiş. Duygu patlamalarına izin vermemiş. "Özeleştiri" kavramı içinde seyirciyi konudan uzaklaştırmamış. Oyunun iki kişi arasında geçtiğini düşünür isek, konuyu seyircinin dikkatini dağıtmadan sahneye yerleştirmiş.

Konuyu yazan Mark Rozovsky' nin yazımında eleştirdiğim çok nokta var. Eseri de okuyan birisi olarak, Kafka'nın bir çok yerde yanlış yansıtıldığını görüyoruz. Babanın "anne/oğul" sevgisi yüzünden Kafka'ya cephe aldığına hiç değinilmemiş. Özellikle de Kafka'nın başarılarını görmezlikten gelerek, annenin yücelmesini engellemiştir. Prag'ın o savaş dolu yıllarının akabinde çoğalan materyalist görüşün, o dönemi ne denli çalkaladığı da ortadadır. Sosyalist görüşlerin hakim olduğu ülke topraklarında ırkçılığa karşı savaş açan bir Kafka görüyoruz.

Oyun tek perde şeklinde sahneye aktarılmış. Hermann Kafka ile Franz Kafka arasında var olan sevgi, beklenti dürtüsünün ortaya çıkması ile çelişkili bir hal alıyor. Berkay Ateş, Baba Kafka'yı canlandırırken acımasızca oğlunu eleştiren bir babayı kendisine örnek almamış. Sevgi kavramına "kin" duygusunu da eklemiş. Oğlunun yaptıklarını görmek istemeyen bir babanın, o'nu ezerken aldığı zevke pişmanlık duygularını da eklemiş. Berkay Ateş büyük gelecek vaat eden iyi oyuncu… Bedensel hareketliliği arka plana itmese sahnede çok daha başarılı olacağı kesin. Hayali masada Oğul Kafka ile yediği akşam yemeği sahnesinde oyunculuğu doruk noktasına ulaşıyor. Oğul Kafka'nın siyasi düşüncesini acımasızca eleştirirken bir yandan da kendi inandığı sistemi eleştirdiği beliriyor. Çünkü eleştirisini yaparken Oğul Kafka'nın nelerden nefret ettiğini ondan iyi biliyor. Tabiî ki bu durumu sahneden aktarırken başarılı olması, olayı duygu/mantık çerçevesinde hissetmemizi kolaylaştırıyor.

Çağrı Makaroğlu, Oğul Kafka rolünde babanın sahnedeki desteği ile kendisine iyi bir yer buluyor. Rolünde gayet başarılı, fakat rolünün psikodinamik yapısını iyi tahlil edememiş. Ses tonunu kullanışında bir takım sorunları var. Ama bunlar çok ciddi problemler değil. Zamanla düzeleceğine kesin gözle bakıyorum. Babası ile denize girdiği sahnedeki "iletişim" kavramının ön plana çıkmasında katkısı yerinde. Son sahnedeki konuşması hala zihnimde…

Bu denli ağır bir psikolojik metinin altından başarıyla kalkan iki genç tiyatrocuyu kutlamak lazım… Ama oyun burada bitmemeli. Bu güzel sahneleme 2008 sezonuna girilirken de çeşitli sahnelerde izleyenle buluşmalı. Oyunun konusuna sadık kalarak "psikanalitik" değerlendirmelerde bulunmadan konuyu aktarmaya çalıştım. Fakat Freud'un o meşhur "oidipus sendromu" yazdığım kritiğe sığacağa benzemiyor. Sadece "anne/baba/oğul" arasındaki kıskançlık mekanizmasından ortaya çıkan bu sendrom antik çağdan günümüze insanlık tarihinin davranış temelini oluşturmuştur. Freud'un bu eserini mutlaka okumanızı tavsiye ederim.

JaqLee
04-07-10, 18:24
Kuliste neler oluyor?

Bir tiyatro oyununun sahne arkasını hiç gördünüz mü? Eğer görmediyseniz, sizi 'Gözlerimi Kaparım, Vazifemi Yaparım'ın kulisine davet ediyoruz.

Sahne önünde neler oluyor, bunu hepimiz az çok biliyoruz. En basit haliyle, perde açılıyor ve oyun başlıyor… Peki, ya sahne arkası? Oyuncular ne zaman geliyor? Neler yapıyor? Oyuna nasıl hazırlanıyor? Bunları hiç merak ettiniz mi? Bu hafta merak edenler için şehir tiyatrosu oyuncuları ile birlikte “Gözlerimi Yaparım, Vazifemi Yaparım” oyununun kulisindeydik. Hem de Gala gecesinde…

Oyun, Eskişehir'in en yeni sahnesinde oynanıyor. Opera Binası'nda. Yepyeni, tertemiz bir bina… Genel Sanat Yönetmeni K. Sinan Demirer bizi kulise alıyor. İçerisi kalabalık, Gala gecesi olduğu için dışarıdan gelen birçok misafir var. “Normalde bu bölümde sadece oyuncular olur” diyor oyunculardan Devrim Özder Akın.

Herkes mutlu görünüyor. Etrafımız robotlaşmış, somurtkan insanlarla doluyken, bu kadar güler yüzlü insanların arasında olduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Herkes o kadar ilgili ki, hiç birini tanımıyorum ama sanki hepsini tanıyorum.

Önce erkek oyuncuların giyinme odalarına gidiyoruz. Makyajlar yapılıyor. Özel makyaj gerektiren durumların dışında, herkes kendi makyajını, oynadığı role göre kendisi yapıyormuş. Kapatıcılar, allıklar, kalemler… Demirer, “Sizin için en iyi makyajlarımdan birini yaptım” diyor, gülüyoruz. Bu sefer de bayanlara bakıyoruz ne yapıyorlar diye. Orada da durum farklı değil. Makyajlar devam ediyor…

Sesimizi açalım, ısınmalarımızı yapalım

Bayanların bulunduğu odanın ilerisinden sahneye çıkıyorum. Hemen, bir göz atıyorum, sahne arkasından salon nasıl görünüyor diye. Gözlerim hep oturduğum yerden sahneyi görmeye alışmış, burası bana çok farklı geliyor.

Sahnede Mert Kırlak ve Devrim Özder Akın oyuna hazırlanıyor. Ses açmalar, ısınmalar… Soruyorum bir oyuncu oyuna nasıl hazırlanır, neler yapar? Önce Kırlak'la konuşuyorum, “Oyundan 1 saat önce buraya gelmek zorundayız. Bu bir saat içinde özel ısınmalarımızı yapar, kostümlerimizi kontrol eder, giyinir, makyajımızı yapar sükunet içinde bekleriz.” Bir de Akın'dan dinliyorum, “Aksesuarlarımızı, kostümlerimizi hazırlıyoruz. Kullanacağımız yerlere koyuyoruz. Makyajımızı yapıp, kostümlerimizi giyip, hazır bir şekilde oyun saatini bekliyoruz. Arada sohbet ediyoruz, çayımızı kahvemizi içiyoruz. Dışarıdan biraz uzaklaşıyoruz açıkçası.”

Oyuncuların, oyun esnasında, kısacık bir zaman içinde kostümlerini değiştirmeleri ise ayrı bir merak konusu benim için. Bu oyunda kostümler sahne arkasındaki küçük odacıklarda değiştiriliyor. Çünkü, hızlı bir oyun, fazla zaman yok. Bir iki kişi hariç, tüm oyuncular en az 6 kıyafet değiştiriyor. Akın, kostüm değiştirme anını şöyle anlatıyor, “Giydirici terzilerimiz var. İnanılmazlar, görmeniz lazım. 5 saniye de sizi soyup, tekrar giydiriyorlar.”

Kırlak ise o anda sakin olunması gerektiğini söylüyor, “Eğer sahne arkasında antrenize çok az bir süre varsa ve top yekun bir kostüm değiştirecekseniz, sakin olmalısınız, her an antre kaçırabilirsiniz. Heyecan yapmamalısınız. Çünkü o zaman seyirci sizin heyecanınızı izler, rolü izlemez. Ne kadar oynamazsanız o kadar oynarsınız.”

Alkışlar Serkan Sezgin'e
Oyunun gala gecesi olduğunu söylemiştik. Bu yüzden oyuncular biraz daha heyecanlı. Basın ve Halkla İlişkiler Sorumlusu Ercüment Yılmaz'ın deyişiyle “Bütün ağır toplar burada”.

Artık oyunun başlamasına az bir zaman var. Son kontroller yapılıyor, her şey hazır, artık başlıyoruz. Ben, oyunu seyretmek için salona yerime geçiyorum. Birkaç dakika sonra oyun başlıyor…

Tüm oyuncular dans ederek çıkıyorlar sahneye, sanki biraz önce konuştuğum insanlar onlar değil. Farklı bir hava var içeride. Hepsini izliyorum teker teker, çok başarılılar, çok komikler ve çok doğallar. Oyunun sonunda, en büyük alkışı Serkan Sezgin alıyor. Çünkü, topuk ezilmesi olduğu için oyuna alçılı ayağıyla çıktı. O kadar doğaldı ki, sanki rol gereği kullanıyordu koltuk değneklerini. Sahneye çıktıktan sonra acısını bile unuttuğunu söylüyor, “Daha önce, bir arkadaşımın yerine 37 sayfa teksti, bir gece de ezberleyip sahneye çıktım ama böyle bir şey ilk defa başıma geliyor. Biraz canım yandı aslında ama sahneye çıkınca her şeyi unuttum. Benim için zor ama güzel bir gala oldu.”

Artık gecenin sonlarına geldik, bana göre her şey gayet güzel. Bir de yönetmene ve oyunculara soralım, bakalım onlar için gala nasıl geçti?

Yönetmen Murat Atak'ın Eskişehir'deki ilk oyunu. Hemen galayı soruyorum, “Protokol seyircisi bizi hep ürkütür. Çünkü, az gülerler ve az alkışlarlar. Bugün, bunun aksine çok gülen, çok alkışlayan, çok takdir eden bir seyirci vardı. Teknik ekibimiz, müziklerimiz, danslarımız, hepsinde en iyi ekiplerle çalıştık. Eskişehir'e mutlaka tekrardan geleceğim” diyor.

Galadan memnun olmayan yok

Gerçekten de içeride ki herkes çok mutlu, yüzlerinden anlaşılıyor ki onlar için de gala çok iyi geçmiş. Yönetmenden sonra tekrar oyuncuların yanına gidiyorum. Bu sefer Hakkı Kuş'a soruyorum galayı, “Umduğumuzun da üstünde bir oyun oldu. Umarım daha da iyi olacak, oturacak. Herkesi bekliyoruz, biz çok memnun kaldık, umuyorum ki herkes de memnun kalmıştır”

Son olarak galayı bize bu sayfayı hazırlamamızda çok yardımcı olan K. Sinan Demirer'e soruyorum. O da galadan memnun kalanlardan. “Hiç bitmeyecek sandım” diyor ve ekliyor, “Hafta içi oyuna ara verdik. Ara verilen oyunlarda genelde unutulma, uyum, ritim gibi riskler vardır. Ama bu risklerden olabildiğince uzak bir oyundu. Protokol seyircisiydi. Buna rağmen başarılı geçti.”

Ve perde kapanıyor… Şehir tiyatrosunun bu emeği, bu performansı görülmeye, alkışlanmaya değer. Sahne arkası ayrı, sahne önü ayrı bir güzel. Siz de kendinize bir bilet alın ve tiyatronun perdesini aralamaya başlayın. Hepinize iyi seyirler…

JaqLee
04-07-10, 18:24
ALİ POYRAZOĞLU TİYATROSU VE ÇEŞME'NİN ANFİ(!) TİYATROSU…



Çeşme'deyim. Geçtiğimiz cumartesi akşamı, Laurent Baffie'nin “Tak Tak Takıntı (Tok Tok)” başlıklı oyunuyla Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu da geldi Çeşme Amfi Tiyatrosuna. 35. Sanat Yılı'nı kutlayan ve oldum olası “obsesif kompulsif (saplantı hastalığı)” olan bu toplumun içinde yaşayan Ali Poyrazoğlu, oyundan sonra seyirciyi selamlarken, Çeşme'ye böylesi “enayi” bir tiyatronun yakışmadığını söyledi. “Gerekirse gelelim, ücret almadan oyunlar oynayarak katkıda bulunalım, ama Çeşme'yi adam gibi bir tiyatroya kavuşturalım” dedi.

Takıntılılar
Çeşmeli seyircilerin, oyunu izlerlerken, ellerini yıkamadan duramayan, hiçbir yere dokunamayan Melek Pakyüz'ün (Şebnem Özinal); her sözü, her tümceyi iki kez yineleyen Söğüt Kurugürültü'nün (Berrak Kuş); her şeyi sayan, kafasından süper hızla hesap yapan sayı hastası taksi şoförü Kamil Çakmak'ın (Özdemir Çiftçioğlu); çizgilere basamayan, simetriyle kafayı bozmuş Eylül Çimen'in (Eser Ali), “tourette sendromu” denilen küfretme takıntısı olan Şuayip Kibar'ın (Bülent Kayabaş); evindeki elektriği, suyu, gazı açık bıraktığını düşünen, çantasındaki anahtarı sürekli kontrol eden, bakire olduğunu her fırsatta açıklayan sarışın Ermeni Madam Arşaluz Taşaklıyan'ın (Ali Poyrazoğlu) öykülerine bir yandan kahkahalarla gülerken, diğer yandan da: “Yahu, bunların hepsi-ya da şu ve bu- bende de var” dediklerine eminim.

Tüm olumsuzluklara rağmen…
Ali Poyrazoğlu, oyunu sahneleyiş biçeminde de, hepimizin takıntılı olduğunu; takıntılarla iyi geçinmesini öğrenemezsek, o geçinemediğimiz takıntıların giderek ruh sağlığımızı bozacağına işaret etmiş, takıntılarımızla, hatalarımızla yüzleşmemizi sağlamış; bir anlamda, onları yenerek kendimizi değiştirmemizi, yenilememizi önermişti. Bu arada, sahne üzerinde ritim ve temponun açık hava olumsuzluklarına, sıcağa karşın tüm oyuncular tarafından başarıyla gerçekleştirilmesine de tanık oldum, alkışladım. Oyun ile değerlendirmelerimi, eleştirilerimi daha önce (Bkz: “Evrensel” 6 Mart 2007 ve “tiyatro… tiyatro Dergisi - Nisan 2007) yazdığımdan, burada detaya inmekten doğal olarak kaçınıyorum.

“Servet'in Yeri”
Oyundan sonra, Ilıca'daki “Servet'in Yeri”ne gittik. Çöp Şiş, Köfte, Roka, Tulum Peyniri, Kesme Yoğurt, Salata… “Servet'in Yeri” Servet Bıçak'ın yeri. O da Ali Poyrazoğlu gibi, meslek yaşamının 35. yılında. Topçu'da bulaşıkçı olarak işe başlamış, zaman içinde komilikti, garsonluktu derken, sekiz yıl önce Türk sinemasının kötü adamı olarak ünlenmiş (üzerine ışıklar yağsın) Bilal İnci ile birlikte İzmir'de kendi işyeri “Servet'in Yeri”ni kurmuş. Çeşme'deki “Servet'in Yeri”, İzmir'dekinin şubesi.

"Servet'in Yeri”nde Kerem Coro, Özdemir Çiftçioğlu, Şebnem Özinal, Eser Ali, Berrak Kuş, Bülent Kayabaş, Ali Poyrazoğlu ve Sevgilim Şaylan ile dikdörtgen masanın iki yanına sıralandık. Gerçekten de, Çeşme Amfi Tiyatrosu'nun hali yürekler acısıydı. Kulis sıcaktan yanıyor, kulis tuvaletleri leş, akustik yok, bir spot ayağı bulmak bile olanaksız, çevrenin gürültü kirliliği had safhada... Bunları konuştuk.

Amfiteatr'ın olmazsa olmazı
Dahası, Çeşme Amfi Tiyatrosu'nun amfi tiyatroyla uzaktan yakından ilgisi olmadığını söyledim. Amfi tiyatro yapılarının, bir izleyici yeri, koronun şarkı söylediği çember biçimli bir orta alan ve oyuncu yerini kapsadığını bilememiş burayı yapan her kimse. Bilemediği için de, doğal olarak amfi tiyatroların, sahne ile oyuncu yerinin bütünleştiği tiyatro yapıları olarak, perspektifli Barok çerçeve sahneli tiyatro yapılarının karşısında yer aldığını da atlamış. “Yahu, amfi tiyatro, oyuncu ile izleyiciyi bir yerde birleştirir. Bu anlamda, amfi tiyatro, izleyicilerin toplumsal katman olarak birbirlerinden ayrılmadığı tiyatro yapısı biçimini oluşturur. Amfi tiyatronun bu yapısal özellikleri olmazsa olmazdır” dedim, gülüştük.

Gülüştük, çünkü Çeşme Amfi Tiyatrosu'nda amfi vardı, amfi vardı da önündeki gereksiz düzlüğe plastik koltuklar yerleştirilmekteydi ve sahne koltukların önündeki yükseklikte yer almaktaydı. Böyle yapı olamazdı. Alt katında düğün salonu ile “body salonu ” ve Alcesu'nun (Alaçatı Çeşme Su İşletmeleri A.Ş.) tahsilat bürosunun bulunduğu, gişesi olmayan bir amfi Tiyatro… Gel de gülme! Ya yol gösterme tabelalarındaki “Anfi Tiyatro” yazısına ne demeli! Türkçe'de “anfi” diye bir sözcük var mı?

Kapitalizmin çöp kutusu
Ali (Poyrazoğlu): “Sen buradasın, gidip konuşsana Belediye Başkanı ile” dedi. Evet, gitmeli Belediye Başkanı Faik Tütüncüoğlu'na her bir yana Türk bayrağı dikmekle, ilçenin ana yollarına kenarı nağmeli kocaman Atatürk posterleri yerleştirmekle ülkeye, kente, ilçeye, bucağa, insana hizmet edilmiş olunamayacağını anlatmalıydım. “Ülkeye hizmet etmek, kültür-sanatla başlar, gelişir. Popçuların “halk” konserleri, dünyanın hiçbir yerinde kültür-sanat hizmeti anlamına gelmez” demeliydim. Çeşme'nin Cumhuriyet Halk Partili başkanına, popüler kültürün hızlı yayılışından, bu yayılışın yaşam stilimizi ve duyarlılığımızı kapitalizmin çöp kutusuna yuvarladığından söz etmeliydim.

Bayraktar Faik Bey…
Faik Tütüncüoğlu da, aynen İstanbul'da olduğu gibi, Çeşme'nin yüksek tepelerini, meydanlarını, Sheraton Oteli'nin ikiye böldüğü Ilıca Plajı'nın kumsal boyunu bayraklarla donatmış. Bayrağın güzelliğine, dalgalanışındaki haşmete; ulusal varlığın, onurun, gururun, bağımsızlığın, egemenliğin, özgürlüğün simgesi oluşuna sözüm elbette olamaz, ama bayrağın anlamının da bu denli dejenere edilmesine karşıydım. Masada bu düşüncemi de dile getirdim.

Sabahın ilk saatlerine girdiğimizdeyse masada bulunanlara, Faik Tütüncüoğlu ile görüşme olanağı bulursam, Prof. Dr. Erol Manisalı'nın: "... Bayrak siyasi, iktisadi, kültürel ve askeri anlamda ulusal çıkarların bizim egemenliğimizde olduğunu göstermesi gereken bir simgedir. Eğer saydığım bu değerler yoksa, bayrak sadece bir bez parçası haline gelir” demesini anımsatacağımı da söyledim.

Manisalı'nın dedikleri
Şöyle devam ediyordu Manisalı: “Bütünlük yoksa, bağımsızlık yoksa, özgürlük yoksa; ülke siyaseti, ekonomisi, güvenliği ve kültürü başkalarının elinde ise bayrağın bulunması bir anlam taşımaz. İstanbul başta olmak üzere büyük kentlerde dev bayraklar asılmaya başlandı. Bayrakların büyümesi ne anlama geliyor? Bayraklar büyüdü; iktisadi olarak daha güçlü mü olduk? Yoksa yabancılar ülkeyi şirketleriyle denetim altına alıp işgal ederken bayraklarla bir şeyleri örtmeye mi çalışıyoruz? Ülke topraklarını, yeraltı madenlerini, en stratejik iletişim tesislerini Batı devletlerinin eline bırakırken, acaba bu işgali örtmek için mi bayrakları büyütüyoruz?"

Bay Tütüncüoğlu! Sözüm sizedir!
Şimdi diyorum ki: Tütüncüoğlu, Prof Dr. Erol Manisa'nın bu sözlerindeki gerçekleri iyi bellemeli, altında dönen kirli dolapların gizlenmesi için kullanılmakta olan son zamanlardaki “en yükseğe bayrak dikme”, “en büyük bayrak” soytarılığına kendini alet etmemeli.

Ucuz popülizmden kendini soyutlayarak sadece hizmete eğilmeli.

İlk iş olarak da “amfiteatr” işini üstlenmeli.

Ya da “Çeşme Açık Hava Tiyatrosu”, “Çeşme Amfi Tiyatrosu” olarak tanımlanan üç bin kişilik “mahal”in adını “Çeşme Pop Müzik Konserleri Yeri” olarak değiştirmeli.

Tiyatroya ve tiyatroculara daha fazla ayıp etmemeli.

JaqLee
04-07-10, 18:24
TÜRKER İNANOĞLU'NUN GÖNLÜNDE YATAN ASLAN: "ROMANTİKA"…



Film yapımcısı Türker İnanoğlu, Maslak'ta Darüşşafaka Cemiyeti'nin sahibi olduğu mekânda, yap-işlet-devret modeliyle hazırlanmış çok amaçlı bir projeye imza attı, İstanbul'un, İstanbullunun özlemine yanıt verebilecek nitelikte bir “Show Center” inşa etti. Kısa adı “TİM” bu gösteri merkezinin. TİM, 2010 kişilik ana salonu, 800 metrekarelik kablosuz internet bağlantı olanağı sunan şık ana fuayesi, 5 sinema, 1 tiyatro salonu, cafè/barları, restoranı ve 5 mağazasıyla hiç kuşkum yok ki İstanbul'un en son teknolojiyle donatılmış, en yeni sanat, kültür, konferans ve eğlence merkezi. İlk gittiğimde, içimden: “Hay kesene, emeğine bereket Türker İnanoğlu,” demiştim, dün gibi anımsıyorum.

İNANOĞLU'NUN İÇİNDE YATAN ASLAN
Böylesi bir gösteri merkezini İstanbullulara bir anlamda armağan eden 51 yıllık başarılı sinema filmi, televizyon programları/dizileri yapımcısı Türker İnanoğlu'nun içinde meğer bir de başka aslan yatarmış. Aslan yatarmış da, bugüne değin o aslanı sahneleyeceği yeri bulamazmış. Neymiş bu aslan? Müzikal yapmak… Kafasında bir öykü kurgulamış. Kökleri Osmanlı hanedanına uzanan, varlıklı ve gün görmüş bir ailenin Harvard'da öğrenim görmüş oğlu ile çalgıcılıkla geçinen bir Roman ailesinin kızının aşkı. Yani, “malûm” aşağıdakiler-yukarıdakiler öyküsü. Eee, ne de olsa iki aile arasındaki kültür, görgü, düşünce ve yaşam tarzı farklılıkları da seyirciyi gıdıklar ya!.. İnanoğlu, bu sıranın sıradanı öyküyü tutmuş, 100'ün üstüne çıkan “dizi dizi incilerden” “Cennet Mahallesi”nin senaristlerine vermiş ve: “Alın bu öykümü, içimdeki aslanımı ortaya çıkartın, müzikal yapın,“ demiş. “Romantika” başlıklı müzikli oyun işte böylece ortaya çıkmış.

HALDUN DORMEN'İN EMEKLERİ
Böylece bir müzikli oyunun gerçekten ortaya çıktığına inanırsan aldanırsın benim Değerli Okurum. Çünkü, Resul Ertaş ve Yaşar Arak adlı senarist kardeşlerim, oturmuşlar oyun metni değil, senaryo yazmışlar. Müzikli oyunun burlesk ile hafif opera türlerinin birleşiminden türediğini bilememişler. Bu türün nitelik ve nicelik bakımından çok çeşitlilik gösteren bir tür olduğundan haberleri yokmuş. Ve bırakın dünyadaki örneklerini, büyük olasılıkla bu türün bizdeki öncüsü ve “en büyüğü” Haldun Dormen'in yapımlarının hiçbirini, ama hiçbirini DVD'den, videodan dahi olsa izlememişler. Yılların ustası Şakir Gürzumar da, bu entipüften ötesi “senaryo”yu alıp, sahnelemeye kalkışmış. Dolayısıyla, Haldun Dormen'in emekleri de “heder” olmuş, silinmiş, gitmiş.

İŞİ HAFİFE ALMAK
Şakir Gürzumar dostum, başına bela aldığı bu “senaryo”da “olay” sayılan senaryo öyküsü örgüsüne sanırım müzik ve dansı katık edersem işi kotarırım diye düşünmüş. Bana sorarsa hata etmiş. Aksiyon gevşek, olaylar dizisi hepten zevzek. Haydi öz aramayalım, ama bu kadar da sığ beğeniye yönelinilmez ki be birader!..

Diğer taraftan ikide bir “pıs” diye koyuverilen sise ne amaçla neden görmüş, anlayamadığımı itiraf etmeliyim. Sonra Melek Baykal'ın ve Çağla Şikel'in parmak şakırdatmayı öğrenmeleri bu kadar mı zordu ki, ellerini başlarının üstüne kaldırıp parmaklarını halden hale sokuyorlar, işin orasını da kavrayamadım. Polislerin dansında “aa:yiş” sözcüğünün “asa:yiş” olarak söylenmesini düzeltmemesinin nedenini de vallahi bilmiyorum. Müzikli oyunun özgün müziğini yapan Cengiz Onural / Bora Ebeoğlu'na sözü getirirsem, onlara da temeli eğlendirici, hafif müziğe dayandıracağım diye müzik işi de böylesine hafife alınmaz ki deyiverip, kimseyi bu konuda daha fazla üzmeden kenara çekileceğim.

KÖROĞLU BİLE İŞİNİ ŞİŞİRMİŞ
Son yılların gerçekten başarılı dekor tasarımcısı Ali Cem Köroğlu, bu kere seyirci ile oyun arasında etkileşimi sağlayamayan, fevkalade işlevsiz bir sahne düzeni kurmuş. Özellikle yalı tablosundan “Çöplüktepe” tablosuna geçişlerde geniş aralıklı “black-out”ları engelleyememiş. Sahne arkasındaki deniz manzarası, görünenle görünmeyeni verme açısından bence hatalı. “Çöplüktepe”, “Karakol”, “Dodo'nun Yazıhanesi” tablolarında seyircinin imgesel dünyasını müthiş bozuyor bu manzara. Işık tasarımının ustası Yakup Çartık'ın bu eksikliği görmezden gelmesiyse hayli ilginç. Tan Sağtürk'ün koreografisi için “dans olsun diye dans olmamalı” tümcesini kullanacağım, belki beni anlar. Hale Eren'in kostümleri için “eh” kıvamında deyip geçeceğim de gene kendimi tutamıyorum, söylemeden duramıyorum: O kadar para harcatmış, Güllü ile Berrak'a gelinliği giydirmişsin, gelinlik altına birer ayakkabı mı aldıramadın yahu Hale Hanımcığım!..

GELELİM OYUNCULARA
İlginçtir bu müzikli oyunda kimse şarkı falan söylemiyor, orkestra da yok. Küçük bir saz grubu var, ama onlarda köşede sinmiş durumdalar. Hoparlörlerden ses geliyor, biri stüdyo kaydından bangır bangır şarkı söylüyor, oyuncu da ağzını açıp kapatarak, şarkı söyler gibi yapıyor. Bu arada Şakir Gürzumar'a sormak isterim: “Akademi Türkiye Yarışması”nda başarısıyla tanınan Özgür Çevik'e şarkı söyletmeyeceksen Yiğit rolünü neden verdin?” Öyle ya, başka oyuncu mu kalmadı da, oyuncu olarak fevkalade yeteneksiz olan bu müzisyene rol veriyorsun? Çağla Şikel, iyi niyetle elinden geleni yapıyor, ama eninde sonunda bir tiyatro oyuncusu değil Çağla Şikel. Müzikal oyuncusu hiç değil. Elinden bu kadarı gelebiliyor, n'apalım!

“ROMANTİKA”YA GİTMEYİN
Sinem Ergin ve Engin Akyürek “vasat”. Zeki Alasya, Buket Dereoğlu, Tarık Papuçcuoğlu, Şeyla Halis, Kazım Akşar, Veysel Diker oyunu renklendirmek için çaba gösteriyorlar. Usta oyuncu Melek Baykal, dizide kullandığı ve seyircinin artık bezdiği o “mahut” “mayhoş beşuş” yüz ifadesini kullanmayı sürdürmekte. Serhan Arslan ve Erdem Baş şimdilik ileride iyi olacak gibi görünmekteler. Sema Aybars'a yazık edildiği bence kesin bir gerçek, bu rolü kabul etmekle Sema Aybars'ın kendine yazık ettiği ise ayrı bir gerçek. Yeşim Gül Akşar ve Ali İpin yaka mikrofonlarını unutup alabildiğine bağırıyor, böylece ciddi anlamda kakofoniye neden oluyorlar. Alona Atamer'in fiziğine laf ettirmem bilesiniz. Ama hepsi o kadar!

Bir bilgi daha vereyim, oyun sonunda TİM'den değişik semtlere İETT otobüsü var. Yani “Romantika”yı seyretmek üzere TİM'e ulaşmak ve TİM'den dönmek fazla sorun değil. Ulaşmak ve dönmek sorun değil sorun olmasına da, bana sorarsanız siz siz olun 50 YTL'nizi katletmeyin. “Romantika”ya gitmeyin. Romanlara çok meraklıysanız Hacı Hüsrev'e, Sulukule'ye, Dolapdere'ye falan gidin…

JaqLee
04-07-10, 18:24
Ne için? Özgürlük için…...

"Teklifi duyar duymaz hiç tereddüt etmeden kabul ettim. Birden “evet” dedim. Neden? İnanın bunu ben de bilmiyorum. Derken, süreç başladı ve hiç ummadığımız bir şekilde devam etti. Şehirde bir fırtına estirdik ve bu fırtınanın etkisi hala devam ediyor…” Sinan Demirer… Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni ve oyuncusu… Aynı zamanda 2005 yılından bu yana da Eskişehir Açık Cezaevi İnfaz Kurumu Tiyatro Topluluğu'nun yönetmeni. İlk satırlar ona ait. Şehir tiyatrolarına devamlı gelen mahkumların oyunlardan etkilenmesi ve kendi tiyatrolarını kurmak istemesiyle başlayan bu özgürlük serüvenine nasıl dahil olduğunu anlatıyor.

Başlangıçta sadece tiyatro eğitimi olarak başlayan dersler, hiç umulmayacak bir şekilde büyümüş. 'Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz' oyunundan sadece birkaç küçük bölüm çalışılacakken, mahkumların çok yetenekli ve istekli olmalarıyla iş, oyunu sahnelemeye kadar gelmiş. Demirer, “Mahkumlarla çok dürüst ve çok güçlü bir ilişki kurdum. Orada bulunma amacımı ve ne yapmak istediğimi anlattım. Yaptığım işi çok önemsediğimi ve onların da önemsemesini istediğimi söyledim. Planladığımız şey başkaydı, karşılaştığımız şey çok daha başka. Hiç ummadığım, aklımın ucundan geçmeyen bir şey oldu. Oyun, oldukça ilgi gördü. Öyle bir furya esti ki anlatamam. Bir anda liselere, üniversitelere, şehirdeki çeşitli salonlara oynamaya başladık. Çok delice bir şey olmaya başladı. Çok emek verdik ama karşılığını aldık” diyor.

Tiyatroyu çok seviyorlar

Aslında bu başarının sırrı kendi aralarında kurdukları güçlü iletişim ve samimiyete dayanıyor. Demirer, yeri geldiğinde onlara türkü de söylemiş, hikayelerini de dinlemiş, “Daha çok mahkumlarla ilgilendim, ne tür bir atmosferde, ne tür bir hayat sürdürdüklerini gördüm. Hepsinin hikayesini dinlemedim ama çoğunun hikayesi beni çok etkiledi, hala hafızamda, yüreğimde. Onlarla, sadece tiyatro üstüne muhabbet etmedim ben, arada bağlama çalıyordum, darbuka çalıp oynuyorduk. Tam bir yaşam paylaşımı… Bu bize sabrı, dirayeti ve sonunda da başarıyı getirdi. Gerçeğe inandığınız zaman asla yarı yolda kalmıyorsunuz.”

Şimdi ikinci oyunlarını sahneliyorlar, Rumuz Goncagül. Bir önceki oyunlarına göre daha iddialı bir oyun. Kızını evlendirmek isteyen bir annenin gazetelere mektup yazarak kızına -ve çaktırmadan da olsa kendisine- koca aramasının hikayesi. Bu süreçte farklı farklı koca adaylarını tanıyoruz ve hepsinin farklı hikayeleriyle kahkahalara boğuluyoruz. Demirer, Bu oyunu seçerken, herhalde onların tiyatroyu ne kadar sevdiklerini görmek istedim. Anladım ki, çok seviyorlarmış. Oyun kadın karakterler üzerine kurulu. Geleneksel Türk tiyatrosu simgelerini taşıyan, daha eğlenceli ve seyirciye açık bir oyun.”

Kadın rolü bana ters ama…

Yaklaşık bir buçuk yıldır süren tiyatro serüvenlerinde en çok zorlandıkları ama çok da başarılı bir şekilde üstesinden geldikleri konu “kadın rolleri”. Cezaevinde kalan bir mahkum olarak kadın kılığına girmek, o role bürünmek oldukça zor. Demirer, “Bunu nasıl başardığımı bilmiyorum” diyor, “Mahkumlara kadın rolünü nasıl kabul ettirdim, bunu nasıl yaptım bilmiyorum. Hele onlar bana nasıl kandı, onu hiç bilmiyorum. Öyle büyülü bir atmosfer oldu ki, kadını oynadılar ama inanılmaz oynadılar. Mahkumlar etek giyip, göğüs takıp, külotlu çorapla sahneye çıktılar. Bu bence Türk tiyatrosunda çok az rastlanan bir şey. Çok açık söylüyorum. Bir önceki oyunda bir arkadaşımız hemşireyi oynuyordu ama olmaz böyle bir şey. 8 yıldır profesyonel hayatın içindeyim, kendi arkadaşlarım ki Haldun Dormen de izlemeye gelmişti, biz onlar kadar oynayamayız dedik. Dolayısıyla hepsi çok değerli insanlar. Sadece bir yere yönlendirilecek bir şey değil bu oyun.”

Bir de mahkumlara soralım. Bakalım kadın rolleri için onlar ne diyor? Oyunda Ayşen karakterini canlandıran Fuat Arık, “Bir bayan karakteri canlandırmak, hele ki bir cezaevinde mahkum olarak bir hayli zor. İnsanın çok büyük özgüveni olması lazım. Çünkü, diğer mahkum arkadaşların bakış açısını düşünmek gerekiyor. Biz, bu özgüveni sağladığımız için rahatlıkla kadın rolünü kabul ettik. İlk başta çok az da olsa tereddüdüm oldu ama sonuçta oyuncuyuz, bayan rolü oynamakla bayan olunmaz. Mizansen anlamda sahnede daha güzel olacağını düşündüğüm için kabul ettim” diyor.

İnsaf karakterini canlandıran Arif Aksar ise kadın rolünü kabul ederken zorlanmadığını söylüyor, “Kadın rolü, aslında benim karakterime çok ters ama üstesinden geldiğime inanıyorum. Oynarken hiç zorlanmadım. Sinan Hocam, başarılı olduğumu söylüyor.”

Tiyatro onlara özgürlük veriyor

Gelelim en önemli konulardan birine. Mahkumlara değişik bir atmosfer kazandırmanın dışında tiyatro onların hayatına neler kattı? Neler değiştirdi? Önce sözü yine yönetmen Demirer'e verelim. Başından beri bu sürecin içerisinde olan biri olarak neler gördü bir bakalım, “Bu süreç içerisinde o kadar olumlu değişmeler görüyorum ki inanmasınız. “Nabar kardaşım ya?” diyen adamlar şimdi, “Merhaba hocam, nasılsınız” demeye başladılar. Çok iyi bir tedavi oldu onlar için. Harun diye bir arkadaşımız var, Erzurumlu. Geçen gün bana dedi ki; “Hocam aslında ben çok sert bir adamım ama sen benim yüzümü güldürdün.” Bu karşılıklı etkileşimle oluyor. Şimdi panolarına bakın, hepsinin güler yüzlü fotoğrafları var. Bu çok önemli. Onların tek arzusu özgür olmak. Sokakta doyasıya yürümek, içmek, eğlenmek, gülmek… Tiyatro onlara özgürlük veriyor. Biz, her oyuna çıkmadan önce bir yemin ediyoruz, “Bu işi ne için yapıyoruz? - Özgürlük için. Ne için? - Özgürlük için” diye. Sahneden daha özgür bir alan yok diye düşünüyorum.”

Cezaevinde tiyatroya en çok destek verenlerden biri olan Eskişehir Açık Cezaevi İnfaz Kurumu 2. Müdürü Celalettin Demir ise, “Hükümlülerin ifadelerini kolaylaştırmak açısından çok iyi oldu. Artık, kendilerini çok daha özgür ifade ediyorlar, çekinmiyorlar. Yürüyüşleri, duruşları her şeyleri değişti. Emeklerinin karşılıklarını alıyorlar” diyor.

Cezaevinde olduğumuzu unutuyoruz

Tiyatroyla cezaevinde tanışan Celal Sülü, “En basitinden söylemek gerekirse, konuşma tarzımız bile değişiyor. Okumuş insan nasıl konuşuyorsa, artık ben de öyle konuşuyorum. Tiyatro sayesinde bir sürü kullanmadığım kelimeyi kullanıyorum. Davranış biçimlerimizi çok değiştiriyor” diyor.

Fuat Arık ise, “Tiyatro, hayata bakış açımı çok değiştirdi. Bizler sizlerin içerisinden gelen insanlarız, farklı değiliz ama burada özgürlüğümüz kısıtlı, bu sosyal aktivite bir nebze olsun bize cezaevinde olduğumuzu unutturdu ve çok değişik kapılar açtı. İnşallah bundan sonra da tiyatro için çalışmalarımız devam eder” diyor.

Oyunda nikah memuru Müfit'i canlandıran Şahin Haybeli de tiyatro ile değişen hayatını şöyle anlatıyor, “Karakterim çok güzel, hoşuma da gidiyor. Benim 50 günüm kaldı özgürlüğüme ama o kadar çok sevdim ki bu tiyatroyu -ki zaten cezaevinde tanıştım- inanın buna, eğer 20 yaşında olsaydım kesinlikle yine tiyatroyu seçerdim. Hepimizi fazlasıyla değiştirdi.”

Oyuna çocuklarım için katıldım
Oyuna çocukları için katılan Harun Budak, Dursun Ali adında bir inşaat işçisini canlandırıyor, “Oyunu cd'ye çekeceklerini söylediler, onu çocuklarıma izletmek istiyorum. Tiyatro sayesinde sivil halkla daha iç içe olduk. Hükümlü olmayan insanlarla konuşmak, çok iyi geliyor bize.”

Aslında bu çalışma içerisinde mahkumlar sadece tiyatro yapmakla kalmıyor. Oyunun dekorlarını, davetiyelerini, afişlerini, resimlerini ve aklınıza gelebilecek her şeyini kendileri hazırlıyorlar. Böylece oyunu daha da çok sahipleniyorlar. Dekorda bulunan resimler oyunun neşeli karakterlerinden biri olan Halet Rezaki'yi canlandıran Şinasi Aydemirkan'a ait. En çok ezberde zorlandığını söylüyor, “Ben biraz zorlandım başlarda ama bir kere ezberledik mi de gidiyor işte. Şimdi iyice oturdu. Tiyatronun içinde tiyatro oynuyoruz, hayat bir tiyatro benim için.”

Oyundaki tek müzisyen ise darbukatörü canlandıran Ferhat Köknar, darbuka çalmak onun için bir hobi. Bunu da oyunda değerlendirmek istemiş ve böylece oyuna dahil olmuş.

Ve son söz…

Oyunu izleyince bu kadar profesyonel bir oyun izlediğinize inanamıyorsunuz. Sanki hepsi yıllardır bu işi yapıyor. Demirer, “Herkesin kafasında sert bakışlı, bıyıklı, elinde tespih olan bir mahkum imajı var. Ama bu oyunla bende bu imaj yıkıldı. İçlerinde ressamı da var, mimarı da, eczacısı da… Bunu insanların kaçırmaması lazım. Bu insanlarla, müthiş bir tiyatro zevki tattık. Bu oyun benim hayatımda yaşadığım en güzel şeylerden biri” diyor.

Ve son sözü 'Baki Baba'ya bırakıyoruz. Kendisiyle tiyatro üzerine konuşurken bir anda, size nasıl bir durumda olduğunuzu hatırlatan, birçok şeyi düşündüren, bambaşka yerlere götüren ve aslında bu yazdığımız her şeyi özetleyen bir şiir okumaya başlıyor Nazım Hikmet'ten diyerek…

“Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken”...

JaqLee
04-07-10, 18:24
MEYHANE Mİ TİYATRODA, YOKSA TİYATRO MU MEYHANEDE?…



O, bir tiyatrocu, ama tiyatrocuları pek sevmiyor. Oda Tiyatrosu'nun kurucusu. Ayrıca “Yan Masadaki Kadınlar”, “Mum Işığında Opera Öyküleri”, “İhanet Kadar Zevkli Bir Şey Var mı?”, “Kadınları Aldatmanın 50 yolu”, “Hiç Aslında Çok Şeydir”, “Her Kentin Yabancısı”, “Aşkımızın Öyküsünü Yazdık Satıyoruz”, “İstanbul, Kaos ve Seks”, “Mutsuz Kadın Masalları”, “El Yazması Aşk Mektupları” ve Aya Kitap'tan şu günlerde çıkan “Madam Darla'nın Paris Yakınlarındaki Hanı” kitaplarının da yazarı.

KENDİ VARLIĞINDA ANLAMLAMA BİÇİMİ OLUŞTURMAK
İlginç, hatta belki de “marjinal” diye tanımlanabilecek tiyatrocu-yazar Kaan Erkam'dan söz ediyorum. Bir yerde daha yazmıştım, hani profesyonel anlamda oyunculuk kendi özlemlerini, kendi varlığını anlamlama biçimi oluşturur denilir ya!.. Bunun, yeteneğin olanak verdiği ölçüde oluşunda sanırım hemfikirizdir. Çünkü bu, böyle bilinir. Bana soracak olursanız, hem tiyatrocu hem de yazar olarak Kaan Erkam, işte tam da böyle biridir.

KAAN ERKAM'IN ELİT YANLARI
Öyle değil mi ama? Ben bilirim, Erkam, kendini ifade etme aracı olarak her daim özlemlerini, kaygılarını, toplumumuzla ve dünyayla ilgili sevinçlerini öne çekmekte, paylaşmayı istemekte ve yeteneğini ortalık yere sermektedir. Kaan Erkam'dır bu ve bu tanım yakışmazsa, hangi tanım yakışır ona? Orasını bilemem. Bakışlarında cinlik yatar, çözünürlüğü zor algılanır gibidir, ama gerek kitaplarında, gerekse oyunlarında, Stand-Up'larında onun insanı insan yapan elit yanları benim her daim dikkatimi çekmiştir.

KAAN ERKAM'IN İLGİNÇLİĞİ
Gün olur, imgesel kadınlar üretir, onları yazar. Günü gelir, İstanbul'un Taksim Meydanı'ndaki “Taksimoda Café”de oturup, on beş gün boyunca mekâna gelen kadınların öykülerini yazmayı üstlenir. Oraya birbirinden ilginç kadınlar gelmektedir. Her birinin farklı bir öyküsü olduğunu gözlemler. Kadının yan masasında konuşlanır, arada bir ama hiç sezdirmeden o kadına bakar. Kadınların, kendilerini izlemediğiniz zamanlarda bütün açıklarını verdiklerini saptamıştır. Kaan Erkam, işte böyle ilginç bir adamdır.

BU KERE DE KABARE YAZMİŞ
Bu kere, Türkiye'de yıllardır yapılmayanı, yapılamayanı, yapıldığı zaman suyu çıkarılanı denemiş. Egemen sınıf ve toplum düzenine karşı çıkma amacıyla, güncel politik konuları, toplumsal ve kültürel yaşamdaki yozlaşmayı “şakayla karışık” acı, iğneleyici bir dille ve sivri bir biçimde taşlayan, toplumsal eleştiri getiren, doğmacaya açık bir gösteri türü olan kabare biçeminde bir oyun yazmış.

KABARENİN İSTANBUL'DAKİ GEÇMİŞİ
1967'de Haldun Taner, Zeki Alasya, Metin Akpınar ve Ahmet Gülhan tarafından kurulan Devekuşu Kabare tiyatro topluluğunun, Taksim Sıraselviler'deki Club 12'nin altında bulunan lokallerinde küçük yuvarlak masalarda içki içilerek oyun seyredilirdi, çok iyi anımsarım. Bu tür, Devekuşu Kabare tarafından yanılmıyorsam seksenli yılların ortasına dek başarıyla sürdürüldü. Sonrasında kulvar değiştirdiler. Gösterileri, Konak Sineması'nda kapalı gişe yer almaya başladı. “Üç Maymun”, “Çuvaldız”, “Marko Paşa” kabare tiyatroları hemen onların arkasından pıtrak gibi türedi, ancak ömürleri pek kısa oldu.

21. yüzyılın İstanbul geceleri de yıllar öncesinin modası kabarelere yönelmeyi denedi. Günay Restaurant'ta Nükhat Duru-Cenk Eren ikilisi, Park Orman'da Ferhan Şensoy ve Gayrettepe'deki Happy Times Bar kabareli eğlenceler düzenlemeye başladı. Nilgün Belgün, Volkan Severcan ve Necati Bilgiç gibi ülkemizdeki komedi türünün önemli tiyatrocularının yer aldığı kabare şovlar ilk günlerinde yoğun ilgi gördü, sonra unutuldu gitti. Derken, Mehmet Teoman, herkesin "dış dünyada" edinmek zorunda kaldığı yapay kimliğini, etiketini, sosyal konumunu kapıda bırakarak içeri girmesi sloganıyla Beyoğlu Ayhan Işık Sokağı'nda yanılmıyorsam üç yıl önce Coco Palace'ı açtı. Yalçın Menteş, Anadolu'dan gelip batı kültürüne uyum sağlayamayan, varoş değerlerini üzerinden atamayan bir tipi canlandırıyor; Ayça Varlıer, Selen Uçer, Selin Türkoğlu, Ebru Aykaç, Özgür Efe müşterilerin arasında oynuyorlardı. Figen Şakacı kusura bakmasın, ama kısır bir dramaturgiydi, kıytırık kurguydu… Tutmadı.

YAŞAM PASTASININ PAYLAŞILMASI
Kaan Erkam, sanırım bütün bu deneyleri de gözünün önüne tutarak kabare türünü ters yüz etmeyi denemiş. Kimsenin kimseyi hor görmediği, herkesin ama herkesin, onun, bunun, şunun “biz”i oluşturduğu geçmiş dönemlerde bir Ermeni meyhanesinde yaşanmış olası bir saatlik süreci konu edinmiş. Seyircisini, fuayede salataları yapmakta olan kocasından yediği dayaktan sol gözü morarmış Mina Abla'ya (Ahu Zübeyde Doğan) karşılattırmış.

Sonrasında salona girdiğinizde Garson (Kaan Basmacıoğlu) masanıza beyaz peynirinizi, salatalığınızı, domatesinizi, zeytininizi bırakacak, içki siparişinizi alacaktır. Sevroş Aris (Aris Bayraktaryan) sahnede sızmış, Meyhaneci (Ararat Mor) Ermeni meyhanelerinin olmazsa olmazı barbunya pilaki tabaklarını, Acem Garson (Arash Arkravi) ile birlikte masalara dağıtmaktadır. Gedikli (Erhan Akçalan) kahvede son kağıdını masaya atmaktayken, Külhani Davut (Kaan Erkam) belinde saldırmasıyla az sonra narasını patlatarak meyhaneye dalacaktır. Udi (Yüksel Lekesizgöz) ara taksimini yapmakta, pavyon şarkıcısı (Tuğba Çelik) melûl mahzun köşesinde oturmaktadır. Külhani Davut ile Moşe'nin (Levent Aykul) sohbeti başlar, kadehler birbirini kovalar. Bu arada, Garson (Roy Kehyayan) sizin kadehinizi tazeleyecek, Katil de (Serkan Kayacık) az sora aranıza katılacaktır. Derken bir yosma (Elçin Fakir) düşer meyhaneye. Başlar Meyhaneci ile Davut'a yaşam öyküsünü anlatmaya. Anlatır, çıkar gider. Bir silah sesi, intihar… Veee… Yaşam pastasının paylaşılmasından kesitler…

DÜZENİN GETİRECEĞİ ACILAR
Kaan Erkam'ın metninde, İstanbul'un geçmişte var olan meyhane kültürü ile günümüz meyhane kültürü çarpıştırılmaktadır. Bu çarpışmayı sağlayabilmek için, Kaan Erkam, seyircisine eleştirel yoldan yönelmekte, bu yönelişin sahnede biçimlendirdiği insansa, tarihsel ve toplumsal süreç içinde kültürel, sınıfsal, politik, cinsel bağlamlarda koşullandırılmış ya da koşullandırılmaya yatkın bir görünüm içinde verilmektedir. Kardeşlik, dostluk, yaşamı bölüşme hepsine eyvallah da, bu tür koşullandırma(lar)dan kurtuluş için en ufak bir çaba göstermeyen insan, hem düzenin sağlıklı gelişimini engelleyecek, hem de bu düzenin getirdiği acılardan hiç kuşkusuz etkilenecektir. Öyle değil mi ama?

EYYY ELEŞTİRMEN! HİÇ Mİ ELEŞTİRİN YOK
Oyunun sonunda Kaan Erkam, bir zamanlar Fulya'da sahibi Ermeni olan “Tarihi Balıkçı” nam bir meyhaneye gittiğini, ancak küçükken, kimliği yüzünden yediği dayaklar nedeniyle meyhanecinin Ermeni vatandaşı olduğunu açık etmediğini, bu sindirilmişlikten çok etkilenerek bu oyunu yazdığını anlattı. Erkam, aynı dinamikle gitmiş, Harbiye'deki Getronagan Cep Sahnesi'ni kiralamış. Ermenilerin, Türklerin, Yahudilerin ve diğerlerinin hep bir arada dostça yaşamalarının anısına bu oyunu sahnelemiş. Bana sorarsa pek de iyi etmiş. Oyunun sonunda oyuncuların da masalara dağılarak oyunu geç saatlere kadar sürdürmelerini de iyiki akıl etmiş.

Eee… Şimdi siz: “Eyyy Eleştirmen Efendi” diyeceksiniz, “”yahu hiç eleştirin yok mu?” Olmaz olur mu, var. Ahu Zübeyde Doğan'ın canlandırdığı karakterin kocasından dayak yediği falan belli olmuyor. Alçak taburede oturarak meze hazırlaması da kimsenin ilgisini çekmiyor. Tuğba Çelik'in neden öylece orada dikilip durduğu anlaşılmamakta. Oyundan önce fuayeye son derece yüksek volümle yansıyan ve oyun başlamazdan önce aynı “forte”likle ve en tiz tonda çalınarak insan beynini çığırından çıkartan müziğin meyhane müziğiyle ilgisi yok. Eee… yar Kaan erkam'a bir çare. Işığa, dekora, kostüme, gelinceee… Hay Allah! Yerim dar. O halde, bir dahaki sefere. Oyunculuklar ise, tamamıyla sizin kararınıza “vâbeste”…

JaqLee
04-07-10, 18:24
Çocuk Gülümsemelerinden Çıkan Bir Öykü
"Çiçeğim Solmasın"
İstanbul Devlet Tiyatroları

İstanbul Devlet Tiyatrosu bu sezonun başarılı oyunlarından biriyle çocukların kalbini fethetmeyi başardı. “Çiçeğim Solmasın” adlı oyun, çocuk oyunları kategorisinde, şu ana kadar çocuklar tarafından beğenilen mükemmel bir gösterime sahip. Oyunda psikolojik çözümlemelerden, sahne uyarlamasına değin her şey ince elenip sıkı dokunmuş. Bu titizlikle sahneye aktarılan yapıtın, doğallığı kadar oyuncuların içtenlikleri göze çarpan önemli unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Sadece eğlendirmek maksatlı ya da güldürü ögesiyle yüklü dramatik yapıtlar çocukların hayal dünyalarını sınırlarken, 'Çiçeğim Solmasın' çocuklarda akıl-ruh-beden eğitimini ön plana çıkarıyor. Oyuncuların içten, sıcak, samimi tavırları ile çocuk kalbinde unutulmayacak izler kalıyor.

Oyunun ana teması; yardımlaşma ve arkadaşlık ilişkilerindeki samimiyet. Bu iki önemli kavramdan yola çıkılarak oluşturulan öykünün büyüsüne kapılan izleyenin olaylara duygusal müdahalesi de, çocuk tiyatrosunun gizine büyük anlamlar katıyor. Salt bir eğiticilik yok oyunda. Çocukların psikodinamik yapısını da düşünen oyuncular, üstün bir gayret göstererek oyunlarına tamamlıyorlar.

Yukarıda sıraladığım durumları iyi analiz eden Yazar Kerem Gökçer, çocuk oyunlarının maksadını belleğine iyi yerleştirmiş. Oyunun sahneye aktarılışını kurgulayan düşünsel yapısı yöneten kişinin ufkunu açmış. Çocuk psikolojisine üzerine derin incelemeler yaptığı her sözcükte beliriyor.

Yöneten Ayşen İnci, sahne geçişlerindeki ustaca düşüncesi ile ön plana çıkıyor. “Kış Kralı”nın evinden normal dünyaya geçişte sağladığı teknolojik araç kullanımı (perde ile kapatılan sahne) çocukların oyundan kopmasını engelliyor. O perdenin ardından çıkan sürpriz görüntüler, fabl dünyasının çocukların zihinlerinde belirmesine sebep oluyor. Hayal dünyası zengin çocukların ileriki yaşantılarında; düşünen, üreten, eleştiren beyinler olacağını düşünen Sayın İnci, üstlendiği yöneten işinin altından eksiksiz kalkıyor.

Oyunun dekoru, anlatılan konu gibi sade ve öz… Sahneyi boğmayan dekor yapısı oyunun gidişatını hızlandırıyor. Özellikle de “Kış Kralı” nın sarayını çok beğendim. Beyaz renkte donatılmış dekor yapısı, fırtına müziği ile de pekiştirilince, çocuklar o dünyanın içine hızlıca girmiş oluyorlar. Burhan Yılmaz, oyunun dekor yapısını iyi analiz etmiş.

Oyunun giysi tasarımı Hüseyin İngin'e ait… Çiçeğin üzerindeki kostümün karanlıkta parlaması ve rüzgarda dans ederken oluşan bedensel hareketliliğin çocuklar tarafından görülmesi, hayal dünyası ile real dünya arasında teatral bağ kuruyor. Bunu düşünen tasarımcının hayal kurgusuna bakış açısı adeta büyüleyici… Çocukların dikkatini çeken tüm objelere özenle çalışmış. Çiçeğe, kış kralına, öğrencilerin giyindiklerine…vs Yöneten kişi ile aralarında güçlü bir iletişim olduğu bariz belirgin…

Kemal Gününç'ün müziğinde dikkatimi çeken unsur şu oldu: Çocuklara arada sorular sorularak oluşturulan mevsim döngüsü… 4 mevsimin isimlerini saymadan önce çocuklara sorulan sorular, müziğin iletişimdeki önemini arttırıyor. Şarkıları söyleyen oyuncuların performansları da çocukların katılımı ile doruk noktasına ulaşıyor.

Konu ve Oyuncular
İir grup öğrenci, öğretmenlerinin verdiği ödev karşılığında değişik araştırmalar yapmaya başlarlar. Öğrencilerden bir tanesi okulun bahçesine çiçek dikip çiçeği yetiştirmek ister. Fakat bu öğrenci hastalanınca çiçeği ortalıkta kalır. Diğer arkadaşları çiçek ölmesin diye uğraşmaya başlarlar. Kelebekte bu işin içine girince 'Kış Kralı' kış mevsiminin gelmesini biraz daha uzatarak çiçeğin hayatta kalmasını sağlar. Yardımlaşma, dayanışma konu ile ön plana çıkar.

Konunun içinde, 'Kış Kralı' nın kış mevsimini uzatmamak istememesi ve akabinde bu durumu çocuklara sorması, derin bir tartışmanın önünü açıyor. Çocuklar oyunun konusuna ortak olarak duygusal söylemlerini sahneye aktarıyorlar. Bu da psikolojik rahatlama mekanizmasını doğuruyor.

Oyunda rol alan oyuncular içinde 'Kış Kralı', 'Kelebek' ve ' Çiçek' rollerini sahneye aktaran oyuncuların oyunculukları önem kazanıyor. Oyunun devinimsel şekilde ilerleyen konusu bu üç karakterin olduğu bölümlerde önem kazanıyor. 'Kelebek' rolü, çiçeği hayatta tutan ana etken. Arkadaşı ölmesin diye onlarca yolu göze alıp 'Kış Kralı'na ulaşan 'Kelebek'i oynayan kişinin performansı çok güzel. Destan Batmaz, Bihter Güleç, Başak Özyönüm, Elif Verit, Senem Akmancı, Rezzak Aklar, Tuna Öztunç, Kadir Hasman ,Çağlar Polat ,Zeynep Akkaya , Ceren Moray, Tolukan Uçar. Oyun içinde hepsinin rolü farklı olmasına karşın grup fikri ön planda olduğu için; hepsinin sahne performansları birbirlerinden güzeldi. Oyun içinde birbirlerini tamamlayan karakterleri canlandırdı tüm oyunclar.

Oyunun finalinde çiçeğin hayatta kalması, çocuklardaki mutluluğun ana kaynağını oluşturuyor. Oyunda ölümden uzak, sadece insanca yaşama fikri belirginleşiyor. Şirinlerin komünal yaşantısını bilmeyenimiz yoktur. Paylaşım içinde, birbirlerine yardım eden o küçük mavi yaratıklar yıllar önce belleğimizde izi silinmeyecek izler bırakmışlardır. “Çiçeğim Solmasın” da şirinlerin komünal yaşantısında olduğu gibi; paylaşımı, yardımlaşmayı, insanca duyguları ön plana çıkarıyor. Kapitalist örgüde yetişen yeni kuşak çocuklar, bu tarz oyunlarla yaşamanın anlamını öğreniyorlar. İnsanlığı sahneden derin hafızalarına aktarıyorlar. Bazen bu tarz öyküler yaşadığımız dünyada hep var olsa diyor insan. O zaman, istediğimiz insanca rejimi özlemle anmak yerine, o rejimin içinde barışçıl yaşıyoruz oluruz.

JaqLee
04-07-10, 18:24
MUTLAKA SEYREDİLMESİ GEREKEN BİR OYUN: "YERALTINDAN NOTLAR"



Dostoyevski'nin “Yeraltından Notlar (Zapiski iz Podpolya)”ını 1962 yılında Nihal Yalaza Taluy'un çevirisinden (Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları) okumuştum. Çaresiz bir insanın hayat karşısında tutunamamasının, ruhsal olarak yaralanmasının, varoluşunu dünyaya haykırmak isterken, giderek kabuğunda büzüşmesinin öyküsüydü. 19 yaşındaydım, ama özellikle, “Yeraltı” başlığı altındaki kısa bölümler çok ilgimi çekmişti. Yani, kahramanın kendi düşüncelerini ortaya koyduğu konuşmalar…

İNSAN KIRMAKTAN ALINAN ZEVK
"Sulu Sepken Üzerine” adlı ikinci bölümde ise, kahramanın kimliğinin ortaya çıkarılışındaki ustalığa hayran kalmıştım. Kahramanın karakteri nasıl güzel irdelenmişti! Ya insana bakış açısı? Bir yanda aşağılanmış, hastalık derecesinde vicdanlı toplum insanları, diğer yanda yeraltı insanını benliğinde birleştirmekten aciz küçük bir memurun öfkeli ve bunalımlı monologu… Yazarımız, kendini anlatan bir biçemde, günlük ya da anı yazar gibi samimi bir ifadeyle kişiliğini, içinde bulunduğu psikolojik durumu anlatıyordu. 40 yaşlarındaydı. “Yeraltı” olarak nitelediği küçük, köhne bir odada yalnız yaşamakta, bulunduğu noktadan bakarken insanın varlık nedenini ve dünyadaki yerini sorgulayan bir bakış açısıyla düşüncelerini sıralamaktaydı. 20 yıldır bu şekilde yaşadığını, kendi halinde yaşayan bir memurken kalan miras nedeniyle emekli olduğunu, içine çekildiğini anlatıyordu. Eser boyunca kendi içinde olduğu kadar, memurluk hayatında da hep sıra dışı olduğunu itiraf ediyor: “Kabaydım; kaba olmaktan zevk alırdım… Masama gelen iş sahipleriyle dişlerimi gıcırdatarak konuşur, birinin canını sıktım mı, dehşetli zevk duyardım,” diyordu. Romanın kahramanı, insanlarla ilişki kuramayan, kendi doğrularında yaşamaya çalışan bir insandı. Onları kolayca kırabiliyor, karşısındaki kişi kırıldığında da bundan inanılmaz boyutta zevk alıyordu. Bu yüzden mi yalnızdı? İşte bu sorunun yanıtı, önce kitabı okumanızda, sonra da Özgür Yalım'ın uyarlamasıyla eseri sahnede tiyatro oyunu olarak seyretmenizde yatmakta efendim.

ÖZGÜR YALIM'IN BAŞARISINDAN BAŞLAMALIYIM
İstanbul Devlet Tiyatrosu, 2006-2007 sezonu için “Yeraltından Notlar”ı repertuarına aldı. Romanı, yukarıda da söylediğim gibi Özgür Yalım tiyatro metnine uyarladı ve kendisi yönetti. Ben izlemekte geciktim, ama sonunda ne yaptım, ne ettim gittim, izledim. Pek de iyi etmişim, gönendim. Gönendim, çünkü Özgür Yalım, Dostoyevski'nin ne demek istediğini iyi anlamıştı ve insanı, hem kişisel hem de ruhsal değişimi ve çelişkileriyle ele almıştı. Dostoyevski'nin, insanlığın bütün hastalıklarının düzensizlik ve mantıksızlıktan kaynaklandığına ve mantık yürütmek yoluyla düzeltilebileceğine inanışını ve çağdaşları arasında yaygın olan pozitivizme, gözü peklik ve psikolojik kavrayışa saldırışını sahneye de başarıyla taşımıştı.

PETIHOF'UN MÜZİĞİ OYUNA CİDDİ ANLAMDA RENK KATMIŞ
Alexander Petihof'un bestelediği/uyarladığı ve balalaykasıyla canlı olarak eşlik ettiği müzik, durum saptaması, durum-yer ilişkisini beyne çizmesi açısından çok iyiydi. Diğer taraftan Bay X'in repliklerine de eşlik ediyordu Petihof'un müziği. Payidar Tüfekçioğlu'nun mükemmel ritmine ritim katıyordu. Yanı sıra, süreç içinde beliren ayırt edici motifin yinelenmesi, bir düşünceyi, bir duyguyu, bir durumu da izleyiciye anımsatıyordu. “Black-Out” sırasında da kullanılabilse, izleyenlerin bölümler arasında ilişki kurmasına da yardımcı olacaktı ya ne mümkün! Aziz Nesin Sahnesi'nin beton zemininde sahne teknisyenleri ayakları tekerlekli masayı, yatağı, falan sürükleyerek çıkartıyorlardı.

ALİ CEM KÖROĞLU'NUN BAŞARISI
Bu arada, Önder Arık'ın ışık tasarımı da küçük teknisyen hataları dışında kusursuzdu. Haaa!.. Esas, Ali Cem Köroğlu'nun epizotlar için kullandığı yürüyen/birbirinden ayrılan duvar tasarımı, ne yalan söyleyeyim her türlü takdirin üstünde değerlendirilmeli. İstanbul Devlet Tiyatrosu Aziz Nesin Sahnesi'nin fevkalade kısıtlı olanakları ancak böylesine zekice ve ustaca kullanılabilirdi. Eserde ana olaydan ayrı olarak yer alan ve başlı başına konusal bütünlük gösteren ikinci derecedeki olay ya da olaylar, böylelikle seyirciye geçiyordu. Bu “geçme”yi sağlamak amacıyla Özgür Yalım'ın ister istemez kullanmak zorunda kaldığı tam on adet “black-out”a ne buyurduğumu(!) soracak olursanız, “halen” söyleyecek söz ve önerecek çare bulamamanın üzüntüsü içindeyim.

MEHMET ÖZGÜL'ÜN ÇEVİRİSİ
İyi bir çevirmen olarak tanıdığım Mehmet Özgül'ün, kimi bence çok önemli sözcük hatalarını ne yazık ki görmezden gelip geçemeyeceğim. Örneğin, gazete, dergi, kitap okuyan, okuma alışkanlığı olan kimseler için kullanılan “okur” sözcüğü yerine; şarkı, türkü söyleyenleri tanımlayan “okuyucu” sözcüğü, metin içinde hem de birkaç kez yineleniyor. Sonra da Türkçe kullanma titizliği içinde, mecazi anlamda, beklenmedik şeylerden alınan, alıngan kimse için kullandığımız “limoni” sıfatını tümce içine: “… aramız limoni oluverdi” olarak değil de: “… aramız limon rengi oluverdi” olarak yerleştiriyor. Bana sorarsa hiç mi hiç iyi etmiyor.

OYUNCULARIN TÜMÜ BAŞARILI
Genç oyuncular Hande Gürak, Nevşim Erzat, Yıldız Durucan, Gözde Okur görevlerini ciddiyetle yapmakta. A. Tevfik Hiçyılmaz, Sadık Takır, Seyhan Zemberek, Rezzak Aklar, Tuna Öztunç, Ayhan Anıl, da öyle… Tayfun Savlıoğlu'nun abartısı yerinde. Alptekin Serdengeçti, Ömer Hüsnü Turat, Saydam Yeniay, Ali Fuat Çimen duygu ne kadar incelikli olursa, üstbilince, doğaya o denli yaklaşılabileceğini kanıtlar gibiler. Ezgi Çelik, Liza'nın fiziksel ve psikolojik yönelimlerini nasıl oluşturacağını pek bilememiş. Dolayısıyla da Liza'yı biçimlendirememiş. Ezgi Çelik, bana sorarsa (ki sormaz) işin bu tarafını nasıl becereceğini ne yapıp, ne edip birilerinden öğrenmeli. Öğrendiğinde, bir karakteri canlandırırken o karakteri coşkusal olarak yaşamamanın yaratıcı süresini önümüzdeki ilk oyununda oluşturacaktır, buna yüzde yüz inanıyorum.

… AMA BİR DE PAYİDAR TÜFEKÇİOĞLU GERÇEĞİ VAR
Payidar Tüfekçioğlu'na gelince… Mükemmel zekası, isyankar ve geçici iradesi tarafından kösteklenen Bay X'in durumu, inanın bana sahnede ancak bu kadar çizilebilirdi. Bay X'in fiziksel varlığını yaratma yöntemi, gizi, niteliği neydi Tüfekçioğlu'nun bilemiyorum, ama bildiğim, fiziksel aksiyon oyuncu tarafından sahne üstünde kendi itkileriyle uyum içinde işte böyle oluşturulmalı diyorum. Yani, imgesel kurgular, önerilmiş durumlar ve kendisini “eğer”ler yaratmaya zorlayan oyuncunun beyniyle… Payidar Tüfekçioğlu, fiziksel aksiyonunun “icrası” için, hiç ama hiç kuşkum yok ki muazzam bir imgelem çabasını seferber etmiş. Bu seferberlikledir ki, Bay X'in fiziksel varlık çizgisinin yaratımı biçime kavuşmuş. Payidar Tüfekçioğlu ile Bay X arasında en ufak bir duygusal “temas” eksikliği yok. Oyunu izlediyseniz, bana katılmazlık edemezsiniz. Payidar Tüfekçioğlu'nun sanatsal “şevk”i, bu oyunda şahlanmış.

Görün bu oyunu diyorum. En azından Payidar Tüfekçioğlu'nun “şevk”ine eşlik eden heyecan verici büyülenmesine tanık olmak için görün. Bu sezon geçti diyorsanız, not alın, önümüzdeki sezon görün. Aman ha, yaşamınızdan kaçırmayın bu oyunu ve Payidar Tüfekçioğlu'nun oyununu.

JaqLee
04-07-10, 18:24
GEREKSİZ GÜRÜLTÜYE BOĞDURULMUŞ BİR EVLİLİK OYUNU: "AYRILIK"



Başarılı ödenekli tiyatrolarımız arasında parmakla gösterilen Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, 2006-2007 sezonunda özellikle Cumhuriyet Gazetesi'ndeki "Kim Kime Dum Duma" bandındaki karikatürleriyle, çocuk kitabı yazarlığı, çizerliğiyle, oyun yazarlığı ve belgesel film alanındaki çalışmalarıyla tanıdığımız Behiç Ak'ın “Ayrılık” adlı oyununu oynadı.

Behiç Ak bu oyununda, evli bir çiftin dört yıl süren bir aşk evliliği sonucu boşanmaları sonrasında ilk kez, ayrı kaldıkları bir yıl on üç günün ardından sabahlardan bir sabah bir araya gelmelerini anlatıyor. Kadın ve erkeğin ayrılık sonrasındaki ilk karşılaşmalarındaki olasılıklar üzerine kurulu olan oyun, bu ikili ilişkinin dünlerine, ayrı kaldıkları zaman içindeki bireysel serüvenlerine ilişkin, bir anlamda trajikomik bir öykü oluşturmakta. Genç çift, sonsuza dek yitirme pahasına da olsa, oyun boyunca kısmen ironik bir çerçeve içinde birbirlerini acıtıyor, yaralıyorlar.

KALIPLARIN DIŞINA ÇIKAN BİR YAZAR
Behiç Ak, oyunlarında kurguladıklarına hiç kuşkum yok ki karikatürcü gözüyle bakmasını bilen bir yazar. Popüler kültür ve karikatür arasındaki yakın ilişkiyi iyi bildiğinden olsa gerek, anonim kalıplar kullanıyor, bu da onu geniş kitlelerle ilişki kurmasına yarıyor. Mizahın kendine dönebilmesi, yani bazı gülme biçimlerini de alay konusu yapabilmesi, karikatüründe olduğu gibi oyunlarında da önemli yer tutmakta. Bu tavır, anonim bir dil kullansa bile, onun kalıpların dışına başarıyla çıkmasını sağlıyor.

BİR ÇÖKÜŞÜN ÖYKÜSÜ
"Ayrılık”, iki kişinin bir araya gelerek “kurum” çatısı altında birleşerek kurdukları ortaklığın çökme öyküsü. Her evlilik; yani iki insanın bir araya gelerek oluşturdukları “kurum”, her keresinde dört başı mamur olacak değil ya! Bu oyunda da tanıklık ettiğimizce, olmayanları da oluyor elbette. Oluyor da, içinden çıkamadığım, Behiç Ak'ın bu oyununda genç çiftin evliliğinin nerede doğru orantılı olmadığı, neresinin yanlış olduğu… Behiç Ak, çiftlerden birinin “klasik rock”, diğerinin “coll jazz” sevdiğini, bu yüzden kulaklarında sürekli “wolkmen”leriyle dolaştıklarını, dolayısıyla sağır-dilsiz abecesi öğrenmek zorunda kaldıklarını; çamaşırdı, bulaşıktı, ütüydü derken sürtüşme nedenlerinin çoğaldığını; sigara, alkol, spor, yemek pişirme konularından sürekli tartışma yarattıklarını güzel güzel anlatıyor. Sonuç itibariyle, her iki tarafın da evliliğin kendine özgü kurallarına, koşullarına uyma özverisinde bulunmadığının, bencilliklerinin altını çiziyor.

NEDEN ANLAŞAMADIKLARI ANLAŞILAMIYOR
"Ayrılık”ta tanığı olduğumuz olaylarda, genç çiftin anlaşmazlık nedenleri arasında cahillik yok. Belli ki, her ikisi de eğitimli. Çağa ayak uyduramamaları da söz konusu değil. Kişisel ve toplumsal güvensizlik, yarın endişesi, siyasal görüş ayrılıkları da bulunmuyor. O halde? Bu çift nerede kopuyor ve finalde nerede, hangi noktada buluşuyor. Yoksa, çifti yeniden bir araya getiren, bir yıl on üç gün sonra depreşen tensel özlem mi, cinsel açlık mı? Anlaşılmıyor ya da ben anlamıyorum

BEHİÇ AK'IN TÜRKÇESİ Mİ…
Oyun metnini okumadığım için Behiç Ak karşısında mahcubum, ama “… fevkaladenin fevkindeyim… “ gibi Bülent Ersoy'un uyduruk Türkçe'sini kullanacağına inanmıyorum. Ola ki Zeynep Özan'ın kulağına “Popstar Alaturka” denilen pespayelik örneği televizyon programından takılı kalmıştır. Sıcak içeceğin ağzı yakması karşısında “yandım” yerine “piştim” demekte herhalde H. Fatih Sevdi'nin anlık uydurmasıdır. Denizde giyilen mayonun insanı “sıkıştırmayacağı”, olsa olsa “sıkacağını” Behiç Ak bilir elbette. Oyuncunun dil sürçmesi olsa gerek. Repliklerde geçen para biriminin 40 milyon mu, 40 milyar mı olduğuna da oyuncular oturup karar vermeliler diyeceğim. H. Fatih Sevdi, “kolej”i “kollej” olarak telaffuz etmemeli, Özan da “daha hâlâ henüz bilmiyorum” gibi kötü Türkçe örneği vermemeli diyorum, bu konuda başka da bir şey demiyorum.

ADNAN YILMAZ'I KINIYORUM
Erol Dinçdemir, ışık tasarımını yaparken, ana renkleri kuvvetlendirici karşıt yardımcı renkleri kullanmamakta belli ki direnmiş. Ana renkler oyun boyunca etkisiz ve güçsüz. Oyuncuların dondurulur gibi oldukları her sahnede diğerlerini alıp, spot ışık kullanmasını da yadırgadım. Örneğin dans sahnesi… Neden? Adnan Yılmaz, konuya uygun bir dekor tasarlamış. Ama koca evden gidince, kadının duvardaki kimi çerçeveleri kaldırılmış olması, çerçevelerin altındaki duvar parçasının kirli kalması bana sorarsa pek bayat bir anlatım. Hem bir yılı aşkın bir süre kadın o duvarı öyle bırakır mı? Ütünün buharı, kahve makinesi, elektrik süpürgesi, televizyon inandırıcılık açısından güzel öğeler. Ancaaak… Adnan Yılmaz'a sormak isterim. Televizyon ekranını sesi “mute” edilmiş olsa dahi, oyun boyunca açık bırakmak zorunda mıydı? Kuşum Aydın'ın “tahammülfersa” programını seyirciye izletmekteki amaç neydi? Haydi diyelim Kadın televizyonu açtı, ekranda bir sabah programı, demek ki zaman “sabah”tır. Tamam. İyi de bu ileti yetmedi mi? Oyun boyunca seyircinin dikkatini dağıtmaya, dağıtmak ne kelime tüm dikkatlerin şapşal sarışın görünümlü bir “aktris-şarkıcı” eskisiyle iş adamı olduğu “rivayet” olunan sevgilisi üzerinde toplamaya Adnan Yılmaz'ın hakkı var mıydı? Adnan Yılmaz, dekorun “asla ve kat'a” sahnedeki oyunun önüne geçmemesi gerektiğini bilmez mi?

BOŞVERİN ELE GÜNE
Mehmet Çevik, iki genç oyuncuyla yola çıkmış. Bence çok da iyi etmiş. Gerek Zeynep Özan, gerekse H. Fatih Sevdi, hiç kuşkum yok yetenekli oyuncular. Onları ilerideki zaman diliminde daha da kuvvetle alkışlayacağımıza inancım tam. Gel gelelim, Mehmet Çevik mi böyle istedi, tekst mi öyleydi bilmeden eleştireceğim. Eleştirime kimsenin alınmamasını diliyorum. Zeynep Özan'ı ve H. Fatih Sevdi'yi, bu oyundaki performanslarıyla yere göğe oturtamayan ağabeylerim, kardeşlerim, ablalarım, bacılarım mutlaka çıkacaktır biliyorum. Özan'ın ve Sevdi'nin inanmamalarını, doğrudan bana kulak vermelerini diliyorum.

BANA KULAK VERSİNLER
Zeynep Özan ve H. Fatih Sevdi, dediğim gibi lütfen bana inansınlar. Bana inansınlar ve oyuncunun sahne üzerinde üretici-sanatçı olduğunun unutulmasına n'olur izin vermesinler. Sesin oyun kişisinin gösterileninden, yani onun kurmaca içerisindeki kimliğinden daha çok bilgi aktardığını bilsinler. O ne bağırış be Sevgili Zeynep Özan… Mehmet Çevik hiç mi uyarmadı seni? Sesin anlatımbilimsel derinliğinin, cisimliliğinin, kösnüllüğünün ya da müzikalitesinin gücünden hiç mi söz etmedi? Ya da okuduğun okullarda hiç kimse değinmedi mi? O gücün yeri geldiğinde metnin anlamını bile bastırdığını hiç kimse anlatmadı mı?

SAHNEDEN GÜRÜLTÜ TAŞIYOR
Belli oluyor. Mehmet Çevik söz etmemiş, uyarmamış, anlatmamış. Zeynep Özan'ın bedeniyle aynı kumaştan biçilmesi gereken çıplak sesi yitmiş gitmiş. Arzular, korkular, baskılar, karşı çıkmalar, saldırılar böylesine hançereyi yırtarcasına bağırarak ifade edilmiş. Sahne gürültüyle doldurulmuş.

Hiç kimse kusuruma bakmasın, alınmasın… Dekordaki sürekli gösterimde olan televizyon ekranı, Zeynep Özan'ın elbette Mehmet Çevik'in buyrukları çerçevesindeki “yırtınma” düzeyindeki bağırtıları, H. Fatih Sevdi'nin de ister istemez bu ses kirliliğine uymasıyla, bu iyi niyetli olduğundan kuşku duymadığım yapım; dilin arı olmayan yanını, dilbilimin artıklarını, iletinin anında bozuluşunu devşiren bir çalışma olmuş. Kimse kırılmaya, kimse alınmaya…

JaqLee
04-07-10, 18:24
Bolşoy Solistleri İlk Kez İstanbul'da...

BU yıl Türkiye ile Rusya Federasyonu arasında kültür ve sanat alanlarında karşılıklı işbirliği niteliğinde etkinlikler sürdürülecek. Bu alanda Sovyetler Birliği ile Cumhuriyetimizin kuruluşundan sonra başlayan olumlu ilişkiler, süregelmiştir. Bu ilişkilerin tarihsel açıdan ele alınarak yapılan karşılıklı etkinliklerin güzel örneklerle dolu olduğunu biliyoruz. Bu alanın, sonsuzluk çizgisiyle çizilebilecek kadar önemli bir çözümleyici etkinliklerin önemle gerçekleştirildiğini biliyoruz. Bu ilişkiler, 2. Dünya Savaşı'nda kesintiye uğradı. Savaşın doğal sonucuydu ortaya çıkan kesinti. Ne var ki, daha sonraki yıllarda artan hızla kültürel ve sanatsal ilişkiler giderek gelişti. 2007-2008 daha farklı bir yaklaşım getiriyor kültür ve sanat ilişkilerine.

Burada bir gerçeğin altını çizmemiz gerekiyor. Bolşoy Opera ve Bale Tiyatrosu, dünyanın en ünlü birkaç kuruluşların başında geliyor. Sıralama yapmadan ilk ikisinin, Marinski-Kirov Opera ve Balesi ile Bolşoy Opera ve Balesi'nin yükselen yıldızları 19. yüzyılda doruktaydı. Bolşoy Opera ve Bale Tiyatrosu, 18. yüzyılda 1777'lerde kurulduğunu düşünecek olursak, taşıdığı önem, yüklendiği görev ve günümüzle ortaklaşa yapılacak paylaşımda değerini ortaya koyacaktır. Yeniden toparlanma döneminde, eski görkemli günlere ulaşmakta olduğunu belirtmeliyim. Asıl Bolşoy Tiyatrosu (Rusya'da opera ve bale tiyatrosu deniyor) som altınlı bir antik bina. Büyük bir onarım yapılmaktadır. İkinci salonda gösteriler sunuluyor. Zaman zaman turnelere ve operası da Kremlin Sarayı'ndaki tiyatroda gösterimlerini sürdürüyor.

Bolşoy bale solistleri on sanatçı-dansçıdan oluşuyor. Bu yıl Rusya Federasyonu ile Türkiye Cumhuriyeti arasında gerçekleştirilmekte olan ve ilişkilerin sürdürülmesi için yapılacak etkinlikler daha kapsamlı olmalıydı diye düşünüyorum. Bolşoy solisletleri ilk kez geldi. Bolşoy Balesi yıllar önce İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından Uluslararası İstanbul Kültür Festivali'ne katıldı ve Açıkhava Tiyatrosu'nda gösterilerini sundu.

Bolşoy Balesi, Kültür Bakanlığımızın desteğiyle büyük kadrosuyla getirilmeliydi ve Atatürk Kültür Merkezi'ndeki Büyük Salon'da gösterisini yapmalıydı. Bolşoy için bu salon yeterlidir. Ancak, bir dernek tarafından (Çınar-Türkiye-Rusya Federasyonu arasında dernek). Doğrusu, dernek bu alanda bir ilki gerçekleştirmiş oldu. Olumlu bir girişim.

Vladimir Moiseyev yönetiminde on solist dansçı “Pa dö dü”leriyle tam bir temsil havasında gösteriyi başarıyla gerçekleştirdiler.

Bolşoy Balesi solistleri, iki saat süren gösteriyi ikili danslarla inanılmaz performansla iki bölümde tamamladılar. Solist dansçılar, halk sanatçılarıydılar. Bu unvanı almak kolay değil; çünkü genç yaşta böyle nitelikli unvanı almanın büyüklüğü ortada. Klasik balede izlediğimiz solistleri görebilseydik, ikili dansla yapılan değerlendirmeler daha başka boyutlarda olurdu. Küçük sahnede klasik bale yapıtının görselliği elbette ki, “Pa dö dü”nün görüntüsüyle “Kor dö” balenin yer aldığı klasik balenin görselliği çok farklıdır. Buna karşın, solist dansçıların sanat ve dans çizgileri ve çizimleri birbirinden ayırt ediciliğini düşünerek değerlendiriyoruz.

