PDA

View Full Version : Eleştiriler...



Sayfalar : 1 [2] 3 4 5

JaqLee
21-05-10, 20:30
1595 yılında Shakespeare tarafından 'Yaz Gecesi Rüyası' adıyla yazılan günümüzde ise Can YÜCEL tarafından 'Bahar Noktası' adıyla uyarlanan deyim yerindeyse tekrar yazılan ve Murat KARASU rejisiyle sahnelenen oyun bu sezon sizlerle.

OYUNUN KONUSU

Atina Dükü TEZEUS, Amazonlar kraliçesi İPOLİTA ile evlenmek üzeredir.EGE ise kızı HERMİYA'nın DİMİTRİ ile evlenmesini istemesine rağmen HERMİYA İSKENDER'e aşıktır.HERMİYA'nın babası gerçeği öğrenince saraya şikayete gelir.Bunun üzerine HERMİYA sevgilisi ile çareyi ormana kaçmakta bulur. Fakat ormanda da işler karışıktır.

Periler kralı OBERON kendisini aldattığını düşündüğü Periler kraliçesi MÜZEYYEN ile de araları limonidir.Aldatıldığını düşünen kral, kraliçeyi cezalandırmak için baş uşağı CİN'i sihirli bir çiçeği bulması için görevlendirir.

Bu özel çiçeğin suyu uyurken kimin gözüne damlatılırsa karşısına ilk çıkan yaratığa aşık olacaktır. Bu esnada düğün günü için bir oyun hazırlayan Atina esnafından olan dokumacının karşısına çıkan CİN, planı gerçekleştirmek için dokumacıya eşekbaşı kellesini yerleştirip kraliçenin de gözüne iksiri damlatır.

OBERON bu kez CİN'den Dimitri'nin HERMİYA'nın arkadaşı olan HELENA'ya aşık olması için yardım etmesini söyler. Fakat aşıkları karıştıran CİN ortalığı daha da karıştırır.

Oyunun finaline geldiğimizde ise olayların işin içinden çıkılmaz hale geldiğini gören OBERON her şeyi aydınlığa kavuşturarak barışı sağlar.

OYUNA DAİR,

Oyun içinde oyun sergilenen hikayenin, ikinci bir ağızdan anlatılması yeri geldiğinde bir oyuncunun ikinci bir yan rollerde karşımıza çıkıyor oluşu olayın daha önceden yaşandığını anlatıyor ki bu da seyircinin oyunun içine girmesini ve konuya hakim olmasını biraz zorlaştırsa da kimi zaman konuya balıklama davet eden üslubu , görselliği ve koreografisi oyunu kurtarıyor diyebilirim.Özellikle Atina halkını canlandıran esnafın toplu bale gösterisini gerek kostüm, gerekse sahneleme biçimi olarak mutlaka görmek lazım.

Işık ve müziğin ise bizlere periler dünyasını yansıtmalarındaki başarısı,
dekorun her köşesinin hatta küçük bir çeşmenin bile en etkin şekilde kullanımı gözden kaçmıyor.

Oyunculuklara değerlendirdiğimizde ise Mustafa Uğurlu'nun hem Dokumacı karakterini hem de ara oyunda canlandırdığı Öreke karakteriyle bir bütün olarak uyumu, Canberk Uçucu' nun oyun boyunca belli aralıklarla söylediği tek bir hareket ve sözle bile oyunun başı çektiğini söylemek mümkün. Sumru Yavrucuk' un sergilediği performans da izlenmeyi hak ediyor.

Kısaca aşkın içinde var olan nefret, kıskançlık, ihtiras ve intikam duygularını hissetmek içinizdeki o muzır insanı da harekete geçirmek istiyorsanız BAHAR NOKTASI en doğru adres olacaktır.

Begüm KAYA

JaqLee
21-05-10, 20:31
Kente Fransa'dan Bale Kumpanyası Gelmiş


Deli bir yağmur. İzmir'de göğün dibi delinmiş. Evden çıkarken şöyle hafif bir çiseliyordu. Hani akıllı uslu yağsa neyse, bir süre sonra iş çığırından çıktı, su seviyesi ilk önce bilek hizasını geçti. Daha sonra bütün kaldırım seviyelerini aşarak diz boyu oldu. İşin ciddiyetini, İzmir Devlet Opera ve Balesi'ne gitmek için Konak'ta son durakta otobüsten inerken anladım. Doğruca suyun içine daldım. Venedik'e benzeyen ve ancak sandallarla geçilebilecek ana yolu, dizlerime kadar su hizasında geçtikten sonra tepeden tırnağa ıslanmış olarak İzmir Devlet Opera ve Balesi'nin kapısından içeri girdim. Peki bütün bu zahmet niye? Şehre, İzmir Fransız Kültür Merkezi'nin getirdiği 'Bordeaux Devlet Opera ve Balesi' Kumpanyası gelmiş, onu seyredeceğiz..

Program şiddetli sağanak yağmur nedeniyle 20 dakika geç başladı. Altı ayrı bölümden oluşan ilk programın adı 'Pas de six de Napoli'. Yani, altılı dansçının yer aldığı klasik bir eser. Koreografisini Auguste Bournonville'in yaptığı ve müzikleri Holdger Simon ile Edward Helsted'e ait bir parti. Dansçılar, Jean Jacques Herment, İstvan Martin, Darelia Bolivar, Vanessa Feuillatte, Viviana Franciosi ve Stephanie Gravouille. Klasik Bale örneği olan kısa bölümde iki erkek dansçı ile dört kadın dansçı yer alıyor. Dans başladıktan birkaç dakika sonra, kendimi 'iyi niyetli bale öğrencilerinin dönem ödevi sınavı için hazırladıkları bir çalışmada' buluveriyorum. Figürleri öğrenip ezberleyen dansçılar, arkadan kurulan porselen bebeklere benziyorlar. Bir türlü uyum yakalayamadan sahnede kendi halinde hoplayıp zıplayan bu altı porselen bebek, bana annemin mücevher kutusunu anımsatıyor. Kapağını açınca mekanik bir müzik eşliğinde dönen balerin misali sahnede dolanıp duruyorlar. Kurgulanmış içi boş bebekler gibi. Tamamıyla 'ruhsuz'. Öylesine zorlama dans ediyorlar ki çevremde dansı durdurup 'Kesin, mola, kendinize gelin, tekrardan alacağız' diyecek bir koreograf, bir hoca arıyorum ama yok. Acaba ben bağırsam mı? En iyisi bu zorlama felaketin bir an önce sona ermesi. Gruptaki 'iyi niyeti' Çinli çocuğa muhtemelen hep gülümsemesini söylemişler. Yüzünde bir Comedia d'el Arte maskesi takmış, pişmiş kelle gibi sırıtıyor. İçimden sahneye çıkıp yüzündeki maskeyi çekip almak geliyor. Acaba maskenin ardından ne var?

'Pas de six de Napoli' neden bu kadar önemli ve sahnelemesi neden zordur? (Üstelik bir prestij meselesidir ki, bu durumda 'yandı gülüm keten helva' oluyor.) Çünkü altı dansçı da hazırladıkları dans partisinde 'uyumu' yakalamak, eş zamanlı dans ederek ortak bir ritim tutturmak zorundalar. Bunun içine dans tekniğini ve estetik duygusunu da kattınız mı bütün bu saydıklarımız 'su gibi akmak' zorundadır. Aynı anda zıplayamayan, bir türlü ritim ayarı tutturamayan, eh zorlanırsa (o da iyi niyetli öğrenci vasfından dolayı) on üzerinden ancak dört alınabilecek bir baleyle neden sahneye çıkarlar ki? Hadi, yıl sonu okul müsameresi olsa bir nebze anlayacağım ama el insaf yabancı ülkeye geliyorlar. Bu çalışmayı, İzmir Devlet Opera ve Balesi, bale bölümü öğrencileri yıl sonu müsameresinde yapsa, bırakın konservatuardan mezun olmayı sınıfta kalıp, aynı sınıfı ertesi yıl yeniden okumak zorunda kalırlar.

Altılı dans felaketini atlattıktan sonra, sıra Sonatine'e geliyor. Koreografisi dansın efsane ismi George Balanchine'e ait, müzik ise Maurice Ravel'in. Dansçılar Oksana Kucheruk ve Roman Mikhalev. Mavi bir fonda beyazlar içinde iki dansçı adeta kayar gibi dans etmeye başlıyorlar. En nihayet 'işte bu!' diyorum. Deminki okul müsameresi rezaleti de neydi? Hakikaten iki Rus dansçı işin hakkını veriyorlar. Estetik, teknik ve drama hepsi bir biri içinde hiç zorlamadan eriyip su gibi akıyor. Oksana Kucheruk, efsane balerin Galina Samsova'nın gençlik versiyonu gibi duruyor. Roman Mikhalev ise sanki hık demiş Mikhail Baryshnikov'un burnundan düşmüş. Öylesine bir benzeyiş var. Sanki sahnede iki efsane dansçının gençlik halleri dans ediyor. Balanchine'in koreografisinin hakkını veren iki yıldız dansçıyı izlemek büyük bir keyif.

Sıra Aunis'de. Koreografi Jacques Garnier ve müzik Maurice Pacher'e ait. Dansçılar Jean-Jacques Herment, İstvan Martin, Yeruult Rinchindorj. Kentin kenar mahallelerinde yetişen üç bıçkın delikanlı, Elhamra'ya ışınlanmış gibi duruyorlar. Biri daha deneyimli olmak üzere üç genç dansçı bize asi gençlik temalı bir baleyi sokağın keskin diliyle anlatmaya çalışıyor. Bu kadar iddialı bir tema seçerseniz, yüz akıyla altından kalkabilmek için duygu ve estetik gibi değerlerin de hakkını vermeniz gerekir. Tema çok iyi seçilmiş ama üstesinden gelebilecek çok profesyonel dansçılar gerektiriyor. Figürleri doğru dürüst yapacağım diye çabalamanın yeri sahne değil. Evet, en iyiyi bulmak için debelenip, çabalayacaksınız ama dans stüdyosunda çalışırken. Sahneye çıktığınızda ne kendinizi zorlayacaksınız ne de seyirci koltuklarındaki izleyicileri. Bu, modernize edilmiş figürleri canla başla yapmaya çalışan 'iyi niyetli' genç dansçıların hala kırk fırın ekmek yemesi gerçeğini değiştirmiyor.

Giselle. İkinci perde. Mezar partisi. Koreografi, Charles Jude. Müzik, Adolphe Adam. Dansçılar Stephanie Roublot, İgor Yebra. Sahnede bir mezar. Mezarın önünde Prens ve beyazlar içindeki Giselle, sırtındaki küçük ve komik kanatlarla, acılı bir hayaletten ziyade irice bir yavru arıya benziyor. Vücudunun belli bölümlerini oynatabilen çok parçalı kuklalar gibi hareket eden, ağlak ifadeli Giselle zor figürleri ardı ardına sıralıyor. Amaç burada teknik olarak ne kadar çok çalıştığını göstermek değil. Çok sağlam bir tekniğin üzerine eserin getirdiği dramayı estetik kurallar içinde ikinci bir elbise olarak giyebilmek. Tepeden tırnağa, ayak ucundan saç teline kadar Giselle olabilmek. Bundan birkaç yıl önce İzmir Devlet Opera ve Balesi'nin sahnelediği o harika Giselle balesini anımsıyorum. Yıldız dansçılar Burcu Sürmeli ve Kıvanç Ekin hakikaten de Giselle'in hakkını vermişlerdi. Burcu Sürmeli, kusursuz tekniği üzerine kurduğu Giselle rolünde hava içinde adeta kayarcasına hareket eden olağan üstü yumuşak ve zarif bir dans sergilemişti. Giselle seyredenlere, 'rüya' gibi dedirtebilmeli. Yoksa zor figürleri kurgulanmış bir bebek gibi ardı ardına sıralayıp pointin üzerinde durmak Giselle oynamak anlamına gelmiyor. Bourdeaux Balesi dansçılarının Burcu Sürmeli'den öğreneceği çok şey var.

Don Quichote, Pas de deux. (Don Kişot Balesi) Koreografi, Charles Jude, müzik Ludwing Minkus. Dansçılar. Oksana Kucheruk ve Roman Mikhalev. Kırmızı ve siyah kostümleri içinde Rus dansçılardan gözümüzü alamıyoruz. Sağlam teknikleri üzerine kurdukları estetik duyguyla, o kadar rahat ve o kadar doğal dans ediyorlar ki, sanki dans etmek onlar için nefes alıp vermek kadar doğal bir şey. Yani, öyle mesele edecek, zorlanacak, debelenecek bir durum yok ortada. Göz, su gibi akan dansı izlerken büyük zevk alıyor. Neredeyse izleyici koltuğunda oturanlara 'ne var bunda, biz de yaparız?' dedirten bir rahatlık veriyorlar insana. Öylesine akıcı, hiçbir şey aksamıyor. Tek bir tereddüt anı dahi yok. Bütün hareketler vücutlarının bir uzantısı gibi sahneye aksettiğinden olsa gerek, dans başladığı gibi olağanüstü bir zarafetle sona eriyor.

Son parti William Shakespeare'in ölümsüz eseri Otello'ya ayrılmış. Bölümün adı 'Moor's Pavan' Otello'nun Desdomona'dan kayıp mendili sorduğu ve kıskançlıkla karısını boğarak öldürdüğü meşhur sahne. Koreografi Jose Limon. Müzik Henry Purcell. Dansçılar Stephanie Roublot, Viviana Franciosi, Jean Jacques Herment ve Charles Jude. İlk önce, ortaçağ dönem kostümlerinin çok iyi hazırlanmış olduğunu söylemek lazım. Müzik muhteşem ve kurgu müziğin üzerine iyi oturtulmuş. Kumpanyanın kurucusu Charles Jude gerçekten iyi bir dansçı. Zaten dansı ve sahneyi o çekip çeviriyor. Diğerleri ise onu izliyorlar. Modernize ettikleri dansın üzerine dramatik yapıyı da başarıyla ekleyince son bölüm gerçekten iyi olmuş. Ama Charles Jude'un diğer dansçılara nazaran üstün dans tekniği, diğerlerinin hala bir öğrenci olduğunu vurguluyor.

Anlaşıldı. Kumpanyanın kurucusu Charles Jude olayı çözmüş. Adam 'akıllı'. İki tane yetenekli Rus dansçı bulmuş. İşi bitirmiş. Bütün kumpanyanın sırtını onlara dayamış, pupa yelken gidiyor. İlla dış ülkelere turneye gideceksen, hiç olmazsa sadece Rus dansçıların yer aldığı Balanchine ve Don Quichotte (Don Kişot) partilerini sabit tut, sonuncu parti olan Otello'yu da ekle. Az olur, ama öz olur. Bu arada, bırak olmuşken Giselle'i de Ruslar oynasın. Hiç olmazsa Giselle'in hakkını verirler. Çünkü dans var, danscık var. Herkes haddini bilmeli.

Kimse kimseyi kandırmasın. Hiç kimse aptal değil! Sonuç olarak, hayatımızda ilk defa bale izlemiyoruz. İlk defa Giselle seyretmiyoruz. 'Aman Tanrım, şehre Fransa'dan bale gelmiş, muhteşem, mükemmel, anlatılamaz, çok güzel, harika, olağanüstü' deyip gözü kapalı ayakta körü körüne alkışlamanın devri çoktan sona erdi.

Eğer yola 'Bu aptal Türkler baleden ne anlar? İki Rus dansçıya iki ayrı partide dans ettiririm, sonuncu bölümde de dönem kostümleri ve drama ile kurtarırım, biraz da allar pullarsam kimse hiçbir şey anlamaz' mantığıyla yola çıkılırsa, işte böyle rezil olunur.

Sonuç olarak, diz boyu yağmura rağmen İzmir Devlet Opera ve Balesi'ne gitmeye değdi. Çünkü İzmir Devlet Opera ve Balesi dansçılarının aslında Bordeaux Devlet Opera ve Balesi dansçılarını on defa ceplerinden çıkaracak kadar iyi dans ettiklerini de böylece anlamış olduk.

JaqLee
21-05-10, 20:31
Çöplük - Toplum Dışına İtilmişlerin Öyküsü
( İhsan Ata )


TOPLUM DIŞINA İTİLMİŞLERİN ÖYKÜSÜ : ÇÖPLÜK...

Cinayet cinayeti getirmezse ihaneti getirir!

Toplum dışına itilmiş iki kardeş ve işlediği suç nedeniyle kaçmak zorunda kalan bir akrabanın yaşam içerisinde, dış etmenlerin de etkisiyle yok oluş öyküsü. Bu oyunda; sadece atıklardan oluşan bir çöplükten söz edilmediğini, fikirde, sanatta, dinde ve insani davranışlardaki yozlaşmanın oyunda insani davranışların yozlaşması ve bu süreçte de yok olanların öyküsünü gözler önüne seriyor.Turgay Nar’ın toplumu gerçeklerle yüzleştiren akıllara durgunluk verecek nitelikteki metni, bu kez Diyarbakır Devlet Tiyatrosunun yorumuyla karşımıza çıkıyor.

JaqLee
21-05-10, 20:31
DÜNYADA İLK OYNANIŞI VE IŞIL KASAPOĞLU
Oyun 1995 yılında Dünyada ilk defa tiyatro stüdyosu tarafından, Işıl Kasapoğlu yönetiminde sahneye koyuldu. Oyunun yorumu kadar konusuyla da bir hayli dikkat çekici. Bu ustaya yine Türkiye’nin en usta oyuncuları eşlik etmiş. Oyun ilk sahnelendiğinde,gündem yaratan,günlerce etkisinden kurtulamayan baş döndüren tasarımıyla ‘‘Görünmeyenleri gösteren’’ bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Bu oyunla; Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Ödülü, Türkan Kahraman kaptan Ödülü - En Başarılı Prodüksiyon, İsmet Küntay Tiyatro Ödülü - En İyi Oyun, İsmet Küntay Tiyatro Ödülü - En İyi Erkek Oyuncu Haluk Bilginer, Ahmet Uğurlu, Asaf Çiyiltepe Tiyatro Ödülü Turgay Nar, 118-Y Lions Yönetimi Çevre Korumasına Sanat Katkısı Ödülü yazar Turgay Nar, ve 118-Y Lions Yönetimi Çevre Korumasına Sanat Katkısı Ödülü oyuncu Ahmet Uğurlu almıştır.

JaqLee
21-05-10, 20:31
DİYARBAKIR DEVLET TİYATROSUNUN YORUMU
Öncelikle bütün kadro üzerine düşen görevi, fazlasıyla yerine getirdiklerini belirtmek isterim.Usta yönetmen Alpay Ulusoy; oyuncuların ruh hallerini,psikolojik analizlerini tam anlamıyla bilen(çözen),bunu sahneye de yansıtarak oyunu ulaşılmaz kılmış. Bir yönetmenin üzerine düşen bilgi birikimini gösterip,oyunculara ve oyuna nasıl bir yorum kattığını kanıtladı.Diyarbakır Devlet Tiyatrosunun devamlı yükselen yıldızını daha da yukarıya çıkarmanın keyfini yaşadı.Benim gözümde unutulmazlar arasında yerini aldı.

İsrafil (Sertel Uğur)
Çocukluğunda ‘‘izo’’ karakteri tarafından tecavüze uğramış, işlediği suç nedeniyle, kaçmak zorunda kalan bir akrabayı canlandıran bu usta;hem diksiyonu, hem ses tonu ve oyunculuğuyla oyunun kilit adamıydı. Oyunda, komik unsurlardaki yorumlamaları oyunu dinlendirirken,en dram sahnelerde seyirciyi ürkütmesini biliyor.Oyunun başında ipin kopmadan elbisesini alması,sonradan koparak aymeleğin çığlık atması gözden kaçmayan bir ustalık.Özellikle çöp içerisinde buldukları şişme kadın sahnesindeki oyunculuğu,sahnedeki dans figürleri, saçını yıkarkenki absürd komedisi,çöp konteynırının çöpleri atarken sergilediği oyunculukla seyirciyi kahkahaya boğarken,ihanet sahnesi,aymelekle olan karşılaşmaları,en hararetli tartışmalarındaki oyunculuğu,son sahnelerde gördüğümüz kuyu ve bıçak çekerkenki ruh hali parmak ısırtıyor.

Özellikle son sahnesindeki Aymelek için çırpınışı ve hastalığının, içine yılan değil de kendi tohumunun olduğunu gösteren bir tavır sergilemesi,cinci hocaya uyularak,yılan çıkarma sahnesindeki görsellik,son sahneden kaçıp gitmesi ve daha bir çok sahnesiyle,her iki ruh halini de çok rahat oyunculuğuyla kanıtlıyor. Bu usta dikkat edilmesi, el üstünde tutulması,değeri çok iyi bilinmesi gereken bir oyuncu.Oyuna damgasını vurarak,unutulmaz bir iş çıkarmış.

JaqLee
21-05-10, 20:31
Haço (Harun Türköz)
Kız kardeşiyle beraber toplumun dışına itilmiş,kendi kurduğu dünyasındaki tek gayesi, gelinlik içerisinde kız kardeşinin mürüvetini görebilmek. Kız kardeşi ve kendisini, yozlaşan toplumdan sıyırarak çöplüğe sığınmış, sabıkalı akrabasına evini açmış daha çok kontrolü elinde olan bir oyuncu olarak çıkıyor karşımıza. Duygu oyunculuğunun ön planda olduğu bu oyunda;yüz mimiklerini,devamlı değişen ruh hali,monoton bir yaşamı kabul etmiş bir oyunculuk sergiliyor. İsrafil’le olan uyumu,en canı alıcı sahne olan; kız kardeşinin ölümündeki oyunculuğu ve son sahnedeki kuyu başındaki oyunculuğu ayakta alkışlanası.Tüyleri diken diken eden ustalıktaki çığlığı atlanamaz.

Aymelek (Esenay Kılıç) Genç oyuncu; abisi ve İsrafil arasında git gellerle, ruh hali değişimiyle rolünün hakkını veren bir oyunculuk sergiliyor. İsrafil’den göz kaçınmaları,hastayken üzerine düşen iple yatağından fırlaması,duygu oyunculuğu,zaman zaman seyirciye konuşması,sahnedeki rahatlığı ve diğer oyuncularla olan uyumu muhteşem performansıyla buluşunca, ortaya harika bir iş çıkıyor.Ayakta alkışlatan bir yorum sergilemiş.

JaqLee
21-05-10, 20:31
KURGU HATALARI VE YÖNETMENİN GÖR(E)MEDİKLERİ
Diyarbakır Devlet Tiyatrosu bu oyunda Alpay Ulusoy’la çalışmış. Hiç şüphesiz bu usta ışığı,dekoru,müziğiyle tam bir uyum içerisinde çalışmış. Oyunun bir parçası gibi sunmayı başarmış. Her oyunda olduğu gibi birkaç kurgu hatası var.

Bunlardan ilki; oyunun başında çöplüğün içerisine yerleştirilmiş olan çarmıh diye adlandırılan ama tahta bir pencereden oluşması,daha önemlisi rüyada olması gereken pencere(çarmıhın) ilk perdeye kadar neden orada asılı durduğu. Hal böyle olunca rüyaya ait değil,çöplüğe aitmiş gibi hissedildi Rüya bittiği zaman çarmıhın orda olmaması gerekiyordu.

İkinci bir kurgu hatası ise; rüyada Aymelek (Esenay Kılıç)’ın çarmıha asılı dururken,rüyadan sonra oyunun içinde aynı rüyayı gören haço (Harun Türköz ), İsrafil (Sertel Uğur)kilisenin önünde asılı durduğunu söylemelerine rağmen,arka dekor kilise değil çöplüktü. Ya rüyadan sonra kilisede asılı olduğunu söylenmemeliydi.Yada çöplük arka planı kilise olarak değişmeliydi.İkinci perde sonunda çöplük arka planı kilise olarak değişebiliyordu.Aslında kilise olgusundan çok, çöplükte çarmıha gerilmesi, daha güzel bir betimlemeydi. Çöplükte çocuk doğurması daha gerçekçi gelirdi.Bunlar dekorla ilgili bölümler ama; oyunun konusunu doğrudan etkilediği için yönetmenin gözünden kaçmayıp,kendi düşünce dünyasını yarattığı kanaatindeyim.

Diğer bir hata olarak gördüğüm ama nesnelden çok duyguya bağlı olan,oyunu doğrudan etkileyen hem kilise çanı hem de ezanın okunması. Çöplükte doğan isa, çanlar,papazlar,İnciller,kilise tasvirlerinden bahsediliyor. Ama her nedense hiç alakası olmayan özellikle sabah namazın ezan sesi inanılmaz tezat. Neden ezan sesine ihtiyaç duyuldu anlayamadım. Ya oyunun başından sonuna kadar çan sesleri olacaktı.(hem tasvire uyulurdu) yada hep ezan sesleri kullanılacaktı.

JaqLee
21-05-10, 20:31
TARİHE GEÇECEK BİR DEKOR ANLAYIŞI
Solda kırmızı boyası dökülmüş (sonradan şişme kadın için görülen) bir kapı.En sağda derme çatma tahta bir ev. Kapısı çaput beziyle örtülü bu evin ön bahçe diye adlandırılan yer üst boşluklarla gece kondu olarak görünüyor.Orta arkada siyah bez üzerine yapıştırılan,yada dikilerek dev bir çöplük anlayışı kokusu dışında tam anlamıyla muhteşem. Oyunun en başındaki beyaz bez ve üzerine yansıtılan yükselerek iyice kırmızılaşan bir ay.Orta önde ise kalın bezler üzerine dikilen çöplerin, oyunun sonunda kaldırılarak bir kuyu oluşturulması,arkasına görünmeyen bir merdiven koyulması ve dökülüp saçılan birkaç çöple gerçekliğini kanıtlayan dekor,sonrasında arka çöplüğün yerine kiliseyi koyması, tam anlamıyla muhteşem.

Dekorunun oyuna nasıl katkısı olduğunu,dekorda neler yapılabileceğine belki de en güzel cevap bu ustadan geliyor. Yıllarca oyun izlememe rağmen, ben hayatımda böylesine muhteşem bir dekor anlayışı görmedim. Heyecanımı ve şaşkınlığımı gizleyemediğim bu dekor gerçek bir çöplük! İnce ayrıntıların düşünüldüğü,izlerken seyirciyi çöplükte yaşadığını hissettiren bir anlayış!Oyuna bu denli katkısıyla ödüllere layık gösterilmesi gereken bir tasarım. İnsanın aklını başından alan bu tasarımla büyük usta Hakan Dündar’ı tam anlamıyla şapka çıkartan bir dekor . Gündelik kıyafetlerden oluşan ve renk seçimiyle oyunculara uyum sağlayan kostümüyle de oyunun bir parçası haline gelmiş. Üstlendiği bu zor iki görevin altından çok başarılı çıkmayı başarmış.
Şişme kadını pazarlama sahnesinde ; bir kasa üzerine radyodan gelen müzik,peçete ve kolonya inanılmaz bir ayrıntı.Oyun sonundaki kuyunun içinden çıkan yılanlarla haçoyu sarması oyunu özetleyen bu tasarım,oyundaki katkısı, insanı titreten dev bir çalışma örneği.

JaqLee
21-05-10, 20:32
IŞIKTAKİ DEV
Müzik,dekorla beraber yaptığı çalışma,sağlanan uyum,ayın yukarı çıktıkça renginin daha kırmızı bir hal alması,kuyu sahnesinde baltayı İsrafil’e vururken ki kırmızı fon ışıkları bunlardan bir kaçı. Bu oyunda herkes üzerine düşen görevini yerine getirmiş.Sahne arkası tam anlamıyla bir uyum sağlayıp,bir bütün olarak tek beden olmuşlar.Işıktaki bu dev usta Mehmet Yaşayan; bu zor görevi üstlenirken,keyifli bir çalışmayla kendinden sıkça söz ettirecek gibi görünüyor.Yalnız ışığın birkaç yerde erken kapatılması gerektiği inancındayım.Bunlardan biri Aymelek öldükten sonra abisi haço, İsrafil diye çığlık attığında ışıklar o zaman kapansa daha etkileyici olurdu. Geç kapanması intikam duygusunu köreltti. İkincisi; çöp toplama sahnesinde rüyalar anlatılınca ikisinin de aynı rüyayı gördüğünde şaşkınlıklarından sonra çöp toplamaları gerçekliği bertaraf etti. Tam rüya anlatıldıktan sonra ışıklar kapansa daha göze hoş gelebilirdi.

JaqLee
21-05-10, 20:32
ŞAPKA ÇIKARTAN MÜZİK TASARIMI
Oyunun başlamasıyla müziğin dramı hissettirdiği ustalık,hiç yabana atılmayacak türde. Oyunun tam anlamıyla kilit noktalarında devreye giren,özellikle ışık kapalıyken önce müzik olarak verilip,ışık açıldığında oyuncuların yaptığı hareketlerle müziğe devam etmesi ise farklı bir tasarım. Seçimleri,tarzı ve oyuna katkısı hiç şüphesiz tartışılamaz.

Diyarbakır Devlet Tiyatrosu yine adından sıkça söz ettirecek,kalitesinden ödün vermeyen bir oyunla seyirci karşısına çıktı. Sahne arkasındakiler kadar sahne önündekilerde canla bedenle seyirciyle buluşmanın keyfini yaşadılar. Seyirci artık Diyarbakır Devlet Tiyatrosunun kalitesinden emin.Umarım hak ettikleri daha yüksek yerlere gelirler.

Devamlı değişen ruh halleri,oyunculuk betimlemeleri ve hiç düşmeyen temposuyla parmak ısırtan bir oyun. Toplum dışına itilmişlerle yüzleşmeye hazır mısınız?

JaqLee
21-05-10, 20:32
Ankara'da Genç Bir Tiyatro
( Erhan Gökgücü )


Bir rejisörün,bir oyun yazarının eleştiri yazması pek alışılmış bir şey değildir.Bu güne kadar böylesi önerilere hep uzak durdum.Ne var ki geçenlerde izlediğim bir oyun bu konudaki iç direncimi kırdı.Ankara'daki Simurg oyuncularından söz etmek istiyorum. Serdar Doğan'ın' “Simurg “adlı oyunu için bir araya gelmişler.Genç bir grup.Oyuncularının bazıları başka özel tiyatrolarda çalışıyor.Salonları yok, kiraladıkları salonlarda ayda 1-2 temsil veriyorlar.Yaşamlarını bu oyunla kazanmak gibi bir amaçları da yok.Onları bir araya getiren şey,düşünce ve gönül birliği.

Simurg İran mitolojisinde dev bir kutsal kuş ;bir anka kuşu ;tasavvufta ise tanrısallığı temsil ediyor.Bu oyun Sivas şehitleri üzerine yazılmış.Şehitleri sözcüğünü özellikle kullanıyorum.

Yazarı katliam sırasında oradaymış;hatta bir ara öldüğü sanısıyla morga kaldırılmış.Yazık ki kardeşi de şehitler arasında.Sonradan İzmir 9 Eylül Üniversitesi Tiyatro-Yazarlık Bölümü mezunu. Yaşanmış olayları oyuna dönüştürmek zordur.Hele seyirci tarafından bilinen,ülkenin tüm duyarlı aydınlarının içini hala acıtan bir olay ise...Üstelik oyunun yazarı da o katliamdan rastlantı olarak kurtulmuş biri ise, ajit-prop tiyatrosu tarzına kapılabileceği akla gelir.Serdar Doğan bu kolay yolu seçmemiş,o dehşet anlarını abartısız ama çarpıcı bir dille anlatmış.Seyircinin duygularını diri tutarken,sorduğu soruların yanıtlarının aramasını da sağlamış. Rejisör Cengiz Sezgin bu doğru tutumun izdüşümündeydi.Gerek insanlar arası ilişkileri düzenlemede , gerek ise vurgulamalarda yalın ama çarpıcı mizansenlerle hoş bir sahne estetiği kurmuştu. Daha da önemlisi ayrı ayrı yerlerden gelen oyuncularda üslup birliği ve denge var etmeyi başarmıştı.

Yine de “Yazar” da usta oyuncu Halil Esen ve “Lokantacı” da ,ilk kez izlediğim.Habip Hacımustafaoğlu öne çıkıyorlardı. “Yazar” küçük abartılarla izleyiciyi bir duygu yumağına dönüştürebilecek; ”lokantacı” ise kolayca komikliğe düşebilecek roller oldukları halde, ikisi de yaptıkları işe bilinçle yaklaştıklarını kanıtlayarak oynuyorlardı.Lokantacı çırağını oynayan genç oyuncu Melih Yetkin'in oldukça sıcak bir oyunculuğu var.Ama biraz fonetik çalışarak, bazı fonemlerindeki hafif peltekliği gidermesini öneriyorum.Diğer rollerdeki oyuncular da oyunun başarısına katkı veriyorlardı.Övgü ile söz etmek istediğim bir başka öge de Hasan Yükselir'in müziği.Yükselir,Anadolu them'lerini bestelerinde usta işi kullanan bir müzisyen.Bu oyundaki besteleri de olayın dramatik örgüsüyle iyi örtüşmüş; etkileyici. Dekor, gerçekçi bir anlayışla tasarlanmış . Özel tiyatroların,günümüzün koşullarında çarpıcı bir dekor gerçekleştirmesi kolay değil.Yine de sahnede ,özenli hazırlandığı belli olan, derli toplu bir görünüm vardı ve rejisör tarafından oldukça işlevsel kullanılıyordu.Işıklardan söz etmek istemiyorum ;bir günlüğüne kiralanmış salonlarda tasarlanan ışığı uygulamak olası değildir çok kere.Giysilerde de bir özellik göze çarpmıyordu,ama dekor ve giysilerin renk düzenine özen gösterildiği belliydi

Bizde tarihi oyun denildiğinde akla ağırlıklı olarak Osmanlı , Selçuklu dönemine özgü oyunlar gelir Ya da Kurtuluş Savaşımızla ilgili oyunlar....Oysa cumhuriyetle başlayan yakın tarihimizin de sahnede irdelenmesi gereksinimi var.Özellikle ödenekli tiyatrolarımızın da böylesi oyunlara yakın durmaları gerekli.

Ne yazık ki son zamanlarda genç yazarlarımız tv dizileri ,reklam spotları yazmanın peşine düştüler.Sahne oyunu olarak yazdıklarında da aşk,yalnızlık,iletişimsizlik gibi bireysel sorunlar fazlasıyla ağırlıklı.Kuşkusuz istisnalar var.Serdar Doğan bunlardan biri.Şu sıra yeni bitirmiş olduğu “Topal Osman “ oyununu okuyorum.Umut veriyor bana bu genç yazar.

İyi metinler, iyi ekipler ve iyi sahnelerle bir araya gelince seyircisiyle kucaklaşır.Simurg oyuncuları doğru yolda.Ve dilerim kendilerini her yeni oyunda daha geliştiren,uzun ömürlü bir ekip olurlar.

JaqLee
21-05-10, 20:32
Malatya Çöplüğe Doyamadı
( Tamer Barış Ülger )


Tanrı, içimizdeki cinayet kuyusuna inerken, kendi maskesini bizim yüzümüzde kullanır... İşte o zaman kuyu, bize ölümün çimen yaprakları kadar güzel serinliğini sunar... İğdişlenen varlığımızı, çöplüğün karanlık dölyolundaki atılmış eşyalar labirentinde, o korkunç güzel Söz'e dönüştürdüğümüz an, kendimize tanrımız kadar yabancılaştığımızı da görürüz. Yalnızlık ve yoksulluk, içimizdeki güneşi bir tiran imparatorluğuna teslim ettikçe içinde yaşadığımız çağ, gözlerimizi bir kurban bıçağıyla köreltir ya da yüreğimiz üstümüze sürgülenen bir kapı olur ve her şey anlamsız bir kaosa sürüklenir. Vicdan azabı çeken insanlar, bir yandan suç ve ceza öte yandan delirium yüklü büyülü dünyalarında, insanın tanrının çöplüğü olduğu gibi tanrının da öylesine insanın çöplüğü olduğunu görürler...

Her gün biraz daha cinayetlerimizin etiyle yaşamımızı sürdürdüğümüz bir yılgı çemberinde kendi katilimizi seçme karabasanına sürüklenmekteyiz. Anamızın bizi doğurduğu o suçluluklar göğünde her çırpınışımız bir çöplük, her çöplük de damgalanmış bir kimlik belgesine dönüşürken, varlığımız numaralanıp sanki bir toplama kampında koruma altına alınmaktadır. Tutsaklığımız da özgürlüğümüz de birer utanç çemberi gibi kutsal bellediklerimizle aldatmaktadır bizi...

Diyarbakır Devlet Tiyatrosu “çöplük” afişleri tüm kenti donatmıştı. (Bence Devlet Tiyatrolarının afişlerine bir çeki düzen verme vakti geldi. Çok basit afişler. Afiş deyip geçmemek lazım o senin reklamın bir noktada.) Malatya'da oyuna iki gün kala bütün biletler tükenmişti. Otobüse binip oyunun sahneleneceği Malatya Sabancı Kültür Sitesine gittim. Hava yeterince soğuk. insanlar, fuaye alanında toplanmış çaylarını yudumlarken bir yandan da oyunun nasıl olduğu hakkında konuşuyorlar. Oyun yazarı; oyunlarında hep simgesel bir anlatımı yeğlemiş olan Turgay Nar. Oyun yazarlığının yanında şairliğiyle de ön plana çıkan nar oyunlarında şiir diliyle tiyatro dilini buluşturmasıyla ilgi çeken oyun yazarlarımızdan biri. Çöplük; Godot'tik ve Kafka'tik tarzıyla tam bir başyapıt diyebilirz. Oyun yönetmeni Alpay Ulusoy'un ağzından oyunu kısaca anlatalım; toplum dışına itilmiş iki kardeş ve işlediği suç nedeniyle kaçmak zorunda kalan bir akrabanın yaşam içerisinde dış etmenlerin de etkisiyle yokoluş öyküsü. Sadece atıklardan oluşan bir çöplükten söz edilmiyor, fikirde, sanatta, dinde ve insani davranışlardaki yozlaşmanın anlatıyor.

“Oyunda insani davranışların yozlaşması ve bu süreçte de yok olanların öyküsünü gözler önüne sereceğiz”

"Oyunumuzun başlamasına on dakika vardır” Komutundan sonra yerimizi aldık. ışıklar karardı. Oyunu daha önce Işıl Kasapoğlu yönetiminde Haluk Bilginer - Ahmet Uğurlu oynamıştı ve bir çok ödül almıştı. (Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Ödülü, Türkan Kahraman kaptan Ödülü - En Başarılı Prodüksiyon, İsmet Küntay Tiyatro Ödülü - En İyi Oyun, İsmet Küntay Tiyatro Ödülü - En İyi Erkek Oyuncu, Asaf Çiyiltepe Tiyatro Ödülü Turgay Nar, 118-Y Lions Yönetimi Çevre Korumasına Sanat Katkısı Ödülü yazar Turgay Nar, ve 118-Y Lions Yönetimi Çevre Korumasına Sanat Katkısı Ödülü) Heyecanlıydı herkes çünkü Malatya'ya kolay kolay böylesine kaliteli oyunlar gelmiyordu.

Dekor.
Diyarbakır Devlet Tiyatrosu (Hakan Dündar) bu işi biliyor dedirtecek türden. Dev bir çöp yığını ortada ve fonda boydan boya çöp poşetleri asılı perde. Gerçekten görülmeye değer. Sahnenin seyirciye göre sağında bir kulübenin giriş kısmı görünüyor. Küçük eyvan denilebilecek yerde çamaşır ipleri çekili. Sol kısımda da “şişme bebek sahnesi”nde kullanılan bir paravan. Kompozisyonu harika. Renk uyumuna bakıldığında; çöp poşetlerinin birbirleriyle uyumu fondaki asılı olan çöpler muazzam. Kulübe önü kahverengi tonlarda şirin bir yer. Ve asılan çamaşırlar ayrı bir hava katıyor oyun içinde. Final sahnesine gelindiğinde çöp dağının içinden bir kuyu çıkması gerçekten çok görkemli. Fakat paravanın renginin kırmızı olması, şişme bebek sahnesiyle bağlantı mı kurulup (kırmızı nokta misali) kırmızı ve tonlarında boyanmış? Fazla ilgi çekiyor bence; yeniden düşülmeli rengi. Ve çöp dağına çıkarken oyuncular, çöp dağı arkasındaki basamaklardan çok fazla ses çıkıyor. Bence o basamakların üstüne stafor yada kalın süngerler yapıştırılmalı.

Müzik.
Tam anlamıyla muhteşem. Oyunu çok iyi beslemiş. Bir çok oyunda müzik ya gereğinden fazla yada çok az. Çöplüğün müzikleri tam yerinde ve duygusunda olmuş. Giriş müziği sade ve kıvamında. Final müziği başladığında insanların tüyleri diken diken oluyor. Aralarda verilen sesler mesela bıçakla soyulan odun parçası sesi, tenekeye atılan taş sesi, su seni (yansımalar) ve ışıkla birlikte devam eden gerçek sahne sesleri. Çok iyi düşünülmüş.

Işık.
Hemen baştan söyleyeyim ışık çok iyi. (Mehmet Yaşayan) Işık, sahnede kendi başına bir oyun. Açılıştaki çarmıh sahnesinde (rüya) Aymeleğin (Esenay Kılıç) kanat misali kollarını açıp kapatmasındaki ışığında açılıp kapanma esprisi sanki ışığı yayan oymuş gibi gösterilmesi gerçekten sözü edilmeye değer. Oyun içinde amipsi şekillerde sahneye düşen alaca bulaca yarı lokal ışıklar tam bir çöplük havası vermiş oyuna. Ve finaldeki kuyu sahnesinde tepeden verilen ışık kuyuya düşen gölgeler tam bir görsel şölen.

Kostüm.
Abartısız ve iyi düşünülmüş. Ayrıntılara önem verilmesi örneğin İsrafil'in (Sertel Uğur) atletindeki küçük delikler ve ayakkabıların tan bir “harik” oluşu, Aymeleğin (Esenay Kılıç) karakterinin kostüm seçimi benim takdirimi kazandı. Böylesine özenle hazırlanmış oyunla uyum içinde olan kostümleri hazırlayan Hakan Dündar'ı da tebrik etmeden geçmek istemiyorum.

Oyunculuk.

İsrafil (Sertel Uğur)
İsrafil küçükken izo diye biri tarafından tecavüze uğramış amca oğlu olan Haço (Harun Türköz)nun yanında kalan bir suçlu. Hırslı ve çaresiz.

Oyunun aynı zamanda reji asistanı Sertel Uğur. Ses tonuyla ve tavırlarıyla baştan seyirciye kendini kabul ettirdi. Şivesi yerinde ve güzel. Sahne üzerinde çok iyi dolaşıyor. Aymelek (Esenay Kılıç) ile aralarında geçecek olayın tüyolarını verildiği sahneler (göz göze gelmeleri, birbirlerine yol verme sahneleri) çok iyi. Aymeleğ in (Esenay Kılıç) hastalandığı ile ikinci bölümde Haçoya (Harun Türköz) olanları itiraf etme ile edememe arasında bocaladığı sahne çok başarılı. Fakat duygu geçişlerinde sorun var. Mesela birinci perdenin sonunda Haço'ya (Harun Türköz) sarılıp ağlama sahnesi. Küçükken kendine tecavüz eden İzo'nun öldüğünü duyduğundaki dizlerinin bağının çözülmesi bir önceki duygudan kopuk gibi. Bunu da metne bağlamak bilmiyorum ne kadar doğru olur ama metin bu noktada çok keskin ve ağır. Genel olarak başarılı buldum. Oyunun kilit adamı diyebiliriz.

Haço (Harun Türköz)
Haco kız kardeşi Aymelek (Esenay Kılıç) ile çöplükte yaşamını sürdüren bir karakter. Haco hayatının sistematiğini bir noktada çözmüşken dış etmenler onun hayatını alt üst eder. En büyük isteği kız kardeşinin mürüvvetini görmektir.

Başlangıçta replikleri öyle duygusuz atıyordu ki bir anlam veremedim; fakat oyun ilerledikçe karakteri tam olması gerektiği gibi verdiğine kanaat getirdim. Çok iyi analiz isteyen bir karakter haco ve Harun Türköz bunu başarmış. İkilemleri ve korkuları oyun içinde seyirciye vermesini biliyor. Final sahnesinde gerçektende bunu bize kanıtlarcasına tüyleri diken diken bir oyunculukla karşımıza çıkıyor. Kuyu sahnesinde hem Harun Türköz hem de Sertel Uğur takdire şayan!

Aymelek (Esenay Kılıç)
Abisi olan Haço (Harun Türköz) ve amcası oğlu İsrafil (Sertel Uğur) ile birlikte çöplükte yaşamaktadır. Onların çamaşırlarını yıkayan,yemek hazırlayan ve hayatta bu noktada şikayet etmeyen biri aymelek. Her şey Aymeleğin yılanı görmesiyle başlar. “yılan çocuk gibi ağlıyor”

Karakterini iyi analiz etmiş bir oyuncu. İsrafil (Sertel Uğur) ile kaçak bakışmalar, yakınmaları gayet iyi ve yetkin. Yılanı gördüğünü anlattığı sahnede seyirciyi adeta uyarıyor ve oyunculuk anlamında tatmin ediyor.. Hastayken geçirilen ataklar çok yerinde ve gerçekçi olmuş. Başarılı buldum fakat birinci perdede Haço (Harun Türköz) ve İsrafil (Sertel Uğur) uyurken attığı repliklerin hakkını vermeli, orası askıda kalmış.

Diğer Kişiler
Oyun içindeki diğer kişiler insanı oyundan koparıyor. Bıçaklama sahnesi gerçekten çok klişe olmuş. İyi giden bir seyir içinde aksayan bir yan oradaki oyunculuklar. Karakter olmalarına rağmen yinede daha iyi oynamalarını beklerdim. Bunun yanında şişme bebek sahnesindeki komik öğeleri çok iyi vermişler.

Yönetmen. Böylesine zor sahneye koyulabilecek bir oyunu, böylesine sağlam bir reji anlayışıyla koyduğu için oyun yönetmeni Alpay Ulusoy'u kutluyorum.

Selamlamaya çıktı oyuncular. Tüm Malatya ayakta alkışladı, zaten böylesine görkemli bir final sonrası ayakta alkışlanmayı hak ediyordu oyun fakat finale daha varmış! Gerçek final oyun bittikten sonra oldu. İnönü üniversitesi tiyatro topluluğundan öğrenciler oyuncularla görüşmek istediler ve oyuncu arkadaşlar özellikle Harun Türköz ve Sertel Uğur öyle mütevazı öyle içten davrandılar ki oradaki insanlara, gerçekten görülmeye değerdi. Tek tek tebrikleri kabul ettiler. Tek tek büyük bir özenle dinlediler söylevleri, eleştirileri ve bilinçli seyirci kavramını o kitle üstünde anlatıp oradaki insanları sahneye bağlamayı bildiler. Ben sanmıyorum ki oradaki insanlar bir daha sözü geçen ildeki tiyatro oyunlarını kaçırsınlar. Oyunun bir kez daha Malatya'da oynanması için İnönü Üniversitesi Tiyatro Koordinatörü Ersin Aycan gerekli konuşmaları yaptı. Oyun sonrası uzun uzun konuştuk oyuncularla öyle ki telefonlar alındı telefonlar verildi.

İşte bu sonu ayakta alkışlarım.
Oyun görülmeye değer. Bu kadar zor bir oyun seçmelerine rağmen iyi bir iş çıkarmışlar. Oyunculukla olsun, rejiyle olsun seyirciyi tatmin edecek bir oyun. Herkese öneririm. Tüm ekibi gönülden kutluyorum.

Kurbanını tanrısına alıştıran bir ikiyüzlülükler çağında yasa ve yargı, bizlerce yapılmış, başkalarınca kullanılıp atılmış ve atıldığı çöplükten yeniden bizlerce özenle toplanıp, yaşamımızı sürdürmemizi sağlayan eşyalara ya da kimliğimizdeki varoluşa, yani suç ve cezaya dönüştürülmüş birer kaos kuyusudur. İnsanın yaşadığı çöplükten tanrı, tanrının yaşadığı insandan nasıl her gün bir cinayet çıkıyorsa, karnımızdaki çocuğun babası da yüzümüzdeki maskelerin çöplüğüdür.

Tamer Barış ÜLGER

JaqLee
21-05-10, 20:32
DÜNYANIN EN BAŞARILI YAZARLARI, AYNI SAHNEDE BULUŞTU: "YAŞASIN TİYATRO"

Geçmişin tozlu sayfalarına yolculuk.

TRT'nin ilklerinden biri olan ve 41. sanat yılını kutlayan,özellikle ‘’Kurtlar Vadisi’’ çılgınlığındaki ‘’Halo’’ karakteriyle herkesin tanıdığı büyük usta Sönmez Atasoy; rejisörlük, yönetmenlik, oyunculuğun yanı sıra, Haliç Üniversitesi'nde öğretim görevlisi. Bu oyunda ise bir yazar olarak çıkıyor karşımıza.Nihayet herkesin görmesi gereken bir oyun derlemiş/yazmış. İzmir devlet tiyatrosu repertuara alarak seyirciye taşımış. Atasoy eksikliği görüp,Dünyanın en başarılı yazarlarını izleyiciye tanıtıyor,izleyiciyle tanıştırıyor. Shakspeare,Moliere,Çehov, Aristotales gibi dünyaca başarılı yazarların oyunlarından kesitler sunuyor. Konusu ise; iki gencin tiyatro müzesinde kapalı kalmasıyla başlar. Müzedeki heykellerin,müzenin kapanmasının ardından, oyunlar oynayarak eğlenen ve müzede kapalı kalan iki gencinde katılımıyla, başlangıcından günümüze tiyatronun serüveni eğlenceli bir biçimde gözler önüne seriyor.

Oyunu oluşturan parça seçimleri bence yanlış. Seyirciyi sıktı (…) Komedisi bol oyun seçimleri, ağırlıklı olmalıydı. Hem seyirciyi sıkmazdı, hem de sıkılmadan izlenen oyun da istenen vurgu daha iyi anlaşılırdı. Anlatılmak istenen ana fikre daha kolay ulaşılırdı.Birde Türk yazarın oyununa çok az zaman tanındı. Üstelik orta oyun seçimi yapıldı. Oyunu dinlendiren ve komedi olan tek parça buydu.

Hangi oyun parçaları seçilebilirdi?
Sönmez Atasoy’un sadece bu yazarları oyuna almasının yanı sıra Brecht ve Stanlavskiden birer parça oynanabilirdi.Atasoy’un seçiminde bu yazarların komedi unsuru içeren oyunlardan, Molier’in en bilinen oyunu olan Cimrideki harpagon alınabilir,Çehov’un yine çok güldüren Bir Evlenme Teklifi seçimi yapılabilirdi.Seyirciyi bu parçalarla dinlendirilebilirdi. Diğer taraftan, yönetmen orijinal metinden seçimde yapmış olabilir.

Yönetmenin yorumu ve oyunculuk.
Öğrencilerin ‘’kıskanma’’ sahnesindeki oyunculuklarını pek beğendiğimi söyleyemem. Hele hele oyundaki heykellerden birinin adama kur yapması,bayan öğrencinin de sevgilisine tepkisi görülmeye değer(!) Havada kalmış bir sahne. Özellikle kullandıkları müzik aletlerinden çıkan müziğin, müzik odasından verildiği o kadar netti ki. Gerçekliği bertaraf eden bu biçemin yerine, müziğe göre hareketleri playback yapsalardı daha inandırıcı olurdu.Çünkü heykeller – çalabilir misin? Dediklerinde, öğrenciler çalmaya başlıyor,müzik odasından verilince bırakıyorlar. Bu müzik bitene kadar devam ettirilmeli.

Genel olarak oyunculuklar başarılı. Oyunda;Doğan Yağcı, Aylin Kumbaracıoğlu, Ali Ulvi Hünkar, Şuayip Ünsal, Cemalettin Çekmece, Esra Akbudak, Şenda Kabay, Harika Lafçıoğlu, Müge Sarışın,Şerif Bozkurt rol alıyor. Yeni oyuna hazırlanırlarken yapılan konuşmalar,kostüm değişimleri,geçişler çok rahat ve yerinde. Bunun yanı sıra, her parçada oyunun gerektirdiği duyguyu yakalayarak oynamaları çok zor. Normal şartlarda bir oyun ve konusu vardır. Oyuncular o ruh hali ve duyguya göre oynarlar. Oyunu bir bütün değil, olması gerektiği gibi parçalar halinde, her oyun değişiminde oyunun gerektirdiği o duyguyu yakalayarak vermeleri çok zor olmasına rağmen gayet başarılılar.

Yönetmen Rüçhan Gürel çok başarılı. Oyuncularla ve sahne arkasındaki teknik ekiple uyumu muhteşem. Piyano iyi düşünülmüş. Her şey çok iyi sahneye taşınmış. Oyunculukların bu kadar muhteşem olması oyunu sıkmayacak anlamına gelmez. Bazı oyunlar vardır ki, metin oyunculuğun önüne geçer,tıpkı bu oyunda olduğu gibi.

Dekor Tasarımında Murat Gülmez, görsel bir şölen yapmış.
Işıklar açıldığında gerçek bir müzeyle karşı karşıyayız. Soldaki büyük kostüm asacakları ve kostümler. Havada asılı duran beyaz kostümler ve yansıtılan eşsiz ışığın getirdiği görsellik. Sahnenin tam ortasında sahne ve öndeki beyaz perde-ki sonradan oynanan parçalar için yansıma olarak kullanılması,bunu aynı zamanda kapı olarak kullanması, Dekorun oyuna katkısını gözler önüne seriyor. Sahnenin önündeki duvarlara asılı duran,dünyanın en başarılı yazarların ışıklı resimleri,daha salona girerken bir müzeye giriyormuş havası sağlıyor. Ayrıca konuşturulması ve sağdaki piyano, yerlerin uyumu o kadar muhteşem ki sahne dolu olmasına rağmen oyuncuları boğmamış, Kapatmamış. Aksine oyuna renk katan,oyunun dili gibi,sahneye anlam katan bir bütün olarak, göz kamaştırıcı!

Kostüm tasarımında Günnur Orhon, D.T. arşivinde ne bulmuşsa getirmiş.
Oyunun en çok alkışı hak eden bir başka ismi ise, kostüm tasarımında Günnur Orhon. Yaklaşık on farklı parçanın, 1 oyunda toplanmasıyla, en büyük görev haliyle Günnur Orhon’a düşmüş. Her oyunda genelde kostüm aynıdır. Ama bu oyunda oyun içerisindeki on farklı parçaya, kostüm ayarlamak hakikaten çok zor. Üstelik bu oyunlar, çığır açan oyunlar ise inanın bu daha da zorlaşıyor. Bir Shakespeare,Moliere oyununu hemen hemen herkes bilir. Kostüm uyumu sağlanmazsa oyun inandırıcılığını kaybeder. Üzerine düşen bu ağır yükü o kadar iyi taşımış ki,bu tasarımıyla harikalar yaratmış.

Müzikleri Cumhur Bakışgan’a ait olan bu oyunda, pek iş düştüğünü söyleyemeyiz. Ama parça seçimleri iyi. Bazı oyun parçalarına eşlik etmesi, oyunu azda olsa dinlendirmiş.Oyunda sadece ‘‘kral odipus’’ sahnesindeki dansın dışında pek dans göremesem de, Meltem Yorulmaz’ın bu sahnedeki performansı başarılı.Göz yormayan nitelikte. Eskrim çalıştırıcılığı ise Metin Tapan’a ait. Sadece bir sahnede gördüğümüz bu düello basit hareketler içeriyor. Hafif kalmış.

Işık tasarımıyla oyuna hayat veren Zeki kayar’ın oyun içindeki oyunu!
Bu usta oyuna hayat veren,muhteşem yorumunu seyirciye altın tepside sunmuş. Oyunun her parçasında, uyumlu bir slayt sunumuyla seyirciyi o yıllara götürüyor. Oyunu anlatır nitelikte! Her oyunda dekor değişmesi (kısa sürdüğünden) mümkün olmadığı için, her oyun parçası için farklı yansımalarla harika bir iş yapmış. Özellikle balkon sahnesi muhteşem.Zeki kayar bu oyunda mantığı zorlayan bir iş çıkartmış. Sadece bu sunumuyla adeta, başlı başına bir oyun haline getirmiş.

İzmir Devlet Tiyatrosu; dünyaca ünlü bu ustalara olan vefa borcunu ödüyor. Dünyanın en başarılı yazarlarının oyunlarını, hayatları boyunca belki de hiç izlemeyen,tanımayan kişilerle tanıştırıyor. Sönmez Atasoy’un rehber niteliğindeki bu metni izlenmeye değer!

İyi seyirler.

JaqLee
21-05-10, 20:32
Amadeus
( Tuncer Cücenoğlu )


Amadeus'un galasına katılmak üzere Taksim'e hareket ettiğimde, ne yalan söyleyeyim, içimde çeşitli kuşkular vardı… Bunun birinci nedeni yirmi yılı aşkın bir süre önce Yücel Erten'in başarılı rejisiyle izlediğim, Can Gürzap, Alev Sezer, Sermin Hürmeriç ve diğer aktörlerin olağanüstü oyunculuklarıyla yıllardır belleğimden silinmemiş bir uygulamadan sonra, 23 yıl sonra karşılaşacağım bu ikinci uygulamanın benim için belirsizlikler taşımasından kaynaklanıyordu…

Çünkü bu kez birinci uygulamada Dünya Tiyatro edebiyatının en önemli karakterlerinden Salieri'yi başarıyla oynayan Can Gürzap'ın, Erten'in başarılı reji uygulamasından sonra bu kez rejisör olarak karşımıza çıkacak olmasıydı. Bu durum ise "acaba nasıl oldu?" sorusunu sürekli kendime sormama neden oluyordu..

Oyunla ilgili ikinci kuşkum ise Amadeus'un Atatürk Kültür Merkezi'nin Büyük Salonunda sahnelenecek olmasıydı… Görsel yanı ağır basan çalışmalar için olanaklı olan böyle bir sahnede, psikolojik derinliğe sahip bir tiyatro metni izleyiciyle nasıl buluşacaktı acaba?

Kaldı ki Avusturya'lı dahi müzisyen Mozart'ın 250 nci doğum yılıydı.. Büyük besteci Dünyanın hemen her ülkesinde çeşitli etkinliklerle kutlanıyordu ve İstanbul Devlet Tiyatrosu da bilinçli ve doğru bir seçimle bu kutlamalara katılıyordu..

Amadeus benim için tiyatro metinlerinin en başarılılarından biridir…

Çünkü, Dünya Tiyatro Edebiyatının en önemli ve güncelliğini asla yitirmeyecek olan Amadeus'ta dev oyun yazarı Peter Shaffer, yeteneksiz/sıradan bir sanatçının, takdir etmesine karşın, dahi bir sanatçıyı kıskanmasını ve giderek onu engelleme noktasına gelmesini çarpıcı bir öyküyle kaleme almıştır…

Sanatın hangi dalında olursa olsun herkesi ilgilendiren bir temadır bu…
Kaldı ki yalnızca sanatçıları kapsamaz, diğer meslek ve işlerde de geçerlidir bu tema…
Özellikle ülkemizde de bu tür olumsuz örnekleri sıkça görmüyor muyuz? Bu ülkede yaşayan bir oyun yazarı olarak örneklerini sıkça gördüğüm yetenekli olan yazarlar, ressamlar, müzisyenler ve aktörlerin sıradan yeteneksizler tarafından engellenip tarifsiz acılar içinde bırakıldıklarını kim yadsıyabilir?
Ve böylece de marifetin övgüyle ilintili bir gerçek olduğu göz ardı edilerek, yetenekli sanatçıların ileriye dönük yeni yapıtlar üretmelerindeki çalışmaları da engellenmiş olmaz mı? Kısacası yetenekli olup da Salieri'lerin darbelerine hedef olmamış sanatçı var mıdır ülkemizde?

Oyun başladığında bütün endişelerim, yerini tarif etmekte güçlük çektiğim bir hayranlığa dönüşmekte gecikmedi…
Bu tür oyunlar için olanaksız bir yapıya sahip olan böylesine dev bir sahnede, matematiği olağanüstü ayarlanmış bir reji anlayışı hemen öne çıkmakta gecikmiyor…
Yılların birikimiyle, temayı mükemmel kavramış bir Can Gürzap gerçeği var karşımızda…Aynı yaşlarda olmaktan ve aynı coğrafyada yaşamaktan gurur duyduğum bir Can Gürzap gerçeğiyle adeta sarsılıyorum…
Bir de buna Salieri'de Celal Kadri Kınoğlu'nun olağanüstü oyunculuğu eklenince…
Zafer Algöz, Meral Bilginer, Nişan Şirinyan, Mahmut Gökgöz,
Payidar Tüfekçioğlu, Ali Ersin Yenar ve Ali Düşenkalkar'ın pürüzsüz,içten ve inandırıcı oyunculukları katkı sağlayınca… Ethem Ozbora'nın görkemli ve işlevsel dekoru, Serpil Tezcan'ın titizlikle seçtiği kostümleri, Yeşim Alıç'ın koreografisi, Gaye Çağlayan'ın müzik danışmanlığı, Önder Arık'ın kusursuz ışığıyla bütünleştiğinde, ortaya izlenmesi müthiş haz veren (nerdeyse) görsel bir şölen çıkıyor..

Sonuçta Amadeus uygulama olarak da bir başyapıt düzeyinde izleyicinin kesilmeyen alkışlarıyla değerini buluyor…
Hele hele Can Gürzap'ın bir kadirbilirlik örneği olarak Sermin Hürmeriç'i sahneye çıkartması ise duygusallığın doruğuna ulaşmamızı sağlıyor…
Devlet Tiyatrolarımız iyi ki var…
İyi ki varsın Can Gürzap..
İyi ki varsınız Devlet Tiyatrolarının değerli sanatçıları…
İstanbul'da sanatçılarımızı ödüllendiren tüm seçici kurul üyelerinin ve izleyicilerimizin dikkatine sunuyorum Amadeus'u…
Çünkü biliyorum ki "marifet iltifata tabidir"…

Tuncer Cücenoğlu

JaqLee
21-05-10, 20:32
ALTERNATİFSİZLİĞİN GETİRDİĞİ ÇARESİZLİKTE GİDİLECEK ''TEK YOL''…?

Coşkun Irmağı yorumuyla, öne çıkaran reji anlayışı !
Aziz nesin; toplumda ''suçlu'' olarak sayılan kişilerin hayatlarını sorguluyor. 'Suç', yalnızca kişinin sorumluluğunda olan ve toplumsal sistemin kurallarına aykırı düşen bir davranış mıdır? Yoksa, toplumsal sistemin yanlışlıkları, eksiklikleri, kişiyi zorunlu olarak 'suç' işlemeye mi iter? 'Suç', insan için kaçınılmaz ve zorunlu bir 'Tek Yol' mudur? Kişiyi ve toplumu ortak ve onurlu bir sistem anlayışında buluşturacak olan 'Çıkar Yol' nerededir ve bunu kim yaratacaktır? Aziz Nesin'in düşüncelerini binlerce yıllık seyirlik oyun geleneğimizle biçimleyerek, yorumlayarak, seyirciyle buluşturuyor.Alternatifsizliğin getirdiği çaresizlikte, gidilecek tek yolun çarpıklığından söz ediyor…

Oyun; yaptığı dolandırıcılıklarıyla şöhret olmuş namı değer ''paşazade''nin koğuşa girmesiyle başlar. Namı o kadar yayılmıştır ki,gazetelerde yaptıklarını gören koğuş arkadaşları,paşazadenin gelişini adeta lakabı ''paşa'' gibi karşılarlar. Bu paşazadenin hayatından birkaç skeci, oluşturur oyunun bütününü. Görünürde suç işledikleri için , toplum dışına yitilmiş bu kader mahkumlarının yaşantılarının, kara mizahı absürdün bol olduğu bir yorumla seyirciye sunuyor. Gerçekte dışarıdan göründüğü gibi olmayan bu hayatları izlerken, bir yandan tebessüm edip, diğer yandan içten içe düşündüren bir yorum. Aziz usta bu oyunla sistemin çarpıklığını gözler önüne seriyor. Rejideki yorumuyla harikalar yaratan Coşkun Irmak'ta, sansüre uğramadan tüm çıplaklığıyla seyirciye taşıyor.Haliyle ortaya doyumu olmayan bir oyun çıkıyor.

Oyunda, alışılmış hapishanenin dışında bir yoruma gidilmiş. Bilinçaltına yerleşmiş ''ağa'' bağnazlığından kurtulup,zenginin fakiri ezdiği bir hapishane yerine,birbirilerine saygıları olan bir hapishane haline getirmiş. Bunun yanı sıra alegorik bir düşünce haline gelen,en kaba tavırların sergilendiği tavır ve davranışlar yerine, yazdıklarından dolayı düşünce suçundan içeri girmiş bir hocaya olan saygılarından, kırım kırım kırılan bir hapishane tasarlanmış. Coşkun Irmak'ın ''hoca'' karakterini; oyunun ortalarına kadar nazlı bir adam olarak canlandırıp,oyuna katılmak istemeyip,sırf arkadaşlarını kırmamak için bir tavır sergilerken,daha sonradan oyunlara kendi isteğiyle katılması normal karşılanabilir. Ama özellikle son sahnelere yaklaşırken o ağırlığını bir kenara bırakıp, kadın rolünde çıkması marjinal bir yaklaşım olmuş.

' 'Paşazade'' karakterinin hayatından kesitler sunarken, yaşadığı anların, farklı kişiler tarafından canlandırılması ''başkalarının kimlikleriyle başkalarının hayatını yaşamak'' felsefesi çok iyi oturtulmuş. Oyunu özetleyen bu durum,seyirciye çok iyi verilmiş.

Coşkun ırmağın hissettiren titizliği.
Hiç şüphesiz Türkiye'nin en önde gelen yönetmenlerinden biridir Coşkun Irmak.Tıpkı ''Memurun Faslı''ve diğer oyunlardaki öğeler kadar, sahnedeki ağırlığını izlerken hissettiren, farklı çalışmalarıyla, çok önemli metinlere hayat veren bir usta.
Bir yönetmenin iyi bir oyun çıkarabilmesi için, şüphesiz yazarı çok iyi tanıması lazım. Bu anlamda Coşkun Irmak bırakın tanımayı,Aziz Nesin'i bu oyunla adeta çözmüş.Verilmesi gereken duygular çok iyi sahneye taşınmış. Bu kara mizahta seyirciyi güldüren, ama oyun içindeki oyunlardan zaman zaman çıkıp, normal karakterlerine dönmeleri, oyunun genel bütünü olan hapishane olgusundan kopmadığını gösteriyor. Ana temadan asla vazgeçmemiş.

Oyuncuların sürrealist yaklaşımları.
Oyunda rol alan;Murat Gökçer, Eray Eserol, Can Öztopçu, Çetin Azer Aras, Fırat Demirağ, Engin Özsayın, Nejat Armutçu, Tarhan Baydar , Ersin Çelik, Fatih Diner,Ahmet Erkaya performansları parmak ısırtıyor.Skeçlerdeki bireysel ustalıkları göze çarpıyor. Oyuncular arası uyum çok iyi. Oyun içindeki oyunlarla eğlenen mahkumların acı gerçeklerini devamlı seyirciyle yüzleştirilmiş. Bu tonu çok iyi dengelemişler.Seyirciyi devamlı uyanık halde tutmayı başarmışlar.

Paşazadenin karakterine uygun olan iliz yon ve kendine has ağız silme hareketleriyle, başlı başına bir karakter çıkartmış. Kendi skeçlerinden sonra çorbayı içmeleri için 15 dk ara vermeleri, Üstelik oyuncuların bu verilen arada çorbayı seyircilerle paylaşması, olağan üstü bir sıcaklık örneği. Oyun içerisindeki oyunlardaki geçişler ve karakter tanımlamaları çok başarılı ve yerinde. Rahatlıklar inanılmaz derecede üst seviyede.

Meyhane ,şeyh üryani,kadınların deredeki halleri ve ayakkabı sahneleri seyirciyi kırıp geçirirken, (özellikle meyhane sahnesindeki kostümün acayipliği, demir tasların porselen tabaklar gibi kırılması,dere sahnesindeki kadın tiplemeleri vs.) Diğer taraftan askerlik ve inşaat sahneleri, acı tebessümlerle izleten başarılı parçalar, sadece bunlardan bir kaçı. Özellikle Aziz ustanın devlet için yapılan bina yorumu, çok iyi yakalanmış. ''Meçhul Liman'' şiiriyle süslemesi tam anlamıyla olayı tamamlamış.

Gerçeklerle Yüzleştiren Dekor Anlayışı
Behlüldane Tor bu oyundaki yorumu çok başarılı. Oyunda ikişer katlı toplam on adet ranzayı, sahneye simetrik bir şekilde dağıtmış. En soldaki ranzaya hocayı oturtup önüne sandık koyarak üstüne daktiloyu uygun görmüş. Orta soldaki sobayı oyuncuyu kapatmamış. Özellikle ranza altlarındaki bavulları unutmayışı ve tarihin izlerini taşıyan tahta bavullar muhteşem. Sol arkada tahta raftaki çay bardakları ve toplam 12 kürsüsüyle üzerine düşeni fazlasıyla vermiş.

Görselliğin baş mimarı giysi tasarımıyla Esra Selah
Bu oyundaki görselliğin baş mimarlarından biri, giysi tasarımıyla Esra Selah inanılmaz titiz çalışmış. Kader mahkumlarının permüjdeliğini gözler önüne koyan hocayı; gömleği ve yeleğiyle ağır kılarken,diğer oyuncuların şalvar gömlek ve ayakkabı seçimleri harika. Özellikle oynanan parçalardaki kostüm seçimleriyle oyuna anlam katan Esra Selah görsel bir şölen sunmuş. Bu tasarımıyla gerçekliği gözler önüne sermiş,gözü yormayan bir iş çıkarmış.

Işık Tasarımında; Fahrettin Özen, müzikte Tunay Uzuner üzerlerine pek iş düşmese de,oyuna anlam katan müzikal bölümlerindeki çalışmaları başarılı.

Sonuç olarak sahne gerisindeki gizli kahramanlar ve sahne önündeki oyuncular seyirciye görsel bir şölen sunmuş. Aziz Nesin'i bir kez daha anlamak için Coşkun Irmak elinden geleni yapmış. Başarısını ayakta alkışlatan bu muhteşem yorum, seyircisini bekliyor. Aziz nesinin bize armağan ettiği bu oyunu kaçırmamanız dileğiyle iyi seyirler.

Gerçeklerle yüzleşmek için!

İhsan Ata

JaqLee
21-05-10, 20:33
Bir nefes "Havana" havası ; Chamaco..
( Serkan Üstüner )


Semaver Kumpanya'nın yeni sezonun, yeni oyunu; “Chamaco”yu izledim geçtiğimiz hafta. Yalnızlık , parasızlık (ekonomik farklılıklar) ve çaresizliğin, insanları içine soktuğu kaotik ve çarpık durumları, sert bir uslüple işleyen oyunu Küba'nın genç ve yetenekli(?) yazarlarından Abel Gonzalez Melo kaleme almış. İspanya Büyükelçiliği, Birinci Dramaturji Yarışması Ödülüne layık görülmüş olan bu oyunun yönetmeni ise yine Küba'lı bir yönetmen olan Orestes Perez Estanquero.

Sert içeriği ve uslubü nedeniyle 16 yaş sınırıyla seyirci karşısına çıkan oyun, Küba'nın başkenti Havana'da 23 Aralık ve 26 Aralık tarihlerinde geçiyor. Karel Darin'in işlediği cinayet üzerinden kurgulanan oyun da, cinayetin sonrasında gelişen olay örgüsünü ve çarpıklıkları görmekteyiz.

Yönetmen Estanquero, taa Küba'dan kalkmış gelmiş ülkemize, sırf bu oyunu yönetmek için. Hoş gelmiş sefa gelmiş, türk tiyatromuzun, hatta başımızın üstünde yeri vardır tabi buyursun gelsin , ama 'niye gelmiş', 'ne yapmaya gelmiş', 'geldiğine değecek bir iş çıkarmış mı acaba', diye büyük bir merakla gittim oyuna. Ayrıca oyunun “Türkiye'de ilk defa bir Küba oyunu” başlığı altında duyurulması da diğer bir merak uyandırıcı unsur. “Eh ,bari biz de ilk görenlerden olalım..” o zaman diyerek indim Çevre Tiyatrosunun merdivenlerinden, o buram buram “tiyatro” kokan salonuna. Daha önceden bütün oyunlarını büyük bir zevkle ve beğeniyle izlemiş olduğum Semaver Kumpanya'nın yeni oyunu “Chamaco” kafamdaki soru işaretleri ve beklentiler ile başlıyor işte..

Oyunda ilk dikkat çeken ; seyirciyi yavaş yavaş değil , bir anda etkisi altında alan ve oyun boyunca da seyirci üstündeki bu etkisini sürdürebilen 'sinematografik' reji anlayışı idi. Daha önceden çokta alışık olmadığımız, çeşitli oyunlarda bazı sahneler üzerinden ufak denemeler şeklinde kullanılmış, “sinematografik” anlayış, oyunu bir sinema kamerası kadrajından takip edercesine izlememizi sağladı. Sahne geçişleri ve sahne üstü aksiyonlar oyun boyunca farklı sinematik tekniklerin sahne üzerindeki başarılı ve yaratıcı uyarlama ve uygulamalarından oluşuyordu. Belki de oyunu en izlemeye değer kılan şey de , işte bu başarılı sinematografik konseptti. İyi ki ,Küba'dan gelmişsin, iyi ki bu oyunu yönetmişsin, buralara kadar geldiğin için ayağına, böyle farklı bir şey yarattığın için de fikrine, zikrine, emeğine sağlık Estanquero!..

Ne yazık ki, yönetmen Estenquero için kurduğum bu övgü dolu sözleri , yazar Abel Gonzalez için sarfedemiyorum. Yazar hikayesini her ne kadar evrensel ve güçlü bir tema üzerinden anlatmış olsa da, sıkıcı hikaye kurgusundan ve artık ezberlenmiş olan Hollywood klişelerinden sıyrılamamış. Belki böyle bir kaygı hiç taşımamıştır A. Gonzales ancak düşünceme göre bu tutum, hikayenin belli bir noktasından itibaren, olay akışının devamını ve akabinde gelecek olan finali çok erken tahmin edilebilir hale getirmesine yol açmış. Karakterler arası ilişkiler her ne kadar başarılı bir dramaturji ile işlenmiş olsa da, metnin zayıflığı bu ilişkilerin sahne üzerindeki gösterimini vasat bir hale sokmuş. Ve bu da karakterlerin dramatik yapılarının maalesef biraz kuru ve kısır kalmasına sebebiyet vermiş.

Oyunla ilgili bir kafa karıştırıcı unsur ise, olayın Küba'nın başkenti Havana'da geçmesine rağmen, klasik bir Amerikan filminden sıçramış ve bu oyunun içinde hiç bir yere tam olarak oturamayan bazı karakterler ve aksiyon seçimleri idi. Örneğin Sarp Aydınoğlu'nun canlandırdığı Saul Alter (polis), gerek sahne duruşu , gerek oyun boyunca kullandığı replikler, beden dili ve tonlamaları ,vurgulamaları ile klasik ( ve başarısız) bir Hollywood filmi aktörü gibi olmaktan öteye gidemedi. Özellikle “Süleyman ve Öbürsüler” ve “Fırtına”daki performanslarıyla ne kadar başarılı ve sahne enerjisi yüksek , yetenekli bir oyuncu olduğunu türk tiyatro izleyecesine göstermiş olan Sarp Aydınoğlu, bu oyunun içinde ne yazık ki yok olup gitmiş. Ki zannımca bunun en büyük nedenide kötü yazılmış ve yönetmen tarafından da kötü işlenmiş olan bir tiplemeyle, sahnede olmasıydı.

Oyunun dramatik anti-kahramanı Karel Darin rolünde Ahmet Kaynak, her ne kadar pürüzsüz bir oyunculuk sergilese de , seyirciyi performansıyla doyuramadığını düşünüyorum. Evet “iyi oynamış” denilebilir ancak Karel rolünün hakkı çok daha fazla verilerek oynanabilirdi diye düşünmekten kendimi alıkoyamadım.Her ne kadar oyun içindeki bir çok karakterle doğru ve başarılı bir elektrik içinde oynadıysa da, bazı karakterlerle olan duygusal çatışmalar biraz yüzeysel ve içi boş kalmış. Rol üstüne büyük gelmemiş ama “Cuk” oturmuş da diyemedim. A. Depas Rolün'de - Semaver'de ilk kez sahneye çıkan- Mete Horozlu kesinlikle Semaver Kumpanya'ya yakışmamış. Bilmem diğer bütün oyunlarından alışık olduğum bu ekibin içinde yeni birini beğenmek belki bana daha zor gelmiştir ancak, duruşu, bakışı, enerjisi Semaver'in alışık olduğumuz o inanılmaz sahne temposu ve elektriğinin yanında soluk ve sönük kalmış. Miguel ( Fatih Dönmez) rolün gerektirdiğini , hakkından fazlasını da vererek , sade ama büyük bir başarıyla oynamış, Silvia rolündeki Gökçe Sezer'de yüksek enerjisi, sahne sempatisi ve etkiliyici performansıyla oyun sonunda aldığı çoşkulu alkışı fazlasıyla haketmişti. Oyun içinde en başarılı bulduğum oyuncu ise , küçük rolünü büyüten, ve benim ancak kusursuz diyebileceğim bir performansla sahneleyen Bülent Çolak idi. Gerek televizyon,sinema filmlerinde gerek tiyatro oyunlarında bugüne kadar gördüğüm en doğru, en gerçek, en dramatik travestiydi( La Paco). Beni olumsuz yönde şaşırtan bir diğer isim de Serkan Keskin'di. Semaver'in show-man'i , komedi yıldızı diye gördüğüm Serkan Keskin, çizmiş olduğu Alejo tipinin, neden yine bu kadar eğlenceli (belki de komik) oynadığına bir anlam veremedim. Sanki her zamanki komik Serkan Keskin kendini tutamamış, ucundan kıyısından yine yapacağını yapmış ama bu sefer olmamış, çünkü bu oyunun içinde böyle bir şeye ne gerek varmış diye düşündürdü. Roberto Lopez rolüyle izlediğimiz Özlem Durmaz her zaman olduğu gibi yine tek kelimeyle tertemiz bir karakter çıkarmış ve tertemiz de oynamış.Anlatıcalar İrem Erkaya ve Aylin Çeralp çok ama çok başarılıydılar. O sahnenin , o oyuncuların içinde olup da , yaratılan mekanların içinde olmamayı, bu sinematografik reji içinde, tiyatral anlatıcalar olarak başarılı bir performans çizmeleri etkileyiciydi.

Sahne üzerinde kullanılan tekniğe destek veren sade ama yaratıcı ve başarılı dekor tasarımı , yönetmen Estanquero'nun mükemmel konsept ve sinematografik sahne dramaturjisi ile , keyifli ve etkileyici bir uyum yakalamış. Özellikle oyun boyunca kullanılan tekerlekli dekorlar, (özellikle , bence dekor'un başrolü diyebileceğim 'kapı') mekan yaratma ve mekanlar arası geçişlerde oyunun seyir keyfini oldukça yükseltti.

Oyundaki sert içerik , özellikle eşcinsel ilişkilerin yer aldığı sahnelerin işlenişi zaman zaman seyirci rahatsız etti. Fakat dramatik yapının, anti-kahramanımızın içine düştüğü durumları rahatsız edici bir şekilde gösterme adına tercih edildiğini düşündüğüm bu sahneler oyunun konusuna ve temasına bağlayabiliyorum. Ancak Karel Darin ve La Paco( travesti)'nun oyunun sonlarına doğru izlediğimiz sokaktaki sahnesi, sadece çirkin ve kötü bir gösterimdi. Hiç bir yere de tam olarak bağlanmadığı için, bence kesinlikle irite edici, ve gereksiz bir sahneydi.

Sonuç olarak, Semaver'in yeni oyunu “Chamaco”yu, - senaryo olarak her ne kadar çok zengin bir kurguya ve anlatıma sahip olmasa da -, Yönetmen Estanquero'nun tiyatro dünyamıza getirdiği bu yepyeni soluğu, bu yaratıcı ve başarılı Sinematografik reji anlayışını ve sahne dehasını görme adına Türk tiyatro izleyicisinin kesinlikle görmesini gerektiğini düşünüyor ve özellikle genç tiyatro seyircisine tavsiye ediyorum.

Bahçeşehir Üniversitesi
Öğ. Gör. Serkan ÜSTÜNER
(sustuner@bahcesehir.edu.tr)

JaqLee
21-05-10, 20:33
Ful Yaprakları
( Mehmet K. Dostay )


''Hiçbir şeyi'' oynamamak, onlara ''hiçbir şeyi'' kaybettirmez!

Tanrı bizi sınıyor mu sahiden?

Evet, dini bütün bir materyalist elinde fırçası, simsiyah bir boyayla şu cümleyi yazıyor duvara. TANRI BİZİ SINIYOR! Sonra da alay ediyor bu cümleyle. Neden sınasın ki Tanrı bizi diyor. Önce sırayla bizleri yaratıp, erdemlerimize göre değer biçtikten sonra da kimini ödüllendirip kimini cezalandırsın! Neden?

Bu sorunun yanıtını vermek hiç de kolay değil. Ama yazımın sonunda bir yanıt bulmuş olurum sanırım. Ama önce biraz oyunun içeriğinden, FUL YAPRAKLARI’nın bize ne anlattığından söz etmek istiyorum.

Tnternette tanışık olduğunuz kişilerle sohbet ederken yalana dolana başvurmaya cesaret edebilen pek yoktur sanırım. Peki ya sizi tanımayanlarla sohbet ederken hiç yalan söylediğiniz olmadı mı? Dahası, gerçek kimliğinizi gizleyip başka birinin suretine bürünmek istediğiniz ya da kendinize gerçek olmayan bir kimlik yarattığınız, hatta bu yalana kendinizi de inandırmak istediğiniz olmadı mı hiç? Başlangıçta basit bir fantezi gibi görünse de, sonradan bir yalan yumağına sarılmış yuvarlanırken bulduğunuz kendinizi? Ünlü bir aktör örneğin, ya da kitlelerin hayranlıkla izlediği bir dansçı, belki de bir reklam filmi yönetmeni...

İşte oyunumuzun kahramanları Richard ve Madonna bunlardan biri, ve sonradan Madonna’nın ablası diğer Kadın da katılır onlara...

Onlar internetin kendilerine sağladığı bu olanaktan yararlanıp sanal bir dünyanın içine dalmışlar. Tıpkı bir iskeleden denize balıklama atlamak gibi; tatlı bir huzur, bir rahatlama! Önce kıyıya yakın yüzmeye başlayıp sonra daha da açılmışlar, açılmışlar. Kıyıdan epey uzaklaşmışlar; karaya ayak basmadan, uçsuz bucaksız bir denizin ortasında alabildiğine yüzebilmenin keyfini yaşayarak. Derken yorulmuş kolları ve bacakları! Artık ne derin sularla yüzebilmenin keyfi kalmış ne kıyıya kadar yüzebilecek takatleri! Orada öylece kalakalmışlar.

Şimdi ne yapacaklar öyleyse?

Boğulacaklar! Evet boğulacaklar, çünkü başka çareleri yok!

İşte bunu anlatıyor oyun...

Evet, Tanrı bizi sınıyor mu sahiden?

İnsan varolalı beri bu soruyu sormamış mı kendine! Öyle ya; kim varlığına bir anlam katmak, varoluşunu bir nedene dayandırmak istemez ki?

Fakat bir de şunu düşünün. Sanal ya da gerçek; yaşadığımız hayatın içinde, ayakta kalabilmek için çalışıp didindikten, boğuşup çırpındıktan, değiştirmek isteyip de bir türlü değiştiremediğin gerçekleri görüp, artık gücünün bittiği yerde, her şey bir hiç için demekten başka söylenecek ne var?

Üstelik bu denli yalnızken insan, yalnızlığa itilmişken, suçluluk duymak zorundayken kendi iradesi dışında başına musallat olan lanetlerden, ayakta kalabilmek için bir başkasının etini parçalamak zorundayken, şu soruyu sormanın yararı ne? Tanrı bizi sınıyor mu?

Teşekkürler Civan Canova, bu oyunu bizimle buluşturduğunuz için. Kaleminize, yüreğinize sağlık!

Teşekkürler Turgay Kantürk, dinamik ve yaratıcı rejiniz için.

Sade ve etkileyici dekorunuz için Ethem Özbora, kostüm tasarımını yapan Gülhan Kırçova ve ışık tasarımınız için Enver Başar size de teşekkürler.

Ve karakterlere hayat veren Özlem G. Türker, Özden Çiftçi, Musa Uzunlar’a sonsuz teşekkürler...

Mehmet K. Dostay

JaqLee
21-05-10, 20:33
Bir Eskişehir Gezisi ve Tiyatro Anadolu
( Barış KIRALİOĞLU )


Geçen sezon yaptığım Eskişehir gezisinde iki oyun izleme şansım olmuştu. Bunlardan biri Şehir Tiyatroları'nda Sartre'ın oyunu Gizli Oturum, diğeri de Tiyatro Anadolu'nun Yangın Yerinde Orkideler adlı oyunuydu. İkisinden de büyük keyif almış, özellikle de Tiyatro Anadolu'yu ne kadar beğendiğimi tüm dostlarıma anlatmıştım.

Hani derler ya sahne tozu yutan bir daha iflah olmaz, sahneden inmek istemez diye. İşte ben de seyirci koltuğunda otururken seyirci tozunu yuttum. Tiyatro Anadolu'nun tüm oyunlarını izleme isteğiyle yanıp tutuşur oldum. Ve yeni sezonun açılışıyla sırf oyunlarını izlemek için İstanbul'dan Eskişehir'e bir günlük seyirci turnesi (!) bile düzenledim. Bu sefer Eric Chappell'in yazdığı Hırsız adlı oyunu izleyecektim. Ümit Aydoğdu rejisi; Süleyman Karaahmet, Arif Pişkin, Ezgi Uzşen, Arzu Turan ve Gökhan Soylu'nun oyunculuklarıyla sahneleniyormuş.

Gişeye gittiğimde biletlerin çok önceden tükenmiş olduğunu öğrenince üzüldüm. Belki oyun başlamadan önce iade olursa girebileceğimi söylediler. İstanbul'dan özel olarak yalnız bu oyun için geldiğimi söyleyince beni bürolarına yönlendirdiler. Binanın ikinci katında büroda sorumlu olarak oyunculardan Gökhan Soylu ile karşılaştım. Nereden bilebilirdim ki akşam izleyeceğim oyunun en başarılı oyuncusuyla tanıştığımı. Kısa sohbetimizde Tiyatro Anadolu hakkında ayrıntılı bilgi aldım. Yeni oyunlarından projelerinden bahsetti bana.

Evlilik yıldönümlerini kutlayan bir çift yanlarına en yakın arkadaşlarını da alıp yemeğe giderler. Yemek sonrası eve erken döndüklerinde soyulmuş bir evle karşı karşıya kalırlar. Daha işini bitirip de kaçmaya fırsatı olamamış hırsız saklandığı yerden çıktığında bu iki çiftin yaşamlarına doğrudan girme fırsatını yakalar. Bulduğu evraklar sayesinde her birinin birbirinden sakladığı, kendisinin bile hatırlamaya cesaret edemediği sırlarını döker ortaya. İşte yavaş yavaş ipler kopar bundan sonra. Hangi olaylar hırsızlığa girer hangileri masumcadır, gerçek hırsız kimdir, eğer gerekliyse(!) kalp çalmak doğru mudur soruları gitgide artar ve güzel bir finalle oyun sona erer.

Genel Görüşler

Hırsız rolünde usta oyuncu Gökhan Soylu'yu izliyoruz. Sahneyi dolduran bir oyuncu. İnişleri çıkışları çok iyi ayarlanmış bir karakter yaratmış. Hemen hemen her oyuncuyla bire bir sahnesi var ve bu sahneler oyunun kilit noktaları. Büyük bir keyifle izlememizi sağlıyor. Dekor güzel tasarlanmış. Evin salonu ve aksesuarlar yeterli. Oyun ise final sahnesinde gerçekten doyurucu. Belki de oyunun üçüncü sezona girmesindeki başarıdan dolayı her taş yerine oturmuş.

Sadece iki şeyi düzeltmeleri gerektiğini düşünüyorum. Birincisi kalabalık sahnelerde ışığın yetersiz kalması. İkincisi ise oyun boyunca evdeki telefon hattının kesik olduğundan şikayetçiler ve çözmeye çalışıyorlar. Bu bize oyunun cep telefonunun olmadığı dönemlerde geçtiğini çağrıştırıyor. Ama son sahnede hırsız cep telefonunu çıkarıyor ve konuşmaya başlıyor. Bu biraz kafa karıştırdı.

Bir çok olumlu ve iki küçük eksi ile son bulan bu oyundan keyifle ayrıldım.

Tiyatro Anadolu'ya tiyatro adına verdikleri emeklerden dolayı bir kez daha teşekkür ediyorum. En kısa zamanda Eskişehir'e bir seyirci turnesi(!) daha düzenleyip Kadınlar Da Savaşı Yitirdi adlı yeni oyunlarını izlemek istiyorum.

Barış KIRALİOĞLU

JaqLee
21-05-10, 20:33
Modigliani'nin Başarısı Üzerine

Yıllardır yürütülen yanlış politikalara ve kültür hayatımızın mücadele etmek zorunda olduğu birçok sorun ve olumsuzluklara rağmen, tiyatrolarımız hastalıklara direnç gösterebilen, sağlam bir bünye gibi yatağa düşmeden, bu Ekim'de de perdelerini açmayı başardı. Övgüye değer bu inat, tiyatro emekçilerimizi kutlamamız, mücadelelerinde onlara destek vermemiz için yeter de artar bile. Ancak, aynı kültürel ortamda varlığını sürdürmeye çalışan eleştiri kurumunu da unutmamak gerekir. Sanatsal üretimin olduğu yerde eleştiriden söz etmemek; eleştirel düşüncenin etkinliğini askıya almak düşünülemez. Ürünlerini, tiyatrolarımızın üstesinden gelmeye çalıştıkları sorunları da göz önünde bulundurarak ortaya koymak zorunda kalan eleştirmenin işinin, sahnedeki oyuncu kadar zor olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. Bu hassas dengeyi göz önünde bulundurarak, Ankara Devlet Tiyatrosu'nun bu sezon sahneye koyduğu Modigliani: Işığın ve Hüznün Ressamı adlı oyunu ve bu oyun ışığında tiyatromuzdaki yorum sorununu tartışmaya çalışalım.

Amerikalı yazar Dennis McIntyre'nin kaleme aldığı ve Yıldırım Türker'in dilimize kazandırdığı oyunun yönetmenliğini Barış Eren üstlenmiş. Dekor Behlüldane Tor'a, kostüm Sevgi Türkay'a, ışık tasarımı Zeynel Işık'a, efekt-sinevizyon çalışmaları ise Tayfun Gültutan'a ait. Kalabalık sayılabilecek bir kadroya sahip oyunda Olcay Kavuzlu (Modigliani), Orhan Özyiğit (Utrillo), Ümit Hasret Aslan (Soutine), Harun Özer (Zborowski), Savaş Tamer (Cheron), Berfu Öngören (Beatrice), Aydın Şentürk, Füsun Demirden, Murat Öz, Serhat Çelik, Oğuz Avcıoğlu, Erkan Erkoç ve Eda Ateş rol alıyor.

"Işığın ve Hüznün Ressamı” alt başlığıyla tanıtılan oyun, otuz beşini bulmadan hayata veda eden ressam Modigliani'nin acı dolu yaşamından kesitler sunuyor. Bohem yaşantısının, dâhilik sınırlarında dolaşan yeteneğini yok ettiği; alkol, uyuşturucu ve düzensiz hayat üçgeninde sıkışan Modigliani'nin öyküsü, aslında sanat tarihinde sıkça rastlanan portrelerden biri. Oyun boyunca, içine düştüğü sefaletten resimlerini satarak kurtulmaya çalışan, ancak her defasında yeni başarısızlıklarla tanışan Modigliani'nin hüzünlü öyküsü, resimlerini kendi elleriyle parçaladığı final sahnesiyle sona erer. Modigliani artık kendinden önceki sayısız ressamla aynı kaderi paylaşmaya hazır, mum ışığının aydınlattığı loş atölyesinde resimler yaparak, ölümünden sonraki doğumunu beklemeye başlar.

Metinde betimlenen duygusal yoğunluğun seyirciye eksiksiz aktarımını hedefleyen gerçekçi sahne yorumu, oyunun başarısında önemli rol oynuyor. Bu bakış açısından, oyununun kendinden bekleneni fazlasıyla verdiğini söyleyebiliriz. En ince ayrıntısına kadar düşünülerek hazırlanmış dekor, döneme uygun kostüm tasarımları, karakterlere can veren güçlü oyunculuk, kusursuzca tamamlıyor birbirlerini. Sonuç olarak, büyük bir yeteneğin hüzünlü hayatına şahit olmanın verdiği yürek burukluğu ve sanata ve sanatçıya dair düşüncelerle ayrılıyorsunuz oyundan.

Özet olarak oyunu, gerçekçi tiyatronun başarılı örneklerinden biri olarak değerlendirmek mümkün. Şimdi, yazının başında sözünü ettiğimiz hassas dengeyi gözeterek, yani oyunun hak edilen başarısını gölgelemeden şeytanın avukatlığına soyunalım ve dikkatimizi bir an için sahnedeki hikaye yerine daha geniş kapsamlı bir konu üzerinde yoğunlaştıralım: Tiyatro tarihimizde sahnelenen yüzlerce oyundan biri olan Modigliani'nin başarısının tiyatromuzun gelişimine katkısı nedir? Bir başka deyişle: Modigliani yirmi birinci yüzyılın kıskacındaki tiyatroya yeni çözümler, açılımlar getirebiliyor mu? Bu soruyu, oyunun en başarılı olduğu noktadan, gerçekçi sahne yorumundan yola çıkarak cevaplamaya çalışalım.

Oyun, Modigliani, Utrillo ve Soutine'ne ait resimlerin sinevizyon gösterimiyle açılıyor. Takip eden sahnede, üç ressamın karakterinin ana hatlarını veren iki küçük anekdota yer veriliyor. Oyun boyunca sıklıkla atıfta bulunulan bu iki sahne, bir anlamda oyunun tematik çatısını oluşturuyor. İşlevselselliği dışında oyunla bağlantısı bulunmayan bu sahnelerden ve sıklıkla gerçekleşen dekor değişiminden kaynaklanan araların seyirciyi sıkabileceği düşünülerek, oyunun temposu fars sahneleriyle (örneğin, bar sahnesi) ayakta tutulmaya çalışılmış. Oyunda, metinden taviz vermeyen, aynı zamanda da böyle bir tercihten kaynaklanabilecek olumsuzlukları gidermeyi amaçlayan bir yönetmenlik çabası hakim. Ortaya çıkan sonuç, antraktla birlikte iki saat kırk dakikayı bulan uzun bir temsil. Oyun ne kadar başarılı olursa olsun, temsil süresi, çoğunluğunu televizyon kuşağı olarak adlandırılan gençlerin oluşturduğu günümüz tiyatro izleyicisi için oldukça uzun.

Dramaturgi çalışmaları sırasında, oyunu farklı açılımlara taşıyabilecek yeni bakış açıları ıskalanarak, metne sıkı sıkıya bağlı bir yönetmenlik anlayışı benimsenmiş. Ortaya çıkarılan eser, sahnede yarattığı gerçeklik illüzyonuyla doğru orantılı olarak, iki saat kırk dakikalık bir başarıya sahip. Oysa, Modligian'nin hayatı, Jacques Becker (1958) ve Mick Davis (2004) imzalı iki filmde benzer açılardan evvelce ele alınmıştı. Elbette, her yapıt, farklı yönetmenlik ve oyunculuk yorumlarına, değişik eleştirel okumalara açık birer metin olarak değerlendirilmelidir. Ancak, gerçekçi bir tiyatro yorumunun sinemanın olanaklarıyla yarışamayacağı gerçeğini göz ardı edemeyiz. Bu nedenle tiyatronun, sinema setinin sahneye taşındığı bir platform olarak değerlendirilmesinden kaçınılmalısı gerekir. Günümüz tiyatrosunda amaçlanan, sinemaya ve hatta televizyona bir alternatif yaratabilecek gerçeklik anlayışının ortaya konması olmalıdır.

Geçen sezon sahnelenmeye başlanan, Ayşe Emel Mesci'nin yönetmenliğini yaptığı Antigone ve iki sezon önce sahnelenen Levent Tamer'in yönettiği Ferhat ile Şirin gibi çalışmalar, sözünü ettiğimiz anlayışın, tiyatromuza hiç de uzak olmadığını ortaya koyan iyi birer örnek. İki yönetmen de, tam anlamıyla birer “klasik” olan oyunları, farklı yorumlarla izleyiciyle buluşturmayı başarmış. Ayşe Emel Mesci, Atölye Sahnesi'nin teknolojik olanaklarıyla hazırlanmış olan alışılmamış bir sahne tasarımı ve seyircilerin ilgisini daha tiyatronun kapısında çekmeyi başaran tematik çalışmasıyla, büyüleyici bir oyun ortaya koyuyor. Levent Tamer'in Ferhat ile Şirin'ninde ise, Japon kukla sanatı bunrakuyu anımsatan kostüm tasarımları ve hareket düzeniyle kolay kolay unutulmayacak, fantastik bir dünya hazırlanmış izleyici için. Yönetmen Tamer Levent, oyundaki farklı yorumun kaynağını, “Fantastik bir öykü olan Yüzüklerin Efendisi büyük bir ilgiyle izlendi. Bu oyun, en az onun kadar enteresan bir yapım, hatta bir film olabilir” sözleriyle açıklıyor. Bilinçli bir çabanın, tiyatroya yenilikler kazandırmayı amaçlayan bir iradenin ürünü olan iki prodüksiyon da, gerçekçi sahne yorumuna alternatif teşkil edebilecek çözümler sunuyor. Televizyonla rekabet ederken tuzaklara düşmeyen; sinemanın olanaklarından faydalanırken yeni anlayışlar geliştirmeyi ihmal etmeyen, sadece metni değil metnin ötesini de görebilen bir tiyatro düşüncesi egemen her iki oyunda. Günümüz tiyatrosundan beklenen benzer yeniliklere açık yaklaşımlar olmalı.

Sezonun başarılı oyunlarından birine, farklı bir açıdan yaklaşmaya, sahnenin ötesindekileri görmeye, düşünmeye çalıştık. Vardığımız sonucu, “tiyatroda deneysellik” veya “oyunların popülerleştirilmesi” gibi etiketlere sığınmadan, ele aldığımız soruya verilebilecek kesin bir cevap olarak değil, tam tersine yeni bir soru olarak ortaya koymak gerekir. Her cevaplandığında yeniden sorulacak, her sorulduğunda yeniden cevaplanacak, neticede sadece kendini değil tiyatromuzu da ileri taşıyacak oyunlara gebe bir soru: “Yeni yorum meselesi olarak tiyatro ne demektir?” Bu soruyu sıklıkla sorduran ve cevap(lar) arayan nice oyunlar dileğiyle… İyi seyirler.

Taner Can

JaqLee
21-05-10, 20:33
Makineleşen Hayatlar ve "Git-Gel Dolap"...

Trabzon Devlet Tiyatrosu,bu sezonki repertuarlarına Harold Pinter'in ''Git-Gel Dolap'' adlı oyununu almış.
Oyunlarına ''kuşatılmışlık'',''tehdit altında olma'',''bilinmeyen güçler tarafından denetlenme'' temalarını sindirmiş olan Pinter'in bu oyununda,iki kiralik katil olan Ben ve Gus'u bağlı oldukları mafya örgütünün talimatı ile ilk kez gittikleri bir binanın bodrum katında o günkü ''kurban''ı beklerken izliyoruz.Ben ve Gus,denetleyemedikleri bir mekanizma içinde otomatik olarak işler gören,yaptıkları işin ahlak dışı,yasa dışı boyutlarını sorgulamayan iki katil…

"Ben'' karakterini S.Barış Bağcı,''Gus'' karakterini ise Tuncel Örgen üstlenmiş.S.Barış Bağcı ''Ben'' rolünde,ses tonuyla,duruşuyla,bakışlarıyla pek az insanın karşı karşıya kalmak isteyeceği bir adam olmayı başardığı halde inandırıcılıktan uzak bazı abartılı jest ve mimiklerinin oyundaki başarısını bir ölçüde gölgede bıraktığını söylemeden geçemeyeceğim.Arkadaşı Gus'a kızgınlığını ifade ettiği anlardaki hareketleri eski Türk Sinemasının unutulmaz repliklerini anımsatır nitelikteydi.Bir an karşımda ''Nayır'',''Nolamaz'' replikleriyle Yeşilçam Aktörleri belirir gibi oldu.

"Gus'' Tuncel Örgen ise oyunun ''Gemisini kurtaran kaptanı'' konumundaydı. Katilin içinde bulunduğu ruh halini;gerilimi,tedirginliği,komediyi çok başarılı bir şekilde harmanlayarak,gerilimden-komediye,komediden-gerilime hızlı geçişlerdeki duyguyu aynı anda seyirciye yansıtmasındaki becerisi dikkat çekiciydi.Ancak Gus (Tuncel Örgen) arkadaşı Ben'e (S.Barış Bağcı) bir futbol maçından bazı anları anlatırken (''penaltı oldu'',''gol oldu'',''kendini yere attı'') bu hareketlere canlandırarak,hayat vermesini beklemeden edemediğimi belirtmeliyim.''Kurban''ı halletmeyi bekleyen iki katilin ''muhabbetlerinde'' de futbolun yer alması hayatımızdaki futbol gerçeğine bir gönderme gibiydi.

Oyundaki dozu yüksek gerilime eşlik eden ''paranoyak ruh hali'' günümüzde ihanetin ölçüsüzlüğüne dair kayda değer bir tespit niteliğindeydi.Bu bağlamda oyunun sürpriz sonu bu tür ''oyunların'' gerçek hayatta ne yazık ki hiç de sürpriz olmadığını bir kez daha hatırlattı.Aslında ''katilin'' kim,''kurbanın'' kim olduğu sorusu hep peşimizde değimlidir?

Oyunun kostümlerini Hakan Dündar yapmış.Kostümleri başarılı bulmadım.Oyuncuları sahnede ilk gördüğüm anda,deyim yerindeyse ''alıcı gözüyle'' inceledim.Karşımda iki kiralık katilden çok,sivil bir polis ve genç bir iş adamı olduğu izlenimine kapıldım.Hakan Dündar oyunun metniyle,müziğiyle,ışığıyla,dekoruyla, oyunculuğuyla yüksek olan ''gerilim'' öğesini yansıtamamış kostümlerde.Alışılagelmiş kiralık katillerle,gangsterlerle,mafya adamlarıyla özdeşmiş bir kostüm tasarımı çok kolay yapılabilirdi oysa.

Barındırdığı gerilimi doruk noktasına ulaştıran müziğin başarısına bir o kadar başarılı bulduğum ışık ve dekor tasarımı da eklenince izlenmeye değer işitsel ve görsel öğeler oluşmuş.Işık tasarımında;Yüksel Aymaz,dekorda;Sertel Çetiner, ve müzikte başarılı bir isim;Can Atila var.

Yönetmen M.Akif Yeşilkaya tüm küçük eksikliklerine karşın başarılı bir oyuna imzasını atmış.Oyunculuğuyla,rejisiyle,ışık,dekor ve müziği ile çağımıza dair öğretici ipuçları,hayat anları içeren izlenmesi gereken bir oyun.Makineleşmiş,birilerinin uzaktan kumandası olan ve yok olan hayatları izlemek isterseniz mutlaka Trabzon Devlet Tiyatrosu Halug Ongan Sahnesi'ne uğramalısınız…

Barış UZUN

JaqLee
21-05-10, 20:33
FEVKALADE KEYİFLİ BİR SEYİRLİK: “KEŞANLI ALİ DESTANI

Her ne kadar Zeynep Aksoy nam meslektaşımız, 13 Ekim tarihinde Radikal’deki köşesinde, sağ elinin işaret parmağını okuruna sallayarak ve de: “… Bu oyunun bir başyapıt olduğuna kim, hangi gerekçelerle karar vermiş acaba” diyerek hesap sorduysa da, kestirme yoldan diyeceğim şu ki, Haldun Taner üstadın “Keşanlı Ali Destanı”, Türk tiyatrosunun tartışmasız başyapıtlarındandır. “Keşanlı Ali Destanı”, hepimizin bildiği, içinde oynadığı ve oynatıldığı bir oyun olmasıyla da başyapıttır, toplumun dönem yapısını belirgin bir şekilde, ama yormadan gözler önüne sermesiyle de; varoş insanlarının, kenar mahalle yaşamının yaşayanlarının ağzından, yaşayanlarının göz külhanları altında anlatmasıyla da başyapıttır.



Yeri gelmişken bir noktanın altını da çizivereyim: Baksanıza, ne diyor oyunun kahramanı oyun içinde: "Bu toplumda sessiz, sakin, efendi olursan her zaman dayak yer, ezilirsin. Ama terbiyesiz, güçlü, zalim, ne dediğini bilmeyen biri olursan, o zaman saygı görürsün". Tiyatroseverlerden saygı görmeyi bekleyen Zeynep Aksoy kızımızın uymak istediği modeli, taaa 42 yıl önce çizmesiyle de başyapıt sayılır “Keşanlı Ali Destanı”. Aksini savlayan varsa beri gelsin!



İLK YAPIM VE EFSANE KADRO

“Keşanlı Ali Destanı” yanılmıyorsam 1964–1965 sezonunda Gülriz Sururi – Engin Cezzar Tiyatrosu yapımı olarak ilk kez seyircisiyle buluşturuldu. Muhteşem oyunculuklarıyla gerçekten tarih yazan Engin Cezzar, Gülriz Sururi, Genco Erkal, kulakları çınlayası Semiha Berksoy (aynı rolde daha sonra, gittiği yerde de alkışlara doyamamasını dilediğim Güzin Özipek), Çetin ve Ani İpekkaya, Aydemir Akbaş, Arif Erkin, sevgiyle andığım Mehmet Akan ve o efsane kadro… Oyunun zamanın gece kulüplerinde bile ardı ardına çalınan şarkıları… “Keşanlı Ali Destanı”, sonraki yıllarda 1987 yılında İBŞT’da da sahnelendi. 1964 yılında üzerine nurlar yağası Atıf Yılmaz (başrollerde Fikret Hakan ve Fatma Girik), 1988 yılındaysa Genco Erkal (başrollerde Engin Cezzar ve Gülriz Sururi) yönetimlerinde sinema filmi de oldu. Bu arada, 1999 yılında Volkan Severcan’ın rejisiyle yeniden sahnelendiğini anımsıyorum. Yurt içinde hemen hemen her ilde; onlarca dünya ülkesinde, oynandığını da biliyorum.



GELELİM YÜCEL ERTEN’İN DESTANINA

Haldun Taner’in, Günay Akarsu tarafından “ilk epik Türk oyunu” olarak tanımlanan “Keşanlı Ali Destanı”nı bu kez, Türk tiyatrosunun önemlilerinden Yücel Erten İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda sahneye koydu. Erten, oyunu güncelleştireceğim falan diye, Haldun Taner’in temel sosyolojik saptama ve tanılarına, ironisine, sosyal eleştirisine el sürmemiş. Ama Haldun Taner ustanın epik unsuru tüm dramatik dokuya yayarken, geleneksel tiyatromuzun anti-illüzyonist ve göstermeci öğelerinden yararlanma amacına pek uymamış. İyi mi etmiş, orasını bilemem. Şarkıları yer yer solo olmaktan çıkarıp, öyküye dair çok yönlü ya da çoğul anlatımlara dönüştürerek, bir anlamda Kabare türünü denerken, gidişatı birdenbire vodvile kaydırmış. Rol dağılımında ikilemeler ve üçlemeler yeğlemiş. “Blues Brothers”ı andıran tablolar eklemiş. Lütfiye, Resmiye, Raziye’li tabloda kadın karakterleri Tuğrul Arsever, Çağlar Yiğitoğulları Eraslan Sağlam gibi erkek oyunculara oynatarak, belki de burjuva-kapitalist düzenin ikiyüzlülüğünün bir yansıması olarak grotesk denemiş. Gerek var mıydı? Bu konuda yönetmene karışmak ne haddime! Daha doğrusu bana ne!



HAYDİ, YÖNETMENE KARIŞMAYAYIM, AMA…

Işık tasarımcısı Fatih Mehmet Haroğlu, çok fazla ışık efekti kullanmayarak seyircinin dikkatinin oyundan uzaklaşmamasına doğrusu ciddi anlamda özen göstermiş. Açıları da doğru kullanmış. Yalnız, özellikle Suhandan Gülperi’nin tablosunda, takip spot operatörünün Aslı Aybars’ı hangi büyüklükte ve nereden nereye kadar takip edeceğini bilememesini eleştirmeden geçemeyeceğim. Ayşen Aktengiz Bayraşlı’nın kostümlerini ise çok alışılagelmiş bulduğumu söyleyeceğim. Erkeklerin naylon gömlekleri pek zevksiz. Giysiler doğallığı ortaya çıkaramadığı gibi, çoğu da oyuncuyu markeliyor. Hele hele, sosyete düğünü sahnesinde erkek oyuncuların anlı şanlı kostümlerinin altındaki çorapları affolunur gibi değil. Sonracığıma, hani Keşanlı Ali “Morgol gömlek giyerdi / Gümüş köstek takardı…” (?) Sevgili Bayraşlı, nerede Keşanlı’nın morgol gömleği?

SİNEKLİDAĞ NEREDE

Oyunun dekor tasarımı Ayhan Doğan imzasını taşımakta. Bir kere, para makinesinin pek bir özenti olduğunun altını çizeceğim. 50’li yılların Türkiye’sinin gecekondu semtinde, semtin meydancığında “slot machine” mi vardı ayol? Ayhan Doğan, orkestrayı sahne arkasına alarak derinlikten kaybederek de bence hata etmiş. Soffittodan yerlere sarkan çamaşırlar, Ayhan Doğan’ın mekân tanıtması olarak daha oyunun başında beliriyor. Yani, orası güya Sineklidağ. “Sineklidağ burası şehre tepeden bakar,/ama şehir uzakta masallardaki kadar..." İyi de, nerede Sineklidağ? Zengin konağında düğün yılbaşı partisi gibi mi olmalı Eyyy Seyirci? Zengin konağının salonunu simgelemek için ayna-tırnak, bir ikili, bir tekli koltuk yeterli mi sayılmalı?



MÜZİK VE KOREOGRAFİ

Bunlar bir tarafa, oyunun müzik direktörü Çiğdem Erken, çoksesli müzik alanında olduğu kadar, teksesli Türk müziği alanındaki yapıtlarıyla ve klasik Türk müziği ile ilgili müzikoloji çalışmalarıyla tanınan ünlü müzikçimiz Yalçın Tura’nın mükemmel müzikleri üstünde küçük oynamalar yapmış. Bence pek de iyi etmiş. Nasuh Barın, koreografi çalışmasında içgüdüsel hareketleri ve kararlaştırılmış hareketleri doğrusu övülecek bir başarıyla yerli yerine oturtmuş.



OYUNCU KADROSU

Can Ertuğrul sevimli bir Hidayet olmuş. “Hidayet ne istiyor” sorusundan hareket etmeyi başarıyor Ertuğrul. Şerif Abla’da usta ve “çok yetenekli” oyuncu Hikmet Körmükçü, Şerif Abla karakterinin kavramlarını birbirine karıştırıyor, birbiriyle kesiştiriyor, sonra da birbirlerine tamamlattırıyor. Tıpkı bir kaleydoskop gibi Körmükçü’nün biçemi… Tek tek yapı taşlarından resimler elde ediyor. En son “Kantocu” müzikalinde izlediğim Aslı Aybars’ı Suhandan Gülperi’de, bir oyuncunun arayıcı mükemmelliğini sergilemesi açısından mutlulukla alkışladım. Rozet Hubeş, Madam Olga’yı temelinde belli bir düşünce yatan fiziksel davranışlarından hareketle yorumluyor. Meriç Benlioğlu, Zilha ve Nevvare tiplemelerinde neden o denli hızlı konuşuyor, anlayamadım, oysa özellikle Zilha, öylesine alkış toplamaya elverişli bir rol ki! Benlioğlu, Zilha’nın davranış çizgisini belirlememiş ya da yönetmen bilerek ve isteyerek belirlemesini istememiş. Keşanlı Ali’ye yaşam suyu veren Engin Alkan ise, ilk tablolarda Keşanlı’yı köy ağasıyla kabadayı karışımı olarak vermekte ısrarlı bir tutum izlemiş. Söylemeden duramayacağım, “mertlik belâsı”na gerçeği söyleyemezken, kalçasını geri atarak Zilha’yı kandırma çabasına girmesi, Keşanlı karakterine hiç mi hiç yakışmıyor.



BENCE MURAT GARİBAĞAOĞLU KADRONUN İYİSİ

İzmarit Nuri’de Murat Garibağaoğlu, bana sorarsanız oyunun en iyisi. Yorumuyla İzmarit Nuri’nin sadece karakterini ortaya koymakla kalmıyor, karakterin duyumsadıklarını seyirciye birebir yansıtarak, izleyen üzerinde karaktere sempati yaratmasını da başarıyor Garibağaoğlu. Bunun dışında, başta Serdar Orçin, Berna Oğuzutku Demirer, Hakan Arlı, Tuğrul Arsever, İskender Bağcılar, Savaş Barutçu, Çağlar Yiğitoğulları, Münir Kutluğ olmak üzere diğer tüm oyuncular, Yücel Erten’in isteği doğrultusunda istenileni başarıyla vermekteler.



Şimdiii… “Eleştirmen Efendi, kısa kes de sonucu söyle” diye buyurursanız, “Keşanlı Ali Destanı”nın Yücel Erten yönetimindeki son yapımı, salonları lebalep dolduracak nitelikte ve de fevkalade keyifli bir seyirlik diyerek, mutlaka izlemenizi önereceğim.


Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:33
Dönme Dolap...
( Tamer Barış ÜLGER )


Erkek neden aldatır?

Prestij için; Erkekler çok sayıda kadınla ilişkiye girmeyi, arkadaş çevresi içinde bir statü göstergesi olarak görür. Ask kapıyı çalınca; Bu durum pek sik rastlanan bir durum olmasa da erkekler; başka bir kadına aşık olup partnerlerini aldatabiliyor. Kahramanlık; erkeklerin en ilginç aldatma nedenlerinden biri de kahramanlık sevdası. Yakin çevrelerinde korunmaya muhtaç, tehlikede bir kadın varsa erkekler hemen koruyucu kanatlarını geriyor. Bu hamilik hissi, zamanla o kadınla birlikte olma isteğine dönüşüyor. Heyecan; Erkekler hayatlarındaki kadına delice asık olsalar da, çoğu zaman önlerine çıkan fırsatları değerlendirmeden edemiyorlar. 40 yas bunalımı; bu durum 40 yas üstü erkekler için geçerli. Genellikle evli ve çocuklu olan bu erkekler kendilerinden yasça küçük genç kadınlarla birlikte olarak hala güçlü bir erkek olduklarını çevrelerine kanıtlamaya çalışıyorlar.

Eric Assous
Eric Assous'un yazdığı “les monlagnes russes” dönmedolap ; zekice bir oyunun parçası haline gelmiş olan erkeğin ağzından kaçamak yapmanın yollarını, şartlar değiştiğinde verdiği tepkileri, savunma mekanizmasını deşifre ettiriyor. Assous; yozlaşmış kadın erkek ilişkisini öyle bir kurgunun içine oturtmuş ki kurgu ve konu diye oyun içinde iki farlı oyun var gibi ve oyunun sonu geldiğinde tüm seyirciler dumur oluyor. Teks eğlenceli, heyecanlı ve ilgi çekici. (Pierre -Cihan Ünal- Pariste yaşayan hali vakti yerinde diye bileceğimiz yakışıklı ve evli biri. Karısı ve çocuğu tatil için bir haftalığına şehir dışındalar. Yani o artık yarı bekar. Juliette, -Berna Laçin- güzel, neşeli bir kişiliği olan, tek başına bir kadın. İkisi de bir akşam üstü aynı bara geliyor, birbirleri ile konuşmaya başlıyorlar, birbirlerine kısa zamanda ısınıp erkeğin daveti üzerine bir içki içmek üzere erkeğin evine gidiyorlar.Pierre ile Juliette arasında bir hayli yaş farkı olmasına rağmen , Pierre'in zarafeti ve fiziksel çekiciliği bu farkı kapamakta. Ve gece başlıyor. Sonunda herkesin şaşıracağız bir gece.) Assous bu konu üstünde daha öncede “tatlı kaçamaklar” la durmuştu.

* “Dönmedolap” Türkçesi Gencay Gürün'e ait.

Tiyatro İstanbul
2006'nın şubatından bu yana Tiyatro İstanbul tarafından sergilenen dönmedolap yeniden izleyicilerle buluştu. Ankara'dayız DT Şinasi de. Afişler asılı tiyatro önünde; Bu kadar güzel bir oyunun bu kadar kötü afişimi olur? Oluyor işte! İçeriye geçiyoruz, tıklım tıklım. Perde kapalı sahnenin iki yanında lokal ışıklar altında kırmızı çiçek demetleri ve perdeye vuran bir takip ışığı. Ve perde…

Gencay Gürün
Yüzyıllar önce değil, çeyrek yüzyıl önce Türkiye'de bunu sormak abes olurdu. Tiyatromuzun altın çağı diye bilinen dönem henüz sona ermemişti. Her yıl birbirinden düzeyli pek çok oyun yazılıyor ya da dilimize kazandırılıyor, basınımız bugün magazin haberlerinden esirgemediği ilginin fazlasını tiyatro olaylarına gösteriyor, dolup taşan düzinelerce salondan seyirciler mutlu çıkıyordu.

Kısacık bir zaman dilimi sonunda oluşan tablo ise açık: Günümüzde Türk tiyatrosu serumla yaşatılan bir hasta durumunda. Serum takanlar da bunu "kerhen" yaptıklarını belli ediyorlar. Basınımız soruna ilgisiz. “Ölse de kurtulsak” anlamında sesler çıkarıyor yer yer.

Türkiye'nın bu kısır döngüyü kırması ve yeniden kültürel yükselişe geçerek uygar dünyadaki yerini alması şarttır. Bugün Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye çıkardığı zorluklar ve devamlı ürettiği bahanelerin kökünde ekonomi değil, kültürel farklılık ve uzaklık yatmaktadır. Kırk yıl önce dile bile getirilmeyen bu farklılığı ve uzaklığı son yıllardaki kültür politikamızın yarattığı da bir gerçektir. Diyebilen biri Gencay Gürün. İlk defa yönettiği bir oyunu izlemek nasip oldu bana. Yönetmenliği gerçektende iyi. Hani derler ya “Dedikleri kadar varmış!” İşte Gürün için bu söylenebilir. Sahne içi aksiyonu çok iyi yakalamış. İki kişilik bir oyunda sahne üzerindeki trafik ancak bu kadar iyi olur. Oyuncusunun sahne üstündeki aksesuarlarla olan ilişkilerine kadar büyük bir titizlikle çalışılmış. Kuşkusuz bu kadar deneyim sahibi oyuncularla çalışmanında büyük bir avantajı var.

Cihan Ünal - Berna Laçin
Cihan Ünal Ses tonu bir harika! Jestlerinin abartılı ve çok olduğunu düşünmeme rağmen seyirciyi oyundan düşürmüyor aksine tam kıvamında bırakıp bağlıyor. İlk perdede içki içmeye başlayıp o zaman aşımında sarhoşluğun etkisini öyle bir oynadı ki deneyim işte budur dedim. Karakterini çok iyi analiz etmiş. Cihan Ünal'I sahnede izlemek çok büyükbir zevk oldu benim için.

Berna Laçin Televizyondan aşina olduğumuz bir yüz. -belki de salonun tıklım tıklım olma sebeplerinden- sahnede ilk kez izliyorum. Açıkçası televizyon dizilerinden takip ettiğim kadarıyla o kadarda iyi bir oyuncu değil. Şu sahnede bir şey var! Berna Laçin'nin yeri bence sahne. Diksiyonuyla, ses tonuyla çok sağlam bir oyuncu. Jest ve mimiklerini o kadar dozajında kullanıyor ki. Oyuna yön veren Juliette karakterine can veriyor. Oyun içindeki karakter değişimleri şüphelerde bırakan bir oyunculuk çok zordur Berna Laçin bunu başarmış. Berna Laçin sen iyi bir oyuncusun.

Nilgün Gürkan Ersin Satgan
Dekor zevkli. Oyunla müthiş bir uyum gösteriyor. Renklerin kırmızı ağırlıkta oluşu oyun konusunu dolaylı yollardan desteklemiş. Görsel olarak gözü doyuruyor. Ahenk sağlanmış; hem simetrik oluşuyla hem renklerdeki uyumla. Kanepe ve yatağı aynı bünyede barındıran bir koltuk sistemi fazla teferruattan kurtarmış. Oyuna bir bütün olarak bakıldığında sade bile sayılabilecek iyi tasarlanmış zekice bir dekor.

Oyun müzikleri iyi seçilmiş… Işıkta simgesel bir anlatım mı kullanılmış? Diye düşündüm açıkçası. Başlangıçtaki iki çiçeği aydınlatan lokal ışıklar iki insanı mı simgeliyor? Işıkları beğendim. Kostümler; Cihan Ünal'ın giydiği “Daniel Hechter” marka olduğunu Üstün Hocamdan öğrendiğim kostümüyle göz doldurdu. Berna Laçin'nin giydiği ilgi çekici ve zevkli o siyah elbise gerçekten çok iyiydi.

Sonuç
Emeği geçenleri tebrik ediyorum. İyi bir iş çıkarmış olmanın mutluluğu içinde devam edebilirler. Bu izlenmeye değer oyunu kaçırmayın!

Tamer Barış ÜLGER

JaqLee
21-05-10, 20:34
İyi Geceler Anne
( Tuncer CÜCENOĞLU )



Şehir Tiyatroları'ndan Her Yönüyle Başarılı Bir Örnek : "İyi Geceler Anne"

Marsha Norman'ın İyi Geceler Anne (Night Mother) adlı oyununu geçtiğimiz Salı gecesi Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi Oda Tiyatrosu'nda izledim…

Tanıtım broşüründen öğrendiğimize göre l943 doğumlu Marsha Norman'ın l983 yılında yazdığı ve kendisine Pulitzer Ödülü kazandıran İyi Geceler Anne, “Tony” Ödülü'ne de aday olmayı başarmış bir metin…
Sağlam öykü ve kurgusuyla, başarıyla düzenlenmiş gerilimiyle, karakter boyutunda işlenmiş anne ile kızın diyaloglarındaki gerçeklik ve inandırıcılıkla son yıllarda gördüğüm en başarılı oyun metinlerinden biridir diyebilirim İyi Geceler Anne için… Oyunu dilimize Yıldırım Türker, su gibi akıp giden bir Türkçe'yle başarıyla kazandırmış … Tümcelerdeki öncelikli sözcüklerin seçimi, tiyatroyu bilen bir çevirmenin çevirisiyle en tepelerdeki yere gelmesini sağlayan en önemli özellik gibi göründü bana… Kaldı ki çeviri kokmayan duru Türkçe de bu başarıda önemli bir etken … Zühal Soy'un gerçekçi dekoru, oyunun izleyicide “Bu ve benzeri olayları siz de yaşıyorsunuz” duygusunu hemen uyandırması ve yaşanan drama hızla katılmalarının sağlanması amacıyla ustaca gerçekleştirilmiş…Böylece de iki yana yerleştirilmiş izleyici koltuklarının, oynayanlarla izleyenleri neredeyse aynı atmosferde buluşturması sağlanıyor… İki kadın oyuncuyla izleyiciler diz dize, göz göze…Hatta eşya ile de nerdeyse dirsekleriniz dokunuyor birbirine… Bu gerçeklik duygusu ise metnin etkileme gücünü artıran bir diğer unsur olarak ortaya çıkıyor… Demek ki bu tür atmosfer oyunlarının İtalyan sahnesinde oynanmasından kaçınmak gerekiyor…

Oyunun iki kadın kahramanı var… Anne'yi (Thelma) Celile Toyon, kızını da (Jessie) Hikmet Körmükçü oynuyorlar… Celile Toyon benim için çok farklı bir oyuncu… l972 Yılında yazdığım ilk oyunum olan Kördövüşü'nde rahmetli Ergun Köknar'ın rejisiyle gene bir anneyi oynamış, daha sonra da ileriki yıllarda başka oyunlarımda da başarıyla görev almıştı… Gene bir Şehir Tiyatroları yapımı olan Orhan Alkaya'nın yönettiği Hadi Öldürsene Canikom'daki başarısından sonra Thelma ile de oyunculuk serüvenini farklı boyutlarda sürdürüyor Celile Toyon… O artık kendi kuşağının bir elin parmaklarını geçmeyen üst düzey oyuncularından biridir… Kızının intiharına giden süreçte, işin gerçekten vahim bir noktada olduğunu algılamasıyla kapıldığı dehşet dakikalarındaki ustalığı, ayrıca övgüye değer Celile Toyon'un… Epilepsi hastası Jessie'de Hikmet Körmükçü, yaşam ve gelecekle ilgili tüm umutlarını yitirmiş, ancak kendi yaşamına son vermekle sonsuz bir huzura kavuşabileceğine inanan bir genç kadında, başarılı ve inandırıcı bir kompozisyon çiziyor…

Zafer Çıtak'ın başarılı ışık düzenini Can İşitmen etkileyici efektleri ile tamamlıyor… Ve kuşkusuz bütün bu başarılı kadroyu uyum içinde, her ayrıntısı düşünülmüş bir mükemmellikte bir orkestraya dönüştüren ve bu çağdaş tragedyayı bizlerle buluşturan ve hatta bununla da kalmayıp yüreklerimize/beyinlerimize çakan Arif Akkaya'ya ayrıca bir alkış…

Başarılı futbolcuların başarılı antrenörler olabileceklerinin tipik bir örneği gibi, aktörlüğünün dışında rejisör olarak da ciddi adımlarla hedefine yürüyor Akkaya… Sözün özü İyi Geceler Anne, görülesi bir oyundur…

Çok sarsılacak, günlerce etkisinden kurtulamayacaksınız bu çağdaş tragedyanın… Oyun sonunda da bu başarılı kadroyu içtenlikle alkışlayacaksınız…

e-posta: tuncercucenoglu@yahoo.co.uk (tuncercucenoglu@yahoo.co.uk)
tcucenoglu@hotmail.com (tcucenoglu@hotmail.com)
Tuncer CÜCENOĞLU

JaqLee
21-05-10, 20:34
İnsanı Esas Trajik Kılan Paradır : Atinalı Timon

Hiç kuşku yok ki, Shakespeare’in “Atinalı Timon”u Shakespeare trajedileri arasında seçkin bir yerde oturmakta. İçerdiği söz ustalığı ve retoriklerle etkileyici bir oyundur “Atinalı Timon” ve hâlâ günceldir. “Atinalı Timon”u okurken, yaşamakta olduklarımıza güleriz, yaşamın anlamı ya da anlamsızlığını düşündükçe içimizi hüzün basar, üzülürüz.


“Atinalı Timon”un 1623 yılında “folio” boyutunda (yani matbaa kâğıdını “quarto”lardaki gibi sekiz küçük sayfa yerine, dört büyük sayfa halinde katlayarak) yayınlanmıştır ve de hangi tarihte yazıldığı tam olarak belli değildir “Atinalı Timon”un. Teması ve havası “Kral Lear”i andırdığından olsa gerek, uzmanlar bu tragedyanın “Kral Lear”den ya hemen önce ya da hemen sonra, yani 1606 ile 1608 yılları arasında yazıldığını savlarlar. Günahları boyunlarına, ben nereden bileyim!



Bilebildiğim, galiba yaşlandığım. Öyle ya, geç gördüğüm bir oyunu çok beğenirsem, zamanında görmediğim için günlerce hayıflanır oldum. Bu hayıflanma sürecini, itiraf edeyim ki son olarak Oyun Atölyesi’nin “Atinalı Timon”unu izledikten sonra yaşadım. 15. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında geçtiğimiz mayıs ayında iki akşam sahnelenmişti de ben seyretmemişim. Tüh bana, tuhlar bana…



KEMAL AYDOĞAN’IN TESLİM ALDIĞI TIMON ÖYKÜSÜ

Oyun Atölyesi, açık yüreklilikle söyleyebilirim ki, bağnazlıktan uzak bir tiyatro topluluğu. “Shakespeare’in metninin tek sözcüğüyle bile oynanmaz”, “Shakespeare’in dokunulmazlığı vardır”, “Shakespeare’in aslından gayrı yorumlanması olanaksızdır” diyenlere kafa tutmaktalar. Bu kere de öyle olmuş. Varlıklı bir Atinalı olup, paraya değil insan ilişkilerine değer veren; elinde avucunda bulunanı dağıtan, her gün ziyafetler düzenleyen; ancak günün birinde parası ve mal varlığı tükendiğinde çevresindekilerin kendisine verdiği değerin nedeninin sadece “para” olduğunu anlayıp ruhen çöken Timon’un öyküsünü Kemal Aydoğan’a teslim etmişler. Yönetmen Kemal Aydoğan, kendi “seyirciyi silkeleme” yöntemleriyle tragedyayı sahneye taşımış. Nedendir bilemem, örneğin Sabahattin Eyüboğlu’nun, Bülent Bozkurt’un değil de Orhan Burian’ın 1944 basımı (hâlâ) pırıl Türkçe çevirisini yeğlemiş. Haluk Bilginer ile Selçuk Aydoğan ile oturup metni yeniden düzenlemiş. Sonuç olarak, Shakespeare’in tazeliğinden yararlanıp, çözmesi için seyircinin eline bir sürü kod da vermiş.



DEĞERLER YERLERDE SÜRÜNÜRKEN

Hiç bıyık altı yapma Sevgili Okur, asla haksız değilim. “Sen ey, her dilde konuşup, her derdini anlatan! / Sen ey yüreklerin mihenk taşı” diyerek, “altın”ı hedef alan Timon’un, sonunda toplumun bütün öteki değerlerinin yerle bir olmasını dileyen ünlü lanetine, yani: “Saygı, korku, tanrılara inanç, barış,/ Hakseverlik, doğruluk, dirlik, düzenlik kaygısı. / Gece rahatlığı, iyi komşuluk, eğitim, görgü, / Sanatlar, zanaatlar, yükselme basamakları, / Gelenekler, töreler, yasalar, allak bullak olun, / Tam tersiniz neyse ona dönün hepiniz” dizelerine bakalım ne diyeceksiniz? İnsanlığın değerlerini ayakaltına alan yeni yüzyıl, günümüz size bakalım neler algılatıyor?

YARATICI KADRONUN KADROLAŞMASI

Candan Seda Balaban - Başak Günaçan iklisinin maske, Cenk Doğusal’ın aksesuar, Sabrina Fresko’nun takı tasarımlarını övmeye kalksam, korkarım diğer övgülerime yer kalmaz. İyisi mi, sadece çok iyi olduklarını söyleyip geçeyim. İrfan Varlı, hemen hemen hiç düz ışık kullanmayarak, oyuncu ve nesneleri doğal görüntüleriyle ve üç boyutlu olarak seyirciye gösterebilmeyi başarmış. Biçimin doğal görüntüsüyle yansıtılmasına titizlik göstermiş. Bir eleştirim, ikinci bölümde nasıl “strato cumulus” gobosu kullandıysa, aydede yerine “half moon” gobosu kullanmaması olabilir ki, keyfe keder demeyin bu dekora pek yakışırdı. Tolga Çebinin müzikleri, yönetmenin komedya ile tragedya arasında denge kurma çabasına mükemmel eşlik ediyor. Giysi tasarımı kimin bilmiyorum, ama kötü değil. Yalnız, Flavius’un ceketinin sarkan astarını birileri düzeltmeli diyeceğim. Bengi Günay - Gamze Kuş ikilisiniyse sahneyi eylemin gereklerine uygun olarak geniş sınırları içinde fevkalade tasarladıklarından ötürü kutlamalıyım. Öğelerin birer birer seçimi, birer artistik sadelik örneği. Günay ile Kuş, sahneyi tasarlarken betimlemeden ziyade izlenim yaratmış. Bütünü göstermek için (orman tablosu örneği) parçayı seçip ayırmışlar. Kısacası kutlanası bir iş çıkarmışlar.

KEMAL AYDOĞAN’IN YAPTIKLARI ETTİKLERİ

Şimdi, size bir sır vereceğim: Belki de, Oyun Atölyesi’nden cesaretlendim. Olabilir, ama neden bağnaz olayım? Neden tabuyu alkışlayayım? Shakespeare’in “Atinalı Timon”u bütünlüksüz, dağınık bir metindir. Çözümlenmemiş bir oyundur, var mı itirazı olan? Kemal Aydoğan, “Atinalı Timon”un özgünlüğünü korumuş, ancak yerelleştirmiş, tragedyanın bütününe maharetle komedya tozları serpmiş. Oyun karakterlerini mağara duvarlarına çizilmiş antik resim biçeminde seyirciye göstermiş. Özel ile genelin uyuşmazlığından, paradokstan komik olanı cımbızla ortaya çıkarmış. Gerçekle; mantıkla bağdaşmaz izlenimi veren; tuhaf, garip, çarpıcı, abartmalı ve şaşırtıcı durumlardan alışılagelmedik gülünçlükler yaratmış, içlerine güncel siyasal ve toplumsal iletiler şırınga etmiş. Pek de iyi etmiş.



ÖZELLİKLİ OYUNCU KADROSU

İsmail Yüksel, Erdal Çiftçi, Ayça Aykut, Evrim Alaysa, Fulya Ceylan, Tuna Kırlı oyuncunun en yoğun anlatım aracının hareket olduğunu bilmeleriyle beni pek bir keyiflendirdiler. Baştan savmacı değiller. Ne mutlu onlara ve Kemal Aydoğan’a ki, dramatik sürekliliği koparmamak için sürekli “teyakkuz” halindeler. Toğan Şerif Önay ve Barış Aksavaş, iç vizüel hayalleri nasıl yaratacaklarına hiç üşenmeden biraz daha çalışmalılar diyeceğim. Öner Erkan’ın ve Barış Yıldız’ın uzaktan bile parıldayan komedyen gömlekleri var. Bunu söylerken, sahnedeki olayları betimleme yeteneklerini de göz ardı etmiyorum. Sermiyan Midyat, aklın ve duygunun uyumlu beraberliğinde karakter gerçekleştiriyor. Gürkan Uygun, tekstte karakterlerine (Tekstilci, Sempronius, Meclis Üyesi) ait ne bulduysa seyirciye abartmadan aktarmakta. Kavrama ve yorumlama sınırlarını biraz daha zorlarsa daha çok kazanacak, inansın bana. Mahmut Gökgöz, fiziksel olduğunca ruhsal yaşam duyusunu da içinde yarattığı ve yaşattığı Kâhya Flavius’u öyle mükemmel canlandırıyor ki insanın içinden yüksek sesle “helal olsun” demek geliyor. Tülay Bursa ise, fiziksel varlık çizgisini Apemantus olduğu süre içinde başarıyla koruyor ve sürdürüyor.



HALUK BİLGİNER DENİLEN FENOMEN

Oyunda Timon’u Haluk Bilginer canlandırmakta. Haluk Bilginer, bu ülke tiyatrosu için son derece önemli bir kazanç. Özellikle ikinci perdedeki komedya ile tragedya arasında gerili ipte, öylesine ustaca oynuyor ki şaşmamak elde değil. Gövdeyi tamamen duygularının hizmetinde tutma yeteneği desen onda var. Timon’u canlandırmaya yönelik dışsal tekniğin temeli desen gene onda var. Mükemmel fiziksel donanımla bilinçüstü görünmez duyguyu iletmek becerisinden söz etseniz onda var. Sahne üstünde dolaysız, ani ve güçlü etki yaratmasıyla ne sözcüklerin ne de jestlerin yapamayacağını başarmayı tanımlamaya kalkışsanız onda var. Ve de sahnede, Haluk Bilginer’e sarmalanmış Timon var.

Diyeceğim o ki, Oyun Atölyesi’nin “Atinalı Timon”u, tartışma gerektirmeyecek kadar iyi bir oyun.

İki eliniz kanda olsa “Atinalı Timon”u seyretmeye koşun…


Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:34
Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü


Oyun bitti, hışımla dışarı attım kendimi. Yaşadığım hayal kırıklığı anlatılmaz. Geçen seneki Othello’nun on adım gerisinde, metinsel olarak da, teatral olarak da yaratıcı olmayan fikirleri barındıran zayıf bir oyun bu.

Ama baştan başlamalı…


Oyun Atölyesi'nin sahnesini ilk defa göreceğim; işte kapısı görünüyor, işte giriyorum… Etrafta sakallı adamlar, bazılarında saç baş dağınık. Eh, olur o kadar.
Ne kadar güzel bir yer burası; koridorun sonunda güzel bir kafe, kafede yavaştan bir müzik. Gülen insanlar var, birazdan güzel bir oyun izleyeceklerini düşünüyorlar. Ben de böyle düşünüyorum, oyunun kitapçığı bilindik bir Oyun Atölyesi kitapçığı. Haluk Bilginer, Güven Kıraç ve Ankara DT’den tanıdığımız Tülay Günal oturuyorlar masaların birinde. Oyuna yarım saat kala kalkıp kulise gidiyorlar, beş dakika kala ben de tiyatro salonuna iniyorum.

Oyunun başında Cellat’ın (Güven Kıraç) on Emir’le dalga geçtiği bir ön oyun var. Gülmekten ölüyoruz. Güven Kıraç iyi bir oyuncu. Oturduğu yerden 10 dakika oyunu taşıyor, diri tutuyor.

Ön oyun sona erip de Jeanne D’Arc (Tülay Günal) sazı eline aldığında sıkıcı dakikalar başlıyor benim gibi bir seyirci için. Gereğinden fazla bir süre boyunca izlemek zorunda kaldığımızı düşündüğüm bu tek kişilik sahne, hem Günal’ın abartılı oyunculuğuyla, hem de metnin tek düzeliğiyle koltuğu dar ediyor bana. Bizim bu sahneden anladığımız Jeanne’ın bir prova yaptığı. * Engizisyona duyduğu nefret, bütün engizisyonculara ettiği binbir küfürden anlaşılıyor. Çok klişe tekrar komiklerini de görmezden gelemeyiz; Amerikan dizilerinden görmeye alıştığımız bu komikler sahnede çok itici duruyor.

Ve Tanrı (Haluk Bilginer) geliyor sahneye. Abartılı ve yalnızca bu sahne için düzenlenmiş pistonlu, hidrolikli bir dekor var, onun açılmasıyla çıkıyor ortaya. Dekor benden eksi not alıyor bu nedenle. Devlet Tiyatrosu’nun yaptığı basit numaralar bunlar ve hiç gerekli değil. Tanrı ve Jeanne D’Arc’ın diyalogları ise oyunu tiyatroluktan çıkarıyor, neredeyse skeç haline getiriyor. İnsan ve Tanrı’nın karşılaşmasından doğabilecek söz komiklerine yaslı, salt güldürmeye yönelik bir sahne çıkıyor ortaya. Ben artık gülemiyorum, oyunun genel çizgisini belli eden bir fotoğraf bu çünkü. Birazdan Cellat da sahneye gelerek Jeanne D’Arc’a ve Tanrı’ya katılacak, seyirci de olasılıkla gülmekten katılacak. Kadıköy’ün ve Moda’nın abiyeli ve ağır makyajlı seyircisi için bu pek sorun olmasa gerek, ancak beni fena halde rahatsız ediyor.

Dediğim çıkıyor. İkinci perdede Güven Kıraç’ın da gelişiyle sahne bayram yerine dönüyor, bu da seyircinin bir hoşuna gidiyor ki sormayın. Ama oyundan elimizde ne kalıyor, “tiyatro” bunun neresinde?

Öncelikle şunu belirtelim, oyun öyle uzun bir prova sürecinin ürünü değil. Hatta prova günlüğünden anladığımız kadarıyla, Haluk Bilginer ve Güven Kıraç son günlerde dahil olmuşlar provaya; “çekimleri nedeniyle”.

Temelde bir din ve sözde vatanseverlik eleştirisi göze çarpıyor. Çok fazla kahkahanın içinde bu eleştirinin boğuluyor olması bir yana, Hıristiyan ikonlarıyla dolu sahneden Türkiye’ye dair bir şeylerin çıkması da zor. İsa’ya, Meryem’e, Eski Ahit’e, İncil’e, Tanrı’ya vb. yapılan saldırıları izleyen seyirci, olasılıkla şu izlenimle ayrılıyor tiyatrodan: “Aman iyi ki Hıristiyan değiliz!” Oysa Müslümanlığın açık ara önde olduğu bir ülkede, Hıristiyanlık zaten her fırsatta yeriliyor, hem de pek benzer biçimlerle. Oyun Atölyesi, seyircisinden kendine dair bir anlam çıkarmasını istiyorduysa, biraz daha cüretkâr olmalıydı ama olamıyor. Tanrı kavramının tümden yanlışlığına dikkati çekmektense, Hıristiyan tanrısını yermeye yönlendiriyor bizi.

Oyunu boğan komiklikten bahsetmiştik. Bazı sahneler bu komik adına öyle zorlanıyor ki, yersizliğe kadar iniyor sahnedeki durum. Bu kadar uzatılması anlamsız. Bir eleştiri silahı olan komik, eleştirinin önüne çıkarak onu unutturmaya başladığında kendi kendini engeller hale geliyor. Maksadından sapıyor kısacası.

Hayıflanma, hayal kırıklığı. Oyundan geriye hatırlamak isteyeceğim anlar, sözler kalmadı. Oyuncuları ve oyunu ayakta alkışlayan seyirciye bakarken, ayakta alkışlanmanın bir oyuncu için artık önemli bir kıstas olmadığını düşünmeye başladım.

JaqLee
21-05-10, 20:34
Bu insanlar çok başarılı bir girişimin örneğiler. Hepsi birkaç ay içinde Eskişehir'de vücuda getirilmiş tam teşeküllü bir tiyatronun neferleri, genç savaşçıları. Hele başlangıçta öyle başarılı oyunlar yaptılar ki, tamam dedim, bunların olgunluk dönemi çok canlar yakacak.

Ve fakat ne yazık ki, Bir Şehnaz Oyun, Resimli Osmanlı Tarihi, Misafir gibi başarıların ardından, ibre hep düşüşü gösteriyor uzun zamandır. Bunda, çıkan iç karışıklıkların da katkısı olsa gerek. Bu hassas konular üzerine pek bilgimiz yok. Kurcalamaya niyetimiz de yok. Şimdilik. Şimdilik...

Ve Kıyamet Suları..
Tiyatronun başarılı olduğu söylenen oyun yazarlarından Civan Canova'nın bir oyunu, hatta ilk oyunu. Adını unuttuğum bir jüriden de ödülü var.
Bu birilerini başarılı olmakla itham edicileri de hiç sevmem. Van DT'nin Sersem Koca'nın Kurnaz Karısı adlı oyununun en iyi reji gibi komik bir ödülle ödüllendirilmesinin ardından, en iyilere ters ters bakıyorum.

Önden ikinci sırada izleyeceğim diye sevindim bu oyunu. Aman sevinmez olaydım. Her biri 100 desibel sesle bağıran oyuncuların sürekli kavgaya tutuştuğu şu pşikolocik oyunlardanmış bu. Hani bir ailenin üyeleri içindekileri biriktirir biriktirir, sonra birgün bir ateşleyici sebep çıkar (burada dünyaya çarpacak olan göktaşı) ve onları hesaplaşmaya iter. O bildiğimiz "geçmişin bugüne düşen gölgesi" mevzuu. Artık çevrile çevrile iler tutar yeri kalmamış bir şey.

Üstelik oyunu bir İngiliz yazarın oyunuymuş gibi izlememe ne dersiniz?
Aman öyle diyaloglar var ki, imkanı yok bu oyunun dili Türkçe demezsiniz. Zaten kafam şişmiş, oyuncular bağıra bağıra bana ilgilenmediğim bir sürü şey söylüyor, aralarında kavga ediyorlar filan. Yapmayın etmeyin. Duyguyu vermek bağırmak mıdır?

Oyundan çıkarken, özellikle Ankara DT ve İzmir DT'de gelir bu his, "bir insan neden bunu sahnelemek ister, neden bu oyunu sahneye konulabilir bulur?" diye düşündüm. Hani DT'deki kafakol ilişkisini, oynanan oyun üzerinden ceplere giren parayı burada geçiyorum. Şimdilik.
Ancak bu oyun çok spesifik bir tatlı su protestosu getiriyor sisteme, emperyalizme. O da biraz zorlarsak. Yani o eleştiri de umurumuzda değil doğrusu, ne benim, ne emperyalizmin. Böyle kuru sanat da küçük burjuva seyircisinden başkasına yaramıyor. Diğer izleyiciler de tiyatroyu "ağır" bir sanat sanıyorlar böyle oyunlar nedeniyle..

Misafir'i hatırladım oyundan çıkarken. Sonunda ne kadar etkilendiğimi, oyunda ne kadar eğlendiğimi...
Ne metinde ne de rejide parlak bir şey göremedim Kıyamet Suları'nda... Seyredilmeye değer bir oyun olduğunu düşünmüyorum...

JaqLee
21-05-10, 20:34
Neden tiyatro?

Bu sıkıcı soruyla pek çok tiyatrocu yüzleşmek zorunda kaldı. Samimiyetten uzak tatminlerle, en gönülden fedakârlıkların yan yana çıktığı bu karlı, dik dağ yolunda bir ayağımız oyun metniyse, bir ayağımız sahne. Kelimelerimizle anlattık derdimizi ama göstermezsek kimse inanmayacak. Yoksa Oyunlarla Yaşayanlar’ı yalnızca yazmış olmakla tatmin olsaydı Oğuz Atay, kapı kapı dolaşır mıydı ‘tiyatrocuları’, elinde oyununun metniyle?

