PDA

View Full Version : Tarihsel Gelişim Sürecinde İktisat



Beyazdut
14-04-10, 01:08
Klasikler öncesi dönemin tarihsel gelişimi içinde birbirini izleyen iktisadi görüşlerin temelini Yunan Felsefesi ve Roma Felsefesi oluşturur.

1 - YUNAN FELSEFESİ VE BİLİMİ

Eski Yunan' da İktisadi görüşler sırasıyla 5 dönemde incelenebilir:

1. Dönem: Sosyal sınıfların oluşumu, paranın kullanılması, kolonilerin, burjuvazinin ve buna bağlı olarak derebeyliğin ortaya çıkışı.

2. Dönem (Drakon Dönemi, 1. Reform Hareketi): Drakon tarafından «Drakon Yasaları» olarak bilinen 1. Reform hareketinden amaç; soyluların can ve mal güvenliğini derebeylerine karşı korumaktır.

3. Dönem (Solon Dönemi, 2. Reform Hareketi): Solon tarafından oluşturulan bu reform hareketinden amaç; sosyal sınıflar arası ayrılığı azaltmaktır. Reformun ekonomik özelliği; ekonomik faaliyetler için Anayasanın oluşturulması, siyasi özelliği ise; siyasi hakların da Anayasa ile tekrar belirlenmesidir.

4. Dönem (Peisistratos Dönemi, 3. Reform Hareketi): Bu dönemin özelliği sosyal sınıflararası ayrılığı gidermek, özelliği ise iç ve dış ticaretin geliştirilmesidir.

5. Dönem (Peisistratos Dönemi, 3. Reform Hareketi): Amacı, derebeyliğin ve aristokrasinin kalkması, özelliği ise yabancılar hariç tüm vatandaşların yönetime katılmasını sağlamaktır(demokrasi). Bu dönemden sonra savaşlar çıkmış, Yunan hakimiyeti yıkılmıştır.

Bu sosyo-ekonomik ve siyasi gelişme sürecini etkileyen filozofların görüşleri şöyledir:



Sokrat

Eski Yunan' da felsefi görüşleriyle iktisadi yapıyı etkileyen Sokrat, temelde şu fikirleri savunur:

- «Erdem» herşeyin üzerindedir.

- «Doğru»nun araştırılması gerekir.

- Doğrunun araştırılması için «bilgi» gerekir.



Xenophon

Xenophon, Yunan Felsefesin' iktisadi açıdan şu noktalarda katkıda bulunmuştur:

- Servetin en iyi kullanım şekli belirlenmelidir.

- Devlete ekonomide aktif rol verilmelidir.

- Tarım, ticarete tercih edilmelidir.

- Kullanılan paranın değeri, yapıldığı metale bağlıdır (Metalist görüş).



Platon

Değerli bir düşünür olan Platon'un görüşleri şöyledir:

- Servete karşıdır.

- Toplumda işbölümü nün varlığını savunur.

- Toplumu üç sınıfa ayırır: magastralar (asiller, yöneticiler), gardiyanlar (muhafızlar) ve her çeşit üretici (köylü işçi, tüccar)

- Bireyciliğe ve özel mülkiyete karşıdır.

- Faize karşıdır.

- Nominalist bir para anlayışı vardır. Paranın gerçek değeri değil, nominal değeri üzerinde durur.

- Nüfusun sınırlandırılmasını savunur.



Aristo

Eski Yunan'da iktisadi görüşün temelini oluşturan önemli fikirlere sahip olan Aristo;

- Kar amacıyla servete yol açan faaliyetleri «krematistik» olarak adlandırır ve ekonomiyi bu açıdan ikiye ayırır:

1) Tabii krematistik (Aile ekonomisi): Faydalı ve zorunlu bir durum olup aile tüketimini karşılamak için yapılan üretimi ifade eder.

2) Tabii olmayan krematistik (ticari ekonomi): Satılmak için yapılan üretim faaliyetlerini ifade eder. Tabii olmadığı için tabiata aykırıdır.

- Ticari ekonomiyi kabul etmemesine bağlı olarak faizi de kabul etmez.

- Aristo'ya göre iki türlü değer vardır: mübadele değeri (mübadele hacmine göre belirlenir), kullanım değeri (malın faydasına göre belirlenir).

- Paranın, ya mübadele aracı ya da mal olarak değerlendirilebile- ceğini savunur.



Zenon

Döneminin önemli bir düşünürü olan Zenon'un görüşleri şöyledir:

- «Stoalılar» denen felsefî akımın kurucusudur. Bu düşünce akımı özellikle Roma Felsefesini etkilemiştir.

- Zenon'a göre İnsanın doğru, erdemli, mutlu olmasının temeli sadece «kendi kendine dayanarak» yaşamasıdır.

- «Aklın» her zaman duyguların üzerinde olduğunu, yerinde kullanılması halinde «özgürlüğe» ulaşılacağını savunur.

- «Doğal Kanun» kavramı ilk kez Zenon tarafından ortaya atılmıştır.



2 - ROMA FELSEFESİ VE ROMA HUKUKU

- Romalılar, genelde Yunan Felsefesinin etkisinde kalmalarına rağmen, Yunanlıların ilgilenmedikleri bir alana, hukuka yönelmişlerdir. Roma Hukuku' ndaki çeşitli konular liberal iktisadın temelini oluşturmuştur.

- Romalıların temel görüşleri şu şekilde özetlenebilir:

1) Özel Mülkiyet: Mutlak bir hak olup ulusal niteliğinin dışına taşarak uluslararası bir nitelik kazanmıştır.

2) Müdahalecilik: Devlet ekonominin pek çok alanına müdahale etmektedir.

3) Bireycilik: Sözleşmelerin serbestçe yapılmasını ifade eden bu kavramla Romalılar, Rönesans dönemini, Fizyokrasi' yi ve Klasikleri de etkilemişlerdir.

- Romalılarda iki sınıf vardır: asiller (en üstün sınıf) ve plepler (asillere tabi olan 2. sınıf vatandaşlar).

- 12 Levha Kanunları: Plepler, sınıflararası bir ayrımın kaldırılması ve kendilerine de siyasi haklar verilmesi isteğiyle ayaklanarak sınıfların tabi olduğu kanunların yazılmasını isteyince 12 Lavha Kanunları yazılmıştır. Kanuna göre toprak el değiştirebilir nitelik kazanmış, asalet rejimi yerine servet rejimi geçerli olmuştur.

Marcus Aurelius

Döneminin başarılı bir yöneticisi olan M. Aurelius, Roma İmparatorluğu' nda gerek gelir dağılımındaki adaletsizliğin, gerekse kölelik rejiminin artarak istikrarsızlığın hızlanmasından dolayı ortaya çıkan problemleri karşı önlemler almıştır.İmparator Aurelius, Diocletian' ın bildirileri olarak bilinen temel sosyal ve ekonomik kanunları uygulamaya çalışmış ancak ölümünden sonra istikrarsızlar artmıştır.

Constantin' in Hristiyanlık'la İlgili Bildirileri

- Yetenekli bir yönetici olan Constantin hem kendisi hıristiyan olmuş, hem de hıristiyanlığı resmen tanımıştır. Constantin' in hıristiyanlığa ilişkin bildirileri, hıristiyanlığa duyduğu sempatinin yanında bu dinin mensuplarının desteğini kazanarak siyasi açıdan güçlenmek istemesinin göstergesidir.

İmparator Justinian

Devletin başında bulunduğu dönemde ülkeyi başarıyla yöneten İmparator Justinian, Roma İmparatorluğu' nda yaşanan siyasi ve ekonomik bunalımların giderilmesi için çalışılmış ama başarılı olamamıştır.



3 - ROMA İMPARATORLUĞU' NUN ÇÖKÜŞÜ (M. S. 476)

Siyasi ve ekonomik krizlerin imparatorluğun bölünmesine yol açmasıyla zenginler kırlık bölgelere yerleşmişler, fakir kesim de korunmak amacıyla bu kesimin himayesine girmiştir. Böylece Feodalizm denen bir sistem ortaya çıkmıştır. Ortaçağda dinin felsefeden ön planda olması, tarıma dayalı üretim, kölelik kurumunun yaygın olması, mübadele ekonomisinin gelişmemesi Feodalizmin (Derebeyliğin) gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Fakat daha sonraları; uzun süren savaşlar, Haçlı seferleri, bilimsel ve teknik gelişmeler, dinde reform hareketleri, Feodalizmin yıkılmasına yol açmıştır.



4 - KİLİSE KANUNU (SKOLASTİKLER)

- Roma İmparatorluğu' nun yıkılmasıyla içe kapalı ekonomi haline gelen ekonomik yaşam, Skolastiklerin bireyciliği vurgulayan görüşleri ve özellikle Kilise' nin düzenlediği Haçlı seferleriyle canlanmıştır.

- Skolastikler, mücadelelerde eşitlik, adil fiyat, adil ücret gibi kurumların adalet ve hakkaniyet çerçevesinde düzenlenmesi için kurallar koymuşlardır. Bunu belirlerken özellikle emek faktörü üzerinde durmuşlardır.

- Faizi reddetmişlerdir.

- Skolastiklere göre paranın değerindeki değişmeleri hükümdar değil toplum belirlemelidir.

- Nüfusun arttırılması gerektiğini savunmuşlardır..

- Özel mülkiyetin kısmen gerekli olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Dönemin önemli düşünürleri; St. Thomas Aquinas ve Nicola Oresme' dir. Her ikisi de köleliği doğal sayar, faize karşıdır, özel mülkiyetin ahlaki kurallara uygun olduğu sürece meşru olduğunu savunur. Yalnız para değerindeki değişmeler konusunu Aquinas sadece ahlaki yönden («hükümdar yerine toplum paranın değerini belirlemelidir» görüşü) ele alırken, Oresme; parasal değişmelerin; mübadeleyi sınırlayacağını, parasal değişmeler - fiyatlar arasında ilişki olduğunu ileri sürerek konuyu iktisadi açıdan da ele almıştır.

Beyazdut
14-04-10, 01:11
5 - RÖNESANS DÖNEMİ (12. yy - 15. yy)

Önce İtalya' da başlayan sonra başta Fransa olmak üzere tüm Avrupa' ya yayılan yenilik hareketlerinin tümüdür. Bireycilik bu dönemde tekrar önem kazanmış, bireyciliğin gelişmesiyle «şehir ekonomisi» anlayışına uygun bir ekonomik yaşam ortaya çıkmıştır. Bu gelişme, servet artışlarına yol açarak materyalist felsefenin doğmasını sağlamış, artan ekonomik faaliyetler uluslararası ticareti yaygınlaştırmıştır. Rönesans döneminde ortaya çıkan «bireyciliği» ve «materyalizm»i temel alan yenilikçi görüşler; Merkantalizmi (özellikle Alman ve Fransız Merkantilizmi' ni) etkilemiştir.

--------------------------------------------


MERKANTİLİZM

Merkantilizm, 1450-1750 yılları arasında yani Ortaçağ ve Fizyokrasi arasındaki dönemde gelişen iktisadi düşüncelerin bütünüdür. Merkantilistlerin temel ilkeleri şöyledir:

- Merkantilizm, moneter bir doktrindir. Amaç, para miktarını arttırmaktır. Değerli madenlerin hakimiyeti esasına dayanan bu görüşte milli servet değerli madenlerin çokluğuyla ölçülür.

- Müdahaleci bir doktrindir. Devletçiliği benimseyen bu görüşte devlet, iktisadi faaliyetleri belirlemeli ve yönetmelidir.

- Yukarıdaki iki ilke, beraberinde «dış ticarete önem verme» ilkesini getirir. Buna göre dış ticaret, ülkeye daha çok değerli maden girmesi için yapılmalıdır. Amaç, aktif (ihracat>ithalat) bir dış ticaret bilançosudur.

- Merkantilizmin sanayileşme anlayışı, nüfus artışını da beraberinde getirir. Çünkü, emek arzının artışı ücretleri düşüreceğinden sanayi üretimi ve ihracat artar.

- Nüfus hareketleri ve tarımsal üretim ilişkisi (tarımsal üretimin arttığı dönemlerde toplam tarımsal gelirin düşmesi) şeklindeki King Kanunu ilk kez bu dönemde ortaya konmuştur.

- Paranın miktar teorisinin çok ilkel bir ifadesi burada yer alır. Buna göre; MV=PT şeklindeki Fisher denkleminde V' nin etkisi açıkça belirlenmemekle beraber lüks mal talebinin yükselişinin fiyat artışlarını körüklemesi dolayısıyla harcamaların hızlanması (J. Bodin) şeklindeki tespit, V' nin kavranmış olduğu şeklinde yorumlanabilir.

- Paranın değeriyle ilgili olarak da madeni paraların ayarındaki değişmelerin piyasalarda dengesizliğe yol açacağını savunan «kötü para iyi parayı kovar» ilkesi de bu dönemden kalan bir görüştür.



İngiliz Merkantilizmi

Ticari Merkantilizm olarak da bilinen bu görüşün dört amacı vardır:

- Sömürgeciliği geliştirerek deniz gücünü arttırmak,

- İthalattan fazla ihracat yapmak (sanayi ürünleri için),

- İhracattan fazla ithalat yapmak (tarım ürünleri için),

- Milli sanayiyi ikinci planda bırakmak,



Fransız Merkantilizmi

- Colbertizm olarak da bilinen bu görüş, temelde sanayiye yönelik ve devletçidir.

- Amaç; para stokunu arttırmak olup bu, sanayinin gelişmesine bağlanmıştır.

- Sanayinin gelişmesi için devlet, ihraç mallarının fiyatını düşürecek şekilde politikasını ayarlamalı, çeşitli eyaletler arasında gümrükler kaldırılmalıdır.

Fizyokrasiyi de önemli ölçüde etkileyen bu görüşün temsilcileri; J. B. Colbert ve R. Cantillion' dur.



Jean Baptist COLBERT

Fransız Merkantilizmi'nin kurucusu sayılabilir.Fransız Merkantilizmi' ne yaptığı katkıdan dolayı Colbert' in görüşlerine Colbertizm de denmiştir. Temel görüşleri şöyledir:

- Colbert' e göre sanayileşmenin amacı altın biriktirebilmektir. Bunun için dış ticarette ihracat arttırılmalıdır.

- Colbert' in sanayileşme anlayışı üç aşamalıdır:

1) İktisadi liberalizm aşaması: ticaret için hürriyet ve güven gereklidir.

2) Himayeci merkantilizm aşaması: devlet himayeciliği tekrar göze çarpar.

3) Liberalizme dönüş aşaması: Amaç; ticaretin tamamen serbest bırakılmasıdır.



Richard CANTILLON

Fransız Merkantilizmi'nin temsilcilerinden olan R.Cantillon'un bazı görüşleri şöyle sıralanabilir:

- Cantillon'a göre İki türlü değer vardır:

1) Malın Öz değeri (üretim faktörünün miktar ve nitelik olarak ölçüsü),

2) Malın piyasa değeri (arz ve talebe göre oluşan değer),

- Uluslararası ticaret konusunda; ülkeden değerli maden çıkarılması yerine daha fazla ihracat yoluyla değerli madenin ülkeye girmesini savunur.

- Cantillon para hacmi ve parasal değişmeleri incelemiş, özellikle enflasyonla ilgilenmiştir.



Alman Merkantilizmi

- Milli ekonomi gelişmelidir. Bu açıdan devlet müdahalesi kaçınılmazdır.

- Uluslararası ticarete - özellikle ihracat artışına - önem verilmelidir.

- Nüfus arttırılmalıdır.

- Tarım korunmalıdır.

Alman Merkantilizmi' nin daha sonraları ortaya çıkan Tarihçi Okul' a etkisi olmuştur. Diğer Merkantilist yazarlar ise şöyledir:



Thomas MUNN

Alman Merkantilizmi'nin temsilcilerinden olan T.Munn'un görüşleri şöyledir:

- Refahı sağlamak için özellikle dış ticarete önem verilmelidir (ihracat>ithalat). İç ve dış ticarette devlet müdahalesi olmamalıdır.

- Sert önlemlerle fiyat hareketlerinin önüne geçilebilir.

- Para miktarının, ithalat ve ihracat karşılaştırmasıyla belirlenmesi gerekir.

- Devletin gücü; sahip olduğu para ve maden stokuyla ölçülür.



William PETTY

Bazı görüşleriyle Merkantilist sayılan yazar, liberal iktisada öncülük etmiştir. W.Petty'nin bazı temel görüşleri şöyledir:

- Objektif değer kavramının temellerini atmıştır. Değeri oluşturan unsurlar arasında emeğin yanında toprağın da bulunduğunu savunur.

- Rant kavramını modern anlamda ele alan ilk yazardır. Petty' e göre rant; işçinin geçimi için gerekli harcamanın üretim maliyetinden çıkarılmasından sonra kalan fazlalıktır.

- Faizi, bir kimsenin parasını bir başkasına belli bir süre geçmeden geri istememek şartıyla vermesi halinde aradan geçen sürede katlandığı zahmet için aldığı karşılık olarak tanımlar.

- Petty'e göre fiyat, değerin ölçüsüdür. Değerin temeli ise emektir. Fiyatın temeli emek olduğuna göre emek, «gerçek fiyat»tır. «Mübadele fiyatı» ise rekabet piyasasındaki fiyattır.

- Nüfusun artışından yanadır.



Sir Dudley NORTH

Alman Merkantilizmi'nin gelişimine büyük katkıda bulunan North, Merkantilist düşüncelere sahip olsa da Liberalizm' in öncülerindendir.Bazı temel görüşleri şöyledir:

- Rant nasıl toprağın kiralamasının karşılığı ise faiz de paranın kiralanmasının karşılığıdır.

- Sermaye, kendi kendini büyüten bir değerdir. Gerçek zenginler para sahibi olanlar değil, toprak sahipleri (sermayedarlar)dır.

- Fiyat, malın parayla ifade edilen eş-değeridir.

- Serbest ticaret herkes için yararlı ve kazançlıdır.

1750' li yıllarda ticari kapitalizmin sınai kapitalizme dönüşmesiyle liberalizme geçiş zorunluluğu, devletin aşırı müdahalesinin olumsuz etkileri, burjuvazinin genişlemesiyle sosyal ve ekonomik dengelerin bozulması, vb... sebepler Merkantilizmin sonunu hazırlamış ve Doğal Düzen filozoflarının temelini oluşturduğu Fizyokrasi akımı ortaya çıkarak 1755-1775 yılları arasında varlığını sürdürmüştür.