Ünlü dansçıların sundukları parçalarda aralarında ayırt edici üstünlüğü olanlar dikkati çekmekte öne geçtiler. Genel olarak Bolşoy Balesi'nin solistleri, (Birçoklarını Bolşoy'da son üç yılda görme olanağını bulmuştum) ısrarla bütün bir bale yapıtında izlendiğinde, üstün dansçılıkları daha büyük başarıyla ortaya konduğunu da bildiğim için böyle bir değerlendirmeyi belirtmek istedim.

20 ve 21 Eylül 2007 günlerinde iki gün iki gösteriyle baleseverlerin ilgisini derlediler. İşte buraya adlarını aldığım dansçılar, Bolşoy'un ilk sıralamalarda yer alan başdansçılardı; Anastaysa Goryaçeva, Yan Godovskiy, Anna Nikulina, Karim Abdulin, Anastasya Yatsenmo, Aleksander Volçkov, Denis Medvedev, Anastasya Taşkeviç, Andrey Bolotin.

Bolşoy'un ünlü solistleri, klasik balenin “Pa dö dö''lerde, yaptıkları yorumları ve sundukları görsel “ikili olma” estetiğini anlatımlı çizimleriyle her biri ayrı ayrı renk kattı. Bolşoy gibi, bir geleneğin dünyaca ünlü ve köklü kurumunun solist dansçılarının sergiledikleri ayrı ayrı parçalarda bir erişilmezlikten, öte, bale - dans sanatının gerektiğinde ne kadar yalın anlatımla sergilenebileceğinin de estetiksel örnekleriydi her biri.

Haçaturyan'la başlayan “Pa de de'' (Pa dö dö) ölümsüz Çaykovski L. M. Gotschalk - Tarantella, H. Levenshold - L. A Sylphide, L. Minkus - Don Kişot, Çaykovski - Kuğu Gölü, D. Shastakovic -Brithe Stream, Piazolla - Tango, Country - Side, Romance- Folk Müzik, Bizet - Shedrin - Carmen Suit.

JaqLee
04-07-10, 18:24
ESTANQUERO, ÇERÇEVEYİ KADRAJA DOĞRU YERLEŞTİREMEYİNCE: "CHAMACO"



Sait Faik'in “Semaver” ve “Kumpanya” başlıklı öykülerinden adını almış bir tiyatro topluluğu Semaver Kumpanya. Ülkemizin dinamik, yeniliklere açık ve cesur birkaç tiyatro grubundan biri olarak tanımlanıyor. 2006-2007 tiyatro sezonunda Kübalı yazar Abel Gonzalez Melo'nun "Chamaco" isimli oyununu sahnelemeye başladılar, ben geçtiğimiz mart ayı içinde (iki önemli eleştirmenle, Seçkin Selvi ve Dikmen Gürün ile birlikte) görebildim. 27 yaşındaki gencecik Kübalı yazar Abel Gonzales Melo'nun yazdığı oyunu, gene Kübalı bir yönetmen Orestes Perez Estanquero'nun sahneye taşımış. Oyun, 2005 yılında kaleme alınmış ve Küba'da okuma tiyatrosu olarak sahnelenmiş. Dolayısıyla, “Chamaco” dünya prömiyerini Türkiye'de yapmış. İçerdiği şiddet ve cinsellik öğeleri nedeniyle 16 yaş ve üzeri izleyiciye oynanmakta.

OYUNUN KONUSU, YAZARIN AMACI
Öykü, Küba'nın başkenti Havana'da 23 Aralık ve 26 Aralık tarihlerinde geçmekte. Karel Darin adlı gencin işlediği cinayet üzerine kurgulanan oyun, cinayetin sonrasında gelişen olay örgüsünü ve çarpıklıkları sergilemek istemekte. Sekiz karakterin birbiriyle bağlantılı ilişkilerini, yaşama karşı duruşlarını, zayıflıklarını ve marjinal tercihlerini anlatmak istemekte. İnsanların yalnızlıkları, çelişkileri, hüzünleri ve varolan düzen içinde tutunamayışları sergilenmeye çalışılmakta “Bakın görün eyyy ahali, insanlar istemedikleri bir yaşamın içinde debelenirse, yoksulluk ve yoksunluk onları nerelere sürükler. Yalnızlıklar aşılamaz, sevgi ve sevgisizlik her bir yanı sarar” denmek istenmekte, ama hiçbir şey denmemekte, denilememekte.

ORESTES PEREZ ESTANQUERO SİNEMA FİLMİ YÖNETMİŞ
ÇÇünkü, Abel Gonzalez Melo'nun öyküsünün her şeyden önce pek sıkıcı bir kurgusu var. Karakterler ne onlardan, ne de bizden. Karakterler tipik Hollywood tiplemeleri. Metnin zayıflığı, sekiz karakter arasındaki ilişkilerin sahnelenişini de zora sokmakta. Dolayısıyla karakterler tatsız tuzsuz yaratıklar olarak kalıyor. Hepi topu yarım saatte tamamına erilecek bir öykü Abel Gonzalez Melo'nun anlattığı. Yazara karışmak ne haddime! Abel Gonzalez Melo sınır tanımamış, yazmış da yazmış. Orestes Perez Estanquero da o yazılanları sinematografik sahneleme biçiminde sahneye taşımış. Bir oyunu monitörden izlemek ne derece keyif verir elbette tartışılır, ama vizörden bakarken bile gereksiz objelerin itinayla ayıklanması, böylelikle kompozisyon hazırlanması kural değil midir yahu? Haydi diyelim özellikle eşcinsel ilişkilerin yer aldığı tablolarla sert bir içerik bu içerik. O halde, dramatik yapı rahatsız edici bir şekilde ve de sürekli bir avaza bağırılınarak verilmese olmaz mıydı? Olurdu. Gel gelelim, diyeceğim, çerçeveyi kadraja doğru yerleştiremezsen işte böyle hayal kırıklığı yaşarsın. Sinematografik anlayış uğruna, iki anlatıcı aracılığıyla salmayı düşündüğün lirik duyguyu göz göre göre işte böyle harcarsın. Metne bire bir bağlı kalacağım diye, Karel Darin ile Travesti'nin sokaktaki bana göre hiç gereği olmayan anal seks tablosunu çıkartıp atamazsan, seyirciyi sadece irite etmekle kalmaz, yönetmen olarak ortada dımdızlak kalakalırsın.

YARATICI KADRO
Sakıp Murat Yalçın'ın çevirisi ne yazık ki çok kötü. “Bayadır gelmiyorum” diye Türkçe mi olur Allah aşkınıza: “Tatminkâr kalıyordum” sizce ne demek, yorumlar mısınız lütfen… Yani çeviri, çeviri değil. Melis Şeşen-Belkıs Sosa ikilisinin müziği iyi. Nazlı Ergör ile Banu Çiçek'in kostümleri “matluba uygun”. Abeloliva'nın sade dekoru, özellikle oyun boyunca kullanılan tekerlekli öğeler ve “kapı”, mekân yaratma ve mekân anlatma açısından güzel tasarlanmış sayılır. Cem Yılmazer yaptığı ışık tasarımıyla sahnedeki oyuncuyu, seyirciye en doğru, en başarılı, amaca ve tekniğine en uygun biçimde göstermiş. Tasarımını, oyunun tüm heyecan ve duygusunu zaman, mekân, duygu, tema, atmosfer, derinlik, perspektif ve üçboyutluluk düşünerek yapmış. Depas ve Darin'li park tablosunda deniz feneri çok iyi. Çok iyi olmasına çok iyi de, yahu deniz feneri soldan sağa dönerek mi çakar, yoksa sağdan sola mı, işin içinden çıkamadım.

OYUNCULAR
Oyuncuların sahnedeki kişilikleri, performanslarıyla hem de canla başla canlandırmakta olduklarını açık yüreklilikle söyleyecek ve tümünü birden kutlayacağım. Anlatıcalar İrem Erkaya ve Aylin Çeralp görevlerini kusursuz yapıyorlar. Gel gelelim, Sarp Aydınoğlu'nun canlandırdığı Sivil Polis Saul Alter, beden diliyle olsun, tonlamalarıyla olsun, vurgulamalarıyla olsun hiç Kübalı gibi değil, sanki bir Hollywood filmi aktörü… Suçlu kim? Bence Aydınoğlu değil. Neyse! Diğer taraftan, Bülent Çolak, Travesti La Paco'yu mükemmel doğrulukta, gerçeğine fevkalade yakın biçimde ve hiç abartmadan, sulandırmadan çiziyor, benden kocaman bir “helal olsun” hak ediyor. Serkan Keskin'in, Felipe Alejo tipini ele alışı belki yanlış değil, ama bana sorarsa çok tek yanlı. Böyle olmasını Estanquero istediyse bilemem. O istemediyse, Serkan Keskin başını ellerinin arasına almalı, Felipe Alejo karakterini yeniden tartmalı.

SEVDİĞİM OYUNCUDUR AHMET KAYNAK
Bir saat kırk beş dakikalık oyun sonunda Özlem Durmaz'ı kendini Roberta Lopez karakterinin yerine başarıyla koymasıyla alkışladım. Gökçe Sezer'in, yeterli enerji ve sahne sempatisiyle Silvia'nın öznel sınırlarını yıktığını, karakterin ortaya çıkışını kişisel özelliğiyle bağdaştırdığını; Fatih Dönmez'in Miguel Depas'a mükemmel sahne estetiğinin de yardımıyla başarıyla can verdiğini; Mete Horozoğlu'nun, Alejandro Depas'ın duygu ve düşünceleri arasındaki diyalektiği belli bir düzen içinde ve olabildiğince kontrollü verişini sevdiğimi; Ahmet Kaynak'ın Karel Darin performansınınsa beni pek tatmin etmediğini söyleyeceğim. “Örneğin Felipe Alejo ile duygusal çatışmasında son derece yüzeyde kaldı” diyerek, yarınına güveni olmayan bir serserinin soğukluğu ve tedirginliğinin onda yeterince gelişmemiş olduğunu söylediklerime ekleyeceğim

Sonuç olarak: “… eften püften bir senaryo, kırık bir kurgu, sıradan bir anlatım, özverili bir oyunculuk gösterisi” diyeceğim, şimdiden bilemiyorum kaç kişiyi sinirlendireceğim.

ÜSTÜN AKMEN'İN ÖZEL NOTU:

YUSUF ERADAM'IN HAKKIMDAKİ DEĞERLENDİRMESİNİ BAŞIMA TAÇ YAPTIM
Dergimizin “Thespis'in Delileri” sayfasının sahibi Yusuf Eradam ile “Inishmann'ın Sakatı” oyununun yönetmeni ve çevirmeni Ahmet Levendoğlu arasında oyunun “çevirisi” üzerine başlayan tartışma, kar topu haline gelmek üzere, belki de geldi, bilemiyorum. Yusuf Eradam, hangi nedenle olduğunu anlayamadım, ama geçen sayımızda (Sayfa 25) oyun içinde “feck“ sözcüğü karşılığı kullanılan “ittiğim” söylemini eleştirmesini enine boyuna “yayma” durumunu yeğlemiş. “Yayma”, “yaygınlaştırma”, “yaygınlaşma” eylemi kendi kararıdır, ancak saygı duyulur. Önemli olan “yavanlaşmamak”. Öyle değil mi ama? Neyse!.. Eradam, Levendoğlu ile de umarım tartışma yolunun sonunda bir kavşakta buluşacaktır, ama anlayamadığım Levendoğlu'ndan söz ederken ve de durup dururken: “… 'Yetersizliği bulunan tiyatro eleştirmeni' diyor, tiyatro eleştirmenleri sayısında yetersizlikten söz etmiyor. Hal böyle olunca da, Levendoğlu'nun Türkçesi, tiyatro eleştirmenlerinin yetersiz olduğunu saptıyor. Bu saptamaya dergi yayın kurulunda ve toplantılarda başköşeye birlikte oturduğu arkadaşları da giriyor mu acaba…” diyerek tartışmanın dehlizine neden beni de çekmek istediği. Sözünü ettiği toplantıda, “U” masanın kısa ucunda, Levendoğlu'nun yanında yayın kurulu üyesi olarak Ali Taygun ile birlikte ve de eleştirmen “kisvesi”yle sadece ben oturduğuma göre, sözün ucu bana dokunuyor.

Varsın dokunsun! Alınmam ki!

Vay benim Eradam biraderim, meğer beni bugüne değin “yetersiz” tiyatro eleştirmeni olarak görüyormuş diye kızmam ki!

Aldırmam ki!

JaqLee
04-07-10, 18:24
İLK GÖZ AĞRISI



Feraizcizade M. Şakir'in kaleminden çıkan, T. Yılmaz Öğüt'ün uyarladığı ve Erhan Yazıcıoğlu'nun yönetmenliğini üstlendiği “ İlk Göz Ağrısı ” isimli tiyatro oyunu, 10 Ekim 2007 Çarşamba Günü bir kez daha tiyatro severlere “ Merhaba! ” dedi.

Kadıköy Haldun Taner Sahnesi'nde gösterimde bulunan ve son kez 14 Ekim 2007 Pazar Günü tekrar sahne alacak olan oyunda izleyici kitlesi, orta yaş üstü ağırlıklı olmakla beraber yer yer gençlerden oluşmaktaydı. Oyunun başlamasına kısa bir süre kaldığında geç kalacak olan izleyiciler için ayrılmış olan özel bölüm haricinde diğer bütün koltukların sahipleriyle buluşmuş olduğu görülmekteydi.

Oyun, süprizlerle dolu olduğunu daha en başında göstermekteydi. Sahnede olması beklenen oyuncuların, seyirci kapısından içeri girerek her bir izleyiciye “Hoşgeldiniz! ” diyerek oyun hakkında ipucu mu vermek istiyordu yoksa bu da oyunun bir parçası mıydı? Sahne önündeki yerlerini alırken oyun şarkılarını da söylemeyi ihmal etmiyolardı. Ve perdeler açıldı meraklı bekleyişler belki dindi belki de daha da arttı.

İlk perdenin ilk sahnesinde, Eski Osmanlı Evleri'nin iç dizaynını anımsatan bir dekor yer almaktaydı ve gayet başarılı bir şekilde yerleştirilmişti; ama dekor arkasındaki siyah fonun arasından görünen aksesuar göze çarparak, odak çalmakta ve yer yer de dikkati dağıtmaktaydı. Aksesuar sorumlularının, Fikret Yayan- Ahmet Bozkurt- Mücahit Uslu, gözünden kaçmış olsa gerek.

Sahne geçişlerindeki dekor değişimleri gayet başarılıydı. Bu konuda; Nilgün Gürkan'ı tasarlamış olduğu dekor düzeni için tebrik etmeden geçmemek gerekir.

Seyirci- oyun- oyuncu üçlüsü arasında herhangi bir duvar söz konusu bile değildi. Sık sık seyircilerin de oyuna katılımları gerek repliklerle gerekse mimiklerle sağlanıyordu. Bu durum; seyirci üzerinde pozitif etki yaratmış ve oyundan kopmaları engellenmişti.

Bahtiyar rolündeki Uğurtan Atakan'ın hızlı konuşması anlaşmazlık gibi bir sorun yaratmıyordu; ama daha yavaş konuşsa belki daha iyi olabilirdi. Hele bir de Kabadayı Emin vardı ki evlere şenlik.

Kırk beş dakikalık ilk perde süresi dolduğunda herkes zamanın ne kadar da çabuk geçtiği kanısındaydı ve hafif bir şaşkınlık içindeydi. Ama perdelerin kapanması sırasında yaşanan aksilik, perdenin kapanmasına yardımcı olan iki bayan oyuncudan birinin elindeki parmak zillerden birinin düşmesi göze çarpmazdı, tabi oyuncu eğilip zili almak yerine perdenin kapanmasını bekleseydi.

Perde arasında çeşitli Türk Sanat Müziği eserleri dinletilirken, perdenin açılmasına az bir süre kala “ Pencerenin perdesini aç bana göster yüzünü ” dizeleri çok hoş bir etki yarattı seyirci üzerinde. İkinci perde başlamadan salonun tamamıyla dolduğu gözden kaçmıyordu. Ve oyun, olayların düğüm ve çözüm noktası denebilecek Akile Hanım'ın, Funda Postacı Kıpçak, Eviyle başlayıp devam etmekteydi. Ara ara kahvehanede de olaylar seyrini devam ettiriyordu.

Akile Hanım'ın evindeki kızların bir sahnede kullandığı maskeler, jest ve mimiklerle gayet uyumluydu. Ama erkeklerden en yaşlı olanı canlandıran oyuncunun, bir sahnede düşürülmesinden sonra ayağa kalkışı ve sahneyi terk edişi esnasında rolünü de terk edip genç biriymiş gibi çıkışı göze çarptı. Ayrıca, Akile Hanım'ın yardımcısının makyajı, özellikle allık, aşırıydı ve biraz da çocuksu bir ifade yaratıyordu.

Oyun sonundaki Eftal Gülbudak tarafından hazırlanan koreografi, gayet başarılı yerine getirildi ve selamlamayla gayet hoş bir şekilde bir bütün halinde sunuldu.

Oyundan bu kadar bahsettikten sonra bir kaç cümle de seyirciler(!) için söylemeden olmaz. Oyunun gidişatını bozacak şekilde davranan ve ne yazık ki üniversite öğrenicisi olduğu anlaşılan o seyircilerin(!) davranışı hiç de hoş karşılanılacak bir durum teşkil etmiyordu.

Genel olarak bakıldığında başarılı bir profil çizen “İlk Göz Ağrısı ” oyunu oyuncularını, aksilikler yaşansa da, tebrik etmemek yanlış olur. “Yiğidi öldür hakkını ver” diye boşuna dememişler değil mi?

Tiyatrosuz kalmamanız dileğiyle, iyi seyirler…

JaqLee
04-07-10, 18:25
Harbiye'den Haliç'e
Beş Ayrı Dünya
"Gözü Kara Alaturka"
Bakırköy Belediye Tiyatroları

Bakırköy Belediye Tiyatroları, 2007/08 sezonuna tiyatromuzun önemli yazarlarından Sevgili Özen Yula'nın oyunu “Gözü Kara Alaturka” ile başlayarak çok güzel bir başlangıç yaptı. Belediye Tiyatroları arasında Türkiye'ye örnek oluşturacak profesyonellikle işini gerçekleştiren Bakırköy Belediye Tiyatrosu, toplumsal sorunlardan bireysel yalnızlıklara kaçışı irdeleyen yeni sezon repertuarıyla tiyatro seyircisini bu sezonda cezp etmeye devam edecek.

"Gözü Kara Alaturka” daha önce de Eskişehir Şehir Tiyatrosu'nda sahneye konulmuştu. Oyunun yazarı olarak, rejisini de yapan Özen Yula, bu sefer sadece yazar olarak karşımıza çıkıyor. Bir yazarın kendi oyununu sahneye koyması elbette hayalindeki isteklerini bütünüyle sahneye aktarması anlamına geliyor. Her iki gösterimi seyreden bir eleştirmen olarak Levent Tülek'in rejisini daha çok beğendiğimi belirtmek istiyorum. Levent Tülek, oyunu sahneye aktarırken bireysel yalnızlıkların kesişme noktalarına çok güzel vurgu yapmış. Beş ayrı karakterin hayallerini söyledikleri anda sahneyi de bu vurgular üzerine (ışık ve müzikle) değiştirmesi, izleyeni o düşsel dünyanın içine doğru hızla sokuyor. Psikolojik gerilimler, empati duygusu ile bütünleşiyor.

Harbiye`nin arka sokaklarında bir evin yatak odasında metazori buluşan beş kayıp ruh, hayattan ne istediklerini kendileri henüz bilmezken birbirlerini sorgulamaya başlarlarsa ne olur? Özen Yula`nın ''Gözü Kara Alaturka'' oyunu bu cevabı bizlere fazlasıyla veriyor. Yanlış zamanda, yanlış yerde olan doğru insanlar ile doğru zamanda ve doğru yerde bulunan yanlış insanların kesiştiği bu alaturka resital bizleri akıllarımızdan çıkardığımız belki de çıkarmak zorunda bırakıldığımız zamanlara doğru sürüklüyor.

Oyunun dekorunu yapan Behlül Tor, pencere kısmı haricinde diğer bölümlerde gayet başarılı. Pencere imgesi oyunda çok güçlü iken, dekorda fazlasıyla zayıf kalmış. Süha'nın evinin penceresinden bakarak Rüstem'in yazdığı yazıları izlemesi sadece anlatıda kalıyor. Ayçın Tar'ın kostümünde ciddi hata var. Olay İstanbul'un Ağustos sıcağında geçerken nasıl oluyor da Barbaros eve deri montu ile geliyor? Elbette 'mafya' karakteri anlatılırken bu tarz giysiler düşünülür. Ama ağustos sıcağında da pek fazla insan deri mont giyinmez. Oyunun ışık tasarımı Yüksel Aymaz'a ait. Sayın Aymaz'ın bir başarısına daha tanıklık etmek beni çok şaşırtmadı. Tiyatro Pera ve Tiyatro Kedi'deki büyüleyici tasarımlarından sonra, yine bir başka büyüleyici tasarımla karşılaşmak harika bir duygu. Sevgili Aymaz, bu sezonki ödüllerde ciddi bir yarış içinde olacak yine…

Oyunda 'Süha' rolünde Ali Rıza Kubilay; 'Gönül' de Nurhayat Atasoy; 'Rüstem' de Aytekin Özen; 'Barbaros' ta Mert Asutay; 'Figen' de Füruzan Aydın; ve 'Kadın' rolünde Kadriye Çetinkaya karşımıza çıkıyor.

Nurhayat Atasoy'un oyunculuk yetisi beni ciddi anlamda büyülüyor. Onu izlerken sahnelerdeki en iyi kadın oyunculardan birisini izlediğimi biliyorum. 'Gönül' karakterinin o ışıl ışıl dünyasını aktarırken karakteri ile bütünleşmiş durumda. 'Rüstem' rolündeki Aytekin Özen ile harika bir ikili oluşturmuşlar. Süha'nın evine davetsiz misafir olarak girişlerinin akabinde ortak geçmişlerini sorgulamaları ve bu sorgulama sırasındaki uyumları seyirciyi büyülüyor. Ali Rıza Kubilay 'Süha' rolünde pasif bir oyunculuk sergiliyor. Sevgilisi 'Figen' ile kurdukları plan oyun içinde ortaya çıkarken, bunu kendisi yaşayamıyor. Oyun devinimsel ilerlerken o sahneye çıktığı ilk andaki tepkilerle oyununa devam ediyor. Haliç'in pis kokan havasını eleştiren, yaşamından memnun olmayan bir karakter oyun sonuna dek kendisini koruyarak ilerliyor. Oysa ki umut etme kavramı 2. perde ile sahnede geniş yer bulmalıyken bunu pek göremiyoruz A.Rıza Kubilay'da.

Mert Asutay'ın canlandırdığı 'Barbaros' karakteri, sevgilisi sandığı 'Figen' ile kirli bir mafya işinin içinde yer alıyor. İronik 'sevgi/aşk' eleştirisi onun olduğu bölümlerde oluşuyor. Mert Asutay'ın oyuna katkısı çok büyük. Evin sahibi 'Süha'nın gizli sevgilisi 'Figen' rolünde Füruzan Aydın, yaşadığı ikili çatışmayı çok güzel anlatıyor. Yatağın altında ölü olarak bir oyun yer alan Kadriye Çetinkaya, oyuna gizem katan bir oyuncu olarak yerini almış.

Levent Tülek, ekip işini ön plana çıkardığı için; oyunda yer alan oyuncular bütünlük içinde çok başarılılar. Sevgili Özen Yula'nın kalemini çok güzel yorumlamış. 'Süha'nın evinde toplanan beş karakterin bütünleşmesini seyirciye çok güzel aktarmış. Karakterlerin psikanalitik çözümlemelerine geniş yer ayırarak, seyirciyi de oyunda canlı tutmuş.

Eski bir evin küçük yatak odasının sıkışık, boğulmuş atmosferinde gerçekleşen bu resital sürerken hayatınızın bir anında bu resitalin solistleri ile tanıştığınızı, hayatınızın içinde yer aldıklarını, mutlaka fark ediyor, aslında ne kadar alaturka hayatlar yaşamak zorunda bırakıldığımızı içiniz ürpererek hissediyoruz. Tesadüflerin bir araya getirdiği bu beş solistin yaşantıları her ne kadar sizin yaşantınızla özdeşlik göstermese bile, her birinin içinden alacağınız bir parça yaşam kırıntısı sizi oyunun atmosferine çekiyor ve umulmadık finaline bırakmıyor.Her birimiz bir gün mutlaka geçmişimize özlem duyarız. Ancak kaçımız bunu kendimize itiraf edebiliriz? İyi seyirler…

JaqLee
04-07-10, 18:25
İSTANBUL'UN İLK GÖZAĞRISI "ŞEHİR TİYATROSU"

Nihayet! İstanbullu tiyatroseverlerin Ağustos-Eylül aylarından itibaren heyecanla bilet ve oyun sormaya başladığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi, ufak tefek sıkıntılar,azalan sahneleri ve yıkım haberleriyle perdelerini 3 Ekim'den itibaren açtı.

Kadıköy Haldun Taner Sahnesi ilk gün olmasının verdiği heyecanla ve koltuklarına olan hasretin sona ermesiyle insanların akınına uğramıştı. Tiyatro sezonu boyunca bu salonda arkadaşlıklarını arttıran tiyatroseverler, arkadaşlarını ve salonlarını görmenin mutluluğuyla koyu bir sohbete daldılar. Bir yandan eskilerden en güzel melodilerin kulakları okşaması, diğer yanda az sonra başlayacak olan oyunun coşkusu tiyatroseverleri etkilemişti.

Perdenin açılmasıyla birlikte, hayatın sorunlarından sıyrılıp, büyülü dünyaya bir yolculuk başladı. Geçen sezon Hazım Körmükçü'nün başrolünde başlayan oyun, geçen sezonun sonlarına doğru Hazım Körmükçü'nün ayrılmasıyla yoluna devam etti. Her oyuncunun kendine özgü ifade ve anlatımı olması, oyunun enerjisinden birşey kaybetmeden devam etmesine yardımcı oldu.

"İlk Gözağrısı" Feraizcizade Mehmet Şakir'in kaleminden çıkmış, günümüze Yılmaz Öğüt tarafından uyarlanmış ve tiyatro sanataçısı Erhan Yazıcıoğlu tarafından sahneye konulmuş. Eski İstanbul ailelerini ve ilişkilerini anlatan oyun, geleneksel motiflerle süslenerek, zaman zaman seyirciyi de oyunun içine dahil edecek şekilde sahnelenmiş. İç güveyi olarak eve alınan damadın, aile yadigarı eşyaları emanetçiye vermesiyle başlıyor sıkıntılar. Evin büyükhanımının baskın karakteri nedeniyle, kızını ve damadını baskı altına alması, evin büyük beyinin olanlara belli bir mesafeden yaklaşması nedeniyle, sorunlar yaşayan genç çift, hiç istemeseler de, çareyi ayrılmakta bulurlar. Niyetleri kendilerine yeni bir hayat arkadaşı bularak, hayatlarına devam etmektir. Bu niyetle, o dönemin arabulucu hanımının yanına giderek yardım isterler. Ne olursa bundan sonra olur, işler arapsaçına döner.

Oyunun seyircinin içinden sahneye geçerek başlaması,zaman zaman seyricinin arasından giriş çıkışlar yapılması,seyirciyle yüzyüze konuşulması, Türk izleyicisinin çok alışkın olduğu ve her zaman keyfi aldığı bir tarz. Bu oyunda da çok güzel bir anlatım olmuş. Seyircinin de oyunun içine dahil olması, hatta zaman zaman şarkıları beraber söylemesi bunun en büyük kanıtı.

Oyunculara gelince; öncelikle Hazım Körmükçü'nün rolünü üstlenen, kısa zamanda rolünü benimseyip sahneye aktaran Selçuk Yüksel, Burhan tipine ayrı bir enerji katmış. İç aksiyonunu çok dengeli kullanarak, dışa yansıtmayı başarmış. Sahneye girdiği her noktada oyunun tempolu bir hal almasına, diğer oyuncuların da bundan etkilenmesine yardımcı oluyor. Uğurtan Atakan, evin büyük beyi olarak hitabet sanatını çok güzel beceriyor. Zaman zaman oyun metninin zorluklarından temponun düşmesine sebep olsa da, anlatımıyla bu noktaların üstesinden geliyor. Işıl Zeynep Tangör'ün Zevkiye karakterine değinmeden geçmek olmaz. Rolünü tam hakkıyla yerine getirdiği gibi, fazladan eklemeler yaparak, ikili kaldığı sahnelerde bile,tempoyu hiç düşürmeden, akıcı ve rahat anlaşılır bir oyunculuk sergiliyor. Oyundan çıkarken seyircinin "Bi dakka,bi dakka, bi dakka" demesi bunun en büyük işareti.

OOyunun kostüm, dekor, ışık ve müzikle bütünleşerek,sahneye yansıması, seyir zevkini arttırırken, eskileri özleyen eskilerin takım elbiseli, şık hanımlarını ve beylerini çok mutlu ediyor.

YYine de ya metnin anlatım zorluğundan olsa gerek, ya da rejiden kaynaklanan sorunlar nedeniyle özünde anlatılmak istenen tema finalde kafama yerleşmedi. Bütün oyun boyunca etrafında dönülen konunun finalde neden daha net sonuca bağlanmadığını anlayamadık. Bir mesaj alması beklenen seyircinin, bu noktada hangi mesajı alması gerektiği tam olarak ortaya çıkmamış.

İşlev olarak eğlendirmek, hoşça vakit geçirmek adına oldukça başarılı ve keyifli bir oyun sezon boyunca dolu salonlara oynayacağından eminim. Özellikle eski yılları özleyenlerin hasretle ve gülümseyerek seyredecekleri bir oyun "İlk Gözağrısı".

Salon dağılırken, bir oyunun daha sona ermesiyle, tiyatroseverler için hızlı ve güzel bir sezon başladığını anladım. Bir yaz boyunca tiyatro sevgisini ve hasretini besleyen seyircimiz, uzun soluklu maratonun ilk gününde, sezon sonuna kadar enerji dolu olduğunu gösterdi.
Alkışlar sezonda sahnesini, perdesini açan Şehir Tiyatroları, Devlet Tiyatroları ve ayakta durmaya çalışan tüm tiyatrolara.....

JaqLee
04-07-10, 18:25
Türkiye'de Tiyatro Eğitimi ve Rusya Örneği -1-

ÇAĞDAŞ uygarlık, bütün yönleriyle ancak Cumhuriyet'in kuruluşuyla başladı. Mustafa Kemal Atatürk'ün aydınlanma dediği, aslında çağdaş uygarlık- tı. 1923'te Cumhuriyet'i ilan eden Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarıydı. 1924'te Musiki Muallim Mektebi açıldı, Ankara Cebeci'de. Çoksesli müziği başlatıyordu Atatürk. Ortaöğretimde, halkevlerinde çoksesli müzik çalışmaları, Musiki Muallim Mektebi'nden mezun olan öğretmenler yurda dağılıyor ve Cumhuriyet'in aydınlanma ışıklarını bütün yurda yaymaya başlıyorlardı. Bu hareket Cumhuriyet'in ilk önemli sanat evrimiydi. Tüluat tiyatrosundan metinli tiyatroya geçişin tarihsel geçmişi 19. yüzyıla uzanır. Ermenilerin Türkçe metinli tiyatro yapmaları, 19. yüzyılın başlarında ortaya çıkar. Güllü Agop, Türkçe oyunlar oynamaya başlar. Batılı tiyatro anlayışı 20. yüzyılda başladı ülkemizde.

"Bir tiyatro okulu ve bir müzik konservatuvarı için İstanbul Belediyesi bu maksatla yılda 3.000 Türk Lirası, yani 55.000 mark ödenek ayırmıştır” (1).

1913-1914 döneminde İstanbul Belediyesi (Şehremini) bir konservatuvar kurulmasına ön ayak olmuş, Belediye Meclisi konservatuvar açma kararını almıştır. Konservatuvarın başına getirilen dünyaca ünlü tiyatro devrimcisi André Antoine, 20. yüzyılın başlarında sahne kuramlarında yenilikler yaratmış ünlü bir tiyatro adamıydı. Bu ünlü tiyatro adamı, 28 Haziran 1914'te İstanbul'a geldi. Böylece “Darülbedayi” (Güzeller Evi) kuruluşunda ilk düzenlemeyi yaptı. Darülbeday Osmani'nin genel yöneticisi görevine getirildi. Reşat Rıdvan, genel yönetici yardımcısı ve temsil kolu yöneticisi, Ali Rıfat müzik bölümü başkanıydı.

Darülbedayi tiyatro ve müzik bölümlerini kapsıyordu. Müzik bölümü de iki bölümden oluşuyordu. Batı müziği ve Türk müziği. Türk müziğinde görevlendirilen öğretmenler olarak Zekâizade Ahmet Efendi, Rauf Yekta Bey, Cemil Bey, Leon Hancıpan Efendi, Dr. Suphi Bey, Şevket Cevat Bey, Zeki Bey, Ahmet Kadir, Kemali Bey, Saadettin Bey, Hafız Yusuf Efendi, İsmail Hakkı Bey seçilmişlerdi. Batı müziği öğretmenleri ise Victor Radeglia, Jean Avolio, Albert Braun, Furlani, Paul Lange, Arami Sinanyan, Halo Selvelli, G. Garih İoponlo, Mescemes ve Silvio Kenssy.

Tiyatro bölümü ise şu öğretmenlerden kurulu idi: Minakyan, Burhanettin (kısa bir süre için), Ahmet Fehim Efendi, Rıza Tevfik, Şahap Rıza, Salih Fuat, Mösyö Rioti, Sadık Bey, Arif Hikmet, Kemal Emin, yardımcı öğretmen Muhsin Ertuğrul, Halit Fahri Ozansoy, Celal Tahsin, Hakkı Tahsin (2).

1. Dünya Savaşı çıkınca, Osmanlı İmparatorluğu, Almanların yanında Fransızlara karşı savaşa girince, ünlü tiyatro adamı André Antoine, ülkemizden ayrıldı. Darülbedayi, Cumhuriyet döneminde Belediye Konservatuvarı adını aldı. Bugün İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı olarak eğitimini sürdürmekte ve 93. yılını kutlamaktadır.

Ankara Devlet Konservatuvarı, 1934 yılında TBMM kararı ve Atatürk'ün buyruğu ile açıldı. Ankara Devlet Konservatuvarı, otelden konservatuvara Mimar Egli tarafından çevrilmiş ve 1934'te açılmıştır. Ancak tiyatro bölümü, 1936'da ekim ayında çalışmaya, eğitim vermeye başladı. 1940'ta ilk mezunlarını verdi. Tatbikat Sahnesi adı altında ilk gösterimlerini sunmaya başladı. Bugünkü Devlet Tiyatrosu'nun başlangıcı Tatbikat Sahnesi'ydi, sonra çoksesli müziğin programını Paul Hindemith yapmıştı. Carl Ebert ise Tiyatro ve Şan Bölümü'nde çağdaş anlayışla eğitim vermeye başlamıştı. İlk mezunlar, zamanla Ankara Devlet Konservatuvarı'nda öğretmen olarak çalıştıklarında, Carl Ebert'in yöntemini uyguladılar.

Genellikle Batı'da Piscator ve Brecht tiyatrosu anlayışına dek Konstantin Stanislavski yöntemi dünya tiyatrosuna egemendi. Carl Ebert, aynı yöntemin Alman tiyatrosu biçemini kullanıyordu. Ne ki Stanislavski yöntemi, bütün Avrupa'da, dünyada etkiliydi. Doğal olarak “Stanislavski Yöntemi” 20. yüzyıl tiyatrosunun vazgeçilemeyen çağdaş anlayışını yorumlayan yöntemdi. Piscator, Brecht epik tiyatro yönteminin uygulayıcıları ve yöntemcileri oldular.

Ancak iki anlayışın kökeninde de “Stanislavski Yöntemi” vardır. Niteliklerini değerlendirdiğimizde, Bertolt Brecht'in özellikle “Stanilavski Yöntemi”nden yararlandığı görülür. Üstelik Brecht, Doğu tiyatrosundan da çok yararlanmıştır. Bu nedenle dünyanın hemen hemen bütün konservatuvarlarında eğitim “Stanislavski Yöntemi” üstüne kuruludur. Bu yöntemle tiyatro eğitimi vermeden “epik tiyatro” yöntemi öğretilemez, öğretilse de sanatçı yorumsal açıdan istediği sonucu alamaz. Klasik bale eğitimi almadan, modern dansa geçiş öyle sanıldığı kadar kolay yapılamıyor. Asıl bale eğitimi klasik bale eğitimidir. Ünlü ve büyük modern dans koreografları ya da yönetmenleri, sözgelimi örnekleri pek çoktur.

Rusya Federasyonu'nda Tiyatro Eğitimi Ünlü ve büyük tiyatro yönetmeni Konstantin Sergeyeviç Stanislavski (1863-1938) Sovyet Devrimi'nden de önce Rus tiyatrosunda kuramcılığı, yönetmenliği ve uygulayıcılığıyla dikkati çekmiş ve ünlenmişti ülkesinde. 1917 Devrimi öncesi de özellikle Moskova Sanat Tiyatrosu'nda yaptığı çalışmalarla Rus tiyatrosuna damgasını vurmuştu. 1917 devriminde 49 yaşında ve ünlü bir yönetmendi. Devrimden sonra Stanislavski, Nemiroviç Dançenko ile büyük başarılara imza attılar. Yöntemleri dünyaca ünlendi. Stanislavski'nin yönteminden bütün Rus-Sovyet yönetmenleri yararlandılar.

JaqLee
04-07-10, 18:25
Varoluşun Gizi Üzerine
İşlevsiz Bir Hiç'lik Duygusu
"Kuzey Işığı"
THEATER RAST

Belçikalı yazar Paul Pourveur'un kuantum fiziğini temel alarak yazdığı 'Kuzey Işığı' adlı oyunun Türkiye Prömiyeri Tiyatro Rast tarafından İstanbul'da Fransız Kültür Merkezi'nde yapıldı. Yazarın, Türkiye'de sahnelenen ilk oyunu olan 'Kuzey Işığı' insanın varolma mücadelesinin başlangıcı olan düşünce eyleminden çıkış alarak, diyalektik felsefenin temel taşlarını, yaşamla olan bağlarını ele alıyor. Oyunda Türk Tiyatrosu'nun önemli oyuncuları; Bülent Emin Yarar, Köksal Engür, Erdem Akakçe görev alıyorlar. Oyunu yöneten Şaban Ol, oyunun çevirisini de yaparak tiyatromuza harkulade bir metin kazandırmış oldu.

'Kuzey Işığı', Hollanda'da kültürlerarası bir tiyatro grubu olarak 2001 yılında kurulan Tiyatro Rast'ın Türkiye'de gerçekleştirdiği ikinci projesi. Oyun, Yönetmen Şaban Ol'u yazar Paul Pourveur'la dördüncü kez bir araya getiriyor. Daha önce Hollanda'da yazarın üç oyununu sahneleyen Şaban Ol, Pourveur'un 'Sivas ve Babamın Gölgesinde' adlı oyunlarının araştırma ve yazımına da katkıda bulundu. Ol'un, Paul Pourveur metinini Türkçe'ye çevirmesi ve proje dahilinde gösterime sunması Türk yazarları açısından çok önemli. Dünya tarihine 'yabancılaşan' Türk oyun yazarları, gelecekle geçmiş arasında köprü olmak yerine; salt geçmiş dönem birikimlerin gölgesinde kalıyorlar.

Oyunun Konusu
Belçika'da Metropol Otel'de 1927 yılının 28 Ekim'ini 29 Ekim'ine bağlayan gecedir. Bu otelin lobisinde bekleyen 3 adam (Bilim Adamı, Otel Müşterisi ve Resepsiyonist) aynı mekanda farklı gerçeklikleri yaşamaktadırlar. Otel Müşterisi, hayatının aşkı ile evlenmek için, Bilim Adamı devam eden dünyaca ünlü fizik konferansının (5. Solvay Konferansı) sona ermesini için, resepsiyonist ise yaşadığı hayat çelişkilerini zihninden atmak için oradadır. Aslında kimse kimse için orada toplanmamıştır. Asıl olan gerçek, geçici beraberlikten doğan psikolojik rahatlama mekanizmasının ortaya çıkışıdır. Dünya savaştan yeni çıkmıştır. Savaş sonrası yalnızlığa düşen insanoğlu geleceğine yön vermek için var gücüyle yeni teoriler üretmeye başlamıştır. Fizikçiler, matematikçiler, antropoloklar, kuramcılar, hayalperestçiler, fakirler, açlar…vs tüm insanlık yeninin ve varoluşunun gizi üzerindedir. Sorgulamalar, çelişkiler zihni kontrol eden durumlardır artık. Bu üç kişi de inançları ve yaşantıları doğrultusunda yaşamı sorgulamaktadır.

Hayal Gücü Elinden Alınmış Bir Millet Vahşileşmeye Mahkumdur
Oyunun kritiğine geçmeden önce Belçikalı Yazar Paul Pourveur'un hayal gücüne hayran kaldığımı belirtmek istiyorum. O kadar çok teorik ve ispatlanmış bilgiyi bir oyun dahiline bu denli yerleştirebilmek başlı başına büyük bir yetenek ve en önemlisi hayal gücü ister. Oyun esnasında 3 kişinin yaptığı entelektüel sohbette; insanın evrimi, Newton, Descartes, kuantum fiziği, Kopenhag Yorumu, büyük savaşın acıları, kadın-erkek ilişkileri, neden-sonuç ilişkileri konuşulmaktadır. Görüş ve teorileriyle bilinen gerçekleri tersyüz eden dünyaca ünlü biliminsanları olan Einstein, Planck, Heisenberg, Marie Curie, Schrödinger ve Bohr sohbetin ana unsurunu oluşturmaktadır. Otelde yapılan konferans bir nevi otelin lobisinde devam etmiştir. Belçikalı Dahi Yazar Pourveur'un o konferansa katıldığını düşünmemek içten bile değil. Yazarın düşsel yapısı, hem oyuncuları hem de seyircileri büyülüyor. Zeka ile yazma yeteneğinin bir araya gelişine tanık oluyoruz. Öncelikle Şaban Ol'un rejisi üzerine duracağım. Konunun düşünce gücüne dayandığını bilen yöneten, sahneyi olabildiğine sade tutmuş. Seyirci objelere takılmadan sadece oyunculara ve oyuncuların ne dediğine yöneliyor. Ol'un bunu düşünmesi başarılı bir iş ortaya koyduğunun kanıtıdır. Oyunun kostüm tasarımını yapan Claude Leon dönem itibari ile başarılı. Metin Çelebi ışıkta yaratıcılığını ortaya çıkarmış. Sahneden ayrılan karakter için, yine sahne içine yerleştirdiği projektör bölümü üç karakteri oyun boyunca sahnede canlı tutuyor. Oyun içinde, sohbet içinde varolanla, yok olan her daim canlı duruyor.

Yasak Olmayan Şey Mecburidir
Sahnede 3 usta oyuncuyu bir arada görüyoruz. Benim teatral dünyamda bambaşka bir yere sahip olan Bülent Emin Yarar, her zamanki gibi büyüleyici oynadı. Genco Erkal ile oynadığı “Oyun Sonu”ndaki mükemmel oyunculuğundan sonra, “Kuzey Işığı”nda da aynı başarıyı görebilmek iyi bir durum. Sayın Yarar'ın 'karakter oyuncusu' olma özelliği sahnede apaçık beliriyor. Çok nadir oyuncunun elde edebileceği bu özellik o'nu her daim farklı kılıyor. Sayın Yarar 'Kuzey Işığı'nda Bilim Adamı karakteri ile karşımızdaydı. Albert Einstein'nın fotoları ile yan yana gelse bu kadar benzerlik olur. Bülent Emin Yarar, giyindikleri ve saç bıyık durumu ile itibari ile Einstein'ın kopyası niteliğindeydi sahnede. Fizik ve matematik üzerine yorumları; yaşam içindeki “an” kavramına farklı bakış açısı ile oynadığı Bilim Adamını sahneye tam anlamıyla yerleştiriyor. Otelin odalarında kalan bilim adamları ile görüş alış verişinde bulunması ve iki ayrı görüşe sahip olan fizikçiler (Einstein ve Heisenberg) arasında fikirsel olarak gidip gelmesi seyircilerin de bu zihinsel sürece dahil olmasına neden oluyor. İşlevsel zeka, Sayın Yarar'ın canlı performansı sayesinde salondaki herkesle bütünleşiyor. Oyunun en canlı oyuncusuydu diyebilirim. “Yasak olmayan şey mecburidir…” cümlesinin olduğu bölümde Otel Müşterisi rolündeki Köksal Engür ile iyi bir ikili oluşturuyorlar.

Köksal Engür, insan fosilleri üzerine araştırma yapan bir “antropolok” rolünde karşımızda. Sevdiği İngiliz kadınla Belçika'da evlenme hayalleri olan bir araştırmacı… Değerli Köksal Engür'ü bu oyundan önce “Ördek Muhabbetleri” adlı oyunda izlemiştim Ak Sanat'ta. Bir oyuncunun ustalığını bileyerek ilerlemesi mühim bir durum. Oyunda sevgilisinden sabahın 06'sına kadar telefon bekliyor. Bu bekleme esnasında Resepsiyonistle ve Bilim Adamı ile diyaloglara giriyor. Bekleme sancısı içinde, geçmişi ile geleceği arasında eleştirel düşünceler yoğunlaşıyor. Savaş sonrası bilim için heyecanla yaptığı araştırmaları ve aşk acısı ile yaşadığı girdap… Psikanalitik çözümlemelerdeki ustalığı insanları da etkiliyor. Rolünü iyi yorumluyor. Özellikle de sevgilisine veda ederken şiir tadında okuduğu repliği insanı oturduğu koltuğa bağlıyor. O anın bitmesini istemiyor insan…

Erdem Akakçe, Resepsiyonist rolünde iki ayrı karakterle, geçmişini paylaşan, eleştiren bir insanı sahneliyor. Savaşta yaşadığı trajediler, ailesini savaş sırasında yitirişi, otel içinde yaşanılanlar ve insanlık tarihine yön veren kişilerle bir arada olmak… O'nun içinde var olan farklı davranışları bir bir ortaya çıkaran en önemli unsurlar… Olayı dengeleyen kişi.. Oyun içinde diğer iki oyuncu gibi başarılıydı Sayın Akakçe.

Oyunda zaman kavramının, resepsiyondaki çağırma zil sesiyle beraber, oyuncular tarafından dile getirilmesi yönetenin ince düşüncesi. Bu sayede oyun aksamadan hızlıca ilerliyor. Tek perdelik gösterim bir solukta bitiyor. Zamanda geriye dönüşün kullanılışı da oyunu sıkıcılıktan kurtarıyor. İzleyen bilgi karmaşasının içinde kaybolmuyor. Son 10 yılın felsefik misyonu açısından en değerli oyunu Fransız Kültür Merkezi'nde sahnelenmeye devam edecek. Tiyatro seyircisinin bu oyunu kaçırmamasını önemle belirtirim.

Dip Not
Tiyatro RAST
Kültürlerarası bir tiyatro grubu olarak 2001 yılında Şaban Ol, Celil Toksöz ve Gert de Boer tarafından kurulan Tiyatro Rast, Hollanda Kültür Bakanlığı ve Amsterdam Belediyesinden yapısal olarak destek alıyor. Kuruluşundan bu yana sahnelediği oyunların yanı sıra farklı uluslardan oluşan gençlere yönelik tiyatro kursları ve atölye çalışmaları düzenleyen Tiyatro Rast, iki yılda bir uluslararası bir ortak yapım gerçekleştiriyor ve oyunlarını, Türkiye, Hollanda, Belçika, Fransa ve Almanya'da sergiliyor.

Tiyatro Rast'ın Türkiye'de Türk oyuncularla gerçekleştirmeyi planladığı bir sonraki projesi 2005 yılında Hollanda'da Şaban Ol'un rejisiyle sahnelenen Body Peeling oyunu olacak. Paul Pourveur'un yazdığı Body Peeling, Yugoslavya'da savaş sırasında yaşananları üç kadının gözünden anlatıyor.

JaqLee
04-07-10, 18:25
Ben Tiyatro Seyircisiyim…

Kararlılar. Ortaçağın Engisizyon zihniyeti karar verdi.
Türk Tiyatrosu'nun ruhu, kalbi olan Muhsin Ertuğrul sahnesini ve AKM'yi yıkacaklar.
Çünkü onlar da pekala biliyor ki yıkılan sadece bir bina değil.
Bu binaların kimliğinde ve temsil ettikleri değerlerin ışığında, bir gelenek, bir dünya görüşü, bir yaşama biçimi, hayatımızı belirleyen ilkelerin sağlamlığına indirilecek bir darbe olacak.
Öylesine bir darbe ki bunun geri dönüşü ve telafisi mümkün değil.
Sıradan bir tuğla yığınından öte bir anlayışın köklerine balta salladıklarının bal gibi farkındalar.
Bildiriler, protestolar, gösteriler, sanatçılardan, tiyatroculardan gelen tepkiler.
Ya tiyatro seyircisi?
Ya tiyatroya can verenler.
Hani tiyatronun olmazsa olmazı, AKM'nin ve Muhsin Ertuğrul sahnesinin yıkılmasına ne diyor?

Mesela, ben bir tiyatro seyircisiyim.
Her tiyatroya gidişim bir olaydır.
Bir heyecan fırtınası, bir kalp çarpıntısı.
Yarine kavuşacak bir genç kız heyecanı
Yaşamayan, bilmeyen, anlayamaz.
Bunu anlayabilmek için insanın gönül gözü ve dünya görüşünün açık olması gerek.

Bayramlıklarını kuşanıp, en güzel, en temiz giysileriyle bir ayine katılıyormuş gibi tapınmaya, ruhunu temizlemeye gidiyormuşçasına tiyatroya gelen benim.
Ben, tiyatro seyircisiyim.

Çünkü her oyunda hayatı sizinle birlikte yeniden keşfederim.
En ciddi halimi vestiyere bırakıp içimdeki çocukla en ön sırada oturan benim.
Hani şu kikirdeyen, kocaman ağız dolusu kahkahalar atan, tüm yüreğiyle gülen,
Zırıl zırıl ağlarken, sulu zırtlak mendiller eskiten,
Yüreği bin parça; her bir oyun, her bir karakter için yüreğinin bir parçasını o koltuklarda bırakan benim.
Hani o şaşkın çocuk, ağzı beş karış açık, her seferinde tiyatronun mucizesine aşık olan.
Bir an mutluluktan bulutlar üzerinde uçarken, sonra Desdomona'nın ölümüne deli gibi ağlayan, Murtaza'nın kızı için kahrolan, Lüküs Hayat operetine bir ağızdan katılan benim
Ben, tiyatro seyircisiyim.

Sizlere o koltuklardan bütün saflığımla, o çocuksu merakla, maskesiz, öylesine doğal bakan benim.
Heyecanla kalbi pır pır eden, yeri geldi mi boğazı düğüm düğüm, bir heyecan, bir kalp sıkışması.
Bir an gelip nefes almayı unutan benim.
Ben, tiyatro seyircisiyim.

Sizinle beraber her oyunda ben de sahneye çıkarım.
O gözyaşları, o kahkahalar, o çocuk gibi şaşırıvermeler, ilk doğanın merakıyla bakmak, tarifsiz kederlere boğulmak, içi içine sığmamak, bütün bunların hepsini nasıl bu kadar sahici, bu kadar samimi yaşardım sizlerle birlikte oynamazsam, o yıkacakları sahnelerde.
Çünkü bilirim ki sizlerin ardında benim de suretim bir gölge gibi oynar. Her hareketinizde benim de hayalim sizlerle birlikte var olur sahnede.
O tiyatrolarda en az sizin kadar benim de hakkım var.
Çünkü ben, tiyatro seyircisiyim.

Her tuğlasında, her taşında, her oyununda benim de gözyaşım, benim de alın terim var.
Madem tiyatro yapacağız birlikte, ne sahneyi, ne de koltukları terk edip kaçmak yakışır mı bize?
Eğer tiyatromuzu istiyorsak,
O kalp çarpıntısını, o heyecanı seviyorsak,
Bizim için sadece kuru bir bina değil, su içmek, yemek yemek, nefes alıp vermek gibi bir ihtiyaçsa tiyatro,
Birlikte direneceğiz çaresi yok.
Siz sahnede, ben koltuklarda, el ele, gönül gönüle, tek bir yürek, tek bir yumruk, hayallerimizi, umutlarımızı, tiyatrolarımızı koruyacağız.
Onları da kaybedersek, geriye başka neyimiz kalır ki?

JaqLee
04-07-10, 18:25
CEZA KANUNU

Evin çapkın beyi, kaçamaklarını gizlemek için türlü oyunlar oynarken, bir gün bir Fransız hanımla kaçamağı sonrasında hapse mahkûm olur. Güvendiği avukatı da çeşitli karmaşa ve anlaşmazlıklarıyla cezayı tescil eder. Evin beyi hapse girmemek için türlü oyunlar düşünürken, ziyaretine gelen arkadaşını da bu oyunun içine katarak, ona para vererek, kendi hapis cezasını çektirir. Her şey yolunda derken, asıl karışıklık bu noktadan sonra başlar. Evin içinde türlü oyunlar dönerken, seyirciye de kahkahalarla gülmek düşer.

İ.Ahmet Nuri Sekizinci'nin kaleminden çıkan ve Engin Gürmen'in yönetmenliğinde Şehir Tiyatroları'nda sahnelenen oyunun kısa bir özeti bu. Komedi unsurlarının içinde çokça bulunduğu, keyifli bir geleneksel oyun. Tiyatro her ne kadar evrensel bir gösteri sanatı olsa da, zaman zaman yerli oyunlarımızı, kendi öz oyun ve oyunculuk biçimini görmek, eseri daha rahat anlamamıza, bizden olana ilgi duymamıza yardımcı oluyor.

Bununla birlikte, Şehir Tiyatroları'nın özellikle son yıllarda yerli oyunlara ve yazarlara ağırlık vermesi, aslında birçok oyunla adeta bir renk cümbüşü gibi birçok farklı eseri içinde barındırma özelliğinden uzaklaşıyor. Her ne kadar salonların dolması nedeniyle, seyircinin bu durumu algılamadığı düşünülse de, bir dönemin en farklı oyunlarının vücut bulduğu sahnelerde, çeşitliliğin azalması konuşulur oldu.

Oyunun detaylarına gelince; Engin Gürmen, kendi yönetmenlik tarzını aynen sahneye aktarıyor. Geleneksel Türk motiflerini, yönettiği oyunun içine eksiksiz aktarıyor. Bununla birlikte, çok da eserin ölçülerinin dışına çıkmadan, eserin bütünlüğüne çok da katkıda bulunmadan sahnelemesi, günümüz seyircisini içine çekecek güncellikleri yakalayamaması handikaplara sebep oluyor.

Oyunun bir başka önemli noktası, ritmin düşük olması. Özellikle ikinci perdeden itibaren, bu türün özellikleri nedeniyle, oyunun hızlanması, oyuncuların tempo ve ritmi arttırması, dolayısıyla ortaya çıkacak komedinin arttırılması gerekiyordu. Bununla birlikte tempo ve ritmin orta seviyede kalması, ister istemez oyunda hataların gözükmesine sebep oldu. Oyunda avukat karakteriyle görev alan Kubilay Penbeklioğlu, rolünü tam anlamıyla üstüne giyerek, bununla da kalmayıp karaktere katabildiği bütün yeteneklerini katarak, ortaya seyretmeye değer bir tipleme çıkartmış. Tekstin getirdiği esprilerle yetinmeyip, belli ki provalarda deneyerek kendi meşrebince değişik espriler de katmış.

Yine oyun içinde Emin And, rolünü hakkıyla yerine getirenlerden. Zaman zaman düşen tempoyu akılcı yaklaşımlarıyla yukarı taşıyan, sahnedeki diğer oyuncuları enerjisiyle etkileyen bir karaktere sahip.

Oyunun bütününe bakıldığında bir ekip olarak bütünlük içinde gözüken, eşit seviyede ve hakkaniyetle sahne paylaşan oyuncuların bu tavırları örnek gösterilebilir. Tiyatronun ekip olma duygusunu ayakta tutan en önemli ayağı belki de buydu. Ceza Kanunu ekibi de bunu başarmışa benziyor.

Oyunun temasını seyirciye yansıtmak konusunda herhangi bir kaygı yaşanmıyor. Anlatımın sade, detaysız ve gülmeceye yönelik olması, yönetmenin ve oyuncuların dertlerini rahatça anlatmasına, seyircinin ise konuyu rahat anlamasına yardımcı oluyor.

Gülmek ve eğlenmek için ayrılacak çok keyifli iki saat sunan başarılı bir oyun. Hayat telaşından iki saat için uzaklaşıp, gülmek eğlenmek isteyenler için başarılı bir komedi.

JaqLee
04-07-10, 18:25
İNTİKAM DUYGUSU AŞKI KÖRELTİR Mİ? DERYA GÜLÜ…



Necati Cumali'nin güçlü eseri ''Derya Gülü''nde, alışkanlıkların ve adaletsizliğin ortaya çıkardığı ve yaşam hakkı hemen hemen olmayan kadın ve evlenme sorunu olan bir genç kız işlenmiş. İzmir'in Kilizman sahilinde geçen oyunda, yaşlı bir balıkçı ile oldukça genç karısı arasında süren geçimsizlik ve genç bir balıkçının aralarına karışmasıyla gelişen çarpık duygu ve olaylar anlatılmakta… Adana devlet tiyatrosunun bu üç kişilik oyununda , devamlı değişen ruh halleri, duygu temposu oyun boyunca hiç düşmüyor. Bireysel oyunculukların başarısı, iyi çözümlenmiş karakter analizleri, ekip uyumu, abartıdan uzak, yalın bir oyun izledim.

Bir kadının ısrarıyla istediğini yapabilmek için her türlü yolu deneyerek, erkek egemenliğine mecburiyet olgusunu kabullendirmesi, kadınların en güçlü duygularıyla neler yapılabileceğine tanıklık ediyor. Oyun sonunda kaptanın ölümü ve Sinan karakterinin gitmesiyle ortada kalan kadının duygularına tanık oluyoruz. Sonunu düşünmeden hareket etmenin ve çaresizliğin boyutlarını gözler önüne seriyor.

Oyununun konusuna uygun tempolu atmosferde en yardımcı öğe, müziktir. Özellikle, iki veya üç kişilik oyunlarda bu devamlı görülür. Bu oyunda yerli yerinde yapılan müzik girişleri, efektler ve tonlamalar oyunu izlenir kılan etkenlerden… Diğer taraftan sadece denizle uğraşıldığı zaman gelen dalga efekti , inandırıcılıktan uzak bir betimleme. Belli aralıklarla bu efekt devam etmeli.

Oyun boyunca devam eden kısık müzikten bir anca önce kurtulmalı, duygu ritmini bozuyor!

Hiç susmayan maketten bozma kuş sesi, inanılmaz rahatsız edici.

Yanan ateş iyi olmasına iyi ama, takip edilmiyor. Bazı noktalarda yanmamasına rağmen, yemek pişirilmeye çalışılıyor. Bunlara dikkat edilmeli.

(Meryem) Demet İyigün.
Meryem karakteri; iki erkek arasında kalmış, aşk-cinayet-sadakat üçgeninde gidip gelen çaresiz ama her şeye rağmen hayatını değiştirebileceğini düşünen, umutları devam eden güçlü bir karakter.

Hayatından ve yaşadıklarından sıkılmış/bıkmış isyankar kadının , kurtuluş için, güzelliğini ve gençliğini kullanarak hiç sevmediği ve zorla evlendirilen kendinden yaşça büyük kaptanı aldatması ve çizdiği profil müthiş yansıyor sahneye. Özelikle öldürme planlarını anlatırken oyunculuğu, ses tonu ve müzikle olan uyumu devasa!

Sadece ocağın üstünde kaynayan tencerenin kapağını elle açmamasını öneriyorum. Birkaç defa bezle tutmasına, kapağı açmasına rağmen yer yer kaçırıyor.

Oyunculuğuyla tavan yapan Demet İyigün oyunun en başarılı karakteri diyebilirim.

(Sinan) Devrim Evin.
Sinan karakteri ;yeni bir hayata başlarken , diğer yandan kardeşini aramak için çıktığı macerada kendini hiç beklemediği bir ortamda bulmanın tedirginliği ve çekingenliği içerisinde arayışlarından hiç vazgeçmeyen bir karakter.

Bu zorlu ve sonu belli olmayan yolda kaybedecek hiçbir şeyi olmayan erkek karakterinin, hiçliğin kıyısındaki umutsuz çizdiği profil üzerine çok çalışmalı.

Mimik ve jestler abartılı, duygu ritmini bozan, gerçekliği yansıtamayan bir çizim. Buna rağmen oyundaki, sadakat ve aşk arasında gelip gitmeleri, çaresiz ve ne yapacağın bilemeyen bir adamı çok iyi yansıtıyor. Ekip uyumuna diyecek bir şey yok. Pek sırıtmadığını söyleyebilirim.

(Kaptan) Raif Hikmet Çam.
Kaptan; yalın sade oyunculuğu görülmeye değer. Bir an bile düşmeyen tempoda en sakin karakteri canlandıran, ses tonlaması, abartıdan uzak oyunculuğu, karakter analizi çok iyi.

Anılarını anlattığı sahnelerde, uzun cümleler sıkmıyor. İçki sahnesindeki, ev sahibi ve ortamdaki büyük olmanın getirdiği sorumluluğuyla olası bir dövüşün sinyaline rağmen, seyirciyi yanıltarak duruma el koymanın hakkını veriyor. Sakin ve yaşının almış olduğu ağır karakteri başarıyla sürüklemiş.

Kaptanın ; karısına olan aşkı, Meryem karakterinin sadece istediği zaman saçlarına dokunabilmesi şartına , saygıyla yaklaşması , diğer taraftan saçına dokunurken dokunaklı mizacı başarılı. Bilindik, sevecen, ruh hali iyi çözümlenmiş bir dede karakteri gibi, yer yer sinirlendiği zaman mimik ve jestlerini ustaca kullanan bu oyuncu, sıkmayan nitelikte.

Yönetmenin oyundaki rolü.
Oyunun yönetmeni, Savaş Özdemir oyunu çözümlerken, duygunun ön planda tutulması gerektiğini iyi kavramış. Oyunculuklar üzerine düşmüş, duygu ve oyunculuğu bir arada tutarak başarılı ve adından sıkça söz ettirecek bir iş çıkarmış.

Dekorun oyuna katkısı
Dekor ve kostüm tasarımında Çağda Çitkaya'nın kostümlerine diyecek bir şey yok. Yalnız kulübedeki yatak fazlasıyla küçük. Bu gerçekliği bertaraf eden, insan zihnini yoran bir tasarım.

Diğer taraftan fazlasıyla sahnede boşluk olmasına rağmen, oyuncuların bu karmaşada yok olup gitmesini istememiş. Salt dekor anlayışıyla oyunculuğun ve duygunun önüne geçmemesi iyi. Oyuncuya gerekli yeri bırakarak rahat hareket etmesini sağlamış.

Ama nedense kulübenin kapısını unutmuş. Dışarıdaki bir oyuncuyla içerden çıkan bir oyuncunun sadece merdivenler üzerinde mimiklerle bu havayı yakalamasına neden ihtiyaç duymuş anlayamadım. Dış kapının olmayışı duyguyu zedeliyor. Oyuncunun da yükünü artırıyor.

Diğer taraftan sazlık, sandıklar, arka fondaki deniz yansıması, buna ek olarak, deniz suyunun yer alması etkileyici unsurlar. Çarpıcı bir işe imza atarak seyirciyi şaşırtmayı başarmış.

Biraz daha ışık!
Oyun boyunca kısık devam eden ışık; Goethe'nin ünlü sözünü aklıma getiriyor. Fondaki deniz yansıması, efektler başarılı . Oyunun duygu ritmini tetikliyor. Ama yer yer geciken ve zamansız karartılan ışık, mimikleri yok ediyor. Özer Kuşkaya - Kadir Karagöl ikilisinin çalışması genel olarak sırıtmıyor. Sadece biraz daha üzerinde çalışılmalı.

Adana devlet tiyatrosu; usta yazar Necati Cumali'nin hiçliğin kıyısında yaşam savaşı veren, bir hayat hikayesini sahneliyor. Duygu oyunculuğunun ön planda tutulduğu, oyun boyunca hiç düşmeyen temposuyla sezona müthiş bir giriş yaparak seyircisini bekliyor.

JaqLee
04-07-10, 18:25
ENSTRÜMAN SESİNİN SAFLIĞI, MELODİNİN BİÇİMİ: "ALİ BABA VE 40 HARAMİLER"



Çocukluğumda hiç sevmezdim masalı, meseli. Bugün de sevdiğimi söyleyemem ya, neyse! Öykünün mantık benimsemeyen biçimi diye tanımlarlar masalı, bence olduğunca doğrudur. İçinde her daim cinler periler olan ve olayların beklenenler dışında gelişmeye yatkın olduğu öyküler, uyumadan önce çocuklara anlatılır ya da okunur ve masalların hemen hemen hepsi: "… Ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar" tümcesiyle biter.

MASALLAR MI UYUTTU BİZİ
Evet. Çocukluğumda hiç sevmezdim masalı, meseli. Olağanüstü olaylara, doğaüstü varlıklara yer veren, tümüyle düş ürünü, çoğunlukla belirli olmayan bir zamanda ve yerde geçen, genellikle ağızdan ağza aktarılarak sürüp giden bu anlatı türünü, romantizm döneminin bu gözde sanatını “çocukları uyutmak” üzere yaratılmış enteresan bir oluşum olarak tanımlardım. Haklı değil miyim?

KOCA BEBEKLERİN MASAL TUTKUSU
Çocuk olmayan insanların masaldan hoşlanmalarını ise, oldum bittim hiç anlayamamışımdır. O prenses deli miymiş ki, kurbağayı öpmüş? Cinderella'nın ayakkabısı ayağına büyük müymüş ki, ayağından fırlamış? Öyleyse, prens ayakkabıyı eliyle ayağına giydirdiğinde, nasıl olmuş da ayakkabı şıppadanak ayağına uymuş? Peter Pan, o kıyafetlerle gezmeye utanmaz mıymış? Kırmızı Başlıklı Kız, nasıl olmuş da “halüsinatif” maddelere daha o küçücük yaşında bulaşmış, falan da filan…

MASALA GEL, MASALA
Bir keresinde ortasından, kıyısından okuyayım dedim, başladığım paragrafa bakın siz: “Dostum, kadınlara inanma! Vaatlerine gül geç! Çünkü onların iyi ya da kötü halleri ferçlerinin (anlamı malûm: Kadın cinsel organı) heveslerine bağlıdır. Güya aşktan söz ederler; oysa hainlik onları sarıp giysilerinin titreşiminde şekillenir. Yusuf'un dediklerini saygıyla anımsa; Âdem'i cennetten kovdurmak için iblisin kadını kullandığını unutma! Kendine de güvenme! Bir işe yaramaz! Çünkü yarın, bağlandığın kişide saf aşkın yerini çılgın bir tutku alacaktır. Hele hiç şöyle deme: Aşka düşersem, âşıkların çılgınlığına kapılmayacağım! Sakın bunu söyleme! Çünkü gerçekte kadınların ayartısından yakasını sıyırmış bir erkek, olmayacak şeydir...”

MASALI O KADAR DA BOŞLAMAMAK GEREK
İnanmayacaksınız, ama bu satırlar, “1001 Gece Masalları”nda yer alıyordu. Hal böyle olunca sevdim(!) “1001 Gece Masalları”nı. Yüzlerce yıl boyunca, Çin'den Kuzey Afrika'ya uzanan ve Çin, Çin Hindi, Hindistan, İran, Irak, Türkiye, Suriye ve Mısır'ı kapsayan bir alanda anlatılan “1001 Gece Masalları”, esasen insanların düş gücünü ateşleyen engin bir hayalin ürünüydü. İnsanoğlu uçan halıyı, kanatlı atı, karnında doldurduğu hava sayesinde gökyüzünde uçan devi hayal etmeseydi uçağı, helikopteri, uzay mekiğini icat edebilir miydi diye de sık sık düşünmüşümdür.

TARIK GÜNERSEL'İN MASALI
"1001 Gece Masalları”nda anlatılanlardan biri de “Ali Baba ve 40 Haramiler”dir ve sanırım duymayanımız, okumayanımız aramızda yoktur. Bu ülkenin yetiştirdiği gerçekten çok önemli şair ve yazarlarından biri olan ve manzum, mensur, dramatik, somut, tipografik, gelenekçi, yenilikçi yapıtlarıyla tanınan Tarık Günersel, “Opera Sevmiyorsanız Bunu Görün! (Seviyorsanız Kaçırmayın)” ve “Herkes için eğlence!” sloganlarıyla yola çıkarak, daha sonra ülkemizin yetiştirdiği önemli müzik adamlarından Selman Ada tarafından bestelenecek olan “Ali Baba ve 40 Haramiler” librettosunu yazmış.

TOPLUMA GÖNDERME NEREDE
Tarık Günersel'in Türk dilini en güzel, en etkili kullananlar arasında saymazsam kendimi aşağılamış olurum. Onun tiyatro, sinema oyunculuğunu, tiyatro yönetmenliğini bilmeyen mi var? Entrika, kıskançlık ve aşkın yanı sıra, günümüz toplumuna göndermelere olanak tanıyan bir libretto çalışması yapmak üzere yola koyulmuş. Haramibaşı'na bunu teminen: “Bana harami diyorlar. Oysa ben sizi kurtarmaya geldim. Sefaletten. Bütün petrolüm sizin olsun. Ama önce sizin petrol benim olsun ki size verebileyim. Hem benim dokunulmazlığım var. Hiçbir mahkeme beni yargılayamaz, çünkü beni yargılayan hür teşebbüsü yargılamış olur; özgürlüğü yargılamış olur…” dedirtmiş. Rejisör Murat Göksu da, Günersel'e yardımcı olmak için olsa gerek, devasa binalarıyla metropol maketini haramilerden birinin elleri üzerinde sahnenin bir ucundan diğer ucuna gezdirtmiş.

ABARTILAN FANTEZİ
Sonuç olarak, olabildiğince fantastik bir metin çıkmış ortaya. Masaldan pek sapmamış Günersel, ama fanteziyi de olamazcasına abartmış. Örneğin, Ali Baba'nın karısına UFO gördürtmüş. UFO'yu “Ahali” de görünce, Ali Baba'ya: “Hayır, hayır! UFO değil bu! Uçan Daire!” dedirtmiş. Abdullah'ın: “Uzaylılar belgesel hazırlıyor galiba” demesiyle seyirciyi gıdıklamayı amaçlamış. Yahya Kemal'in “Akıncı” şiirini “Kırk atlı akınlarda çocuklar gibi şendik / Kırk atlı akınlarda dıgıdık dıgıdık dıgıdık dıgıdık…” olarak değiştirmiş. Olur, olmaz bir yerde “Pamuk Prens ve Yedi Rakkaseler”i çıkartıp, raksa başlattırmış. Kasım'ın: “Olmak veya toz olmak; işte mesele bu…” diye başlayan tiradına Shakespeare'i eşlik ettirtmiş ve daha ne kadar fantezi öğe varsa bulabildiklerinin tümünü çorbaya dâhil etmiş. Oyundan çıkarken baktım, seyirci, büyük çoğunluğuyla oyunu sevmiş. “O halde” dedim kendi kendime, “benim librettodan keyif almamamın nedeni, olsa olsa çocukluğumdaki masal nefretindenmiş.”

TOLLU'NUN UYDURUK KASABASI
Selçuk Tollu, kasaba sahnesi dışında “matluba uygun” bir dekor çizmiş. Mağara sahnesini, konuya denk düşen görkemde tasarlamış. Ayşegül Alev'in kostümleri zevkli ve librettonun bir anlamda uçukluğuna ayak uydurur mahiyette. Yoksa hiç düşünmez, Haramibaşı'nın kafasındaki o Viking şapkasını sorardım. Metin Koçtürk, tepe ışıklarını genel atmosferi tamamlamada ve diğer yönlerden gelen ışıkların gölgelerini yok etmekte nedense kullanmamış. Mağara sahnesinde, sol tarafın karanlığı da anlaşılır gibi gelmedi bana. Sahne tonlaması ve atmosfer, kasaba sahnesinde hiç sağlanamamış. Nil Berkan'ın koreografisi yeni değil, sıradan, ama gene de göze hoş gelen bir koreografi.

BİR DE, KALABALIK SAHNELER OLMASAYMIŞ
Murat Göksu, fantezi türe uygun düşen, ayrıca bu tür içinde özellik gösteren eserin kendine özgü rejisini iyi saptamış. Mutlak bir biçem edinmiş, ama kalabalık kadronun yönetiminde sanki biraz zorlanmış. Haramilerden kimilerinin hareketli bölümlerde kontrolden çıkıp birbirlerinin üstüne çıkmalarını engelleyememiş. Eseri, librettoya uygun olarak fantastik yaşama kavuşturmak için elinden geleni yapmış, ama oyuncuların jestlerini denetleyememiş. Örneğin Bülent Atak'ın: “İki at almakla hata mı ettim? / Beş at mı getireydim? ...” aryasında “beş at” derken iki eliyle on sayısını imlemesini görmezden gelmiş. Gökçen Koray'ın korosunun da, teatral anlamda pek değil, ama sessel bağlamda başarısını burada göğsümü gere gere övebilirim.

SELMAN ADA'NIN BESTESİ
Benim, belki de opera sanatındaki özel tutuculuğumdan olsa gerek, Tarık Günersel'in yeteneklerini “tenzih” ederek hafiften burun kıvırdığım metnini, “'Harika Çocuklar' yasası kapsamına alınan tek kompozitör ve orkestra şefi” olarak gururumuzu okşamış, aynı zamanda üst düzey piyano virtüözü Selman Ada bestelemiş. Selman Ada'nın bestesi, hiç kuşkum yok ki, metni bütünleyen, hatta metne değer katan, makamsal ve geleneksel renklerimizi içinde ustaca barındıran zenginlikte şiirsel bir beste. Selman Ada'nın müziği, ifade ve anlam yüklü. “Ali Baba ve 40 Haramiler”i dinlerken, herhangi bir enstrümanın sesinin saflığını, melodinin biçimini, bir akorun diğerinin içinde erimesini çok rahat duyumsayabiliyorsunuz. Biçim güzelliği ve duyguların ifadesine, sesleri karıştırarak kullanan bir usta Selman Ada. Kendisinin de program dergisinde ifade ettiği gibi, mutfağındaki orkestral, armonik, kontrapuntik, ritmik ve melodik olanaklar seyirci üzerinde yanılsama silsileleri yaratıyor.

OYNANIŞ
Oynanışa gelince, Tenor Şamil Gökberk'i “Ali Baba ve 40 Haramiler”de (“Açıl Susam açıl! Saçıl susam saçıl!” aryası dışında) Şamil Gökberk olarak göremediğimi üzülerek ifade ediyorum. Benim operayı izlediğim akşam bir şey eksikti Gökberk'te, ama neydi bir türlü anlayamadım, saptayamadım. Bariton Önay Günay “Fırsat tanısan bana / Döksem içimi sana” dizeleriyle başlayan Nihavent Şarkıda ve Nurcihan (Soprano Seda Ortaç) ile olan düetinde mükemmeldi. Haramibaşı'nda Bas Gökhan Ürben (“Asla! Asla! Asla Unutmam” pek güzeldi), Kasım'da Bariton Bülent Atak (özellikle Haramibaşı ve Harami Korosu ile Mağara tablosundaki resitatif ve aryası ile sonraki tiradıyla), Ayşe'de Soprano Çağnur Gürsan oyunu sırtlayan adlardı.

Sempatik ve hınzır bir karakter olan “Bacaksız”da Tenor Çağrı Köktekin teatral açıdan da, gırtlağındaki iki minik kasın titreşiminin her geçen gün biraz daha mükemmelleşmesiyle de çok iyiydi. Sesinin niteliği, iyiden iyiye esneklik kazandı artık Köktekin'in. Ses genişliği ve sesinin rengi çok iyileşti. Ama sanırım “Bacaksız Arietta”daydı, Sol anahtarına yazılmış tenor partisinin sekizlisi aşağıdan pek duyulamadı. Ya da ben duyamadım. Belki de orkestradan kaynaklandı. Bilemiyorum.

JaqLee
04-07-10, 18:25
"İn Yer Face" Bir Silah mı?
Dot'un Yeniliğini
Gölgeleyen Bir Oyun
"MERCURY FUR / KÜRKLÜ MERKÜR"

Philip Ridley'in 5.yetişkin, en çok tartışmaya yol açan oyunu olan “Kürklü Merkür” Tiyatro Dot tarafından İstanbul seyircisine sunuluyor. İngiltere'de oyunu izleyen bir eleştirmen olarak, kabus gibi iki saati tek perdeye sığdıran Tiyatro Dot'a çarpıcı sorularım olacak. İngiltere'de yazarın yayımcısının, kitabını çıkarmayı ret ettiği oyun, Londra basınında çok büyük tartışmalara neden olmuştu. Eleştirmenlerin gazetelerde yazdığı yazıları; yazarın sapık hayal dünyasının teatral tarihimiz açısından önemini eleştirimde dile getireceğim. Türkiye'de izleyenlerin ayakta alkışlandığı oyun, İngiltere'de seyircilerin büyük protestosuna neden olmuştu. Hatta yazar Philip Ridley'in dostları yazarla olan tüm ilişkilerini kesme noktasına gelmişlerdi. Peki bu kadar insan dışı bir metin neden Türkiye'de gösterime sunuluyor?

İngiltere basınında yazan Türk Tiyatro Eleştirmeni olarak “Kürklü Merkür” oyununun oynanacağını, 'The Guardian' dan Eleştirmen/Yazar Lyn Gardner'den öğrendim. Öğrendiğim andan itibaren de düşünmeye başladım. Bu oyun, ileri düzeyde teatral kültüre sahip olan İngiltere de bile kabul görmezken, Türkiye gibi yozlaşmanın ağır biçimde yaşandığı ülkede nasıl karşılanacaktı? Ama maalesef şunu görüyoruz ki; küfürlerle, ahlaki yozlaşma ile iyice yitirdiğimiz sosyal değerlerimizden eser kalmamış. Dünyada örneği olmayan bir öykünün, sahnedeki duruşunu dakikalarca ayakta alkışlayabiliyoruz. Tiyatro Dot'un izlediğim süper 4 oyunundan sonra, bu oyun gruba karşı büyük bir hayal kırıklığı yarattı kalbimde. “Sansürcü” de metinde olan, ama sahnede olmayan bir takım eksikleri yazmıştım. Fakat bu metin olduğu gibi seyirci karşısına çıkıyor. Oyun baştan sona tekrar ele alınıp sahneye konulmalı, hatta eğer metinde değişiklik yapılamıyor ise derhal sahneden çekilmeli!

Bakın oyunun yazarı Philip Ridley, önce şu cümlelerle oyunu savunuyor: *“ Kürklü Merkür'de olan olaylar mantıksız değil, kalp kırıcı. İnsanlar kendilerini güvende tutmak adına ve aşk için böle korkunç şeyler yapabilirler. Bana sorulan böyle bir durumda ben ne yapardım? Eğer annenizi,kardeşinizi ve aşkınızı güvende tutabilecekseniz böyle kötü şeyler yapabilirsiniz… Sevdiğiniz insanları güvende tutabilmek için neleri göze alırdınız?...” Ama bakıyor ki İngiltere'de tartışma alıp başını gidiyor ve toplum bu oyundan yara alıyor. Ve bu savunmanın akabine oyunu yazdığı için pişmanlığını dile getiren şu cümleleri söylüyor yazar: *“Oyunun çocuklara karşı zalimce olduğunu söyledim. Çok ileri gittim. Tartışmaya gerek yok. Niyetimi açıkça söyledim. Onlara oyunu yanlış okuduklarını söyleyen bir mektupta yazdım ama onlar bu konuda tartışmak istemediler. Tabi ki üzgünüm ama bu oyun sadece ego olayı değil…” Yazar bunu dostlarına, yayıncısına, izleyenlere ve eleştirmenlere söylüyor. Oyunun yazarı bile yazdığı metini savunamıyor. Yazdığı öykünün arkasında kalamıyor. Peki neden bu oyun sahnelerimizde?

Konu ile ilgili İngiltere basınında çıkan olaylara devam ediyorum. Bunları yazıyorum ki, yazacağım eleştirinin kökü nerelere dayanıyor? Bunu herkes bilsin istiyorum. Avrupa'nın kabul etmediği bir metnin “Tiyatro Dot” tarafından sahnelenişine hayretler içinde bakıyorum. 'The Guardian' dan Eleştirmen Yazar Lyn Gardner 'The devil inside' adlı yazısında oyun için şunları diyor: *“...Yazarın son oyunu o kadar şok edici ki basımcısı bile basmayı reddetmiş,arkadaşları neredeyse onu terk ediyorlarmış, yoksa Ridley çok mu ileri gitti?...”

Yazar konu ile ilgili basımcısına ve olaya tepki gösteren insanlara şu aciz sözleri söylemekten de kendisini alamıyor: “ O kadar şok edici bi'şey yazdığım için gelecek tepkilere hazırlıklıydım. Bilinen bir gerçek niçin dile getirildiğinde böyle büyük sorun çıkıyor? Dünya anlamında yani bir olay bilinir ama kimse konuşamaz ya bu olayı… Ben bunu gördüm” Bu cümlelere eleştirmenlerin de cevabı gecikmemiştir. The Daily Telegraph'daki Charles Spencer'ın kritik cevabı en az sahnedeki olaylar kadar ateşli olmuştur. Yazar herkesin endişesini dile getirerek, oyun yazarının kendi sapık fantezisinden tahrik olduğunu, bu oyunun küçük düşürücü ve tartışmalara yol açacak bir konuya dayandığını söyledi.

Sözde oyuna sahip çıkan bir kaç eleştirmen de olmuştur. The Sunday Times'dan John Peter oyuna destek olarak insanları oyunu görmeye teşvik etmiştir… Hatta oyunun adının “The definite 9/11 play” olarak değiştirilmesini dahi önermiştir. Bir seks filmi olan “9,5 Buçuk Hafta” ile konuyu kendince özdeşleştirmiştir. Bu akıl dışı eleştiri de İngiltere'de çok rağbet görmemiştir. Oyuna daha çok heyecanlı gençler gitmiştir. Oyunun İngiltere'deki prömiyeri Plymouth Royal Theatre'da yapılmıştı. Ve daha sonra 2005 yılında Londra'daki Menier Chocolate Factory'den transfer edildi. Daha sonra oyun İtalya'ya Türkiye'ye yolculuğa çıkmış oldu.

