PDA

View Full Version : Tiyatro Oyunları - Skeçler - Piyesler



Beyazdut
09-12-09, 04:05
23 NİSAN ÇİÇEKLERİ (23 NİSAN TİYATRO SKEÇ PİYES)


Oynayanlar:

Çiçekçi kız, Birinci çocuk, İkinci çocuk, Hizmetçi, Katip, Menekşe, Lale, Gül, Müşteri, Çiçek korosu
(Bu roller, uygun görülen kız ve erkek çocuklara verilir.)

Sahne: Çeşitli çiçekleri satan bir dükkan içi… Raflarda, vitrinde saksı saksı çiçekler görünmektedir. Ortada ve ön planda çiçek kılığına girmiş çocuklar öbek öbek yer almışlardır.

Dükkanın sahibi çiçekçi kız, elindeki süzgeçli, küçük bahçe kovasıyla canlı çiçeklere su verirken perde açılır.)
ÇİÇEKLİ KIZ – (Şarkı söyler)
Bir gün sizi sulamasam,
Hemen bana küsersiniz.
Tatlı, baygın kokunuzu,
Ne de çabuk kesersiniz.
Gül yüzünüz hiç solmasın,
Kalbinize dert olmasın.
Çiçek açın durmadan siz,
Neşenize son olmasın.
Şu güzel çiçeklerin, havaya, suya bizim gibi muhtaç olduklarını nasıl unutuyorum, bilmem ki. Biri gelip de çiçeklerimin boyunlarını büküp görse yüreğime iner…
(Bir canlı çiçeği yaklaşır.) Ah benim bahar kokulu karanfilim! Katmer katmer nasıl da açmışsın … Baygın kokun insana ılık yaz akşamlarını hatırlatıyor…
(Başka bir çiçeğe geçer.) Ne o, bana dargın mısın yoksa? Suyunu biraz geciktirdim, diye yüzüme bakmıyorsun… Ah benim nazlı kızım; mis kokulu sarı fulyam… Gel, barışalım … (Sever, okşar, koklar) Oooh! İçim açıldı. Ne iyi çiçeksin sen …
(Bir başka saksıya doğru eğilir.) Bak hele. Boyun büküp naz etmeyi sen de fulyadan mı öğrendin? Yazık sana … Bir gün suyunu unuttum diye somurtuyorsun… Neşesizlik sana hiç yakışmıyor kızım … (Okşar) Gül bakayım, gül, gül … Hah şöyle… Seninle de barıştık…
(Başka bir çiçeğe daha geçer) Aferin sana! Çiçek olunca senin gibi olmalı. Bir gün suyunu unuttum diye somurtmak, boyun bükmek ne oluyormuş sanki? Sen zaten bir hafta su görmesen bile aldırmazsın, bilirim… Tam unutkanlara göre çiçeksin. Bir fincan su bir hafta yeter sana… Sabrın sonu selamettir derler. Sana şimdi bol bol su vereyim de hak geçmesin… (Sular) al, bu da benden sana.
(Bu sırada dükkan kapısının çıngırağı çalınır. İçeriye hizmetçi kılıklı, kambur biri girer. Çiçekçi kız kovayı bir kenara bırakır, gelen müşteriyi karşılar.)
ÇEÇEKÇİ KIZ – Buyurunuz efendim… Bir şey mi arzu ettiniz?
HİZMETÇİ – Benim arzumun lafı mı olur a kızım… Bizim efendi beni gönderdi. Tabii kendisini tanırsınız…
ÇİÇEKÇİ KIZ – Hayır, tanımıyorum efendim. Kimden bahsediyorsunuz?
HİZMETÇİ – Canım, bizim efendiyi tanımayan yok ki. Abdurrahman efendi dediler mi nah! Diye parmakla gösterirler…
(Elindeki parayı sallayarak) Bu parayı sana o gönderdi.
ÇİÇEKÇİ KIZ – Çiçek mi istiyor?
Hizmetçi – Hee… Çiçek istiyor emme, en güzellerinden bir paket… Şey… Paket mi poket mi işte bir şey yapsın, dedi…
(Çiçekçi kız buketi hazırlarken, hizmetçi söze devam eder.)
Bizim efendi pek kurnazdır doğrusu… (Gülerek) Bu çiçekleri ne yapacak biliyon mu?
ÇİÇEKÇİ KIZ – Nerden bileceğim…
HİZMETÇİ – Öyle ya, nerden bileceksin… Bizim efendinin haşarı bir çocuğu var. Bir dediğini iki etmiyor ama, o da inadına tembel mi tembel, yaramaz mı yaramaz… Karnelerinde zayıftan başka notu yok… Bu gidişle sınıfta kalacak, diyorlar… Bizim efendi bir çare düşünmüş. Bu çiçekleri çocuğun öğretmenine götürecek. Allem edecek, kalem edecek, o haylazın sınıfı geçmesi için öğretmenine dil dökecek…
ÇİÇEKÇİ KIZ – (Demetlediği çiçekleri tekrar yerine koyar) Yaaa, maşallah… Sizin efendinin buluşuna diyecek yok duğrusu…
HİZMETÇİ – (Anlamaz) Dedim ya çok kurnazdır. İnsana külahı ters giydirir…
ÇİÇEKÇİ KIZ – Fakat doğruluktan, görevine bağlılıktan bir şey düşünmeyen öğretmeni hiçbir zaman kandıramaz… Öğretmenler çıkar peşinde koşmazlar. Doğruluktan şaşmazlar. Ellerine teslim edilen vatan yavrularının hepsini bir anne, bir baba sevgisiyle severler. Çalışanlarla çalışmayanları ayırırken bir yargıç kadar ince eleyip sık dokurlar… Doğru bildikleri görüşten, vicdanlarının emrinden hiçbir zaman ayrılmazlar…
Sizin efendi, öyle sakat çarelere başvuracağı yerde çocuğunu çalıştırmanın çarelerini düşünseydi daha iyi ederdi…
HİZMETÇİ – Kızım, o bizim neyimize gerek… Hele sen şu çiçekleri ver de ben de gideyim…
ÇİÇEKÇİ KIZ – Benim çiçeklerim çok duyguludur. Öyle her yere gitmezler. Hele böyle tembel çocuğunu kurtarmak için kurnazlık düşünen bir adamın eline düşmek istemezler…Ama bir kere kendilerine sorayım istersen…
(Hizmetçi şaşkın şaşkın bir kıza, bir çiçeklere bakar)
ÇİÇEKÇİ KIZ – (Çiçeklerin ortasına geçer ve sorar) Benim sevgili, nazlı çiçeklerim, konuştuklarımızı duydunuz… Abdurrahman efendiye gitmek ister misiniz?
ÇİÇEKLER – (Hep bir ağızdan)
Dostumuzla düşmanı,
Biz görmeden tanırız.
Fenalığa bir alet,
Olmaktan utanırız.
HİZMETÇİ – (Ellerini havaya kaldırıp kaçar.) Uy aman! Ben yanlış gelmişim…
(Çiçekçi kız, kaçan hizmetçinin arkasından güler. Sonra döner, raftan bir çiçek budama makası alır. Saksıdaki çiçeklerle meşgulken gene kapıdan bir müşteri girer. Kolunda evrak çantası, burnunda kelebek bir gözlük taşıyan müşteri hafif sarhoş taklidi ile konuşur.)
KATİP – Kolay gelsin çiçekçi abla…
ÇİÇEKÇİ KIZ – Buyurunuz efendim… Bir şey mi arzu ettiniz?
KATİP – Bu da sorulur mu? Bu dükkana gelenin elbet bir isteği olacak. Ya bir saksı çiçek ya bir buket yahut da çelenk… (Kendi kendine) Yahu burası amma güzel kokuyor ha… (Çantasından bir kartvizit çıkarır. Çiçekleri kıza verir.) Önce kendimi tanıtayım: Ben, içki sevenler Derneği’nin katibiyim. Bu cemiyet, daha yeni kuruldu. Bugün, bütün üyelerin katılmasıyla bir açılış töreni yapılacak. Ondan sonra içki, saz… Vur patlasın, çal oynasın… İçkisevenler Derneği nam salacak, nam… Salonu süsleme işini ben aldım üzerime. Üyelerimizin gönlü, gözü açılsın diye, birkaç sepet çiçek yaptıracağım… Haydi kızım, şöyle en tazelerinden bize bir şeyler hazırla da alıp gideyim…
(Katip sandalyeye çöker. Çiçekçi kız bu müşteriden de memnun değildir.)
ÇİÇEKÇİ KIZ – Efendim, zannedersem burada vaktinizi boşuna kaybedeceksiniz…
KATİP – (Anlamaz) Kızım benim acelem yok. Ne zaman hazırlarsan o vakit alır giderim. Oraya, buraya koşmaktan daha gazeteye göz atamadım. (Çıkarır, açar) Sen çiçekleri hazırlarken ben de şurada hem okur, hem de biraz dinlenirim…
ÇİÇEKÇİ KIZ – Efendim, maksadımı iyi anlatamadım. Çiçeklerim içki sevenleri sevmezler de…
KATİP – O da ne demek? Çiçeklerin keyfine göre hareket edecek değiliz ya. Parasıyla değil mi? İstersem, dükkandaki bütün çiçekleri bir kamyona doldurur, götürürüm…,
ÇİÇEKKÇİ KIZ – İş sizin bildiğiniz gibi değil efendim. Benim çiçeklerim içki sevenleri değil, Yeşilay kurumunun salonlarını süslemekten zevk alır. Benim çiçeklerim, her felakete kucak açan, kanat geren Kızılay kurumuna layıktırlar… Benim çiçeklerim Çocuk Esirgeme Kurumu’nun baktığı yavruların masum başlarını süslerler. Benim çiçeklerim törenlerde alay alay geçen Mehmetçiklerin başına Türk Hava Kurumu uçaklarından demet demet serpilmek isterler… Benim çiçeklerim…
KATİP – (Sinirlenir, bağırır.) Senin çiçeklerin, senin çiçeklerin… Bıktım senin çiçeklerinden… Sanki çiçekler nereye gideceklerini bilirlermiş gibi bana masal söylüyorsun…
ÇİÇEKÇİ KIZ – Masal değil, gerçek… İstersen kendileri size söylesinler… (Çiçeklere) Benim nazlı, güzel çiçeklerim. Konuştuklarımızı duydunuz. İçkisevenler Derneği’ne gitmek ister misiniz?
ÇİÇEKLER – (Hep bir ağızdan)
Boş yere yorulmasın,
Biz oraya gitmeyiz.
Saksımızda çürür de,
Burayı terk etmeyiz!
(Katibin burnundan gözlük, koltuğundan çanta düşer. Onları acele toplar, çiçeklere korku ile bakarak kaçar.)
KATİP – Üstüme iyilik, sağlık… Üstüme iyilik, sağlık…
(Dernek katibinin palas pandıras kaçışına çiçekçi kız güler. Başını sallar. Gene makasla budama işlerine devam eder. Bu sefer dükkana soluk soluğa bir müşteri daha gelir. Koşarak geldiği için düzgün konuşamaz.)
MÜŞTERİ – Ça… çabuk… ba… bana bir buket çiçek… Ama çok çabuk (Mendilini çıkarır, terini siler.) Haydi çabuk, ne duruyorsun?
ÇİÇEKÇİ KIZ – Efendim, şurada bir dakika dinlenin, yorulmuşsunuz…
MÜŞTERİ – Yorulmak da laf mı? Yüz metre şampiyonu gibi koşa koşa geldim.
ÇİÇEKÇİ KIZ – Çiçek almak için bu kadar aceleye ne gerek vardı?
MÜŞTERİ – Uçak kalkıyor, uçak… Daha buradan otobüsle havaalanına gitmek, uçak kalkmadan yetişmek lazım…
ÇİÇEKÇİ KIZ – Seyahate mi çıkıyorsunuz efendim?
MÜŞTERİ – Hoppala. Sen gazete muhabiri misin, nesin? Seyahate ben değil, patronum çıkıyor… Gözüne girmek için bir buket çiçek götüreceğim. Seyahatten dönüşünde belki maaşıma zam yapar. Ne yapalım kızım, geçim dünyası… (Saatine bakar.) Eyvah, yirmi dakika kaldı, yetişemeyeceğim. Haydi çabuk ol. (Kalkar.) Yoksa ben şuradan birkaç demet toplar, giderim haa (Çiçeklere atılır. Çiçekçi kız önüne geçer.)
ÇİÇEKÇİ KIZ – Yağma yok… Çiçeklerimin bir yaprağına bile dokunamazsınız. Hem siz, patronunuzun gözüne girip ondan zam koparmak için çiçek götürmeyi düşüneceğinize işinizi, görevinizi düşünseniz patronunuzu daha çok memnun edersiniz sanırım.
MÜŞTERİ – Ben buraya ders almaya değil, çiçek almaya geldim. Paramla değil mi?
ÇİÇEKÇİ KIZ – Para ile de olsa çiçeklerim birisini aldatmak, ötekini elde etmek, berikinin gözünü boyamak, hayırsız ve yararsız toplantıları süslemek gibi şeyleri sevmezler…
MÜŞTERİ – Tuhaf şey… Senin, aklından zorun var galiba…
ÇİÇEKÇİ KIZ – Hamdolsun, hiçbir zorum yok… Ben çiçeklerimin fikrini ve arzusunu almadan bir şey yapamam… İsterseniz bir kere de onlara sorayım. (Çiçeklere sorar.) Benim duygulu ve sevgili çiçeklerim. Konuştuklarımızı duydunuz. Siz ne dersiniz?
ÇİÇEKLER – (Hep bir ağızdan)
Hayır hayır gitmeyiz,
Ne olursak olalım.
Uçakta solmaktansa,
Şu dükkanda solalım!
MÜŞTERİ – (Elini kulağına koyar, dışarıyı dinler) İşte bir uçak sesi… (Pencereye koşup bakar.) Evet, uçak havalandı. Bizim zamlar yandı. (Sandalyeye yığılır, baygınlık geçirir. Çiçekçi kız raftan bir çiçek alır. Müşterinin burnuna değdirir. Müşteri ayılır. Şaşkın şaşkın söylenerek çıkar, gider.) Uçak havalandı, zamlar yandı… Uçak havalandı, zamlar yandı…
ÇİÇEKÇİ KIZ – (Ön plana gelir. bir kenara dayanarak düşünür. Sonra çiçeklere döner.) gördünüz mü benim güzel çiçeklerim? Sabahtan beridir hiçbir şey satamadım. Gelen müşterilerle gitmek istemediniz. Artık kimse de gelmez oldu. Ben sizi su ile hava ile beslerim ama beni kim besleyecek? Evde annem, kardeşim de benim elime bakıyorlar.

ÇİÇEKLERİN KOROSU
İyi kalpli sahibimiz,
Sen istersen biz gideriz.
Ayırmayız iyi, fena,
Talihimiz buymuş, deriz...
Fenalardan çoktur, inan
Bu dünyada iyi insan.
Gönlün bir an rahat olmaz,
Bu varlığa inanmazsan.
İyilikler, doğruluklar,
Fenalığı er geç kovar.
Sabredelim biraz daha,
Gün doğmadan neler doğar.

(Koro bitince kapının çıngırağı çalınır. Çiçekçi kız sevinir. Üstünü, başını düzeltir. Kapıdan iki küçük çocuk başı görünür.)

ÇİÇEKÇİ KIZ –Buyurun çocuklar, gelin. Bir şey mi istediniz?
BİRİNCİ ÇOCUK – (Kapıdan başını uzatarak) Ünlü Bahar Çiçekevi burası mı?
ÇİÇEKÇİ KIZ – Burası, burası... Buyurun...
ÇOCUKLAR – (Etrafa bakınarak girerler.) Günaydın!
ÇİÇEKÇİ KIZ – Günaydın kardeşler. Bir emriniz mi var?
ÇOCUKLAR – Emir filan yok bizde. Okuldan gönderdiler bizi.
BİRİNCİ ÇOCUK – (Ötekini göstererek) Şey, öğretmenimiz gönderdi. Dedi ki...
İKİNCİ ÇOCUK – (Arkadaşının sözünü keser.) Dedi ki çarşıya gidin... Cumhuriyet alanında ünlü, ünlü...
BİRİNCİ ÇOCUK – Bahar Çiçekevi vardır. ona benden selam söyleyin...
ÇİÇEKÇİ KIZ – Sağ olun çocuklar.
BİRİNCİ ÇOCUK – (Yutkunur, tekrarlar) Selam söyleyin.
ÇİÇEKÇİ KIZ – Sağ olun...
İKİNCİ ÇOCUK – (Atılır) Selamdan sonra dedi ki: Bugün okulda müsamere yapacağız. Başarı gösteren çocuklara verilmek üzere oradan karanfil...
BİRİNCİ ÇOCUK – Menekşe,
İKİNCİ ÇOCUK – Sümbül,
BİRİNCİ ÇOCUK – Gül,
İKİNCİ ÇOCUK – Gelincik,
BİRİNCİ ÇOCUK – Lale,
İKİNCİ ÇOCUK – Çiçeklerin en güzellerinden bize bir buket hazırlasın. Alın, gelin dedi. (Arkadaşına) Değil mi?
BİRİNCİ ÇOCUK – Evet, öyle dedi...
ÇİÇEKÇİ KIZ – Öğretmenimizin emri baş üstüne...
Yalnız bir şey var...
ÇOCUKLAR – (İkisi birden) Nasıl şey?
ÇİÇEKÇİ KIZ – Benim çiçeklerim birbirini çok severler. Hele şu dükkandan hiç ayrılmak istemezler. Buradan giden arkadaşlarının arkasından günlerce, haftalarca ağladıkları olur...
BİRİNCİ ÇOCUK – Ama biz...
ÇİÇEKÇİ KIZ – Evet, siz okuldan geldiniz. Öğretmeniniz dedi ki gidin, Bahar Çiçekevi’nden karanfil,
BİRİNCİ ÇOCUK – Menekşe,
İKİNCİ ÇOCUK – Sümbül,
BİRİNCİ ÇOCUK – Gül,
İKİNCİ ÇOCUK – Gelincik,
BİRİNCİ ÇOCUK – Lale,
ÇİÇEKÇİ KIZ – Gibi çiçeklerden bir buket yaptırın alın, gelin ... değil mi?
ÇOCUKLAR – (İkisi birden başlarını sallarlar) Evet...
ÇİÇEKÇİ KIZ – Evet ama cici kardeşler, demin dediğim gibi, benim çiçeklerim pek nazlı, duygulu şeylerdir. Sabahtan beri kaç müşteri geldi ise hiç biriyle gitmek istemediler. Ama sizin güzel hatırınız için bir de kendilerine sorayım. Bakalım, sizinle gitmek isterler mi?
BİRİNCİ ÇOCUK – (Hayretle) Kendilerine mi soracaksınız?
ÇİÇEKÇİ KIZ – Evet kendilerine soracağım... (Menekşe kılığında giyinmiş olan çocuğun yanına gider.) Sen söyle mavi menekşe, okuldan gelen bu küçük müşterilerim için yapacağım bukete katılmak ister misin?
(Müzik başlar. Tempoya uyarak Menekşe ortaya gelir.)
MENEKŞE – Menekşeyi en çok seven.
Çocuklardır, biliyorum.
Bunun için ben onlarla,
Koşup gitmek diliyorum.
Beni seven, bilen çoktur,
Benden güzel çiçek yoktur...
(Şarkı bitince Menekşe yerine geçer.)

BİRİNCİ ÇOCUK – (İkinciye) Biz yanlış geldik galiba. Burası çiçekçi dükkanı değil...
İKİNCİ ÇOCUK – Ya ne burası?
BİRİNCİ ÇOCUK – Canlı bebek mağazası olmasın?
İKİNCİ ÇOCUK – Bilmem ki...
ÇİÇEKÇİ KIZ – (Gelincik’e doğru gider.) Haa. Sen burada mısın Gelincik? Sana git, derim ama kokun yoktur diye seni beğenirler mi bilmem?
GELİNCİK – (Kalkar, ortaya gelir.)
Al tenimin rengi parlar,
Al gelinciği her görende.
Yeryüzünün en şerefli,
Bayrağının rengi bende...
Allardan al güzel rengim!
Hangi çiçek benim dengim!
(Şarkı söyler yerine geçer.)
ÇİÇEKÇİ KIZ – Allah Allah... Hangi çiçeğe sorsam bu sefer hepsi gitmek istiyor. bu gidişle dükkanı boşaltacaklar...
BİRİNCİ ÇOCUK – Çiçekçi abla, sen onları keyfine bırakırsan, bu kapalı yerde hiçbiri kalmak istemez. Hele okuldaki müsamereyi bir duysalar, oraya gitmek için can atarlar...
ÇİÇEKÇİ KIZ – Durun bakalım, bir tanesine daha soralım. Bu dükkanımın en nazlı çiçeğidir. Bakalım o ne diyecek? (Gül kılığına girmiş çocuğa sorar) Benim nazlı gülüm. Yoksa sende mi ötekiler gibi düşünüyorsun? Eğer sen de gitmek istiyorsan hiç olmazsa son bir defa güzel sesini duyayım; mis gibi kokunu ciğerlerime çekeyim...

GÜL – (Ortaya çıkar)
Çiçeklerin ecesiyim,
Benden güzel çiçek nerde?
Yediveren gül yüzünden,
Bülbül girer türlü derde...
Ne karanfil, ne de sümbül,
Şarkı söyler bana bülbül...
Kısa, hafif bir vals yaparak yerine geçer.)

BİRİNCİ ÇOCUK – (Arkadaşını sahne önüne çeker.) Bana bak, ben korkmaya başladım.
İKİNCİ ÇOCUK – Ben de...
BİRİNCİ ÇOCUK – Biz bu konuşan çiçekleri okula götürürsek; bütün seyircilerin ödleri kopar.
ÇİÇEKÇİ KIZ – (Çocuklara) Sevimli, küçük müşterilerim! Görüyorsunuz ki en değerli çiçeklerim bile artık burada kapalı yaşamaktan bıkmışlar. Başka yerler, başka insanlar görmek istiyorlar. Hakları da var. Ben bile aynı yerde oturmaktan, aynı şeyleri görmekten bıkıyorum. Şimdi söyleyin bana bakayım, okulunuz için hazırlanacak buket kime verilecek? Yoksa okulda...
ÇOCUKLAR – (İkisi birden) Müsamere var!
ÇİÇEKÇİ KIZ – Ne müsameresi?
ÇOCUKLAR – 23 Nisan Müsameresi.
ÇİÇEKÇİ KIZ – 23 Nisan mı? (Elini birkaç kere alnına vurur.) Ah şu benim dalgın başım. Nasıl oldu da ben Çocuk Bayramı Haftasında olduğumuzu unuttum?
BİRİNCİ ÇOCUK – Çiçekçi Abla, sen bugün çok dalgınsın. Deminden beri kaç kez söyledik, okulda müsamere var diye. Bizi öğretmen gönderdi. Dedi ki: Ona benden selam söyleyin...
İKİNCİ ÇOCUK – Selamdan sonra dedi ki, bugün okulda 23 Nisan Bayramını kutlayacağız. Müsamerede başarı gösteren çocuklara verilmek üzere bize en güzel çiçeklerden karanfil,
BİRİNCİ ÇOCUK – Menekşe,
İKİNCİ ÇOCUK – Sümbül,
BİRİNCİ ÇOCUK – Gül,
İKİNCİ ÇOCUK – Gelincik,
BİRİNCİ ÇOCUK – Lale,
İKİNCİ ÇOCUK – Gibi çiçeklerden güzel bir buket hazırlasın. Alın gelin, dedi. (Arkadaşına). Değil mi?
BİRİNCİ ÇOCUK – Evet, öyle dedi. Hem çiçekçi Abla, bugün Türk çocuklarının en büyük günü, insan onu nasıl unutur?
ÇİÇEKÇİ KIZ – Hakkın var kardeşim. Ömrüm oldukça bu dalgınlığımı affetmeyeceğim... (Telaşlanır) Ben size şimdi en güzel çiçeklerimden çabucak bir demet yapayım.
(Çiçeklere doğru yürür.)
ÇİÇEKLER – (Hepsi ayağa kalkmış, ortada canlı bir buket gibi toplanmışlardır.) Biz hazırız...
ÇİÇEKÇİ KIZ – Tuhaf şey!.. Bu, ne demek? Belki ben hepinizi göndermeyeceğim.
ÇİÇEKLER – (Hep birden)
Hep birlikte gideceğiz;
Müsamere göreceğiz;
Başarılı çocuklara,
Bin bir çelenk öreceğiz.
GÜL – (İki adım öne çıkar.) Böyle mutlu bir günde yurt çiçeklerini birbirinden ayırmak haksızlık olur. Biz hepimiz gitmek istiyoruz. Türk çocuklarının bu en sevinçli günlerinde onlarla bir arada bulunmak, okullarını süslemek bizim için sonsuz bir zevktir.
ÇİÇEKÇİ KIZ – Çok doğru söylüyorsunuz. Fakat...
ÇİÇEKLER – (Hep birden) E, fakat...
ÇİÇEKÇİ KIZ – (Üzgün bir sesle

Beni yalnız bırakmak
Yakışır mı sizlere?
Varım, yoğum sevincim,
Tek ümidim sizsiniz,
Burada öksüz kalırım,
Yaşayamam çiçeksiz...

ÇİÇEKLER – (Hep birden)
Okula koşar, gelir
Bizleri seven insan.
Hiçbir kimse unutmaz,
Bugün: 23 Nisan!
ÇİÇEKÇİ KIZ – (Sevinir) Yaşayın benim sevgili çiçeklerim! 23 Nisan çiçekleri! Haydi öyleyse okula gidiyoruz. Herkes bir saksı olsun.
(Sahnedekilerin hepsi, kenarlarda ve raflarda duran saksı ve çiçekleri alırlar. Sahne önünde çiçekten bir halka gibi dururlar. 23 Nisan marşı söylenir.)

ÇİÇEKLERİN KOROSU
O gündü, Anayurdun
Canına can katıldı,
“Egemenlik ulusun!”
Diye temel atıldı.

Yirmi Üç Nisan günü,
Yirmi Üç Nisan günü,
Dinlensin yerler, gökler
Egemenlik türkünü!

(Marş bitince çiçek alayı hareket eder, ağır ağır perde kapanır.)

Beyazdut
09-12-09, 04:08
29 EKİM CUMHURİYET BAYRAMI

ÖĞRETMEN — Günaydın çocuklar.
ÇOCUKLAR — Sağol.
ÖĞRETMEN — Bugün 29 Ekim değil mi?
ÇOCUKLAR — Evet öğretmenim.
ÖĞRETMEN — Bugünün ne olduğunu bilen var mı?
ÇOCUKLAR — Biliyoruz,biliyoruz.
ÖĞRETMEN — Bilenler ellerini kaldırsın.
(Hepsi birden ellerini kaldırır.)
ÖĞRETMEN — Söyle bakalım İsmail,bugün ne günüdür?
İSMAİL — Atatürk’ün doğduğu gün.
ÖĞRETMEN — Sen söyle Emine.
EMİNE — Cumhuriyet’in ilân edildiği gün.
ÖĞRETMEN — Doğru! Öyle ise İsmail bilemedi.
ÇOCUKLAR — Bilemedi,bilemedi.
İSMAİL — Bildim…Atatürk doğmasaydı bugün olur muydu?
ÖĞRETMEN — Varol İsmail…Bu buluşun çok güzel.Nasıl çocuklar güzel değil mi İsmail’in cevabı?
ÇOCUKLAR — Güzel,güzel,çok güzel.
ÖĞRETMEN — Hep beraber söyleyin bakayım bugün ne günü?
ÇOCUKLAR — Cumhuriyet’in ilân edildiği gün.
ÖĞRETMEN — Cumhuriyet’ten önce ne vardı?Bunu bilen var mı içinizde?
(Birkaç çocuk ellerini kaldırır.)
ÖĞRETMEN — Söyle bakalım sen Hacı.
HACI — Padişahlık varmış.
ÖĞRETMEN — Ne imiş o padişahlık?
HACI — Padişah denilen bir adam varmış. Sarayı varmış,hiç bu saraydan dışarı çıkmazmış,millete yüzünü göstermezmiş,bütün memleket sanki bu saraymış.Sonra bir gün düşmanlar memleketi basmışlar.Padişah da sarayını kurtarmak için memleketi yabancılara satmak istemiş.Millet buna kızmış.Atatürk milletin başına geçmiş,düşmanları bir güzel pataklamış,memleketten kovmuş,memleketi satmak isteyen padişahın da kulağından tutup memleketten dışarı atıvermiş.
ÖĞRETMEN — Aferin Hacı,kaç yıl önce oldu bu işler?
ÇOCUKLAR — 81 yıl önce.
ÖĞRETMEN — Demek ki,cumhuriyet 81 yıl önce 29 Ekim günü ilân edilmiş.Peki cumhuriyet ne demektir?Bunu bilen var mı?
ÖĞRETMEN — Sen söyle Yasin
YASİN — Cumhuriyet demek,padişahı kovmak demektir.
ÖĞRETMEN — Peki.Hanife sen de bir şeyler söylemek istiyorsun galiba…Söyle bakayım.
HANİFE — Cumhuriyet demek,milletin kendi kendisini idare etmesi demektir.
ÖĞRETMEN — Aferin.Atatürk’ü bilen var mı içimizde?
ÇOCUKLAR — Var,var,var…
ÖĞRETMEN — Hilmi,sen Atatürk’ü anlat bakayım?
HİLMİ — 13 Mart 1881’de Selânik’te doğdu,ama kendisi doğum gününü soranlara 19 Mayıs demiştir.Bu yüzden doğum günü 19 Mayıs olarak kabul edilir.10 Kasım 1938’de İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda vefat etti.Millete çok hizmet etti.Biz ona Atatürk yani Türklerin en büyüğü diyoruz.
ÖĞRETMEN — Seda,sen bu konuda neler biliyorsun?
SEDA — Babam dedi ki,eskiden okumak yazmak çok zormuş.Şimdi çok kolaymış.
ÖĞRETMEN — Çocuklar!Hiç size analarınız,babalarınız eski zaman mekteplerinden söz ettiler mi?
SEDA — Eskiden yıllarca mektebe giderlermiş de yine doğru dürüst okumasını,yazmasını bir türlü öğrenemezlermiş.
ÖĞRETMEN — Acaba neden böyle imiş?
SEDA — Babam söyledi,ama pek iyi anlayamadım.Başka türlü harfler mi varmış neymiş?
ÇOCUKLAR — A…A…A…
ÖĞRETMEN — Şaştınız kaldınız demek bu işe.Başka türlü harf de olur mu hiç?
SEDA — Ne bileyim babam öyle söyledi.
ÖĞRETMEN — Babanın hakkı var.Eskiden Türkçe’yi Arap harfleriyle yazardık.
ÇOCUKLAR — (Gülerler.) Arap…Arap…
ÖĞRETMEN — Ya…Şimdi gülüyorsunuz…Arap harflerinden bize ne değil mi?Bu Arap harfleri kargacık burgacık şeylerdi.Hem de ters yazılırdı.
ÇOCUKLAR — Nasıl ters?
ÖĞRETMEN — Şimdi soldan sağa doğru yazıyoruz değil mi?
ÇOCUKLAR — Evet,evet.
ÖĞRETMEN — Halbuki Arap harfleriyle sağdan sola doğru yazılırdı.
(Çocuklar yine gülerler.Sefa parmağını kaldırır.)
ÖĞRETMEN — Ne var Sefa?
SEFA — Bizim evde bir bacı kadın var.
ÖĞRETMEN — Eeee…
SEFA — Bu bacı kadın eskiden okumasını yazmasını bilmezmiş.Çocukken bir türli kafası almamış,o Arap harflerini…Şimdi her gün babamın gazetesini okuyor.
ÖĞRETMEN — Nasıl olmuş bu iş?
SEFA — Gece mektebine gitmiş,okumayı kolaycacık öğrenivermiş.Şimdi bu işi yapanlara gece-gündüz dua ediyor.Çorum’da bir oğlu var,ona mektup bile yazıyor.
ÖĞRETMEN — Demek sizin bacı kadın bile harfleri öğrenmiş,hem okuyor,hem yazıyor.
SEFA — Okuma yarışında beni solda sıfır bırakıyor öğretmenim.Beni imtihan bile ediyor.Okulda siz,evde bacı kadın,sınav,sınav,sınav…Bıktım valla benim de bir canım var,herhalde.
(Çocuklar gülüşürler.)
ÖĞRETMEN — Aferin,o bacı kadına…Bacı kadının hakkı var.Onun gibi Arap harflerini öğrenemeyenler çoktu.Okur yazarlar azdı.Şimdi harflerimizi kolaycacık herkes öğreniyor.Başka eski zaman mektepleri hakkında neler biliyorsunuz?
(Çocuklar ellerini kaldırır.)
ÖĞRETMEN — Cihan?
CİHAN — Eski zaman okullarında çocukları falakaya çekerlermiş,şimdi de sıra dayağına…
(Çocuklar gülerler.)
ÖĞRETMEN — Nereden biliyorsun bunu?
CİHAN — Bir gün şinnedim,yaramazlık yaptım da annem kızdı,seni okulda falakaya çekmeli dedi.
ÖĞRETMEN — Ne imiş o falaka?
CİHAN — Ama olmaz ki,siz de hep bana soruyorsunuz,öğretmen ben miyim yoksa?Ben de anlamadım da sordum anneme.Annem de öğretmenine sor dedi.Şimdi ben soruyorum size,falaka nedir?
ÖĞRETMEN — Ya eskiden senin gibi dersine çalışmayan,yaramazlık yapan çocukları okullarda falakaya çekerlermiş.Yani çıplak ayaklarını bir ipe bağlar,değnekle tabanına vururlarmış.O kadar vururlarmış ki,ayaklar şişermiş ve çocuklar yürüyemezlermiş…..
CİHAN — Ariiiiiiii…..
ÇOCUKLAR — Ne fena,ne fena…
ÖĞRETMEN — Neden fena bakayım Emine?
EMİNE — O zamanın çocukları hayvan mıymış?
(Çocuklar gülerler.)
ÖĞRETMEN — Bu hayvana bile yapılmaz çocuklar…Başka,başka eski zaman okullarından ne biliyorsunuz?
YASİN— Oyun yasakmış.
(Çocuklar güler.)
ÖĞRETMEN — Kim söyledi sana?
YASİN — Babam dedi.Bizim zamanımızda dedi,okullarda oyun yasaktı dedi.
ÖĞRETMEN —Doğru söylemiş baban.Eski zaman okullarında oyun oynamak yasaktı.Onun için böyle falakalı oyunsuz okulu çocuklar sevmezlerdi.Şimdi öyle mi ya?Söyleyin bakayım okulu seviyor musunuz?
ÇOCUKLAR — Seviyoruz,seviyoruz.
ÖĞRETMEN — Okula sevinerek geliyorsunuz.Burada güle oynaya çalışıyorsunuz.Size falaka çekiyorlar mı?
ÇOCUKLAR — Yok,yok….
ÖĞRETMEN — Tabiî yok.Çünkü doğru ve iyi sözü anlıyorsunuz.Cumhuriyet okullarında çocuklara insan muamelesi yapılır.Söyle bakalım İsmail elbisen ne malı?
İSMAİL — Yerli malı…
ÖĞRETMEN — Yerli malı ne demek?
İSMAİL — Bu memlekette yapılan mal demek.
ÖĞRETMEN — Demek memleketimizde böyle bezler yapılıyor?Neden yapılıyor bu bez?
İSMAİL — Pamuktan…
ÖĞRETMEN — Bizim memleketimizde pamuk yetişiyor mu?
(İsmail susar.)
ÖĞRETMEN — Bilen var mı?
HİLMİ — Ben biliyorum.Bizim memlekette pamuk yetişiyor.
ÖĞRETMEN — Öyle ya Hilmi,sen Adanalısın bilmen lâzım…
HİLMİ — Evet,Adana’da pamuk yetişir.
SEFA — Çorum’da da leblebi öğretmenim…
ÖĞRETMEN — Sana da aferin.Sonra böyle bez hâline nerde girer?
ÇOCUKLAR — Fabrikada.
ÖĞRETMEN — Bizim memlekette fabrika var mı?
ÇOCUKLAR — Var…Var…
ÖĞRETMEN — İşte çocuklar padişahlık zamanında memleketimizde fabrika da yoktu.Şimdi birçok fabrikalarımız var.Kendi yünümüzü kendimiz dokuyoruz.Kendi ipeğimizi kendimiz dokuyoruz.Kendi pamuğumuzu kendimiz dokuyoruz.Ve hep yerli malı giyiyoruz.Hangisi daha iyi siz söyleyin bakalım,pamuğu,yünü,ipeği yabancılara satıp,pamukluyu,yünlüyü,ipekliyi onlardan satın almak mı,yoksa bunları kendimiz dokumak mı?
ÇOCUKLAR — Kendimiz dokumak…Kendimiz dokumak…
ÖĞRETMEN — Ve kendi dokuduğumuz kumaşları giymek…Söyleyin bakayım içinizde yabancı malı giyen var mı?
SEDA — Benim formam yerli malı değil.
ÖĞRETMEN — Neden?
SEDA — Annem dedi ki bu eskisin yenisini yerli malından alırız dedi.
ÖĞRETMEN — Annenin hakkı var.Bir şey eskimeden yenisini almak doğru değil.Sonra babanızın parasını sokağa atmış olursunuz.Fakat Seda bu eskiyince yenisini muhakkak yerli malından alacaksın değil mi?
SEDA — Şart olsun öğretmenim.Zaten babam bu niye yerli malı değil diye fena hâlde kızdı.
ÖĞRETMEN — Doğru,yerli malı varken yabancı malına para vermemeli.Hep beraber söyleyin bakalım.Yerli malı varken,yabancı malına para vermeyeceğiz.
ÇOCUKLAR — Yerli malı varken,yabancı malına para vermeyeceğiz.
ÖĞRETMEN — Sinan,söyle bakayım sen.Birkaç gün okula gelmedin.Neyin vardı?
SİNAN — Hasta idim,öksürüyordum,boğazım şişti.
ÖĞRETMEN — Kim iyi etti seni?
SİNAN — Doktor Bey.
ÖĞRETMEN — Ne yaptı doktor?
SİNAN — İlâç verdi,gargara yaptırdı.Bakın şöyle gargırgargırrrrr…
ÖĞRETMEN — Anladık tamam,şimdi iyisin ya?
SİNAN — Evet iyileştim.
ÖĞRETMEN — Bakın çocuklar,eskiden doktora inanmazlarmış.Hastaları nasıl iyi ediyorlarmış biliyor musunuz?
(Hanife elini kaldırır.)
ÖĞRETMEN — Evet Hanife?
HANİFE — Doktor yerine bohçacı kadını çağıralım,bir kurşun döksün,bir tüssülesin,çocuk iyi olur diyor.
(Çocuklar gülüşürler.)
ÖĞRETMEN — Hiç sana kurşun döktüler mi,tütsü yaptılar mı?
HANİFE — Geçen sene çok hasta oldum.Ateşim hiç düşmedi.Haminnem boyuna anneme,bak senin doktorların hiçbir şey yapmadılar,ateşi düşmedi,dedi…Bir şu bohçacı kadını çağıralım da bak çocuk nasıl iyi olur dedi.Annem bıktı,bohçacı kadını çağırdı.Bohçacı kadım: Aaa!Bir şeyciği yok bu çocuğun,dedi.Perhiz filan istemez.Ben onu bir okur üflerim,geçer dedi.Okudu,üfledi.Haminnem de bana gizli gizli yiyecek verdi.Az kalsın ölüyordum.
ÖĞRETMEN — Vah zavallı,ne imiş hastalığın?
HANİFE — Tifo imiş.
ÖĞRETMEN — Ya…Bak şu bohçaçı kadının karıştırdığı işe.Hiç tifolu çocuğa yiyecek verilir mi?Perhiz yapmak lazım.Tabiî ateş çabuk düşmez.Bu doktorun bilmemezliğinden değil,hastalık böyle.Bakın gördünüz mü çocuklar,işte eski kafalılar tıpkı bu Hanife’nin haminnesi ve bohçacı kadın gibi düşünüyorlar.Hâlbuki Cumhuriyet’in çocukları böyle değil,bakın Hanife de görmüş doktorla bohçacı kadının farkını…Öyle değil mi Hanife?
HANİFE — Öyle,öyle…Şimdi o cadı kadını sokakta görünce yolumu değiştiriyorum.
(Çocuklar gülüşürler.)
(Öğretmen,bir fes resmi gösterir.)
ÖĞRETMEN — Çocuklar,bilin bakayım bu nedir?
(Çocuklar ellerini kaldırır.)
ÖĞRETMEN — Söyle bakayım Veysel?
YASİN — Saksı.
ÖĞRETMEN — Sen Cihan?
CİHAN — Yarısı kesilmiş bal kabağı.
(Çocuklar güler.)
ÖĞRETMEN — Sen İsmail?
İSMAİL — Kilogram.
ÖĞRETMEN — Çocuklar,hiçbiriniz bilemediniz.Bilemezsiniz de.Görmediniz.Buna fes derler.
ÇOCUKLAR — Fes nedir,öğretmenim?
ÖĞRETMEN — Eskiden Türklerin başlarına giydikleri şey.
YASİN — Eskiden Türkler bunu mu başlarına giyerlerdi?
ÖĞRETMEN — Evet,bunu giyerlerdi.Hem biliyor musunuz,bu ne renkte idi?
(Çocuklar susarlar.)
ÖĞRETMEN — Kırmızı.
(Çocuklar gülerler.)
ÖĞRETMEN — Bir de şunun şurasında pırasa bıyığı gibi bir şey var.Görüyorsunuz ya,işte o da siyah iplikten yapılmış püsküldü.Başınıza böyle bir şey giymek ister misiniz?
ÇOCUKLAR — Hayır,hayır,hayır…
ÖĞRETMEN — İşte çocuklar,yabancılar da bize gülerdi,tıpkı sizin güldüğünüz gibi.Atatürk bu püsküllü belâyı da başımızdan attırdı.Şimdi biz de bütün medenî milletler gibi şapka giyiyoruz.İyi yaptı değil mi?
ÇOCUKLAR — Çok iyi yaptı,çok iyi.
ÖĞRETMEN — Atatürk’ün başka yaptığı iyiliklerden ne biliyorsunuz?
(Çocuklar ellerini kaldırırlar.)
ÖĞRETMEN — Hacı,söyle bakayım,daha ne iyilikler yaptı bize?
HACI — Demir yolu yaptırdı,fabrikalar yaptırdı.
ÖĞRETMEN — Demir yolu iyi bir şey mi?
HACI — Çok iyi bir şey.
ÖĞRETMEN — Neden iyi bakayım?
HACI — Biraz hızlı gider de ondan.
ÖĞRETMEN — Biliyor musunuz çocuklar,demiryolu yokken Sivas’tan Ankara’ya kaç günde gidilirmiş?
(Çocuklar susar.)
ÖĞRETMEN — At arabası ile yirmi günde.
ÇOCUKLAR — Ooooo….
ÖĞRETMEN — Şimdi biliyor musunuz aynı yol trenle ne kadar zamanda gidiliyor?
(Çocuklar susar.)
ÖĞRETMEN — 12 saatte.
ÇOCUKLAR — Oooooo….
ÖĞRETMEN — Bir gün 24 saat olduğuna göre yirmi gün kaç saat eder,düşünün bakayım?
(Bir müddet sonra birkaç çocuk el kaldırırlar.)
ÖĞRETMEN — Söyle Hacı?
HACI — 480 saat.
ÖĞRETMEN — Evet,eskiden Sivas’tan Ankara’ya 480 saatte gidilirmiş.Şimdi 12 saatte.Aradaki fark kaç saat tutuyor?
ÖĞRETMEN — Söyle bakalım Emine?
EMİNE —468 saat.
ÖĞRETMEN — Demek ki,Ankara’dan Sivas’a trenle gidersek 468 saat kazanıyoruz.Peki kazandık da ne çıkar?
(Çocuklar ellerini kaldırır.)
ÖĞRETMEN — Söyle Veysel?
VEYSEL — Askerler bile daha çabuk düşmana yetişir.
ÖĞRETMEN — Aferin Veysel,çok güzel.Söyle Hilmi?
HİLMİ — Mektuplar daha çabuk varır.
ÖĞRETMEN — Aferin Hilmi,çok doğru.Söyle Sinan?
SİNAN — Bir yerden bir yere gönderilen mallar daha çabuk gider.
ÖĞRETMEN — Çok iyi Sinan.Görüyorsunuz ya çocuklar Ata’mızın yaptırdığı tren yollarının bize ne büyük iyilikleri dokunuyor.
ÇOCUKLAR — Evet,evet…
ÖĞRETMEN — Atamız bize daha başka ne iyilikler yaptı?
(Birkaç çocuk elini kaldırır.)
ÖĞRETMEN — Söyle Emine?
EMİNE — Orman Çiftliği ile Devlet Çiftliklerini yaptırdı.
ÖĞRETMEN — Orman Çiftliği nerededir?
EMİNE — Ankara’da.
ÖĞRETMEN — Atatürk Orman Çiftliğinin yerinde eskiden ne varmış,biliyor musunuz?
EMİNE — Kupkuru bir tepe.
ÖĞRETMEN —Evet kupkuru bir tepe imiş.Şimdi nasıl olmuş?
EMİNE — Şimdi baştan başa ağaçlık.
ÖĞRETMEN — Başka?
EMİNE — Tarlalar da var.
ÖĞRETMEN — Nasıl tarlalar?
EMİNE — Güzel ekilmiş tarlalar…Yemyeşil oluyor ilkbaharda;yazın da altın gibi.
ÖĞRETMEN — Demek Ata’mız kupkuru toprakları ağaçlandırmış.Ne çıkar ağaçtan?
(Birkaç çocuk elini kaldırır.)
ÖĞRETMEN — Söyle İsmail.
İSMAİL — Kupkuru bir tepe çirkin,ağaçlı bir tepe güzel.
ÖĞRETMEN — Güzel…Söyle Seda?
SEDA — Ağaç gölge yapar,insanları sıcaktan korur.
ÖĞRETMEN — Güzel,söyle Hanife?
HANİFE — Ağaç insana yarar,tahta yapılır.Kupkuru bir tepe hiçbir işe yaramaz.
ÖĞRETMEN — Güzel…Ağaçtan yalnız tahta mı yapılır?Tahta yapmaktan başka bir şeye yarayan ağaçlar da yok mu?
(Çocuklar ellerini kaldırır.)
ÖĞRETMEN — Söyle Veysel?
YASİN— Yemiş veren ağaçlar da var.
ÖĞRETMEN — Doğru…Demek ki,ağaç çok faydalı bir şey.Ata’mız Devlet Çiftlikleri,ormanlıklar yapmakla bize ağaç sevgisini ve yeni ziraatçiliği öğretmiş.O hâlde biz de ağacı sevelim.Ağacı koruyalım.Ağaçsız yerlere ağaç dikelim.Peki başka Ata’mız daha neler yaptı?
(Çocuklar ellerini kaldırır.)
ÖĞRETMEN — Söyle,Cihan?
CİHAN — Memlekette bankalar açtırdı.
ÖĞRETMEN — Sen bankayı nereden biliyorsun?
CİHAN — Nasıl bilmem,bankacıyım ben de,kumbaram var.
ÖĞRETMEN — Ne yapıyorsun o kumbara ile?
CİHAN — Para biriktiriyorum.Kumbaram dolunca babamla bankaya gidiyor, boşaltıyorum.
ÖĞRETMEN — Aferin Cihan,ne yapacaksın bu paraları?
CİHAN — Büyüyünce ev yaptıracağım.
ÖĞRETMEN — İyi yapıyorsun.Damlaya damlaya göl olur,derler.Şimdi böyle küçük yaştan,az da olsa,para biriktirmeğe alışırsanız büyüyünce hepinizin bankada bir alay paranız olur.Bu paralarla ev yaptırırsınız.Bir işe girişirsiniz.Seyahat edersiniz.Bir sanat öğrenirsiniz.Daha başka çocuklar Ata’mız neler yaptı?
SEDA — Kadınları çarşaftan kurtarmış.
ÖĞRETMEN — O da ne demek?
SEDA — Ninem anlattı;eskiden kızları büyünce mektebe göndermezlermiş,çarşafsız sokağa bile çıkarmazlarmış.
ÖĞRETMEN — Ya çocuklar,çarşaf diye bir şey vardı.Kadınlar bunu giymeden sokağa çıkamazlardı.Şimdi kızlarımız da erkekler gibi okuyorlar,yüksek okullara gidiyorlar,doktor,öğretmen,avukat,mühendis oluyorlar.
ÖĞRETMEN — Ata’mız daha neler yaptı?
(Çocuklar ellerini kaldırırlar.)
ÖĞRETMEN — Söyle Sefa?
SEFA — Ülkemizi bağımsız hâle getirdi ve Ankara’yı başkent yaptı.
ÖĞRETMEN — Güzel…Ankara eskiden nasıl bir yermiş biliyor musun?
SEFA — Küçük bir yermiş.
ÖĞRETMEN — Şimdi?
ÖĞRETMEN —Güzel bir şehir oldu. Evler yapıldı. Yollar açıldı. Elektrik geldi. Kocaman bankalar, daireler, okullar, fabrikalar, iş yerleri yapıldı.Modern bir başkent hâline geldi.
ÖĞRETMEN — Peki çocuklar ise son bir soru soracağım. Bakalım bilecek misiniz? Atatürk, bu yurdu ve bütün yapılan büyük işleri kime emanet etti?
ÇOCUKLAR — Bize….Bize…Bize…Türk gençliğine.
ÖĞRETMEN — Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni okur.
ÇOCUKLAR — Gençliğin Ata’ya Olan Cevabı’nı okur.

Beyazdut
09-12-09, 04:10
ABBAS

Oyun için sadece bir kanepe yeterli olmaktadır.

Abbas:karıcım bana su getirir misin?(gazete getirir)

Latife (içeri girer suyla)aa manyak mıdır nedir git kendin al(suyu içer)

Abbas:ya hayatım neden böyle yapıyorsun ama?

Latife:bana hayatım deme yapmacık olmayalım lütfen abbas bey ben sana hayatım diyor muyum benim adım latife edici bana latife diyeceksin ayyy!!

Abbas:latife gibisin hayatım latife

Latife:bak daha hala hayatım diyor.

Abbas:aaa yeter artık lütfen ne zaman yemek yiyeceğiz

Latife:eee sen yemeği ne zaman yaparsan

Abbas:ya hayatım..ay latife yapma böyle zaten işten geldim yorgunum

Latife:vallaha orası beni germez abbas bey okul müdürü olmayı siz tercih ettiniz babam seni şirketine genel müdür yapacaktı fakat sen okul müdürü olmayı tercih ettin eşek gibi yorulacaksın tabii ...ah babacım ah mübarek adam...

Abbas:latife istersen o konuyu hiç açmayalım

Latife:ay kalk daha mutfağı toparlayacaksın tembel adam kalk..elin adamı işten gelirken takılar küpeler getiriyor sen karına toka getirmedin bugüne kadar toka!

Abbas:karıcım tokayı da mı ben alayım Allah Allah

Latife:bak karıcım diyerek yapmacık olmayalım lütfen.ayrıcana yemek yedikten sonra kahve yapacaksın hatırlatmış olayım sonra mutfaktan elin boş kıçın yaş gelmez isen çok iyi etmiş aksi takdirde gece okuyacağım kitabı bana sesli bir şekilde okumak zorunda kalırsın.

Abbas:lütfe terbiyeli ol latife Allah Allah kadın sen ne işe yararsın Allah aşkına ya sabahtan akşama kadar okulda çoluk çocukla uğraş lütfen ya.. yani latife biraz bana yardımcı ol lütfen

Latife:Allah Allah öyle mi al o zaman çocuklarına bakıcı al biri top oynar üstünü batırır biri daha yemek yemesini bilmez üstüne çorba döker.. ay bende faal bir kadınım e her gün günlerimiz oluyor konuşuyoruz e öğleden sonra gelin kaynana yarışmaları oluyor e sabahları desen kadın programları var ay ben hangi iş yapayım ama yetişemiyorum hayatım

Abbas: yapma ama hayatım evde her şey üst üste hani reklamlarda olsun bir el atsan şu çamaşırlara

Latife:ay gelme artık üstüme abbas bak hepten bitiyorum bayılacağım şimdi

Abbas:tamam tamam aman bayılmada çocuklar nerede?(çocuklar gelir)

Çocuklar:baba hadi yemeyi yapmayacak mısın?

Abbas:yemeği ananız yapacak it oğlu itlere bak!!(çocuklar gider)

Latife:hössst boğazına dursun kim yapacakmış bana bak abbas bey benim adım latife edici yemek yapıcı değil

Abbas:latife ben seni aldatıyorum!

Latife:ne!

Abbas:hiç latife ettim(güler)bana bak neden çocuklara yemeği benim yaptığı söylüyorsun

Latife:ne sen yapmıyor musun?

Abbas:ama diğer ailelerde genelde kadınlar yapıyor değil mi?

Latife:e tamam işte bizim evde de sen yapıyorsun

Abbas:latife!

Latife:tamam canım üff geçen gün yaptığın yemeği beğenmişler eline sağlık anne dediler bende senin hakkını yemiş gibi olmayım diye babanız sağolsun dedim

Abbas:bana baksana şu gömleğimi de yarın bir yıkasan ya leş gibi kokmuş

Latife:koy çamaşır makinesine yıkasın ne ağzımda mı yıkıyacam sanki bana yıka diyor yav

Latife ediciye yav aaa

Abbas: ne olmuş yani hem bak söylemiyorum diye üstüme gelme senin soyadın benimle evlendikten sonra değişmez oldu canım kızlık soyadını kullanma istersen o kızlıkta kaldı

Latife:aaa sana ne! bir kere ben hala bir kızım abbas bey

Abbas:ya iki çocuk anası manken latife değişmez pardon latife edici öyle mi

Latife:sus abbas sus (kaynana girer)

Lütfiye:Abbas hoş geldin oğlum!!

Abbas:hoş bulduk anacım

Lütfiye:ne diyor bu zevzek kadın?

Abbas:hiç anne öylesine işte

Latife:abbas anne söyle anana zevzek kelimesi kendisine çok yakışıyormuş söyle söyle.

Abbas:yine başlamayın lütfen

Lütfiye:oğlum o kadına söyle yemek yapmayı öğrenmiş mi? en son menemen yapmayı öğreniyordu da..

Latife:abbas söyle o kadına oğlu kadar iyi bilmese de biliyormuş

Lütfiye:benim oğlum aslan parçasıdır

Latife:evet efendim parçasıdır hangi parçasıysa biz göremedik o parçayı

Abbas:anne! Latife!

Latife:bu annen var ya abbas bana ütü yaptırıyor,bulaşık yıkattırıyor

Lütfiye:a ben mi yapacağım

Latife:oğlun yapabilir mesela

Lütfiye :a çocuğun işi gücü yok ütü yapacak bulaşık yıkayacak öyle mi

Latife:tabi efendim ben faal bir insanım ama

Lütfiye:tabi canım! doğum hane görevlisi sanki

Latife:sizi saygıya davet ediyorum lütfiye hanım

Lütfiye:bende sizi mutfağa davet ediyorum latife hanım.karnımız zurna çalıyor yanına davul lazım kalkın da bir yemek yapma teşrifinde bulunun

Abbas:ya tamam sorun yemekse ben yaparım(içeri mutfağa girer)

Lütfiye:sus abbas sus !tüh kılıbık adından utan be rahmetlinin kemikleri sızlayacak

Latife:ya aslan parçası aslan!!

Lütfiye:bak bizi madara ettin şu kadın kurusuna

Latife:aaa terbiyeli olunuz kaynana benim adım latife edici bana latife deyiniz lütfen

Lütfiye:hıh latife latife bende latife ettim zaten!!ha bir kere sen evlenip gerdek gecesinden geçtikten sonra soyadın değişmez oldu bir kere değişmez!!(el hareketi yapar)

Latife:siz ne dediğinizin farkında mısınız?

Lütfiye:hiç latife ediyorduk latifeymiş.adını söyleyeceğine kalkta bir iki yemek yapta kadınlığını görelim

Abbas:ya domates nerede latife:

Lütfiye:elenin köründe tühh yazıklar olsun sana emzirdiğim sütler!

Latife:bakın kadınlığını göster dediniz oğlunuz atladı hemen hah(güler)aslan parçası

Lütfiye:bana bak latife misin nesin bu evde benim oğluma kadın diyemezsin yoksa..

Latife:yoksa ne yaparsın kaynana bir kere burası benim evim babam aldı burasını oğlun mu aldı sanıyorsun

Lütfiye şaşırır)almadı mı?

Abbas(bağırır)yeter yeter!! Nedir sizden çektiğim benim ulan bir rahat geçinemiyorsunuz öyle olsun latife bunca sene sonra bana bunu dedin ya al evini...

Lütfiye:bir yerine sok.

Abbas:anne!artık kim bakarsa sana.benimle evlenmek isteyen sendin ben değil baban gelmişti annemden istemeye hatırladın mı?

Lütfiye(el hareketi yapar,güler)al kapak olsun.aslan oğlum benim konuş

Abbas:anne! Bunları seni küçük düşürmek için söylemedim ettiğin lafın karşılığını alman için söyledim ha yemek yapmaya meselesine gelince bir yemek yapmakla erkeklik yere düşmez merak etme. Neden ahçıların çoğu erkek sence, bunca sene yaptım yine yaparım icabında

Lütfiye:zaten bunun(latifeyi gösterir) yaptığı bir şeye benzemiyordu!

Abbas(bağırır)anne!

Lütfiye:tamam sustum

Abbas:ayrıca babanın bana vad ettiği genel müdürlüğü tercih etmemin sebebi onun yaptığını bildiğim ama görmezden geldiğim sahtekarlıklarına karşı çıkarak ilişkimizi bitirmemekti bunu da iyice anla bugüne kadar bu eve haram para getirmedim getirmemde orada Allah’a çok şükür evimi geçindirecek maaş alıyorum ha belki sana dediğin inciler boncuklar alamıyorum ama senin şu yaptıklarına katlanıyorum sırf şu çocuklara mutlu hayat yaşatabilmek için ama bugün gördüm ki bu iş tek taraflı olmayacak kalk anne gidiyoruz.

Lütfiye:nereye oğlum böyle rahattı!

Latife:abbas dur ne olur gitme üzgünüm biraz ileri gittim çok üzgünüm sinirlenme haklısın ne yapıyım bende böyleyim işte affet beni lütfen

Lütfiye:ya oğlum hem ben gelinimi severim ne kadar kavga etsek de vakit geçiriyoruz sabahları değil mi gelin

Abbas (şaşırır) Allah Allah!

Latife:ya hem de nasıl severiz! sen burada böyle olduğumuza bakma seni görünce şımarıyoruz nasıl sevildiğini anla işte!

Lütfiye:naz yapma ulan karı gibi gel buraya edepsiz

Latife:tamam yemeği ben yaparım hayatım bak hayatım diyorum hadi ama

Abbas:anladım anladım! Allah’ım bu kadın milleti!!

Latife:yalnız gel bana yardımcı ol ben bilmem pek(elinden tutar mutfağa götürür)

Beyazdut
09-12-09, 05:18
ACİL HASTA

OYUNCULAR

2 Hasta bakıcı : Önlük

2 Hemşire : Beyaz etek yada pantolon , beyaz gömlek .kep

Doktor : Beyaz gömlek . steteskop gözlük

Hasta insan modeli sedye içinde iki hasta bakıcı tarafından nani nani dîye ses çıkararak doktor odasına getirilir.

Hasta sıra üzerine yatırılır. iki hemşire hastanın yanına gelerek.

1 HEMŞIRE Hastanın durumu kötü görünüyor

2. HEMŞIRE: Evet hemen doktor beye haber verelim.

(ikinci hemşire hastanın yanından ayrılarak doktora seslenir)

2 HEMŞIRE: Doktor bey, doktor bey ' Acil hasta var!

(Doktor gelerek kısa bir inceleme yapar)

DOKTOR: Hastayı ameliyat edeceğiz hemen hazırlıkları yapın.

HEMŞÎRE:Peki doktor hey.

(iki hastabakıcı masa örtüsü î/e perdeleme yaparlar.doktor ameliyat için araç gereç isten

DOKTOR: Hemşire hanım çekiç

LHEMŞ1RE; Buyurun Doktor Bey

DOKTOR : Takoz ve testere

HEMŞIRE: Buyrun Doktor Bey

(Alın.an malzemelerle çeşitli sesler çıkarılarak hastanın kesildiği izlenimi verilir. Doktor hastanın akciğerlerini alarak gösterir)

DOKTOR : Gençliğinde çok sigara içmiş vah zavallı akciğerler fabrika bacası gibi olmuş, at çöpe gitsin. (Der, ciğerleri çöpe atar. Bir hemşire kenarda çöpün içine bakar.)

DOKTOR : Maaşallah maaşallah, mide değil ambar sanki içinde bir ben

yokum ne bulduysa yemiş Bu mide iş yapmaz. Al çöpe gitsin. ( Der. mideyi çöpe atar. Karaciğeri a!ır , gösterir )

DOKTOR : Vah karaciğer vah, senden organ bağışı bile olmaz/ ( Der, çöpe atar, kalbi eline alır. )

DOKTOR : Bu kalp kan yerine alkol pompalamış, pompalamaktan yorulmuş iş yapmaz at çöpe gitsin. Der çöpe atar. bağırsakları gösterir )

DOKTOR : Şu bağırsakların haline bakın. Kördüğüm olmuşlar. Bu bağırsaklardan kokoreç bile olmaz. At çöpe gitsin (der çöpe atar,sonunda hastayı iki eliyle havaya kaldırarak )

DOKTOR . Bu adam fazla bile yaşamış .At çöpe gitsin {der adamı çöp kovasına atarlar Kova sedyeye konulur hasta bakıcılar nani nani diye bağırarak oradan uzaklaşırlar.

Beyazdut
09-12-09, 05:26
ADİSYON KAĞITLARI

KİŞİLER

TÜRKAN: Bahri’nin karısı
ADAM : Hayali kahraman
BAHRİ : Türkan’ın kocası
ÖZGE : Bahri ile Türkan’ın kızı
BİLGE : Bahri ile Türkan’ın kızı
AYTAÇ : Bahri ile Türkan’ın oğlu

ADİSYON KAĞIDI

(Otantik, nehiz bir resrorantı ) andıran sahnede, üç dört masa bulunmaktadır. Masaların üstünde bakır kupalar, bakır tabaklar, bakır sürahiler yer almaktadır. Ortamı duvarlarda asılı olan gaz lambaları aydınlatmaktadır. Duvarlar eski yeni aile fotorafları ve halılarla süslenmiştir. Hasır iskemlelerde, samimi bir hava yaratmak için masaların kenarlarına dizilmiştir. Kaneviçe perdeler ve asırlık kilimlerde nostaljik bir hava yaratmıştır. Eski bir soba ve pencerenin önünde çiçekler vardır. Düz sarı kıyafetiyle bir adam içeriye girer. Kıyafetin ön yüzünde ( Beyti kebap, Patlıcan kebap, Kuzu şiş, Piliç şiş, Günün yemeği, Pilav, Salata, Tatlı, Dondurma, Cola) yazmaktadır.Arka tarafında ise kıtalar şeklinde yazılmış şiirler bulunmaktadır.

ADİSYON KAĞIDI-
Ben aşk cumhuriyetinin başbakanıyım.
Halkım aşıklardan.
Benim cumhuriyetimde insanlar;
Aşık olarak doğar,
(Duvarda asılı olan aile fotoğraflarına
sıra ile bakmaktadır.)
Aşk ninnileriyle büyür,
Aşk mekteplerinde,aşkın kitabını okur,
(seyirciye doğru yönelir.)
Benim kanunlarımda;
Aşklar özgür yaşanır.
Avukatlarım bu yüzden işsiz.
Savcılarım boş oturur.
Aşk suçu işleyenler sınırdışı edilir.
(Elleriylr restorantı gösterir.)
Benim cumhuriyetimde, ordum aşk için
savaşır.
Aşklar ölürcesine yaşanır,
Mezar taşlarına aşk şarkıları yazılır.
Benim cumhuriyetimde aşklar
Sonsuzluğa ulaşır

(iskemlelerden birine oturur.)Bu gördüğünüz restorantın sahipleri, yirmi beş yıllık evliler. Geçen sene gümüş yıllarını kutladılar. Onu tanıdığım günden beri dünyasından bir türlü gidemedim. Onun bambaşka bir dünyası var. Her geldiğinde bana (arkasını döner. ) birkaç mısrayı bırakır ve gider.

O yirmi beş yıl boyunca binlerce öğrenci yetiştirmiş emekli bir öğretmen.
O üç tane pırıl pırıl evlat yetiştiren güzel bir anne.
O otantik, nezih bir restorant işleten iyi bir işhanımı.

Onun ilk şiirini kardeşim kadar sevdiğim restorantın menü kapağına yazmışlar. (Dışardan sesler duyulur.) Türkan ablanın sesi bu. (İskemleden kalkar.) En iyisi ben yerime gideyim. Kapı önüne canım. Sizleride sevgili patronum Türkan Ablanın dünyasıyla başbaşa bırakayım.

TÜRKAN – (Elinde küçük çaydanlığı ile içeri girer. Kaneviçe perdeleri açar.) Nasılda özlemişim, bu sessizliği küçücük çaydanlığımla bir kişilik çay demlemeyi, (vazonun içinde ki çiçekleri koklar.) sabahları vazolara koyduğum kırmızı gülleri, hanım elleri, begonvilleri. Nasıl da özlemişim, aşk şarkıları dinlemeyi.
(Kısık seste ut sesi sözlere karışmaktadır. Bu arada Türkan adisyon kağıtlarının arkasına birşeyler yazmaktadır.)
(Çayını yudumlar.)
(Beyaz kıyafetli bir adam, Trenin hareket etmesi için bekleyen memur edasıyla ağzındaki düdüğü çalarak sahneye girer.)

ADAM – Zaten aklına gelen başına geldi senin. Ne diye hep
aşk şarkıları dinlersin sanki birgün
Şimdi dinle, şimdi ağla hadi şarkılardaki gibi...(Bir
İskemle çeker oturur.)
TÜRKAN – Herşeyimiz ansızın oldu, ayrılığımızda.
ADAM – Kendine iyi bak dediğimi duyabildim mi uzaktan?
TÜRKAN – Peki ya sen görebildin mi, içime akan gözyaşları-
mı?Hüngür hüngür ağlamak isterken kaçar adımlarla gitmen şartmıydı.
ADAM – Yüreğin burkulmuş. (Türkan’ın yüzünü okşamak ister. Elini geri çeker.)
TÜRKAN – “İlk istasyonda indim bir telefon kulubesindeyim” demeni bekledim hep.
ADAM – Çaresizlik nedir bilir misin?
TÜRKAN – Sensizliği mi?
ADAM – Herşey boş be Türkan, kimse oturmuyor oturduğum yerde Sevdiğin şarkıyı da çalmıyorlar senden söz etmeye cesaretleri yok ağlayacağımı biliyorlar.
TÜRKAN – Yıllar nasıl da geçti acısıyla tatlısıyla yirmi beş yılı geride bıraktık. Yirmi altısı olmayacak mı?
ADAM – Olmayacak...
TÜRKAN – Birlikte yaptığımız bahçeyi seyrettim bugün Minelerle güller, yasemenle hanımeller nasıl da kaynaşmışlar...
ADAM – Benim gibi halinden şikayetçi olan yok muydu?
TÜRKAN – (Adama sarılır.) Sımsıkı sarılmışlar. Daralınca yerleri, boyuna uzamışlar. ( gülümser)
ADAM – (Türkanı itekler.) Sende benimle toprağı mı paylaşmak istiyorsun? ( Düdüğünü çalar.) Son trende biraz önce kalktı...
TÜRKAN – Kimbilir kaç durak sonra hatırlayacak beni... Kaç sefer sonra uğrayacak bir daha...
ADAM – Dün neredeydim biliyor musun?
TÜRKAN – Neredeydin? (İskemleye oturur.)
ADAM – Ayrıldığımız o yerde... Çoktandır uğramıyor dediler buralara sana ait bir eşya aradım dokunmak için.

Basma elbiseni buldum yerde.
Kokladım yakasını hasretle...
Vazoda kırmızı beyaz güller,

TÜRKAN – Hani çok severdin sularını değiştirmeyi.
ADAM – Onlar da küsmüş, senin gibi, boynu bükükler di sanki...
TÜRKAN – Nereden bilebilirlerdi ki ayrılığımızın yatağımızda gerçekleşeceğini.
ADAM – ( Sessiz)
TÜRKAN – Hiç hesapta yoktu ayrılık. Biraz geç kalmana dayanamazken, kaldıramaz bunca yükü yüreğim. Uzaktan duyar mısın sesimi yan yana durupta konuşamazken. (Ses tonu sözleri söyledikçe yükselir.)

Anlayabilir misin beni?
Aşabilir misin engelleri?
Daha birbirimize ulaşamazken (ellerini uzatır) uzatsam tutabilir misin elleri mi,
Yanımda olup da dokunamazken. Sarılabilir misin özlemle,
Bakabilir misin gözlerime,
Söyleyebilir misin sevdiğini,
O kadar yakınımda,
Öylesine uzakken.

ADAM – Ben istediğim ayrılığı, sen istemedin biliyorum, biliyorum birtanem ben istedim ölmeyi, yaşayamadan hissettiklerimizi...
TÜRKAN – (Masanın üstündeki adisyon kağıtlarını alır.) Seni bu kağıtlarda yaşatıyor, içinde değerli armağanlar bulunan bir kutuya benzetiyorum. El üstünde tutuyorum şiirlerimi, sırf senin için sırf sen varsın diye...
ADAM – Ben ne yapıyorum peki? (Elindeki düdüğü gösterir.) Çalıp gezdiğimi mi sanıyorsun?
TÜRKAN – Ne yapıyorsun o zaman?
ADAM – Sana olan sevgimi bir yumağa sarıyorum, öylesine büyüyor ki yüreğime dar geliyor. İkimizinde sığabileceği bir kazak örüyorum.
TÜRKAN – Sende beni yanına istiyorsun biliyorum acaba o kazağı kirletmeden, esnetmeden giyebilecek miyiz merak ediyorum.
ADAM – (Türkan’ın dizlerinin dibine çöker.) Ben kendimi sende bırakıp geldim. Kendimi de seni de özledim. Hoşuna gitmediyse kalışım, taşıyamıyorsan yükümü, azat et gidelim. Benim yüreğimde çok yer var, senide götüreyim.
TÜRKAN – (Güler.)
ADAM – Neden gülüyorsun?
TÜRKAN – Gülmek kahkaha değildir herzaman, gülmek bazende hüngür hüngür ağlamaktır, sevdiğin biri için.
ADAM – Benim için mi Türkan?
TÜRKAN – Bir ev düşlüyorum ikimiz için... O sevdiğimiz mahalleden. Sıcacık sevecen insanların yaşadığı (İskemleden kalkar.) yokuş. Daracık çıkmaz sokaklardaki, sıvası dökülmüş, penceresinde, yağ tenekelerine dikilmiş kırmızı beyaz karanfilleri olan, bacasında sevgi ve mutluluk tüten minicik bir ev... (Kanaviçe nakışlı perdeyi aralar.) Pencereden gelişini bekliyorum. Elinde akşamdan ısmarladığım şeyler, evimize doğru yaklaşıyorsun. Pencereden, ekmekde alman için işaret ediyorum...
ADAM – (Pencereye yaklaşır.) Karşıdaki tamirciden kıskanıp seni, başını sallıyor ve kızgın kızgın bakıyor (Türkan'ın elinden tutarak iskemleye oturtur, kendiside yanına oturur.)
TÜRKAN – (Adam’ın gözlerinin içine bakar.) Bende içimden “işallah soba için çıra almayı unutmamıştır” diyorum. (Aynanın karşısına geçer, saçını düzeltir.) İki ev ötemizde ki bakkaldan ekmeği alıp dönüncceye kadar aynada kendini düzeltiyorum.
ADAM – Tahtadan yapılmış kapıyı, büyük demir anahtarlarla açıyor, aldığım şeyleri birinci basamağa bırakıyorum. (gülümser.) Merdiven altında ki kümesten, taze yumurta bakıyorum.
TÜRKAN – (Adam’ a yaklaşır.) İç kapıyı ben açıyorum sana. Elindeki paketleri alıp, şöyle bir bakıveriyorum. (seyirciye doğru yönelir.) İş gömleği için tursil istemiştim almışsın. Patates, soğan, tahin helvası... köpeğimiz için kemikte var. Çırayı da unutmamış. (Adama yönelir.) Seni seviyorum, seni seviyorum.
ADAM – Ağlamayı çok seven ıslak gözlerimle uzun uzun bakıp “beni özledin mi koca bebeğim” diyorum.
TÜRKAN – (Adam’a sarılır.) Paltonun önünü aralayıp sarılıyorum, hasretle. Sıcaklığına dostluğuna ihtiyacım var diye fısıldıyorum. (Koşar adımlarla sahneden çıkar.)
ADAM – (Maşayla sobayı kurcalar. Pencerede ki çiçeklere su verip, yere uzanır.)
TÜRKAN – (Dışardan sesi duyulur.) Varislerini dinlendir, bir iki yastık ayaklarının altına...
ADAM – (İskemlelerden birini ayağının altına koyar.)
TÜRKAN – (Elinde tencereyle içeriye girer.) Yorgunluktan sobanın rehavetinden aç uyumana dayanamam.Yemeği çok sevdiğini biliyorum. (yemeği servis yapar.) Acıkınca gözün birşey görmez.
ADAM – Ben dinlenirken, sevdiğim yemekleri diziyorsun soframıza (Masanın yanında ki iskemleye oturur. Yemekleri yemeye başlar.)
TÜRKAN – (Adamın yemek yemesini izler.) Karşısına oturup, iştahla yemeni seyrediyorum. Bir anne gibi ... ( Adam peçeteyle ağzını siler. Türkan sofrayı toplamaya başlar. Bu sırada Adam, Türkan’ın kolundan tutup yanına çeker. Tek tek örgü yapıp topladığı saçlarını çözmeye başlar. Elleri Türkan’ın saçlarına dolaşır. Türkan gülmeye başlar. Koşar adımlarla sobanın yanına gider.)
TÜRKAN – (Güğümde ki sıcak suyu demliğe boşaltır.) Nerdeyse yanacakmış.
ADAM – Fırfırlı basma geceliğini giysene Türkan.
TÜRKAN – Hınzır... Açıklığı seversin bilirim.
ADAM – Saçınıda bir iki tokayla topla, hani bir defa sıcaktan toplamıştın da hoşuma gitmişti...
TÜRKAN – Bardakları tepsiye dizip yanına geliyorum. (Çıkar.)
ADAM – (Dışarıya seslenir.) Birazda dostça konuşalım değil mi? (gülümser.) Günün nasıl geçtiğini anlatırsın bana... (Bir an için eline düdüğünü alır geri bırakır.)
TÜRKAN – (Saçları yarı açık yarı toplu şekilde, üstünde fırfırlı basma elbisesiyle içeri girer.) Çenesiz, kaprisli kadınları sevmediğini biliyorum. (Adamın elini tutar.) Ellerim ellerinde olsun, Konuşmasam da olur.
ADAM – Bardaklar Türkan, bardakları unutmuşsun...
TÜRKAN – (Ayağa kalktığı sırada, adam kendine doğru çeker.) Çayımızı doldurmak için kalkıyorum...
ADAM – (Göz kırpar.) O da benim işim. (Çıkar) (Türkan sobaya doğru ayaklarını uzatır. Tam bu sırada, gözünde güneş gözlüğü, kulağında walkman, pantolonun çeşitli yerlerinde zincirler asılı olan Aytaç içeri girer. Aytaç, Türkan’ı görmeden şarkı söyleyerek yavaş adımlarla sahneden çıkar. Bu sırada Belinde Önlükle koşarak Bilge içeriye girer. Pencereye yaklaşır. Dışarı bakar.)
BİLGE – Hay aksi yine kaçtı.
TÜRKAN – Bilge...
BİLGE – (Türkan’ı görmez. Dışarıya bakmaya devam eder.Yüksek sesle) Aytaç! Aytaç! Gitti işte... (önlüğü çıkarır.)
TÜRKAN – Bilge...
BİLGE – (Türkan’a doğru döner.) Efendim anne! (Güler.) Anne! Bu ne hal!
TÜRKAN – Şey! Sabah sabah nasıl olabilirim ki...
BİLGE – Anne senin saatten haberin yok galiba, saat 17.00 a geliyor. Bahriye teyzenin konukları gelmek üzeredir. Bu gece burda oğlunun nişanı var unutuun mu?
TÜRKAN – (Ayağa kalkar.) Nasılsa unuttum...
BİLGE – Üstelik saat altıda okulda olmam gerekiyor. Oğlun da çekip gitti. Güya baharatçıya gidecekti...
TÜRKAN – Bahriya teyzen geldi mi?
BİLGE – Geldi, ahçıya yardım ediyor. (Annesine yaklaşır.) Yine o adamla konuşuyordun dimi?
TÜRKAN – (Saçlarını toplamaya çalışır.) Saçmalama Bilge... (kendi kendine) gidip üstümü değiştireyim. (Bilgeye döner.) Gördün mü yoksa?
BİLGE – İnan ki anne, o adamı senden başka kimse göremez...
TÜRKAN – (Doğrularmışcasına başını sallar.)
BİLGE - Burada babam...
TÜRKAN – Baban mı? Ne olmuş babana?
BİLGE – Hiç bir şey anne, hiç bir şey... (Elinde ki önlüğü iskemlenin üstüne atar.) Ben okula gidiyorum. (çıkar.)
TÜRKAN – Bilge...
(Eline cep telefonu, üstünde siyah takım elbisesiyle Bahri içeri girer. Bahriyle adam aynı kişidir.)
TÜRKAN – Bahri...
BAHRİ – Kardeşim yok öyle birşey... Yalan, üstelik kuyruklu yalan... Nerde görülmüş benim insanları dolandırıdığım... Sen duydun mu hiç? Hı, hı... Hah işte orda dur kardeşim Bahri Dürüst, dürüst adamdır. (Türkan la gözgöze gelir. Türkan’a sarılır.) Ailesiyle yakından ilgilidir.
TÜRKAN – (Üstüne bakar ) Farketmedi bile... (Ağlayarak çıkar.)
BAHRİ – (Diğer kulağını eliyle kapat) Tabiki canım, kaba inşaatı bitirdik... (Yavaş yavaş sahne kararır.) İnce işlere başladık...

SAHNE AYDINLANIR

(Türkan duvarda asılı olan gaz lambalarını teker teker yakar. Boynunu ovalayarak iskemlelerden birine oturur.Bu arada elinde basket topuyla Özge girer. Türkan’ı öper.)
ÖZGE – Masaj yapmamı ister misin anne?
TÜRKAN - Ayy... çok iyi olur...
ÖZGE – (Topunu yere koyar. Türkan’ın omuzlarına masaj yapmaya başlar.)
TÜRKAN – Ayy! Ayy! Ellerin dert görmesin kızım. Nasıl da iyi geldi.
ÖZGE - Anne ne düşünüyorum biliyor musun? Eğer yurtdışında eğitimime devam edersem NBA’de oynamak istiyorum.
TÜRKAN – İnşallah... Ne? Şu iri yarı adamların arasında mı? Biraz gerçekçi ol Özge... Büyük hayaller, büyük acılara sebep olur.
ÖZGE – (Masajı bırakır. Topunu alır.)
TÜRKAN – Ne oldu kızım.
ÖZGE – Böyle söylemen gerekmezdi anne.
TÜRKAN – Buraya gel.
ÖZGE – (Türkan’ın yanına oturur.)
TÜRKAN –

Minik bir kız büyümüş.
Nasıl da güzelleşmiş.
Yüzü gibi kalbi de,
Melek kadar temizmiş.

Kendine yetmeyi bilir.
Üzemez o kimseyi.
Başarır üstlendiğini,
Benim kardelen çiçeğim.

ÖZGE –

Naz edermiş bazen de
Annesini üzermiş.
Tatlı bir öpücükle, (öper)
Hemen özür dilermiş.

TÜRKAN – Senin üzülmeni istemem kızım.
ÖZGE – Biliyorum anne... (Giderken Türkan’a döner.) Peki ya sen... Bende senin üzülmeni istemiyorum... (Çıkar.)
TÜRKAN – Doğru söylüyorsun gerçekçi olması gereken benim galiba...
ADAM – (Düdüğünü çalarak içeri girer.)
TÜRKAN – Yooo! Hayır.
ADAM – Hani sevdiğin cam tepsi vardı ya, rafın en üstünde duran. Her gelişimde indirmemi istediğim...
TÜRKAN – Göreceğim yerde olsun dediğim.
ADAM – Düştü birden bire kırıldı biliyor musun? (Türkan’ın yanına oturur.) Paramparça oldu.
TÜRKAN – İstersen toplarız birlikte.
ADAM – Açıkça konuşmaman zoruma gidiyor biliyor musun? Aynı şeyleri yeniden yaşamak, herşeyi bile bile, saniye saniye yaklaşarak ölüme, kendimi başkasına vermek, zoruma gidiyor biliyor musun?
(Trenin kalkış sesi duyulur.)
ADAM – (Türkan’ın elini öper. Göz göze gelirler.) Ve çok güvendiğim kendime söz geçirerememek zoruma gidiyor biliyor musun? (Çıkar.)
TÜRKAN – Ya benim, benim de zoruma gidiyor ansızın terkedilmek. (Bir süre kısık ud sesi dinler.)
(Elinde çay bardaklarıyla Bahri girer.)
TÜRKAN - Bahri, bunlar da ne?
BAHRİ – (Elindekileri masalardan birinin üstüne bırakır.) Senin şu küçük çaydanlığın nerde?
TÜRKAN – Ne yapacaksın?
BAHRİ – Benim içinde yeterli çay alıp almadığına bakacağım. Hadi kalk artık iskemleden (Elinden tutar.)
TÜRKAN – Nereye götürüyorsun?
BAHRİ – Sadece otur ve sobaya doğru ayaklarını uzat. (Çayları doldurup, birini Türkan’a verir diğer bardağıda kendi alır. Türkan’ın yanına oturur.)
TÜRKAN – (Ağlamaklı) Yine ağlıyorum... Ama bu kez yalnız değilim. Sen varsın, sen de ağlıyorsun. Çaresizlikten, umutsuzluktan değil. Sevgiden, mutluluktan.
ADİSYON KAĞIDI – (Girer. Seyircilere doğru yönelir.)

Hep mutlu son bekleriz.
Onca oyuncu içinde, onca karmaşık dekorda.
Seyirciyi memnun ettiysek ne mutlu bize.
Perde kapanıyor işte (Sırtını döner.)
Türkan ablanın son dizelirinde,
Yeni oyunlarla buluşmak üzere



SAHNE KARARIR

Beyazdut
09-12-09, 05:37
AFFEDERSİNİZ

Şu affedersiniz sözüne o kadar bozuluyorum ki, sormayın...

Kalabalık bir caddesiniz. Zaten zor yürüyorsunuz. Biri geliyor, tam nasırınızın üstüne basıyor. Siz iki büklüm kıvranıyorsunuz. O dönüp;
- Affedersiniz diyor.
Affedersiniz deyince iş bitiyor. Oh, ne güzel.

Lokantada yemek yiyorduk. Nefis bir et yemeği geldi. Bol sal­çalı, dumanı üstünde. Karnım da açlıktan zil çalıyor. Hemen ça­talla, bıçağa sarıldım. Fakat bir de ne göreyim? Tabağın içinde küçük bir affedersiniz. Anlamadınız değil mi?
Hepiniz yüzüme şaşkın şaşkın bakıyorsunuz. Sinek çıktı, sinek... Garsonu çağırdım.
Geldi:
- Affedersiniz, diyerek tabağı aldı, götürdü. Sanki o "affeder­siniz"le tüm tencere temizlendi. Tabi lokantadan bir şey yemeden çıktım.

Okuldan eve dönüyordum. Şık bir hanım kürk mantosuna bü­rünmüş, kaldırımda yavaş yavaş yürüyor. O sırada bir otomobil hızla geçti. Orada bulunan su birikintisinden sıçrayan sular kadınca­ğızı baştan ayağa ıslatmaz mı! Hem de çamurlu suyla. Güzelim kürk manto gitti. Araba biraz ileride durdu. Şoför arabadan başını çıkararak yanına yaklaşan kadına, “affedersiniz”i yapıştırdı.
Ama bayan çok sinirlenmişti:
- Bu manto affedersinizle temizlenmez, dedi. Eğer temizleyici parasını vermezseniz; sizi şikâyet ederim.
Şoför şaşırdı. Bunu da “affedersiniz”le geçiştireceğini sanmıştı. Ama yanılmıştı. Kadın çok çetin cevizdi. Çıkarıp temizleyici parasını vermek zorunda kalınca aklı başına geldi.

Beslenme saatiydi. Ali bir dirsek darbesiyle benim bardağı ye­re düşürdü. Bardak tuzla buz oldu. Ali hemen:
- Affedersin, diye özür diledi.
- Yoo Ali, dedim. Bu bardak affedersin ile yerine gelmez. Sen önce bana kendi bardağını ver, sonra özür dile, dedim.
Ali'nin bardağını aldım.
Sanırım bu ona iyi bir ders olmuştur.

Beyazdut
09-12-09, 05:49
AHA O BABO

(Bir adam elinde sopa sahneye girer. Diğer elinde bir kağıt. Önce sağa sola bakar, sonra seyircilere döner.)

Merhabalar! Buralı mısınız hepiniz? Yaaa ben bir adres arıyorum. Aha bu kağıtta yazıyor. Ama benim okuma yazmam olmadığından bizim deli çavuşa yazdırdık. Deli dediğime bakmayın, aslında iyi adamdı da, yat, kalk, sürün, arkadaşınızı katlayın,dürün,fırına sürün derdi de başka bir şey demezdi. (kollarıyla hareketleri yapar)

Biz de ona deli çavuş derdik.Nereli olduğunu kimse bilmezdi. Biz de korkudan soramazdık. Ben mi nereliyim? Karslıyım tabii ki. Ne güzeldir benim memleketim bir bilseniz. Gerçi cennet vatanımın her yeri güzel.

Neyse konumuza dönelim. Şimdi bizim koskoca bölükte iki Karslıydık biz. Hemşo yani. Ben daha kıdemliydim tabii ki.(kasılarak) O yüzden de daha erken bitirdim vatani görevimi. Hemşom ne mi yapıyor şimdi. O hala ağlıyordur.

Yanlış anlamayın aman ha. Askerlikten korktuğundan veya sıkıldığından değil. Onun görevi bu. Aşçı da bizim hemşo. Her gün çuval çuval soğan soyunca adam dayanamıyor tabii.

Bu bizim hemşo çok gariban adamdı. Ben tezkereyi alınca babasına bir haber,bir selam götürmemi istedi.Ben de kabul ettim. O da bizim deli çavuştan aman diledi ve adresi bu kağıda yazdırdı. Ama kime sorsam adam cüzamlıymışım gibi kaçıyor benden. Bir de suratıma kağıdı atıp “Dalga mı geçiyon benle.” Diye dövmeye kalkıyor. Ne zormuş bu okuma yazma bilmemek. Okuyabilsem bulacağım da, ah ah zamanında çok istemiştim okula gitmeyi ama okul yoktu ki köyde. Askerde de okuma öğreteceklerdi, ben oh talimden kurtulduk diye yatardım hep derste.

Aha biri geliyor,dur bir sorayım bakiim. ( sağ taraftan sahneye bir kişi girer.)

-- Gardaş, Selamunaleyküm.

-- Aleykümselam,buyur

-- Kardaş bana şu kağıtta yazan adresi bir tarif eder misin?

(Adam kağıdı alır,okur.Sinirli bir şekilde)

-- Dalga mı geçiyorsun benle kardeşim. Çek git senle mi uğraşacağım ya ( der.Gider.)

Gördünüz mü başıma geleni. Yine aynısı oldu. Kime sorsam aynısını yapıyor. Ne yazıyor ki bu kağıtta. Yoksa bizim deli çavuş yanlış mı yazdı. Ya da hemşo başka memleket adresi mi verdi ki. Aha biri daha geliyor. Dur şuna bir okutayım şu adresi. (Birisi sahneye girer.)

-- Gardaş kurbanın olam şu kağıtta yazan adresi bana okur musun. Bizim askerden hemşo yazdıydı da babasına selam götürecektim.

-- Ver bakalım. (der adam ve kağıdı okumaya başlar.)


Sayın ve saygıdeğer kıdemli hemşom
Şimdi
Varacaksın Kars’a
Kars’ın ortasında var bir arsa
Arsanın ortasında bir oda
Odanın önünde kapı
Kapının üstünde tokmak
Çalacaksın tokmağı
Açılacak kapı
Çıkacak karşına bir babo
Aha o babo benim babo
Selamlarımı ilet
Aşçı hemşon memo

(adam sinirli bir şekilde)

-- Bu ne biçim adres kardeşim. Dalga mı geçiyorsun sen. (der. Kağıdı atar gider.)

Ulan hemşo, ulan hemşo (Bezgin bir şekilde) Böyle adresi sorsam bende beni döverdim. (der. Sahneyi terk eder)

Beyazdut
09-12-09, 05:56
AİLEDE HUZURSUZLUK

ŞAHISLAR: ZİŞAN,ORHAN,FEHİMAN,GÜZİN,FİKRET,ZÜHAL,NER MAN.
Zişan:Saat on biri geçti fakat komşunun susmaya niyeti yok gibi. Bazen hiç tahammül edemiyorum bu kavgalara.
Fehiman:Dur anneciğim,daha çocuk sesleri karışmadı işin içine. Biraz sonra onlarda kavgaya karışacaklar.
Güzin:Böyle bir hayata nasıl katlanıyorlar acaba?
Zişan:Kim bilir? Alıştılar mı dersiniz?
Fehiman:Hiç alışılır mı anne böyle hayata? Remzi amca susuyor,Meliha abla bağırıyor;Meliha abla susuyor,Remzi amca başlıyor.Bazen de çocuklarla koro halinde kavga ediyorlar.
Güzin:Zaten sonunda çocuklar iyi bir dayak yiyerek ağlıyorlar. Hele anneciğim okulda gör çocukları. Kimseyle geçinemiyorlar. Halit her gün dayak yiyip ağlıyor.
Zişan:Allah Allah,o kadar pısırık görünmüyor ama.
Güzin:Geçimsiz anne. Teneffüste bahçede görüyorum da sanki hareketleriyle gelin beni dövün diyor. Ne yapıp yapıp kendini bi dövdürüyor. Sonrada ağzını sonuna kadar açıp ağlıyor. Okullarımızın arasında parmaklıklar olduğu için yanına geçemiyorum ama çok acıyorum o çocuğa.
Fehiman:İşte,çocuklar da karıştı koroya. Nasılda geliyor sesleri. Anne istiyorum ki gidip çocukları alıp bize getireyim.
Zişan:Ben de aynı şeyleri düşünüyorum kızım ama cesaret edemiyorum. Çünkü evlerine gittiğimiz zaman çok mutlu bir aile gibi davranmaya çalışıyorlar. Ben de onları öyle görünce bir türlü söze girip bir şey söyleyemiyorum.
Fehiman:Hiç yardımcı olamayacak mıyız anne?
Zişan:Bilmiyorum kızım,ama çocukların ağlamasına çok içerliyorum.
(FON)
Zühal:Fehimancığım,bir çay daha içersin değil mi?
Fehiman:Çaydanlığı içeriye getirelim en iyisi. Hepimiz yorgunluktan pestile döndük bugün.
Zühal:Sağlık olsun da Fehiman,bu yorgunluklar ne ki? Bak görmüyor musun Meliha’nın halini? Daha kötüsü bile olabilirdi. Doğrusu ilk anda durumu çok da kötüydü ama neyse ki iyileşti. Bilmem nelerini paylaşamıyorlar. Ben bu apartmana geleli halleri bu.
Zişan:Bunlar baştan beri böyleler Zühal. Meliha gururlu bir insan,yaklaşıp bir şey söyleyemiyoruz. Zaten biraz rahat yapılı,derdini paylaşan biri olsaydı sinirleri de bu kadar gerilmezdi,ağır bir depresyon da geçirmezdi. Remzi bey de iyi bir insana benziyor anladığım kadarıyla ama bu iş böyle gitmez.
Fehiman:Hele böyle hastanelere düştükten sonra artık hiç birbirlerinin yüzüne bakamazlar. Ama gece sesleri çok geldi. Keşke de çıkıp ilgilenseydin anne.
(ÇAYLARINIZI KARIŞTIRIN)
Zişan:İçimden geldi de gidemedim kızım. Remzi beyden çekiniyorum.
Fehiman:Anneciğim,sen mutfakta yoktun,sesleri duymadın. Tencereler,tabaklar….Bütün sesler birbirine girdi.
Zühal:Remzi bey,Meliha’ya; “Neden yumurta haşlamadın?”demiş. Meliha’da “Yumurta az kalmıştı, alıncaya kadar elimin altında bulunsun diye haşlamadım.”deyince, akşamki kavganın gerginliği de var ya üstlerinde,Remzi bey başlamış: “Sen annenin evinde yumurta mı gördün,benim kazandığımı bana yedirmeyecek misin,doğru düzgün kahvaltıda mı yapamayacağız evimizde.” Diye bağırmaya başlamış.
Fehiman:Anne sesleri bir duysaydın. Meliha abla sinirden perdeleri çekmiş,perdeler kornişle birlikte inmiş yere.Eline geçeni atıyormuş. Halit’te seslerden mutfağa koşmuş. Bir cezve de onun kafasına gelmiş. Meliha abla kendini tamamen kaybetmiş sonra.
Zişan:İyi ki çocukları anneannelerine götürdüler. Meliha’da bir müddet kalır herhalde hastanede. Ahh rahmetli babam, “Alimler aile huzursuzluğunu cehennem azabına benzetmişler” derdi.
Fehiman:Çok doğru bir söz. Siz babamla biraz çekişseniz bile ben dayanamıyorum anne,o gün ev bana dar geliyor. Dünyanın her tarafı zindan sanıyorum.
Zühal:Yeğenim de öyle derdi. “Teyze kaçacak bir yerim yok. Büyükler intihar ediyormuş,ben de intihar etsem olur mu?” diyordu. Bir gün eniştemle ablamı karakoldan getirdik. Çocuğun dünyası yıkıldı. Epeyi bir süre evlerine bırakmadım, benimle kaldı. Okul sorunu olmasa yanımda alıkoyacaktım.
Zişan:Yavrucak. Olan çocuklara oluyor zaten.
Fehiman:Anne eve gitmeyelim mi artık? Bugün de böyle akşam oldu. Bari dua edelim de Meliha abla çabuk çıksın hastaneden.
Zühal:İnşallah,inşallah bu son olur.
(FON)
Zişan:Nesibe hanım siz annesiniz. Yangına körükle gidilmez. Bunları uzlaştırın. Arada çocuklar var üstelik. Ayrılmak çözüm değil ki.
Nesibe:Yetti yetti. Siz bilmiyorsunuz,biz bu huzursuzluğu yıllardır çekiyoruz. Ayrıl derim ayrılmazlar,iyi geçinin derim hiç beceremezler. Artık Meliha’yı hastaneden alıp eve götüreceğim. Bir gün başlarına daha kötü şeyler gelecek diye korkuyorum.
Zişan:Ne yapsanız ki acaba? Çocuklar da babayı seviyorlar. Pek de efendi Remzi Bey. Yazık Nesibe hanım,biraz nasihat etseniz?
Nesibe:Ahh Zişan Hanım,sizi yabancı bilmiyorum. Damadım laftan anlasa kızım anlamaz. Ufak şeyden inatlaşır. İnsanları olduğu gibi kabul etmek gerekir. “Birazcık tut dilini,bak adamcağız saman alevi gibi parlayıp sönüyor,ardından pişman oluyor” diyorum ama nafile….
Zişan:Doğru. Çok üzgündü Remzi bey hastanede. Halacığım derdi; “Kızım,kaya kayaya çarparsa ses verir. Kaya toprağa düşerse gömülür.” Nesibe hanım,birinin huyu yumuşak olsa öbürüyle çatışmayacak.
Nesibe:Doğru,ikisi de horoz olmaya kalkıyor. Damat bey ayıp ediyor ama. İkide bir kızımı beğenmiyor. “Görgüsüz” deyip duruyor. Ahh şimdi ne yapsam ki torunlara da yazık. Halidimin kafası kocaman şişmiş. Aralarında mahvoldu yavrucak… Yok yok başka çare yok. Bunlar boşanacak. Kızımın sinirleri çok bozuldu,bir daha bırakmam.Bitsin artık.
Zişan:Nesibe hanım,bir yuva kolayına kurulmuyor. Eşler ayrılınca yer gök ağlarmış.
Nesibe:Eh gerekirse ağlasınlar. Daha ne çekeceğiz.
Zişan:Nesibe hanım,kızını karşına alıp sabrı öğretsen.
Nesibe:Dedim ya Zişan hanım,Meliha inat,gururlu. “Doğrusu ne ise o olmalı,ben tahammül edemem.” diyor.
Zişan:İyi de,Allah mecbur etmesin,insanlar nelere tahammül ediyor. Hem aile hayatına hürmeten görmeyi versin. Zaten işin doğrusu sabretmeyi öğrenmek.
Nesibe: “Olmaz” diyor Zişan hanım.
(FON)
Orhan:Bu kadarını ummuyordum Zişan. Biraz hava yumuşadı diye düşündük.Rahatlamaya başladık. Bir baktık yine birbirlerine girdiler. Meliha hanımın abisi,Remzi’nin üstüne yürüdü. Biz de ara dayağı yiyorduk az daha.
Zişan:Tüh tüh,görüyor musun? Bir yuva dağılacak hiç yoktan.
Orhan:Ben Nesibe Hanıma “Aileden sözü geçer bir büyüğünüz yok mu? Gidip onu getirelim. Bu işler böyle olmaz” demeye kalmadı,Meliha Hanım atıldı. “Biz kendi kararlarımız verebilecek yaştayız” dedi.
Zişan:Kafalarına estiği gibi din yaşarlar.Bir de nikah için imama koşarlar çok lazımmış gibi. Ayrılırken de kendi hevalarına uysun diye dinsiz avukata giderler.
Orhan:Çok cahil bir toplumuz Zişan. “Biraz sakin ol bacım. Biz Müslümanız,Allah ne diyorsa onu yapalım.” Dedim,açtım Kuran’ı Kerim’den anlaşmazlık konusundaki Ayeti Kerimeleri gösterdim,iki tarafın büyükleri birleştirmek isterse Allah’ta merhamet eder diye izaha çalıştım.Ama inatlık mı yapıyor,anlamıyor mu söylediklerimi? Bilmiyorum.
Zişan:Bilmezler Orhan. Biz Kuran’ı Kerimle mi terbiye olduk? Dediğin gibi cahil bir toplumuz. Sağ olsun,bu konuda Hakan gibi olgun davrananı görmedim. Ne sıkıntılar yaşadı. Hanımı çok haksızlık yaptı. Ama o Ayeti Kerimeleri Hakan’a gösterdiğim de “Madem ki Allah böyle istiyor, sabredersem hayırlı imiş,ben de sabrederim abla.” dedi.
Orhan:Ya ya, “N’olacak enişte erkeklik öldü mü? Üç günlük dünyada eşime sabredemezsem nerede kaldı benim Müslümanlığım?”diyordu ama fark ettim içi de çok ezikti.
Zişan:Nefsine çok ağır geldi Orhan,çok üzüntü çekti. Gelin hanım hiç yoktan rencide edip durdu Hakan’ı.
Orhan: ‘Bir şey olmaz,geçici dünya. Keşke mümkün olsa da bu sorunlar olmasa’ diyeceğiz de imtihan alemi işte. Biraz tefekkür sahibi olsak nefsimize ağır gelenlerdeki hayrı anlayacağız ama….
Fikret:Babacığım,annem size çile çektiriyor mu?
Orhan:Fikret ne zaman uyandın oğlum? O nasıl soru öyle?
Fikret:Çoktan uyandım. Cevap verir misiniz babacığım?
Orhan:Yok yok çile çektirmedi de,saçlarımı ağarttı,belimi büktü…
Fikret:Anneciğim,babam size çile çektirdi mi?
Zişan:Hayır oğlum. Nerden çıktı bu sorular gece vakti.
Fikret:Şeyy ya merak ettim işte. Babacığım biz sizi çok üzdük mü? Yani ablalarım,abim?
Orhan:Abin biraz üzdü ama siz üzmediniz oğlum.Nereden geldi bu sorular aklına?
Fikret: ‘Nefsine ağır gelende hayır vardır’ dediniz de. Şimdi biz ağır gelmemişiz,o zaman biz de hayır yok mu demek yani?(HAFİF GÜLÜŞÜN) Annem size hayırlı değil,siz de anneme değilsiniz. Bu hesapça öyle olması gerek.
Orhan:(Gülerek) Yani oğlum,bazı şeyleri biz istemeyiz,başımıza gelince de şer sanırız. İşte o şer sayılanlarda hayır olabilir demek istedim. Yoksa oğlum,ben sizi kendim istedim,Allah’ta lütfetti, verdi. Bu hesapça şimdi siz ne oldunuz bana?
Fikret:İkram,ikram. Hadi neyse kabulümüz. Anneciğim ikram da ne var?
Zişan:Meyveler yıkanmış,hadi getir bize de ikram et, beraber yiyelim.
Fikret:Tamam,ama getirmeden önce bir şey sorayım. Şimdi anneciğim,hani devletin tepesindekiler,yani idarede söz sahibi olanlar eğer güzel anlaşamazsa….
Orhan,Zişan: (Birlikte) Eeee…
Fikret:Yani aralarında anlaşmazlık olur,birbirleriyle geçinemezlerse…….
Orhan,Zişan: Eeee
Fikret:O zaman ne olur? Yani memleketin hayrına olacak bir konuda fikir ayrılığına düşerlerse……
Orhan: (Sabırsız) Eee ne olmuş yani düşerse?
Fikret:O zaman,yani birbirleriyle anlaşmadıkları zaman kriz oluyor ya. Yani ekonomik filan……
Zişan:Evet…..
Fikret:Bütün işler aksıyor. Memurundan işçisine, tüccarlar,iş yerleri hep etkilenmiyor mu?
Orhan:Evet öyle oluyor da gece vakti bu kadar uzatma Fikret.
Fikret:Tamam,diyeceğim şu;şimdi,ailede anneyle baba anlaşmazlığa düşerse,uzlaşmazsa,o ailede de aynı kriz olmaz mı?
Zişan: (Gülerek,düşünceli) Olur,olur ya. Çok iyi ifade ettin. Anne yapacağı yemeği aksatır, baba alışverişi ihmal ederse çocuklar ihtiyaçlarını dile getiremez. Akrabalık ilişkileri aksar. Daha neler sayabiliriz.
Orhan:Tabi tabi.. Üstelik psikolojileri de bozuk olur. Hiç sağlıklı davranamazlar.
Fikret:Öyle de olunca tabi ki böyle sağlıksız aileler iyi bir toplum oluşturamazlar.
Orhan:Doğru,haklısın Fikret.
Fikret:Yani babacığım,düşünürdüm devletin tepesinde nasıl kriz olur diye.Onlar anlaşamazlarsa millete ne ki derdim. Yoo sonra baktım işler değişik. Yani babacığım,ailedeki iki kişi anlaşamamışsa,uzlaşamamışsa bu durum da krize sebebiyet vermişse,devletin tepesinde olmuş çok mu?

Beyazdut
09-12-09, 06:02
AKILLI EŞEK

Kişiler
Çiftçi - öküz - Eşek - Köpek - İki işçi


1. Perde
(Arka plAnda dağlar, tepeler ve ağaçların olduğu bir resim yer alır. Çiftçi bir köşede oturmuş, yere mendilini sermiş yemek yer. Bir yanında su testisi durur. Köpeği yanında yatar. Arkasında kürek ve tırmık vardır. Az ötede eşek ve öküz yan yana otlar. Ara sıra kafalarını kaldırıp birbirlerine bakarlar. Çiftçi gülerek onları dinler.)
(Çiftçi başına siperli bir şapka takmıştır. Süvari pantolon ve yelek giymiştir. Ayağında deri çizmeler vardır. öküz, eşek ve köpek basit bir maske ile belirtilir.)
öküz (şikAyet ederek)— Sen bütün gün durmadan çalışmanın ne demek olduğunu biliyor musun?
Tam o canım otları ağzıma alırım, hevesim kursağımda kalır.
Eşek (merakla)— Niyeee?
öküz (biraz kızarak)— Niye mi? Niye olacak? Tarla sürülecek derler, alır götürürler. Yük taşınacak derler, alır götürürler. Durmadan emir verirler. Sıkıysa yapma. Yoruluyor mu demezler, aç mı demezler. Biliyor musun? Şimdiye kadar şöyle doya doya bir yemek yediğimi hatırlamıyorum. Hep senden arta kalanları yiyorum.
(Köpek yerinden kalkar. Etrafa bakınır. Koşmaya başlar.)
Köpek— Hav... Hav... Hav...
öküz— Ya sen n'apıyorsun dostum? Bütün gün ahırda uyuyorsundur Allah bilir. Sahibimize nasıl yaranmamız gerektiğini de iyi bilirsin. Eee.. İş yapmadan yemek yiyebildiğine göre. Çok rahatsın çoook!...
Eşek (gülerek)— Vah Vah... Zavallı kardeşim benim! Sana acıdım doğrusu. Şimdi kulaklarını aç ve söyleyeceklerimi iyi dinle.
öküz— De bakalım ne söyleyeceksin?
Eşek— Bak şimdi! Seni götürmek için geldikleri zaman sakın yerinden kalkma. Her gönderilen yere gitmek zorunda değilsin ya...
öküz (merakla)— Pekii... Ya kızarlarsa n'apcam?
Eşek— Canım biraz sabredeceksin. Hiçbir şey kolay değildir ki. Gözlerini kapat, hiçbir şey yeme. Su bile içme.
öküz— Eee?
Eşek— Eeesi, böyle davranırsan iş yapmaktan kurtulursun. Bir güzel dinlenir, keyfine bakarsın.
Çiftçi (kendi kendine gülerek)— Sizi gidi yaramazlar sizi. Neler de düşünüyorlar... (Perde kapanır.)


2. Perde
(Sahneye loş bir ışık verilir. Ahır dekoru oluşturulur. San renkli kAğıtlar kırpılarak kurumuş otlar yapılabilir. Kürek ve süpürge durur bir köşede. öküz ve eşek yularla bağlanmış, otların üzerinde yatarlar. Gözleri kapalıdır. Dışarıdan bir horoz sesi gelir. Bu sırada işçiler ahıra girer.)


1. Sahne
(İşçiler yıpranmış giysiler giyerler. Ayaklarında lastik ayakkabılar vardır. Başlarında siperli şapkalar vardır.) 1.
İşçi— Kalk bakalım koca öküz! Bu kadar uyumak yeter. Şimdi çalışma zamanı. (Şöyle hayvana bir iki şaplak vurur.)
1. İşçi— Hadi kalksana, ne lAf anlamaz hayvansın sen!
2. İşçi (kızarak)— Hıı... Demek kalkmıyorsun ha... Ben sana yapacağımı bilirim.
(Ayağıyla öküze bir tekme atar. öküz inlemeye başlar.)
1. İşçi— Vurma, vurma! Hasta galiba baksana. İnim inim inliyor.
2. İşçi— E öyleyse ağaya söyleyelim de bir çaresine baksın.
1. İşçi— Sen bir koşu git haber ver. (2. İşçi koşar adım ahırdan çıkar. 1. İşçi süpürgeyi eline alır. Homurdana homurdana ahırı temizlemeye başlar.)
1. işçi— Şunlara bak, ne rahat yatıyorlar.
Eşek (Yavaşça)— Baksana derdi olan tek sen değilsin.
öküz— Yaa... O da bizi dertsiz sanır. Baksana ne diyor? Rahat rahat yatıyor muşuz? Gel sen onu bana sor. Sanki tarlayı bu sürüyor.
Eşek— Doğru söylüyorsun valla. İşleri güçleri bize sopa çekmek. Hınçlarını bizden alıyorlar.
öküz— N'aparsın dostum, yapacak bir şey yok.
(Tam o sırada 2. işçi koşar adım ahıra girer.)
2. İşçi (yorulmuş)— Uff... Canım çıktı valla!
1. İşçi— Ne yapacakmışız şimdi? Sordun mu?
2. İşçi— öküz hastaysa, eşeği çıkartın işe, dedi.
Eşek (ağlamsı)— Neee!
(Anırmaya başlar.)— AiLAii...
1. İşçi (gülerek)— Baksana duydu sanki. Nasıl da acızlanıyor?
(İşçiler gülüşürler. 7. İşçi eşeğin yularını çözer. Çekmeye başlar.)
1. İşçi— Gel bakalım koca kulak, bugün benden çekeceğin var.
2. İşçi— Hadisene hımbıl hayvan!
Eşek (Acı acı artırır.)— Aii.. Aii... (Eşek istemeye istemeye yürür.)
(Sahne kararır.)


2. Sahne
(Sahne yavaş yavaş aydınlanır. öküz ahırda keyifli keyifli yatmaktadır.)
öküz— Ne kadar güzel oluyormuş yatmak. Yiyorum, içiyorum, yatıyorum. Bundan iyi beylik mi olur?
(Gür bir sesle)— Mööö...
(Bu sırada 7. İşçi eşeği getirir. Yularından bağlar. Eşek bitkin bir hAldedir. İşçi ahırdan çıkar. Eşek kendini yere atar.)
Eşek—Ahh.. Uff.. bacaklarım!... Her yanım kırılıyor.
öküz— Ne oldu dostum? Ne bu hAlin? Şıpır şıpır ter damlıyor her yerinden.
(Eşek şöyle bir başını kaldırır, kızgın kızgın bakar. Yine başını yere koyar.)
öküz— Ne o, çalışmak zor geldi galiba. Çok mu yoruldun?
(Eşek bu kez başını hızla kaldırır.)
Eşek— A benim canım kardeşim, yoruldum yorulmasına tabi. (ağlamsı) Ama beni asıl üzen başka bir şey var.
öküz— Neymiş o? De bakalım. Derdini söylemeyen derman bulamazmış.
Eşek— Sana bir sürü nasihat verdim. Esirlikten kurtuldun böylece.
öküz (hayretle)— Eee.. Bunun üzülecek nesi var.
Eşek (kurnazca)— öyle diyorsun da... Bugün sahibimizin işçilerle konuşmasına şöyle bir kulak kabarttım;
öküz (merakla)— Ne diyordu?
Eşek— "öküz eğer iyileşmezse, onu götürüp satın." diyordu.
öküz '(Telaşlı, şaşkın)-..... Ne dedin, ne dedin?
Eşek— Valla dostum, senin işin kötü. Yakında satılacağın için çook üzülüyorum. Anladın mı şimdi niye perişan bir hAlde olduğumu!
öküz (Telaşlı, kendi kendine konuşur.)— Nasıl olur? Beni nasıl satarlar? Yok yook... Buna imkan yok!...
(Yerinden kalkar, hızlı adımlarla dolaşmaya başlar.)
öküz— Ya sahiden satmaya kalkarlarsa. N'aparım ben o zaman?
Eşek— Sana yardım edemeyeceğim için beni affet kardeş! N'apiim senin yerine satılmaya gidemem ya!
(öküz telaşla eşeğin yanma gelir.)
öküz (yalvararak)— Dostum n'olur beni kurtar?
Eşek (kurnazca)— Ne yapsak bilmem ki...
(Eşek birden aklına bir şey gelmiş gibi yapar, ayağa kalkar.)
Eşek— Dur bakalım, aklıma parlak bir fikir geldi.
öküz (merakla)— Neymiş o? Hadi söyle! .
Eşek— Şimdi yem getirecekler ya! .
öküz— Eee...
Eşek— Onun hepsini ye. Güzelce suyunu da iç. Sesini şöyle bir yükselt. Neşeli neşeli bağır. Hareketli görünmeye çalış. Böylece senin iyileştiğini görüp satmaktan vazgeçer sahibimiz. Sen de yine eskisi gibi işine dönersin, oldu mu?
öküz (heyecanlı)— Tamam... Tamam. Hepsini yaparım. (O arada kapı açılır. İçeri 1. İşçi girer. Elinde yem dolu bir kap ve bir kova su vardır. Bunları öküzün önüne koyar.)
1. İşçi— Bunu da yemezsen gerisini sen düşün. (gülerek) Kasapta bulursun kendini alimallah!
(1. İşçi dışarı çıkar. Sahne kararır, sonra yine açılır. Dışarıdan köpek havlaması ve horoz sesi gelir. Eşek uyur. öküz ayağa kalkar, silkinir, gür bir sesle möölemeye başlar. Eşeği de uyandırır.)
Eşek (sinirli)— Canım bağır dediysek bu kadar da demedik ya! Sabahın bu saatinde eşek uyandırılır mi hiç.
(Kapı açılır, içeri işçiler girer.)
2. işçi— Ooo... Bizim koca öküz ayaklanmış baksana.
1. İşçi— Dün dediklerimi anladı galiba. Anlaşılan kasaba gitmeye hiç niyeti yok.
(İkisi de gülüşürler.)
2. İşçi— Gel bakalım... Yatmak iyiydi değil mi? Oh, ekmek elden su gölden...
1. işçi— Çalışmayana ekmek var mı?
öküz— Mööö... Eskisinden çok daha fazla çalışacağım şimdi.
(Ahırdan çıkarlar. Eşek seyircilere döner.)
Eşek (öğüt verircesine)— Siz siz olun, sakın kimsenin işine burnunuzu sokmayın.
(Perde kapanır.)