DOĞAL DÜZEN FİLOZOFLARI

Doğal Düzen, doğanın gücü anl..... gelip insan topluluklarının tabii bir kanunla yönetilmesi demektir. Doğal Düzen, Fizyokrasinin temelini oluşturan. Doğal Düzen; toprakta ve taşınabilir mallarda özel mülkiyeti, anlaşma özgürlüğünü, iktisadi girişim özgürlüğünü, serbest girişimi gerektirir. Tüm bireyler için eşit özgürlük ile karşılıklı hak ve görev, toplum mutluluğunun maksimumlaştırılması için gereklidir. Bu görüşün temsilcileri şunlardır.



John LOCKE

Doğal düzenin temelini oluşturan görüşlere sahip olan J.Locke'a göre;

- Toplumu yöneten doğal yasalara bağlı olarak tek tek insanlardan oluşan toplumlar, doğal bir düzen oluşturabilirler. Bunun tek şartı ise insanları doğuştan özgür ve eşit kabul etmektir.

- Para konusunda; miktar kuramının, paranın dolanım hızının ve birikiminin etkileri önemlidir. Paranın iki değeri vardır.:

1) Kullanım değeri; faiz oranı ile belirlenir. 2) Mübadele değeri; para ve mal miktarı arasındaki orana göre belirlenir.

- Değerin tek kaynağı emektir. Toprak, değerin kaynağı olamaz.

- Faiz, paranın kiralanmasının karşılığıdır. Faiz oranını ise dolanımda bulunan paranın oranı belirler.



David HUME

- Doğal düzeni temel alarak Liberalizme öncülük eden yazara göre üç doğal yasa vardır:

1) Özel mülkiyetin istikrarı,

2) Mülkiyetin serbestçe el değiştirmesi,

3) Sözleşmelere ilişkin taahhütlerin yerine getirilmesi.

Sonraları liberalizmin temel ilkelerinden olan «görünmez el» ilkesinin kökleri, Hume' un görüşlerine dayanır.

- Hume'a göre ticaret (özellikle dış ticaret), bireyin refahı yanında devletin gücünü de arttırır. Hume, merkantilistlerin «ticarette bir tarafın kazançlı, bir tarafın kayıpta olacağı» görüşüne karşıdır. Hume «ticaret, iki taraf için de yararlıdır görüşünü benimser». Bu görüş literatürde «otomatik denge teorisi» olarak yer alır.



FİZYOKRASİ

- Doğal düzeni savunan bu görüşe göre toplumsal ve ekonomik kurallar doğal bir kanun gücüyle oluşur.

- Üretimde tek verimli alan tarımdır. Tarım, tüketilenden daha fazla üretime yol açar. Oluşan bu fazlalık Fizyokratlar' ca «net hasıla»olarak ifade edilir. Diğer faaliyetler (ticaret, sanayi) ise kısırdır, çünkü net hasıla oluşturmazlar.

- Gelir dağılımı teorisi açısından net hasılaya dayanarak toplum üç sınıfa ayrılır. Verimli sınıf (çiftçiler), toprak sahipleri, kısır sınıf (sanayici ve tüccarlar). Quesnay tarafından oluşturulan «ekonomik tablo»ya göre bu sınıflararası gelir dağılımı şöyledir: Çiftçiler, topraktan sağladıkları net hasılayı toprak sahiplerine kira olarak verirler. Toprak sahipleri, toprağın işletilmesinin bedeli olan bu net hasılayı alırlar. Kısır sınıf ise hammaddeyi işlenmiş maddeye dönüştürmek için imalathane ve işçiye ihtiyaç duyar. Bu yüzden bu sınıfın elde ettiği net gelir, diğer iki sınıfa dönmek zorundadır. Bu «ekonomik tablo», genel denge modellerinin» başlangıcı sayılır.

- Tek verimli alan tarım olduğuna göre vergi, sadece tarımdan alınmalıdır.

- İhracat, tarımsal ürünlere dayanmalıdır.

- Değerin kaynağı tarımdır.

- Sermaye sadece tarımsal yatırımlarda kullanılmalıdır.

- Faiz, tarımsal sermayenin kazancıdır.

- Fizyokratlar, ekonomik süreci sistematik olarak incelemişler, tümdengelim metodunu kullanmışlardır. Akımın önemli temsilcileri:



Francois QUESNAY

Fizyokrasinin temelini oluşturan görüşlere sahip olan F.Quesnay'e göre;

- Servet; bir ülkenin biriktirdiği para miktarından değil, üretilen ihtiyaç maddesi miktarından oluşur.

- Toplumsal kurallar doğal yasalarla belirlenir (Doğal Düzen).

- Quesnay'in gelir dağılımı konusunda oluşturduğu «ekonomik tablo» analizi, genel denge modellerinin temelini teşkil eder.

- Sadece tarımdan vergi alınmalıdır (tek vergi).



Dupont de NEMOURS

Quesnay ile aynı görüşleri (tek vergi, doğal düzen, vb.. ) paylaşan Nemours ayrıca tarımda özel mülkiyetin, ticaret ve sanayide ise tam bir mübadele serbestliğinin şart olduğunu ileri sürmüştür.



Robert Jacques TURGOT

Fizyokrasi'yi önemli ölçüde etkileyen Turgot'un bazı görüşleri şöyledir;

- Değer, faydaya bağlıdır.

- Fiyat, piyasada oluşan arz ve talebe göre belirlenen ortalama değerdir.

- Ücret konusunda ise sanayi işçileri için asgari ücret geçerliyken, tarım işçileri için böyle bir sınırlama söz konusu değildir.

- Turgot,diğer Fizyokratlar gibi doğal düzen, tek vergi gibi ilkeleri de benimsemiştir.

Kaynak: Coşkun Can Aktan, Politik İktisat, İzmir: Anadolu Matbaası, 2000. adl kitaptan alınmıştır.
----------------------------------------

Klasik iktisadın felsefi temelini «doğal düzen» ve «faydacı felsefe» oluşturur.

Klasik iktisadın temel ilkeleri şu şekilde özetlenebilir:

1) Piyasada tam rekabet koşulları geçerlidir (Serbest piyasa varsayımı).

2) Ücret, faiz haddi ve mal fiyatları esnektir.

3) Her arz kendi talebini oluşturur.

4)Yukarıdaki 3 temel varsayım altında ekonomi daima tam istihdamdadır ve fiyatlar genel seviyesi istikrarlıdır.

- Klasikler, teorilerini kurarken akılcı, tümdengelimci yöntemi izlemişlerdir.

- Üretimde Fizyokratların «net hasıla» kavramını benimsemişlerdir. Ama Klasiklere göre «net hasıla» sadece tarım üretiminden değil sanayi üretiminden de elde edilir. Hatta sanayi üretimi gelişmenin temelini oluşturur.

- Parayı sadece mübadele aracı olarak görmüşlerdir.

Klasik iktisadın önemli temsilcileri şunlardır:

Adam SMITH

Klasik iktisadın temelini oluşturan görüşlere sahip olan A.Smith'e göre;

- Bireycilik ilkesi kapsamında «kişisel çıkar» önde gelir.

- İşbölümü gereklidir.

- Ekonomik faaliyetler, «doğal düzen» çerçevesinde «görünmez bir el» aracılığıyla kendiliğinden gerçekleşir. Devletin müdahalesi gereksizdir.

- «Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler» görüşü ekonomiye hakimdir.

- Serbest dış ticaret gereklidir. A.Smith,dış ticarette «mutlak üstünlük teorisi»ni ileri sürmüştür.

- Sadece tarım değil sanayi de verimlidir.

- Servetin kaynağı emektir.

- İki tür değer vardır: Kullanım değeri (malın faydasına göre belirlenir),

Mübadele değeri (malın diğer mallarla değiştirilebilmesine göre belirlenir).

- İki tür sermaye vardır:

1) Sabit sermaye (mübadele edilemeyen sermaye)

2) Değişir sermaye (mübadele edilebilen sermaye)

- İki tür fiyat vardır: reel fiyat, piyasa fiyatı.

- Ücret, emeğin fiyatı olup asgari geçim düzeyine göre belirlenir.

- Para, sadece mübadele aracıdır.

- İki türlü rant vardır:

1) Fizyokratların «net hasıla» dedikleri fazlalık.

2) Toprağın işletilmesi için toprak sahibine verilen bedel.



David RICARDO

Fizyokratlar ve A. Smith, milli gelirin kaynaklarını araştırırken; Ricardo, milli gelirin üretim faktörleri arasında nasıl dağıtıldığını araştırmıştır. Ricardo'nun temel görüşleri şöyledir:

- Rant teorisi üç faktöre bağlıdır:

1) Tam rekabet koşullarına bağlıdır.Piyasa fiyatı,en kötü koşullarda üretim yapanların (yüksek maliyetle üretenlerin) üretim maliyetine göre f oluşacak daha verimli topraklarda üretilen malların lehine bir fark doğacaktır. Buna «farklılık rantı (diferansiyel rant)» adı verilir.

2) Malthus' un Nüfus Kanunu doğrudur. Buna göre nüfus arttıkça, daha az verimli topraklar ekileceğinden daha verimli toprak sahipleri bir rant elde ederler.

3) Azalan Verimler Kanunu geçerlidir. Buna göre normal koşullarda üretim faktörleri arasındaki bileşim oranları aynı tutularak faktörler 2 veya 3 misli Tablo ....Klasik İktisat

çoğaltıldığında hasıla da aynı oranda artar. Buna karşılık faktörlerin bileşimi bozulup farklı oranlarda arttırıldığında hasıla miktarı azalır.

- Değer, iki faktöre bağlıdır: Malın faydalı ve nadir olması ve o malı elde edebilmek için gerekli emek miktarı.

- İki tür ücret vardır: Doğal ücret (asgari geçim düzeyine bağlıdır); piyasa ücreti (arz ve talebe bağlıdır)

- Üretim faktör gelirlerinin dağılımı açısından bakıldığında;

Ücret (emeğin payı) sürekli minimum düzeydedir; rant (toprağın payı) gittikçe artar, kar (sermayenin payı) gittikçe azalır, çünkü toprak rantı büyüdükçe sermayenin payı azalır.

- Serbest dış ticaret esastır. Böylece kişisel çıkarlarla toplumun çıkarları uyumlu olduğundan uluslararası işbölümü sayesinde emeğin optimal dağılımı sağlanır. Ricardo, «dış ticaretten iki ülkenin de karlı çıkacağı» görüşünü benimseyerek «karşılaştırmalı üstünlükler teorisi»ni savunur.



William N. SENIOR

Klasik iktisada önemli katkılarda bulunan W.N.Senior;

- İlk kez «politik iktisadın» tanımını yapmıştır. Politik iktisat; zenginliğin içeriğine, üretimine ve bölüşümüne ilişkin ilkeleri inceler.

- Zenginlik unsuru olarak bilinen üç niteliğin olduğunu savunur: fayda, transfer edilebilme, arz itibariyle sınırlı olma (nadirlik).

- Senior'a göre malların faydası, piyasa talebine göre belirlenir ve mübadele değerinin oluşmasında maliyetlerle birlikte rol oynar.

- Senior,Azalan Verimler Kanununu ve ücret teorisini formülleştiren ilk iktisatçıdır.



J. Stuart MILL

Klasik iktisadın temsilcilerinden olan J.S.Mill'in temel görüşleri şöyledir:- Değer; malın faydasına ve üretim koşullarına bağlıdır.

- Mill,doğal düzenin gerektirdiği doğal kanunları şöyle ifade eder:

1) Kişisel çıkar kanunu (homo -economicus),

2) Serbest rekabet kanunu,

3) Nüfus kanunu (nüfus artışının sınırlandırılması),

4) Arz talep kanunu (fiyat teorisi):Bu kanuna göre; denge fiyatı, arz ve talebin kesiştiği noktada oluşur.Buna bağlı olarak iki tür fiyat vardır. Doğal fiyat (maliyet fiyatı) ve piyasa fiyatı.

- Mill'e göre ücret, emek arz ve talebine bağlıdır. Emek talebi; emek (sermaye) için ödenen fondur. Emek arzı ise nüfusu (işçi sayısı) ifade etmektedir. Buna göre ortalama ücret; ücret fonu (emek talebi, sermaye) / işçi sayısı (nüfus, emek arzı)dır.

Mill, emek talebindeki artışı, ücret fonundaki artışa bağlayarak, ücret oranındaki yükselişi, işgücü veri iken sermayedeki artışa ya da sermaye veri iken işgücündeki azalışa bağlaması açısından ücret teorisinde önemli bir adım atmıştır.

- Mill, Ricardo' dan farklı olarak rantın sadece tarım ürünlerinden değil, sanayi ürünlerinden de doğabileceğini savunmuştur. Rant, monopolün sonucudur. Mill, Ricardo' nun «diferansiyel rantı» (toprakların farklı kalitede olmasından doğan rant) yerine «mutlak rantı» (rant, tüm topraklardan oluşabilir) kabul eder.

- Mill'e göre para ortak bir mübadele aracıdır.

- Büyüme Teorisi açısından Mill için temel sorun, «gelir düzeyi veri iken daha eşit bir bölüşümün sağlanması»dır. Böylece ekonomik büyümenin sağlanacağını savunan Mill' e göre kültürel yapı, siyasal yönetim, teknik gelişme, piyasa şartları gibi konular, büyüme için gerekli başlangıç şartlarını oluşturur.

- Mill,serbest dış ticareti savunur. Buna göre serbest ticarete bağlı olarak ödemeler dengesinde kendiliğinden denge sağlayan bir mekanizma mevcuttur.



J. Baptise SAY

Klasik iktisada önemli katkılarda bulunan J.B.Say'a göre;

- Devlet, piyasalara müdahale etmemelidir. Çünkü, «her arz kendi talebini oluşturur». Mahreçler Kanunu olarak bilinen bu kanun üç varsayıma dayanır:

1) Fiyatlar tamamen maliyetlere eşit olmalıdır.

2) Maliyetler gelire eşit olmalıdır.

3) Tüm gelirler harcanmalıdır.

Buna göre reel yönden; Toplam arz (üretim) = toplam talep (tüketim);

Parasal yönden ise; Toplam giderler (maliyetler) = toplam gelirler eşitliği geçerlidir.

- Para, mübadelelerde bir araçtır.

- Dış ticarette ödemeler bilançosu kendiliğinden dengeye gelir.

- Say, Alternatif Maliyet kavramını öne sürmüştür. Buna göre, bir malı elde etmenin maliyeti, diğer bir maldan vazgeçmeye bağlı olup bu malın maliyeti, vazgeçilmesi gereken mallarla ölçülür.



Thomas MALTHUS

Klasik iktisadın temsilcilerinden olan T.Malthus'un temel görüşleri şöyledir:

- Nüfus miktarı ve doğal kaynaklar arasında dengesizlik vardır (artan nüfus, sınırlı kaynak). Böylece Malthus nüfus ve kaynak miktarına ilişkin dinamik bir analiz yapmıştır.

- Klasiklerin tasarlanan tasarruf = tasarlanan yatırım görüşünü benimsememiş, aşırı tasarrufun da bulunabileceğini ve tasarrufun yatırımın üzerine çıkmasıyla bir «genel aşırı üretimin» oluşabileceğini belirtmiştir.

- Yine Klasiklerin aksine efektif talebin tüketimi, tüketimin de üretimi belirlediğini savunarak Klasiklerden farklı olarak üretimi veri kabul etmemiştir.

FAYDACI FELSEFE

Doğal düzenin savunduğu temel ilkeleri - bireyin çıkarının maksimumlaştırılmasının toplumun çıkarını da maksimumlaştıracağı, piyasanın kendiliğinden işleyişi, iktisat politikasının optimal şartların oluşmasını sağlayacağı için serbestçe uygulanması (laissez-faire) - kabul etmekle beraber, Faydacı Felsefeyi doğal düzenden ayıran temel nokta; «doğal» kavramını bir yana bırakıp insan davranışlarının sadece mutluluk açısından incelenmesini «doğru-yanlış» davranışların belirlenmesi için kabul etmektir. Faydacı felsefe özellikle Neo-Klasikler' i etkilemiştir. Bu akımın en önemli temsilcisi Jeremy Bentham' dır.



Jeremy BENTHAM

Temel ilkeleri;

- Ruh bilimsel ilke: Toplumun düzenli işleyişi, bireyin daima kendi mutluluğunu maksimumlaştıracak şekilde davranmasına bağlıdır.

- Rasyonalite (akılcılık) ilkesi: Birey rasyonel davranmalıdır (homo economicus).

- Ahlaki ilke; Toplumun hukuki yapısı, bireyin kendisi için en yararlı olacak davranışı diğerleri için de en yararlı olabilecek şekilde belirlemelidir.

- Devlet, bireyin ve toplumun çıkarlarının uyumunu sağlayacak politikalar izlemelidir. J.Bentham,temel ilkeleri ve görüşleri ile Faydacı Felsefe'ye önemli katkılarda bulunmuş bir iktisatçıdır.

----------------------------------------------

Neo-Klasikler' in görüşleri iktisat literatüründe «Piyasa Ekonomisinin Başarısızlığı» olarak da bilinmektedir. Klasik İktisada önemli bir katkı olarak kabul edilen Neo-Klasik İktisat, piyasa ekonomisinin tek başına optimumu sağlamaktan uzak olduğunu bu nedenle kamu ekonomisine gerek olduğunu savunmaktadır.Neo-Klasikler'e göre piyasa ekonomisini başarısızlığa uğratan başlıca faktörler; tam rekabetin gerçekleştirilememesi dışsal ekonomiler, içsel ekonomiler, kamusal malların üretilme zorunluluğu ve marjinal maliyetin sıfır olduğu üretim faaliyetlerinin varlığıdır.

Neo-Klasikler;

- Aksak rekabetin olumsuz sonuçlarının ortadan kaldırılmasını savunur.

- Pozitif dışsallığın bulunduğu alanlardaki faaliyetlerin devletçe desteklenmesini, negatif dışsallığın bulunduğu faaliyetlerin de ya bizzat devletçe yapılmasını ya da bu faaliyetleri yapan özel birimlerin düzenleyici vergiler gibi kurallara tabi tutulmalarını savunurlar.

- Pozitif içselliğin söz konusu olduğu faaliyetlerin KİT' ler aracılığıyla bizzat devletçe yerine getirilmesini savunurlar.

- Tam kamusal mallar dışında yarı kamusal, doğal tekel, merit/demerit malların da kısmen devletçe üretilmesini savunurlar.

- Emek-değer teorisinden ziyade malların faydalılık dereceleri üzerinde durmuşlardır.

- Toplumsal uyumun sınıflararası ilişkilerden değil, bireysel faydadan kaynaklandığı savunurlar.

- İktisadi faaliyet ve teorilerin matematiksel analizini yapmışlar, bunun için daha çok akılcı, soyutlayıcı statik denge analiz yöntemlerini kullanmışlardır.