Oyunun Konusu
"Oyun" telaşlı bir hazırlıkla başlar...Kaos sonrası...İki kardeş... Bir grup genç... Kelebek (!) ticareti yapar ve "yukardakilerin" tuhaf fantazilerini gerçekleştirdikleri partiler düzenlerler. Anıları olan büyük kardeşin dünyanın kaosa teslim olmadan öncesine dair öyküleri vardır. Masum küçük kardeş ise hiçbirşey hatırlayamaz.
Öykülerini arayan yedi genç adam bu yeni dünyada hayatta kalmaya çalışmaktadır. Küçük bir çıkış yolu keşfederler... Ve "parti zamanı"

Oyunda baştan sona ağza alınmayacak küfürler mevcuttur. İngiltere'de 2 perde üzerinden yapılan gösterim ne yazık ki Sayın Murat Daltaban tarafından tek perde olarak düşünülmüş. 2 saatlik bir oyun neden tek perde oynanıyor? Oyunun metninin hiçbir değişiklik yapılmadan seyirciye sunulması da ayrı bir sorun! Ayrıca basın duyurusunda “18 yaş” ibaresini görememek cidden çok şaşırtıcı. Bu konu çok hassas. Bir an önce düzeltilmeli. Sadece “şiddet içerikli” diye yazmak oyun için çokta yeterli olmuyor. Konuda geçen eş cinsel ilişkiler “gerçekçi” öpüşmelerle sahnede yerini alıyor. Peki iki kardeş partiye hazırlanırken neden dudak dudağa öpüşmeye ihtiyaç duyuyorlar? Ve İtalyan tipi sahne kullanılmasını da halen anlamış değilim? Bu konuyu dağıtıyor. Olayın anlaşılırlığını engelliyor.

Fütürist Bir Masal mı?
20. Yüzyılda gelenekçi yapıyı yıkmak için yola çıkan “Fütürizm” sanatta kendisine pek yer bulamamıştır. Günümüzde bu akım, her konuda gelecek üzerine düşünenlerin öngörülerini, gelecek senaryolarını, fütürist fikirler başlığı altında paylaştıkları bilimsel bir kavram olarak yerini almıştır. Yani başlı başına sanatın dışına çıkmıştır. Bu oyun için “İrrealist Bir Masal” demek sanırım daha doğrudur.

Oyunun dekor yapısını çok beğendim. İşleyişi hızlandırıyor. Oyuncuların mükemmel performanslarına da diyecek kelime bulamıyorum. Özellikle de 2. Dünya Savaşı'nın Marilyn Monreo'nun kalçası tarafından çıkmasının anlatıldığı sahnede oyunculuklar doruk noktasına ulaşıyor.

""Çıkmaz sokağa doğru gidiyorum. Bir at. Hayır, zebra bu. Nasıl gelmiş buraya? Küçük çocuklar kovalaya kovalaya köşeye sıkıştırıp bıçaklıyorlar hayvanı. Şişeleri kırıp üzerine benzin döküyor bazıları ve kibriti çaktıkları gibi zebra yanmaya başlıyor. Çıkmaz sokağa doğru koşturuyor delice. Her yeri alev almış…” ve “Kocam günden güne daha da kötüleşiyor. Korkunç bir yer olmaya başladı dünya. Dağların beyaz zirveleri kelebek kaynıyor. Herkes kelebek yiyor. Durup, kurbağalar gibi dilleriyle yakalıyorlar kelebekleri. Şarkı söyleyip duruyorum ama kimsenin umurunda diil artık.Kocam oğullarımızı çok seviyor. Kelebek yemesinler diye tembihliyor. Kocam ilaçlarını alıyor. Günde dört kere. İyi gelmesi gerekiyor ona ama gittikçe kötüleştiriyor.”

Küfürün olmadığı ve duygu yoğunluğunun zirveye çıktığı bu iki bölüm dışında olayda, duygu empatisi ile ilgili hiçbir bölüm göremedim. İnsanın “id” duygusu bildiğim kadarıyla bazı kurallarla bastırılmıştı fi tarihinde. Ama bu oyun bütün ahlaki değerleri silip götürdüğü için, oyunda bir anda evrim öncesine dönmek çok mümkün. Tiyatro Dot'un üstün performansına diyecek kelime bulamıyorum. Bir film gibi oyunun baştan sona gitmesi de büyük başarı. Ama bu kadar sapıkça ve yazarının bile savunamadığı bir oyunu neden oynamaya ihtiyaç duyduklarını kamu oyuna anlatmalarını istiyorum. Eğer bir yenilik gayesi varsa ortada birisi bana bu oyundaki yenilik gayesini anlatsın lütfen. İngiltere'de oyunun prömiyeri olduğu gece 10 seyirci büyük bir protesto ile oyundaki küfürlerin kaldırılmasını istemişlerdi. Peki insanlar neden bu kadar telaşa düştüler? Eleştirmenler, yazarlar kendi kültürlerinden bir konuya sahip çıkmak mı istemediler? Asla! Kültürleri yok eden, hayal dünyasının ürünü sapıkça bir metnin teatral kültüre sağlayacak bir katkısı olmadığını gördüler. Ben de Türk eleştirmen olarak bu kanıdayım. Bu sebeple oyunun sahneden çekilmesi kanaatindeyim. Oyunun “Tiyatro Dot” gibi bir gruba vereceği zarar şimdi değil ama, ilerleyen yıllarda açığa çıkacaktır. Anı düşünmek yerine, geleceğe inşa bırakmak daha mantıklı bir açılım olacaktır.

JaqLee
04-07-10, 18:25
Türkiye'de Tiyatro Eğitimi ve Rusya Örneği (II)

STANİSLAVSKİ'nin gerçekçiliği; oyunların yorumunda, oyunculuğun, gösterimlerin çözümlenmesinde yöntemi giderek inanılmaz boyut kazandı. Onunla ve ondan sonra “Stanislavski'nin gerçekçilik yöntemi”, konservatuvarlara temel eğitim olarak yerleşti. Rus oyun yazarlığında büyük devrim yapan, şiirsel gerçekçiliğin dünyaca ünlü çağdaş yazar Anton Çehov, Stanislavski yöntemi bilinmeden, hiçbir yönetmen tarafından başarıyla sahneye konulamadı. Stanislavski'nin gerçekçilik yöntemi, Çehov'un “Martı” oyunuyla başlayıp bütün oyunlarında etkili oldu. Çehov oyunlarının yorumu, Stanislavski yöntemiyle çözümlenebildi. Bu yöntemi bilmeyenlerin sahneye koydukları Çehov oyunları, başarısızlıkla sonuçlandı. Doğal, olarak, Stanislavski yöntemine, onun Rus-Sovyet ve dünya tiyatrosuna getirdiği yenilikleri ve en çok benimsendiği “Stanislavski yöntemi” üstüne bu başlıkla, ayrı bir yazı yazmak gerekiyor.

Kuramsal ve uygulama alanında sahne sanatının en çok yararlandığı ve uygulandığı yöntemden bir başka yazımda söz edebilirim. Bu yöntemden ülkemiz tiyatrosu da yararlandı. Muhsin Ertuğrul, Fransa'da, Almanya'da, İskandinav ülkelerinde bulunduğu yıllarda, tiyatro eğitimine de ya da oyunların sahneye konuluşlarında Stanislavski yöntemini öğrendi. 1922-24 yıllarında Moskova'da üç yıla yakın kalarak, özellikle Rus-Sovyet Tiyatrosu'nu tanıdı. Stanislavski ve Nemiroviç, Dançenko ile birlikte çalıştı. Meyerhold'u, Tairov'u onların ve diğer yönetmenlerin arasında bulundu. Vaktangov da bu ünlülerin başında geliyordu.

Rusya'da ya da Sovyetler Birliği döneminde Rus tiyatrosu çok etkindi. Stanislavski yöntemi ile yukarıda adlarını saydığım büyük yönetmenler sadece Rus-Sovyet Tiyatrosu'nu değil, dünya tiyatrosunda da egemendi. Sovyetler Birliği yılları eğitimin doruğa çıktığı dönemdir. Özellikle dağılmasından önce. 1967 yılında ilk kez gittim Sovyetler Birliği'ne. Türkiye ile SSCB arasında 1965'ten sonra kültürel ilişkiler, sanatçıların gidip gelmeleri başlamıştı.

1967'de Sovyetler Birliği'ne çağrılı olarak gitmiştim. Sahne sanatları ile ilgili, ayrıca, Rus-Sovyet kültür ve Türk Cumhuriyetleri'nin sanatsal etkinliklerini izlemeye, araştırmaya gittim. Bu konuda soluklu çıkmış olacağım ki, 40 yıldır zaman zaman aralıklarla olmasına karşın özellikle sahne sanatları ile ilgili araştırma ve çalışmalarımı sürdürüyorum.

Tiyatro, opera, bale, müzik alanında müzeler, galeriler hep ilgi alanımda oldu. Çalışmalarımı yaparken, ilk ilgimi konservatuvarlar çekti. Sahne sanatlarını izlemek, olağanüstü gösterimleri (temsilleri) görmek bir şenlikli benim için. Ayrıca, her yıl haziran ayında sırasıyla cumhuriyetler Moskova'da sahne sanatlarıyla ilgili (orkestraların da katılımıyla) ilk gidişime altı cumhuriyetin sanat etkinliklerini görme olanağını buldum. Sovyetler Birliği'nde bütün cumhuriyetlerde de aynı eğitim yöntemi uygulanıyordu. Dağılmadan sonra, Rusya Federasyonu'ndan başka, diğer bağımsız cumhuriyetlerin devlet kurumlarında aynı eğitim uygulanmaktadır. Son yıllarda Türk cumhuriyetlerini geziyor, görüyorum. Alışılmış yöntemin başarısı bilindiği için eğitim özellikle konumuz olan tiyatro akademilerinde verilmektedir.

Kendi tiyatrolarına, diğer sahne sanatlarına genç sanatçılar yetiştiriyorlar. Örnek vermem gerekirse; Moskova Sanat Tiyatrosu, Akademik Drama Tiyatrosu adıyla eğitim verir. İlk sınıfa, hazırlanan öğrenciler, en ünlü öğretim üyelerinin ünlü eğitimci, pedagogların, ünlü sahne sanatçıların eğitiminde öğrenim görüyorlar. Bu nedenle giriş sınavları çok zorlu çekmektedir. Örneğin, akademiye (tiyatro eğitimi için) 50 öğrenci alınacaksa, ortalama beş-yedi bin aday öğrencilerinden seçilerek sınavlarda başarılı olanlar okumaya hak kazanıyorlardı. Üniversite düzeyinde akademi adıyla eğitim veriliyor.

Rusya Federasyonu'nda güzel sanatlar akademisinde eğitim vermek isteyenler sanat düzeyleri ne olursa olsun, pedagojik-eğitimci olmak için “GİTİS”i bitirmeleri gerekiyor. Öğretmen, eğitim verme diploması olmadan güzel sanatların hiçbir dalında öğretmen olamaz. “GİTİS”-1917 Devrimi'nden sonra İlk Halk Komiseri (Milli Eğitim Bakanı olan) Anatoli Vasilyeviç Lunaçarski adına kurulmuş, bütün güzel sanatları içeren bir kurumdur. Oleg Yefremov'un ölümünden sonra, Moskova Devlet Akademik Drama Tiyatrosu Rektörlüğü'ne Tabakov getirildi. Bütün büyük ve ortalama yüz elli, iki yüz yıl arasında değişen ve bunlara bağlı akademilerde; tiyatro, opera (şan), müzik, bale eğitimleri verilmektedir. Girişi çok güç, bitirilmesi de aynı güçlüklerle dolu eğitimi tamamlamak zorundadır; her öğrenci. “GİTİS” de hocalığı zorlu eğitimden geçirir. Güzel sanatların bütün dallarındaki eğitim, ya da akademilerinde, devlet üniversitelerinde aynı nitelikte ve düzeyde devam ediyor. Gelenekleri olan kurumlara bu ayrıcalık, köklü sanat yapmalarını sağlıyor. Aslında, Rusya Federasyonu'ndaki tiyatro eğitimi ile Türkiye'Deki tiyatro eğitimini karşılaştırmak olanaksız. Bizdeki eğitimin yeterli olmadığını konuyla ilgilenenlerce bilinmektedir. Carl Ebert'le başlayan eğitim, başlangıç yıllarında Stanislavski yönetimine dayanıyordu. Onun öğrencilerinden, başarılı oyuncular, ondan öğrendiklerini zaman içinde tükenerek sona erdirdiler. Carl Ebert zamanında açılan yönetmenlik bölümü, Ankara-Cebeci'de ve Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nda eğitime açılamadı. Tiyatronun ne kadar çağdışı kalması için elimizden geleni yapmaya çalıştığımızın farkında değiliz. Bakanlık düzeyinde çözüm arayacak yetkili olmayınca, çözümsüzlük bugüne kadar uzayıp geldi. Bir de uzman hocalardan yararlanma diye iktidarların böyle bir sorunu olmadı.

Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü ve Genel Sanat Yönetmenliği yıllarında Cüneyt Gökçer'le birkaç kez bu konuyu konuşmuştum. Etkili olduğu dönemlerde o da bir çözüm bulamadı. Emekli olduktan sonra, Bilkent Üniversitesi'nde Sahne Sanatları Bölüm Başkanı olunca, aynı bölümde Tiyatro Yönetmenliği Bölümü'nün açılışını sağladı. Gürcistan'dan ünlü yönetmen Robert Straua'yla birlikte Bilkent Üniversitesi “reji” (yönetmenlik) bölümünü kurdurdu. Bir süre Robert Strua çalıştıktan sonra, yerini Gürcistan'da yetiştirdiği yönetmenlere bıraktı.

Türkiye'de tiyatro yönetmeni yetiştirecek bir başka konservatuvar yok. Bu koşullarda, Rusya Federasyonu ve diğer Batılı ülkelerle nasıl yarışılabilir? Özellikle yönetmenlik ve uzman öğretim üyeliği dallarında eğitici, öğretici özellikleri olmayan tiyatro sanatçılarınca hazırlanan öğrenciler, ne yazık ki beklenenleri veremiyorlar.

JaqLee
04-07-10, 18:25
Müzikalitenin Ruhu
Profesyonelliğin İnceliği
MÜZİKALDEKİ HAYALET
' The Pinchpenny Phantom Of the Opera'
Tiyatro Kedi


Tiyatro Kedi, Jack Sharkey ve Dave Reiser'in yazdıkları “Müzikaldeki Hayalet” oyunu ile seyircisi karşısına çıkıyor. İpek Kadılar Altıner'in sahneye uyarladığı ve şarkı sözlerini yazdığı oyun; çeşitli müziklerin harmanı pop müzikalden oluşmakta. 'Operadaki Hayalet' in ana unsurlarından oluşan müzikalin çekiciliği, konunun teatral tarihin çok ince noktasında durmasından anlaşılmaktadır. 1925 yılından başlayarak 2005 yılına dek filmlere konu olan 'Operadaki Hayalet', bu sefer izleyene 'komedi' unsuru yüklenerek sunulmakta. Tiyatro Kedi, İpek Kadılar Altıner'in uyarlamasıyla sahne başarısında zirveye çıkmış gözüküyor.

Müzikalin Konusu
New York'ta eski bir opera binasından dönüştürülmüş dar bütçeli bir tiyatro. Hayalleri büyük ama bütçesi çok küçük üç genç tiyatrocu tiyatro yapacak parayı toparlamak için bir süreliğine tiyatroda konserler düzenliyorlar. Üçü de müzikal tiyatro bölümünden mezun Tenor Gaston (Atılgan Gümüş), Soprano Pristine (Elif Çakman) ve Bariton Bubby (Erez Ergin Köse) konserlerde dans edip şarkı söyleyerek tüm hünerlerini gösterseler de ünlü bir kadın solist olmadan yeterli bileti satamıyorlar. Farklı gecelerde, farklı türlerde şarkı söyleyen beş ayrı ünlü solistin yarattığı karmaşayla başa çıkmaya çalışan tiyatrocuların en büyük sıkıntısı ise konuk solistleri kaçırmaktan keyif alan Hayalet (Deniz Türkali). Unutulmuş operanın, yaklaşık üçyüz yaşındaki ve öldüğünün farkında olmayan Hayalet'i ile öldüğünün fena halde farkında olan sadık giydiricisi Eleanore'u (Dilek Aba) uzun süre tiyatro çalışanı sanan oyuncular, Gaston'un ünlü solistlerden Gloria'ya (Demet Tuncer) aşık olmasıyla birbirinden komik durumlara düşüyorlar.

Oyunu yöneten Hakan Altıner, opera binasında geçen öyküyü sahneye aktarırken zekice işler gerçekleştirmiş. Opera sahnesi ile kulisler arasında geçen olaylarda, sahne önünü de oyuna katarak; sahneyi geniş çapta yığılmalardan kurtarmış. Sahne önüne koyduğu (sağlı sollu) kulisler, izleyeni de komedinin içine hızlıca sokuyor. Sahnenin iki uç kısmına kapaklı kulis ve oda koyarak, konunun hızlıca ilerlemesine olanak tanımış. Böylelikle sahnede kalabalıklar oluşmadığı gibi, danslarını gerçekleştiren oyuncular da başarılı performans ortaya koymuş oluyorlar. Barış Dinçel'in oluşturduğu bu tasarımlar, Hakan Altıner'in yapmak istediğini de apaçık ortaya çıkarıyor. Sayın Dinçel bu tasarımı ile bu yıl ki 'Tiyatro Ödülleri'ni zorlayacağa benziyor…

Oyunun kritiğinde en önemli noktayı Cenk Taşkan oluşturuyor. Bestelerinin güzelliğine, İpek Kadılar Altıner'in şahane sözleri de eklenince; müzikaldeki aşk bir anda 'Moulin Rouge' müzikalini hatırlatıyor. Özellikle de Demet Tuncer'in 2. perdede söylediği 'Unutsam Seni' adlı parçanın sözleri son derece büyüleyici idi. Bestelere söz yazmanın ötesinde, olayı yaşayarak duyguyu anlatmak; aşkın lirik tadını doruğa ulaştırıyor. Önder Bali yönetimindeki 7 kişiden oluşan orkestranın da oyuna katkılarını unutmamak lazım.

Oyunda, Usta Oyuncu Deniz Türkali operada öldüğünden habersiz yaşayan hayaletin ruhunu canlandırıyor. Yüksek tempo içinde başarılı bir gösterim sunuyor. Tablonun içinde yaşayarak, operaya gelen sanatçıları korkutup kaçıran hayaletin, ihtişamlı duruşunu izleyene çok güzel aktarmış. Hayaletin sadık giydiricisi 'Eleanore' rolündeki Dilek Aba'nın müzikallere katılması ve tempo içinde ince espiriler oluşturarak müzikler söylemesi hoş olmuş. Fakat bazı anlarda diğer oyuncuların arasında fazla kalıyor. Bu durumda -az da olsa- dansın temposunu düşürüyor. 'Soprano Pristine' de Elif Çakman oyunun önemli oyuncularından… Sahnede başrol oynama hevesi içinde, operasının maddi kurtuluşu olarak kendisini görüyor. Oyunun dans ve müziklerinde çok çok başarılı. Ses tonundaki vurgulara hayran kaldım. Kıskançlık duygusunu sahneden iyi aktarıyor. Bariton Bubby'de Erez Ergin Köse, Atılgan Gümüş ile yapılan danslarda iyi bir ikili oluşturmuş.

5 ayrı karakterle (Shimoına, Amie, Dona, Gloria, Elizabeth) sahede yer alan Demet Tuncer için bütün övgüleri buraya yazmak gerekli. 5 ayrı karakterde inanılmaz başarılı. Söylediği şarkılarda -ki özellikle de- 'One Night Only' parçasını söylerken izleyenleri büyüledi. Bu parçayı Dream Girls filminde Beyonce seslendirmişti. Demet Tuncer, değişik aksanlarda konuştuğu İngilizce'si ile Beyonce'dan daha güzel seslendirdi diyebilirim bu parçayı. Özellikle de 'Tina Turner' ün şarkısını söylerken bir ara gözlerimi kapattım, sahnede Turner'in yer aldığını düşündüm. 'Can't Take My Eyes Of You' parçasının verdiği duygu yoğunluğunu seyirciye iyi aktarıyor. Bu parçayı Frank Sinatra'yı kıskandıracak düzeyde söylüyor. Oyunu baştan sona sürükleyen muhteşem bir oyunculuk ortaya koyuyor Sayın Tuncer.

Oyunun bir diğer önemli oyuncusu Atılgan Gümüş 'Tenor Gaston' da operasını kurtarmaya çalışan bir sanatçıyı canlandırıyor. Söylediği şarkılarda, seslendirdiği operalarda, danslarda, tempoda, karakter çözümlemesinde… Uzun lafın kısası sahnede yapılacak her ne varsa hepsini yerine getiriyor. Demet Tuncer ile çok güzel bir ikili oluşturmuşlar. 2001 yılında çekilen 'Moulin Rouge' müzikalinde başrolleri oynayan Nicola Kidman ve Ewan McGregor gibi adlarından epeyce süre bahsettireceğe benziyorlar. Bu ikili oyun içinde çok önemli yerde duruyor. Atılgan Gümüş bu oyun ile müzikallerin vazgeçilmez oyuncusu olduğunu duyuruyor. Türkiye'de ender rastlanır bir sese sahip.

Oyunda bir takım teknik sorunlar oluşuyor. Öncelikle yaka mikrofonlarından çıkan 'tiz' sesler, bazı parçaları gölgeliyor. Bu durumun ivedilikle düzeltilmesi lazım. Sonra pudra ile sahnede karakterlere gözüken hayaletin, pudrayı yüzüne sürmesi gerekirdi. Bu söylediklerim oyunun başarılı gösterimini kesinlikle gölgelemedi. Her oyunda oluşabilecek küçük aksaklıklar bu gösterimde de meydana geldi. Hakan ve İpek Altıner'in Türk Tiyatrosu'na sundukları oyunlar son derece üst düzeyde. 'Müzikaldeki Hayalet' İpek Kadılar Altıner'in muhteşem şarkı sözleri ile izleyicisini bekliyor. Sezonun muhteşem müzikalini kaçırmamanızı öneririm.

JaqLee
04-07-10, 18:25
UÇ NOKTALARI ZORLAYAN NİTELİKTE BİR OPERA: "ELEKTRA"

09 KASIM 2007

Ünlü Alman besteci Richard Strauss'un (1864 -1949), opera repertuarının en gözde eserlerinden biri olarak tanımlanan “Elektra” adlı operası, neredeyse yüz yıl sonra Türkiye'de ilk kez, İstanbul Devlet Opera ve Balesi tarafından oynanmakta.

"Elektra”nın M.Ö. 5. yüzyılda yaşamış büyük sahne yazarı Sophocles'in sayısı yüzü aşan yapıtlarından biri olduğunu elbette bilmekteyiz. Aynı konunun Euripides, Aeschylos gibi büyük tragedya yazarları tarafından işlendiği de mıh gibi aklımızda… Viyanalı şair Hugo von Hofmannsthal, yüz yıl önce işte bu konuyu almış, opera metni haline getirmiş. Richard Strauss da, metni kendine özgü şarkı söyleme tekniği ve zengin orkestrasyonuyla bezemiş. İstanbul Devlet Opera ve Balesi Müdürü, aynı zamanda Sanat Yönetmeni Kerim Soysal cesaret edip 2006-2007 repertuvarına katmış, eseri sahneye koyan Aytaç Manizade de intikam duygularının baskısı altında hem öz benlikleriyle, hem de birbirleriyle kıyasıya uğraş veren ve neredeyse delilik noktasına vararak tükenen üç kadın karakterin ekseninde sahnelemeyi kurgulamış.

KADIN SESİNİN KULLANIMI
Bildiğim o ki, “Elektra”da kadın sesinin kullanımı uç noktalara ulaşmakta. Metindeki kadınların ruhsal bozuklukları hiç kuşkum yok ki ses materyalinin kullanımını da ciddi anlamda etkiliyor. İkiden çok sesin birlikte oluşturdukları, armoninin bulunmadığı müzik, elbette solistleri olamazcasına zorluyor. Elektra'nın mutluluğundan ve coşkudan kendinden geçmiş halini yansıtan ölüm dansı da, sadece operaya özgü, eski tarihsel metinlerde dahi pek rastlanılmayan bir öğe. Müthiş bir tablo… Elektra, aşırı sevinciyle vahşi bir dansa başlayacak, sürekli artan hızını durduramayacak ve birden gücünü yitirerek yere düşüp ölecek. Uzmanlar, kendini ölüme sürükleyen Elektra'nın bu dansını, artık yaşaması için hiçbir nedeninin bulunmadığı yolunda yorumluyorlar. Bana sorarsanız, Starauss'un daha önce kullanmadığı motiflerden oluşturduğu bir sentez içinde, zevkten çatlamaktır bu. Ya da benim görüşüm, duyuşum böyle kabul edile… Neyleyim!..

KONUNUN MERKEZİNDE ÜÇ KADIN KARAKTER
"Elektra” operası her şeyden önce çeşitli ikilemleri, şiddeti, tutkuyu içinde barındıran bir yapıt. Yönetmen Aytaç Manizade, eserin bu tarafını doğrusu ciddiye almış. Strauss'un Elektra tragedyasını yapı bakımından bütünlüklü ve dramatik açıdan aşırı uç noktaları zorlayan nitelikte bulduğunu ve öylece işlediği gerçeğini de asla kulak ardı etmemiş. Konunun merkezindeki üç kadın karakteri, bu karakterlerin birbirleriyle bağlantılarının genel anlamda konunun genel çerçevesini oluşturacağını iyi hesap etmiş. Kocasını aşığına öldürten Agamennon'un karısı Klytamnestra ile babasına takıntılı bir şekilde bağlı olan kızı Elektra'yı istenildiği gibi iki karşıt karakter olarak çizmiş. Annesi ve kız kardeşi Elektra'ya oranla daha ılımlı ve sakin bir karakter olan Chrysothemis'i de iyi biçimlendirmiş.

MANİZADE NASIL PİŞİRMİŞ
Şimdiii… Aytaç Manizade'nin böyle bir eserde simgesel anlatım yollarını denemesine hiç bir diyeceğim yok. Ölüme ilişkin temalarda, Öncel Kandemir'in sahnede tasarladığı saraya giden köprüsünü Metin Koçtürk'ün ışığıyla kan kırmızısına boyamasına, Ayşegül Alev'in Klytamnestra'nın arkasındaki ölümlerin, cinayetlerin simgesi olarak tasarladığı metrelerce uzunluktaki kıpkırmızı pelerine, aynı pelerinin Klytamnestra'nın öldürülme sahnesinde akan kan olarak kullanılmasına, keza Elektra'nın da o pelerine sarılarak ölmesine gıkım çıkmıyor da, “'Elektra'yı hem de bilinçsizce modernize etmek neden” diye sormak hakkını kendimde buluyorum. Hatta, Yekta Kara'nın “Macbeth”ini ters yüz etmek neden diye de sorumu değiştirerek yineleyebiliyorum. Ayşegül Alev'in kostümlerindeki uzaylı çizgileri ne öyle ayol? Kel alaka? Pardösü içine çelik yelek ne ola ki! Aegisth'e o pelüş kürk yakışmış mı? Birinci tabloda hizmetçilerin Elektra hakkında konuşurlarken kırmızı yün örmelerine ne gerek var? Arkadan geçenler… Tavuklar… Marslılar… Pilli el fenerleri… Ne onlar?

ORKESTRANIN KATKISI
Büyük orkestra kullanımına bu yapıtında da yer veren Strauss, esasında konunun tüm dramatik noktalarını, en ince detaylarıyla Hofmannsthal'le birlikte tasarlamış, müzikte karakterlerin iç yapılarını yansıtmaya yoğunlaşarak konunun ötesine geçen bir anlatım hedeflemiş. Önemli olan, işte bu hedefin uygulanması. Alexandru Samoila yönetimindeki orkestra hedefi harfiyen uyguladığı gibi, Elektra'nın annesine ve aşığına karşı dinmeyen nefretini, saplantısını belirten ve eser boyunca sıklıkla çeşitli biçimlere büründürülerek duyurulan ana temanın altını incecik çizmeyi başarmış. Gerçekte olmayan (metinde ölü olan), ancak anısının her zaman yaşatıldığı bir ortamı betimlemek için kullanılmış Agamemnon temasını da, hiç mi hiç abartmadan icra etmiş.

ÖNCEL KANDEMİR'İN KANSIZ CANSIZ DEKORU
Metin Koçtürk'ün ışık tasarımı oldukça sert ışıklardan oluşmuş diyeceğim, ama belki de bunu dekor zorunlu kılmıştır diye de ekleyeceğim. Ayşegül Alev'in kostümleri kendi içinde kötü değil, kötü değil ama yukarıda da söylediğim gibi yoruma hiç mi hiç katkısı yok. Öncel Kandemir'in dekorunda da, sanırım yönetmen bir köprü istemiş, o da bir köprü yapmış. Gerisi beyne yönelmeyen, seyircinin hayal gücünü didiklemeyen, uyarmayan, estetiği olmayan, yorumun aktarılmasına en küçük bir katkısı bulunmayan vıttırıvızzık bir saray tasarımı. Saray bu yahu, modern de çizilse hiç mi gizemi olmaz?

Sonracığıma, Genç Uşak'ın: “Yolumdan çekilin! / Kim bu kapının önünde duranlar?” diye soldaki kapıdan çıkmasını da anlayamadım. O, oyun boyunca sadece bir kez kullanılan kapı, ne kapısı? Yaşlı Uşak'ın da: “Ahırdan ne isteniyor,” diyerek dışarıdan gelişini ise Manizade'ye sormak isterim doğrusu. Genç Uşak: “Kim bu kapının önünde duranlar?” diye hesap sorarken, hangi kapıyı kast ediyor ve de kapının önünde duranlar kim ya da neredeler?

SESLER
Geleneksel klasik tonalitenin armoni çerçevesine çıkan seslerde, solistlerin ciddi anlamda zorlandıklarını söylemiştim. Yoğun modülasyon, arada sırada görülen salkım akorlar ve politonalite… Bestecinin becerisi de, işte bu armonik karmaşa içinde bu leitmotivleri kullanmasında elbette. Ayrıca, Wagner etkisi taşıyan motifler ve tonal sistemi zorlayan armoniler bu operanın değerini oluşturmakta. Böyle zor, çetrefilli bir opera eserini izledikten sonra, Beş Hizmetçi Kız'dan özellikle kontralto olanı kutlarken, kırk beş saniyelik rolleri içinde Orest'in Dostu'nda Bas Zafer Erdaş'ı, Yaşlı Uşak'ta Bas Göktuğ Alpaşar'ı ve Genç Uşak'ta Tenor Caner Akın'ı övmek isterim. Orest'te Bariton Önay Günay iyi şancı olduğunu bir kez daha kanıtlamakta. Koray Damcıoğlu, Aegisth'de görevini yapmış. Lynn T. Çağlar'ı, Klytamnestra'da, atonal müziğin, ruhunu kendinden önce asla kavrattırmayan, varoluşunun her saniyesinde muğlaklığını koruyarak daimi olarak meçhule doğru giden, dinleyici ile uzlaşmayı yadsıyan bir müzik türü olduğunu pek kabullenememiş bulduğumu açık yüreklilikle söyleyebilirim. Yanlışım varsa af ola!.. Chrysothemis'de Ayşe Sezerman çok iyi, Elektra'da Sema Tüzün çok çok iyi.

Ha… Sahi… Program dergisinde “cast” verilirken, tanımlamaların Almanca yapılması, örneğin “Bir Genç Uşak” yerine “Ein Junger Diener”, “Gözcü Kadın” yerine “Die Aufseherin” yazılması yapıtın modernleştirilmesine dahil mi sayılıyor, yoksa zaten ağdalı olan eser iyiden iyiye anlaşılmasın mı isteniliyor?

Bir bilen var mı?

JaqLee
04-07-10, 18:26
Bir ülkeyi fethetmek için , içten yıkmak en kolay yöntemdir. Bir mahalle ki!…



Ankara devlet tiyatrosunun açılış oyunu olan ''bir mahalle ki'' adlı eser geçtiğimiz günlerde prömiyerini yaptı. Tuluat tiyatrosunun önemli temsilcilerinden biri olan, yılların usta oyuncusu Münir Canar 'ın güçlü kaleminden dökülen incilerle, sisteme bakış açısı ayakta alkışlatan bir performansla seyirci karşısına çıktı. Usta kalemin inceden günümüz Türkiye'sinin içinde bulunduğu durumu,sistemi o ince çizgiyle tiye alışı, verilmek istenen mesajın seyirciye doğru yansıması için elinden geleni yapmış. Zira bunun için seyirciyle yakın temas kurması gerektiğini çok iyi kavramış. Oyunu hem yazıp hem yönetmesi kendi fikirlerinin doğru anlaşılması açısından çok önemli. Güzel bir fars orneği olan oyun; orta oyun yöntemiyle sahneye konan oyun, bir İstanbul mahallesinde muhtar olan Pişekar 'ın mahalledeki evleri, bakkalı ve çeşmeyi yabancılara satışı ile gelişen olayları anlatmakta.

Oyun; seyirciyi canlı tutmak için fasılla başlıyor. Bütün oyuncular davulla zurnayla sahnede içinden geldiğince oynuyor. Tam anlamıyla bir curcuna! Oyun sonunda görüldüğü üzere kadınlardan oluşan ekip sadece dans bölümünde yer almış. Oyun sadece erkek oyunculardan oluşuyor. Yönetmen fars öğesinin tam anlamıyla oturtmak için absürd bir anlayışla erkek oyuncuyu kavuklunun karısı yapmış. Oyunun olmazsa olmazlardan biri olan aksiyon olayı kendi içerisinde çatışmalar barındırıyor. Kavuklu ve Pişekar'ın çatışması, iktidar ile halkı temsil ediyor.

Bir tarafta yabancı sermayeye kaptırmak istenmeyen halkın temsilcisi kavuklu, diğer yandan yabancıların getirdiği yeniliklerle daha yaşanılır bir yer için elinden geldiğince uğraşan iktidar sözcüsü Pişekar yer alıyor.

Oyunun fasıl bölümünden sonra padişah temasının işlenmesi başlangıç noktası olarak , halkın güllük gülistanlık bir yaşam biçimine sahip olduğunu anlatıyor. Yalnız padişahın seyirciye dağıttığı küçük bidonların anlamını kavrayamadım. Araştırdım ama bulamadım. Eski bir gelenek olsa gerek!

Önceleri yabancı sermayeye kaptırmanın ne demek olduğunu anlamayan, halkın zamanla, halka açık olan suyun parayla satılması, bakkalın devamlı zam yapması ve kendi milliyetinden olan esnafın faydalandığı olanaklar görülünce ab birliğine de inceden bir dokundurma yapıyor.

Politik taşlamanın güzel örneklerinden biri olan bu oyun, '' Avrupa birliği '', ''imf '' ve diğer sistemin odak noktalarını eleştiriyor. Tuluat tiyatrosunun vazgeçilmezlerinden biri olan '' kiproko '' sanatı da sık sık işlenmiş.

Oyuncu girişlerindeki şarkı bölümleri kısa tutulmalı.

Her oyuncunun sahneye girerken şarkıyla başlaması oyunu dinlendiriyor. Ya bu bolümler kısa tutulmalı yada tamamen ortadan kaldırılmalı. Aksiyonu öldürüyor.

Her ev satma olayında kavuklunun müdahale için, ev sahipleriyle görüşmesi ve ev sahiplerinin tehlikenin farkında olmayışı sonrasında yaşanan olaylar günümüz Türkiye'sinin içler acısı durumunu gözler önüne seriyor. Bu işleyişte oyuncuların bireysel performansları ve kavuklunun başarısı müthiş.

Doğaçlamaların sırıtmadığı, oyunculukların başarısı, bireysel performanslar ve ekip uyumu oyunu, müthiş kılan etken. Yıllar öncesine gitmemizde hiç zorlanmıyorlar.

Kavuklu (Sabri Özmener)
Oyun kadrosu oldukça kabalık. Yalnız oyunun hiç şüphesiz parantez açarak belirtilmesi gereken bu usta, yılların verdiği birikimi seyirciyle paylaşmaktan çekinmiyor. Oyunun kilit oyuncusu. Aldığı eğitimle vücudunu çok iyi kullanıyor. Oyun içinde oyun olgusuyla sahneden oyunu yöneten, doğaçlamaları, jest ve mimikleriyle, yaklaşık ona yakın oyuncuyla tek başına savaşıyor. Bir saniye bilen düşmeyen temposuyla, oldukça zor olan bu karakteri başarıyla götürmüş.

Kısacası usta yazar ve yönetmen Münir Canar seyirciye mesaj verirken, eğlendiren, sazlı sözlü müthiş iki saat geçirtiyor.

Münir Canar'a, bu eseri yazarak Türk Edebiyat Dünyasına unutulmaz bir eser kattığı için ve bu oyunun rejisini vererek ne denli zengin bir iş yaptığını kanıtladığı için sonsuz teşekkürlerimi sunmak gerek. Bu oyunun çıkmasında emeği geçen tüm oyunculara ve teknik ekibe teşekkürlerimi iletiyorum.

Ayrıca oyunda yer alan seçkin isimler; Fikret Ergin, Aydın Uysal, Sabri Özmener, Neşet Erdem, Levent Şenbay,Nejat Armutçu, İsmet Numanoğlu, Volkan Duru, Fikriye Musluoğlu, Göktürk Arıkan, Hasan Ataman, Seda Özgiş, Erengül Öztürk, Halil İbrahim Yaman, Murat Kavas, Sinan Hürkardeş, Sinem Çekerek, Fahrettin Ünal, Fikri Özdemir, Mertol Aytekin, Tolga Ünsal, Hakan Şenlik, Fırat Erdoğan'a başarılı performansları için tebrikler.

Güven Öktem'den görsel bir şölen.

Oyundaki en büyük görev bu dekora düşmüş. Önce şehrin ana temasını çizmiş. Perde üzerine kuşbakışı bir şehir portresi çizmiş, hemen önüne çalgıcıları koymuş. Evlerden oluşan bir portatif dekor tasarlamış. Bu dekorların altına tekerlek koyarak sahnede rahatça kullanılmasını sağlamış. Çok zor olan bu işin altından başarıyla kalkmış.

Eski oyunlarda genelde giyimler bellidir. Arşivde ne bulmuşsa getirmiş. Giysi tasarımında Sevgi Türkay'ın çalışması başarılı.

Işık tasarımında Zeynel Işık'ın çalışmaları ve perde üzerine yansıttığı şehir portresini canlı tutması zekice tasarlanmış. Genel olarak iyi.

Hakan Odabaşı, Nilgün Bilsen'inin dans koreografisi başarılı.

Müzikte Kemal Günüç, sanırım orkestrayı yönetmiş. Oyun boyunca hiç kesilmeden devam eden müzikler başarılı. Yalnız başta da belirttiğim gibi, her oyuncu girişinde müzikler kasıyor.

Türkiye'nin Avrupa birliğine giriş sürecinde verdiği ödünlerin yansıtıldığını oyunda, mahallenin parça parça yabancılara satıldığı ve Kavuklunun yaşadığı mahallenin elde gitmesinin anlatıldığını bir oyun. Kaçırmamanız dileğiyle.

İyi seyirler…

JaqLee
04-07-10, 18:26
TÂRGOVİŞTE'DE MC RANIN İLE BİR GECE…



2007-2008 tiyatro sezonunu, bu yıl Romanya'nın yüz bin nüfuslu kenti Târgovişte'de açtım. “Herkes giderken Mersin'e, sen acaba neden gidersin Târgovişte'ye,” diye sual edecek olanlara, hiç de ters yola gitmediğimi sonra kanıtlayacağım. Târgovişte Tony Bulandra Devlet Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni Mc Ranin'den sezon açılış oyununu izlemem ile ilgili çağrı alınca, duraksamadan kabul ettim. Kabul ettim, çünkü oyunun yaratıcı kadrosunun Türk sanatçılardan oluştuğunu duymuş, okumuştum. Oyunu izledikten sonraysa, ne yalan söyleyeyim, sezonu Târgovişte'de açtığıma daha bir memnun oldum. Bu arada, yılda beş oyun sahneye koyan ve bu beş oyunu dünyaca ünlü yönetmenlere yaptıran Tony Bulandra Tiyatrosu'nda “Romeo ve Jüliet”i seyredeceğim, tiyatronun ünü yurdunun dışına taşmış genel sanat yönetmeni Mc Ranin ile tanışacağım için mutluydum.

HORAJIU MIHAIU ANLATTI
Bizi, Otopeni Havaalanı çıkışında (değerli oyun yazarımız Tuncer Cücenoğlu ve beni) Romanya'nın ünlü rejisörlerinden Horajiu Mihaiu karşıladı. Kente “Târgovişte” adını verenin çağdaş yazarlardan Wallachian Florence olduğunu ondan öğrendim. Baktım ve gördüm, gel gelelim tarih ile şimdiki zaman, yeni ile eski arasında pek uyuma rastlayamadım. 1396 ve 1711 y?llar?nda başkent ve kraliyet ailesinin yaşama yeri olan Târgovişte, üç yüz y?ldan fazla Wallachia'daki en önemli ekonomi, kültür, askeri ve politik merkez olmuştu, hepsi o kadar. Royal, Metropolitan, Fair, Katolik Kiliseleri, Stelea ve Dealu (Tepe anlamına geliyormuş) Manast?rlar? eski yüzy?llar?n görkemine tan?kl?k eden değerli Ortodoks mekânlarıydı. Her ne kadar, “Romeo ve Juliet”te Kont Capulet'i oynayan Liviu Cheloiu, Sub-Carpathian Bölgesi'nin tepelik ve düzlük alanlar? aras?ndaki s?n?rda bulunan Târgovişte'nin doğa güzelliğinden söz ettiyse de, ne yalan söyleyeyim, doğa da beni fazla gıdıklamadı.

KİM BU MC RANIN
Mc Ranin akşam yemeğinde, Târgovişte'nin Transylvania'y? Danube'ye, Rucar'dan Targsor Braila'ya ve ayr?mlarla Bükreş'e bağlayan önemli bir ticari yol olduğunu söyledi. Coğrafi konumundan dolay?, turistik gezilerin başlama noktas?n? oluşturuyor; Bükreş'e yak?nl?ğ? ve bölgedeki bağlant? noktaları, Targovişte'nin, dünyadaki bütün ekonomik merkezlerle ilişki kurmas?n? sağlıyormuş.

Mc Ranin, Eylül ayında “Uluslararası Babil Tiyatro Festivali”nin ilkini düzenlemiş ve böylece Bulgar, Fransız, Ermeni, Türk, İngiliz, İskoç, Polonyalı, Güney Koreli ve Romen sanatçıları bir araya getirmiş. Genel sanat yönetmeni, rejisör, tasarımcı, hatta usta bir heykeltıraş Mc Ranin. St. Petesburg, Seul, Sibiu, Craiova kentlerinde festival açılışları ya da kentlerin önemli günleri için tematik su, ateş, ve akrobasi gösteri düzenlemeleriyle de tanınmakta.

YEDİ YÜZ OYUNCULU GÖSTERİ BBiz Târgovişte'ye geldiğimizde Mc Ranin Craiova'daydı ve özel olarak döndü, ayağının tozuyla da Aristokrat Restaurant'taki akşam yemeğinde bizimle masaya oturdu. 1595'de Osmanlıların Eflak Prensi Mihai Viteazul (1593-1601) üzerine seferler düzenlediğini, Osmanlı güçlerinin Bükreş ve Târgovişte'yi ele geçirdiklerini, ancak Viteazul'un karşı saldırıya geçtiğini ve Osmanlı ların geri çekilmek zorunda kaldıklarını anlattı. Craiova'da bu tarihi anı canlandırmak için çalışmakta olduğunu söyledi. Çalışmasında yedi yüz oyuncu kullanıyor, iki buçuk saat süren bir gösteri yürüyüşü sonunda göl kıyısında gösteriyi sonuçlandırıyordu. Alegorik savaş arabaları, su, ateş, akrobasi…

NURİ ÇOLAKOĞLU'N UN DİKKATİNE
Bir ara: “Romanya'nın bütün doğal değerlerine el attılar,” dedi. Sonra da ekledi: “Çünkü kendimize yetmeyi bilemedik.” Resmi konuşmalardan nefret ettiğini, bu akşam da görüşmemizi olduğu gibi götürmek istediğini söyledi. Yaklaşık yirmi saat sonra izleyeceğim “Romeo ve Jüliet” oyununu sahneye koyan Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçısı Kemal Başar, oyundaki asistanı Daniel Ionescu, ışık tasarımını yapan ve ne yazık ki (hem de ne yazık ki) o akşamın sabahında Ankara Devlet Tiyatrosu'yla çıktığı “Salome”nin Güney Kore turnesinde, uzun uçak yolculuğunun ardından kalp krizi geçirerek 48 yaşında yaşamdan ayrılıveren, değerli ışık tasarımcısı (ışıklar içinde yatası) Seyhun Ayaş, “Çığ” başlıklı oyunu Kasım ayının ilk yarısında 135 yıllık Bakü Akademik Ulusal Dram Tiyatrosu'nda sahnelenmeye başlanacak değerli oyun yazarımız Tuncer Cücenoğlu da masadaydı. Mc Ranin, sözü döndürdü dolaştırdı İstanbul'un 2010 yılında “Avrupa Kültür Başkenti” seçilmesine getirdi. Bu seçimin genel amacının programa dahil olan ülkelerin sanatçıları, kültür uygulayıcıları ve kültür kurumları arasındaki işbirliğinin geliştirilmesi, böylece ortak kültürel miras temeline dayanan ve üye devletler tarafından paylaşılan kültürel alanın genişletilmesi olduğunun altını hem akıllıca, hem de kalın mı kalın çizdi. “Çok uluslu kültürel işbirliğini geliştirmeyi bağdaşık, küresel ve tamamlayıcı bir araç olarak görüyorum,” dedi. Üzerinde titizlikle çalıştığı “Costantinople”ın düşüşünü anlatan bir projesi varmış: “Benden istenirse bu amaçla projemi seve seve, hem de hiçbir ücret istemeden 'Avrupa Kültür Başkenti İstanbul' için 2010'da uygularım,” diye de ekledi.

MÜSLÜMANLIĞIN KAYNAMA NOKTASINDAKİ DEVRİM
Söz bu kere, 1968 yılında Çekoslovakya'nın işgalinde SSCB'ne karşı tutum takınan Komünist Romanya'da 24 yıl devlet başkanlığı yapan Çavuşesku'ya (1918-1989) geldi. Çavuşesku, Batı ülkeleri tarafından kendi saflarına çekilebilir biri olarak görülmüş ve kendisine finans desteği önerilmiş. Yaklaşık 13 milyar doların üzerinde borç almış Çavuşesku. Mc Ranin: “Romanya, kötü mali yönetim sonunda çok ağır bir bütçe açığı vermeye başladı. 1980'lerde Çavuşesku, bütçe açığını kapatmak için tarım ürünlerini ve sanayi mallarının dışarı satılmasına izin verdi. O zaman da, doğal olarak Romanya'da yiyecek sıkıntısı baş gösterdi,” dedi. 1989 yılında halk ayaklanmış. Askerlerin 17 Aralık 'ta Macar asıllı halkın yaşadığı Timaşvar 'da göstericilerin üzerine ateş açması üzerine Çavuşesku rejimi çökmüş. Ülke dışına kaçmaya çalışan Çavuşesku çifti uzun bir kovalama sonunda polise sığınmış, ancak polis onları orduya teslim etmiş. Noel günü yapılan yargılamadan sonra eşiyle birlikte bulunduğumuz kentte, Târgovişte'de kurşuna dizilerek idam edilmiş.

Tam da: “Yahu bu adam bunları neden anlatır ki,” diye düşünürken Mc Ranin bu kere: “Benim izlediğim, Türkler Atatürk devriminden sonra derin bir uyku içinde,” demez mi? İster inanın, ister inanmayın, ama vallahi dedi. Hatta: “Atatürk devrimi, Müslümanlığın kaynama noktasında olmuştur,” diye de ekledi.

GALİBA, GERÇEKTEN KOMPLEKSLİYİZ BİZ
Mc Ranin, konuşurken daldan dala atlıyordu. Bir ara: “Avrupalı olabilmenin kompleksi içindesiniz. Oysa, bu tam bir oyundur. Biliniz ki, Avrupa'nın Türkiye'ye de, Romanya'ya da her zaman gereksinimi olmuştur ve olacaktır,” diyerek şarabından bir yudum içti. Kültürümüzü korumak için, “ihraç” etmek için çok ciddi bir uğraş vermemiz gerektiğini söyledi. Orhan Pamuk'un Nobel'i alması bir tarafa, sportif başarılarımızın, hatta ve hatta Sertap Erener'in Letonya'nın başkenti Riga'da elde ettiği Eurovision şarkı yarışması birinciliğinin bile öneminden söz etti. Konu, dinlerden açıldığında: “Din, dinlemeyi öğretir, gelişmeyi önler,” dedi.

Hep beraber birer kadeh daha şarap içtik. “Boş verin bunları. Gelin, artık tiyatro konuşalım” derken ilk kez gülümsediğini sezdim.

2007-2008 tiyatro sezonuna Târgovişte'de Mc Ranin ile birlikte gireceğime gerçekten sevindim.

Tiyatro ile ilgili söyleşiye ilk ben girdim.

JaqLee
04-07-10, 18:26
KADIKÖY'ÜN HALDUN TANER'İNE BİR DAMLA GÖZYAŞI



Hangimiz onun önünde buluşmadık sevdiklerimizle, hangimiz hasretlerimizi gidermek için onun adını anmadık aramızda. Hangimiz terk edilmedik, hangimiz yalnız kalmadık onun önünde. Hangimiz sığınmadık yağmur yağdığında çatısına. Hangimiz önünde sermedik tüm duygularımızı; özlem, sevinç, hüzün, kıskançlık, mutluluk…

Kadıköy'ün simgesi Şehir Tiyatroları Haldun Taner Sahnesi, her daim işaret noktamızı olmuştur. Kadıköy'de bir tarif verirken adı ilk zikredilen yerlerden bir tanesidir. Aynı zamanda buluşmaların odak noktası da olmayı başarmıştır. Bütün gün boyunca kapısının önünden insan eksik olmaz. Tıpkı sevgili usta Haldun Taner'in hayattayken, masasından kimsenin eksik olmadığı gibi.

Kapısından içeri binlerce insanın girdiği, sadece buluşmaların değil, sanatın ve tiyatronun da timsali olan binada, ne oyunlar sahnelendi, kaç defa ayakta alkışlandı oyuncular ve ustalar geldi geçti bu sahneden. Adına yakışır bir şekilde ağırladı bütün misafirlerini. En zor anlarında bile sıkıntısını göstermeden, gülümseyen yüzüyle karşıladı herkesi.

Kadıköy halkı da hiç yalnız bırakmadı onu. Her oyunda hınca hınç doldurdu salonu. Biletleri aylar öncesinden tükenirken, bir sonraki oyuna yer bakmaya bile başladı. Hiç vefasızlık etmedi. Hep orada olduğunu bildi, belki bir iş çıkışı sonrası, belki okul sonrası belki de bir arkadaşını ziyaretinden sonra Kadıköy'e geçtiğinde, tiyatrosuna da bir uğramadan duramadı.

Binanın can damarlarından bir tanesiydi içinde bulunan içinde barındırdığı cafe. Bazı günler oyun olmasa bile, soluklanıp nefes almak için mola durağı oldu. Bazen de hararetli tartışmaların, sohbetlerin yaşandığı, sevgi dolu sözlerin sarf edildiği, kızgınlıkların, öfkelerin söze döküldüğü, ama sonunda bir bardak kahveyle her şeyin unutulup, tatlı söze dönüldüğü can damarıydı.

Haldun Taner'i yaşatmak için çalışan sessiz işçileri en büyük gücüydü bu binanın. Hergün hiç ses çıkarmadan işini yapan, sadece iş olarak değil, her an sevgiyle hizmet eden arılardı onlar. Gelen herkese gülümseyen, yardım eden, yol gösteren çalışkan arılar.

Haldun Taner Sahnesi'nin idare amiri ise bir başka aşkla sarılıyordu işine. Sabahın ilk saatlerinde, üzerinde takım elbisesiyle misafirlerini karşılayan, sesini bir kere bile yükseltmeden, belki de hiç konuşmadan işlerini organize eden, sahnede, salonda, nerede bir sorun olursa olsun, soğukkanlılıkla çözen bir müdür. Binasının adına tüm misafirperverliğiyle sahip çıkan, oyun seyretmeye gelen, bilet bulamayıp üzgün, arkasını dönüp giden seyircisinin gönlünü bir kahveyle alan babacan insan.

Bütün bu güzellikleri yıllardır Kadıköy halkına sunan Haldun Taner, sevdiklerinden ayrılacak olmanın verdiği hüznüyle yıkılıyor şimdi. Yenilenmiş, sağlamlaşmış haliyle geri dönecek olsa bile, ondan ayrı kalmanın acısını seyircisinin kalbinde bırakarak ayrılıyor. Artık önünde buluşmaların eski tadı olmayacak, artık soluklanıp nefes alırken, iki güzel söz duymanın imkânı olmayacak. Yağmur yağdığında çatısına sığınamadan, ıslanmak koymayacak da, onun o mahsun halini gördükçe gönüllere yağacak yağmuru durdurmak mümkün olmayacak.

Ve "Baki kalan bu kubbede, hoş bir seda" olacak yıllardır sahnelenen oyunlardan kalan replikler…

Güle güle Haldun Taner, kendini çok özletme. Çabuk gel, yolun açık olsun

JaqLee
04-07-10, 18:26
Tiyatromuzda Evrensel Bir Başyapıt: Güngör Dilmen'in Kurban'ı

14 KASIM 2007

Kökleri, insanoğlunun ortak bilinçaltının yaratısı mitlerde; başı yaşadığımız toprakların üstünde, bugünümüzde, canlı, dev bir anlatı Güngör Dilmen'in 1967 yılında kaleme aldığı Kurban adlı oyun. Böyle bi r giriş, çoğumuzda çözümlenmesi güç semboller, imgeler ve göndermelerle yüklü bir metinle karşı karşıya olduğumuz izlenimini uyandırabilir. Oysa, oyunun öyküsünü, kısa bir cümlede eksiksiz özetlemek mümkün: Kocası Mahmut'un üzerine kuma getirdiği Zehra, “erine” onulmaz bir acı miras bırakmak için biri henüz kundaktaki iki çocuğunu öldürür ve intihar eder. Usta yazar Dilmen, edebiyatın kadim, “neyi değil, nasıl anlattığınız önemlidir,” kuralını vurgularcasına, emsalleri ancak Shakespeare'in Hamlet'i ya da Sophokles'in Antigone'si gibi klasiklerde bulunan “yalın bir derinlik” anlayışı üzerine oturtmuş eserini. Sıradan, hatta eskimiş sayılabilecek bir konudan farklı okumalara açık, kesin yargılara varmayı neredeyse imkansız kılan çok katmanlı bir anlatı oluşturan Dilmen'in başarısı, oyunun günümüzde de ilgiyle okunmasını ve sahnelenmesini sağlayan temel nedenlerden biri.

Son dönem Türk Tiyatrosu'nun önde gelen yönetmenlerinden Ayşe Emel Mesci, kendi ifadesiyle, tam yirmi beş yıldır bu dev anlatının sahnedeki izini sürüyor. “Laboratuvar-metin” olarak nitelendirdiği oyun, bu süreç içinde yönetmenin kendine özgü sahne dilini oluşturmasında yararlandığı başat kaynaklardan biri haline gelmiş. 1967'de oyun Gülriz Sururi-Engin Cezzar tiyatrosunda ilk kez sahnelendiğinde Gülsüm rolünü oynayan Mesci, 1981'den bu yana Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde oyunun rejisini üstlenmiş. Oyunun önemini, “Bazı metinler vardır, yazarını da, yönetmenlerini de aşar. Kurban da bunlardan biri. Böyle bir metne sahip olduğu için Türk tiyatrosu çok şanslı” sözleriyle açıklıyor Mesci. Kuşkusuz metnin başarısının arkasında yatan temel neden, insan oğlunun ortak mirası, mitlerden, dini söylencelerden ve öykülerden beslenmesidir. Yerelden evrenselliğe uzanan bu kültürel damarlar, Kurban'ı doğduğu coğrafyadan ötelere, yazıldığı zamandan geleceğe taşıyor. 2006-2007 sezonunda Ankara Devlet Tiyatrosu için bir kez daha yönettiği oyun, Mesci'nin yirmi beş senelik serüveninin durak noktalarından birini oluşturuyor. Yönetmenin günümüz Türk seyircisi için sahneye koyduğu Kurban yorumunu değerlendirmeden önce oyunun dayandığı mitolojik temellerden kısaca bahsedelim.

Tanrı, İbrahim Peygamber'in sadakatini sınamak için ondan oğlunu kendisine kurban etmesini ister. Tanrı'nın buyruğunu evlat sevgisinin üstüne koyar İbrahim ve buyruğun gereğini yerine getirmek için harekete geçer. Tanrı, sadakat sınavından başarıyla geçen İbrahim'in oğlunu bağışlar ve kurban etmesi için bir koç indirir gökten. Oyunun hemen başında aktarılan bu dini öykü, kuşkusuz oyunun adının da kaynağıdır. Ne ki, İbrahim Peygamber'in öyküsüyle, Zehra'nın öyküsünün örtüştüğünü söylemek yerinde bir saptama olmaz. Oyunda aktarılan öykünün benzerini bu dini söylencede değil, Yunan Mitolojisi'nde Medea'nın öyküsünde buluruz.

Kretheus oğlu Jason ile Kral Aietes'in kızı Medea önlerine çıkan birçok güçlüğe rağmen evlenmeyi başarırlar. Ne var ki, bu uğurda sayısız siyasi entrikalara ve kötülüklere başvurmuşlardır. Çift en sonunda Jason'un vatanı olan Iolkos'dan kovulur ve Kointhos 'a gider. Burada bir süre huzur ve mutluluk içinde yaşarlar, iki de oğulları olur. Ancak, Korinthos Kralı, Jason'u, kızı Kreusa ile evlendirmek isteyince çiftin mutluluklarına gölge düşer. İktidar hırsıyla yanıp tutuşan Jason teklifi kabul eder ve Medea'yı boşar. Terk edilmenin verdiği öfkeyle deliye dönen Medea intikam planları kurmaya başlar. Öncelikle, Kreusa'ya düğün hediyesi olarak büyülü bir giysi yollar. Kreusa giysiyi giyer giymez, ona yardım etmek isteyen babasıyla birlikte alevler içinde kalarak yanar. Ancak, Medea bununla yetinmez. Kocasından intikam almak için kötülüklerin en kötüsünü tasarlar. Öz oğullarını boğar; cesetlerini babaları Jason'a gösterir ve kederli kocasını acılar içinde bırakarak ülkeyi terk eder.

Medea'nın
Ölüp gidecekler başkasının acımayan elleriyle.
Yok, yok. Onları ben yarattım, ben öldüreceğim.
Korkaklık yok artık. “Ne kadar küçükler,”
“Ne kadar güzeller,” düşünmek yok
Unutacağım öz çocuklarım olduklarını onların.
Bir an içinde bitecek korkuları ben öldüreceğim.
sözleriyle işlediği korkunç cinayet, ilkin doğduğu topraklarda Euripides'in elinde klasik bir tragedyaya dönüşür. Euripides, Medea'nın eylemini cinnet içindeyken işlenmiş, affedilemez bir cinayet olarak değil; Jason'un ihanetinin sonucu olarak yansıtır. Oyunun ortalarına doğru koroya uzun bir söylev verir Medea. Kadınların evlilikle birlikte kocalarının malı haline gelmesinden; çektikleri onca çileye karşın toplumda hak ettikleri yere gelememelerinden; kocalarının gözünden düşünce eski bir eşya gibi kenara atılmalarından yakınır. Kendi davasını, kadınlara uygulanan haksızlığın bir örneği olarak gösterir ve koroyu Jason'un cezalandırılmayı hak ettiğine inandırır. Zira, hayattaki tek isteği ona bu acıları yaşatan Jason'dan hesap sormaktır. Euripides'in yorumu izleyicinin gözünde Medea'yı, basit bir katilden, erkek egemen toplum tarafından evlat katili olmaya zorlanan bir kurbana dönüştürür. Milattan önce 431 yılında yazıldığı sanılan ve günümüzde hâlâ ilgi gören oyun, insan doğasının çelişkilerini, zayıflıklarını imleyen anıt bir metin gibidir.

Daha sonraları sırasıyla Ovid, Seneca, Chaucer, William Morris ve Jean Anouilh gibi sayısız yazara ve ozana ilham kaynağı olan Medea mitinin, günümüz edebiyatındaki en çarpıcı ve en iyi bilinen iz düşümünü, Nobel ödüllü Amerikalı yazar Toni Morrison'un dilimize Sevilen (Beloved, 1987) adıyla çevrilen romanında buluruz. Büyülü gerçekçililik akımının etkisinde kaleme alınan roman, köle tacirlerinden kaçan Sethe'nin, kendisiyle aynı kaderi paylaşmasından korktuğu öz kızını öldürmesini ve bunu takip eden bir dizi gerçeküstü olayı konu alır. Romanda çocuk cinayeti (infanticide), bireyin özgür iradesiyle işlenen bir suç değil, dış etkenlerin kurbanı olan çaresiz bir annenin tepkisi olarak gösterilir.

Güngör Dilmen'in Kurban'ı yukarıda andığımız eserlere paralel bir okuma sunuyor. Euripides'in kadın sorununu, Morrison'un kölelik kurumunu eleştirmesi gibi, Dilmen de anlatısının kalbine tarihisel geçmişi olan toplumsal bir sorunu yerleştirir: kuma. Mahmut ve Zehra'nın mutluluğu, Mahmut'un Gülsüm adında henüz on beş yaşında bir kıza gönül vererek Zehra'nın üzerine kuma getirmek istemesiyle bozulur. Zehra'yı ve iki çocuğunu üzmek istemeyen Mahmut, bir süre gelgitler yaşamasına rağmen Gülsüm'den vazgeçmez ve gelini almak için komşu köye gider. Zehra, yoktan var ettikleri yuvalarını ve üzerine titrediği çocuklarını her ne pahasına olursa olsun korumaya kararlı bir muhafız gibi evini bekler. Mahmut düğün alayıyla evin kapısına dayanır, ancak içeri giremez. Kilitli kapı arkasındaki Zehra ile misafirleriyle birlikte bahçede bekleyen Mahmut arasında, kadın ve erkek korolarının da söze karıştığı, uzun bir tartışma başlar. Mahmut'un kararından vazgeçmeyeceğini anlayan Zehra, çocuklarını kendi elleriyle öldürür ve intihar eder.

Zehra'yı çocuklarını öldürmeye iten nedenler, işlenilen suça toplumsal bir boyut kazandırıp Zehra'yı gözümüzde bir caniye dönüşmekten kurtarırken; işlenilen cinayetin kurbanlarının suçsuz çocuklar olması, bu korkunç eylemin sey ircinin vicdanında tamamen aklanmasına engel olur. Derinlikten uzak bir bakış açısıyla, toplumsal vicdanın sözcüsü, sıradan bir melodrama dönüşebilecek oyun, Dilmen'in elinde kesin yargılara varmaktan kaçınan, sorgulayan, sorgulatan, kısacası evrensel niteliklere sahip bir başyapıta dönüşür.

Bu girişten sonra, Metin And'ın Başlangıcından 1983'e Türk Tiyatro Tarihi adlı kitabında Mehmet Ulusoy'la birlikte “gerçek yaratıcı tiyatroyu kuran en seçkin iki örnek[ten]” biri olarak gösterdiği Ayşe Emel Mesci'nin Kurban yorumu üzerinde duralım. Yönetmen, oyunun evrensel niteliklerini ön plana çıkaran bir yorum anlayışını benimsemiş. Oyunu mümkün olduğunca zamandan ve mekandan soyutlayarak; dansla, müzikle, ağıtlarla iç içe geçmiş ayinsel bir atmosfer yaratmayı amaçlamış. Mesci, sözünü ettiğimiz bu yorumsal gerçekliği oluşturmak amacıyla metin üzerinde bazı değişiklere başvurmakla kalmamış sahne düzeninde de ekibiyle birlikte titiz bir çalışma yürütmüş.

Yönetmenin metinde yaptığı değişikliklerin en önemlisi, oyunun geçtiği Karacaören Köyü'nün adını sahne metninden çıkarmak olmuş. Olayların herhangi bir zamanda ve mekanda meydana geldiği izlenimi yaratan bu değişiklik, oyunun geneline hakim olan düşsel gerçekliği pekiştiren küçük ama önemli bir ayrıntı. Mesci'nin sahne metninde yaptığı diğer bir değişiklikse, oyunun çocuk karakterlerden Murat'ın babasıyla kurduğu diyalogların sayısını azaltmak olmuş. Oyunun süresini kısaltarak tek perdede sergilenmesini sağlayan bu değişiklik, seyirci üzerindeki dramatik etkiyi artırmış. Yönetmenin bir diğer başarısıysa, kadın korosunu, metinde yer almayan erkek korosuyla dengelemesi olmuş. Kadın ve erkek bakış açılarının arasındaki ayrılığı vurgulayan bu müdahalenin önemi, oyunun sonundaki atışmalarda iyice açığa çıkıyor.

Mesci'nin gerçekçi ve gerçeküstü öğeleri buluşturan yorumu, dekor, ışık tasarımı, kostüm ve makyaj gibi öğelerin önemini bir kat daha artırıyor. Zehra'nın düşünün aktarıldığı, oyunun ikinci bölümüne hakim olan gerçeküstü atmosferin yaratılmasında kullanılan müzik, ışık ve masklar bu dengenin başarılı bir şekilde oluşturulmasını sağlıyor. Erkek ve kadın korolarının oyun boyunca ellerinde taşıdıkları elekler ve taşlar her iki grubun farklı toplumsal rollerini vurgularken, yönetmenin yorumunun en küçük yardımcı öğelere kadar sindiğini gösteren önemli ayrıntılara dönüşüyorlar. Dekor tasarımı için de benzer bir saptama yapmak mümkün. Ev dekorunda kullanılan ve öküz boynuzunu andıran detaylar, ataerkil aile yapısının hakim gücünü resmediyor. Oyunun geneline yayılan bu akılcı çözümler, atmosferle bütünlük yaratırken, oyunun temposunu düşüren büyük ve karmaşık dekorlar kullanılmadan da istenilen sahne düzenin kurulabileceğini gösteriyor.

Yönetmen gibi, oyuncular da bu büyük yapıtın hakkını veriyorlar. Zaman zaman zorlayıcı bir şiirselliğe bürünen metni, takılmadan ve oyunun gerçekçi atmosferine zarar vermeden seslendiriyorlar. Miraç Eronat'ın (Zehra) son bölümündeki etkileyici monoluğu; Ahmet Erkut'un (Mahmut) oynadığı karakterin duygusal gelgitlerini yansıtmadaki başarısı ve Rengin Samurçay'ın tecrübesiyle yoğurduğu, ses rengiyle hayat verdiği Halime karakterinin sahneden taşan canlılığı, oyunculuk adına bir çırpıda sıralayıvereceğimiz artılar. Zaman zaman içli ağıtlar seslendiren, zaman zaman tempolu danslara eşlik eden oyuncular, oyunculuğun sadece ses ve mimiklerden ibaret olmadığı gerçeğini başarılı bir şekilde ortaya koyuyorlar.

Sözü, oyunu izlerken aklımıza takılan iki küçük olumsuzluğa değinerek bitirelim. Bunlardan birincisi oyunun diliyle ilgili. Oyunun yazıldığı dönemdeki dilde sadeleşme akımının etkisiyle, “us” kelimesi metinde sıklıkla tekrarlanıyor. “Usunuzu mu kaçırdınız siz,” “Usun bilmem nerende senin” gibi cümleler günümüzde neredeyse hiç kullanılmadığından karakterlerin ağzında eğreti duruyor kanımızca. Sözünü edebileceğimiz bir diğer olumsuzluksa, Zehra uykuya dalmadan önce gerçekleşen ve tek perde sahnelenen oyunu bir anlamda ikiye bölen orman sahnesine yönelik. Başında ve kollarında geyik maketleri olan ve daha çok çocuk tiyatrosundan çıkma bir karaktere benzeyen figür, seyircileri oyunun ayinsel atmosferinden bir anda koparıyor. Belki de seyirci üzerinde yabancılaştırma etkisi yaratmak amacıyla kullanılan bu figürün, oyunun temasına ve sahnedeki ayinsel atmosfere uygun düşmediği kanısındayız. Sözün başında da belirttiğimiz üzere, her iki eleştirimiz de oyunun başarısını gölgelemekten çok uzak, iki küçük ayrıntıdan ibaret.

Geçen sene otuz ikincisi düzenlenen İsmet Küntay Ulusal Tiyatro Ödülleri'nde, en iyi erkek oyuncu, en iyi kadın oyuncu ve en iyi yönetmen ödüllerini alan oyun, yönetmen Ayşe Emel Mesci'nin ve ekibinin çabalarını çoktan taçlandırmış bile. Büyük yazar Aziz Nesin'in, “Yeryüzünün hangi ülkesinde olursa olsun, oyunlar içinde birinci sırayı tutacak has Türk oyunudur” sözleriyle övdüğü Kurban'ı sezon sona ermeden izlemeniz ve bu büyük tiyatro şölenine ortak olmanız dilekleriyle iyi seyirler.

JaqLee
04-07-10, 18:26
"ZembilFiroş Destanı" mı? "Dünyanın Ortasında Bir Yer" mi?


Özen Yula'nın yazıp Ayşenil Şamlıoğlu'nun sahneye koyduğu “Dünyanın Ortasında Bir Yer” İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun değişik sahneleme tekniği ile izleyenlerle 2008 sezonunda izleyici karşısına çıkıyor. Oyun geçtiğimiz sezon içinde bir çok ödüle imza attı. Özgün Tiyatro Müziği Kategorisi'nde Lions Tiyatro Ödülleri'nden büyük bir ödül alan oyun, mistik konusu ile tiyatro dünyasını büyülüyor. Fakat oyunun kritiğine geçmeden önce Değerli Özen Yula'ya birkaç sorum olacak. Bu sorularım içinde, oyunun konusunun benzerlikler gösterdiği bazı durumları dile getireceğim.

“Dünyanın Ortasında Bir Yer” in Konusuna Bakar isek;
Anadolu'nun her hangi bir yerinde çok zengin bir hayat süren Emre Bey, canından çok sevdiği Ahten'nini kendisine zorla eş yapar. Ama bunu yaparken zenginliğini ve gücünü kullanarak Ahten'i seven öz kardeşini öldürmekten de kaçınmaz. Ahten, zorla evlendiği Emre Bey'i asla sevmez. İçindeki duyguyu yok edemeyen Ahten, bir gün Emre Bey'in çiftliğine gelen marangoz ustasına aşık olur. İçindeki kinle hareket ederek, ustayla bir gecesini geçirir. Böylece zorla iffetini lekeleyen Emre Bey'den de intikamını almış olur. Bu olay üzerine Marangoz, Emre Bey tarafından öldürülür.

Konu hem masalsı hem de destansı özellik gösteriyor. Aslında öykü Anadolu coğrafyasının hiçte yabancısı olmadığı bir konu… Fakat oyun broşüründe ve tanıtımında bu durumdan hiç bahsedilmiyor. Oyun, Diyarbakır/Silvan yöresine ait “Zembilfiroş Destanı” ile epeyce benzerlikler gösteriliyor. Zembilfiroş Destanı'ndan biraz bahseder isek;

Efsaneye göre bir padişahın zevk ve sefa içinde büyütülmüş, çok yakışıklı bir oğlu varmış. Genç prens sık sık ava çıkarmış. Bu av gezilerinin birinde yol kenarındaki mezarların birisinden çıkmış iskelet ve kafatası görür. O zamana kadar ölüm kavramına yabancı olan genç prens o andan itibaren ölümün gerçekliliği ile yüz yüze gelir. Ölümün zengin, yoksul, genç, yaşlı dinlemediğini, dünya malının dünyada kaldığını ve bir gün böyle iskelete dönüşeceğini anlar. Prens o andan sonra elini eteğini dünya nimetlerinden çekmeye karar verir ve Tanrı'ya sığınıp, o'nun yolunda yürümeye yemin eder. Sarayı ve yaşadığı ihtişamı geride bırakıp eşi ile birlikte yollara düşer. Diyar diyar gezerek zembil yapıp satmaya ve hayatını böyle kazanmaya başlar. Çocukları olur. Sırtlarında çadırları, üzerlerinde yıpranmış giysilerinden başka bir şeyleri yoktur. Genç prens, artık zembil satarak, geçimini sağlayan Zembilifroş'tur. Son durağı olan Fargin'e gelir. Zembil satmak için Fargin (Silvan) sokaklarını arşınlarken Fargin Beyi'nin karısı Xatün'un dikkatini çeker. Xatün, Fargin Beyi'nin zorla eşi yapılmıştır. Sevdiği adamla evlenememiştir. İçindeki bu kin yüzünden Zembilfiroş'a ilgi duymaya başlamıştır. Bu ilgi ilerleyerek aşka dönüşmüştür. Zembil alma bahanesiyle Zembilfiroş'u saraya çağırır ve o'na olan aşkını dizelere dökerek anlatır. Bu dizeler Fargin Bey'i çılgına çevirir. Zembilfiroş, durumunun kötü bir olayla sonuçlanmaması için bulunduğu ortamdan kaçar.

Destan böyle sürüp gider. Söylentiye göre destanın sonunda Xatün, Zembilfiroş ile bir gece beraber olur. Tanrı da bu suçun karşılığında her ikisinin de canını alır. Bir söylentiye göre de Fargin Beyi bu durumdan kaynaklı Zembilfiroş'u öldürür…

Oyunla destan arasında çok fazla bağlantı var demiştik. Bunlardan biri çiftliğe gelen kişilerin her ikisinin de el sanatları ustası olması. İkincisi, sevgisiz bir evlilik ve aldatmaya dayalı kurgu… Ve üçüncüsü -ki en önemli olanı budur- Zembilifiroş Destanı'nın gelişme bölümü ile oyunun gelişme bölümünün aynı olması… Bu durumdan oyunun broşüründe bahsedilmiyor. Destan ile oyun birebir benzerlikler gösteriyor. Kürt kökenli bir destan farklılaştırılarak farklı kimlikte izleyene sunuluyor.

Teknik Kritik ve Oyuncuların Performansları
Hakan Dündar dekor tasarımında gayet başarılı. Perdelerle bezeli sahneyi çok iyi kullanmış. Oyuncuların müzikal ritmik hareketleri ile perdeler uyum içinde izleyeni büyülüyor. Can Atilla'nın müzikleri oyunun tüm sahnelerine egemen. Özellikle de gerilim sahnelerindeki müzik oyunu bambaşka duyguların içine çekiyor. Oyunu sahnede yaratan kişi… “Ahten” rolünde Zerrin Tekindor'un rolünün psikolojik yapısına yabancı kaldığı kanısındayım. Aşk yaşadığı “Marangoz Ustası” Erdal Bilingen ile duygusal konuşmalarda aksaklıklar mevcut.. Sadakat ile kin duygusunu aynı karede göstermek oyunun mistik konusuna ters düşüyor. Erdal Bilingen'i oyun boyunca başarıyla izledim. “Emre Bey” rolünde Yetkin Dikinciler haşmetli görüntüsü ile oyunun en önemli karakterini mükemmel bir gösterimle seyirciye sundu. Destansı hava o'nun gizem dolu bakışlarında belirginleşiyor.

Ayşenil Şamlıoğlu, kendi hayal dünyasından kattıkları ile mistik havayı soluyan seyirciyi konudan uzaklaştırmamış. Olayı, sahne grafiğine iyi yerleştirerek konunun akşını hızlandırıyor. Törenin yazgısına eleştirel bir düşünce sunuyor. Oyunun yazarı Sayın Özen Yula, Zembilfiroş Destanı'ndan çok fazla etkilenmiş. Fakat bu etkileniş, tarihe ışık tutan bir destanı yok etmekle eş değer. Eğer ki konu, bu destandan bağımsız yazılmış ise -ki bu hiçte inandırıcı değil- o halde neden doğunun toplum kuralları üzerinden kurgu yapılmış? Her şeye rağmen “Dünyanın Ortasında Bir Yer” bu sezonun izlenmesi gerekli en önemli gösterimlerden bir tanesi.

Oyun, İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun Şişli Cevahir Sahnesi'nde…

JaqLee
04-07-10, 18:26
KEMAL BAŞAR'IN YÖNETTİĞİ TÂRGOVİŞTE'DEKİ "ROMEO JULIET"…

19 KASIM 2007

Mc. Raninli gecenin devrisinde, Tony Bulandra Tiyatrosu'nda “Romeo ve Juliet”in prömiyerine katıldım. Mc Ranin, smokiniyle davetiyeli ya da biletli tüm izleyicileri kapıda karşıladı, sonrasında ve perde arasında neredeyse herkesle birebir ilgilendi. Shakespeare'in “Romeo ve Juliet” öyküsünü bir aşk söylencesine dönüştürerek (1591), temel bir aşk imgesi yarattığını, ana tema olarak aldığı aşkı ilk kez tragedya içinde işleyerek, ilk İngiliz aşk tragedyasını ortaya çıkarmış olduğunu biliyordum da, salona girdiğimde, konunun perdesiz sahnede kurulu dekor ile pek ilintisini saptayamadım, öylece baktım.

YAPITIN ÖN SAYFALARI KOREOGRAFİ OLMUŞ
Oysa oyun başlayınca ve akınca ortaya çıkarılan “işi” bir güzel kavradım. Kemal Başar'ın, Verona'nın önde gelen iki ailesi Montague'ler ile Capulet'ler arasında süregelen “ezeli ve ebedi düşmanlığını”; Prens Escalus'un, kentte güçlükle sağladığı barışı bozacak eylemleri ağır cezalandırma kararı alışını; bir Montague olan Romeo'nun (Marius Manole), arkadaşı Mercutio'yla (Iulian Ursu) birlikte Capulet'lerin verdiği bir maskeli baloya Rosaline'i görmek üzere gidişlerini, ancak, Romeo'nun orada Capulet'lerin kızı olan ve Prens Paris'le (Radu Campean) evlendirilmek istenilen Juliet (Laura Vasiliu) ile karşılaşmalarını anlatan bölüm/leri Hugo Wolff'ün mükemmel koreografisine sırtını dayayarak “komprime” olarak verişine öncelikli olarak içimden alkış tuttum. Wolff, bedensel anlatımı yöneltmiş, denetlemiş ve gösterimi bütünlüğe dönüştürmüştü. Elbette onu da alkışladım. Özellikle “tango” tablosundaki her hareketin, sıradan deneyimden ne kadar uzak olursa olsun, yine de sıradan deneyimle bağıntılı olduğunu bana kanıtlamasını hâlâ teşekkürle anmaktayım. Dansçılar deneyimlerini kendi içlerinde kısmen yeniden üretirlerken, bedenimde devinduyumsal bir yanıt oluşmasına o akşam çok şaşırdım.

GÜLMEZ'İN YÜZÜMÜZÜ GÜLDÜREN DEKORU
İzmir Devlet Tiyatrosu'ndan Murat Gülmez, sahne tasarımını tasarlarken özde belirli bir biçimi değil, bir kavramı belleklere ulaştırma çabasına girişmişti. Montague'leri ve Capulet'leri simgeleyen soffitto'daki birer çembere tutturulmuş halatlar, yerine göre “çok şey olan” ince kırmızı perdeler, çözüme giderken yeni bir söz, yeni bir söylem biçimi yaratmıştı. Juliet'in uyku ilacı içtiği tabloda, sahnenin her iki yanındaki büyük panolara gerdiği lasteks kumaşı kullanışı ustalık işiydi. Murat Gülmez'in dekoru düş gücünü zorlayan, duygu birikimlerini dışa vurabilen, dramatik yoğunluğun belirlenmesinde Kemal Başar'a yardımcı olabilen bir çalışmaydı. Kısmen de olsa yenilikçiydi, işlevseldi ve yaratıcıydı.

MC RANIN'İN KOSTÜMLERİ, AYAS'IN IŞIĞI
Oyunun giysi tasarımlarını yapan Mc Ranin ise, döneminden ve bugünden simgesel özellikler taşıyan kostümler yaratmıştı ve bu yaratı, yönetmenin ve koreografın özel yorum amacına hizmet etmekteydi. Tarihsel ve sosyal süreci çok iyi bildiği anlaşılan Mc Ranin, hayal gücünün ürünlerini sadece sembolik düzeyde değil, aynı zamanda teknik düzeyde de yansıtmıştı.

Oyunun ışık düzenini kuran ve şimdilerde ışıklar içinde yatmakta olan Ankara Devlet Tiyatrosu'nun değerli ışık tasarımcısı Seyhun Ayas, sahnenin bölümlenen her alanına birbiriyle bağlantılı ışıklar ayarlamıştı. Kostüm-Işık bağlantısını da iyi kurmuştu Ayas. Kullandığı renk filtreleri ağırlığı beyaz olan kostümleri, kostümlerin desenlerini güçlendiriyor, belirginleştiriyordu. Gece efektleri de ilginçti, iyiydi.

CAN ATİLLA VE KEMAL BAŞAR'IN ÖZEL BAŞARILARI
Ülkemizin önde gelen bestecilerinden Can Atilla'nın kimi zaman tek amacı bir durumu tanıtmak olan, kimi zamansa birkaç notanın eylemi belirlediği akustik dekora dönüşen, müzikal bir motifle atmosfer yaratan müziğiyse hiç kuşkum yok ki oyuna destek veren ana unsurlardan biri durumundaydı.

Kemal Başar rejisinde, bir yandan Shakespeare'in romantik konuyu trajik havaya bulayışını pek güzel kavradığını izleyiciye aktarırken, diğer taraftan da şiirsel bir ortam geliştirmişti. Yapıta derinlik ve olgunluk katmış, konuya özgü Rönesans özelliklerini kenara bırakmıştı. Tabloların sıralanışını ve oyun kişilerini titiz mi titiz bir simetri, denge ve uyum ile sağlamlaştırdığı da gözden kaçmıyordu. Romeo ile Juliet'in ateş artışlarını, çocuksu davranışlarını verişindeki ustalıksa bence görülmeye değerdi. İkilinin “tüy” ile oynayışları, coşkulu sevişme tablosu… Sevilenin sevgi tarafından korunması, sevginin sevileni yeniden yaratması, nefret nesnesinin yok oluşu…

Kemal Başar'ı ille de eleştir derseniz, balo tablosunda Hizmetçi'nin (George Bonceag) elindeki tepsiye Tybalt'ın (Vitalie Ursu) tekme atmasında kadehler etrafa saçılırken neden bir damla içki yere dökülmez; Romeo tarafından yere yatırılıp boğazı sıkılan Benvolio (Sebastian Balasoiu) Romeo'nun elinden kurtulduktan sonra neden boğazını tutup öksürmez diye sorarım, başka da soracak bir şey bulamam.