Ülkedeki edebiyatın en zeki ama kafası en karışık emekçilerindendi Atay. Türkiye’deki tutunamayanların ve Araf’takilerin manevi babası sayılabilecek yazarın, ironi, oyun ve çelişkiyle dolu Oyunlarla Yaşayanlar adlı tiyatro eseri izlendiği değil, yalnızca okunduğu zaman bile hayalgücünü ateşleyen bir edebi metin niteliğinde. Coşkun Ermiş’in daha isminde başlayan, evindeki eşyalardan tutun da yazdığı oyunlara dek uzanan çelişkisi, acıklı mı komik mi olduğu belli olmayan durumu ve yoğun romantizmi, Atay’ın edebi çizgisiyle incelendiğinde daha da derinleşiyor. Eser edebi metin olarak çeşitli okumalara fırsat tanımanın yanında, bir sahne metni olarak da yönetmene ve oyunculara geniş imkânlar sunuyor. Kimi yerlerde eşzamanlı sahneleme tekniğini kullanması, metinde yoğun olarak işlenen oyun içinde oyun konusu, gösterime dair parlak fikir kapıları açıyor.

İşte böylesine çaplı bir metin olan Oyunlarla Yaşayanlar, 2005–2006 sezonunda Ankara Devlet Tiyatrosu’nda H. Cahit Tüfekçi’nin rejisiyle sahneleniyor bu sıralar. Metnin sahneleme işinden nasibini ne kadar aldığını ise tartışmak gerek.

Yukarıda da belirttiğimiz üzere, tiyatro gösterdiği için tiyatrodur ve bir oyun metnini sahneye taşıma süreci de yeni bir yaratımdır. Yazılı kelimeleri seslendirmenin ötesinde bir şeylerdir söz konusu olan. Tüfekçi’nin rejisinde eksikliği çok yoğun bir biçimde hissedilen yön bu. Atay’ın yazarlığına sırt verip, oyunu birkaç ufak değişiklikle güncelleştirmeye çalışmak ama bunun dışında hiçbir yaratıcı katkıda bulunmamak ne yazık ki Oyunlarla Yaşayanlar’ı bir okuma tiyatrosu ya da radyo tiyatrosu havasına büründürmüş. Bir süre sonra gözlerinizi kapatsanız da oyunu takip etmekte zorlanmayacağınızı fark edebilirsiniz. Bu bir tiyatro ‘gösterimi’ için ne yazık ki büyük bir başarısızlık. Oyun bir süre sonra mizansen gereği sahnede dolaşan kelimelerden ibaret oluyor ki, bu durum oyuncular için de çok kısıtlayıcı. Zira sahnede oyunculuğuyla dikkat çeken kimse de yok.

Tüfekçi’nin güncelleştirmeler aracılığıyla oyunu kendisinin kılmaya çalıştığı az sayıda bölümde de bu çabanın yetersiz kaldığını görüyoruz. Örneğin Coca-Cola aracılığıyla yeni nesle yöneltilmesi amaçlanan eleştiri (en azından biz öyle olduğunu tahmin ediyoruz), söz konusu sahnenin kısaltılmış olması nedeniyle yeterince vurgulanmadığı için havada kalan, belli belirsiz bir gönderme olarak kaybolup gidiyor.

Dekorda da aynı yaklaşım hâkim. Ancak Atay’ın direktiflerinden farklı olarak, sahnede denge kurmak için sahneye ikiye bölünmemiş. Bunun yerine Coşkun’un oyunlarını yazdığı masanın durduğu bölüm döndürülerek sahne geçişi yapılabiliyor. Böylece Coşkun’un ev dışındaki hayatının gerçekliği de Atay’ın istediği gibi muğlâk bir hal alıyor.

Oyunlarla Yaşayanlar vasat oyunculukların izlendiği, mizansen kokulu bir reji olmaktan öteye geçemiyor ne yazık ki. Reji metnin gerisine düşüyor. Tiyatronun gösterim ayağının önemli ölçüde ihmal edilmesinde, oyunun Cahit Tüfekçi’nin ilk yönetmenlik denemesi olmasının da rolü olsa gerek.

JaqLee
21-05-10, 20:34
Barut Fıçısı - Trabzon Şehir Tiyatroları
( Fatma Babuşçu )


Tiyatro konulu yazılarımın birinde;

Trabzon'da faaliyet gösteren özel tiyatrolardan da bu kez, burnuma güzel kokular geliyor. O alanda da artık iyi bir oyun izleyebileceksiniz, demiştim.

Sözünü ettiğim oyun, Trabzon Şehir Tiyatrosu Derneği'nin hazırladığı Barut Fıçısı'ydı. Belgesel yönü ağır basan bu oyunu, Trabzon Devlet Tiyatrosu'nun başarılı oyuncusu Mesut Yüce yönetti.

Toplumsal bildirisindeki netliği, oyuncu performansı, alışık olmadığımız bir tarzda sahnelenişi ve sahnelenişle ilgili göze aldığı riskler bakımından sıra dışılıklarla dolu bir oyun olduğunu söylemek mümkün.

Dejan Dukovski'nin yazdığı, Bilge Emin ve Yıldıray Şahinler'in Türkçe'ye çevirdiği Barut Fıçısı'nda; Yugoslavya iç savaşının toplumda ve bireyde yarattığı travmatik etkiler, belgelere dayanarak anlatılıyor.

Oyunun orijinal metni, toplam on bir sahneden oluşuyor. Trabzon Şehir Tiyatrosu Derneği'nin sahnelediği oyunda ise, dokuz bölüme yer veriliyor.

Dakikalarca süren bir slayt gösterisiyle başlıyor oyun. Sosyalizmin çöküşüyle birlikte, Yugoslavya'da yaşanan kaosu; farklı kültürlere yönelik tahammülsüzlüğü, milliyetçiliğin had safhaya ulaşmasını, ayrımcı bakış açılarının etkin olmaya başlamasını özetliyor.

Hüseyin Kazaz Kültür Merkezi'de sahnelenmeye başlanan oyunu, prova aşamasındayken de izlemiştim. Sözünü ettiğim bu ilk bölüm, o zaman müziksizdi. Doğrusu, bu uzun sürenin seyirciyi sıkabileceğini düşünerek kaygılanmıştım.

Neyse ki, o zamanki kaygım, yersiz bir kaygı olarak kaldı. On üç dakika kadar süren slayt gösterisi sırasında ve sahne geçişlerinde, oyunun travmatik havasını tamamlar nitelikte müziklerin kullanılması isabetli oldu.

Pür dikkat izlenilen "metinli gösteri"nin hemen ardından ise, savaş sonrasının insan manzaraları, yaşanan içsel dramlar sahne alıyor.

Birbirinden farklı gözüken bu sahnelerde işlenen konu, aslında aynı: Emperyalizmin olumsuz etkilerini; ezdiği toplumların ruh halini göstermeyi amaçlıyor her sahne.

Namlunun, topun, merminin ıskaladığı insanların durumunun daha da zor olduğu gerçeğini haykırıyor. O kırılma noktasından sonra, her şeyin ama her şeyin eskisi gibi olamayacağını…Asıl bedelin, zorluğun o noktadan sonra yaşandığını… Asıl mücadelenin, asıl kavganın…

Öyle ki, güne her gün bir namlunun ucunda başlayan insanlar, kendilerini, savaş bittikten sonra, yine kendi küllerinden var etmek durumundadırlar.

Ama bunu başarmak; yaşamak için ihtiyaç duyulan o huzur ve de barış ortamını sağlamak o kadar kolay mı? Eskisi denli dostluğu, kardeşliği?.. O saatten sonra, sevginin, saygının, güvenin, umudun yeşertilmesini?..

Oyun, bunlara kafa yorulmasını istiyor izleyicisinden. Oyun boyu, şiddet içeren sahnelerle birlikte, şiddetin bir başka boyutu olan küfürlere, argo sözcüklere de sansürsüzce yer veriliyor.

Bu sansürsüzlük, buna alışık olmayanlara (Yaşamda fazlasıyla alışık olup da tiyatro oyunlarında alışık olmayanları kastediyorum!) itici gelse de; savaş sırasında tanık olunan ya da bizzat karşı karşıya kalınan vahşet ve şiddetin, insanın yenilenemeyen hücrelerinde yarattığı ciddi hasarı göstermek açısından önemli katkılarda bulunuyor.

Dejan Dukovski'nin Barut Fıçısı, Balkan Halklarını çıkış noktası olarak alsa da, aslında toplumsal değerlerinin yıpratılarak bir bir yok edildiği tüm toplumlara ayna tutuyor.

Oyunda haklı olarak, her tür güzelliğe, doğallığa düşman olan kapitalizm hedef gösteriliyor. Ve de yaşamak için öldürüp, kazanmak için kaybettirmeyi amaç edinenler. Oyun, bir insanlık trajedisi, bir kara komedya. Cinnet noktasındaki insanların iki de bir; "Allah'a şükür, sağlığımız yerinde!" şeklinde sözler sarf etmeleri, izleyicide buruk ve de alayımsı bir tebessüme dönüşüyor.

Yeri gelmişken, mizah dozunun fazla abartılmayıp, iyi ayarlandığı bir oyun olduğunu da söylemeliyim. Ve… Lafı dolandırmadan, kıvırmadan, toplumsal gerçekleri (mizi) seriyor göz önüne. İnsanlık gereği bir duyarlığa davet ediyor.

Çok sade bir dekor kullanılmış oyunda. Her şey; masa, içki şişeleri, tv, koltuk, yataklar, hapishane parmaklıklarından ibaret. Anlaşılan o ki, Yönetmen Mesut Yüce, tüm dikkatleri, oyunun o önemli bildirisine çekmek için bu yola baş vurmuş.

Özellikle bar sahnesi, görsel anlamda biraz daha zenginleştirilebilirdi.

Oyunda; Adnan Akyüz, Ali Kemal Durmuş, Özlem Şahin, Zeki Kanber, Murat Bekrtaşoğlu, Nuray Yeşilaras, Yunus Emre Bayraktar, Ersoy Topçu, Hakan Poyraz, Cemil Bektaş, Meltem Ateş, Ebru Kaplan, Erol Karataş, Erkan Yüce, Levent Pehlivan, Hakan Urcu, Nevzat Özer, Kenan Mumcu, Onur Şirin, Mahmut Mutaf, Davut Eyüboğlu ve Kültigin Küçük rol aldı.

Adnan Akyüz, Özlem Şahin, Hakan Poyraz, Ali Kemal Durmuş ve Emre Bayraktar'ın rol aldığı sahneler etkileyiciydi. Aslında, ekip olarak iyi performans sergilediler. Oyuna gölge düşüren, sırıtan oyunculuklar söz konusu değildi.

Oyunun dekoru Adnan Akyüz ve Ali Kemal Durmuş'a ait. Işıklandırma Nihat Bahar. Konduvit Selim Akyüz ve Yüksel Yıldız. Oyundaki genel duyguyu; isyanı, pervasızlığı tamamlar nitelikteki kostümleri ise Sefer Çağlayan hazırladı.

Yönetmen Mesut Yüce, oyunda rol alan oyuncular ve de teknik anlamda katkı sunan herkes, her tür imkansızlığı, zorluğu göze alarak, dar zamanlarından zaman yaratarak bildik oyunların dışında bir oyuna imza atmış oldular.

Bize de: Ellerine sağlık! demek düşüyor.

Fatma Babuşçu

JaqLee
21-05-10, 20:35
AYŞE LEBRİZ’İN SEYİRCİSİNİ BÜYÜLEDİĞİ BİR OYUN: “Mutlu Günler”

Dünyamız bu yıl, çağdaş edebiyatın Nobel ödüllü oyun yazarı, romancı, şair ve eleştirmen Samuel Beckett’in (1906–1989) doğumunun 100. yılını kutluyor. Prof. Zeliha Berksoy önderliğindeki İstanbul Beşiktaş Belediyesi Kültür Sanat Platformu Prodüksiyon Tiyatrosu da, bu kutlamaya taaa geçtiğimiz mayıs ayında kayıtsız kalmadı. Yazarın, 1961 yılında yazmış olduğu son uzun oyunu “Mutlu Günler”i, sezon sonunda repertuarına kattı. Oyun, yanılmıyorsam birkaç kez sahnelendi de... Ama bugünkü konumuz, Beşiktaş Belediyesi Kültür Sanat Platformu Prodüksiyon Tiyatrosu’nun 2006–2007 sezonunu “Mutlu Günler”le açmış olması.

“MUTLU GÜNLER”İN ESASI
“Mutlu Günler”, insanoğlunun gökyüzü ile toprak arasında sıkışıp kalmışlığını, çaresizliğini, yalnızlığını anlatan bir oyun. Kadın kahramanımız Winnie, ilk perdede beline kadar bir tümseğe gömülerek görselleştirilmiştir. Yalnız kollarını kullanabilen Winnie'nin içinde ayna, diş fırçası, ruj, tırnak törpüsü gibi kullandığı gündelik eşyalar ve “Brownie” adını verdiği Browning marka tabancasının bulunduğu kocaman bir çıkını vardır. Çevre, amansız bir güneş ışığı altında, hiçbir yaşam izine rastlanmayan bir çöldür. İkinci perdedeyse Winnie kaçınılmaz sona biraz daha yaklaşır, (insanların yaşlanarak mezara girmelerini eğretilemek üzere) toprağa boynuna kadar gömülür. Winnie'nin kendini kanıtlama ve koruma aracıysa, sadece havaya yazdığı “söz”lerdir. Gerçeği tersine çeviren, tüm insanlar gibi, bu durumda bile mutluluk kokan birkaç “söz”… Tümseğin arkasında yaşayan ve Winnie'nin sorularını ender olarak tek sözcükle ya da homurdanarak yanıtlayan, kendi dünyasına tutsak kocası Willie ise bu “mutlu günler” içinde yalnızlığı, uyuşmazlığı, iletişimsizliği simgelemektedir,

ESASIN AYRINTILARI
Beckett’in oyun metninde (De Yayınevi – İstanbul 1965 / Türkçesi: Akşit Göktürk) Winnie’nin oyun boyunca izleyiciyle yüz yüze olmasına neden olacak sıkışmış konumunun yarattığı yapay ve teatral ortamın yanı sıra, arkada çok geniş bir asma perde vardır ve bu perde ötelerde kesişmek üzere uzayıp giden ovayı ve gitgide derinleşen gökyüzünü canlandırmaktadır. Bu haliyle sahne ve sahnede yaratılan durum, bir dizi karşıtlığı barındırır; arkadaki perdenin canlandırdığı geniş ova ve derin gökyüzüne karşın, Winnie’nin oyun ve hareket alanı çarpıcı biçimde daraltılmıştır ve de oyun boyunca da bu daralma sürer. Toprak tarafından yutulmuş olduğu halde, Winnie oyun boyunca tam tersi bir duygu içindedir. “Hani burada bir güç beni böyle tutuyor olmasa göğe doğru hızla uçar gidermişim duygusu durmadan büyüyor içimde. Belki bir gün yer beni bırakıp salıverecek, çünkü bu çekim öyle büyük ki, evet, bütün çevremi çatır çatır kırıp yerimden söktüğü gibi beni yukarılara sürükleyecek. Sen hiç böyle bir duyguya kapılmadın mı, Willie yukarıya emilme duygusuna?” Böylece yine var oluşsal bir çıkmaz simgelenir, falan…

SIKHARULIDZE’NİN SAHNELEYİŞİ
Winnie’nin “iletişim” özlemi Beckett’in özlemidir aslında, öyle değil mi ama? Bu itkiyle Beckett, oyunlarını salt iletişim için ya da izleyiciyle iletişim kurmak için değil, iletişim kurma eyleminin kendisi olarak biçimlendirmez mi? Arayışını durdurmasa da, kurduğu her iletişimin eksik olduğunu bilmez mi? Bence buradan yola çıkmış oyunu sahneye taşıyan Zurab Sikharulidze. Willie’nin kuyruklu ceketi ve silindir şapkasıyla, yavaş yavaş emekleyerek Winnie’nin görme alanına gireceği son tabloyu beklememiş, Willie’yi daha başında oyuna dâhil etmiş. Beckett’in diğer oyunlarından radyo piyeslerinden cımbızla replik seçerek Willie’yi başkalaştırmış.

SEYİRCİNİN ALGILAMASI
Bu başkalaştırmayı önce yadırgadığımı söylemeliyim. Ancak, kendimi önyargı kargalarından soyutladığımda, öncelikle bütün Beckett karakterlerinin sözcüklerinin yaratım sürecinin müthiş farkında oluşlarını düşündüm. Konuşmak onlar için yaşamın metaforu, yaşamın yerini tutacak bir eylem halindeydi. Varlıklarının sözel, söze dayalı olduğunun ayrımındaydılar ve bu varoluşu sonlandıracak sessizliği özlüyorlardı, ama artık sessizlik (ölüm) özlemlerini dile getirmek için konuşmaya her başladıklarında yeniden varlık kazanıyor, suskuyu ve ölümü kendilerinden uzaklaştırıyorlardı. O halde, Beckett tiyatrosunda oyun, kendini yansıtan bir yapı içinde oluşturulmalıydı. Sikharulidze’nin rejisini işte bu düşünce ortamında algıladım. Giderek Willie’nin oyuna dâhil oluşuyla teatral durumun kendisi etrafında biçimlenmesini, hem kendi kurgusallığını hem de kendi gerçekliğini yaratmasını sevdim. İki bölümü birleştirmesiniyse beğendim.

BU OYUNUN ÇEVİRMENİ NEREDE
Erdem Helvacıoğlu’nun oyun içindeki ses ve müzik tasarımı hiç de kötü değil. Başak Özdoğan Pirim’in kostümlerine de eleştirim yok. Barış Dinçel’in devasa tekerlekli iskemleden, iskemlenin ortasındaki boşluktan samanlardan oluşan stilize sahne tasarımı absürd tiyatronun çelişkiler, karşıtlıklar toplamını sahneye yansıtması açısından da hayli başarılı. Işık tasarımı kimin, sordum soruşturdum öğrenemedim, ama kötü. Willie’nin sahne dışından girişi salon ışıkları yakılarak değil, takip ışığıyla izlenilmeli. “Black-Out” salon ışıkları yakılarak yapılmamalı. Işık anlayışı belirgin biçimde spot ışığı olmalı, arkadaki fon perdesinin yapaylığını gizlemek, bir gerçeklik duygusu yaratmak hedeflenmemeli. Yani, tiyatro oyununda ışık “aydınlatmadır” denilerek tiyatroda ışık tasarımı savsaklanmamalı.

Haaa sahi, bir de Samuel Beckett Türkçe yazmadığına göre, bu oyunun bir de çevirmeni olmalı, çevirmen seyirciden saklanmamalı!

AYŞE LEBRİZ GERÇEĞİ
Willie’de Cemil Büyükdöğerli benim ve tüm eleştirmenlerin merceğinin altına yerleşmeyi hak edecek yetenekte bir genç oyuncu. Dışsal fiziksel aksiyonlarını içsel özlerle, bir rolü ruhsal yaşamıyla doldurabilmek için elverişli malzemeye sahip Büyükdöğerli. Dikkat edin ve gönenin Eyyy tiyatroseverler: Büyükdöğerli tiyatro dünyasına koşar adım gelmekte.

Gelelim Ayşe Lebriz’e… Onu sahnede izlerken tiyatro kökenli ünlü mü ünlü sinema yıldızı, Oscar ödüllü Faye Dunaway’in, bu yıl 43. Altın Portakal Film Festivali’nde yaptığı tiyatro tanımı şıppadak aklıma düştü. “Tiyatro, Fransızca sözcük “repetition (tekrar)”la eşanlamlıdır,” diyordu Dunaway ve ekliyordu: “Her gece tekrar yaparsınız, her gece yeteneğinizi sonuna dek zorlarsınız. Bir oyuncu için sahnede olmak olağanüstü bir duygudur, yaşadığınızı, soluk aldığınızı duyumsarsınız. Tiyatro yaşama tutunmanızı sağlar. Her gece kendinizi yeniden üretirsiniz.” Bu tanımın içindeki Ayşe Lebriz’i düşündüm. Nasıl ki, otomobilin motorundaki bağımsız ve ardı ardına gelen patlamalar sonuç olarak aracın yumuşacık hareketiyle sonuçlanıyorsa, Ayşe Lebriz’in arzularının kesintisiz patlamalar dizisi de, yaratıcı iradesinin aralıksız hareketini geliştiriyor, içsel yaşam akışını kuruyor, Winnie’nin canlı organizmasını oluşturuyordu.

“Bütün bunlar nasıl olup oluşuyordu” derseniz, hemen yanıtlarım: Gidiniz, “Mutlu Günler”i seyrediniz. Ayşe Lebriz’in sizi de büyülemesine izin veriniz.
(Beşiktaş Belediyesi Kültür Sanat Platformu Prodüksiyon Tiyatrosu / Melih Cevdet Anday Sahnesi – Telefon: 0212 444 44 55)


Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:35
Her şeyden önce iyi bir oyunculuk gösterisi: Omuzumdaki Melek


Tiyatro Kedi, tiyatro dünyamıza 2002/2003 tiyatro sezonunda doğdu. Bugüne değin, kimi gişe endişesiyle kotarılmış, ama kimileri de ağırlıkları olan on iki oyun oynadılar, ikisi de halen oynanmakta. Yeri geldi eleştirdim falan, ama eleştirmen dürüstlüğüyle itiraf etmeliyim ki, oyunlarının hiçbiri seviye dışı kalmadı, bir kalite çizgisi tutturmayı başardı.

"Romantik komedi"
Tiyatro Kedi şimdilerde, Stephen Levi'nin "Omuzumdaki Melek/Angel On My Shoulder" başlıklı oyununu sahnelemekte. 1941 doğumlu Amerikalı bir yazar olan Levi'nin bu oyunu "romantik komedi" olarak tanımlanmış. "Romantik komedi", bilmiyor da olabilirim ama, tiyatro sanatında pek kullanılmayan bir tanım. Sinema sanatında geçiyor. Sinemanın "romantik komedi"si, gerçek hayatla uzaktan yakından ilgisi olmayan olayları, sanki olabilirmiş gibi gösterip izleyenleri oyalayan bir tür. "Pijama partilerinin vazgeçilmezidir" diye tanımlayanlar da bulunmakta.

Levi'nin oyunu "romantik komedi" mi?
"Omuzumdaki Melek"te, olanaksız bir aşkın pençesinde gözü kararan Donna Peterson (Ayda Aksel), çareyi "ölerek kurtulmakta" bulunca devreye omzundaki melek (Teoman Kumbaracıbaşı) giriyor ve Donna'yı yaşama bağlamak için evine yerleşiyor. Melek, Donna'nın aşkı Paul (Hakan Altıner) ile de görüşmek zorunda kalınca olaylar arapsaçına dönüyor.

Levi'nin oyunu "romantik komedi" tanımına ne denli uyum sağlıyor bilemem, ama Fransızların "drame bourgeois" dediklere türe bence pek bir uyuyor. "Drame bourgeois", 18. yüzyıl aydınlanma dönemi ve mekanik maddecilik düşüncesinin dramatik kuramda yansıması olarak; aristokrasiye karşı boy ölçüşen burjuvazinin "yaşam felsefesi"ni dile getiren bir tür olarak doğmuş. İnsanın doğasal iyiliğini kabul ediyor, ancak koşullardan dolayı kötüleştiğini göstermeyi amaçlıyor. Bu amacın altındansa "ahlak" çıkıyor. "Drame bourgeois" tanımı, "iyi kurulu", ciddi duygulu ve evcil oyunlar için kullanılmakta.

Bir burjuva oyunu bu
Oyundaki Donna karakterini ele alırsak, kendi ayakları üzerinde duramayan, aşkı bile bir koruma aracı olarak gören biriyle karşı karşıyayız. Evli ve dört çocuklu sandığı bir adamla ilişkisi var Donna'nın. Tam intihar etmeyi düşündüğü sırada, karşısına bir koruyucu melek çıkıyor. Donna sığınacak bir yer, bir aşk arayan, çocuk gibi biri esasında. Karşısında da, sözüm ona onu sahiplenmiş bir adam var. Adamı, gerçekleri görmeksizin göklere çıkartıyor. Görüldüğü gibi "burjuva oyunu"nun dayanağı olan burjuva evrenselliği, iyimserliği, hoşgörü ve hümanizm anlayışı burada da temeli oluşturmakta. Burada da karakter değil, koşullar ve orta sınıf halk kişileri arasındaki ilişkiler veriliyor. Yani yazar, toplumsal sınıf ayırımı gözetmemiş, trajikomik konuyu olabildiğince yumuşatmış, burjuva hayatına indirgemiş, karakterleri toplumsal birer tip olarak işlemiş.

Hakan Altıner'in yönetimi
Oyunu Hakan Altıner grotesk bir biçimde sahneye koymuş. Ortaya sevimli mi sevimli bir komedi çıkmış. Hem duruma, hem de söze dayalı esprilerin olduğu, son zamanlarda rastlamadığımız konumda bir komedi bu. Altıner, zihninin ve duygularının sınırları içinde kalan genel ritim duygusunu çok güzel tutturmuş. Oyuncuları bu yüksek ritme iyi uyarlamış. Temposu düşerse kendi de düşebilecek yapıdaki metnin derin derin soluk alıp verebilmesini sağlamış. "Bir oyun her şeyden önce eylemdir" prensibinden yola çıkarak eylemin/eylemlerin yerlerini, biçimlerini ve boyutlarını mükemmel saptamış.

Yaratıcı kadronun diğerleri
Ali Yenel'in dekoru, gereksizliklerin cımbızla ayıklandığı nitelikte bir tasarım. Yenel'in kostümlerine de sözüm yok da, Paul'ün çok şık olması gerekmiyor mu diye sormak geliyor içimden. Özellikle ikinci bölümdeki sıradan t-shirt'ü ile Paul karakteri burjuvalıktan uzaklaşmıyor mu?

Roza Erdem'in çevirisi de iyi. İyi olmasına iyi de, aklım gene afişlerdeki "omuzumdaki" sözcüğüne takılıyor. Türkçe'mizde "omzuna binmek" fiili nasıl ki "omuzuna binmek" olarak kullanılmıyorsa, "omuzumdaki" sözcüğünün de "omzumdaki" olması gerektiği kanısı egemenliğini içimde hâlâ sürdürmekte ya, neyse!
Teoman Kumbaracıbaşı'nın ışık tasarımında sadece, oyuncu yüzünü aydınlatmak ve atmosferi tamamlamak için kullandığı ışıkların açısını eleştireceğim, gerisine lâf etmeyeceğim.

Oynanış
"Omuzumdaki Melek"in Melek'i Teoman Kumbaracıbaşı'yı dizi filmler oyuncusu, müzisyen, ışık tasarımcısı, oyun çevirmeni, belgesel sinemacı, oyun yazarı, araştırmacı olarak tanıyoruz. Yanı sıra, Kara Tiyatro'nun sahibi ve oyuncusu Kumbaracıbaşı. Ayrıca, Uğur Yücel'in yazıp yönettiği "Yazı Tura" filmindeki Teo rolü ile 12. Adana Altın Koza Film Şenliği'nde "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu" ödülünü almış bir sinema oyuncusu. Benim anımsayabildiğim üç dizide de önemli rolleri vardı. Hazal Selçuk'un yazıp oynadığı "Doğu-Batı ve Bir Yağmur Damlası" başlıklı tek kişilik hareket tiyatrosunun 2006 yılının Mayıs ayında yönetmenliğini yaptığını da biliyordum. Oyundan sonra Hakan Altıner'e Teoman Kumbaracıbaşı'yı profesyonel anlamda tiyatromuza kazandırdığı için teşekkür etmek istedim. Teoman Kumbaracıbaşı, üstbilinciyle bir çeşit etkileşim oluşturabilmek için Stanislavski'nin deyimiyle: "… bir avuç dolusu düşünce almayı ve onları bilinçaltı torbasına atmayı" becerebilen yetenekte bir oyuncu.

Altıner'in süslemeleri, Aksel'in yaratıcılığı
Usta oyuncu Hakan Altıner, Paul'ün komik ve eğlendirici yönlerini dramatik kalıpları süsleyerek biçimlendiriyor. Seyirciye boş vakit geçirtmek istemiyor Hakan Altıner, gerçeklerin aktarımındaki farklılığı seyirciyle paylaşmayı yeğliyor ve başarıyor.
Ayda Aksel, Donna'nın duygularını sahiplenmiş. Donna, Ayda Aksel'i oyunun temel hedefi boyunca sürüklüyor. Bilinçdışı bir yönelim bu. Bu yönelim, Aksel'in yıllardır pamuklar içinde beslediği yaratıcı iradesi için bir anlamda mıknatıs işlevi görmekte. Ayda Aksel'in o müthiş oyun gücü, sezgiselliğinden kaynaklanıyor, hiç kuşku duymuyorum.

Şimdi size önerilerim var: Bir oyuncunun coşkuları, iradesi ve aklı, yaratıcılıkta nasıl etki sağlıyor, hele bir Ayda Aksel'in Donna'sında tanıklık edin.

Tiyatro Kedi'ye mutlaka gidin, "Omuzumdaki Melek"i izleyin. Böylelikle, bir buçuk saat süreyle en azından iyi bir oyunculuk seyredin, iyi oyuncuların sizi keyiflendirmelerine izin verin.

Sonrasında, içinizden gelirse bana da dua edin.
(Tiyatro Kedi - Profilo Kültür Merkezi / Telefon: 0212 216 93 14, 0212 216 93 15)

Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:35
Tiyatro İstanbul’dan bir bulvar örneği daha: Kaçamak

Gencay Gürün’e hayranımdır. Neden? Hayran olunacak kadındır da ondan. Yok, yok sefireliğinden falan söz etmiyorum… Oralara da gidersek… Oooh… Yok, yok İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarını adam edişinde falan da değil hayranlık kökenim. Ben onun Tiyatro İstanbul’u daha doğrusu bir tiyatro kurumunu ayakta tutuşuna hayranım. Ben onun tiyatro tutkusuna hayranım, çalışkanlığına hayranım, dimdikliğine hayranım…

“Kes artık” dedi editör
Gencay Gürün’e olan hayranlığımı anlatmayı burada kesmem gerekiyor, yoksa editör yazıyı kesecek. 2006–2007 sezonunu da öksüz bırakmamış Gencay Gürün. Tiyatro İstanbul için ne etmişse etmiş, gitmiş, bulmuş buluşturmuş Gerard Lauzier’in “Kaçamak – L’Amuse Gueule”sini dilimize kazandırmış. “Kaçamak”ı 52 yıllık usta tiyatrocu Metin Serezli’nin ellerine teslim etmiş. “Kaçamak” ne mi? Elbette Tiyatro İstanbul’un çizgisinde Bulvar Tiyatrosu türünde bir oyun.

Türün Tarifi
Bilirsiniz elbette, kökence 19. yüzyılın ilk yarısında Paris’te Baron Georges Hausmann tarafından kentin yenileştirilmesi hareketi içinde açılan Grands Boulevard’daki tiyatro etkinliklerine verilen addan kaynaklanıyor “Bulvar Tiyatrosu” terimi. Belle Epeque döneminde (1860–1914) ünlenmiş bir tür bu. Günümüzdeyse eğlendiri tiyatrosu ve ticari tiyatro ile eşanlamlı olarak kullanılmakta. Yani, koltukları satacaksın ve eğlendireceksin. Eğlendireceksin ki, bu türün meraklısı olan seyirci, oyundan ağzı kulaklarında ayrılırken verdiği parayı helal etsin. Sadece eğlendirmeyi hedefleyeceksin. Burlesk-vodvil karışımı güldürüler oynayacaksın, sahneye yıldız oyuncular çıkaracaksın, tiyatronun hafifini yapacaksın. Sakın yanlış anlamayın, Gencay Gürün’ü eleştirdiğimi, kınadığımı falan da sanmayın… Türün tarifini yapıyorum ben.

Oyunun konusu
Lauzier’nin “Kaçamak”ının konusu şöyle: Gerard (Metin Serezli), sosyetenin ünlü isimlerinden Florans Arnold (Ebru Vardal) ile buluşmanın planını yapmış ve bunun için evinde bütün hazırlıkları tamamlamıştır. Bu arada, Gerard’ın karşı komşusu Boris (Kerem Atabeyoğlu) işe gitmek üzere evinden çıkar asansöre biner, çantasını evde unuttuğu için sevgilisi Eva (Gözde Kansu) ona çantasını vermek amacıyla dairesinden çıkar. Ama… Amanin… Bu sırada evin kapısı kapanır. Eva yarı çıplak bir halde Gerard’ın’ın evine sığınmak zorunda kalır. Eva, Gerard’ın evindeyken, heyecanla beklediği Florans gelir. Gerard bu durumu kurtarmaya çalışırken Eva’nın kıskanç sevgilisi Boris Gerard’ın dairesine girer. Gerard, bütün bu olanlarla baş etmeye çalışırken Florans’ın kocası André (Argun Kıral) da gelmez mi? Gelir… İşler karışır. Kaçamak yapmaya çalışan Gerard, hiç planlamadığı olaylarla baş etmeye çalışırken, artık ortaya sıradan akılların pek basmayacağı komiklikler çıkar.

Sıradan akıllar bu oyunlara neden basmaz
“Sıradan akılların pek basmayacağı” diyorum, çünkü “Bulvar Tiyatrosu”nda genellikle üçlü aşk ilişkileri, boşanmalar, kuşak çatışmaları, ikili ahlâk, ticaret aracı olarak siyaset, meslek kaygısı konu olarak alınır; melodram ve cinayet oyunları oynanır ve bunlara sıradan akıllar pek basmaz da ondan. Burjuva ortamı bohem bir kılıfa sarılmıştır ve insanlar kendi güçsüz yanlarına gülmeyi kabul eder. Temel toplumsal gerçeklere asla dokunulmaz. Oyun yüzeydeki beğeniye seslenir.
“Kaçamak” işte böyle bir oyun. Kimine göre sabun köpüğü, kimine göreyse “aman ne güldük, ne güldük” oyunu. Ne haddimize zevklere karışmak! Ama olmaz ki!.. Eleştirmeden de durulmaz ki!..

Yaratıcı kadronun eyledikleri
Aytekin Saday kardeşim gene ışık tasarımı yapmamış. Cascavlak bembeyaz bir ışık... Oyunun geçtiği alanlar ve sahnenin seyirciye gösterilmek istenilen bölümlerine bölümlemesiz, dengesiz ışık dağılımı… Oyunun zaman dilimi saat 17’ye bilmem ne kadar kala başlıyor, zaman geçiyor, gelenler, gidenler, olaylar, olaylara dolananlar... Zaman bir türlü değişmiyor. Işık tasarımsızlığına karşın Nilgün Gürkan’ın dekoru başarılı. Tasarımcısı bilinmeyen, ama (Marilda’nın pembe önlüğünün altına giydiği taşlı sandalet dışında) hiç de kötü olmayan kostümler. Her zamanki Gencay Gürün titizliğiyle yapılmış bir çeviri.

Metin Serezli’nin sahneleyişi
Metin Serezli oyunu klasik “Bulvar Tiyatrosu” biçeminde sahneye koymuş. Sahne trafiğini de iyi çizmiş. Ayırma, seçme, yöntem aşamasını oyuncularına iyi anlatmış olmalı ki, diyaloglarda oyuncular arasında genel anlamda uyum sağlanmış. Limana vuran bu balıklarla başka ne yapabilirdi, işte işin orası “meşkûk”. Ama kusura bakmasın, polis çağırma tablosunda, telefondaki iç sesin telefonu açanın kim olduğunu bilmeden: “Buyurun Madame” demesini pekâlâ önleyebilirdi diyeceğim. Öyle değil mi ama?

Oyuncular
Geçen yılın başında, gene Tiyatro İstanbul’da Ray Cooney’in “İkinin Biri” başlıklı oyununu izledikten sonra Bakan yardımcısının karısı Pamela Philips’i canlandıran Ebru Vardal’ı, kimi eksikliklerine rağmen başarılı bulmuşum ve yazmışım. “Kulağını bana verirse,” demişim, “komedide kullanılacak sözcüklerin, konuya olan bağlantılarını kaçırmamak açısından, oyun öncesinde çok iyi çalışmak gerektiğini fısıldayacağım. Fısıltımı duyar mı, duymaz mı bilemem,” diye de eklemişim. Kulak mulak vermemiş, dinlememiş. Sahne üzerinde gerçekleştirilen her şeyin bir anlamı ve sonuç olarak bunun seyirciyle olan iletişimini sağlaması gerektiğini hâlâ bilmiyor. “Dizi dizi inci”lerden yani dizi oyuncularından Gözde Kansu, ortaya koyduğunu daha iyi tanımanın, uyarıcılarla yanıt verebilmenin, grupsal adaptasyonu sağlayabilmenin, mekân kavramını önce zihinde sonra görsellikte yedirebilmenin tiyatronun kuralları olduğunu öğrenirse, bundan sonraki oyununda neden başarılı olmasın? Kansu gibi ilk kez sahneye çıktığını sandığım Marilda rolündeki Melis Eronat da öyle… Tiyatroda oyunculuğun göze batıcılığını sağlamanın en uygun yolu, zihinsel düşüncenin, zihinde yaratılan her şeyin maddeselliğe dönüşmesini yaratmaktır Sevgili Melis. Tiyatro oyunculuğu kolay iş değil. Ha gayret… Polis’te Serkan Budak dengeli bir oyun, Polis Şefi’nde Somer Kavran ise umut vermekteler.

Yılların Metin Serezli’si
Argun Kıral, André’nin davranışlarının duygularla bütünleşmesini sağlayamıyor. Yani yorumunun niteliği yok. Levent Ulukut, görevini yapmakta. Kerem Atabeyoğlu ise Boris’i sembolize ederken yoruma dayalı oyunculuğu seçiyor ve başarıyor. Karşılıklı diyaloglarda gerekli olanı, diğer rollerle bir güzel paylaşıyor, seyirciye de aktarıyor.
Yılları oyuncusu Metin Serezli’ye gelinceee… O ne de olsa bir Metin Serezli.
Aradan 52 yıl geçmiş, yılları umursamıyor, yorulmuyor.

Sadece televizyon dizilerine kapılanan meslektaşlarına, gülüp geçiyor.

Bence iyi ediyor.

Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:35
Kapitalizme Yenilen Bir Sistem : Barut Fıçısı

Savaşların egemen olduğu bu yüzyılda her gün duyduğumuz yüzlerce masum insanın ölüm haberine alıştık sanırım.Peki insanlar neden savaşır? Paylaşılamayan şey nedir? Oysa tanrı koskocaman bir dünya bağışlamış insanlara kardeşçe yaşasınlar diye.Bu kardeşliği bozan şey(ler) nedir? Haber bültenlerinde,gazetelerde duyduğumuz ve okuduğumuz sıradanlaşmış bu insanlık ayıbı(!) soruların cevapları pek de zor olmasa gerek?

Kardeşçe ve barış içinde yaşamak!.. İnsanı insan yapan bu en önemli değerlere sahip olamayan ve kendi çıkarları doğrultusunda işgal ettiği coğrafyalarda soykırım yapan,halkları birbirine düşüren ve çocukları bile terörist gören ??işgalci?? devletlerin bilmesi gereken bir şey var:Asıl teröristin ve terörizmi yaratanın kendileri olduğu.Sözde Barış ve Özgürlük getirmek uğruna soykırım yapan emperyalist devletler tarih sahnesinde bir çok kez başrol oynadılar.Belki aktörler farklıydı ama senaryo hep aynıydı. Cezayir?de,Filistin?de,Lübnan?da,Irak?ta?Yarın farklı bir coğrafyada bu aktörleri ve senaryoyu görmek hiç de zor değil.

Makedon Yazar Dejan Dukoski?nin yazdığı ??Barut fıçısı?? kapitalizmin karşısında yenilen bir sistemi ve kapitalizmin doğurduğu psikolojik travmaları,acıları;paylaşmanın,sevginin,güve nin,do stluğun yok oluşunu ve asıl yıkımın savaş sonrasında yaşandığını anlatıyor.Yıkılan binaların,köprülerin yenisi yapılabilir.Ama savaşların insanların üzerinde bıraktığı etki hiçbir zaman tam anlamıyla yok edilemez.Savaşların yetiştirdiği bireyler doğar ve kapitalizmin arzuladığı toplum oluşur.

Oyunun birbirinden farklı on bir kısa sahneden oluşuyor ve her sahnede insanlık erdemini kaybetmiş insanlar ve hayat anları anlatılıyor.

Oyunun kalabalık oyuncu kadrosu içinde başarılı oyunculuklarıyla öne çıkan isimler Adnan Akyüz,Yunus Emre Bayraktar.Murat Bektaşoğlu,Özlem Şahin,Ali Kemal Durmuş diğer başarılı oyuncular.Adnan Akyüz hayat verdiği iki karakterde de çok başarılıydı.Arkadaşıyla içki içerken birbirlerine yaptıkları iğrenç davranışları itiraf ederken ki o sinsi gülümsemeleri yok mu? Yunus Emre Bayraktar hücresine çok yakışmış.Ses tonunu ve beden dilini çok iyi kullanıyor.Hayat verdiği karakterle bütünleşmeyi başarmış.

Oyunun başında kısa bir süre slayt gösteriminin yapılması ve her sahne arasında slayt gösteriminin devam etmesi oyuna ??belgesel?? havası kazandırmış.Harika müziklerle de desteklenen slayt gösterimi tek kelimeyle harikaydı.

Birbirinden bağımsız sahnelerin dekor değişiminin nasıl yapılacağını merak ederken güzel bir yöntemle karşılaştım.Her sahnenin sonunda oyuncuların sahnede bir gölge gibi görüleceği bir ışık tasarımı yapılmış.Bu esnada giren müziğin ritmine ayak uydurarak her biten sahnenin dekorunu kaldırıp yeni sahnenin dekorunu hazırlamışlar.İki işi aynı anda yapan oyuncuların hiç bir aksaklık yaşamaması dikkat çekiciydi.Belli ki iyi bir karografi yapılmış.

Oyununun dekor,müzik ve ışık tasarımı da gayet başarılıydı.Her şey yerli yerinde düşünülmüş.Özellikle müziklere hayran kaldığımı belirtmeliyim.

VE BİR DONKİŞOT:MESUT YÜCE

Oyunun yönetmeni Trabzon Devlet Tiyatrosu sanatçısı Mesut Yüce.Kendisini Donkişot diye tanıtmak istiyorum.O her ay maaşını alıp keyfini süren bir oyuncu değil.Tam aksine güzel olanı yakalamaya çalışan ve bu amaçla üreten bir sanatçı.Emperyalizmin egemen olduğu bu dünyada ve savaşların ne kadar aptalca ve bir hiç uğruna yapıldığını göstermek için çalışan gerçek bir sanatçı Mesut Yüce.Tiyatronun ??yan gelip yatma?? yeri olmadığını bir kez daha gösterdi bizlere.Kendisini yürekten kutluyorum. Oyunda emeği geçen herkesi tebrik ediyorum.İçinde bulunduğumuz durumu çok iyi anlatan metine yakışan bir yorum Trabzon Şehir Tiyatrosundan.Kısıtlı imkanlarla neler yapılabileceğinin en güzel örneklerinden birini gösterdi bizlere Şehir Tiyatrosu.

Barış Uzun

JaqLee
21-05-10, 20:35
Mehmet Ergen, Bizi Bu Kere Xaver Kroetz ile Tanıştırıyor : "Yuva"

Yeni Kuşak Tiyatro, son 10–20 yıl içinde yazılmış ve ülkemizde tanınmamış yazarlara fırsat vermeyi amaçlayarak, Londra'daki Arcola Tiyatrosu'nun kurucusu ve genel sanat yönetmeni unvanı ile İstanbul’a dönen Mehmet Ergen tarafından kuruldu. Bugüne değin birçok önemli tiyatro oyunu hazırladılar, haklarında çok söz edildi. Ülkemizdeki tiyatro dünyasının gidişatı için bir umut ışığı olarak görenlerimiz dahi oldu.

Yeni Kuşak Tiyatro’nun oyunlarında rol alacak oyuncular değişken ve yeni genç kuşaktan kendini kanıtlamış oyuncular oluyor. Yönetmen Mehmet Ergen’in oluşturacağı yepyeni, dinamik ve genç kadrolar dünya tiyatrosunun en çarpıcı, en yeni, en cesaretli metinlerini hem Akbank Kültür Sanat Merkezi’nde, hem de yoğun bir turne programı ile Anadolu’da özellikle genç seyircilere ulaştırmayı sürdürüyor.


XAVER KROETZ İLE TANIŞTIK

Bu yeni oluşum son yıllarda yazılmış oyunlarla tiyatroyu hem biçimsel hem de içerik açısından zorlayan ve ülkemizde iyi tanınamamış çağdaş yazarlara öncelik vermeye çalışmakta. Aynı zamanda, Türkiye’den yetişecek oyun yazarlarının da oyunlarını değerlendirebilecek bir forum oluşturacaklarını ve tiyatromuza yeni yazarlar kazandırmayı hedeflediklerini biliyorum.



Yeni Kuşak Tiyatro Topluluğu, şimdilerde Akbank Sanat’ta Franz Xaver Kroetz’un “Yuva” başlıklı oyununu oynamakta. “Yuva”nın konusu son derece basit. Kamyon şoförü Kurt’un (Bekir Çİçekdemir) karısı Martha (Evren Kardeş) gebedir. Doğal olarak, bebekleri için her şeyin en iyisini almak isterler. Oysa bebek doğduktan sonra da bitmez, tükenmez giderleri. Hep bir şeyler satın almak zorundadırlar. Mesai saatleri dışında da çalışmak gerekir Kurt için, ama yeterince iş de bulamaz. “Ne iş olsa yaparım” diyen Kurt’a patronu çok özel bir görev verir ve…



“ÇAPULSUZ” NE DEMEK

Haydi, gelin eleştirme/değerlendirme görevimize bu kere çeviriden başlayalım. Leyla Nazlı’nın diline iyi değil dersem günaha girerim biliyorum, ama pek özensiz be birader! Örneğin, sorarım Leyla Nazlı’ya, Allah aşkına “çapulsuz” ne demek? Türkçede “çapul”, “çapulcu”, “çapula”, “çapullama” var da “çapulsuz” yok. O halde nereden uydurmuş “çapulsuz”u Sevgili Nazlı? Bilemiyorum, doğrusu bilmek de istemiyorum.



Barış Dinçel, küçücük sahne olanaklarını fevkalade kullanarak gene başarılı bir sahne tasarımı yapmış. Ancak kostümleri için bir minik eleştirim var. Kurt, ilk tabloda neden pantolonla yatağa giriyor?



GÖSTERİNİN ETKİNLİĞİ NASIL ARTAR

Emre Ergen’in ses tasarımı mükemmel düzeyde. Yakup Çartık, Barış Dinçel’in dekoruna oturma odası, yatak odası, mutfak, bahçe, göl (ya da dere, her neyse) bölümlerini “soffitto”dan ışıklandırarak ve de kalan bölümleri parçalı aydınlıkta bırakarak fevkalade büyük katkıda bulunmuş. Çiğdem Borucu’nun müziğine söz eden olursa vallahi çarpılır. Müziği oyuncular için bir işaret olarak da kullanmış, oyunu müzikten gereği kadar yararlandırmış, gösterinin etkinliğinin artmasına katkı sağlamış.



Mehmet Ergen’in yönetim tarzı ve artistik becerisi oyunun dilini oluşturmakta. Mehmet Ergen, bir tiyatro adamı olmasının yanı sıra, ayrıca bir yapı insanı. Tiyatroya sadece güzelliği ve kusursuzluğu hedefleyen estetik bir olay olarak bakmıyor. Şiirsel, eğitsel-toplumsal bir olgu olarak tiyatroya, gerçeklik anlamında şiirselliğe, şiirsellik anlamında tiyatroya inanıyor. Tiyatroyu insanların bir araya gelmelerinin yapısal “mekânı” olarak belliyor.



AYRINTI DEYİP GEÇMEMEK LAZIM

Bu oyunda da, bu tanımlamama uygun bir çalışma yapmış. Başarısız mı? Hayır. Ama küçük ayrıntılara inmemiş. Neler mi o ayrıntılar? Kimilerini örnekleyeyim. Örneğin, Martha ile Kurt’un televizyon izledikleri tabloda, Evren Kardeş’in seyirciye bakmasını düzeltmemiş. Sanal televizyon orada değil ki! Sonra, oyunda sözü edilen para birimini Mark yerine Euro olarak değiştirseymiş, bence konuyu daha bir güncelleştirirmiş. Oyunun metni zaten güncel. Evren Kardeş’in “kesinlikle” yerine “kesinliklen”, “prima” yerine “pirima”, “değil mi” yerine “di mi”, “her halükârda” yerine “her halikârda”, lâzım” yerine “lazım” demesine de nedense aldırmamış. Kurt ile Martha’nın termostan çay (ya da kahve), içmedikleriyse fevkalade belli olmakta. Çorba içmedikleri de… Kamyon şoförü Kurt, hadi evde fanilayla oturuyor tamam da, oğlunun doğumuna hastaneye giderken de yaka bağır açık gömlekle gitmez ki! Ya da gitmemeli. Baba, kucağına aldığı zaman, bebeği tutan sağ eli sol elinden önde olmaz. Bekir Çiçekdemir baba olmayabilir, ola ki hayatında hiç çocuk da tutmamıştır, ama yönetmen bilmeli derim ben. Kurt’un karabasan gördüğü tablo başlamazdan önce Martha’nın geceliğini giymiş olması gerekmez mi diye de sorarım.



ÇİÇEKDEMİR YÜZÜĞÜYLE OYNUYOR, NE DEMEK İSTİYOR

Haaa… Bir de patronla görüşme tablosunda, Kurt oturma odasından çıkıp sahnenin (seyirciye göre) soluna gidiyor ya, dönüşünde, tablonun Kurt’un koltuğa oturmasından sonra başlaması gerektiği kanısındayım. Sonracığıma, Martha’nın parmağında yüzük yok, olabilir, ama Kurt’un sağ elinde yüzük varsa ve Bekir Çiçekdemir “mütemadiyen” parmağındaki yüzükle oynarsa bu eylem seyirciye gereksiz ileti/ler vermez mi?



Bekir Çiçekdemir, “kamyon şoförü Kurt” karakterini araştırırken mutlaka yönetmeninden yardım almıştır, ama aldığı yardım, kendi bireyselliğine ters düşmemiş. Çiçekdemir, “Kurt” karakterine gayet doğru yaklaşmış. Karaktere hareket diliyle yaklaşırken, duygu katmayı da ihmal etmemiş. Evren Kardeş, Martha’yı yaratıcı bir biçimde ele almış. Evren Kardeş, malzemesine hâkim olmasını biliyor. Malzemesi, iradesinin denetimi altında. Martha’yı pek güzel biçimlendirmiş. Hareket alanında, vücudu biçime girebiliyor.



Evren Kardeş, Martha’da içime sular serpiyor…


Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:35
SAHNEDE BİR RESSAMI YAŞATARAK, MESLEKTAŞLARINI KARAMSARLIĞA İTEN BİR ÇALIŞMA ÖRNEĞİ : MODİGLİANİ

Derhal sahneden çekilmesi gereken bir oyun…



Amadeo Modigliani... Açlık ve yoksullukla örülü yaşam koşullarında sadece otuz dört yıl yaşabildi... Birçok tablosunu kan tükürerek yaptı... Sanatının değeri hiç anlaşılmadı... Yapıtlarının çoğu çevresindeki insanların elinde kayboldu... Uyuşturucular fiziksel ve ruhsal acılarını dindirmeye yetmedi... Ölümünden sonra ressam olan karısı da arkasında iki yaşındaki kızları Jeanne'ı bırakarak intihar etti… Anlayacağınız bunalım,bunalım,bunalım….Oyun için sadece üç günlük bir yaşamından kesitler sunan modigliani’yi izlediğiniz zaman, elinizdeki palet ve fırçaları bıraktıracak kadar karamsar bir oyun. Kalp hastası ve hamile olanlara tavsiye edemediğim bir oyun.



İşin şakası bir yana,bu ressamı yaşarken anlamayanlar,ölümünden sonra (tıpkı günümüz Türkiye’sindeki gibi) daha yi anlamak için biyografisini derlemişler.Dennis Mcentyre tarafından yazılmış,Yıldırım Türker’de sağ olsun çevirmiş.Oda yetmemiş DT repertuarına alarak,hayattayken anlaşılmayan yazarı, Ankara Devlet Tiyatrosu gibi köklü bir kuruluş tarafından sahneye taşımış.



Modigliani’ye saygımı ? Yoksa Ressamları aşağılamamı?



Şimdi aslında böylesine önemli sanatkar adamların seyirciye tanıtılması,anlaşılmasını ve yapıtlarının değerini (öldükten sonra bile olsa) anlamaları için ,biyografilerin sahneye taşınması hoş. Hoş olmasına hoşta,bu adamın hayat biçimi,yaşam tarzı seyirci karşısında hiçte hoş karşılanmıyor. Bir ressamın hayatını bu kadar permüjde yansıtılması, aslında meslektaşlarını karamsarlığa yittiği kadar,bu mesleğe ne kadar sahip çıktığı da tartışılacak bir konu. Sadece içkiliyken resim yapabilen,içmediği zamanlarda da uyuyan,resimlerini de kan kusarak yapan bir ressam ne kadar etiktir? Üstelik Pablo Picasso'nun ne derece çirkef bir insanoğlu olduğunu anlatan bu oyun,bir yandan bir ressamı kanatlarının altına alırken ,diğer yandan aynı meslektaşını yerden yere vurur. Bumudur saygı anlayışı?



Gelelim sahnelenişine…



Oyunu Ankara Devlet Tiyatrosu sahneledi.Bu sahneleniş ve yapım olarak zor görülen, sanat kokan bu oyunda, Modigliani’yi usta oyuncu Olcay Kavuzlu üstlendi. Hakikaten çok zor bir misyon yüklenerek,açlık,sefaleti bize kadar yansıtan,oyun başından sonuna kadar kan kusan,içki içen,haliyle sarhoş karakteriyle, ödüle layık bir oyuncu.



Açlık-sefalet-yaşam savaşı üçlemi ve bunun nedeni olarak resim sevgisi nelere katlanabileceğini gerçeküstü seyirciye yansımış. Yetmemiş,etrafındaki insanların sanata ne kadar duyarsızlaştığını, sağ elinin işaret parmağını sallayarak uyarmış. Aynı dönemde yaşayan picassoya da veryansın etmiş. Kurulan uzun cümleler-şiirsi anlatımlar bir çok yerde sıkmış. Bardaki ritim ve tonlamalar başarılı olduğu gibi,bu sefalet tamlaması oyundaki tek komik öğe olmuş. Gözden kaçmaması gereken diğer bir karakter ise, bardaki kadının ritmik kahkahaları çok başarılı.


Modigliani’nin yakın arkadaşı memonun çocuksu ruh halini hala anlamış değilim. Madem çocuksu bir durumda,neden tavuk yada kurbanlık koyun yerine,çiçek,böcek,börtü resimleri çizmiyor? Yıllardır resim yapan bu ressamın çocuksu halleri nedir? Neden böyle bir karaktere ihtiyaç duyulmuştur. Bu karakterin oyun içindeki ruh hali, daha da bir garip hal almış.Bu gariban durumlar bana hiçte inandırıcı gelmedi.


Modigliani ve karısı arasındaki paslaşmalar o kadar iyiydi ki,dondum kaldım. Muhteşem bir oyunculuk örneği oldu. Hareketli sahneler,donuk sahneleri izliyor,ve geçişler çok iyi.Diğer yandan anlayamadığım bir taraf,oyunun en başındaki sözsüz geçen bölümde camı kıran modigliani’nin, polisten bu kadar korkmasını çok tuhaf karşıladım. Zira oyunun başından sonuna kadar,şehri terk etmekten bahsediyor. Yavaş yavaş paranoyaklaşan (sahnedeki) modigliani’nin bu ruh haline anlam veremiyorum. Yahu zaten bu adam gündüzleri dışarıda da gezen bir adam,evine de düzenli gelip gidiyor.Yani düzenine devam ediyor.Madem polis arıyor,neden evine gelip bakmıyorlar. Ne kaçan var ne kovalayan? Neden oyunun sonuna kadar sürüyor?


Park sahnesindeki memonun bisiklet kullanması olayı bitiren noktaydı. O kadar şarap içen bir adamın, sahnede dengesini sağlaması tam anlamıyla çöküntü. Bisikletten indiği zaman yürümekte zorlanan memo,nasıl oluyor da, bisiklete binince bu kadar iyi bir denge sağlayabiliyor? Vallahi pes!


Oyunda rol alan diğer isimler; Ümit Hasret Arslan, Orhan Özyiğit, Harun Özer, Savaş Tamer, Berfu Öngören, Aydın Şentürk, Füsun Demirden, Murat Öz, Serhat Çelik,Oğuz Avcıoğlu, Erkan Erkoç, Eda Ateş üzerine düşen görevde başarılılardı.


Bunca sefaletin yaşandığı oyunda,Modiglianin tekrar resime başlayarak oyunu bitirmeleri,bunların üstünü örtecek umut havası içerisinde …


Mutsuzluğun resmini yapan yönetmen…Barış Eren



Bugüne kadar hep,mutluluğun resmini yaparmısın derler ya.. Bu usta yönetmen oyundaki birkaç eksiğe rağmen ,sefalet içinde mutsuz olarak ölen ressamın psikolojisini çok iyi çözmüş. Harika bir anlayışla sıyrılmış. Öncelikle dekor ve kostüm görselliğinin arkasına sığınma ihtiyacı hissetmemiş,oyuncularına güveniyle, onları ön planda tutarak, resmi bitirmeyi başarmış. Ama bu oyun sahnelendikçe,tüm ressamları da,karamsar etmek bence etik değil. Söz konusu olan oyunun kötü çıkması değil,çok iyi yansıması. Zira inandırıcılığı çok iyi olan bu oyunla,ressamları zaman zaman yerden yere vuran,eleştirmenleri de eleştiren,ne olursa olsun yaşamaya mecbur olan, bu sanatkarının sergilendiği oyunu, sahneden kaldırılması gerektiği inancındayım. Bireysel oyunculuklar kadar,ekip çalışması, muhteşem bir uyum içerisinde geçmiş. Konulardaki bazı kopmalarda,oyunun bütünlüğünü bozmayacak nitelikte.


Dekor tasarımının günümüzdeki önemine dikkat çeken Behlüldane Tor…


7 farklı sahneyi çok zorlanmadan başaran dekorist,epik bir anlayışla işe koyulmuş. Oyunun başında günümüzdeki resim severin slayt gösteriyi tabure üzerinde izlemesi,olaya farklı açıdan yaklaşmamızı sağlıyor. Yıllar sonra anlaşılmayı bekleyen ressamı anlatıyor. Tekerlekli Lokanta içine sıkıştırılmış,masa ve sandalyeler.Modiglianin ve zibonun evindeki ; bir yatak, bir koltuk, resimler ve resim araçlarıyla oyuncuları kapatmamış,ortaya çıkarmış. Parktaki bank ve yanı başındaki sokak lambasıyla,önden gelen duman ve arkadan yansıtılan ağaçla muhteşem bir anlayış getirmiş. Lokanta sahnedeki tek masa ve sandalyeyle bu işi harmanlamış. Bar sahnesindeki bilardo masası,sandalye ve masalarla seyirciye görsel bir şölen sunmuş. Portatif bu dekorlarla,oyunu anlatmadaki en önemli görevi üstlenmiş. Bu görevin altında da layıkıyla çıktığını açık yüreklilikle söyleyebilirim. Sahneyi oyuncuya bırakmış. Sıkışmamış oyuncu,koskoca sahneyi kullanmasını istemiş. Muhteşem bir iş çıkartmış.


Sefaletin sözcüsü Kostüm tasarımıyla, Sevgi Türkay



1800 lü yılları anlatan bu eski oyunlardaki kostümün önemi çok büyük. Sahnedeki oyuncuyu izlerken,ilk dikkati çeken kostümün uyumu. Hele hele sahnedekiler birer sanatkarlarsa işi daha zor. (Böyle ressamı olur,dedirtmeden) Sefaletin anlatıldığı bu oyunu, tam anlamıyla yansıtan kostümlerdeki başarısıyla, Sevgi Türkay’ı kutlarım.


Oyun içerisindeki başarının mimarlarından bir diğeri de, ışıktaki başarısıyla,Zeynel Işık…



Hiç şüphesiz ışık, oyunun can damarlarından biridir. Vücudun organlarından biri gibidir. En değerlilerindendir.Modiglianin evindeki ışık süzmesi,sahnedeki oyuncuyla uyumu, ve zamanlaması mükemmeldi. Oyunun her adımındaki başarısından dolayı kutlarım.


Filmlere gitmekten vazgeçin artık. Tiyatrolarda da gösterimler başladı. Efekt-Sinevizyon: Tayfun Gültutan


Devamlı ilerleyen teknolojiyi çok iyi kullanan Tayfun Gültutan,oyunun en başındaki ressamın resimlerinden oluşan slayt gösterisiyle, sanatkarı tanıtması başlangıç için çok iyi. Sahneden çıkan dumanlar,arkaya yansıtılan ağaçlar,dekora ihtiyaç duymayacak nitelikte. İşin bu şaka kısmı tabi. Bu gösterimlerin bir çoğu,sinemanın da önüne geçmiş gibi. Üzerine düşen görevinde çok başarılı.


İşin özü



Şimdi şapkamızı önümüze koymak gerekirse,bu oyunun neden kaldırılması konusundaki kişisel düşüncemi anlatayım. Bir sanatkarı sahneye yansıtmak,sahnede anmak elbette çok güzel ve çok önemli bir misyondur. Zira oyunun kötü oynanması sahnedeki sanatçıyı anarken,daha da zor bir duruma düşürebilirdi. Çok risklidir. Ama zaten bu ressamın bu kadar sefil ve içkiye sığınarak resimlerini yapması,bu sanatkarın resimlerine ne kadar saygı gösterdiğimizle alakalıdır.


Velhasılıkelam sahneye taşınmayı hak etmeyecek kadar önemsiz bir insanı,sahnede görmek ve bazı şeylerin arkasına sığınarak bir şeylerin ortaya çıkmasını sağlamakta hiç etik değil. Hatta bu arkasına sığındığı şeylerle yaptığı resimi,hayranlıkla izlemek nahoş bir durum bence.Yani aslında biz yaptıklarına değil,nasıl yaptığına saygı duymuş oluyoruz. Bir Picasso yada Da vinci elbet oynanabilir. O zamanda bize umut bağlayan yeni oyunlar izleme fırsatı getirir.


Herkes evine bir resim almak ister. Ama yapanı kabul eder mi işte onu bilmem.


İyi seyirler.

İhsan Ata

JaqLee
21-05-10, 20:36
Çoğu koltuk boş ve geri kalanlar da rezil bir seyirci (adayı) kitlesiyle dolu. Sahnede özellikle Elçin Altındağ ve Emrah Özertem'in muhteşem performansı (her şeye rağmen!) beni çok etkiledi. Her şeye rağmen dedim çünkü salonda öyle kötü bir seyirci vardı ki oyuncuların ve küçük bir kitleyi oluşturan gerçek seyircinin vay haline! Olmadık yerde sahneye laf atarak oyuna müdahale eden seyirci (adayları) bana "Roma Seyircisi"nin gerçekten nasıl olduğunu gösterdi! Her laftan sonra oyuncular bir an duraksayıp kedine geliyor ve oyuna devam etmeye çalışıyor. Oyunu kötü buldular desem, hayır, zaten daha oyunun başladığı anda seyirci rabarba yapıyordu ve susmadı! Oyunun ortasında (gerçek) seyircilerden biri dayanamayıp "Yeter artık kesin sesinizi! Bakın burada sanatçılar görevini yapmaya çalışıyor" dedi. Benim yanımda oturan yaşlı teyze de başka bir sahne oynanırken dayanamayıp yüksek sesle "Offf!" diyerek kalitesiz seyirciye isyanını belirtti. Bu sırada oyun bir an duraksadı ve devam etti. Üstelik 1 YTL'yi fırsat bilen gençlerin tiyatroyu -sinemada olduğu- gibi "Öpüşme Yeri" olarak seçmesi de tam bir rezalet! Bir çift değil birçok çift bunu yaptı! Arkamda oturanların öpüşme sesi de geliyordu! Salonda yemek yiyip bir şeyler içenler de cabası! Bir oyuncu olarak ben o anda sahnede olsam ne yapardım bilmiyorum. Oyunun son 15 dakikasında artık dayanamayan oyunculardan Elçin Altındağ tam da ağlama sahnesinde seyirciye döndü ve " Artık susacak mısınız yoksa oyunu bırakıp gidelim mi?" diye bir soru sordu ve Emrah Özertem'le birlikte seyircilere 10 saniye kadar nefretle baktılar. İşte o anda gözümde o kadar büyüdü ki bu oyuncular dayanamadım ve küçük kitleyle birlikte deliler gibi alkışlamaya başladım. Oyuncular büyük bir profesyonellikle sanki hiçbir şey olmamış gibi oyuna devam etti. Tabi daha düşük bir performansla…





İşte bir tiyatro oyununun nasıl izlenmesi gerektiğini bilmeyen seyircinin sahneye attığı bazı laflar:



- Bana da sarıl anam.



- Bu adam bu kadını yer.



- Hop hop! Yavaş ol aile var.



- Kız Aslı sen niye bana hiç böyle yapmıyon?



- (İsyan eden seyirciye…) İşine baksana sen…



- …






Şimdi soruyorum: Oyuncular oyunu böldüğü için suçlu mu? Kaliteli seyirci isyan ettiği için suçlu mu? Seyirci adayları oyun boyunca müdahale ettiği için suçlu mu?






Seyirci de eğitilir. Hatta Muhsin Ertuğrul seyircinin eğitilmesine yönelik bir kitap yazmıştır. Eğitilmeden tiyatroya gitmek yüzmeyi bilmeden denize atlamak gibidir. Boğulmaktan kurtulmak için çırpınır durursun. Seni kurtarmaya çalışan kişiyi de (gerçek seyirci ve oyuncuyu) istemeden boğarsın.



İnsanları tiyatroya teşvik etmek amacıyla 1 YTL yapılan tiyatro biletleri yoldan geçen herkesi bir anda tiyatroya doldurdu. Bu kitle yüzünden daimi seyirci evde oturdu. Salonun çoğunluğu seyirci adayı olduğu için rabarbaların olması çok doğaldı. Bu yüzden seyirci adayları suçsuz… Oyuncular sanatlarını icra ederken oyunu bölüp bu duruma isyan etti ve oyuna devam edebildi. Etmeseydi oyunu bırakıp giderdi. Dolayısıyla oyuncular da suçsuz. Kaliteli birkaç seyirci de her şeye rağmen zar zor aldığı tiyatro biletiyle çok sevdiği tiyatro oyununu izlemeye gelmiş ve çoğunlukta olan seyirci adayları yüzünden izleyemiyor. İsyan etmekte haklılar, dolayısıyla onlar da suçsuz.



Peki kim suçlu? Tabi ki bu ucuz siyasete tiyatroyu alet edenler. Tüm suç onlarda!






Eğer gerçekten seyirciyi tiyatroya gitmeye teşvik etmek istiyorlarsa ben bir öneri sunabilirim. Bilet normal fiyatından satılırken her oyun için 75 kadar bilet ayrılır ve ilköğretim, lise, üniversite ve bazı kurumlara ücretsiz olarak verilir. 75 tane seyirci adayı koltukları yöneten diğer yüzlerce gerçek tiyatro seyircisini gözlemleyerek bir tiyatro oyununun nasıl izlenmesi gerektiğini öğrenir. Bu kadar açık ve basittir bu olay!






Başından beri olacakları anlatan 12.12.2006 tarihinde yazmış olduğum ve birçok tiyatro sitesine gönderdiğim "1 YTL'YE 2 AYDA KOLTUK BOŞALTMA OPERASYONU" başlıklı yazımı aşağıya tekrar yazıyorum.






" 1 YTL'YE 2 AYDA KOLTUK BOŞALTMA OPERASYONU


İstanbul B.B. Şehir Tiyatroları'nın tiyatro biletini 1 YTL yapması tamamen siyaset olup bu olay seçimlerin yaklaşmasıyla ilgilidir. Fakat bu hem Şehir Tiyatroları'na hem Devlet Tiyatrosu'na hem de tüm özel ve amatör tiyatrolara etkisi hiç düşünülmeden yapılmış kötü bir siyasettir. Zira çevremizdeki herkes ucuzluğu fırsat bilip 6 bilet almış ama hiçkimse 6 oyuna da gitmeyi düşünmüyor ve "Hangi gün bana müsait olursa..." diyor. Oyunlarda 3- 4 koltuktan biri boş olacak gibi görünüyor! Oyuncular nasıl bir ruh haliyle oynayacaklar boş koltuklara? bu soru işareti oluşturuyor kafamızda. Tam dolu salonlara oynamaya alışan ve hiçbir suçu olmayan Şehir Tiyatroları oyuncularının günahı neydi de "boş koltuklara oynama cezası" verildi onlara? Ayrıca zaten ödenekleri kesilen özel tiyatrolara verilen "2 ay aç kalma cezası" da cabası! 2 aydan sonra da ne kadar sürede "boş koltuk yaraları" sarılacak bu da düşündürücü.

Peki soruyoruz: 2 ay bittikten sonra 1 YTL'ye oyun izlemeye alışan seyirci 7,5 YTL'ye bilet alacak mı?

Zaten bu zamana kadar tam dolu kapasiteyle oynayan Şehir Tiyatroları'na "2 Ayda Koltuk Boşaltma Operasyonu" siyaseti hiç yakışmadı."

JaqLee
21-05-10, 20:36
TEHLİKE KAPIYI ÇALINCA - KOZALAR

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın “Hiç Kimse Unutulmayacak” sloganıyla başlattığı, Türk edebiyatının en önemlilerinin eserlerini sahneye taşıma işlevi sürmekte. Bana sorarsanız, pek de iyi edilmekte. Adalet Ağaoğlu’nun “Kozalar”ıyla yeniden rastlaşmanın, bir tiyatro tutkunu için yararı yok mu dersiniz? Derseniz, daha işin başında hata edersiniz.


İŞİN BAŞINDA HATA ETMEYİN, KONUYU ANIMSATAYIM

“Kozalar”, Ağaoğlu’nun daha önce pek çok kez sahnelenen bir eseri. Bu kez de, Hülya Karakaş’ın rejisinden izledik “Kozalar”ı. Yazarının 1973 yılında kaleme aldığını bildiğimiz bir oyun. Tekstte, küçük burjuva kökenli, günlerini yün örmek, boncuk dizmek, dedikodu yapmakla geçiren üç kadın anlatılmakta. Bu kadınlar, hiçbir şeye karışmayarak, dışarıdaki tehlikeden korunduklarını sanmaktadırlar. Gel gelelim, zaman geçtikçe üzerinde düşünmedikleri, sorumluluk duymadıkları o tehlike, giderek yaklaşır yaklaşır ve sonunda kendi kapılarını dahi çalar. Tehlikenin kapıyı çalmasıyla, kadınlar, tehlikeye karşı çıkacaklarına, tam tersi bir böcek gibi deliğe saklanmayı yeğlerler.



AĞAOĞLUNUN KESTİĞİ CEZA ACITIR

Duyarsız, sorumsuz, vurdumduymaz, korkak yetiştirilmiş insan toplumunun Adalet Ağaoğlu tarafında acımasızca eleştirildiği bir oyundur bu. Orta sınıf mensuplarına getirilmiş feci bir eleştiriyi özünde barındırır. Toplumsal olaylarla içten bir şekilde ilgilenmeyen, karışıklıklara karşı sorumluluk duymayan, bunun yerine her zaman kendini kurtarmayı, “bana dokunmayan yılan”cı (III. Kadın’ın repliği: “Bulaşmayacaksın. Bulaştın mı kötü.”), dünyalığını yığmakla ve yığdığı kadarına tutunmakla meşgul, atomize çekirdek aileler halinde örgütlenmiş bu insanları önce gülünç duruma düşürür; ardından da yazar kimliğiyle cezalarını keser.



HÜLYA KARAKAŞ’IN GÜNCELLEŞTİRMELERİ

Zuhal Soy’un sahnenin ortasına kurduğu dev ekrandan oyun süresince yer yer savaş, şiddet ve öğrenci olaylarına dair görüntülerin yansıması, Karakaş’ın “kadın sorunu”na sanatçı duyarlılığıyla eğilerek kadına yönelik şiddeti de gösteren karelere bu ekranda yer vermesi; kadın sorunu üzerine çalışmalar yapmış yazarlardan Pınar Kür, Ayşe Kulin, Adalet Ağaoğlu ve Duygu Asena’nın görüntülerinin de oyuna eklenmesi, son derece iyi olmuş. Karakaş, bunlarla da yetinmeyerek baştan sona aynı ilgiyle izlenilmesi zor olan oyunu, hiç abartmadan küçük çizgilerle güncelleştirmiş. Örneğin II. ve III. Kadın’ın: “Kolera mı? Kolera mı?” repliğinin arkasına “kuş gribi”ni de takmış. 12 Eylül’ü metafor olarak kullanmış. “Çocuk Ölümleri” ile ilgili aydınların manifestosuna bile yer vermiş. Oyunun yazılış tarihi üzerinden uzunca bir zaman geçtiğinden, bu eklemeler de fevkalade yerine oturmuş.



YARATICI KADRONUN ÇALIŞMASI

Cihan İhsan Aydoğdu’nun efektleri iyi. Zafer Çıtak’ın ışık tasarımını yaparken kostüm-ışık bağlantısını hiç dikkate almamış olmasını eleştireceğim. Özellikle I. Kadın’ın kostümünün rengi ışık altında ölüyor. Kostüm tasarımını yapan Zuhal Soy’un bu eksiklik nasıl gözünden kaçmış, şaşırdım doğrusu. Zafer Çıtak, renk filtresiyle gül kurusu mu ne, hangi ton olduğunu anlayamadığım I. Kadın’ın kostümünü pekâlâ güçlendirebilir, belirginleştirebilir. Hülya Karakaş’ın Görsel Efekt Tasarımına sözüm yok. Olmuş.



ZUHAL SOY’UN DEKORU VE KOSTÜMLERİ

Zuhal Soy’un dekor tasarımına Adalet Ağaoğlu ne dedi, doğrusu merak ediyorum. Bence Ağaoğlu’nun metinde istediğiyle, Soy’un tasarladığı dekor, taban tabana zıt. Öyle ya, Ağaoğlu: “Her şeyin pırıl pırıl ve yerli yerinde, gösterişli ama zevksiz döşenmiş olduğunu belirleyen bir dekor” istiyor. “Bir konuk oturma ve yemek odasının” gösterilmesini diliyor, ayrıca “oda kişiliksiz olsun” diyor. Ağaoğlu’na göre: “Hiçbir eşya yerinden oynatılamaz izlenimi vermeli.” Oysa, Zuhal Soy’un tasarımı son derece yalın. Bu görüşümden, Zuhal Soy’un dekor tasarımı oyuna uyumsuz kanısına vardığımı çıkarmayın lütfen. Ben sadece, Adalet Ağaoğlu Zuhal Soy’un dekoruna ne dedi diye merak ediyorum. Gene Zuhal Soy imzalı kostüm tasarımını zevkli bulduğumu söylemeliyim, söylemeliyim söylemesine de, III. Kadın kürk taşırken yazlık kostümler neden, anlayamadım. Kürk altına sandalet giydirmesini, görkemli galalarda falan izlediğimiz hanımların yeni moda anlayışına bağlayacağım da, oyunun zamanı öğleden sonra... Gidilen yer de, hani gala falan değil ki!..



HÜLYA KARAKAŞ’IN YÖNETİMİ VE OYUNCULAR

Hülya Karakaş, hiç kuşkum yok ki Adalet Ağaoğlu’nun oyun metnini yürekten sevmiş. Oyunu sahneye koyarken ve koyma aşamasında da, oyunu yazarın kurallarına göre yaşadığına eminim. Sonuç olarak, “Kozalar”ı sahnenin tanrıları ve tiyatronun gizemiyle buluşturmayı başarmış. Metaforları iyi kullanarak, araya bir de “kadın çığlığı” sıkıştırmasını ise özellikle kutlamak gerek.



Oyunculara geldiğimizde söyleyeceklerim olacak. Hiç kuşkusuz, hepimizde bir “motor mekanizma” var. İtici güçler ve dinamik, bu “motor mekanizma”ya dayanarak gelişiyor. “’Motor mekanizma’ ile itici güçler arasındaki ilişki ne,” diye soracak olursanız, tavukla yumurta arasındaki ilişki neyse o da o der, işin içinden çıkarım.



Bunu söylememdeki neden, Ayşen Çetiner Sezerel’i izlerken bir kez daha tanık oldum ki, oyuncuya okulla, eğitmenle falan öğretilemeyecek olan, oyuncunun kendini dile getirme gereksinimidir. Bu gereksinim, içe dönükse ya da aksıyorsa, yani itici güçler ve dinamik göze batmıyorsa… Ne diyeyim bilmem ki!..



Oya Palay kötü değil, yönetmenin isteği doğrultusunda görevini de yapıyor, ama artık n’ooolur nefes alma gücü ve bedeniyle ilgili anatomik bilgi edinsin.



ŞENAY SAÇBÜKER’İN OYUNU

Şenay Saçbüker, oyun içi çelişkileri belirgin hale getirmesiyle, ne yalan söyleyeyim gözümü doldurdu. Bütün tabloları doğru yorumladı. Bir karakterin canlandırılması, elbette kurallarla düzenlenemiyor. Bu, çağdaş tiyatro sanatında her oyuncuya göre değişen bireysel bir adım sayılmakta. Şenay Saçbüker, III. Kadın’a hem kendi hareket diliyle, hem III. Kadın’ın duygularıyla, hem de III. Kadın’ın coşkusuyla yaklaşmış. Elindeki malzemeye başarıyla biçim vermiş.



UNUTMADAN SÖYLEYİVEREYİM

Haaa!.. Aman az kalsın unutuyordum. Hülya Karakaş’ı eleştireceğim bir yer var. Oyunun müzikleri Nazan Öncel’den alınmış ya, final Öncel’in “Gidelim buralardan” diye başlayan bir şarkısıyla yapılıyor. İyi de, oyunun sonunda ekranda kelebeği uçurmuyor muydu Karakaş? Uçuruyordu. Yani kelebek, kozayı delip yaşama geliyordu.



İyi de, oyunun sonunda kelebekçik, sıradan bir metafor olarak mı kalmalıydı?



“Gidelim buralardan” öğüdü vererek, Karakaş bizi ortalarda mı bırakmalıydı?



Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:36
PELİN DOĞRU ADLI BİR YETENEKLE TANIŞTIĞIM GECE : KARŞILAŞTIRMALAR

Tiyatro Öteki Hayatlar’ın kurulduğunu duymuştum da, hangi oyunu oynadıklarını, nerede oynadıklarını bilmiyordum. Geçenlerde Afife Tiyatro Ödülleri Oylama Kurulu Üyesi Güneri (Artunkal) Ağabeyim: “Bana telefon edip çağrı yaptılar, oyunlarına gideceğim” dedi. Ben de takıldım peşine.



Vallahi, bana çağrı yapmadılar. İşte öylesine, kendiliğimden gidiverdim.



BİR TİYATRO TUTKUNU: CAN UTKU

Tiyatro Öteki Hayatlar’ın kurucusu H. Can Utku’nun tiyatro serüveni, 1999 yılında, Uluslararası İlişkiler Bölümü ikinci sınıfında okumakta olduğu Galatasaray Üniversitesi’nin tiyatro topluluğuna katılmasıyla başlamış. Galatasaray Üniversitesi Tiyatro Topluluğu’nun resmi olmayan mezunlar kolu olarak, geçen sezonun başında Tiyatro Öteki Hayatlar’ı kurmuşlar. Yani, şimdilerde ikinci sezonlarını yaşıyorlar. Daha çok yeni bir oluşum. Üniversite tiyatrosunda edindikleri amatör ruhu koruyarak, profesyonel koşullar altında bir tiyatro arayışına dalmışlar. H. Can Utku’nun yazıp yönettiği “Öteki” ve “Karşılaşmalar”, gene H. Can Utku’nun bu kere Gülçin Kaya ile birlikte yazıp yönettikleri “Yalnızlık Oyunları” başlıklı dramaları, dönüşümlü olarak Oyuncular Kahvesi – Cem Safran Sahnesi’nde sahnelenmekte.



OYUNUN KONUSU

Biz o akşam “Karşılaşmalar”ı izledik. Bir pazar sabahı, aynı apartmanın üç farklı dairesinde yaşanan birbirinden bağımsız üç ayrı öyküyü anlatıyordu H. Can Utku’nun metni. Daha doğrusu, ikili ilişkilerde üçüncü kişi faktörü üzerine üç çeşitleme de denilebilirdi metni özetlemek için. Oyundan hemen sonra sorsanız, aynı temanın değişik boyutlarında dönenen üç ayrı kısa oyun olarak da tanımlayabilirdim.



Seyrettik. Yazar, ilişkilerin sözde iki kişilik dünyası, bazen yakın bir arkadaş, bazen bir eski sevgili, bazen ölmüş bir eş tarafından üç kişilik hale gelebiliyor demek istemiş. İstemek, beklemek, sorumluluk, gereklilik, yanlış anlaşılma…



YAZAR OLARAK VE YÖNETMEN OLARAK H. CAN UTKU

H. Can Utku’nun Türkçe’sine tümden kötü diyemem. Küçük hatalarına karşın, oldukça akıcı bir dil kullanıyor Utku. Dili giderek içtenleşiyor. İçtenliğini gerekli donanımdan yoksun bırakmaması da alkışa değer doğrusu. Yazmayı sürdürmesini öneriyorum H. Can Uyku’ya, ne olur ne olmaz, ola ki moral bozarım diyerek bu konuyu burada noktalamayı yeğliyorum.



Diğer taraftan, H. Can Utku 25-30, 35-45, 65-80 yaşlarındaki karakterlerin birbirleriye rastlaşmalarının öyküsünü sahneye koyarken sahne üstü eylemi iyi düşünmüş diyorum. Oyuncuları yönlendiren dış ses fikri de güzel. “Black out” sıkıcılığını bu yolla engellemiş. Oyunculara yerlerini, birbirlerinden uzaklıklarını, devinimlerinin dozunu, döşemeyle (pavimento), aksesuarla ilişkilerini, konuşmaların hızını, susuşları iyi belletmiş. Yalnız, hani ben olsaydım birinci bölümde dışarıdan gelişte karakterlerden kızın eline bir çanta, bir yelek; erkeğe bir mont verirdim diyeyim. Işığı da karartır, çift içeri girdikten sonra kıza elektrik düğmesini açtırırdım. İkinci bölümde, Kadın’ın ayağına kostümüne daha uygun bir ayakkabı giydirtirdim. Üçüncü bölümde “beyaz örtü” dedirttikten sonra sarı-krem örtü kullanmazdım. Örtünün kenarlarını saçak saçak bırakmaz, birilerine bastırtırdım. Dış sese Kadın için 65, Erkek için 80 yaş tanımlamasını yaptırdıktan sonra Kadın’ı iki büklüm oynatmaz, Erkek’i de o kadar atik kılmazdım. Oyuncu – ışık bağlantısını biraz olsun kurardım. Renk filtreleri kullanır, hiç değilse renk filtrelerini belirlemede bir uzmana danışırdım.



OYUNCULARIN İKİSİ DE YETENEK

Oyunculardan Mustafa Eren’e, karakterin davranışındaki çelişkileri ve uç noktaları aramasını ve onları yan yana yerleştirmesini önereceğim. İlk bölümdeki “masum erkek” karakterine can verişindeki anlatım gücünü kutluyorum. Sözleri ve davranışlarıyla kendi fiziksel gerçeklerine dayanan davranışlarını da… Böylece, gerçek duyguların canlanması için bir ortam hazırlamayı başarıyor. Duygular, hareketlerinin partisyonuna ne kadar hâkimse, duyguları o kadar yoğun yaşayacağını da öğrenecek. Mustafa Eren’in niteliği yarattığına tanık olacağım bir oyununu izledikten sonra, kendisine yaratıcı sanatçının varlığından söz edeceğim. O gün geldiğinde anımsatsın bana lütfen.



Pelin Doğru’ya gelince, ne yalan söyleyeyim fazla övmekten kaçınacağım. Ne oluuur, ne olmaz!.. Daha çok genç. Ama tiyatro seçici kurullarını uyarmadan da duramıyorum: “İşte size ‘özendirme’ ödülü verebileceğiniz bir genç yetenek” diye buradan bağırıyorum.



YETENEKLİLERDEN BİRİ BİR ADIM ÖNDE

Pelin Doğru, doğrusu Mustafa Eren’den bir iki adım önde. Bir kere çok yetenekli. Sadece üçüncü bölümde 65 yaşındaki Kadın tiplemesini eleştireceğim. Doğrusu gözlem gücünü hiç mi hiç kullanmamış. Role çalışırken kendi kendine sorması gereken o pek yalın ve de bilinen soruları kendine sormamış. Sormamış ve o bölüm olmamış. Yoksa, onun oyunculuğa yatkın bir zekâsı olduğu ilk iki bölümde pekâlâ seziliyor. Bence, yönetmeniyle uzlaşıp o bölümü derhal düzeltmeli.

Onun dışında Pelin Doğru, coşkularını yönetmeyi ve onları okutmayı biliyor. Bu işi ciddi anlamda meslek edinirse, dramatik konumun uyandırdığı ruhsal bir durumu, daha çabuk ve kesin olarak yakalamak amacıyla duyu belleğini nasıl geliştireceğini, “mış “gibi” yapmayı ve duygulanımlarını soğukkanlılıkla üretmeyi, nefesini nasıl kullanacağını da öğrenecek, bilecek, iyice belleyecek Pelin Doğru.

Hay Allah iyiliğini versin Güneri (Artunkal) Ağabey!..

Beni, iyi ki Pelin Doğru ile tanıştırdın yahu!

Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:36
Yeni sahne sanatının öncüleri

"On İkinci Gece"nin genç oyuncularının müthiş kondisyonu büyüklerine örnek olmalı”

"On İkinci Gece"de de olduğu gibi sahnede devinimi öne çıkaran anlayış, tiyatro sanatı bağlamındaki kimi kavramların yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılıyor

Işıl Kasapoğlu'nun önderliğinde, büyük bir özveri ile çalışılarak kurulmuş olan Semaver Kumpanya'nın "On İkinci Gece"sini 7. Ankara Tiyatro Festivali kapsamında görme fırsatını buldum. Oyun beni hem genelde Shakespeare uyarlamaları hem sahne-seyirci ilişkisi hem de oyunculuk sanatı açılarından çok yönlü düşündürdü.
"On İkinci Gece", bir sirk atmosferinde, türlü güldürme hünerleriyle seyirciyi seviyeli bir biçimde eğlendiren, hatta oyunun canlılığını seyirciye de aktarmayı amaçlayan özgün bir proje olarak sunulmuş. Oyunun yönetmeni Işıl Kasapoğlu, Shakespeare'in bu ünlü komedyasını yeni bir anlayışla yorumlamış, genç ve dinamik oyuncu kadrosuyla projesini başarıya ulaştırmış. Seyircinin, bu akıl ve emek ürünü oyundan enerji yüklü olarak ayrıldığı görülüyor. Her şeyden önce, oyunda rol alan genç sahne sanatçılarını, bir tiyatro oyuncusu için en vazgeçilmez anlatım aracı olan bedenlerini bu kadar iyi eğittikleri ve ustalıkla kullanabildikleri için kutluyorum. Ev aletlerimize gösterdiğimiz özeni çoğu kez kendimize göstermediğimizi hep biliriz. Oysa sahne sanatı böyle bir özensizliği asla bağışlamıyor. Ne yazık ki bu gerçeğin bilincine varmış, kendine söz geçirebilmiş olan çok az sanatçımız var. Bu açıdan "On İkinci Gece"de seyrettiğim gençler büyüklerine iyi birer örnek oluşturuyorlar. Hepsinin kondisyonu yerinde. Seslerini, konuşma tartımlarını aksatmadan birer akrobat gibi devinen bu genç oyuncular yeni bir sahne sanatı anlayışının öncüleri olarak kendilerini kabul ettiriyorlar. Sir Toby rolünde göz dolduran Fatih Dönmez'in, Feste'de Evren Kardeş'in, Malvolio'da Asil Büyüközçelik'in, anlatıcı rolünde dans ve ses becerisini sergileyen Rojin Ülker'in şahıslarında, tek tek isimlerini sayamadığım bütün oyuncuları candan kutluyorum.

Drama, performans, gag, fars...tiyatro

Ancak, dünyada ve ülkemizde daha az başarılı örneklerini de görmeye başladığımız, sahnede devinimi öne çıkaran bu anlayış, tiyatro sanatı bağlamındaki kimi kavramların yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılıyor. Örneğin, dramatik olanın tiyatro sanatının vazgeçilmezi olup olmadığı, 'performans', 'şov', 'müzikal' gibi yabancı sözcüklerle adlandırdığımız sahne sanatı türlerinin, dramatik olanı ne ölçüde barındırdığı tartışılmalı. Aynı biçimde, gene yabancı bir terim olan 'gag'lerin komedya türü içindeki yeri ve işlevi, fars denilen güldürü türünün komedya sanatı kapsamında ele alınıp alınamayacağı, farsa özgü güldürme hünerlerinin komedyada hangi ölçüler içinde yer alacağı da tartışmaya açık. Hatta, tiyatroda eylem sözcüğü ile dilimize çevirdiğimiz 'aksiyon' kavramının devinim anlamına gelmediği, devinimin eylemin yerini tutamayacağı belirtilmeli. Böyle bir tartışmada dramatik olanı tanımlamaya çalışabilir, tiyatroda insanın etik ve psikolojik boyutları ile oyunun merkezine oturtulduğunu, dramatik olanın onun eyleminden üretildiğini savunabilirim. Tiyatro sanatına özgü hazzın, oyunun estetik biçimine sindirilmiş olan dramatik anlamdan damıtıldığını ileri sürebilirim. Ancak bu, sirkin, akrobasinin, şovun, şimdilerde
'performans' olarak adlandırılan türlerin kendine özgü keyfini çıkaramadığım, bu unsurların tiyatro yapıtı içinde, belli bir ölçüde yer almasına karşı çıktığım ya da dramın oluşturulmasında bu türlerden de yararlanılabileceğini bilmediğim anlamına da gelmez.
Çeşitli hünerleri bir arada uygulama çabası uygulamada da sorun yaratıyor. Örneğin, "On İkinci Gece"de oyuncuların burunlarına taktıkları palyaço topları, cümle sonlarındaki hecelerin duyulmasını engelliyor, konuşmaların anlaşılmasını zorlaştırıyordu. Güzel okunmakla beraber kimi şarkıların neden o kadar uzun tutulduğunu anlayamadım. Yönetmenin, oyuncuların akrobasiye uzanan hareketlerinde doğallık etkisi yaratmayı amaçladığını varsayıyorum. Bununla beraber, gelişigüzel devinim izlenimi bırakan bu doğallığın altında bir gizli tartımın, bir örtük uyumun özlemini duymadım değil.
Işıl Kasapoğlu'nun "On İkinci Gece"si, bundan önce Diyarbakır Devlet Tiyatrosu'nda da uyguladığı gibi, Shakespeare'in yaratıcı zekasının en ünlü ürünlerinden birinden yola çıkılarak geliştirilmiş yeni bir proje. Yönetmenin yorum hakkına, sonuç başarılı olduğu sürece saygılı olmak zorundayız. Bununla beraber Shakespeare'e özgü o eşsiz lirizmin gölgelenmiş, Malvolio'da doruğuna ulaşan karakter komiğinin yerini hareket komiğine bırakmış olması, hatta oyunun öyküsünün sahnedeki devinimin altında ezilmesi, bu proje kendi içinde ne kadar başarılı olursa olsun, Shakespeare'i yorumlama özgürlüğünün sınırlarını tartışmamız gerektiğini de düşündürüyor.

On İkinci Gece'nin seyirci kitlesi kim?

Ankara'da seyrettiğim "On İkinci Gece" temsilinin bende bıraktığı izlenimden yola çıkarak bir başka soruna daha değinmek istiyorum. Bu oyun hedef kitlesi olarak hangi kültür birikimine sahip olan seyirciyi seçmiştir? Tiyatro sanatında bizden olanın lezzetini iyi bilen, yabancı lezzetleri de tatmış olan, tiyatroya bu kültür birikiminin ışığında, özgün bir şeyler görmek için giden yetişkin seyirciyi mi, yoksa tiyatroya düşünmeden gülmek, eğlenmek için giden sıradan insanları mı? Oyunun başlarında seyirci tepkisinin geç gelmesi, esprilerin geç kavranması, yerli olanla yabancı olanı kaynaştırmada zorluk çekildiğini, kimi zaman çabanın boşa gittiğini gösteriyordu. Her kültür düzeyinden seyirci ancak oyunun ikinci yarısında oyunun kendine özgü biçemine alışarak ortak bir beğeni paydasında birbiriyle buluşabildi. Başta da söylediğim gibi, oyundan mutlu olarak ayrıldım. Aynı zamanda, kimi başka örnekleri de dikkate alarak, şimdilerde kemikleşme istidadı gösteren kimi sorunların tartışılması gerektiğini düşündüm.


Sevda Şener

JaqLee
21-05-10, 20:36
BAKIRKÖY'DE ÇOK DİNAMİK BİR REJİ DENEMESİ : "GÜNÜN ADAMI"

“Bu piyesi dört yıl evvel, bir tatil ayında, sırf el alıştırmak için karaladım. İlk hikâyelerimi herkesten gizlemeyi nasıl bir saygı borcu bildimse, tiyatro alanındaki bu denememi de ele güne çıkaracak değerde bulmuyordum. Nitekim "Günün Adamı" üç koca yıl çekmecemde uyudu durdu. Sonra dostlar aklımı çeldiler. Piyes Şehir Tiyatrosuna sunuldu. Kabul edildi. Roller dağıtıldı. Tam oynanacakken, temsili zararlı görülerek repertuardan indiriliverdi. Yazarı da böylece, herkesin gözünde töhmetli duruma düşürülmek istendi.

Şimdi mesele şehir tiyatrosunu aşıp İstanbul valisine, İstanbul valisini de aşıp sayın devlet reisine, oradan da başvekâlete intikâl etmiş bulunuyor.


Şu halde; "Günün Adamı"nı bugün kitap halinde bastırışım, onu asla bir matah sanışımdan değil, kendimi müdafaa için, buna âdeta zorlanmış oluşumdandır.


HALDUN HOCA’NIN TENİS TOPU

Kaderin şu cilvesine bakın ki, onu temsilden men edenlerin bu hareketini bir derece düzeltmek, henüz bazı tiyatrolarımıza tamamen yerleşmedi ise bile, yurdumuzda yine de bir söz hürriyeti bulunduğunu ispat etmek ödevi böylece dönüp dolaşıp yine yazara düşmüş oldu.


Bu piyesi bir bakıma bir tenis topuna benzetmek kabildir. bıraksalar öbür toplar kadar, hatta belki onlardan az sıçrayacak bir tenis topu. Ne var ki, bunu hızla yere çarptıklarından fazla ses çıkardı, tavana kadar sıçradı.


Bundan ötürü şimdi naçiz eserimin basında ve halk efkârında uyandırdığı ilgi ve sevgiden kendime yersiz bir kuruntu payı çıkarmaya kalkışacak değilim.


Bu çatışma bana şunu öğretti ki, bazen bir yazar topluma, eseriyle olduğundan çok, eserinin temsil ettirilmemesinin ortaya çıkardığı gerçeklerle daha da faydalı olabilirmiş.


Bana ikincisi nasip oldu. Ne denebilir...”



HALDUN BEY’DEN ALINTI YAPTIM

Yukarıdaki satırları, Haldun Taner’in “Günün Adamı” için 1993 yılında yazdığı önsözden alıntıladım. Anlaşılabileceği gibi, oyun tam oynanacakken repertuardan çıkartılmış, bu durum, o yıllarda oldukça önemli tartışmalara neden olmuş. Aradan şunca yıl geçmesine karşın, "Günün Adamı"nın değişmemesi, güncelliğini koruması ne acı değil mi?



ACI AMA GERÇEK

Usta yazar Haldun Taner, Bakırköy Belediye Tiyatrolarında “reprisé” oyun olarak sahnelenmekte olan yazdığı bu ilk oyununda, dürüstlüğü ile medyanın ilgi odağı haline gelen, seçim atmosferinde şöhret olan ve milletvekili adaylığı için politikacıların peşinde koştuğu bir profesörün yaşamının nasıl kabusa dönüştüğünü ironik bir dille anlatmakta. Siyasal alanda, özellikle çok partili rejimde kendini gösteren, iğretilik, yalancılık, ikiyüzlülük… Devletin gücünü kötüye kullanma, devletin sırtından kazanç sağlama…



Diyeceğim, ha düüün , ha bugün…



BİSİKLET, EL ARABASI DEYİP GEÇMEYİN LÜTFEN

“Günün Adamı”nın alışık olduğumuz konusundan çok, bence sahnelenişi ilginç. “Al beni, oturt sahneye” bir oyunu, yönetmen Orhan Kemal Aydın profesörün yaşamındaki sadelikten, siyasete soyunmasındaki “karabasanlı” günlere kadar son derece kalın bir çizgiyle ayrıştırmış. Abartılı oyunculuklarla grotesk bir biçem yeğlemiş. Bora Nakipoğlu’nun oyun başlamadan ve perde arasında süren o sinir bozucu, gıcık efekti dışında, Ayçın Tar gerçeküstü kostümler tasarlamış. Behlül Tor'un, profesörün siyasal yaşamında dosyalarla dolacak olan tavana kadar kitaplı raflarla bezeli oda ve masasından oluşan gerçekçi dekoru alkışı hak ederken; kullandığı bisiklet, el arabası gibi öğeler, sadece birer öğe olmaktan çok başka şeyleri de ifade ediyor. Bir düzenin ve bir düşünce kütlesinin ana parçası bunlar. Yeri gelmişken, sahnenin arka ortasına konulan merdiveni anlamadığımı da itiraf edivereyim.



OYUN, BELLİ Kİ UYUMLU BİR ÇALIŞMA ÜRÜNÜ

Orhan Kemal Aydın’ın yönetiminde gerçeklik ve düş tam kıvamında çizilmiş. Örneğin, otel tablosunda zaman ve yer inandırıcılık sağlayacak kadar gerçek. Öte yandan, olayın geçtiği mekân, kişilerin saplantı alanlarının dışındaki her şeye sımsıkı kapalı. Bu arada, oyuncuların grotesk makyajlarının anlatıma son derece yardımcı olduğunu da belirtmeden geçmemeliyim. Fotoğraf ve filmlerin yansıtıldığı projeksiyon gösteriminin de… Murat İpek’in, genelde yavaş açılan ışık tasarımının da, gerçeküstü atmosfere el verdiğini görmezden geldiğim sanılmasın..



ANLATIM GÜCÜ DEDİĞİMİZ…

Bakırköy Belediye Tiyatroları’ndaki oyuncu kadrosunun büyük çoğunluğunun anlatım güçlerinin gelişmiş olduğunu biliyorum. Anlatım gücü, öyle sos gibi bir şey değil ki yönetmen tarafından oyun denilen yemeğin üzerine konulsun. Anlatımın özelliği, hiç kuşkusuz dikkatle, titizlikle yapılması gereken birçok çalışma sürecinin sonucunda oluşuyor. Düşünsel, duygusal ve vücutla ilgili çalışmalar sonucu toplanıyor, birlikteliklerinden sanatsal amaca hizmet doğuyor. Demek istediğim, anlatım da tutarlı bir çalışmanın ürünü.



OYUNCULARIN TÜMÜ BAŞARILI DA…

Bu açıdan da, oyuncuları ve yönetmeni kutlamak isterim doğrusu. Tugay Mercan, Gözde Gülbay, Muhammet Çakır, Alican Yücesoy, Fatih Koyunoğlu, Ali Kil görevlerini aksatmadan yapıyorlar. Nurhayat Atasoy ve Doğacan Taşpınar iyi. Füruzan Aydın isteksiz ve zayıf. Ali Rıza Kübilay, Emrah Eren, Mert Asutay canlandırdıkları karakter üstüne düşünce sahibi olmuşlar. Önder Bulut sevimli bir uşak çiziyor. Orhan K. Aydın fevkalade başarılı. Aytekin Özen, finaldeki “black out” ile süren karabasan tablosunu bence bir kez daha gözden geçirmeli. Didem Germen Aydın, ya yönetmenin buyruklarını bire bir uymuş ya da sekreter karakteri için ciddi anlamda düşünsel çalışma yapmış.



O zaman da alkışa, anasının ak sütü gibi hak kazanmış.


Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:36
Adapazarı Büyükşehir Belediyesi' nde Tiyatro Zamanı
( Sebahat TEKİNKAYA )


Nihayet şehrimiz ilk profesyonel tiyatro salonuna 15 Ocak 2007'de kavuştu.Şehrimizde bir ilk gerçekleştirildiği nidalarıyla Adapazarı Büyükşehir Belediyesi Tiyatrosu perdelerini açtı. Ekrem Reşit Rey'in yazdığı Haldun Dormen'in yönettiği Lüküs Hayat oyunuyla perdelerini açan tiyatronun bu açılışı, bence 'Lüküs Hayat'ın yüzü suyu hürmetine dikkat çekti ama ilk açılışa bu kadar sevilen bir oyunu koymuş olmalarının Adapazarı seyircisine de pek bir hayrı olmadı. Zira ilk açılışta belediye başkanı Aziz Duran ile birlikte şehrimizin bürokratlarının salonu doldurmuş olması sebebiyle oyuna izleyici olarak yer bulunamadı. Bu oldukça üzücüydü. Bir anlamda açılışın sevinci kursağımızda kaldı. Oyunun tekrarı olur mu diye merakımızı, tiyatronun açılış programını görünce de hayal kırıklığı ile gidermiş olduk. Tiyatromuzun bunu, 'Lüküs Hayat'tan sonraki oyunlarla telafi edebileceğini düşünürken, tiyatronun oyun programının kısalığı bir kere daha hayallerimizi suya düşürdü. Şaşalı bir açılışla adını duyuran tiyatroya niçin bir haftalık bir program konduğunu bilemiyoruz. Alelacele bir açılış yapılmış olması nedeniyle zayıf kalmış hazırlıklar olabilir tabi.

Tiyatro salonu olarak hizmete sunulan bina aslında şehrin sinema ihtiyacını gidermek maksadıyla faaliyet yürüten bir bina. Başlıbaşına bir tiyatro salonu değil. Öncelikli olarak sinemacılık faaliyetlerini yürüten bu işletme inşallah ilk haftaya mahsus bu kısa programla işi geçiştirmiş olsun. Umuyorum ki bundan sonra tiyatro izlemek isteyen bizlere daha zengin bir program armağan ederler de bizler de kendi şehrimizde de tiyatro izleme zevkini yaşayacak olalım. Şahsen gösterimlerin tiyatro açılışından sonraki ilk hafta ile sınırlı kalmamasını, devamlı olmasını çok arzuluyorum. İyi oyun kötü olmaz düşüncesiyle tiyatromuzda gösterilecek bütün oyunları görme ve destekleme arzusundayım. Açılışta yetkililerin bundan sonra tiyatro izlemek için başka illere gitmek zorunda kalınmayacağı açıklamasını ise talihsiz bir açıklama olarak kabul ediyorum. Tiyatro izlemek için imkanlar elverdiği müddetçe neresi olursa olsun gidilebilir bence. Yetkililerin demeçlerinin aksine ben ,artık başka illere gidilebilmesinin yanında şehrimizde de tiyatro izlenebilmesinin mutluluğunu yaşıyorum. İnşallah tiyatro yetkililerimizin üstün çabaları neticesinde tiyatro programlarımız güçlü olur ve komşu il Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Tiyatrosu'na rakip bir tiyatro haline geldiğimiz günler olur. Tabi daha az zahmet gerektiren sinemacılık faaliyetleri tiyatro faaliyetlerini gölgede bırakmazsa.

İlk profesyonel tiyatro salonumuzun yanında başka salonlarımızda da tiyatro izleme olanağı bulunan ilimizde bugüne değin her nedense oyunların varlığından çok ilgili kişilerin haberi olduğu kanısındayım. Zira oyunların tanıtım faaliyetlerinin eksik olduğu bir gerçek. Geçenlerde şehrimize gelen bir oyuna bilet almak isteğimde ise yetkilinin tarafıma yapmış olduğu itiraf ise izleyiciler açısından oldukça talihsiz bir durumu gün ışığına çıkardı. Zaten 180 kişilik salona gelen oyunların biletleri çok önceden protokol üyelerince rezerveli oluyor dedi yetkili. Bu durumda halkımızın da tiyatro izleme hevesine daha başından taş konulmuş oluyor tabi. Bir dahaki oyunlarda nasıl olsa yer bulamam önyargısına yol açıyor tabi bu durum. Her halükarda şehrimizde tiyatro gösterimlerinin olduğunu bilsek de gerek tanıtım yetersizlikleri gerekse salonların küçüklüğü gibi birçok olumsuz faktör oyunların geniş bir izleyici kesimine ulaşmasını engelliyor. Kanımca tiyatro ile oldukça ilgili kişiler ne yapıp edip tiyatro oyunlarını izleme olanağını kendilerine yaratıyorlardır ama bence bu kadar zahmetli olmamalı tiyatro zevkini yaşamak. Daha geniş kitlelere daha kolay yollarla ulaşabilmeli oyunlar. Daha çok tanıtım ve organizasyon yapılmalı. Daha çok halka dönük olmalı tiyatrolar. Halk izlemeli ki esas amacına ulaşsın tiyatrolar. Kendi içine kapalı kaldığı sürece ne halk bu zevki doya doya yaşamış olur ne de tiyatronun öğreticiliğinden, düşündürücülüğünden nasip alır bu toplum. Bunun için önce bu çalışmalara gönül vermişlere görev düşüyor bence. Onlar bizler için gösterilerini hazırlayıp gerekli tanıtımlarla bizlere sunacaklar ki bizler de gereken ilgiyi bu gösterileri tekrar tekrar izlemeye gelerek onlara teşekkürlerimizi sunmuş olalım. Ayakta alkışlamaktan yorulacağımız oyunlardan ayrı düşmemek dileğiyle…


Sebahat TEKİNKAYA

JaqLee
21-05-10, 20:37
İSTANBUL DEVLET TİYATROSU’NDAN GÖRSEL BİR ŞÖLEN : DÜNYANIN ORTASINDA BİR YER



Nefes kesen bir oyun!



Ödüllü yönetmen Ayşenil Şamlıoğlu’nun rejisiyle, İstanbul Devlet Tiyatroları tarafından sahneye koyulan ‘‘Dünyanın Ortasında Bir Yer’’ adlı oyun; Güçlü ve yalnız Emre bey’in çiftliğe zorla getirdiği bir kadının hikayesidir. Dünyanın ortasında bir başınadır.Ancak esas yalnızlık Emre bey'in harcıdır, o soyludur, o toprağın ve ateş çiftliğinin sahibidir. Önüne çıkan her türlü kapının açılmasına alışık bir kişinin,Ahten’den yediği gönül tokadıdır. Tutku kılavuz olunca, her kadın yolunu çizer.Beklenmedik sonlar beklemektedir. Canlı performanslı operanın ve düşsel imgelemenin buluştuğu muhteşem bir oyunla karşı karşıyayız.



Oyunun konusu itibariyle köy seyirlik bir oyun beklerken,ortaya çıkan manzara karşısında açıkçası çok şaşırdım. Usta yönetmen Ayşenil Şamlıoğlu oyunu sahneye koyarken,basma kalıp bir reji anlayışı yerine,seyirciye görev vermiş. Seyircinin oyunu anlaması,hatta yaşayabilmesi için elinden geleni yapmış. Perdelerin dansı olarak nitelediğim bu görsel şölende,dekoru bertaraf eden,ilk defa karşılaştığım bir reji anlayışı vardı.



PERDELERİN DANSI…



Oyunun ana noktalarından biri olan bir bütünün eşit parçalara ayrılarak,oyuncular tarafından farklı şekillerle,oyunu anlatma konusunda başı çeken bir görsel tasarım. Atölye,ev ,hanımın odası gibi dekorları,perdelerle yapılan ilginç karikatürizeler hakikaten insanın başını döndüren bir anlayış tarzı.



Oyunda anlatıcı kullanma ihtiyacı hissedilmiş. Bu ağır oyunda,oyunu anlamakta yardımcı olarak güzel düşünülmüş. Oyuncuların yürüyüşleri,mizansenleri,sevişme ve tecavüz sahnelerindeki figürleri estetik. Yeşil çam filmlerindeki gibi ağır çekimlerle yavaşlatılarak yapılmış. Bu ironik anlayışı,insanın düşsel aleminde farklı, bir o kadarda zihinsel bir düşünceye itiyor. Yani oyunun konusu olarak bağnaz bir çiftlik beyinin,gerçek hayatta olmaması gerektiğini,bunun doğru olmadığını,bunu düşsel bir hayatmış gibi lanse etmek istemelerinden kaynaklanıyor. İşin en güzel yanı da bu aslında.



Yer yer söylenen akepella,ve müzikli operalardaki canlı performansları çok iyi. Devlet Opera ve bale oyuncularının da bu oyunda yer almaları ve becerilerini oyuna uyum sağlaması,deyim yerindeyse cuk oturmuş.Yalnız oyun boyunca çalan canlı müziğin sesi biraz daha kısık tutulmalı. Bazı yerler anlaşılmıyor. Müzikler konu itibariyle,ağır parçalar olunca birazda uyutur gibi olmuş. Oyun boyunca anlatılan tek taraflı ve yasak aşkı canlandırmadaki yakın temaslarda,konu anlatımını hiç dokunmadan, bale yaparak canlandırmaları da takdire şayan.



Aslında yaşanmış bir hikayenin sahnede anlatarak yapacaklarını değil,yaptıklarını anlatan farklı bir sunum.



Oyun boyunca çiftlik beyi Emre beyin sahnede olduğu sahneler dışında,Emre beyin haremi sahneden hiç çıkmıyorlar. Doğurma sahnesindeki,perdelerin ve kadınların dansları,hem bir odayı canlandırıyor,hem de tecavüzden doğan bir erkek evladın,Emre beyin zürriyetinin devam etmesindeki tedirginliği yansıtıyor.



Yanlarında işçi olarak başlayan Can ustaya aşık olan Ahet’in, çiftlik beyi Emre beyin dostu olmasıyla,sevdiği kadına bacım demesi ve bunun sonucunda buna dayanamayan Ahet’in, karnındaki çocuğunu öldürme sahnesindeki ürpertici bakışlar,diyalogların başarılı sunumları oyunun en can alıcı sahnesi konumuna getiriyor.



Aldatıldığını öğrenen çiftlik beyi Emre beyin,çiftlikten ayrılan Can’ın başını ezerek öldürmesi;törenin acımasız ve hiyerarşi duygularını gözler önüne sunan bir betimleme. Oyun sonunda üzerlerine örtülen beyazlar, görsel şölene renk katmış. Bunun anlamını oyun sonunda sayın yönetmen Ayşenil hanıma sorduğumda,yeni bir sayfanın açılacağını,buna kara lekeler değmemesi dileğiyle yapılmış bir teknik olarak yorumladı. Ne diyeyim ellerine,yüreğine sağlık.



Aşkın ve sevdanın parayla alınamayacağını,nerenin beyi,yada nerenin ağası olursan ol,sevdaya kelepçe takılamayacağını anlatan bu evrensel mesaj,günümüz Türkiye’sinde hâlâ bu yobazlıktan kurtulamayanlara da ders olması dileğiyle.



Oyunda rol alan, Müge Arıcılar, Nurinisa Yıldırım, Funda Eskioğlu, Zerrin Tekindor, Gülen Çehreli, Yetkin Dikinciler, Erdal Bilingen’i muhteşem bir iş çıkarmışlar. Hepsini teker, teker kutlarım.Buna ek olarak Devlet Opera balesinden oyuna katkısı olan oyuncularında yüreklerine sağlık.



AYŞENİL SAMLIOĞLU’NU ANLAMAK…



Oyuna çok farklı bir bakış anlayışı getirerek,yaşanılacağı değil,yaşanılanı anlatan bir betimlemeyle oyunu sahneye koyan bu yönetmeni alkışlıyorum. Devlet Tiyatrolarının böylesine özgün,çağdaş tasarımlara ihtiyacı var. Hakikaten parmak ısırtan bir tekniği var. Oyunu bu karografiyle anlatmak,hakikaten çok zor. Oyuncuların uyumu,kullanılan sahne estetiği,perdelerin dansı ve Devlet Opera balesinden oyuncuları da oyuna katarak,oyunu farklı bir konsepte getirmek, her babayiğidin harcı olmasa gerek. Oyuncularıyla beraber turne, turne dolaşması da hakikaten sorumluluğun bilincinde ve her buluştuğu seyirciyi de ne kadar önemsediğini ortaya koyuyor.



İŞİN KİTABINI YAZAN BİR IŞIK VİRTÖZÜ…



Bu başlığı mecazi anlamda değil,hakikaten ilk defa ayrıntılı bir şekilde Devlet Tiyatrolarının da desteğiyle birikimini kitaplaştırmış bir ustadır. Hayatı başarılarla dolu. Yakup Çartık, oyunun en temel noktasını oluşturan bir usta. Oyundaki en büyük görevi almış. Perde üzerindeki simgeler ve oyun içerisindeki konulara göre kullandığı renkler, anlatımdaki en büyük görselliği sağlamış. Onlarca rengi bir arada kullanan,yerine göre süzme ışık ve reosta ışıklarla görselliğin baş mimarı olmuş. Bu oyunla ödül alması kaçınılmaz bir iş çıkarmış. Ayakta alkışlanacak en büyük mimar.



BU DEKOR ANLAYIŞI, TAM BİR İLHAM KAYNAĞI…


Tüm tiyatroyla uğraşanlara,ilham kaynağı olacak bir tasarım sunmuş. Ne bir ev dekoru,ne bir kapı,nede bir han. Aklınıza gelen tüm dekor anlayışlarını silin. Bu usta, oyunda sadece perde kullanmış. İnanılması güç ama,perdelerin oyun içerisindeki betimlemeleri,konunun anlaşılmasına o kadar yardımcı ki. Işığın ve dekorun buluşması da , işi daha anlamlı kılmış. Ortaya görsel bir şölen çıkmış. Bu tasarımıyla hakikaten,insanın kanını donduracak nitelikte. Dikkat edilmesi gereken,yabana atılmayacak bir iş çıkarmış.



OYUNU ANLATAN KOSTÜMLER …



Konunun çiftlikte geçmesi nedeniyle,on harem, hanım ağa,Emre ,Can bey ve bir anlatıcıyla toplam on üç kostüm gibi zor bir görev üstelenen,köy kıyafetlerini,çiftliğe yakışır şık tasarımıyla, Gülhan Kırçova üzerine düşen görevi çok başarılı çıkarmış. Oyundaki görevi çok önemli. Bunun bilincinde olan Gülhan Kırçova el üstünde tutulmalı.



RUHU DİNLENDİREN BİR SEÇİM…



Müzikte Can Atilla mistik parçalarla,oyundaki misyonu büyük. Canlı müziklerin oyuna katkısı tartışılmaz. Müzik Yönetmeni, Çiğdem Erken’in seçimleri ve Dans Düzeninde Handan Özer’de özellikle doğum sahnesindeki,oyuncuların karografisi alkışlanası. Çok büyük alkış hak ediyorlar.



Gerek dekoru,gerek ışığı ve gerek kostüm tasarımlarıyla, İstanbul Devlet Tiyatrosu,adına yakışır bir şölen hazırlamış.İnanılması güç tasarımları emin olun ilk defa karşılaşacaksınız.



İlk defa karşılaşacağınız bu muhteşem görsel şöleni, kaçırmamanızı öneririm.



İyi Seyirler…


İhsan ATA

JaqLee
21-05-10, 20:37
VAROLMANIN ÖZÜNE SAPLANAN MIZRAK GİBİ BİR OYUN: “OYUN SONU”

2006 “Beckett Yılı” nedeniyle 15. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nin programında yer alan ve festivalin en ilgi gören oyunlarından biri olan “Oyun Sonu”; Genco Erkal, Bülent Emin Yarar, Hikmet Karagöz ve Meral Çetinkaya’lı kadrosuyla yeniden seyircisiyle buluşuyor. Pierre Chabert’in yönettiği “Oyun Sonu”, geçtiğimiz kasım ayının 19 ve 20’sinde Dostlar Tiyatrosu’nca Paris - Bouffes Du Nord Tiyatrosu’nda da oynandı. Bu sahneleniş, aynı zamanda Peter Brook’un kurduğu ünlü Bouffes du Nord Tiyatrosu’nda sahnelenen ilk Türk yapımı olmak özelliğini de taşıdı.



OYUNUN KONUSU VAR MI

Oyunun konusunu anlatmaya çalışayım: İki küçük penceresi olan boş bir odanın içinde, kör ve yürüyemez olan Hamm (Genco Erkal), tekerlekli sandalyesinde oturmakta; uşağı olan ve “oturamayan” Clov (Bülent Emin Yarar) ise onun buyruklarını yerine getirmektedir. Duvarın önünde iki varil durmaktadır; Hamm’in Sedan yolunda, iki kişilik bisikletleriyle Ardennes’den geçerken bir kaza sonucu bacaklarını yitirmiş annesi Nagg (Meral Çetinkaya) ve babası Nell (Hikmet Karagöz), bu iki varilin içinde yaşamaktadır. Dışarıda, anlaşıldığı kadarıyla yaşam izi yoktur. Hamm’e nefret dolu bir yakınlıkla bağlı olan Clov, hep kendisini terk edeceğini söylemekte, ancak bunu yapamamaktadır. Bu durum, bir oyun halinde kendisini yinelemekte ve oyunun sonu gelmemektedir.



KONUYU ANLATMAK NE MÜMKÜN

Anlamışsınızdır, konuyu anlatmak, özetlemek olası değil. Samuel Beckett’le önce oyuncu, ardından da yönetmen olarak yaklaşık yirmi yıl beraber çalışan Uluslararası Paris-Beckett Festivali Genel Sanat Yönetmeni Pierre Chabert’in sahneye koyduğu “Oyun Sonu”, sonun gelmeyişi üstüne bir oyun. Beckett, 1957 yılında ilk kez sahnelenen bu oyununda da, insanın varoluşunun anlamsızlığı karşısındaki durumunu yine “Saçma Tiyatro” bağlamında örneklendirmekte. Ölüm kaygısı karşısında insan kör-kötürüm yaşamaya tutsaktır. Burada geçmiş (bilinçaltı) Nagg ile Nell’de kişiselleşmesini bulurken, sonu gelmez bir “ben” hesaplaşması da yapılır.



Beckett, bu duruma bilinçli olarak çözüm bulmuyor, ancak insanın varoluşunu bu çokanlamsallık içinde ortaya koyuyor. Bilinçli çabalar, kör kaygılar, yalnızlık ve yabancılaşma hali içinde insanın kendi varoluş deneyimini veriyor. Bunu da her türlü hazır kavram, çözüm yolu ve yanıttan uzakta, kendi başına, kendi somutluğu içinde yapıyor. Oyunun konusu bu işte.



EPİK TİYATROYLA BİR YÜZLEŞME Mİ

Konusu bu olan oyun, bence Beckett'in epik tiyatroyla da bir yüzleşmesi. Trajedi ile komedinin buluşması hatta çatışması var oyunun içeriğinde. Metnin ve sahnenin olabildiğince sadeliği, vicdanın öne çıkması, ruhun sorgulanması, benzerlikler ve yinelemeler… Chabert, bütün bunları dikkate alarak ve de epik gömleğini de giyerek, metni varolmanın özüne saplanan bir mızrak gibi yorumlamış. Hiç kuşku yok ki Chabert, Beckett’i çok iyi tanımakta, Beckett’in felsefeye, edebiyata ve insana dair tüm birikimini bilmekte.



Nerden anladın diye sual edecek olursanız, ilk bakışta anlaşılmaz ya da tanımsız görüneni, daha sonra dokunun yoğunluğunun simgesi olarak, yalnızca yansılayıcı olandan ayırt edilebilmiş. Eseri, gerçekten yaratıcı bir düş gücünden fırlayan bir çalışmanın olağanüstü kapsamlı yoğunlaşması olarak sahneye taşımış. Beckett’in anlattığını sadece özyaşamsal bir öykü olarak değil, çok daha derin bir yapı olarak algılamış.



ARIKHA’NIN MÜKEMMEL SADELİKTEKİ DEKORU

Avigdor Arikha, klostrofobik iç alanı fevkalade veren bir dekor tasarımı yapmış. Kırmızı merdiven ve Clov'un son sahnedeki kırmızı ceketiyle başkaldırının simgeleştirilmesi de hayli ilginç geldi bana. Genevieve Soubirou’nun ışık tasarımı da başarılı, ama başarısına benim oyunu seyrettiğim Beyoğlu’ndaki Muammer Karaca Tiyatrosu’nun “Beam-Lights”larından birinin pırpır yapması gölge düşürüyor. Barbara Hutt’un kostümleri de iyi. Oyunu dilimize kazandıran Genco Erkal’ın çevirisi de kusursuz denecek düzeyde. Belli ki titiz bir çalışma yapmış Erkal. Hele bir de “tercih” yerine “yeğleme” kullansaymış!



OYUNCULAR

Hikmet Karagöz, Nagg’e hiç abartmadan, dengeli bir biçimde can veriyor. Meral Çetinkaya, gene Meral Çetinkaya gibi Yani kusursuz ve gene olabildiğince titiz. Bülent Emin Yarar, Clov’u incelemiş, çözmüş, keşfetmiş, araştırmış, tartmış, tanımış, reddetmiş, onaylamış. Sorarım size, daha ne yapsaymış?



Hamm’de Genco Erkal, her zaman olduğu gibi gene oyunun ve rolünün ana doğrultusunu ve düşüncesini, üstün yönelimini ve kesintisiz eylem çizgisini açığa çıkarmayı başarıyor. Allem ediyor kallem ediyor, imgelemesine, duygularına, düşüncelerine ve iradesine gene mükemmel malzeme çıkarıyor.



Başka ne diyeyim ki! Size de bu oyunu ne yapıp edip bir yerlerde seyretme zorunluluğu kalıyor.



Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:37
Lysistrata - Ankara İrfan Şahinbaş Atölye Sahnesi
( Taner Can )







Ankara İrfan Şahinbaş Atölye Sahnesi, iki sezondur kadın temalı oyunlara ev sahipliği yapıyor. Sophokles'in Antigone'siyle başlayan seri, bu sezon iki yeni oyunla, Güngör Dilmen'in Kurban'ı ve Aristophanes'in Lysistrata'sıyla sürüyor. Kadınların yaşadığı sorunları geniş bir tarihsel perspektifle ele almalarının yanı sıra, Türk ve dünya tiyatrosunun klasiklerini günümüz izleyicisiyle buluşturma çabasının birer ürünü olmaları seriyi bir bütünlük içinde değerlendirmemizi sağlıyor. Seriyi sondan başa doğru, değerlendireceğimiz yazıların ilkinde 11 Ocak'ta prömiyer yapan Lysistrata hakkındaki düşüncelerimizi aktarmaya çalışacağız.

Tiyatro tarihinin ilk savaş karşıtı oyunlarından biri olan Lysistrata, ülkemizde birçok kez sahnelenmiş olmasına rağmen, genellikle başlık parasının konu edildiği “Şalvar Davası” adlı, başarısız sayılabilecek, bir sinema uyarlamasıyla anımsanır. Oyunda, Atina ile Sparta arasında süregelen savaş, eşlerini çocuklarını yıllardır savaşa kurban veren kadınları barış için harekete geçmeye zorlar. Lysistrata liderliğinde ayaklanan kadınlar, devlet hazinesinin bulunduğu Akropolis'i ele geçirirler. Kadınlar, barış ilan edilmedikçe evlerine dönmeyeceklerini, eşleriyle ve çocuklarıyla ilgilenmeyeceklerini duyururlar. Devlet işlerinde kadınlara söz düşmeyeceğinde hem fikir olan erkekler, bu durumu kabullenmez ve zor kullanarak kadınları Akropol'den atmaya çalışırlar, ama başaramazlar. Zaman zaman fiziksel çatışmaya dönüşen uzun tartışmalar, kadınların zaferiyle sonuçlanır ve iki ülke arasında beklenen barış sonunda ilan edilir. Kadınlar ocaklarına, erkekler kadınlarına kavuşur.

Yaklaşık 2400 yıl öncesinden, günümüze seslenen oyun, klasik metinlerin zamana direnen bilgeliğine verilebilecek en çarpıcı örneklerinden birini sunar. Lysistrata'nın savaşın akıl dışılığına ve getirdiği yıkımlara ilişkin feryadı, insanoğlunun yüzyıllardır süren acınası ahmaklığını gözler önüne seren, tarihi bir belge gibi gerçekliğini bugün de koruyor. Yönetmen Çoşkun Irmak, yorumunu bu sağlam temel üzerine oturtmuş. Klasik metinle günümüzün gerçeklikleri arasında bağ kurma çabası, oyunun genelinde hissediliyor. Yönetmen bu amacını saklamak yerine daha da belirginleştirmeyi; hatta oyun içinde seyircilere yapılan hitaplarla açıkça belirtmeyi düşünmüş. Sonuç olarak, topluma mesel verme isteğinin etrafında şekillenen klasik Yunan tiyatrosundaki komedi anlayışıyla, modern tiyatronun metinselliği açığa vuran epik tiyatro özelliklerinin birleştiği melez bir oyun çıkmış ortaya. Bu iki anlayışı aynı oyunda birleştirme düşüncesi, doğal olarak yönetmenin metne müdahalesini de beraberinde getiriyor. Bu noktada oyundaki yönetmen müdahalelerini ve bunların oyunun başarısındaki rolünü üzerinde kısaca duralım.

Esas itibarıyla tiyatronun özünde varolan izleyiciyi düşündürme kaygısının teorik açıdan yeniden yorumlanmasından ibaret olan epik tiyatro bu anlamda klasik tiyatroyla birçok noktada örtüşür. Dolayısıyla, Çoşkun Irmak'ın oyunun kilit noktalarında yaptığı müdahaleleri, iki tiyatro arasında, zaten varolan bağın hatırlatılması olarak düşünürsek pek de yanılmış olmayız.

Oyun, Lysistrata'nın, yönetmenin kaleme aldığı ve oyuna dahil etmeyi uygun bulduğu girizgâhı okuması ve iyi seyirler dilemesiyle açılır. Atina ile Sparta arasındaki savaşın günümüzde cereyan eden savaş ve çatışmalarla olan benzerliklerin vurgulandığı kısa girizgâh hem epik tiyatronun düşünselliğe ağırlık veren yönüyle hem de birçok klasik oyunda varolan seyirciyi selamlama geleneğiyle benzerlikler taşıması sebebiyle bir anlamda oyunun kısa bir özeti gibidir. Oyun, yine yönetmene ait olan ve verilmek istenen mesajın bir kez daha tekrarlandığı sonsözle noktalanır. Oyuna sonradan dahil edilen bu iki kısa bölümün Lysistrata'nın toplumsal eleştirilerle yüklü metniyle tam bir uyum sağladığını söyleyebiliriz.

Yönetmen tarafından oyuna dahil edilen ve oyunun metinselliğine göndermede bulunan diğer sahneler çoğunlukla güldürü amacıyla kullanılmış. Erkekler korosunun Akrapolis kapısına dayandığında söylediği türkünün sözlerinde, bu sahnenin aslında oyunun ilerlemesi için kullanılan bir dramatik öğe olduğunun belirtilmesi; devlet görevlisi Probulus'un sahneye aniden girişiyle erkek korobaşından aldığı tepki, bu sahnelere örnek olarak gösterilebilir. Oyunun üçüncü sahnesinde, askerlerin oyunun giriş sahnesinin parodisini sunması da benzer bir komedi anlayışının ürünü. Amaçlanan, izleyiciye sahnede olup bitenin basit bir kurmaca olduğunu hatırlatarak güldürü yaratmak. Oyuna sonradan dahil edilen bu sahnelerin oyunun günümüz mizah anlayışına hitap etmesini sağlayan, yerinde müdahaleler olduğunu hemen belirtelim. Orijinal metinde çoğunlukla erkek ve kadın koroları arasındaki atışmalardaki söz oyunları üzerinden sağlanan güldürü, burada daha çağdaş bir görünüme bürünüyor.

Metinde yapılan diğer değişikliklerse oyunu tek perdelik kısa ve özlü bir hale getirmeye yönelik. Yönetmen, bu anlamda iki önemli tasarrufta bulunmuş. İlk olarak, oyundaki kadın karakterlerin sayısı azaltılmış. Lysistrata'nın değişimden, dönüşümden yana eylemci kimliğiyle Atinalı kadınların yılgın kabullenmişliği arasındaki tezat, Lysistrata ve Myrrhine karakterleri üzerinden aktarılıyor. Örneğin, oyunun açılış sahnesi asıl metinde Lysistrata ve Cleonice arasında iken, sahne yorumunda roller Lysistrata ve Myrrhine olarak değiştirilmiş. Myrrhine'nin oyundaki en köklü değişimi geçiren karakter olması, yönetmeni bu yorumunda haklı çıkarıyor. İkinci olarak, erkek ve kadın koroları arasındaki atışma sahnelerinin sayısı azaltılarak oyunun tek düze hale gelmesi engellenmiş. Uzun koro atışmalarının yerini, iki grup arasındaki fiziksel çatışmanın betimlendiği fars sahneleri almış. Zaman zaman abartıya kaçsa da bu uygulamanın koro sahnelerinin çıkarılmasından doğan boşluğun kapatılmasında etkili olduğunu söyleyebiliriz.

Metinde gerçekleştirilen bu değişiklikler sonucunda her sahnesi dolu dolu geçen yüksek tempolu bir oyun çıkmış ortaya. Başta Emine Semra Gökalp (Lysistrata) ve Gülizar Irmak (Myrrhine) olmak üzere, kalabalık oyuncu kadrosu iyi bir ekip çalışmasıyla başarıya ulaştırıyor. Tek dekor üzerinden oynanan oyunda, mekan tasarımı için Akrapolis'i temsil eden devasa heykel ve sahne üzerine yerleştirilen mozaik gibi sade göstergelerden faydalanılmış. İç çatışmaların, psikolojik çözümlemelerin yer almadığı oyunda, ışık tasarımından daha çok zamanın belirlenmesinde ve oyuncu giriş çıkışlarında yararlanılmış. Tulum, cümbüş ve bir vurmalıdan oluşan üç kişilik müzik ekibiyle iki karşıt grup arasındaki gerilimin izleyiciye daha renkli bir halde yansıtılması amaçlanmış. Kısacası, yoğun sahnelere eşlik eden bütün öğeler, yerinde ve mümkün olduğunca ekonomik şekilde kullanılmış.

Sonuç olarak, toplumsal eleştiriyle komedi öğelerinin başarıyla dengelendiği oyun, günümüz izleyicisine çağdaş mizah anlayışına uygun seyre değer bir Lysistrata yorumu sunuyor.


Taner Can

JaqLee
21-05-10, 20:37
Eyvah Yine Karıştı (OSCAR)
( İhsan Ata )


Claude Magnier’in tüm dünya ülkelerinde sahnelenen “Eyvah! Yine Karıştı” adlı oyunu, Devlet Tiyatroları’nda ilk kez sahnelendi. Müziklerinden ışığına, dekorundan kostümlerine kadar özenli ve ince çalışıldığı belli olan oyun, zengin bir fabrikatörün yanında çalışan memur tarafından dolandırılmasını anlatan bir komedi... Olaylar üzerinden gündemin tahlilini yapıyor. İnanılmaz bir sahne trafiğiyle baş döndüren bu yapım, dans,doğaçlama ve usta yorumlarla izleyiciye keyifli saatler yaşatıyor. Finaliyle ilgili tek bir ipucu verilmeyen oyunda ,yalancılığın ve üçkağıtçılığın nelere yol açabileceğine de ışık tutarken,yine aşkın kazandığına tanıklık ediyor.



Bu hikayeyi bir yerden tanıyorum…



Her ne kadar araştırsam da bulamadığım,ama hikayesinden emin olduğum bir filmin senaryosu vardı .Hatırlar mısınız; Sylvester Stallone’nin muhteşem performansına tanık olduğum,başına onca iş gelmesine rağmen sakin haline gıcık kaptığım eski bir mafya babasını canlandırıyordu. Polise söz verdiği için kirli işleri bırakan,sahnelenen oyundaki çanta hadisesi,kızını evlendirme isteği, yanında çalışan adamın patronunu dolandırması,24 yıl sonra ortaya çıkan hizmetçiden olan diğer kızının yanında çalışan elemanı tarafından istenmesi. Her şey birebir uyuyor. Oyundaki mösyönün fabrikatör olması,filmdeki aktörün ise mafya babası.Filmin sonunda o insanı deli eden sakin ruh halini kaybetmezken,oyundaki mösyö deliler hastanesine götürülüyor,birde oyunda masörün kullanılması farklı kılan konular.Filmle,oyun arasındaki farklar sadece bunlar. Eminim hatırlayanınız olmuştur.Filmle ilgili bilgiye ulaşamadığım için,aynı senaryodan uyarlanmış olduğunu düşünüyorum. Hikayenin bu kadar benzemesi ise,uyarlandığı düşüncesini güçlendiriyor.



Masaj yapan erkeğe masör mü denir? Yoksa masajcımı?...



Oyundaki en tuhaf karşıladığım ve bütün oyuncuların üstüne basarak söyledikleri ‘‘masajcı’’ kelimesini çok garipsedim. Oyunu dilimize kazandıran Asude Zeybekoğlu’nun çeviri hatası olabilir, ama yılların bu usta oyuncuları neden masör yerine masajcı kelimesini kullandıklarını anlayamadım.



Uç noktadaki karakterlerin bireysel birikiminin sahneye yansıması.



Bir metni alırsınız ve yönetirsiniz. Noktasına virgülüne karışmadan,mizansenine ve karakterlerine dokunmadan, yöneten yönetmenlerin hayal gücü ve birikimini paylaşmadan, başarısından söz edilebilir mi? Ali Hürol oyunda yarattığı bu karakterlerdeki birikimini o kadar güzel sahneye yansıtıyor ki,karakterlerin zıtlığı basmakalıplığın dışına çıkmış,yenilikçi ve beklenmedik sonlar hazırlayan,insana ilham veren çağrışımlar. Özgün tarzıyla bir ekol.



Küçük hanımın ağlama sahnesindeki mizanseni,ruh hali ve karakteristik oyunculuğu,büyük hanımın opera hastası,mütevazılığı ve iyi niyetçi tutumu,her şeyi halletmeye çalışan mösyönün dansı, masörün eş cinsel oluşu, bu karakterlerin yaratılışı farklı ve zıt olmakla beraber, oyunun geneli için absürd komedi olması da halkayı tamamlayan unsur.



Yalnız kahvaltı sahnesindeki gelen tepside sadece çayın olması tuhaf,buna dikkat edilmeli. Diğer taraftan mösyönün ağzını, yüzünü sildiği havluyla gözlüğünü de silmesi enteresan. Absürd komedi oyunu için uyumlu(!) Oscarın kullandığı dilin zor anlaşılır olmasıyla beraber kullandığı ses tonu,oyun içinde uyum sağlarken ‘‘s’’ leri söyleyememesi de oyuna neşe katan sahnelerden biri olmuş.



Çanta değişim sahneleri ve karakolla yapılan telefon görüşmeleri kahkahaya boğarken,muhasebecisiyle olan sahnelerdeki telefon ve merdiven başlığının kaba etine girdiği sahnelerindeki oyunculuğuna hayran kalmamak elde değil. Çok titiz çalışıldığı her halinden belli olan oyun,kaliteli metne,oyuncular ve yönetmende eklenince seyrine doyum olmuyor. Oyunda görev alan Sabri Özmener, Levent Şenbay, Fatma Öney, Zeynep Yasa Çimenser, Pınar Yığcı, Uğur Kaya, Funda Mete, Neriman Kılıç, Onur Akgülgil’i yürekten kutlarım. Ellerine yüreklerine sağlık.



Sabri Özmener’i izlemek…



Oyunun ana karakteri Mösyö karakteriyle Sabri Özmener işinin hakkını veren bir oyunculuk sergiledi bu akşam. Devamlı değişen ruh hali,sahnedeki rahat oyunculuğu, yer yer doğaçlamaları, karakteristik oyunculuğu ve buna eklediği mizansendeki başarılı üslubu,nitelikli oyunculuğuyla ayakta alkışlatıyor.



Ustaları yönetmek bir ustanın işidir…



Kuşkusuz Ali Hürol, Burjuvazi komedi oyunlarda vodvilleri çok başarılı bir yönetmen. Atraksiyon ve heyecanın bir an bile düşmediği,oyuncuların birbiriyle olan uyumları,atışmalarındaki başarılar,karakter seçimleri,bireysel oyunculuğun kattığı zenginlikler tartışılmaz. Sabri Özmener gibi bir ustanın dansları, devamlı değişen ruh halleri,absürd mizansenlerinin sağladığı başarı, oyunun kilit noktasıydı. Seçimleri çok başarılı bir yönetmen. Radikal tavırları,özgün tasarımları,başarılı oyuncularıyla el üstünde tutulacak bir iş çıkarmış.Bir oyunu sahneye koyarken fikirlerinizi belirtip,seyircinin beğenisine sunarsız. Ve tepkinin ne olacağını merak etmeye başlarsınız. Seyircide bunu beğenip beğenmeme gibi çok doğal bir özgürlüğe sahiptir. Bıçak sırtındasınızdır. Aylarca çalıştığınız oyun beğenilmeyebilir. Fikirleriniz ve sahneye yansıttıklarınız kabul edilemeyebilir. Bunun ölçeği tam ayarlanmazsa,seyirciyi memnun edemezsiniz. Ama bu usta hakikaten,her yönetimindeki farklı fikir ve anlayışları seyirciye o kadar güzel veriyor ki,karakter analizlerini çok iyi çözdüğü açık. İnsanın ufkunu açan bir zihne sahip.Oyunu sahnelerken,bir yandan zevk almamızı sağlıyor,bir yandan da öğretiyor.



Sahneye kurulan evin görkemi ve oyuna katkısı.



2 hafta önce izlediğim Modigliani adlı oyunda başarılı dekoruyla göğe çıkardığım Behlüldane Tor, bu oyundaki görsel dekoruyla da alkışı ve ödülü hak eden bir iş çıkarmış. Soldaki çalışma masasının narinliğini,sağdaki oturma takımını,2 katlı evin iki tarafındaki merdivenine serdiği şık kırmızı halıları,4 ayrı oda ve mutfak ve giriş kapılarının oyuna uyumu gerçekten güzel.



Giysi Tasarımıyla Sevgi Türkay eskilere gitmemizde yardımcı olmuş. Eski zaman kıyafetleri başarılı. Kadınların kıyafetleri zor olmakla beraber karakter seçimlerindeki uyumu tam oturmuş. Işık Tasarımında Fahrettin Özen sadece birkaç yerde girmiş,üzerine düşeni yapmış.



Çok başarılı ve nitelikli oyuncuların buluştuğu “Eyvah! Yine Karıştı” adlı oyun, seyirciden,tam not aldı. Gaziantep Devlet Tiyatrosu personelinin yakınlığı,sıcaklığı,ilgi ve alakası daha salona girerken güzel şeylerle karşılaşacağınızı hissettiriyor. Sahnelendiği akşam salonda bulunan seyircilerinde etkisi,oyundaki performansa başarı sağlar nitelikteydi.



Estetiğin ve bireysel yeteneklerin başarılı performanslarıyla dolu oyun,hiç düşmeyen temposuyla seyircisini bekliyor…



İyi seyirler…

JaqLee
21-05-10, 20:38
SABIRLI İZLEYİCİNİN MUTLAK TAT ALACAĞI BİR OYUN : "ÖLÜMSÜZ ÖYKÜ"

“Söylence Cadısı” ve “Çağdaş Şehrazat” olarak da tanınan Danimarkalı yazar Karen Blixen’in (1885-1962) derlemelerinin bulunduğu öykü kitabının 1968 yılında filmi de çekilmiş, bilmiyordum. Bildiğim, Fatih Özgüven’in çevirisiyle Ada Yayınları’ndan “Ölümsüz Öykü” başlığı altında yayınlanmıştı, şimdilerde o kitaptan Kenan Işık’ın oyunlaştırması ve rejisiyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda sahnelenmekte.


ÖYKÜ NEDİR BİLMEK GEREK

Bence Kenan Işık’ın seçimi yüz de yüz iyi bir seçim. İyi ve doğru. Çünkü “Ölümsüz Öykü”, paranın, muhasebe kayıtlarının, servetin karşısında sanatı savunan bir oyun. Öykünün yaşamımızdaki öneminin altını çizen, seyircinin birazcık sabrı sonunda, mükemmel tat alarak salondan çıkacağı bir çalışma. Oyunun istekleri de öykü gibi çok fazla değil. Bir öyküyü yaşama geçirmek için bir ses ya da kağıt-kalem yeterli, öyle değil mi ama? Her yerde, tüm zamanlarda, öyküyle karşılaşmıyor muyuz? Bu gerçek, bize öykünün evrenselliğini göstermiyor mu? Elbette tüm zamanlarda öyküyle karşılaşıyoruz ve elbette öykü her zaman evrensel. Dikkat buyurun, öyküsüz hiçbir sanat yok. Çünkü, öykü insanların bir anlamda sesleniş biçimi. Öykü de, şiir gibi insanlar için yine insanların yarattığı bir ses, bir nefes.



BLIXEN’İN İFADE TARZI

"Out of Africa" romanıyla ünlenen Danimarkalı yazar Karen Bilixen "Doğu Anlatım Biçimi"ni benimsemiş, yani “öykü içinde öykü" biçiminde bir ifade tarzı kullanıyor. Genel olarak "Doğu Anlatım Biçimi" diyebileceğimiz bu tarz anlatım, Batı Romanı’nda kullanılan “flash back”den çok farklı... Ya da şöyle diyeyim: “Flash back”, “öykünün içindeki öykünün, öykü içinde öyküsü”.



OYUNUN KONUSU

“Öldüren Öykü”de Mr. Clay (Erhan Abir), Kanton'daki mâlikânesinde ömrünün son günlerini geçirmektedir. Kentteki her şey onun mülkiyeti altındadır. Yaşlılığın da etkisiyle giderek artan ağrılarını dindirmek için, muhasebecisi Elişama'dan (Eraslan Sağlam) muhasebe kayıtlarını kendisine okumasını ister. O okudukça ağrılarını unutacak ve rahat bir uykuya dalacaktır. Ancak, bu okuma işleminden beklediği sonuç çıkmaz. Yorgun bir akşamın sonrasında, Elişama'ya: "İnsanların yazdığı ve insanların okuduğu öyküler varmış. Onlardan oku bana" der. Elişama da, Tevrat'ın “Levililer” bölümünden okumaya başlar. Ömrü para, kâr, zarar, muhasebe dörtgeninde geçen Mr. Clay, anlatılanların gerçekleşip gerçekleşmediğini sorgularken, bir başka öyküyü belleğinden devşirip değerlendirir. Gemiciler arasında “tevatür” haline gelmiş bir öykü vardır: Bir tayfa uzun bir deniz yolculuğunun ardından bir gün sahile çıkmıştır ki, yaşlı bir adamın daveti ile kendisini onun evinde bulur. Mr. Clay, muhasebecisi Elişama'dan dinlediği ilahî metne koşut olarak, sıradan bir denizci öyküsünü gerçekleştirmek düşüyle harekete geçtiğinde, ağrıları bir anlamda diner. Bu canlılığın da etkisiyle, öykünün karakterlerini bulup, binlerce denizcinin ortak düşünü gerçekleştirerek, gücünü kanıtlamak isteyecek, iflasına ve intiharına neden olduğu önceki ortağı Mösyö Dupont'un kızı Virginie (Pelin Budak) ile yıllardır bir adada mahsur kalıp kurtulan ve ilk kez sahile çıkan tayfa Paul’ün (Mehmet Atak) de öykünün baş köşesinde yerlerini almalarıyla öykü yayılacaktır.



FATİH ÖZGÜVEN’İN ÇEVİRİSİ

Konu bu işte. Gelelim çeviriye. Fatih Özgüven’in çevirisinde, Mr. Clay’in Elişama’ya: “Yerine yeni bir okuyucu tutarım” demesini yadırgadığımı söylemeliyim. “Okuyucu”, dilimizde “şarkı, türkü söyleyen sanatçı, şarkıcı, türkücü“ anlamına gelmiyor mu? Oysa, Elişama’nın yaptığı, defterden muhasebe kayıtlarını okumak… Sonra bir de, gene Mr. Clay’in “Bir milyon Sterlini peydahlamak” repliğine takıldım. “Peydahlamak”, “istenmeyen ya da uygunsuz görülen bir şey edinmek” anlamına geldiğinen, Mr. Clay de “Bir milyon Sterlini edindiğini” anlatmayı amaçladığına göre, “peydahlamak” burada yanlış kullanılmış olmuyor mu? Ama Fatih Özgüven’in çevirisi, ne yalan söyleyeyim genel anlamda temiz, titiz ve güzel.



KENAN IŞIK NASIL YORUMLAMIŞ

Kenan Işık, hiç kuşkum yok ki dramatik metni sese, bedene kavuşturmadan, oyunlaştırılma yöntemlerini betimlemeden önce, işe sahnede dile getirilecek metnin çözümlemesinin amacını belirleyerek başlamış. Sahne üzerindeki oyunu her şeyden daha önemli olarak kabul etmiş, oyunun etkisine ve yararına yardımı olabilecek her şeyi korkusuzca kullanmış. Oyunun yorumlanmasında başlıca araç olarak oyuncularına güvenmiş. Shakespeare’in Hamlet’e söylettiği gibi: “… ister halkın estetik duygusunu harekete geçirsin, ister kralın vicdanına el atsın, önemli olan oyundur,” demiş. Bu arada, siz siz olup: “Hiç mi yanlış yok” derseniz, gördüğümü söylerim. İkinci perdede Tayfa’nın gitmesi tablosunda Tayfa sol ayağı geride ve parmaklarının ucunda donuyor da, Mr Clay neden hareket ediyor diye sorarım. Sonra bir de, oyun hiç değilse yirmi dakika kısaltılamaz mıydı diye meraklanırım.