Neo-Klasik iktisadın oluşum ve gelişimine katkıda bulunan başlıca iktisatçılar hakkında kısa bilgiler vermekte yarar bulunmaktadır:



Francis EDGEWORTH

Neo-Klasik iktisadın önde gelen temsilcilerinden olan F.Edgeworth;

- Faydacı Felsefe' ye bağlı kalarak fayda-zahmet ilişkisini matematiksel analizlerle açıklamıştır.

- Sayısal (kardinal) fayda yerine sırasal (ordinal) faydanın geçerli olduğunu, çünkü faydanın ölçülemediğini savunmuştur.

- Faydanın belirlenmesinde kayıtsızlık eğrilerini kullanmıştır.

- Edgeworth'e göre bireysel ve toplumsal faaliyetin amacı; faydanın maksimumlaştırılması olup bu, ancak tam rekabet şartlarında mümkündür.



Alfred MARSHALL

Cambridge Okulu' nun temsilcilerinden olup Neo-Klasik Okulun en önemli temsilcilerinden biridir.Marshall'ın görüşleri şöyledir:

- Klasikler, malın değerini belirlemede sadece arzı, Neo-Klasikler sadece talebi dikkate alırken Marshall, bu iki görüşün sentezini yaparak değerin, kısa dönemde talebe, uzun dönemde arza göre oluştuğunu savunmuştur.

- Rant kavramını yeniden ele alarak quasi-rant (rant benzeri) kavramını öne sürmüştür. Bu rant, kısa dönemde üretim faktörlerinin hemen arttırılamamasından doğar. Üretim faktörleri ve üretim miktarı sabitken, faktör talebi artınca faktör fiyatları normal faktör fiyatlarında daha yüksek olacak, bu fiyat farkı Quasi-rantı doğuracaktır.

- İlk kez talep esnekliğini ileri sürmüştür. Talep esnekliği, fiyat değişiklikleri karşısında talep, değişmelerinin değerini belirler.

- Marshall'a göre para sadece bir mübadele aracıdır.



Arthur Cecil PIGOU

Cambridge Okulu' nun temsilcilerinden olan Pigou'ya göre;.

- Servet ekonomisini ve refah ekonomisi birbirinden farklıdır. Refah ekonomisi, faydanın maksimuma varışıdır.

- Ekonomik dalgalanmalar psikolojik ve ekonomik faktörlerin etkisi altındadır. Psikolojik faktörler, tam rekabet şartlarını bozarken ekonomik faktörler, parasal dalgalanmalar oluşturur.

- İstihdam oranı, ücretlerin fonksiyonudur (N = f (W)). Ücretler düştükçe tam istihdam sağlanacaktır çünkü ücretlerin inmesi maliyetleri azaltacağından yatırım ve verimlilik artacaktır.



Pierro SRAFFA

Sraffa, Neo-Klasik iktisatçılardan biri olmakla beraber Neo Klasikleri şu noktalarda eleştirmiştir:

- Piyasalarda tam rekabetten ziyade eksik rekabetin bulunduğunu savunur. Sraffa' ya göre A. Marshall' ın tam rekabeti temel alan modelinde, tüketicilerin mal satın alırken malı kimden aldıkları konusunda «kayıtsız olmadıkları» noktası dikkate alınmaz. Halbuki bu durumda tüketiciler kayıtsız değildir. Bu, tam rekabeti bozan bir unsurdur.

- Marshall, pozitif dışsallığın bir sanayideki tüm firmaları eşit ölçüde yararlandırdığını böylece, firma dengesinin azalan getiri-artan maliyet ile sağlandığı sonucuna varıyordu. Sraffa ise dış faydaların tüm firmaları eşit ölçüde etkilemediğini ileri sürerek firma dengesinin azalan getiri-artan maliyetle değil negatif eğimli talep eğrisiyle belirlendiğini savunur.

- Neo-Klasikler' e göre marjinal verim, üretim faktör oranlarındaki ve ölçekteki değişmeye bağlıdır. Sraffa ise marjinal verimin bu unsurlara bağlı olmayan evrensel kurallarla belirlenmesini savunur.

- Neo-Klasikler, üretimin tek yönlü (üretim faktörlerinden tüketim mallarına doğru) olduğunu varsayarken Sraffa, aynı malın hem tüketim malı hem üretim faktörü olabileceğini göstermiştir.

- Neo-Klasikler üretim faktörü fiyatı ile mal fiyatının birbirinden bağımsız olduğunu savunurken, Sraffa bu unsurların karşılıklı etkileşim içinde olduğunu belirlemiştir.



Edward CHAMBERLIN

Neo-Klasik iktisadın önde gelen temsilcilerinden Chamberlin'in bazı görüşleri şöyledir:

- Chamberlin'e göre tam rekabet modelinde firma için talep eğrisi sonsuz esnektir. Eksik rekabette ise her firma kendi malında tekel olduğundan talep, sonsuz esnek değildir.

- Chamberlin, firma dengesinden grup dengesine geçişi incelenmiştir. Grup dengesini; tüm firmaların maliyet ve talep fonksiyonlarının aynı olduğu varsayımı altında belirlemiş, böylece tüm grubu, tüm firmaları temsil eden tek firma ile ele almıştır.



Knut WICKSELL

İsveç Okulu' nun temsilcilerinden olan Wicksell, Klasikler' i ekonomik dalgalanmaların oluşturduğu problemleri incelemedikleri için eleştirmiştir. Yazarın temel görüşleri şöyledir:

- Wicksell' e göre fiyat dalgalanmaları; reel ve piyasa faiz oranlarının farklı olmasından, tasarruf ve yatırım eşitliğinin bulunmamasından, fiyatlar genel düzeyinin istikrarsızlığından kaynaklanır. Reel ve piyasa faiz oranları eşitliği, tasarruf-yatırım eşitliği sağlanıp fiyatlar genel düzeyi istikrara kavuştuğunda problem çözülür.

- Wicksell, reel faiz piyasa faizi ayırımını yapmıştır. Reel faiz; tasarruf arzı ve sermaye talebine göre oluşur. Piyasa faizi ise kredi (para) arzı ve talebine göre belirlenir.

- Say' in Mahreçler Kanunu' nu eleştirmiştir. Denge, arz = talep (tasarruf = yatırım) arasında değil, reel faiz = piyasa faizi durumunda gerçekleşir.



Joseph SCHUMPETER

Önemli Neo-Klasik yazarlardan J.Schumpter, konjonktür dalgalanmaları modelini incelemiş, bu dalgalanmaların para-kredi düzeninin işleyişine bağlı olduğunu ileri sürerek girişimci sınıfı ön plana çıkarmıştır. Modelde; teknik yenilik olmadan büyüme, girişimci olmadan teknik yenilik olamayacağı belirtilmiştir. Girişimcilerin kredi taleplerinin artması konjonktürün genişlemesine yol açar. Bu safhada genişleyen ve artan karlar yerini bir süre sonra (girişimci borçlarını ödedikçe) kredi dalgalanmalarına ve zarara bırakır. Böylece daralma safhasına girilir. Schumpeter, para-kredi politikalarının ekonomik istikrarı

Beyazdut
14-04-10, 01:11
NEO-KLASİK İKTİSAT OKULLARI

Neo-klasik iktisadi düşünce okullarının başlıcaları şunlardır:

-Lozan Okulu (Matematiksel Okul), (L. Walras, V. Pareto).

-Cambridge Okulu (J. B. Clark, A. Marshall)

-İsveç Okulu.



Lozan Okulu(Matematiksel Okul)

Ekonomik olayları karşılıklı ilişkiler şeklinde inceleyen okulun temsilcilerinin görüşleri şöyledir:



Léon WALRAS

- Ekonomik olaylar, sebep-sonuç ilişkisi yerine karşılıklı ilişkilerle belirlenir.

- Değer, nadirlik ve marjinal faydaya bağlıdır.

- İki çeşit piyasa vardır: hizmet piyasaları (üretim faktörü piyasaları) ve mal piyasaları.

- Piyasalarda denge, tam rekabet şartlarında geçerlidir.

- Bireyler, paralarının bir kısmını cari işlemlerde kullanmak üzere ellerinde tutarlar. Böylece, Walras ilk kez para talebinden bahsetmiştir.



Vilfredo PARETO

- Subjektif fayda yerine objektif faydayı incelemiştir.

- Faydayı kayıtsızlık eğrileriyle açıklamaya çalışmıştır.



Cambridge Okulu

Bu okulun önemli temsilcilerinden J.B. Clark, I. Fisher' in etkisinde kalmıştır.



John Bates CLARK

Cambridge Okulunun temsilcilerinden J.B.Clark,

- Tam rekabette üretim faktörlerinin faydası, marjinal birimlerinin verimine bağlı olduğunu savunmuştur.

- Emek ve sermayeyi sabit kabul ederek statik bir toplumu dikkate almıştır. Bir toplumda değişken faktörler beş tane olup karşılıklı etkileşim içindedir. Bunlar; ihtiyaçların artışı, nüfus artışı, sermaye artışı, üretim tekniğinin değişmesi, emek ve sermaye organizasyonunun yenilenmesidir.



Hermann GOSSEN

Gerçekte Faydacı Felsefe' ye bağlı olan Gossen, tüketicinin kişisel dengesini belirleyen üç kanun oluşturmuştur (Gossen Kanunları):

1) Azalan marjinal fayda, 2) Tatminin maksimumlaştırılması 3) Faydanın kıtlıktan doğması.



Augustin COURNOT

Lozan Okulunun ileri gelenlerinden olan A.Counnot;

- Talebin fiyatın fonksiyonu olduğunu formülleştirmiştir.

- Tekelde dengenin, karın maksimumlaşacağı noktada oluşacağını göstermiştir.

- «Tekel» ile «tam rekabet» arasındaki piyasa şekillerinde de piyasa dengesini araştırmıştır. Düopol dengesi, bunun en önemlisidir.

Cournot' un rekabet şartlarının aksadığı hallerle ilgili bu bulguları Klasikler' ce ihmal edilmiş, Cournot bu açıdan Klasikleri eleştirmiştir.



İsveç Okulu

Knut Wicksell' in öncülüğünü yaptığı okul, Faydacı Felsefe' nin yanısıra Avusturya Okulu' ndan ve Cambridge Okulu ekonomistlerinden J. B. Clark' tan etkilenmiştir. Wicksell' e «Neo-Klasik Okul» anabaşlığı altında ayrıntısıyla değinilecektir.

----------------------------


Avusturya İktisat Okulu, Carl Menger’in 1871 yılında yayınlanan Ekonomi Biliminin Temelleri (Grundsatze der Volkwirthcaftslehre) isimli kitabı ile doğmuştur. Bu eseri ile Menger, Viyana Üniversitesi’nde öğretim üyesi olmuş, bir süre sonra aynı üniversitede profesörlüğe atanmıştır. Daha sonra Menger’in öğrencisi olmamakla birlikte iki genç iktisatçı olan Böhm Bawerk ve Friedrich von Wieser, Menger’in fikirlerinin ateşli savunucusu oldular. 1880’lerde bu iktisatçıların yaptığı araştırmalar ile Menger’in düşünceleri diğer ülkelerde de bilinmeye başlandı. Böhm-Bawerk ve Wieser’in birkaç makalesi İngilizce’ye tercüme edilmiş ve 1890 yılında ABD’nde yayınlanan Annals of the American Acadamy of Political and Social Science dergisinin editörleri Böhm-Bawerk’den Avusturya İktisat Okulunun öğretilerini açıklayan bir yazı yazmasını istemişlerdi. Avusturya İktisat Okulu konusunda bilinmek istenenler başlıca şunlardı:

Avusturya okulunun temsilcileri,

(b) Okulun temel görüşleri,

Diğer iktisat okulları ile arasındaki benzerlik ve farklılıklar,

(d) Avusturya iktisat okulunun günümüzdeki yeri ve önemi.



Avusturya İktisat Okulunun Kurucuları

Menger’in 1871’de yayınlanan kitabı iktisadi düşünceler tarihinde “marjinal devrim”in temeli olarak kabul edilir. Jevons’un 1871’de yayınlanan Politik İktisat Teorisi ve Walras’ın 1874’de yayınlanan Pür İktisat Politikasının Elementleri adlı eserleri de bu alanda önemli yapıtlar olarak bilinir. İktisadi düşünceler tarihi ile ilgilenen yazarlar Jovons’un ve Walras’ın eserlerindeki düşüncelere paralel olarak Menger’in çalışmalarındaki görüşlerinii ortaya koymuşlardır. W. Jaffe (1976)’nin eserinin yayınlanmasını müteakiben Menger’in düşünceleri ile o dönemde yaşamış olan iktisatçıların düşünceleri arasındaki farklılıklar ortaya konulmaya çalışıldı. Son yıllarda yayınlanan birkaç çalışma (Grass ve Smith, 1986) da aynı şekilde Menger’in kendine özgü düşüncelerini ön plana çıkarmıştır.

Menger, Ekonomi Biliminin Temelleri adlı eserini klasik tekniklerin ve öğretilerin tersine, değer ve fiyat teorilerine dayalı olarak kaleme aldı. Klasik iktisatçılar değeri, üretim faktörlerinin faaliyetleri sonucunda elde edilen karşılık olarak görmekteydiler. Menger ise bir malın değerini, tüketici isteklerini ve arzularını karşılamadaki tatmin özelliği ile açıklamıştır. O yıllarda Menger’in eseri Almanya’da yazılmış ekonomi kitaplarından yaklaşım ve metod açısından tamamen farklıydı. Klasik iktisadın bir eleştirisi olarak kabul edilebilecek olan bu eser yayınlandığı andan itibaren tarihsel başarıya aday olarak gösteriliyordu. Menger’in kitabının yayınlandığı sıralarda Eski Alman Tarihçi Okulu, “Genç Tarihçi Okulu” ile yeni bir gelişme içerisindeydi. Genç Tarihçi okulun lideri Gustav Schmoller’di. O yıllarda 31 yaşında olan Menger, Schmoller’in düşüncelerine karşıt olarak eserini sunmayacak kadar dikkatliydi. Menger, İngiliz klasik ortodoks ekonomi anlayışının yerini yeni bir anlayışa bırakacağını ümit ederek Alman öğretim üyelerinin tarihi çalışmalarından destek görmek istemiştir.

Ancak Menger, büyük bir hayal kırıklığına uğramıştır. Alman iktisatçılar Menger’in kitabına tamamen karşı çıkmışlardır. Menger, kitabını yayınlamasından sonraki on yıl içerisinde düşünceleri ile başbaşa kalmıştır. Çünkü o dönemde henüz bir Avusturya İktisat Okulu mevcut değildi. 1880’li yıllarda Böhm-Bawerk ve Wieser’in çalışmaları ile Avusturya iktisat okulu ile ilgili olarak bir literatür oluşmaya başladı ve “Avusturyalılar” kavramı yer edinmeye başladı. Ancak o dönemde “Avusturyalılar” kavramı bazı iktisatçılarca aşağılayıcı bağlamda kullanılmaktaydı. (Mises, 1969: 40) İleriki yıllarda Avusturyalı ve Alman öğretim üyeleri arasında oldukça sert metodolojik tartışmalar ortaya çıkmış ve bu tartışmalar sayesinde Avusturya İktisat Okulu kendini uluslararası alanda tanıtma imkanı bulmuştur. Bulmuştur. Böhm-Bawerk (1883), ve Wieser (1884, 1889) tarafından yayınlanan eserler Menger’in subjektif değer teorisini ve fiyat ve maliyet hakkındaki düşüncelerini ortaya koymuştur. Mataja (1884), Gross (1887) ve R. Meyer (1887) pür kar teorisi ve kamu maliyesi ile ilgili eserler yayınlamışlardır. Viyana Üniversitesinde profesör olan Philippovic yayınladığı ders kitabı ile Avusturya iktisat okulunun marjinal fayda teorisi ile ilgili düşüncelerinin Almanya’da yayılmasına katkıda bulunmuştur.

İki Avusturyalı iktisatçı olan Jevons ve Walras’ın değer ve fiyat teorilerine katkıları marjinalizm ve fayda üzerinde odaklanmıştır. Walras ve onu takiben diğer mikro iktisat teorisyenlerine göre bir değişkenin marjinal değeri, toplam değişkenin ana değişim oranına dayanır. Avusturyalı iktisatçılara göre marjinal fayda kavramı sadece psikolojik zevklere ve tatminlere dayandırılamaz, zevklerin marjinal değerlendirilmesine de dayandırılır (McCulloch, 1977). Menger, teorisinde ekonomik değerin belirlenmesinde subjektif fayda yaklaşımının önem taşıdığını belirtmiştir. Menger’in teorisinde değerler, esas olarak tüketicilerin istek ve arzularına bağlı olarak belirlenir.

Avusturya iktisat okulunun temsilcilerinden Bohm Bawerk ise meslek hayatının ilk yıllarında faiz konusundaki klasik görüşlere ve teorilere eleştiriler yöneltmiştir. Daha sonra bu konu ile ilgili olarak bir kitap yayınlamıştır (Böhm_Bawerk 1989). İleriki yıllarda çeşitli yazarlar tarafından (Hicks, 1973; Faber, 1979; Hausman, 1981) Böhm-Bawerk’in sermaye ve faiz teorisinin Menger’in yaklaşımından farklı ve özü itibarıyla tutarsız olduğunu savunmuşlardır (Lachmann, 1977; 22). Şüphesiz Böhm-Bawerk sermaye ve faiz teorisini subjektif değer teorisinden bağımsız olarak ele almıştır. Böhm Bawerk’e göre üretim zaman içinde gerçekleştiği için ve Ekonomik İnsan sistematik olarak daha önceki tercihleri ile sonrakilerini birlikte değerlendirdiğinden sermaye yoğun üretim faaliyetleri başarısız olmayacaktır.

Böhm-Bawerk yaptığı çalışmalarla Avusturya iktisat okulunun birinci dünya savaşı öncesindeki en önemli temsilcisi durumuna gelmiştir. Marksistler, Avusturyalı iktisatçıları Marksist ekonominin düşmanı olarak görmeye başlamışlardır (Bukharin, 1914). Böhm-Bawerk eserlerinde Marksist teorinin artık-değer kavramını sert bir şekilde eleştirmiştir. Böhm-Bawerk ileriki yıllarda Avusturya iktisat okulunun subjektif değer teorisini sistematik bir şekilde yaymıştır. Daha sonra üçüncü kuşak Avusturya iktisat okulu temsilcileri olarak kabul edilen Mises ve Hayek tarafından da bu alanda çalışmalar sürdürülmüştür.