Beyazdut
09-12-09, 06:09
AKRABALIK

ŞAHISLAR: ZİŞAN, FEHİMAN, ZUHAL, HAZAL, NİLGÜN, NERİMAN.
Nilgün:Siz de gidin buralardan Neriman. Bir yolunu bulun memleketi terk edin.Akrabalarla bozuşmadan gidin.
Neriman:Ne diyorsun Nilgün. Hiç akrabalarımdan ayrılır mıyım? Elimden gelse hepsini bir araya toplarım.
Nilgün:Hııh canım,sevsinler! Hele akrabalarından biriyle yakın otur da göreyim seni.
Neriman:Oturdum canım,kayınvalidemle beraber oturdum,ablamla yakın oturdum.
Nilgün:Yani rahat mıydın Neriman? Bence şimdi daha rahatsın.
Neriman:Ne münasebet. O zaman daha iyiydi. Bir işim düşse ablam hemen yardıma koşardı.Çocuklara bakarken birbirimize ne kadar destek olurduk. İnan hiçbir iş gözüme gelmezdi.
Nilgün:Bilmem,ben anlamam,inanamıyorum. Ben kime yakın olduysam ondan fesatlık gördüm. Artık bir yolunu bulup memleketi terk edeceğim.
Neriman:Bir komşum vardı Nilgün. O da senin gibi düşünüyordu,ama maalesef şimdi çok pişman.Diyor ki; “Aman aman,sakın akrabalarından ayrılma. Gurbet çok zor hiç çekilir gibi değil.
Nilgün:Amaaan,karnım doysun da gurbette doysun. Öyle bıktım ki her şeyden. Eltim telefon açtı; “Bizim buralarda ev bakıyormuşsunuz,sakın ha,ikimizin de hiç huzuru kalmaz. Benden uzağa git.” diyor. Kör istedi bir göz,Allah verdi iki göz. Onlarla da akrep gibi olmadan gidelim bu şehirden.
(FON)
Hazal:Zuhal,kızım seni çok sevdim. Sen de bize gel oturmaya olur mu? Hele bebeğin,o da senin gibi tatlı. Canım benim.
Zuhal:Teşekkür ederim Hazal abla. Zişan ablayla beraber gelirim.
Zişan:Zuhal,kız kardeşinden haber aldın mı? Nasıl şimdi?
Zuhal: (İçini çekerek) Nasıl olsun Zişan abla. Biraz zor toparlanır. Hepimiz yıkıldık. Teyzemlerin evinin civarından bile geçemiyorlarmış.
Zişan:Kolay şey değil aslında,iki taraf için de zor. Teyzenlerde üzgündürler. Hele annenle teyzen,cendereye girmişlerdir.
Hazal: Geçen Zişanlarda karşılaştığımızda bir duymuştum Zuhal. O meseleden mi bahsediyorsunuz? Ben de araları düzelsin diye dua ediyorum.
Zuhal:Düzelmedi,maalesef iyice bozuştular. Mahir de çıktı gitti yurt dışına. Mahkemeleri de hala bitmedi. Bir sürü formaliteler…
Hazal:Hiç mi uyuşacak tarafları kalmadı? Kardeşine yazık olmuş.
Zuhal:Sorma Hazal abla. Öyle de iyi huylu ki kardeşim. Hiç ummadığımız kadar sabır gösterdi. Fakat Mahir hiç oralı olmadı,eve bile gelmiyormuş. Gurbette kimsesi yok kardeşimin,ışıkları kapatır, camın arkasına dikilir saatlerce yol beklermiş.
Zişan:Ah canım. Hiç güvenilir kimse kalmadı mı bu dünyada?
Zuhal:Off,ne bileyim. Mahir teyzemizin oğlu,küçüklüğümüz bir arada geçti. Biraz büyüyünce de yurt dışına çıktı. Sonra kardeşimi isteyince,kardeşim gurbet diye hem gitmek istemedi, hem de değişik yerlerde yaşamak çekici geldi. Ama hiç aklımıza gelmezdi böyle olacağı.
Zişan:Mahirle anlaşmış mıydı?
Zuhal:Tabi tabi ilk başta konuşup,anlaştılar. Son zamanlarda sık sık çıkıyorlardı. Teyzemde çok içten söyleyince,neşeyle yaptık düğünü. Teyzem de “Oğlan bizim,kız bizim.” Biz de “Oğlan bizim,kız bizim.” diyorduk. Bütün akrabalar toplandık düğünde. Evliliklerinin bu yıl dördüncü yılı oldu,hayatımızı cehenneme çevirdiler. İki yıl kardeşim pek belli etmedi,geçer diye ummuş. Ne gezeer, Mahir her gün eve daha geç gelmeye başlamış. Meğer tam alkolikmiş.
Hazal:Baştan bilmiyor muydunuz zıkkımı içtiğini?
Zuhal:Biliyorduk canım,biliyorduk da. N’olacak,şimdi herkes içiyor.
Hazal:Hii haşa. Hiç öyle şey olur mu kızım? O ne demek? Müslümana yakışır mı?
Zuhal:Benim teyzem de Müslüman,küçükken teyzemlerle az mı türbeleri gezdik,yatırlarda az mı adaklar adadık. Kız kardeşim izine geldiğinde onunla birlikte de gittik yatırlara. Çok ağladı dua ederken. Ne bileyim,ben de hep çocuğu olsun diye ağladığını sandım.
Hazal:Eee,yatırda yatan evliya hazretleri ne dedi kız kardeşin öyle ağlayınca?
Zuhal: (Gülerek) Ne desin Hazal abla? Hıı anladım,nasılsa unutmuşum. Siz böyle ziyaretlere itikat etmezseniz. Zişan abla da beni uyarmıştı. Biz dindar bir aileyiz ama,ermişleri,büyükleri dolanırız,içim hazla dolar onlara gidince.
Hazal: (İmlalı)Mahir de gider miydi oralara?
Zuhal:Ya ya nişanlıyken birlikte gittiler kardeşimle. Aslında baştan teyzemin yanlışı. (Sinirli) Buna yanlış da denmez ya,kötülük bu. Mahir’in kötü huyları evlenince geçermiş de,karısı olursa evinin yolunu bilirmiş de,güya alkolden kurtulacakmış da…
Zişan:Eh ne yapacak,yeğenini tanıyor. Uysal, fedakar. Katlanır,çekip çevirir sandı demek ki.
Zuhal:Çekip çevrilecek hali kalmamış ki. Sabaha karşı eve geliyormuş. Kardeşimi uyanık görünce de “Kurtulamayacak mıyım senden,ne yapışık şeysin,yıkıl,görünme gözüme.” diye söyleniyormuş.
Hazal:Pis,üflesen kendi yıkılır. Bu kadar olduğunu bilmiyordum.
Zuhal:Artık hiç akrabalık diye bir değer kalmadı içimde. Hiç birini görmek istemiyorum.
Zişan:Zuhal diğer akrabalarınızın ne suçu var?
Zuhal:Onların bize yaptığı bu kadar kötülükten sonra,diğer akrabalar yine de teyzemle görüşüyorlar Zişan abla. Akraba mı? Aman aman aklı olan yaklaşmaz.
Hazal:Kızım,sizin işiniz baştan sona yanlış. Sanki akraba olmasa farklı mı olacaktı?
Zuhal:Tabi canım. Kesersin merhabanı,olur biter. Hem bu kötülüğü el yapmaz ki adama.
Hazal:Niye yapmasın? Akraba olmayıp ayrılan daha çok.
Zişan:Herhalde akraba olunca daha ağır geliyor insana.
Hazal:Olabilir. Amaaan,şimdi kim akrabalıktan anlıyor ki? Biraz durumu iyi olan akrabalar, “Aile büyüğümüz” diye el üstünde tutuluyor,muhtaç olanlar görmezden geliniyor yada ayak işlerine koşturuluyor. Ufak tefek şeylerle akrabalardan kopuluyor.
Zişan:Herkes öyle değil Hazal. Sümeyyeleri hatırlasana.
Hazal:Sümeyyeler mi? Ne olmuş ki?
Zişan:O da kardeşinin kızını almıştı oğluna,hatırladın mı?
Hazal:Ha ha hatırladım. Yavrucaklar,epey bir zaman anlaşamadılar.
Zişan:O zaman Sümeyye hanımın kardeşi,kızına bir mektup yazmıştı da kızı çok üzülmüştü. Annesi haklıydı ama.
Zuhal:Ne diyordu mektupta Zişan abla?
Zişan:Neler demiyordu ki: “Ayağını denk al kızım. Senin için bunca yıllık ablamdan geçemem.”
Hazal:Allah razı olsun. Eh kızı tabi üzülür,onun gönlünce konuşmamış. Demeliydi ki: “Kızım,o teyzen olacak çok şımardı,aldırış etme ona, bilsin haddini.” Ondan sonra gelsin daha büyük huzursuzluklar.
Zişan:Fehiman’la Neriman çok geciktiler. Bir aksilik mi oldu acaba?
Zuhal:Ben de merak ettim. (ZİL SESİ) İşte geldiler.
Hazal:İyi adam lafının üstüne gelirmiş.
Zuhal:Nerede kaldınız? Saat üç buçuk oldu.
Fehiman:Teyzem gecikti. Benim de o gelmeden çıkmak içime sinmedi.
Neriman:İyi ki çıkmamışsın. Selamun aleyküm. Nasılsınız?
Zişan:Aleyküm selam. Hoş geldiniz. Niye bu kadar uzadı?
Neriman:Önce size girdim. Çok terliydim,abdest aldım, namaz kıldım. Fehiman’da beni bekledi. Sağolsun.
Zişan:Gönderdiniz mi Nilgün hanımı?
Neriman:Evet. Alışmışız kaç yıldır,ayrılmak zor oldu. Hele onlar,çok buruk ayrıldılar.
Zişan:Ya,içlerinde bir sürü dert kalmıştır.
Neriman:Akrabalarının da bir kısmı gelmiş,bir kısmı gelmemişti yollamaya. Tanımadığım bir teyze yanındakine dert yanıyordu: “Nelerini paylaşamadılar anlamadık,memleket terk edilir mi?” diyordu.
Hazal:Doğru söylüyor kızım. Atalarımız, ‘Taş yerinde ağırdır.’ derlerdi. Sanki dışarıda huzur mu bulacaklar?
Zişan:Ya ya. Rahatlık Allah’tandır. Bilmiyorum,ben akrabadan zarar görmedim.
Hazal:Hiç inanan insan akrabasına zarar verir mi?
Zuhal:Niye vermesin canım.Sanki herkes de müslümanca yaşamıyor ki. Nilgünler Müslüman değiller mi?
Hazal:Doğru,ama herkes gönlünce yaşıyor. Zaten iyi insanlar,Müslüman olmasa da zarar görmez akrabasından.
Fehiman:Bak burada yanılıyorsunuz Hazal teyze. Ebu Lehep’te akrabaydı,peygamber efendimize ne kötülükler yaptı. Peygamber efendimiz ise en iyi insandı.
Hazal:Kızım o inançsız. Öyle düşünecek olursan inanç bağı olmazsa,insan insanın düşmanı.
Zuhal:İyi insan olmak için ila da Müslüman olmak gerekmiyor ki.
Hazal:Sen öyle sanıyorsun Zuhal.
Fehiman:O halde inanç bağı akrabalık bağından da önce geliyor.
Zişan:Herhalde Fehiman. Onun önüne geçecek bağ var mı?
Fehiman: (Şakacı) Teyze dikkat et,iyi Müslüman olmazsan muhabbeti keseriz.
Neriman:Bak seen,bana kalırsa önce sen iyi Müslüman ol. Ne çabuk büyüdün de bana ders veriyorsun.
Zişan:Bak bak şımardılar. İkinizin de aynı mükellefiyetiniz var.
Zuhal:Yani sizi de duyan Müslüman olmayanlarla ahbaplık yapılmaz sanacak.
Hazal:Yok yok,onlar din düşmanlarını kastediyor.
Zuhal:Olsun canım,benim amcam inançsız ama bizi seviyor. Hatta kız kardeşimin ayrılması hadisesinde de hep bizi destekledi. Bu da bir sevap. İnanmasa da Müslümanlardan iyi.
Hazal:Ah Zuhal ah. Kızım Fehiman,Zuhal ablana biraz dinini öğretsene.
Zuhal:Ay Hazal abla siz de beni köklü cahil sanıyorsunuz,vallahi zoruma gidiyor.
Hazal:Allah’tan ki zoruna gidiyor. Yoksa, “Ben her şeyi biliyorum,sanane Hazal abla.” der, çıkardın işin içinden.
Zişan: (Gülerek) Haddime mi düşmüş öyle bir şey diyeyim? Maazallah döversin sen insanı Hazal abla.
(LÜTFEN HEP BİRLİKTE GÜLÜN)
Zişan:Zuhal,dilimiz damağımız kurudu. Sade Hazal değil, şimdi ben de döveceğim seni.Nerede şu çay?
Fehiman&Zuhal:Tamam tamam kalkıyoruz.
Hazal:Bir dakika durun bakayım. Kızım Fehiman,Zuhal ablana Tevbe süresindeki,Mücadele süresindeki, bu konuyla ilgili ayeti kerimeleri bulup okuyacaksın. Tamam mı?
Fehiman: (Gülerek)Tamam tamam. Hiç merak etmeyin.
Zuhal: (Şakacı) Ay içimizi dışımızı Kuran yaptınız. Rahat et Hazal abla,ben ayetleri değil, surelerin de hepsini okurum.

Beyazdut
09-12-09, 06:16
ALBERT EİNSTEİN

Kişiler :
Albert Eistein
Milevya ( Birinci karısı )
Hans ( oğlu )
Elsa ( İkinci karısı )
Leo Szilard ( Meslektaşı )
Hitler
Roosevelt



Sahne 1 :

Einstein'ın evi. Oldukça yoksul görünümlü bir oda. Yerde eski bir halı. Sobanın üzerinde kuruması için asılmış çocuk bezleri. Lavaboda birkaç tabak çanak.
Odanın kıyısında bir beşik ( içinde bebek ). Odanın ortasında Einstein'ın yerlere serdiği kitapları, hesaplarını yaptığı kağıtlar. Kağıtların arasıda çocuk oyuncakları.
Bir köşede kanepe ve sandalye görülmektedir.)

1.BÖLÜM

EINSTEIN – ( Kısa pantolonlu, saçları darmadağınık bir halde, elinde kömür kovasıyla girer. Kovayı sobanın yanına bırakır. ) Merhaba Milevya ! Nasılsın ?
MILEVYA – ( Yoksul giyimlidir. Omuzlarında şalı vardır. ) Nasıl olabilirim. Gördüğün gibi bezleri kurutuyorum. ( Topladığı bezleri katlar, sepete koyar. )
EINSTEIN – ( Sandalyeye kurulur. Bacak bacak üzerin atar. ) Özel Görecelik Teorim ile ilgili yazımı bilim dergisinde yayımlamışlar. Bundan böyle çocuk bezi kurutmaya son. Odun kömür taşımaya son. Zengin olacağız Milevya. Kocan ünlü bir fizikçi artık. ( Dalgınlaşır. Yerdeki kağıtlarına eğilir. )
MILEVYA – ( İzleyicilere )Dereyi görmeden paçaları sıvıyor.( Einstein'a) Kahve ister misin?
EINSTEIN – ( Dalgın çalışmaktadır. Kağıtların birkaçını toplar. Kendi kendine ) Artık sizi dosyalayabilirim.
MILEVYA – ( Sobanın üzerindeki çaydanlıktan bir fincan kahve doldurur. Einstein'ın önüne oturur. ) Einstein ! Sıcak bir kahve ?
EINSTEIN – ( Gülümseyerek kahveyi alır. ) Teşekkürler Milevya. ( Kağıtlarına eğilir. )
MILEVYA – ( Lavaboda bulaşıkları yıkamaya koyulur. Bu arada beşikteki bebek ağlamaya başlar. Milevya'nın arkası dönüktür. ) Einstein, bebeği sallar mısın ?
( Einstein dalgındır. Milevya'yı duymaz. Milevya dönerek ) Einstein, lütfen bebeği susturur musun ?
( Einstein kendisini çalışmaya vermiştir. Milevya ellerini kurularken )
Aman tanrım! Yine dalgınlığı üzerinde. ( Milevya beşiği çekerek Einstein'ın ayak ucuna yaklaştırır.Einstein'ın ayağını beşiğin korkuluğuna takar. Beşiği sallaması için Einstein'ın ayağını hafif çeker, bırakır. Beşik sallanır,bebek susar. )
HANS – ( Kanepede oturmaktadır. Beşikteki bebeğin sesiyle uyanmış, gözlerini ovuşturmaktadır. ) Anne ! Anneciğim !
MILEVYA – Tamam. ( Hans'ı Einstein'ın yanına oturtur. Eline çıngırak verir. ) Oyna sen burada, ben şimdi hazırlarım çorbanı.
( Einstein bir yandan hesaplarıyla uğraşırken öte yandan, ayağıyla beşiği sallamayı sürdürmektedir. Milevya lavaboya giderken, Einstein'ın ayağını beşikten çıkarır. )
HANS – ( Elindeki çıngırağı Einstein'ın kulağının dibinde sallamaktadır. Soğumuş kahveden içer, yüzünü buruşturur. İçmesi için Einstein'a da uzatır. Einstein uzatılan kahveyi bilinçsizce içer. Hans kahve fincanı elinde ağlayarak annesinin yanına gider. Eteğini çekiştirir. ) Anne, anneciğim ! Baba içti !
MILEVYA – Ağlama bebeğim, o zaten babanın kahvesiydi. ( Yanağını okşar.) Aferin oğluma. Babasına kahvesini içirmiş. ( Fincanı elinden alır.) Bunu yerine koyalım.
( Tencereyi gösterir.) Bak, anneciğin mis gibi çorba yaptı sana.
( Hans koşarak Einstein'ın yanına gider. Kağıtların altında kalan arabasını almak ister, alamaz. Çıngırağıyla Einstein'ın kafasına vurur.)
MILEVYA – ( Elinde çorba kasesiyle gelir.) Yapma Hans! Çok ayıp ama. Bak baba çalışıyor. ( Hans vurmayı keser. Milevya yere oturur.) Gel bakalım. Ham yapsın güzel oğluuum.
( Beşikteki bebek ağlamaya başlar. Einstein çalışmayı bırakır. Dalgın kalkar. Kemanını alıp çalmaya başlar.)
MILEVYA – ( Çorba kasesini Hans'ın önüne bırakır.) Kendin yiyebilirsin Hans.
( Beşiği sallamaya başlar.) Einstein !
EINSTEIN – ( Çalmayı bırakır.) Evet Milevya!
MILEVYA – ( Üzgün ) Sana söylemiştim... Almanya'yı sevmiyorum... Zürih'e dönmek istiyorum.
EINSTEIN – Nasıl istersen Milevya. ( Yeniden kemanını çalmaya başlar.)

2.BÖLÜM

(Einstein'ın evi. Oda bomboştur. Yalnız yerde Einstein'ın bilimsel çalışmalarının kopyaları ve bir sürü kullanılmış kağıt vardır. Odanın köşesinde eski bir örtü görülmektedir.)
EINSTEIN – ( Elektrik şokuna maruz kalmış görünümü vardır. Ayakları çıplaktır. Yerde oturmakta, kağıtlara hesaplar yapmaktadır. Kapı vurulur.) Giriniz!
ELSA – ( Girer. İri yarıdır. Kolunda çanta, başında şapka vardır. Şaşkın ) Kuzen! Burada ( Çevresine bakınır.) nasıl yaşıyorsun? Eşyaların nerede?
EINSTEIN – Onları Milevya'ya gönderdim.
ELSA – Milevya gittiğinden beri kendini iyice bıraktın. ( Lavaboya gider. Ocağın üzerindeki tencereyi açar. Yüzünü buruşturur. İğrenerek, kendi kendine ) Çorbasının içinde yumurta haşlıyor! Tavuk pisliği de hala üzerinde. Kuzen! Kendini çalışmaya öyle kaptırıyorsun ki yakında sağlığın bozulacak.
( Köşedeki örtüyü ayağıyla iter.) Bu nedir kuzen?
EINSTEIN – ( Başını kaldırıp bakar.) Uyurken üzerime alıyorum.
ELSA – Yazık, çok yazık. Sağlığını hiç düşünmüyor musun? ( Einstein'ın önüne çömelir.) Bu çalıştığın nedir?
EINSTEIN – Genel Görecelik Teorisi.
ELSA – ( Einstein'ın yanına oturur.) Bir dakika kuzen. ( Einstein'ın kağıtlarını elinden alır. İyice gözüne yaklaştırıp bakar.) Nedir bu görecelik dediğin teori?
EINSTEIN – Büyük mesafelerde zaman ve mekan görecelik kazanır. Sadece ışık hızı sabit kalır.
ELSA – ( Bir an düşünür.) Hiçbir şey anlamadım.
EINSTEIN – Geçen gün işe gitmek için tramvaya binmiştim. Saat kulesinin bulunduğu caddeye bakıyordum. Diyelim ki tramvay ışık hızıyla gidiyor. Ben de kulenin bulunduğu saate bakıyorum. Görecelik teorime göre kulenin tepesindeki saat durmuş gibi görünüyor. Buna karşılık kolumdaki sat daha yavaş hareket eder çünkü hız, ışık hızına yaklaştıkça zaman yavaşlar. Işık hızına ulaşıldığında ise zaman sıfır noktasındadır. Hızları ışık hızına yaklaştığında zaman her gözlemci için aynı değildir.
ELSA – Ya “gerçek” zaman ne olacak? Saat kulesi ve kolumuzdaki saat gerçek olan tek saati göstermek zorunda değil mi?
EINSTEIN – “Gerçek zaman” diye bir şey yok. Zaman sadece ölçüldüğü anı gösterir. Zamanı ölçebilmenin başka yolu yoktur.
ELSA – ( Çantasından bilim dergisi çıkarır. Sevinerek ) Bu anlattıkların yani Görecelik Teorin kanıtlanmış. ( Dergiyi açar.) Burada öyle yazıyor. Ama bu teorin akla şunu getiriyormuş : İkizlerden biri uzayda ışık hızına yakın bir hızla uzun bir yolculuğa çıkarken, öteki evde kalır.
EINSTEIN – ( Sözünü keser.) Astronot olan ikiz geri döndüğünde diğerinden daha gençtir.
ELSA – Neden?
EINSTEIN – Bulunduğu yerde kalan ikiz “normal” zamanı yaşarken, uzaydaki ikizin zamanı yolculuğu boyunca yavaş ilerlemiştir. ( Elsa'nın elindeki dergiyi alır. Gururla bakar, kapatır. Önündeki kağıtlara eğilir, çalışmaya koyulur.)
ELSA – ( Ayağa kalkar.) Kuzen! Benim eve gelsene. ( Çantasından minik bir makas çıkarır. )
EINSTEIN – Niçin Elsa?
ELSA – Baksana yaşadığın yere kuzen. Sağlığın bozulacak. ( Einstein'ın arkasında diz üstü çöker. Saçlarını kesmeye başlar. Bu arada Einstein'ın yazdığı kağıdı dolmuştur. Bakınırken Elsa'nın çantası gözüne ilişir. Formülü çantanın üzerine yazar. Bu arada Elsa boynunu kırarak Einstein'ın saçlarına bakar.) Eveet, çok güzel oldu. ( Çantasını aranır. Einstein üzerine yazı yazmaktadır, çeker alır.) Kalk kuzen! ( Elinden tutar.) Hadi bize gidiyoruz! Ben sana bakarım.
EINSTEIN – Bir saniye Elsa. ( Elindeki kağıda bakar.) Şey, çanta nerede? Az önce bir formül yazmıştım üzerine. ( Çantayı almaya çalışır.)
ELSA – ( Çantasını çeker.) Olmaz kuzen! Çantamı karalamana izin veremem.
EINSTEIN – Lütfen Elsa. Ufak bir şey ekleyeceğim.
ELSA – ( Çantasına iyice sarılır.) Hayır!
EINSTEIN – ( Bir hamleyle Elsa'nın eteğini tutar.) Ne olur dur, kıpırdama!
ELSA – ( Geri sıçrar.) Ne yapıyorsun?
EINSTEIN – ( Formülü Elsa'nın eteğine yazar.) Oldu işte.
ELSA – ( Bağırarak ) Yeni aldığım elbiseme!
EINSTEIN – ( Duymazdan gelir.Elsa'nın koluna girer.) Hadi gidelim. Ha sakın unutma. Evde çantanı ve elbiseni bana vereceksin.
ELSA – (Gülerek) Tamam tamam. (Çıkarlar.)



Sahne 2:

Elsa'nın evi. Odada masa, koltuklar, kitaplık vardır. Einstein masada oturmuş, gazete okumaktadır. Masanın üzerinde Einstein'ın çalışma kağıtları ve kitapları vardır. Ayrıca Eintein, derli toplu görünmektedir. Elsa koltukta oturmuş, dikiş dikmektedir. Kapı çalınır, Elsa açar.Gelen Leo'dur.)

LEO – Merhaba Elsa.
ELSA – Buyurun, hoş geldiniz. (Yerine oturur.)
EINSTEIN – (Ayağa kalkar, elini uzatır.) Hoş geldin dostum, nasılsın?
LEO – (Einstein'ın elini sıkar, koltuğa oturur.) Teşekkür ederim, sen nasılsın?.. Üzgün görünüyorsun?
EINSTEIN – (Elindeki gazeteyi gösterir.Üzgün) Yedi çocuklu bir aile, buzdolabından sızan zehirli gazların etkisiyle uyurken ölmüşler. (Gazeteyi Leo'ya uzatır.Leo üzgün bakar.) Bunu önlemenin bir yolu olmalı.
ELSA – (Ayağa kalkar.) Kahve ister misiniz?
EINSTEIN – Teşekkürler Elsa. İyi olur. (Elsa çıkar.)
LEO – Elsa'yla evlendiniz değil mi?
EINSTEIN – Evet evlendik. Leo, istersen şu laboratuara gidip buzdolabı üzerinde biraz çalışalım. (Işıklar kararır.)
(Einstein ve Leo'nun önünde bir buzdolabı vardır.Çalışmaktan kan ter içinde kalmışlardır.)
EINSTEIN – (Buzdolabının arkasından) Tamam Leo, büyük vidayı ver. (Vidayı takar.) Şimdi küçük vidayı ver. (Alır,takar.) Şu kabloyu bağlar mısın lütfen. (Leo'da buzdolabının arkasına girer. İşte oldu. Bundan sonra pompadan zehirli gaz sızsın da görelim. Çalıştır bakalım Leo. (Buzdolabının arkasından çıkar.)
LEO – (Fişi takar,elini düğmeye götürür.) Umarım korktuğumuz başımıza gelmez. Çalıştırıyorum.
EINSTEIN – Çalıştır. Leo düğmeye basar. Buzdolabından çakal ulumasına benzer ses çıkar. Einstein ve Leo şaşkın kulaklarını tıkarlar.)
EINSTEIN – Leo, tanrı aşkına Leo, kapat şunu!
(Işıklar karar)
(Einstein masa başında çalışmaktadır. Leo heyecanla girer.)
LEO – Einstein! Sevgili meslektaşım, kutlarım! (Elini sıkar.) Nobel Fizik Ödülü almışsın!
EINSTEIN – (Elini sıkarken, gülümseyerek) Evet öyle. Teşekkür ederim.
ELSA – (Girmiştir.) Hoş geldin Leo. Bunu kutlamak gerekir. Ama ben Einstein'ın niçin ödül aldığını hala anlamış değilim.
LEO – (Oturur.Einstein'e) Elsa'ya açıklamadın mı?
EINSTEIN – (Elsa'ya) Benden önceki fizikçiler ışığın parçacık mı, dalga mı olduğuna karar verememişlerdi. Ama ben diyorum ki, ışık parçacıklardan yani fotonlardan oluşuyor. Ve ışık girişimlerde yaptığına göre dalgadır.
ELSA – Işık hem parçacık hem dalga... Benim anlayacağım şekilde örnek versen Einstein. Şöyle gözümde canlansın.
EINSTEIN – Koyun sürüsünü düşün Elsa. Tek tek parçacıklar halindedirler ama, birbirlerine bağlı olarak yaşarlar. Yani gidecekleri yere hep birlikte giderler. Yolda hiçbirisi kaybolmaz. Söz gelimi Dünya'dan Ay'a bir lazer demeti gönderildiğinde böyle olur. Doğası gereği. Yönelimcilerdir. Ayrıca ışık boşlukta yayılır. Ve hızı evrenseldir. Hiçbir cisim yada fiziksel olay ışık hızından daha büyük bir hızla yayılamaz.
ELSA – (Anlamış gibi) Aslan kocacığım! Işığı koyun sürüsüne benzetiyor. Ve Nobel Fizik Ödülü'nü alıyor. (Alkışlar.)
LEO – Sen gene anlamamışsın Elsa. Einstein ışığın yapısını, teknolojide kullanıma yardımcı olabilecek biçimde açıklıyor. Örneğin televizyonun geliştirilmesi, kapıların otomatik olarak açılmasını sağlayan elektrik göz, ışık teknolojisinin ürünleridir.
ELSA – Ha öyle mi. Tamam öyleyse.
LEO – Elbette çok iyi. Einstein! Bu ışık teorinden yola çıkarak atomu da açıklıyorsun. Işıktaki enerji sayesinde atomun parçalanabileceğini...
EINSTEIN – (Gülerek sözü alır.) Evet, atomu da kurtlara benzetiyorum. Elsa'nın anlaması için. Yalnız ve zalim olan kurtlar. Aynı durumda birden fazlası bulunmayan; elektronlar, protonlar, nötronlar ve temel tanecikler. Aralarında koyun alışverişiyle kurt topluluğu. Nükleonlar ve elektronlar. İşte bu e=mc² formülümle kütle, enerji ve ışık hızı arasındaki bağlantıyı ortaya koyuyorum. Madde katılaşmış bir enerjdir.Eğer madde herhangi bir şekilde enerjiye dönüştürülürse, küçücük bir kütlenin oldukça etkili miktarda enerji ortaya çıkaracağını ifade ediyorum.
LEO – (Elsa'ya) Einstein ünlü bir fizikçi artık. (Einstein'a) Ödül olarak verilen parayı nasıl değerlendirmeyi düşünüyorsun?
EINSTEIN – Milevya'ya, ilk karıma göndereceğim. Söz vermiştim ona, bir gün para kazanır...
ELSA – (Einstein'ın sözünü keserek kalkar.) Birer kahve içsek hiç de fena olmaz. (Çıkar.)
EINSTEIN – (Leo'ya) Buzdolabından haber var mı?
LEO – AEG Araştırma Enstitüsü beğenmiş ama, patent vermiyor. Biliyorsun İkinci Dünya Savaşı... Dünya ekonomik ve siyasi bir kriz yaşıyor.
EINSTEIN – Evet.
LEO – (Alçak sesle.) Biliyor musun? Adolf Hitler öldürülmen için yirmi bin mark ödül koymuş!
EINSTEIN – (Kendi kendine) Bu kadar değerli olduğumu bilmiyordum. (Leo'ya) Neden peki?
LEO – (Alçak sesle) Neden olacak. Birincisi silahlanmaya karşı her gün bir yerlerde konferans veriyorsun. İkincisi Siyonizme büyük destek veriyorsun. Yahudileri destekliyorsun.
(Işıklar kararır. Sahnenin sağ ve sol tarafındaki bir kürsüde Hitler güya halkına bir konuşma yapmaktadır.)
HİTLER – (İzleyicilere bir süre bakar. Sol eli kemerinde, sağ elini ileriye doğru uzatır.) Üstün Alman ırkı! Amacımız, Alman olmayan bütün ırkları ortadan kaldırmak! Özellikle de yahudileri. Einstein'da bir Yahudi'dir. Gereğinin yapılması... (İzleyicileri süzer.) Üstün Alman ırkı dünyada bin yıl hüküm sürecektir. İlk hedefimiz bin yıl! (Alkışlarla kürsüden iner. Çıkar.)
(Sahne aydınlanır. Einstein ve Elsa kahve içmektedirler.)
EINSTEIN – (Masada kahveden bir yudum alır..) Eline sağlık Elsa.
ELSA – Afiyet olsun. (Kapı vurulur. Leo girer. Oldukça heyecenlı)
LEO – Einstein!
EINSTEIN – (Leo'ya doğru bir iki adım atar.) N'oldu Leo? Otur şöyle. Lütfen sakin ol. Elsa, sevgili meslektaşıma bir kahve getirir misin? (Elsa çıkar.)
LEO – (Kendini koltuğa bırakmıştır.) Einstein! Almanya senin bulduğun e=mc² formülüne korkunç bir uygulama alanı bulmuş! Alman bilim adamları atomu parçalamışlar! Yakında akıl almaz güçlü bir bomba yapabilecekler!
EINSTEIN – (Eli ayağı titreyerek masaya yönelir.) Hayır olmaz! Olmamalı! Bu korkunç bir şey!!! (Kalem ve kağıt alır.) ABD Başkanı Roosevelt'e bu durumu bildireceğim. (Sahne kararır.)
(Hitler'in konuşma yaptığı kürsüde ABD Başkanı Roosevelt görülmektedir.İzleyicileri süzer.)
ROOSEVELT – Çok değerli bilim adamları! Ünlü Alman fizikçi Einstein'dan bir mektup aldım. Hitler atom bombası yapıyormuş. Bu duruma engel olmamı istiyor. Mümkün değil... Rakiplerimiz bomba yaparken bizler boş duramayız. Biz neden atom bombası yapmayalım. Bunu sizden istiyorum. Einstein gibi karşı çıkarsanız eğer... Bilin ki vatan hainisiniz!
(Sahne aydınlanır. Einstein ayağa kalkar. Sahne önüne gelir. İzleyicilere)
EINSTEIN – Ben e=mc² formülünü insanlığın yararına kullanılsın diye bulmuştum. Böyle olmasını hiç istemedim. Atom bombasının yapılmasının yapılmasına, yaşadığım sürece karşı çıktım. Evrenin yasalarını değiştirdim, insanları değiştiremedim.



Gülten KARLI

Beyazdut
10-12-09, 22:24
ALIŞVERİŞ


ŞAHISLAR: ZİŞAN,ORHAN,FEHİMAN,GÜZİN,FİKRET.
(CADDEDE)
Zişan: (Behiye abla,yürüdüğünüzü unutmayın,nefes nefese konuşun bazen.) İşimiz çabuk bitse de erken dönebilsek. Akşama, misafire hiç hazırlık yapmadım.
Fikret:Ben yardım ederim size anneciğim.
Zişan:Pasta yapabilir misin?
Fikret:Yaparım yaparım. Şu ayakkabımı bir alsaydık,gerisi kolay.
Zişan:Acele etme oğlum. Bugün olmazsa yarın alınır.
Fikret:Alalım anne,orada varsa bir de güneş gözlüğü alalım. Bak o spor elbisesini de alamadık.
Zişan:Güneş gözlüğü nereden çıktı,neye lazım?
Fikret:Çok istiyorum anneciğim,arkadaşlarım da almış. Uff bi gör anne,aynı Niyo’ya benziyor takınca.
Zişan:Niyo mu? O da kim?
Fikret:Siz tanımazsınız anne. Alalım tamam mı? Arkadaşımla anlaştık,aynısından istiyorum.
Zişan:Ooo anlaşmış bile. Fikret bırak bu huyunu. Her alışverişte lüzumsuz şeyler çıkarıyorsun.
Fikret:Ne istedim ki anne?
Zişan:Gel sayalım. Bir,databank. Biliyorsun lazım değildi. Evdeki sözlükten arayıp da bulamadığın kelime oldu mu hiç? İki,futbol kıyafeti. Kaç kez futbol sahasına gidiyorsun? Evde eşofmanın da var üstelik. Üç,keten pantolon. Dört,yüzme kursu. Hele kırtasiyelerin hiç bitmiyor.
Fikret:Ama herkesin aldığı şeyler bunlar.
Zişan:Herkes olmadığımızı bir türlü anlayamadın Fikret. Hem de öyle herkes almıyor. Dolduruşa getirme beni. Söyle bakalım, sınıfta kaç arkadaşında var databank?
Fikret: (Homurdanarak) Kimsede yok.
Zişan:Çok gerekli olsa öğretmenler ısrar eder aldırırlardı.
Fikret:Ama o çok güzel,küçücük, koca kitabı niye yanımda taşıyayım?
Zişan:Şükür geldik. İnşallah burada vardır da başka yere gitmeden alırız. Hadi alt kata inelim.
(Mağazadalar)
Fikret:Aa Şefika teyzeler,anneciğim Şebnem abla da gelmiş. Baksana nasıl şişmanlamış.
Zişan: Evet neredeyse tombiş olacak. Gel yanlarına gidelim. Şefika hanım merhaba.
Şefika:Merhaba Zişancığım.(Durgun) Nasılsın Fikret?
Zişan:O duymuyor bile. Şebnem ablasının yanında. Şebnem, penyelere mi bakıyorsun? O elindeki Şahin’e mi? Ama bu penye Şahin’e küçük olmaz mı? O da bizim Fikret kadar oldu neredeyse.
Şebnem: (Mutsuz) Hayır Şahin’e değil kendime bakıyorum. Çok güzel.
Şefika:Kızım o sana olmaz. Baban giydirmez onu sana.
Fikret:Şebnem abla,o Şahin’e bile küçük. Hiç sana gelir mi?
Şebnem:Hayır istiyorum. Zaten ben bir şey istedim mi böyle olur. Ya küçük,ya dar,ya para yok....
Zişan:Bak şu bluz sana yakışır şebnem. Ne kadar dökümlü.
Şefika:Zişan hanım baksana,ayakkabılar indirimde. Şunu çok beğendim. Nasıl duruyor ayağımda?
Şebnem: (Ağlamaklı) Hıı kendine gelince alırsın değil mi? Benim hiçbir şeye hakkım yok...
Şefika: (Kısık sesle,sinirli) Kızım onu baban giydirmez sana. Alıp da başıma bela etme.
Şebnem: (Ağlamaklı) Ben o görmeden de giyerim. Ama sen mahsus kendine alasın diye bana almıyorsun değil mi?
Şefika: (Hafiften ağlar) Kızım yapma,yine pişman ettin beni.
Zişan:Gel Şebnem şunu alalım sana. Hadi anneni üzme.
Şebnem: (Yine ağlamaklı) Asıl o beni üzüyor. Herkesin istediği oluyor,bir tek benim ki olmuyor.
(FON)
Güzin:Vildan abla,bilekliğin yeni mi?
Vildan:Eveet,nasıl,fark ediliyor değil mi? Bil bakalım kaça aldım.
Güzin:Iıı dur bakayım. Beş?
Vildan:Aa hiç olur mu? Çık.
Güzin:Altı?
Vildan:Hayır,çık çık.
Güzin:Sekiz... on...
Vildan:On sekiz canım. Senin çarşıdan haberin yok galiba. Pazarlık pazarlık,canım çıktı. Fiyatı yirmi beşti zorla on sekize aldım.
Güzin:Ama çok güzel. Anneee bana da alalım mı?
Zişan:Hıı çok mu beğendin?
Vildan:Dur dur yarın bir tane daha alacağım. Ona bayılacaksın,şahane bir şey.
Fehiman:Vildan abla geçenlerde de almıştın bir tane...
Vildan:Ooo bu kaçıncı. Vitrinde görünce dayanamıyorum. Bir sorayım diye mağazaya giriyorum, almadan çıkamıyorum.
Zişan:Bu değirmenin suyu nerden Vildan?
Vildan:Amaan bir daha genç olmayacağım ki,Zişan abla dur gönlümüzce takıp takıştıralım. Bak bak çantamı görmedin daha.
Güzin:Hiii çok güzel,çok güzel.
Vildan:Kaça aldığımı bir bilesen. Zişan abla,sana da alayım mı bundan? Öyle kaliteli ki.
Zişan:Benim çantam var Vildan. Bilirim seni,kim bilir ne para ödedin ona.
Vildan:Amaaan geç o tarafını,hem boş ver böylesi yarıyor. Sanki almazsam kocam bilecek mi?
Zişan:İyi de Vildan,eşine yaranacaksın,seni sayacak diye israf mı yapılır?
Vildan:Vallahi biz Neşe’yle her gün çıkıyoruz. Onun eşi çok sıkıyor. Ay her şeyine karışıyor. Onu alma,buna bakma,buraya niye girdin? Deyip duruyor. Neşe’de çok sinirlenince,çıkıyor çarşıya ucuz, pahalı demeden alıyor.
Zişan:Ah yazık,sizin istediğiniz gibi olmayınca eşleriniz tu kaka değil mi?Günah günah Allah’tan korkun.
Zişan: (Gülerek) Ay ama çok güzel. Ben de isterim ki her gün alışveriş yapayım.
Fehiman:İsterdin ya,çünkü parayı sen kazanmıyorsun.
Vildan:Ay Fehiman,boş ver parayı. Hele sen Onur’a aldıklarımı bir görsen. Yeni açılan Bay Bay’dan aldım,gör neler var. Bir girdin mi çıkamıyorsun.
Fehiman:Vildan Abla n’olur yeter. Seninle oturduk mu alışverişten başka bir şey konuşulmuyor. Bak benim kekim ne kadar nefis.
Vildan:Kek dedin de... Agora pasta salonuna hiç gittin mi?
Fehiman: (Yalvarmalı) Hayır,hayır istemiyorum. N’olur sus Vildan abla. Gittikçe bomboş biri oluyorsun. Ay halbuki görüntün ne hoş.
(FON) (ZİL SESİ)
Zişan:Geldim geldim. Buyurun hoş geldiniz.
Orhan:Selamun Aleyküm. Zişan yalnız sıkılmadın ya?
Zişan:Yok işlerim vardı. Onları yaptım. Çocuklar geriden mi geliyor. Niye bu kadar geciktiniz?
Orhan:Girdin mi çıkamıyorsun ki. Hele Fikret’le,Güzin kendilerini kaybediyorlar.
Zişan:E siz alışverişi eğlenceye,gezmeye dönüştürüyorsunuz. Alıştırma çocukları Orhan. Bu yaptığın yanlış.
Orhan: Yaa çocuklar eğlensin.
(Çocuklar konuşarak eve giriyorlar)
Fikret:Bu defa aldıklarım hep güzel şeyler. Off arkadaşlarım görünce bayılacak.
Fehiman:Annem de bayılacak mı acaba?
Zişan:Aaa aaa bu ne kadar poşet. Kiler doluydu zaten. Ne aldınız bakayım.
(POŞET SESLERİ)
Güzin:Şeey anne,pirinç azmış evde.Senin sevdiğin pirinçten aldık. Bak sen bu markayı beğenirdin, yeni bir ürünü daha çıkmış.
Zişan: (Sinirli) Yok canım,bir arkadaşımız orada işe girdi diye sen de sanki oranın pazarlamacısı oldun bakıyorum da.
Fehiman:Kaç defa söyledim anne. Ben yeter dedikçe bunlar devam anlıyorlar.
Zişan:Allah’ım bunlara para verilir mi? Bunların içinde aroma,boya bir sürü zararlı madde var... Fikret,o poşet neyin nesi? Getir bakayım.
Fikret:Şeey,temizlik maddeleri var anne. Güzin ablamla seçtik.
Zişan: (Şaşkın) Bu koca şeyler ne?
Güzin:Sabun sabun,onlardan çok güzel süs oluyor. Rendeleyip eve dizeceğim.Bak bunlar da kapları.
Zişan:Yaa,ya şunlar. Bu büyük kutu ne?
Güzin:Haa o mu? İndirimli ürünler arasındaydı,alalım dedik.
Zişan:Bunlardan evde vardı. Ne de adi. Tornavida,kağıt makası.
Güzin:Babam, “Belki lazım olur,alın” dedi.
Fehiman:Anneciğim babamın etrafında bir dönüyorlar ki. Şu da lazım,bu da yok... Zavallı,iyi alın demekten başka çare bulamıyor.
Zişan:O poşette ne var? Hiii bu ne kadar gazoz. Allah’tan korkmadınız mı? Çabuk şunları kaldırın gözümün önünden. Yürü Fikret,git lavaboda temizlen.
Fikret: (Hafif suçlu) Tamam anneciğim. Babamın çıkmasını bekliyorum.
Orhan:Git hadi oğlum benim işim bitti. Off yorulmuşum.
Zişan:Farkındayım Güzin,kapatmaya çalışma. Yine o pis kokulu yapış yapış kozmetik ürünlerini aldın değil mi? Allah sizi ıslah etsin.
Orhan: Kızma hanım,çocuklar seviniyor,boş ver.
Zişan:İyi,boş vereyim ama iki güne kalmaz para bitti dersin yine. (KAPI SESİ) Bak yaptığını da biliyor, yine çıktı odadan.
Orhan:Eğleniyorlar işte. Fehiman,kızım,fişleri getirir misin? Bakalım ne kadar tükettik?
Fehiman:İşte hepsi bu. Ayrı kasalardan 5 tane.
Orhan:Ne aldık ki o kadar çeşitli? (Mırıldanır) Çikolata,kraker, gazoz....(Sesini yükseltir) Kesin bunlar Güzin’in sepetinden çıkmıştır. Ya bu fişler ne? Ne aldınız kızım bu kadar?
Fehiman:Hiç sinirlenmeyin babacığım. Orada ne söylediysem kimse beni duymadı. Sanki dağdan markete çıplak inmişiz. Herkes bir kata dağıldı,reyonlara tırmanıp,sepetleri doldurdu.
Zişan:Ah babacığım. “Şimdiki çocukların israfıyla bir ev daha geçinir” derdi. Gelsin de görsün torunlarını.
Orhan:Şu listeye bak. Bi dünya kırtasiye.
Zişan:Kaç poşet getirdiniz saymadım ama,içlerinde lüzumlu olan bir pirinç,bir de kıyma.
Orhan:Neyse ya. Herkes nerelere harcıyor. Bizim ki ne ki?
Zişan: (Sitemli) İyi Orhan Bey,herkes herkese baksın,birbirinin aynısını yapsın.Aman ha farklı olmayın, doğruyu yapmayın sakın.
Orhan:Ya Zişan napalım? Hayat bu. Bak böylece alışverişi öğreniyorlar. Hem marketlerde dolaşan çocukların zekaları gelişirmiş. Böylece birçok şey öğreniyorlar.
Zişan: (İçini çeker) Yaa yaa. Doğrulardan başka her şeyi öğrenin,çok faydalı nasılsa.
(HIZLA KAPI AÇILIR)
Fikret: (Bağırır) Kimse kıpırdamasın. Eller yukarı.
Zişan:Neee? Bu ne hal?
Fehiman: (Yavaşça) Alması için babamın ağzından girdi,burnundan çıktı. Halbuki önceki aldığı da buna benziyordu. Yok efendim onun maskesi küçükmüş.
Fikret: (Sertçe)Siz ikiniz,ayrılın çabuk. Yoksa kurşunu yersiniz.
Fehiman: (Yavaşça) Kalkayım buradan.Şakası yok,kendini kovboy sandı yine. Dikkat et anne boncuklar bir tarafına gelmesin, acıtıyor.
Orhan:Sıkmayasın Fikret. Yarın çık dışarıda oyna
Fikret:Konuşma!Kaldır dedim ellerini,arkanı dön,duvara yanaş...Ensene kurşunu yersin, kıpırdama.
Zişan: (Mırıldanır) Off Allah’ım,biz bunlara en karlı alışverişi öğretebilecek miyiz?

Beyazdut
10-12-09, 22:26
23 NİSAN


Konu: Köyde gerçekleşen 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’na ilgisiz kalan muhtar köy kahvesinde oturmaktadır. O sırada oradan geçen Emekli Zabit bunu görünce sebebini öğrenmek ister ve kahveye girer. Muhtarla konuşarak ilgisizliğinin sebebini anlamaya çalışır.

Kişiler: Emekli Zabit, Köy Muhtarı, Kahveci

Yer: Köy Kahvesi



OYUN


MUHTAR(Esneyerek): Herkes tutturmuş meclis açıldı. Bugün meclisin açılışının yıl dönümü, kutlama yapılıyor. Sen de katıl. Ne işim olur.

EMEKLİ ZABİT(Yaklaşarak):Selamün Aleyküm Muhtar. Nasılsın, iyi misin?

MUHTAR(Dönerek):Eyiyim. Sen nassın?

EMEKLİ ZABİT: İyiyim şükür.

MUHTAR(Bağırarak):Kaveci bize iki az şekirli kave.

KAHVECİ: Buyur mıhtar bol köpüklü kaveleriniz.

MUHTAR: Bilirim senin bol köpüklü kavelerini. Bol köpüklü diye içtik durduk; ne köpüğü bilemedik.
ZABİT: Biliyor musun muhtar bugün neyin yıl dönümü?

MUHTAR: Biliyom Zabit Efendi. Ama bu kutlamaya ne gerek var onu bilmiyom?

ZABİT(Birden): Ne diyorsun sen muhtar? Bugünün ne olduğu nasıl bilmezsin? Kutlamaya ne gerek var dersin?

MUHTAR(Gülerek): Ne bağırıyon? Zabit Efendi. Bilmek zorunda mıyım?

ZABİT EFENDİ(Yüksek Sesle):23 Nisan 1920 Tarihi sana bir şey hatırlatmıyor mu? Çocuk Bayramı bir anlam ifade etmiyor mu?

MUHTAR(Kısık sesle): Etmiyo. Ben bilmem. 23 Nisan 1920’te ne oldu? Neden çocuklar bugünde bayram yapılır?
ZABİT EFENDİ: Yazık san muhtar bu köyün başına bir de muhtar olmuşsun. İnsanlar senden iş bekliyor.
MUHTAR: Zabit Efendi söle bakalım 23 Nisan 1920’te ne oldu? Bugün neden önemlidir?

ZABİT EFENDİ: Muhtar, 23 Nisan 1920’te Millet kendi sözünün sahibi oldu. Millet ne derse o olur dendi. Ve öyle de oldu. Sen seçilirken seni köylü seçmedi mi? Onlar istese seni seçmezlerdi? Değil mi?

MUHTAR (Utanarak): Evet. Köylü beni seçmezdi. Ama benden iyisini mi bulacaktı? Ben işlerimi halletmek için konuşmam para ile işlerimi hallederim.
ZABİT EFENDİ: Sen bu kadar bilirsin seçimle iş başına gelmenin önemini,23 Nisan 1920’ün önemini.

MUHTAR: Yahu Zabit Efendi sen meclisin bu kadar önemli olduğunu nerden biliyorsun? Hiç gittin mi meclise?

ZABİT EFENDİ: Ben ordudan emekli olmadan önce Ankara’ya meclisi görmeye gittim. Seçilen insanlar bizi orada nasıl ve ne kadar temsil ediyor diye. Seçimle gelen insanlar bizi en güzel şekilde temsil ediyor. Eskiden böyle miydi? Osmanlı zamanında zengin ve sözü geçen insanlar giderdi. Ama şimdi öyle değil.

MUHTAR(Utanmış bir şekilde): Haklısın galiba Zabit efendi seçimle gelen insanların sözleri daha bir itibarlı oluyo. Zira onları halk seçiyo. Beni de köylü seçmedi mi? Atatürk milleti kurtardığı gibi onlara söz hakkı da verdi.

ZABİT EFENDİ: Ha şöyle muhtar yola gel. Hadi kalk okula 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutlamaya biz de katılalım. Muhtarsız kutlama olmaz.

MUHTAR: Tamam. Ama önce bakkala uğrayalım çocuklar için bir şeyler alalım. Madem bugün onların günü öyle değil mi?

ZABİT EFENDİ: Öyle bugün çocukların bayramı. Onların eğlenmesi, gülmesi lazım. Gelecek
neslimiz onlar

MUHTAR(Yüksek sesle): Kaveci hadi sen de kaveyi kapada gel. Bugün mühim bir gün kutlamalara gideceğiz.

KAHVECİ: Tamam mıhtar. Geleyom.

Üçü birlikte kutlamalara katılmak için okul meydanına giderler.



YASİN AYDOĞAN

Beyazdut
10-12-09, 22:33
29 EKİM CUMHURİYET BAYRAMI (2)


SAHNE I

ANLATICI: Mustafa Kemal, uzun zamandır açığa çıkarmak için uğraştığı Cumhuriyet düşüncesini uygulamaya sokabilmek için İsmet Paşa hükûmetinin istifa etmesini istemiştir. İsmet Paşa hükûmeti istifa etmiştir. 29 Ekim’de yeni hükümetin seçimi yapılacaktır.

(Bir masa etrafında birkaç arkadaşı vardır)

28 Ekim 1923 Pazar akşamı M.Kemal ve arkadaşları yemektedir. M. Kemal, bir ara arkadaşlarına şöyle der:

M.KEMAL: Yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz.
(Onaylama sözleri duyulur).

1. KİŞİ: Çok yerinde bir karar Paşam.
2. KİŞİ: Bu önemli karar için en uygun zamandır Paşam.

1. KİŞİ: Peki Paşam, nasıl bir yol izleyeceğiz.Bu düşünceye karşı çıkanlar olacaktır.

M. KEMAL: Arkadaşlar, bu konuyu daha önce sizlerle konuşmaya lüzum ve ihtiyaç görmedim.Çünkü sizlerin de benim gibi düşündüğünüzden asla şüphe etmedim. Milletimizin refahı ve huzuru için her türlü güçlüğe karşı durmasını bildik.Şimdi aynı millet için belki de en büyük iyiliği yapacağız.Bu konuda sonuna kadar yanımda olacağınızı biliyorum.

1. KİŞİ: Elbette Paşam.

M.KEMAL: Şimdi nasıl hareket edeceğimizi planlayalım.
(sahne kararır)

ANLATICI: Arkadaşları o gece köşkten ayrılırlar; yalnızca İsmet Paşa kalır.O akşam Mustafa Kemal ve İsmet Paşa müsvedde bir kanun tasarısı hazırlarlar. İlk kez o akşam kağıt üzerine dökülen şu maddeler, Cumhuriyetimizin en büyük nitelikleri olarak kurallaşır.

M.KEMAL: İsmet, öncelikle 1921 anayasamızın devlet şeklini tespit eden maddelerinde değişiklikler yapmalıyız.Birinci maddeye kesinlikle ” Türkiye devletinin hükumet şekli Cumhuriyettir.” Maddesini eklemeliyiz.

İSMET PAŞA:”Türkiye devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur.” Şeklinde bir maddeyi de ekleyelim. Ayrıca devlet başkanı ile ilgili de bir madde eklemeliyiz..

M.KEMAL: Bu konuda şöyle bir madde ekleyelim: Türkiye Cumhurbaşkanı Büyük Millet Meclisi tarafından bir seçim dönemi için seçilir.Cumhurbaşkanı devletin başıdır.

İSMET PAŞA: Bunlar yeni Türkiye Devleti için çok büyük ve önemli kararlar Paşam.Umarım muvaffak oluruz.

M.KEMAL: Bundan asla şüphe etmedim Paşam, asla şüphe etmedim.

(Perde kapanır)

SAHNE II
( Meclis sahnesi oluşturulur)

ANLATICI:29 Ekim 1923 Pazartesi günü saat 10.00’da milletvekilleri yeni hükumeti seçmek için Fethi Beyin başkanlığında toplanırlar.Bu sırada M:Kemal Çankaya köşkündedir.Ancak bakanlar kurulu için verilen yeni liste yüzünden tartışmalar başlar.

BAŞKAN FETHİ BEY: Yönetim kurulu hazırlık niteliğinde olmak üzere bir bakanlar kurulu listesi hazırladı. Yönetim kurulu, kesin bir şey tespit etmiş değildir.Karar saygıdeğer kurulumuzundur. Bu listeyi genel kurulumuza sunuyorum.

CELAL BEY:Bu listedeki isimler çekilen hükumetten daha kuvvetli değildir.Bizden refah ve yenilikler isteyen bir millet var, seçimde acele etmeyelim.Özellikle hükûmet başkanını seçerken iyi düşünelim.

SAİP BEY:Meclis başkanlığına Fethi Beyi, başbakanlığa İsmet Paşa’yı seçilmelidir..

EKREM BEY:Yeni hükumet, eski hükumetin boşluğunu doldurabilecek mi?M. Kemal Paşa Hazretleri mümkünse bu konudaki görüşlerini açıklasın, aydınlanalım.

ZÜLFÜ BEY:Yetki parti meclisinindir, yönetim kurulunun değildir..Parti meclisi toplanmalıdır.

MEHMET EFENDİ: Seçilecek hükumet ancak bir ay dayanabilir. Hükumetlerin sık sık değişmesi memleketimiz ve milletimiz için kötü ve güç bir durumdur. Hükumet istifa sebebini açıkça anlatmazsa herhangi bir seçime katılmam.

VASIF BEY: İsmet Paşa bu millet için çok büyük işler başarmıştır; ancak memleketi ve milleti niçin bırakmıştır.Liderlerimiz bizi aydınlatmamıştır.İsmet Paşa niçin görevi bırakmıştır?

NECATİ BEY: Memleketin güvendiği kimselerin bizi bırakıp ayrılmalarını kabul edemeyiz.İçeriye ve dışarıya karşı kuvvetli bir hükumete ihtiyacımız var. Mustafa Kemal Paşa bizi aydınlatmalıdır..

BAŞKAN FETHİ BEY:Arkadaşlar, bu liste ne Paşanın, ne de yönetim kurulumuzundur.

FİKRİ BEY: Vasıf ve Necati Beyin düşüncelerine katılıyorum .Memleket sütliman değildir. Memleket idaresi gelişigüzel yapılacak bir seçime terkedilemez. Kuvvetli şahıslardan oluşması lazım.

İLYAS SAMİ BEY:.. Bunalımın doğduğu gün giderilmesi gerekir. Bir hükumet başkanı seçelim, bu kişi arkadaşlarını toplasın ve bir hükumet kurulsun.

ŞEREF BEY: Arkadaşlar telaş etmeyelim, bu her memlekette görülen şeydir. Hepimiz vatanın saadetini düşünüyoruz. Önce hükumetin görevini belli edelim, meclis görüşlerini söylesin, sonra da Reis Paşa düşüncelerini açıklasın. Bir sonuca varalım.

EYÜP SABRİ EFENDİ: Bir seçim zorunlu gibi görünüyor.

RECEP BEY: Arkadaşlar, üç esaslı noktaya dokunacağım: Birincisi şekil, ikincisi çalışma eksikliği, üçüncüsü manevi birliğimizde açılan gediktir.Şekillerde eksiklik olursa iyi sonuç vermez.Eldeki listede yer alan arkadaşlar hangi zamanda, hangi şartlar altında çalışacaklar? Bu belli değil. Kuvvetli bir şahıs, kendi arkadaşları arasından bir hükumet kurmalı.

TALAT BEY: Hükumet başkanın görevi nedir? Önce bu gibi sorunları halletmeliyiz. Gazi Paşa bizi aydınlatmalıdır.

BAŞKAN FETHİ BEY: Arkadaşlar, bu görüşmeler yeterlidir. Kemalettin Sami Paşa meselenin çözümü için Gazi Paşa’yı görevlendiren bir önerge sunmuştur. Şimdi bunu oyluyorum.
(Oylama yapar).

-Önergeyi kabul edenler,
-Kabul edilmiştir.

(Perde kapanır)

SAHNE III

ANLATICI: Önergenin kabul edilmesi sonucu Mustafa Kemal Paşa toplantıya davet edilir. Mustafa Kemal, toplantı salonuna girer girmez kürsüye çıkar ve şu teklifi ortaya koyar.

MUSTAFA KEMAL: Efendiler, hükümet üyelerinin seçimi konusunda görüş birliğine varılamadığı anlaşılmıştır. Bana bir saat kadar müsaade buyurun, bir çözüm getireceğim.

BAŞKAN FETHİ BEY:Mustafa Kemal Paşa’nın bu teklifini kabul edenler.(Eller kalkar) Kabul edilmiştir Paşam.

ANLATICI : Mustafa Kemal Paşa, bu bir saat içinde gerekli kişileri odasına çağırır ve 28 Ekim gecesi İsmet Paşa ile hazırladıkları kanun tasarısını gösterir.Meclis saat 13.30’da yeniden toplanır. İlk söz Mustafa Kemal’ indir.

MUSTAFA KEMAL:Saygıdeğer arkadaşlar,üzerinde durduğumuz meselenin çözümünde karşılaşılan güçlüklerin sebebi anlaşılmıştır sanırım.Eksiklik ve yanlışlık uygulamakta olduğumuz usul ve şekildedir.Şu andaki anayasamıza göre hükumet seçmek için bütün arkadaşlar bakanları ve hükumeti seçmek zorunda kalıyor.Artık bu güçlüğün giderilmesi zamanı gelmiştir.Bu meselenin çözümü için görevlendirildim.Ben de düşündüğüm şekli tespit ettim.Onu teklif edeceğim.Teklifim kabul edilirse kuvvetli ve kendi içinde uyumlu bir hükumet kurmak mümkün olacaktır.Devletimizin şekil ve niteliğini tespit eden ve hepimiz için bir gaye olan anayasamızın bazı noktalarına açıklık getirmek gerekiyor.Teklifim şudur:

ANLATICI: Mustafa Kemal Paşa kanun tasarısını katiplerden birine verir, tasarı okunur. Mustafa Kemal Paşa’nın teklifinin özünde Cumhuriyet düşüncesi olduğu anlaşılınca tartışmalar başlar.
SABİT BEY: Hükumetin bu şekilde kurulması fikrini kabul ediyorum; ancak anayasa değişikliğiyle meseleyi çözmek mümkün değildir.Biz şimdi sadece başbakan seçelim, anayasa değişikliğini sonra düşünürüz.

HAZIM BEY:Anayasa değişikliğini biz burada yapamayız.Milletin varlığını ilgilendiren kanunların burada kesin bir şekilde tespit edilmesine taraftar değilim.Biz sadece hükumet bunalımına çare bulalım.

YUNUS NADİ BEY:Hazım Beye şunu söylemek istiyorum: Hangi memleket ilk defa anayasa kanunu yaparsa o iş için kurucu meclis oluşturulur ; ancak bizde bununla ilgili bir düzenleme bulunmuyor.Biz de bu gibi değişiklikler olmuştur.Buna yetkimiz vardır.Kararsızlığa gerek yoktur.Biz çözümü paşa’ya bıraktık, o da bize bu teklifi getirdi.Teklif edilen şekil zaten vardır, şimdi yalnızca adını koyacağız.

HALİL BEY:Anayasa değişikliğine yetkimiz vardır.Fakat yapılacak değişiklikler, vatan ve milletimizin saadetini sağlayabilecek mi?Bunu hukukçu arkadaşlar açıklasınlar.Açıklama yapılmazsa bu değişikliklere taraftar değilim.

HAMDULLAH SUPHİ:Gazi Paşa’nın teklifi yeni değildir.Dört yıl önce yapılan kanunun daha açık ifadesidir.Bunun aleyhinde söz söyleyecekler zaman kaybına yol açarlar.Teklif derhal görüşülmelidir.

SEYİT BEY: Kanunların en iyisi şartlardan ve ihtiyaçtan doğmuş olanıdır.İhtiyaç ise meydandadır.Teklif edilen şekilde bir yenilik yoktur.Zaten yürürlükte olan şeklin daha açık ifadesidir.

İSMET PAŞA: Parti Başkanının teklifini kabule ihtiyaç kesindir.Bütün dünya bizim hükumet şeklini görüştüğümüzü biliyor. Bu görüşlerimizin açıklamamak karışıklığı sürdürmek demektir. Avrupa diplomatları “Sizin devlet başkanınız yok.” Diyorlar. “Hükumetin başkanı devlet başkanınızsa idare şekliniz ne?” diyorlar. İdare şeklimizin ne olduğunu soruyorlar. Arkadaşlar cumhurbaşkanı olmadan başbakan seçilmesini teklif etmek kanunsuzluk olur, karışıklık doğurur. Başbakanın seçilebilmesi için Gazi Paşa Hazretlerinin teklifinin kanunlaşmazsı gerekir.

ŞEREF BEY: Hükumet şekillerinin teker teker sayılmasına gerek yoktur. Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Kime sorarsanız sorunuz, bu Cumhuriyettir. Doğan çocuğun adıdır.Ama bu ad bazılarına hoş gelmezmiş, varsın gelmesin.

YUSUF KEMAL BEY: Kanun kabul edilmelidir. Bu konuda gerekli işlemin tamamlanmasını teklif ederim.
ANLATICI: Saat 18.00’dir. Bazı milletvekillerinin itirazlarına rağmen ; kanun teklifi hazırlanır .

BAŞKAN FETHİ BEY: Tasarının öncelikli ve derhal görüşülmesini teklif ediyorum.
(Kabul sesleri duyulur).
Arkadaşlar Gazi Paşa tarafından hazırlanan kanun tasarısını kabul edenler?

(Kabul ve Yaşasın Cumhuriyet! Sesleri duyulur).

ANLATICI:Cumhuriyetin kabulünün ardından cumhurbaşkanı seçimine geçilir ve sonuç şöyle bildirilir:

BAŞKAN FETHİ BEY: Türkiye cumhurbaşkanlığı için yapılan oylamaya 158 kişi katılmış ve cumhurbaşkanlığına 158 üye, oybirliğiyle Ankara milletvekili Mustafa Kemal Paşa Hazretlerini seçmişlerdir.
Şimdi kendisini kürsüye davet ediyorum.

M.KEMAL:Saygıdeğer arkadaşlar, dünya çapında önemli ve olağanüstü olaylar karşısında, saygıdeğer milletimizin gerçek uyanıklılığının ve şuurunun bir belgesi olan anayasamızın bazı maddelerini açıklığa kavuşturmak için kurulan heyetinize sunulan kanun tasarısının kabulü dolayısıyla Türkiye Devletinin zaten bütün dünyaca bilinen, bilinmesi gereken mahiyeti milletlerarası adıyla adlandırıldı.Bunun tabi bir gereği olmak üzere bugüne kadar meclis başkanlığında bulundurduğunuz arkadaşınıza cumhurbaşkanı ünvanı vermiş bulunuyorsunuz.Bu münasebetle şimdiye kadar hakkımda gösterdiğiniz sevgi, samimiyet ve güveni bir defa daha göstermekle yüksek değerbilirliğinizi ispat etmiş oluyorsunuz.Bundan dolayı yüce heyetinize gönlümün bütün samimiyeti ile teşekkürlerimi arz ederim.

Efendiler, asırlardan beri Doğuda haksızlığa ve zulme uğramış milletimiz, Türk milleti gerçekte soydan sahip bulunduğu yüksek kabiliyetlerden yoksun zannediliyordu.

Son yıllarda milletimizin fiili olarak gösterdiği kabiliyet, tutarlılık ve kavrayış kendi hakkında kötü düşünenlerin ne kadar gafil ve ne kadar gerçeği görmekten uzak , görünüşe aldanan insanlar olduğunu pek güzel ispat etti..Milletimiz kendisinde var olan vasıfları ve değeri , hiükumetin yeni adıyla medeniyet dünyasına çok daha kolaylıkla gösterebilecektir.Türkiye Cumhuriyeti, dünya devletleri arasında tuttuğu yere layık olduğunu eserleriyle ispat edecektir.

Arkadaşlar, bu yüksek rejimi yaratan Türk milletinin son 4 yıl içinde kazandığı zafer, bundan sonra da birkaç misli olarak kendini gösterecektir.Bendeniz çok önemli gördüğüm bir noktadaki ihtiyacı arz etmek zorundayım. O ihtiyaç, yüce heyetinizin şahsıma gösterdiği sevgi, güven ve desteğin devamıdır.Ancak bu sayede ve Tanrı’ nın yardımıyla bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevleri en iyi şekilde yapabileceğimi ümit ediyorum.

Daima sayın arkadaşlarımın ellerine çok samimi ve sıkı bir şekilde yapışarak kendimi onların şahıslarından bir an bile uzak görmeyerek çalışacağım. Daima milletin sevgi ve güvenine dayanarak hep birlikte ileri gideceğiz.Türkiye Cumhuriyeti mesut, başarılı ve muzaffer olacaktır.



(Perde kapanır)


ANLATICI: Cumhuriyet kararı 29 Ekim 1923 Pazartesi günü saat 20. 30’da verildi. 20.45’te Cumhurbaşkanı seçildi. Durum aynı gece bütün memlekete bildirildi ve her tarafta gece yarısından sonra 101 pare top atılarak ilan edildi.

( Fonda 10.Yıl Marşı çalar).



HAZIRLAYAN: ÖMÜR SAĞKAL

Beyazdut
10-12-09, 22:45
AMMA DA ALDANMIŞIZ!




(İki Perdelik Oyun)




-Komedi-


KİŞİLER

MUHTAR

KÖY İMAMI (Hoca)

ALİ AĞA (Bir köylü)

DERVİŞ AĞA (Diğer bir köylü)

ÇIRAK

KAHVECİ

ONBAŞI

SIĞIRTMAÇ

YABANCI

ANA

ÇOCUK I

ÇOCUK II

MÜFETTİŞ

(Olay, zamanımızda geçer.)




I. PERDE


(Perde açılmadan önce,eski bir gramafonda çalınan eski bir şarkı duyulur.Bu şarkı,dedelerden kalma bir şarkıdır.Şarkı devam ederken perde açılır.Sahnede,bir köy kahvesinin önündeki yazlık bahçe görülmektedir.Kahve yapısı sola düşer.Kahveci veya çırağı kahveleri getirirler.Sağda,hemen dipte köyün bahçeleri yer alır.Kahve bahçesinin çevresi çitle çevrilidir.Sahnede ön sağda ve ön solda olmak üzere iki masa vardır.Sağdaki masada Hoca ve Muhtar oturup sohbet etmektedirler.Soldaki masada ise Ali Ağa,Derviş Ağa tavla oynamaktadır.Kahveci,bahçe çitinin önüne serili hasıra oturmuş,bütün piyes boyunca bitiremeyeceği bir ekmek kabuğunu kemirmektedir.Çırak girip çıkar.Her iki masada oturanlar,başkalarıyla ilgilenmezler.)

MUHTAR — İşte böyle,hoca efendi,akşam bir sıtmadır tutturdu.Bilâder,kaç yıldır çekerim bu haltı.Bu köyde doğdum,büyüdüm,kendimi bildim bileli dişlerim birbirine vurur vurur tambura gibi.
HOCA — Beni de yakalar,beni de,muhtar.En korktuğum şeydir mubarek.Yaz gelir,vallâhi,ağzıma bir meyva koyamam.E,sen söyle baklava hakkı için sen söyle,dünya taamını tadmaya mezun olan bizlere bu komaz mı?
MUHTAR — Öyle,hoca efendi,öyle.Hâlbukim ben ava gitmeye niyetlenirdim.Nerden gidersin?Sonra üzerinize afiyet,bizim köpek de pek hastalandı.Ağzına bir şeyler koyabilirsen aşk olsun.Çok fena,çok fena canım sıkılıyor.
(Konuşmaları sessizce devam ederken soldaki masadan)
ALİ AĞA — Dervişçiğim,efendime söyliyeyim,sen marsa doğru gidiyorsun,efendime söyliyeyim,yani kahveler senden yani.
DERVİŞ AĞA — (“r” leri söyleyemez;kızgın) Zay zay değil ki,kemik payçası…Ataysın,biy tüylü denk getiyemezsin.
ALİ AĞA — (Oynamaya devam eder.) Efendime söyliyeyim,yani şu birinci pul;şeş yek miydi?Efendime söyliyeyim,yani neydi?Düşeş mi?Demiryolu yavrum.Efendime söyliyeyim,al bu da senin için.(Onun tarafından atar.) (Devam ederler.)
MUHTAR — İşte böyle,hocaefendi.Ne avdı o,ne av vik vik diye bizim köpek seğirtiyordu.
HOCA — Of karnım,çok fena.Geçen akşam bizim kaşık düşmanı bir mugaddi taam yapmış.(Esner.) Çaldım kaşığı,çaldım kaşığı. (Sessizce devam ederler.)
DERVİŞ — Ah,Aliciğim zay zay değil ki.Biliysin sen,fena oyuncu değilim.Kabahat hep zayda.Biliysin bu haltı iyi beceyiyim. (Devam eder.)
HOCA — Ah,muhtar,şöyle bir sini pilâv olsa şimdi.Çalsak kaşığı.Arkadan bir hoşaf ya da ayran…Ahhhhh.
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,bu oyun da böylece biter. (Tavlayı kapar.)
DERVİŞ AĞA — Ah Aliciğim,vallahi biliysin,bu oyun benim için kolaydıy ama suç hep zayd****aç el bekledim duydum.
MUHTAR — (Yan masaya dönüp) Ne oldu Derviş Ağa,yine oyunlar sende mi?Koç kaç oldu bu?
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,Dervişcik yani,efendime söyliyeyim,dörde karşı sıfırdı,sonra efendime söyliyeyim yediye karşı yani bir oldu. (Hoca ve Muhtar,sandalyelerini alıp bu tarafa yanaşırlar.)
HOCA — Desene kahveler yine Derviş Ağadan,ha?
MUHTAR — (Kahveciye bağırır.) Hayri Ağa,hey Hayri Ağa…Sağar adam ne olacak?Sana diyorum.Hayri Ağa…İşitmez.Oğlum,ustana söyle gelsin.Şu tavlayı da kaldır.
ÇIRAK — (Yaklaşır.) Tavlayı mı? (Tavlayı alırken lokumu da almak ister.)
HOCA — (Atılır.) Bak kerataya!Bırak bakalım o cennet taamı lokumu.Burada tavla gürültüsünü lokumun hatırı için dinleriz. (Lokumu ağzına atar.) Of,içim bayılıyordu açlıktan. (Sakalına dökülen lokum unlarını eliyle temizler.)
ÇIRAK — (Ustasının yanına gitmiştir.Ekmeği yemekte olan kahveciyi itekler.) Haydi kalk,seni sesliyorlar.
KAHVECİ — Dün akşam mı?Evet ne olacak üç tebeşirli çizdim.
ÇIRAK — Değil usta,değil.Muhtar emmi,seni çağırıyor.
KAHVECİ — Evet,hep tebeşirli…Ne edeceğiz şu adamlarla?
ÇIRAK — (Kolundan tutarak) Gel usta,gel.Muhtar seni, seslendi. (Çekerek götürür.)
KAHVECİ — Ne çekersin beni manda güder gibi?
MUHTAR — Gel sağarım,gel.İçtiğimiz kahvelerin hepsi Derviş Ağadan.Anladın mı?Hepsi.Parti ona kaldı.
KAHVECİ — Bizim parti mi?Ona lâf yok.
MUHTAR — Hay Allah iyliğini versin.Ne partisi?Onu da nerden çıkardın?
KAHVECİ — Yaa,ak koyun,kara koyun seçimlerde belli olacak.Görürüz kim kazanacak.
MUHTAR — Canım usta,dinle.İçtiğimiz kahveler var ya?
KAHVECİ — İçtiğiniz,evet.
ALİ AĞA — Bak dört tane.
KAHVECİ — Evet,beş tane;ne olacak?
DERVİŞ AĞA — Dört,Hayri Ağa,dört.
KAHVECİ — İşte kendi de diyorsun,beş…
MUHTAR — Canın cehenneme,haydi git,(Bağırır) onlar Derviş Ağadan (Kahveci,”beş”, “beş”, “beş” diye sayıklayarak gider.)
HOCA — Vallâhi,bu sizin oyunuzdan bir şey anlamam,baklava hakkı için anlamam.
ALİ AĞA — Yoo,efendime söyliyeyyim,yani,bunun lezzeti başka..Başka,efendime söyliyeyim.Başka lezzet…
HOCA — (Keser) Sus,sus günaha girersin. “Lezzet” kelimesinin böyle şeyler için ağza almak günahtır.Canım yemeklere,o tatlı ve mugatti taamlara karşı hakarettit bu. (Ağzını şapırdatır.) Lezzet,evet lezzet…Nasılı tatlı lâfız değil mi?Lezzet,mülezzim,izaz hep aynı.
MUHTAR — Yemek lafı açılmaya görsün,hemen başlarsın.
DERVİŞ AĞA — Ya,sahih,demiyvey,hemen başlay..
HOCA — Bırakın anlatayım.Lâfı bile hoştur.Yemek vesselâm.Dünyaya niçin geldin?Yemek için.Demin bir nebze muhtara da anlattım ya.
MUHTAR — Evet,yarıda kaldı.
HOCA — 8Arada sırada geğirir,koca göbeğini okşar.) Akşam yemeğinde bizim köroğlu,erişte yaptı.Hem de yoğurtlu…Yağ akıyor mübarekten.Onu mideye indirdik,yanında hoşaf,arkadan,Hamdi Ağanın ölümüne yaptıkları helvayı sofraya koydular.O da indi mideye.Çal kaşığı,çal kaşığı.Eh,göbek burnuma vardı.Yatsı namazını kılarken…
DERVİŞ AĞA — Hoca efendi,”yatsı” dedin de aklıma geldi.Şu yatsıyılayı niçin camide kılmayız cemaatle?
HOCA — Dur Allah’ını seversen,dur.Baklava hakkı için,dur.Muhabbetimiz tam revani gibi kıvamına gelmişti.Ne kesersin?Böyle dersiniz de hiçbiriniz gelmiyverirsiniz.Ha,dediğim gibi…Hay aksi şeytan şaşırttırdın beni,Derviş Ağa.Evet yatsı namazını zor kıldım.

ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,gözlerin yani,efendime söyliyeyim,ha kapandı,ha kapanacak.
HOCA — Dur be, adam.Evet,gözler,ha kapandı,ha kapanacak.Eli kulağında,şöyle bir soyundum.Kaşık düşmanı yatağı serivermişti.Yastığa koyduğumu hatırlıyorum başımı.İşte o kadar.Baklava hakkı için doğru söylüyorum,hemen sızıvermişim.
MUHTAR — (Eğlenerek) Sarhoş gibi…
HOCA — Neûzübillâh.Baktım kapı çalınıyor.”Güm,güm!” diye…Uyandım.
MUHTAR — İyi uyanabilmişsin.Geçenlerde beni ava çağırırlarken kapıyı yarım saat dövmüşler de ben uyanmadım.İyi geçti av…Tilki,hani kuyruğu alacalıydı ya,işte o…Önümde kıç kıç kaçı…
DERVİŞ AĞA — Şu tahsildaya veydiğin tilki mi?Sen onu vuymamışsın ki…Senin yanaşma vuymuş.
MUHTAR — Yanaşma mı?Hadi canım,silâh bile alamaz eline.
DERVİŞ AĞA — Öyle deme,muhtay,öyle deme…Ben biliyim onun avcılığını…Geçenleyde beyabey gitmiştik ya…
MUHTAR — Sen mi?
HOCA — Süphanâllah,on defa süphanâllah.Canım,şimdi kim konuşuyordu?
MUHTAR ve DERVİŞ AĞA — Ben.
HOCA — Sizden evvel?
MUHTAR ve DERVİŞ AĞA — Sen.
HOCA — Öyleyse bırakın konuşayım;lâfı ağzıma tıkıyorsunuz.
KAHVECİ — (Yerinden fırlayarak gelir.) Ne beni mi çağırdın,hoca efendi?
HOCA — Al sana.Bir de sen eksiktin.
KAHVECİ — Dört çay mı?Ha?
HOCA — Ey ümmeti Muhammet’in sağırı,seni kim çağırdı?Vallâhi çıldıracağım.Hey Allah’ım,git,efendim git,çay filân istemiyoruz.
KAHVECİ — Filcan mı?Filcanda çayı sen nerde gördün,hoca efendi?Ha?Çay mı?Ha?
HOCA — Hay batasın yerin dibine.Git Allah’ım git,baklava hakkı için git.
KAHVECİ— Baklva gibi mi olsun?Ha?Yandan şekerli içerdin ya?
ÇIRAK — (Atılır) Gel,gel,çay istemiyorlar.
KAHVECİ — Yo,bir şey dediğim yok.Çay isterler sonra cayarlar. (Söylene söylene yerine oturur,gevelemeye devam eder.)
HOCA — Ne baş belâsı bu böyle.Yere batasıca.Allah’ım.
MUHTAR — (Fırsattan istifade ederek) Ha,tilkiden bahsediyorduk,şu alaca,kuyruktan.Ne kuyruktu sen gördün,Aliciğim.
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim.Görmeye gördüm amma,efendime söyliyeyim,yani
öyle alaca filân değildi,efendime söy…
HOCA — Vallâhi çıldıracağım,bırakın anlatayım,canım.Ne olacak hep aynı döl bunlar. (Kızar ve sandalyede geriye döner.) Sakallıymış,hocaymış,hürmet yok,efendin.Yok efendim,yok.Ne bilirler.Lâf anlatıyoruz…
ALİ AĞA — Ha,”lâf” dedin de aklıma geldi.Efendime söyliyeyim,yâni efendime söyliyeyim,şu Arslan Ağanın bana ettiği doğru mu?Efendime söyliyeyeyim,tarlamı bilirsiniz,efendime söyliyeyim,taşı koyduk onun tarlayla benimki arasına.Efendime söyliyeyim,sürmüş ta içerden,bir şey dedim de beni mahkemeye vermiş,efendime söyliyeyim…
HOCA — (Alayla) Efendime söyliyeyim,yâni,efendime söyliyeyim yâni.Çıldıracağım yahu.Durun anlatayım.Ne demiş Hazreti Muhammet?Ne demiş bilir misiniz?Nerden bileceksiniz? (Yerinden fırlar,vaaz verir gibi) Ey Ümmeti Muhammet,senden gayri kişi lâ ederken sen dinle lâf etme,ancak, “İzâca… Neydi o?İzâca…unutturdunuz,vallâhi.
MUHTAR — Hoca,bir şey deyiver,biz anlamayız.
HOCA — Her ne ise…
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,beni mahkemeye vermiş yani,efendime söyliyeyim.
MUHTAR — (Hemen katılır.acı acı) Benim köpek de çok fena hasta oldu.İştahtan kesildi.Ağzını bıçaklar açmıyor.
HOCA — Bir taraftan karnım ağrıyor,bir taraftan sizin köpekleriniz,tarlalarınız.Bırakın,lâfı ağzıma tıkamayın.Karnım.Akşamki hamur aşı yapıyor bu işi.Epeyce de yedim.Ha anlatıyordum.Kapı “güm” “güm” diye vuruldu. (Masaya vurur) Hemen kalktım.
KAHVECİ — (Yerinden fırlar) Ha?Çay mı?Yeni demledim ya,yeni.
HOCA — Hay Allah’ım.Yine bu adam mı?Git,git,git haydi.
KAHVECİ — Ha?
HOCA — “Git” diyorum.(Bağırır.) Git,git.
KAHVECİ — Hoca olacak,hem çağırır,hem de “git” der.Taze demledim.(Geçer oturur.)
HOCA — (Nefes alır.) Nerde kaldık?Ey Yârabbi.Evet kapı “güm” “güm” diye vuruldu.(Yine elini vuracak olur,muhtar tutar ve kahveciyi gösterir.)Baktım üzerim giyinik.Hem de yenileri giymişim.”Vay” dedim kendi kendime.”Yenilerle yatmışım.” Kapıda bir palabıyık…Uşak kılıklı adam…”Ne istersin?” dedim.”Efendi sizi ziyafete çağırıyor.” dedi.Ziyafet mi?Hemen fırladım.A,a,a yollar tertemiz.Koca koca saraylar.
MUHTAR — Sonra?Rüya,vallâhi,rüya.
HOCA — Bir konağa geldik.Girdik içeri.A,a,a.Bir sofra,amma alafranga…”Geç,başa otur.”dediler,”Sen hocasın.” Geçtik kurulduk.”E,başlıyalım.”dediler.”Hemen” diye cevap
verdim.Beni oraya götüren uşak kılıklı adam yanıma yaklaştı.”Çorbadan mı?” dedi.”Eee,tabii.” dedim.”Peki” dedi,”Hangi çorbadan istersiniz?” “Hangi çorbadan mı?”
Dur muhtar,sen kaç çeşit çorba bilirsin?
MUHTAR — Ben mi,hiç,sanki işte…Çok bilirim.Sayayım.(Oradakilerin hepsi parmaklarıyla kendi kendilerine saymaya başlarlar.) Bir pirinç çorbası,keklikle olur,tavşanlısı daha iyidir.Sonra şehriye,tarhana…sonra?...Çok bilirim şimdi aklıma gelmiyor…
HOCA — Var mı daha bilen ?
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,un çorbası yani.
DERVİŞ AĞA — Tayhana çoybası.Ama muhtay söyledi.
HOCA — Yo bilemezsiniz,bilemezsiniz.Bakın,o uşak kılıklı adam bana neler dedi. (Hoca,bu ikili konuşmlaraı sesini değiştirerek belirtir.) “Hangi çorbadan istersiniz?” (Kaykılır.) “Hangileri var?” “Efendim,pirinç çorbası,şehriye çorbası,şehriye çorbası çeşit çeşittit,tel,gül,sümbül şehriye,sonra işkembe,düğün çorbası,midye çorbası,balık çorbası,sebze çorbası,terbiyeli terbiyesiz tavuk çorbası.
MUHTAR — Ne çokmuş be?
DERVİŞ AĞA — Peki hoca,sen hangisini getiydin?
HOCA — Ben mi?Aşçıbaşına haber saldım.Büyükçe bir tabağın,kâsenin yâni,içine hepsinden biraz koydurdum.Seçemedim de onun için,sizim anlıyacağınız.Ya.Çorbayı içtik,şöyle sandaliyeye bir dayandım.Kâseyi ittim.Bizim uşak hemen yanaştı.”E hoca efendi,etlilerden?” “Etlilerden mi?Hangileri var?” “Vallâhi efendim,çeşitimiz azca…Sayayım.” Başladı saymaya.”Tas kebabı,tencere kebabı,orman kebabı,yoğurtlu kebap,çömlek kebabı,talâş kebabı,yufkalı kebap,döner kebabı,rende kebabı,şiş kebabı…”Baktım daha da sayacak, “Getir,dedim yoğurtlu bir döner.Şöyle yağlı yağlı,bol biberli,üzerinde iki üç şiş.” Hemen getirdiler.Çaldım kaşığı,çok yağlıymış be.Hey sağar,bir su al gel.Bu döner kebabı pek yağlı.
MUHTAR — Hakikaten yağlı.
DERVİŞ AĞA — Buynuma kokmaya başladı.
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,yalan da olsa dinliyoruz.
HOCA — Baklava hakkı için lâfımı hiç kesmeyin,dinleyin.Sıra böreklere geldi.Bizim palabıyık yanaştı.”Böreklerden hangisini istersiniz?” “Hangileri var?” “Efendim,su böreği,puf böreği,fincan,midye,nemse,el böreği.” “Sigara böreğinden getir?” “Peynirli,sade,kıymalı,hangisinden olsun?” “Hangisinden mi?Üçünden de biraz biraz olsun.” “Yanına hoşaf,komposto,bir şey istemez misiniz?” “Komposto mu?Hangileri var?” “Çilek,al…” “Peki,yeter…çok koyun da getirin…” Börek geldi…Komposto da geldi.
DERVİŞ AĞA — Hoca,mendilin vay mı?
HOCA — Baklava hakkı için lâfımı yarılama.Arkadan tatlılar, “Efendim hangisini istersiniz? “Hangileri var?” “Efendim çeşidimiz az.Hanım göbeği,tulumba,vezir parmağı,has lokma,saray lokma,bal lokma,samsa tatlısı,bohça tatlısı,Giresun tatlısı,revani,tel,ekmek kadayıfı,sonra sütlüler,en sonra,baklava… Aman getir.Getir baklava.Bir dersin iki dersin lüp,üç dersin,şup,dört dersin,şup…Sizin anlıyacağınız…ham hup,şaralop…
MUHTAR— Sonra?
HOCA — Sonra,bana bir torba altın.Duaya başladım…(Duayı sessiz mırıldanır.Sonra ellerini açıp yüksek sesle:) Allah ziyafet sahibinin kesesine bereket,bizim ağzımıza da daimî lezzet lütfeyleye…
HEPSİ — Amin,aminnnnn.
MUHTAR — “Amin” dedik ama bir şey yiyemedik biz.
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,yani,bizim hoca delirmiş…Nerde bu ziyafet hoca,nerde?
DERVİŞ AĞA — Kim veymiş bu ziyafeti?Neyde?Ne zaman?
HOCA — Bilmiyorum.
MUHTAR — Nasıl olur?
HOCA — Baklava hakkı için bilmiyorum.
DERVİŞ AĞA —Peki sen neyeye gittin ziyafet diye?
HOCA — Bilmem.
MUHTAR — Şaştım kaldım.
HOCA — Bir söz vardır bilir misiniz?Aç horoz kendini arpa ambarında sanırmış.İşte öyle.
MUHTAR — Yine anamadım
DERVİŞ AĞA — Annadıysam,arap olayım.
HOCA — Canım,rüya görmüşüm.Yuya,Deyviş Ağa,yuya göymüşüm.
DERVİŞ AĞA — Niçin “yuya” diyoysun?”Yuya” de,”Yu…ya.
MUHTAR — Ruya mı?Ben de hakikat sanmıştım.
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,fakat yani nasıl oluyor da hoca o kadar,efendime söyliyeyim,yemek adı biliyorsun,yani…Efendime…
(Resmî giyimli jandarma onbaşısı girer.Terlidir.Kasketi elindedir.Kasabadan geldiği bellidir.)
ONBAŞI — Selâmualeyk…
HEPSİ — Ve aleyküm selâm,hoş geldin onbaşı.
MUHTAR — Hoş geldin onbaşı…
ONBAŞI — Cümleten,ne derler ona,hoş bulduk.
MUHTAR — Çok kaldın kasabada onbaşı?
DREVİŞ AĞA — Sahih,onbaşı,neyede kaldın?Meyak…
ONBAŞI — Hiç,vallâhi,bizim şeye,kaymakama,sonra,şeye,şey maarif memuruna filân uğradım da.
MUHTAR — (Kendi kendine) “Bizim kaymakam.” Boyun kopsun.
ONBAŞI — Sonra da mal müdürünü ziyaret ettim. “Artık bizim,şeyleri anlayıverin,vergileri versinler.” diyor.Tahsildarı dayıyacak kapıya…
MUHTAR — Topluyoruz.Daha ekin gelmedi.Bankanot kesmiyoruz ya.
ONBAŞI — Size bir haberim de var.
HOCA — Hayrola,”Hayırlı olsun.” deyin.
ONBAŞI — Köye bir muallim veriyorlar,maarif memuru söyledi;şöyle bir çıtlatıverdi.
MUHTAR — Oh,ne iyi.
HOCA — (Keser.) Malimi nidecek,elli altmış haneli köy.Para para;mektep yaptılar.Bizim hoca parasını zor veriyorlar.Para veren yok ya.Al sana bir batman buğday,biraz da fasulye…”Peki para?” “Ha, o yok.” Bir de malim besleyecekler. “Malim,malim,öğle namazı kaç rekattır?”desem,apışıp kalır.
DERVİŞ AĞA — Duy,hoca,sahih,onbaşı ne zaman veyecekler?
ONBAŞI — Durun söyliyeceğim,şu şey memuru,neydi o muhtar,dilimin ucunda,ha,evet,maarif memuru var ya,burnundan konuşan adam,dedi kiBurundan konuşarak taklidini yaoar.) “Şey sizin köye yeni bir öğretmen veriyoruz.”
KAHVECİ — (Yanaşarak) Onbaşı,çayı yeni demledim?
HEPSİ — Aman…
KAHVECİ — Ha?Yeni demledim,vallâhi.
ONBAŞI — Dur konuşuyoruz,şey görüyorsun.
KAHVECİ — Taze değil mi?Demin attım çayı.Kan gibim,tavşan kanı,muhtar.Tavşan kanı.(Gider.)
MUHTAR — Peki,peki…Getir bir çay…Tavşan gibim…Sen tavşanı nerde gördün?Sanki.
ONBAŞI — Evet,kaymakam dedi ki…şey,ben de şeyini şey yaptım…Mal müdürü…tüf…İyice şey oldum.
MUHTAR — Evet,maarif memuru?
ONBAŞI — Hey babana rahmet.Maarif şeyi…öğretmen,yani malim gelecek dedi.Sizin şeye,köye…
ALİ AĞA — Anladık,efendime söyliyeyim.Geç.Sonra?
ONBAŞI — İşte,o şey,malim,şey,daha mektebinden yeni mezunmuş…
HEPSİ — Yeni mi mezunmuş?
ONBAŞI — Şey,maarif şeyi dedi ki “Çekeceğiniz var…o şeyden.”
HOCA — İşte buna “hoşafın yağı kesilmek” denir.
ONBAŞI — Hem bu köydenmiş…
MUHTAR — Bu köyden mi?Yo,yo…öğretmen mektebine bizim uşaklardan kimsecik gitmedi.
ONBAŞI — Şeyini,neydi o?Şeyini muhtar,ismini söyledi maarif şeyi amma unuttum.
MUHTAR — Bizim köyden kimse gitmedi oraya.
ONBAŞI — Adını dedi,unuttum.
DERVİŞ AĞA — Onbaşım.Hatıylamaya çalış,onbaşım.
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim.bu yeni yetişme malimler de çok tuhaf,efendime söyliyeyim.Çocuklara bir şey öğretmezler.
ONBAŞI — (Kendini zorlamaktadır.) Adını hatırlayamadım.Şey,,,şeye,yere batsın şeyi…Muhtar,bana şeyli,mimli bir isim söyle…şeyli…
ALİ AĞA — Mimli isim mi?Efendime söyliyeyim.O da ne demek?
MUHTAR — Mehmet,Mahmut…
HOCA — Muhammet.
MUHTAR — Macit,şu meşhur bir avcı var ya…
DERVİŞ AĞA — Bildim,biliyim ben onu.
HOCA — Mevlût…
KAHVECİ — (Yerinden fırlar.) Suya gitti. Ne edeceksiniz?
HOCA — Kimi?
KAHVECİ — Suya gitti.Ne edeceksiniz?Mevlût suya gitti.
MUHTAR — Kim çağırdı,Hayri Ağa?
KAHVECİ — Suya gitti.Ne edeceksiniz?Mevlût suya gitti.
HOCA — Haydi git,otur,git.Mevlût’ü filan çağıran yok.
KAHVECİ — Suya gitti.(Diye söylenerek yerine oturur.)
ONBAŞI — Şey mimli isimleri sayardık…
MUHTAR — Evet,Mehmet,Muhammet…
HOCA — Mahmut,Mevlût.
KAHVECİ — (Yerinden,kızgın) Suya gitti…
ONBAŞI — Değil,şey,durun şeyinin,neydi muhtar,babasının ismini de deyiverdi.Şey Veli mi dedi,deli mi dedi…Şeymiş,çoban,ebet çobanmış şeyde.
MUHTAR — Kör Veli mi?
DERVİŞ AĞA — Evet,onun biy oğlu vaydı…Adı Muyat,evet.Muyat.
MUHTAR — Tamam,ben de hatırladım,bir gün ava çıkarken torbayı unutmuştum da alıp getirmişti evden…Fakat o bacak kadar çocuktur be.
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,yani Kör Veli öldüğü zaman çocuk,efendim söyliyeyim,pek ufaktı,yani,onu bir tahsildar aldı gitti kasabaya.
MUHTAR — Evet,hatırladım.Bir gün avda bizim köpek,vik vik tavşanı kovalıyordu…Tavşan kulaklarını şöyle dikmiş…Tam önüme geldi.Çifteyi omuzladım.Bir de ne göreyim?O dediğiniz çocuk çiftenin ucunda görünüyor.Tavşanı da kaçırdık.
ALİ AĞA — Vay anasını,demek o çocuk gelecek.O hırsızın biridir.Kala kala,efendime söyliyeyim,koca köy ona mı kaldı?
ONBAŞI — Ben kör şeyi,neydi o?Şey…
MUHTAR — Veli.
ONBAŞI — Evet,ben kör Veli’yi filân bilmem.Yalnız şunu bilirim.Şu çiçeği şeyinde,burnunda yeni öğretmenler nereye giderlerse şey yapıyorlarmış,şey kök söktürüyorlarmış.Ya.
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,ben şimdi iyi hatırladım,efendime söyliyeyim,o çocuğu…
DERVİŞ AĞA — Tüh canına be.Ben neden hatıylamıyum.
MUHTAR — Derviş Ağa,nasıl hatırlamazsın.Hani çoban Kör Veli vardı.Bir gözü sakattı.Köyün davarını güderdi.
ALİ AĞA — Şöyle böyle on beş yıl önce,efendime söyliyeyim.
DERVİŞ AĞA — (Kendini zorlar.) Köy Veli…Köy Veli…Hah!Bildim.Kâzım Ağanın çobanı idi önce.
MUHTAR — Hah,ayağını bastın,kaldır.
DERVİŞ AĞA —Çocuğu da hatıyladım.Amanın,bu hükûmet ne ettiğini bilmiyoy.Yahu o çocuk öğretmen olayak buyaya göndeyiliy mi?
Ali AĞA — Efendime söyliyeyim,buraya gönderilmesini bırak.Onu örtmen yapanlarda kabahat.
HOCA — Ağalar,deminden beri dinlerim.Hele bana da çıtladın da şu malim denen adamın cemazülevvelini biz de öğrenelim.Değil mi ya?Biraz sonra köye gelecek,caminin karşısındaki mektebinde bizim gibi kâmil bir hoca ile aşık atmaya kalkacak.Atamaz ya,baklava hakkı için,atamaz ya,sözün gelişi.Biz nerde,malim nerde?
MUHTAR — Çok güzel söyledin,hoca…Hele böylesine malim.(Kızgın) Ne malimi canım,öğretmen…Evet,dediğim gibi.Bunun ne anasında ne babasında hayır vardı.Baba içkici,sarhoş,eli uzunun biri…Anayı hiç sorm****öyden atacaktık da araya ölüm girdi…Bizi bu rezillikten kurtardı.Ava giderken,kaç kez,kaldır çifteyi vur şu kadını,diye düşünmüşümdür.
HOCA — Vay vay,demek böyle?
DERVİŞ AĞA — Böyle ya…Çocuğa ne deysin?Aymut dibime düşey…Atalay sözü bu.
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,köyde biraz daha kalsaydı,efendime söyliyeyim,bütün çocukları da kendisi gibi yapacaktı.İmdada o şişman tahsildar yetişti,aldı götürdü.Efendime söyliyeyim,çocuklarımız kurtuldu.
DERVİŞ AĞA — Yanlış söyledin.Kuytulmadı.İşte şimdi kapana giydi çocuklayımız.
DİĞER ÜÇÜ — Çok doğru dedin.
HOCA — Vay,vay…Böyle bir adamı buraya malim veriyorlar.Tüh,tüh.Kıyamet ağalar,kıyamet…Evvelki gece bizim kaşık düşmanı,tavuklu bir pilâv yapmıştı.Mevlût okumuştum ya…Sabrilerde…Bir tavuk göndermişler…Bakkala da yasin okuduk;bir yarım okka pirinç…Pilâv yerken…Budu şöyle yakaladım..Derken “Kadın,kalk bir su ver.” dedim…Sofraya otururken suyu almaz yanına.Ne derse beyenirsiniz? “Görüyorsun yemek yiyeceğim,sabreyle…Yemek yerken su içilmez.” Dünya değişti…Kıyamet.Şuna bak,hırsız,uğursuz bir ananın,hırsız uğursuz oğlunu böyle namuslu bir köye malim veriyorlar.Sonra da malim dikilir başına.Ne.Ben öğretmenin…Öğretmen değil,oyuncu bunlar.Masum sabü sübyana köçeklikten başka bir şey öğretmezler.
MUHTAR — Ne oyunlar,hoca,görsen…
HOCA — Allah göstermesin!
MUHTAR — Zımbırtı etmekten başka bir şey bilmezler…Bilseler…Amenna,başımızın üstünde yerleri var…Ne gezer onlarda bilgi…Mektep dediğin sessiz gerek…Bunlar da öyle şey arama,Bir gürültü bir patırdı.Çalgılar,davullar.Bakın geçenlerde kaynatamın köyüne gittim ya…Beraber ava gidecektik olmadı…O köyde bir mektep var…Bir de kıranta bir malim…Malim değil tam malim beg…Mektepte tek gürültü yok…Çocuk tıs der,yapıştırırmış tokadı…Yana yattın tokat…Çamura battın tokat…Bizim kaynata dedi ki çocukları dövmek için öyle kabahatler yüklüyormuş ki…Kaynatam bile bulamazmış o kabahatleri…Bilirsiniz ne keskin avcı olduğunu hâlbuki…E,köylü memnun…Çocuk dediğin dayakla terbiye edilir…Bunlarda öyle mi ya?Talebesi çalar,malimi,müdürü oynar.
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim.Muhtar,yâni,efendime söyliyeyim,çok doğru lâf ettin.Mektep dediğin yerden çıt çıkmaz…
HOCA — Öyle,baklava hakkı için söyle…Mektepte şöyle bir değnek bulunur…Babası çocuğu elinden tutar,getirir hocanın önüne,çocuk zırıl zırıl titrer.Babası: “Al,der,hoca efendi…Al,eti senin,kemiği benim.” “Et” dedim de aklıma geldi…Ne iyi…
ONBAŞI — (Keser.) Ağalar,ne diyecektim,tam dilimin ucundaydı.Lâfa boğulduk…Ne edelim de şu şey,malim bu köye gelmesin…Geldi mi,şey,şeyi gürültüyü sen seyret o zaman.
DERVİŞ AĞA — Öyle,öyle ya.Yayın bizim oğlan: “Baba” deyecek, “E?Bak ben çalıyoyum.Sen kalk da oyanayıvey…” Öyle malimin yetiştiymesi böyle oluy,istemeyiz.O malimi…
MUHTAR — İstemeyiz ya…Fakat ne edelim de şu adamı sokmayalım köye?
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,kaymakam,yani bir istida pulluyalım.16 kuruşluk bir pul,efendime söyliyeyim…
MUHTAR,ONBAŞI — Kaymakama mı?
MUHTAR — Yooo,olmaz.Gelir buraya vermeyiz çocukları okula.
DERVİŞ AĞA — Sen deme muhtay,böyle…Zoyla alıylay.Hapse atıyoylay,sen biliysin…
ONBAŞI — Durun,ne diyecektim?Ha,Ali Ağanın dediği doğru.Benim şeyime,aklıma da hoş geliyor.Şeye bir istida verelim,kaymakama.
MUHTAR — Ne yazacağız?
HOCA — “Kötü bir adam olma ve aynı zamanda köy ehalisi tarafından böyle tanınma hasebiyle buraya tayin edilmemesi.” Filân yazarız…
MUHTAR — Peki kim yazacak?
HEPSİ — Kim mi yazacak?Ya…
MUHTAR — Hiçbirimizin eli kalem tutmaz.
ALİ AĞA — Çok kötü,efendime söyliyeyim.Koskoca köyde yani,efendime söyliyeyim,bir eli kalem tutanımız yok.
MUHTAR — Kasabaya inince bu işi yapalım.Orada bir arzuhalci var,topal.Hükûmet dairesinin yanında.Ona götürürüz bir tavuk,biraz da yumurta;olur biter…
ONBAŞI — Şey,ne diyecektim?Hepsini yazarız,vallâhi.”Şey deriz,şeyli onu şey yapmıyor,istemiyor köylü.”
MUHTAR — Onları uydurmak kolay…
ONBAŞI — Bakın ben size şey yaptım söylemeyi unuttum.Şey,öğ… malim ne demiş maarif memuruna biliyor musunuz?
MUHTAR — Ne demiş?
ONBAŞI — “Bilirim,şey o köyde bataklık vardır…Şey sıtımadan,ehali kırılır.Evleri berbattır.Çocukları,şeydir,hayduttur.Ben hepsini şey yaparım.” demiş,islâh edecekmiş…
HOCA — Şu zıpçıktıların lâfına bak…Eğer gelirse,çocuklar,baklava hakkı için,camiyi taşlarlar.Namazda rükûya vardığımızda: “Bak,bak şu adamlar ne yapıyorlar?” deye arkamızdan alay ederler…
MUHTAR — Öyle olur.O öğretmenin yetiştireceği çocuk da kendi gibi olur.Dediğimiz gibi,yapalım.İstemiyoruz,vesselâm…İstemiyoru z.Az derdimiz var,bir de onunla mı uğraşacağız?Sonra çocuklar okumuş okumamış ne olacak?
DERVİŞ AĞA — Dağda koşulacak öküz,kıyda otlatılacak koyunlay olduktan sonya çocuklay bize gerek…
(Koşa koşa sığırtmaç içeri girer.Soluk soluğadır.)
SIĞIRTMAÇ — Aman muhtar emmi,koşun koşun…
MUHTAR — Ne oldu?
SIĞIRTMAÇ — Oh,yoruldum,çok koştum…
HOCA — Ne,de bakalım?Meraktayız?
SIĞIRTMAÇ — Benim kara koç var ya…Bilirsiniz delikanlı gibidir.Onunla Şükrü’nünkünü dövüştürüyorduk..Benimki bir kalktı…Böyle bir gerindi.
MUHTAR — Amma da uzattın…Kısa kes…
SIĞIRTMAÇ — Anlatıyorum…Benim delikanlı…Şöyle bir gerindi…Geçen sene Memiş’inkini de böyle yere sermişti.
HOCA — Ey,senin koyunun da,sen de…Anlat,anlat…Sonra ne oldu?
SIĞIRTMAÇ — Anlatıyorum ya…Benimki gerindi…Delikanlıdır be…”Heyt arslanım!” dedim…
HEPSİ — Anlat!...
SIĞIRTMAÇ — Deliçay taştı!...Nu tarafa doğru geliyor!
HEPSİ — Deliçay mı?
SIĞIRTMAÇ — Evet ya…O kazdığınız hendekleri,benim delikanlı gibi kolayca aşıverdi…
MUHTAR — Bir bu eksikti…
DERVİŞ AĞA — Geçen yıl ne kaday çok uğyaşmıştık.
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,su gelmez deye köylü oraları hep ekti…Ne ziyan,ne zarar…
MUHTAR — O hendekler için çok uğraşmıştık…
ALİ AĞA — Şimdi ne yapacağız?
HOCA — Ovayı su basacak…Evker yine göçecek,yazın da ısıtma,sazlık…Bak oğlum,bizim yoğurt ne oldu?Sizin köyde hep “Getireceğiz.” derler de getirmezler mi?Böyle olmaz.
MUHTAR — Haydi ağalar,şöyle gidelim de bakalım,köye gelmesi yakın mıdır?
HOCADAN GAYRİSİ — Haydi…
DERVİŞ AĞA — Bakayız tabii.Ama bakmakla usta olunsaydı,köpekley hep kasap oluydu.
(Çıkarlar.Hoca yalnız kalır.Bir iki kere gerinir.Öğürür,esner.)
HOCA — İhtiyarlık.Benim o yerlerde ne işim var?Of,mis gibi bir şey koktu.Neymiş bu acaba?Of,ne koku,ne koku…Oğlum Mevlût,Mevlût oğlum,Mevlût…
ÇIRAK — Efemdim,hoca efendi?
HOCA — Oğlum,bak bakalım bu koku nerden geliyor?Ne kokusu desem.Tereyağ değil…Sovan,hadi canım o da değil…Helvaya benziyor…Helva kavuruyorlar…Git,oğlum,bak,kim kavuruyor?
ÇIRAK — Hoca efendi,bir yerin mi…
HOCA — Bak edepsize,git oğlum,git dediğimi yap…(Çırak çıkar.)
HOCA — Baklava hakkı için,bu koku pek hoş…Fakat bu karnım bir türlü aman derman vermiyor…Of,of burgu burgu dönüp duruyor.Ö…Ö…Ö…Hey körr şeytan,nerden yersin o kadar…
(Çırakla yabancı içeri girerler…Çırak yabancının elinden tutmaktadır.)
ÇIRAK — Hoca efendi,bak…
HOCA — Ne oğlum?Hemen gönderdiler mi?(Arkası dönük) Ö…Ö…Yaladın mı yolda?Ö…Ö..Helva mı imiş?
ÇIRAK — Hoca efendi,bak,bak…
HOCA — Peki,anladık.Ö…Ö…Ö…Aman zaman vermiyor şu öğürtü…Helva mı,oğul?
ÇIRAK — Hoca efendi,bak kim…
HOCA — (Döner.) Vay,arslanım,buyrun…
YABANCI — Rahatsız etmiyeyim?
HOCA — Estağfurullah…Buyrun.Sandalyeyi çek,Mevlût…
ÇIRAK — Buradan geçiyordu,muhtar emmiyi sordu da getirdim…(Sandalyeyi çeker.)
YABANCI — (Elindeki bavulu yere,kenara bırakır,sandalyeye oturur.) Selâmualeyküm.
HOCA — Vealeyküm selâm…Muhtarı mı aradın,oğul?Onlar ağalarla beraber,suya gittiler.Sorma bu günlerde başımız dertte.
YABANCI — Hayrola?
HOCA — Sorma,oğul,sorma…Bizim bir Deliçayımız vardır.Boyna taşar…Baharın suya boğar,yazın da sıtmaya…Bu dert yetmiyormuş gibi ikinci bir dert daha çıktı başımıza…
YABANCI — Dertlerin devası da vardır.
HOCA — (Kendi kendine) Ne kokuydu?Nerden geldi bu da?(Açıktan) Tabiî oğul…Senin anlıyacağın köye bir malim vermişler.Sık boğaz ettiler,bir mektep yaptırdılar.Cami yıkılacakmış kime ne?
YABANCI — Derdinizin muallimle ne alâkası var?
HOCA — Anlatacağım,sen şehirli bir kişiye benzersin.
YABANCI — Ya…
HOCA — Şimdi köylü kaymakama istida pulluyacak,”Gönderdiğiniz malimi istemeyiz.” deye…
YABANCI — İstida mı?
HOCA — Öyle ya…Öyle kişilerin böyle namuslu köylerde işi ne? (Yabancı önüne bakar.)
YABANCI — Yazık…
HOCA — Ne dedin,oğul?
YABANCI — Hiç, “İyi karşılayacaksınız adamı.” diyorum.
HOCA — Lâyıktır,oğul,onlar her şeye lâyıktır.Sürülmeye de sövülmeye de.(Sükût) Ha,oğul,unuttum.bakma kusura…Sen nerden geliyorsun?Hiç sormadan muhabbete daldık…
YABANCI — Ben mi?Hiçbir garip kişi…Şu civar köylerde…(Durur)
HOCA — İşçi misin?Kıyafetin benzemiyor ya…
YABANCI — İşçi mi? (Bu buluşla sevinir.) Evet işçiydim.İş kapandı, “Şöyle bir aranayım.” dedim…
HOCA — Bizim köye yolun düştü?
YABANCI — (Açılır.) İyi bildiniz…Sizin köyde iş bulabilir miyim acaba?
HOCA — Vallâhi,bilmem,işine ve adamına bakar…Ne iş yaparsın…Ben iyi bilmem ama.
YABANCI — Ne mi yaparım? (Durur) Her iş yaparım…
HOCA — Valî oğul,bakma buralarda duruyorum.Allah veya kader attı beni buralara.Yedi seneden beri bu köyde hocalık yaparım,fakat hâlini beğenmem bu köyün…Tembel hep bu köylü…Bk şu Deliçay,bunların değil dedelerinin bile başlarını yemiş…Bunlar kahvede pineklerler…Karıları da tarlalarda çalışır…Tavla,iskambil…Ben bunları hep görürüm ama söylemem…İlk geldiğimde Cuma hutbelerinde söyledim durdum.Güldüler…Ben de bıraktım dananın kuyruğunu,kimin elinde koparsa kopsun… (Sükût) Sana iş bulunur burada.Ağalar gelsin de,onlar daha iyi bilirler.
YABANCI — Her iş yaparım…Az çok anlarım…
HOCA — Bizim caminin duvarları çökecek…Cuma namazına bir iki ihtiyar gelir,onlara söyliye söyliye dilimde tüy bitti…Bu Allah evi,çökecek kim dinler.
YABANCI — Ben kalırsam,tamir ederim,hoca efendi…
HOCA — Eder misin?Hay sağolasın…Ö…Ö…Ö…(Öğürür.) Sonra oğul,benim karnımda bir hâl var…Pek o kadar bir şey yemem ama.İşte böyle…Ö…Ö…Pek fena olurum…
YABANCI — Çoktan beri mi efendim?
HOCA — Kendimi bildim bileli.Yapmadığım halt kalmadı…
YABANCI — Ben size bir ilâç vereyim,birebir gelir.
HOCA — Sahih mi?Deme Allah aşkına?Çok sevaba girersin,çok…Bu garibi sevindirirsin…
YABANCI — Estağfurullah…
(Bu sırada dışardan çocuk sesleri ve boğuşma gürültüleri işitilir.Ağlamalar,yuhalar.Vurlar.)
HOCA — Bizim köyün çocukları böyledir…Hep kavga…Bir işleri yoktur…Anaları da başa çıkamaz onlarla…
YABANCI — Ya öyle mi?Çok fena…
(Çocuk sesleri,ağlamalar devam ederken,gürültü sahneye yaklaşır.)
Ananın sesi — (İçerden) Vay,evlâdıma,vay.
HOCA — İşte,yine bir şeyler oldu.
ÇOCUK — (İçerden) Ah bacağım,ah anam…
YABANCI — Bir çocuk ağlıyor.Acaba ne oldu? (Ana kucağında çocukla içeri girer.Çocuğun bacağı sıyrık,kan akar.Etraflarında kalabalık çocuk kütlesi.)
ANA — Aman,hoca efendi…Çocuğa bir hal oldu…Bacağı kırıldı galiba…Ah evlâdım…ah…
ÇOCUK — Ah,bacağım,ah,bacağım.
HOCA — Ne oldu,ne oldu yine?
ANA — Ne olacak,giiti çocuğum…Derviş Ağanın koca oğluyla atışmışlar…Koca çocuk,ne ister benim masumdan… “Çeşmeden yok sen,yok ben dolduracağım.”derken,itmiş bizim oğlanı aşağı…İşte bacağı kırılmış…
YABANCI — Kırılmış mı?
ÇOCUK — Ah bacağım,dayanamıcam…
ANA — Öyle ya…Bak çocuğun hâline…
HOCA — Sus bakayım,oğlum,bak bu delikanlı doktor…
YABANCI — Durun ben bakayım…
ANA — Doktor mu?Allah gönderdi.
YABANCI — Açılın şöyle. (Çantasını kapar.Çocuğu muayene eder…) Azıcık kırıklık var…Çantamda tendürdiyotla sargı bezi olacak.Bir de tahta olsa.(Temizler,sarmaya başlar.Çocuk ağlamakta ve bağırmaktadır.Sonra zayıflar.) Hani tahta verecektiniz…Yarın bunu alçılarız.Taze kemik,hoca efendi,hemen kaynar birbirine. (Kahvenin masalarından iki tahta sökerler.) Yumurta da koymak lâzım.Durun,şöyle sıkıca bağlıyayım…Tam da ne güzel yerleşti…Verin tahtaları…Kadınım,şöyle tut bakayım.Sık…Sık…Bak keratanın nasıl sesi kesildi?
(Muhtar,ağalar girerler,şaşırırlar.)
MUHTAR — Ne var,hoca,ne oldu?
ONBAŞI — Bir vukuat mı var?
HOCA — Ayşe Kadının oğlunun bacağı kırılmış da…
MUHTAR — Bu yabancı da kim?
ANA — Doktor,muhtar,doktor.
YABANCI — Tamam,oldu,iyileşir gider.
HOCA — Bu delikanlı mı,iş arıyor.Bir garip.Buraya yolu düşmüş de…Çok iyi bir delikanlı.
ONBAŞI — Peki kimmiş?
HOCA — Bir garip zahir…
MUHTAR — Nasıl,delikanlı,iyileşebilecek mi?
YABANCI — İyi oldu bile…Yirmi gün sonra,yürümeye başlar.
ALİ AĞA — Yâni,efendime söyliyeyim,yâni bacak kırılmış mı?
MUHTAR — Kırılmış da,delikanlı tedavi etmiş bile…
YABANCI — Haydi,kadınım,sen git.Çocuğu götür…Bacağını oynatmasın…Tam yerini buldum,çıkartır.Yarın ben gelir görürüm çocuğu.Evinizi hoca bilir değil mi?
ANA — Sağolasın doktor beg,sağolasın…Bir tek evlâttır bu yumurcak…Hoca bilir evimi.Herkes gösterir sana.Ayşe Kadın,dedikten gayri…E,oğul kaç ölçek buğday istersin el emeği…Başka bir şey mi istersin yoksa?Para isteme,yoktur paramız.Hoca olsaydı;üç tavuk,yumurta,bir okka yağ isterdi…Senin piyasan nasıldır,bilmem.
YABANCI — Bana mı diyorsun?Üzülme,benim piyasam çok düşük.Yok canım,böyle işler için para almam.Paranın ne hükmü var?Sizin çocuğunuz iyi oldu ya…Haydi kalın sağlıcakla…
HOCA — (Kendi kendine) Para istemiyor,bir şey de almadı,vay…
ANA — Sağolasın oğul…Ellerin dert görmesin.İyi insanlar varmış daha dünyada. (Çıkar,gider;kalabalık da çıkar.)
MUHTAR — E, delikanlı,şöyle buyurun oturalım.Yorulmuşsundur.(Otururlar.)
ALİ ve DERVİŞ AĞA — Hoş geldiniz.
ONBAŞI — Sefalar getirdin.
YABANCI — Hepinize hoş bulduk.
ONBAŞI — Buradan geçen bir yolcusunuz galiba.
YABANCI — Değil…Şöyle iş arıyorum da.Sizin köyü sağlık verdiler.Hocaya anlattım ya…Etraf köyler beni buraya gönderdi.
MUHTAR — Becerikli adama iş çoktur.Nasıl delikanlı okumuşluğun?
YABANCI — Az buçuk vardır.
MUHTAR — Çok iyi.Tuhaf canım,seni gözüm ısırıyor gibi.
YABANCI — Olabilir.Derler ya insanlar çift yaratılırmış. (Susar,sonra) Siz suya bakmaya gitmişsiniz.Hoca efendi dedi…Ne oldu?
MUHTAR — Su mu?O Ezrail çok fena…Şimdilik bir şey yok amma…Yakında basacak ovayı…
ALİ AĞA — Hep tohum ekmiştik…
DERVİŞ AĞA — Yazın da ısıtma bıyakmaz yakamızı biy tüylü.
YABANCI — Hendek filân kazmadınız mı?
MUHTAR — Kazdık,kazdık amma…Gel sen onu bizim Deliçay’a hendek et,edebilirsen…
YABANCI — Nerde açtınız hendekleri?
MUHTAR — Nereye olacak,suyun ovaya erdiği yere…
YABANCI — İşte onun için Deliçay böyle basar durur ovanızı…
MUHTAR — Ya nasıl etmeliydik?...
YABANCI — Suyu başından çevirmek veya inzibat altına almak lâzımdı.Türkçe’de bir söz vardır: “Balık baştan kokar…” Siz,ovada hendek kazıyorsunuz…Yukardan hızla gelen su hendek dinler mi?Hâlbuki yukardan,bir vadiye,meselâ Hasanköy vadisine yarısını çevirseydiniz,hem siz istifade ederdiniz,hem de onlar…Ayrıca,böyle baskınlar,sıtmalar olmazdı…
MUHTAR — Sahih be…Vallâhi hiç aklımıza gelmedi.Ben kendimi bildim bileli…O hendekler oradadır…Biz her yıl şöyle,içindeki milleri temizleriz,olur biter…
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,siz mahendis misiniz?
DERVİŞ AĞA — Yok,fen memuyu gaiba.
YABANCI — Hayır,hiçbiri değilim.
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,öyle bir okkalı,şöyle efendime söyliyeyim,kafalı konuşuyorsunuz da…(Sükût)
YABANCI — Yoldan gelirken gördüm,o köprünüz çok kötü…
MUHTAR — Ha,körpü mü?Kullanmayız ki onu.
YABANCI — Ya nasıl oluyor?
HOCA — Nasıl olacak?Yazın incelen dereden,köprü altından geçerler.
YABANCI — Yazın öyle,ya kışın?
MUHTAR — Kışın da geçmiveriyoruz o tarafa veya at sırtında geçeriz.Köprü tehlikeli.
YABANCI — Tamir ediverin…
HEPSİ — Tamir mi?
MUHTAR — Ben kendimi bildim bileli o köprü öyledir.
YABANCI — Onu da tamir etmek lâzım.Sonra çocuklarınızın benizlerine baktım…Limon gibi…
DERVİŞ AĞA — Isıtmadan…
YABANCI — Kinin?
MUHTAR — Kinin mi?Yo…Ben kendimi bildim bileli zangır zangır titreriz ısıtmadan.
(Sükût)
MUHTAR — Bak delikanlı,benim bir köpeğim var…İştahtan kesildi…Bir şey yemez.Yarın bir bakıversen,derdi nedir?Olur mu?
YABANCI — Köpek mi?Olur bakayım.
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,bizim evin merdivenleri çok kötü…Hep aşınmış…efendime söyliyeyim.Sabahleyin düştüm,efendime söyliyeyim,şu dalım,çok ağrır,çok…
YABANCI — (Güler.) Peki sizin dalınızı da tedavi ederiz…Merdivenlerinizi de tamir…Bu köyde bize çok iş var galiba…
MUHTAR — Bilgili,elinden iş gelir adam olduktan sonra tabiî…
DERVİŞ AĞA — (Yabancıya yaklaşır.) Size biy şey diyeceğim…Gizlice…
YABANCI — Bana mı?Buyrun…
DERVİŞ AĞA — (Gizlice) Bu köyde ipek kozası yetiştiysem,oluy mu acaba?
YABANCI — Burada mı?Tabiî…İklim müsait.Dut da var.
DERVİŞ AĞA — Aman kimseye deyiveyme…
ONBAŞI — (Gizlice) Okuma yazman var değil mi? (Yabancı evetler.)
ONBAŞI — Şey askerdeyken,şey yapamadım…Yazıyı öğrenemedim…Tezkere şey edince burakınca,buraya verdiler beni…Jandarma komutanı,şeyi bilirim sanır,yazıyı…Şeyleri,evrakları gönderir…Üç aylık evrak var…Şey yapamadım,cevap veremedim.Köyden biri geçer de cevapları,şey yapar,yazar…gönderirim.Şunları yazıverir misin?
YABANCI — Tabiî yazarım…(Güler.)
MUHTAR — Bir derdimiz daha var.Hoca deyivermiştir sana…Bir malim gelecek bize.
ALİ AĞA — Ama ne malimi.
HOCA — Malimlerin şahı tersinden.
DERVİŞ AĞA — Cahilin,ahlâksızın biri.
ONBAŞI — Her fenalık onda imiş.
MUHTAR — İşte biz o malimi istemiyoruz…Bir istida pullayıp kaymakama vereceğiz…
HOCA — İşte bu pulluyu yazacak adamları yok.
YABANCI — Peki niçin istemiyorsunuz o öğretmeni?
MUHTAR — Niçin mi?Baştan beri saydık ya delikanlı…Adı Murat’mış.Bizim Kör Veli’nin oğlu.Çobanın oğlu,bize malimlik mi yapacak?O kadar düşmedi köyümüz.
YABANCI — Bu Murat’ın hiçbir kötülüğünü kendiniz gördünüz mü?
HEPSİ — (Tek tek,dağınık) Biz mi şey.Yo…
MUHTAR — Görmedik amma…İşte bütün köylü öyle söylüyor.İnanmazsan dağa taşa sor.Bunca ehali yalan demez ya.Adı çıkmış dokuz,inmez sekize.
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,böylesinin ne anası,ne babası,ne de kendi iyi idi.
ONBAŞI — Şey olmazsa koku çıkmaz ya…
MUHTAR — Ha,ha,onbaşım kendini unuttun…Şu “şey” lâfın kırk yılda bir kere işe yaradı.
(Sükût)
YABANCI — Peki olsun yazarız…
(Sükût)
YABANCI — Demin hoca efendiye de sordum.Sizin çocuklar hep böyle sokaklarda gezerlermiş…İstidadan sonra size bu yıl öğretmen vermezler.İsterseniz,onları haftanın bir iki günü okulda toplıyayım da okuma yazma öğrensinler hiç olmazsa.Bir daha dilekçe yazmak isterseniz onlar yazarlar.Koca okul binanız da boş kalmaz.
MUHTAR — Niçin olmasın?Tabii olur.
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,çok iyi olur.
HOCA — Şu delikanlıya bakınca,şaşkına dönüyorum…Doktordur,yapı ustasıdır,mühendistir,işte malim de olmak istiyor.
MUHTAR — Hepsini yapabilecek.Gözleri insana itimat veriyor.Ziraatten de anlıyor.
DERVİŞ AĞA — Lâfı bıyakalım.Delikanlı bu akşam bana misafiydiy.
MUHTAR — Yok bende.
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,bende.Hem de iyi yemekler var.
HOCA — İyi yemekler varsa beni çağır.
MUHTAR — Anlaşıldı,kavga edeceğiz.En iyisi delikanlı mektepte yatsın.Hepimiz yine yemekleri göndeririz.Nasıl olsa hep köyde kalacak.
HOCA — Biz onu hiç salar mıyız?
MUHTAR — Öyle ya işte okulda yerleşsin.
HOCA — Allah’ın işi.Şu gelecek malim hiçbir şey bilmez,o nimete lâyık;böyle pırlanta gibi delikanlı işsiz,gezer.Allah’ın işi,kimine kürk giydirir,kimine kolsuz yelek.
YABANCI — Öyleyse gidelim…beyler.Hava kararıyor.Bir an evvel yerleşeyim.Yarın işe başlamak gerek.
MUHTAR — Evet,işte başlamak gerek.
DERVİŞ AĞA — O malim gelmesin.İşte bizim istediğimiz malim buyadadıy.
HOCA — Evet burada.Onu bize Allah gönderdi,tam istediğimiz adam.
MUHTAR — Doğru dedin,hoca efendi,Onu bize Allah gönderdi.
HEPSİ — Evet,Allah gönderdi.Allah…


(PERDE KAPANIR.)