AŞAR’IN IŞIĞI, GÖKNİL’İN KOSTÜMÜ, TUNCER’İN DEKORU

Ersin Aşar, çok başarılı efekt ve müzik düzenlemeleri yapmış. Fon müziğini ve kimi efektleri sahne gerisinden vererek oyunun atmosferine müthiş katkı sağlamış. Fatih Mehmet Haroğlu’nun da ışık tasarımını övmem gerek. Gösterimin diğer bileşenleri üzerinde etki yapan bir ışık düzeni… Yan ışıklamada başarılı. Aydınlatılanların kontrastlanmaları da çok iyi, ama oyuncu yan ışığın 30°’sine kaydığında ciddi gölgeler oluşuyor. Fatih Mehmet Haroğlu’nun tasarımında anlayamadığım ise, ikide bir açılan salonun ortasındaki tek ışık. Ne gerek var ya da acaba bir iletisi mi var? İletisi varsa, o zaman demek oluyor ki benim algılama gücümde ciddi bir azalma var. Yok, ileti yoksa o ışığın orada ne işi var?



Canan Göknil’in kostümleri de iyi üstü. Sadece Virginie’nin ilk perdede giydiği kostümün üstüne takıldım ya, neyse! M. Nurullah Tuncer’in dekoru mükemmel. İkinci perdede Öykücü, salon ortamını çok aynalı olarak tanımlarken neden tek aynayla yetinmiş pek kavrayamama karşın hiç kuşkum yok ki düş gücünü yerinden oynatan, duygu birikimlerini dışarıya fışkırtan, hareketin dramatik yoğunluğunu çimdikleyen bir dekor tasarımı Tuncer’in yaptığı.



OYUNCULAR

Volkan Ayhan, Serkan Bacak, Hamdi Gültekin, Murat Güreç, Murat Üzen görevlerini kusursuz yerine getirirlerken, Mehmet Atak’ın Tayfa’da başarı sağladığının altını şuracıkta çiziyorum. “Dizi dizi inciler”den ve sinema filmlerinden tanıdığım genç oyuncu Pelin Budak’ın sanırım bu ilk profesyonel oyunu. “Virginie” rolünü başarıyla kotarmasını tüm yüreğimle kutluyorum. Gene de, onun Virginie kimliğine bürünme konusundaki özel düşüncesi ya da yalnızca Virginie’nin dış görünüşünü vermek için kullandığı teknik ne olursa olsun, bu işin sürekli yoğunlaşma ve dikkat gerektirdiğini anımsatmadan duramıyorum. Elişama tarafından kendisine yüz altın önerildiğinde tepkisini yeniden gözden geçirmesini öneriyorum. Sonrasında, kollarımı açıp: “Sahnelerimize hoş geldin Sevgili Pelin” diyorum. Eraslan Sağlam’ın, çok yerinde bir Elişama yorumu getirdiğini ya da Kenan Işık’ın istediği düzlemde bir Elişama’yı kusursuz sahneye taşıdığını söylüyorum. Erhan Abir için, oyunu çok iyi betimlemiş, kendisi ve Mr. Clay arasındaki bağın gelişimini çok iyi gözlemlemiş ve tanıtlamış diyorum.



“Öykücü”ye can suyu veren Tomris İncer nasıldı diye soracak olursanız, onunla aynı toplumda yaşamış olmak, aynı gök kubbe altında nefes almak, onu sahnede izleyebilmek hepimiz için onurdur, gururdur diyor; başka da bir şey eklemiyor ve susuyorum.


Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:38
TANRIÇA SARAH'IN YAŞAM ÖYKÜSÜ SAHNEDE : "YAŞAM BİR OYUN"


Söylencesel bir kadındır Sarah Bernhardt (1845-1923)… Diğer bir tanımlamayla “Tanrıça Sarah”… Bir dönem Avrupa’yı nasıl birbirine kattığı hâlâ dillerdedir. 1905'de, yani altmış yaşındayken bir Güney Amerika turnesinde “La Tosca”nın son sahnesinde korkuluktan atlarken incinen sağ dizi düzelmemiş, kangren olmuştur. 1915’de kesilir bacağı... Ama bu yaşama kök salmış kadın, asla durmaz, durulmaz. I. Dünya Savaşı sırasında cephedeki askerleri tekerlekli sandalye ile ziyaret eder. Amerika'ya son turnesini yapar, döndükten sonra da oturarak oynayabileceği rollere çıkar. Onun sakatlığına uygun yeni oyunlar yazılır ve son filmini tamamlayamadan ölür. Ardında zor geçmiş bir çocukluk, kırık aşk öyküleri, pek çok oyun, baş döndürücü bir yaşamın yanı sıra, bir roman, bir otobiyografi, tiyatro sanatı üzerine yazılmış bir kitap bırakır. Yetinmemiş, resim ve heykel de yapmıştır.


ERKEK KARAKTERLERE DE CAN VEREN BİR OYUNCU

Sarah Bernhardt’ın ayrıca billur gibi bir sesi olduğu da “rivayet” olunur. Öyle ki, eleştirmenlerin onun sesini flüt perdelerine benzeterek genellikle “gümüşi” sözcüğüyle tanımladıkları, tonlamasındaki müzikalite ve hareketlerinin güzelliğiyle dönem seyircilerini ciddi anlamda etkilediği bilinmektedir. Tiyatronun yanı sıra, çok sayıda sessiz filmde de rol almış, canlandırdığı erkek karakterleriyle de ününe ün katmıştır. Hamlet’i ve Edmond Rostand’nın “L’Aiglon” adlı oyununda Napolyon’un oğlu Duc de Reichstadt’ı canlandırdığı “bihakkın sabittir”.



SARAH İSTANBUL’A DA GELMİŞTİR

Erkek karakterlere can verdiği bilinir bilinmesine de, İstanbul’a tam beş kez geldiği pek bilinmez. ilk kez 1881’de eşiyle birlikte gelmiştir. 1888’deki ikinci gelişindeyse Yeni Fransız Tiyatrosu repertuvarının en temel oyunlarını İstanbullu seyircilere sunmuştur. İkinci gelişinin İstanbul’daki son gecesinde kendisini 700 izleyici izler. Zamanın İstanbul’una bakın hele siz! Bakın da, elinizdeyse şaşırmayın! Neyse! 1893’te bu kere İstanbul Verdi Tiyatrosu’nda sahneye çıkar. Daha önce oynadıklarına ek olarak, Alexandre Dumas’nın “Francillons”unda da rol alır. 1904 yılının Aralık ayında ise, Tepebaşı Tiyatrosu’nda gene İstanbullu seyircisiyle buluşur. Alphonse Daudet’nin “Sapho”sunu oynar. 1908’deki beşinci ve son gelişinde, yine Tepebaşı Tiyatrosu’nda sahneye çıkar ve eski oyunlarının yanı sıra, “Falcı Kadın”ı oynar. Öldüğü yıl olan 1923’te bu oyun beyazperdeye de aktarılacaktır.



AFFETMELİ, AMA ASLA UNUTMAMALI

Sarah Bernhardt hakkında pek çok eser üretilmiştir. Ve bunlardan biri de John Murell’in yazdığı, “Yaşam Bir Oyun/Sarah Bernhardt” başlığını taşımakta. Kimdir John Murell, inanın bilmiyorum. Murell’in eserinde, bu inanılmaz kadının son yılından “bir gece” anlatılmakta. Baştan çıkarmayı, acıyı, ağlatan öfkeyi ve ölümü mükemmel canlandırışıyla tiyatro tarihine geçen, oyunculuk tekniklerindeki ustalığı ve çekici kişiliği ile “söylencesel kadın oyuncu” olarak tanımlanan Sarah Bernhardt’ın yaşamöyküsü elbette ilgi çekecektir. Nitekim günü gelir Tiyatro Ayna’nın ilgisini çeker. Tiyatro Ayna’yı Tiyatro Ayna yapan 42 yıllık tiyatrocu Dilek Türker kollarını sıvar.



KOLLARI SIVAMAK YETSE…

Tiyatro dediğimiz kolları sıvamakla yapılıverse iyi. Ama “tiyatro yapmak” denilince pek çok öğeye gereksinim duyuluyor. Elbette en başta da sahne ve de para… Dilek Türker’deyse sadece yürek var. Yanı sıra ender bulunan dostları da var.

Ender bulunan dostlardan İpek Kadılar Altıner, “Yaşam Bir Oyun/Sarah Bernhardt”ın yapımcılığını üstlenince, Tiyatro Kedi de sahnesini Tiyatro Ayna’ya verince, Dilek Türker’in partneri tiyatromuzun abidelerinden Erol Keskin olunca, oyun geçtiğimiz ocak ayının son günü perde açtı. Sarah’nın tüm yaşamına damgasını vuran kişilerle; annesiyle, baş rahibe Sofie ile, organizatör Garett ile, bacağını kesen cerrah ile, Oscar Wilde ile ve diğerleriyle birer birer tanıştık. Sarah’nın terasındaydık ve büyük bir merakla bu eşi benzeri olmayan yaşamöyküsünü izledik.

YÜKSEL AYMAZ’IN IŞIĞI

Oyunun ışık tasarımı, ustalardan Yüksel Aymaz imzasını taşımakta. Yüksel Aymaz, bu kere işi ciddiye almamış mı ne, seyircinin önce oyuncuların yüzlerine ve mimiklerine, sonra diğer hareketlerine bakarak oyunu izledikleri gerçeğini es geçmiş. Makyaj-ışık bağlantısındaki dengesizliğin derhal fark edileceğini, o zaman da tüm akışın değişebileceğini, oyuna ilginin soğuyabileceğini düşünmemiş. Ameliyat tablosunda Dilek Türker’in huzmeye tam girmeyerek Erol Keskin’i gölgede bırakması dışında, ışık açıları yanlış kullanıldığından oyuncular genellikle gölgede kalmış. Kostümlerin üzerindeki desenleri ve kostüm renklerini de dikkate almamış Yüksel Aymaz. Almadığı için de kullanılacak renk filtrelerini tasarlamamış. Vitray ışıklandırmasına sözüm yok, ama ışıklandırmada doğru dürüst zaman “mevhumu” da yok.



DEKOR-KOSTÜM OSMAN ŞENGEZER

Konusunun büyücügillerinden Osman Şengezer, Sarah Bernardt’ın yaşadığı yılların yirmisini kapsayan ve o yıllarda (1890-1910) bütün Avrupa’yı etkisi altına almış olan romantik, bireyselci süsleme akımı “Art Nouveau” ile Sarah Bernhardt’ı bütünleştirmiş. Nesnenin rasyonel strüktürü ve gereçlerin kullanılışında ön yargılara sapmayan bir mantıkla çalışmış. Dekorda birbirini izleyen akıcı biçimler, simetri içinde asimetrileriyle dikkat çekerken, Şengezer’in planlama ile ilişki kurmadan sadece estetik bir davranışı benimsediği anlaşılıyor. “Art Nouveau”nun çiçek sapı, gonca, filiz, yaprak, sarmaşık ve benzeri öğelerine de yer vermiş. Sarah Bernhard kostümlerini de aynı akım koşullarına sadık kalarak çizmiş. Bunun yanı sıra, ikinci perdede Bernhardt’ın bacağı kesilirken giyeceği kostümü neden cascavlak ortaya çıkardığını ve sahne gerisine projeksiyon ile yansıyan “Theatre Sarah Bernhardt” yazılı ve sanatçıyı Hamlet kimliğinde gösteren afiş olduğunu sandığım görüntüye ne gerek gördüğünü anlayamadığımı söylemeliyim.



Eseri dilimize kazandıran ve pek çok çevirisini tat alarak okuduğum Esin Talu Çelikkan’ın Türkçe’sinde bazı küçük yanlışların kulaklarımı yaktığını da bu arada açık yüreklilikle itiraf etmeliyim. Türkçe’mizde “yamyaş” diye bir sözcük var, amenna da “yamyaşlı” var mı ayol! Kâğıtlar yakılır tamam da, hiç yıkılır mı?



HAKAN ALTINER VE OYUNCULAR

Yönetmen Hakan Altıner, oyunun ana fikrini, olayların örülüşündeki inceliklerle vermiş. Geçmiş bir çağın aktristi Bernardt’ı, tiyatrosunu, o ele avuca sığmaz iklimi tastamam anlayıp değerlendirmiş. Sahne üzerindeki eyleme seyircinin ilgisini çekmek için, o eylemi, geçmiş çok özel bir çağın seyircisini kuşatan çevrenin benzeri bir çevrede ve çerçeve içinde ele almış. Tek eleştirim, Sarah’ın 11 yaş, 27 yaş tablolarında, Dilek Türker’i neden o yaşlara özgü mimik ve ses tonlamalarıyla oynatmadığı. Derim ki, işin bu yanını Hakan Altıner hele bir düşünsün, sonra isterse bana hak vermesin.



Oyunculara gelince: Oyunda sahneyi, 42 yıllık oyuncu Dilek Türker ile 50 küsur yıllık oyuncu Erol Keskin paylaşmakta. Biri Sarah, diğeri Pitou olarak.



Varın gerisini siz hayal edin, gidin seyredin…

(MECİDİYEKÖY, PROFİLO KÜLTÜR MERKEZİ – SALON 2 / 0212 216 93 14 – 216 93 15)


Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:38
ORDU'DA TİYATRO VAR, SİZİN HABERİNİZ YOK MU? : KIZILIRMAK - KARAKOYUN


Ülkemizde üzerine nice Türküler yakılmış bir Türk halk masalıdır Kızılırmak – Karakoyun... Nazım Hikmet'in, söz konusu masaldan hareketle yazdığı senaryodan 1947 yılında Muhsin Ertuğrul tarafından sinemaya aktarılmış, 1967 yılında Yılmaz Güney tarafından yeniden sinemalaştırılmıştır. Yanılmıyorsam 1994 yılında

Tuncer Cücenoğlu, Nazım Hikmet'in Ercüment Er adıyla yazdığı senaryodan esinlenerek yeniden sinemaya uyarlamış, Şahin Gök 35 mm olarak filme çekmiştir. Efsanede bir aşk öyküsü anlatılır. Aşk öyküsü içinde, ağalık düzeni eleştirisi ve köylülerin başkaldırısı vardır.



DÜNYA SAHNELERİNDEN SONRA ORDU’DA

Uluslararasında ünlenmiş yazarımız Tuncer Cücenoğlu’nun, “Kızılırmak – Karakoyun”u 2000 yılında bu kere tiyatro oyunu olarak yazdığını biliyorum. Galiba 2002 yılıydı, Adana Devlet Tiyatrosu oyunu Kemal Başar’ın rejisiyle sahneye taşıdı. Bir durum oluşturarak toplumsal panorama çizme ve bunu da soyutlama estetiğiyle biçimleyerek seyirciye yansıtma tekniğinin ustası olan ve 72’den bu yana ürettiği oyunlarla evrensele açılan kapıdan geçen Tuncer Cücenoğlu’nun “Kızılırmak – Karakoyun”u, işte o günlerden bugünlere Rusya, Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Fransa, Yugoslavya, Avustralya, Makedonya, Gürcistan, Tataristan, Azerbaycan, Bulgaristan, Romanya, Polonya, İran ve Kıbrıs gibi ülkelerde sahnelenmekte. Şimdilerde seyirci karşısına çıktığı yer ise, Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosu’nun (O.B.K.T.) sahnesi.



43 YILLIK BİR TİYATRO BU TİYATRO

Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosu, varlığını 43 yıldan beri sürdürüyor. Bilmiyor muydunuz? Ben de… Ben de bilmiyordum, onun için gittim gördüm. Tiyatronun kurucusu Uğur Gürsoy ile tanışamadım, ama kuruluş öyküsünü artık biliyorum. Muhsin Ertuğrul’un Ordu’ya nasıl davet edildiğini, Muhsin Bey’in Ergun Köknar’ı ilk Genel Sanat Yönetmeni olarak nasıl atadığını, Suna Pekuysal’ın konuk oyuncu olarak katılımıyla “Hülleci”nin hangi koşullarda sahneye konulduğunu, binalarının 1993’de nasıl yanıp kül olduğunu, nasıl toparlandıklarını, şimdiki Belediye Başkanı Seyit Torun ile yardımcısı Özer Karadağ’ın, diğer illerimizdeki ”Kavun”, “Karpuz,” “Kabak Çekirdeği”, “Çilek”, “Badem” benzeri festivallerine “nazire” yaparcasına, nasıl tiyatroya gönül ve destek verdiklerini, Orduluların tiyatroya karşı duyarlılığını hepsini, ama hepsini biliyorum. Biliyorum, ama bir başka yazı konum olacağından fazlasını değinmiyorum.



BAKALIM ALİ KEMAL TANDOĞAN NELER EYLEMİŞ

Oyunu sahneye, tiyatronun çiçeği burnunda Genel Sanat Yönetmeni de olan, “ocakta” yetişmiş genç yönetmen Ali Kemal Tandoğan koymuş. Tandoğan, destansı konuyu gerçekçi bir yorumla sahnelemeyi yeğleyerek, pek de iyi etmiş. Sezgin Mercan’a özgün halk müziği formunda çok sesli müzikler besteletmiş. Cücenoğlu’nun anlattığını iyi anlamış, konuyu sadece Yörük beyinin kızına aşık garip bir çobanın öyküsü olmaktan çıkarmış, yaşamlarını göçerlikle kuran bir Yörük obasının, devletin topraklarını ele geçiren bir tefeciye karşı hak-hukuk savaşımının, oba halkının başkaldırısının altını çizmiş. Karakoyun’a esin verenin âşığın kavalı olduğunu esere bire bir sadık kalması nedeniyle atlamış, gene de özellikle çocuk ve genç oyuncularına oyunu iyi belletmiş, iyi kavratmış. Halk oyunlarından esinlenerek yaptığı koreografide de başarıyı yakalamış. Zehra”nın: “Ağan altmış beş yaşındadır” repliğini nedense ve hiç gereği yokken: “Ağan yetmiş beş yaşındadır” olarak değiştirmiş de, Mehmet Hartamacı dekor tasarımında oyun mekânını çadır içi değil, çadırın önü olarak saptadığından, örneğin Hüseyin Ağa’nın Çoban’a: “Çık” diye bağırmasını, “git” diye değiştirtmemiş. Gel gelelim, olabildiğince hızlı “black-out”larla temponun düşmesini engellemiş. Genel anlamda başarılı bir iş eylemiş.



YARATICI KADRO

Serdem Kaygusuz, ışık tasarımında sahnenin portal derinliğini hesap etmemiş. Sahnedeki dimmer hatları da yetersiz belki, ama boom ayak kullanamaz mıydı diye merak ediyorum. Amfilerde seyircinin ön, sağ ve sol yanlarda bulunduğunu unutmuş, dört açıdan ve tepeden aydınlatmayı tasarlamamış. Dört açıdan gelen ışıkları bir sıcak, bir soğuk olarak ikişer adetten oluşturmamış. Atmosferi ters ve tepe ışıkları sayesinde sağlamamış. Seyircilerin bulunduğu yönlerden gelen ön ışıklarda 45°’lik açıları korumamış. Kaygusuz’a Zehra’nın: “Su içirilmeyecek öyle mi? Hep tuz yiyecekler ha! Bu koşulda geçirebilir misin sürüyü karşıya” sorusuyla başlattığı Selim ile olan tabloyu mutlaka, ama mutlaka yeniden gözden geçirmesini öneriyorum, başka da bir şey demiyorum. Kostümleri kim yapmış bilmiyorum, herhalde “anonim”, hiç de kötü değil, ama I. II. III. Yaşlıların ayakkabılarının derhal değişmesi gerekiyor. Dekor tasarımına imza atan Mehmet Hartamacı, fon perdesini neden çadırın tam ortasına indirmiş, anlayamadım. Fon perdesini arkaya sıvasaydı, kapkara kumaş yerine beyaz ya da uçuk mavi kumaş kullansaydı, zaman değişimlerini bu perde üzerinde ışık yardımıyla da belirtilseydi, hatta aynı perde üstünde Serdem Kaygusuz gece olduğunda “yarım ay” gobosu kullansaydı fena mı olurdu? Duvarlar fevkalade entipüften. Çevrilen kuzu hiç mi hiç inandırıcı değil. Ortadaki yanan ateş de öyle. Sonracığıma, Hartamacı Yörüklerde çuvalların önemini bilmeli, tuz çuvalı olarak fındık çuvalı kullanmamalı. Murat Türkmen’in efektleri, Sezgin Mercan’ın müziğine sözüm yok.



OYUNCULAR

Dilara Gazioğlu, Elif Berber, Elif Kılıç ve Cem Kalafat oyundaki kuzuları fevkalade bir ciddiyet içinde canlandırıyorlar. Fırat Çakmak ile A. Okan Çapa’yı sözsüz “köpek “ tiplemeleri için özel olarak kutlamak isterim. Hikmet Altan, Zafer Bozdağ, Emel Çavuşoğlu, Gamze Saylan, Murat İskeleci, Metehan Tuğran, Gizem Kaya, Esra Gürsoy, Sevda Coşkun, Gülümhan Tuna ve Mustafa Biçer görevlerini eksiksiz yapmakta. “Karakoyun” Pınar Aybar’a, ritmik güvencesini bilinçsiz davranıştan bilinçli hale gelecek biçimde geliştirmesini önereceğim. Hani, müzikte düzensiz ritimlerle karşılaşırız ya, oyunculukta da oyuncu, birçok davranışı bir araya getirerek ritmik bir bileşim oluşturmalı diyorum. Beni dinlerse çalışsın lütfen. Şakir Palaşoğlu, Hakan Altan ve Kenan Gürsoy üç yaşlıya başarıyla can veriyorlar. Çoban Selim’de Cemil Gündüz, dili iyi kullanmasının ötesinde vücudunu da iyi kullanması gerektiğinin bilincinde. Rıfat Çol’un Mehmet tiplemesi, finalde bana biraz abartılı geldi. Ferda Turgut, dinginlik halinden en coşkun harekete kadar devinimlerindeki gerilim ve rahatlama orantısını doğru kurmasıyla dikkat çekerken, Şaban Kahya’da Murat Saylan’ın vücut-ses eğitimi deneyiminin az olduğu anlaşılmakta. Çoban Selim ile olan ilk tablosunda gösterdiği tepkide sesinin esnekliği yok. Ama ne yalan söyleyeyim rolüne yakışmış. Yeliz Varol’un, Zehra karakterini arayışında yönetmenin yardımı olmadığını ya da onun yardımının Yeliz Varol’un bireyselliğine ters düştüğünü sanıyorum. Varol, yetenekli bir oyuncu, ama Zehra’ya hareket diliyle mi, duygularından mı, yoksa içinde duyduğu coşkudan mı yaklaşacağını bilememiş. Deneyimli oyuncu İsa Küçük’ün tek sorunu bana sorarsa “diş sorunu”. Diş sorunu nedeniyle, volümü yüksek tablolarda seyirci söylediklerini anlamakta zorlanıyor. Yoksa, Yörük geleneklerine göreneklerine öğelerle yaklaşımıyla Hüseyin Ağa’ya başarıyla can vermekte. Genç oyuncu Aslı Selin Öztürk ise, yeteneğiyse ayan beyan seziliyor. Zehra ile duygusal temas içinde oyunla özdeşleşirken, “şevk” yaratmak gibi zorlu bir görevi de yerine getiriyor Öztürk. O şevkin, yaratıcılığını harekete geçirdiği ise açık bir gerçek. Ancak kendisine, “Yandım yandım viraneyim! / Yar elinde biçareyim! / Sevdim ama istemedi, / Ben ne oldum avareyim!” şarkısında “biçareyim” sözcüğünü “bi:ça:reyim”, avareyim”i ise “a:va:reyim” olarak telaffuz etmesini önereceğim.



Beni sorarsanız, yeni oyunlarını da izlemek için Ordu’ya gene gideceğim.


Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:38
SAHNE DİLİ YAZARI KOYUNCUOĞLU’NDAN ÖZGÜN BİR PROJE DAHA: “ARIZA”
( Üstün Akmen )


İstanbul, yepyeni bir buluşma noktasına, çağdaş performans sanatları için bir gösteri merkezine kavuştu. Ne iyi! 27 Mart 1995 tarihinde Antalya'da bir otoparkta 5. Sokak Tiyatrosu'nu kuran Övül Avkıran ile Mustafa Avkıran, şimdi İstanbul’un Pera’sındaki Galatasaray Garajı'nın altında tam altı yüz metrekarelik bir sahayı çağdaş gösteri sanatlarının hizmetine sundu. Ellerine sağlık; sponsorların, bireysel katkı sağlayanların keselerine bereket.



BURADA NİTELİK BİRİKİMİ OLACAK

Garajistanbul, dünya standartlarında bir performans mekânı gereksinimini karşılayacak, dünyadaki çağdaş dans, tiyatro, müzik gruplarını İstanbul'da oluşacak platformun içinde buluşturacak. Yetinmeyip İstanbul'da yaşayan çağdaş tiyatro ve dans gruplarının süreklilik sorununu çözecek ve sanatsal projeleri, yerli ve yabancı topluluklarla seviyeyi, kaliteyi, konforu ve profesyonellik anlayışını yukarı çekecek. Hal böyle olunca, kendilerinden doğal olarak sürekli yenilik beklenecek.



ARIZA NE, ARIZALI OLMAK NEDEN

Geçtiğimiz 15. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyer yapan ve büyük beğeni kazanan “Arıza”yı geçtiğimiz yılın mayıs ayında görememiştim, Berlin’deki Hebbel Tiyatrosu’ndaki gösterilerine gitmeden önce, Garajistanbul’da Garajistanbul farkıyla izlemek olanağını yakaladım. Yeni bir Emre Koyuncuoğlu projesiydi ve projeyi izlemeye gitmezden önce, “Arıza” başlığı nedeniyle olsa gerek, insan yaşamındaki bozuklukları düşündüm. Genele uymayan davranış sahiplerine günümüz Türk argosunda “Arıza” deniliyordu. Benzerleri gibi davranmayan. olması gerektiği gibi işlemeyen anlamında yani... İyi de, arızalı olan örneğin anarşist miydi? Diğerlerinin aksine, kendi çıkarlarına zarar verecek çıkışlar yapan mıydı arızalı? Mantıkdışılık mıydı? Neydi? Karar veremedim.



YAŞAM HEP Mİ HEP ARIZALI

Emre Koyuncuoğlu, “biçilmiş normlara, öğretilmiş durumlara uymayan formların/bedenlerin birbirleriyle yanyana durma becerileri” olarak tanımlıyordu arızalıyı. Yaşamda bunun dışında başka da bir şey olmadığını savlıyordu. Birbirlerine uymayan, ancak kendi doğalarında uyma potansiyeli taşıyan ve “farkındalık” ile bunu görebilip keyfini çıkaranlar yani... Denklemsiz, koşulsuz, yalnızca öyle olduğu için sevmek durumunu fotoğraf karesi gibi, sıradan bir enstantane gibi dondurmak istiyordu. Arızanın çıkmadığı, dolayısıyla arızalının bulunmadığı bir ortam yoktu ki yaşantımızda! Onu söylemek istiyordu.



EMRE KOYUNCUOĞLU İYİ EYLİYOR

Açık yüreklilikle söylemeliyim ki, Emre Koyuncuoğlu, klişelerin formunu deforme edip, iç içe açan gül yaprağı örneğince bir form yaratmış. Öykü içinden yeni bir öykü doğuyor, eski form, yeni forma gebe kalıyor. Baktığınızda tam anlamıyla deneysel bir çalışma bu, ama Koyuncuoğlu’nun ilk denemesi değil ki! Emre koyuncuoğlu yıllardır deniyor, tiyatroda kendi dilini arıyor. Çok da iyi yapıyor.



HEPİMİZİN YATAĞI BU YATAK

Bu kere, paralel anlatı yolunu denemiş. Anekdotlarla klişeleri harmanlamış. Dört oyuncu, dört dansçı ve dört misafirin rol aldığı oyunun mekânıysa sadece iki kişilik bir yatak. Çevresinde kümelenmiş zincirlerle sade bir yatak. Koyuncuoğlu bu yatakta hiç nedensiz birbirine fazla yaklaşan ya da birbirlerinden bilinçsizce uzak duran insanları buluşturmayı deniyor. En özele; düşünsel, duygusal, ruhsal, kutsal sınırlara dokunuyor. Merhametlerin, mahremiyetlerin, nefretlerin, cinselliklerin, sevgilerin, yüzleşmelerin, ölümlerin, teslimiyetlerin, devinimsizliklerin, düşüncelerin, korkuların, acıların, aşkların, yalnızlıkların, doğumların, ayrılıkların, paylaşmaların, içe kapanmaların, hastalıkların, düş bozgunlarının, karabasanların, mutlulukların, yabancılaşmaların yaşandığı yatak... Sizin, benim, hepimizin yatağı bu...



ÖZELEŞTİRİ MEKANİZMASI

"Bir şeyin işlemediği, kilitlendiği anda arıza çıkar. Ama yaşamın kendisi öyle bir şey. Ve biz arızadan çok korkuyoruz. Ben bununla da barışmak istedim," diyor Emre Koyuncuoğlu. “Arızayı, arızalıyı neden seviyoruz,” diyerek yaklaşıyor konusuna. Bakıyor. Farklı olanı içselleştiriyor. Sistemin kilitlendiği noktayı arıyor, ama kilitlenmeye toplumsal kilitlenmeler boyutundan bakmıyor. Daha doğrusu bakmak istemiyor. Birebir ilişkileri kurcalıyor. Arızalanmayı yaşamın kendisi gibi yorumluyor. “Ben nerede yanlış yaptım” durumuna açıklık getirmeye çalışıyor. Çalışırken özeleştiri mekanizmasını ironi yakıtıyla çalıştırıyor.

YARATICI KADRO

Gösteride metinlerin ve dekor tasarımının ortak çalışmayla oluşturulduğunu biliyorum. Konseptlerin de oyuncularla birlikte belirlendiğini, tekstin ve koreografinin doğaçlama yoluyla ortaya çıktığını, sonrasında Emre Koyuncuoğlu tarafından redakte edildiğini de duymuştum. Profesyonel oyuncular, sokaktan insanlar, vücut geliştirme sporu yapanlar, Rap dansçıları da bu proje kapsamında bir araya gelmiş. Kostüm tasarımını Fulya Tekin yapmış. Kötü değil. Işık tasarımıysa Cem Yılmazer imzasını taşımakta. Yılmazer, ışığın hangi geçici ya da kalıcı olguların algılanmasını gerektirdiğini iyi değerlendirmemiş bence. Anlamayı kolaylaştırmıyor. Nesneler iyi kontrastlanmamış.



YÖNETMEN VE OYUNCULAR

Yönetmen Emre Koyuncuoğlu, tamamen sıfırdan başladığı konsepti ekip, oyuncu ve yönetmen arasında pişirmiş. Özgün bir çalışma. Sınırları cesaretle denerken, alanların içinde cirit atarken, yepyeni bir sahne dili ararken öyküler arası uyumu da sağlayabilir miydi diye düşünmeden kendimi alamıyorum.



Oyunculardan Erdem Akakçe, gene canlandırdığı karakterle bütünleşerek kusursuz bir aktarım elde etmiş. Usta oyuncu Suna Selen’i, kısacık bir süreç içinde dahi olsa sahnede görmek insana gerçekten keyif veriyor. Sevi Algan’ın, kendi fiziksel parçalarını her keresinde çok daha iyi tanıdığına tanık olarak mutlu oluyorum. Betül Çobanoğlu, özellikle Akakçe ile olan bölümde iki kişilik olma haline mükemmel ulaşıyor. Emre Koyuncuoğlu, festival sırasındaki gösterimlerde görev almış Zuhal Gencer’in ve Bengi Heval Öz’ün yerlerini neden doldurmamış ya da konseptte nasıl bir değişiklik yapmış bilemem, ama Nuri Karadeniz, Taner Mengüç, Yıldız Polad, Nilgün Gediklioğlu kendi kişisel envanterlerini pek güzel çıkarttıklarını kanıtlamakta.



Esra Bezen Bilgin’i soracak olursanız, o benim eleştirmeye kıyamadıklarım arasında.


Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:38
İNCİR ÇEKİRDEĞİNİ DOLDURMAYAN BİR OYUN: “ÇILGIN DÜNYA”
( Üstün Akmen )


Lope Felix de Vega Carpio’yu (1562-1635) İspanyol tiyatrosunda duyguya, lirizme, tutkulu eylemlere yer veren, oyunlarında orta sınıf törelerini ve entrikalarını konu edinen oyun yazarı olarak tanıyorum. Halk tiyatrosunu kurarak “comedias” geleneğini geliştirmiş, “Altın Çağ”ın temellerini atmış; yapıların avlularını tiyatro etkinliklerine sahne eylemiş bir yazar olarak bellemişim Lope de Vega’yı. İspanyol tiyatrosunun ilk temel uğrağı olarak tanımlandığı da ayrıca “malûmunuzdur”. Hep kurallara bağlı ve de yeniliklere kapalı kalmış olduğunu bilirsiniz herhalde. Adı İngiltere'de Shakespeare, Marlowe, Ben Jonson; Fransa'da Corneille, Racine, Moliere; İspanya'da Calderon ve Tirso de Molina ile birlikte anılmakta. Hiç kuşkusuz, “Altın Çağ” sürecindeki önemli yazarlardan biri.



AYNI OYUNU DEVLET TİYATROLARI DA OYNAMIŞTI

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın genç rejisörlerinden Burteçin Zoga (1964) Lope de Vega’nın “Çılgın Dünya”sını almış, 2006-2007 sezonu oyunu olarak sahneye koymuş. Bir ortaçağ akıl hastanesinde, deliler ve delirenler arasındaki kargaşa ile, işlemediği bir suç nedeniyle aranan bir asilin tımarhaneye sığınmasını anlatan sıradan bir komedi. Devlet tiyatrolarınca da sahnelendiğini, hatta Don Floriano’yu Altan Erkekli’nin canlandırdığını da duymuşluğum var, görmüşlüğüm yok.

1500 civarında oyun yazdığı “rivayet” olunan Lope de Vega’nın bu oyunu hangi yıl yazdığı, özgün adının ne olduğu, Adalet Cimcoz’un oyunu hangi dilden çevirdiği konuları bilgi edinemediğimden “malûmum” değildir. Bir diğer “malûmum” olmayan konuysa, zengin retorik imge ve anlatımsal öğe zenginliği hiç mi hiç bulunmayan bu oyunu Burteçin Zoga’nın neden seçtiğidir. Öyle anlıyorum ki, Zoga oyun metnini evirmiş çevirmiş, bu antika tiyatro ürününü arkeolojik kazıdan kurtarma çareleri aramış. Antika sayılan bir oyun da, pekâlâ özgür bir yorumla sahnelenebilir. Sahnelenebilir ve bu sahnelemeye kimsenin çıtı çıkamaz, ama bir şartla: Eserin dokusuna bağlı kalınması koşuluyla…

SIRALARIN ARASINDA GÖBEK ATAN ŞİMDİLİK YOK

Burteçin Zoga böyle eylememiş. Halkımızın alkışlarına yönelmiş. “Şu garibanları hem eğlendireyim, hem de sanat yapmış olayım” demiş olsa gerek ki, oyunu müzikli hale getirmiş. İspanyol yazarın oyununun içine müzik oturtmuş. Amaç, seyircinin ilgisini diri tutmak. Don Floriano’ya, Don Valerio’ya, Pissano’ya, Dona Erifila’ya, Leonato’ya, Bellardo’ya, Laida’ya, Dona Fedra’ya, Liberto’ya, Tomas’a falan “Delisin… Delisin”, “Yalan dünya”, “Ömrümün baharında”, “Fesuphanallah”, “Hür doğdum hür yaşarım”, “Bak bir varmış, bir yokmuş” gibi 70’li yılların sıradan aranjmanlarını, ucuz pop şarkılarını; “Papatya gibisin, beyaz ve ince” gibi tangoları katmış. Katmış ve de oyuncuların onca “falso” yorumlarına, seslerindeki ciddi düşmelere karşın sanırım seyircinin ilgisini diriltmiş. Diriltmiş diriltmesine de, oyun oyunluktan çıkmış, alaturka gazinolardaki matine havasına bürünmüş. Seyirci neredeyse: “Hişt kardeş, ‘Yağmurlu bir gündü’yü de söylesenize” diyecek. Şarkılara el çırpıp eşlik ediyor. Sıraların arasında oynamadıklarına bin şükür!



İĞDİŞ ETMEK

Öykülerle ve yan olaylarla desteklenmeyen bir ana temadan oyun çıkar mı? Çıkmaz. Etmenler kaynaksız olursa olur mu? Olmaz. Bu arada, metni okuyamadığım için bilmiyorum, ama “katli vaciptir” hükmüne varılıp, Lope de Vega’nın değişik duyguları dile getirmede kullandığı koşuklu oyun dili silinip atılır mı? Atılmaz. O halde? Oyun iyi kurulamaz, lirik niteliği iğdiş edilmiş olur.



YARATICI KADRO

Barış Dinçel, çocukların oyun parkı gibi tasarlamış “Çılgın Dünya”nın dekorunu. Kaydırak, dönme dolap, atlı karınca, salıncak… Artistik sadelikten çok uzak, seyircinin dikkatini oyundan koparan, kalabalık, iç içe bir tasarım bu kez Barış Dinçel’in yaptığı. Nihal Kaplangı’nın kostümleriyse dönemine uygun ve zevkli. Işıl ışıl, şıkır şıkır. Sabahattin Gündoğdu’nun ışığı iyi. Selim Atakan’ın düzenlemesine sözüm yok da, Hakan Elbir şefliğindeki Altuğ Kutluğ, Muzaffer Berişa, Utku Akıncı, Bilal Nazlıgül’den oluşan “mini orkestra” tam anlamıyla tangır tungur. Adalet Cimcoz’un çevirisi mi? Vallahi bilemeyeceğim.



Adalet Cimcoz’un çevirisi konusunda neden kelam edemediğimi sual edecek olursanız, “’Şu garibanları hem eğlendireyim, hem de sanat yapmış olayım’ diyen Burteçin Zoga, oyun metnini bol miktarda Nejat Uygur esprileri, “oha” gibi kaba sözcükler, fevkalade “harcıâlem” güldürü öğeleriyle tıka basa doldurmuş da ondan” diye yanıtlarım.



OYUNCULAR

Bütün bunların dışında Burteçin Zoga oyuncularını iyi kullanmış. Performans mükemmel. Oyuncular atlıyor, zıplıyor, taklalar atıyor, tırmanıyor, düşüyor, koşuyor, sallanıyor, dans ediyor, şarkı söylüyor. Bu sayede Zoga tempoyu da yakalayabiliyor. Doğan Altınel’in, Selçuk Yüksel ve Gökhan Eğilmezbaş’ın yanıt atiklikleri zayıf. Gürol Güngör oyunla özdeşleşemiyor. Hüseyin Tuncel ve Aslı Narcı görevlerini disiplin içinde yapıyorlar. Semah Tuğsel ve Selçuk Soğukçay iyi. Doğan Bavli ile Tarık Şerbetçioğlu gerçekten övgüyü hak etmekte. Yiğit Sertdemir mükemmel bir Don Floriano çiziyor. Berrin Koper, Dona Erifila ile çok iyi bir duygusal iletişim yakalamış. Binnur Şerbetçioğlu ise, fiziğiyle, sesiyle, oyunculuk gücüyle birinci perde itibariyle benim yıldızım.



NEDEN “BİRİNCİ PERDE”

Benim Saygın Okurum… İtiraf edeyim ki yaşlanıyorum. Eee, yaşlandıkça da zaman daralıyor. Birinci perde sonunda fuayeye doğru ilerlerken saatlerin, günlerin, ayların, yılların su gibi akıp gittiğini an be an gözlemlediğim şu dönemimde, kendimi tiyatro uğruna “helak” etmeye hakkım olmadığını düşündüm. Perde arasında oyundan kaçtım. Esasında oyuncuları izlemeye gücüm vardı, ama oyuna daha bir buçuk saat dayanacak “takati” kendimde bulamadım. O nedenle, Naci Taşdöğen’in o çok alkışlandığını, pek beğenildiğini duyduğum şarkısını da dinleyemedim.



Arada “firar ettiğim” için üzüm üzüm üzülüyorum ve tüm oyunculardan özür diliyorum.



Dedim ya, zamanım daralmakta...



Artık ota çoka gülmek istemiyorum.


Üstün AKMEN

JaqLee
21-05-10, 20:39
AKLIN AŞKLA ÖRTÜLMESİNİN ESKİMEYEN ÖYKÜSÜ: “LEYLA İLE MECNUN”
( Üstün Akmen )


Aşk acıdır, tatmasını bilene” demişler. Aşk, yaşamın gizlerini her zaman açığa vuruyor, “vuslatın” tozunu attırıyor, sonra da bir ömrü usul usul “elem”lere yatırıyor. Bu gerçeği bilen bilir, bilmeyense ota çoka aval aval bakar elbette. Şairlerin dizelerinde köpüren, deli divane gönülleri delip geçen aşk, sadece ve sadece bilenler içindir, özeldir.



İSKENDER PALA’YI TANIMAK

İskender Pala, öncelikle divan şiirini okura, öğretmek/anlatmak için yola koyulmuş, bu görevini yaparken divan şiirinin zaman içerisinde aldığı yolu ve solmaya, kurumaya yüz tutmuş noktalarını; okuru bunaltmadan, tersine meraklandıracak, hatta “divan”a imrendirecek bir biçem içinde başaran, yayan önemli bir yazarımız. Bu kere, Dicle'nin serin yamaçlarında bir çilek iken, kara kaşlı, kara gözlü Arap kızı Leyla'nın dudaklarında “can vermek/hayat bulmak” yerine, kazanlarda kaynatılarak bir parşömene ve nihayetinde de Fuzuli'nin “Leyla ile Mecnun” mesnevisine dönüşen ünlü öyküsünü almış, müzikli oyun yapmış.



KİMDİR BU LEYLA, KİM BU MECNUN

Bilindiği gibi, Leyla ile Mecnun’un aşkları bir Arap efsanesine dayanmakta. Söylencede Mecnun “mahlas”ıyla şiirler söyleyen Kays ibni Mülevvah adlı bir Arap şairiyle, Leyli (Leyla) adlı bir Arap kızın arasında geçen ve ayrılıkla sona eren bir aşk öyküsüdür anlatılan. Kays ile Leyla, kardeş çocuklarıdır. Küçük yaşta birbirlerini severler. Kays’ın Leyla için söylediği şiirler dillerden dillere dolaşır durur. Leyla’nın babası, adını dillere düşürdüğü için, kızının Kays’la evlenmesini önler ve Leyla’yı başka biriyle evlendirir. Kays da bu üzüntüye dayanamaz ve kendini çöllere atar. Zaman içinde "Deli Mecnun" diye anılmaya başlanacak, ayrılık acısına dayanamayan Leyla kederinden ölecek, Mecnun bunu duyunca onun mezarının başına koşacak ve oracıkta can verecektir.



İSKENDER PALA NELER YAPMIŞ

İskender Pala, bilinen masalın, bilmediğimiz yanlarını deşmeye çabalamış. İnsanlarımıza unuttukları değerleri yeniden anımsatmayı hedeflemiş. Aşkın anlamı, tanımı üzerinde durmuş, sonuç olarak aşkı “kendinden vazgeçmek” olarak betimlemiş. Kendinden vazgeçtiğin an aşkın başlayacağını savlamış, günümüzün önemli şairlerinden Ataol Behramoğlu’nun aksine “aşk tek kişiliktir” demiş. Aşkı bir giz olarak yüceltmiş. Birbirlerine kavuşamayan ve aşkları uğruna ölen iki gencin öyküsünü oyun metni olarak şiir biçiminde uyaklı ve ölçülü kaleme almış. “Fuzuli’yi ve vaktiyle bu topraklarda pedagojik bir işlev gören Leyla ile Mecnun öyküsünü azıcık anlaşılır kılmayı” amaçlamış. Dünle bugünü buluşturmak istemiş. Emek vermiş. Nedendir bilemem, günümüz Türkçe’si üzerinde hiç titizlenmemiş, ama hiç kuşkum yok ki çok terlemiş.



ALMIŞ ELİNE METNİ ALİ TAYGUN

Oyunu İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları sahnelerine taşımak üzere metni eline alan, ülkemizin yetiştirdiği çok önemli tiyatro adamlarından Ali Taygun, söylencedeki insani değerler sürecini öne çekerek, İskender Pala’nın “aşk en iyi müzik yoluyla anlatılır” düşüncesine katılmış. Ünlü bestecimiz Yalçın Tura’nın “hazık” ellerine emanet ettiği besteler, Türk müziği ile polifonik müziği bir araya getirmiş. Doğulu bir öyküyü: “Eh… Ancak bu kadar olur” inceliğinde Batılı anlayış yokuşuna vurmuş, o anlayışla yorumlamış. Mecnun’u toplumdan dışlanan “öteki” olarak çizmiş. Sevgi temasını, sevmek olgusunu anlatımında ön plana geçirmiş. Türk halk oyunlarıyla, Türk tasavvuf müziğiyle, klasik müzikle, baleyle anlatımını sertleştirmiş, güçlendirmiş. Leyla ile Mecnun’u sahnede seslerle, sözlerle, raksla anarak, onlara can üflemiş. Oyuncular birbirleri arasında şakıyor, olayları anımsatıyorlar ya!.. Bu şakıma, bu anımsama kendi biçemleri içinde sanki çok özel bir “aşk ayini”ne dönüşüvermiş.



SIRADAN SES YERİNE “EHİL” SES

Ali Taygun, “sözün bilindik temel kullanımı”nı, konuşma sırasında ezgi ve entonasyonla dile gelen çeşitlemeleri büyük bir ustalıkla değerlendirmiş. Sesin estetiği ve söylenilen metnin anlaşılırlığı arasındaki o sürekli olması gereken hassas dengeyi dikkate alarak Leyla’nın (Soprano), Mecnun’un (Tenor), Mecnun’un Annesi’nin (Alto / Mezzo Soprano), Meddahların (Sopranolar, Tenorlar, Baritonlar, Mezzo Soprano, Alto) ve Koro’nun (Sopranolar, Tenorlar, Mezzo Soprano, Alto, Bariton ve Bas) söylemlerini “ehil seslere” vermiş. Böylece, çok daha karmaşık olduğu kesin olan şarkı sesi riskini, oyuncunun konuşma sesi eğitiminin, şandaki kadar kesin olmamasına yerinerek de olsa atlatmış. Kısacası dört dörtlük bir iş çıkarmış.



ORKESTRA; DANSÇILAR, OYUNCULAR, ŞANCILAR VE ZEYNEP ÖZYAĞCILAR

Bu arada, gerek Rengim Gökmen yönetiminde kayda giren Cemal Reşit Rey İstanbul Senfoni Orkestrası’nı, gerekse Erdem Çöloğlu yönetimindeki canlı orkestrayı yürekten kutlamak isterim. Diğer taraftan, 90 civarındaki oyuncu, dansçı ve şancıyı ciddiyetlerinden, emeklerinden dolayı keşke olanağım olsa da yanaklarından birer birer öpebilsem. Tenor Caner Akın, o ıpıl sesiyle bu kere de tiyatro seyircisini sarıp sarmalamakta. Soprano Tülay Uyar’ı 2004 Siemens Opera yarışmasında ikincilik ödülünü aldığı günden bu yana izliyorum. Renkli ses yapısıyla hiç kuşkum yok ki esere büyük destek vermekte. Alto Zuhal Yunga da, Mecnun’un Annesi’nde başarıyla buluşuyor. Güzin Özyağcılar’ı, Ergün Işıldar’ı, Metin Çoban’ı kalabalık kadro içinde bir adım öne çıkanlar arasında rahatlıkla sayabilirim. Toron Karacaoğlu Usta’yı yeniden sahnede görmekse, seyirciye gerçekten büyük bir keyif vermekte. Gökçe Eskılıç, Özgül Sağdıç, Berna Anıl, Yasemin Güvenç, Sibel Mutlu, Özge O’Neill, Nurdan Kalınağa, Zeynep Özyağcılar’dan kurulu Meddahların hepsi birbirinden başarılı da, ben gene de Zeynep Özyağcıların özellikle Leyla’nın ölümü tablosunda beni çok etkilediğini söylemeden duramayacağım. Zeynep Özyağcılar’ın gerek dans, gerekse oyunculuk açısından birbirleriyle başarı yarışındaki “sekiz gencecik fidan” arasında sivrilmesi, bir anlamda tiyatromuzun geleceği açısından seyircinin yüreğine sular serpmekte. Öğrenebildiğim kadarıyla, “Leyla ile Mecnun” Zeynep Özyağcılar’ın ilk profesyonel oyunuymuş. Onun, olası önyargılarının dikenlerini oyun içinde kopartmasını izledim ve sevdim. Leyla’yı elbette yönetmeninin buyrukları doğrultusunda, ama kendi iç gözüyle görerek değerlendirmesiniyse pek beğendim. Ve de kendisini merceğimin altına yerleştirdim.



Bilen bilir elbette. Ben bu tür sözcükleri, bugüne değin çok az genç oyuncu için söyledim.



YARATICI KADRO

Önder Baykul’un ışık tasarımı iyi, ama ben gene de Meddahlarbaşı’ların ikinci perdede sahnenin sol köşesindeki tablolarını yeniden gözden geçirmesini önereceğim. Pınar Ataer’in hareket tasarımlarına diyeceğim yok. Kalabalık kadroyla daralan mekânda başarı elde etmenin zorluğunu değerlendirebiliyorum. Ali Cem Köroğlu ise, hem kostüm tasarımlarında, hem de işlevsel dekor tasarımında eserin dilini, yapısını, tarihselliğini, dönemini güzel yansıtmış. Özgün yaratıcı gücünü iyi sergilemiş.



BU MÜZİKLİ OYUNU GÖRÜN

Özetlememi isterseniz, çağımızda neredeyse kurumakta olan gönüllerinizdeki sevgi duygusunun yeniden yeşermesini isterseniz; eski ile yeninin iç içe geçmesinden keyif alanlardansanız; farklı müzikal yönler sizin de ruhunuzu gıdıklıyorsa; modern klasik batı müziği özelliklerine sahip klasik Türk müziği nasıl olur; hepsi klasik Türk müziği makamları üzerinde kurulmuş bir müzik, polifonik olarak nasıl icra edilir; Türk halk oyunları, Türk tasavvuf müziği, klasik müzik ve bale enstrümantal, şan ve koral olarak nasıl bir araya getirilir diye bir merakınız varsa; bir yerde Alevi semahı, bir yerde zikir nasıl birleşir görmek istiyorsanız bu müzikli oyunu mutlaka izleyin. Değilse, Shakespeare'den kısa bir süre önce yaşamış, bugün de bazı dörtlükleri dışında kimsenin hakkında fazla bir şey bilmediği bir Türk şairinin, Fuzuli’nin “Leyla ile Mecnun”u diye gene izleyin. Bana inanıyorsanız pişman olmayacaksınız.


Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:39
Tak Tak Takıntı
( Üstün Akmen )


Ne kadar takıntılı bir toplum olduk farkında mısınız? Bırakınız, evden çıktıktan sonra, daha merdivenlerden inmeden: “Acaba ocağı kapattım mı, ütünün fişini prizden çektim mi” diye yeniden eve dönenimiz; yolda yürürken birilerine dokunduğunda: “Acaba bana hastalık bulaştı mı? Kuduz mu oldum, AIDS mi oldum” diye düşünüp doktorlara, tahlil yaptırmaya koşanlarımız bile var aramızda. “Bir kadına dokundum, cünüp oldum” diye sık sık boy aptesti alanları biliyorum ben. “Aptestim olmadı, tırnağım kuru kaldı. Saç dibim tam ıslanmadı” diye banyoda saatlerce kalanlar da “mevcutmuş”, duydum. Dua okurken, namaz kılarken vesveseye kapılanlara; Tanrı’ya, peygambere, kutsal değerlere küfür edenlere de rastlanıyormuş. Televizyonda gördüğü bir erkekle sanki cinsel ilişki kuruyor gibi bir duyguya kapılıp, hemen aptes almaya koşanları da Haydar Dümen Hoca yazıyor. Karşı cinse baktığında, hemen onun cinsel organını aklına getirenler konusunda da, Dümen Hoca’nın dümenindeyim.

Tayyip’in Çankaya’sı da bir takıntıdır, seçim barajı oranı da
Bırakınız Allah aşkına 301. madde takıntımızı… “Tanrı nasıldır? İnsanlar nasıl yaratılıyor? Evrenin sınırları nerede? İnsan ölünce nereye gidecek? Neden varız?” gibi sorulara takılanlarımız var. Televizyon haberlerini izledikçe: “Acaba çocuğuma zarar verir miyim? Eşime, çocuğuma bıçakla saldırır, boğazını sıkar mıyım” diye düşünenler de bugünlerde aramızda mutlaka çoğalmıştır. Otomobil plakalarını, levhalarını okuyanları da biliriz. Düşündüğü ya da gördüğü sayıları sürekli tekrarlayanları da… Belli davranışları yapmadığı takdirde ailesinden birinin öleceğine inananlar ya da başına bir felaket geleceğinden korkanları az mı sanırsınız bu toplumda? Bunların dışında sürekli aynı kaldırımdan, aynı çizgiden gidenleri mi istersiniz, “Tayyip Çankaya’ya çıkacak mı çıkamayacak mı, çıkartılmayacak mı” diye gecesini gündüzüne katanlarımızı mı dilersiniz… Başkasının oturduğu koltukta oturamayanlarımız, eşya ve para biriktirenlerimiz, eskilerini, eskiyenlerini atamayanlarımız, perdelerini, küllüklerini, her eşyasını simetrik ve düzenli tutanlarımız, “seçim yasasında yüzde 10 barajı” kalkmalı diye tutturanlarımız da hiç de az değil sanıyorum.

Ali Poyrazoğlu’nun 35. Sanat Yılı
Bu yıl, 35. Sanat Yılı’nı kutlayan ve oldum olası “obsesif kompulsif” bozuklukları olan bu toplumun içinde yaşayan Ali Poyrazoğlu, gitmiş Fransa’da Laurent Baffie’nin “Tok Tok” başlıklı oyununu almış, Türkiye’ye getirmiş. Laurent Baffie’yi “malûmunuzdur” 2001-2002 sezonunda Dostlar Tiyatrosu yapımı “Yarışma” başlıklı oyundan tanıyoruz. Poyrazoğlu, oturmuş, her zaman olduğu gibi baştan yazarak, oyunu Türkçe’ye ve Türkiye’ye uyarlamış. Uyarlarken de takıntılarımızla “asla ve kat’a” başa çıkamayan bir toplum oluşumuzun, kendimizden farklı olanı “asla ve kat’a” kabullenemeyişimizin altını bir güzel çizmiş.

Oyunun konusu
Perde, bir doktor muayenehanesinde açılıyor. Doktoru bekleyen altı hasta var. Bunlardan biri, “tourette sendromu” denilen küfretme takıntısı olan Şuayip Kibar (Bülent Kayabaş); diğeri ellerini yıkamadan duramayan, hiçbir yere dokunamayan Melek Pakyüz (Şebnem Özinal), bir diğeri her sözü, her tümceyi iki kez yineleyen Söğüt Kurugürültü (Berrak Kuş); her şeyi sayan, kafasından süper hızla hesap yapan sayı hastası taksi şoförü Kamil Çakmak (Özdemir Çiftçioğlu) ve çizgilere basamayan, simetriyle kafayı bozmuş Eylül Çimen (Eser Ali)... Veee, evindeki elektriği, suyu, gazı açık bıraktığını düşünen; çantasındaki anahtarı kontrol etmeden duramayan, bakire olduğunu her fırsatta açıklayan sarışın Ermeni Madam Arşaluz Taşaklıyan (Ali Poyrazoğlu)…

Sahnelenişteki açık ileti
Ali Poyrazoğlu, “Tak Tak Takıntı”yı oyun broşüründe: “… takıntılar, alışkanlığa dönmüş çatlaklıklarımız, yaşamımızı işgal eden, ele geçiren alışkanlıklarımız ve tutturuklarımız (‘tutturuklarımız’ın ne demek olduğunu kavrayamadım, ama neyse) üstüne bir güldürü…” olarak tanımlıyor. Gerçekten de, seyirci oyunu izlerken, sahnede takıntılarıyla baş etmeye çalışan karakterlerin öykülerine, bir yandan kahkahalarla gülerken, diğer yandan da: “Yahu, bunların hepsi -ya da şu ve bu- bende de var” diyor. Ali Poyrazoğlu, oyunu sahneleyiş biçeminde de, hepimizin takıntılı olduğunu; takıntılarla iyi geçinmesini öğrenemezsek, o geçinemediğimiz takıntıların giderek ruh sağlığımızı bozacağını işaret ediyor, takıntılarımızla, hatalarımızla yüzleşmemizi sağlıyor. Bir anlamda, onları yenerek kendimizi değiştirmemizi, yenilememizi öneriyor. Bu arada, sahne üzerinde ritim ve temponun tüm oyuncular tarafından gerçekleştirilmesi gerekliliğini de “mükemmelen” sağlıyor.

Yaratıcı kadro
Oyunun ışık tasarımını kim yapmış bilemiyorum, ama tepe ışıkları genel atmosferi tamamlamada ve diğer yönlerden gelen ışıkların gölgelerinin yok edilmesinde hiç etkin değil. Göz içerisindeki renk algılayıcılarına göre üç ana renk olan kırmızı, yeşil ve mavi renklerin karışımı, ışık gücü biraz düşük olan farklı tonlarda cart beyaz oluşturuyor. Tepe ışıklarındaki soğuk-sıcak dengesizliği de bu “cart”lığa doğal olarak destek vermekte. Murat Coşkun’un muayenehanesi, abartıdan uzak, işlevsel ve ayrıntıları incelikli düşünülmüş bir tasarım. Pencereden görünen karşı bina pencerelerindeki aydınlatmayla zaman değişikliğinin verilmesi de hayli akılcı. Metin Coşkun’un kostümlerine de ses etmeyeceğim de, Melek Pakyüz’ünki fazla hastabakıcı/hemşire havasında. Hatta, Şebnem Özinal hem de siyah peleriniyle sahneye girdiğinde “hastabakıcı geldi” etkisi yapıyor. Karakterin titizliği illa beyaz renk ile verilecekse, daha derli toplu bir tayyör kullanılamaz mıydı? Siyah hastane pelerini yerine bir pardösü olamaz mıydı?

Oyuncular
Doktorun asistanında Kerem Coro görevini aksatmıyor. Özdemir Çiftçioğlu, canlandırdığı karaktere kendini yakıştırmış, yaklaştırmış. Şebnem Özinal iyi. Eser Ali, bıraktığım yerden sürekli yukarı tırmanmasıyla beni mutlu etmekte. Berrak Kuş, gövdesinin yapaylıklarla ve gerilimlerle olan savaşını artık kazanmış, yürekten kutluyorum. Usta ve deneyimli oyuncu Bülent Kayabaş, komedide ön plana geçmesi gerekenin gerçekçilik olduğunun fevkalade bilincinde, hareketliliğin esasını doğallığın nasıl oluşturacağının örneğini veriyor.
Ali Poyrazoğlu ise 35. Sanat Yılı’nda oyunun komedi unsuruna olan etkisini gene bütünüyle planlıyor, oyunu gene seyircisinin önünde kontrolü altına alıyor, fiziksel yaklaşımını gene titizlikle saptıyor, Madam Arşaluz’un kendisini fiziksel zorlamasını, ustalıkla alt ediyor.
Çünkü o, fiziksel yapıya dayalı, ağırlığı vücut devinimleri ve estetiğe bağımlı oyun tarzının kontrolsüzce komedi unsurları taşımasının, seyirciyi oyundan uzaklaştıracağı gibi, adaptasyonunu da yok edeceğini çok iyi biliyor.
Bu gerçeği bilmeden oynayan meslektaşlarının gene kafasına kafasına vuruyor. (İş Sanat Kültür Merkezi-İstanbul Salonu / 0212 316 15 76)

Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:39
ÖVÜL AVKIRAN, BEDENİNİ DEĞİŞTİRİYOR: “KASSANDRA”
( Üstün Akmen )


Mustafa ve Övül Avkıran çiftinin İstanbul’a kazandırdıkları yeni öncü performans merkezi Garajistanbul, amacına günbegün ulaşmakta. Oyunların, dans gösterilerinin, konserlerin ve edebiyat okumalarının yeni adresi, garajdan bozma Garajistanbul, İstanbulluların içine sindi, haklı olarak ilgisini çekti. Geçenlerde Garajistanbul’a ikinci kez gittim ve 5. Sokak Tiyatrosu yapımı olan Mustafa Avkıran konsepti “Kassandra”yı izledim.



KİM BU KASSANDRA

Bilirsiniz elbette, Kassandra, Yunan mitolojisinin “felaket tellalı”dır. Priamos’un kızıdır. Apollon Kassandra’yı sever, ona “gaip”ten haber verme gücünü bağışlar. Ama Kassandra, Apollon’un sevgisini karşılıksız bırakınca, o da bağışını lânete çevirir. Yani Kassandra, geleceği önceden görebilecek, ama sözlerine artık kimse inanmayacaktır. Elden gideceğini kimselere anlatamadığı Truva’nın düşmesinden sonra, Agamemnon’un kölesi olur, Mykenai’de onunla birlikte öldürülür



TIPKI…

Ne ilginç değil mi? Güneş Tanrısı ona geleceği görme yeteneğini vermiştir, ama buna karşın kimseyi ikna edemez Kassandra. Çünkü lânetlenmiştir. Tıpkı, küresel ısınma konusunda bizi her gün bıkmadan usanmadan uyaran bilim adamları gibi… Tıpkı, savaş karşıtı olarak on yıllardır halklarını uyaran dünya aydınları, gençleri gibi… Tıpkı, bağımsızlığın temel taşlarını yerinden oynatanlara karşı çıkanlar gibi… Tıpkı, ekonomik koşullar nedeniyle vatan topraklarını haraç mezat satan politikacılara karşı çıkanlar gibi… Tıpkı…



Neyse!..



MUSTAFA AVKIRAN’IN KONSEPTİ

5. Sokak Tiyatrosu’nun, Kunstenfestival 0090 Antwerpen (2006) ve Rotterdamse Schouwburg (2006) uluslararası festivallerine de katılan “Kassandra”sında Mustafa Avkıran, insanlık tarihinin en eski anti-militarist kahramanlarından birinin yalnızlığını; erkeklerin dünyasındaki kadının yalnızlığı, hatta çaresiz insanın ölüm karşısındaki yalnızlığı, savaş karşısındaki yılgınlık ve esaretin zavallılığı olarak ele almış. Kassandra savaşın tüm yenikliğini, tüm acılarını yaşar. Sevdiklerini yitirir, esir düşer, tecavüze uğrar, elinden toprağı alınır; öteki olur, yabancı olur, azınlık olur. Savaşın nedensizliği, karşılaştığı derin acılarla içine işler. Kimseye anlatamaz.



AVKIRAN İLE YEŞİL İKİLSİNİN METİNSEL BAŞARISI

Gülbin Yeşil-Mustafa Avkıran ikilisi, metni kaleme alırlarken hiç kimsenin söylediklerine, kehanetlerine kulak asmadığı Kassandra’nın yalnızlığını, kendi kendisiyle konuşmaları olarak seyirciye geçirmek istemiş ve başarmışlar. Kahramanımızın derin yalnızlığı, gerçekten de Yeşil ile Avkıran’ın metninde kendi içinde devinen bir monolog biçimine dönüşüyor. Mustafa Avkıran ile Övül Avkıran’ın oyunu yönetimi, Övül Avkıran’ın koreografisiyle birleşince, Övül Avkıran’ın bedeni, bedeninin eşlik ettiği müzik aracılığıyla sözel güce kavuşuyor, bedenin sınırlarını ve yaşamın ritmini anlatan bir gösteri oluşuyor.



İNSAN DEĞİL Mİ Kİ…

İnsanlar günümüzde de birbirleriyle anlaşamıyor “malûm”, tartışıyor, boğuşuyor, boğuyor, ölüyor ve öldürüyor. İnsanlar çok güçlü ama, güçleri yetmediğinde kadere boyun eğiyorlar. İnsanlar değil mi kentleri kuran, yapılarla bezeyen, geliştiren, zenginleştiren... İnsanlar değil mi tanrılarla, yarı tanrılarla kan bağı kuran… Kentlere, ülkelere kral olup, bakan olup, başbakan olup, diktatör olup, diğerlerini yöneten…
Yönetirken kahraman, korkak, akıllı, bilge, bencil, hain, ikiyüzlü, güzel, çirkin, pısırık olan...



İnsan…



MUSTAFA AVKIRAN’IN YÖNETİMİ

Mustafa Avkıran “Kassandra”yı yönetirken işte bu insanı ele alıyor, insanı anlatıyor. Anlatırken bireyciliğin, insan tragedyasının, nihilist dünya görüşünün, kozmopolitçiliğin anlamlarının da altını çiziyor. Kemal Yiğitcan’ın huzme ışıkları da, anlatımında kendisine ciddi anlamda yardımcı oluyor.



ÖVÜL AVKIRAN’IN KOREOGRAFİSİ

Genç eleştirmen Eser Rüzgâr’ın “Tiyatro… Tiyatro” dergisi portalındaki yazısında, “Kassandra’nın seyirlik boyunca örgü bir bereyle saçlarını ve saçlarının yaratacağı etkiyi gizlemesi” eleştirisine katılıyorum da, “keman, kanun, ud, ney sesleriyle alaturka nağmeler eşliğindeki antik Yunanlı Kassandra görüntüsünün de örtüşmediği” düşüncesini okumazdan geliyorum. Gösterimde kimi zaman vurmalılar, kimi zaman, tambur, kimi zaman yaylı tambur ile yayılan atmosferin yaratımı sırasında, dinleyici durum saptaması yapıyor, soluk alıyor, sonrasını tasarlıyor. Müzik tasarımı kimin bilmiyorum, ola ki “anonim”… Ama bu atmosfer, kimi kez tam bir akustik dekora dönüşüyor, birkaç nota eylemin yerini belirtiyor. Bazen de, tek amacı bir durumu tanıtmak olan tek ses efektinden başka bir şey değil sanki. Ama Övül Avkıran, sahne üzerindeki zamanı enstrümanları çalan müzisyenler gibi duyumsuyor. Müzikli olarak düzenlenen bu gösterim, Övül Avkıran için, içinde müzik yapılan bir gösterim değildir artık. Sadece, ritmik partisyonu olan bir gösterimdir, hepsi bu. Onun için bu gösterim, zamanı çok kesin biçimde düzenlenmiş bir gösterimdir. Koreografiyi ona uygun döşüyor.



OYUNCU OLARAK ÖVÜL AVKIRAN

Övül Avkıran’ın Kassandra olarak sesinin anlambilimsel derinliği, cisimliliği, kösnüllüğü, müzikalitesi fevkalade. Söyleyişinin biçimsel yetkinliği, tümcelerin uzaya yayılımı, ritim duygusu, titizliği bir oratoryo etkisi uyandırıyor. Övül Avkıran, Kassandra’yı daha iyi belirginleştirmek için, hiç kuşkum yok ki kendi sesinin parametrelerini değiştirme sanatına sahip bir oyuncu. Sadece bedensel tavrını, jestselini, mimiklerini, “psikolojik jesti” değil, yanı sıra sanki Kassandra’nın ses kimliğini de araştırmış gibi. Karışık bir söyleme direndiği noktada fiziksel şaşırtmalara, çığlığın ve şiddetli jestin devingenliğine yaslanıyor. Sesinin bedensel özdekliğini ve onun öngörülemeyen, hatta betimlenemeyen etkilerine dayandırdığı etki yardımıyla, seyircisine doğrudan ulaşma yeteneğini kullanıyor.



DANSÇI OLARAK ÖVÜL AVKIRAN

Dansçı olarak da Kassandra’nın köpürttüğü duygularını, coşkularını bire bir duyumsuyor, ama jestlerinin çabukluğunda hiçbir aykırılığa rastlanılmıyor. Ve seyirci ardından daha dingin ve düşünceli anların geldiği anlık ivmelere alışıyor. Bu türden kısa durgunluklar, izleyicinin düşüncesini kamçılıyor. Böylece Övül Avkıran, beden değiştiriyormuş ya da sahip olduğu bedeni tamamlıyormuş izlenimini veriyor.



Gösterimin bence tek yanlışı, Avkıran’ın giydiği lastik ayakkabı. O ayakkabı, kullandığı kostüme hiç mi hiç yakışmıyor, seyircinin gözünü lekeliyor. Kostümün gömleğindeki düğmeler de göz tırmalıyor



Ama her ne olursa olsun, “Kassandra”da Övül Avkıran, hiç abartmadan deyiveriyorum, övülmeyi hak ediyor.

(5. Sokak Tiyatrosu ● Garajistanbul / Galatasaray – 0212 244 22 90 # 19 ve 20 Nisan Saat 20.00’da; 21 Nisan Saat 15.00’da)


Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:39
Yaşamın amacı, yaşamın kendisidir!

Oyunun yazarı İngiliz Tom Kempinski, 42 yaşında ölen MS hastası ünlü çellist Jacqueline Du Pre'nin yaşam öyküsünden esinlenerek Tek Kişilik Düet'i yazdı. Oyundaki MS'li Stephanie Abrahams'ın yaşamına müzik çok küçük yaşta annesinin teşvik etmesiyle girer. Annesini erken yaşta kaybedince, müzik ve keman çalma aşkına babası karşı koyar. Babasının tüm engellemelerine göğüs geren ve üstesinden gelen Abrahams iyi bir keman virtüözü olur. Yine kendisi gibi ünlü bir müzisyenle evlenir. İkisi de ünlü birer müzisyendir artık. Ancak yaşam onları kötü bir sürprizle karşı karşıya bırakır. Stephanie MS'dir. Tek zorluğu engellilik yani ellerini, ayaklarını kullanamamak değildir. Yaşamı altüsttür. Yeni duruma uyumda zorlanır. Eşinin ısrarlarıyla psikiyatr Dr. Feldman'a gider. En büyük sıkıntısı kemanından uzak kalmaktır. Hayranlık derecesinde aşık olduğu eşini kaybetme kaygısı, herkese ve her şeye karşı duyulan öfkeyle baş etmesi güçleşir. Psikiyatrını da reddeder. Mücadelesi "tek kişilik düet"e dönüşmüştür. Yaşamının amacını sorgular. Dr. Feldman'ın yardımıyla, Tedaviye devam etmeye karar verir.

Multiple Skleroz (Ms) hastalığı nedir?

Bir çoğumuzun bilmediği bu hastalık hakkında biraz bilgi vererek dikkatinizi çekmek istiyorum. MS beyin ve omurilikten oluşan merkezi sinir sisteminin bir hastalığı. Sinirlerin beyine giden veya beyinden gelen uyarıları iletmesini bozan MS, kadınlarda erkeklere göre daha sık görülüyor. Sinir lifleri ve onu çevreleyen miyelin, geride skleroz adı verilen sert alanlar bırakarak yok olur. Hasar gören bu bölgelere plak da denir. Miyelin hasar gördüğünde sinirlerin beyine giden ve belinden gelen uyarıları iletme becerisi bozulur. MS belirtileri başlar. Birçok araştırmacı miyelin hasarının vücudun bağışıklık sisteminin anormal çalışmasından kaynaklandığına inanıyor. Bağışıklık sistemi virüsler ve bakteriler gibi yabancı istilacılara karşı vücudu korur. Ancak MS gibi hastalıklarda ise vücut istemeyerek kendi dokularına saldırır. Bilim adamları miyeline yapılan saldırının nedenini çözemedi. Hastalığın seyri herkeste farklı. Kişiden kişiye ve aynı kişide zaman içinde değişiklikler gösterebilir. Hastalar ataklar (şiddetlenme) ve bunu izleyen düzelme dönemleri (remisyon) yaşarlar. Dünyada 3 milyon, Türkiye'de 35 bin MS hastası var.

Haberci belirtiler…

MS'in henüz kesin bir tedavisi yok. Ancak ilaçlarda önemli gelişmeler oluyor.
Genetik araştırmalar sonucunda üretilen, atakların sıklığını ve ciddiyetini azaltarak özürlülük gelişmesini yavaşlatan uzun süreli tedaviler yapılıyor. Hastalığın habercisi belirtiler şunlarhttp://www.************/images/smilies/C.pngift veya bulanık görme Vücudun bir yarısında veya bacaklarda güç kaybı. Vücudun bir yarısında hissizlik ve duyu zayıflaması. İnce hareketlerde beceri kaybı. Denge kaybı. Kas sertleşmesi, titremeler.Konuşma bozukluğu, pelteklik.

Ve Sahne…

Multiple Skleroz (MS) hastası keman virtüözü Stephanie Abrahams'ı oynayan Ayşen İnci, rolüne hazırlanmak için İstanbul Tıp Fakültesi MS Kliniği'ndeki hastalar ve doktorlarla işbirliği yapmış, hastaların nasıl yürüdüklerini, ellerini, ayaklarını nasıl kullandıklarını izlemiş. İşine saygı gösteren sahnede bir MS’li yi canlandırmak zor olduğundan gözlemlemiş. Yalnız sahnede gerek sol (felçli) elini,gerekte bacak çarpıklığını çok iyi yansıtamadı. Sol felçli eli devamlı değişiyordu.Bunun yanı sıra tekerlekli sandalyeden düşüşleri çok basit ve yapmacık kalmış.

Konu olarak zaten ağır bir trajedinin işlendiği sahneye,rejideki Emin Olcay hareketlilik sağlanması için hiç uğraşmamış, hatta karışmamış. Oyun olmaktan çıkıp,MS hastalığı adlı bir belgesele dönüşüvermiş.Ruhsal bunalımda olan Stephanie Abrahams (Ayşe İnci) yaşadığı bunalım gereği,oyunu ağırlaştırması normal karşılanabilir. Ama Psikiyatrist Dr. Feldmann (Erdoğan Ersever)’i,keşke daha hareketli bir karaktere dönüştürebilseydi. Sahnedeki iki karakterde monoton olunca,tek düzelik ortaya çıkmış. Biri diğerini kapatmamış. Haliyle oyun kasmış. Günümüz Türkiye’sinde çok az bilinen bu hastalığı daha iyi anlamak için,oyun daha hareketlenmesi gerekebilirdi. Anlaşırlılık sağlanabilirdi.

Oyun tek düze gidince,ne konu anlaşılabiliyor,nede sıkıcı olmanın ötesine gidilebiliyor. Oyun başından sonuna kadar düz ve aynı ses tonuyla devam ediliyor. Hastası karamsar olması gerekirken,doktor karamsarı oynuyor. En hararetli tartışmalarda bile,ses tonunda hiçbir değişiklik yok. Dublajlık bir sese sahip olan Erdoğan Ersever’in Psikiyatrist Dr. Feldmann karakterini canlandırırken,ses tonunun arkasına sığınması,hiç ama hiç olmamış. Yetersiz kalmış.

Reji, rahat ve sakin doktor olarak düşünmüş olması normal karşılanabilir. Bunun ötesinde bir psikiyatrist için doğruda algılanabilir. Sağlam duruşlu,sakin ruh doktoru denebilir. Ama bu oyun için psikyatrist daha bir eğlenceli,hareketli olup,MS hastası karamsar abrahams’ı tamamlaması için kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Oyundaki tek mizansen,kalkıp oturdukları sandalyeler ve tekerlekli sandalyenin gidiş gelişleri.

Duygu oyunculuğunun ön planda tutulduğu bu tür oyunlar için,mizanseni bir kenara bıraksak bile,gerek sesin kalkış ve düşüşleri,gerek repliklere göre yüz ifadesi,çok iyi ayarlanmalı ve seyirciye sunulmalıydı. Mimiklerin ve sesin tek düze gitmesi,her olaya karşı alakasızmış izlenimi sağlıyor.

Oyun konu olarak güzel ve önemli bir hastalığa işaret ediyor. Böyle bir hastalığı bilme fırsatı varken,heba olması üzücü.Erdoğan Ersever,Ayşe İnci gibi, oyun öncesi bir meslek sahibiyle görüşmüş,onu gözlemlemiş mi merak ediyorum. Yıllarını vermiş bu ustaların bu projede yok olup gitmeleri,başarısızlık olarak değil,reji hatası olarak görüyorum. Diğer yandan uzun uzadıya giden cümlelerde,ne bir takılma,nede bir anlatım bozukluğu görmedim.

Belgesel sunumuyla Rejide, Emin Olcay.

Bu oyundaki tüm olumsuzluklar için hedef gösterilebilir. Oyunu sahneye koyarken,seyircinin algılaması için rahatlık sağlaması gerekirken, tek düze anlayışıyla oyunu bir çıkmaza sokmuş. Konunun anlaşırlılığı yok olup gitmiş. Abrahams’ın nasıl bir ferçlik geçirdiği anlatılmamış. Giriş gelişme sonuç bütünlüğünü sağlanmamış. Konuya ortadan dalınmış. Betimleme eksik kalmış. Günümüzde çok az bilinen bu hastalığı,oyunun daha iyi anlaşılması için biraz daha fazla işlenmesi gerekiyor. Ses iniş,çıkışlarına dikkat edilip,mizansene ağırlık verilmeli. Her cümlenin hakkı verilerek oynanmalı. Diğer yandan seans değişimlerinde perdenin kapatılıp,tekrar açılması bu arada oyuncuların kıyafet değişimleri iyi düşünülmüş. Yalnız perde açılışı daha kısa tutulmalı. Oyun konudan uzaklaşıp,kopuyor. Hatta perde kapatılmayıp,ışıklar sönse daha iyi olur düşüncesindeyim.

Başarılı sunumuyla dikkat çeken bir dekor anlayışı.

Oyuna en yardımcı öğelerden biri olan dekor,bir ofis odası. Gayet şık döşenmiş,arkası ve üstü tamamen camdan oluşturulmuş. Küçük aksesuarlar,şık masa ve sandalyelerle donatılmış. Arka tarafı bahçe olarak düşünülmüş. Sıkıcı bir ofisten çok insanı ferahlatan bir tasarım düşünülmüş. Görsel bir ofisle Suar Şaylan kusursuz bir iş çıkardı.

Altı seans’a 5 kostüm.

Girişle beraber toplam 6 farklı kıyafeti oluşturan,Abrahams’ı zengin ve eski bir ünlü olduğuna göre şık kıyafetleri başarılı. Ama 3. seanstaki kostüme ayakkabının gitmediğini söylemeliyim. Bunun yanı sıra Psikiyatrist Dr. Feldmann’ın 4. seansında neden takım elbisesi üzerine deri mont geçirildi merak ettim. Son sahnede kıyafet değiştirmese de, genel olarak çok başarılı bir iş çıkaran Serpil Tezcan bu gecenin dikkat çekeniydi.

Değişen seanslarla ,perde öncesi kısılan ve perde sonrası yansıtılan ışıkla üzerine düşen görevi Ayhan Güldağları başarıyla yaptığı inancındayım.

Genel olarak,konu ve teknik ekip çok iyi. Daha iyi olması gereken,reji ve sahnedeki oyuncular. Sadece oyuna biraz daha hareketlilik sağlanıp, Erdoğan Ersever’in Psikiyatrist Dr. Feldmann karakterini canlandırırken, tonlamaları, tek düzelikten kurtulması ve duygu trafiğinin etkiye,tepkiye dönüşmesi.Havada kalıyor. Ayşen İnci’nin, felçli sol elini devamlı değiştirmeyip,bir şekilde sabitlemeli. Tekerlekli sandalyesini kullanımı ve düşüşleri tam oturtulursa, daha güzel olacağı kanaatindeyim.

JaqLee
21-05-10, 20:40
LEVENDOĞLU’NDAN DÖRT DÖRTLÜK BİR OYUN: “INISHMAAN’IN SAKATI”
( Üstün Akmen )


Yedi sezondur oynayan ve yoğun talep gören İstanbul Devlet Tiyatrosu yapımı “Leenane'nin Güzellik Kraliçesi - Leenane’s Beauty Queen”i izleyinceye dek, Inishmaan’ın İrlanda'nın Atlantik Okyanusu'na bakan kıyısında kayalıklardan oluşan, 250 nüfuslu, 9.1 kilometrekare yüzölçümlü, elektriğe 1975'te kavuşmuş, bir kilisesi, bir “pub”ı olan ve bankası bulunmayan küçük bir ada olduğunu vallahi bilmiyordum. Kent Oyuncuları'nda “Inishmore'lu Yüzbaşı - The Lieutenant of Inishmore”u izledikten sonra ise, bu adacıkta geçim sıkıntısının “had safhada” olduğunu, ahalinin inek yetiştiriciliği ve el sanatları ile uğraştığını öğrendim. Martin McDonagh'ı bu kere de yılların tiyatro kuramcısı, eğitmeni, oyuncusu, yönetmeni Ahmet Levendoğlu ülkemize taşıdı. “Inishmaan'ın Sakatı - The Criple of Inishmaan” başlıklı oyun, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda 1 Şubat’ta perde açtı.

ÇAĞCIL TİYATRONUN HARİKASI BİR YAZAR

McDonagh, 1996 yılında yazdığı bu oyunda, Inishmaan’da yaşayan insanların dünyadan kopuk yaşamlarını anlatmakta. Anımsatmak için yineleyeyim, Martin McDonagh (1970), İrlandalı ana babadan Londra'da doğmuş, orada yetişmiş bir "Anglo-Irish" (İngiliz-İrlandalı) bir yazar. 1996'da yazdığı ilk oyunu “Leenane'in Güzellik Kraliçesi” ertesi yıl Londra'da sahnelendiğinde, aynı yıl içinde söz konusu kentte dört oyunu birden sahnelenen o yaştaki (27) ilk oyun yazarı olarak tarihe geçmiş. Uzmanlar onu “Çağcıl tiyatronun harikası” olarak tanımlıyorlar."Harika" olarak tanımlanmasının ek nedeniyse, oyunlarının, yalnızca kimi yaz tatillerinde gidebildiği anayurdu İrlanda'da geçiyor ve o ülkenin kültürünü ve dilini yansıtıyor olması.


MCDONAGH NE ANLATIYOR

Yıl 1934'tür ve Robert Flaherty yönetmenliğinde ABD'li film ekibi Inishmaan'ın da aralarında olduğu üç adadan oluşan Aran Adaları'na gelip “Man of Aran (Aranlı Adam)” adlı bir belgesel çekecektir. McDonagh, işte bu çekimin arka planını anlatır. Esasında öykülenen “Man of Aran”da yer almak için planlar yapan küçük, sakat bir çocuk olan Billy’dir. Cin gibi zeki, ancak doğuştan sakat Billy, Helen ve Bartley kardeşlerle birlikte Hollywood'a kaçma hayaliyle film ekibini görmeye gider. Ama Billy’nin bu gidişi pek öyle kolay olmaz. Manevi teyzeleri Kate ile Aileen'e yalan söyler. Ve film ekibiyle birlikte Hollywood’a götürülür. Billy’nin adaya dönmeyip, Amerika’ya gidişiyle işler karışır, sürprizler birbirini izler. Tam anlamıyla bir kara komedidir McDonagh’ın anlattığı.



LEVENDOĞLU’NUN ÇEVİRİSİ

Oyunu sahneye koyan Ahmet Levendoğlu çeviriyi de yapmış. Levendoğlu, hiç ama hiç kuşkum yok Türkiye’de Türkçe’yi en güzel konuşan, en güzel yazan, en güzel kullanan enderlerimizden. Ayrıca Türkçe ile İngilizce arasında eşdeğerlik kurma ustası bir çevirmen. İki dili, dillerin yansıttığı dünya görüşünü çok iyi biliyor. Diller arasındaki genel ayrımları tanıyor. Kendine özgü çeviri kuramları, giderek kendi içinde çeviri pratiği oluşturuyor. Yorum çalışması olarak tanımlanan çeviri sanatına ve yazarın ışıltılı anlatımına, parlak yorumuyla renkler katıyor. Çevirirken yazarın çevirmene pek de açık olmayan yorum ufkunu ustaca aralıyor, deşiyor, çıkarıyor. Düz ayak yorumla asla yetinmiyor, bire bire yakın karşılık üretirken, yorum gücünü yoğun biçimde kullanıyor.



Gel gelelim, sanıyorum bu kere durum farklı. Durum farklı, çünkü Ahmet Levendoğlu’nun olamazcasına titizlikle hazırladığı oyun dergisinde de açıkladığı gibi, İrlanda dilinin kendine özgü özelliği var. Örneğin, karşılıklı konuşmaların “soru-yanıtlı” bölümlerinin hemen hepsinde, yanıtın başında soru yineleniyormuş. Gramer açısından aykırı kullanım varmış. Sözler/tümceler noktalanmadan, “ve” ile birbirine bağlanarak uzayıp gidiyormuş. Ama bütün bu zorlukları aşmış Levendoğlu. Yaptığı çeviriden mükemmel bir sahne dili olmuş, oluşmuş. Seyirci, “… film çekimi yeni bitti kuşkusuz”, “…şu günde midem hiç bir şey kaldırmaz”, “… başka testler yapıyor olmam gerekiyor”, “… seni ertesi gün göreceğim demek ki yürüyüş için” gibi kulağına biraz ters gelen sözcükleri/tümceleri bu sayede yadırgamıyor.



SAHNEYE KONULUŞ BİÇEMİ

Ahmet Levendoğlu, metnin statüsünü çok, ama çok iyi bellemiş. Oyuncular tarafından boğumlanan, onların sesleriyle ve sahne yorumlarıyla renklenen sözleri, sahne üzerinde dile getirildiği ve yer aldığı biçimiyle çözümlemiş. Metni ve oyunu nedensel bir ilişki içerisinde değil, ama göreceli olarak bağımsız iki bütün olarak ele almış. Tiyatro mimetik göstergelerle dolu bir dünya değil ki! Sahneleyiş biçemini göstergeler yardımıyla oluşan bir anlatı olarak saptamış. Sahne sistemini farklı ritimlerde düzenlemiş. Ritmik çerçeveleri fevkalade hesaplamış. Oyuncuların fiziksel eylemlerini, eylemlerinin kesintisiz çizgilerini beklenen ustalığıyla çizmiş. Oyunun sonunda tüm oyunculara kayalıkları terk ettirip sahneye getirerek, anlatılanlara masal süsü vermiş. Hatta dans tablosuyla masala mucizeyi bile yerleştirmiş.



YARATICI KADRONUN YARATICILIĞI

Ali Cem Köroğlu’nun haşin kayalıklar biçiminde tasarladığı dekor, açıldığında Inishmaan Adası oluyor. Ali Cem Köroğlu, bu kere de özde belirli bir biçimi değil, bir kavramı belleklere ulaştırıyor. Düş gücünü zorlayan, duygu birikimlerini dışa vuran, dramatik yoğunluğu belirleyen, mutlak görülmeye değer bir dekor Köroğlu’nun tasarımı. Ali Cem Köroğlu, kostüm tasarımında da kostümün düşünsel işlemini öne çekmiş, kostümlere anlamsal değer kazandırmış. Önder Arık’ın ışık tasarımı da oyundaki duygu yoğunluğunu, düşünceyi, imajı, zaman ve mekân kavramlarını, atmosferi, derinliği, perspektifi gayet güzel yansıtıyor. Mavi-kavuniçi yan ışıklarsa, üç boyutluluğu fevkalade desteklemekte.



OYUNCULAR

Ahmet Levendoğlu’nun bu oyunda alkışlanacak bir diğer tutumuysa, profesyonel tiyatro yaşamlarına “Inishmaan'ın Sakatı”yla başlayan “okullu” üç genç yeteneğe olanak tanıması. Deniz Gönenç Sümer, Pelin Gülmez ve Mertcan Semerci’ye: “Sahnelerimize hoş geldiniz” demek istiyorum. Deniz Gönenç Sümer, yönetmeninin yardımıyla yarattığı ve figür haline getirdiği Billy’i, izleyicinin düşüncesine bedeninin katılımı ve kendini belli eden devinduyumsal ve duygulanımsal hareketleriyle ulaştırıyor. Bartley’de Mertcan Semerci’nin yarattığı fiziksel varlığın içinde davranmasını şimdiden biliyor olmasına tanıklık etmek, ne büyük bir mutluluk biliyor musunuz? Pelin Gülmez’in fevkalade bir sanatsal şevk yaratma yeteneği var. Beni dinlerse boş versin “sit-com”u falan, daha bir asılsın tiyatroya. İşine heyecan verici büyülenmesi ayan beyan görülüyor yahu! İçinde ince bir eleştirmen taşıdığı da belli. Doktor’da H. Ergun Akvuran ve Kate’de Hanife Şahin görevlerini kusursuz yerine getirirlerken, Sema Çeyrekbaşıoğlu müthiş bir performans sergiliyor. Gılman Kahyaoğlu Peremeci’nin gövdesini tamamen duygularının hizmetinde tutma yeteneği var. Atsız Karaduman, Johnnypateenmike’i iradesinin ve duygularının görünmez ışımaları aracılığıyla seyirciye ulaştırıyor. Seda Yıldız, Babbybobby’e can verirken, Babbybobby’in kabalığına karşın iyi yürekliliğinin altını çizerek, karakterin içsel varlığının her parçasını doygunlaştırıyor, Babbybobby’e derinlemesine sahip çıkıyor.



Uzun lafın kısası, bu oyun her yönüyle izlenmeyi, anasının ak sütü gibi hak ediyor.

(İstanbul Devlet Tiyatrosu – Taksim Sahnesi / Telefon: 0212 249 69 44)



Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:40
İNTİKAM DUYGUSU UYANDIRAN BİR OYUN: “YILDIZLAR ALTINDA CİNAYET”
( Üstün Akmen )

“Hiç Kimse Unutulmayacak” sloganıyla sezonu açan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, “Azerbaycan edebiyatının önemli isimlerinden Elçin’i unutmadık” diyerek “Yıldızlar Altında Cinayet (Katil)”i repertuarına almış. Elçin İlyasoğlu Efendiyev’i (1943) okumuşluğum yoktu, ama gerçekten de öykü, eleştiri, senaryo, tiyatro yazarı olarak ün yapmış biri olduğunu biliyordum. Türkiye’de ve dünyada yayımlanan roman, öykü, deneme, araştırma, yanı sıra sahnelenen oyunlarıyla tanınan ve ülkesinde Başbakan yardımcılığı görevini de sürdürmekte olan Elçin Efendiyev’in bu oyunu, ülkemizde ilk kez seyirci karşısına çıktığınıysa yeni öğrendim.

KONU MU BU
Olasılıkla yalnızlık nedeniyle hafiften kafayı sıyırmış kız kurusu bir öğretmenle, ona olan aşkını tam 18 yıl sonra itiraf etmek üzere öğretmeninin evine gelen psikopat öğrencisinin dramatik ilişkisini anlatan oyunun birinci perdesinin büyük bir bölümü, öğretmenin (yalnızlığın altını çizmek amaçlı) evinde sürekli (doğal olarak orada olmayan) öğrenci ve velilerle konuşmalarıyla geçti. Oyunun seyredilmesi iyiden iyiye zorlaştı, saçma sapan bir kadercilik anlayışının yüceltisiyle “tahammül” sınırlarını aştı. Güya sosyalizm sonrası oluşturulan yeni düzenle birlikte değişim sancıları taşıyan Azerbaycan insanını anlatmayı amaçlayan Elçin, değişen dünya - değişen insan ilişkisinden bihaber, fevkalade ilkel bir oyun yazmıştı ve benim ikinci perdeye dayanmam olanağı kalmadı.



İKİNCİ PERDEYE DAYANMANIN ANLATILAMAZ ZORLUĞU

Neden kalmadı, hemen anlatayım. Bakü’de tek başına yaşayarak kimya öğretmenliği yapan, 41 yaşında, hayatı öğrencileri üzerine kurulu; hayalleri, sevgileri, arzuları yaşadığı dört duvarın arasına sıkışmış bir kadının aşkı ve yaşamı keşfedişinin öyküsünün bence hiçbir özelliği yoktu. Öğrencilerinin sınav kağıtlarını okurken onlarla konuşan, bir gelinlikli oyuncak bebekle dertleşen bu hafif üşütük yalnız kadının evine, bir gece ansızın yağmurdan sırılsıklam olmuş birinin gelmesi, gelenin eski öğrencilerinden biri olması, Delikanlı’nın aradan geçen 18 yıl boyunca kendisini sevdiğini söylemesi hiç mi hiç gerilim yayımı germedi. Kadın, kendini bir rüyanın içinde buldu, bunca yıl yaşayamadığı duyguları yaşatan bu adamı sevdi. Delikanlı’nın ikinci bölümde bir hinoğluhinlik yapacağı belliydi, bunu sezmek için eleştirmen falan olmaya da gerek yoktu. Delikanlı’nın sıradan bir Azerbaycan serserisi çıkacağı, kadını yolmak isteyeceği, giderek kadını aşağılayacağı, Kadın’ın da Delikanlı’yı bir biçimde öldüreceği, yıldızlar altında işlenecek bu lanet olası cinayetin oyunun başında “bir cinayet sorgulasam da terfi etsem” diye hayıflanan karşı dairede “ikâmet etmekte olan” komşu kadının kocası polis memurunun işine yarayacağını birinci bölüm sonunda herkes biliyordu. Yani, bilmek için “kâhin” olmak koşul değildi.



YÖNETMEN NE YAPMIŞ

Konusu, 2000’li yılların başında geçen bu oyunu Melahat Abbasova yönetmiş. Daha doğrusu, olay ve konuşma örgüsünde, oyun kişilerinin birbirleriyle ilişkilerinde en ufak bütünlüğün bulunmadığı bu oyunu yönetmemiş, uzaktan bakmış. Kendine özgü bir sahneye koyma biçemi ve yöntemi saptamamış. Zaten kuru olan eseri satırlar arasında cansız kalmaktan kurtaramamış.



Bu arada, ikide bir salonda herkes neden kahkaha atıyor, bir anlayan varsa n’olur bana söylesin. Oyun içinde bir kıkırdamadır gitmekte ki, sormayın gitsin. Tek başına yaşayan Kadın’ın sokak kapısı devamlı açık. Komşu Adam - Komşu Kadın, Kadın’ın evine yol geçen hanı gibi girip çıkıyor. Delikanlı nedense başka kapıdan geliyor. Delikanlı, Kadın’a mektup yazıyor, dış ses Delikanlı’nın sesi. Kadın mektubu mır mır okuyor. Daha neler de neler oluyor…



YARATICI KADRO DA İŞİN SUYUNU ÇUKARMIŞ

Dekor tasarımını yapan Emra Albayrak Şahin ne yapacağını bilememiş. Siyah fonun önünde taaa tepelere kadar siyaha boyalı iki kitaplık, kitaplığın içinde siyah sırtlı kitaplar ne öyle! Kadın sıradan bir kimya öğretmeni yahu, ordinaryüs profesör falan değil! Havaya toplanan tüller… İkide bir fısss… Sis… Şahin’in yorumu, yorumlaması yok. Böyle dekor mu olur? Dekoratör tekstin özünü, biçimini, teknik açılardan özelliklerini incelemez mi? Nerede yapı, dil, güncellik, kültürel, sosyal etki? Nerede boşluklardan, insan varlığından, alanlardan, hacimlerden, renklerden, malzemeden, ışıktan yararlanma?



Usta kostüm tasarımcısı Feyza Zeybek de işi savsaklamış. Tek tip, üniforma gibi kostümler hazırlamış. Komşu karı – kocanın kostümleri aynı. Delikanlı’nın ikinci giydiği gömlek, pantolon da… Ne biçim iş bu böyle, anlamadım.



Selim Atakan’ın müzik tasarımına sözüm yok da, Mustafa Türkoğlu’nun cascavlak ışıkları tam Allahlık. Belli ki, yönetmen oyun için saptadığı ve uygulanmasını istediği sahne ışıklandırmasını açıklamamış. Açıklamayınca da Türkoğlu ola ki: “Al sana ışıklandırma” demiş. Olmuş bitmiş(!).



OYUNCULAR

Elçin Altındağ’a eh diyeceğim de, Emrah Özertem’e, Ezgi Sümer Yolcu’ya, Radife Baltaoğlu’na, Nevzat Çankara’ya ne diyeceğim bilemiyorum.



Bilebildiğim, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Repertuar ve Yönetim Kurulu üyelerini bu oyunu zorla izlettirmenin yollarını sonuna kadar arayacağım.



Arayacağım ve oyunu onlara sonuna kadar mutlaka izlettireceğim.



İntikamım acı olacak!



▼ ▼ ▼

Söylemeye unuttum, yaşamımda “Yıldızların Altında Cinayet”ten sonra üçüncü kez (diğeri “Çılgın Dünya” idi) bir oyun daha terk ettim: “Sarı Naciye”. Işıklar içinde yatsın Recep Bilginer’in en ünlü oyunlarından biriydi “Sarı Naciye”. Değerli besteci Timur Selçuk müziklemiş ve küçük orkestrayı yönetiyordu. Geleneksel ile çağdaşı, opera biçemiyle yalın söyleyişi harmanlamaya çalışmıştı, ama ne yapalım ki olmamıştı. Yinelemeler… Yinelemeler… Neydi bu? Opera mı? Asla… Müzikal mi? Olamaz… Olsa olsa müzikli oyun. Eda Bingöl’e, Turgut İpek’e, Toygarhan Atuner’e, Bülent Atak’a sözüm yok. AKM’nin konser salonunun dar sahne olanakları içinde Doğan Çelik sahne trafiğinin altını üstüne getirmese belki iyi bir seyirlik olmuş denebilirdi “Sarı Naciye” için. Ama Ferhat Karakaya’nın daha kötüsü olamayacak dekor tasarımına dayanmak kolay olmadı. Ayol dağ köyünde evler yan yana mı olur. Arkadaki o muşamba poster ne öyle! Dekor tasarımına imza atan Gizem Betil o dönemde köylerde, kasabalarda “kara lastik” denilen ayakkabıların kullanıldığını neden bilmez? Işık tasarımını yapan Bülent Darcan yaptığı işe neden daha bir özen göstermez? Beni dinlerseniz, “Sarı Naciye”yi merak falan etmeyin, gitmeyin...




Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:40
BEKLENENDEN ÇOK ÖTE BİR OYUN: SON KUŞLAR
( İhsan Ata )

Sait Faik’i anlamak!

‘‘Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Sait Faik Abasıyanık’ın “Son Kuşlar” adlı hikâyesinden… Geleceği gören Sait faik, günümüz dünyasında yaşananları ta..1951 de söylemiş. Semih Sergen’in, romandan esinlenen oyunun hikayesiyse şöyle; Bir fahişenin umutlarının kırılıp, yok olduğu bir anda, mutluluk birden kapıyı çalar.

Gerçek bir hikayeden yola çıkılmış.

Semih Sergen’in hikayesiyse hayli garip. 70'li yılların sonlarında İzmir Devlet Tiyatrosu'nda oynanacak bir oyunun çalışmalarına başladığı sırada, yaşadığı ilginç bir olaydan sonra kaleme almış Son Kuşlar'ı… Provaların yoğunluğundan ve stresinden kurtulmak için gittikleri barlardan birinde rastlamış kahramanımıza. Ve çok etkilendiği olayı kısaca şöyle anlatıyor yazarımız; "Arkadaşlarla biraz sohbet ettikten sonra bir ara lavaboya gittim. Erkek kadın tuvaletleri yan yanaydı ve tuvaletlerin tavanları yoktu. Yandaki tuvalette bir kadın ağlayarak arkadaşına hayat hikayesini anlatıyordu. Belli ki sarhoştu ama tertemiz bir İstanbul Türkçesiyle dert yanıyordu dostuna. Fakat asıl dikkatimi çeken başından geçenleri anlatırken sık sık Sait Faik'ten söz etmesi, Orhan Veli'den, Neyzen Tevfik'ten mısralar çakıştırmasıydı. Sait Faik'in tadına doyum olmayan güzellikteki hikayesi, eğer duyduklarımı bir oyun halinde sergileyebilirsem ne hoş bir çelişki olur diye düşündüm ve hemen o gece oyunun adını da "Son Kuşlar" koyarak yüzünü görmediğim; tuvalette ağlayan, Sait Faik'in hikayelerinden ve daha pek çok ünlü şairimizin ünlü mısralarını eksiksiz söyleyen acılı genç kızın hikayesini oyun haline getirdim." Herkesin hayatında vardır AŞK !!! ...

Metin havada kalmış.

Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen Son Kuşlar adlı oyun, metin ve sahneleniş bakımından çok basit kalmış. Epik anlayışın hakim olduğu oyunda,basit cümleler ve hiç değişmeyen temposuyla,sıktıkça sıkmış.Reji, metine hiç karışmamış. Bir fahişenin hayatı çok çetrefilli ve dolambaçlı olması gerekirken,gerçek bir fahişe hayatı yansıtılamadığını düşünüyorum. İkinci kez görüşmesinde,adamla konuşmak istemesi hiç ama hiç inandırıcı gelmiyor. Hayat hikayesini bir çırpıda anlatıveriyor. İşin garibi,çalıştığı yerden annesini arıyor. Annesi çalıştığını bilmiyor diyelim ‘‘peki ya paraya ihtiyacınız var mı? Hiç dert etmeyin,ben yollarım zaten yapabildiğim tek şey bu.’’ cümlesinden yola çıkarsak,annesi fahişelik yaptığını biliyor. Peki bir anne,kızının fahişe olarak çalışmasına nasıl müsaade eder? Hadi paraya ihtiyacı var diyelim,olur ya! Zor şartlarda yaşıyorlardır. Hiç bir şey olmamış gibi devamlı annesiyle görüşen kadın,nasıl olurda 5 yıldır çocuğuyla görüşmez? Akıl alır gibi değil. Hikaye’nin hangi şehirde geçtiği muamma. Fahişenin oradan elini kolunu sallayarak çıkması bir sermaye olarak düşünüldüğü zaman imkansız görünmesi bir tarafa,arkasından su dökülerek uğurlanması, yok artık dedirten noktaya getiriyor. Bu bildiğimiz Fahişelerden değil anlaşılan(!)Ayrıntılar yok. Araştırma eksik.Kopuk! Alelacele yazılmış bir metin gibi duruyor.

Oyunculuklar…

Fahişe rolünde izlediğim Serap doğan,bir fahişeden çok ev kadınını oynar havasında. Herhangi bir araştırma,gözlem hak getire. Bir fahişe karakterini canlandırmasına rağmen,olaylara çok sıcak ve sağ duyuyla yaklaşması,bilinç altında yarattığımız bir fahişe karakterine zıt. Brecht’in kuramı neyi anlatıyordu? Sahnede bir hamalı oynamak için hamal olmak zorunda değilsiniz. Dışarıda gözlemlediğinizi sahnede yansıtmalısınız. Tek gerçek,sizin anlattıklarınız yada doğruların tartışması değil,seyirciyi inandırabilmektir. Ödüllü oyuncu serap doğan, baştan aşağıya harap olmuş oyun içerisinde kaybolup gitmiş.

Müzmin aşık Ercan karakterinde izlediğim Sanlı Baykent; varoluşçuluktan uzak,betim ve duygu oyunculuğu adına hiç bir şey veremediğini üzülerek söylemeliyim. Oyunun başrollerinden biri olmasına rağmen,ikinci planda durmak ister gibiydi. Ne tanıştıkları günün heyecanı ve tedirginliği vardı, nede beraber olmaya başladıktan sonraki mutluluk . Ta ki,evlenmek için tekrar döndüğünde biraz gülümsediğini gördüm. Oyunun başından sonuna kadar maske takmış biri gibi dolaşıp durdu.

Satıcı(pezevenk) karakterini canlandırmadaki ustalığıyla, oyunun en başarılı oyunculuğunu gösteren Koray Karaca’yı tebrik ederim. Bakışları ,mizanseni,farklı ses tonları,sahnedeki rahatlığıyla, alkış hak eden,oyunu dinlendiren oyuncuların başını çekiyordu. Emeğine ve yüreğine sağlık.

Oyunun çok kısa bir bölümünde kabadayı karakterini canlandıran Koray Karatürk; ses tonu,mizanseni,ve oyunculuğuyla karakter oyunculuğunun nasıl yapıldığını öğretti.

Haluk Cömert’in oyuna kazandır(ama)dıkları.

Oyunun basit ve tek düzlem içinde olduğuna kendiside inanmış gibiydi. Zira bir mesaj verme ihtiyacı hissetmiyor.

Oyunun dekorundan,metnine,oyunculuklarından tekniğine kadar, hiçbir mesaj yok. Ne Fahişe olmanın getirdiği acı ve hüzün,nede bir gözlemleme metodundan eser yok. Oyunun üzerine düşüleceği gibi bir metinde yok elinde. Basit bir metin yönetmenin suçumu? Hayır! Ama sahneye uyarlarken,hayal gücü ve deneyimi daha farklı olmalıydı.Sanki biraz daha eğilmeli.

En azından yazardan izin alınıp,kesilip biçilerek,keyifli,yani yansıtılması gereken,yok oluşluk,çaresizlik,sonunun bu çaresizliği bertaraf ettiğini anlatan,ümitlerin yok olmayacağı gibi,bir düşünceyle oyun çıkabilirdi ortaya. Oyuncularının üstüne daha çok düşmeli,gerçek bir hikaye gibi sunmalıydı seyirciye.

Boş sahneye oynansa daha iyi olacak gibi.

Işıklar açıldığında,fahişenin sermaye odası,kitaplığı,paravanı,koltuklar ve biblolardan oluşan bir dekor anlayışına gidilmiş. Hikaye yatak odasında başlayıp,aynı yerde son buluyor. Bir sermaye odası için fazla şık. O tablolar ne geziyor orda anlamadım. Paravanı ne için kullanılmış? Oyuncu bir kez olsun kullanmadı orayı. Sermaye odasında kitaplığın işi ne? Ya paravanın başındaki kırmızı püsküller ne öyle. Bir sermaye odasından çok pavyon kulisine benzemiş. Boş sahneye oynansa,bir hüzün tablosuyla karşılaşılabilir,duygu daha iyi yansıyabilirdi. Boş sahnede sadece bir yatakta düşünülebilirdi. Ama Malike Başkan bu oyunla Elit bir fahişe odası canlandırmak istemiş, ama olmamış.

Başarılı kostümler.

Karakterlere tam anlamıyla oturduğunu düşündüğüm,ayrıntıları gözden kaçırmayan Berna Cömert; fahişe ve Ercan karakterinin kostümleri bir yana,kabadayıyı gösterişli ve bir o kadar abartılı yansıtırken, diğer taraftan en zıttı pezevenk karakterinde,beyaz ayakkabısı,çiçekli yeşil gömleği,yüzüğü,kolyesiyle,en ince ayrıntısına kadar düşünmüş, başarısı kaçınılmaz olmuş.

Hüzün karanlıkta gizlidir.

Oyun hüzün acı ve mutluluk barındırıyorsa bu trajedidir. Trajedide,ışığın daha bir kısık oynanması güzel düşünülmüş. Hüzün ve acı daha iyi bir ortaya çıkıyor. Nokta ışıklarda çok başarılı olan ve özellikle klarneti kullanan Orhan Deniz’in yüzüne yansıttığı nokta ışıklarlar çok iyi düşünülmüş. Zeynel Işık kutlanası bir iş çıkarmış.

Müzik’te Levent Ünal’ parça seçiminde mi yer almış bilinmez ama,çıplak ayaklı klarnetçi,müzik odasına tercih edilmiş. İyide edilmiş. Orhan deniz,sahnedeki rahatlığı ve klarnetiyle,oyunun en yardımcı öğesi durumundaydı.

Semih sergen yıllarca Devlet Tiyatrolarında çok başarılı işler yapmış,dizilerin ve Türk Sinemasının başarılı bir ismi. Davudi sesiyle ramazan sofralarımızın vazgeçilmez kişisi.Ömrü uzun olsun.Yalnız edebi kurul,oyun kabullerinde sanki biraz daha tarafsız ve isim önemli değil,metine bakarız demesi gerekiyor. Kabul etmeseler de Semih abileri darılıp,kızacağını sanmıyorum.

Beklentiyle yaşamak insanı sarsar!

İhsan Ata

JaqLee
21-05-10, 20:40
KURTULMAK YOK OLMAKMIŞIN ÜZGÜN KOMEDİSİ: “TİTATİK ORKESTRASI”
( Üstün Akmen )


Metruk” bir tren garı. Eskimiş bavullar, kullanılamaz halde bisikletler, tekerlekler, kırık camlar, bir sürü ıvır zıvır… Adeta bir çöplük. Eski fahişe, yeni hamile Lyubka, garın eski şefi Luko, konservatuvar mezunu olduğunu savlayan çıplak ayaklı Meto, ve milli parkta bakıcısı olduğu Katya adlı ayıyı aç bırakarak ölümüne neden olduğundan sürekli vicdan azabı çeken Dako bu çöplüğün “mensupları”. Eski tren garından ara sıra tren/ler geçmekte. Tren/lerden atılan içki şişeleriyle yaşıyor bu zavallıcıklar. Durmaksızın birbirleriyle didişiyorlar ve tek amaçları geçen trenlerden birinin bulundukları garda durması ve onları oradan alıp başka, bambaşka bir diyara götürmesi.



HARRY HOUDİNİ’NİN GELİŞİ

Ancaaak… Günlerden bir gün, geçen trenlerden birinden kocaman bir sandık atılır. Korkarlar. Oysa sandığın içinden “İskambil Kartlarının Kralı” unvanlı Harry Houdini adında alkolik bir illüzyonist çıkar. Houdini ile birlikte “metruk” gardaki garibanların yaşamı değişecek, illüzyondan ve Houdini’nin yaşam felsefesinden etkileneceklerdir. Dünyamız onların gözünde bir Titanik gemisidir artık ve o geminin içindedirler, onunla birlikte batacaklardır. Houdini günlük alkol dozu uğruna illüzyonu onlara da öğretmek için söz verir. Bu yolla tren gelecek, önlerinde duracak, böylece bu çöplükten kurtulacaklardır. Dersler tuhaflıkları da başlatır. Tren bileti satan ölmüş ayının her gece belirmesi, her biletin 12 Mart tarihini taşıması (benim gittiğim akşam ayın 12’siydi. Oyun metninde 20 Ağustos diye geçiyor. Koper tarihi güncelleştirmiş), 12 Mart’ta trenin gelmesi, trene binmeleri, ancak hiçbir yolcunun olmadığını ve trenin makinistinin de bulunmadığını fark etmeleri ve…



BOYTCHEV’İN DÜŞÜNDÜKLERİ, DEDİKLERİ

Yaşam bir illüzyon mu, yoksa önümüzden gelip geçen bir tren mi? Ya da bizlerde mi Titanik gemisi batarken hâlâ müzik yapan orkestranın birer üyesiyiz? Değilse, dünyaya bir şeyler yapmaya mı geldik? Dünya gerçekten de Shakespeare’in dediğince bir sahne mi, yani rolünü oynayan çekip gidiyor mu? 1950 doğumlu Bulgar yazar Hristo Boytchev iki saat on beş dakikalık oyun boyunca işte bunları sorguluyor. Sorgularken “ölümle birlikte gerçek de sona erer”den yola çıkıp, varoluşa varıyor. İnsanın varoluşunu, somut gerçekliği içinde ve toplumdaki bireyselliği açısından yorumluyor. İnsanın kendini gerçekleştirmesini, insan varoluşunun rastlantılar içinde oluşunu, güvensizliği cımbızlıyor. Boytchev’e göre yaşamını güven altına alabilmek için kitleleşme yoluna giren ve her alanda bir toplumsallaşma ile karşılaşan insanlar ekonomik güvenliliklerini sağlamak uğruna, kendi kişisel özgürlüklerini bırakmaya hazır duruma geliyorlar. Boytchev, varoluşu tek ve bireysel olarak tanımlıyor. Yaşantımız içinde yapmakta olduğumuz seçimleri, saptadığımız ereklerin, seçmesini bizzat yapmış olduğumuz bir değerler hiyerarşisine bağlı olduğunu savlıyor.



MACİT KOPER NE DÜŞÜNÜYOR, NE DİYOR

Oyunun yönetmeni Macit Koper de insanoğlunun yaşamının hep ilerisi için kurulan hayallerinin provalarını yapmaktan ibaret olduğunu öne çıkarmış, ama metinde yaşamın illüzyon ve gerçeğin güzel bir karışımı olarak yorumlanmasına karşı çıkmış. Gerçi, illüzyon diye adlandırdığımız deneyimlerimizin tadı sonradan hangimizin damağında kalmamıştır ki? Kalmıştır kalmasına da, Macit Koper, yaşamı tadı damağımızda sonsuza dek kalacak illüzyon olarak görmediğinden, illüzyonla uyutulmaya karşı çıkmış. Bu noktadan hareketle oyunu istediği noktaya getirmiş.



KOPER’İN İSTEDİĞİ NOKTA

İstediği nokta, yaşamın bir illüzyon olmadığı, gerçeklik olduğu iletisini sağlam temellere dayandırarak vermek. Vermiş de… Yazarın oyuna mekân seçtiği eski tren garından alabildiğine yararlanmış. İllüzyon dediğin gerçekmiş gibi görünen aldatmacadan başka ne ki! Realitenin çarpıtılmış halinin gözler önüne iyice serilmesini kimi yerde grotesk, kimi yerde de interaktif yöntemle sağlamış. Hem içeriden, hem de dışarıdan bir güzel uyutulmamızı sözsüz katkılarla, sözlerin söylenme biçimleriyle oynayarak simgelemiş. Final tablosundaysa, illüzyona uğramış insanların eninde sonunda uyanacaklarının altını bir güzel çizmiş.



IŞIĞI TEKNİK EKİP Mİ AKSATTI

Ersin Aşar’ın efektleri fevkalade başarılı, İlhan Ören’in ışık tasarımına sözüm yok da, benim oyunu izlediğim akşam uygulamada kimi aksamalara tanık olduğumu itiraf etmeliyim. Gala gecesiydi ve Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ndeki ilk oyundu. Işık provası olanağı mı bulunamamıştı, yoksa teknik ekip mi işi savsakladı, bilemem. Özellikle takip spot operatörünün takip spotlarının özelliklerini bilmemesini yadırgadım. Houdini’nin karakterleri tek tek tanıtımı tablosunda, operatör hangi oyuncuyu hangi büyüklükte izleyeceğine bir türlü karar veremedi. Houdini’nin, Titanik gemisi batarken bile orkestrasının hâlâ çalmayı sürdürdüğünden söz ederek Luko’ya, Lyubka’ya, Doka’ya, Meto’ya ellerindeki simgesel enstrümanlarıyla bir orkestra oluşturduklarını düşünmelerini söylemesinden sonra, Beethoven’in 9. Senfonisi’ni çaldırdığı, Koper’in müthiş incelikli yarattığı tabloyu ışıklardaki dengesizlik bozacak, diye vallahi yüreğim ağzıma geldi. Gene de İlhan Ören’in ışık tasarımının oyundaki zaman ve mekân kavramını, oyunun temasını seyirciye aktaracak başarıda olduğunu söylemeliyim. Hemen ardından Nihal Kaplangı’nın kostüm tasarımını övmeliyim.



BARIŞ DİNÇEL’İN DEKORU VE OYUNCULAR

Hüseyin Mevsim’in çevirisi temiz, titiz bir Türkçe’den oluşuyor. Dili, yazarın ışıltılı anlatımına mükemmel uyum sağlıyor, parlak yorumuyla yapıta renk katıyor. Dekor tasarımına imza atan Barış Dinçel ise seyircinin imgesel dünyasını, düşlerini, gerçeklik dürtülerini, estetik duygusunu kırbaçlayan, kamçılayan bir dekor tasarlamış. Barış Dinçel’in dekorunun varlığı hareketle mükemmel birleşiyor, bilinçaltında görselliği devindiriyor.



Dako’da Can Başak, gövdesi ve ruhu arasındaki uyumu bu kere de yakalamış. İç aksiyonu ve dışa dönük hareketleri arasında mükemmel bir birliktelik var. Ahmet Uz, Luko’yu iyi biçimlendirmiş. Burak Davutoğlu Meto’ya dolaysız, sezgisel bir biçem izleyerek yaklaşmış. Bensu Orhunöz, Lyubka karakterine belli ki birbirinden ayrı aydınlık noktalardan bakmış. Lyubka’yı duygu kıpırtılarından filizlendirmiş. Duygu parçacıklarını karanlıktaki parıltılar gibi oyunun içine saçıyor. Özellikle çello tablosunda çok iyi. Naşit Özcan, Hary Houdini’ye dönük tüm yaklaşımları önceden saptamış, anlamış, bunları kontrol altında tutmanın yollarını da bir güzel bulmuş. Rolün gelişimine, koşullara göre, bireysel özelliklerini de kullanarak mükemmel çeşitlemeler yapıyor.

Kısacası, “Titanik Orkestrası” izlenmeyi hak ediyor.

Bu arada, benim de hipnoza tutulmuş halkıma bir önerim var. Eğer İstanbul’daysanız olanak yaratın, gidin ve “Titanik Orkestrası”nı izleyiniz. Daha umut var! Ola ki günü gelecek uyanacak ve gerçeği göreceksiniz.

Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:40
Sadri Alışık Tiyatrosu, Şubat ayından bu yana “Güllü”nün yanı sıra, tiyatroda fars türünü en iyi bilenlerden Çetin Akcan’ın yazıp yönettiği “Bu Aşkta Bi’şey Var” farsını da sahnelemeye başladı.

Fars, hiç kuşkum yok ki oynanması çok zor bir tür. Farklı bir oyunculuk, güçlü bir sahne performansı istiyor. Oyuncunun her hangi biri, bir an bile oyundan kopsa, tempo gıdım aksasa oyun çöküyor. Dolayısıyla, ülkemizde fars yazan pek bulunmadığı gibi, yöneten de, (iyi) oynayan da parmakla sayılmakta. Bu açıdan bakarak ve oyundan, oyuncudan, ışıkçıdan, dekor tasarımcısından önce Çetin Akcan’ın cesaretini alkışlamak gerek diye düşünerek gittim Çetin Akcan’ın oyununa. Farsın, Türk izleyicisinin en sevdiği komedi türü olduğunu da biliyordum, oyunu izlerken aklımdan hiç çıkarmadım.



FARSA DOYDUM ARTIK

Benim Saygın Okurum, size yalan söylemeye hakkım yok… O halde, doğrusunu deyivereyim: Seyirci ne kadar severse sevsin, doğrusu beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Belki de doydum, doyuruldum, bilemiyorum, fars türü oyunlar artık beni pek gıdıklamıyor. Ama doğrusu keyifli bir oyun seyrettiğimi söyleyebilirim.



ÇETİN AKCAN’IN YAKALADIĞI KONU

Çetin Akcan, 10'uncu evlilik yıldönümlerinde birbirlerine sürpriz yapmak isteyen evli bir çiftin başından geçen komik olayları kendine konu edinmiş. Hakan (Özgür Özgülgün), karısı Selin’in (Sibel Turnagöl) kendisini aldattığı “zehabına” kapılır, esasında kendi başına çözebileceği basit kuşkusunu arkadaşı armatör Harun (Atilla Sarıhan) ile paylaşır, mahallenin sivri akıllı dedikoducusu Abidin’i (Cengiz Küçükayvaz) de dedektif olarak görevlendirir. İşler de türün gereği bundan sonra karışır, içinden çıkılmaz olur, finalde çözülür.



SAHNELENİŞ

Çetin Akcan, türü iyi bilmesinin de katkısıyla metni tıkır tıkır kurgulamış. Karakterlerin tuhaf durumlarla savaşını işlemekte olan konuyu sahnelerken, oyuncuların oyun biçimlerinde mantıklı, doğal ve gerçekçi olmalarını, abartıdan kesinlikle kaçınmalarını da istemiş. Sağlamış mı, işin o tarafını sonraya bırakayım. Metinde kullandığı Türkçe’ye sözüm yok, bu nedenle Abidin’in: “… çok büyük dolar” demesini Cengiz Küçükayvaz’ın dil sürçmesine bağlıyorum. Bu arada, aynı Küçükayvaz rapor tutarken madem ki not defterinde saati belirtirken: “… 17.09.17” diyor, o halde koluna bir saat takmasını öneriyorum. Tiplerden çok durumlar üzerinde durarak, gülünçlüğü sağlamak adına olay dizisinin sağlamlığından doğal olarak feragat ettiğini söylüyorum, ama oyun temposunu yüksek tutmayı başardığının da altını çiziyorum. Hakan’ın Selin’den kuşkulanmasında, hatta en yakın arkadaşının karısını ayartmasında kocanın duygularını değil, seyircinin duygusunu esas alarak fars rituelini “bihakkın” yerine getirdiğini ise görmezden gelmiyorum.



IŞIĞIN AYDINLATMAYA DÖNÜŞÜMÜ

Çolpan İlhan’ın kimonoları, Faruk Saraç’ın Levent Ünsal’a giydirdiği kostüm zevkli ve güzel. Özkan Koçyiğit-Harun Özden-Murat Özer üçlüsünün ışık tasarımı kötü. Üçü bir olmuşlar da, sahne gerisindeki panoya düşen kocaman üçgen gölgeyi nasıl olmuş da görememişler, hayret! Kullanılan spotların açıları ve tipleri en az yerleşim açıları kadar önemli değil midir açıkça sormak isterim. Açılar, sahnedeki oyuncunun oturmasına, ayakta durmasına, seyirciye göre ayarlanmamış. Dolayısıyla ışık tasarımı yok, sahneyi aydınlatma var.



OYUNUN DEKOR OLMAYAN DEKORU

Oyunun dekorunu Pierre Cornemau yapmış. Bana sorarsanız keşke yapmasaymış. Gördüğüm en başarısız sahne dekorlarının ön sırasında yer alacak bir tasarım. Dekorun amacı salt olayın geçtiği mekânı yansıtmak mıdır Monsieur Cornemau? Oyuncunun kabullendiği, kavrayabildiği, yabancılık çekmeyip hareketlerini kısıtlamadığı yer değil midir dekor? Cengiz Küçükayvaz’ı yer darlığından olsa gerek, çitin üzerinden zıp zıp atlatmak mıdır? Ortam yaratıp oyunculuk ve tekst uyumunu yansıtmak değil midir dekor?



ACABA MONSIEUR CORNEMAU YANITLAR MI

Bilmiyorum Monsieur Cornemau bu soruları yanıtlar mı. Ama bana sorarsanız, dekorun oyunla bağlantısı yok. Kendi içinde de bağlantısı yok. Arka plana gerilen, her tarafı kırış kırış, sol tarafı büklüm yapmış muşamba poster ne öyle? Hizmetçi Ayşe, terliğini Abidin’in arkasından fırlatıyor, terlik muşamba panoya değiyor, muşamba üzerindeki panoramik “manzara” dalgalanıyor… Oyuncu, dekoru asla kontrolü altına alamıyor, olayların bağlantısını ve kendi arasındaki uyumunu saptayıp uygulayamıyor.

OYUNCULARIN BAŞARILILARI VE DE BAŞARISIZLARI

Başak Koyuncuoğlu-Ömer Yiğitoğlu ikilisi, jandarma komutanı ve eri olarak görevlerini yapıyorlar. Dinler mi bilmem, ama Koyuncuoğlu’na bağırırken tonlamasına dikkat etmesini söylüyorum. Ortans Kıvanç, gerek Romen Falcı Kadın’da, gerekse Japon Kızı Sato’nun anasında komedyenin görevinin sadece karakteri ortaya koymak olmadığının altını çiziyor. Atilla Sarıhan, Harun’da lehçesiyle, dengeli oyunuyla göz doldurmakta. Özgür Özgülgün, farsın karşıtlıklar arasındaki bağlantının vurucu olarak kullanılması olayı olduğunu bilmediğinden, Hakan’a can üfleyemiyor. Melda Gür, “dizi dizi inciler”den eksik olmasın zaman ayırmış, hizmetçi Ayşe Kadın’ı yaratmış. Yaratımında, zihnindeki karakteri kontrol altında tutarak oyunculuğunu konuşturmuş. Levent Ünsal, Hakan’ın yardımcısı “yalaka” Murat’ı mükemmel canlandırıyor. Komedide birincil koşulun gerçekçilik olduğunun bilincinde Ünsal. Bu açıdan kendisini kutlamam gerekiyor, kutluyorum. Ancak, “bi’teviye”yi “biteviye olarak, “çalışacak” sözcüğünü de “çalışecek” olarak “telaffuz” etmemeli derim ben. Tiyatromuzun “plastik yüz”lerinden Melih Ekener başarılı mizahi anlatım ve anlayışını bu kere de rahatlıkla sergiliyor.



TURNAGÖL SES TONUNDAN MI KAYBEDİYOR

Sibel Turnagöl, hiç düşünmeden ifade etmek istiyorum güzel bir kadın. Sahnede onu fiziksel mükemmelliğiyle seyretmek, doğrusu estetik açıdan seyirciyi kıvandırıyor. Yıllar önce sinemaya başladığında: “İşte Türk sinemasına Avrupai bir yüz” geldi diye içimden geçirmiştim. Ama tiyatro başka. Tiyatroda ses ve sözcük vurguları çok önemli. Tiyatroda, oyun kişisinin sesi, oyun içindeki kimliğinden çok daha fazla bilgi aktarıyor. Ses, bir ileti taşımak ya da kurgusal bir kişinin durumunu belirtmekle kalmıyor, rolün bazı bedensel ve/ya da karaktere özgü özelliklerinin göstergesi gibi işliyor. Birilerinin tiyatro sevdasına karışmak ne haddime! Ama Turnagöl kızım, tiyatro yapmakta direnecekse, söylediklerimi mutlaka dikkate almalı ve bana darılmamalı, kırılmamalı, çalışmalı.



CENGİZ KÜÇÜKAYVAZ DENİLİNCE

Abidin’i canlandıran Cengiz Küçükayvaz’ın hiç kuşkusuz tanrı vergisi bir sahne sempatisi var. “Plastik yüzlü”. Seyirciyle çok sıcak bir diyalog kuruyor. Hiç düşmeyen sahne performansıyla gerçekten övülmeyi hak ediyor. Doğru ve iyi oyunculuk peşinde olduğu da belli. Ama kulağına fısıldamak istediğim bir nokta var: “N’olur abartıyı abartma…“

(Sadri Alışık Tiyatrosu – Beyoğlu / Telefonlar: 0212 292 39 19, 0212 292 39 20)


Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:41
Aşk, bazen vazgeçmektir:
( Üstün Akmen )


Tiyatro olgusunu popülerleştirmek ve dolayısıyla geniş kitlelere sevdirmek amacıyla yola çıkmış bir topluluktur Tiyatro Kedi. Özellikleri olan tiyatro adamı Hakan Altıner ile yapımcı İpek Kadılar Altıner'in, kendilerine özgü bir bayrak açtıkları kurumdur. Tiyatro Kedi'yi kurarken, "tiyatro gibi tiyatro" yapma kararını vermişler, andını da içmişlerdir. Tiyatroyu bir illüzyon, bir arınma aracı olarak görürler. Seyirciyle buluştuklarında, bir öykü anlatmaktır ilkeleri. Özveride bulunarak kendilerini seyretmeye, oyun izlemeye gelen seyirciye, tiyatrodan soğumalarını önleyecek, tiyatroyu sevdirecek yollar, yöntemler ararlar ve bulurlar. Ucuza kaçmazlar, asla belden aşağıya vurmazlar, sadece bir öyküyü paylaşırlar. Zafer Ergin gibi, Nedret Güvenç gibi, Toron Karacaoğlu gibi, Arsen Gürzap gibi, Can Gürzap gibi, Ayda Aksel gibi "çok özel" oyuncuları seyircileriyle buluştururlar.

Çok şakacıdır İpek Kadılar Altıner
Ne yalan söyleyeyim, Tiyatro Kedi'ye özel bir yakınlığım vardır benim. Hakan Altıner de, İpek Kadılar Altıner de dostumdur. Oyunlarına çağırırlar, "inşallah iyi çıkmıştır da haşin haşin eleştirmem" diye dualar ederek giderim. Oyundan sonra birbirlerine: "Allah beterinden saklasın" deyip, yönetmenine ya da oyuncusuna veya yapımcısına: "Mükemmeldiniz" diyenlerden; "düşman kardeş" olmamak uğruna, sadece beğendiği oyundan söz edenlerden olmadığımdan, yapımlarını zaman zaman eleştirdiğim de olur. Vallahi gıklarını çıkarmazlar, hatta teşekkür bile ettikleri "vakidir". Eleştiri yazılarımdan yararlanmışlar mıdır? Orasını bilemem. Bilebildiğim, İpek Kadılar Altıner'in her kere oyun öncesinde: "Allah insaf versin(!)" diyerek sırtımı sıvazladığı, beni salona öyle uğurladığıdır.

Yeşim Salkım iyi bir Ilsa olmuş mu?
Tiyatro Kedi, 2005-2006 sezonunda sahnelediği ve başoyuncu Atacan Gümüş'ün askerliği nedeniyle ara verdiği "Casablanca"yı, 2007-2008 sezonunda dekorundan rejisine, kostümünden Ilsa'sına yeniledi. Ilsa'da hiçbir oyunculuk deneyimi olmayan, oyunculuğun ritmini ve temposunu birbirine karıştıran Sibel Bilgiç'in yerine, yaşamındaki özel jetler, helikopterler, limitsiz kredi kartları bir anda yok olan; sonrasında İlker İnanoğlu ile evlenip boşanan; şimdilerde kuaförü Rasim Lök'le yeni bir ilişkiye adım atan, magazin basınının güncel gözdesi, anımsadığım kadarıyla on civarında albümü bulunan pop müzik şarkıcısı Yeşim Salkım'ı almış. İyi mi etmiş? Bakacağız efendim.

Sahneden senaryoya, senaryodan sahneye
Felaket içinde kendini var eden, yitiren, yeniden bulan bir aşkın ekseninde dönenen, 1942 yılında çekilmiş "Casablanka (ya da Kazablanka)" filminin Murray Burnett ve Joan Alison'ın "Everybody comes to Rick's" adlı tiyatro oyunundan uyarlandığını biliyordum ve doğrusu Tiyatro Kedi yapımı yenilenmiş "Casablanca"yı uzun zamandır merak ediyordum. Cenk Taşkan'ın ilk versiyondaki on dört özgün bestesi on bire inmişti, dönemin unutulmaz "jazz swing" parçaları Önder Bali gibi bir değerin elinde daha bir yoğrulmuştu.

Popüler olmak oyuncu olmaya yeter mi yetmez mi?
Oyunu izlerken baktım ve tanık oldum ki, Hakan Altıner, sahneye koyuş biçemi olarak yeğlediği, filmin senaryosundan yola çıkma çizgisini değiştirmemiş. Cenk Taşkan'ın özgün müzikleri caz formatında. Blues, Swing, Bebop, Cool, Third Strem… 2005-2006 yapımında da değindiğim gibi, Hakan Altıner gene caz müzikli oyun yapmanın riskini göğüslemiş, caz müziğinin ruhu sayılan emprovizasyonu bu kere de düşünmemiş. Hiçbir sözüm yok… Ne haddime karışmak! "Müzikli oyun"da ya da "müzikal"de ses yükselticilerin işi ne, anlayamadım, ama öyküyü gene olabildiğince gerçekçi, etkileyici ve aynı zamanda klişelerin dışında kalarak anlatmaya çalıştığına tanık oldum. Gel gelelim, kusura bakmasın, Yeşim Salkım ne öyle yahu? Yeşim Salkım da, aynen Sibel Bilgiç gibi ritmin davranıştan doğduğunu, davranıştaki her değişikliğin sonunda, ritmin de değiştiğini bilmiyor, bilemiyor. Tıpkı Sibel Bilgiç gibi, kemiklerinin, kaslarının, derisinin bilincinde değil. Benlik duygusu öne çıkamıyor ki, yükseklik, alçaklık, genişlik, darlık gibi soyut kavramlar, vücudunun yaşayabileceği boyutlar haline gelsin. Düz gitmeyi, saparak ilerlemeyi, geri gitmeyi, dönmeyi, kaçmayı bilmiyor ki, davranış biçimleri elde etsin.

Nerede Emel, nerede Ilsa?
Oysa, 1996 yılında ilk sinema oyunculuğu denemesinde, "Eşkıya" filmindeki Emel tiplemesiyle beni nasıl da mest etmişti Yeşim Salkım? Ama tiyatro sahnesi başkaaa, kamera karşısı başka. Bana inanmayacaksınız belki, ama er meydanı da denilen tiyatronun sahnesine çıkınca, şarkıcı Yeşim Salkım doğru dürüst şarkı dahi söyleyemez olmuş. Bu ülkenin gelmiş geçmiş en önemli müzisyenlerinden, müzikalin genel müzik direktörü Önder Bali'nin de kulaklarını örümcekler kaplamamış mı sana! Ayıkla pirincin taşını. Yeşim Salkım'ın kendine özgü solunum tipi yitmiş, solunum refleksi bitmiş. "Fausset" denilen Yeşim Salkım'da pek sevdiğim "kafa sesi" gitmiş, göğüsten çıkardığı "bas-medyum" bir ses oluşmuş.

Özenli-özensiz Türkçe kullanmak
Müzikal metne imza atan İpek Kadılar Altıner'in şarkı sözlerini başarılı bulduğumu ilk yapım ile ilgili yazımda da belirtmiştim. İpek Kadılar Altıner'i yürekten alkışlıyorum. Repliklerin ardından müziğin, müziğin ardından repliklerin girmesi, seyircinin dikkatini canlı tutmasını sağlıyor. Kutluyorum. Yalnız geçen yazımda atladığım küçücük bir serzenişim olacak, o da özenli Türkçe kullanmamasında. "…tebessümünle…"nin karşılığında, aynı hece sayısındaki "… gülümsemenle…"yi kullanmak zor değil ki! Bu eksiği gelecek çalışmalarında gidereceğini biliyor ve inanıyorum. Bu arada, özenli Türkçe kullanımındaki eksikliğe genel metinde de (çeviri kimin bilemiyorum ve de sormuyorum) rastlanıldığının altını çizmek istiyorum. "Tavsiye ederim" yerine "öneririm" denilmesi de hiç zor değil.

Tavandaki pervaneler nereye gitti?
Azerbaycanlı Kahraman Nazirov'un koreografisi bu kere de iyi. Dans eden oyuncuların vücutla teknik donanımlarını bir armoni içinde toplamayı yeni oyuncularla da başarmış. Özellikle "Cheek to cheek"li "step" tablosu başarılı. Dekor tasarımını yapan Barış Dinçel piyano, kontrbas ve bateriden oluşan müzik grubunu iyi yerleştirmiş de, klavyeyi gene yabancı malzemeyle kaplayıp, inandırıcılıktan uzaklaştırmış. Sazlardan oluşan duvarlar da, bence Rick'in barına pek yakışmamış. Haaa… Sahi! Geçen sahnelenişte bara gerçek bir Afrika havası şırıngalayan tavandaki vantilatörleri neden kaldırmış? Kostüm tasarımcısı Sadık Kızılağaç'ın da, Casablanca'ya yeni gelen Ilsa'ya neden o cart kırmızı "sahne kostümü"nü yakıştırdığını anlayamadım. Sabahın saat onunda barda buluşmaya gelen Ilsa'nın beyaz, alabildiğine dekolte giysisi ne öyle ayol? Casablanca'nın en ünlü ve de en şık barının müzisyenleri siyah gömlek mi giyer Allah aşkınıza? Emir Uğurçağ ise, ilk sahne ışık tasarımı uygulamasında, üzgünüm ama başarılı değil. Yeşim Salkım, soffitto'dan ('sofito' değil) huzme altında "Vazgeçemem Senden"i okuyor, yüzü gölge içinde, omuzları aydınlanıyor; Laszio'nun yanına gidiyor, bütünüyle gölgede kalıyor. Sahnede bölümlenen her nokta yeterli şiddette, uygun açılarda ışıklandırılamıyor. Dolayısıyla derinlik, atmosfer, üç boyutluluk da hak getire…

Oynayış
Binbaşı Strasser'de Abdül Süsler vücut dilini, ses tonunu bu kere olabildiğince düzeltmiş. Mehmet Ulay, Komiser Renaulut'da iyi. Sam'da Kartal Kaan'ın o güçlü sesine ne olmuş anlayamadım. Bir de barın arkasında durup neden her konuşulana kulak kabartıyor, biri bana anlatabilseydi de mizanseni çözebilseydim. Lazslo'da Cenk Tunalı bu kere de çok mekanik. Barış Berker (Steve) ve yeni oyuncular Dilek Aba (Yovnne), Elif Çakman (Donna), Ebru Gülünay (Maria) görevlerini titizlikle yapmaktalar. Atılgan Gümüş ise, Rick Blaine'e dogmatikleştirmeden, gene doğru bildiği yöntemle can veriyor. Sesi de fevkalade iyi. Hele hele "Üşüyor musun" başlıklı şarkıda Gümüş'ü dinlemenizi öneriyorum. Size de "Casablanca"yı izlemenizi, sonrasında benimle tartışmanızı… (Tiyatro Kedi - Profilo Kültür Merkezi / Telefon: 0212 216 93 14)

Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:41
KADINLARINA BIYIKLARINI SÜPÜRGE ETMİŞ ERKEKLERİN OYUNU: “TERSİNE DÜNYA”
( Üstün Akmen )


Yüzyıllar önce, ilkel komünal topluluklarda zenginlik de fakirlik de ortakmış. O dönemde her şey, ama her şey kabilenin devamı için yapılırmış. Dolayısıyla birilerini sömürmeye ya da başkalarının emeği üzerinden geçinmelerine gerek yokmuş. Sonracığıma, insanlık tarihindeki ilk büyük devrim, yani tarım devrimi olmuş. Ve ilk kez çalışanların geçinmeleri için gerekli olanın kat be kat üstünde “artı ürün” ortaya çıkmış. Bu artı ürün, zamanla birilerinin elinde toplanmaya başlamaz mı? Başlamış. İşte bu başlangıç, sınıflı toplumların taşlarını döşemeye de ön ayaklık etmiş. Hani kitaplar; avcılıkta, bir kabile vahşi hayvanla savaşırken, kabilenin gereksinimini önemsenirmiş derler… Yoook, tarım daha bireysel yapılabiliyormuş. Burada kabile değil, sadece o sınırlı topluluk olurmuş. Ve daha çok çalışıp, çok, daha çok çalışılıp, daha çok kazanılır olunmuş..

KADINLARIN YENİLGİSİ

Tarım ile birlikte hayvanların saban sürmede kullanılması da dahil, erkeklerin kıllı kollarının gücü öne çıkmış. Kadınlar ise, bu ürünleri işlemek üzere eve gönderilmişler. Fakat, bu o dönem için doğal bir iş bölümüyken, sınıflı toplumlarda bir cinsin diğer cins üzerindeki üstünlüğü sağlanmış. Soy ve miras kadınlar üzerinden belirlenirken, erkekler üzerinden belirlenir olmuş. Kadınlar toplumsal üretimde doğrudan yer alamamaya başlamışlar. Bu da, kadınların tarihsel yenilgisine yol açmış.



ORHAN KEMAL YARATICILIĞI

Orhan Kemal (15 Eylül 1914 - 2 Haziran 1970) Ustamız, 1986 yılında yazdığı “Tersine Dünya” romanında insanların bu rollerini ters yüz etmiş. Ancak, salt gülmece amaçlamamış Usta. Emeğiyle geçinen yoksul insanların sıkıntılarını, özlemlerini, tutkularını, sözün kısası "Orhan Kemal'in İnsanları"nı eşsiz yaratıcılığıyla ve de değişik bir anlatım biçimiyle sergilenmiş. Mustafa Gültekin de almış, Orhan Kemal'in karakterlerinin köklü ve yerli oluşunu gözden uzak tutmadan; Orhan Kemal gerçekçiliğini, anlatımını ve didaktik öğelerini asla savsaklamadan tiyatroya uyarlamış. Bakırköy Belediye Tiyatroları da tutmuş, Turgay Kantürk yönetiminde sahneliyor Yanılıyorsam lütfen bağışlayın, ama daha önce tiyatro için böyle bir uyarlamanın yapıldığını anımsamıyorum. Ersin Pertan, 1994 yılında film yapmıştı, biliyorum. Kulağınıza fısıldayayım, pek berbattı.



ESERİN KONUSU

Bitirim Leyla’nın, gecenin zifiri karanlığında mahalleye naralar atarak dalmasıyla başlıyor oyun. Evlerde, karılarını sabırla bekleyen bıyıklarını süpürge etmiş, ömürlerini kadınlarına adamış, çamaşır, bulaşık, yemek üçgeninde ömrünü törpüleyen erkekler var. Olur mu, demeyin. Olmaz olmaz! Olur, olur!..

Hele eser Orhan Kemal’in ise her şey olur. Erkek egemen dünyanın figürleri bu kez kadınlar. Üçkâğıtçılık yaparak kocası Süleyman’ın (Levent Tülek) ve oğlu Cemal’in (Alican Yücesoy) geçimini sağlayan Bitirim Leyla (Gül Onat) oyunun eksenini oluşturmakta. Süleyman, Leyla'nın dayağına, şiddetine maruz kalsa da, sevgisinden gram eksiltmeyen, saf, namuslu bir ev erkeği. Mahallenin sempatik kabadayısı Sarı Leman (Nurhayat Atasoy) ve bir tekstil fabrikasının muhasebecisi Hayriye’ye (Didem Germen Aydın) kapılanmış, ev işlerinde mahir Doğu kökenli Palabıyık Hasan (Mert Asutay) eserin önde gelen karakterleri… Bitirim Leyla'nın bir mahalle kargaşasının ardından hapse düşmesiyle her şey değişiyor. Yoklukla, yoksullukla, olanaksızlıklarla cebelleşen, ama fevkalade saf bir hayat süren “eski” gidiyor, yerine kısa süreçte en kısa yoldan para kazanıp sınıf atlama telaşında, her türlü yanlışı kabullenen “yeni” geliyor. Bitirim Leyla da “yeni”ye uyacaktır çaresiz. Bu yeni zaman tiplerinin bir gece eğlencesinde olanlar olur, gecede silahlar konuşur.

TURGAY KANTÜRK’ÜN REJİSİ

Turgay Kantürk, kenar mahallede gözlenen toplumsal hareketliliği gülmece diliyle eleştiren oyunu, müthiş bir dinamizm ve hiç aksamayan bir ritimle sahneye taşımış. Farklı kültürlerden gelen karakterleri kenar mahallede buluşturan Orhan Kemal’in bu karakterlerinin hayata bakışını da, tiyatro diline aktarmayı başarmış. Oyuna, sadece kadın ve erkek rollerini değiştirilmesi olarak sığ bakmamış. Yabancılaştırma efektinin gerisindeki fevkalade ciddi sorunu seyirciye aktarmış. Erkek egemen dünyada kadına verilen rolün tragedyasını amaçlayan Orhan Kemal’in ereğine, ibret verici güldürü öğeleriyle hizmet etmiş. Sıkıcı “black-out”lar yerine araları müzikle, dansla doldurarak tablo değiştirtmiş. Müziği, oyuncuların girmek zorunda oldukları mekânda, ama müziğin kendi eylem alanında kurmuş. Davuldan, açılıp kapanan makaslardan, birbirine vurulan sopalardan sözü, sözlerden jesti yakalamış. Koreograf Pınar Ataer’in de katkısıyla gerçekten dört dörtlük bir reji elde etmiş. Ama keşke oyunun bir yerlerinden hiç değilse yarım saatini kesseymiş…



YARATICI KADRONUN DİĞERLERİ

Turgay Kantürk – Emrah Eren imzalı şarkı sözleri gayet başarılı. Prosodi bozukluğu yok. Murat İpek’in ışık tasarımını oyun açılışı için eleştireceğim. Oyun açıldığında, Ayçın Tar’ın kestirmeden çözüm ürettiği dekoru bir anlamda bozuyor. Tam ışıklandırma yaptığından olsa gerek, seyirci mekânı anlayamıyor. Sarı Leyla’nın girdiği yer mahallenin meydancığımıdır, yoksa bir hapishane koğuşu mu? Hele polisler de ranzaların arasından girince… Oysa, sadece ortaya soffitto’dan ışık verse, bence meseleyi çözecek. İki yandan kullandığı mavi (kobalt) ışığa tablo değişimlerinde oyuncuların geç girmesi ise, elbette İpek’in kusuru değil. Ama bakkal sahnelerinde sahnenin sağını da aydınlatmasına ne gerek var?



Gönül Sipahioğlu’nun kostümleri iyi. Ayçın Tar’ın dekoru da süssüz püssüs, iyi çözümlenmiş. Tolga Çebi’nin müziği tek kelimeyle mükemmel.



OYUNCULAR

Önder Bulut’u, Esra Pamukçu’yu, Mehmet Rıza Leki’ni, Gülru Pekdemir’i, Görkem, Gönülşen’i, Şirin Ç. Taşpınar’ı, Doğacan Taşpınar’ı, Tugay Mercan’ı, Muhammet Çakır’ı, Yelda Baskın’ı, Füruzan Aydın’ı, Tuğçe Kıltaç’ı, Muhsin Kurtaran’ı görevlerini heyecanla yapan adlar olarak birer birer anmalıyım. Ali Rıza Kubilay, Güneş K. Eren, Alican Yücesoy için “iyiler” diyeceğim. Gülce Uğurlu, ses tonunu, dolayısıyla diksiyonunu ayarlayamadığından söyledikleri anlaşılamıyor. Özden Çiftçi, hiç kuşkum yok ki, yaratıcı imgelemi olan bir oyuncu. Zeyno Eracar, Başgardiyan’ın tutkularını seyirciye ustaca aktarmakta. Didem Germen Aydın, dikkat çemberini gene iyi yaratmış. Bu sezon, “Günün Adamı”ndan sonra, “Tersine Dünya”daki Muhasebeci Hayriye canlandırmasında da, dikkat çemberini küçük bir ışık huzmesi gibi içten duygularının rahatça doğup gelişmesinde kullanıyor. Mert Asutay, mükemmel bir Palabıyık Hasan yaratmış, özel olarak kutlanması gerek. Nurhayat Atasoy, yer yer abartılı olsa da, Sarı Leman’a yakışmakta. Deneyimli oyuncu Gül Onat, Bitirim Leyla’nın nasıl duyumsamak zorunda olduğunu ya da duygularının hangi biçime girmesi gerektiğini pek düşünmemiş, ama gene de Gül Onat gibi oynuyor. Levent Tülek ise, Süleyman’a dönük olası tüm yaklaşımları bilmiş, anlamış ve bunları mükemmel kontrol edebiliyor. Çok da dengeli… Kas sistemi de tam bir uysallık içinde.