Menger 1903’de Viyana Üniversitesi ekonomi profesörlüğünden emekliye ayrılmış ve kürsüsü Wieser’e devredilmiştir. Wieser, Avusturya iktisat okulunun önemli kişilerinden biri olarak kabul edilmiştir (Streisler, 1986). Wieser, Menger’in değer teorisini geliştirerek yayınlayan ilk kişilerdendir. Öte yandan Birinci Dünya Savaşından önceki on yıl içerisinde Avusturya Okulunun bir iktisadi ve siyasi düşünce merkezi olarak ün kazanmasını sağlayan Böhm-Bawerk semineridir. Seminere katılan diğer ünlü iktisatçılar arasında Joseph A. Schumpeter ve Ludvig von Mises vardı (Schumpeter, 1908, 1902; Mises, 1912).



Birinci Dünya Savaşı Sonrasında Avusturya İktisat Okulunun Gelişimi

Avusturya’nın ekonomisindeki durum savaş öncesinden daha farklıydı. Böhm-Bawerk 1914’de, Menger ise 1921’de ölmüştür. Wieser ise, öldüğü tarih olan 1926 yılına kadar öğretim üyeliğine devam etmişse de ağırlık esasen genç öğretim üyelerine doğru kaymıştır. Bu genç öğretim üyeleri arasında Böhm-Bawerk’in öğrencisi Mises ve Wieser’in kürsüsünü devam ettiren Mayer vardı. Mises üniversitesinde kadrolu öğretim üyesi olmaması dolayısıyla profesörlük kürsüsü almamıştır. Mises’in entelektüel çabaları daha ziyade üniversite dışında olmuştur (Mises, 1978). Savaş öncesi kayda değer diğer bilim adamları Richard Strigl, Ewald Schams ve Leo Schonfeld olmuştur. Bu saydığımız isimlerle Avusturya iktisat okulu gelişimini sürdürmüştür. Yeni bir çok kitap yayınlanmış ve yeni öğrenciler ortaya çıkmıştır. Bu genç bilim adamları arasında Friedrich von Hayek, Gottfried Haberler, Fritz Machlup, Oskar Morganstern ve Paul N. Rosenstein-Radon bulunmaktadır.

Avusturyalı iktisatçılar arasındaki tartışmalar 1920’lerle 1930’ların başlarında iki grup arasında devam etmiştir. Bu gruplardan birisi Hans Mayer’in liderliğindeki üniversite grubu, diğeri de Mises etrafında toplanmış olan gruptur. Mises’in Ticaret Odasında verdiği seminerlerle Avusturya iktisat okuluna Felix Kaufman, Alfred Schutz ve Erik Voegelin gibi bir çok değerli sosyolog ve siyaset bilimci kazandırılmıştır. İngiliz iktisatçı Lionel Robins’in Viyana’daki entelektüel akımın etkisi altında kalması da bu döneme rastlamaktadır. Bunun en iyi kanıtı da Robins’in büyük yankılar uyandıran kitabını yayınlamasıdır (Robins, 1932). Avusturya iktisat okulunun düşüncelerinin Anglo-Amerikan iktisat literatürüne girmesi de büyük ölçüde bu eser aracılığı ile olmuştur. 1931’de Robins, Hayek’i Londra İktisat Okulu’nda ders vermeye davet etmiştir.

Hayek’in İngiltere’ye gitmesi Avusturya İktisat okulunun “konjonktür hareketleri teorisi”nin yayılmasını sağlamıştır. Mises bu teoriyi 1912’de şekillendirmiştir (Mises, 1912; 396-404). Mises, konjonktür hareketleri teorisinin temellerini isveçli iktisatçı Knut Wicksell’in görüşlerinden yararlanarak ortaya koymuştur. Bütün bu gelişmelerle 1930’lu yıllar Avusturya iktisat okulu için bir dönüm noktası olmuştur. Hans Mayer, İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar Viyana Üniversitesindeki kürsüsünde görevini sürdürürken, Mises etrafında toplanan genç iktisatçılar grubu kısa süre içerisinde dağılmışlar ve bunların çoğu ABD’nde değişik üniversitelere gitmişlerdir. Mises’in 1934’de Cenevre’ye ve daha sonra New York’a; Hayek’in de Londro’ya gitmesiyle birlikte Viyana, Avusturya İktisat Okulunun merkezi olma özelliğini kaybetmiştir.

Avusturya iktisat okulunun ikinci kuşak temsilcilerinden Mises, iktisadi düşünce okullarını başlıca üç şekilde sınıflandırmıştır. Bunlar Avusturya Okulu, Anglo-Amerikan Okulları ve Lozan Okulu’dur. Mises, bu iktisadi düşünce okullarının esasen aynı temel düşünceyi savunmakla birlikte sadece metodolojilerinin farklı olduğunu belirtmiştir (Mises, 1933; 214). Avusturya iktisat okulu geleneğinin özellikle Mises’in eserleri ve Hayek’in çalışmaları ile İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında yaşatılması ve geliştirilmesi dikkat edilmesi gereken bir noktadır.

Fritz Machlup İkinci Dünya Savaşı öncesinde Avusturya İktisat Okulu’nun temel düşüncelerini teşkil eden başlıca altı ilkeden sözetmiştir. (Machlup, 1981, 1982). Bu ilkeler şunlardır:

Metodolojik bireycilik; ekonomik olayların, karar ve tercihlerin açıklanmasında birey davranışlarına bakılması gerektiğini savunan görüş.

Metodolojik subjektivizm; bu ilke bireylerin davranışlarının ancak bireylerin bilgi, inanç, kabul veya reddettikleri değerlere bakılarak anlaşılabileceğini kabul eder.

Marjinalizm; bu ilke karar verme durumunda olan bireylerin tüketiminde yapacakları göreceli değişikliklerin önemi üzerinde duracaklarını ifade eder;

(d) azalan marjinal fayda etkisi,

(e) fırsat maliyeti,

(f) üretim ve tüketimin zaman yapısı.

Bu ilkeleri biraz daha açmak yararlı olacaktır:

Modern mikro-ekonomi teorileri esasen bu altı ilkeyi kapsamaktadır.

Mises’in Morgenstern’e dayanarak belirttiği üzere iktisadi düşünce okulları temelde aynı görüşü savunurlar.

Mises ve Hayek’in yaptığı çalışmalar da esasen yukarıda belirtilen ilkeler üzerinde durur.

(4) Mises ve Hayek’in çalışmaları ile Avusturya İktisadı önemli gelişmeler göstermiştir.



Avusturya İktisat Okulunda Sonraki Gelişmeler

Avusturya iktisat okulunun yaklaşımı ile diğer iktisadi düşünce okullarının yaklaşımları arasındaki arasındaki farklılıklar ilk kez sistemli bir şekilde Hans Mayer tarafından ortaya konulmuştur (Mayer, 1932). Mayer, çalışmasında piyasa fiyatının belirlenmesinde ihmal edilen fiyat denge teorisini eliştirmiştir. Mises ve Hayek’in yaptığı çalışmalar da merkezi planlamaya dayalı ekonomiler ile ilgili yeni fikirleri gündeme getirmiştir. Mises, merkezi olarak planlanan ekonomilerde verimliliğin sözkonusu olamayacağını açıklamaya çalışmıştır. Mises’in fikirlerine karşıt olarak Oskar Lange ve diğer bazı iktisatçılar çalışmalar yapmışlardır. Bu çerçevede Hayek’in rekabet piyasasına ilişkin önemli görüşleri yayınlanmıştır (Hayek, 1949). Hayek’in rekabet konusundaki düşüncelerinden farklı olarak Machlup, piyasa ve rekabet konusunda iki temel ilkeden sözetmiştir: (a) öğrenme ve keşif süresi olarak piyasa ve rekabet; (b) bireysel karar ve tercih özgürlüğü alanı olarak piyasa ve rekabet.



Avusturya İktisat Okulunun Bugünü

1930’lu yıllardan itibaren Avusturya İktisat Okulundaki gelişmeler iktisat bilimine yeni kavramlar kazandırmıştır. Avusturya iktisat okulunun temel kavramları ve görüşleri kısmen bazı tutarsızlıklar göstermektedir. Bugün bazılarına göre Avusturya iktisat okulu kesinlikle bir tarihi anlam taşımaktadır. Bu anlayışa göre Avusturya İktisat okulunun varlığı, 1930’lu yıllardan daha öteye gitmez. Avusturya İktisadı kısmen mikro ekonomi teorisine doğru yönelmiş, kısmen de yerini Keynezyen Makro-ekonomi teorisine bırakmıştır. Bu gün son yıllarda Avusturya’da düzenlenen bir çok konferansta ve yayınlanan bir çok eserde (Hicks ve Weber, 1973 Leser, 1986) belirtildiği üzere Avusturya iktisat okulunun ilk temsilcilerinin görüşleri büyük bir tarihi değer taşımaktadır. Bu gün Menger, Wieser ve Mayer’in bir zamanlar sahip olduğu kürsüde bulunan Erik Streizler, Avusturya İktisat okulunun temel görüşleri ile ilgili olarak yoğun çalışmalar yapmaktadır. (Streisler, 1969, 1972, 1973, 1986).

Bugün Avusturyalı iktisatçıların bir kısmı Böhm-Bawerk’in geliştirdiği sermaye ve faiz teorisi konusunda çalışmalar yapmaktadırlar. Bu teorinin tekrar ortaya çıkarılması üretimdeki zaman boyutunu gündeme getirmiştir. Bu alanda çalışma yapan iktisatçılar arasında Hicks (1971). Bernholz (1971, 1973), Faber (1979) ve Orasel (1981) sayılabilir.

Bugün bir çok iktisatçı Avusturya İktisat okulunu savunmanın serbest piyasa ekonomisi taraftarı olmak ile aynı anlama geldiğini belirtmektedirler. Machlup (1982) da çalışmalarında “avusturyalı iktisatçı” kavramının serbest piyasa ekonomisini savunan birisi olduğunu sık sık vurgulamaktadır. Avusturya okulunun ilk temsilcileri marksist düşünceye şiddetle karşı olmalarına rağmen Avusturya okulunun politik ve ideolojik temeller üzerine kurulmaması gereği üzerinde durmuşlardır (Myrdal, 1929, 128).

Avusturya okulunun bugünü ile ilgili olarak yapılabilecek olan diğer bir tesbit de şudur: Bu gün Avusturya İktisadı terimi çoğunlukla Carl Menger ve ilk Avusturya Okulu temsilcilerinin fikirlerine dayandırılmaktadır. Özellikle Mises ve Hayek’in çalışmalarından sıkça sözedilmektedir. Avusturya iktisat okulunun görüşleri günümüzde özellikle Amerikalı bazı iktisatçıların çalışmaları ile geliştirilmiştir. ABD’nde Avusturya iktisat okulu ile ilgili olarak çalışma yapan iktisatçılar arasında Murray N. Rothbard (1962), Israel Kirzner (1973), Gerald P. O’Driscoll (1977, 1985), Mario J. Rizzo (O’driscoll ve Rizzo, 1985) ve Roger W. Garrison (1978, 1982, 1985) sayılabilir. Bu iktisatçılar kendilerini genellikle Avusturya iktisat okulunun ilk temsilcilerinin devamı olarak görürler. Bunlar Neo-Avusturyalılar olarak da bilinmektedir. Bu iktisatçıların katkıları ile ilk Avusturya iktisat okulu geleneğinin devamı için pek çok klasik eser İngilizce’ye tercüme edilmiş ve yeniden basımları yapılmıştır.

Bugünkü Avusturya iktisat okulu ile ilgili olarak belirtilmesi gereken bir diğer husus da şudur: Neo-Avusturyalı iktisatçılardan Ludwig Lachmann (1976), G. L. S. Shackle’in eserinin Avusturya iktisat okulunun Subjektivizm yaklaşımının temelini teşkil ettiğini belirtmektedir. Lachmann (1973), eserinde bireysel tercihler ve piyasa sonuçlarının belirsizliği üzerinde durmuştur.

Avusturya iktisat okulu ile ilgili olarak bir tarihsel araştırma, Avusturya geleneği içerisinde çok önemli bir yeri olan Nobel Ekonomi ödülü sahibi Friedrich A. Von Hayek tarafından başlatılmış, ancak bitirilememiş ve taslak halinde kalmıştır. Kirzner, Hayek’in yaşamında iken tamamlayamadığı makaledeki gerçeklerin değerini ve önemini bilmekte ve aynı zamanda Profesör Hayek’in Avusturya okulu tarihi ile ilgili bir çok eserini tüm inancı ile desteklemektedir.

REFERANSLAR

Bernholz, P. 1971. Superiority of roundabout processes and positive rate of interest. A simple model of captal and growth. Kyklos 24 (4) 687-721.

Bernholz, P. And Faber, M. 1973. Technical superiority of roundabout processes and positive rate of interest. A capital model with depreciation and n-period horizon. Zeitschrifi für die gesamte Staatswiessenschaften 129 (1), February, 46-61.

Bostaph, S. 1978. The methodological debate between Carl Menger and the German Historicists. Atlantic Economic Journal 6 (3), September, 3-16.

Böhm-Bawerk, E, von. 1884. Geschichte und Kritik der Kapitalizins-Theorien. English trans. As Vol, I of Capital and Interest, South Hollanda, III: Libertarian Prees, 1959.

Böhm-Bawerk E, von 1891. The Austrian economists. Annals of the American Acedemy of Political and Social Science, January, 361-84.

Böhm-Bawerk E, von 1896. Zum Abschluss des Marxschen Systems. Trans. (1898) as Karl Marx and the Close of his System, ad. P. Sweezy, New York, Kelly, 1949.

Bukharin, N. 1914. The Economic Theory of the Leisure Class. Translated from Russian (1927). London: M. Lawrence, reprinted, New York: Monthly Review Press, 1972.

Faber, M. 1979, Introduction to Modern Austrian Capital Theory, Berlin: springer.

Garrison, R. W. 1978, Austrian macroeconomics: a diagrammatical exposition, In New Directions in Austrian Economics. Ed: l.M. Spadaro, Kansas City: Sheed, Andrews & McMeel.

Garrison, R. W. 1982. Austrian economics as the middle ground: comment on Loasby, In: Method. Pracess, and Austrian Economics: Essays in Honor of Ludwig von Mises, ed. I. M. Kirzner, Lexington, Mass: lexington Books..

Garrison, R.W.1985. Time and money: the universals of macroeconomic theorizing. Journal of Macroeconomics 6 (2), Spring, 197-213.

Grassl, W.and Smith, B. (eds) 1986, Austrian Economics : Historical and Philosophical Bockground. New York: New York Universitiy Press.

Gross, G. 1884. Die Lehre von Unternehmer gewinn. Leipzig.

Hausman, D. M. 1981. Capital, Profits, and Prices. New York: Columbia University Press.

Hayek, F. A. 1931. Prices and Production. London: Routledge & Sons.

Hayek F. A. 1933. Monetary Theory and the Trade Cycle. London. Jonathan Cape.

Hayek, F. A. 1939. Profits, Interest and Investment: and Other essays on the Theory of Industrial Fluctuations. London: Routledge & Kegan Paul.

Hayek, F. A. 1949. Individualism and Economic Order. London: Routledge & Kegan Paul.

Hayek, F. A. 1968 Economic thought VI: the Austrian School. International Encyclopedia of the Social Sciences, ed. D. L. Sills, New York: Macmillan.

Hicks. J. 1973. Capital and Time: Oxford: Neo-Austrian Theory. Oxford: Clarendon Press.

Hicks, J. R. And Weber, W. 1973. Carl Menger and the Austrian School of Economics. Oxford: Clarendon Press.

Jaffe, W, 1976. Menger, Jevons and Walras dehomogenized. Economic Inguiry 14 (4), December, 511-21.

Jevons. W. S. 1871. The Theory of Political Economy, London: Macmillan.

Kauder, E. 1965. A History of Marginal Utility Theory, Princeton: Princeton University Press.

Krizner, I. M. 1973. Competition and Entrepreneurship. Chicago University of Chicago Press.

Kirzner, I. M. 1981. Mises and the Renaissance of Austrian Economics. Homage to Mises, the First Hundred Years, ed. J. K. Andrews, Jr. Hillsdale: Hillsdale College Press.

Kirzner, I. M. 1985. Comment on R. N. Langlois, “From the knowledge of economics to the economics of knowledge: Fritz Machlup on methodology and on the “Knowledge Society”, In Research in the History of Economic Thought and Methodology, ed. Warren J. Samuels, Greenwich. Ct: JAI.

Komorzynski, J. Von 1889. Der Werth in der isolirten Wirthschaft. Vienna: Manz.

Lachmann, L. 1973. Macro-economic Thinking and the Market Economy, London: Institute of Economic Affairs.

Lachmann, L. 1976. From Mises to Shackle; an essay on Austrian Economics and the Kaleidic Society, Journal of Economic Literature 14 (10), March, 54-62.

Lachmann, L. 1977. Austrian Economics in the present crisis of economic thought. Capital, Expectations, and the Market Process. Kansas City: Sheed, Andrews & McMeel.

Lachmann, L. 1986 a. Austrian Economics under fire; the Hayek-Sraffa duel in restrospect. In Grassl and Smith (1986).

Lachmann, L. 1986 b. The Market as a Process. Oxford: Basic Blackwell.

Lavoie, D. 1985. Rivalry and Central Planning: The Socialist Calculation Debate Reconsidered. Cambridge: Cambridge University Press.

Leser, N. (ed.) 1986. Die Wiener Schule der Nationalökonomic. Vienna: Hermann Böhlau.

Machlup. F. 1981. Ludwig von Mises: the academic scholar who would not compromise. Wirtschaftspolitischen Blatter. No: 4

Machlup. F. 1982. Austrian Economics. Encyclopedia of Economics. Ed. Douglas Greenwald, New York. McGraw-Hill

Mataja. V. 1884. Der Unternehmergewinn. Vienna.

Mayer. H. 1932. Der Erkenntniswert der Funktionellen Preistheorien In Dir Wirischaftstheorie der Gegenwart, ed. H. Mayer, Vienna.

McCulloch, J. H. 1977. The Austrian theory of the marginal use and of ordinal marginal utility. Zeuschrift für Nationalökonomic. No.3-4.

Menger, C. 1871 Grundsaze der Volkwirthschaftslehre. Translated (1950) as Principles of Economics. Ed. J. Dıngwall and B. F. Hoselitz; reprinted, New York: Nev York University Press. 1981.

Menger, K. Jr. 1973. Austrian marginalism and mathematical economics. In Carl Menger and the Austrian School of Economics. Ed. J. R. Hicks and W. Weber, Oxford: Clarendon Press.

Meyer, R.1887. Das Wesen des Einkommens: Eine volkswirthschaftliche Untersuchung. Berlin: Hertz.

Mises, L. Von. 1912. Theorie des Geldes und der Umlaufsmittel Translated as Theory of Money and Credit (1934), Indianapolis: Liberty Classics, 1980.

Mises L. Von 1933. Grundprobleme der Nationaldökomonic. Translated as Epistemological Problemes of Economics, Princeton: Van Nostrand, 1960.