OYUNCULARA GELİNCE
Evet… Oyunculara gelince, koro dahil çoğunlukla başarılı olduklarını gönül rahatlığıyla söylemeliyim. “Koroda fevkalade sevimli yüzüyle ve Mercutio'nun Tybalt tarafından öldürülmesi tablosundaki mimikleriyle Daniela Mihai, yarım adım dahi olsa öne çıkıyor,” dersem sanırım diğerlerine haksızlık etmiş olmam. Kontes Capulet'te Moldavya asıllı oyuncu Rodica Bistriceanu Ursu, esasen güler yüzlü bir hatun olmasından dolayıdır sanırım, en trajik sahnede bile yüzünden tebessümünü silememesiyle dikkatimi çekti. Olmuyordu. Bu görüşümü, bir gün sonra Türkiye'nin Romanya Büyükelçisi Ahmet Rıfat Ökçün'ün yaklaşık doksan yıllık konsolosluk binasında “Romeo ve Juliet”in tüm kadrosuna verdiği “branch”ta kendisine de söyledim, olanca güzelliğiyle gene gülümsedi. Dadı'da Romanya'da çok ün kazanmış 65 yaşındaki kıdemli (emekli değil) oyuncu Rodica Mandache'yi doğrusu oyundan önce bana övüldüğü kadar “yüce” bulmadım. Anlamın ve dilin anlatımbilimsel kuramı, oyuncunun bedeni ve ruhunun alt-partisyondan partisyona geçen karma ve süzme sürecinden bu kadar mı uzakta olur, şaştım kaldım. Ne yalan söyleyeyim, “yabancı” olmasa, Juliet'i Peder Lorenzo'nun (Corneliu Jipa) kendisine verdiği uyutucu ilacı içtikten sonra ölüm uykusunda bulduğundaki oyun tutuşunu ayıplardım. Kont Capulet'te Liviu Cheloiu'yu hemen tepki vermeye hazır bir oyuncu olarak beğendim.

LAURA VASILIU'NUN OYUN GÜCÜ
60. Cannes Film Festivali'nde 22 aday film arasından sıyrılarak dünyanın en prestijli sinema ödüllerinin başında gelen Altın Palmiye'yi kazanan Cristian Mungiu'nun filmi “4 Months, 3 Weeks and 2 Days / 4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün”de Anamaria Marinca ile yirmi iki yaşındaki iki öğrenciden birini, içe dönük Gabita'yı canlandıran Laura Vasiliu Juliet'e can veriyor. Beyaz perde bir yana, Vasiliu'yu sahnede izlemek ayrıcalık diye düşünüyorum, çünkü Vasiliu canlı mı canlı fiziksel ve olabildiğince psikolojik yönelimlerinden ender rastlanılan bir Juliet yaratıyor. Karakteri nasıl biçimlendireceğini, biçimlendirebilmesi için nasıl çaba göstermesi gerektiğini, nereye yoğunlaşacağını çok iyi biliyor. Yeri geliyor, sanki karanlıktaymışçasına gözleriyle oynuyor.

İstek, çaba ve elde etme… Vasiliu'da evvel Allah hepsi bulunuyor.

MARIUS MANOLE ADINDA BİR OYUNCU
2006-2007 sezonunda Romanya'da “En İyi Oyuncu” seçilen 28 yaşındaki delikanlı Marius Manole ise Romeo'yu oynuyor. Manole, Romeo'yu fiziksel olarak yaşama geçirirken, karakterin içsel yüzeylerini sadece gözleri, yüz ifadesi, sesi ile değil gövdesiyle de mükemmelleştirerek veriyor. Ufacık tefecik, çelimsiz Marius Manole, sahneye adımını atar atamaz devleşiyor.

BU OYUN FESTİVALE GETİRİLMELİ
Sonuç olarak, bu oyunu Türk tiyatroseverlerin de izleyebilmesini diliyorum. Her açıdan… Hem yaratıcı kadrosundaki 4 önemli Türk sanatçı adına, hem de iyi çıkan bir “iş” adına. Önümüzdeki yıl, “malûm-u Âliniz” 16. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali var. Hani yani, bu oyun İstanbul'a çağırılsa diyorum. Prof. Dr. Dikmen Gürün'ün kulaklarını çınlatıyorum.

Çınlatmak da ne kelime, ayol kampana çalıyorum.

JaqLee
04-07-10, 18:26
Yabancılaşmanın Yok Ettikleri
"Düğün ya da Davul"
Trabzon Devlet Tiyatrosu


20. yılını kutlayan Trabzon Devlet Tiyatrosu perdelerini bu sezon farklı bir heyecanla açıyor. Dile kolay 20 yıldır aralıksız tiyatro ve 100'ü aşkın oyun… Bu sezonu Haşmet Zeybek'in ''Düğün Ya Da Davul'' oyunuyla açan Trabzon Devlet Tiyatrosu tüm Trabzon'u ilçelerinden köylerine kadar tiyatroyla buluşturmaya kararlı.

Seyirlik Oyunlar
Seyirlik oyunlar, kısa oyunların peş peşe eklenmesinden oluşur. Değişik mekanlarda, değişik kişilerin taklidinden meydana gelen bölümler Meydancı, Oyuncu Başı, Kâhya vb. adlar alan bir oyun yöneticisinin yönetiminde, genellikle açık havada kimi zaman davul-zurna eşliğinde oynanır. Bu tür oyunlarda oyuncular gizlenme gereği duymadan seyircinin gözü önünde kılıktan kılığa girerler ve burada da oyuncunun ''ben şu anda rol yapıyorum'' gerçeğini vurgulaması önemlidir. Oyundaki türküler ve danslar, gerçek Anadolu türküleri ve danslarıdır. Oyunun dili, köy deyimleri başta olmak üzere, halkın, çeşitli yörelerin deyim ve sözleriyle kaba, yer yer saçmaya varan bir halk mizahı ile donatılmıştır.

Oyunun Konusu
''Parası olmayan adamın sevdası olmaz…'' Oyundaki bu replik izleyenlere konu hakkında önemli ipuçları veriyor. Oyun, ''Fukara evliliğinin düzene karşı, para evliliğinin ise düzene uygun'' olduğunu gösteriyor bizlere. Bu bağlamda para-ahlak ilişkisi vurgulanıyor ve sömürü düzeninin toplumların kültürlerini nasıl yozlaştırıp, yok ettiğinin acı örneklerini gösteriyor izleyenlere. Ana kız kılığına giren iki erkek oyuncunun rap ritminde dansları ve konuşmalarıyla diyalog kurmaları günümüz popülist kültürün ne denli tehlikeli boyutlara vardığının somut göstergesi niteliğindeydi. Danslarla ve müzikle sunulan oyunda seyircilerle söyleşerek sosyal ve siyasal taşlamalar yapılıyor. (''Başbakan en çok kimden korkar?''. ''Artistlik yapma lan! Ananı da al, defol git!)

Oyuncular Ve Oyunculukları
Başarılı oyunculuklarıyla öne çıkan isimlerin başında Halil Ayan, Erşan Utku Ölmez, M.Fatih Dokgöz, Aslı Artuk, Fatih Topçuoğlu geliyor. Özellikle Ağa tiplemesiyle Halil Ayan övgüyü hak ediyor. Deneyimli oyuncu fötr şapkası, şalvarı, yakası yünlü ceketi, tespihi ve bilinen bıyığı ile görülmeye değerdi. Karadenizli Adam, İmam tiplemesiyle Fatih Topçuoğlu ve ağanın salak oğlu tiplemesiyle de M.Fatih Dokgöz son derece başarılıydı.

Dekor, Kostüm, Işık
Sahnenin ortasına yerleştirilmiş büyük bir davul ki, oyun bu davulun üstünde oynanıyordu. Ve sahnenin değişik yerlerine asılmış yöresel aksesuarlar gayet başarılı. Seyirlik oyunun önemli bir özelliği olan seyircinin gözü önünde, gizlenmeden kılıktan kılığa girme olanağı sahnenin sağına ve soluna yerleştirilmiş kostümlerle çok rahat bir şekilde tasarlanmış. Kostümlerde beğenemediğim nokta ise köylü kadınların kostümlerinin insanın gözünü epeyce rahatsız eden cırlak renklerden oluşmasıydı. Bir an kadınların sirkte olduğu hissine kapılmadım desem yalan olur. Renk uyumu açısından daha uygun bir kostüm tasarımı yapılabilirdi kanısındayım. Işıklar da başladığı gibi, aynı monotonlukta bitti desem çok da yanılmış olmam.

Müzik Ve Dans Düzeni
Oyunda müziklerin de çok önemli bir yeri vardı ve müzikler uygun bir biçimde seçilmişti. Ancak, koro halinde söylenen türküler, müziğin baskınlığı karşısında anlaşılamadı. Oyunun gelecek gösterimlerinde bu durumun düzeltilmesi gerektiğini düşünüyorum. Oyunun dans sahnelerinde ise değişik yörelerin halk oyunları kullanılmış. Oyun Karadeniz'de sahnelenince doğal olarak horon da kullanılıyor. Ama şunu belirtmeliyim ki, horon kültüründe yetişen ve bu işi alaylı öğreticilerden öğrenen biri olarak horon, atlayıp zıplamak, bacak sallamak değildir. Horonun da bir ruhu vardır. Oyunda eleştirilen yozlaşmaya, sözde horon gösterisiyle karşı çıkmakla neredeyse eleştirilen duruma malzeme olunmuş.

JaqLee
04-07-10, 18:26
Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler Oyun Atölyesi

OYUN Atölyesi-Kadıköy Moda'da düzenli bir repertuvar anlayışıyla tutarlı ve nitelikli oyunlar sergilemeyi sürdürüyor. Bu dönemin ilk oyunları arasında Eric - Emmanuel Schmitt'in “Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler” adlı oyunu sergileniyor. İyi seçilmiş, kurgusu ve iç dinamizmi gerilimli, düzeyli bir tiyatro yapıtı. Ekonomik gişe kaygısını yanıtlayan, izleyiciyi sürekli oyunla özdeşleştiren, özellikle evli çiftleri iki saat boyunca çözümsel açıdan gergin, ama hoşnut edici diyaloglarıyla etkileyen bir oyun. Ne var ki her kadın ve erkeği oyunda tutan, eylemiyle, tanımlayıcılığıyla izleyicilerle iletişim kurabilen ilginç bir oyun.

"Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler”, yaşamın her yönünü, kadın-erkek ilişkisini bütün boyutlarıyla anlatan psiko-dramanın güzel ve başarılı, kurulu örneğini betimliyor. Çözümleyici yönüyle her çiftin, her insanın görmesi gereken psikolojik, iç görselliğiyle kadın-erkek ilişkisini uçlara taşıyan bir oyun. 21. yüzyıl, insan-toplum ilişkilerinde özel durumların dışında çağa ve insanlara mutluluk getirmedi. Dünyanın birçok bölgesinde yaşanan kaos, nükleer silah gibi, ekonomik ve sosyo-politik açılardan bireyleri mutsuzluğa sürükleyip duruyor. Bireylerin büyük çoğunluğu bunalımlı kuşaklar yetiştiriyor. Mutlu yaşamın kapıları ya vahşi kapitalizmin pençesinde ya da terörün tehdidi altında insanın yüzüne kapanıyor. Barış içinde yaşamanın yolu varken “savaş” neyin çözümü olmuş yüzyıllar boyunca?

Bireye indirgediğimizde; “Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler”, evli bir çiftin karı-koca ilişkilerinin değişik ve birçok boyutlarını irdelerlerken mutlulukla-mutsuzluğun kapısını, oyun süresince açık tutuyor. Her iki kavramı belirleyen şey, evlilikte günün ve gecenin saatleriyle iç içe giren, durmaksızın yenilenen olumlu ve olumsuz ilişkiler; ilişkiyi her an tüketecekmişçesine ortaya çıkan durumları “sevgi” ile aşan çiftin aile içi serüvenini izlemek, zaman zaman sarsıcı ve etkili oluyor. Ancak, böyle durumlarda “aşkın” diyalektiği çıkıyor ortaya ve evlilik bağı kopmuyor. Oyunun olumlu ve ilişkilerde çözümleyici oluşu sırat köprüsünü geçmeyi çalışan oyun karakterlerini olabildiğince güzel ve başarılı kompozisyonlarla çiziyor.

Ovlilikte Ufak Tefek Cinayetler” iki kişilik bir oyun. Psikolojik çözümlemeleri yapan iki oyuncunun “düello” yaparcasına bıçak sırtında götürdükleri evliliği Haluk Bilginer ile Vahide Gördüm canlandırıyor. Her iki oyuncu ikili ilişkilerde, çelişki ve çekişmelerde, sözlü atışmalarda kırılma noktasına sık sık ulaşmalarına karşın; düello, sevgi oklarıyla mutluluğa taşınıyor. Böylesine ortak başarıyı sürekli üst düzeyde götürmek inanılmaz birer usta oyunculuk gerektiriyor. Tartımlı, ölçülü oyun örneği olarak konservatuvardaki tiyatro bölümü öğrencilerinin de görmesi gerekiyor. Oyunun olağanüstü boyuta varan yorumcuları Haluk Bilginer ile Vahide Gördüm bütün “seyircileri” görülmesi gereken bir oyuna çağırıyorlar adeta.

Genelde her başrol ya da diğer rollerdeki oyuncuları yerimizin elverdiğince, çizdikleri karakterlerle, çözümledikleri rollerle tanımlarım. Bu kez böyle bir yöntemi kullanmak gereğini duymayışımın asıl nedeni, terazi ile iki ana karakteri tartmak gibi bir zorluğun var olması. Olağanüstü başarılarında denge kurdukları gibi, iki ayrı karakteri içsel ve dışsal; ruhsal ve fiziksel karakter çözümlemesinde her iki oyuncu da dorukta geziniyor.

Yetkin ve olağanüstü yorumlarıyla ortaya koydukları oyunda; yönetmen Kemal Aydoğan, ikili resitalin (keman ile piyanonun) ayrıntılarında çözümleyici olmuş. Her şeye karşın, kolektif başarı söz konusu. Dramaturjisi iyi yapılmış. Oyunun çevirisi Şehsuvar Aktaş imzasını taşıyor. Sahne dili olarak başarılı. Oyunun sahne tasarımını, Bengi Güney yapmış. Oyunun içeriğine ve görselliğine uygun iyi bir tasarım. Küçük sahneye uygun ışık tasarımını İrfan Varlı yapmış. Müzik ise Tolga Çebi'ye ait.

JaqLee
04-07-10, 18:26
Medeniyetler Çatışması Tezi'nden
Emperyalizmin Gerçeklerine Yolculuk
"Dua Odası"
Tiyatro Z


Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla sadece soğuk savaş sona ermemiş, döneme hakim olan uluslararası siyaset/dünya politikası hakkındaki basite indirgemeci-yumuşak (realist/neorealist) teorik persfektifte açıklama gücünü kaybetmiştir. Çift kutuplu sistemin düşünce zihniyeti, çıkmazların hakim olduğu yeni dönemi anlamada çaresiz kaldı. Bununla bağlantılı olarak, soğuk savaşın bitişinin ardından uluslararası ilişkiler literatürü 'birbiriyle çatışan/rekabet eden dünya (düzeni) imajları'na şahit oldu. Bu imajların baslıca hedefi, soğuk savaşın bitişiyle şekillenmekte olan yeni dünyayı tanımlamaktı.

Uluslararası ilişkilerde bilgi ile güç arasındaki bağlantıyı göstermesi açısından söz konusu imajların Batı kökenli olması oldukça anlamlıdır. Bu dönemde ortaya çıkan Batılı dünya düzeni imajları arasında en çok yankı uyandıranları ya da tabiri caizse en popüler olanları Amerikan siyaset bilimcileri Francis Fukayama'nın 'Tarihin Sonu' ile Samuel P. Huntington'in 'Medeniyetler Çatışması'ydi. Fukayama'nın çizdiği iyimser tablonun aksine Huntington, medeniyetler çatışmasından kaynaklanacak bir üçüncü dünya savaşından bahsetmekteydi. Huntington'a göre, dünyadaki yedi veya sekiz medeniyet arasındaki temel farklılıklar yakın bir gelecekte küresel bir kaosa neden olacaktı. Huntington emperyalizmin artık sınıf çatışmaları ile yerini alamayacağını tüm dünyaya söylemiştir. Yeni dünya düzeninde “proleterya” kavramı çok gerilerde kaldığı için; artık insanları sömürmenin tek bir adresi vardır: din!

Bir kritiğin girişi genel olarak; oyunun adı, grubun ismi ve ne tarz bir gösterimle oyunlarını sergilediklerini anlatan başlangıçlardan oluşur. Aslında her kritik bir tanıtımı da içinde barındırır. “Tiyatro Z” yeni dünya düzenini gözler önüne getiren “Dua Odası” adlı cesur bir oyunla izleyen karşısına çıkıyor. Galata Bölgesi'nde tiyatro yapan gruplar arasında yeri çok mühim olan grup, oyunuyla dünya siyasetine ışık tutmaya çalışıyor. ABD Eski Başkanı Bill Clinton'u bile zorda bırakan tez; Hitler faşiziminden sonra dünyanın göreceği en büyük ayrımcılığı insanlara sunuyor. Hitler'in fikir babası Friedrich Nietzsche' nin bile bu kadar ağır faşist düşünceye hakim olamadığını düşünürsek; Huntington' nun insanoğlu için ne kadar tehlike arz ettiğini görebiliriz.

"Dua Odası” bir grup gencin üniversitede bir odayı, inançları doğrultusunda kullanmak istemesini konu almaktadır. Müslüman, Hristiyan, Musevi kökenli gençlerin arasında geçen olay; ABD'nin ve İsrail'in bunların yanında Arap Ülkeleri'nin dünyayı nasıl korkunç felaketlere götürdüklerini farklı bir imge ile göstermektedir. İnancı olmayan kişilere özgürlük hakkı tanımayan bu gençler, kendi inançlarının değerlerini de çok iyi bilmemektedirler. Doğmatik -uyduruk- bazı kuralların gölgesinde yaşamlarını kaosa sokmaktadırlar.

"Dua Odası” nın yazarı Shan Khan, oyununu gerçekçi karakterlerden oluşturarak kaleme almış. Oyun daha önce Belçika'da gösterimini yapmıştı. Ve dünyada ikinci kez Türkiye'de “Tiyatro Z” tarafından oynanmaktadır. Cem Kenar oyunu çok iyi kavrayıp, muhteşem bir gösteri haline getirmiş. Oynanan alanın darlığını göz önüne alan Sayın Kenar, “İn yer Face” akımının sahne düzenlemelerini kendisine örnek seçmiş. Ve bunda da gayet başarılı olmuş. Genel Koordinatör Bengi Heval ÖZ ile başarılı bir gösterim meydana getirmişler.

Oyun, bir grup gencin üniversitedeki bir odayı, haftanın günlerine bölerek ibadet yapmak için kullanmalarını ele alıyor. Gençlerin inandıkları “tek tanrı” kavramı ve o'nun öğretilerini anlatan “İncil, Kur'an, Tevrat” sahnede köşelere yerleştirilmiş. İbadetini yapmaya gelen gençleri simgeleyen mistik, dini müziklerde oyunun gizini yükseltiyor. Dinler arası uydurulan dünya savaşı, o küçücük odada gençler arasında devam ediyor. Aslında gençlerin çoğu; neye inandığından habersiz asalak bir ibadetin pençesinde olduklarını tüm çıplaklığıyla seyirciye gösteriyorlar.

Oyuncuların her biri övgüler dolusu satırları hak ediyor. Özellikle Musevi rolünü canlandıran 'Rilla' rolündeki Hilal Özbay'ın oyunculuk doğası beni çok etkiledi. Olayın girdabında “ezilen” kesimi temsil ettiği gözüküyor. Müslümanların ve Hristiyanların arasında kendi yaşam alanını belirleyen karakterine, psikolojik yaklaşımlarla hayat veriyor. Elbette hoşgörünün olmadığı bölümlerde de 'kin' duygusunu aktarmada başarılı. Fakat 'Reuben' rolündeki Deniz Gönenç Sümer ile öpüşme sahnesi çok gereksiz. D.Gönenç Sümer de tempo içinde yavaş kalıyor. Rolünün psikodinamik yapısını biraz daha çalışmalı. Durarak oynuyor. Ama oyun içinde başarılı. 'Kazi Kardeş' rolündeki İnanç Koçak'ın komedi tiplemesi yaratması çok güzel bir düşünce. Sadece 'din' çatışması içinde kalan izleyeni rahatlatıyor. 'Bounce' de Özgür Atkın'ın oyunda dengeleyici unsur olduğunu görüyoruz. İnanç ve ateist çizgide kalan karakteri olayın sonunda öldürülüyor. 3 büyük semavi din, birlik olup; inanmayan bir kişinin yaşamına son veriyor. Sayın Atkın, bu olayların çıkmazlarını sahnede güzel yorumlamış. 3 dinin tek birleşme sahnesi çok garip ama: Ölüm! 'Bounce' karakteri, dinler tarihinin ne denli vahşi olduğunu kanıtlayan önemli bir bölüm.

Orhan Şimşek (Convert Kardeş), Aydın Şentürk (Fiz), Umut Beşkırma (Griffin), Şebnem Hassanisoughi (Jade), Nebil Sayın (Müdür) rollerinde karşımıza çıkıyorlar. Genel anlamda başarılı buldum hepsini. Oyun içinde eksiksiz tamamladılar rollerini.

Tiyatro Z, vahşi kapitalizmin sınıf çatışması istemediğini, aksine “dinler çatışması” gibi faşist bir tezle insanları birbirinden hızla uzaklaştırdığını harika bir performansla izleyene sunuyor. Son dönem dünya siyasetini düşünüyorum da… Bu oyun gerçeklerin aynası durumuna dönüşüyor. Oyunu sezon içinde mutlaka izlemenizi öneririm. Eğer “Dua Odası” nı kaçırırsanız, küresel güçlerin bizleri nasıl bir sona götürdüğünü asla tam olarak anlayamazsınız. İyi seyirler…

Tiyatro Z
Hacı Mimi Mah.Dibek Sok. No: 17Kuledibi - Beyoğlu
İSTANBUL
Tel: 0212 2491665
Dip Not
Hakkımda ortalıkta dolaşan iftiralara, kampanyalara verilecek tek cevabım yazdığım eleştirilerdir. “Tiyatro Dot” için yazdığım eleştiriden sonra “Birgün Gazetesi” ni telefonla arayıp hakkımda yalan dolan konuşan “KİŞİLER” geçin karşıma, cesaretiniz varsa benimle konuşun. Radikal 2'den kovulduğumu iddia edenler, 2'nin Editörü Sayın Nilgün Toptaş'a bir mail atın ve olayın aslını öğrenin. Arkamdan yalan dolan konuşan aymazlar, hatta gazeteye telefon açın ve benim gazeteden kovulmadığımı kulaklarınızla duyun. Cesaretiniz varsa beni arayın ve benimle konuşun. Sözde ben hiçbir basın kurumunda yazmıyormuşum. E be iftiracılar 3'ü yurt dışında olmak üzere toplam 6 basın kurumunda şu anda düzenli olarak yazmaktayım. İngiltere'de yazan ilk ve tek Türk Tiyatro Eleştirmeni'yim. Eğer konuşacak cesaretiniz varsa buyurun benimle konuşun. Ya da “BirGün Gazetesi” ne telefon açarak isim vermeden değil, tüm kamu önünde gelin benimle tartışın. İnsanın asabını bozmayın. Eğer ben bir konuşmaya başlar isem o zaman sizin gibi asalaklar kaçacak yer ararsınız.

JaqLee
04-07-10, 18:26
Kadın gözüyle kurtuluş savaşı. Kuvay-i milliye kadınları!

21 KASIM 2007

Oyun geçtiğimiz günlerde Konya devlet tiyatrosu tarafından sahnelendi. Nezihe Araz'ın yazdığı eser; Kurtuluş Savaşının isimsiz kahramanlarını; kadınlarımızı, savaş sırasında yaşadıkları acılara rağmen vatan aşkı ile nasıl erkeklerinin yanında yer aldıklarını, yazarın gözünden anlatan bir oyundur. Halide Hanım, Gökçe, Yörük kızı Dürdane, Gülnar, Saime, Turna Gelin, Kara Fatma ve Zübeyde Hanım'ın gözlerinden ve yaşadıklarından tüm o yılların isimsiz kahramanlarını anmamızı ve anımsamamızı sağlıyor.

Elbette tarihimizi öğrenmek açısından bu tür oyunlara ihtiyaç hissettiğimiz su götürmez bir gerçek. Yalnız oyun kurgusu vurgulanırken geçişler de yaşanan kopukluklar, düş gücünü engelliyor. Olay örgüsü birbirinden bağımsız ve farklı formlara bürünerek bir resital oluşturmak istenmiş. Oyuncuların sabit karakterlerle değil, farklı karakterlere bürünerek, epizotlar halinde oynanması çoğunluğu temsil etmekte.

Eönetmenin, oyunu günümüz seyircisiyle birliktelik sağlayabilmesi için yazarı, sahnenin sol tarafına oturtarak daktilosundan gelen sesleri dinletiyor. Yalnız burada yönetmenin düştüğü bir hata var. İki farklı yaşam izliyoruz sahnede. Ve gökçe adlı yazarın yazdıklarını izliyoruz sahnede. İyide madem bir yazarın anılarını dinliyoruz, yazarın oyun sonuna doğru sahneye çıkıp, canlandırma yapan iki bayanla beraber oynaması da ne oluyor? Oyun bir anda düşlemekten çıkıp, gerçeğe bürünüyor.

Düşülen diğer hatalardan biride; oyunun geçişlerin de yaşan sıkıntı. yazar elindeki senaryoyu okurken son cümlesiyle canlandırmadaki diğer oyuncu arkadaşlar başlıyor. Bir sine vizyon tekniğiyle o yılları idrak etmekte hiçbir sıkıntı yok. Ama araştırmacı gazeteci yazar neden seyirciyle iletişime geçmiş? Bu eseri yazarken, evinde olduğu, ışıklandırmayla belli ediliyor. Devamlı seyirciyle iletişimde olması kopukluğa neden oluyor. Yani seyirciyi dik ve canlı tutmak o yıllara götürmemek adına ne gerekiyorsa yapılmış!

Oöstermeci tiyatronun klasik örneklerinden biri olan bu oyun, seyirciye mesaj kaygısı güderken, yapılan bireysel hatalar yüzünden oyunun tek perde olmasına rağmen, oyun ortasında seyirciyi kaçırtmayı başarmış. Bu tarihi oyun yada ağır konusu nedeniyle yapılan bir sıkılganlık göstergesi değil, .geçişler deki kopukluktan kaynaklanıyor. Zira canlandırmadaki diğer iki oyuncu arkadaşın bireysel oyunculuğu ortalığı kasıp kavuruyor. Oyunculuklarıyla parmak ısırtan oyuncu arkadaşlar adeta sahneyi ateşe vermişler.

Oyun, konu ve oyunculuk bakımından sıkıntı yaşamıyor. Sadece yanlış yönetilmenin getirdiği sorunlar nedeniyle, oyun çekilmez bir hal almış. Oyun daha başlarken müzik, sahnedeki oyuncuların oynaması, sonra vurularak öldürülmesi, tekrar kalkıp oynaması ve tekrar öldürülmesi , bunun ilk 10 dakika devam etmesi seyirciyi baştan kasıyor. pizotlardan oluşan bu oyunda, üç birlik kuralı bertaraf edilmiş.

Araştırmacı yazar gökçe (Bengisu Gürbüzer Doğru)

İlk defa ''hiç bir şey'' adlı oyunda izlemiştim. Ya bu oyuncu arkadaşıma kötü oyunlar denk geliyor, yada gerçek anlamda bir sıkıntı var. İki oyunda da performans düşüklüğü söz konusu. Oyunun anlatıcı kısmında olmasına karşın, düşüncesinde yaratmış olduğu hikayenin içine girmesi yanlış. Duygu tonlamaları kaçıyor. Ses tonuna dikkat etmeli. Kadınları savaşa çağırırken, duygu ifadesi karamsarlıktan çok umut dolu olması gerekir. Ağlarken oluşan yüz ifadesi sahte. Ve ağlarken yüz elle kapanmaz. Jest ve mimikler yok oluyor.

A.Şebnem Büyükkalkan, L.Feray Darıcı ikilisi sahnede müthişler. Tek kelimeyle harika. Oyunculukları tavan yapmış durumda. Sahnede adeta devleşiyorlar. Büründükleri karakter tiplemeleri, o anı yaşamamızda, dişlerimizi sıkarak sahneye atılmak, onları kurtarmak isteği doğuruyor. Diğer taraftan bizim görmediğimiz oyuncularla olan uyumu, onları yansıtmadaki başarıları harikulade. Bu kadar gerçekçi ve yalın oynadıkları için yürekten alkışlıyorum. Yalnız kendi sahnesi olmayan oyuncunun putlar arkasında göründüğünü söylemeliyim. Kötü yönetilmiş bir oyunun kurbanları oldukları için üzülüyorum. Ama bu vesileyle de olsa oyunculuklarına tanık olmak güzel. Umarım hak ettikleri yerlere gelip, daha başarılı oyunlarla ön plana çıkarlar.

Tomris Çetinel'in oyuna kat(a)madıkları.

Yılların büyük ustası Tomris hocanın , bu oyun üzerinde daha fazla durması gerektiği inancındayım. Diğer yandan eserle ilgili kopuklukların kapatılması gerekiyor. Oyunda '' capella '' müzikler banttan değil, oyuncu tarafından verilmeli. Selamlama dışında yazarın kendi hikayesine girerek konu bütünlüğünü bozmamalı. Yazarın sanki imza günündeymişçesine seyirciyle irtibata geçmemesi, evinde oyunu yazarken, yazdığı notları okuyup, son cümlesinde canlandıran oyuncu arkadaşların oyuna girmesi gerektiğini düşünüyorum.

Marjinal dekor anlayışı.
Sertel çetiner, Türk tiyatrosunun yetiştirmiş olduğu ender dekoristlerden biri. Sanıyorum ödüller için garaj kiralamış durumda. Bu oyunda; sağ tarafa yazarı koyarak sahnedeki betimlemeden bağımsız iki farklı mekan tasarlamış. Sahneyi öyle bir tasarlamış ki, bazen bakıyoruz bir sokak, aynı zamanda bir ev, bir mahzen, bir dağ görünümü gibi farklı formlarda kullanılmaya müsait, neresinden bakarsanız farklı şeyleri görebileceğimiz bir anlayışla oyunun kilit noktası.

Oyunun konusu itibariyle , zamanın kostümlerinden öte, daha bir çağdaş yoruma gidilerek yöresel kıyafetler seçilmiş. Bir düğüne giderken de bunu görmek mümkün. Konya DT Terzihane atölyesi Çalışanları'nın bir araya getirdikleri bu çalışma başarılı.

Işık tasarımının başarısı.
Mehmet Yaşayan'ın tasarladığı teknik genelde başarılı. Özellikle araştırmacı yazarın evine yansıtılan ve ev olduğunu kanıtlayan pencere müthiş. Reosta ve black outların yerli yerinde olması, oyunu anlaşılır kılan yegane olgulardan. Eli ayağı düzgün bir iş çıkmış.

Kısacası üzerinde çok çalışılması gereken bir oyun. Tarihin o tozlu sayfalarına gidip, ''perde arkasında yaşananlar''ı gün yüzüne çıkaran yazar Nezihe Araz'a gönülden teşekkür ediyorum.

Yinede gidip bir izleyin, umarım yanılıyorumdur.

JaqLee
04-07-10, 18:27
KAZANKAYA, 12 EYLÜL İLE YÜZLEŞİRKEN: "PROFESÖR VE HULAHOP"



Giderek ustalaşan oyun yazarı Nesrin Kazankaya'yı, yazarken dönemsel fotoğraf çeken bir gözlemci olarak tanımlıyorum. Aklıyla çektiği fotoğraflarda, politik hataların insan yaşamını nasıl alt üst ettiğini mükemmel bir kurguyla işaretlemesini, kıyasıya eleştirmesini bundan önceki oyunlarında ayakta alkışlamış bir eleştirmenim ben. Gerek “Dobrinja'da Düğün”, gerekse “Şerefe Hatıralar-İstanbul 1955” başlıklı oyunlarını izlerken, hep Herb Cohen'ın: “Suda yürümenin gizi, taşların nerede olduğunu bilmektir,” sözü gelmiştir aklıma. Dolayısıyla, Nesrin Kazankaya benim indimde taşların nerede olduğunu bilen, söyleyecek sözü olan bir oyun yazarıdır. Cumhuriyet tarihiyle, yakın tarihimizle yüzleşme cesaretini göstererek aydın sorumluluğunu yerine getiren asil bir kahramandır.

OYUNUN KONUSU
Şimdi gelelim, gene kendisinin yazıp yönettiği ve rol aldığı “Profesör ve Hulahop” başlıklı 2007-2008 sezonu oyununun konusuna: 1982 yılının karlı bir gece yarısında otomobiliyle bir kentten bir kente konferansa giden fizik profesörü, dağ yolunda arabası bozulunca boş bir lokantaya sığınır. Profesörü lokantada, çocukluğunun güzel şarkılarını çalan eski bir müzik dolabı ve hulahopuyla güzel, çocuksu bir kadın beklemektedir. Yeni tanışan kadın ve adam kurdukları zorunlu ilişkide duygusal, gerilimli ve sürprizli bir gece geçirirler. Geceden sabaha süren birlikteliğe 1982 Türkiye'sinin acılı politik süreci, şarkılar, dans, alkol ve kuantum fiziği eşlik eder. Her ikisi de geçmiş ve gelecekleri üzerine varoluşlarını sorgulayarak bilim insanı ve kadın olmanın sosyal sorumluluğunu benliklerinde duyumsarlar.

YIL, 1982 YILININ SANCILI TÜRKİYE'SİDİR
Özetimden de anlaşılacağı gibi, Nesrin Kazankaya, bu kere askeri darbeyle sosyo-kültürel ve bilimsel geleceğine ipotek konulan 1982 Türkiye'sinin sancılı dönemini konu edinmiş. Bir bilim insanının bakış açısını anlatım tezgâhı olarak seçmiş. Oyun karakterlerinin allak bullak dünyalarını, neşelerini, kolayca ve her fırsatta dışa vurdukları öfkelerini Lynn Anderson'dan The Supremes'e, Cat Stevens'ten Simon & Garfunkel'a, Bob Dylan'dan Joan Baez'e uzanan yelpazedeki altmışlı yılların şarkıcı ya da müzik gruplarının ezgileriyle vermeyi yeğlemiş. Böylece, başta İstanbul'da sokaklarda hulahop çevirmenin yasak edildiği 1958 yılının sonunu benim gibi yaşayanlar olmak üzere, o dönem kıvranmalarını, sancılarını çekenlere düşünce çizgilerine merdiven dayayarak ulaşmayı amaçlamış.

İyi mi etmiş, iyi mi eylemiş, görelim efendim…

12 EYLÜL'ÜN BİR TOPLUMU YİYİP BİTİRMESİ
Nesrin Kazankaya, titizliliğin başarısı örneği, belgesel nitelikteki oyun kitapçığında, bilim insanlarının yaratım ve buluşlarını olumsuz sonuçlarıyla suçlamanın beklenmedik bir kısır döngüye dönüşebileceğini savlıyor. Savlarken: “Atom ve hidrojen bombalarının kitle imha silahlarına dönüşmesi; Einstein, Oppenheimer, Saharov gibi ünlü bilimcilerin tüm çalışma süreçlerini karalamaya yeterli midir,” diye de soruyor. Düşüncelerinin oyun içinde soru haline gelmesi için doğal olarak izleyiciye “Kuantum mekaniği”ni; kuantumun fizikte enerji, yük, açısal momentum ya da başka fiziksel niteliklere ilişkin doğal kesikli birim ya da paket anlamına geldiğini; atom ve moleküllerindeki çekirdeğin davranışını anlatmak zorunda kalıyor.

GÜME GİDEN ELEŞTİRİ VE SAHNEYE KONULUŞ
Nesrin Kazankaya'nın, oyunu yazarken Antik Çağ'ı, Rönesans'ı, Aydınlanma Çağı'nı, Dünya Savaşlarını, Soğuk Savaş Yıllarını çok iyi irdelediğini kim yadsıyabilir ki! Keza Bruno'yu, Laplace'ı, Kelvin'i, Einstein'ı, Tolman'ı, Oppenheimer'ı, Prigogine'i, Saharov'u didik didik ettiğini de… Emeğine dirlik. Ama işte böyle yoğun “mütemmim” bilgi aktarımı, replikleri giderek didaktik kılıyor. Bu denli öğretme ereği güdümü altında, 12 Eylül'ün militarist etkilerinin cesur eleştirisi de ne yazık ki güme gidiyor.

Eleştirinin güme girmesi bir yana, sahne olgusu betimlenemiyor, çünkü oyunun göstergeleri uygulamaya küçük geliyor, zorlukla algılanabiliyor, kapalı kalıyor. Sahnedeki oyunun duyuları devindiren algısına izleyicinin yönelmesini sağlayacak sezgi olmaksızın, daha yeni somutlaşan göstergeler saptanabilir mi? Saptanamıyor. Oyuncular varlıkları, hareketleri, tümcelemeleriyle izleyiciye doğrudan ulaşamıyor. Hal böyle olunca, anlamın özümlenebilir duruma getirilememesi estetiğe de çelme takıyor.

KAZANKAYA'YA ÜÇ SORUM VAR
Bu arada, sahneye koyuş değinmelerimi Yönetmen Nesrin Kazankaya'ya üç soru sorarak noktalamam gerekmekte. Bir: İlk, son ve kimi ara tablolar neden o denli ağır;
İki: Ceketiyle, paltosuyla, kalın boyun atkısıyla lokantaya tespih böceği gibi giren Profesör, kapıyı açıp dondurucu soğuğa gömleğiyle çıktığında hiç mi üşümüyor ve açık kalan kapının hemen önünde masaya kapanmış kadın ardına kadar açık kapıdan giren “dondurucu” soğukta nasıl oluyor da donmuyor.
Üç: Engin Alkan, söylediği anlaşılmasın diye mi kimi bölümlerde mırıl mırıl konuşuyor.
Vallahi art niyetim yok, anlamadım soruyorum.
Diğer taraftan, yerli yerinde kullandığı hulahop ve yoyo öğelerini övmeden diğer paragrafa geçmiyorum.


YARATICI KADROYA GELİNCE…
Şafak Eruyar'ın dramaturgisine sözüm yok. Nilüfer Moayeri'nin Kadın karakteri için tasarladığı giysi pek güzel. Bunu söylerken, Nesrin Kazankaya'nın giysiyi taşımasındaki payı elbette göz ardı etmiyorum. Profesör'ün giysisi, belki daha derli toplu olabilirdi diye düşünmekteyim. Nasıl derli toplu? İşin o tarafını Nilüfer Moayeri bilir. Başarılı ışık ustası Yüksel Aymaz'ın ilk tabloda black-out öncesi, sağdaki ışığı Profesör masaya oturup sigarasını yakarken neden yavaş yavaş alışını anlayamadım. “Herhalde Aymaz'ın bir bildiği vardır,” diyerek kurcalamıyorum, ışık tasarımının geri kalan bölümünü övüyorum.

OYUNCULAR
Gerek Kazankaya, gerekse Alkan en az benim kadar iyi bilirler ki, oyuncu sahnede coşkularını yönetmeyi bilmeli.

Kimse oyuncuyu can verdiği karakterin duygularını gerçekten yaşamaya zorlamıyor, zorlayamaz ki! Oyuncunun “mış” gibi yapıp duygulanımlarını soğukkanlılıkla üretmeyi bilmesi de son derece önemli bence. Bu üretim, en azından kendiliğindenliğe bağımlı kalmamak adına yapılmalıdır diyorum. Çünkü, Lee Strasberg'in dediği gibi: “… oyuncunun tekniğinin temel sorunu kendiliğinden gelen duygulanımların güvenilirsizliğidir”. Öyle değil mi ama?

İzlerken, oyunun iki karakterinden biri olan Kadın'da Nesrin Kazankaya'nın ve diğer karakter Profesör'de Engin Alkan'ın duygulanımlarının iç hakimiyetinden çok, yorumladıkları duygulanımların izleyici tarafından okunabilir olmadığını gözlemledim. O nedenle bunları yazıyorum. Oyuncunun, gerçek yaşamdakinin aynısı olması gereken duygulanımları yakalaması, dolayısıyla duygulanımlarını yarı isteksiz olarak dışa vurması gerekli değil ki! Tanığımdır, her iki oyuncu da duygulanımlarını nice oyunda bir oyunculuk biçemi içinde kodlamışlardır. “Profesör ve Hulahop”ta neden olmamış, işte orasını bilemem ben, “olmamış” der geçerim.

BİR BÜTÜN OLUŞTURMAK
İyi oyuncunun, sahne üzerinde üretici-sanatçı olduğunun unutulmasına asla izin vermediğini, çünkü gösterimin üretimin “temsil edilmesinin” ve izleyicinin aldığı hazzın bir parçası olduğunu ben de öğrenmiştim, bilirim. O halde, iki değerli oyuncu Nesrin Kazankaya ve Engin Alkan, hareket ve metni ya da hareket ve sesi birbirinden ayırmak yerine, içlerinde daha sonra başka birimlerle birleşmesi olası, tutarlı ve uygun bir bütün neden oluşturamamışlar acaba?

Bilemedim.

Ne yalan söyleyeyim, “Profesör ve Hulahop”u pek sevmedim.

JaqLee
04-07-10, 18:27
Kalabalıklar içerisinde yalnız olduğunu hissetmek : Tek kişilik şehir.



Behiç Ak'ın büyük ustalıkla yazdığı eser, teknolojinin insan hayatında ki yerini sorgularken, asosyalleşen bireylerin kendisiyle çatışmasına yer veriyor. Birey kavramını sorgulayan oyun, günümüz yaşam biçiminin dayattığı birçok kavram ve ilişkiyi yeniden düşünmemize neden oluyor.Görünürde, sanal aşkı yakalayan adam ve kadının üç aşağı beş yukarı aynı hayatları yaşadığı ve buna ek olarak umursamaz garson kızın diyaloglarından oluşan bir oyun. Ama verdiği mesaj, günümüz insanını yalnızlığa iten ve giderek sadece "tek kişilik aileler" haline gelmeye başlayan büyük kent yaşamının mizahi bir eleştirisi anlatılıyor.

Toplumsal histerilere tanıklık, ancak yıprandığından fark edilebilinen maskelerdeki gerçek siluetlere yabancılık, yavaş yavaş seyreden lakin hızlı hızlı hayata geçirilen menfaatperestlik antlaşmaları derken; insanın, ani manevrayla içine gömülen kaplumbağa misali divanına dönmesi, yönelmesidir. İmanla etrafına çömenilen sofranın etrafındaki insanların sohbetlerinden uzaklaşmasıyla süregelen zaman, ben merkezli bir yerlerde müddetsiz mola verilmesiyle zuhur eder. Yalnız kalmaya müptelalık ve yalnızlık hissiyatı; obsesif bünyelerden tutun da, kuliste yarasını saran soytarının, zengininden tutun da fakirinin buluşabildiği-buluşabileceği tek kültür mantarıdır. Zaten nihayete kavuştuğu sanılan netice irrasyonel bir netice ise, metafizik denilip beyin ve bünyenin senkronize biçimde imtinasız diskalifiye etmesi ile yok edilir.

Mesaj kaygısı gütmek…
Ankara devlet Tiyatrosunun sahnelediği oyun, bir restorasyonda geçiyor. Henüz seyirciler yerine oturmadan sahnedeki restoranda yerini alan oyuncular, seyirciyi bir sahneye değil, restorasyona geldiklerini vurguluyor. Düş gücünü artırmak için restoranın tepesinden atlayan insanlar ve bunu kullanırken seyircinin düşen figürleri görmesi, yaşadığımız ''sanal sorunlar''la yüzleşmemizi sağlıyor. Bu anlamda çarpıcı bir bakış açısı. Birey kavramının sorgulanması açısından tetikleyici.

Oyun boyunca sözü edilen ''tek kişilik aile '' kavramı metropol yaşantısını dışlamak yerine bireyin kendini sorgulaması yada iktidar etkisinin gündeme gelmemesi bir yana, sözü bile edilmiyor.Diğer taraftan oyuncular çocukluklarına geri döndüklerinde bu gökdelenin yerinde eski bir konak bulunduğunu, aslında hepsinin çocukluk arkadaşları olduğunu ve o konağın bahçesindeki salıncakta birlikte sallandıklarını hatırlıyorlar. Bu anlamda nostaljik özlemler yerine kamusal olarak yerlerin yeniden inşa edilmesi gerektiği vurgusu yapılsa bence daha iyi olabilirdi.

Seyircinin özgürlüğü kısıtlanamaz!
Oyun hem metin olarak, hem de kurgu bakımından üst seviyede. 1 saat 40 dakika boyunca bir konu anlatıldı. Hayli zor ve günümüzün en büyük sorunlarından biri olan iletişim çağının getirdiği sorumsuzluklarımızdan bahsedildi. Ama oyun sonunda garson kızın seyirciyle iletişime geçip, mesajın altını kalın harflerle çizerek anlatması olmadı. Seyirci özgür bırakılmadı! Seyirci o oyundan ne anladıysa kafasında onu kurgular. Seyircinin beynini sınırlamak, oyun sonunda ''bakın oyunumuz bu şekildedir, biz bunu anlatmaya çalıştık '' gibi bir anlatıma girmenin ne gereği vardı? Sanki oyundan hiçbir şey anlamayan bir seyirci varmış gibi, tüm o görsellikten sonra garson kızın seyirciyle olan iletişimi, o büyüyü bozdu. Umarım sonraki temsillerde bundan vazgeçilir.

Oyunculuk…
Oyunun yönetmeni Serhat Nalbantoğlu , farklı oyunlarda bireysel performanslarıyla dakikalarca ayakta alkışlatan üç oyuncuyu bir araya getirerek ''muhteşem üçlü bir arada '' formülüyle, oyunun çözümü için en başarılı seçimi yapmış.

Yanılmıyorsam Ankara devlet tiyatrosu müdürlüğünü yapan Devrim Yakut, geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz ünlü tiyatro sanatçısı Baykal Saran adına verilen özel ödüle layık görülen oyuncu Benian Dönmez , müthiş oyunculuğuyla beni yerden yere vuran Cüneyt Mete üçlüsü harika bir iş çıkardı. Hepsini canı gönülden kutluyorum.

Serhat Nalbantoğlu fenomeni.
Türkiye'nin yetiştirdiği; en başarılı, yaptığı işin altından kalkan en sağlam, en yenilikçi, en mesaj veren, mesaj vermek için kendini parçalayan, güldürürken düşündüren ,avangart tiyatro anlayışının öncülerinden biri.Özgün yorumu, kimliklere takılmadan vermek istediği mesajın tam olarak anlaşılması için çok çalışan bir adam. Nalbantoğlu'nun ''Gözkap''ı izlemiş,yorumunun kattığı zenginlik ve mesajıyla yıllardır devlet tiyatrolarının demirbaşı haline getirmiş sanatçıdır.''Çemberimde gül oya'' adlı dizideki oyunculuğuyla parmak ısırtmış, iktidarın günümüzde bir bir yıktığı sahnelere karşı, usta sanatçı Hüseyin Avni Danyal'la beraber ''tiyatro seyirlik'' i kurarak bu duyarlılığı adına özel bir alkışı hak ediyor.

Yukarıda yazdığım birkaç kurgu hatası, ( garson kızın seyirciyle iletişime geçmeyip, oyunu bitirmesi gibi) verilmesi gereken mesajı ,( teknolojinin yıkıcılığı değil, yapıcılığını da gösterebileceğini ve nasıl aşacağımızı) '' bu işte hırsızın hiç mi suçu yok'' anlayışıyla,( her ne kadar devlet kimliğine sahip olsa da) iktidardan bahsedilebilir. Umarım sonu Gözkap'a benzer ve devlet tiyatrolarında uzun yıllar sahnelenerek demir baş olur. Dakikalarca hiç durmadan alkışı hak eden bir iş çıkarmış.

Oyunun sahnede değil, zihinde oluşması için çok uğraşılmış dekor anlayışı.
Gün geçtikçe Türkiye'de devlet tiyatroları da artık gelişen teknolojinin nimetlerini kullanmasına umutla bakıyorum. Sahnenin tam arkasına koyduğu camlı pvc duvar, arasındaki büyük zincirler, (zira sonradan askılık olarak kullanılıyor) sahneye yerleştirdiği masa düzeni, sonradan masa örtülerini uçuran rüzgar, insanın kanını donduran buhar,kar,yağmur efektleri, (zira seyirciye kadar ulaşıyor) binadan atlayan insan figürleri, bir anda sahnenin ortasında beliriveren salıncakla , müthiş bir çalışmaya imza atarak, bu sene verilen dekor ödüllerinin tamamını almadığı taktirde haksızlık edildiğini düşünecek kadar başarılı. Sıradanlığı bertaraf eden anlayışıyla Işın Mumcu'yu kutluyorum. Türk tiyatrosunda böylesine marjinal bir dekor anlayışıyla bir ilk oluşturduğu için özel bir yeri olduğunu düşünüyorum. Seyirciyi etkileme konusunda hiç kaygısı yok! Bunca zahmet bir tarafa, giysi tasarımındaki rolü de aynı oranda başarılı.

Oyunun kilit noktasındaki müzik.
Garson kızın sahneden direktif vererek çaldığı parçalarla ikili arasındaki uyumu, zamanlama konusunda yaşanmayan sıkıntı ve konu anlatımındaki temaya uygun başarılı parça seçimleriyle çok ama çok başarılı bir iş çıkarılmış.

Şükrü Kırımoğlu'nun oyundaki betimleyici varlığı, göz ardı edilemeyecek derecede başarılıydı.

Sahnelendiği günden bugüne güncelliğini yitirmeyen, konusu ve hüzünlendirirken seyircinin neşesini kaçırmamayı başaran, temposu ile birden fazla keyifle izlenecek oyunlardan biri olmayı başarmış oyun.

Tavsiyem, yer bulabilirseniz önlerden yer almanız. Oyuncularla beraber kar,rüzgar,yağmuru ve en önemlisi duyguları beraber yaşarsınız.

İyi seyirler.

JaqLee
04-07-10, 18:27
Dünyayı Değiştirmek Değil Amacım
Yeni Bir Dünya Yaratmak
"9 Ay Son Gün"
Tiyatro Oyunbozan



Neredeyim ben? Burası Filistin! Hayır burası Irak! Yoooo!.. Burası Newyork! Burası Madrid! Burası her hangi bir yer! Neredeyim ben? Burası Levent! Araba sesleri geliyor. Gürültülü bir dünya sunuluyor bana. Neyim ben? Neredeyim? Kimin koyduğu kanunlara göre yaşıyorum? Kim istiyor bu kanunlarla yaşamamı? Ben bir tek bedenime sahibim. Evet, bu dünyadayım. Bu dünyanın her hangi yerleşkesindeyim. Sadece bedenimin gücünü kullanmak istiyorum. Bir bedenle yaratacağım dünyayı. Herkesin şok olacağı bir beden benimki…

Tiyatro Oyunbozan, “Aysa Prodüksiyon” iş birliği ile tiyatromuza farklı bir metin sunuyor. Oyuna komedi mi desek kara komedi mi? İşin gerçeği ne diyeceğimi ben de bilemiyorum. Konuyu izlerken bir yandan gülüyorum bir yandan da “emperyalizm” e lanetler yağdırıyorum. Öteki dünyanın nihayi kanunlarına göre yaşamak istemeyen bir annenin, karnındaki dördüzlerle neye karar vereceğini bekliyorum. Bu öyle bir bekleme ki? Bazen gülmekten bazen de az sonra kendisini havaya uçuracak olan canlı bombanın dehşetinden kendimi alamıyorum. Az sonra her şey değişecek…

Önce Komedi Unsuru
Bir annenin rahmine düşen 4 ayrı sperm, birbirlerinden çok ayrı karakterler oluşturmaktadırlar. Kapitalist, sosyalist, dinci ve gay sperm. Bunlar anne karnında yavaş yavaş olgunlaşmaya ve 9 ay 10 gün sonra doğacak günü beklemektedirler. Birbirleriyle çelişkili olan bebekler; hayattan beklentilerini aralarında tartışarak meydana getirmektedirler. Kapitalist olan, zengin bir ailede dünyaya gelmek; sosyalist olan, iş-emek-özgürlük ekseninde bir ailede yaşamak; dindar olan, bütünüyle kendisini dine verecek bir ailede yer almak; gay olan ise, sadece kendisine saygı gösterilmesini beklediği bir aile yaşantısı için gün saymaktadır. Halbuki dışarıda bambaşka bir dünya vardır. Dışarıda onları bekleyen dünya annenin içindeki çıkmazı özetlemektedir.

Sermiyan Midyat'ın yönetiminde farklı bir dekor yapısı ile izleyici karşısına çıkan oyunun politik göndermeleri çağa uygun motiflerde aktarması; günümüz izleyici motifini epeyce etkilemişe benziyor. Özellikle de Türkçe Rep Müzik yapan ülkenin nerdeyse tek grubu olan “Ceza” nın iki şahane müziği olayın sonucunu derinleştiriyor. Barış Dinçel'în dekor yapısı her zamanki gibi oyunun ufkunu açıyor. Ana rahminin giriş bölümü ve bebeklerin beslendiği kordon yapısı, oyun metni için biçilmiş kaftan. Tolga Çebi'nin özgün müzikleri profesyonel yapıyı canlı tutuyor.

Oyunda komedi unsuru fikirlerin tartışması aşamasında gündeme geliyor. Erdem Akakçe'nin dini bütün -olgunlaşan- bebeği oynaması harkulade olmuş. Sayın Akakçe tek kelime ile “şahane” bir oyuncu. Yaşanılan her olaya “Arapça” yaptığı yorumlar ve akabine “yani şimdi diyor ki…” diye başlayan tefsirler izleyiciyi kahkaha krizine götürüyor. Özellikle de spermlerin hangi dine mensup olduklarını tartıştıkları bölümde Sayın Akakçe, salonda kahkaha tufanının kopmasına neden oluyor. Mükemmel bir gösteri ile rolünü tamamlıyor. Oyunun yazarı ve yönetmeni olan Sermiyan Midyat tiyatromuza eşine az rastlanır bir metin kazandırmış oldu. Oyunun yönetiminde her hangi bir sorun yok. Aksine harika işler var. Öncelikle metinin trajedi ile komedi arasında gidip geldiğini düşünür isek, bu iki duygunun sahnede birleşimi yerinde durumlarla oluşturulmuş. Sayın Midyat, kostümlerle dekorla ışıkla istediği sahneleme işini tam olarak gerçekleştirmiş. Dünyaya “ölüm” ekseninde bakan anneye yalvaran bebeklerin yaşama aşkını inanılmaz bir duygusallıkla aktarmış. Kapitalist spermin kardeşleri ile yaşadığı diyalogdan sonra, paylaşımcı ruhla olaylara eğilmesi; Sermiyan Midyat'ın “yazan-yöneten-oynayan” üçleminde zirve yaptığının göstergesidir.

İsmail Hacıoğlu'nun teatral kültüre adaptasyon yaşadığı kanısındayım. Gay spermi oynarken biraz daha rolünün psikolojik yapısına çalışmalıydı. Sahnede “gay” görmekten çok, nahoş havada konuşan birisini izledim. Üçlü ve ikili diyaloglarda başarısız. Sahnedeki komedi ve trajedi bütünlüğünü tam olarak algılayamamış. Rol aldığı dizilerdeki enerjisini arıyor insan. Sahnelere devam eder ise çok başarılı olacağı kesin. Emel Çölgeçen sosyalist sperm ile karşımıza çıkıyor. Bütünlük içinde Sayın Akakçe gibi harika oynuyor. Eksiksiz tamamlıyor oyununu.

Ve Trajik Olan Öykü
İşte insanın nutkunun durduğu yer. Bu dört sperm olgunlaşarak hızla büyüyor. Ama dışarıda anne, yeni bir dünya oluşturmak için canlı bomba olmaya hazırlanıyor. Sömürü dünyasına baş kaldırıyor. İçinde yer alan 4 canlı bebeğin durumunu bilerek karar vermeye hazırlanıyor. Bebekler umutla dünyaya gelme hayalinde, annenin vereceği kararı bekliyorlar. Aslında komedinin içindeki bu önemli ayrıntı izleyende gerilim yaratıyor. Bu oyunun sonunu söylemek istemiyorum. Eğer söyler isem, bu kritiği okuyarak oyunu izlemeye gidecek olan insanlarda hiçbir heyecan kalmayacak. Ama şu da bir gerçek, oyunda görünmeyen fakat sadece sesi duyulan anne, dünyanın en onurlu kararını veriyor. Okuyanların bunu bilmesi yeterli.

Zuhal Olcay, Ferhan Şensoy, Sumru Yavrucuk, Altan Erkekli, Bülent Emin Yarar, Nihat İleri oyuna sesleri ile yaşam veren kişiler… Dış sesin bu kadar profesyonel bir kadro ile sunulması oyunun gücünü arttırıyor.

Neyiz biz? Daha doğrusu ne için yaşıyoruz? Bu dünya her geçen gün çirkinleşirken, bu çirkinleşen dünyaya tertemiz insanlar getirmek ne derece doğru? Emperyalizmin iyice hayvanlaşarak insani hiçbir değer taşımayan savaşlar yaratması ve dünyanın geri kalmış ülkelerinin bu savaşı seyretmesi… Oyundan sonra düşünmeden yaşamak istiyor insan. Düşünmeden görmeden duymadan… Ama şu cümle özetliyor her şeyi: Dünyayı değiştirmek değil amacım; yeni bir dünya yaratmak!

JaqLee
04-07-10, 18:27
BATININ GÖZÜYLE DOĞUNUN BAYAZIT'I



Batının yazarlarından Racine'nin gözüyle bir dönemin Osmanlı İmparatorluğu'na bakışını anlatan oyun, 4. Murat'ın taht uğruna kardeşlerini bile öldürebileceği düşüncesinin gölgesinde can buluyor. 4. Murat seferdeyken, sarayda, tahtı emanet ettiği Roksan, tüm yetkileri elindeyken, biraz da Cariye Atiye'nin yönlendirmesiyle, ölüm fermanı bulunan Bayazıt'ı kurtarmak arzusuna düşüyor. Çünkü her iki kadın da Bayazıt'a deliler gibi aşıktır. Saray içinde üçlü bir aşk karmaşası sürerken, bir yandan da yönetim boşlukları doğmaktadır.

Şehir Tiyatroları'nın yeni oyunu Bayazıt'ın metnini çeviren ve yöneten Başar Sabuncu, bir Fransız'ın gözünden Osmanlı sarayı içinde anlatılanları, bir Türk gözüyle sahneleyerek, oldukça zorlu bir çalışma gerçekleştirmiş.

Oyunda dikkati ilk çeken şey, dekor ve kostümler. Dönem oyunu olmasına rağmen, dekor ve kostüm oldukça farklı bir hayal dünyası yaratarak, hem sarayı hem de saray içindekilerin giyimlerini değişik bir imgelem yaratmış. Yazarın her ne kadar da gerçek bir olaydan esinlendiği anlatılsa da, Başar Sabuncu, farazi dekor ve kostümlerle, olayın gerçekliğini daha çok hayal dünyasına taşımış. Osmanlı dönemine özgü görsellik beklentisi içinde olan seyirciyi başka bir yere yönlendirmiş.

Sahneyle baş başa kalan seyirci, sadece bir mekan görse de, görsel oyunlarla, büyük dehlizler ve tuzaklarla dolu sarayın algılanması pek de zor değil. Belki de karmaşa ve kaosun hakim olduğu ilişkilerin böyle karmaşık bir mekanda, aslında zihnin içindeki kaosu da anlatıyor. Oyun içindeki sesler de oyunun bu anlayışına hizmet ediyor.

Tüm bu karmaşık anlatımı tamamlamak adına, oyunculara normal oyunlarını oynatmaktansa, oldukça büyük hareketlerle, Grotesk bir anlatımı tercih etmesi, anlatımın ağırlaşmasına ve algılamanın zorlaşmasına sebep oluyor. Belki de Fransızların o yıllardaki Grotesk anlayışına sadık kalan yönetmenin özel tercihiydi bu tavır. Grotesk hareketlerle oyun boyunca sahnede oyunlarını oynamaya çalışan oyuncuların da sıkıntıları, her hallerinden belli oluyor. Buna rağmen bütün oyuncular rollerini hakkıyla yerine getirmenin mücadelesini veriyor.

Metnin uzun, sözlü anlatımları, dilin ağırlığının da etkisiyle, yorucu olmaktan öteye geçemiyor. Genelde ikili sahnelerle anlatılan oyun, zaman zaman oyucuların da nefeslerinin kesilmesiyle, anlaşılması zor bir hal alıyor.

Oyunun 1 saat 25 dakika olması nedeniyle ara verilmemesi, seyircinin, zaten ağır anlatımla, Grotesk tavırlarla, insanın üstüne üstüne gelen dekoru nedeniyle yorulmasına neden oluyor.

Afişine ve adına bakarak Osmanlı İmparatorluğu dönemini anlatan bir oyun bekleyenleri oldukça şaşırtan bir oyun olmasına rağmen, bu değişik anlatımın seyredilmesinde fayda var.

JaqLee
04-07-10, 18:27
DALTABAN'DAN, DÜNYAYA KÜFÜR ETTİRTEN BİR OYUN: "KÜRKLÜ MERKÜR"



"Murat Daltaban Londra'ya gitmiş, bir oyun bulmuş,” dediler; “Oyunun prömiyeri var,” dediler”; “Galası yapılıyor,” dediler; “Oyun ayakta alkışlanıyor,” dediler; “Yahu bu oyun, İngiltere'de seyircilerin büyük protestosuna neden olmuş, hatta yazar Philip Ridley'in dostları salt bu oyun nedeniyle yazarla ilişkisini kesmiş,” dediler; “Böylesine insanlık dışı, aşağılık bir metin nasıl olur da Türkiye'de oynanır,” dediler; “O ne belden aşağı küfürler öyle” diye gürlediler merakımı iyiden iyiye çimdiklediler.
Kalktım gittim, yerimi aldım, oyun başladı..

PARTİ ARMAĞANI BİR ÇOCUK
Londra'nın doğusunda metruk, virane bir bina. Eliot ve erkek kardeşi Darren birbirleriyle didişerek ortalığı temizliyorlar. Verileceğini anladığım “parti”nin konuğu birazdan gelecek. Nasıl bir “parti”yse bu “parti”, sadece etrafın derli toplu olması yeterli değil. Bir de “parti” armağanı var. Armağanı getiriyorlar. Aaa!.. Bir çocuk bu! Hem de uyuşturulmuş! Oysa, çocuk “zinde” olmalı, güzel olmalı, konuğun onu işkence ederek öldürmesi için, bütün isteklerini tatmin etmesi için “çekici” olmalı. Çocuk bu ortam için hazırlanmalı.

DÜNYAYI SARMALAYAN TEDİRGİNLİK BULUTLARI
Oyun ilerliyor. İçinde ciddi anlamda şiddet barındıran bir oyun bu, rahatsız ediyor. Yakası bağrı açılmamış küfürler havada uçuşmakta. Tabular yıkılıyor. Kışkırtıldığımı duyumsuyorum. Psikolojik-gerilim duruma hakim. “Nereden geldim,” demiyorum, ama sinirlerim bozulur, boşalır gibi oluyor, kendimi tutuyorum. “Yaşamın gerçeği bunlar” diye içimden geçiriyorum. Yaşamla doğru ilişkiler kurmaya başlamaktayım. Irak aklıma düşüyor. Demokrasi âşığı(!) Amerikalılar, İngilizler falan… Kuzey Irak'a sınır operasyonu yapılacak mı? Sabah gazetelerde okuduğum savaş haberlerini düşünüyorum, ölüm haberlerini, vahşet, tecavüz haberlerini… Dünyayı saran tedirginliği… “Çağımızın paranoyası bu,” diyorum.

KAVANOZ DİPLİ DÜNYANIN KAPAĞINI AÇMAK
Öfkeli bir oyun bu! Anarşist bir oyun… Bu oyun, “In-Yer-Face” tiyatrosunun belki de en sert örneği. Cinnet döneminden geçmiş bir dünyanın fantastik mekânında ve zamanındayım. Geriye kalanlar “varolma” uğraşında ve de sisteme başkaldırmaktalar. Gelecekçi bir masal anlatılıyor. Kaos sonrası... İki kardeş... Bir grup genç... Kelebek(!) ticareti… “Yukarıdakilerin” tuhaf fantezileri… Büyük kardeş, dünyanın kaosa teslim olmadan öncesine değgin anısal öyküler anlatıyor. Küçük kardeş anımsayamıyor. Bağımlılığın ve sosyal çöküşün korkunç gerçekleri bu anılar. Küçük çocuk zengin müşteriye pazarlanacak. Zengin müşteri yaşadıklarının intikamını alacak, inzal olacak. Kurbanının kıçına çengel takacak, çekecek, “mak'atını” parçalayacak. Özel yetiştirilmiş kelebekler, renk ve desenlerine göre “farklı kafa yapmakta”. Kelebekler yüzünden kimsenin tarih bilinci kalmamış. Gençler anılarını yitirmiş. Kıyamet sonrası bir dünya a..na koyduğum. (Ay, çok özür dilerim, ben de oyundaki dilsel şiddete kapıldım.) İngiliz Philip Riley dahi mi ne? Sınırları zorluyor, tabuları yerle bir ediyor. İnsancıllık ve sevgi yok mu içerikte? Olmaz olur mu? Anlatıyor.

“PARTİ” DEDİKLERİ KAPİTALİZMİN SİMGESİ
Oyunun karakterlerini oluşturan yedi belleksiz genç, gerçekten masum mu, yoksa yaşamak için vahşi olmak zorundalar mı? Kendilerine gelecek mi arıyorlar, yoksa amaçları sadece geçmişten kurtulmak mı? Geçmişi anımsadıkça nasıl da çaresizlikleri artıyor! Oysa yaşamlarını sürdürebilmek için güçlü olmaları gerekmekte. Onların dünyasında şiddet “vaka-i adiye”. “Parti” dedikleri, dinini s..tiğim ikiyüzlü kapitalizmin simgesi be!

OYUNCULAR MÜKEMMEL OYUNCULUĞA NASIL ULAŞIYOR
Oyuncular Serkan Altunorak, Rıza Kocaoğlu, Tuğrul Tülek, Enis Arıkan, Engin Altan Düzyatan, Veda Yurtsever İpek, Cemil Büyükdöğerli ve Cem Özeren… Hep beraber ve birer birer dışsal fiziksel aksiyonlarını içsel özlerle dolduruyorlar. Ruhsal yaşamları ıpıl pırıl izleyicinin önünde, çünkü onlarda elverişli malzeme var… Coşkuları için en karşı konulmaz zoka, gerçek ve bu gerçeğe olan inançları. Sekizi için de aynı şeyi ayrı ayrı söyleyeceğim. Her birinin, organik fiziksel aksiyonun sadece en küçük parçasını duyumsamaya gereksinimleri var. Duyumsuyorlar ve duyumsadıkları an, coşkuları gövdelerinin yaptığının gerçekliğine uyan içsel inançlarına tepki veriyor. Kendilerine inanıyorlar, ruhları tüm içsel yönelimleri ve rollerinin coşkusunu almak için alçalıyor, mükemmel oyunculuğa işte böyle ulaşıyorlar.

İNSANOĞLU, BU NOKTAYA NASIL GELDİ
Oyun sürüyor. Kişisel bellekten başlayan yıkım, sosyal belleğe atlıyor, oradan da cuuup sosyal yapının tamamına… A..na koyduğumun yıkımı, yıkımın “hazcılık” üzerinden anlatılması beni etkiliyor. Ya yaşanacak başka gezegen varsa, sonumuz değişir mi? G..ünden s..tiğiminin insanı, evrim sürecinde nasıl bu noktaya geldi ulan? Kim bu hale getirdi?

MURAT DALTABAN'IN BAŞARISI
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın kadrolu sanatçısı olarak, her ay sonu plastik bankamatik kartını ATM'deki yuvasına sokup efendiler gibi maaşını alırken 2005 yılında delilenip; içerikte zenginliği, biçimde yeniyi arayarak farklılık yaratacak tiyatro eserlerinin sahnelenmesi için DOT'u kuran oyunun yönetmeni Murat Daltaban, belli ki o..spu çocuğu Philip Ridley'in sözlerinin şiddeti üzerine yoğunlaşmış. Şiddeti, oyuncuların en saf malzemesi eylemiş, sözü/sözcükleri kullanmalarındaki ustalığı sağlamış. Oyunun içerisindeki cinsellik öğelerinden neredeyse yeni bir oyun çıkarmış. Yazarın haz objesine dönüştürdüğü cinselliği, yeri geldiğinde sevgi duyulanla, âşık olunanla kurulan cinsellik üzerinden anlatmış.

ÇÖP OLARAK TANIMLANAN KİTAPLAR
Hatice Gökçe'nin mükemmel kostümleri, Yeşim Bakırküre'nin “matluba fevkalade uygun” dekor tasarımı, Kemal Yiğitcan'ın başarılı ışık düzeni, Ömer Sarıgedik'in titizlenerek hazırlandığı belli ses tasarımı oyunu güçlendirmiş. Parti evini temizlerken çöp olarak nitelenenleri kitap olarak yorumlayan Yeşim Bakırküre, g..üne koyduğumun belleğinin ve bilginin insan evrimindeki değersizliğini izleyiciye olabildiğince sert bir dille anımsatmış. Emperyalist kapitalizm, kültürü içeren ürün ve nitelikleri, salt meta haline getirmekle kalmıyor, onu işte böyle aynı zamanda sıradanlaştırarak değersizleştiriyor. Kitap, artık bir tüketim nesnesidir. Diğer metalarda olduğu gibi tüketilip atılması gereken bir nesnedir. Kültürel yıkım… metalaşan manevi değerler…

OYUN BİTİYOR
Olabildiğince edepsiz diliyle, kırık kırık akan bir öykü, aralıksız bir saat elli dakika sonra bitti. Oturduğum sandalye sanki kıçıma batmıştı. Varsaydığım tüm gerçekliklerin dışında duyumsadım kendimi be! Ayağa kalktığımda az kaldı g.t üstü yere çakılacaktım. Siz de gidin bu oyunu görün! İnsanlığınızı fark etmek için gidin. Tarih bilinçleri uyuşturucularla mahvolduğu için, II. Dünya Savaşı'nın Hitler ile Kennedy'nin Marilyn Monroe'yu paylaşamamalarından dolayı çıktığına inanan bir kuşağın kara komedisine tanık olun. Tanık olun ve dilerseniz gerçekleri tiyatronun büyüsüyle gözümüze sokmuş diye Philip Ridley'i kızgın alevlerinizle ana avrat doldurun.

JaqLee
04-07-10, 18:27
Övül Avkıran'dan Harika Bir Gösteri
"Oyunu Bozuyorum"
Garaj İstanbul


Garaj İstanbul, “kendini yeniye bırak” sloganıyla çıktığı sezon yolculuğunda, Meltem Arıkan'nın kaleme aldığı muhteşem bir oyun ile seyircisi karşına çıkıyor. Övül Avkıran'nın sahnede devleştiği tek kişilik gösteride; Türk toplumunun “kadın” a hangi açılardan baktığı gösteriliyor. Erkeğin dünyaya gözlerini açtığı anda karşılaştığı ilk varlık olan “kadın”; zaman ilerledikçe erkeğin gözünde nasıl bir “ego” aracı haline dönüştüğü tüm çıplaklığıyla seyirciye aktarılıyor.

Freud kadın ile erkek arasındaki çıkmazları açıklarken “güzellik ve estetik” felsefesinin temellerinde gezinir. Erkeğin biçimsiz vücudu, kadının ilk bebeklik günlerinden bu yana insana hoş görünen yapısı; yaşama adım atan erkekte bilinç altı uyaranların harekete geçmesine sebep olmuştur. “Kıskanma” dürtüsünü içine hapseden erkek, duygusal gelişimini tamamlarken kadına karşı bilinçsiz bir kin duyar. Güzellik kavramından epey uzakta kalan ilk ergenlik yıllarından sonra, kadına karşı biçimsel kıskançlık gösterileri sergileyen erkek; cinsel dönem ile birlikte kadına saldırgan davranışlar göstermeye başlar. Zaten Freud'da “kadın-erkek çıkmazında” bu dönemi irdelemiştir. Erkeğin cinsel olgunluğa erişene kadar geçirdiği dönemler, ileriki yaşantısının açmazlarını oluşturur.

Meltem Arıkan olayı yazarken psikolojik olaylardan destek almış, bariz belirgin. Sahnede anlatılanlar bilimsel açıklamalarla bire bir örtüşüyor. Kadının yaşadığı “cinsel taciz, dayak, toplum tarafından bastırılmışlık, arzularını hayata geçirememesi” gibi temel sorunları, Freud'un ve Adler'in anlatmak istediği ile aynen örtüşüyor. Yazarın sağlam dili, olayları aktarırkenki tarafsız yapısı herkes tarafından taktirle karşılanıyor.

Bir Övül Avkıran Estetiği
Övül Avkıran'nın, kadın olmanın zorluklarını anlatırken oyunculuk yeteneği doruk noktasına ulaşıyor. Özellikle de sahnedeki bedensel hareketlilik fevkalade başarılı. Duygu bütünlüğünü hissederek oyununu oynuyor. Zaten oyundan önce “workshop” ları izleyerek salona giren izleyici, Sevgili Övül Avkıran'nın oyunculuk yetisi ile büyüleniyor. Işık oyunlarında sağladığı bedensel enerji, sahneye aktarılan görüntülerle uyumu, olayları yaşayarak oynaması gösteriyi eleştirel düşünceye ulaştırıyor. Oyunda anlatılmak istenen durumlar, izleyici tarafından tamamen benimseniyor. “Kadın olmak” kavramı üzerinde belki de yeni bir çığır açılıyor…

Erkeğin Namusu(!)
Oyunda beğendiğim ve aklıma takılan birkaç noktaya değinmek istiyorum. Doğu toplumlarında erkeğin namusu biçimine dönüşen “kadın” motifine göndermelerde bulunulduğu sahne tek kelime muhteşem olmuş. Kadın cinsel organının toplumsal etik ve kültürel değer oluşturduğu gibi saçma düşüncelerin bolca eleştirildiği bölüm izleyeni de düşünmeye sevk ediyor. Fakat küçük kıza tecavüz sahnesinin anlatıldığı bölümde “empati ve duygu yoğunluğu” müzikle beraber en üst safhaya tırmanıyor. Oyunun sonu gibi gözüken bu sahneden sonra izleyen bir rahatlama süreci geçirecekken olay başka bir duygu bütünlüğünde devam ediyor. Olayın tek sekteye uğradığı kısım burası. Tecavüzün anlatıldığı sahne son bölüm olmalıydı. Oyunu Yöneten Mustafa Avkıran'nın burayı tekrar irdelemesi gerekir.

Işık Oyunları Ustası Yüksel Aymaz
Değerli Yüksel Aymaz bu oyunla beraber tiyatro sahnelerinin yabancı kaldığı “ışık oyunları” durumunu sahnelerimize taşıyor. Uyguladığı teknikte ne derece uzman olduğunu gösteriyor izleyenlere. Bu durum o'nun için çok büyük başarı. Gerçek niteliğine kavuşmuşa benziyor Sayın Yüksel Aymaz. Dilerim başka oyunlarda da bu tekniği dener. Sahneye aktarılan görüntülerden çok, basit ışık dalgalarının görüntüsü büyülüyor izleyeni.

"Kadınların kadın olabilmesi için erkeklere, erkeklerin erkek olabilmesi için kadınlara gereksinim vardır. Ancak yaşamın temeli dişi olduğu için değişim kadından başlamak zorundadır. Kadınlar kadın olarak var olamazlarsa, erkeklerin erkek olabilme şansları yoktur." Yazarın anlatmak istediğini bütün olarak özetleyen bu cümle, “Garaj İstanbul” un basın metininde de yer almış. Kadınların özgür dünya kanunlarını oluşturan varlıklar olduğunun unutulmaması oyunda değinilen önemli bir başka düşünce…

"Oyunu Bozuyorum” Garaj İstanbul'da sahnelenmeye devam ediyor. Tek perdelik ve tek kişilik bu gösteriyi bütün sanatseverlerin inatla izlemesi gerekir. Doğu toplumlarında kadının var olma mücadelesine tanıklık etmek için muhakkak bu oyunu izleyin. Övül Avkıran'nın muhteşem oyunculuk yetisine, Yüksel Aymaz'ın harika tasarımına, Mustafa Avkıran'nın yönetim başarısına tanıklık edin. İyi seyirler…

JaqLee
04-07-10, 18:27
Su Gibi Akan Bir Opera: Saraydan Kız Kaçırma Operası


Sanat disiplinleri arasındaki etkileşimler genellikle heyecan verici sonuçlar doğurur. Oluşturulan eser emek verildiği ölçüde zenginleşir, çok boyutlu, derinlikli bir içerik kazanır. Tiyatro'nun etkileşime girdiği sanat disiplinleri içinde bu geçerli. Özellikle sahne sanatları söz konusu olduğunda. Mesela operada teyatral yapının önemi azımsanmayacak kadar büyüktür. “Saraydan Kız Kaçırma Operasını” izlerken tiyatronun önemini ve diğer sanat disiplinleri üzerindeki etkisini bir kez daha düşünmeden edemedim. Böyle olunca, sanki tiyatroya uzakmış gibi duran ama aslında tiyatroyu yüreğinde barındıran bu operadan biraz söz etmek gerekiyor.

Drama, heyecan, hiç düşmeyen bir tempo, güzel sesler, olağanüstü bir orkestra yönetimi, çok renklilik, muhteşem bir dekor, zengin bir kostüm ve harika bir müzik. “Saraydan Kız Kaçırma Operası” deyince, bunlar aklıma gelen ilk kelimeler oluyor. İzmir Devlet Opera ve Balesi'nin tüm olumsuz koşullara ve imkansızlıklara rağmen inadına ortaya koyduğu harika eserlerden biri daha izleyiciyle buluşuyor. Yeni sezona çok başarılı bir giriş yapan İzmir Devlet Opera ve Balesi çalışanlarını bir kez daha kutlamak gerekiyor. Yaşanan ufak tefek aksilikler dışında, “Saraydan Kız Kaçırma Operası” kesinlikle görülmesi gereken bir eser. Wolfgang Amadeus Mozart'ın “Saraydan Kız Kaçırma Operası” tablo gibi görüntüleri ile anımsanacak bir yapıt. Recep Ayyılmaz'ın sahneye koyduğu, İzmir Devlet Opera ve Balesi Orkestrasını Selman Ada'nın yönettiği ve Koro Şefliğini Ali Hoca'nın yaptığı opera, son yıllarda yapılan en iyi çalışmalardan biri olarak karşımıza çıkıyor.

"Saraydan Kız Kaçırma Operası”na serpiştirilen konuşmalar, esere teyatral bir özellik de katıyor. Solist sanatçılar sadece partisyonlarını söylemekten öte üzerlerine giydikleri oyun kişisini de başarıyla canlandırabilmek için sarf ettikleri çabayla iyi bir oyun çıkartıyorlar. Operada konuşmaya alışık olamayan izleyiciler için bu hoş bir sürpriz oluyor.

Nedense operalarda orkestralar hep es geçilir ama Selman Ada yönetimindeki İzmir Devlet Opera ve Balesi Orkestrasını es geçmek pek mümkün değil. Yılların deneyimini ve engin bilgi birikimini konuşturan Selma Ada, “Saraydan Kız Kaçırma Operasında” Mozart'ın hakkını veriyor. Her zor eserin altından başarıyla kalkan İzmir Devlet Opera ve Balesi Orkestrası, yakaladığı kaliteyle varlığını her zaman hissettiriyor. Yabancı ülkelerin orkestralarını her seferinde pek de çıkartamadığımız bir özlemle yad edenlerin İzmir Devlet Opera ve Balesi Orkestrasını bir kez dinlemelerini salık veriyoruz. Falstaff gibi dünyanın seslendirilmesi ve oynanması en zor operalarından biri olarak kabul edilen eserlerin altından alnın akıyla kalkan orkestra, aynı başarıyı bir kez daha yineliyor ve “Saraydan Kız Kaçırma Operasında” seyircilere bir Mozart ziyafeti çekiyor.

Eserin Türkçe sahnelenişi, hem eserin içeriğinin anlaşılması bakımından hem de Türk Dilinin müzikalitesini de sahnede izleyebilmenin getirdiği zevki tatmak bakımından çok önemli. Türkçeye başarıyla uyarlanmış olan opera “demek ki istendiğinde gayet iyi olabiliyormuş” dedirtiyor. Ali Hoca yönetimindeki koro bölümünü atlamamak lazım. Koro Şefi Ali Hoca'nın çalıştırdığı İzmir Devlet Opera ve Balesi Korosu çok iyi bir çalışma ile göz dolduruyor.

Operanın tablo gibi görüntülerle izleyiciyi büyülediği bir gerçek ama maalesef bu tabloların yarattığı büyülü etki devam ettirilemiyor. Perde açıldığında, sahne sisten bir tülle kaplıdır ve sis dağılırken Selim Paşa'nın Sarayının ön cephesini, arka fonda denizi ve deniz kenarında oturan iki yeniçeri resmini görürüz. Birden müziğin ritmiyle canlanan yeniçeriler, “aa tablo değilmiş, canlıymışlar” dedirten bir başarıyla sahnede yerlerini alıyorlar. Ne yazık ki, bu tablonun büyüsü fazla uzun sürmüyor. Canlanan yeniçeriler dans etmeye başlayınca sahneye dalga dalga yayılan isteksizlik duygusu seyircide hayal kırıklığı yaratıyor. Sanki dans edeceklerini son dakikada öğrenmişler gibi zoraki dönen, dolaşan, hoplayan zıplayan ikili bizi Osmanlı döneminin masalsı büyüsünden koparıp alıyor.

İzmir Devlet Opera ve Balesi dansçılarından unutulmaz baleler izlemiş biri olarak sahnede gördüklerimi anlamakta güçlük çekiyorum. Balerinler ezberledikleri hareketleri eksiksiz yapmaya çalışıyorlar ama hareketlerde akıcılık yok. Samimi bir çaba var ama bu yeterli olmuyor. Bu durumu, ellerindeki tek dans stüdyoları olan tütün deposunun Aralık ayında ellerinden alınmasına bağlıyorum. İmkansızlıklar, yıllardır damı akan harap bir binada çalışmanın getirdiği güçlükler derken şimdi de ellerinde kalan tek dans stüdyosunu da kaybetmenin verdiği belirsizlik duygusu sahneye olumsuz olarak yansıyor. Mükemmel eserlerde izlemeye alıştığımız dansçıların biraz daha çalışarak üzerlerindeki bu tutukluğu atacaklarına ve akıcılığı elde edeceklerine hiç kuşku yok. İzmir Devlet Opera ve Balesi dansçılarının geçmişteki ve halen devam eden başarılı çalışmaları göz önüne alındığında bu aksaklığı kısa sürede telafi edeceklerini düşünüyoruz.