Ne yalan söyleyeyim, Levent Tülek bu kere özel alkış hak etmekte.

(Bakırköy Belediye Tiyatroları / Yunus Emre Sahnesi – Telefon: 0212 661 38 94 / 6, 14, 19, 20, 27, 28 Nisan Saat 20.30’da; 15 Nisan’da 15,30’da)



Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:41
TİYATROMUZUN YENİ DON KİŞOT’LARINDAN ESKİ FARS: “KARMAKARIŞIK”
( Üstün Akmen )


Ali Sunal’ı, inanın bana on yılı aşkın bir süredir mercek altında tutuyorum. “Şaban ile Şirin" oyununu yanılmıyorsam 1996-97 sezonunda izlemiştim. "Propaganda", "Banka", "Okul" gibi filmlerini de seyrettim. “En Son Babalar Duyar” başlıklı TV dizisinde de pek iyiydi. "İkinin Biri" adlı oyun ile Sadri Alışık Ödülleri’nin “Komedi Dalında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu”luğuna değer görüldüğünde, inanın ki pek sevindim. Ayrıca, Afife Jale ve Selim Naşit ödüllerine de aday gösterildi. Meğer şimdilerde yapımcılığa bulaşmış. Ankara Ekin Tiyatrosu’nun kurucularından Tarık Güvenç’in İstanbul’da kurduğu Donkişot Tiyatro ile Ray Cooney’in ünlü "Karmakarışık-Out of Order"ını sahnelemekteler. Nazım Hikmet’in dediği gibi “ölümsüz gençliğin ‘son’ şövalyesi” bunlar. “Güzelin, doğrunun ve haklının fethine çıkmışlar”. “Önlerinde mağrur, aptal devleriyle dünya; altlarında mahzun, fakat kahraman Rosinant'ları”, yani tiyatro tutkuları… Böyle bir çabaya, ilk oyunları dahi izlenilmeksizin alkış tutulmaz mı? Ben tutarım! Tuttum da…



SABUN KÖPÜĞÜ, MABUN KÖPÜĞÜ… BU OYUN GİŞE YAPAR.

Alkış tuttum ve tiyatroların özverilerle, büyük güçlüklerle ayakta durabildiği ülkemizde, yediden yetmiş yediye insanları düşündürtmeden güldürebilecek, sabun köpüğü mabun köpüğü, gişe yapabilecek böyle bir oyunu repertuarına alarak bir kez daha sahneye taşımalarını eleştirmekten kaçınmaya özen göstererek ve düşünerek karar verdim. Hatta, ortam gereği saygıyla karşıladım. Ama hiç değilse iyi kotarılması koşulumdu, zira profesyonel bir yazardım ve yaptığım işi, amacına uygun olarak en iyi biçimde sonuçlandırmaya çabalıyordum. Elbette kendime özgü düşüncelerim, eğilimlerim, ilkelerim vardı, ortam mortam, ana, baba, gardaş/arkadaş falan tanımamalı, değerlendirmelerimi düşüncelerim, eğilimlerim, ilkelerim doğrultusunda yapmalıydım.



1991’in Şubat ayında Dormen Tiyatrosu yapımı olarak izlediğim, yanılmıyorsam 2005-2006 sezonu oyunu olarak da Eskişehir Belediye Tiyatrosu’nda gene Haldun Dormen yönetiminde sahnelendiğini bildiğim bir “vodvil/fars” örneği olan “Karmakarışık”ı, vallah billah işte aynen bu duygu ve düşünceler sarmalında izledim. Buyurun sonuçları efendim.



OYUNA KORKARAK GİTTİĞİMİ İTİRAF EDİYORUM

Fars ya da vodvil denilen oyun türü, bilindiği gibi, doğaçtan yaratılan güldürü öğesine dayanmakta. Kaba bir mizah anlayışı, kalıplaşmış karakterler, olmayacak durumlar, gereğinden fazla abartı… Bunlar farsın olmazsa olmazları sayılıyor, elbette bilirsiniz. Eee... Tür böyle n’apalım! Yapacak bir şey yok da, kaba tiplemeleri ve inandırıcılıktan uzak olay örgüleri, sadece paldır küldür açılıp kapanan kapılar, kendiliğinden kapanan pencereler, hızlı girip çıkmalarla dinamizmine kavuşturulmaya kalkışılırsa ve oyun oyunculuktan yoksun bırakılırsa, vodvil/fars, estetik açıdan komediye oranla pek zayıf, hatta solda sıfır kalmaz mıydı? Ne yalan söyleyeyim, oyuna korkarak gittim.



EMRE TÖRÜN’ÜN YÖNETİMİ

Haldun Dormen oyunu, bu kere Kemal Uzun ile birlikte dilimize çevirmişti. Neden, raftaki çeviriyi yeniden çevirmişler elbette bilemezdim, ama 90’lı yıllardaki Haldun Dormen çevirisinde yer alan, bugün için kimi pörsümüş sözcükleri yeni çeviri metninden nasıl olmuş da çıkartmamışlar ne yalan söyleyeyim için için eleştirdim. Çevirisinin güncelleşmemiş olmasını eleştirdiğim ve 1980'li yıllarda Thatcher döneminde bir bakanın (ilk yapımda galiba başbakan yardımcısıydı) İşçi Partisi'nin sekreterlerinden biriyle bir gecelik kaçamak yapmak üzere bir otel odası tutmasıyla başlayan, kentin manzarasını da gecelerine katmak isteyen çiftin, perdeyi açtıklarında cama sıkışmış bir cesetle karşılaşmalarıyla karmakarışıklaşan oyunu Emre Törün, farsın gerektirdiği matematiği savsaklamadan ve gerekli sahne trafiğini sağlayarak, koreografik komiklikleri Haldun Dormen’in ilk yapımından alıntılayarak da olsa başarıyla sahneye taşımıştı. Sahneye taşırken, farsın önemli öğesi "gerçek içinde saçma" komiğini hiçbir yabancılaştırmaya yaslanmadan vermeyi de başarmıştı. Durumları en yalın haliyle geliştirmiş, gerekli olan fevkalade hızlı ritmi sağlayarak, seyircinin bu sayede mantık arayışını engellemişti.



YARATICI KADRONUN YAPTIKLARI

“Gel bakalım oyunun diğer yanlarına eleştirmen efendi,” derseniz, Kaan Güreşçi’nin dekor tasarımından başlamak isterim. Eklerim: “Pek de iyi değil,” derim. Neden: “Pek de iyi değil” diye sual edecek olursanız, “Güreşçi, öncelikle oda kapısının yerini yanlış kullanmış,” diye yanıtlarım. 1991 yılındaki yapımda, dekor tasarımcılarının başbüyücügillerinden Osman Şengezer, yanlış anımsamıyorsam oda kapısını soldan içeri açıyor, oda kapısı açıldığında odanın numarası bile görünüyordu. Sahne önüne aldığı gardırop/dolap ise, cesedin saklandığı tablolara bu yapımdaki gibi sorun yaratmıyordu. Diğer taraftan, odanın görkemli olmamasını eleştirmemi lütfen beklemeyiniz benim Saygın Okurum. Emre Törün, oyuna bir replik ekleyerek sorunu akıllıca çözmüş. Ulaş Yatkın’ın ışığı ise tipik mi tipik fars ışığı. Cascavlak ve fazla beyaz. Duygu Kabaçam, bilinçli bir kostüm sentezi yaratmamış. Bakanın karısı, gecenin o vakti otele o kıyafette mi gelir a Canım Efendim? Bakanın kostümü öyle mi olmalı? İngiltere’de otel müdürü öyle mi giyinir? Neyse!..



OYUNCULUKLARA GELİNCEEE…

Gazanfer Ündüz, Gazanfer Özcan & Gönül Ülkü Tiyatrosu’ndaki yardımcı oyunculuklarına hiçbir şey katmadan Otel Müdürü’nü canlandırmakta. Londra’daki bir otel müdürünü değil, adeta Sirkeci otellerinden birinin kâtibi gibi… Richard Phillips’te Volkan Ünal, kontrolün, zamanlamanın, oyuna yaşamsal disiplinle hazırlanmanın oyuncunun vazgeçilmezleri olduğunun bilincinde. Doğal fizikselliği dış aksiyonu mükemmel yansıtıyor. Ünal’ın tiyatrocu kimliğine ve komedi oyuncusu gömleğine hayran olmamak olanaksız. Tiyatrokare’den tanıdığım Deniz Oral (Ronnie), Garson’da Ali Uyandıran, gerçekdışılığın yansıması sırasında, doğrusu oyuncular arasındaki emniyet ve güven duygusu pekiştiren bir oyun vermekteler. Ama Ali Uyandıran’a artık bir çift sözüm var: N’olur “Bizimkiler” dizisindeki “Halis” tiplemesinden kurtulsun. Mandy Harmon’da Yasemin Öztürk, sahneye gerçekten estetik bir tat salıyor. Öztürk, belli ki “okullu”. Dolayısıyla, onun komedinin oluşmasını ve komik karakter yaratımındaki özelliği daha bir belleyeceğine inanmam gerekmekte. O bir okullu ise; farklılığının, kişiliklerin yanında, çeşitli fiziksel özellik ayrımının belirginleşmesinden kaynaklandığını elbette biliyor olması kaçınılmaz. Ammaaa… Her şeyden önce aman sözcüklere, vurgulara dikkat! Bundan böyle “dal:kavuk” demek yok, sözcüğün doğrusu “dalkavuk” çünkü…



ZEYNEP GÜLMEZ İYİ YOLDA

Cansın Özyosun’a “kötü” diyemeyeceğim, ama tiyatro sahnesinde Hizmetçi’yi canlandırmanın TV’deki “dizi dizi incilerde” rol kesmekten, örneğin “Pelin”i oynamaktan çok daha zor olduğunu ve tiyatronun çoook çalışma gerektirdiğini anımsatacağım. Kırılmak, darılmak yok! Cansın Özyosun’dan kendisini geliştirmesini beklemek, anamın ak sütü gibi hakkım benim. Hemşire Gladis’te Nurkan Törün, bu rolün altından pekâlâ kalkmakta. Olanak bulabilirsem kendisini Tiyatro Ti yapımı “Başkan ve Hayalet”te de izlemek isterim. Yolu açık Törün’ün. Zeynep Gülmez, Oyun Atölyesi’nde izlediğim “Cimri”deki Mariane tiplemesi ertesi “amca” olarak söylediklerime “itibar” mı etmiş, yoksa kendi kendini mi düzeltmiş bilemiyorum, ama Suzan Phillippe’yi belirginleştirdiğini, sesinin parametrelerini değiştirme sanatında başarıya ulaştığını açık yüreklilikle söyleyeceğim. Bu arada, Emre Törün’ün zor olduğuna inandığım “Ceset” rolüne bir anlamda beden dilini de katarak “can vermesini” kutlamadan edemiyorum. Ceset’e inanılırlığından hiçbir şey kaybettirmiyor. Emre Törün’ün her komedi oyuncusunda pek rastlanmayan bir tür yeteneği olduğu kesin.



ALİ SUNAL FİLİZ VERİYOR

Mercek altındaki Ali Sunal’a gelinceee: George Pigden’in doğallığını seyirciye aktarırken, yapay bir takım fiziksel illüzyonları fevkalade başarılı bir biçimde ön plana taşımayı başardığını söylemeden edemeyeceğim. Oyundaki sıradan tabloları ciddiyetle algılamakta Sunal. Ciddi yöne mizahi açıdan eğilebilmeyi başarması, genç oyuncunun ilerisi açısından daha ciddi anlamlarda umut vermekte. En azından beni gönendirmekte, iyiden iyiye ümitlendirmekte.





Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:41
TÜRKER İNANOĞLU’NUN GÖNLÜNDE YATAN ASLAN: “ROMANTİKA”
( Üstün Akmen )


Film yapımcısı Türker İnanoğlu, Maslak'ta Darüşşafaka Cemiyeti'nin sahibi olduğu mekânda, yap-işlet-devret modeliyle hazırlanmış çok amaçlı bir projeye imza attı, İstanbul'un, İstanbullunun özlemine yanıt verebilecek nitelikte bir “Show Center” inşa etti. Kısa adı “TİM” bu gösteri merkezinin. TİM, 2010 kişilik ana salonu, 800 metrekarelik kablosuz internet bağlantı olanağı sunan şık ana fuayesi, 5 sinema, 1 tiyatro salonu, cafè/barları, restoranı ve 5 mağazasıyla hiç kuşkum yok ki İstanbul'un en son teknolojiyle donatılmış, en yeni sanat, kültür, konferans ve eğlence merkezi. İlk gittiğimde, içimden: “Hay kesene, emeğine bereket Türker İnanoğlu,” demiştim, dün gibi anımsıyorum.

İNANOĞLU’NUN İÇİNDE YATAN ASLAN

Böylesi bir gösteri merkezini İstanbullulara bir anlamda armağan eden 51 yıllık başarılı sinema filmi, televizyon programları/dizileri yapımcısı Türker İnanoğlu’nun içinde meğer bir de başka aslan yatarmış. Aslan yatarmış da, bugüne değin o aslanı sahneleyeceği yeri bulamazmış. Neymiş bu aslan? Müzikal yapmak… Kafasında bir öykü kurgulamış. Kökleri Osmanlı hanedanına uzanan, varlıklı ve gün görmüş bir ailenin Harvard'da öğrenim görmüş oğlu ile çalgıcılıkla geçinen bir Roman ailesinin kızının aşkı. Yani, “malûm” aşağıdakiler-yukarıdakiler öyküsü. Eee, ne de olsa iki aile arasındaki kültür, görgü, düşünce ve yaşam tarzı farklılıkları da seyirciyi gıdıklar ya!.. İnanoğlu, bu sıranın sıradanı öyküyü tutmuş, 100’ün üstüne çıkan “dizi dizi incilerden” “Cennet Mahallesi”nin senaristlerine vermiş ve: “Alın bu öykümü, içimdeki aslanımı ortaya çıkartın, müzikal yapın,“ demiş. “Romantika” başlıklı müzikli oyun işte böylece ortaya çıkmış.



HALDUN DORMEN’İN EMEKLERİ

Böylece bir müzikli oyunun gerçekten ortaya çıktığına inanırsan aldanırsın benim Değerli Okurum. Çünkü, Resul Ertaş ve Yaşar Arak adlı senarist kardeşlerim, oturmuşlar oyun metni değil, senaryo yazmışlar. Müzikli oyunun burlesk ile hafif opera türlerinin birleşiminden türediğini bilememişler. Bu türün nitelik ve nicelik bakımından çok çeşitlilik gösteren bir tür olduğundan haberleri yokmuş. Ve bırakın dünyadaki örneklerini, büyük olasılıkla bu türün bizdeki öncüsü ve “en büyüğü” Haldun Dormen‘in yapımlarının hiçbirini, ama hiçbirini DVD’den, videodan dahi olsa izlememişler. Yılların ustası Şakir Gürzumar da, bu entipüften ötesi “senaryo”yu alıp, sahnelemeye kalkışmış. Dolayısıyla, Haldun Dormen’in emekleri de “heder” olmuş, silinmiş, gitmiş.



İŞİ HAFİFE ALMAK

Şakir Gürzumar dostum, başına bela aldığı bu “senaryo”da “olay” sayılan senaryo öyküsü örgüsüne sanırım müzik ve dansı katık edersem işi kotarırım diye düşünmüş. Bana sorarsa hata etmiş. Aksiyon gevşek, olaylar dizisi hepten zevzek. Haydi öz aramayalım, ama bu kadar da sığ beğeniye yönelinilmez ki be birader!..



Diğer taraftan ikide bir “pıs” diye koyuverilen sise ne amaçla neden görmüş, anlayamadığımı itiraf etmeliyim. Sonra Melek Baykal’ın ve Çağla Şikel’in parmak şakırdatmayı öğrenmeleri bu kadar mı zordu ki, ellerini başlarının üstüne kaldırıp parmaklarını halden hale sokuyorlar, işin orasını da kavrayamadım. Polislerin dansında “ahttp://www.************/images/smilies/crazy.gifa:yiş” sözcüğünün “asa:yiş” olarak söylenmesini düzeltmemesinin nedenini de vallahi bilmiyorum. Müzikli oyunun özgün müziğini yapan Cengiz Onural / Bora Ebeoğlu’na sözü getirirsem, onlara da temeli eğlendirici, hafif müziğe dayandıracağım diye müzik işi de böylesine hafife alınmaz ki deyiverip, kimseyi bu konuda daha fazla üzmeden kenara çekileceğim.



KÖROĞLU BİLE İŞİNİ ŞİŞİRMİŞ

Son yılların gerçekten başarılı dekor tasarımcısı Ali Cem Köroğlu, bu kere seyirci ile oyun arasında etkileşimi sağlayamayan, fevkalade işlevsiz bir sahne düzeni kurmuş. Özellikle yalı tablosundan “Çöplüktepe” tablosuna geçişlerde geniş aralıklı “black-out”ları engelleyememiş. Sahne arkasındaki deniz manzarası, görünenle görünmeyeni verme açısından bence hatalı. “Çöplüktepe”, “Karakol”, “Dodo’nun Yazıhanesi” tablolarında seyircinin imgesel dünyasını müthiş bozuyor bu manzara. Işık tasarımının ustası Yakup Çartık’ın bu eksikliği görmezden gelmesiyse hayli ilginç. Tan Sağtürk’ün koreografisi için “dans olsun diye dans olmamalı” tümcesini kullanacağım, belki beni anlar. Hale Eren’in kostümleri için “eh” kıvamında deyip geçeceğim de gene kendimi tutamıyorum, söylemeden duramıyorum: O kadar para harcatmış, Güllü ile Berrak’a gelinliği giydirmişsin, gelinlik altına birer ayakkabı mı aldıramadın yahu Hale Hanımcığım!..


GELELİM OYUNCULARA

İlginçtir bu müzikli oyunda kimse şarkı falan söylemiyor, orkestra da yok. Küçük bir saz grubu var, ama onlarda köşede sinmiş durumdalar. Hoparlörlerden ses geliyor, biri stüdyo kaydından bangır bangır şarkı söylüyor, oyuncu da ağzını açıp kapatarak, şarkı söyler gibi yapıyor. Bu arada Şakir Gürzumar’a sormak isterim: “Akademi Türkiye Yarışması”nda başarısıyla tanınan Özgür Çevik’e şarkı söyletmeyeceksen Yiğit rolünü neden verdin?” Öyle ya, başka oyuncu mu kalmadı da, oyuncu olarak fevkalade yeteneksiz olan bu müzisyene rol veriyorsun? Çağla Şikel, iyi niyetle elinden geleni yapıyor, ama eninde sonunda bir tiyatro oyuncusu değil Çağla Şikel. Müzikal oyuncusu hiç değil. Elinden bu kadarı gelebiliyor, n’apalım!



“ROMANTİKA”YA GİTMEYİN

Sinem Ergin ve Engin Akyürek “vasat”. Zeki Alasya, Buket Dereoğlu, Tarık Papuçcuoğlu, Şeyla Halis, Kazım Akşar, Veysel Diker oyunu renklendirmek için çaba gösteriyorlar. Usta oyuncu Melek Baykal, dizide kullandığı ve seyircinin artık bezdiği o “mahut” “mayhoş beşuş” yüz ifadesini kullanmayı sürdürmekte. Serhan Arslan ve Erdem Baş şimdilik ileride iyi olacak gibi görünmekteler. Sema Aybars’a yazık edildiği bence kesin bir gerçek, bu rolü kabul etmekle Sema Aybars’ın kendine yazık ettiği ise ayrı bir gerçek. Yeşim Gül Akşar ve Ali İpin yaka mikrofonlarını unutup alabildiğine bağırıyor, böylece ciddi anlamda kakofoniye neden oluyorlar. Alona Atamer’in fiziğine laf ettirmem bilesiniz. Ama hepsi o kadar!



Bir bilgi daha vereyim, oyun sonunda TİM’den değişik semtlere İETT otobüsü var. Yani “Romantika”yı seyretmek üzere TİM’e ulaşmak ve TİM’den dönmek fazla sorun değil. Ulaşmak ve dönmek sorun değil sorun olmasına da, bana sorarsanız siz siz olun 50 YTL’nizi katletmeyin. “Romantika”ya gitmeyin. Romanlara çok meraklıysanız Hacı Hüsrev’e, Sulukule’ye, Dolapdere’ye falan gidin…



* * *

Bu köşenin Saygın Okuru, biliyor musunuz bilemem, geçen hafta İstanbul’dan Kiev’in Taras Şevçenko Ulusal Opera ve Bale Tiyatrosu geçti. Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda iki akşam Ludwig Minkus’un müziğiyle “Don Kişot”u sahneleyen 100 yıllık topluluk, sanatsal ve teknik üstünlüğüyle izleyenlerin gözlerini kamaştırdı. Dekoru, kostümü, koreografiyi, falan boş verdim; Ukrayna Devlet Sanatçısı baş balerin Elena Filipyeva’nın eşsiz zarafetini ve virtüöz tekniğini izleyebilmiş olmayı İstanbullular için gerçekten büyük bir şans olarak değerlendiriyorum. İlk perdedeki “Brisé”si, üçüncü perdedeki “pirouette”si, olağandışı “demi-pointe”leri baleseverler için bir ziyafet niteliğindeydi. Vladimir Çuprin’in oyunculuk gösterisinin, Sergey Sidorskii’nin “pas de deux”lerdeki başarısının, “glissade”larının ve tüm kadronun uyumunun uzun süre unutulmayacağından eminim. Gösteriden çıkarken, içimden: “Kaçıranlar ne kadar hayıflansa yeridir,” diye geçirdim.


Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:41
DÖRT KADININ YAŞAMA TUTUNMA SERÜVENLERİ: “KADİFE ÇİÇEKLERİ”
( Üstün Akmen )


Bakırköy Belediye Tiyatroları, çok katmanlı ve çağrışımlara açık bir metin olan Paul Zindel’in “Kadife Çiçekleri” adlı oyununu oynamakta. Şimdi büküp boynunuzu, bana soracaksınız: “Pekiii, ‘Kadife Çiçekleri’ gerçekten zor bir oyun mu?”



Ayol, tiyatroda kolay mı var?



İNSANIN İÇİNİ BURKAN BİR ÖYKÜ BU ÖYKÜ

Mutsuz, pesimist, agresif, hırçın Beatrice (Cihan Bıkmaz), biri epilepsi hastası Ruth (Nazan Koçak), diğeri bilime tutkun, içine kapanık Mathilda ya da kısaltılmış haliyle Tillie (Yonca Cevher Yenel) adlı kızları, “Cici Hala” (Cihan İnan Bekar) dedikleri yaşlı bir kadın ve de kafeste besledikleri Tillie’nin edindiği küçük tavşanla birlikte yaşamaktadır. Yaşam, dört karakterin dördünü de emzirememiştir. Zindel, bu yaşama tutunma savaşımını, karakterlerin yaşamdaki öfkelerini neredeyse Tennesse Williams ya da Anton Çehov veya Martin McDonagh tadında işlemiş. İnsanın içini burkan bir öykü bu, gel gelelim yeni değil. Beatrice’nin yoğun acısının; acısını, öfkesini en yakınlarından çıkaran Beatrice’nin dramının, yeni olduğunu elbette kimseler savlayamaz. Oyun güncelleştirilmiş olsa dahi...



ÖYKÜ YENİ OLMAYINCA…

Eeee… O halde? Öykü yeni olmayınca, ne yapmalı? Çok iyi sahneleme olanakları yaratmalı ve çok iyi oynanmalı. Örgüyü öyle örmeli ki, Beatrice merkeze alınmalı, diğer karakterlerin tamamen kişisel olan dramları bu merkezin çevresine yerleştirilmeli. Tiplemeler öyle seçilmeli ki, sabun köpüğü olmamalı. Sanırım aynen böyle düşünmüş yönetmen Kadriye Kenter. Düşündüğünü fevkalade ciddiyetle, titizlikle, en küçük ayrıntıyı kaçırmaksızın uygulamaya da koymuş. Ama tempoyu tutturamamış. Bir oyun metninin çözümünün ayrıntılarda olduğuna inanmış inanmasına da, “black out”lar da oyunu iyiden iyiye hantallaştırmış. İlk nazarda önemsiz gibi görüneni, bütünün ayırt edici özelliği olarak ortaya koyamamış. Yapıtın somut öğelerinde yuvalanan “anlamsız” ayrıntıları iyi tanıyamamış. Keşke, her gösteren dizgeyi kendi içinde değere kavuşturmayı deneseymiş. Keşke, sesli yanıtlar arasaymış. Denememiş, aramamış. Dolayısıyla oyunun geri kalan tüm öğelerini ilgilendiren bir amplifikatör oluşturamamış.



BAKIRKÖY’ÜN YARATICI KADROSU GENELLİKLE İYİDİR

Ayçın Tar, gayet güzel bir dekor tasarlamış. Siz ben değilsiniz ya, gidip görürseniz çok iyi de diyebilirsiniz. Ama Ayçin Tar’ın dekoru ne yalan söyleyeyim perde açılır açılmaz seyirci ile oyun arasındaki ilk etkileşimi, ilk alışverişi şıpınişi sağlayan bir öğe niteliğinde. Bir de ocağın içine, yandığını imleyen bir kırmızılık koysaymış!.. Neyse! Koyar belki. Gönül Sipahioğlu’nun tasarladığı giysiler de “matlup”a uygun. Ancak sormak istediğim bir şey var: Okuldaki törene gitmekten cayan Beatrice, giydiği ayakkabıları çıkartıp, neden eski ayakkabılarını giyiyor, anlayamadım. Tolga Çebi’nin müziği mükemmel. Işıklar içinde yatsın Nüvit Özdoğru’nun çevirisi pırıl. Murat İpek’in ışık tasarımı oyunu anlamayı kolaylaştırmakta. Ancak, aydınlatılan nesne zaman zaman iyi kontrastlanmamış. Gene de, yanılmıyorsam saklayacak hiçbir şeyi olmayan bir dramaturginin beyaz ve Brechtisyen ışığını benimsemiş İpek. Bu ışık tasarımı, kimi yerlerde, örneğin Ruht’un kriz geçirdiği sahneler sonrasında (annenin kızını sakinleştirmeye çalıştığı bölümleri kastediyorum) bir İtalyan Rönesans’ı resminin kösnül ve güneye özgü ışığını Brechtisyen ışıkla birleştirdiğinde, usçulukla öznellik arasında mükemmel bir uzlaşma sağlıyor. Dolayısıyla Murat İpek kutlanmayı hak ediyor.



OYUNCULAR BAŞARILI

Gülru Pekdemir, kısacık Janice Vickery canlandırmasında görevini yerine getirmekte. Kadriye Kenter onu neden o denli güldürmüş, işin o tarafını bilemem. Jonice, şımarık mı, hasta mı? Cici Hala’da Cihan İnan Bekar’ın performansına da diyecek yok. Cihan Bıkmaz, tam profesyonelce “rolden asla çıkmıyor.” Doğalcı olduğundan varlığına inanmamız gereken o karmaşık kişiyi, o karmaşık Beatrice yanılsamasını asla bozmuyor. Ancak, sarhoş Beatrice’in ayaktaki tablolarını Kadriye Kenter ile birlikte yeniden gözden geçirmeliler demekten kendimi alamıyorum. Bir de “telaffuz” yerine “telafuz” dememeli. Haaa, unutmadan deyivereyim, krizi sonrası Ruth’u okşarken elini elbisesinin (hırkasının) üstüne koyuyor: “… buz gibi olmuşsun” diyor ya… Bence elini Ruth’un çıplak tenine dokundurmalı. Elbise üstünden üşüme anlaşılıyorsa, Ruth’un çoktan ölmüş olması gerekiyor. Öyle değil mi ama? Nazan Koçak, esasında sara hastası olan, ancak annesinin baktığı hastalardan birinin ölümüne tanık olmasının benliğini sarmaladığı ölüm korkusuyla yaşayan enerjik, delidolu Ruth karakteri için bir duygulanım kuramından yola çıkıyor. Sınırları çok belirgin bir oyuncu tipi için geçerli olan bu kuramı başarıyla yerine getiriyor.



YONCA CEVHER YENEL’E DİKKAT

Mathilda’da genç oyuncu Yonca Cevher Yenel, Mathilda’nın olgularını o kadar güzel değerlendiriyor ki, işi Mathilda’nın içsel modelini başarıyla kavramaya kadar götürüyor. Dolayısıyla rolü duyumsuyor Yonca Cevher Yenel. Mathilda’nın umudu simgelemesi dışında, oyun metninin altında yatan karakterindeki içsel yaşamın gizli anahtarını buluyor. Sürekli yoğunlaşma halindeyken dikkatini hiç yitirmiyor. Sonuçta, belki de kendini ikna teknikleri kullanarak Mathilda ile özdeşleşiyor. Belki de, başkasıymış gibi davranarak dış dünyayı kandırıyor. Nereden bilebilirim, ola ki Mathilda ile arasına bir uzaklık koymuştur. Mathilda’yı okuduğu, onunla alay ettiği, istediği gibi role girip çıktığı da rahatça savlanabilir. Nereden bakarsanız bakın, neresinden tutarsanız tutun Yonca Cevher Yenel, seçtiği kodlamaya ve kabul ettiği oyun konvansiyonlarına fevkalade hâkim. Hareket ve diksiyon egemenliği sayesinde, eylemleri gibi sözceleme durumları tasarlayarak metne ayrı bir anlam kazandırıyor. Diksiyonunu gerçeklik etkisi yaratma çabasında olmayan, ama kendi kuralları olan sesbilimsel, retorik, prozodik bir dizge biçiminde düzenlemesi ise, ayrı bir kutlama gerektiriyor.

JaqLee
21-05-10, 20:41
ETNA: BEDENDEKİ KUYU
( Üstün Akmen )


YAZILARAK ANLATILAMAZ BİR OYUN VE OYUNCUSU: “ETNA: BEDENDEKİ KUYU”


Şu büyük kent hay huyu içinde, bazen neler kaçırıyoruz neler. Ne güzellikler… Bunlardan biri, geçen yılın Kasım ayında perde açan Nihat İleri, Levent Öktem ve Laçin Ceylan’ın repertuar tiyatrosu olmayı amaçlayarak kurdukları BiTiyatro’nun ilk oyunu “Etna: Bedendeki Kuyu”ydu. Az kalsın kaçırıyordum. Neyse ki, sezon bitmezden önce yetiştim, içime sindire sindire bir güzel de izledim.


OYUNU YAZARI YÖNETMİŞ

Oyunun yazarı ve yönetmeni, Theater an der Ruhr kökenli bir oyuncu olan Christine Sohn. Sohn, Dr. Roberto Ciulli’nin yönetmen yardımcılığını yapmış ve ekibinde oyuncu olarak çalışmış bir tiyatrocu. “Etna: Bedendeki Kuyu” ise, yazarın on iki oyunundan biriymiş. Yazar, şiddeti sıradanlaştıran ve zorbalığı içselleştiren toplumun birey üzerindeki yıkımına farklı bir açıdan bakmış. “Suçun oluşmasını seyretmek, ona iştirak etmekten daha ağır bir suçtur” demiş. Bu spot altında, tiyatrocu olmak isteyen, ancak hemşire olabilen ve içindeki duyarlılığı kendi yarattığı küçük dünyasında bazen deliliğe varan krizlerle aşmaya çalışan Sophie'nin hikâyesini anlatmış. Sophie, günlük gerçekliğin içinde zorbalaşma ve yabancılaşmaya karşı kendini savunmaya çalışıyor, ancak yalnızlığın en uzak köşesine sürükleniyor. Yaşananlara “tahammül” gösteremez oluyor, etrafını kafasında kurguladıkları sarıyor.



SAHNE TASARIMININ VE IŞIĞIN BAŞARISI

Christine Sohn ayrıntılarını bildiği, duyumsadığı, yaşadığı eseri sahnelerken yapaylıktan, uyumsuzluktan titizlikle uzak durmuş. Bu titizlenmede Laçin Ceylan’ın başarısını göz ardı etmenin olanağı yok, ama gene de Sohn’u kutlamamak olmaz. Norbert Van Ackeren-Yaşar Alparslan ikilisinin sahne tasarımı, sahnenin her tarafını kaplayan Sophie’nin kuyularını simgeleyen, her boydan, her renkten ve açıldıklarında içlerinden sürprizler fışkıran değişik boy sandıklardan, valizlerden oluşmakta. Bu yorum, bence Christine Sohn’un en önemli yardımcısı olmuş. Rüzhdi Aliji’nin mükemmel ışık tasarımı da öyle… Sophie'nin kan rengi giysisinin alacakaranlığa dönüşmesi, unutulması zor bir ışık tasarımı başarısı değilse nedir?



LAÇİN CEYLAN’IN YAZARAK ANLATILAMAZ OYUNU

“Etna: Bedendeki Kuyu”nun sanatçı olamadığı için kendini ifade etme ve yaşananlara karşı çıkma araçlarını kişisel dünyasında arayan ve zaman zaman ortalığı birbirine katan Sophie’sini, Ankara Devlet Tiyatrosu’ndan tanıdığımız mükemmel üstü ses, diyafram ve nefes kullanımı olan “ender”lerden Laçin Ceylan canlandırıyor. Ritmin sürekli yüksek olduğu bu oyunun yükü, doğal olarak tamamıyla Laçin Ceylan’ın omuzlarında. Sophie'nin duyumsadığı sorumluluk duygusunun, hatta toplumsal sorumluluğunun onu fazlasıyla inceltmesini, duyarlılaştırmasını, kırılganlaşmasını, yalnızlığını, yaşadıklarından oluşan yarılmaları, çözüm arayışlarını ve bulamayışlarını öylesine bir başarıyla seyirciye aktarıyor ki, yazarak anlatmak gerçekten olanak dışı.



LAÇİN CEYLAN’IN KOLAY UNUTULAMAYACAK BAŞARISI

”Etna: Bedendeki Kuyu” oyununda Laçin Ceylan’ı izlemek, izleyebilmek gerçekten bir şans. Ceylan, her şeyden önce derinine bakan bir oyuncu. Oyunculuğunda ortalamalar, klişeler dizgesini silip atıyor. Anlatılanı kişisel olanla yoğuruyor, süzgeçten geçiriyor, biricikleştiriyor. Oyunun hiçbir anında belli anlatım sınırlarından taşmıyor. Sophie’ye can verirken kendini de deşiyor. Merkezde duruyor, oyunculuk sanatının bilinçle, cesaretle üzerine üzerine gidiyor. Sophie’yi basite indirgemeden onunla son derece samimi bir ilişki kuruyor.



VE BAŞARININ ELDE EDİLİŞ YÖNTEMİ

Laçin Ceylan, hiç ama hiç kuşkum yok ki, Sophie’nin bilincinin ve davranışlarının mantığını derinlemesine incelemiş. Bilincinin ve davranışlarının saklı katmanlarına ulaşmak için, oyunun bünyesindeki tüm işaretler yöntemini deneyimiyle gerçekliğe ulaştırmış. Sokakta, işyerinde, çarşıda, pazarda devşirdiği jestler, mırıltılar, sesler ve tonlamalardan oluşan bir dille, seyircide oyun sonunda iz bırakmış o bütün insan davranışlarına seslenme başarısını elde etmiş.



OYUNDA NİHAT İLERİ DE VAR

Oyunun sonunda Nihat İleri’ce bir antre yapan Nihat İleri’yi unutur muyum hiç? Nihat İleri (Gottlieb) giriyor, seyirciyi bir de o silkeliyor, oyunu bitiriyor.



“Etna: Bedendeki Kuyu”, hiç kuşkum yok ki 2006-2007 sezonunun en iyi oyunlarının başını çekenlerinden...



Turnede falan yakalarsanız aman kaçırmayın. Kaçırmayın ki, ileride üzülmeyin. Kaçırmayın ki, analar ne oyuncu/lar doğuruyor tanıklık edin.



Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:42
“YERALTINDAN NOTLAR” : MUTLAKA SEYREDİLMESİ GEREKEN BİR OYUN
( Üstün Akmen )


Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar (Zapiski iz Podpolya)”ını 1962 yılında Nihal Yalaza Taluy’un çevirisinden (Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları) okumuştum. Çaresiz bir insanın hayat karşısında tutunamamasının, ruhsal olarak yaralanmasının, varoluşunu dünyaya haykırmak isterken, giderek kabuğunda büzüşmesinin öyküsüydü. 19 yaşındaydım, ama özellikle, “Yeraltı” başlığı altındaki kısa bölümler çok ilgimi çekmişti. Yani, kahramanın kendi düşüncelerini ortaya koyduğu konuşmalar…



İNSAN KIRMAKTAN ALINAN ZEVK

“Sulu Sepken Üzerine” adlı ikinci bölümde ise, kahramanın kimliğinin ortaya çıkarılışındaki ustalığa hayran kalmıştım. Kahramanın karakteri nasıl güzel irdelenmişti! Ya insana bakış açısı? Bir yanda aşağılanmış, hastalık derecesinde vicdanlı toplum insanları, diğer yanda yeraltı insanını benliğinde birleştirmekten aciz küçük bir memurun öfkeli ve bunalımlı monologu… Yazarımız, kendini anlatan bir biçemde, günlük ya da anı yazar gibi samimi bir ifadeyle kişiliğini, içinde bulunduğu psikolojik durumu anlatıyordu. 40 yaşlarındaydı. “Yeraltı” olarak nitelediği küçük, köhne bir odada yalnız yaşamakta, bulunduğu noktadan bakarken insanın varlık nedenini ve dünyadaki yerini sorgulayan bir bakış açısıyla düşüncelerini sıralamaktaydı. 20 yıldır bu şekilde yaşadığını, kendi halinde yaşayan bir memurken kalan miras nedeniyle emekli olduğunu, içine çekildiğini anlatıyordu. Eser boyunca kendi içinde olduğu kadar, memurluk hayatında da hep sıra dışı olduğunu itiraf ediyor: “Kabaydım; kaba olmaktan zevk alırdım… Masama gelen iş sahipleriyle dişlerimi gıcırdatarak konuşur, birinin canını sıktım mı, dehşetli zevk duyardım,” diyordu. Romanın kahramanı, insanlarla ilişki kuramayan, kendi doğrularında yaşamaya çalışan bir insandı. Onları kolayca kırabiliyor, karşısındaki kişi kırıldığında da bundan inanılmaz boyutta zevk alıyordu. Bu yüzden mi yalnızdı? İşte bu sorunun yanıtı, önce kitabı okumanızda, sonra da Özgür Yalım’ın uyarlamasıyla eseri sahnede tiyatro oyunu olarak seyretmenizde yatmakta efendim.



ÖZGÜR YALIM’IN BAŞARISINDAN BAŞLAMALIYIM

İstanbul Devlet Tiyatrosu, 2006-2007 sezonu için “Yeraltından Notlar”ı repertuarına aldı. Romanı, yukarıda da söylediğim gibi Özgür Yalım tiyatro metnine uyarladı ve kendisi yönetti. Ben izlemekte geciktim, ama sonunda ne yaptım, ne ettim gittim, izledim. Pek de iyi etmişim, gönendim. Gönendim, çünkü Özgür Yalım, Dostoyevski’nin ne demek istediğini iyi anlamıştı ve insanı, hem kişisel hem de ruhsal değişimi ve çelişkileriyle ele almıştı. Dostoyevski’nin, insanlığın bütün hastalıklarının düzensizlik ve mantıksızlıktan kaynaklandığına ve mantık yürütmek yoluyla düzeltilebileceğine inanışını ve çağdaşları arasında yaygın olan pozitivizme, gözü peklik ve psikolojik kavrayışa saldırışını sahneye de başarıyla taşımıştı.



PETIHOF’UN MÜZİĞİ OYUNA CİDDİ ANLAMDA RENK KATMIŞ

Alexander Petihof’un bestelediği/uyarladığı ve balalaykasıyla canlı olarak eşlik ettiği müzik, durum saptaması, durum-yer ilişkisini beyne çizmesi açısından çok iyiydi. Diğer taraftan Bay X’in repliklerine de eşlik ediyordu Petihof’un müziği. Payidar Tüfekçioğlu’nun mükemmel ritmine ritim katıyordu. Yanı sıra, süreç içinde beliren ayırt edici motifin yinelenmesi, bir düşünceyi, bir duyguyu, bir durumu da izleyiciye anımsatıyordu. “Black-Out” sırasında da kullanılabilse, izleyenlerin bölümler arasında ilişki kurmasına da yardımcı olacaktı ya ne mümkün! Aziz Nesin Sahnesi’nin beton zemininde sahne teknisyenleri ayakları tekerlekli masayı, yatağı, falan sürükleyerek çıkartıyorlardı.



ALİ CEM KÖROĞLU’NUN BAŞARISI

Bu arada, Önder Arık’ın ışık tasarımı da küçük teknisyen hataları dışında kusursuzdu. Haaa!.. Esas, Ali Cem Köroğlu'nun epizotlar için kullandığı yürüyen/birbirinden ayrılan duvar tasarımı, ne yalan söyleyeyim her türlü takdirin üstünde değerlendirilmeli. İstanbul Devlet Tiyatrosu Aziz Nesin Sahnesi’nin fevkalade kısıtlı olanakları ancak böylesine zekice ve ustaca kullanılabilirdi. Eserde ana olaydan ayrı olarak yer alan ve başlı başına konusal bütünlük gösteren ikinci derecedeki olay ya da olaylar, böylelikle seyirciye geçiyordu. Bu “geçme”yi sağlamak amacıyla Özgür Yalım’ın ister istemez kullanmak zorunda kaldığı tam on adet “black-out”a ne buyurduğumu(!) soracak olursanız, “halen” söyleyecek söz ve önerecek çare bulamamanın üzüntüsü içindeyim.



MEHMET ÖZGÜL’ÜN ÇEVİRİSİ

İyi bir çevirmen olarak tanıdığım Mehmet Özgül’ün, kimi bence çok önemli sözcük hatalarını ne yazık ki görmezden gelip geçemeyeceğim. Örneğin, gazete, dergi, kitap okuyan, okuma alışkanlığı olan kimseler için kullanılan “okur” sözcüğü yerine; şarkı, türkü söyleyenleri tanımlayan “okuyucu” sözcüğü, metin içinde hem de birkaç kez yineleniyor. Sonra da Türkçe kullanma titizliği içinde, mecazi anlamda, beklenmedik şeylerden alınan, alıngan kimse için kullandığımız “limoni” sıfatını tümce içine: “… aramız limoni oluverdi” olarak değil de: “… aramız limon rengi oluverdi” olarak yerleştiriyor. Bana sorarsa hiç mi hiç iyi etmiyor.



OYUNCULARIN TÜMÜ BAŞARILI

Genç oyuncular Hande Gürak, Nevşim Erzat, Yıldız Durucan, Gözde Okur görevlerini ciddiyetle yapmakta. A. Tevfik Hiçyılmaz, Sadık Takır, Seyhan Zemberek, Rezzak Aklar, Tuna Öztunç, Ayhan Anıl, da öyle… Tayfun Savlıoğlu’nun abartısı yerinde. Alptekin Serdengeçti, Ömer Hüsnü Turat, Saydam Yeniay, Ali Fuat Çimen duygu ne kadar incelikli olursa, üstbilince, doğaya o denli yaklaşılabileceğini kanıtlar gibiler. Ezgi Çelik, Liza’nın fiziksel ve psikolojik yönelimlerini nasıl oluşturacağını pek bilememiş. Dolayısıyla da Liza’yı biçimlendirememiş. Ezgi Çelik, bana sorarsa (ki sormaz) işin bu tarafını nasıl becereceğini ne yapıp, ne edip birilerinden öğrenmeli. Öğrendiğinde, bir karakteri canlandırırken o karakteri coşkusal olarak yaşamamanın yaratıcı süresini önümüzdeki ilk oyununda oluşturacaktır, buna yüzde yüz inanıyorum.



… AMA BİR DE PAYİDAR TÜFEKÇİOĞLU GERÇEĞİ VAR

Payidar Tüfekçioğlu’na gelince… Mükemmel zekası, isyankar ve geçici iradesi tarafından kösteklenen Bay X’in durumu, inanın bana sahnede ancak bu kadar çizilebilirdi. Bay X’in fiziksel varlığını yaratma yöntemi, gizi, niteliği neydi Tüfekçioğlu’nun bilemiyorum, ama bildiğim, fiziksel aksiyon oyuncu tarafından sahne üstünde kendi itkileriyle uyum içinde işte böyle oluşturulmalı diyorum. Yani, imgesel kurgular, önerilmiş durumlar ve kendisini “eğer”ler yaratmaya zorlayan oyuncunun beyniyle… Payidar Tüfekçioğlu, fiziksel aksiyonunun “icrası” için, hiç ama hiç kuşkum yok ki muazzam bir imgelem çabasını seferber etmiş. Bu seferberlikledir ki, Bay X’in fiziksel varlık çizgisinin yaratımı biçime kavuşmuş. Payidar Tüfekçioğlu ile Bay X arasında en ufak bir duygusal “temas” eksikliği yok. Oyunu izlediyseniz, bana katılmazlık edemezsiniz. Payidar Tüfekçioğlu’nun sanatsal “şevk”i, bu oyunda şahlanmış.



Görün bu oyunu diyorum. En azından Payidar Tüfekçioğlu’nun “şevk”ine eşlik eden heyecan verici büyülenmesine tanık olmak için görün. Bu sezon geçti diyorsanız, not alın, önümüzdeki sezon görün. Aman ha, yaşamınızdan kaçırmayın bu oyunu ve Payidar Tüfekçioğlu’nun oyununu. Mutlaka görün…



Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:42
“SON DÜNYA” : KAÇILACAK YER NEREDE?
( Üstün Akmen )


Ve Diğer Şeyler Topluluğu, Yeşim Özsoy Gülan’ın yazdığı ve yönettiği “Son Dünya” başlıklı oyununda, Nuh Hava Yolları’na ait 71/71 sefer sayılı uçak, bilinmeyen bir bölgede düşüyor, üç yolcu bu düşüşün ardından birbirinden habersiz kendilerini ne zamanın ne de mekânın olmadığı bir yerde buluyorlar. Kendilerini buldukları yer neresiyse o yerde, yaşadıkları olayları değerlendiriyorlar. Değerlendirme sırasında Kadın (Perihan Kurtoğlu) Doğu'yu, Erkek (Ulgar Manzakoğlu) Batı'yı, Üçüncü Şahıs (Deniz Özmen) ise ikisinin arasını temsil ediyor. İyi de, neredeler? Zaman durmuş mu, ölmüşler mi, Araf’talar mı, bilinmiyor. Yani, Yeşim Özsoy Gülan “Son Dünya”sı ile de tiyatromuzda gene yeni ve köklü bir söylem peşinde koşuyor. Ortaya yeni bir metin atıyor, disiplinler arası bir yolda ilerlemesini sürdürüyor.



DÜNYA ÇÖKTÜĞÜNDE

”Son Dünya”, prömiyerini 15. İstanbul Tiyatro Festivali'nde yapmıştı. Görememiştim. Sonunda Beyoğlu Yeni Melek’teki gösterimini yakaladım. Nuh’un gemisine, dolayısıyla “Nuh Tufanı”na, sefer sayısıyla da Kuran-ı Kerim’deki “Kıyamet Suresi”ne gönderme/ler yapmıştı Yeşim Özsoy Gülan, dünyanın sonunun geldiğine, dolayısıyla insan yaşamının sonuna odaklanmıştı. Gerçekten de, oyunu izlerken ister istemez dünyamızdaki süregelen savaşları, ciddiyetini artırarak gelişen küresel ısınmayı düşünerek ölümle yüzleştim. Uçak düşerse, yani bir anlamda dünya çökerse ne Doğu kalacak, ne de Batı. Öyle değil mi ama?



DURDURULAMAZ GERÇEKLER

Yeşim Özsoy Gülan oyunu yazarken T. S. Eliot’un Yaşar Gönenç çevirisi “Çorak Ülke” şiirinden yola çıkmış, ama Kuran-ı Kerim’den Shakespeare’e, Dante’den Özen Yula’ya, Farabi’den Fuzuli’ye geniş bir yelpazeden yararlanmış. Hint, Afrika, Anadolu efsanelerini kullanmış. Öykülere, şiirlere, anlatılara yaslanmış. Referans tümceleri metin içinde bir güzel harmanlamış. Anlatıcı’nın (Elif Ongan Tekçe) baktığı kahve falıyla “kehanet”i, “kutsal güç”ü vurgulamış. Düşen uçağı görüyor Anlatıcı. Üç karakterin yaşadıklarını da… Kahve fincanının içine bakarak kehanetlerde bulunuyor. Esasında, seyirci görüyor ve pek de güzel anlıyor, kehanet değil Anlatıcı’nın anlattıkları. Bir anlamda “dur” diyemediğimiz gerçekler bunlar.



OYUN UÇAK HAVALANMADAN BAŞLIYOR

Yeşim Özsoy Gülan başarılı metnine yönetmen olarak da farklı bir yöntem uygulamış. Oyunculardan üçü oyun boyunca tavanda asılı kalmakta. Bu seçimi ilginçlik olarak yaptığı kanısına kapılmayacak kadar iyi tanıdığımı sanıyorum Yeşim Özsoy Gülan tiyatrosunu. Kendi içinde kendi kurallarını aşıyor Gülan. Zaman ve mekân algısını bu yolla kaldırıyor. İnanıyorum ki oyunu bu nedenle boşlukta oynatıyor ve amacına “bihakkın” ulaşıyor. Seyirciyi oyunun havasıyla daha fuayede buluşturuyor. İzleyici kendisini uçağa binmek üzere havalimanına gelmiş gibi duyumsuyor. Bir örnek giyimli güvenlik görevlileri, fuayede uçağa binişin beklenmesi, sürekli anonslar… Salona girildiğinde host (Emre Yetim, Alper Saldıran, Yunus Emre Yıldırımer) ve hosteslerce (Ege Maltepe, Ece Güzel) karşılanıyor seyirci, yerlerine oturtuluyor. Buraya kadar her şey iyi, güzel de uçak içindeki bilgilendirme aşamasında host ve hosteslerin yaptıkları komiklikler pek yavan kalıyor.



IŞIK VE “SAHNE YERLEŞTİRME”

Ülkemizin önde gelen ışık tasarımcılarından Enver Başar’ın çalışmasına hiçbir sözüm yok da, host ve hosteslerin uçak içindeki bilgilendirme tablosunda “soffitto”dan (sofito değil) salona doğru neden mavi ışık verdiğini doğrusu anlayamadım. Seyirci, sahne altında gerçekleştirilen bu tablo boyunca elini ya da oyun broşürünü gözüne siper ediyor. Başar bu durumu gözden geçirmeli derim ben. Burçak Ertem’in kostümleri iyi. Genco Gülan’ın “sahne yerleştirmesi” bütüncül görsel etkinin bir parçası olarak övgüyü hak ediyor. Oyuncuların yerden metrelerce yükseklikte tavana asılı oynamaları ve uçak parçalarının yerleştirilişleri hiç kuşkum yok ki oyunla iletilmek istenen düşüncenin ve bu düşünceyi aktarış biçiminin birer parçası. Genco Gülan’ın anlayışı, göstergebilimin parça-parça ve parça-bütün ilişkisi mantığıyla da örtüşmekte. John Plenge’ın ses tasarımı kusursuz.



OYUNCULAR

Host ve hostesleri canlandıran genç oyuncular ne verilmişse almışlar, görevlerini yapıyorlar. Elif Ongan Tekçe, Anlatıcı’ya üstünyönelimi çerçevesinde nasıl biçim vereceğini bilmiş. Oyuncunun sesinin çözümlenmesi, elbette ki “jestüel”den daha zor bir iş. Adam’a can veren Ulgar Manzakoğlu’nun oyunculuğuna sözüm yok, ama ses aygıtını derinlemesine tanıması gerektiği kanısındayım. Erkek’i daha belirginleştirmek için sesinin parametrelerini değiştirmesi gerekiyor, gerekiyor gerekmesine de olmuyor. Üçüncü Şahıs’ta Deniz Özmen, rolünün içsel yüzeylerini sadece gözleri, yüz ifadesi ve sesiyle değil, gövdesini de kontrol altında tutarak seyircisine aktarmayı başarıyor.



MESCİ, ALGAN’LAR VE KESKİN KURTOĞLU’NU İZLEMELİ

Perihan Kurtoğlu’na gelince, oyununu öncelikle kendisinin tiyatro eğitmeni olduğunu öğrendiğim Sevgili Ayşe Emel Mesçi’nin izlemesini isterim. Göğsünü germesi için. Sonra da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Tiyatro Araştırmaları Laboratuvarı’na (TAL) yıllarını veren ve o çatı altında nice Kurtoğlu’ları yetiştiren, ancak günün birinde vefasızlık, acımasızlık, kıskançlık, duyarsızlık örneği vermek istercesine tiyatrodaki odalarının kilidi yöneticilerce akşamdan değiştirilmek suretiyle sabah kapıya konulan değerlerin, Ayla Algan’ın, Beklan Algan’ın, Erol Keskin’in izlemelerini isterim. Övünmeleri için.



Perihan Kurtoğlu, içsel varlığının her parçasını doygunlaştırmasını öğrenmiş. Derece derece gizemli “ben”ine, en içlerdeki derinliklerine ulaşıyor. İşte şuracığa yazıyorum ve de Kurtoğlu’nu mercek altına alıyorum. Yakın gelecekte üstünyönelimi coşkusal olarak deneyebilecek bir oyuncu o. Görev aldığı oyunun ruhunu tümüyle içselleştirebilecek, oyun metniyle kendisinin sentezini yapabilecek bir yetenek…



Pilot’u seslendiren Yıldıray Şahinler mi dediniz? Sesine dirlik.


Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:43
YAŞAMIN İZİNDEKİ KADINLAR : GÜLSÜM CENGİZ GENE İPOTEK ALTINDA
( Üstün Akmen )




Büyük adam şu adam… Sözüm, Mitos-Boyut Yayınları yöneticisi Yılmaz Öğüt’ten yanadır. Elime son geçen kitabının künyesine baktım da, Mitos-Boyut’un tiyatro yayınları dizisi 250’ye yaklaşmış. Özel tasarımlı kapaklarıyla, tiyatro/oyun dizisiyle demek ki yerli yabancı onca yazarın oyunları taaa ayağımıza kadar gelmiş. Bu adama büyük adam demezsiniz de kime dersiniz? Biliyorum, dersiniz dersiniz…
GÜLSÜM CENGİZ’İN ÇIPLAKLIĞI

Mitos-Boyut’un bana ulaşan son kitabı, Gülsüm Cengiz’in 2 perde, 18 sahneden oluşan “Yaşamın İzindeki Kadınlar” başlıklı dramatik belgesel oyunu oldu. Bu oyunun dosyasının “Dil Derneği 2005 Kerim Afşar” ödülüne değer görüldüğünü elbette biliyor, Gülsüm Cengiz’i de tanıyordum. Gülsüm Cengiz şairdi. Yanılmıyorsam 2002’deydi, “Eylül Deyişleri”nden sonra yayımladığı “Sevdamız Çiçeklenir Zulada” başlıklı ikinci şiir kitabından pek etkilenmiştim. Tutsaklık burgularıyla delinen genç sevgililerin acılarını şiirleştirmişti. Kadınca bir duyarlılığı vardı ve bu çağdaş acıyı çok içten paylaşmıştı. "Bir yaprağın düşüşünü izler gibi / bakıyorduk geçip giden günlere / hüzünle / Sevinciyse günlerin / çıplak dallar üstünde / taş duvarlar ardında / birbirine sokulan / iki beyaz güvercin." Dedim ya etkilemişti beni bu kitap. Yoğun bir duygusallıktı salgıladığı Gülsüm Cengiz’in. Diğer taraftan her kitabında “cesur, çevik ve ahlâklı” bir yaşamı ve yazma eylemini dayatıyordu. İnatla... Sağlıklı bir dünya görüşünü, yürek ve beyin olarak "insandan yana" olmayı yeğliyor, “müdahale” aracı olarak seçilen sanat dalına dair donanımı ve üretimi benimsiyordu. Yaşamı ve yazdıkları yapılacak eleştiriler karşısında çırılçıplaktı. Ve o, bu çıplaklığı bugüne değin hiç mi umursamadı.



ÇOCUKLARIN YAZARI GÜLSÜM CENGİZ

“Sevdamız Çiçeklenir Zulada”dan sonra da sayısını bilemediğim çoklukta çocuk kitabına imza attı Gülsüm Cengiz. Türkiye Yazarlar Sendikası’nda uzun mu uzun yıllar genel sekreterlik görevini titizlikle ve özveriyle sürdürdü. Kitapları çeşitli dillere çevrildi. Ben, Gülsüm Cengiz’in derin, ama çok zeki bakışlarını çocuk kitaplarını okurken de sevdim. Örneğin, okullarına gelen Türkçe öğretmeninin verdiği ödevle başlayan dört arkadaşın serüvenine bayılmıştım. Neydi kitabın adı? Anımsayamıyorum. Çocuklar Onur‚ Duygu‚ Sevgi ve Umut adlarının anlamlarını araştırmak için kütüphaneye giderler de adlarının anlamlarını sözlükte araştırırlarken bazı sözcüklerin yitip gittiğine tanık olurlar ya, işte o kitap. Sözcüklerin yitmesi, yaşadıkları kentte büyük yankı uyandırır‚ belediye meclisi toplanır. Günler süren tartışmalar sonunda‚ Türkçe öğretmeninin önerisiyle kentte yaşayan bir yazardan yararlanmak isterler ve anılan yazarı belediye meclisine davet ederler. Yazar, yiten sözcüklerin artık kullanılmadığını söyler ve bu sözcüklerin ortaya çıktığı güneşin ilk doğduğu topraklara gidilerek gizemlerine ulaşmalarını önerir. Bunun üzerine dört arkadaş ve aileleri Türkçe öğretmenleriyle birlikte doğuya doğru yol almaya başlar, sonra…



ACILI DÖNEM KADINLARININ İZİNDE

Gelelim Gülsüm Cengiz'in “Yaşamın İzindeki Kadınlar” oyununa. Gülsüm Cengiz, bu kere de Türkiye'nin acılı dönemlerinden geçmiş kadınların izini sürmüş. Sonrasında, özellikle 12 Eylül 1980 gibi, daha sonra büyük travmalar yaratmış bir darbenin mağduru kadınları anlatan bu belgesel oyun çıkarmış. Ele aldığı böylesi gerçekçi bir konu bile benim Saygın Okurlarıma ve de tiyatro yapanlara bu kitabı önermem için yeterli neden. Ama olmaz! Biraz daha deşelim içeriği istiyorum. Oyun, postallarla yapılan darbeden sonraki dönemde yaşamlarını savunabilmek için, kaybolan oğullarının, kızlarının izine düşen annelerin; tutuklu yakını veya kendileri tutuklu olmuş kadınların yaşadıklarına ve mücadelelerine tanıklık etmeyi amaçlamış. Aydınlıkla karanlığın savaşını en iyi bilen bir şair olarak, aydınlıktan yana olanların bedel ödediğini en iyi bilenlerden bir aydın olarak, emeğe saygı duyan bir yazar olarak oyununu baskıyı birebir yaşayan kadınlarla yapılan röportajlarla oluşturmuş.



“UYGUNLUĞA “ŞAHADET” EDİYORUM

“İyi de nasıl olmuş” diye sual edecek olursanız, sorunuzu oyuna güzel ya da çirkin gibi, herkese göre değişecek değer yargılarıyla değil, dramatik yazarlığın "olmazsa olmazları" açısından yaklaştığımı söyleyerek yanıtlarım. İyi, kötü, çirkin, güzel tanımlamalarının, böyle bir yaklaşımda yeri olamaz ki! Öyle değil mi ama?

Yani efendim, uzatmayayım, “Yaşamın İzindeki Kadınlar”ı oynanabilir, sahnelenebilir, izlenebilir nitelikte olup olmadığını belirleyen etmenleri dikkate alarak okudum. Sonuç olarak, oyuncu tarafından oynanabilirliğine; tiyatral oluşuma uygunluğuna; izleyicinin bu oluşumda yer alabilirliğine bir anlamda “şahadet” ettim. “Yaşamın İzindeki Kadınlar” oyun metni, tiyatral oluşum için belli bir bütünlüğü tanımlayan öngörüler içeriyordu. “Eline, beynine dirlik Gülsüm Cengiz” dedim. Belgesel nitelikteki oyununu CD’de topladığı belgelerle belgelendirmesini ise daha bir “takdir” ettim.

YAŞAMA DAİR DİYECEKLERİ VAR ONUN

Gülsüm Cengiz ister şiir yazsın, ister makale, isterse çocuk öyküsü… Kesin olan, onun bir tavrı var. Bu ödünsüz tavrı onun eylem alanına yönelik tutumunda kimlik kazanıyor ve onu ürünleriyle anlamlı biçime getiriyor. Gülsüm Cengiz için sanat, yaşama müdahale etmektir. Bu yolda yürüyor ve sanatıyla, varolandan etkilenerek, olumlasa da olumlamasa da, yaşama dair diyeceklerini diyor. Diyeceklerini derken, olmazsa olmazı da yerine getiriyor, yani yaşarken olup bitenin içinde kalıyor, yazarken yaşamdan kopmuyor.

Kim ne dese desin, Gülsüm Cengiz, yazdığı her sözcüğü ipotek altına sokarak belirlemeyi “Yaşamın İzindeki Kadınlar” ile de sürdürüyor.

(MİTOS-BOYUT Yayınları 2007 / Oyun Dizisi 244 – 112 Sayfa)



Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:44
Ayrılık : Gereksiz gürültüye boğdurulmuş bir evlilik oyunu
( Üstün Akmen )




Başarılı ödenekli tiyatrolarımız arasında parmakla gösterilen Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, 2006-2007 sezonunda özellikle Cumhuriyet gazetesindeki “Kim Kime Dum Duma” bandındaki karikatürleriyle; çocuk kitabı yazarlığı, çizerliğiyle; oyun yazarlığı ve belgesel film alanındaki çalışmalarıyla tanıdığımız Behiç Ak’ın “Ayrılık” adlı oyununu oynadı.
Behiç Ak bu oyununda, evli bir çiftin dört yıl süren bir aşk evliliği sonucu boşanmaları sonrasında ilk kez, ayrı kaldıkları bir yıl on üç günün ardından sabahlardan bir sabah bir araya gelmelerini anlatıyor. Kadın ve erkeğin ayrılık sonrasındaki ilk karşılaşmalarındaki olasılıklar üzerine kurulu olan oyun, bu ikili ilişkinin dünlerine, ayrı kaldıkları zaman içindeki bireysel serüvenlerine ilişkin, bir anlamda trajikomik bir öykü oluşturmakta. Genç çift, sonsuza dek yitirme pahasına da olsa, oyun boyunca kısmen ironik bir çerçeve içinde birbirlerini acıtıyor, yaralıyorlar.

Kalıplarının dışına çıkan bir yazar
Behiç Ak, oyunlarında kurguladıklarına hiç kuşkum yok ki karikatürcü gözüyle bakmasını bilen bir yazar. Popüler kültür ve karikatür arasındaki yakın ilişkiyi iyi bildiğinden olsa gerek, anonim kalıplar kullanıyor, bu da onun geniş kitlelerle ilişki kurmasına yarıyor. Mizahın kendine dönebilmesi, yani bazı gülme biçimlerini de alay konusu yapabilmesi, karikatüründe olduğu gibi oyunlarında da önemli yer tutmakta. Bu tavır, anonim bir dil kullansa bile onun, kalıpların dışına başarıyla çıkmasını sağlıyor.

Bir çöküşün öyküsü
“Ayrılık”, iki kişinin bir araya gelerek “kurum” çatısı altında birleşerek kurdukları ortaklığın çökme öyküsü. Her evlilik; yani iki insanın bir araya gelerek oluşturdukları “kurum”, her keresinde dört başı mamur olacak değil ya! Bu oyunda da tanıklık ettiğimizce, olmayanları da oluyor elbette. Oluyor da; içinden çıkamadığım, Behiç Ak’ın bu oyununda genç çiftin evliliğinin nerede doğru orantılı olmadığı, neresinin yanlış olduğu… Behiç Ak, çiftlerden birinin “klasik rock”, diğerinin “coll jazz” sevdiğini, bu yüzden kulaklarında sürekli “wolkmen”leriyle dolaştıklarını, dolayısıyla sağır-dilsiz abecesi öğrenmek zorunda kaldıklarını; çamaşırdı, bulaşıktı, ütüydü derken sürtüşme nedenlerinin çoğaldığını; sigara, alkol, spor, yemek pişirme konularından sürekli tartışma yarattıklarını güzel güzel anlatıyor. Sonuç itibariyle, her iki tarafın da evliliğin kendine özgü kurallarına, koşullarına uyma özverisinde bulunmadığının, bencilliklerinin altını çiziyor.

Neden anlaşamadıkları anlaşılamıyor
“Ayrılık”ta tanığı olduğumuz olaylarda, genç çiftin anlaşmazlık nedenleri arasında cahillik yok. Belli ki her ikisi de eğitimli. Çağa ayak uyduramamaları da söz konusu değil. Kişisel ve toplumsal güvensizlik, yarın endişesi, siyasal görüş ayrılıkları da bulunmuyor. O halde? Bu çift nerede kopuyor ve finalde nerede, hangi noktada buluşuyor. Yoksa, çifti yeniden bir araya getiren, bir yıl on üç gün sonra depreşen tensel özlem mi, cinsel açlık mı? Anlaşılmıyor ya da ben anlamıyorum.

Behiç Ak’ın Türkçesi mi?..
Oyun metnini okumadığım için Behiç Ak karşısında mahcubum, ama “… fevkaladenin fevkindeyim…” gibi Bülent Ersoy’un uyduruk Türkçesini kullanacağına inanmıyorum. Ola ki Zeynep Özan’ın kulağına “Popstar Alaturka” denilen pespayelik örneği, televizyon programından takılı kalmıştır. Sıcak içeceğin ağzı yakması karşısında “yandım” yerine “piştim” demek de herhalde H. Fatih Sevdi’nin anlık uydurmasıdır. Denizde giyilen mayonun insanı “sıkıştırmayacağı”, olsa olsa “sıkacağını” Behiç Ak bilir elbette. Oyuncunun dil sürçmesi olsa gerek. Repliklerde geçen para biriminin 40 milyon mu, 40 milyar mı olduğuna da oyuncular oturup karar vermeliler diyeceğim. H. Fatih Sevdi, “kolej”i “kollej” olarak telaffuz etmemeli, Özan da “daha hâlâ henüz bilmiyorum” gibi kötü Türkçe örneği vermemeli diyorum, bu konuda başka da bir şey demiyorum.

Adnan Yılmaz’ı kınıyorum
Erol Dinçdemir, ışık tasarımını yaparken, ana renkleri kuvvetlendirici karşıt yardımcı renkleri kullanmamakta belli ki direnmiş. Ana renkler oyun boyunca etkisiz ve güçsüz. Oyuncuların dondurulur gibi oldukları her sahnede, diğerlerini alıp spot ışık kullanmasını da yadırgadım. Örneğin dans sahnesi… Neden? Adnan Yılmaz, konuya uygun bir dekor tasarlamış. Ama koca evden gidince, kadının duvardaki kimi çerçeveleri kaldırmış olması, çerçevelerin altındaki duvar parçasının kirli kalması, bana sorarsa pek bayat bir anlatım. Hem bir yılı aşkın bir süre kadın o duvarı öyle bırakır mı? Ütünün buharı, kahve makinesi, elektrik süpürgesi, televizyon inandırıcılık açısından güzel öğeler. Ancaaak… Adnan Yılmaz’a sormak isterim. Televizyon ekranını sesi “mute” edilmiş olsa dahi, oyun boyunca açık bırakmak zorunda mıydı? Kuşum Aydın’ın “tahammülfersa” programını seyirciye izletmekteki amaç neydi? Haydi diyelim kadın televizyonu açtı, ekranda bir sabah programı, demek ki zaman “sabah”tır. Tamam. İyi de bu ileti yetmedi mi? Oyun boyunca seyircinin dikkatini dağıtmaya, dağıtmak ne kelime tüm dikkatleri şapşal sarışın görünümlü bir “aktris-şarkıcı” eskisiyle işadamı olduğu “rivayet” olunan sevgilisi üzerinde toplamaya Adnan Yılmaz’ın hakkı var mıydı? Adnan Yılmaz, dekorun “asla ve kat’a” sahnedeki oyunun önüne geçmemesi gerektiğini bilmez mi?

Boş verin ele güne
Mehmet Çevik, iki genç oyuncuyla yola çıkmış. Bence çok da iyi etmiş. Gerek Zeynep Özan, gerekse H. Fatih Sevdi, hiç kuşkum yok yetenekli oyuncular. Onları ilerideki zaman diliminde daha da kuvvetle alkışlayacağımıza inancım tam. Gel gelelim, Mehmet Çevik mi böyle istedi, tekst mi öyleydi bilmeden eleştireceğim. Eleştirime kimsenin alınmamasını diliyorum. Zeynep Özan’ı ve H. Fatih Sevdi’yi, bu oyundaki performanslarıyla yere göğe oturtamayan ağabeylerim, kardeşlerim, ablalarım, bacılarım mutlaka çıkacaktır biliyorum. Özan’ın ve Sevdi’nin inanmamalarını, doğrudan bana kulak vermelerini diliyorum.

Bana kulak versinler
Zeynep Özan ve H. Fatih Sevdi, dediğim gibi lütfen bana inansınlar. Bana inansınlar ve oyuncunun sahne üzerinde üretici-sanatçı olduğunun unutulmasına n’olur izin vermesinler. Sesin oyun kişisinin gösterileninden, yani onun kurmaca içerisindeki kimliğinden daha çok bilgi aktardığını bilsinler. O ne bağırış be Sevgili Zeynep Özan… Mehmet Çevik hiç mi uyarmadı seni? Sesin anlatımbilimsel derinliğinin, cisimliliğinin, kösnüllüğünün ya da müzikalitesinin gücünden hiç mi söz etmedi? Ya da okuduğun okullarda hiç kimse değinmedi mi? O gücün yeri geldiğinde metnin anlamını bile bastırdığını hiç kimse anlatmadı mı?

Sahneden gürültü taşıyor
Belli oluyor. Mehmet Çevik söz etmemiş, uyarmamış, anlatmamış. Zeynep Özan’ın bedeniyle aynı kumaştan biçilmesi gereken çıplak sesi yitmiş gitmiş. Arzular, korkular, baskılar, karşı çıkmalar, saldırılar böylesine hançereyi yırtarcasına bağırarak ifade edilmiş. Sahne gürültüyle doldurulmuş.
Hiç kimse kusuruma bakmasın, alınmasın… Dekordaki sürekli gösterimde olan televizyon ekranı, Zeynep Özan’ın elbette Mehmet Çevik’in buyrukları çerçevesindeki “yırtınma” düzeyindeki bağırtıları, H. Fatih Sevdi’nin de ister istemez bu ses kirliliğine uymasıyla bu iyi niyetli olduğundan kuşku duymadığım yapım; dilin arı olmayan yanını, dilbilimin artıklarını, iletinin anında bozuluşunu devşiren bir çalışma olmuş. Kimse kırılmaya, kimse alınmaya…

Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:44
Ve tanrı kadını yarattı… - Jeanne d’Arc’ın öteki ölümü
( İhsan Ata )






Bulgar yazar Stefan TSANEV’in, Jeanne d’Arc efsanesinden yola çıkarak kaleme aldığı "Jeanne d’Arc’ın öteki ölümü" adlı oyunu, insanın, bireyin, din ve milliyetçilik gibi egemen ideoloji tarafından nasıl abluka altına alınmaya çalıştığını anlatır. Savaşta ölen Jeanne d'Arc'ın kahramanlaşmasından korkan iktidar, parlak bir fikir bulur. Zinadan ölüme mahkûm olmuş Jeannette adlı bir kadın oyuncudan Jeanne d'Arc rolü yapmasını isterler. Eğer rolünü iyi oynar, af diler, Jeanne d'Arc'ı halkın gözünde küçük düşürmeyi becerirse hayatı bağışlanacaktır. Fars ve dolayısıyla komedi öğeleriyle bezeli oyun, bu egemen ideolojiler karşısında insanın zaferini onaylayarak son bulur.



Jeanne d'Arc kimdir?



Jeanne d'Arc (1412-1431) Fransa'nın İngiliz işgalcilere karşı verdiği savaşta ordunun başına geçerek Orleans kentini kurtarır. Halk tarafından bir azize olarak görülen fakir köylü kızı Jeanne'ın efsaneleşen gücünden korkan iktidar, onu engizisyon mahkemesinde yargılar. Jeanne d'Arc bütün baskılara rağmen
"suç"unu itiraf etmeyince ölüm cezasına çarptırılır ve 1431'de yakılarak idam edilir. Ölümünden sonra hakkında yayılan efsane daha da güçlenir ve yıllar sonra kilise onu "azize" olarak ilan etmek zorunda kalır. Jeanne d'Arc'ın efsanesinin bugüne kadar gelmesi ve hâlâ zorbalığa karşı direnişin simgesi olması, onun ölümü sayesindedir bir bakıma.



Ara sıra tünelden geçen komedi.



Işıklar açıldığında cellat’ın on emir okuduğu görülüyor. Okurken yaptığı yorumlar hafif tebessümle oyunu dinlendiriyor. Yalnız okurken çıkan çan sesleri yüzünden bazı cümleler anlaşılmıyor. Ya çan sesi kısık tutulmalı,yada çan çalarken cellat’ın sesi yükseltilmeli. Diğer yandan Jeannette’in uzun süre sahnede (Jeanne d’Arc için) rolünü ezberlediği sahneler, "fırtına öncesi sessizlik" havasında geçmiş. Seyirciyi kahkahaya hazırlar nitelikte. Sakin başlayan oyun, Haluk Bilginer’in "Tanrı" rolünde sahneye inmesiyle oyunun gerçek olgusuna kavuşmasını sağlıyor.





Jeanne d’Arc rolünde Jeannette (Esra Kızıldoğan Uygur)



Oyunun en çok sahnede kalan oyuncusu. Jeanne d’Arc, ruh halini, kendi içindeki kararsızlığını seyirciye çok başarılı veriyor. Tek başına kaldığı sahnedeki performansı müthiş. Oyunu dinlendiren karakter olarak çıkıyor karşımıza. Rolünü ezberlediği,özellikle halkın ortasında yanacağı sahnede, sandalye üzerinde gösterdiği performansı seyirciyi kasmıyor. Bu sahnede müzik, ışık ve oyunculuğun muhteşem üçlüsüne tanık ediyor bizi. Sürünme sahnelerini kısa tutmalı. Bitmek için beklenen bir sahne olmuş. Tanrıyla sahneleri güzel ve uyumlu. Özellikle cellatla olan sahneleri kahkaha dolu anlar yaşatıyor.



Oyun başından sonuna kadar çizdiği karakteristik oyunculuğu,olmak istediği kişi psikolojisine giriş çıkışları ve onurunu değil,kendini kurtarmak için verdiği mesajla,bir efsane olup,olmamak istediği arasında geliş gidişleri,karakterdeki beklenen değişmeyen ruh hali,oyun içindeki rolü ve rolün içine kattığı farklı olma ikilemi, her babayiğidin harcı olmasa gerek. Ayakta alkışlatan bir iş çıkarmış.



Cellat (Emre Karayel)



Çan seslerinde, sesini biraz daha yükseltmesi gerektiğini hatırlattıktan sonra, gerek on emiri okurken yaptığı yorumların işlendiği sahnede,gerek Jeanne d’Arc’la olan sahneleri, büyük ustalıkla oynuyor. Köylü bir cellat karakterinin nasıl olması gerektiğini çözmüş,analizini çok iyi yapmış. Kendi içindeki ikilemi Jeanne d’Arc gibi sahneye çok başarılı yansıtıyor. Önce halkına bağlılığını ve bu yüzden Jeanne’ye olan sevgisini işliyor,sonra bakire olan Jeanne’ye sahip olmaya kalkışıyor. Başlı başına bir karakter oyunculuğu sunuyor. Özellikle tanrıyla buluşmasındaki diyaloglar müthiş. Kaybolan kuşu ve sahnedeki hiperaktif oyunculuğu, doğaçlamaları,yer yer farklı karakterlerde gösterdiği başarısı harika. Abla,Kalksana kız,Sidikli karı,kız ölümü öp gibi güldürücü öğeleri başarıyla kullanıyor. Sahnedeki rahatlığı,başarılı oyunculuğu ve bütünlüğü bozmayan doğaçlamalarıyla gecenin en başarılı ismi.



Ve sahneye inen tanrı (Haluk Bilginer)



Türkiye’nin sayılı oyuncularından biri olan Haluk Bilginer, metnin oluşmasında büyük titizlik göstermiş. Tepki görürüm korkusundan uzak,eğlenceli bir tanrı modeli çizmiş. Metinde yapılan güncellemelerin oyuna katkısı büyük. Bush,Putin,Sarkozy ve Saddam’dan bahsederek politik taşlamaları gediğine oturtuyor. Gözlüğü,harap olmuş kıyafeti, elindeki bastonu ve ayağındaki sandaletiyle karakteristik bir profil çizmiş. Yalnız bazı yerlerde sesi anlaşılmıyor. Türkiye’yi kendisinin bile kurtaramayacağını söyleyerek,içindeki bulunduğumuz sorunları,espriyle hatırlatıyor. Bir tanrı olarak düşünüldüğünde çok fazla hareket etmeyen,olabildiğince uzaktan seyretmeyi yeğleyen bir oyunculukla sahnede. Seslerinin sonuna yankı efektleri koyulması etkileyici. Özet olarak Haluk Bilginer’i sahnede izlemek heyecan verici. Ama bu oyunda genç oyunculara yer verdiği,ikinci planda kaldığı su götürmez bir gerçek.



Yönetmenin oyun üzerindeki etkisi.



Şüphesiz Kemal Aydoğan müthiş bir yönetmen. Aldığı ödüller sayısız. Söylenecek çok fazla bir şey bırakmamış. Ama şu kadarı söylenebilir ki, bir oyun sahneleneceği zaman hangi evrelerden geçilmesi gerektiğini çok iyi biliyor. Seyircinin tepkisini çözmüş. Oyunculukları, sahne üzerinde nasıl kullandırılabileceğinin altını çizmiş. Adına yakışır,kutlanacak bir iş çıkarmış.



Dekorun oyuna katkısı büyük.



Solda İsa’nın portresi, (sonradan tanrının çıktığı yer olarak kullanılıyor.) hemen altında tek kişilik yatak. Tam ortada büyük demirden kapı. Sağda heykel, küçük masa ve iskemlelerle tam bir hapishane görünümü verilmiş. Oyunun oynadığı yıl göz önüne alınınca tasarlanması hayli zor olan bu dekor,başarılı bir şekilde yapılmış. Yalnız oyun sonunda Jeanne’nin kapıyı açıp çıktıktan sonra yeşil perdelerin orada ne işi var anlamış değilim. Genel olarak, Bengi Günay ve Gamze Kuş ikilisinin sunumları başarılı.



İrfan Varlı’nın ışıkları, Alper Maral’ın müzikleri özellikle yanma sahnesinin işlendiği bölümdeki uyumu müthiş. Oyun boyunca seçilen parça ve ışıklar etkileyici. Oyunun bütünlükteki çarpıcılığını gözler önüne seriyor.



Özetle,oyunculuktan ışık tasarımına, müziğinden sahne tasarımına kadar her türlü görsel ve seyirlik yanı ile özenle kotarılmış bir yapım olarak Jeanne D'arc, ikinci yılında da büyük bir beğeni ile izleniyor.


İhsan Ata

JaqLee
21-05-10, 20:44
MEYHANE Mİ TİYATRODA, YOKSA TİYATRO MU MEYHANEDE?


O, bir tiyatrocu, ama tiyatrocuları pek sevmiyor. Oda Tiyatrosu’nun kurucusu. Ayrıca “Yan Masadaki Kadınlar”, “Mum Işığında Opera Öyküleri”, “İhanet Kadar Zevkli Bir Şey Var mı?”, “Kadınları Aldatmanın 50 yolu”, “Hiç Aslında Çok Şeydir”, “Her Kentin Yabancısı”, “Aşkımızın Öyküsünü Yazdık Satıyoruz”, “İstanbul, Kaos ve Seks”, “Mutsuz Kadın Masalları”, “El Yazması Aşk Mektupları” ve Aya Kitap’tan şu günlerde çıkan “Madam Darla’nın Paris Yakınlarındaki Hanı” kitaplarının da yazarı.


KENDİ VARLIĞINDA ANLAMLAMA BİÇİMİ OLUŞTURMAK

İlginç, hatta belki de “marjinal” diye tanımlanabilecek tiyatrocu-yazar Kaan Erkam’dan söz ediyorum. Bir yerde daha yazmıştım, hani profesyonel anlamda oyunculuk kendi özlemlerini, kendi varlığını anlamlama biçimi oluşturur denilir ya!.. Bunun, yeteneğin olanak verdiği ölçüde oluşunda sanırım hemfikirizdir. Çünkü bu, böyle bilinir. Bana soracak olursanız, hem tiyatrocu hem de yazar olarak Kaan Erkam, işte tam da böyle biridir.



KAAN ERKAM’IN ELİT YANLARI

Öyle değil mi ama? Ben bilirim, Erkam, kendini ifade etme aracı olarak her daim özlemlerini, kaygılarını, toplumumuzla ve dünyayla ilgili sevinçlerini öne çekmekte, paylaşmayı istemekte ve yeteneğini ortalık yere sermektedir. Kaan Erkam’dır bu ve bu tanım yakışmazsa, hangi tanım yakışır ona? Orasını bilemem. Bakışlarında cinlik yatar, çözünürlüğü zor algılanır gibidir, ama gerek kitaplarında, gerekse oyunlarında, Stand-Up’larında onun insanı insan yapan elit yanları benim her daim dikkatimi çekmiştir.



KAAN ERKAM’IN İLGİNÇLİĞİ

Gün olur, imgesel kadınlar üretir, onları yazar. Günü gelir, İstanbul’un Taksim Meydanı’ndaki “Taksimoda Café”de oturup, on beş gün boyunca mekâna gelen kadınların öykülerini yazmayı üstlenir. Oraya birbirinden ilginç kadınlar gelmektedir. Her birinin farklı bir öyküsü olduğunu gözlemler. Kadının yan masasında konuşlanır, arada bir ama hiç sezdirmeden o kadına bakar. Kadınların, kendilerini izlemediğiniz zamanlarda bütün açıklarını verdiklerini saptamıştır. Kaan Erkam, işte böyle ilginç bir adamdır.



BU KERE DE KABARE YAZMİŞ

Bu kere, Türkiye’de yıllardır yapılmayanı, yapılamayanı, yapıldığı zaman suyu çıkarılanı denemiş. Egemen sınıf ve toplum düzenine karşı çıkma amacıyla, güncel politik konuları, toplumsal ve kültürel yaşamdaki yozlaşmayı “şakayla karışık” acı, iğneleyici bir dille ve sivri bir biçimde taşlayan, toplumsal eleştiri getiren, doğmacaya açık bir gösteri türü olan kabare biçeminde bir oyun yazmış.



KABARENİN İSTANBUL’DAKİ GEÇMİŞİ

1967'de Haldun Taner, Zeki Alasya, Metin Akpınar ve Ahmet Gülhan tarafından kurulan Devekuşu Kabare tiyatro topluluğunun, Taksim Sıraselviler’deki Club 12’nin altında bulunan lokallerinde küçük yuvarlak masalarda içki içilerek oyun seyredilirdi, çok iyi anımsarım. Bu tür, Devekuşu Kabare tarafından yanılmıyorsam seksenli yılların ortasına dek başarıyla sürdürüldü. Sonrasında kulvar değiştirdiler. Gösterileri, Konak Sineması’nda kapalı gişe yer almaya başladı. “Üç Maymun”, “Çuvaldız”, “Marko Paşa” kabare tiyatroları hemen onların arkasından pıtrak gibi türedi, ancak ömürleri pek kısa oldu.



21. yüzyılın İstanbul geceleri de yıllar öncesinin modası kabarelere yönelmeyi denedi. Günay Restaurant'ta Nükhat Duru-Cenk Eren ikilisi, Park Orman'da Ferhan Şensoy ve Gayrettepe'deki Happy Times Bar kabareli eğlenceler düzenlemeye başladı. Nilgün Belgün, Volkan Severcan ve Necati Bilgiç gibi ülkemizdeki komedi türünün önemli tiyatrocularının yer aldığı kabare şovlar ilk günlerinde yoğun ilgi gördü, sonra unutuldu gitti. Derken, Mehmet Teoman, herkesin "dış dünyada" edinmek zorunda kaldığı yapay kimliğini, etiketini, sosyal konumunu kapıda bırakarak içeri girmesi sloganıyla Beyoğlu Ayhan Işık Sokağı’nda yanılmıyorsam üç yıl önce Coco Palace'ı açtı. Yalçın Menteş, Anadolu'dan gelip batı kültürüne uyum sağlayamayan, varoş değerlerini üzerinden atamayan bir tipi canlandırıyor; Ayça Varlıer, Selen Uçer, Selin Türkoğlu, Ebru Aykaç, Özgür Efe müşterilerin arasında oynuyorlardı. Figen Şakacı kusura bakmasın, ama kısır bir dramaturgiydi, kıytırık kurguydu… Tutmadı.



YAŞAM PASTASININ PAYLAŞILMASI

Kaan Erkam, sanırım bütün bu deneyleri de gözünün önüne tutarak kabare türünü ters yüz etmeyi denemiş. Kimsenin kimseyi hor görmediği, herkesin ama herkesin, onun, bunun, şunun “biz”i oluşturduğu geçmiş dönemlerde bir Ermeni meyhanesinde yaşanmış olası bir saatlik süreci konu edinmiş. Seyircisini, fuayede salataları yapmakta olan kocasından yediği dayaktan sol gözü morarmış Mina Abla’ya (Ahu Zübeyde Doğan) karşılattırmış.



Sonrasında salona girdiğinizde Garson (Kaan Basmacıoğlu) masanıza beyaz peynirinizi, salatalığınızı, domatesinizi, zeytininizi bırakacak, içki siparişinizi alacaktır. Sevroş Aris (Aris Bayraktaryan) sahnede sızmış, Meyhaneci (Ararat Mor) Ermeni meyhanelerinin olmazsa olmazı barbunya pilaki tabaklarını, Acem Garson (Arash Arkravi) ile birlikte masalara dağıtmaktadır. Gedikli (Erhan Akçalan) kahvede son kağıdını masaya atmaktayken, Külhani Davut (Kaan Erkam) belinde saldırmasıyla az sonra narasını patlatarak meyhaneye dalacaktır. Udi (Yüksel Lekesizgöz) ara taksimini yapmakta, pavyon şarkıcısı (Tuğba Çelik) melûl mahzun köşesinde oturmaktadır. Külhani Davut ile Moşe’nin (Levent Aykul) sohbeti başlar, kadehler birbirini kovalar. Bu arada, Garson (Roy Kehyayan) sizin kadehinizi tazeleyecek, Katil de (Serkan Kayacık) az sora aranıza katılacaktır. Derken bir yosma (Elçin Fakir) düşer meyhaneye. Başlar Meyhaneci ile Davut’a yaşam öyküsünü anlatmaya. Anlatır, çıkar gider. Bir silah sesi, intihar… Veee… Yaşam pastasının paylaşılmasından kesitler…



DÜZENİN GETİRECEĞİ ACILAR

Kaan Erkam’ın metninde, İstanbul’un geçmişte var olan meyhane kültürü ile günümüz meyhane kültürü çarpıştırılmaktadır. Bu çarpışmayı sağlayabilmek için, Kaan Erkam, seyircisine eleştirel yoldan yönelmekte, bu yönelişin sahnede biçimlendirdiği insansa, tarihsel ve toplumsal süreç içinde kültürel, sınıfsal, politik, cinsel bağlamlarda koşullandırılmış ya da koşullandırılmaya yatkın bir görünüm içinde verilmektedir. Kardeşlik, dostluk, yaşamı bölüşme hepsine eyvallah da, bu tür koşullandırma(lar)dan kurtuluş için en ufak bir çaba göstermeyen insan, hem düzenin sağlıklı gelişimini engelleyecek, hem de bu düzenin getirdiği acılardan hiç kuşkusuz etkilenecektir. Öyle değil mi ama?



EYYY ELEŞTİRMEN! HİÇ Mİ ELEŞTİRİN YOK

Oyunun sonunda Kaan Erkam, bir zamanlar Fulya’da sahibi Ermeni olan “Tarihi Balıkçı” nam bir meyhaneye gittiğini, ancak küçükken, kimliği yüzünden yediği dayaklar nedeniyle meyhanecinin Ermeni vatandaşı olduğunu açık etmediğini, bu sindirilmişlikten çok etkilenerek bu oyunu yazdığını anlattı. Erkam, aynı dinamikle gitmiş, Harbiye’deki Getronagan Cep Sahnesi’ni kiralamış. Ermenilerin, Türklerin, Yahudilerin ve diğerlerinin hep bir arada dostça yaşamalarının anısına bu oyunu sahnelemiş. Bana sorarsa pek de iyi etmiş. Oyunun sonunda oyuncuların da masalara dağılarak oyunu geç saatlere kadar sürdürmelerini de iyiki akıl etmiş.



Eee… Şimdi siz: “Eyyy Eleştirmen Efendi” diyeceksiniz, “”yahu hiç eleştirin yok mu?” Olmaz olur mu, var. Ahu Zübeyde Doğan’ın canlandırdığı karakterin kocasından dayak yediği falan belli olmuyor. Alçak taburede oturarak meze hazırlaması da kimsenin ilgisini çekmiyor. Tuğba Çelik’in neden öylece orada dikilip durduğu anlaşılmamakta. Oyundan önce fuayeye son derece yüksek volümle yansıyan ve oyun başlamazdan önce aynı “forte”likle ve en tiz tonda çalınarak insan beynini çığırından çıkartan müziğin meyhane müziğiyle ilgisi yok. Eee… yar Kaan erkam’a bir çare. Işığa, dekora, kostüme, gelinceee… Hay Allah! Yerim dar. O halde, bir dahaki sefere. Oyunculuklar ise, tamamıyla sizin kararınıza “vâbeste”…



(Oda Tiyatrosu – Getronagan Cep Sahnesi - Prof. Celal Öker Sokağı, No. 2 / Rezervasyon: 0212 240 41 28; 0212 241 35 45 – Haziran ayı boyunca her Çarşamba Saat 20.00’da)

Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:44
Ali Poyrazoğlu' nun oyunculuk dersi verdiği bir sanatsal gösteri Sağlık Olsun. Bu dersin ana başlıkları şunlar : Doğal oyunculuk, tiyatroda ritim koşuşturmak değildir, kelimeler nasıl doğru tonlanır..

Perde açıldığında kendimizi herhangi bir devlet hastanesinin 3 kişilik bir odasında buluyoruz. Bir süredir burada kalmakta olan iki yaşlı hastaya o gün bir üçüncüsü apandisit problemi ile katılır ve sonrasında sağlık sistemine yönelik ince taşlamalar ve güzel esprilerle korkularımızın tartışıldığı bir oyun başlar. Korkularımız ; ölüm korkusu, yalnızlık korkusu, "keşke"lerle yaşama korkusu, hayatın tadını alamama korkusu.. Kaynana korkusu http://www.************/images/smilies/icon_smile.gif
SAĞLIK OLSUN
Güldürü / 2 Bölüm
Uygulayan ve Yöneten:
Ali Poyrazoğlu
OYNAYANLAR
Ali Poyrazoğlu
Bülent Kayabaş
Özdemir Çiftçioğlu
Eser Ali
Berrak Kuş
Onur Şenay
Murat Ilgar



Ali Poyrazoğlu, Sağlık Olsun oyununda Emekli Edebiyat Öğretmeni Ahmet Şevket Beyatlı rolü ile karşımızda. Şevket Bey; kendisini amatör doktor olarak kabul etmiş, hastane doktorlarını bir kenara itip kendi teşhislerini sürekli hastalarla paylaşıyor. Şevket Bey, öyle bir karakter ki sokakta hemen hemen her gün gördüğümüz yaşlı ihtiyarlardan biri :

- Durakta otobüs beklerken, İETT müdürünün makamına gidip "bizim oraya daha sık hat koyun" dediğini bekleyen diğerleri ile paylaşan,

- Markette peynir almak için sıranın size gelmesini beklerken yanınızda fark ettiğiniz ve size "günümüzde peynirlerin içerisine zararlı katkı malzemelerinin katıldığını" anlatan,

- Bayram ziyaretlerine gittiğinizde mahallenin her tarafına çukur kazmış belediyeyi nasıl şikayet edeceğini söyleyen.

...ve buna benzer cümleleri ortalığa söyleyen, bilinçli vatandaş ve iyi niyetli tatlı amcalarımızdan birisi.. Şevket Amca, etkileyici sözleriyle bir anda hastanede isyan başlatıp istediği zaman da çok zor bir ameliyat için korkmakta olan bir hastayı ikna edebiliyor..

Sahnelerin tanınmış ismi Bülent Kayabaş da Mazlum Sümbül rolüyle odanın bir yatağını paylaşmakta. Söylediğine bakılırsa, gençliğinde sosyetenin bulunduğu ortamlardan hiç ayrılmamış, çok geniş bir çevreye sahipmiş. Şimdi de çapkınlıktan vazgeçmiyor ve hemşireleri bir an olsun rahat bırakmıyor. Şevket Bey, ona hastalık hastası teşhisini koymuş.

Eser Ali'nin canlandırdığı Çakıl Solmaz, odanın sonuncu misafiri. Çakıl, apandisit ameliyatı için hastaneye yatan, dürüst, anne kuzusu, genç hasta... "Sağlık Olsun" da yorgun ve stresli doktor Kaya rolü ile Özdemir Çiftçioğlu' nu, Hastabakıcı Hayri rolü ile de Onur Şenay'ı izliyoruz. Güzel Deniz Hemşire Berrak Kuş, Çakıl ve Mazlum'un kalbini kazanıyor ve bu ikili arasında bir süre sonra küçük bir savaş başlıyor.

Oyunun mesajı şu : "Unutmayın, dünyayı değiştirmenin gücü mizahın arkasına gizlenmiştir. Kahkaha atarak dünyaya meydan okuyabilirsiniz"

Sağlık Olsun, çok eğlenceli bir oyun.. Ancak o kadar kahkahanın arasında özellikle ikinci perdede gözyaşlarınızı tutamayabilirsiniz. (Benim yanımdaki bayan tutamadı dahttp://www.************/images/smilies/icon_smile.gif ) Oyun yazarı Eric Champpell. Oyunu Uygulayan ve Yöneten Ali Poyrazoğlu uyarlama konusunda o kadar başarılı ki oyunu yazan kişinin bir Türk yazar olduğunu düşünebilirsiniz..

Uzun süredir tiyatro izlemeye ara verdiğini söyleyen bir arkadaşıma "neden" diye sordum. "Yıllardır çok önemli isimleri defalarca kere izleme şansım oldu. Ama bir yerden sonra artık bana o kişilerde yeni bir şey yok gibi geliyor" dedi. Ona göre oyuncular bir yerden sonra kendilerini tekrar etmeye başlıyordu. Sahnedeki performansları ne kadar iyi olursa olsun, bir önceki oyunun devamı gibi geliyordu ona bu yeni oyunlar.. Genç bir tiyatro seyircisi olarak, oyunun bitiminde ekibi ayakta alkışlarken bu gerekçenin haklı olabileceği geçiyordu aklımdan.

İyi seyirler.

İsmail Can TÖRTOP

JaqLee
21-05-10, 20:44
Bir Muhteşem Keşanlı !..

NASIL mutlu, nasıl coşku içinde, nasıl durmadan "Bravo" diye bağırarak ve de zaman zaman yaşaran gözlerimin yaşını içime akıtarak izledim Keşanlı Ali'yi, Açık Hava Tiyatrosu'nda..
Şehir Tiyatroları'nın son yıllardaki en güzel oyunu.. Bir baş yapıt.. Bir harika müzikal..

Haldun Taner'in ölümsüz dizeleri, her devirde geçerli..

1960'lı yıllar için yazdığı hicivler, bugün aynen duruyor ve alkış alıyor..

Yalçın Tura'nın müziği de öyle.. Dünya durdukça çalınıp, söylenir türden..

Ve de Yücel Erten'in yönetimi, sahneye koyuşu tabii.. Oyunu güncel yapan, biraz da Erten'in tiyatro dehası..

Harika bir yorum.. Harika bir oyuncu yönetimi..

Oyuncular da müthiş ha..

O ilk temsillerdeki, Semiha Berksoy'u aratmayan bir Şerife Abla Hikmet Körmükçü .. Genco'dan geri kalmayan İzmarit, Murat Garipağaoğlu .. Ne Gülriz, ne Zeliha için "Nerde eski günler" dedirtmeyen olağanüstü bir müzikal yıldızı Meriç Benlioğlu .. Ve de tabii, adaşı Engin Cezzar'la yarışır bir Keşanlı, Engin Alkan ..

Sahnedeki tüm oyuncular mükemmeldi, en küçük rolü olanlar dahil..

Nasuh Barın'ın, dansçılara değil, tiyatro oyuncularına yaptırdığı danslara bayıldım, bayıldım, bayıldım.. O ne müthiş koreografidir.

Arkada tabanca gibi bir orkestra.. Deniz Noyan yönetiminde..

Ayhan Doğan'ın stilize dekorundaki güzellik ve estetik anlatılmaz, gidip görmek gerek.. Aysen A. Bayraslı'nın tam da dönemi hatırlatan kostümleri fevkalade..

Her şey mükemmel olacaktı, eğer ses düzeni de doğru olsaydı. Belli bir akustik provası yapılmamış. Mikrofon ayarı yok. Lafların yarısından fazlası anlaşılmadı. Hadi ben 40 yıldır, en az 40 kez izledim, ezber biliyorum, ama millet öyle mi?.

İstanbul Belediyesi 7.5 lira fiyat koymuş biletlere.. Lahmacun parası.. Herkes izlesin diye..

Olmaz..

Bir defa bu 7.5 lirayı da iyi duyuracaksın bir.. İkincisi Sinekli gecekonduları dahil, semtlere otobüs koyacaksın, oyun sonunda Muhsin Ertuğrul'un yaptığı gibi.. Ve bütün yaz oynayacaksın..

Bu Keşanlı'yı kullanabilsek, yaz boyu turist yağar İstanbul'a, içerden, dışardan.. Londra'ya yağdığı gibi..

İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları'nı kutluyorum. Yücel Erten'i bin kez kutluyorum.. Oyuna adını yazan herkesi, ama herkesi kucak kucak öpüyorum..

Ellerinize, dillerinize, yüreklerinize sağlık..

İlk temsil 60'lı yıllardaydı.. Beni 20'li yaşlarıma götürdünüz..

İkinci temsil 80'liler.. 40'lı yaşlarıma taşıdınız..

Hüznüm, içime akan gözyaşlarım, geride kalan gençliğime mi acaba?..

Hıncal Uluç

JaqLee
21-05-10, 20:45
İlk Göz Ağrısı
( Erkan Kılıç )


Feraizcizade M. Şakir’in kaleminden çıkan, T. Yılmaz Öğüt’ün uyarladığı ve Erhan Yazıcıoğlu’nun yönetmenliğini üstlendiği “ İlk Göz Ağrısı ” isimli tiyatro oyunu, 10 Ekim 2007 Çarşamba Günü bir kez daha tiyatro severlere “ Merhaba! ” dedi.



Kadıköy Haldun Taner Sahnesi’nde gösterimde bulunan ve son kez 14 Ekim 2007 Pazar Günü tekrar sahne alacak olan oyunda izleyici kitlesi, orta yaş üstü ağırlıklı olmakla beraber yer yer gençlerden oluşmaktaydı. Oyunun başlamasına kısa bir süre kaldığında geç kalacak olan izleyiciler için ayrılmış olan özel bölüm haricinde diğer bütün koltukların sahipleriyle buluşmuş olduğu görülmekteydi.



Oyun, süprizlerle dolu olduğunu daha en başında göstermekteydi. Sahnede olması beklenen oyuncuların, seyirci kapısından içeri girerek her bir izleyiciye “Hoşgeldiniz! ” diyerek oyun hakkında ipucu mu vermek istiyordu yoksa bu da oyunun bir parçası mıydı? Sahne önündeki yerlerini alırken oyun şarkılarını da söylemeyi ihmal etmiyolardı. Ve perdeler açıldı meraklı bekleyişler belki dindi belki de daha da arttı.



İlk perdenin ilk sahnesinde, Eski Osmanlı Evleri’nin iç dizaynını anımsatan bir dekor yer almaktaydı ve gayet başarılı bir şekilde yerleştirilmişti; ama dekor arkasındaki siyah fonun arasından görünen aksesuar göze çarparak, odak çalmakta ve yer yer de dikkati dağıtmaktaydı. Aksesuar sorumlularının, Fikret Yayan- Ahmet Bozkurt- Mücahit Uslu, gözünden kaçmış olsa gerek.



Sahne geçişlerindeki dekor değişimleri gayet başarılıydı. Bu konuda; Nilgün Gürkan’ı tasarlamış olduğu dekor düzeni için tebrik etmeden geçmemek gerekir.



Seyirci- oyun- oyuncu üçlüsü arasında herhangi bir duvar söz konusu bile değildi. Sık sık seyircilerin de oyuna katılımları gerek repliklerle gerekse mimiklerle sağlanıyordu. Bu durum; seyirci üzerinde pozitif etki yaratmış ve oyundan kopmaları engellenmişti.



Bahtiyar rolündeki Uğurtan Atakan’ın hızlı konuşması anlaşmazlık gibi bir sorun yaratmıyordu; ama daha yavaş konuşsa belki daha iyi olabilirdi. Hele bir de Kabadayı Emin vardı ki evlere şenlik.



Kırk beş dakikalık ilk perde süresi dolduğunda herkes zamanın ne kadar da çabuk geçtiği kanısındaydı ve hafif bir şaşkınlık içindeydi. Ama perdelerin kapanması sırasında yaşanan aksilik, perdenin kapanmasına yardımcı olan iki bayan oyuncudan birinin elindeki parmak zillerden birinin düşmesi göze çarpmazdı, tabi oyuncu eğilip zili almak yerine perdenin kapanmasını bekleseydi.



Perde arasında çeşitli Türk Sanat Müziği eserleri dinletilirken, perdenin açılmasına az bir süre kala “ Pencerenin perdesini aç bana göster yüzünü ” dizeleri çok hoş bir etki yarattı seyirci üzerinde. İkinci perde başlamadan salonun tamamıyla dolduğu gözden kaçmıyordu.

Ve oyun, olayların düğüm ve çözüm noktası denebilecek Akile Hanım’ın, Funda Postacı Kıpçak, Eviyle başlayıp devam etmekteydi. Ara ara kahvehanede de olaylar seyrini devam ettiriyordu.



Akile Hanım’ın evindeki kızların bir sahnede kullandığı maskeler, jest ve mimiklerle gayet uyumluydu. Ama erkeklerden en yaşlı olanı canlandıran oyuncunun, bir sahnede düşürülmesinden sonra ayağa kalkışı ve sahneyi terk edişi esnasında rolünü de terk edip genç biriymiş gibi çıkışı göze çarptı. Ayrıca, Akile Hanım’ın yardımcısının makyajı, özellikle allık, aşırıydı ve biraz da çocuksu bir ifade yaratıyordu.



Oyun sonundaki Eftal Gülbudak tarafından hazırlanan koreografi, gayet başarılı yerine getirildi ve selamlamayla gayet hoş bir şekilde bir bütün halinde sunuldu.



Oyundan bu kadar bahsettikten sonra bir kaç cümle de seyirciler(!) için söylemeden olmaz. Oyunun gidişatını bozacak şekilde davranan ve ne yazık ki üniversite öğrenicisi olduğu anlaşılan o seyircilerin(!) davranışı hiç de hoş karşılanılacak bir durum teşkil etmiyordu.



Genel olarak bakıldığında başarılı bir profil çizen “İlk Göz Ağrısı ” oyunu oyuncularını, aksilikler yaşansa da, tebrik etmemek yanlış olur. “Yiğidi öldür hakkını ver” diye boşuna dememişler değil mi?



Tiyatrosuz kalmamanız dileğiyle, iyi seyirler…



Erkan KILIÇ

JaqLee
21-05-10, 20:45
İlk Göz Ağrısı - İstanbul Şehir Tiyatroları
( Cüneyt İngiz )


Nihayet! İstanbullu tiyatroseverlerin Ağustos-Eylül aylarından itibaren heyecanla bilet ve oyun sormaya başladığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi, ufak tefek sıkıntılar,azalan sahneleri ve yıkım haberleriyle perdelerini 3 Ekim'den itibaren açtı.

Kadıköy Haldun Taner Sahnesi ilk gün olmasının verdiği heyecanla ve koltuklarına olan hasretin sona ermesiyle insanların akınına uğramıştı. Tiyatro sezonu boyunca bu salonda arkadaşlıklarını arttıran tiyatroseverler, arkadaşlarını ve salonlarını görmenin mutluluğuyla koyu bir sohbete daldılar. Bir yandan eskilerden en güzel melodilerin kulakları okşaması, diğer yanda az sonra başlayacak olan oyunun coşkusu tiyatroseverleri etkilemişti.

Perdenin açılmasıyla birlikte, hayatın sorunlarından sıyrılıp, büyülü dünyaya bir yolculuk başladı.

Geçen sezon Hazım Körmükçü'nün başrolünde başlayan oyun, geçen sezonun sonlarına doğru Hazım Körmükçü'nün ayrılmasıyla yoluna devam etti. Her oyuncunun kendine özgü ifade ve anlatımı olması, oyunun enerjisinden birşey kaybetmeden devam etmesine yardımcı oldu.

"İlk Gözağrısı" Feraizcizade Mehmet Şakir'in kaleminden çıkmış, günümüze Yılmaz Öğüt tarafından uyarlanmış ve tiyatro sanataçısı Erhan Yazıcıoğlu tarafından sahneye konulmuş. Eski İstanbul ailelerini ve ilişkilerini anlatan oyun, geleneksel motiflerle süslenerek, zaman zaman seyirciyi de oyunun içine dahil edecek şekilde sahnelenmiş.

İç güveyi olarak eve alınan damadın, aile yadigarı eşyaları emanetçiye vermesiyle başlıyor sıkıntılar. Evin büyükhanımının baskın karakteri nedeniyle, kızını ve damadını baskı altına alması, evin büyük beyinin olanlara belli bir mesafeden yaklaşması nedeniyle, sorunlar yaşayan genç çift, hiç istemeseler de, çareyi ayrılmakta bulurlar. Niyetleri kendilerine yeni bir hayat arkadaşı bularak, hayatlarına devam etmektir. Bu niyetle, o dönemin arabulucu hanımının yanına giderek yardım isterler. Ne olursa bundan sonra olur, işler arapsaçına döner.

Oyunun seyircinin içinden sahneye geçerek başlaması,zaman zaman seyricinin arasından giriş çıkışlar yapılması,seyirciyle yüzyüze konuşulması, Türk izleyicisinin çok alışkın olduğu ve her zaman keyfi aldığı bir tarz. Bu oyunda da çok güzel bir anlatım olmuş. Seyircinin de oyunun içine dahil olması, hatta zaman zaman şarkıları beraber söylemesi bunun en büyük kanıtı.

Oyunculara gelince; öncelikle Hazım Körmükçü'nün rolünü üstlenen, kısa zamanda rolünü benimseyip sahneye aktaran Selçuk Yüksel, Burhan tipine ayrı bir enerji katmış. İç aksiyonunu çok dengeli kullanarak, dışa yansıtmayı başarmış. Sahneye girdiği her noktada oyunun tempolu bir hal almasına, diğer oyuncuların da bundan etkilenmesine yardımcı oluyor. Uğurtan Atakan, evin büyük beyi olarak hitabet sanatını çok güzel beceriyor. Zaman zaman oyun metninin zorluklarından temponun düşmesine sebep olsa da, anlatımıyla bu noktaların üstesinden geliyor. Işıl Zeynep Tangör'ün Zevkiye karakterine değinmeden geçmek olmaz. Rolünü tam hakkıyla yerine getirdiği gibi, fazladan eklemeler yaparak, ikili kaldığı sahnelerde bile,tempoyu hiç düşürmeden, akıcı ve rahat anlaşılır bir oyunculuk sergiliyor. Oyundan çıkarken seyircinin "Bi dakka,bi dakka, bi dakka" demesi bunun en büyük işareti.

Oyunun kostüm, dekor, ışık ve müzikle bütünleşerek,sahneye yansıması, seyir zevkini arttırırken, eskileri özleyen eskilerin takım elbiseli, şık hanımlarını ve beylerini çok mutlu ediyor.

Yine de ya metnin anlatım zorluğundan olsa gerek, ya da rejiden kaynaklanan sorunlar nedeniyle özünde anlatılmak istenen tema finalde kafama yerleşmedi. Bütün oyun boyunca etrafında dönülen konunun finalde neden daha net sonuca bağlanmadığını anlayamadık. Bir mesaj alması beklenen seyircinin, bu noktada hangi mesajı alması gerektiği tam olarak ortaya çıkmamış.

İşlev olarak eğlendirmek, hoşça vakit geçirmek adına oldukça başarılı ve keyifli bir oyun sezon boyunca dolu salonlara oynayacağından eminim. Özellikle eski yılları özleyenlerin hasretle ve gülümseyerek seyredecekleri bir oyun "İlk Gözağrısı".

Salon dağılırken, bir oyunun daha sona ermesiyle, tiyatroseverler için hızlı ve güzel bir sezon başladığını anladım. Bir yaz boyunca tiyatro sevgisini ve hasretini besleyen seyircimiz, uzun soluklu maratonun ilk gününde, sezon sonuna kadar enerji dolu olduğunu gösterdi.

Alkışlar sezonda sahnesini, perdesini açan Şehir Tiyatroları, Devlet Tiyatroları ve ayakta durmaya çalışan tüm tiyatrolara.....

Cüneyt İngiz

JaqLee
21-05-10, 20:45
Kuzey Işığı - Tiyatro Rast
( Yasemin Aktaş )


Saat şimdi 23.30

Kafalarda bir belirsizlik herkesin kendine göre bir beklentisi var şu hayatta. Sabırsızlıkla beklenen bir telefon bilim adamlarının gece boyunca sürdükleri toplantının sonucu ve savaşta yaşananların derin izler bıraktığı ve her daim gözünün önünde bulunan görüntülerle kulaklarındaki sesle yaşan biri. Gece yarısına doğru bir araya gelmiş bu üçlü arasıda konuşulan olaylar sorulan sorularla yeni sorunların yeni belirsizliklerin ortaya çıktığı durumlar… Hayata bakış açısı, yaşanmışlıklar bulunulan ortamlar, insanın düşünceleri kişinin hayatını yönlendiriyor. Kimileri kader diyip geçse de bekli de bu duruma biz getiriyoruz olayları.

Bir insan beyni gibi de düşünülebilir bu oyun için; insanın olaylar karşısında bir nevi çelişkiye düşmesi üretilen sonuçların yeni sorulara neden olması. Bu soruların yeni sorunları oluşturması bulunan geçici teoriler bunların doğruluğunun ispatı için yapılan konuşmalar.

Kimi zaman beklentilerimiz olur hayatta, körü körüne bağlı olduğumuz şeyler, doğru kişi kim bizim için, doğru yer nerde, doğru zaman hangisi, ya o değilse ya oysa beklemek ya da beklememek neyi değiştirecek ya gelirse ya gelmezse sürekli bir çelişkide en kötüsüne mi alıştırmalı yoksa bir ümit gelir diye yolunu mu gözlemeli. Bir yandan böyle düşünüp bir yandan da ilk insanı arayan biri.

Diğer yandan savaşın acı yüzüyle karşılaşmış bekli de hayatta en değer verdiklerini kaybetmiş tam kendini ölüme hazırlarken değişen durumlarla ölmemesi gerektiğine inan savaşa dair kareleri gözünün önünden atamayan birisi, artık onu yıkacak bir şeylerin olmamasına karşı karşılaşılacak kötü bir olay karşısında elinin sürekli tetikte yaşaması.

Ya bütün teoriler alt üst olursa bugüne kadar bulunan formüller deney sonuçları bütün savlar çürütülürse ya sil baştan tekrar başlamak gerekirse o zaman felaket olur her şey. matematik en büyük tutku, o her şeyin üstünde her şeyin ispatını onunla yapabilirsin diyen bir bilim adamı ve bu üçlünün bir otel lobisinde konuştuğu sorunlar ve herkesin şahsına münhasır yaklaşımları.

Peki, maymun sıkılmayıp evrim geçirmeseydi insan ortaya çıkarı mıydı? Peki, ya dünyanın önde gelen bilim adamlarının katıldığı konferansta verilen kararlar neyi nasıl değiştirecek? Bugün oyuna gitmeseydim bunu yazıyor olmayacaktım kim bilir o zaman beynimi ne meşgul edecekti?

Düşünmeyi durdurmak mümkün değilmiş. Düşündükçe kendi doğrularımızda bile şüpheye düşüyoruz farklı açılardan görmek olayları çizdiğimiz yörüngeyi belirliyor. Peki, seçtiğimiz bu yollar bizi aynı sonuca çıkartır mı acaba? Burada sonuç mu önemli yoksa izlenecek yol mu, bekli de buna tam olarak karar vermemiz gerekmekte. Eğer bir şey yasak değilse yapılması mecburidir derken. Her serbest bırakılan şey bizi netliğe mi götürür yoksa belirsizliğe mi? Kendimizi zaman zaman sorgulamalı mıyız ve yapılan bu sorgulamanın yeri ve zamanı ne kadar önemli? Her şey mantıkla ilerken sürekli düşünme ile her karşılaşan soruna çözüm arayışındaki bulunan yollar ve düşünmeler sonunda bulunan her çözüm karşısında çıkan sorular ve aranan yanıtlar. Kendi inançlarımızdan bile kimi zaman şüphe etmemizi sağlayan belirsizlik… Peki, bu sorgulamadan sonra ne olacak? Bizi ne bekliyor olacak kutuyu açmadan bu belirsizliği kaldırmak mümkün müdür?

Kafanız karıştı tabi iyice. Oyunun size göre olup olmadığını anlamak için gidip de gitmemek arasında tereddüde düşüyorsanız eğer bunun tek yolu oyunu izlemek olacak. Theatre Rast (Tiyatro Rast)ın yeni oyunu olan Kuzey Işığı'nı, çarşamba akşamı Fransız Kültür'de yapılan premier'inde izledim. Paul Pourveur'un yazdığı Şaban Ol'un yönetmenliğini ve çevirisini yaptığı oyunda Bülent Emin Yarar, Köksal Engür ve Erdem Akakçe oynuyorlar. Oyuncuların herbirini ayrı ayrı tebrik etmek gerek bence. Tek perdelik ve 1.5 saatlik oyun boyunca oyundaki tempo hiç düşmedi. Ne ışık ne de müzikten yardım almamalarına ve hatta konuştuklarının kolay anlaşılabilir kavramlar olmamasına rağmen vücut dilleri, tonlamaları ve mimikleri ile seyircinin dikkatini üst düzeyde tutmayı başardılar.Oyun belki tek perde değil iki perde olarak da oynana bilinirdi ama bu haliyle oldukça iyi bir oyundu şimdiden size iyi seyirler…


Saat 00:18


Yasemin Aktaş

JaqLee
21-05-10, 20:45
Ceza Kanunu - İstanbul Şehir Tiyatroları
( Cüneyt İngiz )


Evin çapkın beyi, kaçamaklarını gizlemek için türlü oyunlar oynarken, bir gün bir Fransız hanımla kaçamağı sonrasında hapse mahkûm olur. Güvendiği avukatı da çeşitli karmaşa ve anlaşmazlıklarıyla cezayı tescil eder. Evin beyi hapse girmemek için türlü oyunlar düşünürken, ziyaretine gelen arkadaşını da bu oyunun içine katarak, ona para vererek, kendi hapis cezasını çektirir. Her şey yolunda derken, asıl karışıklık bu noktadan sonra başlar. Evin içinde türlü oyunlar dönerken, seyirciye de kahkahalarla gülmek düşer.


İ.Ahmet Nuri Sekizinci'nin kaleminden çıkan ve Engin Gürmen'in yönetmenliğinde Şehir Tiyatroları'nda sahnelenen oyunun kısa bir özeti bu. Komedi unsurlarının içinde çokça bulunduğu, keyifli bir geleneksel oyun. Tiyatro her ne kadar evrensel bir gösteri sanatı olsa da, zaman zaman yerli oyunlarımızı, kendi öz oyun ve oyunculuk biçimini görmek, eseri daha rahat anlamamıza, bizden olana ilgi duymamıza yardımcı oluyor.

Bununla birlikte, Şehir Tiyatroları'nın özellikle son yıllarda yerli oyunlara ve yazarlara ağırlık vermesi, aslında birçok oyunla adeta bir renk cümbüşü gibi birçok farklı eseri içinde barındırma özelliğinden uzaklaşıyor. Her ne kadar salonların dolması nedeniyle, seyircinin bu durumu algılamadığı düşünülse de, bir dönemin en farklı oyunlarının vücut bulduğu sahnelerde, çeşitliliğin azalması konuşulur oldu.

Oyunun detaylarına gelince; Engin Gürmen, kendi yönetmenlik tarzını aynen sahneye aktarıyor. Geleneksel Türk motiflerini, yönettiği oyunun içine eksiksiz aktarıyor. Bununla birlikte, çok da eserin ölçülerinin dışına çıkmadan, eserin bütünlüğüne çok da katkıda bulunmadan sahnelemesi, günümüz seyircisini içine çekecek güncellikleri yakalayamaması handikaplara sebep oluyor.

Oyunun bir başka önemli noktası, ritmin düşük olması. Özellikle ikinci perdeden itibaren, bu türün özellikleri nedeniyle, oyunun hızlanması, oyuncuların tempo ve ritmi arttırması, dolayısıyla ortaya çıkacak komedinin arttırılması gerekiyordu. Bununla birlikte tempo ve ritmin orta seviyede kalması, ister istemez oyunda hataların gözükmesine sebep oldu. Oyunda avukat karakteriyle görev alan Kubilay Penbeklioğlu, rolünü tam anlamıyla üstüne giyerek, bununla da kalmayıp karaktere katabildiği bütün yeteneklerini katarak, ortaya seyretmeye değer bir tipleme çıkartmış. Tekstin getirdiği esprilerle yetinmeyip, belli ki provalarda deneyerek kendi meşrebince değişik espriler de katmış.

Yine oyun içinde Emin And, rolünü hakkıyla yerine getirenlerden. Zaman zaman düşen tempoyu akılcı yaklaşımlarıyla yukarı taşıyan, sahnedeki diğer oyuncuları enerjisiyle etkileyen bir karaktere sahip.

Oyunun bütününe bakıldığında bir ekip olarak bütünlük içinde gözüken, eşit seviyede ve hakkaniyetle sahne paylaşan oyuncuların bu tavırları örnek gösterilebilir. Tiyatronun ekip olma duygusunu ayakta tutan en önemli ayağı belki de buydu. Ceza Kanunu ekibi de bunu başarmışa benziyor.

Oyunun temasını seyirciye yansıtmak konusunda herhangi bir kaygı yaşanmıyor. Anlatımın sade, detaysız ve gülmeceye yönelik olması, yönetmenin ve oyuncuların dertlerini rahatça anlatmasına, seyircinin ise konuyu rahat anlamasına yardımcı oluyor.

Gülmek ve eğlenmek için ayrılacak çok keyifli iki saat sunan başarılı bir oyun. Hayat telaşından iki saat için uzaklaşıp, gülmek eğlenmek isteyenler için başarılı bir komedi.

JaqLee
21-05-10, 20:45
Ceza Kanunu - İstanbul Şehir Tiyatroları
( Ezgi Toz )


Karmaşaların komedisi diye tabir edebileceğimiz vodvil türünde olan Ceza Kanunu şehir tiyatrolarında geçen sezondan beri yer almaktadır. Yer, zaman, mekan olarak bir dönem oyunu olmakla birlikte aslında insan varolduğundan beri süregelen ve süregelecek olan sınıf farkına gönderme yapmaktadır. Bununla beraber hukuk sisteminin ne kadar subjektif olduğunu ve aslında bir sisteme bağlı olmadığına yaratılan güldürülerle değiniyor. Güldürürken insanların sahtekar dünyasında oynanan oyunların beraberinde neleri getirdiğini seyirciyle hep beraber paylaşıyor.



Oyunun içine girersek; sahne müziğin hareketli ritmiyle Carolin “Nurseli Tırışkan’ın” renkli oyunculuğuyla seyirciye açılıyor. Beklentimiz yılların tiyatrocularında da yer aldığı bu oyundan gittikçe artıyor. Ama ilk dakikalarda beklenmedik bir gol yiyoruz ve Sümbülteberzade Amberi “Mehmet Gürhan’ın” sesini duyamıyoruz. Kulaklarımızı sahneye iyice dikdikten sonra Sümbülteberzade Amberinin eşi rolündeki Sacide”Defne Gürmen Üstün’ün” vurgulamasındaki hatalar göze çarpıyor. Şehir tiyatrosunda pek duymaya alışmadığımız bu gibi şeyler biraz bizi o büyüden koparıyorken sahneye fişek gibi giren bir oyuncu tüm oyunu sırtında götüren oyunun Meddahı Sebati”Kubilay Penbeklioğlu” seyirciyi özlediği heyecana kavuşturuyor. Kostümündeki biçimsizlikten, hazır cevaplılığına her şeyiyle bu oyuncu seyirciyi içine alıp oyuna sürüklemeye başarıyor. Yılların başarılı ödüllü oyuncusu Candan Sabuncu’nun Leyla Hanımın bu konudaki rolünü de azımsamamak gerekiyor. Oyunun 2.perdesinde ortaya çıkan Kamalı Bekir”Erkan Sever” oyun yavaşlarken yokuş yukarı sırtlayarak vitesi büyültüyor ve seyirciyi renkli bir tiple tanıştırıyor. Aslında belki bizim için şans ya da şansızlık-ki ben bu ana şahit olduğum için kendimi şanslı hissediyorum-sahnede oyuncular Kamalı Bekir’in verdiği kıvılcımla oyundan kopup gülüşmeye başlıyorlar. Seyirci oyunculara nefes aldırmak amaçlı alkış molası veriyor ve alkışın sonunda herkes toparlanıyordu. Oyun boyunca halıya ve aksesuarlara takılıp duran oyuncular belki de talihsiz bir günündelerdi… Bunu bilemiyoruz tabi. Oyunda diğer bir sezinlediğim şey oyuncuların büyük bir çoğunluğunun oyuna asılamamasıydı ve oyun metnine sadık kalmadan replikler eklendiğiydi. Bu hareket bazen 12 den vursa da bazen ıskalıyordu.



Yönetmenin zekice sahne trafikleri olmakla beraber bazı zorlama rejileri genellikle cinsel temalı seyircinin bir adım geri durmasına sebep olmuş olabilir. Buralar daha doğal oynanarak geçilse daha başarılı geçişler olabilirdi diye düşünmeden edemiyorum. Bir dönem Türk komedisi olduğundan kullanılabilecek müzik avantajı daha iyi değerlendirilebilirdi. Çünkü biz Türk seyircisi müziğin etkisiyle oyuna daha iyi adapte olarak bütünleşebiliyoruz. Kostümler bayan oyuncularda renk ve ahenk olarak yeterli etkiyi maalesef yaratamadı. Özellikle önemli ölçüde sahnede olan Sacide’ nin ve Sadberk “Özge Özder’ in” kostümleri bu parametrelere uygun değildi.

JaqLee
21-05-10, 20:45
Kemal Başar’ın yönettiği Târgovişte’deki ‘Romeo Juliet’
( Üstün Akmen )


Mc. Raninli gecenin devrisinde, Tony Bulandra Tiyatrosu’nda “Romeo ve Juliet”in prömiyerine katıldım. Mc Ranin, smokiniyle davetiyeli ya da biletli tüm izleyicileri kapıda karşıladı, sonrasında ve perde arasında neredeyse herkesle birebir ilgilendi. Shakespeare’in “Romeo ve Juliet” öyküsünü bir aşk söylencesine dönüştürerek (1591), temel bir aşk imgesi yarattığını, ana tema olarak aldığı aşkı ilk kez tragedya içinde işleyerek, ilk İngiliz aşk tragedyasını ortaya çıkarmış olduğunu biliyordum da salona girdiğimde, konunun perdesiz sahnede kurulu dekor ile pek ilintisini saptayamadım, öylece baktım.

Yapıtın ön sayfaları koreografi olmuş
Oysa oyun başlayınca ve akınca ortaya çıkarılan “işi” bir güzel kavradım. Kemal Başar’ın, Verona’nın önde gelen iki ailesi Montague’ler ile Capulet’ler arasında süregelen “ezeli ve ebedi düşmanlığını”; Prens Escalus’un, kentte güçlükle sağladığı barışı bozacak eylemleri ağır cezalandırma kararı alışını; bir Montague olan Romeo’nun (Marius Manole), arkadaşı Mercutio’yla (Iulian Ursu) birlikte Capulet’lerin verdiği bir maskeli baloya Rosaline’i görmek üzere gidişlerini, ancak Romeo’nun orada Capulet’lerin kızı olan ve Prens Paris’le (Radu Campean) evlendirilmek istenilen Jüliet (Laura Vasiliu) ile karşılaşmalarını anlatan bölüm/leri Hugo Wolff’ün mükemmel koreografisine sırtını dayayarak “komprime” olarak verişine öncelikli olarak içimden alkış tuttum. Wolff, bedensel anlatımı yönetmiş, denetlemiş ve gösterimi bütünlüğe dönüştürmüştü. Elbette onu da alkışladım. Özellikle “tango” tablosundaki her hareketin, sıradan deneyimden ne kadar uzak olursa olsun, yine de sıradan deneyimle bağıntılı olduğunu bana kanıtlamasını hâlâ teşekkürle anmaktayım. Dansçılar deneyimlerini kendi içlerinde kısmen yeniden üretirlerken, bedenimde devinduyumsal bir yanıt oluşmasına o akşam çok şaşırdım.

Gülmez’in, yüzümüzü güldüren dekoru
İzmir Devlet Tiyatrosu’ndan Murat Gülmez, sahne tasarımını tasarlarken özde belirli bir biçimi değil, bir kavramı belleklere ulaştırma çabasına girişmişti. Montague’leri ve Capulet’leri simgeleyen soffitto’daki birer çembere tutturulmuş halatlar, yerine göre “çok şey olan” ince kırmızı perdeler, çözüme giderken yeni bir söz, yeni bir söylem biçimi yaratmıştı. Jüliet’in uyku ilacı içtiği tabloda, sahnenin her iki yanındaki büyük panolara gerdiği lasteks kumaşı kullanışı ustalık işiydi. Murat Gülmez’in dekoru düş gücünü zorlayan, duygu birikimlerini dışa vurabilen, dramatik yoğunluğun belirlenmesinde Kemal Başar’a yardımcı olabilen bir çalışmaydı. Kısmen de olsa yenilikçiydi, işlevseldi ve yaratıcıydı.

Mc Ranin’in kostümleri, Ayas’ın ışığı
Oyunun giysi tasarımlarını yapan Mc Ranin ise döneminden ve bugünden simgesel özellikler taşıyan kostümler yaratmıştı ve bu yaratı, yönetmenin ve koreografın özel yorum amacına hizmet etmekteydi. Tarihsel ve sosyal süreci çok iyi bildiği anlaşılan Mc Ranin, hayal gücünün ürünlerini sadece sembolik düzeyde değil, aynı zamanda teknik düzeyde de yansıtmıştı.
Oyunun ışık düzenini kuran ve şimdilerde ışıklar içinde yatmakta olan Ankara Devlet Tiyatrosu’nun değerli ışık tasarımcısı Seyhun Ayas, sahnenin bölümlenen her alanına birbiriyle bağlantılı ışıklar ayarlamıştı. Kostüm-ışık bağlantısını da iyi kurmuştu Ayas. Kullandığı renk filtreleri, ağırlığı beyaz olan kostümleri ve kostümlerin desenlerini güçlendiriyor, belirginleştiriyordu. Gece efektleri de ilginçti, iyiydi.

Can Atilla ve Kemal Başar’ın özel başarıları
Ülkemizin önde gelen bestecilerinden Can Atilla’nın kimi zaman tek amacı bir durumu tanıtmak olan, kimi zamansa birkaç notanın eylemi belirlediği akustik dekora dönüşen, müzikal bir motifle atmosfer yaratan müziğiyse hiç kuşkum yok ki oyuna destek veren ana unsurlardan biri durumundaydı.
Kemal Başar rejisinde, bir yandan Shakespeare’in romantik konuyu trajik havaya bulayışını pek güzel kavradığını izleyiciye aktarırken, diğer taraftan da şiirsel bir ortam geliştirmişti. Yapıta derinlik ve olgunluk katmış, konuya özgü Rönesans özelliklerini kenara bırakmıştı. Tabloların sıralanışını ve oyun kişilerini titiz mi titiz bir simetri, denge ve uyum ile sağlamlaştırdığı da gözden kaçmıyordu. Romeo ile Juliet’in ateş artışlarını, çocuksu davranışlarını verişindeki ustalıksa bence görülmeye değerdi. İkilinin “tüy” ile oynayışları, coşkulu sevişme tablosu… Sevilenin sevgi tarafından korunması, sevginin sevileni yeniden yaratması, nefret nesnesinin yok oluşu…
Kemal Başar’ı ille de eleştir derseniz, balo tablosunda Hizmetçi’nin (George Bonceag) elindeki tepsiye Tybalt’ın (Vitalie Ursu) tekme atmasında kadehler etrafa saçılırken neden bir damla içki yere dökülmez; Romeo tarafından yere yatırılıp boğazı sıkılan Benvolio (Sebastian Balasoiu) Romeo’nun elinden kurtulduktan sonra neden boğazını tutup öksürmez diye sorarım, başka da soracak bir şey bulamam.

Oyunculara gelince
Evet… Oyunculara gelince, koro dahil çoğunlukla başarılı olduklarını gönül rahatlığıyla söylemeliyim. “Koroda fevkalade sevimli yüzüyle ve Mercutio’nun Tybalt tarafından öldürülmesi tablosundaki mimikleriyle Daniela Mihai, yarım adım dahi olsa öne çıkıyor” dersem sanırım diğerlerine haksızlık etmiş olmam. Kontes Capulet’te Moldavya asıllı oyuncu Rodica Bistriceanu Ursu, esasen güler yüzlü bir hatun olmasından dolayıdır sanırım, en trajik sahnede bile yüzünden tebessümünü silememesiyle dikkatimi çekti. Olmuyordu. Bu görüşümü, bir gün sonra Türkiye’nin Romanya Büyükelçisi Ahmet Rıfat Ökçün’ün yaklaşık doksan yıllık konsolosluk binasında “Romeo ve Juliet”in tüm kadrosuna verdiği “branch”ta kendisine de söyledim, olanca güzelliğiyle gene gülümsedi. Dadı’da Romanya’da çok ün kazanmış 65 yaşındaki kıdemli (emekli değil) oyuncu Rodica Mandache’yi, doğrusu oyundan önce bana övüldüğü kadar “yüce” bulmadım. Anlamın ve dilin anlatımbilimsel kuramı, oyuncunun bedeni ve ruhunun alt-partisyondan partisyona geçen karma ve süzme sürecinden bu kadar mı uzakta olur, şaştım kaldım. Ne yalan söyleyeyim, “yabancı” olmasa, Juliet’i Peder Lorenzo’nun (Corneliu Jipa) kendisine verdiği uyutucu ilacı içtikten sonra ölüm uykusunda bulduğundaki oyun tutuşunu ayıplardım. Kont Capulet’te Liviu Cheloiu’yu hemen tepki vermeye hazır bir oyuncu olarak beğendim.

Laura Vasiliu’nun oyun gücü
60. Cannes Film Festivali’nde 22 aday film arasından sıyrılarak dünyanın en prestijli sinema ödüllerinin başında gelen Altın Palmiye’yi kazanan Cristian Mungiu’nun filmi “4 Months, 3 Weeks and 2 Days / 4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün”de Anamaria Marinca ile yirmi iki yaşındaki iki öğrenciden birini, içe dönük Gabita’yı canlandıran Laura Vasiliu Juliet’e can veriyor. Beyaz perde bir yana, Vasiliu’yu sahnede izlemek ayrıcalık diye düşünüyorum, çünkü Vasiliu canlı mı canlı fiziksel ve olabildiğince psikolojik yönelimlerinden ender rastlanılan bir Juliet yaratıyor. Karakteri nasıl biçimlendireceğini, biçimlendirebilmesi için nasıl çaba göstermesi gerektiğini, nereye yoğunlaşacağını çok iyi biliyor. Yeri geliyor, sanki karanlıktaymışçasına gözleriyle oynuyor.
İstek, çaba ve elde etme… Vasiliu’da evvel Allah hepsi bulunuyor.

Marius Manole adında bir oyuncu
2006-2007 sezonunda Romanya’da “En İyi Oyuncu” seçilen 28 yaşındaki delikanlı Marius Manole ise Romeo’yu oynuyor. Manole, Romeo’yu fiziksel olarak yaşama geçirirken, karakterin içsel yüzeylerini sadece gözleri, yüz ifadesi, sesi ile değil gövdesiyle de mükemmelleştirerek veriyor. Ufacık tefecik, çelimsiz Marius Manole, sahneye adımını atar atmaz devleşiyor.

Bu oyun festivale getirilmeli
Sonuç olarak, bu oyunu Türk tiyatroseverlerin de izleyebilmesini diliyorum. Her açıdan… Hem yaratıcı kadrosundaki 4 önemli Türk sanatçı adına, hem de iyi çıkan bir “iş” adına. Önümüzdeki yıl, “malûm-u âliniz” 16. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali var. Hani yani, bu oyun İstanbul’a çağırılsa diyorum. Prof. Dr. Dikmen Gürün’ün kulaklarını çınlatıyorum.
Çınlatmak da ne kelime, ayol kampana çalıyorum.

Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:45
KANTOCU
( Cüneyt İngiz )


Zaman; Cumhuriyet öncesi…Yer; İstanbul ve birkaç şehir…Eğlence denilince akla gelen kumpanyalar, şehir şehir dolaşıp, halka kantosundan komiğine, sihirbazlığından meddahlığına gösteriler sunuyorlar. Sahnede Rumu, Ermenisi halkı kah güldürüyor, kah ağlatıyor. O zamanlar Müslüman kadınların sahneye çıkması yasak. Ama bir kadın her şeyi göze alıp, adını da değiştirip Bursa'da kumpanyaya katılıp dört bir yana ün salıyor ve İstanbul'a geçiyor. Kıskançlıklar, sıkıntılar, sancılar, Cumhuriyet mücadelesi… Peki ya gerisi? Gerisi Şehir Tiyatroları sahnesinde.

Haldun Dormen'in kaleminden çıkan ve kendisi tarafından sahneye konulan "Kantocu" yeni bir nefes değişik bir soluk getiriyor sahneye. Oyunda küçük bir kumpanyada yaşananları anlatırken, aynı zamanda büyük bir değişim geçiren ülkenin de ipuçlarını ortaya koyuyor. Kişisel sıkıntılar, aslında o dönemde bir rejimin değişip Türk ulusunun mücadelesini de gözler önüne seriyor.

Oyunun bir başka yönün de ise, Şehir Tiyatroları'nın yeni nesil oyuncularıyla başlayan oyun, gençlerin, fırsat yaratıldığında, ne kadar başarılı ve söyleyecek sözleri olduğunu anlatıyor. Bunun yanı sıra, oyun içinde ustalara ve zamanının en iyilerine de yer vererek, bir nevi saygı duruşu sergiliyor. Gençlere yol açan ustaların yanında, hiçbir okulda ya da eğitim kurumunda öğrenemeyecekleri saygıyı öğretiyor. Oyunun içinde belli bir yaşa gelmiş usta sanatçılarla, genç, dinamik yeni nesil sanatçı adayları harmanlanarak birbiriyle bir bütün oluşturan oyun ortaya çıkıyor.

7'den 77'ye bütün seyirciyi içine alan oyun, her yaş grubuna has özellikleriyle sarıveriyor insanı. Oyunun her anından keyif alarak çıkmak, her karede mümkün olmamakla birlikte, "Kantocu" bu hazzı yaşatıyor.

Oyunun müzikleri de eserle bütünlük göstererek, coşkunun artmasına, seyircinin ısınmasına yardımcı oluyor. Ayrıca orkestranın sahne önünde, seyirciyle burun buruna kalması daha da keyif veriyor. Müziklerin hakkıyla bestelenmesi bir yana, aynı hakkaniyetle kusursuz icra edilmesi seyri zevkini arttırıyor.

Kantocu'da bol bol müzik dinleme fırsatı olması çok güzel. Bununla birlikte, çok fazla şarkı eklendiğini düşünmeden edemiyor insan. Özellikle şarkıların büyük bir kısmını seslendiren başrol oyuncusu, doğru tekniklerle söylediği şarkılara duygu katmayı başaramayınca, zaman zaman kulak yorgunluğu yaşıyor insan. Ah keşke biraz da kanto sahnelerinde biraz daha kanto yapabilme becerisini görebilseydik.

Selma Kutluğ ve Ersin Sanver rolünü layıkıyla yerine getirirken, Osman Gidişoğlu ve Yavuz Şeker bizi eskilerin nostaljisine gözyaşlarıyla götürüyor. Ah keşke biraz da kanto sahnelerinde biraz daha kanto yapabilme becerisini görebilseydik.

Oyun içinde bazı anlatımları ve olayları pekiştirmek için sahnelerin eklenmesi, hem seyir süresini arttırıyor, hem de o noktaya gelene kadar merak duygusunu uyandıramıyor. Örneğin bir rüya sahnesini anlatmak için, oldukça uzun ve gereksiz konuşmalar yapılması, rüya sahnesinin etkisini düşürüyor.

Oyunun en önemli handikaplarından bir tanesi de çok sık sahne alması. Müzikaller hem şarkı söylemek hem de dans etmek gerektiğinden, oyuncuları dinlendirilerek sergilenir. Fakat Kantocu ekibi neredeyse 3 hafta üst üste hiç durmadan sahne sahne dolaşıyor. Bu da oyuncuların zaman zaman yorulmasına sebep oluyor. Yorgunluklarını belli etmek istemeseler de oyun içinde takılmalar, danslarda ve şarkılarda aksamalarla kendini gösteriyor.

Kantocu tüm bu detaylar haricinde, Şehir Tiyatroları'nın yeni Lüküs Hayat'ı olmaya aday bir oyun. Zaten Kadıköy Haldun Taner Sahnesi'nde ve diğer sahnelerde kapalı gişe oynaması da bunun işareti. Kısacası, tiyatro için zaman ayırdığınız üç saatinizi hoşça eğlenerek geçirebileceğiniz çok keyifli bir müzikal KANTOCU…

İyi Seyirler,

JaqLee
21-05-10, 20:46
KANTOCU - İBB Şehir Tiyatroları
( Ebru Güman )


KONUSU : Müslüman olduğunu saklayarak; ermeni olduğunu söyleyen Verjin’in aslında gerçek ismi ile Bİhter’in hayat hikayesi.



Naçizhane Uyarı : Oyunun sonunu merak edenler özetin tamamını okumasınlar, büyüyü bozmayalım, zaten belli bir yerden sonra devam etmedim, izleyin hikayeyi, kaçırmayın derim.



OYUNUN ÖZETİ : Sene 1923 savaş yılları henüz Cumhuriyet ilan edilmemiş, Rum ve Ermeni sanatçıların ağırlıklı olarak yer aldıkları tiyatro sahnelerinden birinde; Bursa da bir çadır tiyatrosunda kantocu olarak sahneye çıkan Verjin, İstanbul’dan “Direklerarası Kenan Efendi Tiyatrosu’nda” sahneye çıkmak için teklif alır,

İlk başta teklifi kabul etmekte tereddüt yaşayan Verjin: Kenan Efendinin ısrarlarına dayanamaz ve teklifi kabul ederek Benli Verjin ismini alır.


“Dualarımı duydular şans melekleri en baştan yazdılar hayat hikayemi.”


Tiyatro da Verjin’i beğenen ona destek olanlar olduğu gibi onu çekemeyenler,kıskananlar da vardır,bunların başında Kenan efendi’nin afistosu ve Primadonna Rula gelir,Verjin hızla yükseldiği ve Kanto dan sonra oyunlarda da yer almaya hazırlandığı ; hatta ve hatta başrolü de aldığı için Rula Verjin den hiç hazetmez,

“Ben Kırkyıllık Primadonna sen acemi çaylak benim yerimimi alacak,

Kenan efendi’nin Ankara da yaşayan ve Zahirecilikle meşgul yeğeni Cemil Tahir ;muhasebe işlerine bakan yardımcısı Ekrem bey ile birlikte Tiyatroya amcasını ziyarete gelir ve sahnede izlediği Verjinden çok etkilenir, görüşmeye başlarlar.
Kısa bir süre sonra Cemil Verjin’e evlenme teklif eder,verjin şaşkın ama çok mutludur,teklifi kabul eder,


“Bir garip rüzgar esti,ellerim titredi,yollara düştü kalbim kanat çırpan kuşlar gibi.”

Ancak iki sevgilinin birbirlerine açıklayamadığı sırları vardır,tam bu sırlarını paylaşmaya hazırlanırken; tiyatro Beyazıt zaptiyeleri tarafından basılır, askerler padişahın düşmanı olarak 2 kaçağı aramaktadırlar, ancak aradıklarını bulamazlar,
Cemil; Mustafa Kemal Paşa’nın yakın adamıdır. Kılık değiştirerek yakalanmadan tiyatrodan ayrılır, Verjin ilk temsiline çıkmaya hazırlanırken, bu arada Cemil bir yolunu bulup, gizlice Loca’dan temsili izlemeye gelir, bu sırada Verjin büyük sırrını yani Müslüman olduğunu ve isminin Bihter olduğunu Cemil’e açıklar,

-Cemil : Peki ben Verjin’e aşık oldum,Bihter’e de aşık olabilecekmiyim,
-Verjin : O kendisini sana aşık etmek için elinden geleni yapar.



Ama bu sırrı cemil’den başka duyanlarda vardır,(Kim acaba)



"Yerimi benden kimse alamaz,alamaz,rolümü kimse çalamaz,yakarım hepinizi.”


Temsil başladığında tiyatroyu davetsiz misafirler ; zaptiyeler basar ancak gene aradıklarını bulamazlar; oyun yarıda kesilip,tiyatroya 1 haftalığına ara verilir,bu sırada Verjin’in Müslüman olduğu ortaya çıkar ve tiyatrodan ayrılır,


OYUN ELEŞTİRİSİ : Kantocu denince aklıma ilk gelen,ramazanlarda sahneye çıkan kantocular Nurhan Damcıoğlu ve Huysuz Virjin gibi ustalar oluyor.

Doğrusu böyle güzel bir görsel şölenle karşılaşacağımı tahmin etmemiştim.

Seyirciler salona alınırken; sahnenin perdeleri açık,ön tarafta orkestra son hazirliklarini yapiyor, sanki bir davete gelmişiz ve herkes tanıdıkmış gibi bir ortam hissediyorum, müziğin gücü bunu hissettiriyor diye düşünüyorum. Yalnız sahnedeki oyunculardan önce bizi yer gösteren görevliler karşılıyorlar. Daha öncede bu sahnede oyun izlediğimden; görevlilerin biraz daha güler yüzlü ve ilgili olmalarını bekliyorum, bir tebessüm neler anlatır, acaba girişte çok mu kargaşa yaşanıyor, eksik kadromu çalışıyorlar, maaşlarımı tatmin etmiyor, bilemeyiz, ama tiyatronun ilk yüzü onlar.


Dekor Tasarımı; Barış Dİnçel’e ait,herzamanki gibi ustalığını konuşturmuş,duvarlardaki fotograflardan, kuliste yer alan program akışından, şapkalara, bavullara kadar her şey yerliyerindeydi, ellerinize sağlık diyorum.
Bir tarafta altın yaldız çerçeveli, kan kırmızı kadife perdeli şov dünyası, diğer tarafta oyuncunun tüm hazırlıklarını tamamladığı bazen yalnız kalmak istediği, bazen diksiyon çalıştığı, alelacele giyindiği, oyundan sonra anılarla yalnız kalan, bir sonraki geceyi bekleyen karanlık kulis görüntüsü aynı çerçeve içinde yer alan bu iki farklı dekoru incelerken sahnenin kenarından geç kaldığı belli olmasın diye yada seyirciye, beklide orkestra şefine gözükmemeye uğraşan ve etrafı gözleriyle tarayan orkestra elemanı sahnenin kenarından orkestradaki yerini almaya hamle yapıyor. Oysaki seyirciler salona alınmadan çok önce yerini almalıydı, kafamda canlandırdığım eski yıllara gittiğim görüntüler, ışın hızıyla günümüze geri dönüş yapıyor o atmosferden koparıyordu beni.

Orkestranın müziği girmesi ile birlikte kırmızı perdenin önünde bir Çığırtkan; Mert Turak; hareketli bir müzik eşliğinde süper akıcı, tempoyu hiç düşürmeden oyunu çok güzel taşıyor, oyunun içinde çığırtkanın ben de esas oğlanı oynamak istiyorum, haykırışlarına kulak verip, Mert Turak’ı böyle bir rolde de izlemek isterim ama geleceğinin parlak olduğu ve güzel başarılara imza atacağından şüphem yok.