Mises L. Von 1940 Nationalökonomic. Theorie des Handelns und Wirtschaftens. Geneva, Editions Union.

Mises, L. Von. 1943. ‘Elastic expectations’ and the Austrian theory of the trade eycle. Economica 10, August, 251-2.

Mises, L. Von. 1949. Human Action, A Treatise on Economics. New Haven: Yale University Press.

Mises, L. Von 1969. The Historical Setting of the Austrian School of Economics. New Rochell: Arlington House.

Mises, L. Von. 1978. Notes and Recallections. South Holland: Libertarian Press.

O’Driscoll, G. P., Jr. 1977. Economics as a Coordination Problem. The Contributions of Friedrich A. Hayek. Kansas City: Sheed, Andrews & McMeel.

O’Driscoll, G. P., Jr. And Rizzo, M.J. 1985. The Economics of Time and Ignorance. Oxford. Basil Blackwell.

Orosel. G. O. 1981. Faber’s modern Austrian capital theory: a critical survey. Zeitschrift für Natianalökonomic. 141-55.

Pilippovich, E. Von Philippsberg. 1893. Grundriss der Politischen Ökonomic. Freiburg: Mohr.

Robbins, L. 1932. The Nature and Significance of Economic Science London: Macmillan.

Rothbard. M. N. 1962. Man, Economy, and State: A Treatise on Economic Principles. Princeton: Van Nostrand

Sax. E. 1887. Grundlegung der Theoretischen Staatswirtschaft. Vienna: Holder.

Schumpeter, J. A. 1908. Das Wesen und der Houptinhalt der Theoretischen Nationalökonomic. Leipzing: Duncker & Humblot.

Schumpeter, J. A. 1912. Theorie der wirtschaftlichen Entwicklung. Leipzig: Duncker & Humblot. English translation (1934) The Theory of Economic Development, Cambridge. Mass: Harvard University Press.

Schumpeter, J. A. 1954. History of Economic Analysis. New York: Oxford University Press.

Streissler, e. 1969. Structural economic thought: on the significance of the Austrian School today. Zeitschrift für Nationalökonomie 29 (3-4). December, 237-66.

Streissler, E. 1972. To what extent was the Austrian School marginalist? History of Political Economy 4 (2). Fall, 426-61.

Streissler, E. 1973. The Mengerian tradition. In Carl Menger and the Austrian School of Economics, ed. J. R. Hicks and W. Weber, Oxford: Clarendon Press.

Streissler, E. 1986. Arma virumxue cano. Friedrich von Wieser, the bard as economist. In Leser (1986).

Walras, L. 1874. Elements d’economie polotique pure. Laussanne: Corbaz.

White. L. H. 1977. The Methodology of the Austrian School Economists. Revised edition. Auburn. AL: The Ludwig von mises Institute of Auburn university, 1984.

Wieser, F. Von 1884. Ursprung des Wirtschaftlichen Wertes. Vienna: Hölder.

Wieser, F. Von 1889. Der Naturliche Werth, Vienna: Hölder, Trans. As Natural Volue, ed. W. Smart, London: Macmillan, 1893; reprinted, New York: Kelly, 1956.

Wieser, F. Von. 1914 Theorie der Gessellschaftlichen Wirischaft. Tübingen: Mohr. Translated (1927) as Social Economics, London: G. Allen & Unwin; reprinted. New York: Kelley, 1967.

Zuckerkandl, R. 1889. Zur Theorie des Preises. Leipzig: Stein.

------------------------------------------------

Talep yönlü İktisat (Keynezyen iktisat), 1929 Büyük Dünya Krizi'ni oluşturandepresyonun ortaya çıkardığı işsizlik ve toplam talepteki yetersizlikleri gidermek amacıyla geliştirilmiştir. Teorik temelleri bakımından adlandırılacak olursa, talep yönlü iktisada Keynezyen iktisat denilebilir.

1. Ortaya Çıktığı Dönem:

Talep Yönlü İktisat,1929 Ekonomik Bunalımına çözüm arayışları çerçevesinde 1936' da J. M. Keynes' in «İstihdam Faiz ve Paranın Genel Teorisi» adlı eserini yayınlanmasından sonra ortaya çıkmış ve özellikle 1950-1970 yılları arasında altın yıllarını yaşamıştır. Keynezyen iktisat 1970' li yıllarda farklı şekillerde ortaya koyulmaya başlanmış, diğer bir ifadeyle Keynezyen iktisatçılar bölünmüşlerdir. Başlıca Keynezyen İktisat akımları üç grupta toplanabilir:

1) Neo-Klasik Keynezyen İktisat: Keynesin genel teorisindeki görüşlerini Klasik İktisadın temel ilkeleri ile bağdaştırarak adeta iki teorinin sentezini yapan ve Walras genel denge modeli çerçevesinde Keynesin genel teorisindeki açıklamaları yorumlayan, iktisat literatüründe Gelir Harcama Modeli veya IS-LM analizi olarak da adlandırılan yaklaşımdır.

2) Fundamentalist Keynezyen İktisat: Neo-Klasik Keynezyen iktisadı eleştirerek gerçek Keynezyen iktisadın Keynes' in Genel Teorisi'nde yeralan görüşleri olduğunu savunan ve belirsizliğin Keynesin iktisadının temeli olduğunu belirten akım.

3) Anti-Walrasyan Keynezyen İktisat: Keynezyen teorinin Klasik teori ile birleştirilmeyeceğini öne sürerek mal ve emek piyasalarında denge halini inceleyen, Neo-Klasik sentezin Keynezyen teori içerisinde yer almasını şiddetle eleştiren ve Keynes' in teorisinin bir dengesizlik modeli olduğunu belirten akımdır.

2. Temel İlkeleri ve Varsayımları

Keynezyen Teori'ye göre genel fiyat seviyesini, gelir seviyesini ve üretim fonksiyonu aracılığıyla istihdam seviyesini belirleyen toplam taleptir.

Makro ekonomik denge, toplam arz ile toplam talebin veya toplam yatırımlar ile toplam tasarrufların eşitlendiği noktada gerçekleşir.

Ekonomi kendiliğinden ve daima tam istihdam düzeyinde dengede değildir. Ekonomi için aşırı istihdam, eksik istihdam ve tam istihdam dengelerinden biri söz konusu olabilir.

Para talebinin diğer deyimle likidite tercihinin üç motifi vardır. Bunlar işlem, ihtiyat ve spekülasyon motifleridir. İşlem ve ihtiyat saiki ile tutulan para milli gelir düzeyine, spekülasyon saiki ile tutulan para faiz oranına bağlıdır. Spekülasyon saiki ile tutulan para ile faiz oranı arasında ters yönde bir ilişki vardır. Faiz oranı yüksekken yakın zamanda düşeceği düşünülerek para talebi azalmakta, faiz oranı düşükken kısa zamanda yükseleceği düşünülerek para talebi artmaktadır.

Keynezyen teoride likidite tuzağı, herkesin faiz oranının düşebileceği en düşük seviyeye düştüğüne inanması halidir. Bu durum, para talebinin faiz oranına karşı sonsuz esnek olduğu haldir. Böyle bir durumda para arzında meydana gelebilecek her artış spekülasyon saiki ile elde tutulacak ve faiz oranı hiç etkilenmeyecektir. Diğer bir ifade ile böyle bir durumda para politikaları etkisiz olacaktır.

Faiz, tasarruf sahiplerinin likiditeden uzaklaşmalarının bedelidir.

Tasarruf ve tüketim fonksiyonlarını faiz oranı belirlemez. Ekonomide toplam talebin bir kısmını teşkil eden tüketimi belirleyen unsur, gelirdir. Tüketim milli gelir arttıkça artar, ancak tüketimdeki artış, milli gelirdeki artıştan az olur. Yatırımı belirleyen unsur ise, faiz haddidir. Faiz haddini belirleyen unsur ise para arzı ve talebidir. İşgücü talebi Klasiklerde olduğu gibi reel ücretlerin azalan bir fonksiyonudur. İşgücü arzı ise Klasiklerin varsaydıkları gibi reel ücretin değil nominal ücretin bir fonksiyonudur.

«Her arz kendi talebini yaratır» şeklinde ifade edilen Say Yasası gerçek iktisadi yaşama uygun değildir. Bu durum, tam istihdam düzeyinde cari fiyat düzeyi üzerinden toplam arzın toplam talebe eşitliği halinde meydana gelir. İstihdam hacmi, herşeyden önce milli gelire bağlıdır.

Efektif talebi oluşturan ikinci unsur, yatırım harcamalarıdır. Yatırım fonksiyonu milli gelir değişmelerinden bağımsız ve milli gelirin artan bir fonksiyonu olarak ele alınmıştır. Bağımsız yatırım fonksiyonunda girişimcilerin yatırım kararlarını milli gelir düzeyinin belirlemediği varsayılır. Keynezyen makro teoride yatırım harcamalarının ele alınışı sermayenin marjinal etkinliği kavr..... dayalıdır. Sermayenin marjinal etkinliği: sermaye malından umulan getirileri sermaye malının arz fiyatına eşitleyen iskonto oranıdır.

3. Politikaları

Ekonomi, toplam talep etkilenerek düzenlenebilir. Ekonomide toplam talep, toplam arzdan fazla ise, veya yatırımlar tasarruflardan fazla ise bir «enflasyonist açık» söz konusudur. Ekonomi kendiliğinden dengeye gelmez. Bu durumda devlet efektif talebi yönlendirerek ekonomiyi düzeltebilir. Devlet, kamu harcamalarını azaltarak ve/veya vergi oranlarını arttırarak müdahalede bulunur (Sınırlayıcı Maliye Politikası). Ekonomide toplam talep, toplam arzdan azsa veya toplam yatırımlar, tasarruflardan azsa bu durumda «deflasyonist açık» söz konusudur. Deflasyonist açığın giderilmesi için, Devletin yine talebi yönlendirme yoluyla ekonomiye müdahalesi gereklidir. Bu durumda kamu harcamaları arttırılarak ve/veya, vergiler indirilerek müdahale yapılacaktır(Telafi Edici Maliye Politikası).

Devletin harcamaları bazı alanlarda özel sektör kadar-hatta özel sektörden daha fazla- verimli olabilir. Kamu gelirleri ve harcamaları tarafsız olamaz.

Ekonomide tam istihdam düzeyinin altında denge söz konusu iken özel harcamalarla kamu harcamaları birbiriyle rekabet halinde değildir.

Borçlanma olağanüstü bir gelir değildir.

4. Yöneltilen Eleştiriler

1970 ve sonrası işsizlik ve enflasyonun bir arada ve sürekli olması, Keynezyen iktisada yönelik eleştirilerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Eleştiriler asıl olarak Neo-Klasik Keynezyen iktisat yaklaşımına yöneliktir. Eleştirilerin bir kısmı diğer Keynezyen iktisatçılar tarafından yapılırken bir kısmı da Keynezyen teoriye karşı olanlar tarafından yapılmıştır.

Neo-Klasik Keynezyen iktisada yönelik Keynezyen iktisatçıların eleştirileri, özellikle Keynezyen iktisadın yanlış ortaya konulduğu yönünde ortaya çıkmıştır. Bu iktisatçılar 1970-1980 döneminde ortaya çıkan bunalıma Neo-Klasik Keynezyen iktisadın neden olduğunu belirtmişlerdir. Söz konusu iktisatçıların bir kısmı Neo-Klasik senteze karşı çıkıp IS-LM analizinin Keynesin iktisadını temsil etmediği belirtilirken, bir kısmı da Genel Teori üzerinde durarak beklentiler ve ücret maliyeti konularına önem verilmesi gerektiğini belirtmişlerdir.Yine Keynezyen iktisatçılar, Keynes'in Teorisi'nin Walrasian Genel Denge Modeli çerçevesinde ortaya konulmasının yanlış olduğunu, Keynesin modelinin bir dengesizlik modeli olduğunu ifade etmişlerdir.

Keynezyen iktisada karşı olanların başlıca eleştirdikleri noktalar şunlardır:

1. Stagflasyon: 1970 sonrası ekonomide kronik olarak hem enflasyon ve hem işsizlik gerçekleşmiştir.

Keynezyen iktisadın bu sorunları açıklayamaması ve politik çözümler getirememesi eleştirilerin kaynağını oluşturur.

2. Keynezyen iktisadın üretim konusunu ele almadığı eleştirisi: 1970 ve 1980' li yıllarda ve özellikle gelişmiş sanayi ülkelerinde görülen üretim artış hızının devamlı azalması, Keynezyen iktisadın bu sorunu açıklama ve çözmede başarısız olması, Keynezyen makro teorinin üretim konusunu ele almadığı şeklinde eleştirilere neden olmuştur. Keynes'e göre istihdam ve talep yeteri kadar yüksek olduğu sürece üretim için kaygı duymaya gerek yoktur. Keynezyen iktisadın bu yaklaşımı söz konusu sorunu açıklama ve çözmede başarısız olmuştur.

3. Keynezyen iktisat sermaye birikimini ele almamıştır: 1960 ve 1970' li yıllarda ABD ve İngiltere' de şiddetlenen ve stagflasyon diye adlandırılan krizin nedeni olarak sermaye birikiminin gittikçe azalması gösterilmiş ve uygulanan ekonomi politikalarının başarısızlığı Keynezyen iktisadın sermaye birikimi ile ilgilenmemesine bağlamıştır. Keynezyen Teori tasarruf ile yatırımın daima birbirine eşit olacağını varsayan Say Yasasını reddetmiş ve onun yerine gelişmiş ülkelerde uzun dönemde aşırı tasarruf durumunun ortaya çıkacağını öne sürmüştür. Bu nedenle Keynezyen iktisatta tasarruf yetersizliği sözkonusu değildir.

4. Objektif iktisatçı varsayımına yönelik eleştiriler: Keynezyen iktisat özellikle iktisat politikacısının objektif ve bağımsız bir kişiliği olacağını ve siyasi baskılardan etkilenmeyeceğini farzetmiştir. Oysa ki bütün ekonomik kriz dönemlerinde görüldüğü gibi «iktidardaki iktisatçı ya bir politikacı ve fırsatçı haline gelmekte veya iktidarını ve etkisini yitirmektedir. »

5. Philips eğrisi çerçevesindeki eleştiri: A. W. Philips, sadece istatistiki verilere dayanarak parasal ücretlerin değişme oranı (enflasyon) ile işsizlik oranı arasında ters yönlü bir ilişki bulmuştur. Bu eğrisel ilişki iktisat politikacısını yüksek oranda işsizlik ve az enflasyon ile düşük oranda işsizlik ve yüksek enflasyon gibi iki zorunlu tercih karşısında bırakmıştır. Keynezyen iktisatçılar Philips eğrilerini büyük bir sevinçle karşılamış ve benimsemişleridir. Özellikle hem işsizliğin hem de enflasyonun birlikte arttığı 1970 sonrası yıllarda Keynezyen Teori'nin gerçeklere uymadığı ve bu teorinin politika reçetelerine güvenilemeyeceği yolundaki iddialar özellikle Philips eğrilerine verilen önemden kaynaklanmıştır.

6. Taksflasyon: Keynezyen iktisadın öngördüğü politikalara göre yüksek enflasyon dönemlerinde vergi oranlarının yükseltilmesi enflasyonu önleyici olacak ve enflasyon düşecektir. Ancak 1970' li yıllarda hem yüksek enflasyonun hem de yüksek vergi oranlarının bir anda olması Keynezyen iktisatın eleştirilmesi yolaçmıştır.

7. Kamu sektörünün aşırı büyümesi: Kamu sektörünün aşırı büyümesinin teorik temellerini Keynezyen iktisatta bulduğu ileri sürülerek Keynes eleştirilmiştir.

5-Neo-Klasik Keynezyen İktisadın Temsilcileri:

Klasik ve Keynezyen görüşlerin temel ilkelerinin bağdaştırılabileceğini savunan bu akımın öncüleri Hicks, Hansen, Samuelson, Tobin, Klein ve Solow' dur.

J. R. HICKS

Neo-Klasik Keynezyen iktisadın önde gelen isimlerinden olan J.R.Hicks;

- Sayısal (kardinal) fayda yerine sırasal (ordinal) faydanın kullanılması gerektiğini, çünkü faydanın ölçülmesinin mümkün olmadığını savunur.

- Walras ve Pareto' nun genel denge sistemini yine tam rekabet varsayımı altında kurmuştur.

- Kayıtsızlık eğrileri tahlilini geliştirmiş, marjinal fayda teorisini kayıtsızlık eğrileri ile ifade ederek genel dengenin dinamik tahlilini yapmayı denemiştir.

- «Marjinal fayda» kavramını «marjinal ikame oranı» ile; «azalan marjinal fayda» kavramını «azalan marjinal ikame oranı» ile değiştirmiştir.

- «Tüketicinin fayda alanı» yerine «kayıtsızlık paftası», «belirli zevkler varsayımı» yerine «belirli tercih sıralaması» ifadelerini kullanmıştır.

- Hicks' in Walras ve Pareto' dan fazla olarak söylediği; tam rekabet şartlarında gelir tesirinin ve tamamlayıcı ilişkilerin sistemin istikrarını bozabileceğidir. Buna karşılık sistemde istikrarı sağlayabilecek öğeler de vardır. Dolayısıyla statik tam rekabet şartlarında sistem istikrarlıdır.

- Geleceğin belirsizliğinin istikrarsızlığa yol açtığını kabul eden Hicks Kapitalizm'de planların ve bekleyişlerin kısmen gerçekleşebileceği «vadeli mübadele piyasaları»nın bulunduğunu savunur. Ancak bu piyasaların uygun işlemesini engelleyen belirsizlik türleri mevcut olup bunlar hem Kapitalizm, hem Sosyalizm için geçerlidir.

- Hansen ile birlikte oluşturduğu faiz teorisi modeli ile Keynesin faiz teorisini eleştirmiştir.

Alvin HANSEN

Neo-Klasik Keynezyen iktisada önemli katkılarda bulunan A.Hansen;

- Gelir dağılımı, para ve faiz teorisi gibi alanlarda Hicks' in tahlil araçlarını kullanarak geliştirmiştir.

- Hicks ile birlikte oluşturduğu modelle Keynes' in Faiz teorisini eleştirmiştir. Keynes' in faiz teorisinin belirsiz olduğunu ileri süren bu eleştiriye göre her gelir düzeyi için farklı bir likidite tercih eğrisi vardır. Her ne kadar spekülasyon güdüsüyle talep edilen parayı gösteren likidite eğrisi gelirin fonksiyonu (gelire bağlı) değilse de işlem ve ihtiyat güdüsüyle talep edilen parayı bilmek için gelir düzeyini bilmek gerekir. Keynes' in faiz teorisinde bu nokta dikkate alınmadığından Keynezyen Faiz teorisi de Klasik faiz teorisi gibi belirsizdir.