Beyazdut
10-12-09, 23:00
AMMA DA ALDANMIŞIZ!


II. PERDE

(I. perdenin aynı dekoru.Yalnız ortalık düzeltilmiştir.Sandalye ve masalar düzgün.Kahve ve çitler badana edilmiş.Sahnedekilerin giyimleri bile değişmiş.Meselâ Muhtar kravat takmıştır.
Perde açılmadan önce çocukların söylediği Onuncu Yıl Marşı duyulur.Perde marş söylenirken yavaş yavaş açılır.
Sahnede Hoca,Muhtar,Derviş ve Ali Ağalar vardır.Kulisten gelen marş sesini oturdukları yerden dinlerler.Yalnız,Derviş Ağa elini ve yağını marşa uydurarak yürüme talimi yapar.Diğerleri,önlerindeki kitabı okumakta ve deftere bir şeyler yazmaktadırlar.) (Marş bitince:)

DERVİŞ AĞA — (Elini çocuklara doğru sallayarak) Yaşayın siz,çocuklay,çok yaşayın emi.Ne güzel söylüyoylay.Ah,ah,vallâhi bayıldım. (Masaya oturur.)
HOCA — (Elindeki kalemi ağzına batırarak yazmaya çalışır.Kâğıdı ta burnuna yanaştırmıştır.) İşte bu benimkine “kırkından sonra saz çalmak” denir.Baklava hakkı için öyle denir.A…İşte ortasında çizgisi…Ne çizgisi be…”Merdiven ayağı” de şuna…
ALİ AĞA — (Başını kaldırmadan) O senin dediğin.H harfidir,hoca,efendime söyliyeyim.
HOCA — Şuna bak,dünkü yayalar bugün atlı kesildiler başıma…”H” ne oluyor?Onun adı “hh” dır. “hh”
DERVİŞ AĞA — Bıyak,hoca bıyak…Eski çamlay baydak oldu…Ona şimdi he diyoylay.
HOCA — Peki,peki anladık Deyviş Ağa.
DERVİŞ AĞA — A,bana Deyviş diyor.
MUHTAR — Yahu,kesin gürültüyü be…Ava gitmekten vazgeçtim,şu elifbeyi sökmek için.Siz tutmuş gürültü yapıyorsunuz.Hâlbuki Söğütlü avcıları haber salmışlar.Mısırlara bir domuzlar geliyormuş…Deme gitsin.
HOCA — Neuzübillâh…Gitseydin ya!
MUHTAR — Nerde gidersin?Evde çocukların tümü,bizim çifte köroğlular hep okumayı söktürdüler de bir ben kaldım.
ALİ AĞA — Ya…Efendime söyliyeyim,çok doğru dersin,Bizim evde en küçük kız benimle alay ediyor.
MUHTAR — Bak hasbaya,bak…
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,bizi beğenmiyor…”Siz efendime söyliyeyim,okumasını bilmiyorsunuz.” dermiş anasına…
HOCA — Bacak kadar çocuklar bizi beğenmiyor…
MUHTAR — Yo,hoca,gam yeme…Hakları var…
DERVİŞ AĞA — Vay,vay ya…
HOCA — Bizim delikanlı nerde kaldı?
MUHTAR — Unuttum hoca,soracaktım da…Caminin dış sıvaları bitmiş…Çatıdan sonra içerisini mi yapacaklar?
HOCA — Mihrap yıkılacaktı ya…Şimdi onu yapıyorlar.
DERVİŞ AĞA — A…yanına Y geliyse…neydi? Ha, ay…Evet gökte ay…pay…paylay…
HOCA — Şu delikanlının karşısında parmağım ağzımda kalıyor…
ALİ AĞA — Bizim tarla meselesini,efendime söyliyeyim,bir istida ile hallediverdi…
MUHTAR — Ya bizim köpeğe ne dersin?Geöenki avda bir görseydiniz haspamı…Keklikleri torbaya dolduracak vakit bulamıyordum…Ne yaptı,nasıl etti,köpek ayaklandı…
HOCA — Karnım…(Karnını okşar.) Değirmen gibi şimdi…Maşallah…Akşam hatun bir oturtma yapmış…Deme gitsin,vallâhi.Rüyada bizim palabıyık karşıma çıktı…”Hoca,kaç çeşit patlıcan yemeği bilirsin?” dedi.Şöyle durakladım…Aklımı evirdim çevirdim.”Tavası,yağlı yoğurdu da dökersin üzerine,bol sarımsaklı…Sonra…karnıyarık…imambayıld ,mücver…hünkârbeğendi…silkme…patlıcan kebabı…patlıcanlı orman kebabı…sahan kebabı…ya salatası.” Çöyle fırına verirsin patlıcanı….pişer…..Sonra…kabuğunu çekersin…Mübarek…Kendi kendine kalkar…sirkedir,sarımsaktır,zeytinyağıdır .Dur şu mendilimi çıkarıyım…
MUHTAR — Bırak hoca,bırak…Bunları anlattıkça ben de evdeki kötü yemekleri düşünüyorum…Şu delikanlı evleri,sokakları temizlemeyi,yattığımız odadan,davarları ayırmayı öğretti…iyi…bir de kadınlarımıza yemek çeşitleri öğretse…
DERVİŞ AĞA — O zaman deme gitsin…Vallâhi bizimki öğlende biy yemeği önüme koyuyoy…akşama yine…o…sabaha yine o…”Yaz vakti bu yemek kokmaz mı?” deyim de “Ben onu yeni pişiydim” dey. “Her zaman aynı yemek oluy mu ya?” deyim de “Ben anamdan böyle göydüm.” deye kayşılık veyiy…
ALİ AĞA — Ya,efendime söyliyeyim neydi o sokakların hâli,leş…Haşa sizden,haşa hâkipayinden…
(Bu sırada sıra hâlinde çocukların ayak sesleri ve söyledikleri bir okul marşı duyulur.Ve sahnedekiler,kalkar ve gözleriyle takip eder.)
MUHTAR — Nasıl da kuruluyorlar.
HOCA — Köy değil arı kovanı,maşallah…
DERVİŞ AĞA — Bizimki evde ilk olayak çamaşıyı sabunla yıkadı…Külle anası ağlaydı çamaşıylayın.
HOCA — Bir kişi,canım,bir kişi…Ne işler yaptı…Bilmediğimiz neler varmış…
MUHTAR — Her şeyi bırakın şu su meselesi az değil.Topladı köylüyü,üç günün içinde suyun yarısını çevirdi o tarafa…Bunca ehalinin ekini kurtuldu…Bir daha sel olmaz…
(Onbaşı oflaya puflaya girer.)
ONBAŞI — Selâmünaleyk…
HEPSİ — Ve aleyküm selâm,onbaşım.
MUHTAR — İyi,çabuk döndün.
ONBAŞI — Şey,kasabaya dün önleyin vardım…Şey yaptım,gezdim.Alacakları aldım.Şeyin siparişleri vardı,delikanlının.Onları şey yaptım.Defter,kalem,kâğıt,bir de şey,silgi…Bir de şey,neydi o muhtar,çınarın yanında söylemiştiniz.
MUHTAR — Önlüklük…
ONBAŞI — Hah,tamam…Of çok şey yaptım…yoruldum…Sağır,bir kahve al gel bakalım…Size,şeyim var;havadisim…
MUHTAR — Ne havadisi yine…Gider gelir kara kara bir şeyler getirirsin…
HOCA — Kaymakam mı denişmiş yine?
MUHTAR — Kaymakam dedin de aklıma geldi…Gönderdiğim postu,tilki postunu almış mı?
HOCA — Hey,babana rahmet…Sabret anlatsın bakalım neymiş havadisi…
ONBAŞI — Bize gelecek şu malim yok muydu?Şu şey,ahlâksız malim…İşte o yok olmuş be…Kasabadan Buraya gidiyorum.” deye çıkmış,burada da yok,orada da yok…
MUHTAR — Buraya geleğim deye,çıkmış mı?
DERVİŞ AĞA — Peki,neyeye gitmiş?
ONBAŞI — Onu kim bilir?
DERVİŞ AĞA — Yâni yey yayılmış,oyaya giymiş…
ONBAŞI — Tam öyle…Geçenlerde şeye indiğim zaman kasabaya,işye o gün o ayrılmış…Maarif şeyine,memuruna söyledim de şaşırdı.
MUHTAR — Bizim istida işini deyiverdin mi?
ONBAŞI — Dedim ya…”Biz hırsız,hem uğursuz o malimi istemeyiz,kaymakama pullu vereceğiz.” dedim.Şey,dedi,iyi olurmuş…Ama adam olmadıktan kelli.Ha,imza basacağız dedim…
MUHTAR — İmza deyince şaştı mı?
DERVİŞ AĞA — Doğru söyle;ne dedi?
ONBAŞI — Şaştı…”Siz şey basarsınız dedi…parmak…imza felan bilmezsiniz…”
ALİ AĞA — Sen ne dedin o zaman?
ONBAŞI — Elifbeleri gösterdim.”İşte,köye iletiyorum.” deyince,şey yaptı,şaşırdı…
DERVİŞ AĞA — Yaşa be,onbaşı;vay ol!
ONBAŞI — Bütün kasabada şu şeye,su işine şaşıyorlar.”Biz bildik bileli,deyorlar,sizin şeyde,köyde su baskını vardır.” Zor inandırdım.
MUHTAR — Şaşarlar,şaşarlar…
ONBAŞI — Sonra şeye,uğradım,şunun ismini deyiver,şeye canım,ha,sıtma mücadeleye uğradım…Hemen.”Kinin verin!” deyince hekim şaşırdı…”Köyümüze.” dedim; “Haydi,dedi,sizin köy kinin içmez.” İmzalı şeyi gösterince,kâğıdı…Yarım okka kinin verdi.”Daha da gönderirim.” dedi…
HOCA — Bizim delikanlı için ne diyorlar oralarda?
ONBAŞI — Parmak ısırıyorlar…”Okutuyor.” deyorum;”Malimdir.” deyorlar,”Yok.” deyorum. “Köprüyü onardı.” derken;”Mühendistir.” deyorlar.”Yok.” “Camiyi tamir etti.” “Öyleyse yapıcıdır.” “Değil.” “Peki?” “Arabalara çember taktı.” “Ha,anladık demircidir.” “Değil.” deyorum. “Peki.” “Isıtmanın köküne kiprit suyu” derken, “Şey,diyorlar,doktor.” “Değil.” deye karşılıyorum…”Yeni yeni şeyler ektik,sebzeyi turfanda biz vereceği.” “Ha,anladık,ziraat malimi.” “DEĞİL.” “e,PEKİ,NEDİR?” diyorlar. “Bilmiyorum…İş arayan garip bir kişi.” diyorum…Güldüler…Ben de onlara şey,şeyli bir lâf ettim,okkalı…Dedim ki: “Biz istediğimiz adamı bulduk,siz iki mum yakın da derdinize yanın.”
HEPSİ — Aferin,onbaşı.
ONBAŞI — Jandarma komutanının yanına vardım. “Şuraya şey at.” dedi…”İmza.”
Hiç” Elim ağrıyor,filan.” demedim,çakıştırdım şeyi,imzayı…
MUHTAR — Sen elifbayı bitirdin mi?
ONBAŞI — Bitirdim ya…Durun lâfım bitmedi,neydi o diteceğim?Tam dilimin ucunda.Ha,şey gelecekmiş buraya,şey canım…Adını unuttum. “Gönderdiğimiz malim gitmemiş git,rapor et.” diye birine,şeye telefon ettiler.
MUHTAR — Kime?
DERVİŞ AĞA — Valiye mi?
ONBAŞI — Değil…Hey canına,yolda ta şuraya gelinceye kadar hep tekrarladım.
MUHTAR — Ne dedin?
ONBAŞI — Ne mi dedim?Sayıklıyordum işte.Hep “müfettiş,müfettiş” diyordum da,unutuverdim…Tam buraya gelince unuttum.
MUHTAR ve DİĞERLERİ — (Gülerler.)
MUHTAR — İlâhi onbaşı,tuhaf adamsın.Allah cezanı vermesin,”müfettiş” diyorsun ya.
ONBAŞI — Hah,tam buldun muhtar.Evet,müfettiş gelecek…
HEPSİ — Müfettiş mi?
ONBAŞI — Evet,müfettiş gelecek.”Gönderdiğimiz öğretmen gelmedi mi?” deyecek.”Hayır.” O zaman bir rapor yazacak vilayete,altını imza ettirecek…
MUHTAR — Peki,o malimi ne ederler bulunca?
ONBAŞI — Ne mi ederler,şey yaparlar be,asarlar.
(Sükût)
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,aklıma bir şey geldi…Şu müfettiş geldiği zaman,”Biz o malimi istemiyoruz.Burada bir delikanlımız var,onu malim yapalım.” diyelim.
DERVİŞ AĞA — Diyelim,vallâhi yapaylay da.
MUHTAR — Yapmazlar…
ONBAŞI — Onun şeyi yok,neydi o?
MUHTAR — Diploması yok…
HOCA — Diploma da ne olacak?Bak bu kadar işi beceriyor bu adam.
ALİ AĞA — İşe bakmazlar,diploma gerek.
KAHVECİ — (Yanaşır.) Çay mı?Ha,ne dediniz?
MUHTAR — Taze mi?
KAHVECİ — Çay mı?
HOCA — Süphanallah…Çay taze mi?
KAHVECİ — Çay mı?
HEPSİ — Çay…
KAHVECİ — Yeni demledim.
MUHTAR — Git getir haydi.
KAHVECİ — Çay mı?
ONBAŞI — Haydi git.Çay getir. (Kahveci gider.)
MUHTAR — Köyde herkes düzeldi,bir şu kaldı.
DERVİŞ AĞA — Bizim delikanlı neyeleyde?
ALİ AĞA — Şu köprüye bakmaya gitti.Efendime söyliyeyim,üç yıldan beri kapalı olan köprüyü,efendime söyliyeyim,bir de gidin şimdi görün.
ONBAŞI — Aşağı yoldan geldim,on beş kadar,köy şeyi,geliyordu,delikanlısı,ellerinde kazmalar,kürekler.
MUHTAR — Ha,onlar mı?Onlar yukarki suya taştan set çekmeye gitmişlerdi.Kanal açıldı ya,etrafına duvar yapıyorlar.Dolmasın toprakla deye.
ALİ AĞA — Çok memnunum.Efendime söyliyeyim.Neydi o sıtmadan,selden hâlimiz.Şimdi şu ovaya bakın,efendime söyliyeyim,nasıl yeşermiş.Daha da yeşerir…Nerde o sazlar?...
HOCA — Bataklık,muhtara yarardı…İyi ördek avlanırdı…Kümen yıkılmış muhtar…(Sükût)
MUHTAR — Ben bir şeyden korkuyorum.Bu delikanlıya iyi alıştık…Yarın çekecek gidecek.Her iş yarım kalacak.
HOCA — Gitse yâni,sağ kolumu kaybetmiş kadar acırım,vallâhi…İşte karşıdan geçiyor…Şu yiğide bak,nasıl da salınıyor…
MUHTAR — (Dışarıya) Delikanlım,delikanlım.
YABANCI — (Dışardan) Beni mi çağırdın,muhtar?
MUHTAR — Gel bir acı kahvemi…
YABANCI — (Dışardan) İşim var ama,geleyim.
MUHTAR — İşte geliyor,Hep güler.
HOCA — İyi kuş amma,****sten kaçırmasak.
DERVİŞ AĞA — Ya çok yazık oluy.
HOCA — Benim aklıma bir şey geliyor.
ALİ AĞA — Neymiş?
HOCA — Evermeli,beyim…Ondan âlâ demir kazık olur mu?Boynundan başlı dana gibi bir yere gidemez.
ONBAŞI — Everelim mi?Vallâhi çok,şey olur.İyi.
DERVİŞ AĞA — İyi ama ona lâyık biy kız bulmak zoy…
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,çoktan beri düşünürüm “yani” derim kendi kendime…Muhtar,kızma ama…efendime söy…
MUHTAR — De bakalım neymiş.
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,söyliyeceğim şu…Kızma muhtar.Senin Gülsüm ile şu yiğidi şöyle baş göz ediversek…
HEPSİ — Gülsüm’le mi?
ALİ AĞA — Niçin olmasın?Gülsüm iyi kız yani.
HOCA — Baklava hakkı için,çok iyi olur.Fakat bakalım kız ne diyecek?Muhtar ne diyecek?Delikanlı ne diyecek?
YABANCI — (Girerek) Selâmünaleyküm!Yine muhabbeti koyulaştırmışsınız.
HEPSİ — Ve aleykum selâm,buyrun…
HOCA — Muhabbet,şöyle revani gibim koyulaştı…İşin ucunda da zaten revani var ya.
MUHTAR — Otur bakalım,yine nerdeydin?
YABANCI — Okulda çocuklara ders ve iş verdim de,”Şöyle köprüye bakayım.” dedim.Ne hâle gelmiş…İş epeyce ilerlemiş.Onbaşım,hoş geldiniz.
ONBAŞI — Hoş bulduk.
YABANCI — Siparişler geldi,değil mi?
ONBAŞI — Ne demek,sen emredersin de biz şey yapmaz mıyız?
DERVİŞ AĞA — Ben bizim ipek böcekleyini yine dutladım…Meşeye de hazıylanacağım…
YABANCI — Yo,daha vakit var.Bilirsin kırk beş gündür.
HOCA — Aferin,Derviş Ağa,gözü açık çıktın.
MUHTAR — Kimse düşünmedi.
DERVİŞ AĞA — Bana kalsaydı kıyk sene cesayet edemezdim;delikanlı yaptı.
MUHTAR — Ha bilir misin?Sana unuttuk söylemeyi.Bize gelecek malim ortadan kaybolmuş…
DERVİŞ AĞA — Sıy oluveymiş…
ONBAŞI — On beş gün evvel şeyden çıkmış,kasabadan…Gidiş,o gidiş.Kasabada bir tiyatrocu şeyle,kızla kaçtığını söylüyorlar…
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,onların öylesinden bu beklenir.Çobanın oğlu değil mi?Anasına bak,kızını al…
ONBAŞI — Şimdi köye,şey neydi o,şey gelecek.
ALİ AĞA — Müfettiş.
YABANCI — Müfettiş mi?
HOCA — Malimiz gelip gelmediğine bakacakmış.
(Sükût)
MUHTAR — (Yabancıya) Niçin sustun?Bir şey söylemedin?Bilirsin,sen bizim akıl hocamızsın.Geçen gün ava giderken,çulluk mu,keklik mi vurayım deye sana akıl danıştım.O istidayı pullamakta geçe mi kaldık,ne dersin?
YABANCI — (Düşünceli) Yo,olmaz bir şey.Demek müfettiş gelecekmiş öyle mi?Kimmiş bu müfettiş?
ONBAŞI — Şu müfettiş…Hani var ya…Bu bölgeye bakarmış…Hani konuşurken hep eliyle işaret eder.Boyna ellerini oynatır.Geçenlerde,nerdeydi o,ha,kasabada belediye kahvesinde…bir köylüye bir şeyler anlatırdı…”Kalem” dedi,böyle yaptı…”Kitap” dedi,böyle yaptı…Hiç konuşmasa,neydi o,insan ne demek istediğini anlar…
YABANCI — Halit Bey bu.
MUHTAR — Halit Bey mi?Evet,evet Halit Bey…(Sükût)
(Yabancı yavaş yavaş düşüncelerini atar.)
HOCA —Ne oldu,delikanlı,memnun olmadın?Korkma,biz seni köyden salıvermeyiz.Memur filân gelince olur ya çekinirsin…
MUHTAR — Yok canım,niçin çekinsin?Köyün taşına sorsan,ondan memnundur…Benim köpek…
ALİ AĞA — Çobanlar bile,efendime söyliyeyim, “Bizim delikanlı” diyor da başka demiyor.
DERVİŞ AĞA — Herkes sevey onu.
ONBAŞI — (Gizlice hocaya) Açalım mı?
HOCA — (Gizli) Erken değil mi?
ONBAŞI — Şey,yo…
HOCA — Oğul,bak biz ne düşündük. “Seni baş göz ediversek.” diyoruz.Mektep köşelerinde tek başına oturmak iyi değildir.Er kişiye bir hatun gerek.
YABANCI — Beni mi evlendireceksiniz?
ONBAŞI — Seni ya…Hem de biliyor musun kiminle?Şeyle,neydi onun adı?Söyle…Muhtar neydi o?
MUHTAR — (Başını önüne eğer.)
DERVİŞ AĞA — Muhtayın kızı Gülsüm’le…
YABANCI — Gülsüm’le mi?(Başını eğer.)
HOCA — Her ikisi de başını eğdi.İyi,çok iyi…Eh,muhtar,uzun etme gayri…Ziyafet sana düşer…Çil çil altınları çıkar gömüden…Şöyle okkalı bir düğün…Dernekli filân…Yemeklerini de iyi yap.Çoktan beri etlisiyle,tuzlusuyla,tatlısıyla yemek yiyemedim.
MUHTAR — Vallâhi,delikanlıyı beğenirim…fakat…
HOCA — Fakatı ne?
DERVİŞ AĞA — Bıyakın biyaz nazlansın.
MUHTAR — Demem o deme değil.Bizimkinin,yani hanımın,aklını kurcalarmış bu mesele.Kıza açmış bir gün.Ağzını yoklamış.Kız “Olmaz…” filân demiş,nihayet baklayı ağzından çıkarmış.”Öğretmen olsaydı varırdım.” Demiş,dayatmış…Kabahat bende değil…
HOCA — Malim mi istiyormuş?...Zamane kızı…
MUHTAR — Ben bilmem,bir şeycik de demem,anası öyle diyor.
DERVİŞ AĞA — Ah,şu kadın milleti.
HOCA — Demek bu iş olmayacak.Kız malim istiyormuş,nerden buluruz malimi…Bizim ziyafet suya düştü desenize…
DERVİŞ AĞA — Bu olmadı işte.
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,kızın lâfına bakmamalı.Onları bırakırsan ya davulcuya,ya zurnacıya kaçar…
YABANCI — Ağalar,sizi kırmamak için bu işi kabul edebilirdim,fakat kız istemedikten sonra,bu işi bırakalım.Olmayacak duaya amin denmez.
(Ağlayarak Çocuk II girer.)
ÇOCUK II — Kalem benimdi.
YABANCI — Ne oldu,Ali?
ÇOCUK II — Ver kalemimi,kalem benim.
MUHTAR — Ne oldu buna?
YABANCI — Kim bilir?Yine dövüşmüşlerdir.Söyle,Ali.
ÇOCUK II — Ahmet kalemimi aldı,istedim vermedi.
YABANCI — Hangi Ahmet?
ÇOCUK II — Koca Ahmet…Sonra bana vurdu.Ver kalemimi,kalem benim.
YABANCI — (Çocuğun omzunu tutup) Haydi gidip bakalım.
ÇOCUK II — Muhtar emmi, “J” nin üzerine nokta konur mu?
MUHTAR — Nokta mı?Şey,vallâhi…
ÇOCUK II — Akşam yolda sordun ya,öğrendin mi?
MUHTAR — (Kendi kendine) Bak yumurcuğa. (Açık) Ha,Ali,öğrenmedim.
YABANCI — Haydi Ali gidelim.Ağalar,ben biraz sonra gelirim.Siz buradasınız değil mi?Şunlara bakayım.Bir vazife veriyorsun,şaşırıyorum,hemen bitiriyorlar.Sonra gelsin yaramazlık…
(Çocuk II ile çıkarlar.)
HOCA — E,muhtar,demek yollarda çocuklara soruyorsun artık?
MUHTAR — Yok,şöyle imtihan için sordum.
ONBAŞI — Fakat sen şey veremedin,cevap…Nasıl imtihan?
MUHTAR — Aman siz de…
MÜFETTİŞ — (Dışardan) Oğlum atı gezdir de öyle bağla…
MUHTAR — Bu kim?
ONBAŞI — Müfettiş geldi galiba?
MÜFETTİŞ — (Dışardan) Yem mi?Heybede var ya…Haydi oğlum…
DERVİŞ AĞA — Dananın kuyyuğu kopacak.
MÜFETTİŞ — (Girerek) Ağalar,selâmaleyküm.
HEPSİ — (Kalkarak) Ve aleyküm selâm.Buyrun.
MÜFETTİŞ — Ha şöyle oturayım.Çok yoruldum.Bittim vallâhi.
MUHTAR — Öyledir at üstünde yorulur insan.
ALİ AĞA — E,efendime söyliyeyim,hoş geldiniz.
MÜFETTİŞ — Hoş bulduk,efendim.
ONBAŞI — Ne diyecektim?Ha,hoş geldin beyefendi.
MÜFETTİŞ — Hoş bulduk,hoş bulduk.
MUHTAR — Hoş geldin,müfettiş bey.
MÜFETTİŞ — Hoş bulduk,hoş bulduk,muhtar.
HOCA — E,müfettiş bey,baklava hakkı için hoş geldin.
MÜFETTİŞ — Hoş bulduk,hoca efendi.
DERVİŞ AĞA — Hoş geldiniz,sefalay getiydiniz.
MÜFETTİŞ — Hoş bulduk…(Terini siler.) Of,of…
KAHVECİ — (Yanaşır.) Efendi,hoş geldin,çaydan,kahveden?
MÜFETTİŞ — Hoş bulduk.
KAHVECİ — (Ağzından kapar.) Hoş geldin,hoş geldin…
MÜFETTİŞ — (Sinirli) Hoş bulduk!Hoş.
KAHVECİ — Hoş geldin,çay mı,kahve mi?
MÜFETTİŞ — Haydi,kahve olsun.
KAHVECİ — (Sorar.) Çay?Şekeri yanda mı,içinde mi?
MÜFETTİŞ — Hey,Yarabbim,çay değil,kahve,kahve…(Kahveci “peki peki” diyerek gider.)
ÇIRAK — Müfettiş emmi,hoş geldin.Bunu da delikanlı öğretti bana.
MÜFETTİŞ — Hey,Yarabbim,hoş bulduk,başka yok mu?Üstüm böyle vıcık vıcık oldu.At nallarını yere vurup durdu. (Her söylediğini şeyin hareketini elleriyle yapacaktır.) Baktım,yavaşladı,vurdum kırbacı…Şak,şak…Başladı o zaman koşmaya.Takır takır…takır.
(Kahvedekiler etrafa bakınırlar,başka kimse kalmadığına karar kılınca.)
MUHTAR — Merhaba,müfettiş bey…
MÜFETTİŞ — (Sözüne devam etmektedir.) Tekrar çaldım kır…Ha,merhaba,şak şak…
HOCA — (Keser.) Merhaba,beyefendi.
MÜFETTİŞ — (Sinirli) Merhaba…şak şak kırbacı…
ONBAŞI — (Keser.) E,şey merhaba,merhaba.
MÜFETTİŞ — (Sinirli) Merhaba…Suya geldik şırıl şırıl,kıvrım kıvrım ak…
DERVİŞ AĞA — (Keser.) Meyaba,müfettiş bey.
MÜFETTİŞ — Böyle böyle akıyordu.Ha,merhaba,ağa,merhaba…
ALİ AĞA — (Keser.) Efendime söyliyeyim,merhaba…
MÜFETTİŞ — Köye yaklaştık,at başladı uflayıp puflamaya…Merhaba,merhaba…Şöyle şöyle okşadım…
ÇIRAK — Merhaba,müfettiş bey.
MÜFETTİŞ — (Kızar.) Merhaba.Bey birader,hâlâ bitmedi mi?Derken,efendim,at şöyle düşer gibi olur,çekerim dizginleri.(Tarif ederken,oturduğu sandalyede düşer gibi olur.Tutarlar.) Hop,tutun!Oh…
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,yani efendim,merhaba.
MÜFETTİŞ — Merhaba,merhaba.
KAHVECİ — (Yanaşmıştır,çay getirir.) Buyrun beyefendi,E,merhaba…
MÜFETTİŞ — Yine sen mi?Merhaba.
KAHVECİ — Bir şey demedim,”merhaba” dedim de.
MÜFETTİŞ — Peki…(Kahveci gider.)
DERVİŞ AĞA — Nasıl oldu da gitti hemen.
ÇIRAK — Merhaba,bayım.Bizim delikanlı öğretti de…
MÜFETTİŞ — Mer…ha…ba…Çıldırmamak imkânsız…Efendim,at,şöyle vıcık vıcık terlemiş…
(Kahvedekiler, “merhaba” diyecek başka adam kaldı mı,kalmadı mı diye bakarlar sonra.)
MUHTAR — Nasılsın müfettiş bey,çoluk çocuk?
MÜFETTİŞ — Ha,hamdolsun,ellerinizden öperler.
DERVİŞ AĞA — İyisiniz inşallah?
MÜFETTİŞ — Ben mi?Çok iyiyim.
DEVİŞ AĞA — Çoluk çocuk?
MÜFETTİŞ — Onlar da iyi.Suyunuz ne soğuk,içtim de dişlerim zangır zangır…
HOCA — E,müfettiş bey,hatırı âlinizi sual eylemek bize de nasip ola.
MÜFETTİŞ — Bendenizin mi?Çok iyiyim.Yoksa acayip hâlim mi var?
HOCA — Allah,afiyet versin…
MÜFETTİŞ — Ya sudan bahsediyorum.Efendim,insanın dişleri zangır zan…
ALİ AĞA — (Hemen keser.) Efendime söyliyeyim.İyisiniz inşallah…
MÜFETTİŞ — Hey Allah’ım,çok şükür.Süphanallah…ne diyecektim?...
ONBAŞI — Müfettiş bey,afiyetesiniz,şey,inşallah?
MÜFETTİŞ — Afiyetim mi?Yerinde canım,yerinde…Üçten dokuza şart olsun,bırakın yakamı artık…
MUHTAR — Yo müfettiş bey,âdettir bizde bu.Bir cigara içmez misin?
MÜFETTİŞ — Haydi içeyim,pek kullanmam da…Nefes darlığı yapar,efendim,bende…Yokuş filân çıkarken başlar bir tıkanıklık…(Nefes darlığı taklidi.)
DERVİŞ AĞA — Müfettiş beg,biy cigaya mı?
MÜFETTİŞ — Sağol,mersi,aldım.
DERVİŞ AĞA — Dayılıyım.
MÜFETTİŞ — Haydi,hatırın için. (Alır.) Şuraya takalım. (Bir kulağına takar.) Ya,dediğim gibi tıkar gider.
ONBAŞI — (Kalkar.) Yak bir sigaramı.
MÜFETTİŞ — (Az alıngan) Yaktık ya.Teşekkür.
ONBAŞI — Şey şey ederim,darılırım.
MÜFETTİŞ — Haydi bakalım,senin de hatırın kalmasın… (Alır.) Şunu da şuraya. (Öteki kulağına takar.) Nefes darlığı çok kötü.
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,bir cigara içer misiniz?Buyrun yani.
MÜFETTİŞ — (Çileden çıkmış) Vallâhi…Hey yarabbi,âdet,âdet…bu da âdet ha…(Alır ateş için ceplerini ararken,hepsi kibritleri yakıp uzatırlar.)
HEPSİ — Yak,müfettiş bey.
MUHTAR — Buyrun.
DERVİŞ AĞA — Buyadan.
ALİ AĞA — Yakar mısın?
MÜFETTİŞ — Tuhaf…Vallâhi tuhaf…Sizin bu köy âdetleriniz…
KAHVECİ — (Elinde maşa ve ucunda ateşle gözükür.) Yakacak mısın?
MÜFETTİŞ — Yaktım,sağol…
KAHVECİ — Ha,sonra mı?Yakacak mısın?
MÜFETTİŞ — Yanıyor.
KAHVECİ — Ateş mi?İşte.
MÜFETTİŞ — (Yerinden fırlar ve kahvecinin yüzüne üfürür.Bak…ya…nı…yor.
KAHVECİ — Peki yakma.Ne bağırıyorsun?Karşında sağır mı var?
MÜFETTİŞ — (Oturur.) Ne misafirperverlik.(Sükût) Niçin geldiğimi biliyorsunuz.”Malim gelmemiş de onu rapor et.” diye telefon ettiler bana.Öteki köydeydim,karakoldan istediler.Sonra,bir de bir istida mı,ne pullamışsınız.(Pul yapıştırma taklidi) İmza da ettiniz mi? (İmza taklidi)
MUHTAR — Demek bunun için geldiniz?
MÜFETTİŞ — Öyle ya…Gelmeme sebep hem raporu yazmak,hem de sizin dilekçeyi soruşturmak.Köy bu düşüncede mi?
MUHTAR — Vallâhi müfettiş beg,biz istemiyoruz bu malimi.Çünkü…
MÜFETTİŞ — Çünkü?
MUHTAR — Bu köyden gitme ahlâksızım biridir.
HOCA — Onun ne adam olduğunu biliyorlar hep.
MÜFETTİŞ — Yok,bildiğiniz gibi değildir.
HOCA — Biliriz bu yeni yetişme öğretmenleri.On para etmezler.Onların okuttuğu elifbe elifbe olmuyor da başka şey oluyor.
ALİ AĞA —Sonra efendime söyliyeyim,biz köyümüze uygun adam bulduk.Efendime söyliyeyim,çok çalışkan,bilgili,ahlâklı bir delikanlı…
ONBAŞI — Ya,ya…Neydi o,şey…köyümüzü onardı…Bak çocuklar,şeyde,mektepte okuyor.
MÜFETTİŞ — Sahih,bütün köyler ağızlarının suyunu şöyle akıtarak,hep bu köyü anlatıyorlar. “Şöyle iyi,böyle iyi.” diyorlar…Sonra da ağızlarından delikanlıyı düşürmüyorlar.
MUHTAR — Benim av köpeğimi de iyileştirdi.Geçen günkü avda…delikanlıyla beraber gitmiştik…truv truv..pır pır dökülüyor avlar.
HOCA — (Keser.) Fazla lâfa ne hacet…Bir muallimin yaptığı her şeyi bu delikanlı yapıyor.
DERVİŞ AĞA — Fazlasiyle…
HOCA — Malim o,doktor o…midemi iyi etti.Mühendis,usta,demirci…Müfettiş beg,siz şu mektep işinden anlarsınız.Bizim köylere malim verecekseniz,bu delikanlı gibi malim yetiştirin de verin.Delikanlıyı örnek tutun.
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,müfettiş bey,sen bilirsin,şunu bize malim yapıver.Hem hayırlı bir iş de var.Efendime söyliyeyim,muhtarın kızı Gülsüm…
MÜFETTİŞ — Anladım…Fakat nasıl olur?O mektep medrese mezunu değil…Diploması yok.
MUHTAR — Çok şey biliyor,mal meydanda.Senin mektebinden kapı kadar diploması olan bunları bilmez,değil mi?
ONBAŞI — Müfettiş beg haklı…Yapamaz onu,şey,malim…Sonra adamın elini şey yapıp bağlayıp atarlar dam altına…
MUHTAR — Peki,netsek şu gelecek adamı?
MÜFETTİŞ — Bu düşünülecek bir iş değil.Mademki öğretmen gelmedi,tebellüğ ve meyil müddetini de geçirmiştir.Müstafi addedilir.Ayrıca,siz “Bizim köylüdür,tanırız,iyi adam değildir.Köye gelirse verimli olmaz.” dye dilekçe yazarsınız,olur biter.Yenisini verirler.
HOCA — Al sana…Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak buna derler.(Sükût)
MÜFETTİŞ — Bu yeni adamınız çocukları okutuyor mu?
MUHTAR — “Çocukları” ne demek…Bizi bile okutuyor.Ben alifbeyi öğreneli on gün oldu.
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,yalnız muhtar,efendime söyliyeyim,”j”nin üzerine nokta konulup konulmıyacağını bilmiyor.
MUHTAR — Yooo…Bilirim.Gün doğusundan rüzgâr eserken gün batsından tavşana doğru gidersin;ördek sürüsü uçarken,önündeki ördeğe nişan alırsın;arkadakine değil.Bunları nasıl bilirsem o dediğini de bilirim…
MÜFETTİŞ — Beyler,şimdi ben raporu yazarım,tabiî “gelmemiş” diye bildiririm.Sonra sizin istidayı kaleme alırız,pullarız(yazı ve pul taklidi) Kaymakam beye veririz.O da muameleye koyar.Kendisine de söyleriz,size iyi bir öğretmen verirler…Çalışırız.
MUHTAR — Hey sağolasın.Yalnız iyi öğretmen versinler.Birader,bizde bilgi yok,onlarda cim karnında bir nokta…
ONBAŞI — Neydi o?Bir söz vardı canım?Tam dilimin ucundaydı…Ha,dur.Of yine kaçırdım,ha tuttum…” İki,iki çıplak bir şeye hamama gerek.” Öyle değil mi?
MÜFETTİŞ — Ben bu akşam döneyim.Siz şu kağıdın altına “Öğretmen gelmedi.” diye imza ediverin.Sonra üzerini doldururum.Dört kişi yeter.Şu kâğıda da imza atın…Bunu da öğretmeni istemiyoruz diye imzalayın…(Ağalar,verilen kalemi yalaya yalaya iki kağıda da imza atarlar.İmza atarken,imzaların harflerini acemi acemi kekelerler.) (Sonra onlar imza ederken kulisten yabancının sesi duyulur.)
YABANCI — Hey çoban,koyunlara yemden evvel su verilir.Patlatırsın hayvanları…
MUHTAR — Bizim delikanlı.
ONBAŞI — Şey,bizim delikanlı,hani söylemiştik ya…
MÜFETTİŞ — Görsek bari.(Kâğıtları cebine kor.)
YABANCI — (Dışardan) O koyunun bacağı nasıl oldu?İyi mi?...(Sükût) Peki…Yarın öbürünü de getir…Kelebek olmuş galiba…Kara koyun yem yemiyor mu?Dedim ya kelebektir. (Sahneye girmiştir,yarı yarıya arkası dönüktür;konuşur.)
MÜFETTİŞ — Bu mu?
MUHTAR — Evet,köyün peygamberi.Meteliksiz geldi.On beş gündür yüz bin bankonot yapabilirdi.Yine meteliği yoktur.İyi nişancı da…
(Yabancı döner,ayağında lâstik çizme ve sırtında işçi tulumu vardır.)
MÜFETTİŞ — A,a,a…
DERVİŞ AĞA — (Farkında değildir.) A’dan sonra B geliy,müfettiş bey.
MÜFETTİŞ — A…A…A…A…
MUHTAR — Küçük A mı,büyük A mı?
MÜFETTİŞ — Vay,siz burada ha?
MUHTAR — Ne oldu müfettiş bey?
HOCA — (Döner.) Şaşırdın,bey,tanışır mıydınız?
YABANCI — (Başını yere eğmiştir.) Böyle olacağını biliyordum.Mızrak çuvala sığmaz.
MÜFETTİŞ — Gözlerime inanamıyorum…
HOCA — Ne oluyor size,Allah’ınızı severseniz?
MÜFETTİŞ — Ne olacak…Siz böylesiniz vallâhi. (Elleriyle tereli işareti yapar.) Deli yani,öğretmen burada işte.
HEPSİ — Ne öğretmeni?
MÜFETTİŞ — İstemediğiniz öğretmen.
MUHTAR — Vallâhi,anlamıyorum.Ne söylüyorsunuz?
MÜFETTİŞ — Sizin köye bir öğretmen gelecekti ya?
HEPSİ — Evet.
ONBAŞI — Şu ahlâksız Murat.
MÜFETTİŞ — Evet,öğretmen işte bu.
HEPSİ — Yapma.
MÜFETTİŞ — Kısmet ayağınıza gelmiş ve farkında değilsiniz.(Hepsi şaşkın ve mahçuptur.)
MUHTAR — (Kendi kendine) Vallâhi yüzümü kaldırıp da bakamıyorum.Amma atıp tutmuştum.(Arkasını döner,yerin dibine batmıştır.)
ONBAŞI — Vay…Öldüm…Neler söylemiştim.(Döner mahçuptur.)
ALİ AĞA — Efendime söyliyeyim,ben ne ettim,neler söylemiştim.Tuh…(Döner.)
DERVİŞ AĞA — Ya ben ne heyzeley yemiştim.(Döner.)
HOCA — Ya,ben nasıl bakayın malim beyin yüzüne?(Döner.)
(Sahneye bir üzüntü çökmüştür,köylüler mahçupluktan,diğerleri bu durumdan sıkıntılıdır.)
MÜFETTİŞ — Eee,merhaba,Murat Bey.Kasabadan bir ayrıldınız…Arabanız tıkır tıkır gitti.Ben sizi gitti,vazifeye başladı sanıyordum.Halbuki kasabadan telefonla sizin için,pır kaçmış dediler.
YABANCI — Bakın yine buradayım.
MÜFETTİŞ — Yaa.Hem buradasınız,hem burada değilsiniz.
YABANCI — (Güler.) Gölgem.
MÜFETTİŞ — Bunlara iyi oyun oynamışsınız.(Sükût)
YABANCI — Ağalar…Hepiniz yüzünüzü döndünüz.
MUHTAR — Sus,malim bey,biz ne aldanmışız.Utanıyorum,utanıyorum.
YABANCI — Ağalar,size karşı hürmetim ve sevgim vardır.Her insan gibi siz de aldanabilirsiniz.
ONBAŞI — Fakat,neydi o?Böyle aldanmak çok acı.
ALİ AĞA — Biz,efendime söyliyeyim,yâni,ne umduk,ne bulduk.
HOCA — Yer yarılsa da dibine girsem.Senin nene gerek âlemin adamı hakkında konuşmak…
DERVİŞ AĞA — Neyden lâf ettim.Dilim kopsaydı.
YABANCI — Böyle demeyin,ağalar.Ben kabahati sizde bulmuyorum.
MUHTAR — Ya kimde kabahat?
YABANCI — Kabahat sizde değil.Zamanda,evet zamanda.Gördüğünle değil de,işittiğinle düşünen,dedikoducu zamanda.O işitilen şeylerin içinde bir kırıntı bile doğru yoktur.Her ağız uydurduğu yalana biraz sonra,diğer sokak başında kendi inanır…Benim annem de,babam da temiz insanlardı.Bunu sizlere delilleriyle ispat edeceğim.
HOCA — Bak bu doğru.Biz şu malim beyi nasıl biliyorduk,karşımıza nasıl çıktı.
MUHTAR — Boğazıma bir şeyler tıkanıyorçNeler söyledik,neler söyledik senin için…Utanıyorum…
DİĞERLERİ — Utanıyoruz,vallâhi…
YABANCI — Ben bu sözü,yani şu “utanıyoruz” sözünü,sizin değil de bizi kötüleyenlerin hepsinin ağzından çıkmış sayıyorum.Sizin geri dönüşünüz ve utanışınız,bana istikbâl için bir ışık gibi görünüyor.
ONBAŞI — (Güler.) Neydi o?Hani bir söz vardı.Yanlış hesap,neydi muhtar?...
MUHTAR — Yanlış hesap Bağdat’tan döner.
HOCA — Gel,oğul,ben başlıyayım.Benden yaşlı olsun,vallâhi,elini öperim,gel öpeyim alnını…Kusura bakma,bilmeden söyledik.
(Öper.)
ALİ AĞA —Efendime söyliyeyim,bundan sonra şu gözlerimle görmeden,elimle dokunmadan,efendime söyliyeyim,bir şey söylersem,söylenenlere inanırsam,kafam kopsun.
(Yabancıyı öper.Muhtar,Derviş ve onbaşı da öper.)
MÜFETTİŞ — Sevinçten bir şey söyleyemiyorum.Köylerimiz,evet,köylerimiz.böyl e kalkınıyor.İşte raporu yırtıyorum.Ya o imza ettiğiniz diğer kâğıdı ne yapayım?
MUHTAR — Ne mi edeceksin?Onu da yırt.
HOCA — (Atılır.)Yoooo,yooo,yooo…Yırtma…İmzalarım ızın üst tarafına şöyle yaz,baklava hakkı için şöyle yaz…Şöyle: “Kaymakamlık Ulu Makamına” Bakma müfettiş beg,biz eskiyiz,sonra pek o kadar da mürekkep yalamadık,sen uydur gayri.Evet, “Kaymakamlık Ulu Makamına,biz Derecik Köyü ehalisi,yeni gönderdiğiniz malimden pek memnunuz…Biz istediğimize kavuştuk,darısı diğer köylerin başına.” İmzalar zaten var.Nasıl?
HEPSİ — Yaşa hoca.
HOCA — Baklava hakkı için bunları böyle yaz.Yazmazsan,öteki dünyada yakanda olur on parmağım.
YABANCI — Hoca,bu fazla…
HOCA — Yo bu fazla değil…Daha eksik…Bitmedi.Ağzımı tükürük boğdu. (Muhtarın önüne durur.Arkasını verir,eğiktir.) Şu arkama bir yumruk vur.
MUHTAR — Niçin?
HOCA — Vur canım,tıkandım…
MUHTAR — (Vururken) Ne yedin de tıkandın?
HOCA — Bir daha.
MUHTAR — Hey,hocam,al bir daha.
ALİ AĞA — Hoca ne yedin de tıkandın böyle?
HOCA — Daha yemedik,yiyeceğiz…Hem de böyle lenger lenger pilâvlar,tepsi tepsi börekler,sini sini baklavalar…Etler…Oh,yine tıkanıyorum…(Yutkunur.) Bir daha vur muhtar.Bir daha,şöyle pekçe…pekçe.
DERVİŞ AĞA — Hoca,neyde yedin?
HOCA — Ziyafette…Daha doğrusu düğünde.
HEPSİ — Hangi düğünde?
HOCA — Tuh be…Ben size ziyafetten söz ederim de ,niçin olduğunu demem.Muhtarın kızı ne demiş?
MÜFETTİŞ — Ne demiş?
HOCA — “Delikanlı,malim olsaydı,ona varırdım.” dememiş mi?
HEPSİ — Ya,sahih.
MÜFETTİŞ — Delikanlı da malim çıkıverince…
HOCA — Bize de ziyafet gözüküyor.Öyle değil mi,muhtar?
MUHTAR — (Cevap vermez,başını eğer.)
HOCA — Ha,anladım.Kız babası…Naza çekiyor kendini.Çek bakalım.Hakkındır.Gülsüm,çiğdem gibi kız.Peki.(Cübbesini toplar,gayet itinalı olarak muhtarın önüne gider,eğilip selâm verir.) Muhtar Bey,Allah’ın emri,Peygamber’in kavliyle kızımız Gülsüm’ü,oğlumuz Murat’a istiyoruz.Desti izdivacına talibiz.
MUHTAR — (Sıkılgan) Şey bilmem ki…Ne diyeyim?
HOCA — Ne mi diyeceksin?Aklın varsa şöyle dersin muhtar: “Verdim.” Böyle de,çünkü Murat gibi kısmet,ancak kırk yılda gözükür.Kuyruklu yıldız gibi.
MUHTAR — Peki,hoca.Ben de kızımı kuyruklu yıldız veriyorum.
HEPSİ — Yaşa,muhtar,yaşa.
HOCA — Bu iş de bitti,işin bitmesi demek,bizim yemeklerin gözükmesi,demektir. (Durur.) Yalnız,şaka bir tarafa,ben hâlâ kendime gelemedim.Yahu amma da aldanmışız.Tüh tüh…
DİĞERLERİ — Yaaaa…Amma da aldanmışız!
(Bu söz tekrar edilirken perde kapanır.)


Cemal ERTEN

Beyazdut
28-12-09, 23:30
I.BÖLÜM


KİŞİLER
ANNE .......... (45-50 yaşlarında)
ŞEFİKA ......... (25-26 yaşlarında)
RIZA ............. (8-9 yaşlarında)
ZELİHA ......... (8-9 yaşlarında)
ÖMER ............ (8-9 yaşlarında)
MEMDUH BEY (25-30 yaşlarında)
I. ADAM
II. ADAM
BİR KADIN
HALİDE EDİP
BİR GENÇ

EFEKT : GİRİŞ MÜZİĞİ

HIZLA AÇILIP ÇARPILARAK KAPANAN BİR KAPI
ANNE : Evladım kaçtır söylüyorum, çarpma şu kapıları.
ŞEFİKA : Anlaşılan yine heyecanlı bir şeyler olmuş. Ne oldu Rıza? Kurbağaların en fazla kaç metre zıplayabildiğini mi keşfettin?
RIZA : Hayır hala. Bahçede bir kertenkele bulduk.
ANNE : Öyle mi? Büyük müydü bari?
RIZA : Önce büyüktü, ama sonra küçüldü.
ŞEFİKA : Ne diyorsun sen Rıza? Önce büyük olan bir şey sonra nasıl küçülür?
RIZA : Kuyruğunu kopardık, onun için öyle oldu.
ANNE : Ayıp size, çok ayıp! Yazık değil mi? Niçin eziyet ettiniz hayvana? Bu gece rüyana girerse görürsün.
RIZA : Sahiden rüyama girer mi anne?
ANNE : Girer ya... Ben de küçükken bir kurbağaya taş atmıştım da yaralanmıştı, sonra hep rüyama girip beni korkuttu.
RIZA : Ama Ömer dedi ki kuyruk yeniden çıkarmış. Kuyruğu yine uzar değil mi hala?
ŞEFİKA : Bilmiyorum Rıza'cığım, ama koparmasaydınız iyi olurdu.
RIZA : Gidip yapıştırayım mı?
ANNE : Bir daha bulamazsın onu, çoktan kaçmıştır, hem kopan kuyruk yapışır mı hiç? Artık olan olmuş. Bir daha yapma oldu mu oğlum?
RIZA : Peki anne! Ben gidip oynayacağım.
EFEKT : AYAK SESLERİ UZAKLAŞIR
ŞEFİKA : Çocukluk ne garip değil mi yenge? Bazı oyunların sonuçta nasıl kötü bir duruma yol açabileceğini düşünemiyorlar.
ANNE : Çocuk aklı işte, yapıştırmayı denemese bari.
ŞEFİKA : Kertenkelenin kopan kuyruğu bana ne düşündürdü biliyor musun yenge? Bizim memleketin halini.
ANNE : Ayıp Şefika, koskoca vatan toprağını bir kertenkeleye nasıl benzetirsin!
ŞEFİKA : (ÜZGÜN) Düşünsene yenge, o geniş topraklardan ne kaldı geriye? Şimdi elimizdekini de paylaşmaya çalışıyorlar. Biz de kertenkele gibi her saldırıda kuyruğu bırakıp savuşuyoruz. Belki bir gün başımızla birlikte gövdemiz de gidecek.
ANNE : Sus sus, Allah göstermesin o günleri. İnşallah kurtulacağız bu işgalden.
ŞEFİKA : Anadolu'dan gelen haberler hiç iç açıcı değil ki, umutlanmak için yolunda giden bir şeylerin olması gerekir. İtalyanlar Antalya'daymış şimdi, ne yapıyorlarmış biliyor musun yenge,?
ANNE : Yine mi zulüm? Anlatma n'olur, içim kaldırmıyor...
ŞEFİKA : (ÖFKELİ) Zulüm değil yenge, tam tersi, halka ilaç, yiyecek, battaniye yardımı yapıyorlarmış.
ANNE : Ben de katliam yaptıklarını sandım, sanki kötü bir şeymiş gibi anlatıyorsun.
ŞEFİKA : Asıl bundan korkmak gerek yenge. Çünkü dağıttıkları unla, pirinçle, şekerle vatandaşlarımızı avlamaya çalışıyorlar. Sahipsiz kalmış bu bereketli toprakları halkı isyan ettirmeden avlamaya çalışıyorlar. Anlatılanlara göre, karış karış gezmişler oraları, tarihi eser bile aramışlar. Ormanları madenleri keşfe çıkmışlar.
ANNE : Ah! Ne olacak bu memleket söylesene Şefika, herkes bir tarafından çekiştiriyor! Ağabeyin için de kaygılanıyorum. Rıza de çok soruyor: Babam ne zaman gelecek, babam ne zaman gelecek?.. Dilinde hep bu...
ŞEFİKA : Ben de ağabeyimle gitseydim keşke...
ANNE : Kız başına ne yararın dokunacak ki Şefika?
ŞEFİKA : Ama İstanbul'da oturup olup biteni uzaktan izlemek daha çok acı veriyor. Bana göre de işler vardır, yemeklerini yaparım, yaralarını sarar, doktora yardım ederim.
ANNE : Ama sen böyle bir eğitim almadın ki Şefika.
ŞEFİKA : Öğrenirdim yenge, ağabeyim Manisa'dan döner dönmez mutlaka danışacağım bu meseleyi.
EFEKT : GEÇİŞ MÜZİĞİ
(BAHÇEDE ÇOCUK VE DOĞA SESLERİ)
RIZA : Bak Ömer, üsteğmen evine geliyor. Koşup selam verelim mi?
ZELİHA : Siz de ne anlarsınız sanki bu selamlaşmadan? Zaten adamcağız bütün gün selam alıp selam veriyor.
ÖMER : Sen anlamazsın Zeliha, bizim selamımız ona kuvvet veriyor.
ZELİHA : Nereden biliyorsun Ömer?
ÖMER : Kendisi söyledi.
RIZA : Zaten o bizi hep büyük insanmışız gibi görür. Her şeyi anlatır, çocuk diye hor görmez.
ZELİHA : (HEVESLİ) İyi o zaman, ben de selam vereyim, hadi koşalım.
EFEKT : ÇOCUKLARIN KOŞMASI
MEMDUH : Merhaba çocuklar! Nasılsınız?
ÇOCUKLAR : (ASKERCE) Sağ olun komutanım!
MEMDUH : Siz de sağolun çocuklar! Rahat...
EFEKT : GÜLÜŞMELER
RIZA : Bugün iyi haberleriniz var mı komutanım?
MEMDUH : Üzgünüm çocuklar! Keşke size güzel haberler getirmiş olsaydım, ama işgal sürüyor ve yayılıyor. Bugün en acısını yaşadık.
ÖMER : Ne olmuş?
ZELİHA : (ÜZGÜN) Yoksa bizim askerler yenilmiş mi?
MEMDUH : Yunanlılar...
RIZA : Ne olmuş Yunanlı'lara Memduh Amca?
MEMDUH : Söylemeye dilim varmıyor çocuklar, ama bilmelisiniz, çocuk bile olsanız ait olduğunuz bu yüce milletin başına nasıl bir felaket geldiğini anlamalısınız. Yunanlılar güzel İzmir'i işgal etmiş!
RIZA : Yaaa... Benim babam da oraya yakın bir yerdeydi. Ona bir şey olmuş mudur acaba?
MEMDUH : Dua edelim de olmamış olsun Rıza, çünkü direnen ilk iki kişi hemen şehit edilmiş.
ÖMER : Kimmiş onlar komutanım?
MEMDUH : Biri gazeteci Hasan Tahsin... Kıyıya çıkan Yunanlılara tabancayla ateş etmiş, insan gözlerinin önünde gerçekleşen haksız bir işgale dayanabilir mi?
RIZA : Diğeri kimmiş?
MEMDUH : O da askerlik şubesi başkanı Albay Süleyman Fethi, Yunanlılara direndiği için şehit edilmiş.
ZELİHA : Bizim evlerimize de girerler mi Memduh Amca?
MEMDUH : Ne fark eder Zeliha? İstanbul, İzmir, Ardahan, Antalya... hepsi de bu vatanın parçası değil mi? Girdikleri her toprak parçası bizim evimiz değil mi?
ŞEFİKA : (UZAKTAN SESLENİR) Hadi Rıza, eve gel artık.
MEMDUH : Hadi çocuklar hepiniz evlerinize gidin, ortalıkta işgalci askerler dolaşıp duruyor, onların ne zaman ne yapacağı belli olmaz. Dikkatli olun.
ÇOCUKLAR : (ASKERCE) Emredersiniz komutanım!
EFEKT : ÇOCUKLAR UZAKLAŞIR- ŞEFİKA'NIN AYAK SESLERİ
ŞEFİKA : Merhaba Memduh Bey, çocuklar sizi çok seviyor değil mi?
MEMDUH : Ben de onları seviyorum Şefika Hanım. Bütün çocuklar böyledir işte, askerî her şeye meraklıdırlar.
ŞEFİKA : Öyle... Siz de onları büyük insan yerine koyup ciddi ciddi anlatmıyor musunuz, bayılıyorlar buna. Askerlik onlara oyun gibi geliyor. Bilmezler ki askerlik demek her an savaşın içinde, ölümle burun buruna yaşamak demektir...
MEMDUH : Vatan için ölmek beni korkutmuyor Şefika Hanım, vatanım göz göre göre düşmanlar tarafından çiğnenirken hiçbir şey yapamamaktan korkuyorum.
ŞEFİKA : Korkunuzu paylaşıyorum Memduh Bey, keşke ben de bir şeyler yapabilsem...
MEMDUH : Biliyor musunuz bugün utanç verici bir emir aldık. Eve gelene dek bu emri yerine getirmemek için köşe bucak saklanarak geldim diyebilirim.
ŞEFİKA : Nasıl bir emir bu?
MEMDUH : Bütün Türk subayları işgal subaylarına selam vereceklermiş. Hakaretlerin en kötüsü...
ŞEFİKA : Aman Allahım, kimin emri bu?
MEMDUH : İşgal Kuvvetleri Kumandanı General Harrington'un emri. Hangi Türk subayı bu emri yerine getirebilir? Sanki kendi memleketimizde değil de bir başka milletin toprağında esir edilmiş gibiyiz.
ŞEFİKA : Üzülmeyin Memduh Bey, inşallah uzun sürmeyecek bu işgal. İnanıyorum ki Türk askerleri, Türk vatandaşları, kadın erkek top yekün mücadele edersek bu müstemlekecileri atabiliriz topraklarımızdan.
MEMDUH : İzmir'den haberiniz var mı? Yunanlılar işgal etmiş. Ama onlar yalnızca bir araç tabii, İngiliz izin vermese girebilir mi İzmir'e.
ŞEFİKA : Demek orası da...
MEMDUH : Yarın Darülfünun'da bu işgali protesto için toplanıyoruz.
ŞEFİKA : Ben de gelirim Memduh Bey, hiç olmazsa bunu yapabilirim.
EFEKT : GEÇİŞ MÜZİĞİ
ÇATAL-BIÇAK SESLERİ
ANNE : Pek hızlı yiyorsun Rıza, acelen ne?
RIZA : (AĞZI DOLU) Ömer bekleyecekti dışarıda anne, onun için..
ANNE : Sabahın bu saatinde oyun mu oynanır? Öğleye doğru çıkarsın dışarı.
RIZA : Ama sonra sıcak oluyor anne, oynayamıyoruz.
ANNE : Bak Rıza, bazı çocuklar taş atıyormuş işgalci askerlere, sakın böyle bir şey yapma. Harp bu, çocuk oyunu değil!
RIZA : Sen hangi taraftansın anne?
ANNE : Ne demek sen hangi taraftansın, Türk değil miyim ben, tabii ki bizimkilerin tarafındayım. Ama çocukların savaşı değil bu? Taş atarak bir şey yapamazsın, askerlik çağına gelmiş olsaydın cepheye giderdin sen de baban gibi,
RIZA : Keşke babam beni de götürse Manisa'ya. Yanında tutamasa bile zeybeklerin yanına giderdim. Beni aralarına alırlar mı anne?
ANNE : Zeybekler ne yapsın seni? Daha çocuksun sen.
RIZA :Atlarına bakarım, su veririm, nöbet tutarım. Niçin hemen büyümüyorum ki?
ANNE : Büyürsün çocuğum, o günleri de görürüz inşallah!
RIZA : Ben çıkıyorum anne!
EFEKT : UZAKLAŞAN AYAK SESİ VE KAPININ AÇILIP KAPANMASI
ANNE : Ah bu çocuklar! Ne savaş bilirler ne yokluk. İlle de oyun, ille de arkadaş.
EFEKT : KISA GEÇİŞ MÜZİĞİ
RIZA : (ALÇAK SESLE) Komutanım! Komutanım! Bekleyin biraz...
MEMDUH : Hayrola Rıza, sabahın bu saatinde ne işin var sokakta?
RIZA : (SIR SÖYLERCESİNE) Sizi istasyona götürme emri aldım.
MEMDUH : (GÜLEREK) Kimden aldın bakayım bu emri?
RIZA : Mustafa Kemal'den...
MEMDUH : Sus çocuk! Bir duyan olacak, sen nereden biliyorsun Mustafa Kemal'i?
RIZA : Şefika Hala'mla annem konuşuyordu.
MEMDUH : Bak Rıza, ailede duyduğumuz bazı şeyleri dışarda söylemek bazen felaketlere neden olur. Sakın başkasının yanında Mustafa Kemal'den söz etme.
RIZA : Vapurla Samsun'a gidiyormuş, yanında kendisi gibi askerler de varmış.
MEMDUH : Bak hâlâ konuşuyorsun! Çocuk sus dedim sana,
RIZA : Sen de onun gibisin değil mi?
MEMDUH : Hep sen mi soru soracaksın? Biraz da ben sorayım, söyle bakalım emir nedir?
RIZA : Yoluna çıkan düşman subaylarını sana önceden haber vermek...
MEMDUH : Allah Allah! Niçin peki?
RIZA : Niçin olacak? Onlara selam vermemen için tabii... Ben senden önce koşarak giderim. Sokak başlarını, yolları kontrol ederim, eğer düşman subayı varsa işaret ederim, saklanırsın, yoksa yürümeye devam, tamam mı komutanım?
MEMDUH : Teşekkür ederim Rıza, sen çok iyi bir emir erisin.
EFEKT : GEÇİŞ MÜZİĞİ
ANNE : Nerede kaldın Rıza? Şefika da yok... Güzel bir haber var, kiminle paylaşacağımı şaşırdım?
RIZA : Halam nerede?
ANNE : İzmir işgalini protesto etmek için mitinge gitti. Haberi merak etmiyor musun? Baban geliyormuş!
RIZA : Babam mı? Yaşasın! Savaş bitti mi yoksa anne?
ANNE : Ne yazık ki bitmedi, kısa bir dinlenme için geliyorlar Rıza. Yarın Pendik istasyonunda bekleyeceğiz.
RIZA : Beni de götüreceksin değil mi anne?
ANNE : Tabii oğlum, baban en çok seni gördüğü için mutlu olacaktır.
RIZA : Anne! Babam da işgal subaylarına selam vermek zorunda kalacak mı?
ANNE : Bu da nereden çıktı şimdi?
RIZA : Komşumuz Üsteğmen Memduh Amca var ya, öyle bir emir aldıklarını söylemiş halama, ben de bu sabah...
ANNE : Eee... Ne olmuş bu sabaha? Sen Ömer'le oynamaya gitmemiş miydin?
RIZA : Kızmayacaksan doğrusunu söylerim.
ANNE : Kızmayacağım söyle, annelerden hiçbir şey saklanmaz yavrum.
RIZA : Bu sabah Memduh Amca'yı tren istasyonuna kadar ben götürdüm.
ANNE : Kendi gidemiyor mu? Ben götürdüm de ne demek?
RIZA : Ben, düşman subayı var mı yok mu diye kolaçan ediyordum, yoksa işaret veriyordum o da yürüyordu. Onlara selam vermeyi utanç verici buluyormuş.
ANNE : Bir Türk askeri için gerçekten zor bir durum, aferin sana Rıza, iyi düşünmüşsün bunu.
RIZA : Bana kızmayacak mısın?
ANNE : Tabii ki kızmayacağım, sen de bir Türk askerinin oğlusun. Böyle davranman çok tabii.
RIZA : İyi o zaman yarın babam için de aynı şeyi yaparım.
EFEKT : GEÇİŞ MÜZİĞİ
MEYDANDA BÜYÜK BİR KALABALIĞIN UĞULTUSU/ FONDA
ŞEFİKA : (KENDİ KENDİNE) Aman Allah'ım ne büyük bir kalabalık! Bu miting diğerlerinden daha ihtişamlı! Artık millet uyanıyor.
MEMDUH : Şefika Hanım! Az daha gözden kaybediyordum sizi. Beni çınar ağacının altında beklemeyecek miydiniz?
ŞEFİKA : Haklısınız Memduh Bey, kararımız öyleydi, ama kalabalığın akın akın bu tarafa yöneldiğini görünce kendimi bu akışa bırakıvermişim.
MEMDUH : İşte, Türkiye'nin kalbi bu meydanda atıyor.
ŞEFİKA : Bu büyük kalbin bir parçası olmak çok heyecanlandırdı beni Memduh Bey, ellerime bakın nasıl titriyor.
MEMDUH : Aynı şey bende de var, zannediyorum bu meydana gelen herkes aynı heyecanı, coşkuyu yaşıyor.
ŞEFİKA : Minareleri gördünüz mü, siyah matem bayrakları asılmış!
MEMDUH : Sultanahmet Meydanı çok önemli bir güne şahit oluyor. Çevredeki binalara bakın, ağaçlara bakın... Her yerde Türk'ün uyanışı var. İşgalcilere iyi bir ders olacak bu.
EFEKT : KALABALIK DALGALANIR.
I.ADAM : Hatip kim?
II.ADAM : Bilmiyorum, ama Halide Edip diyorlar.
I.KADIN : Bakın bir kadın yöneldi kürsüye, jandarmalar arasında, Halide Edip o olmalı.
I. ADAM : Jandarmaya ne gerek var? Bu milletin evladını biz koruruz.
MEMDUH : Halide Edip Hanımefendi kürsüye çıktı gördünüz mü?
ŞEFİKA : Nasıl da heyecanlı görünüyor, Allah'ım bir Türk kadını meydandaki ikiyüzbin kişiye konuşacak! Tarihî bir gün yaşıyoruz Memduh Bey.
MEMDUH : Padişahın hafiyelerine, ingilizlerin silahlarına kaşı ne büyük bir cesaret!
HALİDE EDİP : Kardeşler, Vatandaşlar,
Yedi yüz yılın şerefi, göğe yükselen bu minarelerin tepesinden Osmanlı tarihinin yeni faciasını seyrediyor, bu meydanlardan çok zaman alaylar halinde geçmiş olan büyük atalarımızın ruhuna hitabediyor, başımı bu görünmeyen ve yenilmez ruhlara kaldırarak diyorum ki: "Ben bu vatanın bedbaht bir kızıyım. Ve bugünün talihsiz, fakat aynı derecede kahraman devrinin anasıyım. Atalarımızın ruhları önünde eğiliyor, onlara bugünün yeni Türkiyesi adına hitabediyorum ki, silahsız olan bugünkü milletin kalbi de onlarınki gibi yenilmez kudrettedir.
EFEKT : KALABALIĞIN COŞKUSU
BİR GENÇ : (HIÇKIRARAK) Milletim zavallı milletim!
ŞEFİKA : Genç bir öğrenci bu, bayılacak galiba, yardım edelim Memduh Bey!
MEMDUH : Su yok mu? Rica ederim biraz su bulun!
I.KADIN : Buyur kardeşim!
ŞEFİKA : Çantamda kolonya var! Eline yüzüne sürelim, iyi gelir! Kardeşim, vatanperver kardeşim! Dayanamadı bu heyecana!
HALİDE EDİP : Kardeşler, evlatlar!
Bir gün gelecektir ki, daha büyük bir mahkeme, milletleri tabii haklarından mahrum bırakanları mahkûm edecektir. O mahkeme bugün bizim aleyhimizde olan devletlerin fertlerinden teşekkül edecektir. Çünkü her ferdin içinde ezelî bir hak duygusu vardır ve milletleri meydana getirenler de fertlerdir.
EFEKT : HAVADA UÇAK GÜRÜLTÜLERİ
ŞEFİKA : İngilizler uçaklarla bizi korkutmaya çalışıyor.
MEMDUH : Üzerimize ateş edecek olsalar bile, bu meydandan bir kişinin dahi kılı kıpırdamaz Şefika Hanım.
HALİDE EDİP : Kardeşler, evlatlar, beni dinleyiniz! Hükümetler düşmanımız, milletler dostumuz ve kalbimizdeki haklı isyan kuvvetimizdir. Bütün milletlerin haklarını kazanacağı gün çok uzak değildir. O gün geldiği zaman, bayraklarınızı alınız, bu maksat için canlarını veren kardeşlerimizi ziyaret ediniz. Şimdi yemin edin ve benimle beraber tekrarlayın.
Yüreğimizdeki mukaddes heyecan milletlerin hakları ilan edilinceye kadar devam edecektir.
KALABALIK : Yemin ediyoruz!
MEMDUH : Şefika Hanım, bakın önlerde Fransız üniformalı bir asker var görüyor musunuz?
ŞEFİKA : Evet, ağlıyor! Aman Allahım!... Belki bir Fransız, ama yüreği bugün bir Türk gibi çarpıyor! Halide Hanım ne kadar doğru söylüyor! Bizim düşmanımız milletler değil, hükümetler! Burada bizimle birlikte ağlayan bir Fransız'a nasıl düşman olabilirim.
MEMDUH : Asıl düşmanımız o Fransız'ı buraya sevk eden hükümettir Şefika Hanım.
KALABALIK : Haydi Bekirağa Bölüğüne!... Bekirağa Bölüğüne!...
ŞEFİKA : Ne oluyor Memduh Bey! Nereye gidiyor insanlar?
MEMDUH : Siyasî tutukluların hapsedildiği yere, Bekirağa Bölüğü'ne gidiyorlar. Zannediyorum onları kurtarmak isteyecekler.
ŞEFİKA : Halide Hanım da bu konuşmadan sonra İstanbul'da duramaz değil mi?
MEMDUH : Duramaz. İstanbul'da yapacak bir şey kalmadı artık. İstanbul hükümeti de İngiliz'ler de onu rahat bırakmazlar.
ŞEFİKA : Onunla Anadolu'ya geçmek isterdim! Bu vatana faydalı olmak istiyorum Memduh Bey!
MEMDUH : Siz bir İstanbul kızı olarak Anadolu'da çok sıkıntı çekersiniz.
ŞEFİKA : Halide Edip de İstanbul kızı değil mi? Benim gözümde şehir adının bir önemi yok Memduh Bey, benim doğum yerim Türkiye'dir.
MEMDUH : Ben de istiklal ateşiyle yanıyorum Şefika Hanım, annemi emanet edeceğim birini bulur bulmaz gideceğim Anadolu'ya.
ŞEFİKA : Yengem bakar annenize, hele böyle mukaddes bir vazifeyle gideceğinizi öğrenince canı gönülden bakar hem de.
MEMDUH : Öyle sevinirim ki Şefika Hanım, bu bahsi ben yengenize ne zamandır açmak istiyordum, ama çekiniyordum, her taraf hafiye dolu.
ŞEFİKA : (GÜLEREK) Yoksa yengemin de hafiye olabileceğini mi düşündünüz? Aşkolsun Memduh Bey, onca yıllık komşuyuz.
MEMDUH : Dün sabah yeğeniniz Rıza, sabah sabah yoluma çıkıp açıkça Mustafa Kemal'den söz edince artık aynı tarafta yer aldığımızı anladım
ŞEFİKA : Ah bu çocuk! Bir gün olmadık bir yerde kaçıracak ağzından... Memduh Bey, iki İngiliz askeri geliyor bize doğru! Ne yapacağız şimdi, biri konuşmalarımızı dinleyip ihbar etmiş olmasın?
MEMDUH : Sakin olun Şefika Hanım! Korktuğunuzu anlarlarsa bizden iyice şüphelenirler.
EFEKT : BİTİŞ MÜZİĞİ



I.BÖLÜMÜN SONU

Beyazdut
28-12-09, 23:35
Anadolu Ateşi



II.BÖLÜM

KİŞİLER

ŞEFİKA
I. İNGİLİZ SUBAYI
II. İNG. SUBAYI
MEMDUH
ANNE
RIZA
SALİHA (60-65 yaşlarında)
ASKER
İZZET (16-17 yaşlarında)

ÖZET
ŞEFİKA : Ben Şefika. 1919 yılında İstanbul'da yengemle birlikte kalıyorum. Ağabeyim Binbaşı Suphi, Manisa'da askerî vazifesini devam ettiriyor. Tarihin en kara günlerini yaşıyoruz. Sokaklarda savaş sakatları, aç dolaşan terhis edilmiş erler, işsiz güçsüz eski yedek subaylar... Havada yalnızca düş kırıklığı, umutsuzluk, kin ve inilti. Yabancı subaylarsa kendi evlerindeymişcesine keyfî davranışlar içindeler. Sokağa rahat çıkamıyoruz. Yeğenim Rıza evimizin bahçesinde dahi dilediği gibi oynayamıyor. Komşumuz Üsteğmen Memduh Bey de benim gibi Anadolu ateşiyle yanıyor. Onun nasıl bir vatansever olduğunu Sultanahmet Meydan'ındaki mitingde anladım. Halide Edip Hanım, iki yüz bin kişiye coşkulu bir konuşma yaptı. Ben, Üsteğmen Memduh Bey'le birlikte karışmıştım topluluğun arasına. Tam oradan uzaklaşacaktık ki, iki İngiliz subayının bize doğru geldiğini gördük.

EFEKT : GİRİŞ MÜZİĞİ

I.İNG. SUBAYI : (BOZUK TÜRKÇE'YLE) Hey! Siz ikiniz, bekleyin!
II.İNG. SUBAYI : (BOZUK TÜRKÇE'YLE) Üsteğmen, sizin kumandanımız General Harrington'un emrinden haberiniz yok mu?
I.İNG.SUBAYI : (BOZUK) Bütün Türk subayları bize selam vermek zorunda, siz neden selamlamadınız?
MEMDUH : Sizi görmemiştim! Görsem de...
II.İNG.SUBAYI: (BOZUK) Görseydiniz bile selam vermeyecektiniz değil mi? Siz yenik düşmüş bir memleketin askerisiniz üsteğmen! Şu aptalca gururu bırakın ve dünyanın en büyük devletinin kumandanının emrine uyun.
I.İNG.SUBAYI: Bizi görmemesi çok mantıklı dostum, yanındaki hanım o kadar güzel ki..
MEMDUH : Terbiyesizlik etmeyin!
I.İNG.SUB : Terbiyesizlik mi? Ben hanıma iltifat ediyorum, sen terbiyesizlik diyorsun. Bu sözü İngiltere'de söyleyecek olsak kadının yanındaki erkek bundan gurur duyar.
MEMDUH : Ben Türk'üm ve benim geleneklerimde, kültürümde böyle şeyler hoş karşılanmaz.
II.İNG.SUBAYI: Doğrusu kültürünüz anlaşılır gibi değil, kibarlıktan çok uzak.
ŞEFİKA : Bir başka milletin kültürünü küçümsemek kadar kaba bir davranış düşünemiyorum,
I.İNG.SUB : Şu an sizi tevkif edebilirim, bunu biliyor musunuz?
MEMDUH : Bizi tehdit etmeyin, hanımı bırakın ve beni tevkif etmek istiyorsanız, buyurun edin.
II.İNG.SUB : Bunu siz istediniz. Yenilmiş bir ordunun subayı olarak daha alttan alabilirdiniz.
ŞEFİKA : Memduh Bey!...
MEMDUH : (FISILTIYLA) Siz hemen eve dönün Şefika Hanım, anneme merak etmemesini söyleyin. Bu tutkluluk uzun sümez, anneme çok acele Anadolu'ya gönderildiğimi söyleyin rica ederim.
ŞEFİKA : Sizi bekleyeceğiz Memduh Bey! Annenizle yakından ilgileniriz merak etmeyin.
I.İNG. SUB. : Hadi hanım, çok gevezelik ettiniz, yolunuza gidin.
EFEKT : GEÇİŞ MÜZİĞİ
KAPI ÇALAR /AYAK SESLERİ /KAPI AÇILIR
ANNE : Nerede kaldın Şefika? Öyle merak ettim ki...
ŞEFİKA : Çok kötü şeyler oldu yenge! Memduh Beyi'i İngiliz askerleri tevkif etti.
ANNE : A! Neden yavrum?
ŞEFİKA : Onlara selam vermediği için...
ANNE : Aman Allahım, hem gelip topraklarımızda diledikleri gibi gezip tozuyorlar hem de onlara kulluk etmemizi bekliyorlar.
RIZA : Ah! Halacığım beni de götürseydiniz mitinge ben uyarırdım onu!
ŞEFİKA : Yakında gelirim dedi, ama bunların ne yapacağı hiç belli olmaz.
ANNE : İnşallah sağ salim çıkar gelir Şefika! Sen kötü bir haber getirdin ama bende iyi bir haber var. Bilmem bu olaydan sonra sevinebilecek misin?
RIZA : Babam geliyor hala! Yarın Pendik istasyonunda onu karşılamaya gideceğiz.
ŞEFİKA : Sahi mi? Bu gerçekten iyi bir haber! Aylardır görememiştik ağabeyimi. Bize Anadolu'dan güzel haberler getirir inşallah.
ANNE : Ağabeyin belki Memduh Bey için de bir şeyler yapabilir değil mi Şefika?
ŞEFİKA : Onun İngiliz'lere gidip yalvarmasını bekleyemeyiz yenge.
RIZA : Anadou'da zeybekler, efeler dağlara çıkmış, düşmanla çatışıyormuş, biz de burada yapsak ya hala. Arkadaşım Ömer'in dayısı Aydın'da o efelerin içindeymiş. Gider Memduh Amca'yı hapishaneden kaçırırdık.
ANNE : Ah çocuk, ah! Senin kocaman bir yüreğin var, İstanbul efendilerinin yüreğinden daha büyük bir yürek.
ŞEFİKA : Biraz daha büyüdükten sonra bu dediklerini yaparsın oldu mu Rıza?
ANNE : İnşallah sen büyümeden biter bu harp!
RIZA : Keşke hemen bitse, Manoli harp yüzünden bizimle oynamıyor. Onlarla da düşmanmışız.
ŞEFİKA : Çocuklar düşman olmaz Rıza, bunu Manoli'ye söyle. Onlar bizim iyi komşularımızdan. Biz durduk yerde kimseye düşmanlık beslemeyiz, ama topraklarımıza göz dikerlerse, savunuruz tabii.
RIZA : Bilmiyorum, ama Manoli artık bize küsmüş gibi, hep pencereden bakıyor. Hiç dışarı çıkmıyor.
ANNE : Halanı duydun Rıza, bu çocukların harbi değil. Manoli'yi de çağırın oyununuza.
RIZA : Peki anne, çağıracağım. Şimdi gidebilir miyim?
ANNE : İyi çık bakalım. Dikkatli ol, tamam mı? Yabancı askerler görürseniz hemen eve girin.
RIZA : Tamam anne!
EFEKT : KAPI AÇILIP KAPANIR
ŞEFİKA : Memduh Bey'i çabuk bırakırlar mı acaba? Türkleri tevkif etmek için en küçük fırsatı kaçırmıyorlar.
ANNE : Şefika sana bir şey soracağım, ama çekiniyorum doğrusu.
ŞEFİKA : Aman yenge, biz abla kardeş gibiyiz, kardeş kardeşten çekinir mi?
ANNE : Memduh Bey'la aranda bir gönül bağı var mı Şefika? Ayy! Pat diye sordum değil mi?
ŞEFİKA : (GÜLER) Ben de pat diye cevaplayayım yenge. Aramızda konuşulmuş hiçbir şey yok, ama zannediyorum benden hoşlanıyor.
ANNE : Peki sen?
ŞEFİKA : Ben de çok beğeniyorum yenge. Fakat bu şartlar altında aşk meşk kaygısı taşımak ayıp geliyor bana.
ANNE : Ayıp olur mu hiç? O ayrı bir şey, insanoğlu hangi şartlar altında olursa olsun, neslini sürdürmek zorunda değil mi Şefika? İnsan harp sırasında da evlenebilir, çocuk doğurabilir. Bu topraklar sizin gibi vatansver insanların çocuklarıyla dolmalı ki, bir daha kötü, karanlık yıllar yaşanmasın.
ŞEFİKA : Bilmiyorum yenge, belki de benimki boş bir kuruntu, belki o yalnızca komşu kızı olarak görüyor beni. Sadece bir arkadaş! Hislerimi gidip ona ben açamam ya...
ANNE : Tabii ki sen de açabilirsin, o da çekiniyor olabilir, senin sert bir görünüşün var çünkü, kız gibi değil, erkek gibi davranıyorsun çoğu zaman.
ŞEFİKA : Dünyada söyleyemem yenge, beklerim o söylesin!
ANNE : Yeni nesil kızları anlayamıyorum, hem kadın erkek eşittir diyorsunuz, hem de evlenme teklifini karşı taraftan bekliyorsunuz.
ŞEFİKA : Kapatalım bu konuyu yenge. Ben Saliha Teyze'ye uğrayıp Memduh Bey'in dediklerini aktarayım da kadıncağız meraklanmasın.
ANNE : (GÜLEREK) Git tabii, ne de olsa müstakbel kayınvaliden sayılır.
ŞEFİKA : Yenge! Yine dereyi görmeden paçayı sıvıyorsun!
EFEKT : GEÇİŞ MÜZİĞİ
KAPI VURULUR
SALİHA : (UZAKTAN) Geliyorum geliyorum!
EFEKT : KAPI AÇILIR
SALİHA : Aaa! Sen miydin Şefika kızım! Kusura bakma, biraz geç açtım galiba!
ŞEFİKA : Rica ederim Saliha Teyze. Uğrayıp hatırınızı sormak istemiştim.
SALİHA : Geç yavrum! Memduh da biraz sonra gelir. Bahçede oturalım mı? İçeriden kapıyı duymak zor oluyor. Memduh gelince kapıda beklemesin.
ŞEFİKA : Nasıl isterseniz Saliha Teyze.
EFEKT : BAHÇE (KUŞ SESLERİ- YAPRAK HIŞIRTILARI)
SALİHA : Şu gölge tarafa otur yavrum. Memduh'la oturur, dertleşiriz biz burada. Siz de farkettiniz mi? Eridi bitti evladım son günlerde.
ŞEFİKA : Evet, biraz yorgun görünüyor, üzülmeyin yeniden eski haline döner.
sALİHA : Öyle ağırına gidiyor ki idarenin başkalarının eline geçmiş olması. Tabaktaki yemeğini bile unutuyor. Bazen sevdalandı mı diye düşünüyorum, ama değil. Anladım ki vatan aşkı onu bu hallere düşürmüş.
ŞEFİKA : Ben de size kendisinden haber getirmiştim Saliha Teyze.
SALİHA : Kimden Memduh'dan mı? Gelmeyecek mi?
ŞEFİKA : Gelmeyecek... Çünkü... Anadolu'ya geçmeye karar verdi. Bir grup arkadaşıyla sözleşmişler.
SALİHA : Gitti ha! Sonunda dediğini yaptı.
ŞEFİKA : Üzülmeyin Saliha Teyze, yakında tertemiz bir vatana kavuşacağız onların sayesinde.
SALİHA : Ana yüreği bu kızım, üzülmez mi?
ŞEFİKA : Memduh Bey mukaddes bir amaç için mücadele edecek, bunu düşünün belki azalır üzüntünüz.
SALİHA : Biliyorum kızım, bu dut ağacının altında çok anlattı bana. İstanbul'un onu hasta ettiğini düşünüyordum artık. Her gün yabancıların işledikleri cinayetleri anlatıyordu.
ŞEFİKA : Diledikleri gibi at oynatıyorlar İstanbul'da.
SALİHA : Anadolu kıpır kıpır anne diyordu. O kıpırtının içinde ben de olmalıyım diyordu.
ŞEFİKA : Vatansever bir insanın yapması gerekeni yaptı.
SALİHA : Ne diyeyim, inşallah sağ salim döner yavrum evine.
ŞEFİKA : Memduh Bey dönene dek sizi yalnız bırakmayacağız Saliha Teyze. Dilediğiniz zaman bize gelebilirsiniz, ben de yengem de sık sık uğrarız size.
SALİHA : Sağol Şefika kızım, sana baktıkça ben de oğluma bakmış gibi olacağım. Biliyor musun Memduh'la senin hakkında konuşurduk bazen.
ŞEFİKA : (UTANARAK) Benim hakkımda mı? Şey... yani nasıl?
SALİHA : Seni çok takdir ederdi Memduh. Hem akıllı hem güzel bulurdu. Ben de onun gibi düşünüyorum tabii.
ŞEFİKA : Teşekkür ederim Saliha Teyze.
SALİHA : Kim bilir Anadolu'ya geçmeseydi, belki ikiniz...
ŞEFİKA : (SÖZÜ KESEREK BİRDEN) Size kahve yapmamı ister misiniz Saliha Teyze?
SALİHA : Zahmet olmasın yavrum.
ŞEFİKA : Yoo ne zahmeti! Kahvenin şekerin yerini biliyorum zaten. Şimdi yapar getiririm.
EFEKT : AYAK SESLERİ UZAKLAŞIR.
SALİHA : (KENDİ KENDİNE) Utandı kızcağız, en iyisi evlilik bahsini onunla değil de büyükleriyle konuşmak. Kimbilir daha önceden ikisini evlendirseydim belki Memduh Anadolu'ya gitmez gözümüzün önünde olurdu... Aman Allah'ım neler diyorum ben? Analık hissine kapılıp nasıl hodbin oldum birden. Allah'ım sen affet!
EFEKT : GEÇİŞ MÜZİĞİ
TREN GARA GİRER ve DURUR
ANNE : İşte baban bu trende olmalı Rıza.
RIZA : Pencereler asker dolu, nasıl tanıyacağız babamı, hepsi birbirine benziyor.
ANNE : O bizi bulur oğlum, bekleyelim burada.
ŞEFİKA : (ÜZGÜN) Ne kadar kötü durumdalar görüyor musun Yenge? Hepsi bitkin ve çaresiz görünüyor.
ANNE : (AĞLAMAKLI) Sanki günlerce aç kalmış gibiler, askerî kıyafetleri bile parçalanmış. Durum bu kadar ümitsiz olabilir mi Şefika?
ŞEFİKA : Bu askere moral verecek bir kahraman gerekiyor. Yabancı askerler bizimkileri bu halde görünce iyice cesaret kazanacaklar.
RIZA : Bütün askerler indi anne, babam niçin yok?
ŞEFİKA : Biraz daha bekleyelim Rıza, sonra sorarız.
RIZA : Ben gidip askerlerden birine soracağım.
ANNE : Ah, bu çocuk iyice söz dinlemez oldu.
ŞEFİKA : Ne yapsın yenge, aylardır baba özlemi var çocuğun içinde.
ANNE : Şuna bak, en sondaki vagona kadar gitti.
EFEKT : GARIN UĞULTUSU
ASKER : Hey çocuk! Kime bakıyorsun?
RIZA : Şey... Babamı arıyorum ben. Bu trenle gelecekti.
ASKER : Babanın adı nedir?
RIZA : Binbaşı Suphi efendim...
ASKER : Yaaa... Demek onun oğlusun?
RIZA : Neden gelmedi, siz biliyor musunuz?
ASKER : (RAHAT) Onların grubunu kestiler.
RIZA : (KORKUYLA) Kestiler mi? Babam öldü mü?
ASKER : (GÜLEREK) Yok çocuğum yok, iyi anlatamadım ben. Onların vagonunu kestiler. Bu lokomotif çok zorlandı, çekemedi bütün vagonları. Yani treni ikiye ayırdılar. Onlar geride kaldı.
RIZA : Onları kim getirecek peki?
ASKER : Şimdi bu lokomotif gidecek onları alıp gelecek. Bu iş gece yarısını bulur. Bekleme buralarda hadi evine git.
EFEKT : PERONDA KOŞAN AYAK SESİ/ DURUR
ANNE : Ne konuştun o askerle yavrum?
RIZA : Babamın vagonu yolda bekliyormuş anne, bu lokomotif gidip alacakmış onları.
ŞEFİKA : Eee, çok mu uzakmış onların kaldığı yer?
RIZA : Asker geceyarısını bulur, beklemeyin, dedi.
ANNE : Tüh! Ne dersin Şefika bekleyelim mi burada?
ŞEFİKA : Gece tehlikeli olabilir yenge, eve gidelim. Ağabeyim döndüğü zaman gelir eve.
RIZA : Siz gidin, ben beklerim.
ANNE : Aaa olur mu öyle şey? Fidye için çocuk kaçıran çeteleri anlatmadım mı sana? Hadi doğru eve gidiyoruz.
RIZA : (AĞLAYARAK) Ya babamı da selam vermedi diye alıp götürürse yabancı askerler?
EFEKT : GEÇİŞ MÜZİĞİ
SOKAKTA AYAK SESLERİ
RIZA : Hala, bak evimizin kapısında biri bekliyor.
ŞEFİKA : Çok garip... Genç bir delikanlı... Sen tanıyor musun yenge?
ANNE : Pek çıkaramadım Şefika.
RIZA : Ben sizden önce koşup sorayım mı?
EFEKT : KOŞAN AYAK SESLERİ
ANNE : Şuna bak, daha cevabımızı almadan koşturdu gitti.
ŞEFİKA : Biz de hızlanalım yenge, merak ettim.
EFEKT : HIZLI ADIMLAR
ANNE : Kime bakmıştın evladım?
RIZA : Halamı soruyor anne.
İZZET : Şefika Hanım'a bir mektup getirmiştim efendim.
ŞEFİKA : Şefika benim, kim gönderdi sizi?
İZZET : Memduh Bey, hanımefendi.
ŞEFİKA : (SEVİNEREK) Yaa... Kendisi nerede peki? Şu an serbest mi?
İZZET : Evet, bu sabah serbest bıraktılar. Ben de tevkif edilenlerin arasındaydım. Memduh Bey her şeyi yazdı mektuba. Rica ederim okuyun, cevabınızı almak için bekleyeceğim.
ANNE : Kapı önünde konuşmayalım evladım, dikkat çeker. Hadi, sen de bizimle eve gir. Hem bir şeyler yer hem konuşuruz. Şefika da mektubu okur.
EFEKT : KISA GEÇİŞ MÜZİĞİ
YEMEK SOFRASINDAN SESLER
ANNE : Biraz daha yemek ister misin İzzet oğlum?
İZZET : Ziyade olsun efendim, doydum, teşekkür ederim.
ANNE : Afiyet olsun çocuğum... Eee Şefika, neler yazmış Memduh Bey?
ŞEFİKA : Anadolu'ya geçeceklermiş, onu bildiriyor yenge.
ANNE : Başka? İzzet oğlum beklediğine göre başka şeyler de var galiba.
ŞEFİKA : Rıza, sen biraz bahçede oyna, olur mu?
RIZA : Anladım, benden gizli konuşacaksınız. Casusluk yaparım diye mi korkuyorsunuz?
ŞEFİKA : Öyle bir şey yapmayacağından adım gibi eminim Rıza. Lütfen kırma beni, hadi biraz bahçeye çık.
İZZET : İstersen birlikte çıkalım Rıza. Bana bahçeyi gezdirirsin. Kadınların kendi aralarında konuşması gerekir bazen. Sen de bunu anlayacak yaşa gelmişsin.
RIZA : Peki çıkalım İzzet Ağabey, siz de bana tevkifhanedeyken başınızdan geçenleri analatacaksınız ama, tamam mı?
İZZET : (GÜLEREK) Tamam tamam....
EFEKT : UZAKLAŞAN AYAK SESLERİ // KAPININ AÇILIP KAPANMASI
ŞEFİKA : Keşke ağabeyim gelmiş olsaydı, ona da danışmak isterdim.
ANNE : Ağabeyinin yerini tutamasam da elimden geleni yaparım Şefika. Ne diyor Memduh Bey?
ŞEFİKA : Onunla birlikte Anadolu'ya geçip geçemeyeceğimi soruyor. Kadın erkek herkesin milletin yanında olduğunu gösterme günü gelmiştir diye yazmış.
ANNE : Çok zor... Öyle değil mi Şefika? Off... Keşke Suphi Bey şu an burada olsaydı. Ne diyebilirim Şefika?
ŞEFİKA : Gitmek istiyorum yenge.
ANNE : Biliyorum Şefika, istediğini biliyorum. Bu gece ağabeyin geldiğinde ne deriz ona?
ŞEFİKA : Anlayışla karşılaması için dua etmekten başka çare var mı? Eğer sana çok kızacak olursa benim inat ettiğimi söylersin.
EFEKT : İKİ EL SİLAH SESİ
ANNE : Aman Allahım! Birisi ateş ediyor. Çocuk.... Şefika çocuk dışarda.
ŞEFİKA : Sakin ol yenge şimdi çıkar bakarım.
ANNE : (BAĞIRIR) Rıza! Oğlum!
EFEKT : BİTİŞ MÜZİĞİ



İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU

Beyazdut
28-12-09, 23:37
Anadolu Ateşi




III.BÖLÜM


KİŞİLER

ŞEFİKA
ANNE
RIZA
İZZET
MEMDUH
ALBAY

ÖZET

ŞEFİKA : Ben Şefika. 1919 yılında İstanbul'da yengemle birlikte kalıyorum. Ağabeyim Binbaşı Suphi, Manisa'da askerî vazifesini devam ettiriyor. Tarihin en kara günlerini yaşıyoruz. Sokaklarda savaş sakatları, aç dolaşan terhis edilmiş erler, işsiz güçsüz eski yedek subaylar... Havada yalnızca düş kırıklığı, umutsuzluk, kin ve inilti. Yabancı subaylarsa kendi evlerindeymişcesine keyfî davranışlar içindeler. Yeğenim Rıza evimizin bahçesinde dahi dilediği gibi oynayamıyor. Komşumuz Üsteğmen Memduh Bey de benim gibi Anadolu ateşiyle yanıyor. Onun nasıl bir vatansever olduğunu Sultanahmet Meydan'ındaki mitingde anladım.. Memduh Bey'le söze dökülmemiş bir gönül bağımız var. Hislerimizi konuşmak için vatanımızın bu içler acısı halinin sona ermesini bekliyoruz. İzmir'in işgalini protesto etmek için toplandığımız o gün Memduh Bey, ingiliz subayları selamlamadığı için tevkif edildi. Birkaç gün sonra da eve İzzet adında bir genç geldi. Bana Memduh Bey'den bir mektup getirmiş. Serbest bırakıldıklarını, kimseye görünmeden Anadolu'ya geçeceğini benim de yanında olmamı istediğini söylüyordu. Kararsızdım, ağabeyimden izin almadan gitmek zorunda kalacağım için endişeleniyordum. Yengemle ne yapacağımızı konuşurken bahçeden iki el silah sesi duyduk. Yeğenim Rıza ve mektubu getiren genç bahçedeydi. Korkuyla bahçeye koştum.
EFEKT : GİRİŞ MÜZİĞİ
ŞEFİKA : Rıza yavrum neredesin?
ANNE : Oğlum! Rıza'm!
RIZA : (AĞLAYARAK) Buradayım anne, çalıların arkasında.
ANNE : Çok şükür! Hiçbir şeyin yok! Neydi o silah sesleri yavrum?
ŞEFİKA : İzzet Ağabey'in nerede?
ANNE : Kim ateş etti evladım?
RIZA : (KORKUYLA - KEKELEYEREK) ) İki tane yabancı subay geldi. Üzerini aradılar İzzet Ağabey'in. Silahı varmış. Subayları yumruklayıp kaçtı, onlar da kovalamaya başladı, hem de arkasından ateş ettiler.
ŞEFİKA : Yavrum benim çok korkmuşsun!
RIZA : İzzet Ağabey'i yakalarlarsa ne yaparlar hala?
ANNE : İnşallah yakalanmaz, yakalanırsa yazık olur delikanlıya. O kadar genç ki...
ŞEFİKA : Türklerin silah taşıması çok büyük suçmuş. Kolay kolay bırakmazlar.
ANNE : Bahçeye kadar girip üzerini aradıklarına göre bir şeyden şüphelenmiş olmalılar.
ŞEFİKA : Keyfi davrandıkları ortada. Onlar Türk'leri tevkif etmek için neden yaratıyorlar yenge. İstanbullu Hristiyanlar silah taşıyor da neden Türk'lerin taşımasına izin vermiyorlar?
ANNE : Haklısın Şefika, gözlerine kestirdiklerini keyiflerinin istediği gibi tabancalarını, bıçaklarını çekip öldürüyorlar. Hele Beyoğlu tarafında hemen hemen her gece cinayet işleniyormuş.
ŞEFİKA : Amaçları Türk'leri yıldırmak. Başka yol yok yenge, eli silah tutan her aklı başında insan Anadolu'ya gidip millî kuvvetleri desteklemeli.
ANNE : Yani gidecek misin?
ŞEFİKA : Evet, kararımı verdim yenge, gideceğim.
ANNE : Sen bilirsin Şefika, bir gün daha beklesen ağabeyin gelmiş olurdu. Hem Anadolu'ya gidecek grupla nasıl buluşacaksın? Zavallı İzzet de canını kurtarmak için kaçtı.
ŞEFİKA : Mektupta her şey yazıyor yenge. Bu gece onlarla buluşmam gerek.
RIZA : Gitme hala, korkuyorum ben. Sen gidince daha çok korkarım.
ŞEFİKA : Sizi yalnız bırakmak istemezdim Rıza, ama bu böyle süremez, biz korkup sindikçe onların cesareti artıyor. Meydanı boş buldular, diledikleri gibi at koşturabileceklerini sanıyorlar. Biraz daha büyümüş olsaydın, seni de alırdım yanıma.
EFEKT : GEÇİŞ MÜZİĞİ
ŞEFİKA : Ben hazırım yenge.
ANNE : Benim çarşafımı mı giydin? Üzerinde çok bol duruyor.
ŞEFİKA : Bunu özellikle yaptım, kimsenin dikkatini çekmem böylece.
ANNE : Araba çağıralım mı?
ŞEFİKA : Hayır yenge, araba tehlikeli olabilir. Yürüyerek gideceğim.
ANNE : (ŞAŞKIN) Köprüye kadar nasıl yürürsün Şefika?
ŞEFİKA : Başka çare var mı yenge? Artık çıksam iyi olacak, karanlığa kalmak istemiyorum. Hakkını helal et yenge. Ağabeyime durumu münasip bir dille anlatırsın.
ANNE : (AĞLAMAKLI) Ölüme gider gibi konuşma Şefika. İnşallah tez zamanda dönersiniz.
ŞEFİKA : Bu uğurda ölürsem, hiç üzülmeyin yenge. Ben şerefli bir mücadelenin içine girmekten gurur duyuyorum. Siz de benim gibi düşünün n'olur.
ANNE : Rıza'yı çağırayım mı? Onunla da vedalaş.
ŞEFİKA : Onu benim için öper, sarılırsın yenge. Beni böyle kaçar gibi görmesin. Çocuk bu dilini tutamaz anlatır sağda solda. Sizin için iyi olmaz.
EFEKT : KAPI VURULUR
ANNE : (KORKULU) Kim olabilir? Yoksa düşman subayları geri mi döndü?
EFEKT : AYAK SESLERİ
ŞEFİKA : Kim o?
İZZET : (ALÇAK SESLE) Benim Şefika Abla... Rica ederim çabuk açın kapıyı.
ŞEFİKA : Çok şükür sağ salim geri döndün İzzet kardeş. Senin için çok korktuk.
İZZET : Neredeyse yakalanıyordum, eğer bir kadıncağız beni evine alıp gizlemeseydi şimdi burada olamazdım. Buraya gelip sormadılar değil mi?
ANNE : Sormadılar evladım, ama Rıza çok korktu.
İZZET : Zavallı çocuğun gözü önünde ateş ettiler, elbet çok korkmuş olmalı.
ŞEFİKA : Ben hazırım İzzet kardeş, askerler buraya dönmeden çıksak iyi olur.
İZZET : Kıyafetinizi çok iyi seçmişsiniz Şefika Abla, böylece kimsenin dikkatini çekmezsiniz.
ANNE : Siz de değişseniz iyi olur evladım.
ŞEFİKA : Tabii ya, ağabeyimin elbisesi senin üzerinie olabilir. Bir terslik olur da yolda o askerlerle karşılaşırsak seni tanımasınlar.
ANNE : Gel benimle evladım sana uygun bir şeyler bulalım.
EFEKT : GEÇİŞ MÜZİĞİ
SOKAK/ AT ARABALARININ SESLERİ
ŞEFİKA : Hava iyice karardı İzzet kardeş, daha çok yolumuz var mı?
İZZET : Çok az bir yolumuz kaldı. Şu köşeyi döndük mü tekke görünür.
ŞEFİKA : Tekke mi?
İZZET : Anadolu'ya geçeceklere sığınak vazifesi görüyor orası. Emniyetli bir yerdir. Bu gece orada konaklar, planlarımızı gözden geçirir, sabah hareket ederiz.
ŞEFİKA : Acaba ben nasıl bir vazife üsteleneceğim? Hakikatte her hizmet benim için mukaddestir.
İZZET : Sizin tahsilinize, sosyal durumunuza göre bir vazife bulurlar Şefika Abla.
ŞEFİKA : Bu benim için ayırımcı bir faktör değil İzzet kardeş.
İZZET : Bilmem ama, kağnı kolunda sürücülük eden köylü analarla zannederim pek anlaşamazsınız.
ŞEFİKA : Yanlış düşünüyorsun İzzet kardeş. Her şey vatan için değil mi? Kağnı sürücüsü de hasta bakıcısı da cephede süngüleşen de vatan için çalışmıyor mu?
iZZET : Elbette, ama İstanbul kızları bu şartlara fazla dayanamaz gibi geliyor bana. Tabii karar sizin, benimkisi bir ikazdan ibaret... Memduh Ağabey sizi methederken mübalağa ediyor sanmıştım, hakikatmış. Sevdiğim kız da benimle gelmek istemişti, ama ben reddettim.
ŞEFİKA : Neden, bu mücadele hepimizin. Kadın erkek ne farkeder. Kadınlar da bu toprağın evladı değil mi?
İZZET : Nedenini belki bir gün anlatırım Şefika Abla. İşte tekkeye de geldik zaten.
ŞEFİKA : Kapının önünde bir karaltı var.
İZZET : Memduh Ağabey'e benziyor, sizi merak etmiş olmalı.
ŞEFİKA : Evet o... (SESLENİR) Memduh Bey!
MEMDUH : Hoşgeldiniz Şefika Hanım, gözlerim yollarda kaldı. Gelmezsiniz diye öyle korktum ki.
ŞEFİKA : Siz çağırmasanız da ben en uygun zamanda gitmeyi düşünüyordum Memduh Bey. Ağabeyimle konuştuktan sonra karar verecektim, ama sizden gelen mektup kararımı öne almamı sağladı.
İZZET : Ben içerye giriyorum ağabey. Siz de burada fazla kalmasanız iyi olur.
MEMDUH : Tamam İzzet, biraz sonra geliriz. Ayrıca Şefika Hanım'a eşlik ettiğin için teşekkür ederim.
İZZET : Sizin söylediğiniz her emri layıkıyla yapmak benim boynumun borcudur.
EFEKT : AYAK SESLERİ UZAKLAŞIR// KAPI AÇILIR KAPANIR
ŞEFİKA : Çok cesaretli bir çocuk, size de çok bağlı görünüyor.
MEMDUH : Evet öyle, babasının düşman askerleri tarafından öldürülmesi onu iyice korkusuz yaptı. Şimdi en tehlikeli vazifelere beni gönderin diyerek her işte gönüllü olarak çıkıyor ortaya.
ŞEFİKA : Bizim bahçede de büyük tehlike atlattı. Yabancı askerler ateş edip kovaladılarsa da o kaçmayı başardı, bir süre sonra hiç korkmadan yine geldi eve. Çok da genç. Yaşı on sekizi bile bulmuyordur zannederim.... Kimsesi yok mu?
MEMDUH : Yok sayılır, annesi yıllar önce ölmüş. Artık benim annem bu vatandır der sık sık. Güzel şiirler yazar.
ŞEFİKA : Siz ne durumdasınız Memduh Bey? Tutukluyken bir kötülük yapmadılar inşallah.
MEMDUH : İtip kaktılar işte... İnsanın kendi memleketinde esir gibi tutulması haysiyetimi kırdı elbette. Ama bunun hesabı sorulacaktır Şefika Hanım...
ŞEFİKA : Buna gönülden inanıyorum.
MEMDUH : Ne yazık ki ben sizinle bu mevzulardan değil, daha güzel şeylerden bahsetmek isterdim.
ŞEFİKA : Ben de Memduh Bey, ben de güzel şeylerden konuşmak isterdim. Ama sabretmek gerek, vatan yaralı bir kuş gibi çırpınırken insan olan insanın kulağı, aşk nağmelerine kapalıdır.
EFEKT : GEÇİŞ MÜZİĞİ
KAĞNI GICIRTILARI KADINLARIN ÖKÜZLERİ DEHLEYEN SESLERİ/ İSTASYONDA LOKOMOTİF SESİ
İZZET : Bu torbayı da indirdik mi işimiz bitiyor Şefika Abla.
ŞEFİKA : Yoruldun değil mi İzzet? Senin şiir yazan parmakların burada buğday çuvallarını kavradıkça üzülüyorum.
İZZET : Ben şu anda dünyanın en güzel şiirini yazıyorum Şefika Abla. Vatan şiirini yazıyorum. Askerlerimize giden bu buğdaylar şiirimin birer mısrasıdır üzülme sen.
ŞEFİKA : Altı ay oldu Ankara-Konya-Kayseri arasında gidip gidip geldi. Bir gün bile yorgunluk belirtisi görmedim sende.
İZZET : Sen de benim gibisin Şefika Abla. Bir gün öf demedin.
ŞEFİKA : Beni ayakta tutan biraz da Memduh Bey'den gelen güzel mektuplar. Devamlı istikbalden söz etmesi bütün yorgunluğumu alıp götürüyor İzzet kardeş.
İZZET : Keşke biz de onun gibi Garp cephesinde vazifelendirilseydik.
ŞEFİKA : Bir gün nasıl olsa yollarımız kavuşacak İzzet, sabırlı olmak lazım. Ömrümüz hep yollarda geçmeyecektir.
İZZET : Yanımıza bir albay geliyor abla. Yeni bir emir mi var acaba?
ALBAY : Kızım sen hangi kafiledensin?
ŞEFİKA : Kayseri kağnı kolundan albayım.
ALBAY : Adın nedir?
ŞEFİKA : Şefika albayım.
ALBAY : Okumuş bir kıza benziyorsun.
ŞEFİKA : Evet albayım, Rüştiye mezunuyum.
ALBAY : Buradaki işin bitince istasyon kumandanlığına gel, Albay Selim Bey, diye beni ara.
ŞEFİKA : Başüstüne efendim...
EFEKT : UZAKLAŞAN AYAK SESİ
İZZET : Sana önemli bir görev verecekler galiba Şefika Abla. Keşke beni de çağırsaydı. Memduh Ağabey, seni bana emanet etti sayılır. Şimdi yollarımız ayrılrsa ben ona ne derim?
ŞEFİKA : (GÜLEREK) Korkma İzzet.... Memduh Bey'in bana itimadı tamdır. Seni de bana emanet etmişti.
İZZET : Ben başımın çaresine bakarım abla, ama sen...
ŞEFİKA : Bana bir şey olmaz korkma İzzet.
İZZET : Kumandana söyle abla, eğer bir kişiye daha ihtiyaç duyuyorlarsa beni de alsınlar.
ŞEFİKA : Olur söylerim, ben de sana kardeşim gibi bağlandım zaten, senden ayrı düşmek istemem. (GÜLEREK) Ne de olsa birbirimize emanet edildik.
EFEKT : GEÇİŞ MÜZİĞİ
KAPI VURULUR
ALBAY : (İÇERİDEN) Buyurun!
EFEKT : KAPI AÇILIR
ŞEFİKA : Beni görmek istemiştiniz albayım.
ALBAY : Evet Şefika Hanım... Gelin yaklaşın şöyle... Yorgun görünüyorsun sen, sabahtan beri ağır çuvalları indirdiğini gördüm. Buyur otur kızım.
ŞEFİKA : Teşekkür ederim albayım.
ALBAY : Sen temelli hizmet almış gönüllülerden misin? Yoksa bir defalık hizmet için mi kafileye katılmış bulunuyorsun?
ŞEFİKA : Devamlı ve temelli hizmetteyim...
ALBAY : Ailen nerede peki?
ŞEFİKA : İstanbul'da efendim. belki tanırsınız, Binbaşı Suphi Bey'in kızkardeşiyim.
ALBAY : Bravo! sizi takdir ediyorum Şefika Hanım. Demek bir İstanbul kızı burada kağnı başında ha! İnanılır gibi değil. Suphi Bey'i uzaktan tanırım. Zannediyorum şimdi Eskişehir taraflarında.
ŞEFİKA : Altı aydır haberleşemiyoruz albayım. En son İstanbul'a geleceğini haber almıştık, ama kendisiyle görüşmek kısmet olmadı ben Anadolu'ya geçtim.
ALBAY : Bak kızım seni gözüm tuttu. Yeni bir hizmet teklif etsem kabul eder misin?
ŞEFİKA : Nasıl bir hizmet emredeceksiniz?
ALBAY : Cephe komutanlığının bazı elemanlara ihtiyacı var. Ancak bu hizmeti kabul ettiğin takdirde devamlı olarak cephe komutanlığı karargâhında kalman lazım. Bu yönde bir engelin var mı?
ŞEFİKA : Benim için askerlik hizmetinde hiçbir istisna yok. Kendimi vatan ve orduya adamış bulunuyorum. Neyi emrederseniz yaparım. Hatta memnun olurum.
ALBAY : O halde dinle beni. Seni Garp Cephesi istihbarat dairesinde vazifelendirmeye çalışacağım. Orada senin gibi çalışkan, tahsilli ve becerekli kadın elemanlara ihtiyaç var. Ümit ederim ki teşebbüs ve tavsiyem iyi netice verecektir.
ŞEFİKA : Nasıl emrederseniz...
ALBAY : Merkezde ve göz önünde çalışmak elbette ki senin için faydalı olur. Bununla beraber ordu için çalışman da daha ziyade kıymetlenmiş sayılır. Şimdiki hizmetini bir başka bacımız pekâlâ becerir, sen de karargâhta bir gediği doldurmuş bulunursun.
ŞEFİKA : Albayım, benimle birlikte kağnı kolunda çalışan bir genç var. İstanbul'dan tanırım kendisini, abla kardeş gibiyiz. O da benimle çalışabilirse çok memnun olurum.
ALBAY : Onunla da ön konuşma yapmam lazım o halde. Münasip bulursam olur Şefika Hanım. Şimdi işinizin başına dönün. Yakın zamanda çağıracağız sizi.
ŞEFİKA : Emredersiniz albayım.
EFEKT : GEÇİŞ MÜZİĞİ
DAKTİLO SESİ
ALBAY : Rapor daha bitmedi mi Şefika Hanım.
EFEKT : DAKTİLODAN ÇIKAN KAĞIT SESİ
ŞEFİKA : Bitirdim albayım, buyurun.
ALBAY : Hıımm! Güzel... Hiç hata yok gibi görünüyor, aferin kızım. Karagâha geldiğinden beri işlerimiz yoluna girdi. Bu vatanın senin gibi çalışkan evlatlara ihtiyacı var.
ŞEFİKA : Sağolun efendim... Albayım bugün biraz canınız sıkkın gibi görünüyor. Yoksa cepheden kötü haberler mi aldınız?
ALBAY : Cepheden değil, İstanbul'dan kötü bir haber aldım Şefika Hanım. İngilizler İstanbul'da yüz elli Türk münevverini tutuklamış, ertesi günü de İstanbul'un resmen işgaline karar vermişler.
ŞEFİKA : Zaten işgal edilmiş gibiydi albayım. Her tarafta idare onların elinde değil miydi?
ALBAY : Ama şimdi resmiyet kazandı. Alçaklar, Şehzadebaşı karakolunu basarak uyuyan erleri şehit etmişler. Telgrafçı o gün olup biteni Ankara'da Mustafa Kemal Paşa'ya bildirmiş.
ŞEFİKA : Paşa ne yapmış albayım?
ALBAY : Bu işgali protesto için yabancı devletlerin temsilcilerine, hariciye nazırlarına, meclislerine protesto yazısı göndermiş.
EFEKT : KAPI VURULUR
ALBAY : Gir!
EFEKT : KAPI AÇILIR/KAPANIR
İZZET : Albayım bir telgraf var!
ALBAY : Ver bakalım İzzet. (Mırıltılarla okur.)
ALBAY : Bu iyi haber çocuklar. 12.kolordu komutanı Fahrettin Bey, Ankara'ya gelip Mustafa Kemal Paşa'yla görüşmüş. Artık o da bundan böyle İstanbul hükümetinden emir almayacakmış. Gidip bunu diğer arkadaşlara da müjdeleyeyim.
EFEKT : AYAK SESLERİ UZAKLAŞIR.
İZZET : Nasılsın Şefika Abla, albayımın yanında soramadım.
ŞEFİKA : Nasıl olayım İzzet... Memduh Bey'e burada olduğumuzu haber verebilsem iyi olacağım. Kendisiyle kağnı kolundan bu yana haberleşemedik.
İZZET : Evet, en son Gönen'deki Anzavur ayaklanmasını bastırmak için yollandığını biliyoruz.
ŞEFİKA : Aklıma kötü şeyler geliyor İzzet.
İZZET : Eğer şehit olsaydı, haberi gelirdi abla. Boş yere kuruntu yapma.
ŞEFİKA : Bu kargaşada kimin nerede öleceği belli mi İzzet? Düşmanların her biri bir yandan vurmaya başladı, bir de bunu fırsat bilip ayaklananlar var.
İZZET : Şeyhülislamın fetvasından haberin var mı? Ben de bugün öğrendim.
ŞEFİKA : Ne diyor?
İZZET : Millî kuvvetlerin kafir olduğunu, katletmenin vacip olduğunu söylemiş.
ŞEFİKA : Aman Allah'ım! Bu millet kime inanacağını şaşırmış durumdadır o halde.
İZZET : Şaşırmaz mı? İngiliz uçakları dağa taşa bu yazılardan atıyormuş. Fetvaya inanıp askerden kaçanlar oluyormuş.
ŞEFİKA : Allah'ım sen yardım et bize.
EFEKT : BİTİŞ MÜZİĞİ



III.BÖLÜMÜN SONU

Beyazdut
28-12-09, 23:40
Anadolu Ateşi




IV.BÖLÜM


KİŞİLER
ŞEFİKA
İZZET
ALBAY
ASKER (20 yaşlarında)
YÜZBAŞI (30-35 yaşlarında)
SAMİ (30 yaşlarında)
ZÜHRE (30 yaşlarında)
MEMDUH

ÖZET
ŞEFİKA : Ben Şefika. Türk tarihinin en kara günleri yaşanırken İstanbul'daydım. Komşumuz Üsteğmen Memduh Bey, manevi kardeşim saydığım İzzet ve bir grup vatansever insanla millî kuvvetlerde yer almak için Anadolu'ya geçtik. Memduh Bey'le söze dökülmemiş bir gönül bağımız var. Hislerimizi konuşmak için vatanımızın bu içler acısı halinin sona ermesini bekliyoruz. Vatanımız o derece kuşatılmış ki belki de o günler hiç gelmeyecek diye korkuyorum. Anadolu'ya geçtikten sonra Memduh Bey'le yollarımız ayrıldı. O, çeşitli ayaklanmaları bastırmak için vazifeden vazifeye koşturuyordu. Ben ve İzzet kardeş kağnı kollarındaki sevkiyatla ilgileniyorduk. Memduh Bey'den uzun süre haber alamadık. Kağnı kollarından sonra İzzet kardeşimle Garp Cephesi istihbarat dairesinde çalışmaya başladık. Vatan toprakları üzerinde bazen iyi bazen kötü haberler dolaşıyordu. Millî kuvvetlerimize bir darbe de Şeyhülisylamın fetvasından geldi. Fetvaya göre milli kuvvetlerin katli vacipti.

