PDA

View Full Version : Eleştiriler...



Sayfalar : 1 2 3 [4] 5

JaqLee
04-07-10, 06:19
Edip Cansever 'Ben Ruhi Bey Nasılım'

Edip Cansever 1985 yılında kendisi ile yapılan bir röportajda şöyle demiş 'şiirlerimdeki kişiler satranç taşlarına benzerler,onlar düşsel ya da gerçek bende olup bitenlerin toplamıdır.Edip Cansever'in tiyatro sahnesinde en çok izlemek istediği ancak ,ölümünden 16 yıl sonra İstanbul Devlet Tiyatroları'nda sahnelenebilen şiiri 'Ben Ruhi Bey Nasılım' şairin şiirleri hakkındaki bu yorumunu haklı çıkaracak nitelikte.

Oyun Ruhi Bey'in yaşam alanı;düşleri ve geçmişi üzerine kurulmuş.Dışavurumları çok güçlü olan Ruhi Bey travmatik bir gençlik geçirip ilk cinsel deneyimini üvey annesi ile yaşayınca babası, üvey annesi ve tüm insanlarla olan ilişkilerinde müthiş bir yalnızlığa sürükleniyor. Çevresi ile olan ilişkilerini en asgari düzeye indirip deyim yerindeyse kendi kabuğuna çekilen kendi içinde bir yolculuğa çıkan Ruhi Bey geçmişini ve yaşadıklarını sorgulamaya başlıyor,kendi iç çatışması onu toplumdan uzağa itiyor.Oyunda Ruhi Bey'in asgari düzeyde iletişiminin bulunduğu genelev kadını,çiçek sergicisi, cenaze kaldırıcısı gibi günlük hayattan,basit ve sıradan olan bizlerin de günlük hayatımızda hergün karşılaşıp da farkına bile varmadığımız kişiler Ruhi Bey'in karmaşık ruh hali ve bu halin sebepleri hakkında izleyiciye ipuçları veriyor.

Oyun boyunca sesini,nefesini ve bedenini en iyi şekilde kullanarak Ruhi Bey'in bilinçaltını ve imgelerini dışa vurmaya çalışan ve kabul etmek gerekir ki bunu fazlasıyla başaran Uğur Polat oyun boyunca oyunlaştırılmış şiirleri sahnede yorumlayan bir çok sanatçının düştüğü hataya düşmeyip şiirin özünden ve şiir tadından uzaklaştırılmadan nasıl söyleneceği konusunda en ufak bir tereddüt yaşamadan Ruhi Bey'in hikayesini usta bir oyuncu titizliği ve sanatçı bakışı ile imbikten geçirerek izleyiciye sunuyor.

Oyunda Ruhi Bey ve rejiden sonra izleyicinin ilgisini ayakta tutacak ve onun, Edip Cansever'in salt olarak ele alındığında pek anlaşılmayan dizelerinden ve buna bağlı olarak oyundan kopmasına engel olacak iki unsur hemen göze çarpıyor, bunlar ışık ve ses.Oyun sahnede bir ateş topu misali oradan oraya koşan Ruhi Bey'i bu yolculuğunda destekleyen ışık oyunları ile renklendirilmiş.Oyunda göze batan tek nokta hiç şüphesiz ki dekor.Ruhi Bey'in karmaşık ruh halini hiç yansıtmayan tam tersine son derece yalın olan ve oyunun aksine kişiyi yormayan bu dekor oyunu desteklemek bir yana oyunun konseptine de uymuyor.


Dilek Koç

Linkleri Sadece Kayitli Uyelerimiz Gorebilir. Uye Olmak Icin Tiklayiniz...

JaqLee
04-07-10, 06:19
Ölüyorum Usta,

Ölüyorum Usta,
Ölüyorum Usta,
Ölüyorum Usta,
diye çırak sessizce gözyaşı döküyordu...

Ülkemizde tiyatroyla uğraşan insanlar için en önemli sıkıntılardan birisi de tiyatroyla ilgili kaynak kitapların azlığıdır. Bu konuda yazılmış Türkçe kitaplar hemen hemen her tiyatrocunun evinde ufak tefek değişiklikler olsa da aynıdır. Dolayısıyla kitapları değiştirerek, paylaşarak okuma şansı çok azdır. Kaynakları zenginleştirmek için ilk olarak iki önemli yöntem aklıma geliyor. Öncelikle Türk yazarları kaynak kitap yazımı konusunda ekonomik, akademik, psikolojik olarak desteklemek. Diğeri ise yabancı yazarların kitaplarını çevirme yöntemine giderek literatürü zenginleştirmek. Yabancı yazarların kuramsal kitaplarının çevrilmesine karşı değilim ama Türk yazarlara göre öncelikli olmasını ve yüksek fiyatlarla okuyuculara sunulmasını doğru bulmuyorum. Bu tarz kitapların Türk Tiyatrosu'na hak ettiği değeri verdiğine inanmıyorum. Bu düşüncemi en güzel örnekleyen OSCAR GROSS BROCKETT'ın Dost Kitabevinden editör İnönü Bayramoğlu'nun yönetiminde Kasım 2000 tarihinde çıkmış olan TİYATRO TARİHİ kitabıdır. Bu kitabı ilk kez Fethiye'ye tatile gelmiş Amerikalı bir tiyatro öğrencisinin elinde görüp göz gezdirme ºansina sahip oldum. O zaman Oscar Brockett'ın Teksas Üniversitesi'nde profesör olduğunu öğrendim. Amerikalı öğrenciye kitabı bana verip veremeyeceğini sorduğumda ise olumsuz cevap aldım. Bu kitap onlar için okunması gereken en önemli ders kitabıymış. Kitapta Türk Tiyatro Tarihi konusunda yazılanları okuduğumda gözlerime inanamadım, sadece birkaç satırlık bilgi içeriyordu. O zaman kitapta daha fazla bilgi bulamayışımı yeterli düzeyde İngilizce bilmeyişime yormuştum! Yabancı öğrenciye Türk Tiyatro tarihi hakkında neler bildiğini sorduğumda kitapta yazılanlardan fazlasını bilmediğini anladım. O an kendi tiyatro bilgilerimi yokladım ve Amerikan Tiyatrosu hakkında hemen hemen tüm bilgilere sahip olduğumu farkettim. Hatırlarsanız Tiyatronline.com sitesinde çıkan ilk yazım Amerikalı oyun yazarı Tom Stoppard hakkındaydı. Acaba Amerikalı öğrenci Türk Tiyatrosu'na karºi çok mu ilgisizdi, yoksa bunun temelinde başka nedenler mi yatıyordu?

Konuyu daha fazla dağıtmak istemiyorum. Oscar Brockett'ın kitabının Türkçe'ye çevrilmesiyle beraber bu nedeni de inceleme şansını elde ettim. Yine ayni noktalarda dönmeye başladım. Kitap ayrıntılarıyla başlangıcından günümüze kadar Dünya Tiyatro Tarihini anlatmaktayken Türk Tiyatrosu konusunda yalnızca şu satırlara yer vermektedir. Dost Kitabevi, Kasım 2000, syf. 88 "İslam'ın Yükselişi" başlığı, ikinci sütun.

...Türkiye'de Gölge Oyunu XIV. yy. dolaylarında çıkmış görünüyor. Daha önceleri, Büyük Klasik Helenistik ve Greko-Romen Tiyatroları'nda seyredilmiş olan bu gösterimler Bizans'ın düşmesinden sonra bu topraklarda başta gelen teatral gösterimlerin biçimi oldu. Bu bölgelerde Kukla Oyunları, Karagöz ve anlamlı olarak yergici ve güncel olan Farsımsı serüvenleri çevresinde dönerdi. Sonuçta bu eğlenceler Karagöz adını aldı ve bu ad altında günümüze değin yaşamını sürdürdü.
Diğer bölümlerde de yasakları delme yolunu buldular. Fakat hepsi de doğrudan benzetmeci olmaktan kaçındılar. Böylece Müslümanlar bulundukları topraklarda tiyatral etkinlikleri ortadan kaldırmasalar da cesaretlerini kırdılar. Birçok etkinliklerin daha küçük ve ikinci biçimlerle sınırlı kalmasını başardılar

Syf. 689 " Kuzey Afrika" ikinci sütun. ...İran'dan ve Türkiye'den alınan Gölge Tiyatrosu,uzun yıllardır bölgenin en popüler tiyatro eğlence biçimidir.
Yine syf. 84'te Türk Tiyatro Tarihi'nden değil de iki satır olarak Türklerden bahsedilmektedir.
Açıkçası Dünya Tiyatro Tarihi kitabında Türk Tiyatrosu hakkında iki küçük paragrafın yer almasına içerledim. Oysa yazar kitabın ön sözünde şu satırlara yer vermektedir.
Tiyatro, oyun yazarlığı, yönetmenlik, oyunculuk, kostüm, makyaj, sahne tasarımı,ışıklandırma, donatım, tiyatro mimarisi, makineler, özel efektler, işletmecilik, izleyiciler ve eleştiriyi içine aldığı için son derece karmaşık bir yapıdır. Bunların her birine ayrılan bölüm farklı olsa da sözü edilen konuların hepsine değindim.
...Benim amacım tek bir bileşenin sonu gelmez incelemesini yapmaktan çok bir yapı olarak tiyatro tarihinin kronolojik bir aktarımını sağlamak.

Oscar Brockett'ın Türk Tiyatrosunun evrelerini Dünya Tiyatrosu Tarihi kitabında ele almaması şaşırtıcıdır , çünkü Brockett'ın kitabının adı Dünya Tiyatro Tarihidir.Dolayısıyla Brockett bu kitabında belli ülkelerin tiyatro tarihini kronolojik olarak yazmıştır.

Oysa Türk Tiyatrosu Dünya Tiyatrosunda çok büyük ve önemli bir yere sahiptir.Sevda Şener hocamın da dediği gibi Türk Tiyatrosunun izleri Orta Asya Türklerinin Şaman törenlerindeki canlandırmalara kadar dayanır. Geleneksel Halk tiyatromuz , Meddah,Kukla,Gölge Oyunu , Orta Oyunu , Köy Seyirlik oyunu gibi türler 17 yy 'den itibaren İstanbul'a gelmiş Anadolu'ya yayılmıştır.

İşte bu yüz yılları kapsayan Türk Tiyatrosu'nun herhangi bir evresinin Dünya Tiyatro Tarihine alınmamış olması beni şaşırtıyor. Oscar Brockett'ın dünyaca ünlü bir kuramcı olması ben de hocanın Türk Tiyatrosunun evrelerini bilmediğini değil aksine Türk tiyatrosunun ihtişamlı evrelerini görmezden geldiğini düşündürüyor.Oysa bir duayen olarak, dünyaca ünlü Türk tiyatrosu emektarlarının emeklerine saygı açısından ,Türk tiyatrosunun geniş olduğunu ve ayrıca ele alınması gerektiğine dair not düşebilirdi. Profesyonelce araştırılmış ,yazılmış, resimlerle , grafiklerle desteklenmiş bu kitapta böyle bir nota rastlayamıyoruz.

Sonuç olarak bu kitabı çevirdikleri için tüm hocalarıma teşekkür ederim. Hocalarım ve emekleri olmasaydı, Batılı ve Dünya tiyatrosu duayenleri olarak gördüğümüz tiyatrocuların, Türk Tiyatrosuna bakış açılarını anlayamazdık

Onların geçmişimizi ve bugünümüzü hiçe saydıklarını göremezdik. Geçmişimize ,ulusal tiyatromuza ve Türk Tiyatrosu tarihimize ne kadar sahip çıkarsak gelecekte de o kadar güçlü oluruz.

Artık göz yaşı dökmek istemiyorum... Ve ustalarım soruyorum her şeyi geçmişimizi ve geleceğimizi Batılı duayenlerin bizlere sunduğu , empoze ettiği ,etmeye çalıştığı şekilde mi kabul etmek zorundayız.

JaqLee
04-07-10, 06:19
Oyun Yazarı Borchert'ten, Şair Desnos'a...

Alman oyun yazarı Borchert ve Fransız şair Desnos savaşa, Alman faşizmine ve militarizmine karşı eserleriyle durmaya çalışmış olsalar da genç yaşta savaşa yenilmiş, hayatlarını kaybetmişlerdir. Her iki sanatçı da eserlerinde savaşı konu almışlardır. Savaş kelimesinin anlamını çok iyi bildiğim halde yeniden sözlükten anlamına bakma ihtiyacı duydum. Dictionnaire Larousse Ansiklopedik Sözlük Milliyet Yayınları'nın 2083 . sayfasında savaşın şu şekilde tanımlandığını gördüm.

SAVAŞ: İki ya da daha çok devlet arasındaki silahlı çatışma. Bu çatışmayı yönetme sanatı.

Savaşın sözlükte bu kadar masumane tanıtılması beni şaşırttı ve üzdü. Bu tanımlama ancak bu suçu çok fazla işleyen insanların, bir kitlenin, suçunu karşı tarafa masumane bir şekilde öğretme çabasından başka bir şey olamaz. Bu tanımlamayı yapan yazarı merak edip sözlüğün arkasına baktığımda bir grup yabancı yazarın adını gördüm. Dünya savaşlarının tarihine şöyle bir baktığımızda çıkış nedenlerinin yabancı devletlerin haksız yere yayılmacı politikaları olduğunu görmekteyiz. Şöyle bir düşünürsek AFGANİSTAN, IRAK, FİLİSTİN gibi ülkelerdeki saldırılar ÇATIŞMA, bu çatışma sonucunda ölen insanlar da ÇATIŞMAYI YÖNETME SANATININ sonucu yani SANAT mı oluyor?

Dünya Siyasal tarihine baktığımız zaman, savaşın baş kahramanlarının Batılı devletler olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla Batılıların yaptıkları çirkinlikleri çocuklarımıza masumane, hatta sanat olarak aktarması ancak onların yayılmacı gözüyle baktığımız zaman doğru olabilir. Batılıların bu çabası çocuklara yönelik hazırlanan çizgi filmlerde de görülmektedir. (Voltran, Heman, Shera vb) savaş çatışmayı yönetme sanatı olmanın aksine Faşist, Militarist ve ırkçı bir yaklaşımdır. Savaş acıdır. Yok etme çabasıdır. Cinsel sömürüdür. Ölümdür. İnsanları, çocukları, üretenleri sindirmek, katletmektir.

Savaş çatışmayı yönetme sanatı olmanın aksine SANATI, SANATÇIYI yok etme çabasıdır. Ben savaş gibi bir çirkinliğin sanat olarak tanımlanmasını bayağı bir tavır olarak görüyorum.Savaşın verdiği zarara yine batılılar açışından bakalım.
Borchert ve Desnos savaşın yok ettiği sanatçılardan yalnızca ikisidir. Fransız şair Desnos 1900 yılında Paris'te doğar. 39 yaşında askere katılır. Fransız Direniş Hareketinde yer alır. Nazi askerleri tarafından esir alınır. 1940 yılında serbest kalınca Paris'e dönüp AUJOURALHUI gazetesinde çalışmaya başlar. Gazetede yayımlanan yazılarından sonra Faşizm düşmanı Yahudi dostu olarak lanse edilir. 1944 yılında da Naziler tarafından tekrar yakalanır. Gestopa tarafından Trezin Yahudi Toplama kampına gönderilir. 1945 yılında Trezin Çek direnişçilerinin eline geçer. Bu kampa gelen özgürlüğün anlamıdır. Robert Desnos Çek Direnişçiler tarafından özgürlüğe kavuşturulsa da bunun sevincini yaşayamadan aynı hafta hayatını kaybeder. Gerçeküstücü şair, ölçü ve uyağı göz ardı etmeden lirik, erotik, şiirler yazmıştır. Direniş mücadelesini anlatan şiirleri bastırılmadan önce Fransa'da el altından uzun yıllarca dağıtılmıştır.

Toplama kampında hiç hak etmediği şekilde hayatını kayıp eden şairden kalan en güzel şiirlerden birisi de şudur.
Garip bir sokaktan geçtim,
Çocukların hep birlikte altlarına işedikleri,
Bir aş evinin kapısına bir levha asılmıştı.
BURAYA YEMEK GETİRİLEBİLİR.
İyi bir otelin kapısına
bir levha asılmıştı ,
BURAYA SEVGİLİ GETİRİLEBİLİR.
Robert Desnos bu şiiriyle emperyalizmin insanlar arsındaki sınıfsal ayrımını gerçeküstü bir dille yazmıştır.
Alman oyun yazarı Wolfgang Borchet “Dışarıda Kapının Önünde” adlı oyununda savasın insanları nasıl kimliksizleştirdiğini dile getiriyor.Yazarın eksen karakter Beckmann üzerinden dile getirdiği şu replikle anlatmaktadır.
-- Beckmann: Bir insan olmak mı? Önce bir insan kılığı girmem gerekiyor öyle mi? İnsan olmalıyım ha.!Evet siz insansınız. Öyle mi? Ne evet ha! İnsan mısınız siz be? Evet mi? I.P ,I S
Borchert oyununda Nazi Almanya'sında cephelerde harcanmış bir kuşağı anlatır. Kendisi de bu kuşağın üyesidir. Oyunda sırf iktidar sahipleri istediği için ve neden savaştığını bilmeyen insanları anlatır. Oyunda II Dünya savaşının ardından eve dönen ama evini ailesini bıraktığı gibi bulamayan ve yalnız kalan Beckmann'ı anlatır. Beckmann savaşta her şeyini, duygularını ailesini kaybetmiştir. Bu onun Tanrıyı da sorgulamasına neden olur. Tüm bunların yalnızlığı içindeki Beckmann'ın karısı da başka bir erkekle birlikte yaşamaya başlamıştır. Anne ve babasının da intihar ederek öldüğünü öğrenir. Bu onun için intihar etmek için yeterli bir sebeptir. İntihar etmek ister ama içinde bunu engelleyen bir güç vardır. Oyun boyunca Beckmann'ın bu çabasını görürüz. Beckmann eksen karakteri aslında II. Dünya savasına katılmış binlerce insandan yalnızca biridir. Aslında Beckmann genç oyun yazarı Wolfgang Borchert'ten başkası değildir. Şairin öyküsüne bakarsak Desnos kadar şanslı olmadığını görürüz. Onun içinde bulunduğu dramatik çatışma daha büyüktür. Borchert Alman'dır. Alman Faşizmine karşı yazdığı yazılar nedeniyle önce cepheye hemen ardından da hapse gönderilir. Bu durum Borchert'in savaşı ve insanlığı daha fazla sorgulamasına neden olur. Alman yazar savaşa giden insanların üzerine yüklenen sorumluluğun ne kadar ciddi boyutlarda olduğunu işler.

Bunu astsubay Beckmann'ın savaşın hemen bitiminden sonra Albayı ile karşılaşma sahnesinde şu şekilde dile getirir. Beckmann'ın tek istediği savaşın sorumluluklarını Albayına iade etmek biraz da olsun rahat uyuyabilmektir. İnsanların üzerine yüklenen bu sorumluluk İNSAN HAYATIDIR.

-- Beckmann: (Albay'a) Sorumluluğu. Size sorumluluğu geri getirdim albayım. Yoksa tamamen unuttunuz mu14 Şubatı? Grodek yakınlarında (-)42 derece soğuk vardı. Bizim mevzilerimize gelmiştiniz. Demiştiniz ki Astsubay Beckmann 'burada' diye bağırmıştım.Sonra devam ettiniz. Nefesiniz soğuktan kürklü yakanıza kırağı halinde düşüyordu. Çok iyi hatırlıyorum zira yakanız çok güzel bir kürkle kaplıydı. Dediniz ki "Astsubay Beckmann size yirmi kişinin sorumluluğunu yüklüyorum." I.P III.S

--- Beckmann: Sorumluluklarımız işe yaramadı. Ölüler cevap veremezler. Tanrı da cevap vermiyor. Sağ kalanlar hesap soruyor. Uyanık halde yatağıma geliyorlar ve hesap soruyorlar. Kadınlar Albay'ım. Üzgün matem tutan kadınlar saçları ak pak olmuş nasırlı elleri olan yaşlı kadınlar özlem dolu kadınlar,yalnız kalmış genç kızlar,çocuklar albayım. Hepsi karanlığın içinde geliyorlar. Astsubay Beckmann kocam nerede, babam nerede? Nerede, nerede diye bağırıyorlar . Bana gelen yalnızca on bir kadın albayım. Ya size gelen kaç kişi ? Yüz mü, bin mi,on bin mi, yüz bin mi Albayım? Sizin yüz bine benim on biri de ilave etmenin bir sakıncası yoktur herhalde? Uyuyabiliyor musunuz albayım? Eğer sorumluluğu alma lütufunda bulunursanız ben de nihayet uyuyabilirim. I.P III.S
-- Borchert'in oyunlarında anlatılan yalnızca savaş ve savaşın insanların bedenlerine, zihinlerine yaptığı zarar değildir. Savaş aynı zamanda insanların inandığı her şeyi sorgulatacak kadar acı ve gerçektir.
-- Beckmann: Merhaba ihtiyar sen tanrı mısın?
-- İhtiyar: Sevgili Tanrıyım ben zavallı evladım.
-- Beckmann: Aa sevgili Tanrısın demek. Sana bu adı kim verdi? İnsanlar mı ? Yoksa sen kendin mi?
-- Tanrı: İnsanlar bana sevgili Tanrı derler.
-- Beckmann: Tuhaf sana böyle diyenler çok garip olmalı .Bunlar hayatlarından memnun olacaklar. Karnı tok olanlar, sana Tanrı diyenler. Sevgili Tanrı! ama ben sana sevgili tanrı demiyorum. Tanımıyorum Sevgili Tanrı diye birini.
-- Tanrı: Evladım zavallı evladım.
-- Beckmann: Sen ne zaman sevgili lütufkar olursun sevgili Tanrı? Henüz bir yaşına girmiş oğlumu gürleyen bir bomba ile paramparça ettiğinde sevimli miydin?
-- Tanrı: Onu ben öldürtmedim.
-- Beckmann: Doğru ya sen sadece göz yumdun. O çığlıklar atarken, bombalar gümbürderken sen kulağını tıkadın. I:P:IV:S

JaqLee
04-07-10, 06:19
MERAKİ" ÜSKÜDAR SAHNESİNDE...

İstanbul Şehir tiyatroları dram klasiklerinden bir dizi hazırlayarak zaman içinde yirmi-otuz oyunluk bir repertuar oluşturarak bunları belirli zamanlarda sahnelemeyi planlıyor. Ahmet Vefik Paşa'dan Müsahipzade Celal'e Vasıf Öngörenden Oktay Arayıcı'ya kadar birçok yazarın eserleri Şehir Tiyatroları sahnelerinde izlenebilecek.

Bunlardan ilki İstanbul Şehir Tiyatroları Üsküdar sahnesinde sergileniyor. Ahmet Vefik Paşa'nın , Molier'in Hastalık Hastası adlı oyunundan adapte ettiği “Meraki” adlı oyunu Ali Taygun'un başarılı rejisi ile izliyoruz.

Yönetmen geçmiş ve şimdiki zamanı insanı hiç de rahatsız etmeyen bir ironi içinde sunarken dünden bugüne pek de birşey değişmediğinin seyircilere esprili bir şekilde iletiyor. Yönetmen Ali Taygun, kendi deyimi ile oyunda çevresinin oyuncağı haline gelen bir hastalık hastasının acıklı gülünçlüğünü anlatıyor. Bunu anlatırken güldürmeyi de düşündürmeyi de beceriyor.

Oyunda Rihleti (Meraki) rolünü de yönetmen Ali Taygun üstlenmiş. Oyunda ayrıca Mahper Mertoğlu, Sevinç Erbulak,Hikmet Körmükçü,Mehmet Çerezcioğlu gibi isimler yeralıyor. İstanbul Şehir Tiyatroları sahnelerinde izlediğiniz pek çok oyunda pek çok oyuncuyu “Aaa bu oyuncuyu bir yerden hatırlıyorum “ diye izliyor insan. Herbiri başarılı projelere imza atmış oyuncuları başarılı televizyon dizileri vasıtası ile tanıyoruz.

Belki yıllarca tiyatroya emek vermiş ama tanınmasını bir televizyon dizisine borçlu olan isimler var. Umarız bu durum tiyatroya olan ilgiyi arttırır. Halkımızın izlediği dizilerdeki kişileri kendilerine yakın hissettiklerini, benimsediklerini ve hatta aileden biri gibi gördüklerini biliyoruz. Bu onlar için de iyi bir fırsat aslında. Sevdikleri sanatçıları daha yakından görmek fırsatını değerlendirmek istedikleri zaman umarım tiyatro bundan oldukça karlı çıkar ve bir kaç seyirci daha kazanır..

Gelelim oyunumuza ...Oyun rejisi ve oyunculuğu ile oldukça başarılı. Sahnede kullanılan bazı motifler (Oyun 19. yüzyılda geçmesine rağmen sahnede modern bir tekerlekli sandalye,bir ameliyat masası ışığı ve bazı modern tedavi araçları görüyoruz) anlatıma ayrı bir hava katmış ve bu ayrıntılar öyle profesyonellikle kullanılmış ki ne göze batıyor ne de büsbütün gözden kaçıyor. Bir de şu oyunun son dakikalarındaki mezuniyet töreni var ki...! Tiyatronun ince zevkine böylesi ince anlatımlar eşlik ettiği zaman insan daha bir keyif alıyor.Emeği geçen herkese teşekkürler.

Bilindiği gibi Ahmet Vefik Paşa Batı kültürü ile Doğu kültürünü dengeli olarak sindirmiş bir diplomat, becerikli bir devlet ve idare adamı, güçlü yazar.

Hayatına baktığımız zaman, onu, bir diplomat ve devlet adamı olarak görüyoruz. Vali, büyükelçi, bakan, başbakan, meclis başkanı... Yönetimle ters düştüğü zaman, ya istifa etmiş, ya azledilmiş, fakat düşüncelerinden ödün vermeğe yanaşmamış. Sanırız örnek alınacak en önemli yanlarından bir tanesi de bu Ahmet Vefik Paşa'nın.

Yıllarca Türkçe'nin zengin bir dil olduğunu kanıtlamaya çalışan Ahmet Vefik Paşa bunu kanıtlamak için "Lehçe-i Osmanî"yi yazmış, Türk tarihinin zenginliğini ortaya koymak için de "Şecere-i Türk", "Tarih-î Hikmet", "Fezleke-î Tarih-î Osmanî" gibi eserler hazırlamış ve çevirmiş.

Tiyatro eserlerine gelecek olursak Molier'den , çeviri ve adaptasyon olmak üzere 16 birbirinden güzel piyes, Ahmet Vefik Paşa'nın kaleminden Türkçeye kazandırılmış.

Tanzimat Döneminde bir çoğu uyarlama olan oyunlar içinde Moliere komedileri zamanın en karakteristik metinleri olarak göze çarpıyor. Moliere bir çok oyununda sağlık sorunlarına değinmişti ve bunu yaparken de oyun kişileri arasında hekimlere yer vermiş. Moliere dönemin hekimleriyle gerici ve cahil olmaları nedeniyle alay ederken Eczacı ve doktorların elinde oyuncak haline gelmiş Rihleti'nin çaresizliğini de acımasızca işlemiştir.

Tanzimat Döneminde yapılan adaptasyonlarda Moliere'in dönemin hekimlerine karşı duyduğu tepki yön değiştirmiş ve dönemin aydın çevirmenleri (A. Vefik Paşa, Feracaizade M. Şakir, vb.) bu tepkiyi günümüzde de gündemde olan sağlık ve din sömürücüleri; molla, hoca ve üfürükçülere yöneltmişlerdir.

İnsanın aklını kullanmakta bu derece başarılı ve aynı zamanda bu kadar beceriksiz olduğu dönemde çelişkiler bizi nerelere sürükleyecek? İnsan zekası dünyanın bir köşesinde uzayın kapılarını aralarken bir başka köşesinde hocaların, büyücülerin,üfürükçülerin adreslerini aratıyor insanoğluna.

Neden bu haldeyiz diye insan gerçekten merak ediyor. Meraki" adlı oyun merakınızı gidermeyecek belki ama gerçekleri tüm çarpıklığı ile ortaya koyarak acınası ve gülünesi halimizi bir kez daha su yüzüne çıkaracak. Merak edenlere duyurulur.

JaqLee
04-07-10, 06:19
KENTER TİYATROSU "SIRÇA KÜMES" İLE ALKIŞLANIYOR.

1911-1983 yılları arasında yaşamış Amerikalı yazar Tennessee Willams'ın Sırça Kümes adlı oyunu Kenter Tiyatrosunda yepyeni bir yorumla seyirciler ile buluşuyor
Narin ve ince ruhlu insanların acımasız dış dünyayı temsil eden sıradan insanların karşısındaki trajedilerini Sırça Kümes adlı oyunda çarpıcı bir şeklide anlatan Tennessee Williams bunu yaparken kendi yaşamından örnekleri kullanıyor. Pek çok oyunda kendi hayatından parçalar bulduğumuz Tennessee Willams Sırça Kümes adlı oyunda da kendi hayatından önemli parçalara yer vermiş.
Tennessee Willams'ın yokolmanın eşiğine gelmiş, narin karakterlerinin hayatta varolma çabaları, acımasız dünyada yer edinme istekleri seyircide garip bir etki bırakıyor. Oyunları içerisinde ustalıkla kullandığı gerilim Sırça Kümes adlı oyunda da kendisini gösteriyor. Tennessee Willams'ın usta kalemi ile yarattığı karakterlerine Kenter Tiyatrosu oyuncuları başta Yıldız Kenter olmak üzere pek çok şey katmışlar.
Kenter Tiyatrosu'nun yoğun ve özenle işlenmiş metine verdiği önem açıkça ortada. Kenter Tiyatrosu seçtiği oyunlar ile yıllardır özenle koruduğu çizgisini devam ettiriyor. Kenter Tiyatrosuna geldiğinizde bilin ki gerçek tiyatro izleyeceksiniz. Can Yücel ve Yıldız Kenter'in çevirisi ile oynanan oyunu Yıldız Kenter sahneye koyuyor.
Oyunda hem anlatıcı, hem de oğul rolünü oynayan Tom Wingfield'i Hakan Gerçek canlandırıyor. Anne Amanda Wingfield ise sahnede büyük usta Yıldız Kenter ile hayat buluyor. Ailenin bacağı felçli kızı Laura'yı ise Güneş Berberoğlu oynuyor. Jim karakteri ise Engin Hepileri'nin oyunculuğunda ilgi çekiyor. Tüm oyuncular Kenter Tiyatrosuna yakışır bir oyunculukla tiyatro için hala varolan umudun önemli sebeplerinden biri olarak çıkıyor karşımıza.
Öncelikle Sırça Kümes adlı oyunun konusunu kısaca hatırlatalım. Kocası yıllar önce kendisini terkeden Amanda bir ayakkabı fabrikasında çalışan oğlu Tom ve kızı Laura ile St. Louis'de bir bodrum katında oturmaktadır.Tom bir yandan ailesinin geçimini sağlamak için çalışırken bir yandan da sinema filmleri ile avunmaktadır. Sinema Tom için içinde bulunmaktan pek de hoşlanmadığı gerçek dünyadan bir kaçış yeridir adeta.
Saygın bir geçmişi olan Amanda sürekli geçmişinden bahsederek avunmaya çalışmaktadır. Bir ayağı sakat olan Laura ise dış dünya ile bağlarını tamamen koparmış durumdadır. Tek avunduğu camdan hayvancıklar kolleksiyonudur. Kızını bu izole dünyadan çıkarmaya kararlı olan Amanda onu saygın bir gençle evlendirmeye karar verir ve uygun bir eş bulma görevini de Tom'a verir.
Tom ise annesinin baskıları sonucunda iş arkadaşı Jim'i eve yemeğe davet eder. Jim Laura'nın okul döneminde aşık olduğu gençtir. Akşam yemeğinde yakınlaşan Laura ve Jim için herşey ilk başlarda güzel görünse de Jim'in nişanlısı ile buluşmak üzere evden ayrılması ile Laura için herşey eski haline geri döner. Laura kısa bir süre de olsa gerçek dünyanın kapısından adım atmıştır ancak Jim'in gidişi ile yine aynı karanlık dünyasına geri döner. Amanda ise tüm yaşanalardan Tom'u sorumlu tutunca Tom evi terk eder.
Gerçek bir aile dramı. Her kahraman kendi içinde binlerce kahramanı barındırıyor. Küskünlükleri, eksiklikleri , istekleri, hayalleri ve umutsuzlukları ile sahnede izleyeceğiniz karakterlerde herkes kendisinden bir parça bulacak. Sırça Kümes adlı oyunu izledikten sonra tiyatrodan biraz buruk çıkacaksınız. Allak bullak olmuş bir halde. Kendi içinizde ya da çevrenizde farkına varmak istemediğiniz, dönüp gittiğiniz hayatlardan bir yada birkaçı çıkacak sahnede karşınıza. Şaşıracaksınız. Tiyatronun bir işlevi de bu değil mi zaten?
İyi seyirler

JaqLee
04-07-10, 06:19
ERZURUM'DA AMERİKALI BİR YAZAR

Oyun Adı: Morgan Dağından İniş
Yazan: Arthur Miller
Yönetmen: Abdullah Ceran
Çev: Eray Eserol
Dekor-Kostüm: Sertel Çetiner
Müzik: Can Atilla
OYNAYANLAR: Lyman Felt- Emre Erçil, Theo Felt-Fulya Yalçın, Leah Felt Meral Taytuğlu, Bessie-Eylem Yıldız, Baba-Tunç Yıldırım, Hemşire Logan-Rojin Ölker, Tom Wilson-Serhat Kılıç.
Erzurum Devlet Tiyatrosu bu sezon perdelerini Arthur Miller'ın 'Morgan Dağından İniş' adlı oyunuyla açtı. Yazarın son dönemlerinde kaleme aldığı oyun Türkiye'de ilk kez sahneleniyor.
1997 yılında perdelerini 'Can Bebek' adlı oyunla açan ve o günden beri belirlediği klasik repertuar anlayışıyla oyunlar sahneye koyan Erzurum Devlet Tiyatrosu, bu noktadaki politikasını içinde bulunduğumuz yeni sezonda değiştirerek, tiyatro adına dev bir adım attı. Erzurum'daki tiyatro severler 23 Ekim akşamı çağımızın en önemli oyun yazarlarından biri olan Arthur Miller'ın Morgan Dağından İniş adlı oyunuyla yüzleşti.
Miller Türkiye'de özellikle 'Satıcının Ölümü', 'Cadı Kazanı', ve 'Bütün Oğullarım' adlı oyunlarıyla tanınırken, Morgan Dağından İniş adlı oyun ülkemizde ilk kez sahnelenmekte. Tony, Emmy ve Pulitzer ödülleri de dahil olmak üzere çok sayıda ödül alan Miller, son dönemlerinde kaleme aldığı Morgan Dağından İniş oyunuyla da yine bir çok ödülün sahibi oldu. Yazar, yapıtlarında daha çok Amerikan yaşam tarzının ahlaki zayıflığını ele alarak, bunun ardındaki psikolojik nedenleri sorgularken, sahnelenen bu oyunuyla da özellikle kendi özel yaşamına ilişkin çeşitli aktarımlarda bulunuyor.
Çevrisini Eray Eserol'un yaptığı ve Abdullah Ceran'in yönettiği oyunda Amerikan küçük aile yapısının eleştirisinin yanı sıra, çift eşlilik ve evlilik kurumu gibi kavramların sorgusu da yer alıyor. Oyunda yazarın diğer oyunlarının tersine 'toplumsal olan' alt metinde işlenirken, üst anlam katmanı olarak bencil insanın mutluluk arayışı ve tatminsizliği ele alınıyor. Bu noktada aslolanın küçük şeylerle de mutlu olunabileceği ve başka insanların da var olduğu gerçeğine vurgu yapılıyor. Yazar bununla geniş maddi olanaklarına karşın mutlu olamayan Amerikan toplumuna bir reçete sunmaktadır. Oyunun diğer bir üst anlam katmanı da 'öteki' olanla ilgilidir. Bireysel ve toplumsal yaşam ile dünya düzenindeki zıtlığa vurgu yapan bu anlam katmanı, “karım-öteki karım; arabam-öteki arabam; bu hayalim-öteki hayalim; bu doğrum-öteki doğrum; bu dünyam-öteki dünyam” gibi 'bu ve öteki' kavramlarının yaşam düzlemindeki yer ve işlevlerinden bahseder. Oyunda, özellikle rejinin oturtulduğu bu iki sac ayağı dışında cinsel söylem de önemli bir yer tutar. Gerçi yapılan budamalarla bu söylem alt düzeye çekilmeye çalışılmışsa da, yine de iletiler arasında cinselliğin dikkat çekici bir yer edindiğini söyleyebiliriz.
Oyunun en belirgin özelliklerinden biri traji-komik unsurları yoğunlukla içinde barındırıyor olmasıdır. Ayrıca Miller, bu oyunda kendi bildik tarzının dışına çıkarak dramatik örgüyü kıran hayal, rüya, kabus ve anıların canlandırılışı gibi düş sahnelerine de yer vermiştir. Oyunun ilk perdesi ile ikinci perdesi farklı tat ve farklı renkler içermekte. Reji özellikle ilk perdedeki düş sahneleri üzerine yoğun ve yaratıcı bir çalışma gerçekleştirmiş, bu kısmı oldukça renkli, canlı ve devingen bir yapıya bürümüştür.
Oyunun en dikkat çeken yanlarından biri de kişileştirmedir. Oyun başta Lyman olmak üzere Theo Felt ve Leah Felt merkezinde geçmekte, traji-komik olan ise daha çok Lyman'ın içinde bulunduğu durumla yansıtılmaktadır. Oyun kişilerinin adlarının simgeleştirilmesi de yine Miller'ın tarzı içinde değerlendirilebilecek ilginç anekdotlardan biridir. Örneğin oyunun merkezindeki Lyman, yalan ve aldatmak anlamına gelen 'Lie' ile kişi, adam anlamına gelen 'man' sözcüklerinin birleşimiyle 'yalan söyleyen adam' formuna dönüştürülmüştür. Oyunda gerçekten de Lyman yaşamının her anını yalan söyleyerek geçiren, ayrıca sekse ve kadına olan düşkünlüğüyle dikkat çeken bir yapıyla donatılmıştır. Yine yazarın özel yaşamına ilişkin bazı noktaların oyuna yer yer serpiştirilmiş olduğunu da söyleyebiliriz. Örneğin eski eşi Marilyn Monroe ile olan evlilik yaşamından bazı yansımalar, Monroe'nun Leah Felt oyun kişisiyle özdeşen bazı özellikleri ve yazarın son dönemlerinde sık sık birlikte olduğu kadınlara “hayatında başka biri var mı” şeklindeki klasik takıntısı oyunun geneline yedirilmiş özelliklerden bazılarıdır. Bu noktada rejinin Leah oyun kişisini Monroe gibi 'aptal sarışın' tiplemesi içinde verdiğini ve kostümün de yine Monroe tarzını andırdığını söyleyebiliriz.
Kişileştirmenin yapı özelliklerine paralel söylenebilecek bir diğer şey de, oyun kişilerinin derin ve güçlü bir psikolojiye sahip olduklarıdır. Bu bağlamda oyunculuğun virtüoz oyunculuk gerektirdiğinin, güçlü bir kıvraklık ve renkten renge bulanma gibi yetilere sahip olunmasının da altını çizmek kaçınılmazdır. Yalan-doğru, düş-gerçek, trajik-komik arasındaki anlık gidiş gelişler ancak kıvrak ve güçlü bir oyunculukla yedirilebilir. Yine duygu yakalamada 60 yaş psikolojisinin derinliğini kavrayabilmek 30 yaşındaki bir oyuncu için oldukça güç bir durum olmasının yanı sıra yaş grubundaki böylesi bir uyumsuzluk oyunun genelinde bir takım sorunlara yol açmaktadır. Yine de Lyman karakterini oynayan Emre Erçil'in, ayrıca Tom ve Teo'yu canlandıran Serhat Kılıç ve Fulya Yalçın'ın bu güçlüğün altından ellerinden geldiğince kalkmaya çalıştıklarını belirtebiliriz.
Bu arada işlevsel olarak kullanılabilen dekor ve kostüm oyuna artı bir değer kazandırırken, düş sahnelerine, sahnenin arka fonundaki siyah lastik bantlardan geçirilerek girilmesi, sözü edilen bu antre kısımları ilginç ve çekici kılmıştır. Ayrıca Ölü babanın ültraviyole ışınlarının kullanılmasıyla etkileyici bir görünüm kazandırılarak sahneye taşınmış olması da artı değerlerden bir diğeridir.
Oyunun müziğinde ise caz ön planda. Motif niteliği de taşıyan caz müziği ortak sahneler arasındaki bağlantılarda aynı tınılar şeklinde kullanılmış.
Sahnelendiği hemen her yerde çeşitli ödüller alan Morgan Dağından İniş adlı oyunun Türkiye'deki bu ilk sahnelenişi kanımca hem Erzurum, hem de ülkemiz tiyatro dağarcığı için oldukça önemli. Önemli olan bir diğer şey de Erzurum'da bir Amerikalı yazarın oyununa yer verilmiş olmasıdır. Bugünlerde her zamankinden daha çok gündemimizi işgal eden Amerika'nın, kent gündemini savaş değil de tiyatro ile meşgul etmesi, başta tiyatro severler olmak üzere hemen herkesi memnun kılmış ve kılacaktır sanırım.

JaqLee
04-07-10, 06:19
GÜNÜMÜZE BÜZÜŞTÜRÜLMÜŞ SHAKESPEARE: "HIRÇIN KIZ"

Biz bugünle bir paralellik kurduğumuz sürece Shakespeare 'kasvetli adam' imajından kurtulmuş olacak.” Bu sözleri İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda perde açan “Hırçın Kız” oyununun yönetmeni Kemal Kocatürk söylüyor (Cumhuriyet-14 Ekim 2003). Böyle söylediği için de, seyrettiğim “Hırçın Kız”ın iplikleri çabuk sökülüyor.
Hırçın Kız”ın konusu, Elisabeth çağında Padova'da geçmekte. Zengin bir beyefendi olan Baptista'nın iki kızı vardır. Büyük kız Katharina akıllı, açık sözlü ve huysuz bir kızdır. Kasaba halkının ve özellikle erkeklerin çok beğendiği Bianca ise, aşırı kibirlidir. Katharina babasının da zorlamasıyla Petruchio ile evlenir. Genç adam, sahte bir kabalıkla hırçın kız Katherina'yı yola getirmeyi başaracaktır. Evet konu özetle bu. Daha önce onlarca kez tiyatro sahnelerine, baleye, operaya uyarlanan bu konuyu, Kemal Kocatürk de “günümüze özgü” yorumlamak istemiş. Kendisi öyle diyor.
Pekiii... Şimdi soralım: “Günümüze özgü yorumlamak”, Biondello karakterini eşcinsel çizmek midir?” Gezgin'i, hem de son derece kötü biçimde Yahudi şivesiyle konuşturtmak mıdır? Shakespeare'i güncelleştirmek, Katharina'ya: “İşte kapı işte sapı”, Tranio'ya: “Datlı yiyelim, datlı konuşalım”, Gremio'ya “Bianca Hanım” dedirten; “Anasını satiiim”, “Şerefsizim” gibi günümüz televizyon dizilerinde suyu çıkartılmış ve çıkartılmakta olan sözcükler kullanılan; Elizabeth çağına pek yakışmış(!) “sarımsaklı paça”, “işkembe çorbası” gibi tanımlara yer veren; Shakespeare dramalarında sözcüklerin birer içeriği olduğunu atlayan, sözcüklerin kendi aralarında “Shakespeare uyağı” olarak anılan biçimde uyak yaratmasını engelleyen bir çeviriye; başarılı bir çevirmen olarak tanıdığımız ve sevdiğimiz Zeynep Avcı'nın bu abuk çevirisine sahip çıkmak mıdır? Shakespeare oyunlarının kendine özgü ses tonunu yadsımak mıdır, Shakespeare'i güncelleştirmek? Kullanılan, söylenen her sözcüğün bir anlamı olduğunu ve olayı göz ardı etmeden (özellikle bilinerek) Shakespeare özelliklerine sadık kalınarak verilmesini savsaklamak mıdır? Katharina'yı Cathrine yapmak mıdır? 1851'de, yazılmış Verdi'nin Rigoletto operasının üçüncü perdesinde Mantova Dükünün söylediği, kadının rüzgârdaki bir tüy kadar oynak olduğunu, ona hiç güvenilmemesi gerektiğini anlatan, tüm zamanların en kıvrak, en akılda kalıcı aryası “La donna è mobile”yi 1592'nin “Hırçın Kız”ına fon yapmak mıdır?
Kemal Kocatürk'ün “Hırçın Kız”ı güncelleştirme aşamasında, 2000 yılında 12. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında seyrettiğimiz, uzun yıllar Royal Shakespeare Company'de çalışan Lindsay Posner'ın “internet” çağıyla örtüşen, bir anlamda da Royal Shakespeare Company'nin tarih içindeki gelişiminin bir yansıması olan, iki perde üç saatlik, “kasvetsiz” güncel yorumunu keşke Dikmen Gürün'den edinebileceği video kaydından izleseydi! İzlememiş. Elbette onun sorunu.
Kocatürk'ün, bir Shakespeare sahnelemesinde en önemli unsurlardan birinin bakış açısı olduğunu es geçmesi hayli üzücü. Sahnelenen oyunda bu bakış açısının eksikliği doğal olarak sorun yaratıyor. Metinden ne anladığı, neyi vurgulamak istediği belli değil. “Shakespeare oyunculuğu“ kavramına karşı çıkışı, Shakespeare'i banalleştirerek güncel kılabilmeyi savunması ilginç. Gene de, anahtar deliği esprisini iyi düşünmüş olduğunu söylemeliyim. Orkestra çukurunu, giriş çıkışlar için kullanması da sahneyi kullanma, hatta tablo değiştirmek amaçlı olarak yararlı. Dolgu olarak kullandığı kafa sallamalarsa iyi, ama uzadığında ve sık tekrarlandığında sahneyi eblehler doldurmuş izlenimini yaratıyor. Oyunun güzel, ölçülü bir dili yok, dolayısıyla oyuncu, şiirsel Shakespeare dilini seyirciye aktaramıyor, ama Kocatürk yüksek tempoyu yakalayarak seyircinin sıkılmasını bir anlamda önlemekte.
Oyunculardan Şevket Avşar ve Emin And, Pisa kentini “pizza” olarak telaffuz etmekten; Erkan Sever, Trio'ya “tiriyo” demekten; gene Şevket Avşar, “Mi perdonate”yi “mi pardonate” olarak kullanmaktan hemen vazgeçmeli. Şevket Avşar, dramatik öğelerini ön plana çıkartarak Tranio'yu yer yer abartılı, hatta fazla abartılı da olsa iyi yorumlarken, ona biçim ve komik unsurlar katmayı da biliyor. Yavuz Şeker de öyle... İkisinin arasında detay farkı yok, renk farkı var. Şeker, Gremio'nun tüm özelliklerini iyi kavramış. Kemal Kocatürk, istediği commedia dell'arte motiflerini Avşar ve Şeker'e iyice anlatmış olsa, onlar da Tranio'yu ve Gremio'yu Orta Çağ soytarılarının uzantısı olarak çizmeyeceklerdi, eminim.
Şenay Kösem, Bianca'yı fiziksel yapıya dayalı, ağırlığı vücut hareketleri ve estetiğe yaslatılmış bir oyun vermekte. Ruh olmayınca rol olur mu? Olmamış. Hortensiyo'da Erkan Sever, Lucentio'da Ersin Umulu, Baptista'da Ali Berge, Grumio'da Cengiz Tangör kötü değiller, ama rol yapıyorlar. Biondello'da Arda Aydın iyi. Serhat Onbul, kötü Yahudi taklidi dışında Turgut Arseven, Selçuk Yüksel, Emin And, Nagehan Erbaşı, Bergen Coşkun, Cemal Ahhan Şener, Özgür Burak Önal yönetmen ne istemişse, ne bir eksik, ne de bir fazla onu veriyor. İyi mi kötü mü kendileri karar vermeli. Filiz Kutlar dul kadına hiç mi hiç ısınamamış. Mehmet Ali Alabora, ikinci perdedeki “Neşelensene Kate” yinelemelerinde sesine pekâlâ ayrı renkler katabilir. Onun dışında diksiyonuyla, sesini kullanmasıyla iyi. Öteki karakterlere karşı gösterdiği tepkiyle, komik durumlara değer katmayı da becermiş. Meltem Cumbul, Katharina rolüne karakterin sınırladığı tuhaflıklardan hareket ederek yaklaşmış, bence iyi de etmiş. Ama öyle hırçın falan değil, fevkalade uysal bir kızcağız olmuş çıkmış. Oyunun belirleyici sahneleri daha işin başında kırpıldığından olsa gerek, konuya yabancı seyirci, Katharina tipini çözmekte zorlanıyor, hatta çözemiyor. Gerek Alabora'nın, gerekse Cumbul'un, benim bilebildiğim (profesyonel anlamda) ilk sahne deneyimleri olduğu düşünülürse, ikisini de kutlamalıyım diyorum. Ve de, tiyatroyu bırakmamalarını diliyorum.
Barış Dinçel'in dekoru gene işlevsel. İçeri ve dışarı açılan yaylı kapılar, kimi oyunculara hoşluk yaratmak olanağı da veriyor. Bir de, Petruchio'nun evini hiç değilse ışık huzmesiyle ayırabilseydi! Mehmet Topatan'ın ışık tasarımı kötü değil, ama makyajcının renklerini tutmuyor. Ya da tam tersi. Renkler düşük değerde hesaplanarak makyaj yapılmış gibi. Başarılı kostüm tasarımcısı Zuhal Soy, dönemin özelliklerini taşıyan giysiler tasarlamış. Giysiler abartılı değil. Kadınlarda korse kullanmamış. Kim bilir! Belki de dik ve ince bir görüntü sağlamak istememiş. Giysiler ağır olmadığı için, oyuncular rahat hareket edebiliyorlar. Erkeklere de, kalçaya kadar vücuda yapışık gelen, kalçadan dize kadar büzgülü pantolonlar giydirmemiş. Ama Katharina'nın ikinci perdede üstü başı kir pas içinde, lime lime olması gerekmez miydi? Haaa!..
Sözün özü: Shakespeare, Shakespeare'dir. Tamam da, bu kere değil...

JaqLee
04-07-10, 06:19
EYLEMLER OYUN İÇİNDE ÖRGÜ OLUŞTURURKEN: "GILGAMEŞ"

Gılgameş”in, MÖ 3000 yıllarında Mezopotamya'da ortaya çıktığı biliniyor. Bilim adamları, Babil ve Akad toplumlarınca da benimsendiğini söylüyorlar. Ama bugüne kalan en eksiksiz biçimi, Sümer toplumunda ortaya çıkmış. Toplamda tam iki bin dokuz yüz satır olduğu sanılan destanın, sadece yüzde altmışını tam olarak bulmuşlar. Uzmanlar, destanın kahramanı Gılgameş'in gerçekten yaşayan ve Uruk kent devletinin kralı olan bir kişi olduğunu düşünüyorlar. Devrin entelijansiyası olan din adamlarının ve vakanüvislerin elinden çıktığı anlaşılan metinde, krala yaranmak adına eklenmiş pek çok hayal öğesi de yer almakta. Sümerologlar, anlatılanların gerçek yanları olduğuna inanıyor. Giderek Gılgameş'in tanrısallığının ölçüsünü bile tanımlıyorlar: “Gılgameş'in, üçte ikisi tanrısaldır.”
Kentin surlarının ve tanrıların tapınaklarının yapıcısı olan Kral Gılgameş (Yıldıray Şahinler), sert, güçlü, mağrurdur. Halk, bu öfkeli kralın burnu biraz yere sürtsün düşüncesiyle, tanrılarından yardım ister. Halkın duaları o zamanlar boşa gitmezmiş demek ki(!), tanrıça Aruru (Derya Kurtuluş), yarı vahşi bir yaratık olan Enkidu'yu (Can Başak) yeryüzüne gönderir. Enkidu'nun kırlarda yaptığı kıyımlar Gılgameş'ten çok, dilekte bulunan Uruk halkının başına belâdır. Ama bir kraldır Gılgameş! Halkının dertlerini dindirmek için Enkidu'yu yola getirmesi gerekmektedir. Güzel bir yosma (Ezgim Kılınç) yollar Enkidu'ya ve onun ehlileşmesini sağlar. Kadının peşinden kente gelen Enkidu krallar gibi ağırlanır, güzel kokularla yıkanır, kentlilere özgü elbiseler giydirilir, ehlileştirilir. Tanrıların isteğinin aksine, arkadaş olurlar Gılgameş'le. Bu birliktelik, onları yenilmez de kılacaktır. Güçlerini sınamak için yola koyulan ikili, korkunç sesiyle bile insanları korkudan öldürebilen dev Ham Babayı kendilerine hedef seçer. Ancak, devin gürleyişi karşısında Enkidu korkudan donakalır. Gılgameş ise, etkilenmez ve devi öldürür. Tanrıça İştar (Sevil Akı) aşık olur kahramanımıza. Ne var ki, İştar'ın kötü bir ünü vardır. Gılgameş de, tanrıçayı yosmalar gibi davranıp, önüne gelenle, hatta ve hatta hayvanlarla bile ilişkiye girdiği gerekçesiyle aşağılar. Tanrıçanın intikam almak için Uruk kentine yaptığı saldırılar ise, iki kahraman tarafından püskürtülür. Gel gör ki, Enkidu ölür ve kahraman kral yine yalnızlığa tutsak olur. Bu olay, kralın tekrar delilenmesine neden olmakla birlikte, ölümsüzlük sorununu da beraberinde getirir. Ölümsüzlüğe ulaşma isteğiyle yanıp tutuşan kahramanımız, kendini dağa taşa salar ve ölümsüzlüğü araştırmaya koyulur. Ölümsüzlüğün sırrını öğrenmek için, “tufan”ı yaşamış ve ölümsüzlüğe ermiş olan Utnapiştim'i (Erol Keskin) görmeye gider. Ölümsüzlüğe ulaşamayacağını anlayan Gılgameş, sadece gençlik otuyla yetinmek zorunda kalacak, hatta onu da yılana (Bensu Orhunöz) kaptıracaktır.
Masal olarak da anlatılabilen bu pek bilinen öyküyü Zeynep Avcı, destandan da öte bir tatta kaleme almış. Kahramanların ve içinde bulundukları toplumsal/düşünsel durumun tanıtımını çok iyi yapmış. Ölümsüzlük metaforunu Enkidu'nun ölümü ile başlatıp, ince bir çizgide pek iyi sürdürmüş. Dostunu yitirdiği için çılgına dönen Gılgameş'in, kendisinin de günün birinde öleceği gerçeği ile karşılaştığı için paniğe kapılışını, hiç abartmadan vermiş. Yılanın ölümsüzlük otunu çalması motifini, dünyadaki benzerlerini tekrardan dikkatle kaçınarak, olabildiğince yumuşak geçiştirmiş. Ipıl bir Türkçe kullanmış.
Ragıp Yavuz, tarihte bilinen ilk kral kahraman Gılgameş'in öyküsünü Zeynep Avcı'dan almış, evirmiş çevirmiş. Üçte bir insan, üçte iki tanrı olan kahramanın tutkularının bitmezliğini ve o çağlardan günümüze insan beynini kurcalayan kimi temel soruların değişmezliğini, tempolu ve değişik bir biçem kullanarak vermiş. Olay örgüsünü, eylemlerin zaman içinde neden ve sonuçlarının art arda gelmesi yoluyla geliştirmiş. Oyun kişileri arasındaki ya da oyun kişileriyle ışıklar, sesler, uzamlar arasındaki ilişkileri o denli başarıyla eylemleştirmiş ki, eylemleştirme, seyircinin dikkati ya da anlayışı, duyguları derin duyumu üzerine doğrudan işlemiş. Olasıdır ki, eylemlerin oyun içinde sadece örgü oluşturduğu bir dokuya dönüşmesinde Dramaturg Arzu Işıtman'ın da yardımını almış. Metin-sahne arasındaki o pek bilinen zor doğumu başarıyla aşmış. Oyuncuların, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları geleneklerine ya da kültürüne dışsal bir kodlama yapmalarına, destandan ürkmelerine izin vermemiş. Oyuncunun ruhunu ısıtmış, bedenler o nedenle ruhu izleyerek oyunculuk başarısına ulaşmış.
Barış Dinçel'in dekoru çok iyi. Ama o üç yükseltinin siyah tekerleklerini örtemez miydi? Yoksa iletisi mi var! Yasemin Gezgin, koreografisini karşıtlıklarda narin dengenin büyük çabasıyla oluşturmuş. Uskan Çelebi'nin müziği, özellikle vurmalılarla yapıtın özüne uygun. Şarkılar da iyi. Cengiz Özdemir'in ışık tasarımı sanırım fena değil, “sanırım”ın nedenine gelince benim izlediğim gün küçük teknisyen hataları vardı da ondan. Duygu Türkekul'un kostümleri için söz etmeyeceğim, ama sanki tasarlanmamış, depodan çıkarılmışçasına çok görülmüş. Öyle değil mi?
Yıllardır kusursuz oyunculuk örnekleri vermekte olan Yıldıray Şahinler bu oyunda da iyi üstü. Gılgameş'i yaratıcı bir biçimde ele alıp, yaratıcı irade ve hayal gücüne giden yolu rahatça bulmuş. Can Başak, Enkidu'yu seyircilere aktarırken sesini mükemmel kullanıyor. Yaratıcı durumu yakalayabilmek için bilinçli davranmış. Bensu Orhunöz, Yılan'ı hayal gücünde o denli güzel yetiştirmiş ki, karşılıklı ilişkiler yardımıyla kesin çizgilerle çizmiş Yılan'ı. Yıllardır keyifle izlediğim Ezgim Kılınç, önce Yosma'nın ne istediğini, sonra da bu istek uğruna ne yapması gerektiğini saptamış. Sevil Akı, İştar'a duygu katmış ve bu duygunun anlatımına aracılık eden özgün bir yol tutturmuş; Derya Kurtuluş, Aruru'da dikkat topluyor; Berrin Akdeniz Siduri'nin ruh halini anlatıma kavuşturabiliyor; Serap Ural ise, Utnapiştim'in karısında yönetmenin oyuncular üzerinde mekanik baskı yapmadığının göstergesi gibi. Urşanabi'de Tuğrul Arsever, Ea'da Can Ertuğrul; Şamaş'da Selçuk Çoğukçay, Enlil de Ali Karagöz de iyi. Erol Keskin'i sorarsanız aynı şevk, aynı heyecan...

SÖZÜN ÖZÜ: Tüm oyuncuları tek tek ele almak isterdim, hiçbirinin hakkı yenmesin diye... Örneğin, kalabalık içindeki Ayça Telırmak'tan söz etmek isterdim. Yerim doldu. İyisi mi, siz kendinize bir olanak yaratıp, bu oyunu bir an önce izleyin.

JaqLee
04-07-10, 06:19
Beyninizin Kıvrımları ile Güldüren Oyun : 'Yaşasın Savaş'

Bir yanda burnumuzun ucunda patlayan bombalar, diğer yanda cadı kazanına dönen Irak ve fokur fokur kaynayan bir dünya. Bu tabloya da ancak bu isim yakışırdı doğrusu, 'Yaşasın Savaş'. İnsanlığın dünya üzerinde görülmeye başladığı günden beri var olan savaş kavramını, yılların sanatçısı Genco Erkal, yoğun bir ironi kattığı oyunu ile yeniden ele alıyor. Dostlar Tiyatrosu'nun sahnelediği oyunun broşürü, sanki Eski Antik Yunan'dan günümüze kadar uzanan süreçte var olan yazarların, düşünürlerin ve sanatçıların resmi geçidi gibi. Kimler yok ki, Euripides, Bertolt Brecht , Nazım, Aziz Nesin, Can Yücel, Karl Valentin, Hans Eissler, Wolfgang Borchert, Kurt Weill, Norbert Schultze, Paul Dessau, Pete Seeger, Asım Bezirci, Güzin Dino, Ferhan Şensoy, Edip Akbayram ve Aydın Engin gibi savaş üzerine düşünmüş, fikir üretmiş seçkin isimler, neredeyse yok, yok. Genco Erkal ile insanı beyninin kıvrımları ile güldüren 'Yaşasın Savaş' hakkında konuştuk.

SDK- Çok geniş bir perspektifte ilk çağlarda Euripides'den Nazım Hikmet'e uzanan çok sayıda aydın, düşünür ve yazarın emeğinin geçtiği bir çalışma bu, değil mi?
Genco Erkal - Evet, biz burada savaş olgusuna, en eski, tarihe ve edebiyata geçmiş en ünlü savaş olan Troya'dan başlayarak bakmayı istedik. Ve oradan da günümüze uzandık. Oyunda, özellikle 2. Dünya Savaşı oldukça geniş olarak anlatılıyor. Bu dönemi, Nazım ve Brecht çok akıcı bir dille kaleme almış iki şair. Güncel olarak oyunda, Körfez ve Irak Savaşı bölümleri yer alıyor. Bunu da, gazeteci ve tiyatro yazarı Engin Aydın'a bu oyun için özel olarak yazdırdık. Onlar çok taze ve günümüzü yansıtan skeçler. Güncel olmasını istedik çünkü kabare türü biraz güncellik gerektiriyor. Burada şair, yazar, besteci olmak üzere birçok sanatçının ürünü bir araya geldi. Böyle bir oyun yapmaya karar verdiğimde, bu konuda hemen hemen yer yüzünde yazılmış bütün metinleri elimden geldiğince toplamaya, gözden geçirmeye ve yeni bir gözle okumaya çalıştım. Önce, elimde üç oyunluk malzeme birikti, sonra eliye eliye bu oyunun metni ortaya çıktı. Burada, Asım Bezirci ve A. Kadir, Brecht metinlerinin çevirmeni olarak yer aldılar.

SDK - Savaş olgusu üzerine kabare formunda bir oyun yapma fikri nasıl doğdu?
Genco Erkal - Bu oyunda, ilk defa olarak, sahneye koyma aşamasında önce form geldi arkasından içerik. Tiyatroda genellikle, önce içerik çıkar, sonra oyunun formu düşünülür. Mesela, Can Yücel üzerine bir oyun yapmak veya Nazım Hikmet'ın şiirlerinden yola çıkılarak bir oyun üretmek gibi. Bu sefer bir kabare oynamak diye yola çıkıldı. Bu nedeni de, son yıllarda, özellikle gençlerin tiyatroya ilgisinin azaldığı bir dönemde, mizah unsurunu ön plana çıkaran, eğlenceli, bir o kadar da önemli konulara parmak basan fakat müzikli, şıkır şıkır bir oyun çıkarmak ve dolayısıyla genç seyirciyi yeniden tiyatroya çekmek . Buna en uygun form olan kabarede kara kıldık. Sonra, bunun konusu ne olabilir diye düşündüm. İnsan, ilişkiler derken geçen yaz, yavaş yavaş A.B.D.'nin yakın doğu üzerindeki emellerinin netleşmeye ve savaş tam tamlarının çalmaya başladığı bir dönem yaşandı. İster istemez bu konu ön plana çıktı ve ben de o yönde çalışmalarımı devam ettirmeye başladım.

SDK - Oyunda, Zeliha Berksoy gibi çok deneyimli ve güçlü bir isimlerin yanı sıra çok genç isimlerde yer alıyor. Oyunda oyunu bir arada nasıl çıkardınız ve deneyimli ve yeni nesil sanatçılar arasında dengeyi nasıl sağladınız ?
Genco Erkal - Savaş deyince, Brecht ağırlıklı bir çalışma olacaktı. Biz uzun yıllar, Zeliha Berksoy ile 'Kafkas Tebeşir Dairesi', 'Brecht Kabare, 'Ben Bertolt Brecht' gibi çalışmalarda beraber yer aldık. 'Brecht Şarkılarının' ünlü, tecrübeli bir yorumcusu olarak ilk aklıma gelen isim Zeliha Berksoy oldu. Ayrıca tanıdığım bir sanatçı, ondan nasıl verim alacağımı bildiğim için o, ilk seçim oldu. Erdem Akakçe derseniz beş yıldır beraber çalışıyoruz. Çok ufak rollerde başlayarak bugüne geldi. Bilkent Tiyatro Okulunu bitirir bitirmez benim yanıma geldi. O gün bugündür ben onu yoğuruyorum kendi çocuğum gibi yetiştirmek istiyorum. Bu son beş yıl içersinde büyük bir gelişme gösterdi. Alpay Atalay yine aynı okuldan mezun. Baktım o da tiyatro için çok uygun. İkisi de pırıl pırıl gençler. Onların gelişimine katkıda bulunabilirsem ne mutlu bana.

SDK - Yaşası Savaş müzikal olarak çok güçlü bir yapısı olan bir oyun değil mi?
Genco Erkal - Kurt Weill'ın parçalarını daha önce oynadığımız Brecht Şarkıları oyunundan biliyorduk. Burada yeni katılan şarkılar olarak, Marlen Deitreich'in ünlü şarkısı Lili Marlen, 'Üç Kuruşluk Opera' ve 'Kabare' Müzikalinden iki parça var. Bunları çok çalışmak gerekti. Sahne üzerinden orkestra ile canlı müzik olarak seslendirmeyi çok isterdik fakat özel tiyatroların olanakları canlı müziğe pek elvermiyor. Bu nedenle, oyunun müzikleri özel olarak stüdyoda dijital ortamda kaydedildi. İki müzik direktörümüz var. Onlar bu kayıtları yaptılar ve biz sahnede bunları dinleyerek, deneyerek, çalışarak oyunu çıkardık. Sahnede şarkıları, canlı olarak bu müziklerin üzerine söylüyoruz.

SDK - Yanıp sönen kırmızı ışıklardan oluşan bir kapıdan geçerek sahneye girmek, ağır kadife perdeler, alışılmışın dışındaki oyun olgusuna farklı bir bakışı yansıtıyor değil mi?
Genco Erkal - Kabare deyince hemen perdesi olan bir sahne ve etrafında rengarenk ampüller akla gelir. Bu, sirklerde de vardır. Bu form, gösteri dünyasının bir simgesidir. Şarkı başladığında kapıların etrafındaki rengarenk ışıklar yanıp söner. Adeta, şimdi şarkıya girdik mesajını verir. Bazen sadece beyaz ışık vardır. Bu, oyunun akışına göre değişir.

SDK - Oyunun kostümleri de çok ilginç.
Genco Erkal - Kostümleri, uzun yıllar birlikte beraber çalıştığımız arkadaşımız Sevim Çavdar tasarladı. Bundan önce, Brecht'in Galilei Galileo oyununu, Puntila ile Uşağı Manti, Yalınayak Sokrates gibi oyunların kostümlerini de yapmıştı.

SDK - Kostümle bütünleşen skeçler çok güzeldi. Mesela, Taş Devrinde Savaş bölümündeki diyaloglar tek kelime ile harika.
Genco Erkal - Gerçekten, Aydın Engin'in yazdığı en güzel skeçlerden biri o bölüm. Devlet kavramı, din kavramı ve savaş kavramının aslında taş devrinden bu yana hiç değişmediğini anlatıyor. Burada çıkış noktası, savaş fikrini tek başına savaş fikri olarak almayarak, bütün insanların yaşayışı ve kurdukları toplumlar ve kurulu düzenin bir ürünü olarak anlatıyor olması. Bu düzenin yaşayabilmesi için savaşların olması gerekiyor. Çünkü silahlar satılacak, bir yerler feth edilecek oralardan gelirler gelecek, insanlar yaşayacak. Bütün bu mekanizmayı ders verir gibi değil, güldürerek, eğlendirerek ve düşündürerek insanlara anlatıyor. Burada, insanların savaş olgusuna karşı sağlıklı bir bakış açısı oluşturulmasını istedik. Biz tiyatro dilini kullanarak, 'bundan sonra olan savaşlara lütfen böyle bakın, bunun arkasındaki mekanizma budur' demek istiyoruz. 'Bir daha böyle şeyler olduğu vakit bunları engellemek sizin elinizde' demek istiyoruz. Kısaca oyunda, 'olayları öngörün ve direnin' deniyor.

SDK - Oyunda farklı coğrafyalardan gelen gülmece ustalarının farklı gülmece anlayışları yer alıyor değil mi? Mesela Brecht ve Aziz Nesin gibi.
Genco Erkal - Brecht'de gülmece unsuru daha Orta Avrupa tarzı bir anlayışla ortaya çıkıyor. Aziz Nesin, bizden biri. Nasrettin Hoca'nın torunu olduğu ve Orta Oyununun ülkesinden geldiği için bizim toplumumuzun daha kolay anlayabileceği açık ve net bir mizah anlayışı var. Bertolt Brecht de ise daha fazla zekaya ve kültüre dayalı, düşünmeyi yönlendiren, şiirsel bir anlayış hakim. Göbekten 'ha, ha, ha' diye gülmeyi değil, 'bak ben sizin ne demek istediğinizi anladım' diyen ve aynı zamanda şaşırtarak, düşündürerek güldüren bir mizah anlayışı bu.

SDK - Oyunun içinde yer alan metinler çok önceleri yazılmış olmasına rağmen güncelliklerinden hiçbir şey kaybetmiyorlar değil mi?
Genco Erkal - Evet, mesela bir tanesi çok ilginç. Oyunda, dümbelekler eşliğinde söylenen Bush ve Saddam'ı anlatan bir şiir var. Can Yücel onu, ilk 'Körfez Savaşı' sırasında yazmış ve oradaki Bush, şu an iktidarda olan bu Bush'un babası. Tam 10 yıl önce yazılmış bir şiir ama aynı isimlerle sanki bugünün şartları düşünülerek kaleme alınmışçasına güncel ve taze. Aynı dönemde Aziz Nesin'in yazdığı şiirde bu gün yazılmış kadar güncel. İsimler değişiyor ama mekanizma aynı. Eğer savaş olgusuna bakışı doğru bir biçimde yakalayabilmişseniz, o bakış hiç eskimez, demode olmaz, çünkü o sağlam bir bakıştır ve her zaman güncelliğini korur.

SDK - Görünürde Irak Savaşı bitti. Bu durumda, zaman zaman da olsa oyunu güncellemeyi düşünüyor musunuz?
Genco Erkal - Aslında, oyunda güncelleme yapmamıza hiç gerek kalmıyor. Biliyorsunuz oyun, Irak Savaşı'nın başladığını bildiren bir telefon haberi ile bitiyordu. Biz 'Yaşasın Savaş'ı, Irak Savaşı başlamadan önce sahneye koyduğumuz için oyun, önceden olacak olan olayları da öngörüyordu. Aradan bir süre geçti ve savaş bitti. Şimdi oyun demode oldu derken, Türkiye'nin Irak'a asker gönderme konusu gündeme geldi. Ve oyun yeniden popüler oldu. Çünkü oyunda, ülkeyi savunmak üzere savaşa giden askerlerin nasıl öldüğü, askerlerin kaderi anlatılıyor. Biz savaş olgusuna genel olarak bakıyoruz. Burada, Irak Savaşı da Troya savaşı gibi bitecek. Sonra, yarın başka bir yerde, başka bir savaş başlayacak.

SDK- Biraz da gelecek oyunlarından bahsedebilir miyiz?
Genco Erkal - Şu sıralar yeni bir oyun üzerine çalışıyoruz ve ilk defa olarak bir oyuna hemen karar verdim. Çünkü bu oyunun uyarlamasını ben yapmıyorum. Oradan alacağım, buraya katacağım, ekleyeceğim, çıkaracağım sorunu olmayacak. Hazır, çok aklıma yatan bir oyun buldum. Daha önce üç, dört oyun yazan ve bir kaç kez de 'en iyi tiyatro yazarı' ödülleri alan Cumhuriyet çizerlerinden Behiç Ak'ın yazdığı, depremi anlatan 'Fay Hattı' adında bir oyun bu. Behiç Ak'ın da çok yaman bir mizah anlayışı var. Zaman zaman kara mizaha dönüşen, yani hem güldüren hem de acıtan bir gülmece anlayışı var. Oyunu okur okumaz çok heyecanlandım ve şu anda oyunun çalışmaları devam ediyor. Oyunun prömiyeri, Muammer Karaca Tiyatrosu'nda Kış sezonunda yapılacak.

JaqLee
04-07-10, 06:19
PATİKADAN KOŞAN, KAÇAN, KAYAN KADINLARIN OYUNU: "KIR"...

Demişlerdi de inanmamıştım: Bu adam, gerçekten yeni bir ses, yeni bir nefes. Bu adam, geleneksel tiyatrodan kaçıyor. Bu adam, öykü anlatmaktan sıkılıyor, anlatmak zorunda kalırsa öykünün ucunu açık bırakıyor, öyküyü sonlandırmıyor. Bu adam, tiyatro için karakter yaratmaktan nefret ediyor. Sözcüklerle oynuyor. Az, basit ve açık sözler kullanarak çok şeyi ifade etmek istiyor. Az, öz sözcüklerle ne yapıyor, ne ediyor, metni gizemli kılıyor. Bu adamın, güçlü bir mizah duygusu var. Bu adam, şiddeti ürkütücülükle bağdaştırıyor. Bu adam, “Çağımızın Dahisi” olarak tanımlanmakta. Bu adam, İngiliz ve de kırk yedi yaşında. Bu adamın adı Martin Crimp. Bu adam, tiyatronun geleneklerini altüst etmeye geliyor. Bu adam, günümüz kentlisinin (başta iletişim olmak üzere) karşı karşıya kaldığı pek çok sorunu irin deşer gibi deliyor. Bu adam, kentlinin, kentten kaçmak amacıyla sakin topraklara ulaşsa bile, kendisini kentlilik sorunlarından kurtaramayacağını savlıyor. “Kentli nereye giderse gitsin, kent onu bırakmaz, ardı sıra gelir,” diyor.
İstanbul Devlet Tiyatrosu, yeni kuşak İngiliz tiyatro yazarı olan, ünü İngiltere sınırlarını aşan bu adamın “Kır” adlı oyununu oynamakta. O adam (yani martin Crimp), “Kır”da günümüz kent insanının iletişimsizlik, yalnızlık ve yabancılaşma ile örülü dünyasını anlatıyor. Dil üzerine kurulmuş tuzaklarla dolu, insanlar arasındaki 'bağımlı ilişkileri' aşk, cinsellik ve para üçgeninde tefe koyuyor. Gel çık işin içinden!.. Ne mümkün! Sessiz, sakin doğa ortamına aşk ve mutluluğu bulmak için gelen Doktor Richard (Celal Kadri Kınoğlu) ve karısı Corinne (Ülkü Duru) istediklerine erişebilecekler mi? Crimp “A ah,” diyor, eriştirtmiyor.
Bu seyredilesi, özellikle oyun yazarlarımızın, oyunlaştırmak uğruna seyirciyi koyunlaştıran oyunlaştırıcılarımızın mutlaka, ama mutlaka seyretmeleri (dikkat buyurunuz izlemeleri demiyorum, seyretmeleri) gereken oyunu Işıl Kasapoğlu bulmuş, kotarmış. E vallahi eline sağlık. Günümüz insanının kentten kaçıp doğaya sığınırken, kendisinden de kaçmayı düşleyip de başaramadığı gerçeğini yalın bir tiyatro diliyle, yazarına asla ihanet etmeden sahneye taşımış. “Eroin bağımlısı doktor olur mu” gibi, günümüzde bağnazlık örneği sayılabilecek soruyu, çağın ölçülerinde yorumlamış. Kadın-erkek, karı-koca ilişkisini hallaç pamuğu gibi atan yazara öyle bir destek vermiş ki, sormayın, gidin seyredin. Umulmadık anda içinden çıkılmaz noktaya gelen, sonrasında kolayca yola giren, hemen ardından karmakarışık olan oyunu, sökülen ve yumak haline getirilen yün gibi çözüme kavuşturmuş. Vergilius okuyan marjinal kimlikli kız (Almila Uluer) karakterini, hiçbir uca kaydırmadan biçimlendirmiş.
Böylesi bir metni dilimize kazandırmak sanırım zor bir uğraş. Ama “Uyanıkmışım gibi yapıyormuşumdur” ve benzeri tümce kurmak, birbiri ardı sıra “ihtiyaç”, “gereksinim” gibi eşanlamlı sözcükleri kullanmak olur mu kardeşim! Biraz daha özen gösterseydin olmaz mıydı be Roza Hakmen'ciğim? Dil, kavramsal, yani şematik ve genel olduğundan, kişiliksiz ve taşlaşmış klişeler biçimine dönüşürse, gerçek bir iletişim aracı olmaktan çıkıp, tiyatroda “engel teşkil ediyor.” Işıl Kasapoğlu'nun da kulağına eğilip bir şey deyivereceğim: Hani, “tiyatro... tiyatro” dergisinin Kasım 2003 sayısında “Huzursuz Seyirci” takma adıyla yayınlanan yazıda, geçen sezon gerçekten de bıktırıcı bir hal alan “duman salma” modasından söz ediliyor ve: “İlgili olsun olmasın, her oyun 'tütüyor',” deniyordu ya! Doğru söze ne denir! “Kır”ın perde açılışında o dumana ne gerek vardı, anlayamadım gitti. Sonra, telefonun sesini birileri sağa alsa/aldırtsa ne iyi olacak. Oyun sırasında kulisin telefonu çalıyor gibi oluyor da!
Hakan Dündar'ın dekoru, perde açıldığı anda yansılamanın havasını pek güzel yaratıyor. Enver Başar, ışıklama çizelgesini dramatik çatışmanın ve çabaların sahnede belirtilmesini sağlamak amacıyla pek güzel ayarlamış. Işık tasarımını yaparken, tabloların değişimi ve karakterlerin davranış tarzlarının vurgulanması aşamasında yönetmene doğrudan yardımcı olmuş. Önce sıcak ve yumuşak, sonrasında keskin ışıklarla sahnede hareket kavramı yaratmış. Serpil Tezcan'ın kostümleri neden daha iyi olmamış, anlayamadım. Örneğin Corinne'in ikinci kostümü neden aceleye gelmiş, bilemedim. Joel Simon'un müziği ortama mükemmel uymuş.
Işıl Kasapoğlu, oyuncu yönetiminde belli ki oyuncuların edilgen olmamalarına özen göstermiş. Üç oyuncuda da kişisellik yok. Üç oyuncu da kendilerine, metin ve karakter üzerinde kendi düşüncelerine inanmışlar. Yönetmenin kendilerine ne yapmaları, ne düşünmeleri gerektiğini söylemesini beklememişler, dolayısıyla “nesne” olmaktan kurtulmuşlar. Üç oyuncu da yaratıcılık, özgürlük, fantezi yüklenmiş. Ülkü Duru, metinde yazılı olan bütün sözcükleri ve onların altında, alt metinde saklı olan her şeyi, düşünceleri, duyguları çok iyi kavramış. Dikkatle izlenilmeli, coşkuyla alkışlanmalı. Celal Kadri Kınoğlu, canlı, fiziksel ve psikolojik yönelimlerden oluşan bir skoru oluşturabilmeyi başarmış. Ama neden öyle yüksek oynuyor? Almula Uluer, Rebecca'nın içsel yaşamının itici güçlerini, iradesini, aklını ve duygularını aksiyona son derece dengeli geçirmiş, imgelemini canlandırmış. Gözlerinin ve yüzünün incelikli ifade araçlarından da olabildiğince yararlanıyor, ama sesini, tınılarını, sözcüklerini, tonlamalarını, konuşmasındaki hataları derhal düzeltmeli. Ya da birileri ona öğretmeli. Yoksa yazık olur. Uluer'e günah değil mi?

SÖZÜN ÖZÜ: La Fontaine'in dediği gibi: “Neyin hakkından gelinmez ki, kafa istekle birleşir birleşmez.” Bu oyunu hâlâ görmediyseniz, fırsat yaratın, mutlaka görün. Ama mutlaka...

JaqLee
04-07-10, 06:20
ALMULA MERTER'DEN TİYATRO ADINA ÜZÜCÜ BİR ÇALIŞMA: DÖVME"...

Mutlaka anımsayacaksınız, Almula Merter adı, Eve Ensler'in yazdığı ve dünyanın değişik yerlerindeki kadınların yaşamlarından kesitlerin sunulduğu “Vajina Monologları” başlıklı oyunun, Kadıköy'ün pek saygın kaymakamı Yüksel Peker tarafından yasaklanması ile gündeme gelmişti. Ben o oyunu göremedim. Eleştirisi ya da değerlendirmesine de rastlamadım, dolayısıyla okumadım.
Almula Merter, öğrenebildiğim kadarıyla Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji-Psikoloji, ayrıca Devlet Konservatuarı Tiyatro bölümünden mezun. Roma'da “Alexander Tekniği” ile ses ve vücut dili çalışmış, Spazio Müzik Okulu'ndan sahne tekniği, dans tekniği dersleri almış. Babası, Devlet Tiyatrosu oyuncularından, dramaturg, yönetmen (benim de İtalyan Lisesi'nden arkadaşım) Ferdi Merter. Kolayca anlaşılabileceği gibi, Almula Merter, tiyatroya gönül koymuş pırıl pırıl bir kızımız.
İşte bu kızımız, kendi ifadesine göre, tiyatro yaparken ülke sorunlarını da eşelemeyi “şiar” edinmiş. Alman bir ailenin yaşadığı gerçek bir olaydan, babanın kızıyla yaşadığı ensest ilişkiden esinlenerek Dea Loher'in yazdığı “Dövme (Tatuweiring)”yi sahneye taşımış. Taşımış taşımasına da, Türkçe'de karşılığı “ahlak düşüklüğü” karşılığı “fücur” olarak tanımlanan ensesti sanırım pek incelememiş. Ya da yazarı açamamış. Dolayısıyla, babanın (Ferdi Merter) çekirdek aileyi cinsel kıskançlıktan kaynaklanabilecek huzursuzluklardan korumak amacıyla mı, evladına (Arzu Yanardağ) cinsel dürtülerini denetim altına almayı öğretmek uğruna mı, yoksa Sigmund Freud'un psikanalitik açıklamasındaki gibi, ailesi için beslediği birbirine karşıt duyguları ile karşı cinsten aile üyeleriyle cinsel ilişki kurmak için duyduğu bastırılmış yasak arzuların birleşmesinden kaynaklanan bir duyguyla mı kızıyla cinsel ilişkiye girdiğinin altını çizmemiş. Çizmemesine, çizememesine bir de sahneye koyma yanlışlıkları ve dahi oyuncu bozukluğu eklenince “Dövme” doğrusu çekilmez bir çile olmuş.
Dea Loher'in cansız sayfalarının Almula Merter'in parmakları arasında canlanmadığı, canlanamayacağı daha oyunun hemen başında anlaşılıyor. Satırları kağıt üstüne geçirilmiş birtakım simgeler olarak algılamış Almula Merter. Sözcüklere ruh bulduramamış. Sadece belleğinde değil, duygularının sınırı içinde de kalacak o ritim duygusunu oluşturamamış. Acaba, yapıt mı canlanmaya can atmıyor, orasını bilemem. Ama görünen o ki, soluk alıp vermeyen bir iş çıkarmış. Çekirdek aile içinde yaşananlardan büyük kızın nasıl etkilendiği belli değil. Babadan armağanları aldıkça yaşadıklarından hoşnut mu yoksa? Ailenin genel profili ne? Bir anne, baba tarafından aşağılandığında bu denli kolay vazgeçer mi duruma kendince çözüm getirmekten? Yoksa köpek alerjisi nedeniyle durmadan kaşınır mı? Her iki çocukta olması gereken kalıcı izler nerede? Finalde kızlar n'oluyor, ****** mu?
Sahne üstündeki eylemin yerini, biçimini ve boyutlarını da sınırlayamamış Merter. Eylemin geçtiği yer olan odanın içine bir bank, dört iskemle, yatak, komodin, boy aynası yerleştirerek üç mekân çıkarmaya kalkışmış, ışık yardımı bile almayınca trafiği altüst etmiş. Oyuncuların giriş-çıkışlarını sanki koyuvermiş, yerler duruşlar saptanmamış. Oyunun yorumunda ve kendi özel perspektifine yerleştirilmesinde, oyuncunun belli bir anda, belli bir durumda bulunması gerektiği gerçeğini savsaklamış. Oyuncunun belli bir heyecanla harekete geçerek, sahne üzerinde belli bir noktaya yaklaşmasının ya da uzaklaşmasının önemini hiç mi hiç önemsememiş. İşin garip tarafı, yılların ünlü tiyatrocusu “baba” da, işe hiç “müdahil” olmamış.
Yılların oyuncusu Ferdi Merter, “sahne hareketi” kavramını nasıl unutmuş, şaştım da kaldım. Bu kapsamda nasıl yürünecek, nasıl durulacak, özel hareketlerle belli bir şey nasıl anlatılacak, vallahi eskiden bilirdi, kızının yönetiminde mi unutmuş ne! Anlatımı yanlış yerlerde dondurması, kırk yıla yakın bir süredir sahnede olan Ferdi Merter'den beklenir mi? Sanırım onlarca genç oyuncuya onca yıldır güzel ve uyumlu hareketler öğretmiştir. Nasıl böyle plastik vücut estetiğinden yoksun oyun çıkarır Ferdi Merter, kızmamak, darılmamak elde değil. Anlatım gücü onun yeteneğinin bir parçası değil miydi?
Şarkıcı Tarkan'ın baldızı” olarak ünlenen Berna Öztürk, ne yaptığını, hangi karakteri oynadığını pek anlamamış ya da algılayamamış. Öztürk'ün oyun boyunca bocalaması da gösteriyor ki, oyuncu adayına yapamayacağı iş kesinlikle verilmemeli. Onda değil, o rolü ona verende kabahat. Son yıllarda tiyatroya merak salan manken-model Arzu Yanardağ herhalde iyi niyetli, ama böyle bir rolde üst bilinciyle bir çeşit etkileşim oluşturabilmek için “bir avuç dolusu düşünce edinmeyi ve onları bilinçaltı torbasına atmayı” nereden bilsin garibim! Hele kimse ona öğretmezse! Herkes ona: “Güzelliğini kullan yeter,” derse... Hem Öztürk'ün, hem de Yanardağ'ın sesleri olamazcasına kontrolsüz, dolayısıyla kötü. Bağırmıyorlar cırlıyorlar. “Asmalı Konak” dizisinde “Kader Hamzaoğlu'nun oğlu”nu oynayan Ali Başar, gözlerinin ve yüzünün incelikli ifade araçlarından olabildiğince yararlanmayı başarabilirse, belki tiyatro oyuncusu olabilir. Kuşkusuz, biri ya da birileri kendisine sesi, tınıları, sözcükleri, tonlamaları da ayrıca öğretebilirse... İç ses olan Pınar Ayar, iç ses falan olamıyor. Koreografisinde bütünlük, örtüşme yok. Nerede karşıtlıkların dansı? Dansı biçimleyemiyor. Dansının içsel ya da beden içinde bir anlatımı yok. Ergüder Yoldaş'ın “Sultan-ı Yegâh” adlı bestesindeki sesiyle kulaklarımızda yer eden Nur Yoldaş, baba-kızın cinsel ilişkisini bildiği halde bilmezlikten gelen “çaresiz” anneyi oynuyor. A be Nur kardeş... Senin ne işin var orada yaaa!
Teymuaralp Merter'in seçtiği müzikler, kullanımındaki hatalar dışında iyi de, Serkan Gürel'in ışık tasarımı, tasarımsız.
SÖZÜN ÖZÜ: “Dövme”, seyirciyi etkiden uzaklaştıran, etki çabasına yönelten, sonuç olarak yoran bir oyun. Hatta oyun bile değil, oyunumsu... Seyirci, tıpkı ses gücünün ötesindeki bir notayı çıkarmak için ıkınıp sıkınan şarkıcıya acıdığı gibi, burada da etki elde etmek için kıvranan oyunculara acıyor. Hatta, insanın içinden ağlayası geliyor.

JaqLee
04-07-10, 06:20
İNSANIN DOYUMSUZLUĞU VE BİR SİMURG HİKAYESİ "SU DAMLASI VE ÇOCUK"...

İnsanoğlunun en belirgin özelliklerinden birisi doyumsuzluğudur. Aklı sayesinde diğer tüm varlıklardan ayrılan insan, yaratıkların en doyumsuzu olma konumuna da yine aklı sayesinde ulaşmıştır. İnsanlık tarihini süsleyen başarılar, bu doyumsuzluğun bir sonucu olduğu gibi, savaş ve mücadele yoluyla insanlık tarihine sürülen kara lekeler de aynı açgözlülükten kaynaklanmaktadır. Uzay teknolojisinin kullanıldığı bugünün modern dünyasında, insanın benliğinde yer alan bu doyumsuzluk son derece tehlikeli boyutlara varmış bulunmaktadır. Elindekinin kıymetini ve onunla yetinmeyi bilmeyen insanoğlu, doyumsuzluğu sayesinde kronik bir mutsuzluk yaşamaktadır.
Erzurum Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenen “Su Damlası ve Çocuk” adlı çocuk oyunu, modern insanın yaşadığı bu kronik mutsuzluğu ele alıyor. Aile içerisinde sorunsuz bir yaşam süren Çocuk, hepimizin içinde varolan o doyumsuzlukla, suni sorunlar yaratıp mutsuzluk yaşıyor ve sürekli durumundan şikayet ediyor. Bir rastlantı sonucu karşısına çıkan Su Damlası, Çocuk’un bu durumunu fark edip ona bir ders vermek için yanına alarak önce saraya, ardından yemyeşil bir dağa, bir savaş alanına ve en son da bir sirke götürüp diğer çocukların hangi şartlar altında yaşadığını görmesini ve sahip olduğu şeylerin değerini anlamasını sağlıyor.
Çocuk, prens olmanın ve sarayda yaşamanın getirdiği sorumluluğu, sarayda tanıştığı prensten, yemyeşil bir dağda yaşamanın zorluk ve sıkıntılarını Çoban’la kardeşinden, savaşın filmlerdeki gibi heyecan verici olmadığını ve sirklerdeki herkesin sanıldığı kadar mutlu yaşamadığını buralardaki çocuklardan öğrenip, mutsuz olduğu yaşamın aslında ne büyük mutluluk taşıdığını fark ediyor. Özde varolanın değerini anlatıp, eldekine sahip çıkmanın önemine işaret eden “Su Damlası ve Çocuk”, verdiği mesaj itibariyle modern bir simurg hikayesi niteliği taşıyor. İnsanın henüz çocuklukta başlayan memnuniyetsizliği sonucu giriştiği arayışta yine kendine ulaşmasını oldukça etkili bir yolla anlatıyor.
Başarılı bir akademisyen ve eğitmen olan Aslıhan Ünlü’nün yazdığı “Su Damlası ve Çocuk”, kalıplaşmış belli başlı konuları ele alan, alışılmış çocuk oyunlarından farklı çizgisiyle dikkat çekici bir oyun. Gelişen teknolojinin, insan yaşamına sağladığı rahatlığın yanı sıra ona verdiği mutsuzluğu, çocuğun dünyası içerisinde başarılı bir şekilde yansıtıyor. Oyun birbirinden bağımsız dört sahne, ön oyun ve son oyundan oluşuyor. Sahneler, metin üzerinde her türlü değişikliğe imkan tanıyacak şekilde kurulmuş.
Oyun genel olarak belirgin bir akıcılığa sahip ancak ön oyunda Çocuk ile Kardeş arasında geçen tartışma, oyuna yönelik olumsuz bir önyargı yaratacak niteliğe sahip. Çocuk’un yaşamına yönelik memnuniyetsizliğini vermeyi amaçlayan ön oyunda, iki kardeş arasında amaca pekte hizmet etmeyen tartışma, sıkıcı bir atmosfer yaratıyor. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, bu bölümün kısa olması ve sonrasındaki hızlı ilerleme, bu düşüncenin değişmesini sağlayabiliyor.
"Su Damlası ve Çocuk”un yönetmeni de eski bir akademisyen olan M. Sadık Yağcı. Bir eğitmenin kaleminden çıkmış oyunu, eski bir eğitmenin sahneye taşıması başarıyı da beraberinde getiriyor. Reji anlayışını “çocuğun dünyasına girmek” üzerine oturtan yönetmen, bu alanda yakaladığı ip uçlarını başarılı bir şekilde kullanmış. Çocukların her an uyanık olan bilinç ve algılarına hitap edecek mizansen, hareket ve mimiklerle hem dikkatin dağılmasına engel olmayı hem de mizahi bir atmosfer yaratmayı başarmış. Bu yolla eylemi sözün önüne geçirerek çocuğun dünyasına hitap edecek görselliği yakalamanın yanı sıra, Su Damlası’nın varlığıyla ortaya çıkan büyüselliği de ışık, dekor ve kostümle destekleyerek çocuğun imgelem gücünü harekete geçirecek şekilde sunmuş. Bu noktada zayıf kalan tek şey; Su Damlası’nın sadece çocuk tarafından görülebildiğinin seyirciye yeterince aktarılamaması. Bu durum birkaç yerde sözle vurgulanmasına rağmen, hareketle desteklenmediği için –dış aksiyonun sözden daha etkili olduğu çocuk tiyatrosunda- algılamada çelişki yaratabiliyor. Ancak genel olarak yönetmenin, oyunda dingin ama sıkmayan, hareketli fakat yormayan dengeli bir yapı kurarak, ortaya başarılı bir çalışma çıkardığını söylemek gerek.
Oyunun en çok dikkat çeken yönlerinden biri de müzikleri. Çocuğun hareketli dünyasını yansıtıp yine o dünyaya hitap edecek tarzda hazırlanmış müzikler, özellikle ritmiyle seyirciyi kısa sürede etki altına alabiliyor. Ancak bu noktada müziğin güzelliğini gölgeleyen iki önemli unsuru da göz ardı etmemek gerek. Müzikologlar, gitar, bas gitar,bateri, org gibi metalik sesler çıkaran ensturmanların, çocuğun müzik kulağını olumsuz yönde etkileyip zarar verdiği konusunda ortak fikre sahiptirler. Ne yazık ki, “Su Damlası ve Çocuk”ta, bu bilimsel gerçek gözden kaçmış ve oyun müzikleri tamamen bu tür ensturmanlarla yapılmış. Sanırım bunun doğal sonucu olarakta müzik, çok önemli mesajlar içeren sözlerin anlaşılmasını engelleyecek kadar yüksek sese sahip. Öyle ki, şarkıları söyleyen oyuncuların büyük gayretleri bile bu durumu değiştirmeye yetmiyor. Yine de bütün bunların, oyunun genelinde belirgin bir şekilde öne çıkan başarıyı gölgeleyemediğini ifade etmek gerekiyor. Zira, “Su Damlası ve Çocuk”, yazarı, yönetmeni, oyuncusu, dekor-kostüm ve ışık tasarımcıları, müzik ve dans düzenleyicilerinin uyumlu bir şekilde çalışarak son derece ciddi gayret ve performans sergiledikleri başarılı bir ekip çalışması olmuş.
SU DAMLASI VE ÇOCUK
Yazan : Aslıhan Ünlü
Yönetmen : M.Sadık Yağcı
Dekor Tasarımı : Selda Kulluk Yerdelen
Işık Tasarımı : Duran Güngör
Müzik Tasarımı : Sema Erkan
Dans Düzeni : Tarkan Erkan
Yön. Yardımcıları : Serhat M. Kılıç, Berrak Aydaş, Yeşim Madırlı

Oynayanlar : Özlem Gündoğdu - Sema Öner

Fulya Koçak
Ahmet Burak Bacınoğlu
Cengiz Uzun
Burak Altay
Sezai Yılmaz
Fatih Topçuoğlu
Mehmet Yıldız
Orkestra : Tuğrul Topçuoğlu
Emrah Lehimler
Özer Akçay
Gökalp Gültekin
Sahne Amiri : Özge Ayık
Kondüvit : Çiğdem Kaplan
Işık Kumanda : Eser Dursun
Suflör : Serkan Ay

JaqLee
04-07-10, 06:20
ALİ TAYGUN'un "DOĞU" MACHBETH'i...

Bu sene İstanbul Şehir Tiyatrosu bünyesinde “Shakespeare Senesi” ilan edilmesi nedeniyle kurum kapsamında ünlü yazarın birçok eserini değişik sahneleme anlayışları doğrultusunda izleyebiliyoruz. Ancak Ali Taygun'un rejisi ile sergilenen “Machbeth' sahnelemesi, yola çıkış amacından en son vardığı noktaya kadar birçok özelliği ile diğer oyunlardan ayrılıyor ve “Türk Tiyatrosu'nda Dramaturg'un Yokluğu”nun somut bir göstergesi haline dönüşüyor.Bu sahneleme daha doğrusu uyarlama çabası ancak başarısızlığının , sahne unsurlarındaki yanlış ve özensizliklerini tespit etmeden önce Shakespeare'in “Machbeth” metninin ana iletisine ve genel konusuna bir değinmek gerekiyor.
Machbeth” Shakespeare'in olgunluk dönemi trajedileri içersinde belki de günümüz sahneleme anlayışına en uygun olan yapıtlarından biridir.Hem metnin iletisinin açıklığı hem de sahne unsurlarının belirliliği , klasik bir Shakespeare sahnelemek isteyen rejisörlere büyük kolaylıklar sağlar.Metni incelediğimizde tüm eserin aynı kavramlar çevresinde döndüğünü görebiliriz ki bu kavramlar “iktidar , birey ve onun içinde açığa çıkmaya hazır olan pür kötülük”tür. Eserin kahramanı Machbeth adlı komutan iyi bir insan olmaktan korkunç bir katil olma yolunda sadece kendi içsel motivasyonlarıyla ilerlemektedir.Seyirci sahnede asla durağan ve psikolojik gelişimini tamamlamış bir Machbeth izlemez, kral olma ve kral kalma yolunda cinayetler üzerinde ilerleyen Machbeth'in her adımda nasıl da insanlıktan çıktığı adım adım işlenir ve oyunun esası bu süreçtir yani Machbeth'in her kan döküşünün sonrasında nasıl da daha çaresiz ve korkunç bir insana dönüştüğü görülür. Ancak bu konunun bu kadar sağlam ve etkileyici çizilmesinde en önemli nokta, Shakespeare'in bu karakteri işleyişindeki metottur. Shakespeare , karakteri yaratırken onun hem iç uyarıcılarını hem de dış uyarıcılarını ayrıntılı bir şekilde betimler.Machbeth ,kendi tiradlarında yarı deli yarı şizofren bir hayalgücüyle kendi hırsının yıkımını yaşar.İlk cinayeti sonrası “Machbeth uykuyu öldürdü” diyerek kendi bilinçaltını tamamen seyirciyle paylaşır.O doğuştan korkunç bir katil değildir , hırsıyla kendi kötülüğünü var eden bireydir yani herkes onun yaşadığı bu değişimi yaşayabilir.Bu tavır oyuna gelmiş geçmiş en rahatsız edici metinlerden biri olma özelliği kazandırır. Ancak Shakespeare , bu psikolojik gelişimi ya da çöküşü sadece içsel motivasyonlarla sağlamlamaz; olayın gerisindeki tüm zamansal ve sınıfsal ve tabi ki mekansal süreçleri de verir.11.yy da kan ve cinayet üzerine kurulmuş bir İngiliz Devleti panaroması içinde çocuk cinayetlerine varan katliamlarla devam ettirilen bir iktidar betimlemesi olmasa “Machbeth”teki trajedi ortaya çıkamaz. Bu nedenle metnin dehasını sadece karakter düzleminde değil tüm kurgu içinde görebiliriz. Bu kurgunun sağlamlığı olası “Macbeth” sahnelemelerinin hem işini kolaylaştırmakta hem de zorlaştırmaktadır. Yazar , metinde hem edebi olarak ekonomik davranışıyla-ki Shakespeare'in “Hamlet” ya da “Antonius ile Kleopatra” gibi gene iktidar ve birey üzerine olan trajedilerinde çok daha nesire dayalı bir anlatım görünür-hem de metnin iletisinin tüm sahne unsurlarına yaymasıyla rejinin büyük yükünü alır.Ancak metin ve onun içinde demin değindiğimiz iletinin hem psikolojik hem de zaman-mekansal olarak çok iyi sabitlenmesi rejisörü sahneleme de aynı derecede tutarlı olmak zorunda bırakır. Bu bilgilerden sonra önümüzdeki “Machbeth” uyarlamasının ne kadar tutarlı olduğuna bir bakalım.
Oyunun broşürüne ve gene oyun hakkında yapılmış röportajlara baktığımızda bu sahnelemenin üzerine kurulu olduğu buluşun tamamen rejisöre dayandığını görüyoruz.Kendisi “Bu metni bize! yaklaştırmak”tan bahsediyor.İlk olarak metnin bize uzak olma nedeni olarak 11.yy İngiltere'sinde geçmesinin gösterilmesinin Shakespeare'e ve ondan da daha eski tarihlerden bize oyunları kalmış trajedi yazarlarına haksızlık olduğu düşünülüyor çünkü rejisör ne bu “biz”i ne de bu “uzaklık”ı tanımlamıyor.Teorik eksiklik daha oyun izlenilmeden kendini hissetiriyor.İkinci olarak sahnelemenin tüm unsurlarında görülen hatanın tek sebebi olarak ; rejisorun buluşunun yani oyunu belli belirsiz bir Doğu Anadolu veya Mezapotamya'da geçirmek fikrinin dramaturjik bir çalışmayı zorunlu kılmasına rağmen sahnelemenin yıldız rejisör anlayışı üzerine kurulmasını görüyoruz.Brecht gibi deha olarak kabul edilen bir rejsiorun tüm uyarlamalarını dramaturjik çalışmaya dayandırdığına tanık olurken bu kadar iddialı bir rejinin nasıl olur da sadece Ali Taygun'un becerisine dayandırıldığını tam çözemiyoruz.Bu temel eksikliğin sahnedeki her unsura yansıdığını görebiliriz ve bunlar arka arkaya sorular halinde zihnimizi meşgul edebilir.
Doğu Anadolu veya Mezapotamya imgelerinin günümüz seyircisinin gözünde şu an yarattığı ilk imaj iktidar üzerine oynanan oyunların esas mekanları olmaları değil midir?1980 yılında doğmuş bir insanın bu coğrafyada hep aynı ekonomik çatışmalar nedeniyle dökülen kanlara şahit olduğu unutulabilir mi?Şu an bile 3.Dünya Savaşı sayılabilecek bir savaş bu topraklarda herkesin gözü önünde yaşanmıyor mu?Eğer ki Machbeth gibi kan ve iktidar üzerine kurulmuş bir oyunu bu topraklarda geçirecekseniz bu algıyı yansıtmak zorunda değil misiniz? O halde sahnedeki çizilen coğrafya , bir TV dizisindeki Doğu Anadolu portresindeki kadar uzak değil mi seyirciye?O zaman “biz” kelimesi ile kastedilen biz bu coğrafyaya oturduğu yerden otantik Tv dizilerinden bakan , apolitik ve steril birey mi?Eğer öyleyse bu “bize yanaşma” çabası içindeyken rejisör belki de dünya tarihinin en önemli politik tragedyalarından birinden uzaklaşmıyor mu ve buna ne kadar hakkı var?Eğer uzaklaşma iddaisındaysa bunu ne kadar bilinçle yapıyor?
Eğer ki rejisör sadece görüntüsel bir Doğu yaratma çabasındaysa bunu neden sahne unsurlarından hiçbirinde temellendirmiyor ? Kostümler Doğu'da geçen bir Machbeth sahnelemesinden çok , zaman ve mekandan soyutlanmış bir Machbeth'e uygun düşmüyor mu?Doğu Anadolu ya da Mezapotamya'daki bey sınıfının giyimi konusunda bir araştırma yapıldı mı?Aynı şekilde dekor uygulamasında “mağara” benzeri yapılar Doğu'nun hangi bölgelerinde hakim?Bu bölgelerin giyim kuşamı ile sahnedeki cüppeler arasında herhangi bir ilişki var mı?Metinde olabildiğince görkemli çizilen şatoların içinde giderek yalnızlaşan Machbeth imajı o kadar önemliyken bu etki sahnelemedeki “mağara”larla verilebilir mi?Gene metinde “karanlık” leit-motivi üzerine kurulan oyunun bu motivinin sahnelemede uygulanmaması , ancak teknik imkan bolluğu nedeniyle sık sık manasız şimşek efektlerinin kullanılmasının sahnelemede hizmet ettiği unsur ne?
Doğu'ile kastedilen feodalite ve şamanizm dönemi mi yoksa İslam mı?Böyle bir seçim yapılmadıysa neden belli bir coğrafya belirtiliyor,eğer yapıldıysa,sürekli rejisör tarafından çevrildiği ve uyarlandığı belirtilen sahne metninde gösterilmiyor?Bu tarz bir çevirinın başarısı sadece yüzeysel olarak geçilen “Macduff Bey” , “Machbeth Hanım” gibi komik tamlamalarda mı?Buluş ,çevirinin geneline tam yansıtılmış mı?Sahneleme buluşunun sadece çeviriye yüklenmesi belli bir tutarsızlık ve bilinçsiz bir komedi yaratmıyor mu?Sözü geçen tamlamalarda ve nidalarda seyircinin gülmesi rejisörün hesaba kattığı bir unsur mu?
Sahnelemede “bacı” haline getirilen cadılar Doğu toplumlarının fizikötesi ile ilişkisini yansıtıyor mu?Rejisör uyarlamada hem somut bir coğrafya gösterip hem de ona ait kodifikasyonları kullanmama özgürlüğü var mı?Eğer ki yoksa nasıl 'ben cadıları dünyevi kılmak istedim' diyebilir çünkü Doğu toplumlarında fizikötesi canlılar genelde bedensiz değiller midir?Bacı - cadı çevriminde linguistik bir sorun yok mudur çünkü bacı kelimesinin Doğu toplumlarında yarattığı aydınlık imgeyle metindeki karanlık cadılar arasında nasıl bir uyarlama yapılmış?Metinde cadılar imgesinde anglosakson kültüre geçiş dönemindeki eski şaman geleneklerine halen sahip bir İngilter bulamaz mıyız?Eğer ki bulabilirsek sahnelemdeki coğrafyanın şaman inancıyla sahnedeki cadıların rituelleri arasındaki ilişki metinden yunan kökenli Hekate adlı tanrının çıkarılması ile verilebilir mi?Neden Hekate'nin Doğu toplumlarındaki karşılığını bulma zahmetine girilemeyecek kadar dramaturjisiz bir çalışma yapılmış?
Metinde Lady Machbeth ve bir açıdan da cadılarla çizilen kadın karakterlerinin sağlamlığının önemli nedeni aynı Machbeth karakteri gibi bu karakterlerin de ve özellikle Lady Machbeth'in hem psikolojik hem de sosyal etmenlerle çizilmiş olması değil mi?Lady Mach beth'i Machbeth Hanım'a çevirmek ve bir ağa dizisinin hanımağasına benzetmek feodal ya da islami bir toplumun kadın kodifikasyonunu vermek için yeterli mi?
Tüm bu dramaturjik eksikler nedeniyle oyuncular bazen klasik , shakespearyen bir oyunculuk tuttururken bazen de bir köy oyunu oynarmış gibi eylemde bulunmuyorlar mı?Bu ikilem sahnedeki beden dilinden şive kullanımının bir görünüp bir kaybolmasına kadar her noktaya sirayet etmiyor mu?
Görüldüğü gibi sahnelemde görülen tüm bozuklukların temel nedeni sahnelemedeki iddia ile çalışma yöntemi arasındaki uyumsuzluk;bu uyumsuzluğun nedeni de baştan savmacılık ve özensizlik ve teorik çalışmama tembelliği.Ancak bu sahneleme aynı zamanda büyük ve politik bir soruyu sordurtuyor...”biz” kimiz...Böyle bir yapım bize yaklaştırılma iddiası gözetiyorsa ve şahit olduğum kadarıyla kapalı gişe oynayan bu oyunun seyircisi bu oyunu ayakta alkışlıyorsa elimizde olabildiğince steril , alımlama süreçlerinden uzak ve kendi coğrafyasına tamamen yabancı bir kitle portresi çiziliyor.Bu noktada İstanbul Şehir Tiyatroları'nın bu sene seçtiği ve aynı bu sahnelemedeki gibi “dramaturjik” hatalar barındıran sloganları akla geliyor...”Tiyatro bir aynadır” ve “Varlığım için sana muhtacım.'Seyircisine bu nidalarla yaklaşan bir anlayıştan da yenilikçi ve teorisi sağlam bir Machbeth beklemek çok olası gözükmüyor.

JaqLee
04-07-10, 06:20
Gyula Hay'dan Büyüklere Masallar : 'At Müzikli Oyunu'...

Saçlarını at kuyruğu yapmış insanların tıpkı at gibi kişneyerek güldüğü ve bir ata benzemeye çalışarak ortalarda dolaştığı bir hikaye. Ve bir ata öykünen koca bir toplum. Aslında hiç de şaşırtıcı değil çünkü söz konusu olan saygıdeğer Roma İmparatoru Caligula'nın bizzat konsül seçtirdiği pek soylu ve muhterem 'atları' Majesteleri İnkitatus. Durum böyle olunca, toplumun tavrı da değişiyor elbet. Modadan, sosyal olaylara kadar artık her şey 'At Hazretlerinin' tercihlerine ve eğilimlerine göre belirlenecektir. Sonrası mı? O da, Macar yazar Gyula Hay'ın kaleme aldığı ve Prof. Özdemir Nutku'nun sahneye koyduğu 'At' oyunun da anlatılıyor. Ankara Devlet Tiyatrosu İrfan Şahinbaş Deneme Sahnesi'nde sergilenen oyun, Antik Roma döneminde yaşanan gerçek bir olaydan yola çıkılarak sahneye yansıyor. Konusu itibariyle tarihi bir hikaye gibi gözükse de 'At' tüm zamanlara ve demokrasi sürecini tamamlayamayan tüm toplumlara ayna tutan bir eser. İki yüzlü insan olgusundan, toplumda birey olarak var olmaya çalışan insana kadar çok geniş bir yelpazede demokrasi, özgür birey ve düşünme gibi kavramları irdeliyor. 'At' sadece sıradan bir tiyatro oyunu değil aynı zamanda müzikleri ve dansları ile de müzikal bir yapı sergiliyor. 'At' oyununun yazılımından sahnelenişine kadar geçen maceralı süreci, oyunu 1960'lı yıllarda Almanca'dan dilimize kazandıran ve bu yıl sahneye koyan Prof. Özdemir Nutku ile konuştuk.
SDK - At oyununun ana temasından bahsedebilir miyiz?
Özdemir Nutku - Gyula Hay'ın hapisteyken kaleme aldığı, faşizmi eleştiren ve yöneticilerin ellerindeki gücü ne kadar yanlış kullandıklarını gösteren bir oyun. At, dönemin Roma İmparatoru Caligula'nın atını Roma senatosuna konsül seçtirdikten sonra yaşananları konu alıyor. Toplumda birdenbire her şey değişiyor. Kadınlar, son modaya göre saçlarını at kuyruğu yapıyorlar, kişner gibi gülüyor ve atın rahvan yürüyüşünü taklit ederek ortalarda dolaşıyorlar. Son derece alaycı bir oyun. Yumuşak eldiven giymiş bir taşlama. Hiç acıtmıyor gibi görünüyor ama içinde çok sert eleştiriler var. Burada, halk diktatörünü kendi kendisine seçiyor. Guyla Hay, Caligula'dan yola çıkarak, Hitler Faşizmini, Mussolini ve Stalin'in faşizmini eleştiriyor. Oyunda, Caligula'nın 'Ben Tanrıyım, ben herkesten üstünüm' demesinde ki aşağılık kompleksini, yetersizliğini ve yalnızlığını görüyoruz.
SDK- Bu oyun neden normal bir sahnede değil de 'ortada' oynanıyor?
Özdemir Nutku - Fantastik bir yapıya ve geniş bir hayal gücüne dayandığı için bu oyuna 'büyüklere masallar' da diyebiliriz. Burada anlatılan politika dünyası tıpkı bir sirk atmosferine benziyor. Bu nedenle, bu oyun ortada oynanmalı ve seyirci de sahneyi çevreleyerek oyunu izlemeli diye düşündüm. İrfan Şahinbaş Deneme Sahnesi bu oyun için çok uygun. 180 seyirci kapasiteli ama seyirci yerleri bütün sahneyi çepeçevre sardığı için sirk atmosferini yansıtabilecek özelliğe sahip olduğunu düşündüm.
SDK - Oyunun müzikleri ve danslarıyla da müzikal bir yapısı var değil mi?
Özdemir Nutku - Bu bir 'persiflaj'. Yani olayları karikatürize ederek alaya alıyor ve hicvediyor. İnce esprileri olan çok eğlenceli bir eser. Bizim izleyicinin danstan ve müzikten çok hoşlandığını bildiğim için neden bu oyunu danslar ve müziklerle birlikte sahnelemiyoruz dedim ve sonuçta, Haluk Işık'ın sözlerini yazdığı ve Can Atilla'nın müziklerini bestelediği bir müzikli bir oyun ortaya çıktı. Ankara Devlet Opera ve Balesinden Altan Tekin dansların koreografisini üstlendi. Oyunun dekorlarını ise Sertel Çetiner yaptı. Giysiler, Roma Dönemi kıyafetleri baz alınarak yapıldı ama üzerlerinde küçük değişiklikler yapıldı. Mesela, Caligula'nın komutanı Makro, imparatorun yanında süklüm püklüm, imparator olmadığı zaman halkın önünde horoz gibi olduğu için onu horoza benzettik. Oyunun bu çok özel kostümlerini Nursun Ünlü hazırladı.
SDK - Oyunda, çok hoş espriler var değil mi?
Özdemir Nutku - Oyun zaten bir sirk atmosferi içinde geçiyor. Roma imparatoru Caligula, yetersizlik duygusu ve aşağılık kompleksi altında ezilen yalnız bir karakter ve oyun boyunca elinde at terbiyecisi gibi bir kırbaç taşıyor. Oyunun bir yerinde, Caligula, 'Roma'nın aslanları' diyor. Ben de yuvarlak halkalar yaptırdım. 'Roma'nın aslanları' deyince, askerler halkalardan atlıyor. Buradaki 'aslanların' saçları yele gibi. Böyle küçük, hınzır espriler var. Mesela, orada üç senatör var. Onları üç maymuna benzetiyoruz. Bunlar; konuşmayan, duymayan ve görmeyen üç maymun. Hareketleri ve makyajları ile üç maymunu anımsatıyorlar. Askerler ise fırça gibi miğferler takıyorlar. Sonra, 'taytonlar' var. İskandinavya'dan gelen askerler, uzun at kuyruğu yaptıkları saçları var. Oyunda Caligula'nın komutanı ve onun pohpohlayıcısı Makro askerlerin saçlarını tarayıp 'tımar' etsin diye. Oyuncular ayaklarını, atın ön ayağını yere sürdüğü gibi sürüyor ve başlarını hareket ettiriyorlar. At yani İnkitatus konsül olduktan sonra dalkavukluk eden kesim, 'konsül bizim idolümüz ona tapıyoruz diyorlar' ve 'At Dansı'nı yapıyorlar.
SDK - Oyunun karakterleri üzerine küçük anekdotlar alabilir miyiz?
Özdemir Nutku - Oyunun bir yerinde, Atın, 'İnkitatus' un, halk tarafından çok beğenilmesi üzerine Caligula çok kıskanıyor ve balkondan bakarak 'Ya, son zamanlarda hiç çok yaşa Caligula diyen olmadı' deyince metresi Lolya, 'Hemen evlendir. Evlenince modası geçiverir' diyor. Atı, Roma'nın en güzel kızı ile evlendirmeye karar veriyorlar. Bu kız da Roma'da At modasına uymayan, direnen tek kişi ve gönlü de At'ın sahibi Selanos'da. Selanos geliyor ve kızı bir şekilde evlenmeye ikna ediyor. Bir de Milonya meyhanecinin eşeği var. O da İnkitatus'a vurgun. Sonra olaylar çok eğlenceli bir şekilde gelişiyor. Burada bütün oyunu anlatmayalım ve gerisini de oyunu izleyecek olan seyirciye bırakalım. Sonu herkes için sürpriz olsun. Bu arada, oyun hep atın çevresinde dönmesine rağmen biz oyun boyunca atı hiç görmüyoruz.
SDK- Oyun kadar yazarı Gyula Hay da 'çok özel' biri değil mi?
Özdemir Nutku - Gyula Hay, Macar yazınının en güçlü kalemlerinden biri. 'At' oyunu onun Türkçe'ye çevrilen ve Türkiye'de oynanan 'tek' eseri. Gyula Hay bu oyunu, Doğu Berlin'de hapiste olduğu 1959 yılında tasarlıyor. 1960 yılında hapisten çıktıktan sonra da yazıyor. Yazar hayatı boyunca, Macaristan'da sol faşizm ve Almanya'da sağ faşizm ile mücadele ettiği için uzun yıllar eserlerinin basılması ve sahnelenmesi yasaklanmış daha sonra bu yasak kalkmış ve serbest bırakılmış. Oyunun dünya prömiyeri ilk defa 1970'li yıllarda Salzburg Şenliğinde gerçekleştiriliyor ve Gyula Hay 7 Mayıs 1975'de İsviçre'de hayata gözlerini yumuyor. Kendisi mühendislik eğitimini Almanya'da yaptığı için oyunlarını hep Almanca yazmış. Bu nedenle bu oyunu, Almanca'dan Türkçe'ye 1960'lı yılların sonunda çevirmiştim ve oyunu şimdiye kadar üç defa sahneye koydum. İlki, 1960'lı yılların sonunda Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nde öğrencilerle birlikte oynandı. Sonra, 1980'li yıllarda Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencileri ile birlikte tekrar sahneye koydum ve oyunu İstanbul Festivalinde sergiledik ve oyun festivalde çok beğenildi ve büyük başarı kazandı. Üçüncü defa bu sefer, profesyonel anlamda Ankara Devlet Tiyatrosu'nda sahneliyoruz. Oyunun sahneye konma aşaması da çok keyifli oldu. Umarım aynı keyfi seyirci de paylaşacaktır. At oyunu, bütün bir sezon boyunca Ankara Devlet Tiyatrosu İrfan Şahinbaş Deneme Sahnesinde izlenebilecek.

JaqLee
04-07-10, 06:20
TEMAŞA" SANATINI YOĞURAN YÖNETMENİN, AMACINA ULAŞIŞI: "ÇENGİ"

Ahmet Mithat Efendi, 1844-1912 yılları arasında İstanbul'da yaşamış, iki yüze yakın telif ve çeviri eseri olan, daha çok romancı ve gazeteci kimliğiyle tanınmasına karşın, tarih ve pedagoji dallarında da uğraş vermiş, yanı sıra oyunlarıyla da önem kazanmış bir yazarımız. Günlük sosyal konuları, evlilik, boşanma, karı koca ilişkileri, kadınların konumu ya da ülkenin durumunu eklektik, postmodern kurgulu romanlarında işlemiş. Öğretici olmayı da amaçlamış. Okumadım, ama kitaplarında yemek tarifi bile yaptığı, sofra kurallarını tanıttığı, hatta fıkra anlatımına bile giriştiği söylenmekte. Dilde de fevkalade yenilikçiymiş.

Babaannesi kantocu Amelya, büyükannesi Virjin Hanım, dedesi Şehr-i komik Naşit Bey, halası Adile Naşit, babası Selim Naşit olan, günümüzün önemli oyuncularından Naşit Özcan; arkasındaki bu kadar bilgi, soyaçekim ve birikim ile, 19. yüzyıl İstanbul yaşamından, kültür ve etik değerlerinden kesitler sunan Ahmet Mithat Efendi'nin “Çengi”sine takılmış kalmış. İlk olarak 1884 yılında yazarı tarafından oyunlaştırılan ve dönemin yöneticilerince sakıncalı bulunduğu için tiyatro kapattıran; geleneklerimiz içinde yer alan yanlış alışkanlıkların ve yanlış törelerin taşlandığı oyunu, Mustafa Miyasoğlu, (bana kızmasın, ama biraz 'taze suya tirit' haline getirerek) 1997 yılında sadeleştirmişmiş. Naşit Özcan, işte bu sadeleştirmeyi almış ve ilk iş olarak gelenekselle moderni harmanlamayı düşünerek sahneye taşımış. Pekiii... Sahneye taşıma aşamasında ne yapmış? Yapılması gerekli olanı yapmış. Ahmet Mithat Efendi'nin cin-peri safsatalarıyla aklını yitirenlere, büyücülere; nerede akşam orada sabah eğlenen âlemcilere ve her mecliste hazır bulunan çengilerden yola çıkarak ne anlatmaya çalıştığını iyice incelemiş, anlamış, dolayısıyla iyi yorumlamış. “Osmanlı nasıl eğlenirdi,” kolaylığına kaçmayarak, yanlış yetişme ve yetiştirmenin insanları ne duruma düşürdüğünün altını, Ahmet Mithat Efendi'nin pedagojik yaklaşımlarını da pertavsız altında tutarak çizmiş. Geleneksel gölge oyunumuzdan, Hacivat-Karagöz'den yararlanarak anlatım gücünü zenginleştirmiş. Mask kullanarak tiyatronun yasasını uygulamış, gerçek dışı bilineni gerçeğe dönüştürmüş. Sahnenin sadece “gerçek” yaşamı ele almaması ilkesi dahilinde, maskların arkasındaki nesnelerin ayrımına varıldığında “gerçeküstü”nün daha belirginleşeceğini bilmiş. Bu sayede oyun, örneğin Dâniş Çelebi'nin yanlışlıkla dadısını bıçakladığı ve benzeri gizi olan olaylı sahnelerde, perde arkası betimlemelerle anlatılınca hem kolay anlaşılır, hem de iyi anlatılmış olmuş. Oyuna “altı karış beberuhi” Şeyh Gürgüvani'yi (Mevlût Demiryay) ekleyerek komedi unsuruna katkı sağlamış. Bu arada, Turgay Noyan'ın, kendi yazdığı şarkı sözlerine uyarladığı özgün müzik de, anlatımına yardımcı olmuş. Parçaların tonlarını, (her ne kadar Muzaffer Berişa, Mesut Bingöl, Ömer Göktay, Evrim Karagöz, Ayla Özkan'dan kurulu orkestranın “forte”liği altında ezilmeme uğraşı veriyorlarsa da) Murat Taşkent'in, Oya Palay'ın Cem Uras'ın, Senan Kara'nın ses tonlarına uydurmuş. Sibel Sönmez de abartısız, yeterince “şıkırdım” koreografisi ile katılmış çabalara. Arzu Işıtman, “Çengi”ye çözümsel gözle yaklaşmış. Özcan Çelik, ışık düzenini iyi kotarmış. Ayşen Aktengiz Bayraşlı da, elinden geleni ardına koymamış, zevkli bir iş çıkarmış diyeceğim, ama diyemeyeceğim. “Anlatıcı”nın giysisi ne öyle! Tam anlamıyla altı kaval, üstü şişhane... Bistüer altına Şalvar yakışmamış, şalvarın altına çorapla giyilen sandalet çarşafa hiç uymamış. “Eski ile çağdaşı karıştırdım,” diyesi olsa da, olmamış. Peri'nin pembe, Melek'in turkuaz-yeşil giysisinin altına giydirdiği sarı-bej ve açık çağla yeşili ayakkabılar da iyi değil. Barış Dinçel, başarılı, çok amaçlı sahne tasarımı ile yönetmene uyum sağlamış. Sonuç olarak ortaya keyifli, alışageldiğimiz müzikli tiyatro oyunlarından oldukça farklı bir iş çıkmış. Oyuna karışan, hatta kimi zaman oyuncunun kulağına bir şeyler fısıldayarak dedikodu bile yapan; seyircinin sık sık kulağını çekip, onu silkeleyen; sürekli araya girerek öğütler veren, bir anlamda Ahmet Mithat Efendi'nin kendisi olarak algıladığımız anlatıcı rolünü Ayşegül Devrim'e vermiş, iyi de etmiş.

Her şey iyi güzel de, serde eleştirmenlik var. Naşit Özcan'a önce metindeki bir tümceyi değiştirmesini önereceğim. Cemal, eve girmek istiyor ya, orada Sümbül: “Her akşam, her akşam; temcit pilavı değil ya!” diyor. Dilimizde: “Bir konuyu sürekli olarak , usanç verecek bir biçimde, ikide bir gündeme getirmek” karşılığında kullanılan “temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp öne sürmek” deyimi buraya pek yakışmıyor, bir... Dilferah Dadı, Dâniş'in ardından önünden öyle tazı gibi koşmamalı diyeceğim, bu da iki. Ayyy!... Az kaldı unutuyordum: Sandal sahnesi... Naşit Özcan, bu sahneyi çok iyi yakalamış. Poşet içine konulan gazetelerin sesinden elde edilen deniz efekti, hele hele martı, bir harika... Amaaa!... Sandalcı, Cemal'e başaltına geçmesini söylüyor, tamam da, sonra neden ters yöne kürek çekiyor?

Neyse! Devam edeyim. Genç oyunculardan kurulu kadronun tümüyle iyi olduğunu, iyi yönetildiklerini hiç çekinmeden söyleyeceğim. Örneğin, Ahmet Mithat Efendi'nin hangi nedenle “Molla” dediğine bir türlü akıl erdiremediğim Saliha rolünde Neslihan Öztürk, Koç Ali'de Ertuğrul Postoğlu, Safa Efendi'de Cem Uras, Yahni'de Zafer Kırşan... Çengilerde de, Nur Saçbüker ve Özgür Kaymak (bu ikisi birer gıdım önde) ile Senan Kara, Çiğdem Gürel, Ece Onur, Neslihan Öztürk, Elçin Altındağ... Oya Palay, Peri ve Sümbül'de karşıtlıklar yaratarak direnç geliştiriyor. Bu direnci, özellikle dans sahnelerinde hareketlerinin yoğunluğunu artırıyor. (Gene de dikkatini çekeceğim bir nokta var: Ne olur, fonetiğe biraz daha dikkat etsin. “Esami”yi ([esa:mi:] “esame, “Ta ki”yi “Taki” olarak kullanmasın). Genç oyuncu Senan Kara, Melek rolünün altından başarıyla kalkıyor. Üstlendiği başka rollerde de, üzerinde ciddiyetle çalıştığı, kendisi tarafından yaşama kavuşturulmuş kendi capcanlı arzularını kullanmayı sürdürürse önü çok açık. Dinçer Çekmez, Nafiz Efendi'de iyi de, Sandalcı'da neden Karadeniz diyalektine çalışmamış? Murat Taşkent gerek Dâniş, gerekse Cemal rollerinde çok rahat, oyunu inandırıcı. Esnek de bir yüzü var Taşkent'in ve o yüzü iyi kullanıyor. Sürekli yükselen istekleri, özlemleri, aksiyona çağrıları içsel ve dışsal, son derece ölçülü tüketiyor. Dileğim, Taşkent'in bu işi bundan böyle de ciddiye alması. Ve Ayşegül Devrim... Yılların usta oyuncusu. Her zaman olduğu gibi bu kere de “Anlatıcı” rolünü hafife almamış. Kimi meslektaşı gibi: “Ben o rolü, falanca uzvumla oynarım,” dememiş. Anlatıcı'yı canlı fiziksel ve psikolojik yönelimlerinden oluşturmuş, üstünyönelim dahilinde biçimlendirmiş. Naşit Özcan'ın amaç edindiği kutsal hedefe ulaşmasına katkıda bulunmuş.

Oyun İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın Aralık programında yok, ama siz Ocak 2004'de mutlaka izleyin “Çengi”yi. Seveceksiniz...
SÖZÜN ÖZÜ: Amacı olmayan gemiye hiçbir rüzgârdan fayda gelmez (Montaigne)
(İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları / Telefon: 0212 240 77 20)

JaqLee
04-07-10, 06:20
Oscar ve Pembeli Meleği...

Çocukluğumda hep Allah'a mektup yazmak isterdim ama adresini bir türlü bulamadığım için nereye postalayacağımı bilemenin verdiği umutsuzlukla vazgeçerdim. Ama Oscar vazgeçmiyor. İyi de yapıyor.
Çünkü, 'Sayın Allah' diye başlayan ve sonra samimiyeti ilerletince 'Sevgili Allah' diye devam eden o insanın 'yüreğine dokunan mektuplar' sayesinde bir kez daha öldüğünü sandığımız içimizdeki çocuğu keşfediyoruz. Mektup arkadaşı 'Sevgili Allah' ile samimiyeti ilerletince Oscar'ın hastanede geçen bir gününü anlattığı o çok özel mektuplara tanık oluyoruz.
Büyümüşte küçülmüş Ocar, 'seni öpüyorum' diye bitirdiği mektuplarda öpücüğü tam yüreğinizin üzerine konduruyor. 10 yaşında, bu kocaman filozoftan hayat, sevgi, ölüm, korku, aşk, iletişimsizlik, ergenlik, evlilik (evet, yanlış okumadınız basbayağı evlilik) üzerine derinlikli dersler alıyoruz. Türk Tiyatrosunun duayeni, hocaların hocası Yıldız Kenter, 'Oscar ve Pembeli Mamy'yi sahneye taşırken o kadar büyüyor o kadar büyüyor ki, o zarif bedeni adeta tüm dünyamız oluyor, ruhumuzu kavrıyor ve 'hayata' bir kez daha bütün varlığımız ile bakmamızı sağlıyor.
Eric Emmanual Schmitt'in kaleme aldığı ve Serap Babül'ün dilimize kazandırdığı 'Oscar ve Pembeli Meleği' oyununu Yıldız Kenter sahneye koyuyor. Zaman zaman Oscar zaman zaman da Pembeli Mamy olan Yıldız Kenter, Patlamış Mısır, Çifte Kavrulmuş, Mavi Peggy, Dr. Düseldorf karakterlerine de son derece doğal bir biçimde geçiyor. Sanatçı, aralıksız iki saati aşan olağanüstü sahne performansı ile izleyenleri adeta soluksuz bırakıyor. Tek kişilik oyunda, Engin Gürkey'in bestelediği gönül telimiz titreten müziklere, Necati Abacı'nın arka planda ekrana yansıyan illistrasyonları eşlik ediyor. Yaşanan olayların renkli çizgi roman tadındaki görüntülerle desteklendiği 'Oscar ve Pembeli Meleği', lösemi hastası Oscar'ın hayatının son 12 gününü konu alıyor. Oscar'ın son anına kadar yanında kalan 100 yaşındaki biricik dostu Pembeli Mamy'i de unutmamak lazım. Gençliğinde kadın güreşçi olduğunu iddia eden Pembeli Melek anlattığı 'güreş hikayeleri' ve sıcak dost eliyle, Oscar'ın dünyasını aydınlatıyor. İlginç fikirleri de var, sevimli büyük annenin. 'Hadi Oscar bir oyuna ne dersin?
Her günü 10 yıl kabul edelim. Bakalım neler olacak' diyor Ocar'ın biricik Pembeli Mamy'si. Ve ekliyor. 'Sahi, Allah'a neden mektup yazmıyorsun? Ne demek inanmıyorum. Bu, Noel Baba değil ki, Allah. Tabii ki var. Hadi Oscar, yaz bir kere. Sana mutlaka cevap verecektir'. Oscar'ın içimize işleyen hikayesi işte böyle başlıyor. Her günü 10 yıl gibi yaşayan Oscar'ın, arkadaşları Çifte Kavrulmuş, Patlamış Mısır, ilk aşkı sonra da karısı Mavi Peggy, anne ve babası ve doktoruyla arasında geçenleri anlattığı mektupları, bir 'Fındıkkıran Suiti' lezzeti ve 'Kar Taneleri Valsi' inceliğiyle yansıyor sahneye.
Hikayeler anlattığı, istekler sıraladığı, arada bir de 'akıl verdiği' Allah ile arasında gelişen bu çok özel mektup arkadaşlığı ile kalbimize dokunuyor, unuttuğumuz naif güzelliklerin altını bir kez daha çiziyor. Her mektubunda mutlaka sormadan edemiyor. 'Sevgili Allah beni ne zaman ziyaret geleceksin? Eğer uyuyorsam mutlaka uyandır. Böyle bir şeyi kaçırmak istemem çünkü' diyor. Ağlayan, sızlayan, şikayet eden bir çocuk yerine filozof bir Oscar var karşımızda. Anne babasına dönüp rahatlıkla 'Ben sizlerin de ölebileceğini hiç düşünmemiştim' diyen ve aradaki tüm buzları eriten Oscar. Sadece onlarınkini mi, bizim kalbimizdeki buzları da eritiyor. Başarısız tedaviden duyduğu hayal kırıklığı ve acıyı fırça gibi kalın kaşlarının altında gizlemeye çalışan doktoruna 'Sizin suçunuz değil ki, siz elinizden geleni yaptınız. Doğayı ve hayatı değiştiremezsiniz. Siz sadece Allah'ın tamircisisiniz' dedikten sonra, 'Doktor, sahiden kaşlarınızı da fırçalıyor musunuz?' diye soran Oscar. 'Sevgili Oscar o kadar sıcak, içten, açık sözlü ve tatlısın ki' demek istiyor insan.
Hani neredeyse, karşınızdakinin Yıldız Kenter olduğunu bilmeseniz, sahneye inip kucaklamak istiyorsunuz Oscar'ı. Öylesine sıcacık ki. 'Ödünç aldığımız' yaşamlara gerçekten 'bakmak' isteyen herkesin hayatına Oscar bir kez girmeli. Eğer hala Oscar ile tanışmadıysanız, kış sezonu boyunca Kenter Tiyatrosunda kocaman yüreğinin kapılarını açmış sizleri bekliyor olacak.

JaqLee
04-07-10, 06:20
Kim Ermiş Kim Günahkar?

'Hayatta hiç bir şey göründüğü gibi değildir' atasözünün altını bir kez daha kırmızı kalemle çiziyor,'Ermişler ya da Günahkarlar'. Oyun, insanın doğasında varolan kötülükle yüzleşmesini anlatıyor. Bir adım daha ileri giderek, çağlar boyunca süregelen kötülük ve acımasızlığın insanlara neden bu kadar çekici geldiğine ve ilgi çektiğine dair sorulara yanıt arıyor. Eser ilk bakışta, bir akıl hastası seri katil, doktor, yazar ve hemşire arasında yaşananları anlatıyor gibi görünse de oyun ilerledikçe yüzeyselliğin altında gizlenen gerçekler bir bir ortaya çıkmaya başlıyor. Artık yazar, doktor ve seri katil Easterman karakterleri neredeyse iç içe geçmiş kimin kim olduğu gerçeği, hayalle gerçek arasındaki o ince çizgide kaybolmuştur. Yazar Anthony Horowitz'in kaleme aldığı orijinal adı 'Mind Games' olan 'Ermişler yada Günahkarlar' adıyla sahneye aktarılan eseri, Zeynep Avcı dilimize kazandırmış. Işıl Kasapoğlu'nun yönettiği oyunda, Haluk Bilginer, Bülent Emin Yarar ve Şenay Gürler neredeyse üç saat boyunca izleyicileri sandalyenin ucunda soluksuz bırakıyorlar. Devamlı değişen detayları ile izleyiciyi her an uyanık kalmaya zorlayan dekor tasarımına Gürel Yontan imzasını atmış. Nazım'a Armağan gibi son dönemlerde yaptığı özgün çalışmalarla adından çok söz ettiren müzisyen Selim Atakan oyunun atmosferini vurgulayan besteleri ile dikkat çekiyor. Oyunun dramatik yapısını güçlendiren ışık çalışması ise İrfan Varlıklı'ya ait. Işığından müziğine, devamlı değişen ayrıntıları ile şaşırtan dekorundan, muhteşem performansları ile büyüleyen oyuncularına kadar eser şimdiden tiyatro klasikleri arasına girmeye aday. Oyunu kendi deyimi ile binlerce çakıl taşı arasından bulup çıkaran Haluk Bilginer ile kötülüğün gizemi, günahın ezeli çekiciliği ve yanılsamalar üzerine konuştuk.
SDK - Peki, neden seri katilleri konu alan bir oyunu tercih ettiniz?
Haluk Bilginer - Evet, biz neden seri katillerle bu kadar çok ilgileniyoruz? Haklarında romanlar yazıyor, filmler çekiyoruz. Çünkü, kötülük ilginçtir. İnsanlara ilginç gelir ve insanlığın algılayabildiği bir parçasıdır. Kötülükle mücadele edilebilir ama aptallıkla mücadele edemezsiniz. Bu nedenle aptallık ilginç değildir. Ama kötülük zeka ister ve her insan bunu algılayabilir. Kötülük hepimizde doğal olarak var olan bir yanımızı gösterir. Kötülüğü duyduğumuzda iğrenip tiksinmeyiz sadece merak ederiz. O nedenle, mumyalar müzesinde seri katillerin mumyadan heykelleri yer alır.

SDK - Oyunda, yazar karakteri de 'kötülük iyi satar' diyor.
Haluk Bilginer - Bizim iki yüzlülüğümüz içimizde var olan kötülüğün bir göstergesidir. Bu bir seçim meselesidir. İnsana dair olan her şey hepimizin içinde var. Biz seçimlerimizi şu yada bu nedenden dolayı kötülük yapmamak üzere programlıyoruz. Biz yalnızca, böyle yaşamayı seçmiyoruz.
SDK - Yazar karakteri zaman zaman kötülükle ilgili olarak çeşitli analizler yapıyor ve oyunun bir yerinde soruyor, acaba kötülüğe ihtiyacımız var mı?
Haluk Bilginer - Evet, karanlık yönümüzü ortaya çıkarmak için ihtiyaç mı var acaba diye sorguluyor. Bu çok çok mor bir düşünce. Ben katılmıyorum ama belki de ihtiyaçtır, bilmiyorum.
SDK - Peki, bu oyun nasıl elinize geçti?
Haluk Bilginer - Biz bir cevher bulmak için çok fazla çakıl taşı ayıklıyoruz. İngilizce ve Türkçe yayınlanmış elimize geçen hemen hemen bütün oyunları okumaya çalışıyoruz. Arada bir beni çarpan sözlerini çok sevdiğim ve bu sözleri benim de söylemek istediğim oyunlar geçiyor elime. 'Ermişler ya da Günahkarlar' da bunlardan biriydi. Oyunun sözleri çok ilgimi çekti benim. Kim ermiş kim günahkar tartışması çok hoşuma gitti. Ve bunun gerçekten oyunun orijinal adında olduğu gibi bir Mind Game olması da. Yazar Anthony Horowitz çok zekice kurmuş olayı. Güya biz bir seri katili psikoterapide tedavi etmeye çalışırken, seri katilden daha fazla işkenceci olabiliyoruz aslında. Psikoterapist, seri katile işkence yapıyor oyun boyunca, kim Mr. Earsterman kim doktor belli değil.
SDK - Oyun ilerledikçe, bir süre sonra hangisi yalan, hangisi gerçek, hangisi hayal birbirine karışıyor değil mi, sanki her şey flulaşmaya başlıyor?
Haluk Bilginer - Sahnede görsel yanılsamalar da bunu için konmuş. Bir süre sonra kendi kendinize sormaya başlıyorsunuz. Ben mi yanlış gördüm, yoksa o resim mi değişti. Bana mı öyle geliyor yoksa bu resim başka bir adamın resmi miydi gibi. Yazar,oyuna böylesine yanılsamaları da ekleyerek kafamızı iyice karıştırmak istemiş. Böyle yapmakla bence de haklı.
SDK - Hiç bir şey göründüğü gibi değildir diyebilir miyiz ?
Haluk Bilginer - Kesinlikle, hiçbir şey göründüğü gibi değildir.
SDK - Oyunun seyirciyi de şaşırtıp bir süre sonra oyuna dahil ettiğini söyleyebilir miyiz?
Haluk Bilginer - Yani, belki de Easterman sizsiniz. Seri katillere bakın, kimse öyle romantik eserlerdeki gibi canavar yüzlü insanlar değil. Son derece masum yüzlü, genellikle sarışın, beyaz, orta yaşlı, sıradan bir işte çalışan Amerikalılardır yada İngilizlerdir. Türklerden, Akdenizlilerden seri katil pek çıkmıyor ama sonuç olarak seri katiller çok düzgün görünen insanlardır ama 19-20 kişiyi öldürmüşlerdir. Oyunda amaç, böyle bir soru işareti uyandırmak.
SDK - Dolap kapıya dönüşüyor, portrelerdeki resimler değişiyor, bütün bu şaşırtmacalar oyunun orjinalinde var mıydı yoksa siz sonradan bazı eklemeler yaptınız mı ?
Haluk Bilginer - Oyunda seyircinin gözü önünde telefonun değişmesi ve kitapların yükselmesi orijinal metinde yoktu, oyunun büyüsü daha da artsın diye bunları sonradan biz ekledik. Diğer şaşırtıcı unsurlar, dolabın kapı olması, resimlerdeki yüzlerin değişmesi ise vardı.
SDK - Eserde çok uç noktalar var, yamyamlık gibi.
Haluk Bilginer - İrkiltmek, insanı düşündürmek. Bir insan başka bir insanın ciğerini yiyebilir mi diye düşündürmek. Bu da özellikle seçilmiş irkiltme ve düşündürme unsuru. İnsana niye böyle bir şeyi yaptığını sordurmak. Buna ancak psikologlar yanıt verebilir. Sanat, sadece insana dair olan her şeyi ve kendimizi daha yakından tanımamızı sağlar.
SDK - Oyun deyim yerindeyse iskemlenin kenarında izleniyor, neredeyse diken üstünde.
Haluk Bilginer - Öyle diyorsanız, işimizi doğru yapmışız demektir. Bir oyuncunun da yapması gereken bu. Eğlence ile sanatı ayıran en önemli faktör bu bence. Bir şeyin eğlence mi sanat mı olduğunu nasıl anlarız sorusuna ben şöyle yanıt veriyorum. Bizi değiştirip dönüştürdüyse sanattır. Sadece iyi vakit geçirttiyse eğlencedir. Sanat iyi vakit geçirtmek zorundadır ama siz bu binadan, tiyarodan ayrılırken girdiğiniz insan olarak çıkmazsınız, farklı bir insan olarak çıkarsınız. Sanatın görevi de budur. Kafanızda soru işaretleri oluşturur ama hiçbir zaman yanıt vermez. Sanatın görevi soru sordurmaktır, yanıt vermek değildir. Soru sordurmak da insani ilerleten, aydınlata bir unsurdur. Bu nedenle, sanat da bu ilerlemeye yardımcı oluyor diye düşünüyorum.

JaqLee
04-07-10, 06:20
ROMANDAN ALTI ÇİZİLEN BELLİ YERLERİN SAHNEYE TAŞINMASI: "YABAN"

Geçenlerde, Tiyatrokare'de oynayan bir oyun üzerine yayımlanan eleştirimi Nedim Saban fazla sert bulmuş, yazılı serzenişte bulundu. Yazısının sonuna, benim “Uygar Dostlarım” başlıklı albümüme eklenmeyi hak edecek yücelikte: “Bir oyun için bu denli acımasız yapılan eleştiri bile, gene de hiç yazılmamış olmasından yeğdir,” kabilinden ekleme yapmış. Pek gönendim. Hem gönendim, hem de daha bir cesaretlendim. İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda “Yaban”ı izlerken de, cesaretim yerindeydi.
Evet... İstanbul Devlet Tiyatrosu seçmiş, beğenmiş, repertuarına almış, “Yaban”ı oynuyor. “Yaban”, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun en iyi romanı olarak tanımlanmakta. 1942'de CHP Roman Armağanı ikinciliğini kazanmış. Anadolu köylüsünün gerçeklerini dile getirdiği ve Türk aydını ile köylüsü arasındaki uçurumu gözler önüne serdiği için bir övülmüş, pir övülmüş. Gerçi kimi eleştirmenler Karaosmanoğlunu, köylüye tepeden bakmak ve onu hor görmekle suçlamış, ama nafile! Lise yıllarımda okuduğumda, gerici Anadolu köylüsünün yoz bir sınıf olarak sunulmakta olduğunu ben de gözlemlemiş ve de şaşırmıştım, ama öğretmenim (ışıklar içinde yatsın) Ayten Cebecioğlu: “Yaban, hem Anadolu'yu ve köylüyü konu edinen ilk önemli roman olmasıyla, hem de çirkin bir gerçeği şiirsel bir biçemle dile getirmedeki başarısıyla Türk roman tarihinde bir tanedir,” demişti, susmuştum, yutkunmuştum.
Aradan yıllar geçti, “Yaban”ı, oyun yazarı olarak ciddi umudumuz Berkun Oya'nın oyunlaştırması, Mehmet Ergen'in rejisiyle izlerken, aklım gene oyunun kahramanı Ahmet Celal'in: "Gün geçtikçe daha iyi anlıyorum: Türk entelektüel; Türk aydını, Türk ülkesi denilen bu engin ve ıssız dünya içinde bir garip yalnız kişidir. Bir münzevi mi? Hayır, bir acayip yaratık demeliyim. Öyle ya, bir insan tasavvur edin ki hangi ırktan, ne cinsten olduğu belli değildir. Kendi vatanı saydığı memleketin dibine doğru ilerledikçe, kendi kökünden uzaklaştığını hissediyor; hissetmese bile etrafında oluşan boşluk, soğuk ve itici hava, ona her an kendi toprağından sökülmüş bir aykırı, bir acayip bitki olduğunu bildiriyor” tümcelerine takılıp kaldı.
Tamam, itiraz etmiyorum! Karaosmanoğlu, toplumsal sorunlara belli siyasal açıdan eğilmiş bir romancıdır. Sorunlara yaklaşımlarını olabildiğince sanatsal bir düzeyde tutmaya da çalışmıştır, “amenna!” Yetmez... “Yaban”ı sahnelemek, Devlet Tiyatrosu gibi bir kuruluşun görevidir. İyi de, “Yaban” nasıl yorumlanmalıydı? Bütün bunları düşünmemin bir sonraki aşamasında, oyunu da büyük bir “metanetle” izledikten sonra, kendimi ister istemez Hilmi Yavuz'un dümen suyunda bulduğumu itiraf etmeliyim. Hilmi Yavuz'u (şiiri dışında) düşüncelerinden ötürü bugüne dek desteklemiş olayım ya da olmayayım “uygarlığı, bir yaşam tarzına indirgemenin Türk modernleşmesi bağlamındaki vahim içermelerinden biri, hiç kuşkusuz, bu yaşam tarzını benimsememiş olanlara reva görülen muameleler olmuş,” görüşüne katılmadan edemedim. Aşağılama, hor görme, “biz”den saymama! Onun içindir ki, romanının baş kişisi Ahmet Celal, İstanbul'un neredeyse burnunun dibindeki Porsuk Çayı civarındaki bir köyde yaşamaya başladığında, çevresindeki köylüleri “pis, tembel, cahil ve çıkarlarından öte hiçbir şeyi düşünmeyen, hayvandan farksız” yaratıklar olarak görmeye başlamaktadır. Çünkü onlar, Ahmet Celal'in yaşam tarzına uygun bir biçimde yaşamamaktadırlar...
Kendi insanını “hayvan” düzeyine indirgeyecek kertede bir aşağılamanın Türk romanında başka bir örneği var mıdır, yok mudur ben bilemiyorum, Hilmi Yavuz, Fethi Naci, Berna Moran, falan mutlaka bilirler, ama romanın sorunsalının, Aydın/Halk karşıtlığı olmadığından kesinkes eminim. Bir İlkel/Uygar karşıtlığıdır bu. Oysa “Yaban”, tıpkı Berkun Oya ve Mehmet Ergen'in yaklaşımı gibi, bugüne değin bir Aydın/Halk karşıtlığı bağlamında kabul görmüş bir yapıt. Doğru mu? Bence hayır! Birilerinin çözmesi gerekir mi? Kesinlikle evet! Gel gelelim, “Yaban”ın temel sorunsalına kabuk bağlatılma işlemi, bu kerede sahnede sürdürülmüş.
'Yaban”ı sahneye koyarken sorulması gereken, Ahmet Celal'i bir sömürge aydınından ayıranın ne olduğu olmalıydı. Berkun Oya, romanı oyunlaştırırken belli ki bu soruyu kendine sormamış. Mehmet Ergen de, Ahmet Celal'in, “Anadolu insanının bir ruhu vardı nüfuz edemedin; bir kafası vardı aydınlatamadın; bir vücudu vardı besleyemedin; üstünde yaşadığı toprağı işleyemedin; ne ektin ne biçecektin. Sana ızdırap veren bu şey senin kendi eserindir" tümceleriyle 'ilkel”liğin sorumluluğunu üstlenmesinin altını yeteri kalınlıkta çizemeyince, Ahmet Celal karakteri ortada kalakalmış. Ortada kalakalsa iyi. Ahmet Celal, tipik bir sömürge aydını olarak sırıtmış. Emir eri Mehmet Ali'nin, Mehmet Ali'nin kardeşi İsmail'in, İsmail'in İstanbullu paşa oğlu Ahmet Celal'in gönül yakınlığı beslediği karısı Emine'nin karakter çözümlemeleri ve ruhsal tanımları gereği gibi yapılmayınca, yani bir anlamda karakter yaratılamayınca ve ele alınan dönemin toplumsal gerçekliği tam açıklığıyla yansıtılamayınca, romanın bildirisi, kırılma ve eklenme noktaları iyi yakalanamayınca oyun çökmüş, hatta (hiç abartmıyorum) “tahammülfersa” olmuş. Bu “tahammülfersa” ortamında, örneğin köye Yunan ordusunun girişiyle büsbütün yalnız kalan Ahmet Celal'in, burnunun ucunda duyumsadığı ölümden Emine'yi de yanına alarak kaçmak istemesi anlaşılmaz olmuş. Yunanlı askerin, Yunanlıların “vre” ünlemini üstüne basa basa “vire” olarak söylemesi rejisörün dikkatini çekmemiş. İmamın, başında sarığıyla aptes alması hoş görülmüş. Salih Ağa'nın, ayağının baş parmağını avucunun içine alıp mıncıklaması, aksiyon sayılmış. Köylülerin, bir haftalık sakalla gezen Ahmet Celal'in “her gün tıraş” olmasına şaşırmalarının komikliği, seyredenin enayi yerine konulması uğruna atlanmış.
Oyunun zorunlu kıldığı bazı gece efektleri bir yana, tabandan gelsin, spotlardan gelsin çiğ ve pırıl ışıkları Mehmet Ergen mi seçti bilemiyorum, ama Yakup Çartık'ın ışık tasarımı her şeye rağmen başarılı. Çevren Sarayoğlu'nun kostümleri iyi. Bora Ebeoğlu ile Cengiz Onural da, konuya uygun müziği belli ki titizlikle bulmuşlar. Zeki Sarayoğlu'nun dekoru “eh” düzeyinde. “Eh düzeyi nedir,” diye soracak olursanız, sahne değiştirme üşengeçliğinden olsa gerek, kum torbalı siperlerle savaş ortamını zamanı gelmeden gözümüze sokmasını örnek olarak gösterebilirim. “Yaban”ın belki de sahnede oynanacak olgunlukta oyunlaştırıl(a)mamış olması, mekân ve oyun alanı seçiminde önemli sorun yaratmış. Dramatik ekonomiye uygun düşen bir sahne ekonomisi, edebi biçemin doğurması gereken oyun biçemi bulunamamış. Tiyatronun maddi yapısı, oyunun manevi yapısını güçlendirmeye yardım etmek bir tarafa, bozup tahrip etmiş. İşini ciddiye alıp, Ahmet Celal olmaya çalışan tek oyuncu Musa Uzunlar'ın emeği ise “zail” olmuş.