Eseri çekici kılan unsurlardan biri de solist sanatçıların doğallığı. Mesela birinci perde de sahnenin aydınlanmasıyla birlikte Osman'ın üzerinden suları şıpırdatarak denizden çıktığını görüyoruz. Arka planda dalgalı bir denizi tasvir eden bir İstanbul manzarası ve Kız Kulesi görülüyor. Bu manzaranın önünde peştamalıyla silinen, hayatından memnun şarkı söyleyen Osman deniz banyosunun tadını çıkartıyor. Kendi odasındaymışçasına bir güzel kurulandıktan sanki hiç kimse yokmuş gibi büyük bir rahatlıkla giyinmeye başlıyor. Bir yandan da neşeli bir şarkı tutturmuş gidiyor. Doğal tavırları ve inandırıcılığıyla bahçıvan Osman operaya teyatral bir tat katıyor. Osman karakterine hayat veren Kenan Dağaşan, sesinin güzelliği, sahne hakimiyeti, rolünü son derece akıcı biçimde oynaması ve ortaya çıkan başarılı Osman portresiyle eseri zenginleştiriyor.

Başroldeki Birgül Su Ariç mükemmel bir oyunculuk çıkartıyor. Olağanüstü bir ses ve yorumla ortaya unutulmaz bir Konstanze portresi çıkıyor. Sanatçı bütün notların üzerinde su berraklığında dolaşıp yüreğimize akıyor. Konstanze olmanın hakkını sadece sesiyle değil oyun yeteneğiyle bir kez daha gösteren Birgül Su Ariç rolünün hakkını veriyor. İngiliz gülü sarışın Blondie'nin sesi çok güzel. Sevimli, şirret Blondie'yi küçük cadılıklarına rağmen sevmekten kendimizi alamıyoruz. Osman'a dünyayı dar eden sevimli şirreti Funda Uyanık Özer oynuyor. Arada söylediği İngilizce şarkılar ve “oh very good” gibi İngilizce sözcükler Blonde'nin şirin tavrından olsa gerek kulağa kötü gelmiyor. Aşık Belmonte rolünde Erdem Erdoğan başarılı bir oyun çıkarıyor. İyi bir sese sahip olan sanatçı gelecek vaat ediyor. Aynı çizgide devam ettiği takdirde Erdoğan'ı çok iyi eserlerde göreceğimizi umut ediyoruz. Pedrillo rolünde Ziya Elmacı samimiyetle elinden geleni yapıyor ama zaman zaman zayıf kaldığı yerler de oluyor ama belki de bu gala gecesinin heyecanına verilebilir. Selim Paşa rolünü Suhan Arslan oynuyor. Eserde Selim Paşa'ya birkaç konuşma dışında çok ağırlık verilmemesi sanatçı için doğru bir izlenim edinmemize engel oluyor ama genel olarak sanatçının iyi bir Selim Paşa portresi çizdiğini söyleyebiliriz. Özellikle son perdede, kaçakların azat edildiği sahnenin etkileyici olduğunu belirtelim. Sonuçta, solist sanatçılar sahnede başarılı bir ekip çalışması yansıtıyorlar. Özellikle dörtlü “Hiçbir şeyi kıskançlığın ateşi yakmasın” partisinde yakaladıkları uyumla eseri bülbüllerin şakıdığı bir partisyona dönüştürüyorlar. Dekorlara gelince, Kaan Güreşçi neredeyse oyun kişisi olacak kadar başarılı bir dekor tasarımı yapmış. Daracık bir sahneye, sarayın iki büyük cephesini, gerçek bir iskele babası, bir kayık, içinden su akan bir çeşme, iki sandalye, bir masa ve salıncak sığdırmak ve hala oyunculara nefes alacakları makul bir yer bırakabilmek her yiğidin harcı olmasa gerek. Selim Paşa'nın Sarayının iki katlı dış cephesi, tahta oymacılığının göz kamaştıran örneklerini yansıtıyor. Cumbalı küçük balkonlar, yüksek pencere ve panjur özellikleri ve dantel inceliğiyle dekora yansıtılan saray maketi için dekor tasarımını kutlamak gerekiyor. Devlet Opera ve Balesi dekor bölümü iyi çalışmış. İnanması güç ama sarayın önünde bir kayık bile var. Sahnede çeşmeden su akması ve Osman'ın bu suyla yıkanması da esere renk katan küçük ama çok önemli ayrıntılar olarak gözden kaçmıyor. Suyun akması, su sesinin özellikle duyuluşu ve izleyicilerin suyu görmesi oyundaki doğallığı ve inandırıcılığı vurgulayan etkenlerin başında geliyor. Bir diğer ayrıntı siyaha boyanan köleler, hizmetkarlar, yeşil yapraklarla bezeli sandalyeler, masalar, sahnenin ortasına kurulan salıncak hoş detaylar olarak karşımıza çıkıyor. Canlı, neşeli, göz alıcı dönem kostümlerinde ise Gülay Korkut'un imzası var. Solist sanatçıların yanı sıra, dansçılar ve koro da hesaba katıldığında ne kadar geniş bir gardırop hazırlandığı anlaşılabiliyor.

Elhamra Sahnesi'nin küçüklüğü göz önüne alındığında sanatçıların çektikleri sıkıntıları anlamak mümkün. Üstelik içerik ve görsellik bakımından zengin yapıt ortaya konduğunda iş iki misli zorlaşıyor. Buna rağmen, koreograf Murat Ersoylu çok sayıda sanatçıyı bu dar alana sığdırmaya çalışarak elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmış.

Ses efektleri eseri zenginleştiren diğer bir unsur. Çeşmeden akan su sesi, gün ışığında denizin dalgalarının duyulması, gece planında gökyüzünde yıldızların ortaya çıkmasıyla birlikte ötmeye başlayan cır cır böcekleri, Osman'ın horlaması, gece yıldızlara eşlik eden denizin sesi, gece yarısı saatin 12'yi vurması, kaçarken yakalanan kaçaklarımız Konstanze, Belmonte, Blonde ve Pedrillo'nun hayatlarının bağışlanması istenirken arka planda duyulan ezan sesi esere espri katan çok zeki buluşlar olarak dikkat çekiyor.

Operada ışık çok güzel kullanılmış, gündüz ışığı ile gece ışığı arasındaki farklar küçük ayrıntılarla çok hoş esprilere dönüşmüş. Gece yarısı arka planda Kız Kulesinde ışığın yanmasıyla birlikte gökyüzünde yıldızların çıkması hoş bir atmosfer yaratıyor. Hatta dikkatli bakanlar Büyük Ayı ve Küçük Ayı Takım Yıldızlarını görebilirler. Gece yarısı uzayan gölgeler, tam da kaçmaya müsait karanlık bir atmosfer, sonra sabah ezanı okunurken tan yerinin yavaş yavaş ağarması için çok uğraşılmış ama kötü zamanlama bunca emeğin güme gitmesine neden olabiliyor. Işık tasarımında Müfit Özbek, Elhamra'nın kısıtlı imkanları göz önüne alındığında çok iyi bir iş çıkarmış.

Öte yandan, kötü zamanlama nedeniyle yaşanan aksaklıklar eserin inandırıcılığını kaybetmesine neden olabiliyor. Gece yarısı kaçma sahnesinde, eserin en heyecanlı anlarından birinde Blonde'nin merdivenden geç inmesi nedeniyle, nöbetçilerin Blonde'nin inmesini beklemesi ve “merdiveni kaldırın” emrini sonra vermeleri tam bir felaket. Hareket ve sözler arasındaki eş zamanlılık bozuluyor ve ortaya çıkan komik durum maalesef eserin akıcılığını zedeliyor ve izleyiciyi merak duygusundan kopararak birden esere yabancılaştırıyor.

Recep Ayyılmaz'ın sahneye koyduğu “Saraydan Kız Kaçırma Operası”, birkaç yer hariç düşmeyen temposu, inişli çıkışlı ritmiyle izleyiciyi bir an olsun bırakmıyor. Çok renkli detaylı zengin işlenmiş kostümleri, ustalıkla dar alanda geniş bir mekan hissi uyandıran ve Selim Paşa'nın Sarayını Elhamra Sahnesine taşıyan dekoruyla başarılı bir yapım olma özelliğini taşıyor. Teyatral yapısı, dramatik kurgusu, küçük zeki esprileri, akıllıca buluşlarıyla izleyiciyi şaşırtıyor ve uyanık tutuyor. Harika sesleriyle solist sanatçılar, ışık, dansçılar, koro, ses efektleri, dekor, kostüm, başarılı orkestrayla tam bir bütünlük içinde başarılı bir yapım sergiliyor.

Başarılı bir Türkçe uyarlamayla sahnelenen operanın verdiği mesaj da çok önemli. Eserin sonunda Selim Paşa'yı oynayan Suhan Arslan “İyilikle kazanamadığın insanları kendinden uzak tut” der. Ve her nedense barbar Türkler olarak bilinen kuralı bir Osmanlı Paşası bozar. Bir zamanlar esir düştüğünde çektiği acıları şimdi esir aldığı düşmanın oğluna yaşatmak istemez. Yüce gönüllülükle onu salıverirken uygar batı dünyasına da bir insanlık dersi verir. “Konstanze'ni de al ve vatanına doğru yelken aç. Elime düştüğünü ve sana özgürlüğünü bağışladığımı babana söyle. Bunu da yapılan bir haksızlığa, iyilikle karşılık vermenin, kötülüğü kötülükle ödemekten çok daha zevk verici bir şey olduğunu göstermek için yaptığımı söyle. Vatanına dön ve babandan daha insancıl ol!”. Nokta.

Mesajı alması gereken uygar dünya(!) mesajı gerçekten alabildi mi bilemeyiz ama İzmir Devlet Opera ve Balesi tarafından başarıyla sahnelenen “Saraydan Kız Kaçırma Operası” sadece yakaladığı sanatsal başarıyla değil aynı zamanda eserin içeriğinde var olan felsefi göndermeleriyle de hafızalara kazınıyor.

JaqLee
04-07-10, 18:27
Nutku tutulmuş bir oyun; "Ben artist olmak istiyorum!"

05 ARALIK 2007

Neil Simon'un muhteşem eseri, Bursa devlet tiyatrosu tarafından sahnelendi. Verilmek istenen mesajın zorluk derecesi, duygu oyunculuğunun on planda tutulması gerektiğini unutan, put kesilmiş oyunculuklarla sahneden esen soğuk rüzgar yaklaşık 2 saat boyunca hiç dinmedi. Oyun; üç yaşından beri babasını görmeyen Libby adlı genç bir kızın artist olma sevdası ile Hollywood'a gelerek senarist olan babasını bulması ve onunla yüzleşmesi anlatılıyor.Çalışma azmini, varoluş nedenlerini ve ruhunu yitirmiş bir baba olan Herb ile henüz hayatın başlangıcında olan, içi umut dolu bir genç kızın hayallerinin içinde gerçeklerle yüzleşmesi. Neil Simon'un toplumsal yaraları komedinin kıvrak diliyle aktarımı oyun süresince gülümsemekten çok düşünmemizi sağlıyor. Her ne kadar eser yazılırken, seyircinin gülümsemesi ve aynı zamanda düşünmesi amaçlansa da sahnelenişi yüzünden sadece düşünmek zorunda bırakılıyor. Kısacası Baba - kız ilişkisi ve bunun yanı sıra kadın - erkek ilişkisinin sorgulanmasını anlatıyor.

Heyhat! yüzyıllardır süre gelen dost hayatı, aile ilişkisi nedense bir anda değişime uğruyor. Yerden yere vurulması gereken oyunculuk ve seyirciyi salak yerine koymanın getirdiği dayanılmaz hafifliğiyle, neler yapılmış bir bakalım.

Yazılarımı takip edenler çok iyi bilir ki,bir oyun kötüyse, en ağır eleştiriyle notunu veririm. Diğer taraftan çok iyiyse, göğe çıkarır, methiyeler düzerim.Son bir yıldır eleştirilerimde oyun çok kötüde olsa, yerden yere vurmak yerine, kırıcı olmadan yapıcı olmayı amaçladım. Ama bu oyunu izledikten sonra şalterlerden birinin kapanması sonucu verdiğim sözden vazgeçtim.Bir oyunun sahnede nasıl rezil ve perişan edildiğine tanık oldum. Seyirci koltuğumda otururken, bir anda sahneye fırlamak geldi içimden. Bu oyun için söylenebilecek hiçbir şey yok aslında. Eleştirilecek hiçbir tarafı da! Bu nasıl bir sahneleniş? Oyunun yönetmeni, görevi dışında ek iş mi yapıyor? Bu oyuna neden zaman harcanmadı? Bu oyuncuların jest ve mimiklerini kim çaldı? Yazar Neil simon'a yapılan bu haksızlık neden?

Bursa devlet tiyatrosunun genelde oyunculukların zayıf olduğu önyargısıyla yaklaşmıyorum. Ama genelde seçilen oyunlar çok iyi olmasına rağmen, bir karabulut dolaştığı gerçeği var. Yaklaşık on oyununu izlediysem bir yada iki oyundan fazlası için güzel şeyler yazamadım.

Oyunculuklar
Gerçekliği bertaraf eden, seyirciyi kabul etmeyen, benzetmeci oyun türünden biri olan bu eserde rol alan oyuncu arkadaşlarımın hepsi geçersiz not aldı. Herhangi bir küstahlığa girmek istemiyorum ama, tekniği saymazsak ilkokul müsameresinden öte gidemeyen oyunculukla karşılaştım. Oyuncuları tek tek ele almak gerekirse;

Libby ( Arzu Tan Bayraktutan)
Sinema sanatçılığıyla tanınan Bayraktutan,abartılı ve duygusuz oyunculuğu beni şaşırttı. Diyaloglar başarısız. Düzeni değiştiren bir karakteri oynaması gerekirken, verdiği izlenimle evin bir bireyi gibi davranması yazılan karakteriyle çelişkili. Çatışmalar ve vücut ifadeleri yapmacık. Bir gurbet kızından çok sahnede oyuncuyu oynuyor. Bu bir hata. Seyirci sahnede oyuncuyu değil, oyuncunun büründüğü karakteri izliyor ve öyle kabul ediyor. Zira başlangıç için kulak tırmalayan tınılarının , oyun sonunda bir hanımefendiye dönüşmesi gerçeklikle bağdaşmamakta. Diğer taraftan seyircinin hüzünlenmesi ve duygulu anlar yaşanması için geçen bolümde, komedi unsuruna ihtiyaç hissetmiş. Sonuç olarak çizdiği profil, karakteri tam oturtamayışı ve diyaloglarda yaşanan sıkıntı oyunu izlenilmez kılıyor.

Senarist Herb ( Taner Turan)
Bilinçaltımıza yerleşmiş yazardan uzak karakter, oyun başında afallaşmamı sağlıyor. Ha bir otobüs şoförü, ha bir çiftçi. Hiç fark edilmiyor. Oyun başından beri verdiği başarısız ve özgüvenini yitirmiş bir yazar profilini oyunculuğuna da yansıtmış. Gerek sevgilisi stefaniyle olan durumu, gerek kızıyla olan çatışması net değil. Tereddüt içerisinde. Devamlı değişen ruh hali, kızı giderken her babanın yaptığı gibi, acı hüzün ve kederli halleri yapmacık. Tv ve sinema oyunculukta başarılı bir yaşamı var. Yalnız bu oyunda gördüğüm oyunculuğuyla, sanıyorum ekran yüzünden sahneye pek vakit ayıramamış. Kısacası olmamış.

Nutku tutulan makyoz karakteriyle (Elif Nutku)
Oyunun kilit noktasında görünen, senaristin kızın gelmesiyle, kendi iç dünyasına dönmesini sağlaması ve eski karısıyla ilgili yaşanan tedirginliği yansıtamayan , vurdumduymaz hatta kızının eski karısıyla görüşmesi için iş birliği yapan, yüz ifadesi olmadığını düşündüğüm, mimik ve jestini hiç kullanmayarak bir ilki gerçekleştiren Elif Nutku'ya bu başarısız performansı için teşekkür ediyorum. Hakikaten ilk defa bir oyunda, jest ve mimiklerini kullanmayan bir oyuncu tanıdım. Bir karakter ancak bu kadar kotu yansıtılabilir, bu kadar kotu oynanabilir. Yardımseverliği, pollyanna'yi bile kıskandıracak biçimde. Yok öyle bir oyunculuk! Bir metresi oynuyorsa oyuncu, sevgilisinin eski karısıyla görüşmesinde vurdumduymaz olamaz. İnandırıcılığı kaybeder. Sanıyorum flash tv 'de yayımlanan "dördüncü boyut " adlı yapımın "yalan yemin" adlı bölümündeki "psikopat hizmetçi kedi" rolünden vazgeçememiş. Kotu kadın imajı üzerine yapışmış olsa gerek. Tam anlamıyla Vamplığını kullanmış, arka planda kalmayı yeğlemiş. İyide yapmış. Ayrıca dış kapıyı anahtarla açmadan girmemeli.

Yazarı anla(ya)mamış yönetmen (Abdullah Ceran)
Öncelikle oyun kopukluklarından bahsetmem gerekirse, yazarın sevgilisi stefani hakkında bilgi verilmemiş.Sadece çocuklarından bahsediliyor. Bu bir yasak aşk mı? Yoksa boşanmış beraber mi yaşıyorlar? Bu konu eksik. İkincisi libby'e o kadar abartılı mizansen ihtiyacı neden hissedilmiş? Çok itici. Bir senarist tasarlarken, neden karakterin önemi benimsenmemiş? Kaldı ki koskoca senaristten bir iki cümle şuh cümleler duysak kotumu olurdu? Ayrıca neden senaristi kıro bir tiplemeye sokma ihtiyacı hissetmiş? Senaristin karısından ayrılma nedeni uzun tutulmuş, ayrıca hiçbir anlamı olmayan o müzik sıkıcı. İlk perdenin hüzünle bitip, ikinci perdenin farklı algıyla başlaması, hem konu, hem sahneleniş, hem de bütünlükle bağdaşmıyor. Libby'nin evi boyaması söyleminden sonra sadece mutfağın rengi değişmesi ne oluyor? Ya hepsini boyayın yada o cümleyi kaldırıp atın!

Libby'nin evi önce brookly deniyor , sonra new jersey olarak değişiyor? Bu neden es geçildi? Oyunun tamamıyla ilgili tek tek notlar aldım ama, kilit noktasındaki bu hatalar düzeltilirse, sanırım daha mantıklı bir iş çıkar. Yönetmenin yorumuyla ilgili tek şey söylenebilir, hiç ama hiç üzerinde durulmamış, memur zihniyetiyle sadece işi gereği yapılarak tasarlanmış bir oyun. Ne duygular, ne yorum zenginliği, ne konu bütünlüğünden bihaber…

Dekor tasarımının başarısı (Behlüldane Tor)
Oyunun tek elle tutulur gözle görülür başarısı teknik kısımda. Belki yönetmende teknikle bu işi kapatacağını düşünmüş olabilir. Bahçeli bir evde geçiyor olay. Epik bir oyun olması, dekor tasarımcısı için kolay görünse de, ayrıntıları gözden kaçırmayan güzel bir başarıya imza atmış.

Kostümün karakter üzerinde etkisi olabilir mi? ( Medine Yavuz)
Devamlı hatalı birilerini arıyorum. Bu oyun neden bu kadar kotu çıktı diye kendimi sorguluyorum. Koskoca bir makyoze ev kadını kıyafetlerini giydirir, 19 yaşındaki gencecik kızı hippi yapmak için saçma sapan bir tasarım seçilir, senarist için seçilen kıyafetlerin köyde çalışan bir çiftçiden farksız olursa oyunda kotu çıkar, karakterde kotu yansır, seyircide irkilir. Kendisinin de aynı düşündüğünü biliyorum. Yönetmenle beraber kolektif bir çalışmaya girerek, zaten kotu olan oyunculukları neden kapatayım düşüncesiyle yapılmış berbat bir çalışma örneği.

Işığın oyundaki faktörü (Önder Arık)
Oyunda en çok varlığını hissettiren çalışmalardan biride ışık tasarımıydı. Sezar'ın hakkını Arık'a vermek lazım. Oyunun çözümlenmesi açısından, saat faktörünü on planda tutuşu, gök gürültüleri, bahçe ve mutfağa gelen güneşle güzel ötesi bir çalışmaya imza atmış. Yalnız gök gürültülerini kullanırken, hem bahçeye hem de mutfağa yansıması gerekir. İkisinin de perdeleri açık. Bu gözden kaçmış. Diğer taraftan güneşte aynı biçimde doğunca sadece mutfağın perdesi açılırken hissediliyor. Bahçeye de yansımalı. Ama her şeye rağmen çok başarılı bir iş çıkarmış.

JaqLee
04-07-10, 18:27
İstanbul ve Sait Faik "Oyuncular Tiyatro Topluluğu" Hişt Hişt

TÜRKİYE, bütün boyutlarıyla 'erozyon'u yaşıyor. Sosyo-politik, ekonomik açılardan Cumhuriyet döneminin en hızlı erozyonu içinde. Laiklik tehlikede, Atatürk ilkeleri bir bir yerinden sökülüp atılmaya, çağdaşlık türbanla örtülmeye çalışılıyor. Sanki güneş balçıkla sıvanıyormuş gibi. Oysa, Atatürkçülük güneş gibi parlak, ısıtıcı ve laikliğe el uzatıldığında el yaktığının farkında olmayanlar, şimdilik görece bir çoğunlukta.

1950'li yıllar, Atatürk ilkelerinin sökülüp atıldığı yılların başlangıcı. Köy Enstitüleri, Halkevleri kapatılıyor (1951). Said-i Nursi' ler ortalarda dolaşmaya başlıyor. Menderes-Bayar ikilisinin Cumhuriyetin aydınlanmasıyla palazlandıkları yıllar. İhaneti bu ikili başlatıyor. Ve tarihin derinliklerinde kaybolup gidiyorlar.. İlk kaos ikinci kaos, Demirel'li MC hükümetleri. Üçüncüsü Turgut Özal'lı yıllardı. AKP, bu yılların yeniden çatısını oluşturdu. Satışlar, laikliğin çiğnenmesi.. Osmanlılarda olmayan türban Çankaya'ya “türban” giriyor. Tarih, tekerrür mü ediyor?

Said Faik Abasıyanık (1906-1954), İstanbul'u özümseyerek Cumhuriyet devri öykücülüğümüze değer katan usta kalem. Çevreci bir yazar. Doğa betimlemesi, deniz, balık, martı ve insan. İşte fotoğrafında gördüklerimiz. Öldüğü yıl, İstanbul'un nüfusu bir milyon iki yüz elli bindi.

Türkiye, doğa olarak erezyona uğradı. Ormanlar yakılıyor, yurdumuzun geleceği karartılıyor. Yirmi birinci yüzyılın kapütilasyonunu yeniden yaşamaya başlıyoruz. Ekonomi ve siyaset pamuk ipliğine bağlı. Atatürkçü düşünce ve aydınlanmadan başka çıkış yolu tok. Bütün Atatürkçülerin tam birleşme zamanı…

“Hişt Hişt”
Yukarıdaki tabloyu görseydi Said Faik öykücülüğünü politikaya sokardı diye düşünüyorum. Böyle engebeli, beton yığını İstanbul' da, sit alanını imara açan Yüksek Anıtlar Kurulu'na sahip İstanbul da Atatürk Kültür Merkezi ile Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu yıkılma tehlikesi geçiriyor. İstanbul, 2010'da Dünya Kültür Kenti olacak mı?

Oyuncular Tiyatro Grubu, Said Faik'in öykülerini İstiklal Caddesi'ndeki kendi yerlerinde sahneye uyarladılar. İki kurucusu, Selma Köksal-Gülsüm Soydan, ünlü öykülerini sahneye uyarladılar. “Hişt Hişt” adlı oyunu Selma Köksal sahneye koydu. Öyküler, “Havuzbaşı, Plajdaki Ayna”, “Öyle Bir Hikâye” adlarını taşıyor. İnanılmaz güzellikteki üç öykü seçilmiş ve sahneye başarıyla uyarlanmış.

Ülkemizde tiyatroya uyarlamanın önemli bir geçmişi, hatta bir geleneği var. Selma Köksal, uyarlamadaki başarıyı sahneye koyuculukta da sürdürmüş. Üç özgün öykü sahne diliyle yorumlanmış. Oyun olarak izlerken, Said Faik öykücülüğünün tadına varıyorsunuz. Bunun da iki nedeni var; biri sahnelenişteki iyi yorumlama, ikincisi de oyuncuların başarılı düzeydeki yorumlayışları ve oyunculukları. Oyuncular; Emrah Kolukısa, Fuat Onan, Ayça Öztürk, Ege Soydan. Her oyuncu, Sait Faik öykücülüğündeki kişilerin çizimini, yazarın betimlediği karakterleri başarıyla çizip yorumluyorlar.

Sait Faik, bir İstanbul öykücüsüydü. İstanbul'u artık geçmişiyle arıyoruz. Bu bir “nostalji” değil, kent ya da metropol dokusunu yitirmekte olduğu için arıyoruz. Bugünün İstanbul'u ile Sait Faik'in yazıp anlattığı İstanbul arasında dağlar kadar fark var. Bugün Londra'dan Paris'e, Roma'ya, Moskova'ya ya da Varşova'ya, Prag'a, bu kentlerin, metropollerin dokusuna baktığımızda özgünlüğün nasıl korunduğunu görebiliyoruz. Bizim yöneticiler, bu ülkelere gidip geldikleri halde gittikleri kentin ya da metropolün şehircilik anlayışına neden bakmazlar? “Şark kafasından ne zaman kurtulacağız?”

Tait Faik, evet İstanbul'u öykülerinde, derinliği olan edebiyat dünyamıza, bir imge, bir düş olarak kalsın diye yazmadı. İstanbul'u betimleyen ve çözümleyen bir yazar olarak kitaplarda kalmasından daha önemli olan düş ve gerçeği buluşturduğu İstanbul'u gerçekçi gözlemle yazdı. Bunun anlamı, kuşku yok ki, Sait Faik'in nitelikli İstanbul üstüne yazdığı öyküler, betimleme sanatının özgün güzellemeleri… Dili ve Türkçemizin zenginliği, İstanbul'un zenginliğiyle bütünleşip inanılmaz boyutlarda örtüşüyor.

Böyle bir olayın sessiz çığlıklı yaratıcıları olan Oyuncular Tiyatro Grubu, bilinçli olarak Sait Faik öykücülüğüyle yola çıkıyor ve İstiklal Caddesi'nden tüm İstanbul'a, giderek Türkiye'ye sesleniyorlar.

JaqLee
04-07-10, 18:27
YALNIZLIK KISIRDÖNGÜSÜNÜN OYUNLAŞTIRILMASI: "HİŞT… HİŞT"

10 ARALIK 2007

Şimdilerde bey oğullarının pek kalmadığı İstanbul'un Beyoğlu'sunda, Beyoğlu'sunun İstiklal Caddesi'nde, İstiklal Caddesi'nin yüz küsur yıllık ünlü mü ünlü Rebul Eczanesi'nin üstündeki Rumeli Han'da çalışmalarını büyük özveriyle sürdüren bir tiyatro grubu var. Adı: Oyuncular Tiyatro. Bu grubu, tam 16 yıl önce Selma Köksal ile Gülsüm Soydan adlı iki tiyatro delisi(!) kurdu. 1991-1992 sezonunda Strindberg'in "Matmazel Julie"sini Müge Gürman'ın rejisiyle Kenter Tiyatrosu sahnesinde oynayarak işe başlamışlardı. 1993-1994 sezonunda ünlü Rus yönetmen Kama Ginkas'ın, Antov Çehov'un öykülerinden oyunlaştırdığı "Hayat Çok Güzel" ile Avni Dilligil Jüri Özendirme Ödülü'ne değer görüldüler ve Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'ne katıldılar. 1994-1995 yılında Gülsüm Soydan ve Selma Köksal'ın Oktay Rıfat, Yusuf Atılgan ve Onat Kutlar'ın öykü ve şiirlerinden oyunlaştırdıkları "Bahar İsyancıdır"ı sahnelediler ve gene Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'ne çağırıldılar. "Işık İnsanları, "Sokağa Bakan Pencere", "Bir Orman Gibi", "Cüce", "Kadife Çiçekleri", "Binbirgece Masalları" benim anımsadığım, kimi kere alkışlayıp, kimi zaman acımasızca eleştirdiğim oyunlarından ilk aklıma geliverenler.

DÖRT ÖYKÜDEN BİR TİYATRO OLUR MU
Oyuncular Tiyatro, 2007- 2008 sezonunu Selma Köksal-Gülsüm Soydan ikilisinin gene el ele vererek Sait Faik'in dört öyküsünden oyunlaştırdıkları “Hişt… Hişt” ile açtı. Bu çalışmayı duyunca Kafka, Nazım Hikmet, Leyla Erbil gibi ustaların peşinden sürüklendikleri yeni bir serüven olarak algıladım. Edebiyat devlerinin tiyatro evrenindeki görsel ve işitsel izdüşümlerinin peşinden gidiyorlardı. Ne güzel! Öyle değil mi ama?

Köksal- Soydan ikilisi belli ki yalnızlık ve iletişimsizlik kısırdöngüsündeki insanın iç yaşamını kurcalamak istemişlerdi ve bunun için de doğru tanıyı bularak Sait Faik'in insanından, hayvan ve doğa sevgisinden yola çıkmayı yeğlemişlerdi. Seçtikleri öyküler: “Hişt… Hişt”, “Havuz Başı”, “Plajdaki Ayna”, “Öyle Bir Hikaye”…

Güzel…

SAİT FAİK'İN TOPLUMSAL TAVRI
Oyunu izledikten sonra umduğumu bulamadığımı itiraf etmeliyim. Bir kere, Köksal-Soydan ikilisi, pratikte geliştirilen bir tiyatrodan yola koyularak nasıl bir estetiğin yaratılabileceği araştırmamışlardı. Değerli buldukları, dolayısıyla konu edindikleri Sait Faik'in dört öyküsündeki toplumsal tavır/ların, genellikle benimsenen tavırlar olduğu için olsa gerek mi ne, hiç mi hiç altını çizmemişlerdi. Tiyatronun, insanlar arasında geçip dünden bugüne aktarıla gelmiş ya da kafada tasarlanmış olayların canlı görüntülerle yansıtılması ve bunun eğlendirme amacına yönelik olarak da gerçekleştirilmesi olduğunu düşünmüşler, ancak kotaramamışlardı.

Kotarılamayınca, oyuncu/ların bir gestus malzemesini yorumlayarak oyunun "öyküsüne" egemen olamamalarını doğal karşıladım. Canlandırdıkları karaktere egemen olamıyorlardı. Anlatılan öykü/ler sınırları belirli bu olay bütününden yola koyularak, o bütünün tek tek bütün özellikleriyle oyun kişisine geçmiyordu. Sait Faik (Emrah Kolukısa) karakteri, Sait Faik'in çeşitli tutum ve davranışlarındaki çelişkileri “hayret”le karşılama konusundaki duyarlılığından yoksundu. İzleyiciler, ilgili çelişkileri “hayret”le karşılayamıyordu. Karşılayamıyordu, çünkü Köksal-Soydan ikilisinin harmanladığı dört öykü, çelişkileri bir araya toplama olanağından yoksun kalmıştı. Öykülerin sınırlı bir olay olarak belli bir anlamı kalmamıştı.

CAN DAMARI, KAN PINARI ÖYKÜ DEĞİL Mİ
Oysa, özverilerini, başarılarını benim 16 yıldır hayranlıkla, alkışlarla izlediğim Köksal-Soydan ikilisi tiyatronun olmazsa olmazı olan öykünün oyunun can damarı olduğunu elbette biliyordu. Emrah Kolukısa'nın, Fuat Onan'ın, Ayça Öztürk'ün ve çocuk oyuncu Ege Soydan'ın çalışmalarının bu yönde yoğunlaşması gerekiyordu. Çünkü, tiyatronun temeli “öykü”ydü. Gestus kapsamına giren tüm olaylardan örülen kompozisyonun bütünü olmalıydı öykü. “Hişt… Hişt”, salt Sait Faik'in kirli pardösüsüyle simgelenmesi değildi çünkü.

OYUNCULAR NE OYNAMIŞ
Oyuncuların hiçbirine değinmek istemiyorum. Gelecek oyunlarında kendilerine övgüler düzebileceğimi umuyorum. Sadece: "Şu kibritin, şu yanmam diye fısır fısır fısırdayıp da sonradan "peki emret anam, yanayım" diyen şu kibritin ışığına bak. Bu olur mu arkadaş. Böyle bir el sürçmesiyle açılıveren hararet, ışık, bayram gördün mü sen? Gül, sevin arkadaş. Şu ağzımızdan çıkan dumanlara bak! Nasıl uçuşuyorlar. Yaşıyorsun efendi. Pırıl pırıl, tane tane, ıslak ıslak. Cam cam, billûr billûr, fanus fanus, çeşmibülbüller gibi yaşıyorsun dostum. Dumanlarımıza, cigaralarımızın dumanına bak efendi! Bu mavi şey nedir? Bu insanın içini sevinçten, keyiften parlatan şey nedir? Ne kadınla yatmak, ne şarap içmek, ne arkadaşlarla prafa oynamak, ne tiyatro, ne sinema seyretmek... Hepsi bir yana dünyayı seyret. Al gözüm efendim. İşte sana kibrit alevi. İşte sana cigara dumanı," tiradında Fuat Onan'a mini minnacık bir olayın, bir kibrit çakışının, bir sigara dumanının bile insanı coşturmaya, yaşama sevincini buram buram tüttürmeye yettiğini daha iyi özümsemesini ve ona göre yorumlamasını öneriyorum. Diğer taraftan, aynı tabloda olağanüstü ölçüde düşen tempo için Selma Köksal'ı uyarıyorum.

Ayrıca, sahne tasarımına “imza atan” Kamil Fırat'ın yatak, bank ve üç basamaklı merdivenden oluşan “yalın altı” dekorunda duvardaki prizleri, gofraları neden örtmediğini doğrusu merak ediyorum. Beyazıt Meydanı'ndaki bankın yanında priz olur mu ayol? Kamil Fırat'ın ışık tasarımı da kötü üstü. Ne duyguyu, ne düşünceyi, ne imajı, ne zamanı, ne atmosferi, ne derinliği, ne perspektifi verebiliyor.

EDEBİYATTAN TİYATRO OLUR, OLUR OLMASINA DA…
Özetlemem gerekirse, “Hişt… Hişt”, izleyicinin haz kaynağını oluşturacak bildirim ve uyarımları içermiyor. İzleyici, olması gereken gibi, bir ırmağa atlar gibi Sait Faik öyküsünün içine kaldırıp kendini atamıyor. Sait Faik'in sularında gelişigüzel sağa sola sürüklenme keyfine eremiyor. Olup bitenler birbirine öyle bağsız ki, doğal olarak düğüm yeri bulunamıyor. Olayların farkına varılmadan birbirini izlemeleri gerekirken, izleyicinin varacağı yargılarla olayların akışının arasına girmesi, el atması, karışması sağlanmalıyken, kısacası öyküyü oluşturan bölümler, kendilerine özgü bir yapıyla, oyun içinde oyuncuk olma niteliğiyle donatılarak özenle karşı karşıya getirilmeliyken, bunların hiçbiri olmuyor.

Nasıl bir oyunlaştırma bu?

Anlaşılamıyor.

KÜÇÜK BİR NOT: “Agu” dediğini bildiğimiz, “bıcı bıcı” yaparken anımsadığımız kimi tanışlarımız anaokulundan sonra ilköğrenimlerini, ortaöğrenimlerini yaptılar, tiyatro üzerine yüksekokullarda eğitimler gördüler, diplomalarıyla belgelendirilen akademik dereceler aldılar. Maşallah, dergi bile çıkartıyorlar. Dergilerinin sayfalarında bendenizi eleştiriyorlar. Kuyruk yanığı nereden kaynaklanıyor, biliyorum, ama gene de eleştirmek en doğal hakları diyorum. Elbette eleştiri yazılarımızı eleştirecekler, varsın eleştirsinler. Ola ki yararlanırım… Tiyatro eğitimi görerek lisans alanlara, lisansı olmadan eleştiri yazısı yazanlara meydanı bırakmamalarını öğütlüyorlar. Düşünceleridir, saygı duyarım… Ancak bütün bunları yaparken terbiye “lisans”ından yoksunlar. Dört yıl çalışmışlar çabalamışlar, sınavlara katılmışlar, “tiyatro eğitimi lisansı” almışlar, iyi güzel de, merak ediyorum: “Terbiye lisansı”nı kimden, nereden alacaklar?

JaqLee
04-07-10, 18:27
Bir Aziz Nesin Klasiğine
Yaşam Veren Tiyatro
"Tiyatro Avesta"


Tiyatro Avesta, “Bir Delinin Güncesi” adlı oyunundan sonra, şimdide Aziz Nesin'in ironili öyküsü “Sen Gara Değilsin” adlı kara komedi ile izleyici karşısına çıkıyor. Günümüz politik dönemine ağır göndermelerde bulunan oyun, çağımızın asıl sorunu olan “kişileri yüceltme” olgusuna kendine has üslubuyla eleştiri getiriyor. Tiyatro Avesta'nın oyun konsepti her geçen gün farklılaşarak ilerliyor. Profesyonel ruhla gösterimlerine devam eden grup, “dekor-ışık-reji” sorununu çözmüşe benziyor. Grubun iç dinamiğini de düşünürsek; ileride çok büyük projelere imza atacak gibi gözüküyor Tiyatro Avesta.

Çağımızın Büyük Yazarı Aziz Nesin, ileriye dönük aydın görüşü ile yazınsal tarihimizde çok farklı yerde duruyor. O'nun penceresinden yaşama bakabilmek ciddi bir birikim gerektiriyor. Olayları olduğu gibi kabul eden Aziz Nesin, kişilere bakmaksızın doğru ne ise o'nu söylemeyi bilmiştir. Onun kaleminden aktarılan bir öykü, muhakkak nükteli göndermeleri de içinde barındırmıştır. Aslında Aziz Nesin öyküleri başlı başına bir tiyatrodur. Sıradan kahramanları hayatımızdan biri oluvermiştir. Bir tiyatro grubunun Nesin öyküsünü sahneye aktarması çok büyük bir gayretin örneğidir. Tiyatro Avesta, Aydın Orak ve grubunun üstün kültür birikimiyle, “Sen Gara Değilsin” adlı öyküyü Kürtçe dilinde seyircisine sunuyor. Son dönemde bazı dış güçlerin ülkemizi “Yugoslavya” gibi görme arzusunu yerle bir eden grup; yaptığı gösterimle Türkiye'nin demokratikleşme olgusunu hızlandırmaktadır.

Yer Sıkıntısı
İçinden geçtiğimiz süreç, maalesef bazı kesimlerin toplumumuzu “ırk” ayırımına hızla sürüklediği bir dönem olarak tarih sayfalarına yerini almaktadır. Tiyatro Avesta'nın daha önce İstanbul galasını yapmak için tuttuğu “Muammer Karaca Tiyatro Salonu” bazı olayların gölgesinde grubun elinden alınmıştır. Grupta bunun sonucunda dar bir sahnede gösterimini yapmak zorunda kalmıştır. Tiyatro evrensel bir sanattır. Siyasetin içindedir; ama hiçbir zaman halkı kin tutmaya itmemiştir. Aksine birleştiricidir. Toplumları, kültürleri birbiri içine katarak, tarihsel birikimini ileriye dönük aktarmaktadır.

'Sen Gara Değilsin' Konu
Aziz Nesin'in 'Sen Gara Değilsin' oyunu yirminci yüzyılın kahramanlık sıfatları ve ince ironilerle günümüz iktidarlarına eleştirileriyle dikkat çekiyor. Aslında savaş konusunda siyasal, sosyal hiçbir bilgisi olmayan Gara, ortalıkta dolaşan söylentiler yüzünden halk tarafından kahraman ilan edilir ve doğduğu kent olan Yuntabur'a heykeli dikilir.

Dönemin politikacıları ise Gara'nın bu asılsız kahramanlığını kullanarak yönetici olurlar. Ancak Gara, batan savaş gemisinden sağ kurtulup, Yuntabur'a geri gelir ve heykeliyle karşılaşır. Gara'nın kahramanlığı sayesinde rant elde eden iktidarın oyunu; Gara'nın sağ kurtulup doğduğu kent olan Yuntabur'a dönüşüyle ortaya çıkar. Gara'nın aslı olmayan bu kahramanlığını kulanarak iktidara gelmiş olan yöneticiler, halkın gerçekleri anlamaması için Gara'ya başka bir kimlik teklif ederler ancak Gara bunu reddeder ve iktidara kurban gider. Gara ile birlikte "gerçek" de öldürülür.

Tiyatro Avesta'nın sahnelediği Aziz Nesin'in "Sen Gara Değilsin" adlı Kürtçe oyununu İstanbul Devlet Tiyatroları Oyuncusu Turgay Tanülkü yönetiyor. Aydın Orak, Ömer Şahin ve Remzi Pamukçu'nun rol aldığı oyun, izleyenler tarafından tam not almış durumda. Sayın Tanülkü'nün amacı, Kürtçe bilmeyen seyircilere de oyunu anlatabilmek. Bu gayesi başarıya ulaşıyor. Sahne görselliği, jest mimiklerin ahengi izleyenleri sahneye bağlıyor, konu ile bir tutuyor. Oyuncuların üstün performansı da konu ile birleşince, seyrine doyulmaz bir gösterim ortaya çıkıyor.

Oyunda 'Gara' rolünde iyi bir oyuncu olan Aydın Orak'ı izliyoruz. Sayın Orak, 'Bir Delinin Güncesi' adlı oyunda ortaya koyduğu performansına yenilikler eklemiş. Aydın Orak'ın oyuna ilk 10 dakikadan sonra dahil oluşu ve konunun ana unsuru olan kahramanı canlandırışı; oyunun merkezinde durmasına neden oluyor. Ana karakterin kahramanlığını yerle bir eden davranışları, siyasetçilerle olan diyaloğu konuyu özümsediğinin açık kanıtı. Özellikle de sahneye çıktığı ilk anda kendi heykeline yaptığı hareket ironili konuyu başlatıyor. Oyunu baştan sona iyi sürüklüyor. Günümüz politikacıların nasıl vasıfsız olduğunu gösteriyor bzilere. Ömer Şahin ve Remzi Pamukçu'nun diyalogları, Kürtçe bilmeyen seyirci için çok önem arz ediyor. Her iki oyuncunun da ustalıkla kullandığı mimikleri, diyalogları evrensel bir gösterim ortaya çıkarıyor.

Sahnede Gara'nın heykelini görmek, görsellik açısından daha güzel olurdu. Büyütülmüş dev boyuttaki fotoğraftan daha etkili bir sahne oluşurdu. Efektler de bir takım sorunlar mevcut. Bunların ivedilikle giderilmesi lazım. Ömer Şahin ve Remzi Pamukçu'nun üzerlerindeki takım elbiselerin biraz daha parlak renkte seçilmesi gerekirdi. Sayın Orak sigara içerken biraz daha gerçekçi içmeli sigarasını.

Tiyatro Avesta, evrensel sanat üretimine katkılar sunarak, teatral kültürümüzü zenginleştirmeye devam ediyor. Kendine has üslubuyla zor şartlar altında oyunlarını sergiliyorlar. Doğuda eğitimsizlikle ve açlıkla boğuşan Kürt vatandaşlarımızın tamamına oyunu götürmeliler. Doğunun en büyük sorunu olan 'eğitimsizlik' kavramını böylelikle en aza indirgeyebilirler. Belki bu sayede insanlar haklarını aramayı öğrenip daha ferah bir hayata kavuşabilirler. Ayrıca bu muhteşem gösteriyi Türkçe de oynamalılar. Böylelikle Türkiye'nin tamamını Aziz Nesin ustanın kalemi ile tanıştırırlar. Türkçe tiyatro yapan gruplar maalesef ki Hungston'un “Medeniyetler Çatışması” tezi ve “fütirizm” kıskacı altında sıkışmış durumdalar. Tiyatro Avesta bizden olan değerleri gündeme getirerek, emperyalist kıskaca sıkışan Türkiye Tiyatrosu'na da büyük bir açılım sağlamaktadır.

JaqLee
04-07-10, 18:28
Sınırları Aşmak!


Aşağıda bir öykü okuyacaksınız. Bir tiyatro metni gibi anlatılan bir öykü bu ama bir farkla burada sözcükler yok. Alışık olduğumuz konuşmalar yok. Repliklerin yerini bedenin dili alıyor. Dansın evrensel dili, öyküyü bütün dünya dillerine aynı anda eş zamanlı olarak çeviriyor. Sesler insan sesi, kaygılar, umutlar, acılar, kederler, sevinçler hep aynı insani dille anlatılıyor. Dansçılar insani duyguları ifade etmede o kadar başarılılar ki, benim diyen tiyatro sanatçılarına sahnede taş çıkartıyorlar. Tiyatro eğitimi alan ve sahnede beden dilini kullanma konusunda araştırma yapan bütün tiyatro öğrencilerinin ve gelişime açık olan bütün sanatçıların istinasız bu eseri görmesi gerekiyor. Çünkü “Sınırın Aşıldığı Noktalar Balesi” sözcüklere ihtiyaç duymadan duyguların sadece bedeni kullanarak nasıl anlatıldığına mükemmel bir örnek teşkil ediyor.

İzmir Devlet Opera ve Balesi tarafından Dünya Prömiyeri 6 Kasım'da yapılan iki perdelik “Sınırın Aşıldığı Noktalar Balesi” bilindik bütün sınırlar zorluyor. Eser sadece sanat yönünden değil aynı zamanda “muhalif” bir duruş sergilemesi bakımından da Türk Bale tarihine geçecek “sıra dışı”, “muhteşem” bir çalışma olarak karşımıza çıkıyor. “Sınırın Aşıldığı Noktalar Balesi” kesinlikle “muhalif” bir bale. Rafine bir çalışma.

Şimdi sizi İzmir Devlet Opera ve Balesi Elhamra Sahnesi'ne götürüyoruz. Hollandalı sıra dışı koreograf Jan Linkens'in sahneye koyduğu eseri beraberce izliyoruz. Bedenin evrensel diliyle anlatılan öyküyü seyretmek için sadece gönül gözünüzü açmak kafi gelecek.

Birinci perde.
Sahne, akışkan içinde yüzen bedenlerin hareket ettiği bir var oluş noktası.
Hareket ederken, hayat üzerimizden akıp gidiyor. Derimizin üzerinden akan, aynı ölçüde eskiten, var eden, tüketen bir akışkanın içinde hapsolan bedenler. Dansçılar, estetik bir formda bükülen, esneyen ve uçarcasına süzülen bedenleri tanımlıyor.
Hayat denen akışkanın içinde birbirine değmeden, değemeden, değmekten kaçınan bu bedenlerin arasında asılı kalan bir soru.
Sınırlarımızı kim belirliyor?

En keskin kuralların hayatlarımızı yönettiği, tükettiği, bizi un ufak ederek yok ettiği bir toplum.
Bu kuralları kimler koyuyor?
Bu sınırları kimler belirliyor?

Koyu karanlık sahneyi aydınlatan yan ışıkta, kadın ve erkek dansçılar iki ayrı grup halinde dans ediyor. Ayrımcılık. Kontrol etmenin altın kuralı. Parçala, ayır, izole et, yönet.
Karanlıkta insanı delip geçen bir müzik. Sözler bilinmeyen bir dile ait ama sesin tınısı o kadar tanıdık. Geçmiş zamanlardan bir ağıt. Bildik bir acı. Şüphe. Var olana, var oluşa. Sorgulama. Tanıdık. Acı.

Kadın dansçıların üzerinde farklı renklerdeki mayolar, erkek dansçılarda bir örnek siyah mayolar. Tek düze. Üniforma toplumu. Sıradanlık. Sakın farklı olma. Farklılık yok. Öne çıkma. Tek düze. Sırayı bozma.

Hayat denen yapış yapış akışkan bir sıvı içinde çıkış yolu arayan sıkışmış bedenler.
Çaresiz her beden kendi çıkış yolunu arıyor çıkışı olmayan bu yerde. Arada birileri, sistemi tedirgin eden birisi çıkış yolunu zorladığında, birden sahnedeki bedenler dile geliyor. Bir ağızdan çığlık çığlığa müthiş bir ritimle tempo tutmaya başlıyorlar. İki büyük sopa zemine çarparken tınısı yüreklerde hissediliyor. Hep birden ellerimizle yerlere vurarak olanca gücümüzle. Bütün gücümüzle. Bağırarak. Var olmaya çalışarak. Daha yüksek sesle. Bağır, bağır, bağır… 1,2,3,4,5,6,7,8,9,10,11,12…..

Her bir rakam bir vuruşa karşılık. Tempoya endeksli beden bir o yana, bir bu yana savruluyor, yuvarlanıyor, son hamlelerini yapan vahşi bir hayvanın umutsuzluğuyla çırpınıyor.
Yine hep bir ağızdan. Bağır bağırabildiğin kadar.
1,2,3,4,5,6,7,8,9,10,11,12…

Bu amansız tempo, bu ölümcül ritim, bu vahşi savruluşlar, bu tüketen, yok eden koşu.
Sınırları kim çizer? Kuralları kim belirler?

Bazen akışkan sıvıda kazara aniden yollar kesişir, bir birine çarpar, ezer geçer. Bazen birbirimizin sınırlarına gireriz. Kendi sınırlarını zorlarken başkasınınkine değmek, çarpmak, temas etmek. İçimizde taa derinlerde sınırları ezip geçme hayali, hayat denen akışkanın içinde sadece birbirimizde değer geçer gideriz.
Onlar kim?
Bize bu sınırları dayatanlar?
Kimi zaman sınırların adı inanç olur?
Hayatımızı kontrol eden, bedenleri robotlaştıran sınırlar. Ruhsuz bedenlere biçilen sınırlar.
İnançlar, gelenekler, kurallar, yasaklar, günahlar, sınırlar, sınırlar, sınırlar…
Hepsi sınırların öteki adı.
Bu sınırları kim koyar?
Benim, senin, onun, diğer debelenen bu bedenlerin sınırlarını kim koyar?
Onlar kim?

Bazen sınırlar beklenmedik bir şekilde bir yağmur damlasının düşüşünde, bazen de bir dokunuştan cesaret, çatlar, erir…
Akışkanda bir delik, bir soluma mesafesi kadar ferahlık.
Biraz sınırları zorlamak için cesaret, bir tutam cesaret, bir yağmur damlası kadar naif, bir dokunuş kadar sıcak bir cesaret.
Akışkandan bir meltem serinliği, havayı dolduran özgürlük kokusunun ferahlığı kadar geniş tut çizdiğin daireleri. Biraz daha nefes al, biraz daha geniş daireler çiz, dönerken biraz daha ileriye atla, yuvarlan, dön, zıpla, daha geniş, daha uzak, daha ileriye doğru, biraz cesaret, biraz cesaret, birazcık cesaret.
Bir tutam özgürlük için.
Biraz daha nefes, biraz daha sınırları zorla.
Sınırları kim belirler?

İnsan insana ne zaman dokunur?
Sınırlarını geçer, insani mesafeyi ne zaman aşar?
Bu sokaklarda akan beden yığınları akışkan sıvı içinde mesafeleri aşıp diğerine, “ötekine” nasıl dokunur? Sınırlar aşıldığında, “sınırları ihlal edenlere” neler olur? Sınırları belirleyenler, “diğerlerine” nasıl dokunur? Nasıl “muhalif” olunur? “Karşı çıkanlara”, “sınır ihlalcilerine”, “kara koyunlara”, “günah keçilerine”, “muhaliflere” ve türevlerine neler olur?

Eğil, bükül, hayat denen akışkan sıvıda ritmi bozma, çünkü birbirine değmeden var olabilmenin tek yolu bu. Sağa sola geril, yaylan, birbirine dokunma, eğil, bükül, yuvarlan, bükül, daha bükül, büzül, büzülebildiğin kadar ufal, söyleneni yap. Akışkandaki ritmi bozma. Kutsal sınırlara dokunma. “Kutsanmış” sınırları koru. Mesafeleri aşma, haddini bil.

Sınırlarını kaderin bil.

Bedenler esner ama sınırları esnetmez yoksa çarparsın, kırılır, un ufak, tuzla buz olursun, Sınırlara dokunma. İşi sınırları belirleyenlere bırak. Onlar sınırları senin için çizer. “Kutsal sınırlar”. “Kutsanmış sınırlar”. Hayat denen akışkanda çaresiz debelenirken bedenlere çizilen sınırlarda birinci perdenin sonu.

İkinci perde açıldığında, tek düzeliğin simgesi üniformalarının yerini cıvıl cıvıl modern kıyafetler alır. Gündelik hayatta sokaklarda gördüğümüz şık kıyafetleri giyen bu bedenler artık sıradan insanlar gibi görünüyor. Yarım daire biçiminde iskemlelere oturmuş dansçılar yaylanarak, bedenlerini gererek, bir örnek, uyum içinde görünüyorlar. Uyum? Gerçekten mi? Onlar sanki zorlasak bir yerlerden çıkarabileceğimiz tanıdıklar kadar aşina gelirken, her gün alışılmış iş temposunda koşuşturanlardan farklı değil.

Aynı fare koşusundaki sıradan insanlar. Modern zamanların sıkıcı insanları. Usul usul birbirlerini yokluyorlar. Temkinli bir mesafeden yavaş yavaş ritmi bozmadan süzülüyorlar. Yavaş yavaş iskemleler bir bir yok olurken insanlar sahte bir uyumla birbirlerine tutunuyor, dokunuyor, dans ediyorlar. Eğil, büzül, başın hep önünde, eğik olsun, vücudun ve duruşun bükülmeye amade bu esneklik içinde olsun ama sınırları sakın zorlama, buna izin yok.

Akışkanda “ışığa” izin yok. Dansçıların her birinin “ellerinde” bir “ışık”, bir umut, bu eller “umuda” ve bu “ışığa” aşık. Işıkla yıkanan eller, hep birden çırpınan, el çırpan, tempo tutan, tek ses, tek yürek, ışıldayan eller. Her bir el çırpışta, kalbin ritmi gibi yanıp sönen, kalp gibi atan bir ışık.

Olmaz. Işık sınırları kırar, gerginliği yumuşatır, eritir. Duruşlar bile erir gider ışık karşısında. Bu donuk bedenler erirse? Işık onları eritirse? Sonra biri diğerine “gerçekten” dokunursa. Daha çok, daha fazla dokunuş. Birileri birbirlerine dokunursa, dokunmaya başlarsa. Bu bulaşırsa. Sınırlar nasıl “korunur”? Sınırları kim “korur”?

Sınırlar “korunmazsa” ve herkes akışkandaki bütün bedenler birbirine değerse, temas ederse, kim “eğilecek”, kim “büzülecek”, bedenler nasıl “kontrol edilecek”? Kim kontrol edecek? Kim?

Işığa bakma, umut etme, tedirginlik yaratma, öne çıkma, gereğinden fazla olmaya çalışma, sınırlarını aşma, huzursuzluk bulaşıcı, bulaştırma.
Unut!
Ellerindeki ışığı unut!
Işığa bakma!
Sakın “umut etme”!
Sonra “kaos” olur. Karmaşa.

Karanlıkta bir ses. Sahnede çömelen ellerini dizlerinin içine almış, tıpkı çaresiz bir çocuğun masumiyetiyle oturan balerinden geliyor.“Benim annem, güzel annem al beni kollarına…” Çocukluktan bildiğimiz bu şarkıyı acı bir masumiyet içinde söylüyor. Birden çocukluğumuzun şarkısı vahşi bir İspanyol ezgisiyle kesiliyor. Von Magnet,. Bu daha ziyade kıstırılmış vahşi bir hayvanın feryadı gibi. Saldırgan ezgiler salona yayılırken aynı tutkuyu paylaşan dansçılar sahneyi dolduruyor. Masumiyet çağının sonu. İspanyol ezgisi, vahşi, tutkulu ve ritmiyle tehditkar bir dünyaya ait. Sınırlarını aşanlara bir uyarı. Dur, yapma diyenlere bir “güzelleme” bu. Sınırları içinde sıkışıp kalanlar hayatlara ise bir “ağıt”. Acı ile tatlı arasında bir savruluş. Sınırlarından hoşnut, sınırlarını kutsarcasına sevenlerle, sınırlarını aşmaya çalışanlar arasında yaşanan gelgitler bunlar.

Bir o yana, bir bu yana savruluşlar, akışkanda dengesizlik hakim. Her bir savruluşta bedenlerin etrafını saran eter de onlarla birlikte kıvrılıp bükülüyor, esniyor sanki o eterde bir delik açılma ihtimali. Bu ihtimalin can yakan umudu. Bir çatlak, bir kırık olma umudu bile bedenleri mest ediyor. Her sabah o çatlağı yaratmak ihtimaliyle güne başlamak.

Dansçıların mayoları kırmızı, pembe, sarı, gri, altın rengi, gümüş pırıl, pırıl parlıyor. Artık akışkan cıvıl cıvıl, parlak, tatlı, karamela tadında. Bedenler mest olmuş, öne çıkanlar, sivrilenler. Birden karanlık. Sivrilenler ve öne çıkanlar için pırıltının sonu.

Unutma. Sakın öne çıkma, sivrilme. Akışkan seni boğar, yutar, acıtır, kanatır, kırar, parçalar öğütür, işkence eder, işkence, işkence, işkence. Çığlıklar, acı çığlıklar, insanın canını yakan çığlıklar. Üç dansçı tarafından sürüklenen, atılan, tutulan ve yuvarlanan balerinden gelen acı çığlıklar tabiat anaya, doğaya, doğal olana, insanın kendine tecavüzünü çağrıştırıyor.

Sistem dışını “erit”. Sisteme dahil değilse “tükür”. Sınırlarını aşanlar sistem tarafından “yok edilir”.

Şimdi artık mahkeme zamanı. Maskeler ortaya çıksın. Yüzlerde maskeler. Yargılayanlar, yargılananlar, sistemi kutsayanlar maskelerini takar, maskelerini taşıyamayanlar da yok olur gider. Sadece maskesini taşıyabilenlere yaşama izni var. Giydikleri beyaz trençkotları ve taktıkları maskeyle onlar artık hem yargılayan, hem yargılanan, hem masum hem de sanıktırlar. Üzerlerine vuran ışık Demoklesin Kılıcı gibi. Kes, biç, ekin tarlasına düşen yaba ol.

Dansçıların başı üstünde bir platform. Platformda bir erkek dansçı. Üzerinde pırıl pırıl yakıcı bir ışık. Işıkta umut yok. Bu ışıkta senin, benim, onun sanıklığı var. Hepimizin masum mahkumiyeti. Yaylan, geril, esne, sağa, sola, geriye, ileriye, seni saran eteri ger, kurtulmak için çabala, görünmeyen parmaklıkları zorla, kır zincirlerini. Nafile. Nihai sondan kaçış yok.

Karar anı. Çok sivrilme, çok göze batma, sınırları ve sistemi kışkırtma, maskeleri düşürme, sistem dışı olma. Kutsal sınırları koru. Kutsanmışlar. Sınırlar, sınırlar, sınırlar...

Sistem “muhalifleri” maske takarak “normalleştirir”. Normalleştiremediklerini yok eder, öğütür. Asiler, akışkanın zararlıları, haddini bilmeyenler, sesiniz yüksek çıkmasın. Sokaklarda yürüme mesela, yüksek sesle bağırma, sesin çıkmasın, sözünü deme içine akıt, var olduğunu sisteme hissettirme.

Sözler gırtlaklarda düğüm düğüm. Sonra birden çığlıklar. Bütün sınırların ötesine, daha ötelere, daha ötelere. Bütün dansçılar yüzlerinde maskeleri, üzerlerinde beyaz trençkotları Von Magnet'in “How painful it is no to feel anything” (hiçbir şey hissetmemek ne kadar acı) şarkısını söylüyor. Duygulara izin yok. Hissetme. Gerek yok. Söyleneni yap. Sorgulama. Hissetme. Neyi hissetmen gerektiğini onlar bilir.

Çığlıklar akışkanın sınırlarında boğulur, gider. Çığlıkları, sesleri duymamıza sınırlar engel. Çığlıklar gırtlaklarda boğulurken üzerimizdeki giysimiz artık bize kefen. Sistemin bizi sarmaladığı örtüyü üzerimize çeker, usul usul örterken, ardımızda sessiz çığlıklarımız, dile getirilemeyen umutlarımız, söylenemeyen sözlerimiz ve akışkanın sınırlarına feda ettiğimiz hayatlarımızı bırakırız. Ardımızda sınırları aşma isteği, hayat denen akışkandan göçer gideriz.

Giydikleri beyaz trençkotları üzerlerine örten dansçılar sahneye uzanırken her birinin üzerinde yanan ışık da yavaş yavaş söner. Sahne kararır.

Ve perde.

İki perdelik “Sınırın Aşıldığı Noktalar Balesini” sahneye Jan Linkens koyuyor. Jan Linkens su katılmamış bir “muhalif”. Tavrını “pozitiften negatife, emin olmaktan emniyetsizliğe, istenenden istenmeyene, gelişmek için, büyümek için, sınırları aşmalı ve keşfetmeliyiz. Ancak bu şartla kim olduğumuzu ve ne istediğimizi öğrenebiliriz” diyerek açıklıyor. Hollandalı koreograf, bale kariyerine dansçı olarak başlar ve 17 yıl boyunca dansçı, koreograf ve bale öğretmeni olarak devam eder. George Balanchine, Hans van Manen, Rudi van Dantzig, Frederic Ashton gibi bale dünyasının usta isimleriyle çalışan sanatçı halen Hollanda, Yunanistan, Küba ve Almanya'daki çeşitli dans topluluklarında koreograf olarak görev yapıyor.

Eserde arka planda duyduğumuz ve ilk anda bizi şaşırtan müzikler Von Magnet Grubuna ait. Phil Von ve Flore Magnet tarafından kurulan grup “Electro Flamenko” tarzı çalışmaları ile tiyatro, opera ve dans topluluklarına yaptıkları özel müziklerle de tanınıyor. Koreograf Jan Linkens ile birçok ortak çalışmaya imza atan grubun müzikleri danslarla ve eserin dramatik yapısıyla da bir bütünlük kazanıyor. Eserde Flamenkonun vahşi ezgileri ile eserin coşkulu, tutkulu ritmi iç içe geçiyor. Müzik seyirciyi sarmalarken yarattığı atmosferle dansın ve büyünün içine çekiyor. Müziklerin kullanılması konusunda Yalım Akın'ın katkılarını göz ardı edilemez.. Eserin neresinde hangi müzik kullanılacağından müziklerin doğru olarak girişi ve çıkışına kadar akla hayale gelmeyen birçok detayın altından başarıyla kalkıyor.

Balede ışık tasarımı Oktay Kanca'ya ait. İlk perdede yandan gelen ve kadın ve erkek dansçıların üzerine düşen ışıkla derinlik olgusu yakalanmış. Çok küçük bir sahnede, sahneyi büyüten ve sahnenin sınırlarını unutturan bir ışık kullanımı var. İkinci perdede dansçıların sadece ellerini aydınlatan ve her dansçının başı üzerinden sahneye indirilen lambalar çok akıllıca tasarlanmış. Özellikle dansçıların her el çırpışında ışığın yanıp sönmesi seyircinin tempoyu midesinde hissetmesine neden oluyor. Finalde, ışığı her dansçının başı üstünde birebir kullanması, sahnenin üzerinde kurulan küçük bir platformda yer alan erkek dansçıyı aydınlatma şekli olayın felsefesini vurgularken olağanüstü bir etki yaratıyor. Işık tasarımı eserin özünü çok iyi yakalamış.

Balede kostümler ise Gülay Korkut'a ait. Kadın dansçıların değişik renklerdeki mayoları ve erkeklerin giydikleri siyah mayolar, bedenleri soyut olarak vermesi bakımından çok önemli. Öte yandan ikinci perdede gündelik hayattan canlı renklerde cıvıl cıvıl kıyafetler ise modern yaşam olgusunu vurgulaması açısından çok iyi düşünülmüş. Ayrıca yabancılaşmayı simgeleyen maskeler, finalde ölüm ve bireysel yalnızlığı tanımlayan çarpıcı beyaz trençkotlar esere çok hoş oturmuş. Kostüm tasarımında Gülay Korkut eserle uyumlu bir çalışma çıkarmış.

Eserde alabildiğine sade bir dekor hakim. Sandalyeler, tempo tutmak için ortaya çıkan iki büyük sopa ve finalde bir dansçının yer aldığı yüksek bir platform dekor deyince akılda kalan birkaç ayrıntıdan biri oluyor ama dekor tasarımı için Kaan Güreşçi'yi kutlamak gerekiyor. Çünkü en azla çok şey başarmış.

Öte yandan, balede dansçıların şarkı söylemesi olayın tabiatına aykırı ama haşarı koreografımız bunu o kadar doğal bir şekilde sunuyor ki, alışık olmadığımız halde, dansçıların şarkı söylemesini, bağırmasını, çığlık atmasını ve sayı saymasını yadırgamıyoruz. O her şeyi alabildiğine normalleştiriyor.

Esere katkısı geçen herkesi anmak boynumuzun borcu. Bale Baş Koreografı Serhat Nüfusçu her zamanki mütevazılığı ile hep bir adım geride durmayı tercih ediyor ama biliyoruz ki onun özverili çalışması ile birçok sorun sanki kendiliğinden halledilmiş gibi duruyor. Bale Başöğretmeni Tülin Oğurman'ın, Bale Koordinatörü Suat Yeşiltepe'nin, Koreolojist Ayda Ruhselman'ın, Repetitörler Cüneyt Şekercioğlu, Nükhet Sevgen ve Çınla Kaya'nın, Ses-Efekt'te Can Ünsal'ın, Makyajda Ömer Karaahmetoğlu'nun ve Bale Sahne Müdürü Şeyda Çavuş'un katkıları göz ardı edilemez. Onlar hep isimsiz kahramanlar olarak işin mutfağında yer alırlar. En fazla onları belki gala gecelerinde sahnede seyirciyi selamlarken görürüz ama biliriz ki onlardan biri eksik olsa, bu eserlerden hiç birini sahnede izlemek mümkün olmazdı.

Gelelim balenin yıldızlarına. O kadar çoklar ki. Büyük yıldızlar en son sahneye çıkar dedik ve bu yüzden onları en sona bıraktık.

"Sınırın Aşıldığı Noktalar Balesi” muhalif olduğu kadar “eşitlikçi” felsefesini de eserin sunumuna yansıtıyor. Bu balede başrol oyuncusu yok! Bu balede üzeri itinayla parlatılan, özendirilen, yaldızlara bulanarak satılan “bireysel yıldız sistemi” yok!

Çünkü burada dans eden herkes başrol oyuncusu. Bu nedenle, büyük bir uyumla dans eden bütün dansçıların isimlerini tek tek anmak gerekiyor. Aslı Çelik, Burcu Olguner, Banu Celengil, Zeynep Bengier, Arzu Kaya, Yasemin Altınel, Ilgaz Erdağ, Gökçe Telkıvıran, Nazmiye Kıratlı, Sinem Tintaş, Seda Salman, Selin Uzun, Merve Gürer, Sülün Sertoğlu, Kıvanç Ekin, Emre Kaynarsu, Olcay Tunceli, Özgür Tuncay, Sertan Yetkinoğlu, Timur Varlıklı, Tolga Duyulur, Güçlü Kılıç, Tolga İyiuyarlar, Serkan Bucuga ve Cihan Genek bütün imkansızlıklara ve moral bozucu şartlara rağmen olağanüstü bir eser ortaya koymayı başarıyorlar.

İzmir Devlet Opera ve Balesi dansçılarının çalıştıklar tek yer olan tarihi tütün deposunun Aralık ayında ihaleye çıkartılacak oluşu, dansçıların ellerinde var olan tek çalışma stüdyolarını da kaybetme ihtimalleri ve durumun belirsizliğini koruması her ne kadar moral bozucu olsa da, onlar bütün bu olumsuzluklara inat olağanüstü bir çalışmayla “net bir var oluş” sergiliyorlar.

Verdikleri mesaj çok açık.

Her şeye rağmen sanat, her şeye rağmen direnmek!

Von Magnet Grubu'nun şarkısında dediği gibi “Hiçbir şey hissetmemek ne kadar acı” diyenlere,

Sınırlar başka nasıl “aşılabilir” ki?

JaqLee
04-07-10, 18:28
Burada, bizde mi? Hadi canım!
"Japon Kuklası"
Ankara Devlet Tiyatrosu


Dario Fo, İtalyan Commedia dell'Arte kültüründen yola çıkarak kendine has çağdaş bir tiyatro düzeni kuran İtalyan oyun yazarı, oyuncusu ve yönetmeni… Onun en önemli özelliği bana göre; radikal aydın kesimle, çalışan üreten halk arasında bir köprü olması ve İtalyan tiyatrosunda kendine ayrı bir yer edinmesidir. Bu oyunu kendisi gibi tiyatrocu olan eşi France Rame ile evli olduğu dönemde beraber yazmışlardır. Franca Rame tiyatrocu bir aileden gelen başarılı bir oyuncudur. Dario Fo ile birçok başarılı işe imza atmış, duruşlarına görüşlerine hep sahip çıkmış ve bu doğrultuda bir tiyatro kurmuş, özgün tarzların seyirciyle buluşturmuşlardır. Dario Fo güncel haberlerden, siyasi olaylardan esinlenerek, kıyasıya eleştirirken insanın kafasını allak bullak eden ve güldüren oyunlar yazmıştır. Acaba böyle bir şey olmuş mudur? Sorusunun cevabı her zaman EVET olmuştur. Çoğu zaman halkı kışkırttığı için başı çok belaya girmiştir polisle. Oyunlarını okurken çoğu kez kadın-erkek sorunlarından yola çıkıldığı görülür. Dario Fo yazıldıkça, anlatıldıkça bitmeyecek bir tiyatro adamıdır. Bu yüzden fazla uzatmadan 'Japon Kuklası'na geçeyim.

… “Nazlanma al bir tane… Bedava… Parası patrondan çıkıyor… Sonra bazılarına günde bir hap yetmemeye başlıyor. E işini de kaybedemezsin. Öyleyse yut hapı. Bir kız tanıyorum. Hapları yuta yuta sonunda tımarhaneyi boyladı. Sonra tımarhaneden çıktı ve tekrar çalışmaya başladı. İşte tam o sırada başına çok matrak bir şey geldi. Bu gerçek bir öykü. Gerçekten gerçek bir öykü”

İtalya'da fabrikalarda, işçinin daha verimli çalışması için çeşitli haplar verildiğine dair haberler vardı gerçekten. Ve işte oyunda bu hapları alarak, sonunda işini kaybetmemek için daha fazla hap alarak tımarhaneye düşen ve işine daha sonra geri dönen bir işçi kızın yaşadıkları anlatılıyor. Bu zavallı kızın başına gelen bir olayı anlatırken, işçi-işveren arasındaki aşılamaz sınıf ayrılığını, ezilmiş insanların çektiklerini, her gün karşımıza çıkabilecek kadar basit gördüğümüz bir haberi trajikomik bir anlatımla sunuyor bize. Aslında fabrikalarda belki de zaman zaman korkunç bir şekilde gelişen olayları bize komik şekilde sunuyor oyun. Bu kızın adı Armida. Oyunu izlerken sizi derinden etkileyecek bir karakter. Kısa oyunlarda karakterlerini tip olarak kalması kaçınılmazken, Armida tam belirlenmiş çizgilerinin içinde bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Japonya'da gerçekten bilindiği gibi verimi artırmak için müdürlerin kuklaları yapılıyor. Ve işçiler müdüre istediklerini yaparak rahatlıyor. Sonunda daha iyi çalıştıkları biliniyor. Fabrika'da arkadaşlarının hep dalga geçtiği saf Armida yine bir şakayla karşı karşıya kalıyor. Ona müdürün Japonya'da bir kuklasının yapıldığı söyleniyor. Hatta kuklanın ona zarar verdikçe canı acır gibi sesler çıkardığını da söylüyorlar... Kadın sorununu da incelikle işleyen Dario Fo ve France Rame işyerlerinde kadınların gördüğü tacizi de konu edinmiş. Armida insanlık dışı çalıştırılmanın yanında tacize de uğruyor. Ve bu haber ona o kadar güzel geliyor ki, bir an için şaka olduğunu da düşünüyor olsa da, gerçek olma ihtimaline bile çocuklar gibi seviniyor. Ama olaylar öyle gelişiyor ki, artık inanmaması kaçınılmazlaşıyor…

Fabrikada insanları insan yerine koymaksızın güvenlik önlemleri en alt seviyede tutuluyor. Fakat hiç umulmadık şekilde müdürün başına bir kaza geliyor. Müdür elektrik çarpması sonucunda hareket edemez hale geliyor. Ve işte tam bu noktada Armida'nın oraya gelmesi onun şakaya inanmaması için bir neden bırakmıyor. İşte oyunumuzun konusu bu şekilde ilerliyor. Daha önceleri belki de yüzlerce defa müdürlerine ilettikleri olabilecek kazalara karşı istedikleri önlemleri önemsemeyen müdür kendi kazdığı kuyuda buluyor kendisini. Oyunun sonunda da şu fikir yankılanıyor kafamızda, bu bir olay evet. Trajik de bir olay bu da tamam. Ama bu bitmiyor ve sonu yok. Her gün benzer haberleri okumaya devam edeceğiz. Ve işte Dario fo ve France Rame gözünden ezilmiş, tacize ve insanlık dışı davranışlara maruz kalmış sınıfın trajikomik öyküsü… İşçi insanlar makineleri çalıştıranlardır aslında ama ya onları çalıştıran insan(!)lar…

Yönetmen İlham Yazar çalışan, üreten, tüketen, tükenen insanları belirgin kılmış. Oyunu izlerken birçok sahneyi görmemiş ya da okumamış olmak kesinlikle imkânsız. Ve kendi deyimiyle 'Görünenin altındaki gerçek' tam olarak yorumuna hâkim olan görüşdü. Oyunda şu kesin bir yargı; artık makineleşmiş, bir robot ya da bir kukla gibi görülen ve öyle davranılan insanların içinde ister istemez oluşan kin, nefret, intikam gibi duyguların nerde ve nasıl olursa olsun bir gün açığa çıkmasına atılmasına engel olmak kesinlikle imkânsız. İlham Yazar oyuna bir ön oyunla başlamış aslında, oyun başlarken Ebru Nil Aydın anlatıcı olarak çıkıyor ve bu yaşanılanın ibret alınması gereken bir gerçek olduğunu anlatıyor bize. Oyun başlarken işçiler üretmeye başlıyor. Gitgide makineleşiyorlar. Ürettikçe tükeniyorlar aslında. İşte oyunun en güzel yanı da yönetmenin ikilemlerle süslemeleri olmuş bence. İlham Yazar'ın müzik ve dans bilgisinin çok iyi olduğu aşikâr bilinen bir gerçektir. Oyunda da bunu net görebiliyoruz. Işık, kostüm, müzik ve dekor uyumu oyuna hâkimiyeti tam anlamıyla sağlıyordu. Oyunun da ufak, basık ve derin bir sahnede oynanması baskıdan küçülmüş insanları anlatmada ve yansıtmada harika bir seçim olmuş. Oyunculara genel olarak baktığımızda aralarındaki uyum tartışmasız çok iyiydi. Sahnedeki devinimlere bu o kadar iyi yansıdı ki, tamamlamalarla bir bütün oldular çoğu zaman. Armida karakterinde Serpil Gül… Yani o saf, iyi niyetli, içi dışı bir, şirin ama bunun yanında hayata öfkeli, içinde saflıkla harmanlanmış bir öfke barındıran bir kız… İki parmağını fabrikada çalışırken kaybetmiş, müdürünün çoğu kez tacizine uğramış, bir robot gibi çalıştırılmış, aldığı haplardan tımarhanelik bile olmuş zavallı yarım akıllı bir kız, bilindik bizden bir karakter, bir insan Armida. Serpil Gül altından çok iyi kalkmış bu rolün ve gerçekten o zavallı kızı bize yaşattı sahnede…

Müdür rolünde Eray Eserol… Eray Eserol Tek Yol oyunundaki paşazade karakterinde geçen sezon harika bir oyun izletmişti bize ve bunun bir benzerini de bu oyunda görüyoruz. Acımasız müdür olarak ilk başta tüm okları üzerine çeken Eray Eserol, daha sonra müthiş elektrik çarpma sahnesinden sonra hareket edemeyen ve birçok şiddete maruz kalan müdürü mükemmel oynadı. Yerinde devinimler ve zaman zaman mecburi olarak sadece mimiklerle hem güldürdü, hem korkuttu, hem kızdırdı diyebilirim.
Fabrikanın patronu rolünde Adnan Erbaş seyircilerin arasından çıktı. Ve gerçekten yakışmıştı bu rol ona. Ama karakterin yetersizliğinden mi, inceleme eksikliğinden mi tam net bir tanım koymak istemesem de çok net değildi patron. Belki de çok gıcık bir karakter olduğu için bir türlü kafamda karakterizasyonunu oturtamadım patronun.
İşçiler; Ebru Nil Aydın Buket Türkyılmaz, Ertuğrul Şakar, Ünal yeter, Sertan Müsellim, Atilla Can Çelebi, Özlem Kırkpantur, Pınar Yüksel… Bütün hepsi bu trajikomik hikâyede işçi sınıfının trajedisini ve oyunun tarzına uygun komik figürleri çok iyi yansıttılar…
Işık tasarımı usta bir isim yani Zeynel Işık'a ait. Elektrik çarpma sahnesi ve diğer tüm sahnelerde ışık geçişleri, seçimleri uygulamaları kesinlikle harikaydı. Hatta çoğu zaman geçişleri kaçıracak kadar mükemmelleşti ve Armida'nın duygu geçişlerine kaptırdı seyircileri… Sanırım bu hayat bazılarına çok acımasız davranıyor. İnsanlıktan çıkmış ya da insanları insanlıktan çıkarmaya çalışan tüm insan(!)ların bu oyunu izlemelerini umut ederek yazının sonunu oyunun broşüründe okuduğum ve çok hoşuma giden oyunculardan Ünal Yeter'in yazdıklarından ufak bir parçayı sizinle paylaşmak istiyorum…

İnsan mısın sen?
Öyle mi sanıyordun?
Makineleri çalıştıran başka bir makinesin yalnızca.
Üstelik yedek parçan o kadar çok ki.

JaqLee
04-07-10, 18:28
UMUTLARIN VE SEVİNÇLERİN OYUNU: "AŞKIN YAŞI YOKTUR"



Dolores ve Fernando, eşleri öldükten sonra yaşama küsmüş iki karakter. İkisi de çocuklarının dikkatini çekmek için hastalıklar dışında hiçbir şeyle ilgilenmemekte. Sürekli gidilen doktor/lar, yinelenen ilaçlar, uydurulan hastalık/larla geçmekte olan günlerinin birinde, Dolores ile kızı Manuela ve Fernando ile oğlu Ricardo, Dr. Bolt'un muayenehanesinde rastlaşırlar. İşte bu rastlaşmayla, yaşam sevinci kalmamış yaşlılar ile hayatı sadece iş olarak gören gençler açısından yeni bir dünyanın kapısının açılacağını anlarız.

UYARLAMAYA GEREK VAR MIYDI
Hadi Çaman Tiyatrosu (Hadi Çaman-Yeditepe Oyuncuları olan adı değişmiş galiba), 2007-2008 tiyatro sezonunu İspanyol yazar Alfonso Paso'nun yukarıda özetlediğim konudaki oyunuyla açtı. Oyunu Hale Kuntay dilimize çevirmiş ve uyarlamış. Oyunun özgün adı “Cosas de Papa y Mama”. Yıllar önce Van ve Bursa Devlet Tiyatroları tarafından gene Hale Kuntay imzalı çeviriyle “Kırkından Sonra” adı altında Defne Yalnız Sezer ve Kartal Tibet rejileriyle sahnelendiğini şıpınişi anımsadım. Yanılmıyorsam, geçmişte Dormen Tiyatrosu'nda Nisa Serezli-Turgut Boralı ikilisinden de izlenmişti. Anımsadım anımsamasına da, çevirmenin bu kere ad değiştirmesine bir türlü anlam veremedim. Uyarlamasına da… Uyarlamada, Dolores Beyhan Berdan, Fernando Orhan Özdemir, Manuela Aylin Berdan, Ricardo Cem Özdemir, Dr. Bolt Esat olmuştu. Doktorun muayenehanesinin bulunduğu semt ile Dolores ile Fernado'nun ikâmet ettikleri semt ise Nişantaşı olarak belirlenmişti. Ne değişmişti? Uyarlamaya gerek var mıydı, bilemedim.

HADİ ÇAMAN'IN SAHNEYE KOYUŞU
Hale Kuntay'ın kötü olmayan çevirisini Hadi Çaman sahneye koymuş. Komedi sanatını iyi bilen Çaman, bu kere komedi türünün olmazsa olmazları sahne kullanımını, komedide uyumlu ve tutarlı yürüyüşleri, duraklamalara aldırmamış. Oyun içindeki sürprizlerin ya da karakter yaratımlarının getirdiği olumsuzlukları, izleyici ile oyuncu arasındaki iletişim kopukluklarını önleyememiş. Emeğin göz dolduruculuğunu ortaya çıkartamamış, performansı ve monotonluğu dengeleyememiş.

Oysa, Hadi Çaman'ın benden çok daha iyi bilebileceği gibi, komedide de diğer türlerde olduğunca sahne üzerindeki ritim ve temponun tüm oyuncular tarafından gerçekleştirilmesi gerekliliği var. Oyun örgüsünün akışının bozulmaması, diyaloglarda temponun düzeyli olması, tutulması da gerekli. Kullanılan sözcüklerin (ulan, oğlum gibi) sürekli yinelenmemesi de esas.

GELENEKSEL KURGUYA UYMAK
Hadi Çaman bütün bunları savsakladığı için, konu ne kadar sabun köpüğü olursa olsun sahneleniş olmamış. Paso'nun vermek istediği: “Hangi yaşta olunursa olunsun insanın yaşama ve aşka dair daima umutları ve sevinçleri olması gereklidir” iletisi bir türlü seyirciye geçmiyor. Finalin çifte düğünle biten mutlu sonu sanırım olanaklar nedeniyle makaslanınca, komedyanın geleneksel kurgusuna uygun çözüm de bulunamamış oluyor.

DEKOR TASARIMI BÖYLE Mİ OLMALI
Murat Aydoğdu, yazarın metnine uyarak sahneyi muayenehane ve Fernando'nun (yani Orhan'ın) evinin salonu olarak ikiye bölmüş, tamam da sonrasında Yeditepe Oyuncuları'nın geçmiş yıllardan kalan dekor parçalarıyla, aksesuarlarıyla fevkalade derme çatma, olamazcasına eften püften bir dekor tasarlamış. O ne kapı öyle! Doktor muayenehanesi öyle mi olur? Bir evin eşyaları birbirleriyle bu kadar mı “imtizaçsızdır”? Bir oyunun sahne tasarımındaki çevre düzeni oyuncuya, olaya, karaktere bu denli uyumsuz olabilir mi?

Murat Aydoğdu'ya, dekorun amacının salt olayın geçtiği mekânı yansıtmak değil, oyuncunun kabullendiği, kavrayabildiği, yabancılık çekmeyip hareketlerini kısıtlamayacağı ortamı yaratmak olduğunu “bilvesile” anımsatmak isterim.