EFEKT : GİRİŞ MÜZİĞİ

İZZET : Şefika Abla, komutan sizi çağııyor.
ŞEFİKA : Nerede, odasında mı İzzet?
İZZET : Evet abla, zannediyorum önemli bir vazife var. Albayım çok heyecanlı görünüyordu.
ŞEFİKA : Tamam şimdi gidiyorum İzzet.
İZZET : Abla, eğer yeni bir vazife varsa n'olur benim için de ricada bulun.
ŞEFİKA : (GÜLEREK) Yine emanetini yalnız bırakmak istemiyorsun ha?
İZZET : Hem o, hem de babam rüyalarıma girmeye başladı Şefika Abla. Bu düşmanlar ne zaman kovulacak, diye soruyor bana.
ŞEFİKA : Yakındır inşallah...
İZZET : En ön saflarda yer almak istiyorum ben. Bu işgal devam ettikçe ne benim ruhum huzur bulur ne de babamın.
ŞEFİKA : Peki İzzet söylerim bunu albaya.
EFEKT : UZAKLAŞAN AYAK SESLERİ
EFEKT : GEÇİŞ MÜZİĞİ KAPININ ÇALINMASI
ALBAY : (UZAKTAN) Buyurun!
EFEKT : KAPININ AÇILIP KAPANMASI
ŞEFİKA : Beni emretmişsiniz albayım.
ALBAY : Gel Şefika Hanım, ayakta durma otur şöyle.
ŞEFİKA : Sağolun albayım.
ALBAY : Kızım, ordu ve millet senden yeni ve çok önemli bir hizmet bekliyor. Bu vazifeye seni çok düşündükten sonra ben seçtim.
ŞEFİKA : Nasıl emrederseniz albayım.
ALBAY : Başarı kazandığın zaman vatanın kurtuluşu yolunda gönüllü bir asker olarak bugüne kadar yaptığın işlerin değeri ile ölçülemeyecek üstünlükte hizmet etmiş olacaksın.
ŞEFİKA : Böyle bir hizmetten bahtiyarlık duyarım albayım.
ALBAY : Bir subay yarın sana kapalı bir zarf verecek. Onu okuyacak kimseye tek kelime söylemeden isteneni yapmak için buradan ayrılacaksın. Şimdiden söylemeliyim ki vazife çok gizlidir ve ifşası idam cezasını gerektirir. Ayrıca bu vazife için burada yaşayan köylü kadınların kıyafetlerine benzer bir kıyafet bulacağız sana. Kabul ediyor musun?
ŞEFİKA : Ne emrederseniz yapmaya hazrım albayım. Yalnız benim de bir arzum var. İzzet kardeşimi de benimle birlikte vazifelendirmenizde bir mahsur var mıdır?
ALBAY : (GÜLEREK) Vallahi aranızdaki bu bağ anlaşılır gibi değil Şefika Hanım. Ona vazife versem sizi istiyor, size vazife versem onu istiyorsunuz. Öz kardeşlerde bile böyle bir bağ bulunmaz.
ŞEFİKA : O çocuğun kimsesi yoktur albayım. Ona karşı bir mesuliyet hissi var içimde. Bir abla, bir anne şefkatiyle bağlandım ona.
ALBAY : Tamam kızım belki böylesi daha münasip olur. Haydi şimdi gidebilirsin Allah muvaffak etsin.
EFEKT : GEÇİŞ MÜZİĞİ
YANAN ATEŞİN ÇITIRTILARI /FONDA
İZZET : Gece vakti bu ateşi neden yaktın abla?... Dur ne yapıyorsun? Yakacaksın kıyafetleri. Zaten zor buldum o köy elbiselerini.
ŞEFİKA : Yakmıyorum İzzet. Ne olur ne olmaz tifüsten ölmeyelim. Buna Anadolu biçimi "etüv" denir. Elbiselerde belki mikrop vardır, alevler bunları kırar.
İZZET : Nereden bileyim abla ateşe atıyorsun sandım.
ŞEFİKA : Hadi sen de aynı benim yaptığım gibi kor ateşine tut kendi elbiseni. Ben gidip giyineyim.
EFEKT : UZAKLAŞAN AYAK SESLERİ
ASKER : Ne yapıyorsun gece vakti İzzet kardeş? Açlıktan elbise kebabı mı yapıp yiyeceksin?
İZZET : (GÜLER) Belki o günler de gelir. Ama bunları yemeyeceğim. Tifüsten ölen bir köylü vardı, elbislerindeki mikropları kırmak için böyle yapıyorum. Sonra sahiplerine teslim edeceğim. komutanın emri.
ASKER : Sen eskiden askerlerin çarıklarını yediklerini duymuş muydun? Babam böyle bir şey yaşamış.
İZZET : Nerelisin sen?
ASKER : Kırşehirli'yim. Babam askerden dönünce anlatmıştı da inanmaz inanmaz dinlemiştim. Masal gibi gelmişti, daha çocuktum tabii. Annem, ablam ağlamıştı o anlattıkça. Şimdi bile anlatsa hepsinin gözü dolar.
İZZET : Nasıl yemişler çarıkları?
ASKER : Gülmek yok ha!...
İZZET : Yok gülmem, anlat sen.
ASKER : Sana böyle diyorum ya, bakma, bazen ben de gülüyorum. Ama düşündükçe açlık belasına gülünmez, ağlanır diyorum.
İZZET : İyice merak ettim şu çarıkları? Anlat artık.
ASKER : Bunların taburunda hiç yiyecek kalmamış. Açlıktan adım atamaz hale gelmişler. Sonra birinin aklına gelmiş. Atmışlar kaynar suyun içine çarıkları. Pişirip yemişler. Babamın anlattığına göre kötü değilmiş tadı, et gibi lezzetliymiş.
İZZET : Kötü günlermiş...
ASKER : Neyse ki şimdi her köy, askerini beslemek için erzak vermekten kaçınmıyor. Onların da fazla bir şeyi yok ya... Olanı veriyorlar işte. Sahi bu kıyafeti köye mi götüreceksin? Yoksa gizli bir vazife için lazım mı oldu?
İZZET : (BOCALAYARAK) Şey... Yok canım, dedim ya tifüs salgınının önüne geçmek için yapıyoruz. Bu kıyafetlerin sahibi tifüsten ölmüş. Ailesi için ne kadar kıymetlidir bu kıyafetler, hatıra olarak saklarlar. Bari onlara bulaşmasın diye yapıyorum.
ASKER : İyi iyi yap bakalım. Ben anlamam bu işlerden. Nöbet vaktim geldi, gideyim ben.
İZZET : Hayırlı nöbetler Kırşehirli.
EFEKT : AYAK SESLERİ UZAKLAŞIR.
EFEKT : ÇALILAR HIŞIRDAR
İZZET : Sen misin Şefika Abla? Niçin saklanıyordun çalıların ardında.
ŞEFİKA : Beni bu kıyafetle görürlerse olmaz. Bak... nasıl olmuşum, yakışmış mı?
İZZET : Biraz eski püskü, ama yine de güzel görünüyorsun Şefika Abla.
ŞEFİKA : Bayrama gitmiyoruz ya İzzet, tabii eski püskü olacak ki kimse bizden kuşkulanmasın. Az önce yanındaki askere ağzından bir şeyler kaçıracaksın diye ödüm koptu. Unutma çok önemli bir vazife verecekler bize.
İZZET : Öyle merak ediyorum ki... Bu kadar gizli yürüttüklerine göre çok mühim olmalı.
ŞEFİKA : Askerlik bu işte. Meraktan çatlasan da yapacağın bir şey yok. Disiplin ve mutlak itaat ruhuna uygun olarak o dakikayı beklemek zorundayız.
İZZET : Biri geliyor Şefika Abla, sen yine saklan çalıların arkasına. Hadi çabuk, seni bu kıyafetle görmesin.
EFEKT : ÇALILARIN HIŞIRTISI
EFEKT : AYAK SESLERİ
YüZBAŞI : Şefika Hanım'a refakat edecek kişi sen misin delikanlı?
İZZET : Evet yüzbaşım!
YÜZBAŞI : Adın İzzet mi?
İZZET : Evet yüzbaşım!
YÜZBAŞI : Şefika Hanım nerede peki? Kendisine verilecek bir emanet var.
EFEKT : ÇALILARIN HIŞIRDAMASI
ŞEFİKA : Buyurun yüzbaşım ben Şefika.
YÜZBAŞI : Gizleniyor muydunuz?
ŞEFİKA : Evet yüzbaşım, bu kıyafetle karargâh içinde dolaşmam pek doğru olmaz diye düşündüm.
YÜZBAŞI : Aferin! Vazifenizi ne kadar ciddiye aldığınız belli. Bu zarfı alın, içindekileri okuyup hemen harekete geçin. Albayım sizi daha önce bazı husularda uyarmıştır. Benim tekrar etmeme lüzum var mı Şefika Hanım?
ŞEFİKA : Hayır yüzbaşım. Aldığımız vazifeyi eksiksiz yapacağımıza İzzet kardeşim de ben de namusumuz üzerine söz veriyoruz.
YÜZBAŞI : Allah yardımcınız olsun!
EFEKT GEÇİŞ MÜZİĞİ
AĞUSTOS BÖCEKLERİ
İZZET : Sabaha kadar yürüyecek miyiz Şefika Abla?
ŞEFİKA : En emniyetlisi bu İzzet. Yoruldun mu? İstersen biraz oturalım.
İZZET : Yorulmadım, iki gün hiç durmadan yürüyebilirim.
ŞEFİKA : Gördün mü kağnı kolunda çalışmak şimdi ne kadar çok işimize yaradı. Bu yolları, yol üsündeki köyleri avucumuzun içi gibi biliyoruz.
İZZET : İstesem haritasını bile çizebilirim.
ŞEFİKA : Bırak onu coğrafyacılar yapsın. İstanbul'a döndüğümüzde sen güzel şiirler yazacaksın İzzet. Anadolu'nun içindeki şerefli kavgayı yazacaksın. Yokluk içindeki köylülerin askerlerle ekmeklerini bölüşmesini yazacaksın. İlk kitabını bastırmak için ben elimden geleni yapacağım, en ünlü şairlerle görüşeceğim senin çin.
İZZET : Ben kitabımın adını buldum Şefika Abla: Anadolu Ateşi...
ŞEFİKA : Anadolu Ateşi mi? Demek parolayı kullanacaksın. Çok iyi bir fikir.
İZZET : Anadolu Ateşi... Biz de ateşin kıvılcımlarındanız.
ŞEFİKA : Bizim gibi binlerce kıvılcım var şu anda Anadolu'da
İZZET : Ve bu kıvılcımları bir araya getirip büyük, yakıcı, kavurucu bir ateşe dönüştüren Mustafa Kemal Paşa'mız var... Bir gün onunla karşılaşmak nasip olur mu Şefika Abla?
ŞEFİKA : Nasip olur inşallah. Ama yüzünü göremesek de onunla aynı idealde buluşmanın verdiği şeref yeter bize İzzet.
İZZET : Bir de şu mandacılar olmasa... Onlar milletin kafasını karıştırıyor. Başka bir millete sırtımızı dayayarak nereye kadar gidebiliriz?
ŞEFİKA : Hata yaptıklarını yakında anlarlar İzzet. Bu milletin desteğe ve morale ihtiyacı var. Mustafa Kemal Paşa milletin benliğini güçlendirdi. İçlerindeki kuvveti ortaya çıkardı. Bu saatten sonra geriye dönüş olmaz. Biz büyük bir milletiz ve yakında bütün dünyaya ispatlayacağız. Ben buna kalpten inanıyorum.
İZZET : İnsan senin yanındayken kendini iki kat güçlü hissediyor Şefika Abla.
ŞEFİKA : Teşekkür ederim İzzet. Hadi bakalım gevezelik edip adımlarımızı yavaşlattık, biraz hızlanalım az kaldı değirmene.
İZZET : Değirmende üç kişi var değil mi bizi bekleyen?
ŞEFİKA : Bir yüzbaşıyla iki de gönüllü. Gönüllülerden biri hanımmış.
İZZET : Buna sevinmişsindir abla. Hanımların da kendi aralarında konuşup dertleşmeye ihtiyaçları vardır.
ŞEFİKA : Savaş zamanı birbirimize yemek tarifleri verip el işi mi göstereceğiz İzzet? Bazen tuhaf oluyorsun?
İZZET : Hayır abla öyle demek istemedim. Mesela gönül meselesi olabilir. Memduh Ağabey'den uzun zamandır haber alamıyoruz, ama sen bana hiç kalbindeki acıdan bahsetmiyorsun.
ŞEFİKA : Seni de durduk yerde üzmek istemem İzzet. Hem sen aşk acılarını anlayabilecek yaşta değilsin.
iZZET : (SİTEMLİ) Öyle mi abla? Benim aşk acım seninkinin iki katı. İstanbul'da benim de yolumu gözleyen biri var.
ŞEFİKA : (SEVİNÇLE) Ne güzel! Yolunu bekliyorsa niçin benim derdimin iki katı oluyormuş senin derdin?
İZZET : İki katı, çünkü bir Rum kızını seviyorum.
ŞEFİKA : (ŞAŞKIN) Bir Rum kızı mı?... O da seviyor mu seni?
İZZET : Belki benden bile fazla. Sofiya'yla çocukluktan bu yana gelen bir arkadaşlığımız vardı. Komşuyduk onlarla. Birbirimizin evine girer çıkar, sık sık aynı sofralarda yemek yerdik. Babam öldürüldüğünde belki benden daha fazla üzüntü duydu. Zavallı babam, gelin kızım Safiye diye severdi onu. Adını değiştirip söylememize hiç kızmazdı Sofiya.
ŞEFİKA : Bu savaşta karşı karşıya kalmışsınız. Ama İzzet, unutma ki halklar düşman olmaz birbirine. Savaş kararı alan halk değildir, hükûmetlerin hatasını aşıklar da çekmek zorunda ne yazık ki.
İZZET : Benimle birlikte Anadolu'ya geçmek için çok yalvardı. Bizim davamıza inanıyor, hürmet ediyordu. Ben ona güveniyordum, ama diğer insanlar milliyetine bakıp itimad göstermezlerdi. Söylesene abla yanımda bir Rum kızı varken Yunanlılara karşı nasıl savaşabilirim?
ŞEFİKA : Peki ona karşı hislerinde bir değişme oldu mu?
İZZET : Bilmiyorum, İstanbul'a döndüğümde karar verebilirim ancak. Şu an hiçbir şey düşünemiyorum. Özellikle Rum köylerinin Türk köylerine yaptığı baskınları işittikçe Sofiya geliyor gözlerimin önüne. Onu sevmeyi vatana ihanetmiş gibi görüyorum.
ŞEFİKA : Her şey değişecektir İzzet. Vatan kurtulduğunda yabancı halklarla birbirimizi sevmeyi yeniden öğreniriz.
EFEKT : KISA MÜZİK
SAMİ : Hey! Kim var orda?
İZZET : Değirmene gelmişiz bile Şefika Abla. Seslenen nöbetçi olmalı.
SAMİ : Çabuk tanıtın kendinizi, kimsiniz?
ŞEFİKA : Biz Anadolu Ateşiyiz...
SAMİ : Hoşgeldiniz bacım... Biz de sizi bekliyorduk. Ben gönüllülerden Sami.
ŞEFİKA : Memnun oldum Sami kardeş, ben de Şefika.
İZZET : Merhaba... Ben İzzet.
SAMİ : Hoş gelmişsin İzzet kardeş. Çok yorulmuş görünüyorsunuz.
İZZET : Bütün gece yürüdük.
SAMİ : İçeriye buyurun, hanımım Zühre size yiyecek bir şeyler hazırladı. Ben burada kalıp nöbete devam edeceğim. Yüzbaşı Memduh Bey biraz sonra uyanır onunla da tanışırsınız.
ŞEFİKA : (ŞAŞKINLIKLA) Yüzbaşı Memduh Bey mi? Sakın bizim Memduh Bey olmasın İzzet?
İZZET : Ama Memduh Ağabey üsteğmendi.
ŞEFİKA : Terfi etmiştir.
İZZET : Aman abla bu kadar kısa sürede mi?
SAMİ : Sizin tanıdığınız Memduh Bey'le aynı kişi olabilir. Çünkü kendisi cephede ve isyan bastırmakta çok faydalı olduğundan mükaafat olarak zamanından önce terfi ettirilmiş.
ŞEFİKA : Kendisini ne zaman görebiliriz Sami Bey.
SAMİ : Bir saate kadar uyanmış olur, bu arada siz de dinlenir bir şeyler yersiniz.
EFEKT : KISA MÜZİK
İZZET : Ne güzel yiyecekler hazırlamışsınız Zühre Abla.
ZÜHRE : Afiyet olsun İzzet kardeş.
ŞEFİKA : Ne gibi bir vazifemiz var Zühre Hanım, sizin bilginiz var mı?
ZÜHRE : Ben de sizler kadar biliyorum. Yüzbaşı açıklama yapmak için ekibin tamamlanmasını bekliyordu Şefika Hanım.
İZZET : Nerede uyuyor acaba? Kendisini görebilir miyiz?
ZÜHRE : Yan odada, ama o uyurken girmeniz doğru olur mu?
ŞEFİKA : Biz kendisinin İstanbul'dan bir ahbabımız olduğunu zannediyoruz da onun için Zühre Hanım.
İZZET : Eğer oysa uyuyor da olsa öperek uyandıracağım.
ZÜHRE : Ya o değilse, kapısını açtığımız için kızarsa...
ŞEFİKA : O kadar sert mi yüzbaşı? Benim tanıdığım Memduh bey çok mülayim bir yaratılıştaydı.
İZZET : Belki harp onu değiştirmiştir Şefika Abla.
ŞEFİKA : En iyisi bekleyelim, Zühre Bacı'mız da zor durumda kalmasın.
EFEKT : KAPI GICIRDAYARAK AÇILIR
MEMDUH : (UYKULU) Ekip tamamlandı galiba. Hoşgeldiniz.... (ŞAŞKIN) Şefika... Şefika ne işin var burada? İzzet sen de mi geldin?
ŞEFİKA : Biziz ya...
İZZET : İşte bulduk sizi Memduh Ağabey.
MEMDUH : Nasıl şaşkınım bilemezsiniz. Aman Allah'ım rüyada gibiyim? Sevdiğim iki insan da burada karşımda duruyor. N'oldu kağnı kolunu bıraktınız mı?
ŞEFİKA : Eee yalnızca siz terfi edecek değilsiniz ya... Bize de önemli vazifeler verdiler.
MEMDUH : Yoksa istihbarat dairesinden gönderilecek olan iki kişi siz misiniz?
İZZET : N'oldu ağabey, bizi beğenemedin mi yoksa?
MEMDUH : Ah sizi beğenmez miyim çocuk, ama bu çok tehlikeli bir vazife... İnsan ortak mazisi olduğu, yakından tanıyıp sevdiği insanları ateşin içine nasıl atar?
ŞEFİKA : Bir asker gibi düşünün Memduh Bey, şu an önce vatan demeniz lazım.
MEMDUH : Ah Şefika... Ben bugüne kadar her türlü tehlikenin üstüne korkmadan atıldıysam seni de düşmana ezdirmemek içindi. Sevdiğim ve ilerde evlenmeyi planladığım kadın esir edilmiş bir vatanda yaşamasın diyeydi. Şimdi nasıl olur da seni sabotajlar için kullanabilirim?
ŞEFİKA : Rica ederim Memduh bey, burada herkesin içinde hislerinize hakim olmanız size daha çok yakışır. Eğer evlenip mesud bir yuva kurmak isteseydik, bununla iktifa ediyor olsaydık Anadolu'ya geçmezdik değil mi? Madem ki şu an buradayız vazifemiz neyse onu yapmak mecburiyetindeyiz.
MEMDUH : Şefika sen benden daha iyi bir askersin galiba.
ŞEFİKA : Ben şu anda Zühre Hanım gözünüzde neyse o olmak isterim.
İZZET : Bu hizmet yolculuğundan dönüş yoktur Memduh Ağabey.
EFEKT : KAPI AÇILIR KAPANIR
SAMİ : Uyandınız mı yüzbaşım?
MEMDUH : Gel Sami. Şimdi vazifelerimizle ilgili açıklamalar yapacağım. Ekibimiz küçük, fakat yapacağımız hizmet pek büyük.
İZZET : Sonunda tam istediğim gibi bir vazifeye kavuştum.
MEMDUH : Sözümü kesme İzzet. Bu ekip askerî bir disiplin içinde faaliyet gösterecektir.
İZZET : Emredersiniz yüzbaşım!
MEMDUH : Şimdi, bizden beklenen düşman gerisinde hemen faaliyete geçerek geniş ölçüde sabotajlar yapmak. Yunan birliklerinde panik yaratacak propaganda taaruzuna girişmektir. Gerek sabotajlar, gerek ordumuzun genel taaruza kalkmasından sonra, girişeceğimiz propaganda çalışmaları için her şey düşünülmüş ve hazırlanmıştır... Sizden en önemli ricam; her yerde parolaya dikkat etmeniz.
İZZET : Anadolu ateşi...
MEMDUH : Evet, Anadolu ateşi... Kurmay başkanı tahrip edilecek cephane, malzeme yığınakları ile büyük düşman birliklerinin çekiliş yollarını tıkayacak köprülerden hangilerinin atılacağını bütün detaylarıyla bana anlattı, harita üzerinde açıklamalar yaptı. Şimdi kaybedecek zamanımız yoktur. Şafak söküyor. Şimdi hep birlikte çifte giden köylüler rolüne bürüneceğiz. Bunu renk vermeden başaracağımızı ümid ediyorum.
SAMİ : Yolda düşman devriyeleri sorguya çekerse...
MEMDUH : Bu da gelebilir başımıza. Ölüm tehdidi, her türlü işkence ve baskı altında kalabiliriz. Asla sır vermeyeceğiz.
ŞEFİKA : Asıl sabotajları nerelerde yapacağız yüzbaşım?
MEMDUH : İlk 30 kilometreyi aştıktan sonra vazife taksimini yapacağım. Beşimizin de ayrı vazifesi olacak. Bu benim değil ordu ve vatanın bize yüklediği bir ödevdir ve sorumluğumuz onlara karşıdır. Allah yardımcımız olsun.

EFEKT : BİTİŞ MÜZİĞİ



IV. BÖLÜMÜN SONU

Beyazdut
28-12-09, 23:44
Anadolu Ateşi



V.BÖLÜM

KİŞİLER

ŞEFİKA
MEMDUH
SAMİ
DÜŞMAN ASKERİ
İZZET
ZÜHRE
BİR KADIN (50-55 yaşlarında)
ANNE
RIZA
KOMŞU KADIN
SOFİYA (16-17 yaşlarında bir Rum kızı)

ÖZET
ŞEFİKA : Ben Şefika. Türk tarihinin en kara günleri yaşanırken İstanbul'daydım. Komşumuz Üsteğmen Memduh Bey, manevi kardeşim saydığım İzzet ve bir grup vatansever insanla millî kuvvetlerde yer almak için Anadolu'ya geçtik. Memduh Bey'le söze dökülmemiş bir gönül bağımız var. Hislerimizi konuşmak için vatanımızın bu içler acısı halinin sona ermesini bekliyoruz. Ben ve İzzet kardeş kağnı kollarındaki sevkiyatla ilgileniyorduk. Memduh Bey'den uzun süre haber alamadık. Garp Cephesi istihbarat dairesinde çalışmaya başladık. Askerî disipline uygun ve gönülden çalıştığımız için bize çok gizli bir görev verildi. İzzet kardeşimle eski bir değirmende, ekipteki diğer kişilerle buluşacaktık. Aylardır haber alamadığımız Memduh Bey'i de orada bulduk. Ekibin komutası ondaydı ve vazifemiz cephane ve malzeme yığınaklarını tahrip etmek, köprüleri imha etmekti. Köylü kıyafetlerine bürünerek vazife yerine doğru yürümeye başladık. Yolda düşman devriyleriyle karşılaşmamak için dualar ediyordum. Çünkü gizli görevimiz ortaya çıkmasa dahi, tarlaya giden köylülere de zulüm yaptıklarını biliyorduk.
EFEKT : GİRİŞ MÜZİĞİ
MEMDUH : Biraz geride kalır mısın Şefika? Konuşmak istiyorum.
ŞEFİKA : Değirmendeki konuşmanıza benzer sözler söyleyecekseniz hiç başlamayın yüzbaşım.
MEMDUH : (YALVARIRCASINA) Bana komutanın gibi değil, nişanlın gibi davranamaz mısın? Adımı söyle Şefika. Ben senin adını söyleye söyleye hayat buldum. Yaşamak istiyordum ve senin adını tekrar tekrar söylemek sanki bana çelikten bir zırh giydirdi, sanki kurşun işlemez bir sihir yaptı.
ŞEFİKA : Ben bütün bu gönül bahislerini İstanbul'da dinlemek istiyorum yüzbaşım. Şu anki şartlar...
MEMDUH : (SÖZÜNÜ KESEREK) Ama belki de İstanbul'u hiç göremeyeceğiz. Belki bir cephaneyle birlikte biz de havaya uçacağıtz.
ŞEFİKA : Rica ederim yüzbaşım, asker ocağında karşılaşan iki insan olarak kabul edelim biribirimizi. Eğer hislerimize kulak verirsek bu çok önemli vazifeyi başarmamız zor olur.
SAMİ : Yüzbaşım biraz ileride düşman devriyeleri var galiba... Ne yapalım yolumuzu değiştirelim mi?
MEMDUH : Hayır hayır, bu daha çok dikkat çeker. Bizi mutlaka farketmişlerdir, en iyisi doğruca gitmek. Unutmayın çift sürmeye giden köylüleriz.
EFEKT : KISA MÜZİK
DÜŞMAN ASKERİ: (BOZUK TÜRKÇE'YLE) Durun! Hangi köydensiniz? Nereye gidiyor sunuz?
MEMDUH : (KÖYLÜCE) Biz Değimenköy'deniz. Tarlaya gidiyoruz.
D. ASKERİ : Garip!.. Sapasağlam adamlarsınız sizi askere çağırmadılar mı?
MEMDUH : (KÖYLÜCE) Unuttular herhalde beyim!
D. ASKERİ : Unuttular ha! (KAHKAHALARLA GÜLER) Bunu vatanıma döndüğümde arkadaşlarıma anlatacağım. Unutmuşlar... Madem onlar unuttu, siz niçin askelik şubelerine gitmediniz? Savaştan korktunuz değil mi? Bir de Türkler için cesur derler. Ne palavra!
İZZET : (MIRILDANIR) Palavra olmadığını pek yakında göreceksiniz.
ŞEFİKA : (FISILDAR) Deli misin İzzet, kendine hakim ol!
D.ASKERİ : Ne mırldanıyorsun sen delikanlı? Askere gitmek isterdin sen değil mi? Anan baban mı bırakmadı yoksa?
ŞEFİKA : (KÖYLÜCE) Kardeşime bakmayın siz, tarlaya gitmek için sabırsızlanıyor da.
D. ASKERİ : İyi iyi gidin bakalım. Sakın Türk askerlerine yiyecek içecek vermeyin ha! Zaten şeyhülislamınız da fetva vermiş, hepsinin katli gereklidir demiş.
SAMİ : Bizim yiyeceğimiz bize zor yetiyor zaten, kimseye veremeyiz.
D. ASKERİ : Bizden gelen olursa boş çevirmeyin ama, yiyeceğiniz yoksa da kadınlarınız güzelmiş. (KAHKAHALAR) Korkmayın korkmayın! Hadi şimdi gidin, ama bir gece kapınızı çalabliriz ona göre.
EFEKT : AYAK SESLERİ
MEMDUH : Neyse bunu da atlattık arkadaşlar.
İZZET : Ben dayanamayıp boğazına sarılacaktım adamın.
ŞEFİKA : Soğukkanlı ol kardeşim. Şu an onlar ne derse desin, önemli değil, alacağımız sonuç önemli.
ZÜHRE : İyi ki sataşmadı bize.
MEMDUH : Eğer öyle bir şey yapmaya kalkışsaydı. Gizlediğim parabellumun mermilerini yiyecekti namussuz.
ŞEFİKA : Keşke bizlere de silah verilmiş olsaydı.
MEMDUH : Tehlike anında kullanmak için iyi olurdu, ama şÜphelendiklerinde üzerimizi arayıp hepimizi silahlı bulurlarsa kurtulamazdık ellerinden.
İZZET : Daha yolumuz var mı Memduh Ağabey? Bu şımarıkların dersini bir an önce vermek istiyorum.
MEMDUH : Bir on kilometre daha yürüyeceğiz. Küçük, eski bir bağ evinde bizim için bırakılmış tahrip kalıpları, bomba, dinamit gibi malzemeler var. Nasıl kullanılacağını öğreteciğm size. Zaten Sami Bey'le Zühre Hanım bu konuda tecrübeli. Zannederim siz de hemen öğrenirsiniz. Bu gece darmadağın edeceğiz Yunan ordusunu. Panik, korku ve cephane eksikliği mahvedecek onları, kaçacakları köprü de yıkılmış olacağından arkadan gelen ordumuz onları iyice sıkıştıracak.
İZZET : Kim korkakmış görsünler bakalım.
ŞEFİKA : Zafer bizimdir İzzet kardeş!
EFEKT : GEÇİŞ MÜZİĞİ
ŞEFİKA : Bu bağ evinin kapısı açık yüzbaşım. Böyle bir yere nasıl bırakırlar malzemeyi?
MEMDUH : Kilitli olsa daha çok şüphe uyandırırdı Şefika Hanım.
EFEKT : KAPI GICIRDAYARAK AÇILIR.
İZZET : Burada eski bir masadan başka bir şey yok!
MEMDUH : O masa çok kıymetlidir İzzet.
ZÜHRE : Masanın altında mı yoksa?
MEMDUH : Evet zühre Bacı. Sami Bey, masanın ucundan tutun da kaldıralım.
SAMİ : Peki yüzbaşım.
MEMDUH : Zühre Bacı, o kilimi çekip alın ordan.
İZZET : Burada bir kapak varmış.
ŞEFİKA : (TAKDİRLE) Çok iyi düşünülmüş!
MEMDUH : Evet iyi düşünüldü. Aşağıda bol miktarda el bombası, dinamit ve tahrip kalıpları var. Aşağıya inip size uzatacağım, Sami Bey düzgünce sıralayın malzemeyi. İzzet, sen gözcülük et. Şefika Hanım, Zühre Bacı, pencereden, kapıdan uzak durun sizi gören olmasın.
EFEKT : GEÇİŞ MÜZİĞİ
İZZET : Vakit geceyarısını buldu Memduh Ağabey, artık çıkalım mı?
MEMDUH : Tamamdır İzzet, herkes ne yapacağını iyice anladı değil mi? Bir daha söylüyorum. Siz Sami Bey, sol yandaki büyük köprüyü uçuracaksınız, siz Zühre Bacı sağ yandaki küçük köprüyü imha etmek de sizin vazifeniz.
SAMİ-ZÜHRE : Tamam yüzbaşım!
MEMDUH : İzzet, seni köyün girişinde bir adamımız bekliyor olacak. Parolayı söylemeden hiçbir şey açıklamayacaksın, ne olur ne olmaz. O sana köyde bir ev gösterecek. Evin önünde nöbetçi boldur. Ne yapıp edip nöbetçileri atlatacak evin penceresinden el bombasını atacaksın.
İZZET : Emredersiniz yüzbaşım!
MEMDUH : Unutma bombayı atmadan önce şu pimi kaldıracaksın. Sonra da sekize kadar sayıp fırlatacaksın. Eğer sekize kadar saymadan atarsan yerden alıp senin tarafına atarlar. sekizden fazla sayarsan bu kez elinde patlar, çok dikkatil ol!
İZZET : Endişe etmeyin yüzbaşım. Bu gece vatanın en güzel şirini yazacağım.
MEMDUH : Size gelince Şefika Hanım, En tehlikeli vazifeyi ısrar ettiğiniz için size verdim. Siz de Yunan karargâhının içine gireceksiniz. Aşçı kadınlardan biri bizim için çalışıyor. Sizi kızı gibi gösterip mutfağa alacak. Kadın parolayı söylemeden konuşmayın. Size mühimmat deposunu gösterecek ve nöbetçileri oyalayacak. Siz de hemen dinamitleri yerleştirip fitili ateşleyecek ve çok çabuk oradan uzaklaşacaksınız.
ŞEFİKA : Emredersiniz yüzbaşım!
MEMDUH : Ben de karargâhtaki diğer cephaneliği uçuracağım. Herkes vazifesini yaptıktan sonra bu bağevine dönecek. Sizden şüphelenirler ve yakalarlarsa asla ve asla buradan söz etmeyeceksiniz. Haydi şimdi dağılalım. Allah yardımıcımız olsun.
SAMİ : Hakkınızı helal edin yüzbaşım. Gidip gelmemek, gelip görmemek var.
MEMDUH : Helal olsun! Sizler de helal edin arkadaşlar. İnşallah eksiksiz döneceğiz buraya.
EFEKT : GEÇİŞ MÜZİĞİ
İZZET : (İÇ SES) Demek cephanelerinden bir kısmını burada saklıyorlar. Ama sekiz saniye sonra hiçbir şey kalmayacak. Nöbetçiler bu köşeden beni göremezler. Şansa bak! Pencere açık. Şu pimi çekelim önce. Bir... iki... üç... dört... beş... altı... yedi... sekiz... Alın bakalım!
EFEKT : BÜYÜK BİR PATLAMA/ARKA ARKAYA KÜÇÜKLÜ BÜYÜKLÜ PATLAMALAR-DÜŞMAN ASKERLERİ ARASINDA BAĞIRIP ÇAĞIRMALAR/ FONDA
İZZET : (BAĞIRIR) Ahhh! Yandım! (SAYIKLAR GİBİ) Safiye!... Safiye!...
BİR KADIN : Aman Allah'ım ne yatıyorsun burada çocuk? Kaç...
İZZET : (İNLEYEREK) Kaçamam... Belimden aşağısı paramparça.
BİR KADIN : Bayıldı galiba... Şu eve kadar sürükleyebilsem...
İZZET : Safiye'ye söyle ana! Onu hep sevdim!...
EFEKT : KISA MÜZİK
MEMDUH : Hepinizi tebrik ediyorum arkadaşlar! Büyük bir iş başardınız. Pencereden bakın, alevler, patlamalar hâlâ devam ediyor. Biraz sonra ordumuz girer köye. Düşmanın kaçacağı hiçbir delik kalmadı.
ŞEFİKA : İzzet dönmedi.
MEMDUH : Bir yerde saklanıyor olabilir Şefika. Düşman askerleri bu mağlubiyetin verdiği hınçla ateş edip duruyordur. Köydeki evlerden birine saklanmış olabilir.
SAMİ : Belki de yolu şaşırmıştır.
ZÜHRE : Büyük ihtimalle gizlenmiştir.
ŞEFİKA : (YALVARIR) Onu arayalım Memduh Bey, belki de şu anda yaralıdır, yardım bekliyordur.
MEMDUH : Ordumuz gelmeden gidemeyiz Şefika. Seni anlıyorum bir kardeş gibi bağlanmışsın İzzet'e. Ondan mesul hissediyorsun kendini. Hepimiz birbirimizden mesulüz. Seni de ateşe atamam. Biraz bekle, şafak sökerken gelir askerlerimiz. O zaman buluruz İzzet'i.
ŞEFİKA : Size asker gibi davranın diyordum Memduh Bey, ama şimdi n'olur bir baba gibi bir ağabey gibi hislerinizi dinleyin. Bulalım çocuğu.
ZÜHRE : Şefika Hanım'la ben gideyim aramaya. Siz dikkat çekersiniz, ama iki köylü kadından kimse şüphe etmez. Çocuğumuzu arıyoruz deriz.
MEMDUH : Peki gidin! Ama unutmayın, kendinizi tehlikeye atmayacaksınız, daha yapacağımız çok iş var.
EFEKT : KISA MÜZİK
BAĞIRIP ÇAĞIRMA,KOŞTURMA
ZÜHRE : Bombalanan ev burası olmalı Şefika Hanım... İzzet kardeş de fazla uzağa gidememiştir. Buradaki köylülere sorabiliriz.
BİR KADIN : Kime bakıyorsunuz bacılar?
ŞEFİKA : Kardeşimi arıyorum ben. Burada misafir kalıyordu.
BİR KADIN : Kaç yaşlarındaydı kardeşin bacım?
ŞEFİKA : Onaltı onyedi civarında.
BİR KADIN : Belki de benim eve aldığım gençtir. Ama...
ŞEFİKA : Nerede çabuk gösterin! Yaralı mı? Öldü mü yoksa?
BİR KADIN : Belki aradığın o değildir bacım korkma. Gelin göstereyim. Evim şuracıkta zaten.
EFEKT : AYAK SESLERİ
BİR KADIN : Ben eve aldığımda yaşıyordu, konuştu bile. Sonra hemen kapandı gözleri.
ŞEFİKA : Öldü mü? Öldü mü, söyleyin!
BİR KADIN : Başınız sağolsun.
ŞEFİKA : (AĞLAMAKLI) Ölmemiştir o, insan o kadar gençken kolay ölmez.
ZÜHRE : Konuştu demiştin bacı, neler söyledi?
BİR KADIN : Safiye'ye söyle ana! Onu hep sevdim!.. dedi. Safiye yavuklusu olmalı.
ŞEFİKA : Safiye dedi ha? Bu İzzet, Zühre Hanım. Bu İzzet...
BİR KADIN : İşte geldik, bakın avluya kadar getirebildim zavallıyı.
ŞEFİKA : (ÇIĞLIK ATARAK) İzzet kardeşim! İzzet! Vatan şehidi İzzet! Gözün açık gitmesin canım kardeşim! Safiye dedin ha! İnsan kardeşim benim! Safiye'yi bulacağım İzzet, söz sana. Diyeceğim ki ona, ölmeden önce seni sayıkladı, seni sevdiğini söyledi diyeceğim. Vasiyetin yerine gelecektir kardeşim, rahat uyu. Anadolu ateşim, rahat uyu.
EFEKT : GEÇİŞ MÜZİĞİ
ANNE : Çok solgun görünüyorsun Şefika. Çık biraz bahçede dolaş istersen.
RIZA : Halacığım, düşman karargâhına nasıl girdiğini bir daha anlatsana.
ANNE : Halanı yormayalım Rıza. Bak nasıl yorgun ve zayıf görünüyor. İyice dinlensin yine anlatır.
ŞEFİKA : Çabuk toparlarım yenge merak etme.
ANNE : Memduh Bey İstanbul'a ne zaman dönecekmiş Şefika.
RIZA : Artık İstanbul'da hiç düşman kalmadı, rahatça dolaşabilir. Yabancı askerlere selam vermek zorunda kalmaz. Dönsün artık.
ŞEFİKA : Bir aya kadar dönmüş olur.
ANNE : Güzel, biz de bu süre içinde hazırlık yaparız.
ŞEFİKA : Ne hazırlığı bu yenge?
ANNE : Tabii ki düğün hazırlığı. Yoksa hep nişanlı mı kalacaksınız?
ŞEFİKA : İzzet'i düşünüyorum şimdi yenge. Gözüme başka hiçbir şey görünmüyor. Onun bir vasiyeti var. Yerine getirmeliyim. Gidip sevdiği kızı bulmak zorundayım.
ANNE : Tabii yavrum, o çocukcağız da pek genç gitti. Nerede oturduğunu biliyor musun?
ŞEFİKA : Memduh Bey tarif etmişti. Safiye'nin evi de bitişikmiş onlara. İzzet kardeşin bir de madalyası var. O madalyayı kime vereceğim bilmiyorum. Hiç kimsesi yoktu çocuğun.
ANNE : Vah evladım vah!
ŞEFİKA : Acaba Safiye'ye versem... Doğru olur mu yenge?
ANNE : Elbette verebilirsin kızım, birbirlerini seviyorlarsa nişanlı sayılırlar. Ama ailesine danışsan iyi olur derim. Belki kızlarının kısmeti kapanır diye düşünürüler.
ŞEFİKA : Bilmediğin bir şey var yenge. Bu kız Türk kızı değil. İstanbul'da yaşayan Rum'lardan.
ANNE : Hay Allah! Vallahi pek karışık bir iş kızım. Adı niçin Safiye peki?
ŞEFİKA : Aslında Sofiya... Ama İzzet ona Safiye dermiş.
ANNE : Sen en iyisi kızı gör, tanış konuş. İzzet'in vasiyetini yerine getir. Baktın ki kız gerçekten sevmiş bu delikanlıyı, ondan bir hatıra olarak ver madalyayı. Ama savaşa katıldı diye kızıyorsa verme. Ne yapalım? Hak ediyorsa almalı, bu madalya çöpe atılmak için alınmadı ki.
ŞEFİKA : Haklısın yenge. En doğrusu senin dediğin gibi yapmak.
EFEKT : GEÇİŞ MÜZİĞİ
KAPI VURULMASI
KOMŞU : Kime baktın hanım kızım? O ev boş... Onlar Yunanistan'a gittiler. Bir kızları kaldı burada, ama o da çalışıyor, biraz sonra gelir.
ŞEFİKA : Ailesinin niçin Yunanistan'a gittiğini biliyor musunuz?
KOMŞU : Korktular zavallılar. Türkler bütün Rum'ları kesecekmiş diye bir söylenti çıkarmış edepsizin biri. Onlar da can korkusundan evlerini bırakıp gitti.
ŞEFİKA : Kızlarının adı Sofiya mı? Genç bir kız olacak...
KOMŞU : Sofiya mı, biz Safiye deriz ona. Öylesi daha kolayımıza gelir. Burada kaldı o. Çok ısrar etti ailesi, zorladılar hatta.
ŞEFİKA : Neden gitmedi biliyor musunuz?
KOMŞU : Bir komşumuz vardı Hüseyin Efendi. Rahmetli oldu çoktan. Onun oğluna sevdalıyıdı Safiye. Duyduğumuza göre oğlan millî kuvvetlere katılmış, sonra haber maber çıkmadı. Onu bekler durur kızcağız. İzzet gelmeden bir yere gitmem der. Hah işte bak! Sokağın başında göründü kızcağız.
ŞEFİKA : Ne güzel kız!
KOMŞU : Hem güzel hem de çok namusludur, mahalleli de sever, korur Safiye'yi. Güzelin şansı olmaz derler ya, bu kızın da bahtı kapalı galiba. İzzet gitti gider.
EFEKT : AYAK SESLERİ
SOFİYA : Akşamınız hayırlı olsun.
KOMŞU : Safiye kızım, bak bu hanım seninle konuşmak ister, galiba İzzet'ten haber getirmiş. Hadi gözün aydın!
SOFİYA : (SEVİNÇLİ TELAŞLI) İzzet'ten mi? Hoş geldiniz! Hoş geldiniz abla!
ŞEFİKA : Benim ismim Şefika... Evinizde konuşabilir miyiz kardeş?
SOFİYA : Tabii tabii buyurun eve girelim Şefika Hanım.
KOMŞU : Safiye! Sonra bana anlatmayı unutma ha?
SOFİYA : Unutmam teyze.
EFEKT : KAPININ AÇILIP KAPANMASI
SOFİYA : Buyurun oturun, size bir kahve pişireyim hemen.
ŞEFİKA : Zahmet etme, zaten işten geliyorsun yorgun olmalısın.
SOFİYA : İzzet'ten haber getirmişsiniz ya, yorgunluğum uçtu gitti. Nasıl iyi mi o?
ŞEFİKA : Nasıl söyleyeceğim bilmiyorum Safiye?... Sana Safiye diyebilir miyim. İzzet kardeşim de hep öyle derdi.
SOFİYA : Tabii diyebilirsiniz.
ŞEFİKA : Sana bambaşka haberlerle gelmek isterdim Safiye... Ama yalnızca son sözlerini getirebildim. Hepimizce mukaddes sayılan bir dava uğruna, vatanı uğruna şehit oldu İzzet.
SOFİYA : (SAYIKLARCASINA) Şehit mi oldu?
ŞEFİKA : Son sözlerini sana ulaştırmayı onun vasiyeti bildim.
SOFİYA : Şehit oldu demek?
ŞEFİKA : O şimdi cennette Safiye. Bütün şehitlerimiz gibi. Sen ondan geriye kalan tek insansın.
SOFİYA : Biliyor musunuz, onunla gitmeyi öyle çok istedim ki... Olmaz dedi, bir Rum kızının gönüllü olarak çalışacağına kimse inanmaz dedi. Casus zannederler dedi. Oysa ben onun inandığı davaya inanıyordum. Kim haklı kim haksız görüyordum. Türkler topraklarını kaybetmemek için, haysiyetlerini, şereflerini ayaklar altında ezdirmemek için savaşıyordu.
ŞEFİKA : Senin ağzından bunları duymaktan gurur duyuyorum Safiye.
SOFİYA : İzzet de böyle derdi. Demek son sözlerini getirdiniz bana.
ŞEFİKA : "Safiye'ye söyleyin, onu hep sevdim." demiş.
SOFİYA : (HIÇKIRARAK) Allahım bu acıya nasıl dayanacağım ben?
ŞEFİKA : Bilmem seni teselli eder mi? Ondan bir hatıra daha getirdim sana. Bir istiklal madalyası. Anladım ki sen bu madalyayı gururlanarak alması gereken insanlardan birisin.
SOFİYA : (AĞLAMAKLI) Bu madalya İzzet'im olacak. Ölünceye kadar ayırmayacağım yanımdan. Beni bulduğunuz, bana onun madalyasını layık gördüğünüz için teşekkür ederim Şefika Abla. Onun vatanı benim de vatanımdır. Ama şartlar milletleri böylesine düşman ediyor bazen.
ŞEFİKA : Bundan sonra milletlerimizin birbirine düşman olmaması için elimizden geleni yapmalıyız Safiye. Yapmalıyız ki İzzet gibi gençler, ömürlerini eksik yaşamasınlar. Gözü yaşlı sevdalılar bırakmasınlar arkalarında.
SOFİYA : Ben Mustafa Kemal Paşa'ya inaıyorum Şefika Abla, o hem kendi memleketinde hem de bütün cihanda sulh isteyen büyük bir paşadır. Ona ve onun milletine güvendiğim için gitmedim ailemle, İzzet'i bekledim. Bizimkileri kışkırtan da İngiltere oldu. Başvekil Lloyd George Türkler'den daima hakaretle ve nefretle söz etmiştir. Eski Yunan ve Roma medeniyetleri Anadol'da yeniden kurulacak demiştir, ama bunları yalnızca iki milleti birbirine boğazlatmak için söylemiştir.
ŞEFİKA : Biliyorum Safiye kardeş, Türk münevverleri de, yıllardır Türkiye'de yaşayan azınlıkların münevverleri de bunu biliyor, ama bazıları geç anladı işte. Sen genç yaşına rağmen bunu bildiğin için tebrik ediyorum. İçinde Anadolu ateşinden bir kıvılcım taşıyorsun.
SOFİYA : İzzet'in kıvılcımı şimdi gökyüzünde, belki bir yıldız olmuş parlıyordur.
ŞEFİKA : Adını bildiğimiz bilmediğimiz bütün şehitlerimiz, bütün Anadolu kıvılcımları şimdi orada ve emin ol Safiye kardeş bundan sonra seninle sürecek olan dostluğumuz onları bahtiyar edecektir. Gel şimdi, seni alnından öpmek istiyorum sevgili kardeşim.
EFEKT BİTİŞ MÜZİĞİ


SON

Beyazdut
28-12-09, 23:50
Anıtkabir (10 Kasım Oratoryo)


Kişiler:

Türkler Korosu
Tek
Oğuz Kağan
Bilge Kağan
Alpaslan
Osman Gazi
Fatih
Yavuz
Kanunî
Atatürk
Eski önderler

TÜRKLER KOROSU
Zaman derinliklerinden kopup gelenleriz biz, Türkleriz biz!
Dünya karanlığına şafak şafak gülenleriz biz, Türkleriz biz!
Büyük amaç uğruna göz kırpmadan ölenleriz biz, Türkleriz biz!
Hayatı acısıyla tatlısıyla bilenleriz biz, Türkleriz biz!
Asya'nın bağrından dört bucağa yayılanlarız biz! Kurak toprakları yeşertmek için alanlarız biz!
Girdiğimiz her yere derin kökler salanlarız biz!
Kurduğumuz ülkede çağlar boyu kalanlarız biz!

TEK-Hatırla!

KORO - Hunlar olarak
Eğittiğimiz atlarla bizdik
Bozkırın uzaklıklarını kısaltan.

TEK-Hatırla!

KORO - Göktürkler olarak
Bizim türkümüzdü Asya'nın
Uçsuz bucaksızlığında yankılanan.
TEK- Hatırla!

KORO - Uygurlar olarak
Aklın buyruğuna alıp doğayı
Bizdik yöremizi aydınlatan.

TEK-Hatırla!

KORO - Duyulur hAlA
AttilA'nın Avrupa'da estirdiği kasırga.
TEK-Hatırla!
KORO - Hazarları.
TEK-Hatırla!
KORO-Selçukluları.
TEK-Hatırla
KORO - Timur'un ordularını.
TEK-Hatırla!
KORO-Osmanlıları.
TEK-Hatırla! Hatırla!

KORO - Saymakla bitmez ki, Türkleriz biz.
Yeryüzüne düzen getirenleriz biz.
önderlerimize alabildiğine bağlı.
önderlerimizle alabildiğine bağımsız
İnsanca yaşamak isteriz biz,
Türkleriz biz!

OĞUZ KAĞAN - Ben Tanrıkut Mete,
Doğuda Büyük Okyanus'tan
Batıda Avrupa'nın kapılarına dek,
Kuzeyin buzlar ülkesinden
Güneyde Hindistan'ı koruyan yüce dağlara dek
Benim kurduğum düzenden nasiplenir insanlar.
Türklerimin dilinde bir altın destanım var,
Orada Oğuz Kağan der bana Türklerim;
Güneşten bayrağımın altında Türklerim için
Nöbetteyim!

KORO - Bize baş olanların yetersizliği
Güç sağladı bizim düşmanlarımıza,
Bizim olan her şey onların oldu.
Bittik mi tükendik mi biz?
Nerde bu gövdeye uygun baş?

BİLGE KAĞAN - Türklerim, işitin!
Üstten gök çökmedikçe
Alttan yer delinmedikçe
Ülkenizi törenizi kim bozabilir sizin?

KORO - Göğe erer başımız
Başınla senin!

BİLGE KAĞAN - Ulusum birleşip yücelsin diye Gece uyumadım, gündüz oturmadım. Türklerim Bilge Kağan der bana. Ben her şeyi onlar için bildim. Nöbetteyim!

ALPASLAN -Yiğitlerim! Düşman sayıca üstün bizden, Bire üç, bîre dört, belki daha çok. Ama biz öyle bir güçlenip büyüyeceğiz öyle bir büyüyüp güçleneceğiz ki çarpışırken Belki on, belki yüz, belki bin, Belki yüz bin Türk uyanacak Her birimizin içinden!

KORO - Seninle atladık Yeni yurdun eşiğinden.

ALPASLAN - Türklerim Alpaslan der bana. Onlara ben açtım Anadolu'yu. Ben bu topraklara güvenlik getirdim. Nöbetteyim!

KORO - İşte yine başsız yine darmadağın, işte yine her birimiz bir yerdeyiz. Nerde bu gövdeye uygun baş? Bittik mi tükendik mi biz?

OSMAN GAZİ - Düşümde bağrımdan biten bir ağaç
Hızla yükseliyordu gökyüzüne dal dal.
Dirlik düzenliğe susamış uluslar
Sığınıp bu ulu ağacın altına
Dindiriyorlardı susuzluklarını,
Türklerim Osman Gazi der bana.
O ağacı ben yeşerttim. Nöbetteyim!

FATİH - Ülkemin yarısı Asya'da yarısı Avrupa'da. Hemen gidermeliyim ben ikiye böleni iradem bu şehri saran surları kuşatmış bir kez: Ya ben Bizans'ı alırım ya Bizans beni!

KORO - Biz seninle kök saldık bu topraklara. Unutur muyuz, unutur muyuz seni!

FATİH - Türklerim Fatih der bana. Onlar için açtım kapalı kapıları, Ben onlar için fethettim. Geldiğim yere adalet getirdim ben. Nöbetteyim!

YAVUZ - Benim bu sürekli savaşlarım bütün Sürekli barışa kavuşsun diyedir Birbirini yiyen ulusları yeryüzünün. Türklerim Yavuz der bana. Ben onlar için sert oldum. Onlar için az gülümsedim. Nöbetteyim!

KORO - Doğular bizim, batılar bizim! Kuzeyler bizim, güneyler bizim!

KANUNÎ- öyle yıldızlarla donanmış ki saltanat burcum benim,
Bütün dünya bana Muhteşem der; oysa Türklerim
Kanunî der sadece
Hayata uygun yasalar koyduğumdan
Dünya kargaşasını düzene soktuğumdan.
Ben, Sultan Süleyman,
Nöbetteyim, nöbetteyim!

KORO - Doğup yükselmeye başlayan güneş
Bir kez ulaştı mı göğün doruğuna
Bütün yeryüzünü ışığa boğar ya,
Hep orada kalamaz ki...
Hep orada kalamaz ki...

(Tektek)

- Ah bu bozgun, bu bozgun!
-Viyana kapılarından dönüşü ordunun. (Birlikte)
Bozgun! Bozgun, bu bozgun!

(Tek tek}
- Karlofça!
- Pasarofça!
- Kaynarca! (Birlikte)

Budanır dallarım bir bir
Budanır kolum kanadım
Budanır ağır ağır
Budanır...
Budanır...
Bittik mi tükendik mi,
bittik mi, tükendik mi biz?

ATATÜRK- Daha çabuk kaptan! Daha çabuk kaptan!
Daha çabuk, daha çabuk, daha, daha!
19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktım.
Osmanlı Devleti Genel Savaş'ta yenilmiş, koşulları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük savaşın uzun yılları boyunca ulus yorgun ve yoksul bir durumda.

KORO - Bittik mi tükendik mi biz...

ATATÜRK - Ulusu ve yurdu savaşa sürükleyenler, kendi başlarının kaygısına düşerek yurttan kaçmışlar.

KORO - Nerde yüzyıllardır beklenen?
Nerde bu gövdeye uygun baş?

ATATÜRK- Düşman donanmaları ve askerleri İstanbul'da.

KORO - Yüz karası! Yüz karası!

ATATÜRK- Adana'ya Fransızlar, Urfa, Maraş, Antep'e İngilizler girmişler.

KORO - Bu kaçıncı bıçak gövdeme saplanan!

ATATÜRK - Antalya'yla Konya'da İtalyan birlikleri, Merzifon'la Samsun'da İngiliz askerleri.

KORO-Ah!

ATATÜRK-Yunan ordusu girmiş İzmir'e...

KORO-Yeter!

ATATÜRK-Ve yurdun bağrına doğru İlerlemekte...

KORO - Yeter! Yeter!

ATATÜRK-Türk Ulusu!
Ülkemizin her yanı yıkılsa da,
Baştan başa ateşler içinde kalsa da...

KORO - Bittik mi tükendik mi biz!
Bittik mi tükendik mi biz!

ATATÜRK - En korkunç yıkımla son bulurken ulus yükseliyor içimizin tA derinliklerinden, ataların, ulu ataların sesi.

ESKİ öNDERLER - Yaşamak için savaşmayı göze alanlar.
Ancak onlar yaşamaya hak kazanırlar.
Nöbetteyiz! Nöbetteyiz!

ATATÜRK - Yaşamak, uğraşmak demektir.
Vuruşmak demektir yaşamak!

KORO-(Tek tek)
- Neyle vuruşmak?
- Nasıl?
- Başka devletler korusun bizi.
- Büyük devletler.

ATATÜRK - Ya toptan kurtuluruz
Ya toptan yok oluruz!

KORO - Başaramazsak?

ATATÜRK- Kim olduğunu hatırla.

KORO - Dünyanın en büyük güçleri var karşımızda.

ATATÜRK- Kim olduğunu hatırla.

KORO - Yüzyıllardır beklenen bu mu yoksa?

(Tek tek)

- İçimden uyanan sesleri...
- O büyük sesleri andırıyor sesi.

(Birlikte)
Çanakkale'de dünyanın
En büyük güçlerine karşı duran!
Onurunu kurtaran ulusun
Umutlarını kurtaran!

ATATÜRK - Ya bağımsızlık ya ölüm!

KORO - öz benliğim mi karşımda gördüğüm?

ATATÜRK - Ya bağımsızlık ya ölüm!

KORO - Sensin bizim en İç sesimiz.
Gücün bizim en öz gücümüz;
Düş önümüze, baş ol bize!
Sen ölmeyen yanımızsın bizim.
En gizli canımızsın bizim;
Düş önümüze, baş ol bize!

ATATÜRK-Türk Ulusu, Erzurum'dan sesleniyorum sana! Ulusal sınırlar içinde bulunan yurt parçaları bir bütündür, ayrılamaz. Yabancı devletlerin güdümü ve koruyuculuğu kabul olunamaz! :

KORO - Düş önümüze, baş ol bize!

ATATÜRK-Sivas'tan sesleniyorum sana, Türk Ulusu! Topraklarımıza giren yabancılara karşı ulus, birlikte direnecektir!

KORO - Düş önümüze, baş ol bize!

ATATÜRK - Türk Ulusu, Ankara'dan sesleniyorum sana! Bunlar yıkım günleri, eski yapı çöküyor...

KORO - Ta bağrımıza sokuldu düşman,
Daha nereye dek çekileceğiz?
Bittik mi tükendik mi biz?

ATATÜRK - Ulusun güçlerini en derin kaynaklardan uyandırıp
Kendi elimizle yazmalıyız atın yazımızı;
Bizi barındıracak yeni yapıyı
Kendimiz kurmalıyız biz.

KORO - Baş ol bize! Baş ol bize!

ATATÜRK - Egemenlik ulusundur. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bana beslediği İnan ve güvene yaraşır olduğumu az zamanda göstereceğim. Ulusumuzu tutsak etmek isteyenleri mutlaka yeneceğiz. Yüksek kurulunuza bildiririm bu inancımı; bütün ulusa bildiririm, bütün dünyaya bildiririm!

KORO - Ankara'dan duyuluyor top sesleri...
Geliyor düşman! Geliyor düşman!

(Tektek)

- Yer yer kırılıyor savunma hatlarımız...
-Sol kanadımız çekiliyor...

ATATÜRK - Savunma hattı yoktur: Savunma alanı vardır. O alan bütün yurttur. Yurdun her karış toprağı yurttaş kanıyla ıslanmadıkça, düşmana bırakılamaz!

KORO - Türk'ü barındıran son toprak bu.

ATATÜRK - (Kendi kendine)
Ulusumun son toprağı bu, gerçek.
Başarmam gerek, başarmam gerek!

ESKİ öNDERLER - Nöbetteyiz! Nöbetteyiz!

KORO - İşte Sakarya'da son buluyor artık Ta Viyana önünde başlayan bozgun. Kalkıyor üstümüzden koyu karanlık, Güneşi tekrar yükseliyor ulusun! .;:

(Tektek)

- Sakarya Savaşı'nın üzerinden aylar geçti.
- Neden düşmana saldırmıyor ordumuz?

ATATÜRK - Hazırlanıyoruz.

KORO - Hangi uçurumlara sürükleniyor bu ulus? Daha bekleyecek mi saldırmayacak mı ordumuz?

ATATÜRK- Hazırlanıyoruz... Hazırlanıyoruz... Her şey gizli yapılacak; şimdilik Varlığımızı toprak bile duymayacaktır. Ama 26 Ağustos 1922 sabahı Toprağın bütün güçleri bizde toplanacak Ve ordularımız düşman üstüne Kıyametler gibi boşanacaktır!
Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!

KORO - Geride kaldı yıkım günleri. Bu büyük zafer artık Bayram tadı verir her günümüze!

ATATÜRK - Hiçbir zafer amaç değildir. Bundan sonra başlıyor asıl İşimiz!
Bizi barındıracak yeni yapıyı
Artık kurabiliriz.

KORO - Yaşasın Cumhuriyet!

(Tek)

Türkiye Cumhuriyeti Başkanlığı seçimi için yapılan oylamaya yüz elli sekiz kişi katılmış ve Cumhurbaşkanlığıma yüz elli sekiz oyla Ankara Milletvekili Gazi Mustafa Kemal Paşa seçilmiştir.

ATATÜRK - Hayatı yenileyendir yeni insan!
Cumhuriyet Türkiyesi'nde, eski hayat kurallarıyla eski hukuk, yeni hayat kurallarıyla yeni hukuka bırakacaktır yerini...
İkiz varlıklardır kadınla erkek. Biri karanlıkta kaldıkça, öbürü hiçbir zaman tam aydınlanamaz. Türk kadını, Türk erkeğiyle birlikte varacaktır uygarlık ışığına.
Hayatı yenileyendir yeni insan! Biz her şeyimizle yepyeni olacağız. Uygar uluslar topluluğuna uygar davranışlar, Uygar görünüşlerlekatılacağız biz.
Ulusal sınırlarımız içinde, kendi gücümüze dayanarak sürdüreceğiz varlığımızı;
Ulusun, ülkenin gerçek mutluluğu ve bayındırlığı için çalışacağız.

Hayatı yenileyendir yeni insan!
Bütün insanlığı mutluluğa erdirmeye çalışmayan uluslar, hiçbir zaman tam mutlu olamazlar. Biz bütün insanlıktan sorumlu tutacağız kendimizi.
Yurtta barış, dünyada barış!

KORO - öylesine Türk oldun ki sen,
Atatürk dedik sana!

ATATÜRK - Türk Ulusu! Az zamanda çok ve büyük İşler yaptık.
Bunların en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir. Daha çok çalışacağız, daha az zamanda daha büyük İşler başaracağız!

KORO - Bizim en diri canımızsın sen.
En gür sende yaşarız biz!
Yıkıma baş eğmeyen kanımızsın sen,
Her engeli seninle aşarız biz!
Ülküler yeşerten yanımızsın sen.
Güzelliklere seninle koşarız biz!

ATATÜRK - Ne mutlu Türk'üm diyene!
KORO - Sensin biz yapan bizi.
Sende sevdik kendimizi.

ATATÜRK - Benim bu vücudumu da
Bir gün geri alır toprak.

KORO - Karanlıkta neyleriz
Batarsa güneşimiz?

ATATÜRK - Ama kurduğumuz yapı Sonsuza dek kalacak.

KORO - Gidiyorsun...

ATATÜRK - Ey Türk gençliği! Türkiye Cumhuriyeti'ni sonsuza dek savunup koruyacaksın.

KORO - Gidiyorsun, bizi can suyundan ediyorsun.

ATATÜRK- Ey bütün geleceklerin Türk çocuğu!
Sana gereken gücü sen her zaman
Damarlarındaki soylu kanda bulacaksın.

KORO-Sen şafaksın!
Sen bizi kurtardın,
Darda kaldıkça hep kurtaracaksın.
Sen şafaksın!
Kurtuluş arayan bütün uluslara
Işık saldın, ışık salacaksın.
Sen sürekli şafaksın!

ATATÜRK - Türklerim Atatürk der bana.

KORO - öylesine Türk oldun ki sen,
Atatürk dedik sana!
Atatürk deriz sana.

ATATÜRK-Türklerim için nöbetteyim!

ESKİ öNDERLER - Nöbetteyiz!

ATATÜRK- Nöbetteyim bütün insanlık için!

ESKİ öNDERLER - Nöbetteyiz!

KORO - Nöbetteyiz! Nöbetteyiz!

Beyazdut
28-12-09, 23:57
Anneler Günü



(2 perdelik oyun)


(İlköğretim okullarında Anneler Günü'nde oynanabilir.)

Kişiler
Ayhan - Ayhan'ın annesi - Erol
Ayhan'ın sınıf arkadaşı: 1. Çocuk, 2. Çocuk, ...
Ayhan'ın sınıf arkadaşı: 1. Arı çocuk
2. Arı çocuk, 3. An çocuk
1. Serçe çocuk, 2. Serçe çocuk,
3. Serçe çocuk



1. Perde




1. Sahne


(Sahne basit döşeli bir ev odasını göstermektedir. Ortada, üstünde açık
kitap ve defterler bulunan bir masa, sağda bir koltuk, solda bir sedir veya
birkaç iskemle. Anne elinde bir örgü örmektedir. Ara sıra gözlüğünün
altından karşıya bakar ve birini dinliyormuş gibi hareketler yapar.)
Anne— HAlA gelmedi... Nerede kaldı bu çocuk? (Kalkar, dışarıyı dinler.)
Şimdi sesleri geliyordu ama yine uzaklaştılar galiba. Hem de o kadar kapının
önünden ayrılmayın demiştim. (Masadaki kitaplara bakar.) Dersini de yapmadı.
Oyun deyince çocuğun aklı gidiyor. Derse sıra mı gelir? (pencereye giderek)
Üstelik çok merak ediyorum.



2. Sahne

(Ayhan arkasında altı, yedi arkadaşıyla beraber büyük bir gürültüyle kapıdan
girer.)
Ayhan (annesini görmeyerek)— Gelin, gelin çocuklar! Yürüsenize canım, ne
korkuyorsunuz? Annem bir şey söylemez.
Erol— Hah, işte burada güzel saklambaç oynanır. Kanepelerin arkasına
saklanırız.
Ayhan—Aal... Anne, sen burada mısın?
Anne— Ya sen neredesin, benim haylaz çocuğum?
Ayhan—Neredeysem neredeyim, canım aaa...
Anne— O nasıl lakırdı?
Ayhan— Basbayağı lakırdı işte... Bir de bilmiyormuş gibi soruyorsun. Sokakta
oynuyordum.
Anne— Şimdi de oyuna devam edeceksiniz galiba?
Ayhan— Tabi ya...
Anne— Derslerin ne olacak?
Ayhan (aldırmayarak)— Hadi çocuklar saklanın, ben ebeyim.
1. Çocuk (yavaş)— Annen kızıyor ama.
Ayhan— Aldırma... O her zaman kızar.
2. Çocuk— öyleyse körebe oynayalım.
3. Çocuk— Evet evet, körebe...
4. Çocuk— Birdirbir varken körebe oynanır mı yahu?
Anne (yavaşça)— Bak, arkadaşlarının yanında seni utandırmamak için ses
çıkarmıyorum. Sonra görüşürüz. (Sahneden çıkar.)
Ayhan— Olur, olur... Hele oyunumuz bitsin de o zaman görüşürüz.



3. Sahne

Çocuklar - Ayhan

Ayhan- Şu anneler de ne tuhaf yahu! Her şeye karışı yorlar.
1. Çocuk— Dersini mi yap, diyor?
Ayhan—Tabi... Başka ne diyecek. Bütün anneler öğretmenlerle birlik olmuşlar,
çocukların canını çıkarıyorlar. Hadi saklanın.
4. Çocuk— Yook, olmaz. Birdirbir bir oynayacağız.
3. Çocuk— Kim yatacak?
Ayhan— Ben atlayacağım, kim yatarsa yatsın.
1. Çocuk— Oh! Ne AlA ev sahipliği bu? önce sen yat.
2. Çocuk— öyleyse yat bakalım.
3. Çocuk (Ensesinden tutar.)— Hadi başını eğ de atlayalım.
1. Çocuk— Hhhh, ha şöyle...
Ayhan— Hadi çabuk olun, yoksa kalkarım şimdi.
3; Çocuk—Varan birrr...
2.- Çocuk—Varan ikiii...
4. Çocuk— Varan üüüç. (Arka arkaya birkaç defa atlarlar. Atlarken 3. çocuk
yuvarlanır. Burnu kanar.)
Ayhan— Kabahat senin ama Halûk. Burnunu o kadar uzatacak ne vardı? Dur,
dur, dur bakalım, mendilin var mı? "'
3. Çocuk— Yok.
Ayhan (Masanın üzerinden tabak örtüsünü çeker.)— Al şu tabak örtüsünü.
2. Çocuk— Galiba çok kanayacak. Annene haber verelim.
Ayhan— Yok canım, istemez. Şimdi geçer değil mi? Hadi aslanım!. (Sırtına
vurur.) Koşun bakalım, koşun, ben ebeyim. (Çocuklar, iskemlelerin arkasından
koşmaca oynamaya başlarlar. Bağrışarak koşuşurken, iskemleleri devirir,
yerlerini değiştirir, ortalığı alt üst ederler. Ayhan, masanın örtüsünü
çekerek, hem etrafında döner, hem üstünde ne varsa yere düşürür. Sonra
bitkin bir hAlde yerde bağdaş kurarlar.)
Ayhan— Off, bittim. Amma yoruldum be...
1. Çocuk—Şimdi ne oynayacağız?
4. Çocuk— Hani körebe oynayacaktık?
3. Çocuk— Biraz da ders çalışalım mı? (Hep birden kahkahalarla gülerler.
Ayhan kalkar, ellerini arkasına koyarak, öğretmenini taklidini yapar. Uzun
uzun arkadaşlarına bakar.)
Ayhan— Artık ben anlıyorum ki sizin uslanmanıza imkAn yoktur. Muhakkak bir
ceza istiyorsunuz. Bakın şu odanın hAline. Hiç insan evini bu kadar
kirletir mi? Derslerinize de çalışmadınız. Gel bakalım Ayhan, sen de gel
Erol, sen de sen de. Sizinle özel görüşmem gerekiyor. (Hepsi gülüşürler.)
1. Çocuk— Vallahi tıpkı bizim öğretmene benzedin.
3. Çocuk— İyi ama yarın öğretmen derse çalışıp çalışmadığımızı soracak, ne
diyeceksiniz?
2. Çocuk— Ne diyeceğiz; ben yaptım derslerimi.
Ayhan— Sen yaptın mı?
2. Çocuk— Tabi...
1. Çocuk— Benimkiler de hazır.
4. Çocuk— Ben zaten derslerimi yapmadan oyuna başlamam. Okuldan eve gelince
bir saat dinlenme, sonra ders, sonra oyun. Gece de rahat rahat uyurum.
Ayhan (canı sıkılmış)— Aptallar!
1. Çocuk— O da ne demek?
Ayhan— Benden niye sakladınız derse çalıştığınızı?
1. Çocuk— Niye saklayalım, sen sormadın ki...
2. Çocuk— Sen dersini yapmadın mı Ayhan?
Ayhan— Tabi yapmadım, hem ben sizin gibi aptal mıyım? Gece yaparım.
1. Çocuk—Aptal sensin.
Ayhan— Sensin.
2. Çocuk— Neden o oluyormuş?
3. Çocuk— Demek insan oyundan önce derse hazırlanırsa aptal olur, sensin
aptal.
Ayhan— Hiç de ben değilim, sizsiniz.
Üçü birden—Sensin, sensin.
1. Çocuk— Aptal olmasan öğretmenden her gün sıfır almazsın. Demek aklın
ermiyor ki bir şey öğrenemiyorsun.
Ayhan— Neden aklım ermeyecekmiş? Sizin gibi ben de çalışsam, elbette iyi not
alırım.
4. Çocuk— Hah gördün mü, kendi ağzıyla tutuldu. Çalışmıyor, bir de bizi
kıskanıyor.
Ayhan— Kızdırma yersin tokadı.
3. Çocuk— Senin evine gelende kabahat zaten. Ayhan— öyleyse ne duruyorsun,
defolup gidin. Üçü birden— Tabi gideriz.
1. Çocuk— Hadi çocuklar.
4. Çocuk— Aptal olmasan bu kötü huylarınla arkadaşlarını darıltmazsın.
Ayhan (Somurtarak oturur.)— Darılırsan darıl. Çok umurumda sanki...
Kendileri çalışmış gelmişler, bir de bana yarın öğretmenden azar
işittirecekler.




4. Sahne

Anne-— Bu odanın hAli ne Ayhan? Ne oldu buraya?
Ayhan— ...
Anne— Cevap versene?
Ayhan— Ne cevap vereceğim canım? İşte oda, yine aynı oda. Sanki eskiden daha
mı düzgündü?
Anne— Bugün beni çok üzdün Ayhan?...
Ayhan— İyi ettim.
Anne—İyi mi ettin?
Ayhan—Tabi ya, iyi ettim... '
Anne— Galiba sen koskoca çocuk dayak yiyeceksin. (Anne ortalığı düzeltmeye
boşlar.) Aaaa! Bu da ne! Tabak örtüsü kan içinde.
Ayhan— Eee, ne olmuş sanki? Adam öldürmedik ya... Erol'un burnu kanadı.
Anne— Sonra da buna şildiniz öyle mi?
Ayhan— Evet öyle, ona sildik, ne yapacaksın?
Anne— Çok yazık! Senin gibi bir çocuk yetiştirdiğim için kendime acıyorum.
öğretmenin emekleri de boşa gitti, benimkiler de... Yarın öğretmenine bir
dilekçe yazacağım.
Ayhan— Zaten başka işiniz yok ki... Hem yazarsan yaz, öğretmenden de
korkacak değilim ya. Ben kimseden korkmam. (Bir süre susar, anne etrafı
düzeltir.)
Ayhan (sert)— Bana para ver.
Anne— ...
Ayhan— Bana para ver diyorum sana.
Anne— Ben kimseden bu şekilde para istendiğini duymadım.
Ayhan— Ben böyle isterim işte.
Anne (Gülerek Ayhan'a yaklaşır.)— Ayhan çocuğum, böyle mahalle çocukları
gibi huysuzluk etme. Bak bu yüz sana hiç yakışmıyor. Ne kadar çirkin
oluyorsun, biliyor musun? Hem beni çok üzüyorsun. Bir anne evladıyla
övünebilmeli. Bense oğlum, var, demeye bile utanıyorum. (Saçlarını okşamak
ister.)
Ayhan (silkinerek)— Bana para ver diyorum sana.
Anne (içini çekerek)— Parayı ne'yapacaksın oğlum?
Ayhan— Defterim bitti, defter alacağım.
Anne— Çıldırdın mı oğlum? Defter almak için yarım saatlik yol gitmen lAzım.
Ben seni bu saatte nasıl yalnız bırakabilirim. Yarın alırsın.
Ayhan— öğretmen dersi yarına istedi.
Anne— Madem öyleydi, neden vaktinde almadın?
Ayhan— Oyun oynadık. Bu kabahat mi? ,
Anne— Bu şekilde olursa elbet kabahat sayılır. Okuldan geliyorsun, iki lokma
bir şey yemeden, biraz dinlenmeden sokağa koşuyorsun. Akşam karanlılıklarına
kadar sokakta oynuyorsun, eksiklerini almak aklına bile gelmiyor. Tam
dükkAnların kapanacağı sırada aklına geliyor. Sonra da geç vakit derse
başlıyorsun, gece yarılarına kadar uykusuz kalıyorsun. Bir de öğretmen fazla
ders verdi diye oturup ağlıyor, beni de sinirlendiriyorsun. öğretmenin sana,
düzenli bir çocuk olman gerektiğini söylemiyor mu? Ayhan (Hırsla ayağa
kalkıp kollarını iki yana açar.)— Eeee, ne kadar çok akıl veren var yahu!
Okula gidersin, öğretmen sabahtan akşama kadar nasihat eder, ders verir. Tam
eve gelirsin, bu sefer de anneler başlar, bıktım canım...
Anne— Senin iyiliğin için evlAdım.
Ayhan— Ben iyilik falan istemiyorum. (Anne bir kanepeye somurtup oturur.)
Anne— Ben sana dargınım. Benim senin gibi huysuz, arsız çocuğum yok, anlıyor
musun?
Ayhan— Canın isterse. (Gider sedirin üstüne uzanıp yatar ve biraz sonra
uyumaya başlar. Anne yavaşça üstünü örter.)
Anne— Uyu benim huysuz çocuğum uyu... Kendisinin iyiliği için uğraşan,
gecesini, gündüzünü sana feda eden annesini, öğretmenini üzen haylaz oğlum
uyu... Ben de
evlAt yetiştiriyorum diye sevineyim. Senin gibi kötü bir çocukla övüneyim.
Yazık, çok yazık!...



2. Perde

(Açıklık bir alan... Yerde taze otlar... Arkada birkaç kaya. Ayhan, bu
kayalardan birine oturmuş, elindeki çakıyla bir ağaç dalı yontmaktadır.
Suratı asıktır. Biraz uzaktan altı, yedi çocuk an kıyafetine girmiş
oldukları hAlde vızıldayarak Ayhan'ın yanından geçerler.)
1. Arı—Aaa... Bir çocuk!...
2. Arı— Galiba yolunu şaşırmış.
3. Arı— Bu vakit kırlarda ne arıyor? Biz bile akşpmın yaklaştığını görerek
evlerimize koşuyoruz.
1. Arı— Hadi bu çocuğa yardım edelim.
2. Arı— Evet, onu önümüze katarakyol göstersek mutlaka memnun olur.
(Vızıldayarak etrafında dönmeye başlarlar. Ayhan, gözlen elindeki dalda,
eliyle arıları kovalar.)
Ayhan—Ayyy... Bunlar da nereden çıktı?
1. Arı— Güzel çocuk.
Ayhan— Ben güzel falan değilim. Hadi çekilin başımdan.
2. Arı— Güzel çocuk, biraz bizi dinler misin?
Ayhan— Dinlemem, ben hiç kimseyi dinlemem. Ben annemi, öğretmenimi bile
dinlemedim de taa buralara kadar onlardan kaçtım, geldim.
Arılar-—AaaaaaaL.
3. Arı— Annenden kaçtın ha? Aman ne fena şey! Gerçekten sen güzel çocuk
değilmişsin. Konuştuğun zaman ne kadar fena bir çocuk olduğun anlaşılıyor.
Ya şimdi zavallı annen üzülmeyecek mi?
Ayhan—Üzülürse üzülsün... Beni kızdırmasaydı.
I. Arı— Ama bak, akşam oluyor. Bu saatte kurtlar, kuşlar bile yuvalarına
dönerler. Sen yalnız başına buralarda korkmaz mısın?
Ayhan— Ben insanım,, sizin gibi hayvan değilim ki korkayım.
Arılar—Aaaaaal...
1. Arı— Evet sen insansın ama faydasız, hatta zdrarlı bir insansın. Oysaki
biz hayvan olduğumuz halde herkese faydalıyız. Sen bizim balımızdan hiç
tatmadın mı?
Ayhan— Çooook... Annem bana her sabah yedirirdi.
2. An-r- öyleyse seni bu kadar düşünen bir anneye nasıl karşı geliyor,
inatçılık ediyor ve yanından kaçabiliyorsun?
Ayhan (ağacı yontarak)— Kaçarım işte, size ne?
3. Arı— Bak küçük çocuk, ver elini bize, seni evinin yoluna kadar götürelim,
insanlar arasına bırakalım. Git annenden özür dile, bundan sonra bizim gibi
tatlı sözler söyle, tatlı ballar yap...
Ayhan— Ben arı mıyım? Nasıl bal yaparım?
1. Arı— Nasıl mı? O kadar kolay ki... insanların balları tatlı sözleridir.
2. Arı— Sen terbiyeli çocukların bal gibi tatlı konuştuklarını bilmez misin?
Ayhan— Ben hiçbir şey bilmem.
1. Arı— Hadi kalk, güzel çocuk... Bırak elindeki o çakıyı... Parmağını
kesersin sonra.
Ayhan— Sana ne? Canı acıyacak olan ben değil miyim?
Arılar—Akşam oluyor...
3. Arı— Gidelim mi?
Arılar— Tabi, geç kalıyoruz.
1. Arı—- Evet gitmeliyiz, annelerimiz bizi bekler. Onlar bize yemek
hazırlamak için erkenden eve gitmişlerdir. Hadi küçük, kalk inat etme de
bizimle beraber gel.
Ayhan (Eliyle sürekli kovalama işareti yapar.)— Gidin, ooof, enseme iğneler
batacak...
1. Arı— Al öyleyse... Güzel sözlerle yola gelmeyenlere iğne batırılır.
(Gitmeye hazırlanırlar.)
Ayhan— Off, ensem... Vay hınzır arılar, vay! Canımı acıttınız. Zehirli
iğneleriniz kırılsın.
1. Arı (hepsi vızıldayarak giderken)— Merak etme, haylaz çocuk, bizim sana
batırdığımız iğne senin annene söylediğin acı sözlerden daha az zehirlidir.
(Arılar sahneden çıkarlar.)
(Ayhan, başını ellerinin arasına koyarak düşünmeye başlar, biraz öteden üç
serçe kollarını çırpa çırpa sahneye girerler.)
1. Serçe— Aman çocuklar, biraz daha çabuk zıplayın, evimize geç kaldık.
Annelerimiz bize darılacak.
2. Serçe— Durun, durun, gitmeyin... Burada bir çocuk ağlıyor...
1. Serçe— Hişşşttt, çocuk!
2. Serçe— Hişşt. (Yerden bir taş alarak Ayhan'ın yanına atar.)
3. Serçe— Hişştt. Çocuk, çocuk. (Ayhan başını kaldırınca üçü de kollarını
çırparak daha uzağa kaçışırlar.)
Ayhan— Bu kuşlara da ne oluyor?
1. Serçe— Küçük arkadaş, niye ağlıyorsun?
Ayhan— Ben sizin nereden arkadaşınız oluyormuşum? Ben serçe değilim ki...
2. Serçe— Burada, bu saatte ne işin var öyleyse? İnsanlar bu saatte
şehirlere giderler, kırlarda yalnız kuşlar dolaşır
Ayhan— Siz de annenizle mi kavga ettiniz?
Serçeler— Aaa, o nasıl söz öyle?
1. Serçe— Biz hiç kimseyle kavga etmeyiz. Hele annemizle hiç etmeyiz. Bunu
ancak deliler yapar. (Ayhan ayağa kalkar, serçeler biraz daha korkuyla
gerilerler.)
Ayhan— Peki şimdi siz nereye gidiyorsunuz?
Serçeler— Evlerimize...
Ayhan— Evlerinize mi, niçin?
1. Serçe— Annelerimiz şimdi evde bizi bekler. Geç kaldığımız için bizi merak
etmiştir. Belki de bu yüzden hepimizi azarlar.
Ayhan—Anneniz sizi azarlayınca ne yaparsınız?
1. Serçe— Hiç... Susarız. Sesimizi çıkarmayız. Sadece özür dileriz. Çünkü
anneler çocuklarını kusurları olduğu zaman azarlarlar.
2. Serçe— Sen ne yaparsın?
Ayhan— Ben mi? Sorma, hiçç... Çok şey...
1.Serçe— Sen şimdi evine gitmeyecek misin?
Ayhan— Siz ne karışıyorsunuz? (Yerden bir taş alarak serçelere doğru
kaldırınca, hepsi birden kaçışırlar. Cik cik cik diyerek dışarı çıkarlar.
Ayhan, tekrar taşın üzerine oturur.)
Ayhan— Sahi be. . Akşam oluyor... Kuşlar bile annelerine gidiyorlar. Keşke
annemi darıltmasaydım. Şimdi gitsem bile belki de beni istemez, kızar,
darılır. Gece nerede yatarım ben?
(Uzaktan çıngırak sesleri duyulmaya başlar. Sesler yavaş yavaş yakınlaşır.)
Ayhan— Kuzular dönüyor galiba. Ben artık kurtların, kuzuların arkadaşı
oldum. (Ağlamaya başlar. Kuzular beyazlar giyinmişlerdir. Boyunlarında birer
çıngırak vardır Ayak ve elleri üzerinde yürüyerek sahneye girerler.)
Kuzular— Me, me, me, me, me... (Kuzunun en küçüğü gelir, iki elini Ayhan'ın
dizleri üstüne koyarak, onunla konuşmaya başlar.)
Kuzu— Me, me, me...
Ayhan (Başını kaldırır.)— Me, ya... Ne istiyorsun?
Kuzu—- Me, me niye ağlıyorsun? Küçük okullu? Bak biz karnımızı doyurduk,
güle oynaya evlerimize gidiyoruz.
Ayhan— Akşam oluyor. Buralarda korkmaya başladım. Evime de dönemiyorum.
Kuzu— Niçin? (öteki kuzular da etrafına gelirler ve her cümle sonunda
kuzular hep birden me, me, diye bağrışırlar.)
Ayhan—Annemi darılttım.
Kuzu— Anneni mi darılttın? Biz kuzular bile annelerimizi dinleriz. Geçen gün
bir tanemiz aksilik etti, annesini dinlemedi, sonra akşam bizimle beraber
evine dönmedi.
Ayhan— Neden dönemedi?
Kuzu— Neden olacak. Bizden ayrılınca onu kurt kaptı.
Ayhan— Gece burada kalsam,, bana da bir şey olur
Kuzu— Elbette olur. Akşamla beraber buralara sürü sürü kurtlar iner. Bak
arkadaşlarım meliyor, bana çabuk ol, gideceğiz, geç kaldık, diyorlar.
Ayhan— Ah keşke annemi darıltmasaydım. Yaptığım kötülüklere öyle pişman
oluyorum ki... Eğer annem beni yine eskisi gibi kucağına alsa, ben de küçük
kuzular kadar uslu, terbiyeli olurum.
Kuzu— Korkma, evine git. Annen mutlaka seni kabul eder. Bir kere benim ablam
öyle yapmıştı da kabahatini anlayıp yalvarınca annem hemen affetti. Anneler
küçük, asi evlAtlarına acımasını biliyorlar.. Onların kalpleri bizim
kalplerimizden çok daha özel. Hadi kalk, kalk ver elini. Madem ki bir daha
fenalık yapmayacaksın, o zaman annen seni affeder.
Ayhan (Ağlayarak ayağa kalkar.)— Anneme gideceğim, sarılacağım, beni
affetmesini söyleyeceğim. Fakat yolu da bilmiyorum. Ben gidinceye kadar
ortalık kararacak.
Kuzu— Korkma, bizimle gel. Şehrin kenarına kadar biz seni götürürüz.
Ayhan— Korkuyorum, çok korkuyorum! (Uzaktan ve derinden bir ses duyulur.)
Anne—Ayhan... Ayhan!
Ayhan (Dinler gibi yapar.)— Hah, dur, sus, sus...
Anne (daha yakından)—Ayhan... Ayhan!...
Ayhan— Annem... Vallahi annem, benim annem, ah benim sevgili anneciğim! Beni
aramaya gelmiş. Tövbe, . böyle iyi bir anneye bir daha karşı gelmeye
tövbeler olsun. (Ses yaklaşır. Anne sahnenin bir ucundan görünür. Ortada
kuzular otlamaktadır. Sahnenin önünde, sağ kenarda duran Ayhan, annesini
görünce telAşla kuzuların arasından geçmeye çalışır.)
Anne— Ayhan...
Kuzular (başlarını kaldırarak)— Me, me...
Ayhan— Anne... Kuzular— Me...
(Ayhan kuzuların arasından atlayarak geçer, annesinin boynuna sarılır.)
Anne— Benim yaramaz çocuğum...
Ayhan— Benim sevgili anneciğim, ben artık uslandım.
Kuzular—Me, me, me...
(Ayhan ile annesi önde, kuzular onların arkasında yürürler. Çıngırak sesleri
ve kuzu melemeleri duyulur.)


(Perde kapanır)

Beyazdut
07-01-10, 22:19
OĞLUM BİR KADINLA EVLENİYOR
MÜZİKLİ OYUN
2 PERDE
YAZAN: SEMA İSLİM UTANDI

KİŞİLER:
Anne- 50 yaşlarında
Hakan- 30 yaşlarında
Anneanne- 65 yaşlarında
Esin- 50 yaşlarında
Annenin Vicdanı

I.PERDE
1.Sahne
(Orta halli bir evin salonu. Sokak kapısına ve içeriye açılan karşılıklı kapılar. Salonda masa, sandalyeler, koltuklar... Her şey sade ve düzenlidir. Perdeler örtülü, salon karanlıktır. Anne girer, perdeleri açar. Koltukta annenin kıyafetlerinin aynısından giyinmiş Annenin Vicdanı uyumaktadır. Gün ışığı odaya dolunca uyanır.)

Anne -Ohh!..Ne güzel bir cumartesi sabahı. Güneş pırıl pırıl... (Gerinir. Vicdanı da gerinir.) Hakan biraz daha uyusun. Çok çalışıyor yavrum. Bir hafta sonu var kuzumun.Yüzümü yıkayıp çayı koyayım. ( Vicdanı da yüzünü yıkayacağını ima edip dışarı çıkar. )
Anneanne - (Girer. Namazında niyazında bir kadın olduğu kıyafetinden bellidir. ) Günaydın!
Anne - Günaydın anne.
Anneanne - Kalkmadı mı hala bu oğlan?
Anne - Bırak uyusun, kahvaltı hazır olana kadar kalkar nasıl olsa.
Anneanne - İyi canım bir şey demedik. (Anne çıkar, Vicdanı girer. ) Uyusunmuş ! Eşşek kadar oldu, hala anasının gözünde şuncacık . (Bir yandan konuşur, bir yandan çoraplarını giyer, tülbentini düzeltir.) Bizim zamanımızda o yaştaki erkekler çoktan çoluk çocuğa karışmıştı bile.(Vicdan, anneanneyi alaya alan hareketler yapar.)
Anne- (Girer. Bir yandan sofrayı hazırlar, bir yandan şarkı söyler. Vicdanı da neşelidir. Bundan sonra Vicdan annenin ruh durumuna göre tepki verecektir.)
Üşüdüm üstümü örtsene anne
Anne, anne ,anneciğim
Uyandım uykudan ...
Anneanne- ( Keser . )Uyanmasını mı bekleyeceğiz bu tembelin ?

Anne-Öyle deme anne! Tembel değil ki benim oğlum... Bütün hafta çalışıyor. Dinlenmek onun da hakkı.
Anneanne- Tembel tembel . Tembelliğinden evlenemedi bile .
Anne- ( Durgunlaşır .) Evet, yaşı geldi; ama...
Anneanne- Geldi de geçiyor bile. Kazık kadar adam, otuzuna geldi hala bir gelin getiremedi şu eve. Aman canım rahmetli de böyleydi. Ağır adamdı, kıçını kaldırıp bir işi beceremezdi. Ona çekmiş.
Anne- İlahi anne! Ölmüş adamla uğraşmasan olmaz. Hem ben istemez miyim oğlumun mürüvvetini görmek, torunlarımı sevmek... Ama ne zaman bu konuyu açsak tersliyor bizi. O yüzden üstüne gitmek istemiyorum. Babasız evlat büyütmek kolay değil, sen de biliyorsun. Ortaokula başladığı yıl kaybetti babasını, tam ihtiyaç duyduğu zamanda... Az çaba harcamadım kötü yollara sapmasın diye. Az kontrol etmedim. Allah’a şükürler olsun ki okudu, çok güzel yerlere geldi yavrum. Daha da iyi yerlere gelecek inşallah...
Anneanne- Asıl senin yüzünden oldu bu oğlan böyle, dizinin dibinde...
Hakan- (Girer.) Nedir öyle olan anneanne ?..
Anneanne- Ne olacak ?..
Anne- (Sert) Annee ! (Yumuşak) Günaydın oğlum iyi uyudun mu?
Anneanne- Uyudu ya, baksana saat kaç oldu? Neredeyse öğle ezanı verilecek.
‘‘Üstüne güneş doğanlar iflah olmaz.’’ derdi babam. Haklıymış hem vallahi, hem billahi...
Anne- Olsun. Allah iyileri korur; benim yavrum da dünya iyisi olduğuna göre...
Hakan- Anlaşıldı. Büyük valide sultan acıkmış.( Yanına oturur. Mıncıklamaya başlar.)
Anneanne- Hiç büyümeyecek bu oğlan, hiç. Büyüse...
Hakan- Eee, anneanne! Büyüsem ne olurdu?
Anneanne- Şimdiye çocuğun olurdu, karı koynunda uyanırdın.
Hakan- (Kalkar. Sinirli ) Anlaşıldı. Yine aynı muhabbet.Hem karı koynunda uyanmadığım ne malum ?..
Anneanne- Tüh,terbiyesiz !..
Anne- O nasıl söz oğlum?
Hakan- Anneanneme sor nasıl söz olduğunu.
Anne- Anneannen lafın gelişi öyle söyledi.
Hakan- Siz de üstüme gelmekten vazgeçin öyleyse. Yahu otuz yaşına geldim; hala valide sultanlar tarafından yönetiliyorum. Bütün arkadaşlarım cumhuriyetlerini ilan edip ayrı eve çıktılar; ben hala çocuk gibi azarlanıyorum.
Anne- Ayrı eve mi? Ama... (Ağlamaklı)

Nasıl ayrı evde yaşarsın?
Sen babandan bir hatırasın
Bunları da mı duyacaktım?
Bunu bana nasıl yaparsın?

Anneanne-

Sabah sabah,sabah sabah
Tövbe estağfurullah!

Hakan-
Özür dilerim anneciğim
Siz de üstüme çok gelmeyin
Boğuluyorum görün beni
N’olur sesime kulak verin.

Anne- Peki oğlum, sen nasıl istersen .
Hakan- Hadi, sofraya öyleyse.Yüzümü yıkayayım, geliyorum.(Çıkar.)
Anne- Ben de çayı getireyim. (Çıkar.)
Anneanne- Al birini vur ötekine. Sabah sabah, tövbe estağfurullah!
(Işık söner.)


2.Sahne
(Anneanne pencere kenarında oturmaktadır. Anne televizyon izlemekte, bir yandan da kazak örmektedir. Televizyonda ‘Yalan Rüzgarı’’ dizisi oynamaktadır.)

Anneanne- (Perdeyi kaldırıp dışarı bakar.) Şu, Cemile’nin kızı değil mi? Ne kadar büyümüş; gelinlik kız olmuş. Hakan’a istesek mi ki?
Anne- Aman anne, elin cahil kızlarını mı yakıştırıyorsun oğluma? Anasını da sevmem üstelik... Kapı kapı dolaşır; bir saat evde oturmaz.
Anneanne- Sana anasını mı al dedik, kızını dedik!.. Çay olmadı mı daha?
Anne- Oldu oldu, getiririm şimdi. (Filme yoğunlaşır.) Ay, ne talihsiz kadın!Hiç yüzü gülmeyecek mi bunun? Bak, yine ağlıyor!
Anneanne- (Uzaktan) İki koca eskiten sarı karı değil mi o? Ne anlarsın bu dizilerden bilmem? Kapat şunu da iki laf edelim. Hepsinin ar damarı çatlamış.
Anne- Aman anne, film bu! Gerçek değil ki!
Anneanne- Gerçek değilmiş... Bu filmleri izleyip kocalarına tekmeyi atan bir sürü kadın var. Hoş bunları alan adamlarda da namus yok ki! Öyle herkesin ellediği kadın alınır mı? Ah, rahmetlik baban olacaktı ki erkek diye ben ona derim. Sert, dediği dedik, dağ gibi adamdı. Aha şu kapıdan sığmazdı. Beni ilk çeşme başında görmüş; hiç kimseye, hiçbir şeye bakmadan dosdoğru eve gidişime vurulmuş. ‘’Kız ben seni niye aldım biliyon mu?’’ demişti gerdek gecesi. Hiç ses etmemiştim. Kolay mı öyle kocaya cevap vermek? ’’ Namuslu kızsın vesselam; şu ana kadar ne fingirdediğini gördüm, ne birine baktığını.’’ demişti.Ondan sonra da beni bir kucaklamıştı ki... (İçini çeker.) Ah,ah !..
Anne- ( Tüm dikkati televizyondadır. Anneannenin söylediklerini duymamıştır.) Ay, bu kadın çok şirret! Adamı elde etmek için yapmayacağı şey yok.
Anneanne- Ooo,ben ne diyorum , sen ne diyorsun? Kalk kalk , çay demlenmiştir.
Anne- Ay anne, tam da en heyecanlı yerinde... (Kalkar.)
Anneanne- Hadi hadi, bu diziler yüzünden bir gün uçuvereceksin. ( Anne çıkar. Kendisi dışarı bakar. )Şu Cemile’nin kızının üzerinde durmak lazım.Nasıl da serpilmiş… Benim gençliğime benziyor biraz. Kaş göz, boy bos... Hey gidi gençlik !..
Anne- (Girer. Çayları çok açık doldurmuştur. ) Buyur anne.
Anneanne- Bu ne? İmamın abdest suyu gibi...
Anne- Eee anne, doktor ‘Demli çay yasak, mümkünse hiç içmesin .’’ demedi mi?

Anneanne- İnsan yanında bir şey yapar verir. Yok, ben böyle yetiştirmedim seni. Sonradan böyle oldun sen.
(Dizinin jenerik müziği girer.)
Anne- Ay, en heyecanlı yerinde bitti! ( Televizyonu kapatır. Çayını alır, annenin yanına oturur. )
Anneanne- Ee, söyle bakalım. Ne dersin bu işe?
Anne- Hangi işe?
Anneanne- Cemile’nin kızı işine canım...
Anne- Aman anne, hala orda mısın?
Anneanne- Ordayım ya! Sana kalsa turşusunu kuracaksın oğlanın.
Anne- Canım, sen de gördün işte. Lafını bile etmeye gelmiyor. (Ara) Anne...
Anneanne- Hımm...
Anne- Yoksa bir hocaya mı gitsek?
Anneanne- Aaa, tabii ya!.. Nasıl da düşünemedik bunu? Hay aklınla bin yaşa sen. Kıvırcıkların Aliye’sini anlatmış mıydım sana? O zamanlar çok küçüktün sen. Bu Aliye’yle kocasının arasına üç çocuktan sonra kara kedi giriyor. Ne yaptıysa kocayı yatağa bağlayamıyor. Yıllarca ayrı yataklarda yatıyorlar. En sonunda kadın çareyi hocalarda arıyor. Üfürüğü kuvvetli bir hoca buluyor, bir hafta içinde kocayı tekrar kendine bağlıyor. Ardından üç çocukları daha oluyor. Ben bizzat kendi gözlerimle şahit oldum.
Anne- Vallahi utanıyorum; ama başka çare kalmadı gibi geliyor.
Anneanne- Ne var bunda utanacak? Denize düşen yılana sarılırmış.
(Sokak kapısının sesi gelir. Gelen Hakan’dır.)
Anne- Kapı mı ne? Hakan... Sen misin yavrum?
Hakan- (Dışardan) Evet, anne! Benim...
Anne- Erkencisin bugün...
Hakan- (Girer.) İşten izin aldım.
Anne- (Telaşlı) Hasta değilsin ya!
Hakan- Yok anne, öyle bir şey değil. Sizinle bir şey konuşmak istiyorum.
Anneanne- Kovuldun mu yoksa?
Hakan- Hayır, anneanne! Daha önemli...
Anne- Hayırdır oğlum, meraklandırdın bizi.
Hakan- (Sıkıntılıdır.) Bunu size ne zamandır söylemek istiyordum. Ama bir türlü cesaret edemedim. Anne, anneanne... Ben evlenmeye karar verdim.
Anneanne- (Korkuyla) Amanın, daha lafını eder etmez tuttu hocanın hikmeti!
Anne- (Şaşkın) Ne diyorsun?
Hakan- Evet, anne! Görünce seveceksiniz Esin’i.
Anneanne- Adı Esin öyle mi?
Hakan- Beğendin mi anneanne?
Anneanne- Moderen isimlerden...
Anne- Eee, yeni mi tanıştınız?
Hakan- Hayır, anne! Yeni değil...
Anne- Ne demek bu?
Hakan- Yeni tanışmadık demek. Mesele de bu zaten... Sizi ümitlendirmek istemedim.
Anne- Biriyle çıkıyorsun ve bunu bizden saklıyorsun. Aman Allah’ım, neler duyuyorum?! Biz senin için... (Ağlar.) Senin için neler düşünelim?.. Sen...
Anneanne- Ne yani bunca zaman boş yere mi kavgalar ettik? Tüü!.. Ajan bu, ajan!
Hakan- Anneanne, lütfen...
Anneanne- Ne lütfeni?.. Bizi parmağında oynatmışsın haberimiz yok. Yere bakan, yürek yakan seni...
Anne- (Ağlamayı kesmiştir. Sert) Gel bakayım, otur şöyle yanıma. Anlat. Bütün sorularıma tek tek cevap istiyorum.
(Hakan oturur.)
Anneanne- Dur, ben de geliyorum.
Anne- (Anneanneyle beraber Hakan’ı aralarına alırlar. Vicdan kah tepelerinde durur, kah sandelyeye oturur.) Söyle bakalım, ne zaman tanıştınız?
Hakan- Üçüncü sınıftayken...
Anne- Ne?!

Anneanne- Üçüncü sınıf mı? (Eliyle sayar.) Üç, dört, askerlik, iş... Beş yıl!
Anne- (Ellerini birbirine vurur.) Ve bunu bize söylemedin!.. Emin olmak için bu kadar beklenir mi oğlum? Biz öcü müyüz?
Hakan- Sakin ol anne.
Anne- (Sinirli) Sakinim ben! (Kalkar.)
Anneanne- Ajan bu, ajan.Vallahi ajan...
Anne- Bizden böyle sakladığına göre bir sakatlığı var herhalde bu kızın?
Hakan- Hayır, anne.
Anneanne- O zaman ailesi yaramaz.
Hakan- Çok varlıklı ve iyi bir aileye sahip.
Anne- (Onurlu) Bizden mi utandın yoksa? Evde kalmış bu iki koca karıdan...
Hakan- (Kalkar.) O nasıl söz anne? Sizler benim her şeyimsiniz.
Anneanne- Ne o zaman köftehor? Ne kaldı?
Hakan-(Sıkıntılı)Bilmiyorum.Korktum.Onuistemeyeceği nizden, beğenmeyeceğinizden korktum .
Anne- (Yumuşamıştır.) Ah be oğlum, biz korkulacak insanlar mıyız?
(Toparlanır, tekrar sert ifadesine bürünür.) Daha sorularım bitmedi. Ne iş yapıyor?
Hakan- Bir reklam firmasında müdür.
Anneanne- Durmuş durmuş da müdürünü bulmuş
Anne- Nereli, kimi kimsesi yok mu?
Hakan- İstanbul’da doğmuş, yalnız yaşıyor.
Anneanne- Kız başına!
Hakan- Ne olmuş yani? Bir sürü insan yalnız yaşıyor artık!
Anne- (Gerilimi dengeler, sesi yumuşar.) Güzel mi bari?
Hakan- (Gözleri parlar.) Çok güzel anne!..

Çok güzel anne, nazik ve sevecen
Hep bakımlı, taze, yumuşak bir ten
Üstelik akıllı, kendinden emin
Çok olgun ve yorulmuyor sevmekten


Anneanne-

Maşallah maşallah , hocanın hikmeti bu
Ne güzel bir haber: ‘’- Cemile, hu!.. Duydun mu?’’
Allah için yok bu özellikler kızında
Torun evleniyor, gelin geliyor yakında.

Anne-

Ne zaman tanıştıracaksın bizi onunla
Daha bekleyecek miyiz? Derviş olduk sabırla
Tanrım! Hazırlık yapmalı! Saçlarım?! Boya gerek!
Sen! İki ayağımı bir pabuca sokarsın hep.

Hakan- Anneciğim, hiçbir şeye ihtiyacın yok. Çok güzelsin.
Anne- Canım benim, siz mutlu olun; bu bana yeter.
Hakan- Ben de senden bunu duymayı bekliyordum.

(Annesine sarılır.Vicdan da Hakan’a sarılır.Işık söner.)

3.Sahne
Anneanne- (Üzerine bir şal almış oturmaktadır.) Ah, Mübeccel ! Cennette kimbilir ne kadar mutlusundur? Çok özledim seni çok... Biliyor musun, bizim torun sonunda evleniyor. Torununun torununu gören cennete gider , derdi büyükler . Sonunda ben de cennete gideceğim. (Kendince hesap yapmaya başlar.) Bu sene evlenseler , seneye çocukları olur. İlk çocuk kız olursa iyi... On beşinde evlenir; on altısında bebeğini kucağına alır. O da kız olursa... Nerden baksan otuz yıl lazım. (Korkuyla) Ya bir de erkek olursa?.. Askerlikti, işti derken... Cık!.. Olmaz bu iş...
Anne- (Vicdan ile beraber girerler. İkisi de oldukça şıktır.)
Nasılım anne? Yakışmış mı?
Anneanne- Yakışmış ya! Hakan kaçta getirecek bu kızı?
Anne- Öğleden sonra geliriz demişti. (Heyecanlı) Ay, nereye otursam? (Koltuğa oturur.) Yok olmaz, orası misafirin... (Kalkar.) Bu laf da hiç hoş olmadı. Gelinimin...
Anneanne- Gelinimizin...
Anne- Nasıl tanışsak acaba? Şöyle içeri alırım... ( O anı yaşıyormuş gibi oynamaya başlar.) Hoş geldin kızım. (Elini öptürür gibi yapar.) Ben Hakan’ın annesi... Geç şöyle otur. Yok olmadı! Ne o öyle? Tepeden bakar gibi... (Baştan alır.) Buyrun buyrun, gözlerimiz yollarda kaldı vallahi!.. Amaan! İlk kez karşılaşılan birine de öyle denmez ki!..
Anneanne- Deli bu kız ayol! İnsan nasıl tanışır? Uzatırsın elini, öper. Sen de onu öpersin. ’’El öpenlerin çok olsun.’’ dersin , olur biter.
Anne- Tabii ya! Niye bu aklıma gelmedi? Ben de onu öperim. (Oturur.) Düşünebiliyor musun anne mini mini bir bebeğin buralarda yürüdüğünü? Oy, ben ona neler yapmam? Isırık ısırık ederim her tarafını... Acaba ilk bebekleri kız mı olur, oğlan mı?
Anneanne- Dua edelim de kız olsun !..
Anne- Kız olsun ya! Çıtı pıtı küçücük bir kız. Renk renk tokalar takardım saçlarına. Cicili bicili elbiseler giydirirdim. ( Hüzünlenir. Annesine sokulur. ) Ah, anne! O kadar mutluyum ki...
Anneanne- Olunmaz mı? (Kızının saçlarını okşar. Vicdan da annenin başını.) Sen doğduğunda ... Ali’mden sonra ... Babanla ben de aynı böyle sevinmiştik. Ali’mi bizden alan Rabbim yıllar sonra seni verdi; onun ömrünü sana bağışladı. (Eliyle göstererek) Aha şu kadarcıktın; tombul, pembe yanaklı... Güler olsun adı, demişti baban. Güler olsun da hep gülsün benim kızım. Çok istedik başka çocuklarımız da olsun, olmadı. Amaan!.. Nerelere götürdün beni durup dururken... Hadi, kalk da fırına bak ; kek yanmasın.
Anne- Ooo, çoktan çıkardım! (Tekrar heyecanlanır.) Hiç beklemeyelim . Hemen düğün için gün alalım. Günü belli olursa daha çabuk olur bu işler. Gelinlik, nikah şekeri, davetiyeler derken... Yarın emlakçilere gidip danışmalı. Buralara yakın bir yerde ev bulmalı ki akşam yemeğe bize gelirler. İki tencere kaynatmak olmaz, değil mi ya? Şimdi tutumlu olacaklar ki yarın rahat etsinler. Çocukları olunca gidip gelmek de kolay olur.
Anneanne- Dellendin gene! Önce kızı isteyelim, bunları sonra düşünürüz. Hoş kimden isteyeceğimiz de belli değil ya...
Anne- Aman anne, anası babası varmış işte!.. Tanışacağız elbet! (Ara) Rahmetli babası görse ne kadar mutlu olurdu kim bilir? Az mutluluk mu oğluna gelin istemek?
Anneanne- Beni istemeye bir ordu gelmişti nerdeyse. Amcalar, dayılar, yengeler, kardeşler... Bütün gece kahve pişirmekle geçmişti. O kalabalıkta babanı bile görememiştim. Heyecan bir yandan...
Anne- Ay,anne! Sen her zaman heyecanlısındır. Benim görücülerim geldiğinde de heyecandan Nejat’ın annesinin elini öpmüştün, unuttun mu? (Güler.)
Anneanne- Hadi ordan!.. Kadın o kadar yaşlı görünüyordu ki nineleri sanmıştım ben onu.
Anne- Düğünü nerde yapalım anne? Erkek tarafı olarak bizim yapmamız gerek , biliyorsun.
Anneanne- Aman, ne bileyim! Bu şehir düğünleri pek sarmıyor beni. Ne o öyle? Orkestırı mıdır, nedir? Tımbır tımbır bir şey... Düğün dediğin davullu zurnalı olur. Meydanda halaylar çekilir. Sofralar kurulur. Değil mi ya?
Burda koyarlar önüne şuncacık pasta. Al ye. Neymiş, düğünmüş?! Ne ev sahibi geleni bilir, ne düğündekiler başkalarını.
Anne- Niye öyle diyorsun anne? Ben Nejat’la düğün salonunda evlenmiştim. Daha az yoruluyor insan. Ne yemek yapmakla uğraşırsın, ne sofra kurmakla. Bütün pisliğini de orada bırakır, tertemiz evine gidersin. (Dalar.) Nejat çok yakışıklıydı o gece. Uzun boylu... Hakan gibi.’’Duydum köyde adetmiş. Sana yüz görümlüğü aldım.’’ demişti. (Elini boynundaki kolyesine götürür.) Bunu takmıştı bana.
Anneanne- Hıh! Şöyle kalın bir şey olsa bari, içim yanmayacak. Güya şehre kız verdik!
Anne- Öyle deme anne! Hatırası var.

Ömrü kısa oldu kocamın
Hatırası büyük
Gül koklamadım üstüne
Hakan’ım şahit.

Anneanne-

Ömrü kısa oldu kocamın
Hatırası büyük
Gül koklamadım üstüne
Allah’ım şahit.

Beraber-

İçim sevgiyle dolu
Vereceğim gelinime
Hakan’ım çoğalacak
Oğlu ve kızı ile.

Anneanne- Her şey hazır değil mi?
Anne- Hazır. Sarma, börek, poğaça, kek, biraz da kısır yaptım.
Anneanne- İyi iyi... Bize gelinlik yapacak kızın içimizi öğrenmesi lazım. Bugün biz yaparız; yarın o bize yapar.

(Kapı çalınır. İkisi birden ayaklanır.)

Anne- Hah, işte geldiler. Nasıl görünüyorum?
Anneanne- İyi. Ben? (Anne başıyla onaylar.) Hadi aç.
Anne- (Kapıyı açar.) Efendim, buyrun! Hoş geldiniz.

( Önce Hakan, arkasından Esin içeri girerler. Esin, annenin yaşına yakın belki ondan da büyüktür. Ama anneye göre daha bakımlı, modern görünüşlü, güzel ve şıktır.)

Anneanne- Oğlum, kız nerede? (Kapıyı tekrar açar, bakar.)
Önce annesi mi geldi?
Hakan- Anne! Tanıştırayım: Esin. Esin, annem!

(Şaşkın bakışlar altında perde kapanır.)


II.PERDE
1.Sahne

(Oyun kaldığı yerden devam eder. Hakan ile Esin gitmişlerdir. Anne saçları dağınık, üstü başı perişan vaziyette boş gözlerle bir noktaya bakar. Anneanne elinde bir bardak su ile içeri girer.)

Anneanne- (Telaşla) Güler, kızım! İç şunu yavrum. (Annenin saçlarını düzeltir. ) Hadi, bir yudum... (Annede hiç tepki yoktur.) Aman Allah’ım, kıza bir şey oldu! Ne yapsam, kime gitsem? Evlat değil, yılan beslemişiz koynumuzda. (Bardağı bırakır.) Kalk kızım; kendine gel. Her şeyin çaresi bulunur. Allah ölüm vermesin.
Anne- Ölsem daha iyiydi.
Anneanne- Güler, yavrum!
Anne- Oğlum bir kadınla evleniyor!
Anneanne- Evlenmiyor. Ona öyle geliyor.
Anne- Oğlum bir kadınla evleniyor! (Ağlar.) Aman Allah’ım, oğlum benim yaşımda bir kadınla evleniyor!
Anneanne- Yavrum, kızım!.. Yapma böyle...
Anne- Kapıdan girip ‘‘Anne, bu Esin!’’ dediği an başımdan aşağı kaynar sular döküldü sandım.
Anneanne- Güler’im, yavrum! Hadi, elini yüzünü yıka; üstünü değiştir.
Anne- (Donuk) Ne kadar soğukkanlıydı. Elini uzattı. Memnun oldum, dedi.
Anneanne- Şurada kolonya olacaktı. (Gider, alır.Kızının yanına oturur. Bileklerini ovalamaya başlar.) İnsanın başında erkek olmazsa böyle olur işte!.. Kızını dövmeyen dizini dövermiş. Oğlunu dövmeyen neyini dövecek acaba?
Anne- Beni çok iyi anlıyormuş. Benim yerimde kim olsa aynı tepkiyi verirmiş. Beni nasıl anlayabilir ki?! Kimse beni anlayamaz. (Ağlar.)
Anneanne- Ağla kızım, ağla yavrum! Açılırsın. Yıllardır bizden sakladığı şey buymuş demek. Dünyada karı kalmadı sanki?! Anası yaşındakine vurulmuş!
Anne- Nasıl yaptı bunu bana?
Anneanne- Boyu posu devrilesice...
Anne- Nerede hata yaptım ben anne, nerede? Giymedim, giydirdim. Yemedim, yedirdim. El çocuklarından aşağı kalmasın, babasızlığı hissetmesin diye her şeyine koştum.
Anneanne- Biliyorum yavrum, biliyorum.
Anne- Diplomasını alıp eve geldiği gün dünyalar benim olmuştu. O diplomayı ben almıştım sanki. Direnmiştim. Yenilmemiştim. Ama... Şimdi... Şimdi en büyük yenilgiyi oğlumdan... (Ağlar.)
Anneanne- Ah, kadersizim benim! Ne kocadan yana gün gördün, ne oğuldan yana. Nereden bilebilirdik böyle bir iş yapacağını? ’’Anne, bu Esin! ’’ deyince oğlan, betin benzin attı. Bayılır gibi oldun. Koltuğa oturttuk seni. Derken birden Hakan’ın yakasına yapıştın. Az kalsın boğuyordun oğlanı.
Anne- (Şaşkın) Hiç hatırlamıyorum.
Anneanne- Elinden zor kurtardık. Kadını da ben boğacaktım ya neyse... Seninki:
’’ Böyle olacağını biliyordum. Gidelim Esin. ’’ demez mi? Kadın çok direndi gitmemek için ya Hakan durmadı.
Anne- Demek o kadını bize tercih etti.
Anneanne- ‘‘Bu kapıdan çıkarsan bir daha giremezsin! ’’dedin; ama dinlemedi.
Anne- Ben?!
Anneanne- (Gururlu) Sen ya! Hiç öyle görmemiştim seni...
Anne- (Telaşlı) Aman Allah’ım! Neler yapmışım?! Ya bir daha gelmezse!..
Anneanne- Gelmezse gelmesin. Ne yapacaktın ya? (Alaycı) Ooo, aslan oğlum! Geçin şöyle oturun. Gelinimiz de benim kadarmış; ama olsun. Geçinir gideriz mi, diyecektin.

Anne-

Ne hayaller büyütmüştüm içimde yıllarca
Tam zamanı geldi dedim kendime usulca
Hiç ummazdım, beklemezdim, hatta düşünmezdim
Oğlum kopardı onları, parçaladı hoyratça.

Anneanne-

Ben ağlarım yavruma, yavrum ağlar yavrusuna
Anasın benim gibi, anlıyorum kızım seni
Göster bana şu dünyada kim doymuş ki evladına
Anasın benim gibi, anlıyorum kızım seni.

(Anneanne, kızına; Vicdan anneanneye sarılır. Işıklar söner)

2.Sahne

(Gece geç vakit. Anne, pencereden dışarı bakmaktadır. )

Anneanne- (Girer.) Yine mi oradasın? Hadi, geç oldu. Yat artık.
Anne- Bugün dördüncü gün.Hakan hala gelmedi.
Anneanne- (Sinirli) Bırak gelmesin! (Yumuşak) Tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkanı, derler. Sabırlı ol, gelecektir.
Anne- (Kendini suçlar.) Yoksa çok mu kırıcıydım anne? (Vazgeçer.) Ya ben, benim kırgınlığım?..
Anneanne- Hadi, bırak bunları düşünme artık... Ben yatıyorum. Sen de gecikme.
Anne- Anne, çıkarken ışığı söndür.

(Anneanne ışığı söndürür çıkar. Sahne pencereden sızan ışıkla aydınlanır. )

Anne- (Odada dolaşır. Koltuğa oturur.)

Evde ışıklar söner ninni
Gökte yıldızlar yanar ninni
Dağdan iner kuzular ninni
Kararır coşkun sular ninni
Gökte ay dede güler ninni
Uyu yavrum uyu der ninni
Gece göklerden indi ninni
Bu akşam öbek öbek ninni
Yıldızlar birer çiçek ninni
Rüyanı süsleyecek ninni
Ninni yavrum ninni

(Anne ninni söylerken Vicdan’da kucağında bebek varmış gibi kollarını sallar. Sokak kapısının açılma sesi duyulur. Hakan girer.)

Hakan- (Işığı yakar. Annesini karşısında görünce şaşırır.)Sen burada mıydın?
Anne- (Sevinçli) Buradaydım oğlum, hep buradaydım. Seni bekledim. Şükürler olsun, geldin sonunda. Döndün. Döneceğini biliyordum.
Hakan- (Soğuk) Hayır anne! Eşyalarımı almaya geldim. Işığı görmeyince... Neyse...

(İçeri geçer. Anne, odada dolanıp durur. Bir süre sonra Hakan elinde bavulu olduğu halde geri döner. Gitmeye davranır. )

Anne- Konuşmak istiyorum.
Hakan- Konuşacak bir şey yok anne!
Anne- Annenim ben senin. Bana böyle sırtını dönüp gidemezsin! Gitme oğlum... Sen benim her şeyimsin... O yaştaki kadından sana hayır gelmez.
Hakan- Esin’ i seviyorum, anne!
Anne- Sus! Sakın bunu söyleme! Gençsin, daha yaşayacak tadacak çok şey var önünde. Baba olacaksın. Evlat sahibi olmak ne demektir bilemezsin. O kadın sana çocuk veremez anlamıyor musun? Hayatını mahvettiğinin farkında değil misin?
Hakan- (Sinirli ) Biliyor musun anne, hayatta tek istemediğim şey bir çocuk sahibi olmak! Çocuk isteyip istemediğimi hiç sordunuz mu bana? Sormaya ne hacet!.. Kararınızı çoktan vermişsiniz siz...
Anne- Oğlum?!
Hakan- Torun isteyerek ne kadar bencilce davrandığının farkında mısın anne?
Anne- Ben mi bencilim?
Hakan- Evet... Hep bencildin zaten!
Anne- Nasıl söylersin bunu? Nankör!..
Hakan- Beni kendine göbek bağıyla bağlı bir çocuk gibi gördün. İstediğin zaman beslenecek, giyecek, gezecek, senin istediğin gibi biri olacaktım.
Anne- Yalan! Bunları hep o kadın sokmuş kafana!..
Hakan- Bana bak anne. (Omuzlarından tutar.) Babam öldü. Bu ölümün bütün yükünü bana yükledin. Hayatını bana adamandan, benim için yaşamandan bıktım.
Anne- Allah’ım, aldığım şu mükafata bak! Bunları da mı duyacaktım senden ?!
Hakan- Bu ağırlığa daha ne kadar dayanabilirdim sanıyorsun?
Anne- Kandırdın, aptal yerine koydun bizi...
Hakan- Siz mecbur ettiniz buna beni! (Ara) Keşke evlenseydin anne... Hayatındaki tek erkek ben olmasaydım.
Anne- Babanın hatırasına saygın bu kadar mı senin?
Hakan- Babamı severdim anne. Ama hayat o varmış gibi yaparak geçmiyor.
Anne- Hep senin mutluluğun için uğraştım. Yazıklar olsun!
Hakan- Dinlemiyorsun beni anne! Boğuldum diyorum. Esin ile dirildim, insan olduğumu hatırladım.
Anne- Nankör!
Hakan- Neden anlamak istemiyorsun anne? Büyüdüğümü görmedin diyorum. Uyandırmak istedim seni; ama bir türlü uyanacağın yoktu bu uykudan. Tatlı rüyalara dalmıştın. Uyandırırsam...
Anne- Uyandırırsan...
Hakan- Uyandırırsam ölecektin.
Anne- Öldürdün zaten beni...
Hakan- Buna mecburdum anne. Yoksa sizinle beraber... Çok üzgünüm anne. Bunca yıl bu yalanla yaşadım. Eninde sonunda gerçeklerle yüzleşecektik. Sakın ağlama anne… Ve beni affet ... (Annesini öper. Çıkar.)
Anne- Hayır, Hakan! Gitme oğlum! (Yığılır kalır. Vicdan tüm bu konuşmalar esnasında acı çeker . Işıklar söner.)