SÖZÜN ÖZÜ: Ne yaparsan, ne edersen et: “Boş çuval dik durmaz.”

JaqLee
04-07-10, 06:20
BİR FARS DAHA, AMA GELİŞMİŞİNDEN: "PEMBE PIRLANTALAR"

Fars denilen oyun türünün kökeni, taaa Eski Yunan ve Roma tiyatrosuna, Aristophanes ile Plautus'un komedilerine, kalıplaşmış belli tiplerle, abartılı durumların ele alındığı “Atellan Farsı” olarak bilinen İtalyan oyunlarına kadar uzanıyor. Yani çok eski bir tür. Ama sürekli gelişmiş, geliştirilmiş, günümüze kadar gelmiş. Bizde az mı gelişiyor ne!
Fars öğelerinin işlendiği oyunlar, pek rağbet görüyor. Nejat Uygur'undan Levent Kırca'sına, Gönül Ülkü&Gazanfer Özcan'ından Tiyatrokare'sine, Küçük Sahne-Sadri Alışık'ından Tiyatro İstanbul'a, daha bilemediğim kimlerden kimlere tiyatro toplulukları fars türünde oyunlar oynuyor. Belki de haklı sayılabilecek ortak gerekçe: “Şu insanın içini kemiren günlerde, halkımız biraz gülsün.” Tartışmayacağım.
İnandırıcılıktan uzak olay örgüsü, kaba tiplemeler, kalıplaşmış karakterler, falan, ama fars oynamak yürek isteyen bir iş. Fazla sulandırırsan tatsız tuzsuz bir çorba oluyor. Farsın iki olmazsa olmazından biri, hızlı ve akıcı diksiyon ve olamazcasına canlı, hareketli bir anlatım biçemi. Hal böyle iken, kimi tiyatro gruplarımız ya da bazı tiyatro adamlarımızın ülkemizde bu işi fazla ciddiye almadıklarını gözlemliyorum. “Haksızsın,” diyorlar, haklılığımı savunuyorum. Dili sürçen, dişleri arasından konuşan mankenlerle, kendilerininkinden başka oyun izlemeyen rejisörlerle bu iş yapılamaz diyorum. Kızıyorlar.
Tiyatro İstanbul, Gencay Gürün'ün Türkçe'sinden Michael Pertwee'nin “Pembe Pırlantalar”ını oynamakta. “Pembe Pırlantalar” da, yukarıdaki “girizgâhımdan” kolayca anlaşılabileceği gibi bir fars. Oyunda, ünlü bir kuyumcu dükkânının ortağı olan, biri kendi halinde yaşamakta ve kadınlarla ilişkisinde oldukça acemi Fogg (Metin Serezli); diğeri çapkın, yaşamayı ve parayı seven Edi Reper (Şencan Güleryüz) iki erkeğin yaşamlarındaki bir gece anlatılıyor. Çapkın ortak, babasının iş ortağı (bence akıllıca bir ekleme) Fogg'un kuyumcu dükkânının hemen üstündeki evini, arabasını, hatta adını bile kullanacak, böylece durum komedileri birbirini kovalayacaktır.
Doğal olarak oyun üzerinde durmayacağım. Ama Gencay Gürün'ün Türkçe'sini övmeden geçmemeliyim. Temiz, duru bir dil kullanmış Gürün. Kimi yinelemeleri ayıklayabilir, kimi fazlalıkları atabilir miydi, bilemem. Nilgün Gürkan'ın dekoru da çok iyi, çok kullanışlı, çok amaçlı. Yalnız... Haydi söyleyivereyim: Dükkâna inen kapı ve sokak kapısı açıldığında fonda görünen duvar renginin biri değişik olsaydı göz alımı açısından daha iyi olmaz mıydı? “O kadar kusur, kadı kızında da bulunur,” derseniz, hiç çekinmeden: “Haklısınız,” diyebilirim, bilesiniz. Aytekin Seray'ın teknik donanımı mükemmel. Burcu Aydınalp'in ışığı da iyi, iyi iyi olmasına da, yatak odası bölümünü bir daha gözden geçirse daha da iyi olur diyeceğim.
Argun Kıral, canlandırdığı Komiser tipinin komedi unsuruna olan etkisini iyi planlamış. Şencan Güleryüz, tiyatro kökenli, genç, ama ayakları artık iyiden iyiye yere basmaya başlayan bir oyuncu. Gerçekçiliğin fars türünde de önde gelen önemini iyi kavraması, öne çıkmadan rolünü kontrol altına alması alkışlanmalı. Jeoloji mühendisi, manken Şebnem Özinal, yanılmıyorsam ilk kez 1991 yılında "Çılgın Sonbahar" adlı oyunla Dormen Tiyatrosu'nda sahneye çıkmıştı. Burada, "Şahane Züğürtler", " Beşten Yediye", "Sevgilime Göz Kulak Ol ", "Arap Saçı", "Oyun Karıştı", "Bu Filmi Görmüştüm", "Popcorn", "Amphytrion 2000" ve "Bugün Git Yarın Gel" gibi oyunlarda oynadığını anımsıyorum. Övünmek gibi olmasın, ama onda oyuncu kıvılcımı gören ilk ya da (hadi, alçakgönüllü olmayı elden bırakmayayım) ilklerden biri olmuştum. Televizyon programlarında sunuculuk ve dizilerde oyunculuk da yapan Özinal, bugüne değin önce “Popcorn”daki seyirciye sağ yanını dönüp, sol bacağındaki çorabı çıkarma, geçen yıl Dostlar Tiyatrosunda “Yarışma” adlı oyunda kombinezonla görünme sahneleriyle sık sık gündeme taşındı. Şebnem Özinal, “Pembe Pırlantalar”da da soyunuyor.
Ne yapacağız şimdi? Yetmezmiş gibi, bir sahnede Metin Serezli ile ateşli bir şekilde öpüşüyor da! Hatta, başka bir sahnede “güya” çırılçıplak yatağa bile giriyor! Bu durum, bizim sulusepken medyamızın gene ilgisini çekti. Aynı oyunun Paris'te, Fransız rejisör Michel Roux tarafından sahneye konulduğunu ve başrolünün Fransa'nın önemli komedi oyuncularından Jacques Balutin tarafından oynandığını, ancak kimsenin “Diana Reper”ın çıplaklığı üzerinde durmadığını, medyamız öğrenmek istemiyor. Şebnem Özinal'ın sahnedeki çıplaklığı, doğrusu ya, o anlamda dikkatimi çekmedi, ama sahneye estetik bir tat verdiğini çabuk kavradım. Veee... “Eski manken”in, komedi doğallığını seyirciye aktarırken, yapay bir takım fiziksel illüzyonları nasıl başarılı bir biçimde ön plana taşıdığına tanık olmanın da keyfini çıkardım. İnanıyorum ki, Şebnem Özinal çalışırsa iyi bir tiyatro oyuncusu olacak.
Adını, “Mum Kokulu Kadınlar” isimli sinema filmi ve bu filmdeki “Natali” rolüyle “Orhon Murat Arıburnu En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü”nü de alarak kamuoyuna duyuran; Aydın Bulut'un otuz dakikalık sinema filmi “Unutmadım”, yanı sıra “Baba Evi”, “Ağlayan Kadın”, Canlı Hayat”, “Aşk Güzel Şeydir” ve “Yasemince” gibi televizyon dizilerinde de oynayan, kariyerine İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda “Barışa Bir Şans Verin” müzikali ve “Beş Katlı Bir Binanın Altıncı Katı” gibi oyunlarda aldığı rollerle devam eden Ceren Erginsoy'a gelince: Onun da mümtaz(!) medyamızın takıldığı “çıplaklığını” es geçiyorum. Tiyatro kökenli Ceren Erginsoy, tiyatro anlatımının gereklerini ders olarak okumuşlardandır, bilenlerdendir. Dekolte olması gerekiyorsa, dekolte giysi giymiştir ve de giyecektir. Bugüne değin izleyebildiğim kadarıyla, üstlendiği karakterin içsel skoruna ve özü içeren imgeye fiziksel bir biçim bulmayı pek iyi becerir Erginsoy. Gerçekten becerir de, “Pembe Pırlantalar”da yaşayan her organizmanın aynı zamanda dışsal biçimi olduğunu (belki de rejiden kaynaklanan nedenlerle) zaman zaman unutur gibi oluyor, ama fiziği, gövdesi, konuşma ve tonlama tarzına uygun tipik sesi, kendine özgü yürüyüşü, tavırlarıyla (özellikle el jestlerini kontrol etmesi gerçeğini saklı tutmam kaydıyla) “Diana Benker” rolünü başarıyla biçimlendiriyor.
"Dormen Tiyatrosu”nun çekirdek kadrosunu, 1957 yılında “Cep Tiyatrosu” serüveni sırasında Haldun Dormen, Erol Günaydın, Erol Keskin, Nisa Serezli ile birlikte oluşturan; fars, vodvil, bulvar tiyatrolarının deneyimli ustası Metin Serezli, “Pembe Pırlantalar”ın farsın ötesinde nitelikli bir sahne gösterisine dönüşmesini sağlayanların başını çekmekte. Fogg'un karşılaştığı sorunlu ve karışık durumlarda kendi tutumunu, yönünü belirlemedeki mahareti, kesintisiz aksiyonu her türlü takdirin üstünde değerlendirilmeli. Oyunculuk, Metin Serezli'nin gizemli ”ben”inde kök salmış, doğuştan gelen yaşamsal bir hedef ve özlem gibi duruyor.
Gencay Gürün ise, metni yeterince soluk alıp verir biçime getirmiş. Duygularının sınırı içinde kalan genel ritim duygusunu da, sahneye başarıyla taşımış. Farsı geliştirme çabası ayrıca alkışlanmalı.
SÖZÜN ÖZÜ: Peter Harrington: “Geliştirmeye son verdiğimizde, geri kalmaya başlarız,” demiş ya, ne iyi demiş!
(Tiyatro İstanbul - Profilo Kültür Merkezi, Mecidiyeköy, İstanbul / Telefon: 0212 216 40 70

JaqLee
04-07-10, 06:20
Lale Mansur ve Katil Uşak

'Olağan Mucizeler' oyunu ile çok konuşulan 'Açık Tiyatro' sezonu yeni bir oyunla açtı. Başrollerini Lale Mansur ve Yeşim Büber'in paylaştığı 'Katil Uşak' kelimenin tam manasıyla, oyun içinde başka bir oyun. Lale Mansur'a göre, 'tıpkı soğan gibi, soydukça alttan yeni bir kabuk çıkıyor'. Yani akademisyenlerin sevdiği tabirle, 'çok katmanlı' bir oyun. Her katman size ayrı bir mesaj veriyor. Oyunu izlerken, birbirini tetikleyen halkalar misali her hikaye bir diğerini açıyor. Birbirine bağlı anlamlar zinciri içinde, çaresiz oyunun akışına kapılıp bir serüvene çıkıyorsunuz. İyi de yapıyorsunuz. Çünkü, Kubilay Q Tuncer'in yazdığı 'Katil Uşak' sizi tiyatro dünyasında 'serüven avcıları' misali bir yolculuğa çıkarıyor. Lale Mansur ile Katil Uşak'ta canlandırdığı rollere, tiyatroya ve hayata dair konuştuk.
SDK - Biraz oyundan bahsedebilir miyiz?
Lale Mansur - Kubilay Tuncer'in yazdığı oyunda,Yeşim Büber ile beraber sahne alıyoruz. Yeşim avukatı oynuyor. Ben ikiz kardeşleri, aynı yumurta ikizleri, Süheyla ve Melek'i canlandırıyorum. Oyunda, bir cinayet işlenmiş ve bir adam öldürülmüş. İkizler de cinayetin işlendiği yerde, odada baygın bulunmuş. Süheyla ve Melek adlı ikiz kardeşi kurtarmaya çalışan bir avukat var. Oyun, böyle başlıyor ve olayların akışı içinde hikaye bambaşka yerlere geliyor. Aslında 'Açık Tiyatro' olarak, bu sezon Dürenmat'ın bir oyununu koymaya karar vermiştik fakat İstanbul Devlet Tiyatrosu da Dürenmat'ın bir eserini programına koyunca, Kubilay bu oyunu yazdı. Şu anda Kubilay'ın yazdığı yeni bir oyun daha var. Ocak'ta 'Olağan Mucizeler' oyunu ile Londra'ya gitmeseydik. Bu yeni oyunun provalarına başlamış olacaktık.
SDK - Sahi, neden oyunun adı 'Katil Uşak'? Oyunda sadece siz ve Yeşim Büber varsınız. Ban sahnede uşak filan görmedim(Gülüşmeler…)
Lale Mansur - Bir filme gidersiniz, biri çıkar sonunu söyler. İşte 'katil uşak çıktı' der. Biz işin başında söylüyoruz. Hiç önemi yok. Alın, katil uşak. Burada katilin kim olduğu değil orada ne yaşandığının önemi var. Bu ismi 'biz sonunu söyledik de ne oldu' anlamında bir espri olarak düşündük.
SDK- Aynı sahnede bir kişinin iki farklı kişiliği canlandırması biraz zor olmuyor mu?
Lale Mansur - Çok zevkli oluyor.(Gülüyor…) Zor olduğu kadar çok keyifli. Benim oynadığım Süheyla ve Melek birbirine taban tabana zıt karakterde iki kardeş. Süheyla haklarını bilen, sert, savaşan bir karakter. Melek ise daha yumuşak ve saf bir kişilik. Çok iyi bir yönetmenimiz var. Şakir Gürzümar. Biz daha ne olduğunu anlamadan bir de baktık ki oyun ortaya çıkmış. Oyunun provaları iki ay sürdü. Göz açıp kapıncaya kadar her şey çıkmıştı. Şu anda 24. oyunumuz. Oyunun prömiyeri yapıldığında son söz söylenmişti.
SDK - Çok ilginç hareketli bir sahne düzeneği ve çok sade bir dekor var değil mi?
Lale Mansur - Oyunun dekorlarını Ali Cem Köroğlu hazırladı. Farkındaysanız sahnede lüzumsuz hiçbir şey yok. Burada bir kütüphane, kitaplar, çaydanlık, kahve, çay olabilirdi fakat yok . Onun yerine son derece stilize bir dekor var. Bir dosya, bir kalem, iki sandalye, bir masa. Burada, oyunculuk ve anlatılmak istenen şeyler ön plana çıkıyor. Bunların değişik şekillerde kullanımı vurgulanıyor. Işıkların yanıp sönmesi ve yukarıdan sarkan siyah saçaklı düzeneğin dönmesi ile bir sahneden diğer sahneye geçildiğini anlıyorsunuz. Oyunun ışık tasarımını Yakup Çartık, müziklerini ise Nurkan Renda hazırladı
SDK - Oyun da psikolojik gerilim öğeleri de var değil mi?
Lale Mansur - Oyun zaten 'Hayatta hiç bir şey göründüğü gibi değildir' cümlesi ile başlıyor. Ve bu cümleyle oyun, giderek değişik katmanlarda açılmaya başlıyor. Hiçbir şey siyah ve beyaz değildir mesajını veriyor. İyi ve kötünün sınırları üzerinde dolaşan, bu sınırları zorlayan ve buna ilişkin sorular soran bir oyun.
SDK- Kendi oynadığınız karakter için bir şeyler söyleyebilir misiniz?
Lale Mansur- Benim oynadığım karakterler, bir oyuncunun oynamaya bayılacağı bir rol. Çünkü bir anda bir karakterden başka bir karaktere geçiyorsunuz. Çok kolay çıkacak bir rol değil. Çok keyifli bir rol. Büyük bir zevkle oynuyorum. Canlandırdığım karakterlerden Süheyla, bana son derece uzak bir kişilik. Özellikle onu çok seviyorum. Son derece sert bir kadın. Haklarını ve kendini savunmasını çok iyi biliyor ve söylediği şeylerin çoğu doğru. Oyunun bir yerinde 'Olayı dugusallaştırmayalım' diyor. İyilik ve kötülüğün ne olup olmadığı üzerine çok ilginç saptamaları var. 'Kötülük çoğunlukla iyidir' diyor. 'Ağlata ağlata çocuğuna şurubu içiren anne iyimidir, kötümüdür' diye sorarak iyilik ve kötülük kavramlarını sorguluyor.
SDK - Çok ilginç kadınları sahne üzerinde canlandırıyorsunuz. Bir oyuncu olarak, canlandırdığınız karakterler arasında hangileri size daha sıcak geliyor?
Lale Mansur - 'Katil Uşak'ta canlandırdığım Süheyla ve Melek karakterlerini çok seviyorum. Özellikle, Süheyla'yı. Aralık sonun da vizyona giren Ömer Kavur'un çektiği 'Karşılaşma' filminde canlandırdığım karakter bana çok sıcak gelmişti. 'O da Beni Seviyor' filminde Saliha rolünü çok severek oynamıştım. Sonra, 'Olağan Mucizeler' filminde canlandırdığım Joy karakteri var. Bunların hepsi ayrı güzel. Ayırt etmek çok güç. İnsanın çocuklarının ayırması kadar zor bir şey. Bazen insan kendisinden çok memnun kalmıyor. Bazısında ise yapmak istediğine daha yaklaşıyor. Yapmak istediğinize ne kadar yaklaşırsanız kendinizden o kadar memnun kalıyorsunuz. Yada kendinizle daha fazla didişiyorsunuz filan.
SDK- Bu karakterleri canlandırırken kendinizle ilgili keşfettiğiniz yönler oluyor mu?
Lale Mansur - Oluyor. Mesela, ilk oynadığım tiyatro oyunu, David Mamet'in Oleanna'sıydı. Oleanna'da çok sert bir kadını oynuyordum. Ben çok zor 'hayır' diyebilen bir insanım. İnsanları kırmamak için kendimden gitse de 'hayır' diyemezdim. Orada, o kadını oynarken, insanları kırmadan da pekala 'hayır' denebileceğini öğrendim. Gerçekten o rolü oynamak bana bir şey öğretti.
SDK - Kadın deyince aklıma çok konuşulan oyunlarınızdan biri olan 'Düş Gezginleri' geliyor. Orada oynadığınız role ilişkin ne söyleyebilirsiniz?
Lale Mansur - Filmin çekim başlamadan bir hafta önceydi. Yönetmen ve sanat yönetmeni çekim için yer bakarken ben de Bergama'da rolüm hakkında araştırma yapmak için her gün geneleve giderek o insanlarla konuştum. Benim için özel izin çıkartıldı filan. Orada bütün değer yargılarınız sarsılıyor. Ahlak nedir, ne değildir? Onu düşünüyorsunuz. Gündelik hayatta çok daha büyük ahlaksızlıklar yaşanıyor. Oradaki insanların gündelik hayatta karşılaştığınız kişilerden daha ahlaklı ve daha dürüst olduğunu fark ediyorsunuz. Beş gün boyunca, gündüzleri benimle sohbet ettiler. Orada çok şey öğrendim.
SDK - Oyunculuk, size neler kazandırdı?
Lale Mansur - Oyunculuk insanı çok zenginleştiriyor. Ben nereden gideceğim de Bergama'da bir genelevde o insanlarla konuşacağım. Çay içeceğim, sohbet edip birkaç günümü geçireceğim. Yada Gaziantep'in bir köyünde kalacağım veya Malatya'ya iki saat uzaklıkta bir dağ köyünde yaşayacağım. Yani, gerçekten birlikte yaşamaktan, etrafınıza bakmaktan ve soru sormaktan hoşlanan bir insansanız oyunculuk insanı son derece zenginleştiren bir şey.
SDK - Oynamayı çok istediğiniz roller var mı?
Lale Mansur - İstediğim çok oyun var. Mesela Dürenmant'ın 'Yaşlı Kadının Ziyaretini' oynamak isterim. Ama Dürenmant'ı hemen şimdi oynamak istemem. Aradan birkaç yıl geçsin istiyorum. Biraz daha sahnenin üzerinde pişmek ve olgunlaşmak istiyorum. Bu benim dördüncü oyunum. Biliyorsunuz, tiyatroya geç başladım ama oyunculuğu seçtiğime çok memnunum.
SDK -Sinema, tiyatro ve dizi oyunculuğu arasında teknik açıdan nasıl bir fark var?
Lale Mansur - Aslında oyunculuk açısından hiçbir fark yok. Oyunculuk, her yerde oyunculuktur. Dünyanın her yerinde bütün oyuncular, hem sinemada hem de tiyatroda çalışır. Sinema, tiyatro, dizi oyunculuğu diye bir şey yoktur. Sinemayı da çok seviyorum ayırt edemem. Ama tabii ki, teknik olarak kamera ile ilgili bilinmesi ve edinilmesi gereken bir deneyim var. Tiyatro daha çok zevkli. Gelen, kesen, 'dur, şimdi sonunu oyna, şimdi başına dön' diyen yok. Tiyatroda aynı teksti defalarca oynamanın getirdiği inanılmaz bir avantaj var. Yönetmen ile oyunun başında, bir şey yapmaya karar vererek onu elinizde tutmaya ve karar verileni en iyi şekilde yapmaya çalışıyorsunuz. Bu da tamamen kontrolden geçiyor. Yani ritimleri kaçırmamak, o kontrolü elde tutmak . Seyirci ile karşı karşıyasınız ve anında reaksiyon alıyorsunuz. Çok zevkli. Balede de aynı şey vardı.
SDK - Peki, baleyi özlüyor musunuz? Bale temsillerini izleyebiliyor musunuz? Baleyi çok erken bırakmadınız mı?
Lale Mansur - Özlüyordum. Çok uzun seneler baleye gidemedim ama artık gidiyorum. Baleye devam edebilirdim ama iyi ki o zaman bırakmışım çünkü beni bu kadar zenginleştiren başka bir şey bulamazdım. Oyunculuğa çok aşığım ve çok mutluyum.
SDK - Ama sahnede hala farklı şekilde olsa da zaman zaman dans ediyorsunuz değil mi?
Lale Mansur - 'Olağan Mucizeler' oyununda bir Tango yaptığımız bir sahne var. O bölüm için iki ay boyunca Tango dersi aldık.
SDK - Biraz gelecek projelerinden bahsedebilir miyiz?
Lale Mansur - Ocak ayında Londra'da 'Olağan Mucizeler' oyununu İngilizce olarak sahneleyeceğiz. Bu bizim için çok önemli. Yeni bir oyunun hazırlığı var fakat Ocak ayında Londra'da olacağımız için provaları Şubat ayına erteledik. Oyunu bahar ayları gibi sahnelemeyi düşünüyoruz. Ayrıca elimde çok hoşuma giden bir film teksti var. Eğer proje gerçekleşirse, o rolü oynamayı isterim.

JaqLee
04-07-10, 06:20
32 Tekmili Birden : 'Beni Ben mi Delirttim?'

Başarısız hükümetler, hayat pahalılığı, işsizlik, etkisiz ve yetkisiz yöneticiler, hortumcular, bunlara göz yumanlar derken ' deli olmak işten bile değil' deriz ya. İşte, bu noktada bazılarımızın direnci çabuk kırılır. Hayata karşı duruş pek sağlam olmayınca, deli olmak işten bile değildir. Ferhan Şensoy'un son psiko-komik oyununun çıkış noktası da buradan kaynaklanıyor. 'Beni Ben mi Delirttim?' bir insanın kırılma noktasından itibaren yaşadıklarını, aşama aşama geri dönüşlerle anlatıyor. Oyunun yazarı Ferhan Şensoy ile oyunun çıkış noktasını, en az oyunun kendisi kadar ilginç olan yazılma sürecini, şizofren Ertaç ile aynı odada geçen sekiz ayı, Amsterdam'da bir barda Fransız bir aristokrat tarafından tasarlanan kostümleri ve Galatasaray Lisesi yıllarında, cebir hocası Mösyö Cartet'i delirten matematik sorusunu konuştuk. Hani derler ya 32 tekmili birden, bu oyun da aynen öyle, neredeyse her bir bölümünün kendine özel ayrı bir hikayesi var.
SDK - Oyunda hikaye edilenler, o kadar canlı ve samimi ki, sanki olaylarda bir tanıklık etme duygusu var gibi sezinliyorum.
Ferhan Şensoy - Evet, çünkü ben bu sıralamayı birebir yaşadım. Benim, 'Kazancı Yokuşu' romanında bahsettiğim bir sevgilim vardı. Romanda, televizyonda reklamlara çıkan bir çocuk anlatılıyor, o benim; bizim eve gidip gelen kız da benim sevgilim. Onun bir şizofren erkek kardeşi vardı, Ertaç diye. 1976 -77'de sekiz ay benim evimde kaldı. Kazancı Yokuşundaki evde küçük bir oda vardı, orada kalıyordu. Sonra bana 'Bu oda bana küçük geliyor. Sen salonda yatıyorsun. Ben de salonda kalacağım. Burada resim yapacağım' dedi ve salonda kalmaya başladı. Ev möbleli, orada eski bir pikap ve Borodin'in çok çizilmiş bir plağı vardı. 33 devirli bir long playdi. Ertaç, en çok da plağın takılan yerini seviyordu. Devamlı orayı çalıyor. Evim benim yazıhanem. Orada çalışıyor, yazılarımı orada yazıyorum. 'Tamam' dedim olmayacak. Ona ilk teşhisi ben koydum. Aldım doktora götürdüm. Doktora, 'Paranoid değil mi?' dedim. Doktor, 'nasıl anladınız?' diye sordu. Ertaç, iki defa akıl hasta hanesine yattı. Gittim çıkardım. Çünkü, ona elektro şok yapmalarını istemedim. Vicdanım el vermedi. Olaya insanca yaklaştım. Ne istiyorsun diye sordum. Resim yapmak mı? Boyaları aldım, 'al resim yap' dedim. Bu, onun için bir tür rehabilitasyon. Bütün gün evde resim yapıyordu. En çok da kırmızıyı kullanıyor. Kırmızı çabuk bitti. Bakırköy'de de aynı kırmızı merakı vardı. Mesela, bizim oyunda her sahnede mutlaka kırmızı olan bir yer vardır. Arkadan gelen ışık da kırmızı. Benim bir nazarlığım var kurdelesi kırmızı. Ben bu oyunda, biraz da Ertaç'ı oynuyorum.
SDK - Hakikaten kadının kıpkırmızı bir kostümü vardı ve yine kırmızı çok abartılı bir şapka. Gerçekten kostümler çok ilginç.
Ferhan Şensoy - Hikayesi de öyle. Bu oyunu yazarken, geçen yıl Mayıs ayında Ferhangi Şeyleri oynamak için turneye Hollanda'ya Amsterdam'a gittim. Bazı oyunları yazarken ben ilk önce deftere yazarım daha sonra oradan tekrar temize çekerim. Bu oyunun da ilk perdesini zaten yazmıştım. Bir yandan kafelerde oturup bu oyunu yazıyorum bir yandan da Hollanda'nın çeşitli şehirlerinde Ferhangi Şeyleri sahneliyorum. Orada 15 gün kadar kaldım. Ferhangi Şeylerden fırsat buldukça tiyatroya filan gidiyordum. Mesela bir oyun seyrettim, çok beğendim. Kostümleri çok çarpıcıydı. Orada, tiyatro sanatçılarının devam ettiği ve benim de Amsterdam'a gittiğimde devamlı uğradığım bir bar var. Oyun çıkışında bütün tiyatro sanatçıları, dekoratörler, kostüm tasarımcıları oraya gider. Orada bir genç kızla tanıştım. Sohbet ederken, oyunun kostümlerini onun yaptığını öğrendim. Fransızca konuşan, şatolardan gelen aristokrat bir ailenin kızı. Solange den Vondel. Kostümleri çok beğendiğimi söyledim. Sonra arkadaş olduk. Bir oyun yazdığımdan bahsettim, benim oyunun kostümlerini hazırlar mısın dedim. 'Oyunun kostümlerini ben hazırlarım, telif ücreti de istemem yalnız program dergisinde adımı geçir, yeter' dedi. 'Seni bir dükkana götüreceğim. Oradan istediğimiz bütün kostümleri alacağız. Diğer kullanılacak olan kostümleri de çizerim sen İstanbul'a gittiğinde yaptırırsın' dedi. Leyla'nın kıçı dışarıda kıyafetini filan çizdi. Amsterdam'da palyaçolardan Shakespeare kostümlerine kadar bütün oyunların kostümlerinin satıldığı büyük bir mağaza var. Adamlar işi sanayi haline getirmişler. Orada, bizim giydiğimiz deli kostümünden sadece iki tane vardı. Birinin paçası geniş, diğerinin dar. Solange, 'Bak, aradığımız deli kostümü. Bunları alacaksın' dedi. Daha ben o sahneleri yazmamıştım. Kostümleri aldıktan sonra, oturdum paçanın birisi geniş, diğerinin dar durumu ile nasıl işenecek meselesini yazdım. Yani bu oyunun bazı bölümleri kostümler alındıktan sonra, yazıldı. Kadının kıpkırmızı elbisesini, Leyla'nın taktığı siyah beyaz peruğu hep oradan bulduk. Ben Amsterdam'dan iki bavul dolusu kostüm ve aksesuar ile döndüm. Kostümlerin de böyle hoş bir hikayesi var.
SDK- Söz delilikten açılmışken, siz sahnede sadece seyircileri değil matematik hocasını da deli ediyorsunuz.
Ferhan Şensoy - İşte, bu benim bulduğum Ferhan Şensoy teoremi. (Kahkahalar). Buna herkes çıldırıyor. 4'ü 2'ye eşitliyorum. Bu, bizim Galatasaray Lisesinde yaptığımız eski bir numaradır. Cebir hocamız Mösyö Cartet, iki gün delirdi. Olmaz böyle şey, diyerek tebeşirleri parçalayıp dersi yarıda kesip, bir sigara yakıp sınıftan çekti gitti. Sonra, tekrar geldi, baktı, çözemedi, deli oldu ve gitti. Ertesi gün, olayı çözmüş, 'ne diyorsun sen be' diyerek geldi ama ilk anda numarayı o da yemişti. Sonra çözdü tabii. Ama bir gün ve gece adam hiç uyumadı. Cebirciyi deli etmiştik. Burada, a ve b değerleri 2'ye eşit. (a-b) dediğimiz zaman zaten sıfır oluyor. Ama denklemleri, hızlı bir biçimde baştan sona doğru bir çırpıda çözüp değerleri sonunda yerleştirdiğinizde 4 eşittir 2 sonucunu buluyorsunuz. Tahtada çözdüğüm denklem baştan sona kadar kesinlikle doğru. Orada bir yanlışlık yok. Sadece değerleri, denklemin sonunda koyarsanız, 4=2 çıkıyor ama; değerleri işin başında koyarsanız sonuç sıfır. Oyunda, seyirci de ciddi ciddi geyik durumları oluyor.
SDK - Bu sefer, sahnede farklı bir Ferhan Şensoy var değil mi? Zaten oyunun yapısı da diğer oyunlarınızdan çok farklı.
Ferhan Şensoy - Oyun, içinde bulunduğumuz şu anki Türkiye'de 'artık ben de delirmek üzereyim' diyen bir vatandaşın durumunu anlatıyor. Bu oyunun kökeni çok eskilere dayanıyor. Çocukluğuma kadar uzanan bir birikime. Rus edebiyatına meraklı bir çocuk olarak, Çarşamba Lisesi'nde okuyan arkadaşlarla birlikte Nikolai Gogol'un 'Bir Delinin Hatıra Defteri' oyununun farklı bir versiyonunu yapmıştım. Sonraları, aynı oyunda adı geçen hizmetçi Mavra Mavroviç'in bakış açısıyla hikayeyi yeniden ele aldım. Oyunun çıkış noktası, eserde yer alan bir satırlık replikti. 'Mavra botlarımı getir' cümlesinden yola çıkarak oyunu Mavra'nın gözünden tekrar anlattım. 'Gogol Delisi' bana, Kanada'da verilen 'en iyi yabancı yazar' ödülünü getirdi. Oyunda, Mavra'yı oynayan Monique Mercure ise en iyi kadın oyuncu ödülünü aldı. Bunu, Çarşamba'da başlayan ve İstanbul, Galata'da intiharla biten şizofren bir kadının hikayesini anlatan 'Afitap'ın Kocası İstanbul' adlı kitap takip etti. Özellikle bu kitabı yazarken Bakırköy'de, şizofren hastaların kaldığı koğuşta bir stajım oldu. Mesela bir adam, 'Ben Namık Kemal gibi şiir yazıyorum, okuyum mu ağabey diyor. Oku çocuğum diyorum. Karınca duası gibi bir yazı. Yazdığı şiiri okuyor bir de adres ve telefon numarası veriyor. Üsküdar'da evimiz var. Bizimkileri ara. Ben artık iyiyim, Namık Kemal gibi şiir yazıyorum, beni buradan çıkartsınlar' diyor. Yani, benim şizofreni üzerine böyle bir hazırlığım ve birikimim zaten var. İşte, bütün bu birikimin üzerine 'Beni Ben mi Delirttim' yazıldı. Olay, tamamen bir tımarhanede geçiyor ama orada ince bir kurgu var ve bu seyirciye oyunun başında belirtilmiyor. Seyirci, Ferhan Şensoy, şimdi bize puset içinde Ferhangi Şeylerde olduğu gibi benzer bir şey anlatacak diye bekliyor. Hayır, ismim Kelami. Ben Ferhan Şensoy değilim. Bunu baştan belirtiyorum ama seyirci bir süre bunu anlamakta zorlanıyor. Metin, tıpkı laboratuar gibi. Çok farklı bir oyun. Seyircinin beklediği gibi değil. Arada komik skeçler var ve onlara alıştığı için gülüyor ama bunlar benim 'ani geri dönüşlerle' anımsadığım hatırlamalarım ve halüsünasyonum. Çünkü subay da, cebirci de, baba da, doktor da aynı adam. Aslında sadece bir doktor ve bir hemşire var fakat Kelami, onları görerek hep bu olayları hatırlıyor. Ama oyunun sonuna vardığınızda, bilmecenin parçaları yerine oturuyor. Doktorun üzerinde subay elbisesi var. Hemşire de Leyla'nın kıçı dışarıda hali. Yani bu oyun, çok incelikleri olan bir olay.
SDK - Peki, oyunun çıkış noktası nasıl oldu?
Ferhan Şensoy - Geçen yaz AKP ezici bir şekilde iktidara geldiğinde, ben böyle bir sonuç beklemiyordum. Orada, şarap içmiş saz çalarken birden bire 'Geldim 50 yaşıma, aklım geldi başıma' diye sazla kendiliğinden bir şarkı yaptım. Bu benim, 50 yıldır aldatıldığımın hikayesiydi. İşte, 27 Mayıs darbesi, 12 Mart, 12 Eylül, askerler derken şarkının nakarat kısmı çıktı. 'Bak, dikkat İsmet Paşa, şimdi çıkarız düze, Bak dikkat Cemal Paşa, şimdi çıkarız düze, Bak dikkat Kenan Paşa, Değmesin yağlı boya' biçiminde, hep düze çıktığımızı varsayan bir şarkı. Fakat, aslında düze çıktığımız filan yok. Yani, son 50 yılda beni aldattınız diyen bir şarkı. Şarkıda, bir ülkenin tarihi görülüyor. Son varıldığı noktada da artık beni delirtecek duruma gelinmiş. Bu şarkı, bu oyunun çıkış noktası oldu. Delirmiş adam, tımarhanedeyiz. İşte, bu vatandaşı delirten şeyleri anlatıyoruz. Peki neden delirmiş bu adam? Okula gitmiş dayak yemiş, askerde dayak, karakolda falaka, işkence. Annesi deli, baba zır deli, sevgilisi deli, herkes deli zaten adamın etrafında. Yani adamı delirtmişler. Bir adamın hayatının nasıl mahvedildiğinin hikayesi bu.
SDK - Bu arada Kelami ve arkadaşının politik bir tavrı da var. Cumhurbaşkanına ciddi ciddi mektup yazıyor. Irak'a gidip olaya derhal müdahale etmesi gerekiyor. Bu arada, George Bush çok güzel İngilizce konuşamıyor ama olsun.
Ferhan Şensoy - Evet, yazar. Ben bunu tımarhanede çok gördüm. Cumhurbaşkanına, başbakana, maliye bakanına mektup yazıyor. Sonra, çöp sepetine posta kutusu zannederek mektubu buraya atıyor. Ardından da 'Yazdım Cumhurbaşkanına' deyip bir sigara yakıyor. Şizofren söylemi. 'Yazdım Maliye Bakanına fakat cevap vermedi' diyor. Sonra pijamayla oturmuş, simit yiyor. Siyasilere filan küçük ismiyle hitap eder. Aradım, Tayyip'e söyledim 'Şunları düzelt, ben seni yine ararım' dedim diyen var. Kendini başbakan, cumhurbaşkanı zanneden var. Bunlar şizofrenin ilerlemiş hali. Mesela babamın Çarşamba'da bir dönem belediye başkanlığı yaptığı dönemde, Çarşamba'dan giderek, Bakırköy'e yatmış olan Çarşambalı bir hastadan bize mektup gelirdi. Mektubun üzerinde resmi görülmüştür damgasıyla birlikte. Babam, mektupları açmadan yırtar atardı. Şizofren olmadan önce Cemil Bey diye başlayan mektuplar zamanla Cemil Ağabey'e, dönüştü. Şizofren olduktan sonra, 'Cemil, Eşref'e de yazdım. Bunları hemen düzelt' diye emreden mektuplar gelmeye başladı. Babama emir filan veriyor, artık kim sanıyorsa kendisini. Ben daha çocuğum. Yazarlık filan düşündüğüm yok. Mektubun içinde neler yazılı hem çok merak ediyor hem de müthiş eğleniyorum. Bana çok komik geliyordu.
SDK - Şizofren Kelami'nin ilginç bir mantık dizgesi var sanki. Olayları anlatırken, sebep sonuç ilişkilerini kurarken ilginç bir düşünce dizgesi takip ediyor. Oyun ilerledikçe, bu giderek daha da renkli bir hal alıyor değil mi?
Ferhan Şensoy - Oyunda, şizofren söylemi var. Bunun Tıpta karşılığı 'laf salatası' olarak geçer. Konuşurken bir yerden bir yere zıplar, bir konudan başka bir konuya geçer ama onun kendi içinde özel bir mantığı vardır. Genel anlamda, bir mantığı yoktur aslında. Beyinde bir sarsıntı bu, gidip gelmeler var. Lafta, daldan dala konuyor. Paranoyanın teşhisi de buradan başlıyor. Şöyle geçiyor daldan dala. 'Askerlik saçma bir şeydir. Hiçbir genç kızın başına gelmez. Örneğin Leyla'nın hiç askerlik sorunu olmamıştır. Niçin askerde karavanayı sürekli Kelami taşıyor? Kelami olmasa Türk Silahlı Kuvvetlerinin durumu ne olacak? Leyla sevgilim.' Aslında çok da bağlantısız değil. Daha önce anlattı Leyla'yı. Cümle sıralarında bir karışıklık var. Çünkü beyninde böyle gidip gelmeler oluyor. Eğer elektro şok yemişse daha fena, çünkü hemen paranoid, paranoya, şizofreniye dönüşüyor. Ondan sonra daha kopukluklar başlıyor. İkinci perde daha acayip. Mesela 'Timbuktu'nun ortasından akıyor ırmak'. Ama aynen böyle bir söylem. Bu oyunun prömiyerini Eskişehir'de doktorlara yaptık. Onlar çok şaşırdılar. Daha sonra, bana 'siz nasıl oluyor da olayı bu kadar iyi biliyorsunuz' diye sordular. Gogol Delisi, Gogol, Afitap derken, benim Bakırköy'de şizofren hastaları uzun süreli incelemem sonunda edindiğim bilgi birikimi bu. Ben şizofreni çok iyi tanıyorum. Konuyu biliyorum çünkü. Şizofrende öyledir. Kelami ilk sahnelerde, kızla tanıştığında o kadar 'zır' değil o, daha paranoid. Askerde, giderek paranoyaya dönüşüyor. Dayak yiyor, düşman askerlerinden korkuyor. Daha sonra, askerden dönüyor, garson olduğu yerde çatalı müşterinin eline saplıyor ve artık şizofren. Orada tıbbi bir sıralama var. Paranoid, paranoyak ve son safhaya gelindiğinde şizofren. Mesela, ikinci perdede hatırladığı olaylar da giderek daha manyak şeyler olmaya başlıyor. Oyunda, dramatik kurguyu veren de bu tıbbi sıralama ve incelikli olay örgüsü.
SDK- Oyunda, kostüm kadar çok iyi düşünülmüş bir dekor var değil mi? Dekor yokmuş gibi duruyor ama orada çok ince düşünülmüş bir tasarım var sanki
Ferhan Şensoy - Evet, aslında orada çok ince bir dekor var. Fakat yeterince sahne derinliği olmadığı için ışık ve gölgelerle ekranda yapmak istediğimiz şeyleri turnede gerçekleştiremiyoruz.. Ama bunu, İstanbul'da Ses Tiyatrosu'nun sahnesinde, genel provada yaptık. Ekrana yansıyan o gölgelerle yapmak istediğimiz başka şeyler var. Arkadan ışıkları aynalar veriyoruz. Aynaları yerleştirdiğimiz açılarla ekranda karagöz perdesi gibi, aydınger kağıdında olduğu gibi özel görüntüler yakalıyoruz. Bunu yapmak için de 10 metrelik sahne derinliğine ihtiyaç var. Fakat sonbaharda, İstanbul'da oynamaya başladığımızda bunu yapacağız. Ayrıca, oyunda kullanılan bebek arabası özel bir anlam taşıyor. Kelami'yi daha çocukken dövmeye başlamışlar. 'Dandini Kelami dandini' diye. Oradan başlıyor hikaye. Ben sahneye girdiğimde puset içinde giriyorum. Zaten başından beri tımarhanedeyim. Doktor, hemşire, iğne, tam tımarhane atmosferi. Ama ben bunu söylemek istemiyorum ki. Bunu siz çözeceksiniz. Tımarhane olmayan sahnelerde, lokal ışıklarda da, puset ortada yok. Bebek arabasını çerçeveden çıkarıyorum, sahne kenarına alıyorum. Orada, öyle ince bir ayar var. Olay, çocukluğundan bebek arabasından itibaren başlıyor. Neden, Kelami hasta doğmuyor ki, kimse şizofren olarak doğmaz. Şizofren olduysa daha sonra edindiği bir hastalık bu. Daha çocukluğundan itibaren dayak yemesi, annesi ve babası ile olan ilişkisi. Annesinin bulduğu kız. Hepsi bir olup delirtiyorlar adamı. Her şey okulda yavaş yavaş başlıyor.
SDK - Sonra, oyunun müzikleri de çok ilginç.
Ferhan Şensoy - Müzikler Vanina Michel'e ait. Benim Strasbourg'dan okul arkadaşım, sonra da sevgilim olmuştu. 'Köşe Dönücü' filminde beraber oynadığımız Fransız müzisyen, şarkıcı ve oyuncu. Bana değişik filmlere müzikler yaptı. Onun bana yaptığı ve kullanmadığım müzikleri vardı bende. Buraya, bir müzik lazımdı. Ona telefon ettim. Müziklerini kullanacağım dedim. Kullan dedi. Bana 25 müzik yapmıştı. Bunlardan 15'ini kullandım.

JaqLee
04-07-10, 06:21
TOPLUM, GERÇEKTEN BİR ÖLÜM DEPOLAMA ALANI MI?: "TERK"

Günümüz Türk tiyatrosunda gencecik bir adam, son birkaç yıldır ciddi bir uğraş içinde. Bu arada yazıyor da... Yazıyor ve yönetiyor. Ahmet Cemal ile birlikte yazdıkları, yönettiği ve oynadığı “Ve ben, Nazım, Yaşarken, Ölürken” ile, rejisini yaptığı Jean Genet'in “Hizmetçiler”ini seyretmiştim. Pek övdüler, ama ne yaptım ne ettimse olmadı, “Kaos”unu göremedim. Onur Bayraktar'ın da aralarında bulunduğu Stüdyo Drama ise, Ahmet Cemal'in sanat danışmanlığında çalışmalarını sürdüren bir avuç gençten oluşmakta. Genç deyip geçmeyin, hepsi tiyatroya bağımlılık kertesinde tutkun insanlar bunlar.
Stüdyo Drama, 2003-2004 sezonu için, Onur Bayraktar'ın yazıp yönettiği “Terk” başlıklı oyunu sahneye çıkardı. Onur Bayraktar, insanın hayatı boyunca yaşadığı olayların kendisini ve çevresini nasıl etkilediğini farklı bir bakış açısıyla ele almak istemiş. Genç karakterinin aile fertleriyle olan ilişkisinden yola çıkarak, kendi yaşamıyla yüzleşmesini dilemiş. Yaptığı sorgulamaları kimi zaman trajik, kimi zaman komik bir biçemle yansıtma yolunu yeğlemiş. İletişimsizlik, yaşamda sürekli aynı şeyleri yineleyen, makineleşen, manevi değerlerinden uzaklaşan insanlar, oyunun kahramanları. Günlük sıradan olayları kimi zaman abartarak, kimi zaman saçmalaştırarak izleyicide derin etkiler bırakmayı amaçlamış. “Yaşamdaki hemen her olay, abartılacak kadar saçmadır,”dan yola çıkmış. Nereye varmış, şimdi irdeleyeceğiz, iğneleyeceğiz, inceleyeceğiz.
Şurası bir gerçek ki, Onur Bayraktar, seyirciyi karşısına aldığı ve onu rahatsız etmeyi amaçladığından olsa gerek, sahne ile seyirci arasında duygusal bir yakınlık kurmaktan özellikle kaçınmış. Sahne ortamını, seyircinin sevimli bulacağı, tanıyıp özdeşleşeceği bir ortam yaratmaktan uzaklaştırmış. Sahne ile seyirci arasına koyduğu bu uzaklıkla illüzyonu bilinçli olarak bozmuş. Oyun, seyircinin duyumlarını uyarıyor, ama onu sahnedeki kişilerle, durumlarla özdeşlik kurmaktan ala koyuyor. Uyarılma işlemi sese bırakılmış. Kapı vurulması, efekt, müzik... Alışılmış uyarmalar bunlar.
Yani, bir anlamda absürd tiyatronun kurallarını uygulamış da, nedense tiyatronun bilinen biçim kalıplarını kullanmadan edememiş. Dolayısıyla, düzenlemeler şaşırtıcı olarak algılanmıyor. Tozlu örtüler, gizlenmiş eşyalar, nereye açıldığı belli olmayan iki kapı, kapılardan birine düşürülen ışık huzmesi gerçeküstü, düşsel biçim etkisi yapmıyor, uyumsuz sesler seyirciyi tedirgin etmiyor. Seyirci, örtülü bir anlamı bulmaya çalışmıyor, çünkü Bayraktar çok şeyi bir avazda söylemeğe çalışmış. Biçimsel uyumsuzluğun, gerçeğin özündeki uyumsuzluğa koşut olduğunun altını yeterli kararlılıkla ve kalınlıkta çizememiş. Toplum yaşamı bir uyumsuzluk dönemine girmiş, Bayraktar bunu söylemek istiyor, ama sesi öyle kısık ki! Kişilerin birbirleri ile iletişim kuramadıklarını, birbirlerine ve topluma yabancılaştıklarını, doğaya ters düştükleri gerçeğini sol kulağını sağ eliyle gösterircesine anlatıyor. Toplumdaki yabancılaşmanın bir insansızlaşma aşamasına geldiğini açıkça dile getirmekten nedense kaçınıyor. İlişkilerdeki kopukluğu, sevgisizliği, yıkıcılığı, çatışmaları, savaşları; şaşırtma, korkutma, tedirgin etme yolu ile sonuca vardırılabilecekken, tümünü bireysel düzey ve düzlemde askıya almakta.
Hande Tomris Kuzu'nun dekor ve kostüm tasarımı iyi. Işık düzeni kimin marifetiyse kötü. Oyunculardan Yelda Baskın'ı “Hizmetçiler”de seyrederken, bedenini dışsal ifade çizgisi boyunca çalıştırdığı dikkatimi çekmişti. O günden bu güne gelişmesini izlemek keyif verdi bana. Mustafa Dinç, kendi özelliklerini, olanaklarını araştırmalı, giderek kendini tanıma zahmetine girmeli. Doğa Rutkay, iyiye gidiyor. Kendisi ile ilgili 2001 yılında söylediklerimi geri alıyorum. İnsanları aynı yolda, aynı gözle gören dahili ya da harici detayları anlamış, anladığını kişiliğine değil, oyunculuğuna yansıtan aktarıcı görevini artık görebiliyor. Repliğine hazırlandığını seyirciye belli etmese, bir de repliğini aksiyona, aksiyonu repliğine uydursa! Yani, aynayı karşısındakinin elinden kaptıktan sonra: “Ver onu bana,” demese! ana Mamatlıoğlu, Anne'de çok genç kalmış, makyajla yaşlanmayı da denememiş/denettirilmemiş, böylece inandırıcılık sıfırlanmış. Yönetmenin isteklerini karşılıyor, ama ölüm sahnesinde başı önüne düşmüşken kapalı olan gözlerini, kafası arkaya gittiğinde açmamalı. Görgen Öz, hiç kuşkum yok komedi gömleği olan bir oyuncu. Oyun metninde çok sık geçen “Ne”leri değişik tonlasa daha iyi olur kanısındayım. Duyguları, isteği ve aklı ateşleme yetisi, Onur Bayraktar'da fazlasıyla var. İçsel tekniğini de bu yeteneğiyle hallediyor. Onur Bayraktar, kesinlikle umut vadeden bir oyuncu.
"Terk”i terk ederken, sonradan yazacağım düşüncelerin Onur Bayraktar'ı kırabileceğini, küstürebileceğini aklıma getirmedim değil. Sonra, onun yaşına oranla yaşlı olan olgunluğunu anımsadım. Bunlar benim görüşüm. Gidin görün, yazışalım. Ola ki, görüşlerimi değiştirebilirim. Neden olmasın? Günümüzde insanlar karakter değiştiriyor, ben bir görüş değiştirmişim çok mu yahu!

SÖZÜN ÖZÜ: “Rüzgârın nasıl estiği fark etmez. Farkı yaratan, yelkenlerinizi nasıl açtığınızdır, “ diyor Vera Peiffer. Onur Bayraktar ve Stüdyo Drama, pupa yelken gidiyor. Dilerim yolları açık olur, böylece tekneleri de varmak istedikleri limana kazasız belâsız vasıl olur.

JaqLee
04-07-10, 06:21
KUKLALARIN MELODİSİ

Tam anlamıyla adının karşılığını taşıyan gösteri, festivalin olağanüstü kukla oyunlarından biriydi. Grup, izleyicisiyle Muammer Karaca Tiyatrosu'nda buluştu. 60 dakika süren gösterinin iki önemli özelliği vardı: Tüm oyunun sözsüz olması ve gösterilerde ipli kuklayla el kuklasının kullanılması.

Group Trule, Portekizli. Ancak, kuklalar Manuel Costa Dias'ı çoktan evrensel boyuta ulaştırmış. Herşey sahnenin ortasında, ışığın hemen altında duran Manuel'in, elleri ile oynattığı bir dansöz kuklayla başlıyor. Esmer bir kadın, kukla. Üzerinde ışıltılı, pembe bir elbise var. Attığı her 'göbek', izleyicilerin dudaklarından kahkahaya dönüşüyor. Bu arada kuklayla birlikte 'dans eden' Manuel'in de dansöz kadar iyi oynaması, hangisinin kukla hangisinin oynatan olduğu konusunda kafanızı karıştırıyor. Sonra, bu soruya boş verip, kendinizi gösterinin büyüsüne kaptırıyorsunuz. Belki de kuklaları izlerken, Manuel gibi düşünmek gerekiyor: 'Kendimi daha çok kukla gibi hissediyorum.

Trule'nin sunduğu 'Kuklaların Melodisi', grubun uzun yıllar sonunda ortaya çıkan çalışmalarını kapsayan bir sentez. Onlar, kuklalar üzerine deneysel ve araştırmaya yönelik çalışmalar yapıyor. Kuklanın yaygınlaşmasını amaçlayan grup, bu düşüncelerini düzenledikleri eğitim seminerleriyle destekliyor. Manuel'in yirmi iki yıl önce ipli kukla üzerine yaptığı araştırmalarla başlayan ve devam eden çalışmaları, Trule'yi, Kukla Tiyatrosu'nda öne çıkan bir grup haline getirmiş.

Dansöz kuklayla başlayan gösteride önce hiçbir şeyi fark etmiyorsunuz. Ta ki, garip şekilli, kahverengi bir kuklanın sahneye çıkışına kadar. Müziğin ritmine uyarak dans eden kukla, ayağına takıldığı Manuel'e, başını çevirip öyle bir bakış atıyor ki, kesinlikle bu kuklanın canlı olduğunu düşünüyorsunuz/hissediyorsunuz. Aynı anda Manuel'e bakıyorsunuz. Kukla oynatıcısı oldukça rahat. Şunu çok iyi biliyor çünkü: Sahnede kimin oynatıcı kimin kukla olduğunu, o da bilmiyor.

Tüm oyun boyunca, izleyiciye karışık tekniklerle sergilenen kuklaların yavaş yavaş karakterlere bürünerek doğuşlarına tanık oluyorsunuz. Söz kullanılmayan oyuna Betthoven, Liszt, Tina Turner, Erik Satie ve Louis Amstrong'un müzikleri ve kuklaları eşlik ediyor.
Oyunun sonunda kuklaların insanlarla dansı bittiğinde, ortada kabul edilebilir tek bir gerçek kalıyor: Kuklalar insanlardan üstündür.

Manuel Costa Dias'ta bu düşüncenin peşinde...

T.O.:Neden Kukla Tiyatrosu?

Manuel Costa Dias: Kukla Tiyatrosu sayesinde 'çocukluk' ile ilgili bağlar kurabiliyorum. Ama bu yalnızca çocuklar için kukla yaptığım anlamında gelmiyor. Yetişkinler için de çalışmalarımız var. Biz, Kukla Tiyatrosu'nun bütün nesiller için bir ifade tarzı olduğunu düşünüyoruz. Bu tabloya benim çocukluğum da dahil...
T.O.: Ne kadar zamandan beri tiyatro ve kukla?

Manuel Costa Dias: 25 yıldır. Group Trule, başladığından bu yana değişik animasyon formlarını araştırıyor, sahne üzerinde değişik teknik deneyler yapıyor.
T.O.: Kukla Tiyatrosu'nu nasıl tanımlarsınız?

Manuel Costa Dias: Kukla Tiyatrosu, gerçeğe çok yakın ifade tarzı taşıyan bir oyun... Kokusu, tadı herşeyiyle... Portekiz Tiyatrosu'nda geleneksel bir teknik vardır. Bu teknikte iki kukla var: bunlardan bir tanesi ölüm, bir tanesi ise öldüren. Öldüren, ölümü öldürüyor. Bu da şu anlama geliyor: bizim kuklalarımız hiçbir zaman ölmüyor.
T.O.: Neden kuklaların yüzleri hep hüzünlü?
Manuel Costa Dias: Suratlarına o kadar önem vermiyorum. Onları hüzünlü gösteren belki de benim hareketlerim...

T.O.: Her seferinde kuklalara sarılıyor ve onları seviyorsunuz.

Manuel Costa Dias: Kukla oynatıcılarının iki büyük sorunu vardır; Birincisi ölüm ve hayat. Ölümün dışındaki ikinci sorunda kimin oynatıcı, kimin kukla olduğudur. Özellikle ikincisi, bir kukla oynatıcısı için en önemli sorunlardan biridir.

T.O.: Peki, siz kuklaları oynatırken, kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Manuel Costa Dias: Kendimi daha çok kukla gibi hissediyorum.

T.O.: Neden kuklalarınızı konuştur muyorsunuz?

Manuel Costa Dias: Çünkü korkuyorum. Konuşmalarından korkuyorum. (Gülüyoruz) Bir de evrensel olmasından dolayı... Zaten müzik kullanıyoruz ve müzik üzerine konuşmak hem kolay hem de doğru değil...

T.O.: Peki, birgün kuklaları konuşturmaya karar verirseniz ilk olarak ne söyletirsiniz?
Manuel Costa Dias: 'Sus' derim... (Gülüyoruz)

JaqLee
04-07-10, 06:21
''WOYZECK'' Oyununun Eleştrisi...

KKüreselleşen dünya giderek kurur ve çölleşirken, insanoğlunun yaşamı her gün biraz daha bataklığa dönüşüyor gibi geliyor mu size de? Woyzeck bundan söz ediyor.

Mehmet Ulusoy' un Şehir Tiyatroları'nda sahnelediği Woyzeck, bir bataklıkta geçiyor. Buğulu bir bataklık gölünü, gölün kıyısında karanlık kuleleriyle meşum bir belirti gibi yükselen Kont Drakula'nın şatosunu görür gibi oluyorsunuz. Oysa bolca paraşüt bezinden başka, neredeyse hiç bir şey yok sahnede. Bütün sahneyi kaplayarak tam ortadan sarkan, bir amip ya da denizanasına benzeyen biçimsiz figür, tehditkar bir ifadeyle insanların tepesinde salınıyor. Oyundaki her şey gibi o da sürekli hareket halinde. Canlı bir organizma gibi oyuna katılan bu dev yaratık, neredeyse üçüncü gözünüzle gördüğünüz şatonun bıraktığı belli belirsiz kötülük hissini cisimleştiriyor, görünür kılıyor. Kötülük insanların tepesinde bir tehdit gibi duruyor, her şeyi denetliyor ve yönlendiriyor. Arada bir iyice aşağı inerek karanlık bir bulut gibi tümüyle kaplıyor insanların üzerini, içine alıyor onları.

Bu yapışkan ve yıvışık kahverengi çamurun içinde yaşamaya çalışan insanlar zavallı kurtçuklara benziyorlar. Sürekli eğilip bükülen, kıvrılan, kıvranan, debelenen kurtçuklar gibiler.Gerginler, çünkü hiç durmadan birileri tarafından taciz ediliyorlar. Herkes herkesi sürekli taciz ediyor. Sanki birilerini taciz etmeden varolduğunu hissetmek mümkün değil gibi. Sanki tacize uğramadan yaşamak mümkün değil gibi. Birileri birilerini dürtüyor, itip kakıyor; bu doğru, şu yanlış diyor; onu yapma bunu yap diyor; otur , kalk, bak, düşün, düşünme, yumurta yeme, vitamin al, bezelye ye, kafein kötü kahve içme, felsefe yapma, derin konuşma, anlamlı bakma, öfkeli olma, mutsuz olma, mutsuz olsan da asla mutsuz durma, eğlen, hafif ol, gürültü yap, konuş, hareket et, koş, durma, asla durma...

Her zaman yapılması gereken bir şeyler vardır. Her zaman varılması gereken hedefler, yerine getirilmesi gereken görevler, hoşnut edilmesi gereken birileri vardır. Asla kendi halinde kalamazsın. Hayat nasıl insanın üzerine gelmesin? Woyzeck nasıl kafayı yemesin? Ara sıra da olsa, kendini kafayı yemek üzereymiş gibi hissetmeyen var mı?

Mehmet Ulusoy rejilerinde alışkın olduğumuz, nefes aldırmayan hareket ve enerji yoğunluğu, bu oyunda, rejiye dair bir özellik olmaktan çıkıp, anlama hizmet eden bir ögeye dönüşmüş. Bu yoğun enerji, oyuncuların bedenine yapışmış gibi görünen ve onları birer kurtçuğa dönüştüren devinimler, dekorun gotik çağrışımlarıyla birleşerek gergin, tedirgin edici bir atmosfer yaratıyor. Enerji ve ritm, hem oyuncuları hem de seyirciyi baskı altında tutarak, sıkışmışlık hissi ve gerilimi arttırıyor.

Oyun grotesk bir dünya tasvir ediyor. Bu dünyada, Woyzeck'i bir deney hayvanı gibi kullanan Doktor, gotik atmosfer çağrışımlarına da yakışır şekilde Quasimodo'ya; bando alayı, bir deliler resmi geçidine dönüşüyor. Yaşadığımız dünyanın daha az grotesk olduğunu kim iddia edebilir ki? Bu çürüme ve kokuşmanın hüküm sürdüğü bataklıkta, can havliyle burnunu çamurun üzerinde tutmaya çalışan çoğunluktan biri Woyzeck. Onun kişisel hikayesi ya da dramı, bu yorumda biraz silikleşmiş belki, ama topyekün yok oluşa hızla kayan bir dünyada, kişisel hikayelerin diğerlerinin hikayesinden pek bir farkı kalmıyor zaten. Sessiz ve hükümsüz çoğunluğun bütün dünyada suyu ve oksijeni tükeniyor. Ozon tabakasındaki delik giderek büyüyerek hepimizin deliği haline geliyor. Fay hatları çeşitli link'lerle birbirine bağlanarak bütün yerküreyi dolaşıyor. Artık kimse kendi ücra köşesinde, kişisel hikayesiyle baş başa kalamaz. Hatta daha ileri giderek, Woyzeck'in o sıralar adı bile bilinmeyen hastalığının, temporal epilepsisinin, aslında çok yaygın bir hastalık olduğunu bile iddia edebiliriz. Belirtileri,ne yaptığını bilmeden en fena şeyleri yapmak, sonra da unutmak olarak özetlenebilecek bu hastalıktan asırlardır muzdarip olduğumuzu öne süremez miyiz, savaşlar, soykırımlar, işkence ve şiddetle dolu insanlık tarihini düşününce. Mehmet Ulusoy da çağının farkında bir sanatçı olarak, oyunu Woyzeck'in dramı olmaktan çıkarıp, çığırından çıkmış bir dünyada, ben özgürüm teranesiyle şaşırtıcı bir aymazlık içinde dolanan insanoğlunun, hal-i pür-melaline çevirmiş.

Aslında, Woyzeck'in dramı olmaktan çıkarmış demek doğru olmuyor. Metnin ne anlattığı da bir yorum meselesi çünkü. Ne aradığınıza, nereden baktığınıza, kafanızın hangi gerçeklerle meşgul olduğuna göre anlamı değişir. Bu yüzden de tekst, virgülüne dokunulmaması gereken kutsal bir nesne değildir. Tiyatroda tekst, anlam üretmek için kullandığımız elemanlardan biridir yalnızca. Ve bir oyun sahnelerken yapılması gereken tek şey, o çağa, o mekana, o güne dair taze bir anlam üretmeye çalışmaktır.

Zaten Mehmet Ulusoy' da tekst üzerinde çok büyük bir değişiklik yapmamış. Leonce ile Lena'dan ve Büchner'in Lenz adlı öyküsünden birkaç cümle eklemiş, bir iki sahnenin yerini değiştirmiş ki Büchner'in tamamlanmamış, epizodik yapıdaki metni, bu tür müdahalelere başka herhangi bir tekstten daha çok imkan veriyor. Bir de Büchner'in 1834 yılında tıp eğitimini tamamlamak için gittiği Giessen' de, İnsan Hakları Birliği adına, köylülere dağıtılmak üzere yazdığı, Hessenli Köy Habercisi' isimli bildirisinin bir bölümünü oyun içinde kullanmış. Ve aslında bu bildiri, Büchner'in yaşadığı dönemde Almanya'nın içinde bulunduğu toplumsal durumu ve Büchner'in bu duruma karşı tavrını net bir şekilde ortaya koyması açısından, Ulusoy'un yorumunun çıkış noktasını oluşturmuş.

Mehmet Ulusoy'un Woyzeck'i iyi bir ekip çalışmasıyla sahnelenmiş, başarılı bir reji. Nurullah Tuncer'in sahne tasarımı ile Mustafa Kaplan'ın beden devinimleri, yorumun biçimlenişinde çok önemli roller üstleniyorlar.Timur Selçuk'un bestelediği şarkılar ise, tek bir piyano eşliğinde, kırık dökük hatta kimi zaman detone söylenişlerindeki, sürpriz sadelik ve iddiasızlıklarıyla oyuna çok yakışmışlar. Woyzeck, ağlanacak halimize gülmek için iyi bir seyirlik.

JaqLee
04-07-10, 06:21
'Eleştiri üzerine...Robert Cohen

Saat on iki, final sahnesi... Işıklar gittikçe azalır, perde kapanır, seyirci alkışlar ve oyun biter. Oyuncular soyunma odalarına giderler, makyajlarını temizler ve tiyatrodan ayrılırlar. Seyirci, gecenin içinde dağılır. Fakat tiyatral deneyim denilen şey bitmez, henüz başlamıştır.

Oyun, sahnedeki yaşamı içinde başlayıp biten bir olgu değildir. Yaratıcısının dünyasında başlar, seyircilerin imgelemlerinde ve anılarında depolanarak büyür, olgunlaşır. Sahne, ele alınan konunun, tiyatral gösteri olarak tanımladığımız iletişim formunda sunulduğu basit bir odaktır.

Gösteri bittikten sonra, geriye kalan oyunun etkisidir. Zaman zaman oyun hakkında düşünülür, konuşulur, hayaller kurulur, saatler, günler, hatta yıllarca yaşatılır.

Bazı oyunlar hiç unutulmaz: oyunlar vardır, iç dünyamızda o dönemde güncel olan gerçekleri anılarımızda silinmeyecek kadar uzun tutan karakterlere sahiptir... Oyunlar vardır, büyüme çağımızdaki odakların pek çoğundan daha derin bir deneyim ve iz bırakmıştırlar... Ve oyunlar vardır, temaları, yaşamımızın yönünü belirlemede önemli bir yer edinir. Vahşi bir denizde, dalgalara karşı gelinmeli mi? Yabancıların iyi niyetlerine güvenilebilir mi? Bir kavramın ya da sözcüğün içinde saklı olan anlam nedir? Prometheus kadar meydan okuyan, Oedipus kadar kararlı, Romeo kadar tutkulu, Winnie kadar kabullenmiş, Hecuba kadar yüce olabilir miyiz? Hecuba bizim için ne anlam taşımaktadır? Hatta daha ötesi, biz Hecuba için bir anlam taşıyor muyuz? Dostlarla bu konulardan konuşur dururuz.

Ve elbette, yapım, oyunculuk, kostümler, dekor ve ses efektleri üzerine de konuşuruz. İnandırılmış mıyız? Eyleme yöneltilmiş miyiz? Bize bir şeyler aktarılmış mı? Değiştirilmiş miyiz? Yapım, dikkatimizi başından sonuna kadar çekmiş mi? Dikkatimiz, oyun boyunca aksiyonla birlikte artmış mı? Aradan sonra duygularımızda bir düşüş mü olmuş? Oyuncuları, üstlendikleri rolleri oynayan karakterler olarak mı kabul etmişiz, yoksa sadece kendi rollerini "oynayan" sıradan kişiler olarak görüp rahatsız mı olmuşuz?

Oyun sonrası düşünülen ve konuşulan her şey, dramatic criticism (dramatik eleştiri) olarak bilinir. Yazı biçimine dönüşen eleştirilerin pek çok formu olabilir: gazetelerde ve süreli yayınlardaki oyun eleştirileri, akademik ödevler olarak oyun prodüksiyonları veya oyun metinleri hakkında yazılan makaleler, tiyatro programları veya tiyatro dergilerinde çıkan yorumlar, tiyatro oyuncuları üzerine magazin dergilerinde yer alan yazılar veya dramatik edebiyat, tarih ya da kuram alanlarında konunun uzmanları tarafından yazılan makale veya kitaplar... Bunların tümü ve adı burada sayılamayan yazılar, dramatik eleştirinin alanıdır. Bilgi içeren, düşünceleri açık biçimde ortaya koyan ve açıklayan yazılar, daha çok, tiyatroda izlenen veya tiyatro literatüründe okunanlara yöneltilen eleştirilerdir.

JaqLee
04-07-10, 06:21
ELEŞTİREL PERSPEKTİF

SBir oyunu özellikle başarılı kılan nedir? Bir tiyatral gösteriye anlam veren, etkileyici kılan ve onu unutulmaz yapan hangi özellikleridir? Bir oyun okuduğumuzda veya izlediğimizde neye bakmamız ve neyi aramamız gereklidir? Elbette, imgelemimizde yapacağımız her türlü değişiklikte, anlamlandırmada tamamen özgürüz. Ayrıca tepki olarak geliştirdiğimiz ve bilinçaltından yönetilen bir "asla dikkat edilmeyenler" alanının varlığı da kabul edilebilir... Tiyatro biletlerinin ederi ile beklentilerimiz birbirini karşılıyor mu?

Burada, tüm bu sorulara yanıt vermeyi kolaylaştıracak, herhangi bir tiyatro olayına odaklanmamıza yardımcı, hatta belirleyici olacak beş perspektif sunulmaktadır. Bu başlıklar, ele alınacak oyunun sosyal ve bireysel anlamına, sanatsal düzeyine, tiyatral etkisine ve eğlence kapasitesine yöneliktir. Sözü edilen başlıkları sıralayalım:
1. Oyunun toplumla ilişkisi
2. Oyunun bireyle ilişkisi
3. Oyunun sanatla ilişkisi
4. Oyunun tiyatroyla ilişkisi
5. Eğlence olarak oyun

JaqLee
04-07-10, 06:21
1. OYUNUN TOPLUMLA İLİŞKİSİ

Tiyatro, daha önce de tartıştığımız gibi, daima içinde bulunduğu kültüre bağlıdır. Pek çok tiyatro, doğrudan hükümet ve soyluların kuralları tarafından yaratılmış veya ayakta tutulmuştur. Örneğin İ.Ö. 5. yüzyılın Yunan tiyatrosu, devletin bir yaratımıdır; Ortaçağ tiyatrosu, kilise, kent yönetimi ve belediyelerin yaratımı; Saray tiyatrosu ise monarşik bir düzenin doğrudan dayatmasıdır. Modern dönemlerde bile hükümetler sık sık sponsor, yardımcı sponsor ya da tiyatronun gizli destekçisi olarak hizmet vermişlerdir. Bir tiyatro ve kültürü arasındaki entelektüel bağ, yalnızca politik ilişkilerle sürdürülür: tematik olarak tiyatro bir zaman için vardır veya düşünülebilen her sosyal konunun tartışılması için bir arena olarak hizmet verir. Örneğin, modern dönemlerde alkolizm, homoseksüellik, toplumun eğitimi, ırk ayrımı, temel cezalandırma, düşünce özgürlüğü, hapishane reformu, suikast, sivil savunma, politik ahlaksızlık (rüşvet) ve militarizm gibi konuların tiyatral yapımlarda tekrarlanarak ele alındığını ve farklı bakış açılarının gündeme getirildiğini görüyoruz. Bu tür yapımların en iyileri, konuyu tüm karmaşıklığı ile sunar ve düşünceleri birer doğma olarak değil, düşünülenlerin özü olarak ortaya koyar.

Oyun yazarı, seyirciden daha zeki olmak zorunda değildir. Seyirciyi bilgilendirmeye de mecbur değildir: yazar ve yazılanları eyleme geçirenler, toplumsal bir tartışmaya odaklanabilirler, diyalogları dünya görüşlerine uygun olarak kışkırtabilirler ve halkın dikkatini, ilgisini sosyal haksızlıklara, tutarsızlıklara ve kural dışı (kanun dışı) olaylara çekebilirler.

Tiyatro oyuncusu, geleneksel olarak, konformist olmayan kişidir. Onun bakış açısı, genel olarak, temel sosyal dalgalanmaların sağına veya soluna karşılık gelir. Onun perspektifi, oldukça farklı gereklilikleri istemesini koşullar.

Bu bakımdan, tiyatro, sosyal konulara güçlü bir pozisyonda bulunarak bakmak ve bu güce dayanarak dünyaya meydan okumaktır. Ve tiyatronun en büyük başarısı da seyircinin kendi düşünceleri ve duyguları ile bu konulara yaklaşmasını, bu konular üzerine düşünmesini sağlamasıdır.

JaqLee
04-07-10, 06:21
2. OYUNUN BİREYLE İLİŞKİSİ

Tiyatro, son derece kişisel bir sanattır. Tiyatro olayını başlatan, bir bakıma oyun yazarıdır. Bu anlamda tiyatro, bireysel bir sanattır. Oyun, uygulayıcı tiyatro sanatçılarının toplu bakış açılarına ayna tuttuğu için seçilir. Bu anlamda tiyatro bireysel bir sanattır. Seyircinin tarihsel görüşünü ortaya koymasına, düşünmesine kaynaklık ettiği eder. Tiyatro bu anlamıyla da bireysel bir sanattır.

En büyük oyunlar, tüm insanlıkla sosyal ve politik sınırlar arasındaki çatışmaları umutla, ilgiyle aşmaya çalışan oyunlardır. Kişisel kimlik, cesaret, acıma, fanteziye karşı pratik olan, merhamete karşı bencillik, aşka karşı sömürü, büyüme ve yaşlanma, boşunalık ve ölüm problemlerinin kaçınılmazlığı gibi temalarda yoğunlaştıklarını söylemek yanlış olmaz. En iyi oyunlar, en derin düşüncelerle bağlantı kurabilen ve ve gelişigüzel düşünceleri bir tür düzen ve felsefe içine yerleştirmeye yardımcı olan oyunlardır.

Tiyatro, kendi düşüncelerimizin değişmezliğine şaşkınlıkla seyirci olduğumuz bir alandır. Tiyatronun en büyük başarısı, düşüncelerin bireysellik ve düşünce bulanıklığımızla ilgili bazı keşifler ve değerlendirmelere önderlik etmesidir.

JaqLee
04-07-10, 06:21
3. OYUNUN SANATLA İLİŞKİSİ

Tiyatro, mümkün olan en kısa sergileme anı ile belirli estetik düşünceleri birleştirip geliştirebileceğimiz ve nasıl olması gerekiyorsa o şekilde düzenlenmiş, her biri kendine özgü özellikler taşıyan "biçim"lerin sanatıdır. Sahnedeki hileyi kavrarız -ya da bildiğimizi düşünürüz-. Oyunculukta, oyun yazarlığında ve tasarımda bile, yanlış olanları, uzmanlığımız olmadığı halde fark edebildiğimizi hissederiz.

Ayrıca, bir dizi soru sorarız: Oyun, duygularımızı kışkırttı mı? entelektüel birikimi uyardı mı? Şaşırttı mı? Heyecanlandırdı mı? Tamamlanmış mı görünüyordu, yoksa parçaların basit bir toplamı mıydı? Oyun kişileri inandırıcı mıydı? Oyuncular inandırıcılar mıydı, büyüleyiciler miydi, heyecan vericiler miydi? Oyun canlı mı ölü mü görünüyordu? Özgün olan bir yanı var mıydı? Mantıksal bir dizgesi var mıydı? Bizi bir yerlere götürüyor muydu, yoksa sadece finali mi bekliyorduk? Oyunun, tiyatronun, yaşamın ve dünyanın ne olması gerektiği konusundaki düşüncelerimizi sorgulattı mı? Bizi güçlendirip, tiyatronun standartlarını yeniden gözden geçirmemizi sağladı mı?

Bu tür estetik yargılar karşılaştırma gerektirir. Aynı zamanda da kişiseldirler. Seyircilerden birinin düşünceleri, diğerine göre daha eski olabileceği gibi daha özgün de olabilir. Deneyimli bir tiyatrocuya göre son derece basit ve sıradan bir trük, bir başkasına göre ilginç ve parlak bir yenilik gibi görünebilir. Bunların hiçbiri, eleştiri yoluna sapmış olan bizleri yıldırmamalıdır.

İzleyici, tiyatroya mutlak standartlar getirmez ve çoğunlukla da getirelen yeni standartların tamamını onaylamaz, paylaşmaz. Tiyatral tepki, pek çok bireysel tepkinin bir karışımı, kesişimidir. Herkes estetik bir duyarlık ve estetik bir tepkiye sahiptir. Renkleri, görüntüleri ve hoşumuza giden insanları takdir ederiz. Bize dengeli, uyumlu, anlamlı ve güvenli görünen yapıları onaylarız. Tasarımları, fikirleri, beklentilerimizi fazlasıyla karşılayan kalıpları ve önceden bilmediğimiz bakış açılarını ortaya çıkaran gösterileri takdir ederiz. Belirli bir yapının altında gizlenen anlamları çözmekten büyük haz duyarız.

JaqLee
04-07-10, 06:21
4. OYUNUN TİYATRO İLE İLİŞKİSİ

Oyun metni, tiyatroda gerçekleşen basit bir şey değildir. Her oyun veya her oyun prodüksiyonu, tiyatronun, kendi içinde yeniden tanımlandığı ve "biçim"in yeniden düşünüldüğü bir alandır. Tiyatro, ele alınan her oyunla başka bir boyuta, başka bir değere taşınmaya çalışılır, tartışılır, kendi içindeki olasılıklarla yeniden değerlendirilir.

Oyun yazarı, kimi zaman, oyunun içinde, tiyatral sorunlarla ilgili konuları yeniden değerlendirir. Bazı oyunlar, oyunların geçtiği tiyatroda başlarlar (Luigi Pirandello'nun Altı Karakter Yazarını Arıyor, Michael Frayn'ın Noises Off, Richard Nelson'un Shakeseare Oyuncuları gibi). Bazı oyunlar oyuncularla (Jean Paul Sartre'ın Kean) veya dramatik karakterlerle (Tom Stoppard'ın Rosencrants ve Guildenstern Ölüdürler) ilgilidirler. Bazı oyunlar kendi içlerinde başka oyunları (Anton Çehov'un Martı, William Shakespeare'in Hamlet) veya oyunların provalarını kapsarlar (Shakespeare'in Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası, Moliere'in Versailles Tuluatı, Jean Anouilh'in Prova).

Metatheatre veya meta drama terimlerini, kendi içinde dönen oyunları tanımlamakta kullanırız. Fakat aslında tüm oyunlar, en başarılı oldukları tiyatral formatı kullanarak ve tiyatral gösterinin doğasını yeniden düşün(dürt)erek çözümlenir ve değerlendirilirler.

Tiyatro tarihi içinde yazılmış tüm oyunların, bu tarih içinde bir yeri ve önemi vardır. Perspektif açısından, döneminde yarattığı etki, aldığı tepki ya da tepkisizlik, misyon, vb. açılardan her oyunun bir anlamı vardır. Tüm oyunlar ve prodüksiyonlar üzerinde çalışılabilir, sıklıkla aydınlatıcı sonuçlara ulaşılır. Geçerli tiyatral geleneği nasıl barındırdıkları veya nasıl yansıttıkları, hangi geçerli tiyatral tür ve biçime dahil oldukları, içerdikleri perspektiflerinden çıkarılabilir. Tiyatro tarihi içinde yer alan oyunların etkilerini, içinde bulundukları döneme olumlu-olumsuz katkılarını öğrenebilir ve her tarihsel gelişimin bugüne uzanışını, etkilerini değerlendirme şansını bulabiliriz.

5. EĞLENCE [İZLENCE] OLARAK OYUN

Sonuç olarak, tüm oyunları bir eğlence, bir haz alma odağı olarak izleriz.

Yüce tiyatro, memnuniyetten daha azını kabul etmez. Her tragedya haz içerir. İnsanlar, umutsuzluk içinde yüzen, eylemsizliğine yenik düşen birini görmek için Hamlet'i izlemeye gitmezler. Oyunun kanlı finalinin trajik hazzına (katharsis) tanık olmak ve bunu dramatik bir formda izlemek için giderler. Trajik bir sahneye fırlatılmış olduğunun, Hamlet de farkındadır.

Peki, oyunların sahip olduğu söylenen, bu izlenmeye değer olma özelliği nedir? entelektüel birikime dayanan kişisel kriterler, değer yargıları, dünya görüşü ve yaşam tarzı, bu değeri irdeleyecek, tartışacak, değerlendirecektir.

Robert COHEN (University of California); THEATRE, Mayfield Publishing Company, California, London, Toronto, 1994, s. 463-474 \ bölüm 14. 'den derlenerek türkçeleştirilmiştir.

JaqLee
04-07-10, 06:21
Ben , Feuerbach yaşıyorum!'

Oyunun adı : Ich, Feuerbach / Ben Feuerbach - Oyuncu
Yazarı : Tankred Dorst - Ursula Ehler
Türkçesi : Sema Engin Edinsel
Yöneten : Genco Erkal
Efekt : Orhan Akbaş
Işık : Halit Yazıcı
Oyuncular
Feuerbach : Genco Erkal
Bir asistan : Erdem Akakçe
Bir kadın : Zeynep Irgat

Her şey, herkes bekleyiş içinde! Herkes! İnsanlar zifiri karanlıkta duruyor ve bekliyorlar. Acaba etraf yine aydınlanacak mı? (1)

Saranlık sahnede rolünü arayan bir ses duyuluyor. Yönetmenin kendisini sınamaya yönelik her türden buyruklarına razı olacak bir oyuncunun sesi. Tasso'dan bir sahne hazırlamış. Ama doğaçlama da oynayabilir. Yeter ki, biri ona kaybettiği yönünü göstersin. Heyecanlı ve huzursuz. Şaşkın ve gururlu. Dünyada yedi yıl boyunca akıl hastası olduğu için hücreye kapatılmış Tasso, sahnede kuşlara vaaz veren Assisili Francesko. Dünyanın benlikten ve şekilden yoksun kalmayı kutsayan Franceskosu, sahnenin kuş sürülerini çekerek mucizeler yaratan sihirbaz-oyuncusu. Aslında hangi role bürünse dönüp dolaşıp kendisine çarpıyor.

Tankred Dorst, 1986'da yazdığı 'Ich, Feuerbach' adlı oyununda ateşle (feuer) suyu (bach) aynı anda kendisinde barındırmak zorunda olan bir manik depresife, bir oyuncuya yaşamının sırlarını vereceği bir sahne hazırlıyor. Ve onu tıpkı yaşam gerçeğinde olduğu gibi bir sınava çekiyor. Yönetmen karşısında rollerini ve sıfatlarını karıştıran ve maskelerini çıkardıkça aslında kendi yüzünü kaybeden bir oyuncuya rastlıyor. Tasso'yu soyarsa yedi yıl boyunca ortadan kaybolmuş Feuerbach'ın yaşamındaki boşluk açıklanamaz, Francesko'yu çıkarırsa sokak köşelerindeki aşağılanmışlığının dinsel anlamını yitirir. Aslında tüm rolleri kendisi. Hangisinin gerçek, hangisinin oyun olduğu açıklanamaz bir yeni gerçekliktir bu. Oyuncunun gerçeği.

Feuerbach, akıl hastanesinden kendi deyimiyle karanlıktan yedi yıl sonra yeniden döndüğü sahneye 'Işık' isteğiyle girer. Zifiri karanlıkta kendisini yeniden ispat etme çabası içinde yönetmenini arar. Kendisini sınayacak ve karşılığında ona ait olduğu yeri geri verecek tanrısıdır yönetmen. Ama karşısına çıkan -tesadüf sonucu tiyatrocu- bir asistan olur. Yıkılır. 'Buraya asistanının önünde oynamaya gelmedim!' 2 Bu aşağılanmışlık karşısında çabucak toparlanır, çünkü asistan bile olsa kendisini izleyecek tek bir kişiyi bulmuştur ve oyununa başlar.

Yöneten-yönetilen, otorite-birey ilişkisini bu ilişkinin kurallarına sadık kalmadığı için yedi yıllık bir yalıtılma cezasına çarptırılmış bir oyuncu aracılığıyla işleyen 'Ben Feuerbach', yaşam gerçeğinde bulamadığını sahnede arayan ama orada daha da katı kurallarla karşılaşan yaratıcı zekayı sorgular. Sınırları olmayan ve gidebileceği son yere kadar gitmeyi göze almış bu dehanın yaşamdan ve sahneden kayıp gitmiş olması doğaldır. Dorst'un yedi yılını bir hücrede geçirmiş olan Tasso'yla özdeşleştirdiği Feuerbach dünyanın gerçeğiyle kendi gerçeği arasında gidiş gelişleri olan bir oyuncudur. Oyun boyunca ipuçlarını veren ve giderek yükselen ivmesiyle delilik, oyuncunun yeniden dönmek zorunda olacağı kaçınılmaz bir karanlıktır. Dünyaya ait olmama, yaratıcılığın hiçbir şekilde otorite tanımaması ve sonunda yıkılan ve dışlanan birey, yani oyuncu Feuerbach...

Davranışları sürekli deşifre edilen biri olarak -hem doktorlar tarafından, hem yönetmenler tarafından- Feuerbach, insanın sınırlarının ne olduğunu, taklidin nerede başlayıp nerede gerçeğe dönüştüğünü iyi bilir. Yönetmen Lettau'nun kötü bir kopyası olduğunu iddia ettiği Asistanı sürekli köşeye sıkıştırır. Böylesi bir savaşta galibin, yılların oyuncusu Feuerbach olması kaçınılmazdır. Ne var ki bir yandan dünyada yerini sağlamlaştıramamış biri olarak sürekli kaygı ve şüphe içinde çevresini denetlerken, diğer yandan melankolinin ve paranoyanın pençesinde sanrılarla boğuşur. Yönetmen bir yerlerde onu izliyor olabilir.
Yönetmen geç kalarak onun sabrını sınıyor olabilir.

Yönetmen onu bir başına bırakarak sahnede, dünyada, evrende gidebileceği noktaları görmek istiyor olabilir.

Gerçek şu ki, o dehasını yaratan ve odağı kendi benliği olan sayısız kimlikle aynı anda şizoid, manik ve melankolik olmanın karşılığında tek bir şey istiyordur; bir rol. Aslında yaratmanın ön koşulu olarak sunulan bu delilik durumu herkesin bir parça ihtiyaç duyduğu bir ruh hali olmakla birlikte Feuerbach'ı Assisili Francesko olmaktan Tasso'yla aynı kaderi paylaşmaya kadar geçen süreçte bir dilenciye dönüştürür. Sadakası yedi yıl sonra verilecek bir rol olan bir dilenciye.

Adını hiç duymamış birine, asistana yedi yılın hesabını vermek zorunda hisseder kendisini. Unutmak istediği ve ardında bırakmak istediği geçmiş sürekli ortaya çıkar, peşini bırakmaz. Gerçeğin olanca ağırlığıyla üzerine çökmesidir bu.

Yaşamda, insanın biyografisinde hiç boşluklar olamaz mı? Beklenmedik sıçramalar, düzensizlikler -her şey, oyunlarda karşılaşmadığımız her şey! (3)

Tiyatro ve yaşam arasındaki benzerlik burada ortaya çıkar. Her şeyin hiç ara vermeksizin oynandığı ve kopuklukları kabul etmeyen tiyatro, Feuerbach'ın sahneye taşıdığı yaşamını sorgular. Bu oyunun sonuna dek sürer. Oyun vakti gelir, yıllar öncesinin delilik alametleri oyuncuyu yeniden sahnede yakalar. Başında defne yaprakları içinde cılız ve kendine güvensiz Tasso, rolü alamaz. Ama oyun boyunca anonslarla aranan ve Feuerbach'ın karşısında müthiş bir korkuya kapıldığı köpek, hiçbir sınava tabi tutulmaksızın, herhangi bir yeteneği olması umulmaksızın rolü alır. Evcilleştirilmiş, buyruklara uyan ve onun denetleyicisi köpek, bir düzen bekçisi olarak Feuerbach'ın asla biraraya gelmeyi kabul etmediği bir canlıdır. Onun yeri sahne değildir. Kaldı ki, yedi yıl boyunca insanlarla kuramadığı iletişimi hayvanlarla kurduğunu itiraf eden Feuerbach'ın gerçek yüzünü tanıyacak ilk canlı da o olacaktır.

Feuerbach'ın gerçek ölümü burada başlar. Oynamazken dehasını ortaya koyan oyuncu, sıra Goethe'nin monologuna geldiğinde kendisine dönüşür ve yaşam yalnızca beş dakika içerisinde toparlanması imkansız, büyük bir yenilgiye uğrar. Yeniden başa dönülen bir yedi yıl kehanetidir bu.

Oyun içinde oyunlarla ilerleyen 'Ben Feuerbach', düşle gerçek, rolle kişilik, sahneyle yaşam arasındaki belirsizlik üzerine kurulmuş ve deliliğin esaretindeki bir yaratma gücünü aynası toplum olan bir düzlemde sorgulayan ilginç bir oyundur. Dorst'un oyuncunun bir rol için yönetmen karşısındaki kıvranışlarını, buluşlarını hayranlıkla inceleyerek yazdığını söylediği 'Ben Feuerbach', onun tüm oyunlarında olduğu gibi sahneye çıktığında sonsuz bir yaratma alanı sunmaktadır. Genco Erkal'ın Türkçesine tümüyle bağlı kalarak ve sahne üzerinde bir takım eklemelerle sahnelediği oyun, bir oyuncunun kendi iç dünyasında bir yolculuk, yaratmanın kıyısından sahneye ve yaşama bir göz atıştır. Huzursuz, emniyetsiz ve kaypak bir dünyanın yazarlarından olan Dorst, tüm oyunlarında olduğu gibi Feuerbach'ta da böylesi bir dünyada 'nasıl yaşamalı'yı sorgular.

Sahnedeki oyun maketi, iç içe geçmiş iki düzlemi henüz oyun oynanmayan bir sahne yani yaşam ile oynanacak bir oyunun sahnesinin nasıl aynı anda varolduğunu ve iç içe geçtiğini sergilemek adına önemlidir. Maskesini elinde tutan dev oyuncu figürü oyunun sonuna doğru kafasının kopuşuyla Feuerbach'ın artan deliliğini vurgular. Bu anlamda sahne yani yazarın deyimiyle penceresiz boş oda, gerçekten iyi tasarlanmış bir alan olarak karşımıza çıkar.

Oyunun başından itibaren oyuncunun ihtiyaç duyduğu ışık, Francesko'nun 'Kuşlara Vaaz'ına bir göndermeyle sihirbaz-oyuncunun mucizesini gerçekleştirmesinde en büyük rolü oynar. Kuşlarla dolu büyülü bir atmosfer sağlayarak sahnede mucizeler yaratan oyuncuya destek verir. Bu anlamda giderek aydınlanan ve ardından yine kararan sahnede ve oyuncunun yaşamında oldukça başarılı biçimde görevler üstlenir.

Feuerbach'ı açımlamak adına bir gölge oyuncu olarak karşımıza çıkan Asistan'ın bu itici güç olma durumunu tüm doğallığıyla gerçekleştirdiğini görürüz. Oyuncunun hastaneden sahneye kadar girdiği tüm alanlarda görünmez otoritenin yansıması, sürdürücüsü olarak kendini doğru bir biçimde ortaya koyar. Her zaman görünmez ama hep vardır. Fark edilmeyecek kadar önemsizdir ama yargıyı verecek kadar ağırdır. O sahneye, kişinin kendi dünyasına, yaratıcılığına, yaşamına müdahale eden etkenin, yönetmenin, gücün kötü bir taklididir.

Boş bir sahnede kendini arayan, kendinden vererek ya da kendini çoğaltarak -her iki durumda da hırpalanarak- ilerleyen oyuncu bir başka oyuncunun varlığında hayat bulur, o oyuncuya, oyuncu ona dönüşür.
Genco Erkal'ın Goethe'nin Tasso'su olmasa bile Dorst'un Feuerbach'ına bürünmesini ve bunu gerçekleştirirken delilikle normallik arasındaki ince çizgiyi seyirciyi şaşkına çevirecek bir mükemmellikle yakalamasını oyunun belki de en büyük başarısı olarak yorumlamak gerekir.

Her yer yeniden zifiri karanlık olmadan önce sahnede ayakkabılarını unutarak usulca çıkanın ve en ufak bir sesin boşlukta gürültüye dönüştüğü dünyaya geri dönenin Feuerbach mı, Genco Erkal mı olduğu belirsiz gibi görünen finalde, Genco Erkal'ın öncelikle bir oyuncuyu yaşama bağlayan tek şeyi gerçekleştirerek bu rolü alma başarısını göstermiş olmasını, ardından Feuerbach'a mutlak dönüşümünü kutlamalı.

NOTLAR:
1.Tankred DORST, 'Ben Feuerbach', çev. S.Engin Edinsel, s: 6
2. Agy, s: 2
3. Agy, s: 10

JaqLee
04-07-10, 06:21
'Paravanlar' oyunu üstüne

Oyunların genel olarak bir anlamı olduğu düşünülür, ama bunun yok. Bu, hiçliğin törenidir.
Jean GENET

Paravanlar, genelevi, sömürgecileri, polisi, yargıcı ve misyonerleri olan bir Arap köyünde geçer. Değerleri, Avrupalı sömürgecilerin tam tersi olan, sinmiş, korkmuş Araplar kendilerini efendilerinin gözünden görmekte, çürümüş cesetleri ve çocuklarının gözlerini istila eden sinekleriyle pislik içinde yaşamaktadırlar. Alçalma ve çürümenin bir milli miras, haksızlığın ise olağan olduğu bir ortamda bile Araplar hala, hakça kendilerine ait olanı 'çalabilmenin' umuduyla, nefret ettikleri sömürgecilerin hakkından gelme hayallerini diri tutmaktadırlar. Öte yandan yoksullar yoksulu Said, çirkinler çirkini karısı ve "bir sokak köpeğinden daha değersiz" olan annesi ise köylüler tarafından dışlanmakta, yalnız bırakılmaktadır. Bu 'en alttaki' aile fertleri, kendi gerçeklerine inat, kurdukları hayaller ve oynadıkları 'oyun'larla diğer Araplara benzemeye, hayatı katlanılır kılmaya çalışırlar, ta ki Said "hırsız" sıfatını kazanana değin. Said, hırsız olarak suçlandıktan ve hapishaneyle tanıştıktan sonra "gudubet" karısının da desteğiyle "hepten çürümüşlüğe" doğru giden 'varoluş' yolculuğuna başlar. Artık O, "kötülüğü, daima kötülüğü" seçecek, sevgiyi reddedecektir. İşte bu yolculuk ve onun Said'e kazandırdığı "ün" Arap isyanının ilhamı olacak, köylüler Avrupalı efendilerine benzemekten vazgeçip Said'leştikçe bağımsızlık yolunda büyük adımlar atacaklardır.

Müzik
Oyunun müzikleri, "Marat/Sade", "Bahar Noktası", "Troilos ile Kressida", "Üç Kuruşluk Opera" ve "Faust" gibi bir çok oyunda ODTÜ Oyuncularıyla çalışmış bir müzisyen olan Dr. Miraç Özar'a ait. Müziklerde kendini gösteren Avrupa ve Afrika müzik geleneklerinin birleştirilmesi fikri, Fransız sömürgesi altındaki Cezayir'de geçen oyunun kendisinden gelmekte. Reji ekibinin Afrika , daha çok da Arap tarihi, yaşantısı ve müziği üzerine yaptığı araştırmalar, sunduğu fotoğraflar ve sahne görüntüleri ile müzik bilgisini ve duygu dünyasını birleştiren Özar'ın besteler üzerine sözleri şöyle :

'Her şeyden önce benim çıkış noktam yönetmenin kafasındaki resmi anlamak ile başlıyor. Yönetmen arkadaşım tarafından bana sunulan tarihsel bilgiler, 'çaresiz insanları, çöl ortasındaki bir çadırı, uçsuz bucaksız gibi görünen kum ovalarını ve dağları' konu eden fotoğraflar beni bir müzisyen olarak çok etkiledi. Bu tarzın adını koymak zorunlu mu bilmem, ama herhalde 'empresyonist' bir eğilim taşıdığı söylenebilir. Ben besteleri yaparken armoni kurallarından çok yukarda sözü edilen resimleri destekleyici melodi ve ritimleri aradım. Başka bir deyişle, armoni arayışından çok bir duygu arayışı içine girdim."
Besteleri, üflemeli, vurmalı ve tuşlu çalgılardan oluşan bir orkestra seslendiriyor.

Kostüm ve Makyaj

Oyunun dekor, kostüm, makyaj, ışık gibi üretimleri, kurulduğu 1960 yılından bu yana 'ortak üretim'i ilke edinen topluluğumuz üyeleri tarafından gerçekleştirildi. Kostüm ve makyaj tasarımında, Jean Genet'nin öngördüğü noktalar da dikkate alınarak, bugünün Türkiye'sinden 1960'ların Fransız sömürgesi Cezayir'e değin uzanan çeşitli imgelerden yararlanıldı. Oyunda oldukça belirgin olarak kullandığımız 'kırmızı, beyaz, mavi' renkli bayraklar, kıyafetler ya da silahlar ile, Fransa'yı temsil etmekten öte, 'batı'nın bu renklerle sembolleştirdiği 'eşitlik, kardeşlik, özgürlük' kavramlarına 'ironik' bir gönderme hedeflendi. Öte yandan Genet tiyatrosunun en temel özelliklerinden biri olan 'oyuncu-kostümler', yani onu giyen oyuncu kadar sahnede kendini taşıyan, kendi başına bir anlam ifade eden kostümler, Warda, Teğmen, Bay Blankensee ve Madani karakterleri başta olmak üzere, bir çok oyun kişisi için özel olarak tasarlandı. Böylece, oyun boyunca Genet tarafından altı çizilen, insanoğlunun üzerine 'giydiği' kimliklerin varlığı ve 'insan - kimlik' çatışması daha belirgin bir şekilde gösterilmek istendi. Belirginleştirmeyi özellikle istediğimiz 'doğu' ve 'batı' arasındaki ayrım ise, kostümlere çoklukla renklerde yansıtıldı. Batılı kostümler alabildiğine sade ve daha çok yukarıda bahsedilen renkleri içerirken, Arap kostümleri, Genet'nin de önerdiği gibi, bir renk cümbüşü olarak düşünüldü. Ayrıca Genet tiyatrosunun önerilerinden olan 'masklar' ve 'mask-makyajlar', kostümlerdeki tavra paralel olarak, karikatür görünümlü takma sakallar ve saçlarla birlikte kullanıldı.

Dekor

Genet'nin Paravanlar için düşündüğünden farklı olarak, ama sözünü ettiği 'yükselti'li anlayışı benimseyerek tasarlanan dekorda, daha çok renklerin ve oyun kişilerinin öne çıkacağı siyah bir fon, bir 'boş alan' tercih edildi. Genet'nin satır aralarında bahsettiği, her tabloda sahneye girip çıkan paravanların görevini ise, kimi kez oyuncuların taşıdığı dev aksesuarlar, kimi kez de Arap isyanının üzerine resmedileceği, kah "kale surlarını", kah "portakal bahçelerini", kah "hapishane duvarını" temsil eden üç kanatlı pano devraldı.

Oyunculuk

Genet, oyuncunun hissetmesinin değil gerekeni yapmasının önemli olduğunu iddia eder. Onun, fikirler, karakterler, kostümler, olaylar ve dil kullanımlarıyla dopdolu olan tiyatrosundaki oyuncu 'iki boyutlu' bir oyunculuk sergilemeli, sahneler adeta birer 'tablo', birer 'resim' gibi ortaya konmalıdır. Buna karşın, bizler ise bir 'kabartma resim' yapmayı tercih ettik. Arapların tasvir edildiği oyun kişilerine yaklaşırken biraz daha 'üçüncü boyutu' düşünürken, Avrupalı sömürgecilerin anlatıldığı rollerde daha 'tip' odaklı çalıştık. Arapların isyan duygusunu 'hissetmekte', sömürgecilerin ise ihtiraslarını 'anlamakta' zorluk çekmedik. Bu, belki de, bu coğrafyada yaşayan insanlar olarak bizlerin, yıllardır 'batı'ya dönük duran yüzümüze getirdiğimiz bir eleştirinin sonucudur.

Neden Paravanlar ?

Öncelikle ülkemiz kent yaşamında iyice yaygınlaşan 'fast-food' kültürüne inat bir şeyler yapılmalıydı. Genet, 'kolay tüketime' alışmış, 'yıka ve çık' sloganlarıyla yetişmiş, 'zap' yapmaya meyilli bir izleyici kitlesinin kolay kolay sevemeyeceği bir yazar. Hayatı boyunca sergilediği toplum dışılığı tiyatrosunda da sonuna kadar götürmüş bir 'anti-kişilik'. İşte böyle bir yazarın oyununu sahneleyerek, seyirciyi her dakika düşünmeye, kendisiyle hesaplaşmaya ve kendi sınırlarını tartmaya 'zorlama' düşüncesi bizleri oldukça heyecanlandırdı. Birçok görsel imgeyle Genet'nin şiirselliği buluşunca ortaya çıkan ürün, tiyatronun, hatta hayatın, 'hamburger' olmadığını, en azından bir kısım izleyiciye hatırlatırsa ne mutlu bize. Öte yandan, Paravanlar oyununda Genet'nin ortaya attığı çatışmalar ve çelişkiler bugünün Türkiye'sine dair çok şeyle örtüşüyor. Öyle ki, 'batı'nın tanımladığı 'doğu', yani sömürgecilerin gözüyle kendilerini gören Araplar, isyan ettikleri süreç hariç, 'yeni' sistemlerini yine sömürgecilerin kurallarına göre inşa ederler. Bağımsızlık savaşından önce 'kaba kuvvetle' sömürülen Araplar, savaş sonrası 'durma'yı seçtikleri noktada, sömürülmeye açık bir duruma kendi rızalarıyla ve de 'bağımsız bir ulus' olarak geleceklerdir. Çünkü yeni düzenin mücahitleri, isyan günlerinde olduğu gibi, kendi gerçekleri olan 'çölü ve onun sineklerini' değil Avrupalı sömürgecilerin 'yaldızını' kutsayacaklardır. Arap devriminin 'ana'larından biri olan Ümmü ve Mücahitler arasında şu tartışma geçer:

MÜCAHİT : Ne ben, ne de dostlarım sen keyif edesin diye dövüşmedik ihtiyar. Biz şanlı geçit töreni, savaş aşkı ve yeni düzen uğruna dövüştük.
ÜMMÜ : Biz de kendimizi öldürtmedik. Bakkalı, mühendisi, yerli yöneticiyi, paşayı korumak için değil -onlar umurumuzdaydı sanki- Said'imizi ve onun aziz eşini özenle korumak için kendimizi öldürtmedik.
Arap askerler, Said'in yaptığı gibi kendi gerçeğine sırtını dayayıp 'sonuna kadar' gitmek gerektiğini öğütleyen Ümmü ile aralarındaki tartışmaya son noktayı şu sözlerle koyarlar: MÜCAHİTLER: Yaldız iyidir!

Diğer bir taraftaysa söylemleriyle değil ama 'dışlanmış, itilmiş' varlığıyla Arap isyanının ilhamı olan ve bir 'mit'e dönüşen Said, varoluşunun son noktasına hiçbir eyleme dahil olmayıp 'yok olmayı' seçerek ulaşır.
Bugün bizler birey olarak nerede duruyoruz? Kendimizi nasıl tanımlıyoruz? Neyiz? Toplumumuz nerede duruyor? Ne kadar batılıyız? Ne kadar doğuluyuz? Biz neyi, neyin üzerine inşa ediyoruz? Oyunun dramaturgisine işte bütün bu soruları sorarak başladık. Sormaya da devam edeceğiz.

JEAN GENET
Hayat Öyküsü

***

1910 yılında bir '***' olarak doğdu. Yedi aylıkken, annesi onu kimsesizler yurduna bırakıp terketti. 1911'de bir ailenin yanına yerleştirildi ve Katolik olarak yetiştirildi. Gönderildiği zanaat okulundan kaçınca, bakımını tekrar kimsesizler yurdu üstlendi. Oradan da bir çok defalar kaçtı ve ufak tefek suçlar işledi.

Hırsız ve Mahkum

On yaşında 'hırsız' damgası yedi. On beş yaşındayken hapishaneyle tanıştı. Mahkeme kararıyla reşit olana kadar kapatıldığı Mettray Çocuk Cezaevi'nden ayrılabilmek için kurasından önce askere yazıldı. Şam'da ve Fas'da bulundu, daha sonra firar etti. Sahte kimliklerle Avrupa'da dolaştı. Serserilik, kimlik sahtekarlığı, özellikle de hırsızlık (en çok da kitap hırsızlığı) suçlamalarıyla defalarca hapse atıldı ve sınırdışı edildi.

Yazar

Kitap çalmaktan tutukluyken ilk şiiri "İdam Mahkumu"nu yazdı. Yine hapisteyken yazdığı ilk romanı "Çiçeklerin Meryem Anası", Andre Gide, Jean Cocteau ve Jean-Paul Sartre'ın başını çektiği yazarlarca ilgiyle karşılandı ve bu yazarların verdiği bir dilekçe üzerine cumhurbaşkanı tarafından affedildi. Sartre'ın ona adadığı altı yüz sayfalık denemesi "Aziz Genet: Oyuncu ve Kurban"ın yayımlanmasından sonra bir süre yazmayı bıraktı ve sessizliğe gömüldü. Genet, bu kitabın kendisinde bir boşluk yarattığını; çünkü bir başkası tarafından hiç gözetilmeksizin çıplak bırakıldığını söyler. Ama bu bozulma, onu tiyatrosuna götüren zihin yoğunlaşmasına imkan sağladı. "Bu sefil durumda" altı yıl kaldıktan sonra onu çağdaş oyun yazarları arasında en önde gelenlerden biri yapan üç oyununu, "Balkon"u, "Zenciler"i ve "Paravanlar"ı yazdı. 1964'te edebiyatı bıraktığını bildirdi.

Direnişçi

1967' de onun için yeni bir dönem başladı. Mayıs 68 olayları ve öğrenci ayaklanmasının coşkusuyla ilk siyasi makalesini yazdı. ABD'ye gitti ve Amerikan solunun Vietnam Savaşı'na karşı yaptığı büyük gösterilere katıldı. Paris'te, Cezayirli ve Faslı göçmenlerin lehine çok sayıda gösteride yer aldı. 1970'de siyah halkın kendi kaderini belirlemesi için mücadele eden paramiliter Amerikan örgütü Kara Panterler'e destek vermek üzere Amerika'nın pek çok yerinde, üniversitelerde ve basın karşısında sayısız konferans verdi. Filistin Kurtuluş Örgütü'nün kamplarını ziyaret etmek için Ürdün'e gitti ve orada altı ay kaldı. ABD'ye giriş vizesi verilmeyen ve Ürdünlü yetkililerce sınırdışı edilen Genet, Fransa'ya döndü. Çok sayıda makale yayımladı. Filistin kamplarında ve Kara Panterler'in yanında kaldığı dönemleri anlatan bir kitap yazmaya başladı, ancak defalarca bırakıp tekrar yazmayı denediği bu kitabın yayımlandığını göremeden 1986 yılında öldü. Yaşamı boyunca rahatlamaktan obsesif derecede korkan ve en zengin olduğu dönemde bile birkaç kitabı, gömleği, bir çalar saati ve valizinden başka hiçbir şeye sahip olmayan Genet, isteği üzerine Fas'ta, bir yanında hapishane, diğer yanında bir genelev bulunan bir mezarlığa gömüldü.

Düşünceleri

Ben, maruz kalmak yerine kendine verilmiş olanı isteyen, bunu üstlenen ve en uç noktasına vardırmaya kararlı bir adamım. O, mülkiyeti kutsayan düzenin 'hırsız'ıdır. Kendi yarattığı milliyet kavramını özsel bir gerçeklik sanan vatan'sev'erin 'hain' diyerek suçladığı, ataerkil toplumu üreten ve sürekli yeniden üreten erkek aklın '****' ya da '***' diyerek dışladığı biridir. Toplumsal düzende yer almaya hakkı yoktur. Özgürlüğünü kullanmak istediğinde önünde tek bir seçeneği olduğunu görür: bir 'aziz' olmayı istemek, "yani insanın inkarı olmayı istemek". İnsanların yanına gitme umudunu kaybettiğinde kendine "onlardan tümüyle uzak olayım" demek zorunda kalır. Onu reddetmiş olan bir dünyayı o da "elbette" reddeder. Aç olduğu için başladığı hırsızlık, bu reddin ilk büyük aracı olur. 'Hırsız' damgasını yedikten sonra, "hırsızlık yok edilemez bir şey olduğu için, onu bir ahlaksal yetkinlik durumunun kökeni yapmaya" karar verir.

Tekil bir eylem olan hırsızlığa, daha evrensel bir işlem olan şiir yararına ihanet etmem gerekiyordu. Bu, onun anti-ahlakının, reddettiği dünyanın ahlakıyla ilk kesişmesidir; çünkü "her estetikte bir ahlak vardır" ve "ahenkli bir cümle kurma kaygısı bile bir ahlakı gerektirir."Yazmak onun için bir ihtiyaç halini alır. Bunun nedeni, kendini ona verilmiş zamandan sorumlu hissetmesi ve yazmayı, "faaliyetlerimizin" büyük bir bölümüne sinen durgunluğu aşmanın bir yolu olarak görmesidir.

Eylemin, sömürgeciliğe karşı doğrudan mücadelenin (Siyahlar ya da hizmetçiler için) bir tiyatro oyunundan daha çok şey yaptığına inanıyorum.. Genet'nin yazmaya bakışı daha sonra değişir. Yazının yerini eylem almıştır. Örneğin, önceleri "onun söylediği her şey düz yazıyla söylenebilir ve zaten söylenmiştir de" diyerek estetik açıdan eleştirdiği Brecht'i, artık politik açıdan eleştirmektedir: "Brecht'in komünizm için hiçbir şey yapmadığını, devrime Beaumarchais'nin Figaro'nun Düğünü'nün yol açmadığını sanıyorum. Bir eser mükemmelliğe ne kadar yakınsa, o kadar çok kendi üzerine kapanır. Daha da kötüsü özlem uyandırır!" Genet dönüşümünü söyle anlatır: "Kitaplarımda ve hapishanedeyken, hayal gücümün hakimiydim. Üzerinde çalıştığım unsurun hakimiydim. Çünkü bu yalnızca benim hayalimdi. Ama şimdi, gördüğüm şeylerin hakimi değilim artık. (...) Serbest kalır kalmaz yitip gitmiştim. Ve kendimi gerçekten, ve gerçek dünyada, ancak bu iki devrimci hareketle, Kara Panterler ve Filistinliler'le yeniden buldum. (...) Bunu söylemek zorundayım: elleri ayakları sımsıkı bağlanmış adamlar gördüm, parmakları kesilmiş bir kadın gördüm! Gerçek bir dünyaya tabi olmak zorundayım. Ama hep eski kelimelerle, benim olan kelimelerle. (...) Yani, bugün bunu yapmak gerek, dün yaptığın şeyi yapmamak. Kısacası, gerçek dünyaya göre hareket ediyordum ve artı, dilbilgisi dünyasına göre."

Sartre'ın yorumunda Genet, kendisine düşman bir dünyaya karşı kimliğini gururla öne çıkartan, iyi ile kötü arasında bir ayrım yapmanın kendi kişisel seçimine ve kararına bağlı olduğu varoluşçu insanın bir ön örneğidir. Sartre Genet'yi, "eşcinsel özne"yi icat ettiği ve "kendini seçen ve onaylayan o mutlak bilince" ulaştığı için över; çünkü Genet, onu aşağılayanların ve dışlayanların karşısına, aşağılanma ve dışlanma nedenlerinin tümünü benimseyerek ve bunları gururunun öznesi yaparak dikilir. Ona dayatılan yazgıyı reddeder ve bu redde dayanarak var eder kendini. "Tüm alışılmış yaşama nedenlerini yok etmek ve başka yaşama nedenleri keşfetmek" ve karşı (anti) olma durumunu sonuna dek sürdürmek için yapılması gereken her şeye "cesaret" eder. Genet'de asıl hayranlık verici olan da budur (çünkü eğer karşı oluşu değil de karşı oluşunun sonuçları göz önüne alınırsa, beyazlara olan kininden dolayı Marksist Kara Panterler'e destek verebildiği gibi, Fransa'ya kini yüzünden Faşist Hitler'e de, eylem olarak olmasa da, destek verebilen 'çelişik' bir kimlik çıkar karşımıza.) Genet'nin politik tavrını anlamak için de yine bu 'anti'liği görmek gerekir. "Filistinliler'in kurumlaşacakları gün artık onların yanında olmayacağım" diyerek Genet bu tavrı en güzel biçimde özetlemiştir.

Ğörünüşleri ortadan kaldıracağım, örtüler yanıp düşecekler ve ben, bir akşam, orada, avucunuzun içinde camdan küçük bir heykel gibi dingin ve arı durumda ansızın ortaya çıkacağım. Beni göreceksiniz. Çevremde artık hiç bir şey olmayacak. Genet çıplaklığa övgüler düzer, bizi "arınma"ya çağırır. Sınırlarını o kadar çok zorlar ki bizi, kendi sınırlarımızın ne kadar uzağında olduğumuzu görmek zorunda bırakır; ama Genet'nin ardından gitmek kolay değil. Kendisinin de dediği gibi bu, suç ortaklığını gerektiriyor. Buna cesaret edebilmenin yoluysa belki de, tıpkı Paravanlarda Kadı'nın yaptığı gibi, suç kavramını sorgulamaktan geçiyor.

Tiyatrosu

Benim tiyatrom pis kokuyorsa bu, diğerleri güzel koktuğu içindir. Genet'nin anti tavrı, tiyatrosunda da kendini gösterir. Tiyatroyu sevmediğini söyler, kuklaların tiyatroculardan daha iyi oynadığını düşünür. Ancak bunları, orayı ve o zamanı düşünerek söylediği kesindir. Bunun kanıtı da, başka bir tiyatronun olabilirliğini anlatma çabasındadır. O, "dramatik eylemi öğretim aracına dönüştüren, siyasete, dine, ahlaka veya herhangi bir şeye bağlı kaygılarla dolu" bir tiyatro yerine "fazlalıklarından kurtulmuş" olan ve böylece "belki de henüz keşfedilmemiş olan yegane erdemi veya erdemleriyle ışıldayabilecek" bir tiyatro tasarlar.

Giyatro Genet için uçarı bir oyun değildir. O'nun tiyatrosu işlediği suçlardan biri olarak görülebilir, çünkü küstah, agresif ve mistik bir eylemdir. Herhangi bir Genet oyunu boyunca görülen şey, seyircinin algıladığı ya da gördüğü kadarıyla görünen gerçekten ibaret değildir. Bir semboller tiyatrosu olan Genet Tiyatrosu'nda seyircinin hayalgücü ve algısı en etkin hale geçer. Seyirciyle öyle bir dilde konuşulur ki hiçbir şey söylenmez ama herşey kehanet edilir. Bir kez seyircideki hayalgücü harekete geçti mi, karakterler arasındaki ilişkiler , benzeşmeler , yakınlıklar ortaya çıkar.

''Teatral büyü bir kez gerçekleştirilip, yazar, oyuncu ve seyirci arasındaki bir bağ kurulunca bu bağ parçalanmalıdır. Böyle bir kopma tiyatrodaki gerilim arttırır. Seyircinin oyun yazarına duyması gereken güven, seyirciye yöneltilen hakaretlerle, ışık oyunlarıyla, pornografiyle, rahatsız edici ritm, ses, jest, mimik ve yürüyüşlerle kırılır ki teatral büyü daha da kuvvetlensin birliktelik daha da yoğunlaşsın. Ayin havasındaki bir teatral yükselmeden daha etkili bir şey bilmiyorum.''

Oyunlarını topluma karşı olduğu kadar, kendine karşı da yazdığını söyler. "Oyunlarında izleyiciyi tiksindirerek, rahatsız ederek, şaşırtarak ve irkilterek onların ikiyüzlülüklerini açığa çıkarmaya çalışmış ve toplumun her kesimindeki, siyasal ve toplumsal her tür sahteciliğe acımasızca saldırmıştır."

Tiyatro O'nun için bir savaş alanıdır. Her zaman seyirciyi şok etmek onda bir reaksiyon yaratabilmek için uğraşır. Aşırı gerçekçiliği, küstahlığı ve şiddeti kullanarak, seyircide O'na yanıt verebilecek bir şiddet yaratmaya çalışır. Yoğun karmaşasını anlaşılabilir kılmak için rakibi benimsediği seyircisiyle yaşayan bir temasa ihtiyacı vardır. "Seyirci sahne projektörleri tarafından ışığa boğulmadan önce tüm iskeletiyle sahnede bulunmalı ve toplumun yani kendisinin sahip olduğu boğucu garipliklerle savaşmalıdır."

"Genet'nin tiyatrosu baştan aşağı bir başkaldırı tiyatrosudur." Sürekli kendini yenileyen ve yeni teatral ayaklanmalar öneren bir kendini ifade etme biçimidir. "Toplumun dışlanmışlarının düş dünyasıyla uğraşırken insanın durumunu, yabancılaşmasını ve anlam ve gerçeği boşuna arayışını deşer." Bu başkaldırı, tiyatro dilinde de kendini gösterir: "Kaba saba denilen sözcükler ve çağrıştırdıkları durumlar temsillerin çoğunda unutuldukları için benim oyunlarıma da sığınma hakkı elde ederler.Benim tiyatrom pis kokuyorsa bu diğerleri temiz koktuğu içindir.''

Politik, sosyal, ahlaki veya edebi; karşıt güçler arasındaki mücadele Genet'ye enerji katar. "İllüzyon ve gerçek, ölüm ve yaşam, iyi ve kötü, güçlü ve zayıf, genç ve yaşlı, geçici ve ebedi, kolektiflik ve bireysellik, bilinç ve bilinçsizlik" O'nun genç ve coşkun anlatılarının temelini oluşturur.

Paravanlar'da işlenen ana temalardan biri olan ölüm genelde insan, özelde edebiyatçı kimliğiyle Genet' nin zihnini bir hayli meşgul etmiştir.O'na göre ölüm bir başka varoluş fazına geçiştir, dünyadaki görüntüsünün aynada yansıyan aksidir.Ölüm Genet için aynı zamanda tiyatrodur da: ''Eğer sahne ve yaşam birbirlerinin karşıtlarıysa bu; sahne ölüme çok benzediği içindir; bütün özgürlüklerin mümkün olduğu bir yer."

''Günümüz kentlerinde tiyatro inşa edilebilecek tek yer kenar mahallelere doğru yer alan mezarlıklardır. (Yeni mezarların kazıldığı ve ölülerin gömülmeye devam edildiği canlı mezarlıklardan bahsediyorum) İnsanların tiyatroya gelip gitmek için mezarlar boyunca uzanan yollardan yürümeleri gerekecek. Seyircilerin toprakta yatan ölülerin arasından geçerek tiyatrodan çıkışının nasıl bir şey olacağını düşünün bir kere. Ne konuşmalar ne de sessizlik bir Paris tiyatrosundan çıkıştakine benzeyecektir. Ölüm hem daha yakın hem daha hafif, tiyatro ise daha ciddi olur o zaman."

KAYNAKLAR

Knapp, Bettina Liebowitz: Jean Genet, Twayne, Boston, 1989
Savona, Jeannette Laillou: Jean Genet, Macmillan Pr., London, 1983
Genet, Jean, Açık Düşman: Jean Genet'den Seçme Yazılar ve Söyleşiler, Metis, İstanbul,1994
Genet, Jean: Nasıl Oynanmalı: Hizmetçiler, Balkon, Paravanlar, Mitos Boyut Yayınları, İstanbul, 2000
Genet, Jean: Hırsızın Günlüğü, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1997
Esslin, Martin: Absürd Tiyatro, Dost Kitabevi Yayınları
Megill, Allan: Aşırılığın Peygamberleri, Bilim ve Sanat Kitabevi

BESTELER

* Said'in Düğün Alayı
* Yüksek Ökçeli Pabuçların Dansı
* Warda Teması
* Leyla Teması
* Portakal Ağaçları
Kundakçının Dansı
* İsyan
* Ölüler Diyarı
* Said'in Şarkısı

JaqLee
04-07-10, 06:21
Hasır Şapka" bir başka...

19.yy. Fransa.Eugene LABICHE yüzyıllar sonra bile Fransız tiyatrosu "vodvil" türünün en iyi örneklerinden biri sayılacak HASIR ŞAPKA adlı oyununu yazıyor.

Ve 21.yy. İstanbul.Mekan İstanbul Şehir Tiyatroları Ümraniye Sahnesi ve "Hasır Şapka" adlı oyun Ali Taygun'un rejisi ile sahnede. Oyuncular arasında yılların sanatçısı Suna Pekuysal da var. Yılların tiyatrocuları ile genç yetenekleri buluşturan bir yapıt "Hasır Şapka"

Fadinard evlenmek üzere olan bir burjuvadır. Nikah işlemlerini halledip şehir merkezinden evine dönerken ormanda mola verir ve bu sırada atı ormanda bir teğmenle ahbaplık eden bir kadının ağaca astığı şapkasını kemirir. Ferdinand şapkadan geriye kalan hasır parçasını atın ağzından alarak telaşla eve dönerken, olayın farkına varan kadın ve teğmen tarafından takip edilir.Şapkayı bulması için ölümle tehdit edilir. Nikah saati yaklaşmış,peşinde sekiz arabalık düğün alayı ve şapkayı bulmak için çabalayan Ferdinand.Siz düşünün curcunayı,karmaşayı ve kahkahayı.

Ferdinand'ın müstakbel kayınvalidesi rolündeki Suna Pekuysal'ın sahneye çıktığı bölümler muhteşem.Konuk oyuncu olarak yeraldığı oyunda renkli ve pırıltılı kostümü içerisinde Suna Pekuysal yine ve herzamanki gibi devleşiyor sahnede.Doğal,rahat ve sahneye hakim.Karakteri oynamıyor,yaşıyor adeta. Oyunun her dakikasından kendisinin de büyük bir keyif aldığı belli.Sahneye her çıkışında bir alkış tufanı. Suna Pekuysal'ın enerjisi dalga dalga tüm oyunculara yayılıyor.

Ancak diğer oyuncukların sahneledikleri performans da taktiri hakediyor. Özellikle Ferdinand rolündeki Şükrü Türen.Halen Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenli'ği görevini yürüten Türen'in oyunun bazı bölümlerindeki doğaçlamaları oyuna ayrı bir hava katıyor.Profesyonelliğin getirdiği sadelik ve rahatlık bu olsa gerek. Rolü çözdüm ,benimsedim sıra keyfini çıkarmaya geldi" der gibi bir hali var sahnede Türen'in.

Tüm oyuncular üzerlerine düşen görevi fazlasıyla yerine getiriyor.Dekor bir vodvil oyunu için çok uygun tasarlanmış Atıl Yalkut emekleri için teşekkürü hakediyor.Kostüm tasarımında Nilgün Gürkan ve ışık tasarımında Murat İşçi başarılı.Herşey yerli yerinde. Sahnede uyumlu bir takım oyunu izlediğimizi hissediyoruz.Keyifli bir gece geçirmek ve yılların tiyatrocusu Suna Pekuysal ve başarılı oyuncu ekibini sahnede izlemek isteyenler için kaçırılmaz bir fırsat "Hasır Şapka".

Ve oyunun sonundaki Suna Pekuysal'ın muzip selamı ... Merak edenlere şiddetle öneriyoruz.Bizden söylemesi. Her başa bir "Hasır Şapka"

JaqLee
04-07-10, 06:22
Erdemli Bir Uğraş ve Onurlu Bir Başkaldırın Öyküsü:
''CARMELA İLE PAOLINO''

Hayat güzeldir... Ve her güzel şey gibi bir bedeli vardır yaşamanın...Bazen mücadele vermek, savaşmak gerekir varolmak için... Özellikle de sevdiklerimiz adına duyduğumuz bir kaygı yada onurlu bir son ise bu savaşın sebebi, o zaman daha bir anlamlı olur yaşam için savaşmak...

Hayatta kalma mücadelesinin, varolmanın savaşımı, hepsinden önemlisi de, ölüp yok olmak gibi görünse de bir başlangıcın, onurlu bir başkaldırının öyküsüdür: Carmela ile Paolino...

İspanya iç savaşının yaşandığı yıllardır. Alman ve İtalyan Faşistlerin desteğiyle, Falanjistler, Cumhuriyet'i devirerek kanlı bir biçimde iktidara gelmişlerdir. Her türlü baskı, zulüm ve haksızlığın yaşandığı, yalnızca faşizmin kanlı diktasının geçerli olduğu, açlık, çaresizlik ve ölümün kol gezdiği bir ortam yaşanmaktadır İspanya'da.

Aç kalmamanın yollarını arayan, sıradan iki tiyatro sanatçısının, cephenin hemen gerisine gelmesiyle başlıyor kötü kaderleri: Paolino'nun korkuya kapılıp yaşam güvencelerini sağlama düşüncesiyle Alman Teğmen'e tiyatro sanatçısı olduklarını söylemesi her şeyin başlangıcıdır aslında.Çünkü onların tiyatro oyuncusu olduğunu bilmek, Teğmen'in onlardan ertesi sabah kurşuna dizilecek antifaşist tutuklulara yönelik bir gösteri yapmalarını istemesine sebep olmuştur. Paolino bu hatayı yapmış olmasa büyük bir olasılıkla sorguya çekilip bırakılacaklardı ancak şimdi seyircilerinin ertesi sabah kurşuna dizileceklerini bilerek ve bundan büyük bir acı duyarak, onları eğlendirmek ve ölüme hazırlamak durumundadırlar. Paolino'nun tek düşüncesi, emredileni yaparak kurtulmaktır. Bu, onun adına bencil bir düşünceymiş gibi görünse de, gerçekte Carmela için duyulan sevgi dolu kaygının erdemli bir savaşıdır. Çünkü Carmela, ondan çok farklı bir yapıya sahiptir. Saf, duyarlı ve asi yapısı onun, faşistlerin sadist düşüncelerine araç olmasına engel olmaktadır.Carmela, daha çok Paolino'nun baskısıyla kendisinden istenen gösteriyi yapar ama söyleyecek sözünü de araya sıkıştırır. Çünkü o, Paolino'ya ''söylenecek söz varken senin sesin kısılır'' diye kızmıştır hep. Carmela'nın söyleyecek sözü vardır ve bu defa sesi her zamankinden daha gür çıkar. Çünkü o ses, dünyadaki bütün kadınların, annelerin, çocukların sesidir. Savaşa, baskıya, zulme ve haksızlığa başkaldırının, saflığın temizliğin, duyarlılığın sesidir. Ve o ses ürkütücüdür. Çünkü Carmela'nın ağzından çıkan, insanlığın ortak sesidir. Ne var ki, kan kusan bir silah, bir kez daha susturmuştur o sesi...

Erzurum Devlet Tiyatrosu'nun Halil Akarsu rejisiyle sahneye koyduğu ''Carmela ile Paolino'' geçtiğimiz günlerde prömiyer yaptı.

Bir süre önce sahnede öldürülen Carmela'nın geri gelmesi ve Paolino'yu sorgulamasıyla başlayan oyunun gelişim sürecinde, olaylar ve kötü son gözler önüne serilirken bazen duygusal, bazen eğlenceli ama her iki halde de etkili bir anlatım kullanılmış.Bu anlatımın seçilmesinde dilimize ''Hayat Güzeldir'' şeklinde çevrilen ve Roberto Benigni'nin yönettiği İtalyan filminin büyük etkisini inkar etmek mümkün değil.

İlk bölümü oldukça durağan geçen oyunun, ikinci bölümündeki hareketlilik ve abartı, seyirciyi sıkma endişesinden kaynaklanıyor gibi. Bu bağlamda öne çıkarılan grotesk öğeler, Commedia dell'Arte'den alınan bölüm ve oyunun geneline hakim olan abartılı cinsel çağrışımlar ise bu endişenin birer uzantısı niteliğinde.

Kısa süreyle de olsa sahnenin boş kalması, kulisten yapılan konuşmalar, iki oyuncunun aynı anda konuşması, biri konuşurken diğerinin bağırması ya da hareket etmesi gibi oldukça riskli ancak kalıplardan sıyrılmış, özgün bir reji anlayışı sergileniyor.
Akarsu'nun, gereksiz ayrıntılara girmeden yarattığı, son derece sade dili, önemli noktalara değinme gayreti ve kendine özgü simgesel anlatımı oyunun en dikkat çekici yanını teşkil ediyor.

Carmela ile Paolino'nun başarılı ve kalıpsız oyunculuklarıyla dikkat çeken iki oyuncusu Meral Taytuoğlu ve Sadık Yağcı oldukça iyi bir performans ortaya koyuyorlar. Dış aksiyonun yoğun olduğu, hareketli sahnelerdeki belirgin enerjileri seyircinin ilgisini sürekli uyanık tutacak düzeyde. Özellikle ikinci bölümdeki yüksek tempoya rağmen oyundan düşülmemesi takdir ve beğeniyi hakkettiklerini gösteriyor.

Bir takım motif ve simgelerin yoğun şekilde kullanıldığı, ışık ve efektle de desteklenen anlatım, Sertel Çetiner'in sade ancak işlevsel dekoruyla birleşince ortaya olağanüstü bir atmosfer çıkmış.

Oyunun kostüm tasarımını, daha önce ''Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım'' (Erzm. Devlet Tiyatrosu 2000-2001 sezonu) adlı oyundaki dekor tasarımından tanıdığımız, Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü Araştırma Görevlisi Süreyya Temel yapmış.Kostümler, dönemi ve içinde bulunulan toplumsal yapıyı yansıttığı gibi dekoru da tamamlayıcı tarzda düşünülmüş. Açlık ve sefaletin yaşandığı, savaş ortamına uygun düşecek şekilde tasarlanan kostümler, seyircide, ''ne bulmuşsa giymiş'' düşüncesini yaratıyor. Ancak oyunun ikinci bölümünde yeralan varyete için seçilen kostümlerin canlılığı dikkat çekiyor ve oyunu renklendirme adına bir kaygı duyulduğu düşüncesini uyandırıyor.

Bütün etmenleri dikkate alarak, Halil Akarsu'nun, sıradan bir sahneleme ve oyunculukla, seyirciyi sıkabilecek oyunu, her iki noktada da değerlendirerek anlamlı bir etki yaratması dolayısıyla başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

JaqLee
04-07-10, 06:22
İkinci Caddenin Mahkumu

Time dergisi bir keresinde şöyle yazmıştır: “Eğer, bir gün Brodway gülmecinin koruyucu azizinin heykelini dikecek olursa, bu mutlaka Neil Simon olur. Gerçekten de Neil Simon 1960'lardan itibaren azimli ve tutarlı mizah çizgisiyle çok seyirci çekmiş tiyatro oyunları ve televizyon/sinema filmi senaryoları yazmıştır. Sadece komedi ve mizah üzerine yoğunlaşmış olan Neil Simon'ın oyunları tamamen ilişkiler üzerine kurulmuştur ve pek çoğu rekabeti ihaneti, boşanması, benciliği, güvensizliği ve kuşaklar arası veya kadın-erkek arasındaki uçurumlarıyla aile yaşamını sergiler. Bütün komikliğine rağmen, aslında oyunların gerisinde ciddi sorunlar yatmaktadır. Ancak, bunlar hallolmayacak konular değildir. Didem Uslu'nun da belirttiği gibi Neil Simon'nın komedilerinin ardında klasik komedinin de çıkış kaynağı olan hiciv geleneği yer almaktadır. Simon'nun yeteneği ile Amerikan yaşam tarzı birleşince, ortaya trajik kahramanların komik hicivleri çıkar. İkinci Caddenin Mahkumu da sözünü ettiğimiz bu tür oyunların en iyi örneklerinden biridir.

Oyun, tipik bir Amerikan orta sınıf ailesi olan Mel ve Edna'nın trajikomik öyküsü üzerine kuruludur. Oyun boyunca Mel ve Edna'nın, bir hapishaneden çok mutlu bir çifte sıcak bir yuva olmasını beklediğimiz; ancak Amerikan kapitalizminin ve maddeci değerlerin ironik sembolü olarak karşımıza çıkan ikinci caddedeki evlerinde birer mahkuma dönüşmelerine tanıklık ederiz. Oyunda, Amerikan kapitalizminin yanı sıra, yine Didem Uslu'nun Simon'nın oyunlarının ortak bir özelliği olarak işaret ettiği evlilik ve akrabalık ilişkileri de çarpıcı ve mizahi bir dille irdeleniyor. Özellikle, ikinci perdede oyuna dahil olan Mel'in kardeşleri, modern toplumlardaki akraba ilişkilerini gözler önüne seren çarpıcı örnekler olarak karşımıza çıkıyor. Oyunun konusu ile bağıntılı olarak değinmemiz gereken diğer birkaç nokta ise, yine özellikle Amerikan yaşam tarzına yönelik eleştirilerin odak noktasında yer alan bireylerin psikolojik bozuklukları ve bunların üstesinden gelmek için seçtikleri yollardır. Yazar, oyunda hastalarının sıhhatinden çok ceplerini doldurmayı düşünen psikiyatrları ve günümüzde de önemli bir sorun olan (xanax gibi) sinir haplarının yaygın kullanımı gibi toplumsal sorunları gündeme getirerek; oyundaki eleştiri sınırlarını genişletmiş ve oyunu aile içi ilişkilere dayalı basit bir komedi olmaktan kurtarmış; oyuna güncel ve toplumsal bir kimlik kazandırmıştır.

Türk izleyicisinin hiç yabancı olmadığı sorunlara mizahî yaklaşımıyla güncel bir oyun sayılabilecek İkinci Caddenin Mahkumu, Ankara Devlet Tiyatrosunun deneyimli oyuncu kadrosu ile başarılı bir şekilde temsil ediliyor. Oyunun sahnelenişi ile ilgili olarak, söze öncelikle oyuncuların sergiledikleri karaktere olan uyumuna değinerek başlamamız yerinde olacaktır. Başta Mel (Serhat Nalbantoğlu), Edna (Servet Pandur) olmak üzere modern toplumlarda akraba ilişkilerini ortaya koyan karikatürize edilmiş karakterlere (Mel'in kardeşleri) kadar oyunculuğun oldukça iyi ve oyuncuların oynadıkları karakterlerle uyumunun tam olduğunu söyleyebiliriz. Hiç şüphesiz dekorun değişmesinde (hırsızların evi dağıtmaları) ve bu değişimler arasındaki zaman boşluklarını oldurulmasında işlevsel bir rol üstlenen haber spikerini (Korhan Başarır) unutmamak gerekir. Bizlere daha çok klasik komedilerdeki “chorus'u” hatırlatan işlevinin yanı sıra dünyanın çeşitli ülkelerinden verdiği ve çoğunlukla acı haberlerden oluşan haber bültencikleriyle oyunun sadece Amerikan toplumunun sorunlarını ele alan “yerel” bir komediden çok evrensel bir oyun olduğunu hatırlatması ve yaptığı espriler ve danslarla oyundaki önemli gülmece öğelerinden biri olması açısından kanımca oyunda anahtar rollerden birini üstlenmektedir.

Özellikle oyunun bir Brodway komedisi olduğunu göz önünde bulundurursak, bu anahtar karakterin önemi daha da belirginleşmiş olur. Oyunun başarısız olarak değerlendirebileceğimiz tek yönü dekordur. Mel tarafından hırsızlarca çalındığı söylenen ve adeta Amerikan ailesinin ayrılmaz bir parçası olan televizyon (bu açıdan sembolik bir öneme de sahip olduğu oldukça açıktır; keza televizyonsuz bir Amerikan ailesi düşünülemez) ve müzik setini sahnede göremeyiz. Ayrıca, eşyalarına, kıyafetlerinden, Mel'in içmeye kıyamadığı viskisine kadar, oldukça düşkün olan Mel & Edna çiftinin eşyaları, çiftin bilhassa da Mel'in materyalist doğasına uymayacak ölçüde sade ve sıradandır.

Dekor başlığı altında inceleyebileceğimiz, kova ile su dökme ve kar sahneleri, özellikle bir komedi oyununu tamamlayıcı, canlı ve gülmece dolu sahnelerin olması açısından dekorun az sayıdaki başarılı yönlerinden bazılarıdır. Işıklandırmaya gelirsek, oyun içerisinde herhangi bir özel işlevi (zaman değişimini vs göstermek gibi) olmayan ışıklandırmanın, spikerin sahnede yalnız kaldığı sahnelerde ön plana çıktığını söyleyebiliriz. Kostümler değinmemiz gereken diğer bir noktadır, kostümlerin 1960'larda geçen oyunumuz için oldukça yerinde seçimler olduğunu belirtmeliyiz. Örneğin, Mel'in kardeşlerinin kostümleri şık şapkaları ile tam anlamıyla dönemini yansıtmaktadır. Ancak oyunda anahtar rol üstlendiğini söylediğimiz spikerin kostümü için aynı şeyleri söylememiz pek de mümkün değildir. Spikerin kostümleri daha çok Brodway'e veya günümüz gösteri dünyasına uygun modern kıyafetlerden oluşur. Ne var ki, belki de rejisör Ege Aydan'nın tercihi olan bu kostüm, oyunun havasını bozmadığı gibi, tam tersine spikerin oyundaki önemini vurgulayan bir öğeymişçesine gözümüze batmaz. Son olarak, oyunun çevirisi üzerinde duralım. Her ne kadar oyununun orijinal İngilizce metni ile çevirisini karşılatılmamış olsam da, oyun esnasında kulağı tırmalayıcı herhangi bir hata ile karşılaşmadım; bilhassa birinci perdede Mel ve Edna arasındaki hızlı diyaloglardaki yalın ve anlaşılır Türkçe, çevirinin başarısının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Sonuç olarak İkinci Caddenin Mahkumu gerek Neil Simon'nın usta kalemi gerekse Ankara Devlet Tiyatrosunun deneyimli oyuncularının başarılı sahnelemeleriyle görülmeye değer, belki de klişe diyebileceğimiz bir deyişle, İkinci Caddenin Mahkumu, komedinin amacına uygun olarak "hem güldüren hem de düşündüren" bir oyun olarak Türk tiyatro izleyicilerinin kaçırmaması gereken oyunlar arasında yer almaktadır

JaqLee
04-07-10, 06:22
Edip Cansever 'Ben Ruhi Bey Nasılım'

Edip Cansever 1985 yılında kendisi ile yapılan bir röportajda şöyle demiş 'şiirlerimdeki kişiler satranç taşlarına benzerler,onlar düşsel ya da gerçek bende olup bitenlerin toplamıdır.Edip Cansever'in tiyatro sahnesinde en çok izlemek istediği ancak ,ölümünden 16 yıl sonra İstanbul Devlet Tiyatroları'nda sahnelenebilen şiiri 'Ben Ruhi Bey Nasılım' şairin şiirleri hakkındaki bu yorumunu haklı çıkaracak nitelikte.

Oyun Ruhi Bey'in yaşam alanı;düşleri ve geçmişi üzerine kurulmuş.Dışavurumları çok güçlü olan Ruhi Bey travmatik bir gençlik geçirip ilk cinsel deneyimini üvey annesi ile yaşayınca babası, üvey annesi ve tüm insanlarla olan ilişkilerinde müthiş bir yalnızlığa sürükleniyor. Çevresi ile olan ilişkilerini en asgari düzeye indirip deyim yerindeyse kendi kabuğuna çekilen kendi içinde bir yolculuğa çıkan Ruhi Bey geçmişini ve yaşadıklarını sorgulamaya başlıyor,kendi iç çatışması onu toplumdan uzağa itiyor.Oyunda Ruhi Bey'in asgari düzeyde iletişiminin bulunduğu genelev kadını,çiçek sergicisi, cenaze kaldırıcısı gibi günlük hayattan,basit ve sıradan olan bizlerin de günlük hayatımızda hergün karşılaşıp da farkına bile varmadığımız kişiler Ruhi Bey'in karmaşık ruh hali ve bu halin sebepleri hakkında izleyiciye ipuçları veriyor.

Oyun boyunca sesini,nefesini ve bedenini en iyi şekilde kullanarak Ruhi Bey'in bilinçaltını ve imgelerini dışa vurmaya çalışan ve kabul etmek gerekir ki bunu fazlasıyla başaran Uğur Polat oyun boyunca oyunlaştırılmış şiirleri sahnede yorumlayan bir çok sanatçının düştüğü hataya düşmeyip şiirin özünden ve şiir tadından uzaklaştırılmadan nasıl söyleneceği konusunda en ufak bir tereddüt yaşamadan Ruhi Bey'in hikayesini usta bir oyuncu titizliği ve sanatçı bakışı ile imbikten geçirerek izleyiciye sunuyor.

Oyunda Ruhi Bey ve rejiden sonra izleyicinin ilgisini ayakta tutacak ve onun, Edip Cansever'in salt olarak ele alındığında pek anlaşılmayan dizelerinden ve buna bağlı olarak oyundan kopmasına engel olacak iki unsur hemen göze çarpıyor, bunlar ışık ve ses.Oyun sahnede bir ateş topu misali oradan oraya koşan Ruhi Bey'i bu yolculuğunda destekleyen ışık oyunları ile renklendirilmiş.Oyunda göze batan tek nokta hiç şüphesiz ki dekor.Ruhi Bey'in karmaşık ruh halini hiç yansıtmayan tam tersine son derece yalın olan ve oyunun aksine kişiyi yormayan bu dekor oyunu desteklemek bir yana oyunun konseptine de uymuyor.


Dilek Koç

JaqLee
04-07-10, 06:22
Ölüyorum Usta,

Ölüyorum Usta,
Ölüyorum Usta,
Ölüyorum Usta,
diye çırak sessizce gözyaşı döküyordu...

Ülkemizde tiyatroyla uğraşan insanlar için en önemli sıkıntılardan birisi de tiyatroyla ilgili kaynak kitapların azlığıdır. Bu konuda yazılmış Türkçe kitaplar hemen hemen her tiyatrocunun evinde ufak tefek değişiklikler olsa da aynıdır. Dolayısıyla kitapları değiştirerek, paylaşarak okuma şansı çok azdır. Kaynakları zenginleştirmek için ilk olarak iki önemli yöntem aklıma geliyor. Öncelikle Türk yazarları kaynak kitap yazımı konusunda ekonomik, akademik, psikolojik olarak desteklemek. Diğeri ise yabancı yazarların kitaplarını çevirme yöntemine giderek literatürü zenginleştirmek. Yabancı yazarların kuramsal kitaplarının çevrilmesine karşı değilim ama Türk yazarlara göre öncelikli olmasını ve yüksek fiyatlarla okuyuculara sunulmasını doğru bulmuyorum. Bu tarz kitapların Türk Tiyatrosu'na hak ettiği değeri verdiğine inanmıyorum. Bu düşüncemi en güzel örnekleyen OSCAR GROSS BROCKETT'ın Dost Kitabevinden editör İnönü Bayramoğlu'nun yönetiminde Kasım 2000 tarihinde çıkmış olan TİYATRO TARİHİ kitabıdır. Bu kitabı ilk kez Fethiye'ye tatile gelmiş Amerikalı bir tiyatro öğrencisinin elinde görüp göz gezdirme ºansina sahip oldum. O zaman Oscar Brockett'ın Teksas Üniversitesi'nde profesör olduğunu öğrendim. Amerikalı öğrenciye kitabı bana verip veremeyeceğini sorduğumda ise olumsuz cevap aldım. Bu kitap onlar için okunması gereken en önemli ders kitabıymış. Kitapta Türk Tiyatro Tarihi konusunda yazılanları okuduğumda gözlerime inanamadım, sadece birkaç satırlık bilgi içeriyordu. O zaman kitapta daha fazla bilgi bulamayışımı yeterli düzeyde İngilizce bilmeyişime yormuştum! Yabancı öğrenciye Türk Tiyatro tarihi hakkında neler bildiğini sorduğumda kitapta yazılanlardan fazlasını bilmediğini anladım. O an kendi tiyatro bilgilerimi yokladım ve Amerikan Tiyatrosu hakkında hemen hemen tüm bilgilere sahip olduğumu farkettim. Hatırlarsanız Tiyatronline.com sitesinde çıkan ilk yazım Amerikalı oyun yazarı Tom Stoppard hakkındaydı. Acaba Amerikalı öğrenci Türk Tiyatrosu'na karºi çok mu ilgisizdi, yoksa bunun temelinde başka nedenler mi yatıyordu?

Konuyu daha fazla dağıtmak istemiyorum. Oscar Brockett'ın kitabının Türkçe'ye çevrilmesiyle beraber bu nedeni de inceleme şansını elde ettim. Yine ayni noktalarda dönmeye başladım. Kitap ayrıntılarıyla başlangıcından günümüze kadar Dünya Tiyatro Tarihini anlatmaktayken Türk Tiyatrosu konusunda yalnızca şu satırlara yer vermektedir. Dost Kitabevi, Kasım 2000, syf. 88 "İslam'ın Yükselişi" başlığı, ikinci sütun.

...Türkiye'de Gölge Oyunu XIV. yy. dolaylarında çıkmış görünüyor. Daha önceleri, Büyük Klasik Helenistik ve Greko-Romen Tiyatroları'nda seyredilmiş olan bu gösterimler Bizans'ın düşmesinden sonra bu topraklarda başta gelen teatral gösterimlerin biçimi oldu. Bu bölgelerde Kukla Oyunları, Karagöz ve anlamlı olarak yergici ve güncel olan Farsımsı serüvenleri çevresinde dönerdi. Sonuçta bu eğlenceler Karagöz adını aldı ve bu ad altında günümüze değin yaşamını sürdürdü.
Diğer bölümlerde de yasakları delme yolunu buldular. Fakat hepsi de doğrudan benzetmeci olmaktan kaçındılar. Böylece Müslümanlar bulundukları topraklarda tiyatral etkinlikleri ortadan kaldırmasalar da cesaretlerini kırdılar. Birçok etkinliklerin daha küçük ve ikinci biçimlerle sınırlı kalmasını başardılar

Syf. 689 " Kuzey Afrika" ikinci sütun. ...İran'dan ve Türkiye'den alınan Gölge Tiyatrosu,uzun yıllardır bölgenin en popüler tiyatro eğlence biçimidir.
Yine syf. 84'te Türk Tiyatro Tarihi'nden değil de iki satır olarak Türklerden bahsedilmektedir.
Açıkçası Dünya Tiyatro Tarihi kitabında Türk Tiyatrosu hakkında iki küçük paragrafın yer almasına içerledim. Oysa yazar kitabın ön sözünde şu satırlara yer vermektedir.
Tiyatro, oyun yazarlığı, yönetmenlik, oyunculuk, kostüm, makyaj, sahne tasarımı,ışıklandırma, donatım, tiyatro mimarisi, makineler, özel efektler, işletmecilik, izleyiciler ve eleştiriyi içine aldığı için son derece karmaşık bir yapıdır. Bunların her birine ayrılan bölüm farklı olsa da sözü edilen konuların hepsine değindim.
...Benim amacım tek bir bileşenin sonu gelmez incelemesini yapmaktan çok bir yapı olarak tiyatro tarihinin kronolojik bir aktarımını sağlamak.

Oscar Brockett'ın Türk Tiyatrosunun evrelerini Dünya Tiyatrosu Tarihi kitabında ele almaması şaşırtıcıdır , çünkü Brockett'ın kitabının adı Dünya Tiyatro Tarihidir.Dolayısıyla Brockett bu kitabında belli ülkelerin tiyatro tarihini kronolojik olarak yazmıştır.

Oysa Türk Tiyatrosu Dünya Tiyatrosunda çok büyük ve önemli bir yere sahiptir.Sevda Şener hocamın da dediği gibi Türk Tiyatrosunun izleri Orta Asya Türklerinin Şaman törenlerindeki canlandırmalara kadar dayanır. Geleneksel Halk tiyatromuz , Meddah,Kukla,Gölge Oyunu , Orta Oyunu , Köy Seyirlik oyunu gibi türler 17 yy 'den itibaren İstanbul'a gelmiş Anadolu'ya yayılmıştır.

İşte bu yüz yılları kapsayan Türk Tiyatrosu'nun herhangi bir evresinin Dünya Tiyatro Tarihine alınmamış olması beni şaşırtıyor. Oscar Brockett'ın dünyaca ünlü bir kuramcı olması ben de hocanın Türk Tiyatrosunun evrelerini bilmediğini değil aksine Türk tiyatrosunun ihtişamlı evrelerini görmezden geldiğini düşündürüyor.Oysa bir duayen olarak, dünyaca ünlü Türk tiyatrosu emektarlarının emeklerine saygı açısından ,Türk tiyatrosunun geniş olduğunu ve ayrıca ele alınması gerektiğine dair not düşebilirdi. Profesyonelce araştırılmış ,yazılmış, resimlerle , grafiklerle desteklenmiş bu kitapta böyle bir nota rastlayamıyoruz.

Sonuç olarak bu kitabı çevirdikleri için tüm hocalarıma teşekkür ederim. Hocalarım ve emekleri olmasaydı, Batılı ve Dünya tiyatrosu duayenleri olarak gördüğümüz tiyatrocuların, Türk Tiyatrosuna bakış açılarını anlayamazdık

Onların geçmişimizi ve bugünümüzü hiçe saydıklarını göremezdik. Geçmişimize ,ulusal tiyatromuza ve Türk Tiyatrosu tarihimize ne kadar sahip çıkarsak gelecekte de o kadar güçlü oluruz.