IŞIK VE KOSTÜM
Işık tasarımı için: “Serdar Ece, seviyeleri yüksek atmosfer ışığı kullanarak oyuncuların yüzlerindeki detayların yitip gitmesine neden olmuş,” derim, başka da bir şey demem. Oyuncuya kostüm seçme hakkının yönetmence tanınmasına gelince, elbette saygı duyarım, ama oyuncunun komediye olan duyarlılığını artıracak ve imgelemini bu yönde yoğunlaştıracak nitelikte olması koşulunu da “ön koşul” olarak öne koyarım. Olumlu örnek olarak Suna Keskin'in ikinci (daha doğrusu üçüncü) perdedeki kostümünü örnek olarak ortaya atarım.

HADİ ÇAMAN'IN OYUNCULUĞU
Oyunculardan Orhan'da Hadi Çaman için, benim oyunu izlediğim akşam belindeki disk kaymasından kaynaklanan sancıyı çekerek ve doğal olarak hareketlerini kısıtlayarak oynamasına tanık olduğumdan, korseyle sahneye çıktığını da bildiğimden bir değerlendirme yapmak doğru olmaz diye düşünüyorum. Düşünüyorum ve olumlu-olumsuz hiçbir şey yazmıyorum. Yazmama eylemini elbette eleştirmen olarak değil, “insani yaklaşımla” yerine getiriyorum.

GENÇ OYUNCULARI ELEŞTİRMEK GEREK
Doktor'da Kevork Türker görevini yapıyor. Genç oyuncular İdil Vural ve Arda Karapınar'ı aklıma dolayarak fazla “açılmak” niyetinde değilim. Arda Karapınar için, yöntemli oyunculuğun tiyatral başarıyı sağlayabileceğine olan inancımı yineleyeceğim. Cem Özdemir'e aklının ve duygularının uyumlu beraberliğinde mi can veriyor, bu soruyu kendi kendine birkaç kez sormasını ve sıkılmadan yanıtlamasını salık vereceğim. İdil Vural'a oyunculuğun ön plana çıkması için gerekli olan “etkileyici olma” halinin bireysellikle gerçekleşmeyeceğini anımsatacağım. Tiyatro adına yapılan her şeyin, ama her şeyin ayırma, seçme, yöntem aşamasından sonra diyaloglara geldiğini anlatacağım. “Uyumlu ve birbirini mükemmel oyunculuğa özendirici oyuncular sahnede tiyatro yapmış oluyorlar” diyeceğim. Söylediklerimi bir eleştirmen “amca”nın öğüdü olarak not etmesini önereceğim.

SUNA KESKİN'E GELİNCEEE…
Yılların deneyimli ve usta oyuncusu Suna Keskin'e gelince: Suna Keskin, kendisini çok iyi tanıdığından oyunculuğunun sınırlarını da mükemmel çiziyor. Hale Kuntay'ın Paso'dan uyarladığı metinde, Beyhan'a ait ne bulduysa, o tekstten ne algıladıysa seyirciye aktarıyor, aktarırken kavrama ve yorumlama sınırlarını sahneyi paylaştığı oyunculara örnek olacak biçimde zorluyor. Komedide amacın sadece güldürmek olmadığını biliyor Keskin. Seyirciyle arasındaki ortak paydayı arıyor, buluyor, yansıtıyor. Görselliğe yaslanmıyor, fiziksel gücü yeğlemiyor, oyunculuğunu dil ile bütünleştiriyor.

Suna Keskin, iyi olmayan bir oyunda “iyi” oyunculuk örneği veriyor.

JaqLee
04-07-10, 18:28
Kaliteli Dörtlüden Şahane Bir Gösteri
"Koca Bir Aşk Çığlığı"
Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu


Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu, Türk Tiyatrosu'nun önemli isimlerini bir araya getirerek başarılı bir işe daha imza atmış oldu. Tilbe Saran, Selçuk Yöntem, Hazım Körmükçü, Bekir Aksoy 'Koca Bir Aşk Çığlığı” adlı oyunda Işıl Kasapoğlu yönetiminde harika performans gösteriyorlar. Bu denli kaliteli oyuncuları bir araya getiren “Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu”, değerli oyunları sahnelerimize taşımaya devam ediyor. “Koca Bir Aşk Çığlığı” Sabah Gazetesi tarafından yılın en iyi oyunları arasında da gösterilmişti.

Oyunun Yugoslav asıllı Fransız yazarı Joisane Balasko, daha çok film senaryoları ile edebiyat tarihinde yer almıştır. Aslında bu oyunda film tadında yazılmış. Sahnede yaşanılanlar klasik bir Amerikan filmi tadı havasında izleyenle bütünleşmiş. Sahne geçişlerinin oyun esnasında yapılması Işıl Kasapoğlu' nun büyük yeteneğini gözler önüne getiriyor tekrar. Teatral boyuttan biraz uzak olan eseri sahneyle özdeşleştiriyor.

Konu
Ünlü oyuncu Hugo Martial (Selçuk Yöntem) yıllar sonra iki kişilik bir oyunla sahnelere dönmeye hazırlanmaktadır. Heyecanlı ve endişelidir. Ama provanın ilk gününde diğer oyuncunun oyunu bıraktığını öğrenir. Menajer (Hazım Körmükçü) ve yönetmen (Bekir Aksoy) duruma bir çare ararlar. Hugo Martial ya on yıl önce ayrıldığı umutsuzca hatırlanmayı bekleyen alkol tedavisinden yeni çıkmış eski eşi Gigi Ortega (Tilbe Saran) ile oynamaya razı olacak ya da hem unutulmuşluğa geri dönecek hem de bütün ekibi işsiz bırakacaktır. Mecburen son bir kez bir araya gelirler ve komedi başlar.

Işıl Kasapoğlu oyunu yönetirken basit dekorların yapısını sahneye zekice yerleştirmiş. Sahneyi bütün halinde düşünmüş. Sahne girişlerini her yerden kullanmış. Seyirci konu örgüsünde ilerlerken o oyunun “ters açıda” kalan bölümlerinde diğer bölümlere hummalı hazırlık yapmayı başarmış. Bunu yaparken de seyircinin seyir keyfini bozmamış. Valla ne demeli bilmem ki… Değerli Kasapoğlu, yine zekasıyla büyülüyor izleyenleri. Oyuncuların önünü açıyor. Türk Tiyatrosu' nun arkadaki en büyük kahramanı kendisi…

Oyunda 'Gigi Ortega' rolünde oynayan Tilbe Saran için ayrı bir parantez açmak lazım. 'Natalie' oyununda daha önce muhteşem bir performans sergilemişti Zuhal Olcay ile. Kısa süreli bir ayrılıktan sonra yeni bir oyunla sahnelere dönmesi çok mutluluk verici. Rolünü fazlasıyla iyi yapıyor. Öncelikle kendisinden her şeyi katıyor rolüne. Özellikle de 'Hugo Martiel' Selçuk Yöntem ile çekişmelerindeki 'arsız' lafları ve tutumları; karakterinin eski kocasına olan kinini alanade ortaya çıkarıyor. Sevgili Tilbe Saran, sahnelerdeki ender 'karakter' oyunculardan. Selçuk Yöntem 'Hugo Martiel' in o büyük oyuncu kimliğini özümsemiş. Yılların verdiği birikimle sahnelere tekrar dönmeyi amaçlayan karakterinin çelişkilerini iyi aktarıyor. Tilbe Saran ile çatışmalarında değil ama tekrar aşık oldukları bölümlerde ortaya çıkan komik diyaloglarda performansı zirve yapıyor. Oyun içinde gerçekleşen oyunu tadında aktarıyor.

'Menajer' rolü Hazım Körmükçü'ye tam oturmuş. Konuşmaları, tavırları, sahnedeki duruşu, işbitirir yalanları ve iki eski sevgiliyi bir araya getirme gayreti tek kelime ile mükemmel. Sadece Tilbe Saran'a sahneye giriş-çıkışlarında “merdivene dikkat et…” diye yineleme yapması olmuyor. Bu sözcükleri söylememesi daha güzel olur.

Ve Bekir Aksoy. 'Eş Cinsel Yönetmen' rolünde her zamanki gibi çok çok iyi. Abartıya kaçmayan bedensel hareketleri, olaylara uzakta kalan karakterinin şaşkınlığını çok güzel yorumlamış. Oyundan eksiksiz çıktı. Ortada dönen yalanlara gösterdiği şaşkınlık 'komedi' unsurunun doğduğu yerler olarak belirdi. Çok iyi oyuncu Bekir Aksoy…

Oyunda, başka bir oyunun -ki bu oyunda 'koca bir aşk çığlığı' dır- provasında olan Selçuk Yöntem ve Tilbe Saran oyun içinde oyun durumunu başarılı oynuyorlar. Işıl Kasapoğlu' nun sahne içine başka bir sahne yerleştirmesi; oyun için yapılacak her şeyi yaptığını gösteriyor. Sahne ve Kostüm Tasarımı'nda Hakan Dündar tek kelime ile mükemmel. Oyunun ışıklarının biraz daha düzeltilmesi lazım. Fakat Cem Yılmazer'in gayteri de taktire değer.

Sabah Gazetesi tarafından benim de içinde bulunduğum jüri tarafından sezonun başarılı oyunlarından biri gösterilen 'Koca Bir Aşk Çığlığı' nı mutlaka izleyin. Keyifle eğlenmek isteyenlerin kaçırmaması gerekir bu gösterimi. Ve bu muhteşem dörtlüyü izlemek büyük bir ayrıcalık. Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu'nun çalışmaları gelişerek ilerliyor…

JaqLee
04-07-10, 18:28
SATMAK İŞİN EN KOLAYI : YA SONRA?


6 -9 Aralık tarihleri arasında Trabzon Devlet Tiyatrosu'na konuk olan Ankara Devlet Tiyatrosu oyuncuları yaklaşık yarım asırdır Ankara Devlet Tiyatrosu'na emek veren başarılı tiyatro adamı Münir Canar'ın yazıp yönettiği Bir Mahalle ki oyunuyla Trabzonlu sanatseverlerle buluştu. Ortaoyunu özelliklerinden yola çıkılarak başarılı bir şekilde sahneye taşınan oyun günümüz özelleştirme politikalarına ve bu politikalar sonucu kaçınılmaz teslimiyetçiliğe önemli bir eleştiri. Oyundaki adıyla Ahtapotlar Birliğine (AB) girme sevdasıyla verdiğimiz tavizler ve bu aldatmacada düştüğümüz komik durumlar gerçekçi bir şekilde anlatılmış.

ŞİMDİ UZAKLARDAN BAKAN BİZ OLDUK (KONU)
Bir İstanbul mahallesinde muhtar olan Pişekar bütün mahalleliyi kandırarak mahalledeki evleri, bakkal dükkanını ve çeşmeyi yüksek paralar karşılığında yabancılara satar. Kendiside çoluk çocuğuyla muhtarlığa taşınır. Mahallenin yeni sahibi yabancılar mahallenin eski sahiplerini sürekli küçümseyip onlarla alay eder. Artık mahalleli kendi topraklarında birer yabancı olur çeşmelerinden bile parasız bir bardak su içemez hale gelirler. Suya yapılan zamlar mahalleliyi perişan eder. Öyle ki mahalleli günde kaç kez tuvalete gitmesi gerektiğini de hesap etmek zorunda kalır. Pişekar'ın zorlamasıyla evinin alt katını ve bahçesini satan Kavuklu durumun farkına geç de olsa varır, pişman olur. Satışlara engel olmak istese de mahalleliye derdini anlatamaz ve kaçınılmaz sona doğru gidilir. Pişekar ise durumun ciddiyetini sonunda anladıysa da atı alan Üsküdar'ı çoktan geçmişti.

MUHTEŞEM BİR OYUNCU KADROSU
Yirmi dört kişilik oyuncu kadrosuyla bütün oyuncular hiç kuşku yok ki tüm övgüleri hak ediyor. Ancak muhteşem oyunculuğuyla hafızamda yer eden deneyimli oyuncu Sabri Özmener'e ayrı bir parantez açmak gerekir. Kavuklu rolüyle seyrettiğim Özmener sahnedeki rahatlığıyla, bitmek bilmeyen pozitif enerjisiyle, doğaçlamalarıyla, jest ve mimikleriyle oyunculuk yeteneğinin tüm hünerlerini gözler önüne seriyor. Şahsında tüm oyucuları kutlarım.
Dekor tasarımında Güven Öktem gayet başarılı. Özellikle evlerden oluşan portatif dekorların altına tekerlek koyması dekorların sahnede rahatça kullanılmasını sağlamış. Bu sayede de oyunun bazı dans sahnelerinde evler tekerlekleri sayesinde oyunculara birer partner görevi üstlenmiş.
Gerçekçi kostümleriyle Sevgi Türkay, ışık tasarımıyla Zeynel Işık, müzikleriyle Kemal Günüç, dans düzeniyle Hakan Odabaşı, Nilgün Bilsen üzerlerine düşeni fazlasıyla yapmış. MÜNİR CANAR
Metniyle ve rejisiyle muhteşem bir oyuna imzasını atan tiyatro emekçisi Münir Canar'ı kutlamak gerekir. Başarılı tiyatro adamı hem Türk Tiyatrosuna güzel bir oyun kazandırmış hem de bu ülkenin tüm kazanımlarını satmanın ülkeyi nasıl bir feci sona sürükleyeceğini ders verircesine anlatmış.

Ey anlamayanlar, anlamak istemeyenler!
Ey taviz verenler!
Ey satanlar!
Ey felaketi gör(e)meyenler! Elimizde satacak hiçbir şeyimiz kalmadığı zaman mı kafalarınız dank edecek. O zaman neyi satacaksınız? Biraz akıllı ve onurlu olalım beyler!

İyi satmalar…

JaqLee
04-07-10, 18:28
Özgür Kelebeğin Aydınlık Yüzlü "Can Çocuğu" Hadi Çaman...


Jale - (sözünü sakınmayan bir patavatsızlıkla sorar) Homoseksüel misin?
Can - (gülerek bütün samimiyetiyle yanıtlar.) Hayır, sadece körüm.

İşte bu kadarı yetti. Oyuna aşık olmamıza ve ruhumuza sonsuza kadar kazınması için bu kadar kısa bir replik yetivermişti.

Özgün metni “Butterflies are Free” (Kelebekler Özgürdür)olan eser, bir avukatın gerçek yaşam öyküsüne dayanan popüler bir sahne oyunu. Filme de çekilen “Kelebekler Özgürdür”, kör bir adamın kendisi olmayı öğrenme sürecinde yaşadıklarını anlatır. Bu konuda en büyük yardımı ise uçuk, kaçık bir hippi kızdan alır. Öte yandan, kendisini ısrarla “hayattan korumaya” çalışan annesine karşı da bir mücadele vermek zorundadır. Filmde, şirin, patavatsız “çatlağı” Goldie Hawn oynamıştı.

Öyküsünü Leonard Gershe'nin kaleme aldığı, 1969 yılında Broadway'da müzikal olarak sahnelenen “Butterflies are Free” gördüğü büyük ilgi üzerine 1972 yılında sinemaya aktarıldı. Başrollerini Goldie Hawn ve Edward Albert'in paylaştığı filmde, doğuştan kör olan Don'un rüştünü yeni ispatlamış olan genç oyuncu hippi kız Jill ile yeniden hayatı öğrenmesi, kendisi olması, kimliğini keşfetmesi anlatılıyordu. Kapı komşusu Jill ile bir aşk yaşayan Don gerçek özgürlüğü kendisine kol kanat geren annesinden uzakta, San Fransisco'da izbe bir apartman dairesinde bulacaktır. Anne Mrs. Baker rolünü oynayan oyuncu Eileen Heckart hem oyunda hem de filmde rol aldı. Anne rolü ile 1973'de “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar”ını kazandı. Müzikleri Bob Alcivar bestelediği oyunda, müziklerin sözlerine ise Randy Mc Neill imzasını atmıştı.

İ980'lerin başında, Hadi Çaman “7 Tepe Oyuncuları Tiyatrosu'nu” kurduğu dönemde, tiyatro topluluğu olarak sahneledikleri ilk eser “Kelebekler Özgürdür” olmuştu. Don rolündeki Hadi Çaman'ı Can karakterinde, deli dolu, tatlı kaçık oyuncu, hippi kız Jill'i Jale olarak Füsun Önal'dan izlemiştik..

Gelelim benim “kelebek çarpması” macerasına ve ömür boyu sürecek etkilerine. Yılını tam olarak hatırlayamasam da mevsimlerden kesinlikle “kelebek mevsimiydi”.

Ankara'da AST sahnesinde oyun arasında çalınan müzik yüreğimize yerleşivermişti. Öylesine doğal, öylesine sıcak ve samimi. Hiç yadırgamadan “kelebek mevsimine” dahil oluvermiştik.

Oyundan çıktıktan sonra, berrak sesiyle can dostum Gülnur yol boyunca Çiğdem Talu'nun sözlerini yazdığı, Bora Ayanoğlu'nun bestesi unutulmaz şarkıyı mırıldanmıştı. “Kelebekler Özgürüdür”. Dilimizde şarkılar, yüreğimizde dualarla tiyatrodan kaldığımız yurda kadar yürümüştük. Şimdi bu satırları yazarken bile müzik ve sözler hala aklımda. İçimdeki ses yavaş yavaş şarkıyı mırıldanıyor.

Ya mevsiminde bir çiçeğin, ya pembesinde,
Bazen de bir söğüt dalının serin gölgesinde,
Yaşa dostum gönlünce, ömrünün keyfini sür,
İnsanlar değilse de, kelebekler özgürdür.
Ya sabahında baharın, ya gecesinde,
Bazen de bir çığ damlasının, yalın gerçeğinde,
Yaşa dostum dünyayı, ömrünün keyfini sür,
İnsanlar değilse de, kelebekler özgürdür.
Ya düşlerinde bir çocuğun, ya sevgisinde,
Bazen de yaşlı bir ozanın, iki dizesinde,
Ara dostum dünyayı, ömrünün keyfini sür,
İnsanlar değilse de, kelebekler özgürdür.
Ara dostum dünyayı, ömrünün keyfini sür,
İnsanlar değilse de, kelebekler özgürdür...

Hayat daha mı güzeldi? İyi insanlar henüz ölmemişti. Çiğdem Talu'nun kanser olduğunu biliyorduk ama kurtuluş umudu, sözlerini yazdığı kelebekler kadar tazeydi. İnanıyorduk Çiğdem Talu yaşayacaktı. İyileşecekti. O kadar içten dua etmiştik ki. “Ne olursun Allah'ım, Çiğdem Talu ölmesin, hastalığını yensin”. “Ne olursun Allah'ım, Çiğdem Talu yaşasın”. Dilimizde Çiğdem Talu'nun sözleri, yüreğimizde meleklere gönderilen dualar, ruha kazınan bir oyun. Yol boyunca durup durup “Oyun ne kadar güzeldi değil mi?” demeler.

İyi de neden “güzel”? Cevap yok. Sadece “işte, çok güzeldi”. Beş harflik “güzel” kelimesine sığıştırdığımız, yüreğimizden sarkan binlerce anlam. Tıkış tıkış, irili ufaklı binlerce anlam. Şişkin bohça gibi duran yüreklerden sarkıyor. Duyguların sözcüklere tercümesi sıfır. İyi de neden “güzel”? Devamlı papağan gibi aynı tekrar.

Ne kadar “güzeldi”. Öyle değil mi?

Hayata yeni göz açan acemi çaylaklar. Örselenmediğimizden, birileri bizi kırıp dökmediğinden olsa gerek, “sorunsuz, aklı beş karış havada, acemiler” olarak sözcüklerin gerçek anlamlarını kavramaktan çok uzaktık. Henüz hamdık, pişmemiştik. Elimizde, dizimizde, yüreğimizde yaralar yoktu. Ama biliyorduk. Duygusal aklımız o kadarına izin veriyordu. Orada “farklı”, “sıra dışı” bir şeyler olduğunu sezmiştik. “Kendisi olma” haline bayılmıştık. Basitçe, “kör bir adamın hayat mücadelesi” kıvamında bayat ve yüzeysel açıklamaların çok ötesine taşan bir şeyler olduğunu, ruhumuzla kavramasaydık, bugün biz, biz olmazdık!

Öyle ciddi “hımlar eşliğinde, eciş bücüş parmakları gözümüze gözümüze sallayarak” bize bir şeyler öğrettiğini sanan yetkili ve etkililerin haricinde, ne öğrendikse biz bu küçük, tatlı, kaçamaklardan öğrendik. Hadi Çaman'ın kimliğinde canlanan, temiz yüzlü Can'ın pırıl pırıl gülüşünden öğrendik. Hangisi Can'mı, Hadi Çaman'mı? Ne fark eder?

Laf olsun diye o kadar “samimi”, o kadar “sahici” olunmaz ki.

Usul usul bize namuslu, vicdanlı, ahlaklı olmayı küçük kelebek dokunuşları öğretti. İnsanları kırmanın, incitmenin neden kötü olduğunu, sahtekarlık yapmamak gerektiğini, yüzünde maskeyle sırıtırken ısırmanın kötü bir şey olduğunu biz hep kelebeklerin kanat çırpışlarında anladık. Yüzümüze doğru huzurla esen o kelebek kanatlarının rüzgarında “görünüşte o an yenilsen de, eğer tuttuğun yol doğruysa, vicdanen ve aklen haklıysan, uzun vadede sen kazanırsın” fikrini biz, her daim taze kalan o “kelebek mevsiminde” edindik.

Mesela canım teyzem, “ne olursun Can'ı sevginle boğma, öldürme, sıkma. Bırak yaşasın. Hayat o kadar kısa ki. Hayatın, sevginin, yaşanmışlığın tekrarı yok. İzin ver kendi hatalarını kendisi yapsın. Hata yapmak bir özgürlüktür! Çünkü insanidir. Doğaldır. Başkasının hataları üzerine kurulan ve tamamen mahvedilen hayatları yaşamaktansa, kendi hatalarında pişsin. Yaşasın. Hiç olmazsa “senin yüzünden böyle oldu” pişmanlığı ile geri kalan ömrünü heder etmesin.” demeyi biz “kelebek mevsiminde” öğrendik ama sözümüzü diyemedik! Çünkü hamdık, henüz pişmemiştik!

Hayat bizi kebap kıvamında dövüp, henüz ehlileştirmemişti. Sevgilerin köle edici etkisini anlamaktan çok uzaktık. O sahiplenici, mahveden, insanın hayatına ipotek koyan etkiyi henüz yaşamamıştık!

Sevmek, özgür bırakmaktır! Sahiplenmek değil. Her şeyin mükemmel olmasına gerek yok. Hayat zaten mükemmel değil ki. Bu eşyanın tabiatına aykırı.

Bir kelebeğin ömrü ne kadardır?

Yapma teyzem, aydınlık gülüşü bu çocuğa bunu yapma! Ah, canım teyzem, bırak Can yaşasın. Kör olması, yeteneksiz bir ahmak olduğunu göstermez. Can zeki, duyarlı, akıllı, aklı başında, doğruyu eğriyi ayırt edebilen, yürekli, genç bir adam. Sadece, hayat tecrübesi yok. En önemlisi, ne “istemediğini” biliyor. Yani, sıralamayı doğru yapıyor. Seninle birlikte yaşamak istemiyor! İkincisi ne “istediğini” biliyor. O, “özgür olmak” istiyor. Bunu seninle birlikte, senin o sıkıcı, disiplinli, insanı boğan kontrolünde yaşarken öğrenebilmesi mümkün değil.

nbsp; Problemi gözlerinde, Allah'a şükür aklında ve yüreğinde değil. Esas diğer türlü olsaydı korkman gerekirdi.

Onu biraz rahat bırak. Bu izbe apartman dairesini seviyor. Her türlü izbeliğine ve hatta konforsuzluğuna aşık. Çünkü bu daire “onun dairesi”. Onun krallığı. Onun özgürlük alanı. Kendisi olmayı, insanlara güvenmeyi, hayal kırıklığına uğramayı, aşık olmayı, aldatılmayı, canı yandığında bağıra bağıra ağlamayı hep burada, kendi krallığında öğrenecek. Bunu ondan esirgeme.

Bunları ben hep “kelebekler özgürdür” oyunundan öğrendim ama Allah için sindirmem biraz zaman aldı. Çok leziz yemeklerin bile bir sindirilme süreleri vardır. Öyle, değil mi?

Can kimliğinde Hadi Çaman'ın “hayata asılışına, kendi hayatına sahip çıkışına” aşık olmuştuk ama aşık olduğumuz fikri, anlam itibariyle “içselleştirmek” biraz zaman aldı.

Can'ın annesine bunları hiçbirini söyleyemedim tabii. Bir de oyunun bazı sahnelerinde “Aman Can bak bir yerlere çarpacaksın” deyip sahneye fırlayıp Hadi Çaman'ı kolundan tutma isteğine karşı savaşmak zorunda kaldım. Öylesine gerçekti ki. Hakikaten kör müydü? Bir ara şüpheye bile düştüm. Oyunun sonunda seyircileri selamlarken anladım kör filan değildi. Sadece “gönül gözü kapalı, bazı bakan körlere bir şeyler anlatmaya çalışıyordu”. O kadar!

Tanrım, Can ya da Hadi Çaman ne kadar tatlı gülüyordu. Gülmek kalbimize ve ruhumuza iyi gelir, yumuşatır. O yüzden sahte, alaylı gülüşler en çok acıtanıdır.

Sevgili Hadi Çaman, namı diğer sevgili “Can Çocuk”, hasta olduğuna nasıl inanırım? O harika, aydınlık gülüşlü Can'ın hayata küsmesi mümkün mü?

Üstelik “kelebekler bu kadar özgürken”.

"Kelebek mevsimindeki” Can Çocuğu sahnelerde aydınlık gülüşü ve yüreklere umut veren sıcaklığı ile tekrar görebilmek dileğiyle…

JaqLee
04-07-10, 18:28
REFAH, BOLLUK VAAT EDEN KAPİTALİZMİN "ÇIKMAZ SOKAK ÇOCUKLARI"



Amerikalı yazar Lyle Kessler'ın, Türkçe'deki karşılığı “Yetimler” anlamına gelen “Orphans” başlıklı oyununu, ışıklar içinde yatsın Ali Neyzi, metnin içindeki “müstehcen” sözcükleri olanca kibarlığı içinde sarıp sarmalayarak titizlikle dilimize çevirmiş. Tiyatro İstanbul, Gencay Gürün'ün yönetiminde “Çıkmaz Sokak Çocukları” başlığı altında 2007-2008 sezonu oyunu olarak seyircisiyle buluşturmakta. Kimler oynamıştı, nasıl oynanmıştı pek anımsayamıyorum, ama Gencay Gürün'ün aynı oyunu İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni olduğu yıllarda kurumunda da sahnelediği aklımda…

AMERİKALININ ZEKA DÜZEYİ
Amerikan düşünü, Amerikalıların zeka düzeyi içinde “ti”ye alan bir oyun bu. Kapitalist sistem içinde ayakta kalmaya çalışan iki yetim kardeşin öyküsü kurgulanmış. Korumak amacıyla kardeşi Phillip'i evde hapis tutan ve küçük soygunlarla evi geçindiren ağabey Treat'le; evin kapısından öteye adım atmamış, televizyon, markalar ve başkasının dayattığı değerlerle yaşayan kardeşin basit öyküsü; çıkagelen ve bir anlamda düzeni yıkan bir yabancıyla önce ivme kazanır gibi oluyor, sonra…

OHHH! NE ALÂ MEMLEKET
Hepimiz, artık adımız gibi biliyoruz ki, bugün tüm dünyada sermayenin dayattığı büyük bir yıkım yaşanmakta. Refah ve bolluk vaat eden kapitalizm milyonlara sefaletten başka bir şey sunmuyor. Dünyada bir buçuk milyar insan açlık, iki milyar insan sefalet koşullarında yaşıyor ve bu insanlar bırakınız kapitalizmin nimetlerinden yararlanmayı, içlerinden bir milyarı içecek temiz su dahi bulamıyor. Gemi azıya alan burjuvazi, işçi ve emekçilerin mücadele ederek kazandığı eğitim, sağlık, emeklilik, iş güvencesi, örgütlenme hakkı, sigorta gibi temel hakları sırasıyla gasp etmeye çalışmakta. Köleliği dayatan iş yasalarıyla çalışma koşulları ağırlaştırılıyor, çalışma saatleri sürekli artırılıyor. Göstermelik demokratik hak ve özgürlükler rafa kaldırılıp, katı polis devleti uygulamalarına geçilmekte. Barış ve demokrasi havariliği yapan emperyalist barbarlar, savaş ve saldırganlığı tırmandırıyor, kendilerine boyun eğmeyen halkların tepesine bombalar yağdırıyor. Tüm bunlar olurken, bir avuç asalak kârlarına kâr katıyor. Sefalet artıkça, işgal ve saldırılar tırmandıkça tekellerin kasası doluyor. Onlar: “Ohhh! Ne güzel dünya” diyor.

PARA... NEREYE KADAR
Oyundaki üç karakter de, kapitalizmin kendileri için tek kurtuluş yolu, yegâne yaşama biçimi olduğunu düşünengiller fasilesinden. Oysa, bu düşünce biçiminin vaat ettiği büyülü dünya (Amerikan Düşü) insana rağmen işleyen, kırıcı sistemler bütününden başka bir şey değil. Günümüzde özgüvenin başarı, “tevazu” göstermenin ise başarısızlık anlamına geldiği bu sistemde akıllı olmak artık birincil koşul. Peki bu sistemde var olmanın, ayakta kalabilmenin yolu ne? Yani: "Para kazanmak için nereye kadar gitmeli insan?"

İLETİ SEYİRCİYE GEÇMİYOR
Oyun, esasında “Nereye Kadar Gitmeli”yi sorguluyor. Derken, “Güven Vermek” olgusu ve “Güven Duyma” gücü de devreye girince, (sen misin giren) oyun salkım saçak sarkmaya başlıyor. Kendisi de yetim olan yabancı kimdir, barda içkisini içip sarhoş olduktan sonra, çantasında milyon dolarlık hisse senedi, cebinde on binlerce dolarla ne diye iki yetimin evine gelir, kapitalizmin hangi “kutsal” amacına hizmet etmek aşkına iki yetime elini uzatır anlaşılmıyor, oyun da inandırıcılığını yitiriyor.

GENCAY HANIM BİRLEŞİK TEPKİYİ BOŞLAMIŞ
Türk tiyatrosuna fevkalade eserler kazandırmış olan Gencay Gürün, bu kere sahne üzerindeki olaya izleyicinin yakınlığını sağlayamamış. Yanılsama (illüzyon) doğrudan bilinçaltına yönelemiyor. Oysa tiyatro, izleyici topluluğunun birleşik tepkisini ister, Gencay Gürün bu gerçeği elbette benden iyi biliyor. Düşünceden doğan heyecan zaten oyunda yok, heyecan da düşünce doğurmayınca, oyun tempo yitiriyor. Gencay Gürün'ün “heyecan tepkisi”ne böylesine boş vermesi beni şaşırtıyor.

DEĞİŞİME UĞRAMAK
Gencay Gürün, seyirciye düşünme olanağı vermeden, bütün olup biteni zorunluymuşçasına göstermek istemiş. Hiçbir olguyu zorlamamış. Jesti, devinimi, vurguyu birbirine karıştırtmamış. İyi etmiş de, perde açılır açılmaz öyküye yoğunlaşan ilgi giderek nasıl dağılıyor dikkat kesilmemiş. İzleyici dikkat dağıtıcı nedenlerle olup biteni gerektiği gibi duyumsamıyor, hatta duyumsamak istemiyor. O zaman da, yönetmenin planı iyiden iyiye bozuluyor, oyun dağılıyor. Altı black-out da, dağılmanın tuzu biberi oluyor.

SÖZCELENMEDEN OLUR MU
Dahası, metin üzerinde sözceleme yapılmamış gibi. Sanki, plastik ya da jest olarak işleme uğramamış. Ses ve jest açısından (Cüneyt Türel hariç) metin ince elenip sık dokunmamış. Oyuncu, karakterini fizikselleştiremiyor. Yaklaşımlar psikolojik ve soyut kalmakta. Metin, kendi kuruluşu içinde işliyor mu bilemiyorum, ama oyuncular (Ömer Akgüllü-Serhan Arslan) sadece zıplıyor, sıçrıyor. Devinmiyorlar. Bedenlerine anlam kazandıramıyorlar. Metnin biçemini oluşturan anlam yönlerini kavrayamıyor, kavrayamadıkları için olsa gerek, anlam yönlerinin akışkanlığını sürdürdüğü bağıntı içerisinde değişime uğrayamıyorlar.

Diğer taraftan, sahne trafiği iyi çalışmakta. Soracağım tek “husus”, Phiilip'in yediği yemek, Yabancı'nın yaptığı çay, Treat'ın içtiği bira gerçek de; Phillip'in, Treat'ın dizine (güya) sürdüğü Hidrojen Peroksit'in şişesi neden boş? Neden sadece o tablo “mış” gibi?

YARATICI KADRO
Giysileri kim tasarlamış belli değil, ama sözüm yok. Nilgün Gürkan'ın dekoru çizgi, renk, malzeme, ışık, eşya öbeklenmeleriyle sahneye hiçbir devinim katmıyor. Sahnedeki öğeler dekorun fiziksel yönüyle hiç mi hiç uyumlu değil. Gürkan'ın tasarladığı fiziksel görsellik ne devinime yardımcı, ne iletinin izleyiciye gitmesine katkı sağlayıcı, ne de ıkına sıkına ileti üreten metnin izleyiciye geçmesine koltuk çıkıcı.

Aytekin Saday bildiği yoldan dönmüyor, aynen ilerliyor. Gene cascavlak bir ışık tasarımı… Duygu, düşünce, imaj, zaman mekân-kavramı, atmosfer, derinlik, perspektif, üç boyutluluk… Hiçbiri yok!

OYUNCULUK
Genç oyuncular Ömer Akgüllü'yü ile Serhan Arslan'ı eleştirmeyeceğim. Her ikisinin de, tiyatro yolunda hızlı adımlarla yürüyebileceklerine inanıyorum. Ama henüz dışsal fiziksel aksiyonları içsel özlerle besleyecek, bir rolü ruhsal yaşamlarıyla dolduracak elverişli malzemeye tam olarak sahip değiller diyeceğim ve doğal olarak kendilerini sinirlendireceğim.

Sinirlendireceğim, ama diğer taraftan da “yolun başı”nı göstereceğim. Hemen şimdi, şu anda Treat'in, Phillip'in içsel içeriklerini incelesinler, sonra beri gelsinler… Cüneyt Türel'den de, inanç olmaksızın karakteri asla gerçek anlamda duyumsayamayacaklarını öğrensinler…

Sonra hakkımda ne derlerse desinler… İçtenlikle içime sindireceğim.

JaqLee
04-07-10, 18:28
Özlem' Artık Şarkıcı Değil
Kaliteli Bir Oyuncu
"Kim O"
Tiyatro Kare


Tiyatro Kare, yeni sezona G.Stone ve R.Cooney ikilisinin yazdığı “Kim O” adlı komedi ile merhaba dedi. Oyunu günümüze uyarlayan Ragıp Yavuz, çatışmalı bir dönemi irdelemiş. 1990'lı yıllardan sonra yaşanılan 'kültür kaosu' oyunda epeyce gün ışığına çıkıyor. Oyunda, 77. Oyununa Çıkan Usta Tiyatro Sanatçısı Metin Serezli; Şarkıcılığa Belirli Süre Ara Verip Sahnelerde Tekrar Parlayan Özlem Tekin ve Murat Harun Özgören rol alıyorlar. Oyunun Yönetmenliğini Nedim Saban üstlenmiş.

Oyunun Konusu
Kapitalist olgularla 1980'den sonra tanışan gençlik hızla kültürel erezyona doğru yola alır. Metin Serezli çok uzun süredir çalışan eski bir devlet memuru olarak yaşamına devam etmektedir. M.Serezli' nin yukarı katında oturan iki sevgili bir gece ansızın kavga ederler. Özlem Tekin davetsiz bir misafir olarak Serezli'nin evine gelir ve karnı burnunda hamiledir. Girdiği evden gitmeye hiçte niyeti yoktur. Mülayim halde yaşamına devam eden ve geleneklerine sıkıca bağlı bir karakterle (M.Serezli), günümüz popüler kültürle yaşamını devam ettiren karakterin (Ö.Tekin) komik hikayesi böylelikle başlamış olur.

Öncelikle oyunun dekorunu ve kostüm tasarımını yapan Başak Pirim Özdoğan muhteşem bir iş çıkarmış. Şahane bir mutfak ve oturma odası görüyoruz sahnede. Ayrıca Özlem Tekin'in hamilelik elbisesi ve giyindiği pijamalar halihazırda komedinin ufkunu açıyor.

Şarkıcılıktan Oyunculuğa
Daha önce Şener Şen'le müzikalde oynayan; sonra Cem Yılmaz ile 'Hokkabaz' filminde harika bir performans gösteren Sevgili Özlem Tekin, bu oyun ile sahnelerin vazgeçilmez oyuncusu olacağını ortaya koyuyor. Şarkıcı kimliğinin önüne geçen bu yeni yetenek olgusu, o'nun aslında çok kaliteli bir oyuncu olduğunun göstergesidir. Sevgili Özlem için yazılacaklardan öte; oyunculuk adına ortaya koyduğu gayret alkışa değer. O profesyonelliğe bu oyun ile adım attı. Hamile bir kızı canlandırırken uçuk tavırlarının yanına bir yandan da yaşama tutunmak için aradığı sevgi özlemini kolaylıkla ekleyebiliyor. Özlemini duyduğu sıcak bir yuva özlemini girdiği evde buluyor. Bunu bulurken geçmişi ile hesaplaşmalarını net ifade ediyor. Metin Serezli ile yaşadığı kültür çatışmalarında da başarılı.

Büyük Usta
Değerli Metin Serezli, 77. oyununa çıkmanın verdiği onurla tiyatro seyircisini büyülemeye devam ediyor. Tiyatro ödüllerinin popüler isimlere verdiği “yaşam boyu başarı ödülü” nü çoktan hak etti. Ama bunu görecek tiyatro ödülleri şu anda mevcut değil. Sahnelerin Büyük Ustası Metin Serezli, 'Kim O' adlı vodvile ustalığıyla hayat veriyor. Özlem Tekin'e oyun içinde hissettirdiği görünmez komutlarla oyunun yönlendiricisi konumunda. Oyunun tamamını başarıyla oynuyor. Ablası ile konuşmaları, hayata tutunmak için arayış içindeki baba şevkati dolu kalbi, kısırdöngüye girmiş hayatındaki arayışları oyunun temelini oluşturuyor. Aileye duyduğu özlemi seyirciye de yaşatıyor. Oyunun her karesinde oluşan komedide, Özlem Tekin'in espirileri kadar onun da espirilere verdiği karşılıklar da çok önemli. 77 oyuna sığdırdığı büyük oyunculuğunu uzun süre daha devam ettirecek Değerli Metin Serezli.

'Kim O' Kritikleri
Sıradan, silik bir memur olan Metin Serezli' nin bir anda amirine kafa tutan hırçın bir hal alması çok güzel bir geçişle sağlanıyor. Oyuna aralıklarla giren Murat Harun Özgören' nin üzerine giyindiği biraz daha güzel olabilirdi. Çok kısa da doğan bebeğin sesini duyabilirdik. Üst katta oluşan kargaşanın gürültüsü alt katta da duyulsa hiçte fena olmayacak. Bi'de son kritik: Sevgili Özlem etekle oturmayı biraz çalışman lazım…

'Kim O' 'sevgi kavramını ön plana çıkaran finali ile' ocak ayı içerisinde Profilo Kültür Merkezi'nde oynamaya devam edecek. Klasik bir vodvil olan 'Kim O' oyuncular sayesinde seyrine doyulmaz hale dönüşüyor. Sezonun şu ana kadar izlediğim 'en komik oyununu' muhakkak izleyin. Sevgili Özlem Tekin'nin oyunculuk yeteneğine, Değerli Metin Serezli' nin büyük ustalığına tanıklık edin. İyi seyirler…

JaqLee
04-07-10, 18:28
Kelepir Fiyatına Satılık Sanatçılar.


Yer : Kalabalık bir pazar meydanı, ortada bir kamyon dolusu insan ve önünde bağıran bir pazarcı. Modern zamanlar.
Pazarcı : Haddeeeee kelepir bunlar. Amcam, teyzem bakmadan geçme. Bu mallar kelepir, alan bir, almayan bin pişman. Hadddeeeeeee kelepir bunlar. Satılık sanatçı, hadddeeee. Böylesini hiçbir yerde bulamazsın.

Tezgahın önünde memur emeklisi kılıklı yaşlıca bir amca. Gözlüklerinin ardından sanatçıları uzun uzun süzüyor. Baştan aşağı dikkatle inceledikten sonra satıcıyla fiyat üzerinde pazarlık yapmak istiyor. Pazarcının tepesi atıyor. Hiddetle: - Efendim Amca? Almayacaksan ikile, uzun etme. Hayır efendim! Pazarlık mazarlık yok! Zaten sudan ucuza gidiyorlar. İstiyorsan üstüne bir de para verelim ha? Hadi amcam almayacaksan ikile. Tezgahın önünü kapama. Hadddeeeeee konservatuar mezunu kelepir sanatçılar bunlar. Tiyatro sanatçısı, operacı, balerin, müzisyen, ressam, heykeltıraş, ne ararsan var. Kelepir bunlar. Elde kalmasın. Eğlencelik bunlar. Hadddeeeeee

Gençten bir adam teklifsizce ilerler, hiçbir şey sormadan insanların dişlerini, ağızlarını el yordamıyla yoklamaya başlar. Bir yandan da kendi kendisiyle konuşur( Kaç yaşında bunlar? Sağlıklı mı acaba? Çürüğü yoksa her işe koşturulur da….)

- Hooooop ne yapıyorsun kardeşim? Yaaa at mı onlar? Öyle dişlerine filan bakmalar. At, eşek pazarı ilerde bu tezgahta sadece “sanatçı satılıyor”. Sağlıklı olduklarını nasıl mı anlayacaksın? Tövvvvbe Ya Rabbim. Katil eder insanı bunlar yaaaa. Seçip de mi yolluyorsun bunları buraya akşam akşam? İşin iyice suyunu çıkardınız ama. Bu adamlar o kadar konservatuar okudu, yüksek yüksek okullar bitirdi. Sen kalk adamın ağzını açıp dişlerini kontrol et. Eksik var mıymış, değeri düşermiş. Ayıp oluyor ama sanatçıya biraz saygılı olun değil mi? Boru değil bu sanatçı. Sanata ve sanatçıya biraz saygı. Hadi kardeşim biz seni daha fazla tutmayalım et, eşek pazarı ilerde. İyi giyimli gün görmüş yaşlı bir teyze. İnsanlara şöyle bir baktıktan sonra pazarcıya doğru bastonunu sallayarak sorar (Bu yaptığınız çok ayıp. Bunu, bu insanlara yapmaya utanmıyor musunuz?)

- Efendim teyzem? Ben neyi, ne yapıyorum? Valla teyze ben bir şey yapmadım. O işi siz milletçe yaptınız, sonra seyrine baktınız. Şimdi bu işi başımıza açanlar ektiklerini biçiyorlar. O kadar. Beni hiç suçlama teyzem. Ben emir kuluyum. Bana ne denirse onu yaparım. Esas sen söyle bakalım. AKM, Muhsin Ertuğrul Sahnelerinin yıkım kararı çıktığında sen neredeydin? Tiyatro salonları birer birer alışveriş merkezlerine, dükkanlara, oto parka, yemekhaneye dönüştürülürken sen neredeydin? Peki alış veriş merkezi yapmak için tiyatrolar yıkılırken, kazara (!) yakılırken, artık kundaklamanın adı ne kadar kaza oluyorsa, neredeydin? Efendim? Duyamadım? Peki, hocaların hocası Türk Tiyatrosunun temel taşlarından Prof. Dr. Özdemir Nutku ve Türk Tiyatrosunun en büyük ustalarından Yıldız Kenter'e utanmadan arlanmadan, yüzleri dahi kızarmadan “siz artık yaşlandınız, sizi artık üniversitede istemiyoruz, sanatçılar evlerinde ölsünler” dediklerinde sen neredeydin? Efendim? Duyamadım? “Sanatçılar evlerinde ölsün” cümlesini yasaya tahvil edip 65 yaşın üzerindeki bütün sanatçıları emekli ederek, akılları sıra onları eve kapamaya çalıştıklarında neden hiç sesiniz çıkmadı teyzem? “Sanatçılar evlerinde ölsün” yasasını çıkartan yetkili ve etkililer sonradan yaptıkları açıklamalarla “Kör olmayasıca basın mensupları her dediğimiz çarpıtıyorlar. Valla biz öyle bir şey demedik” diye ikinci bir açıklama yapıp işi kurtarmaya çalıştılar ama iş gördüğün gibi ortada. Sonra, “opera, bale, senfoni orkestraları gibi kurumlar artık yerel yönetimlere bırakılacak, devlet sanattan elini çekecek” dediklerinde, Devlet Opera ve Baleleri, Devlet Tiyatroları, Devlet Senfoni Orkestraları, Devlet Resim ve Heykel Müzeleri dolaylı yollardan adım adım tasfiye edilirken sen neredeydin? Gerekçe olarak, “devlet sanatla uğraşmazmış”, sanki daha önce çok “uğraşıyordu” da. Tabii bu durumda sevgili teyzem, senin çıkıp bu etkili ve yetkililere, “bu ülkede devletin ne zaman “gerçek ve tutarlı bir sanat politikası” oldu da devlet sanatla uğraşmaz diyorsunuz” demen lazım gelmez miydi ha? De bakayım bana. Sanki devletin çok oturmuş bir sanat politikası oldu da, devlet sanattan ellerini çekecekmiş sevsinler. Yerel yönetimlerin insafına ve sanat anlayışına (!) bırakılan opera, bale, tiyatro, senfoni orkestraları, müzeler derken geldiğimiz nokta bu güzel teyzem. Ha teyzem? Hiç uzağa gitme bundan yıllar önce 1993 Temmuz'unda Sivas'ta aydınları cayır cayır yakarlarken sen neredeydin be teyzem? Öyle bir olay hiç duymadın mı? Acaba neden hiç şaşırmadım? Öyle hindi gibi bana diklenip bağıracağına, zamanın da o yetkili ve etkililere diklenseydin bugün burada ben “sanatçı satıyor” olmazdım benim güzel teyzem. Hadi teyzem uzun ettin. Almayacaksan tezgahın önünü kapama bak çeneye daldık akşam oldu. Haddeeeeee, kelepir bunlar, akşam pazarı, iki sanatçı alana üçüncüsü bedava. Hadddeeee “batan geminin malları bunlar”. Hadddeeeeeee iki alana üçüncüsü bedava.

Birden nefesi sıkıştı, kan ter içinde yataktan fırladı. Sırılsıklam olmuştu. “Oh, şükürler olsun, sadece kabusmuş. Aman Tanrım sanki gerçek gibiydi”. Kalktı. Mutfağa gitti. Bir bardak su içti. Kendi kendine söylendi. “Ne kabustu ama?” Uykusu açılmıştı. Demliğe çay koyup ocağın altını yaktı. Bilgisayarın başına oturdu. Haberlere göz attı. Haber listesinde bir başlık dikkatini çekti. O da ne? “İhaleyle sanatçı alınacak”

“İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 28 Ocak saat 10.00'da gerçekleşecek 168 sanatçı ve teknik elemanı kapsayan “herkese açık” hizmet alımı ihalesinde, 5 adet oyuncu, 35 yardımcı oyuncu, 25 figüran oyuncu ve 20 özel nitelikli sanatçıyı taban fiyatı 2.8 milyon YTL olacak ihaleyle işe alacaktır.”

Habere baka kaldı. Neydi şimdi bu?
Kabus mu?
Gerçek mi?
Yoksa kabus gerçek mi oluyordu?

JaqLee
04-07-10, 18:28
KAPALI GİŞE


Malum Tiyatro sezonumuzu yarılamış durumdayız; yani kapalı gişe yapıp, ilgi çeken oyunlar belli olmuş durumda. Usta eleştirmenlerimizin ve oyuncularımızın verdiği yanıtlarla ortaya çıkan durumlardan bir kaçını inceleyelim. Sezonun en güzel oyunlarına birlikte göz atalım.

Başrollerini Haluk Bilginer ve Vahide Gördüm'ün paylaştığı “Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler” kapalı gişe yapan oyunların başında geliyor. Eric - Emmanuel Schmıtt'in yazıp, Şehsuvar Aktaş'ın dilimize çevirdiği oyun, Oyun Atölyesi tarafından sahneleniyor. Evli bir çiftin, birbirlerine karşı, tutkuları, aşkları ve nefretlerini konu alan oyunun şimdiden Ocak biletleri tükenmiş durumda, Şubat ayının satışları da, 10 Aralıkta başlatıldığı için her an bitebilir ihtimalini yaşatıyor.

İngiliz yazar Philip Ridley'in yazıp, Cem Kurtuluş'un çevirdiği “Kürklü Merkür” de kapalı gişe yapan oyunlarımızdan biri. Tiyatro DOT tarafından sahnelenen oyun, Fütürist Bir Masal olarak nitelendiriliyor. Bağımsızlığın ve sosyal çöküşün korkunç gerçekleri ve anılarıyla yüzleşmek isterseniz, elinizi çabuk tutmanız gerekebilir.

Kapalı gişelerden bir diğeri ise “Oyunun Oyunu”. BKM'de, Yasemin Yalçın'ın kadrosuyla sahnelenen oyun, tiyatro tarihinin en ilgi çeken oyunlarından biri olarak gösteriliyor. Her oyuncunun iki karakteri canlandırmasıyla, gösteri dünyasının hem ışıltılı yüzünü, hem de perde arkasını yansıtan bir gerçekle karşı karşıya kalacağınız oyun, yalnızca Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri sahnede.

Sadri Alışık Tiyatrosunda izleyicisiyle buluşan “Kadıncıklar”ın başrolünde Kerem Alışık ve Nurseli İdiz'i görüyoruz. Başarılı performanslarıyla, eleştirmenlerden tam not alan oyun, Zürih Tiyatro Festivalinde de pozitif eleştiriler almış durumda. Kadının töre ve namus başlığı altında bastırılması, kadına tek başına ayakta kalma şansı verilmemesi gibi konuları ele alan Kadıncıklar'ın hikayesi bir genelevde geçiyor.

Hemen hemen benzer nitelikler taşıyan “Oyunu Bozuyorum” ise, kişinin, ahlak kavramı, namus cinayetleri ve tecavüz gibi öğelerini işliyor. Oyun, Ocak sonunda Garajistanbul'da izlenebilir. Federico Garcia Lorca'nın yazdığı ve Engin Alkan'ın yönettiği “Benarda Alba'nın Evi”nde, Hülya Arslan, Sevil Akı, Bercis Fesçi ve Oya Palay gibi isimleri görüyoruz. Baskıcı törelerin ve kör inançların, yalnızca kadınlardan oluşan bir aile üzerindeki etkisini ele alan oyun, farklı yaş ve konumdaki kadınların, kırsal kesimlerdeki yazgısını sunuyor.

Yine İBB Şehir Tiyatroları tarafından sahnelenen “Üç Kız Kardeş” de, gişe yapan oyunlardan biri. Anton Çehov'un yazıp, Ataol Behramoğlu'nun çevirdiği oyunda; Aslı İçözü, Bennu Yıldırımlar ve Yeliz Gerçek gibi isimleri görmek mümkün. Tiyatro İstanbul Tarafından sahnelenen; “Çıkmaz Sokak Çocukları”, Kenter Tiyatrosu'nda “Koca Bir Aşk Çığlığı” ve “Müzedeki Hayalet” le Tiyatro Kedi, yoğun ilgi duyan seyircilerine perde açmaya devam ediyor.

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Başkanı Üstün Akmen başta olmak üzere, Atilla Dorsay, Yaşam Kaya ve Zeynep Aksoy gibi ünlü eleştirmenler ve Dolunay Soysert, Emre Kınay, Deniz Türkali, Nedim Saban gibi oyunculardan oldukça iyi eleştiriler alan oyunlar, seyircileri tarafından da, büyük beğenilerle izleniyor.

Sezonu oldukça iyi gişelerle kapatacak olan bu oyunlar dışında, diğerlerini de unutmamak gerek elbette. Dileriz, tüm Tiyatrolar ve tüm oyunlar aynı tat ve beğeniyle emeklerinin karşılığını görürler.
Hepsine kapalı gişe ve yoğun ilgi dileğiyle..

JaqLee
04-07-10, 18:28
GÖZLERİNİZİN KULAKLARINIZIN PASI İÇİN:"MÜZİKALDEKİ HAYALET"



Tiyatro Kedi'nin yeni sezondaki müzikali “Müzikaldeki Hayalet” adını taşıyor. Alt başlığıysa “Komik Müzikal”. Dave Reiser&jack Sharkey yazmış. İki yazarı da tanımıyorum. Araştırdım, öğrendim oyunun özgün adı “Kıt Bütçeli Müzikaldeki Hayalet”miş. Yazarlar, esasında oyunu opera sanatını gırgıra almak amacıyla yazmışlar. Özgün metinde hayalet erkekmiş ve dar bütçeli tiyatroya gelen “diva”ları öldürmekteymiş. Yapımcı İpek Kadılar Altıner, çevrilen metni almış (kim çevirmiş bilmiyorum, ama bilmeme de pek gerek yok) Türk izleyici için hiçbir şey ifade etmeyeceğine akıl erdirdiği metni oturmuş baştan yazmış. Öldüren hayalet yerine tatlı, sempatik bir dişi hayalet koymuş. “Nereye geldiniz fikrindesiniz” ve benzeri küçük kaçırmalar dışında metnin dilinde titizlenmiş. Sonra oturmuşlar "The Phantom of the Opera”, "Chicago", "Dream Girls", "Fame, Flash Dance", Mamma Mia” gibi izleyicinin bildiği, anımsayabileceği, beğeneceği on müzikal şarkı seçmişler. İpek Kadılar Altıner on şarkı sözü daha yazmış. Cenk Taşkan, onları özgün olarak mükemmellik sınırında bestelemiş. Ustaların ustası Önder Bali yönetimindeki (benim müzikali izlediğim akşam “forte” tavanını zorlayan) yedi kişilik başarılı orkestra, solistleri hak ettikleri mertebeye getirmiş.

MÜZİKAL NEDİR, NE OLMALIDIR
Adından da kolayca anlaşılacağı gibi, “müzikal“, sözcük olarak, müzikle ilgili, içinde müzik öğeleri barındıran anlamına gelmekte. İçinde müzik, şarkı, dans öğeleri, mimikler ve sözlü diyaloglar bulunan tiyatro eseri ya da film “müzikal” olarak nitelendiriliyor. Eserde, duygular sözlü ya da sözsüz müzik ve dans elementleriyle ifade edilirken, müzikaller izleyiciler için ayrıca bir görsel şölen anlamını da taşıyor. Sahne sanatlarının bu türünde, oyunun öyküsü ve duygusal boyutu (mizah, aşk, öfke, acı vs); sözcükler, müzik, devinim ve teknik bazı etkilerle birbirine bağlanarak bir bütün haline getiriliyor. Müzikalleri benim, kimi zaman tiyatroyu sevdirmeye ilk adım olarak nitelendirdiğim de oluyor.

ARKAMDAKİ BAŞI AÇIK BEY YANLIŞ DÜŞÜNÜYOR
Bunları, “Müzikaldeki Hayalet”i izlerken, perde arasında fuayeye giderken ve çıkışta kulak konuğu olduğum kimi söyleşilerden esinlenerek yazıyorum. “Müzikaldeki Hayalet” bir müzikal mi? Bazı izleyiciler bu soruyu soruyordu birbirine. Hiç kuşkum yok ki evet. Karşı çıkanla sonuna dek tartışırım. Müzikal türü ne sadece ses ve müziğin, ne sadece dramanın baskın olduğu bir tiyatro türü olarak değerlendirilmemeli. Değerlendirmemeli, çünkü müzik, drama ve yer yer dans, müzikalin vazgeçilmez ve birbirinden kopamaz parçalarını oluşturur da ondan. Bu elementler her müzikalde farklı ağırlıkta yer alsa da, her müzikal tüm elementleri içinde barındırır. “Müzikaldeki Hayalet” gibi… Arkamdaki sırada oturan başı açık beyin söylediği yanlıştır, müzikalde şarkıların söyleniş teknikleri genellikle operadan farklıdır ve elbette ki farklı olmalıdır.

DOKUNDURMASI AZ MI
"Müzikaldeki Hayalet", "The Phantom Of the Opera" (Operadaki Hayalet) ile dalga geçmeyen, ama tıpkı "The Phantom Of the Opera"da olduğunca, hayalet motifinin bu tip müzikallerin içine yerleştirilmesini gırgıra alan bir yapıt. İçinde birçok göndermeye de yer veriliyor. Günümüz koşullarında tarihi yapıların nelere dönüştürüldüğü hicvediliyor tamam da, opera binası tiyatro binası olmuş, ama tiyatronun tiyatro yapacak durumu olmadığı için pop müzik konserlerine sahne açıyor tamam da, seyirci hafif olanı yeğliyor tamam da ben gene daha fazla dokundurma, daha fazla “kızım sana söylüyorum…” beklediğimi itiraf etmeliyim. “İpek Kadılar Altıner bu kadarla yetinmiş, hata mı etmiş” derseniz “hayır”ı patlatırım. Söylediğim içimden geçendir benim.

MÜZİKALİ UÇUK YORUMLAMAK
Yönetmen Hakan Altıner, kendi içinde tiyatro mantığı olan absürd ve uçuk bir yorumu yeğlemiş. Vodvil, fars kalıplarından ısrarla kaçınarak, çağdaş bir “komedi müzikal” yaratmak istemiş ve başarmış. Oyun boyunca bozulmayan kurgu bütünlüğünü sağlayarak izleyiciyi oturduğu koltuğunda, kendi dünyasından alarak sahne ile özdeşleşmesini sağlamış. Göze batmayan “Counter Cross”uyla denge sağlamış. Sahne üzerindeki hareketlerini belirleyici temel kuralları oyuncularına iyi belletmiş. Bir-iki şarkının arka arkaya gelmesini görmezden gelirsem, Demet Tuncer'in Atılgan Gümüş'ten göz göre göre sahne çaldığı tabloyu “komedi unsurunu canlı tutmak” olarak değerlendirirsem başarıyı yakalamış.

YARATICI KADRONUN KATKISI
Hakan Altıner'in yorumuna Barış Dinçel'in dekoru da olabildiğince katkı sağlamış. Dinçel, çizgilerinde yeterince incelikli görünmeyenin esasında çok fazla incelikli olduğunun, kaba görünenin yeterince kaba olmadığının altını çizmiş. Bir anlamda, izleyiciyi hem tiyatronun atmosferine dahil etmek ve ortamı paylaştırmak istemiş, hem de absürd drama gereği öğeler kullanmış. Mikel N. Vidhi, değişik koreografisiyle dansçıların estetiğine bambaşka güzellikler katmış. Anonim olması “muhtemel” giysi tasarımları görsel açıdan hiç de kötü değil, kötü olmasına kötü değil de, oyuncunun rahatlığı açısından ne derece uygun orasını bilemem. Cengiz Özdemir, genel atmosferi tamamlamada ve diğer yönlerden gelen ışıkların gölgelerinin yok edilmesinde kullandığı tepe ışıklarıyla başarıya ulaşmış.

Ahmet Özdemir ve ışık deyince, profil projektörlerden birinden mi, “Beam-Lights”lerden mi (bilemem) kaynaklanan pırpırlaşmayı eleştirecek değilim. Eleştirmeyeceğim, ama Profilo Kültür Merkezi yönetiminin kulağına bir kez daha kar suyu kaçırmayı deneyeceğim. Size göre “üç” olan kuruşları harcayıp, salonlarınızın ışık sistemini elden geçiriverin allasen! Diğer taraftan, soldaki bölmenin açılışıyla, bölme içindeki aynadan yansıyan karşı spottan söz ederek Ahmet Özdemir'i eleştirmeden ivedi çare üretmesini isteyeceğim.

OYUNCULAR VE OYNANIŞ
Erez Ergin Köse, uygun durumları saptamasıyla, bedenine uygun pozisyonlarda imgeleminde kurduğu rolü sindirmesiyle, danslarında kol ve bacağının devinimlerinin farkındalığıyla aldığı alkışı hak ediyor. “Casablanca” müzikalindeki “Yuvnne” rolünde de dikkatimi kışkışlayan Dilek Aba Eleanore'ı pek güzel canlandırıyor. Gene “Casablanca”da “Donna”dan anımsadığım Elif Çakman şarkıları, dansları, fiziğiyle dikkat topluyor. Deneyimli sanatçı Deniz Türkali, “Hayalet”te gerek şarkı sesi, gerekse “Hayalet”i psikolojik dürtüleriyle bütünleştirmesiyle öne çıkarken, Atılgan Gümüş, bu ülkede en öndeki, belki de tek müzikal oyuncu olma unvanını sürdürüyor. Gümüş, vücut yapısına dış aksiyon ve iç aksiyonun yansıması için uyarıcı etkilere o denli mükemmel karşılık vermekte ki, ona rahatlıkla “çok yönlü oyuncu” madalyasını simgesel de olsa hak ediyor.

HOŞGELDİN DEMET TUNCER
Bir televizyon dizisindeki Madam Mary rolü ile tanıdığımız, Tiyatro İstanbul ve Küçük Sahne-Sadri Alışık Tiyatrosu'nda iki ayrı oyunda rol alan, Amerika'da müzikal eğitimi almış ve sahneye çıkmış Demet Tuncer'e gelince: “Müzikaldeki Hayalet”te beş değişik karaktere can veren Demet Tuncer'i: “Müzikal dünyamıza hoş geldin, can verdin, umut serptin,” diye karşılıyorum ve İngiltere'de Queen'in parçalarından oluşan "We Will Rock You" başlıklı müzikalde rol alması önerisini geri çevirerek, Tiyatro Kedi yapımında olmayı yeğlediği için teşekkür etmek istiyorum.

DEMET TUNCER'E ŞANS/LAR VERİLMELİ
Demet Tuncer, maddesel yaratıcılığını kendisine mal etmesini iyi bilen bir oyuncu. Vücut kullanımı yeteneğine sahip. Tonlama ve bedenini uyum içinde götürebilen, canlandırdığı beş karakterin özelliklerini saptayarak ve bunları ayırma yöntemini iyi kullanarak dış aksiyonunu denetim altında tutmayı da beceren bir oyuncu. Ses güzelliği, şarkı söyleme becerisi, dans estetiği, oyun karakteriyle özdeşleşme yetisi… Demet Tuncer'i izleyin, sonra bana hak verin.

Bana sorarsanız, “Müzikaldeki Hayalet”e bir an önce gidin; gözlerinizin, kulaklarınızın pasını silin.

JaqLee
04-07-10, 18:29
Faşizmin Doğuşunu Anlatan Deney Emir-İtaat Etme-Boyun Eğme "Dalga" Donkişot Tiyatro


Donkişot Tiyatro, Yapımcı Tarık Güvenç liderliğinde ve Şakir Gürzumar'ın akıl almaz sahne teknikleri ile bezeli yılın en iyi oyununu Türk Tiyatrosu'na sunuyor. “Dalga” bu sezon içinde “en başarılı prodüksiyon” ve “gelecek vaat eden genç yetenek” kategorilerinde jürileri fazlaca zorlayacak bir gösteri. Bugüne dek sahnelerimizin uzak kaldığı 'politik tiyatro' konseptinin çağın teatral akımlarına uygun olarak sahnelenmesi apayrı bir zekanın özverisi. Kit'le psikolojisinin bütünüyle elden geçirildiği gösteride; Türkiye'nin önümüzdeki 10 yıl içinde neler yaşayabileceği de seyirciye gösteriliyor. Hitler' in Almanya'da kurduğu Faşist Nazi Partisi'nin ülkenin %10'una egemenken, nasıl ülkenin tamamına egemen olduğunu tüm çıplaklığıyla sahnede gösteriliyor.

Bir Toplumu Fikirsiz Bırakmak İçin 5 Yıl…
Maalesef ki içinden geçtiğimiz süreçler Türkiye'de “özgür düşüncenin” yok edildiği, gazetecilerin bir bir sansüre uğradığı, rtük adlı kuruluşun tv kanallarını tehtit ettiği dönem olarak tarihin kara sayfalarına yazılmaktadır. İktidar Partisi' ni eleştiren bir gazeteci görmek nerdeyse imkansız hale geldi. Atatürk ve Kemalizm ülkeden bir bir silinmeye başladı. Cumhuriyet Devrimi'ne inanan aydınlar ülkeyi terk etmek istediklerini haykırmaya başladılar. Sevgili Fazıl Say onlarca sanatçının duygularına tercüman oldu.

1933 yılında Nazi'lerin iktidara nasıl geldiklerini hatırlayın. Toplumun yüzde onunu oluşturan bir parti nasıl Almanya'da sistemi değiştirdi, yok etti? Türkiye ile bu olayları bir karşılaştırın lütfen…

Oyunun broşüründe yazan; “Dünya, kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikelidir.” Sözcükleri Türkiye Cumhuriyeti için çok çok geçerli olmaya başladı.

'Dalga' Oyununun Konusu
Oyun, ABD' de bir kolejde tarih öğretmeni olan Ron Jones' in başından geçen bir deneyden esinlenilerek yazılmış gerçek bir öyküdür. Oyunun yazarı Alman Reinhold TRITT, kendi toplumuna eleştirel gözle bakarak, tarihe de nesnel bakış açısı sunmuştur. Gordon College'de tarih öğretmeni olan Ben Ross, II.Dünya Savaşı ve Soykırımı anlattığı dersinde, Alman halkının çoğunluğunun soykırıma karşı çıkmadığının sorusuna cevap verecek yanıt bulamayınca, tüm sınıfının katılacağı bir itaat deneyi yaparak bu soruyu etkili biçimde yanıtlamak ister. Deney ilk başta 'itaat oyunu' olarak başlasa da zaman ilerledikçe, deneye katılan öğrenciler oluşturdukları sistemin kurbanı olurlar. 10 küsür kişiyle başlayan 'Dalga' hareketi içinden çıkılmaz bir hal alır. Ve bu harekete katılmayan herkes baskı, zulm görmeye başlar. Gordon College'de öğrenciler arasında faşizm doğar. Kitle ruhu, anti demokratik ruhla birleşerek önüne gelen her fikri çiğner atar.

Kritikler
Oyunun dekorunu yapan Ali Cem Köroğlu' nu tebrik ediyorum. Oyunda sürekli değişen sahne grafiğini çok iyi tespit etmiş. 3 boyutlu sahne, sürekli değişen dekorlarla birleşince oyun akıp gidiyor. Dekorların oynaması ve her dekorun birden fazla işleve sahip olması izleyeni konudan soğutmuyor. Hareketlilik oyuna süreklilik katıyor. Bu hareketliliğin oluşmasındaki en büyük etken Sevgili Ali Cem Köroğlu' nun zekasıdır. Kemal Yiğitcan' nın ışığı oyunun heyecan verici gelişimi kadar güzel. Oyunun Yöneteni Şakir Gürzumar' ın dekorun işlevini bilmesi, müziğin konuya katacağı heyecanı yerinde tespit etmesi, konunun gücünün artmasına neden oluyor. Sayın Gürzumar, bu oyunda çok başarılı. Konuyu iyi özümsemiş. Hızlı sahne geçişleri ile seyirciyi sıkmadan başarılı bir gösterim ortaya çıkarmış.

Levent Ülgen Klasiği
Sahnelerimizin Usta Karakter Oyuncusu Levent Ülgen, oyunda karşımıza 'Ben Ross' rolü ile çıkıyor. Oyun o'nun etrafında gelişiyor. Tarih öğretmeni olan karakteri içinden çıkılmaz bir deneyin girdabıyla pençeleşirken, o karakterinin değişen ruh halini, fevkalade güzel oynuyor. Mimiklerinin gücü sahneyi aydınlatıyor. Öğrencilerine hükmetmeye gayret ederken bir yandan da 'Dalga' nın içinde kaybolmaya başlıyor. Faşizm denilen baskıcı despot rejim o'nu da etkisi altına alıyor. İşte tam bu noktada Sevgili Levent Ülgen' nin olayları yönlendiren oyunculuğu ön planda beliriyor. Eşi ile olan diyaloglarda, öğrencileri ile olan olaylarda karakterinin bütün ruh halini olduğu gibi sahneye yansıtıyor.

Ayçe Abana, Ben Ross'un eşi rolü ile karşımızda. Oyunda az sahnesi olsa da o'na öğretmen rolü çok yakışmış. Eşi olan diyaloglarda başarılı. Metin Coşkun ve Faruk Akgören Okul Müdürü karakterini dönüşümlü oynuyorlar. Gösteride Faruk Akgören'den izledik bu rolü. Sayın Akgören' nin çok kısa sahnesi, o'nun oturaklı idareci duruşu ile pekişmiş.

Oyunda 10 ayrı genç yetenek usta oyuncularla beraber oynuyorlar. 'Dalga' hareketinin öğrencileri olan bu 10 kişi başarılı ama içlerinde çok daha başarılı olanlar mevcut. Ayşegül Alpak, Onur Dikmen, Duygu Eren, Çetin Güner, Ece Özdikici, Fatih Sönmez, Serhan Süsler, Serhat Teoman, Ekin Türkmen, Serdar Yeğin oyunda oynayan genç yetenekler.

Ece Özdikici ve Onur Dikmen oyunda sivrilen gençler. Özellikle de Ece Özdikici çok başarılı. Olaylara karşı gelen demokratik yapıyı sahneye aktarırken olanları yaşıyor. Bu seneki tiyatro ödüllerindeki 'en iyi genç yetenek' kategorisini epeyce zorlayacağa benziyor. Oyunda benden tam not almış durumda.

Oyunun şaşırtıcı biten finali salondaki herkesi şok ediyor. Bu son aslında insanlığın hangi kişinin izi üzerinde yürüdüğünü de şaşırtarak gösteriyor. Fakat Hitler'in fotoğrafının yanına dünyadaki faşist liderlerin fotoğrafları konulurken, neden Sovyetler Birliği Son Başkanı Gorbaçov'un ve Sosyalist Yugoslavya Son Devlet Başkanı Miloseviç'in fotoğrafı konuluyor? Oyunun en büyük hatası burası. Bunu kabullenmem asla ve asla mümkün olamaz. Dünyaya kan kusturan bir faşistin yanına iki değerli sosyalist liderin fotoğrafını koymak hangi mantığa uygundur? Liften bu yanlış bir an önce düzeltilmeli. Tarihi çarpıtmadan seyirciye sunmak lazım. Yoksa bu durum 'sosyalizm' ile 'faşizmi' aynı kefeye koymak anlamına gelir. Bu durum da çok büyük sorunlar yaratabilir.

'Dalga' son dönem teatral alanda eksik kalan 'politik tiyatro' olgusunu -günümüz şartlarını eleştirerek- gözler önüne getiriyor. Bu gösterimi izleyerek dünya siyasetinin nasıl şekillendiğini irdeleyebilirsiniz. 'Emir-İtaat Etme- Boyun Eğme' üçleminin Türkiye'yi nasıl oligarşik bir yapıya götürdüğünü rahatlıkla anlayabilirsiniz. Bu deney sizi bile esir alabilir. Aman dikkat!

JaqLee
04-07-10, 18:29
FRATTİ ve KAFES'İ TÜRKİYE'DE
Kafes kadar özgür, cinayet kadar aşk!


E.M.Cioran modern çağların yaşam tasarımına ve bu oluştaki dünya-insan ilişkisine, "yalnızca yokluğa övgüde ve yaşamın bütünüyle inkar edilmesinde insanın varoluşu tahammül edilebilir hale gelir" aforizmasıyla açıklık getirirken, bir yandan da Christiano'nun sefilliğine ayna tutar ve ona şöyle söyletir; "Hiçbir gelişme mümkün değildir… Harcadığımız bütün çabalara karşın insanoğlu asla olduğundan daha iyi olamamıştır".

Christiano, yaşadığı dünyaya küfrünü ve öfkesini bir kafesin ardından çığlığa dönüştüren yakın çağın önemli oyun kahramanlarından biri. O, modern yaşam ile uylaşım sağlayamayan, "birbirinin kuyruğunu yiyen kurt sürüsü" olarak nitelediği topluma ayak direyen ve nefretini Çehov'un sözleriyle dile döken; bir yandan da insansızlaşmayı benimseyen tavır ve duruşuyla, duygulu, kırılgan ve naif yapılı bir kafes / kümes insanıdır. Duyarsız insan yığınlarının yaşadığı bu dünyada kimseye benzememek için kendini üç yıldır kafese kapatmıştır. Annesi, ağabeyisi, yengesi ve kız kardeşiyle birlikte yaşadıkları evin tam da orta yerine.

Farkındalığı gereği dünya ile arasına kafes ören nice insanın sözcülüğünü yapan Christiano Kafes adlı oyunun baş kahramanı. Oyunun yazarı çağımızın önemli tiyatro adamlarından biri olan Mario Fratti. Aslen İtalyan olan ama yıllardır New York'da yaşayan ve literatüre Amerikalı oyun yazarı olarak geçen Fratti Aralık ayında Türkiye'deydi. Oyunları yeni yeni Türkçe'ye çevrilen Fratti Kafes adlı yapıtının Türkiye prömiyeri için İzmir'de Türk sanat severlerle buluştu. İzmir Devlet Tiyatrosunda Barış Eren rejisi ile sahneye taşınan oyun Fratti'nin bu kentte çeşitli etkinliklere katılmasına da ön ayak oldu. Üniversiteli öğrencilerle bir araya gelen ve onlara genelde tiyatro, özelde ise oyun yazımı hakkında bilgi ve birikimlerini aktaran Fratti, oyunuyla da kendi iç dünyası ve dünyaya bakış açısını İzmirliler'le paylaştı.

Oyun Özcan Özer'in çevirisi ile dilimize kazandırıldı. (Özer Kafes'in yanı sıra yazarın Kurban ve Altı Tutkulu Kadın adlı oyunlarının da çevirisini yaptı.) Fratti'nin hem genel provalarına, hem de prömiyerine katıldığı oyun oldukça büyük ilgi görüyor. Yönetmen Barış Eren'in rejisi ile sahneye aktarılan oyun 'Fratti izleği'nden kaymalar gösterse de genel itibariyle başarılıydı. Eren'i tüm içtenliğimle kutluyorum.

Oyun Christiano adlı oyun kişisinin günlük yaşamdan kaçmak için sığınak olarak kullandığı kafes metaforunun çevresinde geçer. Evin ortasına yaptırdığı kafeste yaşayan ve her türlü ihtiyacını burada karşılayan kahraman dış dünya ile ilişki düzeneğini Çehov-vari bir duruşla sergiler. Başta ağabeyisi olmak üzere çevresindeki diğer tüm insanlar düzenin insanlarıdır ve onlarla barışık olmak, iç içelik sağlamak olanaksızdır. Oyunun ilk perdesinde kendisini dış dünyadan izole etmek için kafese kapatan Christiano, ikinci perdede tanıştığı aşk duygusuyla kafesin dışına çıkmak isteyen ama bu sefer de kafesten çıkmasına izin verilmeyen oyun kişisidir. O, ilk perdenin bitimine yakın ağabeyinin karısı Chiara'ya aşık olur ve annesinin onları öpüşürken yakalamasıyla perde kapanır. Karamsar ve kötümser tavrının yerini ikinci perdede gülebilen ve pozitif bakabilen bir duruşa bırakır Christiano. Yengesi Chiara'ya derin bir aşk ile bağlanmış ve yavaş yavaş Çehov'un bir öyküsünde yer alan, "aşık olduğu biri uğruna, başka birini öldüren biri" olmaya adım atmıştır. İlk perdede tahammül edilebilir olması için yaşamı neredeyse hiçlikle özdeştiren kahraman için artık "hayatı yaşamaya değer kılan şey aşk" olmuştur. Finalde ağabeyinin Chiara'ya şiddet ve alay dolu davranışlarına dayanamayıp, kafes arkasından ağabeyinin boğazını sıkarak onu öldürür. Çok çeşitli tematik bulguların yanı sıra oyun, aşkın insan yaşamı üzerindeki etki ve gücüne işaret eder: 'İnsan ne olursa olsun veya yaşamla bağı nasıl olursa olsun ya da hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun bir gün aşk ile yolu denk düşerse, kendini sıfırlar ve aşkın doğasına tabii olur'.

Fratti'nin kalemi ile biçimlenen Christiano'nun bu özellikleri sahnede Ozan Yıldırım ile yansıtılmaya çalışılmış. Burada çaba ve heyecanını kutlamakla birlikte, Yıldırım'ın karakteri canlandırış ve yorumlayışının metindeki Christiano ile yer yer çeliştiğini belirtmek gerek. Yıldırım'ın canlandırdığı Christiano, metindeki gibi sadece oyunun finalinde fiziksel şiddete başvurmuyor, aksine her an 'vuran-kıran' bir tipoloji sergiliyor. Oyuncunun role getirdiği bu yorum oyunun anlam katmanları ile uyuşmuyor. Hatta zaman zaman 'maço' diye nitelendirebileceğimiz davranışları sergilemiş olması, sürekli ağlaması, ağlamaklı konuşmaları ve sert psikoz örnekleri sunması, Christiano oyun kişisinin duygulu, hassas ve naif yapısına ters düşmektedir.

Oyunun diğer bir kahramanı ise Chiara'dır. Ceyhan Gölçek'in canlandırdığı bu oyun kişisi güzel ve şehvet kokan bir kadındır. Sürekli olarak kocası Pietro'nun kaba davranışlarına, bazen de şiddetine maruz kalır. Yaşadığı baskıcı toplumda kendini kocasına mahkum hisseden Chiara, bu durumdan kurtulmanın tek yolunun Pietro'nun öldürülmesi olduğunu bilir. Bunun için de, oldukça zeki ve kararlı bir biçimde Christiano'yu kendine aşık edip, kocasının öldürülmesini sağlar. Bir anlamda toplumun kurbanı olan kadının, bu durumdan kurtulabilmesi için birilerini kurban etmesi düşüncesinin yansıtıcılığını yapar ve şöyle der; "Hepimiz bir kafesteyiz Christiano… Ama, dışarı çıkacak cesaretimiz yok. Birinin kafesi bizim için açmasına ihtiyacımız var… Bunun bedelini ödemeye istekli birine". Finalde ise kocasının öldürülüşünü bir kutlamaya dönüştürür. "Özgürüm… Özgürüm artık!"

Rolünü layıkıyla canlandıran Ceyhan Gölçek, seyircinin büyük alkış takdiriyle karşılanırken, Anne rolündeki Meltem Ertürk ve ağabeyi Pietro'yu oynayan Zafer Önal da alkıştan payını alanlar arasındaydı. Ayrıca Nella'yı canlandıran Özben Deneç, Sergio rolünde Alper Kalelioğlu ve çocukları oynayan Onur Atacan ve Ethem Hiçsönmezler de üstlerine düşeni yerine getiriyorlar

Genel anlamda sahne enstrümanlarına bakacak olursak; sahnenin küçük olması sebebiyle, dekorun oyunu boğduğunu söyleyebiliriz. Oyunun Dekor-Kostüm'ü Yıldız İpeklioğlu'na ait. Dekorun böylesi bir sahnede daha ekonomik kullanılması gerektiği düşüncesindeyim. Oyunu boğan, hatta sahne trafiğini sekteye uğratan bu dekor yorumu, rejiye de, oyuncuya da yaratım sorunu çıkarmış görünüyor. Kafes ise kuru bir demir yığını. Oysa stilize bir çalışma yapılabilirdi. Kafes'in sahne trafiğindeki yeri ve oyuncuların kafese ve dolayısıyla Christiano'ya müdahaleleri de yanlış bir reji yorumu olarak göze çarpıyor. Kafesin evden, yani dış dünyadan kendini soyutlamış; izole edilmiş bir uzam olarak değerlendirilmiş olması gerekiyordu, kanımca. Kostümler günlük giysilerden oluşurken, yine 1. ve 2. Çocuk'un giyindikleri servis önlüklerini yadırgadığımı söylemek isterim. Marketin servis görevini yapan bu oyun kişilerinin kostümleri, garson önlüklerini andırmakta. Bu arada Christiano'nun kullandığı saksofonun da iğreti durduğunu, hatta karakterin yönelişiyle çeliştiğini de belirtmekte yarar var. Christiano, oyun boyunca tek sığındığı yer kafes ve Çehov'un kitapları olurken, rejide zaman zaman saksofon çalması, hatta sıkılmışlıktan kaçmak için hemen saksofona yönelmesi irite bir durum arzediyor. Kullanılan kulaklığı da buna dahil edebiliriz. Oyunu müziği ise kompozisyonla uyumlu, anlam katmanlarının dışavurumuna hizmet eden ve atmosferi güçlendiren bir işlevle gayet olumlu kullanılmış.

Son söz olarak Türkiye'deki genel işleyişte, metin dili ile sahne dilinin uyumunun gerçekleşmesinde çağdaş tiyatronun önemli misyonlarından birini yerine getiren dramaturji kurumuna halen daha neden işlerlik kazandırılmadığına hayretle tanık olduğumu ifade etmek istiyorum. Bu bir lüks değil, gerekliliktir. Devlet Tiyatroları neden oyunlarda dramaturg kullanmıyor? Kadrolarında yer alan dramaturglar oyunlarda görev almıyorlarsa, bunlar ne iş yapar?

Tiyatromuzun çağdaş gereksinimlere bir an önce ayak uydurması dileğiyle.

JaqLee
04-07-10, 18:29
Sefalet içerisinde geçen 36 yıl : Bir Garip Orhan Veli


Orhan Veli KANIK' ın şiirlerinden, Murathan MUNGAN' nın uyarladığı "Bir Garip Orhan Veli", bizleri bir şiir yolculuğuna çıkarıyor. Orhan Veli' nin aynı zamanda bir döneme tanıklık eden şiirleri, hüznün ve sevincin harmanlandığı, şiirinin aynasında kendimizi bulacağımız bir evren sunuyor bize. '' Bir Garip Orhan Veli '' adlı tek kişilik oyun 1980 yılında oynanmaya başlandı. Oyunun 28 yıl boyunca seyirciyle buluşma sayısı 10.000'i aşmış ve bir rekora ulaşmış. Büyük bir ustayı anmak için bundan daha güzeli ne olabilir? Diğer taraftan Müşfik Kenter'le özdeşleşmiş bir oyunu farklı birinden uzun yıllar sonra izlemek tehlikeli. Seyirci on yargıyla yaklaşıyor. Sahnede farklı bir oyuncu tarafından izlenince gözler Müşfik Kenter'i aramıyor değil. Yıllarca Müşfik Kenter 'in yorumundan büyük tat alarak izlediğimizden, Tayfun Eraslan 'ın yorumu biraz yadırganıyor gibi. Ama birbirinden bağımsız olarak düşündüğümüzde Tayfun Eraslan'ın da son derece özgün ama bir o kadarda karakteri üzerine oturtamayışını görüyorum.