3.Sahne
(Televizyon açıktır ve Yalan Rüzgarı dizisi oynamaktadır. Anne, pencerenin önünde dışarıya bakmaktadır. Anneanne elinde çay tepsisi olduğu halde içeri girer.)

Anneanne- Bak, çay yaptım kızım. Hadi gel, diziyi beraber izleyelim. (Anne ilgilenmez. Dışarıya bakmayı sürdürür. )Aaa, bu iki koca eskiten sarı karı değil mi?! Neydi adı?Viki mi ciki mi? Çok şanssız karı canım bu da... (Bir an pot kırdığını düşünür. Lafı toparlamaya çalışır.) Aman, ne şanssız olacakmış?! Her şey olacağına varır, değil mi? (Annenin tepkisizliğine dayanamaz. Televizyonu kapatır.Kızının yanına gelir.) Böyle yapma evladım... Eziyet etme kendine... Sabahtan beri ne bir lokma yemek yedin, ne de tek bir laf çıktı ağzından. Gelecek Hakan, yaptığı yanlışı anlayacak, gelecek. Davul bile dengi den... (Sözü yarım kalır.)
Anne- Hakan dün gece geldi anne...
Anneanne- (Şaşırır.) Aaa, insan şimdi mi söyler bunu? Nerede şimdi?
Anne- (Durgun) Gitti. Eşyalarını almaya gelmiş.
Anneanne- Yaa!
Anne- Bana, bencilsin, dedi.
Anneanne- Hadi oradan, köftehor!
Anne- Her şeyine karışmışız. Onu boğmuşuz. O kadınla kendini bulmuş, insan olduğunu anlamış.
Anneanne- Tövbe tövbe!.. O şimdi ne yaptığını bilmiyor. Binmiş bir salıncağa... Elbet bıkacak, inecek oradan. Sevda sanıyor başındakini. Hadi kızım... Sen güçlü olacaksın ki düşmanlarınla savaşasın. Var mı öyle aslan gibi oğlanı elin karılarına kaptırmak?
Anne- (Biraz rahatlamıştır.) Öyle mi dersin anne?
Anneanne-Tabi ya!O kadın oğlumuzu nasıl kopardıysa bizden ,biz de ondan koparır,geri alırız.
Anne- Nasıl yapacağız bunu anne? Neydi adı? Esin... Esin diyor, başka bir şey demiyor.
Anneanne- Öyle hocalara üfletiriz ki onu ese ese bir hal olur.

Aldanma kızım, aldanma
El sözüne inanıp kanma
Ham yapar seni yabancılar
Kovalasın onları
Hacılarla hocalar.

Anne-

Anne yardım et
Oğlum gitmesin
Başka kimseye
Hizmet etmesin
Anne yardım et
Oğlum o benim
Mutlu yuvamdan
Uçup gitmesin

Bu hacı hoca işe yarar mı dersin?

Anneanne- Tabii ki... Sana Kıvıcıkların Aliye’sini anlatmış mıydım?

(Kapı çalınır.)

Anne- Kim acaba?
Anneanne- Hakan olmasın?

(Anne kapıyı açar. Gelen Esin’dir.)

Esin- Merhaba... Girebilir miyim?

(Vicdan kapının önünde durur. Geçmesine izin vermez. Anne kapıdan çekilir. Vicdan gönülsüz izin verir.)

Anneanne- Kimmiş?
Esin- (Girer.) Benim...
Anneanne- Sen ha! Ne arıyorsun burada?
Anne- Ne istiyorsunuz?
Esin- Sadece konuşmak...
Anneanne- Daha ne konuşacaksın? Yapacağını yaptın; darmadağın ettin bu yuvayı!
Esin- Hiç kolay değil, biliyorum. Bu duruma alışmanız zaman alacak.
Anne- Ben alışmak değil, oğlumu istiyorum.
Esin- Benim için çok mu kolay sanıyorsunuz her şey?
Anne- Öyleyse vazgeçin. Bırakın oğlumun peşini...
Anneanne- O şimdi ne yaptığını bilmiyor. Gençlik... İnsan anası yaşındaki kadınla mutlu mu olurmuş?..
Esin- Haklısınız... Bu durumu önceleri ben de yadırgadım. Hatta Hakan’a bu işin olamayacağını defalarca söyledim.
Anne- Ne yani? Oğlum mu peşinize düştü?
Esin- Bu çok çirkin bir tabir olur.
Anneanne- Kancık it kuyruk sallamazsa...
Esin- Çok acımasızsınız!.. Oysa ben buraya sizi barıştırmaya gelmiştim.
Anne- Hayatımızdan çıkın, her şey düzelecektir.
Esin- İnanın denedim. (Ara) Size her şeyi en başından anlatmak istiyorum. Hakan’la ortak bir arkadaşımızın doğum gününde tanıştık. Onunla aynı sınıfta okuyan ve bizim şirkette de staj yapan genç bir kızın doğum gününde... ‘Esin ablacığım sen de gel! ’’ diye diretmeseydi, artık kader mi dersiniz adına, o kadar gencin arasına girmez ve Hakan’la da tanışmazdım. Çok samimi, pırıl pırıl bir gençti; ama o kadar! Ertesi gün beni işyerimden aradı. Yemeğe davet etti.
Anneanne- Aynı Yalan Rüzgarı ayol!
Esin- Ona gelemeyeceğimi, çok meşgul olduğumu söyledim. Daha sonraki telefonlarına ise yok dedirttim. Bir gün işyerime kendisi geldi ve yemeğe çıkmam için çok ısrar etti. Ona karşı çok temkinliydim. Ondan büyüktüm; yanlış anlaşılabilirdi.
Anne- Bunu bile bile hayatına girdiniz!
Esin- Hayatına girdim; ama bile bile değil. Onunla çok şey paylaşıyorduk. Her konuda konuşabiliyorduk. Birbirimizi anlıyorduk. Bir gün bana beni sevdiğini söyledi. Korktum. İnanın bana çok korktum. O gece sabaha kadar uyuyamadım ve onu bir daha görmeme kararı aldım.
Anne- Ama ne karar!
Esin- Aylarca kendimle mücadele ettim.
Anne- Sonra da yıllarınızı verdiniz ona, değil mi?
Esin- Hakan’ı seviyorum. Bu ilişkiyi size anlatması konusunda çok ısrar ettim. Ama ikna edemedim. Bunun her şeyin sonu olacağını söylüyor ve sizi üzmekten korkuyordu.
Anne- Ailemin sonu...
Anneanne- Bu sona nasıl razı olur insanın içi?
Esin- Bu sevginin sona ermesine biz nasıl razı olacaktık?
Anneanne- O sevgi değil, gönül eğlencesi...
Esin- Sevgiyle, gönül eğlendirmek arasındaki farkı müsaade edin, bizlerde bilelim. Bakın! Biliyorum, onun annesi olacak yaştayım. Artık vücudum ağır çalışıyor. Ama duygularım hala çok sağlam. (Ara) Hakan’la olan ilişkimi çok sorguladım. Ya alışılmış, kabul edilmiş ahlaka boyun eğecektim ya da sevginin kazanmasına izin verecektim. Hakan beni seviyordu.Tüm geri kaçışlarıma, onu reddedişlerime rağmen. Evet, gençti. Önünde enerjiyle geçecek koca bir hayat vardı. Ama o beni seçmişti. Bunu nasıl inkar edebilirdim?
Anne- (Hırçın) Yeter artık! Daha fazla dinlemek istemiyorum sizi!..
Esin- (İnatçı) Benim geçkin, onunsa genç olması mı bütün mesele? Yaşlılık yaşamdan el çekmeyi gerektirmez ki. Yıllarca böyle öğrettiler bize. Siz yenildiniz, bense galip geldim bu savaşta. İnsan bu yaşa gelince hiçbir şeyi kaçırmak istemiyor. Hakan’la hayata bağlandım. Biliyorum ki o da başka güzelliklerin farkına vardı benimle.
Anneanne- Ne bulacakmış senin gibi kart tavukta?
Esin- Bir genç, sizin yaşantınızda neler bulabilir? Bir düşünün. (Anneye) Sizinle hemen hemen aynı yaşta sayılırız. İnsan ellisine geldiğinde dişiliğinden, kadınlığından çok şey yitiriyor, bilirsiniz. O, kendimi tekrar sevmemi sağladı. Korkularınızın farkındayım. Ona çocuk veremeyeceğimin de... Ama onu mutlu edebilirim.
Anneanne- Başımıza taş yağacak vallahi!
Esin- (Annenin ellerini tutar. Annenin kafası karışmıştır.)
Gençken insan her şeye ulaşacağını bilir. Bilir ki istediği her şey elinin altında, oradadır. Çabalamaz. Sevişmek için bile...
Anneanne- Tövbe tövbe!..
Esin- Ama yaş kemale erince, her şey size düşüyor. Tüm zorluğuna ve ağırlığına rağmen... Gençliğinizdeki enerjiniz kalmıyor. Hakan benim kaybettiğim enerjim oldu.
Anne- (Özlem dolu) O benim her şeyim !..
Esin- Biliyor musunuz? Bir zaman sonra ona o kadar alıştım ki ona evimi açtım. Benimle yaşamasını istedim. Ama o bunu reddetti. Benimle yaşamak yerine, bunu anlatacağı güne kadar sizinle kalmayı tercih etti. O sizi çok seviyor. Ama beni de seviyor. Bunu anlamalısınız artık.
Anne- Çok zor, çok !..
Esin- Onun bana olan ilgisini öğretmenine aşık olan bir öğrencinin geçici hevesine benzettim önceleri. Ya da bir anne arayışına...
Anne- Onun annesi var!
Esin- Biliyorum.
Anneanne- ( Atılır.) Bir de anneannesi!
Esin- (Gülümser.) İnanın ne onun için ne de benim için hiçbir şey kolay olmadı. Önceleri çok utandım; ama sonra neden utandığımın farkına vardım: Yaşanmışlığımdan... Beni şekillendiren, bana şimdiki halimi veren zamandan... Ya zamanın acımasızlığına sevgimi kurban edecektim, ya da sevgimle zamanı renklendirecektim. (Anneye) Hadi, haksızlık etmeyin kendinize... Dışarıda koca bir dünya var. (Elinden tutar.) Gelin benimle...
Anneanne- Güler, kızım!
Esin- Hakan sizi görünce çok sevinecek.

Hadi ver elini bana
Korkusuzca
Hem oğlun hem de yaşam
Uzatacak kollarını sana
Bir şans tanı kendine
Hep acıyla yaşamaz ki insan.

Anne-

Anne, inanmak istiyorum; yardım et bana
Ne güzel şeyler söylüyor bu kadın baksana.

Anneanne-

Önce oğlan gitti, şimdi de kızım
Ne biçim bir iştir anlamadım bu kadın.


Esin-
Bir şans tanı kendine
Hep acıyla yaşamaz insan.

Anneanne-

Önce oğlan gitti, şimdi de kızım
Ne biçim bir iştir anlamadım bu kadın.

Esin-

Hadi ver elini bana
Uzat korkusuzca

Anne-

Hem oğlum hem de yaşam
Uzatacak kollarını bana.

(Esin ve Anne birlikte çıkarlar Anneanne söylenirken ışıklar söner.)


SON
Mersin-2001

Sema İslim Utandı

Beyazdut
07-01-10, 22:24
SAFİNAZ’IN İZDİVACI

ORTAOYUNU

2 PERDE

YAZAN: SEMA İSLİM UTANDI


OYUNCULAR:

Kavuklu- 45 yaşlarında

Pişekar- 45 yaşlarında

Safinaz- 40 yaşlarında

Anne- 65 yaşlarında

İlyas Efendi- 55 yaşlarında

Gülbeyaz- 35 yaşlarında

Hacı Ağa- 70 yaşlarında


DEKOR: Meydanda bir yenidünya vardır.

GİRİŞ

(Dışarıdan zurna Pişekar havası çalar. Pişekar girer. Temenna ile selam verir.)

Pişekar- Efendim, cümleten sefalar geldiniz. (Dışarıya sesini duyuracak şekilde...) Amma benim pehlivanım!

Zurnacı- (Dışarıdan) Buyur benim şahbazım!

Pişekar- Bu da hesap değildir.

Zurnacı- Efendim, nedir hesabın?

Pişekar- ‘ Safinaz’ın İzdivacı ’ oyununun taklidini aldım. Çal da oyunumuz başlasın.


ARA FASIL – MUHAVERE

( Zurna Kavuklu havası çalar. Kavuklu girer. Seyircileri başıyla selamlar. Tam Pişekar’ın önüne gelince korkuyla irkilir. Geri çekilir.)

Kavuklu- Amanın, bu da ne ?!

Pişekar- Birader, ne oldu?

Kavuklu- Hem de konuşuyor.

Pişekar- Muhterem, korkmayın canım. Tanımadınız mı?

Kavuklu- Tanımadım.

Pişekar- Yahu, benim ben... İsmail...

Kavuklu- Ah, İsmail sen misin? Ne bileyim, canım? Böyle karşımda görünce...

Pişekar- Bu ne dalgınlık, kuzum? Neniz var?

Kavuklu- Aman Tosun’cuğum, sorma başıma gelenleri !..

Pişekar- Allah Allah ,çok merak ettim. Anlatın da dinleyeyim.

TEKERLEME

Kavuklu- Efendim, geçenlerde öğrendim. Bizim, Bakanlıklar’da dededen kalma bir bostanımız varmış.

Pişekar- Öyle mi? Oh oh ,pek güzel efendim...

Kavuklu- Sağ ol İsmail... Biz de bir şeyler ekelim, elimize bir iki kuruş para geçsin istedik.

Pişekar- Ee, ne var bunda?

Kavuklu- Dinle. Çoluk çocuk kalktık, gittik. Gittik; ama nerede ne var, nereye ne ekilir, nereden ne biçilir, unutmuşuz.

Pişekar- Çok doğal. Sonra...

Kavuklu- Sonra efendim, çalıştık çabaladık. Bir şeyler ektik. Hasat vakti de gelince başladık zerzevatı toplamaya. Vakit oldu öğlen. Hava sıcak. Acıktık. Susadık. Hanım bir şeyler hazırlamış. Önce, dedim, gideyim bir serinleyeyim. Kuyunun yanına vardım. Attım kovayı içine. Tam çekeceğim sıra, ayağım kaymaz mı?..

Pişekar- Aman!..

Kavuklu- Aman ya!.. Hadi, ben de cumburlop kuyunun dibine! Kuyu da kuyuymuş. Düşüyorum, düşüyorum bitmiyor. Gökyüzü görünmez oldu, ben hala düşüyorum. Bir ara hızım azaldı. Yavaşladım, yere hafif bir iniş yaptım.

Pişekar- Oh, çok şükür!

Kavuklu- Sonra etrafıma bakındım. Uzakta bir ışık! Işığa doğru yürümeye başladım. Yürüdükçe ışık büyüdü. Derken efendim, ardına kadar açık, koca bir kapının önüne geldim. Şöyle kafamı uzattım ki ne göreyim?

Pişekar- Ne gördün?

Kavuklu- Ellerinde çantalar, kucaklarında dosyalar olan bir sürü kravatlı erkekler, tayyörlü hanımlar... Avuçlarında da şöyle kuş gibi bir şey (Cep telefonunu işaret etmektedir.) . Sürekli onunla konuşuyorlar. Konuşurken de oradan oraya koşturuyorlar.

Pişekar- Sorsaydın birine, neredeyim diye?

Kavuklu- Soracağım sormasına ya, bir tane sakin adam yok! Bütün cesaretimi topladım. İçlerinden birinin yanına vardım.

Pişekar- Ee?

Kavuklu- Beri bak hele hemşerim, dedim. Ben Bakanlıklar’dan geliyorum. Bostan biçiyordum. Kör bir kuyuya düştüm, kendimi burada buldum. Burası nere? Hele bir de bana, dedim.

Pişekar- O ne dedi?

Kavuklu- ‘‘ Ne? Bakanlıklar’dan mı geliyorsun? Gel hemşerim! ’’ deyip elini omzuma attı. Beni duyan bir başkası da ‘‘ Yok , hemşerim. Bize gel! ’’ demez mi?

Pişekar- Allah Allah !

Kavuklu- Yaa! Sonra biri bir kolumdan, öbürü öbür kolumdan tutup çekiştirmeye başladı. Biri diyor, bize gel; öbürü diyor, bize gel! Nasıl olduysa can havliyle kendimi ikisinin de elinden kurtarıp koşmaya başladım. Onlar da peşimden... Ben koşuyorum, onlar koşuyor. Ben koşuyorum, onlar koşuyor.

Pişekar- Koşun efendim!..

Kavuklu- Sayıları da gittikçe artıyor. Can havliyle kendimi karşıma ilk çıkan kapıdan içeri attım.

Pişekar- Atın efendim!..

Kavuklu- Nefes nefese soluklanayım derken bir de baktım koca bir salondayım. Kürsüde de bir adam, kalabalığa laf anlatıyor. Hepsi dönüp bana bakmaz mı? Çıkıp gideyim, dedim. Dışarıdakiler aklıma geldi. Çaresiz bir köşeye iliştim.

Pişekar- İlişin efendim, ilişin!

Kavuklu- İliştim; ama hala herkesin gözü bende. Sonunda kürsüdeki adam konuşmasını bitirdi, yanıma geldi. ‘‘Nereden geliyorsun? ’’ diye sordu. ‘‘Bakanlıklar’ dan! ’’deyince bir sinirlendi, bir sinirlendi ki sorma!

Pişekar- O niye?

Kavuklu- Neymiş efendim, herkes bakanlık istiyormuş. Kaç tane bakanlık varmış ki kime ne vereymiş? Niye böyle yapıyormuşuz? Bir defa da bir şey istemeden geleymişiz. Ama ne yapaymış? Mecliste çoğunluğu nasıl sağlayaymış? İhtiyacı varmış? ‘‘ Sana da bir bakanlık vereceğim.’’ dedi, çıktı gitti. Geri kalanların hepsi başladılar elimi sıkmaya, benimle tokalaşmaya. Birisi dış işlerine, birisi iç işlerine, birisi eğitime, birisi sağlığa bakacakmış. Daha bilmem kaç tanesi de bilmem neye? ‘ ‘‘Ee, bana ne kaldı? ’’ diyecek oldum, içlerinden en yaşlısı: ‘‘ Sana da Yere Bakan, Yürek Yakan Bakanlığı kaldı. ’’ demez mi?

Pişekar- ( Gülmeye başlar.) Hah hah!

Kavuklu- Gül, gül. Orada da herkes bir ağızdan gülmeye başladı. Ama ne gülme... Yer gök inliyor kahkahalarından. Bir utandım, bir sıkıldım; o sıkıntıyla gözümü açtım ki hanım bir yandan başımda ‘‘Bey, uyan! ’’ diye inliyor, bir yandan çocuklar etrafımda gülüyor.

Pişekar- ( Şaşkın ) Çocuklar mı? Onların ne işi var mecliste?

Kavuklu- Ne meclisi yahu?

Pişekar- Sen dedin?

Kavuklu- Ne dedim?

Pişekar- Bakanlıklar’da dededen kalma bostanınız varmış!

Kavuklu- Bizim?

Pişekar- Sizin. Çoluk çocuk ekip biçmişsiniz!

Kavuklu- Biz?

Pişekar- Siz. Sonra serinleyeyim, deyip kuyunun başına gelmişsin. Ayağın kaymış, kuyuya cumburlop düşmüşsün. Sonra yavaşlayıp inmişsin. Bir kapıdan geçmişsin. İki adam peşinden kovalamış!

Kavuklu- Ne diyorsun, İsmail?

Pişekar- Yahu, ben demiyorum. Sen diyorsun!

Kavuklu- Ne diyorum?

Pişekar- Kürsüdeki adam sana bakanlık vereceğini söylemiş, oradakiler de ‘‘ Yere Bakan Yürek Yakan Bakanlığı kaldı. ’’ deyip gülmüşler, gülmüşler de sen de sıkıntıdan bunaldıkça bunalmışsın!

Kavuklu- Ha o mu? Gece uyurken karyoladan düşmüşüm. Hanımla çocuklar da başımda gülmekten katılırken uyanıverdim. Hepsi bu...

Pişekar- Ne yani? Şimdi bu anlattıklarının hepsi rüya mıydı?

Kavuklu- Rüya tabii... Allah iyiliğini versin! Hiç öyle şeyler gerçek hayatta olur mu? Bakan olmak kim, biz kim? Ah, İsmailciğim!

Varsa cebinde paran o taraklarda da yumağın
Oynuyorsa on parmağında on bin marifet
Sırtın pek, karnın tok, çoluk çocuğunla rahat
Değildir işte o zaman adın fakr u zaruret
Olsa olsa denir sana ancak vekil-i millet!

Aman, neyse İsmail! Ben buraya başka bir iş için gelmiştim.

Pişekar- Hayırdır Hamdiciğim?


FASIL

Kavuklu- Efendim, benim dükkan komşum İlyas Efendi’yi tanırsın.

Pişekar- Tanırım.

Kavuklu- İşte onun başına bir iş geldi.

Pişekar- ( Heyecanlı) Nasıl bir iş?

Kavuklu- Korkma canım! İş dediysek öyle kötü bir şey değil. Bizim İlyas Efendi kara sevdaya tutulmuş.

Pişekar- Deme!

Kavuklu- Dün dükkanına biri altmış, altmış beş; diğeri kırk, kırk beş yaşlarında iki kadın gelmiş. Aralarında geçen konuşmadan genç olanının adının Safinaz olduğunu ve bu taraflarda oturduklarını öğrenmiş. Bir iki parça kumaş kestirmişler. O esnada da bizim İlyas Efendi bu genç bayana vurulmuş. Ben de tariften çıkardığım üzere, bunlar olsa olsa bizim Pişekar’ın kaynanası ile baldızı olur, dedim.

Pişekar- Dur bakayım!.. Sahi, çarşıdan sonra bize gelmişlerdi de hanıma aldıkları kumaşı gösteriyorlardı.

Kavuklu- Oh, isabet! Efendim, bu İlyas Efendi, müşterileri gider gitmez soluğu benim dükkanımda aldı. ‘‘Yaparsan bu işi sen yaparsın, Hamdiciğim! Ben bu kıza talibim. Falan mahallede Safinaz adında bir güzel var mı? Git, öğren. Bana bildir.’’ dedi. İnanır mısın, adamcağız bir günde yemeden içmeden kesildi.

Pişekar- Yapma yahu!

Kavuklu- Sen de bilirsin ki İlyas Efendi iki yıl evvel hanımını kaybetmiştir. Çocuklarının hepsi evlidir.Biri İzmir’de, öteki Erzurum’da yaşar. Kendi de hali vakti yerinde, içkisi kumarı olmayan bir adamcağızdır. Bu işi yaparsan sen yaparsın İsmail.


Pişekar- Vallahi Hamdiciğim, Safinaz iyi kızdır da o anası olacak kaynanam yok mu? Zavallı kızı yıllardır kendine tutsak etti.Kimler istemedi ki?.. Allem etti, kallem etti, bu kızın turşusunu kurdu. Safinaz da kardeşleri gibi değil. Sessiz, sakin... Bunca yıl annesine bir aksi sözle karşı gelmemiştir. Yine de ben konuyu hanıma açayım. Gitsin, konuşsun ablasıyla. Sonra ben sana haber yollarım.

(Kavuklu ile Pişekar çıkarlar.)


(Safinaz elinde toz bezi ile girer. Etrafın tozunu alırken bir yandan da şarkı söyler.)

Safinaz- Aliş’imin kaşları kara
Sen açtın gönlüme yara

Anne- (Girer. Safinaz onu görmez. Kızının böyle içli şarkı söyleyişi hoşuna gitmez. İnlemeye başlar.)
Ah, aman, bacağım!..

Safinaz- (Telaşla dönerek) Ne oldu anne? Neyin var?

Anne- Ne bileyim? Bacağıma bir şey oldu.

Safinaz- (Koluna girer, oturtur.) Gel anne... Otur şöyle... Hemen bir doktor çağırayım...

Anne- Yok yok, şimdi geçer.

Safinaz- Ovayım mı biraz anne?

Anne- Ov yavrum, ov... Sen de olmasan ben ne yapardım? Hayırsız kardeşlerinin hepsi evlendi gitti. Bir sen kaldın annesini seven... Safinaz’ım... Zaten doğduğun gün demiştim: Bu kız başka... Hiç ayrılmazdın yanımdan... (Öfkeli) Öbürleri daha ayaklanır ayaklanmaz uzaklaştı benden!.. İlk işleri de kocaya varmak oldu!.. Rahmetli baban yaşasaydı da görseydi evlatlarının halini... (Ağlar)

Safinaz- Niye öyle diyorsun anne?

Anne- (Ağlamayı keser.) Yok yok, sen bilmezsin onları!.. Şeytana pabucunu ters giydirirler!.. (Tersleyerek) Sen de hemen onların tarafını tutarsın zaten... (Kapı çalınır.) Git, bak bakayım, kim geldi?

( Safinaz kapıyı açar. Gülbeyaz girer.)

Safinaz- Aa, Gülbeyaz! Gel, hoş geldin.(Öpüşürler.)

Gülbeyaz- Merhaba anne...

Anne- İyi, evin yolunu bulabildin!

Gülbeyaz- ( Safinaz’a) Ne oldu? Neyi var bunun gene?..

Safinaz- Yok bir şeyi… Biraz ayağı ağrıyor.

Anne- Biraz mı? Zaten hep böylesiniz siz… Ananız ölsün diye gözünün içine bakarsınız.

Gülbeyaz- Anlaşıldı… Yine heyheylerin üstünde anne! Neyse ben buraya bir şey söylemeye gelmiştim.

Anne- Belli zaten… Bir gün annenizi merak edip de geldiğinizi görmedim.

Safinaz- Anne!..

Anne- Sus, anne deme bana!

Gülbeyaz- Tamam anne, haklısın. Ama şimdi söyleyeceklerim önemli. Buraya Safinaz’a bir haber vermeye geldim.

Anne- (İşkilli) Neymiş o?

Gülbeyaz- Kısmetli bir haber…

(Safinaz utanır, başını öne eğer.)

Anne- (Ayağının ağrısı geçmiştir.) Ne demekmiş o?

Gülbeyaz- Akşam İsmail eve geldiğinde söyledi. Dün çarşıdan kumaş aldığınız dükkanın sahibi seni çok beğenmiş, haber yollamış: ‘‘ Eğer Safinaz hanım da isterse dest-i izdivacına talibim.’’demiş.

Anne- (Hışımla yerinden kalkar.) Vay deyyus, vay! Tevekkeli değil, kızın ağzına düşecekti neredeyse... Aman Allah’ım, bu da mı gelecekti başımıza?

Gülbeyaz- Ne var bunda anne? Hali vakti yerinde, aklı başında bir adammış.

Anne- Sen sus! Senin başının altından çıkıyor hep bunlar!

Gülbeyaz- Yeter anne! Turşusunu kurdun ablamın … Yaşamak onun da hakkı!

Anne- Biz yaşamıyor muyuz?

Gülbeyaz- Sen yaşıyorsun anne… Bak Safinaz’a, evlenme yaşı geldi de geçti bile!..

Anne- Ben mi engel oluyorum evlenmesine?

Gülbeyaz- Evet sen! Bak, yine aynı numaraları yapıyorsun. (Yalvarırcasına) Gel, inat etme anne!
Bu, Safinaz için belki de son fırsat…

Anne- (Pes etmiştir.) İyi canım, ne haliniz varsa görün! O deyyus manifaturacıyı annenize tercih edin bakalım. Elin herifinde ar namus yokmuş ki dükkanına gelen müşterilere yiyecek gibi bakmak bir yana bir de evlerine haberci yollatıp ‘ Kapatmam yapacağım, geleyim mi?’ diyor.

Gülbeyaz- (Sinirli) Eş anne, eş…

Safinaz- Anne, Gülbeyaz… Lütfen…

Anne- Sus, bana anne deme!

Gülbeyaz- Bırak Safinaz, bırak da biraz kendine bak! İsmail’e söyleyeyim, yarından sonra gelsinler. Haydi şimdilik hoşçakalın.

Safinaz- Güle güle Gülbeyaz.

(Gülbeyaz çıkar. Anne küskün, Safinaz ayakta ışıklar söner.)


(Anne oturmakta, Safinaz ile Gülbeyaz ayaktadırlar.)

Safinaz- Çok heyecanlıyım Gülbeyaz!

Gülbeyaz- Al benden de o kadar.

Anne- (Kendi kendine) Şunların haline bak! Nasıl da bayram çocukları gibi mutlular…

(Kapı çalınır.)

Gülbeyaz- Geldiler! (Safinaz içeri kaçacak gibi olur. Gülbeyaz kolundan yakalar.) Nereye Safinaz? Kapı bu tarafta… Hadi…

Safinaz- (Derin bir nefes alır. Kapıyı açar.) Buyurun efendim, hoş geldiniz.

(Pişekar, Kavuklu ve İlyas Efendi girerler.)

Pişekar- Hoş bulduk Safinaz.

Gülbeyaz- Hoş geldiniz.

Kavuklu- Hoş bulduk.

İlyas Efendi- (Kucağındaki gülleri ve çikolata paketini Safinaz’a verir .) Size layık değil ama…

Safinaz- (Gülleri ve paketi alır.) Teşekkür ederim.

Gülbeyaz-Buyurun, şöyle geçin.(Annesine) Anne, bak! Misafirlerimiz geldi.

Anne- (Sırtı dönük) Hıh, ben mi çağırdım?

İlyas Efendi- (Annenin elini öpmeye yeltenir.)Öpeyim hanf…

Anne- (Elini çeker) Höst!

Pişekar- (Durumu kurtarmaya çalışır.) Gel İlyascığım şöyle otur.

Gülbeyaz- Safinaz, misafirlerimizin kahvesini yapıver istersen…

Safinaz- Nasıl alırdınız kahvelerinizi?

İlyas Efendi- Siz nasıl uygun bulursanız, öyle olsun Safinaz hanım…

(Safinaz çıkar.)

Gülbeyaz- Ee, nasılsınız İlyas bey?

İlyas Efendi- Çok teşekkür ederim efendim. Sizler nasılsınız?

Gülbeyaz- Sağolun. Ya siz Hamdi bey amca?

Kavuklu- Sizleri gördük daha iyi olduk.

(Bir müddet sessiz bir hava eser.)

Pişekar- Havalar da ısındı sanki…

Kavuklu- Ya!..

Gülbeyaz- Evet…

İlyas Efendi- (Pişekar’ın kulağına yavaşça) Valide hanım hastalar mı?

Pişekar- O hep hastadır. Siz dert etmeyin.

İlyas Efendi- Ya!

Pişekar- Ya…

(Safinaz kahve tepsisiyle girer.)

Gülbeyaz- Kahveler de geldi.

(Safinaz tepsiyi önce annesine uzatır.)

Anne- İstemem!..

Gülbeyaz- Aa, anneme kahve yaramıyor. Unuttun mu?

(Kahveler dağıtılır. Herkes aynı anda kahvesinden bir yudum alır.)

Kavuklu- Oh, eline sağlık Safinaz kızım.
İlyas Efendi- Pek güzel olmuş.

Anne- (Patlar.) Zehir zıkkım olsun inşallah!

İlyas Efendi- Kötü bir şey mi dedim valide hanım?

Anne- Ne validesi be?!

Pişekar- Eyvah, şimdi yandık Hamdi!

Anne- (Ayağa kalkar.) Ulan deyyus, sen dükkanına gelen herkese böyle mi yaparsın? Ayaklarım kırılsaydı da girmez olaydım o uğursuz dükkanına!

İlyas Efendi- (Korku içinde) Ne yapmışım ki ?!

Gülbeyaz- İsmail bir şeyler yap!

Pişekar- Annenden bahsediyoruz, Gülbeyaz!

Anne- (İlyas Efendi’nin üstüne yürür. İlyas Efendi geri geri kaçar.) Kızımın ağzının içine düştüğün yetmezmiş gibi bir de evime gelip istemek ha! Namussuz seni! Herkesi kandırabilirsin; ama beni asla! Kızımı evlenme vaadiyle kandırıp tadına bakacaksın, sonra da…

İlyas Efendi- Aman efendim, o nasıl söz?!

Anne- İşte o biçim söz!..

Pişekar- Kayın valideciğim!..

Anne- Sen sus damat! Bu ırz düşmanını utanmadın, aldın eve getirdin! Seninle sonra hesaplaşacağız!..

Kavuklu- Yahu İsmail, ne cadaloz karıymış bu be!

Anne- (Kavuklu’yu işaretle) Yardakçını da al, defolun evimden!.. Gözüm görmesin sizi…

(Safinaz ağlayarak çıkar.)

İlyas Efendi- Safinaz hanım!..

Anne- Bak hala Safinaz diyor!

Pişekar- Yürü İlyas Efendi… Bu iş böyle olmayacak!

Gülbeyaz- Eh, anne! Alacağın olsun!..

(Herkes çıkar.)

Anne- Oh, çok şükür! Bu iş de bitti! Şimdi sıra Safinaz’ın gönlünü almada…Safinaz!.. Yavrum!.. (Çıkar.)

(Kavuklu, Pişekar ve İlyas Efendi oturmaktadırlar.)
İlyas Efendi- Bu yaşıma geldim, böyle şey görmedim İsmail beyciğim!

Pişekar- Haklısın, yerden göğe kadar haklısın ya sen de gördün işte… Safinaz çok iyi, saygılı, hatırlı gönüllü bir kızcağız… Ama o anası yok mu anası?

İlyas Efendi- Bir an ağzını açıp beni yutacak sandım!

Kavuklu- Al benden de o kadar… Lakin bu kadına birileri haddini bildirmeli!

Pişekar- Varsa bir yolu bana da öğret Hamdi!..

Kavuklu- Her şeyin bir çaresi var derler, ölümden başka…

İlyas Efendi- Safinaz’ı alamazsam ben de kahrımdan ölürüm.

Kavuklu- Öyleyse bu kadının hakkından gelecek bir plan yapmalıyız arkadaşlar.

Pişekar- Nasıl bir plan?

Kavuklu- Toplanın hele… (Bir araya gelirler.) Şimdi… Görünen o ki bu kadın kızından vazgeçmiyor, geçmeyecek de…

Pişekar- Haklısın.

Kavuklu- Safinaz’ı kaçıralım desem…

İlyas Efendi- Hemen!

Kavuklu- Olmaaaz! Niye olmaz? Anası bütün kolcu kuvvetlerini toplar, başımıza yıkar. Ne esnaflığımız kalır, ne adamlığımız… Cümle mahalleliye rezil oluruz. Riskli!

Pişekar- Evet!

İlyas Efendi- Ne yapacağız o zaman?

Kavuklu- (Düşünür.) Ne yapacağız o zaman? Eveeet!

(Hepsi düşünürken sahneye Hacı Ağa girer.)

Hacı Ağa- Selamün aleyküm!

Hepsi- (Düşünceli, gelenin yüzüne bakmadan) Ve aleyküm selam!

Kavuklu- (Ufak bir baş hareketiyle gelene bakar. Tekrar bakar.İrkilir, ayağa kalkar.) Ve aleyküm selam Hacı Ağa! (Diğerlerine işareti çakar.) Ve aleyküm selam!

Pişekar- İlyas Efendi- (Durumu anlamışlardır.) Ve aleyküm selam…

I.PERDENİN SONU

Beyazdut
07-01-10, 22:28
II.PERDE


(Kavuklu, Pişekar ve İlyas Efendi ayaktadır. Hacı Ağa’ya yer verirler.)

Kavuklu- Buyur Hacı Ağa, gel şöyle otur.

Pişekar- Efendim, nasılsınız görüşmeyeli?

Hacı Ağa- (Otururken) Çok şükür…

İlyas Efendi- Maşallah maşallah…

Kavuklu- Bence hiç iyi görünmüyorsunuz!

Hacı Ağa- Niyeymiş o?

Kavuklu- Ne bileyim? Renginiz biraz soluk geldi bana… (Eğilir, Hacı Ağa’nın gözünün içine bakar.) Cık cık cık…

Hacı Ağa- Ne var yahu?

Kavuklu- Üzülme Hacı Ağa; ama sizde kansızlık alametleri görüyorum. (Pişekar’a göz atar.)

Pişekar- Sahi, şimdi bana da renginiz biraz soluk geldi.

İlyas Efendi- (Durumu kavramıştır.) Tabi canım, ben de lafın gelişi öyle ‘‘maşallah’’ demiştim.

Hacı Ağa- Çocuklar korkutmayın beni!.. Kendimi gayet iyi hissediyorum.

Kavuklu- Seni sevmesek hiç bu bahsi açmazdık Hacı Ağa… Dost acı söylermiş. Söyle bakalım. Hanım öleli ne kadar oldu?

Hacı Ağa- Beş altı yıl oluyor.

Kavuklu- Bak gördün mü? Bu yıllar içinde kim baktı sana? Çamaşırını kim yıkadı? Söküğünü kim dikti? Hep sen… Peki, hep böyle mi kalacaksın? Allah korusun, düşünce kim bakacak sana?

Hacı Ağa- Canım, kızım var. Oğlum var. Onlar bana bakar.

Kavuklu- Bakarlar bakmasına ya, onlar başka şehirde sen başka şehirde. Üstelik biri el kızında, biri el oğlunda… Hepsini bırak, asıl önemlisi akşam eve gittiğinde kapını açanın, sırtını sıvazlayanın, kahveni yapıp dizinin dibinde oturanın, hoş sohbet edenin var mı? İnsana can şenliği lazım…

Hacı Ağa- (Kavuklu anlattıkça yüzünün şekli değişir. Ağlamaya başlar.) Yok, vallahi yok! Ben ne talihsiz bir adammışım da haberim yok!

İlyas Efendi- (Kalkar, Hacı Ağa’ya sarılır.) Ağlama Hacı Ağa, beni de ağlatacaksın!

Pişekar- Vah vah!

Kavuklu- Üzülmeyin canım, her derdin bir çaresi var derler. Elbet bunun da bir çaresini buluruz.

Hacı Ağa- (Ağlamaklı) Nasıl?

Kavuklu- Seni yeniden baş göz edelim Hacı Ağa! Şöyle huyu huyuna, suyu suyuna uygun bir hanım bulalım.

Hacı Ağa- Hadi canım, kim ister ki beni bu yaştan sonra?

İlyas Efendi- Aa, ne varmış ki yaşınızda?!

Pişekar- İlyas Efendi doğru söylüyor. Üstelik ben tam size göre birini tanıyorum.

Hacı Ağa- (Meraklı) Ya, kim?!

Kavuklu- Güzel mi güzel, hamarat mı hamarat, eli gibi dili de maharetli… Cıvıl cıvıl, fıkır fıkır bir hatun…

Hacı Ağa- Kim?

Kavuklu- O da senin gibi dul…

Hacı Ağa- Yahu kim bu?

Pişekar- Benim kaynanam! Sen ‘he’ dersen, ben hanımı gönderir durumu bildiririm. Yok, istemezsen…

Hacı Ağa- İsterim isterim! Üstelik uzak da sayılmaz. Akraba oluruz, ne güzel!

Kavuklu- Öyleyse olacak bu iş… Tez haber yolla İsmail! Hanım gitsin, konuşsun.

Hacı Ağa- Ne isterse yapacağımı da söyle!

İlyas Efendi- Ya ben ne olacağım? Safinaz hanımefendiyi göremeyecek miyim?

Kavuklu- (Fısıltıyla) Sana sabırlı olmak düşüyor, İlyas Efendi. Bugün görmezsin, yarın ilelebet senin olur.

İlyas Efendi- (Fısıltıyla karşılık verir.) Ha, anladım… Bugün yok, yarın… Sizi gidi sizi!..

(Sahne kararır.)


(Safinaz tek başına oturmuş, nakış işlemektedir.)

Anne- (Dışarıdan sesi duyulur.) Safinaz!

Safinaz- Ne var anne?

Anne- Azıcık gel de şu sırtımı ovuver. Kalkamıyorum.

Safinaz- Tamam anne, geliyorum! (Kendi kendine söylenerek) Safinaz şuram ağrıyor, azıcık ovuver. Safinaz canım şunu çekiyor, yapıver. Safinaz aşağı, Safinaz yukarı… Yeter artık! Ben de bir yuvam olsun, kocam olsun istiyorum. Üstelik kıymetimi bilecek biri çıkmışken… Çeyizim sandıkta sarardı. Saçlarım ağardı. Yaşıtlarım çoktan torun torba sahibi oldu. Zavallı İlyas beyciğim! Yaşadıklarından sonra gelip Safinaz kulunu tekrar görmek ister mi acaba?

(Kapı çalınır.)

Safinaz- Kim o?

Gülbeyaz- (Dışarıdan sesi duyulur.) Benim Safinaz, Gülbeyaz!

Safinaz- (Açar.) Gel, Gülbeyaz, hoş geldin. O günden sonra bir daha kimse uğramaz sanıyordum.

Gülbeyaz- Ah, ablacığım! Senin hatırın olmasa… Biz o geceyi çoktan unuttuk.

Safinaz- Ya diğerleri?

Gülbeyaz- Onlar da… Üstelik İlyas Efendi seni hala istiyormuş.

Safinaz- Anneme rağmen mi?

Gülbeyaz- Üzülme Safinaz, her şeyin bir çaresi bulunur. Şimdi buraya neden geldiğimi söyleyeyim…

Anne- (Girer.) Safinaz, deminden beri seni bek… (Gülbeyaz’ı görür.) Ne işin var senin burada?

Safinaz- Gülbeyaz buraya bir şey söylemeye gelmiş.

Gülbeyaz- Hayırlı bir işi haber vermek için…

Anne- (Hiddetli) Yine mi Safinaz’ın…

Gülbeyaz- Safinaz için değil, senin için anne!

Anne- Benim için mi?

Safinaz- Annem için mi?

Gülbeyaz- Evet, Hacı Ağa adında biri seninle evlenmek istiyormuş. ‘‘Ne isterse alacağım , yeter ki bir tanışalım.’’ demiş.

Anne- Tanışmak mı?

Gülbeyaz- (Annesinin yumuşamasından istifadeyle) Görmekten ne çıkar anne… Üstelik hali vakti yerinde, dul bir adammış. Çocuklarının hepsi evli ve başka şehirdeymişler. Anlayacağın çöpsüz üzüm…

Anne- (Safinaz’a bakarak) Ay, ne desem bilmem ki?

(Safinaz oralı olmaz.)

Gülbeyaz- Yalnızlığına son verecek birini ararken seni tavsiye etmişler. (Anne gittikçe keyiflenir.)
‘‘Gökte aradığımı dostlarım bana yerde gösterdiler.’’diye sevinçten hop oturup hop kalkıyormuş.

Anne- Sırf ayıp olmasın diye peki diyorum. Herkes gibi gelir, kahvemizi içer, tanışırız.

Gülbeyaz- Peki öyleyse. Haber vereyim, yarın gelsinler. Şimdilik bana müsaade…

(Gülbeyaz çıkar. Işıklar söner.)

(Kavuklu, Pişekar, Anne, Safinaz, Hacı Ağa ve Gülbeyaz sahnededirler.)

Kavuklu- Efendim, bizi tekrar evinize kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.

Anne- Estağfurullah, hoş geldiniz!

Hacı Ağa- Hanımefendiyi pek genç, pek diri buldum. Bu güzelliği neye borçlular acaba?

Anne- (Keyiflenir.) Latife ediyorsunuz!

Hacı Ağa- Görünen köy kılavuz istemez. Bir sürü çocuk büyütmüşsünüz; ama zaman hiç size asi davranmamış.

Kavuklu- (Pişekar’ın kulağına) Onda bu genişlik varken bir yüzyıl daha yaşar.

Pişekar- (Kavuklu’yu dürter.) Aman efendim, Hacı Ağa’nın hakkı var. Kayın validem diye söylemiyorum, her zaman kendisine bakmasını bilmiştir. Yaşıtları gibi bir köşeye çekilip hayattan el etek çekmemiştir.

Hacı Ağa- Ee, öyle de olmak lazım gelir, değil mi efendim?

Anne- Oh oh, bu iltifat dolu sözler bitmeyecek! Siz de beni şımarttıkça şımartacaksınız. Kahvenizi nasıl alırsınız?

Hacı Ağa- Siz nasıl arzu buyurursanız öyle olsun sultanım!

Anne- (Safinaz’a) Hadi yavrum! Malum ne kadar genciz de desek, evde gençler varken bize iş düşmez.

Gülbeyaz- (Safinaz’a) Sana yardım edeyim Safinaz… (Çıkarlar.)

Kavuklu- İsmail, bunlar mercimeği fırına verdiler vallahi! Şu muhabbete bak! İkisinin de ağzından bal damlıyor!

Pişekar- Aman Hamdiciğim, bırak damlasın. Yıllardır zehrini akıttı, biraz da balını görelim!

Hacı Ağa- Efendim, zat-ı alilerinize biraz kendimden bahsedeyim.

Anne- Estağfurullah, buyurun!

Hacı Ağa- Öncelikle dulum. Karım yıllar evvel sizlere ömür… Toprağı bol olsun, çok iyi bir hanımdı.

Anne- (Kıskanç) Öyle olsun!

Hacı Ağa- Bana iki evlat verdi. İkisinin de mürüvvetini gördü. Biri Bursa’da, diğeri Ankara’da… Çoluk çocuğa karıştılar. Bendeniz burada, tek başıma yaşıyorum. Bir zahire dükkanım var. Bana yetiyor.

Anne- Maşallah maşallah!

Hacı Ağa- Evim bana aittir. Çok güzel bir evdir; lakin içi boştur.

Anne- Nasıl yani?

Hacı Ağa- Yani boştan kasıt, eşyası yok değil! Yıllardır bir kadın eli değmemiş, bir kadın sesi işitilmemiştir, demek istiyorum.

Anne- Vah vah!

Hacı Ağa- Üzülmeyin! Her şeyin bir çaresi bulunurmuş. (Kavuklu’ya bakarak) Değil mi efendim?

(Kavuklu telaşlanır. Bir şeyler söyleyecekken Safinaz’la Gülbeyaz ellerinde kahve tepsisiyle girerler.)

Pişekar- (Atılır.) İşte kahveler de geldi!

Gülbeyaz- Buyurun Hacı amca!

Hacı Ağa- Maşallah, kızlarınız da pek hamarat canım…

Anne- Öyledir efendim. Övünmek gibi olmasın, hepsini çiçek gibi yetiştirdim. Evlendirdim. Bir saygısızlıklarını görmedim, kötü sözlerini duymadım. Rahmetliden sonra hem eş hem arkadaş oldular bana! (Kahvesini alırken) Sağ ol yavrum… Allah acılarını göstermesin!

Hacı Ağa- Amin efendim, amin… Cümlemizin… Demek hepsi evli…

(Kavuklu, iyi gidiyor işareti yapar. Pişekar susmasını işaret eder.)

Anne- Hayır, hepsi değil! Safinazcığım bekardır.

Hacı Ağa- Neden? İsteyeni mi çıkmadı?

Anne- O ne biçim söz?! Ne tüccarlar, ne hekimler istedi de kızım zavallı annesini bırakmamak için hepsini reddetti.

Hacı Ağa- Vah vah, yazık olmuş kızcağıza! Ama üzülmeyin! Artık sizin varlığınız ona engel olmayacak!

Anne- Nasıl yani?

Hacı Ağa- Allah’ın emri, peygamberin kavliyle sizi kendime istiyorum. Safinaz kızım da artık kendi kısmetini bulmak için özgür olur, yuvasını kurar.

Anne- (Ayağa kalkar.) Höst! Deminden beri zor tutuyorum kendimi!.. Her şey iyi gidiyordu, birden çuvallamaya başladın Hacı Efendi!

Hacı Ağa- Aman sultanım, ne dedim ki ben?

Anne- Ağzından çıkanı kulağın da mı duymuyor?

Gülbeyaz- Sinirlenme anneciğim!..

Anne- Sen sus, çıyan! Bu dertleri başımıza hep sen açtın… Safinaz’ı koparamadınız, şimdi şansınızı ben de mi deniyorsunuz?

Pişekar- O nasıl söz anne?

Anne- Ulan damat! Yüz kere kovdum seni bu evden, gene geldin. Ne arsız, yüzsüz adammışsın! Senin söz söylemeye bile hakkın yokken, bana mı soruyorsun, o nasıl söz diye?

Kavuklu- Aman valide hanım, lütfen!

Anne- İti an, çomağını hazırla! Çomaksız gezmez bizim damat!

Safinaz- Anne, çok ayıp oluyor!..

Anne- Sen sus Safinaz! Senin aklın varmaz böyle işlere… Bunlar buraya bir oyun oynamaya geldiler; ama ben kül yutmam. Önce İlyas hergelesini saldılar başımıza, şimdi de bu kartolozu!..

Hacı Ağa- Kim? Ben mi?

Anne- Sen ya! Ayakta uyuyorsun Hacı Efendi! Hadi bakalım, hadi… Daha fazla ağzımı açtırmadan giderseniz, siz karlı çıkarsınız.

Hacı Ağa- Şimdi bu, ‘‘Hayır mı?’’ demek?

Anne- Ay, şimdi hepinizi parçalarım! Defolun be, defolun! (Hepsinin üstüne yürür. Herkes çil yavrusu gibi kapıya koşar. Anne kapıyı kapatırken Safinaz ağlayarak dışarı çıkar.) Hadi buyur, işin yoksa baştan başla!.. (İçeriye seslenerek) Safinaz, yavrum!.. (Çıkar.)

(Pişekar, Kavuklu ve Hacı Ağa oturmaktadırlar.)

Pişekar- Vallahi Hacı Efendi, dün yaşananlar için senden ne kadar özür dilesem azdır.

Hacı Ağa- Boş ver, büyütme İsmail oğlum!

Kavuklu- Yok, yok öyle demeyin! O kadının ne yapacağını bile bile götürdük seni…

Pişekar- Kandırdık ve kendi oyunumuza alet ettik!

Hacı Ağa- Yahu, boş verin dedim! İyi ki götürmüşsünüz!.. Yoksa ben nereden bulacaktım, bu deli taylar gibi azgın hatunu? Ah, o ateş!.. O dört nala koşan deli kısrak cesareti!.. (Ağlamaklı) Gel gör ki beni istemedi!

Kavuklu- Hoppala!... Birken iki oldular…

İlyas Efendi- (Girer.) Oo, işte buradasınız. Aramadığım yer kalmadı sizi…

Kavuklu- İşte ikinin biri…

Pişekar- Hayrola İlyas Efendi, ne oldu ki?!

İlyas Efendi- Yahu, daha ne olacak? Akşamdan beri meraktan öleceğim. Hanımefendi vardı mı Hacı Ağa’ya?

Pişekar- Kavuklu- Of of!

İlyas Efendi- Yoksa?

Pişekar- Kavuklu- (Kafalarını sallayarak) Ah ah!

İlyas Efendi- (Çocuk gibi yavaş yavaş ve hıçkırarak ağlamaya başlar.) Ihı…Ihı…Ihı…

Pişekar- Aa, İlyas Efendi!.. Hiç yakışıyor mu böyle, çocuk gibi?

Hacı Ağa- Yoksa o da mı?

Kavuklu- Evet, Hacı Ağa, o da… Ama bu, deli taya değil, kızına…

Hacı Ağa- Vah garibim, vah! Ah, biz ne talihsiz insanlarız… (İlyas Efendi ile sarılıp ağlaşırlar.)

Pişekar- Tamam, bu böyle olmayacak! Bu akşam bize gelin de enine boyuna konuşalım, bir hal çaresine bakalım şu işin!

(Hacı Ağa ve İlyas Efendi bir yandan ağlarlar, bir yandan da ‘ Olur.’ İşareti yaparlar.)

Kavuklu- Allah cümlemize akıl fikir versin, bizi de bu işten azat etsin İsmail!

Pişekar- Amin!


(Pişekar, Kavuklu, Hacı Ağa ve İlyas Efendi oturmakta, Gülbeyaz kahve dağıtmaktadır.)


Hacı Ağa- Sağ ol kızım.

Gülbeyaz- Afiyet olsun.

Pişekar- Şöyle korkusuzca için kahvelerinizi…

Kavuklu- Hakkın var İsmailciğim! Her defasında cadının evinde… (Hacı Ağa’nın bakışlarıyla karşılaşır.) Yani deli tayın evinde sonunu getirmek kısmet olmadı kahvenin…

İlyas Efendi- Gönül ne kahve ister, ne kahvehane; gönül sohbet ister, kahve bahane!

Hacı Ağa- Değil mi ya? Hay ağzına sağlık, İlyas evladım!

İlyas Efendi- Lakin sevdiğine kavuşmayan gönlü kim ne yapsın?

Pişekar- Evet, gelelim asıl meselemize!..

Hacı Ağa- Gelelim! Bu kadının razı olur bir yanı olmalı…

İlyas Efendi- Olmalı ya! Safinaz’ım o cadının…

Kavuklu- Deli tay…Deli tay…

İlyas Efendi- …elinden kurtulmalı!

Hacı Ağa - Bu kez hep beraber gidelim. Ben anasını, sen de kızını iste…

Pişekar- Yahu, Hacı Ağa ne diyorsun?! Her defasında korkumdan kırk yıldır girip çıktığım evin kapısının yerini karıştırıyorum. Maazallah, bir gün elinde kalırsak vay halimize!..

Kavuklu- Vallahi doğru söylüyorsun İsmailciğim! Yakalarsa much much!..

İlyas Efendi- Peki ne yapacağız o zaman?

Pişakar- (Tam bir şey söyleyecekken kapı çalınır.) Kapı…

Gülbeyaz- Ben bakarım. (Açar.) Safinaz!..

(Herkes ayaklanır.)

İlyas Efendi- Sa.. Sa… Safinaz hanım!

Safinaz- (Girer. Mahcup) Evden kaçtım.

Kavuklu- Oh, bizi de ne büyük bir dertten kurtardın!

Gülbeyaz- Gel ablacığım, gel! Otur şöyle…

İlyas Efendi- Safinaz hanım, hoş geldiniz. Nasılsınız?

Safinaz- Hoş bulduk İlyas bey. İyiyim.

Hacı Ağa- Keşke anneniz de gelseydi!

Safinaz- Size yaptıklarından sonra hala onun adını ağzınıza alabiliyorsunuz!

Hacı Ağa- Annedir. Evladını koruyacak tabii! Sen asıl benim kusuruma bakma! Senin için o gün ileri geri konuştum hanım kızım!..

Safinaz- Yoo, Hacı amca! Haklıydınız. Annesinin sözünden çıkamayan, kendi haklarının korunmasını bile başkalarından bekleyen bir insan için söyledikleriniz az bile! Sonra da kalkar, kaderimize isyan ederiz. Kardeşlerim gerçekleri çok önceden fark ettiler de annemin esaretinden kurtulup yuvalarını kurdular. Bana da kaderine küsüp ağlamak kaldı. Ama buraya kadarmış. Artık kendi kararlarımı kendim vereceğim ve o eve bir daha dönmeyeceğim!

İlyas Efendi- Dönmeyin Safinaz hanım, dönmeyin! Sonuna kadar arkanızdayım! Şey… Yani yanınızdayım demek istedim.

Hacı Ağa- (Kendi kendine) Vah minik kuşum, deli kısrağım!.. Şimdi ne kadar da korkmuştur!

(Kavuklu, ya sabır çeker.)

Pişekar- Hoş geldin, sefa getirdin Safinaz! Burası senin de evin sayılır.

Gülbeyaz- Gel, odanı göstereyim Safinaz…

İlyas Efendi- (Atılır.) Bir dakika! Bu anı ne kadar beklediğimi takdir edersiniz. Efendim, izin verirseniz, onu, asıl evine, yuvamıza götüreyim. Safinaz hanımcığım, Allah’ın emri, peygamberin kavliyle sizi kendime istiyorum. Evet derseniz, beni dünyanın en mesut insanı yaparsınız.

Safinaz- İlyas bey…

İlyas Efendi- Hayır derseniz, ölüm fermanımı ellerinizle imzalarsınız!

Kavuklu- Vay köftehor! Neler de bilirmiş?!

Safinaz- (Etrafına bakar. Herkes başıyla onaylar.) Evet… Sizinle evlenmeyi kabul ediyorum.

İlyas Efendi- Heyt, oldu bu iş! (Hacı Ağa’yı öper.)

Hacı Ağa- Darısı bana, darısı bana…

İlyas Efendi- Nişan yüzüklerimizi takalım öyleyse!

Pişekar- Bu ne acele İlyas Efendi? Bu saatte yüzüğü nereden bulacağız?

İlyas Efendi-Hazır efendim, hazır! Ne olur ne olmaz diye ilk günden beri hep cebimde taşıyordum. (Kurdeleye sarılı bir çift yüzük çıkarır. Kavuklu’ya uzatır.) Bunları senin takmanı istiyorum Hamdiciğim! (Diğerlerine bakarak) Müsaade buyurursanız?...

(Başlarıyla onaylarlar.)

Kavuklu- Hay Allah!.. Şeref duyarım. (Safinaz ile İlyas Efendi yan yana gelirler. Kavuklu tam konuşacağı sırada kapı çalınır.) Kapı…

Gülbeyaz- (Kapıyı açar.) Anne!

İlyas Efendi- Eyvah, basıldık!

Anne- (Üzgün, mahcup ve durulmuş vaziyette) Girebilir miyim? (Girer.) Ben özür dilemeye geldim. Hepinizden yaptıklarım için af diliyorum!

Kavuklu- Hangi dağda kurt öldü?

Anne- Haklısınız Hamdi bey! Bencilliğim kurbanı oldum. Kendi isteklerimi her şeyin üstünde tuttum. Bunun için de insanları kırmaktan çekinmedim. Ta ki Safinaz!ım beni terk edene kadar. Onun hep yanımda kalacağını, bana bakacağını düşündüm. O yüzden evlenmesini ne pahasına olursa olsun engellemeye çalıştım. Şimdi önce ondan, sonra da sizlerden beni bağışlamanızı istiyorum. (Ağlayarak Safinaz’ın ayaklarına kapanır.)

Safinaz- Gülbeyaz- Anne!

Hacı Ağa- Aman, valide hanım! Biz yaşlılar, yalnız kalma korkumuzu yenemediğimiz sürece bencilliklerimizin kurbanı oluyoruz. Lütfen kalkın! (Kaldırır.) Eminim, gençler sizi anlayacaktır. Gelin, şöyle oturun.

Safinaz- Anneciğim! (Elini öper. Gülbeyaz ile Pişekar’da öperler.)

Anne- Bağışladınız mı beni?

Gülbeyaz- O nasıl söz anne! Elbette!

Kavuklu- Eh, o zaman kaldığımız yerden devam edelim. Bu nişanı bitirelim.

Anne- Ne nişanı?

İlyas Efendi- Efendim, Safinaz hanım benimle evlenmeyi kabul etti de. Siz de müsaade ederseniz...

Anne- (Hışımla) Ulan!... (Sakin) Şakaydı, şaka…

(Herkes güler.)

Hacı Ağa- Efendim, bundan güzel fırsat olmaz. Ben de yeri gelmişken Allah’ın emri, peygamberin kavliyle sizi kendime eş olarak istiyorum.

İlyas Efendi- Ah, ne mesut bir gün!

Anne- Ay, ne desem bilmem ki? (Safinaz’a bakar. Safinaz başıyla onaylar.) Eh, peki öyleyse!

Hacı Ağa- Oh be! Oldu bu iş! Biz de yüzükleri hemen takalım, öyleyse.

Pişekar- Sen de mi cebinde gezdiriyordun yoksa?

Hacı Ağa- Hem de makasla beraber! N’aber? (Kurdeleye sarılı bir çift yüzükle makas çıkarır.)

Pişekar- Pes vallahi!

Kavuklu- Gelin bakalım öyleyse.(İki çift yan yana gelir. Safinaz ile İlyas Efendi’nin yüzüklerini takarken) Allah, bir yastıkta kocatsın. (Hacı Ağa ile Anne’nin yüzüklerini takarken) Hayırlı, uğurlu olsun. Allah, sizi tayların çiftesinden korusun.

BİTİŞ

Pişekar- (Kurdeleleri keser.) Uğurlu, kademli olsun. Allah hayırlı etsin. (Herkes birbirini
kutlarken Pişekar öne çıkar.) Efendim, bu çiftlerin düğününü haftaya yine burada icra edeceğimizi vaat ederek oyunumuza burada son veriyoruz.

Hepsi- Hepinizi düğünümüze bekliyoruz.

(Zurna neşeli bir hava çalarken perde kapanır.)


Sema İslim Utandı

Beyazdut
07-01-10, 22:34
AH AŞK, AH AŞK

(MÜZİKLİ OYUN)

YAZAN: SEMA İSLİM UTANDI

KİŞİLER:

İki kadın oyuncu
Dört erkek oyuncu

I.PERDE

1.Sahne

(Adam girer. Elindekileri köşeye bırakır. )

Adam- Güzin! Ben geldim canım... Güzin?! (Kendi kendine ) Uyuyor herhalde... ( İçeri bakar. Şaşkın, geri döner. ) Yok! Nereye gider bu kadın? ( Masada bir not bulur. Okumaya başlar. ) ’’ Tamer, seninle yollarımız burada ayrılıyor. Her şey çok güzel başlamıştı. Ama hiçbir şey sonsuza kadar sürmüyor. Beş yıllık evliliğimiz boyunca çok yıprandım. Bu kararı almak inan kolay olmadı. Seni terk ediyorum. Beni aramaya kalkma. Güzin.’’ (Koltuğa yığılır. )

(Bir süre sonra erkek anlatıcı sahneye girer.)

Erkek Anlatıcı- Cık cık cık!.. Kim bilir nasıl acı çekiyordur şimdi? Zavallı , bunu hiç beklemiyordu herhalde ?

Kadın Anlatıcı- (Girer .) Dur bakalım orada! Acı çekiyormuş?!. Kim bilir ne yaptı ki gül gibi
kadın evini terk etti? Kolay mı kurulu düzeni bırakıp gitmek ?

Erkek Anlatıcı- Gitti işte... Güzin hanım... Kurulu düzeni bırakıp gitti. Şu eve bir baksana! Neyi eksik? Bir eli yağda , bir eli balda... Seven bir koca... Üstüne titremiş besbelli... (İddialı) Hem gözler yalan söylemez. (Adamın gözleri boş boş bakar. )

Kadın Anlatıcı- Evet, üstüne titriyor!.. Öyle titriyor ki pencerenin ötesi yasak!.. Varsa ev, yoksa ev...
Ne eş dost , ne eğlence... Sosyal yaşam sıfır...

Erkek Anlatıcı- Aaa, haksızlık ediyorsun ama!.. Her şey adamın suçu değil ya! Kadın da dişini gösterseydi.

Kadın Anlatıcı- Göstermediği ne malum?

Erkek Anlatıcı- Gösterdiği ne malum?

Kadın Anlatıcı- Yok canım!

Erkek Anlatıcı- Var canım!

Adam- (Kalkar. İkisini ayırır.)Lütfen , benim için kavga etmeyin! Dışardan bakınca her şey nasıl da
yoruma açık... Ama dostlar... Aşk bitince her şey bitiyor. Gerisi koca bir yalan.

Aşk bitince mi başlar hayat
Yoksa kalbe girince mi
Güzin’le mi Güzin’siz mi
Gece yatabilirsen yat.

Erkek Anlatıcı-
Acı çekiyor belli
Çekilmiş bütün rengi
Hep o kadın yüzünden
Yaşananların hepsi.

Kadın Anlatıcı-
Sen sabit kafalısın
Peşin hükümlü, katısın
Kim bilir neler çekti
Zavallı,masum kadın.

Hepsi –
Ah aşk, ah aşk, ah aşk
Sensiz gönül neşesiz bak
Uçur yine güzel kuşu
Kavur bizi zevkinle yak.

Adam- (Rolünü tamamlamış) Nasıl oynadım?

Erkek Anlatıcı- Eh , fena değil!..

Adam- Ne o? Kıskandın mı ?

Erkek Anlatıcı- Halt etmişsin!..

Kadın Anlatıcı- Aa! Susun artık! Seyircilerimize ayıp oluyor. Buraya sizin kavganızı izlemeye gelmediler.

Adam- Haklısın!

Erkek Anlatıcı- Pardon!

Kadın Anlatıcı- ( Seyircilere ) Efendim, hoş geldiniz.

Adam-Erkek Anlatıcı- Hoş geldiniz.

Kadın Anlatıcı- Konumuz aşk... Hani Ferhat’a dağları deldiren, Mecnun’un başında yuva kurduran aşk.

Erkek Anlatıcı- Nedir aşk ? Nasıl tanımlamalı, nasıl yorumlamalı?

Adam- Türk Dil Kurumu Sözlüğü, sayfa 80. Aşk: Arapça isim. Sevgi ve bağlılık duygusu, sevi.

Kadın Anlatıcı- Aşk için söylenmiş pek çok deyim de var : ‘‘Aşk olmayınca meşk olmaz… Aşk olsun…
Aşka düşmek… Aşka gelmek...’’Söyleyin bakalım. İnsan aşık olduğu kişiyi görünce neresini tutar?

Adam-Erkek Anlatıcı- Ne?.. (Gülüşürler. )

Kadın Anlatıcı- Hıh!.. İçiniz fesat sizin, içiniz… (Seyircilere dönerek )Tabi ki kalbini değil mi? İşte o yüzden gönül kelimesi de aşkla ilgili deyimlerimize ev sahipliği yapar. Gönül vermek… Gönül bağlamak gibi.

Adam- Ya atasözlerimiz? Aşığa Bağdat ırak gelmez… Aşığın gözü kördür… Aşık alemi kör, dört yanını duvar sanır… Gönül kimi severse güzel odur.

Erkek Anlatıcı- Gönül var otluğa, gönül var...

Adam- Aşk ağlatır, dert söyletir.

Erkek Anlatıcı- Gönül verme evliye, eve gider unutur.

Adam- Gönül ferman dinlemez.

Kadın Anlatıcı- Dünyada ne kadar insan varsa, hatta börtü böcek, o kadar da aşk çeşidi olmalı ve her yaşın
ayrı bir aşk anlayışı... Amacımız aşka kılıf bulmak değil. Bu budur, diye köşeye sıkıştırmak hiç değil. Biz
onu ararken o buldursun kendini bize. Sözün kısası, onu tanıyanların ya da öyle sananların olsun sahne.


2.Sahne

(Ahmet, Cenk ve Özlem ilkokul öğrencisi kılığında sahnededirler. )

Özlem- ( Çantasını uzatır. ) Cenk, çantamı tutar mısın ? Ayakkabımı bağlayayım.

Cenk- Bana ne!

Ahmet- Ben tutarım Özlem.

Özlem- ( Cenk’ e) Hıh! Sağol Ahmet.

Cenk- ( Tempolu ) Ahmet, Özlem’ i seviyor... Ahmet, Özlem’ i seviyor...

Özlem- Pis çocuk, git başımızdan...

Ahmet- Boş ver Özlem, aldırma. Bak, sana ne aldım? ( Cebinden çikolata çıkarır, Özlem’e uzatır. )

Özlem- Ahmet... Teşekkür ederim... (Ahmet’i yanağından öper. )

Cenk- (Ahmet’e çelme takar, onu düşürür. ) Hah, hah, ha ! (Tempolu) Özlem, Ahmet’i öptü... Özlem, Ahmet’i öptü...

Özlem- (Cenk’i kovalar.) Sen çok oldun ama! (İkisi sahne dışına çıkarlar. Ahmet de toparlanıp peşlerinden)

( İçeriye on beş, on altı yaşlarındaki Ahmet ile Cenk girerler.)

Ahmet- (Çekingen) Cenk, yanlış yapıyoruz. Hadi, geri dönelim!

Cenk- Sen de amma ödleksin be oğlum!Hep böyle acemi mi kalmak istiyorsun ? Şuraya bak mahşer yeri
gibi. (Kalabalığı yarıp bir kapıdan içeri bakarmış gibi yapar.) Üff, karılara bak! Cennete geldik Ahmet,
çimdikle beni...

Ahmet- (Arkada, utangaç) Cenk !

Cenk- Tamam, tamam... Gel, sen de bak! (Ahmet’i öne çeker. Kendisi de arkadan bakmaya çalışır.)
Vay anam be ! Hangisini seçtin? Şu kırmızılı benim, ona göre... Hadi, içeri girelim. (Ahmet’i kolundan
çekerek) Yürü!..

Ahmet- Ben...(Kolunu kurtarır.) Ben yapamam! (Koşarak sahneden çıkar.)

Cenk- (Ardından) Ahmet, dur! Gidersen git...Sana ihtiyacım yok!.. Özlem’in özlemini giderecek sanki?
(Çıkar.)

(Ahmet, damat kıyafeti üzerinde olduğu halde Cenk’le beraber sahneye girerler.)

Ahmet- Çok heyecanlıyım Cenk!

Cenk-(Soğuk) Farkındayım.

Ahmet- Özlem kim bilir ne güzel olmuştur.

Cenk- (Dalgın)Her zaman güzeldi.

Ahmet- Hala çıkamadılar içeriden... Nikaha geç kalacağız.

(Cenk sıkıntılı ve suskun hatta biraz da huzursuz gibidir.)

Ahmet- Onu çok seviyorum Cenk. Bunu en iyi sen anlarsın. Ne de olsa beraber büyüdük. Sen aşkımızın
canlı tanığısın sevgili arkadaşım. İzin ver sana sarılayım. (Cenk’e sarılmak üzere iken Cenk, Ahmet’i iter.)

Cenk- Kes artık Ahmet!

Ahmet- Ne oldu Cenk? Yanlış bir şey mi yaptım?

Cenk- Kibar aile çocuğu, müstakbel eş... Hiç anlamadın değil mi? Hiç fark etmedin?

Ahmet- Neyi?

Cenk- Her zaman salaktın, hala da öylesin? Özlem’e olan sevgimi... Aptal...

Ahmet- Neler söylüyorsun?

Cenk- Özlem’i sevdiğimi... Ve artık ebediyen hayatınızdan çıktığımı... (Çıkar.)

Ahmet- Cenk...

(Işıklar söner.)


3. Sahne

( Sahne hafif hafif aydınlanır. Kadın Anlatıcı sahneye girer. )

Kadın Anlatıcı- De ki: - Aşktır şadeden gönülleri
Perişan, berbat eden gönülleri
Aşk söyletir en yanık türküleri
Ay buluta girdiği gecelerde.
( C.S.Tarancı )

Aşık - ( Sazıyla türküye başlar. İstenirse türkü değiştirilebilir.)

İki keklik bir derede ötüyor
Ötme de keklik benim derdim artıyor
Emine hanım konyak içmiş
Karyolada yatıyor
Yazması oyalı kundurası boyalı
Yar benim olsa.

(Işıklar söner.)

4.Sahne

Erkek Anlatıcı- Kimi aşk için kıyasıya mücadele verir, kiminin aşkı ayağına kadar gelir. Nasıl mı? İzleyelim.

Çiçek Ali- Benim adım Çiçek Ali
Biraz çapkın, biraz deli
Hanımlardır böceklerim
Ruhlarını didiklerim.
Arzu- (Dalgın, sahneye gelir. Elinde mendil, ağlamaklı )

Arzu’yum, arzu doluyum
Erkeksiz mi bitecek sonum
Bir sıcak yuva, bir seven koca
Tanrı yazacak mı bana da

Çiçek Ali- (Şans ayağına gelmiş gibi ellerini ovuşturur. Arzu’nun peşine takılır.)

Tanrı’nın işi mi yok
Benimse işim hiç yok
İşte minik bir serçe
Gel düş pençelerime.

Arzu-
Tanrı ne çabuk duydu sesimi
Karşıma çıkardı yakışıklı birini
Arzu’yum, arzu doluyum
Teşekkür ederim yarabbi

( Mendili yere düşer. )

Çiçek Ali- Pardon, bayan! Bunu siz mi düşürdünüz?

Arzu- Ah, teşekkür ederim.

Çiçek Ali- Rica ederim. Merhaba... Benim adım Ali... Arkadaşlar Çiçek Ali de derler. Ya sizinki?..

Arzu- Arzu...

Çiçek Ali- Arzu hanım... Şurada bir çay bahçesi var. Rica etsem benimle bir şeyler içer misiniz?

Arzu- Ya gören olursa?..

Çiçek Ali- Kim görecek canım? Sadece masum iki çay içeceğiz. Gidelim mi?

Arzu- Madem çok ısrar ettiniz...

( Arzu önde, Çiçek Ali arkada seyirciye göz atarak çıkarlar. )

Erkek Anlatıcı- Bu Çiçek Ali’lerden pek çok var. Sarışını, esmeri; zengini, fakiri; yakışıklısı, çirkini; okumuşu, okumamışı... Hepsi türlü renkte, türlü biçimde olsa da hamurları aynıdır vesselam... Yeter ki
Arzu’lar çoğunlukta olmasın.

( Işıklar söner.)


5.Sahne

( Koca Ali sahnede damat tıraşı olmaktadır. )

Berber- Ee, Koca Ali! Seni de kaybediyoruz ha!

Koca Ali- Kaybetmenin böylesine can kurban...

Berber- Az uğraşmadın hani Gülsüm’ ü almak için!..

Koca Ali- Anasıydı danasıydı derken hallettik ya işi sen ona bak!

Berber- Ne diyelim, Allah mesut etsin. Köyün en güzel, en çalışkan, en terbiyeli kızını aldın. Kadrini
kıymetini bilesin.

Koca Ali- Sen ne diyon berber emmi? Şehre götürecem, elini sıcak sudan soğuk suya sokturmayacam.
Bir dediğini iki etmek... Hey gidi... Gülsüm benim ya artık gerisi vız gelir.

Berber- İnşallah Koca Ali, inşallah...

(Işık söner, yanar. Koca Ali divanda uyuklamakta ,bebeği de yanındadır. Gülsüm, elinde yemek
tepsisi içeri girer.)

Gülsüm -Sofra hazır Ali.

Koca Ali- ( Uyanır. ) Ne, hı? İçim geçmiş. Ellerimi yıkayayım, geliyorum. ( Çıkar.)

Gülsüm- Alii!..

Koca Ali- (Dışarıdan sesi duyulur.) Nee?

Gülsüm- Ablamdan mektup geldi.

Koca Ali- Eee?!

Gülsüm- Eniştemle kavga etmişler.

Koca Ali- ( İçeri girmiştir.) Eee?!

Gülsüm- (Sıkılgan) Bize gelmek ister.

Koca Ali- Eee?!

Gülsüm- Çocukları da getirmek ister.

Koca Ali- Aş evi mi ulan burası ? Kendimize zor bakıyoruz...Hem kadının yeri kocasının yanıdır.. Kocası
değil mi? Döver de, sever de...

Gülsüm- Bu kez ciddi Ali... Ablamın üzerine kuma getirecekmiş.

Koca Ali- (Alaycı) İyi ya işte, fena mı ?! Üç çocuk, ev, tarla, inekler derken çok yoruluyordu. İşleri bölüşürler, rahat eder.

Gülsüm- (Sert ) Ali!..

Koca Ali- Şu kadınlarda çok salak canım... Ellerine geçen fırsatı teperler. Boşuna dememişler, saçı uzun
aklı...

Gülsüm- (Öfke dolu ) Ali dedim!

Koca Ali- Ne o kız ? Kafa mı tutuyon bana?! (Gülsüm’e tokat atar. Gülsüm yere düşer. ) Dikkat et ,
Senin de sonun ablan gibi olmasın!

Gülsüm-
Erkek erkek dediğin
Hepsi aynı kardeşim
Çektiğin acıların
Hepsi masal kardeşim

Koca Ali-
Kadın kadın dediğin
Elimizin kiridir
Çoğu etrafımızda
Biri evimizdedir.

Gülsüm-
Kadının ne adı var
Ne gücü, ne sıfatı
Diş bilemiş yıllarca
Çıkmamış yine sesi

Koca Ali-
Evdekinin tapusu
Değişmez yıllar boyu
Hele bir ses çıkarsın
Kovarız eni sonu

Gülsüm-
Diş bilemiş yıllarca
Çıkmamış yine sesi

Koca Ali-
Hele bir ses çıkarsın
Kovarız eni sonu

(Işıklar söner.)


6.Sahne

( Sahne renkli ışıklarla aydınlatılmıştır. Aysel, masalardan birinde iki adamla içki içmektedir. Arka planda arabesk bir müzik. )

1.Adam- Hadi anam, içelim.

2. Adam- İçelim neşelenelim. (Elini Aysel’in bacağına atar. )

Aysel- Hop, yavaş gel! İçelim dediysek, sarkalım demedik.

1.Adam- Sen ona bakma abla... ( 2. Adam’a yarı sarhoş , kaş göz işareti yapar. ) Ayıp oluyor ama!..
Karşında bir hanfendi var!..

2.Adam- Afedersin ab... Yani hanfendi..

1.Adam- Ha şöyle, hizaya gel... Garson, bize bir şişe viski daha !

Aysel- Ne iş yaparsınız siz ?

1.Adam- Serbest çalışırız.

2.Adam- Evet, serbest çalışırız.

Aysel- Yani serbest de ne?

( Garson viskiyi getirir. )

1.Adam- Sağ ol gözüm !

Aysel- (Kendi kendine ) Gözün çıksın!

1.Adam- Pardon abla, bir şey mi dedin?

Aysel- Gözüme girdin, dedim. Fena adamlar değilsiniz. Söyleyin bakalım, evli misiniz siz?

2.Adam- Ben bekarım da o evli...

Aysel- Bekarsın ha!

2.Adam- He ya! Şöyle gönlüme göre bulamadım.

Aysel- Üzüldüğün şeye bak !

1.Adam- Hiç işte! Kimi var diye sızlanır , kimi yok diye...

Aysel- ( 2. Adam’a ) Bulunca da gelecek misin buralara, ha?

1.Adam- Gelecek tabi... Gelmezse evliliğin tadı mı olur ?

Aysel- Gel, koçum... Gel ki biz de ekmek paramızı bulalım.

( Sözde Baba ve fedaisi sahneye girerler. Baba, ceketini omuzlarıyla iter. Fedaisi alır. Babanın oturmasına yardımcı olur. )

Sözde Baba- Garson!

Fedai- Garson!

Garson- Buyrun efendim!

Sözde Baba- Bir büyük... Aysel’e de söyle gelsin.

Fedai- Söyle gelsin...

Garson- Emredersiniz efendim...(Yan masaya gider. Aysel’e) Aysel hanım, sizi yan masadan
çağırıyorlar.

Aysel- Hadi beyler, size doyum olmaz. Bana müsaade... Parayı veren... Anlarsınız ya...

Sözde Baba- (Aysel’e yer verir. ) Gülüm, hoş geldin.

Aysel- (Oturur. ) Hoş bulduk

Sözde Baba- Ne içersin?

Aysel- Ne içiyorsan ondan...

Sözde Baba- Garson! Bir kadeh daha getir...(Aysel’in elini öper.) Özledim kız seni... (Aysel elini çeker.)
Öyle olsun gülüm... Senin için yanan şu kalbimin elbet bir gün farkına varacaksın. İşte o zaman çok pişman olacaksın. Pişman olmuş vicdanınla ben, yine de seni kabul edeceğim.

Aysel- Nereden de bulursun bu lafları, bilmem ki?!

Sözde Baba- He de, bugün basayım nikahı!

Aysel-Gene başladın be anam! İçince Çince konuşuyorsun! ( Kadehini tokuşturur.) Çok gördük senin gibileri...

Sözde Baba- Alay etme Aysel!.. Hislerimi görmezden gelerek beni ne kadar kırdığının farkında mısın?

Aysel- Tövbe tövbe... Günaha sokma adamı be! Ne hissi, ne kırması?.. Aysel o defteri yıllar önce kapattı.
( Masadan kalkar. Fedaisini işaret ederek) Hadi şimdi topla pılını pırtını başka kapıya!..

Sözde Baba- (Aysel dönüp gidecekken bileğinden kavrar. ) Aysel!..

Aysel- Çek elini be!

Sözde Baba- Aysel dedim...

Aysel- Çek ulan ellerini üstümden! (Bileğini kurtarır. )

Sözde Baba-
Aysel elimden bir kaza çıkacak
Alay etme herkes sahi sanacak
İnadı bırak, gel benimle
Mal mülk hepsi senin olacak.

Fedai- Hepsi senin olacak.

Aysel-
Çok duyduk aslanım biz bu masalı
Bas git olmaz işim seninle
Kaf dağında sakladığım hayatı
Yıllar önce vermiş idim birine.

Sözde Baba-
Ben de erkeğim nihayetinde
Söz söyletmem izzet-i nefsime
Bunu sen istedin pavyon güzeli
Son duanı et dilediğince.

Fedai- Duanı et dilediğince.

(Sözde Baba bıçak çeker. Aysel’i vurur. Aysel yere yığılır. )


2.Adam- Vurdu abi karıyı!

1.Adam- Su testisinin hikayesini duymadın mı? Neyse, boş ver... Hadi gidelim eve . (Tam çıkarlarken )
Ha unutmadan , perde!..

I . PERDENİN SONU


II.PERDE

1.Sahne

( Tüm oyuncular sahnededir. )

1. Kadın – Bir bilmecem var çocuklar...

Diğerleri – Haydi sor, sor...

1. Kadın –
Ne gündüz ne geceyim
Sadece bir heceyim
Vaat ettim ben gençlere
Her kalbe gireceğim.

1. Adam- Konumuz ne?

2. Adam – Aşk!

1. Kadın – Aa, bildi!

1.Adam – Cık cık cık ...

4.Adam – Dilimiz döndüğünce, gücümüz yettiğince aşkı tanıtmaya devam edelim.

2.Kadın – Nedir aşk?

1.Adam –Soralım...

(Hepsi sahnede yeni rolleri için kılık değiştirir. 1. Adam eline bir mikrofon, 2. Adam omzuna bir kamera alır. )

1 Adam- İyi günler sayın seyirciler. Halkımızın aşk hakkındaki görüşlerini almak üzere sokaktayız. İşte bir genç.Pardon, bir şey sorabilir miyim ?

3.Adam- Buyrun .

1. Adam – Sizce aşk nedir ?

3.Adam – Aşk? Aşk, Müjgan’dır . Bir de abisi olmasa...

1.Adam- Affedersiniz bayan, sizce aşk nedir ?

1. Kadın- Eşim televizyon seyrederken önünden geçmemektir.

2. Adam- Cevaba bak!

1. Adam- İşte bir köylü vatandaşımız, yanına yaklaşıyoruz. Selamlar...

2.Adam- Ve aleyküm selam...

1. Adam- Dayı, bir şey soracaktım.

4.Adam- Buyur yigenim, sor.

1. Adam- Sence aşk nedir?

4. Adam- Hımm... Bir adam bir kızı sever. Anasını yollar, istetir. Kızın babası vermezse aşk olur.

1. Adam- Şu adamı yakalayalım. Pardon, sizce aşk nedir?

3.Adam- ( İşadamı kılığında, aceleci) İşim var kardeşim, öyle boş şeylerle uğraşacak vaktim yok!

1. Adam- ( Karnında ve kucağında bebeği olan bir kadına yaklaşır. )Pardon bacım... Bir şey soracaktım. Sence aşk nedir?

2.Kadın- ( Yüzünü tülbentiyle kapatarak) Ben bilmem, kocam bilir...

1. Adam- İşte, bir vatandaş. Soruyoruz: Aşk nedir?

4. Adam- ( Elinde boş bir file olduğu halde ‘zam, enflasyon vs.’ kelimelerini anlatmaya çalışır.)

1. Adam- İyi günler bayan, sizce aşk nedir?

1. Kadın- ( Hayat kadınıdır.) Göstereyim anam... Aşkın kralını vereyim sana...

1. Adam- ( Şaşkın ) Pardon...(2. Adama) Yürü...

1. Kadın- ( Arkalarından) İndirim de yaparım, gel!

1. Adam- Şuna soralım. Aşk nedir beyefendi?

2.Adam- ( Kolunda 1. ve 2. Kadınlar) Aşk?.. (Eliyle para işareti yapar.) Budur hemşerim. ( Yanındakilere sarkar. Kadınlar kıkırdar.)

1. Adam- Aa, oynamıyorum!.. Bir taneniz de doğru dürüst cevap verse ya !

2.Kadın- Canım, herkes nasıl isterse öyle düşünür.

2.Adam- Çoğumuz aşık olacağımız kişinin bir köşe başında bize çarpacağını zannederiz. Elimizde de kitaplar olur hep.

( 4. Adam ile 2. Kadın bunu canlandırırlar.)

1. Kadın- Bazen de her gün aynı saatte vapurda, otobüste gördüğümüz; ama adını bile bilmediğimiz biri için kalbimiz çarpar, ellerimiz titrer.

1. Adam- ( Ellerini çırparak) Evet, hadi bakalım. Çok konuştuk. Daha oynayacak bir sürü rolümüz var. Herkes görevinin başına.( Diğerleri dışarı çıkarken) Sevgili Ata’mız : ‘Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.’’ diyor. Sanatçıyı üretime iten en önemli damar da aşk olsa gerek. Ya bu damar günün birinde tıkanırsa ?..

( Işıklar söner. )


2.Sahne

Tandan- (Elinde gitarı beste yapmaya çalışmaktadır.) Tanrım! Olmuyor, olmuyor !.. Yapamıyorum!
( Bütün notaları alır, fırlatır. Kapının zili çalınır. Açar.)

Menajer- ( Heyecanla içeri girer.) Tandan...( Yerdekileri görür.) Ne bu hal? Neyin var ?

Tandan- Bilmiyorum, yorgunum, hastayım...

Menajer- Ne demek hastayım? Olmaz, şimdi olmaz! Tam konser zamanında bunu yapamazsın!

Tandan- Kes sesini, kan emici menajerim ...

Menajer- ( Aldırmaz.) Senin sinirlerin bozuk .Dinlen biraz... Çay yapayım mı sana, ister misin?

Tandan- (Kendi kendine) Hep aynı sesler... Sıradan ve basit... Bütün notalar takılmış plak gibi kafamın içinde...

Menajer- (Yerdekileri toplar.) Hadi, abartıyorsun. Sen ne yapsan dinlenir. İnsanlar sana bayılıyor. Genç kızlar senin için çıldırıyor.

Tandan- Anlamıyorsun beni...(Dışarı çıkar.)

Menajer- (Yüksek sesle) Senin ihtiyacın ne biliyor musun?

Tandan- (Girer.) Ne?

Menajer- Aşk... Aşık olmalısın dostum! (Kapı çalınır.) Kime aşık olduğunun bir önemi yok. Aşkın kendisi lazım sana...(Kapıyı açar.) Buyrun?

Genç Kız- İyi günler! Sil-Süpür Temizlik Şirketi’nden geliyorum. Temizlik için...( Tandan’ı görür.) Aa, siz! Tandan!.. Aman Allah’ım! Gözlerime inanamıyorum.

Menajer- (Kıza) İhtiyacın olan şeyler şu tarafta...(Kız şaşkın gösterilen yönde dışarı çıkar. Tandan’a) Sen de gel, otur şunun başına. (Tandan’ı oturtur.)Şimdi... Hayal kur.Olanı değil, olması gerekeni düşün. Mesela...(Düşünür.) Bir hizmetçiye aşıksın...(İçerdekini kastederek) Ona dokunman gerekmez! Sadece hisset... Zenginsin. Ünlüsün. O ise...

( Tandan düşünmeye başlar. Işık Tandan’ı ve elinde kova ile sahneye giren Genç Kız’ı aydınlatır. Her şey Külkedisi masalı gibidir.)

Genç Kız-
Tahta ovmak için doğmadım ki ben
Tutan olmaz mı nazik ellerimden

Tandan-
Çok güzelsin emin ol Külkedisi
Bir taransan, boyansan herkes gibi
Ellerini ver bana ben tutayım
Seni bu hayattan ben kurtarayım.

Genç Kız-
Sev beni, çok sev
Tut ellerimi

Tandan-
Çok sevdim
İnan ben seni

Beraber-
Çok sevdim çok sevdim
İnan ben seni
Tanrı yazmış bir kere
Birbirimize bizi.

( Düş biter.Sahne aydınlanır. Herşey düşten önceki gibidir.)

Genç Kız- (Elinde kova ve bezle içeri girer.) Nerden başlayayım?

( Işık söner.)


3. Sahne

( Işık Kadın Anlatıcı’ yı aydınlatır.)

Kadın Anlatıcı- Beşeri aşkı aradı kimimiz,
Kimimiz bilinmeyeni aradı ömrü oldukça.

( Işık söner, yanar. Lale Devri’ni hatırlatan kıyafetler içinde Nedim, bir güzelin peşinde sahnededir.)

Nedim-
Çünki bülbülsün gönül bir gülistan lazım sana
Çünki dil koymuşlar adın dil-sitan lazım sana

( Yunus Emre etrafına selam vererek sahneye girer.)

Yunus Emre-
Aşkın aldı benden beni, bana seni gerek seni
Ben yanarım dünü günü, bana seni gerek seni

Nedim- ( Kıza sarılmıştır.)

Yetmez mi sana bister ü balin kucağım
Serd oldu heva çıkma koyundan kuzucağım
Ateşlik eder sana bu sinemdeki dağım
Serd oldu heva çıkma koyundan kuzucağım.

Yunus Emre-
İşitin ey yarenler, aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan gönül, misali taşa benzer.

Nedim-
Sana kimisi canım kimisi cananım deyü söyler
Nesin sen doğru söyle can mısın canan mısın kafir

Yunus Emre-
Canım aşkın külüngüne Ferhad olup tuttum başım
Daim dağları keserim, Şirin’im hiç sormaz benim
Yunus der ki: Ey sultanım, aşkın ile yandı canım
Ger kılar isen dermanım artık canım ölmez benim.

( Dışarı çıkar.)

Nedim- ( Kız Nedim’den sıkılmıştır.)

Ben sana bade içme güzel sevme mi dedim
Benden niçin bu gune girizansın ey gönül!

( Kız sahneden çıkarken )

Gönül, ey gönül, dur gönül!..

(Dışarı çıkar. Işık söner.)


4. Sahne

( Koyun, keçi, çıngırak sesleri duyulur. İki gen , köylü kıyafetleri ile sahnededir. )

Ayşe- Osman’ım…

Osman- Ayşe’m…

(Birbirlerine sarılırlar. Sonra Ayşe üzgün uzaklaşır.)

Osman- Ne oldu Ayşe? Neyin var?

Ayşe- Babamın niyeti bozuktur Osman!.. Beni Abdo Ağa’nın oğluna vermekten söz eder.

(Osman çaresiz boyun büker.)

Ayşe- (Atılır.) Kaçır beni Osman! Uzaklara gideriz. Kimsenin bizi bulamayacağı yerlere…

Osman- Nereye Ayşe’m? Yerin yedi kat dibine de insek, yedi kat göğe de çıksak bulurlar bizi. Onlar ki ağadır. Çoban Osman’ı nerede desen bulur, vururlar. Hem sade beni değil, seni de öldürürler.

Ayşe- (Kararlı) Vursunlar! Ben sensiz yaşamaktansa ölmeyi tercih ederim.

Osman- Ya ben nasıl kıyarım sana Ayşe’m? (Hüzünlenmiştir.) Senin ateşin gönlüme düştüğünden beri ben aynı Çoban Osman mıyım sanırsın? Her gece nasıl uyurum? Uyanıkken nasıl düş görürüm, bilir misin Ayşe?

Ayşe- (Eliyle Osman’ın dudaklarını kapatır.)

Ben mi istedim ağa kızı olmayı
İnsan almadan yaşar mı sevdiğini
Bir avuç topraktır bu dünyanın düzeni
Kimin değiştirmeye yeter yüreği

Osman-
Ben mi istedim Çoban Osman olmayı
Gücüm yetmiyor sevdiğimi almaya
Verecekler Ayşe’m seni, biliyorum
Abdo Ağa’nın kör, topal oğluna.

(İki sevgili birbirlerine sarılırlar. Işık onları karartırken anlatıcı sahneye girer.)

Anlatıcı- Ayşe’yi Abdo Ağa’nın oğluna verdiler. Anlı şanlı bir düğün yaptılar. Gerdek gecesinin sabahı Ayşe’nin cesedini derede, Osman’ı ise ağaçta sallanırken buldular.

(Işıklar söner.)


5. Sahne

(Yaşlı adam kapıyı açar. Yağmurun sesi duyulur. Şapkasını, şemsiyesini bir kenara bırakır.)

Yaşlı Adam- Ne çok yağmur, hem de bu ayda… Güzel bir çay koymalı…(Eşinin masada duran resmine bakarak) Sen de seversin yağmurun sesini duya duya sıcak çay içmeyi…(Dışarı çıkar, tekrar sahneye girer.) Evet, birazdan çay hazır…(Telefon çalar. Açar) Alo… Oğlum… İyiyim yavrum, sen nasılsın? Çocuklar? İyi iyi, hepsini öp benim için…Yok yok, yalnız değilim… Yapacak bir sürü işim var benim. Sıkılmıyorum… Hadi, Allah’a emanet olun… Ben de oğlum… Güle güle… Güle güle… (Telefonu kapatır. Pikaba plak koyar. Münir Nurettin Selçuk’un ‘ Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır.’ şarkısı duyulur. Resmin karşısına oturur.) Oğlan aradı. Duymuşsundur. Halimi hatırımı sordu. İyiyim, dedim. Sensiz zor demedim… Üzülmesin diye… Torunlar büyümüş. Eee, dünyaya gelen yaşayacak! Ah, Hayriye Hanım… Kanadı kırık kuşlar gibi beni bir başıma bıraktın. (Resmi eline alır.) Seni çok özlüyorum karıcığım… Seni çok özlüyorum… (Resmi göğsüne bastırır. Müzik devam eder. Işıklar söner.)


II. PERDENİN SONU

Sema İslim Utandı

Beyazdut
07-01-10, 22:52
Yolcular

Giriş

Bizim ne istediğimize ve ne beklediğimize iyi bakın …

Önemli konuları gizlemenin hiç bir anlamı yok! Zaten sorunları göğüslemek için problemlerin kaynağına inme ihtiyacı gün geçtikçe ortaya çıkıyor... Fransa’daki olayların iç yüzünde neler var? Batı ülkelerinde “yabancı denilerek“ insanlar nasıl dışlanıyorlar? Seçme ve seçilme hakları dahi olmayan insanlara eşit ve adaletli hizmetlerin götürüldüğünü söyleyebilir miyiz? Aldatılanların, sömürülülenlerin hak aramak için mahkemelere yaptıkları başvurular nasıl ört-bas ediliyor? İnsan hakları ihlallerinden bahsederek yollara düşenler ve kilometrelerce uzaklarda başka ülkelerin yöneticilerinden hesap soranlar kendi ülkelerindeki iğretilikleri neden umursamıyorlar?

Bizim ne istediğimize ve ne beklediğimize iyi bakın …

YOLCULAR

Birinci Perde

1. Sahne : Hayatın kendisi… İçinde yaşadığımız alan, kitabımızın her hangi bir sayfası… Hafifce araladığımız bir kapı, perdeleri kapalı pencereler… Karanlık bir şehir… Ağlayan bir baba.

Birinci Yolcu - Bizim yaşadığımız şehirde geceler üç parçalı... Duyguların sık sık meydanlarda yakıldığını görüyoruz … Endişeler üzerine zaman zaman yazılar yazılıyor…
İkinci Yolcu : (Elindeki fotoğrafa bakarak konuşur) Batının püskülü, doğunun gülüyle bir arada kolye gibi… bir kadının göğsünde! Orada gül renginde bir aşk solunuyor... Islıklı bir gecede gökyüzüne bakıyor herkes… Şarkılarla yıkanmış bir karanlık düşüyor insanların önlerine!
Birinci Yolcu : Ayıptır söylemesi… Yılan hikâyesi gibi uzayıp gidiyor geceler…
İkinci Yolcu : Kendi içlerinde göç ediyor insanlar. Hücreleri hile ile, birer birer ele geçiriliyor. Üs kuruyorlar birileri insanların içlerinde.
Birinci Yolcu : Farkedemediğimiz yerlerdeki karanlıklar örtü gibi bazı şeyleri gizliyor!
İkinci Yolcu : Şifresini bilmediğimiz sözler dolaşıyor ortalıklarda.
Birinci Yolcu : Siyah bir kutu gibi karanlığa atılmış çocukluğum...
İkinci Yolcu : Dış kişiliklerine taktıkları maskelerle, iç kişiliklerini gizlemeye çalışanların oyunlarıyla karşılaşıyorum sokaklarda...

2. Sahne : Kasap dükkanları... Fırınlar... Çöp yığınları... Helalar... Pencereler önünde iplere asılı çeşitli donlar… Sokak kenarlarında, köşebaşlarında kartonlar ve gazete kağıtlarının altında ve üstünde yatan insanlar… Avrupa!

Birinci Yolcu, Bir valizin üzerinde oturuyor. Önünde büyükçe bir valiz. İkinci Yolcu, önünde iki tekerlekli pazar arabası ve elinde buruşturduğu bir gazete ile ayakta. Sokak alacakaranlık ve ıssız… Kepenksiz dükkanların vitrinlerinde cılız ışıklar var.

Birinci Yolcu : Ben kendi içimde yaptığım yolculuk gibi aynı şehirde de bir çok kez yer değiştirdim. Burada bir başka ülkenin vatandaşı olduğum için değil bu yer değiştirmeler…Kabullenilmediğimden!
İkinci Yolcu : Bir başkasını yok saymak gibi bir şey bu… Yedikleri hurma Tunus’tan geliyor… Fas domatesi yiyorlar... İzinlerini Türkiye’de geçiriyorlar... İtalyan ayakkabısı giyiyorlar... Kullandıkları petrol İran’dan, baharatları ise Pakistan’dan vaya Hindistan’dan geliyor. Bütün bunları farketmeden yaşıyorlar...
Birinci Yolcu : Çürüyerek yaşamak değil mi bu?
(Geri planda hiç birisi anlaşılmayan bir yığın insan sesleri… Ardından ayak seslerini andıran esrarengiz bir müzik … Ağlayanlar ve gülenlerin çığlıkları…)

İkinci Yolcu : Paris, Londra ve Brüksel üçgenindeyiz. Başımızı göstermemiz istenmiyor. Aynı kefedeyiz bütün yabancılarla... Baskılarla içimizdeki nefret püskürtülüyor.
Birinci Yolcu : Yerinde durmayan çağ... İnsanların içlerine yerleşen ajanlar... Katil hücreler... Sapık ve kapkaççı dokular, virüslü gıdalar... Ve bozulmuş bir kanla yaşayanlarla içiçeyiz.
(Gece yarısı sessizliğini bozan çöp kamyonlarının çıkardığı gürültüler... Ayak ve öksürük sesleri)
İkinci Yolcu : Sus be Mehmet! Görmüyor musun senin ve benim ceplerimize uzanan hırsız elleri? (Alkışlar, ney müziği ve sessizlik)
Birinci Yolcu : Kiralık bir gövde üzerinde cani gözler, uydu ayaklar ve yapay bir kafa…
İkinci Yolcu : Sahipsiz bir candan hiç bahsetmiyorsun?
Birinci Yolcu : Beceriksiz yöneticiler, bilinmeyen silahlar, farkedilmeyen katliamlar ve gizli pazarlar!
İkinci Yolcu : Neden gözlerimizdeki sessiz çığlıklar bilinmiyor?


İkinci Perde

1. Sahne : Yol ortasında Üçüncü Yolcu, elinde saplı bir süpürge ve yerde bir çöp küreği… El arabası… Yerlere atılmış bir yığın kitap, gazete ve mecmualar… Kitapların bir çoğunun başlıkları “adalet” üzerine… Sık sık yangın ve ambulans sirenlerinin sesleri arasında geçer konuşmalar… Fren sesleri, gürültüler, ayak sesleri ve esrarengiz müzik geri plandan duyulur.
İçeriye sırasıyla Birinci Yolcu, İkinci Yolcu, ve Dördüncü Yolcu girerler. Daha sonra kalabalık halinde her birinin elinde aynı büyüklükte birer valizle diğer yolcular tek tek girerler. Bütün erkek ve bayan yolcuların üzerinde siyah aynı tip elbiseler bulunmaktadır.
Birinci Yolcu, İkinci Yolcu ve Dördüncü Yolcu sahnenin ortasında yerlere atılmış kitaplara bakarlarken Üçüncü Yolcu temizlik yapmaktadır. Diğer yolcular ikişer ikişer birbirleriyle konuşmaktadırlar. Sesleri ise aynı anda artarak azalmaktadır.
Konuşmalar sabaha doğru, alacakaranlıkta geçer. Batı müziği farkedilmeyecek şekilde başlar… yükselerek devam eder.

Birinci Yolcu - Bizim yaşadığımız şehirde geceler üç parçalı... Duyguların sık sık meydanlarda yakıldığını görüyoruz … Endişeler üzerine zaman zaman yazılar yazılıyor…
İkinci Yolcu : (Elindeki fotoğrafa bakarak konuşur) Batının püskülü, doğunun gülüyle bir arada kolye gibi… bir kadının göğsünde! Orada gül renginde bir aşk solunuyor... Islıklı bir gecede gökyüzüne bakıyor herkes… Şarkılarla yıkanmış bir karanlık düşüyor insanların önlerine!
Birinci Yolcu : (Yerden aldığı kitapları göstererek...) Görmüyor musun adalet üzerine yazılan kitapları? Fırtınalar soğuk demirleri sürükleyerek uzaklara götürüyor... Ütüsü bozuluyor bazı sözlerin. Anlat bana sen şimdi neden buradasın? Senin karanlıkta ne işin var? Ben neden böyle konuşuyorum seninle?
İkinci Yolcu : Bu soruların cevabını izin ver de sana başkaları versinler! Bana açıklar mısın niye böyle konuşuyorsun benimle? Hepimiz yarın hangi sonuçların kurbanı olacağız? Bunu açıkla bana!
Birinci Yolcu : Uzaklardaki savaşlarla yakındaki savaşların farkı ne?
Dördüncü Yolcu : Paranın açamayacağı bir kapı var mı? Halbuki çağ bizim… Hasat bizim… Can bizim! (Diğer yolcuların yükselen sesleri müzikle birlikte duyulur, aynı sözler çeşitli tonlarla tekrarlanarak yankılanır)
İkinci Yolcu : Her yerde adaletsiz güçlerden ya da güçsüz adaletten bahsediliyor!
Birinci Yolcu : (Yüzündeki buruk bir ifadeyle… Gırgır geçercesine tebessüm ederek) Irkçılığı besleyen ayırımcılıklar şimdi nasıl karşılanıyor? (Yerdeki kitapları ve yolcuları elleriyle göstererek) İnsan haklarına saygılı olunduğundan tek bir söz edilebiliniyor mu şimdi? Ülkeni kötülediğin an veya ülkenin insanlarına kötülük yaptığın an hepsi senin yanında yer alıyorlar! Ödül kapıları açılıyor sana, senin için çıkar ziyafetleri tertipleniyor! Size soruyorum şimdi şehit edilen, kundakdaki çocukların, hamile kadınların suçları ne? Katilleri destekleyenler kimler? (Ağıt sesleri, hüzünlü bir müzik)
İkinci Yolcu : Çağın iki yüzlülerinden bahsediyorsun! (Kırılan bardak ve tabak sesleri... gürültüler...)
Birinci Yolcu : Ülkemizdeki görüntülerin akisleri bunlar! Yansıdıkları şekilde karşılıklarını alıyorlar.
İkinci Yolcu : Uzaklıklara yakınlığımız da sorgulanmalı! Yakınlara uzaklığımız da!
Birinci Yolcu : İsviçre ceza yasası tam kırk yılda tamamlandı... Bizimkiler ise böyle ciddi şeyleri bir güne sığıştırarak tavizciliğin öncülüğünü yapıyorlar.
İkinci Yolcu : Şeffaflıktan korkanlar, gizli tavizlerle yönetiyorlar bizi! Alınan kararlar iki ucu açık demokrasi borularından girdikleri gibi çıkıyorlar... Sonra bunlar denetleme ve eleştiri haklarımız yok edilerek önümüze getiriliyor!
Birinci Yolcu : Düşünebiliyor musun kim, neyi, nerede, ne zaman ve nasıl pazarladı? Ülkemizin nerelerinde üsleri var dış güçlerin? Üç ayaklı deprem makineleri hangi şehirlerimizde kurduruldu? Uçak düşüren sistemlerden kimin haberi var? İnsanlarımızın beyinlerini ve hassasiyetlerini ışınlarla dumura uğratmak isteyenlere kim fırsat veriyor? Stratejik ortaklık kişisel çıkarlara dayalı bir ihanet biçimi mi?
İkinci Yolcu : (Hüzünlü bir müzik, gürültüler) Dikenler birilerinin yüreğine saplandığı zaman gerçekler anlaşılacak!


Üçüncü Perde

1. Sahne : Sahne karanlık. Tüm oyuncular dizleri üzerinde durmaktadır. Sahne yavaş yavaş aydınlanırken hepsi birden ağır ağır ayağa kalkarlar.

Birinci Yolcu - Bizim yaşadığımız şehirde geceler üç parçalı... Duyguların sık sık meydanlarda yakıldığını görüyoruz … Endişeler üzerine zaman zaman yazılar yazılıyor…
İkinci Yolcu : (Elindeki fotoğrafa bakarak konuşur) Batının püskülü, doğunun gülüyle bir arada kolye gibi… bir kadının göğsünde! Orada gül renginde bir aşk solunuyor... Islıklı bir gecede gökyüzüne bakıyor herkes… Şarkılarla yıkanmış bir karanlık düşüyor insanların önlerine!
Dördüncü Yolcu : Paranın açamayacağı bir kapı var mı? Halbuki çağ bizim… Hasat bizim… Can bizim! (Diğer yolcuların yükselen sesleri müzikle birlikte duyulur)
Birinci Yolcu : Duruş hatası bu! Çevremizde acıları tadlandırmak isteyenler var…Yerinizden asla ayrılmayın!
Unutmayın ki “sizi küçülterek yoketmek isteyenler” olacak!
İkinci Yolcu : Ateşin altındakilerle ilgilenenler var mı?
Birinci Yolcu : Yüzünüze gülenlere asla inanmayın! Yeni düzenin karışımında ihanetler var…
Dördüncü Yolcu : Ben kendim gibi olamadım!
İkinci Yolcu : Seine Nehri’nin taşıdıklarına bakan yok!
Birinci Yolcu : Asıl konu günümüzde şiddetin yoksulluğu… Yoksulluğun da şiddeti!
İkinci Yolcu : Ben kendi düşüncelerime dönüyorum.
Dördüncü Yolcu : Oh ne âlâ... ne âlâ!…

2. Sahne : Sahne oldukça karanlık... Tüm oyuncular dizleri üzerinde durmaktadır. Sahne yavaş yavaş renkli ışıklarla aydınlanırken hepsi birden ağır ağır ayağa kalkarlar. Yerde tamamı devrilmiş sandalyeler… Ön taraftan Dördüncü Yolcu yerdeki sandalyeleri birer birer kaldırarak sahnenin arka kısmına taşır…Sandalyeler geldikçe her bir yolcu teker teker ters bir şekilde oturarak sola dönük vaziyette ve sola bakar şekilde başlarını sandalyeye dayarlar.

(Kapının zili çalar. Birinci yolcu soldaki kapıyı açar…)
Misafir : (Kendisi görünmez... Konuşmaları dışardan gelmektedir...) Ben bir gurbet adamıyım... Kaybettiklerimi arıyorum. Şu ana kadar çalmadığım kapı kalmadı... Konuşmaya başladığım zaman insanlar sözümü daha tamamlamadan “bana sen delisin“ diyerek, kapılarını yüzüme kapıyorlar...
Birinci Yolcu : Pekiyi nelerini kaybettin?
Misafir : Haksızlıklarla karşılaştığım iş yerinde gençliğimi; bana ayırımcılık ve taciz yapan patronum sebebiyle emeklerimi ve çevremdeki iki yüzlü dostlarla, haksızlığa destek olan iş arkadaşlarım yüzünden de insanlara olan güvenimi kaybettim…
Birinci Yolcu : Biliyorum yarın dün gibi olmayacak... Çaresizliğine sebep olanları ve önündeki engelleri içine atmadan seni dinleyenlere anlatmaya devam et! Öyle ümit ediyorum ki günün birinde sert fırtınalar onları darmadağın edecek! (Rüzgâr sesi, gök gürlemesi ve gürültüler birbirini takip eder…)
Misafir : Size iyi günler diliyorum. Sözleriniz beni rahatlattı... (Oradan ayrılır)
Birinci Yolcu : (Misafirin arkasından konuşur…) Güle güle git dost... Tacizsiz yaşa! Seni anlayan insanlarla karşılaş! Sıkıntılarını haksızlığa destek olmayanlarla gider! Bütün engelleri aş! (Ayak sesleri, müzik ağır ağır yükselerek birbirini takip eder.)

İkinci Yolcu : Herkes dereyi geçmek için paçalarını benim gibi sıvasın !(Paçalarını sıvar ve yavaş yavaş sahnenin sağındaki kapıdan dışarı çıkmak üzere yola koyulur…)
Diğer yolcular da Birinci Yolcu hariç aynı kapıdan çıkıp giderler… Birinci yolcu sahnenin ön kısmında yer alır. Arkadan gelen insan seslerinin yerini müzik doldurur...)
(Sahne kararır... Gürültüler artar... Arka arkaya bütün yolcular ellerindeki valizlerle eski yerlerine geri dönerler. )
Birinci Yolcu : Duruş hatası bu! Çevremizde acıları tadlandırmak isteyenler var…Size yerinizden asla ayrılmayın! demiştim... Unutmayın ki “sizi küçülterek yoketmek isteyenler” olacak!
Dördüncü Yolcu : (Sahnenin önüne gelerek) Paranın açamayacağı bir kapı var mı? Halbuki çağ bizim… Hasat bizim… Can bizim! (Diğer yolcuların yükselen sesleri müzikle birlikte duyulur)
Birinci Yolcu - Bizim yaşadığımız şehirde geceler üç parçalı... Duyguların sık sık meydanlarda yakıldığını görüyoruz … Endişeler üzerine zaman zaman yazılar yazılıyor…
İkinci Yolcu : (Sahnenin önünde elindeki bir fotoğrafa bakarak konuşur) Batının püskülü, doğunun gülüyle bir arada kolye gibi… bir kadının göğsünde! Orada gül renginde bir aşk solunuyor... Islıklı bir gecede gökyüzüne bakıyor herkes… Şarkılarla yıkanmış bir karanlık düşüyor insanların önlerine!
Birinci Yolcu - Dostları düşman olanların başları çevresindekilerle birlikte sık sık ağrımaya devam edecek!
İkinci Yolcu : Kendi kendilerini denetlemeyenlerden bahsediyorsun herhalde!
Birinci Yolcu - Şiddetin geçmişinde onlar vardı! Şöyle başınızı çevirerek bir bakın; köylerde ve şehirlerde hiç gülümseyen kalmadı! Sistemin gagaladıklarına ve iğrenç şeylere sevinenler var günümüzde!
İkinci Yolcu : Sevmek ve dost olmak varken!
Birinci Yolcu - Hayat atölyesinde yerinizi alın! Sizi dirençli olmaya çağırıyorum!
(Bütün yolcular her birisi sağ ellerindeki valizleri yere bırakarak, sol ellerinde bulunan bir dosya kağıdını teker teker sırasıyla yırtarlar…) ( Gürültüler ve müzikle perde kapanır)

Üzeyir Lokman Çaycı
Paris – 09.03.2004

Beyazdut
07-01-10, 22:54
Erkekler Köyü - Mihriban (3 Perdelik Komedi)

http://www.tiyatrodunyasi.com/galeri/erkekler_koyu_110809.jpg

ERKEKLER KÖYÜ

‘ MİHRİBAN ’
- Üç Perde Komedi -

Mustafa Firuz BOZKURT
Ocak 2009



ERKEKLER KÖYÜ
‘ MİHRİBAN’
- Üç Perde Komedi -

OYUNUN ÖZETİ

Oyunumuz günümüze yakın bir zamanda Erkekler Köyünde geçmektedir. Kadın hakkı ihlallerinin en üst düzeyde yaşandığı köyde; Birden fazla kadınla evlenme, kadına yönelik aile içi şiddet, cinsel ayrımcılık gibi nedenlerden dolayı ‘Yedi Kavak Ağacı Ekili, Birde Çınar Ağacı Var’ köyünde yaşayan kadınlar bilinmeyen bir yere göç ederek köyü terk etmişler köyde bir avuç kadın kalmıştır. Yedi Kavak Ağacı Ekili, Birde Çınar Ağacı Var Köyünde yaşanan kadın hakkı ihlalleri ve kadınların köyü terk etmesi ülke gündemini derinden sarsmış, görsel ve yazılı medyada gündemi uzun süre meşgul etmiştir. Köydeki kadın hakkı ihlalleri Bakanlar Kurulunun gündemine de gelmiş ve ceza olarak köyün adı ‘Erkekler Köyü’ olarak değiştirilmiştir.
Hikâyemiz, olan bitenden ders almayan Erkekler Köyü Ağası Şeyhmus, Komşu Köyün Ağası Mahmut ve Erkekler Köyünden Hakan adlı gencin köyde yaşayan Mihriban’ı sevmesini ile başlayan olayları konu almaktadır. Mihriban’ ı elde etmeye giden bütün yollar helaldir felsefesiyle hareket eden damat adayları komik, bir o kadarda dramatik bir yarışa girerler.
Bu oyun ülkemizde yakın zamana kadar; Babasının, Abisinin, Kardeşinin veya eşinin yanında konuşma hakkı dahi olmayan bayanlara ve onların yaşanmamış gençliklerine atfen yazılmıştır.

Yaşanmamış Gençliklere

Mustafa Firuz BOZKURT
Ocak 2009

OYUNU SAHNELEMEK İSTEYEN GRUPLAR; mfiruz@ttmail.com iletişime geçmeleri gerekmektedir.

OYUNDAKİ ROLLER

S.NO
OYUNDAKİ KARAKTER
ROLU CANLANDIRACAK OYUNCU
1 Erkekler Köyü Ağası Şeyhmus
2 Kâhya Muhsin
3 Ağanın Eşi Damla
4 Futbolcu Hakan
5 Mihriban
6 Komşu Köyün Ağası Mahmut
7 Mahmut Ağanın Yardımcısı Kâhya Dursun
(Ayrıca Üfürükçü Şükrünün Asistanı Nurhan)
8 Muhtar Abdülkadir / Abdül (Ayrıca Maymun Mayk)
9 Köyün Delisi Sadri
10 Köyün II. Delisi Sabri
11 I. Kız
12 II. Kız
13 Bilal (Kandavalı)
14 Gürses (Kandavalı)
15 I.Köylü
16 II.Köylü
17 Semiha (Mihriban’ ın Ablası)
18 Muzaffer (Muzo) Köy Bekçisi
19 Gizemli Ozan

Yazarın kaleme aldığı oyunların genel özelliği, canlandırılan karakterler arasında bayan bulunsa da tümü erkek oyuncularla oynanabilecek düzeyde kurgulanmıştır.