Artık göz yaşı dökmek istemiyorum... Ve ustalarım soruyorum her şeyi geçmişimizi ve geleceğimizi Batılı duayenlerin bizlere sunduğu , empoze ettiği ,etmeye çalıştığı şekilde mi kabul etmek zorundayız.
s

JaqLee
04-07-10, 06:22
Oyun Yazarı Borchert'ten, Şair Desnos'a...

Alman oyun yazarı Borchert ve Fransız şair Desnos savaşa, Alman faşizmine ve militarizmine karşı eserleriyle durmaya çalışmış olsalar da genç yaşta savaşa yenilmiş, hayatlarını kaybetmişlerdir. Her iki sanatçı da eserlerinde savaşı konu almışlardır. Savaş kelimesinin anlamını çok iyi bildiğim halde yeniden sözlükten anlamına bakma ihtiyacı duydum. Dictionnaire Larousse Ansiklopedik Sözlük Milliyet Yayınları'nın 2083 . sayfasında savaşın şu şekilde tanımlandığını gördüm.

SAVAŞ: İki ya da daha çok devlet arasındaki silahlı çatışma. Bu çatışmayı yönetme sanatı.

Savaşın sözlükte bu kadar masumane tanıtılması beni şaşırttı ve üzdü. Bu tanımlama ancak bu suçu çok fazla işleyen insanların, bir kitlenin, suçunu karşı tarafa masumane bir şekilde öğretme çabasından başka bir şey olamaz. Bu tanımlamayı yapan yazarı merak edip sözlüğün arkasına baktığımda bir grup yabancı yazarın adını gördüm. Dünya savaşlarının tarihine şöyle bir baktığımızda çıkış nedenlerinin yabancı devletlerin haksız yere yayılmacı politikaları olduğunu görmekteyiz. Şöyle bir düşünürsek AFGANİSTAN, IRAK, FİLİSTİN gibi ülkelerdeki saldırılar ÇATIŞMA, bu çatışma sonucunda ölen insanlar da ÇATIŞMAYI YÖNETME SANATININ sonucu yani SANAT mı oluyor?

Dünya Siyasal tarihine baktığımız zaman, savaşın baş kahramanlarının Batılı devletler olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla Batılıların yaptıkları çirkinlikleri çocuklarımıza masumane, hatta sanat olarak aktarması ancak onların yayılmacı gözüyle baktığımız zaman doğru olabilir. Batılıların bu çabası çocuklara yönelik hazırlanan çizgi filmlerde de görülmektedir. (Voltran, Heman, Shera vb) savaş çatışmayı yönetme sanatı olmanın aksine Faşist, Militarist ve ırkçı bir yaklaşımdır. Savaş acıdır. Yok etme çabasıdır. Cinsel sömürüdür. Ölümdür. İnsanları, çocukları, üretenleri sindirmek, katletmektir.

Savaş çatışmayı yönetme sanatı olmanın aksine SANATI, SANATÇIYI yok etme çabasıdır. Ben savaş gibi bir çirkinliğin sanat olarak tanımlanmasını bayağı bir tavır olarak görüyorum.Savaşın verdiği zarara yine batılılar açışından bakalım.
Borchert ve Desnos savaşın yok ettiği sanatçılardan yalnızca ikisidir. Fransız şair Desnos 1900 yılında Paris'te doğar. 39 yaşında askere katılır. Fransız Direniş Hareketinde yer alır. Nazi askerleri tarafından esir alınır. 1940 yılında serbest kalınca Paris'e dönüp AUJOURALHUI gazetesinde çalışmaya başlar. Gazetede yayımlanan yazılarından sonra Faşizm düşmanı Yahudi dostu olarak lanse edilir. 1944 yılında da Naziler tarafından tekrar yakalanır. Gestopa tarafından Trezin Yahudi Toplama kampına gönderilir. 1945 yılında Trezin Çek direnişçilerinin eline geçer. Bu kampa gelen özgürlüğün anlamıdır. Robert Desnos Çek Direnişçiler tarafından özgürlüğe kavuşturulsa da bunun sevincini yaşayamadan aynı hafta hayatını kaybeder. Gerçeküstücü şair, ölçü ve uyağı göz ardı etmeden lirik, erotik, şiirler yazmıştır. Direniş mücadelesini anlatan şiirleri bastırılmadan önce Fransa'da el altından uzun yıllarca dağıtılmıştır.

Toplama kampında hiç hak etmediği şekilde hayatını kayıp eden şairden kalan en güzel şiirlerden birisi de şudur.
Garip bir sokaktan geçtim,
Çocukların hep birlikte altlarına işedikleri,
Bir aş evinin kapısına bir levha asılmıştı.
BURAYA YEMEK GETİRİLEBİLİR.
İyi bir otelin kapısına
bir levha asılmıştı ,
BURAYA SEVGİLİ GETİRİLEBİLİR.
Robert Desnos bu şiiriyle emperyalizmin insanlar arsındaki sınıfsal ayrımını gerçeküstü bir dille yazmıştır.
Alman oyun yazarı Wolfgang Borchet “Dışarıda Kapının Önünde” adlı oyununda savasın insanları nasıl kimliksizleştirdiğini dile getiriyor.Yazarın eksen karakter Beckmann üzerinden dile getirdiği şu replikle anlatmaktadır.
-- Beckmann: Bir insan olmak mı? Önce bir insan kılığı girmem gerekiyor öyle mi? İnsan olmalıyım ha.!Evet siz insansınız. Öyle mi? Ne evet ha! İnsan mısınız siz be? Evet mi? I.P ,I S
Borchert oyununda Nazi Almanya'sında cephelerde harcanmış bir kuşağı anlatır. Kendisi de bu kuşağın üyesidir. Oyunda sırf iktidar sahipleri istediği için ve neden savaştığını bilmeyen insanları anlatır. Oyunda II Dünya savaşının ardından eve dönen ama evini ailesini bıraktığı gibi bulamayan ve yalnız kalan Beckmann'ı anlatır. Beckmann savaşta her şeyini, duygularını ailesini kaybetmiştir. Bu onun Tanrıyı da sorgulamasına neden olur. Tüm bunların yalnızlığı içindeki Beckmann'ın karısı da başka bir erkekle birlikte yaşamaya başlamıştır. Anne ve babasının da intihar ederek öldüğünü öğrenir. Bu onun için intihar etmek için yeterli bir sebeptir. İntihar etmek ister ama içinde bunu engelleyen bir güç vardır. Oyun boyunca Beckmann'ın bu çabasını görürüz. Beckmann eksen karakteri aslında II. Dünya savasına katılmış binlerce insandan yalnızca biridir. Aslında Beckmann genç oyun yazarı Wolfgang Borchert'ten başkası değildir. Şairin öyküsüne bakarsak Desnos kadar şanslı olmadığını görürüz. Onun içinde bulunduğu dramatik çatışma daha büyüktür. Borchert Alman'dır. Alman Faşizmine karşı yazdığı yazılar nedeniyle önce cepheye hemen ardından da hapse gönderilir. Bu durum Borchert'in savaşı ve insanlığı daha fazla sorgulamasına neden olur. Alman yazar savaşa giden insanların üzerine yüklenen sorumluluğun ne kadar ciddi boyutlarda olduğunu işler.

Bunu astsubay Beckmann'ın savaşın hemen bitiminden sonra Albayı ile karşılaşma sahnesinde şu şekilde dile getirir. Beckmann'ın tek istediği savaşın sorumluluklarını Albayına iade etmek biraz da olsun rahat uyuyabilmektir. İnsanların üzerine yüklenen bu sorumluluk İNSAN HAYATIDIR.

-- Beckmann: (Albay'a) Sorumluluğu. Size sorumluluğu geri getirdim albayım. Yoksa tamamen unuttunuz mu14 Şubatı? Grodek yakınlarında (-)42 derece soğuk vardı. Bizim mevzilerimize gelmiştiniz. Demiştiniz ki Astsubay Beckmann 'burada' diye bağırmıştım.Sonra devam ettiniz. Nefesiniz soğuktan kürklü yakanıza kırağı halinde düşüyordu. Çok iyi hatırlıyorum zira yakanız çok güzel bir kürkle kaplıydı. Dediniz ki "Astsubay Beckmann size yirmi kişinin sorumluluğunu yüklüyorum." I.P III.S

--- Beckmann: Sorumluluklarımız işe yaramadı. Ölüler cevap veremezler. Tanrı da cevap vermiyor. Sağ kalanlar hesap soruyor. Uyanık halde yatağıma geliyorlar ve hesap soruyorlar. Kadınlar Albay'ım. Üzgün matem tutan kadınlar saçları ak pak olmuş nasırlı elleri olan yaşlı kadınlar özlem dolu kadınlar,yalnız kalmış genç kızlar,çocuklar albayım. Hepsi karanlığın içinde geliyorlar. Astsubay Beckmann kocam nerede, babam nerede? Nerede, nerede diye bağırıyorlar . Bana gelen yalnızca on bir kadın albayım. Ya size gelen kaç kişi ? Yüz mü, bin mi,on bin mi, yüz bin mi Albayım? Sizin yüz bine benim on biri de ilave etmenin bir sakıncası yoktur herhalde? Uyuyabiliyor musunuz albayım? Eğer sorumluluğu alma lütufunda bulunursanız ben de nihayet uyuyabilirim. I.P III.S
-- Borchert'in oyunlarında anlatılan yalnızca savaş ve savaşın insanların bedenlerine, zihinlerine yaptığı zarar değildir. Savaş aynı zamanda insanların inandığı her şeyi sorgulatacak kadar acı ve gerçektir.
-- Beckmann: Merhaba ihtiyar sen tanrı mısın?
-- İhtiyar: Sevgili Tanrıyım ben zavallı evladım.
-- Beckmann: Aa sevgili Tanrısın demek. Sana bu adı kim verdi? İnsanlar mı ? Yoksa sen kendin mi?
-- Tanrı: İnsanlar bana sevgili Tanrı derler.
-- Beckmann: Tuhaf sana böyle diyenler çok garip olmalı .Bunlar hayatlarından memnun olacaklar. Karnı tok olanlar, sana Tanrı diyenler. Sevgili Tanrı! ama ben sana sevgili tanrı demiyorum. Tanımıyorum Sevgili Tanrı diye birini.
-- Tanrı: Evladım zavallı evladım.
-- Beckmann: Sen ne zaman sevgili lütufkar olursun sevgili Tanrı? Henüz bir yaşına girmiş oğlumu gürleyen bir bomba ile paramparça ettiğinde sevimli miydin?
-- Tanrı: Onu ben öldürtmedim.
-- Beckmann: Doğru ya sen sadece göz yumdun. O çığlıklar atarken, bombalar gümbürderken sen kulağını tıkadın. I:P:IV:S
-- İşte Borchert'in bu sözleri, savaşın Çatışmayı Yönetme Sanatı olmayacak kadar gerçekçi ve acı olduğunun ifadesidir. Borchert'in hikayelerinden biri olan "Okuma Kitabı Hikayeleri"ndeki giriş cümleleri çok önemlidir.
... Bütün insanların bir dikiş makinası, radyosu, bir buzdolabı, bir telefonu var. O halde şimdi ne yapacağız diye sordu fabrikatör? BOMBA dedi mucit. SAVAŞ dedi general. Madem ki yapacak bir şey yok dedi fabrikatör...
--- Borchert'in bu cümlesi onun 26 yıllık yaşamında edindiği bilgilerinin, deneyimlerinin dışavurumcu ve adsürd yansımasıdır.
Bugün yeni bir bin yıl içerisindeyken hala Dünya emperyalist savaşları sürmektedir. Körfez Savaşı son birkaç yıl içerisinde yaşanan savaşların en korkunçlarındandır.Ve ben hala savaşlar yaşanırken ,silah satışından milyonlarca dolar kazanan ülkeler varken sanatçılara, yazarlara çok iş düştüğüne inanıyorum. Sonuç olarak savaşın yazarlar tarafından bu kadar masumane tanımlanmasını da istemiyorum. Yayınevlerinin bu tip küçük ama büyük ayrıntıları atlamasına üzülüyor ve kınıyorum.

JaqLee
04-07-10, 06:22
ERZURUM'DA AMERİKALI BİR YAZAR

Oyun Adı: Morgan Dağından İniş
Yazan: Arthur Miller
Yönetmen: Abdullah Ceran
Çev: Eray Eserol
Dekor-Kostüm: Sertel Çetiner
Müzik: Can Atilla
OYNAYANLAR: Lyman Felt- Emre Erçil, Theo Felt-Fulya Yalçın, Leah Felt Meral Taytuğlu, Bessie-Eylem Yıldız, Baba-Tunç Yıldırım, Hemşire Logan-Rojin Ölker, Tom Wilson-Serhat Kılıç.
Erzurum Devlet Tiyatrosu bu sezon perdelerini Arthur Miller'ın 'Morgan Dağından İniş' adlı oyunuyla açtı. Yazarın son dönemlerinde kaleme aldığı oyun Türkiye'de ilk kez sahneleniyor.
1997 yılında perdelerini 'Can Bebek' adlı oyunla açan ve o günden beri belirlediği klasik repertuar anlayışıyla oyunlar sahneye koyan Erzurum Devlet Tiyatrosu, bu noktadaki politikasını içinde bulunduğumuz yeni sezonda değiştirerek, tiyatro adına dev bir adım attı. Erzurum'daki tiyatro severler 23 Ekim akşamı çağımızın en önemli oyun yazarlarından biri olan Arthur Miller'ın Morgan Dağından İniş adlı oyunuyla yüzleşti.
Miller Türkiye'de özellikle 'Satıcının Ölümü', 'Cadı Kazanı', ve 'Bütün Oğullarım' adlı oyunlarıyla tanınırken, Morgan Dağından İniş adlı oyun ülkemizde ilk kez sahnelenmekte. Tony, Emmy ve Pulitzer ödülleri de dahil olmak üzere çok sayıda ödül alan Miller, son dönemlerinde kaleme aldığı Morgan Dağından İniş oyunuyla da yine bir çok ödülün sahibi oldu. Yazar, yapıtlarında daha çok Amerikan yaşam tarzının ahlaki zayıflığını ele alarak, bunun ardındaki psikolojik nedenleri sorgularken, sahnelenen bu oyunuyla da özellikle kendi özel yaşamına ilişkin çeşitli aktarımlarda bulunuyor.
Çevrisini Eray Eserol'un yaptığı ve Abdullah Ceran'in yönettiği oyunda Amerikan küçük aile yapısının eleştirisinin yanı sıra, çift eşlilik ve evlilik kurumu gibi kavramların sorgusu da yer alıyor. Oyunda yazarın diğer oyunlarının tersine 'toplumsal olan' alt metinde işlenirken, üst anlam katmanı olarak bencil insanın mutluluk arayışı ve tatminsizliği ele alınıyor. Bu noktada aslolanın küçük şeylerle de mutlu olunabileceği ve başka insanların da var olduğu gerçeğine vurgu yapılıyor. Yazar bununla geniş maddi olanaklarına karşın mutlu olamayan Amerikan toplumuna bir reçete sunmaktadır. Oyunun diğer bir üst anlam katmanı da 'öteki' olanla ilgilidir. Bireysel ve toplumsal yaşam ile dünya düzenindeki zıtlığa vurgu yapan bu anlam katmanı, “karım-öteki karım; arabam-öteki arabam; bu hayalim-öteki hayalim; bu doğrum-öteki doğrum; bu dünyam-öteki dünyam” gibi 'bu ve öteki' kavramlarının yaşam düzlemindeki yer ve işlevlerinden bahseder. Oyunda, özellikle rejinin oturtulduğu bu iki sac ayağı dışında cinsel söylem de önemli bir yer tutar. Gerçi yapılan budamalarla bu söylem alt düzeye çekilmeye çalışılmışsa da, yine de iletiler arasında cinselliğin dikkat çekici bir yer edindiğini söyleyebiliriz.
Oyunun en belirgin özelliklerinden biri traji-komik unsurları yoğunlukla içinde barındırıyor olmasıdır. Ayrıca Miller, bu oyunda kendi bildik tarzının dışına çıkarak dramatik örgüyü kıran hayal, rüya, kabus ve anıların canlandırılışı gibi düş sahnelerine de yer vermiştir. Oyunun ilk perdesi ile ikinci perdesi farklı tat ve farklı renkler içermekte. Reji özellikle ilk perdedeki düş sahneleri üzerine yoğun ve yaratıcı bir çalışma gerçekleştirmiş, bu kısmı oldukça renkli, canlı ve devingen bir yapıya bürümüştür.
Oyunun en dikkat çeken yanlarından biri de kişileştirmedir. Oyun başta Lyman olmak üzere Theo Felt ve Leah Felt merkezinde geçmekte, traji-komik olan ise daha çok Lyman'ın içinde bulunduğu durumla yansıtılmaktadır. Oyun kişilerinin adlarının simgeleştirilmesi de yine Miller'ın tarzı içinde değerlendirilebilecek ilginç anekdotlardan biridir. Örneğin oyunun merkezindeki Lyman, yalan ve aldatmak anlamına gelen 'Lie' ile kişi, adam anlamına gelen 'man' sözcüklerinin birleşimiyle 'yalan söyleyen adam' formuna dönüştürülmüştür. Oyunda gerçekten de Lyman yaşamının her anını yalan söyleyerek geçiren, ayrıca sekse ve kadına olan düşkünlüğüyle dikkat çeken bir yapıyla donatılmıştır. Yine yazarın özel yaşamına ilişkin bazı noktaların oyuna yer yer serpiştirilmiş olduğunu da söyleyebiliriz. Örneğin eski eşi Marilyn Monroe ile olan evlilik yaşamından bazı yansımalar, Monroe'nun Leah Felt oyun kişisiyle özdeşen bazı özellikleri ve yazarın son dönemlerinde sık sık birlikte olduğu kadınlara “hayatında başka biri var mı” şeklindeki klasik takıntısı oyunun geneline yedirilmiş özelliklerden bazılarıdır. Bu noktada rejinin Leah oyun kişisini Monroe gibi 'aptal sarışın' tiplemesi içinde verdiğini ve kostümün de yine Monroe tarzını andırdığını söyleyebiliriz.
Kişileştirmenin yapı özelliklerine paralel söylenebilecek bir diğer şey de, oyun kişilerinin derin ve güçlü bir psikolojiye sahip olduklarıdır. Bu bağlamda oyunculuğun virtüoz oyunculuk gerektirdiğinin, güçlü bir kıvraklık ve renkten renge bulanma gibi yetilere sahip olunmasının da altını çizmek kaçınılmazdır. Yalan-doğru, düş-gerçek, trajik-komik arasındaki anlık gidiş gelişler ancak kıvrak ve güçlü bir oyunculukla yedirilebilir. Yine duygu yakalamada 60 yaş psikolojisinin derinliğini kavrayabilmek 30 yaşındaki bir oyuncu için oldukça güç bir durum olmasının yanı sıra yaş grubundaki böylesi bir uyumsuzluk oyunun genelinde bir takım sorunlara yol açmaktadır. Yine de Lyman karakterini oynayan Emre Erçil'in, ayrıca Tom ve Teo'yu canlandıran Serhat Kılıç ve Fulya Yalçın'ın bu güçlüğün altından ellerinden geldiğince kalkmaya çalıştıklarını belirtebiliriz.
Bu arada işlevsel olarak kullanılabilen dekor ve kostüm oyuna artı bir değer kazandırırken, düş sahnelerine, sahnenin arka fonundaki siyah lastik bantlardan geçirilerek girilmesi, sözü edilen bu antre kısımları ilginç ve çekici kılmıştır. Ayrıca Ölü babanın ültraviyole ışınlarının kullanılmasıyla etkileyici bir görünüm kazandırılarak sahneye taşınmış olması da artı değerlerden bir diğeridir.
Oyunun müziğinde ise caz ön planda. Motif niteliği de taşıyan caz müziği ortak sahneler arasındaki bağlantılarda aynı tınılar şeklinde kullanılmış.
Sahnelendiği hemen her yerde çeşitli ödüller alan Morgan Dağından İniş adlı oyunun Türkiye'deki bu ilk sahnelenişi kanımca hem Erzurum, hem de ülkemiz tiyatro dağarcığı için oldukça önemli. Önemli olan bir diğer şey de Erzurum'da bir Amerikalı yazarın oyununa yer verilmiş olmasıdır. Bugünlerde her zamankinden daha çok gündemimizi işgal eden Amerika'nın, kent gündemini savaş değil de tiyatro ile meşgul etmesi, başta tiyatro severler olmak üzere hemen herkesi memnun kılmış ve kılacaktır sanırım.
s

JaqLee
04-07-10, 06:22
GÜNÜMÜZE BÜZÜŞTÜRÜLMÜŞ SHAKESPEARE: "HIRÇIN KIZ"

Biz bugünle bir paralellik kurduğumuz sürece Shakespeare 'kasvetli adam' imajından kurtulmuş olacak.” Bu sözleri İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda perde açan “Hırçın Kız” oyununun yönetmeni Kemal Kocatürk söylüyor (Cumhuriyet-14 Ekim 2003). Böyle söylediği için de, seyrettiğim “Hırçın Kız”ın iplikleri çabuk sökülüyor.
Hırçın Kız”ın konusu, Elisabeth çağında Padova'da geçmekte. Zengin bir beyefendi olan Baptista'nın iki kızı vardır. Büyük kız Katharina akıllı, açık sözlü ve huysuz bir kızdır. Kasaba halkının ve özellikle erkeklerin çok beğendiği Bianca ise, aşırı kibirlidir. Katharina babasının da zorlamasıyla Petruchio ile evlenir. Genç adam, sahte bir kabalıkla hırçın kız Katherina'yı yola getirmeyi başaracaktır. Evet konu özetle bu. Daha önce onlarca kez tiyatro sahnelerine, baleye, operaya uyarlanan bu konuyu, Kemal Kocatürk de “günümüze özgü” yorumlamak istemiş. Kendisi öyle diyor.
Pekiii... Şimdi soralım: “Günümüze özgü yorumlamak”, Biondello karakterini eşcinsel çizmek midir?” Gezgin'i, hem de son derece kötü biçimde Yahudi şivesiyle konuşturtmak mıdır? Shakespeare'i güncelleştirmek, Katharina'ya: “İşte kapı işte sapı”, Tranio'ya: “Datlı yiyelim, datlı konuşalım”, Gremio'ya “Bianca Hanım” dedirten; “Anasını satiiim”, “Şerefsizim” gibi günümüz televizyon dizilerinde suyu çıkartılmış ve çıkartılmakta olan sözcükler kullanılan; Elizabeth çağına pek yakışmış(!) “sarımsaklı paça”, “işkembe çorbası” gibi tanımlara yer veren; Shakespeare dramalarında sözcüklerin birer içeriği olduğunu atlayan, sözcüklerin kendi aralarında “Shakespeare uyağı” olarak anılan biçimde uyak yaratmasını engelleyen bir çeviriye; başarılı bir çevirmen olarak tanıdığımız ve sevdiğimiz Zeynep Avcı'nın bu abuk çevirisine sahip çıkmak mıdır? Shakespeare oyunlarının kendine özgü ses tonunu yadsımak mıdır, Shakespeare'i güncelleştirmek? Kullanılan, söylenen her sözcüğün bir anlamı olduğunu ve olayı göz ardı etmeden (özellikle bilinerek) Shakespeare özelliklerine sadık kalınarak verilmesini savsaklamak mıdır? Katharina'yı Cathrine yapmak mıdır? 1851'de, yazılmış Verdi'nin Rigoletto operasının üçüncü perdesinde Mantova Dükünün söylediği, kadının rüzgârdaki bir tüy kadar oynak olduğunu, ona hiç güvenilmemesi gerektiğini anlatan, tüm zamanların en kıvrak, en akılda kalıcı aryası “La donna è mobile”yi 1592'nin “Hırçın Kız”ına fon yapmak mıdır?
Kemal Kocatürk'ün “Hırçın Kız”ı güncelleştirme aşamasında, 2000 yılında 12. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında seyrettiğimiz, uzun yıllar Royal Shakespeare Company'de çalışan Lindsay Posner'ın “internet” çağıyla örtüşen, bir anlamda da Royal Shakespeare Company'nin tarih içindeki gelişiminin bir yansıması olan, iki perde üç saatlik, “kasvetsiz” güncel yorumunu keşke Dikmen Gürün'den edinebileceği video kaydından izleseydi! İzlememiş. Elbette onun sorunu.
Kocatürk'ün, bir Shakespeare sahnelemesinde en önemli unsurlardan birinin bakış açısı olduğunu es geçmesi hayli üzücü. Sahnelenen oyunda bu bakış açısının eksikliği doğal olarak sorun yaratıyor. Metinden ne anladığı, neyi vurgulamak istediği belli değil. “Shakespeare oyunculuğu“ kavramına karşı çıkışı, Shakespeare'i banalleştirerek güncel kılabilmeyi savunması ilginç. Gene de, anahtar deliği esprisini iyi düşünmüş olduğunu söylemeliyim. Orkestra çukurunu, giriş çıkışlar için kullanması da sahneyi kullanma, hatta tablo değiştirmek amaçlı olarak yararlı. Dolgu olarak kullandığı kafa sallamalarsa iyi, ama uzadığında ve sık tekrarlandığında sahneyi eblehler doldurmuş izlenimini yaratıyor. Oyunun güzel, ölçülü bir dili yok, dolayısıyla oyuncu, şiirsel Shakespeare dilini seyirciye aktaramıyor, ama Kocatürk yüksek tempoyu yakalayarak seyircinin sıkılmasını bir anlamda önlemekte.
Oyunculardan Şevket Avşar ve Emin And, Pisa kentini “pizza” olarak telaffuz etmekten; Erkan Sever, Trio'ya “tiriyo” demekten; gene Şevket Avşar, “Mi perdonate”yi “mi pardonate” olarak kullanmaktan hemen vazgeçmeli. Şevket Avşar, dramatik öğelerini ön plana çıkartarak Tranio'yu yer yer abartılı, hatta fazla abartılı da olsa iyi yorumlarken, ona biçim ve komik unsurlar katmayı da biliyor. Yavuz Şeker de öyle... İkisinin arasında detay farkı yok, renk farkı var. Şeker, Gremio'nun tüm özelliklerini iyi kavramış. Kemal Kocatürk, istediği commedia dell'arte motiflerini Avşar ve Şeker'e iyice anlatmış olsa, onlar da Tranio'yu ve Gremio'yu Orta Çağ soytarılarının uzantısı olarak çizmeyeceklerdi, eminim.
Şenay Kösem, Bianca'yı fiziksel yapıya dayalı, ağırlığı vücut hareketleri ve estetiğe yaslatılmış bir oyun vermekte. Ruh olmayınca rol olur mu? Olmamış. Hortensiyo'da Erkan Sever, Lucentio'da Ersin Umulu, Baptista'da Ali Berge, Grumio'da Cengiz Tangör kötü değiller, ama rol yapıyorlar. Biondello'da Arda Aydın iyi. Serhat Onbul, kötü Yahudi taklidi dışında Turgut Arseven, Selçuk Yüksel, Emin And, Nagehan Erbaşı, Bergen Coşkun, Cemal Ahhan Şener, Özgür Burak Önal yönetmen ne istemişse, ne bir eksik, ne de bir fazla onu veriyor. İyi mi kötü mü kendileri karar vermeli. Filiz Kutlar dul kadına hiç mi hiç ısınamamış. Mehmet Ali Alabora, ikinci perdedeki “Neşelensene Kate” yinelemelerinde sesine pekâlâ ayrı renkler katabilir. Onun dışında diksiyonuyla, sesini kullanmasıyla iyi. Öteki karakterlere karşı gösterdiği tepkiyle, komik durumlara değer katmayı da becermiş. Meltem Cumbul, Katharina rolüne karakterin sınırladığı tuhaflıklardan hareket ederek yaklaşmış, bence iyi de etmiş. Ama öyle hırçın falan değil, fevkalade uysal bir kızcağız olmuş çıkmış. Oyunun belirleyici sahneleri daha işin başında kırpıldığından olsa gerek, konuya yabancı seyirci, Katharina tipini çözmekte zorlanıyor, hatta çözemiyor. Gerek Alabora'nın, gerekse Cumbul'un, benim bilebildiğim (profesyonel anlamda) ilk sahne deneyimleri olduğu düşünülürse, ikisini de kutlamalıyım diyorum. Ve de, tiyatroyu bırakmamalarını diliyorum.
Barış Dinçel'in dekoru gene işlevsel. İçeri ve dışarı açılan yaylı kapılar, kimi oyunculara hoşluk yaratmak olanağı da veriyor. Bir de, Petruchio'nun evini hiç değilse ışık huzmesiyle ayırabilseydi! Mehmet Topatan'ın ışık tasarımı kötü değil, ama makyajcının renklerini tutmuyor. Ya da tam tersi. Renkler düşük değerde hesaplanarak makyaj yapılmış gibi. Başarılı kostüm tasarımcısı Zuhal Soy, dönemin özelliklerini taşıyan giysiler tasarlamış. Giysiler abartılı değil. Kadınlarda korse kullanmamış. Kim bilir! Belki de dik ve ince bir görüntü sağlamak istememiş. Giysiler ağır olmadığı için, oyuncular rahat hareket edebiliyorlar. Erkeklere de, kalçaya kadar vücuda yapışık gelen, kalçadan dize kadar büzgülü pantolonlar giydirmemiş. Ama Katharina'nın ikinci perdede üstü başı kir pas içinde, lime lime olması gerekmez miydi? Haaa!..
Sözün özü: Shakespeare, Shakespeare'dir. Tamam da, bu kere değil...
s

JaqLee
04-07-10, 06:23
Savaşın Kazananı Yoktur...

"Savaş, insanlık onuruna ve insanlık mirasına saldırıdır. Sadece yenilenler değil, yenenler de insanlık onurunu yitirirler. Bana göre savaşın, kazananı yoktur, en büyük kaybedeni de kadınlardır."
Erzurum Devlet Tiyatrosu'nun yeni oyunu "Kadınlar da Savaşı Yitirdi"nin yönetmeni Nurşim DEMİR'le savaş, kadınlar ve Erzurum üzerine konuştuk.
LOKMAN ZOR - "Kadınlar da Savaşı Yitirdi" oyununu siz mi seçtiniz yoksa görevlendirmeyle mi Erzurum'da bulunuyorsunuz?
NURŞİM DEMİR - Aslında her ikisi de. Amerika ile Irak'la ilgili niyetleri ve planları gündeme geldiğinde Troyalı Kadınlar gibi savaş karşıtı oyunların oynanabileceğini düşünüyordum zaten. Düşündüğüm oyunlardan biri de bu oyundu. Aynı dönemde; Erzurum Devlet Tiyatrosu Müdürü Abdullah Bey, sahnelenmek üzere bu oyunu seçmiş. Bana teklif ettiler, ben de zaten düşündüğüm için severek kabul ettim. Tiyatronun yaşananlardan ve gündemden uzak olmaması gerekiyor. Aynı doğrultuda Aralık ayında Trabzon Devlet Tiyatrosu'nda yine savaş konulu "Söz Veriyorum" adlı oyunu yönetmiştim.

LOKMAN ZOR - Tiyatronun yaşananlardan ve gündemden uzak olmaması gerektiğini söylediniz. Bu oyunlarda çalışmanızın sebebi, tamamen bu düşüncenin ve gündemi takip etme arzusunun bir neticesi midir?
NURŞİM DEMİR - Tiyatroyu yaşamdan uzak düşünmek mümkün değildir. Tiyatronun gündemi birebir yansıtması yada takip etmesi mümkün olmayabilir. Ancak sanatçı olarak bazı toplumsal olaylara karşı duyarsız kalamazsınız. Yaşananların farkındaysanız bunlara yönelik bir düşünceye sahip olmanız kaçınılmazdır. Biz de karşı karşıya kaldığımız bu savaş gerçeğine yönelik düşüncemizi, işimizi yaparak ve "Savaşa Hayır" diyerek ortaya koyuyoruz. Yoksa tiyatro, mutlaka gündemi birebir izlemeli gibi bir düşünce her zaman gerçekleşmeyebilir.

LOKMAN ZOR - "Kadınlar da Savaşı Yitirdi" oyunu savaş karşıtı söylemini ne şekilde ortaya koyuyor?
NURŞİM DEMİR - Oyun bu söylemi, özellikle savaş sonrasında kadınların durumunu ele alıyor. II.Dünya Savaşı'nda Viyana'ya giren Sovyet Ordusu'nun, savaşın mağduru aç ve sefil Viyana kadınlarını, günlük nafaka karşılığında askerlerin cinsel ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanması anlatılıyor. Savaş karşıtlığı, her dönemde savaştan en büyük zararı gören kadınların, cinsel kimliklerinin uğradığı şiddeti ele alıyor.

LOKMAN ZOR - Bu ifadenizde kadın olmanızdan kaynaklanan duygusal bir bakış açısı var mı? Zira savaş, insanlık tarihi boyunca zararlı ve tahrip edici olmuş bunun zararını da herkes eşit bir şekilde görmüştür.
NURŞİM DEMİR - Bu bakış açısının kadın olmamla ilgisi var mı bilmiyorum ama gerçekten savaşların kadınlara çok daha fazla acı verdiğini düşünüyorum. Kadınlar savaşta babalarını, kardeşlerini, kocalarını, çocuklarını yitiriyorlar. Bunun yanı sıra, insanın kolay kolay kabul edemeyeceği bir başka şeylerini de yitirebiliyorlar, bir erkeğin yitirmediği bir şeylerini: Bedenlerini kullanım hakkını. Bu beraberinde kadınlık ve insanlık onurunun da yitirilmesi sonucunu getiriyor. "Kadınlar da Savaşı Yitirdi" daha çok bunun üzerine kurulu. Savaş, herkesten alıp götürdüğü, yok ettiklerinin daha fazlasını kadınlardan götürüyor. Bunu insanlık tarihinin her döneminde yaşadık, en yakın örneğini birkaç yıl önce Bosna'da, Arnavutluk'ta ve belki Irak"ta hep beraber gördük. Herkes, çok büyük acılar yaşadı ancak en büyük acıları tecavüze, ve benzeri kötü muamelelere uğrayan kadınlar yaşadı. Bana göre savaşın, kazananı yoktur, en büyük kaybedeni de kadınlardır.

LOKMAN ZOR - Bunun her dönemde aynı olduğunu mu düşünüyorsunuz?
NURŞİM DEMİR - Tabi ki, ilk çağlardan günümüze hep aynı olmuş, gelecekte de farklı olmayacaktır. Oyunda 1945'lerde yaşananlar anlatılıyor. Biz o dönemde hatta daha öncelerde yaşanan acıların, şiddetin, saldırganlığın günümüzde de sürdüğüne, fazla değil, beş-on yıl önce tanık olduk ve oluyoruz. Oyunda bu acıların her dönemde yaşandığını söylemeye çalışıyoruz.

LOKMAN ZOR - Bahsettiğiniz acılara bizzat şahit olmuş Malaparte'den bahsedelim birazda. Hem I.Dünya Savaşı'nda hem II.Dünya Savaşı'nda bulunmuş, bir dönem İtalyan Faşist Partisi'nin görüşlerini benimseyip savunan asker kökenli birinin, savaş karşıtı bir oyun yazmış olması ilginç bir durum.
NURŞİM DEMİR - Sizin de ifade ettiğiniz gibi her iki dünya savaşında görev almış ve I.Dünya Savaşı'nda savaş nişanıyla ödüllendirilmiş bir İtalyan Subayı Malaparte. Bir süre Faşizmin görüşlerini benimsemiş olmasına rağmen sonradan bu görüşlerden vazgeçmiş ve Hitler Faşizmi'ni devirmek için "Hükümet Yıkma Tekniği" adlı ünlü eserini yazacak kadar karşı olmuş bu görüşe. II.Dünya Savaşı süresince birçok cephede görev yapmış, savaşın verdiği acıya ve yarattığı tahribata birebir tanık olmuş. Bence onun hayat hikayesi, savaşın gerçek yüzünü göstermek için en iyi örnek. Asker kökenli birinin savaşa yönelik böylesine bir bakış açısına sahip olması, savaş olgusunun ürkütücü boyutunu gözler önüne sermektedir. Oyunda ortaya koyduğu tavır da "asker olma"nın önüne geçen "insan olma" düşüncesinin neticesidir.

LOKMAN ZOR - Oyun 8 Mayıs'ta prömiyer yapıyor ve prova süresi oldukça kısa. Bu durum gözünüzü korkutmadı mı?
NURŞİM DEMİR - Korkutmadı desem yalan olur. Ama ortada yapılması gereken bir iş var ve birinin çıkıp bu işi yapması gerekiyor. Sürenin kısa olması, biraz daha fazla çalışmayla sorun olmaktan çıkarılır. Ben de bunu düşünerek hareket ettim. Bu doğrultuda en büyük avantajım; oyuncularımın hepsinin çok genç, enerjik ve istekli olmalarıdır. Hepsi çok zor şartlar altında çalışıyor olmalarına rağmen oldukça verimli bir prova sürecimiz söz konusu oldu. Açıkçası çalışmaya başlamadan önce böyle bir şeyi beklemiyordum.

LOKMAN ZOR - Buraya gelmeden önce Erzurum Devlet Tiyatosu'nu yada Erzurum seyircisini tanıyor muydunuz?
NURŞİM DEMİR - Erzurum'a daha önce 1980 yılında bir turneyle gelmiştim. Erzurum halkını o dönemde az da olsa tanıma imkanım oldu. Ancak aradan geçen zamanın neleri değiştirdiğini tahmin etmek zor. Buraya geldikten sonra Erzurum'un çok sevecen ve algıları açık bir seyirci kitlesine sahip olduğunu gördüm. Çok istekli ve sanatsal etkinliklere karşı duyarlı bir seyirci var ve o insanlara bir şeyler verilmeli onlar için bir şeyler yapılması gerekli diye düşünüyorum. Erzurum Devlet Tiyatrosu'nu ise aynı kurumun çatısı altında çalışıyor olmamız dolayısıyla az çok tanıyordum. Ama burada bulunduğum süre içerisinde daha fazla bilgi sahibi oldum.

LOKMAN ZOR - Erzurum'un veya diğer bölgelerin yeterli imkanlara sahip olduğunu düşünüyor musunuz?
NURŞİM DEMİR - Bunu düşünmek mümkün değil, örneğin burada birçok eksik, birçok imkansızlık söz konusu ve bu durum sadece Erzurum için değil, her yer için geçerli. Devlet Tiyatroları'na yönelik acil bir iyileştirme şart. Sorunlar çok ve büyük, buna karşın ortada çözüm yok. 1949'da çıkmış Devlet Tiyatroları yasasının en son 1970'te elden geçirilmiş olduğunu ve o dönemde daha küçük bir kurumun ihtiyacına göre ayarlanmış. Tiyatroları için yeni bir yasa, yeni bir yapılanma şart. Ancak ne yazık ki, hiçbir dönemde hiçbir siyasi, ciddi ve çözüm üretici bir yaklaşımla meselenin üzerine gitmedi. Hepsi kültürel ve sanatsal hizmetin getirisini maddiyatla değerlendiriyor. Bunun aksine, öyle uygulamalar söz konusu oldu ki, "gölge etmeyin başka ihsan istemiyoruz" noktasına geldik. Siyasilerin hiçbir şekilde anlamadıkları işimize burunlarını sokmaları, o kadar kötü şeyler yaşamamıza sebep oldu ki uğradığımız kan kaybını telafi etmek, yaralarımızı sarmak neredeyse mümkün değil. Alın işte en sonuncusu ortada: Kültür Bakanlığı'yla Turizm Bakanlığı'nı birleştiriyorlar. Söylemek istediğim şey; imkansızlıklar yada yaşanılan sorunlar sadece Erzurum'a ve diğer bölgelere has şeyler değil, Devlet Tiyatroları'nın genel sıkıntıları ve bunların aşılmasının tek yolu var: Bizim önerilerimiz doğrultusunda ve bizim bilgimiz dahilinde "Yeniden Yapılanma".

LOKMAN ZOR - Bahsettiğiniz sıkıntıların "Kadınlar da Savaşı Yitirdi" oyunu üzerinde olumsuz etkileri oldu mu?
NURŞİM DEMİR - Çok net bir şekilde görünmese de mutlaka oldu ve oluyor. Sanatçısından teknik personeline kadar herkes ister istemez etkileniyor bundan. Örneğin, bazı günler gece 10'dan sonra 2'lere kadar prova yapmak zorundayız. Sanatçı arkadaşlar gündüz çocuk oyununda, akşam diğer oyunda oynuyor. Oyundan sonra provaya katılıyor bu arada da turneye gidiyorlar. Teknik kadro için de aynı durum geçerli. Onlar da sabah gelip çocuk oyununun dekorunu kuruyorlar, çocuk oyunundan sonra onu söküp prova için bizim dekoru kuruyorlar. Yine de birileri Ankara'da İstanbul'da oturduğu yerden Devlet Tiyatroları çalışanlarının sezon boyunca yattığını, çalışmadığını söyleyerek yazıp çiziyorlar. Bu emeğin tiyatro adına ahkam kesenler veya siyasiler tarafından dikkate alınmaması, farkında olunmaması çok acı. Bütün bunlar tabi ki olumsuz bir takım etkiler doğuruyor. Ancak bunlara rağmen herkes çok büyük özveri, fedakarlık ve hevesle çalışıyor, çalışmaya da devam edecektir.

LOKMAN ZOR - Bu özveri ve fedakarlığın, ortaya iyi ve başarılı bir çalışma çıkaracağını umuyorum. Söyleşi için teşekkür ediyor, bundan sonraki çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

JaqLee
04-07-10, 06:23
PATİKADAN KOŞAN, KAÇAN, KAYAN KADINLARIN OYUNU: "KIR"...

Demişlerdi de inanmamıştım: Bu adam, gerçekten yeni bir ses, yeni bir nefes. Bu adam, geleneksel tiyatrodan kaçıyor. Bu adam, öykü anlatmaktan sıkılıyor, anlatmak zorunda kalırsa öykünün ucunu açık bırakıyor, öyküyü sonlandırmıyor. Bu adam, tiyatro için karakter yaratmaktan nefret ediyor. Sözcüklerle oynuyor. Az, basit ve açık sözler kullanarak çok şeyi ifade etmek istiyor. Az, öz sözcüklerle ne yapıyor, ne ediyor, metni gizemli kılıyor. Bu adamın, güçlü bir mizah duygusu var. Bu adam, şiddeti ürkütücülükle bağdaştırıyor. Bu adam, “Çağımızın Dahisi” olarak tanımlanmakta. Bu adam, İngiliz ve de kırk yedi yaşında. Bu adamın adı Martin Crimp. Bu adam, tiyatronun geleneklerini altüst etmeye geliyor. Bu adam, günümüz kentlisinin (başta iletişim olmak üzere) karşı karşıya kaldığı pek çok sorunu irin deşer gibi deliyor. Bu adam, kentlinin, kentten kaçmak amacıyla sakin topraklara ulaşsa bile, kendisini kentlilik sorunlarından kurtaramayacağını savlıyor. “Kentli nereye giderse gitsin, kent onu bırakmaz, ardı sıra gelir,” diyor.
İstanbul Devlet Tiyatrosu, yeni kuşak İngiliz tiyatro yazarı olan, ünü İngiltere sınırlarını aşan bu adamın “Kır” adlı oyununu oynamakta. O adam (yani martin Crimp), “Kır”da günümüz kent insanının iletişimsizlik, yalnızlık ve yabancılaşma ile örülü dünyasını anlatıyor. Dil üzerine kurulmuş tuzaklarla dolu, insanlar arasındaki 'bağımlı ilişkileri' aşk, cinsellik ve para üçgeninde tefe koyuyor. Gel çık işin içinden!.. Ne mümkün! Sessiz, sakin doğa ortamına aşk ve mutluluğu bulmak için gelen Doktor Richard (Celal Kadri Kınoğlu) ve karısı Corinne (Ülkü Duru) istediklerine erişebilecekler mi? Crimp “A ah,” diyor, eriştirtmiyor.
Bu seyredilesi, özellikle oyun yazarlarımızın, oyunlaştırmak uğruna seyirciyi koyunlaştıran oyunlaştırıcılarımızın mutlaka, ama mutlaka seyretmeleri (dikkat buyurunuz izlemeleri demiyorum, seyretmeleri) gereken oyunu Işıl Kasapoğlu bulmuş, kotarmış. E vallahi eline sağlık. Günümüz insanının kentten kaçıp doğaya sığınırken, kendisinden de kaçmayı düşleyip de başaramadığı gerçeğini yalın bir tiyatro diliyle, yazarına asla ihanet etmeden sahneye taşımış. “Eroin bağımlısı doktor olur mu” gibi, günümüzde bağnazlık örneği sayılabilecek soruyu, çağın ölçülerinde yorumlamış. Kadın-erkek, karı-koca ilişkisini hallaç pamuğu gibi atan yazara öyle bir destek vermiş ki, sormayın, gidin seyredin. Umulmadık anda içinden çıkılmaz noktaya gelen, sonrasında kolayca yola giren, hemen ardından karmakarışık olan oyunu, sökülen ve yumak haline getirilen yün gibi çözüme kavuşturmuş. Vergilius okuyan marjinal kimlikli kız (Almila Uluer) karakterini, hiçbir uca kaydırmadan biçimlendirmiş.
Böylesi bir metni dilimize kazandırmak sanırım zor bir uğraş. Ama “Uyanıkmışım gibi yapıyormuşumdur” ve benzeri tümce kurmak, birbiri ardı sıra “ihtiyaç”, “gereksinim” gibi eşanlamlı sözcükleri kullanmak olur mu kardeşim! Biraz daha özen gösterseydin olmaz mıydı be Roza Hakmen'ciğim? Dil, kavramsal, yani şematik ve genel olduğundan, kişiliksiz ve taşlaşmış klişeler biçimine dönüşürse, gerçek bir iletişim aracı olmaktan çıkıp, tiyatroda “engel teşkil ediyor.” Işıl Kasapoğlu'nun da kulağına eğilip bir şey deyivereceğim: Hani, “tiyatro... tiyatro” dergisinin Kasım 2003 sayısında “Huzursuz Seyirci” takma adıyla yayınlanan yazıda, geçen sezon gerçekten de bıktırıcı bir hal alan “duman salma” modasından söz ediliyor ve: “İlgili olsun olmasın, her oyun 'tütüyor',” deniyordu ya! Doğru söze ne denir! “Kır”ın perde açılışında o dumana ne gerek vardı, anlayamadım gitti. Sonra, telefonun sesini birileri sağa alsa/aldırtsa ne iyi olacak. Oyun sırasında kulisin telefonu çalıyor gibi oluyor da!
Hakan Dündar'ın dekoru, perde açıldığı anda yansılamanın havasını pek güzel yaratıyor. Enver Başar, ışıklama çizelgesini dramatik çatışmanın ve çabaların sahnede belirtilmesini sağlamak amacıyla pek güzel ayarlamış. Işık tasarımını yaparken, tabloların değişimi ve karakterlerin davranış tarzlarının vurgulanması aşamasında yönetmene doğrudan yardımcı olmuş. Önce sıcak ve yumuşak, sonrasında keskin ışıklarla sahnede hareket kavramı yaratmış. Serpil Tezcan'ın kostümleri neden daha iyi olmamış, anlayamadım. Örneğin Corinne'in ikinci kostümü neden aceleye gelmiş, bilemedim. Joel Simon'un müziği ortama mükemmel uymuş.
Işıl Kasapoğlu, oyuncu yönetiminde belli ki oyuncuların edilgen olmamalarına özen göstermiş. Üç oyuncuda da kişisellik yok. Üç oyuncu da kendilerine, metin ve karakter üzerinde kendi düşüncelerine inanmışlar. Yönetmenin kendilerine ne yapmaları, ne düşünmeleri gerektiğini söylemesini beklememişler, dolayısıyla “nesne” olmaktan kurtulmuşlar. Üç oyuncu da yaratıcılık, özgürlük, fantezi yüklenmiş. Ülkü Duru, metinde yazılı olan bütün sözcükleri ve onların altında, alt metinde saklı olan her şeyi, düşünceleri, duyguları çok iyi kavramış. Dikkatle izlenilmeli, coşkuyla alkışlanmalı. Celal Kadri Kınoğlu, canlı, fiziksel ve psikolojik yönelimlerden oluşan bir skoru oluşturabilmeyi başarmış. Ama neden öyle yüksek oynuyor? Almula Uluer, Rebecca'nın içsel yaşamının itici güçlerini, iradesini, aklını ve duygularını aksiyona son derece dengeli geçirmiş, imgelemini canlandırmış. Gözlerinin ve yüzünün incelikli ifade araçlarından da olabildiğince yararlanıyor, ama sesini, tınılarını, sözcüklerini, tonlamalarını, konuşmasındaki hataları derhal düzeltmeli. Ya da birileri ona öğretmeli. Yoksa yazık olur. Uluer'e günah değil mi?

SÖZÜN ÖZÜ: La Fontaine'in dediği gibi: “Neyin hakkından gelinmez ki, kafa istekle birleşir birleşmez.” Bu oyunu hâlâ görmediyseniz, fırsat yaratın, mutlaka görün. Ama mutlaka...
a

JaqLee
04-07-10, 06:24
İNSANIN DOYUMSUZLUĞU VE BİR SİMURG HİKAYESİ "SU DAMLASI VE ÇOCUK"...

İnsanoğlunun en belirgin özelliklerinden birisi doyumsuzluğudur. Aklı sayesinde diğer tüm varlıklardan ayrılan insan, yaratıkların en doyumsuzu olma ksonumuna da yine aklı sayesinde ulaşmıştır. İnsanlık tarihini süsleyen başarılar, bu doyumsuzluğun bir sonucu olduğu gibi, savaş ve mücadele yoluyla insanlık tarihine sürülen kara lekeler de aynı açgözlülükten kaynaklanmaktadır. Uzay teknolojisinin kullanıldığı bugünün modern dünyasında, insanın benliğinde yer alan bu doyumsuzluk son derece tehlikeli boyutlara varmış bulunmaktadır. Elindekinin kıymetini ve onunla yetinmeyi bilmeyen insanoğlu, doyumsuzluğu sayesinde kronik bir mutsuzluk yaşamaktadır.
Erzurum Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenen “Su Damlası ve Çocuk” adlı çocuk oyunu, modern insanın yaşadığı bu kronik mutsuzluğu ele alıyor. Aile içerisinde sorunsuz bir yaşam süren Çocuk, hepimizin içinde varolan o doyumsuzlukla, suni sorunlar yaratıp mutsuzluk yaşıyor ve sürekli durumundan şikayet ediyor. Bir rastlantı sonucu karşısına çıkan Su Damlası, Çocuk’un bu durumunu fark edip ona bir ders vermek için yanına alarak önce saraya, ardından yemyeşil bir dağa, bir savaş alanına ve en son da bir sirke götürüp diğer çocukların hangi şartlar altında yaşadığını görmesini ve sahip olduğu şeylerin değerini anlamasını sağlıyor.
Çocuk, prens olmanın ve sarayda yaşamanın getirdiği sorumluluğu, sarayda tanıştığı prensten, yemyeşil bir dağda yaşamanın zorluk ve sıkıntılarını Çoban’la kardeşinden, savaşın filmlerdeki gibi heyecan verici olmadığını ve sirklerdeki herkesin sanıldığı kadar mutlu yaşamadığını buralardaki çocuklardan öğrenip, mutsuz olduğu yaşamın aslında ne büyük mutluluk taşıdığını fark ediyor. Özde varolanın değerini anlatıp, eldekine sahip çıkmanın önemine işaret eden “Su Damlası ve Çocuk”, verdiği mesaj itibariyle modern bir simurg hikayesi niteliği taşıyor. İnsanın henüz çocuklukta başlayan memnuniyetsizliği sonucu giriştiği arayışta yine kendine ulaşmasını oldukça etkili bir yolla anlatıyor.
Başarılı bir akademisyen ve eğitmen olan Aslıhan Ünlü’nün yazdığı “Su Damlası ve Çocuk”, kalıplaşmış belli başlı konuları ele alan, alışılmış çocuk oyunlarından farklı çizgisiyle dikkat çekici bir oyun. Gelişen teknolojinin, insan yaşamına sağladığı rahatlığın yanı sıra ona verdiği mutsuzluğu, çocuğun dünyası içerisinde başarılı bir şekilde yansıtıyor. Oyun birbirinden bağımsız dört sahne, ön oyun ve son oyundan oluşuyor. Sahneler, metin üzerinde her türlü değişikliğe imkan tanıyacak şekilde kurulmuş.
Oyun genel olarak belirgin bir akıcılığa sahip ancak ön oyunda Çocuk ile Kardeş arasında geçen tartışma, oyuna yönelik olumsuz bir önyargı yaratacak niteliğe sahip. Çocuk’un yaşamına yönelik memnuniyetsizliğini vermeyi amaçlayan ön oyunda, iki kardeş arasında amaca pekte hizmet etmeyen tartışma, sıkıcı bir atmosfer yaratıyor. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, bu bölümün kısa olması ve sonrasındaki hızlı ilerleme, bu düşüncenin değişmesini sağlayabiliyor.
"Su Damlası ve Çocuk”un yönetmeni de eski bir akademisyen olan M. Sadık Yağcı. Bir eğitmenin kaleminden çıkmış oyunu, eski bir eğitmenin sahneye taşıması başarıyı da beraberinde getiriyor. Reji anlayışını “çocuğun dünyasına girmek” üzerine oturtan yönetmen, bu alanda yakaladığı ip uçlarını başarılı bir şekilde kullanmış. Çocukların her an uyanık olan bilinç ve algılarına hitap edecek mizansen, hareket ve mimiklerle hem dikkatin dağılmasına engel olmayı hem de mizahi bir atmosfer yaratmayı başarmış. Bu yolla eylemi sözün önüne geçirerek çocuğun dünyasına hitap edecek görselliği yakalamanın yanı sıra, Su Damlası’nın varlığıyla ortaya çıkan büyüselliği de ışık, dekor ve kostümle destekleyerek çocuğun imgelem gücünü harekete geçirecek şekilde sunmuş. Bu noktada zayıf kalan tek şey; Su Damlası’nın sadece çocuk tarafından görülebildiğinin seyirciye yeterince aktarılamaması. Bu durum birkaç yerde sözle vurgulanmasına rağmen, hareketle desteklenmediği için –dış aksiyonun sözden daha etkili olduğu çocuk tiyatrosunda- algılamada çelişki yaratabiliyor. Ancak genel olarak yönetmenin, oyunda dingin ama sıkmayan, hareketli fakat yormayan dengeli bir yapı kurarak, ortaya başarılı bir çalışma çıkardığını söylemek gerek.
Oyunun en çok dikkat çeken yönlerinden biri de müzikleri. Çocuğun hareketli dünyasını yansıtıp yine o dünyaya hitap edecek tarzda hazırlanmış müzikler, özellikle ritmiyle seyirciyi kısa sürede etki altına alabiliyor. Ancak bu noktada müziğin güzelliğini gölgeleyen iki önemli unsuru da göz ardı etmemek gerek. Müzikologlar, gitar, bas gitar,bateri, org gibi metalik sesler çıkaran ensturmanların, çocuğun müzik kulağını olumsuz yönde etkileyip zarar verdiği konusunda ortak fikre sahiptirler. Ne yazık ki, “Su Damlası ve Çocuk”ta, bu bilimsel gerçek gözden kaçmış ve oyun müzikleri tamamen bu tür ensturmanlarla yapılmış. Sanırım bunun doğal sonucu olarakta müzik, çok önemli mesajlar içeren sözlerin anlaşılmasını engelleyecek kadar yüksek sese sahip. Öyle ki, şarkıları söyleyen oyuncuların büyük gayretleri bile bu durumu değiştirmeye yetmiyor. Yine de bütün bunların, oyunun genelinde belirgin bir şekilde öne çıkan başarıyı gölgeleyemediğini ifade etmek gerekiyor. Zira, “Su Damlası ve Çocuk”, yazarı, yönetmeni, oyuncusu, dekor-kostüm ve ışık tasarımcıları, müzik ve dans düzenleyicilerinin uyumlu bir şekilde çalışarak son derece ciddi gayret ve performans sergiledikleri başarılı bir ekip çalışması olmuş.
SU DAMLASI VE ÇOCUK
Yazan : Aslıhan Ünlü
Yönetmen : M.Sadık Yağcı
Dekor Tasarımı : Selda Kulluk Yerdelen
Işık Tasarımı : Duran Güngör
Müzik Tasarımı : Sema Erkan
Dans Düzeni : Tarkan Erkan
Yön. Yardımcıları : Serhat M. Kılıç, Berrak Aydaş, Yeşim Madırlı

Oynayanlar : Özlem Gündoğdu - Sema Öner

Fulya Koçak
Ahmet Burak Bacınoğlu
Cengiz Uzun
Burak Altay
Sezai Yılmaz
Fatih Topçuoğlu
Mehmet Yıldız
Orkestra : Tuğrul Topçuoğlu
Emrah Lehimler
Özer Akçay
Gökalp Gültekin
Sahne Amiri : Özge Ayık
Kondüvit : Çiğdem Kaplan
Işık Kumanda : Eser Dursun
Suflör : Serkan Ay

JaqLee
04-07-10, 06:24
TEMAŞA" SANATINI YOĞURAN YÖNETMENİN, AMACINA ULAŞIŞI: "ÇENGİ"

Ahmet Mithat Efendi, 1844-1912 yılları arasında İstanbul'da yaşamış, iki yüze yakın telif ve çeviri eseri olan, daha çok romancı ve gazeteci kimliğiyle tanınmasına karşın, tarih ve pedagoji dallarında da uğraş vermiş, yanı sıra oyunlarıyla da önem kazanmış bir yazarımız. Günlük sosyal konuları, evlilik, boşanma, karı koca ilişkileri, kadınların konumu ya da ülkenin durumunu eklektik, postmodern kurgulu romanlarında işlemiş. Öğretici olmayı da amaçlamış. Okumadım, ama kitaplarında yemek tarifi bile yaptığı, sofra kurallarını tanıttığı, hatta fıkra anlatımına bile giriştiği söylenmekte. Dilde de fevkalade yenilikçiymiş.

Babaannesi kantocu Amelya, büyükannesi Virjin Hanım, dedesi Şehr-i komik Naşit Bey, halası Adile Naşit, babası Selim Naşit olan, günümüzün önemli oyuncularından Naşit Özcan; arkasındaki bu kadar bilgi, soyaçekim ve birikim ile, 19. yüzyıl İstanbul yaşamından, kültür ve etik değerlerinden kesitler sunan Ahmet Mithat Efendi'nin “Çengi”sine takılmış kalmış. İlk olarak 1884 yılında yazarı tarafından oyunlaştırılan ve dönemin yöneticilerince sakıncalı bulunduğu için tiyatro kapattıran; geleneklerimiz içinde yer alan yanlış alışkanlıkların ve yanlış törelerin taşlandığı oyunu, Mustafa Miyasoğlu, (bana kızmasın, ama biraz 'taze suya tirit' haline getirerek) 1997 yılında sadeleştirmişmiş. Naşit Özcan, işte bu sadeleştirmeyi almış ve ilk iş olarak gelenekselle moderni harmanlamayı düşünerek sahneye taşımış. Pekiii... Sahneye taşıma aşamasında ne yapmış? Yapılması gerekli olanı yapmış. Ahmet Mithat Efendi'nin cin-peri safsatalarıyla aklını yitirenlere, büyücülere; nerede akşam orada sabah eğlenen âlemcilere ve her mecliste hazır bulunan çengilerden yola çıkarak ne anlatmaya çalıştığını iyice incelemiş, anlamış, dolayısıyla iyi yorumlamış. “Osmanlı nasıl eğlenirdi,” kolaylığına kaçmayarak, yanlış yetişme ve yetiştirmenin insanları ne duruma düşürdüğünün altını, Ahmet Mithat Efendi'nin pedagojik yaklaşımlarını da pertavsız altında tutarak çizmiş. Geleneksel gölge oyunumuzdan, Hacivat-Karagöz'den yararlanarak anlatım gücünü zenginleştirmiş. Mask kullanarak tiyatronun yasasını uygulamış, gerçek dışı bilineni gerçeğe dönüştürmüş. Sahnenin sadece “gerçek” yaşamı ele almaması ilkesi dahilinde, maskların arkasındaki nesnelerin ayrımına varıldığında “gerçeküstü”nün daha belirginleşeceğini bilmiş. Bu sayede oyun, örneğin Dâniş Çelebi'nin yanlışlıkla dadısını bıçakladığı ve benzeri gizi olan olaylı sahnelerde, perde arkası betimlemelerle anlatılınca hem kolay anlaşılır, hem de iyi anlatılmış olmuş. Oyuna “altı karış beberuhi” Şeyh Gürgüvani'yi (Mevlût Demiryay) ekleyerek komedi unsuruna katkı sağlamış. Bu arada, Turgay Noyan'ın, kendi yazdığı şarkı sözlerine uyarladığı özgün müzik de, anlatımına yardımcı olmuş. Parçaların tonlarını, (her ne kadar Muzaffer Berişa, Mesut Bingöl, Ömer Göktay, Evrim Karagöz, Ayla Özkan'dan kurulu orkestranın “forte”liği altında ezilmeme uğraşı veriyorlarsa da) Murat Taşkent'in, Oya Palay'ın Cem Uras'ın, Senan Kara'nın ses tonlarına uydurmuş. Sibel Sönmez de abartısız, yeterince “şıkırdım” koreografisi ile katılmış çabalara. Arzu Işıtman, “Çengi”ye çözümsel gözle yaklaşmış. Özcan Çelik, ışık düzenini iyi kotarmış. Ayşen Aktengiz Bayraşlı da, elinden geleni ardına koymamış, zevkli bir iş çıkarmış diyeceğim, ama diyemeyeceğim. “Anlatıcı”nın giysisi ne öyle! Tam anlamıyla altı kaval, üstü şişhane... Bistüer altına Şalvar yakışmamış, şalvarın altına çorapla giyilen sandalet çarşafa hiç uymamış. “Eski ile çağdaşı karıştırdım,” diyesi olsa da, olmamış. Peri'nin pembe, Melek'in turkuaz-yeşil giysisinin altına giydirdiği sarı-bej ve açık çağla yeşili ayakkabılar da iyi değil. Barış Dinçel, başarılı, çok amaçlı sahne tasarımı ile yönetmene uyum sağlamış. Sonuç olarak ortaya keyifli, alışageldiğimiz müzikli tiyatro oyunlarından oldukça farklı bir iş çıkmış. Oyuna karışan, hatta kimi zaman oyuncunun kulağına bir şeyler fısıldayarak dedikodu bile yapan; seyircinin sık sık kulağını çekip, onu silkeleyen; sürekli araya girerek öğütler veren, bir anlamda Ahmet Mithat Efendi'nin kendisi olarak algıladığımız anlatıcı rolünü Ayşegül Devrim'e vermiş, iyi de etmiş.

Her şey iyi güzel de, serde eleştirmenlik var. Naşit Özcan'a önce metindeki bir tümceyi değiştirmesini önereceğim. Cemal, eve girmek istiyor ya, orada Sümbül: “Her akşam, her akşam; temcit pilavı değil ya!” diyor. Dilimizde: “Bir konuyu sürekli olarak , usanç verecek bir biçimde, ikide bir gündeme getirmek” karşılığında kullanılan “temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp öne sürmek” deyimi buraya pek yakışmıyor, bir... Dilferah Dadı, Dâniş'in ardından önünden öyle tazı gibi koşmamalı diyeceğim, bu da iki. Ayyy!... Az kaldı unutuyordum: Sandal sahnesi... Naşit Özcan, bu sahneyi çok iyi yakalamış. Poşet içine konulan gazetelerin sesinden elde edilen deniz efekti, hele hele martı, bir harika... Amaaa!... Sandalcı, Cemal'e başaltına geçmesini söylüyor, tamam da, sonra neden ters yöne kürek çekiyor?

Neyse! Devam edeyim. Genç oyunculardan kurulu kadronun tümüyle iyi olduğunu, iyi yönetildiklerini hiç çekinmeden söyleyeceğim. Örneğin, Ahmet Mithat Efendi'nin hangi nedenle “Molla” dediğine bir türlü akıl erdiremediğim Saliha rolünde Neslihan Öztürk, Koç Ali'de Ertuğrul Postoğlu, Safa Efendi'de Cem Uras, Yahni'de Zafer Kırşan... Çengilerde de, Nur Saçbüker ve Özgür Kaymak (bu ikisi birer gıdım önde) ile Senan Kara, Çiğdem Gürel, Ece Onur, Neslihan Öztürk, Elçin Altındağ... Oya Palay, Peri ve Sümbül'de karşıtlıklar yaratarak direnç geliştiriyor. Bu direnci, özellikle dans sahnelerinde hareketlerinin yoğunluğunu artırıyor. (Gene de dikkatini çekeceğim bir nokta var: Ne olur, fonetiğe biraz daha dikkat etsin. “Esami”yi ([esa:mi:] “esame, “Ta ki”yi “Taki” olarak kullanmasın). Genç oyuncu Senan Kara, Melek rolünün altından başarıyla kalkıyor. Üstlendiği başka rollerde de, üzerinde ciddiyetle çalıştığı, kendisi tarafından yaşama kavuşturulmuş kendi capcanlı arzularını kullanmayı sürdürürse önü çok açık. Dinçer Çekmez, Nafiz Efendi'de iyi de, Sandalcı'da neden Karadeniz diyalektine çalışmamış? Murat Taşkent gerek Dâniş, gerekse Cemal rollerinde çok rahat, oyunu inandırıcı. Esnek de bir yüzü var Taşkent'in ve o yüzü iyi kullanıyor. Sürekli yükselen istekleri, özlemleri, aksiyona çağrıları içsel ve dışsal, son derece ölçülü tüketiyor. Dileğim, Taşkent'in bu işi bundan böyle de ciddiye alması. Ve Ayşegül Devrim... Yılların usta oyuncusu. Her zaman olduğu gibi bu kere de “Anlatıcı” rolünü hafife almamış. Kimi meslektaşı gibi: “Ben o rolü, falanca uzvumla oynarım,” dememiş. Anlatıcı'yı canlı fiziksel ve psikolojik yönelimlerinden oluşturmuş, üstünyönelim dahilinde biçimlendirmiş. Naşit Özcan'ın amaç edindiği kutsal hedefe ulaşmasına katkıda bulunmuş.

JaqLee
04-07-10, 06:24
Kim Ermiş Kim Günahkar?

'Hayatta hiç bir şey göründüğü gibi değildir' atasözünün altını bir kez daha kırmızı kalemle çiziyor,'Ermişler ya da Günahkarlar'. Oyun, insanın doğasında varolan kötülükle yüzleşmesini anlatıyor. Bir adım daha ileri giderek, çağlar boyunca süregelen kötülük ve acımasızlığın insanlara neden bu kadar çekici geldiğine ve ilgi çektiğine dair sorulara yanıt arıyor. Eser ilk bakışta, bir akıl hastası seri katil, doktor, yazar ve hemşire arasında yaşananları anlatıyor gibi görünse de oyun ilerledikçe yüzeyselliğin altında gizlenen gerçekler bir bir ortaya çıkmaya başlıyor. Artık yazar, doktor ve seri katil Easterman karakterleri neredeyse iç içe geçmiş kimin kim olduğu gerçeği, hayalle gerçek arasındaki o ince çizgide kaybolmuştur. Yazar Anthony Horowitz'in kaleme aldığı orijinal adı 'Mind Games' olan 'Ermişler yada Günahkarlar' adıyla sahneye aktarılan eseri, Zeynep Avcı dilimize kazandırmış. Işıl Kasapoğlu'nun yönettiği oyunda, Haluk Bilginer, Bülent Emin Yarar ve Şenay Gürler neredeyse üç saat boyunca izleyicileri sandalyenin ucunda soluksuz bırakıyorlar. Devamlı değişen detayları ile izleyiciyi her an uyanık kalmaya zorlayan dekor tasarımına Gürel Yontan imzasını atmış. Nazım'a Armağan gibi son dönemlerde yaptığı özgün çalışmalarla adından çok söz ettiren müzisyen Selim Atakan oyunun atmosferini vurgulayan besteleri ile dikkat çekiyor. Oyunun dramatik yapısını güçlendiren ışık çalışması ise İrfan Varlıklı'ya ait. Işığından müziğine, devamlı değişen ayrıntıları ile şaşırtan dekorundan, muhteşem performansları ile büyüleyen oyuncularına kadar eser şimdiden tiyatro klasikleri arasına girmeye aday. Oyunu kendi deyimi ile binlerce çakıl taşı arasından bulup çıkaran Haluk Bilginer ile kötülüğün gizemi, günahın ezeli çekiciliği ve yanılsamalar üzerine konuştuk.
SDK - Peki, neden seri katilleri konu alan bir oyunu tercih ettiniz?
Haluk Bilginer - Evet, biz neden seri katillerle bu kadar çok ilgileniyoruz? Haklarında romanlar yazıyor, filmler çekiyoruz. Çünkü, kötülük ilginçtir. İnsanlara ilginç gelir ve insanlığın algılayabildiği bir parçasıdır. Kötülükle mücadele edilebilir ama aptallıkla mücadele edemezsiniz. Bu nedenle aptallık ilginç değildir. Ama kötülük zeka ister ve her insan bunu algılayabilir. Kötülük hepimizde doğal olarak var olan bir yanımızı gösterir. Kötülüğü duyduğumuzda iğrenip tiksinmeyiz sadece merak ederiz. O nedenle, mumyalar müzesinde seri katillerin mumyadan heykelleri yer alır.

SDK - Oyunda, yazar karakteri de 'kötülük iyi satar' diyor.
Haluk Bilginer - Bizim iki yüzlülüğümüz içimizde var olan kötülüğün bir göstergesidir. Bu bir seçim meselesidir. İnsana dair olan her şey hepimizin içinde var. Biz seçimlerimizi şu yada bu nedenden dolayı kötülük yapmamak üzere programlıyoruz. Biz yalnızca, böyle yaşamayı seçmiyoruz.
SDK - Yazar karakteri zaman zaman kötülükle ilgili olarak çeşitli analizler yapıyor ve oyunun bir yerinde soruyor, acaba kötülüğe ihtiyacımız var mı?
Haluk Bilginer - Evet, karanlık yönümüzü ortaya çıkarmak için ihtiyaç mı var acaba diye sorguluyor. Bu çok çok mor bir düşünce. Ben katılmıyorum ama belki de ihtiyaçtır, bilmiyorum.
SDK - Peki, bu oyun nasıl elinize geçti?
Haluk Bilginer - Biz bir cevher bulmak için çok fazla çakıl taşı ayıklıyoruz. İngilizce ve Türkçe yayınlanmış elimize geçen hemen hemen bütün oyunları okumaya çalışıyoruz. Arada bir beni çarpan sözlerini çok sevdiğim ve bu sözleri benim de söylemek istediğim oyunlar geçiyor elime. 'Ermişler ya da Günahkarlar' da bunlardan biriydi. Oyunun sözleri çok ilgimi çekti benim. Kim ermiş kim günahkar tartışması çok hoşuma gitti. Ve bunun gerçekten oyunun orijinal adında olduğu gibi bir Mind Game olması da. Yazar Anthony Horowitz çok zekice kurmuş olayı. Güya biz bir seri katili psikoterapide tedavi etmeye çalışırken, seri katilden daha fazla işkenceci olabiliyoruz aslında. Psikoterapist, seri katile işkence yapıyor oyun boyunca, kim Mr. Earsterman kim doktor belli değil.
SDK - Oyun ilerledikçe, bir süre sonra hangisi yalan, hangisi gerçek, hangisi hayal birbirine karışıyor değil mi, sanki her şey flulaşmaya başlıyor?
Haluk Bilginer - Sahnede görsel yanılsamalar da bunu için konmuş. Bir süre sonra kendi kendinize sormaya başlıyorsunuz. Ben mi yanlış gördüm, yoksa o resim mi değişti. Bana mı öyle geliyor yoksa bu resim başka bir adamın resmi miydi gibi. Yazar,oyuna böylesine yanılsamaları da ekleyerek kafamızı iyice karıştırmak istemiş. Böyle yapmakla bence de haklı.
SDK - Hiç bir şey göründüğü gibi değildir diyebilir miyiz ?
Haluk Bilginer - Kesinlikle, hiçbir şey göründüğü gibi değildir.
SDK - Oyunun seyirciyi de şaşırtıp bir süre sonra oyuna dahil ettiğini söyleyebilir miyiz?
Haluk Bilginer - Yani, belki de Easterman sizsiniz. Seri katillere bakın, kimse öyle romantik eserlerdeki gibi canavar yüzlü insanlar değil. Son derece masum yüzlü, genellikle sarışın, beyaz, orta yaşlı, sıradan bir işte çalışan Amerikalılardır yada İngilizlerdir. Türklerden, Akdenizlilerden seri katil pek çıkmıyor ama sonuç olarak seri katiller çok düzgün görünen insanlardır ama 19-20 kişiyi öldürmüşlerdir. Oyunda amaç, böyle bir soru işareti uyandırmak.
SDK - Dolap kapıya dönüşüyor, portrelerdeki resimler değişiyor, bütün bu şaşırtmacalar oyunun orjinalinde var mıydı yoksa siz sonradan bazı eklemeler yaptınız mı ?
Haluk Bilginer - Oyunda seyircinin gözü önünde telefonun değişmesi ve kitapların yükselmesi orijinal metinde yoktu, oyunun büyüsü daha da artsın diye bunları sonradan biz ekledik. Diğer şaşırtıcı unsurlar, dolabın kapı olması, resimlerdeki yüzlerin değişmesi ise vardı.
SDK - Eserde çok uç noktalar var, yamyamlık gibi.
Haluk Bilginer - İrkiltmek, insanı düşündürmek. Bir insan başka bir insanın ciğerini yiyebilir mi diye düşündürmek. Bu da özellikle seçilmiş irkiltme ve düşündürme unsuru. İnsana niye böyle bir şeyi yaptığını sordurmak. Buna ancak psikologlar yanıt verebilir. Sanat, sadece insana dair olan her şeyi ve kendimizi daha yakından tanımamızı sağlar.
SDK - Oyun deyim yerindeyse iskemlenin kenarında izleniyor, neredeyse diken üstünde.
Haluk Bilginer - Öyle diyorsanız, işimizi doğru yapmışız demektir. Bir oyuncunun da yapması gereken bu. Eğlence ile sanatı ayıran en önemli faktör bu bence. Bir şeyin eğlence mi sanat mı olduğunu nasıl anlarız sorusuna ben şöyle yanıt veriyorum. Bizi değiştirip dönüştürdüyse sanattır. Sadece iyi vakit geçirttiyse eğlencedir. Sanat iyi vakit geçirtmek zorundasdır ama siz bu binadan, tiyarodan ayrılırken girdiğiniz insan olarak çıkmazsınız, farklı bir insan olarak çıkarsınız. Sanatın görevi de budur. Kafanızda soru işaretleri oluşturur ama hiçbir zaman yanıt vermez. Sanatın görevi soru sordurmaktır, yanıt vermek değildir. Soru sordurmak da insani ilerleten, aydınlata bir unsurdur. Bu nedenle, sanat da bu ilerlemeye yardımcı oluyor diye düşünüyorum.

JaqLee
04-07-10, 06:24
ROMANDAN ALTI ÇİZİLEN BELLİ YERLERİN SAHNEYE TAŞINMASI: "YABAN"

Geçenlerde, Tiyatrokare'de oynayan bir oyun üzerine yayımlanan eleştirimi Nedim Saban fazla sert bulmuş, yazılı serzenişte bulundu. Yazısının sonuna, benim “Uygar Dostlarım” başlıklı albümüme eklenmeyi hak edecek yücelikte: “Bir oyun için bu denli acımasız yapılan eleştiri bile, gene de hiç yazılmamış olmasından yeğdir,” kabilinden ekleme yapmış. Pek gönendim. Hem gönendim, hem de daha bir cesaretlendim. İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda “Yaban”ı izlerken de, cesaretim yerindeydi.
Evet... İstanbul Devlet Tiyatrosu seçmiş, beğenmiş, repertuarına almış, “Yaban”ı oynuyor. “Yaban”, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun en iyi romanı olarak tanımlanmakta. 1942'de CHP Roman Armağanı ikinciliğini kazanmış. Anadolu köylüsünün gerçeklerini dile getirdiği ve Türk aydını ile köylüsü arasındaki uçurumu gözler önüne serdiği için bir övülmüş, pir övülmüş. Gerçi kimi eleştirmenler Karaosmanoğlunu, köylüye tepeden bakmak ve onu hor görmekle suçlamış, ama nafile! Lise yıllarımda okuduğumda, gerici Anadolu köylüsünün yoz bir sınıf olarak sunulmakta olduğunu ben de gözlemlemiş ve de şaşırmıştım, ama öğretmenim (ışıklar içinde yatsın) Ayten Cebecioğlu: “Yaban, hem Anadolu'yu ve köylüyü konu edinen ilk önemli roman olmasıyla, hem de çirkin bir gerçeği şiirsel bir biçemle dile getirmedeki başarısıyla Türk roman tarihinde bir tanedir,” demişti, susmuştum, yutkunmuştum.
Aradan yıllar geçti, “Yaban”ı, oyun yazarı olarak ciddi umudumuz Berkun Oya'nın oyunlaştırması, Mehmet Ergen'in rejisiyle izlerken, aklım gene oyunun kahramanı Ahmet Celal'in: "Gün geçtikçe daha iyi anlıyorum: Türk entelektüel; Türk aydını, Türk ülkesi denilen bu engin ve ıssız dünya içinde bir garip yalnız kişidir. Bir münzevi mi? Hayır, bir acayip yaratık demeliyim. Öyle ya, bir insan tasavvur edin ki hangi ırktan, ne cinsten olduğu belli değildir. Kendi vatanı saydığı memleketin dibine doğru ilerledikçe, kendi kökünden uzaklaştığını hissediyor; hissetmese bile etrafında oluşan boşluk, soğuk ve itici hava, ona her an kendi toprağından sökülmüş bir aykırı, bir acayip bitki olduğunu bildiriyor” tümcelerine takılıp kaldı.
Tamam, itiraz etmiyorum! Karaosmanoğlu, toplumsal sorunlara belli siyasal açıdan eğilmiş bir romancıdır. Sorunlara yaklaşımlarını olabildiğince sanatsal bir düzeyde tutmaya da çalışmıştır, “amenna!” Yetmez... “Yaban”ı sahnelemek, Devlet Tiyatrosu gibi bir kuruluşun görevidir. İyi de, “Yaban” nasıl yorumlanmalıydı? Bütün bunları düşünmemin bir sonraki aşamasında, oyunu da büyük bir “metanetle” izledikten sonra, kendimi ister istemez Hilmi Yavuz'un dümen suyunda bulduğumu itiraf etmeliyim. Hilmi Yavuz'u (şiiri dışında) düşüncelerinden ötürü bugüne dek desteklemiş olayım ya da olmayayım “uygarlığı, bir yaşam tarzına indirgemenin Türk modernleşmesi bağlamındaki vahim içermelerinden biri, hiç kuşkusuz, bu yaşam tarzını benimsememiş olanlara reva görülen muameleler olmuş,” görüşüne katılmadan edemedim. Aşağılama, hor görme, “biz”den saymama! Onun içindir ki, romanının baş kişisi Ahmet Celal, İstanbul'un neredeyse burnunun dibindeki Porsuk Çayı civarındaki bir köyde yaşamaya başladığında, çevresindeki köylüleri “pis, tembel, cahil ve çıkarlarından öte hiçbir şeyi düşünmeyen, hayvandan farksız” yaratıklar olarak görmeye başlamaktadır. Çünkü onlar, Ahmet Celal'in yaşam tarzına uygun bir biçimde yaşamamaktadırlar...
Kendi insanını “hayvan” düzeyine indirgeyecek kertede bir aşağılamanın Türk romanında başka bir örneği var mıdır, yok mudur ben bilemiyorum, Hilmi Yavuz, Fethi Naci, Berna Moran, falan mutlaka bilirler, ama romanın sorunsalının, Aydın/Halk karşıtlığı olmadığından kesinkes eminim. Bir İlkel/Uygar karşıtlığıdır bu. Oysa “Yaban”, tıpkı Berkun Oya ve Mehmet Ergen'in yaklaşımı gibi, bugüne değin bir Aydın/Halk karşıtlığı bağlamında kabul görmüş bir yapıt. Doğru mu? Bence hayır! Birilerinin çözmesi gerekir mi? Kesinlikle evet! Gel gelelim, “Yaban”ın temel sorunsalına kabuk bağlatılma işlemi, bu kerede sahnede sürdürülmüş.
'Yaban”ı sahneye koyarken sorulması gereken, Ahmet Celal'i bir sömürge aydınından ayıranın ne olduğu olmalıydı. Berkun Oya, romanı oyunlaştırırken belli ki bu soruyu kendine sormamış. Mehmet Ergen de, Ahmet Celal'in, “Anadolu insanının bir ruhu vardı nüfuz edemedin; bir kafası vardı aydınlatamadın; bir vücudu vardı besleyemedin; üstünde yaşadığı toprağı işleyemedin; ne ektin ne biçecektin. Sana ızdırap veren bu şey senin kendi eserindir" tümceleriyle 'ilkel”liğin sorumluluğunu üstlenmesinin altını yeteri kalınlıkta çizemeyince, Ahmet Celal karakteri ortada kalakalmış. Ortada kalakalsa iyi. Ahmet Celal, tipik bir sömürge aydını olarak sırıtmış. Emir eri Mehmet Ali'nin, Mehmet Ali'nin kardeşi İsmail'in, İsmail'in İstanbullu paşa oğlu Ahmet Celal'in gönül yakınlığı beslediği karısı Emine'nin karakter çözümlemeleri ve ruhsal tanımları gereği gibi yapılmayınca, yani bir anlamda karakter yaratılamayınca ve ele alınan dönemin toplumsal gerçekliği tam açıklığıyla yansıtılamayınca, romanın bildirisi, kırılma ve eklenme noktaları iyi yakalanamayınca oyun çökmüş, hatta (hiç abartmıyorum) “tahammülfersa” olmuş. Bu “tahammülfersa” ortamında, örneğin köye Yunan ordusunun girişiyle büsbütün yalnız kalan Ahmet Celal'in, burnunun ucunda duyumsadığı ölümden Emine'yi de yanına alarak kaçmak istemesi anlaşılmaz olmuş. Yunanlı askerin, Yunanlıların “vre” ünlemini üstüne basa basa “vire” olarak söylemesi rejisörün dikkatini çekmemiş. İmamın, başında sarığıyla aptes alması hoş görülmüş. Salih Ağa'nın, ayağının baş parmağını avucunun içine alıp mıncıklaması, aksiyon sayılmış. Köylülerin, bir haftalık sakalla gezen Ahmet Celal'in “her gün tıraş” olmasına şaşırmalarının komikliği, seyredenin enayi yerine konulması uğruna atlanmış.
Oyunun zorunlu kıldığı bazı gece efektleri bir yana, tabandan gelsin, spotlardan gelsin çiğ ve pırıl ışıkları Mehmet Ergen mi seçti bilemiyorum, ama Yakup Çartık'ın ışık tasarımı her şeye rağmen başarılı. Çevren Sarayoğlu'nun kostümleri iyi. Bora Ebeoğlu ile Cengiz Onural da, konuya uygun müziği belli ki titizlikle bulmuşlar. Zeki Sarayoğlu'nun dekoru “eh” düzeyinde. “Eh düzeyi nedir,” diye soracak olursanız, sahne değiştirme üşengeçliğinden olsa gerek, kum torbalı siperlerle savaş ortamını zamanı gelmeden gözümüze sokmasını örnek olarak gösterebilirim. “Yaban”ın belki de sahnede oynanacak olgunlukta oyunlaştırıl(a)mamış olması, mekân ve oyun alanı seçiminde önemli sorun yaratmış. Dramatik ekonomiye uygun düşen bir sahne ekonomisi, edebi biçemin doğurması gereken oyun biçemi bulunamamış. Tiyatronun maddi yapısı, oyunun manevi yapısını güçlendirmeye yardım etmek bir tarafa, bozup tahrip etmiş. İşini ciddiye alıp, Ahmet Celal olmaya çalışan tek oyuncu Musa Uzunlar'ın emeği ise “zail” olmuş.

SÖZÜN ÖZÜ: Ne yaparsan, ne edersen et: “Boş çuval dik durmaz.”
s

JaqLee
04-07-10, 06:24
BÜYÜK HIRSIZIN EVİNİ SOYAN KÜÇÜK HIRSIZ: "HAVADA BULUT"

Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu, Eric Chappell'in oyunundan Ali Poyrazoğlu'nun çevirip, uyarladığı ve yönettiği "Havada Bulut" adlı oyunu oynuyor. Evlilik, aşk, dostluk, para, aldatma ve suç kavramlarının tersyüz edildiği; yalnızlıkların, korkuların, sevinçlerin irdelendiği bir oyun "Havada Bulut".

Geçen yıl İngiltere'de ve günümüzde Finlandiya, Fransa, İtalya ve Polonya'da seyirci rekorları kıran oyunu, Ali Poyrazoğlu sanki baştan yazmış. Öykünün geçtiği yer Türkiye; karakterler yozlaşmış, içi boşalmış, etik değerlerini yitirmiş Türk insanı... Ali Poyrazoğlu, yalın bir Türkçe kullanarak çevirdiği oyunu yönetirken, sahne üzerindeki ritmin tüm oyuncular tarafından gerçekleştirilmesini sağlamış. Metindeki olayın akışını karşılıklı diyaloglarla düzeyli tutmuş. Servet'in Tilki Tahir'i kovalarken bahçe kapısından çıkış yapması, oysa Türkan'ın Servet'i sağ çıkıştan izlemesi, Tahir'in de gene sağdan giriş yapması ve Tilki Tahir'in karısının da adının Jale olması dışında seyircinin uyarıcılarını olumsuz yönde etkileyebilecek her türlü eylemden titizlikle kaçınmış.

Oyunculardan Berrak Kuş, betimleme yeteneği olan bir oyuncu. Davranış ve tutumunun ve ses ile aktarımın üst sınırlarını bulduğu an, hiç kuşkum yok daha da başarılı olacak. Özdemir Çiftçioğlu, Ömer Karabiber kişiliğini iyi tanımış. Yalnız, kalp biçimindeki kolyenin kapağını açıp resmi görünce, şaşkınlığı daha belirgin olmalı. Korhan Abay'ı yeniden sahnede görmek kuşkusuz mutlu bir olay. Ancaaak, neden o denli tutuk ve tekdüze Abay, anlayamadım. Nilgün Belgün ise, yolu yöntemi olan bir oyuncu. Oyunculuğunun ön plana çıkması için gerekli olan etkileyiciliğin bireysellikle gerçekleşemeyeceğini de çok iyi bilmekte. Ortaya, şirin mi şirin bir Jale çıkarmış. Ali Poyrazoğlu, Tilki Tahir tiplemesinde sadece karakteri ortaya koymakla kalmıyor, karakterin duyumsadıklarını seyirciye büyük bir başarıyla yansıtıyor. Hareketlerinin esasını doğallığı oluşturmakta. Metnin komedi unsuruna olan etkisini bütünüyle planlar ve oyunu sürekli kontrolü altında tutarken "Çok Utanıyorum" tablosunda, iyi komedyenin ciddiyetinden gıdım ödün vermeden bir anda nasıl trajediye geçebileceğinin başarılı örneğini vererek doruğa çıkıyor.

Sadık Kızılağaç'ın dişiliği öne çıkaran kadın kostüm tasarımları iyi. Barış Dinçel'in dekoru, salt olayın geçtiği mekânı yansıtmakla kalmıyor, oyuncunun kabullendiği, kavrayabildiği, yabancılık çekmeyip, hareketlerini kısıtlamadığı ortamı da yaratmış.

"Havada Bulut", ince iletileri olan, keyifle izlenen görülesi bir oyun.

JaqLee
04-07-10, 06:24
GÜNDELİK YAŞAMIN KABA GÜZELLİĞİ: "TOPOR PARTİ"

Roland Topor, kalemiyle fırçasıyla, çağımızın önemli sanatçılarından biri. Mehmet Ulusoy, bu çıtası yüksek sanatçının çeşitli yazılarından Richard Soudee'nin uyarladığı; delilik kavramından ölüme, iç dünya zenginliğinden cinselliğe, kapitalizmden zulme pek çok konuyu içeren metnini, hiçbir dramatik örgüye büründürmeden 2000 yılında Fransa'da sahneye taşımıştı. Şimdi Antalya Devlet Tiyatrosu yapımı olarak karşımızda. Gittim, izledim.

Ulusoy, Todor'un düş gücünün ağır bastığı öykülerini, masallarını, özdeyişlerini hayal dünyamızın imbiğinden geçirerek algılamamızı sağlamış. Sağlarken ne yapmış? "Yalın" tiyatro biçimiyle soyut, göze yönelik görüntüler elde etmiş. Çılgın sahneler çizmiş, kimi yerde özel saçmalık yaratmış, güçlü bir alegorik parça taşıyan düş ve düşlemleri artarda sıralayarak, kara mizaha bulanmış gerçeküstücü biçeme ulaşmış. Absürd tiyatronun "yalın" unsurunu, anlamın derin düzeyde aktarılmasına aracı yapmış. Devinim ve sesten tiyatro oluşturmuş. Tiyatronun dil olmaktan daha fazlası olduğunu bir güzel anlatmış. Bu arada, maskenin yasasını da unutmamış. İlhan Ateş'in fevkalade başarılı masklarıyla gerçekdışını, bilinen bir gerçeğe dönüştürmüş. Bir an için dahi olsa, en sıradan olanın gerçekdışı olabileceğini ve en büyük gerçeğin kesinlikle burada saklandığının altını çizmiş.

Yves Collet'in dekor tasarımı, oyuncuların vücut illüzyonları gerçekleştirmelerine olanak verecek nitelikte, kullanışlı ve başarılı diyeceğim. Şirin Dağtekin'in kostümleri de iyi. Elif Poyrazoğlu'nun koreografisi övülecek düzeyde. Ersen Tunççekiç, önden yandan ve arkadan ışık kullanmış da, neden üç boyutlu sahne görüntüsü yakalamak istememiş anlayamadım. Ayşe Yılmaz'ın Türkçe'si ise, kulak çimdikleyen cinsinden olmasa da, özensiz. "Mücadele etmeden," yerine biz artık "uğraş vermeden," diyoruz. "Tesadüf"e "rastlantı" dediğimiz gibi...

Oyunculardan Aylin Arslan, Aslı Arslan, Cangül Uygur'un sahne üzerindeki hareketlerini, Mehmet Ulusoy belirleyici temel kurallara dayandırmış. Üçü de bu kuralları belli bir çizgide ve doğru olarak uyguluyorlar. Fatih Veli Ölmez; mimik, ses, duygu, hareket paylaşımında başarılı. Berrin Arısoy'un aklı, oyunun ve rolün bütün düzlemlerini, bütün yönlerini, bütün bileşenlerini incelemiş. Yaratıcı bir coşku içinde Arısoy ve kusursuz bir oyun vermekte. Reha Özcan, doğasının tüm kapasitesini ve niteliklerini rolüne dahil etmesini biliyor. İnsan ruhunda saklı olan o görülemez, işitilemez ya da bilinç yoluyla ulaşılamazları tanıyor, duyumsuyor. "Adamın Biri Lokantaya Gitmiş" tablosunda "al dente"yi "al dante" şeklinde söylemesi ise, umarım bir dil sürçmesi olmuş olsun.

JaqLee
04-07-10, 06:24
BİR KÜLTÜREL GÖNDERMELER BÜTÜNÜ: "KIRMIZI YORGUNLARI"

Red Kit, Tenten, Fatoş, Betty, Safinaz… Bunların tümü çizgi roman kahramanları. Son dönemin fevkalade başarılı oyun yazarı Özen Yula, yepyeni bir tiyatro biçemi deneyerek yaşadıklarından yorgun düşmüş, küskün, ruhsal sorunlarıyla debelenen, bu arada kendini kanıtlamak için yollar arayan, öyle ya da böyle zorunlu sonlar üreten beş insanı konu edinmiş. Cep telefonuna gelen istekler doğrultusunda seks partileri düzenleyen jigolo Red Kit (A. Yaşar Özveri), sonradan Tenten (Barış Falay) adını alan işsiz televizyon programcısı, Tenten'e tek yanlı aşık olup onu aylarca izleyen, ölüme tutsak Fatoş (Bengi Heval Öz), bir Betty, bir Jessica (Esra Bezen Bilgin) kimliğine bürünen Red Kid'in terk ettiği sevgili, toplumsal eşitsizliğe, kapitalizmin sonuçlarına hiç aldırmadan yaşayan alt kat komşusu Safinaz (Suna Selen) oyunun kişilerini oluşturmuş.

Özen Yula'nın metni, bir bilgisayarın belleğine benzetilebilecek yeni bir ilişkinin icadı. Gerçekten de, Yula'nın tiyatrosunda kendilerini beylik ve yineleyici bilgilere indirgeyen bu kültürel göndermeler zinciri var. Bu olguyu, bir bakıma depolama, belleğe koyma yeteneği olarak da tanımlayabiliriz. Gerçi, bir meydan okuma değil Yula'nınki, ama içten içe parçalanmışları seziyor o. Parçalanmışlığın, ancak eserin yeniden merkezileştirilmesiyle, bütünleme alışkanlığı edinilerek pratiğe alınabileceğine inanıyor. Tiyatro metnini bütünlük yanılsaması üzerine kurma alışkanlığı da, sanırım buradan kaynaklanmakta.

Emre Koyuncuoğlu, ”Kırmızı Yorgunları”ın değerini anlamak amacıyla, öncelikle işleyişini anlayarak işe başlamış. Sistematiğin, kavramsallığın ve soyut özelliğin eser içindeki kaynağını bulmuş. Kuramı, pratiğin üzerine yaydıktan sonra, üretim düzeneğini seyircinin yorumsal çalışmasından ayrı tutmuş. Kuramı ve anlam üretimi sürecini, sahnelemenin her anında ve her yerinde kullanmış. Metin ile sahneleme arasındaki ince çizgide, merkezî ya da küresel bir anlamlandırmayı reddederken; birbiriyle çelişen, kesişen, yeniden birbirinden uzaklaşan göstergesel bir skor oluşturmuş. Metindeki kuramı, oyunsal bir etkinlik düzeyine taşımış.

Efter Tunç'un sahne tasarımı iyi, giysi tasarımı kötü. Özellikle Fatoş'un kostümü ve de ayakkabıları uyumsuz ve de uygunsuz. Herkes çorap giyerken, dışarı ceket almadan çıkmazken, yani mevsim belki sonbaharken Fatoş'un dekolte ayakkabıları ne öyle! Erdem Helvacıoğlu'nun ses ve müzik tasarımı başarılı. Yaşar Demirkıran'ın ışıkları da amaca uygun. A. Yaşar Özveri Red Kid'in hayatını kendi içinde bulabilmiş. Rolünün imgesel koşullarıyla, o an içinde bulunduğu çevre arasındaki bağlantıyı iyi kuruyor. Barış Falay, oyunun içeriğini iyi anlamış, yazarın sunduğu verili durumların, olguların, olayların listesini iyi oluşturmuş. Yalnız, neden “kâgir”e “kagir”; “ukala”ya “ükela”, hikâye”ye” hikaye” diyor? Koyuncuoğlu neden düzeltmiyor? Bengi Heval Öz kötü değil, ama duyumsadığım, ancak ne yalan söyleyeyim bulamadığım bir eksiği var. Fatoş'u fiziksel varlığında içtenlikle yaşarsa, duyguları hareketsiz kalacakmış gibi oynadığı zehabına kapıldım. Yanılıyor muyum acaba? Belki! Neyse! Neredeyse yarım yüzyıllık tiyatrocu Suna Selen'i bu oyunla sahnede görmek de bir şans. Onunla aynı sahneyi paylaşmaksa, paylaşanlar için ayrı bir şans olsa gerek… Ama Koyuncuoğlu nasıl olmuş da Selen'in son tablodaki abartısına göz yummuş anlamadım gitti. Hangimizin fiziksel doğası zorlamanın en hafif dayatmasına katlanabiliyor ki!.. Suna Selen'in de kasları söyleneni harfiyen yerine getiriyor, ama gereken yaratıcı duruma zemin oluşturamıyor. Suna Selen'in aksiyonu tam anlamıyla teatral bir yanlışlığa dönüşüyor. Esra Bezen Bilgin'e gelinceee… Her oyunda, her aksiyon ve hareketinde, daha fazla gerçeklik ve daha fazla yalınlık elde etmeye çalışarak, beni mutlu etmeyi sürdürmekte.

JaqLee
04-07-10, 06:24
ÇOK OYUN MU, NİTELİK Mİ: "SEKİZ KADIN"

Adıyla "müsemma", sekiz kadın kahramanlı bir oyun Robert Thomas'ın İBŞT'da bu sezonun "reprise"i "Eight Women Accused"i. Bu oyundaki sekiz kadından her birinin farklı boyutlarda sırları var. Varlıklı bir taşra evinde yaşayan bu sekiz kadından, evin hanımı Gaby (Perihan Savaş), sevgilisiyle kaçacağı gün, kocası Marcel odasında ölü bulunuyor. Olaylar işlenen cinayetin etrafında gelişirken, Marcel'i öldürmek için, karısının yanı sıra, başka bir kentten eve dönen büyük kızının (Esin Umulu Karabağ), evde yaşayan küçük kızının (Selin İşcan), kayınvalidesinin (Tanju Tuncel), baldızının (Şebnem Köstem) ve yeni hizmetçi (Demet Bozyaka) ile evin emektarının (Rozet Hubeş) ve de zaman zaman eve gizlice gelen baldızın (Ayşegül İşsever) haklı nedenleri olduğu anlaşılıyor.

Fazlasıyla Agatha Christie etkileri taşıyan, özellikle de "Şark Ekspresi'nde Cinayet" romanındaki atmosferle neredeyse tıpatıp ölçüleri olan oyunu sahneye Nedret Denizhan koymuş. Koymuş da, Denizhan, oyun açılır açılmaz şiddetli tipinin, kapalı kapıları ardına kadar açan fırtınanın, yan ışık huzmesiyle sahneye giren tekerlekli sandalyedeki kadının yarattığı gizemi oyunun sonuna kadar tutturamamış. Düşük tempo, kontrolsüz çığrışan kadınlarla zar zor tamamlanan birinci yarıdan sonra, Ersin Aşar'ın seyirciyi yerinden oynatan ve ne anlama geldiği bir türlü anlaşılamayan canhıraş siren sesi, patır kütür silah atışı, feryat ve figandan oluşan efektiyle açılan ikinci perde de oyunu kurtaramamış. Az önceki fırtına, tipi ve dondurucu soğuğa, evde bulunanların (özellikle Catherine) oldukları gibi, ev halleriyle fırlamaları, inandırıcılığı olumsuz etkilemiş. İkilemleri açamamış, "Katil Kim" sorusuna yanıt arayan seyircinin kafasını karıştıramamış Denizhan. Tanju Tuncel'i olduğu yerde tepindirerek sahneye komedi tozu serpmek istemiş, ama o da tutmamış.

Coşkun Tunçtan'ın çevirisi iyi. Canan Göknil'in kostümleri göz okşuyor da, karda kışta eve gelen Gaby'nin siyah süet ayakkabılarını beğenmiş de uygulamışsa söyleyeceğim söz yok. Esasında Pierrette'in ayakkabılarına da takıldım ya, neyse! Sabahattin Gündoğdu'nun ışık tasarımı yeterli. Atıl Yalkut ise, dekorun tasarımını iyi çizmiş. Ama sonrasında ikili koltuk takımının şömineyi olduğu gibi kapattığını nasıl görmemiş anlayamadım. Eşyalar depodan toplama olabilir, ama içki dolabıyla, büfenin uyumsuzluğunu nasıl olmuş da göz ardı etmiş bilemedim. Televizyonun ekranını neden duvara doğru çevirmiş akıl erdiremedim.

Oyunculardan Selin İşcan'ın daha çok fırına gidip gelmesi gerek. Perihan Savaş, tam yirmi sekiz yıl sonra neden tiyatroya döndüğünü mutlaka açıklamalı. Allah aşkınıza, amacı ne Savaş'ın? Eser Umulu Karabağ, kötü. Neden kötü, anlatmaya gerek görmüyorum. Tanju Tuncel "eh". Ayşegül İşsever görevini yapar gibi. Benim değer verdiğim oyunculardan Demet Bozyaka, doğal olarak keyifsiz, isteksiz. Şebnem Köstem, Augustine'de abartılı, ama iyi. Köstem, sinirli kadının ayağını öyle sallamayacağını pekâla bilir de, neden öyle sallıyor? Bence düzeltmeli. Rozet Hubeş'in emeğine yazık. Böyle bir oyunu kurtarmak için fazla uğraşmamalı. Bu oyun kurtulmaz ki!

JaqLee
04-07-10, 06:24
AY UYUYOR MUYDUN AFEDERSİN?

1 Ekim de perde diyen İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrolarının bu sezonda sergilediği oyunlardan biri de Jane Birkin'in kaleme aldığı Ay Uyuyor Muydun Afedersin?. Tiyatro severlerin iyi bir ikili olarak keyifle izlemeye alıştığı Ayşegül İşsever ve Naşit Özcan'ın usta yorumuyla seyirciyle buluşan oyun kapalı gişe başladığı sezonunda büyük bir ilgiyle izlenmeye devam ediyor.

Gecenin sessizliğini kadın bozuyor.
"Ay! Uyuyor muydun Afedersin!"
diyerek başlıyor konuşmaya
"Beni hala çekici buluyor musun?" "beni seviyor musun?", "neden sarılarak uyumuyoruz?" gibi eskiye özlem ve ilgilenilmek istediğini hissettiren soruları sıralıyor bir bir…
Tatlı uykusundan uyandırılan adam soruların yanıtlarını sabaha bırakmaya çalışsa da gece sorgusundan kaçmakta başarılı olamıyor.
Ve bitmez tükenmez ilgi isteğinin karşılığını göremeyen kadın bu defa başlıyor "eteğindeki taşları dökmeye" eski defterler bir bir açılıyor..
Yılların büyüttüğü yara usulca başlıyor kanamaya…
Adam bir avukat atılan tüm 'sert pasları' rahatlıkla karşılayabiliyor sorular soruları açtıkça iki beyin harbine dönüşüyor tek bir sorunun böldüğü gece…
Çift birlikteliklerini sorgularken tükenmişlikler, kırgınlıklar kızgınlıklar, yüreklerin kuytularında biriktirilenler, beyinlerin derinliklerinde gizlenenler bir bir çıkıyor ortaya ve maskeler düşüyor.
Öfke yer yer sert çıkışlara, acaba hala beni seviyor mu düşünceleri blöflere, altta kalma endişesi hakarete dönüşebiliyor…..
Zaman ilerledikçe keskinleşen diller acıyla bileniyor. Sırça köşkler kırılıyor.
Sonunda anlaşılıyor ki bu ilişki içinden çıkılamaz bir girdap çözülemez bir yumakmış meğer…
Oyunun kuralını kadın bozuyor yıllarca biriktirdiklerini dökmenin verdiği rahatlıkla uyuyarak
Gece güne karışırken sabaha yalnız uyanacağını bilmeden uyuyor sakince ve sessiz…
Ölmek ya da yaşamak savaşmak ya da sevişmek gibi keskin gidiş gelişler üzerine kurulu oyun tiyatronun büyülü dünyasından 2 saatliğine tiyatro severlere yansıyor.
İlk sahnesinden itibaren yükselen bir tempoda seyreden oyunun böylesi büyük bir beğeniyle ilk günden itibaren kapalı gişe oynamasının en büyük etkeni oyuncuların usta yorumları dışında herkesin yaşanımdan izler taşıması.
Kimileri oyunu izlerken yeniden kızıyor hayat arkadaşına ya da sevgilisine, sen de böylesin diyerek geçiriyor içinden.
Kimileri ise hayıflanıyor neden böyleyim diye.
Oyun o kadar yaşamdan ki kimi zaman kendi yatak odalarımızı ya da hayatlarımızı gözetliyormuşuz gibi geliyor.
İnsanların hayatlarını adeta ayna tutarak yansıtan oyunu oynamak oyuncular için hem güç hem de keyifli. Çünkü seyirci yelpazesinin geniş olması verilen tepkileri çeşitlendiriyor. Yüzlerdeki mimikler dudaklardaki sözler hayatları ele veriyor. Her hayatın anlatacak bir hikayesi var diyorsanız ve kendi ilişkinizden bulacağınız kesitler ile yüzleşmelten korkmuyorsanız Ay Uyuyormuydun Afedersin'i kaçırmayın. Kasım ayı içerisinde Harbiye Muhsin Ertuğrul ve Üsküdar Müsahipzade Celal sahnelerinde oynanacak oyunun programı ile ilgili detaylı bilgi almak için
Harbiye Muhsin Ertuğrul Cep Sahnesi : 212 240 77 20
Üsküdar Sahnesi: 216 553 03 97 arayabilirsiniz.

JaqLee
04-07-10, 06:24
SEVMEK, SİZCE KİMİ YERDE KAÇMAK MIDIR: "KAMELYALI KADIN"

Aklıma koydum bir kere...
2004-2005 sezonundaki eleştiri/değerlendirme yazılarıma, bundan böyle, bizlere güzellikler sunmak amacıyla gecelerini gündüzlerine katık eden, perde kapatmamak için didinen, kurdun kuşun elinde didiklenen, tiyatrosunu yaşatmak uğruna dizi dizi dizilerde yeteneklerini helâk eden tiyatrocularımızı sevgiyle anarak başlayacağım.

Adeta besmele çeker gibi...
Beğenmesem bile, takdir duygularımı ifade eder gibi... “Her ürün iyi olmayabilir, ama esas olan niyettir, emektir” der gibi...
Bundan böyle, sevgilerimin yanında saygılarımı da sunarak başlayacağım yazılarıma.
Sözü, öze sonra katacağım.
Ve hemen başlayacağım. Başladım bile... Tiyatro Kedi, Alexandre Dumas-Fils'in “La Dame aux Camélias”ını oynuyor. Tiyatro Kedi neden bu oyunu seçmiş, yapımcı İpek Kadılar Altıner'in aklına bu oyun nasıl gelmiş, sormak haddim değil elbette. İnsan seyrederken anlıyor ki, esasen üzerinde çalışılmış, belli emek verilmiş bir çalışma bu. Roman tarihinin en güzel on aşk romanından birisi sayılan “Kamelyalı Kadın”ı bir kez daha sahneye taşımak akılsızca bir davranış mı? Estağfurullah! Ne demek! Olur mu öyle şey?

NE ÇOK “KAMELYALI KADIN” İZLEMİŞİM MEĞER!
Sorun, elbette ki İpek Kadılar Altıner'in seçiminden kaynaklanmıyor. Sorun, belki de benim “Kamelyalı Kadın”la biraz fazla “haşir neşir” olmamda. Önce, galiba Çolpan İlhan'ın başrolünü oynadığı Şakir Sırmalı uyarlaması sinema filminde izledim “Kamelyalı Kadın”ı, sonra okudum. Hiç unutmam, müzikhollerde “loca” ne anlama gelir, “Kamelyalı Kadın”dan öğrenmiştim. Sonra balesini gördüm. Sonra “La Traviata”yı izledim. Sonra gene “La Traviata”yı seyrettim. Bir daha... Bir daha... Her keresinde Violetta rolünün (yani Marguerite Gautier) iç aksiyonunun abartısız ve gerçeklik duygusu katılarak oynanmasını bekledim, diledim. Kiminde dileğim oldu, kiminde hayıflanmamı sürdürdüm. Violetta'nın birinci perdedeki uçarılığı, ikinci perdedeki iç karartan sulu gözlü, eski Yeşilçam filmlerini andıran özverisi, üçüncü perdedeki yıkılmışlığı ve dördüncü perdedeki hastalığı, yani tüm dönüşümler, tüm aşamalar ıkınmadan verilmeliydi. Bu sınavı, her perdede neredeyse ayrı bir karakteri oynayarak geçemeyen opera şarkıcıları ne ettiler, ne tuttularsa “Kamelyalı Kadın” olamadıklarından seyirciden uzaklaştılar, seyirciyi de kendilerinden uzaklaştırdılar. Oysa, operada müziğin ve sözlerin birleştirici gücü içinde bal gibi bağlanabilirdi Violetta'nın kişiliği. Neyse!.. Haaa! Bu arada, araya Mauro Bolognini'nin 1980'de yaptığı film de girdi. Isabelle Huppert'i de “Kamelyalı Kadın” olarak görmemi tanrı nasip(!) eyledi.

KONUYU ŞÖYLE ÖZETLEMELİ
Dumasfils'in yapıtının kahramanı Gautier, yazarın yaşadığı çağlarda Paris'in tanınmış yosmalarından biriymiş. Alphonsine Plessis olan adını, sonralarda Marie Plessis olarak değiştirmiş. Dumasfils, “Kamelyalı Kadın” romanı çıktığı anda kapış kapış gidince, “dur hele şunu bir de oyun haline dönüştüreyim” dememiş mi! Demiş demesine de, kazın ayağının öyle olmadığını da görmüş. İşe politikacılar, akla hayale gelmeyen türlü entrikalar karışmış. Sonrasını bilenler bilmeyenlere anlatsın.

Konuyu özetlemek gerekirse, çağının (XIX. Yüzyıl) güzel kadınlarından olan Marguerite Gautier (Beste Tok), evinde düzenlediği bir eğlence gecesine gelen taşralı genç Armand Duval'i ( Serhan Süsler) görür görmez âşık olur, kadını öteden beri çok beğenen delikanlı da bu sevgiye yanıt verir. Derin aşk, Gautier'nin tuttuğu bir sayfiye evinde sürerken, günün birinde Armand'ın babası George Duval (Muharrem Özcan) çıkagelir ve kadından oğlunu bırakmasını ister. Marguerite, sevgilisinin geleceğini düşünerek bir mektupla veda eder, çeker gider. Olanlardan habersiz olan Armand ise, onun eski yosmalığını yinelediğini sanır ve...

HAKAN ALTINER'E ÖZEL TEŞEKKÜR
İpek Kadılar Altıner ile Cenk Taşkan'ın müziği hiç mi hiç prosodi kaçağı yaratmamış. Taşkan'ın besteleri kımıl kımıl, müzikale fevkalade yatkın besteler. Ünlü orkestra şefi Önder Bali yönetimindeki “Kedi Quarted” top gibi. Işık tasarımı denilince yurdumuzda ilk akla gelenlerden Yüksel Aymaz, bu kere İtalyanların “crea atmosfera” dedikleri biçimde ışık ile ortam düzenini birlikte halletmiş. Bana sorarsanız, olanakları iyi kullanan bir tasarım olmuş. Ortamı, kırmızılarla, sarı metalle, döneminin üç yönden ayna kullanışlı tuvalet masasıyla, kadifelerle gerekli ağırlığa taşımış. Hele bir de ortaya, ahşap bacaklı üç enayi tabure çıkartmasaymış! Ya da onları şık birer bar iskemlesi haline dönüştürebilseymiş! Olmuş bir kere, ama bu bir “aymazlık” değil ki, düzeltilir. Sadık Kızılağaç'ın kostümleri, gene Kızılağaç'ın kostümleri gibi, gene gerekli titizlikle işlenmiş. Çok zevkli, göz okşayıcı. Eseri oyunlaştıran İpek Kadılar Altıner, söyleyeceklerini kestirmeden anlatabilmeyi ve oyunu (ara hariç) bir buçuk saat sınırı içinde tutmayı iyi becermiş. Oyunu sahneye koyan Hakan Altıner ise, gencecik, ama insanın içine umut fideleri diken dokuz tiyatrocuyu sahneye çıkardığı; onları sıkılmadan, bıkmadan usanmadan, yorulmadan yönettiği ve neredeyse profesyonel tiyatrocu seviyesine yaklaştırdığı için, her şeyden önce çok özel bir teşekkür hak etmekte.

GENÇ OYUNCULAR, UMUTLARIMIZI YARINA ERTELETTİRMİYOR
Kartal Kaan, geçmiş yılların önemli, ancak bence değeri yeterince anlaşılamamış seslerinden. Müzikal deneyimi de var. Hal böyle olunca Mösyö Le Roi'ya özellikle güzel sesi ile kusursuz can vermiş. Tiyatro sahnesinin, sinema perdesinin ve televizyon dizilerinin ünlü adı, eli tiyatro adına öpülesigillerden Deniz Türkali, Prudence Duvernoy'da, ne yalan söyleyeyim, bu kere bana yetmedi. Muharrem Özcan kötü değil, ama “baba”yı oynadığını unutmamalı, hareketlerini kontrolsüz bırakmamalı. Unutmamalı ki, fiziksel doğamız zorlamanın en hafif dayatmasına bile katlanamıyor. Müzayedecide Çağrı Şensoy'a asla gönülsüz diyemem, ama kaslarına istediklerini yaptırmayı sanırım kısa zamanla öğrenecek. Kont Varville'de Sertaç Ekici iyi. “Bu Kalp Elbet Eriyecek”te, ilerideki müzikal oyunculuğu için de umut vermekte. Anais'te Elif Ongan Tekçe'yi, Nanine'de Nurten Helik'i ve bu ikiliden bir adım öne çıkmayı başaran Onuryay Evrentan'ı yürekten kutlamak istiyorum. Yönetmen Hakan Altıner, sanırım çalışmalar sırasında bu üçlüye içsel öze katkıda bulunan yargıları yeniden tazelemeleri olanağını tanımış, onlar da “bilistifade” başarmışlar. Serhan Süsler, bir rolün fiziksel ifadeyi en kolay gözlerin, yüzün ve mimiklerin yardımıyla bulduğunu elbette biliyordur da, gözlerin dile getiremediğini sesin ele aldığını; sözcüklerle, tonlamalarla, konuşmayla ifade edildiğini de en kısa süreçte öğrenecektir hiç kuşkum yok. Selen Öztürk'ü Blanche Duval ile dönüşümlü oynadığı Marguerite Gautier rolünde de mutlaka izleyeceğim. Yani, gözlerim “filiz”i seçiyor demek istiyorum ve de şişin şişin şişiniyorum. Beste Tok'a gelince: Duru, berrak pırıl bir su gibi. Akıyor, kayıyor... Sizce de, yeni bir Işık Yenersu mu doğuyor?

JaqLee
04-07-10, 06:24
Gösteri Dünyasının Keskin Bir Eleştirisi: Atları da Vururlar

Bütün görkemiyle ışıl ışıl parlayan tüketim katedrallerinden birinin orta yerinde son model bir otomobil, etrafı genç ve orta yaşlı insanlarla çevrilmiş. Hareket etmesinden, onları oracıkta bırakıp gitmesinden korkarmış gibi sıkı sıkıya sarılıyorlar otomobile. Uzun süredir orada oldukları ve acı çektikleri belli, ama “ben daha bitmedim, buradayım ve vazgeçmeye de hiç niyetim yok” diyen hüzünlü bir tebessüm var yüzlerinde. Yorgun düşüp otomobile dokunmayı bırakanların hüznü, kalanların devam etmesini sağlayan bir sevinç kaynağına dönüşüyor. Bu garip olayın her ayrıntısını yakalamak için oradan oraya koşuşturan kameramanlar ve durmadan bağrışan izleyiciler günlük rutinin yaşandığı alışveriş merkezini modern bir arenaya çeviriyor adeta. Yaşanan bütün bu kargaşanın nedeni bir yarışma programı: Dokun bana. Hedef: Süresi belli olmayan yarışmanın sonuna kadar ayakta kalıp son model bir otomobile sahip olmak. Görünüşte herkes bir şeyler kazanıyor, yarışmacılar otomobil; yapımcılar para; seyirciler eğlence. Peki, ortada gerçekten bir kazanan var mı?

Horace McCoy'un 1935 yılında kaleme aldığı Atları da Vururlar/They Shoot Horses, Don't They? adlı romanı bu soruya verilebilecek en güzel cevaplardan birini sunuyor. McCoy, romanında 1929 krizini izleyen işsizlik ve ekonomik çöküntü yıllarında Amerika'da ortaya çıkan dans maratonlarından birini ele alıyor. 1500 dolar para ödülü verilen maratona katılan çiftlerden, yemeden, içmeden ve dinlenmeden 2000 saat süreyle dans etmeleri bekleniyor. Yarışmanın kuralları oldukça basit. Bir saat elli dakika süren dansları on dakikalık kısa molalar izliyor. Uyku da dahil bütün ihtiyaçlarını bu kısa mola süresinde karşılamak zorunda olan çiftlerden herhangi bir sebeple dans pistine dönemeyenler veya dansa devam edemeyenler yarışmadan eleniyor.

Atları da Vururlar, Rocky adında bir organizatörün düzenlediği dans maratonuna katılan bir grup insanın trajik öyküsünü konu alıyor. İşsizliğin ve yoksulluğun umutsuzluğa sürüklediği yarışmacılar için son bir çıkış kapısı anlamına gelen maraton büyük bir şenlik havasında başlar. Ne var ki, zaman ilerledikçe, adına dans maratonu denen bu insanlık dışı yarışmanın çirkin yüzü kendini belli etmeye başlar. Kazanma hırsıyla köre dönen yarışmacılardan aklını yitirenler, hatta ölenler olur. Ancak, yaşanan olumsuzluklardan hiçbiri maratonun devam etmesini engellemez. Yarışma, tam da finale yaklaşıldığı sırada, ülkedeki dans maratonlarını yasaklayan mahkeme kararıyla son verilinceye kadar bütün vahşetiyle sürer. Yarışmanın yarıda kalmasıyla hayallerine veda etmenin verdiği hüznü ve şaşkınlığı bir arada yaşayan yarışmacılar eski yaşamlarına geri dönerken, oyunun baş kahramanlarından Gloria (Tülay Günal) intiharı seçer.

Oyunun bu kısa özetinden de anlaşılacağa üzere, 1930'ların Amerika'sında ortaya çıkan dans maratonu, günümüzün şöhret/saadet yarışmalarıyla birçok açıdan benzerlik göstermektedir. Bu nedenle, McCoy'un kendi döneminin gösteri dünyasına yönelik keskin eleştirilerinin, günümüzde hüküm süren televizyonculuk anlayışı için de geçerliliğini koruduğunu söylemek yanlış olmaz. Kanımca, Ankara Devlet Tiyatrosu'nu McCoy'un romanını sahneye uyarlamaya iten en önemli etkenlerden biri de zamana ve mekana meydan okuyan bu sanatsal öngörü ve duyarlılıktır.

Bu bir yarışma değil, bu bir gösteri....

Oyunun günümüze ışık tutan eleştirel derinliğini göz önünde bulundurarak yazının başında sorduğumuz soruyu cevaplamaya çalışalım. İnsanların maddi kazanç uğruna acımasız bir yarışın içine itildiği dans maratonu ve onun devamı olan günümüzün şöhret/saadet yarışmaları kime ve hangi amaca hizmet ediyor? Daha açık bir ifadeyle soracak olursak: Kazanan kim? Bu can alıcı sorunun cevabını oyunda Rocky tarafından dile getirilen yalın bir gözlemde bulmak mümkün. Günümüzün şöhret/saadet yarışmalarının prototipi sayılabilecek dans maratonunu düzenleyen Rocky maratonu şu sözlerle tanımlıyor: “Bu bir yarışma değil, bu bir gösteri”. Bir başka deyişle, yarışmanın olmadığı yerde kazanan aramanın anlamsızlığını belirtiyor, Rocky. Dolayısıyla genellikle yarışmacıların hayallerini gerçekleştirmek için sunulan eşsiz fırsatlar olarak gösterilen bu tür yarışmalarda, asıl hedefin seyircilerden elde edilecek maddi kazançlar olduğunu söyleyebiliriz.

Durum böyle olunca dans pistinde (günümüzde ise televizyon ekranlarında) yaratılan illüzyonun sürmesi için gerekli olan hiçbir uygulamadan kaçınılmıyor. Rocky'nin tribünlere daha fazla seyirci çekmek için başvurduğu yöntemler günümüzdeki örnekleriyle çarpıcı benzerlikler gösteriyor. Rocky, yarışmacıların geçmişlerine ait suçları tekrar gündeme getirerek; çiftlerin aralarındaki duygusal bağları şaşalı nikah törenlerine çevirerek; kısacası yarışmacıların özel hayatlarını gösterinin bir parçası haline dönüştürerek seyirci sayısının artmasını sağlıyor. Peki ya yarışmacılar, onların bu illüzyondaki yeri nedir? Yarışmacılar, sanılanın aksine başrol oyuncuları değil, basit birer piyondur. Sahnede boy göstererek görevini yerine getiren yarışmacı ayağı kırılan bir at misali ölüme terk edilirken, gösteri yeni atların dizgine koşulmasıyla sekteye uğramadan devam eder.

Günümüzün şöhret/saadet yarışmaları bu acımasız senaryonun bir tekrarı değil de nedir? Sözde gelinlerin ve damatların; kameralarla dolu evlerde kazanma hırsıyla birbirini yiyen insanların; şarkıcı olmak için uzun kuyruklar oluşturan gençlerin kazandıklarının kaybettiklerinden fazla olduğunu söyleyebilir miyiz? Oyunu izlerken kendilerini seyircilere beğendirmek için çırpınan dansçıların arasında Bayhan'ın, Selçuk'un ve Caner ile Tülin'in suretlerini görmemek; seyirci olarak bu trajedideki rolümüzü sorgulamamak mümkün değildir.

Tiyatro tarihinde bir ilk

Oyunun genel değerlendirmesine gelince. Öncelikle dönemini resmeden bir belgesel niteliğine sahip romanı, barındırdığı sosyal gerçeklik öğelerini ve karakter derinliklerini koruyarak oyunlaştıran Özcan Özer'in çok iyi bir iş çıkartmış olduğunu belirtelim. Diyaloglarda ve oyunun genel akışında hiçbir zorlamaya veya yapaylığa rastlanmıyor.

Oyunun roman uyarlaması olmasından kaynaklanan diğer bir sorunsa kalabalık oyuncu kadrosudur. Oyunculara eşlik eden dansçılar ve orkestrayla birlikte oyunda toplam kırk bir kişi sahne alıyor. Bu kalabalık kadronun sahne tasarımı ve hareket düzeni konularında ne gibi zorluklar yol açtığını tahmin etmek kolay. Hatasız gerçekleştirilen senkronize dans sahneleri oyunun uzun ve zahmetli bir çalışmanın ürünü olduğunu işaret ediyor. Bu açıdan bakıldığında sahne tasarımı ve hareket düzeninden sorumlu Binnaz Dorkip'in oyunun başarısında oldukça önemli bir paya sahip olduğunu belirtelim. İncelikli kostüm (Funda Çebi) ve dekor tasarımıyla (Ali Cem Köroğlu) tamamlanan oyun, içerikte olduğu kadar görsellikte de iddialı bir yapım olduğunu kanıtlıyor.

Atları da Vurular, tatminkar bir oyucuculuk performansına sahip. Oyuncuların, fiziksel dayanıklılık gerektiren uzun süreli dans sahneleri de dahil olmak üzere başarılı bir performans sergilediğini söyleyebiliriz. Ancak, Gloria'yı canlandıran Tülay Günal'ın zaman zaman diğer oyuncuların önünde durması, diğer karakterlerin işlevsel yan öğeler olarak algılanmasına neden oluyor. Bu sorunun pek de sağlıklı bir kişiliğe sahip olmayan Gloria'nın psikolojik derinliğini vermek isteyen Günal'ın güçlü oyuncuğundan mı yoksa, rolün bu şekilde oynanmasını isteyen yönetmenin seçiminden mi kaynaklandığını kestirmek güç. Ancak, Aynı kaderi paylaşan bir grup insanın trajik öyküsünün anlatıldığı oyunda tek bir karakterin ön plana çıkarılmasının oyunun tematik bütünlüğüne zarar verdiği kanısındayım.

JaqLee
04-07-10, 06:25
ŞİİRİN SESİ, SAHNENİN RENGİNE KARIŞIRKEN: "MEMLEKETİMDEN İNSAN MANZARALARI"

Yalnız Türk yazınının değil, dünya yazınının da başyapıtlarından olan, Nâzım Hikmet'in ünlü “Memleketimden İnsan Manzaraları”nın bugün elimizde ilk dört kitabıyla, beşinci kitabının dört bölümü var. Memet Fuat'ın kitabından (“Nâzım Hikmet”/Adam Yayınları) öğreniyoruz ki, şair yurt dışındaki son yıllarında “Memleketimden İnsan Manzaraları”nın polisin eline geçtiğini, birçok bölümünün yok olup gittiğini sanıyormuş. Altı ayda bitireceğini düşünerek yazmaya başladığı bu yapıtının olaylarla birlikte sürekli geliştiğini, yeni eklemelere gereksinim duyduğunu görünce, onu ölünceye kadar yazacağını söylemeye başlamış, gel gelelim buna fırsat bulamamış.

Rutkay Aziz... Tiyatro ve sinemanın usta oyuncusu, tiyatromuzun deneyimli ve başarılı yönetmeni. Bir düş kurmuş. Düş kurmuş, demiş ki, Nâzım Hikmet'in 100. Doğum Yıldönümünde “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı bir sahneleyebilsem. Hem de nerede... Şiir: “Haydarpaşa garında/1941 baharında/saat on beş./ Merdivenlerin üstünde güneş/yorgunluk/ve telaş./...” diye başlıyor ya, işte tam orada, Haydarpaşa Garı'nda. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın (o zamanki) Genel Sanat Yönetmeni Şükrü Türen'i, Rutkay Aziz'in bu düşüncesi gerçekten heyecanlandırmış. Provalar başlamış.

Hiç unutmuyorum, 18 Mart 2002 akşamı, soğuk mu soğuk bir İstanbul gecesinde, düşünün gerçeğe dönüştüğüne tanık olduk Rutkay Aziz'in. “Memleketimden İnsan Manzaraları”nın birinci kitabından bir bölüm, Haydarpaşa Garı'nın merdivenlerinde, birbirlerinin omzuna çıkan, görebilmek, merdivenlere, merdivenlerdeki oyunculara, bir anlamda belki de Nâzım Hikmet'e yakın olmak isteyen, itişen, ama çıtı çıkmayan yüzlerce seyirci önünde oynandı. Sonraki günlerde İstanbul Şehir Tiyatroları'nın kimi sahnelerinde de sahnelendi. Sonra, 13. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında yeniden Haydarpaşa Garı'nın merdivenlerinde seyircisiyle buluştu. Ben, oyunu hem merdivenlerde, hem de sahnede izledim.

"Memleketimden İnsan Manzaraları”, hiç kuşkusuz sahnede oynanmak için yazılmış bir yapıt değil. “Rutkay Aziz, düşü uğruna Don Quijote'luğa soyunmuş,” demiştim o günlerde. Rutkay Aziz, Nâzım Hikmet'in o muhteşem yapıtının birinci kitabını almış, drama türüne uygulamıştı. Çeşitli drama türleri olduğuna göre, bu türlerin her birine uygun düşen, ayrıca belli bir tür içinde özellik gösteren her eserin kendine özgü bir reji, yani sahneye koyma biçemi, yöntemi olmalı öyle değil mi ama? Rutkay Aziz, şiiri dramaya uygulayıp sahneye koyma işini, yani şiiri oyunlaştırmayı, Nâzım'ın düşünüp tasarladığı gibi, soyut ve imgesel olmaktan, satırların arasında cansız kalmaktan kurtarıp sahne üzerinde somut ve gerçek bir yaşayışa kavuşturma yolunu seçmişti. Başarmıştı.

Yukarıda da söyledim, Rutkay Aziz 1974 yılından bu yana Ankara Sanat Tiyatrosu'nda çeşitli güzelliklere imza atmış bir usta. Doğrudan doğruya ve sadece birtakım etkiler meydana getirmeyi amaç edinmiş şiirsel bir oyun ya da oyunlaştırılmış “şiir”, sahne buyrukları yönünden ne kadar özgür olursa, sözcüklerin/dizelerin gerçek anlamı ile sahneleme işi de o ölçüde kolaylaşır, diye düşünmüş olsa gerek Rutkay Aziz. Gerçi bu düşüncenin yerine gelmesi için önce iyi ve işlevsel bir dekor, salt kulağa değil, doğrudan beyne seslenecek müzik, kusursuz ışık, renk bolluğu, titizlikle hazırlanmış giysiler, son derece ciddi bir dramaturgi çalışması, çok sayıda oyuncu anlamına geliyor, ama Rutkay Aziz bütün bunların üstesinden gelmişti, insanı silkeleyen dizelerden, insanın içine sinen bir oyun çıkarmıştı. Rutkay Aziz'in kurgu ve yönetim başarısı yanı sıra, Barış Dinçel, düş gücünü zorlayan, duygu birikimlerini dışa vurabilen, hareketin dramatik yoğunluğunu belirleyebilen, işlevsel dekoru gözleri, Cahit Berkay'ın müziği doğrudan beyin kıvrımlarını yakalarken; Zuhal Soy'un kostümleri Rutkay Aziz'in istediği görselliğe koşut bir çizgi çizmişti.

"Memleketimden İnsan Manzaraları” şimdilerde Ankara Sanat tiyatrosu tarafından sahnelenmekte. Gene Cahit Berkay'ın müziği, Zuhal Soy'un giysileriyle. Farkı oyuncularda, Murat Atmış'ın ışığında ve dekorda. Önceki yapımda kimindi anımsamıyorum, iyi olmadığını hatırlıyorum, ama Osman Kaya'nın efekti de bu kere kötü üstü. Dekordaki fark ise, sahne olanakları dahilinde sıkıştırılmasında, dertop edilmesinde. Murat Atmış'ın ışığı gerekmediği kadar kasvetli. Yüzde gölgelenmeler... Işığın düştüğü yerde yüzü aydınlanmayan oyuncular... Işığın düştüğü yerde durmadığı halde yüzü ışık alan oyuncular, falan...

“Bir adam/merdivenlerde duruyor/bir şeyler düşünerek./...” Bu adamı, yani Galip Usta'yı Erol Demiröz oynuyor, hem de çok iyi oynuyor. “İnce siyah bıyıklarıyla Fuat”da Nesimi Kaygusuz (yönetmen öyle istemiş olabilir) biraz abartılı, Kaçakçı Recep'te ise oldukça iyi. Ekin Öner, hem Mahkûm Melâhat'de, hem Necla'da, hem Başçavuşun Karısı'nda, hem de doğum yapan Kadın'da izlenilmeli. Şahende'nin öyküsünü anlatırken kutlanılmalı. “Halı heybe/ve mavi mintan, palto, siyah şalvar/ve keten lastik iskarpinler,/fötür şapka, sakal,/ve lahurî şal / kuşak/...”lı Halim Ağa'da Hakan Salınmış, ne yalan söyleyeyim önceki yapımın Yavuz Şeker'i kadar sevimli değil. “Top ense, altı oklu beyaz kıravat / ve sivilceler”i ile Vedat'ta Cengiz Sezgin, “Kartallı Kâzım/yahut Yayalar Köylü Kâzım Ağa/yahut İstanbullu Kâzım Efendi”de Mehmet Akay, ustasına: “... bir sualim var./ Şu gördüğün raylar/ dolanır mı bütün dünya yüzünü”, diye soran Kömürcü İsmail'de Melih Yetkin başarıyı yakalamışlar. (Aralarından Mehmet Akay'ın adını özellikle kalın harflerle yazmalıyım). Hakan Salınmış, Doktor Faik Bey'de iyi üstü. Aylin Saraç'ı, Ebru Saçar'ı bu oyunu gördükten sonra mercek altına aldığımı açıklamalıyım. Saraç ve Saçar; Ekin Öner, Nesimi Kaygusuz ile birlikte içimde pıtrak gibi açtılar. Kelepçesine: “... günler yakın, /seni pulluk yapacağız kelepçemin demiri...” diyen Halil'de Rutkay Aziz'i onca yıl sonra yeniden alkışlamaksa, doğrusu ayrı bir keyif.

SÖZÜN ÖZÜ: Aynı şeyleri söyleyeceğim, bir anlamda yineleyeceğim. Açlık ve işsizliğin ülke gündemini oluşturduğu günümüz Türkiye'sinde, Rutkay Aziz tarafından olgun, yorgun, küskün, üzgün beyinlere ve her alanda biriken işsizler ordusuna adanmış “Memleketimden İnsan Manzaraları”, ne mutlu ki, bu kez de Ankara Sanat Tiyatrosu'nun repertuarında yer almış. Siz, siz olun: “Nazım'ın şiirinden tiyatro mu olurmuş,” diyen “aklı sonralara” aldırmayın.

JaqLee
04-07-10, 06:25
İKİ HAYAT SONRA

İrlandalı ünlü yazar Brian Friel'in, Çehov'dan esinlenerek yazdığı iki ayrı oyundan oluşan 'İki Hayat Sonra' Kenter Tiyatrosunda izleyenler ile bir araya geliyor.

Mehmet Ergen tarafından sahneye konulan oyunda Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu oyuncularından Tilbe Saran, Cüneyt Türel, ve Kenter Tiyatrosundan Mehmet Birkiye, Yeşim Koçak seyirci ile buluşuyor.

Brian Friel'in, Çehov'un 'Köpekli Kadın' öyküsünden yaptığı bir uyarlama olan Yalta Oyunu, aslında birçoğumuzun bildiği hatta zaman zaman uyguladığı masumane bir oyun. Bir çeşit insan sarraflığı belikde. Kahvemizi yudumlarken ya da arkadaşlarımız tarafından bekletilirken etrafımızdaki insanların yaşamlarına onların gözünden bakarak yaşamak hayatlarına ilişkin tahminlere bulunmak kısacası.

Perde açıldığında Dimirti (Mehmet Birkiye), hasır şapkalı beyler ve güneş şemsiyeli bayanların hayatlarını gözlemlerken bir yandanda Yanya Kentini gözler önüne getiririr etkileyici anlatımıyla.

İşte o sırada yan masaya Anna (Yeşim Koçak) oturur.
Dimitri herkese yaptığı gibi onun hayatına ilişkin tahminlerde bulunmaktan alıkoyamaz kendini.
Ona göre bu 20'li yaşlarındaki, sevimli bir köpeğe sahip bayan kendisinden yaşça büyük bir adamla evlidir. Kısa bir süre sonra sohbet etmeye başlarlar ve Dimitri Anna hakkındaki tahminlerinde yanılmadığını anlar.

İkiside evlidir ve farklı hayatlarda yaşamaktadırlar. Ancak bu onların aşık olmalarına engel değildir. Onlar yıllarca içlerinde sır gibi taşıyacakları hatta taşımak zorunda olacakları bir ilişkiyi paylaşmaya başlarlar.

Aşklarını büyük fedakarlıklarla ayakta tutarken birbirlerine duydukları özlemle hayaller kurarlar. Aslında bunlar gerçekleşmeyeceğini bildikleri halde bir gün gerçek olacakmışcasına inandıkları şeylerin provasıdır sadece.

Oyun içindeki sahnelerin hızla birbiri sıra geçmesi oyuna ayrı bir dinamizm katmış. Oyuncuların perfonması ve metin ile Yanya Oyunu çabuk biten deyim yerindeyse rahiyası damaklarda kalan bir oyun

İkinci Perde Oyundan Sonra için açılıyor. Bu kez tutkulu bir aşkın yerini hayranlık dostluk alıyor.
Oyundan Sonra, Çehov'un 'Üç Kız Kardeş' ile 'Vanya Dayı' oyunlarının ilginç bir birleşimi. 'Üç Kız Kardeş'teki ağabey Andrey(Cüneyt Gökçer) ile 'Vanya Dayı'daki Sonya(Tilbe Saran) 20 yıl sonra Moskova'da bir kafede aynı masada biraraya geliyor.

Andrey bir sokak çalgıcısı. Hapisanedeki oğlunu görebilmek için kentte yaşamını sürdürüyor. Kafede tanıştığı Sonya ise çiftliğini kaybetmek üzere olan orta yaşın üzerinde 23 yıldır aynı adama aşık, tesellisini birazda içki şişelerinde arayan bir kadındır. Andrey, Sonya'ya hayatına ilşikin küçük yalanlar söylüyor. Bu beyaz yalanlar aslında O'nun arzuları hayat karşısında istedikleri ve sahip olamadıklarıdır.

Sonya'nında Andrey'e karşı çok dürüst olduğu söylenemez. İki farklı hayat hayal ve gerçek arasında iç içe geçer.
Her ikisinin de söylediği yalanlar ahlak dersi taşıyan masallar gibidir. Uçsuz bucaksız yalnızlık bozkırlarında aradıkları yalnızca güvendir hayata karşı daha da dik durabilmek için. İkiside yalnızdır ikiside yeni bir ilişkiye başlayabilirler, ama yüreklerindeki enkazları kaldırıp bir daha evet demeye cesaretleri yoktur.
Kartlarını açık oynamak risktir onlar için.

'İki Hayat Sonra'da yer alan iki oyunda da kadın erkek ilişkilerine dair yaşananlar ve yaşanamayanlar konu ediniyor.
Bir yandan yalanlarla yaşanamayanlar yaşanmış gösterilmeye çalışılırken
Diğer yanda yine yalanlarla yaşanmak istenenlere yelken açılıyor.
Ama her ikiside cesaret istiyor.

İki Hayat Sonra aslında bize bizden yakın bizim hayatımız gibi Sahi insan içinde bulunduğu mekan ve zamanda mı gerçektir yoksa düşte mi? Yaşananlar hayatlar hayaldekilerin provası mı dır sadece?

İki Hayat Sonra'yı bence kaçırmayın.

Yazan: Brian Friel
Çeviren: Şükran Yücel
Yöneten: Mehmet Ergen
Oyuncular: Cüneyt Tirel, Tilbe Saran Mehmet Birkiye Yeşim Koçak

JaqLee
04-07-10, 06:25
BİR YANIT, BİR SES, BİR NEFES: "DİKTAT"

Geçen gün, her geçen gün kendi kendini biraz daha yaralayan yaralı basında okudum.

Bir övünç içindeydiler...
“Oh olsun” der gibiydiler...
Tiyatroyu, operayı, baleyi yiyip bitiremediler...
Gene de, pek bir keyifliydiler...
Meğer, onlarca televizyon kanalındaki dizi dizi inciler, yüzü aşmış. Meğer, tiyatroya en gönül vermişler bile televizyona kapağı atmış. Meğer, Gencay Gürün “Vişne Bahçesi” için oyuncu bulamazmış. Meğer, bir oyunu ortaya çıkarmak için geceli gündüzlü iki ay, hatta üç ay “bilâ ücret” prova yapmak, günümüzde artık dışlanmış. Meğer, kağıt bebek kızlarımız da, sahne küheylanlarının yanında, karşısında oynaya oynaya kendilerini “bir çok” sanıp arsızlaşmış.

Televizyon kanallarındaki dizi dizi incilerde, tiyatro sanatçılarıyla seyirciye kaliteli oyunculuk sunulması kötü bir şey mi? Kim demiş! Elbette güzel. Ama yıllardır neredeyse tüm zamanlarını TV dizisi çekimlerinde harcayan sanatçıların, ne yazık ki büyük çoğunluğu, gerçek mesleklerini ve görevlerini unutup, yalnızca dizi çeker olmadılar mı?

Hem TV dizilerine dizilen, hem de tiyatro yapan tiyatro insanlarımız, sahneyi sürekli 57 ekran belleyip, öğretici misyonlarını unutmadılar mı?

Günün popülist kimliği ne gerektiriyorsa onu yapmadılar mı?
Yaptılar.
Mecburdular. Mecbur bırakıldılar.
İyi de, ben ne yaptım? “Taş Fırın Erkeği”, “Light Selami”, “Çakır”, “Seymen Ağa”, daha bilmem ne furyası arasında, kan revan içinde tiyatro yapmaya çalışan “azınlığı”, geçen sezon yeri geldiğinde eleştirdim. Sırtını sıvazladıklarım da oldu, yerdiklerim de... Kırılanı da oldu, hoşlananı da... Üzüldüm. Dedim ki, bu yıl artık yazmayayım. Yazmayayım da, uğraş verenlerin ağızlarının tadını bozmayayım. Bozmayayım ki, keyiflensinler. Ya da iyisi mi, beğenmediklerimi yazmayayım yüreklensinler. Veya sadece beğendiklerimi yazayım da, beni sevsinler. Olmadı, olmuyor, sanıyorum olmayacak da... Çıngıraksız bağımsız tiyatro eleştirmenliği gömleğini bir kez giydiniz mi, insanın içinde bir çıra yanıyor. Tıpkı tiyatrocunun sönmez meşalesi gibi...

Lafın özü, 2004-2005 sezonunu Semaver Kumpanya'nın “Diktat”i ile açtım. Semaver Kumpanya, yanılmıyorsam üçüncü yaşını kutlamakta. Üç yıl önce de, meraklısının gözlerini yaşartan bir projeydi Işıl Kasapoğlu'nunki. Bugün de öyle... Başka bir projeydi. Bir başka proje, bir başka düş... Kocamustafapaşa gibi, kentin merkez noktasından uzak, ücra bir mahallede, harap haldeki eski Çevre Tiyatrosu'nu onararak bir tiyatro kurmak, delilik değil, ama bir anlamda Don Kişot'luk sayılırdı. Sen, konservatuardan yeni çıkmış, farklı hayalleri olan gençleri yanına alacaksın, Shakespeare'den Orhan Kemal'e, operadan çocuk oyununa kendine izleyici bulacaksın. Dayanacaksın, başaracaksın.

Gene başarmışlar. Nasıl mı? Her şeyden önce, Enzo Cormann'ın önemli bir oyununu, Türk tiyatro seyircisine armağan ederek. “Diktat”ın konusu olarak, iç savaş sonrası ayrı saflarda çarpışmış iki kardeşin, yirmi beş yıl sonra karşılaşmaları ve hesaplaşmalarıdır deniliyor. Daha doğrusu konu, broşürde böyle özetleniyor. Pekiii... O kadar mı? Değil elbette. Birbirlerinin yüzüne karşı, babalarından kalma basmakalıp politik sözleri haykıran iki çocuk ve bitmeyen bir çatışma var oyunda. Bunlardan biri, yirmi beş yıl boyunca ölü bilindikten sonra ülkesine dönmüştür (Bülent Emin Yarar). Ölümcül bir iç savaşın ardından Trak'da kalmış, anne bir baba ayrı üvey kardeş (Köksal Engür) ise, politikaya atılmış, sağlık bakanlığına aday, parlak bir psikiyatr olmuştur. Hem absürd, hem de görkemli bir yüzleşme Cormann'ın ilk başlarda çizdiği. Beckett biçemiyle bir buluşma, bir kavuşma... Kendi “gerçeklerini” birbirinin yüzüne vuran kardeşler, ardından da gerçeğin yararsızlığından dem vurarak, insanı olsa olsa kurmacanın kurtardığını savlayacaklardır. Sonrasında, iki yönlü monologa benzeyen, iki halkın (Trip'ler ve Trak'lar), iki etnik topluluğun, insanlığın iki yarısının karşı karşıya geldiği, tek bir bütün oluşturduğu bir diyalog sürecektir. Ne var ki bu kurmacada, söz önünde sonunda gerçekliğin olacaktır. Bu aşamada, alaycılık insanı inceltmeye; kimlikler sağlam olduğunu sandığımız tutarsız temeller üzerinde sallanmaya başlayacak, tehdit altında tehditkâr olan dil, burada esnekliğiyle sinema diyaloglarını anımsatmaya başlayacaktır. Zaman bir türlü sabitlenemez. Flash-back'ler, yansımalar, kitle karşısında çekilen nutuklar, oyuna bir trajedi gücünü yaratan, zamana bağlı olmama özelliği kazandırır.

Bu güzel teksti, Nükhet İzet hiç de kötü olmayan dil kıvraklığıyla dilimize kazandırmış. Her ne kadar, “amentü” sözcüğüne “ne ilgisi var” diye hayıflandıysam da... Neyse! Funda Çebi'nin kostüm tasarımında, Val'in üstündeki kırmızı “Lacoste” logolu “t-shirt” ve bembeyaz (tertemiz, yani kullanılmamış) lastik spor ayakkabılar yakışıksız kaçmış. Ulaş Yakın'ın ışık tasarımı iyi, Hakan Dündar'ın dekoru “matluba uygun”. Joel Simon'un müziğine sözüm yok da, icra neden trompet ile diye oyun boyunca kendime sormadan duramadım. Gerçi Enzo Cormann'ın caz müziğine, nefesli sazlara merakını, bu konudaki çalışmalarını biliyordum, ama ne yalan söyleyeyim, gene de caz müziğiyle neredeyse özdeşleşmiş trompet sesi, oyun boyunca beni Amerika'ya sürüklemeye çalıştı durdu.

Işıl Kasapoğlu'nun yönetimine değinecek olursam, oyunu en azından otuz dakika uzun tuttuğunu söyleyeceğim. Bir de Bülent Emin Yarar'ı neden o denli ağlar kılmış ki! Tamam, Val karakteri sinirleri bozuk, ezik, yıpranmış bir tip; doğru da, ilk bir kaçıncı tablodan sonra, hep ağlamakla ağlamamak arasındaki duruştaki etki, oyunun “yükseliş” bölümlerinde ister istemez zayıflıyor, bu da o bölümün oyunu itmesini engelliyor. Işıl Kasapoğlu bana sorarsa, bu olguyu mutlaka yeniden gözden geçirmeli.

Gerek Bülent Emin Yarar, gerekse Köksal Engür, hiç kuşkum yok ki bu ülkenin iki önemli tiyatrocusu. Bence, açılımı hayli zor olan bu iki kişilik oyunun altından, ikisi de başarıyla kalkıyor. İkisi de, Enzo Cormann tarafından yaratılan o iki yabancı yaşamı tümüyle kabul edip, sahipleniyorlar. Karakterlerin içsel modelini bir güzel kavrayıp, duyumsuyorlar. Bülent Emin Yarar, duyguları, iradeyi, aklı ve bir oyuncunun tüm varlığını harekete geçirmek için derinlikli tutkuları olan coşkular gerektiğini çok iyi biliyor ve uyguluyor. Yukarıda söylediğim gibi, yönetmenle anlaşıp, bir de o dozunu aşan fazlaca sulu sepken bölümleri azaltabilse... Köksal Engür ise, insan tutkularından herhangi birini resmederken, tutkunun kendisini değil de, onun bileşimini oluşturan duyguları sergilemesi gerektiğini çok iyi biliyor. Biliyor ve: “İşte Köksal Engür” dedirtiyor.

"Diktat”, günahıyla sevabıyla, sezon sonunda iyiler arasında değerlendirilebilecek nitelikte bir oyun. Her akşam televizyon dizileri karşısına dizilenlere en incesinden bir yanıt... Sezonun ilk seslerinden... Bir nefes... Hele İstanbul'da oturuyorsanız, üşenmeyin, varıp gidiverin Kocamustafapaşa'ya. Görün “Diktat”ı. En azından iki oyuncunun oyunculuk gösterisine tanık olun. Sinmeyin, silkelenin...

JaqLee
04-07-10, 06:25
İki Pazartesinin Hikayesi

Ünlü oyuncu Ahmet Uğurlu geçenlerde yayınlanan bir söyleşisinde, “oyunculuğum bozulacak diye dizi seyretmiyorum” diyerek serzenişte bulunuyor. Kuşkusuz, Uğurlu'nun meslektaşlarına yönelik yakınışının hedefi basmakalıp senaryolar üzerine kurulu dizilerde rol alan yeni yetme oyuncular, şarkıcılar ve mankenler. Uğurlu'nun eleştirisine katılmamak mümkün değil. Gerçekten de, gösterime giren her yeni diziyle birlikte, kaliteli oyunculuğa olan özlemimiz biraz daha artmakta. Oyunculuğun, fiziksel güzelliğe indirgendiği, içinin boşaltılarak bayağılaştırıldığı bu kültür(süzlük) ortamında, seyircileri birer sanat sığınağı olarak kucaklıyor tiyatrolar. Yeni Sahne gişesinde seyredeceğim oyun hakkında karar vermeye çalışırken, kafamda işte bu düşünceler vardı ve tercihimi İki Pazartesinin Hikayesi adlı oyundan yana kullandım. Yanılmamışım.

İki Pazartesinin Hikayesi (A Memeory of Two Mondays), Bütün Oğullarım (All My Sons), Cadı Kazanı (The Crucible) ve Satıcının Ölümü (Death of a Salesman) adlı oyunlarıyla tanığımız Plutzer ödüllü Amerikalı yazar Arthur Miller'a ait. Eugene O'Neil, Tennessee Williams ve Edward Albee ile birlikte yirminci yüzyıl Amerikan tiyatrosunun önde gelen yazarları arasında gösterilen Miller, oyunlarında toplumsal sorunlara geniş yer vermesi ve Amerikan kapitalizmini sert bir dille eleştirmesiyle çağdaşlarından ayrılır. Sözünü ettiğimiz diğer yazarlar daha çok bireyin yalnızlığı ve topluma yabancılaşması gibi konular üzerinde dururken, Miller bireyin ancak toplum içinde var olabileceğini vurgulayarak karakterlerini çoğunlukla toplum çerçevesi içinde şekillendirir. Yazarın birçok oyunun temel öğesini bireyin, topluma karşı sorumluluğu oluşturur. Miller'ın bu toplumcu görüşü, McCarthy döneminde komünist damgası yemesine neden olsa da, yazarın herhangi bir toplumsal sınıfın sözcülüğünü yaptığı ya da sistemli bir politika izlediği söylenemez.