Orhan Veli Kanık
(13 Nisan 1914 - 14 Kasım 1950 ), Melih Cevdet ve Rıfat'la birlikte Garip Akımı 'nın kurucularındandır. Şiirde ölçü , uyak ve sanatlı söyleyişlere karşıydı. Orhan Veli, her şeyin şiire konu olabileceğini savunmuştur.

ilk şiirlerini 1936 yılı Aralık ayında Varlık Dergisi 'nde Mehmet Ali Sel adı ile yayımladı. 1941 'de lise arkadaşları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday ile birlikte Garip adlı şiir kitabını çıkartarak Garip Şiir Akımının öncülerinden oldu. Şiirlerinde yalın bir halk dili kullandı, yergi ve gülmeceden yararlanarak, sıradan yaşantıların şiirinin de yazılabileceğini gösterdi.

İkinci Dünya Savaşı nedeniyle askerlik uzatıldığı için 4 yıl askerlik yaptı. Askerlikten döndükten sonra 2 yıl kadar Ankara 'da Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'nda çalıştı. Azra Erhat , Oktay Rıfat, Erol Güney ile ortak çeviriler yaptı. Ancak 1947 'de bakanlıktaki “antidemokratik hava” nedeniyle Tercüme Bürosu'ndaki görevinden istifa etti.

Mehmet Ali Aybar 'ın yayımladığı Hür ve Zincirli Hürriyet gazetelerinde eleştiriler, kültür ve sanat üzerine yazılar yazdı. La Fontaine 'in masallarını şiirsel bir dille Türkçeleştirdi. Nasrettin Hoca öykülerini de şiire dönüştürdü.

1 Ocak 1949 tarihinden itibaren on beş günde bir yayımlanan Yaprak dergisini çıkarmaya başladı. 28 sayıyı tamamen kendi çabası ile çıkardı. 15 Haziran 1950 'ye kadar yayımlanan bu dergiyi parasal güçlükler nedeniyle yayımlayamaz olunca Ankara'dan ayrılıp, İstanbul'a döndü.

1950 sonbaharında, bir haftalığına geldiği Ankara'da, 10 Kasım 1950 gecesinde, yolda, onarım için kazılmış bir çukura kafa üstü düşerek yaralandı. İstanbul 'a döndükten sonra, bir arkadaşının evindeyken, durumu birdenbire kötüleştiği için kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi 'nde, 14 Kasım 1950 tarihinde beyin kanamasından öldü. Ölümü, Türkiye'de o güne kadar hiçbir şairin ölümünde görülmemiş bir yankı buldu. Orhan Veli Kanık geniş katılımlı bir cenaze töreninin ardından Rumelihisarı Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Oyun değil şiir dinletisi.

Öncelikle metinden uzak bir oyun izlediğimi söyleyebilirim. Yazarın metninde yer alan bir çok şey çıkartılmış, oyun oyun olmaktan çıkarak şiir dinletisine dönüşüvermiş. Herhangi bir olay örgüsü yada kurgu yok. Çok tanıdık bir şairin hayatı tam olarak kavranamamış, o yılların hissiyatı verilmemiş. Sefalet içerisinde yaşamış usta şair nedense sahnede bir '' Şarlo '' ya dönüşüyor.

Zamanla ilgili ciddi sıkıntılar var. Usta şairin 36 yıllık hayatı anlatılıyor. O donemle ilgili toplum ve iktidarla ilgili bilgi verilmemiş. Orhan velinin bu şiirleri yazmasındaki en büyük etken göz ardı ediliyor. Diğer taraftan sefalet içerisinde ölen bir şaire saygısızlık olmasın diye oynanış bakımından üst tabakada verilmek istenmiş. Sayın Eraslan belki canlandırdığı karakteri o gözle görmüş olabilir. Ama içimizden biri olan Orhan Veli'nin hayatı sefalet içerisinde geçmişse, bu yaşadığı toplumdan kaynaklanıyor. Yani bir ustaya tam anlamıyla saygıda kusur etmemek ve gerçek anlamda hayatını seyirciye sunmak istiyorsa, sefil bir karakter canlandırmalıydı. Ben bir seyirci olarak bu sefalete tanık olmak isterdim. Zira o zaman bunca sefalete rağmen edebiyattan hiç kopmamış olması, bunca olumsuzluklara rağmen hala tutunması bendeki coşkuyu daha da arttıracaktı. Oynadığı karakter Aristo mantığından öte gidemedi.

Diğer taraftan oyunun kronolojisi tam anlamıyla tahlil edilememiş. Gerek kıyafetler, gerek dekor niyetine kullanılan objeler , gerek oyuncunun seyirciyle olan komünikasyonu yetersiz. Birde sayın Eraslan'ın neden hem yönetip hem de oynadığını anlayamadım. Özellikle tek kişilik oyunlarda bu çok büyük risktir. Sahnede oynarken kendinizi izleme şansı elde edemezsiniz. Keşke bıraksaydı da başkası yönetseydi, hatalarını görüp en aza indirgeme şansı elde edebilirdi.

Şiirler hızla geçildiğinden son cümleler anlaşılmıyor. Oyun bir kurgu içerisinde ele alınmadığından seyircinin hafızasında yer edemiyor. Diğer taraftan Eraslan'ın sahnede devamlı poz verir gibi oynaması anlamsız kaçanlardan. Nedense bir türlü karakteri benimsemediğinden bu ruha giremiyor. Elbette spesifik bir sahneleniş, yalnız oyunun tekrar kesinlikle revize edilmesi gerekiyor.

Son olarak; oyunun başında gösterilen usta şairin resmi oyun sonunda koyulsaydı daha bir güzel dururdu. Seyirciyi asıl tetikleyen, merak duygusu oluşturan şairin resmi değil, sahnedeki oyuncunun canlandırdığı karakter olduğu kabullendirmeli. Sahnede Orhan veliyi hissetmeliyim. Ama ne yazık ki oyun başından sonuna kadar ismin altında ezilmiş bir oyunculuk hissettim.

Kostüm rezaleti..

Nalan Alaylı, oyundan hiçbir şey anlamamış. Donemin kostümlerini bulamamış, yaptığı tasarımlar o kadar göze batıyor ki, oyunculuğun bile önüne geçmiş. Oyunu mahvetmekle kalmamış, oyun sonunda seçtiği spor kıyafetle katliam yaratmış.

Diyelim ki Orhan veliyi tanımıyor,olur ya ! Keşke metni alıp okusaydı da , şairin hangi yıllar arasında yaşadığını öğrenip, ''Kiğılı'' markasını seyircinin gözüne sokarak dalga geçmeseydi. Elbette oyuncuya yakışmış olabilir. Ama ne canlandırdığı karakterle alakası var, nede kronolojiden bihaber. Sanıyorum Orhan veli hayatta olsaydı kendisi bile inanamazdı. '' Bir garip Orhan veli '' için biraz şık duruyor.

Işıkta İbrahim Karakan müthiş! İşine büyük özen gösterdiği açık. Ustaya saygıda kusur etmiyor. Oyunun kilit noktasındaki rolüyle vurucu hamleleri, ayakta alkışlatan bir performansla sunuyor. Zihninde oluşturduğu tasarımla günümüz teknolojisine göz dağı veriyor. Aynı özenle dekor tasarımında Behlül Tor'un çalışmaları başarılı.

Umarım; Neyzen Tevfik, Orhan veli, Nazım gibi usta edebiyatçıların hayatları ve şiirleri sahneye uyarlandığı gibi diğer üstatlarda uyarlanır.En azından öldükten sonra canlı tutalım. Bu bir vefa örneğidir. Okumayı sevmeyen bir toplum yapısına sahibiz. Merak edip izlemediğimiz sürece tanıyacağımızı da sanmıyorum.

JaqLee
04-07-10, 18:29
MUHARREM ERGÜL'ÜN ESERİ VE: "LEENANE'İN GÜZELLİK KRALİÇESİ"

08 OCAK 2008

Başlığı: "Muharrem Ergül'ün eseri içinde eser…" diye atacaktım, fazla uzun geldi, kısalttım. Ama işin doğrusu bu!.. "Eser içinde eser…" Beykoz Belediye Başkanı Muharrem Ergül'ün eseri İstanbul'da yeni bir tiyatro binası, o eserin içinde izlediğimse çağdaş tiyatronun harika çocuğu Martin Mcdonagh'ın İstanbul Devlet Tiyatro'sunca 2001-2002 sezonundan bu yana oynanmakta olan kapkara komedisi…

VAATLERİ YERİNE GETİRMEK
Beykoz Belediye Başkanı, adaylığı sırasında seçmenlerine iki vaatte bulunmuş. "Beni seçerseniz," demiş, "Beykoz'a doğalgaz getireceğim ve ilçede bir tiyatro salonu yapacağım." Kazanmış. Doğalgazın dağılımı kısa bir süre içinde Beykoz'un köylerine kadar yayılmış. Muharrem Ergül, bu arada 14 dönüm bir arsa bulmuş, tiyatro salonu için 21 Nisan 2006 tarihinde kollarını sıvamış, kazmayı arsaya saplamış. Tiyatro salonu yapma fikri, çevrede doğal olarak doğalgaz kadar kabul görmemiş: "Hah, bir tiyatro binamız eksikti,"yi savunanlar çoğunluğu elde etmiş. Beykoz Belediye Başkanı Muharrem Ergül, direnmiş. Tiyatro binası Beykoz, Ümraniye, Üsküdar ilçelerini bağlayan yol üzerinde olması nedeniyle elbette geniş bir halk kitlesine seslenme olanağı bulacak. Muharrem Ergül, bunları inceden inceye hesap etmiş. Binayı iki kat üzerinde 1000 metrekare kapalı alan olarak tamamlamış. Ortaya 287 koltuklu ciddi bir tiyatro salonu çıkmış. Adını da, kamuoyu araştırması sonucu "Feridun Karakaya Sahnesi" olarak saptamış. Sinema ve tiyatromuzun emektarlarından Feridun Karakaya'nın bulunduğu ışıklar arasından bizlere gülümsemesini, el sallamasını sağlamış. Bu arada, tiyatro binasının önündeki değerli yontucumuz Mehmet Aksoy'un ulusal birlik ve dayanışmayı simgeleyen "Ulusal Birliğe Çak" heykeli bana sorulursa konu itibariyle olmamış, yerine oturmamış. Sevgili Mehmet Aksoy, keşke alkışı simgeleyen bir heykel yapsaymış.

ANADOLU YAKASINDA BİR "İLK"
15 metreye 17 metre sahne büyüklüğü, yaklaşık 260 metrekarelik sahne derinliğiyle İstanbul'daki büyük tiyatrolar sınıfına dahil olan ve orkestra çukuru da bulunan "Feridun Karakaya Sahnesi"ni tutmuş, "tiyatromuzun kültürel ve sanatsal içeriğini zenginleştirmek, sanatın evrenselliğini Beykoz ilçesinin zengin birikimiyle buluşturmak amacıyla" İstanbul Devlet Tiyatrosu emrine vermiş. "Feridun Karakaya Sahnesi"ni önümüzdeki sezon 30. kuruluş yıldönümünü kutlayacak olan İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun Anadolu yakasındaki ilk kalıcı yerleşim birimi olarak ilan etmiş.

Muharrem Ergül, böylece bendenize: "Yahu, bu memlekette iyi işler de oluyor be çocuklar," dedirtmiş.

YENİ SAHNEYE "MÜTEVAZI" AÇILIŞ
Boğazın Anadolu yakasında, Göksu Deresi'nin hemen yanı başındaki, Anadolu Hisarı'nda İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun yeni sahnesi, geçtiğimiz cuma akşamı açıldı. Açılışta Beykoz Belediye Başkanı Muharrem Ergül, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü ve Genel Sanat Yönetmeni Lemi Bilgin, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay içimizi umutla dolduran konuşmalar yaptılar; Beykoz'u Anadolu yakasının "kültür ve turizm ilçesi" yapmayı kafasına dolamış Muharrem Ergül'den hak ettiği övgülerle söz ettiler.

"Mütevazı" kokteylden sonra, "Haldun Dormen", "Güzin Özyağcılar", Zihni Göktay" gibi yaşayan tiyatrocularımızın adlarının verildiği sıralar arasından geçerek yerimize oturduk, ama baktık ve üzüldük ki açılışa "itibar" eden tiyatrocu sayısı azdır. Kimler var diye gözlerimi bu kere de salonda şöyle bir dolaştırdım, gecenin sunucuğunu da üstlenmiş olan Zafer Algöz, Can Gürzap, Arsen Gürzap, "tiyatro… tiyatro" dergisi editörü Mustafa Demirkanlı, Tarık Şerbetçioğlu, Binnur (Uyar) Şerbetçioğlu, Atsız Karaduman, Engin Cezzar, Deniz Gökçer, Gülriz Sururi, Deniz Gökçer, tiyatro eleştirmeni Hasan Anamur, Serpil Tamur, Civan Canova, Ali Cem Köroğlu, Nevra Serezli… Hepsi bu… Üçüncü zil çaldı, oyun başladı.

BİR AİLE DRAMI
Oyunu daha önce yazdığım ("Üçüncü Zil - Broy Yayınları / Kasım 2001) için fazla detaya girmeyeceğim. Oyunun yazarı İrlandalı, gepegenç bir yazar olan Martin McDonagh. Oyun, 1975'lerin İrlanda'sında geçiyor ve (Yönetmen Cüneyt Çalışkur'un tanımlamasıyla) kendi ülkelerinde adeta kiracı gibi yaşayan, umutları törpülenmiş, öngörüleri iğdiş edilmiş insanların öyküsünü anlatıyor. Başka bir tanımlamayla, kendi zehrini ancak kendi içine akıtabilen bir ailenin dramı bu.

YÖNETMENİN YORUMU
Oyunu sahneye koyan Cüneyt Çalışkur, özellikle ikinci bölümde tempo tutturan, fazla gevelemeyen, hızlı bir tiyatro dilini denemiş. Özellikle ayrıntıları ince bir titizlikle yakalamış ve uygulamış. Ama nedendir bilmem, izleyicinin bilinçaltı zihnini hedeflememiş. Oysa McDonagh, oyununu düşünce gücüne dayamamış ki! O halde Çalışkur, bilinci hiç işe karıştırmadan, bilinçaltı zihnine seslenmeyi yeğleseydi daha iyi olmaz mıydı? Örneğin son sahnede, Maureen'in üst katta klozete işemesi, sidiğin alt katta mutfaktaki evyeye akması, dinamik olarak bilinçdışı süreç içinde düşünmenin birincil sürecini uyarıyor. O halde?

YARATICI KADRO VE OYUNCULAR
Ethem Özbora'nın sahne tasarımının oyunu olumlu yönde etkilediği söylenebilir. Mutfaktaki evyenin sağında solunda duran modülleri mobil kullanma düşüncesi beni bu kere de rahatsız etti, ama geçen süre içinde aksiyonu da sağlıyor gibiydi. Serpil Tezcan'ın giysileri ise eleştirilemeyecek yeterlilikte. Önder Arık'ın ışık çalışması, mutfak bölümüne "soffitto"dan gelen ışıklar her ne kadar bu kere de gölge yapıyorsa başarılı sayılmalı.

Oyunu özgün metninden çeviren Sevgi Sanlı, nereden bakarsak bakalım bir çeviri "erbabı". Türkçe'yi güzel kullanan "azınlık" çevirmenlerimizden. Oyunculara gelinceee... Mag'de Rüçhan Çalışkur yetmiş yaşında bir anneyi, onun da ötesinde kalça kemiğinin kırık olmasından, yaşlılığından, halsizliğinden, başının ağrısından, her şeyden yakınıp, bir anlamda sürekli huysuzluk yapmakta olan anneyi canlandırdığını unutup, tüm oyun boyunca atik, hareketli bir oyun sergiliyor. Üst katın merdivenlerini neredeyse koşarak inecek, sekerek çıkacak. Rüçhan Çalışkur oyuncunun en yoğun anlatım aracının hareket olduğunu bilmiyor mu ne! Hakkı Ergök Pato'da, Yurdaer Okur Ray'de görevlerini kutlanası birer titizlikle mükemmel yapmaktalar.

SUMRU YAVRUCUK DENİLEN BİR FENOMEN
Sumru Yavrucuk'u izlerken, bu kere de: "Oyuncunun yaratıcı hali nedir, ne anlama gelir" diye sormak gereğini duydum. Hiç mi hiç şaşırmadan yedi yıl önce olduğu gibi aynen yanıtladım: "Oyuncunun yaratıcı hali, beklenen bir uyarıcıya tepkisi, beklenmeyen bir uyarıcıya olan tepkisi gibi kendiliğinden ve doğru olduğu zamanki halidir."

"Leenane"in Güzellik Kraliçesi"ni görün. Görün ve Sumru Yavrucuk'u izlerken, yaptığım bu tanımı lütfen aklınızdan çıkarmayın. Aklınızdan çıkarmayın ki, oyuncunun yaratıcı çalışmasının, tam bir tepki özgürlüğünü nasıl kapsadığını rahatça anlayın.

KİMLER AYAKTA ALKIŞLANIR
Evet… Israr ediyorum, bu oyunu daha görmediyseniz (Ocak ayı içinde AKM Aziz Nesin Sahnesi'nde) mutlaka görün. Bu oyunu özellikle Sumru Yavrucuk için görün. Görün ve vücudunu en ince ayrıntısına dek, canlandırdığı karakterin nasıl bir parçası haline getirdiğine siz de benim gibi şaşırıp kalın. Oyuncunun oyundaki deviniminde ellerini, sırtını, ayaklarını nasıl olup da sözlü anlatımdan daha verimli ve etkili hale getirdiğini görün…

… Görün ve böyle bir oyuncuyu, tam hak ettiği biçimde, ayakta alkışlayın.
(Feridun Karakaya Sahnesi - Anadoluhisarı 3M Migros Yanı - Telefon: 0216 465 88 20-1)

NOT: Okurlarıma mutlu huzurlu, sağlıklı başarılı, kendini yenilemiş bir yeni yıl diliyorum. O da 2007 gibi çıkarsa "satmışım anasını" diyorum."

JaqLee
04-07-10, 18:29
Umut Hayallerin İçindedir
Hayallerde Yaşamın Gizinde
"Babamla Dans"
Tiyatro Kare


Bir Otistik çocuğu hayal edin. Umutlarını, düşlerini, yapamadıklarını.. Yani yaşamının içinde barındırdığı sevgi yüklü her şeyi… Düşünün ki Unesco' nun raporlarına göre Türkiye toplumunun % 10'u engelli bireylerden oluşmakta. Bunun hiç yoksa % 6'lık kısmı zihinsel engelli bireyler... Düşünün bir babasınız ve bu dünyaya kendi canınızdan bir can getiriyorsunuz. Ve getirdiğiniz can “özel bir insan yani zihinsel engelli otistik” O artık yaşamak isteyen bir birey. Sizle beraber, bütün canınızla sizin… Türk Tiyatrosu'nda ilk kez zihinsel engelli bireylere geniş kapsamlı yer ayıran; duygu mantık çerçevesinde şahane bir gösteri sunuluyor. Tiyatro Kare, Nedim Saban' nın yönetimi ve Suat Sungur'un mükemmel performansıyla insanları 'engelilik' konusu üzerine durup bir kez daha düşünmeye davet ediyor.

'Babamla Dans' Konu
Otistik bir çocuk, çok ünlü bir dansçının oğludur. Bu çocuk babasının ölmesi ile bakım evinde yaşamına devam etmek zorunda kalır. Ama çocuğun hayal dünyası o kadar canlıdır ki; babası ile yaşadığı bütün her şeyi ayrıntıları ile hatırlar. Annesinin, çocuğun o halde dünyaya gelmesinden dolayı babayı suçlayıp evi terk edişinden; babasının hastalığından kaynaklı işini kaybedişine dek bir sürü anısı vardır kaldığı odada. Yattığı yatakta, odanın her karışında babası ile beraberdir. Ama o artık tektir. “Babasının kuzucuğu” yaşamına tek devam etmek zorundadır. Mutsuzdur. Ama yaşadıkları o'nu hayatta tutmaktadır. Babasının ölümünü kabul etse de, o bu dünyada bir yerlerde babasının halen onunla olduğunu bilmektedir.

Türkiye'de İlk Kez Hologram Efekti
Otistik Çocuğun hayal dünyasını sahneye yansıtmak için, Sevgili Nedim Saban çok büyük bir işe imza atıyor. Türk Tiyatrosu'nda ilk kez hologram efekti kullanılarak; Dansçı Oktay Keresteci üç boyutlu görüntüsüyle sahnede otistik çocuğun babası rolünde dans ediyor. Çocuk hayalinde babasının dans edişini hatırlarken, oluşturulan efektte Oktay Keresteci üç boyutlu görüntüsüyle sahnede muhteşem bir dans gösterisi gerçekleştiriyor. Bu dans gösterisine otistik çocuk da eşlik edince duygu yüklü anlar oluşuyor. Hayatı boyunca dans etmek için çabalayan çocuk, hayalinde beslediği umutlarla babasının ruhu ile dans ediyor. Yaşamanın gizine bu dans ile ulaşıyor. Bakım evine, odasına, bu dans gösterisi ile hayat veriyor. Bir kenara atılmışlık hissini kendi kendisine yeniyor. Yaşamanın ciddiyetini anlıyor.

Yaşama Kenetlenmek
Otistik çocuk hayatta ne zaman bir korku içine girse, babasına kenetlenerek yaşadığı korkuyu unutuyor. Babanın çocuğuna kenetlenerek yaşamayı öğretmesi, mücadele etmenin ne olduğunu o'na yaşatarak göstermesi, oyun metninin gücünü ortaya koyuyor. Oyunu İsrailli Yazar İTzcik Weingarten yazmış. Yazar ülkesinde Habima Tiyatrosu'nun baş rejisörü. Yaşam deneyimlerden yola çıkarak gerçekçi biçimde kaleme almış oyununu. Oyunun her karesinde zihinsel engelli bireyin gerçekçi ruh halini görebiliriz. Otistik olan çocuk bir takım hareketlerle “spastik” gibi gözükse de asıl olan gerçek çocuğun otistik olduğudur. Emre Erdem'in şahane çevirisini de unutmamak lazım. Türkçe'yi o kadar güzel kullanmış ki Sevgili Erdem, metnin çeviri olduğuna inanamıyor insan.

Ne İçin Kimin İçin Yaşıyoruz? Suat Sungur, zihinsel engelli bireyi oynarken muhteşem bir oyunculuk ortaya koyuyor. Rolüne psikiyatrik yardım aldığı çok belirgin. Adım atarken, konuşurken, heyecanlandığı zaman parmakları ile beşe kadar sayarken, dans ederken, bütünüyle çocuğa “can” vermiş. “Sevgi” kavramını o kadar yüceltiyor ki, insan yaşadığı dünyayı bir kez daha sorguluyor. Toplum içinde görmek istemediğimiz bu canlar aslında içimizde bizden birileri. Bu dünyaya kanun koyanlar, onları arka plana ittiği için; onların duygu yoğunluklarını, hayata olan farklı ve özel bakış açılarını anlamakta zorluk çekiyoruz. Oysaki oyunda zihinsel engelli çocuğun yaptığı gibi, özgür kelebekler yapıp uçurmak isteyen o kadar çok bu tarz özel insanlar var ki? Sadece bu insanları görmemiz lazım. Görmemiz ve hissetmemiz…

Dans Etmenin Erişilmez Ferahlığı
Oyunda, çocuk dans etmeyi o kadar istiyor ki… Babası hayatta iken engelli çocuğuna dans ettirmek için uğraşıyor. Suat Sungur, üç boyutlu görüntüde babasıyla dans ederken, konunun bütün giz'ini seyirciye sunuyor. Babasının ölüm anından oyunun sonuna dek gerçekleştirmek istediği en büyük vasiyetini yerine getirirken seyrine doyulmaz güzellikler ortaya çıkarıyor. Rolünü eksiksiz yerine getiriyor. Ayrıca dijital ortamda dans eden Oktay Keresteci' nin de güzelim figürlerini de unutmamak lazım.

"Babamla Dans” Türk Tiyatrosu'nda ilkleri gerçekleştiren bir gösteri. Bu oyunu izlemeden sakın 'sevgi' sözcüğünün anlamını sorgulamayın. Hayata olan bakış açınızı tekrar gözden geçirmek istiyorsanız, toplumun %10'nunu oluşturan, azınlıktaki engelli insanların bizlere sunduklarını hissetmek istiyorsanız muhakkak bu oyuna gidin. Kalbimizde bir yerde saklı kalan 'yaşam gülümsememizi' açığa çıkarma vakti geldi. İyi seyirler…

Son bir cümle daha: Sevgili Nedim Saban, iyi ki bu oyunu sundun bizlere…

Oyun, ocak ayı boyunca Profilo Kültür Merkezi'nde.

JaqLee
04-07-10, 18:29
Bir Masal Klasiği Yalova'da KELOĞLAN'IN FENDİ


Henüz 3.yılında olmasına rağmen, büyük adımlarla eğitim hayatını sürdüren Yalova Belediye Konservatuvarı, sanıyorum yakın gelecekte adından daha sıklıkla bahsettirecek. Tiyatro bölüm öğrencileri geçtiğimiz sezon Caner Bilginer imzalı “İnternetçi” isimli ortaoyunuyla ilk sınavını vermiş ve seyircilerinden tam not almıştı. Aslında dönem sonu için hazırlanan bu oyun, bir sezon boyunca Yalova'da, çevre İlçe ve İllerde büyük beğeniyle izlendi. Aynı öğrenciler şimdilerde son provalarını tamamladıkları bir çocuk oyunuyla seyircilerinin karşısına çıkmaya hazırlanıyor.

Anonim Bir Oyun
Anonim bir oyun olan “Keloğlan” bu hafta sonundan itibaren, yeni düzenlemeleriyle “Keloğlanın Fendi” ismi altında, çocuk seyircilerini bekliyor olacak. Hafiften bir tembellik vardır değil mi Keloğlan'ın imajında? Anasını düşünmeden hareket eder bazen, birde kız vardır sevdiği; Cankız. Rüştü Asyalı ve Suna Pekuysal gibi ustalarımızı hatırlatıyor bana.

Koordinasyondan bahsedecek olursak; Resimlerini Cengiz Kasapoğlu'nun çektiği oyunun kostümleri; Seyhan Gençtürk tarafından dikildi. Çalışma sorumlusu Burcu Tosun'la beraber Emrah Tinte, Müge Değer, Damla Dutlu ve Mehmet Bildik'i görüyoruz. Afişleri Orkun Adsan tarafından hazırlanan oyunun, ses efektlerinde Kutsi Aksay var. Müzik Uygulamalarında Elif Çerçioğlu'yla beraber Hasan Demir ve Alaattin İrik karşımıza çıkarken, Sahne Amiri görevinde Ömer Çakır, Koreografi de Funda Star ve Yönetim de Caner Bilginer'i gördüğümüz oyunda, Keloğlan olarak Gümrah Kanlı'yı izleyeceğiz. Kanlı'dan sonra gelecek isimler ise şöyle: Funda Star, Halime Uzunboy, Engin Gezer, Elif Çerçioğlu, Ömer Çakır ve R.Alper Çelik.

Tiyatro bölüm öğrencileri, henüz ikinci yıllarında olmalarına rağmen, ustalarından aldıkları eğitimin hakkını vermeye çalışıyor. Sahneye hakimiyetleri dolayısıyla göze giren öğrenciler; Yalova Belediyesi Şehir Tiyatrosu - Uğur Mumcu Kültür Merkezinde, Her Cumartesi ve Pazar saat 11:00 de çocuk seyircileriyle buluşacak.

Yalova'da Tiyatro
Yalova'da kültür sanat etkinlikleri bu kadarla sınırlı değil. Fakat bu etkinliklerin en başında gelen Tiyatro'ya verdiği önemle Belediye Başkanı, Barbaros H.Binicioğlu, aslında bu şehrin geleceğine müthiş bir yatırım yapıyor. Kendi sanat adamlarını yetiştiren Yalova İli, Konservatuvarı ve Şehir Tiyatrosuyla günden güne daha kalıcı işler yapıyor.

Eğitim gören tüm öğrencilerin ve yönetimin Tiyatro'ya verdiği önem ortada! Bu, kişinin aklında o kadar harika bir tablo çiziyor ki; insan “Yalova'da Bir Şeyler Oluyor” demeden edemiyor..

Funda YILDIZ

JaqLee
04-07-10, 18:29
Trabzon'da Sistem İrdeleniyor
Trabzon Şehir Tiyatrosu
"ZAMAZİNGO"


Bize bişe lazım
Size de mi lazım
Aman neme lazım…

Bir öykücü, bir oyun yazarı, bir şair, bir devrimci, bir baba; kimsesiz çocukların ve bir insan; Aziz Nesin… Dünyaca tanınan büyük gülmece ustası Aziz Nesin'in öykülerinden sahneye uyarlanan ''Zamazingo'' oyunuyla Trabzon Şehir Tiyatrosu seyircilerine merhaba demenin haklı sevinci ve gururu içinde…

Tek bir öyküsüyle bile sistemin aksaklıklarını, saçmalıklarını gözler önüne seren büyük usta, öyküleriyle sadece sistemi sorgulamakla kalmaz toplumun, bireylerin içinde bulunduğu bilinçsiz, sorgulamayan, vurdumduymaz davranışları güldürerek anlatarak; kendimizle, sistemle, toplumla yüzleşmemizi sağlar.

Karanlıkta duyulan ayak sesleri ve gülüşmelerle başlayan oyun Nesin'in bildik öyküleri ''Merhaba''yla hayat kazanır ve ''Selam''la biter. Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşabilmek için topluma ne gereklidir? Gibi soruların cevaplarını arayan aydınların çözüm üretebilmedeki kabızlıklarının, hayatının tüm evrelerinde '' sen sus! Konuşma! '' diye susturulan bireylerin, siyasal ve toplumsal olaylara genelde gösterilen umursamazlıkların… mizahi bir dille anlatıldığı oyun Nesin öykülerine güzel bir yorum.

MADIMAK UNUTULMADI !
Oyunun ikinci perdesinin hemen başında sahneye inen büyük bir Nesin portresi ve Madımak Oteli'ni yakan ucubelerin ''şeytan Aziz'' , '' kahrolsun laiklik'' sloganları, kırılan camların şangırtısı oyunun havasının bir anda değişmesine neden oldu. Tüylerimim diken diken olduğu, kanımın beynime sıçradığı bu sahnede aydınları göz kırpmadan yakan din maskesi takmış gericilerin gerçek yüzünü tüm çıplaklığıyla bir kez daha görmüş olduk ''Zamazingo''yla. Ve hep beraber Madımak'ı ve aydınlarımızı bir kez daha andık.

OYUNCULAR VE OYUNCULUKLAR
Oyunun kadrosunda bulunanlar sahnede ellerinden geleni yapıyorlar. Oyunun başında oyuncuları biraz tutuk, biraz kopuk görsem de oyunun genelinde ve özellikle son sahnelerde oyuncuların harika bir performansla oynadıklarını gördüm. Başarılı oyuncululuklarıyla seyirciyi yakalayan oyuncular sahnedeki rahatlıkları ve uyumlarıyla dikkat çekiyor. Adnan Akyüz, Burçin Demiral, Zeki Kamber ve Koral Koç'un oynadıkları oyunda Müftü, Kundaktaki Çocuk tiplemeleriyle Koral Koç seyirciyi epeyce güldürdü. 1,80'lik pala bıyıklı, iri-yarı adam kundağa epeyce yakışmış. Adnan Akyüz, Sayın Bay Ahmet tiplemesiyle gayet başarılı. Katibe telefonda derdini anlatmak için çırpınışları ve aksanı görülmeye değerdi. Yalnız deneyimli oyuncuda bir şeyin farkına vardım: Kendisini yanılmıyorsam üç ya da dört oyunda izleme fırsatım oldu. Kendisini izlediğim bütün oyunlarda hiç değişmeyen, sabit bir gülmesi var. Her rolde bu gülmesini tekrarlıyor. Haa gülmesine diyeceğim bir şey yok, çok da güzel gülüyor. Ancak farklı karakterlerde farklı gülme çeşitleri denemeli düşüncesindeyim.

Kıssadan Teknik Ekip
Sade, kullanışlı dekorlarıyla Ali Kemal Durmuş, Çetin Hacıfettahoğlu, ışıklarıyla Hayri Davut Eyüpoğlu, Mahmut Mutat, müzikleriyle Emin Serdar Kurutçu başarılı.

MESUT YÜCE TRABZON'DA GÜZEL İŞLER YAPIYOR
Şehir Tiyatrosu'nun ikinci oyunu olan Barut Fıçısı'yla Şehir Tiyatrosunda yanılmıyorsam ilk oyununu yöneten Trabzon Devlet Tiyatrosu Sanatçısı Mesut Yüce duyarlılığıyla, aydın yüreğiyle, insancıllığıyla devamlı halkın içinde. Kendisini Barut Fıçısı'yla yazdığımda tiyatronun yan gelip yatma yeri olmadığını bizlere gösterdi demiştim. Bu sözlerimle ne kadar haklı olduğumu bir kez daha gördüm yönettiği ''Zamazingo''yla. Trabzon'da Devlet Tiyatrosu'nun 20 yıldır bulunuyor olması elbette bu şehir için çok büyük bir şans. Bunun yanında Mesut Yüce gibi aydın sanatçıların Trabzon'da bulunması bu şehir için en az Devlet Tiyatrosu kadar önemli. Mesut Yüce'yi ve tüm Şehir Tiyatrosu elemanlarını Trabzonlu sanat severler adına kutlarım.

Kurulduğu günden bu güne gerek eğitim programlarıyla, panelleriyle, projeleriyle, seçtiği oyunlarıyla Şehir Tiyatrosu'nun Trabzon'da çok ayrı bir yeri olduğunu düşünüyorum. Trabzon Şehir Tiyatrosu ne için tiyatro yaptığını bilen, muhalif, her yeni oyunuyla kendisini yenileyebilen önemli bir tiyatro topluluğu.

Bize bişe lazım
Size de mi lazım
Aman neme lazım denilen toplumumuzda ve dünyamızda kapitalist düzenin insanları nasıl duygusuzlaştırdığını, yozlaştırdığını, bireyselleştirdiğini birkaç Nesin'lik sözle anlatalım:
Her öküz kendi boynuzundan çekilir
Kılıç kuşananın iş becerenindir
Kör eline geçirdiğini sever
Zengin arabasını dağdan aşırır, fakir düz ovada yolunu şaşırır…

Tam Aziz Nesin'lik bir oyun Trabzon Şehir Tiyatrosundan.

Bol Nesin'lik seyirler…

Not : Trabzon Devlet Tiyatrosu'nun '' Düğün Ya Da Davul'' adlı oyununa oyunda geçen ''ananı al da git'', '' burası yan gelip yatma yeri değildir'' gibi sözlerden dolayı bakanlık soruşturma açacakmış. Bu nasıl bir mantık?21. yüzyılda bu nasıl bir yasakçı kafa anlayamıyorum. Başbakan söyleyince bir şey yok, sanatçı söyleyince hooop sen dur! Böyle mi muhasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkacağız? Yok öyle üç kuruşa beş köfte.

JaqLee
04-07-10, 18:29
YATAK ODASINDA KESİŞEN YOLLAR: "GÖZÜ KARA ALATURKA"

Okur-yazar olmanın, bilgi birikimiyle donanımın ve kendine özgü duyarlılığının sonucunda, ne yazık ki sistemin içinde yer alamayan kişilerin yazarıdır Özen Yula. Toplumun çeşitli katmanlarından karakterleri okuruna/seyircisine tanıtır, tanıştırır; çürümeyi, tükenişi bıkmadan usanmadan anlatır. Kişileri genellikle güçsüzdür Yula'nın ya da o öylelerini seçer. Aralarında, kendilerini öldürebilecek gücü bulamayanlar “bile” vardır. Başkasından, başkalarından yardım umarlar hep. Yeri gelir “karton” tiplere de can vermiştir Özen Yula. Bana sorarsanız, esasında 1980 sonrasındaki aydın karamsarlığını kaşımak istemektedir.

ÖZEN YULA'NIN OYUNU BAKIRKÖY'DE
Yazarımız, bu kez bir “Pop Art” denemiş. Nedir “Pop Art” dediğimiz? II. Dünya savaşından sonra meydana gelen köklü değişimlerin bir getirisi değilse nedir “Pop Art”? Tüketimi çekici hale getirmek için reklamlar, renkli afişler, hatta resimli dergi ve romanlar bile kullanılmaya başlanılan bir tür değil midir? Öyleyse sanat, tüketime meze yapılacaktır. Sanat, reklama katık edilecektir. Sanat, artık sadece bu amaçlarla doğacak ve gelişecektir. Özen Yula, sırtını bu türün özüne dayar ve “Gözü Kara Alaturka”yı yazar.

Bakırköy Belediye Tiyatrosu yapımı bu oyun için mizah, arabesk, şiddet, seks, Yeşilçam karışımından oluşan, 80'li yılları anlatan hüzünlü bir kara komedi deyip geçebiliriz. Dilin kemiği yok ya, toplumsal ahlakın çifte standartlarını eleştiren bir oyun diye de tanımlayabiliriz. Konusunu, Harbiye'deki bir evin yatak odasında yolları kesişen, hepsi de karanlık birer geçmişe sahip kahramanların kendilerinin ve toplumun değişimiyle yüzleşmeleri diye de özetleyebiliriz. Ama bana sorarsanız, içini deşmeden geçmemeliyiz.

GEÇER MİYİM HİÇ
Geçmemeliyiz, en azından, kimilerinin vazgeçilmez şakşakçısı, tiyatro sanatının haini, eleştirmen kimlikli, kimliksizler cenahından soyaçekimli bazı ablalarım, ağabeylerim, bacılarım, kardeşlerime inat ben deşmeden geçmeyeceğim. “Gözü Kara Alaturka”, aydınların dile pelesenk ettikleri söylemlerin daha alt düzeydeki okur-yazarlar tarafından nasıl sahiplenildiğini gözümüze sokan bir oyun. Medyanın öğrettiği Türkiye sorunlarını, alt düzeydeki okur-yazar takımı da öğrenmekte, bilmekte artık. Örnek vermek gerekirse, İstiklal Caddesi'nde bir barda garsonluk yapan Süha: “… Mesela öğrencilerin dayak yemesinden, birbirlerini yaralamalarından konuşalım mı? Ya da dama çıkıp çocuklarını kendilerine siper eden, evlerinin yıkılmamasını isteyen insanlardan? Ya da köprüye çıkıp, intihar edeceğim diye bütün gazetelere ve televizyon kanallarına çıkanlardan? Ya da maskeleri yüzlerinde gezen siyasetçilerden konuşalım istersen,” der. Bu bir anlamda durum, kişilik, olasılık sergilenmesidir. Yazarın, çözümlemeye başlama arifesidir. Çözümleme, hiç kuşkusuz, kendi aydın duruşu ile hesaplaşmasını da beraberinde getirecektir.

Oyunun bir diğer karakteri “Duyarlı Deli” Rüstem'in bir bilinçlenme serüveni vardır, Özen Yula Rüstem'in ağzından anlatır. Rüstem'in o pek bilinen mahalle delikanlısı yönü de kaybolmamıştır daha. Özgürce konuşmak için, bu ülkede ya deli olmak gerekmektedir ya da hapislere girmeyi göze almak... Paranoid-Skizoid Rüstem, mahalle delikanlılığı ile aydın arasında kalmış bir kimlikle tanıtılır seyirciye. “Gazetelerdeki haberleri boş ver sen,” deyiverir. “Gerçekte var olan durum, orada, yazanın isteğine göre değişiyor. Bambaşka gerçeklikler çıkıyor ortaya. Yazanın birikimi, kültürü, romantizmi ya da hırsı neyse, sen onu okuyorsun. Gerçekte var olan veya olmuş olanı değil! Bambaşka gerçeklikler... Bugün, bu şehirde aşk, vahşi kapitalizmin izin verdiği kadar vardır. Vahşi kapitalizm öyle gerektiriyorsa, aşıklar ölür veya öldürülür. Hepsi bu!” Rüstem, hem kendi egosunu, hem de “nesne temsilcilerini” iyi ve kötü olarak bölünmeye uğratır. Yıkıcı itilerini kendine zulmettiğini duyumsadığı kötü nesneye yansıtarak ele alır.

BU DÜNYA BATSIN MI, YARINLARA SARKSIN MI?
"Gözü Kara Alaturka”da, üç potansiyel katil; Süha, eski konsomatris Gönül ve raporlu deli Rüstem, sıkışıp kaldıkları apartman dairesinde alaturka bir hesaplaşmaya girişirler. Özen Yula'nın oyunlarında birden fazla anlam yüklenen ölüm, bu kere de ortaya çıkar. Özen Yula'nın alıştığımız “İnsan doğar ve ölür” söylemi, neredeyse: “Önce en doğal anlamıyla ölüm vardır”a dönüşür. Her tutkuda bir ölüm olmalıdır. Ve oyun toplu katliamla son bulur: Ölmeyen tek kişi, katliama yol açan “muhbir” Gönül'dür. Oysa, vurdumduymazlık ona da ölümü getirecektir ya da Gönül'ü ölüme götürecektir. Ancak yaşadıkları Gönül'ü daha da vurdumduymaz yapar. Gönül, nelere yol açtığının asla farkında değildir ki! “Ne gereği vardı,” der. “Herkes öldü!... Halbuki, güzel güzel yaşayabilirdik.” Ölüm, daha çok bir kurtuluşu, çöken, çürüyen bir yapının dışına çıkma çabasının son basamağı gibi biçimlenir. Bu dünyada bir araya gelemeyenler ancak ölümle birlikteliklerini sağlayabilirler. İnsan, kapandığı/kapatıldığı dört duvarın dışına ölümle ilk adımını atar, temelsiz “bilinçlenme” yok olur, bilgi ve yaşantı zaten “alaturkalaşmıştır”, özgürlük ölümle gelir, ölüm kurtuluşun göbek adıdır. Kaderciliğin, uyumsuzluğun ve yabancılaşmanın şarkısı “Batsın Bu Dünya”nın tam da sırasıdır.

SÖZCÜKLERDEN DAHA AÇIK, DAHA SEÇİK NE OLA Kİ!
Oyunun özü bence bu. Şimdi gelelim sadede. Yani işin tiyatro yanına. Bakırköy Belediye Tiyatrosu'nda oyunu Levent Tülek sahneye koymuş. Mizansenine şarkılar döşemiş. Metni “Pop Art”a yaslamamış. Tiyatronun alanının psikolojik değil, plastik ve fiziksel olduğunun bilinci içinde çalışmış. Keşke absürd bir reji deneseymiş. Tiyatronun fiziksel dilinin sözcüklerin diliyle aynı psikolojik çözümlemelere ulaşıp ulaşmayacağını, duyguları ve tutkuları sözcükler gibi dile getirip getiremeyeceğini öyle pek derinlemesine düşünmemiş. Ama sözcüklerin üstlenemediği, jestlerin ve uzamdaki dilin niteliklerini taşıyan her şeyin, sözcüklerden daha açık ve seçik bir biçimde bir tavra erişeceğine yazarın işaretleri doğrultusunda inanmış. Eriştiği tavrın, düşünce ve zekâ alanı içinde var olup olmadığını iyi araştırmış, bulmuş, çıkarmış.

BEHLÜL TOR'UN DEKORU
Dekor tasarımını yapan Behlül Tor'un dekoru bence metne ve oyuna katkı sağlamıyor, keşke “Pop Art” deneseymiş, soyut ya da absürd çalışsaymış Özen Yula'nın bu oyundaki çizgisine daha iyi yardımcı olurdu kanısındayım. Siyah saten çarşaflı, bronz başlı yatak, İstiklal Caddesi'nde bir “café”de garsonluk yapan Süha için pek lüks değil mi? Ayçın Tar'ın kostümlerine iyi diyeceğim. Yüksel Aymaz, sahne, dekor, fon ya da oyuncular üzerine yansıtarak kullandığı “gobo”ların da yardımıyla etkili görüntüler üretmiş. Oyuna yorum, dekora derinlik, oyunculara üçboyutluluk sağlayan bir çalışma Yüksel Aymaz'ın ışık tasarımı.

OYUNCU KADROSU
Yatağın altındaki Ceset'te Kadriye Çetinkaya'yı küçük rolde de ya da hiç hareket etmeden de başarı elde edilebileceğine inanması açısından kutlamam gerekiyor. Figen'de Füruzan Aydın kendisine ne verilmişse almış ve iyi de değerlendirmiş. Aytekin Özen, Rüstem'e can üflerken, karakteri kendine mal etmekte. Bir anlamda, Özen Yula'nın sözlerini sayfalardan sıyırıyor. Ali Rıza Kubilay, Süha'yı olamazcasına abartmış. Ama ne abartma! O ne gürültü, o ne canhıraş bağırtı öyle! Kubilay, Süha'nın komik ve ciddi özelliklerini iyi bilememiş, yani incelememiş, yorumlayacağı özellikleri kavrayamamış, ikisi arasındaki farklılığı ortaya çıkartamamış. Mert Asutay, Barbaros'un buğdayını ve samanını çok iyi ayırmış, ayıklamış, artistik benliğinin süzgecinden geçirdikten sonra elde ettiği özneyi seyirciye aktarmayı başarmış. Gönül'ü canlandıran Nurhayat Atasoy ise, oyunun komedi unsuruna olan etkisini oyun boyunca bütünüyle planlamamış, ama oyunu seyirci önünde kontrol altına almayı başarıyor. Jest ve mimiklerinin yanı sıra, sahne üzerinde gerçekleştirdiği hareketler gerçeğe olabildiğince yakın. Gel gelelim, ikinci perdedeki sarhoşluk tablosunda doğallığını yitiriyor, inandırıcılığı kalmıyor.

O halde ne yapmalı?

Nurhayat Atasoy, bunu bana değil, elbette Levent Tülek'e sormalı.

JaqLee
04-07-10, 18:29
Çığ Üzerine Düşünceler I
Bir Karşılaştırmalı Oyun Okuması


Tuncer Cücenoğlu'nun Çığ oyunu üzerine yapacağımız incelemenin ilk bölümünü oluşturan bu yazımızda oyunu, J. M. Synge'in “Denize Giden Atlılar” (Riders to the Sea) adıyla dilimize çevrilen eseriyle karşılaştırmalı olarak okumaya çalışacağız. Çığ'ın daha ilk satırlarında kafamda canlanan bu düşünce, üslupsal benzerliklerin neden olduğu basit bir çağrışım olarak değerlendirilebilir ilkin. Ancak, iki oyun arasında bağ kurmamızı sağlayan asıl öğeler, metinsel benzerliklerin çok ötesinde, oyun yazarlarının ortak bir temayı ele alırken gösterdikleri farklı sanatsal yaklaşımlarında yatmakta. Diğer bir deyişle, yazımızın odağında metinsel benzerliklerden daha çok, yazarların sanatsal bakış açılarındaki farklılıklar ve bunların dramaturgi çalışmaları üzerindeki muhtemel etkileri yer almakta.

İncelememize başlamadan önce, karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının günümüzdeki yeri ve önemi üzerinde kısaca duralım. Karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının temel amacı, farklı dillerde yazılmış eserleri düşünce, konu ve biçim yönünden incelemek, aralarındaki ortak noktalar ile benzerlikler veya farklılıkları tespit ederek bunlar üzerine kuramsal yorumlar getirmektir. Karşılaştırmalı edebiyat incelemeleriyle tanışmam, yüksek lisans çalışmalarım sırasında Prof. Dr. A. Deniz Bozer hocamız sayesinde oldu. Dünya tiyatrosundan farklı metinleri incelediğimiz derslerde, Haldun Taner, Mehmet Baydur gibi edebiyatımızın seçkin yazarlarını Lorca, Pirandello, Strinberg'le yan yana okuma olanağı bulduk. Farklı kuramsal yaklaşımlar üzerine değerlendirmeler yapmak tiyatroya bakış açımızı zenginleştirmiş, ayrıca iyi bir tiyatro izleyicisi/okuyucusu için gerekli olan altyapıyı kazandırmıştı bizlere. Ancak, karşılaştırmalı edebiyatı sadece kuramsal bazda değerlendirmek sığ bir bakış açısı olur çünkü farklı ülkelere ait edebiyat eserlerini incelemek, bu eserleri kendi ülkesine ait eserlerle karşılaştırmak, kişiyi birçok anlamda “öteki” olarak gördüğü kültürlere yaklaştırır, faklı düşünce ve ahlak anlayışlarına saygı duymayı öğretir. Karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının gördüğü ilginin bu kültürler arası etkileşimden kaynaklandığını söylemek yanlış olmaz.

Tuncer Cücenoğlu ve J. M. Synge
İki farklı dilin, kültürün ve coğrafyanın yoğurduğu oyun yazarlarıdır Synge ve Cücenoğlu. Biri İrlanda'da doğmuş büyümüş ve henüz yirminci yüzyılın başlarında 1908'de hayata gözlerini yummuş; diğeriyse 1944 yılında Anadolu'nun orta yerinde dünyaya gelmiş, yirmi birinci yüzyıla şahitlik ediyor ve hala üretiyor. İki yazarı, ait oldukları zamanın ve coğrafyanın ötesine taşıyan, deyim yerindeyse sanatsal bir tutulmada birleştirense insanoğlunun doğa karşısındaki varoluş mücadelesine duydukları ilgi. Denize Giden Atlılar ve Çığ, bu ilginin ürünleri. Gerçek öykülerden yola çıkılarak kaleme alınmış oyunlar, kar ve dalgaların arasında yaşamlarını sürdürmeye çalışan insanların çektikleri acıları resmediyor. Çıkış noktalarının bu denli benzerlik göstermesine karşın, yazarların bu ortak temayı oyunlaştırırken izledikleri yol birbirinden oldukça farklı. Yazımızın geri kalan bölümünde yazarların farklı sanatsal bakış açılarını ve bunun sahne metni üzerindeki etkilerini tartışmaya çalışacağız.

Denize Giden Atlılar, İrlanda'nın batı kıyısı açıklarındaki Aran ada grubunda yaşayan insanların trajik yaşam öykülerinden bir kesit sunuyor. İrlanda'ya uzaklığı nedeniyle, İngiliz sömürgeciliğinin etkilerine kapalı olan adalarda, geleneksel hayat tarzı hüküm sürer. Geçimlerini balıkçılık ve canlı hayvan ticaretinden sağlayan ada sakinlerinin dış dünyayla tek bağlantıları denizdir. Ancak, sarp kayalıklarla çevrili kıyılar, bu umut kapısını, ada halkının kaderini çepeçevre saran mavi bir ölüm kuşağına dönüştürür. Denize verilen canlar, adada varolmanın doğal bedelidir. Ölüm haberleri sıradanlaşır ve kuşaktan kuşağa aktarılmak üzere toplumsal hafızaya kaydedilen öykülere dönüşür.

Synge'in tek perdelik oyunu, adada yaşayan bir ailenin trajedisini yansıtır: Maurya (Anne), Michael (ailenin en büyük oğlu), Bartley (ailenin en küçük oğlu), Cathleen ve Nora (ailenin kızları). Cathleen ve Nora'nın ölü bir denizciye ait olduğu tahmin edilen giysilerin bulunduğu bir paketi açmaya çalıştıkları sahneyle başlar oyun. Giysilerin dokuz gündür kayıp olan kardeşleri Michael'a ait olmasından kuşkulanırlar, ancak kesin yargıya varmadan önce giysileri incelemek isterler. Bunu büyük bir gizlilik içinde yapmalıdırlar çünkü, dört oğlunu ve kocasını denize kurban veren annelerinin yeni bir acıya daha katlanacak gücü kalmamıştır. Ne var ki, onlar daha bu durumu çözüme kavuşturamadan, küçük kardeşleri Bartley, Galway'deki pazara gitmek için denize açılacağını söyleyerek, evden çıkar. Maurya, hayatta kalan tek oğlunun arkasından giderek, onu bu fikirden vazgeçirmeye çalışır. Annelerinin yokluğunu fırsat bilen kardeşler, paketi açar ve giysilerin Michael'a ait olduğunu görürler. Tam bu anda Maurya, korku içinde odaya girerek, Michael'in hayaletini Bartley'in atının üzerinde gördüğünü ve Bartley'nin de kardeşiyle aynı sonu paylaşacağından emin olduğunu söyler. Kız kardeşler, giysileri annelerine gösterip kayıp kardeşlerinin öldüğünü anlatmaya çalışırlarken, Bartley'nin denize inen kayalıklardan düşerek öldüğü haberini getirir komşular. İki oğlunun ölüm haberini neredeyse aynı anda alan Maurya yıkılır. Komşularıyla birlikte ağıtlar yakar ve cenaze hazırlıklarına başlar. Oyun, Maurya'nın şu sözleriyle son bulur:

Hepsi yitip gitti. Denizin bana yapabileceği hiçbir şey kalmadı artık…. Hiç kimse sonsuza dek yaşayamaz. Bu düşünceyle huzur bulalım.

["They're all gone now and there isn't anything more the sea can do to me. . . . No man at all can be living forever and we must be satisfied."]

Synge'in Aran adalarına özgü inanış ve kültür öğelerini ön plana çıkardığı oyun, keskin gözlem gücüne dayanan gerçekçi bir bakış açısını yansıtıyor. Oyunun yazım sürecinin, günümüzün belgesel filmleriyle benzerlikler taşıdığını söylemek mümkün. Aran adalarına özgü şive ve kültür özelliklerinin sıklıkla tekrarlandığı metin bu tespitlerimizi büyük ölçüde doğruluyor. Çeşitli kaynaklarda yer alan bilgilere göre Synge, Aran adalarını toplam beş kez ziyaret etmiş. Edward J. O'Brien yazarın oyunu, adalardaki ikinci gezisi sırasında şahit olduğu bir hikayeden esinlenerek kaleme aldığını belirtiyor. Ancak, Synge, sadece gerçek bir hikâyeden esinlenmekle kalmamış, esin kaynağı olan coğrafyaya sıkı sıkıya bağlı bir metin oluşturmuş.

Bu noktada yanıt bulmamız gereken asıl soruya dönelim: Synge'in gerçekçi bakış açısının dramaturgi çalışmaları üzerindeki etkileri neler olacaktır? Denize Giden Atlılar, hem dilsel hem kültürel anlamda belirli bir coğrafyayı işaret eden bir metin sunuyor. Bu tür metinsel sınırlandırmalar, en basit ifadesiyle, oyunun, deneysel sahne yorumlarına direnç göstermesine neden olacaktır. Bu, metnin farklı sahne yorumlarına bütünüyle kapalı olduğu anlamına gelmez elbette. Burada vurgulamaya çalıştığımız nokta, oyunun bütününe hakim, tek tematik izlek olan “doğa - insan” çatışması ve İrlanda kültürüne yapılan açık göndermelerin, sahne metnine doğrudan yansıyacak bazı değişmez öğeleri beraberinde getirmesidir. Bu noktadan hareketle, Denize Giden Atlılar'ın ilk referans noktasına geri dönen, yazar merkezli, “kapalı” bir metin olduğu söylersek yanılmış olmayız.

Daha önce belirttiğimiz üzere Tuncer Cücenoğlu, Çığ adlı oyununu benzer bir esin kaynağından, gerçek bir hikayeden yola çıkarak oluşturmuş. Yazar, oyunun esin kaynağı olan hikâyeyi yönetmen dostu Yusuf Kurçenli'den duyduğunu belirtiyor. Kurçenli, film çekimi için gittiği Doğu Anadolu'da şaşırtıcı bir olayla karşılaşır. Çevresi dağlarla çevrili bir yerleşim biriminde yaşayan insanlar, çığ tehlikesi yüzünden yılın dokuz ayını ölüm sessizliği içinde geçirir, kalan üç ayda ise düğün derneklerini yapar, doğumlarını gerçekleştirirlermiş. Yani, yılın üç ayına sıkıştırılmış bir yaşamdır söz konusu olan. Kendisini çok etkileyen bu öyküden bir oyun çıkarmayı düşünen Cücenoğlu, Synge'den daha farklı bir yol tutar kendisine. Ne Synge gibi hikayenin geçtiği bölgeyi ziyaret eder, ne metninde bu bölgeye ait kültürel öğeleri kullanır. Onun aradığı, ayrıntılara dayalı, belgeleyici bir geçeklik anlayışından öte, evrenseli yakalamayı amaçlayan simgesel, şiirsel bir anlatıdır. Cücenoğlu, bu anlayışla sürdürdüğü sanatsal arayışlarını şöyle özetliyor:

… bu durum, nasıl anlatılabilir, nasıl biçimlendirilebilirdi? Bu durumdan sağlam, seyircilerin sıkılmadan izleyeceği bir öykü nasıl oluşturulabilirdi? Sahneye uygulanabilirlik bağlamında neler yapılmalıydı? Kaldı ki durumu yalnızca bir doğa olayı olarak ele almak ne kazandırırdı yazacağım oyun metnine? Evrensele giden yolda nasıl yararlanabilirdim bu durumdan? İşte bu ve benzeri sorularla çıktım yazma serüvenime… Ve kurdum tümcemi:

Yalnızca bir doğa olayı değildir çığ…
Belki de biz yarattık bu korkuyu beyinlerimizde…

Oyunun önsözünden yaptığımız bu kısa alıntıdan da anlaşılacağı üzere, yazım süreciyle birlikte çığ kavramı, yazar için bir doğa olayı olmaktan çıkarak güçlü bir metafora dönüşür. İnsanların kafalarında yarattıkları ve esiri oldukları korkuları yansıtan, adı konmamış, sınırları belirlenmemiş bir metafor olan çığ, metinsel düzeyde ele alınması gereken bir olgudur artık. Cücenoğlu oyunun zamanını “günümüz,” mekanını ise “herhangi bir ülke” olarak belirleyerek metaforik anlatının gücünü pekiştirir. Sonuç olarak, ortaya okur/yönetmen merkezli, farklı okumalara ve sahneleme biçimlerine açık bir metin çıkar. Bu yönüyle Çığ'ın, Arthur Miller'ın Cadı Kazanı (1953) oyunuyla kıyaslanabilecek bir anlam zenginliğine sahip olduğunu söyleyebiliriz. Miller'ın ünlü eseri gibi, Çığ da yönetmenin metne yüklediği anlam çerçevesinde kendisine yeni bir referans noktası oluşturarak, günceli ve evrenseli aynı sahnede buluşturmayı başaran bir oyun.

İnsanoğlunun binlerce yıldır süren varoluş mücadelesini konu alan iki oyunu karşılaştırmalı olarak okumaya çalıştık. İnsanoğlu bu mücadeleden sağ çıkmayı başarmıştır başarmasına, ama çok ağır bir bedel ödemek zorunda kalmıştır. Her iki oyunun dile getirdiği trajediyi Can Yücel'in mısralarıyla özetleyelim: “hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz./bir ömür karşılığı, bir ömür yani.” Aran adalarındaki halkın da, Doğu Anadolu'daki insanlarımızın da, bizlerin de ödediği, ödemekte olduğu bedel budur işte. Ancak, iki yazar arasındaki benzerlik bu noktada son buluyor. Synge, çetin doğa koşullarına rağmen yaşama tutunmaya çalışan insanların acılarını mümkün olduğunca gerçekçi bir bakış açısıyla yansıtmayı seçerken; Cücenoğlu bir doğal afeti insanoğlunun korkularını yansıtan bir metafora çevirerek hem anlatı, hem sahneleme anlamında çok daha zengin bir metin oluşturmayı başarır. Bu farklı sanatsal yaklaşımlar, dramaturgi çalışmalarına da etki eder. Synge'in gerçekçi yaklaşımı, yönetmeni çeşitli açılardan kısıtlayan, yazar merkezli bir metin ortaya koyarken; Cücenoğlu'nun metaforik anlatım tarzı ise okur merkezli, deneyselliğe açık bir metin sunar. Yazımızın başlığında belirttiğimiz üzere, Çığ hakkında söyleyeceklerimiz bu kadarla sınırlı değil. Bu karşılaştırmalı okumadan çıkaracağımız sonuçlardan, Ayşe Emel Mesci'nin bu sezon Ankara Devlet Tiyatrosu için hazırladığı Çığ yorumunu ele alacağımız bir sonraki yazımızda yararlanacağız. O zamana kadar tiyatro dolu günler dilerim.

JaqLee
04-07-10, 18:29
Sinemografiyle Teatral Devrim:
Yeni Kuşak Tiyatro; Şeylerin Şekli
Akbank Sanat
Tiyatro Kare


Neil Labute, yeni dönem Amerikan Tiyatrosu' nun yetenekli yazarlarından bir tanesi. Mamet'in ince çizgilerinde yürüyor. Çok güzel bir dili var. Güncel konuları sahneye aktarırken öylesine bir tavır takınıyor ki; İngilizlerin dünya tiyatrosuna sunmaya çalıştığı bir takım akımları alt üst ediyor. Yazarı daha önce Hollywood' da bir çok kez izledik. “Lanetli Ada” adlı filmin hem senaryosunu yazan hem de filmi yöneten kişisiydi. Nicolas Cage' i filmde inanılmaz sürükleyici bir karaktere büründürmüştü. Yazarın en ilginç filmi “Tutku” dur. Cesurca çekilmiş sahneler; yerinde yönetim ve şahane oyunculuk Neil Labute' yi unutulmaz bir isim yapmıştı. Amerikan edebiyatında sıra dışı bir senarist, yazar, yönetmen kendisi. Ve şimdi şahane bir oyunu ile Türk Tiyatro severleri büyülüyor.

Oyunu Yöneten Mehmet Ergen, Akbank Sanat'ın o yenilikçi tiyatro grubu olan “Yeni Kuşak Tiyatro” adlı gruba bu oyun ile can vermiş. “Can vermiş…” diyorum; çünkü bir tiyatro oyunu düşünün ki 'sinemografik tekniklerle iç içe' ve de inanılmaz başarılı. Bugüne dek izlediğiniz bütün oyunları bir kenara koyun, bu gösterimi tek başına bir köşede tutun. Emin olun, teatral tadı hiç bu kadar yaşayarak soluyamazsınız. 4 sahnede gerçekleşen gösterim, oturduğunuz koltukla nefes aldığınız alan kadar yakın size. Ve olaylar sizin de içinde bulunduğunuz bir duygu yoğunluğunda yaşanıyor.

Tiyatroda Sahnenin Değişimi
Bu oyun bize bir tiyatro sahnesinin her yer olabileceğine işaret ediyor. Oyun içinde üst katlara çıkarak seyircinin durmadan sahne değiştirmesi; değiştirilen her sahnede olayın bir evresinin yaşanması Yöneten Mehmet Ergen' nin dahice düşüncesidir. 4 ayrı sahnede gerçekleşen gösterim, biz eleştirmenleri de durup düşünmeye itiyor: Yeni dönem tiyatroda sahne, kostüm, ışık, oyuncu nasıl olmalı? Mehmet Ergen bu sorduğum soruların cevabını “Şeylerin Şekli” nde veriyor. Yenilikçi tiyatronun nasıl olması gerektiğini detayıyla anlatıyor. Bu kritiğim dilerim yenilik gayesi taşıyan grupların da ilgisini çeker.

Şeylerin Şekli Konu
"Heykeltraş” Jenny, üniversitede bitirme tezini ilginç bir konu üzerine seçer. Bir erkeği ele alıp o' nu ilk tanıştığı günden bu yana irdeleyerek, yaşamını, geçirdiği evreleri tek tek sunum halinde insanlara gösterecektir. Bu çalışmasını da sanat adına gerçekleştirecektir. Adam, bu iş için biçilmiş kaftandır. Jenny, işine başladığında bazı durumları göz ardı etmiştir. Her insani ilişkide beliren sevgi, aşk, hoşlanma duyguları; ödevle beraber iyice ayyuka çıkmıştır. Adam, Jenny'e karşı safça duygular besler. Hatta yakın arkadaşları Eveyln'i ve Philip' i bile Jenny'e duyduğu aşk yüzünden harcar. Dostluk, arkadaşlık ilişkilerini bir kenara iter. Artık yaşamının merkezinde Jenny vardır. Peki Jenny için yaşamın merkezi neresidir?

Oyunu hem çeviren hem de yöneten Mehmet Ergen, bu ilginç, karmaşık konuyu duygusal boyuttan uzak tutarak yönetmiş. Daha çok sorgulamalar içinde oyunu izleyen seyirci; insan olmanın getirdiği bir takım duyguları irdeliyor sahnede. Günümüz genç kuşağının yaşadığı “duygu çıkmazları” da oyunda epeyce sorgulanıyor.

Harika Dörtlü
Jenny rolünde oynayan Esra Bezen Bilgin rolünün psikodinamik yapısını çok iyi tahlil etmiş. Oyun içinde oyun gerçekleştirirken 'acıma' duygusunu silip atıyor. Seyirciyi şüphe içinde bırakmadan rolüne devam ediyor. Amacına ulaşmak için attığı her adımda; izleyen, oyunun sonrası için ne olacak kaygısına varıyor. Özellikle de oluşturduğu sergide, karşılıklı konuşmalardaki 'mantık' vurgusuna hayran kaldım. Adam rolünde Bartu Küçükçağlayan iyi bir karakter oyuncusu olduğunu kanıtlıyor. Oyun içinde değişim gösteren karakterinin bütün davranış motifini eksiksiz aktarıyor. Sağlam oyuncu kendisi. Tek takıldığım sahnesi, öpüşmeler esnasında olayı yaşayamıyor. Belki de her gösterimde tekrar edilen bu olay, Sevgili Küçükçağlayan' da bir bıkkınlık yaratmıştır. Kim bilebilir?... Eveyln' da Betül Çobanoğlu, geçmişi ile hesaplaşan ve yeni aşkı Philip' le evlilik hazırlıkları yapmaya çalışan bir karakteri oynuyor. Oyunun her karesinde başarılıydı. Philip' te rol alan Deniz Celiloğlu ekip başarısına büyük katkılar yapıyor. Esra Bezen Bilgin ile girdiği ikili polemiklerde sinirini iyi yansıtıyor.

Sinemografik Teknikler
Oyunun yazarının Hollywood' da senarist olması ve filmler de oynaması oyunun sinemaya kaydığını gösteriyor. İn Yer Face akımının etkileri gözükse de oyunda, oyun için asıl olan sinemadan devşirme tekniklerin varlığıdır. 4 ayrı sahne var demiştik oyunda. Müze, ev, sergi salonu ve su altı evlilik bölümü. Her sahne sinemadaki bölümler gibi müzikli geçişlerle sağlamlaştırılıyor. İzleyen sahnelerin içine doğru çekiliyor. Yaşanılanlar gerçekçi aktarılıyor sahneye. Neil İrish'in dekor kostüm yapısını bu doğrultuda oluşturmuş. Işık da Yakup Çartık da bu tekniğe ayak uydurmuş. Zaten Yöneten Mehmet Ergen' nin başarısı ekibin tamamına yayılmış. Müzikler de gösteriye muhteşem tat katmış.

Şaşırtıcı Final
Oyunda, Jenny' nin Adam'ın kulağına söylediği şey ne idi? Ortada yaşanılanlar tamamen yalan mıydı? Kurmaca mıydı? Planlı mıydı? Oyun içinde oyunda başka bir oyunda mı vardı? Peki Jenny ile Adam kavgalı iseler neden düğün sahnesinde beraberlerdi? Yatakta Jenny, Adam'ın kulağına ne demişti? Hala düşünüyorum. Burayı tam olarak çözmüş değilim. Fakat şunu biliyorum, oyunun finali insanı cezp ediyor. Ve düşündürüyor.

Oyun her Çarşamba Akbank Sanat'ta sahneleniyor. Şunu da unutmamak lazım, oyunun asıl metininde inanılmaz küfürler buluyordu. Sevgili Mehmet Ergen, konuyu Türkçe'ye çevirirken küfürleri epeyce sadeleştirmiş. Bu bazı gruplara dilerim büyük bir ders olur. Oyunu nasıl izlenir bir hale getiririz fikri, dilerim her grup için temel düşünce olur. Yoksa 2 saat boyunca küfürlü bir gösteri bu güzelim oyunu mahvedebilirdi. Sinemografik tekniklerle yapılan bu şahane gösteriyi mutlaka izleyin.

JaqLee
04-07-10, 18:29
MEHMET ERGEN'DEN İNCE HESAPLAR, GİZLİ UYUM: "OYUNUN OYUNU"



Tiyatro denizimizin İstanbul limanına kendini onarmış bir gemi daha yanaştı. Adı: Yasemin Yalçın Tiyatrosu. “Kendini onarmış” diyorum, çünkü Yasemin Yalçın Tiyatrosu taaa 1991 yılında kurulmuş, üç oyunu sahneye taşımış bir kurumdu. Sonra, 12 yıl önce bir oyunun provasında Yasemin Yalçın'ın geçirdiği beyin travması yüzünden askıya alındı.

Tiyatro denizimizde İstanbul limanına yanaşan gemide Yasemin Yalçın'ın ve İlyas İlbey'in tiyatroya dönüşleri kutlandı. Beyaz camdan, beyaz perdeden tanıdığımız “Şeker Kız” Şebnem Dönmez ve “Best Model” Alp Kırşan için “Tiyatroya Hoş Geldin” partileri verildi. Yirmi yıla yakın bir süredir Londra'da yaşayan, orada Genel Sanat Yönetmeni olarak çalıştığı tiyatrolara ödüller kazandıran “Çılgın Türk” Mehmet Ergen İstanbul'a geldi.

Mehmet Ergen, Michael Frayn'ın “Oyunun Oyunu - (Noises Off) adlı oyununu (yanılmıyorsam 2003 yılında) Türkiye'de ilk kez İzmit Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu'nda dilimize çevirmiş ve yönetmişti. Aynı oyun Lale Eren'in çevirisi ve Müşfik Kenter'in rejisiyle Kent Oyuncuları tarafından da (yanılmıyorsam 1999 yılında) ve değişik tarihlerde İstanbul, İzmir, Trabzon, Adana Devlet Tiyatroları'nda sahnelenmişti.

Olsun. Aynı oyun için, bir kez daha, bu kere de Yasemin Yalçın Tiyatrosu tarafından “perde” dendi.

OYUNUN KONUSU
"Oyunun Oyunu”, İngiliz gazeteci ve yazar Michael Frayn'ın ilkel, sıradan ve kaba güldürme öğeleriyle bezenmiş, kimi zaman da inanılırlığın sınırlarını zorlayan, ciddi bir havası ve iletisi bulunmayan, salt güldürme ereğini güden, incelikten hayli uzak, ama bol ödüllü üç bölümlük “sabun köpüğü” niteliğinde bir oyunu. Değişik, ama tam anlamıyla “deterjan” bir konusu var. Bir tiyatro topluluğu “Çırılçıplak” başlıklı bir oyunun provasını yapmaktadır. Oyunda, Roger (Serdar Tutumluer), iş arkadaşı Vicki'yi (Şebnem Dönmez) anahtarını emlâkçiden temin ettiği bir eve “atacaktır”. Ev esasında Brent çiftinin sayfiye evidir. Derken, farsın vazgeçilmez terslikleri başlar, öncelikle evin hizmetçisi Bayan Clackett (Yasemin Yalçın) evdedir. Vergi kaçakçısı Bu arada, Philip Brent (Volkan Severcan), karısı Flavia Brent (Gülen Karaman) ile gizlice evlerine gelir. Birbirlerinin farkında olmadan evde yaşayan bu çiftlere bir de eve giren Hırsız (İlyas İlbey) karışmaz mı!.. Vicki, Hırsız'ın kızı çıkmaz mı!..

Yönetmen Lloyd Dallas (Kerem Atabeyoğlu) oyunun gidişinden memnun değildir, bu arada kaprisli ve kendini beğenmiş “esas oğlan”a repliklerini doğru söyletmeye çalışır, makyajıyla uğraşıp kendisini hiç dinlemeyen, bu arada birlikte yaşadıkları sarışın “saf” güzel Brooke'a (Şebnem Dönmez) sözünü dinletmeye uğraşmaktadır. Tiyatrolarda yaşanan zorlukların, tersliklerin, üzüntülerin altı yavaşça, fazla bastırılmadan çizilir, kırk sekiz saat uykusuz kalarak teknik işleri halleden, aynı zamanda sahne amiri de olan Tim (Alp Kırşan), provalar sürerken sahnedeki koltuğun arkasında uyuya kalır, falan...

Oyun, ikinci perdede kulisteki aksamalarla, trüklerle süslenir. Garry (Serhat Tutumluer), Dotty'ye (Yasemin Yalçın) kur yaptığına inandığı Frederick'i (Volkan Severcan) neredeyse öldürecektir. Belinda (Gülen Karaman), o sabah karısından ayrılmış olan Frederick'i avutmaya çalışmakta ve sahneye çıkması için uğraşmaktadır. Lloyd, Brook'un gönlünü almak için gizlice oyuna gelir, aldırdığı çiçekler sürekli karışır, kaktüslerin dikenleri ellere, kaba etlere batar, alkolik aktör Selsdon (İlyas İlbey) ikide bir ortadan kaybolur, Yardımcı Sahne Amiri Poppy, Lloyd'dan hamiledir, oyun müthiş bir trafikle sürer, biter...

YARATICI KADRO
Mehmet Ergen'in “Oyunun Oyunu-Noises Off” çevirisine, bir lümpen sözcüğü olan “baydı”ya yer vermesi dışında kusur bulmam olası değil. Gerçi, günümüzün sözcük kirliliği içinde Garry'nin “...baydı yani”, Selsdon'un “...bayıyor” demesi devede kulak ya, neyse! Belki de bu sözcüğü, benim kulağımın dişlileri bir türlü öğütemiyor da ondan takıyorum. Efter Tunç'un ilk perdede yer alan sahne dekorunun, daha sonra yerini kulis dekoruna bırakmasını ve kulis dekorunun arkasına kurulan başka bir dekorda oyunun düşsel bir izleyici topluluğuna izlettirilmesindeki tasarım hünerini alkışlamamak olanak dışı. Her ne kadar Vicki'nin “vual” emprime desenli yazlık kostümünün altına siyah file çorap, siyah ayakkabı yakışmamışsa da Efter Tunç imzalı giysilerin de oyunu tamamladığını söyleyebilirim. Vicki'nin çorabı, ayakkabısı, sonraki tabloda siyah “body” iç çamaşırını tamamlayacak, tamam da, giysinin de file çoraba, ayakkabıya uygun olması gerekmez mi? Belinda'nın, kalçayı gizleyen giysisi, şapkası ve “baretli” ayakkabısıysa bütün olarak övgüye değer. Yakup Çartık'ın oyuna ışıklandırma yoluyla yorum katan ışık tasarımı; dekora derinlik, perspektif kazandırması ve oyuncunun üçboyutluluğunu sağlamasıyla başarıya ulaşıyor. İlker Sevüker'in ses tasarımı da iyi.

YÖNETMEN OLARAK MEHMET ERGEN
Mehmet Ergen'in rejisi, cana yakın ve istenilen ritmi yakalamış. Özellikle ikinci bölümde oyuncular nefes kesici bir performans sergiliyor. Mehmet Ergen, sahneye koyucu olarak bu sabun köpüğü metni ustalıkla yoğurmuş, metni sanki oyuncunun duygularında eritmiş. Üçüncü bölümü biraz fazla uzun tutmuş, ama gene de oyunun kolektif bir nitelik taşımasını sağlamış. İzmit sahnelenmesinde olduğu gibi termoforun içinde gene su yok! İlyas İlbey, televizyonu kucaklayıp kaldırırken, doğal bir televizyon ağırlığını taşıyor, Yasemin Yalçın sanki pamuk dolu bir kutuyu kucaklıyor. Neyse!.. Kişilikler, Mehmet Ergen'in yönetiminde bilinçli olarak öne çıkarılmadıklarından oyuncuların hepsi birbirini tamamlamakta. Yani, tümü genel anlamda iyi. Yasemin Yalçın, hedef olduğu her uyarıcıya rahat, zoraki olmaktan uzak bir tarzda tepki gösteriyor. Yasemin Yalçın, tiyatromuz için hiç kuşkum yok ki bir kazanç. Bir de, hiç değilse zamanla “Sürahi Hanım” tiplemesinden kurtulsa… İlyas İlbey “eh” kıvamında… Şebnem Dönmez, aslında olabildiğince zor bir işi başarıyor, dişiliğini hiç kullanmadan, cinselliği hiç duyumsatmadan Vicki'yi ve Brooke'u doğru yorumluyor. Güzelliği ve uyumuysa, plastik vücut estetiğine uygun.

OYUNCULAR
Kerem Atabeyoğlu her zamanki gibi yaratıcılığının tüm yollarını ve yöntemlerini zorlamakta. Serhat Tutumluer, dört yıl önce can verdiği karakter(ler)e fazla bir ekleme yapmamış, ama fiziksel açıdan olabildiğinde iyi. Gülen Karaman, hem Belinda'da, hem de Flavia Brent'de çizgiyi iyi yakalamış. “Küller Küllere Bir de Yolluk”tan bu yana umutlar bağladığım Evren Kardeş bu kere fazla silik bir Poppy. Volkan Severcan, tam bir komedi oyuncusu olarak, konular arasındaki bağlantıyı kendince başarıyla kurup, uygun yeğlemeleri yapıyor. Elde ettiği komik gerçeklerin altındaki dramatik yanı, izleyiciye ustaca aktarıyor. Alp Kırşan verileni eksiksiz yapmakta.

Kısacası, Mehmet Ergen sahneye koyucu olarak oyuncuları beslemiş, canlandırmış, yüreklendirmiş, doyurmuş. Bütün bunları kotarırken, oyuncuların olmazsa olmazı olan, örneğin sahne tasarımındaki tahtayı, boyayı, çiviyi, ışığı; ne bileyim daha aklınıza ne gelirse, yani tüm maddi çevreyi hiç mi hiç cansız (inorganik) olarak görmemiş.

Pekiii… Mehmet Ergen tiyatrosunun bilinmeyeni ya da görünmeyeni nedir diye sual ederseniz: “Önceden yapılan uzun ve ince hesaplar ile gizli uyum” derim.

İzleyince sizinde göreceğinize ve bileceğinize bahse girerim…

JaqLee
04-07-10, 18:29
YUNUS'UN YOLUNDA DİVANE AĞAÇ



Bir ağaç ki köklerinde canların canını taşıyan, bir ağaç ki, onun acısıyla kendini yollara vuran bir ananın yoluna çıkıp, derdini anlatan. Bir ana ki, oğlunun ateşiyle yanıp tutuşan, onun canına, onun ruhuna, onun uğruna her şeyini feda eden….

Turgay Nar'ın kaleminden çıkan, Hüseyin Köroğlu'nun yönetmenliğinde beden bulan “Divane Ağaç” oyunu, insan ruhunda uzun ve zorlu yolculuğun kapılarını açıyor. Bir annenin doğum sancılarını, sadece bebeğine değil, hayata karşı, kötülüklere karşı mücadelesini, bir hayalin, bir rüyanın içinde görüyoruz.

Hikaye, Bereket Ana'nın rüyasıyla başlıyor. Hayatın iki kapısından ilkini, oğlunu dünyaya getirirken ve bu duyguyu yaşarken görüyoruz. Dünyaya gelen, hepimizin geldiği kapıdan geliyor ama bambaşka ruh kapıları açıyor hayatlarımıza.

Yönetmen Hüseyin Köroğlu Bereket Ana'nın rüyasıyla bizi içimizde bir yolculuğa çıkarıyor. Oğlunu arayan biçare Bereket Ana'nın gözünden, dünyada maddenin kalabalığından boğulmuş bizlerin, içimize bakmamızı sağlıyor. Bereket Ana ile birlikte, arıyoruz kendimizi. İçimizde bir yerlerde kaybolan insanlığımızı, vicdanımızı ve kaybettiğimiz tüm değerlerimizi bulmak için sefere çıkarıyor. Attığımız her adım bir bilinmeze doğru itiyor bizi. Değil mi ki anlamaya çalıştıkça karışıyor aklımız, doğru yoldayız. Aklımızın esaretinden kurtuldukça ruhumuz özgür kalıyor. Ruhumuz özgür kaldıkça aklımız karışıyor. Aklımız karıştıkça ruhumuzun özünde ışığı görmeye başlıyoruz. Divane oluyoruz onun uğruna….

Oyunda oğlunu arayan Bereket Ana, Tomris İncer, tecrübesinin, deneyim ve ustalığının tüm inceliklerini sergiliyor. Sahnede nasıl “olunacağına” dair örnek oluyor. Attığı her adım, her basamak, dengeli ve uyumlu. Onun yerine geçmemize izin verip, beraber yaşatıyor her şeyi.

Oyunda çok önemli unsurlardan biri denge ve uyumdu. Sahnedeki bütün oyuncular, adeta Mevlana felsefesi gibi, dengeli bir oyunla, uyumlu hareketlerle “BİR” olmayı başarıyorlar. Sahnede kimse önde ya da geride olmadan, eşit bir paylaşımla, ekip olmanın verdiği rahatlıkla beden buluyorlar.

Işığın ve müziklerin oyunun bütününe hizmeti de tam ve kusursuz. Özellikle nehirlerin ışık oyunlarıyla anlatımı, ağacın yine ışık ve gölgelerin oyunuyla anlatılması, hikâyeyi tamamlayıcı hale geliyor. Bütün bunlar ayrı ayrı düşünülmesi mümkün olmayan, “BİR” olmanın etkisiyle sahneye yansıyan güzellikler…

Koreografiyi hazırlayan, oyun içinde de görev alan Özge Midilli'yi özellikle tebrik etmek gerekiyor. Bedenin tüm engellerini kırarak, oyun içinde aynı anda hareket eden, uyum içinde devinen bir hale getirmiş. Yılanların hareketinden, dervişlerin dönüşüne, albısların dansına bütün bedenleri çok dengeli kullanarak, dans ve tiyatroyu bir arada başarıyla örneklemiş.

Yönetmen Hüseyin Köroğlu'nun şimdiye kadar sahnelediği birçok oyunda olduğu gibi savaş söylemi, bir yönetmen olarak doruğa ulaşmış durumda. Diğer sahnelemelerinde fiziksel savaş ve insan üzerinde etkilerini yansıtırken, “Divane Ağaç” ile hem fiziksel savaşı gözler önüne seriyor, hem de insanın içinde devam ettirdiği ruhsal savaşı da göstererek yeni bir yol çiziyor.

Oyunun bir perdede, tek nefeste sürmesi, seyircinin dikkatini dağıtmadan, bir nefeste seyretmesi ve en önemlisi oyunun sonunda hiç ses çıkarmadan, düşünceler içinde salondan ayrılması, oyunun istediği mesajı ulaştırmış olmasını gösterdi. Mutlaka izlenmesi gereken, çok başarılı bir oyun.

JaqLee
04-07-10, 18:30
İzledim, Büyüye Kapıldım
Dinledim, Ruhumu Arındırdım
"Güneşli Pazartesi"
Garaj İstanbul


Garaj İstanbul, bu sezon yaptıkları çalışmalar ile Türk Tiyatrosu'na "yenilik" konseptini iyiden iyiye oturttular. Zaten sezon sloganları olan "kendini yeniye bırak" cümlesi, grubun iç dinamiğini nereden aldığını gösteriyor. Bu yenilik gayesi, onların sanatsal şekillenmelerini farklı kılıyor. "Güneşli Pazartesi" sanatsal amacı ön planda bir gösteri… Bugüne dek süre gelen dans gösterilerini de bir kenara itiyor. İzleyeni gösterinin içinde canlı tutuyor.