I. PERDE
(Konular Ağanın Evinde Geçmektedir)

PERDE AÇILMADAN KÖY ANLATILMAYA BAŞLANIR – Hikâyemiz günümüze yakın bir zamanda Erkekler Köyünde yaşananları anlatmaktadır. Kadın hakkı ihlallerinin en üst düzeyde yaşandığı köyde; Birden fazla kadınla evlenme, kadına yönelik aile içi şiddet, cinsel ayrımcılık gibi nedenlerden dolayı ‘Yedi Kavak Ağacı Ekili, Birde Çınar Ağacı Var’ köyünde yaşayan kadınlar bilinmeyen bir yere göç ederek köyü terk etmişler köyde bir avuç kadın kalmıştır. Yedi Kavak Ağacı Ekili, Birde Çınar Ağacı Var Köyünde kadın hakkı ihlallerinin had safhada olması ve kadınların köyü terk etmesi ülke gündemini derinden sarsmış görsel ve yazılı medyada gündemi uzun süre meşgul etmiştir. Köydeki kadın hakkı ihlalleri Bakanlar Kurulunun da gündemine de gelmiş ve ceza olarak köyün adı ‘Erkekler Köyü’ olarak değiştirilmiştir.
Bu oyun ülkemizde yakın zamana kadar; Babasının, Abisinin, Kardeşinin veya eşinin yanında konuşma hakkı dahi olmayan bayanlara ve onların yaşanmamış gençliklerine atfedilmiştir.
PERDE AÇILIR – Sahnede Ağanın Eşi Damla Sultan sedirin üzerinde oturmakta ve türkü söylemektedir. Birden türkü söylemeyi keser
DAMLA – Neymiş ne kadar bir güzel köymüş. Ulan köyde topu topu yedi tane kavak ağacı, bir tane de çınar ağacı var diye burayı Belgrat Ormanı bellediler. Benim ağa babamın köyünde, evimizin bahçesinde bu köydekinden fazla ağaç vardı.
(Sahnenin dışından bağırma sesleri gelir)
KIZLAR – Hanım Ağa, hanım Ağa… (I. Kız, II.Kız ve Mihriban Sahneye girer)
KIZLAR - Hanım Ağa, hanım Ağa…
DAMLA – Ne var ne bağırıyorsunuz? Hem sen niye buraya geldin Mihriban sana kaç kere söyledim Ağa buralarda olabilir gelme diye ha?
MİHRİBAN – Ama burada olmadığını Hakan söyledi Hanımım
DAMLA – O elindeki lambada ne öyle?
MİHRİBAN – Sevdiğime aldım Hanımağa nasıl güzel mi?
DAMLA – Sevdiğin çok şanslı kız! Kapatın bakalım şu ışıkları bir deneyelim (Işıklar kapanır, abajuru yakıp söndürüp çevresinde alkış yapmaya başlarlar)
MİHRİBAN – (Işıklar yanar, Mihriban iç geçirir) Sevdiğime olan özlemim bir kat daha arttı
DAMLA – Çok mu seviyorsun
MİHRİBAN – (Bir müddet dalgınlıktan sonra) Hem de ne kadar çok bilemezsin
I. KIZ – Hanım Ağa, Şeytan Mustafa’nın 2 kızı var ya, onlar bu sabah köyden kaçmış
DAMLA – Oh (Oynamaya Başlar) 60, 70, 80, 90 (Birden durur, kızlar şaşkın ifadeyle bakarlar) Atın bakalım bir oyun havası (Kızlar oyun havası ile birlikte oynamaya başlarlar, Damla Sultan yerine oturur)
I.KIZ – (Mihriban’ ın kulağına eğilir) Kız görüyormusun? Nasılda korkuyor, Ağayı elinden alacaksın diye!
MİHRİBAN – Aman abla…
II. KIZ – Ağa da iyi sabırlı ha. Böyle bir kadınla bir ömür nasıl geçer peh!
MİHRİBAN – Köyde kaç bayan kaldık ki, bir avuç
I.KIZ – (II. Kız duymayacak şekilde kulağına eğilir) Bırak Mihribanım, Bir sen, bir ben kaldık, başka yok
(Damla Sultan ayağa kalkar sağ elini havaya kaldırdığında müzik kesilir kızlar yerlerine oturur, sol elini hava kaldırdığında Beethoven çalmaya başlar ve Damla Sultan Bale yapmaya başlar)
II.KIZ – Şunda ki kibire baksana!
I.KIZ – Hahahay… Nasıl bir yaratık böyle!
MİHRİBAN – Ama kızlar ayıp olmuyor mu?
DAMLA – Nasıl kızlar?
KIZLAR – (Alkışlarla) Bravo…
(Sahneye Ağa ve Kâhya Muhsin girer)
ŞEYHMUS AĞA – O… Köyde kaçan kaçana, dedikodu almış yürümüş adımız Lavuğa çıkmış, bizim evde cümbüş eğlence kırıla gidiyor! (Sözü bitince Mihriban’ ı görür ve birden donar, bir müddet bakışırlar)
ŞEYHMUS AĞA – Aman Yarabbi!... Bu ne güzellik, isminizi bahşedermiydiniz?
MİHRİBAN – Mih… (Sözü yarım kalır)
DAMLA –Adı Mihriban, nişanlı O…
ŞEYHMUS AĞA – (Damla’ ya döner) Çık dışarı
ŞEYHMUS AĞA - (Bir süre sessizlikten sonra Sessizlikten sonra) Kimin kızısın sen?
MİHRİBAN – Babamın
ŞEYHMUS AĞA – Bak şuna sen, kımıl kımıl adamın içini ısıtıyor, espri yeteneği de var. Baban kim senin?
MİHRİBAN – Kabak Ahmet’ in
ŞEYHMUS AĞA – Hani şu Mintak Leyla ile evli olan Kabak Ahmet mi?
MİHRİBAN – Evet Ağam, Motor Durmuş’ un kızı Mintak Leyla ile evli olan Cellatlardan Ali’nin oğlu Kabak Ahmet’ in kızıyım
ŞEYHMUS AĞA – Senin bir lakabın var mı yavrum?
MİHRİBAN – Henüz yok Ağam
ŞEYHMUS AĞA – Senin lakabın bundan sonra, Ağanın Gülü Mihriban, en yakın zamanda Kabak Ahmet Babanızla görüşeceğim Mihribanım, haydi sağlıcakla gidin
(Sahneden I.Kız, II.Kız, Mihriban ve Damla –Damla hüngür hüngür ağlamaktadır- çıkar)
ŞEYHMUS AĞA – (Muhsin’ e Döner) Muhsin, ben âşık oldum
KÂHYA – Farkındayım Ağam (Sahneye birden Damla girer)
DAMLA – (Ağlamaklı) Yazıklar olsun sana, yazıklar olsun sana verdiğim gençliğime
ŞEYHMUS AĞA – Çık git… Ben seninle evlendiğimde Onbeşindeydim sen ellibeş yaşında ne gençliği? Çık… (Damla sahneden ağlayarak çıkar)
ŞEYHMUS AĞA – Muhsin, bu kadın doğduğunda ülkede Monarşi vardı Cumhuriyet bile gelmemişti. Babamın ölmeden önce bana attığı bir kazık bu Muhsin. Oğlum seni ataya götürüyorum dedi bana bu karıyı kakaladı!...
KÂHYA – Ağam komşu köyün ağası bu konuda çok güzel bir tespit yapmış
ŞEYHMUS AĞA – Ulan rezaletimiz aldı yürüdü, internette geyik malzemesi olduk. Ne diyormuş o Mahmut denen ağa bozuntusu?
KÂHYA – Şeyhmus Ağanın karısı milattan önce kalma diyormuş Ağam. Bulan olursa gitsin müzeye götürsün, devletimiz yerin altından çıkan ganimetin yüzde otuzunu defineciye veriyor, müzeye teslim eden ihya olur diyormuş Ağam.
ŞEYHMUS AĞA – Ne yapıp edip Mihriban’ ın işini bitir Kâhya . O benim olmalı
KÂHYA - O iş kolay Ağam, yalnız…
ŞEYHMUS AĞA – Ne demek yalnız?
KÂHYA – Kabak Ahmet parayı pek sever Ağam
ŞEYHMUS AĞA – Bu konuda paradan kaçmayalım Kâhya . Uykuya dalmadan, yastığa kafanı koymadan kabus görmek nedir bilirmisin? Evde ışıkları sürekli açık tutuyorum, kakalak Damla’ nın yüzünü görüpte korkmayayım diye.
KÂHYA – Ağam Şeytan Mustafa’ nın iki kızıda kaçtı, köyde hiç kadın kalmadı ne yapacağız?
ŞEYHMUS AĞA – Ben bu olayı tiyatro oyununun dördüncü perdesine doğru çözerim. Ancak; Sen bir müddet şehirden birkaç tane Rus güzeli getir, günün belli saatlerinde işte çeşme başında su doldurma, efendime söyleyeyim dere kenarında çamaşır yıkama görüntüsü versinler yeter.
KÂHYA – Tamam Ağam. Onlara yöresel otantik giysiler falan giydiririm.
ŞEYHMUS AĞA – Sen böyle üçkağıtçılıkları iyi bilirsin nede olsa, Çaput Fikri’ nin oğlusun. E… Yiğit namıyla anılır.
(Sahneye Muhtar girer)
MUHTAR – Selam-ı Aleyküm Ağam
ŞEYHMUS AĞA – Aleyküm selam Muhtar gel bakalım. Sana da söyleyeceklerim vardı geldiğin iyi oldu.
MUHTAR – Buyur Ağam
ŞEYHMUS AĞA – İhtiyar Heyetini acil topla, önemli bir konu var görüşeceğiz
MUHTAR – Ağam imkânsız. Bu sabah Toparlak İsmail sizlere ömür, vefat etti
ŞEYHMUS AĞA – Bu ne ya? İhtiyar Heyetini ne zaman toplamaya çalışsak bir ölü var. Ne heyetmiş altı yıldır ölenlerden toplanamadı
KÂHYA – He valla, toplantıyı nerdeyse mezarlıkta yapacağı Ağam
MUHTAR – Ama Ağam demokrasi teamülleri
ŞEYHMUS AĞA – Geçen ay Cartlaklardan İsmail’ i seçelim demedin mi? Adam 120 yaşında yürüyen mumya efsanesi. Daha seçildiği günün akşamı öldü.
MUHTAR – Ama ağam demokrasi teamülleri
ŞEYHMUS AĞA – En son altı yıl önce toplanan ihtiyar heyeti cadılar bayramı gibiydi, gelenlerin bir süpürgesi eksik. Altını ıslatan, beni babası sanan, toplantı başlamadan uyuyan…
KÂHYA – Çok şükür kimse ölmeden toplantıyı tamamlamıştık
MUHTAR – Ama ağam demokrasi teamülleri
ŞEYHMUS AĞA – Şu Atgüden Fatma’ nın oğlu varya, onu seçiyorum
MUHTAR – İdris mi?
KÂHYA – İdris öleli üç yıl oldu, ne yapacaksın ölü adamı günahtır
ŞEYHMUS AĞA – Ölenlere odaklanma, Dünyaya gel muhtar. (Kafayla topa vurma hareketi yaparken) Hani topu doksana takan bizim futbolcu çocuk var ya
KÂHYA – Parlak Hakan’ ı diyorsun Ağam
ŞEYHMUS AĞA – Hah, onu İhtiyar Heyetine atadım
MUHTAR – (Sinirli bir şekilde)Ama ağam demokrasi teamülleri gereği böyle bir atama yapamazsınız, seçimle heyete girmesi gerekir seçimle!...
ŞEYHMUS AĞA – Sen ne diyorsun? Demokrasilerde Ağa olur mu? Hem sen bana ait köyde muhtarlık yapıyorsun diye kendini ABD devlet başkanı mı sandın?
MUHTAR – Affet Ağam, düşünemedim
KÂHYA – Ağam fevkaladenin fevkinde düşündünüz. Parlak Hakan askerden yeni geldi, yaşı 22 nerden bakarsanız 100 yaşına kadar rahat yaşar. 78 yıl İhtiyar heyetinde bir üyenin yeri garanti.
MUHTAR – (Alkışlar) Bravo, bravo
ŞEYHMUS AĞA – Diktatörlerin alkışlanmasının demokrasi teamüllerinde yeri yoktur muhtar
MUHTAR – Özür dilerim Ağam
ŞEYHMUS AĞA – Muhsin şu kan davası olan Bilal ve Gürses’ i çağır bakalım
KÂHYA – Emredersin Ağam (sahneden çıkar)
ŞEYHMUS AĞA – Muhtar, Fransa’ dan yeni çizme getirttim ama bir haftada iptal oldu
MUHTAR – Hayırdır Ağam, (Cebinden bez çıkararak ağanın çizmelerini silmeye çalışır) çizmelerin parlatılması gerekiyorsa…
ŞEYHMUS AĞA – (Ayağıyla istemez anlamında hareket yapar) Parlatma falan gerekmez Muhtar. Köylüye söyle ortalık yere pislemesin. Eskinden bu işleri gider tarlada yaparlardı, böylece ekolojik dengeyi korurlardı. Nerde bilinçli eski köylü milleti?
MUHTAR – Doğrudur Ağam. Köye ilk tuvaleti dedeniz yaptırmıştı.
ŞEYHMUS AĞA – Yapma ya!...
MUHTAR – Tabi ağam siz o zaman küçüktünüz. (Eliyle 20 cm. yüksekliği gösterir)
ŞEYHMUS AĞA – Ne demek küçüktünüz?
MUHTAR – (Eliyle 40 cm yüksekliği gösterir) Yani bu kadarmıydınız?
ŞEYHMUS AĞA - (Gözüyle hayır işareti yapar)
MUHTAR – Yani şimdiki boylardaydınız…
ŞEYHMUS AĞA – (Gözüyle tekrar hayır işareti yapar)
MUHTAR – Ağam Vallahi şimdi hatırladım, bu boyunuzdan yaklaşık birbuçuk iki metre uzundunuz
ŞEYHMUS AĞA – Yapma ya… Nasıl bir tuvalet yaptırdı?
MUHTAR – Dört tane direk üzerine bir kule yaptırdı, altına da büyük bir çukur. Merdivenle kuleye çıkıyordunuz.
ŞEYHMUS AĞA – Nasıldı bari iyimiydi?
MUHTAR – Ağam yapılışta bir mühendislik hatası varmış. Boklu Naci’ nin dedesi direkler çökünce çukura düştü ve oracıkta öldü. Zaten lakapları da o olaydan gelmektedir
ŞEYHMUS AĞA – Korkunç bir ölüm
(Kâhya ile birlikte kan davalı Bilal ve Gürses sahneye girer)
BİLAL – Emret Ağam
GÜRSES – Emret Ağam
ŞEYHMUS AĞA – (Türk sineması replik tarzında) Okul açtım, babamın adını verdim. Cahilliği engelleyeyim, bu köyden yetişen çocuklar tıpkı bir fidan gibi bütün ülkeye yayılsın, yemyeşil oksijeni olan sevgi ormanlarını yaratsınlar. Barış içinde kardeşlik içinde yaşasınlar, yepyeni bir dünya yaratalım kinin ve nefretin olmadığı insanların birbirini öldürmediği sevecen bir dünya
GÜRSES – (Gülerek) Cüneyt Arkın Repliği mi Ağam
ŞEYHMUS AĞA – Ne repliği size öğüt veriyorum öğüt
MUHTAR – Cahilliği önlemek için yediden yetmişe bütün köylü okula gidiyor. Allah Razı olsun, okuldan çok memnunuz Ağam
ŞEYHMUS AĞA – Ben niye okula gittiklerini bilmiyormuyum Muhtar? Okula sadece tuvaletleri kullanmaya gidiyorlar, okulun öğretmeni hergün şikayete geliyor
BİLAL – Ağam bizim Gürses’ in ailesiyle aramızda kan davası bitti, bir daha böyle bir şey kesinlikle olmaz
ŞEYHMUS AĞA – Köyümüzün eskiden güzel bir adı vardı; Yedi Kavak Ağacı Ekili, Birde Çınar Ağacı Var Köyüydü. Biz bu adı alana kadar Babam, Dedem, Büyük Dedem, Büyük Büyük Dedem, Büyük Büyük Büyük Dedem, Büyük Büyük Büyük Büyük Dedem, Büyük Büyük ….
KÂHYA – Dedeleriniz desek Ağam
ŞEYHMUS AĞA – Evet dedelerim, toplam sekiz tane ağaç ektiler. Sekiz… Kadınlar ne yaptı? Bu Cennet köyü terk etti. Ülkemizin gündeminde zaten olumsuz bir imajımız var birde kan davasını çekemem sürerim sizi. Bunu unutmayın!
GÜRSES / BİLAL – Emredersin Ağam (Sahneden çıkarlar)
(Sahneye iki köylü, ellerinde bir el arabası içinde yetişkin 2 kişiyi çocuk kılığında getiriler)
I. KÖYLÜ – Ağam bugün bir erkek çocuğum oldu
ŞEYHMUS AĞA – (Kâhya ya işaret eder Kâhya cebinden çıkardığı bir miktar parayı Köylüye verir) Allah analı – babalı büyütsün. E… ne demişler “ Oğlan Olsun Deli Olsun, Ekmek Olsun Kuru Olsun”
I.KÖYLÜ – Ne kadar güzel söylediniz Ağam. Allah sizi başımızdan eksik etmesin Ağam. Çocuğun adını ne koyalım?
ŞEYHMUS AĞA – Fiski olsun
I.KÖYLÜ – Viski mi? Çarpılırız Ağam
KÂHYA – Fiski, Fiski…
I.KÖYLÜ – Özür dilerim Ağam
ŞEYHMUS AĞA – (El arabasında yüzü örtülmüş çocuğun yüzünü açar) Bismillarahmanirrahim… Bu ne?
I.KÖYLÜ – Çocuğum ağam
ŞEYHMUS AĞA – Bu büyük adam olmuş! (Yanağını sıkar) Oğlum sen hiç milli oldun mu?
ÇOCUK – Haaağ…
ŞEYHMUS AĞA – Bunu kaç kadın doğurdu?
I.KÖYLÜ – Dört karım doğurdu ağam
ŞEYHMUS AĞA – Yani, parça parça mı doğurdular, sonra birleştirildi yoksa bütün olarak mı?
I.KÖYLÜ – Ha… Yok… Ha… Yani bir karım doğurdu üç karımda yardım etti
ŞEYHMUS AĞA – Haa… Yoksa ben bu meyve sebzeye kattığımız hormonları bu çocuklara da mı uyguladınız diyecektim. Yalnız aklıma bir soru geliyor ama
I.KÖYLÜ – Buyur ağam
ŞEYHMUS AĞA – Köyde topu topu dört avrat kaldı
I.KÖYLÜ – Evet
ŞEYHMUS AĞA – Senin nasıl dört karın oluyor
I.KÖYLÜ – (Yüzü kızarır) ben pek hesap bilmem ağam
II. KÖYLÜ – (Acele lafa girer) Ağam benimde bugün bir kız çocuğum oldu
ŞEYHMUS AĞA – (Kâhya ya tekrar işaret eder Kâhya cebinden çıkardığı bir miktar parayı II. Köylüye verir) Allah analı – babalı büyütsün. E… Ne demiş atalarımız “Oğlanınki Oğul Balı, Kızın ki Bahçe Gülü”
KÂHYA – Çok güzel Ağam bende şöyle bir şey hatırlıyorum, “Oğlan Doğur Kız Doğur, Hamurunu Sen Yoğur”
II.KÖYLÜ – Allah sizi başımızdan eksik etmesin Ağam. Çocuğun adını ne koyalım?
ŞEYHMUS AĞA – Sizde Fiski… Fiski… Hah buldum Fiskiye koyun
(Bu arada erkek çocuk kız çocuğun yanağından sıkmaktadır)
II. KÖYLÜ –(Diğer köylünün çocuğuna) Bıraksana kızı eşek herif
ŞEYHMUS AĞA – Ayıp ayıp eşek nasıl söz?
(Bu arada erkek çocuk kız çocuğu yanağından öper)
ŞEYHMUS AĞA – (Hiddetli bir şekilde erkek çocuğa döner) Bıraksana kızı eşşoğlu eşek!
II. KÖYLÜ- Kızım sende biraz naz yapsana
I.KÖYLÜ – Ağam biz bu iki çocuğu beşik kertmesi yapmak istiyoruz
ŞEYHMUS AĞA – Ne beşik kertmesi siz bunları direk nişanlayın, harman zamanı da evlendirirsiniz
II. KÖYLÜ – Olur mu ağam?
ŞEYHMUS AĞA – Olur olur, bu delikanlı sünnet oldu mu?
I.KÖYLÜ – Hayır ağam
ŞEYHMUS AĞA – Kahya hemen sünnet timini çağır, ustura gelsin
KÂHYA – Maraba baltayı getir
I.KÖYLÜ – II.KÖYLÜ – (Birlikte telaşlı bir şekilde) Ne baltası ağam!
(Maraba sahneye gelir elinde balta ve lokumla)
ŞEYHMUS AĞA – Lokumu ver (çocuğun ağzına lokum verilir)
KÂHYA – (Kahya baltayı alır, baltaya tükürür) Ya Allah (tam çocuğa yönelttiğinde oyuncu elindeki plastik şişeden suyu fışkırtarak el arabasından inerek kaçarlar)
KÂHYA – Lan terbiyesiz birde işedi
ŞEYHMUS AĞA – Onbeş yıldır aynı numara, çocuğumuz oldu çocuğumuz oldu. Adamlar askere gidecek hala yeni doğmuş gibi getir Şeyhmus ağaya yuttur
KÂHYA – Bundan sonra zor gelirler ağam
ŞEYHMUS AĞA – Muhsin, Kabak Ahmet’ e söyle, kızlarıyla birlikte gelsin, Kabak Ahmet’ e görücü olacağım.
KÂHYA – Ağam bizim Kabak Ahmet’ in evine gitmemiz gerekmez mi?
ŞEYHMUS AĞA – Salak!... Tiyatro oyunumuzda dekor sorunu var
KÂHYA – Anlaşıldı Ağam… (Sahneden çıkar)
(Sahneye Komşu Köyün ağası Mahmut ve Kâhya Dursun girer)
MAHMUT AĞA – Selam-ı Aleyküm Ağam
ŞEYHMUS AĞA – Aleyküm Selam Mahmut Ağam hoş geldin
MAHMUT AĞA – Nasılsın Ağam
ŞEYHMUS AĞA – Ne olsun be Ağam, hani bazen diyorum ki oğlum Şeyhmus sat buraları, yerleş şöyle güzel bir yere, köylünün dırdırı vırvırı dedikodusu. Az önce iki köylü garip geldi bir kız bir erkek çocukları olmuş, neşeli tabi garipler
MAHMUT AĞA – Bizim oraların bir sözü vardır “Oğlan Doğuran Övünsün, Kız Doğuran Dövünsün”
ŞEYHMUS AĞA – Aman Ağam hepsi bir, ayrımcılık yapmamak lazım ne demiş atalarımız “Oğlan Doğurdum Oydu Beni, Kız Doğurdum Soydu Beni”
MAHMUT AĞA – Tabi sende böyle oymalı - soymalı zor günler geçiriyorsun tabi ağam, kaçan göçen kızlar…
ŞEYHMUS AĞA – Öhö…Kaçan felan yok Ağa, marabanın yeri…
MAHMUT AĞA – …Ağasının yanıdır Ağam
(Sahneye Damla girer)
DAMLA – (Mahmut Ağa’ ya) Ne içersin Ağam
MAHMUT AĞA – Kahve alayım Ebe…
DAMLA – Ne Ebesi?
ŞEYHMUS AĞA – Bizim hanım O, Ağam
MAHMUT AĞA – (Dursun’ a Döner) Ya Dursun Şeyhmus Ağanın hanımını anlatmışlardı ama bu kadar beklemiyordum, sankü yüzüne çamaşır suyu dökülmüş. Bu bildiğin kocakarı ya!...
DURSUN – Mümkündür
MAHMUT AĞA – Kusura bakma Damla Sultan gözüm ışıktan biraz şavkıdı da, ben orta şekerli bir kahve rica edeyim.
DAMLA – (Dursun’ a döner) Siz ne alırdınız Kâhya efendi
MAHMUT AĞA – (Sertçe) O İçmez!
DAMLA – Niye ki?
MAHMUT AĞA – Söylemesi ayıp kahve içince yatağını ıslatıyor
DURSUN – Mümkündür
(Damla sahneden çıkar)
MAHMUT AĞA – Ağam bu duvarda asılı olan, böyle apoletli, falan kolunun altında beyaz sırmalar olan kimdir? Mısırda savaşmış paşa dedeniz mi?
ŞEYHMUS AĞA – Yok, o benim aslan oğlum
MAHMUT AĞA – Oğlunuz paşa mı?
ŞEYHMUS AĞA – Paşa ya babasının Paşası O aslan parçası. Niğde Polis Meslek Yüksek Okulunda okuyor polis olacak kısmetse
MAHMUT AĞA – Maşallah Maşallah, yakın savunma filan süperdir şimdi oğlunuz
ŞEYHMUS AĞA – He ya, Avakado öğrenmiş kendini iyi savunuyor. Derslerine de Cak Lee giriyormuş
MAHMUT AĞA – Avakado derken
(Damla kahveleri getirir)
DAMLA – Aikido Ağam
ŞEYHMUS AĞA – Ya ne bileyim işte şaşırıyorum. Ama (Gururlanır) insanın oğlu babasını şaşırtacak Ağam
MAHMUT AĞA – Kısmet bizim aslan parçasının başına Ağam
ŞEYHMUS AĞA – E… Kahveleri de içtik sebep-i ziyaretiniz neydi Ağam?
MAHMUT AĞA – Ağam sizin köyün kızlarından Mihriban’ a talibim. Aha bu çantada da başlık parası mevcut
ŞEYHMUS AĞA – (Kahveyi ağzından püskütür) Ne Mihribanı?
MAHMUT AĞA – Kabak Ahmet’in kızı Mihriban’ı Ağam
ŞEYHMUS AĞA – Heyt… Efendi, Mihriban benim nişanlım olur
MAHMUT AĞA – Nişanlın mı?
DURSUN – Mümkündür
MAHMUT AĞA – (Dursun’ a döner) Mümkündür, mümkündür. Ne mümkünü lan
(Sahneye Kabak Ahmet ve Muhsin girer)
ŞEYHMUS AĞA – Mihriban benimdir Mahmut Ağa, bunu böyle bil!
MAHMUT AĞA – (Yutkunur)
KÂHYA – (Dursun Ağanın elindeki çantaya bakar, göz göze gelirler) Yolcu yolunda gerek lakin her sorunun bir çözümü muhakkak vardır!
MAHMUT AĞA – Muhsinciğim biz karşı köye gideceğiz, yollar it uğursuz kaynıyor sen şu çantaya mukayyet olsan (Göz atar) İşimizi bağlarsın artık!
DURSUN – Ne köyü ne gitmesi? Hani karşı köyün yüzünü şeytan görsün demiştin? Ne çabuk fikir değiştirdin Ağam?
MAHMUT AĞA – Oğlum sen ne karışıyorsun? Az önce papağan gibi mümkündür, mümkündür diyordun ya öyle desene aslanım
DURSUN – Sen ne yanar-döner adamsın, mümkündür deme diyorsun iki dakika sonra mümkündür de diyorsun, beş dakika önce karşı köye gidenin yüzünü şeytan görsün diyorsun şimdi kalk gidelim diyorsun. Sayın Ağam kalıbınızın adamı olun
KÂHYA – Yolcu yolunda gerek Dursun kardeş hadi bakalım (Kâhyanın sözü bitmeden sahneye köyün delisi Sadri gelir, oyun havası bitinceye kadar oynar ve oyun havası bitince sahneye maymun rolünde oyuncu girer, sahnede bulunanlar korkar, daha sonra Deli Sabri sahneye girer)
DELİ SABRİ – Mayk gel oğlum buraya (Maymun koşarak gelir, Sadriye döner) Deli… Gel buraya
DELİ SADRİ – (Gelmem manasında kafasını sallar)
DELİ SABRİ – Salarım ha… (Maymunu Deli Sadriye yönlendirince koşarak gelir)
MAHMUT AĞA – Bu ne Sabri
DELİ SABRİ – (Maymunu gösterir) Muhabbet kuşu
MAHMUT AĞA – Dalga geçme ( silahını çıkarır ve maymuna yöneltir) Vururum ha
ŞEYHMUS AĞA – Nah vurursun hayvan hakları diye bir şey var
DELİ SABRİ – (Şeyhmus Ağanın Karşısında Durur) Başını acemi berbere teslim eden, cebinden pamuğu eksik etmez! (Mahmut Ağanın Karşısında Durur) Ben ağa, sen ağa, bu ineği kim sağa! (Dursun’ un Karşısında Durur) Asansör bozuktur, en yakın asansör karşıki apartmanda! (Kabak Ahmet’ in Karşısında Durur) Beğenilmediği takdirde yedi gün içerisinde iade edilir! (Muhsin’ in Karşısında Durur) Turiste güleryüz gösterin ki kazıklandığını anlamasın!
(Deli Sadri ve Sabri çıkacakken)
KABAK AHMET – Ne diyorsun sen hemşerim, ne bu manalı manalı laf sokmalar
DELİ SABRİ – (Tekrar döner ve Kabak Ahmet’ in Karşısında Durur) Fiş almazsanız yüzde on indirim yaparım!
KABAK AHMET – Bela mısın kardeşim?
KÂHYA – Dur Ahmet konuşursan daha da beter laf çakar, hadi Sabri, hadi Sabri (Sahneden çıkışa kadar eşlik eder)
ŞEYHMUS AĞA – Neyse, delidir ne yapsa yeridir derler. Gelelim bizim meselemize
KABAK AHMET – Buyur Ağam, emret emrin karşısında boynum kıldan ince
ŞEYHMUS AĞA – Ahmet Ağa kızına talibim, oh be
KABAK AHMET – Kızıma mı?
ŞEYHMUS AĞA – Evet, kızına
KABAK AHMET – Verdim gitti!
KÂHYA – Başlık falan yok mu?
KABAK AHMET - Alın kurtulayım yeter!
ŞEYHMUS AĞA – Muhsin sen kafayı mı yedin, Ağadan başlık parası mı istenir!
KÂHYA – Ne zaman halledelim bu işi Ahmet
KABAK AHMET – Şimdi!
ŞEYHMUS AĞA – KÂHYA – Şimdi mi?...
KABAK AHMET – Heya şimdi, kızım, kızım gel bakalım
(Sahneye Mihriban’ ın evde kalmış ablası Semiha salına salına gelir, yüzü peçeyle kapalıdır)
SEMİHA – Buyur efendi babam
KABAK AHMET – Kızım seni ağa istiyor vereyim mi
SEMİHA – Bilmem ki efendi babam
ŞEYHMUS AĞA – Mihribanım bir yüzünü açta görem
SEMİHA – Babam müsaade ederse
KABAK AHMET – Aç kızım aç
ŞEYHMUS AĞA – (Karşısında Mihribanın evde kalmış ablası Semiha’Yı gören ağa şok olur) Bismillahirahmanirahim… Efendi efendi bu kakalak karıda kim?
KABAK AHMET – Kızım, Semiha
ŞEYHMUS AĞA – Efendi, bende bu kakalakgillerden evde mevcut, ben Mihriban’ ı isterim
SEMİHA – (Ağlamaya başlar) Baba… Hani beni Ağayla evlendirecektin
KABAK AHMET – Ağlama güzel Semiham, ben Ağa olmazsa seni Kaymakamla evlendiririm
KÂHYA – Oha, oha…
ŞEYHMUS AĞA – Ahmet efendi Mihriban diyorum
KABAK AHMET – O zor Ağam
ŞEYHMUS AĞA – Ulan Ahmet efendi harbi kabakmışsın!
KABAK AHMET – Ağam…
KÂHYA – Ben hallederim Ağam. (Kabak Ahmet’ e gözkırpar) Efendi, efendi başına devlet kuşu kondu, merak etme Ağam sana lüzumu kadar başlık parası verir
KABAK AHMET – Ne kadar?
KÂHYA – Sözümün başında Ben hallederim dedim ya! (Ağa’ ya döner) Ağam hasat hasılatının bulunduğu para çantasını Ahmet beye vermek üzere ben muhafaza ediyorum (çantayı, divanın yanından alarak koltuğunun altına sıkıştırır)
ŞEYHMUS AĞA – Düğün ne zaman olacak
KÂHYA – Ağam merak etme dördüncü perdeye doğru düğünü yaparız!
KABAK AHMET – Yalnız… Peşinen şartımı da söyleyeyim; bu işi Mihriban da isteyecek!
ŞEYHMUS AĞA – Nasıl olacak?
KÂHYA – Ağam sen hiç merak etme o işi Üfürükçü Şükrü halleder

(PERDE KAPANIR)

Beyazdut
07-01-10, 22:56
II. PERDE
(Konular Köy Çeşmesinin Bulunduğu Meydanda Geçmektedir)

(Perde açıldığında köy çeşmesinin sol ve sağ tarafında kızlar ve erkekler ayrı grup oluşturmuştur, “Elim Elime Değdi” türküsünü söylemeye başlarlar)
ERKEKLER (Koro Halinde)
Eli elime değdi de hem ben yandım hem kendi
Pencereden at beni de, yar yanına kat beni
KIZLAR (Koro Halinde)
Eli elime değdi de hem ben yandım hem kendi
Hamaylı tak boynuma da, köle diye sat beni
ERKEKLER VE KIZLAR (Koro Halinde)
Eli elime değdi de hem ben yandım hem kendi
ERKEKLER (Koro Halinde)
Eli etekli yârim de, göğsü yelekli yârim
Eli elime değdi de hem ben yandım hem kendi
KIZLAR (Koro Halinde)
Beni koymuş el alıyor, mermer yürekli yârim
Eli elime değdi de hem ben yandım hem kendi
BEKÇİ MUZAFFER – (Koşarak sahneye girer) Ağa geliyor, çabuk dağılın!
(Ağa köy meydanında denetlemeye çıkar. Duvarda Ağayı protesto eden bir afiş asılıdır “Ağanın Zulmüne Son – Facebook” )
(Ağa yolda yürürken çizmesine insan pisliği bulaşmıştır)
ŞEYHMUS AĞA - Görüyormusun köylü olur olmaz her yere pisliyor
KÂHYA – Ben sileyim Ağam
ŞEYHMUS AĞA – (Afişin karşısına gelir) Görüyormusun Muhsin?
KÂHYA – (Afişi okumaya başlar)Ana.. Ana-nın… Ağa-nın Zül-müne son. Fa-ce-bok
ŞEYHMUS AĞA – (Kâhyanın ensesine vurur) Bende görüyorum eşşoğlueşşek. Hangi anarşist astı bunu, artık bu köye demokrasi fazla gelmeye başladı. Çağır şu Muzoyu
KÂHYA – Emredersin Ağam (Sahneden çıkar)
ŞEYHMUS AĞA – Besle kargayı, oda seni böyle tenhada kıstırsın. Köyü medeniyet beşiği yaptık başımıza gelene bak! Ortaçağda yaşıyorlardı, ama minnet nerde?
(Sahneye Bekçi Muzaffer girer)
BEKÇİ MUZAFFER – (Topuk selamı verir) Buyur ağam
ŞEYHMUS AĞA – Bu afiş ne Muzo?
BEKÇİ MUZAFFER – Beğendiniz dimi Ağam?
ŞEYHMUS AĞA – Ne saçmalıyorsun? Sen canına mı susadım be adam? Ne yazıyor burada?
BEKÇİ MUZAFFER – (Afişin karşısına geçer) Şam-pi-yon Fe-ner-bah-çe!
ŞEYHMUS AĞA – Ben birkere Cimbomluyum… İkincisi sen zaten okumaya yazma bilmiyorsun
BEKÇİ MUZAFFER – Ağam elini ayağını öpeyim bu afişi kara çarşaflı bir bayan verdi, “Ağamızı öven bir afiş köyün en görülür yerine as” dedi
ŞEYHMUS AĞA – Güvenlik kuvvetlerinin anarşistlerle işbirliği ha! Açığa aldım lan seni, kaybol gözüm görmesin
(Sahneden Bekçi Muzaffer çıkarken, Muhsin girer)
KÂHYA – Ağam Ağam… Senin avrat geliyor!
ŞEYHMUS AĞA – Yürü oğlum kaçalım, evde yüzünü görmekten usandık bir de burada
KÂHYA – O değil Ağam, Mihriban yenge geliyor!
ŞEYHMUS AĞA – Yapmaya ya… Dur bakayım (kıyafetini, saçını, başını düzeltir. Hafiften bir Mihriban türküsü mırıldanır) Bak bak kokuyu aldın mı?
KÂHYA – He Ağam, inek pisliği kokusu
ŞEYHMUS AĞA – Gerzek, iyi kokla… Bu Mihribanımın kokusu
KÂHYA – He nasıl buram buram kokuyor
ŞEYHMUS AĞA – Sen koklama lan… Ben koklarım ancak, O Ağanın Gülü
(Mihriban testiyle köy çeşmesinden su doldurmaya başlar, Ağa yanına yaklaşır)
ŞEYHMUS AĞA – Ver mihribanım ben doldurayım testiyi
MİHRİBAN – Olur mu Ağam!
ŞEYHMUS AĞA – Niye olmasın gülüm… Bırak su doldurmayı buradan sizin eve su hattı bile döşetirim
MİHRİBAN – Ağam çok komiksiniz! Mihriban kulunuzu şımartıyorsunuz
ŞEYHMUS AĞA – Seviyorum seni Mihribanım ekmek gibi aş gibi
MİHRİBAN – Ama Ağam…
ŞEYHMUS AĞA – Ne… Bütün filmlerde olduğu gibi Ağa en güzel parçayı kapmalı
(Sahneye Ağanın eşi Damla girer)
DAMLA – Kör olmayasıca, sana bütün gençliğimi verdim. Bizim kutsalımız olan bu köy çeşmesinin önünde yapılacak şeymi bunlar?
ŞEYHMUS AĞA – (Muhsin’ e döner) Muhsin bu damla (eliyle gösterir) buda Mihriban, espirimi bu. Yoksa kaderin bana bir oyunu mu bu?
KÂHYA - (Acılı bir türkü söylemeye başlar)
ŞEYHMUS AĞA – Ne yapayım Muhsin? Bana bir akıl ver
KÂHYA – Ağam eşinizin adı Damla, böyle damla olurmu? Benim bildiğim damla çıtı pıtı olur.
DAMLA – Dütdütdüt Düriye’ nin oğlu Muhsin ağzını cart diye yırtarım
ŞEYHMUS AĞA – Evet dostum önce isimlerini değiştireyim damla Mihriban, Mihriban Damla olsun
KÂHYA – Ağam önce isimler, sonra asılları değiştirirsin. Anlarsın ya…
DAMLA – (Mihribanın üzerine yürür) Mihriban şıllığı kocamı ayarlamaktan utanmıyormusun!
MİHRİBAN – Damla Ana…
DAMLA – Ne anası?
MUHSİN – Denizanası
ŞEYHMUS AĞA – Tut şunu kolundan Muhsin (Damla’yı kolundan tutarlar sürükleye sürükleye sahneden çıkarırlar)
(Sahneye şarkı söyleyerek Hakan girer)
HAKAN – (Mihriban’ ı görünce donar) Mihribanım sevdiğim! (sahnede sarılırlar)
MİHRİBAN – Ben sana cepten çağrı atmıştım
HAKAN – Konturum bitmişti Mihribanım
MİHRİBAN – Ne zaman isteyeceksin beni
HAKAN – Az kaldı Mihribanım sık dişini, artık sadece ikinci sınıf futbolcu değilim.
MİHRİBAN – Süper Lige mi transfer oldun?
HAKAN – Hayır siyasete girdim, artık İhtiyar Heyeti azasıyım bileğimin hakkıyla
MİHRİBAN – Ağa beni babamdan istedi, az önce çeşme başında da bir sürü şeyler söyledi
HAKAN – Köyün bütün kaynaklarını tüketti, şimdi de sana mı göz dikti, alçak
MİHRİBAN – Beni kurtaracaksın, değil mi?
HAKAN – Sabret Mihribanım, ona öyle bir şey yapacağım ki, tüm köylü ve hatta seyirciler bile şaşıracak
MİHRİBAN – Hakanım (Sarmaş dolaş sahneden çıkarlar)
(Sahneye Bilal girer, çeşmeden su doldurmaya başlar, daha sonra Gürses gelir, İyi köyü çirkin filminin müziği ile birbirlerine bir süre süzerler)
GÜRSES – Selam-ı Aleyküm amigos
BİLAL – Aleyküm selam bunkaçyas grasyas amigos
GÜRSES – Bunkaçyas grasyas amigos ağzında ne var?
BİLAL – Evet, dur bakalım sanada ve…(Elini cebine attığında)
GÜRSES – (Silahını çıkarır, üç el ateş eder) Kan davası bitti numarasıyla bizi temizlemek isterdin ha!
BİLAL – (Bir müddet yerde can çekişir) Hı… Hı… Hı – yar … Hıyar. Sana hıyar verecektim. (Cebinden salatalık çıkarır ve ölür)
GÜRSES – (Bilal’ in yanına koşar, elindeki hıyara bakar) Aman Allah’ ım ne yaptım ben (Silahı kendine doğrulur bir el ateş eder)
(Sahneye beyaz kıyafet içinde gizemli ozan girer)
GİZEMLİ OZAN – ("Yetti m'ola Daşhanlı'nın Hurması" Türküsünden)
Yetti m'ola Daşhanlı'nın hurması
Soldu m'ola bele gözün sürmesi (aman aman)
Bağdat'ın Basra'nın telli durnası

Durnam yarden selam obana selam selam oy
Gendin eylenme eylenip galma

Gözlerim gözlerim benim gözlerim
Kız seni gördüm de gitmez oldu dizlerim
Üç beş sene de yolun gözlerim

Durnam yarden selam obana selam selam oy

(Sahneye köy ahalisi girer, fırsattan istifade eden Deli Sabri ölünün ayakkabısını, Deli Sadri şapkasını alır)
GİZEMLİ OZAN – Hakkınızı helal ediyormusunuz?
KORO – Helal Olsun
GİZEMLİ OZAN – Hakkınızı helal ediyormusunuz?
KORO – Helal Olsun
GİZEMLİ OZAN – Hakkınızı helal ediyormusunuz?
KORO – Helal Olsun
GİZEMLİ OZAN – Gömün gitsin
(Işıklar yanar ve köy meydanında Ağa ve köy halkı vardır)
ŞEYHMUS AĞA – Cahillik aldı yürüdü. Kadınlarla uğraşırken birde kan davası çıktı başımıza, Bilal ve Gürses ailelerini köyümüzden sürüyorum.
KÂHYA – Ağam Sakız
ŞEYHMUS AĞA – Sakız çiğnemeyi de yasaklıyorum lan…
(Sahneye köyün delileri Sabri ile Sadri girer, oyun havası eşliğinde Sadri oynamaya başlar, Sabri üzerinde kepenek, elinde asası durmaktadır)
(Sadri oyun havası bitinceye kadar oynar ve oyun havası bitince Sabri’ nin bulunduğu Köşeye gelir ve hiç bir şey olmamış gibi durur)
DELİ SABRİ – (Mahmut Ağanın Karşısında Durur) Kabahat öldürende değil, ölendedir! (Kâhya Dursun’ un Karşısında Durur) Katıra baban kim demişler, dayım at demiş! (Damla’ nın Karşısında Durur) Sarımsağı gelin etmişler, kırk gün kokusu çıkmamış! (Mihriban’ın Karşısında Durur) Anan Turp, Baban Şalgam (Kâhya Muhsin’ in Karşısında Durur) Sakla beni varken, bulunayım sana yokken! (Şeyhmus Ağanın Karşısında Durur) Kaşığı herkes yapar ama sapını ortaya getiremez!

(PERDE KAPANIR)


III. PERDE
(Konular Ağanın Evinde Geçmektedir)
(Sahnede Ağa ile Kâhya bulunmaktadır)
ŞEYHMUS AĞA – Görüyormusun Muhsin, Mihriban nasıl da kabul etti!
KÂHYA – Ağam, sizi seçmeyecekte kimi seçecek
ŞEYHMUS AĞA – Tabi kariyer desen var, diploma var, bilimsel konjüktürel bakış var
KÂHYA – Ağam şimdi sizin üniversite diplomanız var, ilk başta olaylara daha bir bilimsel bakmanız gayet normal
ŞEYHMUS AĞA – Üniversite yıllarımı sorma gitsin
KÂHYA – Hangi bölümdü Ağam
ŞEYHMUS AĞA – Açık Öğretim ev idaresi
KÂHYA – Ağam sen köyü idare ediyorsun ev ne ki!
ŞEYHMUS AĞA – Yani bende konuya aynı açıdan baktım
KÂHYA – Ben de geçen İlkokula gittim Ağam
ŞEYHMUS AĞA – Deme ya, demek en sonunda İlkokul diploması alacan ha!
KÂHYA – Yok Ağam, okulun çatısı akıyormuş ona bir bakayım dedim
ŞEYHMUS AĞA – Düğün işi tamam mı?
KÂHYA – Tamam Ağam hiç merak etme, evraklar buradaydı (evrakları çantadan çıkarır) şunları bir imzala Ağam
ŞEYHMUS AĞA – Getir bakalım (Evrakları imzalar)
KÂHYA – Her şey çok güzel olacak harika
ŞEYHMUS AĞA – E… Ne duruyoruz öyleyse, başlasın eğlence önce şu anarşistleri bir çağır bakalım
KÂHYA – Zevkle ağam (Kapıya doğru bağırır) Marabalar, marabalar gelin bakalım
(II. Perdede köy çeşmesi önünde türkü söyleyen, köylülerle Komşu Köyün Ağası Mahmut Ağa gelir)
ŞEYHMUS AĞA – Hayırdır Ağam!
MAHMUT AĞA – Can dostum sen düğün yaparsında ben sana gelmem mi? Sana ellerimle çiğköfte hazırlayacağım (Mahmut Ağa çiğköfte yapmak üzere hazırlıklara başlar)
ŞEYHMUS AĞA – Ağam gözlerim yaşardı, gel seni bir öpeyim (Kalkar ve öper)
KÂHYA – Ağam marabalara emriniz
ŞEYHMUS AĞA – Evet size gelince, çeşme başında “Elim Elime Değdi” türküsü söylemekte ne oluyor?
HAKAN – Ağam türkülerimizi biz söylemezsek nasıl yaşayacak?
ŞEYHMUS AĞA – Sen halk ozanımısın ? Türküleri yaşatmak sana mı kaldı?
HAKAN – Ama Ağam
ŞEYHMUS AĞA – Önce elim elime değdi sonra, samanlıktan kaldıramadım samanı da Zühtü!
HAKAN – Ama Ağam
ŞEYHMUS AĞA – Sonra şimdi geldi geldi sarılmanın zamanı da Zühtü
KÂHYA – Ondan sonra da kıçınızda don yok sıra sıra çocuklar, seri imalat
ŞEYHMUS AĞA – Muhsin saz ekibi hasıla başlasın
KÖYLÜLER TOPLU HALDE -
Pencere açıldı Bilal Oğlan piştov patladı
Varın bakın kanlı da Bilal yine kimi hakladı

Allı yemeni Bilal Oğlan pullu yemeni
Bir bahçeden bir bahçeye salla yemeni

Ben sana varmam Bilal Oğlan ben sana varmam
Yedi yıl karşımda dursan yine sana yalvarmam

Allı yemeni Bilal Oğlan pullu yemeni
Bir bahçeden bir bahçeye salla yemeni

ŞEYHMUS AĞA – Değiştir

KÖYLÜLER TOPLU HALDE -
Yeni Hamamın Üstüyem (Balam)
Ergen Oğlanın Dostuyam (Balam)
İncitme Beni Hastayam (Balam)
Memelerin egende
Birbirinde degende
Keşe orda olaydım
Anan seni dögende
Elin Elime Alayım (Balam)
Kolun Boynuma Dolayım (Balam)
Bir Gece Mihvan Olayım (Balam)
ŞEYHMUS AĞA – Ben şu gelini getireyim Muhsin
KÂHYA – Ağam ben eğlenceye kaldığım yerden devam ediyorum (Şeyhmus Ağa’nın arkasından sırayla ve çaktırmadan Hakan ve Mahmut Ağa çıkar)
KÖYLÜLER TOPLU HALDE -
Telgrafın tellerine kuşlar mı konar
Herkes sevdiğine böyle mi yanar

Gel yanıma yanıma da yanı yanı başıma
Şu gençlikte neler geldi garip başıma

Telgrafın tellerini arşınlamalı
Yâr üstüne yâr seveni kurşunlamalı

Gel yanıma yanıma da yanı yanı başıma
Şu gençlikte neler geldi garip başıma

Telgrafın direkleri semaya bakar
Senin o ahu bakışın çok yanlar yakar

Gel yanıma yanıma da yanı yanı başıma
Şu gençlikte neler geldi garip başıma

KÂHYA – Marabalar … Dağılın bakayım birazdan kıyamet kopar zaten (Köylüler dağılır)
ŞEYHMUS AĞA – (ıssız adam müziği ile sahneye girer, bir müdder sahnede yürüdükten sonra) Ben artık ıssız ağayım
KÂHYA – Ne oldu Ağam, dur bir sakinleş
ŞEYHMUS AĞA – Bu Kabak Ahmet’in kızı Mihriban bana bunu nasıl yapar. Kaçmış, kaçarken de bu notu bırakmış, bak ne yazıyor “Adım her ne kadar Kabak Ahmet’in Kızı Mihriban olsa da, feodal sistemin devamı Ağa ile evlenecek kadar kelek biri değilim”
KÂHYA – Vay anarşistler vay
ŞEYHMUS AĞA – Hakan’la kaçtı Kâhya, onları bulmalıyız, bana silahımı getir
KÂHYA – Onu bulmalıyız, hesap vermeli, silahı belinden çıkararak ağaya verir
HAKAN – (Bağırarak sahneye girer) Yandım yandım Ağam…
ŞEYHMUS AĞA – (Belinden silahı çıkararak Hakan’ ın kafasına dayar) Son duanı et
HAKAN – Dur ağam ne kadar öldürmeye meraklısın. Mihriban kaçtı gitti, meğer ben ne kadar safmışım. Kaçarken de bu notu bırakmış “ Kabak Ahmet kızı Mihriban olarak, hiçbirşeyi olmayan amatör küme futbolcusu Hakan’ la evlenerek köyümüzü kabak tarlasına çevirmemek üzere kaçıyorum”
ŞEYHMUS AĞA – Kiminle kaçtı bu Mihriban?
HAKAN – Olan bitenden haberin yok Ağam, Mihriban Mahmut Ağa ile kaçtı
ŞEYHMUS AĞA – Mahmut mu? Kahya Mahmut Ağaya tabanca yetmez kaleş getir!
KÂHYA – Yazıklar olsun, hesap vermeli hesap!
MAHMUT AĞA – (Bağırarak sahneye girer) Yaktı beni yaktı! Mihriban beni sattı Ağam. Paraları köyü her şeyi kaybettim
MAHMUT AĞA – Birde giderken neler yazmış “Kabak Ahmet’ in kızı Mihriban olarak, ağzınızın koktuğunu muhtemelen dişlerinizin çürüdüğünü, ayrıca hiç tipim olmadığınızı bildiririm, hayatta başarılar”
DURSUN – Mümkündür, ağzınız kokar
Sahneye köyün delileri Sabri ile Sadri girer, oyun havası eşliğinde Sadri oynamaya başlar, Sabri üzerinde kepenek, elinde asası durmaktadır)
(Sadri oyun havası bitinceye kadar oynar ve oyun havası bitince Sabri’ nin bulunduğu Köşeye gelir ve hiç bir şey olmamış gibi durur)
DELİ SABRİ – (Mahmut Ağanın Karşısında Durur) Adam bildim eşeği, altına serdim döşeği! (Damla’ nın Karşısında Durur) Arpaya Katsan At Yemez, Kepeğe Katsan İt Yemez! (Kâhya Dursun’ un Karşısında Durur) Boşboğazı ateşe atmışlar, odun yaş diye bağırmış! (Muhsin’ in Karşısında Durur) Hırsızı Soyan Hırsızın, Yüz Yıllık Cezası Affedilir! (Şeyhmus Ağanın Karşısında Durur) Al Dağlardan Kengeri, Ver devenin Ağzına! Vesselam tüm ahali; “Geçti Bor'un pazarı sür eşeğini Niğde'ye”
ŞEYHMUS AĞA – Ulan deli Sadri ile Sabri bu memleketin sizden çektiği nedir lan! Ulan bunların katli vaciptir, saldırın lan saldırın! (Bütün köylü Deli Sadri ile Sabri’ yi kovalayarak sahneden çıkar, sahnede Kâhya kalır)
(Sahneye Kahya gelir ve oyunun birinci perdesinde Mihriban’ ın sevdiğine hediye olarak aldığı abajuru elektrik prizine takar, sahnede ışıklar söner, abajurun ışıklarını yakıp söndürmeye başlar)
KÂHYA – Ne kadar güzel hediye almış bana, harika (Bir müddet dalar, iç geçirir ve Sahneye Mihriban girer)
MİHRİBAN – Sevdiğim Muhsinim
KÂHYA – Gel Mihribanım gel sevdiğim (Sahnenin ışıkları yanar)
MİHRİBAN – İki köyün Ağası oldun artık
KÂHYA – (Para dolu çantaları ve evrakları çıkarır) İşte evraklarımız burada Hüsamettin
MİHRİBAN (HÜSAMETTİN) – (Takma saçı ve eteği çıkarır, üzerinde erkek kıyafeti vardır) Oh be kadınlarımız için ne hallere düştük baksana
KÂHYA – Bayağı bir emeğin geçti Hüsamettin kardeş hakkını helal et!
MİHRİBAN (HÜSAMETTİN) – Bu paralar ve tapuları köyden kaçan kadınlara göndereceğim, köyümüzün gerçek sahipleri olarak geri dönecekler
(Sahneye tiyatro ekibi girer ve sahnede yerlerini alırlar)
HAKAN – (Sahneye döner) Ülkemizde kendini ifade etmesine müsaade edilmeyen kadınlar, gerçekte bizim Analarımız, Kardeşlerimiz, Ablalarımız, Sevdiklerimiz değil mi?
SAHNEDEKİ OYUNCULAR KORO HALİNDE – Kadınlar, kadınlar, kadınlar. Analarımız, kardeşlerimiz, sevdiklerimiz. Kadınlar Herşeyimiz!

Mustafa Firuz Bozkurt

Beyazdut
07-01-10, 22:59
A99 Ülkesi

PRAC : RICA Devletleri İstihbarat Genel Müdürü
UTO : RICA Devletleri Profesörü
NAV : RICA Devletleri Danışmanı
KOMA : RICA Devletleri Müfettişi
GIZ : RICA Devletleri İstihbarat şefi
TETIK : RICA Devletleri İstihbarat elemanı
ATEŞ : “A99 Ülkesi“ İstihbarat Müfettişi
BURAK : “A99 Ülkesi“ İstihbarat elemanı
ZAFER : “A99 Ülkesi“ İstihbarat elemanı
12 “A99 Ülkesi“ Askeri
“A99 Ülkesi“ Halkı

BİRİNCİ PERDE

PRAC : Dünya nüfusunu aşağılara çekilmesi ve tüketim ürünlerinin ülkemize aktarılmasıyla ilgili bölgesel projelerimiz hangi aşamada?

UTO : Yüksek kurulumuz, “think-tank“ (1) düşünce gruplarımızın öngörüleriyle bir yıl içerisinde tam 44 toplantı yaparak üretilen 487 projeyi etkili buldu ve onayladı. Nano teknoloji (2) ile dünyanın dengesini değiştirme projemize A99 ülkesi ve çevresinden başladık. Bu projenin uygulanması içten dışa doğru gerçekleştirilecek!

PRAC : Pekiyi bahsettiğiniz projelerin testleri yapıldı mı?

UTO : “Maymunlar vasıtasıyla maymunları yok etme gibi projelerimiz” gündemde...

Evet ekserisi maymunlardan oluşan, hayvanlar üzerinde yaptığımız uygulamalardan ve OD ülkelerindeki yaptığımız çalışmalardan %90 olumlu sonuçlar aldık. Yani insanları insanlara kırdırma niyetindeyiz.

PRAC : Pekiyi bunlar hangi aşamalarla uygulamaya konulacak?

UTO : İlk etapta projelerimiz içerisinde yer alan ülkelerdeki bazı insanların zihinleri bIzim aynalarımız olacak. Yani önce onları bizim gibi düşündüreceğiz. Sonra onları kullanarak yozlaştırma hareketlerini koyulaştıracağız. Çocukları farklılaştırmaya, kadınları yalnızlaştırmaya ve kimsesizleştirmeye iten televizyonlarda izlettirdiğimiz dizi filmlerle gerçekleştirdiğimiz kültür kuşatmalarımız devam ediyor!

Bildiğiniz gibi kişiliksiz ve beceriksiz yöneticilere ihtiyacımız var... Bunların seçimle işbaşına geçmeleri için elimizden gelen bütün imkanları kullanıyoruz. Stratejik konulardan uzak ve vatansever olmayan, hatta silahlı kuvvetler gibi bazı kurum veya kuruluşlara karşı geçmişten öfke duyan, onlarla çeşitli şekillerde çatışabilecek ya da hesaplaşabilecek kişilerin sırtlarını tapışlıyoruz. Bunların islamcı kisve altında dini siyasete alet etme gibi ustalıkları da var... Böylece onlar dinle bağdaşmayan tavırlarıyla saf müslüman halkın İslamdan tiksinmelerine de sebep oluyorlar.

Yani bunları desteklemekle biz bir taşla iki kuş vurmuş oluyoruz.

Bu behtemsiz düşmanlarımızın kusurları bize diğer ülkelerdeki projelerimiz için örnek olacak... Bu nedenle biz daima geri planda kalarak, projelerimizi ön plana geçireceğiz. Bay Koma bu yönde bütün uygulama ve denetleme işlerini sürdürecek ve bizi sürekli bilgilendirecek.



İKİNCİ PERDE

KOMA : A99 ülkesinde bize faydalı olabilecek yönetici kim?

GIZ : Başbakan olmak ve partisini iktidara taşımak için Bay DR bildiğiniz gibi ülkemize kadar gelerek bizden destek istemişti. İlk andan itibaren destek verdiğimiz bu kişi aracılığıyla kendi ülkesinin stratejik ve demokratik kurumlarının haberi olmadan ikili bazı önemli kararlar aldık. Elbette bizim kazanmamız için karşımızdakilerin mutlaka bazı şeyler kaybetmeleri gerekliydi. Ayrıca EUR topluluğu ulkelerinin baskı ve istekleriyle A99 Ülkesi sürekli bir değişime girdi. Stratejik kurumlar hesapsız özelleştiriliyor. Bu şekilde değişime devam ettiği sürece A99 denilen bir devlet kalmayacak. Ayrıca OD ülkelerinin bölünme ve parçalanmasıyla ilgili haritamızı devamlı olarak gündemde tutuyoruz. Bu konuda tavizsiz çalışmalarımızı sürdürüyoruz.



KOMA : Durumlar nasıl?

GIZ : Kendi kendileriyle ilişki kuramayan, kendi ülkesinin insanlarıyla ve kurumlarıyla kavgalı olan yöneticilere desteklerimiz artırılacak. Ülkeyi ayakta tutan sistemlerin çökertilmesi yönündeki kararlılığımız asla değişmeyecek. Bu durumdaki yöneticilere yaklaşımımız “Onları önce uyutalım, sonra da unutalım...“ şeklinde.



KOMA : Faaliyetlerinizin uygulama alanları merkezden dışa doğru mu, dışarıdan merkeze doğru mu sürdürülüyor?

GIZ : Çalışmalarımızı kolaylaştırmak için müşterek menfaat alanımız olan A99 ülkesini oniki bölgeye ayırdık. Petrol gibi yeraltı zenginliklerini ülkemize aktarmak ve diğer projelerimizin uygulanması için her bir bölgede adamlarımız kendilerine verilen görevleri eksiksiz yerine getiriyorlar. Bahsettiğim bu ülkenin bazı hassas bölgelerinde araziler satın alarak bölge halklarının giremiyecekleri stratejik merkezler kurduk. Bu merkezlerde Bani ve Zani yanlısı teröristleri de teşkilatlandırdık. Zamanla aynı anda gerçekleştirilecek sarsıcı eylemlerle A99 yetkililerini masaya oturtup, ülkenin doğusunu içine alan Kuzey RAK bölgesine uzanan CURT devleti kurma konusunu karara bağlayacağımızı düşünüyoruz.

Hedefimizdeki ülkenin çevresindeki RAK22, RAN21 ve RIYE56 ülkelerindeki üstlerimizde bulunan ajanlarımız faaliyetlerimizi dışardan destekliyorlar. Sorunuza cevap verirsek şimdilik faaliyetlerimiz dıştan merkeze doğru sürdürülüyor. Bu durumu her an için değiştirebiliriz.



KOMA : Biliyorsun RAK22’yi işgal etmemizin bir çok sebebi var. Amacımız nükleer silah aramak değil! RAK22 halkını kendi kültürlerinden ve inançlarından koparmakla birlikte onları kendi vatanlarını savundukları ölçüde “terörist“ diye damgalayarak yoketmek.

Tarikat ve mezhep kavgaları içerisine iterek birbirlerini katlettirmek suretiyle bölge insanlarını kan kokusuyla sersemleştirmek istiyoruz. Kendi askerlerimizi de içine alan ölüm haberlerini durdurma niyetinde değiliz. Olayların, karışıklıkların, cinayetlerin artması sonuçta bize çeşitli faydalar sağlayacak! Olumsuzluklardan olumlu sonuçlar elde etme gayreti içerisindeyiz...

GIZ : Bunlar A99 Ülkesinde dahi kabul gördü. Televizyon ve gazeteler bizim ağırlığımızla “teröristlerle mücadele ettiğimizi“ devamlı haber olarak duyuruyorlar. Başbakan Bay DR’nin kendi kendine bizim yardımcımız olduğunu açıklaması ve A99 Ülkesi halkının da bunu kuzu kuzu kabullenmesi bize önemli adımlar attırdı.

KOMA : RAK Ülkesinde büyük bir üs kurarak bunun devamında bu ülkenin yeraltı zenginliklerini ülkemize aktarma durumu söz konusu! Bu sebeple bu ülkede şu an iki etkili kişiye yönetme görevleri verdik!

GIZ : Bani ve Zani...

KOMA : Evet!... Her ikisi de aptal... Ana projemiz bölgede onlara bir CURT devleti kurdurtmak ! Bir müddet sonra her ikisini de yok edebilecek iki isim daha bulacağız... Böylece geride her hangi bir iz veya engel bırakmadan geleceğe dönük projelerimizin önünü iyice açmış olacağız! Bu konular Bay UTO’nun bilgisi dahilinde ele alınacak!

GIZ : Bu şekilde A99 ülkesi için bazı uygulamalar da başlayacak...



KOMA : İçte nasıl bir yol takip ediyorsunuz?

GIZ : Daha once de bahsettiğim gibi ziraatçılık yapma amacıyla satın aldığımız arazilerde, stratejik merkezler oluşturmaya başladık. Bu arada ilaçlama yapmadan ürettiğimiz domates ve elma gibi ürünleri de gemilerle ülkemize gönderiyoruz.

Dostluk ilişkileri altında bazı örgütlerle de ilişkilerimiz devam ediyor.



KOMA : Size bazı uyarılar yapmıştık?

GIZ : Son uyarılarınıza harfiyen uyulmaktadır. Bizi oldukça rahatlatan hırs sahibi, parayı ve gösterişi seven, makamdan başka bir şey düşünmeyen, aşağılık kompleksine düşmüş yöneticiler ve medya mensupları işlerimizi kolaylaştırmaktadır. Halkın birbirlerinden farklı görüşlere, ya da umursamazlıklara düşürülmesi için gerekli ön çalışmalar da yapılmaktadır.



KOMA : Kamuoyunun şekillenmesine çalışıyor musunuz?

GIZ : Maddi desteklerde bulunduğumuz bazı gazetelerdeki köşe yazarları ve bir kısım medya vasıtasıyla kamuoyunu değişik konularla meşgul ediyoruz. Siyasi istikrarın bozulması için zamanlamasını da ayarlayarak bazı milletvekillerinin PV metoduyla partilerinden istifa etmelerini sağlıyoruz.



KOMA : İnsanları kapasitelerinin ve bağlılıklarının dışında tutulmaları ya da oyalanmaları, A99 halkı için inanç ve töreleri açısından oldukça zor olmalı?

GIZ : Toplumun dertleri başkalaştı... Kendi sorunlarıyla ilgilenen yok gibi... Halk lükse ve ünlülerle ilgili haberlere bayılıyor. Moda ve eğlence haberleri insanları farklı alanlara taşıyabiliyor. Sadece 2006 yılında inci ve kıymetli taş ithalatı 4,4 milyar doları buldu. Bu faaliyetlere bizim görevlendirdiğimiz GİLİZ Firması çeşitli şekillerde destek oluyor. Borsa’da işlem gören hisse senetlerinin %71,5’i yabancıların elinde. 2002’de bu piyasada bin doları olan bugün üç bin beş yüz seksen altı dolara sahip oldu. A99 Ülkesinin halkı da

fakirlikten ya cinnet geçiriyor ya da intihar ediyor.

Bu konular diğer planlarımızın uygulanmasına da oldukça etkili oluyor. Bazı kişileri çeviremiyecekleri dümenlerin başına geçirerek önce onları zor duruma düşürüyoruz. Sonra yardım bahanesiyle onlardan çeşitli tavizler koparıyoruz. Aptallar ne yazık ki sonunda kendileri için CS metodunun uygulanacağını bilemiyorlar. Kendi ülkelerine ihanet edenlerin bize faydalı olacaklarını da düşünmüyoruz.

KOMA : Olaylara halkın bakışı nasıl? Devletin otoritesi ve kanunlar nasıl yorumlanıyor?

GIZ : Emniyet güçlerini halkın gözünde küçük düşürecek olaylar oldukça arttı... Suçluların takibi oldukça zorlaştı. Kapkaçcılık ve terörle gerek emniyet güçleri gerekse halk çaresiz ve yorgun duruma düşürüldü. Dolaylı girişimlerimizle etkisizleştirilen kanunlarla, suçlular cezasız kalabiliyorlar. Batı baskılarının tümüne boyun eğen yöneticiler de, olaylar ve gelişmeler karşısında şaşkın duruma düşürüldü.



KOMA : Halkın inançlarının ve milli heyecanlarının seviyesinde geçmişe göre bir farklılaşma veya değişim söz konusu mu?

GIZ : Bu konuda size bilgiyi konunun uzmanı Bay TETIK verebilir. (Yüksek sesle) Bay TETIK!...

(Bir kapı açılır içeriye uzun boylu, siyah takım elbiseli ve siyah gözlüklü TETIK girer)

TETIK : (GIZ’in önünde sağ ayağını sol ayağına çarparak hazırol vaziyetinde selam vererek durur) Buyurun efendim?

GIZ : Bak! Bay KOMA’nın senin ilgi alanınla ilgili bir sorusu var...

TETIK : ( Bu kez KOMA’ya dönerek sağ ayağını sol ayağına çarparak hazırol vaziyetinde selam verir) Emredin efendim?

KOMA : Üzerinde görev yaptğınız A99 Ülkesinde Halkın inançlarının ve milli heyecanlarının seviyesinde geçmişe göre bir farklılaşma veya değişim söz konusu mu?

TETIK : Merkezi devlet otoritesinin ortadan kaldırılması yönündeki çalışmalarımız sürüyor. İnsanların birbirlerine katlanmaları konusu gittikçe hayatlarından kalkıyor. Gençler gelecek kaygılarıyla sürekli çatışma ortamlarına sürükleniyorlar.

Halk uyuşmuş vaziyette. Dinle veya din kurallarıyla ilgisi olmayanlar kendilerini dindar göstererek siyasi ve ticari kazanç elde etmeye çalışıyorlar. İçlerindeki katilleri uyandırmadan desteklediğimiz bu menfaat gruplarının çıkar ve aldatmalarıyla karşı karşıya kalan halk dinden ve dindarlardan uzaklaşıyor. Misyonerlerimizin oluşturduğu cazibe merkezlerine de çekilen halk istediğimiz şekilde yönlendiriliyorlar. Bizim tarafımızdan kontrol altına alınan olayları, yöneticilerin kavrayamayacağı yöntemlerle sürekli hale getirmeye çalışıyoruz.

KOMA : Cahil kalan bir toplumun gücü eğitim görmüşlerden veya aydınların etkisinden bize daha fazla faydalı olabileceği unutulmamalı... Sizin ilk projeyi teslim ettiğiniz kişilere ya TT planını uygulayacaksınız, ya da 001’le etkisiz hale getireceksiniz.

Verdiğiniz bilgiler kayda alındı. Gidebilirsiniz.

TETIK : (Giz’e dönerek ) EmirlerinizI bekliyorum.

(Geldiği yerden çıkar)



KOMA : İçinde yaşadığınız ülkeyi özünden sarsacak psikolojik sarsıntılar, elektronik saptırma cihazlarıyla şifre ve kodları sizde de bulunan uçakların düşürülmesi, görünmez sistem içerisinde mağma uzantılı üç ayaklı deprem oluşturan nükleer ışın bombaları, manyetik çekirdekler ve cinayet metodlarının uygulama safhasında olduğu, üçüncü kişiler tarafından kesinlikle anlaşılmamalı. Gerekirse bazı olaylar kaza görüntüsü şeklinde ya da tesadüflerden ibaret gibi ön plana çıkarılıp medyanın desteğiyle farklı yönlere çekilmelidir.

GIZ : Uyarılarınız anlaşılmıştır efendim!

(Gittikçe yükselen seslerle ve gürültülerle perde kapanır)


ÜÇÜNCÜ PERDE




ATEŞ : (BURAK’a hitaben) Onların bütün konuşmalarını dinliyoruz. Maalesef mevcut iktidar onlarla işbirliği içerisinde. Silahlı kuvvetlerimiz birkaç kez uyardı. Bu uyarıları göz önünde bulundurma yerine Başbakan DR ve yandaşları kendilerini uyaran kurumlarımıza karşı mücadeleyi yeğlediler. Şu an adeta kontrollerini de kaybetmiş durumdalar.

BURAK : Gelecek aylarda bunların ülkemiz gündeminden düşme durumu söz konusu. Bu sebeple seçim günü yaklaştıkça gerginleşiyorlar ve çok vahim hatalar yapıyorlar.

PRAC ve ülkesinin takip ettiği bölgemiz ülkelerini parçalama planlarına “eşgüdüm başkanlığı” yaptığını söyleyecek kadar gaflet ve delalet içerisinde bulunan Başbakan DR ve arkadaşlarının yürüttüğü politikaların hemen hemen hepsi anayasal suç niteliğinde! Yani dokunulmazlık zırhı altında tekrar meclise girebilmek için akıl almaz planlara başvuruyorlar.

BURAK : PRAC, ülkesinin eşcinsel bombası yapımı için 7,5 milyon dolar ayırdığını biliyor. Bununla düşman askerlerini savaşmaya değil eşcinselliğe sevk edeceklerini yaptığı bütün toplantılarda açıklamaktadır. İnsanlık suçu işlemekten çekinmeyen bu tehlikeli güce ne yazık ki karşı çıkacak başka bir güç şu an bulunmamaktadır.

ATEŞ : Tabii bunları ve bunları destekleyenleri de biz adım adım takip ediyoruz. Medeniyetler arası ittifak ve dinler arası diyalog gibi ihaneti körükleyici düşünceler halkımız tarafından tepkiyle karşılanıyor.

BURAK : PRAC ve ülkesinin hazırlattığı harita açık bir şekilde her şeyi anlatıyor. Onların ülkemizi parçalama planlarına asla izin vermeyeceğiz. Piyonlar da, onlar da halkın yaptığı mitinglerle ve silahlı kuvvetlerimizin kararlılığıyla bunu çok iyi biliyorlar. DR ve yandaşlarının silahlı kuvvetlerimize karşı tavırları tabana da etki yaptı. PRAC ve ülkesinin de asıl amacı buydu.

Kapanan ve kapanmayan diye hanımları da ikiye böldüler...

ATEŞ : Aldığımız bilgilere göre PRAC son günlerde teröristlerin eğitimlerini tamamladıklarını ve ülkemizde şaşırtıcı eylemler yapacaklarını ifade ediyor. Yani adamlar onları hem eğitiyor, hem silahlandırıyor, hem de teröristler için planlar hazırlayarak eylem yaptırıyorlar. Sonra bu halleriyle bizim yanımızdaymış gibi gözükerek, bize utanmadan yardım edeceklerini söylüyorlar. Başbakan DR de bunların aldığı kararlara uyuyor. Pekiyi sonuç ne?

BURAK : Başşehrimizin en işlek caddesini kan gölü haline getiriyorlar. Her gün askerlerimiz şehit ediliyor. (Ney sesi duyulur)

ATEŞ : Tabii sadece bunlarda değil... Senin ve benim bildiğimiz gibi yaptıkları maddi desteklerle medya kimin hesabına çalışıyor?

Ülkemizde sivil giyimli ajanlar at koşturuyorlar. Başbakan DR ve çevresi de bu ajanlarla adeta işbirliği içerisinde!

BURAK : Kendilerini satın alan dış güçlerin... yani onların hesabına...

ATEŞ : Ülkemiz hesabına değil tabii... Başbakan DR ve arkadaşları, haberleşme kurumlarımızı, limanlarımızı, yer altı zenginliklerimizi birer birer dış güçlerin kontrolüne vermek için canla başla çalışıyorlar. Yani medyanın önemli bir kesimi de onların emrinde. (Masanın üzerinde bulunan bir mektup dikkatini çeker. Zarfı açar ve sessizce okur... Sessizlik...) Öyle zaman gelir ki başkalarının göremediklerini biz fark ederiz. Bizim fark ettiklerimizi de onlar bilemezler! Yani ihanet kaynaklarının tarafımızca bilinmesi, tehlikelerin bertaraf edilmesini kolaylaştıracaktır. Düşünebiliyor musun ülkemizde DR’nin yandaşları veya kendisine bağlı belediyeler tarafından Bizans’taki adlar kullanarak çeşitli etkinlikler yapıyorlar? Televizyonlarda veya gazetelerde Türkçe olmayan sözcüklerin kullanılması adeta normal karşılanır hale geldi.

BURAK : Ülkemiz genelinde gerçekleştirilen özelleştirmeler, satışlar ve ihalelerle ilgili bize çok sayıda yolsuzluk dosyaları ulaştırıldı.

ATEŞ : Bunları bir tüccar gibi bizzat DR’nin yürüttüğünü biliyoruz. Dönen dolapları, alınan ve verilen bedelleri, perde arkasında yürütülen senaryoları zamanla teşhir etme imkanımız olacak!

BURAK : Bir gazete hedef gösterdi Danıştay Kurumumuzda hakimlerimiz şehit edildi. Başka bir gazete : "Erlerimiz savaşıyor, subaylarımız nerede?" başlığını attı. Ertesi gün terör örgütü subaylarımızı şehit etti. Yani gazeteler hedef gösteriyor, teröristler cinayet işliyorlar. DR ve yandaşları bu tür suçlar karşısında sessiz kaldıkları gibi, adeta suçluları himaye ettiklerini de çeşitli şekillerde vurguluyorlar.

ATEŞ : Hukukta bir kural var : “Ağır ihmal kasıttır.” Yani bunlarla “ağır bir ihmalin varlığı” ortaya çıkıyor. Suçların veya suç kaynaklarının takipsiz bırakılması da vahim olayların artmasına sebep oluyor. Bunun tek sorumlusu DR’dir.

(Telefonun zili çalar) Buyurun... Teşekkür ederim verdiğiniz bilgiler için. Zafer Bey’in gelmesini de merakla bekliyorum.

(ZAFER içeriye girer)

ZAFER : KOMA ve arkadaşlarının bütün oyunları bozuldu. İfadeleri alınarak tutuklandılar. Bunları ülkelerinden yönlendiren kişilerin de PRAC ve UTO isimli gizli servis yöneticileri olduğu belirlendi. Koma ve arkadaşları kendi ülkeleri hesabına teröristlere yardım ettiklerini ve onları silahlandırdıklarını da itiraf ettiler. DR ve yandaşlarıyla işbirliği yaptıkları da belgelerle açığa çıktı.


(Marş ve ulusal müzik eşliğinde önce bayraklarla A99 ülkesi halkı sonra da askerler bir kapıdan girip diğer kapıdan çıkarlar. Perde kapanır.)


Üzeyir Lokman Çaycı
Paris, 05.07.2007

Beyazdut
07-01-10, 23:01
Öç


Kişiler :

Bekir Efendi : İşçi emeklisi (70 yaşında)
Necmi : Bekir Efendi'nin oğlu (29 yaşında)
Profesör Kemal : Bekir Efendi'nin erkek kardeşi (60 yaşında)
Polis memuru

Bekir Efendi 40 yıl Almanya'da çalıştıktan sonra Türkiye'ye döner. Hayatını kendisine beşiklik yapan Bor ilçesinde geçirmeye karar verir. Oldukça yorgundur. Türkiye'de bulundukları süre içerisinde gerek hanımı Cavidan'la ve gerekse tek oğlu Necmi'yle hiç ilgilenmemiştir. Onun ilgi alanında sadece para vardır...
Necmi ise annesi öldükten sonra uzun süre Türkiye'de yalnız ve başı boş kalmıştır. İçkiden başka dayanağı yoktur.

Birinci Perde

(Gün yavaş yavaş ağarmaktadır... Radyo açıktır. Bekir Efendi'nin dış kapıdan girdiği görülür. Elindeki ekmeği masanın üzerine bıraktıktan sonra, Necmi'nin yattığı divanın üstünü düzeltir. Yerdeki şişeleri ve eşyaları toplar, diğer kapıdan çıkar. Tekrar gelerek ekmeği alır. Mutfakta kahvaltı yapmakta olduğu anlaşılır.)

İki kapı, dolap ve pencerelerden oluşan bir oda... Sağ ve sol duvarların bitişiğinde iki divanla, solda divan yanında üzerinde ilaçlar bulunan bir sehpa ve ortada ise etrafında sandalyeler bulunan bir masa... Masanın üzerinde ise Necmi'nin çerçeveli çocukluk fotografı, resimli mecmualar, eski bir şamdan üzerinde mum, kitaplar ve radyo bulunmaktadır. Duvarda bir ayna, sağdaki divanın yanında da, yerde yatık bulunan boş içki şişeleri göze çarpmaktadır.

Radyodan «haber saati» isimli programdan konuşmalar duyulur :
« Sevgili dinleyiciler, işte bir kaç başlıkla huzurlarınızdayız. Yine zam haberleriyle sarsılacaksınız... Yarından itibaren ejderhalar gibi pahalılık üzerimize geliyor ! Trafik kazalarında rekor kırdık! Yollar otobüslerle dolup taşıyor. Nehir ve tren taşımacılığımız adeta yok gibi! Yurdumuzun dört köşesinde korsanlar ha bire arabalarımızı yakıyorlar! Şer gönüllüleri ve caniler artık korkmuyorlar! Eğitimde, ahlâkta ve inançta seviye düştü! Meydanlara çıkanlar bilir bilmez, dinden, imandan, ilaçtan, vatan kurtarmaktan bahsediyorlar! Yani anlayacağınız, herkes imam, doktor, siyasetçi oldu! Aile yapımız ise ha bire parçalanıyor... Şehirlerimiz ilgisizliğin kurbanı! Sigara ve içki tüketiminin artması bizi korkutuyor! Ajanlar ülkemizde at koşturuyorlar! Önemli kademelerdeki insanlarımız kaza süsü verilerek birer birer öldürülüyorlar. »
Bekir Efendi : (Radyo haberlerini dinlemektedir) Ne günlere kaldık?
Bekir Efendi : (Radyoyu kapatır, sandalyeye oturarak Necmi'nin fotografını eline alır) Bir daha geri gelmeyecek güzelliklerden kaçışımdan bahsediyor sanki? Kendisini unuttuğumdan, ihmal ettiğimden bahsediyor gibi... Unutmanın kaybetmek olduğunu bana hatırlatmak istiyor!
Bekir Efendi : (Elindeki çerçeve ile ayağa kalkar) Gecelerin sihirli boşluğunda kendimi kaybettiğim anları, ya da karşılarında hiç ses çıkaramadığım haksızlıkları eğer şimdi görüntüleselerdi acizliğim ve zavallılığım açığa çıkacaktı...
Bekir Efendi : (Ayaktayken, eğilerek masa üzerindeki bir mecmuanın sayfalarını karıştırır) İkiniz de haklısınız ey kelebek ve boşluğa tekme atarken dudakları uçuklayan eşek!
Bekir Efendi : (Öne doğru gelir) İnişli ve çıkışlı yollarda, gençliğimin gücünü kullanarak vefasızlık ettiğim insanlarla ben nasıl yüzleşeceğim?
Bekir Efendi : (Başını yukarı kaldırarak) Menfaat kulluğu, çıkar çobanlığı ve öfke tüccarlığı yapmanın nelere mal olduğunu şimdi gayet iyi biliyorum.
Bekir Efendi : (Ellerine bakar) Sanki boşa akıttığım suların içerisinde boğuluyorum.
Bekir Efendi :(Pencerelerden dışarıya bakar) Kalplerini kırdığım insanlar beni yanlız bırakarak öçlerini alıyorlar!
Bekir Efendi : (Duvardaki aynaya bakarak, ağzını açar, dişleri görünür) Daha önceden maskemi çıkarsaydım, insanlar acımasız yüreğimle, dengesiz duygularımla ve kontrolsüz arzularımla beni görmüş olsalardı bugün için bir tek dostum kalmayacaktı...
Bekir Efendi : (Ortadaki masaya yaklaşır ve bir sandalyeye oturur. Dirseğini masaya koyarak eline başını dayar) Bir de kendi kendimi aldatıyorum... Sanki şimdi etrafım dosttan geçilmiyormuş gibi ulu orta konuşuyorum! Çevremdekilerin adil olamadıklarını söylesem belki biraz inandırıcı olabilir... Bana rehber olan yanlışlıkların, suçların ve günahların sahibiyim. Düşünce fakirliğini zenginlik olarak algılayanlar arasında yaşamanın ne demek olduğunu dahi bilmiyorum.
Bekir Efendi : (Sabit bir noktaya bakarak) Zamanında öğretmenlerim keşke bana utanmayı öğretselerdi? Hırslarımı taşımak için 40 katır yetmez... Ne yaptığıma, neyi yapamadığıma bakan mı var sanki? Patronu olduğum toprakların çırağı olma gibi bir yöne itildiğimi görür gibi oluyorum. Ne hale düştüm, ne hallere düşürüldüm?

Bekir Efendi : (Tekrar ayağa kalkar... İçerden küçük bir tabak içinde iki parçaya bölünmüş bir elma getirir. Yarısını yer...) Sevgili oğlum ben sana hayatında bu şekilde bir ikramda bulunamadım. Bak... elmanın yarısını da senin için bırakıyorum... (Eline oğlunun fotoğrafını alır... Gözleri yaşararak...) Necmi oğlum... Necmi! Konuşsana benimle... Bir defa olsun bana "baba" de.
(O sırada dış kapı açılır. İçeriye elinde içki şişesiyle, sarhoş bir şekilde Necmi girer... Odanın ortasındaki masaya yaklaşır. Bir sandalyeye oturur. Şişeyi ağzına dayayarak içkisinden içer. Bekir Efendi soldaki divana yaklaşır... Üstündeki yorganı açar. Oturur. İki elinin arasına başını alarak oğlunu izler.)
Bekir Efendi : Yanılgılar upuzun... Kavramlar paramparça... Çevremizde insan avı var... Sinsice ve aptalca!
Bekir Efendi : (Ayağa kalkar) Sen ve ben bu güne kadar annenin yokluğunun farkına vardık mı? Ya da senin benim varlığımdan ne hissettiğini ben bilmiyorum... Yarın da aynı şeyleri yaşayacağız ! İhtiyaç duyulduğu zaman, faydası olmayacak bir gelecekten bahsediyorum. Biliyorum bugün de benimle konuşmayacaksın ! Ama aslında kendi halin sana benden daha çok şey anlatıyor.
Ben Almanya'da inşaatlarda usta olarak çalıştığım sıralarda duvarları şekillendirmekten zevk alırdım. Harçlara hayallerimi karıştırırdım o zamanlar... Ama ne yazık ki, yuvamı dilediğim gibi şekillendirmek aklımdan geçmezdi... Bu sebeple bugünkü hayatı bu şekilde yaşıyorum. Kendi ellerimle yüreğimden kopardığım bir varlık olarak susmakta ve bana «baba» dememekle haklısın! Seni bende ve beni sende tüketenler utansın... Önce kendim için, sonra da senin için söyleyeceğim bir söz var... Bu da : «Unutmak kaybetmektir!» sözü...
Bekir Efendi : (Necmi'nin fotoğrafı elindedir) Kısa süreli mutluluklar uçucudur. Çoğu zaman da insanlara zararlı olurlar. Görüyorsun ki ben yaşlandım. Yakındaki hasret, uzaklardaki hasretten daha sarsıcı... Acıları sırtımda taşıyamıyorum. Kolay mı bir şeyler olmak?
(Sessizlik... Ayağa kalkar. Pencerelere yaklaşır.)
Bekir Efendi : Bak yine gece çöktü dışarıda. Korkunç gölgeler geziyor sokaklarda. Sanki Bağdat'ı görüyorum, kıpkırmızı bir kan denizinin ortasında. (Necmi'ye dönerek) Bakışların soğuk... Ellerin titriyor senin...
(Necmi'nin gözleri irileşir... Ayağa kalkar ve Işığı söndürür. Perde kapanır)

İkinci Perde

(Gün yavaş yavaş ağarmaktadır... Radyo açıktır. Dış kapıdan giren Bekir Efendi elindeki ekmeği masanın üzerine bıraktıktan sonra, Necmi'nin yattığı divanın üstünü düzeltir. Yerdeki şişeleri toplar, diğer kapıdan çıkar. Tekrar gelerek ekmeği alır. Mutfakta kahvaltı yapmakta olduğu anlaşılır.)

"Haber saati" konuşmaları radyodan duyulur :
"Sevgili dinleyicilerimiz sizlere şimdi aldığımız bir haberi ulaştıracağız... Gıda dağıtım işinden denizcilik sektörüne geçen Başbakan'ın büyük oğlu Orak, Safra adlı kuru yük gemisiyle taşımacılık yapacak... Yani kaşla göz arasında 40 yıl gurbette çalışmadan, Orak, kısa sürede koskoca bir geminin sahibi oldu. 95.7 metre uzunluğundaki geminin piyasa değerinin ikinci elde 5 milyon dolar olduğu belirtiliyor. Geminin kapasitesinin 200 TIR'ın taşıdığı yük değerinde olduğu da her yerde allandıra ballandıra anlatılıyor... Bugünkü iktidarla ilgili haberler bununla da sınırlı değil... Yüzsüzlük bulaşıcı bir hastalık gibi birinden diğerine geçiyor... İktidar, oğullara yaradı yani... Çevre ve Ağaçlandırma bakanı Osuman Küpe'nin oğlunun da gemi işletmeciliğine merak sardığı iddia edildi. Küpe'nin oğulları Mimat Hilad, Simail Küpe ve Yalha Küpe'nin ortak oldukları Buz İnşaat adına 9 trilyonluk teşvik temin edilerek, Çin'den gemi aldıkları haberleri soğuk rüzgâr gibi ortalıklarda dolaşıyor.
Ayrıca Osuman Küpe'nin oğullarının 600 evi olduğu iddiası ise Ankara'ya bomba gibi düştü! Gözler diğer bakanlara ve oğullarına çevrildi.
Para Bakanı Kepekkatan'ın oğlunun ardından eski Ulaşım Bakanı Yüzali Şimşek'in oğlunun gemi alması siyasi kulislerin gündemine oturdu. Yüzali Şimşek'in 24 yaşındaki oğlu Serkan Şimşek kız kardeşi ile 10 milyar lira sermayeli şirketi adına 720 milyar liraya Mo-Mo gemisi satın aldı. Bunlar bu halleriyle devleti ve milleti kalkındırmaya değil, kendilerini kalkındırmaya çalışıyorlar. Gemilerini kurtaran kaptanlar denmez mi bunlara?
Sevgili seyircilerimiz burada bu gibi iktidar faaliyetlerini anlatmaya ne gücümüz yeter, ne de vaktimiz? Bu sebeple sizi bu konuları bizzat takip etmeye çağırıyoruz... Biliyorsunuz, hiçbir zaman felaketler sırıtarak gelmezler. Bu kafalardan kendi çocuklarınız için en ufacık bir ilgi bekliyorsanız havanızı alırsınız. Bunlara oylarınızı verdiğiniz için, sizlere onlar adına ne kadar teşekkür etsek az... Hiç olmazsa bundan sonra da bu zavallıların devlet imkanlarıyla diğer ihtiyaçlarını karşılamalarına da vasıta olacaksιnιz. İyi ki varsınız. Sizin kıara göre sanki para süpürdük! Yürürken... gezerken... yatarken ceplerimiz marklarla doluyormuş gibi algılandık! Seni böyle yorumlayanlar karşısında göz göre göre unutuldun... Sonra da kayboldun! (Derin derin iç çeker) Bir gün olsun... bir kez olsun sen orada ne bok yiyorsun diyen olmadı... Onlar için lâf üretmek iş yapmaktan daha kolay!
Vay Necmi'm vay! Daha çooook resminle avunacağım. Hiç olmazsa sen yokken dilediğim gibi konuşuyorum. Kim bilir şu an benim paralarımla hangi kahvehanenin köşesindesin? Önünde rakı... dut yemiş bülbül gibi hiç sesini çıkarmadan buraya geleceğin, yani zıbaracağın vakti gözlüyorsun. Sen orada kalabalık içinde yalnızsın... Ben burada kendi içimde yalnızım... Ahhh farkına varamadığın bir tek şey var?
(Sessizlik, müzik, ayağa kalkar. Duvardaki aynaya doğru yaklaşır...)
Bekir Efendi : (Aynaya bakarak kendi görüntüsüyle konuşur) Ahhh... farkına varamadığın bir tek şey var... dedim ya? Bu da hayatın kısalığı...
Ömür geçip gidiyor... Dün tuttuğunu koparıyordun... Bugün oğluna sözünü geçiremiyorsun! 70 yıllık koca herif! Hıyar oğlu hıyar!
(Oda kapısından çıkar, sonra bir kitapla içeriye girer... Masaya doğru yaklaşır ve sandalyeye oturur. Kitaptan bir sayfa açar, yüksek sesle okur)
Zamanın ikinci yüzü karanlık
Önümüze çıkan bir çok şeyler var...
Fark etmediğimiz... Yanından geçip gittiğimiz gerçekler gibi!
Düşmanı bol...
Zengini aptal
Fakiri çaresiz
Okumuşu gayesiz
Bir toplum...
Böyle giderse
Yaşının götürdüğü yerden
Bir daha
Geri gelemez Halil Usta...
(O sırada dış kapı açılır. İçeriye elindeki içki şişesiyle, sarhoş bir şekilde Necmi girer... Odanın ortasındaki masaya yaklaşır. Bir sandalyeye oturur. İçkisinden içer. Bekir Efendi soldaki divana yaklaşır... Üstündeki yorganı açar. Oturur. İki elinin arasına başını alarak oğlunu izler.)
(Necmi de babasına doğru başını çevirir... Göz göze gelirler. Perde kapanır.)


Üçüncü Perde

(Gün yavaş yavaş ağarmaktadır... Radyo açıktır. Dış kapıdan giren Bekir Efendi elindeki ekmeği masanın üzerine bıraktıktan sonra, Necmi'nin yattığı divanın üstünü düzeltir. Yerdeki şişeleri toplar, diğer kapıdan çıkar. Tekrar gelerek ekmeği alır. Mutfakta kahvaltı yapmakta olduğu anlaşılır.)
İki kapı, dolap ve pencerelerden oluşan bir oda... Sağ ve sol duvarların bitişiğinde iki divanla, solda divan yanında üzerinde ilaçlar bulunan bir sehpa ve ortada ise etrafında sandalyeler bulunan bir masa... Duvarda « Ayıyı nereye götürürseniz götürün kendisini ormanda sanır!» yazısı bulunan bir tablo asılıdır. Masanın üzerinde ise Necmi'nin çerçeveli çocukluk fotografı, resimli mecmualar, eski bir şamdan üzerinde mum, kitaplar ve radyo bulunmaktadır. Duvarda bir ayna, sağdaki divanın yanında da, yerde yatık bulunan boş içki şişeleri göze çarpmaktadır.
Radyodan «haber saati» isimli program konuşmaları duyulur :
« Sevgili dinleyiciler, işte bir kaç konuyla tekrar huzurlarınızdayız. Uzun bir yolun çıkış noktasındasınız! Ayaklarınızı ne kadar uzağa atarsanız atın oradan hasret çıkıyor... Çeviremeyecekleri dümenlerin başlarına geçenler, perakende yalanlarla acılarınıza ıslık çalıyorlar. Onlar kötülük yaparak rahatlıyorlar... Bizleri tüyleri yolunacak tavuk gibi görenler var! Kemerlerinizi bağlamayı unutmayın... Çünkü sizi güvenliksiz bir geçitten geçirmeye zorluyorlar. İftiraların önlerindeki kargaşalıklardan, mahkemelere intikal ettirilen dayanaksız dosyalardan, ceza şekline dönüştürülen suçlamalardan medet umanlarla karşı karşıyasınız... Yüzlerinden nefret yağan ahmaklar, tecavüze uğramış aynalardan, zurnaların ucundaki sineklerden, türban adı altında rahibeleştirilen kadınlardan, kâtil kamyonlardan hiç söz etmiyorlar.
Telefonlarınızın hukuksuz bir şekilde dinlenebileceğine dair kuşkularınıza hak verenler çok! Halleriyle dini yalanlayanlar her an size de çamur atabilirler... Cilalı siyaset devrinde siz de mağdurlar listesinde yer alabilirsiniz ! Biliyorsunuz kablumbağalar çiftetelli oynamasını bilmezler! Onlar başarısızlığın dokunulmazlığı ve zayıflığın gücüyle, masumları kovalama ekibi gibidirler. Yaşadığınız şehirde size ait neyiniz kaldı? Şimdi ulu orta yapılan bir kötülüğün kırk yamasından bahsediyor herkes ! Yıpratılmamış bir tek şey gösterin bana... Sanki onlar sizden öç alıyorlar. Siyasi tercihlerini sizden yana yapmayanların bulundukları yerlerde kalma ihtimallerinin ortadan kalktığı da gözlenmektedir ! Başkalarının bastonlarıyla yürüyenler uzaklara asla gidemezler...»

(Kapının zili çalar. Bekir Efendi kapıyı açar. Kardeşi Profesör Kemal elinde bir valizle içeriye girer. Kucaklaşırlar. Valizi, karşı duvarın dibine konulur.)
Bekir Efendi : (Radyoyu kapatır) Hoş geldin kardeşim. Yıllarca birbirimizi göremedik... Saçların da benimkiler gibi bembeyaz olmuş! Nasılsın, iyi misin? Emekli oldun mu?
(Profesör Kemal çeketini çıkarır. Her ikisi birden ortadaki masanın kenarındaki sandalyeleri çekerek otururlar.)
Profesör Kemal : Evet ağabey, hemen hemen on yıl oldu birbirimizi görmeyeli. Seni ve bende izleri olan çevremi oldukça özledim. Hepimiz birbirimizden uzaklarda yaşamaya zorlandık... Anlayacağın hasret, gurbet derken yılları tükettik!
Bekir Efendi : Olumsuzluklar içerisine itildik... Birileri de dayanma gücümüzü alıp gittiler.
Profesör Kemal : Necmi nerede ?
Bekir Efendi : O bir kahvehane köşesinde günlerini hiç ediyor... Hergün tirit gibi sarhoş geliyor eve... Beni sevmiyor. Benimle konuşmuyor. Adeta benden öç alıyor. Yani ektiklerimi biçiyorum ben!
Profesör Kemal : Demek alkol bağımlısı oldu...
Bekir Efendi : Hem kendini kontrol edemiyor, hem de çevresini tanımıyor. Yani o küçük Necmi'nin yerinde başka bir kişi var!
Profesör Kemal : Hiç kimse kendisini sorgulamıyor. Dayanaksız ithamlar, kuşku üreten ön yargılar, gerçekleri gizleyen örtülerle karşı karşıyasız. Bu sebeplerle senin gücünün yetmediği yerlerde sorumlulara, destekçilere veya devlet otoritesine de rastlayamıyoruz. Geçen gün ülkemiz Adalet Bakanının televizyonda konuşmasını dinledim. Almanya'da devam eden Deniz Feneri yolsuzluk davasıyla ilgili olarak : "Falan ülkede, falan dernek yöneticileri suiistimal yapmış. Bunun sorumlusu da sizsiniz diyorlar. Bana ne ya. Bana ne. Almanya'daki bir derneğin yöneticileri yanlış yapmışlarsa, yargılanmışlarsa, benim iktidarımdan buna ne?" dedi.
Halbuki anayasa hükümlerine göre bir Adalet Bakanı «bana ne» diyemez. Çünkü Anayasamızın 62. maddesinde ifade edilen «Devlet, yabancı ülkelerde çalışan Türk vatandaşlarının aile birliğinin, çocuklarının eğitiminin, kültürel ihtiyaçlarının ve sosyal güvenliklerinin sağlanması, anavatanla bağlarının korunması ve yurda dönüşlerinde yardımcı olunması için gereken tedbirleri alır.» hükmü bu ifadeyle görmezlikten geliniyor. Yani Deniz Feneri yetkilileri vatandaşlarımızı dolandıracak, ülkemizi yurt dışında rezil edecek, eğer sizin onlarla menfaat ilişkileriniz yoksa ses çıkarmayacaksınız ve bununla da kalmayacaksınız «Bana ne ya... Bana ne » diyeceksiniz. Bu olacak iş değil! Bu adamlardan ne seninle ilgili, ne de diğer mağdurlarla ilgili olumlu bir adım atmalarını bekleyebilir miyiz ?
Bekir Efendi : Tarihe, tarihi değerlere hakkını vermek seviyeli bir bakışla mümkündür. Vatanseverleri ve Atatürk gibi değerleri suçlayanlardan ben inançla ilgili, insani tavır beklemiyorum. Onlar kendi çocuklarını ve yakınlarını kurtarma mücadelesi veriyorlar. Yolsuzlukluklarla çevrili yüksek duvarlar ardında saltanat süren bu kişilere bizim halimiz bedduaya çevrilerek yansıyacak! Yani ben sorumluluk mevkilerinde bulunan bu kişilerin geleceklerini de iyi görmüyorum.
Profesör Kemal : Otobüsle Bor'a gelirken yanımda oturan bir şahsın bana anlattıkları da Deniz Feneri davasındaki suçlamalardan hiç geride kalacak şekilde değildi. Kendisi Paris'te çalışıyormuş. Onuncu Paris'in Strasbourg Saint Denis bölgesinde bulunan Milli Görüş'e ait 64 Numara diye anılan caminin bu gün yerinde yeller esiyormuş. 6 - 7 yıl öncesine kadar cami alacağız vaatleriyle 9 milyon Frank'a yakın para toplandığı söyleniyormuş. Para fabrikası gibi çalışan bu yerde, kitapçılıktan, lokantacılığa... Bakkallıktan kasaplığa kadar bir çok iş yeri de faaliyet gösteriyormuş... Cami alınmadığına göre toplanan paraların nereye gittiğini vatandaşlar birbirlerine soruyorlarmış!
Otobüste benim önümdeki koltukta oturan bir vatandaşımız da : «Ülkemizin dışındaki vatandaşlarımızın karşılaştıklarından bahsediyorsunuz... Biz de burnumuzun dibinde bize yansıyan olumsuzluklardan rahatsızız! Adeta denetlenmesi gerekenlerin dokunulmazlıkları var! Denetleme yapması gerekenlerin de bir şekilde etkisiz hale getirildiklerini görüyoruz. Birbirlerinin adamları olanlar ister huzur evlerinde olsun, ister bir başka hizmet alanlarında olsun tecavüzlerin, yolsuzlukların ve baskıların görmezlikten gelinmesini sağlıyorlar! Olan üçüncü şahıslara yani mağdurlara oluyor. Bu gibi yerlerde hukuk işletilmiyor... Yarın bu tür kanunsuzluklara kaynaklık yapmış olan kişilerin belediye başkanlıklarına getirilmelerine veya milletvekili adayı olmalarına da hiç şaşırmayın » dedi.
Ankara'ya indiğimde kömür kullanılarak havası kirletilmiş bir başşehirle karşılaştım.
Gelirken bir baktım, ilçemizdeki Özden Çayını kurutmuşlar. Dereye yığınlar halinde betonlar dökülmüş. Hatıralarımızın kaynağı bu dereyi kurutmadan önce ne yapıp ne edip sularla besleyemezler miydi? Dünyanın hiç bir yerinde ırmaklar, nehirler ve kanallar kapatılamaz... Onlar gelelecek için toplumların güven alanlarıdır. Yarın, bir gün ihtiyaç duyulduğu anda çevreden gelen sel sularını taşıyacak bu ırmağı kapatanlar, çevrenin sel sularıyla harap olmasına sebep oldukları anlarda lanetle anılmayacaklar mı? Yarınları niçin düşünmüyorlar?
Her zaman tekrarladığım bir sözüm var : İnsanlar kendilerinden uzaklaştıkça kötülüklere yaklaşırlar.
(Kapının zili çalar. Her ikisi birden ayağa kalkarlar.)
Bekir Efendi : Necmi bu saatte gelmezdi? Hem o anahtarıyla açardı kapıyı... Hayırdır inşallah!
Bekir Efendi kapıyı açar... Profesör Kemal de merak içerisinde onun yanındadır.
(Bir polis memuruyla karşılaşırlar.)
Polis : Oğlunuz Necmi'ye bir kamyon çarptı... Olay yerinde can verdi. Araştırmalarımıza göre amcasının Amerika'dan geldiğini görenler ona söylemişler... O da buraya gelirken koskoca kamyonu farketmemiş. Cenazesi morga kaldırıldı. Başınız sağolsun!
(Her ikisi de giyinerek dışarı çıkmak üzeredir.)
Bekir Efendi : Oğlum... Biricik yavrum... Seni de kaybettim... Bizi bu hallere düşürenleri ALLAH'a haval ediyorum. Ben yitirdim, ne olur siz sevdiklerinizi kaybetmeyin ?
Profesör Kemal : (Çeketini sandalyenin üzerinden alır) Biricik yeğenim beni göremeden hayatını kaybettin... Ben de sen çok özlemiştim.
(Hüzünlü bir müzikle her ikisi de ağlayarak dışarı çıkarlar. Perde kapanır.)

Bor, 13.12.2008

<B>Üzeyir Lokman ÇAYCI

Beyazdut
07-01-10, 23:04
Büyüler Sofrası
OYUNUN İSMİ: BÜYÜLER SOFRASI
YAZAN: TUNA ÖKTEN

1. PERDE

Evin salonu. Ayten, Olcay, Nuray

BİRİNCİ SAHNE

Ayten: Ben konfora çok önem veririm. Evin içinde rahat olmalıyım. Aynı şekilde evime gelen misafirlerin de rahat olmasını isterim. Ben bu kültürle büyüdüm. Annem dünyanın en soylu insanlarından biridir. Babam da öyleydi, ama rahmetli çok erken öldü. (İçeri seslenir). Fidaaan, Fidaaann!

Fidan telaşla salona girer

Fidan: Buyrun hanımım.
Ayten: Nerdesin sen? Neden duymuyorsun beni?
Fidan: İçerdeydim hanımım. Kileri toparlıyordum. Orhan beyin balık takımları, bavullar, çantalar; hepsi birbirine karışmış.
Ayten: Kileri toplamanın zamanı mı şimdi? Görmüyor musun; misafirlerimiz var. Çayı demlediniz mi?
Fidan : Demledim efendim. Hemen getireyim. Az beklerseniz.
Ayten : (Yapay bir gülümsemyle) Şu köylü ruhlu kadınlar bir türlü hamlıklarını üzerlerinden atamıyorlar.
Olcay: Hiç kendini yorma canım! Taşı yontmak bu tür insanların davranışlarını yontmaktan daha kolaydır.
Nuray Hiç istekleri de bitmiyor.
Olcay: Yoksulların istekleri hangi çağda bitmiş ki bunların bitecek.
Ayten: Bitmez vallahi bitmez.


Kapının zili çalar. Gelen Okan’dır. Ayten kapıyı açar

Ayten: Küçük bey, sizin bu saatte okulda olmanız gerekmiyor muydu?
Okan: Bugün canım okula gitmek istemedi
Ayten: Nedenmiş o?
Okan: Çünkü canım okula gitmek istemedi!
Ayten: Oh ne güzel! Canımız istemiyor diye bugün yaşamayalım isterseniz. Neyse bunu akşam babanızla konuşursunuz.
Okan: Konuşurum ya da konuşmam bu sizi ilgilendirmez.
Ayten: (Sinirlenir ama kendini tutar) Misafirlerimize bir merhaba deyin isterseniz.
Okan: (İsteksizce) Merhaba!
Misafirler: Merhaba!
Olcay: Hangi bölümde okuyordunuz? Gerçi Ayten söylemişti ama…
Okan: Ekonomi.
Nuray: Ah ne güzel bir bölüm. Okulu bitirince babanızın işlerinin başına geçersiniz artık.
Ayten: ( Alaycı bir tonda). O henüz kararını veremedi hayatım. Sürekli düşünmekle meşgul.
Nuray: Filozof mu olacak yoksa. Hah hah hah. Hani düşünüyor dediniz ya, ona istinaden böyle bir espri yaptım.
Ayten: Filozof olup çok da güzel yönetir ya babasının işlerini.


Okan dışında hepsi birden gülerler

Nuray: Ay, Zokratis miydi neydi o adamın adı? Meşhur bir sözü vardı ya. Belki öyle özlü sözler yazar belli mi olur?
Okan: İzninizle. İçerde yapılacak işlerim var.


Okan içeri girer. Diğer kulisten Fidan girer

Fidan: Çaylar geldi. Buyrun hanımefendi, siz de buyrun, buyrun hanımcığım.
Ayten: (Bardağın içine dikkatle bakar.)
Fidan: Ne oldu bir sorun mu var Ayten hanım?
Ayten: Bunun içinde pütür pütür bir şeyler var.
Fidan: Aman efendim o çayın kendisidir.
Ayten: Ah bir de cahil aklıyla yorum yapmıyor mu? Bir şeyler var diyorum bunun içinde. Hangi suyla yaptınız bunu.
Fidan: Her zamanki suyla!
Ayten: Her zamanki suyla demek. Bunları al o zaman şimdi. Ayrıca yaptığın çayın hepsini döküp bize yenisi demle..
Fidan: (Üzlülerek) Tamam efendim.


Fidan mutfağa geçer


Ayten: Akşam yemeğe kalsaydınız keşke.
Nuray: Çok iyi olurdu ama biz bu akşam bir baloya davetliyiz hayatım.
Olcay: Biz de İhsan beylere
Ayten: Şu sörf hocası olan İhsan beylere mi?
Olcay: Evet, evet. Siz tanıyor musunuz yoksa İhsan beyi?
Ayten Evet. Kendisiyle bir davette tanışmıştık. Ayrıca Orhan’la liseyi aynı sınıfta okumuşlar.
Olcay: Ne yakışıklı ama değil mi Ayten? Rüya gibi biri! Gözleri öylesine keskin ve güçlü bakıyor ki, ondan etkilenmeyecek bir kadın tanımıyorum.
Ayten: Etkilendiniz mi yoksa?
Olcay: (Toparlamaya çalışır) Yok canım ne etkilenmesi! Ben evli bir kadınım. Ama yiğidi öldür hakkını ver demişler. Allah aşkı için yakışıklı bir bey.
Nuray: Ben de şimdi merak ettim bu İhsan beyi.
Ayten Merak etmeyin! Siz de yakında tanırsınız.
Olcay: (Saatine bakar) Ben yavaştan kalkayım. Daha kuaföre gideceğim.
Nuray: Ben de kalksam iyi olacak.
Ayten: Bare birer bardak çay içseydiniz. Pastalarınızı da yemediniz.
Nuray: Canım ben diyetteyim.
Olcay: Ayol ben de diyetteyim.
Ayten: Ben de bu hafta başladım.
Olcay: Senin ki ne diyeti canım?
Ayten: Hint diyeti. Senin ki?
Olcay: Afrika diyeti.
Ayten: Ne güzel.



Fidan içeri girer

Olcay: Kalksak iyi olacak
Ayten: Tamam ama bunu saymıyorum. Haftaya yine gelirsiniz. Bu sefer çayı kendi ellerimle yapacağım. ( Fidan’ın gözlerine sert sert bakar)


Misafirler çıkarlar

Fidan: Ayten hanım özür dilerim. Ben.. ( Ayten sözünü keser)
Ayten: Yaptığın hatalardan dolayı benden özür dileme. İşini biraz daha dikkatli ve özenli yap. Geçenlerde de içi izmarit dolu küllüğü tuttun Ayla hanıma verdin.
Fidan: Onu ben değil, Ayla hanımın kendisi mutfaktan aldı.
Ayten: Alsın ya da almasın. Sonuçta sen onu yıkayıp durulasaydın, Ayla, temiz küllük kullanacaktı. Neyse olmuş bitmiş olayları tekrar tekrar konuşmayalım. Ben biraz dışarı çıkacağım. Gelene kadar evi pırıl prıl görmek istiyorum. Ayrıca, rafların, komodinin, tuvaletin ve sehpaların üstünün tozunu almayı ihmal etme! Geçen gün Orhan biraz toz gördü, kızdı. Ben seni korudum. Kafası dağınık dedim. Üstüne fazla gitmemekde fayda var dedim. Bu yüzden aklını başına al, işini iyi yap. Ülkenin halini görüyorsun. Böyle bir dönemde işsiz kalmak istemezsin heralde
Fidan: Anladım efendim. Elimden gelenin en iyisi yapmaya çalışacağım. Kuşkunuz olmasın.
Ayten: Tamam, tamam. Hadi sen işini yap, ben de çıkayım.


Ayten çıkar. Fidan yalnız başına kalır.

Fidan: Bu kadın beni solucan gibi süründürmek istiyor.
Sürekli yukardan yukardan bakıp beni hor görüyor
Cahil aklım az da olsa anlıyor gerçeği.
Oysa Özge hanım böyle miydi?
Ah eski hanımım benim! Ne yüce bir kadındı o!
Kızı gibi severdi beni. Fidanım derdi
Çok fazla çalışmama razı olmazdı.
İşlerime yardım ederdi.
Ah eski hanımım benim!
Toprağın bol olsun senin
Ne olur sanki herkes Özge hanım gibi iyi yürekli olsa?
Her şey ne güzel olurdu o zaman
Her şey ne güzel olurdu.


Okan girer

Okan: Siz burda mıydınız?
Fidan: Şey ben buraların tozunu alıyordum.
Okan: Konuşmalarınızı duydum. Ayten sizi üzüyor değil mi?
Fidan: Yoo yoo; hayır sadece…
Okan: Üzüyor işte saklamayın. Beni de üzüyor. Babam, bu kadında ne buluyor anlamıyorum.
Fidan: ( Mahçup bir ifadeyle başını eğer) Vardır babanızın da bir bildiği!
Okan: Bu kadınla evlendiği günden beri çevresine karşı hareketleri çok değişti. Bazen onu tanıyamıyorum.
Fidan: Düzelir, düzelir. Kolay mı insanın sevdiği birini kaybetmesi?
Okan: Annemden sonra böyle bir kadınla evlenmesini aklım almıyor. Bu eve girdiği günden beri huzurumuz kalmadı. (Bir müddet susar). Bir de ukala ukala konuşmuyor mu? Okula gidip gitmememden sana ne? Herkesin önünde ona bağırmamak için kendimi zor tuttum. Ama benim asıl kızdığım kişi babam. Annemin ölümünden daha iki ay bile geçmeden gitti bu cadaloz ruhlu kadınla evlendi.
Fidan: Öyle demeyin. Nihayetinde babanızdır. Yatın kalkın ona şükredin.
Okan: Siz de beni anlamıyorsunuz Fidan abla. Babamı görmüyor musunuz? Gözü hiçbir şey görmez oldu. Sanki bu kadın onu büyüledi.
Fidan: Aman Okan evladım. Büyü filan deme, korkarım ben öyle şeylerden
Okan: Ama bunlar gözle görülür gerçekler. Ve bu gerçekler beni iyice rahatsız etmeye başladı.
Fidan: Zamanla düzelir.
Okan: Eskiden daha hoşgörülü bir insandı. İsteklerime ve düşüncelerime saygı duyardı. Ya şimdi! Bana karşı; ruhu bedeninden çekilmiş bir ölü gibi hissiz. Her şeyime kayıtsız kalıyor. Gözü Ayten’den başka kimseyi görmüyor.
Fidan: Geçer, geçer. Ona biraz zaman verin.
Okan: Ben ondan çok şey istemiyorum ki! Benimle arkadaş gibi konuşsun, eskisi gibi şakalaşssın, bu bana yeter.
Okan: Eğer böyle giderse evi terk edeceğim. Ben çok mutsuzum bu durumdan!
Fidan: O nasıl söz öyle Okan. Babanı öldürmeye mi niyetlisin?
Okan: Geçenlerde bir ekonomist değil de bir oyuncu olmak istediğimi söyledim. Alay etti benimle. Sahnede Juliet’ine sarılıp ölürsün deyip güldü.
Fidan: Cahilliğimi affedin, Juliet kim Okan?
Okan: Romeo’nun sevgilisi.
Fidan: Romeo kim?
Okan: Shakespeare’in bir karakteri.
Fidan: Kızmayın ama merak ettim. Shakespeare kim?
Okan: O işte uzun hikaye Fidan abla. Bir gün size onu uzun uzadıya anlatırım. Ben de çıksam iyi olacak. Arkadaşım Toygar’la buluşacaktım. Hoşça kalın.



İKİNCİ SAHNE


Yatak odası; Orhan, Ayten

Orhan: Hayatım kolalı gömleğimi gördün mü? Bulamıyorum.


Ayten içerden seslenir

Ayten: Dolabın içine koymuştum. Dikkatli bak.
Orhan: (Dolabı karıştırır) Evet buldum. Gözümün önündeki gömleği göremiyorum. Bak şimdi de pantolonumu bulamıyorum. Yaşlanıyorum iyice! (Önündeki aynada yünüze bakar). Şu gözlerimin altındaki torbalara bak. Ne korkunç gözüküyor.
(Tekrardan pantolonu aramaya koyulur). Ben böyle miydim eskiden? Yüzüm güneş gibi parlardı. (Bu sıra pantolonunu bulur). Bak sen nereye gizlenmiş koca pantolon.


Ayten girer

Ayten: Gömleğini buldun mu hayatım?
Orhan: Evet buldum.
Ayten: Yemek hazır. Bir şeyler yiyip çıkalım istersen. ( Tam çıkıp içeri giderken)
Orhan: Ayten sana bir şey soracağım?
Ayten: (:Şaşırır) Tamam, sor.
Orhan: Beni nasıl buluyorsun?
Ayten: Bu da nerden çıktı şimdi?
Orhan: Sorumun cevabını verebilir misin?
Ayten: Benim için dünyanın en yakışıklı erkeğisin.
Orhan: Ben kendimi öyle göremiyorum.
Ayten: Ya sen beni nasıl buluyorsun?
Orhan: ( Ayten’ sarılarak) Cennetteki tüm tanrıçalar bir araya gelse senin güzelliğine ulaşamaz.
Ayten: Böyle söylüyorsun; ama sonra isteklerimi yanıtsız bırakıyorsun.
Orhan: Her istediğini yapıyorum. Seni her zaman mutlu ve huzurlu görmeliyim. Söyle, söyle bir isteğin varsa yerine getirmek için şimdiden harekete geçeyim.
Ayten: Geçen ay kulüpteki arkadaşlarınla Venedik’e gidecektik. Fakat işlerinin yoğunluğundan dolayı bunu erteledin.
Orhan: İşlerimin yoğunluğunu biliyorsun. Ama işlerimi bir toparlıyayım, sadece Venedik değil birlikte büyük bir Avrupa seyahatine çıkacağız.
Ayten: Bodrum’daki o villayı da istiyorum.
Orhan: Bu hafta içinde tüm işlemlerini halledeceğim.
Ayten: Sen dünyanın en güzel kocasısın. Şimdi sen söyle: Ben senin için ne yapabilirim?
Orhan: Sadece beni sev.
Ayten: Sadece seni seviyorum. (Tam öpüşeceklerken Okan gelir).
Okan: Baba seninle konuşmak istiyorum. Vaktin var mı?
Orhan: Birazdan yemeğe çıkacaktık. Gelince konuşsak olur mu?


Okan’ın yüzü düşer. Morali bozularaktan odayı terk eder.

Ayten: Okan neden bu kadar içine kapalı. Onunla o kadar konuşmak istememe rağmen bana uzak davranıyor. Ben istiyorum ki onula arkadaş gibi olalım.
Orhan: Okan çocukluğundan beri böyledir. Annesinin ölümü onun sessizliğini daha da perçinleştirdi. Yine de canını sıkma. Zamanla sana alışacaktır.
Ayten: Salı günü iki arkadaşım bize oturmaya gelmişti ya; o gün Okan eve erken geldi. Meğer okula gitmemiş. Neden gitmediğini sorunca da ters bir cevap verip odasına çekildi. Yanlış anlama beni; sorun beni terslemesi değil. Ben sadece onun iyiliğini düşünüyorum. Sonuçta derslerini aksatmaması gerekiyor.
Orhan: (Sarılır) Sen dünyanın en güzel ve en soylu kadınısın. Onun öz annesi olmadığın halde onu düşünüyorsun. İyi ki tanrı seni karşıma çıkarmış.
Ayten: Sen de çok iyisin Orhan. Senin yanında kendimi bir prenses hatta bir melek gibi hissediyorum.
Orhan: Eğer seni tanımasaydım şu an yaşadığım hayatın işkenceden farkı kalmazdı.
Ayten: Biz hiç ayrılmayacağız. Bundan şüphen olmasın. Sen şimdi giyin, sonra da yemeğimizi yiyip çıkalım.
Orhan: Ne var yemekte?
Ayten: Çorba, soya soslu bonfile ve yanında mantar fileminyon.
Orhan: Güzel. Sen git ben giyinip hemen geliyorum.
Ayten: Tamam

Ayten çıkar

Orhan: Ne güzelsin sen Ayten. Bazen, gözlerinin içinde kaybolacak gibi oluyor yaşlı gözlerim. Bazen de utanıyorum onun yanında nefes alıp vermeye. Sonra hayır diye haykırıyor içimden bir ses sebepsiz yere. Hayır! Seni hak etmiyorum . Şu alnımda yüzen çizgiler hak etmiyor güzel yüzünü. Ama yine de anlamsızca uzatıyorum bu çileyi. Çünkü aşık olmuşum bir kere, ama gerçekler kulağıma haince fılısdıyor. Hayır ,hayır! Kusursuz yüzün ve diri bedenin, benden çok daha iyilerini hak ediyor. Ama olmuyor işte. Aşk bir hortum gibi çekiyor insanı içine ve farkettirmeden ve zalimce hapsediyor hücresine biz ölümlüleri. Ölüme bak sen! Yine bir şekilde girdi soyut bir bacadan düşüncelerime . Ey azrail, ey ölümün yazgısı; oturmuşsun bir bulutun üstüne, elinde oltan, ordan sallarsın onu yeryüzüne. Artık kim takılırsa iğnene, bir balık gibi çekersin onu gökyüzüne. Ne olacak ki sanki? Dünyanın en acımasız kanunudur bu. Kanımızın içinde nankör bir kedi gibi gezer ruhumuz, beklemediğimiz bir anda terk eder bedenimizi. ( Biraz bekler. etrafına bakınır. Tekrardan konuşmaya başlar). Şu yaşlılık yok mu! İnsana neler neler düşündürüyor? Ama elden ne gelir ki ? Kaderimizin bizi dünyaya indirişi gibi, bir de yukarı çıkışımız var. Ah bilincim bir dere gibi bulanık! Yeniden aşık olmakla suç mu işliyorum? (Çekmeceden ölen karısın resmini çıkartır). Haksızlık mı ediyorum sana güzel karıcığım? Kızıyor musun Orhan’ının başka bir kadını sevmesini? Yeniden aşık olmak, yeniden birinin kollarında can bulmak günah mı güzel karıcığım? Nasıl sevdiysem seni, Ayten’i de o şekilde seviyorum.

Okan girer.

Okan: Baba!
Orhan: Sen miydin Okan? Gel içeri gel
Okan: Kiminle konuşuyordun?
Orhan: Yoo konuşmuyordum; kendi kendime şarkı mırıldanıyordum.
Okan: Şarkı gibi gelmedi kulağıma.
Sanki kederli bir konuşma gibiydi.
Orhan :Yaşlanıyorum Okan
Yaşım altmış beşe dayandı
Sende benim yaşıma geldiğinde
Şarkılarla karışık hayıflanacaksın haline
Bazen kuruntular içinde kaybolacak varlığın
Ve cevaplandıramadığın yüzlerce soru
Bir yıldırım gibi düşecek belleğine
Okan: Baba sana anlatmak istiyorum gördüklerimi. İzin ver bana ve bir kez olsun dinle.
Orhan: Yine aynı konu mu Okan?
Okan: Baba..
Orhan: (Okan’ın sözünü keser) Eğer yine Ayten’i kötüleyeceksen ..
Okan: Kötülemek ya da kötülememek meselesi değil. Bu kadın, başlı başına yanlış bir seçim.
Orhan: Az önce Ayten’le seni konuştuk. O seni seviyor, hatta seninle daha sıcak ilişkiler kurmak istiyor. Sen de kalkıp bana onun yanlış bir seçim olduğunu söylüyorsun.
Okan: Seni anlıyamıyorum. Nasıl inanıyorsun bu sözlere? Ve neden inanmıyorsun bir kez de olsa oğluna.
Orhan: (Sesi iyice sertleşir) Sana önceden de söylemiştim. Ve bir daha bu konuyu konuşmak istemiyorum. Şimdi izin ver bana da içeri geçeyim.
Okan: Yanlışlar bizi başka yanlışlara götürür. İş işten geçtiği zamanlarda ise keşke deyip başımızı duvarlara vururuz.
Orhan: Yanlış olan nedir? Yeniden aşık olmanın neresi yanlış olabilir? Ben böyle mutluyum ve bir daha bu konu üzerinde konuşmak istemiyorum.
Okan: Sen mutlusun ama ben değilim.
Orhan Sen şanslı bir çocuksun. Mutlu olman gerekiyor.
Okan: Mutlu değilim!
Orhan: O zaman mutlu olmaya çalış.
Okan: Annemin ölümü üzerinden iki ay bile geçmemişken bir kadınla evlendin. Evlendiğin kadın türlü karanlıklarla dolu. Benden nasıl mutlu olmamı bekliyorsun.
Orhan: Okan, laflarını doğru seçerek konuş. Karanlık dediğin kadın benim karım!
Okan: Ben sadece gördüğüm gerçekleri söylüyorum.