Miller'ın diğer önemli özelliği ise, trajedi kavramına getirdiği yeni yorumdur. Soyluların (çoğunlukla kralların) bulundukları mevkiden düşüşünü konu alan klasik trajedi anlayışının zaman aşımına uğradığını düşünen Miller, modern trajedinin öznesi olarak sıradan insanı seçmiştir. Bu nedenle klasik trajedi anlayışına karşıt olarak, Miller'ın oyunlarında, süslü ve şiirsel diyaloglara, soylu kişilere ve insanların kaderini etkileyen doğaüstü güçlere rastlanmaz. Onun trajedisi, bu yüzyılın çorak ülkesinin insanlarının öyküsüdür. Dili yalın, anlatımı sadedir. İki Pazartesinin Hikayesi, yazarın sözünü ettiğimiz her iki özelliğinden de izler taşıyor. Bir yedek parça deposunda geçen oyun, günlük koşuşturmanın tekdüzeliğine boyun eğen bir grup işçinin “yaşanmamış” hayatlarından iki farklı kesit sunar. Miller'ın tek perde üzerine yazdığı oyun Şükrü Kırımoğlu'nun başarılı ışık tasarımıyla iki perdeye ayrılmış. Kırımlıoğlu'nun ışık tasarımı, kalabalık bir sahne ve diyalog yoğunluğuna sahip oyunun seyir gücünü artırmakla kalmamış; aynı zamanda oyunda konu edilen iki pazartesi gününe ait farklı atmosferlerin yansıtılmasında da etkili olmuş.

Sahnenin seyirciye bakan bölümü deponun kirli pencereleriyle kaplıdır. Bu nedenle oyunun ilk yarısı deponun sarkıt lambalardan süzülen zayıf ışık altında yarı karanlıkta oynanır. Depoda yaşanan sıradan bir günün resmedildiği birinci perdeye, yani birinci pazartesi gününe hakim olan bu kasvetli atmosfer geleceğe dair beklentilerini yitirmiş, günübirlik uğraşılarının kavgasını veren işçilerin yaşamlarının bir yansımasıdır yanı zamanda. Üretim yapılan faal bir atölyeden farklı olarak yedek parçaların uzun yıllar tozlu raflarda bekletildiği, gelişime ve değişime kapalı depoda çalışan işçiler zamanla kısır bir döngünün esiri haline dönüşür. İlerleyen yaşına rağmen depodan ayrılmak istemeyen Jim (Fikret Ergin) bu acı gerçeğin çarpıcı bir örneğidir. Deponun insanı esir eden durağanlığına karşı geleceğe umutla bakan Berth'in (Kutay Sungar) değişime açık üretken gençliği, oyundaki temel çatışmanın kaynağını oluşturur. Üniversiteye gitmek için para biriktiren Berth'in hayalleri, deponun günlük koşuşturmasının gölgesinde kalır. Patronun sağ kolu Raymond, hafif meşrep sekreter Patricia, emektar kafadarlar Jim ve Gus ve bitirim ikizler Jerry ve Willy çevreleriyle iletişimlerini tamamen yitirmiş, sadece depodaki işleriyle var olan kişilerdir. Berth'in hayallerine ortak olan ve destek veren tek kişi ise romantik ruhlu İrlanda göçmeni Kenneth'dir (Eray Eserol). Birinci perde emektar Gus'ın karısının ölüm haberini almasıyla beklenmedik bir şekilde sona erer.

Birinci perdenin sonunda oyunu ikinci perdeye bağlayan bir geçiş sahnesi yer alır. Kenneth'la Berth'in hayallerini ve umutlarını paylaşarak deponun camları temizlemediği geçiş sahnesinin işlevsel yönünü, ışık tasarımından sorumlu Şükrü Kırımlıoğlu şöyle açıklıyor: “Oyunda iki pazartesi arasında kararma olmadığında, bu pencere silme sahnesi, ikinci pazartesi olan bir kış günü sabahına geçmemize, bir zaman aşımı ve geçiş rahatlığı sağlamıştır.” Deponun pencerelerinin temizlenmesiyle ikinci perde aydınlık bir sahnede oynanır. Aydınlık, aynı zamanda birinci perdede resmedilen iç karartıcı rutinin, kısa bir sürede olsa sekteye uğrayacağının habercisidir. Karısının ani ölümü Gus'ı depoda geçirdiği yirmi iki yılı sorgulamaya iter. Boşa geçirilen yirmi iki yılın acısıyla çılgına dönen Gus, bankada biriken sigorta parasını alarak depoya koşar ve yirmi iki yılın birikimini düşüncesizce dağıtır. Ayrıca, her pazartesi işçileri teftişe gelen depo sahibi Bay Eagle'ı ve depodaki kurulu düzeni sert bir dille eleştirir. Bay “Eagle”nın adı göz önünde bulundurulduğunda Amerikan sisteminin bir eleştirisi olarak düşünülebilecek bu sahne, Gus'ın politik bilinçten uzak sırdan bir işçi olması nedeniyle duygusal bir yakarıştan ileriye gitmez. Gus, Berth'e üniversite için gerekli olan parayı verdikten sonra kadim dostu Jim'le birlikte yaşanmamış günlerin acısını çıkarmak için eğlenmeye gider. Ancak, Gus'ın depodaki rutini kısa bir süreliğine sekteye uğratan feryadı hiçbir şeyi değiştirmez. Oyunun sonunda, üniversiteye gitmeye hazırlanan Berth'in arkadaşlarıyla vedalaşma çabaları, yük asansörü ve ambalaj aletlerinden çıkan seslerin arasında yitip gider. Yeni siparişler alınır, eller işe koyulur.

Yukarıda verdiğimiz özet, İki Pazartesinin Hikayesi gibi yoğun bir metne sahip oyun için birçok bakımdan eksik kalacaktır. Oyun, depoda çalışan her karakter açısından yeniden değerlendirilip özetlenebilir. Derin açılımlara sahip sembollerden ve göndermelerden uzak, sade bir gözlem gücüne dayanan oyun, izleyicisine bu özgürlüğü fazlasıyla vermektedir. Diğer bir deyişle, her karakteri teker teker ele alıp üzerinde konuşabileceğiniz sohbetlere gebe bir oyun, İki Pazartesinin Hikayesi. Ayrıca, Arthur Miller'ın, oyundaki küçük ayrıntıları kullanarak izleyicinin belleğine serpiştirdiği düşünce kırıntılarını da unutmamak gerekir. Örneğin, deponun temizlenen camlarından görünen genelev, toplumun geneline yansıyan ahlaki bozukluğu anlatmaktadır. Kenneth'in arkadaşlarını İrlanda türkülerini bilmemekle suçlaması, Amerikan toplumunun köklerine yabancılaşmasının bir ifadesidir. Yaşlı Jim'in Amerikan yerlilerine karşı verilen savaşa dair düşünceleri, Amerikan politik tarihine yönelik keskin bir eleştiridir. Miller'ın usta yazarlığının birer belirtisi olarak değerlendirebileceğimiz bu incelikli ayrıtları çoğaltmak mümkün, ancak bunu izleyicinin dikkatine bırakarak oyunun genel bir değerlendirmesine geçmemiz yerinde olacaktır.

Mehmey Atay'ın ilk yönetmenlik deneyimi olan oyunun başarılı bir prodüksiyon olduğunu söyleyebiliriz. Oyunun başarısında öne çıkan başlıca üç ana unsurdan söz etmek mümkün: usta oyunculuk, oyunun seyir gücüne ve tematik gelişimine katkıda bulunan ışık tasarımı ve özenle hazırlanmış dekor. Işık tasarımı konusuna daha önceden değindiğimiz için söze oyunculukla başlayalım.

İki Pazartesinin Hikayesi deyim yerindeyse topu oyuncuya atan bir oyun. Miller'ın yalın dili ve sade anlatımı sahnede yalıtılması beklenen dramatik etkiyi, süslü cümlelerden, büyüleyici dekor tasarımlarından çalarak oyuncuların sırtına yüklüyor. Üç kadim tiyatrocu, Erdal Küçükkömürcü (Raymond), Alpay İzbırak (Gus), Fikret Ergin (Jim), başta olmak bütün oyuncu kadrosu bu yükün altından başarıyla kalkmakla kalmamış, aynı zamanda oyunu yaklaşık iki buçuk saat süren bir oyunculuk resitaline çevirmiş. Tiyatro seyircilerinin yakından tanıdığı Alpay İzbırak'ın muhteşem performansı görülmeye değer. Onlarca kez tekrar çekimleri yapılan basit sahnelerde bile hatalar yapan dizi oyuncularına sahneden ders veriyor adeta İzbırak. Kenneth'i canlandıran Eray Eserol, güçlü oyunculuğuyla İzbırakın takipçisi ve varisi olduğunu hissettiriyor. Oyunun sonunda seyircileri selamlarken İzbırak'ın kendisini geriye çekerek genç oyuncuları öne çıkarması, oyuncular arasındaki bu güzel alışverişin, usta-çırak, öğrenci-öğretmen ilişkisinin güzel bir göstergesi.

Gerçekçi bir oyun olan İki Pazartesinin Hikayesi, dekor tasarımı konusunda fazla bir seçenek sunmuyor. Oyunun dekor tasarımından sorumlu Sertel Çetiner de bu durumu göz önünde bulundurarak, oldukça gerçekçi bir dekor hazırlamış oyun için. Oyun boyunca inip çıkan yük asansöründen, duvarlardaki sararmış reklam afişlerine kadar bütün ayrıntıları düşünülen dekor, bir tiyatro sahnesinden çok film setini andırıyor. Deponun yaratılmasında kullanılan bu küçük ayrıntılar deponun insan ilişkilerini yok eden bunaltıcı rutini (Berth'in veda sahnesinde olduğu gibi) başarıyla yansıtıyor.

Ne var ki, oyunun genelinde başarıyla yaratılan gerçekçi atmosfer gözden kaçırılan iki basit ayrıntıyla kesintiye uğruyor. Birinci perdenin ortalarına doğru sahnenin üst kısmındaki ofiste konuşan Larry ve Raymond'un diyalogları izleyicinin duyabilmesi için ses sistemi aracığıyla salondaki amfilerden veriliyor. Bu durum, o ana kadar izleyiciyi oyunun içine çeken gerçekliği bir anda dağıtıveriyor. Kanımca, yönetmen bu sahneyi, oyuncular arasındaki diyaloğu çıplak kulakla duyabileceğimiz bir köşede, sahne üzerinde oynatmalıydı. Oyunun gerçekçi atmosferine zarar veren diğer bir ayrıntı ise ikinci perdede yer alır. İkinci perdede depoda bulunan sobanın yanma efekti olarak sobanın içine yerleştirilen yanıp sönen bir ampul kullanılmış. Ne yazık ki, soba bu haliyle bir yılbaşı ağacını andırıyor. Bu iş için akla gelen en basit çözüm zayıf ışık kaynaklarına bile tepki veren fosforlu etiketler olmalıydı. Tabii ki, söz ettiğimiz bu iki küçük ayrıntı oyuna verilen emeği ve gösterilen muhteşem oyuculuğu gölgelemekten çok uzak. Genel değerlendirmemizden de anlaşılacağa üzere, televizyon ekranlarında hasret kaldığımız usta oyunculuğuyla İki Pazartesinin Hikayesi görülmeye değer başarılı bir prodüksiyon.

JaqLee
04-07-10, 06:25
İŞTE, YENİ DÜNYA DÜZENİN İÇYÜZÜ: "OTOPARK CİNAYETLERİ"

Genç kuşak oyun yazarlarımızdan Raşit Çelikezer, “Otopark Cinayetleri” adlı oyununda, 'Yeni Dünya Düzeni'nin içyüzünü tüm ürkütücülüğüyle sahneye taşımak istemiş. İnsanın doğadaki yerini yeniden sorgulamaya soyunmuş. Kapalı ve çok katlı bir otopark içinde baş döndürücü bir biçimde gelişen gerilim yüklü bir öykü ekseninde, düzene ilginç bir eleştiri getirmeye çalışmış. Bilimin gerçekte kimlerin elinde olduğunu, olabileceğini sistem eleştirisi içinde irdelemeyi denemiş. Devletin harika çocuklarından biri olarak eğitimini yurtdışında tamamlayan Adam (Adnan Bircik), ülkesine döndüğünde tüm yeteneğini, zekâsını ve hırsını Patron'un düşlerine, işlerine ve doğal olarak düzenine adamıştır. Mimarlıktan felsefeye, genetikten ekonomiye değin pek çok konuya hâkim olan Adam, son birkaç yıldır Patron'a (Emin Olcay) izini kaybettirmiş ve gençlik yıllarında inşa ettirdiği otoparkın içinde gizlenerek yaşamını sürdürmeye başlamıştır. Ancak, bir süredir birlikte olduğu Kadın (Yeşim Gül Akşar) yüzünden, Adam'ın izi Patron'un adamlarınca (İsmail İncekara - Nişan Şirinyan) saptanır. Ve otoparkın içinde gerilim dolu, cinayetlerle dolu bir kovalamaca başlar. Kovalamaca sırasında, kahramanlarımızın da sırları birer birer ortaya saçılacaktır. Raşit Çelikezer'in, Nietzsche'nin: “Söylence hiçbir biçimde söylenen sözde yeterince nesneleşmez. Sahnenin yapısı ve görünür imgelem şairin kendisinin sözcüklere ve kavramlara dökebileceğinden daha derin bir bilgeliği ortaya çıkarır” görüşünü düstur edindiği bir kara komedi “Otopark Cinayetleri”. Doğaüstü boyutunu yitiren insanların gizem duygusunu yitirmelerine, kendi varoluşlarıyla yüzleşmelerindeki saygılı şaşkınlığı taşımadıklarına saldırmayı başarıyor mu, değinmeyeceğim. Taşlaşmış dil ile, şiddetli alayın arkasında, şiirsel bir yaşam kavramını oluşturabiliyor mu, tartışmayacağım. Bir yer/lerde “fahişe” sözcüğünü kullanırken, tetikçilerden birine “******” sözcüğünü kullandırmasını, bu ve benzeri kimi örneklerle dil birliğinden uzaklaşmasının nedenini sormayacağım. Kavramsal, yani şematik ve genel olması gereken dilin, kişiliksiz ve taşlaşmış klişeler biçimine dönüştüğünde, gerçek bir iletişim aracı olmaktan çok, bir engel oluşturacağı gerçeğini anımsatmayacağım. Işıklar içinde yatası Şehnaz Pak'ın (Radikal - 30.10.2004): “Kara komedisi eksik,” demesini yinelemekten kaçınacağım. Nedeni sorulacak olursa: “Tiyatromuzun Raşit Çelikezer'lere şiddetle gereksinimi var,” diye yanıtlayacağım. İyi de Kazım Akşar nasıl yorumlamış bu karası eksik komediyi? Bence yorumlayamamış. Her bir şeyin dışımızda programlandığı, bilgimiz dışında uygulamaya konulduğu, para gücünün egemen olduğu, çıkarların gözetildiği, ahlaki kurallarla denetlenemeyen bir düzenin eleştirisinin iyi-kötü yapılmaya çalışıldığı metni, dramatik yanından alarak, bir anlamda okuma tiyatrosu haline getirmiş. Uzuuun replikler, karşıda kımıldamaksızın duran karakterler… “Yeni Dünya Düzeni”nin içyüzü, insanın doğadaki yeri, para/vicdan/iktidar/hırs/ihanet/aşk gibi kavramlar oyunda küçücük birer ayrıntı olarak kalmış. Ölümlülük/ölümsüzlük ikilemi bile kenarda bırakılmış. Bu arada, Adam'ın: “Tarih,” deyince, patronun tetikçisinin Nazi selamı çakması gibi gereksiz trükler de cabası… Metinde var mı, bilemiyorum, ama Patron'a sicimden anahtar, borudan kadeh ve şişe çıkarttırarak soyut göze yönelik görüntüler elde etmesi ise, bu gösterilere her ne kadar alegorik bir anlam yükletmemiş olsa da yerinde bir buluş. Absürd oyun yazarlarının parçalanan toplumumuzun eleştirisini açıklama yöntemleri (büyük ölçüde içgüdüsel ve amaçlanmamış) izleyicilerin karşısına aşırıya kaçmış bir dünyanın gülünç biçimde büyütülmüş ve çarpık bir resmini birdenbire çıkarmaya dayanıyor. Raşit Çelikezer de, birinci bölümde bu yolu denemiş. İkinci bölümde de her ne kadar dramatik sonu amaçladıysa da, seyircinin Adam karakteriyle özdeşleşmesini engellemiş, onun yerine kayıtsız, eleştirel bir tutumu geçirmiş. Adnan Biricik, Adam'ı birinci bölümde olamazcasına korkak, pasif, sünepe olarak çizmiş. Hatta hayli de abartmış. Patronuyla, yaşamıyla, vicdanıyla hesaplaşmayı göze aldığı ikinci bölümdeki tiplemesi iyi diyeceğim, diyeceğim demesine de, Patron'un adamlarıyla olan tablodaki uzuuun mu uzun tiradı aklıma geliyor. Aklıma gelince de Biricik'i doğru dürüst puanlayamıyorum. İsmail İncekara, oyunculuk yaşamının belki de en kötü oyununu vermekte. Keyifsiz, renksiz. Nişan Şirinyan iyi. Yeşim Gül Akşar görevini “bihakkın” yapıyor. Mutlu Polat'ı (Yardımcı Patron) belleğimin bir kenarına kazıdım, her fırsatta izlemeye çalışacağım. Emin Olcay, benim bildiğim Emin Olcay değil. Kerem Gökçer, Umut Ulaş Er, Barış Çağatay Çakıroğlu, Şengül Koparer Aykılıç travesti, berduş, genç adam gibi yan rollerde başarılılar. Patronun adamlarını aynı giydirmek niye, anlamadım, ama Gülhan Kırçova'nın kostümleri “eh” düzeyinde. Ethem Özbora, dekor tasarımı olarak Aziz Nesin Sahnesi'ndeki tüm olanakları kullanmış. İyi de etmiş. Gel gelelim, Adam'ın bürosunun otoparkın damında, yıldızların altında olması absürd ötesi değilse nedir sizce? Patron'un ve yardımcısının gökyüzünden inen merdivenle gelmesi ise, gerçekten ilginç. “Otopark Cinayetleri”, bir Türk yazarın eseri. Dolayısıyla, herkes onu sevmeli. Başka ne demeli?

JaqLee
04-07-10, 06:25
ANTALYA'DA BİR TİYATRO OLAYI!
NEMRUT YA DA KOLEKTİF BAŞARI!

1990-l998 Yılları arasında Bakırköy Belediyesi Kültür Müdürü olarak görevliydim.
Kültür Müdürlüğü olarak 1994 Yılından başlayarak “Bakırköy Belediyesi Yunus Emre Özgün ve Uyarlama Oyun Yazım Yarışması” adıyla her yıl yinelenen bir yarışma düzenlemeye başlamıştık.

Gerek seçici kurul üyelerinin özenle seçilmesi ve gerekse parasal bağlamda da azımsanmayacak ödüllerin konulması, yapılan bu yarışmalara bir çok profesyonel yazarın da katılmasına ve sonuçta da hem özgün hem de uyarlama dalında, yepyeni ve başarılı sahne yapıtlarının ortaya çıkmasını sağlamaya yetmişti…

Ödül törenleri de görülmeye değerdi doğrusu…
Profesyonel yazarların yanında gencecik umutların aynı sahnede Yunus Emre Heykelciklerini kaldırmaları inanılmaz bir keyif veriyordu bana…
Adlarını burada açıklamayacağım, adı sözde usta yazara çıkmış birkaç kişi de “Kendine rakip mi yetiştiriyorsun?” gibi, bugün nedenini daha iyi değerlendirebildiğim, yaklaşımlarla/serzenişlerle karşıma dikiliyorlardı oysa…
Ancak genelde destek görüyordu girişimimiz…

Öyle ki, (aynı zamanda Devlet Tiyatroları'nda Edebi Kurul Üyesiydim) Ankara'da yapılan bir toplantı sırasında Devlet Tiyatrolarının o zamanki Genel Müdürü Sevgili Bozkurt Kuruç dostumun “Repertuarımızı ilan etmeyelim biraz daha… Yunus Emre adına yapılan yarışmanın sonuçlarını bekleyelim..” demesi de beni gerçekten de, yaptığımız işin ne kadar doğru olduğu bağlamında, özendiren bir yaklaşımdı…

İşte böyle bir yarışmada Nemrut ödülü almayı başardı… Üstelik bir çok profesyonel yazarın oyununu da gerilerde bırakarak…Hayran olmuştum oyuna… Bazı oyunları ister istemez kıskanıyorum… “Keşke bu oyunu ben yazmış olsaydım” dediğim oyunlar da oluyor arada bir… İşte Nemrut o oyunlardan biridir…

Ödül töreninde ise oyunun yazarı Gülşah Banda'yı tanıdım… Gülşah Banda'nın benim yazarlığıma da büyük katkısı olan Özdemir Nutku ve Hülya Nutku'nun öğrencisi olduğunu ve İzmir 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde, 4 yıl süren bir yazarlık eğitimi aldığını da öğrenince büyük sevinç yaşadım… Çünkü geleceği parlak bir yazarı, kimliğini hiç bilmeden ödüllendirmiş bir Kurul oluşturmayı başarmıştım.

Nemrut ilk kez Sivas Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenmiş ancak oyunu Sivas'ta izleme olanağını bulamamıştım yıllar önce… Antalya Devlet Tiyatrosu'nun başarılı genel sanat yönetmeni ve yöneticisi Selim Gürata Nemrut'u yeni sezon için repertuara aldığını yaz aylarında duyurduğunda, oyunu kesinlikle Antalya'da izleyeceğimi o anda kararlaştırdım beynimde…. Üstelik rejiyi de Kemal Başar'ın yapacak olması iyice pekiştirmişti bu düşüncemi… Çünkü Kemal Başar benim Kızılırmak adlı oyunumu sahneye başarıyla taşımıştı Adana Devlet Tiyatrosu'nda… (O kadar başarılıydı ki rejisi, Kızılırmak'ın CD'si Romanya'da tiyatro adamlarına gösterildiğinde hemen bir oyun sahneye koyması önerisi almıştı Başar…)

Bundan iki yıl önce Nemrut'u okumasını önerdiğimde de Kemal'in hemen bir gün sonra beni arayıp “Sahnelemeyi isterim Nemrut'u…Çok mükemmel bir metin, ağabey…” tümcesini coşkuyla duyurması da, oyunun eksiksiz bir uygulama olarak çıkacağı müjdesini ta o zamandan muştulamıştı sanki bana.. Çünkü deneyimlerimle de biliyorum ki, bir oyunun sahnede, uygulama bağlamındaki başarısı, her şeyden önce rejisörün metni beğenmesiyle/sahiplenmesiyle olasıdır…
Kuşkusuz bunun ön koşulu da metnin başarılı olmasından geçer…

Ve sonunda yaz ortasında salonsuz kalan Antalya Devlet Tiyatrosu'nun büyük zorluklarla ortaya çıkan yapımı Nemrut'u, 22 Aralık 2004 gecesi Antalya Atatürk Kültür Merkezi'nde izleyemeye başladık. Murat Gülmez'in yalın ve işlevsel dekorunda dansçıların etkileyici devinimlerini, Kemal Günüç'ün bir filmi döşer gibi gerçekleştirdiği olağanüstü müziğini, genç ve şimdiden ustalaşmış bir rejisörün duyumsayarak akıttığı öykü içinde zalimlerin zalimi Nemrut'un (Reha Özcan) tüm korkutuculuğuyla sökün etmesini, başkaldırıya hazırlandığının sinyallerini veren Topal'ın (Sedat Savtak) ezik ancak kararlı, sindirilmiş ancak dirençli bir kişiliği ustalıkla sergilemesini ve sonuçta alınyazısına razı bir halkın Topal'ın önderliğinde direnç kazanıp Nemrut'u çökertmesini…

O da ne, tam da oyun bitti derken , usta rejisör Kemal Başar'ın bu nefis gösteriyi tam bir tragedyaya dönüştüren Nemrut'un yeniden dönüşünü metne eklemlemesiyle ortaya çıkardığı çarpıcı ve evrensel bir final… İzleyicilerin dakikalarca süren alkışları…. Alkışlar…Alkışlar…
Bu ortak başarıda payı olanları sıralamaya başlarsak yerimiz yetmez…

Ama ben gene de şöyle değinmeden edemeyeceğim… Dekoru gerçekleştiren Murat Gülmez, Kompozitör Kemal Günüç, ışıkta Kazım Öztürk, oyun gücünü her zaman göstermesini bilen Reha Özcan, ben büyük bir aktörüm diye adeta bağıran Sedat Savtak büyük katkı sağlıyorlar oyunun başarısına… Kadın da Şule Gezgöç, Baba da Hilmi Mutaf , Sedat Savtak ve Reha Özcan'ı nerdeyse aratmıyorlar… Ayhan Demirtaş, Murat Sarı ve Şenol Kaderoğlu düzen koruyucuları olarak itici kişilikleriyle görevlerinin üstesinden geliyorlar…

Burada özellikle Yunan asıllı koreograf Paras Terezakis'in çalışmasından söz etmek isterim… Kendisiyle de tanışma fırsatı bulduğum Terezakis genç koro/dansçılarla öyle ilginç bir çalışma yapmış ki, oyunun evrensel bir tragedyaya dönüşmesinde, görsel bağlamdaki bu çalışmanın büyük katkısı olmuş…

Terezakis'in Anadolu sentezi de diyebileceğimiz çalışması; öyküyü zaman zaman tekdüzeliğe düşmenin sınırındayken yakalayıp, kaldığı yerden daha ileriye taşımayı başarmış… Terezakis'in özellikle kısa süreli bir sevişme anını ustaca verişi de ayrıca övgüye değer… Hem cesareti hem de estetiğiyle büyüledi hepimizi Terezakis…

Kuşkusuz en büyük başarı oyunun rejisörü Kemal Başar'ındır… Başarılı bir oyun metnini seçip, uygun yaratıcıları bulup, en uygun aktörlerle, uyum içinde bir görsel şölen yaratmak değil midir zaten usta bir rejisörün tanımı? Kemal Başar, soyadının buyruğuna uyup başarmış bunu …
Umuyorum ve biliyorum ki bu oyun, sınırlarımız dışındaki çeşitli Festivallerde sahnelenirse, ülkemiz tiyatrosunun var olduğunu bir kez daha gösterecektir herkese… Üstelik tereciye tere satmaya çalışmak yerine, kendi teremizi göstererek…
Bir başka önerim de bölgelerdeki bu tür başarılı çalışmaların, diğer bölgelerde de hiç olmazsa birer hafta gösterimlerinin sağlanmasıdır. Kuşkusuz başta İstanbul ve Ankara olmak üzere…

Ki emeği geçenler mutlu olsunlar, tek işi tiyatro yapmak olan böyle kadrolar hak ettikleri beğeni ve alkışı özellikle diğer kentlerde de bulabilsinler…
Nemrut'u seçen, ancak bu arada Tiyatrosu için salon yapma kavgası da vermekte olan Antalya Devlet Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni Selim Gürata'ya, oyunu başarıyla yöneten Kemal Başar'a ve emeği geçen tüm kadroya teşekkür ediyorum…
Ayrıca oyunun koreografisini yapan Yunanlı sanatçı kardeşimiz Paras Terezakis'e de iki ülkenin dostluğunun gelişmesine yaptığı bu önemli sanatsal katkı için ayrıca teşekkür ediyorum…

JaqLee
04-07-10, 06:25
YAŞAR NE YAŞAR NE YAŞAMAZ YA DA ARAFTA BİR SERÜVEN" ADLI OYUNA BİR MONOGRAFİ

Aziz Nesin'in unutulmaz “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” adlı oyunu yapılan bir uyarlama / çeşitleme çalışması ile Erzurum'da.

Max Frisch bir yazısında, “bir olayın çeşitlemeleri o olayın bitmiş biçiminden çok daha fazlasını söyler” der. Aynı temanın / konunun farklı yöntem ve araçlarla farklı alımlama süreçlerini içermesine verilen 'çeşitleme' adı, çağımız sanat anlayışının öbeğinde yer alan deneysel yaratıların başlıca hareket noktasıdır. Öznel oluşun özgür ortamlarda var kılınması ve öznelliğin sürekli olarak çeşitlenip, yenilenmesini temel alan deneysel çalışmalar, kuşku yok ki, 'daha fazlasını söyleme' kaygısının bir getirisi; çağımız insanına özgür ve özgün ortamların sağlanması bilincidir. Bu bilinç çoğu sanat dalında olduğu gibi tiyatro alanında da özellikle son yüzyılda daha bir dirim kazanmış, ulusal tiyatro dağarcığımızda ise yeni yeni varlığını hissettirmeye başlamış görünmektedir. Göreneksel sistemlerin / kalıpların dışında, egemen çalışma biçim ve ilkelerinin yadsınması veya ağırlıklarının zayıflatılmasını öngören deneysel çalışmaların Türkiye ayağı dünyadaki tiyatral üretimlere koşut sağlayamasa da, Türk Tiyatrosunun geleceği adına 'ümit var' olmamızı gerektiren bazı etkinliklerin varlığından söz etmemiz olasıdır. Bunlar küçük adımlar dahi olsa!

Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü geçen ay (6-7-8 Ocak 2005) uygulamaya soktuğu yeni bir tiyatral üretimle yukarıda önemine işaret edilen deneysel çalışmalardan birine imza attı. Atılan bu imza / adım, -küçük dahi olsa- 'yeni bir şey söyleme / daha fazlasını söyleme' kaygısının ürünü olduğu için oldukça değerli, bir o kadar da önemlidir. Kierkegard, varoluşun ilk basamağında 'kaygı'nın yer aldığını ve kaygı sayesinde varoluşun uyanıklığının sürdürülebileceğini söyler. Düşünürün bu söyleminden hareketle kaygının ürünü olan her çalışmanın varoluşu gerçekleştirme adına yapılmış bir etkinlik olduğunu söyleyebilir, Sahne Sanatları Bölümü tarafından atılan bu adımı da geleceğe bakışımızı iyimserleştiren bir etkinlik olarak görebiliriz.

Türk yazının büyük ismi Aziz Nesin'in 'Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz' adlı oyunu 'Arafta Bir Serüven' artı başlığıyla Erzurum'daki tiyatro severlerle buluştu. Afiş ve broşürlerde 'uyarlama' olarak adlandırılan oyunun bu yeni haline, 'çeşitleme' de denilebilir. Ki, yukarıda da açıklamaya çalıştığımız gibi aynı konunun yeni yeni açılardan yorumlanması çalışmalarına verilen 'çeşitleme' adı, “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz ya da Arafta Bir Serüven” adlı oyun için kullanılabilecek en iyi tanımlama olacaktır.

Yaklaşık üç buçuk aylık bir çalışma sürecini kapsayan oyun, Sahne Sanatları Bölümü Dramatik Yazarlık, Oyunculuk ve Tasarım anasanat dallarının öğrencileri ile bölüm öğretim elemanlarının ortak ürünü olma özelliğine sahip. On üç yıllık geçmişi olan Bölümün, her yıl bir büyük ve üç kısa oyunla Erzurum'daki tiyatral oluşuma katkı sağladığı, merkezden uzakta olmanın vermiş olduğu her türlü olumsuzluğa karşın oldukça önemli etkinliklerle tiyatronun yaşatılmasında ön ayak olduğu gerçeği, elbette bölümün bir elemanı olarak şahsımı ziyadesiyle mutlu etmekte, sanat ve tiyatro dostlarının ise bu noktadaki açlığını bir nebze de olsa gidermeye hizmet etmektedir. Daha önceleri Türk ve dünya tiyatrosunun önemli yapıtlarını sahneleyen Bölümün bu yılki çalışması, yazar Aziz Nesin'in kaleme aldığı 'Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz' adlı metnin çeşitlendirilerek 'Arafta Bir Serüven'e dönüştürüldüğü oyun oldu.

Sahne Sanatları Bölümünden 5 öğretim elemanı ile kırk öğrencinin birlikte çalıştığı oyun, bir buçuk ayı yazım ve dramaturji çalışması olmak kaydıyla üç buçuk aylık bir çalışma sürecini kapsadı. Oyunu, daha önceleri “Savaş İkinci Perdede Çıkacak” adlı oyun ile bazı kısa oyunların yönetmenliğini de yapan öğretim elemanlarından Hakan Alkan yönetti. Metnin çeşitlendirilmesi ile dramaturjisini şahsımla birlikte yazım ekibinden Mustafa Çalışkan, Mustafa Bilirdönmez ve Serkan Yiğiter ile dramaturji ekibinden Saadet Özoltu ve Nurhan Öncü adlı öğrenciler yaptı. Oyunun müziklerini Orhan Kaplan, dans düzenini ise A.Pınar Çiğdem gerçekleştirirken, dekor ve kostümde ise yine öğretim elemanlarından Süreyya Temel görev aldı.

Yazar Aziz Nesin'in, “Ana kanavaya bağlı kalmak koşuluyla oyuna her türlü müdahale yapılabilir” izninden hareketle Yazım ekibi ile başlattığımız çeşitlendirme / uyarlama çalışmaları yorucu geçen bir süreci kapsadı. Ciddi tartışmaların, önemli fikir alış verişlerinin ve sancılı geçen yaratım aşamalarının yer aldığı bu sürecin özellikle yazım deneyimi ve grup çalışması noktasında öğrencilere büyük kazanımlar sağladığı düşüncesindeyim. Ekipteki herkesin bir ilki yaşadığı bu çalışma, oyunun teknik ve tematik oluşumlarına ciddi müdahalelerin yapıldığı, daha fazlasını söyleme kaygısıyla anlam katmanlarının zenginleştirildiği, sözlerin yüceltildiği, çeşitli güncellemelerle güncele ilişkin sorunlara dikkatin çekildiği; kişileştirme bağlamında ise tamamlanmamış bir karakter olan Yaşar adlı oyun kişisinin evrimini gerçekleştirerek tamamlanmış bir karakter boyutuna kavuşturulması ve Yaşar'ın aydınlanmasını sağlayan 'To Be Zeki' isimli yeni bir oyun kişisinin oyuna katılımını içermektedir. Eski metin ile yeni metin arasındaki farklardan en belirgin olanı, 'alçaklığın, yozlaşmışlığın, kötülüğün ve değersizliğin ölümsüzleştirildiği' eski metne karşın, yeni metinde insanı çarkları arasına alan düzenin / sistemin olanca gücüne karşın bireysel savaşımın devam etmesi gerektiği; yılmanın ve karşıdaki güce kutsiyet atfederek geri çekilmenin olumlanmadığı bir yapıdır. Yine eski metinde yer alan sistemin insanı kimliksizleştirme, bireysel edimde bulunma eğilimlerini törpüleme ve herkesi kendine benzetme yapısına karşın, yeni metinde sistemin farkında olan ve bu sisteme karşı varolma savaşı veren birey olmuş / birey olma aşamasındaki kişilerin varlığı metinler arasındaki farklardan dikkat çeken bir diğeridir. Ayrıca kimlik olgusu eski metinde ağırlıklı olarak bir nüfus defterine indirgenmişken, yeni metinde kimlik, bireysel varoluşun göstergesi, sisteme karşı savaşımın güçlü bir motifi olarak yansıtılmakta. Temelde iki metin arasında dikkat çeken en önemli farklar bunlar olurken, irili-ufaklı çok sayıda ayrıntının da yazım ekibi tarafından yeni oyuna kazandırıldığını söyleyebiliriz. Son olarak her iki metin de sahneden seyirciye farklı söz / ileti / mesaj sunmakta; eski metin bozulmuş, yozlaşmış bir düzenin fotoğrafını yansıtırken, yeni metin Yaşar oyun kişisini seyircinin bir emaneti olarak saklayıp korumakta, oyunun sonunda ise bu emanet seyirciye teslim edilmektedir: “Oyun boyunca Yaşar'ı bu çarpık sistemden, bu bozuk düzenden korumaya çalıştık. Oyun bitti. Şimdi sıra sizde. Emaneti sizden almıştık, size geri veriyoruz. Buyurun. Bizim yapabileceğimiz onu bir saksıya dikmekti. Size düşen ise bu saksıya dikilen Yaşar'ı ve Yaşarları büyütüp yetiştirmeniz. Uğurlar olsun”.

Bu arada “Arafta Bir Serüven” başlığının açılımına da kısa bir göz atmakta yarar var. Eski metinde Yaşar'ın yaşadığı mekanlar / ortamlar arasında bir fark yoktu. Dış dünya ile cezaevinde aynı kurallar hüküm sürmekte, sistem / düzen mekan farkı gözetmeksizin etkisini herkesin üzerinde gösterebilmekte idi. Yeni metinde ise cezaevi To Be Zeki sayesinde bir cennete, yani bozuk düzenin ve çarpıklaşmanın olmadığı bir mekana, cehennem olan dış dünyanın kurallarının işlemediği bir ortama dönüştürülmüş ve böylece gerçek cezaevinin dış dünya, gerçek mahkumların da dış dünyada yaşayanlar olduğu vurgulanmıştır. Ayrıca bir taraftan sevdiği Ayşe ve mirastan ötürü dış dünyayla bağlarını koparamamış, bir taraftan da cezaevinde kendini bulan, insan olduğunu ve bireyselleştiğini gören Yaşar'ın bu iki farklı dünya arasına sıkışmışlığının ve gel-gitlerinin göstergesi olarak “araf” kavramının kullanıldığı görünmektedir.

Dramatik eylem taslağının sahneye yansıtılmasıyla ilgili söyleneceklere gelirsek, bu noktada da yine farklı yöntem ve araçlarla farklı alımlama süreçlerini içeren bir reji anlayışından söz etmemiz olası olacaktır. Öncelikle şunu belirtmek gerek: “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” adlı oyun Türkiye'de birbirine benzer veya yakın reji anlayışlarıyla hep sahnelene geldi. Yaşar'ın hayatını canlandıran hep oyuncular oldu: Oyuncular Yaşar'dı veya Yaşar'ın etrafını çevreleyen diğer oyun kişileri. Oysa metnin ana kanavasında da yer aldığı gibi Yaşar'ın hayatını canlandıran mahkumlar olmalıydı. Yani bir oyuncu Yaşar veya diğer oyun kişilerini canlandırmadan önce mahkum rolüne bürünmeli, mahkumu oynarken de Yaşar'ı ve hayatını canlandırmaya çalışmalı idi. Elbette zor olan bir oyuncunun önce mahkumu oynaması, ardından da mahkumu oynarken Yaşar'ın hayatını canlandırmaya çalışmasıdır. İşte, çok boyutlu ve virtüöz diyebileceğimiz bir oyuncu kalitesi gerektiren bu yöntemin Türkiye'de ilk kez Erzurum'da ve Hakan Alkan'ın yönetmenliğinde başarıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Sahneye doluşan kadınlı erkekli tüm oyun kişileri cezaevinde yatan mahkumlardır. Arkadaşları Yaşar anısına Yaşar'ın hayatını canlandırmaya karar vermişlerdir. Ve başlarlar oynamaya. Oyun önce mahkumların -çok kere prova yapmalarına karşın- heyecanlı ve acemi oyunculuklarıyla başlar. Replik unutmalar, yanlış tonlamalar ve aksamalı trafik düzeni derken, giderek oyuna ısınılmaya başlanılır. Seyirci ilkin acemi bir oyuncu kadrosu ile yüz yüze gelir, sonrasında kendileriyle birlikte oyuncu mahkumların da sahneye ısındıklarına tanık olurlar. Ve sonucunda birinci perdenin son iki sahnesinden itibaren oyun usta oyuncuların oynadığı bir oyun kıvamına bürünür.

Yönetmen Alkan'ın böylesi bir reji anlayışını benimsemesi ve bunun sahnede yansıtılması elbette bazı teknik etmenlerden yararlanmasını gerekli kılmıştır. Öncelikle geleneksel Türk Tiyatrosu öğelerinin sıklıkla kullanıldığını söyleyebiliriz. Sahne düzeninden, konuşma örgüsü ve oyunculuk anlayışına kadar baskın bir şekilde kendini hissettiren geleneksel Türk Tiyatrosu öğeleri, oyunu oldukça keyifli kılmasının yanı sıra Erzurum'daki seyircileri de ilk kez 'yabancılaştırma' kavramıyla yüzleştirmiştir. Yılda onlarca oyun seyreden bu kitlenin ilk kez gerçek anlamda bu kavramla bu oyunda karşılaştığını ifade etmemiz kesinlikle abartıya kaçtığımız anlamına gelmemeli. Ayrıca bu baskın özelliğe koşut, oyunun 'epik tat'a yaklaştığını ve hatta seyirci-sahne ilişkisindeki empati / katharsis kavramlarının da sıfıra yakın bir noktaya taşındığını dile getirmemiz bu çalışmanın kentteki tiyatro dağarcığına ne şekilde yeni pencereler kazandırdığını kanıtlayan oldukça önemli göstergelerdir. Bu arada empatinin / katharsisin oyun boyunca en az seviyede kendini göstermesine hizmet eden en önemli yapı taşlarından birinin de, Yaşar oyun kişisinin hayatını üç evreye bölünüp, her evrenin bir oyuncu tarafından oynanması olduğunu söylememiz gerek. Baş oyun kişisini üç oyuncu arkadaşın oynaması reji mantığındaki sahne-seyirci ilişkisine uygun bir adım olarak göze çarpmaktadır.

Bunlara ek olarak, gerçeğin çarpıtılıp abartılarak sunulmasına aracı olan 'grotesk' tekniği de oyundaki baskın unsurlardan biridir. Estetik alılmamada 'bakışı bozmak' amacıyla başvurulan bu tiyatral etmenlerin deneysel çalışma bağlamında gerek ekibe, gerek hedef kitleye, gerekse bölge ve kentteki tiyatro kültürünün yönlendirilmesine güçlü bir şekilde hizmet ettiği kanısındayım.

Komikten trajiğe doğru bir seyrin izlendiği oyunda, dekor, kostüm ve aksesuarlarının işlev ve kullanımları da yukarıda anlatmaya çalıştığımız reji anlayışıyla bire bir uyum sağlamaktadır. Bölüm öğretim elemanlarından Süreyya Temel'in yaptığı dekor, kostüm ve aksesuar tasarımı geleneksel Türk Tiyatrosuna özgü öğelerin kullanımını temel almakta; özellikle sahne ortasına yerleştirilen yuvarlak bir platform, göstermelik-hareketli demir parmaklıklar ve yirmiye aşkın sahnede her mekan için o mekanı özetleyebilecek dekor elemanlarının kullanımı, açık biçim oyunların gevşek / ucu açık tasarım mantığına uygunluk göstermektedir.

Söylenecekler arasında oyun müziklerinin de özel bir yeri var elbette. Oyunun enerjisine enerji katan, melodilerdeki renklilik ve çeşitlilik ile olduğu her sahneye dirim kazandırıp motiveyi artıran, Türk sanat müziğinin makamsal ezgisiyle seyircilere büyük bir haz aşılayan müzikler, sözün aktarımına da büyük oranda yardımcı olmuş. Deneysel çalışma mantığına koşut olarak özgün bir üretim olan müzikler için yine bölüm öğretim elemanlarından Orhan Kaplan'a, müziklerin sahne estetiğine uygun olarak bir dans düzeniyle seyircilere ulaşmasına yardımcı olan bölüm başkanı A. Pınar Çiğdem'e ve bu arada oyunun müzisyen ekibini oluşturan Fakülte Müzik Bilimleri bölümü hoca ve öğrencilerine bir tiyatro dostu olarak sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Baştan beri sürdürdüğümüz iyimser bakış açısının, yani bardağın dolu tarafını görme edimimizin bir diğer ayağını da oyuncuların sahne performansı oluşturmaktadır. Oyunun artı değer kazanmasında önemli işlevleri olan toplam 18 oyuncu arkadaşımız yeti ve enerjileri ile sahne performanslarını ustalarını aratmayacak orana taşımış, aldıkları eğitim ile yetilerini sentezlemenin pratiğini de herkese kanıtlamışlardır. Hepsine kucak dolusu sevgi, sanatlarına ise yürekten saygılar…

JaqLee
04-07-10, 06:25
AÇILIN KAPILAR ŞAHA GİDELİM: "PİR SULTAN ABDAL"

Dilek Türker, genel sanat yönetmenliğini yaptığı Tiyatro Ayna'nın 15'inci kuruluş ve kendi 40'ıncı sanat yaşamı yıldönümlerini Pir Sultan Abdal'la buluşturarak kutlamayı düşünmüş. Ne kutsal bir düşünce! Büyük, köklü ve uygar uluslar kendi kimlikleri üzerinde büyüyor, gelişiyor, devamlılık sağlıyorlar. Günümüzde evrensel olmanın yolu, ulusal olmaktan geçiyor. Kendi kendiniz olamıyorsanız, kendinize yetemiyorsanız, başkaları sizi kabul eder mi? Elbette etmez. Bir milletin ulusal kimliği, onun kültür temellerinde gizli. Ulusal kimliği ve kültürünü yitiren ulusların güçlü olmalarına kim olanak tanır ki? Kimse...

Sanırım bunları ve de benim düşündüklerimi kendinde daha da geliştirerek düşünmüş Dilek Türker ve de “Pir Sultan Abdal”ı oyunlaştırmayı kararlaştırmış. “Barış içinde yaşayabilmek için kültür mozaiğimize ışık tutmamız gerekir" demiş, Pir Sultan Abdal'ın şiirleriyle ve felsefesiyle kültür mozaiğimizde önemli bir yeri olduğuna inanmış. Bunu da insanlara (bir kez daha) sunmak istemiş. Mahmut Gökgöz, bilgisayarının başına oturup, oyunu zaten yazmışmış. Gökgöz, değişik araştırmalarda altı ayrı Pir Sultan kimliğine değinilmekte olduğunun hiç kuşkum yok ki ayırtındaymış. Çorum yöresinden olup bir süre Ankara'da Hasan Dede tekkesinde kalan Pir Sultan'ım Haydar'ı; aruzla şiirler yazan Pir Sultan'ı; Divriği yöresinde yetişen ve asıl adı Halil İbrahim olanını; 18'inci yüzyılın ikinci yarısı ile 19'uncu yüzyılın başında yaşamış olan Abdal Pir Sultan'ı, 16'ncı yüzyıl sonu ile 17'nci yüzyıl başında yaşayan ve de nihayet Pir Sultan'ın asılmasıyla ilgili deyişleri söyleyen Pir Sultan Abdal'ı bilinçli olarak atlayıp, “menkıbeleşmiş” yaşamıyla tanınan, halk edebiyatı araştırmacılarının, gerçek Pir Sultan Abdal olarak kabul ettikleri, Sivas'ın Yıldızeli ilçesinin Çırçır bucağına bağlı Banaz köyünde dünyaya gelmiş; yaşamının büyük bölümünü köyünde geçirmiş, 16'ncı yüzyılın ikinci yarısında Sivas çevresinde boy gösteren Alevi-Bektaşi kökenli ve İran yanlısı mezhep olaylarına karışmış, Sünnî-Osmanlı yönetimine karşı çıkarak isyana katılmış, İran-Şii yönetimi tarafında yer aldığı, propaganda yaptığı gerekçesiyle Sivas Beylerbeyi Deli Hızır Paşa tarafından astırılmış Ali Haydar'ı konu edinmiş.

Ali Haydar, dergâha ve dolayısıyla halka hizmeti, Hak'a hizmet saymış, makamları adım adım almış, sonunda “Pir" makamına erişmiş, Seyit Ali Sultan Dede'den dedelik hırkasını ve Pirlik nişanını aldıktan sonra canları tek tek dolaşmaya, dertlerini dinlemeye başlamıştır. Mahmut Gökgöz, hikâyeye tam burasından başlamış. Pir Sultan'ın haksızlıklara karşı mücadelesini, hatta asılacağını bile bile bu tutumundan vazgeçmemesini işlemeye çalışmış. O günlerde Anadolu'da kol gezmekte olan kötülükleri Osmanlı'ya, Osmanlı'daki yönetim anlayışına mal etmemek için olsa gerek, halkın alın terine bakmadan insanların yaşamlarını cehenneme çevirenleri Tefeci Boğos tiplemesiyle simgelemiş; çıkarcı mollaları, rüşvetçi kadıları, yobaz müftüleri, zalim paşaları yardımcı olarak Tefeci Boğos'un yanına katmış.

Macarlar karşısında elde edilen Mohaç zaferinin, Kanunî için anlamı büyük ganimeti Ukraynalı güzeller güzeli Roksalana'yı (yani Hurrem Sultanı) Fransızlar(!) adına Osmanlı'yı borçlandırıp parçalamayı amaçlayan bir kadın olarak sunmuş. “Olur a,” derken, Sultanın gözdesi olacak ve tarihe imzasını atacak Hurrem Sultanı, Roksalana'yı oynayandan başka bir oyuncuya canlandırtmış. Demek ki, Roksalana Hurrem değil! Peki kim? Ne bileyim! Haa, bir de fevkalade didaktik bir üslup benimseyerek, oyunu neredeyse derse çevirmiş.

"Yahu, klasik Pir Sultan öyküsü sunacağına, ünlü 'Kızıl Elma' imgesini işleseydin ya,” diyerek Mahmut Gökgöz'e akıl verecek değilim elbette. Ama keşke diyeceğim, keşke “Kızıl Elma”yı işleseydi. Osmanlı siyaset düşüncesinde yer verilen bu imgeden yola çıkıp, "Kızıl Elma"ya yüklenen iki temel niteliği açsaydı. Pir Sultan'ın, nefeslerinde "Kızıl Elma" imgesine bilinenin dışında yüklediği biri metafiziksel, diğeri fiziksel olan iki boyutu sergileyebilseydi. “'Kızıl Elma'nın, mekanı 'dost bağıdır,' diğer ifadeyle 'cennet'tir,” deseydi. “Rengi, gül rengi ya da soluk gül rengidir,” diyerek, oyun başlamadan postun ortasında duran gülün anlamını verseydi. İki "nefes"inin sonunda renk ile beniz kavramlarının yerlerini değiştirerek “kızıl elma”yı, Hazreti Ali'yi imlemede kullanışına değinseydi. İlham ya da sezgi kavramlarıyla ifade edebileceğimiz tasavvufî bilgi ve aşkı anlatsaydı. Hazreti Ali'yle sembolize edilen fiziksel niteliği kurcalasa ve finalde: “Birinci nitelik, ikinci niteliğin nedeni; ikinci nitelik, birinci niteliğin sonucudur,” ilkesini yakalasaydı. Dı, dı… Dığdığının dığdısı… Benimki de lâf işte. Yeğlememiş… Kim karışabilir, kimin haddine! Ama bu oyun olmamış, tiyatrodan uzaklaşmış.

Mahmut Gökgöz, oyunu sahneye koyarken doğal olarak Nasuh Barın'ın koreografisinden alabildiğine yararlanmış. Hakkıdır, haklıdır… Gene de, örneğin çaycıyı neden kız oyuncuya (Sinem Koyun) oynatmış anlamam mümkün olamadı. Ana-kız (Enginay Gültekin-Zeyno Üstünışık) aynı yaşta olur mu ayol! İki gençten birini anne, diğerini kızı eylemiş. Ermeni Boğos, Yahudi lehçesini benimsemiş, ses etmemiş. Roksalana'nın, Rum aksanıyla konuşmasını da es geçmiş. Akışı da iyi sağlayamamış.

Genç oyuncuların tümü ellerinden geleni yapmışlar. Ellerinden geleni yapmışlar da, Mahmut Gökgöz, onların kendi gereksinimleri, zorunlulukları, itkileri yüzünden, yardım ve yönlendirilme aradıklarını sanırım fazla ciddiye almamış ya da izlerken bana öyle gelmiş. Ama görülen o ki, genç oyuncular, gerilim noktalarının gerilimin dışarı çıkmak umudunu bulduğu alanlar olduğunu daha henüz keşfedememişler.

Ali Baba'ya can veren Bariton Ufuk Karakoç, türkü söylerken “acıyı üretime geçirdiği için” gene haz alıyor. Sazıyla sözüyle çok iyi. Metin Coşkun, Pir Sultan'da kendi bireysel malzemesini yerli yerine oturtmuş, işletiyor. Oyuncunun kendi yaşam deneyiminden aldığı her şeyin, içedönük biçimde tepki verdiği her şeyin, ona asla yabancı kalmadığının iyi bir örneği Metin Coşkun'un bu oyundaki oyunculuğu.

Yaratıcı kadroya gelince: Nurettin Özşuca'nın titizlenilerek çalışılmış müziği, Yüksel Aymaz'ın kusursuz ışığı, Osman Şengezer'in fevkalade ekonomik, simgesel değerler taşıyan usta işi dekoru ve gene Osman Şengezer'in olamazcasına zevkli kostüm tasarımı, hiç üşenilmeden ayağa kalkılarak alkışlanacak nitelikte. İyisi mi, yazıyı bu son değerlendirmeden sonra: “Ey okur, sana söylüyorum, ödül seçici kurul üyesi sen anla,” diye bitirmeli.

Bitirmeden önce, her ne olursa olsun, yukarıda kıyım kıyım eleştirdiğim Mahmut Gökgöz'ü de, en azından oyun yazmayı denediği için sevmeli, her şeye rağmen yüreklendirmeli...

..

JaqLee
04-07-10, 06:25
Ben Ruhi Bey Nasılım

Ansızın çıkan bir rüzgarın belleğine taşıdığı anılardan, Ibsen'nin "hayaletlerinden" kaçıyor Ruhi Bey. Ölümle yaşam, geçmişle gelecek arasında sıkışmış, çıkış yolu ararken size doğru koşuyor. Eski bir dost, dinlemek zorunda kaldığınız bir yol arkadaşı gibi sokuluyor usulca. Aynalarda suretiyle konuşur gibi dertleşiyor sizinle. İlk soruyu kendisi soruyor: Ben Ruhi Bey, Nasılım? ve hayatın içinden kopup gelen imgelerin üzerinden kayarak hızla kalbinize akıyor Ruhi Bey...

Nasılım? Kendi hatırını sormak, yalnızlığın en acı ve çarpıcı ifadelerinden biri olsa gerek. Edip Cansever, başyapıtı Ben Ruhi Bey Nasılım'ı işte bu yalın soru etrafında oluşturuyor. Çoğu kez sosyal yaşamın bir gerekliliği olarak laf olsun diye sorduğumuz ve "iyiyim" yanıtıyla geçiştirilen bu soruyu kendimize sormanın ve cevap almanın ne kadar zor olduğunu düşündürmekle kalmıyor Cansever, aynı zamanda bu basit sorudan yola çıkarak kimlik ve varoluş sorunlarını irdeliyor.

Cansever'in 1976 yılında kaleme aldığı Ben Ruhi Bey Nasılım, şiir biçimde yazılmış bir tiyatro oyunu olarak tanımlanabilir. Ancak, eserin bilinç akışı tekniği kullanılarak yazılmış olması, yapıtın kesin olarak sınıflandırılabilmesini zorlaştırıyor. Örneğin, Selim İleri yapıtı, "bir romanın şiiri" olarak tanımlıyor. İleri, tespitinin dayanak noktası olarak, eserin "kişileriyle, dramatik çatısıyla, çok yönlü duygulanımlarıyla ve değişik zaman dilimleriyle bir yaşamı dile getirmesini" gösteriyor. İleri'nin de belirttiği üzere, Ruhi Bey, tiyatro, şiir ve hatta roman türlerinin birbirini tamamladığı, olgun bir anlatı. Bu nedenle, eser sahne için yazılmış olsa da sahneyle sınırlı kalmayarak keyifli bir okuma da vaat ediyor.

Ben Ruhi Bey Nasılım, biçim bakımından olduğu gibi içerik bakımından da sınıflandırmalara ve kesin yargılara direnen bir oyun. Ruhi Bey, sadece kağıt üzerinde kalan, tek boyutlu kurmaca bir karakter değil. "Ruhi" adının da çağrıştırdığı üzere, oyunun baş karakteri belirsizliklerin hüküm sürdüğü ruhsal/psikolojik bir oluşum, dönüşüm halini temsil ediyor. Bir başka deyişle, Ruhi Bey, ışığın hareketleriyle sürekli renk değiştiren bir portre gibi devingen ve değişken bir kişiliğe sahip. Oyunun farklı yorumlara açık yapısını, Edip Cansever'in şiir anlayışının bir uzantısı olarak görmek mümkün. Şiir Üstüne Söyleşi Notları'nda, Cansever, "uzun şiirlerimde hiçbir sorunsalı yanıtlamaya kalkışmam" diyor ve ekliyor, "sorular sormaya, bu soruları çoğaltmaya (ama yanıtsız bırakmaya) çalışırım hep.... Zaten insanın iç dünyasını kesin olarak tanıtlamak demek, saltık insanı yokken var etmek anlamına gelmez mi?" Bu nedenle Cansever'in Ruhi Bey'de sözünü ettiği yaklaşımına sadık kalarak kesin tanımlamalardan uzak, psikolojik derinliği olan bir karakter oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Oyun, Cansever'in şiiri, tiyatro tekniğiyle buluşturduğu ustaca düşünülmüş girişle, Ruhi Bey'in çocukluğuna ve ilk gençlik yıllarına ait bölük pörçük anılarını sayıklamasıyla başlar. Ailesiyle birlikte yaşadığı konağa, taşları kırık havuza, evlerinin yakınındaki limonluğa ait silik imgelerdir Ruhi Bey'in hatırladıkları. Kendisini de oldukça belirsiz bir imge olarak tanımlar Ruhi Bey:
...
O ben ki
Bir kadında bir çocuk hayaleti mi
Bir çocukta bir kadın hayaleti mi
Yalnızca bir hayalet mi yoksa.

Kopuk imgelerin birbiri ardına sıralandığı oyunun bu ilk dizelerinde Cansever, Ruhi Bey'in bilinçaltını yansıtır. Bu belirsiz imgeler, Ruhi Bey'in bilincinin yerine gelmesiyle birlikte şiirin diğer bölümlerinde anlam kazanarak çeşitli hikayelere dönüşmeye başlarlar. Oyunun başındaki belirsizlikle kafası karışan izleyici, anlatıyı perdeleyen sayıklamalardan Ruhi Bey'le birlikte uyanır, onunla birlikte bilinç kazanır ve hikayeye dahil olur.

Geçmişini hatırlamaktan korkan Ruhi Bey belleğine karşı direnmeye çalışılır başlangıçta, ancak bir süre sonra pes eder ve bilincinin akışına bırakır kendini. Bu andan itibaren Ruhi Bey'in hayatına girmiş çeşitli kişilerden (bir çiçek sergicisi, meyhane garsonu, meyhane patronu, Yorgo adında bir kürk tamircisi, bir genelev kadını ve cenaze kaldırıcısı Adem'den) dinleriz Ruhi Beyi, Ruhi Beyleri. Her karakter, Ruhi Bey hakkında küçük bir hikaye anlatır, onu daha iyi tanımamızı sağlamayı umarak. Bu açıdan bakıldığında Ruhi Bey, tek bir karakterin farklı bakış açılarından yansıtıldığı Orson Wells'in Yurttaş Kane filmi ve Virginia Woolf'un Dalgalar romanıyla benzerlikler gösterir. Sözünü ettiğimiz eserlerin ortak özelliği, ele aldıkları karakterleri klasik benlik anlayışını kökten değiştirerek modernizmin öncülüğünü yapan Sigmund Freud'un benlik anlayışına uygun şekilde kesin yargılardan uzak, devingen kişilikler olarak yansıtmalarıdır. Sekiz farklı anlatıcının ağzından dinlediğimiz Ruhi Bey, her anlatıcıyla birlikte yeni bir boyut kazanarak oyunun sonunda, başlangıçta olduğundan çok daha karmaşık bir kişiliğe dönüşür. Ruhi Bey'in hiçbir zaman tam olarak tanımlanamayacak değişken kişiliğini Cansever, iki anlatıcının ağzından şu dizelerle aktarır:

Bu meyhaneyi yirmi yıldır işletirim
Doğrusu Ruhi Bey gibisini hiç görmedim
Mısırçarşısı'nda baharatçı dükkanları vardır, bilirsiniz
Ruhi Beyi ben o dükkanlara benzetirim
Binlerce şeydir çünkü Ruhi Bey
Nanedir, ada çayıdır, zencefildir
Bu çevrede herkes onu tanır
Bana sorarsanız tanımaz ("Patron Masaya Gelir" bölümünden)
Bütünüyle bir semte benziyor Ruhi Bey
Binlerce, on binlerce kedinin hep birden kımıldadığı
Kedilerden örülmüş bir semte
Ve soğuk bir tuvalde yerini bulamamış renkler gibi
Soğuk ve ayakta tutan çelişkileri
Bir görünümden bir başka görünüme kolayca sıçranan ("Acaba" bölümünden)

Anlatılan hikayeler de, anlatıcıları da önemsizdir aslında. Ne var ki, Ruhi Bey'in geçmişi üzerine kapadığı kapıda küçük bir delik açar her hikaye. Ne Ruhi Bey'i tam olarak görmemize ne de onu gözden kaçırmamıza izin verir hikayeler. Zengin bir aileden gelir Ruhi Bey. Ama annesi, babası kimdir bilemeyiz. Ailesinden kalan malı mülkü satıp yalnızlığı seçmiştir Ruhi Bey. Nedenini öğrenemeyiz. Kimin kim olduğunu çıkarmaya çalıştığımız silik bir fotoğrafı andıran Ruhi Bey'in hayatı, fotoğrafa bakan kişinin hayal gücüyle doldurulabilecek eksikliklerle yüklüdür.

Şimdilerde meyhaneleri ve arka sokakların vicdan azabı, adsız otelleri mesken tutmuştur Ruhi Bey. Geçmişiyle yüzleşirken, yaşamla ölüm arasında gidip gelir. Anımsar, anlatır; anlattıkça kurtulur geçmişin hayaletlerinden:

...
Hepsini, hepsini gömdüm, geliyorum
Havuzun kırık taşlarını
Limonluğu ve kırmızı konağı
...
Gömdüm hepsini, geliyorum
Bütün ölülerimi gömdüm, geliyorum.

Kaçtığı anılarından kurtulmuştur artık Ruhi Bey. Özgürdür. Yaşama sarılır sıkı sıkıya. Oyun, Ruhi Bey'in "insan yaşıyorken özgürdür" dizelerini tekrarlamasıyla noktalanır.

Oyunun genel değerlendirmesine gelince:

Söze, İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelen oyunun çeşitli ödüllerle taçlandırılmış başarılı bir yapım olduğunu belirterek başlayalım. Oyunda canlandırdığı Ruhi Bey rolüyle Altıncı Afife Jale Tiyatro Ödülleri En İyi Erkek Oyuncu ödülüne layık görülen Uğur Polat büyüleyici performansıyla göz kamaştırıyor. Uğur Polat'ın, geçen sezon sahnelenen Altona Mahpusları'ndaki başarılı tek kişilik sahneleriyle hatırladığımız Levent Ülger'le birlikte tiyatro severlerin yakından takip etmesi gereken bir isim olduğunu düşünüyorum. Anlattıkları hikayelerle Polat'a eşlik eden Taner Birsel, Rüçhan Çalışkur, Mahmut Gökgöz, Ali Fuat Çimen, Mete Horozoğlu, Ali Ersin Yenar, Celal Kadri Kınoğlu, Canan Sanan, Yurdaer Okur, tiyatro denilince genellikle tempolu farsların akla geldiği ülkemizde, sesin tiyatrodaki önemi vurguluyorlar adeta. Cansever'in güçlü imgelem dünyasından kopup gelen kelimeler oyuncuların ağzında hayat buluyor; hikayeler ete kemiğe bürünüyor ve karanlık tiyatro salonunda el değiştiriyor usulca.

Dokuz farklı karakterin monologları üzerine kurulu Ben Ruhi Bey Nasılım'da, oyunun ışık ve sahne tasarımları hazırlanırken, hareket düzeni geri planı itilerek, anlatılan farklı hikayeleri birbirine bağlayan psikolojik bir atmosferin oluşturulması amaçlanmış. Sahne ortasındaki büyük konak kapısı, Ruhi Bey'in geçmişiyle şimdiki zamanı ayıran bir tür zaman ayracı olarak kullanılmış. Kapalı kapı, aynı zamanda Ruhi Bey'in belleğine karşı olan direnişini sembolize ediyor. Nitekim, bilincine yenik düşen Ruhi Bey'in konağın kapısı açmasıyla birlikte, geçmişine ait sekiz karakter belirerek anlatıyı teslim alır. Geçmişin, şimdiki zamanı; anıların, belleği istilasıdır adeta sahnede yaşanan. Fiziksel bir olaydan çok ruhsal bir dönüşümüdür.

Oyunun psikolojik atmosferinin yaratılmasında etkili olan diğer öğeyse, Ruhi Bey'in monologlarının duygusal temposuna göre değişen ışık tasarımıdır. Değişken ışık altında oyuncular, belirli kişiliklere sahip karakterlerden çok, Ruhi Bey'in bilincinin birer parçası, anılarının belirsiz yansımaları gibi görünürler. Dinamik ışık tasarımının, hareketin kısıtlı olduğu sahneye canlılık getirerek izleyicilerin dikkatinin dağılmasını engellediğini de söyleyebiliriz.

Ben Ruhi Bey Nasılım, ışık (Ethem Özbora) ve sahne (Önder Arık) tasarımlarında olduğu gibi yönetmenlik konusunda da etkin ve yerinde yorumlara sahip bir oyun. Orijinal metninde, oyun Ruhi Bey ile anlatıcılar arasında gerçekleşen bir diyaloğu andıran koro bölümüyle sona erer. Cansever'in, anlatıcılarla Ruhi Bey'in aslında aynı kişiliğin parçaları olduğunu anlatmak istediği bu bölüm, oyunun monologlar üzerine kurulu psikolojik atmosferini bir anda yok etme tehlikesini de beraberinde getirir. Brecht'in epik tiyatrosuna kayan bir mesaj kaygısıyla "yaşama sevincinin" iletilmek istendiği bu bölüm, yönetmen Cüneyt Çalışkur'un yerinde yorumuyla oyundan çıkarılmış. Ancak, Çalışkur, Cansever'in iletmek istediği mesajı göz ardı etmemiş. Oyunun sonunda, anlatıcılar Ruhi Bey'le aynı kıyafeti giyerek yarı saydam bir camın arkasında belirirler. Kim kimdir anlaşılmaz. Çiçek sergicisi de, en az cenaze kaldırıcısı Adem kadar Ruhi Bey olur. Böylece, tek bir benliğin değişik yansımaları olan anlatıcılar, bir araya gelerek Ruhi Bey'i oluştururlar, ama yarı saydam camın arkasında hâlâ anlamlandırılmayı bekleyen silik bir fotoğraf gibi belirsizdirler.

Yurtsuz göçebe gibidir Ruhi Bey.
Başını koyduğu her yeri evi bilir.
Sadece müdavimlerinin uğradığı sararmış bir meyhanede ya da sokak lambalarının aydınlatmaya yetmediği zifir bir sokak arasında ansızın çıkar karşınıza.
Size doğru sokulacaktır usulca.
Çekinmeyin! Tanışın Ruhi Bey'le.
Nasıl olduğunu sorun. Anlatacaktır...

Hamiş: Ben Ruhi Bey Nasılım adlı oyunu () adresinden okuyabilirsiniz.

JaqLee
04-07-10, 06:25
GELENEKSELDEN ÖZGÜN BİÇİM ÇIKARMA: "BEDREDDİN"

Şeyh Bedrettin 1420 yılında Serez çarşısında asıldı. Onu; resmi tarih, iktidar olmak için başkaldıran bir isyancı, Anadolu halkı ise, Dede Sultan namıyla birlikte bir kahraman olarak tanımladı. Şair Nazım Hikmet, onu unutulmaz dizeleriyle Anadolu halkının yüreğine, bugününe ve yarınına yazdı.

Buraya kadar tamam. Gel gelelim, Şeyh Bedreddin hiç kuşkusuz, Osmanlı tarihi açısından tam bir bilmece. Asıl adı Mahmud olan Bedreddin'in babası İsrail, bir Osmanlı emiri, bir gazi ve de 1361'de Edirne fethedildikten sonra ele geçirilen Dimetoka'ya bağlı Simavna veya Samavna denilen beldenin de ilk kadısıdır. Burada kadılık yaparken oğlu Mahmud dünyaya gelir ve adına İbn-i Kâdî Simavna veya Simavna Kadısı oğlu denir. Eğitimini Kadızâde-i Rumî ile birlikte onun babasının yanında yapar ve sonra da Kahire'ye giderek, başta Seyyid Şerif Cürcânî olmak üzere dönemin büyük bilim adamlarından dersler alır. Kahire'de inzivada olan Hüseyin-i Ahlâti'den tasavvuf öğrenir ve Timur'un huzurunda yapılan bir bilimsel tartışmada İslam bilimine olan bilgisini kanıtlar. Bu arada, Tebriz ve ilim merkezi Kazvin'e uğrayan Şeyh, orada “bâtinîlik” fikirlerinin etkisinde kalır. 1397 yılında, şeyhi Hüseyin Ahlâtî'nin vefatı üzerine onun yerine geçer. Daha sonra Anadolu'ya gelir ve sonuçta, özellikle İslam Hukuku konusundaki uzmanlığından dolayı Sultan Musa'nın Kazaskerliğine tayin edilir. Sultan Musa dışlanınca, Şeyh Bedreddin çoluk çocuğuyla beraber, 1000 akçe maaşla İznik'e getirilir ve gereken saygı gösterilmekle beraber, göz hapsinde tutulur. Börklüce Mustafa denilen ve Dede Sultan diye de bilinen alevi dedesinin isyanı, onu Torlak Kemal'in izlemesi ve Şeyh Bedreddin'in de bunlarla olan ilişkisi, Şeyh'in gizli bir şekilde Rumeli'ye geçmesine, Eflak Beyine sığınmasına ve sonuç olarak, ortaya çıkan bu Alevi isyanının reisi gibi görünmesine yol açacaktır.

Tarihçiler karşımıza bir kaç Şeyh Bedreddin çıkarmakta: Birincisi, Sünni-Hanefi İslam Hukukçusu ve eserleri bilginlerce yıllar boyu ders kitabı olarak okutulan ve Musa Çelebi'nin Kazaskeri olan Şeyh Bedreddin'dir. İkincisi, İslam'ın temel esaslarını yadsıyan, Simaviler diye bilinen müritleri namaz ve oruç gibi İslam'ın kurallarından habersiz bulunan ve en önemlisi de “vahdet-i mevcud”cu bir Şeyh Bedreddin'dir. Üçüncüsü, doğaüstü gücü olan “mutasavvıf” bir Şeyh Bedreddin; dördüncüsü ise, toplumda karışıklık çıkaranların lideri olan, aslında Alevi olmadığı halde, Anadolu'da başkaldıran Alevilerin başı haline gelen ve şeyhliği Şahlığa değiştirmek isteyen devrimci Şeyh Bedreddin'dir.

Tarihçiler genel olarak, Şeyh Bedreddin'e ait gibi görünen bu kişiliklerden birincisini ve dördüncüsünü birleştirmekte… Yani Şeyh Bedreddin, büyük bir İslam bilginidir; alevi değildir; Kazvin'de “bâtinîlik”den etkilenmiştir; Osmanlının kargaşa döneminde Alevilerin ve hatta Alevilerin de kabul edemeyeceği “vahdet-i mevcud”cu inanışı benimsemiş ve asılmıştır.

Mehmet Akan, fevkalade tartışmalı, ama tarihimizin belki de en çarpıcı kimliklerinden birinin yaşamını, taaa 1980'de AST'da “Hikaye-i Mahmud Bedreddin” başlığıyla oyunlaştırmıştı, anımsarım. Aynı oyun, şimdilerde İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda kısaca “Bedreddin” olarak oynanmakta. Mehmet Akan, Şeyh Bedreddin'i büyük bir bilim adamı, farklı düşünceleriyle çağdaşlarını derinden etkileyen bir Türk aydını olarak ele almış. “İdam fermanı”nın, Moğollar'ın 15. yüzyılda Osmanlı Devleti'ni parçalayan istilası sonrasında, saltanat çıkarlarına ve bağnazlığa karşı duruşu nedeniyle verildiğine inanmış. Efesli Heraklitos'un “her şey devinir; her şey değişir” diyalektiğini bin yıllar sonra aynı coğrafyada dillendiren Bedreddin'i fildişi kulelerinde yaşayan aydınlarla halkla bütünleşmeyi seçen aydınlar çatışmasının sembol kişisi olarak sunmuş.

Şimdi, ben tarihçi değilim, metnin özgünlüğünü değerlendiremem, iyisi mi anladığım işe geleyim: Mehmet Akan, geleneksel kültürümüzün meddahlardan, halk ozanlarından, Alevi-Bektaşi ritüellerinden beslenen danslarla ve müzikle oyunu sahneye başarıyla taşımış. Timur Selçuk'un müziğini, Alev Akçın'ın dans düzenini ayağa kalkıp, öyle alkışladım. Yakup Çartık'ın ışık tasarımının oyuna güç kattığını söyleyeceğim, ama dekor/kostüme gelip takılıyorum.

Dekor - Kostüm, Metin Deniz ile Ali Cem Köroğlu imzasını taşıyor. Bu iki önemli imza yan yana gelince de, seyirci ister istemez daha titiz bir çalışma bekliyor. Dekor dediğin, çevre düzeninden öte geçseydi diyor. Bu oyun panoyla, fonla olamaz diye düşünüyor. Kostümlerdeki Yunan-Mevlevi karışımını yadırgıyor. Hele hele, birinci bölümdeki kalkan yerine kullanılan hasır sepet kapaklarını, kılıç yerine sallanan oklavaları anlamıyor.

Oyuncu kadrosu tümüyle iyi. İçlerinden Mahmut Gökgöz, Hakan Vanlı birkaç adım öne çıkmakta. Oya İnci, Prenses'e fiziksel olarak daha iyi bir hayat kazandırabilirdi diye düşünüyorum. Hüseyin Ahlati'de, Arif Erkin Güzelbeyoğlu isteneni istenildiği gibi verememiş. Burak Şentürk, Mehmed Çelebi'de o kadar değil, ama Prens'de iyi. Angeliki/Melek'te Simay Küçük, gözlerinin ve yüzünün incelikli ifade araçlarından olabildiğince yararlanarak dikkat çekmekte. Müeyyed'de Canberk Uçucu, canlı fiziksel ve psikolojik yönelimleri nasıl oluşturacağını bilmiş. Zakir'de Ercüment Serpil ve de özellikle Zakire'de Ece Okay çok iyi.

"Bedreddin”, Mehmet Akan'ın gelenekselden özgün bir biçim ve öz çıkabilir inancı doğrultusunda, gelenekseli çağdaşlaştırma uğraşı açısından da ilgiyle seyredilmesi gereken bir oyun. Varın, seyredin derim ben…

JaqLee
04-07-10, 06:25
ÖLÜMSÜZLÜĞE ERİŞMEK İÇİN DOĞANIN DÖNGÜSÜNÜ KULLANMAYA ÇALIŞAN BİR YÖNETİCİ: KRAL NEMRUT
NEMRUT ANTALYA DEVLET TİYATROSU'nda

Gülşah Banda'nın “Nemrut” adlı oyunu şu sıralar Antalya Devlet Tiyatrosu'nda seyirci karşısına çıkıyor. Kemal Başar'ın rejisiyle sahnelenen oyunun koreografisi Paras Terezakis'e, müzikleri Kemal Günüç'e ait. Dekoru Murat Gülmez, kostümleri Funda Çebi, ışığı Kazım Öztürk gerçekleştirmiş. Oyunda Reha Özcan, Sedat Savtak, Şule Gezgöç, Ayhan Demirtaş, Hilmi Mutaf, Murat Sarı, Şenol Kaderoğlu, Oktay Gözpınar, Muhammet Uzuner, Erol Karayılan ve pek çok genç oyuncu rol alıyor. Gerçekleştirdikleri ekip çalışmasından ve emeklerinden ötürü oyuna katkıda bulunan tüm kişileri içtenlikle kutluyorum. Sahnelenen oyunla ilgili genel bir değerlendirmeyi sonraya bırakarak Nemrut'tan söz etmek istiyorum önce. Çünkü Nemrut, pek çok kültürde ortak olan temaları işlemesiyle ve çok katmanlılığıyla üzerinde durulması gereken bir oyun.

Nemrut'un Yazılış Serüveni ve Oyunun İçeriği:

Nemrut'un yazarı Gülşah Banda.2 Banda'nın bu oyunundan övgüyle söz eden Prof.Dr. Murat Tuncay oyunun, yine Banda'nın; “İktidar Güdüsü'nün Toplumsal-Bireysel Yansımalarının Psikolojik Açıdan İncelenmesi ” başlıklı mezuniyet projesinin oyun yazımı uygulaması olarak doğduğunu belirtiyor ve yazarın ; mitolojik öyküdeki motiflerin iktidar ve halk çatışmasının sınıfsal boyutlarını vermede ustaca kullandığını söylüyor.3 Tuncer Cücenoğlu da, Bakırköy Belediyesi Kültür Müdürü'yken düzenlemeye başladıkları Bakırköy Belediyesi Yunus Emre Özgün ve Uyarlama Oyun Yazma Yarışması'nda Başarı Ödülü alan(1998) Nemrut ve Banda için; “ İşte böyle bir yarışmada Nemrut ödülü almayı başardı...Üstelik bir çok profesyonel yazarın oyununu da gerilerde bırakarak... Hayran olmuştum oyuna... Bazı oyunları ister istemez kıskanıyorum...'Keşke bu oyunu ben yazmış olsaydım' dediğim oyunlar da oluyor arada bir...İşte Nemrut o oyunlardan biridir...” diyor.4

Nemrut en yalın biçimiyle; ölümsüzlüğe erişmek için, doğanın rolüne soyunarak, her doğuma karşılık, sırası gelen bir yaşlının kurban edildiği bir yapay döngüyü halkına zorbalıkla kabul ettiren Kral Nemrut'la, onun bu role soyunmasına, salt doymak uğruna sesini yükseltmeyen, ya da yükseltemeyen bir halkın içinden gelen Topal'la, ete kemiğe bürünen başkaldırıyı ve mücadeleyi anlatan bir oyun.

Oyun; Birinci Bölüm; On Sahne, İkinci Bölüm; Sekiz Sahne olmak üzere bütün olarak On sekiz sahneden oluşuyor. Genel bir perspektiften bakıldığında oyunun Birinci ve İkinci bölümleri, Nemrut-Topal-Halk'ın aksiyonu bağlamında düşünüldüğünde, “güç merdiveni”nin basamaklarının çıkılıp inildiği diyalektik bir süreç olarak da düşünülebilir. Birinci Bölüm; Nemrut'un ölümsüzlüğe erişmek için, kendini yaratan yerine koyup, doğal döngüye, güç adına müdahale ederek, her doğuma karşı bir yaşlı kurban mantığıyla kendince bir döngü oluşturduğu, bu döngüyü de, halkın sefaletinden ve “öz bilinç” eksikliğinden yararlanarak kullanıp güçlendiği iktidar merdiveninin basamaklarını çıktığı bölüm olarak değerlendirilebilir. Bu bölümde halk boyun eğen, umarsız, bir lokma yiyecek uğruna rıza gösteren, korkan, sessiz, yani güçsüz bir halktır. Ta ki bölüm sonunda, Nemrut'un sarayının yapımı sırasında bacağını yitirmiş, öz bilinci olan eski bir taş ustası Topal'ın başkaldırısının doruğa çıktığı, kurban olma sırasının Nemrut'a geldiğini tüm dünyaya haykırdığı yere dek.

İkinci Bölüm ise; Nemrut'un hybrisi-aşırılığı ve hamartiası-trajik hata'sından ötürü (Ölümsüzlük gücünü elde etmek için, yaratanın ya da doğanın işine karışarak kendi döngüsünü kurmaya çalışması ve üstüne üstlük bunu sürdürmek adına yemin etmesi) iktidar merdiveni denilen merdivenin basamaklarını hızla inerek, beynine musallat olan ve Topal'la özdeşleşen sinek vasıtasıyla delirmesi, gücünü yitirmesi, hattâ ölmesi. Tersine halkın da, Topal'ın başkaldıran tutumu aracılığıyla, öz bilincinin farkına varması ve güç kazanması olarak değerlendirmek mümkün.

Nemrut'un kurduğu, her yeni cana karşı, bir eski canın kurban edildiği bu düzenin kaynağında, onun iktidarını koruma isteği olduğu gibi, güçlenerek sonsuzluğa, ya da kendi deyişiyle ölümsüzlüğe erişme isteği de var. Zamanında babasını, böylesine tanrısal bir güçle donanmadığı için yitirdiğini düşünen kral Nemrut, bir yemin etmiştir ki, bu yemin onun sonunu hazırlayacaktır. Her doğuma karşın bir kurban verilecektir. Oyun yeni bir doğumun, ritüelistik bir törenle gerçekleştirilmesiyle başlar. “Doğum” mitolojik-ritüelistik anlamıyla “Yeni” dir. Bu demektir ki; dünya yepyeni bir insana, bir gelişmeye gebedir, büyüyecek, erginleşecek, olgunlaşacak ve yeni güzellikler katacaktır dünyaya. Bu nedenle doğum ritüelleri şenliklidir, eğlence, coşku ve mutluluk vardır. Yepyeni bir hayatın kutlanması ve kutsanmasıdır söz konusu olan çünkü. Ama oyunun başındaki bu doğum öyle bir doğum değildir. Ağır bir atmosfer vardır bu törende. Hüzün vardır, acı vardır ve de gerginlik. Çünkü bu doğum, aynı zamanda sıradaki en yaşlının kurban verilmesi demektir. Kimse sesini çıkartamaz. Acıyı, kederi sessizce yaşarlar mecburen. Çünkü Nemrut'un hışmı vardır, öfkesi, gücü... Bir çuval yiyecek karşılığında bu düzeni onaylayarak, güç kazanmanın ve güce erişmenin o doyumsuz hazzını yaşatırlar Nemrut'a bir de. Nemrut'un, doğumun gerçekleşip bebeğin çığlığını duymasıyla birlikte, söylediği şu sözler ve halkın tutumu, hemen oyunun başında Nemrut'la kulları arasındaki ilişkiyi ortaya koyar:

“ NEMRUT: Hoş geldin Nemrut'un oğlu!!!
Dişsiz ağzınla bana ilk tapınmadır çığlığın...
Hoş geldin Nemrut'un Kulu!!!
Cana ekmek, cana su, ülkeye bolluktur senin doğumun...
Ama emrimdir cana karşı can almak. Yıllardır bir yemindir kula karşı kul almak.
Artık vakit gelmiştir,
Nemrut kurban ister!
KADINLAR: Ol de olalım!!!
ERKEKLER: Öl de ölelim!!!
(Askerler kurban edilecek yaşlı adamı alır götürürler)
NEMRUT: Derler ki; Nemrut, yılan dilli bir kırbaçtır...
KADINLAR
ERKEKLER: Yalan!!!
NEMRUT: Derler ki; Nemrut'un dili, zehirli bir oktur.
KADINLAR
ERKEKLER: Yalan!!!
NEMRUT: (Keyiflenmiştir) Herkes bilir ki Nemrut...(Bir an susar)
İşte bolluk sizindir ”5.


Nemrut aynı zamanda kurduğu bu düzenin zorbaca olduğunun da farkındadır. Bu farkındalığın kaynağında da ; “güç yitirme kaygısı-korkusu” ya da “güçsüzlük” psikolojisi vardır. Bu yüzden onaylatarak halka kendini, gücünü sınar aslında. Onu onaylamayan tek kişi vardır: Tahta bacaklı Topal. Kurban edilen yaşlının ardından oğlu ağlar. Diğerleri teselli eder. Bu teselli de kabullenmenin bir dışa vurumudur. Çünkü her doğuma karşılık bir ölümle bolluğun geleceğine dayanan bu garip döngüyü doğal karşılamaktadırlar. Kurbanın oğlunun dilinde; “Bilirim karşı koyulmaz. Bizim buralarda kurban için doğmak, doymak için ölmektir Nemrut ”6 diye söze dökülür bu tefekkür. Nemrut'un açları doyurmasının ön koşuludur bu; her doğum için bir kurban. Yalnızca Topal sindiremez içine bir türlü bu döngünün mantığını. Doğanın, yaşam-doğum ikilemiyle kurduğu dengeyi, doğayla özdeşleşerek, doğanın gücüne de sahip olmaya çalışan, adeta kendini Tanrı yerine koyan, doğanın o muhteşem dengesini, zorbalıkla yeniden biçimlemeye çalışan Nemrut'un düzenini reddeder Topal. Diğerleri öylesine zavallıdırlar ki, Topal'ın başlangıçtaki reddiyesi dahi korku salar yüreklerine. Duyulursa Topal'ın karşı duruşu, onlar da, adeta köpeklerin önüne atılır gibi atılan yiyeceklerinden mahrum olacaklardır. Bu yüzden susturmaya çalışırlar onu; “ Sus artık Topal! Nemrut'tur bu! Ol deyince olacağız, öl deyince öleceğiz. İçindeki hırsı bu kadar salma. Görürsün işte, hepimiz yiyecek bekleriz. Açız. Gelecek iki lokma aşa muhtacız ”7. Sanki açlıklarının sorumlusu Topal'mış gibi. Çuvallarla yiyecekler gelir ve atılır önlerine köpeklere atılır gibi. Hepsi alır çuvalları. Yalnızca Topal almaz. Haber çabucak ulaşır Nemrut'un sarayına. Kendine ve zulmüne, ya da güç uğruna kurduğu bu düzene hangi cesaretle, kim karşı çıkmaktadır? Topal yakalanır ve getirilir Nemrut'un önüne. Diz çökemez Topal, ya da diz çökmez Nemrut'un karşısında. Yalnızca, tahta bacaktan ötürü değil, yüreği de el vermez Topal'ın diz çökmeye. Gücünün biraz daha bulandırıldığını hisseden Nemrut zulmüyle kurduğu bu yapay döngüyü biraz daha hızlandırmak ister. Hele Topal'ın ağzından duyduğu, kendini de imleyen “ ölüm herkes içindir ” tümcesinin yarattığı “ sıradanlık ” duygusu (Oysa kendi sıra dışıdır, bir Tanrı'dır o) onu öfkelendirir iyice. Oysa o babası gibi ölmeyecektir. Yemin etmiştir bir kez babasının ölümü üzerine. O ölmeyecektir, ölümsüzlüğe erişecektir. Topal'ın korkmadığını, üstüne üstlük babasına olan düşkünlüğünü içine sindiremeyen Nemrut, babasını kendi elleriyle kurban etmekle cezalandırır onu. Bunun için de çok çabuk bir doğum gerekmektedir. Haber salınır dört bir yana. Sonunda doğum gerçekleşecektir. Topal da kendi elleriyle kurban eder babasını acı içinde. Ancak bu kurbandan sonra toplumun en yaşlısı Nemrut'tur. İşte bu gerçeği gözden kaçırır Nemrut. Yemin yemindir ve yerine getirilmesi gerekir. Bu noktada da Nemrut trajik bir boyut kazanır. Topal babasını kurban etmenin acısı ve öfkesiyle haykırır dağlara taşlara, artık sıranın Nemrut'a geldiğini. Eğer bir doğum daha olursa kurbanlık sırası Nemrut'undur. O doğum Topal'ın Karısı'yla gerçekleşecektir. Çünkü gebedir kadın. Bu yüzden alır karısını kaçar Topal. Bu doğum mutlaka gerçekleşmelidir. Nemrut'un canı için gerçekleşmelidir. Bu arada Topal'ın baş kaldırısı ve sözleri dalga dalga yayılır halkın arasında. Topal'ın yerini söylemez kimse.

Bir başka zulüm başlar bu kez yeni bir doğumu engellemek için. Nemrutça yeni bir yol bulunur. Erkeklerle dişiler birbirinden ayrılacaktır can rahme düşmesin diye. Aşları ve suları da kesilecektir ayrıca. Topal bulunmalıdır her koşulda. Nemrut çılgına döner. İktidar ellerinin arasından kayıp gitmektedir, kendi deyişiyle bir yarım adam yüzünden. Korkuları su yüzüne çıkmaya başlar. Öylesine korkmaktadır ki iktidarını yitirmekten, bir demir kafese hapseder kendini. Çünkü korkusu ne kadar büyükse, zulmü de o kadar büyük olmuştur. Ya Topal bulunmazsa...Ya Topal bulunmaz da, bir bebek doğduğunda, onu kurban etmek için, o zulmettiği halk çullanıverirse üzerine... Hezeyanlar başlamıştır artık! Topal bulunur sonunda, ama neredeyse doğuracak olan karısı yoktur. Avcılar salınır dört bir yana, ama bulunamaz bir türlü. Halk içine almış saklamıştır onu Nemrut'a inat. Topal yok edilir. Yok edilir, ama bu kez bir sineğe dönüşür Nemrut'un beyninin kıvrımlarında dolaşan. Sinek uğuldar durur biteviye. Nemrut'un beyninde, kulaklarında, yüreğinde, her yanında. Kurtulamaz bir türlü bu sinekten. Sinek küçüktür ama, iktidarını bulandırmıştır bir kez. Delirmek üzeredir Nemrut. Kurtulmanın çaresi var mıdır bu sinekten? Vardır: Ölüm. “ Ölüm ”le eş anlamlı bir başka çare bulunur. Keçeden büyük tokmaklar yapılacak, vurulacaktır Nemrut'un kafasına sinekten kurtulana dek. Öyle de yapılır. Ama öylesine çok darbe alır ki kafası Nemrut'un, sonunda kafayı vurmakta bulurlar çareyi. Kafa gövdeden ayrılır ve salınır yedi kat yerin dibine. Yeni bir baş yapılır Nemrut'a böylece ölümsüzlüğe erişsin diye. Ama ölümsüz olan Nemrut değil, yalnızca heykelidir.

Ritüelistik bir doğum töreniyle biter oyun. Bir bebek getirilir dünyaya Topal'ın Karısı tarafından. Bu Nemrutsuz, yeni bir toplumun, yeni bir düzenin de habercisidir. Eski döngü tamamlanmış, yeni bir döngü başlamıştır. Bu kez sevinçle ve coşkuyla kutsanır ve kutlanır bu doğum. Artık Nemrut yitip gitmiş, halk kalmıştır geriye. Nemrut bir daha gelmez mi? Gelebilir kuşkusuz. Nemrut ve Nemrut gibilerin olmasının ön koşulu; “ Rıza ” ve “ Açlık ” tır. Bunlar olduğu sürece nemrutlar da olacaktır. Nitekim bütün oyuncuların söylediği şu sözlerle imlenir bu yılan dilli gerçek:

“ Hoş geldin Topal'ın oğlu
Doğumun canımıza can katmış, Nemrut'a son olmuştur
Doğumun Nemrut'a kendi başını yedirtmiştir.
Şölen başlasın. Aş da, su da, can da bizimdir artık.
Vurdular Nemrut'un boynunu!
Saldılar başını yerin yedi kat dibine!
O baş toprağın karnında sessiz bir göl gibi...
Gün geldi uyudu... Gün geldi uyandı sesimizden!
Ama zulüm yılan dilli bir kırbaçtır...
Uyudu eksilmedi, uyandı eksilmedi etimizden...”8


Yaşam da, bu doğum ve ölüm ikilemiyle sürüp giden bir yolculuk değil midir zaten? İnsanlığın ortaya çıkışından günümüze uzanan o on binlerce yıllık süreçte, Doğum-Ölüm, Ak-Kara, Eski-Yeni, Köle-Efendi, Akıl-Duygu, Güçlülük-Güçsüzlük, Güç Kazanma-Güç Yitirme, Ezen-Ezilen gibi temel ikilemlerle döngüselliğin ve devinimin sağlandığı, hasım güçlerin çatışmasıyla uygarlıkların kurulup, uygarlıkların yıkıldığı, insanlığın vandallıktan uygarlığa, uygarlıktan vandallığa, kimi zaman geriye, kimi zaman ileriye evrildiği bir süreç. İnsanlık bu süreçte genelde sanatın, özelde tiyatronun kaynağını da oluşturan bu karşıt güçlerin savaşımına, insan olarak ortak olup, ritüelleri, mitleri, masalları, söylenceleri yaratarak bu güne geldi. Sanat da, insanın bu yaşam kavgasında, kendi gücünü ve karşısındaki güçleri tanımasına yardım eden zorunlu bir gereksinim olarak bu süreçte yerini aldı.9

JaqLee
04-07-10, 06:25
Nemrut Üzerine Farklı Okumalar:

Nemrut da, yaşamdan sanata uzanan bu evrilme sürecine ritüelistik, mitolojik, trajik, arketipik, felsefi, sosyo-politik, psikolojik pek çok açıdan değinen bir oyun. Oyuna yaklaşırken bu değinmeler göz önüne alınarak, içeriğin de bu değinmelere bağlı olarak zenginleştiği düşünülerek farklı okumalar yapılabilir. Bu okumaları şöyle sıralamak mümkün.

Trajik Olan Açısından Okuma:

NOyunda her ne kadar Nemrut (Kral-Tanrı) ve Topal'ın öncülüğünde (Halk-Kul) bir çatışmanın var olduğu görünse de, bu çatışmanın temel kaynağı Nemrut'un trajik hatasıdır, ya da bir başka deyişle hybris'inden(aşırlık) kaynaklanan hatası. Bu hybris de, kendi kurduğu döngüsel düzenin içinde hem kendinin, hem de düzeninin yıkımını hazırlar. Güç kazandığını sanırken aslında güç yitirir Nemrut. Gilbert Murray'nin tragedyanın kaynağına ilişkin teorilerini yorumlayan Sevda Şener, hybris ile tragedya arasındaki ilintiyi açıklarken bu durumu; “ Her yıl yeni yıl gelir, büyür, hybris günahını işler ve öldürülür. Ertesi yıl da bir öç alıcı olarak gelir. Hybris''n cezalanması eski Yunan'da bir yaşam görüşüdür. Bir aktöredir. Zaman ve yargı çarkı döndükçe gurur, haddini bilmezlik, cüretkarlık öç almayı ve cezalandırmayı gerektirecektir. Bu ilke tragedyada gözetilmiştir. Tragedya bu gurur ve ceza öyküsünü canlandırır. Tragedya kahramanlarının aşırılığı, gururu yüzünden yıkıma uğrar. Böylece ritüeldeki ölme nedeni ile tragedyadaki yıkım nedeni arasında bir paralellik bulunmaktadır. Her iki yıkım da haddini bilmezlik yüzünden olur ”10.

Nemrut da babasını üç beş bezirgan yüzünden yitirdiği için, onun gibi olmamak ve onun ölümünün acısını çıkartmak için güçlü olmanın ve ölümsüzlüğe erişme tutkusuyla -ancak bunun tersi babası gibi öldürülme korkusudur- kendince bir düzen kurar ve bu düzeni, her ne koşulda olsun sürdüreceğine yemin eder. Haddini bilmez Nemrut. Kendini Tanrı yerine koyarak sürdürecektir bu düzeni. Kul dediği insanların iradesi dışında, doğadaki döngüyü, kendi kurallarınca döndürmek ister. Her doğuma karşı bir yaşlı kurban edilecek ve bu kurbanlarla güç kazanacaktır. Yemininden dolayı da asla geri adım atmaz. Ölümsüzlük ve iktidar tutkusuyla gözleri öylesine kamaşmıştır ki, Topal'ı cezalandırırken düşünmeden davranır. Tutkusuna yenilir. Topal'ı, varolan en yaşlı kişi olan babasını elleriyle kurban etmekle cezalandırır. Acele eder Nemrut, tutku kör etmiştir gözlerini, kendi yemini üzerine muhakeme yürütecek aklı kalmamıştır. Oysa Topal'ın babasından sonra sıra ona gelecektir. Çünkü en yaşlı kendisidir. Bunu dahi düşünemez Nemrut. Sonunda sıra ona da gelir. Yemin yemindir. Bu arada iktidarı da zayıflar, düşünmeden karar verdiği için, öfkesine kapıldığı için. Ardından o müthiş yıkım gelir. Hem de yıkımların en kötüsü. Dayanılmaz acılar içinde, kafasının tokmaklanmasını kabullenir sinekten kurtulmak için. Böylece kafası gövdesinden ayrılır. Eski düzen yıkılır, Topal'ın bebeğinin doğmasıyla “ yeni ” karşılanır.

Yunan tragedyalarındaan Zincire Vurulmuş Prometheus'tan, Agamemnon'a, Kral Oidipus'a dek pek çok tragedyada işlenen bu hybris-aşırılık ve haddini bilmezlik yüzünden eskinin yıkıma uğrayıp, yeninin karşılanması Nemrut'ta da işleniyor. Tanrılar düzeni ya da eski düzeni temsil eden Zeus'un düzeniyle, yeni adına, ya da insanlık düzeni adına, tanrılardan ateşi çalan ve Zeus tarafından cezalandırılan Prometheus'un açtığı yolda kurulan insanlık düzeni, başka bir deyişle; Zeus'un öfkesiyle, insancı düzenin getireceği sağduyu ve uygarlık arasındaki çatışma nasıl “yeni” nin yolunu açıyorsa, Nemrut da öfkesi ve böbürlenmesiyle yıkımını ve Topal öncülüğünde yeni olanı hazırlıyor. Karşısındaki güç ise, kendinin yarım adam diye aşağıladığı, aslında aklıyla, mantığıyla akıl dışı olana başkaldıran, yani tam bir ademoğlu olan Topal'dır. Nitekim, belki Topal ölüyor ama yıkımın ardından bir yeni geliyor dünyaya. Bir bebek, Topal'ın bebeği.

Dolayısıyla Nemrut trajik açıdan; aşırılığa kapılan, yani tutkusuna yenilen bir Nemrut Kral ile onun bu tutkusunu ve zaafını fark edip, diyalektik döngüyü algılayarak, Nemrut'un da bir insan olduğunu ve ölüm sırasının ona geleceği bilincinin getirdiği akılcılıkla, eylemini sonuna dek sürdüren Topal arasında geçen mücadelenin, Nemrut'un aleyhine yıkımla sonuçlanıp, “ yeni ” olanın gerçek döngüyü devam ettirmesi biçiminde okunabilir.

Sosyal ve Politik Açıdan Okuma:

Nemrut'a sosyal ve politik düzlemde yaklaşıldığında, felsefe ve tarihle de bağlantılı olarak, yine ikilemler ve hasım güçler arasındaki savaşım anlamında bir değerlendirme yapmak mümkün. Hegel toplumsal tarih üzerine düşünürken, yaşamdaki devrimci dönüşümleri Köle-Efendi diyalektik ilişkisine bağlar ve bunun temelini de “öz bilinç” kavramına dayandırır. Eski-Yeni, İlerlemeci-Konservatif ikilemleriyle de açıklanabilecek bu Köle-Efendi diyalektiğinin temelinde çalışma ve koruma öz bilinci vardır. Efendi mülkünü korumak, ya da gücünü sürekli kılmak adına yanında köle çalıştırır. Köle de efendisine çalışarak, üreterek hizmet eder. Köle çalıştıkça, üretimden kaynaklanan varolma duygusunu, ya da öz bilincini geliştirir. Efendi de mülkünü koruma, ona sahip çıkma bilincini. Bu öz bilinç arttıkça çatışma da yoğunlaşır ve iki hasım güce dönüşür bu ikilem. Bu yüzden köle geliştirmeye ve dönüştürmeye yatkındır. Bu demektir ki; dipten gelen dalgayı köleler oluşturur, efendiler değil.11 Yani özetle; köle “ yeni ” demektir, efendi “ eski ”.

Siyasal ve soysal alandaki bu Eski-Yeni, Yöneten-Yönetilen, Ezen-Ezilen çatışması ezelden bu yana toplumun dinamiklerini oluşturan hasım güçlerdir. Her nasılsa Yönetici(Kral) olan kişi (rastlantı, şans, sınıfsal hiyerarşi gibi pek çok nedenlerle), krallık gücünü eline geçirdikten sonra, o iktidarı daim kılmak için Kullarına-Yönetilenlere olmadık yaptırımları dayatabilmektedir. Ancak bu dayatmayı yapabilmesinin ön koşulu “ Öz Bilinci ” olmayan bir yönetilen kitlesine sahip olmasıdır. Nemrut da, iktidarını ve gücünü, her doğuma karşı bir can verilmesini sağlayarak, yani kurban sunarak pekiştirir. Bir korku ve zulüm düzeni kurar ölümsüzlük adına. Bu düzene sesini çıkartamayan, bir lokma yiyecek uğruna her şeyi kabullenen, dahası bir de onaylayan, bu tutumuyla başkaldırıya da muhalif olan bir güruh vardır Nemrut'un egemenliği altında. Ona bir kişi “ Hayır ” der; Topal. Taş ustası Topal. Halk(İnsan) olma öz bilinci bir tek onda vardır. Bu yüzden akılcı düşünebilen de odur. Kuşkusuz taş ustalığı gibi sabır ve incelik gerektiren bir işi yapmış olmanın ve bacağını yitirdiği için, artık bu işi sürdürememenin getirdiği acının, öfkenin de bu öz bilincin başkaldırıya dönüşmesinde payı büyüktür. Ya halk, Nemrut'un, yiyecekleri köpeklerin önüne fırlatır gibi fırlattığı Nemrut Ülkesi'nin halkı nasıldır? Nemrut neyi veriyorsa ona razı olan, üretmeyen ve de üretimden gelen gücünün bilincinde olmayan devinimsiz bir halk. Böylesi bir halk doğal olarak Nemrut'u hak etmiyor mu? Bu yüzden Nemrut'un kurduğu dengeyi kabullenirler. Ve bu yüzden acıyı da kanıksamışlardır, zulmü de. Sıklıkla şu sözler dökülür ağızlarından: “ Bu böyle gelmiş böyle gider.” Bu yüzden onlara düşen; “ Acıyı da, kederi de bir taş gibi oturtup bağırlarına, her gün dövmektir başka acılarla ”12. Bu acıya, kedere son vermenin yolu yok mudur hiç? İşte o yolu Topal açar. Topal'ın açtığı yolun Nemrut'un gücünü gerçekten zayıflattığını görünce, halk olarak öz bilinçleri yavaş yavaş yerine gelir. Sonunda, Nemrut sayesinde onların dövdükleri acıların yerini, iktidarını bulandıran ve dahi yitirmesine neden olan sinekten(Topal) kurtulmak için kafası tokmaklanan Nemrut'un acıları alır. Özetle denilebilir ki; Halk ve Nemrut arasındaki ilişki, koşullar göz önüne alındığında, doğal karşılanması gereken hak edilmiş bir ilişkidir. Konu güncelleştirildiğinde, her zaman, her yerde Nemrut gibi yöneticiler çıkabilir karşımıza. Çıkmaktadır da... Tarihte bu hep böyle olmuştur. Kral Nemrut'la özdeşleştirilen Kommagene Kralı gibi. İ.Ö. I. Yüzyılda kurulan bu krallığın en önemli kralı I. Antiochos da kendini Tanrı ilan etmez mi? Batı diniyle Doğu dinini birleştirmek üzere, yeni bir din yaratmak iddiasıyla kendini ölümsüz ilan eden ve yığma taşlarla 2150 m.lik Nemrut Dağı ve mezar anıtını yaptıran Antiochos gibi.13 Veya yine Nemrut'la özdeşleştirilen Babil Hükümdarı Hammurabi (İ.Ö. 16. Yüzyıl) gibi.14 Ya da Nemrut olma olasılığının güçlü olduğu varsayılan Akkad Devleti'nin ünlü kralı Sargon gibi.15 Bu örnekler pek çoktur. Yani tek cümleyle denilebilir ki; Nemrutları Nemrut yapan kullarıdır, tek başına kendileri değil...

JaqLee
04-07-10, 06:25
Psikolojik Açıdan Okuma:

Nemrut kendini Tanrı ilan eder, amacı ölümsüzlüğe erişmektir. Ancak tüm bu mantık dışı istemlerine rağmen o bir ölümlüdür. Aşırılık ya da haddini bilmezlik gerek arzular-tutkular boyutunda, gerekse korkaklık boyutunda, tam da insana özgü bir zaaftır. Nemrut'taki aşırılık da insana özgüdür. Nemrut'un psikolojisinde babasının öldürülmesinden ötürü iktidarına sahip olamama kaygısı ve korkusu öylesine benliğini sarmıştır ki, bunun dışa vurumu zorbalık biçiminde ortaya çıkar. Ayrıca bir yalnız adamdır Nemrut. Kadınlarla ilişkisine dair metinde bir işaret yok ama varsayımsal olarak, korkular ve kaygılardan ötürü cinsel açıdan da bir iktidarsızlık söz konusu olabilir. Nitekim yeni bir doğumu engellemek için ülkedeki kadınlarla erkeklerle birlikteliğini yasaklar. Böylesine doğa dışı ve nemrutça bir dayatma getirir. Bu korkularından ve öz güvensizliğinden dolayı, kullarına, kendini ve yaptıklarını onaylatarak gücünü sınama gereksinmi duyar. Topal gibi bir kişinin yiyeceği reddetmesini; gücünü sarsan, gücünün yitip gitmesine neden olacak sürecin başlangıcı olarak görür. Ondan korkar, gücünü elinden alabileceği endişesiyle korkar. Bu yüzden “Yarım Adam” diyerek onu aşağılar. Aşağılaması ve tabii ki korkusu öyle büyüktür ki, tahta bacağına rağmen Topal'dan önünde diz çökmesini ister. Bunu yapamadığını görünce de, hastalıklı bir keyif duyar.

Topal ise tersine yüreklidir. Nemrut'un önünde diz çökmesini engelleyen tahta bacağı değil, yüreğidir aslında. Nemrut'un ölümlü olduğunun bilincindedir. Bu zalim döngünün, bir ölümlünün korkuları ve tutkularının bir sonucu olduğunun farkındadır. Bu yüzden babasını elleriyle kurban vermenin acısına da katlanır Topal. Çünkü bilir ki; Nemrut büyüktür, gücü erişilmezdir fakat korkaktır. Korkusundan zalimdir Nemrut. Korkusundan dehşet içindedir. O elde ettiği gücü yitirmekten, yok olmaktan korkmaktadır. Yarım olan kendisidir, Topal değil.

İnsanoğlundaki aşırılıkların psikolojik nedenleri irdelendiğinde, bu aşırılıkların ve de zaafların, kişilik eksikliklerini kamufle eden, ya da öteleyen birer dışavurum olduğu söylenebilir. Eğer kişi kendini güçsüz ya da korkak hissediyorsa, bunun dışa vurumu çoğunlukla güç tutkusu, cesaret atraksiyonları gösterme biçiminde olabilir. Bu aşırılıkların doruğa ulaşması, kişinin kendine zarar verdiği gibi, başkalarına da zarar verebilir. Kişilik bozukluğu ya da sapkınlık olarak nitelendirilebilecek bu tür karaktere sahip olanlar, gücünü gösterebileceği, ya da kullanabileceği konumlara geldiklerinde, yaptırımları ve uygulamaları tıpkı Nemrut gibi olur. Zulmederek veya başka yollarla (Örneğin; Makyavelist yaklaşımlarla) iktidarlarını koruma yoluna giderler. Çevresindeki ya da idaresi altındaki insanların hayatını cehenneme çevirirler. Çevremiz bu tür Nemrut'larla dolu değil mi?

Ritüelistik, Mitolojik ve Arketipik Açıdan Okuma:

Oyunun kaynağı mitolojiktir. Nemrut Mitolojisi çağdaş bir bakış açısıyla yeniden yorumlanmıştır. Bu mitolojiye benzer, gerek Doğu, gerekse Batı kültüründe pek çok örnek vardır.

Nemrut'un mitolojisi ve kimliği hakkında bugün pek çok varsayım var. Hz. İbrahim'i ateşe atan kişi olmasından16 Tevrat'da sözü edilen Nimrod'a, tarihçilerin Nemrut'u Hammurabi ve Sargon'la özdeşleştirmesine kadar pek çok varsayım. Örneğin bu varsayımlardan biri; Tevrat'da Nimrod diye geçen kişinin Nemrut'la aynı kişi olduğuna dairdir: “ Ve kuş Nimrod'un babası oldu; o, yeryüzünde kudretli adam olmaya başladı. O, Rabbin indinde kudretli aver (getiren/taşıyan/elçi) idi; bundan dolayı: Rabbin indinde Nemrud gibi kuvvetli avcı , denilir. Ve, onun krallığının başlangıcı Şinar diyarında Babil ve Erek ve Akkad ve Kalne idi “17. Bir başka varsayım da; Hz. İbrahim'in yaşadığı dönemde ülkenin hükümdarı ya da kullandığı unvan olduğuna ilişkindir. Bundan yola çıkılarak, yaratanın varlığına inanan Hz. İbrahim'i ateşe atan Nemrut hikayesi anlatılır: “ Dergâh-ı İlâhi'den kovulmuş olan Nemrûd'un istila ateşi, her tarafı sarmış, alevlenmiş, yanmıştı. Onun haksızlık bulutları, her tarafa saldırıyor, belâ yağdırıyordu. İşte o zaman, o tam ayar altına, ateşle cilâ vermek istedi, risâletin(elçiliğin) bu kandilini yakmakla küfür diyarını da aydınlatmağa koyuldu. Hulâsa: İbrahim'i mancınığa gerdi; Melekler de hali böyle görünce Dergâh-ı İlâhi'ye münacaat ettiler: - Ya Rabbî, bütün insanlar arasında senin BİR'liğine inanan yalnız İbrahim'dir. Sana ibadet eden İbrahim'i yakmak istiyorlar. Müsaade buyur, ona yardım edelim, onu bu tehlikeden kurtaralım!, dediler ”18. Ve Allah'ın yardımıyla alevler soğutulur ve Hz. İbrahim ateşten kurtarılır. İslam yorumcuları bu mitolojiyi, bir ölümlünün, kendini Yaratan'ın yerine koyarak ölümsüzlüğe kavuşma tutkusunun dile gelişi olarak yorumluyor: “ Bir yaratığın rablık davasına kalkışması...Bir insanın Allah'tan başka rab veya rablar edinmesi ya da başkalarına böyle bir kapı açması... Bir kimsenin Yüce Allah'ın gönderdiği elçiyi yadsıması, öldürmeğe kalkışması, hattâ onu ya da herhangi bir insanı zulmen öldürmesi... Hele peygamberi ateşe atmak... Bunlar, hep, Nemrut'u 'Nemrut' yapan tutumlardır. Ama onun asıl 'Nemrutluk'u bunlar değil de, tüm bunları uygulayabileceği bir ortama elverişli bir düzeni kurabilmiş olmasıdır. Çünkü, 'düzen' vardır ve tüm bunlara imkan veren de, zemin hazırlayan da, hattâ yönlendiren de işte bu düzendir. Öyle bir düzen ki, Yüce Allah, yaşamın dışında tutulmuştur. Dünya yaşamında Allah bırakılmıştır da, insanlar arası ilişkilerin kurulması ve yürütülmesi için putlar vesile edinilmektedir. İnsanlar arasındaki ilişkiye putların vesile kılınmış bulunduğu bu düzenin yürümesi için can, mal, akıl ve nesil güvenliği ortadan kaldırılmış; tüm bunlar 'Nemrut Dini'nin ayakta kalabilmesi uğruna güdüm altına alınmıştır, ayrıca... Böylece, insanların 'can'ları üzerinde tasarruf edebilme yetkisi, 'mal'larını yönlendirebilme gücü, 'akıl'ları denetim altına alan gelenekler birikimi, 'edebiyat'ı oluşturma imkanı, 'nesil'leri uyumluca yoğurabilme işlevini veren 'eğitim'i yönlendirme araçları elde tutulmuş: bunlar birer silah gibi kullanılarak insanlar güdülmüştür. Bu, tersine de olsa, dört dörtlük bir düzendir ve Nemrut'un asıl 'Nemrutluk'u da işte bu noktadadır ”19.

Aynı zamanda güçlü ve acımasız bir avcı olan -ki oyunda da Topal ve Karısı'nın ardına gönderilen avcılarla imleniyor bu özelliği- Nemrut'un mitolojisi, bu acımasızlığından ötürü büyük bir sivrisinek ordusunun, adamları ve kendinin üzerine gönderilmesiyle devam eder. Nemrut'un ordusu telef olur, kendi ise her tarafı kapalı bir odaya kaçar. Ancak bir sivrisinek Nemrut'un kapandığı odanın anahtar deliğinden içeri girer ve Nemrut'la mücadelesi başlar sineğin. Nemrut kavgadan yorgun düşer ve uyur kalır. Bu sırada sinek Nemrut'un burnundan girer ve beynine ulaşarak beynini emmeye başlar. Nemrut uyandığında sineği bulamaz, ancak baş ağrıları başlar. Bu baş ağrıları dayanılmaz ölçülere ulaşır. Sürekli başına masaj yaptırır. Ama bu da işe yaramaz. Sonunda keçeleri topuz haline getirtip kafasına vurdurmaya başlar. Ve Nemrut'un kafası patlar, içinden serçe büyüklüğünde bir sivrisinek çıkar.

Mitolojilerde de görüldüğü üzere esas olan; Nemrut'un tanrısal güç uğruna, kurduğu, zorbalığa dayanan düzenin bir gün yıkılacağıdır. Nitekim beynine giren sineğin (Topal) giderek büyümesi de bunu göstermektedir. Nemrutça düşünüldüğünde, doğuma karşı kurbanla yürütülen bu döngü kuşkusuz onu güçlendirmektedir. Ancak nereye kadar sürecektir bu güç gösterisi? İnsan için ölümsüzlük mümkün müdür ki, buna ulaşmanın yolu, yine bir insan eliyle insanı yok etmekten geçsin?

Yunan mitolojisinde de; Agamemnon kimi özellikleriyle Nemrut'la benzerlik gösterir. Agamemnon Nemrut gibi tanrılığa soyunmaz ama, tanrısal bir gücü vardır, krallık yetkisini Zeus'tan alan Agamemnon güçlü bir kral ve savaşçıdır. Agamemnon ile Akhilleus arasındaki kavgada, Agamemnon'un, kendi çıkar ve isteklerini, buyruğundaki insanlardan üstün görmesi ve gücüne güvenmesi, ordunun alt tabakalarından Thersites'in ona başkaldırmasına neden olur.20 Tıpkı Topal gibi.

Bütün mitolojilerde ortak temayı bulmak mümkün: Güç(ler) Savaşı. İster doğanın rolünü üstlenmek biçiminde olsun, isterse farklı varyasyonlarda olsun, gücü elinde bulunduranın, onu sonsuza dek elinde tutmak istemesi ve böylece eski'mesi, ardından, yeni olanın güçlenmesi. Bu güç kazanma ve güç yitirme motifini, tiyatrosunun çıkış noktası yapan Augusto Boal de; “ Ezenler ve Ezilenler ” bağlamında, insanın bu iki konumdan, birinden diğerine yer değiştirdiğini, önemli olan bu iki karşıt olgunun ortadan kaldırılması olduğunu belirterek, uygarlığın da bu güç kazanma ve güç yitirme süreçleriyle ortaya çıktığını söyler. Iphigenia adlı deneysel çalışmalarından yola çıkarak Agamemnon örneğini verir ardından güç kazanma ve güç yitirme konusunda: “ Bizim yaptığımız da buydu. Biz arketipik bir oyun yaptık. Güç kazanıp güç kaybedeni gördüğümüz bir oyun. Bu da bir kral olarak Agamemnon'un güç kazanması anlamına geliyor. Agamemnon kral olduğunda babasının gücünü kaybetmiştir. Bu yüzden Iphigenia'yı kurban etmek zorundadır. Yani eğer gücünü kazanıyorsan, bir yandan da kaybediyorsun anlamına gelen bir mekanizmadır bu ” 21. Nemrut'ta olduğu gibi. Tarih, güç kazanma ve güç yitirme sürecini anlatan, karşıt güçlerin hikayeleriyle dolu.

Bu mitolojilerin atalarını oluşturan ritüeller açısından da Nemrut değerlendirilmeli. Çünkü Nemrut; doğanın döngüsünü kurmaya çalışan bir gücün tükenişini anlatan bir oyun. Nemrut'a, mitolojik kaynağından da olsa gerek, ritüelistik ve törensel bir atmosfer hakim. Ritüeller; insanın, doğanın düzeninin farkına varıp, ona katkıda bulunma isteğini, ya da yanıtını ve nedenini bilemediği, bu yüzden de korktuğu, çekindiği olayları, durumları dans-ritm-maske ve büyü gibi öğeleri kullanarak, kendince bir anlam yükleyerek aktardığı törenlerdir. Bu törenlerde, eski ve yeni, ak ve kara, ölme ve dirilme gibi ortak motiflerle, doğanın yaşamdan ölüme, kıştan bahara, eskiden yeniye döngüsüne ortak olur insanoğlu. “Bu törenler mevsimlik örnekler, kalıplar üzerinde yineleniyordu. Bunlar görevseldir, amaçları doğanın canlanması içindir. Bunların yanı sıra üstüreler(myths) vardır. Birincilerin görevselliğinin yanında bunlar kalıcılık, yücelticilik yanını tamamlarlar. Görevsel törenlerle, kalıcı eskimez üstürelerin birbirine geçişmesi drama'yı yaratır. Bu mevsimlik örnekler yalnız Yunan dramasında değil, fakat eski Mısır, Mezopotamya, Suriye, Filistin, Hitit'te de vardır. Mevsimlik törenler (...) bazısı eskinin kovulmasıydı. Eski ise tahtından indirilmiş Kral, Ölüm, Bolluk görüntüsü, süslü bir direk, bir kukla ile canlandırılıyordu. Bazı törenlerde iki hasım arasında bir yarış, bir savaş, bir yenişme oluyordu. Eski ile yeni yıl, yaz ile kış, kuraklık ile yağmur, yaşam ile ölüm çatışıyordu ”22.

Bu da demektir ki; yaşamın dinamiğini oluşturan doğumdan ölüme uzanan döngü, yeniden eskiye, eskiden yeniye uzanan bir çatışmayı insanın anlamlandırması, bu anlamı da törenlerle kutsaması ve kutlamasıdır. Bu ritüelistik törenlerin içinde, eskiyi gönderip, yeniyi karşılama anında yer alan kurban motifi de, pek çok kültürde ortak bir öğedir. İnsan kurban etmeden hayvan kurban etmeye uzanan süreçte, “ kurban ”ın anlamı kutsal gücün yenilenmesidir. “ Bir 'gücün' yenilenmesini amaçlayan her tür drama ya da ayin başlangıçtan beri meydana gelmiştir ve ilksel ve yaratıcı eylemin yinelenmesidir. Yenilenme kurbanı, yaradılışın ritüel yinelenmesidir. Kozmogoni mitleri, ilksel devin ritüel ölümünü içerir ve bedeninden dünyalar meydana gelmiştir ve otlar bitmiştir. Özellikle tahılların ve bitkilerin kökeni bu tür bir kurbanla bağlantılıdır.(...) Ritüel yaradılışı yeniden tekrarlar; bitkilerde etkin olan güç, zamanda bir geri dönüşle, evrenin yaratıldığı ilk ana geri dönüşle yenilenir. Kurbanın ritüel olarak parçalanan bedeni, parçalarından tohumlar çıkan ilk mitolojik varlığın bedeniyle örtüşür.(...) Kurbanın en açık ve en doğrudan anlamı, ekinde ortaya çıkan kutsal gücün yinelenmesidir ”23.

İşte bu yüzden, Nemrut'un düzeni, her doğuma karşı bir yaşlı can'ın kurban edildiği bir düzene dayanır. Çünkü o kendini, doğanın döngüsünün yaratıcısı bir “ Kutsal Varlık ” olarak görmektedir. Doğumla birlikte nüfus artmakta, kurbanla birlikte kutsal gücü yenilenmekte ve aklınca bolluk gelmektedir. Bunun altında da, tıpkı ritüellerin kaynağında olduğu gibi, doğanın, ya da yaratanın görevine soyunması yatmaktadır. Tüm ritüellerde, “Yeni” nin karşılanması anlamına gelen “Doğum”, başlangıçta, bu yüzden ağır bir atmosfer içinde, acıyla kutsanır. Çünkü karşılığında, salt Nemrut'un kutsal gücü yenilensin ve güçlensin diye bir yaşlı kişinin kurban edilmesi söz konusudur. Ancak oyunun finalinde, Nemrut yok olduktan sonra dünyaya gelen Topal'ın bebeği için yapılan tören coşkulu, gerçek bir kutsama ve kutlama törenine dönüşür. Artık törenini de, gerçek işlevine yakışır biçimde yapar halk, Nemrut'u güçlendirmek için değil.

Mitoloji ve ritüellerin harmanlanarak sunulduğu Nemrut aynı zamanda arketipik özellikler gösteren bir oyundur dolayısıyla. Ritüellerin ve onun bir üst basamağını oluşturan mitologyanın kahramanları arketipiktir de çünkü. En yalın anlamıyla; farklı coğrafyalardaki, farklı halkların ortak değerlerini yansıtır. Güç(lülük)-İktidar-Tutku-Aşırılık-Ölümsüzlük-Güçsüz(lük)-Doğum-Ölüm-Eski-Yeni-Kötü-İyi gibi değerlerin kişileştirmeler aracılığıyla mücadelesi bütün kültürlerde ortaktır. Bir Avrupalı, bir Asyalı ya da bir Kızılderili veya bir Afrikalı için, Nemrut her yerde Nemrut'tur. Ölümsüzlüğe erişmek için güç tutkusuyla yanıp tutuşan arketipik bir kahramandır. “Yeni” nin muştucusu olan Topal gibi. Başka bir deyişle, Nemrut'un beynini bulandıran sinek gibi. Veya eski ile yeni arasında, iktidara(güce) hizmet etmeyi önce kabullenen, sonra bir ateşleyici bir güç aracılığıyla reddeden çoğunluk gibi.

Özetle; oyun mitolojik-ritüelistik-arketipik açılardan da okunabilir. Oyundaki metaforik ve simgesel öğeler de, oyunun yukarıda sözü edilen bu farklı okumalarına bağlı olarak bir anlam kazanır. Örneğin; kral-yönetici-tanrı-güç-ölümsüzlük gibi kavramlarla da karşılanabilecek, mitolojik ve ritüelistik bir insanlık kültürünün arketipi olan Nemrut, Topal'la karşı karşıya kaldığında ve ölüm sırası geldiğinde, insan olduğunu anımsar birden ve böylece trajik bir kahramana dönüşür. Topal, iktidarı bulandıran, -halk deyişiyle; “ Sinek küçüktür ama mide bulandırır ” örneğinde olduğu gibi- Nemrut'un gücünü sarsan, hem halkı ateşleyen bir güç, hem de Nemrut'u insan boyutuna taşıyarak, korkularıyla baş başa bırakıp delirmesini sağlayan bir başka arketipik kahramandır. Doğum, kurban, ölüm gibi öğeler; gerçekte doğanın döngüsel dengesini simgeleyen unsurlar olduğu gibi, Nemrut'un düzeninde acımasızlığı, zulmü simgeleyen birer motife dönüşür. Nemrut'un beyninde yuvalanan sinek, gücün sona erdiğini, korkuların başladığını ve Nemrut döngüsünün bittiğini imleyen, Topal'ın metaforik bir görüntüsüdür. Nemrut'un kafasına inen tokmaklar, ölümsüzlüğe erişmek isteyen bir ölümlünün korkunç yıkımını gösteren Halk'ın darbeleridir.

Bu farklı okumalar ışığında oyun içerik açısından bir kez daha irdelenirse, denilebilir ki; oyunda birden düşünce yan yana bulunmaktadır. Hangisinin ağırlık kazanacağı sorusunun yanıtı; kanımca hepsinin iç içe verilmesidir. Nedir bu düşünceler:

Ölümsüzlük gücüne erişmek isteyen bir ölümlü yöneticinin, doğanın döngüsüne müdahale ederek, kendince kurduğu dayatmacı bir düzen aracılığıyla halkına acı çektirirken, kendi iktidarını güçlendirme tutkusu ve aynı iktidarı yitirme korkusu.
Böyle gelmiş böyle gider diyerek, bu düzeni adeta kara bir yazgı gibi kabullenen bir halkın durumu.
Böyle bir halkın içinden çıkan bir kişinin başkaldırısı ve bu başkaldırının eyleme dönüşmesiyle Nemrut'un gücünü yitirmesi. Öz bilinci olan bir kişinin dönüşüme ve değişime ortak olması.
Her ne kadar kendini Tanrı yerine de koysa, bir ölümlü olan Nemrut'un hybrisi, trajik hatası ve korkunç yıkımı.
Sonuç olarak Nemrut; mitolojik-ritüelistik bir öykünün ya da durumun, arketipler aracılığıyla, çağdaş bir yaklaşımla sosyal ve politik açılardan yeniden değerlendirilmesidir. Oyun kaynağını mitolojiden aldığı, ritüel özellikleri de bulunduğu için, baştan sona anlatım dili olarak şiirsel bir dil kullanılırken, bu anlatım dans-müzik-ritm-ağıt gibi öğelerle de harmanlanmış. Bu özelliklerinden ötürü böyle bir dile, beden dilinin de eşlik ettiği evrensel bir oyunculuk biçemiyle kotarılmasına olanak da sağlayan bir oyundur Nemrut.

JaqLee
04-07-10, 06:26
Antalya Devlet Tiyatrosu'nda Nemrut:

Öncelikle Nemrut'un yönetmeni Kemal Başar'a, oyuna ilişkin sorularımı açık yüreklilikle yanıtladığından ve eleştiri-özeleştiri'yi benimseyen tutumundan ötürü teşekkür etmeliyim. Tiyatroyu diğer sanatlardan ayıran ve tiyatroyu tiyatro yapan en önemli özelliği yaşayan bir sanat olmasıdır. Bu özelliği de onu dinamik bir sanat haline getirir. Dolayısıyla gerek yaratım-hazırlık sürecinde, gerek seyirci karşısına çıktıktan sonra henüz tamamlanmayan bir sanattır tiyatro. Yani oyunu, oynadığınız ve seyirci önüne çıkarttığınız sürece, sahnede sunduklarınız, seyredenlerin -ister ortalama seyirci, ister entelektüel seyirci olsun- olumlu ya da olumsuz eleştirisine açık olur, öyle de olmalıdır. Bir tiyatro insanının tiyatro yaparken, bu eleştirileri de göz önüne alması ve her birini değerlendirmesi gerekir. Tiyatro yapan kişilerin, çoğunlukla; “Ben yaptım, oldu...” zihniyetinden sıyrılıp, seyredenlerin eleştirilerini içine sindirip değerlendirerek, yani oyunları ve kendini dondurmadan, bir birikim oluşturup daha sağlıklı bir iletişim ve üretim ortamına doğru yola alması gerekir. Bunun ön koşulu da tiyatro yapan kişilerin “öz güven sahibi” ve “ufku geniş” bir kişiliğe sahip olmasıdır. Boş bir öz güven değildir bu. Gerçekten içtenlikle, araştırmanın, öğrenmenin, yorumlamanın, yaratmanın ve de paylaşımın getirdiği bir öz güvendir bu. Bu anlamda Başar'ı, oyuna yönelik değerlendirmelerimi, tanımlamaya çalıştığım bir tiyatro insanı gibi olgunlukla yanıtlayıp, değerlendirdiği için, tiyatro adına kutluyor ve Nemrut uygulamasına geçiyorum.

Banda'nın oyunundaki, farklı boyutlardan öncesinde söz etmiş, dolayısıyla oyunda, birden çok düşüncenin iç içe ya da yan yana bulunduğunu belirtmiştim. Oyunun yönetmeni Kemal Başar; bu düşüncelerden birine daha çok ağırlık vermiş. Kendi de; bilinçli olarak, mitoloji ve ritüelistik tuzaklardan kaçındığını, oyunu minimalist bir yaklaşımla sahnelediğini, esas amacının; kalabalıklara, “İktidar Sorunu” nu anlatmak olduğunu, bu yüzden bu amacı öteleyen boyutlardan özellikle kaçındığını ifade ediyor. Nitekim oyun da, yönetmenin bu yorumu üzerinde şekillenmiş. Kalın çizgilerle; üç solda, üç sağda dar kapılar ve bir arka ortada geniş kapı olmak üzere (kimi zaman Nemrut'un tahtının da yer aldığı), kemer biçiminde kapıları olan, toprak-kaya renginde fiberglas'dan yapılmış, bütün sahneyi kaplayan bir mekan içinde, (bu mekan iki katlı, alt katın tavanı var, üst kat da, kurbanların ve sevişme sahnesini güçlendiren yansımalar için kullanılıyor) trajik boyutundan daha çok korkuları ve güç yitirme kaygılarıyla öne çıkan kral Nemrut ve düzeniyle, birinci bölüm boyunca, dört ayağı üzerinde adeta sürünen, koyun gibi bir halk arsındaki ilişkiyi, Nemrut'un baskısını ve ardından hezeyanlarını gösteriyor oyun. Yönetmenin de vurguladığı gibi, minimalist bir yaklaşımla Nemrut'un çarpık iktidar tutkusu sergileniyor.

Oyunun metinsel yapısını da göz önüne alarak, hemen şu soruları soruyorum kendime: Oyuna, farklı boyutlarını da değerlendirerek, yani törensel ve trajik olanı çağdaş bir düzlemde harmanlayarak, dekor dahi gerektirmeyecek, beden dilinin dans-müzik-ritm'in diliyle iç içe geçtiği bir yaklaşımla sunmak mı minimal bir yaklaşımdır, yoksa sahneyi tümüyle kaplayan, yönetenle-yönetilenin birbirinden ayrılmadığı, devinimleri küçülttüğü gibi, Nemrut'u da küçülten (çünkü o şöyle ya da böyle bir kraldır, güçlü bir kral) bir mekan içinde, klask bir oyunculuk tarzıyla iktidar sorununu tartışmak mı minimal bir yaklaşımdır? Oyunun trajik ve mitolojik boyutu da, en az psikolojik ve politik boyutu kadar önemli değil midir? Ayrıca mitologyalar, ritüeller, arketipler ve tragedyalar insanlığın ortak ve evrensel değerleri değil midir ve de kaynağını ekonomi politik alt yapıdan almaz mı? Güçlülük ve güçsüzlük arasında gidip gelen iktidar ve halk, insanlığın ortaya çıkışından bu yana insanı uğraştıran ve bu uğraş uğruna, yine insanın, mitolojiler, trajediler, töreler, dinler, özetle kültürünü oluşturmasına neden olan temel ikilem değil midir? Trajik bağlamda düşünüldüğünde; tutku-öfke-hırs gibi duygular ve zaaflarla, aklın ve sağduyunun çatışması, yani eski gücü simgeleyen Nemrut'la, yeni gücü simgeleyen Topal arasındaki çatışma evrensel bir çatışma değil midir?

Tüm dünya halklarının, eski'yi kovmak, yeni'yi karşılamak adına yaptığı törenler ortak ve tanıdık değil midir? Şimdilerde ülkemizde ve tüm Müslüman aleminde kutlanan Kurban Bayramı kaynağını nerelerden almaktadır? Seyirci, doğum ve kurban gibi kendi yarattığı törenleri, çağdaş bir yaklaşımla, yani nedenselliğiyle birlikte yeniden görse bu maksimal bir yaklaşım mıdır? Ya da kafa karıştırıcı bir yöneliş midir? Törensellikteki döngüyü ve kendine dayatılan döngüyü seyircinin algılaması, iktidar ve halk arasındaki çatışmanın, doğanın diyalektiğinde de var olduğunu, kendi öz bilincinin katkısıyla, bu çatışmanın, tıpkı yarattığı törenlerdeki gibi, mutlaka kendi lehine sonuçlanacağını imleyen motifleri görmek karmaşıklığa mı neden olur? Törensel atmosferin, mitolojilerin ve arketiplerin öne çıktığı; Artaud, Grotowski, Barba ve Brook'tan günümüz dünya tiyatrosuna uzanan süreçteki evrensel dil araryışları göz önüne alındığında, beden dilinin ortak kültürel değerlerle harmanlandığı bir sahneleme ve oyunculuk anlayışıyla; iktidar ve halk çatışmasını işlemek, yönetmenin de eksene koyduğu çarpık iktidar tutkusuna hizmet ettiği gibi, oyunun evrensel boyutunu da zenginleştirmez mi? Hele Anadolu coğrafyasının yarattığı ritüellerin ve seyirlik oyunların anlatım zenginliği de hesaba katılırsa... Kuşkusuz günümüzde popüler olan ve kaynağını -yeniden keşfedilen ve pazara sürülen- mistisizm'den alan ayinsel ve transandantal sunumların tuzağına düşmeden...

Öte yandan tragedyalar, Aristoteles'in de belirttiği üzere; ortalamadan üstün kişilerin başından geçen olayların taklididir.24 Çoğunlukla da kahramanları tanrılar, tanrıçalar, yarı tanrılar, krallar, kraliçeler gibi soylu kişilerdir. Ancak o kahramanlar, salt sınıfsal açıdan soylu değil, kötü ya da iyi değerlerini savunmaları açısından da soyludurlar. Onların trajedileri, insan olarak zaaflarından, kusurlarından ve o zaafların onları yıkıma götürmesinden kaynaklanır. Trajik kahraman zaaflı da olsa, kararını yalnız ve tek başına verir. Nemrut da, babasının öldürülmesi dolayısıyla, iktidarını güçlendirmek için, tek başına yemin etmiş ve Tanrı rolünü üstlenmiştir. Bu çerçevede, Nemrut'un yönelişinin insani ve evrensel bir tutum olduğu herhalde yadsınamaz. Hangi sıradan kişi, iktidarını korumak ya da güçlendirmek için Tanrı rolünü üstlenmeye kalkışır? Bu insani değil midir? Kuşkusuz insana özgü bir kusurdur, zaaftır, bir eksikliktir. Ama ortalamanın dışında değil midir? Kusurdur ama insani'dir. İşte bu ekstrem tutku-hırs (-ki aslında bunun altında korkunun yattığından söz edilmişti) yıkım da beraberinde getirir. Topal ise; aklı temsil eden, zaafın-duygunun karşısındaki bir ateşleyici güç değil midir? İşte bütün bu soruların yanıtları; iktidar ve halk ilişkisi bağlamında bulunmalı diye düşünüyorum.

Oyunda, daha çok Nemrut'un çarpık iktidar tutkusu ve onun yarattığı hezeyanlar ön plana çıkmış. Bütün bunlara neden olan halk da, özellikle birinci bölümde, kimi zaman dört ayağının üzerinde sürünen bir yığın haline gelmiş. Nemrut'un trajik boyutu ihmal edilmiş, küçük bir kral olmuş. Başar; özellikle böyle bir tercih yaptığını söylüyor. Çarpık iktidar tutkusunun yanında, metin dışında, yine yönetmenin tercihiyle Nemrut'un çarpık cinselliği de homoseksüalite biçiminde vurgulanmış. Nemrut oyunda salt kötü olmuş. Tüm çarpıklığıyla ve zulmüyle. Bu yaklaşım, Nemrut'un, yıkıma doğru giden insan ve Tanrı boyutundaki gücünü azaltmış. Bu noktada belki salt kötülük yapma isteğiyle, güçlü olma isteği kavramları arasındaki ince farklar üzerinde düşünmek gerekiyor. Kuşkusuz Nemrut'un, ölümsüzlüğe erişmek için kendince kurduğu dayatmacı düzeni olumlamak mümkün değil. Ama aynı zamanda o bir ölümlü ve bir insan. Ne tamamıyla kötü, ne de tamamıyla iyi. Zaten ona, tutkusunu gerçekleştirme olanağını sağlayan halk. Topal ise; ikici bölümde, Nemrut'un beynine girip delirmesine neden olan sinekle özdeşleşen, onun iktidarını yıkma yolunda halka öncülük bir katalizör. Nemrut'a karşı öfkesini, bacağını yitirdiği günden, babasını kurban verdiği güne dek içine akıtan, öz bilinci olan, bu yüzden de olacakları, muhakeme yürüterek önceden gören bir kişi. Dingin ama öfkeli, bilinçli ama eylemci. Bu özellikleriyle o da bilinçli bir tercih yapıyor. Ölümü kabulleniyor, ama biliyor ki artık fitil ateşlenmiştir. Topal kendinden emin ve gerçekten cesur. Bütün bunlar Topal'ı oynayan oyuncunun da göz önüne alması gereken özellikler. Taşkın bir oyunculuktan daha çok, kararlı ama dingin bir başkaldırıyı oynamak gerekiyor. Nemrut'un trajik boyutu arka plana itilince, her şeyiyle kötü bir Nemrut var oluyor sahnede. Oysa Nemrut birinci bölümde ne kadar güçlü görünürse, ikinci bölümdeki yıkımı ve hezeyanı o kadar etkileyici olur.

Oyunun genel ritmindeki iniş çıkışlar da, yeterince etki yaratamamasının bir başka nedeni. Oyun gergin bir atmosferde başlıyor. Ve bu gerginlik birinci bölümün sonunda; Topal'ın, Nemrut'un gözden kaçırdığı o müthiş gerçeği, -kendinin de bir ölümlü olduğu ve de toplumun en yaşlısı olduğu için kurbanlık sırasının Nemrut'a geldiği gerçeği- ortaya koymasıyla doruğa tırmanıyor. İkinci bölümde; Nemrut'un kurban olmamak için yol araması, doğumu engelleyememesi, delirmesi ve Topal'ın bebeğinin doğumu. Yani bir başka doruk. Gerçi bir döngü tamamlanıyor oyunda ama, o döngünün iki kırılma noktası var: Birinci bölümün finali; Nemrut açısından korkunç gerçeğin açıklanışı ve ikinci bölümün finali; Nemrut'un ölümü. Böyle bir yapı da, oyunda sürekli artan ve bölüm sonlarında kreşendoya ulaşan düzenli bir tempo gerektiriyor. Oysa oyunun temposu iniş çıkışlarla sürüyor. Be tempo sapmalarında, sanırım Antalya Devlet Tiyatrosu'nun salon sorunundan kaynaklanan, oyunun uzun aralıklarla oynanmasının da payı var.

Oyundaki çarpık iktidar tutkusu ve bu tutkuyu gerçekleştirmenin getirdiği tatmin-güç duygusunu Nemrut'a yaşatan halk aynı mekanda buluşturuluyor. Böyle bir çevre düzeni, yönetmenin hedeflediği yorumla da pek örtüşmüyor kanımca. Çünkü Nemrut kralsa, -zalim ya da çarpık düşünceleri olan bir kral fark etmez- sonuçta o bir yöneten'dir. Fiziksel olarak da, halktan farklı bir konumdadır, ya da olmalıdır. Oysa Murat Gülmez'in tasarımıyla realize edilen dekorda; halkla Nemrut aynı mekanda ve zeminde buluşuyor. Aralarında fiziksel bir uzaklık yok. Dolayısıyla Nemrut'un gücü, zulmü, dayatmaları yeterince etkili olamıyor. Dekor iki kat tasarlanmış. Ancak ikici kat, yalnızca kurbanları ve Topal'la karısının sevişme sahnesinin zenginleştirmek için kullanılan figürlerin yansıtıldığı bir hayal(gölge) perdesi olarak işlev görüyor. Oysa ikinci kat Nemrut'un sarayı olarak kullanılabilirdi; böyle bir kullanım sözü edilen uzaklığı ve halka tepeden bakışı getirebilirdi. Öte yandan dekorun; -Nemrut'u yukarıya taşımak koşuluyla- kaynağını bir Ortadoğu ve Güneydoğu Anadolu mitolojisinden alan Nemrut hikayesinin geçtiği atmosferle örtüşmesi, toprak-kum-yer altı-mağara'yı (Harran'daki mağara evleri anımsatıyor) çağrıştırması açısından başarılı olduğu söylenebilir. Ancak halkın, Nemrut'la birlikte aynı mağaranın içinde, ya da yer altında, neredeyse birinci bölümün sonuna dek koyun gibi dolaşması, Nemrut'un kullarının zavallı konumunu sergilemekle birlikte (Çünkü koyunlar birbirlerinden ayrılamazlar), devinimi de kimi zaman kısıtlıyor. Bir başka açıdan da, yönetmenin görüşünde de belirttiği üzere, Nemrut'u hak den bir halkı da imliyor.

Oyunda bir çok simgesel motifler de kullanılmış. Örneğin bunlardan biri; sofitodan indirilen kurbanların, arkadan ışık verilerek, dekorun ikinci kat duvarına yansıtılan gölgeleri. Bir diğeri; sevişme sahnesini güçlendiren yine dekorun ardından yansıtılan görüntüler Bir başka örnek de kırmızı şal. Bunun iktidarı ve onun yol açtığı felaketleri simgelediğini söylüyor Başar. Bu şal, Topal'ın babasının kurban edilmesinden başlayarak, oyunun sonuna dek, Nemrut'un kurtulmak istediği bir şala dönüşüyor. Bir türlü kurtulamıyor Nemrut bu şaldan. Çünkü bu şal “ölüm”ün şalıdır. Nemrut güçsüzleştikçe bu kırmızı şal kendine dönüyor yeniden. Ancak oyuncular, sanırım bu kırmızı şal'ın göstergesel ve simgesel önemini içselleştirememiş olacaklar ki, kimi zaman bir karmaşa yaşanıyor. Ayrıca Nemrut'un çarpık iktidarı ve cinselliğiyle karşıtlık oluşturması açısından, yönetmen tarafından bir de doğal sevişme sahnesi eklenmiş oyuna.

Oyunun finalinde halkı oynayan oyuncuların yaptığı coşkulu dansın sonrasında, yine yönetmenin eklediği bir gösterge var. Bu da; Nemrutların, kulları izin verdiği sürece bitmeyeceği düşüncesini çağrıştıran yeni Nemrut'un halkın ardında belirmesi. Halkı yansılayan oyuncuların, yüzlerinde Nemrut'u andıran maskelerle (bu maskeler, herkesin içinde bir nemrut olabileceğini anımsatan trajik bir gerçeğe gönderme yapıyor) seyirciye yönelik söyledikleri sözlerin -bir tür kıssadan hisse- yerini, efektten, sanki bir masal anlatıcısının, ya da bilge bir kişinin söylediği sözler (bu sözler de Nemrut'un her zaman karşımıza çıkabileceğine vurgu yapılıyor) alıyor. Bu sözlerin neden efektten verildiğini anlamlandıramadım. Halkı, dışardan, yukarılardan, gaipten biri mi uyarıyor: “Dikkatli olun!!!...” diye. Halk belli bir süre sonra, Topal'ın da öncülüğünde farkına varmadı mı kendi öz bilincinin? Yoksa Topal'ın karısını niye saklasın, niye bebeğin dünyaya gelişini coşkuyla kutlasın? Halkı yansılayan oyuncuların, öz bilincinin farkına varmış bir halk olarak, seyirci olan halkı doğrudan ve bizzat uyarması daha etkileyici ve işlevsel olmaz mıydı? “ Bunları biz yaşadık, siz yaşamayın!...” diye. Efektten gelen ses kimin sesiydi? Yönetmenin mi? Nemrut'un mu? Topal'ın mı? “Bir Bilen”in mi?

Oyunun müzikleri; yönetmenin yorumu doğrultusunda Kemal Günüç tarafından yapılmış. Günüç tiyatro müziği alanında yetkin müzisyenlerden biri. Oyun müziği de müzikalite açısından iyi olabilir ya da yönetmenin görüşü doğrultusunda oyunu müziklemiş olabilir. Ki muhtemelen öyle olmuştur. Yine de, gerilimin böylesine aşama aşama doruğa tırmandığı törensel bir oyunda, hele bu gerilim bir gücün yıkımı ve yeni bir gücün yükselişinden kaynaklanıyorsa, melodik ezgilerden daha çok, bu yükselen grafiğe daha çok hizmet edeceğini düşündüğüm bir ritm (vurmalı çalgılarla belki, belki daha ilkel çalgılarla) bulunabilirdi diye de düşünmekten kendimi alamıyorum.

Dünyaca ünlü Yunan kökenli koreograf Paras Terezakis'ten de, hele o zengin Antik Yunan mitologyasını yaratan kültüre katkıda bulunan bir topluluktan gelen bir dansçı olarak, Doğu'yla Batı'yı kaynaştıran ve oyunda temel bir anlatım dili olarak kullanılan çok daha zengin bir koreografi düzeni beklerdim. Ancak bu noktada; yönetmenin minimal tercihini destekleyen bir dans düzeni gerçekleştirdiğini belirtmeliyim.

Kostümlerde ise, özellikle halkı yansılayan oyuncuların kostümlerinde, toprak renginin farklı tonlarıyla kotarılmış giysilerin, dekorla uyum sağladığı söylenebilir. Öte yandan çok parçalı ve yerlere kadar inen boylarıyla devinimi de kısıtlıyor bu giysiler. Nemrut ve adamlarının giydiği, yere kadar inen deriyi andıran giysiler, belki gücü ve zulmü simgeliyor, ama çok kullanılmış ve bildik bir tarz. Çok daha farklı ve özgün bir tasrım üretilebilirdi. Işıklar; yorum doğrultusunda yerli yerinde kullanılıyor. Ancak bazı sahnelerde, belki biraz daha aydınlık olması gerekiyor. Çünkü kimi zaman, görüşü engelliyor. Özellikle renkli ışıkların kullanıldığı sahnelerde.

Oyunculuk konusunda değerlendirme yapılırken; öncelikle yönetmenle bir ortak dil yakalanıp yakalanmadığının anlaşılmasının ardından, belki eleştiri yapılabileceğini düşünenlerdenim. Gerçi tiyatronun, tüm öğeleri için de geçerli bu düşüncem. Ama oyuncu tiyatronun temel iki öğesinden biri olduğundan ve de seyirciyle yönetmen arasında doğrudan bir aracı olduğu için, özellikle bu düşüncemi vurgulama gereği duydum. Bu nedenle oyunculuklar konusunda tek tek ve detaylı bir değerlendirme yapmanın, oyuna pratik bir yarar getireceğini düşünmüyorum. Ayrıca, siz yönetmen olarak, istediğiniz kadar yorumunuz doğrultusunda oyuncuyu provalarda yönlendirmeye çalışın, eğer ortak bir dil ve inançta birleşmemişseniz, o oyuncuyu seyirci karşısında yönlendirmek mümkün değildir. Ancak hemen fark ettiğim şu teknik hususları da belirtmeliyim; özellikle toplu sahnelerde, dekorun devinimi sınırlamasından da olsa gerek, kimi zaman bir karmaşa yaşanıyor, kimi zaman da oyuncular birbirini maskeliyor.

Ek olarak; Nemrut gibi tema ağırlıklı ya da ortak kültürleri ve arketipleri yansıtan, evrensel dili de olan oyunlarda, farklı bir çalışma yöntemi ve oyunculuk tarzı gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle ortak inanç ve ortak dil oluşturmanın gereğine inanan, sahnede -belki oyun alanı demek daha doğru, çünkü Nemrut mutlaka sahnede oynanması gereken bir oyun değil- daha çok “ beden ve ses ”in, “ dans ve ritm ”le temel bir anlatım diline dönüştüğü farklı bir ekip oyunculuğu. Böyle bir yöntemin de, ancak uzun süreli atölye çalışmalarıyla ve profesyonel zihniyetten uzak gerçekleştirilebileceğini düşünüyorum, daha doğrusu düşlüyorum. Çünkü böyle bir ortamı oluşturmanın, var olan koşullar içinde oluşturmanın güçlüğünü biliyorum.

Sonuç:

Sonuç olarak; bir turizm kenti olduğu kadar, aynı zamanda bir kültür kenti olması gereken Antalya'nın güç koşullarında, salonsuzluktan kaynaklanan sıkıntıların yaşandığı bir ortamda; böylesine insana özgü ve düşündürücü olan iktidar ve halk sorunu üzerine içtenlikle kafa yordukları belli olan Nemrut'a emeği geçen tüm kişileri, başta oyunun yönetmeni Kemal Başar, yazarı Gülşah Banda, oyunun repertuvara alınmasına katkısı olan tiyatro müdürü Selim Gürata ve tüm ekibi kutluyorum. Oyunu seyredenlerin de, çoğu zaman can acıtan ve insanlara, o yaşanılası hayatı dar eden bu iktidar tutkusu üzerine, oyundan sonra da düşünmelerini diliyorum.



1 Doçent Doktor Nurhan TEKEREK, Süleyman Demirel Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sahne Sanatları Bölümü, 32100- Isparta, nurhan@sdu.edu.tr, tel: 0542.2938306.