Güneşli Pazartesi, güzel bir dans gösterisi olmasının yanında, fiziksel teatral gösterisi ile seyircileri büyülüyor. Sahnelerde erkek 'dostluk' kavramının böyle derinsel irdelendiğine şahit olmayan izleyici; karşısında 'sevgi' olgusunun yükselişine hayranlıkla bakıyor. Teatral dans gösterisinde oluşturulan bedensel figürlerden çok, müziğin insanlara bıraktığı muhteşem tat hatırda kalıyor. Seyirci, müziğin bedene söz geçirdiğini görüyoruz sahnede. İki dansçının özgür düşünceyle dostluk kavramını oluşturması, oyunu mükemmellik düzeyine çıkarıyor.

Sözsüz Konu
İki erkek aynı vapurda seyahat ederken, tesadüf icabı yüz yüze gelirler. Bu yüz yüze geliş, ilerleyen zamanlarda diyalog ötesi bedensel hareketliliğe neden olur. Her hareketin ritmik anlamı çerçevesinde, iki kişi arasında geçen diyalog ötesi figürler, 'arkadaşça' yakınlaşmayı ön plana çıkarır. Biri kaçsa da diğeri bu 'dostluk' belirtili yakınlaşmayı bırakmak istememektedir. Duyguların açığa çıkışı ile oyun netlik kazanır. Ve iki erkek arasındaki dostluk açığa çıkar.

Psikanalist Doğrular
Freud erkeklerin dostluk kavramında neden başarısız olduğunu incelerken 18 ile 26 yaşlardaki duygulara eğilir. -ki oyunda da bu böyle işlenmiş- Bu çağda birey ergenlikten yeni çıkmıştır. Ve karşı cinsin yakınlaşmaları o'nu boğmaktadır. Yakınındaki bireylerin ilgisine ihtiyacı vardır. Ergenlik krizinden yeni çıkan birey, sevgiyi alma ve verme gücüne sahiptir. Eğer bu alış-veriş gerçekleşmez ise psikolojik rahatsızlıklar baş gösterir. İyice yalnızlaşan erkek, çevresinden hızla kopar. Eğer bu dönem içinde 'dostluk' kavramı iyice belirgin bir dürtü halinde davranışa dönüşüyor ise, ilerleyen yaşantıda erkek; evlilikte, para kazanma durumlarında çok daha mutlu ve umutlu olur . Fakat genel olarak 'dostluk' kavramından uzak kalan bireyler, farkında olmadan karşı cinsi de kendinden uzaklaştırmaktadır. Hayatın her alanında sinirli, yaşamaktan zevk almayan birisi olup topluma hastalık yaymaktadır. Erkeklerin içine düştüğü çıkmazı incelikle ele alan Freud'un yaklaşımları, oyunda kendisine aynen yer buluyor. Şişirilen prezervatifler ve dalga geçilen 'sex' olgusu, iki erkeğin o güne dek yaşadığı cinsel sorunu da gün yüzüne çıkarıyor.

Tensel yakınlaşmayla içindeki elektriği karşısına aktaran erkek için asıl olan duygu; dokunmanın verdiği hazla rahatlamadır. Sadece kadına dokunmakla cinsel duygularını rahatlatan iki birey, oyunda birbirleri ile giriştikleri rekabet duygusunun oluşturduğu her dokunuşta 'dostluk' duygusunun rahatlamasına ulaşıyorlar. İnsani boyutta, sadece çıkarsız bir yakınlaşmanın içine giriyorlar.

Teknik Donanım
Oyun başlamadan önce, kamerayla çekilip perdeye yansıtılan gerçek çekilmiş görüntüler, oyunun gizini arttırıyor. Birbirinden habersiz iki erkeğin farklı dünyalardan yola çıkarak vapura ulaşmaları ve dünyaya farklı açılardan bakmaları görüntülerde güzel irdelenmiş. Özellikle oyun esnasında giden vapurun görüntüsü ile oyuncuları birbirinden ayırmak imkansız… Gerçekle, dijital görüntü harika bütünleşmiş. İki oyuncuyu da bu düşüncelerinden dolayı kutlamak lazım.

Oyuncular
Güneşli Pazartesi, gösteri sanatlarındaki uzman kadrosu ile farklı projeler üreten Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu'ndan Bedirhan Dehmen ile çağdaş dans alanında yeni denemelerle faaliyetlerini sürdüren [laboratuar] üyesi Şafak Uysal'ı bir araya getiren bir fiziksel tiyatro çalışması. İki koreograf, ilk ortak çalışmalarında, kişisel deneyimlerinden ve tarihte yer etmiş arkadaşlık tahayyüllerinden hareketle yola çıkıyorlar. Bugüne dek görülmek istenmeyen 'erkek' duygusallığını irdeliyorlar. Ve bunu yaparken de inanılmaz derecede başarılılar. Oyunun müziklerini hem figürlerle beraber hem de gözleriniz kapalı dinleyiniz. İki oyuncunun sahnede gerçekleştirdiği bedensel teatral gösteride, müziklerin oyunun tekstini oluşturduğunu rahatlıkla göreceksiniz. Sözler ritim olup kulağınıza gelecek. Oyuncular bu ritmi bedenleriyle öyle güzel aktaracak ki karşıya, size düşen iki yetenekli dansçıyı, oyuncuyu hayranlıkla izlemek olacak.

Güneşli Pazartesi, Garaj İstanbul'da seyircisi ile buluşmaya devam ediyor. Oyun yurt içi ve yurt dışı bir çok yerden övgü üzerine övgü aldı. Fakat böyle güzel bir dans gösterisine uzak kalan eleştirmen dostlarıma bir çift sözüm olacak: Belki şimdi beni anlayamıyorsunuz, ama sanat adına, tiyatro adına bu gösteriyi izlemeyerek çok şey kaybediyorsunuz.

Oyun Garaj İstanbul'da…

JaqLee
04-07-10, 18:30
Yakılan insanlıkla yüzleşin: 'Sivas 93'



1993 yılında bir güruhun bir aydın- sanatçı grubunu Madımak Oteli'ne sıkıştırıp cayır cayır yaktı. Aralarında Hasret Gültekin, Metin Altıok ve Nesimi Çimen gibi 33 aydın ve sanatçı, şeriat yanlısı gözü dönmüş kalabalık tarafından göz göre göre yakıldı. Yazar Aziz Nesin ise, yangından son anda kurtulmasına karşın, orada bulunan güruh tarafından linç edilmeye çalışıldı. Türkiye'nin bu ayıbının üzerinden 14 yıl geçti. O dönemin siyasi liderleri, Süleyman Demirel, Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz gibi bazı şahıslar, yakılan insanları dillendirmekten çok, kitleden kimsenin burnunun bile kanamamasının övüncünü yaşadılar.

Türkiye'de politik tiyatronun öncülerinden olmasına karşın, uzun zamandır politik konuları yüzeysel anlatan ve neredeyse unutan Dostlar Tiyatrosu ve Genco Erkal, çok isabetli ve cesaretli bir konu olan "Sivas 93" adlı tiyatro oyununu uzun bir araştırma sonucu kaleme aldı. Erkal'ın yazıp yönettiği belgesel oyunda konuşmalar, olayı yaşamış olanların tanıklıklarına, yazdıkları kitaplara, yaptıkları söyleşilere ve Sivas Davası tutanaklarına dayanıyor. "Sivas 93" oyunu, yaşananları ve sonrasında mahkeme sürecini belgesel film görüntüleri eşliğinde seyirciyle buluşturuyor. Erkal, yaptığı açıklamalarda oyunda kullandığı tek bir sözü dahi kendisinin eklemediğini, her şeyi tutanaklardan ve olayı yaşayanların tanıklıklarından aldığını söylemişti.

Tüyler ürperten oyun
Aynı zamanda oyunu yöneten Genco Erkal, sahneye aktarlığı "Sivas 93" adlı oyun "Politik Tiyatro" olmasının yanı sıra "Belgesel Oyun" olma özelliğini de taşıyor. Oyun boyunca sahnede gösterilen sinevizyondan görüntüler, olayın gerçek görüntüleri ve gerçek kişilerini seyirciye sunuyor. Çok realist ve tüyler ürperten gerçek olay sanki sahnede tekrar yaşanıyor. Seyirci adeta Sivas'ın sahnede yakılışını izliyor. Çoğu zaman gerilen seyirci, olayın gerçekliğiyle yüz yüze kalıyor olması, aynı zamanda bu süregelen düşünceye de bir tepkinin doğmasına neden oluyor. Önce herkesin yüzünün güldüğü semah görüntüleri geliyor sinevizyon ekranına. Ardından sokaklarda toplanmaya ve "Sivas Aziz'e (Nesin) mezar olacak" sloganları atmaya başlayan kalabalık. Sonunda da Madımak Oteli'nden yükselen alevler...

Oyunda Genco Erkal'ın yanı sıra Meral Çetinkaya, Yiğit Tuncay, Nilgün Karababa, Murat Tüzün, Çağatay Mıdıkhan ve Saliha Şirvan Akan rol alıyor. Oyuncular, birçok kişiyi aynı anda canlandırıyor. Her oyuncu birkaç role giriyor. Bazen Aziz Nesin olunuyor, onun yangın anında yaşadığı durumlar canlandırılıyor. Bazen de tüm oyuncular, saldırgan güruhu canlandırıyor. Oyun ilk başladığında ise, oyuncular Sivas'ta hayatını kaybedenler için siyah kostümlerle, ellerinde karanfillerle oyuna başlıyorlar. Oyunda Metin Altıok, Behçet Aysan ve Uğur Kaynar'dan alıntıların yanı sıra; Aziz Nesin'in Sivas Acısı, Nazım Hikmet'in Dünyanın en tuhaf mahlûku, Ataol Behramoğlu'nun Bu yangın yerinde ve Bülent Ecevit'in Madımak gibi şiirleri kullanılıyor.

Fazıl Say'ın yasaklanan oratoryosu
Geçtiğimiz dönem Fazıl Say'ın Madımak Oteli'nde yakılan şair Metin Altıok'un Oratoryosu iktidar tarafından sansürlenmişti. Birçok eleştiriye neden olan oratoryo bu oyunda kullanılıyor. "İslamcılar güç kazandı. Türkiye'yi terk edebilirim" diyen dünyaca ünlü piyanist Fazıl Say, bu sözünden dolayı sayısız eleştiriyle karşı karşıya kalmıştı. "Sivas93" oyununun müziklerini üstlenen Fazıl Say, Nazım Oratoryosu, Metin Altıok Oratoryosu, Kara Toprak, İpekyolu, Konçertosu, Keman-Piyano Sonatı, Anadolu'nun Sessizliği ve Nazım Belgeseli müziğinden bölümler kullanmış.

Eyleme geçen cehalet...
Muammer Karaca Tiyatrosu'ndaki oyun galasına polis gözetiminde başlamıştı Dostlar Tiyatrosu. Nedeni kimilerince oyunun müziklerini yapan Fazıl Say'ın aldığı tehditler ya da gelen bir bomba ihbarı olabilirmiş. Bu hafızalarda 21. yüzyıl Türkiye'sinde bir kültür-sanat fotoğrafı olarak kalacak. Ve bu fotoğraf karesine sığan Madımak'ta işlenen cinayeti unutmamış. Genco Erkal'ın "Hiçbir şey eyleme geçen cehalet kadar kötü olamaz" sözünü unutturmak istemiyor anlaşılan. Genel prova sırasında konuşan Erkal, oyunda kullandığı tek bir sözü dahi kendisinin eklemediğini, her şeyi tutanaklardan ve olayı yaşayanların tanıklıklarından aldığını söylüyor. Oyunu yazarken de tıpkı sahnelerken olduğu gibi olaylarla arasına bir mesafe koymak istemiş. Amacı olayları seyircinin hafızasında tazelemek ve bu olayla hesaplaşmasını sağlamak. Bir de cehaletin nelere yol açabileceğini göstermek.

Dostlar Tiyatrosu'nun "Sivas93" adlı oyunu Ocak-Şubat ayı boyunca Taksim'deki Muammer Karaca Tiyatrosu'nda sahnelenecek.

JaqLee
04-07-10, 18:30
60 yıl sonra tekrar sahnelere dönen oyun ; ''KOŞEBAŞI''


1923 sonrası cumhuriyet donemi Türk tiyatrosunun en önemli temsilcilerinden Ahmet Kutsi Tecer'e ait olan eser, Devlet Tiyatrolarının ilk sahnesi olan Ankara'daki ''Küçük Tiyatro''nun açılış oyunu olma özelliğini taşıyor. (27 aralık 1947) 60 yıl sonra aynı yer ve tarihte prömiyeri yapılan eserin konusu ; içinden yol geçirileceği için bazı evlerinin yıkılması gündeme gelen bir mahalle, bu mahallenin değişim sürecindeki insanları, eski değerlerin temsilcileri, karsısında yenilikçiler ve iki tarafın da eleştirildiği tartışmaları konu alıyor. Üç birlik kuralının temel özelliklerini taşıyan eser, 24 saat içerisinde gelişen olaylar aracılığı ile, değişen toplumsal değerler, yaşamdaki acı ve tatlı duygular arasında gerçekçi bir anlatıma sahip.

1923 sonrası cumhuriyet donemi Türk Tiyatrosu
Türk Tiyatrosunun altın çağı sayılan bu donemde, batı modelini uygulayan Tiyatronun kurumsallaşması yolunda yapılan atılıma koşut olarak gelişme gösterir. Gerçekçi Avrupa tiyatrosundan büyük ölçüde etkilenen Türk yazarları, gerçekçi doğrultuda yazdıkları oyunlarda öncelikle, Osmanlı toplumundan modern Türk toplumuna geçilirken yaşanan sancıları dile getirirler. Bu geçiş dönemini yansıtmakta en başarılı olmuş yapıtlar Reşat Nuri Güntekin'in Yaprak Dökümü ve Ahmet Kutsi Tecer'in Köşebaşı'sı dır. Çok üretken bir yazar olan Cevat Fehmi Başkut ise toplumsal eleştirel yaklaşımını çoğunlukla güldürü çerçevesi içine yerleştirmiştir.

Emekli olmasına rağmen bir vefa örneği olarak babasının yazdığı eseri sahnelemek için Ankara'ya gelen yönetmen Leyla Tecer; 24 saatlik kesintiyi doğum, ölüm ve düğün üçlemesiyle sunuyor. Diğer taraftan ilk kez 1949 yılında, 4 yaşında babasını izlemek için'' Küçük Tiyatro'' ya gelen Münir Canar'ın yıllar sonra aynı tarihte, aynı sahnede üstelik aynı karakteri oynaması müthiş bir duygu olsa gerek!

Eser ; ''The Neighbourhood'' adıyla İngilizce'ye çevrilmiş,ABD'de sahneye konmuş,1964 yılında da Ankara'da basılmış. Yazar oyunu gözler önüne serip, izleyici düşünmeye ve yorumlamaya yönlendirmeyi amaçlamış ve bu amacında başarılı olmuş. Baştan sona ilgiyle izlenebilecek, çarpıcı, sıcak,sevimli,yer yer duygulandıran ,içerikli,özlü bir güldürüye sahip.

Oyunu yaşayanlar…
Ustalara saygı gecesi gibi, yıllarını tiyatroya vermiş çok önemli oyunculardan oluşan bir ekip var. Üstelik yedisinden yetmişine bir oyuncu kadrosuna sahip. Genel olarak sahnedekilerin rollerini başarılı bir şekilde özümsemiş olmaları,neyi,nasıl ve niçin oynadıklarını bilmeleri, sahnede harika bir oyun izlememizi sağlıyor.

Tüm oyuncuların başarılı bir sınav verdiği ve oyunculuklarını bir kez daha izleyiciye kanıtladığını gözlemliyorum. Yılların getirmiş olduğu birikimlerini hiç çekinmeden cömertçe seyirciyle paylaşıyorlar. Tüm kadro büründükleri karakter çözümlemelerini sağlıklı yaparak seyirciyi sıkmadan tempoları ve uyumlarıyla götürüyorlar. Bu yorum çerçevesinde tüm oyuncular başarılı bir çizgi tutturuyorlar.

Yalın ve abartıdan uzak başarılı bir bütünselliğin kurulduğu her şeyden önemlisi ''takım oyunculuğu'' gözlemleniyor. Oyunun ana karakterlerinden beybaba (Savaş Tamer), bakkal (Can Öztopçu), kahvehane sahibi (Tolga Çiftçi), Osman (Okan Şenozan) ve bekçi (Münir Canar) gerektiği gibi, dengeli,abartısız,içten bir yorumla görevlerini yerine getiriyorlar.

Ekibin geneline bakıldığında oyunculuk düzeyi ortalamanın üstünde bir performansla ,deklamasyona kaçmadan sürekli tempolu, alabildiğine uyumlu,ses ve vücut kullanımları başarılı, kabına sığmayan,seyirciyi sımsıcak kucaklamak isteyen bir anlayış hakim.

Oyunda görev alan; Münir Canar, Savaş Tamer, Can Öztopçu, Tolga Çiftçi, Okan Şenozan,Gürkan Görbil, Turgay Kılıç, Sanlı Baykent, Özcan Pala, Günaydın Yaltırak, Bülent Türkmen, Refika Özbayer, Deniz Alver Çamlıdağ, Orkide Çivicioğlu Gerçek Özkök Aktemur, Didem Uzel, Banu Güngör İnal, Gözde Baytaş Berivan Özyiğit, Zerrin Çağlar, Mümtaz Aydoğan Mengi, Murat Beşik Yaseri Şahbudak, İlyas Zeki Karaca, Halil Kızılöz, Erkan Erkoç, Celal Murat Usanmaz, Murat Öz, Orhan Akbıyık, Orhan Kocabıyık'tan oluşan kalabalık kadro, oyunculuklarıyla kendilerini izleyiciye kanıtlıyor. Tüm kadro pürüzsüz,saat gibi işleyen, hiç aksamadan oyunun özüne uygun bir çalışmaya imza attılar.

Güzel bir rastlantı.
Yıllar sonra babasının eserini sahneye koyan Leyla Tecer'in duyguları ne kadar tarifsizdir kim bilir. Oyunu sahneye koyarken, bir masal kahramanı gibi değil, zamanın insanını yansıtmış. Olması gerektiği gibi yaklaşarak özgün bir yorumla sahneye koyuyor. Hakikaten bıçak sırtı bir oyun! Bir tarafta (eserin tarihteki önemi bir tarafa,) geçmişi yansıtma durumu var, diğer tarafta günümüz gerçeği var. Geçen bu tarihsel süreci iyi saptayarak seyirciye o donemi yaşamakta hiç zorlanmıyor. Bu tarihsel süreci yansıtırken bugünümüze hitap etmeyi de ustalıkla başarıyor. Selamlama sahnesinde de 1947 yılında oynamış usta isimleri sinema perdesinde seyirciye tanıtması müthiş bir ayrıntı! Çok sağlam oyunculardan oluşan bir ekip oluşturmuş. Karakter analizlerini başarıyla oturtmuş, sahne coğrafyasından bilinçle yararlanmayı başararak ayrıntıları göz ardı etmeyen büyük bir titizlikle, belki de babasına olan son görevini layıkıyla yerine getiriyor. Ortaya, ayakta alkışlanmayı hak eden harikulade bir iş çıkarıyor.

Günümüzün geçmişini yansıtan bir dekor anlayışı.
Hem geçmiş bir oyunu tasarlayacaksın, hem de günümüz izlerini yansıtacaksın. Sertel Çetiner'in dekorları olağanüstü. Bir mahallede olması gereken her şeyi, sıkıştırmadan yerli yerinde o kadar başarılı bir şekilde yerleştiriyor ki hayranlıkla izliyorum. Sahnenin sağ ve sol taraflarında İkişer katlı evler dizilmiş. Hemen bitişiğinde arka mahalle görünümü için yapılmış merdiven, önünde musluk, tam ortada koca bir sinema perdesi var. Oyun boyunca, oyunun yazıldığı tarihteki coğrafik konumlar ve insanlar yer alıyor. Sağ tarafta bir kahvehane ,sol tarafında bakkal, sokak lambaları, yol çalışmasını temsil eden taşlar ve levhalarla kendimi adeta sokakta hissediyorum. Türk Tiyatrosunun bir numaralı dekor tasarımcılarından biri olan usta, başarılı çizgisinden asla ödün vermiyor.

Aynı biçimde Sevgi Türkay'ın giysileri ,Ahmet Karademir'in ışık düzeni, Can Atilla'nın müzik seçimleri, Fuat Gültekin'in projeksiyonu övgüye değer birer ustalık, kılı kırk yaran birer titizlikle yapılmış. Hepsini canı gönülden kutluyorum.

''Küçük Tiyatro'' bundan 60 yıl önce tıpkı bugün olduğu bir düdükle başladı ve yine bir düdükle sona erdi.

''Köşebaşı'' ; bu iki düdük arasında yaşananlara tanık olmak isteyen seyircisini bekliyor.

Uzun yıllar sahnede kalması dileğiyle, iyi seyirler…

JaqLee
04-07-10, 18:30
Kapına Gelenle Değil
Kendinle Yüzleş
"Kara Kaplı"
Tiyatro Yüzleşme


Jean Claude CARRİERE' nin yazıp Zeynep Utku' nun Türkçe'ye çevirdiği “Kara Kaplı” adlı oyun Fransız Kültür Merkezi'nde sergileniyor. Öncelikle oyun için “sıra dışı” bir metin demekte sakınca görmüyorum. Kara bir günde, kara kaplı defteriyle karanlık yaşayan bir adama, kara bir kadın davetsiz misafir gelir. Gelen kişinin niyeti nedir? Yoksa evde bekleyen adamın gerçek karakteri midir? İki karakter arasında geçen konuşmalar psikolojik çözümlemeleri de beraberinde getirir.

Yazar Jean Claude Carriere, kendi hayatından bir kesiti aktarıyor oyununda. Elbette bu aktarış o'nun içine düştüğü psikolojik gerilimleri de gözler önüne getiriyor. Psikanalizimin Kurucusu Freud'un bahsettiği üzere; yaşantısında kariyer olgusuna yenilik ekleyemeyen erkekler, üst tabaka kimliklerini ortaya çıkarabilmek için kadınlarla giriştikleri cinsel münasebetleri kullanırlar. Kullanılan bu durum içler acısı bir serzenişin ilk başlangıcıdır. Erkek beraber olduğu her kadınla kendini üstün sansa da, kadınlar için yaşayan bedenini kadınların hegemonyasına göre ayarladığından bi'haber olaylara yanaşmaktadır. Beğenilmek, hoşa gitmek, sevilmek, cinsel olarak arzulanmak her erkeğin vazgeçilmez hissidir. Ama bu hissi yaratan kimdir? Elbette kadındır.

Kadın, istediği sürece erkek var olur. Erkek, istediği sürece kadını var edemez
Yukarıda yazdığım yargı, oyunda doğru biçemde ortaya çıkıyor. Öncelikle seviştiği her kadını 'kara kaplı' defterine kaydeden erkek karakter, yaşantısına kariyer elde etmek ve para kazanmak için devam eder. Fakat Paris'te küçük dairesi içine sıkışmış olan hayatı, o'na bir türlü mutluluk vermemektedir. Bir gün karşısına bir kadın çıkagelir. Yanlışlıkla(!) geldiği eve yerleşmek asıl amacıdır. Fakat bu kadın kimdir? Erkek tarafından 'Kara Kaplı' deftere yazılan herhangi birisi midir? Kadın zamanla erkeğin yaşadığı dünyayı değiştirmeye başlar. 'Kara Kaplı' için yazılanlar azalır ve gün gelir yok olur. Kadına bağlılık artar. Hayat kadının çevresinde dönmeye başlar. Erkek için asıl gaye, artık sevdiği bir kadını kendi çevresinde var etmektir. Ama ne yazık ki bunu gerçekleştiremez. Kadın, istediği sürece erkeği var eder. Ama erkek için bunu demek nerdeyse imkansızdır.

'Kara Kaplı' Kritikler
Şimdi bu yazacaklarıma Sevgili Zeynep Utku kızabilir. Oyunu Türkçe'ye çevirirken neden Fransız dilini olduğu gibi Türkçe'ye aktarmış? Türkçe gramer yapıları ve cümle anlamlarını neden hiç düşünmemiş? Elbette güzel bir çeviri yapmış. Eksiksiz gerçekleştirmiş bunu. Fakat benim anlamadığım bir başka konuda şu; Dramaturg Cengiz Paksoy bu durumu görerek olaya neden müdahale etmemiş? Bana kalırda bazı uzun konuşmalar ve Fransızca cümle yapılarının olduğu yerler oyundan çıkarılmalı. Bu küçük eleştirime bakıpta metini sevmediğimi düşünmeyin sakın. Harkulade bir metin var ortada. Takıldığım küçük aksaklıklar düzeltilir ise eğer, oyunun çeviri ve dramaturji işi dört dörtlük olur.

Işıkta Yüksel Aymaz Klasiği
Şevgili Yüksel Aymaz, ışıkta çok iyisin. Suretlerin ortaya çıkışında ve ev sahnesindeki geçişlerde eksiksiz ne varsa ortaya koymuşsun yine. Ben Yüksel Aymaz ışıklarını seviyorum. Güzel işler yapıyor. Yeni tekniklerle bezeli sahne denemeleri o'nun tasarımlarının temelini oluşturuyor.

Zeynep Utku Oyunu Yaratıyor
Oyunun çevirmeni, oyuncusu, dekor/kostüm tasarımcısı Zeynep Utku, tek başına oyunu yaratıyor. Her bölümde son derece başarılı. Küçük nerdeyse 50 m2'lik evin dekor yapısını çok beğendim. Özellikle eve gelen kadının üzerine giyindikleri çok güzel. Musa Uzunlar'ın giyindiği takım elbise ve pardüsü erkeğin 'çapkın' kimliğini ortaya koymada güzel düşünülmüş. Sevgili Utku' nun oyunculuğu da harika. Çevirisini yaptığı metinde kadını iyi analiz etmiş. Umursamaz tavırla erkeği kapana sıkıştıran kadın, erkeğin elindeki her şeyi alıyor. Bunu yaparken de duygu kavramını bir kenara bırakıyor. 'Kara Kaplı' defterde yazılanlar için beklide öç alıyor erkekten. Zeynep Utku, kadının belirttiğim bütün davranış motiflerini çok iyi oynuyor. Tek takıldığım sahne şu; erkeğin karşısında 'seksi' dans etmeye çalışan kadın, biraz daha kıvrak oynayabilir. Ve o an az daha uzatılsa hiçte fena olmaz.

Musa Uzunlar oyunda eksiksiz oynuyor. Erkeğin bütün ruh halini elinde tutuyor. Freud'un dediği üzere, kendisine üstünlük alanı yaratmayı başarırken bir yandan da psikolojik sorunları ile karşı karşıya geliyor. Kadına bağlılık kavramını son derece iyi gösteriyor. Ve erkeğin hayatının bütün çıkmazlarını bu anda ortaya koyuyor. Zeynep Utku gibi son derece başarılı.

Bugüne kadar görmediğiniz sıra dışı bir konuyu izlemek istiyorsanız bu gösteriyi kaçırmamanızı öneririm. Şunu da belirtmek istiyorum; oyunun afişinde ve broşüründe yer alan 'kertenkele' görüntüsüne ben pek bir anlam veremedim. Bunu da önemle belirtmek istedim. Konudan bağımsız bir figür kullanılmış. Bana kalırsa 'kertenkele' yerine -özellikle kadın için- 'bukalemun' figürü daha uygun olurdu.

Oyun Fransız Kültür Merkezi'nde seyircisini bekliyor. İyi seyirler…

JaqLee
04-07-10, 18:30
GÜVENLİĞİMİZİN BATTANİYESİ MİDİR DİN?: "DUA ODASI"



Lenin'in de söylediği gibi, başkaları hesabına çalışmaktan, yerine getirilmeyen isteklerden ve yalnız bırakılmışlıktan yılmış halk kitleleri üzerine her yerde büyük ağırlıkla yüklenen ruhsal baskı biçimlerinden biri hiç kuşku yok ki dindir. Doğaya yenik düşen ilk insanların tanrılara, şeytanlara, mucizelere ve benzeri şeylere inanmasına yol açışı gibi, sömürülen sınıfların sömürenlere karşı mücadeledeki yetersizliği de kaçınılmaz olarak ölümden sonra daha iyi bir yaşamın varlığına inanmalarına yol açar. Din, bütün yaşamı boyunca çalışan ve yokluk çekenlere, bu dünyada azla yetinmeyi, kısmete boyun eğmeyi, sabırlı olmayı ve öteki dünyada bir cennet umudunu sürdürmeyi öğretir. Oysa yine din, başkalarının emeğinin sırtından geçinenlere bu dünyada hayırseverlik yapmayı öğreterek, sömürücü varlıklarının ceremesini pek ucuza ödemek kolaylığını gösterir ve cennette de rahat yaşamaları için ehven fiyatlı bilet satmaya bakar. Böylelikle din, halkı uyutmak için afyon niteliğindedir. Bana da sorarsanız din, sermaye kölelerinin insancıl düşlerini, insana daha yaraşan bir yaşam isteklerini içinde boğdukları bir çeşit ruhsal içkidir.

KHAN'IN DUA ODASI
Çin asıllı İngiliz oyun yazarı Shan Khan 'ın yazdığı, bu sezon Cem Kenar yönetmenliğinde Tiyatro 'de sahnelenen “Dua Odası - Prayer Room” başlıklı oyun da bu konuyu işliyor. Bir okulda, Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin bir arada kullandıkları bir ibadet odası, bu dinlere mensup öğrenci ve liderlerin kimi zaman bu odayı Kudüs'ün ufak bir modeline dönüştüren çekişmeleri, kişiselden dini boyutlara uzanan ya da tam tersi yolda ilerleyen inanışlar... Uğruna savaştığımız inançlar… Yaşam, ölüm kavramları… Din ve insan ilişkileri… Hoşgörü (güya)…

CEM KENAR'IN OYUNU TANITIMI
"Yaşadığımız bu günlerde; 'Dinler arası dialog ve hoşgörü' üzerine birçok buluşmalar ve toplantılar yapılıyor. Papa camide dua ettiği için çok mutlu oluyoruz. Ya da İstanbul Müftüsü Hıristiyanların bayramını kutladığı için ona alkış tutuyoruz. Amerikan Senatosundaki 'Ermeni Tasarısını' destekleyen Amerika'daki Yahudi Cemaat Birliğine ilk tepkiyi Türk Yahudi'si olan bir iş adamımız ve İsrail hükümeti veriyor. Bunlara baktığımızda dinler arasındaki “diyalog” bizi mutlu ediyor. Bu fotoğrafın bir tarafı... Bir de diğer tarafı var; Amerika (Hıristiyan bir ülke) şu an bir Müslüman ülkenin topraklarında ve birçok Müslüman'ı katletti. Ve kimseden ses yok. İsrail, Ürdün'e girdi ve birçok Müslüman'ı öldürdü. Dünya gene sessiz. İsrail'de; özellikle Kudüs'te her gün Yahudiler Müslümanları, Müslümanlar Yahudileri öldürüyor. Hıristiyanların Haçlı Seferleri'ni de tarihsel belleğimizden silemediğimiz de kesin. Şimdi şöyle düşünmek gerekiyor; Bir Haham, bir İmam ve bir Rahip aynı odayı ibadet odası olarak kullanmak zorunda kalsa, birbirleriyle ne kadar diyalog kurarlar, ne kadar hoşgörülü olurlar ya da birbirlerine karşı geçmişten gelen 'önyargılarından' ne kadar kurtulabilirler?” Oyunu sahneye taşıyan Cem Kenar ise, oyunu böyle tanıtıyor.

CEM KENAR'IN SAHNEYE KOYUŞU
Her şeyden önce şunu söylemeliyim ki, Galata bölgesinin bakımsız, köhne, ama tarih kokan ara sokaklarından birindeki mekânlarında beş yıldır “inatla tiyatro yapan” Tiyatro Z, son derece cesur bir hamle yapmış, zor bir işi başarmış. Metni dilimize kim kazandırmış bilmiyorum, ama “kokla” yerine ”kok” demeseymiş; “ahenk” yerine “uyum” sözcüğünü kullansaymış iyi edermiş. Dua odasında bu kadar parlak ışığa gereksinim var mı, anlamam. Bounce'un giysisi neden o denli “uçuk” karışmam. Ama Cem Kenar, oyunun ritmik düzenini duyumsamak için, ritmik çerçeveleri üst üste bindirmiş. “Bekleyiş” dizgesini, belirli bir ritmik çerçevenin içine, bir göstergeler dizgesinin üstüne oturtmuş. Oyuncuların karakterlerini çözümlemelerini sağlamış. Shan Khan'ın küfürlü, edepsiz metni aynı zamanda tersyüz edilmiş dinsel bir atmosfer taşıdığından, yani sefil olanın peşinde koşmanın azizin inanmışlığıyla sürdürüldüğü baş aşağı dönmüş/döndürülmüş bir dünyada yaşandığından melodrama kayacak yapıyı dengede tutmuş. İyi bir iş çıkarmış Cem Kenar, iyi bir iş çıkarmış da, oyunun finalinin eleştirmenlik damarımı kabarttığını gene de itiraf etmeliyim. Bounce içeri girse ya, Fiz onu içeride öldürse ya…

OYUNCULAR
İşin doğrusu, oyuncuların başarı hesaplamasında birini diğerinden ayırmak doğrusu pek mümkün değil. Hepsi, birer birer ve ayrı ayrı, karakterlerini sürekli yükselen istekler, özlemler, aksiyona çağrılar ve onların içsel-dışsal aksiyonlardaki tüketimlerinden oluşturuyorlar. Tıpkı bir motorun bağımsız, sürekli yinelenen patlamalarının bir otomobilin yumuşak devinimiyle sonuçlanması gibi birbirlerini devindiriyorlar.

Gene de her birini tek tek ele al derseniz Aydın Şentürk'ün isteklerindeki kesintisiz patlamalar dizisinin Fiz karakterinin yaratıcı iradesini aralıksız devindirdiğini söylerim. Şebnem Hassanisoughi Jade'ın içsel yaşam akışını çok iyi kuruyor derim. Hilal Özbay, sanatsal arzu ateşini oyun boyunca koruyor; İnanç Koçak, Kazi'ye güldürü öğeleri eşliğinde derinlik ekliyor, yaratıcı duygularını aktarmak için her şeyi, ama her şeyi, sesini, sözcüklerini, jestlerini, yüz ifadesini mükemmel kullanıyor derim.

ELEŞTİRİ DEĞİL, ÖNERİ
Diğer taraftan, Deniz Gönenç Sümer “Inishmaan'ın Sakatı”ndaki başarısını sürdürüyor. Reuben'in fiziksel ve psikolojik yönelimlerini çok iyi kavramış. Nebil Sayın, repliklerini biriktirmiş olduğu tüm içsel malzemeyle billurlaştırmasıyla dikkat çekiyor. Umut Beşkırma, rolü yaşama sürecinin rol için bir çizgi yakalamak, bir üstünyönelim ve bu üstünyönelimin kesintisiz aksiyon çizgisi aracılığıyla etkin bir biçimde elde edilmesinden oluştuğunu biliyor.

Gelelim Özgür Atkın'a… Özgür Atkın'a Bounce'un içsel hareket noktasını yeniden incelemesini, Bounce'un haklılık temelini oluşturan sağlam öğeleri bulmasını önereceğim.

Atkın'ın bu söylediklerimi eleştiri olarak değil, eleştirmen amcanın iyi niyetli “temennisi” olarak alıp kabul etmesini özellikle isteyeceğim, kırılmaması için sırtını sıvazlayıp gözlerinden öpeceğim.

JaqLee
04-07-10, 18:38
"Evlere Servis "Takıntılarımızdan Arınma" Hizmeti : "Tak, Tak, Takıntı..."


"ATATÜRK'ün doğum tarihinden, ölüm tarihini çıkarırsanız ne kalır?” Hadi bilin bakalım. Tık yok mu? Anlaşıldı. Sizin bir an evvel “takıntılarınızdan arınma vaktiniz” gelmiş demektir. “Tak tak”. Kapı vuruluyor. Kim o? Ben “takıntınız”. Yukarıda sorulan sorunun cevabını bulmak için çaresiz “altı zır zır delinin” geçtiği süreçten geçecek ve kapıyı çalan “takıntınızdan” bir an önce “kurtulacaksınız” demektir.

Zaten şunun şurasında toplum olarak oynatmamıza ne kaldı ki? Sen (okuyucu), ben (naçizane bu satırların yazarı), Madam Arşaluz Taşaklıyan (Ali Poyrazoğlu), Şuayip Kibar (Bülent Kayabaş), Melek Pakyüz (Şebnem Özinal), Söğüt Kurugürültü (Berrak Kuş), Kamil Çakmak (Özdemir Çiftçioğlu), Eylül Çimen (Eser Ali), sekreter (Kerem Coro) bir de sizinkilerle (henüz oyunu seyretmemiş olanlar), bizimkiler (seyirciler). Yani, “biz bizeyiz, hepimiz bir birimizi biliriz” hesabı.

Yer İzmir Atatürk Kültür Merkezi. Hizmeti veren Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu. Hizmet, “ruh ve akıl sağlığı bozulmuş bir toplumun sorunu nasıl çözülür” konusunda yol göstermek. (Tabii anlamak isteyene). Oyunun ana fikri, “ruh ve akıl sağlığını” yitirmiş bir toplumda, bireylerin birbirine tutunarak, birbirlerini sevmeyi öğrenerek, birbirleri için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayarak tek bir yürek, tek bir yumruk olarak “takıntıları” ile nasıl mücadele ederler ve takıntılarını nasıl “yenerler”, nasıl ayakta kalırlar, “felaketlerin nasıl üstesinden gelirler”, bunu anlatmak. İşte dersimiz kısaca bu. Olayın ana fikrini anladık da. Nasıl yapacağız? Biraz sabır. Biraz sonra oynayacağımız oyunu Laurent Baffie yazmış, Ali Poyrazoğlu dilimize uyarlamış ve yönetmiş. İyi ki de yapmış. Çünkü uygulamaya başladığımız andan itibaren hepimize ilaç gibi gelecek.

Aşağıda uygulamasını okuyacağınız oyunu evde tek başınıza denemeye kalkmayın yararı olmayabilir. Ama sokakta, sizin gibi “takıntılarından arınmaya” çalışanlarla birlikte el ele tutuşarak, mesela Anıt Kabir'e doğru tek bir yürek, tek bir yumruk olarak yürüyerek oynarsanız kesinlikle faydasını görürsünüz.

Altı tane zır zır delinin kimliğinde koca bir toplumu simgeleyen Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu, biz koltuklarda oturan en az sahnedekiler kadar zır zır delilere bunu bunun nasıl yapılacağını gösterdiler. Kimileri dersini yürekten belledi, kimleri dersi astı pek eğlendi, kimileri de dersten pek feyiz aldı ama ne olduğunu tam olarak çıkaramadı ama hemen hepsi evlerine dönerken fani ruhlarına sızan, iyi gelen bir şeylerle salondan çıktı. Adı pek de konamayan bu şey “yapabilirsiniz”, “başarabilirsiniz” gerçeğinin yürek yakan “ihtimali” olabilir mi?

Senin ve benim gibi top yekun zıvanadan çıkmış bu toplumun dahil olduğu oyuna geçmeden önce şu “takıntı” meselesine bir açıklık getirelim. Neden takıntılar insan hayatı için bu kadar önemli? “Takıntılar” hayatımızı neden “karartır”? Neden geleceğimize, torunlarımızın geleceğine “ipotek koyabilir”? İlk başlarda “şaka” gibi gelen bu lüzumsuz “takıntılar” bir süre sonra nasıl bir “kabusa” dönüşür? Yani, ülkenin şu an içinde bulunduğu durum.

"Takıntınız mı” var? Mesela turban takıntısı gibi, istemsiz küfür etme takıntısı gibi, örnek mi bakınız “ulan sen ne anlarsın? ulema mısın? o işleri ulemaya bırak” gibi naif hitap tarzlarıyla Türkiye Cumhuriyeti Devletinin en üst kademesindeki görevlilere seslenen yetkililer ve de etkililer, “ananı da al git hadddeeeee anca gidersin” üslubunu kullananlar (takıntı ya, herhalde istemsiz kullanıyorlardır, yani kötülüğünden değil), bastığı her karoyu, çıktığı her merdiveni sayan “sayı sayma hastaları” (mesela Çankaya'ya giden yolda her olasılık hassasiyetle hesaplanır), gencecik yaşına bakmadan “gemicik” koleksiyonu yapan koleksiyon takıntılıları, temizlik hastaları, ha bire ellerini yıkayanlar ya da devletin kadrolarındaki ATATÜRKÇÜ memurları ve ATATÜRKÇÜ bürokratları temizleme gayretine düşenler (istemsiz temizlik hastalığına bir örnek), yürürken çizgilere basamayanlar, ATATÜRKÜN huzuruna çıkamayanlar( Anıtkabirdeki yere döşeli karoların çizgilerine basamıyorlar ya sırf o yüzden, istemsiz yani, takıntıdan canım, kötü niyet yok), her şeyi iki defa tekrarlama hastalığı. Mesela, meclis kürsüsünden canlarını bu topraklar için vermeye gidenlere “orası yan gelip yatma yeri değil” demek gibi(tamamen istemsiz, yoksa neredeyse her gün bir şehit cenazesinin kalktığı bu memlekette insan ölüme giden o çocuklara böyle bir laf eder mi? kötü niyetten değil, sadece takıntı) Örnek mi çoooook. Yine meclis kürsüsünden tüm ülkeye hitaben “Farz edin ki türban siyasal bir simge. Ne olmuş yani?” diyebilmek (bu cümleyi içinizden iki defa tekrarlayın, benim bir kez daha yazarsam sinirlerim kaldırmayabilir, ruh sağlığım ciddi biçimde bozulabilir) gibi. Bunların hepsi “takıntıdan” ibaret. Yani bir çeşit “ruh ve sinir hastalığı”. Kesinlikle bir kötülük yok. Teşhisi önceden koyalım ki sonradan aklımız karışmasın.

Gelelim oyunumuza. Tabii siz hala en başta sorduğumuz sorunun yanıtını merak ediyorsunuz? ATATÜRKÜN doğum tarihinden, ölüm tarihini çıkartırsanız ne kalır? Hadi biraz düşünün bakalım. Aceleye gerek yok. KURTULUŞ SAVAŞI bile bir günde kazanılmadı. Bu hassas bir ipucu. Takip ederseniz sizi yanıta götürür. Hadi işletin omuzlarınız üzerinde yükselen o naif uzvunuzu. Masa örtüsü büyüklüğünde bir bez parçasıyla sıkı sıkıya kapatıldıysa biraz zor olacak ama olsun siz yine de deneyin. Zarar gelmez.

Oyun bir kabullenişle başar. Şuayip Kibar sahneye gelir ve izleyiciyi selamlar. “Ben, hastayım efendim”. (Güzel bu adamda umut var, en azından bir “takıntısı” olduğunu “kabul ediyor”? Ya etmeyenler? Mesela, “şeriatı, şeriatçılardan daha çok isteyen kadınlar” gibi umutsuz durumda olanlara ve durumun umutsuzluğunu “fark edemeyenlere” ne demeli?) Seyircilerin birinden yanıt “geçmiş olsun”. (Durumun vahametini henüz idrak edemeyen aydınlarımıza ne kadar benziyor değil mi?)

Oyuna geçmeden önce oyun kişilerini tanıyalım.

Şuayip Kibar. Eski yayın evi sahibi, şimdi emekli. 11 yaşından beri küfretme hastalığından muzdarip. Çocukluğu çok yalnız geçmiş. Evliliğin eşiğinden nasıl döndüğünü size kendisi anlatsın. Allah kimselere vermesin istemsiz olarak sürekli “küfrediyor”. Hele bir de krizi tuttu mu? Yandınız. Aslında o kadar kibar bir beyefendi ki tanısanız pek seversiniz. Sizden iyi olmasın. Tıpkı bazı yetkili kişiler gibi sürekli küfretmesi olmasa. Mesela gülümseyerek “beyefendi rica etsem, götümü yer misiniz?” diyorsa, bilin ki aslında “sizinle tanıştığıma çok sevindim, siz nasılsınız” demek istiyor. Kötülüğünden değil, sadece nezaket anlayışı biraz “farklı”. En meşhur sözü. “Küfretme hastalığı yaygındır bu memlekette. Bakın başbakanımızda bile var.”(Ben bir şey demedim Şuayip Bey öyle söylüyor. Elçiye zeval olmaz)

Kamil Çakmak. Taksi şoförü. Sürekli sayı sayma hastalığı var, kafasında istemsiz olarak sayılarla uğraşıyor. Bastığı karoları, çıktığı merdivenleri hep sayar. Karşısındakinin içi dışına çıkana dek sayıları çarpar, böler, toplar, çıkarır. İçlerinde durumu en hafif olanı. Biraz açıkgöz ama özünde çok iyi bir insan. Rengi sarı (doğal olarak) Karısı Gülseren'e söz verdiği için gelmiş yoksa o hasta filan değil.

Melek Pakyüz. Adından da anlaşılacağı üzere akça pakça bir kadıncağız. Sabun aşınıncaya kadar ha bire elini yıkar. Temizlik hastası. Eli çelikten yapıldığı için ne kadar yıkarsa yıkasın bir şey olmuyor. Olan seyircilerin sinirleri ile sabuna oluyor. Laborant. Rengi beyaz. Dediğine göre öpüşürken birbirimize ne kadar çok mikrop geçirdiğimizi bilseydik, asla kimselere yaklaşmazdık. Keşke bilseydik, doğal nüfus planlaması olurdu. (Aramızda kalsın, Şuayip Bey'e göre “titiz ******”)

Söğüt Kurugürültü. Soyadından da anlaşılacağı üzere sürekli her şeyi iki defa tekrarlayarak konuşmayı zamanla bir gürültü kirliliğine dönüştürüyor. Tekrarlama hastalığı var. Çok iyi bir kızcağız.. Eylül ile birbirlerini pek sevdiler. (Bazı bilgiler özellikle eksik bırakılıyor. Merak edenler oyunu izleyerek eksik bilgileri kendileri tamamlayabilirler. Amaç heyecan olsun) Rengi gri. (Şuayip Bey'e göre “kararsız ******”)

Eylül Çimen. Yerdeki çizgilere basamıyor, elindeki dergileri yerlere atarak yürür ya da masa, iskemle ve koltukların üzerinde şempanze gibi atlaya zıplaya hareket eder (seyretmesi çok eğlenceli ama yaşaması?) “simetri ve çizgilere basamama takıntısı” var. Sarı takım elbisesi ve çizgili pijamaları ile bizi mahfeden kimlik. Rengi yeşil. Bilgisayar oyun programcısı. Namı diğer “sarı çük”. Bilin bakalım adı kim koydu? Öğreniyorsunuz.

Gecenin yıldızı, gönüllerimizin assolisti, sahneye en son o çıkar ve doğal olarak salon alkıştan yıkılır. Madam Arşaluz Taşaklıyan. Çok zengin bir ev kadını. Fena halde bakire. 29 yaşında “takıldığı” için gerçek yaşını tahmin etmek zor. Birkaç tane takıntısı var. Erkek cinsel organı, sürekli haç çıkarmak, “kerhaneye düştüm” zannetme takıntısı, cereyanda kalıp kızlık zarını üşütme takıntısı, elektrikleri, suları açık bıraktım takıntısı, ütüyü prizde, anahtarı evde unuttum takıntısı. Mesela anahtar, elektrik, su, ütü kelimeleri Madamın kısa süreliğine çıldırmasına neden olabiliyor. Son altı aydır Nişantaşı'ndaki arkadaşlarıyla buluşabilirse bezik oynayacak ama ancak Harbiye'ye kadar gelebilmiş. “Ütüyü prizde unuttun deli karı Kurtuluş'u yakacaksın” çığlıklarıyla birlikte gerisin geri eve koşuyor. Çok renkli bir kişilik olduğu için ona kesin bir renk verebilmek mümkün değil ama “sarı dore” bir ipucu olabilir. Son derece dobra, akıllı, hazır cevap, esprili ve alabildiğine dürüst, acılarıyla yüzleşirken bile çok namuslu. En fazla takıntısı olmasına rağmen, ilk önce “takıntılarından kurtulmaya” başlayan karakter, “iyileşmek” için arkadaşlarına cesaret veren, takıntıları ile “mücadele etmek” için arkadaşlarını “yüreklendiren” madamın bizzat ta kendisi. Şuayip Bey'in taktığı ismi söylemeyeceğim, merak edenler bizzat oyuna gidip kendileri keşfedebilirler. Mesela Madam Arşaluz'un soyadı neden özellikle Taşaklıyan? Neden? Hadi bulun.

Bütün bu deliler bir türlü gelemeyen, “gelememe takıntılı” Dr. Mümtaz Bey'in muayenehanesinde toplanırlar. (Gerçekten doktor bir türlü “gelemiyor”. Hık demiş Godot'nun burnundan düşmüş)

Geç oldu. Bu doktor gelmeyecek anlaşıldı. Yol bahane galiba ha? Eee o zaman gelin hep beraber bir “grup terapisi” yapalım. Zaman geçmiş olur, hem de buraya kadar boşuna gelmemiş oluruz.

İşte böyle, birbirlerini tedavi etmeye çalışırlar. Üç dakika. Topu topu üç dakika takıntımızdan uzak durmaya çalışacağız. Diğerleri takıntısı olan arkadaşına takıntısı ile ilgili sorular sorarak kaçtığı sorunu ile yüzleşmesini sağlayacak. Bu arada geri kalan beş kişi de ona destek olacak.

Hepsi dener. Ama içlerinden biri Melek Pakyüz bize, diğer takıntılılara bir şeyler “hissettirir”. Temizlik hastası laborant. Kimselere dokunamayan ve kendisine dokunulmasından nefret eden, tiksinen, dayanamayan, mikrop düşmanı. En insancıl teması bile kendine zehir eden kadın. Acı. Tek bir dost dokunuştan bile habersiz yaşamak. Acı. En kritik anlardan biri. Bütün eller, dost elleri tek tek Meleğe uzanır. O eller ki, tohumu toprağa eker, o eller ki ürünü tarlada kaldırır, buğdayı una, unu nimete çevirir. O mübarek eller ki Yaradan'dan aldığını yine toprağa bahşeder. İşte aynı mübarek dost elleri “yardım” için Meleğe uzanır. Ona dokunur. Melek, insanın o şifa veren dost ellerine ancak bir on saniye kadar dayanabilir. Takıntı üstün gelir. İnsanı yener. Ama olsun. O, “on saniye” başarıya giden yolda bir başlangıçtır. Bir ilktir. Melek, elde sabunu tuvalete koşarken yenilgisine yanar.

Dayanma anı yenilgiye dönüşünce Şuayip Bey “Biliyor musunuz bir keresinde beni sokak ortasında dövdüler” deyip ağlamaya başlar. Sonra hiç tanımadığı birinin dost elini anımsar. “Beni bir taksi şoförü almıştı. Trafik tıkandı. Beni kriz tuttu mu? Bende küfürler, el kol hareketleri. Araba durdu. Taksi şoförü arkasını döndü. Şimdi beni dövecek diye bekliyorum. O takıntımdan bahsetti. Televizyonda görmüş. Bunun bir hastalık olduğunu biliyormuş. Takıntım hakkında bana o kadar güzel sorular sordu ki. Keşke trafik biraz daha tıkanık kalsaydı. Onunla biraz daha sohbet edebilseydim, bana daha çok soru sorabilseydi dedim. O gün ilk defa insan olduğumu hissettim. Ben bu hastalığım yüzünden 18 ay evden dışarı çıkamadım. Kimseyle konuşamadım. O taksi şoförü bana insan olduğumu hissettirdi.”

Hepsi tek tek dener. Hiç biri takıntısıyla üç dakika baş etmeyi beceremez. Hepsi de ilk on saniyede pes eder. Umut yok. Anlaşıldı. Amansız bir hastalık gibi yakalarına yapışan bu takıntılar onları bırakmayacak. Kaybettiler.

Hayır. Bir itiraz var. Ne oluyoruz? Durum bakalım. Olayı, içlerinde en akıllıları olan Madam Arşaluz Taşaklıyan çözer. İtiraz eder. Durun bir dakika. Aslında hepiniz başardınız. Nasıl yani?

Melek, sen sadece bir defa sana dokunulduktan sonra ellerini yıkamak için tuvalete koşmadın. Söğüt ağladığında. Onu “teselli etmek” için yanına gittin. Başını okşadın ve sonra ellerini yıkama “gereği duymadın”. Gerek yoktu. Çünkü ellerin pis değildi ki. “Şefkat” pis bir şey değildir. Sen onun saçlarını okşadın. Ona “şefkat” gösterdin. “Şefkat, pis bir şey değildir”. Bunu biliyordun. O nedenle, ellerini yıkamadın.

Mesela sayı saymadan, hesaplamadan tek bir anı geçmeyen Kamil yalnızca bir kez sayı saymadı. Unuttu. Sayı saymayı unuttu. Çünkü o an arkadaşına “destek olmak” sayı saymaktan daha önemliydi. Eylül'ü karolar üzerinde yürütmek için cesaret dediğinde, “cesaret” sözcüğünü kaç kez tekrarladın? Kaç kez cesaret dedin? Hiç saydın mı? Neden? Sen ki her şeyi salisesine kadar hesaplarsın. Basit bir tekrarı mı hesaplayamadın? Hayır, o an kendini, takıntını, kendi “hastalığını” tamamen “unutmuştun”. Kalbini ve beynini Eylül'ün hizmetine vermiştin. O nedenle “başardın”. Eylül'ün “acısı” senin “takıntından” daha “önemliydi”.

Ya, sen çizgiler üzerinde yürüyemeyen, asimetri hayranı, çizgi takıntılı Eylül. Sana ne demeli. O kadar krizler geçirmene rağmen aslında bir defa takıntını yendin. Karo çizgilerinin üzerine parmağının ucu değdi diye komaya giren sen, neredeyse beş dakika boyunca karo çizgilerinin üzerinde durdun, koştun hatta yürüdün. Madam Arşaluz Taşaklıyan hastalandığında, evde cayır cayır yanan biricik yavrusunun acısını anımsayıp göz yaşlarına boğulduğunda hepimiz gibi “kendi acını unuttun”. Onun “derdi” senin takıntından daha “önemliydi”. Karo çizgilerini “boş verdin”. Ona odanın bir ucundan koşarak bir bardak su getirebilmek, karo çizgilerinin üzerinde yürüdüğün gerçeğinden daha “önemliydi”.

Diğer üç sevimli, iyi yürekli delinin takıntısını nasıl yendiğini artık siz kendiniz bulun. Sevgi emek ister. Her şeyin altın bir tepsi içinde size sunulmasını beklemeyin. Siz de biraz çaba gösterin. Kendiniz keşfedin. Bakarsınız onları keşfedeceğim derken kendi “takıntılarınızı yenmişsiniz”. Belli mi olur?

Ah, sevgili, tatlı, çılgın, Madam. Aklımızı ilk çelen siz oldunuz. Herkes pes etmeye dünden razıyken ilk itiraz eden de sizdiniz. Kesin bir tavırla öyle bir “Hayır bırakamazsınız, benim durumum herkesten daha ağır, ben bırakmadım, devam ettim, siz de bırakmayacaksınız. Bir kişi tekliyor diye takım vazgeçemez. Ben dayanabiliyorsam, siz de dayanabilirsiniz.” dediniz ki kimse oyundan vazgeçemedi. Utandılar. Oyunu yarıda bırakıp gitmeye utandılar. Biraz sizin cesaretinize duydukları saygıyla biraz da “takıntılarından” kurtulma isteğiyle devam ettiler. Ama esas neden “inanmalarıydı”. Siz onlara “kendilerine inanmayı” öğrettiniz. Durmak yok. İstiyorsan, “mücadele edeceksin”. Durmak yok! Vazgeçmeyeceksin! Direneceksin. Başaramadın mı. Sorun yok. Bir daha dene. Ama vazgeçme. Kendine inan!

Aiz ne yaptınız Madam. Sadece birkaç saat öncesine kadar daha önce hayatlarında birbirleriyle hiç tanışmamış altı kişiyi örgütlediniz. Onları daha önce hiç gelmedikleri bir doktorun bekleme odasında bir araya getirdiniz. Onları “ortak bir amaç etrafında topladınız”. Siz ne yaptınız Madam? O kokoş kimliğiniz altında neredeyse devrimci bir tavırla, bir kumandan edasıyla, sadece sıradan bir oyun gibi görünen bir deneyle insanlara kendi “özsaygılarını” ve “özgüvenlerini” geri verdiniz. Onları oyunu bitirmeye zorladınız ve bunu yaparken sadece onlara “öncülük” edebilmek uğruna kendi “acınızla yüzleştiniz”. Bunu yaparken de acınızı namusluca göğüslediniz.

Yüreğimizi dağladınız. Sadece bir dakika önce bizi gülmekten öldürürken bizi acınızla kahrettiniz. O kahkahalar boğazımızda düğüm düğüm, gözyaşlarımız gırtlağımızda, yüreğimiz ağzımızda, elimiz böğrümüzde kala kaldık. Ne yapacağımızı bilemedik. Öyle acıdan katıldık kaldık. Sizin acınız bizim acımız oldu. Gözyaşlarınız süzülürken aniden fırlayıp yanınıza gelmemek, size sarılmamak için kendimi zor tuttum. “Neden anahtarlar” diye birileri çok üzerinize gelince. Dayanamadınız. Ruh çatlağına özenle sakladığınız acılar boşandı.

"Gelmeyin üstüme. Çocuğum öldü benim. Yangında çocuğum yandı benim. Çocuğum gitti. Aaah, anahtarı unutmuşum, çocuğum içeride kaldı, yandı. Çocuğum öldü benim. Ben bakire değilim” Ama tam da bu yüzden takıntılısınız. Eğer kendinizi bakire zannederseniz belki çocuğunuz hiç olmamış, hiç doğmamış, hiç ölmemiş, çocuğunuzun acısı hiç olmamış olacak. Tam da bu yüzden, anahtarları o koca çantanızın içinde sürekli, hep aranırsınız. İçerde unutup da yangında çocuğunuz tekrar ölmesin diye. Beyniniz unutmaya hiç izin vermiyor ki. İşte tam da bu yüzden, her evden çıkışınızda belki milyonlarca kez geri dönüp elektrikleri, ütüyü, havagazını kontrol ediyorsunuz. Yangın çıkmasın diye. Çocuğunuz tekrar yangında ölmesin diye. Hep yangın öncesine geri dönmek istiyorsunuz. Hem melekler kadar masum. Hem bir o kadar suçlusunuz. O yüzden o binlerce gereksiz takıntı. O alaycılık kılıfına gizlediğiniz en büyük acınızı örtmeye çalışıyorsunuz. Şimdi burada, bu insanlara yardım etmek için acınızla yüzleşirken sadece kendinizi değil diğer takıntılıları da kıyıya çekme çabasındasınız. O nedenle, yaptığınız şey iki defa daha kıymetli.

Ah, Madam keşke sizi seri olarak üretebilmek mümkün olsaydı. Mesela, şu an içinde bulunduğumuz ülkede her mahalleye bir Madam Arşaluz Taşaklıyan o kadar iyi giderdi ki.

Ne demiştiniz? “ Aramızda biri bile başarsa devam etmeye değer” Herkes bir an donup kalmıştı. Yüreğimin çarpıntısı kulağıma gök gürültüsü gibi geliyordu. O an, aslında bütün kainat durmuştu. İnsanlar pes etmeyle, devam etme arasındaki o kritik “karar anında” donup kaldılar. Siz kimseye aldırış etmediniz. “Aaah, buraya iyi ki gelmişim. Ruhum aydınlandı. Anladım. Kötü zamanlarda, insanlar yanındakinin elini daha sıkı tutacak. Birbirine daha çok sarılacaksın. İnsanlar zor zamanlarda, dayanırsa, birlik olursa, birlikte direnirse, her türlü felaket aşılabilir. Bu bireyler için de geçerlidir, toplumlar için de.”

Sevgili Madam, son olarak söylediğiniz dört cümleyi okullara, işyerlerine, fabrikalara, tersanelere, üniversitelere, evlere asmak lazım. Sabah, öğle, akşam. Günde üç öğün herkesin tekrarlamasını zorunlu kılmak lazım. Mecbur etmek lazım. Ezberleyinceye kadar. Ruhuna kazıyıncaya kadar. Sabah uyanınca, akşam yatmadan önce. Dua eder gibi. Başka türlü takıntılarımızı yenemeyeceğiz. Bir kişi de olsak, bin kişi de olsak, koca bir ülke de olsak “hastalıklarımızı” başka türlü yenemeyeceğiz.

Takıntılarımız komik gözükse de içinde acılar barındırır. Başkalarına komik gelenler bizim içimizde trajedi olur. Ölüm korkusu, sevdiklerimizi kaybetme korkusu, kendimizi sebepsiz suçlama, takıntılar, acılarla beslenen takıntılar, büyür, büyür, büyür. Bulaşır. Sonra karmaşa. Sonra, felaketimiz olur.

Bu karşındakini desteklemeye, karşındakinin acılarını dindirmeye çalışırken kendi takıntılarını unutmayla çözülebilir mi? Yani, başkalarına yardım ederken kendi hastalıklarımızı unutma hali. Başkalarının derdine düşerken, kendi takıntılarını unutmak mümkün mü?

Ne demişti Madam? Hatırla.

"Başkalarının hayatı ne kadar zor diye düşüneceksin. Kendini başkalarının yerine koyacaksın. El alemin derdi beni gerdi demeyeceksin. Sorumluluğun olacak. Onun derdini düşüneceksin. O zaman kendi saplantılarından arınıyorsun. Ruhun özgürleşiyor. Takıntılar davetsiz misafir. Gece başını yastığa koydun. Uyuyacaksın. Pat diye çıka geliyorlar. Ruhunun kapısına asılacaksın. Takıntılar içeri girmesin diye direneceksin. Ancak öyle özgürleşirsin.”

Tam bu noktada Madam pat diye sorar. “ATATÜRKÜN doğum tarihinden ölüm tarihini çıkarırsanız ne kalır?”

Ne kalır? Size biraz daha düşünme payı.

Bu altı tane birbirinden benzersiz tatlı kaçık başardı. Birbirlerine “inandılar”. Birbirlerini hiç tanımadıkları halde hoş görülü davrandılar. En önemlisi “dayanışma” gösterdiler.

Hayatta kalma içgüdüsü onları ayakta tuttu.

Eğer bir ülke söz konusuysa…

Bir ülkenin hayatta kalması söz konusuysa, öncelikle bu ülkenin “takıntılarından” kurtulması lazım.

Söz konusu takıntılarsa, mesela türban diye başlayabiliriz, ATATÜRKÇÜ kadroların tasfiyesi, ATATÜRK ilke ve devrimlerinin unutturulmaya ve özenle kafalardan silinmeye çalışılması, hukukun üstünlüğü ilkesinin zedelenmesi, anayasanın delik deşik edilmesi, akıllara estiğince yasaların keyfiyete bağlı olarak değiştirilmesi, ifade özgürlüğünün ortadan kaldırılması, haber alma özgürlüğünün kısıtlanması, (bakınız basına uygulanan eşi benzeri görülmemiş sansür ve baskılar), “sanatın ve sanatçıların ihaleyle çıkartılması”, tiyatroların kapatılması, (Örnek mi istiyorsunuz AKM, Muhsin Ertuğrul Sahneleri), özelleştirme adı altında kurum ve kuruluşların talan edilmesi, ülke topraklarının, yer altı ve yer üstü zenginliklerinin yabancı sermayeye satılması, oy kapmak için dinin siyasete alet edilmesi, “demokrasi, insan hakları, özgürlükler adı altında demagoji yapmak”, köşe dönmeci politikalar, küreselleşme adı altında kapitalizmin ve emperyalizmin hizmetine sunulan ülke zenginlikleri, adam kayırmacılık, şeriat eğilimli kadrolaşma, hortumculuk, vurgunculuk, şahısların kişisel hizmetine sunulan devlet olanakları…Bu ülkenin takıntıları o kadar çok ki, gerisini siz getirin.

"Kötü zamanlarda, insanlar yanındakinin elini daha sıkı tutacak. Birbirine daha çok sarılacaksın. İnsanlar zor zamanlarda, dayanırsa, birlik olursa, birlikte direnirse, her türlü felaket aşılabilir.”

Biz KURTULUŞ SAVAŞINI böyle kazandık. Yine yapabiliriz.

Döndük en başa. Neden? Çünkü sorunun cevabı yine sorunun içinde gizli de ondan.

Dersiniz çalıştınız mı? KURTULUŞ SAVAŞI sizi nereye götürdü?

Madam Arşaluz Taşaklıyan pat diye sormuştu.

"ATATÜRKÜN doğum tarihinden ölüm tarihini çıkarırsanız ne kalır?”

Yanıt. CUMHURİYET kalıyor diyeceksiniz.

Eğer bu gerçeği unutursanız, elimizde geriye hiç bir şey kalmayacak.

Evet, ne demişti Madam?

"Aramızda bir kişi bile başarsa devam etmeye değer”

Neden?

Çok basit. Sahip olduğumuz en değerli varlık,

LAİK CUMHURİYET için.

JaqLee
04-07-10, 18:38
Çığ Üzerine Düşünceler - II Düş(ün)sellik ve Tiyatro: Ayşe Emel Mesci'nin Çığ Yorumu



İnsanın iliklerine işleyen, düşünceyi felç eden, eylemi kolsuz bacaksız bırakan bir musibet saplantı. Bireysel tereddütlerle başlayıp, gerçeği inkar eden halk korolarına dönüşen salgın. Banyo kazanlarında kitaplar yaktıran polis baskını; karanlık tavan aralarını mesken tutan kaçak; iki artı ikinin beş ettiğini öğreten komutan. İnsanlara ve mekanlara musallat olduğuna inanılan kötü ruhlar gibi daha nice sayısız isme sahip o marazi duygu, korku ve ikiz kardeşi sessizlik Anadolu'da bir kasabayı teslim alır. Çığdır, korkulan; sessizlikse tek çözüm. Kasabalı düşünemez, sorgulayamaz olur. Konmuş kuralların hükmünü savunan itaatkâr dudaklara dönüşür bireyler: Kanun budur, töre böyle gerektirir… eski köye yeni adet getirilmez! Çığlık atmak, bağırmak, haykırmak yasaklanır. Düğün dernek ertelenir. Doğumlar belli aylarla sınırlanır. Yıllar kısalır ve yaşam çığ tehlikesinin olmadığı üç aya indirgenir. Sessizlik nefes, itaatkârlık ekmek olur kasabalıya.

Doğu Anadolu'da çetin doğa koşullarında sürdürülen yaşam mücadelesi, Tuncer Cücenoğlu'nun kaleminden böyle yansır. Yazar, yoksul kasabalının, doğanın yıkıcı gücüne karşı verdiği yaşam mücadelesinden yola çıkarak evrensele uzanır. Kasabadaki çığ tehlikesinden ziyade, onun doğurduğu kokudan beslenen baskıcı yönetimin üzerinde durur, Cücenoğlu. Bir önceki yazımızda da belirttiğimiz üzere Çığ, bu yönüyle Arthur Miller'ın on yedinci yüzyılda Salem kasabasında yaşanan cadı avı olaylarını anlattığı ve aynı zamanda McCarthy yönetiminin 1950lerde Amerika'daki komünistlere karşı yürüttüğü baskıcı politikanın bir alegorisi olan Cadı Kazanı (Crucible, 1953) adlı oyunuyla benzerlikler gösterir. Ancak, Cücenoğlu farklı bir sanat anlayışının takipçisidir.

Cücenoğlu, Miller gibi tarihi gerçeklere bağlı kalmakla yetinmez. “Yalnızca bir doğa olayı değildir çığ… Belki de biz yarattık bu korkuyu beyinlerimizde…” sözleriyle başladığı düşünsel yolculuk, yazarı gerçekçi ve gerçeküstü öğeleri aynı sahnede buluşturan bir metin yazmaya kadar götürür. Çığ korkusunun yarattığı kendine özgü kanun(suzluk)ların egemen olduğu kasaba, bazı yönleriyle tamamen hayal ürünüyken, bazı yönleriyle gerçeğin ta kendisidir. Örneğin, hamile kadınların doğum sırasında atacakları çığlıklar çığ düşmesine neden olabilir korkusuyla diri diri gömülmeleri gerçekdışı bir olay olarak değerlendirilebilecekken; bu kanunların çıkmasına yol açan olaylar gerçekçi bir bakış açısıyla yansıtılır. Okuyucu/izleyici, her türlü müdahaleden uzak hayali bir kasabada sıkışıp kalan insanların, acımasız kanunlara sahip baskıcı bir yönetime karşı mücadelesine tanık olur. Burada önemli olan, aktarılan olayların gerçeği yansıtıp yansıtmaması değil, öykünün arkasındaki sorunun tartışmaya açılmasıdır.

Geçekle düş arasında kurulan bu ilginç denge, örneklerini daha çok Güney Amerika edebiyatında gördüğümüz büyülü gerçekçilik anlayışına yaklaştırır oyunu. Düşle gerçeğin hiçbir ayrım yapılmaksızın birlikte tasvir edildiği büyülü gerçekçilikte, olağanüstü olaylar günlük yaşamın bir parçasıymış gibi sergilenir. Yaşamı birebir taklit eden (mimetic) gerçekçilik anlayışından farklı olarak, büyülü gerçekçilikte hedeflenen, düşle gerçeğin beraberliğinden doğan serbestlik alanından yararlanarak ele alınan konuyu, herhangi bir kesin yargıya varmadan, sorgulamaktır. Cücenoğlu'nun böyle bir sanatsal kaygısı var mıydı bilinmez, ancak gerçek bir öyküden doğan Çığ oyunu için düştüğü, “tüm görünüm gerçekçi değil, simgeseldir” sahne talimatı, yazarın büyülü gerçekçilik anlayışından pek de uzak bir tutum içinde olmadığını gösteriyor.

Büyülü gerçekçilik anlayışından izler taşıyan oyun, yönetmenlik anlamında ilginç bir soruyu beraberinde getirir. Yönetmen, sahne metninde gerçekçi öğeleri ön plana çıkararak Stanislavski tarzı büyük, ayrıntılı bir dekor ve yöresel kostümler içindeki oyuncularla yaratılan köy atmosferi içinde yerel bir trajediyi mi sahneleyecek? Yoksa görünen öykünün ardındaki simgesel, metaforik anlatıyı çözümleyerek evrensel bir sahne dili mi oluşturacak?

İu soruya verilecek yanıt iki temel yönetmenlik anlayışının özetidir. Birinci anlayış, tiyatro metnine bağlılık yemini etmişçesine işleyen bir zihnin ürünü olup sanatsal değeri düşük, özgünlükten uzak bir “aktarım”dan ibarettir. Bu anlayışla sergilenen oyunlar birbirinin kopyası niteliğindedir. Oyuncular ve yönetmen, metni sahneye “aktaran” işçilerden öte bir anlam ifade etmezler. Önemli olan sadece ve sadece metindir. Sinema ve televizyonun baş döndürücü gelişimi karşısında işlevini çoktan yitirmiş olan bu aktarımcı yaklaşımdan farklı olarak, diğer yönetmenlik anlayışı özgün yorum gücüne dayanır. Burada önemli olan metnin sahneye eksiksiz aktarımı değil; metinle günümüz arasında kurulacak bağ(lar)dır. Uzun bir yorum sürecinden sonra ortaya çıkan sahne metni ne tamamen yazara, ne de onu yorumlayan yönetmene * aittir. Bu melez anlatı yeni ve özgün bir sanat eseridir.

Önceki yazımızda da belirttiğimiz üzere Çığ, farklı okumalara ve sahneleme biçimlerine açık, yaratıcı yönetmenlik anlayışına uygun bir metin. Cücenoğlu'nun oyun için yazdığı önsöz ve sahne talimatları da bu yargıyı destekler nitelikte. Oyunu, 2007-2008 sezonunda Ankara Devlet Tiyatrosu için sahneye koyan yönetmen Ayşe Emel Mesci, yorumunu sözünü ettiğimiz anlam zenginliğinden yola çıkarak oluşturmuş. Mesci'nin aktarımcılıktan uzak titiz bir dramaturgi çalışmasıyla hazırladığı sahne metninde iki temel kavram ön plana çıkıyor: Düşünsellik ve düşsellik. Mesci, metinde betimlenen düşsel atmosferi etkileyici görsel öğelerle vurgulayarak, özgün yorumu için gerekli olan “oyun” alanının sınırlarını genişletirken, ortaya çıkan tiyatral alanı politik bir okumayla doldurmuş. Yazımızın geri kalan bölümünü yönetmenin, görünüşte birbirine zıt “düşsellik ve düşünsellik” kavramlarını birleştirdiği sahne yorumunun ayrıntılı bir incelemesine ayıracağız.

Mesci'nin oyun metininde yaptığı değişliklerin sayısına ve niteliğine baktığımızda, yönetmenin metni neredeyse ham bir film senaryosu olarak ele aldığı söyleyebiliriz. Mesci oyun metininde bir dizi eklemeler ve çıkartmalar yapmış. İlkin yazarın evrenselliğe yaptığı vurgudan yola çıkarak oyun için bir çerçeve metin hazırlamış. Sahne tavanına asılı iki genç oyuncu tarafından dillendirilen metin kozmik bakış açısını yansıtmakta. Sahnelerimizde görmeye pek de alışık olmadığımız bu görüntünün oyunun bütünselliğine ve inandırıcılığına zarar verdiği düşünülebilir. Ancak, bu farklı sahne tasarımı, yazımızın başında değindiğimiz büyülü gerçekçilik anlayışının sahneye uyarlanmasından öte bir şey değildir. Zamanın kavramına, uzay-zaman ilişkisine atıflar yapan çerçeve metin, sahnelenen gerçekliğin bir kurgu olduğunu hissettirerek, izleyicilerin karakterle duygusal özdeşim kurmadan, sahnede tartışılan soruna düşünsel olarak yaklaşmalarını sağlıyor. Oyuna dahil olmayan Yaşlı Adamın kardeşini, Fikret Kuşkan'ın görüntüleriyle sahneye taşınması da yine aynı, “aktarımcı kaygılardan uzak” yönetmenlik anlayışının ürünü.

Yönetmenin metinde yaptığı ikinci büyük değişiklik “Yaşlı Adam” karakterine verdiği yeni biçimdir. Oyun metninde yatalak, sürekli uyuklayan bir karakter olan Yaşlı Adam; sahne metninde ayağa kalkar; genç bir dimağa, sürekli sorgulayan, arayış içinde bir bireye dönüşür. Mesci, Yaşlı Adamın sahnedeki bu ciddi duruşuna paralel olarak onun etrafında gelişen diyaloglarda da değişiklikler yapar. Yaşlı Kadınla Yaşlı Adam arasında yaşanan ve zaman zaman komik ağız dalaşına dönüşen atışmaları sahne metninden tamamen çıkarır. Yaşlı Adam sahne metninin lokomotifi gibidir. Yönetmenin, “bu günlerde dünyamızda yaşanan ve adına Yeni Dünya Düzeni denilen dayatmayı tek ve gerçek doğruymuş gibi yutturmaya çalışan ve böylece de dünyamızı biraz daha kana ve ateşe boğan egemenlere karşı direnmemiz gereken bu günlerde…Çığ” cümleleriyle dile getirdiği politik mesajın sözcüsüdür Yaşlı Adam. Baskıcı rejime karşı ayaklanır; yeni bir düzen ister. Mesci'nin yazarın önsözünden çekip çıkardığı, “Yalnızca bir doğa olayı değildir çığ… Belki de biz yarattık bu korkuyu beyinlerimizde…” sözlerini oyunun hemen başında Yaşlı Adamın ağzından tekrarlaması, yönetmenin Yaşlı Adam karakterine, dolayısıyla da düşünselliğe verdiği önemin bir diğer kanıtıdır.

Mesci'nin politik sahne yorumunun tutarlılığı oyunun final sahnesiyle birlikte belirginleşir. Kapanış sahnesine Genç Adam karakteri için sonradan yazılan tirat damgasını vurur. Genç Adam onlarca yıldır süren adaletsizliğe baş kaldırır, kolcuları ve baskıcı yönetimi suçlar. Süregelen korkuların sindirdiği kasabalıdan tek isteği vardır Genç Adamın: düşünmeleri. Kasabalılar ve yönetim arasındaki çatışma asıl metinde karların erimesiyle, yani çığ tehlikesinin ortadan kalkmasıyla birlikte yok olurken; sahne metninde bu mutlu son, nihai bir çözüme kavuşmaz. Oyunun final sahnesi iki tarafın elerindeki silahlarla birbirine doğru hamle yaptığı sırada kesilir, oyuncular bir süre sahnede hareketsiz kalırlar. Egemenlerle ezilenler arasında zamanın başlangıcından beri süregelen mücadelenin hiçbir zaman sona ermeyeceğini vurgulayan bu sahne ve Genç Adamın başkaldırısı Mesci'nin politik yorumunu özetleyen tutarlı bir son olur.

Yazımızın başlığında da vurgulamaya çalıştığımız üzere Çığ'da, düşünsellik ve düşsellik iç içe geçmiştir; iki kavram oyun boyunca birbirini destekler, besler ve çoğaltır. Metinde yapılan değişikliklerle düşünselliğe vurgu yapılırken, sahne düzeni oyunun düşsel atmosferini yansıtmak için kullanılmış. Bu amaçla Akün Sahnesi'nin sağladığı teknolojik olanaklardan en üst düzeyde yaralanılmış. Oyunun politik mesajına paralel olarak hazırlanan sahne izleyicilerin çözümlemesi gereken göstergelerle kodlanmış. Oyun, Yaşlı Kadın tarafından anlatılan dört gelin öyküsünün canlandırıldığı bir tabloyla açılır. Oyunun özeti niteliğindeki tablo klasik sahne düzenine alışık izleyicilerin, beklentilerini oyun süresince bir kenara bırakmalarını hatırlatan bir uyarıdır adeta. İzleyiciler sahnedeki simgelerin izini sürmeli; görselliğin arkasındaki mesajı algılamaya çalışmalıdırlar. Ellerindeki fenerleri izleyiciye doğrultan kolcular ve sahne tavanına asılı oyuncular oyun boyunca izleyicilere düşünsel ödevlerini hatırlatırlar.

Yalın bir anlayışla oluşturulan dekor tasarımında da klasik sahneme anlayışının dışına çıkılmış. Kasabalı ailenin evi, sahne üzerine yerleştirilen dairesel tahta bir zeminle belirlenmiş. Oyunu gerçekçi sahne düzenin vereceği hantal görüntüden ve kısıtlamalardan kurtaran bu tasarım, oyunun farklı bölümlerinde kullanılan sahne derinliğinin oluşumuna da kaktı sağlamış. Ayrıca, evin, kozmik bakışı yansıtan karakterlerin hemen altında yer alması, daha önce sözünü ettiğimiz kurgusallığın vurgulanması açısından da önem taşımakta. Başarılı sahne tasarımının gücü ışık ve ses efektleriyle artırılmış. Yaşlı Adamın kardeşinin mezarını aradığı tablolarda kullanılan ışık ve müziğin (Eleni Karaindrou) uyumu görülmeye değer sahneler çıkarmış ortaya.

Oyunda öne çıkan bir diğer öğeyse kostüm tasarımı. Günlük kıyafetleri içindeki kasabalılarla, bilim kurgu filmlerini andıran kostümler içindeki kolcular tam bir karşıtlık oluşturur. Sığ bir bakış açısıyla önemli bir yönetmenlik yanlışı olarak değerlendirilebilecek bu karşıtlık, oyunun metinsel zenginliğinin en anlamlı yansımasıdır oysa. Çünkü karşıt tarafların, kasabalılarla yöneticilerin, buluştuğu sahneler, oyunundaki düşsel ve gerçekçi öğelerin birbirine en çok yaklaştığı bölümlerdir. Yavaş hareketlerle sahnede beliren kolcular zihinlerde yaratılan korkunun simgeleridir. Bu nedenle soyut bir kavramı imleyen karakterlerin gerçekçi bir bakış açısıyla sahnelenmesi düşünülemez.

Çığ'da yönetmenin yorumuna uygun, abartıdan uzak, usta bir oyunculuk hakim. Duygusal gerginliğin tırmandığı son bölümdeki kontrollü oyunculuk, oyunun trajediye dönüşmesini engelleyerek mesajın izleyiciye doğru şekilde aktarılmasını sağlamış. Başta Nurtekin Odabaşı ve Rengin Samurçay olmak üzere deneyimli oyuncular oyunculuk dersi verirlerken, genç oyuncular ustalarının yolunda emin adımlarla ilerlediklerini kanıtlıyorlar. Oyun bitiminde kulis kapısının önünden geçerken kulak misafiri olduğum çığlıklar ve Rengin Samurçay'ın büyük bir keyifle haykırarak tekrarladığı tirat, oyuncuların izleyici tepkilerinden memnun olduklarını gösteriyor.

Tuncer Cücenoğlu'nun Çığ adlı oyununu, farklı eserlere ve sanat anlayışlarına değinerek incelemeye çalıştık. Yukarıda belirttiğimiz noktaların ışığında Ayşe Emel Mesci'nin, yazarın evrensellik düşüncesine uygun, çağdaş bir yorum oluşturduğunu söyleyebiliriz. Deneyimli ve genç oyuncuların omuzlarında yükselen oyun görselliği kadar çarpıcı mesajıyla da keyifli bir seyir sunuyor. Çığ'ın bu yıl düzenlenecek tiyatro ödüllerinin en iddialı adayı olduğunu kestirmek zor değil. Bir sonraki yazımızda yine çağdaş tiyatro anlayışının temsilcisi bir oyunu, Bir Delinin Hatıra Defteri, değerlendirmeye çalışacağız. İçinde bulunduğumuz karanlık günlerde sanatla aydınlanmanız dileğiyle iyi seyirler.

JaqLee
04-07-10, 18:38
Kahkaha ve hüznün buluştuğu çarpıcı bir oyun; ''Misafir''


''Almancı'' diğer adıyla Almanya Türkleri, yakın tarihimize tanıklık etmiş bir hadise. 1960'lı yıllarda başlayan göçle, yaklaşık 3 milyondan fazla insan gurbete gitmiş, ekonomik alanda olduğu gibi kültürel alanda da kendisini gösteren bu azınlık , zamanla ülkenin vazgeçilmez bir parçası haline geldi. İzmir Devlet Tiyatrosu; 2001-2002 sezonunda Eskişehir Büyükşehir Belediyesi şehir tiyatroları tarafından sahnelenip; Ahmet mümtaz Taylan' a İsmet Küntay en iyi rejisör ödülü getiren eseri sahneliyor. Eser; Almanya'ya göç eden er Musa'nın trajikomik hikayesini anlatıyor.Oyun, dramatik dokularıyla epik tiyatronun kuramcısı olan Bertolt Brecht'in ''yabancılaştırma efekti''ne hizmet ediyor.

60'lardan itibaren köyünden çıkıp, memleketinden ayrılıp Almanya'ya yerleşen orada çalışan, fakat yola çıktığı andan itibaren bir adım ileriye gidememiş, olduğu yerde takılıp kalmış, Almanya'daki eği