Ayten girer

Ayten: Siz sağır mısınız allah aşkına? Duymuyor musunuz beni? İçerden sesleniyorum size. Yemekleri tabaklara koyduk sizi bekliyoruz.
Orhan: Tamam, zaten midem de zil çalmaya başladı.


Ayten’le Orhan çıkar

Okan: Neden anlamıyorsun beni baba? Bu kadının melek kılığına girmiş bir iblis olduğunu neden göremiyorsun? Önüne bir set gibi çekilen karanlık duvarları neden kıramıyorsun? Gün geçtikçe körleşiyor, farklı bir insan oluyorsun.


ÜÇÜNCÜ SAHNE


Konağın bahçesi; Veysel, Nevin ve Bekir


Cengiz: (Şarkı söylemektedir)
Gün boyu bahçeyi sularım
Güneş akar üzerimden
Kuşlar cıvıl cıvıl
Çiçekleri koklarım loy loy
Ot, ot kokar tırpanım
Gün boyu bahçeyi sularım
Bulutlar akar üzerimden.
Kuşlar cıvıl cıvıl
Çiçekleri koklarım loy loy
Nevin: Şarkı söylemeyi keser misin
Konsantre olamıyorum!
Cengiz: Ne yapıyorsun da konsantre olamıyorsun
Nevin: Kör müsün, gazete okuyorum!
Cengiz: Ne güzel işte Nevin abla. Şarkı eşliğinde gazete okuyorsun.
Nevin: Sesin borazan gibi. Bunu sana kaç defa söyleyeceğim?
Cengiz: Ne olur sanki şarkı söylesem. Söylesene şu güneşe, şu bulutlara, şu gökyüzüne şarkı söylenmez mi?
Nevin: Söylenir söylenmesine de, seninki gibi kart bir sesle değil.
Cengiz: Ne var ki sesimde?
Nevin: Bunu kaç defa söyleyeceğim Cengiz! Sen şarkı söyledin mi akasyalar boynunu büküyor, sardunyaların rengi soluyor, söğütlerin yaprakları dökülüyor.
Cengiz: Tanrısal bir sese sahip olduğumdan doğa karşımda heyecanlanıyor. O yüzdendir.
Gün boyu bahçeyi sularım
Güneş akar üzerimden
Kuşlar cıvıl cıvıl
Nevin: Cengizzzz! Keser misin lütfen!
Cengiz: Tamam abla tamam ya. Sustum
(Mırlıdanarak)
Gün boyu bahçeyi sularım
Güneş akar üzerimden..
Nevin: Cengiz hala duyuyorum.
Cengiz: Abla, geçenlerde logarda çatlak oldu ya.
Nevin: Logar da nerden çıktı şimdi? Söyle bakayım, sen bana bir keyif gazetesi okutmayacak mısın?
Cengiz: Yo logar değil asıl bahsedeceğim ablacığım şu: Logar çatladı diye yukarı haber etmeye gittim. Bir de ne göreyim, Ayten hanım, Fidan’ı çocuk gibi azarlıyordu. İçim burkuldu. Yılların yasemin kokulu Fidan’ı, o genç kadının karşısında boynu bükük kalakalmıştı. Acıdım vallahi! Gözlerindeki çaresizliği ve utancı görseydin sen de üzülürdün be abla. Kafama da takılmadı değil onun o mahçup hali. Bugün ona, yarın bana belki öbür gün sana.
Nevin: Ne diyeyim ki, Ayten hanım oldukça asabi ve ters bir kadın. Ben fazla yüz yüze gelmemeye çalışıyorum. Sabredip göreceğiz artık. Adalet ile zulüm aynı yerde barınmaz. Er ya da geç Orhan bey gerçekleri görecektir.


Bekir girer


Bekir: Ne kaynatıyorsunuz fısır fısır?
Cengiz: Ah sen miydin? Ben de şey sanmıştım!
Bekir. Ayten hanım mı?
Cengiz: Evet.
Bekir: Ayten hanım bu kadar ürkütüyor mu sizi?
Nevin: Bizi ürküten Ayten değil. Biz Orhan bey için endişeleniyoruz. Sürekli olumsuz bir değişim içinde.
Bekir: Parası çok fazla olan insanlara fazla güvenmeyeceksiniz. Çünkü onlar paranın şekline göre sürekli renk değiştirirler.
Nevin: Neden hep bu kadar kötümsersin. Bu halinle bunamış yaşlı ihtiyarlardan farkın kalmıyor.
Bekir: Ben sadece gerçekleri söylüyorum.
Nevin: Gerçekmiş; pöh!
Bekir: Ayrıca sizi mutlu edecek bir haberim daha var!
Nevin: Neymiş o?
Bekir: Yakın bir zamanda Ayten’in annesi de buraya yerleşecek.
Nevin: Ah tanrım! Bu korkunç bir haber. Doğru mu bu söylediğin?
Bekir: Geçen gün Ayten hanımı misafirliğe götürürken, kendisi söyledi.
Cengiz: Acaba o da kızı gibi zalim midir?
Nevin: Ne zaman gelecekmiş?
Bekir: Tam zamanını bilmiyorum ama bir haftaya kalmadan gelir.
Cengiz: İşimiz var desenize.
Bekir: İşi olan sizlersiniz. Ben arabayla sürekli dışardayım.
Nevin: Neden bu kadar bencil düşünüyorsun?
Bekir: Tamam tamam. Fazla uzatmayalım.
Nevin: Geçen gün Ayten Fidan’ı çocuk gibi azarlamış. Sen de kalkmış uzatmayalım diyorsun.
Bekir. Fidan azarı hak etmiştir.
Nevin: O nasıl söz öyle. Neden hak etsin kadıncağız. Sen hiç Özge hanımın bizlerden birini azarladığını görmüş müydün?
Bekir: Ne derseniz deyin, Ayten hanım oturaklı bir kadın. Yok yere Fidan’ı azarlamamıştır.
Nevin: Bazen çok zalim olabiliyorsun!
Bekir: Fidan da bu kadar ağır kanlı olmasın. Ayrıca mızmız ve çıtkırıldım. Dokunsan yere düşecek . Bir insan bu kadar güçsüz olmamalı!
Nevin: Naiflik diyelim buna istersen.
Bekir Ne derseniz diyin ama Fidan’ı da uyarın. Biraz canlansın. Hatta kurnaz olsun biraz. Leb demeden leblebiyi anlasın. Öyle koyun gibi durursa tabii ki Ayten hanım onu azarlar.
Nevin: Fidan’ın yaşadıklarını yaşasaydın sen de onun gibi içine kapanık biri olurdum.
Bekir: Ne varmış ki yaşadıklarında? Asıl ben neler neler yaşadım da, hepsini içime attım.
Cengiz: Sen mi yoksa ben mi?
Bekir: Sen ne yaşadın ki Cengiz? Dört yıldır Orhan beyin şöförlüğünü yaparım. Seni tanıdığım günden beri ot biçer, şarkı söylersin.
Cengiz: Dört yıldır ot biçer şarkı söylerim. Ya daha öncesi!
Bekir: Ondan önce de eminin ot biçip şarkı söyleyecek bir yer bulmuşsundur.
Cengiz: Ya ne demezsin!
Nevin: Atışmayın bakalım. Bekir şu uyuzluğunu üzerinden at sen de artık. Yıllardır bizimle uğraşıp durursun. Fidan’a sahiplenmen gerekirken daha yeni tanıdığın bir kadının saflarında yer alıyorsun.
Bekir: Fazla üstüme gelmeyin be. Canımı sıkıyorsunuz.
Nevin: Küstahlaşma Bekir!
Bekir: Küstahlaşırsam ne olacakmış?
Nevin: Çok çabuk unuttun bu eve benim sayemde girdiğini!
Cengiz: Baksana şunun gözlerine. Çoktan unutmuş geçmişini.
Bekir: (Sinirlenir) Bana bak Cengiz!
Cengiz: Bakmazsam ne olacakmış?
Nevin: Hoppala! Dağ hayvanları gibi kapışmayın öyle
Cengiz: Görmüyor musun abla yaptığı terbiyesizliği!
Bekir: Terbiyesiz senin babandır.


Cengiz Bekir’e tam vurmaya yeltenirken bahçeye Ayten gelir

Ayten: Bekir çok hızlı olmamız lazım randevuma geç kaldım.
Bekir: Merak etmeyin Meral hanım. Sizi en kestirme yollardan istediğiniz yere en kısa zamanda götüreceğim. ( çıkarlerken Cengiz’e doğru fısıldar) Seninle gelince hesaplaşacağız bay ot profesörü.
Cengiz: Şimdi ben seni!
Nevin: Tamam Cengiz, sen uyma ona. Hadi işine bak. Ben de biraz yukarda Fidan’a yardım edeyim.


DÖRDÜNCÜ SAHNE


Evin salonu; Ayten, Fidan,


Ayten: Bugün gelecek olan konuklarımız çok önemli. O yüzden bu gecenin kusursuz olmasını istiyorum. Her şey mükemmel olmalı. (Biraz bekler. Fidan’a döner) Gece işin bitince etrafta çok fazla dolaşma. İçeri geçip mutfakta benim komutlarımı bekle Yo, yo! On, on beş dakikada bir bana gözük. Belki acil bir durum çıkabilir.. Şimdi göster bakalım bana ellerini (Tırnaklarını kontrol eder. Fidan’a bakarak) Kaç defa söyleyeceğim sana, şu tırnaklarını yeme diye. Bu ellerle mi servis yapacaksın bugün misafirlerimize?
Fidan: Hanımım ben farkına varmadan…
Ayten: Misafirlerin yanında sakın bana hanımım deme. Ayten hanım demen yeterli. Servis yapacağın zamanlarda da tırnaklarını göstermeyecek bir eldiven takarsan iyi olur.
Fidan: (Utanaraktan başını eğer) Tamam efendim.
Ayten: (Fidan’a döner) Tüm yemekler hazır değil mi?
Fidar: Hazır
Ayten: Pastalar, börekler, tatlılar.. Eminsin değil mi, hepsi hazır.
Fidan: Hazır Ayten hanım.
Ayten: Güzel.
Fidan: Yalnız Filiz birkaç gündür ateşli. Bugün ateşi biraz daha arttı. O bu akşam servise katılmasa..
Ayten: Katılamasa da ne demek? Siz heralde bu yemeğin önemini anlayamadınız. Bunu diğer verilen sunularla karıştırmayın. Bu seferki çok ama çok önemli. Bir kere bugünki konuklarımız sıradan değiller. Hepsi sosyete sınıfının en asil üyeleri.

Okan girer

Okan: Bence asil üyeleri ağırlamak için verdiğiniz bu mücadeleden önce insanalara nasıl davranılır bunu öğrenin sevgili üvey anneciğim.
Ayten: (Kendi kendine) Geldi küstah.
(Sesini yükseltip) İnsanlara nasıl davranılacağını sizden mi öğreneceğim? Hem ne kadar meşgul olduğumu görüyorsunuz.
Okan: Size bir şey öğretmek derdinde değilim ama şunu biliniz ki; bağırıp küçük gördüğünüz bu kişiler; bu konağa yıllarını vermiş insanlardır. Bu yüzden lütfen kibrinizi kontrol altına alıp, bu kişilerle daha dikkatli konuşun.
Ayten: Bu ne cüret! Bana kibirli deme hakkını size kim veriyor?
Okan: Bu evdeki çalışanlara kötü davranmaya hakkınız yok!
Ayten: Ben kimseye kötü davranmıyorum (Fidan’a döner) Ben seni hiç üzüyor muyum?
Fidan : Şey, ben!
Okan: Cevap vermenize gerek yok Fidan hanım. Bu hanımın sizlere nasıl davrandığı apaçık ortada. Orhan beyin karısı olmanız onlara kötü davranacağınız anlamına gelmiyor
Ayten: Küstah seni!
Okan: (Bağıraraktan) Ben küstahsam, siz de ahmaksınız!


Orhan’la Belma girerler

Orhan: Ne oluyor burda allah aşkına?
Ayten: Çocuğunuz beni bir çocuk gibi azarlıyor. Bana ahmak dedi.
Okan: Siz de çalışanlara kötü davranıyorsunuz!
Orhan: Okan sana önceden de söyledim, Ayten’le konuşurken sesini yükseltme diye
Okan: Ben sesimi yükseltmiyorum sesini yükselten o!
Orhan: Yeter yeter. Şimdi derhal Ayten’den özür dile.
Okan: Özür dileyecek bir şey yapmadım.
Orhan: Çabuk dile diyorum sana.
Ayten: Dilemeyeceğim!
Orhan: O zaman odana git. Özür dileyene kadar da odandan çıkma!
Okan: Odama geçmiyorum baba!
Orhan: Geçiyorsun.
Okan: Ben gidiyorum!
Orhan: Nereye? Gel buraya çabuk. Okan; Okan çabuk gel buraya!
Ayten: (Orhan’ın yanaklarını okşayarak) Orhan sakin ol hayatım!
Orhan: Küstah çocuk. Şu isyankarlığına bak. Evi terk etti.
Ayten: Daha çok toy bir çocuk. Ben, bana söylediklerini affettim. Sen de ona kızma.
Orhan: Sürekli bildiğini okuyor. Şuna bak, evi terk edip gitti. Yazıklar olsun ona verdiğim emeğe.
Ayten: Yarın olmadan gelir; meraklanma. (Fidan’a döner) . Sen mutfağa geçebilirsin, birazdan yanına gelirim.
Belma: Ben de odaya geçip, gazete okuyayım.


Fidan’la ve Belma çıkar


Orhan: (Herkes gidince Ayten’e sarılır) Benim güzel meleğim. Biricik sevgilim,sen olmasaydım yanımda şimdi ne yapardım. Bunun tarifini nasıl yapacağımı bilmiyorum. Tam anlatacak gibi oluyorum birden sözcükler dilime dolanıyor. Sadece şunu bil; yanımda olman bana tüm dertlerimi unutturuyor.
Ayten: Bir şey anlatmana gerek yok sevgilim! Gözlerin her şeyi anlatıyor.
Orhan: Canım karıcığım.
Ayten: Canım kocacığım.
Orhan: Seni çok seviyorum. Ama korkutuyor bazen bu sevgi beni.
Ayten: Neden korkuyorsun? Birlikteyiz ve ölene dek hiç ayrılmayacağız.
Orhan: Bu sözler az da olsa rahatlatıyor içimi. Yine de seni kaybetmekten korkuyorum!
Ayten: Korkma! Ben senin yanındayım daima. Odaya geç biraz dinlen istersen,
Bütün gün iş yerinde yorulmuşsundur.



BEŞİNCİ SAHNE


Bir kafe; Okan, Aslı


Aslı: Demek bir daha o eve adımını atmayacaksın.
Okan: Evet! O ev artık benim için bitmiştir.
Aslı: Öyle deme Okan! Babanın seni ne kadar çok sevdiğin biliyorsun. Hem dışarılarda ne yaparsın. Ne yer, ne içersin?
Okan: Başımın çaresine bakarım.
Aslı: Peki nerde kalmayı düşünüyorsun?
Okan: Arkadaşlarımdan birinin evine giderim. Ya da bir otel bulur orda kalırım. Evet, evet. Otel daha mantıklı. Hiç kimse nerde olduğumu bilmemeli.
Aslı: Baban çok üzülecek.
Okan: Umrumda değil.
Aslı: Öyle deme.
Okan: O çok değişti. Hiç eskisi gibi değil. Bazen ona baba demek bile içimden gelmiyor.
Aslı: Zamanla düzelecektir.
Okan: Düzeleceği filan yok. Aşkın karanlık yüzü onu kör etmiş.
Aslı: Ona zaman tanı biraz.
Okan: Annemden sonra başka bir kadını sevmesini kabullenemiyorum. Hele hele bir şeytanı sevmesini hiç kabullenemiyorum.
Aslı: Okan lütfen inat etme. Bu akşam dön evine.
Okan: Hayır! Bu konuda kararım kesin. O kadın, evden ayrılmadığı sürece geri dönmeyeceğim.
Aslı: Yanına bir çanta bile almamışsın. Paran var mı?
Okan: Evet hesabımda kendime yetecek kadar para var. Eğer biterse bir işe girip çalışırm.
Aslı: Kendine giyecek bir şeyler al. Kalacağın otel nerde?
Okan: İstanbul otel kaynıyor. Kalacak ucuz bir yer bulurum elbet.
Aslı: Of Okan! Neden bunu yapıyorsun?
Okan: Çünkü o kadının evden gitmesini istiyorum. Şayet gitmezse babam, yüzümü bir daha hiç göremeyecek.
Aslı: Bir keçi gibi inatçısın Okan. Eve gidersen her şey düzelecek. Baban yaptığı yanlışı şimdiden anlamaya başlamıştır.
Okan: Bu kadar kısa zamanda anlayacağını sanmıyorum. En azından biraz burnu sürtülmeli.
Aslı: Senden korkulur Okan.
Okan: İnanır mısın, babam o kadınla evlendiği günden beri uğursuz tipler evimize girip girip çıkıyor. Babam tüm servetini Ayten’i mutlu etmek adına kağıt gibi saçıyor ve kadının istekleri bir türlü bitmiyor. Benim yerimde olsaydın üzülmez miydim? Bunlar yetmiyormuş gibi bir de annesi de bize yerleşti. Anne kız birlik olup babamı sömürecekler. Bunları düşündükçe çıldırıcak gibi oluyorum.
Aslı: Bu kaçış neyi düzeltebilir ki?
Okan: Bunu söylemek kolay. Babamın son halini görseydin sen de bana hak verirdin. Bir bilsen ona kaç defa anlatmaya çalıştım. Dinlemek şöyle dursun bir de bana cephe aldı. Yok ben Ayten hakkında yanlış düşünüyormuşum. Yok Ayten aslında içi iyiliklerle dolu bir periymiş. Yok o benim hep iyiliğimi düşünüyormuş. Şayet böyleyse ben neden göremiyorum bunları?
Aslı: Belki de doğrudur bu Okan! Yanılıyor olamaz mısın?
Okan: Doğru olan ne, bana açıklar mısın? Neden inanmıyorsun bana? Yok yere yaygara çıkardığımı mı sanıyorsun?
Aslı: Bunu kastetmek istemedim.
Okan: O zaman sorun nedir? Sana diyorum ki bu kadın bir şeytan. Ve ben bunu görebiliyorum. Henüz delirmedim Aslı. Bundan emin olabilirsin. Bak sevgilim; bu kadının kötülüklerini bir şekilde babamın görmesi gerekiyor.
Aslı: Umarım başına bir bela almazsın!
Okan: Böylesi çok daha iyi olacak. Babam yarın benim gelmediğimi görünce meraklanmaya başlar. Durumu hemen karakola bildirir. İkinci gün korkusu daha da artar. Üçüncü dördüncü gün ise iyice karamsarlığa kapılır. Bu sayede yavaş yavaş yaptığı yanlışları görmeye başlar ve bu yanlışları sorgular.
Aslı: İnşallah istediğin gibi sonuçlanır her şey.
Okan: Ben gidiyorum. Dua et benim için.
Aslı: Ederim sevgilim, ederim..



ALTINCI SAHNE


Evin salonu Ayten, Orhan, Belma, Fidan


Orhan: Yok hiçbir yerde yok. Bugün okuluna da gitmemiş. Tanıdık herkesi aradım ama yok işte. Sanki yer yarıldı yerin dibine girdi.
Belma: Polisler bir iki güne kalmaz bulurlar. Yok olmadı kendisi mutlaka dönecektir. İçinizi ferah tutun.
Orhan: Döner mi dersiniz? (Başını tutar) Başım uğulduyor, çalkantılı bir denizde yüzen gemilerin uğultusu gibi. Hayır hayır cehennem suyunun fokurdamasından farkı yok bu uğultuların. Tanrım ben ne yaptım? Dün neden elinden tutmadım; neden? Ya dönmezse! Bir mengene gibi sıkışmaya başladı yüreğim.. Canım evladım kim bilir şimdi nerelerde? Ne talihsiz bir adamım ben! İlk acıma bir de ikincisi eklendi.
Belma: Büyütüyorsunuz!
Orhan: Büyütüyor muyum, (Sesi yükselir) Büyütüyor muyum? Çocuğum ortadan kaybolmuş, sizin bana dediğinize bakın.
Ayten: Böyle yaparsan daha kötü olursun. Lütfen bu kadar karamsar olma. Sakin ol, bizi de korkutuyorsun.
Orhan: Yok yok; onu görmedikçe içim rahatlamayacak. Fidan kızım; çabuk Bekir’e haber ver. Arabayı hazırlasın. Oğlumu aramaya çıkıyoruz
Fidan: Tamam beyim.
Orhan: Belma hanım siz de bize bir dakika izin verebilir misiniz?
Belma: Tabii tabii. Ben de zaten şimdi içeri geçecektim.

Fidan’la Belma çıkar

Orhan: Kendimden utanıyorum
Ayten: Nedenmiş o?
Orhan: Hücreye kapatılmış bir mahkumdan farkım yok.
Belma: Kendinize haksızlık ediyorsunuz.
Orhan: Hayır! Ben ahmakların en ahmağı, budalaların en budalasıyım.
Ayten: Kendinize böyle kötü ithamlarda bulunmayın. Üzülüyorum sizi böyle görünce.
Orhan: Bu işin bu noktaya gelmesi kaçınılmazdı.
Ayten: Görün bakın bugün yarın Okan evine gelecektir.
Orhan: Okan gururlu bir çocuktur. Verdiği kararlardan kolay kolay dönmez. Dün tutmalıydım onu kollarından. Ama nerden bilebilirdim ki böyle bir çılgınlık yapacağını? Teyzelerinden birine gider orda kalır, sabahleyin de tıpış tıpış evine döner sandım. Ama yanılmışım. Saat akşamın altısı oldu ve hala ortada yok Çıldırıcağım, çıldıracağım!
Ayten: Bir bardak su getireyim isterseniz size.
Orhan: Dur Ayten bir yere gitme! Gözlerin, gözlerin okyanus gibi. Bilsen onların içinde kaç defa boğuldum. Utanıyorum kendimden! Bir insan altmış beşinde
bu kadar sevmemeli. Olsa bile bunu saklamalı. Sevdasını duvarlalarla örmeli Koca bir sarayın içine hapsolan bir beyzade gibi yaşamalı duygularını.

Fidan girer

Fidan: Beyim, Bekir’e söyledim. Aşağıda sizi bekliyor.
Orhan: Tamam ben çıkıyorum. Karakoldan bir haber gelirse hemen beni bilgilendirin.
Ayten: Tanrı yardımcınız olsun.
Belma gier

Belma: Fidancığım hadi git bize bir çay yap. Sonra git odana dinlen. Yüzün fazla solgun gözüküyor.

Fidan başını eğip çıkar.

Belma: Neler oluyor Ayten?
Ayten: Bilmiyorum anne bilmiyorum. Bu çocuk her şeyi mahvedecek.
Belma: Sana kaç defa söyledim bu evliliği yürütebilmen için kurnaz davranman gerektiğini. Ya çocuk bir daha geri gelmezse, ya başına bir şey gelirse, O zaman başına gelecek olan felaketi düşünebiliyor musun? Ah Ayten, sana hep dedim bu çocuğun evde olduğu vakitlerde çalışanları azarlama diye. Sen hiç mi akıllanmayacaksın?
Ayten: Nerden bilebilirdim bir anda bu kadar fevrileşip evi terk edeceğini? Off yüce allahım, sen bana sabır ver.
Belma: İnsanoğlu cennetti cehenneme çevirmekte ustadır. Şimdi dua et de çocuk bulunsun.
Ayten: Bu çocuğun başından beri başıma bela olacağı belliydi.
Belma: Olan oldu artık. Bundan sonra nasıl bir yol izlemeliyiz bunu düşünelim. Bu adam seni boşarsa yeniden eski yoksulluğumuza düşeriz. Bunu istemezsin heralde. Hem Tarık amcan da artık bize yardım etmez; sen Orhan’la evlenince ona da sırtımızı döndük.
Ayten: Felaket, bu gerçek bir felaket!
Belma: Mızmızlanmayı bırak. Akıllı ol, güçlü ol. Sonuçta bu adamın hala sana aşık olduğu su götürmez bir gerçek.
Ayten: Ya Okan’nın başına bir şey gelirse!
Belma: Öyle kötü şeyler aklına getirme.
Ayten: Ya ölürse anne! O zaman Orhan benden ayrılır mı?
Belma: (Şeytani bir gülüşle) Rolünü iyi oynarsan neden ayrılsın ki?
Ayten: Ne yapmam gerekiyor?
Belma: Şeytani fikirler üretmemiz gerekcek. Aksi taktirde o iğrenç; yoksul günlerimize geri döneriz.
Ayten: İki aydır soylu bir kadın gibi yaşıyorum. İnsanlar emrimde. Bir dediğim iki edilmiyor. Zenginlik gururumu öylesine derinden okşadı ki, ne yapsam da artık yoksulluğa geri dönemem. Söylesene anne! Tüm bu güzellikleri gördükten sonra, paranın sıcaklığı içini bir fırın gibi ısıttıktan sonra, kim dönebilir belirsizliğin o karanlık çukurlarına? Söyle kim!

Birinci Perdenin Sonu

Beyazdut
07-01-10, 23:07
Büyüler Sofrası - Tuna Ökten - 2. Perde

2. PERDE


BİRİNCİ SAHNE

Bir otel odası. Okan.

Okan

Bu benim ilk yalnızlığım. (Ellerini ovuşturur).
Yoksulların sürekli dilinde dolaştırdığı soğuk bu olsa gerek.
Şuna bak; kış mevsimin üç soğuk ayını
Tüm damarlarımda hissediyor gibiyim.
Bir türlü bitmeyen kış bu olsa gerek.
Şu duvarların köhneliği de ilginç doğrusu.
Burun deliklerimin içine sokulan rutubet kokusu
Fidan ablanın yaptığı çörek kokularının yanında
ne kadar ekşi, ne kadar korkunç.
Toprağın içine uzanan iskeletlerin görüntüsü kadar
tüyler ürpetici bu odanın içi. Şu kalorifer petekleri,
duvarda yürüyen küçük küçük böcekler,
otel kapısının girişinde gördüğüm o karanlık suratlar...
Meğer ne kederliymiş şu dünyanın hali.
Oysa ben acılarımı çok büyük zannederdim.
Yanılmışım, of yanılmışım.
Ne yapıyorlardır şimdi acaba?
Babam kafasını taşlara vurmaya başlamış mıdır?
Belki de hala Ayten’e, romantik cümleler kurarak
aşk oyunları yapıyordur. O da babama sahte kurlar!
Ah şimdi ne yapıyorlar acaba?
Evden kaçınca rahatlarım sanmıştım ama yanılmışım.
Nasıl da yanıyor içim?
Cehennemin içinde yüzseydim heralde bu kadar
acımazdı yüreğim.
Durduramıyorum, durmuyor iniltiler
Her şey üst üste geliyor.
Önce annemi kaybettim. Bu yetmezmiş gibi
bir de üstüne babam; cadıdan daha cadı,
şeytandan daha şeytan birini bulup evlendi.
Ona o kadar çok söylemeye çalıştım ki
o kadının gerçek hallerini. Bir sansar, bir tilki
hatta bir çiyan bile bilmez bu kadının hinliklerini?
Ama işte, görmek istemeyen gerçekleri
çekiyor önüne o kara perdeyi.
Aşk ne büyük bir çelişki?
Çürük meyveyi taze, kirliyi temiz,
Kötüyü iyi, yanlışı doğru gösteriyor.
Bir büyücünün çıkınında gizlediği tüm zehirli iksirler
Aşk zehrinin yanında sönük kalıyor.
Akrep bile yeri geldimi dökmüyor zehirini
Ama aşk öyle mi?
Zorba bir diktatörün bakışlarından daha kara gözleri
Ve yitirir insan onda tüm erdemleri.
Beş duyu organın dönüşüverir bir anda süngere
Ve bu sünger çeker en olmadık acıları
Ve zamanla tüm gövden yere yapışır bir sürüngen gibi
Gel gör ki aşkın oyunları kolay kolay tükenmez;
Önce tatlı bir ninni gibi dinletir kendini.
Sonra lirik bir şiir gibi uyuşturur kanını
Ardından karanlık bir ormana sürgün eder.
Ne bir ulak, ne bir keşiş etrafında!
Kurur gözyaşların!
Ağaçlardan daha sessiz kalır dudakların
Issızlaşır kendine bile küsersin
Kalırsın şu dünyada bir başına.
Anlatmaya çalıştığım da zaten buydu babama!
Ah benim güzel annem.
Şu dünyanın sevdasını bir nakış gibi işledi yüreğime.
Paraya hiç önem vermezdi ve şöyle derdi:
“Paradan çok daha önemli şeyler var hayatta
Sevmek, sevilmek. Onurlu ve dürüst yaşamak”
İşte tüm bu düşünceleri bir kıyafet gibi giydirdi bilincime
Ama Ayten öyle mi? Soluk alıp verişleri bir Lidya’lının düşlerinden daha çürük,
Bir Fenike’li tacirin gözlerinden daha donuk. Bu çürüklüğü ve bu donukluğu ne görmek ne de işitmek istiyorum artık. Bitsin bu kabus. Çevremizde, sinsi adımlarla yürüyen orglar geldikleri yere gitsin. Bir güneş gibi parlasın günlerimiz. Nadide çiçeğimiz, bir meşe palamudunun kökünden, bir nehrin suyundan ve doğunun eşsiz bir mabedinden izlerken bizi, çıkarsız sevdalarla dolsun etrafımız. Kötülükler bir dalga gibi geri çekilsin. Kalksın üstümüzden siyah bulutlar. İki parçaya ayrılsın Caliban. Tüm lanetler, ağların içine hapsolsun. Defnedilsin fırtınalar içinde şeytanın kara tabutu. Tez bitsin bu ayrılık. Bitsin!



İKİNCİ SAHNE


Otelin misafirhanesi; Salih, Ayhan, Veysel


Salih: Neden kızmayacakmışım ki? Sen de benim yerimde olsaydın sen de kızardın.
Ayhan: Ama sen hep bunu yapıyorsun. Girdiğin her işte bir kusur buluyorsun. Biraz uyumlu olmaya çalış, bazı şeyleri görmezden gel. Gerekirse gözlerini kapa, kulaklarını tıka ve sadece işine yoğunlaş. Ülkenin halini görmüyor musun, işsizlik almış başını gitmiş. Millet karın tokluğuna çalışıyor. Böyle bir ortamda işine daha çok sarılman gerekirken, sen işini kaybetmek adına elinden geleni yapıyorsun.
Salih: Ayhan ağbi bilmiyorsun. Herkes bu şehirde canavar olmuş. Mevki uğruna insanlar birbirinin kuyusunu kazıyor.
Ayhan: Ee be Salih. Girdiğin her işin ortamı tuhaf mı olur? Bundan önce kahveye girdin müşteriyi dövdün. Ondan önce gümrükte çalışıyordun gittin müdürün burnunu patlattın. Bir öncekinde patronun çocuğunu patakladın. Şimdi de yeni işindeki müdürün azarladı diye iş yerini savaş alanına çevirmişsin.
Salih: Ağbi öyle deme. Adam altında çalışan herkese köle gibi davranıyordu. Bir gözlerimizin içine bakışı vardı ki sorma gitsin.
Ayhan: Sen bu kafayla gidersen şu izbe otelin bile parasını çıkartamayacaksın.
Salih: Yok ağbi, haksızlığa gelemiyorum ben.
Ayhan: Yine de bu insanları dövmeni gerektirmez.
Salih: (utanır) Keşke dediğin kadar kolay olsa; ama olmuyor ki!
Ayhan: Neden olmuyormuş.
Salih: Rahmetli babam da böyleydi. Gözü bir kere dönmeye görsün! Kolay kolay yatışmazdı. Lakabını söylemiş miydim sana? Boğa İsmail derlerdi babama. Sinirlendi mi karşısındaki kişinin vay haline. Ama işte bu kahpe dünya; kahramanlara bazen nice tuzaklar kuruyor.(biraz durur) Anlatmış mıydım sana babamın hikayesini?
Ayhan: Dört defa.
Salih: Bir daha anlatıyım mi?
Ayhan: Deli dolusun ama temiz yüreklisin Salih. Anlat bakalım.
Salih: Babam o zamanlar yirmi beşinde, Ben de yedisinde ya var ya yokum. Yedi yaşındaki gözlerim babamı herkül gibi görüyor. Bir odun kırışı var, zannedersin dünya sallanıyor; kuyudan bir su çekişi var sanki yer sarsılıyor. Köyün en yiğit delikanlılarından biri. İşte bundan mütevellit tüm kadınların gözü babamda. Ama babamın gözleri annemin sevdasıyla yıkanmış. Gelgelim o zamanlar köyümüzün üç kağıtçı bir muhtarı vardı. Ağalara peşkeş çeker, zavallı köylü halkını da ezerdi. İşte bu haksızlığa dayanamadı bizim rahmetli, bir gün çıktı karşısına , kahvenin önünde muhtara diklendi. Muhtarın da iki iti vardı. Boş da değiller üstelik; birinin elinde bıçak; diğerinin balta. Daha babamın diklenmesiyle babama saldırlmaları bir oldu.. Ben o an babamı öldürecekler diye o kadar korkmuşum ki, anneme haber vermek için koşturaraktanker**** evimizin yolunu tuttum.. Annemle köyün meydanına vardığımızda muhtarın iki adamı ölü gibi yere serilmişti. İşte ondan sonra babamın lakabı Boğa İsmail’e çıktı.
Ayhan: Sendeki bu cevvallik de babandan geliyor anlaşılan. Bir türlü uslanmak bilmiyorsun
Salih: Şayet benim yerime İstanbul’da o yaşasaydı şimdiye çoktan katil olmuştu.
Ayhan: Veysel, Veyseeelll. Kalksana ulan. Bütün gün deve gibi uyuyorsun. Amma miskin adamsın yahu! ( Bir patlama sesi gelir dışardan Ayhan oturduğu koltuktan kalkıp odanın penceresinden aşağı bakar)
Salih: Arabanın tekerleği patladı galiba.
Veysel: (Gözünü hafifçe açar). O ses de neyin nesiydi?
Salih: Senin uyandırmak için hükümet atom bombası attı kente.
Ayhan: Sen uyumana bak Veysel. Her şey yerli yerinde.
Veysel: ( Esner ve konuyu değiştirir) Dünki yerleşen çocuğu gördünüz mü?
Ayhan: Üç yüz on iki numaraya yerleşen çocuk mu?
Veysel: İkinci katta tuvalete bakan odaya işte! Artık numarası kaç bilmiyorum.
Salih: Evet ben gördüm onu. Yüzü süt gibi beyaz; uzunca boylu, cılız bir çocuk.
Veysel: Buraların yabancısı gibi geldi bana
Salih: Evet ürkek ve çekingen bir hali vardı.
Ayhan: Belki de iş bulmak için başka bir şehirden gelmiştir.
Veysel: Sanmıyorum. Bu çocuğun bakışlarında bir tuhaflık vardı.
Salih: Yine komplo teorileri üretmeye başlayacak şimdi.
Veysel: Bakışları tuhaftı.
Ayhan: Tamam anladık iki de bir papağan gibi tekrar etme. Hem senin aklından neler geçiyor yine? Otel kardeşim burası; insanlarla birlikte tuhaflıklar da konaklasın diye yapılmış. Evi olmayanlar , başka şehirlerden göç edenler ya da evden kaçıp kendi yalnızlığına sığınmak isteyenler gelir buraya. Baksana biz çok mu normaliz?
Salih: Peki sen Ayhan ağbi. Senin evin var, başka bir şehirden de göç etmemişsin. Ayrıca evden kaçtığını da düşünmüyorum. Çünkü yalnızlığı sevmezsin.
Ayhan: Beni karıştırma Salih. Benim durumum farklı.
Veysel: Onu bunu bırakın da bu çocuğun neden buraya geldiğini öğrenelim?
Ayhan: Aklından neler geçiyor Veysel?
Veysel: Sadece merakımdan öğrenmek istiyorum.
Ayhan: Sen boş yere merak etmezsin bir şeyleri. Söyle bakalım


İçeri Okan’ın girmesiyle susarlar


Veysel: Merhaba kardeş
Okan: Merhaba.

Ayhan’la Salih başlarıyla selam verirler

Salih: Ağbi şimdi sen bu hafta altılı ganyan oynamayacak mısın?
Ayhan: Bana altılı ganyan filan deme.
Salih: (alaycı bir gülümsemeyle): Neden Ayhan ağbi? Belki bu hafta talih sana güler.
Ayhan: Gülmediğini sen de iyi biliyorsun.
Salih: Sayısal oynarız ama değil mi?
Ayhan: Ne at yarışı ne sayısal ne başka bir şey. Kumara tövbe ettim.
Salih: Yapma allah aşkına. Sayısalın neresi kumar?
Ayhan: Dizginleyemediğin her şey kumardır hayatta.
Veysel: Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş.
Ayhan. Siz de kumar uğruna evinizi kaybetseydiniz siz de yoğurdu üfleyerek yerdiniz.


Okan tam kalkacak gibi olurken. Veysel bir soru yöneltir:


Veysel: Ee kardeş sen nerelisin? Nerden düştün buralara?
Okan: Ben mi? Hiiiç
Veysel: Nasıl hiç. Elbet geldiğin bir yer vardır.
Okan. Ben, şey... Mersin’den geldim.
Veysel: Mersin’den mi geldin? Ne tesadüf ben de askerliği Mersin’de yapmıştım.
Okan: Çok güzel. Ne zaman yaptınız?
Veysel: On yıl önce.
Okan: Ne güzel!
Veysel: Ben çok sevdim Mersin’i. Sizin yolunuz düştü mü hiç Mersin’e? Gitmediyseniz mutlaka gidin. Kaliforniya gibi şehir, her yerde karşına palmiye ağaçları çıkıyor. (Okan’ın gözlerinin içine bakarak) Peki siz niçin geldiniz İstanbul’a?
Okan: Çalışmaya geldim.
Veysel: Ne güzel. Ben de taşı toprağı altındır diye İstanbul’a geldim zamanında. Ama bir türlü altını bulamadım.
Ayhan: Bütün gün yan gelip yatarsan tabii bulamazsın.
Veysel : Bakma sen Ayhan ağbiye; ben yaklaşık iki haftadır çalışmıyorum. Normalde ana emsleğim pazarlamacılıktır. Yapmadığım iş de yok gibidir. Hammallıktan kabzımallığa, bar fedailiğinden inşaat işçiliğine kadar birçok işe bulaştım. En son, Beşiktaş’ta bir emlak ofisinde çalıştım. Bir iki yıl işler yolunda gitti. Sonra ekonomik kriz patlayınca dükkanı kapatmak zorunda kaldım. Böyle olunca karı da bizi terk etti. Kaldık bir başımıza.
Okan: Gerçekten ilginç. İstanbul’u hiç böyle düşünmemiştim!
Salih: Sen bakma o televizyonda gördüklerine. Kuyudur istanbul kuyu. Düşen bir daha yukarı çıkamaz. Kezzap gibi yakar insanın ruhunu. Küfredersin, lanetler okursun da küfür de lanet de dönüp dolaşıp seni bulur.
Okan: Oysa ben buraya ne büyük hayallerle gelmiştim.
Salih: Hayallerin büyük olacak tabii. Ama gerçekleri de görmezlikten gelme.
Ayhan: Evlat, bu iki arkadaşın söyledikleri moralini bozmasın. Sen okumuş birine benziyorsun. Emin ol diplomalıya iş var bu şehirde. İçini ferah tut. Belki ilk başlar da biraz zorlanırsın ama zamanla alışırsın. Sonra merdivenleri bir bir çıkmaya başlarsın. Yeterki kötü alışkanlıklar edinme. Kumardan içkiden uzak dur. Kadınlardan uzak dur!
Okan: Galiba sizin canınız biraz yanmış bunlardan.
Ayhan: Yanmak ne kelime cehennem gibi kavruldu. Kumar sevdam, tüm sevdiklerimi elimden aldı.
Okan: Üzüldüm adınıza.
Ayhan: Ben de ilk başta çok üzülmüştüm ama zamanla alıştım.
Okan: Ben izninizle biraz dışarı çıkmak istiyorum.
Salih: Tabii ya! İstanbul’a yeni gelmişsiniz, gezmeden olur mu hiç?

Okan çıkar

Ayhan: Aile terbiyesi almış dürüst bir çocuğa benziyor. Yazık işleri yolunda gitse bari!
Salih: Gider gider. Nice ahmaklar tunuyor da, bu çocuk mu tutunamayacak?
Ayhan: Öyle deme! Biz tutunamadık işte!
Salih: Bizim durumumuz biraz farklı.
Ayhan: Farklı olan ne Salih? Benim kumara olan düşkünlüğüm mü? Ya da senin sinirlerine hakim olamaman mı? Yoksa Veysel’in dizginleyemediği para hırsı mı?
Bizi bu otele düşüren bunlar değil mi?
Veysel: Demek ki kaderimize bunlar yazılmış!
Ayhan: Yaptığımız tüm yanlışların bedelini kadare yüklüyoruz. Ama ben artık buna inanmıyorum. Eğer bulunduğumuz şu lanet odada hep birlikte kaderimizi suçluyorsak, bu başkasının ya da başkalarının suçu değil; bizim suçumuz.
Salih: Çok felsefik konuştun şimdi.
Veysel: Evet biraz filozofik oldu bu konuşma.
Ayhan: Benimle alay geçeceğinize. aklınzı başınıza alın da kendinizi burdan kurtarın.
Salih: Ya sen!
Ayhan: Benden geçti artık. Ama siz hala genç sayılırsınız.
Veysel: (Konuyu değiştirir) Biliyor musunuz bu çocuk Mersin’li filan değil. Bizzat İstanbul’lu.
Ayhan: Nedenmiş o! Çocuk gözümüzün içine baka baka Mersin’li olduğunu söyledi.
Veysel: Resepsiyona ismini kaydettirirken yakınlarındaydım. Kimliğindeki bilgileri verirken İstanbul’lu olduğunu söyledi. Bunu kulaklarımla duydum.
Salih: Vay baykuş kılıklı herif seni.
Ayhan: Ama neden gerçeği söylemesin ki bize.
Veysel: İşte beni düşündüren de bu!
Ayhan: İlginç doğrusu!
Veysel: Bu çocuğun sıkıntıları vardı. Bunu görmediniz mi? İstanbul’lu olduğu halde Mersin’li olduğunu söylemesi de ayrı bir konu. Neyse bunları akşam konuşuruz. Ben odaya çıkıp biraz dinleneceğim.


Veysel çıkar.


Salih: Şu Veysel ne garip adam yahu. Ya uyuyor ya da kafasında sürekli tilkiler dolaşıyor.
Ayhan: Garip olsa iyi, üstüne üstlük biraz da deli.
Salih: Yine de dinleyelim onu, bakarsın işe yarar bir şeyler yumurtlar
Ayhan: Ben dinlemeyi düşünmüyorum. Sen istersen dinle. Hadi ben de odaya çıkıyorum. ( Tam çıkarken geri döner) Veysel’i dinle ama söylediklerini fazla dikkate alma. Hadi akşam görüşürüz.
Salih: Görüşürüz.



ÜÇÜNCÜ SAHNE


Evin bahçesi. Orhan, Nevin


Orhan: Görüyor musunuz Nevin hanım, tanrı beni ikinci kez cezalandırdı. Önce karımı aldı elimden, şimdi de çocuğumu. Ben ne kadar şansız bir insanım.
Nevin: Orhan bey üzüntünüzde haklısınız, yalnız bu kadar ağıt kalbinizi yoracak.
Orhan: Varsın yorsun, ölüp gideyim
Nevin: N’olursunuz böyle konuşmayın.
Orhan: Ne diyeyim o zama? Bir zamanlar kalbimin küçük balığı diyerek sevdiğim evladım, Özge’den bana kalan tek miras olan oğlum, ilgisizliğim yüzünden evden kaçtı. Günlerdir ortada yok! Ben ölmiyeyim de kimler ölsün?
Nevin: Bakın benim sezgilerim güçlüdür. İçimden bir ses Okan’ın geleceğini söylüyor.
Orhan: Daha fazla üzülmeyeyim diye bunu söylüyorsunuz. Ne yazık ki bu, vicdanımın sızlamasını engellemiyor!
Nevin: Hislerimin ne kadar kuvvetli olduğunu bilirsiniz. Bazen bir duman gibi belirir gözlerimin önünde geleceğin belirsiz ve bulanık görüntüsü.

Belma girer

Nevin: (Kendi kendine) Geldi kara maymun!
Belma: Anlamadım?
Nevin: Gökyüzü diyorum oldukça kararmış!
Belma: Hım! Evet oldukça kararmış. Sabahtan belliydi böyle olacağı
Nevin: Yeter ki insanların gönlü kararmasın. Gökyüzü bugün yarın yeniden aydınlanır.
Belma: Evet canım evet. İnsanın gönlü bol olmalı. Mesela Orhan beyi böyle çaresiz görünce içim o kadar çok yanıyor ki sizlere bunu anlatamam. Diğer yandan Okan’ı düşünüyorum. Çocukcağız ne yer, ne içer! Aklım gece gündüz bu çocukta vallahi. Bazen kuytu bir köşeye çekilip ağlamaya başlıyorum.
Nevin: Ne kadar içli bir insansınız!
Belma: Ne yapayım yaşlılık kolayca ıslatıyor göz bebeklerimi. Ufacık bir keder hırpalıyor tüm düşüncelerimi. Ben de biraz dindirmek için bu hali, döküyorum gözyaşlarımı kuytu bir yerde.
Nevin: (kendi kendine) İblisin göz yaşları bu olsa gerek!
Belma: Ne dediniz efendim? Kulaklarım da zor işitir oldu.
Nevin: Ağlamak iyidir efendim; ruhu derinden paklar.
Belma: Değil mi? Döküldükçe gözyaşları ferahlar insanın içi.
Nevin: Halbuki dışardan o kadar da duygusal gözük müyorsunuz?
Belma: Biz ailece böyleyiz. Baksanıza kızım Ayten’e, Okan gidince kızcağız yataklara düştü kederinden. (Orhan’a dönerek) Bu durum sizi hiç üzmüyor mu Orhan bey?
Orhan: Doktor bir sorun olmadığını söyledi. Küçük bir şok nihayetinde. ( Bir anda susup düşünmeye başlar) Kimbilir şimdi nerdedir? Şehrin dört bir yanında kötülük kol gezerken, insan insanın katili olmuşken ne yapar bir başına bu koca şehirde. Düşündükçe aklımı yitirecek gibi oluyorum.
Nevin: Dışarda uyuyacak hali yok ya . Elbet kafasını sokacak bir yer bulmuştur.
Orhan: Beni korkutan İstanbul. Bu şehrin karanlık hortumu oğlumu çekip yutarsa ben o zaman mahvolurum. (Nevin’e dönerek) Aramadığımız kişi kaldı mı arkadaşlarından?
Nevin: Bildiğim herkesi aradım Orhan bey!
Orhan: Ah içimdeki uğultular bir türlü dinmek bilmiyor. Bu çocuğu en kısa zamada bulmalıyız.
Orhan çıkar

Nevin: Adamcağız kederinden çıldıracak. Onu hiç böyle görmemiştim.
Belma: Evet, evet. Ben de onu bu kadar kötü görmemiştim. Ah çocuk bir çıkıp gelse ne rahatlayacağız.
Nevin: (Alaycı bir şekilde) Galiba sizin gözleriniz yine dolacak. Ben sizi yalnız bırakayım da ağlayın biraz!

Nevin çıkar

Belma: Ay ne ukala kadın. Dadı bozuntusu ne olacak. Görende bunu konağın hanımı zannneder.


DÖRDÜNCÜ SAHNE


Yatak odası. Ayten yatağa uzanmıştır. Belma yanındadır.


Ayten: Sen miydin anne? Nereye kayboldun?
Belma: Ön bahçedeydim. Orhan’ın telaşını dindirmek ve ortamı yumuşatmakla meşguldüm.
Ayten: Nasıl düzeldi mi biraz?
Belma: O küstah çocuk bu eve girmedikçe bu adam düzelmez. Adam kış uykusundan uyanan ayılar kadar hırçın.
Ayten: Lanet olasıca çocuk, yer yarıldı yerin dibine girdi sanki.
Belma: Sesini fazla yükseltme. Yerin kulağı vardır. Hasta rolü yapmaya devam et. Lanetler okuyacağına, öksürüp aksır.. Ağlamaklı ol ve acındır kendini. Orhan’ın ne kadar merhametli biri olduğunu biliyorsun. Masumiyetini bir maske gibi yüzüne geçirirsen yine sana karşı yumuşar. Sen de boş bir anında batırırsın hançerini onun yüreğine.
Ayten: Gözü artık beni görmüyor bile.
Belma: Zamanın şu lanetli oyununa bak. Günler önce gözü senden başkasını görmezken şimdi nasıl oluyor da …
Ayten: Okan gelirse düzelir mi dersin?
Belma: Kim bilebilir ki? Yine de oynumumuzu sonuna kadar en iyi şekilde oynamalıyız.
Ayten: Bu cennet hayatı kaybetmemek uğruna her oyunu oynarım.
Belma: O zaman önce aklını çalıştır, yeniden bu adamın gönlünü almalıyız.
Ayten: Gözlerim gözlerini gönlüme hapsetmedikçe nasıl olabilir ki bu?
Belma: Büyülerin en büyüğünü yapmalı bu adama.. Seni kaybetmenin korkusunu tüm iliklerinde hissettirecek, aşkın insanı çaresizleştiren tohumlarını yeniden ruhuna ekecek bir büyü olmalı.
Ayten: Bu nasıl olacak anne?
Belma: Birazdan eski mahallemize gideceğim.
Ayten: O virane mahalleyi bana hatırlatma. Çünkü ne zaman aklıma orası gelse, midemde gemiler sallanmaya başlar. Damarlarımda cehennem suları fokurdar. Kıpkızıl bir örtüyle kapanır etrafım. Ayyaş babamın hıçkırkları kulaklarımda çınlar. Sokağın tüm çirkin ve sıska çocukları üzerime yağmur gibi yağar.
Belma: Bunları düşünme. Mahalleden bir kadın derdimize derman olacak.
Ayten: Kim peki bu? Ben tanıyor muyum?
Belma: Tabii ki tanıyorsun. Cinleriyle meşhur olan Nejla’yı unuttun mu?
Ayten: Aaa! Evet, hatırladım. Mahallenin bitiminde, tek katlı bir gecekonduda yaşardı. Çenesinde kocaman bir ben, kalın dudaklarına doğru eğilen kocaman bir burnu vardı. Ah o ne çirkinlikti yüce tanrım! İnsan o surata baktı mı beş yıl birden yaşlanırdı. Ama o ölmemiş miydi? Ben öldü diye hatırlıyorum.
Belma: Yoo! En son birkaç ay önce tapu işlemleri için o taraflara gittiğimde,
gördüm onu. Yani anlayacağın hala yaşıyor.
Ayten: O zaman fazla vakit harcamadan git. Bizi bu uçurumdan kurtaracak en güçlü büyüyü öğrenip gel.
Belma: Zamanında birçok ailenin yıkılmasını önlemişti bu kadının büyüleri. Eminin senin evliliğini de kurtaracaktır. Hadi ben çıkayım artık. Dediğim gibi hastalıklı insan rolü yapmayı unutma. Herkese de melek gibi davran. Ne Fidan’a ne başkasına dişini göstereyim deme.
Ayten: Dilim yandı bir kere. Sen de fazla gecikme. Bu işin bir an önce sonlanmasını istiyorum.


BEŞİNCİ SAHNE


Otelin bulunduğu sokak. Veysel, Salih,


Veysel: Ayhan ağbi gelmedi mi?
Salih: O yorgunmuş. Sonra gelirse gelir.
Veysel: İyi! Sana anlatacaklarım var.
Salih: Hadi artık anlat. İyice merak etmeye başladım.
Veysel: Anlatacağım sabırlı ol
Salih: Sen bugün nerdeydin? Öğlen bir hışımla dışarı çıktın. İş mi buldun yoksa kendine?
Veysel: Evet çok güzel bir iş buldum. Zengin olacağımız bir iş.
Salih: Vay güzel kardeşim benim. Demek işin içinde ben de varım. Ne güzel. Gel yanaklarından bir öpeyim. ( Omzundan tutmaya çalışır)
Veysel: Salih dur! Salih diyorum sana. Çekiştirme omzumu.
Salih: Tamam bıraktım. Peki söylesene; işi nasıl buldun? Ayhan ağbi sevinecek bu duruma. Sürekli ikimizin işsizliğine dem vuruyor.
Veysel: Ayhan ağbi çok biliyor.
Salih: Öyle deme. Ayhan ağbi görmüş geçirmiş biri. O bence ikimizin iyiliğini istediği için bizi bu kadar uyarıyor.
Veysel: Öyle mi dersin?
Salih: Öyle ya!
Veysel: Peki o kadar görmüş geçirmiş birisiyse neden şimdi bu otelde sefilleri oynuyor?
Salih: Allahın işine akıl sır ermez. Demek kaderine yazılan yer burasıymış. Neyse sen şu işten bahsetsene. Nasıl bir iş, nerden buldun? Benim görevim ne olacak? Çok güzel satış işi yaparım. Hem İstanbul’u avcum gibi biliyorum artık. Kaybolmam da.
Veysel: Satış işi değil. Bekleme, sabretme ve bir risk işi!
Salih: Nasıl! Anlamadım. Bar fedaisi mi olacağız yoksa. Bak bunu da elimden geldiğince iyi yaparım. Ne kakadar güçlü olduğumu bilirsin.
Veysel: Hayır! Bar fedailiği de değil?
Salih: Ne o zaman. Söylesene. Çatlatırsın adamı.
Veysel: İlk başta bu sana biraz ilginç gelebilir.
Salih: Lafı ağzında geveleme! Ne söyleyeceksen söyle, şayet söylemeyeceksen ben otele geçiyorum.
Veysel: Tamam, tamam kızma! Söylüyorum. Şu yeni gelen çocuk var ya hani.
Salih: Ne olmuş o çoçuğa?(Ses tonu yükselir) Senin aklından neler geçiyor yine?
Veysel: O çocuğun hikayesini öğrendim.
Salih: Bunun yapacağımız işle ne ilgisi olabilir ki?
Veysel: Bu çocuk evinden kaçmış!
Salih: Ne? Evinden mi kaçmış? Hemen ailesine bildirelim bu durumu o zaman. Merak etmişlerdir.
Veysel: Dur Salih dur! Nereye gidiyorsun (peşinden gidip Salih’i tutar). Sakin ol biraz. Kurduğum tüm planları mahvedeceksin.
Salih: Plan mı?
Veysel: Sana planımı açmadan önce; soracağım sorulara doğru bir şekilde cevap vermeni istiyorum. Kaç yıldır bu oteldesin?
Salih: Beş ya da altı yıl. (Eliyle sayar) Yoo; yedi yıl olmuş.
Veysel: Peki İstanbul’a geldiğinden beri rahat bir gün yüzü gördün mü?
Salih: (Biraz düşünür) Yok! Galiba olmadı. Bir türlü belimi doğrultamadım.
Veysel: Çok paran olsun istemez miydin?
Salih: İsterim tabii. Kim istemez ki?
Veysel: Sıcak bir evin olsun istemez misin, ya da güzel bir kadınla birikte seyahete çıkmak?
Salih: Tabii ki isterim. Fakat bunlar benim için birer hayal. Yani gerçekleşmesi imkansız şeyler.
Veysel: Neden hayal olsun ki. Bak, çok paramız olabilir. Hem böylece bu otelden de kurtuluruz.
Salih: Bu nasıl olacak ama? Ben aylak ruhlu bir adamım . Yaptığım işler ancak bu otelin parasını çıkartmama ve yemeğime yeter. Yıllardır bu yüzden ne bir sevgilim olmuştur ne de sohbet edeceğim birkaç dostum!
Veysel: Daha yaşın genç. Bu isteklerini çok rahat hayata geçirebilirsin.
Salih: Ama nasıl olabilir ki bu? İçimde ne çalışma arzusu var, ne de harekete geçme. Bu halde elimden ne gelir ki?
Veysel: Hayır, umutsuzluğa kapılma. Fırsat ayağımıza geldi. İki kuruş kazanmak uğruna insanların ağız kokusunu çekmekten kurtulacaksın. Düşünsene cebinde tomarla para,yarın ne yiyeceğini düşünmüyorsun, asık suratlı insanların yüzünü çekmiyorsun. İnsanlardan emir almıyorsun. Gece arka avludan işittiğin fare çığlıklarını işitmiyorsun..
Salih: Yapacağımız iş nedir? İyice meraklanmya başladım.
Veysel: Öncelikle şu otele gelen çocuk var ya. Hani Mersin’li olduğu söyleyen İstanbul’lu.
Salih: Evet!
Veysel: Onu, ailesine karşı kaçırmış gibi göstereceğiz. Çocuklarının elimizde olduğunu söyleyip, ailesinden para isteyeceğiz.
Salih: Veysel ben hayatımda haram para yemedim. Böyle bir işe bulaşmamı benden isteme.
Veysel: Bu çocuğun ailesi çok zengin. İsteyeceğimiz para onları yormaz. Çocuk telefonda konuşurken evlerinin Tarabya’da olduğundan bahsediyordu. Üşenmedim hemen Tarabya’ya gittim ve ne yapıp edip evi buldum. Tanrım evi görmeliydin! Ev değil bir malikane!
Salih: İstedikleri kadar zengin olsunlar. Yapacağımız bu iş Allah katında günah.
Veysel: Allahı karıştırma şimdi işimize. Sadece bu otelden nasıl kurtuluruz bunu düşün. Eğer ben yokum diyorsan, ben bu işi tek başıma yapacağım. Var mısın yok musun?
Salih: Günah işlemekten korkuyorum.
Veysel: Bir kez daha soruyorun; var mısın yok musun?
Salih: Bu otel beni de çok yordu. Hayatın getirdikleri., zorluklar, sıkıntılar. Ben gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum. Aklım iyice karıştı.
Veysel: Eğer bu otelin pis odalarında kalacağım diyorsan bu işe bulaşmayacaksın; fakat ben de bir insanım ve güzel yaşamak benim de hakkım diyorsan o zaman benimle birlikte hareket edeceksin.
Salih: Bu çocuğa ya da başka birine herhangi bir zarar gelmeyecek değil mi?
Veysel: Tabii ki gelmeyecek. Tereyağından kıl çeker gibi işi halledeceğiz.
Salih: Planın nedir?
Veysel: Sabah olur olmaz çocuğun odasını gasp edeceğiz. Sonra çocuktan, evinin numarısını alıp evini arayacağız. Ardından ailesinden çocuğa karşılık fidye isteyeceğiz. Tabii bunları yaparken bir serçe gibi sessiz olmalıyız. Eğer otelde kalanları huylandırırsak tüm planlarımız suya düşer, hatta başımız da büyük bir beleya girer.
Salih: Çocuğa zarar gelmesin de! Yoksa vicdan azabından ölürüm.
Veysel: Gör bak; bu işi kazasız belasız atlatacağız. Sonrasındaysa özgürüz hem de zenginler kadar özgür.
Salih: Ne zaman yapacağız bu işi?
Veysel: Yarın sabah yedi gibi çocuğu odasında rehin alırız. Sonrası Allah kerim.
Salih: İnşallah başımıza bir şey gelmez?
Veysel: Meraklanma. Her şey yolunda gidecek. Hadi yukarıya çıkıp biraz dinlenelim. Yarın hareketli bir gün olacak.



ALTINCI SAHNE


Okan’ın kaldığı oda. Okan, Veysel, Salih


Veysel: Bak çocuk bizden korkma. Senin kılına bile zarar vermeyeceğiz.
Salih: Evet korkma. Biz zararsız insanlarız. Sadece paraya ihtiyacımız var. O da bu uğursuz otelden kurtulmak için. Alır almaz seni serbest bırakacağız. Biz kötü insanlar değiliz. Sadece bunu bil yeter.
Okan: Bu yaptığınız doğru değil. Sonradan vicdanınız tende açılmış bir yara gibi sızlayacak. Kalbiniz vahşi ormanların en zehirli yılanlarıyla dolacak. Yol yakınken vazgeçin.
Veysel: Çocuk akıl verme bize. Biz ne yaptığımızı çok iyi biliyoruz. Birazdan babanı ariyacağım ve yüz bin lira isteyeceğim. İsteyeceğimiz para babanın servetine dokunmaz. Hem iki aç da doymuş olur böylece.
Salih: İnsaflıyız değil mi çocuk? İnsaflısınız de. İyi yüreklisiniz de. Bunları söyle de içim rahatlasın biraz.
Okan: Hiçbir şey söylememe gerek yok. Siz kararınızı vermişsiniz. Arayın ve parayı isteyin babamdan. Ama ne olursunuz kimseye zarar gelmesin.
Veysel: Keşke herkes senin gibi cömert olabilse. O zaman böyle bir işe de kalkışmazdık. Ama ne yaparsın ki yaşadığımız dünya merhametsizlerle dolu. Ve bu merhametsizler, zehirlerini hep bizim gibi dışlanmış insanlarına boşaltıyor. Yani ezilenlere, köpek gibi yaşamaya mahkum olanlara. Yoksa biz ister miydik, burda böyle bir işe kalkışalım. Gel gör ki biz de insanız ve bizim de hayattan beklentilerimiz var.
Okan: O zaman çalışmayı denesenize. Bu yolla elinize geçecek olan paradan hayır geleceğini mi zannediyorsunuz?
Salih: Çocuk doğru diyor sanki!
Veysel: Bu çocuğun tuzu kuru tabii. Yaşadığı o evde ben de yaşasaydım, ben de böyle konuşurdum.
Okan: Hadi arayın ne duruyorsunuz? İsteyin babamdan parayı. Böylelikle ben de onun beni ne kadar sevdiğini öğrenmiş olurum
Veysel: Birazdan arayacağım.
Okan: Hadi ara. Parayı iste. Ne duruyorsun!
Veysel: Arıyorum. Babanın adı neydi? (Cebinden telefonu çıkartır ve arar)
Okan: Orhan!
Salih: Dur Veysel! Durarama hemen! (Veysel kapatır)
Veysel: Ne oldu Salih? Neyin var? Arıyorum işte. Bir an önce arayıp kurtulalım şu işten
Salih: Vazgeçssek diyorum. Yol yakınken dönsek.
Veysel: Ok yaydan fırladı artık; geri dönüşümüz yok..( Tekrardan numarayı çevirir)
Salih: Bak Okan. Ben gerçekten iyi bir insanım. Ama nasıl olduysa böyle bir işe bulaştım. Beni kötü hatırlamanı istemem. Ben dürüst bir insanım. Sadece şu otelden kurtulmak istiyorum ve biraz rahatlamak. Söyle n’olur şimdi. Kötü bir insan mıyım ben? Gözlerimin içine bak ve söyle.
Okan: Annem öldüğünden beri iyiyle kötüyü birbirinden ayırt edemez oldum. Bu yüzden ne kadar çırpınsan da sana kuşkuyla bakıyorum. Kendi üzerine alınma. Etrafımı çeviren her şeye karşı kuşkuluyum. Ve şu an bu odada aynı havayı soluyorsak bu kuşkularımın bir sonucudur.
Veysel: (Telefonla konuşmaya başlar) Alo, alo! Kimle görüşüyorum. Siz Okan’ın babası mısınız? Oğlunuz elimizde. Nerde miyiz? İsterseniz bunu bilmeyin. Durun sinirlenmeyin hemen. İstediğimiz şeyi verirseniz oğlunuza zarar gelmez. Oğlunuza karşılık yüz bin lira istiyoruz. Bağıramasana be adam! İyi dinle beni. Taksim Atatürk heykelini önünde; saat birde. Arkadaşım parayı sizden almaya gelecek. Ben de yakınınızda bir yerde çocuğunuzla parayı bekliyor olacağım. Siz parayı verir vermez Okan’ı salacağım. Sakın polise haber vermeye kalkmayın. Yoksa çocuğunuzun yüzünü bir daha asla göremezsiniz. (Okan’a döner) Al çocuk, baban sesini duymak istiyor.
Okan: Baba, baba! Affet beni; çocukluk yaptım. İnan olsun işin bu noktaya geleceğini tahmin edemedim. Duyuyorum sesini. Beni ne kadar sevdiğini şimdi çok daha iyi anlıyorum. Baba ben çok üzgünüm. Başınıza dert açtım sizin. N’olur affedin!
Veysel: (Elinden telefonu alır) Bu kadar yeter. Sevgi dansınızı buluşunca edersiniz. Arkadaşım üç gibi Atatürk heykelinin önüne gelecek. Üzerinde siyah bir palto, boynunda da kırmızı bir atkı olacak. Ayrıca onu daha rahat tanıyın diye kafasında çizgili fötr bir şapka olacak. Unutmayın saati; bir gibi heykelin önünde. ( telefonu kapatır)
Veysel: Çocuk baban o kadar içli konuştu ki, ben bile duygulanacaktım nerdeyse.
Okan: Beni ne kadar çok seviyormuş meğer. Boş yere kuşkulara kapılmışım. Sesi bir kemanın tellerinden çıkan sesten daha kederliydi.
Veysel: Neyse daha fazla zaman harcamayalım. Yavaştan hazırlanıp çıkalım. Biz çocukla aşağıda seni bekleyeceğiz Salih. Sen al şu anahtarı, odamdaki raftan şapkayı alıp gel.
Salih: Ah hayırlısıyla bir bitse şu iş de rahatbir nefes alsak!



YEDİNCİ SAHNE


Yatak Odası. Belma, Ayten


Belma: Yollar amma kalabalıktı, gidene kadar akla karayı seçtim. Ama ne yapıp edip güzel bir büyünün formülünü öğrenip buraya geldim.
Ayten: Anne Okan’ı kaçırmışlar. Sen gelmezden bir saat önce burayı aradılar. Orhan, Okan’ı fidyecilerin elinden almak için evden çıktı.
Belma: Hay allah. Ne şansız insanlarız biz. (Boynunda asılı duran çantasından küçük bir şişe çıkarır) İşte büyü burda.
Ayten: Büyü, bu küçük şişenin içinde mi?
Belma: Evet bu şişe Orhan’ın yeniden sana tutkuyla bağlanamsını sağlayacak.
Ayten: Ne var peki bunun içinde?
Belma: Nelerler yok ki? Cinlerlin ayak izlerini taşıyan saman tozu, bir lahım sıçanının pisliği ve difirizde bekletilmiş domuz eti yağı
Ayten: Aman yarabbi. Söylerken bile içim kalktı. Bu cadı kadın nerden bulmuş bunca malzemeyi?
Belma: Ayol dememiş miydim sana, bu kadından daha büyük bir büyücü yoktur diye. Kadın işini bilyor.
Ayten: Peki nasıl kullanacağız bu iksiri? Pis kokmaz mı? Ya anlaşılırsa!
Belma: Çok ilginç! Ben kokladım. İstersen sen de kokla( Uzatır; Ayten hemen kendini geri çeker). Kokla kız kokla diyorum bir şeycik olmaz. Kötü kokmuyor. Daha doğrusu hiçbir kokusu yok.
Ayten: Tamam, tamam inandım kokmadığına. Çek şunu önümden.
Belma: İyi! Kocan bir gelsin de hele, ben kendi ellerimle ona bir çorba ısıtırım. Sonra da bu iksiri çorbasına katarım.
Ayten: Allah vere çocuğa bir şey olmasa. Yoksa bu iksir de bizi kurtaramaz.
Belma: Asma yüzünü. İterse olsun. Bu ilaç ikimizin yeniden doğuşu olacak.
Ayten: Öyle mi dersin?
Belma: Öyle, öyle. Sen boş yere tasalanma. Biraz daha dinlen de akşama dinç ol. Kocan seni daha güzel görsün. Bu gece seni güzel görmesi için yapabileceğim en güzel makyajı yap. Güzelliğin, iksirin gücüyle birleşince Orhan’ın aklını başından alsın.


SEKİZİNCİ SAHNE


Evin bahçesi. Fidan, Nevin


Fidan: Abla, abla! İnanılacak gibi değil. Ah yarabbi. Kulaklarım neleri işitti bir bilseniz.
Nevin: Dur Fidan. Sakin ol kızım. Ne oldu?
FidaN: Abla bu iki kadın! Ayten’le annesi. Bu iki kadın büyücü. Hem de en kötüsünden.
Nevin: Nasıl büyücü? Neyin büyücüsü?
Fidan: (Nevin Fidan’ın saçını okşar, Fidan biraz sakinleşir) Ayten hanım için ısıttığım kuş burnuyla odasına gitmiştim. Kapının önüne gelince, Ayten’in annesiyle fısır fısır bir şeyler konuştuklarını duydum. Nasıl olduysa bir an durdum. Aslında birilerini dinlemek adetim değildir ama farkına varmadan dinlemeye başlamışım. Bir büyüden bahsediyorlardı. Domuz etli, sıçan pislikli, cinli minli bir büyü. Bu akşam Orhan beyin çorbasına atacaklarmış. Ah konuşmaları bir duymalıydınız Nevin abla. Sizin de benim gib mideniz kalkardı.
Nevin: Lanet olasıca insanlar. Orhan beyin gözleri açıldı ya; şimdi onları yeniden kapatmak istiyorlar. Ama emin ol, emellerine ulaşamayacaklar.
Fidan: Abla ben faldan büyüden çok korkarım. Bir şey gelmesin başımıza.
Nevin: Sakin ol Fidan. Her şey yoluna girecek. Şimdilik Orhan beyi bekleyelim. O gelince de durumu ona anlatırız. Gerçi Orhan bey görmediği bir şeye kolay kolay inanmaz.(Biraz düşünür).. Bir şekilde, bu iki alçağın oyunlarını su üstüne çıkartacak bir plan yapmalıyız.
Fidan: Ne yapabiliriz ki?
Nevin: O zıkkımı bu akşam kullanacaklarını söylemiştin değil mi?
Fidan: Evet. Öyle konuşuyorlardı.
Nevin: O zaman kızım şimdi beni iyi dinle. Gözlerimizi dört açmalıyız. Akşamki serviste büyük bir ihtimal Ayten ya da Belma da yanında olacaktır. Siz servisi yaptıktan sonra tam yemeğe başlayacaklarken ben yaygarayı kopartacağım.
Fidan: Abla, Orhan bey kızmasın siz öyle yapınca
Nevin: Orhan bey bana kolay kolay kızmaz.
Fidan: Tam olarak ne yapacaksınız?
Nevin: Tabaklarını Ayten’le değiştirmelerini söyleyeceğim. Haliyle Ayten o tabaktaki çorbayı içemeyecek. Ve yaptıkları kötülük de böylece gün yüzüne çıkacak
Fidan: Abla!
Nevin: Efendim.
Fidan: Okan sağ sağlim eve gelir değil mi?
Nevin: Tabii ki gelir.
Fidan: Ya başlarına kötü bir şey gelirse. Ya Okan’ı kaçıran adamlar, parayı aldıktan sonra Okan’a zarar verirlerse. Ben, Okan’ın başına bir şey gelecek diye çok endişeleniyorum.
Nevin: Sus bakayım, konuşma öyle. Okan’da, babası da bugün sağ sağlim eve gelecekler. Ayten’le annesinin oyunlarını da ortaya çıkardık mı tekrar her şey eskisi gibi olacak. Tek eksiğimiz Özge hanım olacak. Onu da artık anılarda ve resimlerde yaşatacağız.


DOKUZUNCU SAHNE

Evin salonu. Okan, Orhan


Orhan: Söyle bakalım. Evini özledin mi?
Okan: Evet özledim. Ama seni daha çok özledim baba. (Sarılırlar)
Orhan: Okan! Sana bunu nasıl anlatacağım bilemiyorum ama yokluğunda korkunç duygulara kapıldım.
Okan: Bu konuları açıp kendimizi daha fazla üzmeyelim. Artık birlikteyiz. Ve gözlerimiz sevgiyle bakıyor yeniden birbirine.
Orhan: Özge yukardan bizi izliyorsa, seninle gurur duyuyor olmalı.
Okan: Annem öldüğünden beri ilk defa onun adını ağzına aldın.
Orhan: Ben hiç anneni unutamadım ki. Sadece annene duyduğum aşkın içinde boğulmamak için gözlerimi bir kör gibi kapattım. İşte ikinci evliliğim bu körlüğün bir sonucuydu. N’olur beni affet.
Okan: Baba, lütfen ağlama. Sil göz yaşlarını. Bak artık birlikteyiz. Bundan sonra hiç ayrılmayacağız.
Orhan: (Göz yaşlarını elleriyle siler. Sesi hala çatallıdır). Bir denizin ortasında, bir kayıkla ilerliyorsun. Ne gittiğin yön belli, ne varılacak liman. Bir yandan kayığın sallantısı mideni bulandırmış, diğer yandan denize bakarak hala düşler kurmaktasın. Bu şey gibi. Ağlıyorsun hani. Hani şey gibi ağlıyorsun. Yoo bu sefer anlatacağım. Mutlaka anlatmalıyım bunu sana. İki gün önce çok ağladım kendime Okan. Burnum ağlamaktan bir palyaço burnu gibi kızardı. Görmeliydin, o kadar komiktim ki, gözyaşlarım bile güldü bu halime. (Biraz bekler. Gözyaşlarını siler. Sesi toklaşmıştır). Ağlamanın bir erkekte yarattığı suçluluk duygusunu bilirsin. Bilirsin çünkü sen de bir erkeksin. Bak oğlum! Ben anneni çok sevdim. Hala çok seviyorum. Sana bunu kelimelerle anlatamam. Ve onu asla unutmadım. Sadece bunu bil! Bu hayatta bir tek annene aşık olmuşum. Sen gidinice bunu daha iyi anladım. Sen ondan bana kalan tek parçaydın ve bu parçayı yitirmek beni çok derin bir kedere sürükledi. (Biraz bekler) İnsanın içinde bir mahkeme salonu var Okan. Bu mahkeme salonunun içinde bir yargıç ve savcılar. Yani tanrı ve tanrının melekleri. Gelgelelim bu mahkeme salonu tüm davranışlarımızı sorguluyor ve yargılıyor. Eğer bir suç işlersek bizi vicdan azabına mahkum edebiliyor . Bu mahkumiyet, insana bir hücrenin karanlığından daha korkunç bir acı çektirebiliyor. İşte sen gidince, içimdeki bu mahkeme salonu parçalara böldü yüreğimi ve koydu beni bir zindanın içine.
Okan: Anlıyabiliyorum!
Orhan: Yokluğun bana büyük bir eziyet çektirdi çektirmesine de, hayatımın son birkaç ayını daha gerçekçi bir şekilde sorgulamama neden oldu. Anliyacağın bu kaçışın, benim gözlerimi açıverdi.
Okan: Ayten burda mı?
Orhan: İçerdedir. Günlerdir odasında.


Nevin’le Fidan girer


Nevin: Okan. Evladım benim. Ah ne korktuk bir bilsen. Gel bir sarılayım sana. (Okan’ı baştan aşağı süzer) Ama sen zayıflamışsın. Yanakların içine göçmüş be evladım. Serseri adamlar. Sana zarar vermediler hiç değil mi?
Okan: Yok, zarar vermediler. Parayı aldılar ve gittiler.
Nevin: Kör olasıca herifler!
Orhan: Sen neden duygulandın Fidan kızım?
Fidan: Bilmiyorum efendim. Okan’ın başına bir şey gelecek diye çok korktum.
OkaN: Ağlama Fidan abla. Sapasağlam karşınızdayım işte.
Nevin: Ağlamasana kızım.
Fidan: Yok abla. Ben utandım da biraz. O yüzden ağlıyorum.
Okan: Niçin utandınız?
Fidan: Beni koruyacağım derken başınızı derde soktunuz.
Okan: Ağlamayın lütfen Fidan hanım!
Nevin: Mutuluk gözyaşları evladım bunlar mutluluk göz yaşları. Bırak ağlasın.
(İçerden duymaları için sesini yükseltir.) Ben de yemek hazırlıklarına başlıyayım. Evladım benim, birazcık evinden ayrı kalınca nasıl da zayıflamış.

Nevin’le Ayten çıkar. Sesi duyan Belma ve Ayten bir süre sonra içeri girerler

Ayten: Oh, inanmıyorum anne, Okan nihayet gelmiş (Sarılır). Hoş geldiniz. Hoş geldiniz. Sapasağlamsınız. Beni o kadar üzdünüz ki..
Belma: Evet evladım! Sen gidince Ayten üzüntüsünden yataklara düştü. Meğer sizi ne çok seviyormuş. Hatta uykusunda sürekli sizin isminizi sayıkladı.
Okan: (Alaycı bir şekilde) Beni bu kadar çok sevdiğinizi bilseydim kaçmazdım!
Belma: Ayten kendi kendine söz verdi. Artık bu evde çalışan hiç kimseye kötü davranmayacak. Siz evi terk edince hatasını anladı.
Okan: Zaman bize her şeyi daha net gösterecektir. Artık daha fazla üzülmenize gerek yok.
Belma: Ay ben de yemeğe yardım edeyim. Sen de gel istersen Ayten hep birlikte yemekleri getirelim; çocukcağız acıkmıştır.

Belma’yla Ayten çıkar. Hemen onların çıkmasının ardından Nevin mutfaktan getirdiği yemek takımlarını masaya dizer…

Nevin: Merakımı maruz görün Orhan bey; ama paranızın peşine düşecek misiniz?
Orhan: Polis gerekli takibi yapacak. Açıkçası ben bu konuyla çok fazla ilgilenmek istemiyorum.
Nevin: Sizin yerinizde başka biri olsa bu hainlere lanetler savurur, küfürler yağdırırdı.
Orhan: Hadi bunları boş verin şimdi. Masaya oturalım. Ben de acıktım yahu.
Yemekler gelmiyor mu daha Nevin hanım. Hadi Okan, otursana masaya.
Nevin: Oturun, oturun. Aaa yemekler de geldi işte.


Belma, Ayten, Fidan ellerinde tabaklarla içeri girerler. Belma mutfakta gizlice içine iksiri döktüğü tabağı Orhan’ın önüne koyar. Diğer tabaklar da masaya konur. Nevin’le Fidan’ın dışında herkes masaya oturmuştur.

Orhan: Siz neden oturmuyorsunuz? Otursanıza.
Fidan: Biz böyle ayakta iyiyiz efendim.
Orhan: Tövbe tövbe! Delirdiniz mi. Otursanıza. Acıkmadınız mı?
Nevin: Şey.. tek bir şartla otururuz Orhan bey.
Orhan: Masaya oturmanın da şartı mı olurmuş?
Nevin: Yemeğinizi Belma hanımın tabağıyla değiştirebilir misiniz?
Orhan: Nedenmiş o? Çıldırdınız heralde siz!
Nevin: Lütfen değiştirin efendim.
Ayten: Nevin hanım iyi misiniz?
Nevin: Ben çok iyiyim Ayten hanım. Ya siz?
Belma: Galiba Okan’ın gelişi bu kadında şok etkisi yarattı.
Nevin: Orhan bey bu iki kadın sizin yemeğinize tuhaf bir şeyler döktüler.
Belma: Siz en iyisi bir hava alıp öyle gelin.
Nevin: Orhan beyin çorbasından bir kaşık alıp içerseniz ben de hava almaya çıkarım.
Orhan: Ne oluyor burda allah aşkına.
Okan: Dur baba! Nevin abla boş yere böyle yapmaz. Dediğini yapın Belma hanım.
Belma: Okan bey evladım. Siz mantıklı bir çocuksunuz. Bu kadının dediklerine aldırmayın.
Okan: Hanımefendi siz ya da kızınız şu çorbadan bir kaşık alabilir mi?
Belma: Ama ben. Nasıl desem. Ayten sen alsan kızım.
Ayten: Yok ! Yani şey. Ben içmesem.
Orhan: Ya alın bir kaşık. ( Ayten’e uzatır. Ayten içmek istemez) Siz için o zaman Belma hanım..
Belma: Tamam içeceğim. Bu kadın delirmiş. Cidden delirmiş. İçeceğim ve siz de bu kadının delirmiş olduğunu anlayacaksınız. ( Kaşığını uzatır ve tam ağzına götürüp attığı sırada Nevin çığlığı patlatır)
Nevin: Domuz yağlı, sıçan pislikli, cinli minli bir şey içtiğinizi unutmayın. Unutmayın bu büyünün size ne lanetler getireceğini.
Belma: (Ağzındaki sıcak çorbayı yanında oturan kızının üstüne püskürtür.)
Ayten: Ah yandım. Yandım oy. Yüzüm cehennnem gibi yanıyor. Lanet olasıca. Yüzüm.


Belma kusacak gibi böğürmektedir.

Orhan: Bu ne rezillik, bu ne alçaklık. Siz bana büyü yapmaya mı kalkıştınız? Şu halinize bakın. Zavallı sokak köpekleri gibi kıvranıyorsunuz. Defolun, defolun evimden. Kalkın ayağa. Bu pisliği nasıl bana içirmeye kalkışırsınız. Şimdi çıkın bu evden ve bir daha gözüm sizleri görmesin.
Ayten: Orhan beni sevmiyor musun artık. Ne olur sevdiğini söyle. Ben suçsuzum. Şu dünyada bir tek seni sevdim. Annem olacak bu kadın kanıma girdi. Yoksa ben sana böyle bir şey içirmek ister miydim hiç?
Belma: Yalancı kız seni. Nasıl da annesini kötülüyor. Yüzünü şeytanlar görsün senin.
Ayten: Umrumda değilsiniz! Beni kandırdınız.
Belma: Seni tilki suratlı kadın seni. Sen değil miydin kocanı kaybetmemek için bana yalvaran. Söylesene.
Ayten: Mahalle dilberi ne olacak. İnanmayın buna efendim. ,
Belma: İnanmayın demek ha. Asıl buna inanmayın. (Orhan’a dönerek). Şu gördüğünüz sürpüntü var ya, paranız için sizinle evlendi. Beni de kötü emelleri için bir maşa gibi kullandı.
Ayten: Senin rahminden dünyaya geldiğim için utanç duyuyorum. Şeytansın sen.
Belma: Ben şeytansam, sen de şeytanın kızısın.
Ayten: Sus artık sus.
Orhan: (Bağırarak) Yeter. Yeter diyorum size. Kapayın çenenizi. Ayten hemen eşyalarını topla ve annenle birlikte evden çık. Yarın boşanma işlemlerine başlayacağım.
Ayten: Ne olur benden ayrılmayın. Ben annemin oyununa geldim.
Orhan: Kimin oyununa geldiğiniz umrumda değil. Eşyalarınızı toplayın ve evimden çıkın.
Ayten: Lütfen benden ayrılmayın. Yalvarıyorum size. ( Ağlayarak Orhan’ın ayaklarına kapanır)

ONUNCU SAHNE

Misafirhane, Ayhan tek başına oturmuş gazete oturmaktadır. Bir yabancı girer.


Yabancı: Merhaba!
Ayhan: (Gazeteyi yanında duran sehpaya koyar) Merhaba.
Yabancı: Odada otur otur sıkıldım. Yanınıza geldim.
Ayhan: İyi yaptınız. Ben de sıkılmıştım yalnız oturmaktan. Yenisiniz heralde.
Yabancı: Evet sabah yerleştim.
Ayhan: İstanbul’lu musunuz?
Ayhan: Hayır. Aslında iki yıldır burdayım. Bir ara anlatırım size hikayemi.
Ayhan: Şimdi anlatın, vaktimiz bol nasıl olsa.
Yabancı: Öyle ya.
Ayhan: Nerelisiniz?
Yabancı: Aydın’lıyım.
Ayhan: Güzel şehirdir Aydın. Sakindir, huzurludur. Sen neden geldin oralardan buralara? Taşı toprağı altın diye mi?
Yabancı: Bilmem. Bunu size açıklamam çok zor. İçimden bir ses gelmem gerektiğini söyledi.
Ayhan: Bu da güzel . Zaten insanın başına ne geliyorsa içindeki o ses yüzünden geliyor.
Yabancı: Nasıl, anlayamadım.
Ayhan: Boş ver!
Yabancı: Ben bir evden kovuldum. Ordan kovulunca bu otele yerleştim.
Ayhan: Hım! Kötüymüş. Ama bu oteli bulduğunuz iyi olmuş. Hem fiyatı ucuzdur hem de tehlikesi yoktur. Birazcık odası küçüktür. Ona da zamanla alışırsınız. Evden niçin kovuldunuz?
Yabancı: Bir aile bana evini açmıştı. Daha doğrusu İstanbul’da tanıştığım bir arkadaşın ailesiydi bu. Sonra nasıl olduysa babası iki aya kalmadan beni evden kovdu.
Ayhan: İstanbul ilginç ve karanlık insanlarla dolu. Şimdi ne yapıyorsunuz? İşiniz var mı?
Yabancı: Evet, maaşım az da olsa bir yerde çalışıyorum. Aynı zamanda bir roman yazarıyım.
Ayhan: Oo! Ne güzel. Bir roman yazarıyla tanıştım demek.
Yabancı: (Utanır) Elimden geldiğince yazıyorum.
Ayhan. Romanınızın hikayesi nedir?
Yabancı: (Uzun uzadıya anlatmak istemez) Komedyen olmak isteyen bir delikanlının hüzün dolu yaşantısı.
Ayhan: Çok güzel. Biliyor musunuz, ben de bu otelde oturmaktan sıkılınca yazmaya
başladım. İzin verirseniz size yazmış olduğum ilk hikayemi anlatmak istiyorum.
Yabancı: Tabii. Buyrun anlatın.
Ayhan: Zengin bir aileden gelen çocuğun annesi trafik kazasında ölmüştür Çocuğun babası, karısını kaybettikten kısa bir süre sonra kendinden oldukça küçük yaşta bir kadına aşık olmuş ve bu kadınla yıldırım nikağıyla evlenmiştir. Kadın kötü bir kadındır ve adamın çocuğu, bunu kadının hareketlerinden sezmiş, babasını uyarmasına rağmen, babasını bu aşkan vazgeçirememiştir.. Bir gün, bu kadın çalışanlardan birine zalimce davrandığı sırada, çocuk dayanamaz ve yeni gelen üvey annesine ters çıkar. Bunun üzerine aralarında tartışmaya başlarlar. Kavganın en ateşli anında baba içeri girer ve çocuğunu azarlar. Onuru kırılan çocuk evden kaçar ve bir otele sığınır. Otelin misafirhanesinde üç kişiyle tanışır. Onlara gerçek hikayesini anlatmayıp farklı bir hikaye uydurur. Ama bu üç kişiden biri vardır ki cin gibidir. Bir şekilde çocuğun gerçek hikayesini öğrenir ve temiz yürekli olan diğer arkadaşının kanına girerek şeytanca bir plan hazırlar.
Yabancı: İlginç gerçekten de. Planı nedir peki?
Ayhan: Çocuğu odasında esir alıp, babasından fidye istemek.
Yabancı: Sonunda ne olur?
Ayhan: İstedikleri fidyeyi alırlar.
Yabancı: Çocuğa ne olur?
Ayhan: Çocuk babasına kavuşur.
Yabancı: Ne güzel! En azından sonu iyi bitmiş.
Ayhan: Yo hayır! Ne yazık ki sonu iyi bitirmedim.
Yabancı: Nasıl?
Ayhan: Olaydan bir gece sonra fidyecilerden temiz yürekli olanının cesedi bir lağım kuyusundan çıkartılır. Genç adam sırtından bıçaklanarak öldürülmüştür.
Ayhan: Peki diğeri? Yoksa o cin fikirli olan mı öldürmüştür onu?
Ayhan: Evet! Paranın tamamını almak için gözünün yaşına bakmadan onu öldürmüştür. Nasıl sizce bu hikaye. Beğendiniz mi?
Yabancı: Bu otel galiba sizin düş gücünüzü geliştirmiş.
Ayhan: Evet, galiba öyle oldu. Otelde yalnızlıktan iyice bunalınca gittim kırtasiyeden kendime bir defter, bir de kalem aldım. Aklıma ilk gelen hikayeyi de yazmaya başladım. (utanarak gülümser) Bu hikayeyi anlattığım ilk kişisiniz. Bu yüzden fikirleriniz benim için çok önemli. Öncelikle bana şunu söyleyin: İnandırıcılığı nasıl olmuş? Gerçekten beğendiniz mi?

Kafasını evet anlamında aşağı doğru indirir ve perde kapanır.

SON

Tuna Ökten
04.03.2009

Beyazdut
10-01-10, 02:40
YAŞAMIN SESİ
Yazan: Tuncay Özinel

Tuncay Özinel, bu oyunu nasıl yazdığını şöyle anlatıyor:
Edirnede oyun oynamıştık,bir genç geldi benim ile tanışmaya.. Kendisi Kürt kökenli imiş. Sevindim konuştuk. Kürt sorunundan açıldı konu. Benim için böyle bir sorun olmadığını, insanlık sorunu olduğunu anlattım. Bana "Şimdiye kadar Türkiye oldu, bundan sonra Kürtiye olsun" gibilerinden laflar söyledi. Ona, bu sorunun dış kaynaklı olduğunu bizim ülkemizin bölümesinden kimlerin yarar sağlıyacağını anlattım. Giderken "Kafamı altüst ettin.. Şimdiye kadar öğrendiklerimi ters yüz ettin" dedi. Ve sonra bu oyunu yazdım...

-----------------------------------------------------

1.PERDE

1.SAHNE


Dekor: orta halli bir ailenin oturma ve salon olarak kullanılan odası. Tam karşıda bir giriş kapısı. Bu kapı, sokak kapısının bulunduğu bir antreye açılmaktadır. Sağ tarafta mutfak ve yemek odasına açılan bir kapı vardır.
Perde açıldığında FATMA ANA bir koltukta oturmuş kazak örmektedir. Bir an sonra kapının zili çalar.


FATMA ANA – Nevin..Şu kapıya bak
(Zil tekrar çalar)
Kız neredesin baksana şu kapıya.

NEVİN - Geliyorum anne. (Girer,kapıya doğru giderken.) Ellerim ıslaktı.(Çıkar)
FATMA ANA – Kim gelmiş? (Sessizlik) Kızım gelen kim diyorum. Yahu cevap versene.
Aman Allahım yoksa. (Tam doğrulacakken NEVİN ve arkasında SAADET girerler.)
SAADET - Ben geldim anne.
FATMA ANA- Niye hemen cevap vermiyorsunuz ki. Yüreğim ağzıma geldi. Siz beni
Öldüreceksiniz sonunda.
NEVİN - Her kapı çalınışında aynı şey oluyor zaten.
SAADET - Biz değil anne,sen kendini öldüreceksin bu gidişle. Her kapı çalınışında aynı
Heyecanı yaşıyorsun. Buna insanın kalbi dayanmaz.
FATMA ANA- Ne yapayım elimde değil. Biliyorsunuz sürpriz yapmaya bayılır. (Dalıp gider)
Geçen bayramı hatırlıyor musunuz? “izin alabileceğimi zannetmiyorum.
Sizler iyi bir bayram geçirebilin diye, bizler burada dağlardaki teröristleri
Kovalıyor olacağız.” Diye yazmıştı. Sonra,arife gecesi kapı çalındığında her
hangi biri geldi zannetmiştim.
NEVİN - Kapıyı açtığımda gözlerime inanamadım. Hemen eliyle ağzımı kapattı. “Sus” dedi bana. “Anneme sürpriz yapalım.” Sessizce sarıldık birbirimize.
FATAMA ANA- Yine aynen bu koltukta oturuyordum. Hatırlıyor musunuz?
SAADET - Evet anne. Ben de tam arkanda duruyordum. Önce Nevin girdi kapıdan,
Çılgın gibi bağırıyordu.
NEVİN - Sürpriiiiiz..
SAADET - Sonra kardeşim göründü kapıda.
FATMA ANA- Kapılara sığmıyordu. Aslanlar gibiydi oğlum. İlk kez asker kıyafeti ile
görüyordum onu.
NEVİN - Ne kadar yakışmıştı değil mi ?
SAADET - Beresini iyice yana yatırmıştı. O an babama ne kadar benzediğini fark ettim.
NEVİN -Babam da bere takar mıydı?
FATMA ANA- Hayır hiç bere taktığını görmedim. Ama Saadet haklı. O gün ben de ilk kez
babanıza ne kadar benzediğini düşündüm. Sanki bu kapıdan o gün ikisi
aynı bedende içeri girmişti.
NEVİN - Zaten o benim için her zaman ikisi birlikte oldu. Hem ağabey,hem baba.
Benden iki yaş büyük olmasına karşın,yirmi yaş büyükmüş gibi davrandı
hep.
SAADET - Sadece sana mı? (Gülümser) Ondan üç yaş büyük olmama karşın,bana da baba
Gibi davranmadı mı hep?
FATMA ANA-Elbette öyle davranacak. Bu evin erkeği,babası o! Babanız öldüğünde on bir
yaşındaydı. Önümde durup kocaman kara gözlerini gözlerime dikti, “ Sen
üzülme,ağlama anne,ben varım.” Dedi.
NEVİN -Hiç ağlamadı mı?
FATMA ANA- Hayır. Ne o gün ,ne de o günden sonra onun hiç ağladığını görmedim. Yalnız
Bir defa. On üç yaşındayken. Hani top oynarken düşüp kafası yarılmıştı. Başına dikiş yapılırken ben ağlıyordum. Hiç sesini çıkartmıyordu ama çok canının yandığı belliydi. İşte ilk kez gözlerinin dolduğunu gördüm. Başını
Benden öteye çevirdi. Dikiş bittiğinde kalkarken “Bu ilaçlar gözümü yaktı.”
Dedi, gülümsedim. “Tabi oğlum” dedim.
NEVİN -Ne dayanıklıymış. Ben olsam hiç dayanamazdım.
FATMA ANA- (Kızının saçlarını saçını okşar,sevgiyle) Benim küçücük kızım. Sen
Hiç büyümedin ki. Hep çocuk kaldın. Yaşam böyledir işte,bazılarını
Hiç büyütmez,bazılarını da on bir yaşında büyük adam yapar.
SAADET -En küçüğümüz sendin. O yüzden hepimiz üzerine titredik. Şımarttık seni.
NEVİN -Anne ben şımarık mıyım.
FATMA ANA- Hayır kızım. Ablan söz gelişi söylüyor.
SAADET - Hiç de söz gelişi değil. Bu evde her zaman ezilen kim oldu? Ben! Saadet
Bakkala git, Saadet sofrayı hazırla, Saadet bulaşıkları yıka! Saadet şunu
Yap,Saadet bunu yap, Hep ben ,hep ben! Bu güne kadar Nevin’den su bile
İstediğini duymadım.
FATMA ANA- Haksızlık etme Saadet o küçüktü.
SAADET - Evet sadece babam öldüğünde küçüktü. Ama sen ve ağabeyim onun
Büyüdüğünü görmediniz. İkiniz de tüm sevginizi ona verdiniz. Saadet
Hiç umurunuzda olmadı!
FATMA ANA- Yanılıyorsun Saadet.
SAADET - Yanılmıyorum. Duyulmasın diye,gecelerce yastığın altına kafamı
sokup ağladım. Babam öldüğünde ben çok mu büyüktüm sanki. On dört
yaşındaydım. Bu ne demek biliyor musun anne? Tam sevgi ve şefkate ihtiyaç
duyulacak bir yaştaydım yani.
FATMA ANA- (Nevin’i işaret eder) Sekiz yaşında değildin ya.
SAADET - Keşke sekiz yaşında olsaydım. Babamın öldüğünü anlamazdım.
NEVİN - Ben anlamadım mı sanıyorsun abla.
FATMA ANA – Neler söylüyorsun Saadet. Ne denir bilirsin,” Abla anne yarısıdır.”
Benim yetişemediğim zamanlarda sen ikisine de annelik yaptın. Sevgi
Dersen,üçünüzü ayırt etmedim hiç. Üçünüzün yeri de ayrı,ama var.
SAADET - Affet beni anne. Bazen bunalıyorum işte. Neden bu.
FATMA ANA- Hangimiz bunalmıyoruz ki kızım..Bu bekleyiş sinirlerimizi bozuyor
Biliyorum. Ama çoğu gitti azı kaldı. Hele bir ağbiniz gelsin,her şey
Yoluna girecek.
NEVİN - Ya gelmezse.
FATMA ANA – O ne biçim söz! Elbette gelecek. O benim oğlum. Bu evin erkeği o!
Her akşam dua ediyorum kazasız belasız gelmesi için. Tanrı dualarımı
Kabul edecek biliyorum. Bu kapıdan gireceği günü bekliyorum. Annem
Diye boynuma sarılmasını. Kokusunu özledim oğlumun. Ya gelmezse ha,
Aklınızdan bir daha bunu geçirmeyin sakın. Bu söz bir daha söylenmeyecek
Bu evde, Bu sözün söylenmesini yasaklıyorum.
NEVİN - peki anne bir daha söylemeyiz.
SAADET - Ama anne diyorum ki sen de kendini bu kadar hırpalamasan.

FATMA ANA - Ne hırpalaması?
SAADET - Aylardır evden dışarıya adım atmadın. Biraz konu komşuya gitsen
Diyorum.
FATMA ANA – Hayır döndüğünde beni evde bulmalı. Babanızın ölümünden bir ay
Sonraydı. Bir gün okuldan döndüğünde evde yoktum. Eve döndüğümde
Onu sokak kapısında oturuyor buldum. Beni görünce koşmaya başladı.
“Öyle korktum ki anne” diye sarıldı bana. Küçücük kalbinin sesinden ben
korktum. O gün bu gün hep döndüğünde evde buldu beni. Şimdi döndüğü
zaman burada onu bekliyor olmalıyım.
NEVİN - Anne onu hepimiz özlüyoruz.. Hepimiz istiyoruz ama..
FATMA ANA – Biliyorum canım kızım,biliyorum. O sizin de canınız. Ama benim sizlerden
Farklı bir yanım var. Ben anayım,ana! Bir gün siz de ana olduğunuz zaman
Beni daha iyi anlayacaksınız.
SAADET - Haklısın anne.
FATMA ANA – (Gülümser) ne demişler köpekler ana olmasın. Haydi Saadet bir çay demle
De içelim.
SAADET - Peki anne. (Çıkar)
FATMA ANA_ (Nevine) gel bakayım şöyle..
( Nevin yanına gelir. ördüğü kazağı üzerine tutar.) Ehhh aşağı yukarı bir
karış sonra tamamdır.
NEVİN - Çok güzel oluyor anne.
FATMA ANA – En sevdiği renk bu biliyorum.
NEVİN _ Hepimizin her şeyini biliyorsun değil mi?
FATMA ANA- Evet her şeyinizi biliyorum. Nasıl yemek yediğinizi, uyurken nasıl yattığınızı
Neleri sevip,neleri sevmediğinizi. Her şeyinizi biliyorum. .Bunun adına ne
Denir biliyor musun?
NEVİN - Ne?
FATMA ANA – Bunun adına sevgi denir kızım,sevgi. Bu nedenle de her şeyinizi biliyorum.
Şimdi birazdan ablan içeriye girecek ve “Çayın yanında bir şey ister misiniz
Diye soracak.
NEVİN - Ne dikkatlisin anne ya.
FATMA ANA – Dedim ya sevgiden. .insan sevdiği şeylere dikkat eder.
SAADET - (Kapıdan uzanır.) Çayın yanında bir şey ister misiniz.
ANNE ve NEVİN GÜLER.
Aa,komik bir şey mi söyledim? Niye gülüyorsunuz.
NEVİN - Annem bizi ne kadar iyi tanıdığını anlatıyordu da.
SAADET- Elbette ,biz annemi tanımıyor muyuz ki. (Gülümser) Ne zaman ne yapacağını
Bilmiyor muyuz?
FATMA ANA- İnsan yaşamında en önemli şey sevgiyle ve güvenle yaslanabileceğin bir
omuz. Bir söz var “Eğer bir tek güvenilecek, gerçekten seni seven biri varsa
dünyanın en zengin insanı sayılırsın.” Ne kadar doğru.
NEVİN - Gerçekten . Şimdi düşünüyorum da Anne senin, ablamın ve abimin
Yanında hep güvende olmuşum.
FATMA ANA - Evet biz gerçek bir aileyiz. Eğer çok genç yaşta babanızı kaybetmeseydik
Onun da ne kadar şefkatli,sevgi dolu biri olduğunu çok iyi anlardınız.
SAADET - Ben hatırlıyorum anne. Hem de çok iyi. Bana “Canım kızım “diye sarılırdı.
Vücudunun sıcaklığını hiç unutmadım. Hala hissediyorum.
NEVİN - Ben de hatırlıyorum. Benimle yere oturup oyun oynadığı günleri unuttum
Mu zannediyorsunuz?
SAADET - (Ağlamaya başlar) Allahım neden hep bizim başımıza geliyor bunlar.
Neden?
FATMA ANA _ (Gidip kızına sarılır.) Şşşş.. Sakın ha.. Babanızı ağlayarak anmanızı
Asla istemiyorum. Rahatsız olur. Bizler onun en çok sevdiği insanlardık.
İnanıyorum ki hala da öyle. O orda bizi izliyor şimdi. Düşünsenize
Eğer onu ağlayarak anarsak ne kadar mutsuz olur.
NEVİN - (Onun da gözleri dolmuştur.) ama anne..
FATMA ANA – (Sert) Susun.. Bu evde asla ağlanmayacak. Ağıt yakılmayacak. Babanızı
Sizden daha mı az seviyordum, söylesenize. Ama ona bir söz verdim.
O menhus hastalık yiyip bitirmişti onu. Akciğerlerindeki tümörler tek tek
Kaburgalarını kırmaya başlamıştı. Artık sona yaklaştığımızı biliyorduk.
O da ben de. İkimiz de birbirimize oyun oynuyorduk. Beşinci sınıf
Oyuncular gibiydik. O da ben de oyun oynadığımızı biliyorduk birbirimize.
Bir gün hemşire her zamanki gibi morfin ile geldi. “Bir dakika .” dedi
Hemşireye “ Bir dakika iğneyi yapmadan bizi yalnız bırakır mısınız?”
Kadın çıktı. Çok acı çekiyordu,biliyordum. Elimi tuttu,titriyordu acıdan
“Fatma “ dedi “ Çocukları sana emanet ediyorum demiyorum,çünkü
onlar zaten senin. Ama bana bir söz ver, ardımdan ağlamayacaksın.
Çocuklar da ağlamayacak. Beni hep gülümseyerek hatırlamanızı
İstiyorum. Söz ver bana.” Hiçbir şey söyleyemedim. Öylece yutkundum
Sadece “Söz” diyebildim. Anladınız mı şimdi.
SAADET - Peki anne.
NEVİN - Garip bir şey ama zaten ben hep öyle gülümseyerek anımsıyorum. Benimle
yerde Oyun oynarken. Böyle anımsıyorum babamı.
FATMA ANA- Aferin benim küçük kızım. Onun ölmüş olması bir şey değiştirmez
Biz hala bir aileyiz. Sizler,ben,babanız ve ağabeyiniz. Bu dünyada
En yakın insanlarız birbirimize. Saat kaç Saadet?
SAADET - Ona çeyrek var anne.
FATMA ANA – (Neşeli) bir deneme yapmaya ne dersiniz çocuklar? Daha doğrusu bir oyun
Oynayalım birlikte.
NEVİN - Nasıl bir oyun anne?
FATMA ANA – İşte telefon şurada duruyor. İkinizde bu saatte bir yakınınızı arayıp beş
Dakika konuşacaksınız.
SAADET - Ee,ne var bunda?
FATMA ANA – Bir şey yok o zaman ara.
SAADET - Niye arayayım anne,bence mantıksız olur. Bu saatte.
FATMA ANA – Evet mantıksız tabii. Dostlar arasında hep mantıklı şeyler
mi yaşanmalı.
SAADET - yani..evet.
FATMA ANA – Yanılıyorsun. Ben de yanılmıştım. Bunu bana annem yapmıştı..
Üstelik saat on ikiye geliyordu. Babanızla nişanlıydık. .bana onu aramamı
Söylemişti. O zaman bana da mantıksız gelmişti. Sonra ne kadar mantıklı
Olduğunu anladım.
NEVİN - Aradın mı babamı o saatte.
FATMA ANA - Evet
NEVİN - O ne yaptı?
FATMA ANA - (mutlu) O saatte gelmeye kalktı. Zor ikna ettim gelmemesi için.
NEVİN - Ananem sevinmiştir.
FATMA ANA - Hem de nasıl. Canım annem “Şimdi gönlüm rahat “ dedi. “Seni bu adama
Verdiğim için.”
SAADET - Bunun bir test olduğunu babama söyledin mi?
FATMA ANA - Evet.
SAADET - Ne zaman?
FATMA ANA - Evliliğimizin ilk yıldönümü idi. O akşam anlattım.
NEVİN - Bir şey demedi mi?
FATMA ANA -Hayır. Sustu hiç sesini çıkarmadı. Hiçbir yorum yapmadı.
Gülümsedi sadece.
NEVİN - Benim şeker babam.
FATMA ANA - Aradan bir yıl kadar geçmişti. Bir gün işyerinden aradılar. Bir arkadaşı
Neydi. (İsmini hatırlamaya çalışır.) Şimdi ismini hatırlamıyorum.
Bir kaza geçirdiğini söyledi. Fazla önemli olmadığını,merak etmemem
Gerektiğini söylediler. Hangi hastanede diye sordum,söylemedi. Bana
İş yerinde beni bekleyeceklerini hastaneye beraber gideceğimizi
Söyledi.
NEVİN - Ay anne senin halini düşünemiyorum.
FATMA ANA - Perişandım tabii. Üstümde ne varsa öylece fırlamışım. Mutfak önlüğünün
Üzerine mantomu giydiğimi fark ettiğimde babanızın iş yerine gelmiştim.
İşte orda beni gülerek babanız karşıladı. Şaşırıp kaldım. “ Ya nasıl
Oluyormuş Fatma hanım,işte buna intikam derler.” Dedi.
NEVİN - Sen ne yaptın anne?
FATMA ANA - Hiçbir şey,öylece ağlamaya başlamışım. O,bir taraftan saçlarımı okşuyor
Diğer taraftan gülüyordu.
SAADET - Bence ikinizin yaptığı da saçma .
FATMA ANA - Neden?
SAADET - Nedeni var mı ? İnsan bir anda karşısındakini kaybedebilir.
FATMA ANA - Ya kaybedecek bir şeyi yoksa?
NEVİN - Annem haklı abla.
FATMA ANA - (Kalkıp telefonun yanına gider. Ahizeyi Kaldırır.) Haydi bakalım Saadet,
Sıra sende,ara şimdi nişanlını.
SAADET - (Yerinde kımıldar,daha sıkı oturur.) Hayır aramak istemiyorum.
FATMA ANA - Bak saat o kadar geç değil. Alt tarafı on filan olmalı.
SAADET - Kaç olursa olsun böyle bir sınav için aramak istemiyorum.
NEVİN - Haydi ablaa.. arasana.
SAADET - Hayır
FATMA ANA - Korkuyorsun.
SAADET - Evet korkuyorum
FATMA ANA - Korkularla yaşanmaz kızım. Korkular tüm yaşamı işkenceye
Çevirir. Bu yüzden, neden korkuyorsanız yaşamda üzerine gidin
hep. Korkularınızı yenmezseniz mutlu olamazsınız.
NEVİN - Haydi abla bir cesaret..
FATMA ANA - Haydi benim güzel kızım.. Bak,tüm yaşamın bu telefonun ucunda.
Fal bakmak gibi bir şey.
SAADET - (Yavaşça kalkar. ) Pekii,yalnız.
FATMA ANA - Evet yalnız..
SAADET - Yalnıızz.. (Ansızın karar verir ve kararlı bir biçimde annesine doğru
Yürür ve ahizeyi alır.) bir şey yok
FATMA ANA - Hah şöyle.
SAADET - (Numaraları çevirir hırsla,fakat son numarada parmağı üzerinde durur.
Anne ve Nevin ilgiyle onu izlemektedir. Ani bir kararla ahizeyi yerine
Koyar. Bir an sessizlik olur. Fısıltıyla konuşur.) Yapamayacağım.
FATMA ANA - Yapmalısın. Bir daha bu fırsat eline geçmeyebilir.
SAADET - Eksik olsun. İstemiyorum.
FATMA ANA - Tabii biraz da bu,senin onu ne kadar sevdiğine bağlı.
NEVİN - Nasıl yani?
FATMA ANA - Bir gün küçük bir çocuk babası ile ormanda yürüyormuş. Bir dala takılıp
Düşmüş, “Ahhhh..” diye bağırmış. Biraz sonra birisi “Ahhh..” diye
Tekrarlamış. Çocuk sesi duyunca “ kahretsin” diye bağırmış,aynı ses
“Kahretsin” diye cevap vermiş. Çocuk babasına dönüp “Bu ne ?”
diye sormuş. Babası “Bu yaşamın sesi.” Demiş çocuğa . Dinle bak:
“Seni seviyorum.” Diye bağırmış adam. Ses “Seni seviyorum” diye
geri gelmiş. “ Ne kadar güzelsin” diye bağırmış adam. “Ne kadar
güzelsin” diye geri gelmiş ses. İşte böyle küçük adam,yaşamda ne
yaparsan sana o geri gelir. Sevilmek mi istiyorsun, o zaman
daha çok seveceksin.
NEVİN - Ne güzel bir tanımlama bunu ilk kez duyuyorum. Yaşamın sesi!
SAADET -Sen bir harikasın anne.
FATMA ANA -Yok canım abartmayın. Ben bu yer yüzündeki milyonlarca anneden
Biriyim sadece. Yarın sizler de anne olacaksınız ve benden aldığınız bu
Sevgiyi çocuklarınıza taşıyacaksınız.
NEVİN - Bu dünyadaki en korkunç şey, insanın sevecek birisinin kalmaması
Olmalı.
FATMA ANA – Eee ne diyorsun Saadet arayacak mısın şimdi?
SAADET - Bilmiyorum ki anne ,öyle zor ki. Hiç onu bu saatlerde aramadım.
FATMA ANA – İşte eline şimdi fırsat geçti .
SAADET - Ya evde değilse,
FATMA ANA – Gündüz konuşmadınız mı?
SAADET - Konuştuk da.
FATMA ANA – O zaman?
SAADET - Diyorum ya anne,zor. Her gün öğle sırasında o beni arıyor biliyorsun.
Açıkçası ben pek aramadım onu şimdiye kadar.
FATMA ANA- Saadet yalanlar varsa ortada şimdi çıkması daha doğru değil mi?
NEVİN - Annem haklı abla .
SAADET -Peki, (Kalkıp telefonun başına gider, numaraları çevirir.)
Aloo,Ali! ‘derin bir soluk alır) Hayır,hayır bir şeyim yok. Telefonu
Senin açmana sevindim sadece. Yoo iyiyim,sesini duymak istedim
O kadar. Gerçekten iyiyim..Yok canım ne gelmesi,hayır gelmene gerek
Yok. ..hem bu saatte. Ciddiyim, tabii. İyiyim.. üstelik sana bir şey
Söyleyeyim mi belki de yaşamımda çok az bu kadar iyi oldum.
NEVİN - (Güler)
FATMA ANA – şşşşşş, (Onun ağzını eli ile kapatır,kıs kıs gülerler.)
SAADET - Ses mi.. Evet ,evet annem ve kız kardeşim. Sana selam söylüyorlar. Elbette.
Söylerim tabi. (İçeriye) Ali size sevgilerini yolluyor.
FATMA ANA – Sağ olsun. Biz de onu öpüyoruz (Yüksek sesle söylemiştir bunu)
SAADET - Duydun değil mi? Evet haklısın keyfimiz yerinde. ..Tabi Ali sen eksiksin
Şu an yanımızda ,onun için aradım zaten. Tamam canım,iyi geceler. Anne ve
Babana sevgilerimi söyle, kardeşine de. ‘Telefonu kapatır.) Yupiiiiii.. (koşup
Nevin’e sarılır onu ayağa kaldırır dans etmeğe başlarlar.)
Beni yak kendini yak
Bir kıvılcım yetiyor bak
....
(Gidip annelerine sarılıp kaldırırlar)
FATMA ANA- Durun,deli kızlar yapmayın .. Vallahi şişler bir tarafınıza batacak şimdi.
(Üçü birden yüksek sesle şarkı söyleyerek dans eder. Bu arada yukarıdan
tavanın vurulduğu duyulur.)
SAADET - İhsan amca rahatsız oldu.
(Üçü de kahkahalarla gülmektedir.)
FATMA ANA- (Yukarı bağırır) Huysuz ihtiyar biraz rahatsız ol ne yapalım. Bunlar genç
Kanları kaynıyor ve şu basit şeyden bile ne kadar mutlu olabiliyorlar.
Bir daha böyle mutluluğu ne zaman yakalarlar bilinmez.
Ayy..ama yeter artık benim kalbim dayanmayacak. (Oturur.) off.. Siz devam
Edin. Eğlenmenize bakın. Mutluluğu ne kadar uzun yaşayabilirseniz o kadar
Uzun yaşamaya bakın. Çünkü mutluluk ileride kullanılmak üzere konserve
Edilip saklanamıyor.
NEVİN - Aman anne, hepimizi cebinden çıkartırsın.
SAADET - (Ansızın bağırır.) eyvaah çay..çay yandı (Koşarak mutfağa gider.)
FATMA ANA – Deli kız çay yanmaz,yansa yansa çaydanlık yanar.
(İkisi de gülerler.)
Ee Nevin hanım sizin arayabileceğiniz kimse yok mu?
NEVİN - Olmadığını biliyorsun anne. Senden hiçbir şeyimi sakladım mı bu güne kadar?
FATMA ANA- Biliyorum. Ve bu beni üzüyor.
NEVİN - Neden anne?
FATMA ANA – İki yıl oluyor mu Tolga ile ayrılalı?
NEVİN - Yaklaşık,
FATMA ANA – Hala tanıştığın her insanda onu aramandan korkuyorum.
NEVİN - Galiba biraz haklısın.
FATMA ANA – Oysa her insan başka bir kişiliktir. Tabi kişiliğini geliştirmiş ve
oluşturmuşsa.
NEVİN -Benim için de bu çok önemli,biliyorsun.
FATMA ANA- Biliyorum. Uzun süren bir beraberlikten sonra insana karşılaştığı
Herkes boş gelir. Ama bunun bir süresi var kızım.
NEVİN - Elimde değil ki,
FATMA ANA – Sana Tolga’yı unut demiyorum. Nasıl olsa unutmayacaksın. O çocukluk
Aşkın olarak bir yerde duracak. Ama yeni birisine de açmalısın kendini.
Birlikte yaşamı şekillendireceğin birisine.
NEVİN - Bir gün olur umarım.
FATMA ANA- (Gülümser) Umarım. Sınıf Arkadaşın Hakan iyi bir çocuk bence.
NEVİN -Anneee,sadece arkadaşız Hakan ile!
FATMA ANA – Biliyorum, ama sana hiç de öyle bakmıyor. Bakışlarının sen farkında
Değilsin ama ben farkındayım.
NEVİN - Yapma annee.
SAADET - (Çaylarla girer) Çaylarınız geldii. Tavşan kanı bunlar.
FATMA ANA – Eline sağlık Saadet gerçekten güzel görünüyor.
NEVİN - Çaydanlık ne durumda?
SAADET - Çok az su kalmıştı içinde . Neredeyse yanıyormuş.
Siz ne kaynatıyordunuz ana kız?
NEVİN - Hiç, annem işte biliyorsun.
SAADET - Benden gizli mi?
NEVİN -Saçmalama abla, Annem bana çöpçatanlık yapmaya çalışıyor işte,
Her zamanki gibi.
FATMA ANA- Buyurun dertleşmeye çöpçatanlık deniliyor.
NEVİN - Alınma annecim (sarılır) şaka idi.
FATMA ANA – Benimki de şaka. Eline sağlık Saadet güzel olmuş çay.
NEVİN - Gerçekten. Aaa,bu gün okulda arkadaşlar bazı sorular verdi,bakalım siz
Bilebilecek misiniz?
SAADET - Nasıl soru?
NEVİN - Bir dakika şimdi geliyorum. (Çıkar)
SAADET - (Arkasından bakar,sonra annesine sessizce) Anne üstüne fazla gitme
Kızın.
FATMA ANA- Yok canım üzerine gittiğim yok. Ama hala kendisini toplayamadı.
SAADET -Toplar anne biraz zaman ver. Üstelik Nevin daha kaç yaşında ki.
FATMA ANA- Ne bileyim kızım. Ben hayatta iken hepinizi yuvasında görmek
İstiyorum.
SAADET -Anneee,neler söylüyorsun.
FATMA ANA- Yaşam bu yarın ne olacağımız belli mi kızım?
SAADET - Aman saçmalama ane.
NEVİN - Ne oluyor?
SAADET -Bir şey yok,her zamanki şeyler.
FATMA ANA – Hadii sor bakalım
NEVİN -Soruyorum,Mısır yağı mısırdan,ay çiçek yağı ayçiçeğinden
Elde ediliyorsa;bebek yağı nereden elde edilmektedir?
FATMA ANA- Cevap veriyorum Bebekten.
SAADET - Evet bir adet yeni doğmuş bebek alınır, her iki ucundan
Birileri tutar ve iyice sıkılır.
FATMA ANA-Evet bu soru bilindi. Başka soruya geçelim.
SAADET - evet
NEVİN - Başka soruya geçiyorum. Harikasınız ikiniz de! Eğer bu gün hava sıcaklığı
0 derece ise ve yarın iki kat daha soğuk olacaksa,yarın hava kaç derece
olacaktır?
SAADET - AA bu basitmiş canım,
FATMA ANA – tabii Saadet haklı,ne var bunda iki sıfır olacak.
SAADET -İşte bu kadar,annem haklı.
NEVİN -Cevaplarınıza bayıldım.
FATMA ANA- Ne var böyle soruya böyle cevap.
SAADET - Hava raporunu veriyoruz. Marmara bölgesi hafi kar yağışlı olup
İstanbul iki sıfır, Doğu Anadolu bölgesinde hava sıcaklığı dört
Sıfır dolaylarında olacaktır.
NEVİN - Harika.
FATMA ANA- Tabi kızım,sen okuyorsun biz evde oturuyoruz diye,ne zannettin.
NEVİN - Buyurun yeni soru geliyor.
SAADET - Bir dakika ben çayları tazeleyeyim. (çay bardakları ile çıkar.)
FATMA ANA – Dur bakalım şimdi sıra bende,bir soru ben sana soracağım.
NEVİN - Ciddi misin?
FATMA ANA – Evet.
NEVİN - Sor o zaman
FATMA ANA –Yüzmek zayıflatır değil mi ?
NEVİN -Tabii.
FATMA ANA- E, o zaman balinalar neyi yanlış yapıyor?
NEVİN - Harika! Bunu hemen not alıyorum.
FATMA ANA – Yaz o zaman bir tane daha. Niçin fare kokulu kedi
Maması yok?
NEVİN - Ay bu da çok güzel anne,yazıyorum. Bunları nereden
Öğrendin ?
FATMA ANA - Bunlar bana cüz halinde gökten indirildi. Nereden olacak kızım,
Geçen günkü gazetede vardı. (gülüşürler)

IŞIK SÖNER


İKİNCİ SAHNE

(Işık yandığı zaman sahne boştur. Bir an sonra zil çalar SAADET
Telaşla saçlarını düzelterek ve belki de bir aynaya son bir kez
Bakarak girer ve gidip sokak kapısın açar. ALİ önde SAADET
Arkada girerler.)
SAADET - Hoş geldin.
ALİ - Hoş bulduk.
SAADET - Niye zahmet ettin ki? (Çiçekleri alır.)
FATMA ANA- (‘Önce sesi duyulur.) Kim geldi?
SAADET - Ali geldi anne.
FATMA ANA- (Mutfak kapısını omzu ile aralayıp bakar.) Hoş geldin Ali.
ALİ - Hoş bulduk anne.
FATMA ANA- Kusura bakma ellerim yağlı. Birazdan gelirim. (kaybolur.)
ALİ - Ben de anneni her zamanki yerinde görmeyince bir mucize oldu
Sokağa çıktı zannettim.
SAADET - Nerede o günler. Evden çıkmayalı sanırım bir yılı geçti.
ALİ -Ciddi misin?
SAADET -Evet,o uğursuz haberi aldığımız günden beri sokağa adımını
Atmadı.
ALİ - Pek yemek filan da yapmazdı gördüğüm kadarıyla. Bu gün mutfağa
Girmiş.
SAADET - Yoo sadece özel günlerde yemek yapar. Bu gün ağabeyimin doğum günü.
Onun sevdiği yemekleri yapıyor. Ayrıca dün akşam rüyasını görmüş,
Bu akşam bize sürpriz yapıp geleceğine inanıyor.
ALİ - Peki ya gelmeyince ne yapacak?
SAADET -“Askerlik bu izin alamamıştır” diye kendisini avutacaktır.
ALİ - Zavallı annen.
SAADET - Evet zavallı annem. Ama aslında böyle mutlu. Ağabeyimi
Beklemek onu mutlu ediyor.
ALİ - Neyse,biz kendimize bakalım. Neriman teyzelerin apartmanında
Bir daire boşalmış. Annem orayı kaçırmayın diyor.
SAADET - Bilmem ki.
ALİ - Neriman teyze ev sahibi ile iyi dost. Ben size ucuza hallederim
Diyor.
SAADET -Olabilir tabii.
ALİ - Saadet olabilir değil artık olmalı. Kaç kez nikah için gün aldık.
Artık bu son olsun. Biz de evlenip evimizi yurdumuzu bilelim.
SAADET - Annemi biliyorsun.
ALİ - Biliyorum da,artık bir çözüm getirmeliyiz Saadet.
SAADET - Haklısın,ama nasıl?
ALİ - Bilmem ki, makul bir biçimde ona anlatsan.
SAADET - Nasıl anlatırım Ali. Geçenlerde lafı açacak oldum “ Ağabeyin
Dönmeden asla düğün yapılamaz.” Diye kestirip attı yine.
ALİ - Yılan hikayesine döndü yani.
FATAM ANA- (Bağırarak içeri girer,ellerini önündeki önlüğe kurulamaktadır.)
Saadet neyi unuttuk biliyor musun?
SAADET - Nedir anne?
FATMA ANA- Mum,pastanın üzerine konacak mumları unuttuk. Tam yirmi iki
Tane. Bu gün tam yirmi bir yaşını bitirip yirmi iki yaşına giriyor
Benim aslan oğlum.
ALİ - Ben şimdi gider bir yerlerden alırım.
FATMA ANA- Yok canım. Nevin’i cepten ara Saadet. Gelirken alıversin.
SAADET - Peki anne. (Cep telefonu ile numara çeviriir.)
ALİ - Ben de senin bir oğlun sayılırım anne.
FATMA ANA- Elbette.
SAADET - Hah,Nevin annem pasta için mum istiyor.
FATMA ANA- Tam yirmi iki tane.
SAADET - Mum mum..ağabeyimin doğum günü ya bu gün..Evet..Annem pasta
Yaptı.
FATMA ANA- Kızım söylesene yirmi iki tane diye.
SAADET - Söylüyorum anne. (Telefona) evet tam yirmi iki tane olacak.
Tamam..görüşürüz. (Annesine) Alacak.
FATMA ANA- Ohh bayağı yorulmuşum. Şimdi oturunca anladım.
SAADET - E anne sabahtan beri ayaktasın. Sana o kadar söyledim,bırak
Yemekleri ben yaparım diye. Kendini çok hırpalıyorsun
FATMA ANA- Ee ne yapalım kızım. Ne denir bilirsin “Köpekler ana olmasın”
Ana olunca beni daha iyi anlayacaksın.
SAADET - Anne olmama gerek yok. Şimdi de anlıyorum ben seni.
Üstelik beklediğin de benim kardeşim. Hani ne diyordun
Her zaman “Abla anne yarısıdır”
FATMA ANA-Allah şahidim olsun,oğlumu çok özledim. Sesini özledim,
“Anne” demesini özledim,gelip bana sarılmasını özledim.
Kokusunu özledim oğlumun. Bir an evvel gelse
Şöyle doya doya sarılsam ona. Saçlarını koklasam.
SAADET - (Gidip annesine sarılır.) Ben özlemedim mi sanıyorsun anne.
Gittiği günden beri bu evin ne kadar boş olduğunun farkında
Değil miyim zannediyorsun. (Ağlamaya başlar) o benim kardeşim..
FATMA ANA- Hayır ağlama Saadet. Hayır,bu evde hiç kimse ağlamayacak. Sus..
Sus ağlama kızım. Babanıza söz verdim. Bu evde ağlamak yok.
SAADET - Elimde değil anne.
ALİ - Saadet hem kendini hem annemi üzüyorsun. Topla kendini.
FATMA ANA- Dün akşam rüyamda gördüm yine. Her zaman yaptığı gibi
Ansızın sarıldı arkamdan. “Sürpriiz” diye bağırıyordu yine.
Sonra uzaklaşmaya başladı benden, uzanıp tutmak istedim
Onu, kollarım uzadı uzadı ama ona ulaşamadım bir türlü.
Kaybolurken “Benim doğum günümü unutmuşsun anne”
Dedi. Unutmadım diye bağırırken uyanmışım. Bir de baktım
Ki tere batmışım.
ALİ - Hayrolsun.
FATMA ANA- Hayır olacak biliyorum. Bu akşam gelecek. Anladın mı kızım,
Bu akşam gelecek. İçimde öyle bir his var.
SAADET - Ama anne!
FATMA ANA- Sus, hiçbir şey söyleme. Yine olumsuz konuşacaksın biliyorum.
Hislerim beni yanıltmaz ağabeyin bu akşam bize sürpriz yapacak
Bunu hissediyorum. Haydi bakalım kalkıp şu yemeğe bakayım.
(Çıkar)
SAADET - Aman Allahım ağabeyimin bu akşam geleceğine gerçekten
İnanıyor.
ALİ - Gelmeyince büyük hayal kırıklığı yaşayacak.
SAADET - Bilmiyorum ki ne yapmalı?
ALİ - Bu akşam açık açık konuşalım ne derisin?
SAADET -Zor çok zor.
ALİ -Ama Saadet bu böyle devam edemez.
SAADET - Biliyorum Ali ama ne yapabilirim?
ALİ -Annemler sıkıştırıp duruyor. Bir an önce evlenip yerinizi
Yuvanızı bilin diyorlar.
SAADET -Ben de istemiyor muyum sanıyorsun Ali.
ALİ - Ee,
SAADET - Ama durumu görüyorsun işte.
ALİ - İstersen ben konuşayım bu akşam.
SAADET - İstersen konuş, vereceği cevabı biliyorum. “ Ağabeyi,bu evin
Erkeği gelmeden evlenemezsiniz.
ALİ -Onu ikna etmeye çalışırım.
SAADET -Aman sakın üstüne fazla gitme.
Kapı çalar.
Nevin olmalı. (Açmaya gider.)
FATMA ANA- (Mutfak kapısından) Kim geldi..
ALİ - Galiba Nevin anne.