Dip Notlar:
2 Gülşah BANDA, " Nemrut- Sabrı Demleyenler ", Oyun, Karya Yayınları, I.B. 2001, İstanbul.
3 Prof. Dr. Murat TUNCAY, " Genç Oyun Yazarının İlk Kitabı, Nemrut ", Oyun, Karya Yayıncılık, I.B. 2001, İstanbul, s: 14.
4 Tuncer CÜCENOĞLU, " Antalya'da Bir Tiyatro Olayı! Nemrut Ya da Kolektif Başarı ", Linkleri Sadece Kayitli Uyelerimiz Gorebilir. Uye Olmak Icin Tiklayiniz..., Erişim Tarihi: 04.01.2005.
5 Gülşah BANDA, " Nemrut- Sabrı Demleyenler ", Oyun, Karya Yayınları, I.B. 2001, İstanbul, s: 23.
6 Gülşah BANDA, A.g.e., s: 23.
7 Gülşah BANDA, A.g.e., s: 24.
8 Gülşah BANDA, A.g.e., s: 59-60.
9 Sevda ŞENER, " Oyundan Düşünceye ", Gündoğan Yayınları, I.B. 1993, Ankara, s: 9.
10 Sevda ŞENER, A.g.e., s: 19-20.
11 Tülin BUMİN, " Hegel, Bilinç Problemi, Köle-Efendi Diyelektiği, Praksis Felsefesi ", Alan Yayıncılık, I.B. 1987, İstanbul, s: 32...35.
A. KOVAJE, " Giriş-Hegel'i Okumak ", Derleyen ve Çeviren: Tülin BUMİN, Kabalcı Yayınevi, II.B. Ekim 1993, İstanbul, s: 29...64.
12 Gülşah BANDA, A.g.e., s: 26.
13 Yurt Ansiklopedisi, C: I, Anadolu Yayıncılık, 1981, İstanbul, s: 192-193-207.
14 Server TANİLLİ, " Yüzyılların Gerçeği ve Mirası/İlk Çağ ", C: I, Say Yayınları, II.B. 1984, İstanbu7l, s: 70-77.
15 Server TANİLLİ, A.g.e., s: 70-77.
Gordon CHILD, " Tarihte Neler Oldu ", Çev.: Mete TUNÇAY-Alâeddin ŞENEL, Alan Yayıncılık, II.B. Kasım 1983, İstanbul, s: 99-100.
16 Orhan HANÇERLİOĞLU, " İslam İnançları Sözlüğü ", Remzi Kitabevi, III.B., İstanbul, s: 425.
İslam Ansiklopedisi, C: 9, Milli Eğitim Basımevi, 1988, Ankara, s: 192...194.
17 TEVRAT, Tekvin, 10/8-12, Linkleri Sadece Kayitli Uyelerimiz Gorebilir. Uye Olmak Icin Tiklayiniz..., Erişim Tarihi: 11.01.2005.
18 FUZULÎ, " Ermişlerin Bahçesi-Kerbela Şehitleri ", Sadeleştiren: M. Faruk GÜRTUNCA, Akpınar Yayınevi, 1979, İstanbul, s: 37-38.
19 Zübeyr YETİK, " Nemrut ", Linkleri Sadece Kayitli Uyelerimiz Gorebilir. Uye Olmak Icin Tiklayiniz... , Erişim Tarihi: 11.01.2005.
20 Azra ERHAT, " Mitoloji Sözlüğü ", Remzi Kitabevi, III.B. 1984, İstanbul, s: 14-15.
21 L.Paterson DOUGLAS, Mark WEINBERG, "Kendi Sözleriyle Augusto Boal'le Ezilenlerin Tiyatrosu Hakkında Bir Söyleşi- In His Own Words: An Interview with Augusto Boal about the Theatre of the Oppressed, Part II ", Çeviren: Nurhan TEKEREK, 1996, Omaha.
22 Metin AND, " Dionisos ve Anadolu Köylüsü ", Elif Yayınları, 1962, s: 5.
23 Mircea ELIADE, " Dinler Tarihine Giriş ", Çev.: Lale ARSLAN, Kabalcı Yayınevi, I.B. Ocak 2003, İstanbul, s: 336.
24 ARİSTOTELES , " Poetika ", Çev.: İsmail TUNALI, Remzi Kitabevi, 1976, İstanbul.

JaqLee
04-07-10, 06:26
DEMET TUNCER'İN YETENEĞİ, ŞİMDİ DE SAHNEDE: "AŞKIN YAŞI YOK"

Özdemir Abi, merhaba!

Hal hatır sormayı bırakıp, hemencecik son izlediğim oyundan söz etmeyi yeğliyorum. Hani, Pierret Bruno var ya, onun da “Le Charimari - Sevgili Koca”sı var ya ve de bu oyunu Dormen Tiyatrosu “Çılgın Sonbahar” adı altında Gencay Gürün'ün Türkçe'si ve rejisiyle 1991'den itibaren tam beş yıl kapalı gişe oynamıştı ya!.. Konumuz, bugün işte bu oyun.

"Le Charimari”yi Gencay Gürün “Aşkın Adı Yok” başlığıyla yeniden çevirmiş. “Neden yeniden,” diye sorma, çünkü gerçekten bilmiyorum. O günkü çeviri ile bugünkü farklı mı dersen, galiba biraz oynanmış ve uzatılmış gibi geldi bana. Gencay Gürün metni almış, bir tiyatro büyüğümüzün, Nedret Güvenç'in “hazık” ellerine teslim etmiş.

STARLARIN YEDİĞİ NANE

Şimdi, sen sormadan ben kafamı kurcalayayım. “Çılgın Sonbahar” yanılmıyorsam Nevra Serezli, Metin Serezli, Cem Davran'lı, (Martin'i kim oynamıştı, anımsayamadım) Şebnem Özinal'lı kadrosu ve galiba Nilgün Gürkan'ın dekoru, hele hele Güler Yiğit'in kostüm tasarımıyla başarıyı hak etmişti. Sen merak etme Özdemir Abi, “o oyunun kostümü,” deyip geçer miyim hiç! Nevra Serezli'nin mavi elbisesiyle antre yaptığında nasıl alkış aldığını, unutmadım ki!

Star sistemiyle başa çıkmanız artık mümkün değil Özdemir Abi. Gencay Gürün, biliyorsun star sistemiyle iş görmeyi uzun zamandır yeğledi, haklı, çünkü günümüzde kimi insanlar “star”ı görmek istiyor. Eskiden, benim bildiğim seyirci ekibe giderdi, öyle değil mi Özdemir Abi? O zamanlar ekip, zaten kendi kendine stardı. Kent Oyuncuları gibi, Dormen Tiyatrosu gibi... Nerdeee eski ekipler!

BU KEZ, ÇOLUK ÇOCUK HERKES DUYSUN

Gencay Gürün, işte bu gerçeklerin bilincinde, başarısına imrendiğim bir tiyatro kadını. “Le Charimari”nin adını değiştirmiş, üzerinde oynamış, falan, “Çocuklar Duymasın” dizisinin Amerikalı iş kadını Mary rolündeki Demet Tuncer'i, Nisa Serezli'nin izleyeni hayran bıraktığı Marie Colette rolüne sürmüş. Sanırım Demet Tuncer'i sana tanıtmam gerekecek Özdemir Abi, ola ki dikkatinden kaçmıştır. Kendisi 1975 İstanbul doğumlu, lise ve üniversite öğrenimini Amerika Birleşik Devletleri'nde tamamlamış. Siyasal Bilgiler mezunu. Orada, tiyatro eğitimi de almış ve bazı müzikallerde oynamış. Yetinmemiş, Sting'in şan hocasından da dersler almış. Türkiye'ye döndüğünde, yeteneğini böyle bir dizide değerlendirmiş. Gencay Gürün, koca rolü için Neco'yu, Honda Güzeli için Didem Uzel'i düşünmüş. Provalar başlamış, ama tam perde denilecekken Demet Tuncer dışındakiler, her ne sebepledir bilemem: “Biz bu işte yokuz,” demişler. Kadro yeniden kurulmuş, ama gerekli starlar bulunamamıııııış...

Şimdi... Tiyatro İstanbul'un yeni sahnelediği "Aşkın Yaşı Yok" adlı aile güldürüsü, evlilik kurumunu irdelemekte. Oyun, özellikle evlendikten bir süre sonra kendisini ev işlerine vererek cazibesini yitiren kadınlarla, ikinci baharını yaşamaya özenen erkeklere gönderme yapmakta. Yani, tipik bir bulvar komedyası. Oyunda, gene üçlü bir aşk ilişkisi ele alınmakta ve sadece seyirciyi eğlendirmek amaçlanmakta.

BU HAFTA HAFİYELİK YAPTIM

Dikkatinden kaçmamıştır eminim, artık oyunları izlerken dedektif gibi çalışıyorum Özdemir Abi. Yukarıda anlattığım “star kadro” restini nasıl yakalamışım ama? Doğrusu takdir etmeni bekliyorum. Bu hafta, bir diğer hafiyelik eserim “Aşkın Yaşı Yok”un ışık tasarımını Aytekin Saday'ın yaptığını saptamam oldu. Işık dediğin ne ola ki! Cascavlak parlak, kırıksız spotlar... İnanmayacaksın, ama dekoru yapanı da buldum. Nilgün Gürkan'mış. Sanki “Çılgın Sonbahar”ınkinin aynı, bütün bulvar komedyalarından bildiğin burjuva evi dekoru. Mavi-beyaz. Garaja açılan kapıyı biraz daha sağa çekse ne iyi olacakmış! Gilbert ya da Michel kapının arkasındaki bölmeye girip çıktıkça yüreğim daraldı vallahi. İnandırıcı olmayan dekor, inan beni çok rahatsız ediyor. Haa, kostüm tasarımcısını da senden aldığım “feyizle” şıpınişi buluverdim. O da Hale Eren'miş. Gilbert'in kostümlerine bayıldım. Marie Colette'in elbisesi ise, gerektiği kadar görkemli gelmedi bana. Duayen Nedret Güvenç'e gelince, sahne trafiğini iyi yönetmiş. Oyuncu abartmasını da dozunda tutmuş. İsmet Üstekin'i oynatamaması ise ilginç. Marie Colette'in Gilbert'in yanında çok genç kalmasının, hatta Marie Colette'in perde açıldığında Gilbert'in değil de, Michel'in karısı gibi algılanmasının da önemle altını çizmek isterim. Bu durumun bilinçli seyirciyi inandırıcılıktan uzaklaştırdığının ve oyundan kopardığının da...

GENÇLERDE İŞ VAR

Sophie'de Aybüke Karakullukçu'nun hevesini kırmak istemem, ama daha çok yoğrulması gerekiyor. Martin'de Erkan Pekbay'a duyularının nasıl işlediğini ve belli şeylere niye tepki verdiğini bulmasını öneriyorum. Duyularının yoğun keşfine yönelirse, başarıya yaklaşımını o denli kolaylaştıracak, eminim. Michel'de Deniz Özmen ümit veriyor. Gene de, kişisel yaşamından sahne üzerinde yararlanmasını diliyor ve duygularının “derinliklerine” inebilmeye laf olsun diye önem vermekten vazgeçerse iyi olur diye düşünüyorum. İsmet Üstekin'in Gilbert'ine “no comment” mi diyeyim, ne diyeyim şaştım da kaldım. Üstekin, neden bu denli tutuk, anlamadım gitti.

DEMET TUNCER'E DİKKAT

Özdemir Abi, son olarak Demet Tuncer'e değinmek ve tiyatro camiasını şöööyle bir silkelemek istiyorum. Demet Tuncer'e bir şarkı söyletip dinlesinler. İyi şarkı söylemenin sadece passeriformes (ötücü kuşlar) takımına ait bir özellik olmadığına tanık olsunlar. Etraflarında, radyolarda, televizyonlarda, barlarda, meyhanelerde, sahnelerde kimilerinin şarkı söylemek olarak adlandırılamayacak sesler çıkardıklarını anlasınlar. Demet Tuncer'in ses fonksiyonlarını ve çağrı özelliklerini göz önüne alarak, gerçek şarkı nasıl söylenir anlasınlar. Sahnede vücut enstrümanını, örtülü kas etkinliklerini böylesine iyi denetleyen bir genç yeteneğe müzikal yolunu açsınlar.

Aman Özdemir Abi, çevrendeki uzmanlarla hele bir konuş da, bu kızı kaçırmasınlar.

JaqLee
04-07-10, 06:26
Eski "Kamelyalı Kadın"da yenilikçi bir uygulama...

Kentimizin çok yönlü topluluğu Tiyatro Kedi, konusu her hangi bir yenilik getirmeyen bu müzikalde, rol dağılımı açısından örnek olacak, simgesel bir atılımda bulunuyor...

Profilo Alışveriş Merkezi'nde bu yıl üçüncü sezonuna giren Tiyatro Kedi'yi sürekli izliyor ve oyunlarını gerek “Şalom” Gazetesi, gerekse “Tiyatro...Tiyatro” Dergisi'nde irdelemeye çalışıyorum. Bu bağlamda, daha ilk oyunlarını değerlendirirken, bu topluluğun “iki ayrı anlamda doğru yolda olduğu” kanısına varmıştım: “İlki - oyun ve sanatçı seçimi, bence tam yerindedir; bayağılıktan uzak olmakla birlikte, ilgiyle izlenebilen ve üstelik belirli bir ileti içeren, nitelikli biçimde kotarılmış bir yapım. İkincisi - gerek kent içindeki tanıtım çalışmaları (zevkli bir afiş ve reklamlar), gerekse basına dağıttıkları ve görsel ile yazılı malzeme içeren CD ile tiyatro'yu halka ve medyaya etkin biçimde taşırken, onu yaşatmak için de önemli bir katkıda bulunuyorlar.” (“Ölümüne Suçlu ile Yaşatılan Tiyatro!”; Şalom, 18.12.2002)

Gerçekten de, bu ilk deneyimimden sonra Tiyatro Kedi'nin, izleyicilerini düş kırıklılığına uğratmayacak bir repertuar seçimi ve sevilgen oyuncular ile çalışan bir prodüksiyon tiyatrosu durumuna geldiğini, bundan öte de gerek kamuoyu gerekse basın ile güzel bir iletişim kurabildiğini gördüm. Tüm bunların ışığında, yönetmen Hakan Altıner ile yapımcı İpek Kadılar Altıner'in çalışmalarını ilgi ile izliyor, karşımıza çıkaracakları oyunları da (abartmıyorum: gerçekten) sabırsızlıkla bekliyorum...

Az konu - çok şarkı

Topluluğun bu mevsimi “Kamelyalı Kadın”ın müzikal biçimiyle açacağını duyduğumda, şaşırmadım değil...! Tamam, Kedi'nin “Garsongs”ları konuk etmekle, bu yıl da Ferhat Göçer'in “uçuşuna” katılmakla müzik dünyasına göz kırptığını algılamıştım - ancak J.B.Priestley veya E.Kishon'un oyunlarının ardından, 1850'lerden gelme, kanımca oldukça zayıf konusuyla günümüze hiç ama hiç uymayacak bir töre dramasını müzikal formatta sahnelemenin amacı neydi acaba?

Bu soruya yanıtı tabii ki ben veremem - burada sadece gördüklerimi aktarıp, düşündüklerimi sizlerle paylaşabilirim...

Biliyorsunuzdur, “Monte Christo Kontu” veya “Üç Silahşör” gibi romanların yazarı Alexandre Dumas'ın “en başarılı yapıtım” (!) olarak adlandırdığı oğlu Alexandre Dumas-fils, döneminin “grande cocotte”u (büyük yosması) Marie Duplessis'in yaşamından esinlenerek, “La dame aux camélias” başlığıyla yazdığı romanın elde ettiği büyük başarısının ardından, konuyu beş perdelik bir oyuna dönüştürür. Sarah Bernhardt ve Eleonora Duse gibi efsaneleşmiş tiyatro divalarının da ölümsüzleştirdiği bu bahtsız kadın, Verdi'nin “Traviata”sıyla opera türünün de en önemli rollerinin arasına girecektir... Oyunun konusu, iki-üç tümceye sığar: Döneminin sosyete yosması, kamelya çiçeği düşkünü Marguerite Gautier, bir toplantıda tanıştığı taşralı genç Armand Duval ile büyük bir aşk macerası yaşarken, gencin babası George, bu ilişkiye karşı çıkar. Sevgililerin yerleştiği kır evinde “kötü kadın”ı gizlice ziyaret ederek oğlundan uzaklaşmasını emretmesi üzerine Marguerite, Armand'ı başkasının uğruna terkettiğini inandırarak Paris'e döner. Ne var ki, bu ayrılıktan çok etkilenip verem olan genç kadının içine düştüğü durumu gören baba Duval, pişmanlık duyup oğluna gerçekleri anlatsa da, artık çok geçtir: Kamelyalı Kadın, Armand'ın kollarında can verir.

İzlediğimiz müzikalin metni yanısıra şarkı sözlerini de yazmış olan yapımcı İpek Kadılar Altıner, konuyu oldukça kısaltarak, pişmanlık öğesini ortadan kaldırmış - o denli dolambaçlı bir mutlu/mutsuz sonu günümüze yakıştıramadığından mı, yoksa oyun süresine daha çok şarkılar sığsın diye mi? Ne de olsa, bir müzikal'dir, izlediğimiz... Şarkı adedini saymadım, ancak bazılarını beğenmedim de değil. Besteci Cenk Taşkan'ın adı yabancı gelmiyordu; Türk Pop Müziği tarihçisi, değerli dostum Naim Dilmener'e sorduğumda, “Mehmet Teoman ile birlikte Nükhet Duru'yu yaratan” besteci olduğunu öğrendim - hani, “Beni Benimle Bırak”, “Canbaz”, “Anılar” gibi gerçekten unutulmayan şarkıların yaratıcısı... “Kamelyalı Kadın” için yazdığı ve özellikle Kartal Kaan'ın seslendirdiği, isimlerini anımsamadığım, ancak tümünün içinde bol bol “aşk” sözcüğü geçen şarkıların bazıları ise, Charles Aznavour besteleri türüne yakın chansonları andırıyor ve hiç de fena değiller. “Kedi Quartet”i gençliğimizin gözde müzisyeni Önder Bali yönetip, iki-üç baladda klarnetini de tınlatıyor - hey gidi yıllar!

Gene de teşekkürler...

Oyunculara gelince - birer “anlatıcı” rölünü üstlenen yıllanmış cocotte Prudence ile ak saçlı Monsieur LeRoi'yı canlandıran deneyimli Deniz Türkali ve Kartal Kaan'ın dışındakilerin tümü, ilk kez profesyonel sahne yaşamımına ayak atıyor! Tiyatro Kedi'nin yaz aylarında düzenlediği bir yarışmaya katılan 280 genç konservatuar yeni mezunu veya son sınıf öğrencisinden dokuz kişi, oyuncu olarak seçilir ve -Marguerite Gautier ile aşığı Armand'ı da içeren- irili-ufaklı rolleri paylaşır. Hemen belirtmek isterim ki, bu iki başkişiyi canlandıran Beste Tok (bence oyunun “yıldızı”) ile Serhan Süsler, gerek rollerine uyumları, gerekse sahne hakimiyetleri ile yılların sanatçılarını aratmıyorlar; sesleri de - bu tür bir “light” müzikal için - eleştirilmeyecek düzeyde uygun... Öte yandan, Anais, Ninette ve Nanine, belki o denli cılız olmayan bir koreografi ile kendilerini daha çok gösterebileceklerdi. Baba Duval rolündeki Muharrem Özcan, biraz daha yaşlı/olgun görünemez miydi? Müzayedeci Çağrı Şensoy ise, yardımcı rollerin en başarılısıydı, kanımca.

Bir süredir tiyatrodan uzak durmuş Deniz Türkali, Prudence ile sahneyi iyi doldurmasını bilmiş ve “keşke sesini daha önce de değerlendirmiş olsaydı” dedirtiyor, kimi izleyicilere... Kartal Kaan ise, onyıllardır yitirmediği güçlü sesi ile bu müzikalin “müzikal” başkişisidir, kuşkusuz. Sevgili Naim Dilmener, Kaan'ın 1970'lerdeki Yurdatapan/Özdemiroğlu ile işbirliğini anımsatıyor, ben de onu rahmetli Egemen Bostancı'nın bir-iki müzikalinden hatırlıyorum - ancak, ne yazıktır ki, tüm bu çalışmalar onu bir türlü “yıldızlaştıramamıştı”...

Özetle, sevgili tiyatroseverler:

- İzleyicilerine her hangi bir ileti sunmayan “Kamelyalı Kadın”, 150 yıl önce “yürekli” sayılabilecek bir konuyu bugün işlerken, bizi çok-çok bir “müze”ye götürebiliyor - ancak, buna gerçekten gerek var mıydı?

- Peki - madem ki bu tür bir yapıma karar verildi, Yüksel Aymaz'ın sahne ve özellikle Sadık Kızılağaç'ın giysi tasarımlarındaki başarılarından öte, bu müzikal biraz daha görkemli kılınamaz mıydı; örneğin bir-iki ustalıklı dans gösterisiyle, veya tavandan inen oldukça cılız salıncağı biraz daha “grand siècle”leştirerek?

- Ancak, tüm bunlara karşın, Altıner çiftinin bir araya getirmeyi başardığı bu ekip ile sağladıkları sahne görevdeşliği (= sinerjisi), en büyük övgüye değer! Şöyle ki, yılların (ve, kimse alınmasın, unutulmaya başlanan) sanatçıları ile 18-30 yaşında olan oyunculara aynı sahneyi paylaştırtmak, bu güzel sanat dalını ölümsüzleştirmek için atılabilecek en yüce ve birçok tiyatroya örnek olacak simgesel bir atılımdır. Sadece bunun için bile olsa - “mille merci”, sevgili İpek ve Hakan Altıner, tiyatro ve tiyatroseverler adına...!

JaqLee
04-07-10, 06:26
SAKIN PLAK OLMAYIN: "GÖZLERİMİ KAPARIM VAZİFEMİ YAPARIM!"

(Ankara Devlet Tiyatrosu- Küçük Sahne)
Oyunun Adı: Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım
Yazan: Haldun TANER
Grup: Ankara Devlet Tiyatrosu - Küçük Tiyatro
Yönetmen: Ferhat NALBANTOĞLU
Dekor: Işın MUMCU
Giysi: Gülümser ERİGÜR
Işık: Fahrettin ÖZEN
Müzik: Cem İDİZ
Kareografi: M.Tufan KAYTMAZ

Oynayanlar: Levent ÜLGEN, Ünsal COŞAR, Sabri ÖZMENER, Hülya Gülşen IRMAK, Can ÖZTOPÇU, Çetin Azer ARAS, Nejat ARMUTÇU, Engin ÖZSAYIN, Deniz BAYTAŞ

Çocukluğumdan bu yana tarihi olaylara inanılmaz ilgi duymuştum. Geçmişin insanlara sunduğu hazine ya küllerden ya da altınlardan, elmaslardan oluşmuştur elbet. Fakat Üstad Haldun TANER' in bizlere hediyesi olan bu oyun ibret verici derslerden, şaşırtıcı hayat öykülerinden oluşmakta. Oyunun ana hatlarını anlatmadan önce; oyunun nasıl işlendiğine değinmek istiyorum.

Oyunun için sahneye ilk baktığımda ilk olarak gözlerime çarpan basit düzeyde oluşan dekor tasarımı. Haldun TANER' in çok yönlü oyun anlayışı sahne düzenine hiçte yansımamış. Farklılık oluşturacağım diye, bu denli basit bir dekor sunmak Işın MUMCU için pekte iyi bir düşünce olmamış! Işık için kötü bir durumdan bahsetmeyeceğim. Levent ÜLGER' in ara konuşmalar için çıktığı bölümlerde kopukluk yaşanmasını engelleyen zum sisteminin uygulanması iyi bir düşünce. Fahrettin ÖZEN' in ufku sahneyi ışıktan önce iyi aydınlatmış. Giysi, meşruti dönemden günümüze biçimsel olarak farklı tasarlanmış. Gülümser ERİGÜR daha öncede, Trabzon Devlet Tiyatrosu' nda şimdi ismini hatırlayamadığım bir oyunun giysi tasarımında iyi bir çalışma yapmıştı. Bu oyuın içinde, zaman boyutlarını iyi ayarlamış.

Müzik için satır başı yapmak istedim. Tiyatro oyununda canlı performans sergilemek çalan kişi için çok zor bir uğraştır. Çünkü o anda müzikal bir hata yapmak oyunun bütününü her yönüyle koparabilir. Piyanist Yiğit KOLAT' ın şarkılara kattığı enerji için diyecek kelime yok! Arada bir ayaklarla tutulan ritim oturduğum koltuğa kadar geliyorsa, Cem İDİZ iyi bir işe imza atmış demektir. Kareografiyi beğenmedim. Koronun söylediği şarkılarda girişler hiçte güzel değil. Bazen oyuncuların ne için nerede durdukları bile belli değildi. M. Tufan KAYTMAZ dekor gibi bu işi biraz basite almış.

Şimdi gelelim şeytanın gör dediği noktaya. Öncelikle oyun hakkında kısa bir tanıtım vermek istiyorum. Oyuna girmeden önce izleyene dağıtılan broşürde, çok kısa ve anlaması güç bir metinle oyun tanıtılmaya çalışılmış. Oyun, Osmanlı' nın meşrutiyet döneminden başlayarak iki zıt karekterin Türkiye Tarihine olan tanıklığını anlatıyor. Cumhuriyetten başlayarak 1950 demokrat parti iktidarına, askeri baskılardan darbelere kadar olan dönemde insanların ne hallere düştüğü anlatılıyor. Aslında siyasal bir tarihi ironik tarzda ele alarak, çarpıklıklar dile getiriliyor. Uysal bir insanla gözü açık sahtekar arkadaşının yaşadıkları tarihsel olaylarla bütünleştirilerek anlatılmış. Dürüst insanın kazanımı ile gözü açık arkadaşının kazanımı zıtlık kullanılarak izleyicilere gösteriliyor. Haldun TANER' in toplumcu anlayışının en iyi yansıdığı oyun; dürüstlük ve sahtekarlık kavramlarını karşı karşıya getiriyor.

Levent ÜLGER, ara konuşmalarda tarihe akışkanlık katan bir karakterle karşımıza çıkıyor. Anlatımı ve ses tonu ile oyuna iyi bir hava katmış. Ama çok iyi bir karakter oyuncusu olan sevgili Levent ÜLGEN bu oyunda daha can alıcı bir rol alabilirdi. Dürüst insanı ve zıttını canlandıran oyuncu arkadaşları kutluyorum. Mükemmel bir performansla olayın gelişimine çok yön katmışlar. Yine Dekor için konuşmak istiyorum. Bu kadar basit düzeydeki bir dekor karşısında oyuncu arkadaşlar kişisel yeteneklerini kullanarak olayı canlı tutmaya çalıştılar. İki saat kırk beş dakika süren bir oyunda, terlerin su gibi aktığını düşünün. Dekoristin bu oyunu galadan sonra kaç defa izlediğini çok merak ediyorum(!)

Oyun içinde bir sahne kafama takıldı durdu hep. Medrese hocası öğrencilerine "insan nereden gelmiştir?..." diye bir soru sorar. Saf, örnek talebe "ademden ve havadan…" diye cevap verirken; fırlama olan ve diğerleri "maymundan…" diye cevap verirler. Olay bu noktada bitiyor. Ferhat NALBANTOĞLU şu soruyu sormak istiyorum: Haldun TANER metinde de aynen bu olayı böyle mi işliyor? Eğer işliyorsa lafım yok. Ama işlemiyorsa çok büyük bir hata yapılmış. Dürüst diye izleyenlere sunulan insanın tüm kişisel özellikleri bitirilmiş olunuyor. Umarım bu konuya inceden değinilmiştir.

Oyunun asıl amacı, izleyenlerde, haklı olduğunuz bir noktada fikrinizi özgürce, kimseden çekinmeden sununuz, düşüncesi geliştirmek! Oyun zaten mektep sahnesiyle başlıyor. Hoca, büyüklerin her zaman söyledikleri doğrudur, haklıdır. Bunların sözünden dışarı çıkmayın, nasihatiyle bu amaç doğrulanıyor. Oyun oyuncular tarafından çok iyi benimsenmiş. Sabri ÖZMENER, Engin ÖZSAYIN, Ünsal COŞAR göze çarpanlar. Performans olarak bütün oyuncularda mükemmel bir enerji var; ama yukarıda sıraladığım kişiler konuya daha fazla eğilmişler.

Olayın sonunda askerlerin yönetime el koyması ve dürüst insana işkence yapıp, uyanık olanı medya patronu diye serbest bırakmaları iyi işlenmiş. İzleyen için gözden kaçmayacak bir durum yerinde anlatılmış. Özellikle bir bank sahnesi var ki yaşanılan olay duygulardan çıkarak beyne kadar geliyor. Özdeşleştirme bu sahnede ortadan kayboluyor, yerine içselleştirilmiş bir oyun anlayışı doğuyor! Ve son olarak dürüst, saf insanın tımarhane sahnesi. Yaşadığı olaylardan kafayı yiyen karakter, çağrışımlarla anlatıyor yaşadığı duyguları. Oyuncu arkadaşı bu sahne için kutluyorum. Bu denli zor bir sahneden bence kusursuz geçip gidiyor. Ve son olarak söylenilen cümle: Sakın plak olmayın!

Oirileri büyük diye kusursuz sayılmaz elbet. Herkesin kendince hatası ve doğrusu vardır. Eğer ortada bir doğru varsa bu derhal söylenmelidir. Yanlışlar saklanmamalıdır. Günümüz Türkiye'sinin ta Osmanlı' dan bu yana özgür fikirlere açık olmadığı, tepedekiler ne söylediyse haklı olduğu günümüzde de devam etmekte. Usta kalem Haldun TANER yaşadığımız bu kaosu farklı bir anlatımla sunuyor izleyenlere. Sahne arkasının eksiliğinin hissedildiği bu oyunda küçük tiyatro oyuncu ustalıklarından oluşan bir seyir sunmuş izleyenlere. Yönetmenin oyuna bakış açısı biraz basit kalmış gibi… Yine de seyir zevki ve düşünce belleğine işleyici bir oyun sunumu gerçekleşmiş.

DİP NOT:
1- Ankara' da bu oyunun eleştirisine sunduğu katkıdan dolayı trt sanatçısı Erdinç KAYA' ya teşekkürler.
2- Sevgili Levent ÜLGEN' i tiyatroda izlemek, tv' de izlemekten çok çok güzel. Bence sevgili Levent, sahnelerde devamlı kal.
3- Devlet Tiyatroları' nın internet sitesi işlevlik veremiyor. Ne yazık ki oradan kimselere ulaşılmıyor. Yetkililere duyurulur.

JaqLee
04-07-10, 06:26
SADRİ ALIŞIK TİYATROSU'NDA ÇOK ZOR BİR ROMAN: "AĞIR ROMAN"

Sevgili Özdemir Abi,

"Ağır Roman"ı bilirsin, Türk yazınında gerçekten farklı bir yeri olan, özgün, hatta türünün tek örneği de denebilecek, kentin bilinen bölgelerinin değil, Anadolu'dan göç etmişlerin, Ermenilerin, Rumların, Çingenelerin yaşadığı Dolapdere'de başlayıp biten bir İstanbul romanıdır. 1990 yılının Nisan ayında yayımlandığında ortalığın karıştığını dün gibi anımsıyorum. Yapıtı okurken karşıma/karşımıza öncelikle bir dil sorunu çıkmıştı. Hatta, kitabın adından başlıyordu bu sorun. "Ağır Roman" zorlu, okunması güç bir roman anlamında değil, çingene havasının ağır bastığı müzik türü olarak kullanılıyordu kapakta. Baştan sona argo sözcüklerle yazılmış bir kitaptı ve bu tür kitabı anlamak biraz çaba istiyordu. Çaba gösterenler, romanı sevdi. Metin Kaçan bu ilk kitabında, Anadolu'dan göç eden bir ailenin öyküsünü anlatıyordu. Arka planda kabadayılar, eşcinseller, travestiler, hayat kadınları gibi birçok kişilik, bizzat kendilerinin koyduğu yasalarla yaşamlarını sürdürmekteydi.

"WEST SIDE STORY" UNUTULUR MU HİÇ

"Ağır Roman"ı okurken ister istemez, yayınlandığında bazı eleştirmenlerce çağdaş Romeo-Juliet öyküsü olarak değerlendirilen Arthur Laurents'in "West Side Story"sini anmıştım. Manhattan'daki beyaz gençlerle Porto Rikolu göçmen gençlerden oluşan çeteler arasındaki kavgayı ve bu iki karşıt çete üyelerinden Tony ile Maria arasındaki ırk tanımayan aşkı anlatan ünlü roman, sanırım benim kuşağımdan herkesin belleğindedir. Yapıtı Can Yücel'in nefis çevirisiyle okumuştuk ve iki farklı etnik kökenden gencin bu sarsıcı aşk öyküsüne takılmamızın yanı sıra, Tony ile Maria arasındaki aşka karşı çıkan yoz Amerikan kültürüne kendimizce başkaldırmıştık. 1960'ların ilk yarısında izlediğimiz Jerome Robbins - Robert Wise'ın yönetiminde, Natalie Wood ve Richard Beymer'li filmi, o filmin Bernstein tarafından yapılan, özellikle de hâlâ dillerdeki o ünlü uvertürünü ve diğer müziklerini, hangi insafsız beyin unutabilir ki!

ROMAN, FİLM, DANS TİYATROSU, ŞİMDİ DE TİYATRO OYUNU

Bu arada, mutlaka anımsayacaksın, "Ağır Roman"ın filmi de yapıldı. Filmi, Mustafa Altıoklar 1997'de çekti, Okan Bayülgen, Müjde Ar, Mustafa Uğurlu, Savaş Dinçel, Burak Sergen, Sevda Ferdağ, Serra Yılmaz ve daha nice oyuncunun rol aldığı filmde, yanılmıyorsam Uğurlu ile Ferdağ 1998 yılında yapılan 35. Antalya Film Şenliği'nde yardımcı oyuncu ödülleri ile değerlendirildiler, ama bana sorarsan Özdemir Abi, film pek bir şeye benzememişti. Benzememişti, çünkü kafamda hep "West Side Story" gibi sıcak, tempolu bir "Ağır Roman" tasarlıyordum da ondan belki...

"Ağır Roman"ı İstanbul Devlet Opera ve Balesi de 2002'de dans tiyatrosu biçeminde, müziğini Fahir Atakoğlu'nun, librettosunu Aysun Aslan'ın yazdığı biçimde yorumladı. Oldukça başarılı bir çalışmaydı. Uzun süre sahnelendi. Hatta bu sezon açılışında da birkaç kez oynandı.

GALA GECESİ AYIP ETTİM

Bu sezon başında Küçük Sahne Sadri Alışık Tiyatrosu'nun aynı işe soyunmakta olduğunu duymuştum. Davetliydim, kalktım galasına gittim. Keyifsiz bir günümdü, biraz da rahatsızdım; gala kalabalığı, sigara dumanı, oldukça forte icra edilen müzik derken, kendimi oyunun yarısında dışarı attım. Biliyorum, kızacaksın Özdemir Abi, bu davranış biçimini bana yakıştıramayacaksın, ama bunu yaşamımda galiba ilk kez yapıyordum, doğrusu utandım. Günlerce içim içimi yedi, nitekim haftasına kalmadı, oyunu en başından yeniden seyrettim. Gala gecesi, birinci bölümde Tina rolünde Özlem Savaş'ı izlemiştim, ikinci gidişimde Şehnaz Çakıralp'i sahnede görünce şaşırdım. Meğer gala gecesi "iş kazası" sonucu ayağı kırılmış Özlem Savaş'ın, yerine alelacele Çakıralp yetiştirilmiş. Özlem Savaş'ı "Müdüriyet"de ziyaret edip, "geçmiş olsun" dedim.

ERDENK NASIL SAHNELEMİŞ

"Ağır Roman"ı Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Oyunculuk Bölümünde görevli öğretim üyesi Barış Erdenk sahneye taşımış; kültür metropolünün tam ortasında, ama çok uzağında yaşanan farklı bir atmosferin insanlarını, bir semtte yaşanan büyük dramları, büyük tutkuları ve büyük acıları romandan yola çıkarak anlatmaya çalışmış. Gıli Gıli Salih ve kendisi gibi sistemle uyum sağlayamayan ailesi etrafında dönmekte olan olay örgüsünü kısa tablolarla, sanki sinema filmindeki sekanslara (biraz da fazla) bölerek işlemiş. Romanda ayyaş olan Berber Ali'yi "namus düşkünü" olarak tanımlamış, Ali'nin kendi koyduğu kurallarla ailesini yaşatmaya çalışırken, her birinin ayrı tutkular beslemesine ve kaderlerini bu yönde geliştirmelerine engel olamamasını, ancak yaşanan tüm huzursuzluklara ve öykünün tüm trajik yanlarına rağmen, yaşadıkları yerin ortak özelliği olarak ne pahasına olursa olsun doyasıya eğlenmeyi ön plana çıkardıklarını esas almış. Romana sadık kalmış, ama sanırım yazarının da izniyle fazla bağlanmamış. Kafasındaki oluşuma hangi karakterler uygunsa onu seçmiş, gerisini silmiş atmış ya da geride bırakmış.

Hal böyle olunca, olaylara Gıli Gıli Salih ve ailesinin yaşadıkları açıdan bakmak zorunluluğunu doğurmuş. Doğurmuş da, beni, ne yalan söyleyeyim, hiç mi hiç rahatsız etmedi. Bir de, olabildiğince inandırıcı son, doğrusu özel alkışı hak etti.

BİR OYUN, NASIL KISA TUTULUR

Kolera Mahallesi'nin berberi (Cezmi Baskın), karısı İmine (Gülsen Tuncer), oğulları Salih (Kerem Alışık) ve Reco (Emre Törün)... Sert mizaçlı, her fırsatta ailesini hırpalayan, Eleni (Hülya İniş) ile de kırıştıran, alkole düşkün bir baba... Kocasının yüreğine saldığı korku ile kafasını kapıdan dahi uzatamayan İmine... Barış Erdenk, bu karakterleri bilerek isteyerek öne çıkarırken, tüm karakterleri de birer birer incelemiş; Reis (Hüseyin Elmalıpınar), Arap Sado (Nihat Nikerel), Puma Zehra (Meral Oğuz) Gaftici Fethi (Devrim Saltoğlu), Reco (Emre Törün) Tilki Orhan (Ruhi Sarı) gibi karakterleri harekete çevirmiş. Ammmaaa... Kusura bakma Özdemir Abi, eleştirmeden duramayacağım. Oyunu fazla uzun tutmuş. Tina'yı da (Şehnaz Çakıralp) pek işlememiş. Haaa, bir de, madem ki elinde darbuka, klarnet, tombalacı, ayakkabı boyacısı var, "black out"lar ne demeye onlarla geçilmez? Bilinmez.

OYUNCULARIN BAŞARISI

Zerrin Akdenizli, Özkan Nohut, Meltem Akşiray, Ebru Turgut, Şebnem Batıbay beşlisinin uyarlaması iyi. Dekor da Barış Erdenk'in ve hiç de kötü değil. Seyirciye Kasımpaşa'nın Kolera Sokağı'nı, Küçük Sahne'nin podyumla büyütülmüş sahnesinde, neredeyse birebir veriyor. Çolpan İlhan'ın kostüm tasarımları, Çolpan İlhan markasını taşıdığını belli eder nitelikte, Çolpan İlhanca... Harun Özden'in ışığında kimi kusurlar saptamak olası. (Özdemir Abi, merak etme, elbette huzmelere giremeyen oyuncunun kusurunu Harun Özden'e yükleyecek değilim.)

Oyuncuların tümü, neredeyse kusursuz diyebileceğim ölçüde yeteneklerini sergilemekte. Eda Altın da, Duygu Yılancı da, Sarp Apak da, Ayfer Sarıkaya da, Nurhan Törün de, Onur Pelister de, Senar Özakıncı da, Cem Aksakal da, Yaşar Döven de, Coşkun Lekesizgöz de kendilerinden istenileni çok iyi anlamışlar ve veriyorlar. Hepsinde kıvılcım var. Aralarında Reis'in yardımcısında Taylan Ertuğrul, Pezo'da Serhat Yiğit dikkat çekmekte. Şehnaz Çakıralp, kısa sürede hazırlanmasına karşın iyi. Rum şivesi biraz aksıyor, ama olacak o kadar. Nihat Nikerel ve Hüseyin Elmalıpınar rollerine fizik olarak da uymuş, rolleriyle uyum da sağlamışlar. Devrim Saltoğlu, beklemediğim kadar başarılı. Hülya İniş, bir oyuncu olarak oyun içinde bazen hareketsizlik lüksünü bile iyi yaşıyor. Ruhi Sarı, hiç kuşkum yok ki, içsel itkileri olan bir oyuncu. Yaratı anlarında bu gücü pek güzel kullanıyor. Cezmi Baskın, rahat, doğal bir biçimde yaratıcılığının bütün yollarını ve yöntemlerini kullanırken, Gülsen Tuncer, rolü boyunca süre giden bir sanatsal arzu ateşini koruyor. Bu ateş karşılığındadır ki, kendisine denk düşen içsel özlemleri açığa çıkarıyor. İçsel özlemler, daha sonra kendilerine denk düşen içsel oynama kışkırtıcılarını doğuruyor ve nihayetinde iç aksiyona yapılan tüm bu çağrılar, son hallerini bu kışkırtıcılara denk düşen dışsal, fiziksel aksiyonlarda buluyor.

İYİ OYUNCU OLMAK

Özdemir Abi, Gülsen Tuncer için söylediklerimi virgülüne dahi dokunmadan bir diğer usta oyuncu için, Meral Oğuz için yinelemek isterim. Ne tuhaf, cilalanmamış teknik, iyi oyuncunun yanına bile yaklaşamıyor; onlara sadece sanatsal doğaları ulaşabiliyor.

Kerem Alışık'a gelince: Gözlemliyorum, bu genç, yıl be yıl gözle görünür oranda aşama kaydetmekte. Gıli Gıli Salih'in altında ezilmemesi de, bu yargımın bir kanıtı. "Eee, eğer bu yargın doğruysa, sözünü ettiğin başarıda senin de payın olduğunu kimse inkâr edemez. Az mı eleştirdin bu çocuğu be kerata," deme sakın. Elbette benden iyi biliyorsun ki, başarıda esas pay çalışmanın... Çalışanın... Eleştiriye inananın...

Sevgiyle kal Özdemir Abi...

JaqLee
04-07-10, 06:26
İYİ Kİ DOĞDUN ÇEHOV: "ÇOK YAŞA KOMEDİ"

Sevgili Özdemir Abi,

Duydun mu bilmem, İstanbul Devlet Tiyatrosu Anton Çehov'un ölümünün 100. yılı nedeniyle yazarın "Bir Evlenme Teklifi", "Tütünün Zararları" ve "Ayı" gibi üç kısa oyununu bir arada "Çok Yaşa Komedi" başlığıyla oynamakta. Esasında, bir de dördüncü oyun, "Kuğunun Şarkısı" varmış, ama her nedense benim "Çok Yaşa Komedi"yi seyrettiğim akşam oynanmadı. Kimse, neden oynanmadığını açıklamadı, kimse de neden oynanmadı diye sormadı. Rivayet olunur ki, Semih Sergen "Kuğunun Şarkısı"nda Vasiliç Svetlovidov rolünde fazla "patetik" bulunup eleştirilmiş. O da kırılmış, hatta oyundan çekilmiş. Doğru mu acaba? Bilmem, bilemem ki!.. Kimseden çıt çıkmadı.

Oyunları izlerken bir kez daha anladım ki, Çehov, çevresindeki insanları ve bu insanların yaşamlarını bilimsel bir yönelişle inceleyen bir yazarmış. Ancak, bu bilimsellikte ne kuru bir mantık, ne mekanik bir gözlem, ne didaktik bir yöneliş var. Onun için, gerçek sanat yapıtının mutlak bir amacı olmalı. Bu amacı ise, yazarın çevresindeki yaşamı derinliğine incelemesi ve bu yaşamın oluşturduğu insanları yakından tanıması.olarak yorumluyorum ben. Çevresinde çeşitli sorunlar gözlemliyor. Ama ne kadar doğru söylemişsin! Ona göre, bu sorunları çözümlemek sanatçının işi olmamalı. Ya ne olmalı? Sanatçının işi, varolan sorunu doğru olarak ortaya koymak olmalı, hepsi bu.

Çehov, tek bölümlük bu üç oyununda da, hayatın tuhaflığını bir kez daha sahneye taşımıştı ve de klasik Çehov oyunlarında olduğu gibi karakterler ruhsal çözümlemelere ihtiyaç duyuyordu. Psikolojik derinlikleri vardı karakterlerin. Kişiler arasındaki ilişkiler, simgeler, sözler, ve hareketlerle şiiri kapsayan bir atmosfer var ediliyordu. Dış aksiyonun yavaş gelişimine karşı, iç aksiyon büyük bir hızla gelişiyordu. Doğrular, aynen müzikte olduğu gibi motifler yoluyla ortaya çıkarılmıştı. Motif gelişimi aksiyonun temelini kuruyordu. Bu motifler, ana çelişkileri de birlikte getirecek ve senin söylediğin gibi, kişiler bu çelişkili gelişim içinde gösterilecekti. Kişilerin birbirleriyle olan ilişkileri, daha genel ve daha geniş bir alanı bize sunacak; kişiler, o kişilerin içinde yaşadığı düzeni ve yaşamı tanıtmak için kullanılacaktı.

Oyunu sahneye taşıyan Işıl Kasapoğlu'nu, bunları sanki bir yere kadar dikkate alır gibi gördüm ben. Örneğin öznel olarak acıklı olan ile nesnel olarak komik olanı bütünlüklü bir lirik-psikolojik "atmosfer" içinde birleştirip, iç eylemi dramanın temeline yerleştirmemişti. Bunu bilerek yapmıştı elbette, yoksa bunları bilmeyecek bir tiyatro adamı mı Kasapoğlu! Elbette değil. Yoksa, böyle başarıyla birleştirebilir miydi vodvil ile farsı? Hele bir de, Smirnof'un: "Nerede kaldı bu votka," diye çığırmasına, dış ses: "Kalmadı bitti," diye bağırmasaydı!

Anlayacağın Özdemir Abi, ben Işıl Kasapoğlu'ndan daha değişik bir mizansen anlayışı beklerdim. Şimdi biliyorum, dekoru soracaksın, ne yalan söyleyeyim onu da beğenmedim. Hakan Dündar yapmış. Böööyle tepelerden yerlere inen şaşaalı kadife perdeler. Aralarında muşamba da var ya neyse!.. İlk bölümde, şöminenin iki yanına oturtulmuş ahşap saksılıkların içinde, enayi mi enayi plastik çiçekler… İkinci bölümde Bay Popof'un çerçeveye iyi gerilmemiş, kırış kırış fotoğrafları... Kırmızı kumaş kaplı sandalyeler, pembe koltuk… Aman da aman yani!..

Funda Çebi'nin kostüm tasarımına iyi diyeceğim de, "Ayı"da çamur çizmeli adamın paltosuna da biraz çamur sıçratıverseydi diye de ister istemez ekleyeceğim. Pek titiz olduğumu bildiğin için belki şaşıracaksın, ama Enver Başar'ın ışık tasarımına ses çıkarmayacağım, hatta "hatasız" tanımını kullanacağım.

Oyunculardan Galip Erdal, gövdesini her iki rolde de duygularının hizmetinde tutma yeteneğini iyi kullanıyor. Her iki rolünü de iyi şekillendirmiş. Karakterlerin dış görünüşünü, kostümünü, yürüyüşünü, hareketlerini ve benzeri olguları içsel gözüyle görmek için belli ki oldukça uğraşmış ve başarmış. Zafer Algöz'ü bizzat seyretmeni isterdim doğrusu. Özellikle "Tütünün Zararları"nda, sadece rolüne fiziksel olarak hayat bulduruşunu alkışlamayacak; rolün içsel yüzeylerini salt gözleri, yüz ifadesi ve sesini kullanarak çizmesini kutlamakla yetinmeyecek; gövdesini de kontrol ederek rolü nasıl mükemmelleştirdiğini görecek ve bana mutlaka hak verecektin.

Zeynep Erkekli'ye geçmeden önce senden bir ricam var Özdemir Abi. İstanbul'da çevren vardır, şu ödül kurullarında görevli arkadaşlarına dostlarına, tanıdıklarına, bildiklerine hele bir haber sal da, Zeynep Erkekli'yi bu oyunda mercek altına alsınlar. Bir rolün, sırası geldiğinde resmedilecek olan karakterin içsel, ruhsal imgesini veren tutkuları üreten aynı türden bireysel malzemelerden oluştuğuna tanık olsunlar. Oyuncunun sahne üzerindeki hayatının, tıpkı gerçek hayattaki gibi, sürekli yükselen arzular, özlemler, aksiyona çağrılar ve onların içsel ve dışsal aksiyonlarda tüketimlerinden oluştuğunu görsünler de şaşsınlar. Sonra kurullarında puanlasınlar.

Sağlıcakla kal, Özdemir Abi. Gene yazacağım tabii…

JaqLee
04-07-10, 06:26
DERTLERİNİ UMMANA DÖKECEKLERİNE, GİTSİNLER ASUMAN'A İNLESİNLER: "İYİ AİLE ÇOCUĞU"

Doğrusu bir harikasın Özdemir Abi!

Vallahi bir harikasın! Taaa oralardan nasıl, gördün, nasıl sezdin de: "Kandemir'in oyununa git, adam gibi izle, sonra da otur bana yaz," dedin ve de ne iyi ettin, anlatamamam.

Gerçi, asla atlamayacak, bu oyunu (oyun mu değil mi, sonra değineceğim) mutlaka, ama mutlaka izleyecektim, ama sıkıştırman iyi oldu. Yalvaç Ural da, adımı Kandemir Konduk'un kulağına değdirince ikinci galaya çağırıldım. Hadi Çaman Tiyatrosunun fuayesindeki kesif sigara dumanını Tuğba Özay, Sivaslı Cindy, Nefise Karatay gibi kağıt bebekler; televizyon kameramanları; Metin-Nevra Serezli, Perran Kutman, Tuncer Cücenoğlu gibi tiyatrocularla birlikte "teneffüs" ettikten sonra, son olarak bir yatak firması reklamında izlediğim, bildim bileli çok beğendiğim dizi oyuncularından Gül Erda'nın yanına oturdum.

POLEMİK MEYDANINDA ASUMAN KRİZİ

Mektubumun başında: "Bu gösteriyi atlamaz, mutlaka izlerdim," dedim. Çünkü, bu gösteride Manken Asuman Krause de rol alıyordu. Hani, geçtiğimiz ocak ayında ATV nam televizyon kanalında Ali Kırca Bey'in "Siyaset Meydanı" programının konusu Türk tiyatrosuydu da, Kenter Tiyatrosu'nda toplanan okullu, alaylı, genç, deneyimli pek çok tiyatrocu konuştuydu, konuştuydu da, bir türlü derlerini anlatamadıydı ya… Anımsarsan, bu programı senin izlememiş olduğunu öğrenmiş, sinirlerini bozmamış olman açısından rahatlamıştım. On bir yıldır sürmekte olan "Siyaset Meydanı" programlarında, tiyatro üzerine yapılan o akşamkinden daha keçi boynuzunun olduğunu hiç sanmıyordum, sana da aynen böyle yazmıştım. Onlarca tiyatrocu sabaha kadar tartışmışlardı. Tiyatrocuların örgütsüzlüğünü, yerel yönetimlerin sanata müdahalesini, ödenekli tiyatrolara özerklik tanınmasını, okulları serseri mayın gibi gezen sömürgen çocuk tiyatroları tehlikesini, yengeç sepetindeki Devlet Tiyatrolarını, tiyatro çalışanlarının ya da yapımcı örgütlerinin işlevsizliğini, repertuar seçimi sorunlarını, Anadolu topluluklarının çilelerini, okullarda drama dersinin zorunlu ders olması gerekliliğini bir kenara bırakıp, 842 bin YTL ulufeden sen fazla kaptın, bana eksik verdiler kavgasına tutuşmuşlardı. Almula Merter, bana hiç vermediler diye yakınmış, Konservatuvar öğrencisi gençler, mezun olduktan sonra kendilerini bekleyecek zorlukları dillendirmek yerine, vay nasıl olur da kağıt bebek Asuman Krause "İyi Aile Çocuğu" adlı oyunla sahneye çıkar diye tutturmuşlardı. Krause, tiyatro oyunculuğuna yönelik "taarruz" karşısında: "Alçakgönüllülükle öğrenmeye çalışıyorum," demiş ve benim kalbimi yemişti. "Gerçek tiyatrocuların" militanca tepkisi karşısında Cüneyt Türel: "İnsanların sanat yapma özgürlüğüne karışamazsınız," diyerek Krause'ye sahip çıkmıştı. Krause'yi izlemeden, oyunculuğunu görmeden duramazdım.

KANDEMİR KONDUK'U KİM TANIMAZ!

Özdemir Abi, elbette bilirsin, bilirsin de ben belleğini tazelemek açısından yineliyorum, Kandemir Konduk'u önce "Perihan Abla", daha sonra da "Mahallenin Muhtarları" dizisiyle tanımış ve sevmiştik. Konduk, sadece televizyon dizileri değil, birçok tiyatro oyunu ve müzikale de imzasını atmış bir yazarımız. "Devekuşu Kabare", "Yasaklar", "Geceler", "Beyoğlu Beyoğlu" bunlar arasında ilk aklıma geliverenler. En son, dört yıl önce "Abuzer Kadayıf" filminin senaryosu ile gündeme geldiğini anımsıyorum. Geçenlerde bir gazetedeki söyleşisini okudum, "tiyatro delisi" olduğu için artık televizyon dizilerine ara verip, tiyatroya ağırlık vermeye başladığını söylüyordu. İyi… Aramıza bir "deli" daha katıldı, hoş geldi, sefalar getirdi… Sezona Hadi Çaman Tiyatrosu'nda sahneye koyduğu "İyi Aile Çocuğu" ile girmişti. Gösteriyi yazdığı gibi yönetti de.

YANLIŞ AİLELERDEN ÖRNEKLER

Kandemir Konduk, üç yanlış aile örneğinden yola çıkıyor, ama verdiği örnek sayısı beş. Çünkü oyunun başrolünü paylaşan iki karakterin öykülerine tanıklık ettiğimizde, iki olumsuz aile örneği daha buluyoruz karşımızda. Biri, çocuğunu terk edip giden, Haydar'ın ya da yaşamdaki adıyla Cansu'nun ailesi; diğeri kızlarını 16 yaşındayken sokağa iten, Türkçe'si bozuk, ortaokula kadar sürdürebildiği eğitimiyle övünen, okuyabilse avukat olmak isteyen "pavyon assolisti Hayal'in ailesi…

Konu alınan diğer aileler ise pek tanıdık. Çocuğunu sürekli dersten derse koşturup asosyal yetiştiren baskıcı aile; birbirlerinden boşanmayı çocuktan da boşanma olarak algılayan enayi aile ve büyük kentte yaşayan, maddi durumları gıcır, çocuklarının istediği her şeye 'evet' demekte olan, "en iyi baba benim" duygusunun tatmin edildiği kendini kandıran aile. Kandemir Konduk, bu üç aileyi anlatırken hiç kuşkum yok ki düşündürtmeyi de hedeflemiş. Yanlışları, eksikleriyle bunu büyük ölçüde de başarmış.

BASİTE İNDİRGENMEYEN KABARE

İş sahnelemeye gelince, Kandemir Konduk kabare türünü benimsemiş. Kabare türünü benimserken, estetik değerleri ihmal etmemeye özen göstermiş, kaba mizahtan yana saf tutmamış. Gerçi oyuncular ile izleyici, gereken ölçüde "içli dışlı" olmamış, olamamış, ama mizahı incelikle, "gülen düşünce" biçiminde vermeye çabaladığı kesin. Yazar ve izleyici oyuna katılamamışsa da, acıları, kirlenmişlikleri anlatırken, dramatik oyunculuk yoluyla eleştiri getirebileceğine inanmış. Kabare yapacağım diye, kabare türünü aşağıya çekmemiş. "Kabare"nin tür olarak tutarlı eylem yapısından yoksun olduğunu bildiğinden olsa gerek, gösteriyi danslarla yeşertmek istemiş. Hem salt güldürüye yönelmemiş, hem de zaman zaman güldürüyü garantiye almak için belden aşağıya inen esprilere teslim olmamış. Basitleştirmemiş, basitleşmemiş. İzleyicinin bilme ve beğeni düzeyiyle de yakından bağlı olarak, parodi ve karikatürleştirme yoluyla izleyicinin önyargılarını, gündelik "yanlış bilinç"ini dağıtmaya çalışmış.

NEDEN ELEŞTİRMEYEYİM Kİ!

Biliyorum, satırlarımı hayretle okumaktasın. İçinden: "Adam, adam oluyor," dediğini adım gibi biliyorum. "Adam" olmak istemediğimden değil de, dürüstlüğümden taviz vermemiş olmak için, şimdi işin eleştiri faslına geçeyim. Evet... Aynı evde yaşayan travesti ile pavyon şarkıcısının gece yolda buldukları terkedilmiş bebeği eve getirmeleri ve altını değiştirmediklerinden bir türlü cinsiyetini bilememeleri seyirciyi ciddi anlamda inandırıcılıktan uzaklaştırıyor. Kandemir Konduk seni ararsa, göğsünü gere gere aynen böyle söyleyebilirsin. Sonracığıma, üç yanlış aile örneği verilirken Asuman Krause'nin lehçe değiştirmesi, Kayra Şenocak'ın ise travestilere özge konuşma dilini birdenbire normale dönüştürmesi seyirciyi şaşırtıyor. Bunu da söylemeyi aman ihmal etme. Esasında yol doğru da, aynı mizanseni karartma yaparak, sahnenin huzme ile aydınlatılmış bir köşesinde oyundan soyutlatarak vermesinin daha doğru bir tiyatro dili oluşturacağı kanısındayım.

DANS OLMAZSA NE OLURDU

Selahattin Güney'in dekoruna iğreti, baştan savma da diyebilirdim, ama "ucuz dekor" sınıfından ve çok kötü diyeceğim. Kostümlerin kimin tarafından tasarlandığını öğrenemedim Özdemir Abi, galiba "gardırop"tan, ama pek fena değil. Serdar Ece'nin ışığı organik bir işlevsellik taşımadığı gibi, başlı başına bir değeri de yok.

Kandemir Konduk'un yönetmen olarak dansa neden neden gördüğünü anlayamadım. Ya da neden bu denli kötüsünü seçmiş, kavrayamadım. Kinestetik dinamikleri olan dans denen bu jest dili, oyunda vallahi yama gibi duruyor. Karakterlerle ya da konunun mimari yapısıyla hiçbir şekil ve durumda etkileşim içinde değil. Duyamadığımız sesi falan desteklediği de yok. Yani Ayşe Ceylan'ın koreografisi berbat. "Stars"ın dansçıları da tüm olarak kötü.

KAYRA ŞENOCAK'A ÖVGÜ

Kayra Şenocak'ın (belki de ilkti) yazarlık ve rejisörlük serüvenini bir tarihte acımasızca eleştirdiğimi hatırlayabilecek misin bilmem. Hani pek sert bulmuş, telefona sarılıp: "E, bu kadarı da olmaz," demiştin. "Sevgili Karım" başlıklı o çalışmasında ne yalan söyleyeyim, beni çok sinirlendirmişti. Bu kere, oyuncu olarak içimden onu övmek geliyor. Onu övmek istemem, katiyen özür babında değil, vallahi hak ettiği için. Kayra Şenocak, Cansu'nun karakterini ortaya koymakla kalmıyor, Cansu'nun duyduklarını, duyumsadıklarını seyirciye yansıtmayı da başarıyor. Giderek, Cansu'yu seyirciye sempatik kılıyor. Asuman Krause, bu ikinci sahne deneyiminde göze ve duyulara hiç de kötü gelmemekte. Tiyatroda direnmesini dilerim. Direnirse, ilerisi için umut var. Direnirse, hareketin insanlar için sadece belirli faaliyetlerin ve organ fonksiyonlarının uygulanması için araç olmadığını öğrenecek, eminim. Hareketin bir iletişim aracı olduğunu bir güzel kavrayacak. Sahneyi ciddiye almasını ise sezdim sezinledim. Yürekten kutluyorum ve de: "Aferin be Asuman," diyorum.

BUNLARIN HEPSİ ASUMAN'A İNLEMELİ

Oyundan çıkarken dilime Şerif İçli'nin Süleyman Nazif'in "Derdimi ummana döktüm, asumana inledim" mısraı ile başlayan şiirine yapmış olduğu Ağır Aksak usulündeki Hicaz şarkısı bir takıldı, sorma gitsin. Mustafa Demirkanlı'nın yazdığı (Birgün - 21 Şubat 2005) gibi "... Kendini 'Biz...... Tiyatrosu sanatçısı/ları' diye satan, afradan tafradan yanına yaklaşılamayan " kimi oyuncular bağırıp çağıracaklarına, dertlerini "ummana" dökeceklerine, gitsinler Asuman Krause'ye inlesinler, öylesi daha iyi olmaz mı Özdemir Abi!

Çok özlüyorum yahu seni...

JaqLee
04-07-10, 06:26
GERÇEĞİN SAHİBİ OLMAZ, OLMAMALI, OLAMAZ: "ÇİN KAHVESİ"

Ah Özdemir Abim, ah!..

Sana anlatmadan durabilir miyim, paylaşmazsam içime sindirebilir miyim! Bilirsin, ne durabilirim, ne içime sindirebilirim. Geçen akşam bir tiyatro olayı izledim. Nerede diye sorma, bilmezsin, yeni açıldı. Profilo Kültür Merkezi'nde, yepyeni, mini minnacık bir salon. Mini minnacık salonun küçücük bir de sahnesi var. Kabareye uygun bu salon ve sahnede iki oyuncunun devleşmesine tanık oldum. Bu oyun, Ira Lewis'in “Çin Kahvesi - Chinese Coffe” adlı oyunuydu ve Tiyatro Odası tarafından sahneleniyordu. Gitmeden önce bilemedim.

BEN BU OYUNU BİLMİYORDUM

Sen elbette bilirsin, ama n'apalım ki bu cahil dostun atlamış. Meğer bu oyun, ilk kez 1986'da New York'ta Actors Studio'da oynanmış, Harry Levine rolünü de oyunun yazarı Ira Lewis canlandırmış. 1989'daysa, “Harry” kişiliğinden çok etkilendiği anlaşılan Al Pacino, yazarın onayını alarak rolü devralmış ve 1991'e kadar oynamış. Al Pacino, Harry rolünü üç ay da Brodway'de oynadıktan sonra, yetinmemiş tutmuş üç kez de sinemaya uyarlamış. Biliyorum, kızacaksın, şimdi hop oturup hop kalkmaktasın, ama n'apim atlamışım işte, bilmiyordum bu oyunu. Hani yani, Brodway'e “Çin Kahvesi”ni izlemeye gönderdiler de, gitmedik mi!

METİN, TAM BİR CAMBAZ İŞİ

Ira Lewin'in ustalığı, karakterlerin yanı sıra bir kenti de oyuna dahil etmesi açısından çok ilginç geldi bana. Kentin, Harry'nin ve Jake'in üstlerine basmakta olduğu metinde o kadar belirgin ki! Kentte tutunamamanın verdiği eziklik giderek paniğe dönüşürken, birbirleriyle, kendileriyle, yaşadıkları kentle, kentin koşulları ve umutsuz gelecekleriyle hesaplaşmaları şaşılası bir ustalıkla verilmiş.

OYUNUN KONUSU SIRADAN MI

Yazar Harry Levine, soğuk bir New York gecesinde en yakın arkadaşı olan aktris adaylarının fotoğrafçısı Jake Meinheim'ın kapısına dayanır. Harry beş parasızdır ve Jake'in ona yüklü miktarda borcu vardır. Ancak, Jake'in cebinde de Harry'ninkinden daha fazla para yoktur ki! İşin kötüsü Jake, Harry'nin son kitabını okumuş ve hem hayatlarıyla hem de para sorunuyla ilgili çok özel kimi gerçekleri öğrenmiştir. New York'un ortasında bir apartmanın yedinci katındaki küçücük bir odada, iki arkadaşın hayatlarını sorgulaması başlar. Uzun bir geçmiş içinde birikmiş pek çok ortak anı, giderek gerilim yaratmaya başlayacaktır. İkisi de hayatta pek tutunamamıştır. Biri müşterisiz bir fotoğrafçı, diğeri kendini yazar olarak tanımlayan; yazar olarak tanımlayan, ama New York'un ona biçtiği görev, bir Fransız lokantasının kapıcısı olmaktan ibaret olan bir kişiliktir. İşin kötüsü, o akşam oradan da kovulmuştur. Yani işsizdir. Hesaplaşma Jake'e kredi kartından çektiği parayı vermiş olmasından ve verdiği parayı geri alamamasından kaynaklanmaktadır. Borcunun da, faizinin de git gide arttığını söyler. Parasızdırlar… Ve de New York'da, parası olmayanın, ya deli ya da delirmek üzere olan kişi anlamına geldiğinin bilincindedirler.

CAN DOĞAN BİR EYLEMİŞ, PİR EYLEMİŞ

Bu “çetin ceviz” oyunu Can Doğan dilimize çevirmiş Özdemir Abi. Ama o kadar güzel çevirmiş ki, “Çin Kahvesi” neredeyse bizden bir oyun olmuş. Yetinmemiş, sahneye de koymuş. Sahneye koyarken, ritmi hız değişimi olarak almamış. Eee… Ne yapmış? Ritmi, vurgulama, vurgulu ya da vurgusuz anların alımlamasıyla ilintili kılmış. Belirli süre içindeki uyumlu zaman için kesin bir şema oluşturmuş. Bu şemaya göre, fiziksel eylemleri bağlamış, metnin alt-metnine ve de oyuncunun alt-partisyonuna uygun olarak “eylemin sürekli çizgisi”ni belirlemiş. Oyun başlamadan, Cengiz Cengizev'in son derece başarılı çevre düzeni ve kimin olduğunu bilemediğim müzik aracılığıyla seyirciyi sarıp sarmalamış. Kutlanacak bir sahneleme elde etmiş.

AKILLI İŞİ ÇEVRE DÜZENİ

Cengiz Cengizev, fevkalade akıllı bir tasarımla, odayı satranç tahtası gibi, kalın vinyleks malzemeden özel serigrafi baskılı, kare şeklinde bir alan üzerinde kurmuş. Böylece, daha oyun başlamadan, iki rakip arasında taşların sırayla oynatılacağı izlenimini vermeyi başarmış. Odanın dibindeki boy aynası, plastik peruk taşıyıcı ve üzerine takılı kadın perukasıyla cinselliği; Jake'in oyun içinde ifadesini bulacak: “Tık yok,” şeklindeki cinsellik özlemini; donmuş, altta bile kıpırdayamayan sevgileri pek güzel simgelemiş. Jake'in titizliğini ve yaşama tutunuşunuysa, ipek ropdöşambr ile vererek, Can Doğan'ın gerçek yardımcısı olmuş. Işıksa, herhangi bir ada rastlanmadığına göre, herhalde kolektif olarak tasarlanmış diyeceğim, ama ıııh… Demeyeceğim. Can Doğan'ın “Lirik Tarih”teki başarılı ışık tasarımını biliyorum ben.

OYUNCU DEDİĞİN…

Özdemir Abicim, oyunda Harry'i Can Başak, Jake'i Aziz Sarvan oynamakta. Hah, hah, haaa! Şimdi sen, bunlar tiyatro oyunu oynuyorlar sandın değil mi? E, haklısın, vallahi, deminden beri ne anlatıyorum ki ben? Tiyatro… Peki, bunlar ne oynuyor? Vallahi sahnede tiyatro oyunu oynuyorlar, ama sanki masa tenisi gibi... Replikler bir oraya bir buraya gitmekte, aynen servis atılırcasına. Biri repliği top gibi elinin ayasına alıyor, dosdoğru yukarıya atıyor, topu asla vücuduyla engellemiyor, vuruyor. Diğeri karşılıyor. Berikinden bir “smatch”. Ötekinin “forhand”leri (düz vuruşları) ilginç de, yekdiğerinin “backhand”lerine (kesik vuruş) ne demeli?

Şaka bir tarafa, Can Başak ve Aziz Sarvan oyunun “içine kattıkları“ oyunculuk tekniğinin mührünü taşıyorlar. Ve o mühür, dağlıyor onları Özdemir Abi. Bedenleri, dramatik metin de dahil olmak üzere gösterime damgasını vuruyor. “İşte oyuncu bu,” dedirtiyorlar.

"Çin Kahvesi”, sezonun çok önemli oyunu Özdemir Abi. Atla “Varan”a, gel İstanbul'a, gör bu oyunu. her şeye boş ver… Bana sonra dua edersin.
Haaa… Bu arada… Hani geçen haziran ayında bir gün telefonda: “Bir nasihat bin musibetten beterdir,” dedikten sonra: “Her zaman eğri otur, doğru konuş,” dedin ya… Aynen uyguluyorum da, doğru söyleyeni de dokuz köyden kovuyorlar be Özdemir Abi!..

Sağlıcakla kal!

JaqLee
04-07-10, 06:27
İÇ İÇE KULLANILAN İMGELER, FANTEZİLER, DÜŞ ÖZLEMLERİ: "AŞK DELİSİ"

Sen ne bilgili bir "Adem"sin be Özdemir Abi!.

Vallahi, her geçen gün sana olan hayranlığım biraz daha artmakta. Hani geçen gün telefonda Sam Shepard'dan bahsederken, hakkında: “Ne zaman Bush soyadlı bir başkan Irak'ı işgal etse, buna karşılık o bir oyun yazar” denildiğini bana söylemesen, Shepard ile ilgili cehaletim sürecekti. “Amerikan tiyatrosunun rahatsız, yaramaz kovboyuna yazar olarak kendini zorlamak yetmez,” demeni de not etmişim. Gerçekten de ilginç bir yazar Sam Shepard. Remzi'den, Dost'tan çıkan kitaplarını aldım, okumaya başladım. Gerçekten de Shepard'ın oyunları birer başkaldırı ayini gibi. Kitapların birinin tanıtımında belirtildiğince, estetik şarapnellerle seyirciyi sürekli ateşliyor. Çağdaş yaşamın kendisinde olduğunca, bir Shepard oyununda da dehşetin nerede bitip, şakanın nerede başladığını kavrayamadım.

Mehmet Ergen var ya Mehmet Ergen… Hani, Londra'da Arcola Tiyatrosu'nun kurucusu ve genel sanat yönetmeni unvanı ile İstanbul'a dönen Mehmet Ergen. Hatırlarsın canııım… Hani: “… Üstün Akmen'in tek bir cümlesini anlamıyorum. Büyük bir zarar Türk tiyatrosuna… “ dediydi. Hani, geçtiğimiz yıl, birçok önemli tiyatro oyunu sahneye koydu, hakkında çok söz edildi ve ülkemiz tiyatrosu açısından bir anlamda umut ışığı oldu. İşte o adam.

Mehmet Ergen, İstanbul'da yaşadığı yıllarda Bilsak Tiyatrosu ile çalışıyormuş ve Londra'ya 1988 yılında merak etmiş gitmiş. Sen misin giden! Önce beş yıl kalmayı programlamış, ancak kariyerinin bu beş yılda hızla yükselişi nedeniyle İstanbul'a dönüşü on beş yılı bulmuş. İşte o Mehmet Ergen, “Yeni Kuşak” adı verilen bir oluşumla, Akbank Kültür ve Sanat Merkezi Prodüksiyon Tiyatrosu'nda perde açmaya başladı. Mehmet Ergen, repertuarını oyunlarını son 10-20 yılda yazmış, ancak ülkemizde tanınmamış yazarlardan oluşturacakmış. Türk seyircisiyle ilk kez buluşan Sam Shepard'ın “Aşk Delisi - Fool for Love”ının gala öncesinde Mehmet Ergen, bu oyunun Londra'da National Theatre'da, New York Broadway'de, Avignon Festivali'nde defalarca perde açtığından söz etti. “Yeni Kuşak”ta dinamik ve genç bir kadro ile dünya tiyatrosunun en çarpıcı, en yeni ve en cesaretli metinlerinin yanı sıra, Türk tiyatrosunun yeni seslerine de olanak verileceğini söylerken, gözlerinde inan şimşekler çakıyordu.

Oyun başladı. Lise yıllarında fevkalade saf ve masum duygularla başlayan bir aşkın, giderek zıvanadan çıkarak olanaksızlaşması… Konusu buydu oyunun. Konusu buydu, buncacıktı, ama işte cücük konuyu alışılmadık bir tiyatro diliyle seyirciye aktarıyordu. Hem gerçek, hem de gerçek üstü öğelerle yoğrulmuştu ve müthiş bir kurgusu vardı oyunun. Bazı oyun karakterleri, ayrı zaman ve mekan dilimlerinde olmasına rağmen aynı sahnede yer alarak oyunun akışını değiştirdi. Karakterlerin birbirleriyle ilişkilerinin ne olduğunu, oyun boyunca tam olarak tahmin edemedim. Bu karakterler, yazarın dahiyane kurgusuyla oyunun sonunda bir araya geldi, beni oturduğum yerde şöyle bir silkeledi Özdemir Abi.

Biraz Cehov biraz İbsenvari atmosfer, Amerikan dekoru, gerçek ve gerçeküstü imgelerin iç içe kullanılması, fanteziler, anılar, gerçekleşmemiş düşler, tutkular, takıntılar, geçmişe özlem, mistisizm Shepard'ın kendine özgü damgalarıydı. Eddie (Serhat Tutumluer) de, May (Esra Bezen Bilgin) de, Martin (Cengiz Bozkurt) de, köşede oturan yaşlı adam da (Oktay Sözbir) belirgin biçimde Amerikalıydılar, ama Amerikan kültürü her yere, özellikle ülkemize iyice yayılmış olduğundan olsa gerek, Shepard'ın kişileri de her yerde rastlayacağımız kişilere, içimizde, bizden birilerine dönüştü.

Naz Erayda, ilgi çekici ve doğru bir dekor tasarlamış. İç görünüşü, seyirciler daha salonda yerlerini almaya başladığında, göze bir şeyler sunacak biçimde hazırlanmış. Biraz sonra başlayacak olan oyunda, seyircilerin sahne üzerinde olup biteni seyretmelerini sağlamak üzere, ortadan kalkacak dördüncü duvarı da hesaba katmış. Gene Naz Erayda imzasını taşıyan giysiler toplumsal konumu, dönemi, tarzı, kişisel yeğlemeleri belirgin biçimde ortaya koyar nitelikte. Oyuncuların bedenleri giysileri taşıdığı kadar, giysiler de bedenleri taşır olmuş. Mor ve Ötesi 'nin müziği sahnelemeye kesin olarak yarar sağlarken; Yakup Çartık'ın ışık tasarımı, teknolojik inceliklerden “bihaber” sıradan bir seyirciyi bile, ışık dramaturgisini kavrayabilir duruma getirebilir başarıya erişmiş. Konservatuar hocaları, ışıkların yerini ve ışık kaynaklarının dağılımını gözlemlemeleri açısından, bakalım bu oyunu izlemeleri için öğrencilerini zorlayacaklar mı. Özdemir Abi, sen görmüyorsun, ama bu satırları yazarken Emre Ergen'in ses tasarımı için elimle “mükemmel” işareti yapıyorum.

Mehmet Ergen, oyunu akıcı bir Türkçe ile, özenle seçilmiş sözcüklerle dilimize kazandırmış. Sahneye koyarken de “tiyatromsu” olan her şeyden tiksinerek kaçmış, kaçınmış. Seyirci topluluğunun birleşik tepkisini sağlamış. Seyirciyi düşündürtmeden, bütün olanı biteni zorunluymuşçasına aktarmış. Hiçbir şeyi zorlamamış. Hiçbir jesti, hareketi, vurguyu birbirine karıştırmamış, dolayısıyla karıştırılmasına da izin vermemiş. Böylece, rejisör olarak karşı konulmaktan ya da bilinçli olarak soruların hedefi olmaktan kurtulmuş. Bana eleştirebileceğim tek olgu olarak, kapıların abartılı kapanmasını bırakmış.

Oyunculardan Oktay Sözbir neden televizyon dizisi “Bizimkiler”i aşamıyor, anlayamıyorum. Serhat Tutumluer Eddie'nin ne istemesi, sonra da bu istek uğruna ne yapması gerektiğini iyi kavramış. Cengiz Bozkurt, Martin'in fiziksel varlığını yaratma yönteminin niteliğine şaştım, doğrusu sırrını merak ettim. Cengiz Bozkurt'u, oyundan sonra, senin adına da kutladım Özdemir Abi. Benim büyütecim altındakilerden Esra Bezen Bilgin ise, bu oyunda da bana keyif, umut ve şevk verdi. Bu kızımızı hiç izledin mi bilmiyorum, ama yanıtın “hayır” ise, sana en kısa sürede izlettireceğim. Bana yüzde yüz hak vereceksin, inanıyorum. Esra Bezen Bilgin, en sıradan fiziksel aksiyonu sahnede icra ederken, onu kendi itkileriyle uyum içinde, her türden hayali kurgu, önerilmiş durumlar ve “eğerler” yaratarak besliyor.

Mektubuma burada son verirken, gözlerinden öperim Özdemir Abi, yengeme de selam ederim. Haa! Bir dakika… Bu mektubum hoşuna gidecek biliyorum. Türk tiyatrosunun İstanbul kesiminde iyi şeyler oluyor diye haber aldıkça pek bir göneniyorsun. Biliyorum, bu mektubu alır almaz telefona sarılacaksın ve: “Be adam, bu mektubu tiyatro değerlendirmesi haline dönüştürüp 'Tiyatro… Tiyatro…' dergisinde yayımlasana,” diyeceksin. Ola ki üç beş kişi okur, oyuna gider, iyiden nasiplenir diye düşüneceksin. Biliyorum başıma geleceği, ama n'apayım ki “peki” diyemeyeceğim. Neden mi? Hani, geçen yılın mart ayının başlarında Mehmet Ergen, ışıklar içinde yatası Şehnaz Pak ile yaptığı söyleşide: “… Üstün Akmen'in, tek bir cümlesini anlamıyorum. Büyük bir zarar Türk tiyatrosuna. Böyle olmaz bu iş. İçerik biçim çelişkisi falan...” demişti ya, neme lâzım Türk tiyatrosuna zarar falan veririm diye korkuyorum. İşte onun için yayınlamıyorum.

Şaka, şaka… Mehmet Ergen'i kızdırıyorum.

Sen ne bilgili bir “Adem”sin be Özdemir Abi!.

JaqLee
04-07-10, 06:27
TRAJİKOMİK BİR İKTİDAR OYUNU: "BELDEN AŞAĞI VURMAK"

Özdemir Abicim, merhaba!

Hafta içinde Türk tiyatrosunun YILDIZI Yıldız Kenter'in genç öğrencilerinden biri aradı. Galiba "Hayat Bilgisi" dizisindeki "Barby"i oynayan İpek Erdem'di arayan. Pazar günü saat 15.00'da toplu olarak "Oscar ve Pembeli Meleği"ne gidilecekmiş. Orada Yıldız Hocanın konservatuardaki görevine son verilmiş olmasını protesto eden bir metin toplu olarak imza altına alınacak, akşam da Taksim Sanat Evi'nde yemek yenilecekmiş. Böylece 27 Mart Dünya Tiyatro Günü'nü Yıldız Hanım'ın nezdinde kutlayacakmışız. Ancaaak… Ağzımı sıkı tutmam gerekliymiş, çünkü bütün bu olacaklardan Yıldız Hanım'ın haberi yokmuş ve de olmamalıymış.

YILDIZ KENTER'E OLAN SEVGİM, "AŞK" OLMASIN SAKIN

Kimseye tek söz etmedim. "Oscar ve Pembeli Meleği"ni seyrettik. Daha doğrusu Hakkı Devrim'in deyimiyle "bir virtüozite" izledik. Oyun bitti, salon külliyen ayağa kalktı, sonu gelmez alkış tufanı bir anda salonu kapladı. Sahneye kırmızı karanfil yağıyordu. Onun "çok fark eden" bir oyuncu olduğuna bir kez daha tanık olmuştum. Üçüncü kez izlediğim "Oscar ve Pembeli Meleği"nde ne kadar çok "şey" fark ederse o kadar çok "şey"den etkilenmekte olduğunu bir kez daha fark ettim. Ne kadar çok "şey"den etkilenirse o kadar çok duygusal yaşamı oluyordu. Ve de böylece, çeşitli insanların davranışlarını yaratarak, içinden cımbızla seçebileceği daha fazla yaşam düzeyi kuruyordu. Onu her geçen gün AŞK ölçeğinde daha fazla sevdiğimi duyumsadım. Gene hayran olmuştum.

AKŞAM DA BERABERDİK
Neyse! Yıldız Hanım önce bir şaşırdı, sonra herkes tek sıra halinde sahneye yürüyünce göz yaşlarını tutamadı. Doğal olarak ben de… Üstüne üstlük, bir de Sezen Aksu'nun "Kaybolan Yıllar"ını söylemez mi!... Herkes gözlerindeki vanaları gevşetiverdi.

Tilbe Saran, Demet Akbağ, Güzin Özyağcılar, Mehmet Birkiye, falan çeşitli "komplo teorileri" geliştirmişler, akşam saat 19.30'da allem kallem Yıldız Hanım'ı "Taksim Sanat Evi"ne getirdiler. Gene şaşırdı, çevresini ürkek gözlerle süzdü. Ve ağladı. Elbette herkes gibi ben de…

SEZEN AKSU'NUN SEZEN AKSU'LUĞU
Yıldız Hanım'ın masasına oturduk. Hakkı Devrim, Serdar Devrim, Selim İleri, Handan Şenköken, Hasan Anamur, Zeynep Oral ve karım Şaylan ile… Sonra Sezen Aksu geldi. Orkestra arkadaşlarını toplamış çıkageldi. Yıldız Hanım ile hiç tanışmazlarmış. Ama saat 17.00 sularında Uğur Yücel cep telefonundan aramış: "Bak," demiş: "Yıldız Kenter senin 'Kaybolan Yıllar'ını söylüyor." Sezen Aksu, kendi tabiriyle "dağılmış". "Ağzı bir yere, burnu başka bir yere kaymış". Kalkmış gelmiş. Biri Yıldız Kenter ile birlikte, toplam üç şarkı söyledi. Daha fazla söyleyemeyeceğinden, söylemek istemediğinden değil, gecenin üstüne çıkmamak için o kadar söyledi. Ben de ilk kez tanışıyordum Sezen Aksu'yla. Mütevazılığının beni büyülediğini söylemeliyim. Sezen Aksu için de göz yaşlarımı boca ettim. Helal olsun…

"YILDIZ KENTER" ADLI BİR MUCİZE
Özdemir Abi, çok eskilerde, bir gün Taksim'den Galatasaray'a dek onu peşi sıra izlemiştim. O günlerdeki Silvio'nun önünde, bilerek ve de isteyerek Yıldız Kenter'in koluna dokunduğumu anımsıyorum. Bir keresinde de, İzmir uçağını beklerken, İstanbul Atatürk Havalimanında doğal olarak gelip benim yanıma oturmuştu. Doğal olarak, çünkü koca salonda yanımdaki koltuktan başka boş yer yoktu! Elinde bir tekst, çalışıyordu. "Yanımda oturdu" diye, "koluna dokundum" diye günler günü anlatmadığım kimse kalmadı. Sonra, bir tarihte "Bir Günlük Dost" başlıklı kitabım çıktı. İçinde "Ramiz ile Jülide"ye değgin bir de değerlendirmem var. Adına imzalayıp tiyatroya bıraktım. Derhal bir kart gönderip teşekkür etti. O zamanlar "Cumhuriyet"deyim. Aradan zaman geçti, bu kere tiyatro eleştirilerimi "... Vee Perdeee..." adlı kitapta topladım. Cumhuriyet Kitap Kulübü'nde benim kitabımı bahane ederek Türk tiyatrosunun genel sorunlarını tartışacaklardı. Genco Erkal, Rutkay Aziz, Ayla Algan, Sumru Yavrucuk, Ali Poyrazoğlu, falan... Cesaretlenip, sarıldım telefona. Davet ettim. Duraksamadan kabul etti. Ve o gün kendimi tanıtıp, ilk kez elini sıktım. "Aaa, ne kadar mutlu ettiniz beni," dedi. Tüyümün tüsümün dineldiğini dün gibi anımsıyorum. Tam anlamıyla ayaklarımın yerden kesildiğini de. Devrisi gün, derhal çerçevelettirdiğim bir kart daha yolladı bana.

Yaaa, işte böyle. Haftayı Yıldız Kenter büyüsüyle kapattım. Haklısın… "Ne mutlu sana" diyen sesini duyar gibiyim. Gerçekten de ne mutlu bana.

GELELİM MEKTUBUN KONUSUNA
Özdemir Abicim, sana bu mektubumda İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda oynanmakta olan, Amerikanyalı yazar Richard Dresser'in Nihal Geyran Koldaş tarafından "Belden Aşağı Vurmak" olarak dilimize kazandırılan oyunundan söz etmek istiyorum.

"... olarak dilimize kazandırılan" derken elbette serzenişim var Özdemir Abim. Bu oyun bültenlerine, neden eserin özgün adını da yazmazlar bir türlü anlayabilmiş değilim. Bu arada, önceki günkü telefon görüşmemizi de unutmadım. Yani, amiyane deyimle "yediğim fırçayı" demek istiyorum. "Neden ille de ödenekli tiyatroları, 'büyük' sayılan tiyatroları izliyorum da, yarı profesyonelleri, gençleri izlemiyorum," öyle mi? Abicim, çok değil şunun şurasında içinde bulunduğumuz sezona kadar özellikle İstanbul'da, neredeyse izlemediğim oyun, görmediğim, görüp de yazmadığım, yazıp da yayımlamadığım oyun kalmadıydı be!.. Kalmadıydı da, İstanbul'a geldiğinde, evdeki camlı dolapta duran dedemin İstiklal Madalyasını, bu nedenle tarafıma lütfedilip verilmiş sanmıştın, unuttun mu! Bu yıl yaşlandım mı ne, Kadıköy'e dahi geçmeye üşeniyorum. Ama yediğim "fırça"nın hatırına, geçen Cuma günü Haliç Üniversite'sinde Alman yazar Sibylle Berg'in "Köpek, Kadın, Erkek" adlı oyununu izledim. İyi ki de izledim.

KARAKTERİMİZİN BİZİ TANIMLAMASI
Oyun başlamadan önce, broşürün arka kapağında: "Dünya bir hapishane ise koşullar gayet iyi, değilse felaket" ünlemini görünce önce irkildim. Yok, ünlemin anlamını anladım anlamasına da, bu çeviriyi Nihal Geyran Koldaş'ın yaptığına asla ve "kat'a" ihtimal veremedim. Oyunun çevirisi de böyleyse vah bize, vahlar bize dedim.

Oyunu izlerken aklıma şey geldi. Hani bir üvnseritnede ypalaın arşaıtramya gröe, kleimleirn hrfalreiinn hnagi srıdaa yzalıdkılraı ömneli dğeliimş. Öenlmi oaln brincii ve snonucnu hrfain yrenide omlsaımyış. Ardakai hfraliren srısaı krıaışk oslada ouknyuorumş. Çnükü kleimlrei hraf hraf dğeil bri btüün oalark oykuorumuşz. Hah, hah, haaa! Bak nasıl da düzgün okudun değil mi! İlginç olduğunu da kabul buyur lütfen. Dilersen bir de deney yapalım. Kendini bir cümle olarak düşün. Hatta kafan karışıksa, yukarıdaki cümle olduğunu varsay. İlk ve son harfleri karakterin olarak kabul et. Aradakiler ise, düşüncelerin, duyguların, bilgilerin, sözlerin olsun. Aradakiler ne kadar değişse, ne kadar karmaşık olsa, baştakiler, yani karakterimiz bizi tanımlıyor! İşte mesele burada.

MESLEKİ REKABET BU KADAR MI ZOR
Yönetmenin broşür için yazdığı kısa bir yazı var. Richard Dresser'in oyununun mesleki rekabet ve tatmin olma girişimleri üzerine olduğunu söylüyor orada. Oyun da zaten adları genellenmiş kahramanlar arasında geçmekte. Umut dolu başlangıçlar... başlangıçlar... başlangıçlar... Aklımdayken söyleyivereyim, ben de umut dolu başladığım son işimden ayrıldım. Belki, bu durumumun da etkisiyle oyunun beni pek bir silkelediğini itiraf etmeliyim. Öyle ya!.. Bu işime de, şu yaşımda isteklerimi dizginleyip, kişisel komplekslerden kendimi arındırarak, sadece hedeflerimi kuşanarak başlamıştım, ama bu kere olmadı. "Mesleki rekabet, tatmin olmak, tatmin etmek bu kadar mı zor be" diyesim geliyor ya, neyse! Kimine zor geliyor, ne bileyim, işte öyle bir şey...

BAŞLANILAN NOKTAYA DÖNÜŞÜN ACI PARODİSİ
Nerede olduğu, ne ürettiği belirsiz bir işletmede iki memur ve bir amir arasında oynanan trajikomik bir iktidar oyunu bu oyun. Kendine, başkalarına, topluma güvensizliğin insanı ittiği saçma durumlar... İnsanların kariyer uğruna neler yapabileceklerine dair, iş yaşamını sorgulayan iyi bir örnek. Başlanılan noktaya bir başka biçimde varışın acı bir parodisi de diyebiliriz. Belki de, tanrısal düzeyde yaşanan arkaik trajedinin modern bir anlatımla reddi.

Ergün Işıldar'ın oyun broşürüne yazdığı önsözden kendisinin Kierkegaard'ın "Ekstatik Söylev"inden yola çıktığı anlaşılıyor. Helal olsun, iyi yakalamış. Sonucu ne olursa olsun, giriştiğimiz her işten pişman oluyoruz. Doğrudur, yakalanmış bir balık, kovaladığımız balık olmaktan çıkıyor. Pişmanlık yaşamamak için, yürümeden önce durmasını bilmemiz; önümüzden geçip gidenler arasından seçebilmesini öğrenmemiz gerekiyor. Bilmezsen, öğrenmezsen n'olur? Geriye Üstün kardeşin gibi şavalak avanak biri kalır be Özdemir Abi!

SOYUT DÜŞÜNMEYE KARŞI SOMUT DÜŞÜNÜŞ
Kızmazsan işi biraz deşeyim. "Varoluş, somut, öznel ve uyanık insanın yaşamıdır." İnanır mısın, bu oyunu izlerken Kierkegaard'ın varoluş derken ne anladığını daha iyi "anladım".

İlkin soyut düşünmeye karşı somut düşünüşe yöneliş... Soyut düşünmede varoluşla ilgili kaygılarıyla birlikte tek kişinin unutulmuş olması...
İkincil olarak nesnel düşünceye karşı çıkış...
Nesnel düşüncede kişisel tutkunun, sevgi ve nefretin, ilginin, kısacası her içten olan şeyin öldüğüne inanış...
Neyse, uzatmayayım. Özet olarak: "Yaşamını boşuna harcama, günlerini öldürme, uyku içinde geçirme, uyan ve insan ol" düsturu.
KARARTMALARA İTİRAZIM/IZ VAR
Oyunun dekor-kostüm tasarımlarını yapan Sabahat Çolakoğlu'nu soracak olursan, Hanrahan ile Dobbitt'e neden bedenleriyle uyumsuz ölçülerde kostümler giydirdiğini pek iyi anladım. Helal olsun! İyi bir simgeleme. Kostüm iyi bir simgeleme örneği de, Hanrahan birinci perdede: "... pencere kapanmıyor," diyor, ben oyun boyunca pencere nerede, göremedim. Ola ki, penceresiz odya pencere yakıştırmasının bu kere anlayamadığım bir nedeni bulunmaktadır… Bunların dışında tasarımları kötü değil.

Mertold Salt'ın müzik tasarımı iyi. Müziğin atmosferi kimi zaman tam bir akustik dekora dönüşüyor, birkaç nota eylemin yerini belirtiyor. Ersin Aşar'ın efekti mükemmel. Oynanan oyunla ışığın ilintisi, eylemleri desteklemek, vurguları ortaya çıkarmak, ritme yardımcılık etmek açısından önemliyse İlhan Ören'in ışık tasarımını başarılı saymak olası değil. "Black out"lar tempoyu önemli oranda düşürüyor. Bana ve benden deneyimli bir eleştirmen ablama sorarlarsa, "black-out"lar derhal düzeltilmeli. Nihal Geyran Koldaş'ın çevirisi iyi üstü.

ERGÜN IŞILDAR DA, OYUNCULAR DA KUTLANMALI
Ergün Işıldar, kutlanası bir çalışma yapmış Özdemir Abi. Tüm dikkatini toplayarak oyunun canlandığını, hareketlendiğini görmüş, oyuncuları yönetmeye başlamakta fazla kişisel davranmamış. Erhan Abir, Merkin'i iyi incelemiş ve iyi çözümlemiş. Merkin'in acizliği, yüzsüzlüğü, yüzsüzlüğü hiç çekinmeden göze alışı Erhan Abir'in yorumunda çok belirgin. Can Başak, Hanrahan'ın duygularıyla, bu duyguların anlatım yöntemlerini pek güzel belirlemiş. Can Başak'ı, rol aldığı her oyunda sesi ve hareketiyle daha ilk adımda rolüne girmesiyle tanıyıp belleyebiliyoruz artık. Hanrahan'ın iktidara yakınlığı kadar uzaklığını, güçlülüğü kadar güçsüzlüğünü, katılığı kadar duygusallığını nefis dengelemiş. Sezon be sezon kendini aşan Yıldıray Şahinler, içindeki istek öğesini heyecanlanmak eyleminden başarıyla ayrıştırmasıyla gene öne çıkmakta. Dobbitt, Yıldıray Şahinler'de tam olması gerektiği kadar. Ne eksik, ne de fazla.

Özetlemem gerekirse "Belden Aşağı Vurmak", sezonun kesinlikle iyi oyunları arasında. Ödül kurumlarının seçici kurul üyeleri umarım gerçeği görmüşlerdir. "Umarım", diyorum, hani pek çoğunun görmemeleri olası. Bu arada, oyundan çıkarken aklıma geliveren bir fıkrayı, sana da anlatmadan geçmek istemiyorum. Belki bilirsin, hani Sokrates ve eşi bir türlü geçinemez, gürültüsüz patırtısız bir gün geçiremezlermiş. Hatun, bir gün Sokrates'e gene vermiş veriştirmiş, ağzına geleni söylemiş. Sokrates'te çıt yok!.. Delilenmiş, bir kova suyu alıp, Sokrates'in başından aşağıya boca edince, Sokrates kendi kendine mırıldanmış: "Bunca gök gürültüsünden sonra, zaten bir sağanak bekliyordum."

Ne yalan söyleyeyim, ben de İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarında bunca patırtı gürültüden sonra "çok" iyi bir oyun bekliyordum, dahası sabrımla bunu hak ettiğime inanıyordum. Kesinlikle…

Özdemir Abicim, geçmiş Dünya Tiyatro Günü'nüzü kutlarken, yengemi de öpüyor, ikinize de iyilikler diliyorum. Elbette ki, bu vesileyle…

JaqLee
04-07-10, 06:36
Düğünde Patlama Sezonun görülmesi gerken güçlü oyunlarından "Dobrinja'da Düğün"...

"Kavgam" derken, nice kavgayı, savaşı, kıyımı anımsıyoruz - ve köktenci milliyetçiliğin ne tür çatışmalara, patlamalara ve yıkımlara yol açtığını, açabileceğini düşünürken, ürperiyoruz... Böylesi bir patlama ile, bu sezonun başarılı oyunları arasında yer alan "Dobrinja'da Düğün"de burun buruna geldik. Tiyatro Pera'nın Sıraselviler Caddesi'ndeki alçak gönüllü sahnesinde "büyük tiyatro" yapılıyor - gerek konu, gerekse yorum açısından... Kendisi de Boşnak kökenli, İstanbul Devlet Tiyatrosu oyuncularından Nesrin Kazankaya'nın yazıp yönettiği oyun, Sırp ve Hırvat milliyetçileri ile onlara karşı koyan İslamcıların kıyasıya savaştığı Saraybosna'nın Dobrinja mahallesindeki bir evin bahçesinde geçiyor. Komşu iki aile, yakın dostları olan genç bir çiftin düğünlerini burada kutlamaya hazırlanıyor. Olaylar, bu hazırlık evresi ile düğünün kendisini kapsayan 18 saatin, güneşin doğuşu ile aynı günün gecesi arasında gelişiyor - ancak, ne biçim bir gelişmedir bu!

Melisa (Ayşe Lebriz) ve kocası Asım (Nihat İleri) ile komşuları Senija (Nesrin Kazankaya) Müslüman, Senija'nın kocası Bego (Levent Öktem) Arnavut, gelin adayı Jasna (dönüşümlü olarak Başak Meşe ve Zeynep Özden) Hırvat, damat adayı Slobodan (Cüneyt Uzunlar) ise Sırp kökenli olup, oyunun ilk bölümü ile ikinci yarısının ortalarına dek, sıradan komşuluk/dostluk ilişkilerini sergilerken, alışılagelmiş "mozaik" (ne demekse...) olgusunu simgeliyorlar. Tabii ki, bu arada Yugoslavya İç Savaşı'nın tüm sıkıntılarına, satırların arasında değil, tüm konuşmalardan doğrudan tanık oluyoruz; ister Melisa'nın kimyager olarak işini ve Asım'ın bir çatışmada sağ kolunu yitirmesine, ister her çeşit tüketim maddesinin yokluğuna ve, her şeyden önce, bulundukları bahçenin dışındaki ölüm tehlikesine - her ne kadar Melisa "Benim bahçeme savaş girmeyecek!" diye haykırıyorsa da... Savaşın gölgesi bir yana, altı başkişinin (tümü de insandır, değil mi?) aralarındaki toplumsal/duygusal ilişkilerini de yaşıyoruz onlarla birlikte, geçmişe dayanan karşılıklı aşklarını, tutku ve çatışmalarını; öte yandan, gene de umutlarını alkışlıyoruz, özellikle az ile yetinerek, Jasna ve Slobodan'ın düğününde sergiledikleri müzik ve dansları izlerken. Ne var ki çok geçmeden, yukarıda değindiğim virüs, aşırı içkinin neden olduğu kusmuğa benzer biçimde fırlaycaktır dışarıya - ve işte, altısı da Boşnak olan dost ve komşular, az önce akordeon, klarnet ve mandolin ile kaynaşırken, birden birer düşman olarak çatışmaya başlıyor...

İzleyiciler ile aynı zeminde yer almasıyla, onları oyundaki devinimle bütünleştirmesini başaran oldukça derin sahnedeki sağlam dekor (Nilüfer Moayeri) ve ışık (Yüksel Aymaz), rahat bir seyirlik sağlıyor. Oyuncuların tümü başarılıysa da, benim beğenim Ayşe Lebriz ve Nihat İleri'de odaklandı. Kullanılan ezgilerin çoğunu oldukça yavan bulduğumu belirtmem gerekir. Pınar Çelebi'nin koreografisinde, Saraybosna için, açıkçası biraz "medyatik" bulduğum görmediğim Yunan dansına gerek var mıydı? Oyunun tümüne gelince - konunun gelişmesinden kaynaklanarak ilk bölüm zorunlu olarak daha kısa tutulmuş ve oldukça ağır biçimde seyrederken izleyicileri zaman zaman da sıkmıyor değil; ne var ki, ikinci bölümün başındaki (bence uzun tutulmuş) müzik bölümünün ardından, patlama geliyor! Birazcık çarpık bulduğum bu denge nasıl düzeltilebilir, bilemem - ancak bu küçük eleştirilerin dışında, dört dörtlük bir oyundur, izlediğimiz... Sezon bitmeden mutlaka görülmeli!

JaqLee
04-07-10, 06:36
İSTANBUL DEVLET TİYATROSU'NDA İYİ ÇALIŞILMIŞ BİR YAPIM: "ÇAYHANE"

Özdemir Abicim, beni amma heyecanlandırdınız yahu! İzmir Sanat'tan Kezban Kuyumcu aradı, kalktım 23. İzmir Tiyatro Günleri'ne bir söyleşi için 2 Nisan günü İzmir'e geldim de, dinleyiciler arasında seni, üstüne üstlük yengemi görünce içim pırpır etti vallahi. Mikrofonda da söyledim ya, heyecandan olsa gerek konuşurken hiç durmadan “ördek” gibi su içtim.

Orada konuşamadık, toplantı sonrası da acelem vardı, salondan hemen ayrılmak zorundaydım, hatta İzmir Sanat'ın yöneticisi Sergül Bulut'a da doğru dürüst bir teşekkür edemedim. Dönüş uçağında, 2003'ün Haziran ayının sonuna doğru, seni telefonla arayışım düştü aklıma. CNBC-E'de izlediğim bir filmi anlatmıştım sana, bilmem anımsarmısın. “The Teahouse of the August Moon / Çayhane” adını taşıyan bu film, bir Amerikalının tamamen başka bir kültürle baş etme çabalarını ve başına gelen ilginç olayları, hayli esprili bir dille anlatıyordu. Yönetmen Daniel Mann'di ve 1956 yılında çekilmiş bu filmde Mann'in en büyük şansı, zaten önemli adlardan oluşan oyuncu kadrosunun, normalin üstünde bir performans sergilemiş olmasıydı. Marlon Brando ile Gleen Ford başrollerdeydi. Hatta telefonda: “O, sanki oyunculuk için doğmuş bir adamdır,” demiştin Brando için. “Her ne kadar ikide bir 'oyunculuk boş ve yararsız bir meslektir,' demiş olsa da, sinemadan hiç vazgeçmemiştir o. Burjuva ahlakına ve aşırı düzenli bir yaşama karşı başkaldırışını, özel yaşamından filmlerine de gayet güzel taşımıştır,” diye de eklemiştin.

ÇAYHANE İSTANBUL DEVLET TİYATROSU'NDA
İstanbul Devlet Tiyatrosunda “Çayhane”nin tiyatro oyunu olarak galası ocak ayının ortasında yapıldı. Meğer bu oyun, 55 yıl önce İstanbul Küçük Sahne'de oynanmış. Ben doğal olarak hatırlamıyorum. O tarihte Sakini'yi oynayan Mücap Abi (Ofluoğlu) ile yan yana oturduk. Oyun öncesi perde açıktı ve Şakir Gürzumar'ın Atatürk Kültür Merkezi'nin geniş sahne olanaklarını kullanacağı

JaqLee
04-07-10, 06:36
Elbette bilirsin, ama ben gene de konuyu sana anımsatayım. Yıl 1945... Müttefik Kuvvetleri baharda Okinawa`ya kanlı bir harekât düzenler... Binlerce Amerikalı ve Japon'un öldüğü harekât Amerikalılar açısından zaferle biter ve Amerika bölgeyi işgal eder. Sıra bölgeye, yani Okinawa`ya demokrasi dersi vermeye gelir. Görevi yerine getirmek üzere de, Amerikalı Yüzbaşı Fizby, Okinawa`da Tobiki adlı küçük bir köye gönderilir.

İNSANLIK DERSİ VE DEMOKRASİ
Demokrasi dersi vermek için köye gelen yüzbaşı, insanlık dersi ve demokrasinin ne olduğunu, yine bu köyde öğrenecektir. Amerikan Hükümeti, köye askeri okul yapılmasını ister, ancak köy sakinleri askeri okul yerine çayhane yapılmasını istemektedir. Üstelik Yüzbaşı Fizby`ye bir de geyşa armağan edilince, Pentagon`un planları alt üst olur.

Çayhane, esasında günümüzde Irak`ta yaşananlara göndermeler yapan bir oyun. Silah, şiddet ve kaba kuvvetle hiç bir şeyin halledilemeyeceğini anlatan Çayhane, zekâ ve inceliğin galip geldiğinin de en güzel mesajını veriyor oyunla.

Eserin yazarı Vern Sneider, o işgal ordusunun subaylarından biri... Yine aynı ordunun subaylarından işgale bizzat tanıklık etmiş John Patric oyunlaştırmış bu ünlü romanı. Amerika'nın işgal mantığı ve bu mantığın “öngörülemeyen” sonuçları üzerine iyi bir komediydi İstanbul Devlet Tiyatrosunda izlediğimiz. Yanımda oturan duayenlerden Mücap Ofluoğlu, Sakini'nin neredeyse tüm repliklerine eşlik ederek beni şaşkına çevirdi. Bizim kuşak dün yediğini unuturken, Mücap Abi 55 yıl önceki rolünün tümünü anımsıyordu be Özdemir Abi. Bir kez daha anladım ki, o kuşağın yediği ile bizim yediğimiz oldukça farklı.

ALİ CEM KÖROĞLU'NUN DEKORU VE BEYNİN GÖZLERİ
Mücap Abi, replikleri sıraladıkça anladım Ayşe Sarıalp'in çevirisine dokunulmadığını. Çeviri rahatsız edici değildi, ama kulak kesilince bayatlığı pekâlâ anlaşılıyordu. Ali Cem Köroğlu usta işi bir dekor tasarlamış, Gülhan Kırçova uygun giysileri bulup buluşturmuştu. Yalnız, Amerikan bayrağının o yıllarda kullanılan bayrak olmamasını anlayamadım, Ali Cem Köroğlu'na sormak olanağını da bulamadım Özdemir Abi. Ama dekorun, senin deyiminle beynin gözlerine yöneldiğini itiraf etmeden edemeyeceğim. Evet… Tam senin istediğin gibi, oyuncu sahneye girdiği anda dekor kayboluyordu. Ben de Platon gibi düşündüm ve: “Ben güzelliği arıyorum, güzel şeyleri değil,” dedim içimden. Önder Arık'ın ışık tasarımını yaparken, oyunu en ince ayrıntılarına varıncaya dek incelediği ayan beyan belli oluyordu. Nil Berkan'ın dans düzenine tek kelimeyle şapka çıkarılırdı, ki ben şapka çıkaramadım, çünkü şapkam yoktu.

Şakir Gürzumar, sahneyi eylemin gereklerine uygun olarak geniş sınırları içinde tasarladıktan sonra, eylemin kendisiyle de en ince ayrıntısına varıncaya dek tablo tablo, replik replik bir sıraya, bir düzene koymuştu. Hal böyle olunca da ortaya dört başı mamur bir oyun çıkmıştı Özdemir Abi. Doğrusu keyif aldım.

OYUNCULUK GÖSTERİSİ
Oyunda, Orhan Tetikcan'ın, Ayşegül Taştan'ın, Rezzak Aklar'ın, Tunç Günbay'ın, Cem Gürleyen'in, Seval Gökçe'nin, Fikret Urucu'nun, Özgür Atkın'ın, Gılman Peremeci'nin görevlerini kusursuz yerine getirdiklerini rahatça söyleyebilirim. Yedi sekiz yıl önce tatil için geldiği Türkiye'ye yerleşen Japon oyuncu Ayumi Takano'yu yadırgayacağımı düşünüyordum, yanılmışım. Ülkesinde radyo ve televizyon eğitimi alan Takano'yu 'Her şey Çok Güzel Olacak' adlı filmdeki rolüyle tanıdık. Yıldızı Mehmet Ali Erbil ve Emel Sayın gibi oyunculara eşlik ettiği 'Aşkım Aşkım' dizisiyle parlayan oyuncu, vizyonda olan 'Hırsız Var' adlı filmde de oynuyormuş. Ben kendisini Küçük Sahne-Sadri Alışık Tiyatro'sunda Camoletti'nin “Boeing Boeing” oyununda seyretmiştim. Hani, Çetin Akcan, Japon asıllı Ayumi Takano'dan daha Amerikalıya benzeyen birini bulamamıştı da, Takano'yu Amerikalı hostes olarak oynatmıştı. Ayumi Takano'yu Japon hostes olarak uyarlasa, Takano'nun Türkçe'sini de gargara yapacaktım da, olmamıştı. Şakir Gürzumar iyi düşünmüş, Geyşa Lotus Blossom rolünü Takano'ya vermiş, o da elinden geleni yapmış. Metin Beyen çok şirin bir Osira çizmiş. Çavuş Gregovich'de İşdar Gökseven iyi üstü. Albay Purdy'de Ali Düşenkalkar rolünü sevmiş. Attila Şendil'in Yüzbaşı Mc Lean'ini görmeni isterdim. Şendil, rolüne dönük olası tüm yaklaşımları bilmiş, anlamış. Helâl olsun vallahi. Hakkı Ergök, Yüzbaşı Fizby ile özdeşleşmiş. “Şevk” yaratmak gibi zorlu bir görevi başarıyla yerine getiriyor. Ama bir de Sakini'de Bülent Emin Yarar var. Yarar, sadece Sakini'nin karakterini ortaya koymuyor, karakterin duyumsadıklarını da seyirciye yansıyor. Karşıtlıklar arasındaki bağlantıyı vurucu olarak kullanıyor. Konular arasındaki bağlantıyı başarıyla kurduğu gibi, uygun tercihi yaparak, görünen komik gerçeklerin altındaki dramatik yan olmayı gösteren tercihi gerçekleştiriyor.

TANRIM BANA BİR KÖŞE VER
Çok satışlı gazetelerden birinde köşem olsa, bu oyunu görmelerini daha başlıktan salık verirdim. Tiyatroyu sevin derdim. Beni “Cumhuriyet”ten kesen büyük usta İlhan (Selçuk) Abimin yazısını yazıma eklerdim. Hani bir yazısında: “İnsanın soluması yaşamının elektrosunu çıkaran gösterge gibidir. / Bir tiyatro salonunda sahneye şartlanan seyirciler, oyuncularla birlikte nefes alıp vermeye başladıkları zaman, paylaşılan sanatın mutluluğu birliktelikte mayalanır… / Ne sinemada insandan insana böyle bir paylaşım var… / Ne televizyonda… / Ne mimarlıkta… / Ne resimde… / Sanatçıyla izleyicinin soluk soluğa bütünleşmesi ancak tiyatroda gerçekleşebilir” dedi ya, o yazıyı olduğu gibi alıntılardım.

Olmuyor, gazetede dergide falan köşem yok benim. Ama neresinden bakarsan bak, bu iş böyle olmayacak Özdemir Abi. Ya bir yol bulacağız ya da bir yol açacağız.

Öperim, yengeme selam ederim.

JaqLee
04-07-10, 06:36
ÖZEL BİR TİYATRODA, ÇOK ÖZEL BİR KLASİK: "CİMRİ"

Özdemir Abi, Allah da seni güldürsün, son mektubunda beni pek güldürdün. Öyle anlaşılıyor ki, televizyonda, deva bulmaz angutgillerden Kuşum Aydın'ın: “Şimdi son kahravamanımız, mavi kapıdan içeri girip, koltuğa oturcek,” diye başlattığı programı rastlantı sonucu seyretmişsin. Kaynana Semra'yı, Caner ile Tülin'i, Firdevs'i, Sinem'i,falan bilmemene, tanımamana vallahi pek üzüldüm(!). “Beyaz Atlı Prens” programından da “bihaber”sin ayol! Bu programda kızlar “prens”lerini seçiyor da seçemiyor, didişiyor ya, program uğruna bir “atasözü” bile uydurduk: “Beyaz atlı prensi fazla bekleme, seyise razı ol, yoksa ata kalırsın,” diye… Velhasılıkelâm, şimdi bunlar “culture genéralé” sayılmakta ve sen ne yazık ki(!) bunlardan uzaksın…

VALLAHİ BÜYÜK ADAM ŞU BENİM ÖZDEMİR ABİM
Tamam, tamam ciddi oluyorum. Ciddi oluyorum, ama dün akşamki “10. Sadri Alışık Anma ve Ödül Töreni”ne değinmiyorum, çünkü nasıl olsa bugünkü gazetelerden ya da internetteki tiyatro portallarından her dalda üçer aday arasından kazananları, kazanamayanları öğrenmişsindir. Huzurunda tüm adayları kutluyorum. Hepsi ödülü hak etmişti, ancak elbette aralarından ancak biri alabilecekti. Nitekim, “Komedi ya da Müzikal Dalında En İyi Erkek Oyuncu” dalında da üç adaydan biri (Volkan Severcan) ödülü aldı. Volkan Severcan'ı ayakta alkışlamış, değerlendirmemi de 1 Şubat tarihli mektubumda yazmıştım. Oyun Atölyesi yapımı “Cimri”yi nasıl olmuş da sana anlatmayı ihmal etmişim vallahi şaşırdım. “10. Sadri Alışık Anma ve Ödül Töreni” sonrası, sabahın ilk saatlerinde bu mektubu yazmak için masaya oturduğumda, aklıma gene ayakta alkışladıklarımdan Haluk Bilginer'in başrolünü oynadığı “Cimri” geldi, gelince de sana “Cimri”den söz etmek farz oldu. Veee farzı yerine getirirken, içimden sürekli: “Vallahi büyük adamsın Özdemir Abi,” dedim.

GÜLDÜRÜCÜ, AMA CİDDİ KOMEDİ
Neden dersen, sen, Molière'in ülkemizde benimsenen ve beğenilen ilk tiyatro yazarlarından biri olduğunu hep vurgularsın da onun için... Shakespeare, nasıl tragedyaya halk şakalarını katarak gerçekçi tiyatroya ve yeniçağ dramına ulaştıysa, yerden göğe haklısın, Molière de komedyayı ciddileştirerek, ama güldürücülüğünü kaybettirmeden ciddileştirerek, aynı şeyi yapmış. Ülkemizde, senin dediğince benimsenmesi ve beğenilmesi de bu yüzden olsa gerek.

Duydun mu bilmem, ünlü yapıtı “Cimri”', Oyun Atölyesi'nde oynanmakta. Gittim, matinede seyrettim. Seyrederken, halk şakalarının en acı insan gerçeğine nasıl yükseliverdiğini, bir dram gerginliği kazandığına da tanık oldum. Oyunun neredeyse her dakikasında kulaklarını çınlattım.

TARİHE Mİ GEÇECEĞİZ NE!
Son mektubunda: “... İkimizin arasındaki bu yazışmalar, ola ki bizden sonraya da kalırsa... “ demişsin ya, ne yalan söyleyeyim pek havalandım. Vay be! Benim yazdıklarım da mı “bizden” sonraya kalacak! Eee, Özdemir Abim dediğine göre, olur mu olur! “Bizden” sonraya kalabilir heyecanıyla, benden iyi bildiklerini ne yapayım ki gene sana tekrarlayacağım, “bizden” sonra okurlar diye. “Cimri”nin, bir karakter komedisi olduğunu yazacağım, “bilenler, bilmeyenlerin kulağına fısıldasın,” denmemesi için. Oyunun baş kahramanının Harpagon olduğunu, Harpagon'un tiyatro tarihinin hiç kuşkum yok ki, unutulmaz tiplerinden sayıldığını anlatacağım. “Harpagon'un tüm ihtirası tek bir noktada odaklanmıştır, o da paradır, paradır, ille de paradır. Para hırsı gözünü bürümüş olan Harpagon, para için ölümü bile göze alabilecek bir kişiliğe sahiptir,” diyeceğim. “Cimri”nin, Parisli bir burjuva ailesinin ahlaki değerlerini, düşüncelerini, dünya görüşünü bütün içyüzüyle yansıtmakta olduğunu söyleyeceğim. Bu mektubun bizden sonra da okunabileceği iyi niyetiyle, “Cimri”nin: “İnsan yemek için yaşamaz, yaşamak için yer” sözleriyle tanındığını ve ortaçağın ibret verici oyunlarını andırdığını da tırnak içinde söyleyivereceğim.

HARPAGON'UN BAŞINA GELENLER
Parası yüzünden azan, tutkulu cimri Harpagon'un başına neler geldiğini anlatan oyun, Hakan Dündar'ın tasarladığı seyirciye doğru sıfırlanan beşgen bir podyum üzerinde başlamakta ve oynanmakta. Oyunun boş alan fikrini pek sevdiğimi söylemeliyim. Bana sorarsan, gerçekten güzel ve de Molière dönemine uygun bir dekor anlayışı Hakan Dündar'ınki. Podyumun üstünde açılan kapak ve içinden başını dışarı uzatan Harpagon, dış ses, efekt oyunun gerçekten ilgi çekici bir biçimde başlamasını sağlıyor. Yalınlık ve çekicilik bir arada sunulunca ilgi odağı görünüyor. Oyunu sahneye koyan Işıl Kasapoğlu ilgi odağını gösteriyor, ama oyun aktıkça bekle Allah bekle, odak bir türlü bulunamıyor. Bulunamıyor çünkü, Işıl Kasapoğlu bu kere “soldan gir, buradan çık”tan gayrı bir şey yapmıyor.

IŞIL KASAPOĞLU İYİDİR, HOŞTUR DA...
Molière oyunlarının özelliği eğlence, coşku, neşe yanında toplumsal koşulların yerilmesi ise, işin bu yanını Işıl Kasapoğlu hiç mi hiç yorumlamıyor. Toplumsal koşulların yerilmesini iplemiyor. Molière'in felsefesine, kara mizahına itibar etmiyor. Molière, komedyanın görevini genel olarak insanın, öncelikle de çağımızın insanının kusurlarını göstermek olarak tanımlıyor ya, Kasapoğlu aldırmıyor.

Oyundaki herkesi sert ve kötü çiziyor Kasapoğlu, itiraz etmiyorum. Herkes çıkarı için uğraşıyor, karakterlerin hepsi kendi çıkarının peşinde, “tamam,” diyorum. Haluk Bilginer, Harpagon'u, oyun boyunca komik değil, çok ciddi oynuyor. “Olabilir,” diye yorumluyorum. “Alışılmışın dışında kötü bir Harpagon bu,” diyorlar, “neden olmasın,” diyerek yanıtlıyorum.

Ama, doğası gereği bütün kusurların ve güçsüzlüklerin ancak güldürünün gücüyle düzeltilebileceğine, bu bağlamda hiçbir konunun eleştirel bakış açısının dışında kalamayacağına inanmaz gibi davranıyor Işıl Kasapoğlu, anlamıyorum. Kısacası Özdemir Abicim, rejisörlük sahnenin tanrıları ve tiyatronun esrarı ile buluşmak demekse, Işıl Kasapoğlu dostumuz, bu kere, ne sahnenin tanrılarıyla, ne perileriyle, ne de tiyatronun gizemiyle buluşamıyor.

OYUNCU SÖKÜĞÜNÜ DİKER BE AĞABEY!
Funda Çebi'nin kostümlerindeki abartıya sözüm yok, ama giderek “müsameremsi” olmuş. Şebnem Sönmez'in eteğinin yırtıklığı elbette onun kabahati değil, olsa olsa Şebnem Sönmez'in parmaklarının dikiş iğnesi tutamamasından kaynaklanmıştır. Sabahattin Eyüboğlu'nun çevirisi, ne de olsa Sabahattin Eyüboğlu çevirisi... İrfan Varlı'nın ışık tasarımı iyi.

Oynanışa gelince... Genç oyuncuların beni mutlu ettiğini gönül rahatlığıyla söyleyebilirim Özdemir Abi. İçlerinden Zeynep Gülmez'e rolünü daha belirginleştirmesini teminen, kendi sesinin parametrelerini değiştirme sanatına önem vermesini bir “amca” olarak öğütleyeceğim. Hatta, sözcükleri Stanislavski'nin bakış açısıyla duyumsamalı. Haksız mıyım Özdemir Abi? Yalnızca bedensel tavrı, jestleri, mimikleri, değil, yanı sıra Mariane'ın ses kimliğini de araştırmalıydı diyeceğim. Özbek Yıldız'ın seyirciye doğrudan ulaşma yeteneği ve önünde bu yeteneği geliştireceği yılları var. Dilerim çabuk davranır. Gökçer Genç, Clèante'a dönük olası tüm yaklaşımları anlamış. “Aferin”den başka ne diyebilirim ki!

FADİK KIZDA İŞ VAR
Fadik Atasoy, Elise'de bireysel özelliklerine bağlı olarak çeşitlemeler de yapıyor, çok da iyi ediyor. Tekin Temel, canlandırdığı her üç karakterde de görevini yapmakta. Emrah Kolukısa, gerek Anselme'da, gerekse La Flèche'de kendi düşünceleriyle, yazarın düşüncelerini birleştirmiş, genel çizgiye ulaşmış, yazarla ortak bir anlayışı benimsemiş, yaratıcı yorumunu da ortaya sermiş. Şebnem Sönmez, commedia dell'arte biçeminden de yararlanarak müthiş bir Frosine yaratmış. Şebnem Sönmez'in sahne tekniği, yaratıcı kişiliğine de sinmiş. İçgüdüsel kaynaklarının tümünü seferber ederek başarıya ulaşıyor. “Helal” derim ben böylesine...

KISACIK ROLDE KÖKSAL ENGÜR
Jacques Usta'yı ise Köksal Engür canlandırmakta. Nasıl mı? Anlatayım, sen karar ver Özdemir Abi. Hani Jacques Usta, Harpagon'la ziyafet mönüsü üstüne tartışırlar ve Usta: “Öyleyse dört büyük tas çorba, beş kap baş yemek, sonra efendime söyleyeyim...” gibilerinden bir şeyler söyler ya... Esasında Usta, o sırada listenin gerçekliği konusunda özür dilermiş gibi Harpagon'a bakarak yiyecekleri parmaklarıyla sayıp sıralarken, hınzırca zevk almaktadır. İşte burada, tam burada, Köksal Engür'ün yemekleri sayan parmaklarının jest olarak kesinliğiyle, Harpagon'a yöneltilen göz korkutma amaçlı bakış arasındaki karşıtlığa ve bedensel yöneliş ayrımına dikkat çekmek isterim. Senin oralara gelirlerse elbette bu oyunu göreceksin biliyorum. Allasen dikkat et. Bir de, Valère'e: “Aman kâhya efendimiz, bunun sırrı neyse öğretin bize; aşçılık işini de siz alın üstünüze. Nasılsa karışmadığınız iş yok bu evde,” derken, yani tepesinin tası atmak üzereyken, zıvanadan çıkışındaki başarıyı gör ve öfkesini nasıl “ideatif imleme” jestiyle vurguladığı “... karışmadığınız iş yok bu evde” suçlamasıyla nasıl doruk noktasına taşıdığına lütfen tanık ol. İşte Köksal Engür bu be Özdemir Abi!

HALUK BİLGİNER GENE DORUKTA
Ve Haluk Bilginer... Harpagon'un sinirli, öfkesi burnunda, kalıbına sığamayan, tutkulu yapısını öylesine başarıyla yansıtıyor ki, şaşar kalırsın. Arada metni güncelliyor da... Bence iyi de ediyor. “Bu ülkede herkes soyguncu. Bunu bir tek ben mi yapıyorum”, “Asmayalım da besleyelim mi” gibi ekleme sözlerle seyirciyi daha bir silkeliyor. Haluk Bilginer, bedeni ile sözcükleri arasında devamlılık sağlama başarısını “Cimri” de de sürdürmekte. Bakışı ve anlama jestleri birinden diğerine hissettirmeden geçiyor. Özdemir Abi, bir kez daha anladım ki, Haluk Bilginer sahne üzerindeki zamanı, müzisyenler gibi hissetmeyi bilen bir oyuncudur ve de “emsalsizgillerden”dir.

Düşünsene Özdemir Abi, bir özel tiyatro İstanbul'un Moda semtinde moda olmayan Molière'den Cimri”yi oynuyor. “Cimri”, hiç kuşkum yok ki, sezonun görülmesi gereken oyunlarından. İstanbul eşrafından eşini dostunu uyar, kaçırmasınlar. Kaçırdıktan sonra hayıflanmasınlar.

Selam ederim, gözlerinden öperim.

Muhabbetle.

JaqLee
04-07-10, 06:36
IV. Murat...

Tarihin tozlu raflarını vitrininden izlemek bazen çok sıkıcı bazen de keyif alıcı gelebilir bizlere. Öyle ki yaşanılan her olay geleceğin de bir kopyasıdır gerçekten. Bozulan, süngü çekilen her toplum yıkılışından önce muhakkak ibret verici dersler yaşamaktadır. Düşünün on altıncı on yedinci yüzyıllar bu toplumda halen yaşanmakta. Birileri hala kendisini hukuktan adaletten üstün görmekte, saymakta. Ah, bi'de fark edenimiz olsa…

Konuya geçmeden önce beğendiğim noktaları sıralamak istiyorum: Önce dekor iyi dizyan edilmiş. Atıl YALKUT kendisini oyundan önce de sonra da iyice hissettirmiş. Saray sofası, yeni çeri (paşa) durumları yerinde işlenmiş. Dekoratif anlayış boyut kazanmış. Kostüm konusunda artık kendimle sorun yaşamaya başladım diyebilirim. Bugüne kadar (Hayvan Çiftliği hariç) hiçbir oyunda kostüm beğenemedim. Ama bu oyunda ön yargım yıkıldı. Nilgün GÜRKAN başarılı bir işe imza atmış; fakat eleştirtiğim iki önemli husus var. Birincisi: Arka fonlar sahnede gölgeleme yapmamış mı? İkincisi: Şu padişahlar gösterilirken niçin her defasında kocaman etek tarzı bi'şeyler dener kostümcüler?... Tamam o yüzyıllarda giyim bu noktada doğru olabilir. Ama biraz basite kaçan bir girişim değil mi bu? Bu güne kadar izlediğim her tarihi oyunda aynı manzarayla karşılaşıyorum. Müzik konusunda söylenecek sözüm yok. Selim ATAKAN'ın yaratıcılığı baştan sona güzel, etkileyici. Yönetimde iyi bir ciddiyet var. Farklılık var. Komplike bir disiplin oluşturulmuş. Üniversitede eleştirmenlik kursu aldığım yıllarda hocalarım, oyun eleştirisi yazarken mutlaka basit cümlelerle, derin konulara girmeden düşüncelerinizi sıralayın demişlerdi. Şimdiye kadar hiçbir oyunda bunu yapamamıştım, sanırım bu oyunda bu yargımda değişiyor. İyi oyun seyretmek bir eleştirmen için keyfin son durağıdır bana göre. 4.Murat bu keyfi izleyenine yansıtıyor.

Oyunun konusuna inceden değinmek istiyorum. 4.Murat' ın tahta çıkışı ve ulema sınıfının yönetime olan egemenliği… Osmanlı hanedanlarının yaşadığı saray içi enrikaları… Bi'de tabu haline gelen kuralların yıkımı… Bozulan, dağılan bir devleti toplama, yükseltme çabası… Yeniçerilerin, sadrazamların yönetimdeki hakimiyetleri… ve bunları yıkmaya çalışan bir padişah…

Hüseyin KÖROĞLU padişahlık simgesi olan karizmayı, üstün duruşu yerinde oynamış. Kendisini oyun boyunca sekteye uğratan bazı konularda pek oturaklı bir duruş sergileyememiş, ama kendisinden kaynaklanmayan bu hatalardan dolayı direkt bir eleştiri yapmak çok saçma olur. Gücü simgeleyen topuz sahnesindeki konuşma üstün duruşu yerinde gösteriyor. Aliye UZUNATAĞAN için söylenecek birkaç nokta var. 4.Murat' ın oyundaki hakimiyetinde ondan daha ön plana çıkarak biraz gölgeleme yapmış diyebilirim. Tama valide olmak, oynamak zor; fakat ön plana çıkması gereken padişah değil mi? Bakışları pek beğenmedim. Biraz daha entrika biraz daha küçümseyiş olmalı. Seyirci profili engellenmemeli.

4.Murat'ın sakin kişiliğinin bozulmasına neden olan olaylar ceriyan ederken, Sadrazamın ve yandaşlarının göz boyama planları yönetmen için iyi bir başarı… Aslında öyküyü vakanüvist tarihten öğreniyoruz; ama yinede yaşanılanları aktaran Turan OFLAZOĞLU diliyle, aktarımıyla oyunu gerçekle bütünleştirmiş. Yönetmen oyunu iyi okuyarak tahlil etmiş.

Yıllar önce Cihan ÜNAL TRT için bu projede boy göstermişti. O dinlendirici ses tonajıyla etkili bir girişim yapamamıştı. Fakat Ayten GÖKÇER' in oyun içindeki oyunu tasvir eden konuşmaları bakışları hala gözlerimin önünde. Acaba Engin ULUDAĞ bu projeyi hayata geçirmeden önce bu projeyi seyretti mi merak ediyorum. Ya da oyuncular karakter çalışmalarında bir ön izleme oluşturmuşlar mı?

Şehir Tiyatroları'ndan edindiğim bilgiye göre oyun gelecek sene için tasarlanmış, proje edilmiş. Yönetmen umarım bu yılki gösterim için acele etmemiştir. Eğer seneye bir daha ön çalışma yapılacaksa bence olayın ardındaki konular ön plana çıkarılmalı. Yani ana karakterlerin yanındaki ara karakterler için uğraş olmalı.

İrem ARSLAN' ı pek beğenmedim. Biraz daha sahne performansı gerekli. Oyundan düşmeden oynamalı. Emre NARCI, Erhan ÖZÇELİK, Münir KUTLUĞ ön plana çıkanlar. Sahnede iyi yer edinmişler. Gökhan METE için parantez açmak istiyorum. Başarılı bir oyuncu. Bana kalırsa daha çok önem taşıyan ana rollerde sahne almalı.

4.Murat kalsik bir Turan OFLAZOĞLU oyunu… Tarihin sayfalarını eşeleyen, görünmeyenleri kafamızda ceriyan ettiren bir oyun… Başarılı ve bir o kadar hırslı bir çalışma seyretmek gerçekten beni memnun etti. Umarım önümüzdeki dönemlerde söylediklerim dikkate alınıp başarı yükseklere çıkarılır.

JaqLee
04-07-10, 06:36
SİYASAL, TOPLUMSAL VE AHLÂKSAL BİR ÇÖKÜŞÜN ÖYKÜSÜ: "KİRALIK KONAK"

Merhaba Özdemir Abicim.

Ne özlemişim seni! Geçen hafta pazartesi akşamı “2005 - Afife Tiyatro Ödülleri”nin dağıtıldığı törende özlem gideremedik, ama olsun. Birkaç dakika görüşebilmek dahi benim için önemliydi. Zaten o kalabalıkta kimi gördüm, kimi göremedim, vallahi ayırtında değilim. Ödül alanların çoğunu kutlayamadım bile. Sunucu fiyaskosunun dedikodusunu bile ağız tadıyla yapamadık. Ama Canan Göknil, nasılsa nasıl, geldi buldu beni. Eksik olmasın. Hani sonradan: “Yahu, senin kaşın gözün kalkmış, ben senin bu halini bilirim, pek iyi halin değildir bu halin, ne bu halin,” diye sordun ya!.. Aynı soruyu Dostum Alev (Uçarer) de sorunca, İtalyan Lisesi'nde sınıf arkadaşım Houte Couture Vural (Gökçaylı) da yineleyince “hal-i pür melâlimi arz etmek caiz oldu”.

CANAN GÖKNİL, “ADAB-I MUAŞERET” DERSİ VERİR, AMA ALMAZ

Canan Göknil o hengâmede, anadan doğma babadan olma görgülü olduğunu ima ile, benim kendisine görgü dersi veremeyeceğimden söz etti. Neymiş olay? “Haybeden Gerçeküstü Aşk” oyununu değerlendirirken (Tiyatro… Tiyatro Dergisi - Mart 2005, Sayfa 8) Canan Göknil imzalı kostüm tasarımına sıra geldiğinde: “'Kadın'ın balayı dönüşü giydiği “pointillé” şifon elbiseye takıldım. Tam bir “robe de soir”. 'Kadın', kokteylden ya da akşam yemeğinden mi geliyor; yoksa uçaktan, trenden, otomobilden inmiş, balayı yolculuğundan mı dönüyor,” demişim ya, meğer bu hiddet ve bu celâl ol nedendenmiş. “İsterseniz bir gün bir yerde oturup tartışalım. Burası bu tartışma için uygun bir ortam değil,” dedim, dedim demesine de, herhalde benim bilemediğim yeni görgü kuralları çıkmış olmalı ki, sağına soluna doğru “müstehzi tebessümüyle” salınarak, benim kendisine görgü dersi veremeyeceğim yolundaki fetvasını yeniledi. Yahu Özdemir Abi, şu “eleştirmek” eylemini kimileri neden “elleşmek”le karıştırıyor, vallahi anlamıyorum, anlayamıyorum. Yani, bir oyunu izledikten sonra, oyunun yaratıcılarıyla, alışverişte alanla satanın birbirlerinin elini tutup sıkarak uzlaşmaları gibi yapmaya mecbur muyum? İllâ da Hıncal Uluç gibi: “Kız Canan… (Göknil) o ne şirin kostümler öyle.. Beni de giydirsene!.. (Sabah - 5 Şubat 2005)” mi demeliyim? Canan Göknil, uçakla, trenle, vapurla, otobüsle, her ne ileyse ne, gittiği gezi dönüşlerinde şifon elbise giyiyorsa, bana ne! Tiyatro sahnesindeki tasarımını eleştirirsem ona ne! Bu tür bir eleştirinin “görgü dersi” vermekle almakla ilgisi, ilişkisi ne!

GELELİM KONAĞIN KİRALANMASINA

Neyse! İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları yapımı “Kiralık Konak”ı göreli epey oldu. Malûm, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun ilk romanı. Her ne kadar “Yaban”ın popülerliğinin gölgesinde kalmışsa da, işlediği dönemin olgularını ve batılılaşma sürecinde kuşaklar arasında yaşanan çelişki ve çatışmaları gözler önüne sermesi açısından, hem Yakup Kadri'nin, hem de Türk romanının en önemli yapıtlarından biri olarak tanıtıldı bizlere. En azından ben öyle bilirim. Zaten yanılmıyorsam sen de bir kitabında aşağı yukarı aynı sözleri söylemiştin, anımsıyorum. Bu önemli yapıtı Tarık Günersel, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları için sahneye uyarlamış.

Oyunun matine gösterisine gittim Özdemir Abi. Allah seni inandırsın salon “full”. Lise öğrencileri koltukları doldurmuş. Vazgeçtim oyun dergisinden, distribüsyonun fotokopisi bile yok. Öğrenciler, haydi diyelim ki Yakup Kadri'yi biliyor. Ama hiç mi oyunu kim sahneye uyarlamış, yaratıcı kadro kimlerden oluşuyor, sahneye koyarken neler düşünmüş, kimler oynuyor merak etmezler! Etmesinler efendim, nelerine gerek, oturup koyun gibi seyretsinler. Öğretmen de, bir gün sonra “kompozisyon” ödevi verir, “müfredat” programı işler, olur biter. Televizyon programına çıkan, gazetelerde, dergilerde köşe tutan kimi ÇÜK'lerse (Çok Ünlü Kişiler), çocuklarımızın, gençlerimizin tiyatroya gitmediklerinden yakınmalarını sürdürürler.

OYUN NEYİ ANLATIYOR YA DA ANLATMAK İSTİYOR

“Napacağız şimdi” diye düşünürken oyun başladı. Anlatılan olayların yaşandığı dönem, II. Meşrutiyet yılları. Yakup Kadri, daha işin başında eski ve yeni devirler arasındaki farklılıkları sıralamaya başlıyor: “…zamanlar artık eski zamanlar değil, iki sene içinde pek çok adetler değişti ... “, “…İstanbul'da iki devir oldu: Biri İstanbulin, diğeri redingot devri...”, “…Osmanlılar hiçbir zaman bu İstanbulin devrindeki kadar zarif, temiz ve kibar olmadılar...“. Gene hemen başlarda, olayların baş kahramanı Seniha'nın (Sevinç Erbulak) dedesi olan Naim Efendi (Toron Karacaoğlu), damadı Servet Bey (Tarık Şerbetçioğlu) ve kızı Sakine Hanım'ın (Binnur Şerbetçioğlu) birbirleriyle ve çevreleriyle ilişkileri eski-yeni karşılaştırması dahilinde anlatılarak, İstanbul'un sözü edilen bu iki devri seyirciye aktarılıyor.

BAKALIM TARIK GÜNERSEL FOTOĞRAFI NASIL ÇEKMİŞ

Tarık Günersel, romandaki: “Naim Efendi, yeni sazdan, yeni şarkılardan zevk almak şöyle dursun, son senelerde artık yazılan ve konuşulan Türkçe'yi de anlamıyordu...”, “Naim Efendi evvela damadı, sonra torunları sayesinde daha nelere alışmıştı...”, “…Biçare adam kızı evlendiği günden beri, aşağı yukarı yirmi senedir, her gün bir eski itiyada veda etmekten ve her gün yeni bir mecburiyete katlanmaktan başka bir şey yapmıyor...” betimlemelerinden anlaşılan Naim Efendi'ye açıkça acımaları pek dikkate almamış. Günersel'in bu tür oyunların uyarlamalarındaki ustalığını bilirim, ama eski dönemden gelen alışkanlıkları, terbiye ve görgüsüyle, yenilikler karşısında Naim Efendi'nin şaşkınlığının, eski-yeni sorunsalının o dönemde yaşayan kişiler üzerindeki etkisinin altını pek çizmemiş gibime geldi. Belki çizmemiş değil, çizmek istememiş, orasını bilemem elbette. Ama yeni devri örnekleyen karakterlerden “züppe“, “…garabet yapan, tatlı su Frenkleriyle düşüp kalkan, yabani ve perişan bir sesle bir takım opera parçaları terennüm eden…” bir kişilik olarak tasvir edilen Servet Bey'i yerli yerine oturtmuş. Servet Bey'i de (her ne kadar Cemil ile Seniha'nın babası olarak biraz genç kalıyorsa da) Tarık Şerbetçioğlu pek isteyerek, yürek koyarak, heyecan duyarak oynayınca, amacına daha bir kolay erişmiş. Servet Bey'in oğlu, Seniha'nın kardeşi Cemil'in (Doğan Alktınel), Beyoğlu gecelerine olan düşkünlüğü, Beyoğlu'nda oturan metresi ve Cemil'in genel davranışının sahnedeki yeriniyse, doğrusu pek tıkız bir biçimde belirlemiş. GÜNERSEL KARAKTERLERİN ÇİZİMİNDE BAŞARILI

“...Herkesin kendine mahsus bir hayatı vardır. Siz zannediyorsunuz ki, herkes, herkes gibi yaşayabilir. Annem nasıl sizin gibi bu konakta yaşayıp ihtiyarladıysa ben de onun gibi yaşayıp ihtiyarlamaya razı olacağım. Halbuki ben mutlaka kendi hayatımı yaşamak istiyorum...”. Seniha'nın dedesi Naim Efendi'ye, Faik Bey'le (Mert Yavuzcan) olan ilişkisine karışıp, Faik Bey'in babası Ragıp Efendi'yle konuşmaya gittiği için kızgınlığını belirtirken söylediği bu sözlerle, esasında Seniha karakterinin ana hatları çizilirken başarılı olmuş Tarık Günersel. Avrupa'nın şenlik ve aydınlık kentlerinin, Seniha'yı, yani romanın ve de elbette oyunun baş kişisini, büyülü bir surette kendine doğru çekmekte oluşunu; en küçük detayına kadar her tarafını bildiği ve adeta ezberlediği evinden, doğduğu günden beri daima aynı havayı yuta yuta bunaldığını hissettiği bu ülkeden kaçmak; uzaklara, görülmemiş, işitilmemiş yerlere doğru gitmek istemini de iyi aktarmış.

TARIK GÜNERSEL, KİMİ YERLERDE HIZLI MI KONUŞMUŞ

Özemir Abi bilirsin, Seniha'nın kaçmak istediği her şeyi, bunaltıcı ve sıkıcı konağı ve ülkeyi, büyük babası ihtiyar Naim Efendi simgeler. Naim Efendi çok iyi yürekli, sevimli fakat “eski kafalı” bir ihtiyardır. Seniha hayatta en sevdiği varlıktır. Seniha da onu sever, ancak bir yandan da dedesinin onun için düşündüğü hayattan kaçmak istemektedir. Bütün olaylar Seniha ve onun yaptıkları etrafında gelişir. Seniha'nın Faik Bey'le ilişkisi, bu ilişkinin çevrede duyulup ayıplanması, Seniha'nın Avrupa'ya kaçışı, sinir krizleri, Avrupa'da bulunduğu süre içerisinde ondan gelen mektuplar, Naim Efendi'nin torununa para yetiştirme çabaları, Seniha'nın Avrupa'dan dönüşü ve bu dönüşü izleyen olaylar, Seniha'nın gece hayatı ve erkeklerle ilişkileriyle dedesinin bunlara müdahale edemeyip günden güne çöküşünüyse pek bir çabuk anlatmış Tarık Günersel.

Ukalâlık sayma n'olur, bilirsin mutlaka, ama hani anımsatayım istiyorum, romanın ikinci yarısında, yani Seniha'nın Faik Bey'le ilişkisinin noktalanmasından sonra, kuzeni Hakkı Celis (Gökhan Eğilmezbaş) ön plana çıkar. Hakkı Celis, romantik Batılı şairlere tutkun, duyarlı bir gençtir. Seniha'ya da oldum olası aşıktır, onun için şiirler yazmaktadır. Aslında o da “Batı”ya, Batı şairleri yoluyla hayrandır, ancak onun için asıl önemli olan Seniha'dır.
- ...Seniha abla, bizi pişiren ıstıraptır; gezip görmek değildir. Sizden evvel kaç kişi Avrupa'ya gitti geldi. Bunların bazılarının kıyafetlerinde epeyce değişiklik gördüm, fakat ruhlarında ne değişti; bilmiyorum. Bunlar bize oradan, başlarında bir acayip sarhoşluk ve gözlerinde safiyane bir hayretle avdet ettiler. Seniha abla, siz de bunlardan biri misiniz?
- Ooo, daima felsefe! Sen hiçbir zaman hayat adamı olamayacaksın, hiçbir zaman, zavallı Hakkı!
Bunun üzerine genç adam acı acı gülümseyerek yarı ciddi, yarı şaka cevap verdi:
- Öyleyse ölüm adamı olurum.

AÇIK ANLATIMIN YEĞLENMEMESİ “HUSUSU”

Hakkı Celis, bu sözü söyledikten sonra, uzun uzun düşünür. Çanakkale Cephesi'ne giden askerler arasına katılmaya karar verir. Seniha'ya olan aşkı, eski romantizminin anlamsızlığını kavramasıyla bir “memleket aşkı”na dönüşmüştür. Ona göre bu, çok daha anlamlı bir duygudur. Gerçi Seniha, zengin bir diplomatla yapacağı evliliğin bozulmasından hemen sonra, Hakkı Celis'e kendisini gerçekten seven tek kişinin o olduğunu bildiğini söyleyecektir, ancak ertesi gün cepheye gidecek olan genç adam için artık Seniha'nın aşkı çok eskilerde kalmıştır. Yani Hakkı Celis, hâlâ eskiden tanıdığı Seniha'yı sevmektedir, Avrupa'dan döndüğünde bambaşka bir hoppalığa bürünmüş olanı değil. Özdemir Abi, bunlar da, Tarık Günersel'in uyarlamasında bana sorarsan yeteri kadar açık anlatılmamış. Batılılaşma sürecinde özentilik ve aşırılığa kaçıp, bu yozlaşmayı yaşayan karakterlerde hep olumsuz gelişmeler görülmesini, Faik Bey ve Seniha'daki bu kötüye gidiş, bu çöküş, eski değerleri hiçe sayarak bildiklerini okuyan, tutkularının esiri olan batı hayranlarının da ortak çöküşlerini temsil etmesini yeterince verememiş. Yakup Kadri'nin isteği olan, romanda eleştirel boyutta yaklaştığı Doğu-Batı, eski-yeni sorunsallarını ve dönemin yaşayış tarzıyla batılılaşmak adına değerleri yozlaşmış olanları göstermeyi tam anlamıyla aktaramamasının elbette belli nedenleri var. Var olduğuna ben inanıyorum ve az sonra değineceğim. Gene de, karşı olunanın aslında Batı'nın kendisi olmadığını anlatmış. Hakkı Celis'in askere gitmesiyle ilgili bölümlerde çok radikal olmayan milliyetçilik izlerini (eline sağlık) silmiş atmış.

EMMA İLE SENİHA

Özdemir Abi, sana bir şey söyleyeyim mi, Flaubert'in “Emma” karakteriyle Seniha'nın, bir çok, ama pek çok bakımdan benzerlikleri benim “Kiralık Konak”ı lise yıllarımdan bu yana sevmemenin nedenini oluşturmuştur. Her iki karakter de yerlerini yadırgayan, bulundukları yerden bir türlü mutlu olmayan ve sürekli başka bir yerlere gitmek isteyen birer porte çizerler ya! Her ikisini de bulundukları yerde rahatsız eden nedenler benzer nedenlerdir ya! Hep o şatafatlı hayatlara, renkli dünyalara duyulan bir özlemleri vardır ya! İşte bu benzerlikler beni hep rahatsız etmiştir.

BENZERLİĞİN BU KADARINA “OHA OLUYORUM” VALLAHİ

Özdemir Abicim, bir kez daha dikkat ettim de, her iki baş kahramanın başından geçen olaylar ve çevrelerindeki karakterlerin benzerlikleri amma da dikkat çekici haaa! Örneğin Emma sıkıntılar sonunda sinir hastalığına yakalanır ve hava değişikliği tavsiye edilerek kocası Charles tarafından Rouen'a götürülür. Aynı şekilde Seniha da “birbirinden şiddetli iki sinir buhranı” geçirir ve hekimlerin tavsiyesiyle Büyükada'ya, halasının yanına gider. Emma, Vaubyessard şatosunda rastladığı kadınların kendisinden güzel olmadıklarını görür, ancak lüks içinde yaşamalarına ifrit olur. Seniha da, Paris'e gitmek üzere olan Belkıs'ı kıskanır, oysa Belkıs'ın vücudu: “…ne kadar ham ahlat, tavırları ne kadar adî ve giyinişi ne kadar kaba”'dır.

FİZİKSEL TEPKİLER BİLE BENZEŞİYOR BE ÖZDEMİR ABİ

Seniha ve Emma'nın aşık olduklarında gösterdikleri fiziksel tepkiler de birbirine çok benziyor. Örneğin “...Emma zayıfladı, yanakları soldu, siması süzüldü. Siyah çatkıları, iri gözleri, düz burnu, kuş kadar hafif yürüyüşü ve daima sessiz haliyle hayatın üstündeymiş gibi yaşıyor, alnında âdeta ulvî bir kaderin belirsiz izini taşımıyor muydu?” Faik Bey'e duyduğu aşk sonucunda Seniha'da da benzer değişimler gözlenir; “...evvelden rengi yanaklarının uçlarına doğru hafifçe pembe ve şekli değirmiye yakın olan bu yüze sıcak bir solukluk ve narin bir uzunluk geldi. Bakışlarına sert bir süzgünlük ve yürüyüşüne, oturuşuna, kalkışına lâtif bir perişanlık geldi; rüzgârda sallanan dallar gibiydi....” Hatta, iki kadın karakter aşkla ilk olarak doğanın içinde tanışırlar, öyle ki Rodolphe ile Emma ilk kez göl kenarında sevişirlerken, Faik Bey ile Seniha da Büyükada'da deniz kenarında halvet olurlar.

“BU KADARI DA OLAMAZ,” DEME, OLMAZ OLAMAZ

Ya, işte böyle Özdemir Abi, Belki anımsamazsın, ama iki kahramanın etrafındaki karakterler bile benzerlik gösteriyor yahu! Örneğin hem “Madame Bovary”de hem de “Kiralık Konak”ta tek bir kadına aşık iki erkek var. Seniha'ya aşık olan Faik Bey ve Hakkı Celis ile Emma'ya aşık olan Léon ve Rodolphe. Bak sen şu rastlantıya! Amanınnn gııı! Léon ve Hakkı Celis de karakter olarak birbirlerine benzemiyorlar mı sence? Toy, çekingen yapılarıyla kadın kahramanları saf ve masum bir aşkla seviyorlar da seviyorlar. Rodolphe ve Faik Bey ise, pişkin, tutkulu ve maceraperest tipler. Bunun yanı sıra, Emma öldüğünde kocası Charles, Emma'nın aşığı Rodophe ile dost oluyor. Aynı şekilde, Seniha Avrupa'ya kaçtığında da Faik Bey ile Hakkı Celis kardeşleşiyorlar. Gerçi önceleri Hakkı Celis, Faik Bey'den pek hazzetmiyor, onu kıskanıyor, ama ikisinin ortak noktaları olan Seniha'ya duydukları aşk bir şekilde onları bir araya getirmeye yetiyor da artıyor bile.

Bütün bu benzerliklerin yanı sıra, göze çarpan en önemli farklılık, romanların sonunda ölen kişilerde Özdemir Abicim. “Madame Bovary”de Emma ölürken, “Kiralık Konak”ta Seniha değil, Hakkı Celis ölüyor. Seniha ise, yaşamına kaldığı yerden, aynı maskeyle devam ediyor, hatta Hakkı Celis'in öldüğünü öğrendiği eğlence sofrasında aldığı haberden bir an için rahatsızlık duysa da, eğlenmeyi ya da eğleniyor görünmeyi sürdürüyor.

Şimdi bu benzerlikleri ister romanın bütününe mal et, ister etme Özdemir Abi. İstersen: “Yakup Kadri, Seniha karakteriyle, değişen yargı değerlerini, yozlaşmayı, batılılaşmaya çalışırken yitirilen değerleri gözler önüne seriyor,” diye kükre. Benim düşüncem bu, söyleyeceklerim de bu kadar.

KONAĞIN BÜYÜK SALONUNDA YOLLUK

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları yapımı “Kiralık Konak”ın dekor tasarımını Atıl Yalkut yapmış, ama görsen : “Keşke yapmasaymış,” dersin. Ayol, koskoca Şehir Tiyatroları deposunda halı mı kalmamıştı da, sıradan bir yolluk kullanmış, şaşmamak şaşırmamak mümkün değil! O arka dekor, o koltuk, o sehpa, o masa… Duygu Türkekul'un kostümleri kötü değil; Hüseyin Tuncel'in müziği de kulağa hoş geliyor; Ersin Aşar'ın efektleri de… Murat Işık'ın ışıkları ise “Eh” düzeyinde. Tarık Günersel, sahne düzenini iyi kurmuş. Trafik aksamıyor.

OYUNCULARI SORACAKSIN, BİLİYORUM

Oyunculara geldiğimde, Gökhan Eğilmezbaş Hakkı Celil'i daha incelikli oynamalı derim ben. “Her kafiye bir söz kalıbına dökülürken, hiçbir ölçüye uymayan: 'Ani bir hamleyle doğdu bir buse'yi de, daha kalıbında söylemeli,” diye de eklerim. Mert Yavuzcan ve Cem Uras, duyguları ifade etmenin gözlerden sonraki durağının yüz ve mimikler olduğunu öğrenmeliler. Yoksa oyuncu olamazlar. Aslıhan Kandemir'in gövdesi ile ruhu, yetmezmiş gibi bir de iç aksiyonu ile dışa dönük hareketleri arasında uyumsuzluk var. Doğan Altınel ne yapmak istiyor, neyi oynuyor, anlayamadım. Alev Oraloğlu, Polonyalı mürebbiye Madam Kronska'da gövdesini yapaylıklara ve gerilimlere karşı başarıyla uzak tutmakta. Kullandığı Alman ve Fransız lehçeleri de iyi. Yeliz Tozan Uysal, gözümü üzerinden ayırmadığım oyunculardan. Neyyire rolü kısa, ama benim umutlarımı kıvılcımlandırmayı sürdürecek yeterlilikte. Meriç Benlioğlu, son derece zarif ve ekonomik bir Belkıs çizerken; Berrin Koper, Selma Hanım'ın tutkusunun doğasını da, kendisine yol gösterecek yöntemi de iyi biliyor. Bir de bağırma tonunu ayarlayabilse… Naci Taşdöğen, çok sevimli bir Ragıp Efendi olmuş.