Paul SAMUELSON

Neo-Klasik iktisadın önemli temsilcilerinden olan P.Samuelson;

- Yatırım teorisi konusunda Keynes' in oluşturduğu çarpan mekanizmasını eleştirmiştir. Fakat Samuelson' a göre Keynes’in statik çarpan tahlili, gelirdeki artışla, bunun yol açtığı tüketim harcamaları artışı arasındaki zaman gecikmesini gözönünde tutmamakta, yatırım artışının çarpan büyüklüğü katında gelir oluşturacağını kabul etmektedir. Oysa çarpan kaçınılmaz olarak dinamik olup miktarlarının zamanla ifadelendirilmesi gerekir. Çarpanın dinamik tahlili iki unsura bağlıdır: 1) Gelir düzeyine bağlı olan harcama (tüketim harcaması) 2) Gelire ilave olarak yapılan kamu harcamaları veya özel yatırım harcamaları.

6-Post-Keynezyen (Fundamentalist Keynezyen) İktisadın Temsilcileri

Neo-Klasik Keynezyen görüşe karşı çıkarak gerçek Keynezyen iktisadın, Keynes' in Genel Teorisi' nde yer alan görüşler olduğunu savunan akımın temsilcileri; Harrod, Robinson, Weintraub, Kaldor ve Shackle' dır.

Roy HARROD

Post-Keynezyen iktisadın temelini oluşturan görüşlere sahip olan R.Harrod'un ekonomiye getirdiği en büyük yenilik, iktisadi büyüme teorisi için oluşturduğu modeldir. Statik Keynezyen Teori' nin dinamikleştirilmesi ve uzun dönem istikrarlı büyüme şartlarının açıklanması açısından önemli olan Harrod modeli, Domar' ın da aynı özellikleri incelemesinden dolayı Harrod-Domar Modeli olarak bilinir. Model, yatırımın hem üretim kapasitesini hem de geliri arttırıcı bir unsur olduğunu göz önünde tutarak özellikle Keynes' in ihmal ettiği üretim arttırıcı etkisi üzerinde durur. Harrod, kapitalist ülkelerde iktisadi büyümeyi, hızlandıran ve çarpan etkilerine dayanan dinamik bir teori içinde inceler. Bu, iktisadi dalgalanmaları büyüme içinde inceleyen, boom ve depresyon dönemlerini mümkün gören, kapitalizmin değişme sürecini girişimci davranışlarına bağlayan bir büyüme modelidir. Teori, temelde üç sorunla ilgili olup her bir sorun üç ayrı Harrod denklemiyle çözülebilir:

Sorun 1

- Sermaye / hasıla oranı ve tasarruf / gelir oranı sabitken gerçekleştirilebilecek sürekli büyüme oranı.

Çözüm 1

- Fiili büyüme oranının bulunmasıyla çözülür.

Sorun 2

- Bu sürekli büyüme sürecindeki istikrarsızlık.

Çözüm 2

- Gerçek (uygun) büyüme oranının bulunmasıyla çözülür.

Sorun 3

- Uzun dönemde ekonominin sürdürebileceği maksimum büyüme oranı

Çözüm 3

- Tabii büyüme oranının bilinmesini gerektirir.

Harrod, konjonktürel dengesizlikler üzerinde de durmuş, örneğin sürekli durgunluğun giderilmesi için cari işlemler dengesinin fazlalık vermesinin bir çözüm olacağını ileri sürmüştür.

Joan ROBINSON

Post-keynezyen iktisdın önemli temsilcilerinden olan J.Robinson'un bazı temel görüşleri şöyledir:

- Tam rekabet her zaman geçerli olmayabilir. Eksik rekabet de söz konusudur. Robinson, eksik rekabet şartlarının tahlilinde Cournot' un marjinal hasılat / marjinal maliyete dayanan tahlilini kabul etmiştir. Chamberlin ile kıyaslandığında ise Robinson' un Chamberlin' in aksine satış masraflarını incelemediği ve tahlillerini ortalama eğriler yerine marjinal eğrilerle yaptığı görülür.

- Yatırım çarpanını dış ticareti kapsayacak şekilde genişletmiştir.

- Harrod modelinin önerdiği istikrarlı büyüme (gerekli büyüme = tabii büyüme) modellerinin yanısıra istikrarsız büyüme modellerini de incelemiştir. Robinson' a göre istikrarlı büyümenin altı şartı vardır: Teknoloji, yatırım politikası, tasarruf şartları, rekabet şartları, mali şartlar, ücret pazarlıkları.

Nicholas KALDOR

Harrod büyüme modelinin önerdiği istikrarlı büyümenin temel şartının sağlanabilmesi için bazı makro değişkenlerin teoriye uyumunun gerekli olduğunu savunan Kaldor' a göre örneğin uyumun sağlanmasında tasarruflar önemlidir. Çünkü bir toplumda tasarruf-yatırım eşitliğinin sağlanması girişimci sınıfın milli gelirden aldığı paya bağlıdır. Uyumun sağlanmasında teknoloji de önemlidir. Teknolojik değişme sermaye birikimine bağlıdır. Bilgi, yatırıma bağlı olarak büyümekte hatta yatırımın nisbi büyüme oranının fonksiyonu sayılmaktadır.

Beyazdut
14-04-10, 01:14
I. GİRİŞ

İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes’ in 1936 yılında yayınladığı "İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi" başlığını taşıyan eserinde yer alan görüşleri uzun yıllar makro iktisat teorisinin temelini oluşturmuştur. Keynes’ in fikirlerinden hareketle geliştirilen Keynezyen İktisat, ekonomi politikası araçlarından özellikle maliye Politikasına ağırlık vermiştir. Keynezyenler ekonomide ortaya çıkan sorunlara karşı maliye politikalarının (başlıca; kamu harcamaları politikası, vergi politikası, borçlanma ve borç yönetimi politikası, bütçe politikası v.s.) etkin olarak uygulanabileceğini savunmuşlardır.

Keynesyen iktisat politikalarına karşı çıkan iktisatçıların başında Chicago İktisat Okulu’ nun kurucusu olarak kabul edilen Milton Friedman gelmektedir. Friedman 1940’ lı yılların sonlarından günümüze değin yayınladığı bir çok eserinde müdahaleci keynesyen maliye politikası yaklaşımını şiddetle eleştirmiştir. Friedman yaptığı araştırmalarda üretim ve fiyatların belirlenmesinde temel etmenin maliye politikası araçları olmadığını belirtmiştir. Friedman’ a göre enflasyon, işsizlik, bütçe açıkları v.b. iktisadi sorunların temelinde para politikaları yatmaktadır. Friedman’ a göre ekonomi üzerinde iktisat politikası araçlarından en etkili olanı para politikasıdır. Özetle, Monetarizm, üretim ve fiyatların belirlenmesinde birinci önemli faktörün “para” olduğunu savunan çağdaş iktisadi düşüncelerden birisidir.

Bu çalışmada Monetarizm ve daha sonraları bu teoriden hareketle geliştirilen Rasyonel Beklentiler Teorisi’ nin temel esasları incelenmektedir.



II. MONETARİZM

Monetarizm büyük ölçüde, 1976 Nobel Ekonomi Ödülü'nü kazanan Amerikalı iktisatçı Milton Friedman tarafından geliştirilmiş bir teoridir. Friedman, 1976 yılında “Paranın Miktar Teorisi Üzerine Çalışmalar” başlığı altında, editörlüğünü yaptığı bir kitap yayınladı (Friedman: 1956). Bu çalışma ile Friedman esasen monetarizmin temel ilkelerini ortaya koymuş oldu. İleriki yıllarda Chicago Üniversitesi'ndeki meslekdaşları ve öğrencileri ile birlikte, teorik görüşlerini daha da geliştirdi ve bazı ampirik çalışmalarla bu görüşlerini doğruladı.

Monetarizm, esasen çağdaş iktisadi sorunlardan biri olan enflasyon konusu üzerinde durmuştur. Bu politika enflasyonun temel nedeni olarak para arzının hükümetlerce gereksiz yere ve aşırı ölçüde artırılmasını görmektedir. Monetaristlere göre, ekonomideki istikrarsızlıkların bir çoğu parasal kökenlidir. Bu nedenle para politikası iktisadi sorunlara karşı diğer iktisat politikası araçlarından daha etkilidir. Monetarizmin temel ilkelerini Friedman’ ın kendi ifadeleriyle aktarmaya çalışalım:

“ 1. Para arzındaki büyüme oranı ile nominal gelirin büyüme oranı arasında çok kesin olmamakla birlikte bir ilişki bulunmaktadır.

2. Bu ilişki çok kesin değildir. Çünkü para arzındaki artışların geliri etkilemesi zaman alır. Ayrıca, bunun ne kadar süreceği de belli değildir.

3. Ortalama olarak para arzındaki artış, nominal gelirleri yaklaşık 6 ve 9 ay arasında geçecek bir süre sonunda etkiler.

4. Nominal gelirin büyüme oranındaki artış etkisi ilk olarak üretim üzerinde görülür. Bu daha sonra fiyatlara yansır.

5. Ortalama olarak, fiyat etkisi yaklaşık olarak 6 ve 9 ay arasında değişen zaman boyutu içerisinde ortaya çıkar. Para arzındaki artış ile enflasyon arasındaki toplam gecikme ortalama 12-18 ay arasındadır.

6. Para arzındaki artış ile bunun nominal gelirlere ve daha sonra fiyatlara yansıma ilişkisi ‘çok kesin ve belirli’ değildir. Bu ilişkide bir kayma söz konusudur.

7. Kısa dönemde (5 veya 10 ay kadar bir sürede) para arzındaki değişmeler öncelikle üretimi etkiler. 10 ayı aşan bir sürede para arzının büyümesi fiyatları etkiler” (Macesich, 1983: 3-4).

Monetarizm, esasen bu ilkeleri ile klasik iktisatçıların açıkladıkları Miktar Teorisini yeniden ön plana çıkarmıştır. Bununla birlikte monetaristler Klasik Miktar Teorisi'ni bazı yönlerden eleştirmişler ve bu teorinin enflasyonu açıklamak için yeterli olmadığını öne sürmüşlerdir. Monetaristlere göre, MV=PT şeklinde ifade edilen klasik miktar teorisi formülünde yer alan paranın dolaşım hızı (V) sabit değil, aksine bazı değişkenlerin istikrarlı bir fonksiyonudur. Friedman’ ın analizleri ile geliştirilen monetarizme aynı zamanda “Modern Miktar teorisi” adı da verilmektedir (Bkz. Vane ve Tompson, 1979; Greenhut ve Stewart, 1983; Savaş, 1984).

Monetaristler, serbest piyasa ekonomisinin kendi iç dinamiği sayesinde istikrarlı bir model olduğunu savunmakla birlikte, klasik iktisatçılardan farklı olarak ekonominin her zaman tam istihdam düzeyinde olmayacağını kabul etmektedirler. Monetaristler, insanların daha iyi bir iş arama veya işsizlik yardımından yararlanmaları neticesinde belirli bir süre işsiz kalabileceklerini, böylece ekonomide her an bir “doğal işsizlik” olabileceğini öne sürmüşlerdir. Monetarizm, esasen klasik iktisadın temel ilkelerini aynen kabul etmekle birlikte, ondan başlıca iki noktada ayrılmaktadır:

Klasik miktar teorisi açıklaması yetersizdir.

Ekonomi her zaman tam istihdam düzeyinde dengede değildir; doğal işsizlik hipotezi.

Klasik iktisat ve monetarizm arasındaki bu iki temel farklılığa rağmen her iki teori de enflasyonun en önemli kaynağının para arzındaki artışlar olduğunu kabul etmektedir. Monetaristlere göre enflasyonu kontrol altına almak için en etkin araç para politikasıdır. Para arzındaki değişmeler, para talebinden bağımsız bir şekilde para otoritesince bağımsız olarak belirlenir. Ancak para otoritesinin bu gücünün sık sık değişen para artış hızları şeklinde uygulanması istikrar değil istikrarsızlık getirir. Monetaristler, bu istikrarsızlıkları önlemek için para arzının belirli bir oranda ve ekonomideki gelişmelerle orantılı olarak kademeli bir şekilde artırılmasını önermektedir.

Bu kısa açıklamalardan sonra şimdi monetarizmin temelini oluşturan parasal genişleme konusunu kısaca ele almakta yarar bulunmaktadır.

A. PARASAL GENİŞLEMENİN NEDENLERİ, ETKİLERİ VE SONUÇLARI

Parasal genişleme, hükümetlerin merkez bankası üzerinde doğrudan ve/veya dolaylı yollardan etkide bulunarak para arzını artırmalarıdır. Politik ve ekonomik istikrarsızlığın egemen olduğu ülkelerde para arzının aşırı biçimde genişlemesinin temel nedeni siyasi olgulardır. Siyasi otorite, yeniden seçilebilmek için kamu harcamalarını sürekli olarak artırmakta, bunun neticesinde kamu kesimi finansman açıkları sorunu ortaya çıkmaktadır. Kamunun finansman açığı ise başlıca beş ayrı yoldan karşılanmaya çalışılmaktadır. Bunlar; vergileme, iç borçlanma, dış borçlanma, para basma, döviz rezervlerinin kullanılmasıdır.

Kamu ekonomisinin görev ve fonksiyonlarının genişlemesi kamu harcamalarının sürekli artması anl..... gelmektedir. Artan kamu harcamalarına paralel olarak siyasal iktidarlar finansman sorunu ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Kamu harcamalarının finansmanında temel kaynak vergilerdir. Vergiler devletin en önemli finansman kaynağı olmasına rağmen bunun sınırları bulunmaktadır. Herşeyden önce vergilerin artırılması, vatandaşlar tarafından tepki ile karşılanabileceğinden oy kaybetmek istemeyen ve yeniden seçilebilmeyi planlayan siyasal iktidarlar, vergileri özellikle seçim öncesi dönemlerde fazla artırmamaya özen gösteririler. Kamu harcamalarının tamamen vergi ile finanse edilmemesi bütçe gelirleri ile bütçe harcamaları arasındaki dengesizlik sorununu yani “bütçe açığı” sorununu gündeme getirir.

Hükümetler bütçe açığını tamamen vergi ile finanse etmeyince, bu kez vergi-dışı finansman kaynaklarına yönelirler. Vergi-dışı finansman kaynakları ise borçlanma ve emisyondur.

Önemle belirtelim ki, vergi yükünün giderek artmasının ekonomi üzerinde ciddi sorunlara yol açması kaçınılmazdır. En başta vergi yükünün artmasının toplam tasarrufları, yatırımları ve emek arzını olumsuz etkilemesi sözkonusudur. Bu, netice olarak işsizliğin artması, ekonomik büyüme ve kalkınmanın yavaşlaması ve prodüktivitenin azalması anl..... gelir. Dahası, vergilerin ağırlaşması, vergi kaçakçılığı sorununu da beraberinde getirir. Vergi kaçakçılığı, yeraltı ekonomisinin (kayıtdışı ekonominin) genişlemesi ve devletin vergi gelirlerinin azalması sonucunu doğurur.

Borçlanmanın da ekonomi üzerinde olumsuz sonuçları vardır. Devletin kamu harcamalarını iç borçlanmaya (hazine tahvil ve bono ihracı, Merkez Bankası’ndan kısa vadeli avans vs.) başvurarak finanse etmeye yönelmesi kısa dönemde faiz oranlarını artırır. Faiz oranlarının artması üretim ekonomisinin daralması ve yatırımlara aktarılabilecek fonların milli gelire hiç bir katkısı olmayan rant ekonomisi içinde değerlendirilmesi neticesini doğurur. Faiz oranlarının artması, müteşebbislerin kredi kullanma maliyetlerini önemli ölçüde artırır. Özetle, devletin iç borçlanmaya başvurması reel sektör üzerinde olumsuz sonuçlar doğurur. Uzun dönemde ise gelecek kuşakların vergi yükünün artması sorunu gündeme gelir. Bu çerçevede değerlendirildiğinde aşırı iç borçlanma reel ekonomi açısından son derece sakıncalı bir maliye politikası aracıdır. Üstelik, kamu harcamalarının borçlanma ile finanse edilmeye çalışılması,kamu ekonomisini adeta bir “fasit daire” içine sokar. Zira, asıl amacı kamu harcamalarını finanse etmek olan devlet, borçlanma ile faiz yükünü artırır ve yeniden, bu kez daha yüksek faizle borçlanmaya başvurmak zorunda kalır.

Devletin dış borçlanmaya başvurması sınırlı olduğu ve verimli alanlarda kullanıldığı takdirde ekonomi açısından faydalı olabilir. Ancak giderek artan dış borçlanma kamu ekonomisinde bir başka dengeyi olumsuz etkiler. Devletin dış borçlarının artması, dış borç faiz yükünün artması sorununu da beraberinde getirir. Netice olarak, devletin döviz kaynaklarının bir kısmı, dış ülkelere dış borç ana parası ve faizi olarak geri ödenmek zorundadır. Bu durumda ödemeler bilançosunda denge bozulabilir ve açık sorunu gündeme gelebilir. Anlaşıldığı üzere gerek iç, gerek dış borçlanma sınırlandırılmadığı takdirde ekonomi üzerinde ciddi sorunlar ortaya çıkarabilir.

Bütçe açıklarının vergi dışı finansman kaynaklarından bir diğeri emisyondur. Devletin merkez bankası kaynaklarına başvurarak karşılıksız para basması ve/veya merkez bankası avanslarını kullanması, daha sonra da bu borcun bir yasa çıkarılarak ortadan kaldırılması ya da uzun vadeli borç haline dönüştürülmesi (konsolidasyon = tahkim) işlemleri nihai olarak enflasyona yol açmaktadır. Iktisat biliminde para arzı artışı ve fiyatlar genel seviyesi arasındaki ilişkinin pozitif yönde olduğu pek çok ampirik çalışma ile doğrulanmıştır. Özetle, kamu ekonomisinde hükümetlerin para arzını artırmalarının sonucu enflasyondur.

B. PARASAL GENİŞLEME VE FİYATLAR GENEL SEVİYESİ ARASINDAKİ İLİŞKİ

Parasal genişleme ve fiyatlar genel seviyesi arasındaki ilişkiler literatürde Miktar Teorisi olarak adlandırılmakta ve para teorisinin temelini oluşturmaktadır. Miktar teorisi, kısaca paranın miktarındaki artış ile fiyatlar genel seviyesi arasındaki ilişkiyi ele almaktadır. Miktar teorisi, çok basit ve anlaşılır bir hipotezi öne sürmektedir: paranın miktarındaki artışlar fiyatlar genel seviyesini artırır, yani enflasyona yol açar. Bunun tersi olarak paranın miktarındaki azalma, fiyatlar genel seviyesinin düşmesine, yani deflasyona yol açar.