Kostüm Tasarımı; Nihal Kaplangı ya ait, renklerin cıvıltısı, dönemi yansıtması, oyuncuların hepsinde aynı şıklığın, aynı özenin hissedilmesi, kafalara takılan püsküllerden, şapkalardan tutunda ayakkabılara kadar tüm detayların atlanmaması ve kostüm çeşitliliği sahnedeki dinamiğe yansıyor ve ayrı bir hava estiriyordu.
Oyunun içerisinde yapılan danslar da bazı oyuncuların boy farkı ve şemsiye gibi aksesuarlar kullanılması nedeni ile yüzleri gözükmüyor, oturduğumuz yerin açısı ile de ilgili olabilir ama 1-2 sahnede arkada yer alan oyuncuları göremedim.
Sahne de ermeni ve rum oyuncuları canlandıran Minnoş, Mari, Satenik ve Tabi ki Primadonna Rula’ nın şiveleri çok güzeldi, girişte broşür bulup, inceleme fırsatımız olmadığından bir ara Mari’nin gerçekten yabancı olduğunu düşündüm



Verjin; oyunun ilk başlarında şivesi gitti geldi, bazen çok akıcı bir Türkçe, bazen bozuk bir anlatım hissettim hatta Cemil in “Türkçeniz birçok oyuncudan daha iyi” demesi Verjin hakkındaki ilk sinyalleri verdi ve oyunun sonunda bu kaymanın aslında bilinçli olarak yapıldığı anlaşıldı, bu anlamda gayet başarılı ancak aklımda kalan üzerine basabasa söylenen ve nedense söylenişi beni rahatsız eden “haluk “ abi oldu.

Operet Dansçılarının; ülke ile ilgili gelişmeleri ve yaşananları savaş yıllarını anlattığını düşündüm, ancak ekipte sürekli gülen ve dikkat çeken ara sıra da hatalar yapan bir oyuncu dikkatimi çekti, sanki esas oyuncu gelmemişte yerine oyunu çatpat bilen bir oyuncu dahil edilmiş gibi, rolün, büyüğü küçüğü olmaz düşüncesi ile sahnede doldurduğu yer itibari ile dikkat çekiyor ancak ne zaman gülecek yada ne hata yapacak diye bakıyorsunuz ve oyundan kopmanıza sebep oluyor.

Oyunun akışına kendinizi kaptırmışken, yanımda oturan arkadaşım sakın korkma dedi, bir anda bütün salonu silahlı askerler bastı, ülkemizde yaşanan bu kritik ve üzücü günlerde, böyle bir baskın karşısında korkmamak ve etkilenmemek elde değil, askerler gözünüzün içine öyle bir bakıyorlar ki, sanki bir suç işlemişsiniz gibi hissediyorsunuz ancak ben az önce sahnede gülerek dans eden ve şimdi de asker olarak gördüğüm gene gülen askeri görünce bu defa rahatlıyorum.

Sahnenin askerler tarafından tekrardan basılması ve oyuna 1 hafta ara verilerek, araya çıkılması hoş oldu.

Yeryer diksiyon hataları ve yanlış telaffuzlar kullanıldı.

Tiyatro sahibi Kenan bey’in ilk etapta kötü rol adamı erol taş gibi bir karakter olduğu hissine kapıldım, ancak oyun ilerledikçe, babacan sözleri aksini gösterdi ancak bu babacanlığın sözlerden çok davranışlarında da görülmesini isterdim, babacanlıktan çok herkese acıyan, yardım eden bir adam gördüm.

En çok etkilendiğim ve duygulandığım sahne, eski oyuncuların Meşhur Hasan (Osman GİDİŞOĞLU) , Rasih(Yavuz ŞEKER)’in ve Teyze(Vildan TÜRKBAŞ; Ümran İNCEOĞLU)’nun sahne de yer alması,

“Ufacıksın,tefeciksin tombul bebeğim,gözlerine meftun oldum acep beni severmisin”

Sahneden teyze nin çantasının alınışı, sanki tiyatroda sanatçıların ruhları dolaşıyormuş ve perdenin tekrar açılması ile oyuncuları ziyarete gelmiş bir hayalet gibiydi, ışığın yavaşça çantanın üstüne gelmesi ve kapanması ile birlike gözlerimizden yaşlarda yanaklarımızdan aşağı usulca süzüldü,
Son sahne de oyuncuların seyircilerin arasına inmesi, oyunun beraber kapatılması, biz seyircilerin de oyunun içine katılmamız çok hoştu.


Hepimize iş var bu sahne de,rol yapana da suflöre de,

İzleyin beğeneceksiniz derim

Ebru Güman

JaqLee
21-05-10, 20:46
Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler
( Ezgi Toz )



Yazan: Eric-Emmanuel Schmitt, Çeviren: Şehsuvar Aktaş

Yöneten: Kemal Aydoğan,

Dekor ve giysi tasarımı: Bengi Günay,

Müzik: Tolga Cebi

Işık tasarımı: İrfan Varlı

Oynayanlar: Haluk Bilginer, Vahide Gördüm



Eric-Emmanuel Schmitt'in yazdığı "Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler" oyunuyla Oyun Atölyesi seyirciye bu sezon merhaba dedi. Oyun atölyesinin farklı ve sıcak ortamı misafirlerini sıcak karşılaması, oyunda yerimizi keyifle almamızı sağlıyor. Şehir tiyatrolarının çok parlak bir sezona başlamadığı ve özel tiyatrolarının yerinde sayıp sabun köpüğü oyunlara imza attığı bu dönemde gerçekten de iyi bir ekiple çapaksız, kaliteli bir iş ortaya çıkarılmış.

Oyun, modern dünyamızdaki bir evliliğin iskeletini ortaya koyuyor. Entelektüel bir karı kocanın çatırdattıkları ve 15 yıldır sürdürmeye çalıştıkları evliliklerinin sorgulandığı bu oyunda seyirci de gözlemci olarak yerini alıyor. Ressam Lisa (Vahide Gördüm) ve polisiye romanı yazarı Gilles (Haluk Bilginer) oyun boyunca birbirlerine yaptıkları suçlamalar ve karşılığında verdikleri özdeyiş niteliğindeki cevaplar seyircinin dikkatini kaybetmemesini sağlıyor. Bu sebeptendir ki 4.duvar dediğimiz seyirci ile sahne arasındaki engel yönetmen tarafından kaldırılmış ve aslında çok olağan bir konuyu ilk defa duyuyormuşuz gibi oyunu sürekli tırmandıran yönetmen Kemal Aydoğan’ı tebrik etmek gerekir.

Sahne, hafızasını kaybeden Gilles ve karısı Lisa’nın eve girişiyle başlıyor. Lisa’nın tedirgin halleri dikkat çekiyor ve işin içinde başka şeylerin olduğunu bize duyuruyor.

Gilles evin merdiveninde geçirdiği bir kazadan sonra hafızasını kaybetmiştir . Lisa’ya sevdiği ve ilgilendiği şeyleri çapraz sorularla didik didik sorarak onu zorlar. Lisa ona gerçeği değil olması istediği adamı betimleyerek bu boşluktan yararlanmaya çalışır. Adam ona bir türlü inanmaz ve kaza gününü sorup durur. Lisa köşeye sıkışmaya başlamıştır ve gittikçe sahnede gerilim artar, arttıkça gerçekler toz pembelikten çıkıp aslına kavuşur ve kavuştukça kadın kadehleri birbiri ardına sıralar. Evliliğin bu sıkışmış cenderisinde kendini alkolle bastırmaya çalışmıştır. Geçen yıllar boyunca karı-kocanın içinde biriken sıkıntılar birinde ve bir yerde patlayacaktır. Kocasını çok seven hayran ama bir o kadar kıskanç olan kadın modern hayatta böyle olduğunu kabullenememiş ve bu travmanın baş kahramanı olmuştur. Evililiğin dili olmadığını her kesimdeki insanın vahşi, ustan uzak, entelektüel birikiminden bağımsız aynı çıkmazlara düşebileceği mesajınızı rahatlıkla alıyoruz.

Evet, Lisa bu şiddetin getirdiği çılgınlıkla çok sevdiği kocasını öldürmeye kalkmış ve adam karısını bu olaya iten nedenlerin tam bir polisiye yazarı gibi peşinde koşmaktadır ta ki kadınının tüm nefretini ve sıkıntısını ortaya döküp cinayet teşebbüsünü itiraf edinceye kadar



“Dünyadaki en uzak mesafe iki insanın zihni arasındadır.” Can YÜCEL



Benim bu oyundan aldığım en etkili mesaj belki de bu olmuştur. İki insan arasında bastırılmış dile getirilmemiş sözlerin, çığlıkların cinayete itebilecek şiddete olabileceği yaşatılan gerginlikle çok iyi verilmiş. Lisa ve Gilles sırayla evi terk etmeye çalışarak bu yüzleşmelerden kaçmaya çalışırlar. Ama bir ses onları hep geri çağırıp engeller.


.

Taşlar eteklerden birer birer dökülüp gecenin finaline geliyoruz. Lisa ve Gilles sevgilerine inanıp evliliklerine taze bir kanla yeniden başlamaya karar verirler…

Haluk Bilginer üstün performansına yine diyecek bir şey bırakmadı. Söze gerek yok onu izleyin ve oyununun her anını yaşayın…

Vahide Gördüm ise ilk perdede daha tutuk ve heyecanlıydı. Tutuk halini 2. perde de bıraktı ve heyecanını yendi. İnişli çıkışlı soluklarında daha yumuşak geçişleri olmasını tercih ederdim. Bunun yanında sahne kullanımındaki rejiyi çok iyi değerlendirmiş. Kostümleri konusunda da doğallığın yanında daha estetik davranılsaydı bütünün güzelliği daha iyi korunurdu.



Bengi Günay yaptığı sahne tasarımıyla iyi bir iş çıkarmış sahnedeki detaylarla oyunu tamamlayan önemli bir öge olmayı başarmış. Örneğin; Lisa’nın yaptığı tablolara bakıldığında kendi içindeki psikolojik travma iyi yansıtılmış.



Burada çevirmen Şehsuvar Aktaş’a da hakkı teslim edilmeli çünkü yaptığı çeviri de replikler etkileyici ve vurucu halini hiç kaybetmemiş.



Bu oyun üzerine denilecek daha çok şey var ama izleyicinin kendi hayatında bulduğu kırıkları oyunda görmesi yazıyla anlatılmaz. Mutlaka izleyin, bazen gülümseyecek bazen hüzünlenecek bazen kendinize dersler çıkaracaksınız…

JaqLee
21-05-10, 20:46
Profesör ve Hulahop
( Üstün Akmen )


Kazankaya, 12 Eylül ile yüzleşirken: ‘Profesör ve Hulahop’


Giderek ustalaşan oyun yazarı Nesrin Kazankaya’yı, yazarken dönemsel fotoğraf çeken bir gözlemci olarak tanımlıyorum. Aklıyla çektiği fotoğraflarda, politik hataların insan yaşamını nasıl altüst ettiğini mükemmel bir kurguyla işaretlemesini, kıyasıya eleştirmesini, bundan önceki oyunlarında ayakta alkışlamış bir eleştirmenim ben. Gerek “Dobrinja’da Düğün”, gerekse “Şerefe Hatıralar-İstanbul 1955” başlıklı oyunlarını izlerken, hep Herb Cohen’ın: “Suda yürümenin gizi, taşların nerede olduğunu bilmektir” sözü gelmiştir aklıma. Dolayısıyla, Nesrin Kazankaya benim indimde taşların nerede olduğunu bilen, söyleyecek sözü olan bir oyun yazarıdır. Cumhuriyet tarihiyle, yakın tarihimizle yüzleşme cesaretini göstererek aydın sorumluluğunu yerine getiren asil bir kahramandır.

Oyunun konusu
Şimdi gelelim, gene kendisinin yazıp yönettiği ve rol aldığı “Profesör ve Hulahop” başlıklı 2007-2008 sezonu oyununun konusuna: 1982 yılının karlı bir gece yarısında otomobiliyle bir kentten bir kente konferansa giden fizik profesörü, dağ yolunda arabası bozulunca boş bir lokantaya sığınır. Profesörü lokantada, çocukluğunun güzel şarkılarını çalan eski bir müzik dolabı ve hulahopuyla güzel, çocuksu bir kadın beklemektedir. Yeni tanışan kadın ve adam, kurdukları zorunlu ilişkide duygusal, gerilimli ve sürprizli bir gece geçirirler. Geceden sabaha süren birlikteliğe 1982 Türkiye’sinin acılı politik süreci, şarkılar, dans, alkol ve kuantum fiziği eşlik eder. Her ikisi de geçmiş ve gelecekleri üzerine varoluşlarını sorgulayarak, bilim insanı ve kadın olmanın sosyal sorumluluğunu benliklerinde duyumsarlar.

Yıl, 1982 yılının sancılı Türkiye’sidir
Özetimden de anlaşılacağı gibi, Nesrin Kazankaya, bu kere askeri darbeyle sosyokültürel ve bilimsel geleceğine ipotek konulan 1982 Türkiye’sinin sancılı dönemini konu edinmiş. Bir bilim insanının bakış açısını anlatım tezgâhı olarak seçmiş. Oyun karakterlerinin allak bullak dünyalarını, neşelerini, kolayca ve her fırsatta dışa vurdukları öfkelerini Lynn Anderson’dan The Supremes’e, Cat Stevens’ten Simon & Garfunkel’a, Bob Dylan’dan Joan Baez’e uzanan yelpazedeki altmışlı yılların şarkıcı ya da müzik gruplarının ezgileriyle vermeyi yeğlemiş. Böylece, başta İstanbul’da sokaklarda hulahop çevirmenin yasak edildiği 1958 yılının sonunu benim gibi yaşayanlar olmak üzere, o dönem kıvranmalarını, sancılarını çekenlere düşünce çizgilerine merdiven dayayarak ulaşmayı amaçlamış.
İyi mi etmiş, iyi mi eylemiş, görelim efendim…

12 Eylül’ün bir toplumu yiyip bitirmesi
Nesrin Kazankaya, titizliliğin başarısı örneği, belgesel nitelikteki oyun kitapçığında, bilim insanlarının yaratım ve buluşlarını olumsuz sonuçlarıyla suçlamanın beklenmedik bir kısırdöngüye dönüşebileceğini savlıyor. Savlarken, “Atom ve hidrojen bombalarının kitle imha silahlarına dönüşmesi; Einstein, Oppenheimer, Saharov gibi ünlü bilimcilerin tüm çalışma süreçlerini karalamaya yeterli midir” diye de soruyor. Düşüncelerinin oyun içinde soru haline gelmesi için doğal olarak izleyiciye “Kuantum mekaniği”ni; kuantumun fizikte enerji, yük, açısal momentum ya da başka fiziksel niteliklere ilişkin doğal kesikli birim ya da paket anlamına geldiğini; atom ve moleküllerindeki çekirdeğin davranışını anlatmak zorunda kalıyor.

Güme giden eleştiri ve sahneye konuluş
Nesrin Kazankaya’nın, oyunu yazarken Antik Çağ’ı, Rönesans’ı, Aydınlanma Çağı’nı, Dünya Savaşlarını, Soğuk Savaş Yıllarını çok iyi irdelediğini kim yadsıyabilir ki! Keza Bruno’yu, Laplace’ı, Kelvin’i, Einstein’ı, Tolman’ı, Oppenheimer’ı, Prigogine’i, Saharov’u didik didik ettiğini de… Emeğine dirlik. Ama işte böyle yoğun “mütemmim” bilgi aktarımı, replikleri giderek didaktik kılıyor. Bu denli öğretme ereği güdümü altında, 12 Eylül’ün militarist etkilerinin cesur eleştirisi de ne yazık ki güme gidiyor.
Eleştirinin güme gitmesi bir yana, sahne olgusu betimlenemiyor, çünkü oyunun göstergeleri uygulamaya küçük geliyor, zorlukla algılanabiliyor, kapalı kalıyor. Sahnedeki oyunun duyuları devindiren algısına izleyicinin yönelmesini sağlayacak sezgi olmaksızın, daha yeni somutlaşan göstergeler saptanabilir mi? Saptanamıyor. Oyuncular varlıkları, hareketleri, tümcelemeleriyle izleyiciye doğrudan ulaşamıyor. Hal böyle olunca, anlamın özümlenebilir duruma getirilememesi estetiğe de çelme takıyor.

Kazankaya’ya üç sorum var
Bu arada, sahneye koyuş değinmelerimi Yönetmen Nesrin Kazankaya’ya üç soru sorarak noktalamam gerekmekte.
Bir: İlk, son ve kimi ara tablolar neden o denli ağır?
İki: Ceketiyle, paltosuyla, kalın boyun atkısıyla lokantaya tespih böceği gibi giren Profesör, kapıyı açıp dondurucu soğuğa gömleğiyle çıktığında hiç mi üşümüyor ve açık kalan kapının hemen önünde masaya kapanmış kadın, ardına kadar açık kapıdan giren “dondurucu” soğukta nasıl oluyor da donmuyor?
Üç: Engin Alkan, söylediği anlaşılmasın diye mi kimi bölümlerde mırıl mırıl konuşuyor?
Vallahi art niyetim yok, anlamadım soruyorum.
Diğer taraftan, yerli yerinde kullandığı hulahop ve yoyo öğelerini övmeden diğer paragrafa geçmiyorum.

Yaratıcı kadroya gelince…
Şafak Eruyar’ın dramaturjisine sözüm yok. Nilüfer Moayeri’nin Kadın karakteri için tasarladığı giysi pek güzel. Bunu söylerken, Nesrin Kazankaya’nın giysiyi taşımasındaki payı elbette göz ardı etmiyorum. Profesör’ün giysisi, belki daha derli toplu olabilirdi diye düşünmekteyim. Nasıl derli toplu? İşin o tarafını Nilüfer Moayeri bilir. Başarılı ışık ustası Yüksel Aymaz’ın ilk tabloda black-out öncesi, sağdaki ışığı Profesör masaya oturup sigarasını yakarken neden yavaş yavaş alışını anlayamadım. “Herhalde Aymaz’ın bir bildiği vardır” diyerek kurcalamıyorum, ışık tasarımının geri kalan bölümünü övüyorum.

Oyuncular
Gerek Kazankaya, gerekse Alkan, en az benim kadar iyi bilirler ki oyuncu, sahnede coşkularını yönetmeyi bilmeli.
Kimse oyuncuyu can verdiği karakterin duygularını gerçekten yaşamaya zorlamıyor, zorlayamaz ki! Oyuncunun “mış” gibi yapıp duygulanımlarını soğukkanlılıkla üretmeyi bilmesi de son derece önemli bence. Bu üretim, en azından kendiliğindenliğe bağımlı kalmamak adına yapılmalıdır diyorum. Çünkü, Lee Strasberg’in dediği gibi: “…oyuncunun tekniğinin temel sorunu, kendiliğinden gelen duygulanımların güvenilirsizliğidir”. Öyle değil mi ama?
İzlerken, oyunun iki karakterinden biri olan Kadın’da Nesrin Kazankaya’nın ve diğer karakter Profesör’de Engin Alkan’ın duygulanımlarının iç hakimiyetinden çok, yorumladıkları duygulanımların izleyici tarafından okunabilir olmadığını gözlemledim. O nedenle bunları yazıyorum. Oyuncunun, gerçek yaşamdakinin aynısı olması gereken duygulanımları yakalaması, dolayısıyla duygulanımlarını yarı isteksiz olarak dışa vurması gerekli değil ki! Tanığımdır, her iki oyuncu da duygulanımlarını nice oyunda bir oyunculuk biçemi içinde kodlamışlardır. “Profesör ve Hulahop”ta neden olmamış, işte orasını bilemem ben, “olmamış” der geçerim.

Bir bütün oluşturmak
İyi oyuncunun, sahne üzerinde üretici-sanatçı olduğunun unutulmasına asla izin vermediğini, çünkü gösterimin üretimin “temsil edilmesinin” ve izleyicinin aldığı hazzın bir parçası olduğunu ben de öğrenmiştim, bilirim. O halde, iki değerli oyuncu Nesrin Kazankaya ve Engin Alkan, hareket ve metni ya da hareket ve sesi birbirinden ayırmak yerine, içlerinde daha sonra başka birimlerle birleşmesi olası, tutarlı ve uygun bir bütün neden oluşturamamışlar acaba?
Bilemedim.
Ne yalan söyleyeyim, “Profesör ve Hulahop”u pek sevmedim.

Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:47
Bir ülkeyi fethetmek için , içten yıkmak en kolay yöntemdir. Bir mahalle ki!

Ankara devlet tiyatrosunun açılış oyunu olan ''bir mahalle ki'' adlı eser geçtiğimiz günlerde prömiyerini yaptı. Tuluat tiyatrosunun önemli temsilcilerinden biri olan, yılların usta oyuncusu Münir Canar’ın güçlü kaleminden dökülen incilerle, sisteme bakış açısı ayakta alkışlatan bir performansla seyirci karşısına çıktı. Usta kalemin inceden günümüz Türkiye’sinin içinde bulunduğu durumu,sistemi o ince çizgiyle tiye alışı, verilmek istenen mesajın seyirciye doğru yansıması için elinden geleni yapmış. Zira bunun için seyirciyle yakın temas kurması gerektiğini çok iyi kavramış. Oyunu hem yazıp hem yönetmesi kendi fikirlerinin doğru anlaşılması açısından çok önemli. Güzel bir fars orneği olan oyun; orta oyun yöntemiyle sahneye konan oyun, bir İstanbul mahallesinde muhtar olan Pişekar'ın mahalledeki evleri, bakkalı ve çeşmeyi yabancılara satışı ile gelişen olayları anlatmakta.

Oyun; seyirciyi canlı tutmak için fasılla başlıyor. Bütün oyuncular davulla zurnayla sahnede içinden geldiğince oynuyor. Tam anlamıyla bir curcuna! Oyun sonunda görüldüğü üzere kadınlardan oluşan ekip sadece dans bölümünde yer almış. Oyun sadece erkek oyunculardan oluşuyor. Yönetmen fars öğesinin tam anlamıyla oturtmak için absürd bir anlayışla erkek oyuncuyu kavuklunun karısı yapmış. Oyunun olmazsa olmazlardan biri olan aksiyon olayı kendi içerisinde çatışmalar barındırıyor. Kavuklu ve Pişekar’ın çatışması, iktidar ile halkı temsil ediyor.

Bir tarafta yabancı sermayeye kaptırmak istenmeyen halkın temsilcisi kavuklu, diğer yandan yabancıların getirdiği yeniliklerle daha yaşanılır bir yer için elinden geldiğince uğraşan iktidar sözcüsü Pişekar yer alıyor.

Oyunun fasıl bölümünden sonra padişah temasının işlenmesi başlangıç noktası olarak , halkın güllük gülistanlık bir yaşam biçimine sahip olduğunu anlatıyor. Yalnız padişahın seyirciye dağıttığı küçük bidonların anlamını kavrayamadım. Araştırdım ama bulamadım. Eski bir gelenek olsa gerek!

Önceleri yabancı sermayeye kaptırmanın ne demek olduğunu anlamayan, halkın zamanla, halka açık olan suyun parayla satılması, bakkalın devamlı zam yapması ve kendi milliyetinden olan esnafın faydalandığı olanaklar görülünce ab birliğine de inceden bir dokundurma yapıyor.

Politik taşlamanın güzel örneklerinden biri olan bu oyun, '' Avrupa birliği '', ''imf '' ve diğer sistemin odak noktalarını eleştiriyor. Tuluat tiyatrosunun vazgeçilmezlerinden biri olan '' kiproko '' sanatı da sık sık işlenmiş.

Oyuncu girişlerindeki şarkı bölümleri kısa tutulmalı.

Her oyuncunun sahneye girerken şarkıyla başlaması oyunu dinlendiriyor. Ya bu bolümler kısa tutulmalı yada tamamen ortadan kaldırılmalı. Aksiyonu öldürüyor.

Her ev satma olayında kavuklunun müdahale için, ev sahipleriyle görüşmesi ve ev sahiplerinin tehlikenin farkında olmayışı sonrasında yaşanan olaylar günümüz Türkiye’sinin içler acısı durumunu gözler önüne seriyor. Bu işleyişte oyuncuların bireysel performansları ve kavuklunun başarısı müthiş.

Doğaçlamaların sırıtmadığı, oyunculukların başarısı, bireysel performanslar ve ekip uyumu oyunu, müthiş kılan etken. Yıllar öncesine gitmemizde hiç zorlanmıyorlar.

Kavuklu (Sabri Özmener)

Oyun kadrosu oldukça kalabalık. Yalnız oyunun hiç şüphesiz parantez açarak belirtilmesi gereken bu usta, yılların verdiği birikimi seyirciyle paylaşmaktan çekinmiyor. Oyunun kilit oyuncusu. Aldığı eğitimle vücudunu çok iyi kullanıyor. Oyun içinde oyun olgusuyla sahneden oyunu yöneten, doğaçlamaları, jest ve mimikleriyle, yaklaşık ona yakın oyuncuyla tek başına savaşıyor. Bir saniye bilen düşmeyen temposuyla, oldukça zor olan bu karakteri başarıyla götürmüş.

Kısacası usta yazar ve yönetmen Münir Canar seyirciye mesaj verirken, eğlendiren, sazlı sözlü müthiş iki saat geçirtiyor.

Münir Canar’a, bu eseri yazarak Türk Edebiyat Dünyasına unutulmaz bir eser kattığı için ve bu oyunun rejisini vererek ne denli zengin bir iş yaptığını kanıtladığı için sonsuz teşekkürlerimi sunmak gerek. Bu oyunun çıkmasında emeği geçen tüm oyunculara ve teknik ekibe teşekkürlerimi iletiyorum.

Ayrıca oyunda yer alan seçkin isimler; Fikret Ergin, Aydın Uysal, Sabri Özmener, Neşet Erdem, Levent Şenbay,Nejat Armutçu, İsmet Numanoğlu, Volkan Duru, Fikriye Musluoğlu, Göktürk Arıkan, Hasan Ataman, Seda Özgiş, Erengül Öztürk, Halil İbrahim Yaman, Murat Kavas, Sinan Hürkardeş, Sinem Çekerek,
Fahrettin Ünal, Fikri Özdemir, Mertol Aytekin, Tolga Ünsal, Hakan Şenlik,
Fırat Erdoğan’a başarılı performansları için tebrikler.

Güven Öktem’den görsel bir şölen.

Oyundaki en büyük görev bu dekora düşmüş. Önce şehrin ana temasını çizmiş. Perde üzerine kuşbakışı bir şehir portresi çizmiş, hemen önüne çalgıcıları koymuş. Evlerden oluşan bir portatif dekor tasarlamış. Bu dekorların altına tekerlek koyarak sahnede rahatça kullanılmasını sağlamış. Çok zor olan bu işin altından başarıyla kalkmış.

Eski oyunlarda genelde giyimler bellidir. Arşivde ne bulmuşsa getirmiş. Giysi tasarımında Sevgi Türkay’ın çalışması başarılı.

Işık tasarımında Zeynel Işık’ın çalışmaları ve perde üzerine yansıttığı şehir portresini canlı tutması zekice tasarlanmış. Genel olarak iyi.

Hakan Odabaşı, Nilgün Bilsen’inin dans koreografisi başarılı.

Müzikte Kemal Günüç, sanırım orkestrayı yönetmiş. Oyun boyunca hiç kesilmeden devam eden müzikler başarılı. Yalnız başta da belirttiğim gibi, her oyuncu girişinde müzikler kasıyor.

Türkiye’nin Avrupa birliğine giriş sürecinde verdiği ödünlerin yansıtıldığını oyunda, mahallenin parça parça yabancılara satıldığı ve Kavuklunun yaşadığı mahallenin elde gitmesinin anlatıldığını bir oyun. Kaçırmamanız dileğiyle.

İyi seyirler…

İhsan Ata

JaqLee
21-05-10, 20:47
Sığıntılar - Pervasız Tiyatro
( Adalet Çavdar )


sığınacak yerler ararken ikimiz de
neden birbirimize sığınamadık
halbuki sarabilirdik yaralarımızı
sen bendekileri ben sendekileri görebilecek kadar cesur olsaydık



İki adam var karşımda;
Biri ‘öylece duran’…
Çıkarıp sırtından memleketini portmantoya asmış. “Bir gün tekrar giyebilirim aman leke değmesin” diye dönebileceği bir bayram sabahına saklamış. Unutmuş büyüyeceğini, memleketinin ona bir gün küçük gelebileceğini ve çıkartıp koyunca köşeye bir daha asla geri giyinemeyeceğini. Hatırladıkları ile yetinmeye çalışırken unutmaya başladığı hikâyesi için her gün gördüğü her şeyi yeniden yazmış. Dilini bile bilmediği bir ülkede kör-sağır-dilsiz kalmış. Herkes onu fark etsin diye cafcaflı giyinmeye çalışmış, fakat giyindikleri üzerinde hep iğreti durmuş.

İki adam var karşımda;
Biri bir şeye değil bir şeyden kaçan, kaçmaktan bir gün dönebileceğini unutan. ‘duran’ı durmadan harekete geçmesi için dürtükleyen, acıtan, kanatan, kızan. Konuşan konuşan hep çok konuşan…

İki adam var karşımda;
Biri daha fazlasını isterken diğerinin bildikleri canını yakan.

İki adam var karşımda;
Hayatın son derece gerçek olduğunu feci halde öğrenen, mutlu sonla biten masalların sadece çocuklara anlatıldığını bilen, ama yine de kanmaya ihtiyacı olan. Nasıl biteceğini kestiremedikleri hikâyelerine; biri sürekli mutlu sonlar yazarken, birinin sonu diğerinin cebinde olan.

***
Birbirlerine hiçbir zaman herhangi bir şey için söz vermemiş olsalar da gördükleri hikâyeyi hiçbir zaman olduğu gibi anlat(a)masalar da bu iki adam birbirlerinin içini görüyor. Birbirlerinin her anında, her hareketinde ne yaptıklarını biliyorlar. Hem içsel yolculuklara çıkıyor, hem de birbirleriyle özdeşleşmeler yaşıyorlar; bazen farkında olmadan bazen tamamen kasıtlı. Ama sınırlarını biliyor, birbirlerinin canlarını yaktıklarını anladıkları anda susuyorlar ve konu profesyonel bir şekilde değiştirilse de aslında hep aynı noktada takılıp duruyorlar. Çünkü gitme haklarını bir defa kullandıkları için, ne kendilerinden ne birbirlerinden çekip gidemiyorlar. Aslında birbirleriyle hesaplaşıyormuş gibi yapsalar da çoğu zaman gördükleri hesap birbirleriyle değil kendileriyle.

Biri’nin son şansı Diğeri, Diğeri dönecek bir yeri olduğuna inandığından hep ertelemiş dönüşünü, kazandıkça daha çok kazanmak istediğinden Biri’nin içine yerleşmiş. Diğeri ufak tefek şeyleri hatırlayıp Biri’ne anlatıyor, dönecek bir yeri olmadığından hatırlayacak bir şeyi de yok sanki Biri’nin. Diğeri, Biri’nin içinde yaşasa da, Biri bir cenin yalnızlığına gömülmüş dünya adlı kalabalık rahimde.

Biri’nin ‘iktidar olmayı isteyişi ve ideal köle arayışı’ Diğeri’nin Biri’ni Tanrı gibi görmesine yol açıyor, Biri bile şaşıyor sebep olduğu görme biçimine, sonra gülüveriyorlar tekrardan olana bitene.

Çocuktan daha çocuk iki kocaman adam, Biri’nin kimliği kalmamış, Diğeri’nin zaten bir benliği hiç olmamış. Ne kadar birbirlerine benzer olsalar da korkularında bile aidiyet duygusundan yoksunlar ya da belki korkularının sebebi aidiyet duygusundan yoksun oluşları. Ama ortak bir şey var, ikisi de ‘kandırılmaya’ muhtaçlar ve bu ihtiyaç doğma ihtiyacı kadar acı.

“niye ölmemeli öyleyse yaşamak mutlu bir devinimse”

İlker Ayrık ve Aykut Taşkın’ın 2005 yılında kurdukları Pervasız Tiyatro adıyla, bir buçuk iki sene önce Buğra Kolcu anısına oynadıkları “Sığıntılar”ı bu sezon tekrar sahneye taşıdı. Sahnede beraber izlemeye aşina olduğum bu iki yüz, aslında çok sık karşılaşmadığımız, penceresi bile olmayan bir odada yaşayan, birbirini tesadüfen tanıyan, biri zenci diğeri beyaz ikiz kardeşlerin hikâyesini anlatıyor. Oyun her Cuma saat 20.30’da Müjdat Gezen Tiyatrosu’nda oynanıyor.

Oyundaki kimliksizlik, aynı zamanda bir savunmasızlık duygusunu da oluşturuyor. Kimliklerini bir yerlerde unutan insanlar birbirlerine kendilerini ne kadar çok savunurlarsa savunsunlar sadece insani korkularla dünyadan korunmak için çoğu zaman yine birbirlerine sığınıyorlar.

Oyun son derece kışkırtıcı aslına bakarsanız, hesaplaşma isteğiniz ve baş kaldırma arzunuz artıyor bazı sahnelerde, bazı sahnelerde ise koca bir boşluğa sürükleniveriyorsunuz. Çok fazla göze sokmadan, daha ziyade göz çıkarılarak anlatılıyor çoğu şey, dikkatinizi gerçekten verdiğinizde duyduğunuz replikler yutkunmanızı zorlaştırıyor.

Kimlik duygusuyla birlikte gelişen ego iktidar olma hevesini arttırırken insanlarda kimliksizlik ise doyumsuzlukla eş değer bir tanım halini alıyor gitgide. İlker Ayrık ve Aykut Taşkın “Sığıntılar” adlı oyunlarında kendilerinden soyunabildiklerinde insanların gerçekleri daha iyi görülebileceğini düşündürüyorlar. Ansızın kafanızın üzerinde bir baloncuk ‘acaba?’ diyor. Sanırım savunmasızlık duygusu ya da korkusu insan olduğumuzu anımsatıyor bizlere. Bir an için bile olsa başkasının yerine düşünmemizi sağlıyor.

Pervasızlar manifestolarında çalışmalarını şimdiki zamanla alakası olmayan başka bir zamanda, bugünkü ülkeyle alakası olmayan bambaşka bir coğrafyada sürdürdüklerini sanmakta olduklarını dile getiriyorlar. O yüzden sanırım Biri’nin ve Diğeri’nin bir dilek hakkı olsaydı bu dünyayı bir daha hiç dilek dilemeye gerek kalmayacak bir yer yapmak isterlerdi.

Ve belki de kim bilir çocukça bir bilmeceden çıkmıştır belki de her şey…
Peki, sizce nedir hem var hem yok olan şey?

Adalet Çavdar

JaqLee
21-05-10, 20:47
Daltaban’dan, dünyaya küfür ettiren bir oyun: Kürklü Merkür

“Murat Daltaban Londra’ya gitmiş, bir oyun bulmuş,” dediler; “Oyunun prömiyeri var,” dediler”; “Galası yapılıyor,” dediler; “Oyun ayakta alkışlanıyor,” dediler; “Yahu bu oyun, İngiltere’de seyircilerin büyük protestosuna neden olmuş, hatta yazar Philip Ridley’in dostları salt bu oyun nedeniyle yazarla ilişkisini kesmiş,” dediler; “Böylesine insanlık dışı, aşağılık bir metin nasıl olur da Türkiye’de oynanır,” dediler; “O ne belden aşağı küfürler öyle” diye gürlediler merakımı iyiden iyiye çimdiklediler.

Kalktım gittim, yerimi aldım, oyun başladı..

Parti armağanı bir çocuk
Londra’nın doğusunda metruk, virane bir bina. Eliot ve erkek kardeşi Darren birbirleriyle didişerek ortalığı temizliyorlar. Verileceğini anladığım “parti”nin konuğu birazdan gelecek. Nasıl bir “parti”yse bu “parti”, sadece etrafın derli toplu olması yeterli değil. Bir de “parti” armağanı var. Armağanı getiriyorlar. Aaa!.. Bir çocuk bu! Hem de uyuşturulmuş! Oysa, çocuk “zinde” olmalı, güzel olmalı, konuğun onu işkence ederek öldürmesi için, bütün isteklerini tatmin etmesi için “çekici” olmalı. Çocuk bu ortam için hazırlanmalı.

Dünyayı sarmalayan tedirginlik bulutları
Oyun ilerliyor. İçinde ciddi anlamda şiddet barındıran bir oyun bu, rahatsız ediyor. Yakası bağrı açılmamış küfürler havada uçuşmakta. Tabular yıkılıyor. Kışkırtıldığımı duyumsuyorum. Psikolojik-gerilim duruma hakim. “Nereden geldim,” demiyorum, ama sinirlerim bozulur, boşalır gibi oluyor, kendimi tutuyorum. “Yaşamın gerçeği bunlar” diye içimden geçiriyorum. Yaşamla doğru ilişkiler kurmaya başlamaktayım. Irak aklıma düşüyor. Demokrasi âşığı(!) Amerikalılar, İngilizler falan… Kuzey Irak’a sınır operasyonu yapılacak mı? Sabah gazetelerde okuduğum savaş haberlerini düşünüyorum, ölüm haberlerini, vahşet, tecavüz haberlerini… Dünyayı saran tedirginliği… “Çağımızın paranoyası bu,” diyorum.

Kavanoz dipli dünyanın kapağını açmak
Öfkeli bir oyun bu! Anarşist bir oyun… Bu oyun, “In-Yer-Face” tiyatrosunun belki de en sert örneği. Cinnet döneminden geçmiş bir dünyanın fantastik mekânında ve zamanındayım. Geriye kalanlar “varolma” uğraşında ve de sisteme başkaldırmaktalar. Gelecekçi bir masal anlatılıyor. Kaos sonrası... İki kardeş... Bir grup genç... Kelebek(!) ticareti… “Yukarıdakilerin” tuhaf fantezileri… Büyük kardeş, dünyanın kaosa teslim olmadan öncesine değgin anısal öyküler anlatıyor. Küçük kardeş anımsayamıyor. Bağımlılığın ve sosyal çöküşün korkunç gerçekleri bu anılar. Küçük çocuk zengin müşteriye pazarlanacak. Zengin müşteri yaşadıklarının intikamını alacak, inzal olacak. Kurbanının kıçına çengel takacak, çekecek, “mak’atını” parçalayacak. Özel yetiştirilmiş kelebekler, renk ve desenlerine göre “farklı kafa yapmakta”. Kelebekler yüzünden kimsenin tarih bilinci kalmamış. Gençler anılarını yitirmiş. Kıyamet sonrası bir dünya a..na koyduğum. (Ay, çok özür dilerim, ben de oyundaki dilsel şiddete kapıldım.) İngiliz Philip Riley dahi mi ne? Sınırları zorluyor, tabuları yerle bir ediyor. İnsancıllık ve sevgi yok mu içerikte? Olmaz olur mu? Anlatıyor.

‘Parti’ dedikleri kapitalizmin simgesi
Oyunun karakterlerini oluşturan yedi belleksiz genç, gerçekten masum mu, yoksa yaşamak için vahşi olmak zorundalar mı? Kendilerine gelecek mi arıyorlar, yoksa amaçları sadece geçmişten kurtulmak mı? Geçmişi anımsadıkça nasıl da çaresizlikleri artıyor! Oysa yaşamlarını sürdürebilmek için güçlü olmaları gerekmekte. Onların dünyasında şiddet “vaka-i adiye”. “Parti” dedikleri, dinini s..tiğim ikiyüzlü kapitalizmin simgesi be!

Oyuncular mükemmel oyunculuğa nasıl ulaşıyor
Oyuncular Serkan Altunorak, Rıza Kocaoğlu, Tuğrul Tülek, Enis Arıkan, Engin Altan Düzyatan, Veda Yurtsever İpek, Cemil Büyükdöğerli ve Cem Özeren… Hep beraber ve birer birer dışsal fiziksel aksiyonlarını içsel özlerle dolduruyorlar. Ruhsal yaşamları ıpıl pırıl izleyicinin önünde, çünkü onlarda elverişli malzeme var… Coşkuları için en karşı konulmaz zoka, gerçek ve bu gerçeğe olan inançları. Sekizi için de aynı şeyi ayrı ayrı söyleyeceğim. Her birinin, organik fiziksel aksiyonun sadece en küçük parçasını duyumsamaya gereksinimleri var. Duyumsuyorlar ve duyumsadıkları an, coşkuları gövdelerinin yaptığının gerçekliğine uyan içsel inançlarına tepki veriyor. Kendilerine inanıyorlar, ruhları tüm içsel yönelimleri ve rollerinin coşkusunu almak için alçalıyor, mükemmel oyunculuğa işte böyle ulaşıyorlar.

İnsanoğlu, bu noktaya nasıl geldi
Oyun sürüyor. Kişisel bellekten başlayan yıkım, sosyal belleğe atlıyor, oradan da cuuup sosyal yapının tamamına… A..na koyduğumun yıkımı, yıkımın “hazcılık” üzerinden anlatılması beni etkiliyor. Ya yaşanacak başka gezegen varsa, sonumuz değişir mi? G..ünden s..tiğiminin insanı, evrim sürecinde nasıl bu noktaya geldi ulan? Kim bu hale getirdi?

Murat Daltaban’ın başarısı
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın kadrolu sanatçısı olarak, her ay sonu plastik bankamatik kartını ATM’deki yuvasına sokup efendiler gibi maaşını alırken 2005 yılında delilenip; içerikte zenginliği, biçimde yeniyi arayarak farklılık yaratacak tiyatro eserlerinin sahnelenmesi için DOT’u kuran oyunun yönetmeni Murat Daltaban, belli ki o..spu çocuğu Philip Ridley’in sözlerinin şiddeti üzerine yoğunlaşmış. Şiddeti, oyuncuların en saf malzemesi eylemiş, sözü/sözcükleri kullanmalarındaki ustalığı sağlamış. Oyunun içerisindeki cinsellik öğelerinden neredeyse yeni bir oyun çıkarmış. Yazarın haz objesine dönüştürdüğü cinselliği, yeri geldiğinde sevgi duyulanla, âşık olunanla kurulan cinsellik üzerinden anlatmış.

Çöp olarak tanımlanan kitaplar
Hatice Gökçe’nin mükemmel kostümleri, Yeşim Bakırküre’nin “matluba fevkalade uygun” dekor tasarımı, Kemal Yiğitcan’ın başarılı ışık düzeni, Ömer Sarıgedik’in titizlenerek hazırlandığı belli ses tasarımı oyunu güçlendirmiş. Parti evini temizlerken çöp olarak nitelenenleri kitap olarak yorumlayan Yeşim Bakırküre, g..üne koyduğumun belleğinin ve bilginin insan evrimindeki değersizliğini izleyiciye olabildiğince sert bir dille anımsatmış. Emperyalist kapitalizm, kültürü içeren ürün ve nitelikleri, salt meta haline getirmekle kalmıyor, onu işte böyle aynı zamanda sıradanlaştırarak değersizleştiriyor. Kitap, artık bir tüketim nesnesidir. Diğer metalarda olduğu gibi tüketilip atılması gereken bir nesnedir. Kültürel yıkım… metalaşan manevi değerler…

Oyun bitiyor
Olabildiğince edepsiz diliyle, kırık kırık akan bir öykü, aralıksız bir saat elli dakika sonra bitti. Oturduğum sandalye sanki kıçıma batmıştı. Varsaydığım tüm gerçekliklerin dışında duyumsadım kendimi be! Ayağa kalktığımda az kaldı g.t üstü yere çakılacaktım. Siz de gidin bu oyunu görün! İnsanlığınızı fark etmek için gidin. Tarih bilinçleri uyuşturucularla mahvolduğu için, II. Dünya Savaşı’nın Hitler ile Kennedy’nin Marilyn Monroe’yu paylaşamamalarından dolayı çıktığına inanan bir kuşağın kara komedisine tanık olun. Tanık olun ve dilerseniz gerçekleri tiyatronun büyüsüyle gözümüze sokmuş diye Philip Ridley’i kızgın alevlerinizle ana avrat doldurun.
Beni hiç ayıplamayın, dibi çıkmış dünya ile böylesine yüzleştikten sonra, siz de benim gibi hiç değilse üç beş saatliğine küfürbaz olmazsanız, bir daha da yazılarımı okumayın(!).
(DOT - İstiklal Caddesi, Mısır Apartmanı, Kat 4, Beyoğlu – İstanbul / Telefon: 0212 251 45 45)

Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:47
Can Tarlası - İstanbul Halk Tiyatrosu
( Yasemin Aktaş )


İstanbul Şehir Tiyatrosu oyuncuları olan Bahtiyar Engin , Yıldıray Şahinler, Levent Üzümcü ve Kemal Kocatürk’ün kurmuş olduğu İstanbul Halk Tiyatrosu çok köklü bir geçmişe sahip bir topluluk değil. Aralarına Dolunay Soysert’i de alan ekip ilk oyunları olan Can Tarlasını ikinci sezon da BKM'de oynamaya başladı.

Oyuncular kendilerini daha rahat ifade edebilmek amacıyla; yalansız, yalın ve gerçekten tiyatro sloganıyla yola çıkarak İstanbul Halk Tiyatrosunu kurmuşlar.

Tiyatro Dünyası ekibi olarak oyundan hemen sonra oyuncularla sıcağı sıcağına sohbet ettik. Oyun hakkında beklentilerini, hedeflerini ve yeni projelerini bu konuşma esnasında bizimle paylaştılar. Toplumsal olaylar, günlük hayatta yaşanan gerçeklikleri ele almayı tercih ediyorlar. Oyunun hem yazarı, hem yönetmeni, hem de oyuncularından biri olan Kemal Kocatürk üçüncü sayfa haberlerini biriktirirmiş, oyunu yazarken bu haberlerden ilham almış. Her haberin bir hikâyesi olduğunu ve her haberden bir oyun yazılabileceğini söyleyen Kemal Kocatürk kendisinin yaptığı şeyin hayatın içinde olanları sahneye yansıtmak olduğunu söylüyor. Yeni yapacakları projelerinde toplumsal konuları ele alacaklarını belirtiyorlar üstüne basa basa. Şikâyetçiler verilen tiyatro ödüllerinin hak edenler tarafından alınmadığına. Artık ödül aldıklarında kendi yaptıkları işin doğruluğundan da şüphe eder olmuşlar.

Gazetelerin de; kitaplar, dergiler gibi klasikleşmiş bölümleri vardır. Her sayfada hangi haber olduğunu bilirsiniz. Örneğin ilk sayfada haber başlıkları, son sayfada spor haberleri… 3. sayfada ise artık klasikleşmiş bir bölüm olarak cinayet, töre, intihar, gasp gibi daha aklımıza gelmeyen bir sürü korkunç trajik haberlerden bahsedilir. Gelgelelim biz bunları okurken sanki bizim başımıza gelmezmiş gibi düşünürüz kimi zaman. Oysa felaket her an bulabilir bizi. İşte bu kötü sonların yaşanmasında, geçirilen süreçlerde daha kontrollü daha sakin yaklaşmak gerek olaylara. Ama bunu yapamıyoruz ya da yapmak istemiyoruz. İnsan ister okumuş, ister cahil olsun, yapmış olduğu hataların sonrasında genelde ölümle sonuçlanan bu hayat kavgalarının sebebi ne? Nedir bizi bu hale getiren kendimizden nefret ettiren, intihara sürükleyen, çelişkiye düşüren? Biz nasıl oluyor da kendimizle çelişkiye düşmüş hale geliyoruz?

Oyunun ilk perdesi biraz durağan olmasına karşın ikinci perde daha hareketliydi. Oyuncular salonda az seyircinin olmasının da kendi performanslarını etkilediklerini söylüyor. Her gün okuduğumuz evet bunu da biliyorum dediğimiz olayları trajikomik bir şekilde anlatan oyun toplumsal mesajlarla dolu. Silahı bir güç simgesi gören insanlar eline silah aldığında adam sanır olmuşlar kendilerini. Bunun sonucunda işlenen suçlar ve kimi zaman yaşanan pişmanlıklar ve keşkeler oluşturmuş hayatımızı. Düşüncelerin bir suç gibi görüldüğü, dolandırıcıların cirit attığı her gün birilerinin intihar ettiği, bitmek bilmeyen aile kavgalarından birini yaşamıyorsak eğer, beklide kendimizi şanslı saymalıyız. Bu demek değildir ki bunları göz ardı etmeden yaşamalıyız. Bunlarının önüne geçmek için bir şeyler yapmanın vakti gelmiş ve geçiyor olabilir. İşte bu oyun bize bunları çok iyi anlatmakta, hayatın acı tatlı yanları ve tüm keşkelerine rağmen yaşananları bize göstermektedir. Herkesin kendinden bişeyler bulabileceği bir oyun olduğunu düşünüyorum. Sizce?

Yasemin Aktaş

JaqLee
21-05-10, 20:47
Umutların ve sevinçlerin oyunu: ‘Aşkın Yaşı Yoktur’

Dolores ve Fernando, eşleri öldükten sonra yaşama küsmüş iki karakter. İkisi de çocuklarının dikkatini çekmek için hastalıklar dışında hiçbir şeyle ilgilenmemekte. Sürekli gidilen doktor/lar, yinelenen ilaçlar, uydurulan hastalık/larla geçmekte olan günlerinin birinde, Dolores ile kızı Manuela ve Fernando ile oğlu Ricardo, Dr. Bolt’un muayenehanesinde rastlaşırlar. İşte bu rastlaşmayla, yaşam sevinci kalmamış yaşlılar ile hayatı sadece iş olarak gören gençler açısından yeni bir dünyanın kapısının açılacağını anlarız.

Uyarlamaya gerek var mıydı?
Hadi Çaman Tiyatrosu (Hadi Çaman-Yeditepe Oyuncuları olan adı değişmiş galiba), 2007-2008 tiyatro sezonunu İspanyol Yazar Alfonso Paso’nun yukarıda özetlediğim konudaki oyunuyla açtı. Oyunu Hale Kuntay dilimize çevirmiş ve uyarlamış. Oyunun özgün adı “Cosas de Papa y Mama”. Yıllar önce Van ve Bursa Devlet Tiyatroları tarafından gene Hale Kuntay imzalı çeviriyle “Kırkından Sonra” adı altında Defne Yalnız Sezer ve Kartal Tibet rejileriyle sahnelendiğini şıpınişi anımsadım. Yanılmıyorsam, geçmişte Dormen Tiyatrosu’nda Nisa Serezli-Turgut Boralı ikilisinden de izlenmişti. Anımsadım anımsamasına da, çevirmenin bu kere ad değiştirmesine bir türlü anlam veremedim. Uyarlamasına da… Uyarlamada, Dolores Beyhan Berdan, Fernando Orhan Özdemir, Manuela Aylin Berdan, Ricardo Cem Özdemir, Dr. Bolt Esat olmuştu. Doktorun muayenehanesinin bulunduğu semt ile Dolores ile Fernado’nun ikâmet ettikleri semt ise Nişantaşı olarak belirlenmişti. Ne değişmişti? Uyarlamaya gerek var mıydı, bilemedim.

Hadi Çaman’ın sahneye koyuşu
Hale Kuntay’ın kötü olmayan çevirisini Hadi Çaman sahneye koymuş. Komedi sanatını iyi bilen Çaman, bu kere komedi türünün olmazsa olmazları sahne kullanımını, komedide uyumlu ve tutarlı yürüyüşleri, duraklamalara aldırmamış. Oyun içindeki sürprizlerin ya da karakter yaratımlarının getirdiği olumsuzlukları, izleyici ile oyuncu arasındaki iletişim kopukluklarını önleyememiş. Emeğin göz dolduruculuğunu ortaya çıkartamamış, performansı ve monotonluğu dengeleyememiş.
Oysa, Hadi Çaman’ın benden çok daha iyi bilebileceği gibi, komedide de diğer türlerde olduğunca sahne üzerindeki ritim ve temponun tüm oyuncular tarafından gerçekleştirilmesi gerekliliği var. Oyun örgüsünün akışının bozulmaması, diyaloglarda temponun düzeyli olması, tutulması da gerekli. Kullanılan sözcüklerin (ulan, oğlum gibi) sürekli yinelenmemesi de esas.

Geleneksel kurguya uymak
Hadi Çaman bütün bunları savsakladığı için, konu ne kadar sabun köpüğü olursa olsun sahneleniş olmamış. Paso’nun vermek istediği; “Hangi yaşta olunursa olunsun insanın yaşama ve aşka dair daima umutları ve sevinçleri olması gereklidir” iletisi bir türlü seyirciye geçmiyor. Finalin çifte düğünle biten mutlu sonu sanırım olanaklar nedeniyle makaslanınca, komedyanın geleneksel kurgusuna uygun çözüm de bulunamamış oluyor.

Dekor tasarımı böyle mi olmalı?
Murat Aydoğdu, yazarın metnine uyarak sahneyi muayenehane ve Fernando’nun (yani Orhan’ın) evinin salonu olarak ikiye bölmüş, tamam da sonrasında Yeditepe Oyuncuları’nın geçmiş yıllardan kalan dekor parçalarıyla, aksesuarlarıyla fevkalade derme çatma, olamazcasına eften püften bir dekor tasarlamış. O ne kapı öyle! Doktor muayenehanesi öyle mi olur? Bir evin eşyaları birbirleriyle bu kadar mı “imtizaçsızdır”? Bir oyunun sahne tasarımındaki çevre düzeni oyuncuya, olaya, karaktere bu denli uyumsuz olabilir mi?
Murat Aydoğdu’ya, dekorun amacının salt olayın geçtiği mekânı yansıtmak değil, oyuncunun kabullendiği, kavrayabildiği, yabancılık çekmeyip hareketlerini kısıtlamayacağı ortamı yaratmak olduğunu “bilvesile” anımsatmak isterim.

Işık ve kostüm
Işık tasarımı için: “Serdar Ece, seviyeleri yüksek atmosfer ışığı kullanarak oyuncuların yüzlerindeki detayların yitip gitmesine neden olmuş” derim, başka da bir şey demem. Oyuncuya kostüm seçme hakkının yönetmence tanınmasına gelince, elbette saygı duyarım, ama oyuncunun komediye olan duyarlılığını artıracak ve imgelemini bu yönde yoğunlaştıracak nitelikte olması koşulunu da “ön koşul” olarak öne koyarım. Olumlu örnek olarak Suna Keskin’in ikinci (daha doğrusu üçüncü) perdedeki kostümünü örnek olarak ortaya atarım.

Hadi Çaman’ın oyunculuğu
Oyunculardan Orhan’da Hadi Çaman için, benim oyunu izlediğim akşam belindeki disk kaymasından kaynaklanan sancıyı çekerek ve doğal olarak hareketlerini kısıtlayarak oynamasına tanık olduğumdan, korseyle sahneye çıktığını da bildiğimden bir değerlendirme yapmak doğru olmaz diye düşünüyorum. Düşünüyorum ve olumlu-olumsuz hiçbir şey yazmıyorum. Yazmama eylemini elbette eleştirmen olarak değil, “insani yaklaşımla” yerine getiriyorum.

Genç oyuncuları eleştirmek gerek
Doktor’da Kevork Türker görevini yapıyor. Genç oyuncular İdil Vural ve Arda Karapınar’ı aklıma dolayarak fazla “açılmak” niyetinde değilim. Arda Karapınar için yöntemli oyunculuğun tiyatral başarıyı sağlayabileceğine olan inancımı yineleyeceğim. Cem Özdemir’e aklının ve duygularının uyumlu beraberliğinde mi can veriyor, bu soruyu kendi kendine birkaç kez sormasını ve sıkılmadan yanıtlamasını salık vereceğim. İdil Vural’a, oyunculuğun ön plana çıkması için gerekli olan “etkileyici olma” halinin bireysellikle gerçekleşmeyeceğini anımsatacağım. Tiyatro adına yapılan her şeyin, ama her şeyin ayırma, seçme, yöntem aşamasından sonra diyaloglara geldiğini anlatacağım. “Uyumlu ve birbirini mükemmel oyunculuğa özendirici oyuncular sahnede tiyatro yapmış oluyorlar” diyeceğim. Söylediklerimi bir eleştirmen “amca”nın öğüdü olarak not etmesini önereceğim.

Suna Keskin’e gelinceee...
Yılların deneyimli ve usta oyuncusu Suna Keskin’e gelince: Suna Keskin, kendisini çok iyi tanıdığından oyunculuğunun sınırlarını da mükemmel çiziyor. Hale Kuntay’ın Paso’dan uyarladığı metinde, Beyhan’a ait ne bulduysa, o tekstten ne algıladıysa seyirciye aktarıyor, aktarırken kavrama ve yorumlama sınırlarını sahneyi paylaştığı oyunculara örnek olacak biçimde zorluyor. Komedide amacın sadece güldürmek olmadığını biliyor Keskin. Seyirciyle arasındaki ortak paydayı arıyor, buluyor, yansıtıyor. Görselliğe yaslanmıyor, fiziksel gücü yeğlemiyor, oyunculuğunu dil ile bütünleştiriyor.
Suna Keskin, iyi olmayan bir oyunda “iyi” oyunculuk örneği veriyor.

Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:47
9 AY sON GÜN - Tiyatro Oyunbozan
( Yasemin Aktaş )




OYUNBOZAN’ın kurucusu olan Sermiyan Midyat yola çıkış düşünü şöyle özetliyor:

“En iddialısından bir sözle cüret belki bu gösterdiğimiz. Sinema ve televizyon gibi görsel alternatifleri düşünecek olursak, tiyatronun seyirciye ulaşma sorunu aşikar kuşkusuz. Elbette bunun çok anlaşılır ve hak verilir nedenleri var. Suç sadece tiyatroya gelmiyor dediğimiz seyirci de olmasa gerek. Gelinmiyorsa, biz de yapamıyoruzdur. Suçu üzerimize alıyoruz.

Kendi arasında konuşmaktan ötürü azarlanan bir çocukluğun büyüyerek, kendi arasında konuşabileceği ve anlaşılabileceği bir dil, humor ve üslupla seyirciye ulaşmak hevesi zihnimizi alıkoyan. Ve elbetteki bir öfke bizi alıp sahneye koyan. Bu suç ve düşle kuruldu OYUNBOZAN.”

Perdelerini ilk kez açan tiyatro grubu Oyunbozan, oyuncu Sermiyan Midyat tarafından 2007 de kurulmuş olup adından sık sık söz ettireceğe benziyor... Bu grubun ilk oyunu olan 9 AY sON GÜN Sermiyan Midyat tarafından kaleme alınmış, aynı zamanda Midyat karşımıza hem yönetmen hem oyuncu olarak da çıkmakta. Türkiye’de sayısı bir elin parmaklarını bile geçemeyen tiyatro yazarlarına bir yenisinin daha eklenmiş olduğunu görüyoruz bu oyunla.

Gelelim oyunun konusuna; ilk başta ana rahminde üç spermden pardon, dört spermden bahsediliyor. Ana rahmindeki dört sperm ne kadar ilgi çekici olabilir diye düşünürken bulundukları rahmin sahibi canlı bomba olmaya karar verince işler trajik bir hal alıyor. Hatta bu trajiklikten doğan komiklikler içinde buluyoruz kendimizi. Spermlerden oluşacak embriyoların karakterleri birbirinden zıt kutupları oluşturuyor. Liberal sağcı bir sperm, onun akabinde tam zıttı olan solcu feminist bir sperm, bir diğeri aşırı dindar olup en sonuncusu da azınlığı temsil eden eşcinsel bir spermin aralarında geçen konuşmaları, duygu karmaşasını endişelerini, anlaşmazlılarını, izlemekteyiz oyun boyunca. Buldukları çözümlerse bir işe yaramaz çünkü onların yapabileceği pek de bir şey yoktur annenin kararını beklemekten başka. Neyse annemiz kararlıdır kendini, kendi mantığına uyan düşünceler için feda etmeye ve içindeki canlıları da bu düşünceleri uğruna yok etmeye. Anne karakterine sesiyle Zuhal Olcay eşlik ediyor.

Karakterlere baktığımızda ise Sermiyan Midyat’ın oynadığı kişiliğin liberal biri olduğu pek de anlaşılmıyor. Midyat’ın oynadığı karakterin biraz silik olduğu düşüncesindeyim biraz daha kendini göstertebilirdi ve hatta Emel Çölgeçen’le tamamen rolleri değiştirmeleri daha doğru olurdu düşüncesindeyim. Sermiyan Midyat sol görüşlü birini Emel Çölgeçen de liberal karakteri daha güzel geçirebilirdi izleyiciye. Oyunun görünen tek kadın oyuncusu olan Emel Çölgeçe’nin ses konusunda biraz zorlandığını hissediliyor diğer oyunculara ayak uydurabilmek için. Erdem Akakçe’nin baskın bir karaktere sahip olduğu ve rolüne hâkimiyeti oyunun başından sonuna kadar belli oluyordu. Kimi yerlerde tekrarlanan aynı espriler zaman zaman rahatsızlık vermiş olsa da Akakçe rolünün hakkını fazlasıyla verdi bu oyunda. Zira ilk perde daha yüksek performansla oynanan oyunda ikinci perdede biraz düşüşler olmadı değil. Oyunda seslendirmeleriyle birçok sanatçımız katkı sağlamakta. Daha öncede belirttiğim gibi bunların en başında anne karakterini seslendiren Zuhal Olcay geliyor. Bülent Emin Yarar, Ferhan Şensoy, Altan Erkekli… Sesleriyle oyuna eşlik eden oyuncularımız. Oyunun müzikleri de diğer dikkat çeken unsurların başında bence. Rap müziğin tiyatroyla bağdaşabileceğini hiç düşünmemişken aslında kötü de bir uyum olmamış tam da yerine oturmuş olduğunu düşünüyorum bu oyun için. Dekora söylenecek pek bir şey yok. İnsan kendini tekrar ana rahminde hissediyor. Özellikle ışık efektleriyle dekor daha bir canlı, daha bir gerçeğe yakın görünüyor.

Tüm bunların sonunda oyun sonrası "işte bu" dedirten bir oyunla karşı karşıyayız. Aslında her şeyiyle kararında bir oyun olmuş. Konusu itibariyle de yaratıcı olduğunu kanaatindeyim. Kesinlikle bu sezonki oyunlar içinde mutlaka zaman ayrılıp da gidilmesi gereken bir oyun ve sonrasında da iyi ki gelmişim bu oyuna diyeceğinizden kesinlikle eminim. Seyircinin enerjisiyle beslenen oyuncuların temposu, bir hayli artmakta oyun boyunca. Bizde bu ekibin heyecanına ortak olduk ilk gününde heyecanlarını beraber paylaşarak. Son söz olarak bana da gidin görün demekten başka bir şey kalmıyor.

Yasemin Aktaş

JaqLee
21-05-10, 20:47
Refah, bolluk vaat eden kapitalizmin ‘Çıkmaz Sokak Çocukları’


Amerikalı yazar Lyle Kessler’ın, Türkçe’deki karşılığı “Yetimler” anlamına gelen “Orphans” başlıklı oyununu, ışıklar içinde yatsın Ali Neyzi, metnin içindeki “müstehcen” sözcükleri olanca kibarlığı içinde sarıp sarmalayarak titizlikle dilimize çevirmiş. Tiyatro İstanbul, Gencay Gürün’ün yönetiminde “Çıkmaz Sokak Çocukları” başlığı altında 2007-2008 sezonu oyunu olarak seyircisiyle buluşturmakta. Kimler oynamıştı, nasıl oynanmıştı pek anımsayamıyorum, ama Gencay Gürün’ün aynı oyunu İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni olduğu yıllarda kurumunda da sahnelediği aklımda…

Amerikalının zeka düzeyi
Amerikan düşünü, Amerikalıların zeka düzeyi içinde “ti”ye alan bir oyun bu. Kapitalist sistem içinde ayakta kalmaya çalışan iki yetim kardeşin öyküsü kurgulanmış. Korumak amacıyla kardeşi Phillip’i evde hapis tutan ve küçük soygunlarla evi geçindiren ağabey Treat’le; evin kapısından öteye adım atmamış, televizyon, markalar ve başkasının dayattığı değerlerle yaşayan kardeşin basit öyküsü; çıkagelen ve bir anlamda düzeni yıkan bir yabancıyla önce ivme kazanır gibi oluyor, sonra…

Ohhh! Ne ala memleket
Hepimiz, artık adımız gibi biliyoruz ki, bugün tüm dünyada sermayenin dayattığı büyük bir yıkım yaşanmakta. Refah ve bolluk vaat eden kapitalizm, milyonlara sefaletten başka bir şey sunmuyor. Dünyada bir buçuk milyar insan açlık, iki milyar insan sefalet koşullarında yaşıyor ve bu insanlar, bırakınız kapitalizmin nimetlerinden yararlanmayı, içlerinden bir milyarı içecek temiz su dahi bulamıyor. Gemi azıya alan burjuvazi, işçi ve emekçilerin mücadele ederek kazandığı eğitim, sağlık, emeklilik, iş güvencesi, örgütlenme hakkı, sigorta gibi temel hakları sırasıyla gasp etmeye çalışmakta. Köleliği dayatan iş yasalarıyla çalışma koşulları ağırlaştırılıyor, çalışma saatleri sürekli artırılıyor. Göstermelik demokratik hak ve özgürlükler rafa kaldırılıp, katı polis devleti uygulamalarına geçilmekte. Barış ve demokrasi havariliği yapan emperyalist barbarlar, savaş ve saldırganlığı tırmandırıyor, kendilerine boyun eğmeyen halkların tepesine bombalar yağdırıyor. Tüm bunlar olurken, bir avuç asalak kârlarına kâr katıyor. Sefalet arttıkça, işgal ve saldırılar tırmandıkça tekellerin kasası doluyor. Onlar; “Ohhh! Ne güzel dünya” diyor.

Para... Nereye kadar?
Oyundaki üç karakter de, kapitalizmin kendileri için tek kurtuluş yolu, yegâne yaşama biçimi olduğunu düşünengiller fasilesinden. Oysa, bu düşünce biçiminin vaat ettiği büyülü dünya (Amerikan Düşü) insana rağmen işleyen, kırıcı sistemler bütününden başka bir şey değil. Günümüzde özgüvenin başarı, “tevazu” göstermenin ise başarısızlık anlamına geldiği bu sistemde akıllı olmak artık birincil koşul. Peki bu sistemde var olmanın, ayakta kalabilmenin yolu ne? Yani: “Para kazanmak için nereye kadar gitmeli insan?”

İleti seyirciye geçemiyor
Oyun, esasında “Nereye Kadar Gitmeli”yi sorguluyor. Derken, “Güven Vermek” olgusu ve “Güven Duyma” gücü de devreye girince, (sen misin giren) oyun salkım saçak sarkmaya başlıyor. Kendisi de yetim olan yabancı kimdir; barda içkisini içip sarhoş olduktan sonra, çantasında milyon dolarlık hisse senedi, cebinde on binlerce dolarla ne diye iki yetimin evine gelir; kapitalizmin hangi “kutsal” amacına hizmet etmek aşkına iki yetime elini uzatır, anlaşılmıyor. Oyun da inandırıcılığını yitiriyor.

Gencay Hanım birleşik tepkiyi boşlamış
Türk tiyatrosuna fevkalade eserler kazandırmış olan Gencay Gürün, bu kere sahne üzerindeki olaya izleyicinin yakınlığını sağlayamamış. Yanılsama (illüzyon) doğrudan bilinçaltına yönelemiyor. Oysa tiyatro, izleyici topluluğunun birleşik tepkisini ister, Gencay Gürün bu gerçeği elbette benden iyi biliyor. Düşünceden doğan heyecan zaten oyunda yok, heyecan da düşünce doğurmayınca, oyun tempo yitiriyor. Gencay Gürün’ün “heyecan tepkisi”ne böylesine boş vermesi beni şaşırtıyor.

Değişime uğramak
Gencay Gürün, seyirciye düşünme olanağı vermeden, bütün olup biteni zorunluymuşçasına göstermek istemiş. Hiçbir olguyu zorlamamış. Jesti, devinimi, vurguyu birbirine karıştırtmamış. İyi etmiş de, perde açılır açılmaz öyküye yoğunlaşan ilgi giderek nasıl dağılıyor dikkat kesilmemiş. İzleyici dikkat dağıtıcı nedenlerle olup biteni gerektiği gibi duyumsamıyor, hatta duyumsamak istemiyor. O zaman da, yönetmenin planı iyiden iyiye bozuluyor, oyun dağılıyor. Altı black-out da, dağılmanın tuzu biberi oluyor.

Sözcelenmeden olur mu?
Dahası, metin üzerinde sözceleme yapılmamış gibi. Sanki, plastik ya da jest olarak işleme uğramamış. Ses ve jest açısından (Cüneyt Türel hariç) metin ince elenip sık dokunmamış. Oyuncu, karakterini fizikselleştiremiyor. Yaklaşımlar psikolojik ve soyut kalmakta. Metin, kendi kuruluşu içinde işliyor mu bilemiyorum, ama oyuncular (Ömer Akgüllü-Serhan Arslan) sadece zıplıyor, sıçrıyor. Devinmiyorlar. Bedenlerine anlam kazandıramıyorlar. Metnin biçemini oluşturan anlam yönlerini kavrayamıyor, kavrayamadıkları için olsa gerek, anlam yönlerinin akışkanlığını sürdürdüğü bağıntı içerisinde değişime uğrayamıyorlar.
Diğer taraftan, sahne trafiği iyi çalışmakta. Soracağım tek “husus”, Phiilip’in yediği yemek, Yabancı’nın yaptığı çay, Treat’ın içtiği bira gerçek de; Phillip’in, Treat’ın dizine (güya) sürdüğü Hidrojen Peroksit’in şişesi neden boş? Neden sadece o tablo “mış” gibi?..

Yaratıcı kadro
Giysileri kim tasarlamış belli değil, ama sözüm yok. Nilgün Gürkan’ın dekoru çizgi, renk, malzeme, ışık, eşya öbeklenmeleriyle sahneye hiçbir devinim katmıyor. Sahnedeki öğeler dekorun fiziksel yönüyle hiç mi hiç uyumlu değil. Gürkan’ın tasarladığı fiziksel görsellik ne devinime yardımcı, ne iletinin izleyiciye gitmesine katkı sağlayıcı, ne de ıkına sıkına ileti üreten metnin izleyiciye geçmesine koltuk çıkıcı.
Aytekin Saday bildiği yoldan dönmüyor, aynen ilerliyor. Gene cascavlak bir ışık tasarımı… Duygu, düşünce, imaj, zaman mekân-kavramı, atmosfer, derinlik, perspektif, üç boyutluluk… Hiçbiri yok!

Oyunculuk
Genç oyuncular Ömer Akgüllü ile Serhan Arslan’ı eleştirmeyeceğim. Her ikisinin de, tiyatro yolunda hızlı adımlarla yürüyebileceklerine inanıyorum. Ama henüz dışsal fiziksel aksiyonları içsel özlerle besleyecek, bir rolü ruhsal yaşamlarıyla dolduracak elverişli malzemeye tam olarak sahip değiller, diyeceğim ve doğal olarak kendilerini sinirlendireceğim.
Sinirlendireceğim, ama diğer taraftan da “yolun başı”nı göstereceğim. Hemen şimdi, şu anda Treat’in, Phillip’in içsel içeriklerini incelesinler, sonra beri gelsinler… Cüneyt Türel’den de, inanç olmaksızın karakteri asla gerçek anlamda duyumsayamayacaklarını öğrensinler…
Sonra hakkımda ne derlerse desinler… İçtenlikle içime sindireceğim.

Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:47
Kuva-i Milliye Kadınları - Konya Devlet Tiyatrosu
( İhsan Ata )


Kadın gözüyle kurtuluş savaşı. Kuvay-i milliye kadınları!



Oyun geçtiğimiz günlerde Konya devlet tiyatrosu tarafından sahnelendi. Nezihe Araz’ın yazdığı eser; Kurtuluş Savaşının isimsiz kahramanlarını; kadınlarımızı, savaş sırasında yaşadıkları acılara rağmen vatan aşkı ile nasıl erkeklerinin yanında yer aldıklarını, yazarın gözünden anlatan bir oyundur. Halide Hanım, Gökçe, Yörük kızı Dürdane, Gülnar, Saime, Turna Gelin, Kara Fatma ve Zübeyde Hanım’ın gözlerinden ve yaşadıklarından tüm o yılların isimsiz kahramanlarını anmamızı ve anımsamamızı sağlıyor.



Elbette tarihimizi öğrenmek açısından bu tür oyunlara ihtiyaç hissettiğimiz su götürmez bir gerçek. Yalnız oyun kurgusu vurgulanırken geçişler de yaşanan kopukluklar, düş gücünü engelliyor. Olay örgüsü birbirinden bağımsız ve farklı formlara bürünerek bir resital oluşturmak istenmiş. Oyuncuların sabit karakterlerle değil, farklı karakterlere bürünerek, epizotlar halinde oynanması çoğunluğu temsil etmekte.



Yönetmenin, oyunu günümüz seyircisiyle birliktelik sağlayabilmesi için yazarı, sahnenin sol tarafına oturtarak daktilosundan gelen sesleri dinletiyor. Yalnız burada yönetmenin düştüğü bir hata var. İki farklı yaşam izliyoruz sahnede. Ve gökçe adlı yazarın yazdıklarını izliyoruz sahnede. İyide madem bir yazarın anılarını dinliyoruz, yazarın oyun sonuna doğru sahneye çıkıp, canlandırma yapan iki bayanla beraber oynaması da ne oluyor? Oyun bir anda düşlemekten çıkıp, gerçeğe bürünüyor.



Düşülen diğer hatalardan biride; oyunun geçişlerin de yaşan sıkıntı. yazar elindeki senaryoyu okurken son cümlesiyle canlandırmadaki diğer oyuncu arkadaşlar başlıyor. Bir sine vizyon tekniğiyle o yılları idrak etmekte hiçbir sıkıntı yok. Ama araştırmacı gazeteci yazar neden seyirciyle iletişime geçmiş? Bu eseri yazarken, evinde olduğu, ışıklandırmayla belli ediliyor. Devamlı seyirciyle iletişimde olması kopukluğa neden oluyor. Yani seyirciyi dik ve canlı tutmak o yıllara götürmemek adına ne gerekiyorsa yapılmış!



Göstermeci tiyatronun klasik örneklerinden biri olan bu oyun, seyirciye mesaj kaygısı güderken, yapılan bireysel hatalar yüzünden oyunun tek perde olmasına rağmen, oyun ortasında seyirciyi kaçırtmayı başarmış. Bu tarihi oyun yada ağır konusu nedeniyle yapılan bir sıkılganlık göstergesi değil, .geçişler deki kopukluktan kaynaklanıyor. Zira canlandırmadaki diğer iki oyuncu arkadaşın bireysel oyunculuğu ortalığı kasıp kavuruyor. Oyunculuklarıyla parmak ısırtan oyuncu arkadaşlar adeta sahneyi ateşe vermişler.



Oyun, konu ve oyunculuk bakımından sıkıntı yaşamıyor. Sadece yanlış yönetilmenin getirdiği sorunlar nedeniyle, oyun çekilmez bir hal almış. Oyun daha başlarken müzik, sahnedeki oyuncuların oynaması, sonra vurularak öldürülmesi, tekrar kalkıp oynaması ve tekrar öldürülmesi , bunun ilk 10 dakika devam etmesi seyirciyi baştan kasıyor.



Epizotlardan oluşan bu oyunda, üç birlik kuralı bertaraf edilmiş.





Araştırmacı yazar gökçe (Bengisu Gürbüzer Doğru)



İlk defa ''hiç bir şey'' adlı oyunda izlemiştim. Ya bu oyuncu arkadaşıma kötü oyunlar denk geliyor, yada gerçek anlamda bir sıkıntı var. İki oyunda da performans düşüklüğü söz konusu. Oyunun anlatıcı kısmında olmasına karşın, düşüncesinde yaratmış olduğu hikayenin içine girmesi yanlış. Duygu tonlamaları kaçıyor. Ses tonuna dikkat etmeli. Kadınları savaşa çağırırken, duygu ifadesi karamsarlıktan çok umut dolu olması gerekir. Ağlarken oluşan yüz ifadesi sahte. Ve ağlarken yüz elle kapanmaz. Jest ve mimikler yok oluyor.



A.Şebnem Büyükkalkan, L.Feray Darıcı ikilisi sahnede müthişler. Tek kelimeyle harika. Oyunculukları tavan yapmış durumda. Sahnede adeta devleşiyorlar. Büründükleri karakter tiplemeleri, o anı yaşamamızda, dişlerimizi sıkarak sahneye atılmak, onları kurtarmak isteği doğuruyor. Diğer taraftan bizim görmediğimiz oyuncularla olan uyumu, onları yansıtmadaki başarıları harikulade. Bu kadar gerçekçi ve yalın oynadıkları için yürekten alkışlıyorum. Yalnız kendi sahnesi olmayan oyuncunun putlar arkasında göründüğünü söylemeliyim. Kötü yönetilmiş bir oyunun kurbanları oldukları için üzülüyorum. Ama bu vesileyle de olsa oyunculuklarına tanık olmak güzel. Umarım hak ettikleri yerlere gelip, daha başarılı oyunlarla ön plana çıkarlar.



Tomris Çetinel’in oyuna kat(a)madıkları.



Yılların büyük ustası Tomris hocanın , bu oyun üzerinde daha fazla durması gerektiği inancındayım. Diğer yandan eserle ilgili kopuklukların kapatılması gerekiyor. Oyunda ''a capella '' müzikler banttan değil, oyuncu tarafından verilmeli. Selamlama dışında yazarın kendi hikayesine girerek konu bütünlüğünü bozmamalı. Yazarın sanki imza günündeymişçesine seyirciyle irtibata geçmemesi, evinde oyunu yazarken, yazdığı notları okuyup, son cümlesinde canlandıran oyuncu arkadaşların oyuna girmesi gerektiğini düşünüyorum.



Marjinal dekor anlayışı.



Sertel çetiner, Türk tiyatrosunun yetiştirmiş olduğu ender dekoristlerden biri. Sanıyorum ödüller için garaj kiralamış durumda. Bu oyunda; sağ tarafa yazarı koyarak sahnedeki betimlemeden bağımsız iki farklı mekan tasarlamış. Sahneyi öyle bir tasarlamış ki, bazen bakıyoruz bir sokak, aynı zamanda bir ev, bir mahzen, bir dağ görünümü gibi farklı formlarda kullanılmaya müsait, neresinden bakarsanız farklı şeyleri görebileceğimiz bir anlayışla oyunun kilit noktası.



Oyunun konusu itibariyle , zamanın kostümlerinden öte, daha bir çağdaş yoruma gidilerek yöresel kıyafetler seçilmiş. Bir düğüne giderken de bunu görmek mümkün. Konya DT Terzihane atölyesi Çalışanları’nın bir araya getirdikleri bu çalışma başarılı.



Işık tasarımının başarısı.



Mehmet Yaşayan’ın tasarladığı teknik genelde başarılı. Özellikle araştırmacı yazarın evine yansıtılan ve ev olduğunu kanıtlayan pencere müthiş. Reosta ve black outların yerli yerinde olması, oyunu anlaşılır kılan yegane olgulardan. Eli ayağı düzgün bir iş çıkmış.



Kısacası üzerinde çok çalışılması gereken bir oyun. Tarihin o tozlu sayfalarına gidip, ''perde arkasında yaşananlar''ı gün yüzüne çıkaran yazar Nezihe Araz’a gönülden teşekkür ediyorum.



Yinede gidip bir izleyin, umarım yanılıyorumdur.


İhsan ATA

JaqLee
21-05-10, 20:48
Mikado'nun Çöpleri - Yıldız Teknik Üniversitesi Oyuncuları
( İsmail Can Törtop )


Yıldız Teknik Oyuncuları'nı sık sık duyardım, tiyatro portallarında, eleştirilerde, söyleşilerde.. Hatta genç tiyatro grupları deyince akla geliveren birkaç gruptan bir tanesidirler.. Oyunlarını merak ediyor olmama rağmen hiç izleme fırsatı bulamamıştım. Meğer davet bekliyormuşum http://www.************/images/smilies/icon_smile.gif Önceki perşembe Mikado'nun Çöpleri oyununu izlemek için 3 arkadaş Yıldız Teknik Üniversitesi'ndeydik..
Mikado'nun Çöpleri, Melih Cevdet Anday'ın 1967 yılında kaleme aldığı bir oyun. Bugüne kadar pek çok farklı tiyatro grubu tarafından oynanmış. Gelen seyircinin daha önce bu oyunu başka bir gruptan izlemiş olma ihtimali olması aslında grup üzerinde bir baskı oluşturabilir diye düşünüyordum. Kaldı ki, geçtiğimiz sezon Beşiktaş Kültür Sanat Platformu bu oyunu oynamış ve oyun çok beğenilmişti. Grup, belki de oyunun çok bilinen bir oyun olması sebebiyle uzun bir masabaşı çalışması sonucu oyunu kendilerine uyarlamış. Ben hiçbir kurgusal hata görmedim.

Oyun, karlı bir akşamda eve dönen bir erkeğin yolda karşılaştığı çocuğu ile dışarda kalmış bir kadını evine davet etmesi ve kadınla erkek arasında sabaha kadar sürecek bir sohbeti konu alıyor. Sabaha kadar süren sohbetin konusu da karakterlerin kendilerine bile itiraf edemedikleri sırlarını yavaş yavaş açığa çıkarmaları... Oyunda kimi zaman gerginlik, kimi zaman üzüntü, neşe ve bir tutam da erotizm var. Oyunun metni oyuncuları rahatlaracak kadar kaliteli bence..

Üniversite içinde pek çok kişiye sorduktan sonra salonu buluyoruz. Bir üniversite grubuna ait böyle güzel bir salonun olması beni sevindiriyor, bence çok şanslılar. Bir de Boğaziçi Oyuncuları'nın böyle bir sahnesi olduğunu biliyorum. Pek çok profesyonel grup prova yapacak sahne bile bulamazken grubun rahat çalışabileceği böyle bir alana sahip olması bile onları farklı yapıyor. Oyun saatinde salon kapısında hazır olmamıza rağmen salona bir türlü geçemiyoruz. Kapı önündeki kalabalık 10 dakika kadar bekledikten sonra grubun bir görevlisi yağmur sebebiyle bazı izleyici arkadaşlarının gelemediğini, bi 15 dakika daha beklemek istediklerini söyüyor. Bekleyen izleyiciler 1-2 küçük homurtu dışında itiraz etmezken, amatör ve genç tiyatroların tiyatro kültürüne ticari tiyatrolardan daha fazla özen göstermelerini bekleyen ben, hayal kırıklığı yaşıyorum. Yazının altındaki dip notta bununla ilgili bir "kıssadan hisse" var.. Beklerken çevremde belki fark edilmek için belki bilmem ne sebepten çok yüksek sesle espriler yapıp gülen bir grup, aklımdan birkaç kere "beklemeyip gitme" fikrinin geçmesine sebep oluyor.. (içerden diyafram çalışması yapan oyuncuların sesleri geliyor "ha-ha-ha-ha-ha". bu gençler bekleyenleri garip bir sırıtmayla bilgilendiriyor: içerde ayıp şeyler olmuyor, merak etmeyin. niihahhahhaaa..)

Yağmur yüzünden gelemeyip beklememize sebep olan "arkadaş"lar geldi mi gelmedi mi bilmiyorum, ben toplu bir geliş fark etmedim. Neyse, 7.30 da başlaması beklenen oyun için kapılar 8'e doğru açılıyor ve içeri giriyoruz. Bu andan itibaren oyun sonuna kadar, beklerken biriktirdiğim bütün negatiflik yavaş yavaş uçup gidiyor..

Öncelikle, böyle başarılı bir dekorla karşılaşacağımı düşünmemiştim nedense. Dekor sahneyi doldurmuş. Dekorun öğeleri de (özellikle çekyat ve soba yanındaki minderler) işlevsel kullanılmış.

Işıklar yanıyor ve oyun başlıyor... Oyunun başında sahne ağırlıkla erkek oyuncu (Cem Bahşi) üzerinde. O da kendinden bekleneni fazlasıyla veriyor. Kadını (Nergis Uslu) içeri davet edişinden onu konuşmanın içine çektiği zamana kadar geçen sürede inişlerle çıkışlarla çok keyifli ve doğal bir oyunculuk sergiliyor ve seyirciyi sahnedekinin gerçekliğine ikna ediyor. İlk perdenin ortalarına doğru rolü daha belirginleşen kadın da üzerindeki korkunun yavaş yavaş ortadan kalkışını, arkadaşlığa ve biraz sonraki sarhoşluğa geçişi tam kıvamında veriyor. Böylece seyirci oyunun içine giriveriyor. Seyirci ve oyuncular arasındaki bu güzel elektiriğin çabucak oluşmasında biraz da salonun sempatik yapısı etken olabilir, oyunculara neredeyse uzansak dokunabileceğimiz bir mesafede izliyoruz oyunu, neredeyse biz de evin içindeyiz..
Kadının uyumaya başlaması ya da sızması ile biten 1. perde ve perde arasında kadın oyuncunun sahnede uyur vaziyette kalması güzel bir nüanstı. 2. perdenin başında ve mikadonun çöpleri oyununun oynanmasında oyuncuların biraz oyundan koptuğunu hissettim. Özellikle oyundaki çubuklar üzerinden konuşarak hayat hakkında yaptıkları yorumlar biraz havada kaldı. Ama genel olarak 2. perde de en az 1. perde kadar keyifliydi.
Oyunda ışığın kullanımı çok başarılı. Özellikle oyun sonundaki ışık oyunu, oyuna çok şey kattı.

Son söz olarak bu grup hakkında bugüne kadar duyduğum tüm pozitif yorumların üstüne bir tane de ben eklemek istiyorum. Bu oyun, "üniversite çevresi"yle sınırlı seyirci kitlesinden çok daha fazla kişi tarafından izlenilmeyi hak ediyor. 2 haftada bir perşembe günleri oynanacağını öğrendiğim oyunu herkesin izlemesini şiddetle tavsiye ederim.

-------------------------
Dip Not:
Muhsin Ertuğrul, bugünkü adıyla İstanbul Şehir Tiyatroları'nın Genel sanat yönetmenidir. Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk de Dolmabahçe'de kalmaktadır o günlerde.
Bir gece Gazi'nin oyun izlemeye geleceği duyurulur Muhsin Ertuğrul'a.
Herkes telaş içindedir. Çünkü oyunun başlama saati gelmiştir ancak Mustafa Kemal gecikmiştir.
Ne olacaktır şimdi?
Muhsin Ertuğrul tam saatinde başlatır oyunu .
Bir süre sonra Gazi gelir.
Yanındakiler korkarak oyunun başlatıldığını haber verirler Gazi'ye.
"Ya, öyle mi? Bitimde görüşürüz Muhsin Ertuğrul'la.." der ve locaya girip oyunu izler.
Oyunun bitiminde beğeniyle alkışlamaktadır aktörleri.
Muhsin Ertuğrul girer Gazi'nin yanına.
Gazi ayağa kalkar:
"Sizi kutlarım.." der. "İşinizle ilgili ciddiyetiniz, ülkenin gelişimini ciddiye aldığınızı da gösterir. Biz geç geldik. Oysa böyle bir kurum perdesini zamanında açmak zorundadır. Görevinizi yaptığınız için özellikle kutlarım sizi

İsmail Can Törtop

JaqLee
21-05-10, 20:48
Tek Kişilik Şehir - Ankara Devlet Tiyatrosu
( İhsan Ata )


Kalabalıklar içerisinde yalnız olduğunu hissetmek : Tek kişilik şehir.


Behiç Ak’ın büyük ustalıkla yazdığı eser, teknolojinin insan hayatında ki yerini sorgularken, asosyalleşen bireylerin kendisiyle çatışmasına yer veriyor. Birey kavramını sorgulayan oyun, günümüz yaşam biçiminin dayattığı birçok kavram ve ilişkiyi yeniden düşünmemize neden oluyor.Görünürde, sanal aşkı yakalayan adam ve kadının üç aşağı beş yukarı aynı hayatları yaşadığı ve buna ek olarak umursamaz garson kızın diyaloglarından oluşan bir oyun. Ama verdiği mesaj, günümüz insanını yalnızlığa iten ve giderek sadece "tek kişilik aileler" haline gelmeye başlayan büyük kent yaşamının mizahi bir eleştirisi anlatılıyor.



Toplumsal histerilere tanıklık, ancak yıprandığından fark edilebilinen maskelerdeki gerçek siluetlere yabancılık, yavaş yavaş seyreden lakin hızlı hızlı hayata geçirilen menfaatperestlik antlaşmaları derken; insanın, ani manevrayla içine gömülen kaplumbağa misali divanına dönmesi, yönelmesidir. İmanla etrafına çömenilen sofranın etrafındaki insanların sohbetlerinden uzaklaşmasıyla süregelen zaman, ben merkezli bir yerlerde müddetsiz mola verilmesiyle zuhur eder. Yalnız kalmaya müptelalık ve yalnızlık hissiyatı; obsesif bünyelerden tutun da, kuliste yarasını saran soytarının, zengininden tutun da fakirinin buluşabildiği-buluşabileceği tek kültür mantarıdır. Zaten nihayete kavuştuğu sanılan netice irrasyonel bir netice ise, metafizik denilip beyin ve bünyenin senkronize biçimde imtinasız diskalifiye etmesi ile yok edilir.


Mesaj kaygısı gütmek…



Ankara devlet Tiyatrosunun sahnelediği oyun, bir restoranda geçiyor. Henüz seyirciler yerine oturmadan sahnedeki restoranda yerini alan oyuncular, seyirciyi bir sahneye değil, restorana geldiklerini vurguluyor. Düş gücünü artırmak için restoranın tepesinden atlayan insanlar ve bunu kullanırken seyircinin düşen figürleri görmesi, yaşadığımız ''sanal sorunlar''la yüzleşmemizi sağlıyor. Bu anlamda çarpıcı bir bakış açısı. Birey kavramının sorgulanması açısından tetikleyici.


Oyun boyunca sözü edilen ''tek kişilik aile '' kavramı metropol yaşantısını dışlamak yerine bireyin kendini sorgulaması yada iktidar etkisinin gündeme gelmemesi bir yana, sözü bile edilmiyor.Diğer taraftan oyuncular çocukluklarına geri döndüklerinde bu gökdelenin yerinde eski bir konak bulunduğunu, aslında hepsinin çocukluk arkadaşları olduğunu ve o konağın bahçesindeki salıncakta birlikte sallandıklarını hatırlıyorlar. Bu anlamda nostaljik özlemler yerine kamusal olarak yerlerin yeniden inşa edilmesi gerektiği vurgusu yapılsa bence daha iyi olabilirdi.


Seyircinin özgürlüğü kısıtlanamaz!



Oyun hem metin olarak, hem de kurgu bakımından üst seviyede. 1 saat 40 dakika boyunca bir konu anlatıldı. Hayli zor ve günümüzün en büyük sorunlarından biri olan iletişim çağının getirdiği sorumsuzluklarımızdan bahsedildi. Ama oyun sonunda garson kızın seyirciyle iletişime geçip, mesajın altını kalın harflerle çizerek anlatması olmadı. Seyirci özgür bırakılmadı! Seyirci o oyundan ne anladıysa kafasında onu kurgular. Seyircinin beynini sınırlamak, oyun sonunda ''bakın oyunumuz bu şekildedir, biz bunu anlatmaya çalıştık '' gibi bir anlatıma girmenin ne gereği vardı? Sanki oyundan hiçbir şey anlamayan bir seyirci varmış gibi, tüm o görsellikten sonra garson kızın seyirciyle olan iletişimi, o büyüyü bozdu. Umarım sonraki temsillerde bundan vazgeçilir.


Oyunculuk…



Oyunun yönetmeni Serhat Nalbantoğlu , farklı oyunlarda bireysel performanslarıyla dakikalarca ayakta alkışlatan üç oyuncuyu bir araya getirerek ''muhteşem üçlü bir arada '' formülüyle, oyunun çözümü için en başarılı seçimi yapmış.


Yanılmıyorsam Ankara devlet tiyatrosu müdürlüğünü yapan Devrim Yakut, geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz ünlü tiyatro sanatçısı Baykal Saran adına verilen özel ödüle layık görülen oyuncu Benian Dönmez , müthiş oyunculuğuyla beni yerden yere vuran Cüneyt Mete üçlüsü harika bir iş çıkardı. Hepsini canı gönülden kutluyorum.


Serhat Nalbantoğlu fenomeni.



Türkiye’nin yetiştirdiği; en başarılı, yaptığı işin altından kalkan en sağlam, en yenilikçi, en mesaj veren, mesaj vermek için kendini parçalayan, güldürürken düşündüren ,avangart tiyatro anlayışının öncülerinden biri.Özgün yorumu, kimliklere takılmadan vermek istediği mesajın tam olarak anlaşılması için çok çalışan bir adam. Nalbantoğlu’nun ''Gözkap''ı izlemiş,yorumunun kattığı zenginlik ve mesajıyla yıllardır devlet tiyatrolarının demirbaşı haline getirmiş sanatçıdır.''Çemberimde gül oya'' adlı dizideki oyunculuğuyla parmak ısırtmış, iktidarın günümüzde bir bir yıktığı sahnelere karşı, usta sanatçı Hüseyin Avni Danyal’la beraber ''tiyatro seyirlik'' i kurarak bu duyarlılığı adına özel bir alkışı hak ediyor.


Yukarıda yazdığım birkaç kurgu hatası, ( garson kızın seyirciyle iletişime geçmeyip, oyunu bitirmesi gibi) verilmesi gereken mesajı ,( teknolojinin yıkıcılığı değil, yapıcılığını da gösterebileceğini ve nasıl aşacağımızı) '' bu işte hırsızın hiç mi suçu yok'' anlayışıyla,( her ne kadar devlet kimliğine sahip olsa da) iktidardan bahsedilebilir. Umarım sonu Gözkap’a benzer ve devlet tiyatrolarında uzun yıllar sahnelenerek demir baş olur. Dakikalarca hiç durmadan alkışı hak eden bir iş çıkarmış.


Oyunun sahnede değil, zihinde oluşması için çok uğraşılmış dekor anlayışı.



Gün geçtikçe Türkiye’de devlet tiyatroları da artık gelişen teknolojinin nimetlerini kullanmasına umutla bakıyorum. Sahnenin tam arkasına koyduğu camlı pvc duvar, arasındaki büyük zincirler, (zira sonradan askılık olarak kullanılıyor) sahneye yerleştirdiği masa düzeni, sonradan masa örtülerini uçuran rüzgar, insanın kanını donduran buhar,kar,yağmur efektleri, (zira seyirciye kadar ulaşıyor) binadan atlayan insan figürleri, bir anda sahnenin ortasında beliriveren salıncakla , müthiş bir çalışmaya imza atarak, bu sene verilen dekor ödüllerinin tamamını almadığı taktirde haksızlık edildiğini düşünecek kadar başarılı. Sıradanlığı bertaraf eden anlayışıyla Işın Mumcu’yu kutluyorum. Türk tiyatrosunda böylesine marjinal bir dekor anlayışıyla bir ilk oluşturduğu için özel bir yeri olduğunu düşünüyorum. Seyirciyi etkileme konusunda hiç kaygısı yok! Bunca zahmet bir tarafa, giysi tasarımındaki rolü de aynı oranda başarılı.


Oyunun kilit noktasındaki müzik.



Garson kızın sahneden direktif vererek çaldığı parçalarla ikili arasındaki uyumu, zamanlama konusunda yaşanmayan sıkıntı ve konu anlatımındaki temaya uygun başarılı parça seçimleriyle çok ama çok başarılı bir iş çıkarılmış.


Şükrü Kırımoğlu’nun oyundaki betimleyici varlığı, göz ardı edilemeyecek derecede başarılıydı.



Sahnelendiği günden bugüne güncelliğini yitirmeyen, konusu ve hüzünlendirirken seyircinin neşesini kaçırmamayı başaran, temposu ile birden fazla keyifle izlenecek oyunlardan biri olmayı başarmış oyun.



Tavsiyem, yer bulabilirseniz önlerden yer almanız. Oyuncularla beraber kar,rüzgar,yağmuru ve en önemlisi duyguları beraber yaşarsınız.



İyi seyirler.



İhsan Ata

JaqLee
21-05-10, 20:48
Bir ilişkinin ölümü / öldürülüşü: ‘Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler’
İnsanoğlunun yeryüzünde ortaya çıkışından günümüze değin milyonlarca yıl geçtiği ve insanlar milyonlarca yıldan beri yaşam sorunlarının üstesinden gelmek için çaba gösterdikleri halde, bugünkü anlamda karı-koca ve anne-baba olma gereğini MÇÖ (Milattan Çok Önce) duyumsamışlar. Nereden biliyorsun derseniz, yazanların/yazılanların yalancısıyım. Karı-koca olarak birlikte olma, bir araya gelme davranışına “evlenme” ve kurulan bu ilişkiye “evlilik” adının verildiği bilgilerini de gene yazanlardan/yazılanlardan edindim. Evlilik, öyle böyle değil, tarihsel süreç içinde 4000 yıllık bir toplumsal kurum. Hem de, doğada olmayan, insanın kurduğu bir kültür kurumu. Her kültür olayı gibi zamanla değişen, yeni biçimler alabilen, kadın ile erkeğin birlikteliği ile gerçekleşen küçük bir toplum birimi. İnsanın kurduğu her yapı gibi, evliliğin de elbette zamanla aksayan, düzeltilmesi gereken yönleri var. Bütün zorluklarına karşın devam etmesi, toplum sağlığı bakımından gerekli ve çağın değişimiyle, değişebileceği kabul edilen temel toplum birimi. Karı-kocalık özel bir insan insana ilişki biçimi. Kadınla erkeğin, iki karşıt cinsiyetli, ayrı kişiliklere sahip iki insanın birlikteliği ile kurulan yepyeni bir dünya.

Modern evliliğin anatomisi
Oyun Atölyesi sahnesinde pişirilen Eric-Emmanuel Schmitt’in yazdığı “Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler-Petits Crimes Conjugaux” oyunu da evlilik konusunu irdeliyor. Eric-Emmanuel Schmitt, ülkemizde de oyunlarıyla (Ankara Devlet Tiyatrosu yapımı “Ziyaretçi”, Kent Oyuncuları’nın sahnelediği “Helen Helen” ile “Oscar ve Pembeli Meleği”) olduğu kadar öyküleriyle, romanlarıyla da tanınan 47 yaşında genç bir yazar. Bu kere de modern dünyamızdaki bir evliliğin anatomisini ele almış. Gilbert Langevin’in dediği gibi oyun; hiçbir duyguyu, durumu “anormalleştirmeden” “kentli”, “orta sınıf” çoğunluğun yaşadığı “normal” bir dünyanın sınırları içinde geçiyor. Bu “normal” dünya, gözümüzün seri katiller aramak için canilere çevrilmesine gerek duymayacağı kadar “suç” unsuru taşımakta. Asıl şaşırtıcı olan da bu “normalliğin kendinde barındırdığı anormallik.”

Bellek kaybına uğrayan ilişki
Hiç de yabancısı olmadığımız, yabancılaşamayacağımız bu ortamda kadın ile erkek yan yana. Birbirlerinden hoşlanıyorlar, önce tutkuyla birbirlerine sarılıyorlar. Sonra birbirlerine “sonsuza” dek birlikte olma sözü veriyorlar. Ve daha da sonra… Aşk çekiliyor, onun terk ettiği yeri alışkanlığın ürettiği vurdumduymazlık alıyor. Nasıl olsa sahip olmanın güveni aramızdaki bağın güvencesi ya!.. İlişki giderek hafıza kaybına uğruyor “geçmişini”, “anılarını” unutuyor. İlişki bitiyor, ölüyor…

Şehsuvar Aktaş’ın başarısı
Entelektüel bir karı koca… Her şeye rağmen on beş yıldır sürmekte olan kırık bir evlilik… Ressam Lisa (Vahide Gördüm) ve polisiye romanların ünlü yazarı Gilles (Haluk Bilginer) oyun boyunca birbirlerini yaptıklarıyla suçluyor, suçlamalara tarafların verdikleri neredeyse birer “evlilik özdeyişi” niteliğindeki yanıtlar izleyiciyi sarıyor, giderek izleyiciyi oyuna dahil ediyor.
Amaç da elbette bu. İzleyicinin oyuna kendini kaptırması. İşte bu amaca ulaşılmasında çeviri pastadan büyükçe bir pay kapıyor. D.T.C.F Tiyatro Bölümü mezunu olan genç çevirmen Şehsuvar Aktaş, mükemmel bir sahne dili kullanarak eserin kusursuz bir Türkçe’yle izleyiciye aktarılmasını sağlıyor. Aktaş, oyundaki konuşma dilinin her türden izleyici için anlamlı ve etkin olmak zorunda olduğunu, bu zorunluluk içinde sözlere nasıl can katacağını çok iyi biliyor.

Kemal Aydoğan ve yaratıcı kadrosu
Oyunu sahneye taşıyan Kemal Aydoğan, artık iyiden iyiye biliyorum ki “öykü”, “izleyici”, “yazar/çevirmen” üçgeni arasında dikkatli ve yumuşak geçişlere olanak sağlayan beceriye ve eyleme sahip bir yönetmen. Sahne üzerinde ilerleyişi, düzeni, biçimi sağlarken her detayı da yakalayan, seyircinin nabzını bir an olsun elinden bırakmayan bir yönetmen. Bu kere de, oyunun her bileşenini kendi içerisinde ve diğerleriyle olan ilişkisi içerisinde incelemiş. Her bileşenin işleyişini amacına uygun yöntemler kullanarak dizgeli hale getirmiş.
Bengi Günay imzalı giysilerin pek bir özelliği yok, hatta Lisa’nın günün modası olan çizmeleri benim gözümü pek bir rahatsız etti, ama “dekor çalışması” deyince ayağa kalkacağım. Bengi Günay’ın yorumu öz, biçim ve teknik açıdan özellikler taşıyan güzellikte. Belli ki, yoğun bir kapsam hesaplaşması sonucu kotarılmış. Genç tasarımcı, çağdaş sanat akımlarıyla, öznel görüş açısıyla özgün yaratıcı gücünü ortaya çıkarmış. Psikolojik travmayı perde açılır açılmaz seyirciye geçiren (Lisa’nın yaptığını sonradan öğrendiğimiz) tablolar ise, ayrı bir takdir çığlığı hak ediyor.
Tolga Çebi’nin “ses” kullanımı da, izleyicinin oyundaki duygusal etkiyi daha bir duyumsamasına “vesile” oluyor. Oyunda ortaya çıkan kimi temaların gösterilmesinde, desteklenmesinde, keskinleştirilmesinde, zenginleştirilmesinde Çebi’nin mutlak katkısı var.

Oyuncular
“Her rol, sırası geldiğinde resmedilecek olan karakterin içsel, ruhsal imgesini veren tutkuları üreten aynı türden bireysel malzemelerden oluşmuştur” derler ya Lisa’da Vahide Gördüm’ü izlerken aklıma bu tümce geldi. Vahide Gördüm’ü dört yıl sonra dahi olsa yeniden sahnede görmek ne iyi! Varsın, televizyon dizilerine de kalite katmayı, karşısındaki oyuncuya yücelik kazandırmayı sürdürsün, karışmak ne haddime, ama tiyatro sahnesini, tiyatroseveri de lütfen savsaklamasın.
Vahide Gördüm, üstbilinciyle bir çeşit etkileşim oluşturabilmek amacıyla bir avuç dolusu düşünce almayı ve o düşünceleri bilinçaltı torbasına atmayı bilen, beceren enderlerden biri. Hiç kuşkum yok ki üstbilincinin besini, yaratıcılığının esas malzemesi işte o “bir avuç düşünce”de yatıyor. Onun “bir avuç düşünce”si bilgiden, deneyimden, zaman içinde depoladığı bütün malzemelerden geliyor. Lisa karakteri için yaptığı çalışmanın canlı tutkuların doğmasını ve büyümesini, içinde uyumakta olan esin yeteneğinin dışa vurmasını hedeflediğine eminim. İnanmayan gider, oyunu izler, sonra da bana telefon eder.

... Veee Haluk Bilginer gerçeği
Haluk Bilginer ise, Gilles’in fiziksel ifadesini öncelikle gözleriyle, yüzüyle, mimikleriyle veriyor. Gözlerinin, yüzünün konuşması öyle incelikli ki, kassal hareketlerle coşkuları, düşünceleri, duyguları şıpınişi izleyiciye aktarıyor. Kasları bütünüyle ve dolaysız biçimde duygularına bağlı. Mekanik en ufak bir kasılma yok. Sonra bakıyor ki gözleri bazı olguları dile getiremeyecek, sesini kullanıyor. Sözcükler, tonlamalar, konuşma… Yeri geldiğinde Gilles’in duygu ve düşüncelerini, kızgınlığını, sevincini güçlendirmek için (gıdım abartısız) jeste, devinime de başvuruyor.
Haluk Bilginer’de fiziksel aksiyon sürekli tamam, hiç eksilmiyor. Fiziksel aksiyon, yaratıcı iradesinin özel çabasıyla olguya dönüşüyor.
Haluk Bilginer’i sahnede izlemenin tadına gerçekten doyum olmuyor.


Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:48
BATININ GÖZÜYLE DOĞUNUN BAYAZIT'I

Batının yazarlarından Racine'nin gözüyle bir dönemin Osmanlı İmparatorluğu'na bakışını anlatan oyun, 4. Murat'ın taht uğruna kardeşlerini bile öldürebileceği düşüncesinin gölgesinde can buluyor. 4. Murat seferdeyken, sarayda, tahtı emanet ettiği Roksan, tüm yetkileri elindeyken, biraz da Cariye Atiye'nin yönlendirmesiyle, ölüm fermanı bulunan Bayazıt'ı kurtarmak arzusuna düşüyor. Çünkü her iki kadın da Bayazıt'a deliler gibi aşıktır. Saray içinde üçlü bir aşk karmaşası sürerken, bir yandan da yönetim boşlukları doğmaktadır.

Şehir Tiyatroları'nın yeni oyunu Bayazıt'ın metnini çeviren ve yöneten Başar Sabuncu, bir Fransız'ın gözünden Osmanlı sarayı içinde anlatılanları, bir Türk gözüyle sahneleyerek, oldukça zorlu bir çalışma gerçekleştirmiş.

Oyunda dikkati ilk çeken şey, dekor ve kostümler. Dönem oyunu olmasına rağmen, dekor ve kostüm oldukça farklı bir hayal dünyası yaratarak, hem sarayı hem de saray içindekilerin giyimlerini değişik bir imgelem yaratmış. Yazarın her ne kadar da gerçek bir olaydan esinlendiği anlatılsa da, Başar Sabuncu, farazi dekor ve kostümlerle, olayın gerçekliğini daha çok hayal dünyasına taşımış. Osmanlı dönemine özgü görsellik beklentisi içinde olan seyirciyi başka bir yere yönlendirmiş.

Sahneyle baş başa kalan seyirci, sadece bir mekan görse de, görsel oyunlarla, büyük dehlizler ve tuzaklarla dolu sarayın algılanması pek de zor değil. Belki de karmaşa ve kaosun hakim olduğu ilişkilerin böyle karmaşık bir mekanda, aslında zihnin içindeki kaosu da anlatıyor. Oyun içindeki sesler de oyunun bu anlayışına hizmet ediyor.

Tüm bu karmaşık anlatımı tamamlamak adına, oyunculara normal oyunlarını oynatmaktansa, oldukça büyük hareketlerle, Grotesk bir anlatımı tercih etmesi, anlatımın ağırlaşmasına ve algılamanın zorlaşmasına sebep oluyor. Belki de Fransızların o yıllardaki Grotesk anlayışına sadık kalan yönetmenin özel tercihiydi bu tavır. Grotesk hareketlerle oyun boyunca sahnede oyunlarını oynamaya çalışan oyuncuların da sıkıntıları, her hallerinden belli oluyor. Buna rağmen bütün oyuncular rollerini hakkıyla yerine getirmenin mücadelesini veriyor.

Metnin uzun, sözlü anlatımları, dilin ağırlığının da etkisiyle, yorucu olmaktan öteye geçemiyor. Genelde ikili sahnelerle anlatılan oyun, zaman zaman oyucuların da nefeslerinin kesilmesiyle, anlaşılması zor bir hal alıyor.

Oyunun 1 saat 25 dakika olması nedeniyle ara verilmemesi, seyircinin, zaten ağır anlatımla, Grotesk tavırlarla, insanın üstüne üstüne gelen dekoru nedeniyle yorulmasına neden oluyor.

Afişine ve adına bakarak Osmanlı İmparatorluğu dönemini anlatan bir oyun bekleyenleri oldukça şaşırtan bir oyun olmasına rağmen, bu değişik anlatımın seyredilmesinde fayda var.

Cüneyt İNGİZ

JaqLee
21-05-10, 20:48
HİŞT... HİŞT - Oyuncular Tiyatro
( Üstün Akmen )








Yalnızlık kısırdöngüsünün oyunlaştırılması: ‘Hişt… Hişt’
Şimdilerde bey oğullarının pek kalmadığı İstanbul’un Beyoğlu’sunda, Beyoğlu’sunun İstiklal Caddesi’nde, İstiklal Caddesi’nin yüz küsur yıllık ünlü mü ünlü Rebul Eczanesi’nin üstündeki Rumeli Han’da çalışmalarını büyük özveriyle sürdüren bir tiyatro grubu var. Adı: Oyuncular Tiyatro. Bu grubu, tam 16 yıl önce Selma Köksal ile Gülsüm Soydan adlı iki tiyatro delisi(!) kurdu. 1991-1992 sezonunda Strindberg’in “Matmazel Julie”sini Müge Gürman’ın rejisiyle Kenter Tiyatrosu sahnesinde oynayarak işe başlamışlardı. 1993-1994 sezonunda ünlü Rus yönetmen Kama Ginkas’ın, Antov Çehov’un öykülerinden oyunlaştırdığı “Hayat Çok Güzel” ile Avni Dilligil Jüri Özendirme Ödülü’ne değer görüldüler ve Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’ne katıldılar. 1994-1995 yılında Gülsüm Soydan ve Selma Köksal’ın Oktay Rıfat, Yusuf Atılgan ve Onat Kutlar’ın öykü ve şiirlerinden oyunlaştırdıkları “Bahar İsyancıdır”ı sahnelediler ve gene Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’ne çağrıldılar. “Işık İnsanları, “Sokağa Bakan Pencere”, “Bir Orman Gibi”, “Cüce”, “Kadife Çiçekleri”, “Binbirgece Masalları” benim anımsadığım, kimi kere alkışlayıp, kimi zaman acımasızca eleştirdiğim oyunlarından ilk aklıma geliverenler.

Dört öyküden bir tiyatro olur mu
Oyuncular Tiyatro, 2007- 2008 sezonunu Selma Köksal-Gülsüm Soydan ikilisinin gene el ele vererek Sait Faik’in dört öyküsünden oyunlaştırdıkları “Hişt… Hişt” ile açtı. Bu çalışmayı duyunca Kafka, Nazım Hikmet, Leyla Erbil gibi ustaların peşinden sürüklendikleri yeni bir serüven olarak algıladım. Edebiyat devlerinin tiyatro evrenindeki görsel ve işitsel izdüşümlerinin peşinden gidiyorlardı. Ne güzel! Öyle değil mi ama?
Köksal-Soydan ikilisi belli ki yalnızlık ve iletişimsizlik kısırdöngüsündeki insanın iç yaşamını kurcalamak istemişlerdi ve bunun için de doğru tanıyı bularak Sait Faik’in insanından, hayvan ve doğa sevgisinden yola çıkmayı yeğlemişlerdi. Seçtikleri öyküler: “Hişt… Hişt”, “Havuz Başı”, “Plajdaki Ayna”, “Öyle Bir Hikaye”…
Güzel…

Sait Faik’in toplumsal tavrı
Oyunu izledikten sonra umduğumu bulamadığımı itiraf etmeliyim. Bir kere, Köksal-Soydan ikilisi, pratikte geliştirilen bir tiyatrodan yola koyularak nasıl bir estetiğin yaratılabileceği araştırmamışlardı. Değerli buldukları, dolayısıyla konu edindikleri Sait Faik’in dört öyküsündeki toplumsal tavır/ların, genellikle benimsenen tavırlar olduğu için olsa gerek mi ne, hiç mi hiç altını çizmemişlerdi. Tiyatronun, insanlar arasında geçip dünden bugüne aktarıla gelmiş ya da kafada tasarlanmış olayların canlı görüntülerle yansıtılması ve bunun eğlendirme amacına yönelik olarak da gerçekleştirilmesi olduğunu düşünmüşler, ancak kotaramamışlardı.
Kotarılamayınca, oyuncu/ların bir gestus malzemesini yorumlayarak oyunun “öyküsüne” egemen olamamalarını doğal karşıladım. Canlandırdıkları karaktere egemen olamıyorlardı. Anlatılan öykü/ler sınırları belirli bu olay bütününden yola koyularak, o bütünün tek tek bütün özellikleriyle oyun kişisine geçmiyordu. Sait Faik (Emrah Kolukısa) karakteri, Sait Faik’in çeşitli tutum ve davranışlarındaki çelişkileri “hayret”le karşılama konusundaki duyarlılığından yoksundu. İzleyiciler, ilgili çelişkileri “hayret”le karşılayamıyordu. Karşılayamıyordu, çünkü Köksal-Soydan ikilisinin harmanladığı dört öykü, çelişkileri bir araya toplama olanağından yoksun kalmıştı. Öykülerin sınırlı bir olay olarak belli bir anlamı kalmamıştı.

Can damarı, kan pınarı öykü değil mi
Oysa, özverilerini, başarılarını benim 16 yıldır hayranlıkla, alkışlarla izlediğim Köksal-Soydan ikilisi tiyatronun olmazsa olmazı olan öykünün oyunun can damarı olduğunu elbette biliyordu. Emrah Kolukısa’nın, Fuat Onan’ın, Ayça Öztürk’ün ve çocuk oyuncu Ege Soydan’ın çalışmalarının bu yönde yoğunlaşması gerekiyordu. Çünkü, tiyatronun temeli “öykü”ydü. Gestus kapsamına giren tüm olaylardan örülen kompozisyonun bütünü olmalıydı öykü. “Hişt… Hişt”, salt Sait Faik’in kirli pardösüsüyle simgelenmesi değildi çünkü.

Oyuncular ne oynamış
Oyuncuların hiçbirine değinmek istemiyorum. Gelecek oyunlarında kendilerine övgüler düzebileceğimi umuyorum. Sadece: “Şu kibritin, şu yanmam diye fısır fısır fısırdayıp da sonradan “peki emret anam, yanayım” diyen şu kibritin ışığına bak. Bu olur mu arkadaş. Böyle bir el sürçmesiyle açılıveren hararet, ışık, bayram gördün mü sen? Gül, sevin arkadaş. Şu ağzımızdan çıkan dumanlara bak! Nasıl uçuşuyorlar. Yaşıyorsun efendi. Pırıl pırıl, tane tane, ıslak ıslak. Cam cam, billûr billûr, fanus fanus, çeşmibülbüller gibi yaşıyorsun dostum. Dumanlarımıza, cigaralarımızın dumanına bak efendi! Bu mavi şey nedir? Bu insanın içini sevinçten, keyiften parlatan şey nedir? Ne kadınla yatmak, ne şarap içmek, ne arkadaşlarla prafa oynamak, ne tiyatro, ne sinema seyretmek... Hepsi bir yana dünyayı seyret. Al gözüm efendim. İşte sana kibrit alevi. İşte sana cigara dumanı,” tiradında Fuat Onan’a mini minnacık bir olayın, bir kibrit çakışının, bir sigara dumanının bile insanı coşturmaya, yaşama sevincini buram buram tüttürmeye yettiğini daha iyi özümsemesini ve ona göre yorumlamasını öneriyorum. Diğer taraftan, aynı tabloda olağanüstü ölçüde düşen tempo için Selma Köksal’ı uyarıyorum.
Ayrıca, sahne tasarımına “imza atan” Kamil Fırat’ın yatak, bank ve üç basamaklı merdivenden oluşan “yalın altı” dekorunda duvardaki prizleri, gofraları neden örtmediğini doğrusu merak ediyorum. Beyazıt Meydanı’ndaki bankın yanında priz olur mu ayol? Kamil Fırat’ın ışık tasarımı da kötü üstü. Ne duyguyu, ne düşünceyi, ne imajı, ne zamanı, ne atmosferi, ne derinliği, ne perspektifi verebiliyor.

Edebiyattan tiyatro olur, olur olmasına da…
Özetlemem gerekirse, “Hişt… Hişt”, izleyicinin haz kaynağını oluşturacak bildirim ve uyarımları içermiyor. İzleyici, olması gereken gibi, bir ırmağa atlar gibi Sait Faik öyküsünün içine kaldırıp kendini atamıyor. Sait Faik’in sularında gelişigüzel sağa sola sürüklenme keyfine eremiyor. Olup bitenler birbirine öyle bağsız ki, doğal olarak düğüm yeri bulunamıyor. Olayların farkına varılmadan birbirini izlemeleri gerekirken, izleyicinin varacağı yargılarla olayların akışının arasına girmesi, el atması, karışması sağlanmalıyken, kısacası öyküyü oluşturan bölümler, kendilerine özgü bir yapıyla, oyun içinde oyuncuk olma niteliğiyle donatılarak özenle karşı karşıya getirilmeliyken, bunların hiçbiri olmuyor.
Nasıl bir oyunlaştırma bu?
Anlaşılamıyor.
* *
KÜÇÜK BİR NOT: “Agu” dediğini bildiğimiz, “bıcı bıcı” yaparken anımsadığımız kimi tanışlarımız anaokulundan sonra ilköğrenimlerini, ortaöğrenimlerini yaptılar, tiyatro üzerine yüksekokullarda eğitimler gördüler, diplomalarıyla belgelendirilen akademik dereceler aldılar. Maşallah, dergi bile çıkartıyorlar. Dergilerinin sayfalarında bendenizi eleştiriyorlar. Kuyruk yanığı nereden kaynaklanıyor, biliyorum, ama gene de eleştirmek en doğal hakları diyorum. Elbette eleştiri yazılarımızı eleştirecekler, varsın eleştirsinler. Ola ki yararlanırım… Tiyatro eğitimi görerek lisans alanlara, lisansı olmadan eleştiri yazısı yazanlara meydanı bırakmamalarını öğütlüyorlar. Düşünceleridir, saygı duyarım… Ancak bütün bunları yaparken terbiye “lisans”ından yoksunlar. Dört yıl çalışmışlar çabalamışlar, sınavlara katılmışlar, “tiyatro eğitimi lisansı” almışlar, iyi güzel de, merak ediyorum: “Terbiye lisansı”nı kimden, nereden alacaklar?

Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:48
YAŞAR NE YAŞAR NE YAŞAMAZ (Çalgılı, Şarkılı Oyun) - İstanbul Şehir Tiyatroları
( Ayşe Müge Gerdan )


Aziz Nesin’in elli yıl önce yazdığı oyun, bakıyorsunuz hala güncelliğini korumuş,tüm trajedisiyle karşımızda.



İ.B.Ş.T.’nin kalabalık oyuncu kadrosuyla, Y.Kenan Işık’ın yönetiminde, Timur Selçuk’un müzikleriyle ve Orkestrayla, Deniz Noyan ile prömiyerdeki heyecanla, bizi bir kez daha bürokrasinin eline bırakan bir oyun.Yer yer ağlanacak halimize güldüğümüz, yer yer bu çarka kızdığımız ama Yaşar Yaşamaz'ın yaşadıklarını gördükçe de hala bu tür olayların varlığını duydukça da içten içe kızdığımız bürokrasi. Kenan Işık’ın yazdığı gibi “Belki de “Asıl Yaşamayan” ve toplumun huzuru ve mutluluğu adına yaşaması elzem olan “Bürokrasi”…


Yaşar, hayatta kalsın diye kendisine verilen bu ad, ama nüfusta olmayan biri. Yaşar doğar bir köyde, devlet okulu açılana kadar her şey normaldir. Herkes yazdırırken çocuklarını okula, devlet okulu nüfus kağıdı ister. Giderler baba oğul nüfusa. Kara kaplı defter çıkar ve Yaşar doğmadan şehit olmuştur Çanakkale’de hatta babası çocukken daha. Tartışma çıkar tabii,ölüye nüfus kağıdı mı verilir. Müdür bile gelir Kara kaplı defterde hata olmaz der. Alamazlar tabii nüfus kağıdını.
Bilmez ki Yaşar her şey daha yeni başlıyor. Kantocu’daki çığırtkan Mert Turak burada da Yaşar rolünde. Gün gelir yavuklusu olur Yaşar’ın. Resmi nikah gene nüfus kağıdı yok. Askere gidecek yaşar, almaya alırlarda onu, terhis olamaz bir türlü. Nüfus kağıdı yok ki nasıl çıkacak bölükten. Araştırırlar bu sefer başka bir yerde gene şehit olmuştur Yaşar. Komutan askerliğini yapmıştır diye bir yazı yazar sonunda ve çıkar Yaşar. Ama ne evlenebilir resmen, ne çocuğunu kaydettirebilir. Olaylar birbirini izler. Hastaneye yatar borcunu ödemedi diye rehin kalır. Babası ölür borçlarını öder ama nüfus kağıdı yok, mirasını alamaz. Nüfusta görevini tembelliğe vuran bir memurla tartışır ve kendini hapiste bulur. Hiçbir şeyi yokken girdiği hapisten üç-dört bavul ve onları taşıyan adamlarla çıkar hayata Yaşar. Bürokrasi yüzünden bir suçluya dönüşür hem de yasadışı bir karabasana devletin üstünde.

Kağıthane sahnesine ilk defa gittim. Salon büyük, fuaye iki kat. Eski giysi ve eşyaların sergilendiği yerler var.
Oyunun prömiyerine gitmiş olmak, emeği geçenlerin hepsini sahnede görmek çok güzeldi.

A. Müge Gerdan

JaqLee
21-05-10, 20:48
Erkeklik mabedinde geçen bir oyun: ‘Kadıncıklar’


Fuhuş ya da seks, Türkiye’de sadece lisanslı olduğunda yasal olan bir iş olarak tanımlanıyor. Diğer taraftan, yürürlükte olan Ceza Yasası’nın seks işini ve genelevlerin kurulmasını düzenleyen tüm hükümleri, seks işçilerini sadece kadın/lar olarak tanımlamakta. Ve o kadınlara (devlet kontrolünde) korkunç bir aşağılama, zulüm, tecrit uygulanmakta. Kadın, mal (meta) olarak para karşılığında erkeklere satılmakta. Genelevler tarih boyunca sistemleştirilmekte (daha doğrusu “iş merkezi” haline getirilmekte), “istihdam alanı” olarak kurumsallaştırılmakta. Buraları, korkunç birer erkeklik mabetleri olarak anılmakta.

Cücenoğlu’nun oyunu
Usta tiyatro yazarımız Tuncer Cücenoğlu, 1983 yılında yazdığı, Türkiye’nin pek çok ilinde ve Makedonya ile Rusya’da defalarca perde açan ünlü “Kadıncıklar”ında bu konuya eğilmiş. Bir fiilin, suç olarak düzenlenirken toplumsal ahlak ve halkın istekleriyle birlikte sosyal gerçeklikler, zorunluluklar ve de en başta toplumsal yarar gözetilerek ve bu doğrultuda fiilin topluma verdiği zararla orantılı bir yaptırım öngörülerek güce kavuşturulduğunu gözlemleyerek işe başlamış. Kof kabuklardan arınmış, sağlam temellere dayalı bir oyun ortaya çıkarmış.

‘Kadıncıklar’da Erdal’ın yaptığı değişiklik
“Kadıncıklar”ı, 2007-2008 sezonunda Sadri Alışık Tiyatrosu sahnelemeye başladı. Kalabalık kadrolu oyunu, Trabzon Devlet Tiyatrosu’nda olduğunca bu kere de İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun başarılı sanatçılarından Galip Erdal sahneye taşımış. Taşırken, oyunu eski genelev çalışanlarından Ayşe Tükrükçü ve Saliha Ermez’in, genelev çalışanlarının sorunlarını çözmek amacıyla 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde İstanbul’dan bağımsız milletvekili adayı olduklarını açıklamalarının radyo/televizyonlardan yayınlanmasıyla başlatmış. Karaköy Zürafa Sokak’taki genelev kapısının önüne, Şefkat-Der Genel Başkanı Hayrettin Bulan’la gelen Tükrükçü ve Ermez, burada; ‘’Hayatsız kadınlar için, vesikalı bağımsız milletvekili adayı olarak siyasi parti liderlerini geneleve davet ediyorum’’ diye yazılı pankart açmışlardı ya, işte o haberin yayınlanmasından sonra, oyunun başına ve ortasına oturttuğu birer eklemeyle oyunu günümüze taşımış. 1983 yılına dönüşü iki “flashback”le yapmış.

Galip Erdal iyi yapmış
Galip Erdal bu yolu yeğlemekle iyi etmiş. Oyun açılmadan yinelenen kısa ve tekdüze bıktırıcı, sinir bozucu müzik, nasıl “kadıncıkların” yaşamındaki monotonluğu, sıkıntıyı, daralmışlığı kestirme yoldan seyirciye geçiriyorsa, bölüm başlarına eklediği iki kısa tabloyla yıllar arasında akan sulardaki değişmezliğini göstermiş. Oyuncu tarafından boğumlanan, oyuncunun sesiyle ve sahnenin yorumuyla renklenen replikleri, metinde dile getirildiği ve yer aldığı biçimiyle çözümlemiş. Metni ve sahnelenişi nedensel bir ilişki içinde ele almamış, bağımsız iki bütün olarak kavramış. Bu iki bütünü açıklama, yineleme ya da ne bileyim yorum hatırına dahi bir araya getirmemiş.

Bilinçli tempo çökertme
Galip Erdal, sahne dizgelerinin farklı ritimlerini başarıyla düzenlemiş, ritmik çerçeveleri iyi saptamış, bunların sonucu olarak global ritmin algılanışını da sağlamış sağlamasına da, Tuncer Cücenoğlu’nun oyun için yazdığı şarkı sözlerinden üçünü Devrim Önder Akın’ın özgün müziği eşliğinde kullanarak (“İnsan değil insancık /Kadın değil kadıncık / Gerçeği dünyamızın / Kadıncıklar, insancıklar…” dörtlüğüyle başlayanına itirazım yok) neden ritmi çökertmiş, anlayamadım. Hele Apo’nun şarkısının ardından tempo yerlerde… Düşündüm, işin içinden çıkamadım. Bir de, İnci’nin öldürülmesinin ardından gelişen final tablosunda, onca bağırtı çığırtı arasında (Tuncer Cücenoğlu’nun metni gereği) elinde bavuluyla yeni kızın (sermayenin) içeri girişini neden işlememiş, işin orasını da kavrayamadım.

Yaratıcı kadro
Galip Erdal, Devrim Önder Akın’ın oldukça iyi müziğini duraklama anlarında ya da black-out’larda sahnenin noktalanması için kullanmamış. Müziği anlatım aracı yapmayı denemiş. Akın’ın müziği, atmosfer yaratmaktan bu nedenle mi uzak, bilemem, ama oyun içinde müzikle çağrıştırılan sevinç, acı, kaygı, korku, arzu, doyum, doluluk gibi çeşitli ruh durumlarının hiçbirinin bulunmadığını açık yüreklilikle söyleyebilirim.
Çolpan İlhan’ın kostümleri “matluba” fevkalade uygun. Yekta Özdemir, yazarın isteğine neredeyse birebir uygun bir çevre düzeni hazırlamış. Aksesuarlar da yerli yerinde. Divan, masa, teyp… Sadece, telefonun kumbarasını unutmuş. Bir de, duvarlara “muzır” film afişleri yerine, gene yazarın isteğine uygun son derece acemi işi yağlıboya tablolar koysaymış…
Harun Özden, ışık tasarımını yaparken ters ışıkların renklerini hiç mi hiç umursamamış. Umursamadığından, fon aydınlatmasında kullandığı renkleri ters ışıklarda da kullanmadığından, fon ile sahne ışığı arasındaki bağlantıyı kuramamış. İzleyicinin, ışığın fondan geliyormuş “zehabına” kapılmasına neden olmuş.

SAKM oyuncularının toplu başarısı
Ben öncelikle sanata saygının temel değer olduğu, verimli, yaratıcı, akademik bir paylaşım ortamı oluşturma yoluyla, çağdaş, bilgili, entelektüel birikimi olan, beklentileri aşan, fark yaratan ve sanat içerikli hizmetler geliştiren Sadri Alışık Kültür Merkezi’nin (SAKM) genç oyuncularını kutlamak istiyorum. Derviş Tezcan, Ahmet Ferhat Göçmen, Ramazan Ilgar, Ayşın Çukadar, Anıl Kurtuldu, İsmail Sağır, Ömer Yiğitoğlu, Mahzun Yıldırım, Gökhan Atasoy, Arzu Oruç, Şeniz Kurultay ve Nihan Sevinç, görevlerini titizlikle, dolayısıyla kusursuz olarak yapıyorlar. İçlerinden Çisil Oral’ın, canlandırdığı karakteri hedeflerine ulaştırmak amacıyla doğru şablonlar üzerinde çalıştığı belli oluyor. “Sabırsız ve çekingen müşteri” Burak Türker de, tiyatromsu oyunculuktan uzak oyun tutuşuyla dikkat çekiyor.
Bekçi Rüştü’de Ömer Duran, fiziksel doğasının, zorlamanın en hafif dayatmasına bile katlanamayacağını daha bilmiyor. En küçük bir içtensizliğin, geri kalanı yıkıma uğratacağı ve oyunu bulanıklaştırabileceği Apo rolünde Kadir Çermik, eleştirmen pertavsızı altına alınacak denli başarılı. Hayriye’de Yeşim Kızılgeç, her aksiyon ve deviniminde daha fazla gerçeklik ve daha fazla yalınlık elde etme çabasıyla ciddi anlamda dikkat çekiyor. (Örnek olarak Neriman’ı dövme tablosunu gösterebilirim.) Oya İnci, bilinçaltına yerleştirdiği yaşı geçkin genelev sermayesi Mehtap’ı, içsel varlığının her parçasıyla doygunlaştırıyor; Mehtap’ı büyülüyor, giderek Mehtap, Oya İnci’ye, Oya İnci Mehtap’a daha derinlemesine sahip oluyor.
Artist olmak için İstanbul’a gelen genelev çaycısı Parlak’ta Kerem Alışık, sahnede duygularını her daim devindirebilmeyi ve bu sayede fiziksel güdülerine de yaşam vermeyi, böylelikle yönelimlerini kolayca bulmayı başarmakta. Müthiş sempatik bir Parlak çiziyor.

Sıra Songül Öden’e geldiğinde, Öden’in kulağına; “Aman ha sakın ola tiyatroyu bırakma” demek geliyor içimden. Öden, âşık olduğu adam tarafından geneleve satılan “taze” sermaye İnci’ye, oyuncu yaratıcılığının bütün yollarını ve yöntemlerini kullanarak can veriyor. Ve Nurseli İdiz… Becerikli bir yüreğin kurnazlığı, bir coşku karmaşası, aksiyona yönelten beklenmedik itiler… Bu kıpırtıları duyumsuyor Nurseli İdiz ve Neriman’a öyle yöneliyor.

Esasında, ben size bir şey deyivereyim, bu oyun her şeyiyle izlenilmeyi hak ediyor.
(Küçük Sahne Sadri Alışık Tiyatrosu / İstiklal Caddesi, 131-Telefon: 0212 292 39 19)

Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:49
Nutku tutulmuş bir oyun; ben artist olmak istiyorum!


Neil Simon’un muhteşem eseri, Bursa devlet tiyatrosu tarafından sahnelendi. Verilmek istenen mesajın zorluk derecesi, duygu oyunculuğunun on planda tutulması gerektiğini unutan, put kesilmiş oyunculuklarla sahneden esen soğuk rüzgar yaklaşık 2 saat boyunca hiç dinmedi. Oyun; üç yaşından beri babasını görmeyen Libby adlı genç bir kızın artist olma sevdası ile Hollywood’a gelerek senarist olan babasını bulması ve onunla yüzleşmesi anlatılıyor.Çalışma azmini, varoluş nedenlerini ve ruhunu yitirmiş bir baba olan Herb ile henüz hayatın başlangıcında olan, içi umut dolu bir genç kızın hayallerinin içinde gerçeklerle yüzleşmesi. Neil Simon’un toplumsal yaraları komedinin kıvrak diliyle aktarımı oyun süresince gülümsemekten çok düşünmemizi sağlıyor. Her ne kadar eser yazılırken, seyircinin gülümsemesi ve aynı zamanda düşünmesi amaçlansa da sahnelenişi yüzünden sadece düşünmek zorunda bırakılıyor. Kısacası Baba - kız ilişkisi ve bunun yanı sıra kadın - erkek ilişkisinin sorgulanmasını anlatıyor.





Heyhat! yüzyıllardır süre gelen dost hayatı, aile ilişkisi nedense bir anda değişime uğruyor. Yerden yere vurulması gereken oyunculuk ve seyirciyi salak yerine koymanın getirdiği dayanılmaz hafifliğiyle, neler yapılmış bir bakalım.



Yazılarımı takip edenler çok iyi bilir ki,bir oyun kötüyse, en ağır eleştiriyle notunu veririm. Diğer taraftan çok iyiyse, göğe çıkarır, methiyeler düzerim.Son bir yıldır eleştirilerimde oyun çok kötüde olsa, yerden yere vurmak yerine, kırıcı olmadan yapıcı olmayı amaçladım. Ama bu oyunu izledikten sonra şalterlerden birinin kapanması sonucu verdiğim sözden vazgeçtim.Bir oyunun sahnede nasıl rezil ve perişan edildiğine tanık oldum. Seyirci koltuğumda otururken, bir anda sahneye fırlamak geldi içimden. Bu oyun için söylenebilecek hiçbir şey yok aslında. Eleştirilecek hiçbir tarafı da! Bu nasıl bir sahneleniş? Oyunun yönetmeni, görevi dışında ek iş mi yapıyor? Bu oyuna neden zaman harcanmadı? Bu oyuncuların jest ve mimiklerini kim çaldı? Yazar Neil simon’a yapılan bu haksızlık neden?



Bursa devlet tiyatrosunun genelde oyunculukların zayıf olduğu önyargısıyla yaklaşmıyorum. Ama genelde seçilen oyunlar çok iyi olmasına rağmen, bir karabulut dolaştığı gerçeği var. Yaklaşık on oyununu izlediysem bir yada iki oyundan fazlası için güzel şeyler yazamadım.



Oyunculuklar



Gerçekliği bertaraf eden, seyirciyi kabul etmeyen, benzetmeci oyun türünden biri olan bu eserde rol alan oyuncu arkadaşlarımın hepsi geçersiz not aldı. Herhangi bir küstahlığa girmek istemiyorum ama, tekniği saymazsak ilkokul müsameresinden öte gidemeyen oyunculukla karşılaştım. Oyuncuları tek tek ele almak gerekirse;





Libby ( Arzu Tan Bayraktutan)



Sinema sanatçılığıyla tanınan Bayraktutan,abartılı ve duygusuz oyunculuğu beni şaşırttı. Diyaloglar başarısız. Düzeni değiştiren bir karakteri oynaması gerekirken, verdiği izlenimle evin bir bireyi gibi davranması yazılan karakteriyle çelişkili. Çatışmalar ve vücut ifadeleri yapmacık. Bir gurbet kızından çok sahnede oyuncuyu oynuyor. Bu bir hata. Seyirci sahnede oyuncuyu değil, oyuncunun büründüğü karakteri izliyor ve öyle kabul ediyor. Zira başlangıç için kulak tırmalayan tınılarının , oyun sonunda bir hanımefendiye dönüşmesi gerçeklikle bağdaşmamakta. Diğer taraftan seyircinin hüzünlenmesi ve duygulu anlar yaşanması için geçen bolümde, komedi unsuruna ihtiyaç hissetmiş. Sonuç olarak çizdiği profil, karakteri tam oturtamayışı ve diyaloglarda yaşanan sıkıntı oyunu izlenilmez kılıyor.



Senarist Herb ( Taner Turan)



Bilinçaltımıza yerleşmiş yazardan uzak karakter, oyun başında afallaşmamı sağlıyor. Ha bir otobüs şoförü, ha bir çiftçi. Hiç fark edilmiyor. Oyun başından beri verdiği başarısız ve özgüvenini yitirmiş bir yazar profilini oyunculuğuna da yansıtmış. Gerek sevgilisi stefaniyle olan durumu, gerek kızıyla olan çatışması net değil. Tereddüt içerisinde. Devamlı değişen ruh hali, kızı giderken her babanın yaptığı gibi, acı hüzün ve kederli halleri yapmacık. Tv ve sinema oyunculukta başarılı bir yaşamı var. Yalnız bu oyunda gördüğüm oyunculuğuyla, sanıyorum ekran yüzünden sahneye pek vakit ayıramamış. Kısacası olmamış.



Nutku tutulan makyoz karakteriyle (Elif Nutku)



Oyunun kilit noktasında görünen, senaristin kızın gelmesiyle, kendi iç dünyasına dönmesini sağlaması ve eski karısıyla ilgili yaşanan tedirginliği yansıtamayan , vurdumduymaz hatta kızının eski karısıyla görüşmesi için iş birliği yapan, yüz ifadesi olmadığını düşündüğüm, mimik ve jestini hiç kullanmayarak bir ilki gerçekleştiren Elif Nutku’ya bu başarısız performansı için teşekkür ediyorum. Hakikaten ilk defa bir oyunda, jest ve mimiklerini kullanmayan bir oyuncu tanıdım. Bir karakter ancak bu kadar kotu yansıtılabilir, bu kadar kotu oynanabilir. Yardımseverliği, pollyanna’yi bile kıskandıracak biçimde. Yok öyle bir oyunculuk! Bir metresi oynuyorsa oyuncu, sevgilisinin eski karısıyla görüşmesinde vurdumduymaz olamaz. İnandırıcılığı kaybeder. Sanıyorum flash tv'de yayımlanan "dördüncü boyut" adlı yapımın "yalan yemin" adlı bölümündeki "psikopat hizmetçi kedi" rolünden vazgeçememiş. Kotu kadın imajı üzerine yapışmış olsa gerek. Tam anlamıyla Vamplığını kullanmış, arka planda kalmayı yeğlemiş. İyide yapmış. Ayrıca dış kapıyı anahtarla açmadan girmemeli.



Yazarı anla(ya)mamış yönetmen (Abdullah Ceran)



Öncelikle oyun kopukluklarından bahsetmem gerekirse, yazarın sevgilisi stefani hakkında bilgi verilmemiş.Sadece çocuklarından bahsediliyor. Bu bir yasak aşk mı? Yoksa boşanmış beraber mi yaşıyorlar? Bu konu eksik. İkincisi libby’e o kadar abartılı mizansen ihtiyacı neden hissedilmiş? Çok itici. Bir senarist tasarlarken, neden karakterin önemi benimsenmemiş? Kaldı ki koskoca senaristten bir iki cümle şuh cümleler duysak kotumu olurdu? Ayrıca neden senaristi kıro bir tiplemeye sokma ihtiyacı hissetmiş? Senaristin karısından ayrılma nedeni uzun tutulmuş, ayrıca hiçbir anlamı olmayan o müzik sıkıcı. İlk perdenin hüzünle bitip, ikinci perdenin farklı algıyla başlaması, hem konu, hem sahneleniş, hem de bütünlükle bağdaşmıyor. Libby’nin evi boyaması söyleminden sonra sadece mutfağın rengi değişmesi ne oluyor? Ya hepsini boyayın yada o cümleyi kaldırıp atın!

Libby’nin evi önce brookly deniyor , sonra new jersey olarak değişiyor? Bu neden es geçildi? Oyunun tamamıyla ilgili tek tek notlar aldım ama, kilit noktasındaki bu hatalar düzeltilirse, sanırım daha mantıklı bir iş çıkar. Yönetmenin yorumuyla ilgili tek şey söylenebilir, hiç ama hiç üzerinde durulmamış, memur zihniyetiyle sadece işi gereği yapılarak tasarlanmış bir oyun. Ne duygular, ne yorum zenginliği, ne konu bütünlüğünden bihaber…



Dekor tasarımının başarısı (Behlüldane Tor)



Oyunun tek elle tutulur gözle görülür başarısı teknik kısımda. Belki yönetmende teknikle bu işi kapatacağını düşünmüş olabilir. Bahçeli bir evde geçiyor olay. Epik bir oyun olması, dekor tasarımcısı için kolay görünse de, ayrıntıları gözden kaçırmayan güzel bir başarıya imza atmış.



Kostümün karakter üzerinde etkisi olabilir mi? ( Medine Yavuz)



Devamlı hatalı birilerini arıyorum. Bu oyun neden bu kadar kotu çıktı diye kendimi sorguluyorum. Koskoca bir makyoze ev kadını kıyafetlerini giydirir, 19 yaşındaki gencecik kızı hippi yapmak için saçma sapan bir tasarım seçilir, senarist için seçilen kıyafetlerin köyde çalışan bir çiftçiden farksız olursa oyunda kotu çıkar, karakterde kotu yansır, seyircide irkilir. Kendisinin de aynı düşündüğünü biliyorum. Yönetmenle beraber kolektif bir çalışmaya girerek, zaten kotu olan oyunculukları neden kapatayım düşüncesiyle yapılmış berbat bir çalışma örneği.



Işığın oyundaki faktörü (Önder Arık)



Oyunda en çok varlığını hissettiren çalışmalardan biride ışık tasarımıydı. Sezar’ın hakkını Arık’a vermek lazım. Oyunun çözümlenmesi açısından, saat faktörünü on planda tutuşu, gök gürültüleri, bahçe ve mutfağa gelen güneşle güzel ötesi bir çalışmaya imza atmış. Yalnız gök gürültülerini kullanırken, hem bahçeye hem de mutfağa yansıması gerekir. İkisinin de perdeleri açık. Bu gözden kaçmış. Diğer taraftan güneşte aynı biçimde doğunca sadece mutfağın perdesi açılırken hissediliyor. Bahçeye de yansımalı. Ama her şeye rağmen çok başarılı bir iş çıkarmış.



Son söz



Bursa devlet tiyatrosu , seçtiği oyunlarla çıtasını gün geçtikçe yükseltiyor. Yalnız oyunculukta aynı doğrultuda aşağı iniyor. İkisini aynı doğrultuda tutarlarsa , müthiş çalışmalara imza atacağına inanıyorum. Benim hala umudum var.


İhsan Ata

JaqLee
21-05-10, 20:49
“ŞEREFE HATIRALAR”LI YILLARIN ŞEREFSİZ SORUMLULARI


Nesrin Kazankaya, geçen yıl yazdığı ve Tiyatro Pera’da bu sezon da sahnelenmekte olan “Şerefe Hatıralar-1955” oyununda, 1955-1956 yıllarında İstanbul'da Nişantaşılı soylu ve zengin bir ailenin yaşamı ekseninde gelişen olayları anlatmıştı. İki bölümlük oyunun ilk bölümünde, yeni kurulan çok partili demokratik rejimle liberal ekonomik atılımlar yapan Türkiye'deki siyasal süreçte, bir ailenin varoluşunu konu edinmiş, oyunun ikinci bölümündeyse aileyle ilişkili ikinci kuşak figürlerin toplumsal ve siyasal çalkantılar doğrultusunda yaşadıkları 70'li yıllara yer vermişti. Bu iç içe geçen iki öyküde, aile bireylerinin farklı dönemlerde de olsa siyasal sistemin yol açtığı sorunlarla yaşadıkları parçalanmalar, yitirilen yaşamlar vardı. Toplumumuzun şu anda içinde bulunduğu bataklığa düşürüldüğü yıllardı o yıllar.


ÖVGÜYE DEĞER BİR ÇALIŞMAYDI

Nesrin Kazankaya, öyküsünde sanki bir dönemsel fotoğraf çekmişti. Bu fotoğraf içinde politik hataların insanların yaşamını nasıl alt üst ettiğini mükemmel bir kurguyla işaretlemiş, öncelikle Cumhuriyet tarihiyle yüzleşme cesaretini göstermişti. Bu cesaret, hiç kuşkum yok aydın sorumluluğunu yerine getirmek anlamına da geliyordu. Türkiye'nin gerçek dönüm noktası olarak 1955'i saptaması; Osmanlı anlayışının devam ettiği yıllarda Cumhuriyet coşkusunu yaşamak gibi bir ikilemin politik aymazlığı getireceği noktasının altının kısa, öz, ama öylesine kalın çizilmesi benim açımdan övgüye değerdi, gerek gazete-dergi yazılarımda, gerekse görev yaptığım seçici kurullarda övdüğüme değdi, sizin de oyunu izlemenizi gönül rahatlığıyla önermemi gündeme getirdi.



BEN ADAMLARIMI TANIYORUM

Ben, Nesrin Kazankaya’nın “Şerefe Hatıralar”ını izlerken, o “küçük Amerikalılaşmaya” iman etmiş kocayı anımsadım. Adı ister Celâl olsun, isterse Kemâl… Önemli değildi. Anımsadım. Yükseköğrenim görmüş, ama toplumda kendine iş ve yer bulamadığından için için kendini kemiren ozan-çevirmen Suat’ı ya da Fuat’ı da “yakinen” tanıyordum… Adı fark etmiyor, tanıyordum ya, siz ona bakın! Ya ablasını? Ablasını da tanıyordum. Daha eşitlikçi bir dünya umuduyla yanıp kavrulan; sanat, yazın, müzik tutkunu Sanay’ı ya da Şenay’ı tanımaz olur muydum hiç? Tanıyordum. 1914 doğumlu bir Rus Yahudi’si olan Erol Güney ile de tanışıklığım vardı (Erol Güney’in Ke(n)disi / Göçmen-Çevirmen-Sevgili / Haluk Oral – M. Şeref Özsoy – Yapı Kredi Yayınları, 2005). 1940’lı yıllarda Tercüme Dergisi’nde bir araya gelerek başlatılan kültür hareketinin yaşayan son temsilcisi Erol Güney’i nasıl tanımazdım? Onu da tanırdım. Ben, 1950’li yılların çocuğu, 1960’lı yılların delikanlısıydım. Yani, bir anlamda Nesrin Kazankaya’nın “Şerefe Hatıralar-1955” başlıklı oyununda anlattıkları arasındaydım, olayların yakın tanığıydım.



BATAKLIĞA DÜŞMEMİZDEN ÖNCEKİ SON FOTOĞRAF

Nesrin Kazankaya oyununda, 1955-56 yılları arasında İstanbul'da Nişantaşılı soylu ve zengin bir ailenin yaşamı ekseninde gelişen olayları anlatmıştı. İki bölümlük oyunun ilk bölümünde, yeni kurulan çok partili demokratik rejimle liberal ekonomik atılımlar yapan Türkiye'deki siyasal süreçte, bir ailenin varoluşunu konu edinmişti. Oyunun ikinci bölümündeyse aileyle ilişkili ikinci kuşak figürlerin toplumsal ve siyasal çalkantılar doğrultusunda yaşadıkları 70'li yıllar yer almaktaydı. Bu iç içe geçen iki öyküde, aile bireylerinin farklı dönemlerde de olsa siyasal sistemin yol açtığı sorunlarla yaşadıkları parçalanmalar, yitirilen yaşamlar vardı. Dediğim gibi, benim de pek iyi bildiğim yıllardı o yıllar.