BİNNUR İLE TARIK ŞERBETÇİOĞLU'NUN BAŞARILARI

Binnur Şerbetçioğlu, babasıyla kocası arasında gelgitler yaşayan Sakine Hanım'ın ruhsal özüne o kadar derinlemesine inmiş ki, Sakine Hanım'ı işte bu nedenle fevkalade detaylı bir çeşitlilik içinde başarıyla canlandırabiliyor. “Bravo” doğrusu… Zaten, ”Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu” dalında aday gösterildiği, gerek “10. Sadri Alışık Oyuncu Ödülleri”nde, gerekse “2005 - Afife Tiyatro Ödülleri”nde, ödülü burun farkıyla alamayışı benim en iyi doğrulayıcılarım. Zamaneye ayak uyduran, zenginliğin ve paranın fırsatçılığında ruhunu da soyan Servet Bey'de Tarık Şerbetçioğlu, Servet'in varolan olgularını, o olguların sıralanışını ve birbirleriyle olan dışsal ve fiziksel ilişkilerini öylesine titizlikle saptamış ki, alkışı gerçekten hak etmekte. Onun da, yukarıda andığım iki ödülün “Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu” adayları arasında olmamasına hayıflanışım işte bu yüzden Özdemir Abi. “10. Sadri Alışık Oyuncu Ödülleri” seçici kurulunda ben de varım, ama Tarık Şerbetçioğlu'nun hakkının yendiğini “aççık seçik” itiraf ediyorum. “10. Sadri Alışık Oyuncu Ödülleri”nde Onur Ödülü”ne değer görülen Toron Karacaoğlu'nu soracak olursan, aynı Toron Karacaoğlu. Aynı titizlik, aynı ciddiyet…

SEVİNÇ ERBULAK FENOMENİ

Sevinç Erbulak'a gelinceee… Sevinç Erbulak, sahne üstündeyken canlandırdığı karakterin bütün arzularını, özlemlerini ve eylemlerini, hareketlerini rol metninin basılı olduğu durağan kağıtlardan değil, gösterimde bulunmayan oyun yazarından da değil, yanı başındaki yönetmenden dahi değil, yaratıcı olarak kendisinden alıyor. Hayatın önüne çıkardığı bütün 'yüz'lerde aradığını bulamayan Seniha'ya, dışarıda gördüğü peyzaja aldanıp cama toslayan kuşçasına yaklaşıyor. “Kiralık Konak”, esasında Sevinç Erbulak için yepyeni bir aşama olmuş. Daha doğrusu son aşama... Doğal olarak gelecek oyuna kadar…

BU OYUN, ŞERBEÇİOĞLU ÇİFTİ VE ERBULAK İÇİN SEYREDİLİR

Yukarıda andığım yılın iki kurumunun ödülleri arasındaki “Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu” ödülü adayları arasında adına rastladığımda heyecanım bu yüzdendi. Ödüllerden birini Esra Bezan Bilgin'in, diğerini Dolunay Soysert'in alıp gitmesine hiçbir itirazım yok da, ne bileyim, keşke bir üçüncü ödül daha olsaydı diyesim geliyor içimden.

Önümüzdeki sezon, Tarık Şerbetçioğlu'nu, Binnur Şrbetçioğlu'nu, Karacaoğlu'nu, Sevinç Erbulak'ı beraber seyredelim istiyorum Özdemir Abi. Romanı boş ver, bir heyecanı beraber yaşayalım istiyorum.

Yengemi öpüyorum, gözlerinden “bus” ediyorum.
Sağlıcakla kal

JaqLee
04-07-10, 06:37
SEYİRCİNİN OTA ÇOKA GÜLMEDİĞİ BİR KOMEDİ: "SAĞLIK OLSUN"

Sevgili Özdemir Abicim.

Genel olarak üç çeşit dramatik ifade türü var diyorlar, sen ne dersin? Birincisi şiirmiş. İkinci sırada düz dramla düz komedi gelmekteymiş. Üçüncüyse, yüksek komedi… Ne tuhaf değil mi!.. Her üçü de insanoğlunun yaşantısı ile uğraşan yapı taşları, öyle değil mi ama! Gerçekten de, şiirli dram, insanoğlunun yaşantısını ölümsüz gerçeklerle, içlek değerlerle ölçmekte. Dramla komedi ise, bu yaşantıyı insan doğasının belli ölçekleriyle değerlendiriyor. Yüksek komedi mi? “Yüksek komedi, insanı görenekleri ve alışkanlıklarıyla tartıp biçer” diyeceğim izin verirsen.

KOMEDİ NELERDEN DOĞAR

Şiirli dramda aktörün yorumu, her zaman piyesin temeli olan felsefeden yön almalı tamam da, ya düz dram? Ya da düz komedi? İkisi de insanoğlunun özelliklerini, sadece gerçeğe uygun olarak, abartma ile yüceltilmiş, belli bir görüş açısından yorumlamak istiyor. Bununla beraber, bu yorumun kökleri insanoğlunun taaa evrensel niteliklerine kadar uzanmakta. Yanlışım varsa lütfen düzelt Özdemir Abi, yüksek komedi de, piyes yazarının da, aktörün de başlıca endişesi, davranışa üstünkörü de olsa gene derinlemesine etki eden belli bir çağın dışarlak göreneklerinden kaynaklanmakta. Gerçek komedi, işte bunlardan doğuyor, büyüyor, gelişiyor. Haksız mıyım?

HOPPALA YAVRUM HOPPALA

Bugün edebiyatı, yazıyı, sinemayı hareket; tiyatroyu ise konuşma sanatı olarak tanımlıyorlar. Günümüz tiyatrosu, doğal olarak ticari kaygılarla hareket etmekte. Tiyatro, nedense bu açıdan hiç mi hiç tartışılmamakta. Zaten “komedi” diye sahnelenen oyunların çoğunun düzeyi, bu tartışmayı başlatamaz nitelikte. Fars desen fars değil, vodvil desen ilgisi yok, bulvara hiç benzemiyor... Tamam, seyirci sıkıntısı çekilen bir ortamda tiyatro sanatı tartışılmasın, tamam, itirazım yok. Ama durup bir geriye baksınlar. Komedi adına yapılanlar, komedi adına bir şeyler yaptığını sananların pek çoğu, bugüne değin konuşma dilimize değil, sadece argomuza katkı sunduklarını görecekler. Şimdi: “Türk komedisinin geçmişi argoya dayanır” desem, hop oturup hop kalkanlar olacaktır kuşkusuz. Ben hoplayacağıma, onlar hoplasın, n'apim!

GEÇMİŞLE HESAPLAŞMAK İÇİN ESEN POYRAZ

Özdemir Abicim, Ali Poyrazoğlu'nu, eskiden beri, geçmişle hesaplaşmak üzere komedi tiyatrosu yapan şövalye olarak tanımlarım. Türk tiyatrosunda argoya gerek görmeden, bayağılığa düşmeden, sözcüklerle incelikli bir biçimde ve biçem içinde oynayarak tiyatro yapmayı başaran bir addır Poyrazoğlu. İnanıyorum ki, gerek görse ve pornografik bir oyun dahi yapsa, dil sanatını her durumda belli bir düzeyde korumayı başaracaktır.

Ülkemizde de tanınan İngiliz yazar Eric Chappell, oturmuş “It Can Damage Your Health - Dikkat: Sağlığa Zararlıdır” başlıklı bir oyun yazmış. İngiltere'de kapalı gişe oynanmış bu oyun ve de “sitcom”a dönüştürülmüş. Ali Poyrazoğlu gitmiş, bu oyunu almış, ne çevirmiş, ne de uyarlamış, oturmuş adeta baştan yazmış. Adını da “Sağlık Olsun” olarak saptamış. Başrole de soyunmuş, yetinmemiş bir de yönetmiş.

CİNSELLİK, AŞK VE YAŞAM…

Oyun, sıradan bir hastanenin, üç yataklı odalarından birinde geçmekte. Ahmet Şevket Beyatlı (Ali Poyrazoğlu), ameliyat sonrası sağlıklı duruma geçme (nekahet) dönemindeki emekli bir edebiyat öğretmenidir. Yanında, Mazlum Sümbül (Bülent Kayabaş) adında bir hastalık hastası yatar. Derken, Çakıl Solmaz (Eser Ali) diye çok, ama çok genç bir bilgisayarcı aralarına karışır. Hemşire Deniz Gezer (Berrak Kuş), Operatör Doktor Kayhan Bey (Özdemir Çiftçioğlu), Hastabakıcı Hayri (Onur Şenay) ile birlikte, hastane odasında kimi zaman hüzünlü, kimi zaman eğlenceli, duygulu günler geçer. Seyirci, bu oyunda “ota çoka” gülmez, ama tam da sırası gelmişken, tam da kahkaha atarak dünyaya meydan okuyacakken, Ali Poyrazoğlu ve arkadaşları onları birdenbire yaşamın ve ölümün sorgulandığı sessiz bir dünyaya indiriverir. Cinsellik, aşk, yaşam tutkusu hem de herkesin gözleri önünde bir arada yeşerecektir.

DOĞALLIKLA OLUŞTURULAN HAREKETLİLİK

Ali Poyrazoğlu, çeviride (ya da yeniden yazma sırasında) kullandığı sade dili, sahneye koyarken de aynen uygulamış. Sahnede tiyatro adına yapılan her şeyi “ayırma - seçme - yöntem” aşamasından geçirdikten sonra, sıra diyaloglara geldiğinde, uyumlu ve birbirini mükemmel oyunculuğa özendiren bir tutum benimsemiş. Realizmi ön plana çekmiş. Hareketliliğin esasını doğallıkla oluşturmayı hedeflemiş. Jest ve mimiklerin yanı sıra sahne üzerinde gerçekleşen her hareketin gerçeğe yakın olmasını istemiş ve elde etmiş. Komedi doğallığını seyirciye yansıtırken yapay bir takım fiziksel illüzyonlardan da yararlanmış, ama hiç mi hiç abartmamış.

YAPMA BE BARIŞ!

Sahne dekorunun “doğru” olarak tanımlanabilmesini, göze bir şeyler sunacak biçimde hazırlanmasında arayanlardanım, bilirsin. Dekor, eğer bir iç görünüş ise, seyircilerin sahnede olup bitenleri seyretmelerini sağlamak üzere bir süre sonra ortadan kalkacak olan dördüncü duvarı hesaba katmaksızın, dört yanı, dört duvarı ile birlikte kurulmalıdır diyenlerdenim. Mimari doğruluk yönünden de sahneden çıkışların mantıkî olmasını isterim. Bu çıkışlara bağlı, dışta kalan bölümlerin, (yani “Sağlık Olsun”da koridor) açık seçik tasarlanmasını beklerim. Yalnız eylemin geçtiği yerin değil, tüm olarak çevrenin planlanmasını benimserim.

Barış Dinçel, hiç kuşkum yok ki, iyi bir sahne tasarımcısı. Karşılaştığımızda gözlerindeki ışıltı, her keresinde içimi ışıtır, Türk tiyatrosunun geleceğine umutla bakarım. Ama bu kez olmamış diyeceğim. Penceresi olmayan(!) hastane odasını sınırlayan paravanları da, paravanlara asılmış Monet tablolarını da lâf aramızda hiç mi hiç beğenmedim. Koridor denilen karanlığı da… Beğenmedim. Barış Dinçel, çevre düzeninin oyuncu açısından önemini, dekorun yaratımın gerçekleşmesini, oyuncuyu hastane odasına, karaktere uyum sağlatıcı güce eriştireceğini nasıl savsaklamış, anlayamadım…

A BE YÜKSEL AYMAZ!!!

Yüksel Aymaz'ın ışığına “eh”, “peki”, “yani”, falan diyeceğim de, diğer yandan sormak da isterim: “Neden o kadar çiğ?” A be Sevgili Ayvaz, oyun koridor ve odada geçtiğine göre, gölgelendirme ve ışıklandırma konusunda biraz daha duyarlılık gerekmez miydi? Koskoca Yüksel Aymaz, duygusal ve görselden vazgeçtim, tinsel ya da zihinsel bir etki yaratmak için, örneğin Ali Poyrazoğlu'nun “Pembe Panter” ile dans tablosunda, öznel bir ışıklandırma yöntemi yaratamaz mıydı!

BERRAK KUŞ, GİDEREK KANATLANIYOR

Onur Şenay, Hastabakıcı Hayri'de görevini “bihakkın” yerine getiriyor, gene de ben o tipi, yönetmenin de onayıyla daha bir “vulgaire” çizmesini önereceğim. Doktor Kayhan Bey'de Özdemir Çiftçioğlu'nun, “lütfen” yerine “lutfen” demesini eleştiriyorum, ama rolünün komedi unsuruna olan etkisini çok iyi hesapladığını da açık yüreklilikle söylüyorum. Berrak Kuş'u, geçen sezon seyrettiğim “Havada Bulut”tan bu yana ciddi anlamda ivme kazanmış olarak değerlendirdim. Sahneye de yakışıyor. Davranış ve tutumu, ses ile aktarımın üst sınırlarına çok yaklaşmış. Ne demek istediğimi bizzat kendisi anlayacaktır, eminim.

ESER ALİ ADINDA BİR “ÇAKIL SOLMAZ”

Oyunda Çakıl Solmaz'a can veren Eser Ali, oyuncunun olma hali nedir, biliyor mu, sanmıyorum. Ama organik bir işleme içinde bile, etkilenme ve ifade alanlarında sınırlarını fevkalade bilinçle çiziyor. Gerçeğin akışını çok çekici hale getirebiliyor. Duyumsuyor, duyumsadığını belli ediyor ve de ifade ediyor. Dürtüsüyle zorunluluk arasındaki kişisel boşluğu bulmuş, düşündüğünü değil, duyumsadığını yapıyor. Eser Ali, beni mutlu ediyor, bana umut veriyor.

BÜLENT KAYABAŞ'IN YİTİP BİTMEYEN DİSİPLİNİ

Sahnede izleme olanağını on üç yıl sonra yeniden bulduğumuz Bülent Kayabaş, kontrolünden, zamanlamasından, yaşamsal disiplininden gıdım kaybetmemiş. Hani Stanislavski, karakter yaratımının odak noktasına dikkat çeker ve nesnel yaklaşımlara yer verirken, bir hastanın “ben hastayım” imajını yaratmasında acıma duygusunun komedi ile nasıl bastırılacağını ve bu olayın inandırıcı nesnel yönünü anlatır ya, “nasıl” diye meraklananların Mazlum Sümbül'de Bülent Kayabaş'ı izlemelerini önereceğim, Bülent Kayabaş için başka da bir şey demeyeceğim.

VE… ALİ POYRAZOĞLU…

Ali Poyrazoğlu, gene Ali Poyrazoğlu… Zihinsel düşünceleri, zihinde yaratılan her şeyi gene başarıyla maddeselliğe dönüştürüyor. Betimlemeciliğin sınırlarını zorlayarak Ahmet Şevket Beyatlı'yı ortaya çıkarıyor. Birdenbire, imgelemi devreye sokarak, betim sınırlarını çiziyor, belirliyor. Ali Poyrazoğlu'nun (tıpkı Bülent Kayabaş gibi) bildim bileli varolan yöntemli oyunculuğu, bu oyunda da tiyatral başarıyı yakalamasına yarıyor. Ali Poyrazoğlu, “Sağlık Olsun”un Ahmet Şevket Beyatlı'sını aklının ve duygularının olumlu beraberliğinde oluşturuyor.

"Sağlık Olsun”, sezonun görülesi oyunlarındandı Özdemir Abi. Yalnız, gülerken doğruyu ya da yanlışı ayırt edebilen, kendisine kimi soruları korkusuzca sorabilen seyirciler içindi. Yani, çok özeldi. Yaz aylarında sizin oralara mutlaka turne yaparlar. Yengemi alıp, “Sağlık Olsun”u izlemeni isterim doğrusu, ben pek sevdim.

Gözlerinden öperim, benim güzel Abim!

JaqLee
04-07-10, 06:37
Yeniden ısıtlmış bir "Çay"hane...

Aslına bakarsanız, IDT'nun bu yılki “süper prodüksiyon”u olan “Çayhane”yi görmeye ayaklarım pek gitmiyordu... Nedenlerini, bu yazının sonunda bulacaksınız - kendi tanımımla “dar anlamda tiyatro eleştirisi”nin olumlu çıkması, yani yapım/oyun/tasarım öğelerinin beğenilmesinin yanısıra, “geniş anlamda”kine gölge düşmesinin bir çeşit kanıtı olarak...

II.Dünya Savaşı Pasifik Cephesi'nde askerliğini yapmış Vern Sneider'in “The Teahouse of the August Moon” (1952) romanını aynı isimle sahneleştiren, gene ordu kökenli John Patrick, bu yapıtıyla 1950'lerde Pulitzer ve Tony olmak üzere ABD'nin tüm önemli tiyatro ödüllerini toplamıştı - ve oyun sadece Broadway'de bini aşkın gösteri yaşarken, Marlon Brando / Glenn Ford'lu, çok izlenen bir filme de konu olacaktı... Ne var ki, 1970'li yıllarda etnik konuların dünya çapında duyarlık kazanmasıyla, bu oyuna karşı ilgi gittikçe azalıp kayboldu, gitti!

İki ayrı yorum?
Tarihi boyunca art arda Çinli korsanlar, İngiliz misyonerler, Japon askerler ve sonunda ABD ordusu tarafınca işgal edilmiş Batı Pasifik adası Okinawa'da geçiyor, oyunumuz: Adanın Tobiki köyünün yönetimini devralmak üzere gönderilen Yüzbaşı Fisby'nin görevi, yöre halkını “Amerikalılaştırmak” üzere, onlara İngilizce öğrenecekleri bir okul inşa etmek, kapitalist bir ekonominin temellerini atmak - kısacası, bölgeyi “demokratikleştirmek”tir... Komutanı tarafınca yanına verilen çevirmen Saki ve köy halkının bir çeşit “armağanı” olan Geyşa Lotus Blossom, Fisby'ye bu konularda yardımcı olacaklardır. Nitekim, öncelikle “Pentagon biçimli” okulun yerine (derse gitmeyi kim ister ki!), Lotus Blossom'un etkin olacağı bir çay evinin inşa edilmesine karar verilir; ardından ise, bu lüks ortamda para harcayabilmek için, köy halkına uygun uğraşılar bulunmalıdır...!

İşte, mikro düzeydeki “serbest ekonomi”nin böylece yol almasıyla, oyunu iki ayrı yönden irdeleyebiliriz: İlki, erken 1950'lerin oldukça iyimser bakış açısı varsayımından hareketle, Okinawa halkını tüm insancıl (saf, kıskanç, fırsatçı) etmenleriyle tanımlanmasının yanısıra ABD etkinliğinin, bölgedeki faşist Japon geçmişine karşın “yaraları sarıcı / kurtarıcı” olarak gösterildiği yönde olsa gerek... Diğeri ise, oyunun belki de tetikteki Çin/Kore komünizminin karşısında, ABD yayılmacılığının gerekliliğinin altının çizildiği, günümüz “neocon”larının öncülüğünü üstlenmiş bir iletiler yumağını taşıması yönünde olabilir!

Oyunu nasıl görürseniz, görün - “iyimser/insancıl” veya “politik/ırkçı” - şurası kesindir ki “Çayhane”, ancak bundan birkaç yıl önce siyasi yazına girmiş olan “uygarlıklar çatışması” olgusunu, kendi çapında işlemesini bilmiştir... Kültürler arası yaklaşımlarda yakınlaşmanın önlenemez oluşu, sırtına kimonoyu geçiren Amerikalı yüzbaşı veya Texas ezgilerini söyleyen Okinawalı tarafınca simgesel biçimde önümüze serilirken, uzlaşının güzel kokular yayılmaya çalışılıyor sahneden izleyicilere - ve, umarız, bu tür yerel karşılaşmalardan evrene... Keşke gerçek yaşamda da benzer sorunlar o denli kolay çözülebilse!

Başkişi kim?

Ayrı kültürlerin konu edindiği sahne yapımlarında, oyunculara daha büyük yükler düşüyor, kuşkusuz. Bu bağlamda, kentimiz özel tiyatrolarında bugüne dek abuk-subuk rollerde görülmüş Japon “kızımız” Ayumi Takano'nun geyşa rolüne tabii ki tam olarak uymuş olmasının dışında, Bülent Emin Yarar'a kocaman bir alkış! Oyunun anlatıcılığını da üstlenmiş çevirmen Saki olarak, daha önce nice değişik rollerde görmüş olduğumuz bu çok yönlü sanatçı, olağanüstü beden diliyle gerek oyundaki tüm devinimlerin odağı oluyor, gerekse izleyici ile sımsıcak bir diyalog sürdürmesini biliyor. Snider/Patrick, roman/oyunun başkişisi olarak Saki'yi mi öngörmüşlerdi, yoksa Yüzbaşı Fisby'yi mi, bilemem - bizdeki Fisby yorumuyla Hakkı Ergök de dört-dörtlük bir oyun çıkarıyorsa da, muzurluğu/sevimliliği ile kesinlike ön plana çıkan B.E.Yarar'a yetişemediği, kuşku götürmüyor... Diğer roller de dengeli ve başarılı; köy halkının ise Japonca (olduğunu varsaydığım) sözcüklerle ustaca tümce kurmaları, Nil Berkan'ın başarılı dans düzenine uymaları ve yılların deneyimli yönetmeni Şakir Gürzumar'ın, jeep'lerin yol aldığı, keçilerin koşuşturduğu dev AKM sahnesindeki devinimleri, gerçekten göz dolduruyor.

Beni ve benim gibi düşünenleri tek rahatsız eden ise, böylesine özverili bir “süper prodüksiyon” için, özellikle günümüzün siyasi gelişmelerinin ışığında, ABD ordusunun “yaraları sarıcı”, “kurtarıcı” ve “düzenleyici” olarak gösterildiği bir oyunun seçilmesiydi... Başka konular mı yoktu ki, bugünkü izleyici ile paylaşılacak? Hadi, belki Hemingway veya Remarque'ın II.Dünya Savaşı romanları bir yana, N.Mailer veya H.Wouk'un Pasifik Savaşı çoksatanlarını bugün kim okuyor ki?! Bundan elli yıl önce zirvede olmuş ve o yıllarda Muhsin Ertuğrul'un yönetiminde ülkemizde de sergilenmiş bu oyunun “yeniden ısıtılarak” önümüze sürülmesi, erkin dünya kamuoyunun Irak işgali karşısındaki tutumu ile taban tabana zıt gitmiyor mu sizce? Veya, durun - aklıma başka bir soru geliyor: “Çayhane”deki tüm ABD yaptırımları, eleştirel yönde mi görülmeli, yoksa?!

JaqLee
04-07-10, 06:37
EMRE KINAY, ROLÜN CANLI ORGANİZMASINI DENERKEN: "KARA SOHBET"

Duru Tiyatro'nun “Kara Sohbet”ini seyrederken, sanatın kendinden başka hiçbir şeyi dile getirmediğini bir kez daha düşündüm Özdemir Abicim. Sanatın tıpkı düşünce gibi bağımsız bir yaşamı vardı ve yalnızca kendi çizgisi üzerinde gelişiyordu.

Evet… Emre Kınay'ın kurucusu olduğu Duru Tiyatro, ilk oyun olarak mart ayının ortasında çok farklı bir seçimle İstanbul'da seyircisinin karşısına çıktı. Son yıllarda adından çok söz edilen, Belçikalı bir 'best seller' yazarı olan Amelie Nothomb'un romanı “Kara Sohbet”i, Profilo ve Akatlar Kültür Merkezlerinde sahneleyeceklerdi. Deli miydi bu Emre Kınay? Deli miydi ki, kimi tiyatrolar havlu atarken gidip tiyatro kuruyordu. Belki de mecazi anlamda gerçekten “deli”ydi! Ama: “Medeni toplumlarda sanatın insanı özgürleştirmek gibi görevi vardır,“ diyebilen bir “deli”ydi. Ne tuhaf!.. “Sanatın kendisi özgürlük hareketidir,” dedikten sonra; “Türkiye'nin siyasileri sanatın yeşermesini, dallanıp budaklanmasını, yaygınlaşmasını istemiyorlar,” diye inleyebilen bir “akıllı-deli”ydi. Sonuç olarak, karar verdim ki: “İnsanlar birbirinden nefret ediyor. Kapı komşusunu tanımıyor. Sanat iletişim sağlar,” gözleminden yola çıkan bir “akıllı”ydı o. Mecazı falan bir kenara bırakalım: “Bunu istemiyorlar tabii ki,” diye celallenirken, alnı öpülesi bir gözlemciydi. Bir üstün akıllıydı. Bir sanatçıydı…

BEKLENMEDİK SONA ULAŞAN BİR OYUN

Özdemir ağabeycim, Amélie Nothomb denilince, Fransızca yazan, 1967 doğumlu, on yedi yaşından beri yazmakta olan Belçikalı bir yazar olduğunu biliyordum ve “Kara Sohbet”i (Can Yayınları) okumuştum. Okumuş olduğum için de, Emre Kınay'ın Duru Tiyatro'yu kurarak günümüz tiyatro düşüncesini, tiyatronun işlevini, biçimini, seyirci ile ilişkisini bir kez daha irdelemek istediğini anladım.

Romanda, Jérôme Angust, havaalanında uçağının rötarlı kalkacağını öğrendiğinde, bunun başına neler açacağından habersiz oturuyor, uçak bekleyen biri olarak, kitabını açıp okumaya başlıyordu. Yanına yaklaşıp, kendisiyle zorla söyleşmeye başlayan münasebetsiz adamı da ilk başta ciddiye almıyor, ne var ki, işin rengi kısa süre sonra değişiyordu. Adının Textor Texel olduğunu söyleyen tuhaf yabancı, Jérôme Angust'u canından bezdirecek kadar çenesi kuvvetli ve sinir bozucu biri çıkıyor, hiç istemediği halde, zorla ona kendini dinletiyor, ardından yaşam öyküsünü anlatmaya başlıyordu: Küçüklüğünde kedi maması yediği günleri, tecavüzleri, cinayetleri, yığınla saplantıyı... Jérôme Angust, giderek bu hastalıklı insanın kendi hayatında önemli bir yer tuttuğunu, burada bulunuşunun da bir rastlantı olmadığını anlayacaktı. Anlayacaktı, ama Jérôme Angust'u, gıdım gıdım çileden çıkaracak kadar büyük bir işkenceydi bu söyleşi ve gerilim giderek artacak, olaylar mizahla yoğrulup, hiç beklenmedik bir sona ulaşacaktı.

“JANSENİZM” NEDİR, NE DEĞİLDİR

Özdemir Abi, oyun, Sinem Yenel'in çevirisiyle oynanmakta. Arzu Bigat Baril, diyaloglardan kurulu roman yapısını, neredeyse hiç değiştirmeden bütünüyle sahneye taşımış. Taşırken, eğlenceli ve zekice kurguları olan Amélie Nothomb'un gerilimini, fevkalade titizce artırmasını bilmiş. Olayların muzipçe öykülenmesine katkıda bulunurken, beklenmedik sonu iyi saklamış. İnsandaki kötü tarafın başrolde olduğu, adım adım deliliğe yürüyen, bu müthiş kara mizah diyalogunu bir hassas terazi duyarlılığıyla yönetmiş. Yönetmiş de, oyun içinde: “Jansenizmi ise özellikle severim…” ya da “…jansenistin teki tarafından kafası ütülenen biriyim,” gibi tümceleri bir şekilde açıklasaymış, açıklayabilseymiş!

NEDEN AÇIKLAMA GEREKİR

17. yüzyıl ortalarında Fransa'da yaygınlaşan adına “Jansenizm” denilen bu Katolik hareketin insanın sorumluluğuna inanan bir hareket olduğunu her seyircinin bilmesine ya da algılamasına olanak yok, öyle değil mi ama Özdemir Abi! Jansenciler'in, ilk günahın ve şehvetin gücünün insan doğasındaki bozgununa, iyiliğe ve insan yazgısının Tanrı'nın elinde olduğuna inananlar oldukları; insanın doğasına ve özgürlüklerine karşı da hayli katı bir tutum içinde bulundukları bilinmezse oyunun o bölümleri kurumaz mı? “Jansenizm”in oyunda ciddi bir yeri varsa “Jansenizm” bir biçimde seyirciye aktarılmalı derim ben. Arzu Bigat Baril: “Nasıl,” diye soracak olursa, gönül rahatlığı içinde: “Oyun broşüründe canım,” diye yanıtlayabilirdim. Sormadı.

DEKOR ÇOK İYİ

Ali Yenel, hiç kuşkusuz Volkan Duran'ın süpervizör katkısından, Emre Kınay'ın VTR rejisinden yararlanarak, ön sahne kemerini silmiş; mobilya kullanımında, geniş sahne çerçevesinden doğan ve pek çok sahne tasarımcısının atladığı o acayip mi acayip boşluk izlenimini yok edecek çareler bulmuş. Boyalı sahne donatımı sorununu çözmüş. Göze derinlik sunan bir dekor çıkmış ortaya.

Işığa gelince her kim yapmışsa yapmış, oyunun zorunlu kıldığı ışık efektleri bir yana, gene yandan, karşıdan çiğ ışıklar kullanılmış. Hakan Alakavuk'un efektleri ile Dilara Endican'ın kostümlerine ise sözüm yok.

YA OYUNCULAR…

Arif Akkaya, Jérôme Angust'un iradesinin gizemli güçlerle ya da kendisini sınırlayan, kendisini aşağılayan doğal güçlerle çatışmasını o kadar güzel yansıtmış ki, inanılması seyretmeden gerçekten zor. Angust'un ölümle, toplumun yasalarıyla, ön yargılarıyla, budalalıklarıyla, kötülükleriyle çatışmasını seyirciye aktarışı ise, mükemmel düzeyde. Oyun içinde pasif bir hali bile teatral terimlerle yansıtıyor Arif Akkaya. Bravo doğrusu.

Emre Kınay ise, Textor Texel'i aynı gerçek hayat gibi sürekli yükselen arzular, özlemler, aksiyona çağrılar ve onların içsel ve dışsal aksiyonlardaki tüketimlerinden oluşturmuş. Ben, Emre Kınay'ın “Kara Sohbet”deki oyununu, bir motorun bağımsız, sürekli yenilenen patlamalarının, bir otomobilin yumuşak hareketiyle sonuçlanmasına benzettim. Textor Textel'in arzularının kesintisiz patlamalar dizisi, yaratıcı iradesinin aralıksız hareketini geliştiriyor, içsel yaşam akışını kuruyor. Emre Kınay, Textor Texel'in canlı organizmasını deniyor.

Emre Kınay - Emine Ün çiftinin kızları Duru'ya da, Duru Tiyatro'ya da uzun ömürler diliyorum.

Kutluyorum.

"Kara Sohbet”i göremeyenlere: “Bu kere kaçırdınız, önümüzdeki sezon kaçırmayın, yoksa sonrasında hayıflanmayın,” diyorum.
Seni gene özlemle kucaklıyor, yengemin yanaklarından öpüyorum.

JaqLee
04-07-10, 06:37
ALMIŞ BAŞINI GİDİYOR ESKİŞEHİR ŞEHİR TİYATROLARI,: " OCAK"

Yani, vallahi bütün sezon başımı didikledin be Özdemir Abi! Sanki elimdeydi… Olmadı işte! Yoksa Dramaturg Şafak Özen kaç kez telefon etti, prömiyer var, gala var haydi gel diye. Bir türlü gidemedim. Yoksa, İstanbul'daki oynanan tüm oyunların yüzde yemişini seyretmiş ve de tümünü yazmış bir "mürit"in olarak, "mucize adam"ın (Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen) mucizeler yarattığı mucize kent Eskişehir'e gitmekten neden kaçınayım? Sonunda, bir gece yarısı "vakî" telefon görüşmemizi ve de "Zat-ı Âlinizden" yediğim zılgıtı takiben, "Ya Allah" deyip düştüm yollara, vardım Frigya'ya… Vardım ve de kentin gerçek kurucusu Eretrialı Doryleos mu, yoksa büyücügillerden Büyükerşen mi, şaşırdım, ortada kalakaldım.

ESKİŞEHİRLİYE SALONLARIN YETMEYECEĞİ GÜNLER GELECEK Mİ?

Öyle ya! Dört sezonda 18 oyunla Türkiye'nin 5. ödenekli tiyatrosunu yaratmış bir adam bu Yılmaz Hoca. Ülkede tiyatro salonları düğün salonlarına dönüştürülürken, düğün salonundan muhteşem bir "Sanat ve Kültür Sarayı" yaratmış bir "koç"... Senfoni orkestrası kuran bir cengâver... Salonlarında toplam 2000 koltuğun, hiç boş kalmadan Eskişehirlileri ağırlamasını sağlayan bir Don Kişot… Yaklaşık 600 kişiye bir sanatsal etkinlik koltuğu düşen bu kentte, geri kalan beş yüz doksan dokuz hemşerisini de sanat ülkesinin nüfusuna kaydını yaptırmak uğruna kuyruklara sokmayı başarmış bir yiğit… Giderek, tiyatroların Genel Sanat Yönetmeni Yıldırım F. Urağ'ın dediği gibi, gün gelir de Eskişehir halkı: "Bre aman! Salonlar bize yetmiyor, yenisini isteriz," diye kapılara dayandığında, ancak o anda övünmeye "başlamayı" programlatmış bir başkan… O zaman da, amaçlarının kendisiyle övünen bir Eskişehir olmayacağını, Eskişehir ile övünen bir Türkiye olacağını peşinen açıklamış/açıklatmış bir başkan…

BİRBİRLERİNİ RUTUBET GİBİ ÇÜRÜTENLER, GÜVE GİBİ YİYENLER…

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarının Tepebaşı sahnesinde, Turgut Özakman Ustanın "Ocak"ı oynanıyordu Özdemir Abi. Bilirsin, "Ocak", 1962'de "ramp ışığı"na kavuşmuş bir oyun. Bir anlamda "Güneşte On Kişi"nin devamı gibidir ya hani!.. Kendi kendini tanıyan ve kahraman olmadığını anlayan bir insanın düş kırıklığı yanı sıra, bu gerçeği ortaya çıkaran toplumsal koşullar, sorunlar falan. Giderek, ekonomik sıkıntılarının, aile bireyleri arasındaki ilişkileri büyük oranda etkilediği ve çatışmalara yol açtığı oyunda, üç ayrı kuşaktan yedi bireyin oluşturduğu çekirdek ailenin, gündelik yaşam savaşı verme sürecinde yaşadığı duyarlılıklar, tepkiler, düşler, düş kırıklıkları, öfkeler, sevecenlikler, umutlar ve kuşak farkından doğan kimi gülünç durumlar anlatılır. İnsancıklar "rutubet gibi çürütürler birbirlerini. Güve gibi yerler." YILDIRIM URAĞ NASIL YÖNETMİŞ

Özdemir Abicim, Genel Sanat Yönetmenine: "Neden hâlâ ve de ısrarla 'Ocak'," diye sormadım. "Sormamakla iyi etmişsin," diyen sesini duyar gibiyim. Genel Sanat Yönetmeni Yıldırım F. Urağ, oyunu repertuvara aldığı/aldırdığı gibi yönetmiş de. Yönetirken, oyunun kolektif bir nitelik taşımasını sağlamış, uzaktan bakıldığında gereç olarak algılanan, ancak kendi açısından hem yaratıcı, hem de "beşeri" bir yaratık olan oyuncuyu, temel öğe olarak karşımıza çıkartmış. Oyuncuların yaratıcı kişiliklerini geliştirmenin yollarını aramış, kişisel yaratıcılık kaynaklarını keşfetmiş, koruyup gözetmiş. 13 Kasım 1963 tarihinde radyodan fışkıran ajans haberlerinden sonra "Lambaya Püf De" başlıklı şarkıyı çaldırmasıyla, sanki sağ elini yumruk yapmış, baş ve işaret parmaklarını hafifçe gevşettikten sonra aralarından üfleyerek, o pek bilinen acayip sesi çıkartmış. Bir anlamda, haberlerin gerçek dışılığını ince bir dille alaya almış. Alayı, oyun içine pek güzel oturmuş.

ELEŞTİRİRKEN ALLAHIN BİLDİĞİNİ KULDAN SAKLAMAMAK GEREK

Gel gelelim, Şafak Özen'in program dergisinde dediği gibi: "… Oyun sahnelenirken de yazıldığı tarihlere sadık kalınmış" ise, Barış Manço-Kurtalan Ekspres'in 1973 yapımı şarkısının o tarihte işi ne diye kendi kendime sormadan duramadım doğrusu. "Yahu, amma da hinoğlu hinsin, bu da eleştirilir mi bre adam" diyeceksin biliyorum, ama n'apim, hayatım boyunca onuncu, on birinci, on ikinci köyü aradım durdum be Özdemir Abi. İşimiz eleştirmek. Ama Urağ'ın, gerçek kahvaltı tablosu, gerçek patates yemeği pişirimiyle bellilikler çevresi yaratırken, salonu saran yemek kokusuyla seyircinin oyuna daha bir dahil olmasını sağladığını da göz ardı etmedim. Yıldırım Fikret Urağ'ın bu çalışmasında sahnenin tanrıları ve tiyatronun gizemiyle pek güzel uyuştuğunu dosttan düşmandan gizlemedim. "Ocak"ı sahneye koyarken, oyunda paydaş kişilerle "şeyleri" bir araya getirdiğini ve onların yeteneklerini, kişiliklerini harekete geçirip bölüştürerek belli bir atmosfer yaratmayı başardığını görmezden gelmedim. Oyunun maddi çevresi olan tahtanın, boyanın, çivinin asla cansız olmadıklarına inandığını, yerli yerinde kullanılmalarına belki de aşırı sayabileceğim dozda özen gösterdiğini; oyunun ve yorumcularının bunlardan gereği gibi yararlanabilmelerinin ancak önceden yapılacak uzun ve ince hesaplara bağlı olduğunu bildiğini ve uyguladığını kuldan saklamadım.

AKSİYONLA İLİNTİLİ SAHNELER NEDEN GÖRSEL OLMASIN?

Yıldırım Fikret Urağ, sahne tasarımını da Özüdoğru Cici ile birlikte yapmış. Digital görüntüyle evin sokak kapısını ve önünde uzanan yolu pencereden göstererek, hem dar sahne olanağını parçalayıp derinlik sağlamış, hem de aksiyonun oralarda da sürmesini sağlamış. Özdemir Abicim, tam burada gene hınzırlığım tutacak ve aynı pencereden görülen "oto tamiri", "mahalleden bir başka sokak", "tamirhane", "Sevda evden uzaklaşırken" gibi görüntüleri yadırgadığımı söyleyeceğim. Hani, Erbil Göktaş (Tiyatro… Tiyatro Dergisi-Nisan 2005 sayısı) bu görüntüler için: "… aksiyonla doğrudan ilintili olan sahneler, yani aksiyonun bir parçası; görsellik olsun diye kullanılmamış" görüşüne asla katılmadığımı da söylediklerime ekleyeceğim. Yahu, bunlar bal gibi görsellik öğeleri, bre aman! Görsellik öğeleri de, pencereye, yani kapı önü ve önünde uzanan yolla sağlanan derinliğin kaldırılmasını, yerine bu görüntülerin konulmasını yadırgadım ben, onu söylemek istiyorum. Bu görüntüler, "Soffitto"ya gerilen bir sinevizyon perdesinden verilse, vallahi gıkım çıkmayacak. Onu diyorum.

HAVA PUSLU, GÖKYÜZÜ GRİ, İÇERİ GÜNEŞ NEREDEN GİRİYOR?

Dekor Tasarımına olan eleştirilerimi, ikili ve tekli iki koltuk, cilasıyla milasıyla sufli aile yapısı içinde pek şık kalıyor diyerek; bakır bakraç yerine, alüminyum bir güğüm kullanılsaydı diyerek; sobanın yandığını belirten bir ışık mutlaka, ama mutlaka gerekmekte diyerek; oyunun geçtiği süreci değil, güncel zamanı gösteren duvar saati durdurulmalı ve pilleri içinden çıkartılmalı ki istenmeden çalışmasın diyerek bitireceğim Özdemir Abi. Ve de derhal ışığa geçeceğim, geçeceğim ve Ersen Tunççekiç'in ışığının sadece bir yerine değinmekle yetineceğim. Şimdiii… Birinci perde… Pencereden sokak kapısını, sokağa inen merdiveni ve yolu görüyoruz. Anlaşıldığına göre hava karlı. Puslu. Gökyüzü gri. Oysa, odanın sağ ve sol yanlarındaki iki pencereden içeri sarı-beyaz gün ışığı girmekte… Üçboyutluluğu sağlayan bu en belirleyici ışıklar, zamanı ve havayı seyirciye ulaştıracağına göre, digital görüntüyle uyum sağlaması gerekmez mi? Allasen sen söyle be Özdemir Abi! Gerekmez mi? Haaa… Bir de makyajla yaşlandırılmış Büyükanne, full ışıklı sahnede oynuyor, Tunççekiç bunu dikkate almadığından istenmeyen görüntüler çıkıyor ortaya. Ersen Tunççekiç bu dengeyi sağlayabilecek doğru seviye saptamalarını neden yapmamış, orasını da bilemem.

SÖZÜM ESASINDA OTA ÇOKA BAYILANLARA… ONLARA…

Kostüm tasarımını da Meryem Yönlüer ile üstlenmiş Yıldırım Urağ. Babaanne dışında giyilen tüm terliklerin pek yeni olmasını saymazsak, kostümler dönemselliği ve ortamı koruyan, kollayan düzeyi yakalamış. Yani, bu konuda lâfım yok. Lâfım her şeyi, herkesi, her oyunu, her oyuncuyu, ışıkçıyı, yönetmeni, dekoratörü, kostüm tasarımcısını beğenen; eleştirmeye eli ve dili varmayan ablalarıma, ağabeylerime, bacılarıma gardaşlarıma… Kendilerince Türk Tiyatrosuna iyilik yaptım sananlara. Destekçi pozundaki avanaklara, kelaynaklara… Bir kez daha onlara…

ESKİŞEHİR'İN OTURMUŞ OYUNCU KADROSU

Yıldırım Fikret Urağ, kişilikleri öne bilinçli olarak çıkartmadığından oyuncuların tümü birbirini tamamlamakta. Özdemir Abi, gerçi kendilerine çaktırmadım, ama sana çok açık yüreklilikle söylemek isterim ki oyuncuların tümü, canlı fiziksel ve psikolojik yönelimlerden oluşan sonucu nasıl oluşturacaklarını; sonucu tümüyle kapsayıcı bir üstünyönetim dahilinde nasıl biçimlendireceklerini; bunu elde etmek için nasıl çabalayacaklarını pek güzel öğrenmiş. K. Sinan Demirer, Tarık'ın içsel, ruhsal imgesini veren tutkularını aynı türden bireysel malzemelerden üretirken; Zafer Ergül, zaman zaman kontrolsüz bağırmaları dışında, Fazıl'ı, sadece tutkuların kendileri değil, aynı zamanda bileşenlerinin de birbirleriyle çelişik olduğu gerçeğinden yola çıkarak yorumlamış. Basri Albayrak, Nihat'a geniş bir coşku paleti içinde, renkli bir kişilik olarak can vermiş. Sanırım: "İstifa ettim," derken her keresinde yüzünü bir sonraki yüze kaydırmıyordur. Ve inanıyorum ki, dış kapıdan girerken kapıyı anahtarıyla açma süresini koruyordur. Gene de Albayrak'ın Nihat karakterine derinlik kazandırdığını, karaktere derinlik kazandırırken olguların ve yönelimlerin içsel itkilerle, psikolojik imalarla geçmesini başarıyla sağladığını söylüyorum. Deniz Erdem, Sevda'yı iyi gözlemlemiş. İncelikli düşünerek, duyumsayarak oynuyor Sevda'yı. Oynarken imgelemini geniş tutuyor. Olgu ve olayları kavrayışı derin. Sevda'nın içsel ve dışsal koşullarını algılaması son derece saydam. Bir de yönetmenle konuşsa da, Fazıl'ın elini sarma önerisinde bulunduğunda: "İçeride sarayım," yerine, gittikleri yere uygun olarak: "Banyoda sarayım" dese…

FAZLA MİMİK YAPMANIN OYUNCUYA VE OYUNA ZARARI

Özcan'da Ali Eyidoğan, (belki de yönetmenin isteği doğrultusunda) bulaşık yıkama tablosunda çok abartılı. Bir de şarap şişesini bıçakla açar gibi yapmasına neden gerek görülmüş, anlayamadım. Ama fevkalade sevimli bir Özcan çiziyor Eyidoğan... Doğru hız ve tartımı bularak rol kişisine başarıyla uygulamasını pek beğendim doğrusu. Büyükanne'de Elif Melda Yılmaz'ın yeteneğine sözüm yok. Senin pek güldüğün, hatta alaya bile aldığın ünlü pertavsızım var ya Özdemir Abi, Elif Melda Yılmaz'ı pertavsızın altına bu rolüyle yatırdım ben. Ama kendisine ve de Yıldırım Fikret Urağ'a fiziksel yapıya dayalı, ağırlığı vücut hareketleri ve estetiğe dayalı bir rolün kontrol edilmeksizin komedi öğeleri taşımasının seyirciyi oyundan uzaklaştırdığı gibi, oyuncunun uyumunu da yok edeceğine olan inancımı aktarmak isterim. "Elif Melda Yılmaz'ın fazla mimik yapması, diğer oyuncularla olan fiziksel ilişkiyi, maddesel etkileşimi engelliyor," diyeceğim.

DUYGULARINI SÜREKLİ CANLI TUTABİLEN BİR OYUNCU: ÖZLEM AKDOĞAN

Özdemir Abi, oyunda Safiye'yi Özlem Akdoğan canlandırıyor. Özlem Akdoğan, duygularını, iradesini, aklını ve tüm varlığını harekete geçirebilen; bunun için derinlikli, tutkuları olan, coşkuları içinde barındıran bir oyuncu. Akdoğan, bütün bu saydıklarımı daha derin içerikleri olan yönelimler tarafından canlandırmakta. İçsel tekniğinin sırrını ve özünü bence onların içine gizlemiş. Duygularını sürekli harekete geçirebiliyor, gövdesini yapaylıklardan ve gerilimlerden arındırıyor, "Safiye" oluyor.

"Onu da pertavsızının altına aldın mı," diye soracak olursan, o zaten 2003'ün son ayında seyrettiğim bir çocuk oyunundan beri orada duruyor.

BANA BİR ŞEYLER OLUYOR

İyiliğe, güzelliğe, başarıya rastlayınca bana bir şeyler oluyor be Özdemir Abi, bana bir şeyler oluyor! İçime neşe doluyor, yüreğim kabarıyor.

İçimden seni daha bir öpmek geliyor Özdemir Abi, içimden seni özlemle öpmek geliyor…

Tiyatro ölmüyor be Özdemir Abi, tiyatro ölmüyor, büyüyor, gelişiyor…

JaqLee
04-07-10, 06:37
TÜRKİYE'NİN TEK ÖZEL GRUBU:Tiyatro ANADOLU

Mayıs ayının o boğucu, yağmurlu bir gününde ulaştım Eskişehir'e. İç bunaltıcı havaya rağmen, sıcak bir tebessümle karşılandım; Tiyatro Anadolu'nun o sımsıcak yüreği karşıladı beni… Değerli Hocam Üstün AKMEN, Sadık ASLANKARA, Simon TELVİ ile beraber çalışmalar yürüttük. Öncelikle Tiyatro Anadolu hakkında kimselerin bilmediği bir bilgiyi aktarmak istiyorum:

TİYATRO ANADOLU

13 tane akademisyenin bir araya gelerek kurduğu profesyonel tiyatro oluşumu… Tiyatro Anadolu amatör bir tiyatro değil, bunu herkesin bilmesini istiyorum. Üniversite tiyatrosundan sıyrılarak kendi öz kimliğinde oyunlar sergileyen, seyirci kitlesini oluşturmuş profesyonel bir yapı… Türk Tiyatrosu'nda bir ilk… Güzelliklere açılan ilk pencere… Farklılık… Ve en önemlisi: Bir devrin başlangıcı! Tüm tiyatrocular bilsin ki bu dostlarım bir gün Türk Tiyatrosu'ndaki İstanbul hegomonyasını yıkacaklar! Bir eleştirmen olarak bu denli net ve kesin konuşuyorum. Yaşasın Tiyatro Anadolu!

KURU GÜRÜLTÜ

Klasik Shakespear oyunlarını tiyatro ile ilgilenen herkes az çok bilir. Oyun, uyarlama yapma açısından hengamelerle doludur. Yönetmenin özümseyişi oyunun kuralsal bütünlüğünü ortaya çıkarır. Tiyatro Anadolu, Kuru Gürültü oyununda üstün bir seyir zevki sundu izleyenlere.

Mehmet ERGEN'in konuyu özümseyişi ve uyarlayışı hiçte öyle Kurugürültüye benzemiyor! Kendi fikirsel yapısının ustalığında, iyi bir uyarlama koymuş sahneye. Aslında İngiliz toplumu veya İtalyan toplumu ayrımı arasında kalmamış. Olay ne denli İtalya' da geçse de gerçek bir İngiliz kültür yapısını teşkil ediyor. Bu ayrıntıyı gözden kaçırmadan oyuna yönelmiş, iyide yapmış.

Kısaca konuya değinmek istiyorum: "Don Pedro ve arkadaşları zaferle döndükleri bir savaştan sonra dinlenmek için Messina Valisi'nin konuğu olurlar. Taburdaki askerlerden Benedik ve Claudio' nun valinin yeğenine ve kızına talip olmaları tüm kasabayı hareketlendirir. Ancak bu çifte düğüne karşı olanlarda vardır…" Konu kısaca bu durumdan oluşmaktadır.

Dekor tasarımı, Shakespear'in o ahım şahım oyunu için biraz basite kaçmış. Zeki SARAYOĞLU, fikirsel tasarımında pekte başarılı değil. Yani giriş çıkışların tek bir yöne sabitlenmesi, sıradan ağaç yapılar pekte güzel değil. Özellikle masaların altından gözüken vidalar vahim bir hata!

Kostüm için söylenecek iki çift sözüm var. Birincisi: Yerinde ve zamanında kıyafetler seçilmiş. İkincisi: Don Pedro ile diğer komutanlar arasında bir farklılık olması gerekmez mi? Öyle ki kimin komutan olduğu anlaşılmıyor.

Kareografi yerli yerinde sayılır. Bir tek mikrofonla şarkı söylenilen sahnede, ritimsel tutukluk ve hareketsizlik görünüyor. Son sahnedeki şenlik havasında da aynı durum var. Biraz daha üstünde çalışabilinirdi. Müzik için başarılı kelimesi yerinde olacak sanırım. Işık mümkün olduğunca iyi kullanılmış. Ancak dekor değişimi yapılırken, biraz erken davranılıp sahne aydınlatılıyor. Bu yüzden dekor değiştiren çocuklar uluorta göründü. Bu konuya dikkat etmek lazım.

Beatrice rolünü canlandıran Nazan YERLİ oyunun akışında oynadığı rolün bilincini sahneye taşımayı başarmış. Benedick (Sermet YEŞİL) ile girdikleri söz duellosu ayrı bir tat izleyen için. Sermet YEŞİL, cidden başarışı bir oyuncu. Nazan'la iyi bir ikili oluşturmuşlar. Sıradan oynamıyor. Nazan içinde aynı durumları söyleyebilirim. Değerli Hocam Üstün AKMEN, oyundan sonra "…bu kızı İstanbul piyasası kaparsa sakın şaşırmayın…" diye bir övkü yükledi sevgili Nazan'a. Gerçekten de çok haklı hocam. Ama bir ağlama sahnesi vardı Benedick ile konuşurken. Sanki orada biraz kendisini zorladı sanırım. Düğün sahnesinden sonra…

Ümit AYDOĞDU, oynadığı rolün asiliğini kendi kimliği ile iyice bütünleştirmiş. Duruşuyla ne söylemek istediği gayet net oratada. Cledio (Fatih ATEŞ) başarılı olamasına başarılı ama, aldatılış sahnesinde ve birkaç duygusal sahnede, üzüntüyü hep gözlerine yükledi. Ağlamak yerine mimiklerin şekillerini kullansa çok daha iyi olacak!

Hero (Burcu ERGONEKON) masum yüz ifadesiyle o tertemiz saf aşık rolün üstesinden gelmiş. Özellikle düğündeki haykırması ve hemen ardından bayılması çok başarılı. Kanımca grup içinde ön plana çıkan isimlerden birisi.

Leonato (Arif PİŞKİN) için duruşuyla etkileyici diye not almışım. Ursula (Ezgi UZŞEN) öncelikle kendisini tam olarak ifade edememiş, ama oyun ilerledikçe rolünü kalbine oturtmayı başarmış. Sevgili Gökhan sana söylenecek hiçbir şeyim yok. Shakespear oyunları her zaman şiirselliğin verdiği sıkıcılıkta geçer. Ama senin sayende cidden sıkılmadan oyundan keyif aldım. Araya kattığın doğaçlamalar harika! Fakat biraz kısa olmasında yarar var! Don John (Polat BİLGİN) gayet başarılı. Aylin AYDOĞDU, Süleyman KARAAHMET, Seçkin ARSLAN, Tuna ÖZTUNÇ, gösterim sırasında fena olmayan oyuncular. Yargıcı oynayan Enis YILDIZ'A performansından dolayı tekrar şükran sunmam gerekir.

Arnavut şivesiyle konuşan arkadaşı hiç beğenmediğimi söylemek istiyorum. 2.perdenin başlangıcı 1.perdeden bağımsızmış gibi görünüyor. Sanki başka bir tiyatro oyununa başlanıyormuş havası var. Bu durum tekrar gözden geçirilmeli. Ayrıca küçük bir havuza girildiği sahne vardı. Havuzun içine su koyulması lazım! Sahnede ağacın biraz daha büyük olması lazım. Saklanma sahneleri arkada irdelenemedi. Bekçiler oyuna sürükleyicilik katmış. Son olarak bir öneri: Sahne oval tasarlanmalıydı. Tahtalarla anlamsız şekil yapmak yerine, iki boyutlu görsel görünüm meydana getirilmeliydi.

JaqLee
04-07-10, 06:37
TANRIM BENİ BAŞTAN YARAT : "YEDİ KADIN"


Merhemi kalmayan kel,başkasına ilaç satıyor!

Barbara SCHOTTENFELD'in kaleme aldığı, çevirisi Sevgi SANLI'ya ait 7 KADIN sorunlarına çözüm arayan kadınların öyküsüdür. Beklentileri hemen hemen aynı doğrultuda olan bu yedi farklı kadın, buluştukları “Terapi salonu”nda birkaç saate sığdırılan serüvende iç dünyalarını anlatırlar. Birbirlerini daha önce tanımayan yedi kadın, içlerinden birinin yönlendirmesiyle hem kendi iç seslerini dinlerler, hem de terapi arkadaşlarının seslerine kulak verirler… Değişmek için çok gayret gösterirler ve bir karara varırlar…

7 Kadın temelde yatan ana sorunun kadın-erkek çatışmasından öte “insan” olgusu üzerinde yoğunlaşması gerekliliğini vurgulayan, olayları son derece yalın ve mizahi bir tavırla anlatan bir müzikal komedi aslında.

GERÇEĞİ SANALIN İÇİNDE ERİTMEK VE YENİDEN ŞEKİLLENDİRMEK:
İzmir Devlet Tiyatrosunun bu oyunda; temelde kadın sorunlarını ele alan,bunun için ise sıcak bir ortam yaratmak''Bizden biri,Bizim içimizden''olgusu verilmek için yapılan dekorda,kadınların kendi aralarında sorunlarını konuşup,tartışarak keyifli dakikalar geçirmesini beklenen oyunda soğuk rüzgarların esmesi, tamamen oyuncuların yorumlaması ile alakalı.

Çocukluğumdan beri kadınlar bir araya gelince neler konuştuklarını hep merak etmişimdir. Gerçekten dışarıdan bakıldığı gibi o, ona kocasını,alttaki komşusunu,magazin programlarındaki ünlülerin aşk hayatlarını,kadın sanatçıların takılarını,öğleden sonraki kadın programlarını,sanatçıların diyet tariflerini,diğer taraftan kocalarının onlara aldıkları pahalı hediyeleri vs vs. falan anlatan bir oyun beklerken, herkes birbirinden dertli yahu!

Öncelikle terapi yöneticisinin üzerinde çok fazla durmak gerekiyor. Daha doğrusu oyuncuların tamamının üzerinde durulması gerekiyor. Madem bu bir kadın oyunu ve kadın sorunları üzerine yazılmış bir metin,o zaman erkek niye yönetiyor desem haksızlık mı etmiş olurum? Yani kadın kadının halinden daha iyi anlar. Çok iyi kadın yönetmenler var!Özellikle bu tür bıçak sırtı oyunlarda sekiz kadınlı bir oyun olsa bence yorum daha muhteşem olurdu. Kadının iç psikolojisinden kadın daha iyi anlar diyerek sahne yorumlaması daha keyifli geçebilirdi. Bence bu önerim üzerinde düşünülmeli.Yada yönetmen yorumunu değiştirmeli.

Bu oyunda oyuncuları tek tek ele almamak lazım. Çünkü bir araya gelen bu kadınların genel sorunları ortak. Herkes bir şeylerden dertli. Diğer taraftan ,Psikoloji öğrencisinin sanki kadınları dövmek için sahnede bulunması gibi bir oyunculuk sergilemesi, iyice oyunu saçma bir hale getirdi. Altı yaşındaki çocuklar gibi davranması, devamlı burun kıvıran oyunlara dahil olmayan bir öğrenci! Yahu Allah aşkına duygu tonunun verilmemesi,mizanseninin uyumsuzluğu hiç mi hiçbir şey katılmaz mı oyuna? Seval Kip, Sevda Özgömeç, Alev Soysal, Aylin Önal, Canan Erener, Nalan Sünger, Neşe Zindan hiç mi hiç yaşayamadıkları oyunu, sahnede oynamaya/yaşatmaya kalkışmışlar,Bu ekip çok uyumsuz ve derhal dağıtılmalı. Oyunculuklara gelecek olursak hepsi sınıfta kaldı.

NE MESAJ VERİLMESİ GEREKİYORDU NE MESAJ ALINDI?
Oyunda verilmesi gereken mesaj (anladığım kadarıyla) kadın sorunları ve bunları çözmek için terapiye giden, 6 kadın ve tezini yazmak için orda bulunması gereken (onunda aynı sorunlar yaşadığı) psikoloji öğrencisinin hikayesi.

Kendi aralarında cesaretlenmeleri için oyunlar oynayıp,evlerinde de aynı şeyi uygulamaya çalışıyorlar. Yani kendi aralarında yaptıkları oyunlardan cesaret alarak,eşlerinin karşısına çıkıp,korkmadan,yılmadan istediklerini içinden geldikleri gibi söylemek. Buraya kadar her şey normalde; oyuncuların sanki terapiye değil de,altın gününe gelmiş gibi davranmasının bir açıklaması olabilir mi ayol!

En hararetli sorunlarında bile; hiç bir şey yok gibi davranması, duygu verilememesi,hadi çıkın oynayın da gidelim havası katmış.Terapi yöneticisinin kocasıyla ayrı yaşaması, ama gelen diğer kadınların ailevi sorunlarına yardımcı olması yazarın; aslında sorunlara merhem olurken,kendi yalnızlığını da çözebilmek! Zekice yazılmış bir metin!Aç açın halinden anlar hesabı!Betimleme harika ama , dinledikleri sorunlara tepkisiz kalması, kendi sorunlarını bastırmak için mi? Bu nasıl bir gerçeklik olgusu kavrayamadım. Aslında temelinde konu çok güzel,evrensel mesajlar ve tüm kadınları olduğu gibi erkekleri de ilgilendiren bir psikolojik metin.

YÖNETMENİN GÖRMESİ GEREKENLER
Öncelikle oyun üzerinde hiçte öyle uzun uzadıysa çalışılmamış. Araştırıp oyunu daha keyifli hale nasıl getiririz diye düşünülmemiş. Hızlı tren gibi geçip gidilmiş.Haliyle de devrilmiş. Üstelik buna müsait olan bir oyunda konu sundurulup uzamışta uzamış.Zaman geçmek bilmeyen bir duruma gelmiş. Genelde kadınların kendi aralarında oynadıkları oyunlar,gerçekte yapamayıp bir oyunmuş gibi sahnede canlandırılması gerçekliği o kadar bertaraf etmiş ki, oyun çok can sıkmış. Ya bu oyun iyice dramaturgu yapılıp yeniden sahneye koyulmalı,yada bir bayan yönetmenin görüşü alınarak yeniden yorumlanmalı! Yada yönetmenliği bir bayan yönetmene bırakması en mantıklısı. Bu oyun bu yorumla seyirciye keyif değil,kahır veriyor.

Oyun sahnedeyken,kayda alınan cdlerden defalarca izlemek zorunda. O müzikal havasından da bir an önce çıkmalı. Çünkü o kadar gereksiz yerlerde,saçma sapan figürlerden oluşan bir danstı ki,neşelendirmek isterken,sadece uykudan uyandırmaya yetiyor.

Candan Günay'ın kostümleri günlük kıyafetlerden oluşuyordu. Karakterleree göre uyumlu olduğu kanısındayım. Her terapide yeni oyunlar için seçilen kıyafetlerde, oyunculara gitmiş. İyi bir iş çıkarmış.Aynı usta dekorda da görev almış Perdeler tuhaf! Dekor sanki; saunalardaki özel bölmeler gibi yapılmıştı. Yahu ev dekorunda yanları oda göstermek için bir sunta yada medefe kullanmak akla gelmedi mi? Ama piyanisti perde arkasına gizlemek,piyanoyu kullanırken perdelerin kaldırılması göze hoş gelenlerden. Ama yan odalar için bu perde olgusu evden çok,otel odasını andırmış.

Işık Tasarımında Hasan K.Yalman'ın özellikle; müziklerde; reosta ve black-outları anlamsız kaçmış. Hele hele renkli ışıklarıyla pavyon ışıklarını andırması da hayli ilginç gelenlerden.Renk seçimleri çok kötü!

Müzikten çok oyunun arkasına saklanan ve dans figürlerinde perdelerin kalkmasıyla ortaya çıkan, kırmızı gömleği ve uzun saçlarıyla eski jönleri andıran piyanist başroldeydi. Oyunun tek elle tutulur,gözle görülür harikası buydu.Zafer çebinin bu oyuna katkısı ne oldu anlamadım.

Bu oyun önem verilmesi,üzerine uzun uzun çalışması, özellikle dramaturgunun çok iyi yapılması gerekiyor. Yada derhal repertuardan kaldırılmalı! Eleştiriye kapalı bir yönetmenin başarıdan söz etmesi çok saçma olurdu.

JaqLee
04-07-10, 06:37
Şehir Tiyatroları' nda Engin Alkan rejisiyle sahnelenen "Ben Anadolu" oyununu bu sezon sanırım beş kere izledim. Önümüzdeki sezon oynarsa, yine izlemem muhtemel. Bu kadar beğendiğim, iyisiyle kötüsüyle ilgi çekici bulduğum bir oyun hakkındaki fikirlerimi paylaşmak istedim.

Ben Anadolu, kısa bir süre önce Antalya Devlet Tiyatrosu' nda Işıl Kasapoğlu rejisiyle sahnelenmişti. İki rejinin birbirinden bu kadar farklı olması, tiyatronun ne kadar çok yönlü ve dolayısıyla özgür bir üretim alanı olduğunu düşündürüyor. Işıl Kasapoğlu, yedi oyuncunun da neredeyse tüm oyun boyunca sahnede olduğu, ritm performanslarının gerçekleştirildiği, Anadolu denince hepimizin aklına gelen motiflerin, renklerin daha ziyade hakim olduğu bir reji tercih etmişti. Daha ayrıntılı bilgi isteyenler 7/4/2002 tarihli Milliyet Gazetesi' nde, Oya Yağcı' nın eleştirisini okuyabilirler.

JaqLee
04-07-10, 06:37
Biz Şehir Tiyatroları' na dönelim. Öncelikle, Engin Alkan, kendisinin de özellikle vurguladığı gibi, mekanı değil, zamanı esas alan bir donanımı tercih etmiş. Oyundaki esas dekor, çok işlevli olarak tasarlanmış Hitit Güneş Kursu. Kostümler, uçuk renklerde, uçucu hissi veren kumaşlarla, şallarla, fularlarla bezenmiş. Çok güzel görünmelerinin yanında, herhangi bir kültürel / etnik / dini kaynaktan da dem vurmayan, tarafsız kostümler bunlar.

Özgürlüğün ve özgünlüğün, yaratıcılığın, dekor ve kostümle sınırlı kaldığı düşünülmesin. Oyunun ilk sahnesinden son sahnesine değin, son derece zekice, ince, yaratıcı, esprili ayrıntılar birbirini kovalıyor. Oyun, esaslı bir derinliğe sahip olmasının yanısıra, rahat, keyifle izlenebilir olma özelliğine de sahip. Öte yandan bu rahat izlenebilirliği, özellikle bazı karakterlerin yüzeysel işlenmesine sebep olmuş diyebilirim. Bu elbette bir kusur değil, sadece bir tercih. Ayrıca, ister istemez Antalya Devlet Tiyatrosu yapımıyla kıyasladığım için, tam anlamıyla tarafsız olamadığımı da belirtmeliyim.

Kübele, Artemis, Nilüfer Hatun, Sophia ve Halide Edip rollerindeki Oya Palay, "kadın"ın yapıcı, yaratıcı, koruyucu yanını oyunun bütününe büyük bir başarıyla yaymış, sindirmiş. Bana yansıyan bu durum, bilinçli bir tercih miydi bilmiyorum, ama kadını anlatan bir oyunda olması gereken de tam olarak buydu bence.

Özlem Türkad' ın canlandırdığı karakterler, ( Puduhepa, Ihlamur Hanım, Ayşe Sultan, Eftelya ve Kantocu Seniye ) işin doğrusu, ayrı ayrı karakterler olmaktan çok, belli bir karakterin farklı yönleri gibiydiler. Öte yandan hiç şüphesiz ki, seyirci tarafından çok tutulan bir yol izledi, rahat, içten ve neşeliydi. Saçtığı şahane ışığa, sahne üstündeki güzelliğine, enerjisine ve samimiyetine hiçbir diyeceğim yok. İlk sahnesinden sonra yanımda oturan yaşlı teyzeler, ne zaman onun sahnesi gelse " Hah, geldi 'bizimki' " demeye başlamışlardı. Ama Özlem Türkad' ı en kısa zamanda bambaşka karakterlerde de görmek isterim doğrusu.

Nur Saçbüker' i daha önce de sahnede izlemiştim, ama ilk kez bu kadar farklı rolleri bir arada oynadığını gördüm. Andromache ve Lidya karakterleri, -benim için- tatmin edici olmaktan uzaktı, ama bu Nur Saçbüker' le ilgili değil, sahneye koyuşla ilgili bir meseleydi. Galiba ikisinin de başlı başına birer sahne olarak oynandığı, dolayısıyla derinlemesine işlendiği Antalya Devlet Tiyatrosu prodüksiyonunu görmüş olduğum için böyle düşündüm. Öte yandan, Esirci Raziye, ölçülü tuluatın çok güzel bir örneğiydi, yerinde ve kararında yapılan doğaçlamaların tadından yenmeyeceğini gösterdi bize. Bunun ölçüsünü tutturmak da, Nur Saçbüker' in hüneri olsa gerek. Şunu da belirtmeliyim ki, Ester Kira' da öyle güzel gerdan kırıyordu ki, onu izlemekten replikleri kaçırdım, ikinci izleyişimde yakalayabildim ancak.

Aslı Altaylar' ın Theodora sahnesinde, Nika Ayaklanması' nın o an gerçekten olduğunu hissettik. Bunda fondaki müzik kadar, Aslı Altaylar' ın dinamizminin de etkisi vardı. Son derece başarılıydı. Mücadeleci, ateşli Theodora' nın ters kutbundaki zarif, nazik Şaire Nigar Hanım karakteri de, aynı derecede başarılıydı. Bu yorumu izledikten sonra Tanburi Cemil Bey' in Şehnaz Beste' sine başka türlü bakar oldum.

Son olarak Sevil Akı' dan bahsedecek olursak, ortak oynanan Polüksena-Andromache-Niobe sahnesinde, " Manisa dağında ağlayan bir kaya... " dediği, yani ilk kez konuştuğu an, ben ve arkadaşlarım eriyip gittik oturduğumuz yerde. Bu ses tonu, Sevil Akı' ya verilmiş gerçek bir lütuf olsa gerek, o da bunu en güzel şekilde kullanıyor. İnsanı can evinden vuran, silkeleyen, titreten, aşka getiren bu sesin, bir komedi unsuru olarak da ne denli başarılı olabileceğini Anna Komnena ve Nasreddin Hoca' nın Karısı' nda da açıkça gördük. Daha önce bir komedide izleme şansı bulamadığım Sevil Akı' ya gülmek, doya doya gülmek ne güzel şeymiş!

En kısasından söylemek gerekirse, bu son derece güzel oyun, önümüzdeki sezon da oynayacaktır, bir fırsatını yaratıp gidin mutlaka. Benden küçük bir tavsiye, içinizde benim gibi nane şekeri düşkünleri varsa, oyuna girerken yanınızda biraz nane şekeri götürün. Sebebini anlayacaksınız!

JaqLee
04-07-10, 06:37
Tiyatrocular
( Hülya Nutku )

Tuncer Cücenoğlu yeni bir oyunuyla gene Tiyatro repertuarımızı zenginleştiriyor…

Bu kez konusu tiyatroda geçen bir kara güldürü ”Tiyatrocular”, diğer adıyla “Oyun İçinde Oyun”. İki bölümden oluşan bu oyunda yazarların sıkça kullandıkları ‘oyun içinde oyun” tekniğine Cücenoğlu da başvurmuş. Yazar,”Hoşgörü yılı”nda kaleme aldığı Şapka oyunuyla, kara güldürü konusunda başarılı bir giriş yapmıştı. Daha önceki oyunlarında sorunların üstüne daha ciddi bir tavırla giden yazar, Şapka’nın ardından Helikopter ve Boyacı oyunlarında da kendi deyişiyle “halkımızın gülme gereksinimine” yanıt arayan daha güleryüzlü bir eğilim içinde olmuştur.

Çağdaş tiyatroda kara mizah dışında yazarların bir başka yönelişi de tiyatronun toplumun aynası olma gerçeğinden yola çıkarak, aynaya ayna tutma yoluyla daha boyutlandırılmış bir koridor açma istemleri ve metinlerarası ilişki yoluyla aslında tiyatronun gündeminin de yaşamdan kopuk olmadığını ortaya koymalarıdır. Oyunun hemen başında Çekhov, Shakespeare, Brecht, Miller, Gorki, Gogol fotoğraflarıyla donanmış bir yazarın evinde başlayan oyun, yazarlara ve oyunlara yapılan göndermelerle ve zamanında Osip (Müfettiş), Mezarcı (Hamlet), Proctor (Cadı Kazanı), Desdemona (Othello) oynamış oyuncuların katılımıyla günümüzün sorunları ve tiyatro konusunun içiçe geçmesiyle ilerler.

İstanbul’da, Eylül ayında tiyatroların yeni bir sezona hazırlandıkları sırada, evinin kirasını bile ödeyemeyen bir yazarın evinde geçen oyunda, kuracakları tiyatroya para sağlama amacıyla- zoraki sponsor yoluyla- çözüm aranmaya çalışılır. Yazar çalıştığı reklam şirketinden ayrılmış, dört aydır işsiz, sevgilisi bankada halkla ilişkiler sorumlusu iken işsiz, bir diğeri kapanan bir özel tiyatronun işsiz aktörü, işsiz bir diğer kadın oyuncu, Devlet Tiyatrosu’nun sınavlarını bekleyen ve babasının su istasyonunda çalışan gençle, emekli aktör ve belediyeden emekli amatör oyuncunun da katılımıyla bir kumpanya tiyatrosu oluştururlar. Amaç bir işadamını ikna edip büro mu, sahne mi olduğu belli olmayan bu mekanda Avrupa Birliği’ne proje sunma çabasına girerler.

İlk bölüm sorunların ortaya konduğu, kira ödeyememe açmazının ele alındığı ve yazarın son oyununun provası üzerine kurulurken, tiyatro aşığı ev sahibesininin katılımıyla renklenir. İkinci bölüm ise oyunun oynandığı oyun içinde oyun bölümüdür. Oyuna ev sahibesininin de bilmeden katılması, işadamının ikna edilmesiyle ortaya çıkan dolantı tiyatrocuların yanısıra hayatın içinde insanların şu ya da bu şekilde tiyatroyla ilgilendiklerinin kanıtı olan işadamının olup biteni farketmesine neden olur. Sonuçta tiyatrocuların istediği tiyatrolarını yaşatacak, varedecek kadar olana gereksinimleridir ve tiyatronun en önemli özelliği olan ortak bilinç ve paylaşımcı yapısı ortaya konur.

Avrupa Birliği fonlarının gündemde olduğu bu süreçte, sanatın desteğe olan gereksinimi ve sanatçıların yaşam mücadelesi ile sanat aşığı insanların günümüzde de varolduğu umudu verilirken, sponsor arayışının ne denli zor ve engebeli bir süreç olduğunu anlamadan geçemeyiz. Geçenlerde Avrupa’da bir sponsor kuruluşun sanatçılara kendilerini sponsor olarak seçtikleri için teşekkür ettiklerine tanık oldum. Dilerim ülkemizde de sanatçılar sponsorlarını seçerken, kuruluşlar seçilme yarışına girerler.

Tematik olarak evliliğin eleştirisi olan ama konusu tiyatroda geçen Matruşka oyunundan sonra tam anlamıyla tiyatrocuların sorunlarını irdelemeye çalıştığı Tiyatrocular oyunuyla Tuncer Cücenoğlu’na sanat yaşamında daha nice yıllar…

---------------------------------------------------------
Not: Bu değerlendirme yazısı, Tuncer Cücenoğlu’nun Mitos Boyut Yayınevi’nde yayımlanan “Toplu Oyunlar 4 – Che Guevara, Tiyatrocular ve Ah Bir Yoksul Olsam” adlı son kitabında yer almıştır.

Prof. Dr. Hülya Nutku

JaqLee
04-07-10, 06:37
Kadın İstasyonu'nu Tiyatro İstakoz sergiledi!
( Dündar İncesu )


24 Kasım 2001 de yitirdiğimiz Memet Baydur, kendi deyişiyle, “hakkı yenmişlerin, hayatın-toplumun-yerleşik düzeninin, kıyasıya itilmişlerin, uyurgezerlerin, mutsuzların, sırtından yaralıların, alkoliklerin, esrarkeşlerin, yalancıların, masal anlatıcılarının, gezginlerin, kaybedecek hiçbir şeyi olmayanların, filmleri balkondan ya da hususiden değil, birinciden, yani en ön sıralardan seyredenlerin, dünyaya kekremsi, ekşi biri sırıtışla bakanların, sis ve duman içinde yaşayanların, bilgiye ve bilgisizliğe aynı tiksintiyle yaklaşanların, bütün bunlara rağmen ya da biraz da bunlardan ötürü insan kalabilmeyi becerebilmişlerin şarkısı”nı yazdı.

Cevat Çapan, Baydur’un oyunlarının en belirgin özelliğinin diyalogları olduğunu, tiyatrosunun inceliğinin “kalın hatlı bir eylemselliktense, kişiler arasındaki konuşmalarla derdini anlatmasında” gizlendiğini söyler.

Ve şunu ekler: “İlginç bir kimyasal madde kullanıyor sanki Memet Baydur. Öyle durumlarla, sözlerle karşı karşıya getiriyor ki insanları, önemliymiş, değerliymiş gibi görünen sözlerin ne kadar sahte olduğu, ne kadar gülünç olduğu ortaya çıkıyor. Tabiî bunun gülünçlükle birlikte acıklı bir yanı da var.”

Baydur’un 1980'den itibaren yazmaya başladığı "Limon", "Cumhuriyet Kızı", "Kadın İstasyonu", "Yangın Yerinde Orkideler", "Düdüklüde Kıymalı Bamya" ve "Yeşil Papağan Limited" gibi oyunları Devlet Tiyatroları ve çeşitli illerdeki Şehir Tiyatroları'nda sahnelendi.

1987 de yazılan “ Kadın İstasyonu”, ilk kez Fransa'da oynanmış, birbirlerine ve kendilerine yabancı üç insanın bir istasyondaki karşılaşmalarının öyküsü. Bu üç insan bireysel sorunlarını birbirlerine aktarmakta görünüyorsalar da, aslında tek başına konuşmaktadırlar.

“1988 İnönü Vakfı Tiyatro Ödülü”nü alan oyun “Tiyatro İstakoz” da 2 kişilik oyun olarak 13 Haziran 2009 da Kadıköy Sanat Tiyatrosu salonunda 2. kez sergilendi.

Tamer AYDOS’un yönettiği, Rana CEYLAN ve Canan AHTIHAN’ ın rolleri paylaştığı oyun Tiyatro İSTAKOZ’da ilk kez 30 Nisan 2009 da oynamış ama ben izleyememiştim. 2 perde olarak sergilenen oyunda ilk perdenin derli toplu-düzenliliği 2.perdenin ise istasyondaki kahvenin dağınıklığı gerek dekordaki görsel gerekse oyundaki görevledirmeyle duyumsal algılamalara çok açık izleyiciye aktarıldı.Bir öğretmenin ( Rana CEYLAN) ağırbaşlılığı yanında, sevmediği bir işte çalışan sekreterin (Canan AHTIHAN) konuşmaları ve sahne üstü hal-tavırları seyircide yabancılık hissettirmedi. 1. Perde ile 2. perde arasındaki “zaman” farklılığı, geçmişin yıkarak- parçalayarak- bozarak yer alması çarpıcıydı.

Ancak diyaloglarda öğretmenin tonlaması ile sekreterin vurgulamasını aynı değerlendirme içinde almak zordu. Tahtravallinin bir tarafı sürekli havada kaldı. Sekreterdeki “acelecilik” diksiyonuna da yansıyınca bazı sözlerin anlamları kaçıyor ve “derdini anlatmasını” engelliyor. Tabii bu durum; Baydur ’un oyunlarının en belirgin özelliğinin diyalogları olduğunu, tiyatrosunun inceliğinin “kalın hatlı bir eylemselliktense, kişiler arasındaki konuşmalarla derdini anlatmasında” olmasını engelliyor. O “kimyasal madde” yitiriliyor.

Sonuçta da “bireysel sorunlarını birbirlerine aktarmakta görünüyorsalar da, aslında tek başına konuşma” ortaya çıkmıyor.

Hepimiz biliriz,“ıstakoz” çok lezzetli ve pahalı bir deniz ürünüdür. Yaygın inanışın aksine canlı haşlanarak yenilmek zorundadır ve bu işlem sırasında bağıramaz. Çünkü diğer kabuklu deniz hayvanları gibi ses telleri yoktur. Çıkan sesler aniden çok sıcak suya maruz kalıp, çatırdayan kabuklarından gelir. Ani ölüm gereklidir yoksa su dışında kalan istakoz bir çeşit salgıyla ölmeden evvel kendi etini yenilmez hale getirir hatta zehirlenmeye sebebiyet verebilir.

Ama “Tiyatro Istakoz” için önereceğim “KADIN ISTASYON” u üzerinde biraz daha çalışılması, gerek yönetimde ve gerekse kişisel oyunculukta oyunu “düdüklü de bamya” örneği aceleye getirmeden servis edilmemesi...Ağır ateşte demlenmesi gerek.

Dündar İncesu

JaqLee
04-07-10, 06:37
Signor Caroniti, Salerno'da Ağaç Köklerine Can Verirken
( Üstün Akmen )


Geçen hafta da yazdım ya, İtalya gezisinden yeni döndüm. Centro Sperimentale Teatrale'in Napoli’de tiyatroda eleştiri ve günümüz dünya tiyatrosu konularında söyleştikten sonra İtalya’nın bol ödüllü genç (30 yaşını 17 Mayıs’ta tamamlamış) oyuncusu Chiara Baffi ile de tanıştım. Koyu kahverengi saçları ve alenen meydan okuyan gözleri vardı. Babası da “acımasız” tiyatro eleştirmenlerindenmiş. Tam bir Napoliten karakter. “Güneş, deniz, pizza,” diyor, başka bir şey demiyor. Festivalde perde açacak “L’Europénne”’in yazarı, ayrıca yönetmeni de olan David Lescot ve festivali düzenleyen “Campania del Festival Vakfı”nın (bizim İKSV gibi) başkanı Rachele Furfaro ile de beni Clara tanıştırdı. Furfaro, festivalin tam anlamıyla “protagonisti”. O da Napoli’nin tiyatronun başkenti olacağı konusunda iddialı. Bu ayın 28’ine kadar sürecek Napoli Tiyatro Festivali üzerine konuştuk. Napoli Tiyatro Festivali’nin bir anlamda Avrupa’ya sahne kuracağını savladılar. Dediklerini elbette yabana atmadım, baksanıza Napolililer yirmi dört gün içinde uluslararası 20 yepyeni yapım seyredecekler, değişik 12 dilde tam 250 oyun sahnelenecek. Kolay iş mi?

Üstün Akmen, Salernolu ağaç kökü yontucusu Antonio Caroniti'nin "Sogno-Düş" adını verdiği eserinin başında birlikte işte böyle fotoğraf-lanmışlar.

Amalfi’ye de bir grup tiyatrocuyla birlikte gittik. Tekne yolculuğumuz sırasında “Odysseia”da (Can Yayınları-Bölüm XII; 166 ve sonraki dizeler) anlatılan habis ruhların (Seirenler) oturduğu varsayılan bu adaya yanaşırken, sanki Seirenlerin söyledikleri tatlı şarkıları duydum, duyumsadım. Hani Seirenler bu şarkılarla gemicileri büyüleyip yanlarına çağırır, sonra da gemilerini parçalarlarmış ya… İşte o hikâye. Gizemlerine kapılmamak olanaksızmış. Odysseus, arkadaşlarının kulaklarını balmumu ile tıkamış, kendini de gemi direğine sımsıkı bağlatmış. Seirenlerin felâket getirici çağrılarına kapılmak tehlikesini böylece önledikten sonra, şarkılarını dinlemiş. Kültürlerarasılık, kültürler etkisinde oyunculuk, falan hepsini boş verdim. Sevgilimin şaşkın bakışları arasında dümenciye Odysseus’un ağzından (Türkçe olarak) seslendim: “Bana bak, iyice kafana ko şu buyruğumu, dümenci,/sen tutuyorsun madem dümeni koca karınlı gemide;/Şu dumandan ve şu dalgadan uzak tut gemiyi,/gözün kayada olsun, onu iyi gözetle,/hepimiz gümler gideriz bir çarparsan kayaya (Sayfa 207 ve 208).”

Amarfi dönüşü Salerno’da “Salernolu Sanatçılar Derneği”nin bir sergisinin açılışına katıldım. İki sergi birden açıldı. Biri Rosa Avagliano’nun resim, diğeri Antonio Caroniti’nin ağaç kökü oyma sergileri. Değişik bir sergi açılışı… Bizdeki gibi fındık-fıstık yenilip, şaraplar yudumlanırken eserlere bakılır gibi yapılıp sağdaki soldakiyle söyleşilmiyor. Sinema düzeninde oturuluyor, derneğin başkanı sanat eleştirmeni Elena Ostrica iki sergiyi de tanıtıcı birer konuşma yaptı. Sonra Vittorio Pesca adında bir konuk Caroniti’nin bir eseri üzerine yazdığı “Sogno D’amore-Aşk Düşü” başlıklı şiirini okudu. Diğer konuklar da yapıtlarla ilgili düşüncelerini açıkladılar, sanatçılarla söyleştiler. Sonrasında “cookie”ler gezdirildi, şampanyalar patlatıldı, oturma düzeni kaldırıldı. Eski şarkıcılardan Signora Giovanna Petretta, Edith Piaf’ın ünlü “La Vie En Rose”unu okudu. “Hayat tozpembe bebeğim, al beni kollarına”…

Sergi sırasında Elena Ostrica “Nasıl budunuz” diye sordu, hık-mık edip geçiştirdim, zira Rosa Avagliano’nun düşüncelerini, duygularını, düşlediklerini, yaşadıklarını, amaçladıklarını çizgi sistemi ve kombinezonlarıyla yansıtma yöntemini pek sevmedim. Renk açısından da bütünlüğe erememişti. Çizgilerinde statik-dinamik tepkiler, geometrik örgülere paralellik sağlamıyordu, soğuk-sıcak renk armonileri pek tatsızdı. Diğer taraftan, Antonio Caroniti ile “Sogno-Düş” adını verdiği eserinin başında fotoğraf çektirdik. Bütün kış denizi gözler, gözlemlermiş Signor Caroniti. Ormanlardan, nehir kenarlarından deniz aracılığıyla gelen malzemesini seçer, seçerken genellikle sert ve şekilli kökleri yeğlermiş. Daha sonra, eserin konusunu düşünür, konu belirlerken kökün doğal biçiminin bozulmamasına özen gösterirmiş.

Antonio Caroniti, malzeme olarak doğadaki ağaç köklerini kullanıyordu, kullanıyordu kullanmasına da, Caroniti için esas bence bir anlamda “biriciklik” yaratmaktı, çünkü ağacın estetik eksikliklerini ezbere biliyordu.

Dünyada biçimi tamamen aynı olan iki ağaç kökü olabilir mi? Güldürmeyin beni!

Signor Caroniti işte o biçimleri aynı olmayan ağaç köklerini oyuyor, ağaç köklerine ayrı canlar veriyordu. Signor Caroniti oyarak ağaç köklerine ayrı canlar verirken, ağaç kökündeki eksiklikler güzelliğe dönüşüyordu. Yani Signor Caroniti, güzelliği herkesten önce düşlüyor, sonra oyuyor, elde ediyordu.

Signor Caroniti, güzelliği herkesten önce fark etmesiyle beni durduk yerde kıskandırdı, sevgilime olan aşkımın ilk günlerini aklıma getirdi.

Ne yapayım!

Salerno’da da güzelliği önceden sezinlemekten başka, elimden bir şey gelmedi.

Üstün Akmen
Evrensel Gazetesi

JaqLee
04-07-10, 06:37
Diyarbakır Notları: Ziyaretçi'nin Diyarbakır Ziyareti
( Asmin N. Singez )






1981 yılında kurulan Adana Devlet Tiyatrosu varlığıyla çok önemli olan devlet tiyatrolarımızın başında gelmektedir.
Bu önemli kurumu “7 nci Orhan Asena Yerli Oyunlar Festivali” kapsamında Diyarbakır’da görmek sevindiriciydi.

Festival sürecinde izlediğim en başarılı yapımlardan biriydi Ziyaretçi.

Usta yazarımız Tuncer Cücenoğlu’nun 1994 yılında yazdığı bir oyun olan Ziyaretçi, özellikle “Barış için kadınların çabasının ne kadar önemli olduğu” evrensel bildirisiyle Diyarbakır izleyicisiyle buluşmayı bildi ve dikkat çekmeyi başardı.




Çünkü “Barış”, “Umut”, “Sevgi” ve “Güven” özellikle bölgemiz halkı için en önemli gereksinimleri içeriyor. Nitekim özellikle iletisiyle izleyicilere artı bir enerji ve ışık yaydığını söyleyebiliriz Ziyaretçi’nin.

Dünyada ilk kez Tiyatro Ayna tarafından sahneye taşınan bu oyun, Tuncer Cücenoğlu’na “Lions En Başarılı Yazar Ödülü” nü de getirmiştir.

Tanışmaktan onur duyduğum Cücenoğlu hocamın son kitabında (Toplu Oyunlar 4 (Che Guevara, Tiyatrocular, Ah Bir Yoksul Olsam), Mitos Boyut Yayınevi, l. Basım, Mart 2009.), Sayın Ataol Behramoğlu’nun yaptığı bir genel değerlendirmede de belirttiği gibi:
“Nefes alıp verir gibi bir doğallıkla yazıyor oyunlarını… Onun mizahında Gogol’den Aziz Nesin’e evrensel değere sahip bütün mizah ustalarında olduğu gibi, insan zaaflarının altının çizilmesi ve toplumsal sakatlıkların gösterilmesi hedeflenmiştir. Cücenoğlu gerçek bir tiyatro adamı ve az rastlanır bir yeteneğe sahip bir oyun yazarlığı ustasıdır.

İşte böyle bir ustanın oyunudur Ziyaretçi.




Adana Devlet Tiyatrosu’nun Ziyaretçi’sini Devlet Tiyatrosu rejisör ve aktörlerinden Mutlu Güney yönetmiş. Özellikle oyunun felsefi derinliğini kavrayıp, bu derinliği seyircinin daha kolay algılaması için de çaba göstermiş. Bunun için de etkileyici slaytlardan yararlanarak düş gücünü zorlamış seyircinin. Ayrıca iki bölümden oluşan metni hiç ara vermeden bitirmeyi de yeğlemiş. İyi de etmiş..
Yönetmen Mutlu Güney oyuna “Azrail”in dünyaya gelişini görkemli bir şekilde anlattığı, uzay boşluğu ve yıldız kayması görüntüleri yerleştirerek fantastik bir girişle başlamayı seçmiş. Oyun biterken “anne” nin metinde oğluna anlattığı masalı, sözle anlatım yerine sinevizyondan savaş görüntülerini yerleştirerek sağlaması ise ortaya çok iyi bir finalin çıkmasını getirmiş. Yani Güney konuyu ustalıkla yakalamanın ötesinde kendinden kattığı teknik anlatım öğeleriyle de zenginleştirmiş oyunu.. Böylece de başarılı bir yönetmen tiyatrosu örneği olmuş uygulama. Kutluyorum Mutlu Güney’i.

Oyunculuklara gelecek olursak. Ziyaretçi (Azrail) ‘de muzip, esprili bir kahraman yaratan Tunç Yıldırım, Kadın’da ruhsal ve bedensel çelişkiler içinde Ahenk Demir, Anne’de yalnızca duygu ve sevgisiyle var olan Sevinç Gediktaş oyunu alıp götüren, deyim yerindeyse sürükleyicilik katan başarılı oyunculuklar sergilediler. Özellikle Ahenk Demir, tiyatro oyunculuğunun yanı sıra film oyunculuğunu da aynı başarı ile gerçekleştirmekte olan bir oyuncu. Üstün performansı ile büyüledi hepimizi. Nitekim Lions “En Başarılı Kadın Oyuncu Ödülü’nü bu oyundaki başarılı performansıyla almış olması bir hakkın teslimi olarak göründü bize. Kutluyorum içtenlikle. Anne’yi canlandıran Sevinç Gediktaş da tek sözcükle mükemmeldi. Arada sırada, aslında çok genç bir oyuncu olduğunu fark eder gibi olsak da, 70’inin üzerinde birini canlandırmak zor olsa gerek. Bunu başardı, kutluyorum. Adam’ı canlandıran İsmail Dikilitaş’ın ise oyun boyunca hasta yatağında yatarak çaresizliğini yalnızca gözleriyle ve mimikleriyle anlatır olma zorunluluğu, oyunculuk sabrının başarılı bir uygulamasıydı diyebiliriz.
Oyunun dekorunu gerçekleştiren Murat Gülmez için özel bir şey yazmaya gerek yok aslında. Sayın Gülmez işlevsel çevre düzeniyle başarıyı yakalamıştı doğal olarak.
Işık, giysi tasarımlarıyla müzik için de kolektif bilincin oluşmasına katkı sağladılar dememiz gene bir hakkın teslimidir.

***

Rumi’nin dediği şudur; “Gündüz ile Gece dıştan bakıldığında düşman gibi görünürler; oysa ikisi de bir tek amaca yönelmiştir; Ortak işlerini yüceltmek için sevgiyle bağlıdırlar birbirlerine…”
Tıpkı anne ve oğul gibi.. Adam ve kadın gibi… Ve tüm insanlık gibi BİR… Sevgi kurtarır.. Barış kurtarır.
__________________________________________________ ________________

ZİYARETÇİ
Yazan: Tuncer CÜCENOĞLU
Yöneten: Mutlu Güney
Dekor Tasarım:Murat Gülmez
Giysi Tasarım: Günnur Orhon
Işık Tasarım:H. İbrahim Karahan
Müzik:Berna Uğurlar
Asistan:Esra Ülger
Sahne Amiri: Adem Atar
Işık Kumanda:Kadir Karagöl
Kondüvit:Murat Dülger
Rol Dağılımı:İsmail Dikilitaş, Ahenk Demir, Sevinç Gediktaş, Tunç Yıldırım
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Asmin Singez

JaqLee
04-07-10, 06:37
Sezonun Galibi; Gençler
( Rengin Uz )


Bir sezonu daha geride bıraktık. Tek tük oyunlar sürse hatta yeni perde açanlar olsa da, tiyatro mevsimine ekim ayına kadar veda ettik. Şöyle bir dönüp arkama baktığımda, o tiyatro benim bu tiyatro senin koşturup duran birisi olarak, 2008-2009 sezonundan geriye ne kaldı dediğimde, bu sezonu özellikle ‘Genç tiyatrocuların zafer yılı’ ilan etmek istiyorum. Çok iyi kaliteli işlere imza attılar, çok başarılı oyunculuklarla beynimize kazındılar. Hiç biri ödül almak için çıkmadı yola ama bazıları ödül kazandı, bazıları sadece aday olarak kaldı. Onların hepsi benim gözümde bu sezonun ‘Ödüllüleri’. En büyük ödülü ise içten alkışları ile seyirciden aldılar.

Bizim durumumuz farklı. Herhangi bir seyirci gibi, ‘Hadi bu hafta sonu bir oyuna gidelim…’ gibisinden takılmıyoruz Tiyatro’ya. İşin tiyatro olunca, bir de üstüne üstlük seçici kurul üyeliği gibi bir sorumluluk üstlenmişsen koşturman gerek, bir tiyatrodan diğerine. 2008- 2009 tiyatro sezonu, kriz falan dinlemedi tam bir tiyatro patlaması yaşandı ‘Tiyatro Öldü’ diyenlere inat! Yerleşik bir salona sahip olmayan özel tiyatrolar da dolaştı durdu Avrupa ile Asya yakası arasında. Bizler, tiyatro eleştirmeleri de onların peşinden. Galayı kaçırdım mı bir kez işim zordu, bazen bir ay beklemem gerekti aynı oyunu yakalayabilmek için. Bazen de haftada üç dört oyun seyrettiğim oldu. Avrupa yakasında oturan birisi olarak, Kadıköy, Üsküdar, hatta Bakırköy’e diyeceğim yoktu da Ümraniye Sahnesi zorladı açıkçası. Neyse ki matineler yetişti imdadıma.

Yoğun geçen 2008-2009 sezonunda özellikle, tiyatroya farklı bir soluk getiren gençlerin oyunculuklarından çok etkilendim. Başarılı olanlar, sadece oyuncular değildi tabii, genç yazarlar, yönetmenler, çevirmenler, dramaturglar, proje asistanları, yaratıcı kadrolar...Hepsi bütünün ayrılmaz parçaları. Hepsini bir yazıya sığdırmak çok uzun olacağından ben oyunculara değinmek istiyorum.Tiyatro anlayışı değişince, yeni biçimler ve diller arayan, çağdaş tiyatroyu izleyen, cesur politik deneysel oyunlar yapan gençler artık tiyatroda daha fazla söz sahibi olmaya başladılar. Yurt içinde veya dışında, Tiyatro dalında hepsi iyi eğitim almış, kendi dünya görüşlerini, birikimlerini tiyatro sahnesine taşıyan çocuklar bunlar. Pırıl pırıl gençlerden söz ediyorum. İçlerinde daha deneyimli olanlar da var, yeni yeni kendini gösterenler de.

Genç oyuncuların başarısına en canlı örnek olarak DOT’un,Dolbilsarda projesini vermek istiyorum. İngiliz yazar Mark Ravenhill’in, 17 kısa oyundan oluşan ‘Vur/Yağmala/Yeniden’ adlı, savaşın birey üzerindeki etkisini tartışan epik oyunlarda rol alan, Cemil Büyükdöğerli, Hakan Meriçliler, Ezgi Mola, Gonca Vuslateri, Ayçe Abana Şebnem Bozoklu, Melike Güner, Mert Öner, Pınar Töre, Tuğrul Tülek, Veda Yurtsever İpek, Cem Özeren, Gizem Erdem, Enis Arıkan, Öykü Başar, İbrahim Selim, Çağ Çalışkur, Devrim Nas, Serkan Altunorak, Alper Kul, Rıza Kocaoğlu, Mine Tugay, Mürüvvet Kurt… (Son iki gösteriyi henüz seyredemedim) Bu kadroyu bir araya getiren, onları böylesine iyi motive eden yönetmen Murat Daltaban’ı kutlamak gerek öncelikle. Bu genç oyuncular bana göre sezonun, savaş, barış, suç, çeza üzerine en çarpıcı projesinde, bazen birkaç dakikalık rollerde bir iki replikle de olsa çok önemli şeyler söylediler. Hepsi ayrı ayrı ödülü hak etti. Aralarında popüler dizilerde oynayan ve gerçekten başarılı olanlar vardı ama bu gençlerin gerçek yüzünü ve yeteneklerinin boyutunu görmek için onları mutlaka, ait oldukları yerde sahnede seyretmek gerekti. Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (IATC)’nin Türkiye Merkezince verilen geleneksel ’Yılın Yapımı’ ödülü DOT’un oldu. Bu başarıda, Hatice Aslan ve İpek Bilgin’in önemli payını da unutmadım ama konumuz genç oyuncular her daim genç ve başarılı kalanlar değil… Vur/ Yağmala / Yeniden projesinin ‘Tanrıların Şafağı’ oyununda nefesleri kesen Mine Tugay’ı aynı topluluğun ‘Karatavuk’ oyununda son dönemin en parlak kadın oyuncularından biri olarak ayakta alkışladım.

Uluslararası Eleştirmenler Birliği’nin ‘Genç Yetenek’, ödülünü, Kenter Tiyatrosu’nda özellikle Kumarbazın Seçimi ve 39 Basamak Oyunları’ndaki başarılı oyunculuğu ile hatırladığım bu sezon da Tiyatro Krek’teki Berkun Oya’nın‘ Bayrak’ oyunundaki performansı için Okan Yalabık’a verdik. Söz Kenter Tiyatrosu’ndan açılmışken, Yıldız Kenter’in Türkçeye uyarlayıp sahneye koyduğu Victoria oyununda Defne Halman’a eşlik eden Engin Hepileri de çıtayı devamlı yükseltenlerden. Amerika’dan diplomalı Canan Ergüder ise ‘Bayrak’ oyununun güzel sürprizi oldu benim için.

Çok severek izlediğim, Polonya asıllı Andrzej Saramonowicz’in ‘Testosteron’ oyununda, Oyun Atölyesi’nin genç kadrosu, Fırat Tanış, Emre Karayel, Mert Fırat,Timur Acar, İnan Ulaş Torun, Tuna Kırlı ve ağabeyleri sayılan Metin Coşkun muhteşem bir takım oyunculuğu sergilediler. Onları birbirinden ayırmadık ve Sadri Alışık Oyunculuk Ödülleri’nde oy birliği ve gönül rahatlığı ile ‘Jüri Özel Ödülü’ nü Testosteron oyuncu kadrosuna verdik.

Bertolt Brecht’in savaş ve insan ilişkisi üzerine yazılmış çağdaş masalı ‘Cesaret Ana ve Çocukları’nda deneyimli oyuncu Tilbe Saran’a eşlik eden genç kadro çok etkileyiciydi. Özellikle hayran kaldığım, Cesaret Ana’nın dilsiz kızını oynayan Öyküm Elif Erdoğan eğer Işıl Kasapoğlu Semaver Kumpanya adına ödülleri reddetmeseydi, Yardımcı rolde kadın oyuncu dalında ödülleri toplardı diye düşünüyorum. Ahmet Kaynak, Burcu Doğan, Sarp Aydınoğlu, Tansu Biçer…Hepsini yeniden kutlamak istiyorum.

Bu sezon ödüle doymayan Rahat Yaşamaya Övgü ve Tiyatro Pera’nın Genel Sanat Yönetmeni, oyunu Bertolt Brecht’ten uyarlayan ve sahneye koyan Nesrin Kazankaya’nın öğrencileri, Başak Meşe, Erdinç Anaz, Volkan Aktan, Zeynep Özen ve Linda Çandır’ı artık başarı grafiklerini düşürmeye hakları yok diye düşünüyorum. Bu yılın mutlaka izlenmesi gereken oyunlarından biri olan, Hristo Boytchev’den Murat Karasu’nun sahneye koyduğu Albay Kuş’u, Ali Kil, Deniz Özmen, Aşkın Şenol, Ayça Aykut, Sarp Akkaya, Ferit Kaya ve Fatih Koyunoğlu’dan oluşan genç kadro kuş gibi uçurdu gerçekten.

Üç sezon önce perdesini açan, tiyatroya aynı bakış açısı ile bakan sıkı dostların kurduğu İstanbul Halk Tiyatrosu’su ve Sinan Tuzcu’nun Sürmanşet’i…Ve öne çıkan oyuncuları, Dolunay Soysert, Beste Bereket ve Ceyda Düvenci. Garajİstanbul’da, İstanbul’da bir Dava ve Histanbul’da rol alan, iyi oyunculuğuna güzel sesini de katan Roza Erdem. Tiyatro Öteki Hayatlar’da genç bir oyun yazarı H.Can Utku’nun aynı zamanda yönetmenliğini de üstlendiği ‘Elim Sende oyununda, Sevi Orakoğlu ve Didem Çimen’i, iç içe geçmiş bir anne kız öyküsünde dönüşümlü olarak anne ve kız olarak izlemek çok zevkliydi. Akbank Sanat Tiyatrosu’nda sahnelenen Jose Rivera’nın ‘Salvador Dali Göndermeleri İçimi Isıtıyor’ oyununda, Mehmet Ergen yönetimindeki genç kadro, Evren Kardeş, Mehmet Ali Nuroğlu, Aybanu Aykut Gürses (Ben Kedi rolünde Merve Engin’i izledim) ve Deniz Celiloğlu’na da alkışlar….Ufuk Özkan ve Mehtap Bayrı, Asuman Dabak Tiyatrosu’nda sahnelenen ‘Şahane Düğün’ün iki sempatik, enerji dolu genç oyuncuydu.

Ödenekli Tiyatrolarda durum farklı. Orada oyuncular, hele ki gençler, oyunlarını, rollerini seçmekte özgür değiller. O sezon hangi oyunun distribüsyonunda yer alıyorlarsa o oyunda görev yapmak zorundalar. Bu yüzden onları Özel Tiyatro yapan arkadaşları kadar şanslı görmüyorum. Evet ekonomik anlamda belki kendilerini güvenceye almışlar ama bürokrasinin çarkları arasında oyuncu olarak uçmaları, heyecan duymaları, yeteneklerini geliştirmeleri kolay değil. Üstelik oyunculuk dışında uğraşacakları çok önemli konular var! Sanatlarını mı icra etsinler yoksa hangi sanat yönetmeni gönderilenin yerine hangi gerekçe ile geldi sonra hiçbir gerekçe gösterilmeden kısa sürede neden görevinden alındı ve bir başkası atandı…Bu sorulara yanıt mı arasınlar! Üstelik cevabı bulana kadar dengeler yine değişiveriyor! Baksanıza sezona Orhan Alkaya ile giren Şehir Tiyatroları, yoluna Ayşenil Şamlıoğlu ile devam ediyor…Şimdilik demek gerekli herhalde!

Taşların yerine oturduğu istisnalar her zaman oluyor. İşte onlardan bazıları; Şehir Tiyatroları’nda ‘Kantocu’ adlı müzikalde ilk seyrettiğim yıldan bu yana başarı grafiğini sürekli yükselten, bu sezon ‘Leonce ile Lena’ ve sezon sonunda sahnelenen ‘Cabaret’ oyunundaki sunucu Emcee rolü ile sahne için yaratıldığını bir kez daha kanıtlayan Mert Turak. Mert’in beni hiçbir zaman yanıltmayacağından artık o kadar eminim ki. Yine aynı oyunda, Fraulein Kost olarak sivrilen Işıl Zeynep Tangör ve Leonce ile Lena’ nın Prenses Lena’sı Özge Özder’ ile Başkan’ı Eraslan Sağlam’ın isimlerini de anmak istiyorum. Şehir Tiyatrosu’nun genç kuşak oyuncuları arasında sonuna kadar oyunculuğuna güvendiklerimden birisi de Arda Aydın. Bu sezon, çok farklı iki oyundaki, çok farklı rolleri - Tekrar Çal Sam ve İstanbul Efendisi – yine yüksek bir performansla oynadı. Ve ne kadar yazık ki başrol oynayan, oyunları sürükleyen Mert Turak ve Arda Aydın hala vasıfsız işçi statüsünde sahneye çıkıyorlar!

Şehir Tiyatroları’nın yüz akı oyunu, bu yılın en iyilerinden Ilan Hatsor’dan,Taner Barlas’ın yönettiği ‘Maskeliler’ de küçük kardeş Halit rolündeki Serdar Orçin’, bizde (Sadri Alışık Ödülleri) seçici kurul üyelerini muhteşem sağduyulu oyunculuğu ile yeterince ikna edememiş olmalı ki ödülü kıl payı kaçırdı. Neyse ki Afife Ödülleri’nde ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’ ödülünü kazandı, yoksa çok üzülecektim.

Bursa Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nun sahnelediği A. Turan Oflazoğlu’nun ‘Deli İbrahim’ oyununda genç yaşlarına rağmen büyük oyunlar çıkartan Altuğ Görgü (Deli İbrahim) ve Nihal Türksever’e de (Kösem Sultan) sevgilerimi gönderiyorum.

Dedim ya bu sezon oyun patlaması yaşandı ve gençler ön saflardaydı. Çok sayıda oyun seyrettim ama az da olsa yetişemediklerim, kaçırdıklarım da oldu. Şimdi hazır tiyatro mevsimi hız kesmişken bizler de biraz soluk alalım. Alalım ki, 2009- 2010 sezonunun maratonuna hazır olalım. Önümüzdeki yıl daha da zorlu ve hareketli geçeceğe benziyor. Düşünsenize, Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali, İstanbul’un Avrupa kültür başkenti olacağı 2010’a denk geliyor. Heyecanlı bir maraton olacak!

Güzel şeyler yaşacağımız umuduyla güzel bir yaz tatili diliyorum. Yepyeni projelerde buluşmak üzere…

Rengin Uz

JaqLee
04-07-10, 06:38
Yaban: İnsan Olmayan İnsan
( Aliye Ummanel )


10. Trabzon Devlet Tiyatrosu Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali’ne Rusya Federasyonu’ndan katılan Yaban isimli oyun, dünyanın, insandan sonra, yeni ya da alternatif bir insanlık tarihinin başlangıç noktasında konumlanır. Yani tarihi “insandan önce” ve “insandan sonra” diye ayırma girişiminde bulunur. Çarpıcı, cesur ve yaratıcı bir girişimdir bu. Dünyanın bu ikisi arasında, tarihin Araf’ında başına gelenleri anlatır.

Yaban, ana-baba-kızdan oluşan bir “aile”den başka her şeyin yittiği çorak bir dünyada ve derin bir yalnızlıkta başlar. Öncesizdir öykü. Ve tıpkı Adem’le Havva’yı kabullendiğimiz gibi “birer yetişkin olarak” kabulleniriz Ana ve Baba’yı da. Porsuklar dışında hiçbir canlının yaşamadığı, patlayıcılar, naylonlar ve hurda kalıntılarıyla kaplı toprağın üzerinde hiçbir bitkinin yeşermediği, bu üç insanın yeraltındaki bitki kökleriyle beslendiği bir dünya karşılar bizi. Bu üçlü, insanoğlunun yazgısına karşı çetin bir mücadele içindedir: İnsanlığın devamını sağlamak için başka bir insana rastlayıncaya dek yürümek. Bu arayış uzun bir süredir devam etmektedir ve bir zamanlar bu öğüdü veren ancak artık yaşamayan “gözlüklü adam”ın sözüyle başlamıştır. Uzun yolculuğun sonunda Yaban’a rastlarlar. Onlardan farklıdır Yaban; onların gözünde bir hayvandır. Dış görünüşüyle bizlere (seyirciye/insanlara) yaklaştığı oranda onlara uzaklaşır. Zamanla Kız’la birbirlerini sevmeye başlarlar. Ancak Baba tedirgindir: soyun devamını kendileriyle aynı olanla sağlamak arzusundadır. Şimdi bu dörtlü, bu aykırılığa rağmen birlikte yürür ve sonunda aileye benzeyen bir erkekle karşılaşır, hem de gözlüklü bir erkek. Oysa Kız artık Yaban’ı sevmektedir. Ama soyunu bu açgözlü erkekle sürdürmek zorundadır. Bu yaratıcı, çarpıcı ve aslında bir o kadar da yalın öykü, deşilmeyi bekleyen imgeleri barındırmakla şiirsel bir yön kazanır. Sahnede görünen ve görünmeyenleri anlamak için imgeden düşünceye doğru bir yolculuk bekler seyirciyi. İşte bu yolculuktan notlar:

“Gözlüğü olan adam” bilen adamdır. Tıpkı bir peygamber gibi “geçmişte” vardır. Ve tıpkı bir peygamber gibi, var olup olmadığının kesinliği yoktur. İnsanoğlunun “inanma” ihtiyacının tezahürü de olabilir o çünkü. Yaban’daki “bilen adam”, kehanetlerini, öğütlerini bırakıp gitmiştir; bir yitik zamanda bırakarak inananlarını da. Zaman yitiktir. Geçmiş yitiktir. Geleceğin arayışı içindedir oyun kişileri. Oyun, her şeyin yittiği; her şeyin küle döndüğü anın ardından başlar. İnsanın (bugünün insanının) sahip olduğu bilgiyle gidebileceği en uç noktaya vardığı, dünyayı ve insanlığı yok ettiği anın ardından... Şimdi insana alternatif bir tür, “tüysüz bir insan türü” vardır dünyada. Kendini insan diye tanımlayan, bilginin yolculuğuna yeni çıkmış; henüz ateşi yakma çabasında bir tür. Bu başlangıç umutlu olmaktan uzaktır ama.

İnsanoğlu neden kendinden medet umsun ki? Dünyayı şu sahnede görünen hale -külle kaplı bir yeryüzü- sokan insansa, ondan doğan bir “yeni insan” bunu değiştirmeye ne kadar muktedirdir? Tıpkı Shakespeare’in trajedileri gibi, bir acı umutsuzluk saplar yüreğine ve beynine insanın oyun. Kalıcı değerini de bu buruk sonla kazanır. Soruları doğurur çünkü bu buruk tad: Bilmek ne getirdi insana? Oyun boyunca, düşünmenin insana özgü olduğunun, insanın, tüm varlıklar içinde bu yönüyle bir seçkinlik kazandığının altı çizilir. Ancak insan bu yönü sayesinde, şimdi, kendi soyunu devam ettirebilmekten aciz bir sefaleti doğurmuştur. Bugün içinde bulunduğu durum yani “sefalet” ve bu “seçkinlik” oyunun asal karşıtlığını oluşturur. Yine de bu yaşayan üçlü masum çizilir. (Yıkımdan sonraki) İlk insan gibi. “Bilmedikleri” için masumdurlar. Onların başlıca güdüsü, henüz, yaşamı sürdürmektir.

Yaban’a rastlayışlarıyla ironi kurulur. Yaban, görünüşte, hepsinden daha çok benzer bize (seyirciye/insana). Oysa bu oyunda Yaban “insan olmayan”dır. Zamanla ona alışmaya başlasalar bile aslında o, kendini “insan” diye tanımlayan bu “tüysüz aile” için hep öteki olarak kalır. Yaban, zamanla Kız’ı sever, Kız da onu. Kız’a geçmişi öğretmeye çalışır. Bir anlamda insanlığın devamını sağlama girişimidir bu. Ama bu girişim işe yaramaz çünkü yabanın ünü pek de iyi değildir. Aile, oyun boyunca Yaban’ın “gözlüklü adamı” kemirdiğini söyler. Oysa Yaban bunu yapmadığını anlatır. Bu bilgi bizleri bir kesinlik hissine ulaştırmasa da, en azından bizlerin (Yaban’a benzediğimiz için ya da o bize benzediği için) dünyayı, dünya üzerinde yaşayanları kemiren, bitiren bir tür olduğumuzu iletir. Doğanın öldüğü, hurda arabaların külün ortasında kalakaldığı bir dünyanın sorumlusu kılar bizleri. İnsan dünyayı kemirmiştir. “Bizim Yaban” kimseyi öldürmediğini söyler ve belki gerçekten de masumdur ama yine de gücü ırkını kurtarmaya yetmez.

Aile henüz ateşi bulmamıştır. Buna karşılık Yaban çakmağıyla gelir. Bir komik unsur olarak, seyirciyi rahatlatan bir an olarak işlese de bu durum, altında güçlü bir kara mizah ve derin bir düşünceyi barındırır. Yaban sahnede görünen yıkımın sorumlusudur. İnsanoğlunun bilgiye ulaşması dünyanın sonunun başlangıcıdır. Şimdi, insan olmayan insanlıktan yeni bir umut vardır. Çünkü onlar henüz bilgiye ulaşmamışlardır. Ancak bu umut soyun devamını sağlayacak erkeğin bulunmasıyla yıkılır. Bu erkek, insanlığın soyunu sürdürecek adam ya da bir başka deyişle “yeni peygamber”, açgözlü ve kabadır. Gözlüklü oluşu, yokolan öncülünden yani insandan (bizden) artakalan tohumların hala bir üreme ve devamlılık arayışı içinde olduğunu anımsatır. Yeni masum ırk, bilgiyi bizler gibi bir kötülük aracı olarak kullanacaktır. Yine olan dünyaya olacaktır. İnsan kendi sonunu hazırladığı gibi, bir başka dünya düşünün de yozluk tohumlarını uçurur. Sonunda bu erkek, Yaban’ın yerine, Kız’la birlikte insanlığı devam ettirmeye soyunur. Dişil masumiyeti eril açgözlülük döller. Yaban, yani bizim gibi, izleyicler gibi olan dışlanır bu üreme döngüsünden. İşte oyunun sonunu umutsuz kılan da budur. İnsanlığa çıkış yolu yoktur. Ya da bir umut varsa insanlıktan, bu, bizim insanlığımızdan değildir.

Oyundaki “insan ve Yaban” arasındaki tanım değiş tokuşu da bizleri kendimiz üzerine, insanlığımız üzerine düşünmeye yönlendirir. İnsan, insan olmayandır. Ya da insan olmayan, insandır. Bu paradoksal ilişkiyi, bu düşüncenin sınanma olanağı olarak sahne üzerinde bize yansıyan alternatif gerçekliği kurmak yazar Sinakevich Gindin, bunu yeni anlatım olanaklarını uygun tavır ve davranış biçimleriyle araştırarak uygulamaksa hem yönetmen Viacheslav Dolgachev hem de oyuncuların büyük bir başarısıydı. Oyuncular konuşma, davranış ve hareket biçimleriyle “öncül ve ardıl insana” özgü yeni ancak aynı zamanda da arkaik bir tavrın keşfine soyundu. Bu araştırmayı arkaik cinsel feminen/maskulin tavırda da sürdürdü. Sahnede Ademler ve Havvalar vardı yani. Bu, Andrey Kurilov, Violetta Davydovskaya, Oleg Burigin, Irina Manulova, Roman Breyev’in başarılı oyunculuğunun bir sonucuydu. Onların arasında özellikle Kız’ı canlandıran Violetta Davydovskaya, cehennemin ortasındaki masumiyeti yansıtırken belleklerde ayrıcalıklı bir yer edindi. Sahne tasarımı plastik, metal, çöp, hurda parçaları ve doğada yokolmayan araba kalıntılarıyla yıkıma uğramış bir doğanın, bir cehennem dünyanın resmini çizdi. Bu küllerle kaplı yerde ışık çoraklık, karanlık ve insanın evrendeki yalnızlığını anlattı; aynı şekilde efekt de bu yalnızlık yanında metalik hissin iletimine katkı sağladı. Kostüm, yine doğada yokolmayan plastik torba gibi kalıntılar, sentetik kumaşlarla tasarlandı, aksesuar olarak kullanılan plastik bir çöp kutusu sahnede iyi bir gösterge ve kara mizah unsuru olarak akılda kaldı.

Yaban, bir bütün olarak, festivalin akılda kalan oyunlarından biri oldu.

Aliye Ummanel

JaqLee
04-07-10, 06:38
DÖNEK- HAİN- veya MEFİSTO

Klaus Mann tarafından yazılmış, tiyatro sanatçısı Gustaf Gründgens'in gerçek yaşam öyküsünü konu alan "mefisto",İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından Klaus Mann Ragıp Yavuz ' un yönetmenliğinde sahneleniyor. Tiyatroya olan aşkı uğruna, bir zamanlar alay ettiği ideolojilere, nazizmin etkisiyle diz çöken "Mefisto' nun hikayesi anlatılıyor. Mefisto, ünlü Alman Edebiyatçısı Goethe'nin kaleme aldığı Faust isimli eserin kötü karakteridir... Mefisto'nun amacı Faust'u yoldan çıkarmaktır. O eserde Mefisto'nun Faust'un arkasından söylediği sözler şöyle;

Sen, insan ın en kıymetli sermayesi olan, akıl ve bilgi den nefret et bakalım. Akıl ve bilgi yi inkar eden adam, imanını da koruyamaz... Kalbindeki o son kaleyi de ele geçirmeme az kaldı. Ruhlar dünya sının sırrına kim vakıf olmuş da sen olacaksın? Kim ki, bu sırrı öğrenmek hayal i ile, ispritizmacıların ve sihirbazların kitap larını okur; onu yolundan saptırmaktan kolay bir şey yoktur. Derhal, küçük yoldaşlarım olan kafir cinleri onun yardımına koştururum. Bir doğrunun içine bin yalan karıştırarak ona ruhlar aleminden haber getirdiklerini söylerler. O zavallı da 'ruhlar benimle konuşuyor' diye zevkten uçar... Vah zavallı, Faust ! Seni sefih bir hayat ta, dümdüz bir değersizlik içinde süründüreceğim. Benimle anlaşma yapan, kendisine ne kötü bir ortak seçmiştir

Döneklik zor şey, bir kez ihanet ettiğiniz zaman herkesi ihanete zorlamaya başlarsınız. Çünkü "döneklik", daha doğrusu "dönek solculuk" bir değişim ya da gelişim değil, insanı insan yapan bütün değerlerden kopmak ve tarihsel vicdanını yitirmek anlamına gelen onursuz bir pozisyondur. Bu anlamda döneklik, çeşitli nedenlerle -ki bunların önemli bir kısmı insani nedenler olabilir ve anlaşılır- bir kenara çekilen, duygu ve anlayış olarak sol'dan kopan insanlardan farklıdır. Hırçındır dönekler, görüşlerinde ve davalarında ısrar eden herkese saldırırlar. Onlar için kavgayı sürdürenler vicdan azabı gibidir. Herkes dönsün, herkes ihanet etsin isterler. Çünkü herkesin döndüğü yerde "dönek", herkesin ihanet ettiği yerde de "hain" yoktur. Döneklik, insanı sadece ve felsefi olarak kurulu düzene bağlamaz, aynı zamanda cahilleştirir de...

Sezonun en başarılı oyunlarından biri "Mefisto". Başarısı kuşkusuz gerçek yaşam öyküsü olmasından, anlatılan dönemdeki yaşanan olayların ağırlığından değil... Oyun içinde oyun izliyorsunuz, oyun içinde gerçekler seriliyor önünüze..Bir dram. Yahudi eşinden boşanmayı kabul etmediği için çalışma yasağı koyulan insanlar, düşman ilan edilen ve vatandaşlıktan çıkarılanlar, işkenceyle öldürülenler.. Aynı zamanda güncel ve yerel olaylar, bu coğrafyaya ait durumlar film şeridi gibi aklınızdan geçiveriyor... "Mefisto" karakteriyle Yiğit Sertdemir," Hans Miklas" karakteriyle Murat Çoşkuner göz dolduruyor,sahne tasarımı Barış Dinçel'e ait.

Mefisto, Nazi Almanyası'nda yaşanmış en keskin çelişkilerden birini konu edinen bir yapıt. Oyun, 1923-1934 yılları arasında Almanya'da (Berlin-Hamburg) geçer. Mesleki tutku uğruna kişiliğini, bir zamanlar baş düşmanı olduğu ideolojiye, nazizme satan bir tiyatro sanatçısının gerçek yaşam öyküsü. Hendrik Höfgen (Güstaf Gründgens) kişiliğinde, "Mefisto" rolünü oynarken, gerçek yaşamda "Faust" karakterini seçen bir sanatçı ve dönemin trajik serüveni gözler önüne serilir. Oyunda zorbaya hizmet etmemeyi seçen ve alternatif üretemese bile yoksunluklarda, sürgünlerde, işkencelerde, ölümlerde özgürleşen bireyler ve faşizmin uygulamaları sergilenir. "Mefisto" da çok yetenekli bir oyuncu ve yönetmenin yaşamı aktarılırken, sanatçının kendine ve yaşadığı topluma karşı sorumluluğu tartışılır. Tiyatro sanatının gücü ve yetenek gibi kavramların kullanılması sorgulanır. Klaus Mann'ın 1936 yılında sürgünde yazdığı ve 1981 yılına kadar Batı Almanya'da basılması yasak olan yapıt, Fransa'da Ariane Mnouchkine tarafından 1979 yılında oyunlaştırılıp yönetilmiş ve Çekoslavakya'da Istvan Szabo tarafından sinemaya da uyarlanarak "En İyi Yabancı Film Oscarı"nı kazanmıştır.

Dramaturgluğunu Sibel Arslan Yeşilay'ın, sahne tasarımını Barış Dinçel'in, kostüm tasarımını Tomris Kuzu'nun, ışık tasarımını Murat Özdemir'in, müziğini Selim Can Yalçın ve Çağrı Ö. Hün'ün, koreografisini Yasemin Gezgin'in yaptığı oyunda; Yiğit Sertdemir, Yeşim Koçak, Murat Coşkuner, Mert Tanık, Rozet Hubeş, Çağlar Yiğitoğulları, Aslıhan Kandemir, Seda Fettahoğlu, Ozan Gözel, Ertuğrul Postoğlu, Buket Yanmaz Kubilay, Kutay Kırşehirlioğlu, Çağrı Ö. Hün, Nevzat Çankara, Selim Can Yalçın, Aslı Aybars, Serdar Orçin, Levend Yılmaz, Ali Gökmen Altuğ, Nurdan Gür, Ece Yıldız rol alıyor.


Dündar İNCESU

JaqLee
04-07-10, 06:38
PATİKADAN KOŞAN, KAÇAN, KAYAN KADINLARIN OYUNU: "KIR"...

Demişlerdi de inanmamıştım: Bu adam, gerçekten yeni bir ses, yeni bir nefes. Bu adam, geleneksel tiyatrodan kaçıyor. Bu adam, öykü anlatmaktan sıkılıyor, anlatmak zorunda kalırsa öykünün ucunu açık bırakıyor, öyküyü sonlandırmıyor. Bu adam, tiyatro için karakter yaratmaktan nefret ediyor. Sözcüklerle oynuyor. Az, basit ve açık sözler kullanarak çok şeyi ifade etmek istiyor. Az, öz sözcüklerle ne yapıyor, ne ediyor, metni gizemli kılıyor. Bu adamın, güçlü bir mizah duygusu var. Bu adam, şiddeti ürkütücülükle bağdaştırıyor. Bu adam, “Çağımızın Dahisi” olarak tanımlanmakta. Bu adam, İngiliz ve de kırk yedi yaşında. Bu adamın adı Martin Crimp. Bu adam, tiyatronun geleneklerini altüst etmeye geliyor. Bu adam, günümüz kentlisinin (başta iletişim olmak üzere) karşı karşıya kaldığı pek çok sorunu irin deşer gibi deliyor. Bu adam, kentlinin, kentten kaçmak amacıyla sakin topraklara ulaşsa bile, kendisini kentlilik sorunlarından kurtaramayacağını savlıyor. “Kentli nereye giderse gitsin, kent onu bırakmaz, ardı sıra gelir,” diyor.
İstanbul Devlet Tiyatrosu, yeni kuşak İngiliz tiyatro yazarı olan, ünü İngiltere sınırlarını aşan bu adamın “Kır” adlı oyununu oynamakta. O adam (yani martin Crimp), “Kır”da günümüz kent insanının iletişimsizlik, yalnızlık ve yabancılaşma ile örülü dünyasını anlatıyor. Dil üzerine kurulmuş tuzaklarla dolu, insanlar arasındaki 'bağımlı ilişkileri' aşk, cinsellik ve para üçgeninde tefe koyuyor. Gel çık işin içinden!.. Ne mümkün! Sessiz, sakin doğa ortamına aşk ve mutluluğu bulmak için gelen Doktor Richard (Celal Kadri Kınoğlu) ve karısı Corinne (Ülkü Duru) istediklerine erişebilecekler mi? Crimp “A ah,” diyor, eriştirtmiyor.
Bu seyredilesi, özellikle oyun yazarlarımızın, oyunlaştırmak uğruna seyirciyi koyunlaştıran oyunlaştırıcılarımızın mutlaka, ama mutlaka seyretmeleri (dikkat buyurunuz izlemeleri demiyorum, seyretmeleri) gereken oyunu Işıl Kasapoğlu bulmuş, kotarmış. E vallahi eline sağlık. Günümüz insanının kentten kaçıp doğaya sığınırken, kendisinden de kaçmayı düşleyip de başaramadığı gerçeğini yalın bir tiyatro diliyle, yazarına asla ihanet etmeden sahneye taşımış. “Eroin bağımlısı doktor olur mu” gibi, günümüzde bağnazlık örneği sayılabilecek soruyu, çağın ölçülerinde yorumlamış. Kadın-erkek, karı-koca ilişkisini hallaç pamuğu gibi atan yazara öyle bir destek vermiş ki, sormayın, gidin seyredin. Umulmadık anda içinden çıkılmaz noktaya gelen, sonrasında kolayca yola giren, hemen ardından karmakarışık olan oyunu, sökülen ve yumak haline getirilen yün gibi çözüme kavuşturmuş. Vergilius okuyan marjinal kimlikli kız (Almila Uluer) karakterini, hiçbir uca kaydırmadan biçimlendirmiş.
Böylesi bir metni dilimize kazandırmak sanırım zor bir uğraş. Ama “Uyanıkmışım gibi yapıyormuşumdur” ve benzeri tümce kurmak, birbiri ardı sıra “ihtiyaç”, “gereksinim” gibi eşanlamlı sözcükleri kullanmak olur mu kardeşim! Biraz daha özen gösterseydin olmaz mıydı be Roza Hakmen'ciğim? Dil, kavramsal, yani şematik ve genel olduğundan, kişiliksiz ve taşlaşmış klişeler biçimine dönüşürse, gerçek bir iletişim aracı olmaktan çıkıp, tiyatroda “engel teşkil ediyor.” Işıl Kasapoğlu'nun da kulağına eğilip bir şey deyivereceğim: Hani, “tiyatro... tiyatro” dergisinin Kasım 2003 sayısında “Huzursuz Seyirci” takma adıyla yayınlanan yazıda, geçen sezon gerçekten de bıktırıcı bir hal alan “duman salma” modasından söz ediliyor ve: “İlgili olsun olmasın, her oyun 'tütüyor',” deniyordu ya! Doğru söze ne denir! “Kır”ın perde açılışında o dumana ne gerek vardı, anlayamadım gitti. Sonra, telefonun sesini birileri sağa alsa/aldırtsa ne iyi olacak. Oyun sırasında kulisin telefonu çalıyor gibi oluyor da!
Hakan Dündar'ın dekoru, perde açıldığı anda yansılamanın havasını pek güzel yaratıyor. Enver Başar, ışıklama çizelgesini dramatik çatışmanın ve çabaların sahnede belirtilmesini sağlamak amacıyla pek güzel ayarlamış. Işık tasarımını yaparken, tabloların değişimi ve karakterlerin davranış tarzlarının vurgulanması aşamasında yönetmene doğrudan yardımcı olmuş. Önce sıcak ve yumuşak, sonrasında keskin ışıklarla sahnede hareket kavramı yaratmış. Serpil Tezcan'ın kostümleri neden daha iyi olmamış, anlayamadım. Örneğin Corinne'in ikinci kostümü neden aceleye gelmiş, bilemedim. Joel Simon'un müziği ortama mükemmel uymuş.
Işıl Kasapoğlu, oyuncu yönetiminde belli ki oyuncuların edilgen olmamalarına özen göstermiş. Üç oyuncuda da kişisellik yok. Üç oyuncu da kendilerine, metin ve karakter üzerinde kendi düşüncelerine inanmışlar. Yönetmenin kendilerine ne yapmaları, ne düşünmeleri gerektiğini söylemesini beklememişler, dolayısıyla “nesne” olmaktan kurtulmuşlar. Üç oyuncu da yaratıcılık, özgürlük, fantezi yüklenmiş. Ülkü Duru, metinde yazılı olan bütün sözcükleri ve onların altında, alt metinde saklı olan her şeyi, düşünceleri, duyguları çok iyi kavramış. Dikkatle izlenilmeli, coşkuyla alkışlanmalı. Celal Kadri Kınoğlu, canlı, fiziksel ve psikolojik yönelimlerden oluşan bir skoru oluşturabilmeyi başarmış. Ama neden öyle yüksek oynuyor? Almula Uluer, Rebecca'nın içsel yaşamının itici güçlerini, iradesini, aklını ve duygularını aksiyona son derece dengeli geçirmiş, imgelemini canlandırmış. Gözlerinin ve yüzünün incelikli ifade araçlarından da olabildiğince yararlanıyor, ama sesini, tınılarını, sözcüklerini, tonlamalarını, konuşmasındaki hataları derhal düzeltmeli. Ya da birileri ona öğretmeli. Yoksa yazık olur. Uluer'e günah değil mi?

JaqLee
04-07-10, 06:38
Mustafa Kemal'le 100 Gün Geçiren Demirleydi : Latife

O hiç bir zaman sıradan olmadı. Sorbonne'da hukuk okumak, 5 dili konuşabilmek, Paşanın yaverine bir kraliçe edasıyla; 'Çekiliniz, Paşayı göreceğim, ne için olduğu ise sadece Paşayı ilgilendirir' diyebilmek ve bütün bunları 22 yaş delişmenliği, cesareti ve bir hanımefendi zarafeti ile yapabilmek. Ne kadar baş döndürücü değil mi? Yaşadığı dönemin çok ötesinde bir kadın. Çok özel, çok güçlü bir kadın. Babası Uşakizade Muammer Bey'in dediği gibi 'Biz erkekler Latife, senin gibi bir kadın profilini içimize sindirebilmek için en az beş yüz yıllık gelenekler ve kuralların ağırlığını üzerimizden atabilmeliyiz.' Çağlar ötesine ait baskın bir kişilik. Ve 'Kurtuluş Savaşı'nın' en civcivli anlarında, yolları kesişen iki olağanüstü karakter : Latife Uşakizade ve Mustafa Kemal.

Ve hala giz perdesinin ardında kalan binlerce anı. Ve bu anıları aynı canlılığı ile tiyatro sahnesinde yaşayan ve yaşatan, en az Latife kadar cesur ve özel bir kadın. 100 yıl öncesinden günümüze seslenen ve sahnede tekrar hayat bulan Latife'nin sesi : Dilek Türker.

Kurtuluş Savaşı yılları, Cumhuriyetin ilanı ve küllerinden silkinen bir milletin yeniden doğuşu Latife'nin geri dönüşlerle anlatılan hikayesinde konu ediliyor. Zaman zaman Latife mi Dilek mi pek çıkartamadığımız, Latife ile neredeyse tek vücut olmuş Dilek Türker; Latife'yi bir oyun gibi değil, mukaddes bir görev gibi anlatıyor. Latife'nin kişiliğini sırtına giydiği an şüphe yok; O artık Dilek değil, Latife yada sevgili Paşasının dediği gibi Latif'dir.

SDK- Sahnede sanki Latife karakterini üzerinize bir giysi gibi kuşanıyor ve Latife'yi yaşıyor ve yaşatıyorsunuz. Nasıl bir birliktelik bu?

Dilek Türker - Yaşamak ve yaşatmak zaten birbiri içine geçen olgular. Bir olayı yaşatabilmek için gerçekten kendinizi sunduğunuz olayın içinde hissetmeniz, var olmanız lazım. Burada, özgür sanat yapmanın payı da büyük ve bu söylemek istediğiniz sözü söyleyebilmekle ilgili bir olay. Bu atmosferi yakalayabilmek için öncelikle, Latife Hanımın nasıl bir aydın ve çağının ilersinde bir kadın kimliği taşıdığını anlayabilmek lazım. Mustafa Kemal Atatürk, nasıl olağanüstü bir şahsiyetse, Latife Hanım da olağanüstü bir şahsiyet. Şimdi günümüz gençliğini düşününüz ve 22 yaşındaki gençlere bakınız. Buna karşın, öyle bir genç kadın düşleyin ki, 22 yaşında, beş lisan konuşan, ata binen, tenis oynayan, Sorbonne'da hukuk okuyan bir kadın ve yıl 1922. O dönemin şartlarını da göz önüne aldığınızda son derece sıra dışı, cesur, özel ve güçlü bir kadınla karşı karşıya olduğunuzu fark ediyorsunuz. Latife Hanımla evlenmekle, Atatürk'ün de aslında bütün seçimlerinde olduğu gibi doğru bir seçim yapmış olduğunu da anlıyorsunuz.

SDK - Doğru bir seçim diyorsunuz fakat sonu çok acı biten bir öykü değil mi bu?

Dilek Türker - Evet, ortada çok trajik bir hikaye var. Aradaki aşk, onların birbirine olan sevgi ve tutkuları için fırsat bırakmaz. Bu, aradaki aşk nedir? Aradaki aşk, Türkiye, yurtseverlik, ulus bilinci ve yeni uygar bir toplum yaratma aşkıdır. Mustafa Kemal Atatürk'ün ulusuna duyduğu aşkın önüne hiçbir şey geçememiştir. Latife Hanımın aşkı, belki de sadece bir an için o aşkın önüne geçebilmiştir ve işte trajedi o noktada başlar. Latife Hanım, Atatürk'e insan olarak, bir erkek olarak, 22 yaşın bütün coşkusu ile aşık oldu. Burada tüm benliği ile aşık bir kadın var. Latife Hanım'ın aydın kimliğinin yanı sıra ihtilalci bir kimliği, derin bir ulus sevgisi ve İzmir'e duyduğu büyük bağlılık olmasına rağmen, Atatürk'e duyduğu büyük ve tutkulu aşk, sahiplenici bir tavırla, bütün öbür aşklarının önüne geçti. Ama Latife Hanım aşıktı, hem de 22 yaşının tüm coşkusuyla…

SDK - Bu hikayede, Latife Hanım ve Mustafa Kemal Atatürk'ün evliliklerinin yanı sıra, İzmir'in kurtuluşu, Cumhuriyetin doğuşu, Ankara yılları ve ilk meclis gibi yan öyküler de anlatılıyor değil mi?

Dilek Türker - Bu hikayeyi anlatırken, aslında söylemek istediğimiz şudur; Türkiye Cumhuriyetinin temellerini atan, çağdaş ve uygar toplum projesinin yaratıcıları, Mustafa Kemal Atatürk ve onun çevresinde yer alan ve onunla birlikte bu işe hayatlarını koymuş olan değerli Türk insanlarıdır. Ve kadın kimliği ile, Latife Hanım, bu insanların başında gelir. Neden başında gelir? O aşkının bedelini, Türk ulusuna olan sevgisini, inanılmaz bir vakar, zarafet ve asalet içersinde tam 49 sene boyunca içinde koruyarak ödemiştir. Dünyada eşi görülmemiş bir şekilde, kendisine sunulan bütün dünya oyuncaklarını, büyük bir vakarla, elinin tersi ile iterek sadece ve sadece anıları ve anıları ile ilgili üretimi ile yaşamıştır. Ülkesini böylesine sevmeyi ve sevdiği adamla birlikte ülkesini, beyninin içinde ve ruhunda sevmeyi becermiş, muhteşem bir aydın kimliğidir. Bu nedenle, Latife Hanım'a hayranım.

SDK- Son dönemlerde, hep Latife Hanım gibi özel kadınlarla sahnedesiniz değil mi?

Dilek Türker - Ben, dünyadaki bütün önemli kadın şahsiyetleri oynarken bu oyunları yazdırıyorum ve inanarak, onları içimde hissederek oynuyorum. Rosa Luxemburg'u, Nakşidil Sultan'ı ve Kuvay-ı Milliye Kadınları'nı da hep böyle inançla oynadım. Şu anda canlandırdığım Nazım'ın karısı Vera'yı da, 'Mutlu Ol Nazım' oyununda böyle oynuyorum. Bunlar, dünyayı ileriye götüren, güzeli aramak adına kendi özellerini de gerektiğinde kurban edebilen çok güçlü ve çok özel kadınlar. Aşağı yukarı, 17 senedir özel projeler üretiyorum. İlk önce, fikir olarak ortaya koyuyor ve sonra bu projeleri yaratmaya yakın yazarlarla buluşup çalışıyoruz.

SDK- Peki, Latife Hanım projesi nasıl ortaya çıktı?

Dilek Türker - Bu proje, benim Nezihe Araz ile birlikte üçüncü çalışmam oldu. Nezihe Hanım ile çalışmamız Kuvay-ı Milliye Kadınları ile başladı, bunu Nakşidil Sultan takip etti ve şu anda da Latife ile devam ediyor. Kendisine, bütün bu güzel eserleri bize kazandırdığı için müteşekkirim. Nezihe Araz'ın kaleme aldığı 'Mustafa Kemal ile 1000 Gün' isimli kitabı okuduktan sonra Nezihe Hanım, bana bu metni verdi. Latife Hanım'ın, aydın kimliği ile çok hoş bir tiyatro projesi halinde, söylemek istediğimiz sözlere harikulade güzel bir kaynak olabileceğini düşündüm.Ve sonra, yönetmeni, dekoratörü, ışıkçısı ile bir ekip kurduk. Yönetmeni Hakan Altıner, dekoratörü ve kostümü Osman Şengezer ve ışıkçısı Yüksel Aymaz ile birlikte çalıştık ve oyunu hep birlikte çıkardık.

SDK - Latife şu ana kadar nerelerde sergilendi ve gelecek aylarda tekrar sahnelenecek mi?

Dilek Türker - Latife gibi bir oyun, Cumhuriyetin 80. Kuruluş Yıldönümünde, Türkiye'nin bütün köylerini, kasabalarını ve şehirlerini gezmeliydi. Latife, daha önce Washington'da, New York'da, Kıbrıs'da, Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi'nde ve Konya'da sahnelendi. Ama bence daha çok oynaması gerekiyor. Bence Latife, bütün üniversite ve yüksek okullarda, oditoryumlarda ve askeri okullarda oynanmalı. Teklif geldiğinde, biz oyunu her yerde sahneliyoruz.

SDK - Gelecek projelerde hangi oyunlar yer alacak?

Dilek Türker - Şu anda, yine tek kişilik bir oyunu yönetiyor ve aynı zamanda oynuyorum. Prof. Dr. Tarık Minkari'nin 'Bir Cerrahın Anıları' adlı eserinde insan, doğa, çevre, hayat, ölüm ve felsefe temaları işleniyor. Ve bütün bunların hepsinin tek bir anahtarı var; gerçek sevgi ve sahici olmak. Bunun yanı sıra, Nazım'ın eşi Vera'yı anlatan 'Mutlu Ol Nazım' oyunu sahnelenmeye devam ediyor. Önümüzdeki aylarda, Latife ve Mutlu ol Nazım devam edecek çünkü bu projeler çok zor üretilen projeler ve tek kişilik oyunlar oldukları için çok yorucu. Ayrıca, önümüzdeki aylarda, sahnelemeyi planladığımız bir kabare var. Kabare, birçok sanatçının yer alacağı erkeklerin dünyasında geçen ve erkeklerin yarattığı sistemi eleştiren bir proje olacak. Kendi yarattıkları düzenin mükemmel olduğuna inanan erkeklerin dünyasında işleri karıştıran zaman zaman komik, yeri geldiğinde acı ve güçlü bir dişi şeytanı konu alacak.

JaqLee
04-07-10, 06:38
DEĞİŞMEK İSTEYEN, GERÇEKTEN DEĞİŞEBİLİR Mİ: "MİDAS'IN KULAKLARI"

Güngör Dilmen'in “Midas Üçlemesi” olarak tanımlanan oyunlarının ilki olan Midas'ın Kulakları, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda sahnelenmekte. Oyun, Kral Midas'ın büyüklük tutkusunun kurbanı oluşunu işliyor. Güngör Dilmen'in 1959 yılında yazdığı bu oyunda, tanrılar arasındaki yarışmaya yargıcılık edeceği için kendisini tanrı denginde gören Midas, halkın gözünde yüceliğini korumak için yarışmada yenik düşürdüğü Apollon tarafından ilk olarak eşek kulakları takılarak, sonrasındaysa tam tersine eşek kulakları geri alınarak küçük düşürülür. Midas'ın büyüklük tutkusu; halktan gerçekleri gizlemesine yol açmakta, bu da kendisini halka karşı baskı yönetimine yöneltmektedir. Kıssadan hisse: Kişi kendini bilmeli, kendi gerçeğini tanımalıdır; kişinin yücelmesi ancak bu gerçeğe bağlıdır.

Güngör Dilmen'in antik bir söylenceye siyasal-etik güncellik kazandırdığı Midas'in Kulakları, Kemal Kocatürk tarafından sahneye konulmuş. Kocatürk, Dilmen'in önerdiği keçiler korosu, kuyu, sazlıklar, ay tanrıça, özgür koşuklu oyun dili, tekerleme, sözsüz oyun, dans ve benzeri teatral ve sanatsal araçları çoğaltarak kullanmış. Oyunu kısaltarak rahatça özümsenebilir biçime getirmiş. Gereğini pek anlamadım, hatta hiç anlamadım, ama işin içine bir de anlatıcı katmış. Hırçın Kız'da olduğunca, seyirciyi gıdıklasın diye olacak, gene bir eşcinsel tiplemesi yaratmış. Ama şöööyle uzaktan bakınca, ortaya çok sanatlı, özgün bir dramatik yapı çıktığı görülür olmuş.

Övünerek söylemeliyim, renklere ilişkin seçimlerin birbirlerini yok etmemesi için dekor, giysi ve dekor tasarımcılarının aralarında asgari bir uyum sağladıkları daha perde açılır açılmaz belli olmakta. Nurullah Tuncer'in sahne tasarımı her türlü övgüye değer doğrusu. Cengiz Özdemir'in ışığı, hiçbir yüzde gölgelenmeye neden olmadığı gibi, oyuna katkı sağlar nitelikte. Zuhal Soy'un kostümleri de titiz bir zevk örneği. Gerçi, Midas'ı Neron olmaktan kurtarabilir miydi, özel olarak sormam gerek ya, neyse!... Butaforcu kim bilemiyorum, başarılı. Yalnız lahit altındaki tekerlekleri beyaza boyayacağına örtüverse!

Kubilay Penbeklioğlu ve Selçuk Soğukçay, canlandırdıkları birden fazla tiplemenin tümünde, yönetmenin söylediklerini “bihakkın” yerine getirmiş. Midas'ın Kızı'nda Seda Fettahoğlu ile Berber'in Karısı'nda Işıl Zeynep Karaalp, Pan'da Alper Kul da öyle... Keçiler Korosu tümüyle başarılı. Berrin Akdeniz Ay Tanrıça'da iyi. Can Başak Apollon'un hakkını veriyor da, Pan, flütünü çalarak yarışmaya dahil olurken ve yarışma sonrasındaki sözsüz oyunu sırasında, yönetmen neden ona orada, köşede kasılıp kal demiş acaba? Kimse kusura bakmasın, meraklıyım sorarım. Murat Bavli, Berber'in fiziksel varlığını iyi yaratmış. Ragıp Yavuz, Yontucu'da gayet rahat, gayet sakin, abartısız bir oyun veriyor. Deneyimli oyuncu Atacan Arseven Midas'a yakışır cafcaflı diksiyonda (diction prétentieuse) başarılı, ama zaman zaman sesini kullanamıyor ya da ayarlayamıyor. Burada, ola ki benim oyunu seyrettiğim akşam Arseven'in gripal enfeksiyon gibi sesi bozan rahatsızlıklarının da olabileceğini hesaba katmalıyım. Yoksa Atacan Arseven'in ne istediğini, sonra da bu istek uğruna ne yapması gerektiğini bilen bir oyuncu olduğunu kim yadsıyabilir ki!..

Haaa! Bir de, adama sorarlar be kardeşim Kocatürk... Koskoca İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları içinde, “oynatıcı” için adam bulamadın da, Yıldıray Şahinler gibi bir oyuncuyu mu “kuklabâz” yaptın diye!.. Sahi neden yaptın?

SÖZÜN ÖZÜ: Gülme Midas'a, gelir başına...

JaqLee
04-07-10, 06:38
TAK PLASTİK KARTI ATM'YE, AT MAAŞI CEBE: "PAZARTESİ-PERŞEMBE"

Musahipzade Celal, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemi Türk tiyatrosunun başlıca oyun yazarlarından. Batı tiyatrosuna öykünme yerine, geleneksel Türk tiyatrosundan, özellikle de İstanbul folklorundan yararlanmış. Tiyatroda özgünlüğü ve haslığı korumuş, bir halk tiyatrosu adamı. XVII ve XVIII. yüzyıllarda çökmeye yüz tutmuş Osmanlı toplum yaşamını konu edinerek, özellikle hicve, toplumsal ve toplumsal kurumların eleştirilerine yer vermiş. Gerçi, bu eleştirilerin Osmanlı toplumu adına mı, Cumhuriyet toplumu adına mı olduğunu açıkça vurgulanmamış, vurgulamamış vurgulamamasına, ama töreleri, yöresel özellikleri ve görenekleri iyi sergilemiş. Oyunlarında belli bir siyasal ya da ekonomik düşünce açıklamaması, hatta gizlemesi ise bence hayli ilginç.

Bugüne değin otuz civarında oyunun yönetimine imza atmış olan Engin Gürmen, Musahipzade Celal'in Pazartesi-Perşembe'sini almış, yönetmiş, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu'nda sahneye koymuş. Ödenekli bir tiyatro kurumunun müzelik eserlere repertuarında yer vermesini fevkalade olumlu bir davranış biçimi olarak yorumluyorum. Yolsuzluklar yaparak köşeyi dönmeyi konu alan bir komedi bu. Yer, XVIII. yüzyılın İstanbul'u. Defterdar Kırtaseddin Efendi (Rauf Altıntak) makamını kötüye kullanmakta, yolsuzluk yapmakta, çok para kazanmakta ve sürekli terfi ettirilmektedir. Kafka'nın tanımıyla “insanı nesne durumuna indirgeyen kırtasiyecilik” sorununu, dalkavukluk ve ikiyüzlülüğü ele alan basit bir konusu var Pazartesi-Perşembe'nin. İnanın küçümsemek için söylemiyorum, “basit” dediğime de bakmayın siz. Esasında oyunun konusunu; eski ayak topçu, yiğit futbol hakemi, işini bilir kabzımal, dediğim dedik öttürdüğüm düdük yorumcu, Hürriyet Gazetesi'nin anlı şanlı spor yazarı Erman Toroğlu adlı çok bilmişin: “Hayatımız boyunca bir daha gelmeyecek fırsatı teptik. Irak konusundaki birinci tezkereyi reddettik. Hani o enteller var ya. Savaşmayalım diyenler. Yani PKK yanlıları. Ama maalesef bunlar ince ince filmler çevirerek, tiyatrolar oynayarak, topluma damardan şırınga yapmaya devam ediyorlar. Bazen enteli oynuyorlar, bazen de zavallıyı” sözlerini, anılan “ceride”nin 4 Ocak günkü sayısında okuyunca basit buldum. Öyle değil mi ama? Baksanıza XVIII. Yüzyılda bile aşağılıklar bu mertebede değilmiş. Dalkavukluk üç beş kişiye “sadre şifa” verirmiş, şimdiki gibi toplumun büyük kesimine değil. İkiyüzlülüğü hepi topu bir avuç “ikbalcu” iş edinmişmiş, günümüz örneği gazetelerin köşe başlarını tutup, topluma yön vermesi beklenenler değil. Bu nedenledir Müsahipzade'nin oyununun konusunu basit bulmam, vallahi başka bir nedenim yok!

Engin Gürmen, basit bulduğum konuyu yazarının biçemi doğrultusunda, geleneksel Türk halk tiyatrosunun Karagöz, orta oyunu, meddah gibi başlıca biçimlerinden de yararlanarak sahneye taşımış. Olayları ve sorunları öne çıkarmış, kişileri bu olay ve sorunların açımlanmasında yardımcı öğeler olarak düşünmüş. Dili bir araç olarak değil, amaç olarak kullanan yazarın amacına hizmet etmiş, dile sadık kalmış, aralara satır altı açıklamalar ekleyerek dil sorununu çözmeye çabalamış. Sözcüklerle oynanmasını istemiş.

Pazartesi-Perşembe'yi 1974-1975 sezonunda Vasfi Rıza Zobu'nun rejisinden izlemiştim. Kırtaseddin Efendi (o zaman yanılmıyorsam Kırtasiddin idi) rolünü Mücap Ofluoğlu üstlenmişti. Yeni Komedi Tiyatrosu'nda seyrettiğimi Mücap Ofluoğlu'nun “Suya Yazı Yazanlar (Mitos Boyut / Kasım 2003)” kitabını okurken anımsadım. Necdet Mahfi Ayral, Necdet Yakın, Feridun Karakaya,, Doğan Bavli, Rauf Altıntak, Gül Gülgün, Şehime Erton, Birsen Kaplangı... Engin Gürmen, Kırtaseddin Efendi rolünü bu kere Rauf Altıntak'a vermiş.