Bu bölümde para arzındaki büyüme ile fiyatlar genel seviyesi arasındaki ilişkileri başlıca üç alt başlık altında inceleyeceğiz. Ilk olarak, konunun tarihsel temellerini, daha sonra teorik temellerini ve son olarak da para arzı ile fiyatlar genel seviyesi arasındaki uluslararası ampirik araştırmaların sonuçlarını özetleyeceğiz. Bu son bölümde ayrıca ülkemizde para arzı ve fiyatlar genel seviyesi arasındaki ilişkiyi test etmeye çalışacağız.

1. Miktar Teorisinin Doğuşu

Para miktarı ve fiyatlar genel seviyesi arasındaki ilişkinin mevcut olduğunu ilk ortaya atan düşünürün Polonyalı Astrolog Copernicus (1473-1543) olduğu ileri sürülür Copernicus’un Polonya Kralı Sigismund I’in isteği üzerine para sorunlarını incelediği belirtilmektedir. Copernicus dışında konuyu inceleyenler arasında J. Bodin, Sir W. Petty, R.D. Cantillion adlı düşünürleri de saymak gerekir. J. Bodin (1530-1596), yayınladığı bir eserinde sikkelerden eksiltilmiş değerli maden oranıyla fiyat hareketlerini karşılaştırmıştır. Bodin, fiyatlardaki artışın sikke ayar bozukluğu oranından çok daha yüksek olduğu sonucuna varmıştır. R. Cantillion (1680-1734) ise altın ve gümüş madenlerin keşfedilmesi neticesinde para miktarının artmış olduğunu ve bunun sonucunda fiyatlar genel seviyesinin yükseldiğini belirtmiştir. Fakat konuyu ilk kez detaylarıyla ve açık olarak inceleyenler, klasik liberalizmin kurucusu ve ilk temsilcileri olmuştur. Siyasi liberalizmin kurucusu olarak kabul edilen John Locke bir eserinde para miktarı ve fiyatlar arasındaki ilişkiyi şöyle açıklamıştır (Ergin,1981: 147):

“Arz ve talep sabit iken fiyatlar yükselirse, nedeni doğrudan doğruya para miktarındaki değişikliktir. Ancak paranın yavaş veya hızlı el değiştirmesine göre, fiyatlar az veya çok yükselir.”

Konuyu çok açık olarak ortaya koyan düşünürlerden birisi de D. Hume’dur. A. Smith ve diğer klasik iktisatçılar üzerinde çok büyük etkisi olan D. Hume (1711-1776), para miktarı ve fiyatlar arasındaki ilişkiyi şöyle açıklamaktadır (Ergin,1981: 149):

“Ingiltere’deki altın ve gümüşün beşte dördünü bir gemiye yüklettiklerini ve gece denize açılan geminin battığını varsayalım. Ne olacaktır? Bütün Ingiltere’nin parası bir gecede beşte dört azalmış bulunacaktır. Dolaşımdaki para Henry VIII ve Edward VI zamanlarındaki miktara inecektir. Fiyatlar da aynı oranda ucuzlayacaktır. Ucuzlayan Ingiliz malları, yabancı ülkelere çok daha büyük miktarlarda satılacaktır. Yabancı malları ise, iç piyasada pahalılıkları dolayısıyla alıcı bulamayacaktır. Dışsatım artarken, dışalım azalacaktır. Dış ticaret, memlekete değerli maden kazandıracaktır. Altın ve gümüş girişi para stokunu eski hacmine getirince, fiyatlar da olay öncesi düzeye yeniden gelecektir...Bir gecede Ingiltere’deki para stoku beş kat artarsa, gelişme ters yönde olacaktır. Iç piyasada fiyatların yükselmesi, dışalımın çoğalmasına ve dışsatımın azalmasına yol açacaktır. Ülkeden altın çıkacaktır. Altın çıkışları, fiyatlar başlangıçtaki düzeyine ininceye dek sürecektir. Bir ulusun zenginliğini oluşturan, doğal kaynakları ve endüstrisidir. Ingiltere, zenginliğini altın stokuna değil, sürüm pazarlarına borçludur. Uluslararası ticarette, işbölümü yapılması ve serbest bir düzen kurulması, devlet müdahalesinden daha iyi sonuç verir.”

D. Hume, para miktarındaki artışların hemen fiyatları artırmayacağını ve bunun bir zaman gecikmesi (time lag) ile fiyatlara yansıyacağını da ifade etmiştir. Tekrar Hume’un kendi sözleri ile aktaralım:

“Eşya fiyatlarının yükselmesi, altın ve gümüşün çoğalmasından ileri gelen kaçınılmaz bir sonuç olmakla beraber, pahalılık derhal başlamaz. Önceleri, fiyatlarda bir değişiklik görülmez. Fiyatların yükselmesi için zaman geçmesi gereklidir. Pahalılık adım adım ilerler. Evvela bir malın, sonra bir diğerinin fiyatı zam görür. Ve sonunda bütün fiyatlar, para miktarındaki çoğalışla aynı hizaya gelir.” (Ergin, 1981: 150)

Para miktarı ve fiyatlar arasındaki ilişkiyi ele alan düşünürlerden bir diğeri de ünlü klasik iktisatçılardan J.S. Mill (1806-1873)’dir (Şekil III.2). Mill, Hume’un miktar teorisi konusundaki görüşlerine katılmakla birlikte paranın dolanım hızının da fiyatlar üzerinde etkili olacağını savunuyordu. Mill, yaptığı açıklamalarla miktar teorisini ilk kez matematiksel olarak formüle eden Irwing Fisher üzerinde de etkili olmuştur. Mill’in konu ile ilgili görüşlerini kendi sözleriyle aktarmaya çalışalım:

“Eğer, satışa sunulan malların miktarının sabit olduğunu varsayarsak, paranın değeri, paranın miktarına ve el değiştirme sayısına bağlı olacaktır. Netice olarak, mübadeleye konu olan malların sayısı aynı kalmakla birlikte, paranın değeri, paranın tedavül hızı ile ters yönlü bir ilişkiye sahip olacaktır.” (Ekelund-Hebert, 1990: 38)



2. Klasik Miktar Teorisi

Miktar teorisinin, para arzındaki ve paranın dolaşım hızındaki değişmelerin neticesinde fiyatlar genel seviyesinin değişeceğini ifade eden bir para teorisi olduğunu yukarıda belirttik. Bir başka ifadeyle, miktar teorisi, para miktarındaki değişmelerin doğrudan doğruya fiyatlar genel seviyesindeki değişikliklere yansıyacağını ifade eder. Konuyu çok basit olarak bir şekille göstermemiz mümkündür. Şekil III.3’de yatay eksende para arzı, dikey eksende ise fiyatlar genel seviyesi gösterilmiştir. Para talebi ise orijinden yukarı doğru çizilen 45 derecelik bir doğru şeklinde gösterilmiştir. Şekilden anlaşıldığı üzere para arzının M düzeyinde olduğu noktada fiyatlar genel seviyesinin P1 düzeyindedir. Para arzının M(s) noktasına artırılması ile birlikte fiyatlar genel seviyesi de P1’den P2’ye yükselmektedir (bkz. Şekil-2 ).




Fisher Yaklaşımı

Yukarıda basit geometrik yorumunu sunduğumuz miktar teorisini ilk olarak bilimsel düzeyde incleyen iktisatçı Irwing Fisher (1867-1947) olmuştur. ABD’de Yale Üniversitesi’nde görev yapan Profesör Fisher, miktar teorisini ilk kez matematiksel olarak formüle eden bilim adamıdır. Fisher dışında konuyu inceleyen diğer iktisatçılar arasında K. Wicksell, L. Walras, A. Marshall ve A.C. Pigou gibi iktisatçıları sayabiliriz.

Fisher’in miktar teorisi ile ilgili formülü şu şekildedir:

PT = MV + M’ V’

Yukarıdaki formülde;

M : efektif para (itibari ya da nakit para),

M’: kaydi para,

V : Efektif (itibari) paranın dolaşım (tedavül ) hızı,

V’: Kaydi paranın dolaşım hızıdır.

M+M’ toplam para arzını ifade etmektedir. Formülde P, fiyatlar genel seviyesini; T ise ticaret (işlemler) hacmini belirtmektedir.

Fisher denklemine göre, bir ülkede tedavülde bulunan paraların miktarı (M +M’) ile onların belirli bir dönem içinde kaç defa el değiştirdikleri (V+V’) çarpıldığında elde edilecek rakam aynı dönemde paranın aracılık ettiği işlemlerle (T), bu işlemlere uygulanan fiyatların (P) çarpımına eşit olacaktır. Bu açıklamalar çerçevesinde;



M.V = P.T özdeşliği yazılabilir.

Fisher yaklaşımı bir özdeşlik olarak ele alındığında, ekonomik faaliyet hacmi ne olursa olsun tanımsal olarak geçerli olan bir gerçeği ifade etmektedir. Buna göre toplam harcamalar, bu harcamalara konu olan mal ve hizmetlerin değerine eşittir. Fisher (1946: 124)’e göre, bir özdeşlik ancak değişkenlerle ilgili belli varsayımlar yapıldığında davranışsal bir ilişki (model teori) haline gelip, değişkenler arasındaki nedensellik ilişkilerinin yönü hakkında bilgi verir. Fisher’in denklemle ilgili varsayımları şunlardır:

M ile M’ arasında doğru orantılı ve istikrarlı bir ilişki vardır. Bunun temel nedeni, hane halklarının nakit tercih oranları ile bankaların rezerv mevduat oranlarının istikrarlı ve tahmin edilebilir oluşudur.

V, V’ ve T kurumsal yapı tarafından ve teknik koşullarca belirlenir. Para miktarındaki artış, bu değişkenleri etkilemez.

M/M’ oranı sabittir.

Para miktarındaki artış doğrudan doğruya ve aynı oranda fiyatlar genel düzeyini artırır. Buna göre nedenselliğin yönü para miktarından fiyatlar genel düzeyine doğrudur. Yani denklemde bağımsız değişken yalnızca para miktarıdır.

Cambridge Yaklaşımı

Fisher’in yukarıda özetlediğimiz yaklaşımı daha sonra neo-klasik iktisatçılardan Cambridge Okulu’nun kurucuları olarak kabul edilen Alfred Marshall ve Arthur C. Pigou tarafından geliştirilmiştir.

Fisher’in yaklaşımında bireylerin “elde tutmak zorunda oldukları para miktarı” analiz edilmektedir. Oysa ki Cambridge yaklaşımında para, ekonomik nedenlerle elde tutulan bir aktif olarak ele alınmaktadır. Bu anlamda Cambridge yaklaşımında “elde tutulmak istenen” para miktarı ön plana çıkmaktadır. Bireylerin “elde tutmak istedikleri para miktarı” ile “fiilen elde tuttukları para miktarı” biribirinden farklı olabileceğinden; Cambridge yaklaşımı ile birlikte “parasal dengesizlik” fikri filizlenmeye başlamıştır.

Cambridge yaklaşımında, Miktar Teorisi;



Ms= MD = k.P.Y

olarak ifade edilmektedir. Bu formülasyon çerçevesinde Fisher yaklaşımı ile Cambridge yaklaşımı arasındaki diğer bir önemli

farklılık ortaya çıkmaktadır. Fisher yaklaşımında, denklemin sağ tarafında ekonomideki işlemler hacmi (T) yer alırken, Cambridge yaklaşımında ulusal gelir (Y) yer almaktadır. Bunun bir sonucu olarak, Fisher yaklaşımında “paranın işlem dolaşım hızı” söz konusu edilirken, Cambridge yaklaşımında “paranın gelir dolaşım hızı” söz konusu edilmektedir. Cambridge yaklaşımının bir diğer farklılığı “k” katsayısıdır. “k” katsayısı ulusal gelirin bir oranı olarak elde tutulmak istenen para miktarını göstermektedir. Cambridge yaklaışımındaki “k” katsayısı, Fisher yaklaşımındaki “V”’nin matemetiksel alternatifi olarak ele alındığında iki yaklaşım arasında fark yok gibi gürünmektedir. Ancak, Cambridge yaklaşımı Fisher yaklaşımına göre aşağıdaki farklılıklara sahiptir:

Cambridge yaklaşımında vurgu para arzından para talebine yönelmiştir. Bu, bakış açısındaki değişikliği yansıtmaktadır..

Cambridge yaklaşımı ile birlikte parasal sorunlar “para arzı” ve “para talebi” kavramları aracılığıyla analiz edilmeye başlanmıştır.

En az bunlar kadar önemli olmak üzere, Cambridge yaklaşımında yer alan “k” katsayısının, kurumsal faktörlerin yanısıra ekonomik faktörlerden de etkilenen davranışsal bir değişken olduğu belirtilmektedir. Ancak Cambridge yaklaşımında “k”’yı belirleyen faktörlerin ayrıntılı bir analizi yapılmamıştır (Cargill, 1991: 492-3). Para teorisinin gelişim sürecinde izlendiği gibi bu boşluk J.M. Keynes tarafından doldurulmuştur.



3. Modern Miktar Teorisi: Monetarizm

Modern miktar teorisi, klasik miktar teorisinin yeni bir yorumudur. ABD’de Chicago Üniversitesi’nde görev yapan bazı iktisatçılar para teorisine ve bu çerçevede miktar teorisine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Chicago Üniversitesi para konusundaki araştırmaları ile tüm dünyada Chicago Iktisat Okulu olarak adlandırılmakta ve tanınmaktadır. Bu okulun ilk temsilcileri arasında H.C. Simons ve F.H. ......’ı saymak gerekir. Simons ve ......’ın öğrencisi olan Milton Friedman ise günümüzde Chicago okulunun en tanınmış ismidir. 1976 Nobel Ekonomi Ödülünü kazanan M. Friedman’ın para miktarı ve fiyatlar genel seviyesi üzerinde yaptığı teorik ve ampirik araştırmalar literatürde Monetarizm olarak bilinmektedir. Monetarizm, kavram olarak ilk, Isviçreli iktisatçılardan K. Brunnner tarafından kullanılmıştır.

Monetarizm, paranın miktarındaki değişmelerin, iktisadi faaliyetler ve fiyatlar genel seviyesi üzerinde büyük etkisinin olduğunu ve fiyat istikarının sağlanması için en uygun çözümün para arzındaki artış hızının önceden belirlenmesi ile gerçekleştirilebileceğini savunmaktadır.

3.1. Monetarizmin Parasal İstikrarın Sağlanmasına Yönelik Önerileri

Yukarıda belirttiğimiz gibi Monetarizm, enflasyonun tek ve en önemli nedeni olarak para arzındaki artışları görmekte, çözüm olarak da para arzının bir kurala bağlı olarak her yıl sabit oranda artırılmasını önermektedir.

M. Friedman’ın ünlü, “enflasyon her zaman ve her yerde parasal bir olgudur” sözü monetarizmin temel felsefesini özetlemektedir. Friedman, bir çok eserinde parasal istikrara yönelik önerisini yıllarca tutarlı bir şekilde savunmuştur. Friedman, 1962 yılında yazdığı ünlü Kapitalizm ve Özgürlük adlı eserinde şöyle yazmaktadır:

“Benim şu anki tercihim, parasal otoritenin para stokunu belirlenen bir oranda artırmasına izin veren bir yasal düzenlemenin yapılmasından yanadır. Para stokunun yıllık artış oranı yüzde 3 ila yüzde 5 arasında bir oran olabilir... Önemle belirtmeliyim ki, bu önerim, paranın yönetiminde her zaman ve sonsuza dek geçerli olacak bir kural olarak görülmemelidir. Bizim şu an para konusundaki bilgilerimize göre en uygun kuralın bu olduğunu düşünüyorum. Para konusunda daha fazla bilgi sahibi olduğumuz takdirde, daha iyi kuralları da bulmamız mümkün olacaktır.” (Friedman, 1962; 54-5.)

Friedman , 1980 yılında yayınladığı bir çalışmasında aynı görüşlerini tekrarlamaktadır:

“Sağlam para için bizim kararlı olmamız lazım. Mevcut koşullarda en iyi çözüm; parasal otoritelerin parasal tabanın büyüme oranını sabit bir şekilde artırmalarına izin veren öneridir.” (Friedman and Friedman, 1980: 24.)

Friedman’a göre para miktarında ılımlı büyüme öngören bir para politikasının benimsenmesiyle parasal otorite, enflasyon ya da deflasyondan kaçınmış olacaktır. Friedman, bir başka yazısında ise para miktarındaki artış oranı ile ekonomik büyüme oranı arasında tutarlı bir ilişkinin gerekliliğinden sözetmektedir. Friedman şöyle demektedir:

“Paranın miktarı ile milli gelir ve fiyatlar arasında yakın ve düzenli bir ilişki mevcuttur. Istikrarlı bir fiyat düzeyi için paranın miktarı, ekonomide toplam üretimdeki büyüme oranına paralel bir şekilde artırılmalıdır.” (Friedman, 1975: 77.)

Friedman, para stokundaki artışların konjonktüre paralel olarak düzenlenmesi görüşünü kabul etmemekte ve bunun parasal kuralı zaman içerisinde giderek anlamsız hale getireceğini ifade etmektedir. Friedman’a göre parasal istikrar için ihtiyari para politikalarına son verilmeli ve sabit bir kural ile siyasi otoritenin parasal otorite üzerindeki müdahaleleri ortadan kaldırılmalıdır. Hemen belirtelim, savaş ve olağanüstü durumlarda Friedman bu sabit kuralın pekala değiştirilmesi gerektiğine inanmaktadır.

Friedman, para arzının kontrolü için en uygun parasal büyüklüğün M2 olduğunu belirtmektedir. M2 , halkın elinde bulundurduğu nakit para, vadesiz mevduat ve vadeli mevduatın toplamından oluşmaktadır. Friedman, para arzının kontrolünde M2’yi kullanmasının nedenini şu şekilde açıklamaktadır:

“Ampirik olarak ele alındığında M2’nin gelir düzeyi ve temel ekonomik büyüklükleri açıklayıcılık gücü diğer parasal büyüklüklere göre daha yüksektir. Buna ek olarak, kısa dönemde M2’de ortaya çıkan dalgalanmalar diğer parasal büyüklüklerde ortaya çıkan dalgalanmalardan daha küçüktür.” (bkz. Öcal vd.,1997: 459).

Günümüzde iktisatçılar arasında para arzının kontrolünde en uygun parasal büyüklüğün hangisi olduğu konusunda bir uzlaşmanın mevcut olmadığını belirtmekte yarar var. Aynı şekilde uygulamada da merkez bankaları parasal hedef olarak, kimi zaman M1 ya da M2’yi, ayrıca bunların dışında parasal taban, rezerv para ve merkez bankası parası gibi parasal büyüklükleri2 esas almaktadırlar.