Toplumumuzun şu anda içinde bulunduğu bataklığa itildiği, düşürüldüğü yıllardı o yıllar. 1950'lerde yapılan hataların, ister istemez gelecek yılları da olmazcasına etkilediği yıllardı. Bakmayın siz oyunun sonundaki: “Güzel 80'li yıllara” repliğine. Esasında insanın içini yakan bir sonu hazırlayandı o yıllar. 80’lerde de bulamadık beklediğimiz güzelliği. 90’lı yıllara başlarkenki umutlarımız da heder oldu. 21. yüzyılın ilk yedi yılını da yedik, umutlarımız hâlâ ekmeğimiz.



NE EKMEKMİŞ BU BE

Umutlarımız hâlâ ekmeğimiz, ekmeğimiz olmasına ekmeğimiz de, o günlerden bu günlere nasıl geldiğimizi düşündükçe ekmek sanki gözümde ufalıyor. Ulusalcılık o dönemlerde kültürel ve entelektüel bir hareket olarak sayılır; devletin resmi ideolojisinin sahipleri ve devletin zinde güçleri tarafından dışlanırdı. Bakın günümüze! Ulusalcılığın yerini artık “hamaset” aldı. Solcusu, devrimcisi, Kemalisti, ilericisi, aydını, maydını hepsi başımıza ulusalcı kesildi. Bir zamanlar, devlete sadakatlerini göstermek için çırpınan, buna karşın devletten dışlanan ülkücüler bile, şimdilerde ulusalcı güçlerin cengâveri oldu.



MİHENK TAŞI: 6-7 EYLÜL OLAYLARI

Ulusalcılığın ilk ateşi alanların 1955 yılında “Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacaktır. Ya Taksim, Ya Ölüm” sloganlarıyla inletilmesiyle yakıldı. Gel gelelim esas olay 6-7 Eylül olaylarıydı. DP hükümeti gittikçe zorlaşan bir ekonomik durumla karşı karşıya kalmıştı ve özellikle yüksek enflasyon nedeniyle hayat standardı düşen kesimin güvenini iyiden iyiye yitirmiş, oldukça kuşkulu yöntemlerle muhalefeti susturma çabaları basının, aydınların ve öğrencilerin DP'den soğumasına yol açmıştı. “Atatürk’ün Selanik’te doğduğu eve bomba atıldı” asparagasıyla, sonradan çokuluslu Osmanlı devletinden Türk ulus-devletine geçiş döneminde yaşanan sorunlarla ilişkilendirilen “müessif” olaylar başladı. Organize bir hareketti. Farklı etnik grupları barındıran Anadolu'nun homojen hale getirilmesi, Kemalist elit tarafından başarılı bir ulus-devletin vazgeçilmez koşulu olarak görülmüş ve yeni kurulan devletin Hıristiyan azınlıklara haklarını garanti etmesine rağmen, 1920'li ve 1930'lu yıllarda hükümetler zaman zaman açıkça bir asimilasyon politikası gütmüşlerdi. Her ne kadar tüm vatandaşların yasal hak ve yükümlülüklerdeki eşitliği dillere pelesenk edilse de, günlük yaşamda devletin kimlik politikası temelde Türklük üzerinden belirlenmiş, bu yolla millet olma, modernleşme ve Batılılaşma sürecinin ivme kazanacağı umut edilmişti.



Haber yayımlanır yayımlanmaz önce hazır kıtalar, ardından çapulcular semtleri, caddeleri sokakları, mahalleleri istila etti; gayrimüslimlerin evlerini işyerlerini yerle yeksan eyledi, kimi din adamlarını sünnet etti.



Bütün bunlar olurken ellerde bayrak vardı, bayrak asmayan evlere taşlarla, sopalarla hücum edildi.


MURAT BELGE’NİN 1996 YILINDA “GÖR” DEDİĞİ

Murat Belge taaa 1996 yılında Radikal’deki köşesinde: " .. bayrağa bu kadar tapınanların onu nerede kullanacaklarını biraz daha iyi düşünmeleri gerekir sanırım. Bayrak soyut bir simgedir, bir tören nesnesidir. Kendi kuralları içinde ortaya çıkarılır. Olur olmaz durumlara, kaynana zırıltısı gibi, bayrak sallanmaz" demişti ya! Ne haklıymış! Bende de ileri görüş varmış hani(!), daha o günlerde Belge’nin: "Aslında bunu da halk değil, otoriteler icat etti. PKK falan derken, yeni bir bayrak şovenizmi pompalandı” sözcüklerinin altını çizmişim.



TEMELKURAN DA ANLATTI

2000 yılında Ece Temelkuran Milliyet’te anlatmıştı, onu da kesip saklamışım. Ayvalık Belediye Başkanı Ahmet Tüfekçi her gün öğleden sonra hoparlörlerden İstiklal Marşı yayını yaptırıyormuş. Malûm Ayvalık turistik yer. Etrafta mayosuyla, şortuyla dolaşanlar, rakı masalarında söyleşenler birden ayağa fırlayıp “hazır ol”a geçiyor. Şaşkınlığa düşüp, ayağa kalkmakta gecikenler: “Hop beyler ayağa! İstiklal Marşı” diye uyarılıyor. Turistler şaşkın ve ürkek, hiçbir şey anlamıyor. Yüzler, İlköğretim Okulu’nun bayrağına dönüyor.


BİRLİK VE BERABERLİK ADINA

Atlaya sıçraya gidiyorum, ama 1980 yılına gelindiğinde, futbol maçları öncesi, beygir ressamı paşa tarafından konulan İstiklal Marşı okunması geleneğinin(!) günümüzde de sürmekte oluşuna bir türlü anlam veremiyorum. Dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan bu gelenek(!) öyle bir tuttu ki, futbol takımlarımızda oynayan yabancı uyruklu futbolcular bile İstiklal Marşı’nı Türk arkadaşlarıyla söylemeye başladı. Hatta içlerinden birine, İstiklal Marşı’nı okutarak reklam filmi çektiler. Çok komikti. Maçlarda “Birlik ve Beraberlik Temini” zırvasıyla okunan İstiklal Marşı’nı, olabildiğince detone seslendirilişinde, daha “… an/caaak” der demez birbirlerine saldıran, küfrün binini bir paraya satın alan ve satan taraftarları da anlamam mümkün değil elbette. İşte bayrak, işte İstiklal Marşı. O halde, ne bu şiddet bu celal…


İKİ MİNARE ARASI BAYRAK

Günü geldi camilere de bayrak asılmasına karar verildi. Böylece camiler dinî bir görevin yapıldığı, bir ibadet yeri olmaktan çıktı, devlete sadakatimizi gösterme yeri haline dönüştürüldü. Başka bir deyimle camiler de ulusallaştırıldı. İki minare arasında bayrağı görünce laik devlet de Müslümanların dualarından yararlanmış mı oldu, orasını bilemiyorum. Bu ülkede, hacılar da cepheye gönderilir gibi bayraklarla yolcu ediliyor, cepheden döner gibi bayraklarla karşılanıyor ya neyse!



CENAZEDE DE BAYRAK

Benim bildiğim, dünyanın hemen her yerinde, savaşta ölenlerin dışında, cenazeler dini törenle kaldırılır, tamam da, Türkiye’de cenazeler de siyasetin ve ideolojinin bir aracı haline getirildi. Çok sık “şehit” cenazesiyle rastlanır olundu. Allah, Allah… Yahu, askerlerimiz sanki terörü önlemek için çabalamıyor, düşmanla savaş ediyor. Ne çok insan? Ne kadar çok olursa olsun, artık her biri için resmi cenaze törenleri düzenleniyor, cenazeler bayrağa sarılıyor, “cenaze kaldırma” bir siyasi ve ulusal olay haline dönüştürülüyor. Alkışlar, sloganlar, hamasi nutuklar…



CUMHURİYET BAYRAMLARI

İstanbul’un yedi tepesine, tepe sayılan yüksekliklerine dev bayrak direkleri dikiliyor, dev direklere bayraklar asılıyor. Diğer kentlerimizde de öyle. Her yer bayrak. Meydanlar, evlerin balkonları, minibüslerin arka kapıları, işyerlerinin camları, dolmuşların radyo antenleri… Bayrak üreticileri, bayrak yetiştiremiyor. Yakında karaborsaya düşmesi beklenen satışların altıya yediye katlandığı biliniyor.



Cumhuriyetin kuruluş yıldönümlerinde televizyonlar, gün boyu terör protestosuna da dönüşen kutlamaları, ulusalcı ve savaş yanlısı konuşmaları, “İç ve dış mihrakların Cumhuriyeti yıkma çabaları”nın sıklıkla vurgulanmasını naklen ve “defaten” veriyor. Ekranlara İstiklal Marşı’nın tamamını ezbere okuyan küçükler, Behçet Kemal Çağlar’dan şiirler, asker elbisesi giydirilmiş, asker selamı vermesi belletilmiş küçük çocuklar, “rap rap” yürüyen öğrenciler, mehter takımları, resmi geçitler yer alıyor.



YABANCILARA SATILAN MEMLEKETTE BAYRAK SALLAMAK

Meydanlar kırmızı bayrak tarlası… ABD ve kimi AB ülkeleri Türkiye’nin varlığına, geleceğine, topraklarına, suyuna, yurttaşlarına göz dikmiş, biz hâlâ bayrak sallıyoruz. Ülke topraklarının yarısı talana açılmış, biz bayrak dikiyoruz. İşte, son olay: Tarihi, kültürü ve tüm değerleriyle, beş bin yıldan fazla geçmişiyle Kazdağları… Alplerden sonra dünyanın en büyük oksijen deposu; yeryüzünün en büyük ekosistemlerinden biri; her yıl 516 bin ton karbondioksit tüketip, 375 bin ton oksijen üreten, küresel ısınmanın olumsuz etkilerine karşı ülkenin can simidi olarak gösterilen bir hazine. Başka coğrafyada yaşaması olanaksız endemik bitki türlerini bağrında barındıran; doğal biyoçeşitlilik özellikler taşıyan; alternatif turizmin ve ekoturizmin merkezi niteliğini hiç kimselere kaptırmayan, yer altı ve üstü su kaynaklarıyla “su cenneti” olarak tanımlanan, yeryüzünün en nefis zeytinyağını ürettiren Kazdağları yerli ve yabancı çok uluslu şirketlere göz külhanlarımız altında peşkeş çekiliyor, biz “Ta tat tata, ta ta ta…” Onuncu Yıl Marşı eşliğinde bayrak sallıyoruz.



SÖZÜMÜZ YOK BAYRAĞIN GÜZELLİĞİNE

Bayrağın güzelliğine, dalgalanışındaki haşmete; ulusal varlığın, onurun, gururun, bağımsızlığın, egemenliğin, özgürlüğün simgesi oluşuna sözüm yok da, anlamı bu denli mi dejenere edilir be birader demeden de kendimi alamıyorum. Bayrak siyasi, ekonomik, kültürel ve askeri anlamda ulusal çıkarların bizim egemenliğimizde olduğunu göstermesi gereken bir simge.



Bu değerler yoksa, bayrağın bez parçasından başka ne değeri kalıyor?



Bayrağın bu hale düşüşünü, neden halkım düşünmüyor, sorgulamıyor?



Neden kimse, bayraklarının sopalarını, bayrağı bu hale getirenlerin kafasında kırmıyor?



“Müsebbipleri” mezarda bile olsa çıkartılıp neden yargılanmıyor?



Ölmüşüne yaşayanına, neden: “Şerefe Yıllar” dediğimiz ********* yılların hesabı sorulmuyor?



Neresinden bakarsak bakalım, bu bayrak şovenizmi kötüye gidiyor.



Haberiniz olsun, hem de çok kötüye gidiyor.



Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:49
Üç Kızkardeş - İstanbul Şehir Tiyatroları
( İsmail Can Törtop )


Mutluluk Moskova’da mı acaba? Yoksa bir insanın aşık olduğu adamı bir kere de olsa öpmesi yeterli mi mutlu olmak için ya da uğruna canını verebileceğin kızın bir kerecik “seni seviyorum” dediğini duymak... Belki de görmezden gelmektir mutluluk, kimbilir belki de kendimizi mutlu olduğumuza ikna etmek…



Adetimiz olduğu üzere bu cumartesi de Haldun Taner Sahnesi’ndeydik, Üç Kızkardeş’i izlemek için. Geçen sezon sonunda oynamaya başladı, ama izleyememiştim. Bu sezonun başında bu yana programa girmesini bekliyordum. Beklediğime de, nasıl geçtiğini anlamadığım 3 saatime de değdi…


“Üç Kızkardeş, Yaşanmamış Bir Hayatın Hikayesidir !”



Böyle diyor yönetmen Nikita Milivojeviç oyun broşüründe. Perde açılıyor, kendimizi 3 kız kardeşin evinde buluyoruz. Babalarını geçen yıl küçük kardeş İrina’nın vaftiz gününde kaybetmişler. İrina’nın umutları, heyecanları, çalışma aşkını gösteren coşkulu ve kalabalık bir tablo ile başlıyor oyun.



Tek tek karakterleri ve onların özelliklerini anlatmak istemiyorum. Yazar Çehov biz seyircilere o kadar cömert davranmış ki, sahnedeki her karakter başka bir dünyanın kapısını açıyor bize, başka bir mutsuzluk tablosu gösteriyor. Öyle zengin bir oyun ki izleyen herkesin mutsuzluk hikayesine bir şekilde değiniyor, nasıl mutsuz olduğuna, bunun sebebinin aslında kişinin kendisi olduğuna işaret ederek…



Örneğin, erkek kardeş Andrey (Cengiz Tangör)… Moskova Üniversitesi’nde profesör olarak hayal ediyor kendisini. Aldığı eğitim, görgüsü, kültürüyle herkes de ondan bunu bekliyor. Oyunda sığlığı, bayağılığı, burjuvaziyi temsil eden Nataşha ile evlendikten sonra belediyede yazman olarak çalışmaya başlıyor, zamanla önce hayallerini unutuyor, sonra da övünmeye bile başlıyor aldığı terfiler ile.. Reji o kadar güzel ki, bu memuriyet doyumsuz bir şekilde anlatılmış. Andrey, elinde bebek arabası yürürken arkada belediyeden bir adamı, imza attırmak için yürüyor, yürüyor, yürüyor… O adam hep imza attırıyor ve Andrey hep imza atıyor. Bir sahnede bunalan Andrey kızıp sahneden çıkında imzayı oradan geçen başka birine attıran görevli ne güzel anlattı Andrey’in ya da bireyin ne kadar da önemsiz ve değersiz hale geldiğini..



Oyunun bence en güçlü anlarından bir diğeri de Maşa (Bennu Yıldırımlar) ile Verşinin’in (Hüseyin Köroğlu) birbirlerine kur yaptıkları sahne ve sahnelerdi.. Her ikisi de evli olmasına rağmen mutlu olmayan iki karakter, sonu olmayan ve Verşinin’in Polonya’ya gidişi ile noktalanan bir aşk... İkili sahneleri mükemmel! Hiç bitmesin istediğim bu sahneleri bir daha izleyebilmek için oyuna tekrar gideceğim.



Küçük kardeş İrina’ya (Yeliz Gerçek) aşık olan ve oyunun sonunda Solyoniy (Yiğit Sertdemir) ile aşkı için duello yapmak zorunda kalan Baron (Ozan Gözel) ölmeden önce tek bir söz duymak istiyor İrina’nın ağzından : “Ben de seni seviyorum”. Duysa mutlu olabilecek mi acaba? Virşinin bir sahnede kızlara diyor ki, Moskava burada yaşadığınız için çok güzel geliyor size, Moskova’ya gitseniz kısa sürede alışacaksınız…



Oyun geliştikçe Nataşha evin yönetimini eline alıyor, bayağılık, zerafete baskın geliyor. Nataşa rolünde Özge Güder de çok başarılı.



Oyunda dekor ve kostümler de harika. Böyle büyük bir dekorun böyle işlevsel kullanılması hayret verici. Dekoru ilk perdenin sonunda hareketlendirerek adeta dekor ekibi de kendi show’unu yapıyor. Sahne tasarımı Nurullah Tuncer’e ait…



Oyunu mutlaka izleyin derim. Kendi hayatınızdan, çevrenizden pek çok şey göreceksiniz…

Mesela yetkili pozisyonuna terfi edince mutlu olacağını hayal eden bir bankacıysanız ya da yıllardır yurtdışına gidebilmeyi hayal eden bir öğrenciyseniz mutlaka gidin bu oyuna. Çocuğunun ÖSS’yi kazanmasından başka bir şey düşünmeyen anne-babalar, kaçırmayın! 30’undan sonra Antalya’da bar açacak bilgisayar mühendisleri, emekli olunca içki içmeyi bırakıp namaza başlamayı planlayanlar, “Thanks God It’s Friday” diyen plaza insanları, sayılsal loto oynamak için her hafta kuyruğa girenler… Yüz yıl önce yazılmış bu oyun hepimize sesleniyor !



Sahne Tasarımı M. Nurullah Tuncer (Genel Sanat Yönetmeni), Kostüm Tasarımı Duygu Türkekul, Kompozitör Dimitris Kamarotos, Koreografi Amalia Bennett, Işık Tasarımı Mahmut Özdemir Efekt Tasarımı Ersin Aşar.
Aslı İçözü (Olga), Bennu Yıldırımlar (Maşa), Yeliz Gerçek (İrina), Haldun Ergüvenç (İvan Romaniç Çebutikin), İbrahim Gündoğan (Baba), C. Ahhan Şener (Aleksey Petroviç Fedotik), A. Mert Yavuzcan (Vladimir Karloviç Rode), Ozan Gözel (Nikolay Lvoviç Tuzenbah), Yiğit Sertdemir (Vasili Vasiliç solyoniy), Ayşegül Devrim (Anfisa), Hüseyin Köroğlu (Aleksandr İgnatyeviç Verşinin), Cengiz Tangör (Andrey Sergeyeviç Prozorov), S. Bora Seçkin (Fiyodor İlyiç Kuligin), Özge Özder (Natalya İvanovna (Nataşa)), Turgut Arseven (Ferapont)


İsmail Can Törtop

JaqLee
21-05-10, 20:50
EYYY KADINLAR!... BEDENLERİNİZE SAHİP ÇIKIN:
“OYUNU BOZUYORUM”

Kadının varoluş sorunu üzerine yoğunlaşan yazar Meltem Arıkan’ın metninden 5. Sokak Tiyatrosu’nun oyunlaştırdığı “Oyunu Bozuyorum”, Garajistanbul’da sahnelenmekte. "Oyunu Bozuyorum", bir kadının kendi varoluş yolculuğundan yola çıkarak görmezden geldiğimiz namus cinayetlerini, ahlak kavramını, ensesti, tecavüzü sorgulayan bir oyun.


"Kadınların kadın olabilmesi için erkeklere, erkeklerin erkek olabilmesi için kadınlara gereksinim vardır," diyen Meltem Arıkan'ın sözcükleri, Övül Avkıran ve Mustafa Avkıran'ın yönetmenliğinde fevkalade gerçekçi bir yaklaşımla Övül Avkıran’ın bedeni üzerinden dile gelmiş. Erkek egemen kültürün söylemleri, anlayışı ve yaptıkları açık seçik ortalığa saçılmış. “Oyun bu,” demiş Meltem Arıkan ve kadınların artık bu oyunun içinde yer almaması gerektiği bayrağını Avkıran’ların yardımıyla göndere çekmiş, oyunu bozmuş. İzleyiciye birlikte ayna tutmuşlar, kendisiyle yüzleşmesini sağlamışlar.



PERFORMANS SONUNDA BAŞIMA GELENLER

İzleyici (hiç kuşkusuz kendini “yeni”ye bırakan izleyici), performans sonunda ayrı ayrı ve hep birlikte baskıların, şiddetin suçlusunu erkek egemen sistem olarak kabul ve ilan ediyor. Aynı ya da karşı cinsiyetteki çocukları cinsel açıdan çekici bulan ve onlara cinsel eğilim duyan erkek, gerçekten hain değil mi? “Ensest, bilinçli olmayan ara evrelerin getirdiği düşsel bir hevesten başka bir şey değildir,” diyen Freud’un bacak arasına saklanıp kızına tecavüz eden deyyus, lanetli değil mi? Amcasının kızını kömürlüğe götürüp zorla beceren it, pislik değil mi? Elbette hain, lanetli ve pislik. Gel gelelim, geride kalan kadın hep “mağdur”. Haine, lanetliye, pisliğe, şiddet uygulayana, töre katiline kimse dokunmuyor, olan kadına oluyor. Dolayısıyla, kadınlar artık kendi güçlerinin farkına varmak zorunda.



İzleyici olarak performansın sonunda kadınların, kendi varoluşları için eyleme geçmeleri gerektiği konusunda vardıkları karara ben de katıldım. Kadınlar eylemsiz… Kadınlar hep mi hep sessiz… Eee, feminizm ne olacak? Yeterli olmadı ki feminizm! Feministler ötekileşmedi mi? Ötekileştirilmediler mi? O halde? O halde, ben de Meltem Arıkan’ın düşünce çengeline takılmalıyım.




YARATICI KADRONUN KOLEKTİF BAŞARISI

Beni Meltem Arıkan’ın düşünce çengeline takanları, izleyiciye ayna tutanları sadece ve sadece üç kişiyle sınırlı tutarsam, elbette haksızlık etmiş olurum, tiyatronun tanrıları beni çarpar. Evet, Övül Avkıran sahnede tek kişi, ama kenarda Mustafa Avkıran “okuma” yapmakta. Pedofiliden enseste, duygusal şiddetten töreye, kadının doğumundan ölümüne dek karşı karşıya kaldığı tüm baskıları okuduğu tümcelerle örnekliyor Mustafa Avkıran. Diğer taraftan Selçuk Artut, ses-müzik tasarımıyla konuya derinlik katıyor. Yüksel Aymaz, hemen her sözcüğü ışıkla da sahneye taşıyarak, bu arada Övül Avkıran’ın gölgeden de yararlanmasını sağlayarak, “kadın”ın yüzünü sürekli gölgeler içinde (saklı) tutup, kadının yaşamının altında, üstünde yazılar akıtıp baskı unsurunu simgeleyerek gene Yüksel Aymaz’ca bir ışık tasarımı yapıyor. Veysel Tekşahin kısa filmleriyle ve o kısa filmlerinde yer alan oyuncuları Memet Ali Alabora, A. Pınar Öğün, Berna Uzel, Kaan Çakır, Korhan Başaran, Serkan Ercan, Gökçer Genç, Erkut Ertürk, Deniz Erdem, Derya Karadaş ile oyunu çok kişili kılıyor. Kısa filmlerde rol alan oyuncular dışında Roza Erdem mükemmel ses tonuyla da performansa özel renk katıyor. Çok sesli dersler, politik söylemler, tipografi... Hepsi bir arada yazılı metnin “görünmesini” sağlıyor.




AVKIRAN ÇİFTİ NE ETMİŞ

Yaratıcı kadronun başındaki Övül Avkıran-Musrafa Avkıran çifti, performansta kadını, kadın ve erkeğin cinsellikleri, bedeni üzerinden konuşturarak işe başlayıp, işin temeline acımasızca inmiş, olanın bitenin dibini daha bir kazımışlar. Meltem Arıkan’ın metnine halel getirmeden, olamazcasına sert bir biçemi sahnedeki eğik platformun üstüne taşımış; binlerce yıllık erkek egemen zihniyet tarafından yönetilen dünyamızdaki kadınların, kadın olarak var olamadıkları için erkeklerin de erkek olarak var olamadıkları öngörüşünü yüceltmişler. Çekişmelere, vahşete, baskıya ve korkuya egemen kültürsüzlüğe bir güzel küfretmişler. Tiyatro anlamında çok alışılmış bir tarz değil denedikleri, ama cesurca denemişler. Denemiş ve sonuç olarak sözünü sakınmayan bir tiyatroyu bilemişler. Gerçeklerden yola çıkan, gerçeklerle bilenen bir tiyatro bu… Betimleme(ler)den uzak bir tiyatro… Gerçeklerin sınırlarını zorlamışlar, pek iyi etmişler!



GERÇEKLERİN SINIRINI ZORLAMAK

Yazar Türkçe’sine pek de fazla özen göstermediği metninde, varoluş yolculuğunun bedenden ayrı olamayacağını savunmuş ya; Övül Avkıran da, yazarın savunduklarını bedeniyle aktarırken yazılı metni içselleştirmiş. Bedeni üzerinden yola çıkarak, yüzyıllardır tükenmeyen bir tartışmanın içine atmış kendini. Söyleyeceklerini dolandırmadan, uzatmadan, ıkınmadan sıkınmadan, sanatsal anlamda estetik ve plastik kaygılara sarıp sarmalayarak söylemiş, tartışmadan galip çıkmış. Çünkü yüzleşmeyi “bizzat” yaşamış.



Övül Avkıran, rolünü daha iyi belirginleştirmek için sesinin parametrelerini değiştirme sanatına hem sahip olan, hem de duyumsayan bir sanatçımız. Yalnızca bedensel tavrını, jestüelini, mimiklerini, “psikolojik jestleri”ni değil, yanı sıra “Oyunu Bozuyorum”daki “Kadın/lar”ın ses kimliklerini mükemmel bir biçimde araştırmış.



Sesinin estetiği ve söylediklerinin anlaşılırlığı arasındaki hassas dengeyi sürekli koruyor Övül Avkıran. Diğer taraftan, bedeninin nasıl devindiğini görüyor, devinimlerini okuyor, işitiyor ve duyumsuyor. Devinimin içindeki ritmi duyumsuyor, bedenin üçboyutluluğunu biliyor, anatomik olanaklarına ve çekim gücüyle olan ilişkisine karşı duyarlı davranıyor.



Ne yalan söyleyeyim, Övül Avkıran “Oyunu Bozuyorum”da övülmeyi özel olarak hak ediyor.



EVE GELDİĞİMDE OLANLAR

Yazımı Övül Avkıran’ı överek bitirdim, ama gene de size çok özel bir sır verivereyim Efendim: Garajistanbul’a yalnız gitmiştim, dönüşte performanstaki kadının: "Ben değişmek istiyordum, ama sistem izin vermiyordu... Bir gün aynada gördüm ki, sistem benmişim" repliği aklıma takıldı. Eve geldiğimde yatak odamızda televizyon izlemekte olan otuz yıllık karım beni daha görür görmez: “Bu yatak odası takımımızı artık değiştireceğim,” demez mi? “Olur karıcığım,” dedim, “değiştir, yatak odası takımını değiştir değiştirmesine de, önce sistemi değiştir.”



Anlamadı. Yüzüme anlamsızca baktı: “Sistem ne,” diye de sordu. Gerinerek: “Sistem sensin,” dedim.



Anlamadığından olsa gerek, dik dik baktı, fena halde işkillendi, başım kendiliğinden öne eğildi.



Sistemin kendisi olan karım, beni onca yıldır iyi biçimlendirmişti.

(Garajistanbul – Beyoğlu / 27 ve 28 Aralık Saat 20.30’da - Telefon: 0212 244 44 99)



Üstün Akmen

JaqLee
21-05-10, 20:50
Koca Bir Aşk Çığlığı - Aysa Prodüksiyon
( Yasemin Aktaş )


Hep merak etmişimdir Selçuk Yöntem’i sahnede. Şimdiye kadar izleme fırsatı bulamamıştım kendisini. Onun için de bu oyuna giderken çok heyecanlıydım. Yağmurun azizliğine uğrayıp son dakikada yetişiyorum oyuna. Balkona oturuyorum, tavandan damlayan yağmur damlaları eşliğinde başlıyorum oyunu seyretmeye.

Dört kişilik bu oyunda Selçuk Yöntem, Tilbe Saran, Hazım Körmükçü ve Bekir Aksoy aynı sahneyi paylaşıyorlar. Oyunun bahsedersek; Hugo ( Selçuk Yöntem) yıllarını oyunculuğu adamış, bir zamanlar oyunculuğunun zirvesinde olan, eski şaşaalı günlerinden neredeyse eser kalmamış ve son olarak oynayacağı bu oyunda da son hamlesini yapacak biri olarak karşımıza çıkıyor. Bir diğer oyuncumuz Gigi Ortega ise sanat yaşamının zirvesindeyken alkole yenik düşmüş ve herşeyini kaybetmiş biridir. Kendisinin Hugo'dan pek de altta kalır tarafı yoktur, oyunculuk konusunda. Her ikiside bir zamanlar sanat yaşamlarında popülerken, şimdi neredeyse unutulmak üzeredirler. Son zamanlarda yağptığı işlerde adını duyuramayan yaşlı jönümüze bir oyun bulunmuştur, menajeri (Hazım Körmükçü) tarafından. Onca geçen zamandan sonra tek sorun bu oyunun iş yapabilmesidir. Bunun içinde neye ihtiyaç var, tabi ki biraz sansasyona. Bu oyunun iş yapabilmesi için Hugo’nun eski sevgilisi Gigi ile oynaması gerekmektedir. On yıldır birbirini görmeyen bu ikili nasıl aynı sahneyi paylaşır? Bu da Hugo’nun menajerine düşer. Her işini tereyağından kıl çeker gibi yapan bu adam, yavşaklığının zirvesinde bir menajerdir. Sevgili menajerimiz artık pembe mi yoksa ne renk olduğu bilinmeyen yalanlarla bir araya getirir bu ikiliyi.

Aslında oyun içinde oyun izliyoruz. Uzun yıllar birbirleriyle görüşmeyen çiftimizin, birbirlerine karşı sevgiden kaynaklanan öfkelerini, kendileriyle ve birleriyle iç hesaplaşmalarını görüyoruz. Ve bunun yanında bir oyun esnasında oyuncuların, yönetmenin dekorun, ışığın nasıl hazırlandığını hep birlikte izliyoruz hem de komik bir şekilde. Özellikle Saran ve Yöntem arasındaki kavgaları, sonra birbirlerine karşı duydukları sevgiye karşı koyamayışlarını görüyoruz. Ne güzeldi o sahneler, oyunun içindeki son provalar. Ve oyun günü gelmiştir artık, perde açılıyor. Oyun bitiyor ve salondan büyük bir alış kopuyor. Gay rolünü oynamak yönetmene (Bekir Aksoy) kalıyor. Bekir Aksoy’un hakkını vermek lazım. Sesindeki oynamalarla zaman zaman erkekliğini de hissettiriyor seyirciye. Rahatsızlık vermeden rolünün hakkını veriyor.

Eskiden de böyle miydi acaba, gaylere bu kadar yer verilir miydi oyunlarda? Her oyunda giderek klişeleşmiş bir hal alan gay tiplemesi, bu oyunda da çıkıyor karşımıza. İzlediğim son beş oyunun üçünde de gay kullanılmıştı, anlamadım nedendir?

Neyse bırakalım şimdi bunları. Gelelim sahne arkasınaki adsız kahramanlara. Dekor tasarım Hakan Dündar’a, ışık tasarım Cem Yılmazer’e , müzikler de Joel Simon’a ait. Ve yönetmen koltuğunda Işıl Kasapoğlu yer almakta. Işıl Kasapoğlu’nu tebrik etmek lazım, çok güzel bir şekilde sahneye koymuş bu oyunu, her şey yerli yerinde. Sıkılmadan nasılda geçiyor iki saat anlamıyorsunuz. Oyunculara gelince hepsini tek tek tebrik etmek geliyor içimden. Abartısız ve kararında oyunculukları için

Yasemin Aktaş

JaqLee
21-05-10, 20:50
YAŞAR NE YAŞAR NE YAŞAMAZ” OYUNU ÜZERİNE BİR ELEŞTİRİ DENEMESİ !
( Savaş Aykılıç )


Ben profesyonel bir eleştirmen değilim. Onun için bu yazı klasik manada bir eleştiri yazısı olmayacak. (Zaten ,eleştirmek ne haddime !) “İzlenim” desem , o da az olacak. En iyisi “Eleştiri Denemesi” diyelim de ne şiş yansın ne kebap,ya da hem şiş yansın hem kebap ! Yani demek istiyorum ki , kimselere yaranamayacağımızı peşin peşin kabul ederek,ancak Sezar’ın hakkını Sezara vererek,sözü de fazla uzatmayarak, ancak nazik bir konuyu da kırmadan-dökmeden anlatmaya çalışalım. (Bu arada tekil başladığım cümleye niçin çoğul devam ettiğimi de edebiyat tarihçileri bulsun ,eğer işleri yoksa !) Yani demem o ki bu yazıyı okuyup,ciddiye de alıp,alınıp malınıp kimseler üzülmesin,kızmasın,cevap yazıları da yazmasın ! Gülsün geçsin ! Daha ciddi eleştiri yazısı bekleyenler,okumayı burada kesebilir,zamanlarına yazık olmasın !

Efendim,söz konusu oyunun galası 11.Aralık.2007.Salı gecesi 20.30’da Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde yapıldı. Tabii biz de oradaydık ! Biz diyorsam,sözün gelişi,yoksa ben tek başınaydım ! (Editörümüz samimi bir yazı istediği için ben de sizli bizli bir yazı yazıyorum,onun için kendimden biz diye söz ediyorum,yoksa çok kişilikli şizofren neyin değilim.)

ÜÇ SAAT OYUN ÇOK UZUN , İKİ SAATE İNEBİLİR !

Oyun tam üç saat sürdü. Tam tamına 23.30’da. Bu saatten sonra karşıda yada uzak yerde oturanlar –eğer kendi imkanlarıyla değilse- evlerine nasıl vardılar, bilemiyorum. Sanırım eskiden olduğu gibi,tiyatroya yakın bir semtteki akraba veya tanışlarında kalmışlardır belki de ,bilemiyorum. Yani ne demek istiyorum ? Tiyatroyu 1 ytl’ye düşürmek iyi de ,oraya gitmek gelmek,yüzü astarından pahalıya mal olmuyor mu ?

Bence bu konuyu halletmenin tek bir çaresi var :Bir belediye yetkili bürokratının çıkarak,ama bu bürokrat Erhan Bener gibi olacak,Kenan Bey’e diyesi ki :

“-Kuzum , Shakespeare’in beş perde faciaları bilem artık iki perde oynanan bu zemanda , üç saatlik oyun mu oloor ? Ara dahil iki saat , çağımıza uygundur efem !”

Şaka bir yana , Kenan ağabey, oyunun hiçbir sahnesine,şarkısına kıyamamış.

Gala selamı sırasında benden uzun yaşıyası Ergun Işıldar,Kenan Beyi sahneye davet ederken,Kenan Beyden oyunun dramaturgluğunu da yaptığını söyledi. Eğer bu doğruysa –dramaturjiye inanmayan Ali Taygun’un kulakları çınlasın-tiyatro reji eğitimini Almanya’da yapmış hocamız,dramaturjinin tarihini yazmış Almanlardan bu işin “Allahını” öğrendiğine ;gelmiş geçmiş en büyük dramaturglardan Brechti de bizden iyi bildiğini göz önüne alırsak ; eskiyen ve işlevi şüpheli onca sahneye niçin kıyamadığı merak konusudur.En azından benim açımdan.

Kostümlere bakarsak oyun 70’li yıllarda geçiyor ! Sinemada Ediz Hunlu filmlerin izlendiği yıllar. Örneğin işte tam da bu sahne ; Yaşar ile sevgilisi Hasibe’nin sinema sahnesi,estetik açıdan ilk anda ilginç gelse de uzadıkça gerçek hayatla uygunluğu örtüşmediğinden midir nedir,sünüyor. Kendi başına komik bir sahne olsa da (Yaşar’ın kızın altınlarını alarak kızın istediği hiçbir şeyi kabul etmemesi) Yaşar’ın ne tipine ne de karakterine uygun. Dolayısıyla işlevsel değil,oyuna bir şey katmıyor. Ayrıca bu adam neden birdenbire mağdurluktan sevgilisinin altınlarına göz koyan bir fırsatçıya dönüştü ?(Finaldeki Kara Kaplı Nizami’ye bir önseme desem,zorlama bir yorumla,bu sefer de neden yazar bu kadar önemli bir dönüşümü pas geçmiş,işlememiş diyeceğim,yazara ayıp olacak !)

Eleştiri ve İnceleme dersi hocalarım sayın Ayşegül Yüksel ile sayın Sevda Şener’in kulakları çınlasın ! Eğitirken öğretir,öğretirken eğitirlerdi. Onlar ,eleştirirken sadece olanı değil ,olması gereken üzerinden olanı incelerlerdi. Eleştiriyi de Aristoteles’in Poetikası’ndaki o altın ilkeye ; kendi içinde uyumluluk ve bütünlülük ilkesine ; taklit edilenle taklit biçimi arasındaki uyuma bakarlardı. Biz de bu hocaların suyunun suyunun suyu olabilirsek ne mutlu bize !

Aristoteles’in Poetikası’nda malum,komedi bölümü eksik. (Çok arıyanlar bu bölümü Umberto Eco’nun “Gülün Adı” romanı yada filminde bulabilirler !) Yine de tragetyayı tanımlarken,orada,oyun konusunun hatırda kalacak kadar kısa olması gerektiğinden söz eder. Yani,destan gibi ,bir oyunda Troya Savaşlarını on yıl işleyemezsiniz ! Sizce en önemli bir bölümünü,finale yakın bir yerlerini alıp konu edinirsiniz. Aksi,oyunun sonuna gelindiğinde,nerdeydi bu ilmeğin başı diye arar durursunuz.

Tıpkı bunun gibi ,Yaşar oyununun sonuna geldiğimizde,nereden geldik buraya oluyoruz. Gerçi oyunun Köpenekli Yüzbaşı oyunundaki gibi ; nüfus çıkartmak için nüfüs kaydında yazdığının aksine , ölmediğini kanıtlaması gerektiği ikilemine dayandığını hatırlıyoruz. Ancak,on yıl süren Troya Savaşları gibi , Yaşar’ın çırtlak sesli ergenlik yaşlarından,askerliğe,oradan evliliğe,işsizliğe,girdiği işlerden sonra hastanelere ve hapishanelere düşmesi ,hatırda kalacak kadar kısa değil ne yazık ki.

Gerçi hoca,oyunun finalinde bizlere bir reji dersi vererek,oyun boyunca bu sahnelerde kullanılan aksesuarları masanın üzerinde sayım yaptırarak topluyor ve bizlere o sahneleri anımsatmaya çalışıyor.Ancak biçim olarak bu ne denli hoş görünse de öz olarak o sahneler gözümüzün önünden istenilen şekilde akamıyor çünkü çok uzunlar : Dile kolay , tam üç saat ! Bu , yönetmenin olmaktan çok , yazarın bir sorunu ! Bir de dramaturgun !

DANS SAHNELERİ OLAĞANÜSTÜ !

Yapımda Y. Kenan Işık ismine iki kere rastlıyoruz. Yöneten hanesinde ve bir de Koreografi bölümünde. İkincisinde adı Çiğdem Gürel ile birlikte anılıyor. Gerçekten de oyunun dansları oyun boyunca bir oya gibi işleniyor sahnede. Renkler pırıl pırıl , çizgiler ışıl ışıl ,çapaksız,neredeyse kusursuz ! Dansların her hareketi ince ince çalışılmış. Vurgular yerinde. Etkili donmalar sayesinde dosyalardan,havaya fırlatılan dosya kağıtlarından,açılan ellerden,kırmızı bir yumaktan,tüfeklerden,halaylardan, bakışlardan,mimiklerden oyun o anda sadece akılda kalıcı bir kartpostola dönmekle kalmıyor,aynı zamanda da o sahnenin anlamına katkıda bulunuyor. Kısaca koreografiyi ne kadar övsem azdır.Çok,çok başarılı. Buravo Çiğdem Gürel,bravo Kenan Işık.

MÜZİK HARİKA !

Timur Selçuk’un enfes müziklerine ne demeli. Oyunu kısaltmak gerekseydi Işık’ın yerinde olmak istemezdim,kısaltmaya kalksaydım,hangi şarkı(lara)ya kıyabilirdim ? Hepsi birbirinden güzel. Kendi başlarına ,o sahnede bir işlevleri,bir yararları var. Ancak,hepsi bir arada düşünüldüğünde,içlerinde oyunun ilerlemesine katkıda bulunmayan,süs sayılabilecek şarkılar bulunabilir.

Canlı orkestra da bir o kadar başarılı. Benim favorim finaldeki “Karakaplı Nizami” şarkısı ! Müzik ve sözler iki gündür hala kulaklarımda ve dilimde !

RÖPRİZ NE DEMEK !

Biliyorsunuz,oyun bir röpriz. Yani,daha önce oynanmış bir yorumun yeni bir kadro ile yenilenmesi ! Resimdeki , klasiklerin taklidine de röpriz deniyor. Kısaca,bir on yıl kadar önce İstanbul Devlet Tiyatrolarında konan rejinin bir röprizi şu anda oynanan oyun.

IŞIĞIN EN İYİ REJİSİ !

Sayın Işık’ın hemen her rejisini seyreden biri olarak diyebilirim ki Yaşar,onun reji işinde bir zirvedir ! İstanbul DT’den sonra asistan Ali Sürmeli ve Ali Düşenkalkar yurdun dört bir köşesine bu rejiyi taşıdılar ve taşımaya da devam ediyorlar.

Işık,rejisini oyun içinde oyun kurgusuyla kurmuş. Hapishanede mahkumlar kendi aralarında ortaoyunu gibi Yaşar oyununu çıkarıyorlar. Ergün Işıldar’ın oynadığı Yazar-Anlatıcı sahneleri alabildiğine duygu yüklü,hüzünlü. Yaşar sahneleri alabildiğine komik,her biri skeç biçeminde. Yaşar ve sevgilisi dışında bütün karakterler tip ! (Olmadı şimdi,hem karakter dedik hem de tip,okuyucu hangisine inanacak!)

YAŞAR DA ÇOK İYİ !

Demek istiyorum ki,Yaşar ve sevgilisi de bir tipi oynamalarına karşın tek boyutlu değiller,oyunculukta göstermecilik ile benzetmecilik biçemlerini iç içe kullanıyorlar. Yaşar’ı oynayan genç,adını bilmiyorum,yakında o da Ali Sürmeli gibi ünlenir ! Oldukça başarılı. Sesini,bedenini,duygularını iyi kontrol ediyor. Cart sesli bir ergenden,oyun boyunca yavay yavaş kabadayıya dönüşümü oldukça etkileyici. Acı çektiği yerlerde tipi dramatik almış.

ŞİVE !

Bir tek kusuru var : Şive. Oyunun başında Osman Gidişoğlu’nun Denizli şivesi ile oynadığı babası rolüne bakarsak oğlunun da aynı şive ile konuşması gerekmez mi ? Netekim,o da ergen yaşını köylerdekine benzer cırtlak bir sesle oynuyor. Sonra da birdenbire kürt şivesiyle oynamaya başlıyor oyunun sonuna kadar. Herhalde oyunda göremediğimiz anası kürttü diyoruz,geçiyoruz. Ancak oyunun sonunda oyunun Ali Düşenkalkar ve Ali Sürmeli’nin asitse ettiğini duyunca anlıyoruz ki Yaşar,ağabeyi-oyuncu koçu Ali Sürmeliyi taklitte biraz dozu kaçırmış.Ama bunu da zamanla düzelteceğine inanıyorum ben. Belki de düzeltmiştir bile. Belki de Gidişoğlu kürt şivesi yapar,bilemiyorum,bir çözüm bulunsun lütfen !

DİĞER OYUNCULAR !

Yaşar’ın sevgilisi-sonradan eşini oynayan Hasibe Eren de oldukça başarılı. Sahnede su gibi duru ve akıcı oynuyor rolünü. Bir an kendisini Zeliha Berksoy hocaya benzettim “tavır” olarak ! Şive yerli yerinde,yalın , sade bir oyunculuk.

Onlara Şehir Tiyatrosunun deneyimli sanatçıları omuz veriyor. Osman Gidişoğlu,Kahraman Ecehan,Şevket Afşar,Can Doğan ve Savaş Barutçu.İsimlerini bildiğim ve yarısıyla tanıştığım bunlar olduğu için isimlerini andım. Ayrıca isimlerini bilmediğimi ama oyunculukları ile göz dolduran iki de kıdemli bayan oyuncu var. Bunlardan başka bir bu kadar da pırıl pırıl yeni mezun yada okuyan gençler var.

Şefket Avşar özellikle yargıç ve arabanın önüne atlayan adam tiplemeleriyle hafızalarımıza kazınıyor.Can Doğan,kızın babası tipiyle göz dolduruyor.Savaş Barutçu siyasetçi tiplemesiyle öne çıkıyor.

DEKOR !

Dekor tasarım aşağı yukarı orijinal sahneleyişteki gibi olduğundan tasarım sözüne takılmalı mı acaba,yoksa pas mı geçilmeli ,bilemiyorum.Hapishane,hapishane kapısı,tel örgüler,masalar,dosyalar vb. aşağı yukarı aynı. Bu işlerde telif meselesi yoksa da etik meseleler de mi yok ? Bununla birlikte hapishanenin önündeki dev bir beyaz güvercin uğurluğu oldukça gözalıcı ve yoruma uygun çağrışımlar yapıyor.

TAŞLAMA !

Oyun,devleti ve devlet bürokrasisini alabildiğince taşlıyor,eleştiriyor,hicvediyor oyun boyunca. Bunu da oldukça eğlenceli bir şekilde ve eğlenceli bir dille yapıyor. Gülmek,tam da burada,toplumda biriken nefatif enerjiyi boşaltmak için iyi bir araç olarak karşımıza çıkıyor. Bu ,iyi hoş da,oyunun sonunda,sadece gülmüş,eğlenmiş,bu anlamda ruhsal yoldan boşalmış-rahatlamış bir halde çıkıyoruz dışarı. Oysa bunun dışında bir şeyler daha olmalı mı acaba diye düşünmeden edemiyor insan. Sadece arınma yerine,bu düzeni değiştirebilmek için yeni ve taze bir enerjiyle ve umutlarla dolmak daha iyi olmaz mıydı diye düşünmeden edemiyoruz. Aynı konuyu Brect yada Haldun Taner ele alsaydı Yaşar yine böyle karamsar bir sonla biter miydi acaba ?

YADIRGATMAK MI YOKSA YADIRGATMAMAK MI ?

Son çözümlemede ben “Kara Kaplı Nizami” tiplemesinin bunca sevimli ve janti çizilmesinin çok doğru olmadığına inanıyorum. Evet estetik açıdan böylesi çok hoş olabilir. Ancak ,son çözümlemede etik anlamda,seyircinin bilinçaltına fısıldanan söz şu olmuyor mu : “Ey seyirci işte bak Kara Kaplı Nizamiler-Mafyalar da işte hep böyle sistemin ,devletin,bürokrasinin ezdiği insanlar arasından çıkıyor ! Hatta bu sistem adamı bu hale getiriyor ister istemez. Sonuçta adamı bu kadar ezersen o da işte sonunda bir mafya olur,Nizami olur !”

Yadırgatıyoruz derken,amman ha, tam tersine mafyayı aklileştiriyor ve aklıyor olmayalım ?

TEBRİKLER :

Her şeye karşın ,özellikle bu dönemde,bu oyunun telifi ile vakıfta okuyan çocuklarımızı düşündükçe ,yeni ve genç nesillere bu oyunu ve yazarını tanıttığı için Kenan Işık’ı kutluyoruz. Bravo Kenan Işık.

Bu oyunu seçen Genel Sanat Yönetmeni M. Nurullah Tuncer’i de kutluyoruz !
Ayrıca galada hazır bulunan eski Şehir Tiyatrosu Müdürü,yeni Beykoz Belediye Başkanı ve tiyatro aşığı sayın Muharrem Ergül’ü de kutluyoruz. Böyle bir akşamda Şehir Tiyatrosu ailesini yalnız bırakmayan ve tiyatrosunu bir İstanbullu bilinci ile sahiplenen Belediye Başkanı sayın Kadir Toptaş’ı da tebrik ediyoruz.

Bu oyun İstanbul Devlet Tiyatrolarında on sene oynadı. Şimdi inanıyorum ki Şehir Tiyatrolarında da bu oyun ikinci bir Lüküs Hayat olacaktır. Belki onu da geçecektir ! Sanatçılar ellerinden geleni yapmışlar,şimdi sıra seyircilerde !

SAVAŞ AYKILIÇ

JaqLee
21-05-10, 20:50
BERNARDA'NIN EDEP CİNAYETİ

İ.B.Ş.T' bu sezonda da son derece güzel hazırlanmış iddialı bir oyunla karşimızda. "BERNARDA ALBA'NIN EVİ" Bu oyunu okurken bile ruhunuzu ağır bir trajedi burukluğu kaplıyor. Gizli gerçeği damarlarınıza kadar yaşiyorsunuz. Bu evin içinde boğuluyorsunuz çünkü, aşk yok, sevgi yok, neşe yok, her yer siyaha bürünmüş, yasa bürünmüş, sönmüş kalpler ve tükenmiş ümitlerle dolu. Tutkuların yoğunlaşip alevden bir fırtınaya dönüşeceği günü, an be an takip ediyorsunuz. Aşk'ın, sevginin insan üzerindeki yoğunluğuna tanık olurken, erkeğin kadın üzerindeki, kadının erkek üzerindeki, aşkın insan üzerindeki, insanın insan üzerindeki önemini gözlerinizle görüyorsunuz. Oyunun konusu; "Güçlü ve varlıklı bir kadın olan Bernarda kocasını yeni kaybetmiş evini dış dünyaya kapatmıştır ve sekiz yıllık yas ilan eder. Yaşlı annesi, hizmetçisi ve yardımcısı Poncia ve beş kızı ile birlikte yaşar. Aileyi despotça, kendi erdem ve istekleri doğrultusunda yönetir. Ev sanki ev değil, hapishanedir. Baskı altındaki kızlar büyük sorunlar yaşar öyle bir sorun ki hepsi tek bir erkeğe muhtaç olacak kadar, tek bir erkeğe aşık olacak kadar hayattan düşerler ve sonunda evin en küçük kızı Adela'a canına kıyar."

Ey kadınlar, güzeller, eşsizler, şu yeryüzündeki biricik kıymetliler. Nice canı ateşleyip, o ufacık yürek içinde eşsiz dalgalanmalar başlatan, tarifsiz ve eşsiz bir duygu fırtınasında; bazen merhamet, bazen kardeş, bazen ana, bazen cıma, bazen sevgi, sadece sevgi, bazen de şehvet yanlızca şehvet uyandıran kadınlar. Ey gözlerinize yittiğim neydi günahınız sizin? Elma çaldiginiz için mi verildi size bu ceza?

Ah Bernarda, vah Bernarda ne istedin kızlarından? Neden şu cennet kopyası güzelim dünyayı, cehennem çölüne çevirdin. Onlar aşk istediler, sevgi istediler, sevmek sevilmek istediler. Kızlarının düşlediği günah değil, yalan değil, ******luk değil, kanından fışkıran bir tutku, tertemiz bir aşktı. Hep uzak oldukları, hep acısını çektikleri, tıpkı su gibi, ekmek gibi, sevgiyle kuşatılmış, güler yüzlü bir erkek düşledi kızların. Onları sevmek, öpmek, koklamak, sımsıkı sarılıp başlarını güvenle yüreklerine yaslayacakları bir erkek beklediler hep. Kendi erdemlerin uğruna hem kendine hem de kızlarının canına okudun. Onların bir yürek taşidığı, kocaman kızlarının bir köle olmadığı, insan olduğu hiç mi hatırına gelemedi? Evinde çalistirdigin hizmetçi, erkeklerin yalnız kadınlar üzerindeki gücünün farkındayken sen Bernarda, ikinci kocayı gömen Bernarda bunu bilmiyor muydun yoksa ? Hayır hayır, o kadar gurulusun ki kendi ellerinle bağladın körelmiş gözlerini, vicdanını da dinlemedin, iyilik meleğini, aşk meleğini inatla susturdun aptalca kurallara boyun eğdirdin. Peki değdi mi o taptaze kızının ölümüne. Bir erkek ruhunun, bir erkek bedenin, bir erkek kanının, aşkın, sevginin en önemlisi yaşam sebebi sevginin, sevmenin kardeş bağlarını bile yok sayabileceğini anladın mı Bernarda? Bilmediğini biliyor, inanmadığına inanıyor gibi davrandığın için, kurallarını herşeye rağmen yaşatıp, kadını, erkeği, tutkuyu ve sevgiyi ya da kızını öldürdügün için mutlu musun Bernarda?

Bu evin içine herkes bir kerede olsa mutlaka girmeli. Acı da çekecek olsanız mutlaka girin. Belki elinizdeki kıymetin farkına varır, göremediğinizi görürsünüz. Özellikle de doğu bölgesini davet ediyorum bu eve çünkü "töre" cinayetlerine karşi çok iyi hazırlanmış bir tez "EDEP CİNAYETİ" gibi mesela. Engin ALKAN'ın yönetmenliğini üstlendigi çevirisini Hale TOLEDO'nun yaptığı "BERNARDA ALBA'NIN EVİ" gerek rejisi, gerek ışığı, tekniği ve oyuncularıyla son derece yüksek bir oyun. Ve bu oyunu kendinize çok uzak bulmayacağınıza inanıyorum. Özellikle de kızların ve hizmetçilerin"yünleri dövdüğü sahne" çok sıcak bir sahne, çok bizden bir sahne, yerinde ve güzel düşünülmüş bir sahne. Benim oyunu izlerken dikkatimi çeken, aklımda kalan ve düşündüren iki kısa bir diyalog var biri;

La PONCİA: Bu kadar çok mu seviyorsun bu adamı?

ADELA: Hem de çok. Gözerine baktıkça kanı ağır ağır içime işliyor.

Bir diğeri ise;

ANGUSTİAS: Mutlu olmam gerekiyor ama değilim.

BERNARDA: Aynı şey.

Bu replikleri buraya yazmamın tek bir nedeni var o da düşünmeniz. Lütfen şöyle bir bakında hayata derin ve tarafsızca, aklınız, ruhunuz ve kalbinizle aşk'ı bir de mutluluğu düşünün. Ertelemeyin hala nefes alıyor, düşünebiliyorsanız bunu yapın. Eğer yapmazsanız zoru tercih etmemiş olur, mandan uzaklaşırsınız.

Emeği geçen herkese teşekkürler.

Ömer Kavrut

JaqLee
21-05-10, 20:50
Aktörün yürek burkan öyküsü: ‘Savaş İkinci Perdede Çıkacak’

Bir oyuncu o… Adı Vladimir Bendl... Usta bir oyuncu… Hastanede… Ölecek…
Çek Yazar Oldrich Danek (1927-2000), oyuncu Bendl’ın anılarından damıttıklarıyla tiyatro sanatının gücüne, büyüsüne üç saate yakın bir süre içinde göndermeler yapıyor. Oyunun adı: “Savaş İkinci Perdede Çıkacak- Valka Vypukne Po Prestavce.” Hastanede son anlarını yaşayan aktör Bendl’ın meslek yaşamında yaşadıkları bir sinema şeridi gibi tiyatro sahnesinde akıyor. Dünyanın gördüğü en acılı ve en hüzünlü yıllarda aşk… İkinci Dünya Savaşı… Etik değerler… Onur… Sanatçının duruşu… Toplumsal ve siyasal gelişmeler karşısında sanatçının sorumluluğu… Tutumu… Kaçınılmaz bir yol ayrımına gelindiğinde aydın kişinin yüz yüze kalacağı sorular... Ve tiyatro…

Sanatçı paramparçalığı
Danek, 1920’li yıllardan başlatıyor öyküyü, ta yetmişli yıllara kadar getiriyor. Yükselen, ünlenen, yücelen, bu arada çevresini sanatı adına paramparça eden bir oyuncunun öyküsü bu. Oyuncunun acısıyla, izleyicisinin de içini acıtan bir öykü. Gerektiği için yüreğinde yangınlar çıkaran kadını (Anna-Şenay Gürler), kendisine “özel” bir tiyatro kurma sözü veren dikiş makineleri fabrikatörünün karısı Yahudi kadın Landecka (İpek Bilgin) ile aldatıyor. Sonra Nazi işgalinde saklanmak için evine gelen Landecka’yı kapısından kovuyor. Nazilerin bölge baş komiserine, savaş öncesi Komünist Parti üyesi olan arkadaşlarının adlarını hiç zorlanmadan bir bir sayıyor. İkircikler içinde bunalıyor… Çelişkilerle boğuşmakta… Tutkular… Aşklar… İhanetler… Pişmanlıklar…

‘Flashback’lerle anlatılan yaşam öyküsü
Ülkemizin çok önemli tiyatro insanlarından Yücel Erten; sevdiği, beğendiği, Türkçeye kazandırılmasında yarar gördüğü Çek yazar ve yönetmen Oldrich Danek’in “Savaş İkinci Perdede Çıkacak” başlıklı oyununu, Atatürk Kültür Merkezi-Oda Tiyatrosu’nun fuayesindeki panoya asılmış yazısından öğrendiğime göre, Almancadan dilimize 1989 yılında kazandırmış ve oyun, kitap halinde “Öteki Yayınevi” tarafından 1998 yılında yayınlanmış. Her ne kadar “… vay anasını sayın seyirciler” deyimini kullanmasındaki gerekliliği anlamasam da, Yücel Erten’in çevirisine laf edemem. Oyunu izledikten sonra, sahnelemesi için üstünden on sekiz yıl geçmesine doğrusu hayıflandım. Ama kapıdan çıkarken, her zaman olduğunca; “N’aparsın kardeş, burası Türkiye işte” diye mırıldanmaktan da kendimi alamadım.

Bakalım yaratıcı kadro işini nasıl eylemiş
Koreograf Cihan Yöntem, “açık biçim” olarak ifade edilen Yücel Erten’in öykülemesine, devinim içinde ritmi sezen/sezdiren bir koreografi düzeniyle katkıda bulunmuş. Dans için hiç de uygun koşulu bulunmayan bir sahnede, dans ve devinim düzeniyle hiç kuşkum yok, bir “gökkuşağı” oluşturmuş. Oyuncuların bedenlerini basit birer gösterge vericisi, izleyene yönelik işaretler göndermek için kullanılan birer semafor olarak görmemiş. Böyle görmediği için izleyicinin oyuncuların bedenlerini; enerji kabı, arzu yönlendiricisi, itkileri yükseltme dinamiği, ritim kumbarası olarak algılamalarını sağlamış. Çiğdem Erken, abartıdan uzak, iki viyolonsel (Tansu Eğinlioğlu ile Derya Davulcu) ve bir piyanodan (Ayça Daştan) oluşan, yalın, içten, ama oyunla ve oyuncuyla “yakın temasta” bir orkestra kurmuş. Müzikal motiflerle yayılan bir atmosfer yaratmış. Laytmotife dönüşen, izleyicinin durum saptaması yapmasına, soluklanmasına olanak veren besteler/düzenlemeler yapmış. Kimi yerlerde, eylemi tersinlemeli yorumlayan Brechtisyen şarkı anlayışını kullanmış, kimi yerlerde akorlara dayalı armoni yerine zaman beraberliğinden yararlanarak ezgileri üst üste getirmiş bir kontrpuan etkisi sağlamış. Birkaç notayla eylemin yerini belirtirken atmosferi akustik bir dekora dönüştürmüş. Çoğu üç sesli vokallerle sesin anlambilimsel derinliğini deşmiş. Oyuncuların arasından Nazlı Uğurtaş’ın sesindeki cisimlilik, kösnüllük, müzikalite fevkalade güçlü, ama Çiğdem Erken onun metnin anlamını bastırmasını usta manevralarla önlemiş. Diğer taraftan, Yakup Çartık gene büyücülük yapmış, oyundaki duyguyu, düşünceyi, imajı, zamanı, mekânı, atmosferi, perspektifi bir arada bir ışık düzeni tasarlamış. Sahne ışıklandırmasına bir kez daha sanatsal bir değer katmış.
Gülhan Kırçova, 1920’lerden 1970’lere uzanan geniş yelpazede hem Yücel Erten’in sahneleyiş mantığına, hem oyunun hızına, dinamiğine hizmet veren, hem de tarih düşme görevini üstlenen giysiler tasarlamış. Doğrusu, kostümlerin tümü kutlanası. Bu arada, Bendl’ı hastanede ziyareti tablosunda Struna’nın paltosunu neden (kravatlı) gömleği üzerine ceketsiz giydiğini belki de sadece bana anlatamamış.

Sahne tasarımı da Yücel Erten Usta’nın
Yücel Erten Usta, çevirdiği, on sekiz yıl sonra da olsa sahneleme olanağı yaratabildiği oyunu, Atatürk Kültür Merkezi Oda Tiyatrosu’nun sahnesinde işlemiş. Çoook “mütevazı” bir sahne burası. Arkasında yalnızca bir koridor ile iki soyunma odası, ortada da büyükçe bir evin salonu kadar sahne… Yücel Erten’in de pek güzel ifade ettiği gibi: “… geniş hacimlere düşkün AKM’nin bir merdiven altı boşluğuna sığıştırılmış bir tiyatro” burası. İşte bu “sığıştırılmış” tiyatronun olanakları sınırlı sahnesinde “…kulisler, panolar, dekorlar, yapılar, kapılar tıkıştırmaya çalışmak yerine” Yücel Erten, sahne tasarımını da kendisi yaparak “sahneyi çıplak kullanmayı” yeğlemiş. “Sahneye açılan mimari kapılar, mimari olarak mevcut olan balkon, ona yaslanan bir döner merdiven, birkaç parça mobilya, zorunlu üç-beş aksesuar, birkaç vitrin mankeni…” İşte dekor bu… Bana sorarsanız, bu dekor anlayışıyla oyuncunun kolektiflik anlayışını ateşlemiş, toplu oynamayı daha bir belirginleştirmiş. Yücel Erten, rejisör olarak da “açık biçim”i alabildiğine özgür kullanmış, öyküyü kendi dinamiği ve estetiği içinde yoğurmuş; oyunculuk, müzik, dekor, kostüm, ışık anlayışlarıyla estetik bir bütünlük oluşturmuş. Arka planda uyguladığı “slow motion” devinimlerle duraklamaları yok etmiş, anlatımını güçlendirmiş, sahne diline lezzet katmış.

Oyunculuk
Sıra oyuncuları değerlendirmeme geldiğinde, Zeynep Alkaya’nın, Nazlı Uğurtaş’ın, Hale Şenözgen’in, Gürsan Piri Onurlu’nun, Efe Ünal’ın, Destan Batmaz’ın yönetmen ne verdiyse aldıklarını ve başarıyla uyguladıklarını söyleyeceğim. Hakan Meriçliler’in, Bendl’ın işaret ve dayanak noktaları üzerinde eklemlediği ve bedenini de katarak elde ettiği yönlendirici devinduyumsal ve duygulanımsal şemayı kutlayacağım. Bu şemanın oluşmasında yönetmenin payını hesaplamamam elbette olası değil, ama kutlamadan da edemem doğrusu. Şenay Gürler; Hemşire, Anna, Genç Kadın Oyuncu, Rejisör karakterlerini sadece ışıl ışıl pırıldayan gözleriyle, güzel gülümsemesiyle, billur sesiyle değil, gövdesini de kontrol altında tutarak mükemmelleştiriyor. Struna’da Levent Güner’in sesindeki gerilim tınılarına, telaffuzuna, tonlamasına zarar vermekte. Deniz Evrenol, Esra Ruşan, Selen Domaç üçlüsüne vokal klişelerin tuhaf bir biçimde inatçı olduklarını anımsatacağım. O inatçı klişelerle savaşmalılar ki Ema’nın, Ela’nın, Eva’nın sesleri, konuşmaları, gülmeleri içsel duygulara bağımlı kalabilsin. Dört karaktere can veren İpek Bilgin, gövdesi ile ruhu ve iç aksiyonu ile dışa dönük hareketleri arasındaki uyumla dikkat çekiyor. Özellikle Landecka’da kutlanası bir oyun vermekte. Alpay İzbırak’ın Landecky karakterinde oyunla özdeşleşmesi eksik. Burak Şentürk, canlandırdığı dokuz karakterden her biriyle içsel bağ kurmayı başarmış. Bu bağı doğrudan, sezgisel ve doğal bir biçimde oluşturmasıysa gerçekten övgüye değer.

Kurumu eleştirmeliyim
Şimdi size bir şey diyeyim, esasında bu oyunda ciddi anlamda eleştirilecek olan sadece kurum. Sezonun açılışından bu yana bir oyunun afişi daha hâlâ hazır edilmemişse, izleyici oyunla ilgili bilgileri edinebileceği dergicikten yoksun, bırakın dergiciği, eline “cast”ı içeren bir fotokopi dahi verilmeden kör kuyuya sokulur gibi salona giriyorsa, ben İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürü Osman Weber’i eleştiririm.
Eleştirmek ne kelime, elimden gelse sırf bu nedenle koltuğuna çiviler yerleştiririm.

Üstün Akmen

JaqLee
22-05-10, 11:29
Kapıların Dışında - Altıdan Sonra Tiyatro
( İsmail Can Törtop )



Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim…

Oyun sonundaki sohbetimizde bir izleyici şöyle diyordu : “Bir oyunun kadrosunda Yiğit Sertdemir ismi varsa türü, konusu ne olursa olsun o oyun izlenmelidir”. Çılgın Dünya, Üç Kızkardeş ve 2 kere de Kapıların Dışında oyununu izledikten ve bambaşka karakterlerde Yiğit Bey'i hep başarılı performanslarla gördükten sonra ben de gönül rahatlığıyla bu sözün altına imzamı atarım. Ancak, sanılmasın ki Kapıların Dışında sadece Yiğit Sertdemir’in başarılı performasının izlendiği bir oyundur. Her biri mimar ya da mühendis olan ve saat 6’da işten çıkıp provalara, oyunlara yetişen Altıdan Sonra Tiyatro ekibinin tüm üyeleri de harika bir performans sergiliyorlar.



Söze Yazar ile Başlamak Lazım



Oyunun yazarı Wolfgang Borchert tıpkı oyunun ana karakteri BECKMANN gibi uzun süre savaştıktan sonra Beckmann’ın topal bacağı gibi bir hatıra ile dönmüştür savaştan; hasta akciğerlerle… Bir hafta içinde yazmış olduğu bu güzel oyunun sahnelenmesinden bir gün önce de 26 yaşında ölmüş. Savaştan dönen bir askerin umutsuzluğunu anlatan harika bir metin…



Oyun, savaştan yeni dönmüş ve karısının başka bir adamla birlikte olduğunu görmüş bir askerin, Beckmann’ın (Yiğit Sertdemir) kendini Elbe Nehri’ne atması ile başlıyor. TANRI artık yorulmuş yaşlı bir adamdır, evlatlarının isteklerine cevap verememektedir. ÖLÜM ise son dönemde “işler iyi gittiğinden” hem kilo almış, yağlamıştır hem de keyiflidir. Nehre atlayan Beckmann ise şanslıdır (!), Elbe onun ölmesine izin vermez ve onu suların üzerine geri gönderir. Sadece uyumak isteyen Beckmann bu isteğine de kavuşamamışken ÖTEKİ ile tanışır; hepimizin de içinde olan, biz umutsuzken bir çıkış yolu olduğunu söyleyen, olumlu yanları gören, hep “evet” diyen Öteki ile… “Çevremiz katillerle dolu, hatta bizler de belki birer katiliz” diyen oyunda Beckmann’ın katilleri 3 karakter ile anlatılıyor: Savaş esnasında 20 askerin ve dolayısıyla çatışmada ölen 11 askerin sorumluluğunu Beckmann’a veren Binbaşı (Onur Kahraman), aç ve muhtaç olduğu halde ona şans tanımayan Kabare Müdürü (Yaman Ömer Erzurumlu), duygusuz ve duyarsız kadın Bayan Kramer (Seda Özen Yürük).



Zengin Anlatım



Oyun söylemek istediğini dolu dolu veriyor; zengin oyunculukla, kuklalarla, simgelerle…

Örneğin oyunun başında sudan çıkan Beckmann’ı fark edip evine davet eden KIZ’ın (Ebru Gözdaşoğlu) aslında yıllardır askerden dönmeyen bir kocası olduğu kızın ayağındaki zincir ile anlatılmaya çalışılıyor. Ayrıca, Elbe Nehrindeki Cadı ve Beckmann arasındaki rüya sahnesi-konuşmalar da kuklalar arasında geçiyor. Kuklalar aynı zamanda Elbe nehrindeki ölmüş insanların ruhlarını anlatmak için de kullanılıyor, Tanrı bu ruhları şefkatle topluyor. Elbe Nehri’ndeki Cadı’ya sesiyle can veren Tomris İncer.



Beni en çok etkileyen sahne Binbaşı sahnesiydi. Binbaşı askerdeyken Beckmann’a 20 askerin sorumluluğunu vermiş ve keşfe göndermiş. Keşif esnasında açılan ateş sonucu 11 asker ölmüştür. Bu 11 ölmüş askerin sorumluluğu kendisine ağır gelen Beckmann sorumluluğu Binbaşı’na iade etmeye gider.



“Sizde kaç kişinin sorululuğu var binbaşım? 500, 1000, 2000?

Benim 11 kişinin sorumluluğunu alsanız size bir şey olmaz…”


Beckmann her gece gördüğü kabusu anlatırken Binbaşı onu bir yandan heyecan ile dinliyor bir yandan da resim yapıyordu. Benim yorumum Beckmann’ın ve daha pek çok insanın gördüğü kötü rüyaların ressamlarını bize göstermeye çalıştıkları şeklindeydi. Oyuncular ise daha farklı bir şey söylüyorlar; birisi ülkemize birisi de dünyaya kötü günler yaşatan iki askerin ortak özelliği resim yapmalarıymış. (Birisini ben söyleyeyim : Hitler)



Binbaşı’na sorumluluğu veremeyen Beckmann iş aramaya başlar. Anlatacak güzel bir hikayesi olduğundan Kabare’nin kapısını çalar. 2. perdenin dikkat çekici bir şekilde başlamasını sağlayan güzel bir şarkı, güzel bir sahne... Kabare Müdürü genç ve amatör olduğu için Beckmann’a iş vermez. Beckmann da son şansını dener, anne babasının evine gider, yani kendi evine. Anne ve babası evde tüp gazını açarak intihar etmiş ve bu ev Bayan Kramer’in olmuştur. Bayan Kramer için Beckmann’ın umutsuzluğunun, ailesini kaybetmekten dolayı duyduğu üzüntünün bir anlamı yoktur. Şu cümle Bayan Kramer karakterini çok iyi anlatıyor: “Yazık etmişler tüp gaza. O kadar tüp gazla en az bir ay yemek yapılırdı!”



Ben oyundan çok keyif aldım. Hem karakterlerin hem de sahnelerin üzerinde gerek masa başında gerekse provalarda bolca çalışıldığı besbelli. Oyunu 2. kez izlememe rağmen bir fırsatını bulup 3. kez izlemek isterim.

İkinci Dünya Savaşı sonrasını anlatan oyun bugün için de kuvvetli mesajlar taşıyor.



İzlediğim 2 oyunda beni üzen tek durum seyircinin az olan ilgisiydi. Altıdan Sonra Tiyatro ekibi ne kadar tiyatro aşkıyla yanan bir grup ki seyirci sayısına önem vermeden her hafta tiyatro yapmaya devam ediyorlar. Harika oyun performansları bir yana bu özellikleri bile onlara ayakta alkışlanmaya hak ettiriyor.

Bu oyun ise bir prestij oyunu olarak yıllarca sahnelenmeyi ve kapalı gişe oynamayı hak ediyor…






İsmail Can Törtop

JaqLee
22-05-10, 11:29
Titanik Orkestrası - İstanbul Şehir Tiyatroları
( Ezgi Toz )


Yer: Haldun Taner Sahnesi

Acaba beklenen tren gelir mi?... Bizi alır mı?... Peki nereye?... Hiçbir yere.. Herkesin indiği yerde inmek istiyoruz… ve Titanik orkestrası başlıyor çalmaya. Değişik ve etkileyici bir oyun izleyeceğimizi loş ışıkla sisler altında aydınlanmaya başlayan dekoru görmemizle hissediyoruz.

Yazıya önce dekorla başlamak pek doğal değildir elbette ama Barış Dinçel’in eserine hayran kalmamak elde değildi. Görkemli bir sahne yaratılabilmiş, oyun daha sahneye konulmadan bizi sahneye çekmeye başarabilmiştir. Efektler ve müzikler de bu görselliğe iyi işitsel bir katkı sağlamış.



Luka (Ahmet Uz) eski bir gar şefini, Doko ( Can Başak) Milli parkta çalışan eski bir ayı bakıcısını, Meto ( Burak Davutoğlu) eski konservatuarlı bir müzisyen, Lyubka (Bensu Orhunöz) ise günahkar, geçmişinden kaçan bir kadını oynuyor. Hepsinin ortak özelliği eskiden bir sıfata sahip ama şimdi bir hiç olmaları. Bu dört insan köhne, terkedilmiş bir tren garında bir gün bir trenin durup kendilerini almasını beklemektedir. Günlerini içki içerek ve tren geldiğinde nasıl davranacaklarının provasını yaparak geçirmektedirler. Trenden atılan içkilerle geçmişlerinden ve kendilerinden kaçmaya çalışırlar. Bütün zamanlarını ve umutlarını onları alacak trene bağlarlar. Bu insanların hayatı bir gün ortaya çıkıveren illüzyonistin hayatlarına girmesiyle değişir. Gar sakinleri artık umutlarını bu kahramana bağlamışlardır. Onların gözlerini kandıran sihirbazın bu şovu benliklerini de esir alır. Acaba illüzyonist Harry (Naşit Özcan) onların beklediği kurtarıcı mıydı yoksa onların hayallerinin yarattığı biri miydi? Düşlerimizde gerçekleri mi yaşarız yoksa gerçeklerimiz birer düş mü?... Gar sakinleri artık umutlarını illüzyoniste bağlamışlardır. Onların gözlerini kandıran sihirbazın bu şovu benliklerini de esir alır



Oyun, içinde yaşadığımız hayatı felsefi ve simgesel bir dille anlatmaya çalışmış, içinde yaşadığımız dünyanın ne denli zor ne denli boş olduğu vurgulanmış. Günümüzde gittikçe çaresizleşen bireysellikten uzaklaşan, kimliklerini terk etmiş insanların varolma ve olamama durumu çok derin ve güzel bir dille ifade edilmiş. Dünya aslında bilinmeyen bir saatte bilinmeyen bir yere yolculuk yapmayı bekleyen insanları ağırlayan kocaman ama küçücük bir gardan ibaret. Biri bizi yönlendirip biletimizi alıp, şuraya şu saatte yolculuğun var ve ineceğin yer şurası mı demeli? Yalnız yola çıksak kaybolur muyuz? Yoksa yola çıkmasak bile bizi yoldan çıkaracakların hipnozuna aldansak mutlu olmamıza yeter mi?



İşte aslında binilemeyen ve inilemeyen bu düşler trenininde nereye gideceğini bilmeyen insanların mucizelerinin gücü bile onları kurtarmaya yetmedi ama Titanik orkestrası gemi batana kadar çalmaya devam etti.

Ezgi Toz

JaqLee
22-05-10, 11:30
Dalga - Donkişot Tiyatro
( Ahmet Kara )



DALGA hareketi. Almanya'da 1933-1939 yıllarında yaşanan nazi hareketini çağrıştırıyor ama özünde bir kişinin, isterse kitleleri nasıl disipline edip peşinden sürükleyebileceğini anlatıyor.

Donkişot Tiyatronun Kenter Tiyatrosunda sergilediği, Alman yazar Reinhold Tritt'in yazıp A. Naki Öner'in dilimize çevirdiği DALGA oyununu Devlet Tiyatrolarının usta yönetmeni Şakir Gürzumar sahneye koymuş. Tarih öğretmeni Ben Ross'u başrolde Levent Ülgen canlandırıyor. Karısı rolünde okulun müzik öğretmenini Ayçe Abana, okul müdürünü dönüşümlü olarak Metin Coşkun ve Faruk Akgören canlandırıyor. Öğrencileri ise çakı gibi on tane genç ve yetenekli oyuncular canlandırıyor.

Okulun Tarih Öğretmeni, ikinci dünya savaşı ve bu savaşta Hitler'in yaptığı soykırımı anlattığı dersinde, neden Alman halkının çoğunluğunun soykırıma karşı çıkmadığı sorusuna yanıt veremeyince, bunu deneysel bir yolla öğrencilerine yaşatarak anlatmak ister. İşe Disiplinle başlar. Birlik ve beraberliği sağladıktan sonra sıra eyleme gelmiştir. Sürekli rekabete ihtiyaç duyulmayan bu kişilik değişimi öğrencilerin hoşuna gitmiştir. Dalga hareketi, özel üniforması, özel sloganı, özel selamı olan disiplinli bir kitle hareketine dönüşmüştür. Hareket artık okulun dışına da taşmıştır ve dışarıdan kitleler halinde katılımlar olmaktadır. Olayın boyutu Tarih öğretmenini de aşmış, kontrolden çıkmıştır. Okul yönetimi öğretmene, olaylara engel olmazsa işine son verileceğini söylemektedir.

Bu şartlarda çözümü gene Tarih Öğretmeni Ben Ross bulacaktır.

Tarihteki olaylardan ders alınması gerektiği, insanların gözünün içine sokula sokula çok çarpıcı bir biçimde anlatılan oyun bu sezonun güzel oyun bombardımanının en iyi örneklerinden birini oluşturuyor. Tiyatro sever herkesin bu oyunu izlemesi gerektiği düşüncesindeyim. Hatta Tiyatro sevmeyenlerin bile bu oyundan kazanacakları çok şeyler olduğu inancındayım.

Dekorda Ali Cem Köroğlu'na, Kostümde Nalan Türkoğlu'na, Işıkta Kemal Yiğitcan'a ve Müzikte Targan Türe'ye söyleyecek hiçbirşey bulamıyorum. Hepsinin eline, yüreğine sağlık diyorum.

Ahmet Kara

JaqLee
22-05-10, 11:30
Ödül - Liman Tiyatro
( Üstün Akmen )


Özyağcılar ve Yıldız ile tanışmakta sakın geç kalmayın: ‘Ödül’
Kim diyor tiyatronun işlevi bitti, tiyatrolar batıyor diye, kimler diyor bilemiyorum ama şaşarım böyle düşünenlerin akıllarına. Tiyatronun battığı, batacağı falan yok. Bir gereksinimi karşıladığı sürece tiyatro hep olacak, bu böyle biline. Üstelik tiyatro gibi, izleyicisi sadık mı sadık başka sanat dalı yok ki! Peki sorun ne? Sorun, çok sayıda insana ulaşılamıyor olmasında… Sorun, ekonomik nedenlerde… Sorun, büyük kentlerdeki bezdirici trafik karmaşasında… Sorun, tiyatro sahnelerinin kapasitelerinin yeterli olmayışında… İyi salon yok, tamam da ekonomiye yönelik planlamamız da yok. Vazgeçtim ekonomik planlamadan, kültürel planımız yok. Günlük yaşayan bir toplumuz biz. Bu eksikliğimiz, teknik eksikleri doğuruyor. “İyi” olarak nitelendirdiğimiz salonların çoğunda ışıklandırma ve seslendirme altyapısı yeterli değil, kimse aldırmıyor. Devlet, sanatın lambasına ha “püf” dedi, ha “püf” diyecek.

Kazın ayağı meselesi
Ama yoook… Kazın ayağı öyle değil. Kaçmak yok. Gençlerimiz kaçmıyor. Kollarını sıvıyor, tiyatroya soyunuyor. İşte DOT, işte Tiyatro Z, işte Oyuncular Kahvesi, diğerleri ve işte Liman Tiyatro.
Ece Okay Işıldar, Ergün Işıldar, Bilge Çetintürk, Defne Sesin Okay, Gökçe Okay Delagrange, Hande Okay el ele tutuşmuşlar Liman Tiyatro’yu kurmuşlar. İlk oyun olarak da, oyunları bugüne değin on beş dile çevrilerek dünyanın pek çok yerinde oynanan Kanadalı oyun ve roman yazarı Carole Frechétte’in “Ödül-Jean et Beatrice” oyununu sahneye taşımışlar. Biri 22, diğeri 25 yaşındaki iki oyuncuyu da oynatmışlar.

Oyunun konusu
Beline kadar uzun saçlarıyla prenseslere benzeyen Beatrice, bir gökdelenin otuz üçüncü katında “şövalyesini” beklemektedir. Beatrice, kentin her yerine, kendisini etkileyecek, duygulandıracak ve cezbedecek kişiye tatminkâr ödül vaat eden ilanlar asmıştır. Ödül avcısı Jean ise ödülün üç aşamalı koşulunu yerine getirmeye hazırdır. Bu özetin özetinden de pekâlâ anlaşılabileceği gibi “Ödül” keyifli, simgesel motiflere bezenmiş bir oyun. Carole Frechétte, kadın-erkek ilişkilerini mizahi bir dille ele almış, mıncıklamış, eleştiriler getirmiş. Bir anlamda materyalist bir insanla, idealist bir insan karşılaştırması gibi. Ama bu kadarla kalmıyor. Carole Frechétte, karakterleri birbirlerine değmeden teğet geçirmeyi deniyor. Bir kadın ve erkeği, açılamayan penceresi, kilitli kapısı olan bir odada buluşturup ne yapacaklarını dikizliyor. Sonuçta kadın ve erkeğin duygularını, tutku ve çatışmalarını fırtınalı bir biçimde buluşturuyor, hiç bitmeyen ve her zaman ilgi çekecek olan çatışmaları ironik bir tarzla ele alarak izleyiciye karbonat niyetine veriyor. Masalsı aşk özlemi… Varlığımızı gerçek yapanın ne olduğu sorusu… Modern toplumun, tüketim girdabına kapılan insanının içine düştüğü boşluk duygusu… Yapaylıklar… Arayışlar… Ego tatmini için duyguyu parayla bastırma çabası…

Yönetmenin yapmak istediği
Ece Okay Işıldar, özü etkilerin büyütülmesinde bulmuş. Onları daha da büyütmek, altlarını çizmek, olabildiğince vurgulamak istemiş. Tiyatroyu, ne tiyatro ne de edebiyat olan ara bölgenin ötesine itmiş, aradığı uygun çerçeveye oturtmuş. Elindeki ipleri gizlemek istememiş, aksine onları daha da görünür kılmak için gülünç olanın temeline inmek için; karikatürleştirme alanlarına inmek, abuk güldürü öğelerinin sönük ironisini aşmak için yollar denemiş. Her şeyi ani ataklara, trajiğin kaynaklarının yattığı noktaya dek itmiş.

Işıldar’ın bana benimsettiği gerçek
Oyunu izlerken, bir yandan da neyi sevdiğimi düşündüm. Ece Okay Işıldar’ın ereğine varmak için, tiyatronun doğru etki yaratacak yöntemlerle çalışması gerektiğini; gerçeğin kendisinin, izleyicinin bilincinin, onun alışılmış düşünce aygıtı olan dilin yerinden oynatılması, tersyüz edilmesinin gerektiğini; böylece izleyicinin birdenbire yeni bir gerçeklik algısıyla yüz yüze geleceğini savunduğunu saptadım ve ne yalan söyleyeyim, hemen başlarında oyunu benimsedim. Kökten ve temel bir yabancılaştırma beni etkiledi. Ece Okay Işıldar, doğru ve yanlışı benimsenemez bir karışım olarak izleyiciye sunmuştu. Esasında yabancılaştırma, ona göre gerçeğin benzetmesinden kaçıştı.

Nasıl bir sahneleme ve nasıl bir yaratıcı kadro?
Sahneye koyucu, hiç kuşkum yok ki her bir sözcüğün, her bir eylemin anlamını uzun uzun düşünmüş. Doluya koymuş, boşa koymuş, tartmış. İpuçlarından yola çıkarak oyunun anlamına varmış, karakterleri çözümlemiş. Esere, yazarın görüş noktasına en yakın köşesinden bakmaya çalışmış. Ancak, keşke finali bir kez daha gözden geçirseymiş diyeceğim, muhtemelen alınacaklar. Beatrice, yeni gelen adaya odanın/salonun ortasından değil, keşke kapıya seğirtirken “Kim o?” diye seslenseymiş.
Diğer taraftan, Bilge Çetintürk’ün irili ufaklı elmalardan ve pet su şişelerinden oluşturduğu dekor, turne kolaylığı açısından belki “matluba uygun”, ama tiyatronun arketipleri, oyunun özü, yazarın dili açısından pek uydurma. Yazarın ve ona bağlı olarak yönetmenin yeni bir dramatik gelenek yaratma çabasının merkezine yerleştirdiği kopuk düşünce gücünün ötesindeki gerçeği içinde toplayan bir yardımcı dili yok Bilge Çetintürk’ün.

Kostümler de Çetintürk’ün
Kostümleri de pek beğenmediğimi söylemeden geçemeyeceğim. Zeynep Özyağcılar’ın hareket özgürlüğü düşünüldüyse bile, Beatrice’in ayağında neden “pabet ayakkabı” değil de beyaz lastik ayakkabı var diye de sormadan edemeyeceğim. Sahneye konuluşta ışık tasarımının olmamasınıysa, her ne kadar “ekonomik” boğazlanmaya ve sabit salonsuzluktan doğan teknik olanaklara bağlı olduğunu tahmin edebiliyorsam da eleştireceğim. Böylelikle, iyi bir ışık tasarımının oyundaki duyguyu, düşünceyi, zaman ve mekân kavramlarını, atmosferi, derinliği sağlayacağına olan inancımı yineleyeceğim.

Genç oyuncuların başarısı
Oyuncular derken, öncelikle Tankut Yıldız’ın yumuşacık Jean yorumuna değinmeliyim. Tankut Yıldız; var olan olguları, olguların sıralanışını ve olguların birbirleriyle olan dışsal fiziksel ilişkilerini iyi öğrenmiş. Helal olsun! Oyunun olgularını bir yaşam tarzı ve türünden, toplumsal bir durumdan türetmiş, bu nedenle oradan daha derin bir varoluş düzeyine kolayca inebiliyor.
Geçtiğimiz sezon izlediğimiz “Leyla ile Mecnun”da kalabalık kadro arasından cımbızla çekerek mercek altına aldığım Zeynep Özyağcılar ise Beatrice’in kuru malzemesini elbette yönetmenin de yardımıyla yoğurup şaşılacak bir başarı grafiğiyle yaratıcı amaç haline getirmiş. Beatrice’e ruhsal yaşam ve içerik kazandırmış. Teatral olguları ve koşulları ölü öğelerden, yaşayan, yaşam veren öğelere dönüştürmüş. Olgu ve olayların kuru kaydına yaşama şevki aşılamış. Yazar ve yönetmen tarafından önerilen koşulları, canlı bir biçim ve biçem içinde yeniden yaratmış.

Liman Tiyatro, ilk oyunları “Ödül”le, bana sorarsanız sınıf atlamış.
(Caddebostan Kültür Merkezi’nde-11 Ocak 2008 Saat 20.30’da / Telefon: 0216 386 29 49-467 36 00-3 Hat)

(Usta oyuncu, yönetmen, oyun yazarı, karikatürist, grafiker Savaş Dinçel’i geçtiğimiz cuma günü “tahta”nın üstünden sonsuzluğa uğurlamış olmanın onulmaz acısı hâlâ içimizde. Pazar akşamıysa, yaş haddinden emekli ünlü tiyatrocu, seslendirmeci Ayşegül Devrim’in jübilesini “Sanatçı emekli olmaz” çığırışları arasında yaptık. Ayşegül Devrim, sahnelere veda etmediğini “tahta”nın üstünden bas bas bağırarak ilan etti, içimize buzlu sular serpti. Ayşegül Devrim; sen çok yaşa, sahnelerimizden eksik olma e mi?!..)

Üstün AKMEN

JaqLee
22-05-10, 11:30
Tiyatrotem'den Modern Tartuffe
( Ahmet Kara )


17. yüzyılda yaşamış olan Fransız yazar Jean Baptiste Poquelin, namı-diğer Molier, 51 yıllık yaşamında arkasında otuza yakın eser bırakmıştır. Daha önce Ahmet Vefik Paşa ve Orhan Veli tarafından tercüme edilmiş olan Tartuffe bu kez Şehsuvar Aktaş, Ayşe Selen ve Çetin Sarıkartal tarafından yeniden manzum olarak dilimize çevrilmiş ve düzenlenmiştir.

Çetin Sarıkartal tarafından sahneye konulan oyunda Ayşe Selen, Şehsuvar Aktaş, Nergiz Öztürk, Serpil Göral ve Eren Balkan rol almışlar. Ayrıca oyundaki tek kuklayı Şehsuvar Aktaş tasarlamış ve uygulamış. Her ne kadar sahnede gerçek anlamda tek kukla varsa da, biri erkek beş genç oyuncunun hepside ayrıca birer kuklayı canlandırıyorlar sahnede.

Kukla oyuncular kimi Tartüf Bey oluyor, kimi evin babaannesi bazen anne, teyze, dayı, erkek kardeş, evin kızı, kızın nişanlısı oluyor. Ama hepsi kukla. Bizimle aynı ortamda yaşamıyorlar ama aynı ortamdaymış gibi gözüküyorlar. Bizler insanız, onlar cin. Ustaları da bazen bizim tarafta, bazen onların tarafında, arada gidip geliyor. Ve bu kuklalar baştan sona Tartuffe'ü oynuyorlar. Çok ta güzel oynuyorlar. Tartuffe'e ve Türk Tiyatrosuna yeni bir soluk getiriyorlar. Tam anlamıyla yenilikçi bir tiyatro oyunu sergiliyorlar.

İki perdelik oyunu başından sonuna kadar hiç sıkılmadan, kahkahalara boğularak izliyorsunuz. 15 dakika oyun arasında bile oyuncular oynamaya devam ediyorlar.

Tiyatro severler bu oyunu mutlaka izlemeli ve dünya klasiklerinin farklı bir yorumla nasıl zevkle izlenebildiğini görmeli diye düşünüyorum.

JaqLee
22-05-10, 11:30
Kim O? – Tiyatrokare
( İsmail Can Törtop )






Metin Serezli ve Özlem Tekin’in merakla beklenen oyunu KİM O sahnelerde! İçimde özellikle Özlem Tekin’in tiyatro sahnesindeki performansına dair bir merakla oyunun galasında yerimi alıyorum. Vodvil yazarlarının önde gelen isimlerinden Ray Cooney ile Gene Stone‘un orijinal adı “Why not stay for breakfast?” olan oyunu üzerinde kapsamlı ve başarılı bir uyarlama çalışması yapılmış. Bu eğlenceli oyunun adaptasyonu Ragıp Yavuz’a rejisi de Nedim Saban’a ait.



Nurettin (Metin Serezli), 18 yıldır SSK’da çalışan bir devlet memurudur. Karısı onu düzenli, titiz, prensipli ve heyecanını gizleyen yapısı sebebiyle terk etmiş. Alaturka müzik dinleyen, Osmanlı mutfağından yemekler yapıp yemeyi seven Nurettin Bey’in iki eğlencesi vardır : Salı akşamları daireden arkadaşları ile oynadığı kağıt oyunları ve her çarşamba birlikte yemek yedikleri Müzeyyen Ablası… Nurettin Bey’in yegane rahatsızlığı üst kat komşularıdır. Bu dairede kalan gençler sürekli yüksek sesle müzik dinleyip partiler düzenliyorlar.



Burcu (Özlem Tekin) ise doğuma birkaç günü kalmış hamile bir genç kız. Üstelik çocuğunun babasının kim olduğunu kesin olarak bilemeyecek kadar sorumsuz birisi. Üst katta sevgilisi Koray ve diğer gençlerle yaşıyor, hamburgeri seviyor, zararsız olduğunu söyledi OT’tan kullanıyor…



OLAYLAR KARIŞIYOR



Vodvil bu ya, rutin hayatları bir şekilde karıştırmak gerekiyor.

Metin Serezli’nin, Nurettin karakterinin derinliklerini gösterdiğini birkaç dakikalık performansından sonra kapı çalıyor, Koray’la kavga eden Burcu Nurettin Bey’in evine kaçıyor. Aslında birkaç dakika saklanıp 10 YTL yol parası alarak gitmek isteyen Burcu’nun hamile olduğunu ve sorumsuzluğunu fark eden Nurettin ona yardım etmek için evinde kalmasını teklif ediyor. Çocuk doğduktan sonrasında Burcu biraz sorumluluklarının farkına varıyor, Nurettin de biraz eğlenmenin bir ihtiyaç olduğunu kabul ediyor, ikili birlikte olmaya devam ediyor…



Oyunda güzel espriler ve eğlenceli pek çok sahne var. Ancak, biraz da sürpriz bir şeyler beklemedim değil. İzleyicinin bekledikleri gelişmelerin dışında 1-2 süpriz olay olsa daha güzel olabilirdi sanki.



OYUNCULAR



Metin Serezli’yi izlemek büyük keyif. Tiyatroya ve bu tür oyunlara yıllarını veren sanatçı esprilerin zamanlaması, tonlaması ve jest-mimikleriyle kendisinden bekleneni fazlasıyla veriyor. Genel kanının aksine vodvil oynamak zordur. Metin Bey, temposuyla oyunu ayakta tutuyor.



Özlem Tekin’den daha iyisini bekliyordum. Burcu rolü kendisinin çılgın, heyecanlı, eğlenceli yapısına uygun ama tiyatro sahnesinde biraz da oyunculuk yönünden tatmin edilmeyi bekleyenlerdenim. Örneğin, bizlere hamile rolünün nasıl oynanmayacağını gösterdi. Hamile hoplamaz zıplamaz demiyorum, elbette kız sorumsuz, çocuğuna gereken ilgiyi göstermiyor yani hoplayıp zıplayacak, ağır bavulu da kaldıracaktır ama hamile insanların hem duruşlarında hem de hareketlerinde ister istemez çok keskin şekilde değişiklikler olur, bunları seyirciye göstermek gerekirdi. Ben ilk perdenin ortalarına kadar “Burcu’nun hamileliği acaba yalan mı, oyunun böyle bir süprizi olabilir mi?” diye düşündüm durdum. Esprilerin nasıl yapılacağı da önemli bir konu. Özlem hanım belki de esprisi seyirciye daha iyi geçsin diye espri sonlarına “ha ha ha” gibi ünlemler koyuyor, yapmacık bir şekilde esprilerinden sonra kendisi gülüyor. Halbuki Metin Bey gibi espriyi güçlü yaparak, belki sonunda bekleyerek, hoş bir mimikle kısa bir an donarak daha fazla reaksiyon alınabilir. Özlem Tekin’e haksızlık yapmak da istemem, merakımdan ötürü ona fazlasıyla dikkat ettim ve belki de galanın heyecanından dolayı gözden kaçan bazı küçük pürüzleri biraz anlatmak istedim, kendisinin sahneye yakıştığı bir gerçek…



Oyunda zengin bir dekor var. Oyun boyunca misafir olduğumuz Nurettin Bey’in salonu ayrıntılara önem verilerek dekore edilmiş, sanki bir dekor değil gerçekten bir salon oluşturulmuş. Böylece oyuncular da “Mış gibi yapmak” zorunda kalmıyorlar. Alaturka müzik sever birisi olarak oyunun müziklerini de çok beğendiğimi söylemeliyim. Alaturka ve Rap-tecno müzik iyi harmanlanmış. Bir yerde şöyle bir söz vardı “Your life style determins your music style” (Yaşam tarzın müzik tarzını belirler). Karakterlerin yaşamları arasındaki farklılığın aynısı müziklerle de yakalanmış.



Komedi oyunlarını sevenler, Profilo Alışveriş Merkezi’ndeki bu oyunu kaçırmayın derim…



İsmail Can Törtop

JaqLee
22-05-10, 11:30
Mehmet Ergen’den ince hesaplar, gizli uyum: ‘Oyunun Oyunu’

Tiyatro denizimizin İstanbul limanına kendini onarmış bir gemi daha yanaştı. Adı: Yasemin Yalçın Tiyatrosu. “Kendini onarmış” diyorum, çünkü Yasemin Yalçın Tiyatrosu taaa 1991 yılında kurulmuş, üç oyunu sahneye taşımış bir kurumdu. Sonra, 12 yıl önce bir oyunun provasında Yasemin Yalçın’ın geçirdiği beyin travması yüzünden askıya alındı.
Tiyatro denizimizde İstanbul limanına yanaşan gemide Yasemin Yalçın’ın ve İlyas İlbey’in tiyatroya dönüşleri kutlandı. Beyaz camdan, beyaz perdeden tanıdığımız “Şeker Kız” Şebnem Dönmez ve “Best Model” Alp Kırşan için “Tiyatroya Hoş Geldin” partileri verildi. Yirmi yıla yakın bir süredir Londra’da yaşayan, orada Genel Sanat Yönetmeni olarak çalıştığı tiyatrolara ödüller kazandıran “Çılgın Türk” Mehmet Ergen İstanbul’a geldi.
Mehmet Ergen, Michael Frayn’ın “Oyunun Oyunu-(Noises Off) adlı oyununu (yanılmıyorsam 2003 yılında) Türkiye’de ilk kez İzmit Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda dilimize çevirmiş ve yönetmişti. Aynı oyun, Lale Eren’in çevirisi ve Müşfik Kenter’in rejisiyle Kent Oyuncuları tarafından da (yanılmıyorsam 1999 yılında) ve değişik tarihlerde İstanbul, İzmir, Trabzon, Adana devlet tiyatrolarında sahnelenmişti.
Olsun. Aynı oyun için bir kez daha, bu kere de Yasemin Yalçın Tiyatrosu tarafından “perde” dendi.

Oyunun konusu
“Oyunun Oyunu”, İngiliz gazeteci ve yazar Michael Frayn’ın ilkel, sıradan ve kaba güldürme öğeleriyle bezenmiş, kimi zaman da inanılırlığın sınırlarını zorlayan, ciddi bir havası ve iletisi bulunmayan, salt güldürme ereğini güden, incelikten hayli uzak, ama bol ödüllü üç bölümlük “sabun köpüğü” niteliğinde bir oyunu. Değişik, ama tam anlamıyla “deterjan” bir konusu var. Bir tiyatro topluluğu “Çırılçıplak” başlıklı bir oyunun provasını yapmaktadır. Oyunda, Roger (Serdar Tutumluer), iş arkadaşı Vicki’yi (Şebnem Dönmez) anahtarını emlakçıdan temin ettiği bir eve “atacaktır”. Ev esasında Brent çiftinin sayfiye evidir. Derken, farsın vazgeçilmez terslikleri başlar, öncelikle evin hizmetçisi Bayan Clackett (Yasemin Yalçın) evdedir. Bu arada Philip Brent (Volkan Severcan), karısı Flavia Brent (Gülen Karaman) ile gizlice evlerine gelir. Birbirlerinin farkında olmadan evde yaşayan bu çiftlere bir de eve giren Hırsız (İlyas İlbey) karışmaz mı!.. Vicki, Hırsız’ın kızı çıkmaz mı!..
Yönetmen Lloyd Dallas (Kerem Atabeyoğlu) oyunun gidişinden memnun değildir, bu arada kaprisli ve kendini beğenmiş “esas oğlan”a repliklerini doğru söyletmeye çalışır, makyajıyla uğraşıp kendisini hiç dinlemeyen, bu arada birlikte yaşadıkları sarışın “saf” güzel Brooke’a (Şebnem Dönmez) sözünü dinletmeye uğraşmaktadır. Tiyatrolarda yaşanan zorlukların, tersliklerin, üzüntülerin altı yavaşça, fazla bastırılmadan çizilir, kırk sekiz saat uykusuz kalarak teknik işleri halleden, aynı zamanda sahne amiri de olan Tim (Alp Kırşan), provalar sürerken sahnedeki koltuğun arkasında uyuyakalır, falan...
Oyun, ikinci perdede kulisteki aksamalarla, trüklerle süslenir. Garry (Serhat Tutumluer), Dotty’ye (Yasemin Yalçın) kur yaptığına inandığı Frederick’i (Volkan Severcan) neredeyse öldürecektir. Belinda (Gülen Karaman), o sabah karısından ayrılmış olan Frederick’i avutmaya çalışmakta ve sahneye çıkması için uğraşmaktadır. Lloyd, Brook’un gönlünü almak için gizlice oyuna gelir, aldırdığı çiçekler sürekli karışır, kaktüslerin dikenleri ellere, kaba etlere batar, alkolik aktör Selsdon (İlyas İlbey) ikide bir ortadan kaybolur, Yardımcı Sahne Amiri Poppy, Lloyd’dan hamiledir, oyun müthiş bir trafikle sürer, biter...

Yaratıcı kadro
Mehmet Ergen’in “Oyunun Oyunu-Noises Off” çevirisine, bir lümpen sözcüğü olan “baydı”ya yer vermesi dışında kusur bulmam olası değil. Gerçi, günümüzün sözcük kirliliği içinde Garry’nin “...Baydı yani”, Selsdon’un “...Bayıyor” demesi devede kulak ya, neyse! Belki de bu sözcüğü, benim kulağımın dişlileri bir türlü öğütemiyor da ondan takıyorum. Efter Tunç’un ilk perdede yer alan sahne dekorunun, daha sonra yerini kulis dekoruna bırakmasını ve kulis dekorunun arkasına kurulan başka bir dekorda oyunun düşsel bir izleyici topluluğuna izlettirilmesindeki tasarım hünerini alkışlamamak olanak dışı. Her ne kadar Vicki’nin “vual” emprime desenli yazlık kostümünün altına siyah file çorap, siyah ayakkabı yakışmamışsa da Efter Tunç imzalı giysilerin de oyunu tamamladığını söyleyebilirim. Vicki’nin çorabı, ayakkabısı, sonraki tabloda siyah “body” iç çamaşırını tamamlayacak, tamam da, giysinin de file çoraba, ayakkabıya uygun olması gerekmez mi? Belinda’nın, kalçayı gizleyen giysisi, şapkası ve “baretli” ayakkabısıysa bütün olarak övgüye değer. Yakup Çartık’ın oyuna ışıklandırma yoluyla yorum katan ışık tasarımı; dekora derinlik, perspektif kazandırması ve oyuncunun üçboyutluluğunu sağlamasıyla başarıya ulaşıyor. İlker Sevüker’in ses tasarımı da iyi.

Yönetmen olarak Mehmet Ergen
Mehmet Ergen’in rejisi, cana yakın ve istenilen ritmi yakalamış. Özellikle ikinci bölümde oyuncular nefes kesici bir performans sergiliyor. Mehmet Ergen, sahneye koyucu olarak bu sabun köpüğü metni ustalıkla yoğurmuş, metni sanki oyuncunun duygularında eritmiş. Üçüncü bölümü biraz fazla uzun tutmuş, ama gene de oyunun kolektif bir nitelik taşımasını sağlamış. İzmit sahnelenmesinde olduğu gibi termoforun içinde gene su yok! İlyas İlbey, televizyonu kucaklayıp kaldırırken, doğal bir televizyon ağırlığını taşıyor, Yasemin Yalçın sanki pamuk dolu bir kutuyu kucaklıyor. Neyse!.. Kişilikler, Mehmet Ergen’in yönetiminde bilinçli olarak öne çıkarılmadıklarından oyuncuların hepsi birbirini tamamlamakta. Yani, tümü genel anlamda iyi. Yasemin Yalçın, hedef olduğu her uyarıcıya rahat, zoraki olmaktan uzak bir tarzda tepki gösteriyor. Yasemin Yalçın, tiyatromuz için hiç kuşkum yok ki bir kazanç. Bir de, hiç değilse zamanla “Sürahi Hanım” tiplemesinden kurtulsa… İlyas İlbey “eh” kıvamında… Şebnem Dönmez, aslında olabildiğince zor bir işi başarıyor, dişiliğini hiç kullanmadan, cinselliği hiç duyumsatmadan Vicki’yi ve Brooke’u doğru yorumluyor. Güzelliği ve uyumuysa, plastik vücut estetiğine uygun.

Oyuncular
Kerem Atabeyoğlu her zamanki gibi yaratıcılığının tüm yollarını ve yöntemlerini zorlamakta. Serhat Tutumluer, dört yıl önce can verdiği karakter(ler)e fazla bir ekleme yapmamış, ama fiziksel açıdan olabildiğince iyi. Gülen Karaman, hem Belinda’da, hem de Flavia Brent’de çizgiyi iyi yakalamış. “Küller Küllere Bir de Yolluk”tan bu yana umutlar bağladığım Evren Kardeş bu kere fazla silik bir Poppy. Volkan Severcan, tam bir komedi oyuncusu olarak, konular arasındaki bağlantıyı kendince başarıyla kurup, uygun yeğlemeleri yapıyor. Elde ettiği komik gerçeklerin altındaki dramatik yanı, izleyiciye ustaca aktarıyor. Alp Kırşan verileni eksiksiz yapmakta.
Kısacası, Mehmet Ergen sahneye koyucu olarak oyuncuları beslemiş, canlandırmış, yüreklendirmiş, doyurmuş. Bütün bunları kotarırken, oyuncuların olmazsa olmazı olan, örneğin sahne tasarımındaki tahtayı, boyayı, çiviyi, ışığı; ne bileyim daha aklınıza ne gelirse, yani tüm maddi çevreyi hiç mi hiç cansız (inorganik) olarak görmemiş.
Pekiii… Mehmet Ergen tiyatrosunun bilinmeyeni ya da görünmeyeni nedir diye sual ederseniz: “Önceden yapılan uzun ve ince hesaplar ile gizli uyum” derim.

Üstün Akmen

JaqLee
22-05-10, 11:31
HARCANAN BİR ÇEHOV OYUNU: ÜÇ KIZ KARDEŞ
( Ahmet Kara )

44 yaşında hayata veda eden Rus yazar Anton Pavloviç Çehov Martı, Vanya Dayı, Vişne Bahçesi, Üç Kızkardeş gibi klasikleşmiş tiyatro eserlerinin yanında pek çok ta öykü vs. edebiyat eserleri bırakmıştır bu dünyaya. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları bu yıl Çehov'un dünyaca ünlü tiyatro eseri Üç Kızkardeş oyununu geçen yılın sonunda sahneleme kararı almış. Böyle bir karar daha önce ne zaman alınmış ve oyun sahnelenmiştir bilmiyorum ama, en az bir 15 yılı vardır ve bundan sonra da 15 yıldan erken yeniden sahneleneceğini sanmıyorum.

Hal böyle olunca biraz titiz davranmak gerekirdi diye düşünüyorum. Özünde zaten biraz ağır olan Çehov oyunlarını Türk halkına benimsetebilmek için, böyle bir eserde masraftan kaçınmamalı, çok yetenekli oyuncular rol almalı ve çok yetenekli Yönetmen tarafından yönetilmeli.

Şehir tiyatroları ödenekli tiyatro olduğu için masraftan kaçınılmamış. Şehir Tiyatrolarının en yetenekli oyuncularına rol verilmiş ve Balkanlar ve Avrupanın sayılı yönetmenlerinden Nikita Milivojevic yönetmiş.

Unun, şekerin ve suyun en kalitelisi kullanılmış ama ne yazık ki, helvanın tadı tutturulamamış.

Oyunu Harbiye Muhsin Ertuğrul sahnesinde izledim. En ön sırada oturduğum halde 500 m2 ye yakın genişliği olan sahnede oyun sahnenin en dibinde oynandığı için oyuncularla aramda 40-50 metre mesafe olduğundan, oyuna bir türlü adapte olamadım. Ben olamadıysam vay arkadakilerin haline.

Şehir Tiyatroları oyunlarını diğer sahnelerinde de dönüşümlü olarak oynadığı için dekor doğal olarak en küçük sahneye göre yapılmış Genel Sanat Yönetmeni M. Nurullah Tuncer tarafından. Sahnenin beşte birini ancak kaplayan dekorun ne kadar komik duracağını varın siz hesap edin.

Aslı İçözü, Bennu Yıldırımlar, Yeliz Gerçek, Haldun Ergüvenç, İbrahim Gündoğan, Ahhan Şener, Can Ertuğrul, Ozan Gözel, Yiğit Sertdemir, Ayşegül Devrim, Hüseyin Köroğlu, Cengiz Tangör, Bora Seçkin, Özge Özder ve Zeki Yıldırım'dan oluşan oyuncu ekibi oyun boyunca ellerinden geleni yapıyorlar ama, tabii ki yönetmen ne demişse onu yapıyorlar.

Sırp Yönetmen Avrupanın sayılı yönetmeni olabilir ama Şehir Tiyatrolarının da çok değerli pek çok yönetmeni var. Yok kendi içlerinden bulamadılarsa özel tiyatrolarda oyun yöneten çok değerli yönetmenler var. Bunlar Türk Tiyatro seyircisinin beğenilerini çok daha iyi bilirler. Üstelik birkaç ay çalıştırdıktan sonra bırakıp gitmek zorunda kalmazlar, sürekli elleri oyunun üzerinde olur.

Çehov oyunlarının zaten biraz ağır olduğunu biliyorum.Oyun güzel değildi demiyorum, oyunu beğenmedim demiyorum. Sadece, bir tiyatro sever olarak, vatandaş olarak, dünya klasiklerini sahneye koyarken, oyunu halka nasıl sevdiririz kaygısı da göz önünde bulundurulmalı, biraz daha titiz davranılmalıydı diye düşünüyorum.

Ahmet Kara

JaqLee
22-05-10, 11:31
Kadıncıklar – Sadri Alışık Tiyatrosu
( İsmail Can Törtop )


Duyguların en yoğun yaşandığı ama insanların en duygusuz, en umursamaz yaklaştığı yerlerdir genelevler. Öyle ki müdavimleri bile orada çalışan kadınları aşağılarken kendi durumlarını ihtiyaç, erkeklik, mecburiyet diye nitelendirirler. Böyle davranılan başka bir kişi-kurum var mıdır acaba? Hem insanlar kendilerin tatmin edecek hem de daha kapısından çıkarken az önce “kölen olayım” dediği kadını aşağılayacak, ve buralarda mutluluk dağıtan kadınların mutsuz, yalnız, çaresiz yaşamları görmezden gelinecek…



İşte bu hayat kadınlarının günlük hayatlarına pencere açan bir oyun Kadıncıklar. Yazıldığı 1983 yılından bu yana pek çok ödül almış ve pek çok kere oynanmış oyunun yazarı Tuncer Cücenoğlu ülkemizin tiyatro alanındaki gurur vesilesi. Tuncer Bey'in oyunları pek çok dilde çevriliyor ve oynanıyor, sadece yurtiçinde değil yurtdışında da ödüller alıyor… Oyunun rejisi Galip Erdal’a ait. (Sadri Alışık Kültür Merkezi web sitesinde, oyun tanıtım sayfasında yönetmenin adının yazmıyor olması hayret verici bir dalgınlık.)



OYUNUN KONUSU



İşini bitirenlerin yok saymak istedikleri hayat kadınlarının da bir hayatı vardır, sadece hayatları da değil namusları, değerleri, eğlenceleri, dostlukları ve aşkları da... Oyun işte bu hayatın herhangi bir gününde geçiyor. Hayriye’nin (Yeşim Kızılgeç) genelevinde 3 kadın çalışmaktadır:

55 yaşına gelmiş, bir süredir hasta olan ve artık iş yapamayan Mehtap’ı (Oya İnci) Hayriye işten çıkarma kararı almıştır, bunu ona söylemek için de yurtdışında çalışma hayali kurarken ekmek parasını bu evde kazanmaya başlayan Apo (Kadir Çermik)’ya görev verir.

Neriman (Nurseli İdiz) orta yaşlı bir kadındır. Parasız yatılı okulda okuyan bir kızına para göndermek için çalışmaya devam etmektedir. Bir de dostu vardır ve parasının kalan kısmını da o aldığı için Neriman bir türlü para biriktirememektedir.

İnci (Songül Oden), evdeki en genç, en güzel ve en popüler kadındır. Uğruna evden kaçtığı adam kendisini geneleve satınca öldürülme korkusuyla eve de dönememiş ve genelevde çalışmaya başlamış. Abisi önce sevdiği adamı vurup hapse girmiş, şimdi de hapisten çıkmış ve “namusunu temizlemek” için her yerde İnci’nin izini sürmektedir. İnci, eline geçen parayı biriktirmekte, hayatını garanti altına aldıktan sonra da buradan ayrılmayı düşünmektedir.

Parlak (Kerem Alışık), gariban bir çaycı. Şakanın dozunu ve tadını sık sık kaçırmasına rağmen herkes tarafından sevilir. Bir dönem şansını Yeşilçam’da denemesine rağmen birkaç dublörlükten sonra ünlü rejisör Memduh Ün tarafından İstanbul’dan kovulmuştur. İnci’den hoşlanmaktadır ve İnci de ona karşı boş değildir.



OYUNCULAR



Oyunda hem zengin hem de geniş bir oyuncu kadrosu var. Hiç konuşmadıkları halde müşteri rolündeki oyuncuların dahi işlerini son derece ciddiye aldıkları aşikar. Apo rolündeki Kadir Çermik, oyunun karar sesi sanki, Nurseli İdiz ile birlikte oyunun ağırlığının önemli bölümünü üstleniyorlar. Mehtap karakterini canlandıran Oya İnci, rolünü içine çok iyi sindirmiş, ne Mehtap’ın hastalığında, ne işten ayrılışında ne de gelecek korkusunu verdiği sahnelerde küçücük bir çapak dahi olmaksızın oynuyor.

Ben tiyatro sahnesindeki oyuncuların sahnede “rol”ler içine girmeleri gerektiğine inananlardanım. Yani bir oyuncu sokakta yürüdüğü ya da bir restoranda oturduğu şekilde sahnede olmamalı diye düşünüyorum. Elbette abartmaktan, yapmacık olmaktan bahsetmiyorum. Ama bir oyuncudan oynadığı karakterin içine girerek sahnede kendi kimliğini unutmasını bekliyorum. Bu açıdan baktığımda Parlak rolündeki Kerem Alışık beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Kerem Alışık toplumun dikkatle izlediği meşhur kişilerden, yani bir marka diyebiliriz. Bu “marka”yı koruyabilmek için belki de oynadığı rollerde Kerem Alışık görüntüsünü sergilemek istemesi doğal karşılanabilir, farklı roller oynamanın seyircinin aklındaki Kerem Alışık markasının imajına zarar verebileceği düşünülebilir. (Tiyatro izleyen insanların pek çoğunun televizyonda gördükleri kişilerin oyunlarını öncelikle tercih ettikleri bir gerçek) Ancak diğer bir açıdan bakıldığında bu durum bence oyunculuk alanındaki Kerem Alışık markasına zarar veriyor. Tercih hakkı tabii ki Kerem Bey’e ait. Örneğin, Parlak’ın Yeşilçam macerasını anlattığı tiradında kendisine saldıran şöhretlerden bahsederken babası, büyük usta Sadri Alışık’ı da çok güzel bir şekilde oyuna eklemiş. Ancak seyirci oyunun başından beri sahnede zaten Kerem Alışık’ı izlediği için maalesef bu etkili nüans seyirciye dikkat çekici gelmedi ve reaksiyonunu alamadı.

Bu bahsettiklerim benim tiyatro adına beklentilerim ile ilgili, yani tiyatronun doğruları bunlardır diyemem. Oyundaki Parlak’ı yalın olarak düşününce keyifli bir karakter ortaya çıkarılmış diyebilirim. Kerem Bey’in de terinin hakkını vermek lazım.

Songül Öden ise sahneye yakışıyor, rolünün hakkını fazlasıyla veriyor. Özellikle gazete okuduğu sahnelerde bir kere bile rolünün dışına çıkmadan yani normal bir şekilde okumadan devam ediyor. Aklımdaki tek soru işareti, bu güzel sahnenin oyunda birkaç kere tekrarlanması. Tekrarlar arttıkça Songül Hanım’ın performansında bir düşüklük olmamasına rağmen seyircinin reaksiyonu ve sahnenin etkisi doğal olarak azalıyor. Tekrarlar azaltılamaz ya da 1-2 yeni sürpriz eklenemez miydi acaba?



Oyunun dekoru başarılı. Bazı oyunlar vardır ki dekor oyunun önüne geçer, oyuncuların performansı nasıl olursa olsun dekordaki hareketlilik seyirciyi meşgul eder. Oyunun konusu gereği böyle bir dekorun olmasından endişe ediyordum. Ancak dekor tam oyunun ihtiyaç duyduğu gibi… Gereksiz abartılardan sakınılmış ama merdiveninden kapı üzerindeki sayılara, camlara kadar üzerinde düşünülmüş, çalışılmış bir dekor. Yekta Özdemir’in ellerine sağlık.



Sadri Alışık Tiyatrosu oyunu Kadıncıklar 2007 adıyla oynuyor. Yönetmen Galip Erdal her iki perdenin başına “bugün”den sahneler eklemiş. Aradan geçen 20 küsür yılda şehirler, ülkeler, insanlar, değerler değişti ama Kadıncık’ların yalnızlığı devam ediyor…



Oyunu mutlaka izleyin diyeceğim ama biletlerinizi erkenden almanız gerekiyor çünkü oyun kapalı gişe oynaya devam ediyor !



İsmail Can Törtop

JaqLee
22-05-10, 11:31
GARAJİSTANBUL’da OYUN BOZULUYOR
( Ahmet Kara )

Sanat üreticisi ile alıcısı arasındaki ilişki, hiyerarşi içermemelidir. Tarafsız bir mekanda karşı karşıya gelen iki tarafın tarafsız olmasıdır özlemimiz” diyordu Mustafa-Övül Avkıran çifti Garajistanbul’u oluştururken. Öyle de oldu. Geçen yıl daha salonun inşaatı devam ederken başladıkları oyunlarını ve diğer etkinliklerini, inşaatı bitmiş olan salonlarında sergilemeye devam ediyorlar. İlkelerinden hiç ödün vermiyorlar.



Geçen sezonun sonuna doğru sahnelenmeye başlayan Ya seni Rüyasında Bir Daha Hiç Görmezse adlı oyunlarından sonra bu yıl da Meltem Arıkan’ın yazdığı, Mustafa-Övül Avkıran çiftinin birlikte yönetip, Övül Avkıran’ın oynadığı OYUNU BOZUYORUM, garajistanbul’un, ilkelerinden ödün vermeden, fuayede başlayıp, içerde devam eden yeni oyunu.



Oyunda değinilen konulardan birkaçı:

Çocuklukta yaşadığı, misafir bir amca tarafından gerçekleştirilen, adamın kılsız beyaz cinsel organından başka hiçbir şeyini hatırlamadığı tecavüz olayı.

Toplumda erkek egemenliği.

Toplumun kadınlar hakkındaki katı kuralları.

Dinlerin kadınlar hakkındaki katı kuralları.

Din kitaplarında kadınlar hakkında yazılı olan katı kurallar.

Kadının sadece evinin kadını, çocuklarının annesi olması.

Sevilecek kadının farklı, yatılacak kadının farklı olduğu.

Kadının zekisinin adamın başına bela açmaktan başka bir işe yaramadığı.

Bebeğin ana rahminde önce kadın olarak oluştuğu; X kromozomu döllerse kadın olarak kaldığı, Y kromozomu döllerse kadın cinsel organının erkek cinsel organına dönüştüğü.

Kadının bedeninin sadece kendine ait olduğu, bedeni üzerinde babasının, kocasının, erkek kardeşinin, hatta hakimin değil, sadece kendisinin söz sahibi olması gerektiği.

Tecavüze uğrayan ya da isteyerek bir başkasıyla birlikte olan kadının mı yoksa ailesi ya da kocasının mı namusunun kirlendiği.

Daha ilkokuldayken abi olarak bildiği amcaoğlu tarafından bekaretinin alınmasında kendisinin hiç suçu olmadığı, isteği dışında gerçekleşen tecavüz olayında neden kendisinin suçlu sayılacağı vs… vs…



Toplumu, aileyi, inançları sorgulamak ve yeniden tanımlamak… Doğru olduğu iddia edilerek bize dayatılanların, bilincimizle ve bedenimizle gerçekliklerini sınamak... Kısacası oyunu bozmak istiyor Övül Avkıran beden dilini çok iyi kullandığı mükemmel oyunculuğuyla.



Tek perdelik, bir saate yakın süren oyunun ışık tasarımını usta ışık tasarımcısı Yüksel Aymaz yapmış. Ses tasarımı ve görüntü yönetimi olağanüstü başarılı. Eh bizlere de böylesine güzel ve farklı yorumlanan bu oyunu üşenmeden gidip izlemek kalıyor.

Ahmet Kara

JaqLee
22-05-10, 11:31
Muharrem Ergül’ün eseri ve: ‘Leenane’in Güzellik Kraliçesi’
( Üstün Akmen )


Başlığı: “Muharrem Ergül’ün eseri içinde eser…” diye atacaktım, fazla uzun geldi, kısalttım. Ama işin doğrusu bu!.. “Eser içinde eser…” Beykoz Belediye Başkanı Muharrem Ergül’ün eseri İstanbul’da yeni bir tiyatro binası, o eserin içinde izlediğimse çağdaş tiyatronun harika çocuğu Martin Mcdonagh’ın İstanbul Devlet Tiyatro’sunca 2001-2002 sezonundan bu yana oynanmakta olan kapkara komedisi…

Vaatleri yerine getirmek
Beykoz Belediye Başkanı, adaylığı sırasında seçmenlerine iki vaatte bulunmuş. “Beni seçerseniz” demiş, “Beykoz’a doğal gaz getireceğim ve ilçede bir tiyatro salonu yapacağım.” Kazanmış. Doğal gazın dağılımı kısa bir süre içinde Beykoz’un köylerine kadar yayılmış. Muharrem Ergül, bu arada 14 dönüm bir arsa bulmuş, tiyatro salonu için 21 Nisan 2006 tarihinde kollarını sıvamış, kazmayı arsaya saplamış. Tiyatro salonu yapma fikri, çevrede doğal olarak doğal gaz kadar kabul görmemiş: “Hah, bir tiyatro binamız eksikti”yi savunanlar çoğunluğu elde etmiş. Beykoz Belediye Başkanı Muharrem Ergül direnmiş. Tiyatro binası Beykoz, Ümraniye, Üsküdar ilçelerini bağlayan yol üzerinde olması nedeniyle elbette geniş bir halk kitlesine seslenme olanağı bulacak. Muharrem Ergül, bunları inceden inceye hesap etmiş. Binayı iki kat üzerinde 1000 metrekare kapalı alan olarak tamamlamış. Ortaya 287 koltuklu ciddi bir tiyatro salonu çıkmış. Adını da kamuoyu araştırması sonucu “Feridun Karakaya Sahnesi” olarak saptamış. Sinema ve tiyatromuzun emektarlarından Feridun Karakaya’nın bulunduğu ışıklar arasından bizlere gülümsemesini, el sallamasını sağlamış. Bu arada, tiyatro binasının önündeki değerli yontucumuz Mehmet Aksoy’un ulusal birlik ve dayanışmayı simgeleyen “Ulusal Birliğe Çak” heykeli, bana sorulursa konu itibariyle olmamış, yerine oturmamış. Sevgili Mehmet Aksoy, keşke alkışı simgeleyen bir heykel yapsaymış.

Anadolu yakasında bir ‘ilk’
15 metreye 17 metre sahne büyüklüğü, yaklaşık 260 metrekarelik sahne derinliğiyle İstanbul’daki büyük tiyatrolar sınıfına dahil olan ve orkestra çukuru da bulunan “Feridun Karakaya Sahnesi”ni tutmuş, “tiyatromuzun kültürel ve sanatsal içeriğini zenginleştirmek, sanatın evrenselliğini Beykoz ilçesinin zengin birikimiyle buluşturmak amacıyla” İstanbul Devlet Tiyatrosu emrine vermiş. “Feridun Karakaya Sahnesi”ni önümüzdeki sezon 30. kuruluş yıl dönümünü kutlayacak olan İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun Anadolu yakasındaki ilk kalıcı yerleşim birimi olarak ilan etmiş.
Muharrem Ergül, böylece bendenize: “Yahu, bu memlekette iyi işler de oluyor be çocuklar” dedirtmiş.

Yeni sahneye ‘mütevazı’ açılış
Boğazın Anadolu yakasında, Göksu Deresi’nin hemen yanı başındaki Anadolu Hisarı’nda, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun yeni sahnesi, geçtiğimiz cuma akşamı açıldı. Açılışta Beykoz Belediye Başkanı Muharrem Ergül, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü ve Genel Sanat Yönetmeni Lemi Bilgin, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay içimizi umutla dolduran konuşmalar yaptılar; Beykoz’u Anadolu yakasının “kültür ve turizm ilçesi” yapmayı kafasına dolamış Muharrem Ergül’den hak ettiği övgülerle söz ettiler.
“Mütevazı” kokteylden sonra “Haldun Dormen”, “Güzin Özyağcılar”, “Zihni Göktay” gibi yaşayan tiyatrocularımızın adlarının verildiği sıralar arasından geçerek yerimize oturduk, ama baktık ve üzüldük ki açılışa “itibar” eden tiyatrocu sayısı azdır. Kimler var diye gözlerimi bu kere de salonda şöyle bir dolaştırdım, gecenin sunucuğunu da üstlenmiş olan Zafer Algöz, Can Gürzap, Arsen Gürzap, “tiyatro…tiyatro” dergisi editörü Mustafa Demirkanlı, Tarık Şerbetçioğlu, Binnur (Uyar) Şerbetçioğlu, Atsız Karaduman, Engin Cezzar, Deniz Gökçer, Gülriz Sururi, Deniz Gökçer, tiyatro eleştirmeni Hasan Anamur, Serpil Tamur, Civan Canova, Ali Cem Köroğlu, Nevra Serezli… Hepsi bu… Üçüncü zil çaldı, oyun başladı.

Bir aile dramı
Oyunu daha önce yazdığım (“Üçüncü Zil-Broy Yayınları / Kasım 2001) için fazla detaya girmeyeceğim. Oyunun yazarı İrlandalı, gepegenç bir yazar olan Martin McDonagh. Oyun, 1975’lerin İrlanda’sında geçiyor ve (Yönetmen Cüneyt Çalışkur’un tanımlamasıyla) kendi ülkelerinde adeta kiracı gibi yaşayan, umutları törpülenmiş, öngörüleri iğdiş edilmiş insanların öyküsünü anlatıyor. Başka bir tanımlamayla, kendi zehrini ancak kendi içine akıtabilen bir ailenin dramı bu.

Yönetmenin yorumu
Oyunu sahneye koyan Cüneyt Çalışkur, özellikle ikinci bölümde tempo tutturan, fazla gevelemeyen, hızlı bir tiyatro dilini denemiş. Özellikle ayrıntıları ince bir titizlikle yakalamış ve uygulamış. Ama nedendir bilmem, izleyicinin bilinçaltı zihnini hedeflememiş. Oysa McDonagh, oyununu düşünce gücüne dayamamış ki! O halde Çalışkur, bilinci hiç işe karıştırmadan, bilinçaltı zihnine seslenmeyi yeğleseydi daha iyi olmaz mıydı? Örneğin son sahnede, Maureen’in üst katta klozete işemesi, sidiğin alt katta mutfaktaki evyeye akması, dinamik olarak bilinç dışı süreç içinde düşünmenin birincil sürecini uyarıyor. O halde?

Yaratıcı kadro ve oyuncular
Ethem Özbora’nın sahne tasarımının oyunu olumlu yönde etkilediği söylenebilir. Mutfaktaki evyenin sağında solunda duran modülleri mobil kullanma düşüncesi beni bu kere de rahatsız etti, ama geçen süre içinde aksiyonu da sağlıyor gibiydi. Serpil Tezcan’ın giysileri ise eleştirilemeyecek yeterlilikte. Önder Arık’ın ışık çalışması, mutfak bölümüne “soffitto”dan gelen ışıklar her ne kadar bu kere de gölge yapıyorsa başarılı sayılmalı.
Oyunu özgün metninden çeviren Sevgi Sanlı, nereden bakarsak bakalım bir çeviri “erbabı”. Türkçeyi güzel kullanan “azınlık” çevirmenlerimizden. Oyunculara gelinceee... Mag’de Rüçhan Çalışkur yetmiş yaşında bir anneyi, onun da ötesinde kalça kemiğinin kırık olmasından, yaşlılığından, halsizliğinden, başının ağrısından, her şeyden yakınıp, bir anlamda sürekli huysuzluk yapmakta olan anneyi canlandırdığını unutup, tüm oyun boyunca atik, hareketli bir oyun sergiliyor. Üst katın merdivenlerini neredeyse koşarak inecek, sekerek çıkacak. Rüçhan Çalışkur oyuncunun en yoğun anlatım aracının hareket olduğunu bilmiyor mu ne! Hakkı Ergök Pato’da, Yurdaer Okur ise Ray’de görevlerini kutlanası birer titizlikle mükemmel yapmaktalar.

Sumru Yavrucuk denilen bir fenomen
Sumru Yavrucuk’u izlerken, bu kere de; “Oyuncunun yaratıcı hali nedir, ne anlama gelir” diye sormak gereğini duydum. Hiç mi hiç şaşırmadan yedi yıl önce olduğu gibi aynen yanıtladım: “Oyuncunun yaratıcı hali, beklenen bir uyarıcıya tepkisi, beklenmeyen bir uyarıcıya olan tepkisi gibi kendiliğinden ve doğru olduğu zamanki halidir.”
“Leenane”in Güzellik Kraliçesi”ni görün. Görün ve Sumru Yavrucuk’u izlerken, yaptığım bu tanımı lütfen aklınızdan çıkarmayın. Aklınızdan çıkarmayın ki, oyuncunun yaratıcı çalışmasının, tam bir tepki özgürlüğünü nasıl kapsadığını rahatça anlayın.

Kimler ayakta alkışlanır?
Evet… Israr ediyorum, bu oyunu daha görmediyseniz (Ocak ayı içinde AKM Aziz Nesin Sahnesi’nde) mutlaka görün. Bu oyunu özellikle Sumru Yavrucuk için görün. Görün ve vücudunu en ince ayrıntısına dek, canlandırdığı karakterin nasıl bir parçası haline getirdiğine siz de benim gibi şaşırıp kalın. Oyuncunun oyundaki deviniminde ellerini, sırtını, ayaklarını nasıl olup da sözlü anlatımdan daha verimli ve etkili hale getirdiğini görün…
…Görün ve böyle bir oyuncuyu, tam hak ettiği biçimde, ayakta alkışlayın.
(Feridun Karakaya Sahnesi-Anadoluhisarı 3M Migros Yanı-Telefon: 0216 465 88 20-1)

NOT: Okurlarıma mutlu, huzurlu, sağlıklı, başarılı, kendini yenilemiş bir yeni yıl diliyorum. O da 2007 gibi çıkarsa “satmışım anasını” diyorum.

Üstün Akmen

JaqLee
22-05-10, 11:31
BEHİÇ AK’TAN YALNIZLAŞAN DÜNYA: TEK KİŞİLİK ŞEHİR
( Ahmet Kara )


1956 yılında Samsunda doğan Behiç Ak, mimarlık eğitimi görmüş olmasına rağmen, aynı zamanda karikatür sanatçısı, romancı, çocuk kitapları yazarı ve tiyatro oyunları yazarıdır. Türk Tiyatrosuna Fay Hattı, Tek Kişilik Şehir, Bina, Hastane, Newton Bilgisayardan Ne Anlar, Ayrılık, Benim Küçük Global Köyüm, İmaj Katili ve İki Çarpı İki isimli eserler kazandırmıştır.



Daha önce Aksanat’ta sahnelenen Tek Kişilik Şehir oyunu bu kez Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından sahneleniyor. Sezon başından beri Ankara’da sahne alan oyun bu kez İstanbul seyircisiyle buluşmak için turneye çıkmış. Beykoz Belediyesi tarafından inşa edilen ve bu yılın başında açılışı yapılan Feridun Karakaya sahnesinde dört gün arka arkaya İstanbul seyircisine görücüye çıkıyor.



Salona girdiğinizde perde açık ve sahnede, bir lokantada, her masada tek başına oturmuş, yemek yiyen insanlar var. Çevreyle hiç ilgileri yok. Kendi iç dünyaları ile başbaşalar. Oyunun başlama saati geldiğinde teker teker lokantadan ayrılıyorlar. Bu arada elinde çantasıyla, kulağında takılı kulaklıktan telefonla konuşan delikanlı giriyor içeriye. Ne garson kızla, ne çevresiyle hiç ilgilenmeden bir masaya oturuyor ve hemen bilgisayarını açıyor. Bilgisayarda gördüğü tekneyi hemen iki motosiklet ve bir arabayla değiştiriyor. Denizle hiç ilgisi yoktur, hatta yüzme bile bilmemektedir. Ama tekneyi almıştır. Onu kullanmak için değil hemen bir başkalarına satmak için almıştır. Zaten bu yolla bir sürü şey alıp satmaktadır. Bütün dünyası bilgisayarıdır ve her şeyini bilgisayardan halletmektedir. Hatta buraya da, dört yıldır bilgisayardan mail’leştiği sanal kız arkadaşıyla tanışmak için gelmiştir. Ama temennisi kızın gelmemesidir. Yüzyüze tanışıpta ne olacaktır sanki. Bir sürü formalite. Halbuki sanal alemde yazışmaya devam etmek en iyisidir.



Lokantanın bulunduğu gökdelen, bedeninden sıkılan insanlar için intihar kulesi olarak kullanılmaktadır. Şehirde bunun gibi bir çok gökdelen vardır ama intihar kulesi olarak en iyi iş yapan bu kuledir. İntihar edenlerin sağlam organlarını organ bankasına satmaktadırlar. Böylece bazen bir bedenden üç çocuk bedeni kurtarma olanağı olmaktadır. Teknoloji çok gelişmiştir. Yazın üşümemiz, kışın terlememiz sağlanmaktadır. Şehirler şehir dışına taşınmaktadır. Havanın ve suların temizlenmesinden ekonominin kötüye gittiğini kolayca anlayabiliriz. Hayat bir takım kurslara gitmekten ibaret olmuştur. Kendimizi en yalnız hissetmediğimiz anlar, yalnız kaldığımız anlardır. Aileler artık tek kişilik olmuştur.



Bu arada beklenen sanal sevgili gelmiştir ve delikanlı ile sanal sevgili ve garson kız arasındaki diyaloglar devam etmektedir.



Oyunun yönetmeni Serhat Nalbantoğlu oyunu çok iyi özümsemiş ve dolayısıyla sahneye çok güzel yansıtmış. Işın Mumcu dekor ve kostümde çok başarılı. Işık tasarımını Şükrü Kırımoğlu yapmış ve Mehmet Nuri Kılavuz ışığa çok iyi kumanda etmiş. Zaman zaman oyun esnasındaki, ama özellikle oyunun sonundaki efekt tasarımı kim tarafından yapılmış bilmiyorum ama inanın yıllarca etkisinden kurtulamayacağınız kadar güzel yapılmış.



Oyunculara gelince, Genç adam da Cüneyt Mete, garson kızda Devrim Yakut ve sanal sevgilide Benian Dönmez sahnede çok iyi performans sergiliyorlar. Diğer rollerde Merve Gül, Ercan Uğur ve Melih Duran için de söyleyecek olumsuz hiçbir sözüm yok. Devlet Tiyatrolarında inanın Ankara her zaman İstanbul’a fark atmaktadır. Bunu bir kez daha kanıtladılar.



Ara dahil 1 saat 40 dakika süren oyunu zevkle izleyeceğinizden emin olduğum için ne yapıp edip mutlaka izlemenizi öneririm.


Ahmet Kara

JaqLee
22-05-10, 11:31
KENAN IŞIK'ın MERAKI ÖLÜMSÜZ BİR ÖYKÜ
( Ömer Kavrut )







Kenan Işık'ın şu oyun hevesi, şu uyarlama hevesi, şu pırıl pırıl tiyatro gözleri, Karen Blixen'in son derece güzel bir eserini, "Ölümsüz Öykü" yü çok iyi bir sahnelemeyle tanımımıza vesile oldu. Karen Blixen'in "Ölümsüz Öykü" sünü orijinal metninden okuma fırsatını bulamadım ancak Kenan IŞIK'ın Şeyh Galip'in ünlü eseri ve bir klasik sayılan "Hüsn-ü Aşk" tan "Aşk Hastası" gibi çok özel bir oyun çıkarttığını iyi bildiğim için gözüm kapalı güveniyorum kendisine bu konuda. Genelde insanlar Kenan Işık'ı karizmatik bir sunucu, bir dizi oyuncusu, iyi bir şiir sesi ya da en kötü ihtimalle televizyon karşısında zamping yapan biri için " aaa bu sakallı adam" diye tanır. Kimisi sempatik, ince ve sevecen bulur. Kimisi de soğuk, kaba ve kibirli. Tiyatroya dair geçmişini bilen yine tiyatroya dair yakın çevrelerdir. Bilmem bu imajını nasıl yeniler sevgili Kenan IŞIK belki de tiyatroya bir daha küsmeyip, isimsiz Mr. Clay'lere boyun eğmeyerek sanırım. Tıpkı şu an olduğu gibi "YAŞAR NE YAŞAR NE YAŞAMAZ" la dimdik ayakta durarak. Her neyse. Benim size anlatmak istediğim konu, asıl anlatmak istediğim şiir, müzik, resim ve asıl anlatmak istediğim öykü, ÖLÜMSÜZ ÖYKÜ.

Ben bu oyunu 2006-2007 sezonunda İ.B.Ş.T' da izlemiştim ve izlediğim yeni oyunlar arasında sanatsal değeri en yüksek oyunlardan biri olarak değerlendiriyorum. Çünkü bu oyun sanatı savunuyor. İnsanların sanattan ayrılamayacaklarını, sanata muhtaç olduklarını, insanın sanatın ta kendisiyle yaşadığını kanıtlıyor adeta. Yeme sanatı, çalışma sanatı, akıl sanatı, gönül sanatı işte size bütüne hizmet eden öykü sanatı. Çünkü herkesin hayat içinde bir öyküsü var. İnsan, o eşsiz, o tertemiz, o kıymetli, devasa ve hiç dokunulmadan, kendiliğinden yüreğine ve beynine akan hayallerinin öyküsünü oluşturma çabasındadır. Hayatında güzel öyküler var etmek için yaşar durur insanoğlu. Aşk bile bunun en basit örneği veya para kazanma hırsı herkes hayallerine hizmet eden bir öykü üzerine yaşama tutunmaya çalışır, kimisi ulaşmaz, öyküsünü gerçek kılamaz ve bu yüzden mutsuz olur. Hele ki, günün birinde çizgi dışındaki bir öyküyü gerçekleştirmek isterseniz, yani kendiniz dışındaki diğer hayatların öyküsünü, diğer canların öyküsünü oluşturmayı kafayı koyarsanız bir Tanrı gibi yahut Mr. Clay gibi bunun hiçte kolay olmayacağını anlar, öykünün içine katılır öykünün içinde kaybolursunuz. Yazılmış bir öykünün parçası olur, dahil olursunuz. İster istemez hile koyarsınız belki yalan bile koyarsanız öykünün içine ve sanat sizi burada dışarıda tutar maskenizi yere serer, biz seyircilere bunu gösterir. Ben fazla uzatmadan size öykünün ay pardon oyunun konusunu anlatmaya çalışayım dilim döndüğünce.

Oyun; İngiltere'den Çin'e gelen Mr. Clay adında vicdansız bir çay tüccarının çeşitli zorbalıklarla, haksızlıklarla elde ettiği kazanımlarının muhasebe kayıtlarını, muhasebecesine okutarak başlar. Gut hastalığına yakalanan ve dizleri tutmayan bu vicdansız kupkuru tüccar, nasıl bir hikmetse muhasebecisinden muhasebe kayıtları dışında başka şeylerde duymak ister. Muhasebecisi'de ona İşaya Peygamberin kutsal kitaptaki sözlerini anlatır. Bunlar tam da Mr. Clay'in duymak istediği sözlerdir; "Kutsal çöl abad olacak, kızgın kumda sular fışkıracak, işitmeyen kulaklar işitecek ve sarsak dizler geyik gibi sıçrayacak." Bu sözler Mr. Clay'i umutlandırır gibi olsa da bunlara inanmaz. İşaya peygamberin saçmaladığını söyler ve başka şeyler anlatmasını ister tekrar, hikaye gibi, öykü gibi. O da sıradan bir denizci tayfasının karaya indiğinde başından geçen uydurma bir öyküyü anlatır ve o anlattıkça Mr. Clay de bu öyküyü tanımaya başlar, bir yolculuk sırasında tayfaların sohbetine kulak kabarttığını ve bunun öykü olmadığını gerçek olduğunu söyler. Oysa ki her tayfanın iyi bildiği, başlarından geçmesini hayal ettikleri uydurma bir öyküdür bu ve Mr. Clay.. gerçek dışı hiçbir şeyi kabul etmeyen bu kupkuru adam.bunun uydurma olduğunu öğrenince bu öyküyü gerçekleştirme kararı alır."

Sizce de farklı bir konusu yok mu oyunun. Düşünsenize bizim hayatımızın öyküsünü oluşturanları. Parayı ve iktidarı elinde tutanların öyküsündeki o biricik yerimizi bir düşünün. Öykünün ölümsüzlüğünü düşünün, hayattaki her şey bir öncekinin sonucu, olmuş bir şey'in olması her zaman öncekine bağlı. Biz Osmanlı sayesinde bugün buradayız. Bu bilinçte ve bu konumdayız. Osmanlı ise öncekilerinin. Her şey bir öncekinin sonucu tıpkı"Karen Blixen'in anlattığı Kenan IŞIK'ın bizlere taşıdığı gibi; "Öykü ölümsüzdür. Başlangıçtan bugüne kadar hep vardı. Sonsuza kadar da var olacak." İsterseniz bir de Kenan Işık'ın gözüyle bakalım oyuna.

"1850'lerin sömürgeci muktedirleri ile 2000'li yılların muktedirleri sanki birbirlerinin devamı gibi. Dünyaya egemen olan yine muhasebe kayıtları, kar ve zarar hesapları. Ve yine yoksullar, bir zorbanın elinde birer kukla. Ne var ki tıpkı Mr Clay'in gerçekleştirmek istediği öykünün sarmalında bir kuklaya dönüşmesi gibi Başkan Bush'da gerçek amacını gizleyerek, dünyayı kimyasal silah üreten Saddam belasından kurtarmak ve Irak halkına özgürlük getirmek için uydurduğu öyküyü gerçekleştirirken aynı akıbete uğradı. Çünkü öykü anlatmak, yazmak, oynamak öyle her babayiğidin harcı değildir. Karen Blixen, Homeros, Shakespeare, Cervantes gibi olmak gerekir. Birer mitoloji kahramanı gibi yarı tanrı. Çünkü öykü kutsaldır. Tanrısaldır. Vahiy, Tanrının peygamberler aracılığı ile anlattığı bir öyküdür. Yaradılışın ve var oluşun öyküsü. Günahın ve sevabın, cenettin ve cehennemin."

Son derece doğrudur bu kanımca. Kenan Işık'ın aklına, yüreğine, kalemine sağlık ne diyelim. Bu oyuna böylesi bir yorum katmak gerçekten özel bir nitelik, özel bir merak ve yüksek derecede hayatı anlama hevesi taşıyor. Şimdi ben uzaktan bakıyorum da bu öykü'nün sunum sarmalını. Bunu Şehrazat(Karen Blixen) düşünüyor, tecrübe ediyor yazıyor, yıllar sonra başka bir ülke'den Fatih Özgüven adında bir çevirmen bunu dilimize kazandırıyor. Sonra bunu "sakallı bir adam" güzel bir gözle okuyor ve uğraşıp, oyunlaştırıyor. 2002'de sahnelemek için uğraşıyor muhtelif nedenlerden dolayı olmuyor. 2007'de tekrar deniyor sahnelemek için, bu sefer şans gülüyor ve sahneleniyor bu oyun. Öyküye izleyen bütün seyirciler dahil oluyor, seyrediyor. Ve bu öyküden kazandığını hayatına yedirebilen seyirciler farkında olmadan hayatlarında taşıyor öyküyü. Ben de günün birinde buradan size bu öyküyü anlatıyorum ve sizde katılıyorsunuz.

Gelecekteki akışı ise hiç bilinmiyor. İşte gördüğünüz gibi öykü ölümsüz. sürüp gidiyor.

Sanat yeniyi düşündüren, iyi olana ve doğru olana ışık tutan bir öyküyse eğer bu oyunda bunların karşılığı var kesinlikle. Ancak kızdığım bir nokta bu oyun da pek fark edilemedi, tıpkı sanatsal niteliği ağır diğer eserler gibi. Bence özellikle de bizler, biz tiyatro severler, öykü, roman, şiir sevenler sahip çıkmalıyız bu oyuna. Şehir Tiyatroları bu sezonda da oynuyor bu oyunu fırsatını bulan mutlaka gitsin. Sabırla izleyin oyunu, tadı da bir o kadar değerli ve anlamlı oluyor çünkü.

Oyuncuları ve sahnelemeyi değerlendirmek gerekiyorsa ben bunun için çok yeterli bir isim değilim. Öyle olsa ve param olsa ihaleye girerdim herhalde(!) Sayın Kadir Topbaş'ın yapmadığını ben yapıp sevgili Kenan IŞIK'a danışacağım bu konuda. Sahi, nasıl altından kalkacaklar bu karmaşanın merak ettiğim tek şey Kenan IŞIK neden siyasi bir yapıya bulaştı? Sanatçı sorumluluğunu bilmeli öyle değil mi? Ben bu detayı uzatmadan oyunumuza dönüyorum tekrar. Ben oyunculuğun göreceli bir kavram olduğuna inanmaya başladım. Ben bir oyuncuyu beğenirim, siz beğenmezsiniz ama esasta oyuncu iyi bir oyuncudur. Oyuncunun en ballısı ise genel kabul görenidir galiba, veya enerjisini her durumda sevdirebilendir. Oyun için yine de söyleyebileceklerim var tabi mesela ışıklar ve müzikler çok etkileyiciydi Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde. Giriş müziği ise beni ayrı etkiledi. Oyuncuların performansına gelince sayın; Erhan Abir, Tomris İncer, Erarslan Sağlam ve Pelin Budak hepside hakkıyla oynadılar hepsini ayrı ayrı tebrik ediyorum. Eğer izlemediyseniz mutlaka ama mutlaka izlemelisiniz, dinlemelisiniz bu öyküyü ve düşünmelisiniz. Benim oyunu izledikten sonra aklıma, gönlüme, dilime bir şarkı düşmüştü, Mete Özgencil'in yazdığı, Takan'ın prüzsüz sesiyle yorumladığı "verme" şarkısı;

"Sebebinden doğmuş oldum seçmeden
Çekeceğim derdim nedir bilmeden
Yükledin, yükle yıkıldım kaldım
Vereceksen akıl verme istemem

Azı karar çoğu zarar diyenler
Niye çok alır hep az verirler

Verme, verme, akıl verme
Vereceksen huzur ver, vereceksen huzur ver."

Emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum ama en özel minnetim sevgili "Şehrazat" a tecrübe edip paylaştığı için. İyi seyirler.

Ömer KAVRUT

JaqLee
22-05-10, 11:32
Sefalet içerisinde geçen 36 yıl : Bir Garip Orhan Veli
( İhsan Ata )


Orhan Veli KANIK' ın şiirlerinden, Murathan MUNGAN' nın uyarladığı "Bir Garip Orhan Veli", bizleri bir şiir yolculuğuna çıkarıyor. Orhan Veli' nin aynı zamanda bir döneme tanıklık eden şiirleri, hüznün ve sevincin harmanlandığı, şiirinin aynasında kendimizi bulacağımız bir evren sunuyor bize. '' Bir Garip Orhan Veli '' adlı tek kişilik oyun 1980 yılında oynanmaya başlandı. Oyunun 28 yıl boyunca seyirciyle buluşma sayısı 10.000’i aşmış ve bir rekora ulaşmış. Büyük bir ustayı anmak için bundan daha güzeli ne olabilir? Diğer taraftan Müşfik Kenter’le özdeşleşmiş bir oyunu farklı birinden uzun yıllar sonra izlemek tehlikeli. Seyirci on yargıyla yaklaşıyor. Sahnede farklı bir oyuncu tarafından izlenince gözler Müşfik Kenter’i aramıyor değil. Yıllarca Müşfik Kenter'in yorumundan büyük tat alarak izlediğimizden, Tayfun Eraslan’ın yorumu biraz yadırganıyor gibi. Ama birbirinden bağımsız olarak düşündüğümüzde Tayfun Eraslan'ın da son derece özgün ama bir o kadarda karakteri üzerine oturtamayışını görüyorum.
Orhan Veli Kanık

(13 Nisan 1914 – 14 Kasım 1950), Melih Cevdet ve Rıfat’la birlikte Garip Akımı'nın kurucularındandır. Şiirde ölçü, uyak ve sanatlı söyleyişlere karşıydı. Orhan Veli, her şeyin şiire konu olabileceğini savunmuştur.

ilk şiirlerini 1936 yılı Aralık ayında Varlık Dergisi'nde Mehmet Ali Sel adı ile yayımladı. 1941’de lise arkadaşları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday ile birlikte Garip adlı şiir kitabını çıkartarak Garip Şiir Akımının öncülerinden oldu. Şiirlerinde yalın bir halk dili kullandı, yergi ve gülmeceden yararlanarak, sıradan yaşantıların şiirinin de yazılabileceğini gösterdi.

İkinci Dünya Savaşı nedeniyle askerlik uzatıldığı için 4 yıl askerlik yaptı. Askerlikten döndükten sonra 2 yıl kadar Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu’nda çalıştı. Azra Erhat, Oktay Rıfat, Erol Güney ile ortak çeviriler yaptı. Ancak 1947’de bakanlıktaki “antidemokratik hava” nedeniyle Tercüme Bürosu’ndaki görevinden istifa etti.

Mehmet Ali Aybar’ın yayımladığı Hür ve Zincirli Hürriyet gazetelerinde eleştiriler, kültür ve sanat üzerine yazılar yazdı. La Fontaine’in masallarını şiirsel bir dille Türkçeleştirdi. Nasrettin Hoca öykülerini de şiire dönüştürdü.

1 Ocak 1949 tarihinden itibaren on beş günde bir yayımlanan Yaprak dergisini çıkarmaya başladı. 28 sayıyı tamamen kendi çabası ile çıkardı. 15 Haziran 1950'ye kadar yayımlanan bu dergiyi parasal güçlükler nedeniyle yayımlayamaz olunca Ankara'dan ayrılıp, İstanbul'a döndü.

1950 sonbaharında, bir haftalığına geldiği Ankara'da, 10 Kasım 1950 gecesinde, yolda, onarım için kazılmış bir çukura kafa üstü düşerek yaralandı. İstanbul'a döndükten sonra, bir arkadaşının evindeyken, durumu birdenbire kötüleştiği için kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi'nde, 14 Kasım 1950 tarihinde beyin kanamasından öldü. Ölümü, Türkiye'de o güne kadar hiçbir şairin ölümünde görülmemiş bir yankı buldu. Orhan Veli Kanık geniş katılımlı bir cenaze töreninin ardından Rumelihisarı Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Oyun değil şiir dinletisi.

Öncelikle metinden uzak bir oyun izlediğimi söyleyebilirim. Yazarın metninde yer alan bir çok şey çıkartılmış, oyun oyun olmaktan çıkarak şiir dinletisine dönüşüvermiş. Herhangi bir olay örgüsü yada kurgu yok. Çok tanıdık bir şairin hayatı tam olarak kavranamamış, o yılların hissiyatı verilmemiş. Sefalet içerisinde yaşamış usta şair nedense sahnede bir '' Şarlo '' ya dönüşüyor.

Zamanla ilgili ciddi sıkıntılar var. Usta şairin 36 yıllık hayatı anlatılıyor. O donemle ilgili toplum ve iktidarla ilgili bilgi verilmemiş. Orhan velinin bu şiirleri yazmasındaki en büyük etken göz ardı ediliyor. Diğer taraftan sefalet içerisinde ölen bir şaire saygısızlık olmasın diye oynanış bakımından üst tabakada verilmek istenmiş. Sayın Eraslan belki canlandırdığı karakteri o gözle görmüş olabilir. Ama içimizden biri olan Orhan Veli’nin hayatı sefalet içerisinde geçmişse, bu yaşadığı toplumdan kaynaklanıyor. Yani bir ustaya tam anlamıyla saygıda kusur etmemek ve gerçek anlamda hayatını seyirciye sunmak istiyorsa, sefil bir karakter canlandırmalıydı. Ben bir seyirci olarak bu sefalete tanık olmak isterdim. Zira o zaman bunca sefalete rağmen edebiyattan hiç kopmamış olması, bunca olumsuzluklara rağmen hala tutunması bendeki coşkuyu daha da arttıracaktı. Oynadığı karakter Aristo mantığından öte gidemedi.

Diğer taraftan oyunun kronolojisi tam anlamıyla tahlil edilememiş. Gerek kıyafetler, gerek dekor niyetine kullanılan objeler , gerek oyuncunun seyirciyle olan komünikasyonu yetersiz. Birde sayın Eraslan’ın neden hem yönetip hem de oynadığını anlayamadım. Özellikle tek kişilik oyunlarda bu çok büyük risktir. Sahnede oynarken kendinizi izleme şansı elde edemezsiniz. Keşke bıraksaydı da başkası yönetseydi, hatalarını görüp en aza indirgeme şansı elde edebilirdi.

Şiirler hızla geçildiğinden son cümleler anlaşılmıyor. Oyun bir kurgu içerisinde ele alınmadığından seyircinin hafızasında yer edemiyor. Diğer taraftan Eraslan’ın sahnede devamlı poz verir gibi oynaması anlamsız kaçanlardan. Nedense bir türlü karakteri benimsemediğinden bu ruha giremiyor. Elbette spesifik bir sahneleniş, yalnız oyunun tekrar kesinlikle revize edilmesi gerekiyor.

Son olarak; oyunun başında gösterilen usta şairin resmi oyun sonunda koyulsaydı daha bir güzel dururdu. Seyirciyi asıl tetikleyen, merak duygusu oluşturan şairin resmi değil, sahnedeki oyuncunun canlandırdığı karakter olduğu kabullendirmeli. Sahnede Orhan veliyi hissetmeliyim. Ama ne yazık ki oyun başından sonuna kadar ismin altında ezilmiş bir oyunculuk hissettim.

Kostüm rezaleti..

Nalan Alaylı, oyundan hiçbir şey anlamamış. Donemin kostümlerini bulamamış, yaptığı tasarımlar o kadar göze batıyor ki, oyunculuğun bile önüne geçmiş. Oyunu mahvetmekle kalmamış, oyun sonunda seçtiği spor kıyafetle katliam yaratmış.

Diyelim ki Orhan veliyi tanımıyor,olur ya ! Keşke metni alıp okusaydı da , şairin hangi yıllar arasında yaşadığını öğrenip, ''Kiğılı'' markasını seyircinin gözüne sokarak dalga geçmeseydi. Elbette oyuncuya yakışmış olabilir. Ama ne canlandırdığı karakterle alakası var, nede kronolojiden bihaber. Sanıyorum Orhan veli hayatta olsaydı kendisi bile inanamazdı. '' Bir garip Orhan veli '' için biraz şık duruyor.

Işıkta İbrahim Karakan müthiş! İşine büyük özen gösterdiği açık. Ustaya saygıda kusur etmiyor. Oyunun kilit noktasındaki rolüyle vurucu hamleleri, ayakta alkışlatan bir performansla sunuyor. Zihninde oluşturduğu tasarımla günümüz teknolojisine göz dağı veriyor. Aynı özenle dekor tasarımında Behlül Tor’un çalışmaları başarılı.

Umarım; Neyzen Tevfik, Orhan veli, Nazım gibi usta edebiyatçıların hayatları ve şiirleri sahneye uyarlandığı gibi diğer üstatlarda uyarlanır.En azından öldükten sonra canlı tutalım. Bu bir vefa örneğidir. Okumayı sevmeyen bir toplum yapısına sahibiz. Merak edip izlemediğimiz sürece tanıyacağımızı da sanmıyorum.

İhsan Ata

JaqLee
22-05-10, 11:32
YATAK ODASINDA KESİŞEN YOLLAR: “GÖZÜ KARA ALATURKA”
( Üstün Akmen )


Okur-yazar olmanın, bilgi birikimiyle donanımın ve kendine özgü duyarlılığının sonucunda, ne yazık ki sistemin içinde yer alamayan kişilerin yazarıdır Özen Yula. Toplumun çeşitli katmanlarından karakterleri okuruna/seyircisine tanıtır, tanıştırır; çürümeyi, tükenişi bıkmadan usanmadan anlatır. Kişileri genellikle güçsüzdür Yula’nın ya da o öylelerini seçer. Aralarında, kendilerini öldürebilecek gücü bulamayanlar “bile” vardır. Başkasından, başkalarından yardım umarlar hep. Yeri gelir “karton” tiplere de can vermiştir Özen Yula. Bana sorarsanız, esasında 1980 sonrasındaki aydın karamsarlığını kaşımak istemektedir.



ÖZEN YULA’NIN OYUNU BAKIRKÖY’DE
Yazarımız, bu kez bir “Pop Art” denemiş. Nedir “Pop Art” dediğimiz? II. Dünya savaşından sonra meydana gelen köklü değişimlerin bir getirisi değilse nedir “Pop Art”? Tüketimi çekici hale getirmek için reklamlar, renkli afişler, hatta resimli dergi ve romanlar bile kullanılmaya başlanılan bir tür değil midir? Öyleyse sanat, tüketime meze yapılacaktır. Sanat, reklama katık edilecektir. Sanat, artık sadece bu amaçlarla doğacak ve gelişecektir. Özen Yula, sırtını bu türün özüne dayar ve “Gözü Kara Alaturka”yı yazar.

Oynanan bu oyun için mizah, arabesk, şiddet, seks, Yeşilçam karışımından oluşan, 80'li yılları anlatan hüzünlü bir kara komedi deyip geçebiliriz. Dilin kemiği yok ya, toplumsal ahlakın çifte standartlarını eleştiren bir oyun diye de tanımlayabiliriz. Konusunu, Harbiye'deki bir evin yatak odasında yolları kesişen, hepsi de karanlık birer geçmişe sahip kahramanların kendilerinin ve toplumun değişimiyle yüzleşmeleri diye de özetleyebiliriz. Ama bana sorarsanız, içini deşmeden geçmemeliyiz.

GEÇER MİYİM HİÇ

Geçmemeliyiz, en azından, kimilerinin vazgeçilmez şakşakçısı, tiyatro sanatının haini, eleştirmen kimlikli, kimliksizler cenahından soyaçekimli bazı ablalarım, ağabeylerim, bacılarım, kardeşlerime inat ben deşmeden geçmeyeceğim. “Gözü Kara Alaturka”, aydınların dile pelesenk ettikleri söylemlerin daha alt düzeydeki okur-yazarlar tarafından nasıl sahiplenildiğini gözümüze sokan bir oyun. Medyanın öğrettiği Türkiye sorunlarını, alt düzeydeki okur-yazar takımı da öğrenmekte, bilmekte artık. Örnek vermek gerekirse, İstiklal Caddesi’nde bir barda garsonluk yapan Süha: “… Mesela öğrencilerin dayak yemesinden, birbirlerini yaralamalarından konuşalım mı? Ya da dama çıkıp çocuklarını kendilerine siper eden, evlerinin yıkılmamasını isteyen insanlardan? Ya da köprüye çıkıp, intihar edeceğim diye bütün gazetelere ve televizyon kanallarına çıkanlardan? Ya da maskeleri yüzlerinde gezen siyasetçilerden konuşalım istersen,” der. Bu bir anlamda durum, kişilik, olasılık sergilenmesidir. Yazarın, çözümlemeye başlama arifesidir. Çözümleme, hiç kuşkusuz, kendi aydın duruşu ile hesaplaşmasını da beraberinde getirecektir.

Oyunun bir diğer karakteri “Duyarlı Deli” Rüstem’in bir bilinçlenme serüveni vardır, Özen Yula Rüstem’in ağzından anlatır. Rüstem’in o pek bilinen mahalle delikanlısı yönü de kaybolmamıştır daha. Özgürce konuşmak için, bu ülkede ya deli olmak gerekmektedir ya da hapislere girmeyi göze almak... Paranoid-Skizoid Rüstem, mahalle delikanlılığı ile aydın arasında kalmış bir kimlikle tanıtılır seyirciye. “Gazetelerdeki haberleri boş ver sen,” deyiverir. “Gerçekte var olan durum, orada, yazanın isteğine göre değişiyor. Bambaşka gerçeklikler çıkıyor ortaya. Yazanın birikimi, kültürü, romantizmi ya da hırsı neyse, sen onu okuyorsun. Gerçekte var olan veya olmuş olanı değil! Bambaşka gerçeklikler... Bugün, bu şehirde aşk, vahşi kapitalizmin izin verdiği kadar vardır. Vahşi kapitalizm öyle gerektiriyorsa, aşıklar ölür veya öldürülür. Hepsi bu!” Rüstem, hem kendi egosunu, hem de “nesne temsilcilerini” iyi ve kötü olarak bölünmeye uğratır. Yıkıcı itilerini kendine zulmettiğini duyumsadığı kötü nesneye yansıtarak ele alır.

BU DÜNYA BATSIN MI, YARINLARA SARKSIN MI?

“Gözü Kara Alaturka”da, üç potansiyel katil; Süha, eski konsomatris Gönül ve raporlu deli Rüstem, sıkışıp kaldıkları apartman dairesinde alaturka bir hesaplaşmaya girişirler. Özen Yula'nın oyunlarında birden fazla anlam yüklenen ölüm, bu kere de ortaya çıkar. Özen Yula’nın alıştığımız “İnsan doğar ve ölür” söylemi, neredeyse: “Önce en doğal anlamıyla ölüm vardır”a dönüşür. Her tutkuda bir ölüm olmalıdır. Ve oyun toplu katliamla son bulur: Ölmeyen tek kişi, katliama yol açan “muhbir” Gönül'dür. Oysa, vurdumduymazlık ona da ölümü getirecektir ya da Gönül’ü ölüme götürecektir. Ancak yaşadıkları Gönül'ü daha da vurdumduymaz yapar. Gönül, nelere yol açtığının asla farkında değildir ki! “Ne gereği vardı,” der. “Herkes öldü!... Halbuki, güzel güzel yaşayabilirdik.” Ölüm, daha çok bir kurtuluşu, çöken, çürüyen bir yapının dışına çıkma çabasının son basamağı gibi biçimlenir. Bu dünyada bir araya gelemeyenler ancak ölümle birlikteliklerini sağlayabilirler. İnsan, kapandığı/kapatıldığı dört duvarın dışına ölümle ilk adımını atar, temelsiz “bilinçlenme” yok olur, bilgi ve yaşantı zaten “alaturkalaşmıştır”, özgürlük ölümle gelir, ölüm kurtuluşun göbek adıdır. Kaderciliğin, uyumsuzluğun ve yabancılaşmanın şarkısı “Batsın Bu Dünya”nın tam da sırasıdır.



SÖZCÜKLERDEN DAHA AÇIK, DAHA SEÇİK NE OLA Kİ!
Oyunun özü bence bu. Şimdi gelelim sadede. Yani işin tiyatro yanına. Oyunu Levent Tülek sahneye koymuş. Mizansenine şarkılar döşemiş. Metni “Pop Art”a yaslamamış. Tiyatronun alanının psikolojik değil, plastik ve fiziksel olduğunun bilinci içinde çalışmış. Keşke absürd bir reji deneseymiş. Tiyatronun fiziksel dilinin sözcüklerin diliyle aynı psikolojik çözümlemelere ulaşıp ulaşmayacağını, duyguları ve tutkuları sözcükler gibi dile getirip getiremeyeceğini öyle pek derinlemesine düşünmemiş. Ama sözcüklerin üstlenemediği, jestlerin ve uzamdaki dilin niteliklerini taşıyan her şeyin, sözcüklerden daha açık ve seçik bir biçimde bir tavra erişeceğine yazarın işaretleri doğrultusunda inanmış. Eriştiği tavrın, düşünce ve zekâ alanı içinde var olup olmadığını iyi araştırmış, bulmuş, çıkarmış.



BEHLÜL TOR’UN DEKORU

Dekor tasarımını yapan Behlül Tor’un dekoru bence metne ve oyuna katkı sağlamıyor, keşke “Pop Art” deneseymiş, soyut ya da absürd çalışsaymış Özen Yula’nın bu oyundaki çizgisine daha iyi yardımcı olurdu kanısındayım. Siyah saten çarşaflı, bronz başlı yatak, İstiklal Caddesi’nde bir “café”de garsonluk yapan Süha için pek lüks değil mi? Ayçın Tar’ın kostümlerine iyi diyeceğim. Yüksel Aymaz, sahne, dekor, fon ya da oyuncular üzerine yansıtarak kullandığı “gobo”ların da yardımıyla etkili görüntüler üretmiş. Oyuna yorum, dekora derinlik, oyunculara üçboyutluluk sağlayan bir çalışma Yüksel Aymaz’ın ışık tasarımı.



OYUNCU KADROSU

Yatağın altındaki Ceset’te Kadriye Çetinkaya’yı küçük rolde de ya da hiç hareket etmeden de başarı elde edilebileceğine inanması açısından kutlamam gerekiyor. Figen’de Füruzan Aydın kendisine ne verilmişse almış ve iyi de değerlendirmiş. Aytekin Özen, Rüstem’e can üflerken, karakteri kendine mal etmekte. Bir anlamda, Özen Yula’nın sözlerini sayfalardan sıyırıyor. Ali Rıza Kubilay, Süha’yı olamazcasına abartmış. Ama ne abartma! O ne gürültü, o ne canhıraş bağırtı öyle! Kubilay, Süha’nın komik ve ciddi özelliklerini iyi bilememiş, yani incelememiş, yorumlayacağı özellikleri kavrayamamış, ikisi arasındaki farklılığı ortaya çıkartamamış. Mert Asutay, Barbaros’un buğdayını ve samanını çok iyi ayırmış, ayıklamış, artistik benliğinin süzgecinden geçirdikten sonra elde ettiği özneyi seyirciye aktarmayı başarmış. Gönül’ü canlandıran Nurhayat Atasoy ise, oyunun komedi unsuruna olan etkisini oyun boyunca bütünüyle planlamamış, ama oyunu seyirci önünde kontrol altına almayı başarıyor. Jest ve mimiklerinin yanı sıra, sahne üzerinde gerçekleştirdiği hareketler gerçeğe olabildiğince yakın. Gel gelelim, ikinci perdedeki sarhoşluk tablosunda doğallığını yitiriyor, inandırıcılığı kalmıyor.



O halde ne yapmalı?

JaqLee
22-05-10, 11:32
Ödüle Değer Bir Oyun: Ödül
( Ahmet Kara )


Geçen yıl bu zamanlar, sezonu yarıladığımız halde izlemeye değer oyunların pek az olması çok moralimi bozuyordu. Neyse ki sezonun ikinci yarısında arka arkaya güzel oyunların sahne alması moralimi düzeltmişti. Bu yıl sezon başladığından beri güzel oyun bombardımanına uğramış gibi her gün birbirinden güzel oyunlar izleme olanağı buluyorum. Dilerim bu da Türk Tiyatrosunun gelişmekte olduğunun bir göstergesidir.

Dün öğleden sonra Öteki Hayatlar Tiyatrosunda izlediğim KIŞ MASALI adlı oyundan sonra akşamına izlediğim Liman Tiyatrosunun ÖDÜL adlı oyunu da sezonun seyredilmeye değer oyunlarından bir başkası.

Kanadalı yazar Carol Frechette'in yazıp, Zeliha Berksoy'un öğrencisi Ece Okay Işıldar'ın Fransızcadan çevirip yönettiği, dekor ve kostümünü Bilge Çetintürk'ün yaptığı Ödül oyununu Akatlar'da Beşiktaş Kültür Merkezinin Melih Cevdet Anday Sahnesinde izledim. Oyun iki kişilik ve Jean rolünü İstanbul Şehir Tiyatroları oyuncusu, aynı zamanda Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz oyununda meddah ve Leylanın babası rolünü oynayan Tankut Yıldız; Beatrice rolünü konservatuar öğrencisi, Şehir Tiyatrolarının Leyla ile Mecnun oyununda da Leyla rolünü oynayan, Güzin Özyağcılar'ın kızı Zeynep Özyağcılar canlandırıyor.

Asansörü dahi çalışmayan metruk bir gökdelenin 33. katında yaşayan uzun saçlı güzeller güzeli Beatrice, kentin her yanına, kendisini etkilemeyi, hislendirmeyi ve cezbetmeyi başaracak kişiye tatminkar ödül vermeyi vadeden ilanlar asmıştır. Geçimini, ödül avcılığından kazandıklarıyla sağlayan Jean, 33 katı yürüyerek çıkmanın yorgunluğu içinde çıkagelir. Böylece oyun iki tarafın da kendilerine özgü ustalıkları, incelikleri ve dirençleriyle başlar.

Jean oldukça başarılıdır ve cezbetmeyi de başardığında birbirlerine iyice yakınlaşmışlardır. Tam "işte şimdi sevişecekler" diye düşündüğünüz anda, birinci perdenin sonunda, birdenbire ayağa kalkarak, "Lütfen hemen ödememi yapın" demesi, seyirciyi kahkahalara boğmaktadır.

Yüzlerce yapay elma ve pet su şişelerinden oluşan dekor, daha yaratıcı ve işlevsel olabilirdi. Müzik ve ışık için bir şey demiyorum. Ama şu bir gerçek ki, oyun, sezonun mutlaka izlenmesi gereken oyunlarından birisi diye düşünüyorum.

Ahmet Kara

JaqLee
22-05-10, 11:32
Kara Kaplı – Tiyatro Yüzleşme
( İsmail Can Törtop )


Benim de bir “Kara Kaplı” defterim var. İzlediğim ve oynadığım oyunları bu deftere yazıyorum, bu oyunlar hakkında küçük notlar tutuyorum: Bu tiyatro sezonunda yani ekim ayından bu yana 22 farklı oyun izlemişim, 2 ve 3 kere izlediğim oyunlarla toplam 30 kere de tiyatroya gitmişim…



Musa Uzunlar’ın oyundaki Kara Kaplısı benimkinden biraz farklı. Erkeklerin birlikte oldukları kadın sayısı 30u bulunca artık kadınların isimlerini ve özelliklerini yavaş yavaş unuturlarMIŞ, bu yüzden bir deftere not tutmaya başlarlarMIŞ. Jean Jacques (Musa Uzunlar)134. kişiyi de deftere kaydetmiş bir avukat. Şık döşenmiş ve düzenli studyo tipi bir dairede yaşıyor. Hukuk bürosunda çalışan gerçek bir metropol insanı : iyi bir işi ve kariyeri var, akşam bir yerlere gidip birkaç kadeh içtiği ve sonra yeni bir bayan ile tanışıp birlikte olduğu düzenli bir sosyal yaşantısı var…



Jean Jacques’ın hayatı bir sabah aralık olan kapıdan içeri giren Suzanne (Zeynep Utku) ile tamamen değişir… Oyunun yazarı Jean-Claude Carriere, hikayenin doğuşunu şöyle anlatıyor:



“1967’lerdeydik. Evde yalnızdım. Pencere açıktı ve bir kedi girdi içeri, varlığıma tamamen kayıtsız eve postu serdi. Onu evden çıkarmak için her şeyi yaptım, nafile. İkinci gün boş vermeye başladım. Üçüncü gün ona yiyecek bulmak için dışarı çıktım... Geri döndüğümde gitmişti, bir daha dönmemek üzere.”…



Tıpkı bu kedi gibi kapıdan içeri bir genç kız girer, bir adamı arıyordur ama bulamamıştır. Gidecek bir yeri olmadığı gibi otelleri sevmediği için otelde kalmak da istemez. Tıpkı bu kedi hikayesindeki gibi onu başta istemeyen adam sonra evde kalmasına izin verir ve hatta ona bağlanmaya başlar…



Yüzleşme Bunun Neresinde?



Oyun boyunca acaba kız gerçek mi diye düşündüm… Adam sanki bir hayalin içinde, belki de bir rüya halinde, yaşadığı ilişkilerin sığlığını, sıradanlığını bu kız ile yaptığı konuşmalarla fark ediyor, kabul ediyor. Kız da adama karşı rol yapan diğer kadınları tek bir bünyede oynuyor sanki; bazen bir bakire oluyor, bazen sadece birkaç sevgilisi olmuş bir kadın bazen de sevgililerini sayamayan arzulu birisi… Aslında bir kadın sadece onunla birlikte olmak isteyen bir adamı kolayca ikna edebilir bu kişilerden herhangi birisi olduğuna. Ne adam için bir önemi var bunun ne de kadın için bir fanteziden fazla bir değeri. Oyun somut olarak söylemese de yüzleştiği kendisiydi adamın, kadın bedenindeki tezahürü... Bu geveze kız adama fark ettiriyor yaşadığı hayatın tekdüzeliğini.



Dekor, oyuna çok uygun. Stüdyo daire havasını çok iyi verdiği gibi adamın yaşantısı, kimliği ile ilgili pek çok nüans içeriyor. Banyo bölümünde karakterler giyinirken verilen ışık aklıma takıldı; giyinirlerken bir gölge oluşuyor ama spotun açısından mıdır nedendir, gölge paravanın ortasında bir yerlere düşüyor ve netlik sağlanamıyor. Ya böyle bir nüansa yer vermemek ya da gölgeyi daha görünür kılmak gerekir bence.



Oyunun kıyafetleri de gayet başarılı, özellikle de adamın kıyafetleri. Kız’ın oyunun bir bölümünde giydiği gece elbisesini beğenmedim. Hem çekici, şık bir kıyafet değil hem de kullanışlı değil. Gereksiz bir pot var kıyafette ve Zeynep Hanım’ın yürümesine bile engel oluyor, sık sık kıyafeti eliyle tutmak zorunda kaldığından kendi oyunundan biraz kopuyor. Vücuda birazcık oturan bir kıyafet daha iyi olabilirdi belki.



Oyunun rejisi de Musa Bey’e ait. Kızın eve girişinden itibaren izleyiciye keyif veren bolca detay var. Örneğin kız ile adamın birbirlerine işaret parmakları ile temas ettiği sahne, ya da kızın “belki bu defterde ben de varım” derken sandalye üzerine çıktığı sahne, oyunun başında kızın-sonunda adamın kapı arkasından silüetinin göründüğü sahne… En beğendiklerimden birisi de kızın adama “bu evde kadınları nasıl etkilediğini” sorduktan sonraki kurguydu. Işıklar loş oluyor, adam müziği açıyor, elindeki parfümü havaya sıkıyor… Spotların da etkisi ile parfümün havada yayılışını izlerken büyülendim ve birkaç saniye içinde burnuma gelen parfüm kokusu bana evin içinde olduğumu hissettirdi…



Tiyatroda oyunculuğa ve rejiye fazlaca önem verenlerin keyif alacağı bir oyun.. Pazartesi günleri Fransız Kültür’de oynuyor. Bence izleyin!



İsmail Can Törtop

JaqLee
22-05-10, 11:32
Sanatın gücünün ve büyüsünün oyunu: “Bana Bir Picasso Gerek”

Emre Kınay, günümüz Türk tiyatrosunun soylu şövalyelerine 2006 yılının mart ayında katılmıştı. Atının terkisine eşi Emine (Ün) Kınay’ı da alarak yola çıktılar, Duru Tiyatro’yu kurdular. Kendi sahnelerinin olmalarını istiyorlardı, varlarını yoklarını ortaya koydular, 2006’nın sonlarında İstanbul’un Anadolu yakasında bulunan Atatürk Fen Lisesi’nde (AFL) bir Kültür Merkezi yarattılar. Yarattılar yaratmasına da, tutunamadılar… Anlaşmalar, anlaşmazlıklar; engeller, engebeler…
Kınay çifti, ocak ayının hemen başında Kadıköy Anadolu Lisesi’nin içinde bu kere “Maarif” adı altında bir kültür merkezi oluşturdukları muştusunu verdi. Kültür merkezi oluşturmak kolay mı? Dile kolay… Geçtiğimiz cumartesi akşamı açılışını yaptılar. Kocaman bir salon, bir de yavrusu. Yavrunun adını “Deneme Sahnesi” koymuşlar, diğerininki “Büyük Sahne”. “Deneme Sahnesi” dedikleri, kalorifer dairesinden bozma 70 kişilik bir tiyatro mabedi. Emre ve Emine (Ün) Kınay, açılış akşamı başta Kadıköy’ün sanatsever Belediye Başkanı Av. Selami Öztürk olmak üzere, emeği geçenlere “mütevazı” plaketler sundular. Kurdeleyi kestiler, sahneleri açtılar, böylelikle bir kez daha “göçebelikten” kurtuldular. Açılış akşamıysa, Jeffrey Hatcher’ın, şimdilerde Bursa Devlet Tiyatrosu’nda “Bir Picasso, Lütfen (A Picasso)” adıyla oynanmakta olan “Bana Bir Picasso Gerek”ini Deneme Sahnesi’nde oynadılar. Ama ne oyun, ne oynama peh, peh, peh!..

Oyunun konusu bize hiç mi yabancı değil
“Bana Bir Picasso Gerek”, 1941 yılında Fransa’da geçiyor. Zaman farkı yetmiş yıla yakın, Fransa desen “nire”… Ama “Bana Bir Picasso Gerek”in konusu, benim konum be! Bir belediye başkanının: “Tükürürüm ben böyle sanatın içine,” dediği; galeride sergilenen ünlü bir ressamın “nü” tablosunun bakanın geleceği gerekçesiyle üstünün kapatıldığı; heykellerin zırt pırt kırıldığı “bir ırkın ahvadıyız biz.” Benim saygın okurum, siz de pekâlâ biliyor, görüyor tanık oluyorsunuz ki, içinde yaşadığımız çağ yirmi birinci yüzyıl falan değil bizler için, yeni bir ortaçağ. Bunun kanıtlarını birçok yerde/yerden izlememiz olası. Üretim yerine ticaret öne çıkıyor, bilimin yerini büyü alıyor, astronomi koltuğunu fala bırakıyor. Aynen ortaçağda olduğu gibi, devlet yönetimi ikinci sınıf yöneticilerin elinde. Yani ipleri onlar tutuyor. Türkiye’de yeni ortaçağ döneminin ekonomide 24 Ocak 1980, siyasette 12 Eylül 1980’de başladığını unutmuş olan benim “unutkan” halkım, gene inim inim inliyor. O dönemde, yeni dünya düzeninin altyapısının hazırlıklarını oluşturan ABD’nin, Türkiye’nin içine girdiği yeni ortaçağın başına Kenan Evren nam bir paşayı temsilci olarak atadığı unutuluyor/unutturuluyor.

Işıklar içinde yat e mi eyyy Aziz Nesin
Hani ışıklar içinde yatası Aziz (Nesin) Ağabey, General Evren için: ‘’Herkes kendini bir b.. sanır, bu iki b.. sanıyor’’ demişti ya!.. Anımsayacaksınız, zaman içinde Evren Paşa’nın kendini çok daha fazla “şey” sandığına da tanık olduk. “Netekim”, “Devr-i saadetinde” Avrupa’nın en büyük ressamlarından Pablo Picasso’yu diline dolamıştı garibim. Bir Picasso tablosunun önünde durup, buyurmuştu: ‘’Bir çizgi şöyle çizmiş, bir çizgi böyle. Bunu ben de yaparım.’’ O günden bu güne devran durmuyor, durmadıkça da benim köse sakalım durmadan yanıyor.
Doğru diyorsunuz, bırakayım benim “köse sakalımı” da bilinen gerçeği anlatayım. Doğa’nın kendini yenileme ve değiştirmesi gibi, hiç kuşku yok ki Picasso da kendini yenileyen, geliştirebilen bir özelliğe sahip. Afrika halkının sanatından ne kadar etkilendiyse, onu yorumlamış, kendine özgü evrensel çizgiyi yakalamış. Resimlerini izleyen, örneğin “Guernica”nın önüne geldiğinde başka başka duyguları algılayabiliyor. Farklı dillerdeki, farklı kültürlerdeki iletişimin bir anahtarı olarak, insanların iç dünyalarında gezinen sihir örneği bir çekim merkezi o. O yüzden, binlerce insan sergi salonlarında Picasso’nun tabloları karşısında sanki bir kasırgaya yakalanmışçasına her dalgalanışı izleyebilmekte. Yaşamının her evresinden günümüze değin, tüm deneyimlerini nakış gibi işleyerek kendi derinliğini keşfediyor. Picasso için sanat, etle kemiğin iç içe geçtiği bir sızı bence. Hem öyle bir sızı ki, kendi özü ve biçimi içinde ayrı ele alınamıyor.

Yazarın marifeti
Jeffrey Hatcher, işte bu sızıyı kendi özü ve kendi biçimi içinde ayrı ayrı ele almayı, gerçekle illüzyonu bir güzel harmanlayarak başarmış. Bilinen kimi olayların üstüne buram buram zeka kokan kurmaca öyküler düzmüş. Seyirciyi alıyor, 1940 Haziran ayına götürüyor. Picasso, “müdavimi” olduğu “cafè”den alınarak Gestapo’nun mahzenine getirilmiştir. Genç ve güzel bir kadın olan Bayan Fischer, Picasso’yu sorgular. İkili arasındaki güç dengesi sürekli değişecek, iktidar önce Bayan Fischer’in eline geçecek, ancak Picasso zekasıyla, olağanüstü yanıtlarıyla gücün ibresini kendi yanına döndürecektir. Güç kazanmakla da yetinmez Picasso, baştan çıkartır ve oyunun sonunda Bayan Fischer’in ruhunu bütünüyle teslim alır. Böylece sanatın gücü ve büyüsü de kanıtlanır.
Hatcher’in fevkalade zeki diyaloglarının, ironi dolu repliklerinin esere olamazcasına derinlik kazandırdığı elbette bir gerçek, ama Şükran Yücel’in (“tek” yerine “tek bir tane”, gerekçe” yerine “sebep” gibi birkaç küçük hata dışında) sahne diline fevkalade uygun, titiz çevirisinin de Hatcher’ın Türkiye’deki başarısına büyük bir yüzdeyle ortak olduğunu söylememek, sanırım çeviri sanatı adına hainlik olur.

Yaratıcı kadro
Oyunun afişlerinde ışık tasarımının kim tarafından yapıldığı yazılmadığına, oyun da ciddi anlamda ışık tasarımı gerektirdiğine ve iyi-kötü bir de ışık tasarımı olduğuna göre, bu işi ister istemez doğrudan yönetmene “ihale” ediyorum. Her neyse!.. Kim yapmışsa yapmış, neyse ki çok kötü yapmamış. Sadece bir eleştiri getireceğim: Mahzenin yerüstünü gören penceresinden gelen ışık ile “mazgaldan” masanın üstüne düşen ışık birbirini tutmuyor. Dolayısıyla zaman kavramı karışıyor. Zaman kavramı, ışık tekniğiyle seyirciye ulaşmayınca, özellikle sahnenin sağında oturan seyirci grubu oyunun gerçekçiliğinden kopuyor, oyundan uzaklaşıyor.Cem Ulu’nun barkovizyon tasarımı belki biraz “rol çalıyor”, ama yer yer de oyuna katkı sağlamakta. Zuhal Soy’un “mühimmat” kutularından; atılmış elbiselerden; askeri hastane komodininden; eski bir radyodan; kablo makaralarından; atılmış yatak, yorgan, yastıktan; miğferlerden ve benzeri malzemeden oluşturduğu dekor tasarımı, “sahne hacmi” denilen üç boyutlu dünyayı pek güzel oluşturmuş. Gene Zuhal Soy imzalı kostümler de düşünsel işlemi tamamlar nitelikte.

Yönetmen ve oyuncular
Arif Akkaya, oyunu sahneye koymadan önce, eminim konunun gerçekleştiği koşulları çok iyi araştırmış, bu koşulların niteliğini ve yayılımını iyi bellemiş. Olageleni ya da olmuş bitmiş olanı betimlemeye yarayan yollarda müthiş bir başarı sağlamış Gözlemleyenlerin ve gözlemlenenlerin anlatılarından mükemmel bir bireşim oluşturmuş. Oyuncularının içlerindeki eski roller arşivinin kapağını açtırmamış. Arşivdeki rollerine bakmalarını, karşılaştırmalarını, onları Picasso ile ya da Fischer ile ilişkilendirmelerini engellemiş. Kısacası, keyifle izlenen gerçekten dört dörtlük, kusursuz bir reji elde etmiş.
Diğer taraftan, deneyimli (kurt) oyuncu Sezai Altekin, Picasso’ya can verirken, coşkularını mükemmel yönetmiş ve onları okutmayı bilmiş. Yorumladığı duygulanımlar, izleyici tarafından öyle rahat okunuyor ki! Genç oyunculara, duygulanımların bir oyunculuk biçemi içerisinde nasıl kodlanacağını, nasıl listeleneceğini, nasıl kategorilere ayrılacağını Sezai Altekin’in Picasso’sunu izleyerek öğrenmeye çalışmalarını önermek isterim. Elbette dinleyenlerine… Ayça Bingöl ise, sahne üzerinde üretici-sanatçı olduğunu gene vurgulamakta. Partnerine karşı tavır geliştirmediği sürece başarılı olamayacağını biliyor Bingöl. Tiyatro dilinde “gerekçelendirme” dedikleri biçimde, Fischer’e bir eylem gerçekleştirtmeden önce eylemine bir neden yaratıyor.
Esasında, gerekçelendirme biliyorum ki Ayça Bingöl’ün içinde.
Genç oyuncu Ayça Bingöl, her izlediğimde beni çok, ama çok mutlu ediyor.
“Özetle artık eyy eleştirmen,” derseniz, sizin bu oyunu mutlaka, ama mutlaka görmeniz gerekiyor.


Üstün Akmen

JaqLee
22-05-10, 11:32
TİYATRO PERA'DAN ÇAĞIMIZDA VENEDİK TACİRİ
( Ahmet Kara )


Yıllardır Shakespeare oyunları sahnelendiğinde yönetmenler, genellikle oyunun yazıldığı yüzyıldaki sahne ve oyun düzenine sadık kalmışlar, çağımıza uyarlamayı düşünmemişlerdir. Ama bu sefer, oyunun çevirmeni, yönetmeni ve başrol kadın oyuncusu Nesrin Kazankaya büyük bir cesaret örneği göstererek oyunun metnine hiç müdahale etmeden tamamen çağımıza uyarlayarak bana göre Shakespeare oyunlarında bir devrim yapmıştır. Oyuna cep telefonunu da, bilgisayarı da, atariyi de, borsayı da, havaalanını da, hatta mafyayı da çok ustaca sokarak, hiç yadırganmadan, hiç sırıtmadan, oyunu çok daha izlenebilir hale getirmiştir. Hatta oyuna müzik olarak İbrani Halk Türküsü olan Havanagila'yı bile eklemiştir.



Özünde Yahudilerin yerildiği oyun, iki perde ve ara dahil toplam üç saat sürüyor. Ama bu üç saatın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Oyun öylesine oya gibi işlenmiş ki, nefes bile almak istemiyorsunuz oyunun bir anını bile kaçırmamak için. Başrolde Shylock'ta, İstanbul Devlet Tiyatrolarının usta oyuncusu, daha önce Tartuffe ile Teyzem ve Ben oyunlarında da beğeniyle izlediğimiz Mehmet Ali Kaptanlar oynuyor. Oynamak değil Shylock'a can veriyor adeta. Oyundaki başarısını burada ne kadar anlatsam yetersiz kalacaktır. İnanın gidip izlediğiniz zaman bana hak vereceksiniz. Sadece Shylock'ta Mehmet Ali Kaptanlar'ın değil, Antonio'da Muhammet Uzuner'in, Portia'da Nesrin Kazankaya'nın, Nerissa'da Başak Meşe'nin, Bassanio'da Kayhan Teker'in, Gratiano'da Mehmet Aslan'ın, Launcelot'da Aytun Şabanlı'nın, Jessica'da Zeynep Özden'in, Lorenzo'da Erdinç Anaz'ın, Salarino'da Okan Kayabaş'ın ve Salanio'da İlker Yiğen'in başarılarına hayretler içinde tanık olacaksınız. Bir oyunda oyuncuların rollerine bu kadar cuk oturmasına şaşıp kalacaksınız.



Romanından bir çok kez filme de çekilen oyunun dramaturgisi Şafak Eruyar, Dekor ve Kostümü A. Şirin Dağtekin, Karnaval Kostüm ve maskları Nilüfer Moayeri, Işığı Yüksel Aymaz, Müziği Ezgi Kasapoğlu ve Dans Düzeni Erdinç Anaz tarafından yapılmış. Baştan beri her şeyin yerli yerinde ve başarılı olduğunu söylediğime göre bunların hiç birinde hiçbir kusur bulamıyorum.



Romanını okumayıp, filmini yada oyununu daha önce izlememiş olanlar için konuyu kısaca özetlemek gerekirse: Venedik'te yaşanan olayda Antonio, çok yakın arkadaşı Bassanio için şehrin Yahudi tefecisi Shylock'tan borç para almak zorunda kalmıştır. Geçmişte Antonio'nun hiç sevmediği ve sürekli hakaret ettiği tefeci, verdiği borç için faiz istememekte, ancak borç vadesinde ödenmediği takdirde Antonio'nun bedeninden, kalbine yakın bir yerinden yarım kilo et almak istemektedir. Borcun vadesi dolmadan Antonio batar ve beş parasız kalır. Tefeci Shylock'a gün doğmuştur ve Antonio'nun vücudundan yarım kilo et kesmekte kararlıdır. Mahkeme ne karar verecektir? Verilen karar nasıl uygulanacaktır? Antonio ve Shylock'un sonu ne olacaktır? Bütün bu soruların cevaplarını oyunu izlediğinizde net bir şekilde alacaksınız.



Antonio rolünü dönüşümlü olarak Can Başak'ın da oynadığı oyunu mutlaka izleyin ve Türk Tiyatrosunun ulaştığı kıvanç verici noktaya gözlerinizle şahit olun ki oyunu görmek kısmet olmadı diye üzülmek zorunda kalmayasınız.


Ahmet Kara

JaqLee
22-05-10, 11:32
Metin Serezli ve Özlem Tekin’den duygusal bir komedi: ‘Kim o?’
Tiyatrokare’nin 2007-2008 sezonu oyunu “Kim O?”sunu (Why Not Stay For Breakfast?) izledikten sonra şaşırdım kaldım. Oyunu, ünlü bir İngiliz vodvil ustası olan Ray Cooney (1932) ile Gene Stone yazmıştı. Ray Cooney’in oyunlarını genellikle eşlerini aldatmaya kalkan ve başlarına olmadık işler açılan siyasi kimlikler üzerine kurduğunu, bir anlamda “gülme garantili oyunların yazarı” olarak tanımlandığını, güldürü öğesini daha çok hareketlerden ve nüktelerden çıkarttığını, düşünceden çok göze ve duyulara yöneldiğini, vurgusunu kişiyi karikatürleştirerek, olayları abartarak elde ettiğini biliyordum, ama “Kim O?” böyle bir oyun değildi. Acaba Gene Stone kimdi? Tanımıyordum. Araştırdım ettim, gazeteci olduğunu, The Los Angeles Times gazetesinin editörlüğünü yaptığını, “Harcourt Brace”, “Bantam” ve “Simon & Schuster” gibi yayınevlerinin de yayın yönetmenliğinde bulunduğunu, otuz kitabı olduğunu ve bu kitaplarının kimilerini “müstear” ad ile imzaladığını, bazı oyunlar da yazdığını saptadım. “Sana ne bunlardan be adam” demeyin lütfen, bunlar gerekliydi! Çünkü, “Kim O?”nun Cooney’in gömleğini giymediği pek belliydi.

Ragıp Yavuz’un başarısı
Oysa; “Gene mi Cooney, gene mi vodvil” diye söylene söylene gitmiştim oyuna. Neyse ki Metin Serezli vardı, hadi neyse Özlem Tekin’i süzgeçleyecektim. Oyun, öyle çıkmadı. Karşıtlıklar arasındaki bağlantının vurucu olarak kullanıldığı, eli yüzü düzgün bir komedi metniydi izlediğim. Orta yaş üzeri, kendi halinde, içine kapanık, tutucu bir memurun, rastlantı sonrası üst katında yaşayan rock müzik meraklısı, genç, güzel ve uçarı, üstelik de hamile komşusuyla tanışmasını, yeni dünyalar keşfetmesini keyifli bir dille anlatıyordu. İki farklı kuşağın yaşama bakışları, çatışmaları konu edinilmişti. Öyle alışageldiğimiz kapanan kapılar, açılan dolaplar, oradan girip buradan çıkan, neredeyse oyun sonuna kadar birbirleriyle rastlaşmayan karakterler falan yoktu. Daha önce Ali Poyrazoğlu’nun Nilgün Belgün ile oynamak üzere “talip” olup caydığını duyduğum, 2001 yılında Tiyatro Çisenti’de Suat Sungur ve Mine Çayıroğlu tarafından oynandığını bildiğim oyunu, Ragıp Yavuz eline alıp yoğurmuştu. Ragıp Yavuz’un, komik gerçeklerin altındaki dramatik yanı süzgeçten geçirdikten sonra damıttığı ve izleyiciye sunduğu uyarlama, esere hiç kuşkum yok ki ayrı bir tat ve güzellik katmıştı.

Nedim Saban’a alkış
Oyunu sahneye taşıyan Nedim Saban’ın, seyircinin uyarıcılarını olumsuz yönde etkileyecek her türlü eylemden titizlikle kaçınmış olmasını övmeden geçemeyeceğim. Karakter yaratımının getirebileceği olumsuzlukları, seyirci ile oyuncu/lar arasında olabilecek iletişim kopukluklarını koyduğu kurallarla engellemişti. Bu kuralları performansı ve monotonluğu dengeleyici kurallar olarak da uygulamış, yaratımını oyuncu/lara mal etmesini bilmişti. Ragıp Yavuz’un uyarlamasını, kapalı bir dramanın aktarılmasının farklılığında simgeletmesi bana ilginç geldi. Doğrusu bu farklılık, fiziksel süslemelerle görsel bir sanatı simgeler görünse de, fizikselliğin metinle bütünleşmesi açısından Nedim Saban’a hak ettiği alkışı getirmişti.

Yaratıcı kadro
Yaratıcı kadro arasında Başak Özdoğan Pirim, oyunla bağlantılı, kendi içinde bütünlüğü olan bir dekor tasarlamıştı. Pirim’i de, komedide dekorun amacını salt olayların geçtiği mekânı yansıtmak olarak görmediği, oyuncuların kabullendiği, kavrayabildiği, yabancılık çekmeyip hareketlerini kısıtlamadığı bir ortam yarattığı için kutlamak istedim. Gerçekçi yaklaşımı için de kutlamayı hak ediyordu Pirim… Kapı zili, mutfak gereçleri, elektrik sigortası kutusu, gerçek “hünkârbeğendi”, gerçek rakı, gerçek meyve… Hepsini gerçek olarak kullanmıştı. Ne çare, hele bir de şampanya şişesine mantar yerine plastik şampanya şişesi tıpası taksaymış diye hayıflandım durdum oyun sonrası.
Diğer taraftan, kostüm tasarımında seçme hakkını özellikle komedide gerektiği gibi oyuncuya bırakmış mı bilemedim, ama kostümler bence “matluba uygun”du. Gene de, giydiği siyah kostümü Burcu Güvenir karakteriyle özdeşleştirip özdeşleştiremeyeceğini Özlem Tekin’e sorup sormadığından pek emin olamadım. “Neyse” diye geçiştirdim kostüm konusunu.
Ümit Küçük’ün ışık tasarımı, ne yazık ki aydınlatmadan öte geçememişti. Oyun sırasında: “Sabahın saat 9.30’unda dışarıda günışığı olmaz mı be Küçük kardeş” diye dillendim. O ışık camdan içeri doğmaz mı? Olmamıştı! Benim oyunu izlediğim gün, bir de ışık teknisyeninin acemisine çatmaz mıyım! Aman da aman deyivereyim ben size!..

Özlem Tekin tiyatro sahnesinde
Yakından izlemediğim bir saha, ama biliyorum ki Özlem Tekin, kim ne derse desin Türkiye’nin pop rock kraliçesi. “En güzel renkler gözümde/En doğal hisler sazımda, sözümde/Yürek ister mutlu olmak, korku yaşatmaz/Tanıştım ben özümle/Şimdi, burada /İste, durma…” Hiç tarzım değil ama bu şarkısını nedense pek sevmişim, defterime bile not etmişim.
Nasıl olduysa oldu, Özlem Tekin “Mucizeler Komedisi” müzikaliyle “tahtaya” ayak bastı. Onu o müzikalde alkışlarken, içimden; “Yahu bu çocuğu birileri bir de tiyatro sahnesine çıkartsa” diye yüksek sesle düşündüğümü anımsıyorum. “Vay, dahi(!) eleştirmen amca, nasıl vardın bu kanıya” diye sorarsanız, onda komedinin olmazsa olmazını yakalamıştım. Olayları ciddiyetle algılayıp, ciddi yönlere mizahi açıdan eğilebilecek yetenek vardı onda. İzleyiciye ulaştırmaya çalıştığı ciddiyet, tam da olması gerektiği gibi, seyircinin aklında olayın komik yönleriyle gelişiyordu. “Biri” bir komedyenin görevinin oyununun komedi unsuruna olan etkisini bütünüyle planlamak olduğunu ona etraflıca anlatsa, Özlem Tekin tiyatro sahnesinde fırtına yaratabilir, oyunu seyirci önünde pekâlâ kontrol altına alabilirdi. Oyun öncesinde provalarda, çalışmalarda fiziksel yaklaşımlarını o “biri”nin saptaması, fiziksel zorlamayı ve oyun ile olan ilişkisini ona göstermesi yetecekti. Diksiyon, artikülasyon çalışmaları falan dışında, o bağlantıyı kurar, tiyatro sahnesinde de bal gibi uygulardı. Böyle düşünmüştüm. “Kim O?”dan çıkarken Nedim Saban’ın Özlem Tekin’i tiyatro sahnesine kazandırmış olmasıyla ayrıca gururlandım. Oyun sonunda, onu Burcu Güvenir karakteriyle alkışlarken, küçük aksamalara karşın mimiklerini fiziksel yapısının bir öğesi durumuna getirdiğini, yüzünü olayın bütünlüğünü aktarıcı bir etmen olarak kullandığını, seslendirmede iyiye gittiğini, yanıtlarda atikliği elde etmeye başladığını, yerinde sözcük kullanmakta olduğunu gözlemledim. İçimden; “Haydi be Özlem kız, tak ikinci altın bileziği koluna, at kendini tiyatronun kutsal yoluna” dedim.

Veee Metin Serezli
“Kim O?”da, Koray karakterine bir diğer genç oyuncu Harun Öngören hiç mi hiç abartısız yorumuyla can verirken, usta oyuncu Metin Serezli de Nurettin Kavak karakterini işledi. Metin Serezli’de, sanatsal isteğin yaratıcılığı harekete geçiren bir güç olduğuna bir kez daha tanık oldum. Şevkine eşlik eden heyecan verici büyülenme, onun içindeki ince bir eleştirmen, açıkgöz bir araştırıcı, bilinçli bir yaklaşımla ulaşılamayan duygu derinliklerindeki yol göstericisiydi. Oyun içinde zaman zaman sanatsal heveslerinin dizginlerini salıveriyor, onları oyundan bilerek ve isteyerek uzaklaştırırken birbirleriyle sarmaş dolaş olmalarını sağlıyordu. Metin Serezli’nin içindeki oyunculuk ateşi oyunun kimi yerlerinde yoğunlaştı, yeni oyunculuk cevherleri, yeni oynayış güzellikleri keşfetti. Dikkat ettim, yaratıcı coşkuları oyun boyunca dipdiriydi. Anladım ki, onlarca kez izlediğim Metin Serezli’nin bunca yıldır binlerce kez yinelediği, benim gözlerimle göremediğim, kulaklarımla bir türlü duyamadığım ya da aklımla ne ettimse ulaşamadığım başarı gizi, ateşli sanatsal coşkularındadır.
Ve benim onu alkışlarken bir türlü tutamadığım gözyaşlarım, onun bu coşkularınadır.


Üstün Akmen

JaqLee
22-05-10, 11:33
ZEYNEP ORAL’IN, “AYDIN GİBİ AYDIN”LAR DESTANI: “O GÜZEL İNSANLAR”



Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, zamanlardan bir zaman içinde, doğudaki kentlerden birinde at ticareti yapılmaktadır. İnsanlar nitelikli at almak için, dünyanın taaa öteki ucundan bu yöreye gelmekte, alışveriş etmektedir. Adamın biri, uzuuun mu uzun bir aradan sonra, at almak üzere kente gelir. Bakar ve görür ki, gençten satıcılar, olmayacak atlara olmayacak fiyatlar biçmekteler. Üzülür. Anlar ki, ne atlarda, ne de alışverişin doğasında kalitenin, dürüstlüğün esamisi kalmamıştır artık. Yorgundur, köyün meydanına gelir, kahvede bir dedenin yanına oturur ve durumu anlatır. "Eskiden böyle değildi," der. Dede yanıtlar: "Değildi elbet. Şimdilerde o güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler.”



DAHA İYİYİ, DAHA GÜZELİ İSTEMEK

Usta gazeteci Zeynep Oral, o güzelim atlarına binip gitmeyen, aksine o güzelim atlarının üstünde abide gibi duran, bu ülkenin otuz güzelim insanını “O Güzel İnsanlar” başlığı altında (Cumhuriyet Kitapları – Ekim 2007) portreleştirmiş. Portrelerin birkaçı dışında kalan çoğunluğu, bundan 20-30 yıl önce yapılmış söyleşilere dayanmakta. Ama tümüyle ele aldığımızda, dönemin Türkiye’sinde itilmişlerin, ezilmişlerin öyküsü oluşuyor otuz portrede. Haksızlıklara karşı direnen, yoz düşünceleri süpürmek uğruna uğraş veren otuz örnek insan Zeynep Oral’ın kitabını oluşturan. Kitabın arka kapağındaki tanıtımıyla “’O Güzel İnsanlar’, uzun yıllar boyunca düşünceleri, duyarlılıkları, eserleri ve eylemleriyle daha güzel, daha iyi, daha insanca ve hakça yaşanılan bir dünya özlemiyle yanıp tutuşanların öyküsü.” Okur, kitabın sonuna geldiğinde, bir anlamda daha güzel, daha iyi, daha insanca, hakça yaşanılacak bir dünya özlemiyle kıvrım kıvrım kıvrananların destanını bitirmiş gibi oluyor.



AVRUPA TOPRAĞI GİBİ NESNEL DEĞİL BU TOPRAK

Zeynep Oral’ın, kendisine “yüreğini cömertçe açanları, sevgiyle, bilgiyle, sonsuz bir duyarlılıkla ele alırken aynı zamanda insanı ‘insan’ yapan evrensel, çağdaş değerleri yücelttiği” kitabındaki otuz insan, insanın teorik üretkenliği, toplumsal alana dönük pratikleriyle birbirlerini tamamlamakta. Zeynep Oral’ın güzel insanları, Avrupa aydını gibi olağan zamanlarda toplumsal mücadeleden ve siyasal alandan kaçmayı yeğleyenler değil. Onların hiçbiri, ama hiçbiri teorik üretkenliğini ve gelişkinliğini toplumsal uğraşlar ile buluşturmayı beceremeyecek kadar basiretsiz, beceriksiz, isteksiz olmamış. Çünkü, Avrupa topraklarının nesnelliği yok bu topraklarda. Avrupa aydını gibi, ancak kitle hareketlerinin ivme kazandığı dönemlerde özne olmaya gayret eden kişiler değil hiçbiri.



ONLAR, YANİ ORAL’IN GÜZELİM İNSANLARI

Onlar, yani Zeynep Oral’ın kitabındaki güzel insanlar, yani (abece sırasıyla) Abidin Dino, Ahmed Arif, Aliye Berger, Aziz Nesin, Azra Erhat, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Can Yücel, Eren Eyüboğlu, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Fazıl Say, Füreya, Genco Erkan, Gülten Akın, Haldun Taner, İdil Biret, İsmet Ay, Leyla Gencer, Melih Cevdet Anday, Münir Ozkul, Nahit Hanım, Nâzım Hikmet, Onat Kutlar, Ruhi Su, Sıdıka Su, Salâh Birsel, Semiha Berksoy, Sezen Aksu, Yaşar Kemal, Yıldız Kenter, Zeynep Tanbay Türkiyeli aydınlar. Onlar, çoğu örnekte nesnelliği kıran, hatta yer yer onu kuran özneler. Onlar, hiç mi hiç köksüz ve etkisiz değiller, hiç olmamışlar.



ÖZNE OLDUĞUNU BİLEN İNSANLAR

Zeynep Oral’ın, belki yakından tanıdığımız, tanışımız, bildiğimiz, adını sıkça andığımız güzel insanlarını sayfalar arasında birer birer yeniden arar bulurken, güçlerinin ve öznelliklerinin bilincinde olan otuz aydınımızla sanki yeniden tanışıyoruz. Zeynep Oral, otuz güzel insanın her şeyden önce özne olduklarının bilincinde olarak, inanarak onlarla söyleşiler yapmış. Çünkü bakmış ve görmüş ki, onlar özne olmalarının sorumluluklarıyla yaşamaktadırlar. Andığım sorumluluk duygularının nesnel temelini de bulmuş, buluşturmuş. “Bir şeyler değişmeli,” diyenler bunlar. İnancını hiç yitirmemiş ve her zaman elini taşın altına sokmaktan çekinmemiş insanlar sayfalara girmiş. Onlar, diğerlerini beklemeksizin bir şeyler değiştirilecekse, bundan her şeyden önce kendilerinin sorumlu olduğuna inanmış kimseler. Kimilerinin cesaretsizliğini, kaypaklığını görmüş, ama umursamamışlar. Kendilerine olayların gerisinde tutmak için mazeret üretmemişler. Aydın korkaklığının bulaşıcılığına bulaşmamışlar.



KALICI OLMAK, KENDİNİ KALICI KILMAK

“Misyon”… “Misyonum”… Leyla Gencer’in en çok kullandığı sözcüklermiş bunlar. Çok eskiden beri, taaa en baştan beri, hayatta bir misyonu olduğuna inanmış Leyla Gencer. Bu misyon, içindeki müzik sevgisini, şan sevgisini, tutkuyu yaymakmış (Sayfa 245). Ne güzel!.. İşte size: “Aydın olmak kalıcı olmaktır,” düsturunun örneği. Kalıcılık, kitleler tarafından on yıllar sonra da anılmak değil ki! Kalıcı olmak bireyi tanımlayan eylem, öyle değil mi ama? Bireyin kalıcılığı, başlattığı eyleminin sürekliliği ve kalıcılığı ile ölçülmekte. Tıpkı Leyla Gencer gibi, aynen diğer yirmi dokuz güzel insan gibi…



AYDIN OLMAK YALNIZ OLMAK MI

“… Popülarite ve sansasyon uğruna sanatın aşağılandığı, yozluğun ve kolaycılığın yüceltildiği bir ortamda, bu çarka meydan okuyan, bu çarkın dişlileri arasında ödün vermeden mesleğine ve yaşamına sımsıkı sarılanın karşısında saygıyla eğildim…(Sayfa 402)” Zeynep Oral, Yıldız Kenter’i anlatırken böyle bir tümce kullanıyor. Böylece, aydın olmanın ayrıştırmak ve sadeleştirmek anlamına geldiğinin de altını çiziyor. Sadece “Yıldız Kenter” bölümünde değil, sayfalar arasında orasından burasından aydın olmanın yalnızlığı göze alabilmek olduğunu, bazı durumlarda yalnızlığı yeğlemek ve hatta kimi zaman yalnızlığı kabullenmek anlamına geldiğini vurguluyor. Yıldız Kenter, elbette toplumun önünde olmak, onu ileriye çekmek çabasında. Ve bu çoğu zaman halkı eleştirmek, ama ona rağmen düşünmek ve ona yönelmek demek. Zeynep Oral biliyor.



TARAF OLMAK MI, SINIFIN BİR PARÇASI OLMAK

Zeynep Oral’ın otuz güzel insanına ayrılmış sayfalar arasında ilerlerken ya da bitirdikten sonra başa dönüp, sonra yeniden başa dönüp bu kere sayfalar arasında dolaşırken, aydını aydın yapanın bağımsızlığı olduğunda bir kez daha karar kılacaksınız. Ancak, sözü edilen bağımsızlık, bugün bazılarının anladığı anlamda “tarafsızlık” değil! Bağımsızlığı tanımlayan değerler; özgüven, öznellik, bilimsellik ve egemen ideolojiden koşulsuz uzaklık. Yaygın görüşün aksine taraf tutmak, aydın olmanın değil, bağımsız olabilmenin de koşulu. Zeynep Oral’ın güzel insanları işçi sınıfından, emekçilerden taraf. Taraf olmanın ötesinde, bu sınıfın bir parçası. Hepsinin uğraşlarının kalkış noktası, borçlu oldukları sınıfa karşı sonsuz sorumluluk bilinci. Bu anlamda hepsi vefalı ve tutarlı. “O Güzel İnsanları” okuyunca daha da iyi anlayacaksınız.



HALKI SEVMEK

Aydın ile emekçi sınıf arasında bir açının olmadığını, aksine ayaklarını yere basabilmek ve ilerici olabilmek için aydınların işçi sınıfına gereksinimi olduğunu düşünmüş/düşünen kişiler onlar. Onların hepsi, birer birer ve hep beraber halk ile aydın arasındaki en ileri, en vefalı örnekleri verenler. Halkı sevdikleri kadar, halk tarafından sevilenler. Onlar, halka seslenme, onlarla iletişim kurma, onları ileriye taşıma kaygısının etkisi altında kalanlar, bizim için yıprananlar.



BU KİTABIN OKUNMASI GEREK

Zeynep Oral, hiç kuşkum yok ki Türkçe’yi en yetkin ve özenle kullanan yazarlarımızdan. “O Güzel İnsanlar” da Zeynep Oral’ın yetkin ve titiz Türkçe imbiğinden süzülmüş. Bu kitabıyla gene, bir aydın kişi olarak Türk toplumuna, Türk insanına, Türk kadınına okumayı, ama en önemlisi düşünmeyi ve eleştirmeyi sevdirmeye çalışmakta.



“O Güzel İnsanlar”, Zeynep Oral’ın zengin dağarcığından yoğurduğu kocaman bir lokma.



Anlayanına…



Üstün Akmen

JaqLee
22-05-10, 11:33
KONU :

“Dalga”,A.B.D. de bir kolejde Tarih öğretmeni olan Ron JONES'un yaşadığı bir deneyden hareket ederek Alman Reinhold TRITT tarafından yazılmış.

Gordon College’da tarih öğretmeni olan Ben Ross, II. Dünya Savaşı ve soykırımı anlattığı dersinde, öğrencilerin neden Alman halkının çoğunluğunun soykırıma karşı çıkmadığı sorusuna verecek yanıt bulamayınca, tüm sınıfın katılacağı bir itaat deneyi yaparak bu soruyu etkili bir biçimde yanıtlamak ister.

Başlangıçta bir “disiplin oyunu” olarak başlayan deney, dersler ilerledikçe kendi selamı,amblemi,kuralları ve sloganları olan “DALGA” adlı bir harekete dönüşür. “DALGA” hareketi tarih dersiyle de sınırlı kalmaz ve giderek üye sayısı artar. Artık Mr. Ross da bu hareketi denetleyememektedir. Ders içinde bir oyun olarak başlayan “DALGA” bütün okulu içine alan bir çılgınlığa dönüşür.

“DALGA”,kitle ruhuna teslimiyetin felaketini ve kitle ruhunun nasıl önü alınmaz bir zorbalığa dönüşebileceğini gösteriyor.

Broşürde “Dünya, kötülük yapanlar değil,seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikelidir.” deniyor.

TEKNOLOJİ VE TİYATRO !

Oyun,tarih öğretmeninin “Disiplin” konusunu işlerken multivizyondan öğrencilere izlettirdiği Hitler dönemi Toplama Kamplarındaki vahşet görüntüleriyle açılıyor. O görüntüler ciğerinize yapışıyor,nefes almakta zorlanıyorsunuz.Bu görüntülerin etkisi ruhumuzda öyle büyük acılar uyandırıyor ki gerçek dünyaya,oyuna dönmekte zorlanıyorsunuz.

Yalın bir öykü ve yalın bir reji.İnsan aklı ille de anoloji (benzetme) yapacak ya , yeni tanıştığımız bir insanı tanıdıklara yada yabancılara benzetmemiz gibi , bu oyunu da benzerleri ile kıyaslamaya ,benzerlik ve farklılıkları saptamaya çalışıyoruz.

BENZER OYUNLAR !

İlk durak , Tartüf ! Molier ne diyordu bu oyunda ? “Tartüf gibi enayiler olmazsa Orgon gibi uyanıklar nasıl geçinir ? Suç kimin ? Tartüf’ün mü,yoksa Orgon’un mu ?”

İkinci benzer oyun “Tam Rolünde”. Üçüncüsü “Getto”.

Yanlış anımsamıyorsam “Tam Rolünde” oyununda yine bir grup genç kendi aralarında Hitler faşizmini oynarken içlerinden biri kendini rolüne fena halde kaptırıyor ve tam bir faşist olup çıkıyordu.

“Getto” oyununda ise bu kez ezenler ile ezilenler yer değiştiriyor,Hitler zulmünden kurtulan Yahudilerin torunları bu kez Filistinlilere eziyet ediyordu ; daha doğrusu oyun bana bunları düşündürmüştü. Yoksa oyun,oyun içinde kurgusuyla Getto’nun kendi kendisine yaptığı faşizmi anlatıyordu.Amerikanın işgal ettiği Irak’taki direnişçilerin karşısına yine onların soydaşlarından kurulu bir polis ve asker ordusu çıkarması gibi…

Dördüncü bir benzer oyun da Nazilerin yargılandığı Nurünberg Duruşmaları kayıtlarından oluşturulan belgesel oyun olan Peter Weiss’ın “Soruşturma”sı…Birinci elden nazi önderlerinin itiraflarını dinledikçe insanın kanı donuyordu. Ki bence sahnede anlatılan ve böylece izleyicinin imgeleminde yarattığı bir tiyatro , bana sinevizyon-film yada dia gösterilerek imgelem dünyamı kısırlaştıran bir tiyatrodan daha güzel geliyor.

TİYATRODA KULLANILAN ÖLÇÜSÜZ TEKNOLOJİ-ÖRNEĞİN MULTİVİZYON VB. TİYATROYU ÖLDÜRÜYOR OLABİLİR Mİ ?

Tiyatroda hiçbir şey , oyunda kullanılan bu film-diya-fotoğraf-multivizyon türü görüntüler kadar beni iğreti etmez.

Nedense bu tür icatları oldum olası tiyatroya yakıştıramam ! Tabii organik bir gereksinim olmadıkça. Yanılmıyorsam Tom Stoppart’ın gelecekte geçen robotlu televizyonlu bir oyunu vardı,orada da o dev ekranlar olmasaydı olmazdı !

Ne demek istediğimi anlatmak için,İstanbul Devlet Tiyatrosu yapımı,AKM –Oda Tiyatrosu’nda sahnelenmekte olan Civan Canova’nın yazdığı “Ful Yaprakları” oyunundan bir örnek verelim !

Bu oyunda ,üç büyük pano üzerine multivizyon görüntüler düşüyordu oyun boyunca. Bu görüntüler bazen oyunda geçen Ankara’daki Kuğulu Park,çoğu zaman da sahneye yerleştirilen mini kameralar sayesinde ,oyundaki oyuncuların yakın plan görüntüsünden oluşuyordu.

İlk dakikalarda ilginç gelen bu yoğun teknoloji kullanımı ,bir süre sonra ,bana göre ,tiyatroyu da , şiirselliği de öldürüyordu. Çünkü bir süre sonra siz ,oyunda geçen replikleri,mecazları,şiirsel dünyayı ve atmosferi kendi hayal dünyanızda kuramaz hale geliyordunuz.

Tıpkı sinema ve televizyonda olduğu gibi birileri sizin adına bu işi kameralar marifetiyle yapıyordu da ondan !

Bir süre sonra,tiyatroyu tiyatro yapan canlı oyuncu-seyirci ilişkisi gidiyor,onun yerini tiyatroda televizyon izlermişsiniz duygusunu veren bir edilginlikle kendinizi sahnedeki oyuna değil de onun dev ekrandaki vurgulu ve insanı ipnotize eden görüntüsüne saplanmış olarak buluyordunuz.

Kısaca Dalga’nın başındaki o görüntüler olmasaydı da olur muydu acaba ? Tartışılır ,çünkü görüntüler sonrası Nazi dönemine ilişkin verilen bilgiler de en az,hatta onlardan da çok etkili ve işlevsel.

Konuşma örgüsüne yedirilen bu bilgiler sayesinde zihinsel tiyatro yolculuğumuza doğru yelken açabiliyoruz !

TOPLAMA KAMPI GÖRÜNTÜLERİ ÇOK SARSICI !

Toplama Kampı görüntüleri sırasında düşüncelerimizden çok duygularımız isyan ediyor.Adeta dumur oluyoruz. Düşüncemiz neredeyse şok oluyor.Görüntüler karşısında korku, tiksinme, kızgınlık, öfke, üzüntü, şaşkınlık, heyecan, tedirginlik gibi duygular arasında gidip geliyoruz.

Bu belgesel görüntüler ille de kullanılacak ise finalde kullanılsa nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyorsunuz ! O görüntüler zaten son nokta,her şeyi anlatıyor. Onların üzerine edilecek her söz (bu bir piyesin replikleri bile olsa ) fazla ! O andan itibaren söz bitiyor ve nokta. Nur Subaşı’nın deyimiyle : “-İyi geceler !”

Oysa konuşma örgüsüne yedirilen bilgiler sayesinde , örneğin nazi partisinin yüzde on ile iktidara geldiğini duyduğumuzda,zihnimizde yeni bir pencere-ekran-sahne açılıyor ve biz orada,ülkemizi ve “bizim faşistlerimizi” düşünmeye başlıyoruz.

Bu nasıl oluyor ? Oyun olanca yalınlığı ile sahnede akıp giderken,olay Almanya’da geçerken,beynimizin bir bölümü bize sahnedekine benzer bizim ülkemizden pek çok çağrışım,düşünce üretmeye başlıyor.Bir gözümüz Almanyadaki sahneyi,diğer iç gözümüz ise ülkemizdeki sahneyi izliyor ve bu iki sahne zaman zaman üst üste gelip çakışıyor,işte öyle anlarda müthiş bir seyir keyfi alıyorsunuz.

Gürzumarın rejisi Nazilere,Almanya’ya ve Hitler’e odaklanmış. Ülkemize ait biçimsel/şekilsel en küçük bir gönderme,işaret,çağrışım,anıştırma,benze tme yok !Rejisini öykünün yalınlığına yaslamış ve her seyircinin kendi iç yolculuğuna,zihinsel tiyatro yolculuğuna çıkması için serbest bırakmış.

“Çayhane”,”Bir Şehnaz Oyun” ve “Dalga” için bu sezon Gürzumar’ın “Ulusal Üçlemesi” demek fazla mı iddaalı olur acaba ?

DEKOR :

Sahnedeki dekor adına kullanılan üç küp de bu yolculuğu kanatlandırmak üzere kurgulanmış. Küpler açıldıkça ve kanatları birleştikçe her yüzeyi başka bir mekanı imliyor : sınıf-kütüphane-öğretmen odası-basket sahası-Tarih öğretmeninin evi vb.

ÇAĞRIŞIMLAR VE ÜLKEMİZ !

Dalga hareketi,dalga dalga yükselirken siz ülkemizdeki dalgalanmalara dalıyorsunuz ! Partilerin amblemleri,parmaklarla yapılan parti sembolleri,disiplin adına yapılmaya başlanan baskılar,şiddet,terör,ötekileşme,yüzde doksan dokuzu bir şey olan ülkemizde yüzde birin hiç birşey olması,halbuki demokrasinin de tam o yüzde birin haklarından başlaması, yasaklamalar, Madımak Yangını,aşırı milliyetçilik-ırkçılık-terör örgütleri,bireysel hak ve özgürlükleri kısıtlayan her türlü örgütlenme vb. oyun boyunca gözünüzün önünden resmi geçit yapıp geçiyorlar.

Yalçın Küçük’ün “Caligula”sı geliyor akla. Ürperiyorsunuz elinizde olmadan.Doğu toplumlarının zaten doğuştan itaatkar bir gelenekleri var.Tam bir faşizme davetiye.

Bir yandan sigaradan başlatılan yasaklar,öbür yandan üniversitelere özgürlük adı altında türbanı serbest bırakma çalışmaları,meydanlara çıkan memurların-işçilerin dövülmesi,dışlanmaya çalışmaları,kısaca oyunu izlerken bir yandan da ülkemizi,çağımızı,dünyamızı düşünüyor ve sorguluyorsunuz.

Ve toplumsal bir hastalığa dönüşen aymazlık ! Faşizmin ayak sesine suskun kalanlar,bana dokunmaz diyenler,görmezden ve duymazdan gelenler,karşı koymayanlar,tepki vermeyenler ! Dalgaya düşenler,dalganın girdabında boğulanlar !

Bu anlamda çağının tanığı bir oyun Dalga.Gündemimize çok ve cuk oturmuş.

Başta gençlerimizin olmak üzere hepimizin izlemesi gereken faşizmin kilometre taşları üzerine yapılmış eğitici , mesajı güçlü bir oyun.

SAVAŞ AYKILIÇ.

JaqLee
22-05-10, 11:33
Bu bir eleştiri değil, teşekkür yazısıdır.”



Bu oyunu eleştirmenin benim haddime düşmeyeceğini düşünüyorum. Eğer bu oyunu eleştirmek istiyorsak önce kendimizi eleştirmemiz gerekir.



Biz toplum olarak geçmişimizi ne kadar iyi biliyoruz, geçmişimize ne kadar değer veriyoruz veya sorgulayabiliyor muyuz geçmişte yaşananları?



Düşündüm de benim ilkokula başladığım yıllarda ( 7–8 yaşlarında ) yaşanan bu olay hakkında, hatırımda kalan pekte bir şey yok. Oyunu izlerken, oyun hakkında bir bilgimin olmamasına üzüldüm, daha doğrusu yaşanan o katliamı hatırlamadığıma üzüldüm. Katliam diyorum, çünkü bir takım insanların dolduruşuna gelen cahil insanlar topluluğunun, hem dinden bahsedip, hem de bu cinayeti işlemesi katliamdan başka nedir ki! On beş yıl tarih açısından çok kısa bir zaman belki de. (Bu yaşananların bir filmden ibaret olmasını isterdim, keşke onca masum insan o şekilde ölmeseydi.) Bu facianın ardında bıraktığı izler hala taze sayılabilir. Bu olayı hatırlamak mı yoksa hatırlamamak mı iyi bilemiyorum ama bu konuda kendimi kötü hissettim. Hayatın karmaşasına kendimizi öyle kaptırmışız ki çevremizde olup bitenlere at gözlüğüyle bakar olmuşuz.



“Hiçbir şey, eyleme geçen cehalet kadar korkutucu olamaz.” demiş bir bilge. Ne de doğru söylemiş. Bu ve buna benzer birçok olayın kaynağında cehalet yatmıyor mu?!



Kendimizden başka kimseyi düşünmediğimiz bugünlerde Genco Erkal’ın kaleminden çıkan bu belgesel oyun bizi olan çıplaklığıyla ’93 yılının temmuz ayına, katliamın tam da ortasına götürüyor. Çocukken izleyip de anlayamadığım görüntüleri seyrettikçe cehaletin getirdiği sonuçları, bu insanlık ayıbını, içim burkularak ve gözyaşları içerisinde izlediğimi itiraf etmeliyim. Evet evet yanlış okumadınız, ilk defa bir tiyatro oyununda ağladım. Bu anlamda benim için ilkleri barındıran bir oyundu.





Genco Erkal gerçeği!!!



Genco Erkal yazmış, yönetmiş hem de oynuyor. Erkal’la birlikte Meral Çetinkaya, Yiğit Tuncay, Nilgün Karababa, Murat Tüzün, Çağatay Mıdıkhan ve Saliha Şirvan Akan da oyunda yer almakta. Unutulmaması gereken bir katliamı tekrar hatırlattığın için teşekkürler Genco Erkal. Tüm oyuncuların hepsi sanki o gün Madımak Oteli’ndeydiler. Orada yaşananları tüm çıplaklığıyla, olduğu gibi geçirdiler seyirciye. Sahnede oyunculardan çok, o zaman da o olayı yaşayan insanları gördüm ben. İtiraf ediyorum bir ben değildim ağlayan. Önümde, sağımda, solumda insanların mendil çıkarıp gözyaşlarını sildiklerini gözlerimle gördüğümü söylemeliyim. O görüntüleri izledikçe işler çığırından çıktığı anlarda seyircilerin olaylara tepkileri de sözlü olarak duyulabiliyordu. Biri insafsızlar, diyor bir diğeri ********* diyor belediye başkanına. İç çekmeleri bile duyuluyordu. Saatin nasıl geçtiğini oyunun nasıl bittiğini anlamadım. Hele birde bu görüntülerle Fazıl Say’ın besteleri bir araya gelince ortaya mükemmel bir oyun ortaya çıkmış. Müziklerle birlikte oyunundaki eksik parçalar birleşmiş gibiydi. Gazetelerde, dergiler de ya da internet sitelerinde, izlenmesi gereken oyunların listesi vardır ya, ilk beş ya da ilk onun listesi yapılır. Bence bu oyunda o listelerin ilk sıralarında olmayı hak ediyor. Bu olayı hatırlayan, hatırlamayan, 7’den 70’e herkesin izlemesi gerekir.



Ajandanızın bir köşesine not alın mutlaka gidilecek oyunlar listenize de eklemeyi unutmayın.



Yasemin Aktaş

JaqLee
22-05-10, 11:33
Genco Erkal’ın bu oyununu izlemek, aydınlığa ibadettir: Sivas’93
( Üstün Akmen )


Duyduk duymadık demeyin, Genco Erkal, aklından bir an olsun çıkarmadığı tiyatrocu olma misyonunu, bir kez daha, yeniden ve yenileyerek gündeme taşıdı. Hem de, bir anlamda: “Tiyatronun toplumu aydınlatma görevi, işlevi ve sorumluluğu vardır,” diye gürleyerek, kanıt göstererek.
“Nereden çıktı şimdi bu misyon, falan,” diyeceksiniz. Efendim, oturmuş, bir oyun yazmaya soyunmuş Genco Erkal. 2 Temmuz 1993 gününü esas almış. Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılmak için Sivas’a gelen, Madımak Oteli’nin içine kıstırılan aydınlar… Dışarıdaki öfkeli kalabalık… İçerdekilerin 'kafir’ olduğuna inanan, polisin ve askerin engelleyemediği(!) kalabalık… Kalabalığın giderek kontrolden çıkışı… Dakika dakika yaklaşan kıyamet… Cansız kalan 36 beden…

Bu yaşanmış olay, oyun olur mu? Olur. Ama oyun yapmamış Genco Erkal Usta, oyun yazmamış. Toplum, yaşadığıyla yüzleşsin; olay toplumun belleğinden silinmesin diye, zaten kendi içinde bir “oyun” olan konuyu oyunlaştırmak yerine, belgeselleştirmiş, belgeselin içine tiyatronun tadını-tuzunu katmış, ortaya “belgesel oyun” çıkmış. Nurdan Arca, Sivas olayı görüntülerinden oluşan bir film hazırlamış. Gururumuz Fazıl Say, yeni bir beste yapmamış, ama müziklerini vermiş; “Nâzım Oratoryosu-2001”, “Metin Altıok İçin Ağıt-2002/2003”, “Kara Toprak-1997”, “İpekyolu-1998” gibi besteleriyle belgesele renk aşılamış.

Oyuncular izleyiciyi yakasından tutup silkeliyor
“Oyun yazmamış,” dedim ya! İyi, ama ya replikler? Genco Erkal, replikleri tutanaklardan ve olayı yaşayanların tanıklıklarından yaratmış. Sonra almış oyuncularını karşısına, müthiş Brechtisyen bir tavırla “belgesel oyun”u yönetmiş. Ayol, televizyonda izliyoruz, dağdaki ayı avcısı, safarideki ceylan kovalayıcısı bile rol kesiyor! “Sivas '93”te rol yok! Genco Erkal, Meral Çetinkaya, Yiğit Tuncay, Nilgün Karababa, Murat Tüzün, Çağatay Mıdıkhan ve Saliha Şirvan Akan… Dostlar Tiyatrosu oyuncularının her biri anlatıcı. Kimi zaman Aziz Nesin’in ağzından konuşuyorlar, kimi zaman Lütfi Kaleli’nin. Yeri geliyor dönemin Emniyet Müdürü’nün sesi oluyorlar, yeri geliyor zamanın başbakanı Tansu Çiller’in. İzleyiciyi silkeliyorlar.

‘Hiçbir şey, eyleme geçen cehalet kadar korkutucu olamaz’
Dostlar Tiyatrosu’nun “Sivas’93” başlıklı belgesel nitelikli oyunu, simgesel bir semah gösterisiyle başlıyor. Günlerden cumadır, takvimlerde 2 Temmuz 1993 yazmakta. Sivas dediğin koca bir kent. Kurtuluş Savaşı’nın merkezî örgütü Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile onun yönetim organı olan Heyet-i Teslimiye’nin oluşturulduğu, ulusal kongrenin yapıldığı bir kent Sivas. İnsanlarının yerleşiminin Neolitik Çağa değin uzandığı saptanmış bir kent. Bu kentte binlerce polis, binlerce asker var... Bu kentte, nasıl oldu da gözler önünde onlarca insan diri diri yakılabildi? Hayret!

Eylem hazırlıkları somut görüntülerle sahnede
“Madımak Katliamı” olarak tarihe geçen olay, gerçekten de her yönüyle: “Hayret doğrusu” dedirten cinsten bir “olay”. “Hayret” uyandıran olay şimdi tiyatro sahnesinde yineleniyor. Belgeleriyle, tanıklarıyla… Gelecek kuşakların da “hayret”ten “hayret”e düşmeleri için Fazıl Say’ın müziği, Nurdan Arca’nın filmi, Özlem Kaya’nın giysileri, yedi oyuncunun emeği, Genco Erkal’ın yönetimiyle…

Sivas’ta Geleneksel Pir Sultan Abdal Şenlikleri görüntüleri. Gericilerin, özellikle Milli Gençlik Vakfı’nın denetimindeki çeşitli yurtların, başta Konya ve Kayseri olmak üzere diğer kentlerden getirilen gericilerle doldurulması. Bir sürü kara yabaninin kente gelişi. Şenlikler başlamadan bir gün önce, Madımak Oteli yakınlarına, belediye tarafından yeni kaldırım yapılacağı bahanesiyle kamyonlarla yığılan taş. Katliamdan birkaç ay önce, Sivas’ta Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı bir birim oluşturulmakta oluşu. Yani, “bir şeylere” hazırlanılış.

Bu mu, sonradan iddia edildiği gibi, anlık bir tepkinin, gericilerin o an “galeyana” gelmeleri sonucu oluşması? Kontrgerilla ve gerici-faşistler tarafından önceden planlanmış, hazırlıkları yapılmış ve gerçekleştirilmiş bir eylem değil mi bu?

Dakika dakika katliam hazırlığı
Şenliğin ilk günü, gericilerin, faşistlerin standlara saldırmalarının, bu saldırıların şenliğe gelen kitle tarafından püskürtülmesinin uzak çekimlerinden ikinci güne zincirleme geçiliyor. “Bizim Sivas” gibi gazetelerin “Müslüman mahallesinde salyangoz satıyorlar” ve benzeri başlıklarla faşist ve gerici çevreleri Aziz Nesin’in konuşmalarına tepki göstermeye çağırmaları... Kentte “Cihat” çağrıları yapan imzasız ya da “Müslümanlar” imzalı karşı bildirileri dağıtırkenki görüntüleri… Öğle zamanı, Merkezpaşa Camisi’ndeki cuma namazından çıkan gerici-yobaz-faşist grupların Hükümet Konağı önünde toplanıp, şenliğin yapılmasına izin veren vali ve Aziz Nesin aleyhine sloganlar atmaya başlamaları… Vali Ahmet Karabilgin’in, Tugay Komutanı Ahmet Yücetürk’ten askeri birlik göndermesi için yardım istemesi…

Capcanlı belgesel, aşama aşama gelişiyor. Katliam sonrası açılan göstermelik davada devletin önceki örneklerde olduğu gibi hem yargılayan, hem kollayan durumunda oluşu, bazı maşaların usulen cezalandırılmaları, 3-5 yıllık cezalarla olayın örtbas edilmesi, “Adalet Mülkün Temelidir” tümcesi altındaki kırmızı yakalılar… Sonuç olarak, Aziz Nesin’in kışkırtıcı olarak gösterilmesi.

Bu karakterleri canlandırmaya karakter mi dayanır
İnsanın kanını donduran bu müthiş “belgesel oyun” bittiğinde, Genco Erkal’ın ne iyi edip de “belgesel oyunu” “oyun” yapmadığını düşündüm. Düşünebiliyor musunuz: “Halkla polisi karşı karşıya getirmeyin” talimatını veren “Susurluk Devletinin Cumhurbaşkanı” Süleyman Demirel’i sahnede kim canlandırabilirdi? “Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş... Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır... Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır” diyen Demirel rolünü hangi tiyatro sanatçımıza önerebilirdi Erkal? Katliam sırasındaki DYP-SHP hükümetinin Başbakanı Tansu Çiller’i kim oynardı? Katliamı ve gericileri açıkça savunabilen bir Başbakandı o... Konsantrasyonunu iyi sağlamış olsa bile, rol icabı: “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bu yangından zarar görmemiştir” tümcesini Tansu Çiller rahatlığında söyleyebilecek yetenekte tiyatrocuyu nereden bulacaktı Genco Erkal? “Halktan kimsenin burnu kanamamıştır ve ölenler de çıkan yangından boğularak ölmüşlerdir” diyebilen bir karakteri canlandıracak yetenekte oyuncu tanımıyorum ben. Gazetecilerin bir sorusu üzerine: “Olayı bu kadar büyütmek yanlış, bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilirdi” derken, yüzü kızarmayan muhalefet lideri Mesut Yılmaz Beyefendiyi oynayacak oyuncu nerede? Ya, katliam karşısında: “Oteli sahibi kundaklamıştır” diyecek kadar pervasızlaşabilen İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu’nu kim canlandıracaktı? Uzun süre timsah gözyaşları döken Erdal İnönü’nün yerine oyuncu da zor bulunacaktı eminim. Elinden geleni yaptığı şaklabanlığını yaparken sıkılmayacak, gözlerini kaçırmayacak oyuncu yoktur, bulunamazdı. Katliamdan sonra açılan davada katillerin ve katliamın savunuculuğunu üstlenen Şevket Kazan’a sahnede kim can verebilirdi? Genco Erkal bana danışsaydı, olsa olsa, katliamın elebaşlarından olup, “yakalanamayan”, dönemin Refah Partili Belediye Meclis Üyesi Cafer Erçakmak için, tiyatro dışından, çember sakal bırakmış ya da takma sakal takmış Nuri Alço’yu önerebilirdim. Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu için: “Tecavüzcü Coşkun oynasın,” derdim.

Genco Erkal bana danışmadı(!), ben de söylemedim. Ama siz sorarsanız eğer; aydınsanız, aydınlıktan yanaysanız bu “belgesel oyunu” mutlaka, ama mutlaka görün; eşinizin dostunuzun, çoluğunuzun çocuğunuzun görmesini sağlayın derim.

Sözümü dinlemezseniz eğer, hemen söyleyivereyim, ciddi anlamda sitem ederim.

(Ben, cuma günleri de “Gözlemevi” kavşağında sizi bekliyorum, biliyorsunuz. Dostlar Tiyatrosu, “Sivas’93”ü Galatasaray Muammer Karaca Tiyatrosu Sahnesi’nde; Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde; Caddebostan Kültür Merkezi’nde oynuyor. Telefon: 0212 252 59 35)

Üstün Akmen

JaqLee
22-05-10, 11:33
Sürrealist bir kimlik çatışması ; ''ADVİYE''
( İhsan Ata )


Günümüz çağdaş yazarlarından H.Can Utku’ya ait eser, birbirinden bağımsız iki yaşamın dünü ve bugünü anlatılıyor . Esere bakıldığında aslında bireyin kendisiyle olan iç çatışması irdelenmiş. Özünde; yapılmak istenenler çarpışıyor. Yazar konuyu ele alırken, bir psikiyatrist edasıyla, seyirciye reçete uzatıyor. Yaşanmışlık ile yaşanmak isteneni karşılaştırıyor. Bunu yaparken seyircinin kendisiyle yüzleşmesini istiyor. Metnin anlaşılması için seyirciye büyük görev düşüyor. Oyunun konusu; '' Otuzlu yaşlarının ortalarında iki kadın… Biri iyi bir anne, diğeri başarılı bir avukat; ikisinin de adı Adviye. Üstelik bundan çok daha fazla ortak noktaları var. Günün birinde ve hiç beklenmedik biçimde karşılaşmaları onları kendi geçmişlerine doğru birer yolculuğa çıkarıyor ve hayatlarının daha önce farkında olmadıkları birer yüzünü keşfediyorlar…''



H.Can Utku



Yazarın adını ilk , mitos boyut oyun yazma yarışmasının ilk olarak düzenlediği 2006 yılında ''Ölü Güvercin''e aldığı başarı ödülüyle duydum. Ertesi yıl ise Afife tiyatro ödülleri'ne tiyatro öteki hayatlar'ın sahnelediği ''karşılaşmalar'' adlı oyunla Cevat Fehmi Başkut özel ödülünü aldı. 2003 yılında yazdığı ''Adviye'' ise Devlet Tiyatrolarında oynanıyor. Bu kadar kısa bir sürede sivrilmesi değindiği konuların güncelliğini koruması ve malzemesinin insandan oluşması. Eserlerine gösterilen değer, yazarın yaptığı işi sahiplenmesini ve özümsemesini sağlıyor. Aldığı ödüllerle de yaratacağı yeni oyunlar için güven duygusu oluşturuyor. Genç yaşına rağmen karakter tahlilleri çarpıcı. Vermek istediği mesajlarla despot hayatları sorguluyor. Bastırılmış duyguların yanlışlıklarına işaret ediyor.



Oyun neyi anlatıyor?



Bu oyunda seyirciye büyük iş düşüyor. Bunun nedeni yapıttaki hikayelerin birbirinden bağımsız ve kopuk oluşu. Eser kendi içerisinde çelişkili. Oyunu izlerken parçaları birleştirmek neredeyse imkansız.



Benzetmeci tiyatronun örneklerinden biri olan bu oyun pasifize edilmiş hayatlara yer veriyor. Yalnız yazar anlatmak istediği mesajı tam anlamıyla veremiyor. Zayıf kalan bir metin var(!)



İlk bakışta kıyafetlerden ve görünüşlerinden dolayı biri karısı, diğeri metresi gibi düşünülse de sonradan ikisinin de karısı olduğu anlaşılıyor. Yalnız ev hanımı 12, avukat hanım ise 8 yıldır bu adamla evli. Ve aynı evi paylaşıyorlar. İşte tuhaflıklar silsilesi de bu noktada başlıyor.



Bunca yıldır aynı evde yaşayan iki kadının birbirilerini görememesi gerçekliği bertaraf ediyor. Yazar burada kocanın kadında aradığı özellikleri ikiye ayırdığından (ki bence vermek istenen mesaj bu) iki ayrı karakter çıkartmış olabilir. Olur ya her erkek karısının bütün özelliklerini sevmeyebilir. Ama buradaki asıl nokta erkeğin ne istediği değil kadının hangi kişiliğe bürünmek istediği. Kadın bir kişilik bölünmesi yaşıyor. Yalnız metinde bunu destekleseydi tadından yenmeyecek bir oyun çıkacaktı ortaya.



Aynı evde yaşayan iki kadın birbirilerini nasıl görmüyorlar? Zira son hanımı 8 yıllık evli olduğuna göre nasıl olurda 8 yıl birbirilerinden habersizler?



Hangi temel etken onları karşılaştırıyor? Eski karısı ayrılmak istediğini belirten bir mektup yazıyor. Ama bir türlü bitiremiyor. Sanıyorum yazar burada ilişkilerin çarpıklığından bahsederken , bağlantıyı yanlış yada eksik kurmuş.



Bu iki kadından diğeri içindeki sesiyse, nasıl oluyor da yaşamlarında farklılar gösteriyor? Gerçi bu tezi birinin 8 yıllık , diğerininse 12 yıllık evli olması bozuyor. İlk 4 yıldan sonra bir değişim olsa bile metin desteklemiyor.



Yazarın , seyircide merak olgusu uyandırmak için kimin doğru söylediği yani normalde hangisinin karısı olduğunun ortaya çıkartmak için kocası aranması gerekirken aratmıyor.Karakterlerin hesaplaşmalarına yer veriyor. Bu gerçek hayattan uzaklaştıran soyut bir yaklaşım. Hal böyle olunca oyun nedenlerden kurulu bir oyun oluyor. Bu nedenlerde olmak istenenle – olunan arasındaki gizli uçurumu ortaya çıkarıyor.



İşin en tuhaflığından biride her şeye rağmen adam korunuyor. Aslında her şey aynı düzlemde giderken , anlıyoruz ki tek farkın arkadaşları Nihal’i birinin 5 yıl önce gördüğü diğerinin ise hemen her hafta görüştüğü . Belki tek bu farklılık koyulmasa bile bir kişilik bölünmesi olarak algılanabilirdi. Tabi temeline indiğinde farklı ayrıcalıklar baş göstermiyor değil.



Örneğin ;



Biri okumuş, diğeri evlenmiş…

Birinin çocukları var , diğerinin yok…



Ortak nokta ikisinin de artık çocuklarının olamayacağı.



Oyunun mantığını oyun içindeki cümleler ele veriyor. Oyun boyunca birbirileriyle çatışan, yer yer anlaşan, yer yer kavga eden bir karakter iki farklı hayat var. Ama nedense ilk andaki çatışma ve anlamsızlıklar oyun ilerledikçe yerini, birbirileriyle yıllardır görüşen komşuların 5 çayındaki muhabbetlerine bırakıyor.



Kısacası yazar H.Can Utku’nun revizyonu kaçınılmaz gibi görünüyor.



Oyunculuk.



Sahneleniş açısından ikili arasındaki heyecan ve gerginlik seyirciye ulaşmıyor. Yıllardır aynı evi paylaşan ama birbirlerini ilk defa gören iki kadının anlık tepkisi zayıf kalıyor. Bu metinden kaynaklanabilir.



Çok cansız bir anlatım olmasına rağmen espriler çok iyi satılmış. Metinin anlamsızlığından oyunculukta arka planda kalıyor. Çünkü oyunculuğun seyri, metnin çözümlenmesinden geçiyor. Bu bir vodvil yada Fars örneği olsaydı dikkatler ilk bakışta harekete odaklanacaktı. Ama tür olarak mesaj kaygısı taşıyan bir eser olduğundan, oyunculuk metnin altında ezilip gitmiş.



Reji Mustafa Şekercioğlu oyuncular gibi elinden geldiğini yapmış. Daha fazla ne verilebilirdi , ne katılabilirdi pek bilmiyorum. Yorumlama konusunda sıkıntı çektiklerini düşünmüyorum.Oyuncuların imgelemlerini de başarılı buldum. Uğraşları da yerinde. Bursa devlet tiyatrosu yeni bir yazarın metnini sahneleyerek bir risk taşıdığı su götürmez bir gerçek. Gerek rejinin , gerek teknik ekibin , gerekse oyuncuların cesareti takdire şayan. Belki metini anlasaydım oyunculuğun metinle ne kadar sağlıklı buluştuğunu ve yorum zenginliğiyle neler katabildiğini uzun uzun söyleyebilirdim. Rejinin tek hatası, oyun sonunda çelişkiler ve anlamsızlıklar devam edip oyunu bitirmesi gerekirken, kocanın sahneye çıkarak '' hanginiz Adviye’siniz '' cümlesi oyuna basit ve ucuz gidiyor. Aynı zamanda tezat. Çünkü telefonda iki ayrı karısıyla konuşmasına rağmen seslerini anlayamamış, oyun sonunda o düş gücünden çıkartarak bir gerçeklik sağlıyor. Buda metine ters.



Diğer taraftan bir '' izlenimci tiyatro '' türü de diyebiliriz bu oyuna. Zira bu anlayış 20. Yüzyılın başlarında özellikle Fransa'da ortaya çıkmış idealist bir tiyatro anlayışı. Bu anlayışa göre tiyatroda esas olan, gerçekliğin gösterilmesinde çok, kişisel izlenimin yaratılabilmesidir. Bu amaçla simgeci bir anlatım kullanılır, şiir dili, söz gücü, dekor, kostüm, ışık yoluyla bir atmosfer yaratmak hedefliyor, tıpkı bu oyunda olduğu gibi.



Kostüm ve dekorun oyun üzerindeki etkisi.



Dekor ; evin sol tarafında tablolar, etajer, ayaklı lamba ve bilindik objelerden oluşuyor. Tam ortada çiftli koltuk, yanlarında ise iki adet tekli koltuk var. Gayet şık döşenmiş bir ev. Yatak odasına , bahçeye ve mutfağa açılan üç kapı görünüyor. Tek dekorlu bu anlatımda ayrıntıları gözden kaçırmayan Mediha Yavuz başarılı bir iş çıkarmış. Bilinçaltına yerleşmiş bir avukat ve ev hanımı karakterinin kostümlerinde de zorlanmamış. Avukat için ; beyaz gömlek, kahverengi takım uygun görmüş. Çokta şık bir kıyafet olmuş. Yalnız ev hanımının üzerindeki o sabahlığa benzeyen şeyin ipini açsa da kadın rahatlasa. Patlayacakmış gibi duruyor. Yeşil çorap ve terliklerde müthiş.



Etkileyici bir ışık tasarımı.



Rahmi Ozan yılların getirdiği tecrübeyi seyirciyle paylaşıyor. Oyunun kilit noktalarında yaptığı sunumlar oyuna hayat veriyor. Özellikle geçmişte yaşanan hikayelerin anlatıldığı bölümlerde tüm ışıkları kapatarak sadece küçük lambaları yakarak seyircinin düşsel gücünün yaşamasına katkıda bulunuyor.



Müzikte kim var bilmiyorum ama, özellikle çocukluk yıllarının anlatıldığı bölümlerde çalan fon müzik harika.



Kısacası teknik ekip üzerine düşen tüm sorumluluğu başarıyla yerine getiriyor.



Yazar kopuk bölümleri tekrar gözden geçirirse bu sahnelenişle daha güzel bir oyun çıkacağı kanısındayım.

İhsan Ata

JaqLee
22-05-10, 11:34
Kürklü Merkür - Tiyatro Dot
( Zeynep Kehaya )


İki erkek kardeş, Darren ve Elliot’ın zengin müşterilerine düzenlediği ‘sıradışı partileri’ organize etmeleri ve yaptıkları ‘kelebek’ ticaretini anlatmaktır. Tabi oyunun içeriği sadece bunlarla sınırlı değil. Bu kadar derin ve acımasız dünyanın içinde espiriler bulup çok az da olsa gülebileceğiniz sahneler de var.





Oyun bir kaos halinde başlıyor ve tam iki saat boyunca tempo hiç düşmeden devam ediyor, yani trajedya deyimiyle seyirciyi ‘catharsis e’ ulaştıran bir ritmi var ki takdire değer. Ancak oyunun tek perde olması tempoyu düşürmemek adına yapılmış olsa da herkes için aynı tadı vermeyebilir. Çünkü oyun boyunca şiddetli bir saldırıya maruz kalmış hissediyor insan kendini. Sinemada bu tarz bir oyunun seyirci üzerinde bu kadar çarpıcı bir etki yaratmayacağından eminim. Tiyatro Dot ekibinin başarısı burada gizli sanırım. Aynı zamanda bu kadar vurucu bir oyunu sahneleme cesaretinde bulunmaları da başarılarının bir diğer sebebidir.





Bunca karmaşık olaylar içinde seyirci allak bullak olurken, dekor tasarımı tam aksine seyircinin zihnini çok da kurcalamayan, sade ve oyunun akışını son derece kolaylaştıran bir konseptte hazırlanmış. Ve oyunun kendisi kadar sert, ara ara düşsel zamanların müziği diyebileceğimiz kadar sarsıcı bir müzik oyunu tam anlamıyla bütünlemiş.





Tiyatral olarak gayet gerçeküstü diyebileceğimiz bir oyun. Kullanılan dil bambaşka dünyaların ifade biçimi olsa da, bu kadar sansürsüz ve dozajı artırılarak sahneye konulması seyircide büyük şaşkınlık yaratabilir. Oyunun yazarı Philip Ridley bu oyunu yazarken ne düşündü bilmem ama oldukça sıradışı ve bildiğimiz klasik tiyatro türünden uzak bir oyun yazmış.





Yaşamı şiddet, en ağır sözcüklerle ve içinden çıkılması güç bir kaosun içinde olan hayatlar, bu kadar uç noktalara varabilir mi diye sorgulamaya başlıyor insan kendini. Yaşamın tek amacı sevdiklerine sahip çıkma ve koruma içgüdüsü haline geliyor. Farklı dünyaları irdeleme durumu yaratılıyor. Trajik, sıradışı hayatlar oyun boyunca sizi içine o kadar çekiyor ki; bir an için kabuslarla uyandığınız uykularınızda bulabilirsiniz kendinizi. Işıklar yandığında çok şükür gerçek değilmiş diyebilirsiniz.

JaqLee
22-05-10, 11:34
YUNUS’UN YOLUNDA DİVANE AĞAÇ
( Cüneyt İngiz )


Bir ağaç ki köklerinde canların canını taşıyan, bir ağaç ki, onun acısıyla kendini yollara vuran bir ananın yoluna çıkıp, derdini anlatan. Bir ana ki, oğlunun ateşiyle yanıp tutuşan, onun canına, onun ruhuna, onun uğruna her şeyini feda eden….

Turgay Nar’ın kaleminden çıkan, Hüseyin Köroğlu’nun yönetmenliğinde beden bulan “Divane Ağaç” oyunu, insan ruhunda uzun ve zorlu yolculuğun kapılarını açıyor. Bir annenin doğum sancılarını, sadece bebeğine değil, hayata karşı, kötülüklere karşı mücadelesini, bir hayalin, bir rüyanın içinde görüyoruz.

Hikaye, Bereket Ana’nın rüyasıyla başlıyor. Hayatın iki kapısından ilkini, oğlunu dünyaya getirirken ve bu duyguyu yaşarken görüyoruz. Dünyaya gelen, hepimizin geldiği kapıdan geliyor ama bambaşka ruh kapıları açıyor hayatlarımıza.

Yönetmen Hüseyin Köroğlu Bereket Ana’nın rüyasıyla bizi içimizde bir yolculuğa çıkarıyor. Oğlunu arayan biçare Bereket Ana’nın gözünden, dünyada maddenin kalabalığından boğulmuş bizlerin, içimize bakmamızı sağlıyor. Bereket Ana ile birlikte, arıyoruz kendimizi. İçimizde bir yerlerde kaybolan insanlığımızı, vicdanımızı ve kaybettiğimiz tüm değerlerimizi bulmak için sefere çıkarıyor. Attığımız her adım bir bilinmeze doğru itiyor bizi. Değil mi ki anlamaya çalıştıkça karışıyor aklımız, doğru yoldayız. Aklımızın esaretinden kurtuldukça ruhumuz özgür kalıyor. Ruhumuz özgür kaldıkça aklımız karışıyor. Aklımız karıştıkça ruhumuzun özünde ışığı görmeye başlıyoruz. Divane oluyoruz onun uğruna….

Oyunda oğlunu arayan Bereket Ana, Tomris İncer, tecrübesinin, deneyim ve ustalığının tüm inceliklerini sergiliyor. Sahnede nasıl “olunacağına” dair örnek oluyor. Attığı her adım, her basamak, dengeli ve uyumlu. Onun yerine geçmemize izin verip, beraber yaşatıyor her şeyi.

Oyunda çok önemli unsurlardan biri denge ve uyumdu. Sahnedeki bütün oyuncular, adeta Mevlana felsefesi gibi, dengeli bir oyunla, uyumlu hareketlerle “BİR” olmayı başarıyorlar. Sahnede kimse önde ya da geride olmadan, eşit bir paylaşımla, ekip olmanın verdiği rahatlıkla beden buluyorlar.

Işığın ve müziklerin oyunun bütününe hizmeti de tam ve kusursuz. Özellikle nehirlerin ışık oyunlarıyla anlatımı, ağacın yine ışık ve gölgelerin oyunuyla anlatılması, hikâyeyi tamamlayıcı hale geliyor. Bütün bunlar ayrı ayrı düşünülmesi mümkün olmayan, “BİR” olmanın etkisiyle sahneye yansıyan güzellikler…

Koreografiyi hazırlayan, oyun içinde de görev alan Özge Midilli’yi özellikle tebrik etmek gerekiyor. Bedenin tüm engellerini kırarak, oyun içinde aynı anda hareket eden, uyum içinde devinen bir hale getirmiş. Yılanların hareketinden, dervişlerin dönüşüne, albısların dansına bütün bedenleri çok dengeli kullanarak, dans ve tiyatroyu bir arada başarıyla örneklemiş.

Yönetmen Hüseyin Köroğlu’nun şimdiye kadar sahnelediği birçok oyunda olduğu gibi savaş söylemi, bir yönetmen olarak doruğa ulaşmış durumda. Diğer sahnelemelerinde fiziksel savaş ve insan üzerinde etkilerini yansıtırken, “Divane Ağaç” ile hem fiziksel savaşı gözler önüne seriyor, hem de insanın içinde devam ettirdiği ruhsal savaşı da göstererek yeni bir yol çiziyor.

Oyunun bir perdede, tek nefeste sürmesi, seyircinin dikkatini dağıtmadan, bir nefeste seyretmesi ve en önemlisi oyunun sonunda hiç ses çıkarmadan, düşünceler içinde salondan ayrılması, oyunun istediği mesajı ulaştırmış olmasını gösterdi. Mutlaka izlenmesi gereken, çok başarılı bir oyun.

Cüneyt İngiz

JaqLee
22-05-10, 11:34
Ayşegül Hindistan’da – Tiyatro Kılçık
( İsmail Can Törtop )


Taksim’de Old City adında bir bar içinde tiyatro var !!

Çok bahsedildiğini duydum Tiyatro Kılçık’tan. Kimileri barda tiyatro mu olur diyor, kimi bunun gibi işler tiyatroya ne verir diyor, gençler çok eğlendik diyor, bazıları da orada yaşayan bir tiyatro var, canlı bir şeyler var, üzerine düşülmeli diyor… Ben bugüne kadar neden hep dinledim de gidip kendim fikir edinmedim bilmiyorum ama sonunda pazartesi akşamı Doğan Bey’in davetiyle Old City’ye gittim, Tiyatro Kılçık’ın Ayşegül Hindistan’da oyununu izlemeye…



Bu oyunun içinde her şeyden var; oyunculuk var, müzik var, güzel espriler var, doğaçlama var, interaktif bölüm var… Bu bir kabare oyunu, kendileri yazmışlar Cenk Tunalı yönetmiş. 2 buçuk saate yakın süren oyunda birbirinden eğlenceli 3 skeç var, her skeçte de zengin karakterler var. 15-20 farklı karakter canlandırılmasına rağmen hiçbir karakter bir diğerinin tekrarı, kopyası değil, yani oyuncular-oyunculuklar çok başarılı.



Oyun başlamadan önce İbrahim Tatlıses’in bir konserinde yaptığı konuşmayı dinliyoruz, yüzümüzde tebessümle. Derken bir oryantal müzik başlıyor ve güçlü, hareketli bir sahne açılışı! Şeyla Halis, sadece bu skeçte değil canlandırdığı her karakterde vücudunu ve sesini harika kullanıyor; bu sahnede dans ederek sahneyi sürüklüyor, terapi sınıfında ise bambaşka bir yüz ve vücut formu ile sahneyi zenginleştiriyor. Bana Haldun Taner’in “Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım” oyunundaki tabelaları andıran “Yıl 1912” yazan bir tabela sahnede dolaşıyor ve oyun başlıyor. Her akşam aynı garip rüyayı gören ve reenkarne olduğunu düşünen adamın hikayesini izliyoruz, önce karısına derdini anlatmaya çalışıyor, sonra rakı masasında “Abi”sine sonra da bir doktora. 2. skeçte bir ev partisinde gençlerin bir arkadaşlarına yaptıkları şakayı izliyoruz. Son bölümde ise mobilyacıdan Erdek Tatili kazanan çiftin hikayesini… Son 2 skeçte Sinan Çalışkanoğlu’nun performansı muhteşemdi.



Evet, çok komik, çok eğlenceli bir oyun, ancak;

Bu emeğe, bu oyunculuğa, bu kaliteye yazık olmaması için biraz da oyun içinin doldurulması gerek sanki. “Yeni cumhurbaşkanımız sayesinde artık herkesin yüzü GÜLecek” esprisini tamamlayan, çeşitlendiren politik taşlamalar ya da güncel konularla ilgili birkaç söz; oyunu, sabun köpüğü bir eğlenceden çok daha ilerilere götürecektir. Oyunun içinde bolca emprivize espri de izledik, oyuncular hem birbirleri ile çok uyumlu hem de zekice espriler yapıyorlar. Ancak oyuncuların dalağı biraz düşük; bir işi eğlenerek yapıyor olmak çok çok güzel bir şey ama tiyatro oyuncularının kendi esprilerine bu kadar takılmaları, gülüp sahneden kopmaları pek şık durmuyor. Oyunun interaktif bölümü ise biraz havada kaldı; seyirci yerinden kalktı, bir mimik ile oyuna katıldı ve yerine oturdu. Ben bu kadar yaratıcı bir ekipten daha zengin bir interaktif bölüm beklerdim.



Ben oyunu da ekibi de çok beğendim (bu beğenimi de Facebook’ta Tiyatro Kılçık Severler grubuna üye olarak gösterdim). Ayşegül Hindistan’da her pazartesi Old City’de devam ediyor, mutlaka izleyin. Son olarak bir de müjde vereyim, ekibin yeni oyunu Ayşegül Sıkıntıda, 22 Ocak’tan itibaren her Salı Old City’de olacak!



İsmail Can Törtop

JaqLee
22-05-10, 11:34
Güvenliğimizin battaniyesi midir din?: ‘Dua Odası’
( Üstün Akmen )


Lenin’in de söylediği gibi, başkaları hesabına çalışmaktan, yerine getirilmeyen isteklerden ve yalnız bırakılmışlıktan yılmış halk kitleleri üzerine her yerde büyük ağırlıkla yüklenen ruhsal baskı biçimlerinden biri hiç kuşku yok ki dindir. Doğaya yenik düşen ilk insanların tanrılara, şeytanlara, mucizelere ve benzeri şeylere inanmasına yol açışı gibi, sömürülen sınıfların sömürenlere karşı mücadeledeki yetersizliği de kaçınılmaz olarak ölümden sonra daha iyi bir yaşamın varlığına inanmalarına yol açar. Din, bütün yaşamı boyunca çalışan ve yokluk çekenlere, bu dünyada azla yetinmeyi, kısmete boyun eğmeyi, sabırlı olmayı ve öteki dünyada bir cennet umudunu sürdürmeyi öğretir. Oysa yine din, başkalarının emeğinin sırtından geçinenlere bu dünyada hayırseverlik yapmayı öğreterek, sömürücü varlıklarının ceremesini pek ucuza ödemek kolaylığını gösterir ve cennette de rahat yaşamaları için ehven fiyatlı bilet satmaya bakar. Böylelikle din, halkı uyutmak için afyon niteliğindedir. Bana da sorarsanız din, sermaye kölelerinin insancıl düşlerini, insana daha yaraşan bir yaşam isteklerini içinde boğdukları bir çeşit ruhsal içkidir.

Khan’ın dua odası
Çin asıllı İngiliz oyun yazarı Shan Khan’ın yazdığı, bu sezon Cem Kenar’ın yönetmenliğinde Tiyatro Z‘de sahnelenen “Dua Odası - Prayer Room” başlıklı oyun da bu konuyu işli-yor. Bir okulda, Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin bir arada kullandıkları bir ibadet odası, bu dinlere mensup öğrenci ve liderlerin kimi zaman bu odayı Kudüs’ün ufak bir modeline dönüştüren çekişmeleri, kişiselden dini boyutlara uzanan ya da tam tersi yolda ilerleyen inanışlar... Uğruna savaştığımız inançlar… Yaşam, ölüm kavramları… Din ve insan ilişkileri… Hoşgörü (güya)…

Cem Kenar’ın oyunu tanıtımı
“Yaşadığımız bu günlerde; ‘Dinler arası dialog ve hoşgörü’ üzerine birçok buluşmalar ve toplantılar yapılıyor. Papa camide dua ettiği için çok mutlu oluyoruz. Ya da İstanbul Müftüsü Hıristiyanların bayramını kutladığı için ona alkış tutuyoruz. Amerikan Senatosundaki ‘Ermeni Tasarısını’ destekleyen Amerika’daki Yahudi Cemaat Birliğine ilk tepkiyi Türk Yahudi’si olan bir iş adamımız ve İsrail hükümeti veriyor. Bunlara baktığımızda dinler arasındaki “diyalog” bizi mutlu ediyor. Bu fotoğrafın bir tarafı... Bir de diğer tarafı var; Amerika (Hıristiyan bir ülke) şu an bir Müslüman ülkenin topraklarında ve birçok Müslüman’ı katletti. Ve kimseden ses yok. İsrail, Ürdün’e girdi ve birçok Müslüman’ı öldürdü. Dünya gene sessiz. İsrail’de; özellikle Kudüs’te her gün Yahudiler Müslümanları, Müslümanlar Yahudileri öldürüyor. Hıristiyanların Haçlı Seferleri’ni de tarihsel belleğimizden silemediğimiz de kesin. Şimdi şöyle düşünmek gerekiyor; Bir Haham, bir İmam ve bir Rahip aynı odayı ibadet odası olarak kullanmak zorunda kalsa, birbirleriyle ne kadar diyalog kurarlar, ne kadar hoşgörülü olurlar ya da birbirlerine karşı geçmişten gelen ‘önyargılarından’ ne kadar kurtulabilirler?”
Oyunu sahneye taşıyan Cem Kenar ise, oyunu böyle tanıtıyor.

Cem Kenar’ın sahneye koyuşu
Her şeyden önce şunu söylemeliyim ki, Galata bölgesinin bakımsız, köhne, ama tarih kokan ara sokaklarından birindeki mekânlarında beş yıldır “inatla tiyatro yapan” Tiyatro Z, son derece cesur bir hamle yapmış, zor bir işi başarmış. Metni dilimize kim kazandırmış bilmiyorum, ama “kokla” yerine ”kok” demeseymiş; “ahenk” yerine “uyum” sözcüğünü kullansaymış iyi edermiş. Dua odasında bu kadar parlak ışığa gereksinim var mı, anlamam. Bounce’un giysisi neden o denli “uçuk” karışmam. Ama Cem Kenar, oyunun ritmik düzenini duyumsamak için, ritmik çerçeveleri üst üste bindirmiş. “Bekleyiş” dizgesini, belirli bir ritmik çerçevenin içine, bir göstergeler dizgesinin üstüne oturtmuş. Oyuncuların karakterlerini çözümlemelerini sağlamış. Shan Khan’ın küfürlü, edepsiz metni aynı zamanda tersyüz edilmiş dinsel bir atmosfer taşıdığından, yani sefil olanın peşinde koşmanın azizin inanmışlığıyla sürdürüldüğü baş aşağı dönmüş/döndürülmüş bir dünyada yaşandığından melodrama kayacak yapıyı dengede tutmuş. İyi bir iş çıkarmış Cem Kenar, iyi bir iş çıkarmış da, oyunun finalinin eleştirmenlik damarımı kabarttığını gene de itiraf etmeliyim. Bounce içeri girse ya, Fiz onu içeride öldürse ya…

Oyuncular
İşin doğrusu, oyuncuların başarı hesaplamasında birini diğerinden ayırmak doğrusu pek mümkün değil. Hepsi, birer birer ve ayrı ayrı, karakterlerini sürekli yükselen istekler, özlemler, aksiyona çağrılar ve onların içsel-dışsal aksiyonlardaki tüketimlerinden oluşturuyorlar. Tıpkı bir motorun bağımsız, sürekli yinelenen patlamalarının bir otomobilin yumuşak devinimiyle sonuçlanması gibi birbirlerini devindiriyorlar.
Gene de her birini tek tek ele al derseniz Aydın Şentürk’ün isteklerindeki kesintisiz patlamalar dizisinin Fiz karakterinin yaratıcı iradesini aralıksız devindirdiğini söylerim. Şebnem Hassanisoughi Jade’ın içsel yaşam akışını çok iyi kuruyor derim. Hilal Özbay, sanatsal arzu ateşini oyun boyunca koruyor; İnanç Koçak, Kazi’ye güldürü öğeleri eşliğinde derinlik ekliyor, yaratıcı duygularını aktarmak için her şeyi, ama her şeyi, sesini, sözcüklerini, jestlerini, yüz ifadesini mükemmel kullanıyor derim.

Eleştiri değil, öneri
Diğer taraftan, Deniz Gönenç Sümer “Inishmaan’ın Sakatı”ndaki başarısını sürdürüyor. Reuben’in fiziksel ve psikolojik yönelimlerini çok iyi kavramış. Nebil Sayın, repliklerini biriktirmiş olduğu tüm içsel malzemeyle billurlaştırmasıyla dikkat çekiyor. Umut Beşkırma, rolü yaşama sürecinin rol için bir çizgi yakalamak, bir üstünyönelim ve bu üstünyönelimin kesintisiz aksiyon çizgisi aracılığıyla etkin bir biçimde elde edilmesinden oluştuğunu biliyor.
Gelelim Özgür Atkın’a… Özgür Atkın’a Bounce’un içsel hareket noktasını yeniden incelemesini, Bounce’un haklılık temelini oluşturan sağlam öğeleri bulmasını önereceğim.
Atkın’ın bu söylediklerimi eleştiri olarak değil, eleştirmen amcanın iyi niyetli “temennisi” olarak alıp kabul etmesini özellikle isteyeceğim, kırılmaması için sırtını sıvazlayıp gözlerinden öpeceğim.

Üstün Akmen

JaqLee
22-05-10, 11:35
Şeylerin Şekli
( Melih Anık )


1961 doğumlu Amerikalı film yönetmeni , senaryo ve oyun yazarı Neil LaBute 2001 yılında ilk kez Londra'da sahnelenmiş oyunu Şeylerin Şekli'nde, dört genç insanın aşk ve arkadaş ilişkileri üzerinden sanatın sınırlarını tartışıyor.

Birbirlerine karşı hoşgörüleri ; birbirlerini kullanmaktaki rahatlıkları , sorgulamadaki sınır tanımazlıkları ; anlık kararları ya da kararsızlıkları; tartma gayreti duymadan konuşmaları ve davranmaları ; kesinmiş gibi görünen ama hemen vazgeçebilecek kadar yüzeysel yargıları; umursamazlıkları, anlık parlamalarını zoraki tebessümlerle dudaklarında espriye dönüştürmeleri;empati-sempati /psikopatik reaksiyonları ile yeni bir tür gençlik, çağımıza armağan edilmekte. Bu durum, globalizmin etkisi ile renk ve ses tonları farketmekle birlikte tüm dünya ülkelerinde ortaya çıkıyor,bizde de karşılığını buluyor.

Neil LaBute , sinemacı özelliğini öne çıkaran anlatımıyla çağın bu özelliğini, seyredeni daraltmadan vermiş. Oyunu akıcı dialoglar arasına sıkıştırılmış esprilerle baştan sona mutlu bir ruh hali ile seyrediyorsunuz. Eminim ki oyun üzerinde düşünmeye başladığınızda kendinize, çevrenize ait daha önce farketmemiş olduğunuz durumları açmaya/açıklamaya başlayacaksınız.

Dialogların bu kadar başarılı oluşunun nedeni LaBute'ün sinema diline olan hakimiyetidir diye düşünüyorum.

Oyun 2003 yılında filme alınmış. Eğer ulaşabilirseniz "youtube"dan , oyun ve film sahnelerine ulaşmanız olanaklı.

Mehmet Ergen oyunu tercüme etmiş ve yönetmiş . Yönetirken, denediği yöntem de oyuna çok yakışmış. Gerek mekansal düzenlemeleri gerekse sahne değişimlerindeki uygulamaları oyuna çok gitmiş. Dünyadaki diğer örneklerden esintiler taşısa da, bunun, oyunun yönetmene yaptırttıkları olarak yorumlamak daha doğru olacaktır. Sahne aralarında müziğin kullanılışı,dekorun kuruluşu oyuna canlı bir hava veriyor. Seçilen müzikler oyuna yardımcı oluyor. Son bölümde, yaka mikrafonlarının kullanılışında biraz daha özen gerekli.

Ergen'in asıl başarısı ise 4 oyuncuyu(Esra Bezen Bilgin,Deniz Celiloğlu,Betül Çobanoğlu,Bartu Küçükçağlayan) biraraya getirmesindeki isabetten kaynaklanıyor.

Tüm oyuncular mükemmel oynuyorlar. Bu zamanlaması ve tonu, çok çalışmayla becerilebilecek bir düzeye ulaşılmasını sağlamış. Rastlantısal olmayan bir oyunculuk becerisi bu. (Oyunu iki kez seyrettiğim için bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum.)

Özellikle seyirciye nefesiniz kadar yakınken bakışları ,mimik ve jestleri bu kadar dengeli kullanabilmek,bu kadar "ince" oynayabilmek iyi oyunculara has bir özellik. Sanki oynamıyorlarmış gibi "ayrıntıları" oynuyorlar.

Hepsi mükemmel olan oyuncular arasında Bartu Küçükçağlayan'a ayrı bir parantez açmak gerek. Belki doğasından da kaynaklanan rahat, aldırmaz duruşu ile hayat verdiği karakterin şekil verilebilecek gibi duran silik ve elastik niteliği , oyunun anlatmak istediğinin ortaya çıkmasında çok etkili.

Başka performanslar ile karşılaştırıldığında Yeni Kuşak Tiyatro'nun bu oyunu ile onlardan hiç de geri kalmadığını hatta ileride olduğunu söylemekten mutluyum.

Şimdiye kadar basında üzerinde çok da durulmamış bu oyunu kendilerini anlamak isteyen gençlere ve onları anlamak isteyen ebeveynlerine öneririm.

Belki de oyunda ,kulağa söylenen tek gerçeği çözmekle yeniden başlarlar.

Oyun, bu yılın iyi oyunlarından biri .Kaçırılmasa iyi olur.

Melih Anık

JaqLee
22-05-10, 11:35
Tiyatro adına utanç verici, kötü üstü kötü oyun: Fırıldakzade
( Üstün Akmen )


Hani, bugüne değin yeni yeni tiyatro grupları, yeni yeni tiyatro oyuncuları, yeni yeni tiyatro yönetmenleri ortaya çıktıkça ellerimi çırpıp, göbecikler atıyordum ya… Sizi kandırmış olmak asla istemem. O “tezahürlerim” her ortaya saçılana değildi, inanın lütfen! Olamazdı! Olmamalıydı! Olmadı da! Artısı olandan da, eksisi olandan da inanılmaz keyif aldım, doğru. Artısı olan aldı başını gitti ya da gidecek, eksisi olanlar kendilerini ufak ufak toparlıyor ya da toparlayacak. Ama geçenlerde ilk perdesinin sonuna kadar zor dayandığım gibilere ne yalan söyleyeyim, “tilt” oluyorum. Gözüm, sarf olunan emeği falan görmüyor. Tiyatro sanatının böylesine hafife alınması karşısında “kötü adam”laşıyorum. Dayanamıyorum, çok sinirleniyorum.

Fındıkkıran ‘Fırıldakzade’
Tiyatrocu, uyarlamacı, magazinci, seslendirmeci, eğitimci, yazar Aydoğan Temel, Aleksandr Ostrovski’nin (1823-1886) 1868 yılında yazdığı en çarpıcı politik satir olan “Bu Hesapta Yoktu” (ya da diğer anılan sanıyla: “En Akıllı Adam da Yanılabilir”) adlı oyununu almış; uyarlayayım derken (kendi deyimiyle) kaleminin ucuna “çiş” gibi geliveren yepyeni bir öykü çıkarmış. Gene kendi ifadesine göre, birkaç günlük bir çalışmayla yepyeni bir müzikal yaratmış. Oyunun adını da “Fırıldakzade” koymuş. Peh, peh, peh…
Derken efendime söyleyeyim, Beyaz Gemi Oyuncuları olarak “Yaprak Dökümü” nam televizyon dizisinde parlayan, Paris Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü mezunu, yanılmıyorsam sinema ve tiyatro eleştirmenliği dalında yine Paris’te yüksek ihtisas sahibi, “dizi incisi” Tolga Karel’e başrol için haber salınmış. Ostrovski’nin genç, zeki, kurnaz, yakışıklı Yegor Dimitriç Glumov’u var ya! Aydoğan Temel’in elinde olmuş Nuri Fırıldakzade. Yegor’un annesi ve suç ortağı Glafira Klimovna Glumova için AST’ın, Meydan Sahnesi’nin değerlerinden usta oyuncu Aysan Sümercan’a ricada bulunulmuş. Aydoğan Temel, Yadigâr Bilinmez ve Medyum Tayyare rollerini üstlenmiş. Geriye kalan on bir karakter için güzel kızlar, yakışıklı genç erkekler seçilmiş. Dört kişilik de “Ver Der Veremem Mızıkçıları” adlı bir orkestra kurulmuş, böylece, Aydoğan Temel’e göre her şey yerli yerine oturmuş. Bu aşamada başlamışlar Tolga Karen ile kol kola girip “Esra Ceyhan’la” ve benzeri kadın programlarında boy göstermeye. Eee, serde Aydoğan Temel’in temelinde “Uçan Kuş” adlı magazin programlarının en hasının yapımcılığı ve sunuculuğu var! Bir de basın toplantısı yapmışlar. Basın toplantısında Tolga Karel, önce masanın altından çıkardığı kırmızı iç çamaşırıyla, sonra başına dayadığı silahla ve en sonunda çiçek dolu bir kovayla magazin helvacılarını (ay pardon) mensuplarını şaşkına çevirmiş, bana sorarsa reklamın da içine etmiş.

Temel’e göre olmuş, oturmuş olan bana göre hiç olmamış
Aydoğan Temel kardeşim, Alexander Dumas’yı mı okumuş ne! Vallahi şaşırdım. Hani Dumas, oyun yazma konusunda: “Çok kolay, diyor ya!.. Açıklamasını da: “Birinci perde açık, son perde kısa, bütün perdeler ilginç olmalı” diye yapıyor ya! Sanırım Aydoğan Temel bu açıklamaya kanmış. Yahu kardeş, bu iş gerçekten bu denli basit olsa, babam da oyun yazarı olurdu!.. Ne var ki, Dumas’nın söylediğinin sadece teknikle ilgili olduğu konusunu atlamış Temel. Oysa, iyi oyunun söyleyeceği sözü, ileteceği iletisi olan ve bunu en iyi biçimde seyirciye iletebilen oyun olduğunu kavrayamamış. “Ben yazdım oldu” demiş, olmamış.

Oyunun konusu
Şimdi izin verirseniz, bu “görmemeniz” gereken, Aydoğan Temel’in kaleminin ucuna “çiş” gibi geliveren oyunun konusunu özetleyivereyim: Nuri Fırıldakzade (Tolga Karel), yıllar önce kaybettiği babası Rıza Fırıldakzade’den kalan gösterişli evde annesi Fadime’yle (Aysan Sümercan) birlikte yaşamaktadır. Ancak dıştan görünen bu görkemin arkasında inanılmaz bir sefalet vardır, çünkü borçlar büyümüş, çöküş başlamıştır. Doktora yapıp ciddi eğitimler almış Nuri bile, bir iş tutup baltaya sap olamamaktadır. Derken, soyadından kalan üçkağıtçı mirası değerlendirmeye karar verir. Bunun için de hedefine, çıkarlarının rüzgârında hareket eden politikacı İsmet Adnan Elçi’yi (Ahmet Nasıroğlu) koyar. Amacı İsmet Adnan’ı kandırıp politikaya atılmak ve bu sayede de işini yürütmektir. İsmet Adnan fazla zeki olmamakla birlikte, kendisini idare eden genç karısı Afrodit’in (Nur Gürkan) çabaları sayesinde başarısını sürdürmektedir. Nuri bunu iyi bildiğinden kaleyi içerden fethetmek adına, önce Afrodit’i baştan çıkarmanın doğru yol olacağını düşünür ve planını harekete geçirir. Nuri işlerin yürüyebilmesi için, her türlü etkili zaafı devreye sokacak… ve bildiğiniz gibi konu da, oyun da, oynanış da, sahneleniş de beni sıkacak, eleştirmeniniz oyunu birinci perde bitiminde herkese göstere göstere, hiç utanmadan terk edecek…

Ostrovski’nin adına sürülen leke
Sen kalk, Rus Halk Tiyatrosu’nun kurucusu, realizm akımının en büyük temsilcilerinden birinin oyununu al, fırıldak yap! Oldu mu yaaa! Aşkın, dostluğun, dürüstlüğün olmadığı bir dünyada, tüccarların para uğruna işledikleri suçları, günahları, aile içi entrikaları komedi tarzındaki “Dostlar Arasında Her Zaman Anlaşmak Mümkündür (1850)” adlı eserinde yansıtan; tüccarların yanı sıra, memurlara ve asilzadelere de yer verdiği oyunlarında, dramla komediyi birleştirmedeki ustalığıyla bilinen; “Balzaminov’un Evlenmesi”nde olduğu gibi, taşralı insanların arasından seçtiği karakterlerle “halk komedisi” türünden örnekler de veren; reform öncesi değişim sürecinde “Fırtına” ile adının etrafında fırtınalar yaratan; 1861 reformundan sonra değişen sosyo-ekonomik ve politik düzenle birlikte, komedi kahramanlarından aile yaşantılarına, derin psikolojik konulara, dramaya geçen koskoca Ostrovski’nin adına leke sürmeye ne hakkın var be birader!

Yaratıcılık ve teknik olmayınca…
Oyun yazmanın temelinde olması gereken yaratıcılık Aydoğan Temel’de yok. Oyun yazma tekniğini bilmiyor. Dolayısıyla, kendisine çözümlemede yol gösterici edinemiyor. Bu iki öğenin, yani yaratıcılık-teknik ikilisinin birbirini tamamlaması gerek de, Temel’de ikisi de yok. Hadi diyelim Aydoğan Temel’in yaratıcılığı sıfır, yazma tekniği sıfırın altında… Vazgeçtim bunlardan… Sahne yapısını, oyunculuğu, rejiyi, kısacası tiyatronun hiçbir öğesini bilmiyor yahu! Yenilik aramak ne kelime, kalıpların içinde boğuluyor, boğulurken oyun yönetmeye kalkıyor. Olmuyor, çöküyor.

Yolu yordamı yok Temel’in
Çok rica ediyorum, Aydoğan Temel’in Ercan Yazgan Tiyatrosu, Ferhan Şensoy Orta Oyuncular, Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu, Güldüşündürü Tiyatrosu, Beyaz Gemi Oyuncuları, Bakırköy Belediye Tiyatrosu; Zafer Diper-Bizim Tiyatro, Dilek Türker-Tiyatro Ayna, Aydoğan Temel Tiyatrosu’ndaki deneyimlerinden falan söz etmeyin bana. Deneyimi olan tiyatrocu, yazar, Ostrovski’nin kanına girerken hiç mi taslak oluşturmaz? “Fırıldakzade” diye üfürükten dahi olsa bir oyunu yazar ve yönetirken hiç mi ön zemin hazırlamaz? Geliştirilmeye açık yan bırakılmaz mı bir oyunu yönetirken?
Gidiş yolu belirlenmez mi?

Dekor, kostüm, ışık
Kaba saba bir dekor, “eh” kıvamında kostümler, Murat Özkaya’nın pörsümüş koreografisi, Şebnem Cömert-Ahmet Ateşer ikilisinin sahne “aydınlatması(!)”, Rıza Öz’ün prosodisi pek de bozuk olmayan besteleri… Aydoğan Temel, magazinleşen yaşamın bir parodisini yapmak istemiş; gerçek sanattan, insan ilişkilerine, spordan siyasete yaşamın burnunun dibinde olan magazini bütün çıplaklığıyla işlemeyi amaçlamış, ama sonuç bir arapsaçı. İçinde izleyicinin de yitip gittiği, hatta bitip tükendiği haritasız bir oyun “Fırıldakzade”. Hedef kitlesi belli, ama hedef kitle magazin tutkunlarını dahi esneten, o “tür” izleyicisine bile hiçbir şey veremeyen bir oyun…

Oyunu yazan ve yöneten Aydoğan Temel, hiç kuşkum yok ki seyirci gülsün istemiş. Gülmesi için de: “… Veriyorum, veriyorsun, veriyor / Veriyoruz, veriyorsunuz, veriyorlar / Düzen öyle değişti ki / Artık vermeyene ****** diyorlar…” diye şarkı sözü yazarak gıdıklamayı amaçlamış. O da olmamış. Bir gıdımcık dahi gıdıklayamamış.

Üstün Akmen

JaqLee
22-05-10, 11:38
2007-2008 tiyatro sezonu açılmazdan az önce, Uluslararası Tiyatro Enstitüsü (ITI-UNESCO) Tiyatro Eğitim Komitesi (TEC-UNESCO) Yönetim Kurulu üyesi Emre Erdem telefonda “Suat Sungur, tiyatroya dönüyor,” dedi. İçim bir hoş oldu. Taaa 1984 yılında Devekuşu Kabare’den anımsıyordum onu. 1988’den sonra Dormen Tiyatrosu sahnesinde alkışlamıştım. Akbank Çocuk Tiyatrosu’nda çocuk oyunlarında sık sık görev alacak kadar “misyoner”di. 1997 yılında “1. Afife Tiyatro Ödülleri”nde “Yılın En Başarılı Müzikal ya da Komedi Erkek Oyuncusu” dalında birinciliğe değer görüldüğünde, içim kabararak kendisini ilk kutlayan olmuştum. Tiyatroya döndüğünü duyunca coştum.

Bir monodrama
“Ne oynayacak,” diye sordum Emre’ye. İsrail’in önde gelen oyuncu / yönetmen / yazar / tiyatro eğitimcisi Tzcık Weingarten’in önce ülkesinde, ardından Hindistan ve Yugoslavya’da büyük ilgi görmüş “Babamla Dans” monodramasında oynayacakmış, çeviriyi de Emre Erdem yapmış. Kahramanımız, ömür boyu süren beyinsel bir hastalık olan otizm sendromuna tutulmuş, dolayısıyla sosyal ilişkilerinde ve davranışlarında ciddi sorunlar oluşmuş, bu arada annesi tarafından da terkedilmiş genç bir adam ile sorumluluklarının altında inim inim inleyen ünlü dansçı bir baba... Baba ezik, baba kırık… Otistik ergen adam, babasının ölümünden sonra yerleştirildiği bakımevinde anlatıyor öyküsünü.

Dekora değinmem gerek
Oyunu Nedim Saban sahneye koymuş. Koyarken çok emek vermiş, belli. Reji olarak eleştirebileceğim tek tablo, Otistik Birey ile Michael Goodwill’in ikinci perdedeki televizyon röportajı tablosu. Goodwill konuşurken, Otistik Birey (Suat Sungur) elinde mikrofonu betimlemek üzere tuttuğu ince uzun vazoyu neden kendi ağzına doğru tutuyor, orasını bilemedim. Bir de, bu oyuna bu kadar sade dekor, daha doğrusu dekorsuzluk yakışmamış doğrusu. Boş kalan sahne hacmi soğukluk yaratmakta. Bir gardırop konulamaz mıydı odaya? Vazgeçtim gardıroptan, üzerinde pijama asılı bir ayaklı portmanto da olamaz mıydı? Öyle ya da böyle olmamış işte. Olmayınca da, dekorun varlığı hareket ve sözle birleşmemiş.

Tiyatrokare’den bir yenilik
Nedim Saban, oyunu biraz kısaltmayı, tek perde haline indirgemeyi de düşünmemiş. Perde arasının, izleyiciyi oyundan düşüreceğini hesaplamamış. “Sis makineli hologram yöntemi”ne sırtını dayadığından olsa gerek, ışık tasarımını da pek önemsememiş. “Sis makineli hologram yöntemi”, gerçekten de ilginç bir yenilik. Ünlü balet Oktay Keresteci’nin dans kayıtları da bu anlamda oyunu renklendirmiş. Ancak o denli yineleme etkiyi köstekliyor. Hatta öyle ki, “sis makineli hologram” ikinci perdede Suat Sungur’dan rol çalar hale geliyor.

Işık tasarımına gelince
Işık tasarımı da öyle… Ciddi anlamda ışık tasarımı olmayınca, oyuncu sahnede oyununu izleyiciye doğru oynarken, yüzüne gelen ön ışıkların uzantısı ve oyuncunun gölgesi, arkasındaki duvar panosuna vuruyor. O zaman da oyuncu panoya yapışık gibi görünüyor. Tiyatrokare’nin “olabildiğince” tasarruf önlemini elbette gayet iyi anlıyorum, ama benim anlamam yetmiyor, tiyatro bunları istiyor.

Çevirmen Emre Erdem
Bütün bu küçük serzenişlerimin dışında “Babamla Dans” başarılı bir oyun. Hiç kuşkum yok ki sezonun mutlaka görülmelilerinden. Engellinin, tüm engelliler nezdinde aile yaşantısından sonraki yaşamını gözler önüne seren bir oyun. Tzcık Weingarten yalınlığı ön planda tutarak yazmış oyununu. Engelleri, özgürlükleri, özenmeleri ve düşlemleri bilerek ve de isteyerek harman etmiş.

Çevirmen Emre Erdem, sahne diline uygun bir dille eseri çevirmiş. Dil, uygun uygun olmasına da, çeviride takıldığım iki yeri işaret ederek görevimi yerine getireyim. Birincisi: Otistik bireyin bulunduğu yere neden kimi yerde “bakımevi”, kimi yerde “hastane” deniliyor, anlayamadım; ikincisi: “Niye” ve “Neden” sözcüklerinin anlamları acaba karıştırılıyor mu? Emre Erdem, bir olayı ya da durumu doğuran başka bir olay ya da durum, bir olaya, bir duruma yol açan şey olarak kullandığımız “neden” sözcüğü yerine, bir olayın amacını ya da nedenini sormak için kullandığımız “niye”yi kullanıyor da…

Araştırmacı-eleştirmen olmak
Oyuna gitmeden önce, “Araştırmacı-Eleştirmen(!)” olarak, otizmin yaşam boyu süren sosyalleşme, dil, iletişim becerileri ve ilgi alanlarını etkileyen bir gelişim bozukluğu olduğunu öğrendim. Elimizde öyle dişe dokunur veriler yokmuş, ama dünyadaki en önemli organizasyonlardan biri olan CAN’in (Cure Autism Now) nüfus oranlarının alınıp Türkiye’ye uyarlarsak yaklaşık 271 bin otistik bireyin olduğu varsayabilirmişiz. Bebeklik ve ilkokul öncesi otistik çocukların sayısı ise 80 bin civarındaymış. Uzmanlar: “Eğer 271 bin otistik birey varsa, bu bireylerin anne ve babalarını da hesaba katmamız gerekir,” diyorlar. Tipik olarak yaşamın ilk üç yılında ortaya çıkıyormuş otizm. Sosyal anlamda çevreye tepkisizlikle, sözlü ya da başka türlü iletişim güçlükleriyle, içe kapanmayla, gerçeklikten uzaklaşmayla, aşırı nesne bağımlılığıyla, monoton, tekrarlamalı hareketlerle tanımlanıyormuş. Gelişimsel, nörolojik bir hastalık yani. Bakalım bütün bunları Suat Sungur nasıl verecek, Barry Levinson’ın rejisiyle çekilen “Rain Man”deki Dustin Hoffman’ı mı çizecek, yoksa…

Bu Sungur, Dastin Sungur değil
Beklediğim gibi oldu… Suat Sungur hiç kimseyi çizmedi. Tablodan tabloya geçerken, tabloları birbirine bağlarken, öyküleri aktarırken öylesine sadeydi ki!.. Sade ve abartısız… Oysa nasıl da kolay abartılırdı otistik birey karakteri! Öyle değil mi ama? Abartmadı, rolü hiç mi hiç kabartmadı. Otistik Birey, babasının “Heykelin çirkini olmaz Kuzucuğum, çirkin olan insanların bakışıdır,” deyişini aktarırken mimikleriyle konuştu. Seyirciyle iletişim kurdu, iletişimin ibrişimiyle teyelleyerek izleyicisini metnin akarsuyuna oturttu. “Dans etmek demek, uçmak demek,” derken, sanki uçtu. Zamanlaması, diksiyon ve mimik kullanımındaki ustalığı, seyirciye oyunu aktarma dışında, metni bir belgesel tadına banarak sundu.
Oyunculuk kariyerindeki gelişmeleri, dahası bu sanatı nerede, hangi kurumlarda öğrendiğini, kimlerle çalıştığını, yeteneğini, fizik yapısını iki yıl sonra topluca değerlendirdiği bir sınava çıkmış gibiydi. Daha da ilginci, bu sınava giren de kendisiydi, sınavı yapan da!.. Sahnede özgüveni yüksek ve oyunun tümünü kontrol altında tutan, izleme keyfiyle tüketilemeyen bir Suat Sungur vardı.
Sahnenin tahtasına bol bol terini akıttı, beni de bir güzel ağlattı.

JaqLee
22-05-10, 11:38
923 sonrası cumhuriyet donemi Türk tiyatrosunun en önemli temsilcilerinden Ahmet Kutsi Tecer’e ait olan eser, Devlet Tiyatrolarının ilk sahnesi olan Ankara’daki ''Küçük Tiyatro''nun açılış oyunu olma özelliğini taşıyor. (27 aralık 1947) 60 yıl sonra aynı yer ve tarihte prömiyeri yapılan eserin konusu ; içinden yol geçirileceği için bazı evlerinin yıkılması gündeme gelen bir mahalle, bu mahallenin değişim sürecindeki insanları, eski değerlerin temsilcileri, karsısında yenilikçiler ve iki tarafın da eleştirildiği tartışmaları konu alıyor. Üç birlik kuralının temel özelliklerini taşıyan eser, 24 saat içerisinde gelişen olaylar aracılığı ile, değişen toplumsal değerler, yaşamdaki acı ve tatlı duygular arasında gerçekçi bir anlatıma sahip.





1923 sonrası cumhuriyet donemi Türk Tiyatrosu


Türk Tiyatrosunun altın çağı sayılan bu donemde, batı modelini uygulayan Tiyatronun kurumsallaşması yolunda yapılan atılıma koşut olarak gelişme gösterir. Gerçekçi Avrupa tiyatrosundan büyük ölçüde etkilenen Türk yazarları, gerçekçi doğrultuda yazdıkları oyunlarda öncelikle, Osmanlı toplumundan modern Türk toplumuna geçilirken yaşanan sancıları dile getirirler. Bu geçiş dönemini yansıtmakta en başarılı olmuş yapıtlar Reşat Nuri Güntekin'in Yaprak Dökümü ve Ahmet Kutsi Tecer'in Köşebaşı'sı dır. Çok üretken bir yazar olan Cevat Fehmi Başkut ise toplumsal eleştirel yaklaşımını çoğunlukla güldürü çerçevesi içine yerleştirmiştir.


Emekli olmasına rağmen bir vefa örneği olarak babasının yazdığı eseri sahnelemek için Ankara’ya gelen yönetmen Leyla Tecer; 24 saatlik kesintiyi doğum, ölüm ve düğün üçlemesiyle sunuyor. Diğer taraftan ilk kez 1949 yılında, 4 yaşında babasını izlemek için'' Küçük Tiyatro'' ya gelen Münir Canar’ın yıllar sonra aynı tarihte, aynı sahnede üstelik aynı karakteri oynaması müthiş bir duygu olsa gerek!