Gene Mücap Ofluoğlu'nun kitabından öğreniyorum ki, Rauf Altıntak, İstanbul Şehir Tiyatroları bünyesinde 1974-1975 sezonunda kurulan Tarihi Türk Temaşası Kolu'nun önde gelen adıdır. Yani, meddahı, Karagöz'ü, orta oyununu iyi bilir. Rauf Altıntak iyi bildiği için olsa gerek bu oyunda alabildiğine tuluat yapıyor. Hem Kavuklu, hem Pişekar oluyor. Olunca, Tarık Günersel gibi bir “iş bilen”in dramaturgisini de yanına alan Engin Gürmen'in belki de göstermeci, yanılsamacı olmayan, açık biçime dayayacağı oyun güme gidiyor. Birinci perdedeki “enfiye” muhabbeti “Yandım Allah” dedirtiyor. “Pastırma” söyleşisi bitmek bilmiyor. Metin dışı ekleme cinas ve nüktelerle şişirilen “Karagöz” uzadıkça uzuyor. Giderek tuluatın da seviyesi düşüyor. Rakıma: “Ayıkla pirincin taşını,” deyince, Kırtaseddin Efendi: “Ne o, pilav mı pişireceksin,” diye soruyor. Rakıma'nın yanıtı çok komik(!): “Yok nohut.” Oyun işte böyle sulana bulana, tam iki buçuk saat sonra bitiyor.

Oyunculardan (biri dışında) kimse işini ciddiye almamış. Tam bir: “Tak plastik kartı ATM'ye, at maaşı cebe” oyunculuğu. Çok kere iyi oyunlar çıkaran Nejat Birecik fevkalade keyifsiz. Genç oyuncular Caner Çandarlı'nın, Emrah Özertem'in, Ali Gökmen Altuğ'un al birini vur ötekine. O ne savsaklama öyle. Sezai Aydın'ın hiç mi Yahudi tanıdığı olmamış, Hülya Arslan hiç mi kanun çalan birini izlememiş şaşmamak elde değil. Koray Onur, Nevzat Çankara, Mehmet Çerezcioğlu'na kısa rollerinde “eh” de, Ayşin Atav'a ne demeli! Ne denecek, elbette kötü demeli. Sevgi Sakarya, Defne Gürmen, Gözde Akpınar, Ezgi Sümer Yolcu için hiç değilse görevlerini yapmışlar diyebildiğim için ne kadar mutluyum bilemezsiniz.

Oyunun tek gözdesi, tam istenildiği gibi bir Dilşikar çizen Şenay Saçbüker. Yaratıcı heves, heyecan verici bir yönelim... Bravo doğrusu. Hevesini kabartmayı, yaratım anında duygularını canlandırmayı biliyor Saçbüker. Kutlamak isterim.

Nilgün Gürkan'ın dekoru iyi. Aysel Doğan'ın kostümleri göz okşuyor da Dilşikar'ın giysisinin üst bölümünü bir daha gözden geçirse, haa bir de sarkan etekleri düzeltse!.. Vahit Geyik, ışık tasarımını yaparken oyunun duygusal yanını duyumsamış, detaylar üzerinde fazla durmamış. Mehmet Eraçar'ın efektleri titizlik örneği.

SÖZÜN ÖZÜ: “Güçlü olan, zayıf yanını herkesten iyi bilendir; daha güçlü olan ise, zayıf yanına hükmedebilendir.” Konfüçyüs

JaqLee
04-07-10, 06:38
BİR KÜLTÜREL GÖNDERMELER BÜTÜNÜ: "KIRMIZI YORGUNLARI"

Red Kit, Tenten, Fatoş, Betty, Safinaz… Bunların tümü çizgi roman kahramanları. Son dönemin fevkalade başarılı oyun yazarı Özen Yula, yepyeni bir tiyatro biçemi deneyerek yaşadıklarından yorgun düşmüş, küskün, ruhsal sorunlarıyla debelenen, bu arada kendini kanıtlamak için yollar arayan, öyle ya da böyle zorunlu sonlar üreten beş insanı konu edinmiş. Cep telefonuna gelen istekler doğrultusunda seks partileri düzenleyen jigolo Red Kit (A. Yaşar Özveri), sonradan Tenten (Barış Falay) adını alan işsiz televizyon programcısı, Tenten'e tek yanlı aşık olup onu aylarca izleyen, ölüme tutsak Fatoş (Bengi Heval Öz), bir Betty, bir Jessica (Esra Bezen Bilgin) kimliğine bürünen Red Kid'in terk ettiği sevgili, toplumsal eşitsizliğe, kapitalizmin sonuçlarına hiç aldırmadan yaşayan alt kat komşusu Safinaz (Suna Selen) oyunun kişilerini oluşturmuş.

Özen Yula'nın metni, bir bilgisayarın belleğine benzetilebilecek yeni bir ilişkinin icadı. Gerçekten de, Yula'nın tiyatrosunda kendilerini beylik ve yineleyici bilgilere indirgeyen bu kültürel göndermeler zinciri var. Bu olguyu, bir bakıma depolama, belleğe koyma yeteneği olarak da tanımlayabiliriz. Gerçi, bir meydan okuma değil Yula'nınki, ama içten içe parçalanmışları seziyor o. Parçalanmışlığın, ancak eserin yeniden merkezileştirilmesiyle, bütünleme alışkanlığı edinilerek pratiğe alınabileceğine inanıyor. Tiyatro metnini bütünlük yanılsaması üzerine kurma alışkanlığı da, sanırım buradan kaynaklanmakta.

Emre Koyuncuoğlu, ”Kırmızı Yorgunları”ın değerini anlamak amacıyla, öncelikle işleyişini anlayarak işe başlamış. Sistematiğin, kavramsallığın ve soyut özelliğin eser içindeki kaynağını bulmuş. Kuramı, pratiğin üzerine yaydıktan sonra, üretim düzeneğini seyircinin yorumsal çalışmasından ayrı tutmuş. Kuramı ve anlam üretimi sürecini, sahnelemenin her anında ve her yerinde kullanmış. Metin ile sahneleme arasındaki ince çizgide, merkezî ya da küresel bir anlamlandırmayı reddederken; birbiriyle çelişen, kesişen, yeniden birbirinden uzaklaşan göstergesel bir skor oluşturmuş. Metindeki kuramı, oyunsal bir etkinlik düzeyine taşımış.

Efter Tunç'un sahne tasarımı iyi, giysi tasarımı kötü. Özellikle Fatoş'un kostümü ve de ayakkabıları uyumsuz ve de uygunsuz. Herkes çorap giyerken, dışarı ceket almadan çıkmazken, yani mevsim belki sonbaharken Fatoş'un dekolte ayakkabıları ne öyle! Erdem Helvacıoğlu'nun ses ve müzik tasarımı başarılı. Yaşar Demirkıran'ın ışıkları da amaca uygun. A. Yaşar Özveri Red Kid'in hayatını kendi içinde bulabilmiş. Rolünün imgesel koşullarıyla, o an içinde bulunduğu çevre arasındaki bağlantıyı iyi kuruyor. Barış Falay, oyunun içeriğini iyi anlamış, yazarın sunduğu verili durumların, olguların, olayların listesini iyi oluşturmuş. Yalnız, neden “kâgir”e “kagir”; “ukala”ya “ükela”, hikâye”ye” hikaye” diyor? Koyuncuoğlu neden düzeltmiyor? Bengi Heval Öz kötü değil, ama duyumsadığım, ancak ne yalan söyleyeyim bulamadığım bir eksiği var. Fatoş'u fiziksel varlığında içtenlikle yaşarsa, duyguları hareketsiz kalacakmış gibi oynadığı zehabına kapıldım. Yanılıyor muyum acaba? Belki! Neyse! Neredeyse yarım yüzyıllık tiyatrocu Suna Selen'i bu oyunla sahnede görmek de bir şans. Onunla aynı sahneyi paylaşmaksa, paylaşanlar için ayrı bir şans olsa gerek… Ama Koyuncuoğlu nasıl olmuş da Selen'in son tablodaki abartısına göz yummuş anlamadım gitti. Hangimizin fiziksel doğası zorlamanın en hafif dayatmasına katlanabiliyor ki!.. Suna Selen'in de kasları söyleneni harfiyen yerine getiriyor, ama gereken yaratıcı duruma zemin oluşturamıyor. Suna Selen'in aksiyonu tam anlamıyla teatral bir yanlışlığa dönüşüyor. Esra Bezen Bilgin'e gelinceee… Her oyunda, her aksiyon ve hareketinde, daha fazla gerçeklik ve daha fazla yalınlık elde etmeye çalışarak, beni mutlu etmeyi sürdürmekte.

JaqLee
04-07-10, 06:38
ÇOK OYUN MU, NİTELİK Mİ: "SEKİZ KADIN"

Adıyla "müsemma", sekiz kadın kahramanlı bir oyun Robert Thomas'ın İBŞT'da bu sezonun "reprise"i "Eight Women Accused"i. Bu oyundaki sekiz kadından her birinin farklı boyutlarda sırları var. Varlıklı bir taşra evinde yaşayan bu sekiz kadından, evin hanımı Gaby (Perihan Savaş), sevgilisiyle kaçacağı gün, kocası Marcel odasında ölü bulunuyor. Olaylar işlenen cinayetin etrafında gelişirken, Marcel'i öldürmek için, karısının yanı sıra, başka bir kentten eve dönen büyük kızının (Esin Umulu Karabağ), evde yaşayan küçük kızının (Selin İşcan), kayınvalidesinin (Tanju Tuncel), baldızının (Şebnem Köstem) ve yeni hizmetçi (Demet Bozyaka) ile evin emektarının (Rozet Hubeş) ve de zaman zaman eve gizlice gelen baldızın (Ayşegül İşsever) haklı nedenleri olduğu anlaşılıyor.

Fazlasıyla Agatha Christie etkileri taşıyan, özellikle de "Şark Ekspresi'nde Cinayet" romanındaki atmosferle neredeyse tıpatıp ölçüleri olan oyunu sahneye Nedret Denizhan koymuş. Koymuş da, Denizhan, oyun açılır açılmaz şiddetli tipinin, kapalı kapıları ardına kadar açan fırtınanın, yan ışık huzmesiyle sahneye giren tekerlekli sandalyedeki kadının yarattığı gizemi oyunun sonuna kadar tutturamamış. Düşük tempo, kontrolsüz çığrışan kadınlarla zar zor tamamlanan birinci yarıdan sonra, Ersin Aşar'ın seyirciyi yerinden oynatan ve ne anlama geldiği bir türlü anlaşılamayan canhıraş siren sesi, patır kütür silah atışı, feryat ve figandan oluşan efektiyle açılan ikinci perde de oyunu kurtaramamış. Az önceki fırtına, tipi ve dondurucu soğuğa, evde bulunanların (özellikle Catherine) oldukları gibi, ev halleriyle fırlamaları, inandırıcılığı olumsuz etkilemiş. İkilemleri açamamış, "Katil Kim" sorusuna yanıt arayan seyircinin kafasını karıştıramamış Denizhan. Tanju Tuncel'i olduğu yerde tepindirerek sahneye komedi tozu serpmek istemiş, ama o da tutmamış.

Coşkun Tunçtan'ın çevirisi iyi. Canan Göknil'in kostümleri göz okşuyor da, karda kışta eve gelen Gaby'nin siyah süet ayakkabılarını beğenmiş de uygulamışsa söyleyeceğim söz yok. Esasında Pierrette'in ayakkabılarına da takıldım ya, neyse! Sabahattin Gündoğdu'nun ışık tasarımı yeterli. Atıl Yalkut ise, dekorun tasarımını iyi çizmiş. Ama sonrasında ikili koltuk takımının şömineyi olduğu gibi kapattığını nasıl görmemiş anlayamadım. Eşyalar depodan toplama olabilir, ama içki dolabıyla, büfenin uyumsuzluğunu nasıl olmuş da göz ardı etmiş bilemedim. Televizyonun ekranını neden duvara doğru çevirmiş akıl erdiremedim.

Oyunculardan Selin İşcan'ın daha çok fırına gidip gelmesi gerek. Perihan Savaş, tam yirmi sekiz yıl sonra neden tiyatroya döndüğünü mutlaka açıklamalı. Allah aşkınıza, amacı ne Savaş'ın? Eser Umulu Karabağ, kötü. Neden kötü, anlatmaya gerek görmüyorum. Tanju Tuncel "eh". Ayşegül İşsever görevini yapar gibi. Benim değer verdiğim oyunculardan Demet Bozyaka, doğal olarak keyifsiz, isteksiz. Şebnem Köstem, Augustine'de abartılı, ama iyi. Köstem, sinirli kadının ayağını öyle sallamayacağını pekâla bilir de, neden öyle sallıyor? Bence düzeltmeli. Rozet Hubeş'in emeğine yazık. Böyle bir oyunu kurtarmak için fazla uğraşmamalı. Bu oyun kurtulmaz ki!

JaqLee
04-07-10, 06:38
AY UYUYOR MUYDUN AFEDERSİN?

1 Ekim de perde diyen İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrolarının bu sezonda sergilediği oyunlardan biri de Jane Birkin'in kaleme aldığı Ay Uyuyor Muydun Afedersin?. Tiyatro severlerin iyi bir ikili olarak keyifle izlemeye alıştığı Ayşegül İşsever ve Naşit Özcan'ın usta yorumuyla seyirciyle buluşan oyun kapalı gişe başladığı sezonunda büyük bir ilgiyle izlenmeye devam ediyor.

Gecenin sessizliğini kadın bozuyor.
"Ay! Uyuyor muydun Afedersin!"
diyerek başlıyor konuşmaya
"Beni hala çekici buluyor musun?" "beni seviyor musun?", "neden sarılarak uyumuyoruz?" gibi eskiye özlem ve ilgilenilmek istediğini hissettiren soruları sıralıyor bir bir…
Tatlı uykusundan uyandırılan adam soruların yanıtlarını sabaha bırakmaya çalışsa da gece sorgusundan kaçmakta başarılı olamıyor.
Ve bitmez tükenmez ilgi isteğinin karşılığını göremeyen kadın bu defa başlıyor "eteğindeki taşları dökmeye" eski defterler bir bir açılıyor..
Yılların büyüttüğü yara usulca başlıyor kanamaya…
Adam bir avukat atılan tüm 'sert pasları' rahatlıkla karşılayabiliyor sorular soruları açtıkça iki beyin harbine dönüşüyor tek bir sorunun böldüğü gece…
Çift birlikteliklerini sorgularken tükenmişlikler, kırgınlıklar kızgınlıklar, yüreklerin kuytularında biriktirilenler, beyinlerin derinliklerinde gizlenenler bir bir çıkıyor ortaya ve maskeler düşüyor.
Öfke yer yer sert çıkışlara, acaba hala beni seviyor mu düşünceleri blöflere, altta kalma endişesi hakarete dönüşebiliyor…..
Zaman ilerledikçe keskinleşen diller acıyla bileniyor. Sırça köşkler kırılıyor.
Sonunda anlaşılıyor ki bu ilişki içinden çıkılamaz bir girdap çözülemez bir yumakmış meğer…
Oyunun kuralını kadın bozuyor yıllarca biriktirdiklerini dökmenin verdiği rahatlıkla uyuyarak
Gece güne karışırken sabaha yalnız uyanacağını bilmeden uyuyor sakince ve sessiz…
Ölmek ya da yaşamak savaşmak ya da sevişmek gibi keskin gidiş gelişler üzerine kurulu oyun tiyatronun büyülü dünyasından 2 saatliğine tiyatro severlere yansıyor.
İlk sahnesinden itibaren yükselen bir tempoda seyreden oyunun böylesi büyük bir beğeniyle ilk günden itibaren kapalı gişe oynamasının en büyük etkeni oyuncuların usta yorumları dışında herkesin yaşanımdan izler taşıması.
Kimileri oyunu izlerken yeniden kızıyor hayat arkadaşına ya da sevgilisine, sen de böylesin diyerek geçiriyor içinden.
Kimileri ise hayıflanıyor neden böyleyim diye.
Oyun o kadar yaşamdan ki kimi zaman kendi yatak odalarımızı ya da hayatlarımızı gözetliyormuşuz gibi geliyor.

JaqLee
04-07-10, 06:38
Gösteri Dünyasının Keskin Bir Eleştirisi: Atları da Vururlar

Bütün görkemiyle ışıl ışıl parlayan tüketim katedrallerinden birinin orta yerinde son model bir otomobil, etrafı genç ve orta yaşlı insanlarla çevrilmiş. Hareket etmesinden, onları oracıkta bırakıp gitmesinden korkarmış gibi sıkı sıkıya sarılıyorlar otomobile. Uzun süredir orada oldukları ve acı çektikleri belli, ama “ben daha bitmedim, buradayım ve vazgeçmeye de hiç niyetim yok” diyen hüzünlü bir tebessüm var yüzlerinde. Yorgun düşüp otomobile dokunmayı bırakanların hüznü, kalanların devam etmesini sağlayan bir sevinç kaynağına dönüşüyor. Bu garip olayın her ayrıntısını yakalamak için oradan oraya koşuşturan kameramanlar ve durmadan bağrışan izleyiciler günlük rutinin yaşandığı alışveriş merkezini modern bir arenaya çeviriyor adeta. Yaşanan bütün bu kargaşanın nedeni bir yarışma programı: Dokun bana. Hedef: Süresi belli olmayan yarışmanın sonuna kadar ayakta kalıp son model bir otomobile sahip olmak. Görünüşte herkes bir şeyler kazanıyor, yarışmacılar otomobil; yapımcılar para; seyirciler eğlence. Peki, ortada gerçekten bir kazanan var mı?

Horace McCoy'un 1935 yılında kaleme aldığı Atları da Vururlar/They Shoot Horses, Don't They? adlı romanı bu soruya verilebilecek en güzel cevaplardan birini sunuyor. McCoy, romanında 1929 krizini izleyen işsizlik ve ekonomik çöküntü yıllarında Amerika'da ortaya çıkan dans maratonlarından birini ele alıyor. 1500 dolar para ödülü verilen maratona katılan çiftlerden, yemeden, içmeden ve dinlenmeden 2000 saat süreyle dans etmeleri bekleniyor. Yarışmanın kuralları oldukça basit. Bir saat elli dakika süren dansları on dakikalık kısa molalar izliyor. Uyku da dahil bütün ihtiyaçlarını bu kısa mola süresinde karşılamak zorunda olan çiftlerden herhangi bir sebeple dans pistine dönemeyenler veya dansa devam edemeyenler yarışmadan eleniyor.

Atları da Vururlar, Rocky adında bir organizatörün düzenlediği dans maratonuna katılan bir grup insanın trajik öyküsünü konu alıyor. İşsizliğin ve yoksulluğun umutsuzluğa sürüklediği yarışmacılar için son bir çıkış kapısı anlamına gelen maraton büyük bir şenlik havasında başlar. Ne var ki, zaman ilerledikçe, adına dans maratonu denen bu insanlık dışı yarışmanın çirkin yüzü kendini belli etmeye başlar. Kazanma hırsıyla köre dönen yarışmacılardan aklını yitirenler, hatta ölenler olur. Ancak, yaşanan olumsuzluklardan hiçbiri maratonun devam etmesini engellemez. Yarışma, tam da finale yaklaşıldığı sırada, ülkedeki dans maratonlarını yasaklayan mahkeme kararıyla son verilinceye kadar bütün vahşetiyle sürer. Yarışmanın yarıda kalmasıyla hayallerine veda etmenin verdiği hüznü ve şaşkınlığı bir arada yaşayan yarışmacılar eski yaşamlarına geri dönerken, oyunun baş kahramanlarından Gloria (Tülay Günal) intiharı seçer.

Oyunun bu kısa özetinden de anlaşılacağa üzere, 1930'ların Amerika'sında ortaya çıkan dans maratonu, günümüzün şöhret/saadet yarışmalarıyla birçok açıdan benzerlik göstermektedir. Bu nedenle, McCoy'un kendi döneminin gösteri dünyasına yönelik keskin eleştirilerinin, günümüzde hüküm süren televizyonculuk anlayışı için de geçerliliğini koruduğunu söylemek yanlış olmaz. Kanımca, Ankara Devlet Tiyatrosu'nu McCoy'un romanını sahneye uyarlamaya iten en önemli etkenlerden biri de zamana ve mekana meydan okuyan bu sanatsal öngörü ve duyarlılıktır.

Bu bir yarışma değil, bu bir gösteri....

Oyunun günümüze ışık tutan eleştirel derinliğini göz önünde bulundurarak yazının başında sorduğumuz soruyu cevaplamaya çalışalım. İnsanların maddi kazanç uğruna acımasız bir yarışın içine itildiği dans maratonu ve onun devamı olan günümüzün şöhret/saadet yarışmaları kime ve hangi amaca hizmet ediyor? Daha açık bir ifadeyle soracak olursak: Kazanan kim? Bu can alıcı sorunun cevabını oyunda Rocky tarafından dile getirilen yalın bir gözlemde bulmak mümkün. Günümüzün şöhret/saadet yarışmalarının prototipi sayılabilecek dans maratonunu düzenleyen Rocky maratonu şu sözlerle tanımlıyor: “Bu bir yarışma değil, bu bir gösteri”. Bir başka deyişle, yarışmanın olmadığı yerde kazanan aramanın anlamsızlığını belirtiyor, Rocky. Dolayısıyla genellikle yarışmacıların hayallerini gerçekleştirmek için sunulan eşsiz fırsatlar olarak gösterilen bu tür yarışmalarda, asıl hedefin seyircilerden elde edilecek maddi kazançlar olduğunu söyleyebiliriz.

Durum böyle olunca dans pistinde (günümüzde ise televizyon ekranlarında) yaratılan illüzyonun sürmesi için gerekli olan hiçbir uygulamadan kaçınılmıyor. Rocky'nin tribünlere daha fazla seyirci çekmek için başvurduğu yöntemler günümüzdeki örnekleriyle çarpıcı benzerlikler gösteriyor. Rocky, yarışmacıların geçmişlerine ait suçları tekrar gündeme getirerek; çiftlerin aralarındaki duygusal bağları şaşalı nikah törenlerine çevirerek; kısacası yarışmacıların özel hayatlarını gösterinin bir parçası haline dönüştürerek seyirci sayısının artmasını sağlıyor. Peki ya yarışmacılar, onların bu illüzyondaki yeri nedir? Yarışmacılar, sanılanın aksine başrol oyuncuları değil, basit birer piyondur. Sahnede boy göstererek görevini yerine getiren yarışmacı ayağı kırılan bir at misali ölüme terk edilirken, gösteri yeni atların dizgine koşulmasıyla sekteye uğramadan devam eder.

Günümüzün şöhret/saadet yarışmaları bu acımasız senaryonun bir tekrarı değil de nedir? Sözde gelinlerin ve damatların; kameralarla dolu evlerde kazanma hırsıyla birbirini yiyen insanların; şarkıcı olmak için uzun kuyruklar oluşturan gençlerin kazandıklarının kaybettiklerinden fazla olduğunu söyleyebilir miyiz? Oyunu izlerken kendilerini seyircilere beğendirmek için çırpınan dansçıların arasında Bayhan'ın, Selçuk'un ve Caner ile Tülin'in suretlerini görmemek; seyirci olarak bu trajedideki rolümüzü sorgulamamak mümkün değildir.

Tiyatro tarihinde bir ilk

Oyunun genel değerlendirmesine gelince. Öncelikle dönemini resmeden bir belgesel niteliğine sahip romanı, barındırdığı sosyal gerçeklik öğelerini ve karakter derinliklerini koruyarak oyunlaştıran Özcan Özer'in çok iyi bir iş çıkartmış olduğunu belirtelim. Diyaloglarda ve oyunun genel akışında hiçbir zorlamaya veya yapaylığa rastlanmıyor.

Oyunun roman uyarlaması olmasından kaynaklanan diğer bir sorunsa kalabalık oyuncu kadrosudur. Oyunculara eşlik eden dansçılar ve orkestrayla birlikte oyunda toplam kırk bir kişi sahne alıyor. Bu kalabalık kadronun sahne tasarımı ve hareket düzeni konularında ne gibi zorluklar yol açtığını tahmin etmek kolay. Hatasız gerçekleştirilen senkronize dans sahneleri oyunun uzun ve zahmetli bir çalışmanın ürünü olduğunu işaret ediyor. Bu açıdan bakıldığında sahne tasarımı ve hareket düzeninden sorumlu Binnaz Dorkip'in oyunun başarısında oldukça önemli bir paya sahip olduğunu belirtelim. İncelikli kostüm (Funda Çebi) ve dekor tasarımıyla (Ali Cem Köroğlu) tamamlanan oyun, içerikte olduğu kadar görsellikte de iddialı bir yapım olduğunu kanıtlıyor.

Atları da Vurular, tatminkar bir oyucuculuk performansına sahip. Oyuncuların, fiziksel dayanıklılık gerektiren uzun süreli dans sahneleri de dahil olmak üzere başarılı bir performans sergilediğini söyleyebiliriz. Ancak, Gloria'yı canlandıran Tülay Günal'ın zaman zaman diğer oyuncuların önünde durması, diğer karakterlerin işlevsel yan öğeler olarak algılanmasına neden oluyor. Bu sorunun pek de sağlıklı bir kişiliğe sahip olmayan Gloria'nın psikolojik derinliğini vermek isteyen Günal'ın güçlü oyuncuğundan mı yoksa, rolün bu şekilde oynanmasını isteyen yönetmenin seçiminden mi kaynaklandığını kestirmek güç. Ancak, Aynı kaderi paylaşan bir grup insanın trajik öyküsünün anlatıldığı oyunda tek bir karakterin ön plana çıkarılmasının oyunun tematik bütünlüğüne zarar verdiği kanısındayım.

JaqLee
04-07-10, 06:38
İŞTE, YENİ DÜNYA DÜZENİN İÇYÜZÜ: "OTOPARK CİNAYETLERİ"

Genç kuşak oyun yazarlarımızdan Raşit Çelikezer, “Otopark Cinayetleri” adlı oyununda, 'Yeni Dünya Düzeni'nin içyüzünü tüm ürkütücülüğüyle sahneye taşımak istemiş. İnsanın doğadaki yerini yeniden sorgulamaya soyunmuş. Kapalı ve çok katlı bir otopark içinde baş döndürücü bir biçimde gelişen gerilim yüklü bir öykü ekseninde, düzene ilginç bir eleştiri getirmeye çalışmış. Bilimin gerçekte kimlerin elinde olduğunu, olabileceğini sistem eleştirisi içinde irdelemeyi denemiş. Devletin harika çocuklarından biri olarak eğitimini yurtdışında tamamlayan Adam (Adnan Bircik), ülkesine döndüğünde tüm yeteneğini, zekâsını ve hırsını Patron'un düşlerine, işlerine ve doğal olarak düzenine adamıştır. Mimarlıktan felsefeye, genetikten ekonomiye değin pek çok konuya hâkim olan Adam, son birkaç yıldır Patron'a (Emin Olcay) izini kaybettirmiş ve gençlik yıllarında inşa ettirdiği otoparkın içinde gizlenerek yaşamını sürdürmeye başlamıştır. Ancak, bir süredir birlikte olduğu Kadın (Yeşim Gül Akşar) yüzünden, Adam'ın izi Patron'un adamlarınca (İsmail İncekara - Nişan Şirinyan) saptanır. Ve otoparkın içinde gerilim dolu, cinayetlerle dolu bir kovalamaca başlar. Kovalamaca sırasında, kahramanlarımızın da sırları birer birer ortaya saçılacaktır. Raşit Çelikezer'in, Nietzsche'nin: “Söylence hiçbir biçimde söylenen sözde yeterince nesneleşmez. Sahnenin yapısı ve görünür imgelem şairin kendisinin sözcüklere ve kavramlara dökebileceğinden daha derin bir bilgeliği ortaya çıkarır” görüşünü düstur edindiği bir kara komedi “Otopark Cinayetleri”. Doğaüstü boyutunu yitiren insanların gizem duygusunu yitirmelerine, kendi varoluşlarıyla yüzleşmelerindeki saygılı şaşkınlığı taşımadıklarına saldırmayı başarıyor mu, değinmeyeceğim. Taşlaşmış dil ile, şiddetli alayın arkasında, şiirsel bir yaşam kavramını oluşturabiliyor mu, tartışmayacağım. Bir yer/lerde “fahişe” sözcüğünü kullanırken, tetikçilerden birine “******” sözcüğünü kullandırmasını, bu ve benzeri kimi örneklerle dil birliğinden uzaklaşmasının nedenini sormayacağım. Kavramsal, yani şematik ve genel olması gereken dilin, kişiliksiz ve taşlaşmış klişeler biçimine dönüştüğünde, gerçek bir iletişim aracı olmaktan çok, bir engel oluşturacağı gerçeğini anımsatmayacağım. Işıklar içinde yatası Şehnaz Pak'ın (Radikal - 30.10.2004): “Kara komedisi eksik,” demesini yinelemekten kaçınacağım. Nedeni sorulacak olursa: “Tiyatromuzun Raşit Çelikezer'lere şiddetle gereksinimi var,” diye yanıtlayacağım. İyi de Kazım Akşar nasıl yorumlamış bu karası eksik komediyi? Bence yorumlayamamış. Her bir şeyin dışımızda programlandığı, bilgimiz dışında uygulamaya konulduğu, para gücünün egemen olduğu, çıkarların gözetildiği, ahlaki kurallarla denetlenemeyen bir düzenin eleştirisinin iyi-kötü yapılmaya çalışıldığı metni, dramatik yanından alarak, bir anlamda okuma tiyatrosu haline getirmiş. Uzuuun replikler, karşıda kımıldamaksızın duran karakterler… “Yeni Dünya Düzeni”nin içyüzü, insanın doğadaki yeri, para/vicdan/iktidar/hırs/ihanet/aşk gibi kavramlar oyunda küçücük birer ayrıntı olarak kalmış. Ölümlülük/ölümsüzlük ikilemi bile kenarda bırakılmış. Bu arada, Adam'ın: “Tarih,” deyince, patronun tetikçisinin Nazi selamı çakması gibi gereksiz trükler de cabası… Metinde var mı, bilemiyorum, ama Patron'a sicimden anahtar, borudan kadeh ve şişe çıkarttırarak soyut göze yönelik görüntüler elde etmesi ise, bu gösterilere her ne kadar alegorik bir anlam yükletmemiş olsa da yerinde bir buluş. Absürd oyun yazarlarının parçalanan toplumumuzun eleştirisini açıklama yöntemleri (büyük ölçüde içgüdüsel ve amaçlanmamış) izleyicilerin karşısına aşırıya kaçmış bir dünyanın gülünç biçimde büyütülmüş ve çarpık bir resmini birdenbire çıkarmaya dayanıyor. Raşit Çelikezer de, birinci bölümde bu yolu denemiş. İkinci bölümde de her ne kadar dramatik sonu amaçladıysa da, seyircinin Adam karakteriyle özdeşleşmesini engellemiş, onun yerine kayıtsız, eleştirel bir tutumu geçirmiş. Adnan Biricik, Adam'ı birinci bölümde olamazcasına korkak, pasif, sünepe olarak çizmiş. Hatta hayli de abartmış. Patronuyla, yaşamıyla, vicdanıyla hesaplaşmayı göze aldığı ikinci bölümdeki tiplemesi iyi diyeceğim, diyeceğim demesine de, Patron'un adamlarıyla olan tablodaki uzuuun mu uzun tiradı aklıma geliyor. Aklıma gelince de Biricik'i doğru dürüst puanlayamıyorum. İsmail İncekara, oyunculuk yaşamının belki de en kötü oyununu vermekte. Keyifsiz, renksiz. Nişan Şirinyan iyi. Yeşim Gül Akşar görevini “bihakkın” yapıyor. Mutlu Polat'ı (Yardımcı Patron) belleğimin bir kenarına kazıdım, her fırsatta izlemeye çalışacağım. Emin Olcay, benim bildiğim Emin Olcay değil. Kerem Gökçer, Umut Ulaş Er, Barış Çağatay Çakıroğlu, Şengül Koparer Aykılıç travesti, berduş, genç adam gibi yan rollerde başarılılar. Patronun adamlarını aynı giydirmek niye, anlamadım, ama Gülhan Kırçova'nın kostümleri “eh” düzeyinde. Ethem Özbora, dekor tasarımı olarak Aziz Nesin Sahnesi'ndeki tüm olanakları kullanmış. İyi de etmiş. Gel gelelim, Adam'ın bürosunun otoparkın damında, yıldızların altında olması absürd ötesi değilse nedir sizce? Patron'un ve yardımcısının gökyüzünden inen merdivenle gelmesi ise, gerçekten ilginç. “Otopark Cinayetleri”, bir Türk yazarın eseri. Dolayısıyla, herkes onu sevmeli. Başka ne demeli?

JaqLee
04-07-10, 06:38
İÇ İÇE KULLANILAN İMGELER, FANTEZİLER, DÜŞ ÖZLEMLERİ: "AŞK DELİSİ"

Sen ne bilgili bir "Adem"sin be Özdemir Abi!.

Vallahi, her geçen gün sana olan hayranlığım biraz daha artmakta. Hani geçen gün telefonda Sam Shepard'dan bahsederken, hakkında: “Ne zaman Bush soyadlı bir başkan Irak'ı işgal etse, buna karşılık o bir oyun yazar” denildiğini bana söylemesen, Shepard ile ilgili cehaletim sürecekti. “Amerikan tiyatrosunun rahatsız, yaramaz kovboyuna yazar olarak kendini zorlamak yetmez,” demeni de not etmişim. Gerçekten de ilginç bir yazar Sam Shepard. Remzi'den, Dost'tan çıkan kitaplarını aldım, okumaya başladım. Gerçekten de Shepard'ın oyunları birer başkaldırı ayini gibi. Kitapların birinin tanıtımında belirtildiğince, estetik şarapnellerle seyirciyi sürekli ateşliyor. Çağdaş yaşamın kendisinde olduğunca, bir Shepard oyununda da dehşetin nerede bitip, şakanın nerede başladığını kavrayamadım.

Mehmet Ergen var ya Mehmet Ergen… Hani, Londra'da Arcola Tiyatrosu'nun kurucusu ve genel sanat yönetmeni unvanı ile İstanbul'a dönen Mehmet Ergen. Hatırlarsın canııım… Hani: “… Üstün Akmen'in tek bir cümlesini anlamıyorum. Büyük bir zarar Türk tiyatrosuna… “ dediydi. Hani, geçtiğimiz yıl, birçok önemli tiyatro oyunu sahneye koydu, hakkında çok söz edildi ve ülkemiz tiyatrosu açısından bir anlamda umut ışığı oldu. İşte o adam.

Mehmet Ergen, İstanbul'da yaşadığı yıllarda Bilsak Tiyatrosu ile çalışıyormuş ve Londra'ya 1988 yılında merak etmiş gitmiş. Sen misin giden! Önce beş yıl kalmayı programlamış, ancak kariyerinin bu beş yılda hızla yükselişi nedeniyle İstanbul'a dönüşü on beş yılı bulmuş. İşte o Mehmet Ergen, “Yeni Kuşak” adı verilen bir oluşumla, Akbank Kültür ve Sanat Merkezi Prodüksiyon Tiyatrosu'nda perde açmaya başladı. Mehmet Ergen, repertuarını oyunlarını son 10-20 yılda yazmış, ancak ülkemizde tanınmamış yazarlardan oluşturacakmış. Türk seyircisiyle ilk kez buluşan Sam Shepard'ın “Aşk Delisi - Fool for Love”ının gala öncesinde Mehmet Ergen, bu oyunun Londra'da National Theatre'da, New York Broadway'de, Avignon Festivali'nde defalarca perde açtığından söz etti. “Yeni Kuşak”ta dinamik ve genç bir kadro ile dünya tiyatrosunun en çarpıcı, en yeni ve en cesaretli metinlerinin yanı sıra, Türk tiyatrosunun yeni seslerine de olanak verileceğini söylerken, gözlerinde inan şimşekler çakıyordu.

Oyun başladı. Lise yıllarında fevkalade saf ve masum duygularla başlayan bir aşkın, giderek zıvanadan çıkarak olanaksızlaşması… Konusu buydu oyunun. Konusu buydu, buncacıktı, ama işte cücük konuyu alışılmadık bir tiyatro diliyle seyirciye aktarıyordu. Hem gerçek, hem de gerçek üstü öğelerle yoğrulmuştu ve müthiş bir kurgusu vardı oyunun. Bazı oyun karakterleri, ayrı zaman ve mekan dilimlerinde olmasına rağmen aynı sahnede yer alarak oyunun akışını değiştirdi. Karakterlerin birbirleriyle ilişkilerinin ne olduğunu, oyun boyunca tam olarak tahmin edemedim. Bu karakterler, yazarın dahiyane kurgusuyla oyunun sonunda bir araya geldi, beni oturduğum yerde şöyle bir silkeledi Özdemir Abi.

Biraz Cehov biraz İbsenvari atmosfer, Amerikan dekoru, gerçek ve gerçeküstü imgelerin iç içe kullanılması, fanteziler, anılar, gerçekleşmemiş düşler, tutkular, takıntılar, geçmişe özlem, mistisizm Shepard'ın kendine özgü damgalarıydı. Eddie (Serhat Tutumluer) de, May (Esra Bezen Bilgin) de, Martin (Cengiz Bozkurt) de, köşede oturan yaşlı adam da (Oktay Sözbir) belirgin biçimde Amerikalıydılar, ama Amerikan kültürü her yere, özellikle ülkemize iyice yayılmış olduğundan olsa gerek, Shepard'ın kişileri de her yerde rastlayacağımız kişilere, içimizde, bizden birilerine dönüştü.

Naz Erayda, ilgi çekici ve doğru bir dekor tasarlamış. İç görünüşü, seyirciler daha salonda yerlerini almaya başladığında, göze bir şeyler sunacak biçimde hazırlanmış. Biraz sonra başlayacak olan oyunda, seyircilerin sahne üzerinde olup biteni seyretmelerini sağlamak üzere, ortadan kalkacak dördüncü duvarı da hesaba katmış. Gene Naz Erayda imzasını taşıyan giysiler toplumsal konumu, dönemi, tarzı, kişisel yeğlemeleri belirgin biçimde ortaya koyar nitelikte. Oyuncuların bedenleri giysileri taşıdığı kadar, giysiler de bedenleri taşır olmuş. Mor ve Ötesi 'nin müziği sahnelemeye kesin olarak yarar sağlarken; Yakup Çartık'ın ışık tasarımı, teknolojik inceliklerden “bihaber” sıradan bir seyirciyi bile, ışık dramaturgisini kavrayabilir duruma getirebilir başarıya erişmiş. Konservatuar hocaları, ışıkların yerini ve ışık kaynaklarının dağılımını gözlemlemeleri açısından, bakalım bu oyunu izlemeleri için öğrencilerini zorlayacaklar mı. Özdemir Abi, sen görmüyorsun, ama bu satırları yazarken Emre Ergen'in ses tasarımı için elimle “mükemmel” işareti yapıyorum.

Mehmet Ergen, oyunu akıcı bir Türkçe ile, özenle seçilmiş sözcüklerle dilimize kazandırmış. Sahneye koyarken de “tiyatromsu” olan her şeyden tiksinerek kaçmış, kaçınmış. Seyirci topluluğunun birleşik tepkisini sağlamış. Seyirciyi düşündürtmeden, bütün olanı biteni zorunluymuşçasına aktarmış. Hiçbir şeyi zorlamamış. Hiçbir jesti, hareketi, vurguyu birbirine karıştırmamış, dolayısıyla karıştırılmasına da izin vermemiş. Böylece, rejisör olarak karşı konulmaktan ya da bilinçli olarak soruların hedefi olmaktan kurtulmuş. Bana eleştirebileceğim tek olgu olarak, kapıların abartılı kapanmasını bırakmış.

Oyunculardan Oktay Sözbir neden televizyon dizisi “Bizimkiler”i aşamıyor, anlayamıyorum. Serhat Tutumluer Eddie'nin ne istemesi, sonra da bu istek uğruna ne yapması gerektiğini iyi kavramış. Cengiz Bozkurt, Martin'in fiziksel varlığını yaratma yönteminin niteliğine şaştım, doğrusu sırrını merak ettim. Cengiz Bozkurt'u, oyundan sonra, senin adına da kutladım Özdemir Abi. Benim büyütecim altındakilerden Esra Bezen Bilgin ise, bu oyunda da bana keyif, umut ve şevk verdi. Bu kızımızı hiç izledin mi bilmiyorum, ama yanıtın “hayır” ise, sana en kısa sürede izlettireceğim. Bana yüzde yüz hak vereceksin, inanıyorum. Esra Bezen Bilgin, en sıradan fiziksel aksiyonu sahnede icra ederken, onu kendi itkileriyle uyum içinde, her türden hayali kurgu, önerilmiş durumlar ve “eğerler” yaratarak besliyor.

Mektubuma burada son verirken, gözlerinden öperim Özdemir Abi, yengeme de selam ederim. Haa! Bir dakika… Bu mektubum hoşuna gidecek biliyorum. Türk tiyatrosunun İstanbul kesiminde iyi şeyler oluyor diye haber aldıkça pek bir göneniyorsun. Biliyorum, bu mektubu alır almaz telefona sarılacaksın ve: “Be adam, bu mektubu tiyatro değerlendirmesi haline dönüştürüp 'Tiyatro… Tiyatro…' dergisinde yayımlasana,” diyeceksin. Ola ki üç beş kişi okur, oyuna gider, iyiden nasiplenir diye düşüneceksin. Biliyorum başıma geleceği, ama n'apayım ki “peki” diyemeyeceğim. Neden mi? Hani, geçen yılın mart ayının başlarında Mehmet Ergen, ışıklar içinde yatası Şehnaz Pak ile yaptığı söyleşide: “… Üstün Akmen'in, tek bir cümlesini anlamıyorum. Büyük bir zarar Türk tiyatrosuna. Böyle olmaz bu iş. İçerik biçim çelişkisi falan...” demişti ya, neme lâzım Türk tiyatrosuna zarar falan veririm diye korkuyorum. İşte onun için yayınlamıyorum.

Şaka, şaka… Mehmet Ergen'i kızdırıyorum.

Sen ne bilgili bir “Adem”sin be Özdemir Abi!.

JaqLee
04-07-10, 06:38
HASAN, GÖRKEM'İ BARIŞ KENTİ(!) BAĞDAT'A GÖTÜRÜYOR: "BİNBİR GECE"

Özdemir Abicim benim.

Geçen akşam telefonda ne güzel söyledin: “Masal doğrudan bir bilgi değil, bilgiye giden dolambaçlı bir yoldur”. Hay aklına, beynine sağlık... Kırk yıl düşünsem, vallahi aklıma gelmezdi. “Bu dolambaçlılık, kaçınılmazdır,” diye de ekledin. Çok doğru, çünkü, masal içinde bir değil, birçok ders var. Bu yüzden de öğrenmeye giden yol dolambaçlı olmakta.

Bak, ne söylersen yapıyorum. Sen de, şu pipo içmeyi azalt benim hatırıma. “Git,” dedin, şubat ayının başında gittim, Oyuncular Tiyatro Grubu yapımı “Binbir Gece”yi izledim. İzlerken de, masal ya da yaygın olmayan söyleyiş biçimiyle mesel; günümüz Türkçe'sindeki "örnek" sözcüğüyle anlamdaş sayılabilir mi acaba diye de düşündüm. Sen: “Kişiler için örneklik, öğrenmek eyleminin vazgeçilmez bir aracıdır,” dersin ya! Bu nedenle: “Masal, çocuklar için önemli bir 'öğrence', yani ders alınan örnekçedir” diyorlar galiba.

Çocukluğumda pek sevmezdim masalı, meseli. Bir keresinde ortasından, kıyısından okuyayım dedim, başladığım paragrafa bak sen: “Dostum, kadınlara inanma! Vaatlerine gül geç! Çünkü onların iyi ya da kötü halleri ferçlerinin (anlamı malûm: Kadın cinsel organı) heveslerine bağlıdır. Güya aşktan söz ederler; oysa hainlik onları sarıp giysilerinin titreşiminde şekillenir. Yusuf'un dediklerini saygıyla anımsa; Adem'i cennetten kovdurmak için iblisin kadını kullandığını unutma! Kendine de güvenme! Bir işe yaramaz! Çünkü yarın, bağlandığın kişide saf aşkın yerini çılgın bir tutku alacaktır. Hele hiç şöyle deme: Aşka düşersem, aşıkların çılgınlığına kapılmayacağım! Sakın bunu söyleme! Çünkü gerçekte kadınların ayartısından yakasını sıyırmış bir erkek, olmayacak şeydir...”

İnanmayacaksın, ama bu satırlar, “1001 Gece Masalları”nda yer alıyordu. Hal böyle olunca sevdim(!) “1001 Gece Masalları”nı. Yüzlerce yıl boyunca, Çin'den Kuzey Afrika'ya uzanan ve Çin, Çin Hindi, Hindistan, İran, Irak, Türkiye, Suriye ve Mısır'ı kapsayan bir alanda anlatılan “1001 Gece Masalları”, insanların düş gücünü ateşleyen engin bir hayalin ürünüydü. İnsanoğlu uçan halıyı, kanatlı atı, karnında doldurduğu hava sayesinde gökyüzünde uçan devi hayal etmeseydi uçağı, helikopteri, uzay mekiğini icat edebilir miydi diye de sık sık düşünmüşümdür. Senin de o günlerde yaptığımız telefon görüşmesinde söylediğin gibi, “1001 Gece Masalları”nın temasını, "kadının sadakatsizliği" oluşturmakta. Ancak, bana sorarsan örneğin Şehrazat , kadın ın ana , eş, kız kardeş, ve kız çocuk olarak varlığını yücelten, belki de Aristofanes'in Lysistrata'sından sonra dünyanın ikinci ve en önemli feminist görüşünü taşımakta.

Öykü(ler), Şehriyar Sultanın çok sevdiği karısı tarafından zenci kölesi ile aldatılmasıyla başlar. Şehriyar Sultan çok sevdiği karısından gelen bu basitliğin, kadının ruhunun doğal yapısı olduğuna, rahata kavuşan kadının mutlaka aldatacağına ve bütün kadınların basit yaratıklar olduğuna inanır. Bu yüzden önce karısını öldürtür, sonra da ülkesinde her gece bir kızla evlenip sabahında idam ettirir. Ta ki Şehrazat ile evleninceye kadar. Şehrazat'ın Şehriyar Sultan'a geceleri anlattığı öyküler, erotik, fantastik ve duygu yüklüdür. Sultan, zamanla her kadının basit olduğuna ilişkin fikrini değiştirir; bin birinci gecenin sonunda muhtemelen: “Yeter artık bre kadın, başlayacağım senin masalından, kafa bırakmadın bende,” demiş olacak ki, Şehrazat'a aşık olmaya başlar.

Farkındayım, lâfı fazla uzattım Özdemir Abi, gelelim Oyuncular Tiyatro Grubu'nun “Binbir Gece”sine. Bu grup, senin de bildiğin gibi yenilikçi bir grup. Her yapımlarında özgün metinlere yönelmeyi, uzun soluklu dramaturgi çalışması yapmayı, yaratıcı reji ve oyunculukla sahnede yer almayı yeğliyorlar.

Bu kere, müzikli bir çalışma yapmışlar. Selma Köksal oyunlaştırmış ve yönetmiş. Yukarıda anlattığım “1001 Gece Masalları” ana temasının dışına taşarak, olanaksız bir aşk öyküsü anlatmışlar. Sıra dışı bir erkek olan Basra'lı Hasan, başka dünyalara ait bir genç kadına Görkem'e aşık olacak; özgürlük yanlısı Görkem, Hasan'a duyduğu aşka karşın uçarak özgürleşme duygusunu tatmin edecektir.

Selma Köksal, yer yer ritmi yakaladığı rejisinde, öyküyü olabildiğince hızlı anlatmaya çalışmış. Aman kulağına gitmesin gücenir, ama metin de, sahneleme de zayıf kalmış. Hasan Uzma'nın soldan sağa yazı yazmasını görmemiş. Kimi oyuncularının işçilik bilmeksizin yetenek sınamasına girişmelerini engellememiş. Örneğin, Kaan Erten'in bilinçli bir dayanağı olmadığını sezememiş. Sözcelemenin mantıklı ve retorik dayanak noktalarını saptamamış. Ustaların “mimo-posturo-verbal zincir” dedikleri, bildirinin bedenden tavra ve sese belli olmadan geçiş biçimini iyi belirleyememiş.

Süleyman Alnıtemiz, gösterimin görsel öğelerinden hareketlerinden ya da görsel ögelerinden yola çıkarak iyi bir müzik çalışması yapmış. Ahmet Önel, Gülsüm Soydan, Salih Bolat üçlüsünün şarkı sözleri de iyi. Kamil Fırat'ın ışık tasarımı ise olamazcasına kötü. Fırat'ın, yüzleri fazla aydınlatmamaya, böylece oyunun gizemine katkı sağlamaya yönelik anlayışı, hangi anda ve hangi etki üzerine ışığın devreye girmesini hesaplamasını engellemiş. Yüzler hep gölgeli… Işık, özellikle Gülsüm Soydan'ın enerjisini duyulmaz duruma getirmekte. Funda Emir'in koreografisi çok görülmüş ve eski. Hele o at… Berna Sarıtaş'ın çevre düzeni hayli ekonomik, ama kırmızı kadife kumaşla kaplı pufun ayaklarını gizleyemez miydi, hâlâ merak ediyorum. Ya o flüoresanslar! Neden cascavlak ortada? Mey, nar, bir salkım üzüm gerçek olamaz mıydı? Berna Sarıtaş'ın kostümleri esasında çok zevkli, ama pek modern. Keza, ayaklardaki lame, bordo süet ayakkabılar da göze çok ters geliyor. Bakır hamam tası kullanılıyorsa, bakır kazan, kepçe kullanılıyorsa, yani öyküyü günümüze dönüştürme söz konusu değilse, her şeyde dönemsellik ararım ben. Haksız mıyım Özdemir Abi?

Bilirsin Özdemir Abi, oyunculara “kötü” deyip geçmem, ama Kaan Erten, Aslıhan Eraltan ve Hasan Uzma için ne yazık ki “kötü” deyip geçeceğim. Oyunun “müsamere” anlayışında onların pek bir dahli var. Ayşegül Uçanoğlu ve Ayça Öztürk görevlerini yapıyor. Selma Köksal, canlandırdığı karakter üstüne düşünmüş, belli; belli belli olmasına da, bu başarısı için yeterli olmuyor. Çünkü, karakterin iç vizüel hayallerini nasıl yaratacağını bilememiş. Gülsüm Soydan, hiç kuşkusuz sahneye yakışıyor Özdemir Abi. Aklıma ne geldi biliyor musun, hani bir görüşmemizde: “Sahnede seyircilere bütün tutkular sunulmaz,” demiştin de, be: “Ya ne sunulur,” deyince: “Sadece oyuncunun role can vermesi açısından temel nitelikte görerek seçip ayırdığı, ayrıştırdığı tutkular sunulur,” demiştin, anımsar mısın bilemem. Hani ben de: “Kimileri canlandırdıkları karakter için de, sahne için de hiç gerekli olmayan, doğalcılığın bütün kabalıklarından temizlenip arıtılmış tutkular taşıyor sahneye be Özdemir Abi,” diye karşılık vermiştim, sen de piponu ağzından çekerek ve öksürükle karışık bir kahkaha salarak: “Hah işte tam tamına öyle, tam tamına; tamamı tamamına,” diye gülmüştün, anımsadın mı? Neyse! Gülsüm Soydan'ı “Görkem”in ve “Şehrazat”ın duygularını ayıklamakta cimrilik yapmakla suçlayacağım. Gene de, rastlaşırsanız bu suçlamamdan kendisine söz etme n'olur, darılır marılır,neme gerek.

Ama, haydi gel sana bir müjde vereyim. Nurçin Karabıyık adlı daha 19 yaşında bir kız izledim Oyuncular Grubu'nun bu oyununda. Eğer beni oyuna getirmediyse, eğer içgüdülerim, oyuncuyu iyi süzgeçlemek yeteneğim beni kandırmıyorsa, bu kıza sen de dikkat et Özdemir Abi.

Ara sıra yaz, ara sıra da telefon et emi! Bekletme beni…

JaqLee
04-07-10, 06:39
İZMİR'DEKİ MEY TİYATRO'NUN İLK OYUNU CÜCENOĞLU'NDAN: "NEYZEN"

Özdemir Abicim benim.

İzmir'den döndüm, ayağımın tozuyla Beyoğlu'nda Saygı'nın yerine, “Akşam Sefası”na gittim. Bir büyük usta, bu ülkeye on numara büyükgelengillerden Mücap Ofluoğlu'nun konuşması vardı. Tiyatro anıları, Beyoğlu turu, gelmişler, geçmişler derken iki saat su gibi aktı gitti. Hıfzı Topuz, Kemal Bekir, Moris Gabay ve Mücap Ağabey aynı masadaydık, konuşma bittikten sonra bir kaynattık pir kaynattık, rakıları da devirdik.

İzmir'e gelirken seni ve yengemi göreceğim diye de pek keyiflenmiştim, ama Ören'e gitmişsiniz, görüşemedik, öpüşemedik. Efendim, İzmir'i “sebep-i ziyaretim” Mey Tiyatro nam bir tiyatro grubunun oluşmuş olmasıydı. Mey, malûm Yeni Rakı'nın üreticisi olan firma. Yani, Yeni Rakı sanata katkıda bulunmuş, bir tiyatro kurmuş. Özdemir Abi, hal böyle olunca bir gönendim, bir kasıldım, sorma gitsin. Bu güne değin altı ton rakı içmişliğimle, yeni kurulan bu tiyatronun sponsorlarından sayılırdım. Hiç tereddütsüz, kendimi öyle saydım.

Mey Tiyatro, ilk oyun olarak Tuncer Cücenoğlu'nun “Neyzen”ini sahneye koymuş. “Neyzen”, bildiğin gibi Neyzen Tevfik'in yaşam öyküsü. Anımsarsın eminim, oyun 1998 yılında Kültür Bakanlığınca Cumhuriyet'in 75. yılı ve Atatürk'ün ölümünün 60. yılı dolayısıyla düzenlenen yarışmalarda “Başarı Ödülü”ne değer görülmüş ve oynamaya Müşfik Kenter talip olmuştu. Afişleri falan bile hazırlanmıştı da, sonrasında sanırım Müşfik Kenter'in sağlık nedenleriyle oynanamamıştı. Tiyatrokare, 2000-2001 sezonunda Işıl Kasapoğlu'nun rejisiyle oyunu sahneye taşıdı.

Özdemir Abicim, Mey Tiyatro yapımı “Neyzen”i ameliyat masasına yatırmazdan önce Tuncer Cücenoğlu'nun metnine değinmeliyim. Daha önce de söylemiştim, Cücenoğlu, genellikle toplum kurallarına uymadan yaşamını sürdürmüş, dilinde kemik bulunmayan; sazını geçim kapısı haline getirmemek için direnmiş olan; yalnızca içinden geldiği zaman ney üfleyen, neyzenliğini geliştirmek kaygısını ömrü boyunca duymayan; sanat değeri kalıcı bir müzisyen olmak için uğraşmayan, ama neydeki başlıca ustalığının sazı iyi üflemesi olduğu da yadsınamayan; belirli müzik kurallarının dışına çıkan, ancak hep duyarak çalan; neyzenliğinin yanı sıra adını yergi ve taşlamaları ile de duyuran; yergilerini genellikle siyasal ve dinsel baskıya, çıkarcılığa yönelten, toplumdaki tüm haksızlıkları çekinmeden dile getiren; hayatının önemli bölümlerini zindanlarda, hapishanelerde, tımarhanelerde geçiren; Padişah saraylarında konserler veren, devlet adamlarının konaklarında hazır bulunan, yeri geldiğinde meyhanelerde çalan, sokaklarda alkol komasına giren ve tüm bu özellikleriyle Türkiye'de efsane bir kişilik olarak tanınan Neyzen Tevfik'in anlatımını evrensel yönlerle bezemiş. Tek kişilik ya da çok kişili oynanabilecek oyuna kıvrak diyaloglar dizmiş. Oyunu “Neyzen Tevfik üstüne bir tez” haline dönüştürmemiş, oyunu kurduktan ve söylemek istediklerini sıkıcı olmayan yollardan geçirerek izleyiciye verme biçimini seçtikten sonra, Neyzen'e ve çevresinde olup bitene kuş bakışı bakmış. Olayları ve karakterleri kendi süzgecinden geçirerek yansıtmış, inanılabilirliği göz ardı etmemiş. İzleyicinin anlatılanı, olayı ve olay ilişkisini iğreti bulmasını engellemiş.

Oyunu sahneye koyan ve oynayan İzmir Devlet Tiyatrosu sanatçısı Murat Çobangil, Neyzen'in kişiliğini, yaşam anlayışını ve yaşam karşısındaki tutumunu hiç kuşkum yok ki çok iyi incelemiş. Bu nedenledir ki, oyunu sahneye koyarken Neyzen Tevfik'in gizemli kimliğini göz ardı etmemiş. Yalnızca yazılarda yaşayan Neyzen Tevfik'lerin yanı sıra, bir de "ortalama birey"in dünyasında yaşayan Neyzen Tevfik'i düşünmüş. O Tevfik Fikret'i de, gerçek Neyzen Tevfik'ten oluşturulmuş bir "imge" olarak ele almış. "Efsane” niteliğini bu düzlemde öne çıkartmış.

Anlatım yöntemi olarak, Işıl Kasapoğlu'nun Tiyatrokare yapımında gölge oyunundan, kukladan yararlanmış olmasının aksine, kumaşlardan yararlanmış. Metrelerce kefen bezi…Galeri Z adlı kuruluş, sahneyi boydan boya, sağdan sola bezle donatırken, Çobangil seyirciye rakı ikram ederek interaktif bir etki yaratmış. Nedendir bilemedim, ruhunun sesine tapan Neyzen'in neyine hiç gerek görmemiş, ama Müge Sarışın adlı ıpıl sesli sarışın bir kıza gitar ve mandolin eşliğinde Rumca ve Türkçe şarkılar söyletmiş. Böylelikle, belki de bir “Yabancılaştırma Etmeni” denemek istemiş. Dörder kişilik semah ve sema gruplarıyla Neyzen'in Bektaşiliğinin ve Mevleviliğinin altını çizmiş.

Özdemir Abicim, grupların oyun başlamazdan önce sahneye gelmelerini, kişilerin sağda solda değişik biçimlerde yere uzanmalarını seyircinin önünde yapmamalarını yeğlerdim doğrusu. Ya da oyunun perde ile oynanmasını dilerdim. Sahnelenişte değineceğim fazla bir şey olmaması vallahi pek sevindirici.

Dekor ve Kostüm Tasarımını yapan Galeri Z içinse söyleyeceğim çok şey var. Yeni Rakı bu oyunu finanse ediyor diye her fırsatta Yeni Rakı reklamı yapılmaz ki a canım! Haydi dönemin rakı şişelerinden bulamadınız diyelim, sarı kapaklı günümüzde kullanılan üzeri etiketli Yeni Rakı şişesi de kullanılmaz ki! Ya o bezlere sarılmış, ancak arkadan ışık geldiği için ne olduğu daha oyun başlamadan anlaşılan devasa plastik, şişme Yeni Rakı şişesine ne demeli! Neyzen, Mösyö Pepo diye onun önüne gidiyor, “Şeyhim” diyerek onun önünde eğiliyor, gruplar onun önünde secde ediyor ve en sonunda Neyzen örtüyü indiriveriyor, altından Yeni Rakı şişesi çıkıyor. A na na na!.. Hani, çocukluğumuzun panayırlarında motorcu amca olurdu. Bir fıçının içindeymişçesine duvarda hızlanarak motosikletini sürer, en sonunda da göğsünden küçük bir Türk bayrağı çıkartır, alkışı alırdı. Vallahi aynen… Ne gerek var? Sonra, Neyzen'in giydiği ceket “Split” etiketli olur mu ayol?

Ali Rıza ve Özgür Özbilgiç çiftinin ışık tasarımları, üzerinde konuşulamayacak kadar kötü. Tarkan Erkan'ın Dans Düzeni iyi.

Murat Çobangil'in oyununa gelinceee… Çobangil, hiç kuşkum yok ki yetenekli ve iyi bir oyuncu. Neyzen ile çok iyi özdeşleşmiş. Role de yakışmış. Neyzen'in ufkunu sınırlayan öğeleri, ışıksızlığını, ışıksızlığın getirdiği çözümsüzlüğü, kişiliğini, yaşam biçimini ve yaşam karşısındaki tutumunu aynen sahneye koyuşunda olduğunca yorumlarken de iyi yakalamış. Neyzen'i sıradan bir "lümpen" olarak canlandırmıyor. Sahnede yetenekli, zeki, büyük çoğunlukça önemsenen, ne varsa tümünü elde edebilecek konumda; asla zavallı olmayan bir Neyzen var. Murat Çobangil'in yorumundan anlıyoruz ki, Neyzen'i sürdürdüğü yaşam biçimine zorlayan yok. İstediği an, bambaşka bir noktaya ulaşabilir o. İsteyerek yapmıyor bunu. Sunulan olanakları elinin tersiyle itiyor, dahası ezip geçiyor.

Murat Çobangil, eylemi öne geçirmiş. Genelde abartısız, sade bir oyun veriyor, ama genellikle çok bağırarak oynuyor. Sürekli yüksek ses, doğal olarak “articulation” hatalarına neden olmakta. Hal böyle olunca sesin duygu ve kişiliği yansıtma görevi de kalmıyor. “Ağrılarım” sözcüğü “sağrılarım” gibi anlaşılıyor, “Nihansın dideden ey mest-i nazım”, “Niyan sındide eymest inazım” oluyor. Şiirler “cresendo” okununca anlama-anlaşılma zorluğu çekiliyor.

Murat Çobangil'in, asistansız çalışmaktan kaynaklandığına inandığım bu kusurunu derhal “bertaraf” edeceğine zerre kadar kuşkum yok Özdemir Abi. 2005-2006 sezonunda İzmir'e gene geleceğim ve bu oyunu bir kez daha, ama o kere mutlaka seninle birlikte izleyeceğim. Sen, yeter ki oyuna hangi gün gideceğini iki gün önceden bana söyle. Ben vallahi atlar gelirim. Murat Çobangil: “… Esir iken mümkün müdür ibadet? / yatıp kalkıp sen Atatürk'e dua et! / Senin gibi dürzülerin yüzünden, / Dininden de soğuyacak bu millet!” dediğinde birlikte hüzünleniriz. “İşgaldeki hali sakın unutma, / Atatürk'e dil uzatma sebepsiz. / sen anandan yine çıkardın ama, / Baban kimdi bilemezdin *********!” dediğinde de günümüz *********lerini gözümüzün önüne birlikte getiririz.

Canım Abim, gelecek mektubuma kadar eksilmesin sevgimiz.

Ailecek ikinizi de öperiz.

JaqLee
04-07-10, 06:39
ARI ALERJİSİ ÜZERİNE

Adam çomak soktu.
Hem de arı kovanlarının en kocamanına.
En olmazına, olamazına.
Toplumsal dengeler duyarlılığından emin olamadığımız bir adamdı adam.
Buluttan nem kapmaya meyli ve güneşi sıvayacak balçığa teşneliği neden oldu arı kovanına çomak sokmasına.
Çok değerli bir besin kaynağı olan “bal”ı üreten, çiçeklerin polenlerini taşıyarak döllenmelerini ve meyve oluşumunu sağlayan arılar, kovanlarına çomak sokan adama şaşkın gözlerle baktılar.
Ne olduğunu bir türlü anlamadılar, anlayamadılar.
Gerçi toplumun bir kesiminde, arı alerjisinin, toplumda sık görülen hastalıklardan biri olduğu biliniyordu; bilinmesine biliniyordu da, özellikle arı tarafından birkaç kez sokulan ve genetik olarak yatkın kişilerde ortaya çıkması görülür şey değildi.
Gel gelelim, çomak sokan adam, siyasetçiydi.
Arılara düşmandı.
60 yıllık kovana çomak sokarken, yalan ve iftira dolu sözler söyledi.
Sözleri söylerken neşelendi.
Arının balını severek yemek yerine, neşe içinde çomak sokmayı yeğledi.
Arının kendisini sevmezdi, bu kere etrafında uçmasına sinirlendi.
Ancaaak…
Arı alerjisi olan kişilerin uyması gerekli kimi kurallardan habersizdi.
Öğrenemedi gitti.

JaqLee
04-07-10, 06:39
BU OYUNU GÖRÜN! BAKALIM NELER DEĞİŞMİŞ!: "YAPRAK DÖKÜMÜ"

"Yaprak Dökümü”, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları sahnelerinde, 2003-2004 sezonundan bu yana oynanmakta. Bu yıl da “reprise” oyun olarak repertuarda yer almış. Tutmuş, gişe yapmış bir oyun neden sahneden kaldırılsın ki! İyi olmuş. 19, 20, 21 Ekim saat 20.30'da; 19 Ekim de ise, saat 15.00'da Fatih Reşat Nuri Sahnesi'nde perde açacak. Dilerim gelecek aylarda da sahnede kalır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın Cumhuriyet dönemi Türk romanının hiç kuşkusuz en önemli isimlerden Reşat Nuri Güntekin'in, bütünüyle bozulan insani ilişkileri, ahlak ve moral değerleri, toplumsal ortamı; diğer yandan da yeniyi, gelişmekte olanı belirli bir tez çerçevesinde ele aldığı “Yaprak Dökümü”nü repertuarına almasını takdirle karşılayanlar arasında yer almaktayım. Dolayısıyla, 2003 yılının kasım ayı içinde gitmiş, oyunu seyretmiştim.

DEĞİŞEN KOŞULLARDA YİTEN GERÇEKLİKLER
"Yaprak Dökümü”nde verilen; ahlak kurallarına bağlılığı yüzünden işinden olan Ali Rıza Bey'in, ailesinin "modern yaşama" istemleriyle çatışan değer yargılarının yıkılışıydı. Bu yitenler ve değişenlerle birlikte, ekonomik yoksunluklar içinde çözülüp yıkılan bir aile, “Yaprak Dökümü”nün trajik yapısını oluşturmaktayken; Reşat Nuri'nin, iki kuşak arasındaki çatışmayla birlikte, değişen koşullarla yiten ve varolan gerçekliklerin eski yaşam biçimleriyle yeni yaşantılarda yer edişini ustalıkla yansıttığı bir yapıt oluşmuştu.

Nedret Denizhan'ın sahneye koyduğu oyunu izledikten hemen sonra değerlendirmemi yapmış ve “Nokta Dergisi”ndeki köşemde (5 Aralık 2003) yayınlamıştım. Yazımda, hiç unutmuyorum, Nedret Denizhan, yazarın eserdeki düşüncesini açık seçik kavramış mı, düşünceyi ikircikli oyunculara sabırla ve doğru olarak anlatmış mı, oyunu dakikadan dakikaya geliştirip biçimlendirmiş mi, bunları incelemem ve okura aktarmam gerekirken, işe buradan başlamamış, Nedret Denizhan'ın ahlak kurallarına ne oranda bağlı kaldığını irdelemeye çalışmıştım. 80 yıllık İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nı, vefasızlıkla karışık, trajik bir anlayışın kuruluşu haline dönüşmesinden söz etmiştim. Nedret Denizhan'a “değişen koşullarla yiten gerçekliklerin” hesabını sormuştum.

KIRK YILLIK OYUNCUYU FİGÜRAN YAPMANIN GÜNAHI
Çok sinirlenmiştim: Uğur Kıvılcım, kırk yılı aşkın süredir sahnede, beyaz perdede, beyaz camda olan bir oyuncumuzdu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın da kıdemli oyuncusuydu. İyi de, Nedret Denizhan böyle bir oyuncuyu, oyunun parti sahnesinde düz figüran olarak kullanmak cesaretini kimden almıştı? Uğur Kıvılcım'a geçmişten kaynaklanan bir gıcığı, hıçkırığı mı vardı? Uğur Kıvılcım'ın yaşı başı, fiziği öyle bir partiye yakışıyor muydu? Onu komik duruma düşürmek, kimin işine yarıyordu? İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda figürasyona çıkacak genç oyuncular, stajyerler, TAL öğrencileri bitmişti de, Uğur Kıvılcım çarnaçar mı sürülmüştü sahneye? Sorularım bunlardı. Sonra kendimi beklemeye almıştım. Bakalım yanıt gelecek miydi, gelecekse nasıl gelecekti; “tiyatroda rolün küçüğü büyüğü olmaz” hokkabazlığı mı yapılacaktı, dürüst mü olunacaktı. Beklemiştim, ama yanıt gelmemişti.

BOYALI AYAKKABILARIYLA “ŞEVKET”
Nurullah Tuncer, “Yaprak Dökümü” için karışık gibi görünen, ama hiç mi hiç göze batmayan bir dekor tasarlamıştı. Metne uygun, sahnede aksiyonu, kesmeyen, bölmeyen, mekânlar yaratan bir tasarımdı Tuncer'inki. Ayşen Aktengiz Bayraşlı'yı da, Şevket'i ikinci perdede hırpanileştirebilseydi, ayaklarına boyalı ayakkabılar giydirmeseydi vallahi övecektim. Mahmut Özdemir'in ışık tasarımını gerek perspektif, gerekse mekân kavramı açısından iyi bulmuştum. “Hele bir de huzmeleri biraz kırsaymış,” demiştim. “Hele hüzünlü tablolarda daha donuk ışıklar kullansaymış,” diye de eklemiştim. Levent Akman'ın efekt tonlaması çok tiz, hatta rahatsızlık verecek kadar tiz bulmuş, Bora Ayanoğlu'nun müziğinin, her ne kadar kulağa yabancı değilse de, hoş geldiğini söylemiştim.

METİN ÇOBAN'A ALKIŞ
Oyuncuları değerlendirirken Nedret Denizhan'ın, gereksinimlere, rollerin gelişimine, koşullarına, oyuncunun bireysel özelliklerine bağlı olarak çeşitlemeler yapmadığını saptamış, bu ortamda Metin Çoban'ın “Ben Naili olsaydım,” sorusunu kendisine sorduğunu ve iç uyarıcılarını harekete geçirmeyi başardığını yazmıştım. İbrahim Şirin, Abdülvehap'ta pek “şirindi”. Leyla'da Aslıhan Kandemir'i kırmadan, önce bağırma üstüne çalışmasını ve öğrenmesini önermiş; sonra da, Konstantin Stanislavski'nin bir sözünü anımsatmıştım: “Beden yumuşak başlıdır; duygular kaprislidir. Bu yüzden, rolünüzde insan ruhunu kendiliğinden yaratamıyorsanız, rolünüzün fiziksel varlığını yaratın.”

BEDENSEL VE SESSEL BAŞARISIYLA GENE SEVİNÇ ERBULAK
Sevinç Erbulak, Necla'yı seyirciye aktarırken iki anlatım aracını da, bedensel anlatımı da, sessel anlatımı da mükemmel kullanıyordu. Tarık Şerbetçioğlu, Naci Taşdöğen, Bora Ayanoğlu, Cengiz Keskinkılınç iyiydiler. Güzin Özyağcılar'ı, imgelemenin sözcüklerle ve duygularla aktarımında yeterli yeteneği olan bir oyuncu olarak tanımlamıştım. Gürol Güngör'ü, Şevket'in iç ve dış detaylarını incelememiş olmasıyla eleştirmiş; Berrin Koper'i, Ferhunde'yi yaratıcı bir biçimde ele almasıyla övmüştüm. Yeliz Tozan Uysal, umut saçıyordu. Bennu Yıldırımlar, Fikret'i canlı, fiziksel ve psikolojik yönelimlerden oluşan bir biçemle oluşturmuştu. Ve Savaş Dinçel, Ali Rıza Bey'e, fiziksel olarak hayat buldururken, rolün içsel yüzeylerini sadece gözleri, yüz ifadesi, sesi ile değil, gövdesini de kontrol ederek mükemmelleştirmiş, beni bir kez daha oyunculuğuna hayran bırakmıştı.

Nedret Denizhan'ın, eser üstünde pek oynamadığı, bu olgunun da, yapının sahneye taşınırken oyunu hantallaştırıldığı yargısına varmıştım. Özellikle birinci perde çok ağır gelmişti bana. Sahne trafiği ve oyun akışınıysa iyi olarak değerlendirmiştim. Ters köşeye ulaşma hareketlerindeki zamanlama da iyiydi, ama ana temalar el yordamı ile belirlenmişti. Bu yaklaşım çarpılmalar, çatlaklar, hatta “az kalsın yıkılıyordu”lar getirmişti. “Keşke, temaların içini doldursa; eser, Uğur Kıvılcım'ın, Sevtap Çapan'ın, Ezgim Kılınç'ın, Serap Oral'ın bile figürasyona çıktığı güçlü oyuncu kadrosu tarafından daha da özümsenebilseydi,” demiştim.

Öğrendim ki; Kıvılcım, Çapan, Kılınç, Oral artık figürasyona çıkmamaktadır.

O halde: “'Yaprak Dökümü', bu sezonun da mutlaka izlenmesi gereken oyunları arasında sayılacaktır,” diyeyim de, sizin oyunu izlemenizi, izlediyseniz bir kez daha izlemenize katkıda bulunayım.

Ben de bir kez daha izledikten sonra, değerlendirmelerinizi tartışmaya açayım.

O günkü eleştirilerime katılırsanız durum vaziyeti kötü...

Yoook, eleştirdiklerimi görmezseniz, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda, hiç kuşkunuz olmasın işler iyiye gidiyor demektir.

Gitmeli de… Öyle değil mi ama?

JaqLee
04-07-10, 06:39
OYUN ATÖLYESİ: Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü
TİYATROCULARA "HAV HAV" DAVASI
(Yalnız Kalmış Aşka İlk Söylev)

ELEŞTİRİ: Jeenne d'Arc'ın Öteki Ölümü!

Oyun Atölyesi'nin uzun zamandır oyunlarını izlememiştim. Usta oyuncu Haluk BİLGİNER' in kendi kariyerinde harikalar yarattığı bu kurguyu seyrederken insani boyutlarda, tanrı ve doğa ilişkilerini kurguladım zihnimde. Daha önce Jım Kerry' nin başarılı tanrı oyunculuğundan sonra, tiyatroda bu denli cesur bir olayı izlemek; fikir dünyamı bütünüyle cezbetti. Zaten oyunculuğu hiçbir zaman tartışılmayan Haluk BİLGİNER' in dışında bu rolü başarıyla sürükleyecek ikinci bir tiyatrocu gelmedi aklıma. Bazen İngiltere'de aldığı oyunculuk eğitimini yurdumuzda da alsa bu kadar başarılı olur muydu? Sorusuna takılıp duruyorum.

Oyunun yönetmenliğini Kemal AYDOĞAN üstlenmiş. Kurgulaması fena değil. Dünyanın içinde bulunduğu trajedi, toplumsal problemler yerine irdelenmiş. Sahnede Haluk BİLGİNER, Güven KIRAÇ, Tülay ÜNAL o kadar başarılıydı ki yönetmenin uyarlaması, ustalıkla epeyce yükselmişti. Yönetmen oyuna uysal bir hava katmıştı. İnsanlığın süregelen olaylarını iki saat gibi kısa bir döngü içinde irdelemiş, hatta karar verme mekanizması tanrı, sahnede senden benden biri oluvermişti. Zaten insanlar olarak hep elde ettiğimiz tüm olguları birinin bize verdiğini sanırız. Bu hep böyle devam etmiştir. Oyun tam bu noktada insanın elde ettiği olguları, yine insanın kendi becerisiyle kazandığını aktarıyor bizlere. Tanrının yaşanılan trajedilere nasıl yaklaştığı gösteriliyor oyun boyunca.

Haluk BİLGİNER tanrı rolünü canlandırırken pekte lükse kaçmamış. Yani tanrı gizemlerin doruğundan çok, klişeleşmiş bir takım hislerin oluşumundan meydana geliyor. Sahnede aktarmak istediği ile seyircinin düşündükleri özdeşleşmiştir. Zaten oyun içinde gözden kaçmayacak unsur; yaşanılan bir takım insanlık olaylarına ironi yapması. Sahne bütünüyle sadelikle donatılmış. Çok fazla göz alıcı unsur bulunmuyor. Işıkta yerli yerinde kullanılmış. Zaten bu kadar ustanın bulunduğu bir oyunu eleştirirken insan iki kere düşünmeli bence.

Güven KIRAÇ elinde baltayla dolaşan cellatı simgelerken, ciddi anlamda bu role yakışmadığını düşündüm. Öyle ki korkunun vermek istediği ifade, bu denli uysal bir yüz için pekte başarılı bir uyum değil. Bu ayrıntı beklide oyuna yumuşak bir hava vermek içindir. Ama yinede rolünün hakkını fazlasıyla veriyor. Sevgili Güven KIRAÇ' ı sahnede izlemek, sinemada seyretmekten daha keyif verici. Tülay ÜNAL için söylenecek tek cümle olduğunu düşünüyorum: Harika! Bana kalırsa bu yılın en iyi kadın oyuncu adayı olmasına çok yaklaştı. Oyunun konusuna çokta değinmek istemiyorum. Olayı biraz örtülü anlatarak oyunu seyretmek isteyenleri etkilemek istedim. Bu denli ilginç konuyu seyircisiyle paylaşan Oyun Atölyesi'nin bu oyununu az biraz tüm tiyatro delilerinin izlemesini isterim. Sahnede anlatılanla gerçek boyuttaki insani yaşam ne kadar da örtüşüyor!

EKİN TİYATROSUNA "HAV HAV" DAVASI

Yanılmıyorsam 3 eylül sabahı bu ülkenin yetiştirdiği ender insanlar, belli bir kurumdan belli bir tarih için uğraş içinde didişip durdular. Nasıl olsa her şeyimizle tam bir Avrupa devleti olmuştuk ya(!) Kanunlar 1 gecede oluşmuş, özgürlükler güneşle beraber doğmuştu topraklarımızın üzerine! İşte özgürlükler ülkesinden ilk dip not bizlere: Ankara Ekin Tiyatrosu Sanatçıları, 5 Ekim 2002 tarihinde Kocaeli İzmit Sabancı Kültür Merkezi'nde sergiledikleri ve 12 eylül döneminde bir polis sorgulamasını konu alan "Gizli Örgüt Nasıl Kurulur" isimli oyun nedeniyle yargılanıyorlar. Vay vay vay!... Özürlük güneşi doğmamış henüz! Zavallı, bulutların arasında kalakalmış öylece!

Şimdilik bu konu üzerinde çokta olsa yoğun biçimde duranımız yok. Oyuncuların açıklamalarına gelince:
"İfademizi verdik, bize oyunda polisi aşağılayacak öğeler olup olmadığını, "hav hav" deyip demediğimizi sordular. Biz de iddiaların aksine oyunda tüm polis teşkilatına dair bir aşağılamanın olmadığını, ayrıca polis üniforması değil; siyah takım elbise kullanıldığını belirttik."

Oyunu izleme onuruna ulaşan birisi olarak, oyunun konusuyla ilgili kısa bilgiler vermeliyim. Oyun, gözaltına alınan bir avukatın 12 eylül döneminde nasıl sorgulandığını ve 16 uydurma örgütü kurmaktan nasıl sorumlu tutulduğunu anlatıyor. Hicivler, göndermeler bolca yer teşkil ediyor oyunda. Hatırladığım kadarıyla yaşanılan bu olayda tümüyle gerçek! Sözüm ona ortada yalan bir trajedi yok! Gelelim şu "hav hav" işine. Bir kere sanattan epey uzak kalmış TCK gözünü açsında bir baksın tiyatroya. Eğer bir olayı hicvediyorsan mutlaka alay, ironi olacaktır konuda. Aman efendim, olur mu hiç? Şu beğenmediğimiz Ermenistan'da dahi o kadar geniş sanat görüşü var ki anlatamam! Bir festivalde izlemiştim, kendi kiliselerinde yaşanan çarpık kadın ilişkilerini anlatıyorlardı. Düşünün rahibelerin orgazm sahnesi bile ayrıntıda kullanılmıştı. Erivan Devlet Tiyatrosu idi grup! Şimdi de bizim ülkemize bir bakın. Neymiş, sen sahnede bir polisi(!) "hav hav" diye aşağılayıp; kocaman teşkilatın onuruyla oynamışsın! Peki o gözaltında onuruyla oynanan avukat dava açsaydı ne olacaktı? Ve onuruyla oynanmış binlerce insan…

Ekin Tiyatrosu Genel Koordinatörü Yılmaz DEMİRAL da yargılanmayı şöyle anlatıyor:
"bizim sergilediğimiz oyun yaşanmış bir olayı konu alıyor. Çayıralan'da Şakir KEÇELİ adlı bir avukatın 12 eylül döneminde nasıl sorgulandığı, nasıl 16 örgüt kurmaktan yargılandığı anlatılıyor. İşkence varsa elbette eleştireceğiz…"

10 tiyatro oyuncusu ve bir eğitim-sen yöneticisi, sergilenen oyunda polis üniforması giyerek "hav hav" denildiği iddiasıyla eski TCK' nın 159.maddesi uyarınca 3 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanıyor. Yeni TCK' nın 301.maddesine göre ise 6 aydan 1 yıla kadar hapis cezası isteniyor.

Avrupa Birliği'ne girecek aday ülke Türkiye'den kısa bir anektot işte! Bu olayı yazarken aklım şöyle biraz eskiye gitti. Bir Avrupa ülkesi olma hayali peşinde koşan Osmanlı Devleti Abdülhamit zamanında olmadık sebeplerle sanatçılarına zulmetmiştir. Namık KEMAL bir oyunu yüzünden Kars'ta, Magosa'da sürgünlerde ölmüştür. Bakın şu yalancı tarihe, nasılda tekerrür ediyor öyle!

Yalnız Kalmış Aşka İlk Söylev

O''nu ilk gördüğümde beyaz bir gelincik vardı üzerinde. Sahneden yeni düşmüş şaşkın bir eleştirmen olarak, uzunca süren yolculuğun yorgunluğundan sıyrılmıştım. Aslında baktığım her insan az biraz yalan konuşur gibiydi… Yeni arayışların içinde seyrettiğim düzmece aşkları hatırlıyordum. Gençtim, görünüşüm pekte yaşlı değildi. Aileme kalsa 23 yaşında bir dahi, bana kalsa 16 yaşında elinde ney çalan tiyatro sübyanıydım! Gençtim, gençliğimden ödün vereli çokta uzun zaman yaşamamıştım halen! 4 yılı geçirdiğim sevgilinin tiyatro aşkı yüzünden bir sabah şu notu yazdığını, ardına bile bakmadan çekip gittiğini hatırlıyorum: "sen gerçek aşkı bulmuşsun. Sahnedesin artık…"

Ortalıkta gri bulutlar seyreliyordu. Yıllardır görmediğim psikolok arkadaşımın saçlarına bakmıştım önce. Nasılda rengarenk olmuşlar, aman Tanrım! Yalnız yaşamak yarıyordu insana. Ellerine oje sürüyordu. Çekinmedim sordum bu değişikliğin sebebini. Bana söylediği tek cümle: aşk! Bu sözcükten ayrı kalalı epey zaman olmuştu. Neredeyse hiç duymadığım bir oyun gibi çocuklaşıp susmuştum yanında. " Neler değişti yaşamında?" diye soru sordu. İşte korktuğum olay başımdaydı artık. Hiç, dedim; kocaman bir hiç! Değişen olsa olsa zayıflamış halimdir, diye mırıldandım kendimce. Tiyatro öylece devam ediyor; Anadolu'da geçirdiğim yıllardan sonra artık bütünüyle kendimi tiyatroya verdim, deyip sustum! Hiç cevap gelmedi karşımdan. Arabayı eski bir park alanına çekip "Birinci Kat Cafe" ye geçmiştik. Nöbetçi kalan lokanta misali sipariş alınmadan kahvaltımız geldi önümüze. Artık sana da birisi lazım, diyesiye yedi yemeğini. Sonra da bu festivalin ne amaçlı olduğunu sordu, hiç beklemeden kendi verdi cevabını: Tiyatro aşkı için değil mi? Evet, dememe bile fırsat vermeden alaylı bir gülümseme belirdi yüzünde. Sonra festivali düzenleyenlerin beni nereden alacaklarını sordu. Bir tiyatro sahnesinin önünden, dedim; ama artık gitme vaktimin geldiğini anlamıştım. İşe geçecekti nede olsa! Eşyalarımın bir bölümünü yanıma almadan arabasında bırakmıştım. 3 gün sonra tekrardan buluşacaktık, sözleşmiştik. Bursa'da uğrayacağımız eski arkadaşlarımız vardı ve hep nedense eski kalıyorlardı zihnimizde!

Arabada yol alırken yanımda oturan bayanın gözlerine bakmak geliyordu içimden. Daha dün danışma yaptığım eski hastamın sorunlarını görür gibiydim yüzünde. Acelece dosyalar çıkarıp, grubu hakkında bilgiler sunuyordu. Bir yandan da şoförle sohbet edip, benim kim olduğumu, ne için burada olduğumu anlatıyordu. Beni almaya geldiğinde yüzündeki şaşkınlığını gizlememişti. Ne de olsa eleştirmendim ya, kelli felli giyinmeliydim. Birazda yaşlı olmalıydım! Araba yol boyunca engebeli yerlerden geçti. O güzelim şehrin görünmeyen kasislerinde savruldum hep. Bir yandan elimdeki dosyayı inceliyor, bir yandan da kimlerle karşılaşacağımı düşlüyor idim. Derken kalabalık bir kapıdan geçip, kalacağımız otelin önünde durduk. Arabadan bir an önce inip odama geçmek istiyordum. Odama yerleşirken çevreme bakındım, tanımaya çalıştım kısa süreli evimi. Resepsiyondaki kadın kimlik bilgilerimi doldururken tuhaf biçimde kısa süreli düşünmüştü. O kadar yorgundum ki anlayamamıştım kadının niye böyle davrandığını! Hızlıca odama geçip derin bir uykuya dalmıştım. O on beş dakikalık rüya… Gülümsemesi yüzünden eksilmeyen bir bayanın elini saçlarımda gezdirmesi… Sadece hayal et diyerek çaresizce susması… En önemlisi o'nu tekrardan görecek oluşum… Odamdaki telefonun çalmasıyla açtım gözlerimi. Önce çok şaşırmıştım; çünkü nerede olduğumun farkına varamamıştım ilk önce. Biz psikoloklar buna, kısa süreli hafızanın etkinleşmemesi derdik. Telefonu kaldırıp konuşmaya başlamıştım. Arayan kişi beni festivale davet eden bayandı. Görüşmemiz gerektiğini anlatıyordu. Görüşecektik. Çabucak üzerimi değiştirip odamdan çıktım!

O rüyanın etkisinde hala kendimi bulmaya çalışırken, oturduğum odaya o geldi. Evet oydu; rüyamda elini esirgemeden saçlarımda dolaştıran kişiydi o. Esmerdi. Aynen rüyamdaki gibi... Gülümsüyordu. Aynen rüyamdaki gibi… Deli doluydu. Aynen rüyamdaki gibi… İsmi benimki gibi farklıydı. Aynen rüyamdaki gibi… Kalbimin atışlarına engel olamıyordum. Türkiye'yi dolaştığım o aylarda hiç böylesine heyecan duymamıştım! Tiyatrocuydu… Aynen rüyamdaki gibi… (devam edecek)

DİP NOT
1-Dergimdeki fotoğrafı eleştirenlerin fikirlerini anlamam için, ilk önce kendimi değiştirmem lazım. Bana kalırsa bu ayrıntıya çokta takılmayın!
2-Sevgili Okan YAMAN hala çok eksiksin. Önce enerjik kahramanlar yaratmalısın.
3-Değerli Orhan PAMUK' u vatan haini ilan eden zihniyetlerin at gözlükleri bence çoktan eskidi. Önce zamana, oradan da kendilerine bir baksınlar!
4-"…nedensiz bir çocuk ağlaması bile çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır… E.Cansever"

Yaşam KAYA 'ya mail atmak istiyorum...

Yazara gönderdiğiniz eleştiriler yayınlansın istiyorsanız, lütfen mailinizde belirtiniz.


Sayın Yaşam Kaya;

Tiyatronline sayfasındaki yazınızı henüz okumuş bulunuyorum ve bu yaptığım faaliyetle birlikte acilen bende yaptığınız yanlışları düzeltme hissiyatı uyanıyor, belki benim de sizin gibi eğitimci kimliğimden dolayıdır bu duygum.

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, tiyatro eleştirmeni sıfatını, isminin altına yahut üstüne ekleyen, yakıştıran kişinin, tiyatro terminolojisi içinden konuşması ve ifadesini bu yönde güçlendirmesi gerekir, eğer bu terminolojiyi kullanamıyorsa bununla ilgili bir sıkıntısı varsa zaten tiyatro eleştirmeni değildir diye düşünmekteyim, siz ne dersiniz? Sizin tiyatro eleştirmeni sıfatından anladığınız nedir?

Öncelikle tiyatro eleştirmeni olan kişinin sorumluluklarından bahsedelim biraz;

“Oyun Atölyesi'nin uzun zamandır oyunlarını izlememiştim.”

oyun atölyesi gibi Türkiye'nin en önemli özel tiyatrolarından birinin oyunlarını uzunca süreden beri izlemiyor olmak, tiyatro eleştirmeninin oldukça büyük bir sorumsuzluğunun örneğidir.

“Usta oyuncu Haluk BILGINER' in kendi kariyerinde harikalar yarattığı bu kurguyu seyrederken insani boyutlarda, tanrı ve doğa ilişkilerini kurguladım zihnimde.”

İzlediğinizin bir kurgu olmadığını düşünüyorum zira benim izlediğim “oyun” idi. Tiyatro eleştirmeni olarak oyun kavramı üzerinden konuşursak tiyatro sanatına daha faydalı olacağımızı düşünüyorum. Kurgu kelimesinin tiyatro terminolojisi içinde yer almadığını özelliklede sizin yazınızdaki gibi kullanımlarıyla asla bir tiyatro eleştirisinde kullanılamayacağı fikrindeyim.

“Daha önce Jım Kerry' nin başarılı tanrı oyunculuğundan sonra, tiyatroda bu denli cesur bir olayı izlemek; fikir dünyamı bütünüyle cezbetti.”

Bir tiyatro eleştirmeni olarak ve tiyatro eleştiri yazısı yazarken, fikriniz veyahut zikrinizde bir sinema algısı ile bu işi yapıyorsanız zaten vay halimize……. En azından biz bu işi yapanlar yani tiyatroyu meslek edinenler bunu birbirine karıştırmamalıyız verdiğimiz örnekleri yine bu sanatın içinden vermeliyiz ki bir şeyi geliştirip, karanlıktan aydınlığa çıkabilelim değil mi?

“Oyunun yönetmenliğini Kemal AYDOĞIAN üstlenmiş. Kurgulaması fena değıil.”

Kurgulaması fena değil cümlesi ile ben şahsen ne söylemek istediğinizi anlayamadım. Tiyatro eleştirmeni olarak “fena değil” kelimelerini tekrar terminoloji dışı buluyorum ve eleştirmenlik sorumsuzluğıu olduğunu düşünüyorum bir kez daha. Tiyatro seyircisini aydınlatmak, bu işi yapan biz tiyatrocuları daha ileriye taşımak adına sizden daha net ve derdini doğru kurulmuş cümlelerle ve ifadelerle anlatan yazılar yazmanızı bekliyorum.

Ayrıca oyundaki kadın oyuncunun adının Tülay Ünal değil Tülay Günal olduğunu da hatırlatmak isterim ve yazınızdaki yazım yanlışlarınızı da düzeltmenizi öneririm,çünkü bu işi daha özenli yapmamız hepimizin yararına olacaktır.

“Zaten bu kadar ustanın bulunduğu bir oyunu eleştirirken insan iki kere düşünmeli bence.”

İki kere düşünmenin sizin için yeterli olmamış. Sadece böyle oyuncuların olduğu oyunlar için mi bunu yapmalı? (iki kere düşünmekten bahsediyorum) Bu nasıl bir çifte standart algısıdır. Böyle bir densizliği yapmamış olun, bu sanatla uğraşan diğer tüm insanları üzmemek adına her oyun için hep beraber bir kereden fazla düşünelim.

Vb…..vb…..vb…..

Bu gibi örnekleri diğer yazılarınızla birlikte çoğaltmak oldukça mümkün, şimdilik selamet ve aklınızın bir kenarına bunları iliştirmenizi dilerim. Her şey tiyatro için, öyle değil mi?

celal dinmez

JaqLee
04-07-10, 06:39
TRAJİKOMİK BİR İKTİDAR OYUNU: "BELDEN AŞAĞI VURMAK"...

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, Amerikalı yazar Richard Dresser'in Nihal Geyran Koldaş tarafından “Belden Aşağı Vurmak” olarak dilimize kazandırılan oyununu sahneliyor. “... olarak dilimize kazandırılan” derken elbette serzenişim var. Bu oyun bültenlerine, neden eserin özgün adını da yazmazlar, şu yaşıma geldim, bir türlü anlayabilmiş değilim.

KARAKTERİMİZİN BİZİ TANIMLAMASI

Oyun başlamadan önce, broşürün arka kapağında: “Dünya bir hapishane ise koşullar gayet iyi, değilse felaket” ünlemini görünce önce irkildim. Yok, ünlemin anlamını anladım anlamasına da, bu çeviriyi Nihal Geyran Koldaş'ın yaptığına asla ve “kat'a” ihtimal veremedim. Oyunun çevirisi de böyleyse vah bize, vahlar bize dedim (içimden).

Oyunu izlerken aklıma şey geldi. Hani bir üvnseritnede ypalaın arşaıtramya gröe, kleimleirn hrfalreiinn hnagi srıdaa yzalıdkılraı ömneli dğeliimş. Öenlmi oaln brincii ve snonucnu hrfain yrenide omlsaımyış. Ardakai hfraliren srısaı krıaışk oslada ouknyuorumş. Çünkü kleimlrei hraf hraf dğeil bri btüün oalark oykuorumuşz. Hah, hah, haaa! Bakın nasıl da düzgün okudunuz değil mi! İlginç olduğunu da kabul buyurun lütfen. Dilerseniz bir de deney yapalım. Kendinizi bir cümle olarak düşünün. Hatta kafanız karışıksa, yukarıdaki cümle olduğunu varsayın. İlk ve son harfleri karakteriniz olarak kabul edin. Aradakiler ise, düşünceleriniz, duygularınız, bilgileriniz, sözleriniz olsun. Aradakiler ne kadar değişse, ne kadar karmaşık olsa, baştakiler, yani karakterimiz bizi tanımlıyor! İşte mesele de burada!

MESLEKİ REKABET BU KADAR MI ZOR Yönetmenin broşür için yazdığı kısa bir yazı var. Richard Dresser'in oyununun mesleki rekabet ve tatmin olma girişimleri üzerine olduğunu söylüyor orada. Oyun da zaten adları genellenmiş kahramanlar arasında geçmekte. Umut dolu başlangıçlar... başlangıçlar... başlangıçlar...

BAŞLANILAN NOKTAYA DÖNÜŞÜN ACI PARODİSİ Nerede olduğu, ne ürettiği belirsiz bir işletmede iki memur ve bir amir arasında oynanan trajikomik bir iktidar oyunu bu oyun. Kendine, başkalarına, topluma güvensizliğin insanı ittiği saçma durumlar... İnsanların kariyer uğruna neler yapabileceklerine dair, iş yaşamını sorgulayan iyi bir örnek. Başlanılan noktaya bir başka biçimde varışın acı bir parodisi de diyebiliriz. Belki de, tanrısal düzeyde yaşanan arkaik trajedinin modern bir anlatımla reddi.

Ergün Işıldar'ın oyun broşürüne yazdığı önsözden kendisinin Kierkegaard'ın “Ekstatik Söylev”inden yola çıktığı anlaşılıyor. Helal olsun, iyi yakalamış. Sonucu ne olursa olsun, giriştiğimiz her işten pişman oluyoruz. Doğrudur, yakalanmış bir balık, kovaladığımız balık olmaktan çıkıyor. Pişmanlık yaşamamak için, yürümeden önce durmasını bilmemiz; önümüzden geçip gidenler arasından seçebilmesini öğrenmemiz gerekiyor. Bilmezsen, öğrenmezsen n'olur? Neler olmaz ki!

SOYUT DÜŞÜNMEYE KARŞI SOMUT DÜŞÜNÜŞ İşi biraz deşeyim. “Varoluş, somut, öznel ve uyanık insanın yaşamıdır." İnanır mısınız, bu oyunu izlerken Kierkegaard'ın varoluş derken ne anladığını daha iyi “anladım”.
İlkin soyut düşünmeye karşı somut düşünüşe yöneliş...
Soyut düşünmede varoluşla ilgili kaygılarıyla birlikte tek kişinin unutulmuş olması...
İkincil olarak nesnel düşünceye karşı çıkış...
Nesnel düşüncede kişisel tutkunun, sevgi ve nefretin, ilginin, kısacası her içten olan şeyin öldüğüne inanış...
Neyse, uzatmayayım. Özet olarak: "Yaşamını boşuna harcama, günlerini öldürme, uyku içinde geçirme, uyan ve insan ol" düsturu.
KARARTMALARA İTİRAZIM/IZ VAR
Oyunun dekor-kostüm tasarımlarını yapan Sabahat Çolakoğlu'nu soracak olursanız, Hanrahan ile Dobbitt'e neden bedenleriyle uyumsuz ölçülerde kostümler giydirdiğini doğrusu anlayamadım. Herhalde bir bildiği vardır. Bir de, Hanrahan birinci perdede: “... pencere kapanmıyor,” diyor, ben oyun boyunca pencere nerede, göremedim. Bunların dışında tasarımları kötü değil. Mertold Salt'ın müzik tasarımı iyi. Ersin Aşar'ın efekti mükemmel. Oynanan oyunla ışığın ilintisi, eylemleri desteklemek, vurguları ortaya çıkarmak, ritme yardımcılık etmek açısından önemliyse İlhan Ören'in ışık tasarımını başarılı saymak olası değil. “Black out”lar tempoyu önemli oranda düşürüyor. Bana sorarlarsa, “black-out”lar derhal düzeltilmeli. Nihal Geyran Koldaş'ın çevirisi iyi üstü.

ERGÜN IŞILDAR' DA, OYUNCULAR DA KUTLANMALI
Ergün Işıldar, kutlanası bir çalışma yapmış. Tüm dikkatini toplayarak oyunun canlandığını, hareketlendiğini görmüş, oyuncuları yönetmeye başlamakta fazla kişisel davranmamış. Erhan Abir, Merkin'i iyi incelemiş ve iyi çözümlemiş. Merkin'in acizliği, yüzsüzlüğü, yüzsüzlüğü hiç çekinmeden göze alışı Erhan Abir'in yorumunda çok belirgin. Can Başak, Hanrahan'ın duygularıyla, bu duyguların anlatım yöntemlerini pek güzel belirlemiş. Can Başak'ı, rol aldığı her oyunda sesi ve hareketiyle daha ilk adımda rolüne girmesiyle tanıyıp belleyebiliyoruz artık. Hanrahan'ın iktidara yakınlığı kadar uzaklığını, güçlülüğü kadar güçsüzlüğünü, katılığı kadar duygusallığını nefis dengelemiş. Sezon be sezon kendini aşan Yıldıray Şahinler, içindeki istek öğesini heyecanlanmak eyleminden başarıyla ayrıştırmasıyla gene öne çıkmakta. Dobbitt, Yıldıray Şahinler'de tam olması gerektiği kadar. Ne eksik, ne de fazla.

Özetlemem gerekirse, “reprise” oyun “Belden Aşağı Vurmak”, kesinlikle bu sezonun da iyi oyunları arasında anılacak. Bu arada, oyundan çıkarken aklıma geliveren bir fıkrayı, sizlere de anlatmadan geçmek istemiyorum. Belki bilirsiniz, hani Sokrates ve eşi bir türlü geçinemez, gürültüsüz patırtısız bir gün geçiremezlermiş. Hatun, bir gün Sokrates'e gene vermiş veriştirmiş, ağzına geleni söylemiş. Sokrates'te çıt yok!.. Delilenmiş, bir kova suyu alıp, Sokrates'in başından aşağıya boca edince, Sokrates kendi kendine mırıldanmış: “Bunca gök gürültüsünden sonra, zaten bir sağanak bekliyordum.”

Ne yalan söyleyeyim, ben de İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarında o günlerdeki onca patırtı gürültüden sonra “çok” iyi bir oyun bekliyordum.
Şimdi düşünüyorum da, sabrımla bunu hak ettiğime inanıyorum.

JaqLee
04-07-10, 06:39
"Parmaksız Salih"...

Devlet tiyatrosundaki belirsizliklerden sıkılmış 20 ekimi beklerken bilet almaya gittigimde daha önce izlemiş olduğum seyir tiyatrosu oyuncularının (S.T.O.) (Parmaksız salih) 'nun yeni oyununun olduğunu ögrendim. Heycanla bilet olup olmadığını sordum. yer oldugunu fiyatınında 10 ytl oldugunu söylediklerinde biraz duruldum. bir tiyatro için özellikle kendi şehrindeki bir oyunun neden bu denli yüksek olduğunu sorduğumda alınan tüm biletlerin PAKİSTAN'daki depremzedelere gidicegini söylediler. tüylerim diken diken olmuştu.

Oyun yine bekledigim gibi güzel geçmişti. ama bu sefer oyunun içerigini eleştirmeyip; Oyunun yaptıgı yardım beni inanılmaz duygulandırmıştı. 2004 senesinde amatörlükten sıyrılıp profösyönel olarak işine devam eden bu tiyatro grubu bence herkesin kendi alanında yardım ettigi gibi bu sanat kurumuda oynadıgı oyunun gelirinin ordaki depremzedelere bağışlaması, üstelik belediyeden herhangi bir yardım almadan kimseye hava yaparak sağa sola duyurmadan işini mükemmel yapmıştı.

Dikkatimi çeken diger bir nokta ise ; önceki oyunu izlemeye gelenlerden bir kaçı tanıdık gelmişti . sanırım uzun yıllar oyun oynamak la Gaziantep'te bir seyirci potansiyeli etmişler . helalı hoş olsun. oyunu izledikten sonra konuşma fırsatı yakaladıgım sahne amiri ve yönetmen yardımcısı İhsan ATA yı tebrik ettikten sonra bu fikrin nerden kaynaklandığını sordum. ''18 agustos depremini unutmamız gerektigini hatırlattı'' Gerçektende dedigi dogruydu yıllar öncesinde aynı durumdayken Pakistan elinden geleni yapmıştı. yapmasa bile din , dil ,ırk hiç önemli değil insan olması önemli , bir insan olarak bunu yapmamız gerekiyordu, kutladım.

Bunu yazıyorum çünkü insanlar için sanki hayat devam ediyor, yine oyunlarını oynayıp, yada izledikten sonra evlerine gidip sıcak yataklarında uyuyorlar. nasıl uyuyorlar hayret ediyorum. Devlet tiyatrosu yine trilyonları özel tiyatrolara bağışlamış . tabi yine büyük payı alan belli başlı isimler !!! peki bu kadar destek alan tiyatrolar ; neden bir ayaga kalkıp bazı şeyler yapmayı düşünmüyorsunuz. ödenegi aldıktan sonra oyun oyna sonra otur , televizyonlarda trilyonları götür. Böyle sanat olmaz , olmamalı ödenek almayan kendi imkanlarıyla geçinen insanlara sanat kurumlarına nasıl yüzünüz tutacak onlara biz tiyatro yapıyoruz nasıl diyeceksiniz. onlara işini ögretmek belki haddini aşmak,saygısızlık olur ama eleştiri yapmamada herkes saygı gösterecektir diye düşünüyorum. Fikir ve eleştirilere açık olan insanlar oldugunu düşünüyorum.

JaqLee
04-07-10, 06:39
Gaziantep Devlet Tiyatrosundan "Çok Yaşa Komedi" Geçti...

Çağdaş dram sanatının kurucusu Çehov' un bütün insanlığa armağan ettiği kısa güldürülerini keyifle hatırlayalım. Kuğunun Şarkısı' nı, Ayı' yı, Tütünün Zararları' nı ve Bir Evlenme Teklifi' ni "insanlık komedyası" nın rengarenk albümünden ödünç alalım. Hayatın ve insanoğlunun tuhaflığını Çehov' un eşsiz karakterlerinden izleyelim. Ölümünün 100. yılında onu, ölümsüz eserleriyle ve alabildiğine gülerek analım.

Anton Cehov'un bu unutulmaz eserini İstanbul DT tiyatrosu Turne tiyatrosu Olarak Gaziantep'te sergiledi.

Yanlız ; İstanbulda Oynanan ''Kuğunun Şarkısı' , Ayı' , Tütünün Zararları' nı ve Bir Evlenme Teklifi' "insanlık komedyası" gibi tiradların olmasına rağmen sadece Ayı,Tütünün zararları, ve Bir evlenme teklifinden oluşan 3 hikayeyi sergiledir.Yıllarını tiyatroya adamış bu usta isimler görevlerini layıkıyla yerine getirip seyircinin yüzünü güldürmeyi başarmışlardı.

İstanbul devlet tiyatrosu kadrosunda bulunan Enver Başar'da(tiyatronline.com sahibi) Gaziantep'teydi. telefonla görüşmelerimiz sonrasında, Oyundan sonra yemek için sözleştik. Oyun çıkışı Araçla kaldıkları otele gittik. Yemege oturduğumuzda 3 kişilik oyunun teknik kadrosuyla toplam 10'a yakın kişi olduk. Zeynep erkekli hocam biraz rahatsız oldugu için erken ayrılmak zorunda kaldı.

Zafer Algöz ve Galip Erdal hocalarımızın bir birinden ilginç inanılmaz anılarını hayretlerle dinledik. Konservatuar'a hazırlanan ögrencileri yakından ilgilendiren tiradlar hakkında konuştuk. ve DT'deki son gelişmeler hakkında bilgi aldık.

Konuşmalar sonrasında Anladıkki Konservatuarı kazanmak , Devlet tiyatro kadrosuna girmekle mücadele bitmiyor. asıl mücadele Devlet tiyatrosuna girdikten sonra başlıyor. Yıllardır sahneye çıkmayıp devlet maaşı alan sanatçılarda Devlet çatısı altında ! Oyunlar yazarak sergilemek isteyen,Sahneye çıkmak isteyipte çıkarılmayarak sahne özlemi taşıyan ve bunu devletten isteyen sanatçılarda Devlet çatısı altında.

Burda anladımki devlet her noktada olduğu gibi Tiyatroda'da herkesi şaşırtmayı ustalıkla biliyor. sanatçıların hiçmi suçu yok. tek suçlu devletmi ? Kesinlikle Hayır. Yıllardır. sahneye çıkmayan sanatçılardan tutunda, VİP Özellikleri olmadığı için Şehir dışında açılış ve konserlere katılmayan şarkıcılarmı ?

İhsan ATA : Devlet tiyatrosundaki sanatçıların Dizi ve sinema filimlerinde Oynamalarını nasıl buluyorsunuz ?
Zafer ALGÖZ ; Bunlara ihtiyaç vardır. ama bunlar olduğu sürece alternatifler çoğalıyor . ve sanatçılar sahneye çıkmak istemiyor.
İhsan ATA :Oyunların Gişe açısından ; bir çok kişinin ünlü görme düşüncesiyle Oyun izlemeye gelmesi konusunda ne dersiniz.
Zafer ALGÖZ : ''Bu doğrudur ama Tiyatronun önüne geçmemelidir.
İhsan ATA : Bir Oyunu sahneye koyarken Olmazsa olmazları nelerdir ?
Zafer ALGÖZ : Artık eskisi gibi klasik Oyunlardan uzaklaşıp Daha uygar daha evrensel mesajlar içeren Oyunlar oynanmalıdır. bu yüzden artık tiyatroda iki şeyim çok önemi vardır.
1. Işık
2. Oyunculuk
Dekor Olmadanda oynanır,kostümsüzde sahneye çıkılır,tek seyirci karşısındada oynarsın ama bunlar tiyatronun olmazsa olmazlarıdır.
Koskoca Jack Nicolson bile her filiminden 65 miyon eurolar alırken kendisini geliştirmek için Tiyatro yaptıgını ve bunun sayesinde yıllardır. ekmek yedigini biliyorken bizim sanatçılar neden böyle bir tutuma girerler anlamam.
Hatırlarsanız Leonardo Di Caprio titanik filmiyle gişe rekoru kırdı. ama telezviyon ve sinema dünyasında hep zirvede kalabilmesi için milyon dolarlarca para harcayıp tiyatro kurslarına yazıldı.
Bu Örnekleri çoğaltabiliriz.
Şu an hayranlıkla izlediginiz o dünyaca ünlü sanatçılarında mutfağıda tiyatrodur... eğer amaç ünlü olmak yada bu işten para kazanmak istiyorsanız. alt yapınız tiyatro olmalıdır. yoksa 1 kaset çıkararak ünlü olan şarkıcıların yada mankenlerin arkasında oynamaya mahkum kalırsınız.

3.30 saatlik sohbetin ardından otelden ayrılırken sanatçılar ertesi günü yola çıkmak için odalarına ayrıldılar.

İyiki varsın Çehov

JaqLee
04-07-10, 06:39
GELENEKSELDEN ÖZGÜN BİÇİM ÇIKARMA: "BEDREDDİN"

Şeyh Bedrettin 1420 yılında Serez çarşısında asıldı. Onu; resmi tarih, iktidar olmak için başkaldıran bir isyancı, Anadolu halkı ise, Dede Sultan namıyla birlikte bir kahraman olarak tanımladı. Şair Nazım Hikmet, onu unutulmaz dizeleriyle Anadolu halkının yüreğine, bugününe ve yarınına yazdı.

Buraya kadar tamam. Gel gelelim, Şeyh Bedreddin hiç kuşkusuz, Osmanlı tarihi açısından tam bir bilmece. Asıl adı Mahmud olan Bedreddin'in babası İsrail, bir Osmanlı emiri, bir gazi ve de 1361'de Edirne fethedildikten sonra ele geçirilen Dimetoka'ya bağlı Simavna veya Samavna denilen beldenin de ilk kadısıdır. Burada kadılık yaparken oğlu Mahmud dünyaya gelir ve adına İbn-i Kâdî Simavna veya Simavna Kadısı oğlu denir. Eğitimini Kadızâde-i Rumî ile birlikte onun babasının yanında yapar ve sonra da Kahire'ye giderek, başta Seyyid Şerif Cürcânî olmak üzere dönemin büyük bilim adamlarından dersler alır. Kahire'de inzivada olan Hüseyin-i Ahlâti'den tasavvuf öğrenir ve Timur'un huzurunda yapılan bir bilimsel tartışmada İslam bilimine olan bilgisini kanıtlar. Bu arada, Tebriz ve ilim merkezi Kazvin'e uğrayan Şeyh, orada “bâtinîlik” fikirlerinin etkisinde kalır. 1397 yılında, şeyhi Hüseyin Ahlâtî'nin vefatı üzerine onun yerine geçer. Daha sonra Anadolu'ya gelir ve sonuçta, özellikle İslam Hukuku konusundaki uzmanlığından dolayı Sultan Musa'nın Kazaskerliğine tayin edilir. Sultan Musa dışlanınca, Şeyh Bedreddin çoluk çocuğuyla beraber, 1000 akçe maaşla İznik'e getirilir ve gereken saygı gösterilmekle beraber, göz hapsinde tutulur. Börklüce Mustafa denilen ve Dede Sultan diye de bilinen alevi dedesinin isyanı, onu Torlak Kemal'in izlemesi ve Şeyh Bedreddin'in de bunlarla olan ilişkisi, Şeyh'in gizli bir şekilde Rumeli'ye geçmesine, Eflak Beyine sığınmasına ve sonuç olarak, ortaya çıkan bu Alevi isyanının reisi gibi görünmesine yol açacaktır.

Tarihçiler karşımıza bir kaç Şeyh Bedreddin çıkarmakta: Birincisi, Sünni-Hanefi İslam Hukukçusu ve eserleri bilginlerce yıllar boyu ders kitabı olarak okutulan ve Musa Çelebi'nin Kazaskeri olan Şeyh Bedreddin'dir. İkincisi, İslam'ın temel esaslarını yadsıyan, Simaviler diye bilinen müritleri namaz ve oruç gibi İslam'ın kurallarından habersiz bulunan ve en önemlisi de “vahdet-i mevcud”cu bir Şeyh Bedreddin'dir. Üçüncüsü, doğaüstü gücü olan “mutasavvıf” bir Şeyh Bedreddin; dördüncüsü ise, toplumda karışıklık çıkaranların lideri olan, aslında Alevi olmadığı halde, Anadolu'da başkaldıran Alevilerin başı haline gelen ve şeyhliği Şahlığa değiştirmek isteyen devrimci Şeyh Bedreddin'dir.

Tarihçiler genel olarak, Şeyh Bedreddin'e ait gibi görünen bu kişiliklerden birincisini ve dördüncüsünü birleştirmekte… Yani Şeyh Bedreddin, büyük bir İslam bilginidir; alevi değildir; Kazvin'de “bâtinîlik”den etkilenmiştir; Osmanlının kargaşa döneminde Alevilerin ve hatta Alevilerin de kabul edemeyeceği “vahdet-i mevcud”cu inanışı benimsemiş ve asılmıştır.

Mehmet Akan, fevkalade tartışmalı, ama tarihimizin belki de en çarpıcı kimliklerinden birinin yaşamını, taaa 1980'de AST'da “Hikaye-i Mahmud Bedreddin” başlığıyla oyunlaştırmıştı, anımsarım. Aynı oyun, şimdilerde İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda kısaca “Bedreddin” olarak oynanmakta. Mehmet Akan, Şeyh Bedreddin'i büyük bir bilim adamı, farklı düşünceleriyle çağdaşlarını derinden etkileyen bir Türk aydını olarak ele almış. “İdam fermanı”nın, Moğollar'ın 15. yüzyılda Osmanlı Devleti'ni parçalayan istilası sonrasında, saltanat çıkarlarına ve bağnazlığa karşı duruşu nedeniyle verildiğine inanmış. Efesli Heraklitos'un “her şey devinir; her şey değişir” diyalektiğini bin yıllar sonra aynı coğrafyada dillendiren Bedreddin'i fildişi kulelerinde yaşayan aydınlarla halkla bütünleşmeyi seçen aydınlar çatışmasının sembol kişisi olarak sunmuş.

Şimdi, ben tarihçi değilim, metnin özgünlüğünü değerlendiremem, iyisi mi anladığım işe geleyim: Mehmet Akan, geleneksel kültürümüzün meddahlardan, halk ozanlarından, Alevi-Bektaşi ritüellerinden beslenen danslarla ve müzikle oyunu sahneye başarıyla taşımış. Timur Selçuk'un müziğini, Alev Akçın'ın dans düzenini ayağa kalkıp, öyle alkışladım. Yakup Çartık'ın ışık tasarımının oyuna güç kattığını söyleyeceğim, ama dekor/kostüme gelip takılıyorum.

Dekor - Kostüm, Metin Deniz ile Ali Cem Köroğlu imzasını taşıyor. Bu iki önemli imza yan yana gelince de, seyirci ister istemez daha titiz bir çalışma bekliyor. Dekor dediğin, çevre düzeninden öte geçseydi diyor. Bu oyun panoyla, fonla olamaz diye düşünüyor. Kostümlerdeki Yunan-Mevlevi karışımını yadırgıyor. Hele hele, birinci bölümdeki kalkan yerine kullanılan hasır sepet kapaklarını, kılıç yerine sallanan oklavaları anlamıyor.

Oyuncu kadrosu tümüyle iyi. İçlerinden Mahmut Gökgöz, Hakan Vanlı birkaç adım öne çıkmakta. Oya İnci, Prenses'e fiziksel olarak daha iyi bir hayat kazandırabilirdi diye düşünüyorum. Hüseyin Ahlati'de, Arif Erkin Güzelbeyoğlu isteneni istenildiği gibi verememiş. Burak Şentürk, Mehmed Çelebi'de o kadar değil, ama Prens'de iyi. Angeliki/Melek'te Simay Küçük, gözlerinin ve yüzünün incelikli ifade araçlarından olabildiğince yararlanarak dikkat çekmekte. Müeyyed'de Canberk Uçucu, canlı fiziksel ve psikolojik yönelimleri nasıl oluşturacağını bilmiş. Zakir'de Ercüment Serpil ve de özellikle Zakire'de Ece Okay çok iyi.

"Bedreddin”, Mehmet Akan'ın gelenekselden özgün bir biçim ve öz çıkabilir inancı doğrultusunda, gelenekseli çağdaşlaştırma uğraşı açısından da ilgiyle seyredilmesi gereken bir oyun. Varın, seyredin derim ben…

JaqLee
04-07-10, 06:39
DEMET TUNCER'İN YETENEĞİ, ŞİMDİ DE SAHNEDE: "AŞKIN YAŞI YOK"

Özdemir Abi, merhaba!

Hal hatır sormayı bırakıp, hemencecik son izlediğim oyundan söz etmeyi yeğliyorum. Hani, Pierret Bruno var ya, onun da “Le Charimari - Sevgili Koca”sı var ya ve de bu oyunu Dormen Tiyatrosu “Çılgın Sonbahar” adı altında Gencay Gürün'ün Türkçe'si ve rejisiyle 1991'den itibaren tam beş yıl kapalı gişe oynamıştı ya!.. Konumuz, bugün işte bu oyun.

"Le Charimari”yi Gencay Gürün “Aşkın Adı Yok” başlığıyla yeniden çevirmiş. “Neden yeniden,” diye sorma, çünkü gerçekten bilmiyorum. O günkü çeviri ile bugünkü farklı mı dersen, galiba biraz oynanmış ve uzatılmış gibi geldi bana. Gencay Gürün metni almış, bir tiyatro büyüğümüzün, Nedret Güvenç'in “hazık” ellerine teslim etmiş.

STARLARIN YEDİĞİ NANE

Şimdi, sen sormadan ben kafamı kurcalayayım. “Çılgın Sonbahar” yanılmıyorsam Nevra Serezli, Metin Serezli, Cem Davran'lı, (Martin'i kim oynamıştı, anımsayamadım) Şebnem Özinal'lı kadrosu ve galiba Nilgün Gürkan'ın dekoru, hele hele Güler Yiğit'in kostüm tasarımıyla başarıyı hak etmişti. Sen merak etme Özdemir Abi, “o oyunun kostümü,” deyip geçer miyim hiç! Nevra Serezli'nin mavi elbisesiyle antre yaptığında nasıl alkış aldığını, unutmadım ki!

Star sistemiyle başa çıkmanız artık mümkün değil Özdemir Abi. Gencay Gürün, biliyorsun star sistemiyle iş görmeyi uzun zamandır yeğledi, haklı, çünkü günümüzde kimi insanlar “star”ı görmek istiyor. Eskiden, benim bildiğim seyirci ekibe giderdi, öyle değil mi Özdemir Abi? O zamanlar ekip, zaten kendi kendine stardı. Kent Oyuncuları gibi, Dormen Tiyatrosu gibi... Nerdeee eski ekipler!

BU KEZ, ÇOLUK ÇOCUK HERKES DUYSUN

Gencay Gürün, işte bu gerçeklerin bilincinde, başarısına imrendiğim bir tiyatro kadını. “Le Charimari”nin adını değiştirmiş, üzerinde oynamış, falan, “Çocuklar Duymasın” dizisinin Amerikalı iş kadını Mary rolündeki Demet Tuncer'i, Nisa Serezli'nin izleyeni hayran bıraktığı Marie Colette rolüne sürmüş. Sanırım Demet Tuncer'i sana tanıtmam gerekecek Özdemir Abi, ola ki dikkatinden kaçmıştır. Kendisi 1975 İstanbul doğumlu, lise ve üniversite öğrenimini Amerika Birleşik Devletleri'nde tamamlamış. Siyasal Bilgiler mezunu. Orada, tiyatro eğitimi de almış ve bazı müzikallerde oynamış. Yetinmemiş, Sting'in şan hocasından da dersler almış. Türkiye'ye döndüğünde, yeteneğini böyle bir dizide değerlendirmiş. Gencay Gürün, koca rolü için Neco'yu, Honda Güzeli için Didem Uzel'i düşünmüş. Provalar başlamış, ama tam perde denilecekken Demet Tuncer dışındakiler, her ne sebepledir bilemem: “Biz bu işte yokuz,” demişler. Kadro yeniden kurulmuş, ama gerekli starlar bulunamamıııııış...

Şimdi... Tiyatro İstanbul'un yeni sahnelediği "Aşkın Yaşı Yok" adlı aile güldürüsü, evlilik kurumunu irdelemekte. Oyun, özellikle evlendikten bir süre sonra kendisini ev işlerine vererek cazibesini yitiren kadınlarla, ikinci baharını yaşamaya özenen erkeklere gönderme yapmakta. Yani, tipik bir bulvar komedyası. Oyunda, gene üçlü bir aşk ilişkisi ele alınmakta ve sadece seyirciyi eğlendirmek amaçlanmakta.

BU HAFTA HAFİYELİK YAPTIM

Dikkatinden kaçmamıştır eminim, artık oyunları izlerken dedektif gibi çalışıyorum Özdemir Abi. Yukarıda anlattığım “star kadro” restini nasıl yakalamışım ama? Doğrusu takdir etmeni bekliyorum. Bu hafta, bir diğer hafiyelik eserim “Aşkın Yaşı Yok”un ışık tasarımını Aytekin Saday'ın yaptığını saptamam oldu. Işık dediğin ne ola ki! Cascavlak parlak, kırıksız spotlar... İnanmayacaksın, ama dekoru yapanı da buldum. Nilgün Gürkan'mış. Sanki “Çılgın Sonbahar”ınkinin aynı, bütün bulvar komedyalarından bildiğin burjuva evi dekoru. Mavi-beyaz. Garaja açılan kapıyı biraz daha sağa çekse ne iyi olacakmış! Gilbert ya da Michel kapının arkasındaki bölmeye girip çıktıkça yüreğim daraldı vallahi. İnandırıcı olmayan dekor, inan beni çok rahatsız ediyor. Haa, kostüm tasarımcısını da senden aldığım “feyizle” şıpınişi buluverdim. O da Hale Eren'miş. Gilbert'in kostümlerine bayıldım. Marie Colette'in elbisesi ise, gerektiği kadar görkemli gelmedi bana. Duayen Nedret Güvenç'e gelince, sahne trafiğini iyi yönetmiş. Oyuncu abartmasını da dozunda tutmuş. İsmet Üstekin'i oynatamaması ise ilginç. Marie Colette'in Gilbert'in yanında çok genç kalmasının, hatta Marie Colette'in perde açıldığında Gilbert'in değil de, Michel'in karısı gibi algılanmasının da önemle altını çizmek isterim. Bu durumun bilinçli seyirciyi inandırıcılıktan uzaklaştırdığının ve oyundan kopardığının da...

GENÇLERDE İŞ VAR

Sophie'de Aybüke Karakullukçu'nun hevesini kırmak istemem, ama daha çok yoğrulması gerekiyor. Martin'de Erkan Pekbay'a duyularının nasıl işlediğini ve belli şeylere niye tepki verdiğini bulmasını öneriyorum. Duyularının yoğun keşfine yönelirse, başarıya yaklaşımını o denli kolaylaştıracak, eminim. Michel'de Deniz Özmen ümit veriyor. Gene de, kişisel yaşamından sahne üzerinde yararlanmasını diliyor ve duygularının “derinliklerine” inebilmeye laf olsun diye önem vermekten vazgeçerse iyi olur diye düşünüyorum. İsmet Üstekin'in Gilbert'ine “no comment” mi diyeyim, ne diyeyim şaştım da kaldım. Üstekin, neden bu denli tutuk, anlamadım gitti.

DEMET TUNCER'E DİKKAT

Özdemir Abi, son olarak Demet Tuncer'e değinmek ve tiyatro camiasını şöööyle bir silkelemek istiyorum. Demet Tuncer'e bir şarkı söyletip dinlesinler. İyi şarkı söylemenin sadece passeriformes (ötücü kuşlar) takımına ait bir özellik olmadığına tanık olsunlar. Etraflarında, radyolarda, televizyonlarda, barlarda, meyhanelerde, sahnelerde kimilerinin şarkı söylemek olarak adlandırılamayacak sesler çıkardıklarını anlasınlar. Demet Tuncer'in ses fonksiyonlarını ve çağrı özelliklerini göz önüne alarak, gerçek şarkı nasıl söylenir anlasınlar. Sahnede vücut enstrümanını, örtülü kas etkinliklerini böylesine iyi denetleyen bir genç yeteneğe müzikal yolunu açsınlar.

JaqLee
04-07-10, 06:39
SONSUZ BİR ŞIMARIKLIK HALİ Mİ BU?: "HAYBEDEN GERÇEKÜSTÜ AŞK"

Özdemir Abicim, n'abersin?

Bu hafta nedendir bilemiyorum adresime e-posta yağdı. “Provasız Hayat” da vitrine çıktı ya, eh işte eş dost (eksik olmasınlar) kutlayan kutlayana. Aralarından bir ikisi (inşallah) satın alır diye umuyorum. Ne demeli! Allah'tan ümit kesilmez. Kimi görsem: “İmzala bir tane de gönder,” diyor…

“ÇALIKUŞU” İÇİN CUMALI'DAN ÖZÜR
Senin de ağzın hiç boş durmuyor be Özdemir Abi, “Çalıkuşu”nu sana anlatırken mektubumun bir yerinde “… nur içinde uyusun Necati (Cumalı) Ağabeyimin oyunlaştırmasında Güntekin'in dili biraz yitmiş… 'Nişanlı muamelesi etmesin,' diye Türkçe olur mu be Abi,” diye yazmıştım ya, kimin kulağına gitmişse gitmiş, o kim kimse kimmiş, tutmuş halen başkanlığını yaptığım Uluslararası P.E.N'in Türkiye Merkezi'ne faks geçmiş. “Çalıkuşu”nun İnkılâp Kitabevi 1993 yılı baskısının 84. sayfasının örneği… “Kimse bana nişanlı muamelesi etmesin şimdi” tümcesinin de altı çizili. Ne demeliyim? Necati Cumalı'nın manevi huzurunda özür dileyerek, boynu bükük eğilmeliyim.

CAN DOĞAN DA, BENDE HATA YAKALAMIŞ
"Çin Kahvesi”nin rejisörü Can Doğan da, sana bir mektup yazmış. Nereden biliyorsun dersen, fotokopisini de bana postalamış. Mektubunun bir yerinde: “Bu noktada Sevgili Üstün Akmen'in daktilosu sürçmüş olmalı ki Al Pacino'nun bunu üç kere sinema filmi haline getirdiğini yazmış, üç yapım tiyatroda yapılmış, oyun Actor Studio'daki yarı amatör yapımdan sonra iki değişik versiyonla daha ve yine Al Pacino'nun yorumuyla seyircisiyle buluşmuş... Sinema filmi bir kere yapılmış ve biri Toronto film festivali olmak üzere bir kaç festivale katılmış ve ne yazık ki gişeli sinemalarda gösterime girmemiş... Biz de seyredemedik yani... Röportajlardan anlayabildiğim kadarıyla Al Pacino bu çok kendine özgü eseri geniş kitlelerle paylaşmak istememiş... Kendisini uyarırsan Üstün Abi'm Internet üzerindeki yazısında bu düzeltmeyi yapar nasılsa...” diyor. Yahu hakikaten… Hani, “daktilosu sürçmüş” diyor ya, hani daktilom değil, ama bilgisayarımın klavyesi iyi sürçmüş, hatta sürtmüş diyebilirim. Kızıyorsun, tamam da, n'apim oluyor işte!

GELELİM YILMAZ ERDOĞAN'A
Özdemir Abicim, sence ne tür bir tiyatro yapıyor Yılmaz Erdoğan? Ben düşündüm, bulamadım, bilemedim, ama yapılana “Pop Tiyatro” diyebilirim. Kötü mü yapıyor? Bu soruyu da: “Popçu olmakla iyi etmiyor, ama yaptığı işi pekâlâ iyi yapıyor,” diye yanıtlayabilirim. “Pop Tiyatro” diye bir tiyatro türü var mı? Yok!

Popülizme düşman mıyım? Senden nasıl saklarım ki! “Entelektüel iffet”imi de dikkate alarak, popülizmle hiç de dost olmadığımı söylemeliyim, hatta zaman zaman “nefret” dahi ettiğimi ekleyebilirim. Pekiii… “Karda kışta kalkıp neden Yılmaz Erdoğan'ın yaptığı bir işi seyre gittin,” dersen… “Yılmaz Erdoğan, önemsenmesi gereken bir alternatif de ondan mı? Popülerliğe öyle pek de fazla yaslanmadığından mı? Çok yalın, hilesiz, hurdasız oluşundan mı? Yazdıklarına yansıtmasa da, belirgin bir politik duruşu bulunduğundan mı? Kürt-Türk sorununa olabildiğince barışçı yaklaşımından mı,” diye de eklersen… Düşünürüm.

Düşünürüm ve: “Belki, hepsinden dolayı,” derim. Ya da sadece, Yılmaz Erdoğan'ın “kullandığı” popüler kültürün, onun içine doğduğu kültür oluşunu bildiğimden böyle düşünürüm. O kültürün, onun doğal ortamı olduğunu sezişimden bu kanıya varırım. Saflığından, temizliğinden, kendi gibi kendi olanı anlatmasından da ciddi anlamda etkilendiğimi itiraf ederim…

NECATİ AKPINAR'IN UYGARLIĞI
Beşiktaş Kültür Merkezi'nin başarılı yapımcısı Necati Akpınar, eleştirmenleri sevmez değildir de, pek önemsemez Özdemir Abi. Öyle ya! Kapalı gişe oynayan oyunları eleştirmen görse: “yazsam mı, yazmasam mı” ikilemiyle kendisini hasta etse; eleştirmese ya da: “Haydi eleştireyim,” dese, n'oluuur, demese ne yazar. Haklı mıdır? Kendini haklı gördüğü için olsa gerek, galalara köşe yazarlarını, magazin basınını, mankenleri falan çağırır. Örneğin “Haybeden Gerçeküstü Aşk”ın geçen yılın son ayının 24'ünde yapılan galasına hiç “eleştirmen” davet etmez. Ayol, çağırsan zaten kaç kişilik yer tutarız ki! Şunun şurasında, hapırsak köpürsek handiyse bir avuca sığmaktayız. Neyse, vardır bir bildiği Akpınar'ın, çağırmaz. Ama: “İlle de göreceğim,” diyene de ses etmez, davetiyesini gişeye bırakır, iyi yerden yer ayırtır, elemanlarına elinden geldiğince ağırlatır.

EZELİ İLİŞKİ SORUNLARI
"Haybeden Gerçeküstü Aşk”, Yılmaz Erdoğan'ın yazıp yönettiği iki kişilik oyunun adı Özdemir Abicim. Erdoğan, daha önce yazdığı “Haybeden Gerçeküstü Konuşmalar”ı, yeni malzemeler de katarak oyunlaştırmış. Oyunda, kadın ve erkekler arasındaki ezeli ilişki sorunları, doğal olarak mizahi yönüyle ele alınmış. Adam (Yılmaz Erdoğan), "Gloria Jeans'den pantolon alan" türden sevimli cingözün biridir. Bocaladığında samimi, işler yolunda giderken cakasından yanına varılmazgillerden yani. Kadın (Demet Akbağ) ise, âşıkken bile uyanık kalma yeteneğinde olabilen, bir anlamda hemcinslerinin sahnedeki yetenekli temsilcisidir. Gönül defterinden çok “erkek” geçmiştir, ama ilişkileri ne yazık ki hiçbir zaman yerli yerine oturmamıştır. Sıradan, modern, son kuşaktan bir kadındır işte… Erkekle kadın, bir arkadaşlarının arkadaşının düzenlediği partide, partinin kuytu bir köşesinde rastlaşırlar, tanışırlar, ıkına sıkıla konuşmaya başlarlar. Şimdilerde saçma sapan, gevezelik düzeyinde söyleşmeye, uzun uzadıya gevezelik ederek zaman öldürmeye “geyik muhabbeti” diyorlar ya, işte öylesine bir “muhabbete” başlarlar. Sonra sabahlara kadar süren telefon konuşmaları… Fingirdemeler, sinemaya gitmeler, giderek yerini sevişmelere bırakır. Aynı evi paylaşma dönemi başlar, pek çok insanoğluna/insankızına zor gelen “seni seviyorum” deme süreci de aşılır ve “Benimle sonuna kadar var mısın aşkım?”, ”Varım aşkım.” “Benimle evlenir misin?” “Evlenirim aşkım.” “Biraz daha brokoli?” “Yiyelim aşkım,” dönemi başlar. Ve evlilik yaşamının: “Ne demek istiyorsun sen?”, “Benimle konuşurken sesini yükseltme!”, “Bana bağırma!”, “Ben bağırmıyorum!”, “Bağırıyorsun”lu gerçeküstü bölümüne gelinir, derken “mukadder” son gelir çatar.

İŞ ACELEYE Mİ GELMİŞ, BÖYLESİ Mİ YEĞLENMİŞ
Açık konuşmak gerekirse, Yılmaz Erdoğan, bu oyunda iletiden kaçmış, daha çok insanın gülmesini hedeflemiş. Hedefe ulaşmak içinse, doğal olarak erkeklerin düz mantıklı, sadece ve sadece yüzeye bakan varlıklar olduğundan; kadının inceleyip, ince eleyip karmaşık düşüncelere vardığından ya da ne bileyim her ikisinin duygusal platforma çıktıklarında sorun yarattıklarından söz etmemeyi yeğlemiş. Bunları yapamayacak yazar mıdır Yılmaz Erdoğan? Asla! O halde? İşi aceleye mi getirmiştir? Nereden bileyim! Bilemem. Bu nedenle mi, “Yahu (=ya:'hu)” ünlemini internetteki “ Linkleri Sadece Kayitli Uyelerimiz Gorebilir. Uye Olmak Icin Tiklayiniz... m” arama motoruna benzetir ya da Çehov'un “Üç Kızkardeş”indeki karakterlerden “Mâşa”yı “maşallah”a çağrıştırarak kahkaha toplar, orasını da bilemem. Ama hiç kuşkusuz, Türkçe ile oynamasını gene becermiştir. Mecazi anlamdaki Türkçe'yi “becermeyi” ise, örneğin “zaman”a “zeman” diyerek yapar.

İZİ ARAMAK İÇİN TÜRÜ SAPTAMAK GEREK
Elimde değil, yukarıdaki soruya yeniden döneceğim: “Yılmaz Erdoğan ne tür tiyatro yapıyor?” Çünkü, Yılmaz Erdoğan'ın yaptığı, aklımı kurcalıyor. Bilinen bir gerçektir ki, komedi komik olanın yansıtıldığı ve komik olanın oyunun yapısını oluşturduğu bir oyun türüdür. Egemen ve “reaksiyoner” sınıfların elinde sadece güldürü aracı; ezilen ve “ilerici” sınıfların elinde ise eleştiri, taşlama ve yergi olarak kullanılmıştır. Ülkede oyun yazarı pertavsızla aranırken, Yılmaz Erdoğan'ı kırmak, küstürmek değil elbette ki amacım. Üzüntüm, yeni ile eski, içerik ve form, amaç ile araç, davranış ile çevre, insanın gerçek doğasıyla kendi hakkındaki yargısı arasında varolan bağdaşmazlığı yansıtması bakımından yere göğe koyamadığım “Sen Hiç Ateşböceği Gördün Mü”den sonra “Haybeden Gerçeküstü Aşk”ın bende pek iz bırakmamış olması.

ÇOK ŞEY Mİ BEKLİYORUZ ERDOĞAN'DAN
Şimdi, “Tiyatro… Tiyatro” dergisine “'Haybeden Gerçeküstü Aşk', komedi türünün yurdumuzdaki virtüöz oyuncularından ikisinin canlandırdığı bir prototip olmaktan öte gidemiyor,” diye yazsam, gene bana kızacaklar olur. Ama “Doğrucu Davut” olarak da Yılmaz Erdoğan'ın yarattığı karakterlerin, köşeleri pek belli olmasa da, nereden bakarsanız bakınız, gene amacı çok net tipler olduğunu söylemeden duramayacağım. Yılmaz Erdoğan, iyi bir gözlemci olduğundan, karakterlerde neredeyse herkesin kendinden bir şeyler bulabileceğini, çizilen tabloların neredeyse her ilişkide rahatlıkla görülebilecek ilişkiler yumağını oluşturduğunu, sözlerime ekleyeceğim. Oyunu izlerken, “Adam”ın yerine kendimizi koyar ve sahnedeki “Kadın”ı dikkate alarak, sosyal statüsünde ve entelektüellik seviyesi yerli yerinde bir kadını, aşkımız/karımız/yakınımız olarak düşünür; sıradandan biraz daha yüksek seviyedeki evlilik ya da aşk adı altında süren ilişkilerde, bireylerin seviyesi ne kadar artarsa, o oranda da karmaşa yoğunluğuna tanık olunacağı iletisini rahatlıkla çıkarabiliriz. Yeter mi? Yazarım Yılmaz Erdoğan ise: “Hayır!”

OYUNCULAR
Oynanışa kısaca değinmem gerekirse: Demet Akbağ'ın, canlandırdığı “Kadın” karakterinin üzerine, geçmişteki diğer can verişlerinde olduğunca asla çıkmadığını övünerek söylerim. Kendini, bu kere de rolün üstünde tutmamış Demet Akbağ. “Helal Olsun”dan başka ne söz edilebilir ki! “Kızlarım sen anla,” diyerek, onun “O” karakter kim olması gerekiyorsa, sadece o olduğunu anlattığının altını çizeceğim. Yılmaz Erdoğan ise, “Adam”ın her tarafını komikleştirip niteliğini asla ucuzlatmıyor. Yılmaz Erdoğan, karakterin hakkı neyse, onunla birebir ilişki kurmayı gene başarıyor.

YANDAN YARATIM
Deniz Erdoğan'ın müziğine kötü diyemem, gel gelelim sevgili Tolga Çevik ile Yaşar Kartoğlu ikilisinin dekoru kötü üstü. Ucuz olsun diye de bu kadar estetikten uzaklaşılmaz ki be birader! İlhan Demir'ın ışığı, kötü dekorun şurasını ya da burasını iyiden iyiye yok etmekte. Oysa, ışık (her oyunda olduğunca) bu oyunda (da) öylesine önemli ki! Kim olsaydı, kim ışığı tasarlasaydı, oyunun kaderi başka olurdu? Kim olsaydı, kim olsaydı, kim olsaydı… Örneğin Enver Başar olsaydı. Aynen “Kır”da yaptığı gibi, ışıklama çizelgesini dramatik çatışmanın ve çabaların sahnede belirtilmesini sağlamak amacıyla kullansaydı… Işık tasarımını yaparken, tabloların değişimi ve karakterlerin davranış tarzlarının vurgulanması aşamasında, yönetmene doğrudan yardımcı olsaydı…. Önce sıcak ve yumuşak, sonrasında keskin ışıklarla sahnede hareket kavramı yaratsaydı… Fena mı olurdu? Hiç fena olmazdı. Yılmaz Erdoğan'ın da canı (benden dolayı) sıkılmazdı. Diğer taraftan, Canan Göknil'in kostümleri, Hıncal Uluç'un dediği gibi şirin. Ama “Kadın”ın balayı dönüşü giydiği “pointillé” şifon elbiseye takıldım. Tam bir “robe de soir”. “Kadın”, kokteylden ya da akşam yemeğinden mi geliyor; yoksa uçaktan, trenden, otomobilden inmiş, balayı yolculuğundan mı dönüyor!

Sözün özüne gelirsek, “Haybeden Gerçeküstü Aşk”, komediyi gerçeklerin aktarımındaki farklılığın insanlarla paylaşımı olduğuna inananları sadece gülümsetecek; boş vakit geçirmek isteyenleri Hakkı Devrim'in dediğince “hırlamayı, horlamayı, katılmayı hatırlatan kahkaha böğürtülerine” gark edecek bir oyun. “Yahu, Yılmaz Erdoğan ile Demet Akbağ yan yana aynı sahnede, daha ne istiyorsun,” dersen, ağzımı açmak ne haddime!

JaqLee
04-07-10, 06:40
İÇ İÇE KULLANILAN İMGELER, FANTEZİLER, DÜŞ ÖZLEMLERİ: "AŞK DELİSİ"

Sen ne bilgili bir "Adem"sin be Özdemir Abi!.

Vallahi, her geçen gün sana olan hayranlığım biraz daha artmakta. Hani geçen gün telefonda Sam Shepard'dan bahsederken, hakkında: “Ne zaman Bush soyadlı bir başkan Irak'ı işgal etse, buna karşılık o bir oyun yazar” denildiğini bana söylemesen, Shepard ile ilgili cehaletim sürecekti. “Amerikan tiyatrosunun rahatsız, yaramaz kovboyuna yazar olarak kendini zorlamak yetmez,” demeni de not etmişim. Gerçekten de ilginç bir yazar Sam Shepard. Remzi'den, Dost'tan çıkan kitaplarını aldım, okumaya başladım. Gerçekten de Shepard'ın oyunları birer başkaldırı ayini gibi. Kitapların birinin tanıtımında belirtildiğince, estetik şarapnellerle seyirciyi sürekli ateşliyor. Çağdaş yaşamın kendisinde olduğunca, bir Shepard oyununda da dehşetin nerede bitip, şakanın nerede başladığını kavrayamadım.

Mehmet Ergen var ya Mehmet Ergen… Hani, Londra'da Arcola Tiyatrosu'nun kurucusu ve genel sanat yönetmeni unvanı ile İstanbul'a dönen Mehmet Ergen. Hatırlarsın canııım… Hani: “… Üstün Akmen'in tek bir cümlesini anlamıyorum. Büyük bir zarar Türk tiyatrosuna… “ dediydi. Hani, geçtiğimiz yıl, birçok önemli tiyatro oyunu sahneye koydu, hakkında çok söz edildi ve ülkemiz tiyatrosu açısından bir anlamda umut ışığı oldu. İşte o adam.

Mehmet Ergen, İstanbul'da yaşadığı yıllarda Bilsak Tiyatrosu ile çalışıyormuş ve Londra'ya 1988 yılında merak etmiş gitmiş. Sen misin giden! Önce beş yıl kalmayı programlamış, ancak kariyerinin bu beş yılda hızla yükselişi nedeniyle İstanbul'a dönüşü on beş yılı bulmuş. İşte o Mehmet Ergen, “Yeni Kuşak” adı verilen bir oluşumla, Akbank Kültür ve Sanat Merkezi Prodüksiyon Tiyatrosu'nda perde açmaya başladı. Mehmet Ergen, repertuarını oyunlarını son 10-20 yılda yazmış, ancak ülkemizde tanınmamış yazarlardan oluşturacakmış. Türk seyircisiyle ilk kez buluşan Sam Shepard'ın “Aşk Delisi - Fool for Love”ının gala öncesinde Mehmet Ergen, bu oyunun Londra'da National Theatre'da, New York Broadway'de, Avignon Festivali'nde defalarca perde açtığından söz etti. “Yeni Kuşak”ta dinamik ve genç bir kadro ile dünya tiyatrosunun en çarpıcı, en yeni ve en cesaretli metinlerinin yanı sıra, Türk tiyatrosunun yeni seslerine de olanak verileceğini söylerken, gözlerinde inan şimşekler çakıyordu.

Oyun başladı. Lise yıllarında fevkalade saf ve masum duygularla başlayan bir aşkın, giderek zıvanadan çıkarak olanaksızlaşması… Konusu buydu oyunun. Konusu buydu, buncacıktı, ama işte cücük konuyu alışılmadık bir tiyatro diliyle seyirciye aktarıyordu. Hem gerçek, hem de gerçek üstü öğelerle yoğrulmuştu ve müthiş bir kurgusu vardı oyunun. Bazı oyun karakterleri, ayrı zaman ve mekan dilimlerinde olmasına rağmen aynı sahnede yer alarak oyunun akışını değiştirdi. Karakterlerin birbirleriyle ilişkilerinin ne olduğunu, oyun boyunca tam olarak tahmin edemedim. Bu karakterler, yazarın dahiyane kurgusuyla oyunun sonunda bir araya geldi, beni oturduğum yerde şöyle bir silkeledi Özdemir Abi.

Biraz Cehov biraz İbsenvari atmosfer, Amerikan dekoru, gerçek ve gerçeküstü imgelerin iç içe kullanılması, fanteziler, anılar, gerçekleşmemiş düşler, tutkular, takıntılar, geçmişe özlem, mistisizm Shepard'ın kendine özgü damgalarıydı. Eddie (Serhat Tutumluer) de, May (Esra Bezen Bilgin) de, Martin (Cengiz Bozkurt) de, köşede oturan yaşlı adam da (Oktay Sözbir) belirgin biçimde Amerikalıydılar, ama Amerikan kültürü her yere, özellikle ülkemize iyice yayılmış olduğundan olsa gerek, Shepard'ın kişileri de her yerde rastlayacağımız kişilere, içimizde, bizden birilerine dönüştü.

Naz Erayda, ilgi çekici ve doğru bir dekor tasarlamış. İç görünüşü, seyirciler daha salonda yerlerini almaya başladığında, göze bir şeyler sunacak biçimde hazırlanmış. Biraz sonra başlayacak olan oyunda, seyircilerin sahne üzerinde olup biteni seyretmelerini sağlamak üzere, ortadan kalkacak dördüncü duvarı da hesaba katmış. Gene Naz Erayda imzasını taşıyan giysiler toplumsal konumu, dönemi, tarzı, kişisel yeğlemeleri belirgin biçimde ortaya koyar nitelikte. Oyuncuların bedenleri giysileri taşıdığı kadar, giysiler de bedenleri taşır olmuş. Mor ve Ötesi 'nin müziği sahnelemeye kesin olarak yarar sağlarken; Yakup Çartık'ın ışık tasarımı, teknolojik inceliklerden “bihaber” sıradan bir seyirciyi bile, ışık dramaturgisini kavrayabilir duruma getirebilir başarıya erişmiş. Konservatuar hocaları, ışıkların yerini ve ışık kaynaklarının dağılımını gözlemlemeleri açısından, bakalım bu oyunu izlemeleri için öğrencilerini zorlayacaklar mı. Özdemir Abi, sen görmüyorsun, ama bu satırları yazarken Emre Ergen'in ses tasarımı için elimle “mükemmel” işareti yapıyorum.

Mehmet Ergen, oyunu akıcı bir Türkçe ile, özenle seçilmiş sözcüklerle dilimize kazandırmış. Sahneye koyarken de “tiyatromsu” olan her şeyden tiksinerek kaçmış, kaçınmış. Seyirci topluluğunun birleşik tepkisini sağlamış. Seyirciyi düşündürtmeden, bütün olanı biteni zorunluymuşçasına aktarmış. Hiçbir şeyi zorlamamış. Hiçbir jesti, hareketi, vurguyu birbirine karıştırmamış, dolayısıyla karıştırılmasına da izin vermemiş. Böylece, rejisör olarak karşı konulmaktan ya da bilinçli olarak soruların hedefi olmaktan kurtulmuş. Bana eleştirebileceğim tek olgu olarak, kapıların abartılı kapanmasını bırakmış.

Oyunculardan Oktay Sözbir neden televizyon dizisi “Bizimkiler”i aşamıyor, anlayamıyorum. Serhat Tutumluer Eddie'nin ne istemesi, sonra da bu istek uğruna ne yapması gerektiğini iyi kavramış. Cengiz Bozkurt, Martin'in fiziksel varlığını yaratma yönteminin niteliğine şaştım, doğrusu sırrını merak ettim. Cengiz Bozkurt'u, oyundan sonra, senin adına da kutladım Özdemir Abi. Benim büyütecim altındakilerden Esra Bezen Bilgin ise, bu oyunda da bana keyif, umut ve şevk verdi. Bu kızımızı hiç izledin mi bilmiyorum, ama yanıtın “hayır” ise, sana en kısa sürede izlettireceğim. Bana yüzde yüz hak vereceksin, inanıyorum. Esra Bezen Bilgin, en sıradan fiziksel aksiyonu sahnede icra ederken, onu kendi itkileriyle uyum içinde, her türden hayali kurgu, önerilmiş durumlar ve “eğerler” yaratarak besliyor.

Mektubuma burada son verirken, gözlerinden öperim Özdemir Abi, yengeme de selam ederim. Haa! Bir dakika… Bu mektubum hoşuna gidecek biliyorum. Türk tiyatrosunun İstanbul kesiminde iyi şeyler oluyor diye haber aldıkça pek bir göneniyorsun. Biliyorum, bu mektubu alır almaz telefona sarılacaksın ve: “Be adam, bu mektubu tiyatro değerlendirmesi haline dönüştürüp 'Tiyatro… Tiyatro…' dergisinde yayımlasana,” diyeceksin. Ola ki üç beş kişi okur, oyuna gider, iyiden nasiplenir diye düşüneceksin. Biliyorum başıma geleceği, ama n'apayım ki “peki” diyemeyeceğim. Neden mi? Hani, geçen yılın mart ayının başlarında Mehmet Ergen, ışıklar içinde yatası Şehnaz Pak ile yaptığı söyleşide: “… Üstün Akmen'in, tek bir cümlesini anlamıyorum. Büyük bir zarar Türk tiyatrosuna. Böyle olmaz bu iş. İçerik biçim çelişkisi falan...” demişti ya, neme lâzım Türk tiyatrosuna zarar falan veririm diye korkuyorum. İşte onun için yayınlamıyorum.

JaqLee
04-07-10, 06:40
SİYASAL, TOPLUMSAL VE AHLÂKSAL BİR ÇÖKÜŞÜN ÖYKÜSÜ: "KİRALIK KONAK"

Merhaba Özdemir Abicim.