Friedman, sabit oranlı parasal büyüme kuralı dışında parasal istikrar için aşağıdaki önerilerin de önemli olduğunu belirtmektedir (Parasız, 1985: 481):

1. Açık piyasa işlemlerinin yönetimi parasal büyüme kuralına uygun olarak yürütülmelidir.

2. Merkez bankası, ticari bankaların kendi kasasında bulunan mevduatlarına piyasa faiz oranları kadar (örneğin, kısa vadeli devlet tahvillerine ödenen faiz kadar) faiz ödemelidir.

3. Merkez bankasının zorunlu rezerv oranlarını değiştirme imkanı ortadan kaldırılmaldır.

Bu açıklamalardan sonra şimdi, monetarizmin bir uzantısı olarak geliştirilen ve konumuz açısından önem taşıyan Rasyonel Beklentiler Teorisi konusunda özet bilgiler sunmaya çalışalım.

C. MONETARİZME YÖNELİK ELEŞTİRİLER VE STRÜKTÜRALİZM

Monetarizmin teorik çerçevesi, bazı iktisatçılar tarafından yapılan ampirik çalışma sonuçları ile daha da güçlenmiştir. Özellikle M. Friedman’ ın A. Schwartz ile birlikte yapmış olduğu araştırmanın sonuçları (Friedman ve Schwartz, 1963; Friedman ve Schwartz, 1982) modern miktar teorisinin pek çok iktisatçı tarafından benimsenmesine yol açmıştır. 1980 sonrasında monetarizmin önerilerinin pek çok uygulama alanı bulduğu bilinmektedir. Bununla birlikte az gelişmiş ülkelerde enflasyona karşı monetarist önlemler alınmasına karşın, bazı ülkelerde bu konuda başarılı olunamaması monetarizm üzerinde bazı eleştirileri gündeme getirmiştir. Sadece para arzındaki artışlarla enflasyon olgusunun açıklanamayacağını ve çözümün de sadece ekonomideki gelişmelerle paralel bir para arzı büyümesi olmadığını savunan bazı iktisatçılar monetarizme bir tepki olarak Strüktüralizm adını verdikleri bir görüşü gündeme getirmişlerdir. Öncülüğünü Latin Amerikalı iktisatçıların yaptığı strüktüralizm, enflasyonun nedenlerini ekonominin daha çok temelindeki yapısal bozukluk ve darboğazlarda aramak gerektiğini, bu yapısal bozukluk ve darboğazlar giderilme- dikçe, enflasyon sorununun çözümlenemeyeceğini iddia etmektedir. Strüktüralistlere göre az gelişmiş ekonomilerin sahip olduğu başlıca yapısal bozukluk ve darboğazlar şunlardır (Bkz. Thorp ve Whithead, 1979; Çubukçu, 1983):

1. Tarımsal Ürünler Arzının Yeterince Esnek Olmaması: Az gelişmiş ülkelerde nüfusun büyük çoğunluğu geçimlerini ve yaşamlarını tarım sektöründen sağlamaktadırlar. Bu ülkelerde nüfus artış hızının yüksek olması karşısında, tarımsal ürünlere olan talep zamanla artmakta, buna karşın tarımsal ürünler arzı buna cevap verememektedir. Hava ve yağış şartlarının bozuk olması tarımsal ürünler arzını önemli ölçüde engellemektedir. Ayrıca tarımsal üretimin arttırılamamasının temel nedenlerinden biri de bu sektörün geri kalmış kurumsal yapısıdır. Daha açık bir ifadeyle, az gelişmiş ülkelerde, tarımsal işletmelerin küçük çapta olması, sermaye-yoğun teknolojilerin sınırlı ölçüde kullanılması, sulama, haberleşme ve ulaşım imkanlarının kısıtlı olması vb. nedenler tarımsal üretimin arttırılmasını engellemektedir. Tarımsal arz ile talep arasındaki dengesizliğin talep lehine olması, sonuçta enflasyonist bir durum ortaya çıkarmaktadır.

2. Dış Ticaret Dengesinin Sürekli Açık Vermesi: Az gelişmiş ülkelerde ekonomide karşılaşılan bir diğer dar boğaz ve/veya yapısal bozukluk ise dış ticaret dengesinin sürekli açık vermesidir. Bu ülkelerde, ihracat imkanlarının sınırlı olmasına karşın, hammadde ve ara malların dış ülkelerden ithal edilmesi mecburiyeti ödemeler dengesinde dış ticaret açığının giderek büyümesine neden olmaktadır. Az gelişmiş ülkelerde ihracatın sınırlı olmasının çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Herşeyden önce, bu ülkelerin ihracat yapıları, birkaç temel maddeye dayanmış olup çeşitlenmiş değildir. Çoğunlukla tarımsal ürünlerden oluşan bu mallara karşı fiyat esnekliği düşüktür. Bu durumda az gelişmiş ülkelerin, fiyatları yükselterek veya diğer ülkelerdeki gelir artışlarından yararlanarak ihracat gelirlerini artırmaları çok sınırlı kalmaktadır. İhracattaki bu sınırlı gelişmeye karşın, ithalat süratle artma eğilimi göstermektedir. İhracat ve ithalat arasındaki farkın giderek büyümesi ödemeler dengesinde kronik açıklara neden olmaktadır. Bu durum; ithalat kapasitesini sınırlandır- makta, ithalatın yasaklanması veya kontenjan uygulanması ise ithal malların yurtiçi fiyatlarını artırarak, enflasyonist bir baskı oluşturmaktadır.

Strüktüralistlere göre, az gelişmiş ülkelerin enflasyondan kurtulabil- meleri için dış ticaret alanındaki bu yapısal bozuklukları gidermeleri gerekir. Bunun için de ihracatın çeşitlendirilmesi ve artırılması, ithalat kapasitesinin düzenli ve ekonomik büyümeye katkıda bulunacak şekilde kullanılması, ithalatı ikame edici sanayilerin geliştirilmesi ve geleneksel ihraç mallarının dışındaki malların ihracını teşvik edecek bir döviz kuru uygulaması gereklidir.

3. Ekonomik Kurumların Yetersizliği: Yukarıda açıklanan darboğaz ve/veya yapısal bozukluklar yanında, diğer bazı faktörler de az gelişmiş ülkelerin fasit daireden çıkmalarını engellemektedir. Bürokrasi, sermaye piyasasının gelişmemiş olması, bazı sektörlerin monopolcü yapısı, kredi ve banka sisteminin yetersizliği, üreticiler karşısında tüketicilerin örgütlenmemiş olması vb. faktörler mevcut darboğazların daha da genişlemesine neden olmaktadır.

Özetle Strüktüralizm, daha önce de belirttiğimiz gibi az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde devletin düzenleyici ve teşvik edici bir rol oynaması gerektiği önerisinde bulunmaktadır.

III. RASYONEL BEKLENTİLER TEORİSİ

ABD’ de Chicago Üniversitesi'nde Friedman ve öğrencilerinin klasik miktar teorisini yeniden yorumlayarak enflasyon sorununa önerdikleri yeni çözümler dışında, yine aynı üniversitede çalışan ve esasen Friedman’ ın öğrencileri olan bir grup iktisatçı, enflasyon konusunu değişik bir açıdan ele aldılar. Rasyonel Beklentiler Teorisi (Rational Expectations Theory) adıyla iktisat literatürüne giren bu görüş, klasik iktisadın temel ilkelerini aynen benimsemiştir.

Rasyonel beklentiler teorisi ilk olarak 1961 yılında J. Muth’ un “Rasyonel Beklentiler ve Fiyat Hareketleri Teorisi” adıyla yayınlamış olduğu makalesi ile ortaya çıkmıştır (Muth, 1961). Muth, yayınladığı bu çalışmasında enflasyonist dönemlerde ekonomik birimlerin “uyumcu beklentiler” (adaptive expectations)'den ziyade , “rasyonel beklentiler” (rational expectations)’ e sahip olduğunu açıklamıştır. Muth’ un bu makalesi daha sonraki yıllarda Chicago Üniversitesi'ndeki bazı iktisatçılarca bir anlamda tekrar gündeme getirilmiş ve teori daha da güçlendirilmiştir. 1970’ li yılların sonlarına doğru öncülüğünü R. Lucas, T. Sargent ve N. Wallace’ nin yaptığı bazı iktisatçılar rasyonel beklentiler üzerine önemli çalışmalar yayınlamışlardır (Bkz: Lucas ve Rapping (1969); Sargent (1976); Kantor (1979)).

Rasyonel beklentiler teorisinin iktisat bilimine getirdiği yenilik “beklentiler” konusunda olmuştur. Esasen, iktisat teorisinde beklentiler konusu, ilk kez Cobweb teorisinde (örümcek ağı teorisi) incelenmiştir. Bu teori özellikle, tarımsal ürünlerin arzının, bu ürünlere olan talepteki beklentilere göre gerçekleşeceğini açıklamıştır. Ayrıca, beklentiler konusu, rasyonel beklentiler teorisyenlerinden önce Keynesyenler ve daha sonra Monetaristler tarafından da incelenmiştir. Gerek Keynesyenler ve gerekse Monetaristler, fertlerin genel fiyat seviyesindeki değişmeleri önceden tahmin etmede “Uyumcu Beklentilere” sahip olacaklarını belirtmişlerdir. Uyumcu beklentiler teorisine göre gelecekteki fiyat seviyesi önceki dönem(ler)deki fiyatların seviyesine göre belirlenir. Bu teoriye göre özellikle son dönemdeki fiyatlar genel seviyesi ortalaması, gelecekteki fiyatların tahmin edilmesinde önemli rol oynar. Örneğin, enflasyon oranı önceki yıl % 20 ise, bireyler cari yıl enflasyon oranının da % 20 olacağını beklerler. Eğer cari yıl içerisinde enflasyon oranı artarsa (azalırsa) bireyler sonraki yıldaki enflasyon oranının da artacağını (azalacağını) tahmin ederler ve davranışlarını buna göre ayarlarlar (Ekelund ve Tollison, 1986: 687-688).

Rasyonel beklentiler teorisi ise bireylerin uyumcu (adaptive) değil “rasyonel” (rational) beklentilere sahip olacaklarını ve bu nedenle iktisat politikası uygulamaları karşısında derhal aktif bir tavır alıp, bu politikaların beklenen sonuçlarını değiştireceklerini öne sürmektedir. Bu teoriye göre bireyler, iktisat politikası uygulamaları ve bu uygulamaların yaratacağı etkiler konusunda tam bir enformasyona sahiptirler ve dolayısıyla sistematik bir hata yapmaları söz konusu olamaz. Kısaca, fertlerin rasyonel hareket etmeleri sonucunda, iktisat politikası kendinden beklenen etkileri yaratamaz. Rasyonel beklentiler teorisi taraftarlarına göre; devlet, kısa dönemde dahi, vergiler, kamu harcamaları ve para arzı gibi araçları kullanarak, üretim, istihdam, fiyat istikrarı vb. ekonomik değişkenler üzerinde etkili olamaz. Bu bakımdan “aktif” iktisat politikaları yerine “istikrarlı” politikalar kullanmalıdır. Bu teoriye göre, devlet sadece oyunun kurallarını belirlemeli; fertler de, hangi imkanların kendilerine açık olduğunu bilip kararlarının muhtemel sonuçlarını önceden kestirebilmelidir. Örneğin; vergi politikası ve kamu harcamaları politikası ile ilgili kararlar önceden belirlenmeli ve sık sık değiştirilmemelidir. Politika değişiklikleri zorunlu olduğu zaman ise, bu değişiklikler yavaş yavaş yürürlüğe konulmalıdır (Savaş, 1984; 226-244).

Rasyonel beklentiler teorisine göre ekonomide para arzı artırıldığı zaman, bireyler bunun belli bir dönem sonra fiyatlar genel seviyesi ile birlikte nominal faiz oranını da yükseltebileceğini tahmin edebilirler. Bireyler para arzının enflasyonist bir etki yaratacağını bildikleri için buna karşı rasyonel davranışlarda bulunacaklardır. Örneğin, işçiler nominal ücretlerin enflasyon oranında artırılmasını isteyeceklerdir. İşçilerin bu taleplerinin işverenler tarafından kabul edilmesi ihtimali yüksektir. Zira, işverenler de fiyatlar genel seviyesinin artmasının kendi karlarını arttıracağını önceden “rasyonel” bir şekilde tahmin edebileceklerdir. Sonuç olarak, para arzının arttırılması reel milli gelir ve istihdam düzeyinde önemli bir değişiklik yaratmayacak sadece enflasyonist bir etki doğuracaktır. Dahası, ücret artışları ile fiyat artışları birbirini kovalayacaktır. Bu durumu şekil yardımıyla açıklamaya çalışalım (Ekelund ve Tollison, 1986; 689).



Şekil-1: Para Arzının Büyümesi ve Rasyonel Beklentiler

Ekonomide para arzının artırılması toplam talep seviyesini AD0 düzeyinden AD1 düzeyine kaydırarak sonuçta fiyatların P0 düzeyinden P1'e yükselmesine neden olur. Rasyonel beklentiler teorisine göre, uzun dönem toplam arz eğrisinin (LRAS) inelastik olduğu varsayılmaktadır. Bunun nedeni, yukarıda da belirttiğimiz şekilde, para arzının artırılmasının uzun dönemde reel üretim ve istihdam üzerinde etkili olmayacağının kabul edilmesidir. Rasyonel beklentiler teorisi, ancak toplumun beklemediği anlarda ve beklemediği şekillerde uygulanacak bir politikanın çok kısa sürede etkili olacağını, zaman içerisinde bireylerin enformasyonu takip ederek beklentilerin değiştirmeleri halinde ise politikaların tekrar etkisiz kalacağını öne sürmektedir.

Yukarıda kısaca özetlediğimiz hipotez, bazı yönlerden eleştirilere uğratılmıştır. Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Kenneth J. Arrow teoriyi başlıca şu açılardan eleştirmiştir (Kantor, 1979; 1430-31):

1. Rasyonel beklentiler tezinde ekonomik birimler ekonominin gelecek dengesini analiz etme yeteneğine sahip, süper istatistikçiler olarak kabul edilmektedir.

2. Ekonomide menkul kıymetler piyasası etkin olarak çalışırken, mal ve emek piyasaları bu düzeyde etkin olmayabilir. Aksine bunun tam tersi de olabilir. Arrow’ a göre fiyat beklentilerine ilişkin tahminler çoğunlukla sermaye birikimi konusundaki kararlar için doğrudur. Sermayenin akışına ilişkin kararlarda ise fiyat beklentileri önemli hatalar içerebilir. Hisse senetlerindeki fiyat dalgalanmaları buna bir örnek teşkil etmektedir.

IV. SONUÇ

Bu kısa araştırmada Chicago iktisat okulunun öğretileri olarak kabul edilen Monetarizm ve Rasyonel Beklentiler Teorisi’ nin temel esasları özetlenmiştir. Özellikle 1980’ li yılların başlarından itibaren dünyada adından sıkça söz ettiren Monetarizm, özü itibariyle klasik politik iktisadın para teorisi alanındaki görüşlerinin yeniden yorumlanması- dan başka bir şey değildir. Bir başka ifadeyle, Monetarizm, klasik miktar teorisinin yeni ve modern bir yorumudur. Bu nedenle monetarizme aynı zamanda Modern Miktar Teorisi adı da verilmektedir. Rasyonel Beklentiler ise Monetarizm’ den hareketle geliştirilmiş bir teoridir. Bu teorinin iktisat bilimine getirdiği katkı ve yenilik “fiyat beklentileri” konusunda olmuştur.

KAYNAKLAR

AKTAN, Coşkun Can, Utku Utkulu ve Selahattin Togay., Nasıl Bir Para Sistemi? İstanbul: İMKB Yayını, 1998.

ÇUBUKÇU, Tuğrul; Enflasyon Teorisi ve Türkiye’ de Enflasyon, Ankara: HU. İİBF Yayını, 1983.

EKELUND, Robert B. ve Robert D. Tollison, Economics, Boston: Little, Brown c, 1986.

FRIEDMAN, Milton, Studies in the Quentity Theory of Money, Chicago: University of Chicago Press, 1956.

FRIEDMAN, Milton ve Anna J. Schwartz, A Monetary History of the United States (1867-1960), Princeton: Princeton University Press, 1963.

------------------, Monetary Trends in the United States and United Kingdom Chicago: University of Chicago Press, 1982.

FRIEDMAN, M. (1962), “Should There Be An Independent Monetary Authority”, L.B.Yeager (Ed.), In Search of Monetary Constitution içerisinde, Harvard University Press, Cambridge.

FRIEDMAN, M. ve R. Friedman (1980), “The Tide is Turning”, P. Duignan ve A. Rabushka (Eds.), The United States in the 1980’s içerisinde, Hoover Institution, Stanford, 3-30.

FRIEDMAN, M. (1975), “The Case for A Monetary Rule”, M. Friedman, An Economist’s Protest içerisinde, Thomas Horton, New Jersey.

GREENHUT, M.L. ve Charles T. Stewart, From Basic Economics to Supply-Side Economics, New York: University of Press of Amerika, 1982.

GWARTNEY, James D. Ve Richard Stroup (1980), Economics-Private and Public Choice, 2nd Ed. New Year: Acedemic Press.

KANTOR, Brian, “Rational Expectations and Economics Thought”, Journal of Economics Literature Vol 17, (Dec. 1979), pp, 1422-1441.

LUCAS, Robert E. Ve Leonard A. Rapping, “Price Expectations and the Philips Curve”, American Economics Review vol 59, No 3, June-1969.

MACESICH, George, The Politics of Monetarizm – Its Historical and Institutional Development – New Jersey: Rowman and Allaneld, 1984.

MUTH, John F. (1961), “Rational Expectations and the Theory of Price Movements” Econometrica, July 1961, Vol 29, No 3, pp, 315-335.

ÖÇAL, T., F. ÇOLAK, S. TOGAY ve K. ESER (1997), Para Banka: Teori ve Politika, Gazi Kitabevi, Ankara.

SARGENT, Thomas, “Rational Expectations and the Theory of Economic Policy”, Journal of Monetary Economics, April-1976. Vol 2, No 2, pp, 169-183.

SAVAŞ, Vural, Keynezyen İktisat Yıkılırken, İstanbul: Fatih Yayınevi Matbaası, 1984.

THORP, Rosemary ve Laurence Whitchead, Inflation and Stabilization in Latin America New York: Holmes-Meier Publ, 1979.

VANE, Howard ve John Thompson, Monetarism – Theory- Evidence and Policy, Wiley: 1979.

Kaynak: Coşkun Can Aktan, "Monetarizm ve Rasyonel Beklentiler Teorisi", içerisinde: Politik İktisat, İzmir: Anadolu Matbaası, 2000.