Eser ; ''The Neighbourhood'' adıyla İngilizce'ye çevrilmiş,ABD'de sahneye konmuş,1964 yılında da Ankara'da basılmış. Yazar oyunu gözler önüne serip, izleyici düşünmeye ve yorumlamaya yönlendirmeyi amaçlamış ve bu amacında başarılı olmuş. Baştan sona ilgiyle izlenebilecek, çarpıcı, sıcak,sevimli,yer yer duygulandıran ,içerikli,özlü bir güldürüye sahip.



Oyunu yaşayanlar…


Ustalara saygı gecesi gibi, yıllarını tiyatroya vermiş çok önemli oyunculardan oluşan bir ekip var. Üstelik yedisinden yetmişine bir oyuncu kadrosuna sahip. Genel olarak sahnedekilerin rollerini başarılı bir şekilde özümsemiş olmaları,neyi,nasıl ve niçin oynadıklarını bilmeleri, sahnede harika bir oyun izlememizi sağlıyor.


Tüm oyuncuların başarılı bir sınav verdiği ve oyunculuklarını bir kez daha izleyiciye kanıtladığını gözlemliyorum. Yılların getirmiş olduğu birikimlerini hiç çekinmeden cömertçe seyirciyle paylaşıyorlar. Tüm kadro büründükleri karakter çözümlemelerini sağlıklı yaparak seyirciyi sıkmadan tempoları ve uyumlarıyla götürüyorlar. Bu yorum çerçevesinde tüm oyuncular başarılı bir çizgi tutturuyorlar.


Yalın ve abartıdan uzak başarılı bir bütünselliğin kurulduğu her şeyden önemlisi ''takım oyunculuğu'' gözlemleniyor. Oyunun ana karakterlerinden beybaba (Savaş Tamer), bakkal (Can Öztopçu), kahvehane sahibi (Tolga Çiftçi), Osman (Okan Şenozan) ve bekçi (Münir Canar) gerektiği gibi, dengeli,abartısız,içten bir yorumla görevlerini yerine getiriyorlar.


Ekibin geneline bakıldığında oyunculuk düzeyi ortalamanın üstünde bir performansla ,deklamasyona kaçmadan sürekli tempolu, alabildiğine uyumlu,ses ve vücut kullanımları başarılı, kabına sığmayan,seyirciyi sımsıcak kucaklamak isteyen bir anlayış hakim.


Oyunda görev alan; Münir Canar, Savaş Tamer, Can Öztopçu, Tolga Çiftçi, Okan Şenozan,Gürkan Görbil, Turgay Kılıç, Sanlı Baykent, Özcan Pala, Günaydın Yaltırak, Bülent Türkmen, Refika Özbayer, Deniz Alver Çamlıdağ, Orkide Çivicioğlu

Gerçek Özkök Aktemur, Didem Uzel, Banu Güngör İnal, Gözde Baytaş,Berivan Özyiğit, Zerrin Çağlar, Mümtaz Aydoğan Mengi, Murat Beşik Yaseri Şahbudak, İlyas Zeki Karaca, Halil Kızılöz, Erkan Erkoç, Celal Murat Usanmaz, Murat Öz, Orhan Akbıyık, Orhan Kocabıyık’tan oluşan kalabalık kadro, oyunculuklarıyla kendilerini izleyiciye kanıtlıyor. Tüm kadro pürüzsüz,saat gibi işleyen, hiç aksamadan oyunun özüne uygun bir çalışmaya imza attılar.



Güzel bir rastlantı.


Yıllar sonra babasının eserini sahneye koyan Leyla Tecer’in duyguları ne kadar tarifsizdir kim bilir. Oyunu sahneye koyarken, bir masal kahramanı gibi değil, zamanın insanını yansıtmış. Olması gerektiği gibi yaklaşarak özgün bir yorumla sahneye koyuyor. Hakikaten bıçak sırtı bir oyun! Bir tarafta (eserin tarihteki önemi bir tarafa,) geçmişi yansıtma durumu var, diğer tarafta günümüz gerçeği var. Geçen bu tarihsel süreci iyi saptayarak seyirciye o donemi yaşamakta hiç zorlanmıyor. Bu tarihsel süreci yansıtırken bugünümüze hitap etmeyi de ustalıkla başarıyor. Selamlama sahnesinde de 1947 yılında oynamış usta isimleri sinema perdesinde seyirciye tanıtması müthiş bir ayrıntı! Çok sağlam oyunculardan oluşan bir ekip oluşturmuş. Karakter analizlerini başarıyla oturtmuş, sahne coğrafyasından bilinçle yararlanmayı başararak ayrıntıları göz ardı etmeyen büyük bir titizlikle, belki de babasına olan son görevini layıkıyla yerine getiriyor. Ortaya, ayakta alkışlanmayı hak eden harikulade bir iş çıkarıyor.



Günümüzün geçmişini yansıtan bir dekor anlayışı.


Hem geçmiş bir oyunu tasarlayacaksın, hem de günümüz izlerini yansıtacaksın. Sertel Çetiner’in dekorları olağanüstü. Bir mahallede olması gereken her şeyi, sıkıştırmadan yerli yerinde o kadar başarılı bir şekilde yerleştiriyor ki hayranlıkla izliyorum. Sahnenin sağ ve sol taraflarında İkişer katlı evler dizilmiş. Hemen bitişiğinde arka mahalle görünümü için yapılmış merdiven, önünde musluk, tam ortada koca bir sinema perdesi var. Oyun boyunca, oyunun yazıldığı tarihteki coğrafik konumlar ve insanlar yer alıyor. Sağ tarafta bir kahvehane ,sol tarafında bakkal, sokak lambaları, yol çalışmasını temsil eden taşlar ve levhalarla kendimi adeta sokakta hissediyorum. Türk Tiyatrosunun bir numaralı dekor tasarımcılarından biri olan usta, başarılı çizgisinden asla ödün vermiyor.


Aynı biçimde Sevgi Türkay’ın giysileri ,Ahmet Karademir’in ışık düzeni, Can Atilla’nın müzik seçimleri, Fuat Gültekin’in projeksiyonu övgüye değer birer ustalık, kılı kırk yaran birer titizlikle yapılmış. Hepsini canı gönülden kutluyorum.


''Küçük Tiyatro'' bundan 60 yıl önce tıpkı bugün olduğu bir düdükle başladı ve yine bir düdükle sona erdi.


''Köşebaşı'' ; bu iki düdük arasında yaşananlara tanık olmak isteyen seyircisini bekliyor.


Uzun yıllar sahnede kalması dileğiyle, iyi seyirler…

İhsan Ata

JaqLee
22-05-10, 11:39
Duydunuz mu Oyunbaz diye bir grup varmış? Hem de Çehov’un Martısını oynuyorlarmış.



- Hemen gitmem lazım. Nerde oynuyorlar peki?



- Bilgi üniversitesinin Dolapdere kampusun de



- Peki, oraya nasıl gidebilirim?



- Taksimden taksiye binince çok yakın.



- Hangi günler oynuyorlar. Nasıl haberdar olabilirim?



- Pazar günleri oynuyorlar. Ama her Pazar değil! Ayrıntıları Tiyatro Dünyası’ndan veya tiyatroyunbaz.com dan öğrenebilirsin. Ben gittim çok da beğendim, bir şeylerde yazdım kendimce bakalım beğenecek misin?



- Hadi bakalım o zaman…



Çehov dört kadın, altı erkek, tonlarca aşk ve bir göl manzarasından oluşan bir komedi yazmış, Oyunbaz da iyi oynamış.



Birini sevmek ya da biri tarafından sevilmek, duygularına karşılık bulamamak, kendini beğenmek, hayranlık duymak ya da başkasının yerinde olmak, imrenerek bakmak ve elindekilerin değerini bilmeden başka değerler peşinden koşmak… Çehov’a göre basit insanların basit sorunları tüm bunlar. Bu yaşananları bu duyguları kendince komik bir şekilde anlatıyor. Çehov’un komedi anlayışı bekli de biz Türk’lerle pek örtüşmüyor. Komediden çok, acıklı geliyor bana. Komediyi ve hüznü bir arada yaşayabiliyorsunuz. Kendi sorunlarının esintisine kapılmış sıradan insanların küçük sorunlarını nasıl çıkılmaz hale soktuklarını anlattığı bir eser. Bizi savuran bu rüzgâra karşı koyabilecek akılcı çözümlerle, daha akılcı davranışlar sergilenebilecek düzeye gelebilecek mi bu insanlar? Yoksa “İşte geldik gidiyoruz” modunda devam mı edecek her şey? 20 de iken 90 yaşında hissetmek. 90 da iken kendi hayallerinin peşine düşmek bir umutla. İnsanoğlunun bu bitmez tükenmez tatminsizliği ve isteklerinin sonu yok beklide. Eserlerinde de, küçük düşünen alt sınıf insanlarının büyüttükleri küçük sorunları, düştüğü karmaşayı ele alıyor Çehov. Diğer Çehov oyunlarına göre Martı da komik durumlar daha fazlaydı ama birazda iç burkan yanları da vardı tabi ki.



“Küçücük şeyleri büyüterek kendimizi küçültmüşüz, aşağılamışız kimin umurunda biz bile umursamadıktan sonra…”



Tiyatro Oyunbaz’ı öncellikle tebrik etmek gerek. Ekip çalışmasıyla güzel bir oyun ortaya çıkarmışlar. Abartısız, sade bir dekorla da iyi bir oyun ortaya çıkabiliyormuş demek ki. Oyunda kullanılan müzikler özellikle Türk sanat müziğinin güzide eserlerinin kullanılması bu oyunu bize daha yakın yapıyor, daha çok içine çekiyor bizi. Oyun yaklaşık üç saat sürmesine karşılık izleyiciyi sıkmadan geçiyor zaman. Yer yer dekorun değiştiği bazı kısımlarda, dekorun daha az kullanıldığı sahnelerde görüyorum ki, iyi bir oyun yapmak için dekordan çok oyuncunun yeteneğine, yapabileceklerine ihtiyaç var. Dekor, kostüm ve makyaj Oyunbaz ekibine ait. Her biri çok güzeldi. (Makyajı görünce aklıma ilk olarak Tim Burton’ın filmlerindeki karakterleri geldi.) Aslında makyajla saklamak istediklerimizi ne güzel saklayabiliyor ve yeri geldiğinde bir maske gibi kullanabiliyoruz.



Oyun, oyuncu açısından da kalabalık bir kadroya sahip. Karakterleri tek tek tanıtmakla bitmez ama bahsetmeden de geçemeyeceğim. İrina Nikolayevna( Evrim Şahintürk), onun oğlu Konstantin Gavriloviç (Orkun Yeşim), Konstantin’in aşık olduğu kız Nina Mihaylovna( İpek Türktan), konstantin’in dayısı Pyotr Nikolayeviç (Güray Dinçol), İlya Afanasyeviç( Tolga Şengül), Maşa( Aslıhan Azeri), Boris Aleksiyeviç Tigorin( Tuna Öztuna), Yevgeni Sergeyeviç ( Onur Yıldırım), Semyan Semyonoviç( A. Sinan Cebecigil), Yakov/Sahne İşçisi( Güven Soydan),Hizmetçi/sahne İşçisi( Pınar Akkuzu). Oyunda kullanılan müzikler; erdi bahar, ölürsem yazıktır, lale devri, gitme sana muhtacım, inleyen nağmeler, şimdi uzaklardasın, summertime… Diye uzayıp gidiyor. Hepsi birbirinden güzel parçalar, oyuna daha yerel daha bizden bir hava katıyor. Işık ve seste emeği geçen Evren Palabıyık, Arda Doğan ve Ali Ulvi Coşkuner’i de tebrik etmek lazım. Bu oyunda tüm oyuncuların emeği var. Çok da güzel bir iş ortaya çıkarmışlar. Çehov sever herkesin bu oyunu görmesi gerek, hiç Çehov oyunu izlememiş birine de Çehov’u sevdirecek bir oyun olmuş. Gidin görün, eminim beğeneceksiniz…



Yasemin Aktaş

JaqLee
22-05-10, 11:39
1967-1968 sezonunda Kent Oyuncuları’ndan, yani Yıldız Kenter ile Müşfik Kenter’den izlemiştim Melih Cevdet Anday’ın “Mikadonun Çöpler” başlıklı oyununu. Ses Tiyatrosu’nun “18 Oyunları”ydı, aradan geçen zaman kırk yılı aşmış. Bir anlamda “ben” ve “öteki”nin sorgulanması olarak yorumlamış, günlerce etkisi altında kalmıştım. Türk tiyatrosunun gündeminden hiç mi hiç düşmeyen bu oyunu, “Mikadonun Çöpleri”ni, ne yazık ki Ankara Devlet Tiyatrosu (1971-1972 Sezonu / Gülgün Kutlu-Nihat Akçan), İzmir Devlet Tiyatrosu (1977-1978 Sezonu / Serpil Tamur-Sönmez Atasoy), İstanbul Devlet Tiyatrosu (1983-1984 Sezonu / Serpil Tamur-Engin Şenkan), Bursa Devlet Tiyatrosu (1988-1989 Sezonu / Simay Küçük-Murat Karasu), İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrosu (1995-1996 Sezonu / Tomris İncer-Mehmet Gürhan), Adana Devlet Tiyatrosu (1995-1996 Sezonu / Ebru Unurtan-Tayfun Erarslan), İzmir Devlet Tiyatrosu (1996-1997 Sezonu / Aylin Damcıoğlu-Sönmez Atasoy), Diyarbakır Devlet Tiyatrosu (2002-2003 Sezonu / Nazan Kırılmış-Tayfun Erarslan), Antalya Devlet Tiyatrosu (2005-2006 Sezonu / Bahar Işık Mayadaş-Sedat Savtak) yapımları olarak izlemek olanağını bulamadım. Yazılışının 40. yılında, Beşiktaş Belediyesi Kültür Sanat Platformu Prodüksiyon Tiyatrosu tarafından sahnelenince kaçıramazdım, kaçırmadım.



OYUNUN KONUSU

İzleyiciyi, yazıldığı 1967 yılının buz gibi soğuk kış gecelerinden birine götürerek başlayan oyunda, erkek yolda rastlaştığı kadını evine getirir. Kadın, hiç tanımadığı adamın evinde sabahlamayı göze alışının nedenlerini ona açıklama gereksinimindedir. Erkek ise, yaşam oyununda kendine başkaları tarafından yüklenmek istenen rollerin hepsini yadsımış, güvenliğin hiçlikte olduğu kanısına varmıştır. Aklı, akşam katıldığı dost toplantısındadır; kadının başından geçenleri, geçmişini merak bile etmez. Karşılıklı gibi görünen tek başlarına konuşmalarına başladıklarından bir süre sonra, kirli çamaşırlar ortaya dökülmeye başlanır. Sabahın maviliğine dek çelişirler, konuşurlar, uzlaşırlar, çatışırlar.



ZAVALLI DÜNYAMIZ, KIRK YIL SONRA DA HİÇ DEĞİŞMEMİŞ

İçkili bir erkeğin, kucağında bebeğiyle sokakta kalan bir kadını eve alıp onunla giriştiği tartışmanın altında, toplumun değerler sisteminin kişinin özgürlüğünü kısıtladığı görüşünün savunulduğunu, kırk yıl sonra daha rahat kavradığımı şimdi hemen burada itiraf etmeliyim. Eee… O zaman bulunduğum yaş kaç, şimdilerde kaçan yaş kaç!.. Ancaaak… Kadın ve erkeğin toplum içindeki konumlarının ve birbirleriyle ilgili değerlendirmelerinin irdelenişinden kırk yıl sonra da aynı tadı aldım. Dünyanın içinde bulunduğu zavallı durumun değerlendirilmesi, kaderin çevresinde ördüğü ağa düşen bireyin güçsüzlüğü, çaresizliği, yabancılaşması, yanı sıra sevgisizliği kırk yıl sonra da beni aynı hazla sarıp sarmaladı.



AVANTGARDE MI, ABSÜRD MÜ

“Mikadonun Çöpleri”ni, ben şiirsel bir “avantgarde” olarak tanımlıyorum. Avantgarde’ın sanatı ve yaşamı buluşturma ereği bu yaklaşımımı doğrular nitelikte. Diğer taraftan, absürd tiyatro örneği de sayıyorum “Mikadonun Çöpleri”ni. Burada da, kişisel yalnızlığın bütün tarihle özdeşleşmiş öyküsü beni haklı çıkartıyor. Elbette bu bakış açılarından baktığımda kimi aksaklıklar, kör-topallıklar bulmam olası. Bir kadın ile bir erkeğin arasında geçen oyun metninin içinde mutlaka kendini açıklama çabası seziliyor, ama özellikle absürd gibi bıçak sırtı bir alanda kırk yıl önce Türkiye’de kalem oynatmak öyle sanıldığı gibi pek kolay değildir.



ÇATISI AÇIK BİR OYUN

“Mikadonun Çöpleri”nin uyarlamalara çok açık bir yapısı olduğunu söyleyebilirim. Çünkü, kimi yerlerdeki o kaba saba, kimi yerlerdeki o incelikli sözlerden güzel çatılar çatılabilir görüşündeyim. Görsel olarak da yoruma açık bırakılmış, parantez içleriyle kısıtlanmamış bir oyundur “Mikadonun Çöpleri”. İstenilirse, kadın ile erkeğin çelişmeleri, konuşmaları, uzlaşmaları, çatışmaları anlatılırken; izleyici gözlemci kılınıp etkin konuma sokulabilir, yargı verdirmeye zorlanabilir. Çelişmeler, konuşmalar, uzlaşmalar, çatışmalar karşısında bırakılarak, bunları incelemeleri sağlanabilir. Tartışma/lar ortamı yaratılabilir. Bu söylediklerimse, elbette “hariçten gazel okumak” olarak nitelendirilebilir. Olabilir.



Elbette her şey olabilir, ama her yönetmen de kendi yemeğini kendi pişirir.



ZELİHA BERKSOY’UN YEMEĞİ PİŞİRİŞİ

“Mikadonun Çöpleri”ni, Beşiktaş Belediyesi Kültür Sanat Platformu Prodüksiyon Tiyatrosu yapımı olarak sahneye koyan Prof. Zeliha Berksoy, toplumdaki tüm değerlerin tartışıldığı oyunu, diyalektik kurgusuna uygun biçim ve biçem içinde sahneye taşımış. Yazarın yorumlarının orasını burasını parmaklamamış. Hatta uzun olan metni hafiften makaslamaya dahi yeltenmemiş. Neyse o yani!.. Ancak, oyuncunun boğumlanmasını, oyuncunun sesiyle ve sahnenin yorumuyla renklenen sözünü, sahne üzerinde dile getirildiği biçimiyle çözümlemiş. Çok katmanlı oyun metninin sadece bir katmanına bağlanmamış. Dar açıyı ustaca genişletmiş. Oyunun kendi somut gerçeğinden sapmamış. Metni ve “temsil”i nedensel bir ilişki içinde değil, tam tersine nispeten bağımsız iki bütün olarak kavramış, kavratmış. Metnin önerdiği yapılanmaya dayanan parçalara ayırma işlemine karşın, son derece mantıklı biçimde, sahne eylemlerini temel alan birimleri aramış, bulmuş. Böylece oldukça farklı bir ‘konsept’ oluşturmuş. Arena sahnede, hareket düzenini uzamın her yanını dolduracak biçimde düşünmüş. Sahneleme sistemini farklı ritimlerde düzenlemiş, düzenlerken ritmik çerçeveleri çok iyi saptamış, bu düzenleme ve saptamalar sonucunda global ritmi yakalamış. Öyküyü figüratif biçimde anlatırken, duyguları harekete geçirici fiziksel eylemi, eylemin kesintisiz çizgisini, daha doğru bir deyimle “üsthedef” kavramını esas almış. Böylece başarıyı kuyruğundan ve başından kıskıvrak yakalamış.



YARATICI KADRO NELER ETMİŞ, NELER EYLEMİŞ

Dekor tasarımına imza atan Barış Dinçel, karakterlerin iç dünyasında olup bitenleri simgesel boyutta görüntüleyen, bu görüntüleme dışında ekspresyonist bir anlatım aracı da olan dev bir saatle Berksoy Hoca’nın yanında yer almış. Oyunun başarısında hiç kuşkusuz Dinçel’in de payı var, tamam da, ben gene de hiç kitap okumadığını söyleyen Erkek’in odasındaki kitapları, hatta okunmaktan “haşat” olmuş kitapları anlayamadım. Anlayamamam bir tarafa, anlamadığımı birilerine anlatıp soramadım. Yakup Çartık’ın kusursuz ışık tasarımını bu kere de alkışladım. Therron Patterson’un video görüntülerini, Erdem Helvacıoğlu’nun ses-müzik tasarımlarında eleştirecek bir yön bulamadım.



OYUNCULARA GELİNCE…

Oyunculardan da söz etmem gerekirse, beyaz cam ve beyaz perdede ünlenen Timuçin Esen ve Devin Özgür Çınar’ı tiyatro sahnesinde görmenin mutluluğunu yaşadığımı söyleyeceğim, başka da bir şey demeyeceğim. İlk kez profesyonel olarak sahneye çıkan Devin Özgür Çınar’a özel umutlar bağladım. Timuçin Esen’e de… İkisi de iyi oyuncu, yetenekli oyuncu. Canlandırdıkları karakterlerle duygusal temas eksikliği var da demeyeceğim. Bu karakterlere can aşılamak için onları fazla genç bulan kimi meslektaşlarıma da zerre kadar katılmıyorum. Yok yaşanmışlık gerektiren durumlar varmış da, yok aktarımı zor duyguları aktarmak mümkün olmuyormuş da… Laf mı bunlar ayol! Timuçin Esen ile Devin Özgür Çınar 34 yaşındalar. Yahu, kırk yıl önce “Mikadonun Çöpleri”ni ilk kez oynayan Müşfik Kenter’in 35, Yıldız Kenter’in 39 yaşında oldukları ne çabuk unutuldu?



Kim ne derse desin, benim Esen için de, Çınar için de içim umut dolu.

JaqLee
22-05-10, 11:39
Oyuncunun tahtaya (sahneye) çıkıncaya kadar geçirdiği o “meşum” yıkıcı, yakıcı evre... Oyuncunun o evredeki trajikomik durumu… Gereksinim duyulan sözcükler, açığa vurulan duygular, ortaya saçılan aşklar, kusulan kinler…


Hırvat Asıllı Fransız oyuncu, yazar, yönetmen Josizne Balasco(vic) bir gerçeği işlemiş, Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu yapımı “Koca Bir Aşk Çığlığı – Un Grand Cri d’Amour” adlı oyununda. Oyunun pek de yeni olmayan, ama iyi işlenmiş konusuysa şöyle: Bir zamanların efsanevi oyuncusu Hugo Martial (Selçuk Yöntem), yıllar sonra iki kişilik bir oyunla sahnelere dönmeye hazırlanmakta... Heyecanlı ve endişeli... Ama provanın ilk gününde diğer oyuncunun oyunu bıraktığını öğrenir. Menajeri Daniel (Hazım Körmükçü) ve yönetmen Léon (Bekir Aksoy ) duruma çare ararlar. Hugo Martial ya on yıl önce ayrıldığı, umutsuzca hatırlanmayı bekleyen alkol tedavisinden yeni çıkmış eski eşi Gigi Ortéga (Tilbe Saran) ile oynamaya razı olacak ya da hem unutulmuşluğa geri dönecek, hem de bütün ekibi işsiz bırakacaktır. Çaresizce bir araya gelirler. Bir araya gelmeleriyle birlikte, tiyatronun büyülü dünyasının perdesi aralanır. İzleyici, işte o perde aralığından perde gerisindeki acıları, keyifleri izler; bir tiyatro oyununun “ramp ışıklarına” kavuşmasının heyecanını Ortéga ile, Martial ile, Daniel ile, Leon ile paylaşır.



GEVŞEYEN İZLEYİCİ

Oyunun neredeyse ta başından, sonu bellidir. Unutulmanın eşiğine gelmiş, bir zamanların dillere destan ikilisi Hugo Martial ve Gigi Ortéga’nın yıllar sonra bir taraftan oyunculuğa, diğer taraftan aşklarına sıfırdan başlayacak, onları bir araya getirmek için, Daniel ardı arkası kesilmeyen “senaryolar” yazacaktır. Üstüne üstlük, oynayacakları oyunun konusu, yani Mona ile Antoine’ın öyküsü, kendi öykülerine neredeyse birebir benzemektedir. Oyun yalanlar, kavgalar, çaresizlikler, benlik çatışmalarıyla gelişir. Argodan beslenme, seyirciyi daha bir gıdıklar, gevşetir.



BÜYÜK OYUNCULUĞUN UYANDIRDIĞI ETKİLER

Bu gıdıklanma ve gevşeme aşamasında usta oyunculuklar devrededir. Seyirci bir yandan kahkahalarla gülerken, Tilbe Saran’ı ve Selçuk Yöntem’i, Hugo ile Gigi ve Antoine ile Mona olarak izler. Saran da, Yöntem de bedenlerini basit bir gösterge vericisi, izleyiciye yönelik işaretler göndermek için ayarlanmış birer semafor olarak kullanmazlar. Bilinçli olarak kullanmazlar, çünkü oyun güçleri izleyicinin bedeninde enerji, istek yönlendirmesi, itkilerin yükselişi, yoğunluk ya da ne bileyim ritim olarak da adlandırılabilecek etkiler uyandırmaktadır.



TİLBE SARAN VE SELÇUK YÖNTEM GERÇEĞİ

Oyunun ilk yirmi dakikası içinde Tilbe Saran da, Selçuk Yöntem de içlerinde kaynayan tüm gelişigüzel istekleri ve yönelimleri eyleme geçirir. Bu istek ve yönelimleri, oyun metninden çıkarılan yapmacık olgulardan değil, gerçek koşullardan türetirler. İçsel itkileri Selçuk Yöntem’in içinde kendiliğinden biçimlenir; Tilbe Saran, imgesel değil gerçek olan, aynı zamanda Gigi Ortéga’nın geçmişinin, şimdiki zamanının ve geleceğinin etkisi altında olan ve bir anlamda “resmettiği” karaktere uygun içsel dürtülerle dolu olan asıl çevresinin ortasında varolmaya başlar. Saran’ın ve Yöntem’in iradeleri, akılları ve duyguları eyleme geçmiştir. İçsel yaşamlarının itici güçleri, yuvarlanan birer ateş topu gibidir ve sahneden izleyiciye doğru yuvarlanır, izleyiciyi sarar sarmalar.



YARATICI KADRO DEĞERLENDİRMESİ

“Koca Bir Aşk Çığlığı”nın müzikleri Joel Simon’a aittir ve de hiç de kötü değildir. Cem Yılmazer’in ışık tasarımına, ters kullanılmış profil projektörün seyircinin gözünün içine dalması dışında iyi denebilir. Özellikle büro tablolarında kullandığı parlak, sıcak ve temiz ışık doğrusu pek güzeldir. Hakan Dündar’ın insan doğasıyla teknoloji arasındaki ilişki ve dengeyi kurmayı amaçlayan metal ağırlıklı dekorunun (parlaklık açısından) göz alıcılığını her ne kadar ahşap sandalyeler önleyemiyorsa da, hem oyuna ait, hem de oyunun içindeki oyuna ilişkin; okuma provalarından, sahnelenme aşamasına yenilenen dekor, işlevseldir. Gene Hakan Dündar imzalı kostümler tek kelimeyle fevkaladedir. Zeynep Avcı’nın Türkçeleştirmesi ise, Türkçe gibi Türkçe açısından övgüye değer niteliktedir.



SAHNEYE KONULUŞ

Eğri oturmadan doğru konuşmak gerekirse, oyunu sahneye taşıyan Işıl Kasapoğlu, düşünceden doğan heyecanı değil, heyecandan doğan düşünceyi yeğlemiş ve böylece mükemmel bir heyecan tepkisi elde etmiş. Müthiş bir tempo sağlamış ve bu tempo içinde izleyiciye düşünme nedeni vermeden, bütün olup bitenlerin gerçekmiş gibi algılanmasını sağlamış. Bu amaç uğruna hiçbir “zorlama” öğe kullanmamış. Jesti, devinimi, vurguyu birbirine karıştırmamış. Oyunun en başından en sonuna kadar metni su gibi akıttığı için, seyirciyi tümüyle etkisi altına almış. Oyuncularını heyecanlanmaya değil, birtakım özel eylemler yapmaya zorlamış. Oyuncuya, nasıl heyecanlanması gerektiğini anlatmak yerine, ne yapması gerektiğini söylemiş. Oyuncularının tüm varlıklarını harekete geçirmelerini sağlamaları için derinlikli tutkuları olan coşkular üretmiş, onlara “komprimeler” olarak vermiş.



OYUNCULAR

Oyunculardan Hazım Körmükçü, Işıl Kasapoğlu’nun isteği doğrultusunda her şeyden önce (Daniel olarak) ne istediğini, bu istek uğruna ne yapması gerektiğini göz önünde tutarak karakteri oluşturmuş. Bekir Aksoy, Léon tiplemesini abartılı bir “gay” olarak değil naif, duyarlı bir karakter olarak abartıya hiç mi hiç kaçmadan “feminen” bir tip olarak canlandırıyor. Fiziksel ve psikolojik bir planı var Aksoy’un. Yaptığı planın çekici gücü de var. Yaratıcı heves, heyecan verici bir yönelim Bekir Aksoy’un Léon’u çıkarışında ilk gözlemlenen ipuçları olarak dikkat çekiyor.



DÖNELİM Mİ YENİDEN YÖNTEM İLE SARAN’A

Ve yeniden Selçuk Yöntem’e gelirsek, (ki gelelim, çünkü o, bunu “Koca Bir Aşk Çığlığı’nın Hugo Martial’i olarak da hak ediyor) coşkularını yönetmeyi ve o coşkuları izleyiciye okutmayı çok iyi biliyor. Duygulanımlarını müthiş bir soğukkanlılıkla üretiyor. Ürettiği duygulanımların iç hakimiyetinden çok, yorumladığı duygulanımların izleyici tarafından okunabilir olmasını yeğliyor. Duygulanımlarını oyunculuk biçemi içerisinde listeliyor, kategorilere bölüyor. Yetinmiyor, devinim ya da tavır yardımıyla coşkularını kodluyor. “Olur mu öyle şey” demeyin, oluyor, Selçuk Yöntem yapıyor.



Ve yeniden Tilbe Saran’a gelirsek, (ki gelelim, çünkü o, bunu “Koca Bir Aşk Çığlığı’nın Gigi Ortéga’sı olarak da hak ediyor) gövdesiyle ruhu arasında, iç aksiyonu ve dışa dönük hareketleri arasında minicik, ama mini minnacık dahi uyumsuzluk bulunmuyor. Bir alet gibi kullandığı gövdesi duygularını çarpıtmıyor, bellediği doğru yoldan saptırmıyor. Gigi Ortéga’nın Tilbe Saran’da gövdesel yaşam buluşu güzel, zarif, yankılı, renkli, uyumlu bir sonuçla anlatılıyor. Devinen bedenini ve değişken sesini havada biçimlendiriyor. Kum üzerine yazı yazan bir yazar gibi o!.. Bir yazar gibi, sanatını malzemesini kendi içinden, kendi belleğinden çekip çıkarıyor, metnin önerdiği kurgusal kişiliğe göre bir anlatı oluşturuyor. Oluşturduğu anlatının içinde kendini yoğuruyor.



Selçuk Yöntem ve Tilbe Saran “Koca Bir Aşk Çığlığı”nda ayakta alkışlanmayı şöyle böyle değil, gerçekten hak ediyor.

(“Küçük Bir Aşk Çığlığı”nı 1 Şubat Cuma, Saat 20.00’da Kenter Tiyatrosu’nda; 2 Şubat Cumartesi, Saat 20.30’da / 10 Şubat Pazar Saat 16.00’da Caddebostan Kültür Merkezi’nde; 9 Şubat Cumartesi Saat 20.30’da Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde izleyebilirsiniz. Ben, Salı güleri de bu köşedeyim Efendim. Beklerim.)



Üstün Akmen

JaqLee
22-05-10, 11:40
Çin'de,Kanton 'da yaşayan zengin, cimri, acımasız bir çay taciri olan Mr.Clay, yaşlılığında muhasebe defterlerinden başka okunacak şeylerin de olduğunu fark eder. Bu defterleri kendisine okuyan Elişama'dan ona "başkalarının yazdığı ve diğerlerinin okuduğu adına kitap denen şeyden almasını" ister. Elişama da patronu gibi tek yaşayan, dostu olmayan biridir, kendi seçimi ve memnundur. Polonya'da bir yahudi ailesinin çocuğuyken,ailesinin katledilişine tanık olmuş ve kendini Çin'de bulmuştur.Burda kendisine çift taraflı muhasebe sistemi öğretilmiş, o da Mr.Clay'in yanında işe başlamıştır.Elişama peygamberin binyıl önce söylediği bir yazıyı patronuna okur, İbraniceden çevrilmiş olan bu yazı hala gerçekleşmedi diye Mr.Clay adına öykü denen bir şeyi gerçekleştirmeye karar verir.... Oysaki bildiği tek öykü dünyadaki bütün gemicilerin, tayfaların bildiği uydurma, aslında yaşanmamış,anonim bir öyküdür.Hep gerçeklerle ilgilenmiş Mr.Clay bunu öğrenince öfkelenir ve bildiği bu tek öyküyü gerçekleştirmeğe karar verir.

Erhan Abir, yaşlı, parası çok olduğu için kendini Tanrı zaten, varisi olmadığından bu öyküyü gerçekleştirmeye çalışan Mr.Clay rolunde. Eraslan Sağlam'ı bu kadar belirgin bir rolde ilk defa izledim ve başarılı buldum.Tomris İncer'in muhteşem anlatıcılığı eşliğinde(ki oyun önerdiği kadar varmış). Sahne loş, karanlık... Mumlarla, aynalarla aydınlatılıyor... Virginie rolunde Pelin Budak gelgitler içinde. Çok güzel ,ama hayatının seyri değişmiş biri. Babasının ölümünden de Mr.Clay sorumlu (ortağını batırıp,evini alıp,onun intiharına sebep oluyor,bu sırada Virginie 12 yaşında), ve onların evinde oturuyor. Elişama'nın teklifi karşısında fiyatı artırarak bunu yapamayacağını söylesede, artan rakamın kabulu karşısında teklifi kabul etmek zorunda kalıyor. Elişama ve Mr.Clay limana öyküdeki gibi tayfa bulmaya giderler. Herkes öyküyü hatırlayarak teklifi kabul etmez. Birçok oyunda izlediğim Murat Bavli'nin oyununa denk gelmek güzeldi. Bir sene gemisinin batmasından sonra tek kurtulan olarak ıssız bir adada yaşayan tayfa, kabul etmek istemesede bu teklifi önce, sonra kabul ediyor. Mr.Clay, tayfayla yemek yerken tüm acımasızlığını, işçileri hakkında düşündüklerini, konuşmak ihtiyacı olan bir yaşlı misali içini tayfaya döküyor. Ondan istediği şey karşısında tayfa kararsz kalsada, Virginie ile yaşadıkları da onu gemisini seçmekten ayıramıyor. Tayfanın Virginie'e vermesi için Elişama'ya bıraktığı denzikabuğu ve mutlaka dinlemesini istemişti, Elişama'nın bu ses, bir yerlerden hatırlıyorum demesiyle öykünün ölümsüzlüğüyle noktalanır.
Çok gitmek istediğim ve izlediğim içinde çok sevindiğim bir oyun. Belki ağır ve karanlık gelebilir ama zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz.

İyi seyirler..

Ayşe Müge Gerdan

JaqLee
22-05-10, 11:40
Tiyatro Pera Shakespeare'in Venedik Taciri isimli oyununu "güncelleştirerek" oynuyor. Oyuna ait dergideki yazılara ve de oyuna baktığımızda Tiyatro Pera'nın çağımıza ait pek çok sorunu , oyuna yüklemeye(yığmaya da denebilir) çalıştığı izlenimini ediniyoruz.



Son yıllarda başka tiyatrolarda da gördüğümüz bu "Güncelleme/Zaman Zıplatması/ Uyarlama" gibi adlarla ortaya çıkan sahnelemelerin, tiyatrocularımız tarafından yeterli bir şekilde tartışılmadığını düşünüyoruz. Zaman zaman çıkan bir kaç "ahbap işi" ya da "öğretmenin öğrencisine sempatisi" ile ortaya çıkmış eleştiri ile bu konunun aydınlatılamayacağı kanısındayız.



Shakespeare oyunlarının içeriğini şöyle özetlemek mümkün : Evrensel doğrular ; mükemmel yapılmış yerel söz oyunları/ söylemler; çağın karakterleri ve olaylarına göndermeler/ironi ; masal içinde masal..(Bu oyunda da bir masaldan esinlenmiş- Park Honan- "Shakespeare-Bir Yaşam")

Güncelleştirmede dikkat isteyen husus söz oyunlarını anlaşılır kılmak , çağın karakterleri ve olaylarına göndermeleri bugüne taşıyabilmek , ironiye güncel karşılıklar bulmaktır.(Can Yücel bu hususu mükemmel anlatmış bir ustadır.)



Türkiye'deki Shakespeare uygulamalarında kimi zaman "Uyarlanmış çeviri"ler ya da kendinden önce yapılan çevirileri yetersiz görmeler ; Shakespeare'den daha iyisini söyleyecek vehmi ile yapılan eklemeler ; sahneleri kaldırma ya da sırasını değiştirmeler; mekanları değiştirmeler ; dialogları başka dudaklara söyletme / birleştirme ; uşakların yerini cep telefonu ile doldurma vb bin çeşit "Atraksiyon" görüyoruz.



Tüm bu "atraksiyon"lara güne ait ceket, pantalon,cep telefonu,borsa ekranı vb ekleyip oyunun ismindeki ülkeye ait pelerinler , masklar katılınca iş "bitmiş" sayılıyor galiba.

Bunları yaparken oyun içinde "Dük-markiz-lordum-sinyor-prens" gibi kelimelerin kullanıldığını görmek tuhaf bir durum yaratıyor. (Bunların çağımızda halen kullanılmakta olduğunu bilsek bile.)



Tiyatro Pera, oyuna bir musevi yemek masası ile başlıyor , Tel Aviv'e giden uçağı bekleyen musevilerin (Sanki Museviler sadece Tel Aviv'delermiş gibi) toplanması ile bitiyor. Nesrin Kazankaya'nın arkadan gelen ışık önünde, uzaktan görünen bir tabloya ya da sahnenin sonundaki üflenen klarnet eşliğindeki kapının kapatılmasındaki "resimsel an"lara bayılmasını anlıyoruz ama şamdanlar,musevi müziği ve danslarının oyuna ne kattığı ise anlaşılmaz. Shylock'un kızıyla barışması(!) ise Türk film seyircisinin gözlerini yaşartmak için olmalı. Ayrıca Yahudiliğin bu kadar vurgulanması karşısında oyundaki karşıtı hırıstıyanlık aleyhine denge bozuluyor. Oysa Shakespeare istememiş bile olsa, zaten Shylock'un şahsında yahudilik yeterince kuvvetli oyun boyunca .



Oyun birbirine paralel iki olay ile gelişiyor. Bir yanda Portia'nın koca seçmesi diğeri ise arkadaşının borcuna kefil olup senedinin gereğini yerine getirmediği için yargılanan Antonio'nun başından geçenler. Tüm oyun kitapta 5 Perde ve 20 sahneden oluşuyor.

Oyunun gidişatını belirleyen her iki konu da bugünün dünyası ile kavranması zor konular. Bu nedenle oyunu güncelleştirmenin önünde -kıvam tam tutturulmazsa- oyunun metninden gelen zorluklar yatıyor.

Shylock'u nefrete sürükleyen, 16 yy ın özel bir sorunu olan hırıstıyanlık ve yahudilik arasındaki düşmanlık bugüne baktığımızda artık bir sorun değil .(Bugünün dünyasındaki dinler arası ilişkiler ile benzerlik kurulmasın lütfen!) . Temelinde böyle bir düşmanlıktan da beslenen oyunu güncelleştirme gayreti de amacına ulaşmıyor.

Bir de buna çağa özgü hukuk anlayışlarından çıkan tartışmalar eklenince iş daha karışıyor.



Shakespeare için söylenen en büyük övgü belki de şudur : Globe tiyatronun balkonundakiler ile salonundakiler ayni anda oyundan alacak bir şeyler bulurlar.(Asiller-Halk)



Shakespeare bu nedenle oyunlarında mükemmel bir karışım kullanmıştır. Bu hem kullandığı dil hem de sahne sıralamasından kaynaklanır.



Shakespeare oyunlarında, sahne sıralarını belirlerken bu konuya özel bir önem verdiği görülür. Örneğin Launcelot'in bulunduğu ya da Portia'nun taliplerinin kutuları açma sahneler, oyun süresince "uyuyanları uyandırmak" ve de merakı sürdürmek amacı ile öyle sıralanmış olmalı.



Kazankaya, iki sandık açmayı arka arkaya almış, Launcelot'un hakkı olan değeri de ıskalamış. (Yanılmıyorsam Launcelot'un babası ile karşılaşma sahnesini de kaldırmış.)



Venedik Taciri'nde Launcelot tipik bir İbiş karakteridir. Komikçe işler yapar,konuşur. Halkın sahnedeki yansımasıdır. Halkı da uyandırır . Bu konuların önemsenmemesi, oyuna çok şey kaybettirmiş.



Zaten mahkeme sahnesinden hemen sonra düşen gerilimi de düşündüğümüzde , oyun aralarına serpiştirilen sandık seçimi sahnelerini de öne çekince oyunun akışı aksamış.



Kazankaya'nın yaptığı doğru iş, Dük'ü ekrana yansıtması ve sesi hoparlörden vermesi olmuş. Ancak bu sahnede de Antonio takmazken Bassanio'nun maske takması, pelerinlere bürünmesi nedendir? (Antonio'nun giysisinin renklerine de dikkat gerek!) Oysa o sahnede Shylock, Antonio,Bassanio, Gratiano normal halleri ile sahnede yer alsalar; Portia ve de Nerissa sadece maske ile oynasalar(seyirci de zaten onların kim olduğunu biliyor); diğer pelerinli tiplere de yer verilmese "güncelleştirilme" iddiası taşıyan bir oyunda ünlü mahkeme sahnesi güzel bir parantez içine alınır, bu kadar "yabancı" kalmazdı.

Mahkeme sahnesi tek başına oynansa değer, operadaki unutulmaz aryalar gibi.Ama içerdiği sav ise çağımızın hukuk taşlarından yoksun. Düşününce Portia'nun savunması ancak masallarda olur cinsinden. Ama gene de ortaya attığı sorularla önemli.



Shakespeare'in oyunları, söyleyişi ,yaptığı kelime oyunları ve de ortaya koyduğu tipler ,o zamanın seyircisine hoş gelen göndermelerle önemli.Örneğin Portia ve Nerissa'nın talipler ile ilgili konuştukları sahnede anılan tiplerin günümüz seyircisine doğrudan yansıyabilecek tiplerle yer değiştirmesi hoş olabilirdi. Her ne kadar yönetmen bu amacı hedeflese de Merakeş emirini bugünün arabı ; Arragon Prensini de bir işadamı yapması yeterli derinlikte değil.

Güncelleştirme denilirken, anlaşılmayan da ya da cesaret isteyen şey de bu zaten.

Bu açıdan bakıldığında Shakespeare'in cesaretine ulaşabilmek her babayiğitin harcı da değil. Shakespeare'in sözlerinin iyice anlaşılması ve güncel karşılıklarının bulunması icap ediyor.

Belli bir açıdan bakıldığında ,Shakespeare'in zamanının kabare yazarı olduğunu söylemek bile mümkün.

Ama karakterlere dokunurken seksi çağrışımlarla Portia-Nerissa, Antonio-Bassanio ilişkilerine başka ağır yükler yüklemek de haksızlık. O zaman oyunun sözlerine bağlılığınız, özüne yaptığınız ihanetle ortadan kalkıyor. Dostluk kavramı bu anlamda yorumlanmasaydı keşke. Park Honan "Shakespeare –Bir yaşam" isimli kitabında "Ahlaki konulara verdiği önemle ruhsal rahatsızlık görünümleriyle ve çarpıcı karakterleriyle Venedik Taciri'nde ısrarlı bir içsellik var" diye altını çizmiş. Tiyatro Pera'nın oyununda ise bu konu şematik kalmış.



Oyunda ki altın ve gümüş sandıkları seçen koca adaylarının seçim konuşmaları Bassanio'nun karakterini belirlemek için çok önemli. Oysa çabuk ve "vaww... oooo...." larla geçilmiş. Bu nedenle de Bassanio'nun karakteri yaralanmış.



Özellikle ilk sahnelerde zamanımızın iş adamlarına benzetilen erkek ve kadın karakterlerin ağızlarından dökülen Shakespeare cümleleri ise havada kalıyor. Shakespeare'in "söz"ü güncelleşmeye direniyor. Shakespeare'in "Kafiyesiz nazım"ı tadını yitirmiş,yok olmuş.



Oyuna söz olarak bağlı kalınmış olsa bile Portia'yu Bassanio ile yatmış gösteren; Portia ve Nerissa ile Salanio ve Salarino'nun uyuşturucu koklama sahneleri zamanımıza yapılan "ucuz" göndermeler olarak sırıtıyor.



Oyunun müzikleri ise bir curcuna,her telden çalıyor. Mekan düzenlemesi ise müziği aratmıyor. Yansıltılan modern bina resimler yanında bir duvarı kapsayan eski İtalyan binaları; zaman zaman hatırlanan su sesi bir "hoşluk" olarak kalmış. Bilgisayar yansıtmaları ,naif görüntüler olarak "cılız". Onlara bakıp çıkarılan "zamanımızın" sesleri (vaw..vooooov.....hııı) ise komik kalıyor.



Oyunun sonunda Shakespeare seyirciler arasındaki kadınların gururunu da okşuyor. Zira olay çözen , erkekleri parmaklarında oynatanlar onlar. Bu sahnelerin "feminist"leri mutlu edeceğine eminiz.



Sanatçı performanslarına gelince... Tiyatro Pera'da şu gerçeği görmüş olduk. Tiyatroda oyunculuklar birbirine eşit olmasa da birbirine yakın olmalı. Yani ortalama çizilen çizginin hemen altında hemen üstünde gibi. Buna bir de oyunu yorumlamaktan kaynaklanan oyunculuk girince iş daha da karışıyor. Mehmet Ali Kaptanlar'ın oyun kalitesi,gücü ve de yorumu diğerlerinin yanında çok farklı,üstün duruyor. Ama Kaptanlar'ın mükemmel oyunculuğu (Bence yılın oyuncusu adaylarından. Kaptanlar'ın mesleğine saygısı ayakta alkışlanmalı.) oyunun, oyunculuk notunu düşürüyor.İster istemez diğer oyuncuları onunla karşılaştırıyorsunuz ve hatalar ortaya çıkıyor. Aytunç Şabanlı iyi bir kumaş ama keşke söyledikleri daha iyi anlaşılabilse. Nesrin Kazankaya ise bu kadar işi yapmaktan sanırım kendi oyunculuğuna yeterli özeni göstermiyor. Portia'da hem ses hem de beden olarak fazla abartılı. Can Başak ve Kayhan Teker ise "canlı" değiller.



Güncelleştirmede imgeler çok önemli. İmgenin bugünün seyircisine aktarılmasında şemalardan değil derinlikli analizlerden yararlanılmalı. Örneğin Lorenzonun varsıl halinin tenis oynaması ile anlatılması karşısında -bir diğer "güncelleştirilmiş" Shakespeare'da da benzer bir durum vardı - sonradan "zengin" deyince bizimkilerin aklına başka şey gelmiyor diye düşünüyoruz.



Shylock herhalde "sempati duyulan kötü karakter" olarak Mehmet Ali Kaptanlar'ın yorumuyla daha da sevimli hale geliyor. Dinler arası çatışmada ise dengeyi bozuyor. Ama hırıstiyan Antonio'nun kestiği "adalet" belki de bir dengeleme.



Sahne değişimlerinde Nesrin Kazankaya'nın bir türlü vazgeçemediği bir tarz var. Onu takip edenlerin hatırı için artık "danslı dekor kurmalardan" vazgeçse daha iyi olacak .



Oyunun tercümesi ise kendinden önceki çevirilerden daha iyi değil. Kazankaya bu konuyla da bölüneceğine yapılmış bir tercümeyi kullansa daha iyi olurdu diye düşünüyoruz.



Tiyatro Pera'nın her oyun için hazırladığı dergi takdire değer bir çalışma oluyor. Venedik Taciri için de böylesine titiz bir dergi hazırlamışlar. Dileğimiz her yazının adresi ve kaynakçası olmasıdır.



Günümüzde Shakespeare güncelleştirmelerini görünce "Arabın İntikamı"nın çağına uygun bir yorum olduğunu mu düşünmeliyiz acaba? Venedik Taciri'nin "Yahudi Borsacının Sonu" diye adlandırsak ,Seda Sayan ,İbrahim Tatlıses'in kanaat önderi olduğu ve dizilerle aklı bulanmış bir toplumda daha mı çok doğruya yaklaşırız?



Bize bu yazıyı yazdırtan, Tiyatro Pera'nın Venedik Taciri'dir. Shakespeare sahnelemeleri üzerinde yeni bir tartışmaya neden oldukları için onlara teşekkür etmeliyiz. Salt bu nedenle her şeye rağmen geçirilen 2 saat 40 dakika boşa gitmiş olmayacak. Yeni düşünceler, tartışmalar bizleri bekliyor. Gidin ve oyunu görün. Son yıllarda yapılanlardan daha iyi ve üzerinde kafa yorulmuş bir güncelleme ile karşılaşacaksınız.



Oyunun sonlarına doğru, Lorenzo'nun şu sözleri (oyunda var mıydı?) Shakespeare'in nasıl bir evrensel değer olduğunun ufacık bir göstergesi.:

"Yüreğinde bir parça müzik bulunmayan yahut güzel seslerin ahengiyle coşmayan adamdan cinayetler,desiseler,yağmalar, insan oğlunun bütün kötülükleri çıkar.Tıyneti gecelerin renginden bulanıktır,sevgisi gayya kadar karadır karanlıktır.Böyle bir insana hiç inanmak olmaz.Müziği dinle. (İngilizce'sinde "Mark the music..")" Nurettin Sevin çevirisi.



Bizler Shakespeare'in eserlerini yeni kuşaklara aktarırken "Günceli" veriyoruz diye gerçek değerleri ortadan silmemeliyiz. Bu günlerde ortaya konulan "Güncel" , Shakespeare'in sözleri yanında çok da değerli değil de ondan.



Yüreğinizde müzik ve tiyatro olsun!



Fügen ve Melih Anık

JaqLee
22-05-10, 11:40
Onun hırçın, akıldan kolay çıkmayan, tehdit edici, yankılanan sesini bilirdim. 1760’tan önce, genellikle viyolonsel bölümünü iki katına çıkarmak için kullanıldığını da… Kulaklarım, onca yaylı çalgı arasında, o derin mi derin sesi hemen alır, algılar. Koyu renkli kalın ses tonu, müzik yapıtına perspektif kazandırır, hatta müziğin temelini oluşturur. Caz topluluklarında ritmi belirler, yürütür.
Meğer, böyle değilmiş kazın ayağı! Hiç böyle değilmiş. Geçenlerde, İstanbul Devlet Tiyatrosu yapımı “Kontrabas-Das Kontrabass”ı izledikten sonra, Allah sizi inandırsın başımı iki elimin arasına alıp; “Vay be” dedim, “meğer neymiş!”
“Kontrabas”, 1949 doğumlu yazar Patrick Süskind’ın bir romanı. Romanın oyunlaştırılmış hali 2007-2008 sezonu oyunu olarak İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda oynanmakta. İzledim. İzlerken, Patrick Süskind’ın çağdaş Alman edebiyatının önemli bir yazarı olduğu konusunda kuşkum kalmadı. Süskind’ı “Koku-Bir Katilin Öyküsü (Das Parfüm) / Can Yayınları-1987” adlı romanıyla tanımıştım. Mükemmel betimlemeler, sürükleyici mi sürükleyici kurgulama yeteneği… “Kontrabas”ta, orkestraların birinde kontrbas çalan bir adamın hesaplaşmasını anlatıyordu ve Süskind’ın “Koku”dakilerinde de görülen takıntılı olma hali, “Kontrabas”ın ana karakterinde de aynen mevcuttu. Tek kişinin etrafına kümelendirdiği kişilik çözümlemeleri, bu eserinde de izleyiciyi etkiliyor; ağır felsefi temalar, çok katmanlı okumalara olanak tanıyan anlatı, Patrick Süskind’ın kaleminde heyecan verici bir popüler anlatı oluyordu.

Kendine işkenceci bir kontrbasçı
“Kontrabas”ı Metin Belgin sahneye koymuştu. Ön oyunda yatağında uyuyan, sonrasında kalkıp izleyiciyle konuşan yalnız bir adamdı kahramanımız. Yapayalnızdı. Yalnızdı, ama odada bir de görkemli boyutlarıyla kontrbas vardı. Kontrabas, ikinci bir kişi gibi sahnenin ortasında dinelmişti. Seyirci, monolog ilerledikçe, onun, yani kontrbasın odanın merkezinde bulunmakla da kalmadığını, yaşamın da merkezinde olduğunu şıpınişi anladı. Kontrbasçı, üzerinde kırmızı don, ropdöşambr, ayağında gri-lacivert-bordo kalın çizgili çorap, elinde sigara, pikabın ve CD çaların başındaki koltukta hafif hafif sallandı. Çalmakta olan Brahms’ın “İkinci Senfonisi”ne mırıldanarak eşlik etti. Tam da müziği solurken kendisine işkence yaparcasına pikabın iğnesini plaktan kaldırdı, kendisini sanki müziksizliğe tutsak etti.

Kontrbassız asla
Kontrbasçı “İkinci Senfoni”de kontrbas tınılarını bir bir gösterdi. O kontrbaslardan birini çaldığını öğrendik. “Bir orkestra şefsiz olabilir, ama kontrbassız asla” dedi. Konserlerde, opera-bale gösterilerinde çalarlarken şefle oyun da oynarlarmış. Hele şef konuksa… “…öyle bir atlarız ki kendi bile fark etmez. Bırakırız, o öndeki sopasını istediği gibi sallayadursun, biz işimize bakarız.” Kontrbasın orkestranın en önemli çalgısı olduğunu savladı. Kimi enstrümanlar olmadan da orkestra olabilir; ancak, bası olmayan orkestra olamazmış. Öyle dedi. “Orkestra (…) ancak ve ancak bir basın bulunduğu yerde başlar. (…) Bası çekin alın, Babil’deki dil kargaşasının dik âlâsı çıkar ortaya.” Böyle söyledi.

Enstrümanla özdeşleşmek
Kontrbasla özdeşleşmiştir adam. Bu özdeşleşme sonucu mu tam karşı kutbuna, bir mezzosopranoya âşık olmuştur, düşünmeye değer. Ancak onunla bütünleşebileceğini düşünür. Mezzosoprano Sarah hakkında hiçbir şey bilmese de, Sarah onun farkında olmasa da, odada gezinen bir hayalettir Sarah. Müziksel bir kıvılcım, evrensel bir tını olarak Sarah’ı yüceltir. Karşıtlıklarla var olabilir müzik, tınıların anlamındaki karşıtlıklar arasından döl verir. O halde? O halde yaşam, neden karşıtlıklar arasında döllenmesin?

Kontrbas çalmaya gönüllü başlanmazmış
“Konser bitti mi hepten tere batmış oluyorum, bir gömleği iki kere giyemiyorum. Bir operada ortalama iki litre sıvı kaybediyorum (…) Bazı meslektaşlar biliyorum, ormanda koşu yapıyorlar, halter çalışıyorlar. Ben yapmıyorum. Ama günün birinde orkestranın orta yerinde öyle bir serileceğim ki bir daha kendime gelemeyeceğim. Çünkü kontrbas çalmak sırf kuvvet meselesidir, müzikle ilgisi arkadan gelir. Bunun içindir ki çocuklar hayatta kontrbas çalamaz. Ben kendim de on yedi yaşımda başladım. Şimdi otuz beşimdeyim. Gönüllü olarak başlamış değilim. Daha çok, bakire bir kızın çocuğu olması gibi, rastlantıdan.” Böyle der. Esasen, kontrbas çalmaya gönüllü başlayana da rastlamamıştır. Kullanışlı bir çalgı değildir ki kontrbas, çalgıdan çok insan yaşamına engeldir ona göre. “Taşıyamazsınız, sürüklemeniz gerekir, bir düşerse parçalanır. Arabaya ancak ön sağ koltuğu sökerseniz sığar. O zaman da doldurmuş olur zaten arabayı. Evde hep etrafından dolaşmak zorunda kalırsınız. Öyle… Öyle salak salak durur ortada. (…) Misafiriniz varsa hiç durmaz, hemen ön plana çıkar. Artık herkes ondan başka bir şeyden söz etmez olur. Hele bir de sevdiğiniz biriyle birlikte olmak isterseniz, tam bir fiyaskoyla sonuçlanır bu isteğiniz. Sürekli denetler sizi. Eğlenirmiş gibidir sevişmenizle.” Şikâyetçidir.
Şikâyetçidir, ama kontrbasına da aşkla bağlıdır kontrbasçı.
Yaratıcı kadronun değerlendirilmesi
Oyunun ışık tasarımını Yakup Çartık yapmış. Yakup Çartık ışık tasarımı yaparsa nasıl yapar? Gene usta işi yapmış. Ethem Özbora, biçimden hareketle yola koyulmadan, teknikten yararlanmadan öze gitmeyi amaçlamış. Hale Kuntay’ın çevirisine kötü demeyeceğim, diyemeyeceğim, ama sormadan da duramıyorum. Oyunun adı neden Almancadaki gibi “kontrabas” da, Türkçe kullandığımız gibi “kontrbas” değil?

Metin Belgin illüzyon yapmıyor
“Kontrabas”ı Metin Belgin sahneye taşımış, kendi kendini yönetmiş ve oynamakta. İtalyanca kimi müzik deyimlerinin (“metzosoprano” olarak okunan mezzosoprano gibi) yanlış kullanılmasının dışında hem de mükemmel oynamakta. Tek kişilik oyunlarda, yönetmenin ve oyuncusunun sahnede temel bir çıkış noktası olur, bilirsiniz. Yazılı metnin, öykünün, olayın geçtiği zamanın, olayın geçtiği dönemin etkisi altında kalınır. Oysa, “Kontrabas”ta Metin Belgin öfkeyi ve kızgınlığı öne çıkartarak oyunu seyirciye aktarmayı başarmış. Anlattıklarını yaşarcasına, bir öykü anlatırcasına izleyiciye yansıtıyor. Gene de, sadece “narrator”lükle yetinirse oyunculuğunun alt düzeyde meddahlığa, üst düzeyde sıradan yorumculuğa ve sunuculuğa dönüşeceğinin bilincinde. Oyunu, modası geçmiş oyunculuk araçlarına asla teslim etmemiş. Tiyatronun yardımcı unsurları; ışık, efekt, aksesuar, sahne tasarımındaki aşırılık, ileri teknoloji kullanımı… İstememiş. Kendini sahne üstünde illüzyonist, oyunu da illüzyon gösterisi olarak kabullenmemiş.
Metin Belgin “Kontrabas”ta, tiyatroya olan saygısı içinde tiyatro yapıyor. Seyrederken doyulamayan bir gizem ve ona bağlı mutluluğu yaratmasını biliyor. Tiyatronun tüm disiplinlerini uygulayarak çıtayı kendisi için de, izleyen için de yüksekte tutuyor.
Benden söylemesi: Klasik müzikten ister hoşlanın ister hoşlanmayın, “Kontrabas”ı, mutlaka ama mutlaka izlemeniz gerekiyor.
(“Kontrabas”, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun Oda Tiyatrosu Sahnesi’nde bu akşamın dışında 6, 7 8 ve 9 Şubat’ta Saat 20.00’de; 9 ve 10 Şubat’ta Saat 15.00’te oynanacak. Tiyatronun telefonu 0212 292 39 00. Siz gördükten sonra dilerseniz izlenimlerinizi bana yazarsınız. Değilse cuma günü gene bu sütunda buluşuruz, değil mi efendim?)

Üstün Akmen
Evrensel Gazetesi

JaqLee
22-05-10, 11:40
Ken Ludwig, Amerika’da son dönemlerin en başarılı komedi yazar ve yönetmenlerinden sayılıyor. Yirmi beşten fazla ülkede oynanan oyunları ve uyarlamalarıyla evrensel üne kavuşmuş. “Oyun Karıştı-Moon Over Buffalo”, Ludwig’in Broadway yaşamını oyunlarına yansıttığı yapıtları arasında en başarılısı olarak gösteriliyor. Tiyatro dünyasında ün yapmış, ama artık yıldızları sönmekte olan oyuncu bir karı-kocanın başından geçenlerin anlatıldığı, “eğlendirici tiyatro” ya da “ticari tiyatro” türü olarak tanımladığımız, sadece eğlendirmeye yönelik burlesk ve vodvil karışımı “Oyun Karıştı”, şimdilerde Haldun Dormen Usta’nın yönetiminde Asuman Dabak Tiyatrosu tarafından “Bu Oyun Başka Oyun” başlığı altında sahnelenmekte.

“PAPAZ KAÇTI”NIN BAŞARISI

Komedi dalında ülkemizin en yetenekli kadın oyuncuları arasında adı anılan Asuman Dabak, 2006-2007 tiyatro sezonunda Tiyatro Komedi’yi kurdu ve Phillip King’in “Papaz Kaçtı”sını gene Haldun Dormen’in rejisiyle “ilk oyun” olarak sahneledi. Ben istemeyerek de olsa, hatta dozu biraz “yüksek sesli” de sayılsa “Papaz Kaçtı”nın bu yeni versiyonunu eleştirdim. Sevgili Haldun Dormen’in, oyuncularına davranış ve tutum birliği sağlayamamış olmasından ve ses ile aktarımlarında üst sınırları bulduramamasından yakındım. Sahne üzerindeki tüm oyuncuların birbirleriyle paslaşmalarının birbirlerini tanımakla gerçekleşebileceğini, oysa oyuncuların bu gerçekten haberdar olmadıklarını savladım. Şayet oyuncular, başta Asuman Dabak olmak üzere, oyunculuğun ön plana çıkması için gerekli olan etkileyiciliğin bireysellikle gerçekleşmeyeceğinin bilincinde olmasalardı oyunun paldır küldür çökeceğini söyledim. Doğal olarak bütün bunlar, Tiyatro Komedi “mensupları” ile aramızda kulaktan kulağa gelişen bir söyleşi seviyesinde kaldı, “Papaz Kaçtı” turneydi murneydi derken, yüz yirmi kez perde açtı. Bu sonuç, beni elbette mutlu etti, ama görüşlerimden damıttığım eleştirel düşüncelerimi tersyüz etmedi.



OYUNUN GELİŞME ALANI

Yanılmıyorsam 1996 yılında Haldun Dormen, Alev Gürzap, (turnede Gürzap’ın yerine 21 yaşındaki Ayça Bingöl zorunlu olarak sahneye çıkmıştı), Gürzap ile dönüşümlü olarak İlkay Saran, Şebnem Özinal ve Gürkan Uygun’lu kadrosuyla Dormen Tiyatrosu tarafından Türkiye’de ilk kez oynanan “Oyun Karıştı”, yani şimdiki adıyla “Bu Oyun Başka Oyun”, görkemli tiyatro geçmişleri sonrasında yıldızları sönen, küçük kasabalarda matine-suare oyunlar oynayarak geçimlerini sağlayan karı-koca Charlotte (Asuman Dabak) ve George Hay’in (Ufuk Özkan) çevresinde gelişiyor. Oyunculardan Eileen (Tuna Arman), George’dan hamile kalacak, karısı George’u Avukatı Richerd Maynard (Hilmi Özçelik) ile terk edecek, çiftin kızları Rozalinda (Tuna Gürcoşkun) bir yerel televizyon kanalında hava durumu sunucusu nişanlısı Howard (Hilmi Erdem) ile annesini ve üvey babası George’u görmeye gelecek, Rozalinda’ya âşık tiyatronun müdürü Paul (Murat Ergür), hem karışıklıkları toparlamaya, hem de Rozalinda’yı geri kazanmaya çalışacak, kulakları ağır işiten kayınvalide Ethel (Bedia Eren) karışan ortamı bilmeden daha bir karıştıracak, ortaya bir de (özgün metinde olmayan, Haldun Dormen tarafından sonradan metne eklenen) kendisine Brütüs rolü önerildiğini iddia eden bir oyuncunun (Atilla Irgılata) da çıkmasıyla karışıklığın dozu artacak. İşte konu bu…



KAHKAHA ATMANIN TEMELİ

Ken Ludwig eserinde, türün özelliği gereği zor durumda kalmış insanın psikolojisinden yola çıkarak, özü klasik tragedyalarla koşutluk taşıyan bir eğlence duygusu yaşatmak istemiş. Doğasının gereği peşine düştüğü birincil hazlar nedeniyle, toplumsal konumundan kaynaklanan ikincil istekleri arasında sıkışan George karakterini, Ludwig tragedya kahramanlarından farklı olarak yüceltmemiş, tersine gülünçleştirmiş. Böylelikle temel amacı izleyiciye eğlenceli bir iki saat geçirtmek olan sahne güldürüsü, kahkahaların kaynağı olan temel sorunları yüksek sesle söylemeden izleyiciye duyumsatmayı yeğlemiş. Gülümsetmeyi, güldürmeyi, kahkaha attırmayı işte bu duyumsama kaynaklı olarak oluşturmuş.


HALDUN HOCA ATLIYOR

Yönetmen Haldun Dormen, güldürü öğelerini gene fiziksel hareketlerden ve mizahtan çıkarmış. Güldürüyü kulak ve zihinden çok göze ve duyumlara yöneltmiş. Farsın ruhuna sadık kalarak kaba güldürü öğelerinden yararlanmış. Gene kapılar kapanıyor, kapılar açılıyor, eğlendirici olmak abartıya kadar uzanıyor. Sahne trafiği uyumsuz, ama olabildiğince hızlı. Ama bu arada, Howard kapının dışından: “Kimse yok mu,” diye seslenip, Charlotte’tan olur aldıktan sonra antre yapıyor da, Maynard’ın anahtarı mı var ki langır lungur içeri dalıyor, anlaşılmıyor. Ya da o kapı çıkış kapısıysa, Howard sorusunu kime soruyor? Charlotte, uzun zamandan beri görmediği kızı Rozalinda ile karşılaşmasında şaşkınlığında neden bu kadar geç kalıyor, sevinci neden coşkusuz, işin o yanları bilinmiyor. Belki de Haldun Hoca bunları bilerek atlıyor.



YARATICI KADRO

Filiz Ofluoğlu’nun çevirisine söz söyleyemem. Ümit Birsel, “Papaz Kaçtı”nın dekorunu almış, olduğu gibi uygulamış. “Maliyet” sorunudur der, (bu kerelik) görmezden gelirim. Erkan Karabulut da fars denilince çiğ ışık kullanmak gerektiğine inananlar safında. “No comment!” Ağzımı açıp tek kelime etmem. Tomris Kuzu’nun kostümleri zevkli derim. Ancak, Charlotte’un ikinci giydiği kostümü bir kez daha elden geçirse diye de eklerim. Sağ (ön) sarkıyor da!..



OYUNCULAR

Oyuncuları eleştireyim derken hırpalamak istemiyorum. Esasında tümü ellerinden geleni yapmışlar. Asuman Dabak’ın seyirciye ulaştırmayı amaçladığı ciddiyet, her zaman olduğu gibi bu kere de seyircinin aklında olayın komik öğeleriyle gelişiyor. Asuman Dabak’ın komedyen gömleğini kim yadsıyabilir ki? Ufuk Özkan’a komedide ön planda olanın gerçekçilik olduğunu anımsatacağım. Devinimin esasını da doğallık oluşturmalı diyeceğim. Bedia Eren, “yüksek komedi” yapılı bir oyuncu, istenileni veriyor. Hilmi Erdem, Howard’ın sadece karakterini değil, duyumsadıklarını da izleyiciye yansıtarak “bravo”yu hak ediyor. Hilmi Özçelik, Richard Maynard’a bir avukat ağırlığını kat(a)mamış. Murat Ergür, Paul’ü fiziksel yapısına fazla yaslamadan, ağırlığı bedensel devinimlere dayayarak, estetik açıdan başarıyla çiziyor. Tuna Arman’ın jest ve mimikleri çok yapay. Tuna Arman’a kimse komedinin karşıtlıklar arasındaki bağlantının vurucu olarak kullanılması olayı olduğunu anlatmamış mı ya da anlatmışlar da Arman mı anlamamış, doğrusu beni bu kere de ciddi anlamda şaşırtıyor. Tuna Gürcoşkun, diğer oyuncularla fiziksel ilişki kuramıyor, kuramadığı için maddesel etkileşimi etkiliyor. Özgür Özaslan, görevini eksiksiz yerine getirirken, Atilla Irkılata, Brütüs’ü sevimli kılma uğruna elinden geleni yapıyor. Tolga Özbey ile Batuhan Pamukçu ise, yetiştirilmeyi bekliyor.

Farstan, vodvilden, bulvar komedisinden, burleskten yıllardan bu yana “bööö” mü dedik ya da bu türlerin, tamamı “çok çok” profesyonel kadrolarla oynanmasına mı alıştık ne, Asuman Dabak Tiyatrosu fevkalade iyi niyetle, bin bir emekle yoğurduğu yeni oyununu da bana sevdiremiyor.

Bu durum beni kahrediyor, ama işin doğrusu, her şeye rağmen umutsuzluğa sevk etmiyor…

(“Bu Oyun Başka Oyun”u 10 ve 17 Şubat günleri Saat 15.00 ve 18.00’da Profilo Kültür Merkezi’nde izleyebilirsiniz. Telefonları 0212 216 92 53. Bendeniz ay sonuna kadar ITI-UNESCO İtalya Merkezi’nin davetlisi olarak Milano'da tiyatro, opera ve bale üzerine incelemelerde bulunacağımdan, "Gözlemevi"ni bu süre içinde boş bırakacağım. 29 Şubat günü gene bu köşeyim. Bekliyorum Efendim.)



Üstün Akmen

JaqLee
22-05-10, 11:41
"Neredesin, şu dağın ardında kalan umudum; merhaba!”

"Batı kafalı, doğu gövdeli, doğu kafalı, batı gövdeli, aralarındaki sandalye dalaşmalarını halka yurtseverlik, özgürlük savaşı diye gösteren politika cambazları, ey tükürdüğünü yalayan, ey her kapıyı açan yalan dolan merhaba!”

"Aslanın ağzındaki ekmek, kendinden başkalarına yarayan emek, zemzemden çok daha kutsal alın teri, göz nuru.” “Atı alıp Üsküdar'ı geçen, parayı verip düdüğü çalan, arabasını dağdan aşıran, düz ovada yolunu şaşıran merhaba! Dişini sıkan, kemeri kısan merhaba!”

"Yurdumun ağaçsız toprakları, topraksız ağaçları, insansız topraklarım, topraksız insanlarım, gözyaşlarım bu ağrılı yürek, bu sızılı baş, kanımı yakan ataş, merhaba!”

"Merhaba söylenmemiş en güzel söz, merhaba yarınlar, merhaba aydınlık, merhaba! “

Trabzon Şehir Tiyatrosu Derneği, Hüseyin Kazaz Kültür Merkezinde ne zamandır Aziz Nesin'in öykü, köşe yazısı ve şiirlerinden oluşturulan “Zamazingo” adlı oyununu sahneliyor.

Geçen yıl sahneledikleri “Barut Fıçısı” adlı oyun, haklı olarak germişti izleyiciyi, hatta oyunda rol alan oyuncuları… Şiddetin, dünyaya ne derece egemen olduğunu ve bunun insan psikolojisi üzerindeki olumsuz etkilerini anlatan o oyunun üstüne iyi gitti Zamazingo.

Şehir Tiyatrocuları, bu kez de gerçeğin peşindeydiler; ülke olarak, bireyler olarak içinde bulunduğumuz gerçeklerin peşinde. Ama bu kez ki anlatım yolları farklıydı. Oyunda, (yukarıda alıntıladığım cümlelerinden de anlaşılacağı gibi) Aziz Nesin'in yaşama, topluma ve insan ilişkileri üstüne saptadığı tezatlık ve çarpıklıklar, komik bir dille aktarılıyor.

Oyun, “Zamazingo” sözcüğünü ele alarak başlıyor söze. İsmini hatırlayamadığımız, hatırlamak ya da hatırlatmak istemediklerimiz için birebir sözcükler vardır ya; Türk Dil Kurumu'nun bile bihaber olduğu uydurma sözcükler! Bir nevi kurtarıcı, hatta dile maydanoz türünden… Oyunun, ilk bölümünde, esprili bir dille, buna vurgu yapılıyor.

"Hak hukuk” sözcüklerinin, kişiden kişiye çağrıştırdıklarını da ele alıyor. İnsanların, kavramları kendilerine göre nasıl yorumladıklarını. Emeğe nazaran, sermayenin dallanıp budaklanmasının altındaki sebepleri. Siyasilerin her fırsatta, aş, ekmek niyetine halka dağıttığı değişmez nutukların da altını çiziyor.

Oyun; sosyal, ekonomik, politik ve kültürel açıdan ülkenin nerede, hangi noktada olduğuna da dikkati çekmeye çalışıyor. Nereye gittiğimizi, gidişatı sorgulamamızı istiyor. İnsanların, gelişmeler karşısında hiç kafa yormayışlarını, duyarsızlık ve vurdumduymazlığını. Yozluğun, çürümüşlüğün ulaştığı boyutu. Ve hatta geri kalmışlığımızdan sıyrılıp, çağdaş uygarlığı yakalamamız için bize nelerin gerekli olduğunun altını çiziyor. Bu konuda gereken önlemleri almaya çalışanlarınsa her şeyi, nasıl yüzüne gözüne bulaştırdıklarını anlatıyor.

Dilin kemiği yok, biliyorsunuz. Onu kolaylıkla her yöne döndürmek, yeri gelince istenilen her cümleyi dile dolamak mümkün olabiliyor. Oyunda, kendini en iyi, en doğru, en ahlaklı olarak tanımlayanların, davranışlarıyla nasıl tezat oluşturduklarını da görüyoruz.

Kısacası, oyun taşlama yağmuruna tutuyor herkesi. Bütün o olumsuz gelişmeler karşısında hatayı, suçu, günahı başkalarına mal ederek, seyirci koltuğunuzda rahatlamayı düşünüyorsanız yanılırsınız. O terslik ve olumsuzluklarda hepimizin rolü vardır. Tepkisizliğimiz ve susuşumuzla bile, mevcut düzene katkıda bulunmuyor muyuz? Hiç birimiz masum olmadığımıza göre, muhakkak ki, hepimize yönelik bir taş, bir eleştiri var oyunda.

Mizahi bir dille aktarılan oyun, gülümsetirken, inceden inceye de düşündürüyor sizi. Hatta bazı replik, şiir ve sahnelerde duygulu anlar da yaşıyorsunuz. Oyunun ikinci bölümünde sahneye inen, Sivas Katliamını anlatan büyük poster örneğin. Aydınlarımızı saran her kızılcım, her bağnazlık alevi, öfkenizi tırmandırmaya yetiyor.

Öfke de bir duygudur, evet!.. Bazen yakıcı, bazen yıkıcı; bazen de insanca yaşam standardını yakalayıp yaşatmak için birebir bir duygu... Oyunun can alıcı pozitif mesajı, sanırım bu.

Adnan Akyüz, Koral Koç, Zeki Kamber ve Burçin Demiral'in rollerini paylaştıkları oyunu, Mesut Yüce sahneledi. Düzene ters düşerim, bir takım insanların tepkisiyle karşılaşırım, şeklindeki küçük hesaplar içinde olanlar gibi çıkmamış yola!.. Bu kez de tüm çabaları izleyicinin lehineydi… Oyunun yazarının tespit ettiği gerçekleri saptırmadan, es geçmeden, onunla ağız birliği etmişçesine, oyunu sahnelemeyi başardı.

Bu oyun; ekip olarak kendilerini aştıklarının (dekor, sahnedeki rahatlık, oyunculuk vb. açılardan) profesyonelliğe doğru daha bir adım attıklarının da işaretidir.

Fatma Babuşçu

JaqLee
22-05-10, 11:41
Almancı'' diğer adıyla Almanya Türkleri, yakın tarihimize tanıklık etmiş bir hadise. 1960’lı yıllarda başlayan göçle, yaklaşık 3 milyondan fazla insan gurbete gitmiş, ekonomik alanda olduğu gibi kültürel alanda da kendisini gösteren bu azınlık, zamanla ülkenin vazgeçilmez bir parçası haline geldi. İzmir Devlet Tiyatrosu; 2001-2002 sezonunda Eskişehir Büyükşehir Belediyesi şehir tiyatroları tarafından sahnelenip; Ahmet mümtaz Taylan' a İsmet Küntay en iyi rejisör ödülü getiren eseri sahneliyor. Eser; Almanya’ya göç eden er Musa’nın trajikomik hikayesini anlatıyor.Oyun, dramatik dokularıyla epik tiyatronun kuramcısı olan Bertolt Brecht’in ''yabancılaştırma efekti''ne hizmet ediyor.

60’lardan itibaren köyünden çıkıp, memleketinden ayrılıp Almanya’ya yerleşen orada çalışan, fakat yola çıktığı andan itibaren bir adım ileriye gidememiş, olduğu yerde takılıp kalmış, Almanya’daki eğitim sorununu desteklemesi için çocuk yetiştiren kitap okumayan, tiyatroya gitmeyen, sinemaya kurtlar vadisi geldiğinde giden tüm eğlencesi diskolarda İsmail YK dinlemek olan almanca bilmeyen Almanya’ya her fırsatta kızan, memleket özlemiyle yanıp tutuşan fakat tatile memlekete gittiğinde Türkiye’yi de kötülemekten kaçınmayan parasıyla var olan insan mıdır gerçekten?

Nerden çıktı şu Almancılık?

İkinci dünya savaşından sonra birçok kenti harap olan Almanya, şehirlerini ve sanayisini yeniden inşa etmek için büyük miktarda iş gücüne ihtiyaç duyuyordu. Ancak savaş dolayısıyla yeterince iş güçleri yoktu. Bu problem için bir çözüm yolu olarak, 1955 yılında İtalya ile misafir işçi anlaşması imzalandı. İtalya’yı İspanya ve Yunanistan takip etti. Türkiye ile ise, '' misafir'' işçi alımının başlamasından 6 yıl sonra yani 1961 yılında anlaşma yapıldı. Türkiye’yi Fas, Portekiz, Tunus ve Yugoslavya takip etti.

Almanya 1973 yılında, ülkede işsizlik baş göstermesi sebebiyle misafir işçi alımını durdurdu. ''Misafir'' işçi alımları durdurulduğunda, Almanya’ya yaklaşık 1 milyon Türk gelmişti. Bu anlaşma neticesinde Almanya’ya gelen Türkler ilk nesil olarak adlandırılır. Almanya’daki ilk nesil Almancılar, genellikle evli bile olsalar buraya bekâr olarak gelmiş ve çok ağır koşullarda pis işlerde çalışmışlar; maden, demir-çelik ve otomotiv sanayi, yol yapımı gibi. Almanya’nın ''misafir'' işçi anlaşmasındaki planına göre, gelen işçiler birkaç sene çalışıp, geldikleri ülkelere geri döneceklerdi. Buraya gelen ''misafir'' işçiler de aslında böyle düşünüyordu. Mesela Türkler nam-ı diğer Almancılar, Türkiye’de bir iş kuracak yada bir traktör alacak kadar para biriktirip geri memlekete dönmek üzere gelmişlerdi buraya. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı.

Sahne yorumu.

Grotesk öğelerin bolca kullanıldığı oyun; Brecht’in ''yabancılaştırma efekti'' tekniğiyle sahnelenmiş. Taklit ve benzeri unsurlarla gerçeği değil, gerçeğin ne olduğu anlatılarak seyirci canlı tutulmuş. Oyun içinde oyun kurgusuyla bunu sağlayarak, seyircinin bu süreci sorgulanması hesaplanmış. Oyunculukların başarısıyla da amacına ulaşmış

Her ne kadar bir bütün olarak görülse de, birbirinden bağımsız ve araya anlatıcının katılarak seyirciye mesajı verdiği oyunda,(ki bu seyircinin oyuna kapılıp gitmemesi için gerekli) ani ruh hallerinin değişmesi, epizotları dengeli, titiz, sorunsuz geçişleri oyunu izlenilir kılan temel etkenler…

Oyunda rol alan; Serdar Kamalıoğlu, İbrahim Raci Öksüz, Ahmet Dizdaroğlu

Musa Zindan, Sadık Yağcı, Devrim Akkaya birbirini dengeleyen kompozisyonlar yaratarak rolün altından kalkıyorlar. Despot zihniyetin altında pasifize edilmiş hayatların analizlerini çok iyi tespit ederek oturtmuş,hiçbir şekilde taklide kaçmayan, tamamen kendilerine has,özgün oyunculuklar hayranlık uyandırıcı.

Yer yer anayasadan bildiriler okuyarak seyirciyi bilinçlendirirken, yan tiplerin ve karakterin davranışları, oyunun konusuna uygun (gerektiği kadar) abartıyı hiçbir sınır tanımaksızın sergilemekte.

Canlandırdıkları kahramanlarla içli dışlı olan,uyumlu ve düzeyli oyunculuklar gerektiği gibi tam kavranmış. Tüm oyuncular sahne yeteneklerini ve ustalıklarını seyirciyle paylaşmanın sevinci içerisindeler. Rollerin olanaklarını değerlendirerek kanıtlayan bir ekip. Başarılı diksiyonlar, ses ve vücut kullanımları yerinde, her saniyesini en küçük ayrıntına kadar değerlendirerek eli ayağı düzgün bir işe imza atmışlar.

Yönetmenin yorumu.

Bilgesu Erenus’un yazdığı eser, 50. yılını kutlayan İzmir Devlet Tiyatrosu tarafından sahneleniyor. Yönetmen Gürol Tonbul sahneleme tekniğini yüzeysel olduğu kadar, özü açısından izleyiciye fazlasıyla aktarıma sahip.

Yönetmen ön oyunda durumun belirginleşmesi için biraz daha çaba sarf etmeli. (işçi hakları anlatıldıktan sonra) İlk 10 dakika şaşkın yüz ifadeleriyle oyunu gözlemliyorum. Ne zamanki oyunun ana karakteri olan er Musa geliyor, işte o zaman oyun gerçek amacına ulaşıyor.

Rejinin izleyiciyi düşünmeye ve yorumlamaya yönlendirdiği su götürmez bir gerçek. Bunu yaparken oyunculukların başarısıyla güldürürken düşündüren bir kara mizah türüne dönüştürüyor.Kısa uzun bir çok tablodan oluşan olaylar dizisinin canlandırılması ve tablo geçişlerinde mekanı çok iyi değerlendirmeyi bilmiş. Zaman zaman aksayan, ama geneline bakıldığında akıcı bir yorumlama söz konusu.

Tüm dekorun oyunculardan oluşması ve bunu başarıyla sürdürmeleri, oyunun en can alıcı noktalarından biri. Er Musa karakterinin yaşamını seyirciye aktarırken, yan tiplerin büründükleri haller, dekora ihtiyaç hissettirmeyecek derecede özgün, renkli, belli bir çizginin üstünde tutularak başarıya ulaşıyor. Çok zekice tasarlanmış, oyunun özüne ve demecine uygun düşen dengeli bir çalışma örneği.

Oyun başlamadan önce fuayede klarnet çalan adam, önünde duran ayakkabılar, salona girdiğimizde seyirci önünde bavulla bekleyen oyuncular,oyun arasında çıkmayan oyuncularla sohbet imkanı, çıkışta etrafa saçılmış ayakkabılar ve mumlarla salondan çıkana kadar içimize işletmeye kararlı bir yönetmen var.

Kısacası reji Gürol Tonbul, spesifik bir çalışmayla stilize bir iş çıkarmış.

Teknik ekip.

Sahnenin sağında bir sandık , sol tarafında resimlerin asıldığı bir tablo ve önünde mumlarla, sade bir işçilik çıkaran Tayfun Çebi, oyunculuğun sergilenmesi için bolca yer ayırmış. Yalnız oyun başında sandıktan çıkan ve oyun boyunca sahnede kalan kürenin amacını anlayamadım. Zira oyunda küreye hiç yer verilmiyor. Farklı amaçlar doğrultusunda yada bir masal havası da verilmiş olabilir.

Yıldız İpeklioğlu’nun kostümleri, Adnan Ağcahan’ın ışığı, Tarkan Erkan’ın müziği ve oyun boyunca sahnenin bir kenarında oturup klarnetini kullanan virtüöz müthiş uyumlu. Üzerine düşen görevlerini bir bir yerine getiren ekip, yalın ve abartıdan uzak bir çalışma sunuyorlar.

Baştan sona ilgiyle izlenebilecek , rejinin spesifik yorumuyla çarpıcı bir oyun. Bizi bize anlatan sıcak ve samimi bir çalışma örneği.

İzmir Devlet Tiyatrosu 50. yılında misafirlerini bekliyor.
İhsan Ata

JaqLee
22-05-10, 11:41
Geçen yıl Papaz Kaçtı adlı oyunla sahne hayatına başlayan Asuman Dabak Tiyatrosu, bu yıl Ken Ludwig'in yazdığı, Filiz Ofluoğlu'nun çevirdiği ve Haldun Dormen'in yönettiği oyunla perdelerini açtı. Profilo alıveriş merkezinde sahne alan oyunun dekorunu Ümit Birsel, Kostümünü Tomris Kuzu yapmış. Baş rollerde Asuman Dabak, Ufuk Özkan ve Bedia Ener var. Oyunun kadrosu 12 kişilik.

Perde açıldığında sahnede Cyrano de Bergerac oyununun provasının çalışıldığını görüyoruz. Ama arkasından bir kargaşadır gidiyor. Karı koca tiyatrocu Charlotte ve George, Charlotte'un kulakları duymayan annesi Ethel, kızı Rozaline, Rozaline'e aşık ve tiyatronun müdürü Paul, George'a aşık oyuncu Eilen ve kendisine Brutus rolü teklif edildiğini iddia eden bir oyuncu. O arada matinede hangi oyunun oynanacağına bir türlü karar verilememesi, Rozaline'in nişanlım diye getirdiği konuşma özürlü çocuk, Steven Spielberg'in tiyatroya geleceğinin duyulması, Charlotte'un, ünlülerin avukatıyla gitmek istemesi vs. vs...

Oyun baştan sona bir karmaşa ve koşturmayla devam ediyor. Oyun seyirciyi bayağı yoruyor ama sonuçta pek bir şey de vermiyor.

Dekor, kotüm ve ışıklar oyunun gereğine göre yapılmış, pek söz edilemeyecek derecede yeterli.

Dilerim Asuman Dabak Tiyatrosu önümüzdeki günlerde daha farklı, daha seyirlik, daha ciddi oyunlarla kendini yenilemeyi düşünür.


Ahmet Kara

JaqLee
22-05-10, 11:41
Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe bu sezon Şehir tiyatrolarının kalabalık kadroya sahip oyunlarından birisidir.



Orhan Asena’nın kaleme aldığı bu eserde, Kanuni Sultan Süleyman(Mazlum Kiper) zamanında oğullarının tahta geçmek için yaşadıkları süreç çarpıcı bir şekilde dile getirilmiş. Hürrem Sultan’ın(Berrin Koper) oyunlarına gelen Kanuni’nin ilk eşinden (Gülbahar) olma oğlu Şehzade Mustafa’nın (Doğan Altınel) öldürülmesinden sonra diğer oğulları arasında yaşanan taht kavgası gözler önüne seriliyor.



Ya devlet, ya evlat!



En küçük oğul Şehzade Bayazıt(Kemal Kocatürk) daha hırslı, daha sabırsızdır, Şehzade Selim’e(Ergün Üğlü) göre, bir de 15 ay küçüktür. Şehzade Bayazıt’ın hırsı, öfkesi ve aceleciği onu adım adım tahttan uzaklaştırır, o farkında olmadan. Kanuni Sultan Süleyman “ya devlet, ya evlat” seçimlerini başlarda evlattan yana kullansa da, (Bayazıt’ın eski Selim’in yeni lalası) Lala Mustafa Paşa’nın (Ersin Sanver) oyununa gelen Şehzade Bayazıt’ın yaptıklarına tahammülü kalmaz sonunda. Hürrem Sultan evlatlarının hepsini sevse de Şehzade Baaezıt’ı ayrı tutar Şehzade Selim’den, onu daha bir ayrı sever, daha çok tahta yakıştırır.



Kemal Kocatürk göz dolduruyor.



Kemal Kocatürk tüm benliğiyle Şehzade Bayazıt’a can veriyor. Kusur bulmak ne mümkün oyunculuğuna, tam anlamıyla oyunculuğunun zirvesinde. Oyunu izleyenler ne düşünür bilmem ama ayakta alkışı gerçekten hak ediyor. Kanuni Sultan Süleyman’ı canlandıran Mazlum Kiper'i daha önce de Hürrem Sultan oyunun da Kanuni rolünde izlemiştim. O zamandan bu zamana farklı oyunlarda bile olsa tecrübeli oyuncuyu tekrar sahnede izlemiş olmak keyifliydi.



Salona girer girmez oyun hakkında bir fikriniz yoksa dekoru görünce yapacağınız tahminler büyük ölçüde tutacaktır. Gözü çok yormayan, Osmanlıya uygun bir dekor olmuş diyebilirim. Bunu belirtmeden de geçemeyeceğim dekor tasarımı; Nehir Sarıosmanoğlu ve Gökhan Usanmaza ait. Kostümler Hacer Duran’ın elinden çıkmış. Kostümler Osmanlı ihtişamını üzerinde barındırıyor. Herkesin mevkisine göre özenle hazırlanıldığı apaçık ortada. Oyunun müzikleri oyunda Hekimbaşı olarak izlediğimiz Bora Ayanoğlu tarafından bestelenmiş. Özellikle sahneler arası geçişte oyunun en can alıcı sahnelerinin çok iyi vurgulandığı bu oyunda, ses ve ışık efektleriyle durum daha iyi betimleniyor. Oyunun temposu ikinci perdede daha da artmakta. Tempo arttıkça oyun seyirciyi daha çok kendisine çekmekte.



Oyunu ilk izleyenler arasında olmak keyif verici. Oyun sırasında seyirciler konusunda rahatsız olduğum bir kaç nokta var. Söylemek istediğim şey sadece bu oyun için değil her oyun için geçerli. Eğer uyumak istiyorsanız neden tiyatroya geliyorsunuz. Bir diğeri de o kadar önemli telefon görüşmeleriniz varsa, ya oyundan önce yapın ya da sizi arayabilecek insanları uyarın. Telefondan hiç vazgeçemiyorsanız eğer geçici olarak sesini kapatın. Oyun sırasında duyulan arama, mesaj sesi gibi çeşitli sesler hem sanata hem de oyuncunun emeğine saygısızlıktır.



Tüm bu olumsuzlukların geride bırakacak olursak, bir tarihin nasıl yazıldığına göreceksiniz, bu oyunda. Tüm bu entrikalar olmasaydı belki tarih daha farklı olabilir, belki daha iyi bir konumda, belki bundan daha kötü bir durumda olabilirdik, kim bilir? Gelin birlikte tarihte yaşan bu olaya tanıklık edelim.



İyi seyirler hepinize…



Yasemin Aktaş

JaqLee
22-05-10, 11:41
Onun hırçın, akıldan kolay çıkmayan, tehdit edici, yankılanan sesini bilirdim. 1760’tan önce, genellikle viyolonsel bölümünü iki katına çıkarmak için kullanıldığını da… Kulaklarım, onca yaylı çalgı arasında, o derin mi derin sesi hemen alır, algılar. Koyu renkli kalın ses tonu, müzik yapıtına perspektif kazandırır, hatta müziğin temelini oluşturur. Caz topluluklarında ritmi belirler, yürütür.
Meğer, böyle değilmiş kazın ayağı! Hiç böyle değilmiş. Geçenlerde, İstanbul Devlet Tiyatrosu yapımı “Kontrabas-Das Kontrabass”ı izledikten sonra, Allah sizi inandırsın başımı iki elimin arasına alıp; “Vay be” dedim, “meğer neymiş!”
“Kontrabas”, 1949 doğumlu yazar Patrick Süskind’ın bir romanı. Romanın oyunlaştırılmış hali 2007-2008 sezonu oyunu olarak İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda oynanmakta. İzledim. İzlerken, Patrick Süskind’ın çağdaş Alman edebiyatının önemli bir yazarı olduğu konusunda kuşkum kalmadı. Süskind’ı “Koku-Bir Katilin Öyküsü (Das Parfüm) / Can Yayınları-1987” adlı romanıyla tanımıştım. Mükemmel betimlemeler, sürükleyici mi sürükleyici kurgulama yeteneği… “Kontrabas”ta, orkestraların birinde kontrbas çalan bir adamın hesaplaşmasını anlatıyordu ve Süskind’ın “Koku”dakilerinde de görülen takıntılı olma hali, “Kontrabas”ın ana karakterinde de aynen mevcuttu. Tek kişinin etrafına kümelendirdiği kişilik çözümlemeleri, bu eserinde de izleyiciyi etkiliyor; ağır felsefi temalar, çok katmanlı okumalara olanak tanıyan anlatı, Patrick Süskind’ın kaleminde heyecan verici bir popüler anlatı oluyordu.

Kendine işkenceci bir kontrbasçı
“Kontrabas”ı Metin Belgin sahneye koymuştu. Ön oyunda yatağında uyuyan, sonrasında kalkıp izleyiciyle konuşan yalnız bir adamdı kahramanımız. Yapayalnızdı. Yalnızdı, ama odada bir de görkemli boyutlarıyla kontrbas vardı. Kontrabas, ikinci bir kişi gibi sahnenin ortasında dinelmişti. Seyirci, monolog ilerledikçe, onun, yani kontrbasın odanın merkezinde bulunmakla da kalmadığını, yaşamın da merkezinde olduğunu şıpınişi anladı. Kontrbasçı, üzerinde kırmızı don, ropdöşambr, ayağında gri-lacivert-bordo kalın çizgili çorap, elinde sigara, pikabın ve CD çaların başındaki koltukta hafif hafif sallandı. Çalmakta olan Brahms’ın “İkinci Senfonisi”ne mırıldanarak eşlik etti. Tam da müziği solurken kendisine işkence yaparcasına pikabın iğnesini plaktan kaldırdı, kendisini sanki müziksizliğe tutsak etti.

Kontrbassız asla
Kontrbasçı “İkinci Senfoni”de kontrbas tınılarını bir bir gösterdi. O kontrbaslardan birini çaldığını öğrendik. “Bir orkestra şefsiz olabilir, ama kontrbassız asla” dedi. Konserlerde, opera-bale gösterilerinde çalarlarken şefle oyun da oynarlarmış. Hele şef konuksa… “…öyle bir atlarız ki kendi bile fark etmez. Bırakırız, o öndeki sopasını istediği gibi sallayadursun, biz işimize bakarız.” Kontrbasın orkestranın en önemli çalgısı olduğunu savladı. Kimi enstrümanlar olmadan da orkestra olabilir; ancak, bası olmayan orkestra olamazmış. Öyle dedi. “Orkestra (…) ancak ve ancak bir basın bulunduğu yerde başlar. (…) Bası çekin alın, Babil’deki dil kargaşasının dik âlâsı çıkar ortaya.” Böyle söyledi.

Enstrümanla özdeşleşmek
Kontrbasla özdeşleşmiştir adam. Bu özdeşleşme sonucu mu tam karşı kutbuna, bir mezzosopranoya âşık olmuştur, düşünmeye değer. Ancak onunla bütünleşebileceğini düşünür. Mezzosoprano Sarah hakkında hiçbir şey bilmese de, Sarah onun farkında olmasa da, odada gezinen bir hayalettir Sarah. Müziksel bir kıvılcım, evrensel bir tını olarak Sarah’ı yüceltir. Karşıtlıklarla var olabilir müzik, tınıların anlamındaki karşıtlıklar arasından döl verir. O halde? O halde yaşam, neden karşıtlıklar arasında döllenmesin?

Kontrbas çalmaya gönüllü başlanmazmış
“Konser bitti mi hepten tere batmış oluyorum, bir gömleği iki kere giyemiyorum. Bir operada ortalama iki litre sıvı kaybediyorum (…) Bazı meslektaşlar biliyorum, ormanda koşu yapıyorlar, halter çalışıyorlar. Ben yapmıyorum. Ama günün birinde orkestranın orta yerinde öyle bir serileceğim ki bir daha kendime gelemeyeceğim. Çünkü kontrbas çalmak sırf kuvvet meselesidir, müzikle ilgisi arkadan gelir. Bunun içindir ki çocuklar hayatta kontrbas çalamaz. Ben kendim de on yedi yaşımda başladım. Şimdi otuz beşimdeyim. Gönüllü olarak başlamış değilim. Daha çok, bakire bir kızın çocuğu olması gibi, rastlantıdan.” Böyle der. Esasen, kontrbas çalmaya gönüllü başlayana da rastlamamıştır. Kullanışlı bir çalgı değildir ki kontrbas, çalgıdan çok insan yaşamına engeldir ona göre. “Taşıyamazsınız, sürüklemeniz gerekir, bir düşerse parçalanır. Arabaya ancak ön sağ koltuğu sökerseniz sığar. O zaman da doldurmuş olur zaten arabayı. Evde hep etrafından dolaşmak zorunda kalırsınız. Öyle… Öyle salak salak durur ortada. (…) Misafiriniz varsa hiç durmaz, hemen ön plana çıkar. Artık herkes ondan başka bir şeyden söz etmez olur. Hele bir de sevdiğiniz biriyle birlikte olmak isterseniz, tam bir fiyaskoyla sonuçlanır bu isteğiniz. Sürekli denetler sizi. Eğlenirmiş gibidir sevişmenizle.” Şikâyetçidir.
Şikâyetçidir, ama kontrbasına da aşkla bağlıdır kontrbasçı.
Yaratıcı kadronun değerlendirilmesi
Oyunun ışık tasarımını Yakup Çartık yapmış. Yakup Çartık ışık tasarımı yaparsa nasıl yapar? Gene usta işi yapmış. Ethem Özbora, biçimden hareketle yola koyulmadan, teknikten yararlanmadan öze gitmeyi amaçlamış. Hale Kuntay’ın çevirisine kötü demeyeceğim, diyemeyeceğim, ama sormadan da duramıyorum. Oyunun adı neden Almancadaki gibi “kontrabas” da, Türkçe kullandığımız gibi “kontrbas” değil?

Metin Belgin illüzyon yapmıyor
“Kontrabas”ı Metin Belgin sahneye taşımış, kendi kendini yönetmiş ve oynamakta. İtalyanca kimi müzik deyimlerinin (“metzosoprano” olarak okunan mezzosoprano gibi) yanlış kullanılmasının dışında hem de mükemmel oynamakta. Tek kişilik oyunlarda, yönetmenin ve oyuncusunun sahnede temel bir çıkış noktası olur, bilirsiniz. Yazılı metnin, öykünün, olayın geçtiği zamanın, olayın geçtiği dönemin etkisi altında kalınır. Oysa, “Kontrabas”ta Metin Belgin öfkeyi ve kızgınlığı öne çıkartarak oyunu seyirciye aktarmayı başarmış. Anlattıklarını yaşarcasına, bir öykü anlatırcasına izleyiciye yansıtıyor. Gene de, sadece “narrator”lükle yetinirse oyunculuğunun alt düzeyde meddahlığa, üst düzeyde sıradan yorumculuğa ve sunuculuğa dönüşeceğinin bilincinde. Oyunu, modası geçmiş oyunculuk araçlarına asla teslim etmemiş. Tiyatronun yardımcı unsurları; ışık, efekt, aksesuar, sahne tasarımındaki aşırılık, ileri teknoloji kullanımı… İstememiş. Kendini sahne üstünde illüzyonist, oyunu da illüzyon gösterisi olarak kabullenmemiş.
Metin Belgin “Kontrabas”ta, tiyatroya olan saygısı içinde tiyatro yapıyor. Seyrederken doyulamayan bir gizem ve ona bağlı mutluluğu yaratmasını biliyor. Tiyatronun tüm disiplinlerini uygulayarak çıtayı kendisi için de, izleyen için de yüksekte tutuyor.
Benden söylemesi: Klasik müzikten ister hoşlanın ister hoşlanmayın, “Kontrabas”ı, mutlaka ama mutlaka izlemeniz gerekiyor.
(“Kontrabas”, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun Oda Tiyatrosu Sahnesi’nde bu akşamın dışında 6, 7 8 ve 9 Şubat’ta Saat 20.00’de; 9 ve 10 Şubat’ta Saat 15.00’te oynanacak. Tiyatronun telefonu 0212 292 39 00. Siz gördükten sonra dilerseniz izlenimlerinizi bana yazarsınız. Değilse cuma günü gene bu sütunda buluşuruz, değil mi efendim?)

Üstün Akmen

JaqLee
22-05-10, 11:42
''Almancı'' diğer adıyla Almanya Türkleri, yakın tarihimize tanıklık etmiş bir hadise. 1960’lı yıllarda başlayan göçle, yaklaşık 3 milyondan fazla insan gurbete gitmiş, ekonomik alanda olduğu gibi kültürel alanda da kendisini gösteren bu azınlık, zamanla ülkenin vazgeçilmez bir parçası haline geldi. İzmir Devlet Tiyatrosu; 2001-2002 sezonunda Eskişehir Büyükşehir Belediyesi şehir tiyatroları tarafından sahnelenip; Ahmet mümtaz Taylan' a İsmet Küntay en iyi rejisör ödülü getiren eseri sahneliyor. Eser; Almanya’ya göç eden er Musa’nın trajikomik hikayesini anlatıyor.Oyun, dramatik dokularıyla epik tiyatronun kuramcısı olan Bertolt Brecht’in ''yabancılaştırma efekti''ne hizmet ediyor.

60’lardan itibaren köyünden çıkıp, memleketinden ayrılıp Almanya’ya yerleşen orada çalışan, fakat yola çıktığı andan itibaren bir adım ileriye gidememiş, olduğu yerde takılıp kalmış, Almanya’daki eğitim sorununu desteklemesi için çocuk yetiştiren kitap okumayan, tiyatroya gitmeyen, sinemaya kurtlar vadisi geldiğinde giden tüm eğlencesi diskolarda İsmail YK dinlemek olan almanca bilmeyen Almanya’ya her fırsatta kızan, memleket özlemiyle yanıp tutuşan fakat tatile memlekete gittiğinde Türkiye’yi de kötülemekten kaçınmayan parasıyla var olan insan mıdır gerçekten?

Nerden çıktı şu Almancılık?

İkinci dünya savaşından sonra birçok kenti harap olan Almanya, şehirlerini ve sanayisini yeniden inşa etmek için büyük miktarda iş gücüne ihtiyaç duyuyordu. Ancak savaş dolayısıyla yeterince iş güçleri yoktu. Bu problem için bir çözüm yolu olarak, 1955 yılında İtalya ile misafir işçi anlaşması imzalandı. İtalya’yı İspanya ve Yunanistan takip etti. Türkiye ile ise, '' misafir'' işçi alımının başlamasından 6 yıl sonra yani 1961 yılında anlaşma yapıldı. Türkiye’yi Fas, Portekiz, Tunus ve Yugoslavya takip etti.

Almanya 1973 yılında, ülkede işsizlik baş göstermesi sebebiyle misafir işçi alımını durdurdu. ''Misafir'' işçi alımları durdurulduğunda, Almanya’ya yaklaşık 1 milyon Türk gelmişti. Bu anlaşma neticesinde Almanya’ya gelen Türkler ilk nesil olarak adlandırılır. Almanya’daki ilk nesil Almancılar, genellikle evli bile olsalar buraya bekâr olarak gelmiş ve çok ağır koşullarda pis işlerde çalışmışlar; maden, demir-çelik ve otomotiv sanayi, yol yapımı gibi. Almanya’nın ''misafir'' işçi anlaşmasındaki planına göre, gelen işçiler birkaç sene çalışıp, geldikleri ülkelere geri döneceklerdi. Buraya gelen ''misafir'' işçiler de aslında böyle düşünüyordu. Mesela Türkler nam-ı diğer Almancılar, Türkiye’de bir iş kuracak yada bir traktör alacak kadar para biriktirip geri memlekete dönmek üzere gelmişlerdi buraya. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı.

Sahne yorumu.

Grotesk öğelerin bolca kullanıldığı oyun; Brecht’in ''yabancılaştırma efekti'' tekniğiyle sahnelenmiş. Taklit ve benzeri unsurlarla gerçeği değil, gerçeğin ne olduğu anlatılarak seyirci canlı tutulmuş. Oyun içinde oyun kurgusuyla bunu sağlayarak, seyircinin bu süreci sorgulanması hesaplanmış. Oyunculukların başarısıyla da amacına ulaşmış

Her ne kadar bir bütün olarak görülse de, birbirinden bağımsız ve araya anlatıcının katılarak seyirciye mesajı verdiği oyunda,(ki bu seyircinin oyuna kapılıp gitmemesi için gerekli) ani ruh hallerinin değişmesi, epizotları dengeli, titiz, sorunsuz geçişleri oyunu izlenilir kılan temel etkenler…

Oyunda rol alan; Serdar Kamalıoğlu, İbrahim Raci Öksüz, Ahmet Dizdaroğlu

Musa Zindan, Sadık Yağcı, Devrim Akkaya birbirini dengeleyen kompozisyonlar yaratarak rolün altından kalkıyorlar. Despot zihniyetin altında pasifize edilmiş hayatların analizlerini çok iyi tespit ederek oturtmuş,hiçbir şekilde taklide kaçmayan, tamamen kendilerine has,özgün oyunculuklar hayranlık uyandırıcı.

Yer yer anayasadan bildiriler okuyarak seyirciyi bilinçlendirirken, yan tiplerin ve karakterin davranışları, oyunun konusuna uygun (gerektiği kadar) abartıyı hiçbir sınır tanımaksızın sergilemekte.

Canlandırdıkları kahramanlarla içli dışlı olan,uyumlu ve düzeyli oyunculuklar gerektiği gibi tam kavranmış. Tüm oyuncular sahne yeteneklerini ve ustalıklarını seyirciyle paylaşmanın sevinci içerisindeler. Rollerin olanaklarını değerlendirerek kanıtlayan bir ekip. Başarılı diksiyonlar, ses ve vücut kullanımları yerinde, her saniyesini en küçük ayrıntına kadar değerlendirerek eli ayağı düzgün bir işe imza atmışlar.

Yönetmenin yorumu.

Bilgesu Erenus’un yazdığı eser, 50. yılını kutlayan İzmir Devlet Tiyatrosu tarafından sahneleniyor. Yönetmen Gürol Tonbul sahneleme tekniğini yüzeysel olduğu kadar, özü açısından izleyiciye fazlasıyla aktarıma sahip.

Yönetmen ön oyunda durumun belirginleşmesi için biraz daha çaba sarf etmeli. (işçi hakları anlatıldıktan sonra) İlk 10 dakika şaşkın yüz ifadeleriyle oyunu gözlemliyorum. Ne zamanki oyunun ana karakteri olan er Musa geliyor, işte o zaman oyun gerçek amacına ulaşıyor.

Rejinin izleyiciyi düşünmeye ve yorumlamaya yönlendirdiği su götürmez bir gerçek. Bunu yaparken oyunculukların başarısıyla güldürürken düşündüren bir kara mizah türüne dönüştürüyor.Kısa uzun bir çok tablodan oluşan olaylar dizisinin canlandırılması ve tablo geçişlerinde mekanı çok iyi değerlendirmeyi bilmiş. Zaman zaman aksayan, ama geneline bakıldığında akıcı bir yorumlama söz konusu.

Tüm dekorun oyunculardan oluşması ve bunu başarıyla sürdürmeleri, oyunun en can alıcı noktalarından biri. Er Musa karakterinin yaşamını seyirciye aktarırken, yan tiplerin büründükleri haller, dekora ihtiyaç hissettirmeyecek derecede özgün, renkli, belli bir çizginin üstünde tutularak başarıya ulaşıyor. Çok zekice tasarlanmış, oyunun özüne ve demecine uygun düşen dengeli bir çalışma örneği.

Oyun başlamadan önce fuayede klarnet çalan adam, önünde duran ayakkabılar, salona girdiğimizde seyirci önünde bavulla bekleyen oyuncular,oyun arasında çıkmayan oyuncularla sohbet imkanı, çıkışta etrafa saçılmış ayakkabılar ve mumlarla salondan çıkana kadar içimize işletmeye kararlı bir yönetmen var.

Kısacası reji Gürol Tonbul, spesifik bir çalışmayla stilize bir iş çıkarmış.

Teknik ekip.

Sahnenin sağında bir sandık , sol tarafında resimlerin asıldığı bir tablo ve önünde mumlarla, sade bir işçilik çıkaran Tayfun Çebi, oyunculuğun sergilenmesi için bolca yer ayırmış. Yalnız oyun başında sandıktan çıkan ve oyun boyunca sahnede kalan kürenin amacını anlayamadım. Zira oyunda küreye hiç yer verilmiyor. Farklı amaçlar doğrultusunda yada bir masal havası da verilmiş olabilir.

Yıldız İpeklioğlu’nun kostümleri, Adnan Ağcahan’ın ışığı, Tarkan Erkan’ın müziği ve oyun boyunca sahnenin bir kenarında oturup klarnetini kullanan virtüöz müthiş uyumlu. Üzerine düşen görevlerini bir bir yerine getiren ekip, yalın ve abartıdan uzak bir çalışma sunuyorlar.

Baştan sona ilgiyle izlenebilecek , rejinin spesifik yorumuyla çarpıcı bir oyun. Bizi bize anlatan sıcak ve samimi bir çalışma örneği.

İzmir Devlet Tiyatrosu 50. yılında misafirlerini bekliyor.
İhsan Ata

JaqLee
22-05-10, 11:42
Geçen yıl Papaz Kaçtı adlı oyunla sahne hayatına başlayan Asuman Dabak Tiyatrosu, bu yıl Ken Ludwig'in yazdığı, Filiz Ofluoğlu'nun çevirdiği ve Haldun Dormen'in yönettiği oyunla perdelerini açtı. Profilo alıveriş merkezinde sahne alan oyunun dekorunu Ümit Birsel, Kostümünü Tomris Kuzu yapmış. Baş rollerde Asuman Dabak, Ufuk Özkan ve Bedia Ener var. Oyunun kadrosu 12 kişilik.

Perde açıldığında sahnede Cyrano de Bergerac oyununun provasının çalışıldığını görüyoruz. Ama arkasından bir kargaşadır gidiyor. Karı koca tiyatrocu Charlotte ve George, Charlotte'un kulakları duymayan annesi Ethel, kızı Rozaline, Rozaline'e aşık ve tiyatronun müdürü Paul, George'a aşık oyuncu Eilen ve kendisine Brutus rolü teklif edildiğini iddia eden bir oyuncu. O arada matinede hangi oyunun oynanacağına bir türlü karar verilememesi, Rozaline'in nişanlım diye getirdiği konuşma özürlü çocuk, Steven Spielberg'in tiyatroya geleceğinin duyulması, Charlotte'un, ünlülerin avukatıyla gitmek istemesi vs. vs...

Oyun baştan sona bir karmaşa ve koşturmayla devam ediyor. Oyun seyirciyi bayağı yoruyor ama sonuçta pek bir şey de vermiyor.

Dekor, kotüm ve ışıklar oyunun gereğine göre yapılmış, pek söz edilemeyecek derecede yeterli.

Dilerim Asuman Dabak Tiyatrosu önümüzdeki günlerde daha farklı, daha seyirlik, daha ciddi oyunlarla kendini yenilemeyi düşünür.


Ahmet Kara .

JaqLee
22-05-10, 11:42
Sanki büyülü bir oyun izledim Ankara’da. Koltuğuma oturduğumda, koşuşturarak geçirdiğim bir günü unutturan, dönmeye başlayan dekor ile sanki beni bir masal girdabının içine çeken bir oyun : Inishmaan’ın Sakatı..



Önceki hafta iş görüşmelerim için gittiğim Ankara’da geri dönüşümü biraz geç saatlere erteleyip geçtiğimiz yılın bol ödüllü oyunu Inishmaan’ın Sakatı’nı izlemek üzere biletimi aldım. Böylesine ilgi çeken bir oyunu İstanbul’da koca bir yıl izleyememek ne kadar “ayıp”, artık İstanbul’da oynamayan oyunu Ankara’da izleyebilmek ne kadar güzel..



Oyun Hakkında



Martin McDonagh’ın yazdığı bu güzel hikayede İrlanda’nın küçük Inishmaan adasındaki yoksul insanların zengin dünyası; mutlulukları, hayalleri, kızgınlıkları, aşkları, hırsları, kırgınlıkları kısacası duyguları anlatılıyor. Bebekken annesi ve babasını kaybeden Sakat Billy, iki teyzesi ile birlikte yaşamaktadır. Hollywood’dan bir film ekibinin komşu bir adaya film çekmek için geleceğini ve yeni oyuncular aradığını duyan gençler heyecanlanıp komşu kıyıya giderek film çekimini izlemek ve başarabilirlerse filmde oynamak isterler. Bu haber ya da dedikodu ile heyecanlanan Billy de teyzelerinden izinsiz olarak komşu adaya gider. Prodüktörlerin Billy’i Amerika’ya götürmesi ile de işler iyice karışır…



Oyunun hem yönetmeni hem de çevirmeni olan Ahmet Leventoğlu dikkat çekici bir tercüme yapmış. Yazarlığın belki de en zor alanı tercüme… İrlanda’da dilinde yazılan ve minik bir köyde yaşayan yoksul halkın hayatını anlatan bu oyundaki karakterlerin Londra Aksanı ile konuşması, tercümenin de İstanbul Türkçesi ile yapılmasını beklemek abes olurdu. Bunun bilinciyle Ahmet Leventoğlu sanki kendisi bir dil üretmiş, kendi kuralları, tavrı, argoları olan bir dil... Bu tercüme ile bu tercümeye uygun dekor ve reji kurgusu birleştiğinde oyunun büyüsü ortaya çıkıyor, kendinizi hikayeye kaptırıyorsunuz.



Oyuncular



Oyunda Billy merkezde olmak üzere pek çok karakterin hayatını, duygularını, hayallerini izliyoruz, bazen gülüyor bazen de hüzünleniyoruz. Ayrıca, yazar satır aralarına pek çok kuvvetli mesaj yerleştirmiş. Karakterler oldukça zengin… Ben özellikle üç yaşlı kadını çok beğendim. Gılman Kahyaoğlu Peremeci ve Hanife Şahin, Billy’nin üvey teyzeleri Kate ve Eileen’a hayat veriyorlar. Her iki oyuncu da birbirinden başarılı, sanki birbirlerinin performansını arttırıyorlar. Kate Teyze daha duygusal bir karakter çiziyor, bunalıma girdiğinde derdini taşlara anlatıyor, taşlarla dertleşiyor. Eileen Teyze ise belki de Kate’in bu duygusallığından ötürü üzerine daha fazla sorumluluk alıyor, üzüntülerini içine atıp görmezden gelmeye ve biraz da mecburiyetten dolayı dükkanlarındaki işleri idare etmeye çalışıyor. Her iki oyuncu da karakterlerini iyice içini sindirmiş ve karakterler için ayırt edici detaylar bulmuş. Aynı şekilde, köyün dedikoducusu Johnnypateenmike’ın alkolik yaparak öldürmeye çalıştığı annesini oynayan Sema Çeyrekbaşıoğlu da bir oyuncuk resitali sunuyor. Sahneye son derece hakim, tempoyu istediği gibi yükseltip alçaltıyor, seyirciyi avucunun içinde tutabiliyor.



Ahmet Leventoğlu, üç genç oyuncuya profesyonel oyunculuğun kapılarını açmış. Öncelikle bu cesur kararı için tebrik etmek gerek. Üç oyuncu da performansları ile Ahmet Bey’i mahçup etmiyorlar. Özellikle Mertcan Semerci, Bartley rolünün içine çok iyi girmiş. Sakat Billy’i oynayan Deniz Gönenç Sümer genel anlamda başarılı bir oyun çıkarıyor ancak sakat ve hatta köydeki insanların çirkin bulduğu Billy’i canlandırmak için ayak sürümek ve bir kolunu bükerek oynamaktan biraz fazlasına ihtiyaç var sanırım. Sesi ve tonlamaları ise Billy’nin zeki, heyecanlı ve umutlu karakterine çok iyi oturuyor. Diğer genç oyuncu Pelin Gülmez (Helen) ise sahnede son derece rahat. Asi, uçarı kız Helen rolünde gayet başarılı. Biraz abartısız ve doğal oynasa daha keyifli olabilir. Köyün dedikoducu olan Johnnypateenmike’ı Atsız Karaduman canlandırıyor. Karakterin heyecanını, zaaflarını çok güzel nüanslarla ön plana çıkarıyor. Bazı cümlelerin sonlarında yaptığı “heh heh hee” eklentisi (gülüşü) ise bana yersiz geldi.



Oyunun Ali Cem Köroğlu imzalı dekoru harika, bir adayı andıran dekor tasarımı çok yaratıcı. Ayrıca dekorun dönüyor olması hikayenin devam ettiği, zamanın geçtiği hissi uyandırıyor. Oyunun müzikleri de sizi alıp İrlanda’ya götürüyor..



3 saat süren oyunu çok beğendim. Mart ayında da oyun Ankara’da oynamaya devam edecek, Ankaralı tiyatro severler, kaçırmayın! İstanbul’da olup da bu oyunu izlememiş tiyatro izleyicileri; bence siz de programınızı ayarlayıp Ankara’ya gidin, pişman olmayacaksınız…



İsmail Can Törtop

JaqLee
22-05-10, 11:42
Brain Clark’a ait eser, geçtiğimiz günlerde Bursa Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelendi. Oyun ; trafik kazası sonucu bedeni tamamen felç olan heykeltıraşın '' ötanazi '' yönetimiyle yaşamına son vermek istemesi ve buna karşın tek bir umut olsa bile hayatta kalması için çabalayan doktorun yaşam savaşını ve devamında mahkemeye taşınmasıyla hukuk mücadelesini anlatıyor. Hareketten çok söze dayalı bu tür oyunlar cesaret isteyen oyunlardır. Oyunculuğun ötesinde duygu yoğunluğu ister. Bursa Devlet Tiyatrosu, yeni sezonda repertuarına aldığı bu oyunla hedefi 12’den vuruyor. ''Ötanazi '' ülkemizde uygulanmamasına rağmen başarılı temsiliyle geniş yankılar uyandıracak bir yapım.



''Hekim, hastanın kararına saygı göstermek zorunda'' (1)



''Tedavi sürecinde hak sahibi olan hastaysa, hastalığından dolayı çektiği acılara son vermek için ötenazi istemesi de doğrudur diyebilir miyiz? Şüphesiz yaşamın kutsallığına saygı göstermek hekimler için bir etik değer; ama aynı şekilde hastanın aldığı karara saygı göstermek de hekimin görevi. Modern tıp dünyası, sağlıkla ilgili tüm belgelerde, hastanın tedaviyi reddetme isteğini, tıbbi etik tartışmaları dışında bir hasta hakkı olarak değerlendiriyor. 34. Dünya Tabipler Birliği Genel Kurulu’nda kabul edilen hasta haklarıyla ilgili Lizbon Bildirgesi ve ölümle sonuçlanacak hastalıklarla ilgili Venedik Bildirgesi, hastanın tedaviyi kesmesini bir hak olarak tanıyor. Hatta hasta kendi isteğini açıklayamayacak bir durumdaysa, bu kararı en yakın akrabası da verebilir. Peki ama bu durumda hastanın tedavisinin kesilip ölüme terk edilmesiyle, ölümü beklerken hastalığın verdiği acıları çekmek zorunda kalan hastaya ötenazi yapılması arasındaki fark nedir? ''



''Tedaviyi kesmek, ötanazi değil, bir hasta hakkı'' (2)



''Türk doktorlarının, hastayı hakları olan bir birey olarak kabul eden Dünya Tabipler Birliği’nin bütün bildirgelerinin altına imza attığını söyleyen Dr. Ümit Erkol, Hastanın, tüm sonuçları bildiği halde tedaviyi reddetmesi durumunda, hekimin yapabileceği hiçbir şey olmadığını, çünkü bunun ötenazi değil, hasta haklarından birinin, hasta tarafından kullanımı olduğunu söylüyor.

Dünya Tabipler Birliği ayrıca, hekimin hastanın yaşamını sonlandırmasına yardım etmesini yani hekim yardımlı intiharı da ötenazi kapsamında değerlendiriyor ve etik bulmuyor. Ancak Dr. Ümit Erkol, kişisel haklar bakımından bir değişim rüzgarı estiğini ve sınırları çok çok iyi çizilmek kaydıyla ötenazinin bir hak olarak kalabileceğine inandığını söylüyor. ''



Bir oyun iki çeviri.



Daha önce Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları tarafından sahnelenen oyunun çevirmeni Nüvit Özdoğru oyunu ''Karar Kimin'' başlığı adı altında çeviriyor. Aynı oyuna Filiz Ofluoğlu ''Bu can benim kime ne''yi uygun görüyor. Önemli olan oyunun içeriği elbet, ama sanki ''Karar Kimin'' daha doğru bir tanımlama. Zira seyirciye hem sorgulama hakkı tanıyor, hem de isyandan öte bir paylaşım söz konusu.Diğer bir değişiklik ise Kocaeli, hastayı erkek kullanmasına karşın, bu oyunda kadın olarak çıkıyor karşımıza. Oyuna damgasını vuran iki müthiş çeviriyle karşı karşıyayız.



Seyirciye nefes aldırmayan bir oyun!



Son yılların belki de gelmiş geçmiş en iyi reji, en iyi teknik, en iyi çeviri, en iyi oyunculuk, en en enlerin buluştuğu inanılmaz bir oyun. Bu oyun öylesine ağır ve bıçak sırtı bir oyun ki, tam uç noktada. Tüm ekip müthiş bir takım oyunculuğu sergiliyor.



Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki Bursa Devlet Tiyatrosunun repertuarı müthiş eserlerden oluşmasına rağmen, ya oyunculuk ya da kötü yönetimlerin kurbanı oluyordu. Hiç anlaşamadığımız ve bir türlü uyum sağlayamadığımız Bursa Devlet Tiyatrosu izleyicileri ve yer yer oyuncularla mail üzerinden yoğun bir tartışma trafiğine giriyorduk. Kısacası yıldızlarımız bir türlü barışmıyordu. Ayrıca Bursa Devlet Tiyatrosu izleyicileri kadar fanatik bir kitle görmediğimi söyleyebilirim.



Eminim şimdi bu çalışmayla '' bu oyunu da beğenmesinde görelim '' diye bekleyen bir ekip ve fanatik izleyicileri vardır. Ama içleri rahat olsun Bülent ERSOY deyimiyle, hatta yüksek bir sesle 10! 10 üzerinden 10!



Yıllardır işin içinde olmama rağmen bu kadar sıkı bir oyun görmedim. Bursa Devlet Tiyatrosundan bu kadar sağlam bir oyun görmek içimi o kadar rahatlattı ki anlatamam. Çünkü çok başarılı bir kadroya sahip olmalarına rağmen devamlı ters giden bir şeyler oluyordu. Bu oyunla bütün geçmişte yaşanan olumsuzlukları bir anda silip gökyüzüne çıkıyorlar. Gönlümü fetheden bu başarıların daha uzun sürmesini diliyorum.



Oyun kadrosu; Betül F. Gökçer, Pınar Saner, Ezgi Yentürk, Levet Aras ,Turan Günay Serdar Seçkin, Meltem Yücesal, Yasemin Şener, Hafize Gün, Erem Nalcı gibi sağlam oyunculardan oluşuyor. Tüm oyuncuların muhteşem bir performans sergilediği oyunda; ifadeler keskin, güzel ve olanaklı rollerin altından kalkıyorlar. Rollerini özümsemiş olmaları, neyi,nasıl ve niçin oynadıklarının bilincini tempoları ve uyumlarıyla oyun boyunca götürüyorlar. Bu yorum çerçevesinde tüm oyuncular sağlam ve dengeli bir iş çıkarıyor.



Baştan sona ilgiyle izlenebilecek bu oyun, güncelliğini koruyan, içerikli ve özlü bir yapıya sahip. Tüm oyuncular mekanı çok iyi değerlendirerek, yalın ve abartıdan uzak bir takım oyunculuğu sergiliyor. Ses ve vücut kullanımları yerinde, bizi sarıp sarmalayan oyunculuk düzeyleri belli bir ortalamanın çok üstünde.



Claire HARRİSON rolüyle Betül F.GÖKÇER



Şimdi düşünün. Rolünüz gereği hasta yatağındasınız. Sadece boynunuzu kullanabiliyorsunuz. Oyunun başrolüsünüz ve üstelik oyun boyunca sahnedesiniz. Hatta meydan okurcasına henüz seyirciler yerine otururken sahnedesiniz.



Açık konuşmak gerekirse her babayiğidin harcı olmayan bu karakteri Gökçer o kadar güzel, o kadar başarılı oynuyor ki adeta sahneden oyunculuk dersi veriyor. Duygu oyunculuğunun tavan yaptığı, sağlam,dengeli oyunculuğuyla abartıya kaçmadan yalın ve pürüzsüz canlandırarak adeta parmak ısırtıyor.



Bir an bile aksatmayan temposuyla sahne yeteneğini ve ustalığına etkileyici diksiyonunu da katarak deyim yerindeyse oyunculuğunu ''nirvanaya '' ulaştırıyor. Sahneyi ateşe veren oyunculuğuyla tüm seyirciye kendisini ayakta alkışlatmayı başarıyor.



Rejide Mehmet GÖKÇER’in yorumu.



Öncelikle müthiş bir kast oluşturduğu için yılların deneyimli üstadına teşekkür ediyorum. Oyun çözümlemesini çok iyi yaparak keyifli bir oyun izletiyor. Oyunun durağan olması, canını hiç sıkmamış. Abartarak, absürdleştirerek, ucuz ve esnaf esprilerle kurgudan kopup seyirciye oynamamış. Ayrıntıları gözden kaçırmayan bir dikkatle yalın bir iş çıkararak başarıya ulaşıyor.



İşine gösterdiği saygı ve içten bir yorumla ,inanarak, kılı kırık yaran bir titizlikle yönetmiş. Oyunun özüne ve demecine uygun düşen dengeli çalışmasıyla birbirini tamamlayan renkli kompozisyonlar yaratıp başarı grafiğinin en üst noktasına ulaşıyor.



Şirin DAĞTEKİN’in kostüm ve dekoru.



Sol arkada koridor ve bekleme bölümü, ortada bir merdivenle Başhemşire odası, yanı başında dolap, hemen sağında başhekimin odası,başhekim odasının hemen arkasına bir sokak lambası koyup dış mekan olarak tasarlayarak sahneyi beşe bölüp simültane bir dekor yapmış. Gerçek bir hastane yaratarak son yılların en güzeli dekorlarından birine imza atıyor.Yalnız sahneyi biraz daha geriye alarak oyuncular için gerekli alanı yaratsa, daha güzel olacağı inancındayım. Oyuncuların mesleğine,yaşına ve karakterine uygun kostümleri de aynı oranda başarılı. Oyunun can damarlarından olan bu iki çalışmanın altından alnın akıyla çıkıyor.



Ali KARAMAN’ın ışıkları.



Diyaloglarda kullanılan nokta ışıklar oyunun en vurucu hamlesi olarak karşımıza çıkıyor. Diğer taraftan simültane dekor anlayışını beslemek için her geçişte ışıkların olay yerine tam zamanında yetişmesi dikkat isteyen bir özveri. Son olarak oyunun geniş bir zamana yayabilmek için hasta yatağının hemen başındaki tabloya gece ve gündüz görüntülerinin yansıması ince bir ayrıntı. Başarıyla kotarılmış bu çalışma için kocaman bir teşekkürü hak ediyor.



''Ötanazi'' ülkemizde uygulanmamasına rağmen başarılı temsiliyle geniş yankılar uyandıracak bir yapım. Bu özgürlük mücadelesinde sizce karar kimin?



İhsan Ata

JaqLee
22-05-10, 11:43
Uzunca süren yurtdışı gezimden dün sabaha karşı döndüm. Ne yedim ne içtim bir kenara bırakıp, neler gördüğümü elbette “bir münasip zamanda” anlatırım, ama gelin işe kaldığımız yerden, 2007-2008 tiyatro sezonu değerlendirmelerimden devam edelim.
Efendim, Kent Oyuncuları 45. yılını tamamlarken, bu yıl birkaç ilke de imza attı. Sahneye üç yeni oyun koydular. Oyunlar önce biçimleri, içerikleri açısından kırk beş yıllık Kent Oyuncuları tiryakisi izleyicileri şaşırttı. Sahnelenen eserlerden biri, John Buchan’ın yazdığı romandan Patrick Barlow’un uyarladığı, ünlü Hitchcock filmi “39 Basamak”tı, diğeri Israel Horowitz’in absürd komedisi “Kuyruk”tu ve üçüncüsüyse ülkemizde belki de en iyi tanınan ve sevilen gene bir absürd komedi yazarı Slawomir Mrozek’ten “Açık Denizde”siydi. Sözünü ettiğim yeniliklerden biri, bu üç oyunun bilet satışı birlikte yapılıyor. Üç oyuna birden bilet alarak, toplam 30 YTL veren seyirciler, bu oyunların her birini 25 yerine 10 YTL’den izliyor. “Kuyruk” ve “Açık Denizde” adlı oyunlar, aynı gün içinde birbirini izleyen matineler halinde oynanmakta. Seyirci aldığı üç biletten ikisini böylelikle aynı gün içinde kullanmış oluyor. Bir diğer ilginç yenilikse, “Ne Ödeyebilirsen” yeniliği. Ülkemizde ilk kez uygulanan bu yöntemde “Kuyruk” ve “Açık Denizde” adlı oyunlar, ayda bir kez seyircinin ödeyebileceği herhangi bir ücretle izleniyor.

‘Kuyruk’
Kent Oyuncuları’nın 45. yılının ilk oyunu olarak “Kuyruk”u izledim. “Kuyruk”, Kent Oyuncuları arasında yetişen Engin Hepileri’nin ilk yönetmenlik denemesi. Hepileri’nin yönettiği Israel Horowitz’in oyunu, birincilik ikincilik rekabetini konu almakta. Beş birey, rekabet çerçevesinde, diğerini yerinden indirmek için çeşitli komplo teorileri üretiyor. İzleyici, oyun geliştikçe tam anlamıyla bir sistem eleştirisiyle karşı karşıya kaldığını anlamakta. Ne kuyruğu olduğunu bilmedikleri bir “kuyruk”taki beş birey, öncelikle kendilerini iyi duyumsamaya çalışıyorlar, bu olguyu birbirlerine öğütlüyorlar. Birinci olabilmek için ön koşulun doğal davranmak olduğunu birbirlerine sürekli vurguluyorlar. Sonra öneriler yağmuru başlıyor. Kuyruğun dışında kalmakla beşinci olmak arasındaki fark ince ince işleniyor. Sonuncu olmak bile, giderek bir şey ifade eder hale gelecek, çünkü bireyler sonuncu olayım, ama kuyruğun içinde olayım düşüncesini taşımaya başlıyor.

Kuyrukta kuyruğa girmek
Ben “Kuyruk”u beğendim. Bu beğenim sadece, 2002-2003 sezonunda İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda Engin Alkan’ın rejisiyle izlediğim Eugéne Ionesco’nun “Le Roi se Meurt-Kral Ölüyor”undan (ki ‘Kral Ölü(şü)yor’ başlığıyla oynanmıştı) bu yana absürd tiyatro izlemediğimden, özlediğimden kaynaklanmıyor. Engin Hepileri’nin “Kuyruk”u, sadece dar bir aydın grubunun ilgisini kışkışlayan oyun olarak ele almaması beğenime neden olmakta. Engin Hepileri; yeni bir dil, yeni düşünceler, yeni yaklaşımlar ve çok uzak bir gelecekte olmayan geniş bir kitlenin duygu ve düşünce biçimlerini değiştirecek yeni, capcanlı bir felsefeyi acemilikten uzak bir biçem içinde sunmayı başarmış. Bilmem anlatabiliyor muyum, beğenim işte buralardan kaynaklanıyor. Ön oyun haydi neyse ne de; görüntü hilelerine, görsel efektlere, illüzyonlara ve mim gösterisine dayanan Derya Aslan’ın “kara tiyatro” örneklemesine neden gerek gördüğünü anlayamamakla beraber, Hepileri’nin rejisinde çizgisel bir gelişimi yeğlemeden Horowitz’in insanın durumuyla ilgili iç sezilerini çok sesli bir yöntemle sunmayı başarmış olması beni mutlu ediyor.

‘Kuyruk’un diğer yaratıcıları
Yönetmen, “Kuyruk”ta dekor tasarımı düşünmemiş, klasik siyah perdeyi yeterli görmüş, yeğlemiş. Alper Maral’ın müziği, Gülbike Berkkam-Yasemin Akyol ikilisinin kostümleri iyi. Cihan Yöntem’in koreografisi oyuncular tarafından oldukça zedelenmiş. Cem Yılmazer’in ışığına sahnenin soluna düşen gölgeler dışında “kötü” söz edilemez. Özlem Turhal’ın çevirisi kulak tırmalamayacak nitelikte. Oyunda Erdem Akakçe, Ece Erişti, Ushan Çakır, Ferdi Alver, Erkan Avcı görevlerini kusursuza yakın başarıyor. Hele bir de Arnold “sürpriz” yerine “süpriz” demese…

‘Açık Denizde’
Kent Oyuncuları’nın 45. yılının ikinci oyunu olarak izlediğim “Açık Denizde-Na Pelnym Morzu (1961)”nin konusu kısaca şöyle: Üç adam, biri şişman (Bülent Şakrak), biri zayıf (Engin Hepileri), biri orta yapılı (Ferdi Alver) bir deniz kazasından kurtulup bir sala çıkarlar ve içlerinden birinin diğerleri tarafından yenmesi zorunluluğuyla karşı karşıya kalırlar. Çünkü erzakları kalmamıştır. Kimin kurban edileceğini kararlaştırmak için bütün politik yöntemleri denerler. Hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın, neden bilinmez, kurban olarak seçilen kazazede, aralarında en güçsüz olanıdır. Zayıf adam, ancak şişman olan onu ölümünün kahramanca, özgecil bir edim olacağına inandırdığında, ölmeye boyun eğer. Derken, tuz aramakta olan orta yapılı adam bir kuru fasulye ve sosis bulur. Zayıf adamı öldürmeye artık gerek yoktur. Ama şişman adam, diğerine kutuyu saklamasını emreder. “Fasulye istemiyorum” diye mırıldanır, “hem zaten…Görmüyor musun? O çok mutlu!”

‘Açık Denizde’nin açıklığı
Görüldüğü gibi, “Açık Denizde”nin oldukça açık, keskin politik alegorisi, Kafkavari “kinayesi” vardır. Oyunu sahneye koyan Mehmet Birkiye de, gerçek olanla gerçek olmayan ya da doğru olanla doğru olmayan arasında absürd tiyatroda olmaması gereken katı ayrımları oyunculuklarda ustaca ayıklamıştır. Absürd tiyatroda bir şeyin doğru ya da yanlış olması gerekmiyor ya! Malûmunuzdur o “şey”, aynı anda hem doğru, hem de yanlış olabiliyor absürd tiyatroda. Birkiye yorumunda, oyun içinde ne olduğunu ve ne olmakta olduğunu doğrulamaktan kaçınırken, bence oyuna işte hep bu noktadan bakmış.

‘Açık Denizde’nin yaratıcı kadrosu
Oyunda kullanılan “La havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim” gibi zikirler ya da kimi Türk diline yerleşik bazı deyimler, Yücel Erten’in çeviri metninde var mıdır, yoksa oyuncular ya da yönetmen tarafından mı oyuna eklenmiştir bilemiyorum, ama Erten’in çevirisi genel anlamıyla iyi. Ancaaak, zikirlerin ya da deyimlerin absürd tiyatronun vurucu etkisini azalttığı da bir gerçek. Cihan Yöntem’in koreografisi “Açık Denizde”de başarıyla uygulanmış. Cem Yılmazer’in ışık tasarımı özellikle kutlanacak oranda iyi. Dekor tasarımı sanırım “anonim”, ama hiç de kötü değil. Engin Hepileri’nin, Bülent Şakrak’ın, Ferdi Alver’in oyunculukları kusursuza yakın. Ushan Çakır ile Erkan Kolçak Köstendil yönetmenin buyruklarına tam anlamıyla uymuş.
Varolmak mı, yoksa hangi nedenle takıldığımız kuyruklarda bizi insanlığımızdan edecek birincilik sevdamız mı, önemli ya da bu açgözlülük, bu birbirimizi yeme kavgamız mı bizi “salaha” çıkaracak; öğrenmek isterseniz, bu iki kara mizah örneğini, bu absürd tiyatronun iki ballı bademini izlemezlik etmeyin. Bu arada, Kent Oyuncuları’nın 45. yılını kutlamadan geçmeyin. Onlara olan teşekkür borcunuzu bu vesileyle yerine getirin.

(Kenter Tiyatrosu-Harbiye

JaqLee
22-05-10, 11:43
Korku, gerilim ve komediyi büyülü bir formülle buluşturan sinemanın dahi yönetmeni Alfred Hitchcock tarafından 1935 yılında filme de alınmış John Buchan'ın romanı "39. Basamak-The 39 Step", Kent Oyuncuları’nın 45. yılındaki ilkler arasında sahneye kondu. “39. Basamak”, kendine özgü bir komedi-gerilim klasiği sayılmakta. Patrick Barlow’un tiyatroya uyarladığı metinde olaylar 1935 Ağustosunda geçmekte, gelişmekte. Richard Hannay (Hakan Gerçek), can sıkıntısını dağıtmak üzere bir gece tiyatro oyununa gitmeye karar verir ve gittiği tiyatroda fevkalade gizemli, güzel Annabella Schmidt (Demet Evgar) ile tanışır. Veee… Kendini Londra'dan İskoçya'ya uzanan çok komik, heyecanlı, hareketli, çılgın bir casusluk serüveninin ortasında bulur.

Buchan’ın anlattığı olay
Olayın başladığı yer Kanada'dır, Hannay’in yanına sığınan Annabella Schmidt bir kadın casustur ve öldürülür. Hannay, onun görevini üstlenerek çok önemli bazı askeri sırların adı açıklanmayan düşman ülkeye satışını önlemeye çalışır. Hannay'ın cinayetle suçlanması, maskesini indirmeye çalıştığı çetenin eline düşmesi, sürekli ya kaçak ya tutsak durumunda olması, esasında sıradan herhangi bir casusluk romanında da olacak, bulunacak şeylerdir. Yani anlatılan olay, “vaka i adiye”dir.

Seyredebilirliği sağlamak
Ama oyunu ülkemizde sahneye taşıyan Mehmet Birkiye’nin hayal gücü ve mizah anlayışı, tiyatro sahnesinde aksiyona kazandırdığı heyecanlı tempo ve özellikle birbirine kelepçelenmiş Hannay ile Margaret (Demet Evgar) arasındaki elektrikli cinsellik, oyuna hiç sönmeyen bir canlılık katmış. Mehmet Birkiye bir anlamda, hiçbir özelliği olmayan bir yapıtın, iyi sahnelenip, iyi oynandığında seyredilebilirliğini kanıtlamış. Bu amaçla, hayal perdesi kurup, gölge oyunundan bile yararlanmış.

Romanı okumadım
Ben ne romanı, ne de oyun metnini okumadım, bilmiyorum. Ama romanın yazıldığı dönemin zıt kutupları arasındaki yaşamsal farklılıklar, demokratikleşme sancıları, eğlence anlayışı, İngiliz-İskoç çekişmeleri gibi geniş yelpazede dönem analizi yapıldığını sanıyorum ya da umuyorum. Okurun “déjàvoir” duygusunu çimdiklediğinden de eminim. Mehmet Birkiye ise, yorumunda “déjàvoir”yu tersten okumuş ve de pek iyi etmiş diyeceğim. Yani, izleyici oyunda “ilk olanı” izliyor. Belki, Hitchcock’un sinemaya armağanlarından biri diyebileceğimiz ve ilerleyen yıllarda yerli yersiz hep kullanılmış olan, “bir kovalamaca sırasında karnavala sızıp izini kaybettirme” klişesinin altını kalın çizmiş diyenler olacak, ama bu ve benzeri öğelerde oyun metninden kaynaklanan klişeleri oyuncularının yeteneklerini neredeyse sonuna dek zorlayarak silmiş.

Çevirmen Mehmet Ergen
Oyunu Mehmet Ergen Türkçe’ye mükemmel bir sahne diliyle kazandırmış. İki dili, dillerin yansıttığı dünya görüşünü iyi bilen bir çevirmen Mehmet Ergen. Diller arasındaki genel ayrımları tanıyor. Kendine özgü çeviri kuramları da var ve giderek kendi içinde çeviri pratiği oluşturuyor. Yorum çalışması olarak tanımlanan çeviri sanatına ve yazarın ışıltılı anlatımına, parlak yorumuyla renk katıyor. Çevirirken yazarın çevirmene pek de açık olmayan yorum ufkunu ustaca aralıyor, deşiyor, çıkarıyor. Düz ayak yorumla asla yetinmiyor, bire bir yakın karşılık üretirken, yorum gücünü yoğun biçimde kullanıyor.

Yaratıcı kadro
Cihan Yöntem, oyunculara hareketin esneklik özelliklerindeki değişimleri bir güzel ayrımsatmış. Salon ile sahne arasında “feedback” oluşmasını sağlamış. Cem Yılmazer, ışığın gücünü, rengini, dağılımını, dekor rengini kullanarak oyuncu/ların çevresinde yepyeni bir oyun alanı yaratmış. Cem Yılmazer, artık tüm çalışmalarında ışık tablolarını, izleyicilerin her birinin doğru, tertemiz, net görebilecekleri biçimde tasarlayan ışık “erbaplarımız” safında oturuyor. Ne mutlu tiyatroseverlere! Başarılı dekor tasarımcılarımızdan Efter Tunç, gene özde belirli bir biçimi değil, bir kavramı belleklere ulaştırmış. Biçimden yola çıkmış, teknikten yararlanmış, öze varmış. İzleyicinin dekor verilerinden yararlanarak kişisel yaratıcılığına ulaşmasını sağlamış. Her an biçimlenebilen bir dekor anlayışı Tunç’un tasarımı. Başlıyor, deviniyor bitiyor. İşlevsel, yorumlayıcı. “39. Basamak”ın kostümleri de Efter Tunç imzasını taşımakta. Tunç’un kostümleri, dekorun içinde eriyor, dekorla birbirini tamamlayarak yapılanıyor. Bu yapılanma, yönetmenin yorum öğesini ve iletisini izleyiciye taşımasını kolaylaştırıyor.

Mehmet Birkiye bakalım başka neler yapmış
Mehmet Birkiye’nin oyuncularına, oyuncu yönetimine geçmeden önce ritmi, bütün gösterge dizgelerinin bileşkesi olarak kullandığı için öncelikli olarak kutlamak istiyorum. Mehmet Birkiye, sahne tasarımcısı Efter Tunç ile kol kola girerek akış ritmini, duraklamaları, hızlanma ve yavaşlamaları mükemmel düzenlemiş. Yukarıda da söylediğim gibi, esasen sıradan, herhangi bir casusluk romanında da olacak, bulunacak, “şey”lerle yüklü metnin devingen ve durağan anlarından birinin doğruluğunu ötekinin yanlışlığını gerektirmesi (almaşması) biçiminde ele almış. Dinamik anları da farklı düzende tutmuş.

Birkiye’nin oyuncuları
Mehmet Birkiye, oyuncu yönetiminde dört oyuncusunu işaret ve dayanak noktaları üzerinde eklemlemiş. Yönetmenin yarattığı ve figür haline getirdiği karakterler, izleyicinin düşüncesinde “alt-partisyon” denilen devinduyumsal (kinesthetic) bir şema oluşturuyor. Okan Yalabık, işte bu alt-partisyonu kendi perspektifi doğrultusunda başarıyla yakalayanlardan. Üzerinde iyi bir komedyen gömleği taşıyan Bülent Şakrak o kadar çok aksiyon içine, o kadar çok fiziksel yönelim sıralıyor ki şaşırmamak, alkışlamamak elde değil. Yalabık da, Şakrak da can verdikleri karakterleri incelemelerinin sadece zihinsel bir süreç olmadığının farkındalar. Başka unsurları, kapasiteleri ve nitelikleri oranında incelemelerine katmışlar. Demet Evgar, “Gece Mevsimi” ve “Anna Karenina”dan sonra, hem Annabella Schmidt’in, hem Pamela’nın, hem de Margaret’in ruhsal değişimlerini bu kere de mükemmel yansıtıyor. Mimiklerine gene hakim. Canlandırdığı karakterlerle yakından “tanışmış” ve onları duyumsamış. “Helal olsun Demet Evgar” dedirtiyor.

Hakan Gerçek gerçeği
Pek bilinen bir gerçektir ki, bir oyuncu ancak gerçek coşkusal deneyim yoluyla bir roldeki insan doğasının gizli nimetlerine nüfuz edebilir ve orada insan ruhunda saklı olan o görülemezi, o işitilemezi ya da o bilinç yoluyla ulaşılamazı tanıyabilir, duyumsayabilir. Hakan Gerçek, Richard Hannay karakterini çözümlemiş, keşfetmiş, incelemiş, araştırmış, tartmış, tanımış, kimi yapılarını yadsımış, kimilerini onaylamış ve onunla özdeşleşmiş.

Eee… Kolay iş değil bu iş! Hakan Gerçek alkışı böyle hak etmiş…

(Salı günkü yazımı yayımlandıktan sonra yeniden okurken, belleğimin yıpranmakta oluşuna üzüldüm. Son yıllarda seyrettiğim absürd tiyatro örneği olarak 2002-2003 sezonunda İBŞT’da Engin Alkan’ın rejisinden Eugéne Ionesco’nun “Kral Ölüy