Ne özlemişim seni! Geçen hafta pazartesi akşamı “2005 - Afife Tiyatro Ödülleri”nin dağıtıldığı törende özlem gideremedik, ama olsun. Birkaç dakika görüşebilmek dahi benim için önemliydi. Zaten o kalabalıkta kimi gördüm, kimi göremedim, vallahi ayırtında değilim. Ödül alanların çoğunu kutlayamadım bile. Sunucu fiyaskosunun dedikodusunu bile ağız tadıyla yapamadık. Ama Canan Göknil, nasılsa nasıl, geldi buldu beni. Eksik olmasın. Hani sonradan: “Yahu, senin kaşın gözün kalkmış, ben senin bu halini bilirim, pek iyi halin değildir bu halin, ne bu halin,” diye sordun ya!.. Aynı soruyu Dostum Alev (Uçarer) de sorunca, İtalyan Lisesi'nde sınıf arkadaşım Houte Couture Vural (Gökçaylı) da yineleyince “hal-i pür melâlimi arz etmek caiz oldu”.

CANAN GÖKNİL, “ADAB-I MUAŞERET” DERSİ VERİR, AMA ALMAZ

Canan Göknil o hengâmede, anadan doğma babadan olma görgülü olduğunu ima ile, benim kendisine görgü dersi veremeyeceğimden söz etti. Neymiş olay? “Haybeden Gerçeküstü Aşk” oyununu değerlendirirken (Tiyatro… Tiyatro Dergisi - Mart 2005, Sayfa 8) Canan Göknil imzalı kostüm tasarımına sıra geldiğinde: “'Kadın'ın balayı dönüşü giydiği “pointillé” şifon elbiseye takıldım. Tam bir “robe de soir”. 'Kadın', kokteylden ya da akşam yemeğinden mi geliyor; yoksa uçaktan, trenden, otomobilden inmiş, balayı yolculuğundan mı dönüyor,” demişim ya, meğer bu hiddet ve bu celâl ol nedendenmiş. “İsterseniz bir gün bir yerde oturup tartışalım. Burası bu tartışma için uygun bir ortam değil,” dedim, dedim demesine de, herhalde benim bilemediğim yeni görgü kuralları çıkmış olmalı ki, sağına soluna doğru “müstehzi tebessümüyle” salınarak, benim kendisine görgü dersi veremeyeceğim yolundaki fetvasını yeniledi. Yahu Özdemir Abi, şu “eleştirmek” eylemini kimileri neden “elleşmek”le karıştırıyor, vallahi anlamıyorum, anlayamıyorum. Yani, bir oyunu izledikten sonra, oyunun yaratıcılarıyla, alışverişte alanla satanın birbirlerinin elini tutup sıkarak uzlaşmaları gibi yapmaya mecbur muyum? İllâ da Hıncal Uluç gibi: “Kız Canan… (Göknil) o ne şirin kostümler öyle.. Beni de giydirsene!.. (Sabah - 5 Şubat 2005)” mi demeliyim? Canan Göknil, uçakla, trenle, vapurla, otobüsle, her ne ileyse ne, gittiği gezi dönüşlerinde şifon elbise giyiyorsa, bana ne! Tiyatro sahnesindeki tasarımını eleştirirsem ona ne! Bu tür bir eleştirinin “görgü dersi” vermekle almakla ilgisi, ilişkisi ne!

GELELİM KONAĞIN KİRALANMASINA

Neyse! İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları yapımı “Kiralık Konak”ı göreli epey oldu. Malûm, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun ilk romanı. Her ne kadar “Yaban”ın popülerliğinin gölgesinde kalmışsa da, işlediği dönemin olgularını ve batılılaşma sürecinde kuşaklar arasında yaşanan çelişki ve çatışmaları gözler önüne sermesi açısından, hem Yakup Kadri'nin, hem de Türk romanının en önemli yapıtlarından biri olarak tanıtıldı bizlere. En azından ben öyle bilirim. Zaten yanılmıyorsam sen de bir kitabında aşağı yukarı aynı sözleri söylemiştin, anımsıyorum. Bu önemli yapıtı Tarık Günersel, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları için sahneye uyarlamış.

Oyunun matine gösterisine gittim Özdemir Abi. Allah seni inandırsın salon “full”. Lise öğrencileri koltukları doldurmuş. Vazgeçtim oyun dergisinden, distribüsyonun fotokopisi bile yok. Öğrenciler, haydi diyelim ki Yakup Kadri'yi biliyor. Ama hiç mi oyunu kim sahneye uyarlamış, yaratıcı kadro kimlerden oluşuyor, sahneye koyarken neler düşünmüş, kimler oynuyor merak etmezler! Etmesinler efendim, nelerine gerek, oturup koyun gibi seyretsinler. Öğretmen de, bir gün sonra “kompozisyon” ödevi verir, “müfredat” programı işler, olur biter. Televizyon programına çıkan, gazetelerde, dergilerde köşe tutan kimi ÇÜK'lerse (Çok Ünlü Kişiler), çocuklarımızın, gençlerimizin tiyatroya gitmediklerinden yakınmalarını sürdürürler.

OYUN NEYİ ANLATIYOR YA DA ANLATMAK İSTİYOR

“Napacağız şimdi” diye düşünürken oyun başladı. Anlatılan olayların yaşandığı dönem, II. Meşrutiyet yılları. Yakup Kadri, daha işin başında eski ve yeni devirler arasındaki farklılıkları sıralamaya başlıyor: “…zamanlar artık eski zamanlar değil, iki sene içinde pek çok adetler değişti ... “, “…İstanbul'da iki devir oldu: Biri İstanbulin, diğeri redingot devri...”, “…Osmanlılar hiçbir zaman bu İstanbulin devrindeki kadar zarif, temiz ve kibar olmadılar...“. Gene hemen başlarda, olayların baş kahramanı Seniha'nın (Sevinç Erbulak) dedesi olan Naim Efendi (Toron Karacaoğlu), damadı Servet Bey (Tarık Şerbetçioğlu) ve kızı Sakine Hanım'ın (Binnur Şerbetçioğlu) birbirleriyle ve çevreleriyle ilişkileri eski-yeni karşılaştırması dahilinde anlatılarak, İstanbul'un sözü edilen bu iki devri seyirciye aktarılıyor.

BAKALIM TARIK GÜNERSEL FOTOĞRAFI NASIL ÇEKMİŞ

Tarık Günersel, romandaki: “Naim Efendi, yeni sazdan, yeni şarkılardan zevk almak şöyle dursun, son senelerde artık yazılan ve konuşulan Türkçe'yi de anlamıyordu...”, “Naim Efendi evvela damadı, sonra torunları sayesinde daha nelere alışmıştı...”, “…Biçare adam kızı evlendiği günden beri, aşağı yukarı yirmi senedir, her gün bir eski itiyada veda etmekten ve her gün yeni bir mecburiyete katlanmaktan başka bir şey yapmıyor...” betimlemelerinden anlaşılan Naim Efendi'ye açıkça acımaları pek dikkate almamış. Günersel'in bu tür oyunların uyarlamalarındaki ustalığını bilirim, ama eski dönemden gelen alışkanlıkları, terbiye ve görgüsüyle, yenilikler karşısında Naim Efendi'nin şaşkınlığının, eski-yeni sorunsalının o dönemde yaşayan kişiler üzerindeki etkisinin altını pek çizmemiş gibime geldi. Belki çizmemiş değil, çizmek istememiş, orasını bilemem elbette. Ama yeni devri örnekleyen karakterlerden “züppe“, “…garabet yapan, tatlı su Frenkleriyle düşüp kalkan, yabani ve perişan bir sesle bir takım opera parçaları terennüm eden…” bir kişilik olarak tasvir edilen Servet Bey'i yerli yerine oturtmuş. Servet Bey'i de (her ne kadar Cemil ile Seniha'nın babası olarak biraz genç kalıyorsa da) Tarık Şerbetçioğlu pek isteyerek, yürek koyarak, heyecan duyarak oynayınca, amacına daha bir kolay erişmiş. Servet Bey'in oğlu, Seniha'nın kardeşi Cemil'in (Doğan Alktınel), Beyoğlu gecelerine olan düşkünlüğü, Beyoğlu'nda oturan metresi ve Cemil'in genel davranışının sahnedeki yeriniyse, doğrusu pek tıkız bir biçimde belirlemiş. GÜNERSEL KARAKTERLERİN ÇİZİMİNDE BAŞARILI

“...Herkesin kendine mahsus bir hayatı vardır. Siz zannediyorsunuz ki, herkes, herkes gibi yaşayabilir. Annem nasıl sizin gibi bu konakta yaşayıp ihtiyarladıysa ben de onun gibi yaşayıp ihtiyarlamaya razı olacağım. Halbuki ben mutlaka kendi hayatımı yaşamak istiyorum...”. Seniha'nın dedesi Naim Efendi'ye, Faik Bey'le (Mert Yavuzcan) olan ilişkisine karışıp, Faik Bey'in babası Ragıp Efendi'yle konuşmaya gittiği için kızgınlığını belirtirken söylediği bu sözlerle, esasında Seniha karakterinin ana hatları çizilirken başarılı olmuş Tarık Günersel. Avrupa'nın şenlik ve aydınlık kentlerinin, Seniha'yı, yani romanın ve de elbette oyunun baş kişisini, büyülü bir surette kendine doğru çekmekte oluşunu; en küçük detayına kadar her tarafını bildiği ve adeta ezberlediği evinden, doğduğu günden beri daima aynı havayı yuta yuta bunaldığını hissettiği bu ülkeden kaçmak; uzaklara, görülmemiş, işitilmemiş yerlere doğru gitmek istemini de iyi aktarmış.

TARIK GÜNERSEL, KİMİ YERLERDE HIZLI MI KONUŞMUŞ

Özemir Abi bilirsin, Seniha'nın kaçmak istediği her şeyi, bunaltıcı ve sıkıcı konağı ve ülkeyi, büyük babası ihtiyar Naim Efendi simgeler. Naim Efendi çok iyi yürekli, sevimli fakat “eski kafalı” bir ihtiyardır. Seniha hayatta en sevdiği varlıktır. Seniha da onu sever, ancak bir yandan da dedesinin onun için düşündüğü hayattan kaçmak istemektedir. Bütün olaylar Seniha ve onun yaptıkları etrafında gelişir. Seniha'nın Faik Bey'le ilişkisi, bu ilişkinin çevrede duyulup ayıplanması, Seniha'nın Avrupa'ya kaçışı, sinir krizleri, Avrupa'da bulunduğu süre içerisinde ondan gelen mektuplar, Naim Efendi'nin torununa para yetiştirme çabaları, Seniha'nın Avrupa'dan dönüşü ve bu dönüşü izleyen olaylar, Seniha'nın gece hayatı ve erkeklerle ilişkileriyle dedesinin bunlara müdahale edemeyip günden güne çöküşünüyse pek bir çabuk anlatmış Tarık Günersel.

Ukalâlık sayma n'olur, bilirsin mutlaka, ama hani anımsatayım istiyorum, romanın ikinci yarısında, yani Seniha'nın Faik Bey'le ilişkisinin noktalanmasından sonra, kuzeni Hakkı Celis (Gökhan Eğilmezbaş) ön plana çıkar. Hakkı Celis, romantik Batılı şairlere tutkun, duyarlı bir gençtir. Seniha'ya da oldum olası aşıktır, onun için şiirler yazmaktadır. Aslında o da “Batı”ya, Batı şairleri yoluyla hayrandır, ancak onun için asıl önemli olan Seniha'dır.
- ...Seniha abla, bizi pişiren ıstıraptır; gezip görmek değildir. Sizden evvel kaç kişi Avrupa'ya gitti geldi. Bunların bazılarının kıyafetlerinde epeyce değişiklik gördüm, fakat ruhlarında ne değişti; bilmiyorum. Bunlar bize oradan, başlarında bir acayip sarhoşluk ve gözlerinde safiyane bir hayretle avdet ettiler. Seniha abla, siz de bunlardan biri misiniz?
- Ooo, daima felsefe! Sen hiçbir zaman hayat adamı olamayacaksın, hiçbir zaman, zavallı Hakkı!
Bunun üzerine genç adam acı acı gülümseyerek yarı ciddi, yarı şaka cevap verdi:
- Öyleyse ölüm adamı olurum.

AÇIK ANLATIMIN YEĞLENMEMESİ “HUSUSU”

Hakkı Celis, bu sözü söyledikten sonra, uzun uzun düşünür. Çanakkale Cephesi'ne giden askerler arasına katılmaya karar verir. Seniha'ya olan aşkı, eski romantizminin anlamsızlığını kavramasıyla bir “memleket aşkı”na dönüşmüştür. Ona göre bu, çok daha anlamlı bir duygudur. Gerçi Seniha, zengin bir diplomatla yapacağı evliliğin bozulmasından hemen sonra, Hakkı Celis'e kendisini gerçekten seven tek kişinin o olduğunu bildiğini söyleyecektir, ancak ertesi gün cepheye gidecek olan genç adam için artık Seniha'nın aşkı çok eskilerde kalmıştır. Yani Hakkı Celis, hâlâ eskiden tanıdığı Seniha'yı sevmektedir, Avrupa'dan döndüğünde bambaşka bir hoppalığa bürünmüş olanı değil. Özdemir Abi, bunlar da, Tarık Günersel'in uyarlamasında bana sorarsan yeteri kadar açık anlatılmamış. Batılılaşma sürecinde özentilik ve aşırılığa kaçıp, bu yozlaşmayı yaşayan karakterlerde hep olumsuz gelişmeler görülmesini, Faik Bey ve Seniha'daki bu kötüye gidiş, bu çöküş, eski değerleri hiçe sayarak bildiklerini okuyan, tutkularının esiri olan batı hayranlarının da ortak çöküşlerini temsil etmesini yeterince verememiş. Yakup Kadri'nin isteği olan, romanda eleştirel boyutta yaklaştığı Doğu-Batı, eski-yeni sorunsallarını ve dönemin yaşayış tarzıyla batılılaşmak adına değerleri yozlaşmış olanları göstermeyi tam anlamıyla aktaramamasının elbette belli nedenleri var. Var olduğuna ben inanıyorum ve az sonra değineceğim. Gene de, karşı olunanın aslında Batı'nın kendisi olmadığını anlatmış. Hakkı Celis'in askere gitmesiyle ilgili bölümlerde çok radikal olmayan milliyetçilik izlerini (eline sağlık) silmiş atmış.

EMMA İLE SENİHA

Özdemir Abi, sana bir şey söyleyeyim mi, Flaubert'in “Emma” karakteriyle Seniha'nın, bir çok, ama pek çok bakımdan benzerlikleri benim “Kiralık Konak”ı lise yıllarımdan bu yana sevmemenin nedenini oluşturmuştur. Her iki karakter de yerlerini yadırgayan, bulundukları yerden bir türlü mutlu olmayan ve sürekli başka bir yerlere gitmek isteyen birer porte çizerler ya! Her ikisini de bulundukları yerde rahatsız eden nedenler benzer nedenlerdir ya! Hep o şatafatlı hayatlara, renkli dünyalara duyulan bir özlemleri vardır ya! İşte bu benzerlikler beni hep rahatsız etmiştir.

BENZERLİĞİN BU KADARINA “OHA OLUYORUM” VALLAHİ

Özdemir Abicim, bir kez daha dikkat ettim de, her iki baş kahramanın başından geçen olaylar ve çevrelerindeki karakterlerin benzerlikleri amma da dikkat çekici haaa! Örneğin Emma sıkıntılar sonunda sinir hastalığına yakalanır ve hava değişikliği tavsiye edilerek kocası Charles tarafından Rouen'a götürülür. Aynı şekilde Seniha da “birbirinden şiddetli iki sinir buhranı” geçirir ve hekimlerin tavsiyesiyle Büyükada'ya, halasının yanına gider. Emma, Vaubyessard şatosunda rastladığı kadınların kendisinden güzel olmadıklarını görür, ancak lüks içinde yaşamalarına ifrit olur. Seniha da, Paris'e gitmek üzere olan Belkıs'ı kıskanır, oysa Belkıs'ın vücudu: “…ne kadar ham ahlat, tavırları ne kadar adî ve giyinişi ne kadar kaba”'dır.

FİZİKSEL TEPKİLER BİLE BENZEŞİYOR BE ÖZDEMİR ABİ

Seniha ve Emma'nın aşık olduklarında gösterdikleri fiziksel tepkiler de birbirine çok benziyor. Örneğin “...Emma zayıfladı, yanakları soldu, siması süzüldü. Siyah çatkıları, iri gözleri, düz burnu, kuş kadar hafif yürüyüşü ve daima sessiz haliyle hayatın üstündeymiş gibi yaşıyor, alnında âdeta ulvî bir kaderin belirsiz izini taşımıyor muydu?” Faik Bey'e duyduğu aşk sonucunda Seniha'da da benzer değişimler gözlenir; “...evvelden rengi yanaklarının uçlarına doğru hafifçe pembe ve şekli değirmiye yakın olan bu yüze sıcak bir solukluk ve narin bir uzunluk geldi. Bakışlarına sert bir süzgünlük ve yürüyüşüne, oturuşuna, kalkışına lâtif bir perişanlık geldi; rüzgârda sallanan dallar gibiydi....” Hatta, iki kadın karakter aşkla ilk olarak doğanın içinde tanışırlar, öyle ki Rodolphe ile Emma ilk kez göl kenarında sevişirlerken, Faik Bey ile Seniha da Büyükada'da deniz kenarında halvet olurlar.

“BU KADARI DA OLAMAZ,” DEME, OLMAZ OLAMAZ

Ya, işte böyle Özdemir Abi, Belki anımsamazsın, ama iki kahramanın etrafındaki karakterler bile benzerlik gösteriyor yahu! Örneğin hem “Madame Bovary”de hem de “Kiralık Konak”ta tek bir kadına aşık iki erkek var. Seniha'ya aşık olan Faik Bey ve Hakkı Celis ile Emma'ya aşık olan Léon ve Rodolphe. Bak sen şu rastlantıya! Amanınnn gııı! Léon ve Hakkı Celis de karakter olarak birbirlerine benzemiyorlar mı sence? Toy, çekingen yapılarıyla kadın kahramanları saf ve masum bir aşkla seviyorlar da seviyorlar. Rodolphe ve Faik Bey ise, pişkin, tutkulu ve maceraperest tipler. Bunun yanı sıra, Emma öldüğünde kocası Charles, Emma'nın aşığı Rodophe ile dost oluyor. Aynı şekilde, Seniha Avrupa'ya kaçtığında da Faik Bey ile Hakkı Celis kardeşleşiyorlar. Gerçi önceleri Hakkı Celis, Faik Bey'den pek hazzetmiyor, onu kıskanıyor, ama ikisinin ortak noktaları olan Seniha'ya duydukları aşk bir şekilde onları bir araya getirmeye yetiyor da artıyor bile.

Bütün bu benzerliklerin yanı sıra, göze çarpan en önemli farklılık, romanların sonunda ölen kişilerde Özdemir Abicim. “Madame Bovary”de Emma ölürken, “Kiralık Konak”ta Seniha değil, Hakkı Celis ölüyor. Seniha ise, yaşamına kaldığı yerden, aynı maskeyle devam ediyor, hatta Hakkı Celis'in öldüğünü öğrendiği eğlence sofrasında aldığı haberden bir an için rahatsızlık duysa da, eğlenmeyi ya da eğleniyor görünmeyi sürdürüyor.

Şimdi bu benzerlikleri ister romanın bütününe mal et, ister etme Özdemir Abi. İstersen: “Yakup Kadri, Seniha karakteriyle, değişen yargı değerlerini, yozlaşmayı, batılılaşmaya çalışırken yitirilen değerleri gözler önüne seriyor,” diye kükre. Benim düşüncem bu, söyleyeceklerim de bu kadar.

KONAĞIN BÜYÜK SALONUNDA YOLLUK

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları yapımı “Kiralık Konak”ın dekor tasarımını Atıl Yalkut yapmış, ama görsen : “Keşke yapmasaymış,” dersin. Ayol, koskoca Şehir Tiyatroları deposunda halı mı kalmamıştı da, sıradan bir yolluk kullanmış, şaşmamak şaşırmamak mümkün değil! O arka dekor, o koltuk, o sehpa, o masa… Duygu Türkekul'un kostümleri kötü değil; Hüseyin Tuncel'in müziği de kulağa hoş geliyor; Ersin Aşar'ın efektleri de… Murat Işık'ın ışıkları ise “Eh” düzeyinde. Tarık Günersel, sahne düzenini iyi kurmuş. Trafik aksamıyor.

OYUNCULARI SORACAKSIN, BİLİYORUM

Oyunculara geldiğimde, Gökhan Eğilmezbaş Hakkı Celil'i daha incelikli oynamalı derim ben. “Her kafiye bir söz kalıbına dökülürken, hiçbir ölçüye uymayan: 'Ani bir hamleyle doğdu bir buse'yi de, daha kalıbında söylemeli,” diye de eklerim. Mert Yavuzcan ve Cem Uras, duyguları ifade etmenin gözlerden sonraki durağının yüz ve mimikler olduğunu öğrenmeliler. Yoksa oyuncu olamazlar. Aslıhan Kandemir'in gövdesi ile ruhu, yetmezmiş gibi bir de iç aksiyonu ile dışa dönük hareketleri arasında uyumsuzluk var. Doğan Altınel ne yapmak istiyor, neyi oynuyor, anlayamadım. Alev Oraloğlu, Polonyalı mürebbiye Madam Kronska'da gövdesini yapaylıklara ve gerilimlere karşı başarıyla uzak tutmakta. Kullandığı Alman ve Fransız lehçeleri de iyi. Yeliz Tozan Uysal, gözümü üzerinden ayırmadığım oyunculardan. Neyyire rolü kısa, ama benim umutlarımı kıvılcımlandırmayı sürdürecek yeterlilikte. Meriç Benlioğlu, son derece zarif ve ekonomik bir Belkıs çizerken; Berrin Koper, Selma Hanım'ın tutkusunun doğasını da, kendisine yol gösterecek yöntemi de iyi biliyor. Bir de bağırma tonunu ayarlayabilse… Naci Taşdöğen, çok sevimli bir Ragıp Efendi olmuş.

BİNNUR İLE TARIK ŞERBETÇİOĞLU'NUN BAŞARILARI

Binnur Şerbetçioğlu, babasıyla kocası arasında gelgitler yaşayan Sakine Hanım'ın ruhsal özüne o kadar derinlemesine inmiş ki, Sakine Hanım'ı işte bu nedenle fevkalade detaylı bir çeşitlilik içinde başarıyla canlandırabiliyor. “Bravo” doğrusu… Zaten, ”Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu” dalında aday gösterildiği, gerek “10. Sadri Alışık Oyuncu Ödülleri”nde, gerekse “2005 - Afife Tiyatro Ödülleri”nde, ödülü burun farkıyla alamayışı benim en iyi doğrulayıcılarım. Zamaneye ayak uyduran, zenginliğin ve paranın fırsatçılığında ruhunu da soyan Servet Bey'de Tarık Şerbetçioğlu, Servet'in varolan olgularını, o olguların sıralanışını ve birbirleriyle olan dışsal ve fiziksel ilişkilerini öylesine titizlikle saptamış ki, alkışı gerçekten hak etmekte. Onun da, yukarıda andığım iki ödülün “Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu” adayları arasında olmamasına hayıflanışım işte bu yüzden Özdemir Abi. “10. Sadri Alışık Oyuncu Ödülleri” seçici kurulunda ben de varım, ama Tarık Şerbetçioğlu'nun hakkının yendiğini “aççık seçik” itiraf ediyorum. “10. Sadri Alışık Oyuncu Ödülleri”nde Onur Ödülü”ne değer görülen Toron Karacaoğlu'nu soracak olursan, aynı Toron Karacaoğlu. Aynı titizlik, aynı ciddiyet…

SEVİNÇ ERBULAK FENOMENİ

Sevinç Erbulak'a gelinceee… Sevinç Erbulak, sahne üstündeyken canlandırdığı karakterin bütün arzularını, özlemlerini ve eylemlerini, hareketlerini rol metninin basılı olduğu durağan kağıtlardan değil, gösterimde bulunmayan oyun yazarından da değil, yanı başındaki yönetmenden dahi değil, yaratıcı olarak kendisinden alıyor. Hayatın önüne çıkardığı bütün 'yüz'lerde aradığını bulamayan Seniha'ya, dışarıda gördüğü peyzaja aldanıp cama toslayan kuşçasına yaklaşıyor. “Kiralık Konak”, esasında Sevinç Erbulak için yepyeni bir aşama olmuş. Daha doğrusu son aşama... Doğal olarak gelecek oyuna kadar…

BU OYUN, ŞERBEÇİOĞLU ÇİFTİ VE ERBULAK İÇİN SEYREDİLİR

Yukarıda andığım yılın iki kurumunun ödülleri arasındaki “Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu” ödülü adayları arasında adına rastladığımda heyecanım bu yüzdendi. Ödüllerden birini Esra Bezan Bilgin'in, diğerini Dolunay Soysert'in alıp gitmesine hiçbir itirazım yok da, ne bileyim, keşke bir üçüncü ödül daha olsaydı diyesim geliyor içimden.

Önümüzdeki sezon, Tarık Şerbetçioğlu'nu, Binnur Şrbetçioğlu'nu, Karacaoğlu'nu, Sevinç Erbulak'ı beraber seyredelim istiyorum Özdemir Abi. Romanı boş ver, bir heyecanı beraber yaşayalım istiyorum.

JaqLee
04-07-10, 06:40
TRABZON'DAKİ TİYATRO BULUŞMASI İZLENİMLERİ: "AYYAR HAMZA" VE "DELİ DUMRUL"

Özdemir Abicim, benden sana gene kocaman bir merhaba!

eyleği havada gördün,” diyeceksin, ama bu kere de Devlet Tiyatroları adına, Trabzon Devlet Tiyatrosu Müdürü Murat Gökçer'in davetlisi olarak, geçen ay başında “6. Uluslararası Karadeniz'e Kıyısı Olan Ülkeler Tiyatro Buluşması”na katıldım. Giderek algıladım ki, bu sadece bir buluşma değil, kültürleri kaynaştırma şenliğiydi. Seyirciler, kendi ülkelerinin dışındaki herhangi bir ülkenin, tiyatro geleneğinin ürünü bir oyunu, iyi ya da kötü nasıl yorumlanabileceğine tanık oluyor ve topluluklar bu “buluşma” sayesinde dünya tiyatro repertuvarına kendi dillerini, kendi biçemlerini, kendi sanatçıları aracılığıyla armağan ediyorlardı. Son derece keyifli bir heyecandı Trabzon'da on gün boyunca yaşanan.

TRABZON, “DELİ DUMRUL” İLE SAHNEDE

Kişisel nedenlerle, Trabzon'da on gün kalamadım Özdemir Abi. Uluslar arası P.E.N Kulüpleri Federasyonu Türkiye Merkezi başkanlığını bırakacaktım ya, işte onun genel kurul toplantısı vardı ve de “behemehal” toplantıda bulunmam gerekiyordu. Dolayısıyla festivalde ancak iki oyun izleyebildim. Trabzon Devlet Tiyatrosu ve Azerbeycan Bakü Belediye Devlet Tiyatrosu yapımlarıydı izleyebildiklerim. Diğerlerini, ama özellikle de Ermenistan-G.Sundukyan Ulusal Akademik Tiyatrosu'nun “Psikoz 4.48”ini ve Rusya-Devlet Akademik Dram Tiyatrosu'nun “Müfettiş”ini izleyemediğime günlerce hayıflandım durdum. Bir de Tuncer Cücenoğlu'nun “Matruşka”sını oynayan G.A Petculescu Tiyatrosu'nu… Ne yapabilirdim ki! Çaresizdim.

Kzdemir Abicim, Trabzon Devlet Tiyatrosu 2005-2006 sezonu için hazırladığı, bir Âli Bey (program dergisinde her nedense “Ali Bey” olarak geçiyor) uyarlaması olan “Ayyar Hamza”yı sahneledi. Oyun malûm... Molière komedisi. Ustanın: “Komedyanın görevi insanın kusurlarını göstermektir” düşüncesinin son derece tipik bir örneği. Bu düşüncenin, başta Tartuffe, Cimri, Hastalık Hastası, Don Juan, Amphitryon olmak üzere, Molière'in bilinen tüm eserlerinde belirgin olarak öne çıktığını oyuna gitmeden önce elbette biliyordum. Töre ve karakter komedyaları dünyanın her ülkesinde oynanmış olan Molière'in, 1671 yılında “Scapen'in Dolapları” adı altında yazdığı bu komedya, Osmanlıca'ya Ahmed Vefik Paşa tarafından “Dekbazlık”, Âli Bey tarafından ise 1871'de “Ayyar Hamza” başlığı altında çevrilip uyarlanmıştı. Onu da senden öğrenmiştim, biliyordum.

YAŞI KÜÇÜK İHTİYARLARIN ÖYKÜSÜ

Tamam, Âli Bey tarafından uyarlanmıştı uyarlanmasına da, tiyatroya giderken konusu bakımından bu fevkalade bildik, hatta kullanıla kullanıla cılkı çıkarılmış öyküye bir kez daha nasıl dayanacağımın hesaplarını yapıyordum. Sevdikleriyle evlenmek isteyen delikanlılar, bu duruma engel olmak isteyen katı kalpli ve acımasız babalar… “Zengin oğlan, yoksul ama namuslu genç kız” mırmırlaması. Bir görüşte âşık olmalar, ama baba oluru alınamadığından için inim inim inleyen; utangaç, terbiyeli, iyi huylu, “inek” mertebesinde saf, asla deli kan taşımayan, en büyük korkuları evde kalmak ve en sonuncu amaçları evlilik olan yaşı küçük ihtiyarlar…

SALONU SARMALAYAN HEYECAN

Özdemir Abi, oyun başlayıp, dakikalar ilerlediğinde bir silkelendim, pir silkelendim. Trabzon Devlet Tiyatrosu'nun kadrosu bu 19. yüzyıl Türkçe vodviline müthiş bir heyecanla sarılmıştı. Heyecanları giderek tüm salona yayıldı, seyirciyi sarıp sarmaladı. Koltuğuma bir güzel yayıldım. Muhterem Efendi (Halil Ayan), Zuhuri Efendi (Cemalettin Çekmece) ile birlikte ticari bir iş için Mısır'a giderken, oğullarını uşaklarının gözetimine bıraktı. Sena Bey'in (Birkan Görgün) sorumluluğunu Hamza (Fatih Dokgöz), Nimet Bey'inkini (Kadri Özcan) Yaver (Suat Karausta) üstlendi. İki ihtiyar, gezi sırasında oğullarını diğer karılarından olan kızlarıyla evlendirmeye karar verdiler. Oysa, gençlerden Sena, yoksul bir kızla (Rojda Demirer) evlenmeyi yeğlemiş, Nimet Bey de esir bir kıza (Meltem Gülenç) vurulmuştu. Sonuçta, “malûmun olduğu üzere” herkes birbiriyle evlendirildi, hepsi birbirine hısım oldu, mutlu sona ulaşıldı.

MÜNİR CANER'İN SADE YORUMU

Oyunu sahneye koyan Münir Canar, sahneleme çalışmalarında son derece sade öğeler kullanmıştı Özdemir Abi. Komedi için gerekli olan anlaşılabilirlik, güncellik ve taşlamayı da savsaklamamıştı. Yalnız: “Tekerlek kırıldıktan sonra yol gösteren çok olur” olarak bilinen atasözünü Yaver'e söyletirken neden: “Araba kırıldıktan sonra yol gösteren çok olur” biçiminde “tahrif” etmişti, anlayamadım. Bir de, içine 200 altın ile 500 altın konulan keselerin boylarının farklı olması gerekmez mi diye, doğrusu merak ettim.

OYUNCULAR

Münir Canar, “Ayyar Hazma”yı sahnelerken oyunun yükünü doğal olarak Ayyar Hamza'nın sırtına yüklemiş. Genç ve yetenekli oyuncu Fatih Dokgöz de, hayranlık uyandıran performansıyla bu görevi, Trabzon ölçütlerine göre fazlasıyla yerine getirmiş. Dokgöz, çözümlemenin sadece zihinsel bir süreç olmadığının ayırtında. Başka başka unsurları, en başta da doğasını, tüm olarak içine alıyor ve niteliklerini işin içine katıyor. Gerçek coşkusal deneyimiyle, Hamza'nın gizli duygularının derinine iniyor ve belli ki orada Hamza'nın ruhunda saklı, görülmeyen, işitilemeyen ya da bilinç yoluyla bizim ulaşamadıklarımızı tanıyor, duyumsuyor, aktarıyor. Suat Karausta, dışsal fiziksel aksiyonlarını içsel özleriyle mükemmel buluşturmuş. Yaver'i ruhsal yaşamıyla doldurmak için, hiç kuşkum yok ki elverişli malzemeye sahip bir oyuncu Karausta. Ziver'de M. Ceyhun Gen, rolünün fiziksel ve ruhsal olan iki doğasını birbiriyle karıştırmasındaki başarısıyla dikkat çekerken, Halil Ayan ve Cemalettin Çekmece'nin Muhterem ve Zuhuri Efendi'lerin üstlenecekleri fiziksel aksiyonların listesini pek güzel çıkardıkları anlaşılıyor. Rojda Demirer ile Meltem Gülenç'e, kendilerini Ziyba Hanım ve Eda Hanım karakterlerine yaklaşırlarken üçüncü bir kişiye yaklaşıyorlarmış gibi duyumsamamalarını önereceğim. Üçüncü kişiyi aradan kaldırmalarını, karaktere somut bir biçimde yaklaşmalarını dileyeceğim. Kadri Özcan ile Birkan Görgün, Nimet ve Sena Bey karakterlerini, bilinçdışının sınırlarındaki içsel yaratıcı durumlarıyla iç içe geçirmişler, pek de iyi etmişler. Halime'de Ceren Demirel, kendisine ne verilmişse uygulamış.

TRABZONLULAR TİYATROYA DA YÜRÜMELİ

Güven Öktem'in sahne tasarımına gelinceee… Saz heyetini sola gömeceğine, sahne arkasına alsaydı, önüne de bir tül perde gerseydi, musiki icrası başladığında Zeynel Işık da tepeden saz heyetinin üstüne mat bir ışık çaksaydı daha iyi olmaz mıydı diye düşündürttü beni. Neyse! Sevgi Türkay'ın kostümleri hiç de fena değil. Zeynel Işık'ın ışık düzeni iyi üstü. Cem İdiz'in müziklerine de sözüm yok. Tamara Zyrabilshvili'nin dans düzenini ise beğenmek zorunda değilim herhalde.

Ama Trabzon Devlet Tiyatrosu'nun tüm çalışanlarını, eleştirmen gaddarlığını(!) bir kenara bırakıp yürekten kutlamalı, kucaklamalıydım. Nitekim, öyle de yaptım. Kutladım.

Onca yöresel dert varken, ayak topu federasyonunu ve Fenerbahçe maçının hakemini protesto için yirmi bin kişi olarak o günlerde meydan dolduran Trabzonluları, önümüzdeki sezon Trabzon Devlet Tiyatrosu önünde bilet kuyruğunda görebilmeyi ne çok istedim, bir bilebilsen!..

BAKÜ BELEDİYE TİYATROSU, “DELİ DUMRUL”U GETİRMİŞTİ

Azerbeycan-Bakü Belediye Devlet Tiyatrosu ise, “6. Uluslararası Karadeniz'e Kıyısı Olan Ülkeler Tiyatro Buluşması”na Amaliya Panakhova yönetiminde koşulsuz ve çıkarsız sevginin insanın önündeki her türlü engeli yok edeceğini savunan “Deli Dumrul” ile katılmıştı. Bilmeyen yoktur, ama oyunda ayrıca ölüm, doğum gibi bir takım doğal olayların önüne insanın geçemeyeceği de anlatılır. Dumrul, zorba bir babayiğittir(!). Kurumuş bir çay üzerine köprü kurmuş, insanları köprüden geçmeye zorlayıp haraç almaktadır. MİTLERİN YORUMU RÜYA GİBİ Mİ YAPILIR

Oldum olası seninle de tartışırız ya, oldum olası mitlerin yorumunda tıpkı rüya yorumunda olduğu gibi ayrıntıların önemine inandığımdan olsa gerek, oyun başlamadan önce her bir öğe bütünle bağlantısı açısından ele alınmalı düşüncesindeydim. Ancak mitlerin yorumunda, rüya yorumundan farklı olarak öznenin kendi çağrışımları kullanılmalı diye de düşündüm. Gerçi Freud, yıllar önce, yorumda öznenin kendi çağrışımlarının temel alınması gerektiğini öğretmişti bana, ama yıllar içinde mit çözümlemelerinde her daim metodolojik sorunla karşılaştığımı anımsadım. Bence, mitlerdeki metaforlarla gündelik yaşamda kullanılan metaforları benzeştirmeye çalışmak, serbest çağrışımın yerini alabilecek en tutarlı yol olmalıydı. Bakü Belediye Devlet Tiyatrosu'nun yorumunu bu açıdan da merak ediyordum.

AYNI SUDA İKİ KEZ YIKANMAK

Şöyle düşündüm Özdemir Abi: İslamiyet öncesi Türklerin inanışında Şaman öğretileri hakimdi ve de öğretilerin neredeyse tümü İslam inancı içinde küfür sayılmaktaydı. Dede Korkut öyküsünün içindeki Tanrı ve Azrail tanımlamaları tamamen Şamanist tanımlamalardı. Dumrul'un en büyük suçu Tanrı'yı tanımaması ve onun karşısında kendi insan gücünü abartarak onunla boy ölçüşme isteği değil miydi? Öyleydi elbette. Gel gelelim, bu onun bir anlamda benlik savaşıydı da.

Heraklit “aynı suda iki kez yıkanamazsın” demiş ya, bana göre zamanın geri dönüşsüzlüğünü vurgulamak istemiş. Hani, yeri geldiğinde: “Su gibi akıp giden zaman”dan söz ederiz, işte öyle bir şey! Sanki suyun akmasıyla zaman arasında bir ilişki var. Kurumuş çay ise zamanın, sürenin bittiğini, bir zamanlar akıp gidenin, yani canlı olanın artık mevcut olmadığını, öldüğünü simgeledi bana. Dumrul, kurumuş çaya köprü kurup insanları üzerinden geçmeye zorlarken, ölümü yadsıdı, kabul etmedi, ölüme isyan etti. “Deli Dumrul”, ölüm anksiyetesi, ölümle mücadele öyküsüydü esasında. Nitekim, Dumrul daha oyunun başında, komşu köylerden birinde ölen yiğidin ölümüne isyan etti, Azrail'e meydan okudu, buna kızan Tanrı da Azrail'i onun üzerine saldı. Zaten, serüven de böyle başladı.

ÖLÜM ANKSİYETESİ VE KONFORMİZM

Amaliya Panakhova pek “itibar” etmemişti, ama bir de, Dumrul'un dünyevîliği aşma konusunda eksiği vardı. Oysa, ölüm anksiyetesi ile varoluş sorusuna yönelen insanın, dünyeviliğin “uymacılıktan” sıyrılan iki olası köktenci deneyimini bir arada görmeden, yani her birinden kuşkulanmadan oyunu derinleştiremezdi ki Panakhova! Çünkü, bu iki olası deneyimin birlikte görülmesi, insana en temel gerçeğini (yani vicdanını) anımsatacaktı. İnsan (varoluş ile ilişkisi nedeniyle) gerçeklerden yoksundu, ama doğruyu da seçmek zorundaydı. Ademoğlu, kendindeki bu trajik paradoksu görmeden, daha doğrusu bu trajik durumu yaşamadan gündelikliğini-dünyevîliğini aşamazdı. Aşması olanaksızdı. HAZRETİ ALİ VE SARTR'DAN ÖRNEKLER

Oyunu izlerken, aklıma Hazreti Ali ile ilgili bir öykü geldi. Belki bilirsin, Hazreti Ali cihattadır, Tanrı için savaşmaktadır da, düşmanının kılıcını düşürür. Tam boynunu vuracaktır, düşman Ali'nin yüzüne tükürür. Ali kılıcını indirir, düşmanını omzundan tutup atar önünden, öldürmez. Görenler sorarlar “Ya Ali, neden öldürmedin?” Ali yanıtlar: “Yüzüme tükürmekle bende öfke uyandırdı. Artık onu Allah için mi, yoksa nefsime hakim olamayıp mı öldürdüm bilemezdim.”

Jean Paul Sartre'ın “Kirli Eller” adlı oyununda işlenen benzer temayı da anımsarsınız mutlaka. Oyunun kahramanı genç bir entelektüel komünisttir. Yaşamın trajikleşen yönlerine ilgi duyan genç, parti tarafından tehlikeli görülen gene komünist bir lideri öldürmekle görevlendirilmiştir. Ülkü ile cinayet arasındaki trajik gerilimi taşımaya çalışan genç komünist, tam bir karara varamamasına rağmen lideri öldürmeye gider. Ancak oyunda olaylar öyle gelişir ki, genç silahını lidere yönelttiğinde, sevgilisinin onun kollarında olduğunu görür. Öfke ve şaşkınlık içindeki birkaç saniyede tetiği çekip lideri öldürür. Geriye kendi vicdanı ile hesaplaşmasını gerektiren, yanıtını asla bilemeyeceği bir soru kalır: Onu ideal için mi öldürmüştür, yoksa nefsine yenik düştüğü için mi?

KONSERVATİF KONSERVE ÜRETİMİ

Derken, dini-ülkücü düşünceyle materyalist düşüncenin benzer bir temayı işlediğini görmekte olduğum kanısına vardım. Dikkat edilirse dini-ülkücü düşünce trajik olanın, vicdani hesaplaşmanın, çetrefilleşen iç yaşantıların kapısına kadar gelip, orada bir ülküsel kahraman yaratıyor. Hiç de trajikleşmeyen bir kahraman bu… Oysa materyalist düşünce, insanı aynı kapıdan sokuyor; vicdani derinleşme içindeki insanın durumunu sorgulamaya itiyor.

Tanışmaktan mutlu olduğum Azerbeycan Kültür Senatörü, Devlet Sanatçısı, Yönetmen Amaliya Panakhova, kimin yaptığını bilemediğim en kötüye örnek sahne tasarımı; Irada Huseynova'nın “eh” düzeyinin altındaki kostümleri; Yusıf Mamadov'un derinlik, atmosfer yaratımı, üçboyutluluk ve benzeri olmazsa olmaz kavramlar düşünülmediği için “ışıklandırmama” olarak adlandıracağım tasarımıyla “Deli Dumrul”u sahneye taşımış. Ama sadece taşımış, hepsi bu. Zaten, benim de kimilerine geveleme gibi gelecek lâf uzatmalarımın nedeni de bu. Oyunun sadece sahneye taşınmış olması. Amalia Panakhova, “Konserve” tiyatro anlayışının tükendiğini, konservatifliğin artık hiç değilse tiyatroda geçerliliğini yitirdiğini bilememiş ya da bilmezlikten gelmiş.

Bana sorarsan, bilememek de, bilmezlikten gelmek de aynı kaba soğan doğramak anlamına gelmekte. Gerisi “lafü güzaf”.

Mektubumu sabırla sonuna dek okuyabildiysen, dayandıysan helâl sana! Öpülmeyi hak ettin caaanım efendim.

JaqLee
04-07-10, 06:40
KÖRAYAK...

Yazan: Enis YILDIZ
Oynayanlar: Ümit, Roza, Nazan, Sermet

Onların tertemiz bir kalbi vardı
Tek leke görmemiş, farklı…
Onların bembeyaz yüzleri vardı!

Bir eleştirmen olarak hayatım boyunca unutamayacağım bir oyun seyrettim Eskişehir'de. Bugüne kadar izlediğim onlarca oyunda seyir defterime notlar almıştım, çizmiştim, karalamıştım… Fakat bu oyunda yazacak küçük bir kusur dahi bulamadım. Beklide bulmak istemedim. Bu yüzden eleştirime küçük bir şiirle başlamak istedim. Onların mükemmel bir ruhu vardı… Onların inanılması güç enerjileri vardı…

Eğer tiyatro ile ilgili iseniz, bu oyunu görmeden oyun izlediğinizi sanmayın, aldanmayın sakın! Oyu yaratıcılıkla meydana getirilmiş. Enis YILDIZ, Türk Tiyatrosu'nun geleceği bir “YILDIZ” Beynine, yüreğine, ellerine, ruhuna sağlık bu oyunu yaratanlara!

Oyun, Grotowski'nin “Yoksul Tiyatro” tekniğinin yanında Türk tasavufunun imgesel duruşlarıyla, müziğiyle yola çıkıyor. Sahnede ne bir kostüm ne bir dekor ne de bir kural görüyorsunuz. Gerçeğin peşine düşen bir insanın kendi dünyasından sıyrılarak yaşamda nelerle karşılaştığı anlatılıyor. Müzik ritm verilerek ağızla oluşturuluyor. Mercan Dede'nin o ihtişamlı tasavufi müziği ile insanın ruhu sahneyle bütünleşiyor. Eyüp, kendi dünyasından sıyrılıyor ve doğayla bütünleşiyor. Bazen bir ceylan kalbi bazen de bir balığın hiç tükenmeyen enerjisi oluyor. Aslında oyuncuların hepsi ana karakter, seyirciler de o karakterin ruhu oluyorlar. Ben Türk Tiyatrosu'nda böyle yazınsal ve kurgusal bir çalışma olduğunu hatırlamıyorum.

Oyun bir aşkı simgeliyor. Yaşamımda anlamlaştıramadığım boşluklar vardır, o boşluklar oyunu izlerken doldu diyebilirim. Ezginin Günlüğü'nün “Deli Zeytin” diye bir şarkısı vardı. Oyunu izlerken bu şarkıyı da bir yandan mırıldandım. Kalbim de tarifi mümkün olmayan yansımalar, tekrarlar hissetim. En önemlisi aşkı hissettim!

Körayak, bir başlangıç!
Körayak, Tiyatro Anadolu'nun ekip başarısı!

Oyundan sonra Sevgili Sadık ASLANKARA yönetmenin tek başına izleyenlerle tartışmasını eleştirdi. Evet, çok fazla haklıydı; ama o kadar enerjiyi tükettikten sonra oyuncuların izleyenlerle konuşacak pek sözü kalmamıştır diye düşünüyorum. Oyunda imgeler yoksul tiyatro tekniği ile gösteriliyor. Oyuncu gerektiği biçimde tasavur ediyor.

Bu kadar güzel cümlelerimin yanına yine küçük bir noktayı sıkıştırmak istiyorum. Eleştirmeniz ya, illa ki bir durum yaratacağız(!) Bir sahnede “Ne yapıyorum ben…” diye bir haykırış vardı. Bu sahneden sonra hemen müziğe geçildi. Akabinde müziğe geçmek yerine şöyle beş saniye durulabilirdi.

Ümit AYDOĞDU, Sermet YEŞİL hani bir deyim vardır “taş gibi oyuncular” diye. İşte bu tabiri hak ediyorlar. Bedenlerinin esnekliği gözlerimde estetik bir yanılsama yarattı. Nazan YERLİ' nin oyuna kattığı gözlerinden ruhumun en ince ayrıntısına kadar delip geçen ışıl ışıl bakışlar! Ve Roza ERDEM: Sevgili Roza, inanılmaz rol yapma yetin var. Tam olarak karakter oyuncu olma yolunda ilerliyorsun. Yakında seni de bir çok yerde görebiliriz. Bu gülümsemeni bozma! Farkındalığını her daim korumalısın!

Uzun bir zamandan sonra aşkı tekrardan kalbimde hissettiren bu oyun için aslında daha çok övgüler var. Üstün Hocam umarım seninle de aynı fikirdeyizdir. Körayak oyununu tekrar izlemek ve gözlerimi kapatıp on dakikalığına dünyadan kendimi soyutlamak istiyorum!

JaqLee
04-07-10, 06:40
HIRSIZ...

Eric CHAPELL oyunlarını bugüne kadar çok fazla seyretme imkanı bulamadım. "It Can DamageYour Health" oyununu izleme fırsatı bulmuştum; aslında bu oyun olduğundan da tam olarak emin değilim. Bildiğim kadarıyla kısa zaman döngüsü içinde işlenmiş oyun motifleri üzerinde çalışıyordu Chapell! İngiliz kültürünün çöküntüye girmiş ahlak yapısını eleştiren Chapell, oyunlarında da kapitalist sisteme göndermelerde bulunuyor. Neyse, bu kadar dramarturjik bilginin ardından oyuna geçelim.

Hırsız, insanların dünyalarını sorgulamalarına neden olan trajikomik bir hırsızlık faciasını anlatıyor. Bir eve hırsız olarak giren Sprıggs, evde karıştırdığı eşyalarla iki dost aile arasında yaşanan çarpık ilişkileri ortaya çıkarır. Bu durum karşısında evden kaçmak isteyen hırsız, istemediği bir sürü olayla karşılaşır.

Konudan da anlaşabileceği gibi olay örgüsü hırsızın üzerine kurulmuş. Yönetmen Ümit AYDOĞDU başarılı bir iş çıkarmış. Konuyu özümseyerek işe koyulmuş. Ama bir noktaya takılıp durdum; oyunda kim ön plana çıkmalıydı? Hırsız mı? Yoksa evdeki yaşanan çarpıklıklar mı? Sanki komediyi kovalamak için anlatılmak istenen bazı durumlar göz ardı edilmiş.

Dekor işinin altından Sertel ÇETİNER başarılı ile kalkmış. Kariyeri için iyi bir iş çıkarmış. Dekor bir evin iç görünümünden oluşmakta. Yalnız dışarıya koyduğu ağaçlar vardı. Evin dışında bulunurdu. O ağaçlar ev içinde biraz gölgeleme yapmış gibi. Sanki renk tasarımında bir yanılgı vardı. Gözlerim devamlı ağaçlara takıldı. Sahnede daha çok soluk yüzde renkler tercih edilmiş. Bir de kasanın kitaplığa, kitapların arkasına değil de evin duvarına monta edilse daha iyi olmaz mıydı? Bilemiyorum bir kasa için en ideal yer duvar ardı olabilirdi.

Işık bir nebze başarılı. Mesela bir sahne gözlerimin önünden gitmiyor. Evin beyi John sandalyesine oturmuş evin dışını seyrediyor, evin hanımı Barbara yanına geliyor. Bu sahnede gece lambası yanıyordu; fakat ortalık o kadar aydınlıktı ki sanki normal lambalar yanıyordu. Bu noktaya dikkat etmek lazım!

Burcu ERGENEKON, Barbara rolünde pekte başarılı sayılamaz. Öncelikle değinmek istediğim sahneler var: Eve içkili gelen Barbara körkütük sarhoştur ve içki içmeye devam eder. Sonra eşyalarının sayımı için odasına çıkar, tekrar geldiği zaman o içkili Barbara'nın yerine yürümesi düzelmiş, kendinde, bilinçli bir karakter ortaya çıkar. Şimdi ben bu noktayı anlayamadım; eğer sarhoşsa neden bir anda düzeliyor? Sonra vurdumduymaz tavırlar takınırken mimiklerini hiç kullanmadı. Sarhoş biçimde koltuğa oturma sahnesi var ki tam bir facia! Sarhoş bir insan kendisini koltuğa bırakırken, rahat rahat oturur değil mi? Ama Sevgili Burcu koltuğa otururken, kendisini saklayan rahibeler gibi bacaklarını örtmekle uğraştın. Bunu ben çok net anladım. Senin bir sarhoş gibi davranıp kendini koltuğa bırakman lazımdı. Kuru Gürültü oyunundaki performansı ne yazık ki burada göremedim. Sanki kafan başka yerdeydi. Oyuna adapte olamamışsın! Eve hırsız olarak giren Spriggs'i canlandıran Gökhan SOYLU ses sorunu yaşadı belli bir süre. Önce kalın bir sesle başladı; sonra ses tonu inceldi; fakat eski haline dönmeyi başardı. Başarılı bir oyun çıkardı. Bu arada o'nun da şömineden çıkma sahnesi vardı ki şok oldum! Şömineden çıkan bir insanın sadece yüzleri kararmaz. Elbiselerinin de kararması lazımdı. O krem rengi montunda tek bir leke göremedim, bu noktayı kaçıran yönetmenin düşünmesi lazım bence! Rol yapma yeteneği yüksek bir oyuncu Gökhan SOYLU. Özellikle Hırsızın o üstün konuşma ve insanları etkileme yeteneğini ortaya çıkarmış. Polis kılığına girip sorgulama yaptığı sahne gerçekten çok güzeldi.

Sermet YEŞİL için söyleyeceğim çok övgü var. Bir defa John rolünün altından başarı ile kalkmış. Gözünü para hırsı bürümüş kapitalist bir iş adamını oynarken yerinde tepkiler ortaya koyarak kendisine yakışanı yapmış. Arkadaşının eşi ile yaşadığı yasak aşkın içinde kavrulup dururken bir yandan da servetinin peşine düşmesi… İki arada bir derede kalan bir karakteri canlandırması iyi. Kazanma hırsını gözlerinden çok net görebiliyordum. Özellikle Sprıggs(Gökhan SOYLU) o'nu işten çıkardığı masum insanlar için suçlarken, vahşi kapitalizmin gerektiği olan para objesini devamlı ön plana çıkarması ve bunun üstünde de durması çok iyi olmuş. Menfaatçi, çıkarcı bir insanı oynarken başarılıydı. Yalnız ben bir noktaya takıldım. Eve giren hırsızın adının Spriggs olduğunu nereden biliyordu? Oyunda hırsız ismini söylememişti sanırım. Eğer yanılıyorsam düzeltin; fakat oyun boyunca çok dikkat ettim. Böyle bir tanışma sahnesini hatırlamıyorum. Eğer varsa dikkatimden kaçmış demektir. Roza ERDEM Jenny rolü için biraz saf ve masum kalmış. Jenny görünüşte masum; ama kocasını aldatan, para için her şeyi yapacak bir kadını anlatıyor. Sevgili Roza bu rolü başarı ile oynamışsın; ama yine de sana gidecek bir rol değildi. Jenny'in para için seni koltuğa attığı bir sahne vardı. Zannetim ki saçların kopacak, çığlık atacaksın. İnanılmaz güzel olmuş o sahne. Bir de oyundan önce hasta olduğunu biliyordum, buna rağmen performansında her hangi bir kopukluk, düşüş görmedim. İyi bir oyuncusun!

Trevor rolünü oynayan Süleyman KARAAHMET performansıyla en çok sevdiğim oyuncu oldu bu oyunda. Bir defa yüreğini ortaya koyarak oynuyor. Karısına son derce aşık olan ve o'nu kaybetmeme uğruna aldatıldığını görmezden gelen bir karakteri başarı ile oynamış. Fakat bir sahnede notlarıma olamamış diye yazmışım. Aldatıldığını Barbara' dan öğrenen Trayor bir şaşkınlık, yıkılganlık yaşamalıydı; fakat şöyle bir düşünüp direk Barbara'yı öpmesi olmamış. Aşık bir adam için çok basit bir tepki! Bu öpüşmeden önce düşünmeli ve biraz beklemeliydi. Genel olarak başarılı bir oyun çıkarmış.

Oyunda kapitalizmin yerilmesi ve insanların para için yapamayacakları şeyin olmadığının gösterilmesi bence yerinde bir düşünce. Oyunun kurgusallığı bu anlattığım olaylara dayanıyor zaten. Teknik ekipmanı hayli kalabalık olan bir kadro ile çalışılmış. Oyunu izlerken çok keyif aldığımı söyleyebilirim.

GENEL DÜŞÜNCELERİM
Tiyatro Anadolu, Türkiye'de akademisyenlerden oluşan tek tiyatro grubu. Bu konumu itibariyle çok önemli bir yer teşkil etmekte. Üniversiteye gelen ve ilk kez tiyatro oyunu izleyen gençler için iyi bir misyon teşkil ediyor. Bunun farkında ve bilincinde olan bu arkadaşları tek tek kutluyorum. Çalışmalarını sorumlu oldukları rektör yardımcısı ile sürdüren arkadaşlar Türk Tiyatrosu'nun mihenk taşı olacaklar ileride. Teşekkürler Tiyatro ANADOLU! İsminiz gibi tertemizsiniz.

Sahi, kaç insan kaldı
Kaç kişi daha sürüklenecek
Bu rüzgarın peşinde?
Düşün, gözlerini kapa
Söylüyorum:
Bu yürekler çoğalacak
Artacak hızlıca!

JaqLee
04-07-10, 06:40
ÖZDEMİR ABİ'YE MEKTUPLAR EVELEME GEVELEME , ELEŞTİRMENİ ELEŞTİRME VE OYUNU DEĞERLENDİRME: "ADAM, ADAM"

Özdemir Abicim, nasılsın?

Geçen ay çektiğin ve elektronik posta ortamında gönderdiğin fotoğrafı aldım. Pek güzel çıkmamışım, ama bunda senin ve de makinenin doğal olarak kusuru bulunmamakta. Bende iş kalmamış yahu... Dikkat ettiysen, gülümsemem bile yokuş çıkan yorgun beygir bezginliğinde. Gene de, zahmetin için teşekkür ediyorum, albümümde "senin gözünden ben" esprisiyle saklayacağım.

TRAJİK YAZGILI BİR ADAMIN ÖYKÜSÜ
Ankara Sanat Tiyatrosu, sezon içinde "Adam Adam" ile İstanbul'a geldi. Hiç üşenir miyim, seve seve gittim elbette. Nuri Gökaşan'ın yazıp yönettiği, hem de oynadığı oyun, gecenin ileri bir saati ile tan yerinin ağarması arasındaki saat diliminde geçiyordu.

Konuyu merak etmişsindir, hemen özetleyivereyim. Alkol ya da psikoz, belki de her ikisi, yani ne sebeple tedavi olduğu belli olmayan bir adam, sıklıkla fısıltılar duymaktadır. Bu fısıltılar, şeytansı, gerçekçi, yalancı, ironik, tahrik edicidir. Adam içinden gelen bu sesle sürekli kavga eder. Bu arada, hastane bahçesindeki "Düşünen Adam" heykeline anlattığı öyküler de vardır Adam'ın. Heykel, oyuncuyu sanki sessizce yanıtlayan, onaylayan, onaylamayan, zaman zaman seyirciyi temsil eden, zaman zaman amir, memur, çocuk, satıcı, kadın, erkek, yani öykülerde geçen rol kişileri olan diğer bir enstruman olur. Oyun, Adam'ın ironik vicdanı ile, aydın ve tutarlı dünya görüşü arasındaki hesaplaşmasını anlatır. Esasında, trajik bir yazgıdır Adam'ınki.

GÖKAŞAN KONUYU İYİ YAKALAMIŞ DA...
Anlaşılabileceği gibi, Nuri Gökaşan'ın metni, belli ki toplumda birbirinden farklı, hatta birbiri ile çelişen değer yargılarının bir arada bulunmasından esinlenilerek yazılmış. Tiyatro sanatına özgü, karşıtların çatışmasindan doğan hareket, bana sorarsan işte bu toplumsal çelişkilerden kaynaklanıyor. Sevgisizlik, yalnızlık, birey olmak, aldatılmak... Düşünen Adam yontusu önünde yapılan bir iç pazarlık, hesaplaşma... "Muhabbetçi" olarak çağırılan iç kahraman ve o iç kahramanın içsesi "Fısıltı". Sözün özü, Nuri Gökaşan, yazmaya gönül vermiş pekçok insanı (bu arada en başta da beni) kıskandıracak güzellikte bir konu yakalamış ve işlemiş. Nasıl işlemiş, şimdi de işin o tarafını iğneleyeyim.

ATİLA SAV ÜSTAT NELER YAZMIŞ ÖYLE!
Özdemir Abicim, okudun mu bilemiyorum, Atila Sav Üstadım, Milliyet Sanat'ta (Nisan 2005 sayısı), "'...Adam Adam' düşündüren, duygulandıran, sorgulayan, içi ısıtan bir oyun. İzlemeye değiyor," diyerek yazısını bitirmiş. Bitirmiş de, bu bitiriş doğrusu beni bitirdi. Atila Sav'ı sana şikâyet ne haddime! Yani, maksadım bağcıyı dövmek değil. Asla! Maksadım soru sorarak, soruları çoğaltarak öğrenmek. Bir oyun, sadece izlenmeye değer mi olmalı Özdemir Abi? Üstad bana kızmasın, ama usta işi eleştiri yazısı böyle mi yazılmalı? Eleştirmen ablalarım, ağabeylerim, bacılarım, kardeşlerim, anlı şanlı gazete/dergi sayfalarına artık böyle hatır yazısı mı kondurmalı? Atila Sav gibi bir eleştirmen, yazısının içinde: "...alçak gönüllülüğü elden bırakmadan...", "...Bir usta oyuncunun hüner gösterisi gibi değil, insancıl sıcaklığıyla neşeyi hüzne katarak anlatılan..." gibi yuvarlak lâflar mı etmeli? Bence olmamalı, yazmamalı, etmemeli. Otuz yıllık tiyatrocu Nuri Gökaşan, takdir ettiğim bir tiyatrocu da olsa, bu gerçek, benim onun tezgâha serilen eserini eleştirmemin engeli olarak kabullenilmemeli. Dostluğu bozma pahasına da olsa beni kimse susturmamalı.

VALLAHİ, AZ KALDI OHA FALAN OLUYORDUM
Az önce: "... yazmaya gönül vermiş pekçok insanı (bu arada en başta bendenizi) kıskandıracak güzellikte bir konu yakalamış ve işlemiş," sözcükleriyle taclandırdığim oyun metninde, Nuri Gökaşan'ın, yakaladığı güzel konuyu işlerken "lunapark" sözcüğünün "lünapark" olarak söylenişini neyse de: "...en yarayışlısı...", "evde horanta kalabalık...", "...bir bilişle bildin..." ve benzeri "Türkçelemeleri" Atila Sav Üstadın kaçırdığını varsaymıyorum. Bir metnin içinde bunca "ulan" sözcüğünü bir arada duyduğunu ise, hiç mi hiç sanmıyorum.

MEDDAH, BELLİ BİÇİMSEL DÜZENLERE KARŞI
Sahneleniş itibariyle, Nuri Gökaşan'ın oyunu çok uzun tuttuğunu, dolayısıyla doğal olarak tekrarlara düştüğünü söylemeden de geçemeyeceğim Özdemir Abi. Atilla Sav'ın "Muhabbetçi"nin içsesi "Fısıltı" sayesinde monologun diyaloga dönüşüşü savınaysa katılamayacağım. Oynanışta, Nuri Gökaşan'ın ikide bir bankın üstünü silmek amacıyla kullandığı mendili eşliğinde, türlü ses ve şive taklidi yaparak kalıplı sözler söylemesini de eleştireceğim. Atila Sav'ın giderek ortaoyununa dönüşen, hatta seyrciyi: "Acaba Kavuklu ile Pişekâr ne zaman çokacak" merakına düşüren sahnelenişi: "...meddah gibi taklitlerle hoşlaştırma" olarak değerlendirmesini ise, ne yalan söyleyeyim, anlamazlıktan geleceğim. "Belli biçimsel düzenler, özel bir hoşlanma duygusu yaratmaz mıydı yani, illâ meddah mı gerekliydi," diye de soracağım.

"KATHARSİS"İN DOĞRU ALGILANMASI VE DOĞRU İŞLENMESİ
Bu arada, Nuri Gökaşan'ın "katharsis"i, insanın ruhu için zararlı olan, bencil ve sivri heyecanlardan kurtaran, onu hem daha sağlıklı, hem özgecil yapan, günlük olayların ötesinde, insanın değişmeyen kaderi, bu kaderle kavgası üzerinde düşündüren bir işlem olarak algılamasını ve işlemesini alkışlıyorum. Esasında, oyunun eleştirdiklerimden arındırılması halinde, metnin doğrudan doğruya ahlaksal bir amaca hizmet etmese ya da kişiyi bir ahlak kuralı üzerinde eğitmese bile, toplum ahlakına hizmet edeceğine inanıyorum.

Diğer taraftan, gerek ışık, gerekse dekor tasarımları için Burcu Aydınalp'in alnından öpüyorum. Can Atila'nın müziğiniyse övgüye değer bulduğumu söylüyorum.

Kimseyi daha fazla kızdırmamak için, başka birşey demiyorum.

Gözlerinden öpüyorum Özdemir Abiciğim, yengeme selam ediyorum.

JaqLee
04-07-10, 06:40
BİLDİKLERİMİZİ ANLAMAK ÜZERİNE BİR OYUN: "BULUŞMA"

Özdemir Abicim, merhaba!

Her şeye rağmen, geçtiğimiz sezon ne yalan söyleyeyim oldukça iyi kotarılmış oyunlar izledik. Örneğin, Dostlar Tiyatrosu, Terry Johnson'un “Buluşma”sını sahneledi. Hatırlarsan bir Terry Johnson oyununu da birlikte izlemiştik. Ahmet Levendoğlu'nun çevirisinden “Histeri”yi… Yanılmıyorsam 1996-1997 sezonunda. Oyun Atölyesi'nde… Işıl Kasapoğlu yönetmişti de, Haluk Bilginer, Zuhal Olcay oyunu oyunculuk gösterisiyle süslemişlerdi. Erick Garcin ile Selim Naşit Özcan da vardı. Duygu Sağıroğlu sahne, Sevim Çavdar giysi tasarımlarını yapmıştı. Cafer Yiğiter'in ışığını da pek beğenmiştik. Bunların senin engin zekân içinde yitip gitmediğini biliyorum da, iyi oyunlara emeği geçenleri her vesileyle anmak isteğimi tatmin için yineliyorum.

Terry Johnson, bu kere Albert Einstein ile Marilyn Monroe'yu bir otel odasında buluşturmuş. Marlyn Monroe… Asla unutulmayacak bir kadın. Neydi, onu anlatan ya da anımsatan kelimeler? Seksapel Kraliçesi, Aptal Sarışın ya da Sarışın Bombaydı. Bu tamlamalardan herhangi biri söylendiğinde, vallahi hâlâ o geliyor be akla Özdemir Abi.

MARILYN DEYİNCE…

Marilyn, örneğin benim sadece adıyla geçmiyor zihnimden. Bir de görüntüler yansıyor hayal dünyama. Gerçek bir efsanenin bir anısı bu yansıyan. Siyah asfaltın üzerinde bembeyaz derin dekolteli elbise giymiş sarışın bir kadının etekleri, mazgaldan çıkan beyaz buhara eşlik edercesine “ayyuka” çıkmaktadır. Sarışın Bomba, narin elleriyle biraz masum, bir hayli şehvetli ve de mutlu bir yüz ifadesiyle tutmaya çalışır uçuşan eteklerini. Hafif öne doğru eğilmiş, oyun oynarmışçasına...

Hiç sözünü sakınmayan bir kadınmış Monroe. Boy boy pozları ve olay yaratan açıklamaları her derginin kapağında, her gazetenin dedikodu köşelerinde yer alırmış. Ve günün birinde evlenir, balayına Tokyo'ya gider. Balayında yaptığı bir açıklama iç çamaşırı sektöründe kısa süreli bir paniğe bile yol açacaktır. Marilyn, gazetecilere der ki: “Size bir sır vereyim mi? Şu anda içimde iç çamaşırı yok!” Sakın: “Hatırlamadım,” falan deme Özdemir Abi. “Ne kadındı be,” dersen, inan bana bu gerçeğe yengem bile kızmaz.

NE KADINDI AMA…

Monroe, Kore'ye Amerikan askerlerine moral vermek amaçlı bir gezi yapmayı hiç düşünmeden kabul eder. Hem de balayında olmasına karşın. Ve bu gezisinde de herkesi şaşırtır. Yüzlerce askeri görünce, “Hayatımda bu kadar erkeği bir arada görmedim” diye sevinir ve kıyamet kopar. Zar zor çıkartırlar askerî birlikten Marilyn'i. Tabii o yapacağını yapmıştır. Arkasında bir pantolon ve bir de gömlek bırakmıştır. Ayaklarında postallarla, meydan okur bir tavırla der ki: “Ben böyle de güzelim!” Ve kendine güvenini bir kez daha ortaya koyar. Ama bir çok kişi bu davranışlarından dolayı ona “Aptal Sarışın” lakabını yapıştırırlar. Gerçi o kendinden emin tavrından hiçbir şey kaybetmez ve der ki; “Freud beni tanısaydı, cinsiyet hakkındaki kuramlarını değiştirirdi.”

Başından bir çok evlilik geçmiş ömrü boyunca otuz altı yaşında ölen Seksapel Kraliçesinin. Ama hiçbir zaman gerçek mutluluğu yakalayamamış. Zaten evliliklerinin kısa oluşu bunun en büyük kanıtı değil mi? Ama o, ben dahil tüm erkeklerin rüyalarının, hayallerinin en güzel yerlerinin sahibidir. Sakın: “Benim sahibim olmadı,” deme Özdemir Abi.

KESİN OLAN GERÇEĞİ YANSITMAZ, YANSITIRSA GERÇEK OLMAZ

Playboy'a bile kapak olan gerçek afeti-i devran Marilyn'in, aslında çok da iyi bir oyuncu olduğunu ilk kez senden duymuştum. “16 yıllık sinema hayatı boyunca 28 film çekmiş, 'Otobüs Durağı' filmi ile dramatik rollerin, 'Bazıları Sıcak Sever' ile de güldürü rollerinin üstesinden gelebileceğini fazlasıyla ispatlamış bir oyuncudur o,” demiştin. Ama yine de, filmlerinden bahsedilirken oyunculuğundan çok fiziği konuşulmuş nedense. Bana sorarsan, haksız da sayılmaz fiziğinden bahseden eleştirmenler: Baksana, “Niyagara Niyagara” filminde, yalnızca daha fazla erkeğin ilgisini çekmek amacıyla kameralar önünde çırılçıplak banyo yapan da o değil mi?

Daldım gittim işte… Johnson, işte bizim Marilyn ile Einstein'i buluşturmuş. "İnsanoğlu, evren denilen bir bütünün parçasıdır. Uzay ve zamanla sınırlandırılmış bir parçanın. Kişiliğinin, düşüncelerini, duygularını, geri kalandan ayrıymış gibi algılar. Orada söz konusu olan, bilincini etkileyen bir çeşit optik yanılsamadır," diyen Einstein ile Marilyn Monroe… “Kel alâka” deme. Kuralların kesin ve somut olduğu başı sonu belli olan bir dünyadır ya klasik fiziğin dünyası. Tam bu çıkmazda “matematik kesin olduğunda gerçeği yansıtmaz, gerçeği yansıttığında kesin olmaz” fikri ile fiziğe başka bir boyut kazandırır ya Einstein! İşte bu olguları iyi yakalamış Terry Johnson. Büyük bilginin bir cümleyle özetlediği olgudan, dünyada hiçbir oluşumun/hiçbir olayın kesin olarak gözlemlenemediği gibi, kesin olarak ölçümlenemediği olgusuna varmış.

TERRY JOHNSON GERÇEKÇİ Mİ

Çok uzattın diyeceksin belki, ama n'olur kızma, bırak seninle paylaşayım. Şimdiii… Vakit, 1953 yılında bir gece yarısıdır. New York'taki bir otelin odasındayız. Amerikan kültür sanat hayatında büyük bir baskının olduğu Mc Carty dönemi. Yazarlar, sanatçılar, bilim adamları komünizm suçlamasıyla korkutuluyor. Terry Johnson, aynı dönemi 20'nci Yüzyıl'ın en büyük ikonası Marilyn Monroe ile Einstein'ın bir otel odasında karşılaşma kurgusu üzerinden anlatmış. Oyunda Marilyn hep aptal sarışın, seks bombası olarak anılmaktan duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor. “Ben de insanım” diyor. Zaten bunun için de, ünlü bilim adamının odasına gelip kendisinin aslında öyle biri olmadığını ispatlamaya çalışmakta. Gerçek yaşamında da entelektüelliğini kanıtlamak için tiyatro dersleri alıp, futbolcu kocası Joe di Maggio'yu terk edip, Amerikan'ın o dönem ünlü radikal yazarı Arthur Miller ile evlenmemiş mi?

Halit Yazıcı günün, gecenin ve gün doğuşunun bin bir ayrıntılı rengini müthiş yakalamış. Barış Dinçel'in dekoru fevkalade. Sadık Kızılağaç'ın giysileri, gene çok zevkli. Filiz Ofluoğlu'nun çevirisi güzel Türkçe örneklerinden.

Genco Erkal, oyunu sahneye koyarken gene temayı iyi incelemiş. Temayı incelerken bütün duyularını, belleğini, kişisel ve toplumsal deneylerini işbaşına çağırmış. Geçenlerde telefonla konuşurken söylemiştin ya, ne kadar haklıymışsın, vallahi gene geniş bir gözlem birikiminden yararlanmış. Diğer yandan, sürekli olarak yaşamdan yeni somut izlenimler devşirmeye uğraşmış.

DOLUNAY SOYSERT ADLI BİR YETENEK
Senatör'de Ali Uyandıran kendisine ne sunulmuşsa almış, değerlendirmiş, çerden çöpten arındırmış. Erdem Akakçe beyzbolcuda, her zaman olduğu gibi gene can üflemediği, kendine mal etmediği tek sözcük bırakmamış. Yaratıcı yorumunu yönetmenin istediğiyle bir güzel birleştirmiş. Genco Erkal, Einstein'ı artistik benliğinin süzgecinden geçirdikten sonra, tutmuş bu manevi hazineyi en arkadaki seyirci koltuğuna kadar ulaştırmış.

Marilyn Monroe'yu Dolunay Soysert oynuyor Özdemir Abi. İşte şimdi seni kızdıracağım. Kızdıracağım, çünkü söylemeden duramayacağım. Yahu, ben bu işten biraz anlar oldum galiba, ha ne dersin Özdemir Abi? Bu Dolunay Soysert'i önce “Cumhuriyet” filminde Latife Hanım olarak, sonra televizyon dizilerinde izledim birkaç kez. “Omuz Omuza”da Firdevs Alparslan, “Sultan Makamı”nda Gülsüm, “Baskül Ailesi”nde komşunun kızı olarak dikkatimi çekmişti. “Aysel, senin kartın Turkcell”li reklam filminden de anımsıyorum. Şaylan'a demiştim ki: “Bu kızda iş var. Keşke tiyatro yapsa.” Tanrıdan iyi ki başka bir şey istememişim Özdemir Abi. Meğer tiyatro kökenliymiş Dolunay Soysert. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları oyuncusuymuş. Nasıl olmuşsa olmuş, sahnede hiç izlememişim. Geçtiğimiz 18 Nisan akşamı, “2005 Afife Tiyatro Ödülleri” dağıtım töreninde “Buluşma”daki Marilyn Monroe tiplemesiyle “Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu Ödülü”ne değer görüldüğünde içimden gele gele ve de hararetle alkışladığımı şimdi yen,den anımsıyorum.
OYUNCUNUN YARATICI HALİ

Altın sarısı saçları, her daim şehvetini hapsetmiş gözleri, ama istediğinde masumiyetini bembeyaz bir güvercin gibi özgürlüğe kavuşturan ve büyüsünü hiçbir zaman kaybetmeyen ve de hiçbir zaman unutulmayacak Marilyn'i Dolunay Soysert bir çizdi, e vallahi görmen lâzım. Soysert'i izlerken, bir gün birlikteyken gözlerini kısıp bana bakarak söylediklerini düşündüm. Oyuncunun yaratıcı hali üzerine konuşuyorduk. “Oyuncunun yaratıcı hali, beklenen bir uyarıcıya tepkisi, beklenmeyen bir uyarıcıya olan tepkisi gibi kendiliğinden ve doğru olduğu zamanki halidir,” demiştin. Dolunay Soysert'in yaratıcı çalışması, izleyebildiğim kadarıyla tam bir tepki özgürlüğünü kapsıyordu.

“TİYATROM” PORTALININ OKUR ANKETİ

Özdemir Abicim, geçen hafta bir güldüm, bir güldüm ki, sorma!.. Hani biliyorsun, “Tiyatrom” portalı bir okur araştırması yaptı ya, işte o anketin sonuçları “Tiyatrom”un geçen “sayısı”nda açıklandı. Tümünü dikkatle okudum. Okurlardan biri: “Ciddi tiyatro adamlarına eleştiri ısmarlasanız,” demiş. Sonra da eklemiş: “Üstün Akmen sığlığının yanı sıra nitelikli eleştiri yazıları da olsa...” İşte işin tam burasında kendimi tutamadım. Aldı beni bir gülme. Ayol, sen ne diyorsun Sayın Okur! Tiyatro adamını buldun da ciddisini mi arıyorsun? Sen de mi ısmarlama yazan eleştirmen arıyorsun?

JaqLee
04-07-10, 06:40
İZMİR'DEKİ MEY TİYATRO'NUN İLK OYUNU CÜCENOĞLU'NDAN: "NEYZEN"

Özdemir Abicim benim.

İzmir'den döndüm, ayağımın tozuyla Beyoğlu'nda Saygı'nın yerine, “Akşam Sefası”na gittim. Bir büyük usta, bu ülkeye on numara büyükgelengillerden Mücap Ofluoğlu'nun konuşması vardı. Tiyatro anıları, Beyoğlu turu, gelmişler, geçmişler derken iki saat su gibi aktı gitti. Hıfzı Topuz, Kemal Bekir, Moris Gabay ve Mücap Ağabey aynı masadaydık, konuşma bittikten sonra bir kaynattık pir kaynattık, rakıları da devirdik.

İzmir'e gelirken seni ve yengemi göreceğim diye de pek keyiflenmiştim, ama Ören'e gitmişsiniz, görüşemedik, öpüşemedik. Efendim, İzmir'i “sebep-i ziyaretim” Mey Tiyatro nam bir tiyatro grubunun oluşmuş olmasıydı. Mey, malûm Yeni Rakı'nın üreticisi olan firma. Yani, Yeni Rakı sanata katkıda bulunmuş, bir tiyatro kurmuş. Özdemir Abi, hal böyle olunca bir gönendim, bir kasıldım, sorma gitsin. Bu güne değin altı ton rakı içmişliğimle, yeni kurulan bu tiyatronun sponsorlarından sayılırdım. Hiç tereddütsüz, kendimi öyle saydım.

Mey Tiyatro, ilk oyun olarak Tuncer Cücenoğlu'nun “Neyzen”ini sahneye koymuş. “Neyzen”, bildiğin gibi Neyzen Tevfik'in yaşam öyküsü. Anımsarsın eminim, oyun 1998 yılında Kültür Bakanlığınca Cumhuriyet'in 75. yılı ve Atatürk'ün ölümünün 60. yılı dolayısıyla düzenlenen yarışmalarda “Başarı Ödülü”ne değer görülmüş ve oynamaya Müşfik Kenter talip olmuştu. Afişleri falan bile hazırlanmıştı da, sonrasında sanırım Müşfik Kenter'in sağlık nedenleriyle oynanamamıştı. Tiyatrokare, 2000-2001 sezonunda Işıl Kasapoğlu'nun rejisiyle oyunu sahneye taşıdı.

Özdemir Abicim, Mey Tiyatro yapımı “Neyzen”i ameliyat masasına yatırmazdan önce Tuncer Cücenoğlu'nun metnine değinmeliyim. Daha önce de söylemiştim, Cücenoğlu, genellikle toplum kurallarına uymadan yaşamını sürdürmüş, dilinde kemik bulunmayan; sazını geçim kapısı haline getirmemek için direnmiş olan; yalnızca içinden geldiği zaman ney üfleyen, neyzenliğini geliştirmek kaygısını ömrü boyunca duymayan; sanat değeri kalıcı bir müzisyen olmak için uğraşmayan, ama neydeki başlıca ustalığının sazı iyi üflemesi olduğu da yadsınamayan; belirli müzik kurallarının dışına çıkan, ancak hep duyarak çalan; neyzenliğinin yanı sıra adını yergi ve taşlamaları ile de duyuran; yergilerini genellikle siyasal ve dinsel baskıya, çıkarcılığa yönelten, toplumdaki tüm haksızlıkları çekinmeden dile getiren; hayatının önemli bölümlerini zindanlarda, hapishanelerde, tımarhanelerde geçiren; Padişah saraylarında konserler veren, devlet adamlarının konaklarında hazır bulunan, yeri geldiğinde meyhanelerde çalan, sokaklarda alkol komasına giren ve tüm bu özellikleriyle Türkiye'de efsane bir kişilik olarak tanınan Neyzen Tevfik'in anlatımını evrensel yönlerle bezemiş. Tek kişilik ya da çok kişili oynanabilecek oyuna kıvrak diyaloglar dizmiş. Oyunu “Neyzen Tevfik üstüne bir tez” haline dönüştürmemiş, oyunu kurduktan ve söylemek istediklerini sıkıcı olmayan yollardan geçirerek izleyiciye verme biçimini seçtikten sonra, Neyzen'e ve çevresinde olup bitene kuş bakışı bakmış. Olayları ve karakterleri kendi süzgecinden geçirerek yansıtmış, inanılabilirliği göz ardı etmemiş. İzleyicinin anlatılanı, olayı ve olay ilişkisini iğreti bulmasını engellemiş.

Oyunu sahneye koyan ve oynayan İzmir Devlet Tiyatrosu sanatçısı Murat Çobangil, Neyzen'in kişiliğini, yaşam anlayışını ve yaşam karşısındaki tutumunu hiç kuşkum yok ki çok iyi incelemiş. Bu nedenledir ki, oyunu sahneye koyarken Neyzen Tevfik'in gizemli kimliğini göz ardı etmemiş. Yalnızca yazılarda yaşayan Neyzen Tevfik'lerin yanı sıra, bir de "ortalama birey"in dünyasında yaşayan Neyzen Tevfik'i düşünmüş. O Tevfik Fikret'i de, gerçek Neyzen Tevfik'ten oluşturulmuş bir "imge" olarak ele almış. "Efsane” niteliğini bu düzlemde öne çıkartmış.

Anlatım yöntemi olarak, Işıl Kasapoğlu'nun Tiyatrokare yapımında gölge oyunundan, kukladan yararlanmış olmasının aksine, kumaşlardan yararlanmış. Metrelerce kefen bezi…Galeri Z adlı kuruluş, sahneyi boydan boya, sağdan sola bezle donatırken, Çobangil seyirciye rakı ikram ederek interaktif bir etki yaratmış. Nedendir bilemedim, ruhunun sesine tapan Neyzen'in neyine hiç gerek görmemiş, ama Müge Sarışın adlı ıpıl sesli sarışın bir kıza gitar ve mandolin eşliğinde Rumca ve Türkçe şarkılar söyletmiş. Böylelikle, belki de bir “Yabancılaştırma Etmeni” denemek istemiş. Dörder kişilik semah ve sema gruplarıyla Neyzen'in Bektaşiliğinin ve Mevleviliğinin altını çizmiş.

Özdemir Abicim, grupların oyun başlamazdan önce sahneye gelmelerini, kişilerin sağda solda değişik biçimlerde yere uzanmalarını seyircinin önünde yapmamalarını yeğlerdim doğrusu. Ya da oyunun perde ile oynanmasını dilerdim. Sahnelenişte değineceğim fazla bir şey olmaması vallahi pek sevindirici.

Dekor ve Kostüm Tasarımını yapan Galeri Z içinse söyleyeceğim çok şey var. Yeni Rakı bu oyunu finanse ediyor diye her fırsatta Yeni Rakı reklamı yapılmaz ki a canım! Haydi dönemin rakı şişelerinden bulamadınız diyelim, sarı kapaklı günümüzde kullanılan üzeri etiketli Yeni Rakı şişesi de kullanılmaz ki! Ya o bezlere sarılmış, ancak arkadan ışık geldiği için ne olduğu daha oyun başlamadan anlaşılan devasa plastik, şişme Yeni Rakı şişesine ne demeli! Neyzen, Mösyö Pepo diye onun önüne gidiyor, “Şeyhim” diyerek onun önünde eğiliyor, gruplar onun önünde secde ediyor ve en sonunda Neyzen örtüyü indiriveriyor, altından Yeni Rakı şişesi çıkıyor. A na na na!.. Hani, çocukluğumuzun panayırlarında motorcu amca olurdu. Bir fıçının içindeymişçesine duvarda hızlanarak motosikletini sürer, en sonunda da göğsünden küçük bir Türk bayrağı çıkartır, alkışı alırdı. Vallahi aynen… Ne gerek var? Sonra, Neyzen'in giydiği ceket “Split” etiketli olur mu ayol?

Ali Rıza ve Özgür Özbilgiç çiftinin ışık tasarımları, üzerinde konuşulamayacak kadar kötü. Tarkan Erkan'ın Dans Düzeni iyi.

Murat Çobangil'in oyununa gelinceee… Çobangil, hiç kuşkum yok ki yetenekli ve iyi bir oyuncu. Neyzen ile çok iyi özdeşleşmiş. Role de yakışmış. Neyzen'in ufkunu sınırlayan öğeleri, ışıksızlığını, ışıksızlığın getirdiği çözümsüzlüğü, kişiliğini, yaşam biçimini ve yaşam karşısındaki tutumunu aynen sahneye koyuşunda olduğunca yorumlarken de iyi yakalamış. Neyzen'i sıradan bir "lümpen" olarak canlandırmıyor. Sahnede yetenekli, zeki, büyük çoğunlukça önemsenen, ne varsa tümünü elde edebilecek konumda; asla zavallı olmayan bir Neyzen var. Murat Çobangil'in yorumundan anlıyoruz ki, Neyzen'i sürdürdüğü yaşam biçimine zorlayan yok. İstediği an, bambaşka bir noktaya ulaşabilir o. İsteyerek yapmıyor bunu. Sunulan olanakları elinin tersiyle itiyor, dahası ezip geçiyor.

Murat Çobangil, eylemi öne geçirmiş. Genelde abartısız, sade bir oyun veriyor, ama genellikle çok bağırarak oynuyor. Sürekli yüksek ses, doğal olarak “articulation” hatalarına neden olmakta. Hal böyle olunca sesin duygu ve kişiliği yansıtma görevi de kalmıyor. “Ağrılarım” sözcüğü “sağrılarım” gibi anlaşılıyor, “Nihansın dideden ey mest-i nazım”, “Niyan sındide eymest inazım” oluyor. Şiirler “cresendo” okununca anlama-anlaşılma zorluğu çekiliyor.

Murat Çobangil'in, asistansız çalışmaktan kaynaklandığına inandığım bu kusurunu derhal “bertaraf” edeceğine zerre kadar kuşkum yok Özdemir Abi. 2005-2006 sezonunda İzmir'e gene geleceğim ve bu oyunu bir kez daha, ama o kere mutlaka seninle birlikte izleyeceğim. Sen, yeter ki oyuna hangi gün gideceğini iki gün önceden bana söyle. Ben vallahi atlar gelirim. Murat Çobangil: “… Esir iken mümkün müdür ibadet? / yatıp kalkıp sen Atatürk'e dua et! / Senin gibi dürzülerin yüzünden, / Dininden de soğuyacak bu millet!” dediğinde birlikte hüzünleniriz. “İşgaldeki hali sakın unutma, / Atatürk'e dil uzatma sebepsiz. / sen anandan yine çıkardın ama, / Baban kimdi bilemezdin *********!” dediğinde de günümüz *********lerini gözümüzün önüne birlikte getiririz.

JaqLee
04-07-10, 06:40
OYUN ATÖLYESİ: Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü
TİYATROCULARA "HAV HAV" DAVASI
(Yalnız Kalmış Aşka İlk Söylev)

ELEŞTİRİ: Jeenne d'Arc'ın Öteki Ölümü!

Oyun Atölyesi'nin uzun zamandır oyunlarını izlememiştim. Usta oyuncu Haluk BİLGİNER' in kendi kariyerinde harikalar yarattığı bu kurguyu seyrederken insani boyutlarda, tanrı ve doğa ilişkilerini kurguladım zihnimde. Daha önce Jım Kerry' nin başarılı tanrı oyunculuğundan sonra, tiyatroda bu denli cesur bir olayı izlemek; fikir dünyamı bütünüyle cezbetti. Zaten oyunculuğu hiçbir zaman tartışılmayan Haluk BİLGİNER' in dışında bu rolü başarıyla sürükleyecek ikinci bir tiyatrocu gelmedi aklıma. Bazen İngiltere'de aldığı oyunculuk eğitimini yurdumuzda da alsa bu kadar başarılı olur muydu? Sorusuna takılıp duruyorum.

Oyunun yönetmenliğini Kemal AYDOĞAN üstlenmiş. Kurgulaması fena değil. Dünyanın içinde bulunduğu trajedi, toplumsal problemler yerine irdelenmiş. Sahnede Haluk BİLGİNER, Güven KIRAÇ, Tülay ÜNAL o kadar başarılıydı ki yönetmenin uyarlaması, ustalıkla epeyce yükselmişti. Yönetmen oyuna uysal bir hava katmıştı. İnsanlığın süregelen olaylarını iki saat gibi kısa bir döngü içinde irdelemiş, hatta karar verme mekanizması tanrı, sahnede senden benden biri oluvermişti. Zaten insanlar olarak hep elde ettiğimiz tüm olguları birinin bize verdiğini sanırız. Bu hep böyle devam etmiştir. Oyun tam bu noktada insanın elde ettiği olguları, yine insanın kendi becerisiyle kazandığını aktarıyor bizlere. Tanrının yaşanılan trajedilere nasıl yaklaştığı gösteriliyor oyun boyunca.

Haluk BİLGİNER tanrı rolünü canlandırırken pekte lükse kaçmamış. Yani tanrı gizemlerin doruğundan çok, klişeleşmiş bir takım hislerin oluşumundan meydana geliyor. Sahnede aktarmak istediği ile seyircinin düşündükleri özdeşleşmiştir. Zaten oyun içinde gözden kaçmayacak unsur; yaşanılan bir takım insanlık olaylarına ironi yapması. Sahne bütünüyle sadelikle donatılmış. Çok fazla göz alıcı unsur bulunmuyor. Işıkta yerli yerinde kullanılmış. Zaten bu kadar ustanın bulunduğu bir oyunu eleştirirken insan iki kere düşünmeli bence.

Güven KIRAÇ elinde baltayla dolaşan cellatı simgelerken, ciddi anlamda bu role yakışmadığını düşündüm. Öyle ki korkunun vermek istediği ifade, bu denli uysal bir yüz için pekte başarılı bir uyum değil. Bu ayrıntı beklide oyuna yumuşak bir hava vermek içindir. Ama yinede rolünün hakkını fazlasıyla veriyor. Sevgili Güven KIRAÇ' ı sahnede izlemek, sinemada seyretmekten daha keyif verici. Tülay ÜNAL için söylenecek tek cümle olduğunu düşünüyorum: Harika! Bana kalırsa bu yılın en iyi kadın oyuncu adayı olmasına çok yaklaştı. Oyunun konusuna çokta değinmek istemiyorum. Olayı biraz örtülü anlatarak oyunu seyretmek isteyenleri etkilemek istedim. Bu denli ilginç konuyu seyircisiyle paylaşan Oyun Atölyesi'nin bu oyununu az biraz tüm tiyatro delilerinin izlemesini isterim. Sahnede anlatılanla gerçek boyuttaki insani yaşam ne kadar da örtüşüyor!

EKİN TİYATROSUNA "HAV HAV" DAVASI

Yanılmıyorsam 3 eylül sabahı bu ülkenin yetiştirdiği ender insanlar, belli bir kurumdan belli bir tarih için uğraş içinde didişip durdular. Nasıl olsa her şeyimizle tam bir Avrupa devleti olmuştuk ya(!) Kanunlar 1 gecede oluşmuş, özgürlükler güneşle beraber doğmuştu topraklarımızın üzerine! İşte özgürlükler ülkesinden ilk dip not bizlere: Ankara Ekin Tiyatrosu Sanatçıları, 5 Ekim 2002 tarihinde Kocaeli İzmit Sabancı Kültür Merkezi'nde sergiledikleri ve 12 eylül döneminde bir polis sorgulamasını konu alan "Gizli Örgüt Nasıl Kurulur" isimli oyun nedeniyle yargılanıyorlar. Vay vay vay!... Özürlük güneşi doğmamış henüz! Zavallı, bulutların arasında kalakalmış öylece!

Şimdilik bu konu üzerinde çokta olsa yoğun biçimde duranımız yok. Oyuncuların açıklamalarına gelince:
"İfademizi verdik, bize oyunda polisi aşağılayacak öğeler olup olmadığını, "hav hav" deyip demediğimizi sordular. Biz de iddiaların aksine oyunda tüm polis teşkilatına dair bir aşağılamanın olmadığını, ayrıca polis üniforması değil; siyah takım elbise kullanıldığını belirttik."

Oyunu izleme onuruna ulaşan birisi olarak, oyunun konusuyla ilgili kısa bilgiler vermeliyim. Oyun, gözaltına alınan bir avukatın 12 eylül döneminde nasıl sorgulandığını ve 16 uydurma örgütü kurmaktan nasıl sorumlu tutulduğunu anlatıyor. Hicivler, göndermeler bolca yer teşkil ediyor oyunda. Hatırladığım kadarıyla yaşanılan bu olayda tümüyle gerçek! Sözüm ona ortada yalan bir trajedi yok! Gelelim şu "hav hav" işine. Bir kere sanattan epey uzak kalmış TCK gözünü açsında bir baksın tiyatroya. Eğer bir olayı hicvediyorsan mutlaka alay, ironi olacaktır konuda. Aman efendim, olur mu hiç? Şu beğenmediğimiz Ermenistan'da dahi o kadar geniş sanat görüşü var ki anlatamam! Bir festivalde izlemiştim, kendi kiliselerinde yaşanan çarpık kadın ilişkilerini anlatıyorlardı. Düşünün rahibelerin orgazm sahnesi bile ayrıntıda kullanılmıştı. Erivan Devlet Tiyatrosu idi grup! Şimdi de bizim ülkemize bir bakın. Neymiş, sen sahnede bir polisi(!) "hav hav" diye aşağılayıp; kocaman teşkilatın onuruyla oynamışsın! Peki o gözaltında onuruyla oynanan avukat dava açsaydı ne olacaktı? Ve onuruyla oynanmış binlerce insan…

Ekin Tiyatrosu Genel Koordinatörü Yılmaz DEMİRAL da yargılanmayı şöyle anlatıyor:
"bizim sergilediğimiz oyun yaşanmış bir olayı konu alıyor. Çayıralan'da Şakir KEÇELİ adlı bir avukatın 12 eylül döneminde nasıl sorgulandığı, nasıl 16 örgüt kurmaktan yargılandığı anlatılıyor. İşkence varsa elbette eleştireceğiz…"

10 tiyatro oyuncusu ve bir eğitim-sen yöneticisi, sergilenen oyunda polis üniforması giyerek "hav hav" denildiği iddiasıyla eski TCK' nın 159.maddesi uyarınca 3 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanıyor. Yeni TCK' nın 301.maddesine göre ise 6 aydan 1 yıla kadar hapis cezası isteniyor.

Avrupa Birliği'ne girecek aday ülke Türkiye'den kısa bir anektot işte! Bu olayı yazarken aklım şöyle biraz eskiye gitti. Bir Avrupa ülkesi olma hayali peşinde koşan Osmanlı Devleti Abdülhamit zamanında olmadık sebeplerle sanatçılarına zulmetmiştir. Namık KEMAL bir oyunu yüzünden Kars'ta, Magosa'da sürgünlerde ölmüştür. Bakın şu yalancı tarihe, nasılda tekerrür ediyor öyle!

Yalnız Kalmış Aşka İlk Söylev

O''nu ilk gördüğümde beyaz bir gelincik vardı üzerinde. Sahneden yeni düşmüş şaşkın bir eleştirmen olarak, uzunca süren yolculuğun yorgunluğundan sıyrılmıştım. Aslında baktığım her insan az biraz yalan konuşur gibiydi… Yeni arayışların içinde seyrettiğim düzmece aşkları hatırlıyordum. Gençtim, görünüşüm pekte yaşlı değildi. Aileme kalsa 23 yaşında bir dahi, bana kalsa 16 yaşında elinde ney çalan tiyatro sübyanıydım! Gençtim, gençliğimden ödün vereli çokta uzun zaman yaşamamıştım halen! 4 yılı geçirdiğim sevgilinin tiyatro aşkı yüzünden bir sabah şu notu yazdığını, ardına bile bakmadan çekip gittiğini hatırlıyorum: "sen gerçek aşkı bulmuşsun. Sahnedesin artık…"

Ortalıkta gri bulutlar seyreliyordu. Yıllardır görmediğim psikolok arkadaşımın saçlarına bakmıştım önce. Nasılda rengarenk olmuşlar, aman Tanrım! Yalnız yaşamak yarıyordu insana. Ellerine oje sürüyordu. Çekinmedim sordum bu değişikliğin sebebini. Bana söylediği tek cümle: aşk! Bu sözcükten ayrı kalalı epey zaman olmuştu. Neredeyse hiç duymadığım bir oyun gibi çocuklaşıp susmuştum yanında. " Neler değişti yaşamında?" diye soru sordu. İşte korktuğum olay başımdaydı artık. Hiç, dedim; kocaman bir hiç! Değişen olsa olsa zayıflamış halimdir, diye mırıldandım kendimce. Tiyatro öylece devam ediyor; Anadolu'da geçirdiğim yıllardan sonra artık bütünüyle kendimi tiyatroya verdim, deyip sustum! Hiç cevap gelmedi karşımdan. Arabayı eski bir park alanına çekip "Birinci Kat Cafe" ye geçmiştik. Nöbetçi kalan lokanta misali sipariş alınmadan kahvaltımız geldi önümüze. Artık sana da birisi lazım, diyesiye yedi yemeğini. Sonra da bu festivalin ne amaçlı olduğunu sordu, hiç beklemeden kendi verdi cevabını: Tiyatro aşkı için değil mi? Evet, dememe bile fırsat vermeden alaylı bir gülümseme belirdi yüzünde. Sonra festivali düzenleyenlerin beni nereden alacaklarını sordu. Bir tiyatro sahnesinin önünden, dedim; ama artık gitme vaktimin geldiğini anlamıştım. İşe geçecekti nede olsa! Eşyalarımın bir bölümünü yanıma almadan arabasında bırakmıştım. 3 gün sonra tekrardan buluşacaktık, sözleşmiştik. Bursa'da uğrayacağımız eski arkadaşlarımız vardı ve hep nedense eski kalıyorlardı zihnimizde!

Arabada yol alırken yanımda oturan bayanın gözlerine bakmak geliyordu içimden. Daha dün danışma yaptığım eski hastamın sorunlarını görür gibiydim yüzünde. Acelece dosyalar çıkarıp, grubu hakkında bilgiler sunuyordu. Bir yandan da şoförle sohbet edip, benim kim olduğumu, ne için burada olduğumu anlatıyordu. Beni almaya geldiğinde yüzündeki şaşkınlığını gizlememişti. Ne de olsa eleştirmendim ya, kelli felli giyinmeliydim. Birazda yaşlı olmalıydım! Araba yol boyunca engebeli yerlerden geçti. O güzelim şehrin görünmeyen kasislerinde savruldum hep. Bir yandan elimdeki dosyayı inceliyor, bir yandan da kimlerle karşılaşacağımı düşlüyor idim. Derken kalabalık bir kapıdan geçip, kalacağımız otelin önünde durduk. Arabadan bir an önce inip odama geçmek istiyordum. Odama yerleşirken çevreme bakındım, tanımaya çalıştım kısa süreli evimi. Resepsiyondaki kadın kimlik bilgilerimi doldururken tuhaf biçimde kısa süreli düşünmüştü. O kadar yorgundum ki anlayamamıştım kadının niye böyle davrandığını! Hızlıca odama geçip derin bir uykuya dalmıştım. O on beş dakikalık rüya… Gülümsemesi yüzünden eksilmeyen bir bayanın elini saçlarımda gezdirmesi… Sadece hayal et diyerek çaresizce susması… En önemlisi o'nu tekrardan görecek oluşum… Odamdaki telefonun çalmasıyla açtım gözlerimi. Önce çok şaşırmıştım; çünkü nerede olduğumun farkına varamamıştım ilk önce. Biz psikoloklar buna, kısa süreli hafızanın etkinleşmemesi derdik. Telefonu kaldırıp konuşmaya başlamıştım. Arayan kişi beni festivale davet eden bayandı. Görüşmemiz gerektiğini anlatıyordu. Görüşecektik. Çabucak üzerimi değiştirip odamdan çıktım!

O rüyanın etkisinde hala kendimi bulmaya çalışırken, oturduğum odaya o geldi. Evet oydu; rüyamda elini esirgemeden saçlarımda dolaştıran kişiydi o. Esmerdi. Aynen rüyamdaki gibi... Gülümsüyordu. Aynen rüyamdaki gibi… Deli doluydu. Aynen rüyamdaki gibi… İsmi benimki gibi farklıydı. Aynen rüyamdaki gibi… Kalbimin atışlarına engel olamıyordum. Türkiye'yi dolaştığım o aylarda hiç böylesine heyecan duymamıştım! Tiyatrocuydu… Aynen rüyamdaki gibi…

JaqLee
04-07-10, 06:40
TRAJİKOMİK BİR İKTİDAR OYUNU: "BELDEN AŞAĞI VURMAK"...

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, Amerikalı yazar Richard Dresser'in Nihal Geyran Koldaş tarafından “Belden Aşağı Vurmak” olarak dilimize kazandırılan oyununu sahneliyor. “... olarak dilimize kazandırılan” derken elbette serzenişim var. Bu oyun bültenlerine, neden eserin özgün adını da yazmazlar, şu yaşıma geldim, bir türlü anlayabilmiş değilim.

KARAKTERİMİZİN BİZİ TANIMLAMASI

Oyun başlamadan önce, broşürün arka kapağında: “Dünya bir hapishane ise koşullar gayet iyi, değilse felaket” ünlemini görünce önce irkildim. Yok, ünlemin anlamını anladım anlamasına da, bu çeviriyi Nihal Geyran Koldaş'ın yaptığına asla ve “kat'a” ihtimal veremedim. Oyunun çevirisi de böyleyse vah bize, vahlar bize dedim (içimden).

Oyunu izlerken aklıma şey geldi. Hani bir üvnseritnede ypalaın arşaıtramya gröe, kleimleirn hrfalreiinn hnagi srıdaa yzalıdkılraı ömneli dğeliimş. Öenlmi oaln brincii ve snonucnu hrfain yrenide omlsaımyış. Ardakai hfraliren srısaı krıaışk oslada ouknyuorumş. Çünkü kleimlrei hraf hraf dğeil bri btüün oalark oykuorumuşz. Hah, hah, haaa! Bakın nasıl da düzgün okudunuz değil mi! İlginç olduğunu da kabul buyurun lütfen. Dilerseniz bir de deney yapalım. Kendinizi bir cümle olarak düşünün. Hatta kafanız karışıksa, yukarıdaki cümle olduğunu varsayın. İlk ve son harfleri karakteriniz olarak kabul edin. Aradakiler ise, düşünceleriniz, duygularınız, bilgileriniz, sözleriniz olsun. Aradakiler ne kadar değişse, ne kadar karmaşık olsa, baştakiler, yani karakterimiz bizi tanımlıyor! İşte mesele de burada!

MESLEKİ REKABET BU KADAR MI ZOR Yönetmenin broşür için yazdığı kısa bir yazı var. Richard Dresser'in oyununun mesleki rekabet ve tatmin olma girişimleri üzerine olduğunu söylüyor orada. Oyun da zaten adları genellenmiş kahramanlar arasında geçmekte. Umut dolu başlangıçlar... başlangıçlar... başlangıçlar...

BAŞLANILAN NOKTAYA DÖNÜŞÜN ACI PARODİSİ Nerede olduğu, ne ürettiği belirsiz bir işletmede iki memur ve bir amir arasında oynanan trajikomik bir iktidar oyunu bu oyun. Kendine, başkalarına, topluma güvensizliğin insanı ittiği saçma durumlar... İnsanların kariyer uğruna neler yapabileceklerine dair, iş yaşamını sorgulayan iyi bir örnek. Başlanılan noktaya bir başka biçimde varışın acı bir parodisi de diyebiliriz. Belki de, tanrısal düzeyde yaşanan arkaik trajedinin modern bir anlatımla reddi.

Ergün Işıldar'ın oyun broşürüne yazdığı önsözden kendisinin Kierkegaard'ın “Ekstatik Söylev”inden yola çıktığı anlaşılıyor. Helal olsun, iyi yakalamış. Sonucu ne olursa olsun, giriştiğimiz her işten pişman oluyoruz. Doğrudur, yakalanmış bir balık, kovaladığımız balık olmaktan çıkıyor. Pişmanlık yaşamamak için, yürümeden önce durmasını bilmemiz; önümüzden geçip gidenler arasından seçebilmesini öğrenmemiz gerekiyor. Bilmezsen, öğrenmezsen n'olur? Neler olmaz ki!

SOYUT DÜŞÜNMEYE KARŞI SOMUT DÜŞÜNÜŞ İşi biraz deşeyim. “Varoluş, somut, öznel ve uyanık insanın yaşamıdır." İnanır mısınız, bu oyunu izlerken Kierkegaard'ın varoluş derken ne anladığını daha iyi “anladım”.
İlkin soyut düşünmeye karşı somut düşünüşe yöneliş...
Soyut düşünmede varoluşla ilgili kaygılarıyla birlikte tek kişinin unutulmuş olması...
İkincil olarak nesnel düşünceye karşı çıkış...
Nesnel düşüncede kişisel tutkunun, sevgi ve nefretin, ilginin, kısacası her içten olan şeyin öldüğüne inanış...
Neyse, uzatmayayım. Özet olarak: "Yaşamını boşuna harcama, günlerini öldürme, uyku içinde geçirme, uyan ve insan ol" düsturu.
KARARTMALARA İTİRAZIM/IZ VAR
Oyunun dekor-kostüm tasarımlarını yapan Sabahat Çolakoğlu'nu soracak olursanız, Hanrahan ile Dobbitt'e neden bedenleriyle uyumsuz ölçülerde kostümler giydirdiğini doğrusu anlayamadım. Herhalde bir bildiği vardır. Bir de, Hanrahan birinci perdede: “... pencere kapanmıyor,” diyor, ben oyun boyunca pencere nerede, göremedim. Bunların dışında tasarımları kötü değil. Mertold Salt'ın müzik tasarımı iyi. Ersin Aşar'ın efekti mükemmel. Oynanan oyunla ışığın ilintisi, eylemleri desteklemek, vurguları ortaya çıkarmak, ritme yardımcılık etmek açısından önemliyse İlhan Ören'in ışık tasarımını başarılı saymak olası değil. “Black out”lar tempoyu önemli oranda düşürüyor. Bana sorarlarsa, “black-out”lar derhal düzeltilmeli. Nihal Geyran Koldaş'ın çevirisi iyi üstü.

ERGÜN IŞILDAR' DA, OYUNCULAR DA KUTLANMALI
Ergün Işıldar, kutlanası bir çalışma yapmış. Tüm dikkatini toplayarak oyunun canlandığını, hareketlendiğini görmüş, oyuncuları yönetmeye başlamakta fazla kişisel davranmamış. Erhan Abir, Merkin'i iyi incelemiş ve iyi çözümlemiş. Merkin'in acizliği, yüzsüzlüğü, yüzsüzlüğü hiç çekinmeden göze alışı Erhan Abir'in yorumunda çok belirgin. Can Başak, Hanrahan'ın duygularıyla, bu duyguların anlatım yöntemlerini pek güzel belirlemiş. Can Başak'ı, rol aldığı her oyunda sesi ve hareketiyle daha ilk adımda rolüne girmesiyle tanıyıp belleyebiliyoruz artık. Hanrahan'ın iktidara yakınlığı kadar uzaklığını, güçlülüğü kadar güçsüzlüğünü, katılığı kadar duygusallığını nefis dengelemiş. Sezon be sezon kendini aşan Yıldıray Şahinler, içindeki istek öğesini heyecanlanmak eyleminden başarıyla ayrıştırmasıyla gene öne çıkmakta. Dobbitt, Yıldıray Şahinler'de tam olması gerektiği kadar. Ne eksik, ne de fazla.

Özetlemem gerekirse, “reprise” oyun “Belden Aşağı Vurmak”, kesinlikle bu sezonun da iyi oyunları arasında anılacak. Bu arada, oyundan çıkarken aklıma geliveren bir fıkrayı, sizlere de anlatmadan geçmek istemiyorum. Belki bilirsiniz, hani Sokrates ve eşi bir türlü geçinemez, gürültüsüz patırtısız bir gün geçiremezlermiş. Hatun, bir gün Sokrates'e gene vermiş veriştirmiş, ağzına geleni söylemiş. Sokrates'te çıt yok!.. Delilenmiş, bir kova suyu alıp, Sokrates'in başından aşağıya boca edince, Sokrates kendi kendine mırıldanmış: “Bunca gök gürültüsünden sonra, zaten bir sağanak bekliyordum.”

JaqLee
04-07-10, 06:40
"Parmaksız Salih"...

Devlet tiyatrosundaki belirsizliklerden sıkılmış 20 ekimi beklerken bilet almaya gittigimde daha önce izlemiş olduğum seyir tiyatrosu oyuncularının (S.T.O.) (Parmaksız salih) 'nun yeni oyununun olduğunu ögrendim. Heycanla bilet olup olmadığını sordum. yer oldugunu fiyatınında 10 ytl oldugunu söylediklerinde biraz duruldum. bir tiyatro için özellikle kendi şehrindeki bir oyunun neden bu denli yüksek olduğunu sorduğumda alınan tüm biletlerin PAKİSTAN'daki depremzedelere gidicegini söylediler. tüylerim diken diken olmuştu.

Oyun yine bekledigim gibi güzel geçmişti. ama bu sefer oyunun içerigini eleştirmeyip; Oyunun yaptıgı yardım beni inanılmaz duygulandırmıştı. 2004 senesinde amatörlükten sıyrılıp profösyönel olarak işine devam eden bu tiyatro grubu bence herkesin kendi alanında yardım ettigi gibi bu sanat kurumuda oynadıgı oyunun gelirinin ordaki depremzedelere bağışlaması, üstelik belediyeden herhangi bir yardım almadan kimseye hava yaparak sağa sola duyurmadan işini mükemmel yapmıştı.

Dikkatimi çeken diger bir nokta ise ; önceki oyunu izlemeye gelenlerden bir kaçı tanıdık gelmişti . sanırım uzun yıllar oyun oynamak la Gaziantep'te bir seyirci potansiyeli etmişler . helalı hoş olsun. oyunu izledikten sonra konuşma fırsatı yakaladıgım sahne amiri ve yönetmen yardımcısı İhsan ATA yı tebrik ettikten sonra bu fikrin nerden kaynaklandığını sordum. ''18 agustos depremini unutmamız gerektigini hatırlattı'' Gerçektende dedigi dogruydu yıllar öncesinde aynı durumdayken Pakistan elinden geleni yapmıştı. yapmasa bile din , dil ,ırk hiç önemli değil insan olması önemli , bir insan olarak bunu yapmamız gerekiyordu, kutladım.

Bunu yazıyorum çünkü insanlar için sanki hayat devam ediyor, yine oyunlarını oynayıp, yada izledikten sonra evlerine gidip sıcak yataklarında uyuyorlar. nasıl uyuyorlar hayret ediyorum. Devlet tiyatrosu yine trilyonları özel tiyatrolara bağışlamış . tabi yine büyük payı alan belli başlı isimler !!! peki bu kadar destek alan tiyatrolar ; neden bir ayaga kalkıp bazı şeyler yapmayı düşünmüyorsunuz. ödenegi aldıktan sonra oyun oyna sonra otur , televizyonlarda trilyonları götür. Böyle sanat olmaz , olmamalı ödenek almayan kendi imkanlarıyla geçinen insanlara sanat kurumlarına nasıl yüzünüz tutacak onlara biz tiyatro yapıyoruz nasıl diyeceksiniz. onlara işini ögretmek belki haddini aşmak,saygısızlık olur ama eleştiri yapmamada herkes saygı gösterecektir diye düşünüyorum. Fikir ve eleştirilere açık olan insanlar oldugunu düşünüyorum.

Eleştirilerimde yazar ve eleştirmen olan sevgili yaşam kaya ve tiyatrom.com'un sahibi erturgrul timur'un Destek oldukları içinde içten sevgilerimi iletmek isterim.

JaqLee
04-07-10, 06:41
Devlet Tiyatroları'yla ilgili gelişmeler ve sezonun ilk oyunu "Ayyar Hamza"...

"Sanat bir direniştir; yaşamdaki tüm kötülüklere"

Bu tiyatro sezonuna gireceğimiz sıra, Devlet Tiyatroları'nın yönetim kadrolarında köklü değişiklikler yaşandı.

Genel Müdür Lemi Bilgin'in yerine Mine Acar'ın getirilmesiyle başladı her şey. Adeta bir çorap söküğü gibiydi sonrası.

Trabzon Devlet Tiyatrosu da bu beklenmedik gelişmelerden payını aldı. Müdür Murat Gökçer'in istifasının ardından, yerine Trabzon Devlet Tiyatrosu sanatçılarından Kadri Özcan getirildi. Buradaki oyuncuların büyük bir kısmının atamaları da farklı illere yapıldı…

Birdenbire, “siyasi müdahale” sonucu oldu bunlar… Hayata, insana dair her şeyi bize, birebir anlatan; gelişmemizi, dönüşmemizi sağlayan sanatın bu önemli dalı adına kaygı duyduk ve de duymaktayız…

Bu beklenmedik atamalar, sanata duyarlı pek çok insanın tepkisine yol açtı. Tepkilerin dile getirildiği basın açıklamaları yapıldı, imza kampanyaları düzenlendi. Devlet Tiyatroları'nda oyunları sergilenen oyun yazarları, bu tür tepkilerinin yanı sıra, oyunlarını da çektiler.

Bu sıcak gelişmelerin hemen ardından da tiyatro sezonu başladı. Doğal olarak, dikkatler yine tiyatroya, bu dönemde sergilenecek olan oyunların içeriklerine çevrildi.

Trabzon Devlet Tiyatrosu, 7 Ekim'de “Ayyar Hamza” adlı komediyle perde açmıştı…Yeni müdür Kadri Özcan'ın ve yeni oyuncuların, bu oyun sonrası fuayede biriken konuk seyircilerle kurduğu sıcak diyaloga rağmen, önceki oyuncuların yokluğu burukluk yarattı.

Kadri Özcan'ın ilk zamanlardaki söyleşi ve basın açıklamalarını takip etmeye çalıştım. Özellikle de gazeteci arkadaşım Yakup Karbuz'la yaptığı söyleşi, yaşanan bu olumsuzlukları destekler şekilde serzeniş doluydu… Bu ani çıkışlarından dolayı tepki mi aldı bilemiyorum, daha sonraları, sadece gerçekleştireceği projelerden, bu şehre sanat yoluyla katacaklarından söz eder oldu.

Bu yeni dönemde; bu şehirde tiyatro adına iyi şeyler yaşanacağını, buradaki repertuar kurulunun seçeceği oyunlarla ve olanca gayretleriyle daha fazla seyirciye ulaşacaklarını, hatta tiyatro seyircisini “yetiştirmeyi” hedeflediklerini vurguladı.

Umarım, Trabzon Devlet Tiyatrosu'nun her zamanki çizgisiyle bağdaşan kaliteli oyunlar sergilenir. Biz de, Trabzon'da, sanatın bu önemli dalından, gerçek anlamda faydalanmaktan mahrum edilmemiş oluruz…

Ayyar Hamza:

6. Karadeniz'e Kıyısı Olan Ülkeler Tiyatro Festivali için hazırlanmıştı bu oyun. Her festival oyunu gibi, bir sonraki sezonun açılış oyunu oldu…Yaklaşık bir aydır da Trabzon Devlet Tiyatrosu Haluk Ongan Sahnesinde seyirciyle buluşuyor. Bazı oyunlar vardır, yazarının sustuğu yerden, bir başkası başlar söze. Kendi düşlerini harekete geçirir…Yaratıcı yazarlarının olmadığı yıllarda, kahramanlarının neler yaptığı konusunda ışık tutar bize. Geçen yılın oyunu “Üç Hayat Sonra”yı buna örnek verebilirim. “Ayyar Hamza” adlı komedi ise, esin kaynakları yönüyle ilginç.

Oyunun yazarı Ali Bey, Fransız komedi yazarı Moliere'nin “Scapinin Dolapları “ adlı eserinden uyarlamış bu oyunu. Moliere de Latin komedi şairlerinden Terence (İ. Ö 194-159) tarafından yazılmış olan “Phornion” adlı eserinden etkilenmiş. Anlayacağınız, üç düş insanın katkısı var “Ayyar Hamza”da.

Türk yaşam ve adetlerine göre uyarlanan bu oyunun yönetmeni Münir Canar… Oyunda; Halil Ayan, Cemalettin Çekmece, Birkan Görgün, Kadri Özcan, Meltem Gülenç, Rojda Demirer, Fatih Tokgöz, Suat Karausta , M. Ceyhun Gen, Ceren Demirer ve Duygu Tokgöz rol alıyor.

BOyunun konusu şöyle: İki tüccar; Muhterem Efendi (Halil Ayan) ve Zuhuri Efendi (Cemalettin Çekmece) zenginliklerine zenginlik katmak amacıyla, oğullarını kendi istedikleri kızlarla evlendirmeye kalkışırlar.

Ama oğullarının; Sena Bey (Birkan Görgün) ve Nimet Bey'in (Kadri Özcan) itirazı vardır buna. Kendi sevdikleri bayanlarla “izdivaç” yapmak arzusundadırlar. Cesur kişilikler olmadıkları için de tepkilerini karşılıklı diyalogla değil, farklı yollarla dile getirirler. Hamza (Fatih Tokgöz) ve Yaver'in (Suat Karausta) de büyük yardımlarıyla, türlü oyunlar oynarlar babalarına…

Evlenmek istedikleri bayanlar da aslında Muhterem Efendi ve Zuhuri Efendi'nin küçük yaşlarda izlerini kaybettikleri kızlarıdır. Türk filmlerini aratmayan bu tür rastlantısal gelişmelerden oğullar memnun, babaları da “kazançlı” çıkacaktır,

"Ayyar Hamza”, güldürürken kara kara düşündüren oyunlardan biri değil. Doğallıkla harmanlanan bütün o komik sözlerin, hareketlerin ardında; bizi uyaran, uyandıran, isyanlarımıza, dünyayı değiştirmek arzumuza biraz olsun değinen bir taraf yok. Sadece seyirciyi güldürmeyi, hoşça vakit geçirmesini sağlamayı amaçlıyor.

Oyun, güncel yorumlarla, taşlamalarla süslenmiş. Ama bu oyunda rolü olan yeni tiyatro müdürünün, rolü gereği; süflözü atıp, yerine çıtır birini alabileceğini söylemesi, oyunculardan birinin medyatik oluşunun ifade edilmesi, Trabzonspor'a atıfta bulunulması vb. replikler, sıradan bir gerçeğin altını çizmekten öteye geçemiyor.

Dediğim gibi, güldürmeyi amaçlayan bir oyun “Ayyar Hamza”. Bunu da fazlasıyla başarıyor… Seyirci koltuğunuzda hiç sıkılmaksızın, dakikalarca oyuna konsantre oluyor, katıla katıla gülüyorsunuz. Ne dert kalıyor, ne de tasa!.. Gerçekten de, gündelik yaşamın dertlerinden arınıyor, dünyanın pervasızca süregelen tüm tatsız gelişmelerinden uzaklaşıyorsunuz…

Toplumsal bir bildirisi olmayan, seyircisine; düşünme, yargılama ve karar verme imkanı tanımayan, eleştirellikten uzak bu tür sanat eserleri hep düşündürmüştür beni.

Dünyada onca haksızlık yaşanırken, ardı gelmeyen savaşlarla, ortalık kan gölüne dönüştürülürken, insanlar açlık ve sefalete terk edilirken, doğal afetlerle on binlerce insan saniyeler içinde, büyük acılarla yeryüzünden yok olurken, bir o kadarı da en soğuk mevsimlerde bile, aç ve açıkta kalırken, böyle oyunların yazılması, sergilenmesi ve seyredilmesi doğru mu? Ne kazandırır bize? Çevresine, dünyaya duyarlı insanın beğenisine hitap eder mi? Birikmiş isyanlarımızı törpülemekten, dünyayı olduğu gibi kabullenmeyi salık vermekten öte nesi var?

Her şeyin, ama her şeyin duyarlılık dolu yüreğimize abandığını düşününce, olabilir, olmalı diyorum… İnsanı gülümseterek psikolojisini düzenleyen, hayal gücünün sınırlarını genişleten, yaşama devam etmesine katkıda bulunan bu tür eserlere de ihtiyacımız vardır.

Oyunun haremli, sandallı, bütün o şatafatlı dekorunu Güven Öktem; fesli, yaşmaklı kostümlerini ise, Sevgi Türkay hazırladı. Oyun, renkli tiplerle olduğu kadar, çarpıcı figürlerle de zenginleştirilmiş… İlerleyen bölümlerinde “hareket kazandırılan” o sandal sefası, hayli ilginçti… Başarıyla kullanılan Karagöz ve Ortaoyunu motifleri de ayrı renk katıyor oyuna.

Oyunda rol alan bayan sanatçılar, rollerinin gücüyle öne çıkamıyor nedense. Sadece, görsel açıdan “hoş” bir katkıda bulunuyorlar oyuna… Oyunun tüm ağırlığını göğüsleyen Hamza rolündeki Fatih Tokgöz ise, başarılı performansıyla seyircinin takdirini topluyor. Yaver rolündeki Suat Karausta'ya gelince…Yer yer salonu kaplayan kahkahaların, en birinci sebebi o… Gerçekten de, üstün bir doğallıkla ruh ve yürek veriyor, canlandırdığı karaktere…

"Ayyar Hamza”, festival sonrası, 13 Haziran 1 Temmuz tarihlerinde Trakya'da turneye çıkarak, oradaki il ve ilçelerde de sahnelendi. Geçtiğimiz günlerde ise, Rize ve Artvin yolcusuydu. Trabzon'dan sonra, bu illerdeki bir ramazan akşamını da şenlendirdi.

"Ayyar Hamza” yı, bu akşamdan itibaren, hafta sonuna kadar Haluk Ongan Sahnesinde izleyebilirsiniz. Önümüzdeki ay da, Sermet Çağan'ın yazdığı “Ayak Bacak Fabrikası” adlı oyun sahnelenmeye başlayacak.

JaqLee
04-07-10, 06:41
Gaziantep Devlet Tiyatrosundan "Çok Yaşa Komedi" Geçti...

Çağdaş dram sanatının kurucusu Çehov' un bütün insanlığa armağan ettiği kısa güldürülerini keyifle hatırlayalım. Kuğunun Şarkısı' nı, Ayı' yı, Tütünün Zararları' nı ve Bir Evlenme Teklifi' ni "insanlık komedyası" nın rengarenk albümünden ödünç alalım. Hayatın ve insanoğlunun tuhaflığını Çehov' un eşsiz karakterlerinden izleyelim. Ölümünün 100. yılında onu, ölümsüz eserleriyle ve alabildiğine gülerek analım.

Anton Cehov'un bu unutulmaz eserini İstanbul DT tiyatrosu Turne tiyatrosu Olarak Gaziantep'te sergiledi.

Yanlız ; İstanbulda Oynanan ''Kuğunun Şarkısı' , Ayı' , Tütünün Zararları' nı ve Bir Evlenme Teklifi' "insanlık komedyası" gibi tiradların olmasına rağmen sadece Ayı,Tütünün zararları, ve Bir evlenme teklifinden oluşan 3 hikayeyi sergiledir.Yıllarını tiyatroya adamış bu usta isimler görevlerini layıkıyla yerine getirip seyircinin yüzünü güldürmeyi başarmışlardı.

İstanbul devlet tiyatrosu kadrosunda bulunan Enver Başar'da(tiyatronline.com sahibi) Gaziantep'teydi. telefonla görüşmelerimiz sonrasında, Oyundan sonra yemek için sözleştik. Oyun çıkışı Araçla kaldıkları otele gittik. Yemege oturduğumuzda 3 kişilik oyunun teknik kadrosuyla toplam 10'a yakın kişi olduk. Zeynep erkekli hocam biraz rahatsız oldugu için erken ayrılmak zorunda kaldı.

Zafer Algöz ve Galip Erdal hocalarımızın bir birinden ilginç inanılmaz anılarını hayretlerle dinledik. Konservatuar'a hazırlanan ögrencileri yakından ilgilendiren tiradlar hakkında konuştuk. ve DT'deki son gelişmeler hakkında bilgi aldık.

Konuşmalar sonrasında Anladıkki Konservatuarı kazanmak , Devlet tiyatro kadrosuna girmekle mücadele bitmiyor. asıl mücadele Devlet tiyatrosuna girdikten sonra başlıyor. Yıllardır sahneye çıkmayıp devlet maaşı alan sanatçılarda Devlet çatısı altında ! Oyunlar yazarak sergilemek isteyen,Sahneye çıkmak isteyipte çıkarılmayarak sahne özlemi taşıyan ve bunu devletten isteyen sanatçılarda Devlet çatısı altında.

Burda anladımki devlet her noktada olduğu gibi Tiyatroda'da herkesi şaşırtmayı ustalıkla biliyor. sanatçıların hiçmi suçu yok. tek suçlu devletmi ? Kesinlikle Hayır. Yıllardır. sahneye çıkmayan sanatçılardan tutunda, VİP Özellikleri olmadığı için Şehir dışında açılış ve konserlere katılmayan şarkıcılarmı ?

İhsan ATA : Devlet tiyatrosundaki sanatçıların Dizi ve sinema filimlerinde Oynamalarını nasıl buluyorsunuz ?
Zafer ALGÖZ ; Bunlara ihtiyaç vardır. ama bunlar olduğu sürece alternatifler çoğalıyor . ve sanatçılar sahneye çıkmak istemiyor.
İhsan ATA :Oyunların Gişe açısından ; bir çok kişinin ünlü görme düşüncesiyle Oyun izlemeye gelmesi konusunda ne dersiniz.
Zafer ALGÖZ : ''Bu doğrudur ama Tiyatronun önüne geçmemelidir.
İhsan ATA : Bir Oyunu sahneye koyarken Olmazsa olmazları nelerdir ?
Zafer ALGÖZ : Artık eskisi gibi klasik Oyunlardan uzaklaşıp Daha uygar daha evrensel mesajlar içeren Oyunlar oynanmalıdır. bu yüzden artık tiyatroda iki şeyim çok önemi vardır.
1. Işık
2. Oyunculuk
Dekor Olmadanda oynanır,kostümsüzde sahneye çıkılır,tek seyirci karşısındada oynarsın ama bunlar tiyatronun olmazsa olmazlarıdır.
Koskoca Jack Nicolson bile her filiminden 65 miyon eurolar alırken kendisini geliştirmek için Tiyatro yaptıgını ve bunun sayesinde yıllardır. ekmek yedigini biliyorken bizim sanatçılar neden böyle bir tutuma girerler anlamam.
Hatırlarsanız Leonardo Di Caprio titanik filmiyle gişe rekoru kırdı. ama telezviyon ve sinema dünyasında hep zirvede kalabilmesi için milyon dolarlarca para harcayıp tiyatro kurslarına yazıldı.
Bu Örnekleri çoğaltabiliriz.
Şu an hayranlıkla izlediginiz o dünyaca ünlü sanatçılarında mutfağıda tiyatrodur... eğer amaç ünlü olmak yada bu işten para kazanmak istiyorsanız. alt yapınız tiyatro olmalıdır. yoksa 1 kaset çıkararak ünlü olan şarkıcıların yada mankenlerin arkasında oynamaya mahkum kalırsınız.

3.30 saatlik sohbetin ardından otelden ayrılırken sanatçılar ertesi günü yola çıkmak için odalarına ayrıldılar.

JaqLee
04-07-10, 06:41
VAN DEVLET TİYATROSU-HÜZNÜN COŞKUSU...

3 saatlik kesintisiz kahkaha

Bu hafta Van devlet tiyatrosu'nun ''HÜZNÜN COŞKUSU'' adlı oyununu sahnedeydi.Alışılagelmiş kalabalık kadroyla Gaziantep'telerdi.(Geçen sene ''Oyun evi düğün evi'' ile Oldukça kalabalıklardı.) herkes tasını tarağını toplamış oradaydılar sanki.Tüm oyuncuların coşkuları sevinçleri gözlerinden okunuyordu , sahneye çıkmanın keyfini alıyorlardı. Öğrencilerin katılımıyla Oyun dahada bir kalabalık coşkulu hale gelmişti, hatta öyleki çok küçük yaşta sahneyle tanışan oyuncularda vardı. Van Devlet Tiyatrosunun kalabalık oyunlardaki seçimini takdirle karşılıyorum, çünkü Ankara DT, İstanbul DT,ve Adana DT gibi sık gelemiyorlardı.

Özellikle Gaziantep'te henüz 2 yaşında olan Devlet tiyatrosu ; tüm gelen oyunlarda yerlerini 1 ay önceden ayrımış durumdalar.DT'nin kurulması , daha önce neden düşünülmedi merak konusu.Heves diyip 3,4 oyundan sonra gelmeyeceklerini sandığım seyirciler meğerse tiyatroya ne kadar heveslilermiş.!

Oyun''1. Dünya Savaşı sonlarında, bir gecekondu semtinde ekmek aramaya gelenlerin sığınma bölgesi olan, mağaralardan bozulmuş yapılarda yaşam savaşı veren insanların öyküsünü bazen komik bazen de hüzünlü gerçek yönüyle anlatıyordu.

Yaşar Seyman’ın yazdığı oyunu ; Adem atar oyunlaştırdı.Zafer Kayaokay’ın reji koltuğuna oturduğu oyunda oyuncu sayısında hiçte cimri davranmadı, bayanı, erkeği, cocuğuyla sahne cıvıl cıvıldı.

Yalnız Oyuncu kadrosu çok kalabalık olduğu için ister istemez bir kaç aksaklıklarda gözden kaçmadı. Evdeki içki aleminden sonraki Sürahi sahnede unutuldu, haliyle diğer sahnede ister istemez sırıttı. Oyun konusu nedeniyle kenar semttekiler şiveyle konuşuyorlardı, ama ne kadarda olsa kaymalar söz konusuydu, '' bizim evi yığmaya gelmişler, Lan olm sizde hiç insaf yokmu'' Cümle içersinde şive kayışları ister istemez sırıtınca seyircide farkına vardı. dekor değişimi yapılırken canlı müzik çalınması dikkatleri başka noktaya çekmeyi başarmıştı.Sazlı sözlü ve kalabalık oyunlarda oyuncu açığı kolay kapatılır,bazen birbirinin sözlerini kesselerde belli karakterler bu işin üstünde oyun ve şarkı söyleyerek gelmişlerdi. Oyunun konusu itibariyle siyasi taşlamalarda vardı. Şivenin getirdiği güzelliğin yanında mimik ve sahne performanslarına söz söylemek ne haddime !

Dekor ve kostümü üstlenen Gül Emre işini layikiyle yerine getirdi.İlhan Orhan'ın üstlendiği ışık ve Orkestradaki rejiliği yapan Kemal Günüç bi o kadar harikaydı diyebilirim. canlı müzik eşliğinde yapılan oyun , seyircinin içinden çıkan oyuncular,Oyunu sahnenin hatta ve hatta tiyatronun her yerinde oynadılar. hiç beklenmedik yerlerden türeyen oyuncular sahneyi bir dünya haline getirdiler. 3 saat süren bu dev kadrolu oyun seyircilere harika saatler yaşamayı başardılar. Hiç düşmeyen Temposuyla saatin nasıl geçtiğini unutturdular bize.

Hepsini Yürekten kutlar. sazlı sözlü bol danslı müzikal tadındaki bu oyunda görev alan herkesi tebrik ederim.

JaqLee
04-07-10, 06:41
Epik tiyatronun klasik örneği Aşk Bir Masaldır.(Adana Devlet Tiyatrosu)...

1960'ı yıllar Türkiye'sinde geçen oyununda tavrım, Sait Faik'ten yaptığı bir alıntıyla açıklamaktadır: "Bir ahlakımız olacak ki, hiçbir kitap daha yazmadı. Bir ahlakımız, bugün yaptıklarımıza, yapacaklarımıza, düşündüklerimize, düşüneceklerimize hayretler içinde bakan bir ahlakımız." Bunlar yazıyordu oyun tanıtımında ama…

Adana Devlet tiyatrosu epik tiyatronun klasik örneği olan ‘’Aşk bir masaldır.’’ Adlı oyunuyla bu hafta Gaziantep’teydiler.İki haftadır izlediğim kalabalık kadrolu oyunun yerini bu hafta bir avuç insan almıştı.

Devlet tiyatrolarının klasik oyunlarındaki ısrarını bir türlü anlamış değilim. Oyun sahneye koyulduğu ilk saniyeden son saniyeye kadar merakla izledim oyunu.

Farklı yapılara sahip üç gencin, nasıl gerçekleşeceğini bilemediği düşler kuran bir genç kız özelinde, yaşadıkları beklentileri irdeleyen AŞK BÎR MASALDIR, bir anlamda kuşaklaması çelişki ve çatışmaların nelerden kaynaklandığını ve nasıl aşılacağını da düşündürmektedir,

Gençlik süreci, bireyin düşünsel, fiziksel ve duygusal açıdan yetişkinliğe hazırlandığı bir dönemdir. Yetişkinler dünyasının, genci kabullenmesi ve arasına alması, gencin bu dünyanın koşullarını tartışmasız kabul etmesine bağlıdır. Bunu reddeden genci, yalnızlık, dışlanma, işsizlik, gelecek kaygısı bunalımı beklemektedir. Bu bunalım, genci şiddetten kötü alışkanlıklara bir dizi sapmalara sürükler. Bu süreçte AŞK, gencin fiziksel ve duygusal açıdan kendini olduğu kadar, karşı cinsi de keşfettiği en insani duygudur. Önyargılar, koşullanmalar ve tabular, gence bu süreci kendi yapısının doğallığı içinde yaşamasına her zaman olanak tanımaz. AŞK BÎR MASALDIR, bu süreçte yardım edilmeyen, doğal biçimde yaşamasına izin verilmeyen, Örselenen, türlü dayatma ve baskının savurduğu gençleri konu almaktadır. Bu nedenle yaşayan ve hepimizi ilgilendiren, toplumsal gerçekçi türün bir ürünüdür.

Oyun, konusu, kadar teknik ve estetik arayış çabasıyla da, oyun yazarlığımızın geçirdiği serüvenin ilginç örneğini oluşturmaktadır. Gerçekçi biçimde çizilen ve kendilerini içtenlikle dillendiren oyun kişileri, dramatik bir kurgu içinde serüvenlerini yaşamaktadır. 196O'Iı yılların atmosferi korunarak, böylece dünden günümüze seslenmesi gözetilerek sahnelenen AŞK BÎR MASALDIR, tiyatromuzun önemli emekçilerinden Güner SÜMER'e bir saygı duruşu olarak da değerlendirilmelidir.

Devlet Tiyatrolarında çocukların oynaması moda olmuş ..! çocukların küçük yaşta sahneyle tanışması eğitimi ve bakış açısı yönünden elbet fayda kazanacaktır. Ama maalesef söyledikleri anlaşılmıyor. Gazeteci çocuk satmaya çalıştığı gazetesini tanıtırken ne söylendiğini kimsenin anladığını söyleyemem. Klasik bir aşk oyunu olan ‘’Aşk Bir Masaldır.’’ Adlı oyun gerçektende çok klasik yani oynayanlar devlet sanatçıları fakat sahneye koyulan performans onu göstermiyor. Basma kalıp oyunculuk ve cümleler tempoyu hiç ama hiç yükseltemedi maalesef. Oyuncular üzerine düşeni yapmışlar mıydı acaba ? yada üzerine düşenin üstünde bir oyunculuk koyması gerekmiyor muydu. Memur zihniyetiyle sahneye çıkan insan zaten heyecan veremez, ki kendiside yaşamıyordur. Maalesef bu haftaki oyunda bu zihniyet tavan yapmıştı.

Oyunun tamamı bir parkta geçiyor. Evde parkta, partide ! Dekoru yapan Hakan Dündar’ı tebrik ediyorum böylesine harika dekor tasarımları ne yazık ki artık çok az. Ama Dara Tan adlı yönetmenin sahneyi kullanması dekoru farklı konseptlerde kullanma şansı varken hiç karışmamış sanki .Oyun içersinde diyaloglar o kadar basit kurulmuştu ki , bir ara bunların ezber yapmaya zamanı kalmadı damı , doğaçlama yapıyorlar dedim kendi kendime. Yazık !

Ali adlı gencin hoşlandığı kızı tavlayabilmesi için partiye davet eder, dekor parktan oluştuğu için parti için hiç bir şeye dokunmamışlar yerdeki son bahar yaprakları üzerinde klasik danslar ediliyordu. Şaştım kaldım doğrusu. Aşkından derbeder olan ali kendini alkole verir , çok içince kusar , ama bu hareket o kadar yapmacık ve basit kalmış ki üzerinde hiçbir iz yok !

Bir devlet sanatçısının hangi şehrin devlet sanatçısı olursa olsun şiveye takılması söz konusu olabilir mi ?. bu insanlar bize örnek olan, heyecanlandıran, Devlet Tiyatrosu işte budur dedirten merci, Adana şivesi yada oyun içeriğinin dışında günlük konuşma ağzıyla sahneye çıkması ne tuhaf !

Genç kız gül ne sulu gözmüş oyun başından sonuna kadar ağladı , boynu bükük ve iki büklümdü . oyundan sonra rahatsızlanmasaydı , kambur olup olmadığını soracaktım. İnanın yemin ediyorum. Küçük emrah’ın eski filmlerini hatırlamayan yoktur. Aynı aşk öyküleri sahneye taşınmıştı. Hele hele oyun finalinde 3 delikanlının (aşık,çocuk,Arkadaş) oyunu şiir yoluyla anlatımı gözlerimi doldurmaya yetmedi kimse kusura bakmasın. Hele hele seven kız baba zoruyla evlenmeye zorlanması gelinliğiyle sahnede acıların çocuğunu oynaması ne acı !!! Ya yönetmen çok Türk filmi izliyor, yada bizim oyuncular hala onun etkisindeler.

Kız babası evlere şenlik ti zaten 10 repliği varsa 5’i ‘’Ben senin baban değimliyim, Ben bunun babası değimliyim, ben kimim ? hı ben kimim ‘’anne hanım zaten sadece kocasının azarını , kızının aşk dolu sözlerini dinleyen biri olduğu için arada birde olsa sesini duyuyordum.Küçük emrah’ın amcası !

Ses,Müzik Vs. ilgi arkadaşımızda ya sesleri çok uzun tuttu , yada oyuncuların sesinin gelmemesi gerekiyordu oyun icabı anlamadım. Ama bu yazıyı eğer okursa oyuncu konuşmaya başlayınca sesi çok aza indirip oyuncunun sesinin anlaşabilirliğini sağlaması gerekmiyordu. Zaten 2. perde daha duygusal geçtigi için sesler hepten birbirine girdi.

Baktılar olacak gibi değil çocuk bir tarafta, sevgili bir tarafta uzun yoldan gelen mükemmel ses tonu olan Sezai adlı karakterin bir ara Ali poyraz oğlunun seslendirmesi yaptığını düşündüm. Bu gençler kızın düğününü acı bir şekilde izleyip ağlamaktansa içmeyi yeğlediler . ama uzun yoldan gelen güzel sesli sezai’nin çantasını neden sahnede unuttu anlamadım.

1Her şeye rağmen adananın çok güzel oyunlarını izleyen biri olarak oyun seçimindeki tarihi yanlışlığı ve oyunculuktaki başarısızlığa sahnedeki kendinden geçmişliğe sanki sahnede olmak istemiyorlar mışta mesai bitsin evimize gidelim diyen bir grupla karşılaştım. Çok üzüldüğümü belirtir. Daha iyi ye gitmek için eleştirilerin olması gerektiği kanısındayım.

JaqLee
04-07-10, 06:41
HAYDİ ÖLDÜRSENE CANİKOM (Ustamın Aşına Katkı)

Eskişehir Belediye (Şehir) Tiyatroları'nın oynadığı “Hadi Öldürsene Canikom” uzun soluklu bir oyun olma yolunda hızla ilerliyor. Oyunun Aziz NESİN üstatın kaleminden çıkması ayrı bir tat tabiki. Toplumsal kaos içinde yalnızlığa itilmiş kadınların betimlerinin tasvir edildiği oyunda, farklı boyutlardaki dünyaların gizemi gözler önüne getirilmiş. Mizah ve üslup farklılığı, yönetmenin iyi yorumlamasıyla birleşince, tiyatronun etkisi izleyenlerde epey hissediliyor.

Oyunun konusuna değineyim hemen: Eşi ölmüş ve yalnız kalmış iki kadın, yalnızlıklarını paylaşmak için aynı apartmanda oturmaya karar verirler. Bu onların hayatları için gayet olumlu bir gelişmedir. Fakat zaman ilerledikçe bu gelişme psikolojik bunalımların gölgesinde kalmaya başlar. Yaşamın içindeki kaos, onların hayatla olan barışık dünyalarını önemli ölçüde etkiler. İd duygusunun ön plana çıkması, dostluk bağlarını iyice zedeler.

Oyunun yönetmenliğini Yıldırım Fikret URAĞ üstlenmiş. Aslında başarılı bir iş çıkarmış Fakat takıldığım noktalara sanırım kendisi de hak verecektir. Mesela kalınan evin çok fazla rutubet taşıdığı defalarca dile getirildi. Bence bu noktayı yoğun olarak söylemeyip, azar azar izleyenlere hissettirilseydi daha başarılı olunmaz mıydı? Hem ben sürreal dünyamda oyunu kurgularken rutubeti hiç mi hiç hissetmedim! Bence hissedilecek şeyler sahnede davranışa dönüştürülmeli. Ama yorumlama gayet iyi, yerinde olmuş. Sahne ekipmanının bazı bölümlerde görünmesi de ayrı bir eleştiri noktası. Tuvalet aynasının oradaki ışıkçılar niye gözüküyor mesela? Bence reji yardımcısı arkadaş oyun oynanırken yerini sağlama almalı!

Efendim olay örgüsünde bazı taşlar yerinde değil maalesef. Oyuncuların oyuna kattığı çok şey var; ama oyundan aldıkları da bir o kadar! Bu noktaya geçmeden kostüm ve ışığın yerli yerinde olduğunu söyleyeyim. Burcu TUTKUN oyuna kendisini verememiş çoğu yerde. Bir yalnız kadının anatomik yapısını yansıtamamış. Nedenine gelmek istiyorum. Öyle Devlet Tiyatroları'ndaki dramatuglar gibi “.. şu olmamış, şunu doğru yap…” ahkamını kesmiyorum. Zaten kesmem de! Burcu bana kızacak ama değinmeden kendimi alamayacağım. Devamlı suretle kelimelerde ikilem yaşamak bir tiyatrocu için sahnede en zor olandır. Bence doğaçlama yoluna gidilse daha başarılı olunur. Burcu bu ayrıntıyı nasıl olur da atlar anlamak mümkün değil. Özlem BOYACI azgın kadın tiplemesini yerinde yapıyor. Mesela erkeğe olan hasretini davranışlarıyla iyice pekiştiriyor. Performans olarakta gayet iyi. Niha'yı canlandıran Özlem'in mektup sahneleri çok hoşuma gitti. Psikolojik çözümlemesi başarılı. Ama bir sahne var ki oyun boyunca aklıma geldikçe güldüm: Şu mankene erkek elbisesi giydirilip sevişme canlandırılması. Aman Tanrım, ne güzel bir bölümdür o! Burcu'nun mankenle aynı yatakta yatması, sevişmesi şaşırtıcı biçimde iyi. Oyun içinde en güzel sahnesi sanırım burası.

Aziz NESİN'in bu trajik olayı komediye çevirirken yaptığı ironiler konu örgüsü içinde komediye dönüşmemiş. Anlamadığım Eskişehir izleyeni kendisini gülmemek için zorluyor olması? Bence bu durum oyuncuların yansıtmada geç kaldığı komediden kaynaklı!

Radiodan duyulan sapık anansonu beklerken Burcu'nun boynuna taktığı kolyelere vardı. Yahu her kapı çalmasında, bu kolyeleleri alel acele takmak için bir sürü uğraş içine düşmesi oyunun hızını yavaşlatmış gibi. Aslında benim açımdan durum böyle. Tabiki yönetmenin uyarlaması ve oyuncunun çabası burada daha önemli konuma geçiyor. Ama ben yinede o kolye ayrıntısına çokta yoğun takılmazdım.

Oyunun başında kadınlar neden yalnız kaldıklarını birbirlerine anlatıyorlar. Asker eşi olan kadının kocasının ölüm nedeni anlatılırken çok fazla keyif aldım. Nasıl keyif alınmaz ki? Anlatımda iyi olunca Aziz NESİN'in ironi farkındalığı hemen ön plana çıkıyor. Adam savaşta düşmandan kaçarken girdiği bir gölde boğularak can veriyor. Durum bu; ama anlatım gayet iyi olmuş. Azgınlıktan birbirlerine dahi saldıracak konuma düşen iki kadın, sapık hava gazı tamircisinin gelmesini iple çekerler. Hava gazı tamircisi eveler girer ve dul kadınlara tecavüz edip öldürür. Bu durum kahramanlarımız için bir ödüldür aslında. Nasıl ödül olmaz ki? Erkekten ayrı rahibe bir dünyada yaşamak zordur!

Burcu azgın kadın tiplemesinde neden bu kadar başarısız anlamak mümkün değil! Bana kalırsa o gün maya tutmamış gibiydi. Ama gelelim oyunun mihenk taşına. Emre BASALAK yaşlı hava gazı tamircisi rolünü muhteşem yapıyor. İnanın onlarca oyun seyrettim, ama bu denli başarılı bir karakter oyuncu ilk kez görüyorum. İstanbul'un o kalabalık tiyatrocularını bir kalemde siler bu arkadaş. Rol yapma yetisi her alanda kendisini gösteriyor.

Eve girdiğinde saf, masum; olaylardan haberi olmayan kendi halinde bir tamirci… Ama kadınların o'nu sapık zannedip saldırmalarında; azgın, kibirli bir erkek… bence oyunun sürüklenme noktası Emre'nin sahneye çıktığı noktadır. İzleyenlerden de çok büyük ilgi toplayan Sayın BASALAK canlandırdığı karakteri iyi benimsemiş! Bu oyuncu hakkında söylenecek en güzel cümle: Gayet iyi!

Emre BASALAK'ın ölüm sahnesinde kadınlar hava gazı tamircisinin üzerine atlıyorlar. Ama bu sapıkça atlayışın ötesinde sanki sporcu gibi yayılma havası sezinledim. Özlem için son sahnede takıldığım nokta: sarhoşluk havasına hakim olmaması! İçilen şarap şişeleri sonra muntazam konulmamalı yerine!

Genel olarak sadece 8-22 yaşın gülümseyerek izlediği oyun, bu denli ilgisizliği hak etmemeli Bana kalırsa Eskişehir izleyenin de dejenere olmuşluk var. Ellerindeki değerin farkında değiller! Tamam o salon ağzına kadar dolu olabilir, ama en azından emeğe saygı olmalı! Sonra psikolok olarak, oyunun ruh hainli anlayacak izleyenlerin bulunmamasını gözlemledim!

JaqLee
04-07-10, 06:41
MARAINI'NİN, ALTI TUTMUŞ, ÜSTÜ KIZARMAMIŞ OYUNU: "MARY STUART"...

28 KASIM 2005

Bilmem bilir misiniz, İskoçya'yı bir zamanlar küçük krallar yönetirmiş. Bunlar IVX. yüzyılda henüz çocukken taç giymişler. Ama içlerinden hiçbiri küçük Maria Stuart kadar erken tahta çıkmamış. Kral Jakob V ve Fransız eşi Marie de Guise'nin kızları olarak dünyaya gelen Maria Stuart, İskoçya kraliçesi olduğunda henüz altı günlükmüş! Beş yaşındayken müstakbel eşini görmek üzere Fransa'ya gitmiş. Franz, o sıralarda dört yaşındaymış!

HBareketli bir kişiliği olan Maria, ince uzun boylu güzel bir genç kız olarak büyümüş. Kuğu kadar beyaz boynu, kızıla çalan altın sarısı saçlarıyla çevriliymiş. Avrupa'nın bu en güzel kraliçesi, aynı zamanda da döneminin örnek hükümdarı olarak sayılmış. Ne de olsa, üç taçlı kraliçeymiş o. Nedenine gelince, İngiltere kraliçesi Mary Tudor öldüğünde, onun tahtını da ele geçirmesine “mukadder” gözüyle bakılırmış, ayrıca Fransız kralı Henri II, Maria'yı hem İskoçya'nın, hem de İngiltere'nin kraliçesi olarak zaten ilan etmişmiş. Gel gelelim, bu tür kararları kendileri almayı yeğleyen İngilizler, inada inat, Henri VII ve Anna Boleyn'in kızları Elisabeth Tudor'u tahta çıkarmış.

MARIA'NIN DİZGİNLENEMEYEN TUTKULARI
Fransa kralı ölünce, on altı yaşındaki Maria, Fransa kraliçesi olmuş, ama hayli zayıf bünyeli olan Franz daha olgunlaşamadan hayata veda etmiş. Bunun üzerine İskoçya'ya dönen Maria, kendini kendi ülkesinde yabancı gibi duyumsamış. Fransızca konuşan ve Katolik olan Maria'nın aksine, İskoçlar Protestanlığa inanırlarmış.

Çıplak tepelerinde rüzgârların ıslık çaldığı ülkenin sevimsiz kalelerinde kendini beğenmiş beyler, güneyde barbar asiller, kuzeyde ise asil barbarlar hüküm sürmekteymiş. Beyler kavgacı, şiddet yanlısı ve güvensizmiş. Ayrıca John Knox adındaki bir Protestan rahibi de, kraliçenin fena halde sinirine dokunmaktaymış. Maria, inancının gereklerini büyük bir sessizlik içinde yerine getirirken: "Boğucu ibadethanelerdeki Püritenler ülkesine" hoşgörü göstermeyi savsaklam