FATMA ANA- (Sesini yükseltip) Saadet kim geldi?
NEVİN önde SAADET arkada girerler.
NEVİN - Ben geldim anne.
FATMA ANA – Mumları aldın mı kızım?
NEVİN - Aldım,aldım.. Zaten Saadet telefon ettiğinde köşedeki marketin önündeydim.
Hoş geldin Ali abi.
ALİ - Sen de hoş geldin Nevin.
FATMA ANA- Yemek neredeyse hazır..Saat kaç?
NEVİN -Yediye geliyor.
FATMA ANA- Oo olmuş mu o kadar?
NEVİN - Olmaz mı..İki saattir yollardayım. Bu trafik öldürecek beni.
FATMA ANA- Neyse yemekler neredeyse hazır. Ben gidip bakayım. Sürpriz var
Bu akşam sürpriz.. (Çıkar)
SAADET - (Sesini alçaltarak) Ne yapacağız bilmem. Bu akşam Murat
Gelecek diye tutturdu.
NEVİN -Yapacak bir şey yok öylece bekleyeceğiz.
SAADET - Bilmiyorum ki..Bir yerlere telefon filan etsek..
NEVİN - Saçmalama Saadet nereye telefon edeceğiz?
SAADET - Ne bileyim ağabeyim gelmeyince üzülecek,biliyorsun.
NEVİN - Biliyorum.
ALİ -Ben de diyorum ki Nevin,açık açık konuşalım.
FATMA ANA- (Ansızın girer) Mumlar ner.. Hayrola ne konuşuyorsunuz aranızda
Fısır fısır?
SAADET - Yok bir şey anne.
FATMA ANA- Ne demek yok bir şey..Fısıltıyla konuşmak demek ,birisinden gizli
Bir şeyler olduğunu gösterir. Bu odada da tek ben eksik olduğuma
Göre..
NEVİN -Senden ne gizli saklımız olacak anne?
FATMA ANA- Ne bileyim kızım. Şimdi söyleyeceksiniz öğreneceğim
SAADET - Şimdiye kadar senden hiç gizli saklımız oldu mu ki anne?
FATMA ANA- Demek şimdi var! Olmaması lazım. Biz bir aileyiz. İyi veya
Kötü. Her olayda birbirimizin yanında olmalıyız. (Ellerini
Önlüğe kurular ve koltuğuna oturur.) Buyrun şimdi
Sizi dinliyorum.
ALİ - Anlat Saadet.
SAADET - Sen karışma Ali bu bir aile meselesi.
ALİ - Ya,demek beni aileden saymıyorsun.
SAADET - Ya. affedersin Ali Öyle söylemek istemedim
ALİ - Ne demek istedin Saadet?
NEVİN - Yanlış anladın Ali ağbi.
ALİ - Yanlış mı bilmiyorum..Ama istenmiyorsam bana açık konuş
Saadet. Hemen giderim.
SAADET - Saçmalama Ali. Başımızda bunca dert varken.
FATMA ANA- (Gülümser) Ali oğlum,sen niye alınıyorsun ki.. Gizlice konuşun üçünüz.
Bu durumda ben aile dışında kalıyorum.
NEVİN - Saçmalama anne, sen de ali abi.
FATMA ANA- Evet şimdi söyleyecek misiniz bana da?
SAADET - Şey anne.
ALİ - Haydi Saadet
NEVİN - Anne şey için konuşuyorduk..
FATMA ANA- Ne kızım?
NEVİN - Anneler günü için..yani sana ne hediye alırız diye.
SAADET - Yalanı bırak Nevin. Artık bu kadar yalan yeter.
NEVİN -Saçmalama Saadet.
SAADET - Asıl saçmalayan sen ve annem. Bütün hayatımız yalanlar
Üzerine kuruluyken hala bir aileden söz ediyoruz.
NEVİN -Hayır Saadet.
FATMA ANA- Ablanın sözünü kesme Nevin,bırak anlatsın.
SAADET - Bak Ali burada anne! Artık yeter bir yıla yakındır
Nişanlıyız yeter diyor. Evlenip evimizi yuvamızı bilelim
Diyor. Ne zaman evleneceğiz anne söyler misin?
FATMA ANA- Sorun bu mu,bunu mu gizli gizli konuşuyorsunuz aranızda.
SAADET - Evet diyelim ki sorun bu.
FATMA ANA-O zaman sorun çok basit..Ağabeyin,evin erkeği gelir gelmez
Düğününü yapacağız. Ağabeyin gelmeden olmaz.
SAADET -O zaman hiç evlenemeyeceğiz desene.
NEVİN - Saadet!
SAADET - Sen karışma Nevin,bu benim hayatım.
FATMA ANA- Açık konuş
SAADET - Çünkü Kardeşim hiç gelmeyecek. Artık bunu kabul et.
NEVİN -Saadet Napıyorsun!
SAADET -Doğru olanı yapıyorum. Demek ki biz bir aileyiz. Aile
Arasında yalan olmaz. O zaman yaşadığımız yalana
Bir son verelim. Duydun mu dediğimi Anne ,o hiç
Gelmeyecek.
FATMA ANA- Yalan söylüyorsun. Bir an önce evlenebilmek için
Bu yalanı söylüyorsun. Bu alçakça bir tutum. Benim
Kızıma yakışmayacak bir davranış bu.
SAADET - Evet hiç gelmeyecek o şehid oldu anne. Cenazesine gelmedin.
Hiç kabullenmedin. Ama o öldü. Hala onun için doğum günü
Hazırlıyorsun ama neredeyse bir ay sonra ölüm yıldönümü
Olacak.
NEVİN - Saadet sus.
FATMA ANA- Bırak konuşsun. Yalanlarını sıralasın.
SAADET - O öldü anne.
FATMA ANA- Hayır..Beni hiç kimse oğlumun öldüğüne inandıramaz.
Sen bile Saadet. Yalan söylüyorsun.
SAADET - Ölüyü görmek istemedin. En zor görevi ben yaptım anne. Onu
Ben teşhis ettim. O güzel suratında kurumuş kan lekeleri vardı.
Gözleri açıktı. Ellerimle kapattım. Neler çektiğimi hiç bilmedin.
O senin oğlun ise benim de biricik kardeşimdi. İçimin ne kadar
Acıdığını sana bir yıl sonra söylüyorum anne.
NEVİN -Saadet Lütfen.
FATMA ANA- Bırak Nevin konuşsun,döksün bütün içindekileri.
SAADET - Cenaze törenine de gelmedin, Orada da biz vardık . O gün bütün acıyı biz
Yaşadık. Ağlamayı yasaklamıştın bize.. Gizli gizli ağladık. Ben de
Nevin de. Ağlarken sesimizi duyma diye başımızı yastığın altına
Gömdük hep.
NEVİN - Saadet, Allah aşkına sus artık
SAADET - Hayır bu güne kadar hep sustum. Hepimiz sustuk. Anne hepimiz
Seni çok seviyoruz. Bütün ömrünü şu koltukta oturup
Hiç gelmeyecek oğlunu beklemekle geçiremezsin.
FATMA ANA- Benim ne yapacağıma siz karar veremezsiniz.
SAADET - Tabi ki biz karar veremeyiz,ama anne sen burada böyle oturup
Bekledikçe biz her gün aynı acıyı yaşıyoruz. Evet çok acı
Ama artık biz de kendi hayatımızı kurmak istiyoruz.
FATMA ANA- Tamam anlaşıldı. Bütün bunları bir an önce evlenebilmek için
Uyduruyorsun. Benim oğlum bu akşam gelecek. Buna inanıyorum.
SAADET - Hayır anne,ne bu akşam ne de yarın. Hiç gelmeyecek
FATMA ANA- Yalan Söylüyorsun! Yalan söylüyorsunuz! Benim biricik oğlum o.
O hiç beni terk etmedi. Sağlıksız bir çocuktu,Sık sık ateşlenirdi.
Ateşler içinde yanarken her zaman elleriyle beni arardı. Bir gün
Yanında uyuyakalmışım beni aramış bulamayınca “anne “ diye
Öğle bir bağırdıki..ödüm patladı. İşte o zaman bana ne dedi
Biliyor musunuz? “Sakın beni terk etme anne” böyle dedi
Bana. Kaç yaşındaydı biliyor musunuz? On iki. “ O nasıl
Söz oğlum” dedim. “ Hangi anne evladını terk eder ki?”
Şimdi benden oğlumu terk etmemi istiyorsunuz. Hayır! Asla
Bunu yapamam. Hangi birinizi terk edebilirim ki. Sizler
Üçünüz de benim minik kuzucuklarımsınız. Sen doğduğunda
Saadet , Baban alnımdan öptü bu kız bizim Saadetimiz oldu
Fatma adı da Saadet olsun “ dedi. Ama bir oğlumuz olduğunu
Duyduğunda gözleri başka türlü parlıyordu. Bana hiçbir şey söylemiyordu
Ama ben onun erkek çocuk istediğini biliyordum. Oysa sorulduğunda
Hayırlısı olsun diyordu. Gözleri ışıl ışıldı oğluna bakarken,
“Bu benim muradımdı adı Murat olsun” dedi. Sen doğduğunda ise Nevin,
“Bu tekne kazıntısına ismini sen koy istersen” dedi. “ Nevin olsun”
dedim. “Annemin ismi”. Şimdi söyleyin bana hanginizden vaz geçeyim,
evet hanginizden?
SAADET - (gelip sarılır) Anne biz de senden vazgeçebilir miyiz?
NEVİN - Saadet haklı anne. Sen bizim canımızsın.
FATMA ANA-Evet şuracıkta oturup oğlumu bekliyorum. İçimde öyle bir his var
Bu akşam gelecek gibi. Ama bu akşam gelmezse beklemeye son
Mu vermemi istiyorsunuz. Hayır gelecek biliyorum. Sadece
Oğlumu mu bekliyorum. Yas sizleri,sizleri beklemiyor muyum
Zannediyorsunuz? Her sabah Nevin okula giderken arkasından
Köşeyi dönüp kayboluncaya kadar bakıyorum. Sonra oturup
Onun dönüşünü bekliyorum. Geçen akşam kadının biri bağırıyordu
Televizyonda “ Üniversiteye silah nasıl sokuldu,bilmek istiyorum.
“ Bırakın “ diyordu, “Bırakın içeride kızım var.” O anneyi en iyi
ben anladım zannedersem. “ Benim de” diye bağırdım televizyona
benim de içerde kızım var.” Saadet seni beklemedim mi,beklemiyor
muyum zannediyorsun. İlk okul beşe kadar ben götürüp getirdim okula
seni. Orta okuldan itibaren kendin gidip gelmeye başladın. Okul yakındı
Ama hep dönüşünü bekledim. İçim titreyerek. İki dakika geç kalsan
Yüreğim çarpmaya başladı. Ben hep bekledim. Babanız işi gitti onun
Dönüşünü bekledim. Bir annenin görevi beklemektir. Şimdi beni rahat bırakın
Oğlumu bekliyorum. (Ağlamaya başlamıştır, kafasını çevirir,göstermek
İstemez.)
NEVİN - Anne,ağlıyorsun.
FATMA ANA- Hayır, ağlamıyorum. Gözüme bir şey kaçtı. Sanırım kirpik battı.
NEVİN - Bal gibi ağlıyorsun işte
FATMA ANA- Kirpik battı diyorum. Gel şu gözüme bir üfle. Şimdi geçer.
NEVİN - Ağla anne ağla.
SAADET -Seni çok seviyoruz anne.
NEVİN - Hem de nasıl.
(İkisi de annelerine sarılır)
FATMA ANA- Evet ağlıyorum. (Birden boşanır.) Ağlıyorum işte. (Başını yukarı
Kaldırır.) Beni affet sana verdiğim sözü tutamadım. Senin bu
Deli kızların beni ağlattılar işte sonunda.
SAADET - Hiç ağlamanı ister miyiz anne?
FATMA ANA- Biliyorum kızım. Biliyorum. Haydi bakalım toparlanın. Ağabeyiniz
Bu akşam gelirse onu böyle hüzünlü mü karşılayacağız? Onun
İçin üzüldüğümüzü,endişe ettiğimizi anlamamalı. Hem bu gün onun
Doğum günü. Oğlum bu gün yirmi iki yaşına basıyor. Bir pasta
Yaptım ki,parmaklarınızı yiyeceksiniz. Şu yemeklere bir
Bakayım.
SAADET - Anne sen otur ben bakarım yemeğe.
FATMA ANA- Yok ben bakarım kızım. (Çıkar)
SAADET - Murat’ın sevdiği yemekleri yapıyor ya kimseye emanet edemez.
ALİ - Ne olacak böyle?
SAADET - Bilmiyorum.
ALİ -Sanırım sonunda evlenmek için seni kaçırmam gerekecek.
(gülüşürler)
NEVİN - Başka çare görünmüyor enişte.
SAADET - Ne yapacağız bilmem ki,annem Murat’ın ölümünü asla
Kabullenmeyecek. İşte gördün bütün gerçekleri
Açıkça söyledim. O hala mutfakta oğluna yemek
Pişiriyor.
NEVİN - Yavaş saadet duyacak.
SAADET - Ne yapabiliriz bilmiyorum.
ALİ - Bir psikolog ile konuştursak.
SAADET - Komiksin Ali. Bir yıldır annemin hiç evden çıktığını gördün mü?
Kalkıp psikologa gidecek! Olacak şey mi?
ALİ - O zaman bir psikologu buraya getirelim.
NEVİN - Olur mu öyle şey.
SAADET - Olmaz Ali anlarsa çok üzülür.
ALİ -Ben bir arkadaşımı ziyarete getiremez miyim? Arkadaşım ile
Gelmiş gibi yaparız.
SAADET - Bilmem ki.
ALİ - Bu ne kadar böyle devam edebilir ki Saadet.
SAADET - Bilmiyorum,hiçbir şey bilmiyorum. Üstüme gelme Ali!
ALİ -Veya annenden gizli evleneceğiz.
SAADET -Bak bu olur işte.
(Gülüşürler..FATMA ANA GİRER.)
FATMA ANA- Hayrola Allah neşenizi arttırsın.
SAADET - Nevin’i bilirsin anne. Güldürüyor bizi.
FATMA ANA- Bilmez miyim. Benim neşeli kızım o. Dilerim neşesi hiç bitmesin.
NEVİN - Sağol anne.
FATMA ANA- İyi tamam şu güldüğünüz şeyi bana da anlatın.
NEVİN - Şeye gülüyorduk anne!
FATMA ANA-Neye?
SAADET - Aman anne Nevin bu işte,saçma sapan şeyleri bulup getirir okuldan.
Bilmiyor musun?
NEVİN - Aşk olsun Saadet. Bir daha hiçbir şey anlatmayacağım.
FATMA ANA- Eee,çağ gözlerimin önünde öylesine değişti ki. Hey gidi zamane çocukları
Eskiden bizim güldüğümüz şeylere artık kimse gülmüyor. Öyle biz genç
Kız iken zaten açık açık da pek gülemezdik. Öyle genç kızların kahkaha
Atması ayıp sayılırdı.
NEVİN - Olur mu öyle şey .
FATMA ANA-Öyleydi öyle. Hiç unutmam sekiz yaşında filandım. Bir keresinde öyle
Herkezin içinde açık açık güldüm diye babaannem beni çok kötü
Cezalandırmıştı.
NEVİN - Şimdi doğru mu sence anne?
FATMA ANA- Bilmem ki,her şey o kadar çabuk değişti,o kadar çabuk bozuldu ki
Neyin doğru,neyin yanlış olduğunu bilemez olduk. Artık gençler
Otobüslerde pek öyle yaşlılara yer vermiyor. Bu bir sembol.
İnsanın insana saygısı azaldı. Bu açıdan bakınca pek hoş
Görünmüyor. Ama diğer taraftan teknoloji inanılmaz bir hızla gelişti.
Bizler yüzük oyunu veya bez bebeklerle evcilik oynayarak büyüdük
Oysa siz bilgisayar çocuklarısınız. Bilgisayar ile tanıştığında Nevin
On beş yaşında filandın. Şimdi sekiz yaşında bilgisayar başına geçiyor
Çocuklar. Bu iyi mi kötü mü onu da bilmiyorum.
NEVİN - Niye kötü olsun anne.
FATMA ANA- Benim güzel kızım çoğunlukla bilgisayar başına geçiyorsun. Böyle
Özel gecelerin dışında, evde var mısın yok musun belli değil. Bazen
Bir ailen olduğunu unuttuğunu düşünüyorum.
SAADET - Annem haklı Nevin, zaman zaman ben de bizi unuttuğunu
Düşünüyorum.
NEVİN - Saadet sen de her yerde yangına körükle git. Arkadaşlarla sohbet
Ediyoruz.
FATMA ANA- İşte bunu hiç anlamıyorum. Sohbet dediğin öyle karşılıklı,birbirini
Görerek yapılmalı. Biz böyle biliyoruz.
ALİ - Anne artık insanlar kamera kurup bilgisayardan birbirlerini
Görerek sohbet edebiliyorlar.
FATMA ANA- Öyle mi..Böyle televizyondan konuştuğunu görüyorsun yani.
ALİ - Evet.
FATMA ANA- Komik geliyor bana. Bir dostumla böyle konuşamam doğrusu.
NEVİN - Niye ki anne?
FATMA ANA- Ne bileyim konuştuğum insanın nefesini duymak isterim. Koksunu
Duymak isterim.
NEVİN - Anne bilgisayar çok çağdaş bir şey ,bütün dünyayı ayağına getiriyor.
FATMA ANA- Doğru bu konuda haklısın kızım. Ama insanı da tek başına bir odaya
Kapatıyor. Böylece yalnızlığa mahkum ediyor gibi geliyor bana. Çağ
Böyle atlamaya devam ederse sürülerle hücre mahkumları yaratacak
Desenize.
SAADET - Ben sana çekmişim,bilgisayar hiç ilgimi çekmedi anne.
FATMA ANA- Yok ben aslında karşı değilim de sakıncalarını anlatmaya çalışıyorum.
NEVİN - Aslan annem benim.
FATMA ANA- Yani zaman zaman şunu öğrensem diyorum. Daha açıkçasını itiraf
Edeyim, sizler evde yokken birkaç kez Nevin’in odasına girip
Bilgisayarı incelemedim değil. Ama her seferinde açmaya
Korktum açıkçası.
NEVİN -Açsaydın keşke anne.
FATMA ANA- Aman bozarım filan da.
ALİ - Bilgisayar kolay bozulmaz anne. İstersen sana kurs verelim.
NEVİN - Eniştem doğru söylüyor anne. Bu akşamdan itibaren başlayalım
Çalışmaya.
FATMA ANA- Saçmalamayın,bu yaştan sonra. Kafama kolay girmez öyle her şey.
NEVİN - Öyle bir de girer ki.
FATMA ANA- Lafa daldık..(Kalkmaya çalışır) Şu pilava bir bakayım. Ay..şu diz
Kapaklarımda bir şey var. Sanki birisi oturduğum zaman diz kapaklarımı
Bağlıyor,hareket etmeyeyim diye.
SAADET - Oturmaktan anne. Biraz çıkıp dolaşsan bir şeyciğin kalmaz.
FATMA ANA- Evin içinde dolaştığım yetmiyor mu. Sabahtan akşama bir oraya
Bir buraya dolaşıp duruyorum.
ALİ - Temiz havada çıkıp yürüsen daha iyi gelir. Onu söylüyor Saadet,anne.
FATMA ANA- Dur bakalım,o da olur. Hele şu oğlan gelsin de!
(Çıkar)
ALİ - Duydun mu Saadet annemde bayağı bir gelişme var.
NEVİN - Evet baksanıza bilgisayar bile öğrenmeye hevesleniyor.
SAADET - Ya, istemem bu yaştan sonra filan dedi ama, bayağı hevesli.
ALİ - Gördünüz mü Saadet hanım. Benim bilgisayarıma karşı çıkıyordunuz
Ben ne yetmiş yaşındakiler gördüm ki on sekiz,ne on sekiz
(Saadeti işaret eder) ne yirmi yaşındakiler gördüm ki
yetmiş yaşında. (Nevin ile birlikte gülüşürler)
SAADET - Aman efendim çağdaş yuvaya bakar mısınız. Koca işten eve
Geliyor. Çarçabuk yemeğini bitiriyor. Bilgisayarının başına geçiyor. Çocuklar ve eşi onun devamlı sırtını izliyor. Ben almayayım kalsın.
ALİ -Canım o kadar da demedik.
SAADET - Ne kadar dedin?
NEVİN - E Saadet sen de bilgisayar öğren.
SAADET - Bak bu daha hoş. Her odada bir bilgisayar. Evde herkez bilgisayarın
Başında. Ne güzel bir görüntü.
ALİ - Tamam Saadet tamam. Bilgisayarın başında bir saatten fazla kalmak
Yok. Kabul mu?
SAADET - Başka şansım var mı?
FATMA ANA- (Girer) Pilavın altını kapatıp demlenmeye bıraktım.
NEVİN - Pilav domatesli mi?
FATMA ANA- Neli olacaktı ki kızım? Ağabeyinin en sevdiği yemek değil mi?
Pilav var deyince hep sormaz mı o koca sesiyle, “ Pilav
Domatesli mi anne?” e, güzel de yaparım pilavı. Pirinçleri
Bacak bacak üstüne attırırım yani.
ALİ - O nasıl oluyor anne?
SAADET - Yani pirinçler tane tane dökülüyor demek.
ALİ - Anladım. Gülerler)
FATMA ANA- Gülün bakalım,gülün.
NEVİN - Siz gençliğinizde nelere gülerdiniz anne?
FATMA ANA- Ne bileyim, Büyük annem ha bire Nasrettin hoca fıkraları anlatırdı.
Çocukken onlara çok gülerdim. Sonra bir baktım ki Nasrettin
Hoca da eskimiş. Galiba her şey hocanın eskimesi ile bozulmaya
Başladı. Yerine yeni değerleri koyamadık. Hep dışarıdan ithal
ettiğimiz değerler de bizi bu hale getirdi.
NEVİN - Aman anne ne karamsarsın.
FATMA ANA- Kendimi değil ki sizleri düşünüyorum. Benim bir ayağım çukurda.
Ahhh,şimdi ülkemin geldiği yere bakıyorum ve üzülmeden edemiyorum.
Sizlere pek de öyle yaşanabilir bir ülke bırakmadık. Bunu biliyorum.
Ama ben elimden gelen çabayı gösterdim,inanın. Yetmedi. Bizim
Kuşak size böyle bir dünya bırakıyor,bunun suçluluğunu duyuyorum,
Ama elimden bir şey gelmiyor. Sadece üzülüyorum.
NEVİN - Sen üzülme anneciğim biz gençler her şeyi düzelteceğiz.
FATMA ANA- İnşallah kızım,İnşallah. Pek öyle görünmüyor ama.
NEVİN - Merak etme sen
ALİ - O senin söylediğin şarkı Nevin, “ Merak etme sen!”
NEVİN - Aa aklıma bir şey getirdin enişte. Şimdi geliyorum. (Koşarak
Çıkar)
FATMA ANA- Ah bu deli kız. Hiç büyümeyecek diye korkuyorum.
ALİ - Aman bırakın büyümesin. Böyle ne güzel.
SAADET -Evet böyle çok sevimli kardeşim.
FATMA ANA- Üç kardeş üçünün de karakteri birbirine hiç benzemiyor. Saadet
Doğduğunda da sanki bu yaştaydı.
SAADET - Anne saat kaç gibi yemek yeriz?
FATMA ANA- Pilav demleniyor. Yemekler de hazır. Yarım saat daha bekleyelim
Murat gelmezse biz yeriz. Pastaya yetişebilse bari.
( Bir suskunluk olur)
E yine bir yerlerde kız çocuğu doğdu desenize.
ALİ - O ne demek anne.
FATMA ANA- Eskiden suskunluk olursa böyle söylerlerdi. Demek ki kız doğunca
Üzüntüden susup kalıyor herkes.
SAADET - O eskidenmiş anne.
FATMA ANA- Şimdi değişti mi diyorsun kız çocuklarının kaderi. Bence sadece
Büyük şehirlerde. Ne yazık hala kadınlar dayak yiyor,ne yazık
Hala kadınlar çoğunlukla kocalarının eline bakıyor.
ALİ - Medeni kanun yenilendi anne.
FATMA ANA- Yenilense ne olur? Yeni medeni kanunu eski kafalar uyguladıktan
Sonra?
ALİ -Bu konuda haklısın galiba?
FATMA ANA-Keşke haklı olmasam. Keşke yanılıyor olsam.
NEVİN - Geldiim.. Şimdi sorduklarıma bir dakika içinde cevap vereceksiniz.
FATMA ANA- Bak bu bizim zamanımızdan kalma işte. Bilmece oyunu.
NEVİN - Yok anne pek öyle sayılmaz.
FATMA ANA- Hadi canım öyle sayılmazmış. Bütün bu yarışma programları ne ki?
Eskiden oynadığımız bilmece oyunu işte.
NEVİN -Peki anne tamam.
FATMA ANA- Bana öyle deli muamelesi yapma..(Güler) peki tamam tamam diye.
NEVİN - I will survive
FATMA ANA- ee, nolmuş?
NEVİN - I will survive ne demek?
FATMA ANA-Ne bileyim kızım, o kadar ingilizcem olsa.
NEVİN - yıkılmadım ayaktayım.
FATMA ANA- Türkçe şarkıları mı soruyorsun
NEVİN - Evet
FATMA ANA- Başka sor şimdi.
NEVİN - Brother lui
SAADET - Kardeşim lui mi? Öyle şarkı yok ki.
FATMA ANA- Dur ben bulacağım şimdi. Kardeşimin aşkısın..o mu
NEVİN - Aman anne ne uydurdun. Senin dediğin o şarkı arkadaşımın aşkısın.
FATMA ANA- Aman ne var canım ha arkadaşının aşkı ha kardeşinin aşkı.
Ne farkeder?
(Hepsi güler)
NEVİN - Brother lui Emmioğlu demek.
FATMA ANA- Ne var yani kardeşimin aşkı değil de ,kardeşimin kardeşi işte.
NEVİN -Peki bu ne? “ somebody else’s lover
FATMA ANA- Lover onu biliyorum,sevgi demek. Ötekileri çıkartamadım.
NEVİN - İşte bu “arkadaşımın aşkısın”
FATMA ANA- Aa, ne biçim arkadaşımın aşkısın bu ayol.
NEVİN - Niye ki?
FATMA ANA- Frend arkadaş demek . onu biliyoruz herhalde. Söylediğin
Sözlerin içinde frend lafı geçmiyor.
NEVİN - Alemsin anne.
FATMA ANA- Sor bakalım başka bir tane.
NEVİN - Peki. “guns n roses
FATMA ANA- Guns şey demek ,ee
SAADET - tabanca
FATMA ANA- neydi?
NEVİN - Guns n roses
FATMA ANA- Roses gül demek...ee buldum tabancamın sapını gülle donatacağım.
Nasıl buldum ama?
SAADET -Ben de bulmuştum.
NEVİN -Harikasınız. Bunu bilin şimdi. “Walk of life”
ALİ -Bu kolay. Wolk yürümek,life hayat. hayatımdan çık anlamına mı
Geliyor?
NEVİN -Hayır.
FATMA ANA- Dur söyleme biz bulalım. Yaşamımdan yürü! Böyle mi
NEVİN -Ne alaka anne. Hiç böyle şarkı duydun mu.
FATMA ANA- Her gün birkaç şarkı çıkıyor kızım. Duymadığımız biri olabilir.
NEVİN - Yok çok duyulmuş bir şarkı
FATMA ANA- Allah Allah ne ki bu? Bir daha söyle bakayım.
NEVİN - Wolk of life
SAADET - Yürümekle ilgili de
FATMA ANA- O kadarını bizde anladık Saadet
NEVİN - Hadi bulamıyacaksınız. Söyleyeyim. “ Konyalım yürü”
( Hepsi güler)
he’s in the army now bu hangi şarkı?
FATMA ANA- He o demek in içinde army neydi?
SAADET - Asker
FATMA ANA- O asker şimdi..
NEVİN -Oldu mu anne
FATMA ANA- Olmadı..
SAADET - Bir daha söylesene
NEVİN -he’s in the army now hadi hadi bulamayacaksınız. Söyliyeyim.
FATMA ANA- Niye bulamayalım canım geri zekalı mıyız?
NEVİN - Aşk olsun anne.
FATMA - Hadi söyle o zaman
NEVİN - Benim yarim karşıki dağda cenderme.
FATMA ANA- Allah iyiliğini versin. Nerden buluyorsun kızım böyle şeyleri.
NEVİN - Nerden olacak,o beğenmediğiniz internetten.
FATMA ANA- Niye beğenmeyelim kızım. Sakıncalarını söylemeye çalıştım.
NEVİN - Ben de sözün gelişi söyledim canım.
FATMA ANA- Bir tane de ben sorayım bakalım.
SAADET -Sor anne
FATMA ANA- You are allways in my hart
NEVİN - Her zaman kalbimdesin.
FATMA ANA- İşte bu da bizim gençliğimizin şarkısı. Ne kadar naif,ne kadar
Duygulu değil mi? İlk kez babanız beni bu şarkı çalarken
Dansa kaldırmıştı.
SAADET -Sonra sizin şarkınız mı oldu?
FATMA ANA-Evet kızım. Her zaman kalbimdesin. Gerçek de bu
Her zaman kalbimde. Hiç eksilmeden.
SAADET - Hiç kavga etmediniz mi bunca yıl.
FATMA ANA- Etmez olur muyuz..Çook. (güler) Ama düşündüğünüz anlamda
Kavga değil. Kavga yolunda gitmeyen bir şeyleri düzeltmek için
Yapılır” derdi babanız. İnsanın birbirine söyleyecek veya
Kavga edecek bir şeyleri kalmadıysa sevgi bitmiştir. Böyle
Söylerdi.
NEVİN -Ne kadar doğru.
FATMA ANA-Çok kavga ettik dediğim gibi,çook. Ama hiçbir zaman ne
Babanız beni,ne de ben babanızı derinden kıracak bir şey
Yapmadık.
SAADET -Anne artık yemek yesek diyorum.
FATMA ANA-Peki Saadet.
(Tam kalkacağı sırada kapı zili çalar. FATMA ANA
doğrulur. Bir sessizlik olur. Zil ikinci defa çalar.
Yine kimse kımıldamaz. Üçüncü kez çalar)
Biriniz kapıyı açın!
NEVİN kapıyı açmak için çıkar. İçeride suskun huzursuz
Bir bekleyiş. İçeri 22-23 yaşlarında esmer genç bir çocuk girer.
NEVİN arkasındadır. Çocuğun elinde yol çantası var. Belli
Ki uzak bir yerden geliyor. Bir an müthiş bir sessizlik olur.
GENÇ ADAM kapının girişinde NEVİN tam arkasında
Durmaktadır. Bir an sonra FATMA ANA çocuğun
Üzerine atılır.
FATMA ANA- Oğğğluuuuuuuuuuuuuum!

PERDE

Beyazdut
10-01-10, 02:44
Yaşamın Sesi - II. Perde

2.PERDE

1.SAHNE

(Perde gitar eşliğinde açılır. GENÇ ADAM bir şarkı söylemekte, NEVİN
ve SAADET onu dinlemektedir. Bir süre sonra FATMA ANA sokağa
çıkmak üzere giyinmiş girer ve durup onları izler. Şarkı biter FATMA
ANA alkışlar.)
FATMA ANA – Bravo. Afferin benim oğluma.
SAADET -Anne sokağa mı çıkıyorsun.
FATMA ANA- Evet ne var bunda?
NEVİN -Ne var olur mu anne? Bir yıl sonra ilk kez sokağa çıkıyorsun
Ve ne var bunda diyorsun. Hayretsin yani.
FATMA ANA- Sokak yerinde duruyordur umarım.
SAADET - Nereye ?
FATMA ANA- A, sorgu yargıcı kesildiniz başıma. Elbette ki çarşıya.
Oğlumun sevdiği şeyleri ben seçmek isterim. Bu güne
Kadar hep böyle oldu. Artık evlenince değişir ancak.
Ya da ben ölünce.
NEVİN - Aman anne şu ölüm lafını bırak artık.
FATMA ANA- haydi bakalım siz eğlenmenize bakın. Ben,bir koşu gider
Gelirim.
NEVİN - (gidip sarılır) Canım annem benim.
FATMA ANA- (Gülümseyerek Nevin’i iter) haydi haydi sululuk istemez.
(Çıkar)
NEVİN - (Bir süre arkasından bakar) Vallahi gitti ..Heyyy Annem sokağa çıktı.
SAADET - İnanılmaz gerçekleşti.
ERDEM - Bu güne kadar hiç çıkmadı mı sokağa?
NEVİN - Hayır, bir yıldır çıkmıyor.
ERDEM - Durmaktan akordu düşmüş biraz. Ama yine de iyi gitar.
SAADET - En az kardeşim kadar iyi çalıyorsun.
ERDEM - Ehh.
SAADET - Gitar çaldığını ve evde bir gitarı olduğunu söylemiş miydi sana?
ERDEM - Evet,tabi
NEVİN - Onca zaman askerde gitarından ayrı nasıl durdu hayretler içerisindeyim.
Kapı çalar)
SAADET - Ali gelmiştir. (Kapıyı açmak için çıkar. Bir an sonra ALİ önde
SAADET arkada girerler.)
ALİ - Annenle karşılaştım sokakta. Gözlerime inanamadım. Hayret!
Sokağa çıktı desenize.
NEVİN - Evet Erdem’in sayesinde. Onu ağabeyimin yerine koyuyor ve
Böylece mutlu.
ALİ - Pardon yahu, şaşkınlıktan merhaba demeyi unuttum. Merhaba.
ERDEM - Hoş geldiniz.
NEVİN - Hoş geldin enişte. Neyse annem yokken rahat konuşabiliriz.
SAADET - Evet , (Erdem’e) demek kardeşimle yakın arkadaştınız.
ERDEM - Evet.
SAADET - Şeyde ..yani o ölürken yanında mıydın?
ERDEM - evet.
ALİ -Nasıl oldu.
NEVİN -Aman enişte ne gerek var buna?
SAADET - Sus Nevin,her şeyi bilmek istiyorum. Kardeşimin nasıl öldüğünü
Kimin öldürdüğünü bilmek en doğal hakkım.
NEVİN - Kimin öldürdüğünü bilsek ne olacak Saadet? Gidip intikam mı
Alacağız. Kan davası mı güdeceğiz. Olan olmuş.
SAADET - Bilmek istiyorum sadece.
NEVİN - Peki o zaman anlat Erdem! Bir yıl önceki her şeyi yeniden yaşayalım bakalım.
SAADET -Zaten Erdem’in gelmesi ile her şeyi yeniden yaşamıyor muyuz?
ALİ -Haydi Erdem annem gelmeden.
ERDEM -Çok sıcak bir geceydi. Ranzada o altta ben üstte yatıyorduk. İkimizi
De bir türlü uyku tutmuyordu.
SAADET - Uykusu kaçtığı zaman kısık sesle şarkı söyler.
ERDEM - Evet. Bir süre onu dinledim. Sonra “Seni de uyku tutmadı mı
Tertip” diye seslendim. Yavaşça. “Evet dedi. “Buraların sıcağı hiç
Çekilmiyor.” Dedi “ Şimdi İstanbul püfür püfür esiyordur.” Diye
İç geçirdi. “Üzülme terhisine ne kaldı şurada.” dedim
SAADET - Tam on dört gün. On dört güncük kalmıştı terhisine.
ERDEM - O da öyle söyledi. Ama “ On dört koca gün “ dedi. “ On dört
Koca gün daha bu sıcağı çekeceğiz” dedi. “Ya biz ne yapalım,
Ömrümüz bu sıcakta,ama kışın da bir o kadar soğukta geçiyor.”
“Sen de haklısın dedi. Hele bir terhisimiz gelsin. Seni İstanbul’a
davet ederim,gelirsin değil mi?” diye sordu. “Gelmem mi dedim”
“Hem İstanbul’u görmüş olursun,hem de seni bizimkilerle tanıştırmak
isterim” dedi.
NEVİN -Hayret bir şey bize senden hiç söz etmemişti. Birkaç arkadaşını
Anlatmıştı ama.
ERDEM -Ben başka alaydan nakil geldim. Son üç ay birlikteydik.
SAADET -O yüzden demek ki.
ALİ - Yahu çocuğun lafını kesmeyin. Ne güzel anlatıyor.
SAADET - tamam. Eee, sonra?
ERDEM - Tam o sırada koğuşun ışıkları yandı ve çavuşun gür sesini duyduk.
“Koğuş kalk” saat gecenin üçü idi. Acele ile kalkıp avluda hizaya
girdik.
NEVİN - Gecenin üçünde niye kaldırıyorlar?
ALİ - Eşkıya sabah olsun da giderim demiyor.
ERDEM - Bir ihbar alınmış. PKK iki kilometre ötedeki köyü basacak diye.
Techizatlandık. Ve reoya binip yola koyulduk. Hiç kimse
Konuşmuyordu. Her zamanki gibi. Düşüncelere dalıp gitmiştik.
SAADET -Korkuyor muydunuz?
ALİ -Korku her zaman vardır saadet. Sadece masallardadır korkusuz
İnsan. Korku çok insanca bir duygu çünkü.
SAADET - Haklısın Ali.
ERDEM - Ölüm her zaman bir adım gerimizden izliyordu bizi. Her an
Bir yanlış adım atmamızı, emniyeti elden bırakmamızı bekler
Gibiydi. Hepimiz ölümün o soğuk nefesini ensemizde
Hissediyorduk.
NEVİN - Offf çok korkunç.
ERDEM - Haklısın. Her an ölümle burun buruna yaşamaktansa bazen
Ölmeyi seçiyorsun. Daha kolay geliyor ölmek. Öne atıyorsun
Kendini. Ne olursa olsun bitsin diye. Ya ölüyorsun ya da kalıyorsun.
Kalanların çoğu da psikolojik bozukluğa uğruyor. Birisini tanıdım,
Asker ocağına geldiği zaman çok yumuşak başlı,şiirler yazan,
Okuyan duygusal bir çocuktu. Bir yıl sonra öldürdüğü bir
Anarşistten kestiği parmakla anahtarlık yapmıştı.
NEVİN -Aman Allahım ne korkunç.
ALİ - Bu bir savaş Nevin. Her savaş korkunçtur.
ERDEM - Köye yaklaşınca arabadan indik. İşte o zaman Murat bana döndü,
“Senden bir şey istiyorum Erdem” dedi. “Söyle,ne istersen yaparım”
dedim. “ Bana bir şey olursa gidip ailemi görmeni istiyorum”
“Onlara boşu boşuna ölmediğimi,ölümden korkmadığımı onları
çok sevdiğimi söylemini istiyorum.”
SAADET - (Ağlamaya başlar) Canım kardeşim. Bizim de onu ne kadar çok
Sevdiğimizi biliyordu.
NEVİN - Off al işte Saadet istediğin bu muydu? Bir yıl öncesine döndük.
SAADET -Neden bir yıl bekledin buraya gelmek için Erdem?
ERDEM - Çok zor günler yaşadım.
ALİ - Sonra neler oldu o akşam?
ERDEM - Bir süre köyü abluka altına aldık. Şafak sökene kadar. Şafak yeni
Sökmüştü ki Komutan ihbarın asılsız çıktığını anladı. Toplan emri
Verdi. Yürüyüp reoların yanına geldik. Binmek üzereydik ki yaylım
Ateşi başladı. Pusu kurmuş alçaklar. Murat tam yanımdaydı. “Pusuya
Düştük komutanım” diye bağırdığını duydum. Sonra “Ahh,vuruldum
Dedi ve öylece yere yığıldı.
SAADET - Kurtarılamaz mıydı.
ERDEM - Bir elimde silahım rasgele ateş ediyor,diğer elimle de Murat’ı
Sürüklemeye çalışıyordum. Onlardan çoğunu hakladık. Geri
Kalan üç kişi de teslim oldu.
ALİ - Sizin zayiatınız çok muydu?
ERDEM - Murat ile birlikte dört arkadaşımız daha şehit olmuştu.
NEVİN - Hemen ölmüş müydü ağabeyim?
ERDEM - Evet, ne yazık yapılacak hiçbir şey yoktu. Gözleri açık kalmıştı.
SAADET - Biliyorum. Ben kapattım.
ERDEM - Tam dört yerinden vurulmuştu. Öldürücü darbeyi ise gırtlağından almış.
SAADET -Kimin vurduğu belli mi?
ERDEM - Hayır, o yaylım ateşi sırasında kimin kimi vurdu belli değildi.
NEVİN - Ne önemi var?
ERDEM - Bana bir yıldır neden gelmediğimi sordunuz. Doğrusu hep kendimi
Suçladım. Aynı anda aynı yerdeydik. O öldü,ben yaşıyorum. Onu
Kurtarabilir miydim bilmiyorum. Acı içindeyim bir yıldır.
SAADET - Hiçbir şey ölümü yaşamaktan daha acı olamaz. Bu ailenin içende
Ölümü yaşayan tek ben oldum.
NEVİN - Saçmalama Saadet.
SAADET - Öyle Nevin. Haberi anneme söylediklerinde çığlığı hala kulağımda.
“Hayır” diye bağırdı. “Yalan söylüyorsunuz, benim oğlum ölmez,
aslanlar gibidir o! Yalan söylüyorsunuz” Ve odasına kapandı
günlerce çıkmadı. Tam üç gün ne yedi ne içti. Kardeşimin acısı
bin yanda,anneme bir şey olacak korkusu öte yanda. (gidip Nevin’e
sarılır.) Canım kardeşim,biliyorum benimle aynı acıyı paylaştın.
Ama sana daha az acı çektirmek için, gidip kardeşimi ben teşhis
Ettim. Her şeyle ben uğraştım. Yeter ki sen daha az üzül diye.
NEVİN -Biliyorum. Farkında olmadığımı mı sanıyorsun.
SAADET - İnanın ölmekten daha zor bir şey var. Ölümü yaşamak!
ERDEM - Anneniz hep odada kapalı mı kaldı.
SAADET - Üçüncü gün çıktı odadan. Cenaze bir gün önce defnedilmişti.
ERDEM - Nasıldı?
SAADET - Hiçbir şey olmamı ş gibi davrandı. Biz böylece oturuyorduk. Baş
Sağlığına gelmiş komşular vardı. Şöyle bir baktı onlara “Hoş
Geldiniz” dedi ve mutfağa gitti.
NEVİN - Öylece donup kaldık. Hiç kimse konuşmuyordu.
SAADET - Sonra mutfaktan başını içeriye uzattı. “ Saadet pirinç kalmamış,
Bakkala telefon et de getirsin. Murat’a pilav yapacağım.” Dedi.
Hepimiz ağlamaya başladık. Annem aklını yitirmişti. İçeri
Girip “niye ağlıyorsunuz” diye şaşkınlıkla sordu.
NEVİN - Ağabeyim anne dedim.
SAADET - Ne olmuş ki ağabeyine,dedi. Hep birlikte sustuk. “ E fazla zamanı kalmadı
Bu gün yarın gelir.” Dediğinde ağlamaya başladık. İşte o zaman bize bağırdı.
NEVİN - “Bu evde ağlamak yok. Bu evde hiç kimse ağlamayacak.” Baş sağlığına
Gelen komşularla hep birlikte sustuk.
SAADET - Böylece her gün kardeşimi beklemeye başladı. Her sabah kalktığında
“Umarım bu gün gelir” diyordu. “Çünkü rüyamda gördüm” ilk günler
çok üzüldük. Ne yapacağımızı şaşırdık. Ama sonra biz de alıştık.
NEVİN -Hatta giderek içimizde bir umut yeşermeye başladı. “Acaba” diye
Düşünüyorduk, içimizden. Acaba gelir mi.
SAADET - Nevin haklı. Zaman zaman ben de aynı umudu paylaşıyordum.
Oysa onu gözlerimizin önünde toprağa verdiler. Bazen korkuyordum
Kendimden. Allahım sen benim aklımı koru diye dua ettiğim
Geceler oluyordu.
ERDEM - Sizi anlıyorum.
SAADET - Anlıyor musun? Hiç sanmıyorum. Yirmi küsür yıl birlikte yaşadığın
Kardeşin öldü mü hiç?
ERDEM -Hayır,ama..
SADET - Ama ne? Canından ciğerinden birini kaybettin mi, en sevdiğin
Canlarından birinin ölümünü yaşadın mı. Söyle.
ALİ - Saadet.
SAADET - Bir dakika Ali, Söyle bakalım Erdem bey. Aslanlar gibi kardeşinin
Gözlerini kapatıp toprağa verdin mi hiç. Sana bir şey söyleyeyim mi?
Senden hiç hoşlanmıyorum.
NEVİN - Saadet ne yapıyorsun, misafirimiz.
SAADET - Burada durdukça bana kardeşimi hatırlatıyorsun. Madem ki aynı
Yerde aynı çatışmanın içindeydiniz. O öldü sen niye yaşıyorsun?
Bunu anlamıyorum.
NEVİN - Saadet neler saçmalıyorsun?
ERDEM - İsterseniz hemen gideyim.
NEVİN -Yok canım,olur mu öyle şey.
SAADET - Bırak gitsin Nevin. Nasıl olsa birkaç gün sonra gidecek. Şimdi
Gitsin.
NEVİN - Anneme ne deriz Saadet?
SAADET - Düşünsene o gidince ne diyeceğiz. Fatma hanım oğlunuz geldi ama
Yine evi terk etti. Böyle mi di diyeceğiz?
ALİ - Ama Saadet annem şu an çok mutlu.
SAADET - Biliyorum, Allah kahretsin. Beni de korkutan bu ya. Erdem’i
Murat’ın yerine koydu. Peki sonra,sonra ne olacak? Erdem
Gidince yani.
ALİ - Bir şeyler buluruz.
SAADET - Saçmalama Ali, bir şeyler bulur muşuz.
NEVİN - Saadet annem her zaman ne der? “ Mutlulukları anında yaşayın ve
Tadını çıkartmaya bakın. Sanki bir daha hiç bulamayacakmış gibi”
Böyle demez mi?
SAADET - Ee, ne var bunda?
NEVİN - Ne var olur mu? Şu an annem çok mutlu. Bir yıldır bu mutluluğa
Hasret. Bırakalım şimdi bu mutluluğu yaşasın.
SAADET -Peki sonra?
NEVİN - Sonrasını da sonra düşünürüz.
SAADET - Bu, evimizdeki yabancı adamla daha ne kadar birlikte yaşayacağız
Ki? Açıkça söylüyorum,ondan hoşlanmıyorum. Kardeşimin yatağında
Yatıyor, onun gitarını çalıyor,onun terliklerini giyiyor. Onun kendi
Elleriyle düzelttiği odayı karıştırıyor.
NEVİN - Ağabeyim çok titizdi . Odasını kendi elleriyle temizler ve toplardı.
O günden beri odasına hiç dokunmadık. Dün akşam sen gelinceye
Kadar.
SAADET - Evet dün akşam bir canlı bomba olarak düştün hayatımızın içine.
ALİ - Saadet hep olumsuz yönden bakma. İyi tarafları da var Erdem’in
Gelişinin.
SAADET - Evet annem son derece mutlu. İşte beni korkutan da bu ya. Sonra,
Ya sonra? Korkuyorum Ali. O kadar az kişi kaldı ki ailemiz.
Birisini kaybetmeye artık dayanamam sanıyorum.
NEVİN - Saçmalama Saadet.
SAADET - Bir yalanın,bir aldatmacanın üzerine kurulan mutluluk ne kadar sürer ki.
Yalancının mumu..
ALİ - İşte bırakılım mum kendiliğinden sönünceye kadar yansın.
SAADET - Peki ama.. (Tam bu sırada kapı çalar. ) Annem gelmiş olmalı.
(Saadet kapıyı açmaya gider.)
FATMA ANA – (Girer ) Ah bu bacaklar öldürecek beni. Al kızım bunları
Mutfağa koy. (Elindeki poşetleri Saadet’e vermiştir)
Sözüm ona ta aşağı çarşıya gidecektim. Gözüm yemeyince
Şu köşedeki marketten aldım her şeyi.
ALİ -Anne niye yoruluyorsun ki , bana söyleseydin alır gelirdim
İstediklerini.
FATMA ANA- Sağol Ali. Kendim seçmek istedim. (Gidip Erdem’in saçlarını
Okşar.) Nasılsın oğlum? Karnın acıktı mı?
ERDEM - Yok. Daha yeni yedik ya.
FATMA ANA- Olsun,o kadar yoldan geldin. Hem özlemişsindir ev yemeklerini.
ERDEM - Özlemez olur muyum.
FATMA ANA- (İçeri giren Saadet’e) Ee, gel bakalım Saadet şöyle.
SAADET - Söyle anne.
FATMA ANA- Hazır Ali de burada. Ne zaman Nikah günü alıyorsunuz
Bakalım.
ALİ - (İnanamaz) Nikah günü mü?
FATMA ANA- Evet Nikah günü! (Bir kahkaha atar) İnanamadın değil mi
SAADET - Doğrusunu istersen evet.
FATMA ANA- E, artık zamanıdır Saadet. Siz de evlenip yurdunuzu yuvanızı
Bilin. Nasıl olsa bütün hazırlıklarınız tamam. Nerede oturmayı
Düşünüyorsunuz Ali?
ALİ -Neriman teyze size üç sokak ötede bir kiralık daire bulmuştu.
Ben de Saadet’e orasını kaçırmayalım diyordum.
FATMA ANA- İyi bir daire ise kaçırmayın tabi.
ALİ - Hem iyi,hem de kirası da uygun anne!
FATMA ANA- Oh.oh iyi. Bir an önce şu nikahı yapalım artık. Bu bacaklarımdan
Çektiğimi bilemezsiniz. Kızımın nikahına tekerlekli sandalye ile
Gelmek istemem doğrusu. (Kahkaha atar)
SAADET - Allah korusun o nasıl söz anne!
FATMA ANA- Şaka kızım şaka. Bu bacaklar beni bu yaşa kadar taşıdı. En az bu
Kadar daha taşır merak etmeyin.
(Bir tek FATMA ANA neşelidir. Konuşurken kahkahalar atar.
Diğerleri suskun ve sıkkın oturmaktadır.)
Haydi Nevin bir çay koy da içelim. İçelim de kendimizden
Geçelim.

SAADET - Nevin mi?
FATMA ANA – Evet.
NEVİN - Tamam anne.
FATMA ANA – Çay nasıl yapılır biliyorsun değil mi kızım. Çaydanlığa suyu koyuyorsun,
Demliğe de çay. Su kaynayınca demleniyor.
NEVİN - Aşk olsun anne.
FATMA ANA - (Çıkan Nevin’in arkasından) Ben söyleyeyim de kızım ne olur
Ne olmaz.
SAADET - şaşkınlık içindeyim anne. Bunca yıldır ilk kez Nevin’e
Çay yaptırıyorsun.
FATMA ANA- Ee. Ne yapalım kızım gelecek için hazırlık yapıyoruz. Sabahları
Veya akşamüstü çayı için sana telefon açacak değiliz ya.
Saadet gel kızım şu çayı koy diye. Bunca yıl yükümüzü taşıdın
Yetmez mi?
SAADET -Ne yükü saçmalama anne!
FATMA ANA- Öyle öyle, Ha bire seni koşturdum sağa sola. Saadet Bakkala ,
Saadet pazara. Bütün evin yükünü taşıdığının farkında
Değil miydim sanıyorsun.
SAADET - Ne yükü anne, severek yapıyorum her şeyi.
FATMA ANA – Bazıları anne olarak doğar Saadet onlardan biri, bazıları da
(İçerideki Nevin’i işaret eder ve yüksek sesle) sonradan
öğrenir anne olmayı. Ama öyle veya böyle her kadın
bir annedir. Sadece çocuklarının değil, aynı zamanda
kocasının da annesidir.
ALİ - Olur mu öyle şey anne.
FATMA ANA- Olur olur.. Şimdi annenin dizinin dibindesin de farkında
Değilsin. Hele bir ayrıl nasıl aramaya başlayacaksın anacığını
Aramaya.
ALİ - Öyle de..
SAADET - Ali pek öyle ana kuzusu sayılmaz anne.
FATMA ANA- Bırakın bunları. Her kadın evinin annesidir.
NEVİN - (girer) Çay oluyor. Sizlere tavşan kanı çay yapacağım.
FATMA ANA – Afferin benim kızıma.
NEVİN - İlahi anne , bir çay yapmaya koca bir aferin aldık.
FATMA ANA- Onu bile beceremeyenler var kızım. Öyle değil mi oğlum? (Güler)
Aa durun size bir fıkra anlatacağım. Ee, nasıldı. Hah.. İki yazar
Romancı yani bir meyhanede oturmuş konuşuyorlar. Sonra..
Dur yahu nasıldı. Fıkra anlatmayı da çok bilirim ya.. (Güler)
Dün okudum gazetede. Evet ikisi iyi arkadaş. Biri ötekine
Diyor ki, “ Yahu aynı mahallede büyüdük,aynı okullara gittik,
İkimiz de edebiyatı seçtik. Romancı olduk. Senin yazdıkların
Yok satıyor,benimkiler tek tük. Bunun sırrı ne?” Öteki
Cevap vermiş “ Ben romanlarımda mutlaka dini inanca yer
Veriyorum bu bir, içinde mutlaka cinsellik oluyor, bu iki.
Ve sonunu daima okuyucuya bırakıyorum,bu da üç.”
Diğeri hemen kalkmış,arkadaşı sormuş,nereye? Gidiyorum
Roman yazmaya demiş. Gitmiş ama on dakika sonra geri
Gelmiş. Ne oldu diye sormuş öteki yazar. Yazdım demiş
Beriki. İstersen okuyayım. Şöyle “ Aman Allahım
Dün gece kontesi kim hamile bıraktı.”
(Gülmeye başlar. FATMA ANA’dan başka hiç kimse gülmemektedir.
Ne oldu yahu, gülsenize. Çok kötü anlattım değil mi.
Ayyy..çok komik ama... Aman Allahım kontesi dün gece
Kim hamile bıraktı. Roman bu..inanç var cinsellik var..
Sonu da bilinmiyor işte. Ayol ne oluyor size. Bir surat bir surat.
Sanki evden cenaze çıkmış gibi.
NEVİN -Ben çayı demleyeyim. (Çıkar)
FATMA ANA-Yüzünüz bu gün gülmeyecek de ne zaman gülecek. İşte bütün aile
Bir aradayız. Niye susuyorsun Saadet?
SAADET -Bilmem içimden gelmiyor anne.
FATMA ANA- Eh, bizim zamanımızda gelinlik kızların öyle ulu orta gülmesi
Sevincini göstermesi ayıptı. Gizli gizli sevinirdik.
SAADET - Aman anne.
FATMA ANA- Ne aman annesi.. hadi hadi
NEVİN - ( girer) Demledim.
FATMA ANA – Haydi Nevin bir kaset koy da keyfimiz yerine gelsin.
NEVİN -Aman anne kaset mi kaldı artık cd.
FATMA ANA- (Kahkaha atar.) aayy
NEVİN - Ne oldu anne,ne var bunda bu kadar gülecek.
FATMA ANA- Annem hatırıma geldi. Bak şimdi rahmet istedi. Bizim zamanımızda
Kırk beşlikler yeni çıkmıştı. Ben de anneme senin söylediğini
Söylemiştim bir gün. “Anne yetmiş sekizlik plak mı kaldı,kırk beşlik
Var artık” demiştim. Hey gidi günler Bu zaman su gibi akıp gidiyor.
Bakalım çocukların sana ne diyecek. Onlara dersin ki, yetmiş
Sekizlik plak bütün bunların anası. Hadii.
NEVİN -Dur bir dakika anne. Arıyorum.
SAADET -Aman Nevin o senin zıpçıktı müziklerinden koyma da.
ALİ -Zıpçıktı müzik hangisi oluyor.
NEVİN -Tekno müzik için söylüyor.
SAADET - Evet işte o müzik.
FATMA ANA- Tekno,tekne şöyle oynak bir şeyler olsun.
NEVİN - İsterseniz oyun havası çalayım,kalkıp göbek atalım.
FATMA ANA- Deli kız,ne zaman gördün göbek attığımı? Babanızla bu konuda
Çok iyi anlaşırdık. O da hoşlanmazdı hiç göbek atmaktan da
Atandan da.
NEVİN - Tamam buldum. Saadet hanım tekno müzik de eskidi artık.
Şimdi cheehsot var!
FATMA ANA- O ne öyle ayol çasot.
NEVİN - Çasot değil anne ceehsot. Buyurun dinleyin.
FATMA ANA- Bunun dansı nasıl?
NEVİN - Göstereyim. (Erdem’e) gel.
ERDEM - Peki. Bir kez ben de görmüştüm ama televizyonda. Nasıl
Yapılır bilmiyorum.
NEVİN -Gel şimdi ,evet kollar bu yana ve.
ERDEM - Dans konusunda biraz kazmayımdır.
NEVİN - Yok canım başaracaksın.
(Müzik çok yüksek çaldığı için bağırarak konuşurlar)
FATMA ANA- Ha gayret oğlum.
SAADET - Biraz müziği kısalım mı.
NEVİN - Ne dedin?
SAADET - Biraz müziği kısalım mı diyorum.
NEVİN - Hayır.
FATMA ANA- Her şey iyi güzel de, arada bir sende genç olduğunu hatırlasan
Diyorum.
NEVİN - Enişte gelsene sende.. (Ali’yi çekip kaldırır.)
ALİ - Haydi Saadet,
SAADET - Yoo ben beceremem.
NEVİN - Saadet saçmalama ne var beceremeyecek.
ALİ - Haydi Saadet. (Saadet’i çekip kaldırır.)
NEVİN - Şimdi sıraya geçelim. Evet bakın ilk harekette sağdakiler sağa
Soldakiler sola oynatıyor ellerini.
ERDEM - Böyle mi
NEVİN - Evet bravo.
SAADET - Şimdi sola
NEVİN - Gördün mü nasıl oluyor.
FATMA ANA- Bravooo! (Alkışlar) İşte benim çocuklarım.
NEVİN - Anne haydi sen de gel.
FATMA ANA- Deli olma kız.. Bu yaştan sonra.
NEVİN - Gel anne,ne varmış yaşında.
SAADET - Nevin doğru söylüyor anne,sen kaç tane genci cebinden çıkartırsın.
FATMA ANA-Yok canım o eskidendi. Çekiştirme kızım.
ALİ - Haydi ama anne.
FATMA ANA- (zoraki kalkar) Böyle mi yapılıyor.
NEVİN - Aferin anne.
(Bir süre dans ederler. )
FATMA ANA- Ayy yeter. (Oturur.)
NEVİN - (Gidip müziği susturur. Bu arada bir şey aramaktadır.) Harikaydın anne.
SAADET - Ben söylemedim mi size nice genci cebinden çıkartır benim annem diye.
FATMA ANA- Nerdee,o eskidenmiş kızım.
ALİ - Ne eskisi vallahi kızlardan daha hareketliydin.
FATMA ANA- Bir de şu bacaklarımın ağrısı olmasa.
ALİ -Hakikaten . O zaman yarışmalara bile katılırdın.
FATMA ANA- Babaları ile ilk evlendiğimiz yıldı. Caddebostan plajında bir dans yarışması
Yapılmıştı. Tabi siz Caddebostan plajını bilmezsiniz. Vaktile İstanbul’dan
Denize girilirdi. İşte Caddebostan plajı ve onun gazinosu sayılı yerlerden
Biriydi. Babanızla yarışmaya katıldık. Favori olarak gösteriliyorduk.
Niye kaybettik dersiniz? (Güler)
NEVİN -Niye anne?
FATMA ANA- Babanız ayağıma bastı. Şöyle üstten bağlı ayakkabılarım vardı.
Bağı kopunca yarışmayı bırakmak zorunda kaldık.
SAADET - Çok kızdın mı babama .
FATMA ANA-Hayır kızım, ama o günden sonra bir espri konusu oldu aramızda.
Ne zaman bir hata yapacak olsa “Yine ayağıma bastın” derdim.
SAADET - Ne güzel bir evlilikti sizinki. (İçini çeker) Keşke bütün evlilikler
De sizinki gibi olabilse.
ALİ - Niye olmasın ki Saadet?
FATMA ANA- Ali haklı Saadet. Biraz karşılıklı hoşgörü ve sevgi hepsi bu.
Tabii önce sevgi.
NEVİN - Tamam buldum.
FATMA ANA- Ne arıyordun ki kızım?
NEVİN - Şimdi lütfen sessizlik,evet. Tamam bu bir sürpriiiz!
(Müzik çalmaya başlar. Bu “ you are allways in my hart )
Erdem’in yanına gider.) Haydi bakalım şimdi annemi dansa
Kaldır. Ben de şu çayları koyayım. (Çıkar)
ERDEM - (Kalkıp gelir, Fatma ananın önünde eğilir) Bu dansı bana
Lütfeder misiniz?
FATMA ANA- (Başını yukarı kaldırır. Gırtlağı düğümlenmiştir) Bu senin çocukların var
Ya,deli çocukların. Beni ağlatmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyor.
Ama sana söz verdim. Bak ağlamıyorum.
SAADET - Haydi anne çocuğu bekletmesene.
FATMA ANA- Aa, olur mu canım
SAADET - Babama da böyle nazlanıp bekletmiş miydin?
FATMA ANA- Yok hemen kalkacaktım. (Gülümser,Kalkar Erdem ile dans
Etmeye başlar. Bir taraftan şarkının sözlerine eşlik etmektedir.)

IŞIK SÖNER

2.SAHNE

( Işıklar yandığında sahne boştur. Birkaç gün sonra bir sabahın
erken saatleri. Bir süre sonra NEVİN girer. Üzerinde gecelik
vardır. Gerinir çevreye bakar. Bir yerlerde duran ,bir hayli
yıpranmış,çocukluğundan kaldığı belli olan oyuncak ayıyı
alır. Veya bu ayı ile birlikte girer.)
NEVİN - Günaydın bebişko. (Gider mutfağın kapısından içeri bakar)
Hayret! Annem kalkmamış daha. Gördün mü bebişko, mutluluk
İnsanı ne kadar rahatlatıyor. Eskiden olsa benim güzel annecim
Kalkmış şu koltukta oturuyor olurdu. Aslında geceleri uyuyup
Uyumadığını da merak ediyorum doğrusu. Ne dersin Bebişko
Ben de mutlu muyum? İçim kıpır kıpır. Bu ne demek oluyor
Sence? Aşk mı. (Güler) haydi canım. Bu kadar kolay mı
Aşık olmak? Ama yine de gözlerime baktığı zaman niye
Heyecanlanıp gözlerimi kaçırıyorum. Bu... bir hoşlanma
Olabilir. Ne dedin? Efendim. Yaa..yerin kulağı var
Derler.,yavaş anlat. Kimse duymamalı. Yoksa utancımdan
Ölürüm sonra. Bebişko ne kadar çok sırrımız var değil mi
Seninle? Ooo bütün çocukluğum boyunca neredeyse
Beraberdik. Allah’tan senin dilinden benden başka kimse
Anlamıyor! (Güler) .. Efendim,ne dedin?... Evet ben de biliyorum
Tam aşkı yaşayacak yaştayım. Haklısın, ama bir deney yetmedi mi
Ne kadar acı çektiğimi sadece sen biliyorsun. Bir aşk yeter!
Efendim. Yetmez mi? İlahi bebişko her gün aşık mı olacağız.
Sen de farkındasın değil mi,ne kadar duygusal. En ufak bir
Şeyde gözleri hemen buğulanıveriyor. Mantık evliliği mi
Yapmalıyım sence? Ne dersin yoksa aşk mı? Yoksa yaşamın
Akışına bırakmalı kendimizi. Biliyorum öğrenimi lise. Ben
Üç yıl üniversite mezunu olacağım. Bu ne farkeder ki.
Ne dersin bebişko ortada bir şey yok,kendi kendine gelin
Güvey olmak tam buna denir işte.(Katıla katıla güler)
Onun benden hoşlanıp hoşlanmadığını bilmiyoruz bile.
Sadece kaçamak birkaç bakış,o kadar! (Saadet girer,
Kapıdan izlemeye başlar.) Ama ne kadar yakışıklı
Değil mi? Yok yakışıklı değil de çekici demek daha doğru!
Ne dersin bebişko o da benden hoşlanıyor mu acaba?
Her şeye rağmen mutluyum. ( Bin şarkı söyleyerek bebişko
İle dans etmeye başlar. Ansızın Ellerini kavuşturmuş
Öylece duran Saadet ile karşılaşır,korkar.) Ayy.. Aşk olsun
Saadet, insan geldiğini belli eder değil mi?
SAADET - Beni duyacak durumda değildin ki. Öyle bir dalmışsın ki.
NEVİN -Bebişko ile dertleşiyorduk.
SADET -Duydum.
NEVİN -Her şeyi mi?
SAADET -Bana yetecek kadarını!
NEVİN -Sana ne kadarı yetiyor? (Güler)
SAADET -Ne zaman büyüyeceksin Nevin, çok merak ediyorum.
NEVİN -Ben böyle mutluyum.
SAADET - Yaşam bir oyun değil mi senin için?
NEVİN - Bilmem,diyelim ki öyle.
SAADET -Hala evcilik oyunu oynuyorsun.
NEVİN -Ne var bunda? Diyelim ki ben böyle mutluyum. Yaşamı senin
Kadar ciddiye almak istemiyorum.
SAADET -Ama bir gün gerçeklerle karşılaşınca çok kötü kırılacaksın
Diye korkuyorum.
NEVİN -Annem ne der bilirsin “Korkunun ecele faydası yok”
SAADET - Ama tedbiri elden bırakmamak gerek.
NEVİN - Sana bir şey söyleyeyim mi Saadet?
SAADET - Nedir?
NEVİN - Asıl ben senin için üzülüyorum. Yaşamı bu kadar ciddiye
Alarak kendini harap ediyorsun.
SAADET -Yaşamın kuralları vardır.
NEVİN - Kim koymuş bu kuralları? İnsanlar.
SAADET - Deneyim görmüş insanlar.
NEVİN - Yani başkalarının deneyimleri.
SAADET - Evet.
NEVİN - Neden biz de deneyerek öğrenmeyelim. Başkalarının kurallarına
neden uyalım ki,sorgusuz sualsiz.
SAADET - Neler saçmalıyorsun ? Toplumun belli kuralları vardır.
NEVİN - İşte ben de bu toplumun belli kurallarını kim koymuş ve neden
Körü körüne onlara uyalım diyorum.
SAADET - Atalarımızdan beri böyle gelmiş.
NEVİN -İşte Saadet ben de bunu söylüyorum. Böyle gelmiş olması doğru
Olduğu anlamına gelmiyor. Geçmişe bağlı kalındıkça ileriye
Gidilemez.
SAADET - Neler saçmalıyorsun? Seni üniversiteye anarşist ol diye
Yıllamıyoruz!
NEVİN -Biliyor musun Saadet bazı durumlarda anarşist düşünmenin
De yararı vardır.
SAADET -Ağzından çıkanı kulağın işitiyor mu senin!
NEVİN - Gayet tabi.
SAADET - Anarşist mi olacaksın başımıza.
NEVİN - (Güler) evet. Ama senin düşündüğün gibi değil.
SAADET - Nasıl yani?
NEVİN - Şimdi senin anarşistten algıladığın şu, İnsanları öldüren
Kişiler.
SAADET - Öyle değil mi?
NEVİN - Hayır. Nasıl anlatayım sana bilmem ki. Bak şimdi abla.
SAADET - Ooo bana abla dedin. Demek ki çok ciddi bir şey anlatacaksın.
Çünkü sadece böyle zamanlarda abla dersin.
NEVİN -Sanırım. Şimdi biz gençler toplumun eskimiş kuralları yerine
Daha çağdaş olanları düşünmeli ve getirmeliyiz. Vatandaş
Olma kavramını artık geliştirmeliyiz bu ülkede.
SAADET -Ooo politika,kardeşim politika yapıyor.
NEVİN -Bak abla, bizim kuşağa ülke gerçeklerini konuşmayı yasakladılar.
Bir ülke yasakçı zihniyetle nereye kadar gidebilir? Baksana
Oldukça aydın bir aile sayılırız. Sen bile bu yasaklardan
Yanasın!
SAADET - Yok canım,yani.

NEVİN - Kekeleme,doğruyu söyle. Yasaklardan yanayım de!
SAADET -Benim aklım ermez politikaya.
NEVİN -Bal gibi erer. Kendini soyutluyorsun. İstedikleri de bu! Vatandaş
Değil de kul yaratmak.
SAADET -Niye kul olmak kötü mü?
NEVİN - İyi mi? Sorgusuz sualsiz her şeye evet demek. İyi mi sence?
SAADET -Biliyordum böyle olacağını.
NEVİN - Neyi biliyordun ?
SAADET -Düşüncelerinin böyle olduğunu. Bir yıla yakındır biliyordum.
O yüzden hiç bu konuyu açmak istemiyordum. Korkuyordum
Çünkü. Hep korktum. Hala da korkuyorum.
NEVİN -Korkularla yaşanmaz abla. Ayrıca korkulacak bir şey de yok!
SAADET -Nasıl yok, şurada üç kişi kaldı ailemiz. Ya sana da bir şey olursa
Diye kaç geceyi uykusuz geçirdim biliyor musun. Ben burada
Evin içinde güvendeyim. Peki ya sen?
NEVİN -Merak etme, ben de güvendeyim. Sorun güvende olup olmamak
Değil zaten.
SAADET -Ne peki?
NEVİN - Bak şimdi Saadet, hepimiz güvende olabilmek için evimize çekilir,
Kapılarımızı kapatır, kulaklarımızı tıkar ve gözümüzün önünde
Olanları görmezden gelirsek, bu ülkeyi kim ileriye doğru taşıyacak?
SAADET -Bu sana mı kaldı.
NEVİN - Evet ben de bu ülkenin yetiştirdiği aydın gençlerden biriyim.Kendimden
Önce,sizlerden önce bu topluma karşı görevlerim var. Ben böyle
Görüyorum.
SAADET -Kendini tehlikeye atıyorsun.
NEVİN -Bir kez tehlike sözünü unut. Ne tehlikesi. Tehlike dediğin silahlı
Çatışmada olur. Biz silahlı çatışmaya karşıyız.
SAADET -Zaman zaman televizyonda gösterilen olayları görmüyor musun.
Öğrenciler birbirlerine taşla,demirle,sopayla saldırıyorlar. Aklım
Çıkıyor aralarında olacaksın diye!
NEVİN -İşte bizim savaşımız da bu! İnsanlar birbirini dövmesin,öldürmesin.
Özgürce düşüncelerini söyleyebilsinler,tartışabilsinler.
SAADET -Nerede o günler?
NEVİN -Niye olmasın Saadet? Bizim çağdaş denilen Avrupa ülkelerinden
Neyimiz eksik? Daha mı aptalız yani?
SAADET - Yok canım.
NEVİN -Tabii ki değiliz. O halde sürüklenmek istediğimiz etnik köken çatışmalarına
Din ve mezhep çatışmalarına neden karşı çıkmıyoruz! Üstelik inan ki biz
Avrupa ülkelerinden ilerideyiz. Çünkü bizim geçmişimizde ne engizisyon
Mahkemeleri var, ne toplu katliamlar var? Bizim sicilimiz yanında
Avrupa’nınki çok bozuk.
SAADET -Baksana ermeni katliamından söz ediyorlar.
NEVİN -Evet katliam olmuş. Daha doğrusu iki taraf da birbirini öldürmüş.
Ama nedeni araştırılmıyor! Yüzyıllarca Osmanlı toplumu içerisinde
Gayet mutlu yaşamış Ermeniler ne olmuş da Türk’lerle savaşa girmiş?
SAADET -Ne?
NEVİN -Neden olacak, itilaf devletleri bunu duydun mu hiç?
SADET -Aşk olsun Nevin sen de beni kör cahil yaptın artık. İtilaf devletlerini
Bilmez miyim. Birinci dünya savaşında Fransa,İngiltere, ee,
Üçüncüsü Rusya idi değil mi?
NEVİN -Evet. İşte itilaf devletlerinin kışkırtmaları. Bunun amacı Ülkemizi
Bölmekti. Bunu da gerçekleştirdiler. Sevr! Anladın mı Saadet?
SAADET -Tabi Nevin aptal değilim ya. Ama yine de senin için korkuyorum.
Endişeleniyorum yani.
NEVİN -Canım ablacım benim. (Sarılır.) Merak etme sen. Ben kendime
Sahip olabilecek kadar büyüdüm.
SAADET -Buna bir inanabilsem.
NEVİN -İnan bana kendimi koruyabilirim.
SAADET - Erdem’e karşı da mı?
NEVİN - O nereden çıktı?
SAADET -Demin bebişkonla konuştuklarını duydum.
NEVİN - Aşk olsun utanmıyorsun gizli gizli dinlemeye!
SAADET -Ne gizlisi. Gelmiş kapının önünde öyle duruyordum. Saklanmadan.
Öyle dalmıştın ki hiiç beni fark etmedin.
NEVİN - Yani, Erdem. Hiçbir şey yok biliyorsun.
SAADET -Biliyorum şimdilik öyle. Bir haftadır burada. Son iki-üç gündür sana,
Ve senin ona bakışlarını beğenmiyorum.
NEVİN -Ne yapabilirim ki ?
SAADET -Ben baştan söylemiştim. Bu çocuk bu evde kalmamalıydı.
NEVİN - Ne sakıncası olabilir söyler misiniz,bayan tedbir?
SAADET -Kim bu çocuk? Neyin nesi, hiçbir şey bilmiyoruz?
Ailesi nerede?
NEVİN -Anlatıyor ya her şeyi.
SAADET - Öyle görünüyor, ama hiçbir şey anlatmıyor.
NEVİN -Ağabeyimin arkadaşı,bu yetmiyor mu sana?
SAADET -Bunu kendisi söylüyor. Doğru olup olmadığını bilmiyoruz ki!
NEVİN -Niye yalan söylesin ki?
SAADET - Off,bilmiyorum. Hiçbir şey bilmiyorum.
NEVİN -Göreceksin Saadet bunların hepsi senin boş kuruntuların.
Boşu boşuna kendini yiyip bitiriyorsun.
SAADET -Keşke sen haklı çıksan.
NEVİN -Annemin durumunu biliyorsun. Nasıl karşı çıkabilirdik Erdem’in
Burada kalmasına? Oğlum diye haykırınca hepimiz susup kaldık.
Hangimiz cesaret edip “ Anne bu senin oğlun değil” diyebildi.
O an konuşsaydın.
SAADET -Haklısın,ama..
NEVİN -Ama ne?
SAADET -Bilmiyorum, bu çocuktan hoşlandığım söylenemez. İçimde garip
Bir his var, sanki kötü bir şeyler olacakmış gibi geliyor bana!
NEVİN -Oh,Maşallah şimdi de medyumluğa başladık desene! İstersen
İyi bir falcı bulup fal açtıralım ne dersin?
SAADET -Sen dalga geç bakalım.
NEVİN -Bütün bu kuşkularla,korkularla yiyip bitiriyorsun kendini. Seni
Bir doktora götürmek gerek.
SAADET -Ne doktoru?
NEVİN -Psikolog.
SAADET - (Sesini yükseltir) Hayretsin Nevin! Ben sana nelerden söz ediyorum.
Sen bana deli doktorundan söz ediyorsun.
NEVİN -Deli doktoru değil bir kere.
SAADET -Ya ne?
NEVİN -Medeni ülkelerde herkes bir psikologdan yardım alıyor.
SAADET -Hah işte o zaman benim değil ,senin doktor yardımı alman gerekiyor!
FATMA ANA- (Girer) Hayrola sesiniz yatak odalarına kadar geliyor. Sabah sabah
Neyi paylaşamıyorsunuz ki kuzum?
NEVİN -Yok bir şey anne!
FATMA ANA- Nasıl yok, bir doktora gitmekten söz edildiğini duydum.
SAADET -Şimdi anne.
FATMA ANA-Biraz yavaş ol kızım. Çocuğu uyandıracaksın. Gerçi ara kapıyı da
Kapattım ama. Yine de bağırışmasanaz iyi olur.
SAADET -Yani anne uyansa da iyi olur. Neredeyse öğle olacak.
FATMA ANA-Bırakın uyusun. Kim bilir kaç yıldır sabah uykusuna hasret garibim.
Dün sabah onu uyurken uzun uzun izledim. Melekler gibi uyuyor.
Zaman zaman gülümsüyor uykunun arasında. Öyle güzel gülümsüyor ki!
Nevin, sen niye hala gecelikle dolaşıyorsun kızım?
NEVİN -Ne bileyim. Kalktım Saadet ile konuşurken dalmışım.
FATMA ANA- Gecelik yatak içindir. Evde gecelikle dolaşan kadınlardan,pijama
İle dolaşan erkeklerden nefret ederim!
NEVİN -AH bu kurallar.
SAADET -İşte biz de bu kurallar yüzünden tartışıyorduk anne!
FATMA ANA-Nasıl yani.
SAADET - Kardeşim kurallara karşı çıkıyor da.
FATMA ANA- Saadet o çok genç daha.
SAADET - Ben çok yaşlı imişim gibi konuşuyorsun.
FATMA ANA- Genç olmasına gençsin kızım ama,
SAADET -Ama ne?
FATMA ANA-Her zaman yaşından olgun davrandın. (Gülümser) Beş yaşında iken
De sanki bu yaştaymışsın gibi geliyor bana.
NEVİN -Canım anneciğim. (Sarılır)
FATMA ANA- (Koparır kendisini) Haydi haydi sululuk istemez. Git de üstünü
Giy. Siz kardeşsiniz. Birbirinizi döversiniz de,seversiniz de!
(NEVİN çıkar)
çayı koydun mu Saadet?
SAADET - Hayır anne.
FATMA ANA- E,kızım saat neredeyse öğlen. Çocuk şimdi kalkar niye
Koymadınız ki çayı? Sen niye böyle giyindin ki,dışarı çıkacak gibi?
SAADET -Ali gelip beni alacak. Birazdan. Gidip o eve bakacağız.
FATMA ANA- Kahvaltı etmeden mi.
SAADET - Zaten ev üç sokak ötemizde. Kahvaltıya yetişiriz. Yani öğle yemeği
De sayılır ya.
FATMA ANA- Öyle olsun.
(Kapı çalar)
SAADET - İşte dakik Ali geldi! (Kapıyı açmaya gider)
ALİ - (Girip Fatma Ana’nın elini öper) Annelerin en güzeli!
FATMA ANA- Ooo, Ali bu iltifatı neye borçluyum acaba?
ALİ -Hiiç,içimden öyle geldi.
FATMA ANA- Gidip şu kahvaltıyı hazırlayayım. E ne yapalım artık iş
Başa düştü.
SAADET - Annee.. bana kinaye yapma. Kırk yılın başı.
FATMA ANA- Şaka kızım,şaka..Bu kadarcık da takılalım değil mi?
(gülerek çıkar)
ALİ - (Sesini alçaltır) Sizin evi böyle neşeli görmek ne güzelmiş.
SAADET -Sen gel bir de bana sor.
ALİ -Niye ki?
SAADET -Ne bileyim daha ne kadar sürecek bu mutlu hava. Biliyorsun
Bir yalan üzerine kurulu tüm mutluluk. İskambil kağıdından
Evler gibi. Bir rüzgar esse bir yerden. Her şey sağa sola
Savruluverecek.
ALİ -Bunları düşünme şimdi Saadet. Günü yaşamaya bak. Yaşadığın
Anların tadını çıkart.
SAADET -Aynı kardeşim gibi düşünüyorsun sen de! (İçeriye) Anne biz
Çıkıyoruz.
FATMA ANA- Kesin geleceksiniz değil mi kahvaltıya?
SAADET -Tabi anne ev iki adım ötede. Hemen gidip geliriz.
FATMA ANA- O zaman gelirken taze ekmek alın bari.
ALİ -Tamam anne.
(Çıkarlar, bir an sahne boş kalır sonra ERDEM gerinerek
girer. Bir an sonra da FATMA ANA mutfak tarafından
girer)
ERDEM -Günaydın.
FATMA ANA- Günaydın oğlum.
ERDEM - Amma uyumuşum. Neredeyse öğlen olmuş. Niye uyandırmadınız
Beni?
FATMA ANA-O kadar güzel uyuyordun ki. Kıyamadım Üstelik bu gün tatil
İstersen akşama kadar uyursun.
ERDEM -Diğer günler bir işim var, çalışıyormuşum gibi konuşuyorsunuz.
FATMA ANA-Niye hala benimle sizli bizli konuşuyorsun,anlamadım.
ERDEM -Saygıdan.
FATMA ANA- Sen diye konuşunca saygısızlık olmaz oğlum. Hem bir şey
Söyleyeyim mi daha geldin geleli anne sözünü duymadım
Ağzından. Söyle bakayım şimdi. Anne.
ERDEM -Bunu söyleyebilir miyim size.
FATMA ANA-Bak hala siz! Söyle bakayım Annnnee..
ERDEM -(Zorla) Annnnee. (Kalkıp FATMA ANA’ya sarılır. Sıkıca)
FATMA ANA- Ne kadar zamandır bekliyorum biliyor musun bu anı. Oğlumun
Bana sıkı sıkı sarılmasını. Bir yıl diyorlar ama inanmıyorum.
Sanki yüz yıl oldu. Canım oğlum.
ERDEM -Annem.
FATMA ANA-Ne kadar önemli bir şeydir biliyor musun sarılmak. Ama içten
Gönülden sarılabilmek bir insana. Genç kızken bir arkadaşım
Vardı. Sarılmasını bilmezdi. Çünkü yaşamda hiç kimse sarılmamış
Ona. Ters lanet bir babası,ilgisiz bir annesi vardı. Ne kadar üzülürdüm
Onun için. Sevgisiz yaşam ,yaşam değildir.
ERDEM -Bence de. Keşke herkes sizin gibi olsa!
FATMA ANA- Bak hala siz.
ERDEM -Tamam tamam,bundan sonra sen derim.
FATMA ANA- İş meselesine gelince , bunu zaten seninle oturup konuşmak
İstiyordum.
ERDEM -Ne yapabilirim ki?
FATMA ANA- Evet ne yapabilirsin. Buna birlikte çözüm getirelim. Bir yere
Girip çalışmaktansa belki de kendi işini kurman daha doğru
Olur.
ERDEM - Bakalım inşallah o da olur.
FATMA ANA- Düşün taşın. İstiyorsan yaparız. “ Kalkıp büfenin çekmecesinden
Bir bohça çıkartır.) Bak,bunlar devlet tahvili. Bu günler için
Sakladım. Bu da mücevherlerim. Artık bir şey takacak halim kalmadı.
Şu yüzüklere bak. Eskiden ellerim çok güzeldi. Bunlar da yakışırdı
Ellerime. Şu gerdanlığa bak. Eee, gençliğimde gerdan da gerdandı yani.
Yıllardır hepsi bu kutuda durup duruyor. Şu gül yüzük annemden,ona da
Annesinden kalmış. Düğünde Saadet’e takacağım ben de. Bu gerdanlığı
Da. Bu yüzüğü babanız birinci evlilik yıldönümümüzde almıştı. Bunu
Da Nevin’e saklıyorum. Daha bir sürü ıvır zıvır. Gerekirse hepsini
Satarız. (Birden gözü ilişir) Bu mine küpeleri ne satabilirim,ne atabilirim
Onlar bana babamdan. On üç yaşıma girdiğimde almıştı.
ERDEM - Çok iyisiniz..iyisin. Ama bunların hiç birini kabul edemem.
FATMA ANA- Ne demek kabul edemem. Bunların hepsi senin!
ERDEM - Hayır hiç biri benim değil.
FATMA ANA- O nasıl söz. Benim olan her şey senin demektir.
ERDEM - Hayır.
FATMA ANA-Ne demek hayır.
ERDEM -Bunları hak etmek için hiçbir şey yapmadım ben!
FATMA ANA- Hak etmek mi? Neler söylüyorsun. Bütün bunları hak etmen
İçin sadece burada olman,benimle olman yetiyor. Anladın mı!
Başka hiçbir şey yapmana gerek yok!
ERDEM -Fakat..
FATMA ANA-Sus şimdi. (Bohçayı toplar) Bak şimdi bunu buraya koyuyorum.
Karar verdiğin zaman söyle. Gider devlet tahvillerini bozdururuz.
Mücevherlerden de sizlere dağıtacaklarımızı ayırır,geri kalan
Kısmını satarız. Yeter ki sen ne iş yapacağına karar ver.
ERDEM -Ama ..
FATMA ANA-Hişşt sus demedim mi sana. Hiçbir şey söyleme. Teşekkür filan
da etmen gerekmiyor. Çünkü sen bunu hak ediyorsun.
ERDEM -Bilmiyorum ki.
FATMA ANA-Ben biliyorum. Hayatım boyunca hiçbir şeyi bilmeden,
Körü körüne yapmadım. Şimdi başka şeylerden
Konuşalım. Aman bu arada çayı unuttum.
(Bu sırada NEVİN girmiştir.) Ben çayı demleyeyim.Merak
etmeyin kahvaltı on dakikaya kadar hazır olur.
(Çıkar)
NEVİN -Günaydın.
ERDEM -Günaydın.
NEVİN - İyi uyuyabildin mi?
ERDEM - Biraz zor uyudum. Geç vakide kadar yatağın içinde dönüp durdum.
NEVİN -Niye ki?
ERDEM - Bilmem ..öyle işte.
NEVİN -Bir nedeni olmalı.
ERDEM - Aslında var tabii. Kendimi sorguluyorum ha bire. Burada ne
İşim var, ne yapıyorum böyle diye.
NEVİN -Her insan istediği yerde bulunmalı. Ve istendiği yerde.
ERDEM - Sadece bir gün, ziyaret için gelmiştim. Oysa bir haftayı
Buldu geleli. Her sabah kalktığımda gitmek için karar
Veriyorum. Oysa bir süre sonra “yarın giderim” diye
Düşüncemi değiştiriyorum.
NEVİN -(Gülümser) O zaman yarın gidersin!
ERDEM -Bir yarın olmalı. Gitmeliyim yani. Mantık bunu
Gerektiriyor. Ama gel de bunu duygularıma anlat.
NEVİN - O zaman bırak yaşamını duyguların yönlendirsin.
ERDEM -Kolay mı sanıyorsun.
NEVİN -Zor olan ne?
ERDEM -Bir haftadır burada boş boş oturuyorum. Sen okula gidiyorsun
O zaman sanki kimsesiz kalıyorum. Farkında mısın bilmem
Saadet benden pek hoşlanmıyor.
NEVİN -Biliyorum. Aldırma geçer.
ERDEM - Bir şey söyleyeyim mi,haksız da bulmuyorum yani onu.
NEVİN -Nasıl yani.
ERDEM -Ben yabancı biriyim. Hayatınızın içine damdan düşer gibi
Girmiş birisiyim.
NEVİN -Yoksa sen de mi değişmeyecek kurallardan, geleneklerden
Yanasın?
ERDEM -Hayır. Ama ne bileyim. Neticede bir yabancıyım sizin için.
NEVİN -Saadet için belki. Ama benim için değil. Sanki seni daha önce
Tanıyormuş gibiyim. Hatta sanki sabırsızlıkla gelişini
Bekliyormuş gibiyim. İyi ki geldin.
ERDEM -Ben de tam tersine keşke gelmeseydim,diyorum. Yatağa yatıp
Kendimle baş başa kalınca.
NEVİN -Peki neden?
ERDEM -Bunu sen mi soruyorsun Nevin?
NEVİN -Evet çünkü anlamıyorum.
ERDEM -Bir yabancıya gönlünü açabilir misin?
NEVİN - Eğer o yabancı gerçekten benim gönlümü istiyorsa neden olmasın?
ERDEM - Her şeye rağmen mi?
NEVİN -Tabi. Her şeye rağmen.
ERDEM -biliyor musun Nevin şöyle bir düşün en büyük aşklar kavuşamayan
Aşklardır. Romeo-jüliet, Tahir ile Zühre ne bileyim Leyla ile Mecnun
Bunların hiçbiri birbirlerine kavuşamamış.
NEVİN -Bunların hepsi roman. Efsane.
ERDEM - Gerçek ne ki.
NEVİN -Gerçek sensin,gerçek benim. Gerçek benim annem ile babam. Babam çok
Genç yaşta öldü ama,birbirlerine deli gibi aşıktılar. Annem için hala
Da bu böyle. Son derece saygı duyuyorum onların sevgilerine.
ERDEM -Aynı sosyal çevreden gelmiş iki insan. Bu olabilir.
NEVİN -ayrı çevreden gelen insanlar niye anlaşamasınlar ki.
ERDEM -Rahat bırakmazlar ki. Her iki çevre de kendilerine çekmeye çalışır.
Sonunda bezdirirler. Yıpratırlar. Bunun örneklerini çok gördüm. Ne yazık
Mutlu olabilecek iki insanı hiç rahat bırakmazlar. İnan bana bu
Çoğunlukla böyle.
NEVİN -Benim öyle bir annem var ki, bu söylediklerini asla yapmaz.
Zaten şu an seni oğlu olarak görüyor.
ERDEM -İşte bu da başka bir problem.
NEVİN -Neden ki?
ERDEM - Ben onun öz oğlu değilim ki . Keşke olsaydım Olabilseydim
Ama değilim işte.
NEVİN - Öz oğul olman için seni doğurması gerekmiyor ki. Sadece
Öyle hissediyorsan yeter.
ERDEM -Yok,olmaz. Yapamam.
NEVİN -Haydii,istiyorsan yapabilirsin. İstemek yapmanın yarısıdır
Diye bir söz vardır.
ERDEM -Çok istiyorum ama yapamam.
NEVİN -Bu su sesi nereden geliyor. (Dinler) Aaa,yağmur başladı.
ERDEM -Evet yağmur.
NEVİN -(Pencerenin önüne gider) Gelsene Erdem. Yağmura bak,ne güzel
Yağıyor.
ERDEM -Evet bardaktan boşanırcasına.
NEVİN -Şimdi toprağın kokusunu duyacaksın. (erdem’in elini tutar.)
Bu bir yaz yağmuru.
ERDEM -(Elini NEVİN’den kurtarır.) Hayır..Hayır..Affedersin.
(Hızla çıkar)
FATMA ANA- (ERDEM’in hızla kaçışını görmüştür) Ne oldu bu çocuğa?
NEVİN -Bir şey yok anne!
FATMA ANA-Nasıl bir şey yok. Yangından kaçar gibi kaçıyordu.
NEVİN -Anne üstüme gelme!
FATMA ANA- Peki. (Kapı çalar) Kapıyı açayım bari.
NEVİN -Sen otur anne! Ben açarım!
FATMA ANA- (Çıkan kızın arkasından söylenir.) Bir de dövseydin bari. O ne
Biçim ses tonu.
(SAADET önde ALİ ve NEVİN arkada girerler.)
SAADET -Ne biçim yağmur bu. Birden bire bastırdı. Allahtan eve yakındık
Saçak altlarından geldik. Yoksa sırılsıklam olmak işten bile değildi.
FATMA ANA- Yaz yağmuru en bereketli yağmurdur kızım.
SAADET - Bunun suratı niye böyle düşmüş anne? (Nevin’i göstermiştir)
FATMA ANA- Bilmem. Beğendiniz mi evi?
SAADET - Güzel ev ama bayağı masraf istiyor.
FATMA ANA-Niye,nesi var ki?
ALİ -Ben bir badana boya yapıp girelim diyorum. Saadet mutfağı
Beğenmedi. Değiştirelim diyor.
FATMA ANA- Elalemin mutfağını mı değiştireceksiniz.
SAADET -Ama anne çok kötü.
NEVİN -Değiştirsinler bırak anne! Nasıl olsa ablamın ömrünün çoğu
Mutfakta geçecek.
SAADET - Kötü şakalarını başka zamana sakla.
NEVİN -Pardon,pardon.
ERDEM - (Girer. Gitmek üzere hazırlanmış elinde çantası.)
FATMA ANA- Hayrola oğlum bir yere mi gidiyorsun.
ERDEM - Evet artık gidiyorum. Sizlere fazlası ile yük oldum.
FATMA ANA- O ne biçim söz oğlum. Ne yükü.
ERDEM - Saadet haklı buraya hiç gelmemeliydim. Veya hiç kalmamalıydım.
FATMA ANA- Neler söylüyorsun oğlum.
ERDEM - Keşke olabilseydim ama ben sizin oğlunuz değilim. Hatta burada
Bulunan herkesi kandırdım. Oğlunuzun arkadaşı bile değilim!
SAADET -Ben biliyordum!
FATMA ANA- Saadet sus!
ERDEM - Bir PKK baskınından söz ettim size. Evet o sabah şafakta ben de
Oradaydım. Ama kardeşinizin tarafında değil,baskını yapanlar
Tarafındaydım. Yani kardeşinizi vuran belki de bendim bunu
Bilmiyorum.
NEVİN -Aman Allahım.
FATMA ANA- Susun!
ERDEM - Ama ölürken tam yanındaydım. Bana doğru baktı,son sözü
Şu oldu “Neden” işte o zaman düşünmeye başladım “Neden” Ellerimi kaldırıp teslim oldum. Bana çok iyi davrandılar. Oysa
Ben oraya onları vurmak için gelmiştim. Böylece daha çok
Kahroldum. Beni iteleyip kakalasalardı bu kadar utanmazdım.
Sonra hapishanede düşünmek için çok zamanım oldu. “Neden”
Diyordum. “Neden” Sonra inceledikçe önümdeki sis perdesi
Açılmaya başladı. Ellerimizdeki silahların markaları yabancılarındı,
“Neden” diye düşündüm “Neden veriyorlar bizim ellerimize bu silahları”
Bizi çok sevdikleri için mi? “Neden sevecekler bizi” Oysa biz
Bu ülkeyi onlardan kurtarmıştık. Etnik köken ayırımı olmadan. Bir
Ülkeyi bölmenin parçalamanın en kolay yolu,o ülkede yaşayanları
Birbirlerine düşürmektir. İşte “Neden” buydu. Bunu çözdüm sonunda.
Ama bunu çözmek beni çok mutsuz etti. Bazen hiç çözmeseydim
Diyorum. Çünkü o günden beri kendimi kiralık katil gibi hissediyorum.
İtilaf devletlerinin kiralık katili!
SAADET -Bence de.
FATMA ANA-Saadet sus dedim!
ERDEM - İlk baskınımdı. Pişmanlık yasasından faydalanıp çıktım. Bu pişmanlıkla
Nasıl yaşayacağımı bilmiyorum. Buraya sizden af dilemek için gelmiştim.
Bana o kadar sıcak davrandınız ki,bir türlü anlatamadım. Beni affedebilecek
misiniz bilmiyorum. Ben kendimi affetmiyorum.
NEVİN - git,git artık lütfen!
ERDEM -Peki. Hoşça kalın.
FATMA ANA- Dur! Oğlumun ölüm haberini aldığımda odama kapandım. Şöyle diyordum
Kendi kendime, “ Sıra senindi niye oğluna verdin sıranı” üç gün üç gece
Uyumadan ağladım. Evet yanlış duymuyorsunuz ağladım. Çünkü babanıza
Da isyan ediyordum “Benden çok mu seviyordun ki yanına aldın” diye
Bağırıyordum ona. Üçüncü günün sonunda bitkin düşmüş uyuyakalmıştım
Rüyamda gördüm oğlumu “ Anne beni unutma,beni terk etme. Bekle beni
Dedi.” Ve uyandığımda onu beklemeye başladım Her gün gelecek gibi.
Bir oyundu bu biliyorum. Ama ancak böyle ayakta kalabildim. Oğlumu
Bekleyerek. Sonra bir akşam karanlığın içinden bu çocuk çıka geldi.
Kendi kendime “ İşte beklediğin bu” dedim. Ve onu oğlumun yerine koydum.
SAADET -Annee!
FATMA ANA-Sus Saadet. Tam oğlumun yaşındaydı. Onun ne aradığını düşündüm önce.
Niye bize geldiğini. Sonra yavaş yavaş çözdüm. Sevgisiz kalmış bir çocuktu
Bu. Büyük bir ihtimalle kimsesiz.
ERDEM -Evet babam sınır kaçakçılığı yaparken mayına basıp parçalanmış. Biz yedi
Kardeştik,amcam büyüttü. Anam hangi birimize sevgisini verebilsin ki? Zaten
Anamın da sevgiden hiç haberi olmamış. O sevgiyi görmemiş ki bilsin.
FATMA ANA- İşte ben söylemedim mi?
NEVİN - Anne bırak da gitsin artık.
ERDEM -Evet artık gitsem iyi olacak.
FATMA ANA- Durun!
SAADET - Anne lütfen bırak gitsin. Biz de kendi hayatımıza dönelim
Artık.
FATMA ANA- Kendi hayatımıza mı?
SAADET - Evet.
FATMA ANA- Farkında değil misiniz,bu çocukla bizim hayatımız bir yerde
Kesişiyor. O da artık bizim yaşamımızdan biri. Bu çocuk kim
Biliyor musunuz? Bu çocuk YAŞAMIN SESİ. Biz ona ne
Verdik bir düşünsenize. Biz ona açlık verdik,eğitimsizlik verdik
Bütün bizim ona verdiklerimiz bize kurşun olarak geri döndü.
Şimdi bu genç adam gerçekleri gördüğü için pişman ve acı
Çekiyor. Peki biz, ona yaptıklarımızdan ötürü pişman mıyız?
Onu aç bıraktığımız, onu okulsuz bıraktığımız,onu işsiz
Bıraktığımız için acı çekiyor muyuz? Ona bakalım! Tanrı
Benden bir oğlumu aldı,ama yerine bana bir oğul gönderdi.
(Gidip Erdem’e sarılır) Evine hoş geldin Oğluuuuum!!

PERDE YAVAŞ YAVAŞ KAPANIR

Tuncay Özinel
25.Mayıs.2003
kadıköy

Beyazdut
10-01-10, 02:53
YALANCILAR KOĞUŞU
(4-7 kişilik oyun)

Oyun adı : Yalancılar Koğuşu
Yazar : Abdurkadir Bal
------------------------------------------------
(DALGALAR VE MARTI SESLERİ)

-"Alo...ALOOO
-(...)

-Anicim nasılsın?Ayy canım bende seni çok özledim...
-(...)

-Haklısın, arayamadım.İşler çok yoğun anne.Yok amcamlara da gidemedim.Ya boşver bunları sen nasılsın?
-(...)

-Geçmiş olsun annecim.Sık biraz dişini.Derdi veren Allah Şifayı da verir.
-(...)

-Bir süre daha gelemeyeceğim aşkım! He..Anne İş güç işte sen de biliyorsun, döneyimde ne yapayım yani,sürünelimmi?
-(...)

-Yav dur bir nolur! Valla Gurbet murbet napalım?Bak! bak! ben sana ne diyeceğim?Bil bakalım ben şuan nerdeyim?
-(...)

-Evet burası çok rüzgarlı. Bak iyi dinle sesler gelecek sana bak.
-(...)

-Evet Martı sesi annem.Şuan Eminönündeyim.Balıkekmekçideyim.Anne denizden tuttukları balıkları hemen pişirip yarım ekmek arası veriyorlar eline.Deniz şuan önümde.
-(...)

-Yok anne.Ne düşmesi ya!kız,ben denizin ortasında değilim, kenardayım:)he ya!Ay hiç güleceğim yoktu.
-(...)

-Bak bak sana ne diyeceğim. Anne ekmeğin ucunu kopartıyorsun havaya atıyorsun havada kapıyor martılar.Anne martıyı bir gör kocaman.Kanadı varya senin kolundan uzun.
-(...)

-O sesler ne ordaki?
-(...)

-Teyzemler mi? Çok selam söyle sende? Ne soruyor anlamadım?
-(...)

-Yok daha birini bulamadım merak etmesin:)
-(...)

-Yav anne ne bakması, ne bakacağım elin kızlarına yav.Of anne ya neden kaysın ayağım.Sen merak etme.Oğlun onurundan duruşundan taviz vermez.Ben bakmam öyle pis kadınlara sen merak etme!
-(...)

-He o tipler de var.Ama onlar daha çok biz uyuduğumuz zaman ortaya çıkıyorlar anne.Birde onlar caddelerdeler anne.Sen merak etme korurum ben kendimi.Yav kocaman adam oldum hala telaş ettiğin şeylere bak ya!
-(...)

-Yav kızmıyorum da anne, bırak bunları, bak ben sana şimdi vapurlardan bahsedeceğim.Hani Gülbeyaz dizisinde de vardı ya.Gülbeyaz'ların teknesi vardı hani.Aynen ondan var burda da.
-(...)

-Yok Gülbeyaz gibi kızları yok:)Kaptanlar kullanıyor vapurları anne.Neyse vızır vızır işliyorlar.Şehrin ortasında deniz var anne.Anadolu yakası ile Avrupa yakası arasında çalışıyorlar.Aynı minibüs gibi para verip jeton alıyorsun ama bunlarda.Çok kalabalık oluyor.
-(...)

-Anne.Babam nasıl ne alemde ne yapıyor?
-(...)

-Ver bakalım!
(...)

-İyiyim baba! Sen nasılsın?
-(..)

-Sigortam yatıyor baba.Evet. Bir milyarın üzerinde alıyorum.
-(...)

- Ne? Ne zaman? Neden?
-(...)

-Baba ben sana haber ederim.Şu aralar gelme, ben çok yoğunum.Bir de İstanbul dışına çıkacağız.Döndüğüm zaman ben sana haber ederim.
-(...)

-Yav baba neden öyle diyorsun ki? Arayamamam için sebeblerim vardı.Çok çalışıyorum ondan arayamadım.
-(...)

-3 ay mı oldu? Hadi ya.Baba burda vakit nasıl geçiyor bende anlayabilmiş değilim!
-(...)

-Tamam söz, hadi ellerinden öpüyorum.Ararım ben seni.
-(...)

-Tamam ver.Bende babacım ...
-(...)

-Bende...
-(...)

-Oldu.Taam!Taam babacım.
-(...)Taam! hı hı..

-Taam.Peki..Ver!

-Alo..He anicim söyle.
-(...)

-Anne. Kapat o konuyu gözünü seveyim.Söyle ona beklemesin.Onu unuttuğumu söyle anne!
-(...)

-Off anne ya! Gene neden ağlıyorsun! Olmaz bu iş anne.Ne yapayım mektupları geri dönüyorsa
-(...)

-Bilmiyorum.Bu bayram da gelemem.
-(...)

-Alo..ordamısn.Anne.Annee!.Alo...Ha ses gelmedi de..Neyse benim kapatmam lazım.Birşey diyor musun?
-(...)

-Bende seni çok seviyorum.Ha bir şey daha diyecektim.O dolapta duran kıyafetlerim var ya,kışlık olanlar. Onu Dul Aynur'un oğluna ver.Masamı da ver.O çocuk okuyacak anne.Bir hayrımız dokunsun.
-(...)

-Anne boşver , gene alırız.Benim burada bir sürü elbisem var.Merak etme.
-(...)

-Ben ararım, sen ulaşamazsın.Tamam? Hadi ellerinden öpüyorum

***

Telefonu yaşlı adama uzatır.mesaj sesi gelir:Kalan kontör: 38
Yaşlı Adam :Anneler böyledir boşver.

Genç :Haklısın.

Yaşlı Adam : ...

Genç :İlk defa yalan söylüyorum biliyor musun? Yapamayacağım diye çok korktum

Yaşlı Adam: Üzülme.Başlarda böyledir. Sonra alışırsın.Hatta o yalanlarından bir gerçeklik yaratırsın.

Genç : Sen nasıl başladın bu işe?

Yaşlı Adam: İçeride bakanımız yok.Burda ayakta kalmak zorundasın bir şekilde.13 yıldır burdayım ben.Kurdu olduk sayılır.

Genç :Yalancılar koğuşu denmesinin sebebi bu mu?

Yaşlı Adam :Evet,Sen kendi içinde ayakta kalsan bile dışarıdakiler bunu başaramazlar.Bizi çoğu zaman kendi acılarımız güçlendirirken, sevdiklerimizin felaketleri yıkar.Hepimiz birbirimize görünmez bağlarla bağlıyızdır.Bunu bilmeyiz çoğu zaman.Kaybetmek en büyük okuldur.Sahip oldukların elinden çıktıktan sonra Kaybetmemeyi öğrenirsin.Tanrı bazen sevdiklerimizi ellerimizden alır, evlat.Alır ki bir daha sevdiklerini kaybetmeyesin.

Genç : Ve sen de bu işe mi başladın?

Yaşlı Adam: Evet. Cdleri dışarıdan getiriyorum.Arşivim zengindir.Parkta oynayan çocuk sesleri..Uçak sesi.Deniz ve dalga sesleri.Martı ve serçe sesleri.Bebek ağlama sesi.Değişik hayvan sesleri...gibi bir çok sesin kayıtlı olduğu bu Cd arşivimden isteyenler sevdikleriyle görüştürürken sahicilik havası vermek için kullanıyoruz.Bende bu arada 3 kuruş yolumu buluyorum fena mı?

Genç : Benim borcum ne kadar?

Yaşlı Adam :30 Milyon:Kontör! 5 milyonda Martı sesi..35 ver!

Genç :30 mu? Çok değil mi?

Yaşlı Adam : Dışarıdan geliyor evlat bu kontör. İçeri sokarken aldığımız risk, gardiyanlara verdiğimiz para.Hepsi masraf.Bizim de masrafı çıkarmamız lazım değil mi?

Genç :Peki ya param olmadığı zaman?

Yaşlı Adam :Veresiye yok,evlat.Bu yalan masraflıdır. Dışarıdakileri ayakta tutabilmek ve oyalayabilmek için bu masrafa katlanacaksın.

Genç : Peki ..Al!

Yaşlı Adam : Bak, şurdaki Mustafa,arka sağdaki.O mesela 5 yıldır içeride.Ve her bayram karısını arar. Çocuk bahçesinde oynayan çocuk sesleriyle yakında döneceğini söyler,zavallı karısı da 5 yıldır bekliyor.Onu Gurbette çalışıyor zannediyor.Döndüğü zaman karısına Apartman alacağını söyleyerek oyalıyor kadını.

Genç : Yazık!

Yaşlı Adam : Yazık mı? Sen kaç yıl yedim demiştin!

Genç : 8...

Yaşlı Adam : (gülerek) Merak etme , sen de ilerleyen zamanlarda sizinkilere bir köy satın aldığını ve çocuklarına bir çiftlik açtığını söyleyeceksin.

Genç : Nasıl olur? Bir yalan bunca zaman nasıl söylenir ki!

Yaşlı Adam : İnsanlar kendi yalanlarına inanmaya başlar bir süre sonra.Mustafa Apartmanı gerçekten aldığına inanıyor.İçerisi adama kafayı yedirtir evlat.Ya kendine bir yalan uydurup inanırsın, ya da Ölürsün!Eveeett yeter bu kadar muhabbet.Öğreneceğin daha çok şey var.Neyse ben işime döneyim.

Adam koğuşun arka taraflarındaki dalgın adama seslenir.

-"Lan İSMAAAİİİLLL.....Çocuk ağlama sesi istiyordun sen değil mi? Paranı hazırladıysan gel! EEE çocuğuna bari ne ad koydun Lan!
Bak ben sana isim söyliyeyim: Kızsa: Ümit Erkekse: Özgür! Lan isim parasını da alırım ama haa ( koğuşta gülüşmeler)

İsmail ağır adımlarla ilerler..


(gülüşmeler...)

Yaşlı Adam: Hazır olduğunda işaret yap.

İsmail : Tamam!

-"Alo...Anne nasılsın? Bir Oğlum oldu anne! Adını mı?...Adını şey koyduk...Şey..
Birden koşuğa döner.Dudakları titreyerek sorar.Annem isim soruyor, ne diyeceğim ben? Koğuştakiler kısık sesle seslenirler

- Lan Özgür desene
-Oğlum, Umut desene lan!
-Azad de azad..
-Azad ne lan? Azmış mı demek (gülüşmeler)
-Özgür demek, senin gibi bir hırpo özgür isimden ne anlar.
-Sen kime Hırpo dedin lan
-ŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞ durun be.Sırasımı şimdi İsmaile bir isim bulmamız lazım!

-Alo Anne..Orda mısın...İsim şey koyduk!!!
arkadaşlarına döner,terlemiş alnı, merakla sorar: arkadaşları Hadisene lan bir isim söylesene diye kaş göz işareti yaparlar.

Anne oğlumun adını şey koyduk..eeee?..EMİN!: Eminler hiç yalan söylemez anne.Onlar sevdiklerini bırakmazlar.Yalnız da koymazlar..Eminler ..Em....Emiinnlerr (Ağlamaya başlar)
Anne Eminler Yalan söylemezler di mi? Anne Emin aynı babaama benziyor...Burnu da sana benziyor..Valla yalan söylemiyorum anne.Bir Oğlum oldu Anne! Anne Bir oğlum oldu...Anne bir oğlun oldu!Anne....Anneeeee...
(dıııttt....dıııttttt)

Yaşlı adam: Tüh kontör bitti be!!!

Kaldırırlar İsmail'i yerden..
İsmail Gözyaşlarıyla sinir krizine girmiş bağırır:

"-EMİNLER YALAN SÖYLEMEZ ANNE?..ANNE BİR OĞLUM OLDU: ADINI EMİN KOYDUM ANNE!!!"

Koridorda yankılanır ses: EMMİİİNNLEER YALAN SÖYYLEEMEEEZZZ ANNEEEEEEE

Abdurkadir Bal / Fatih / İstanbul & Mehmet Çetinkaya

Beyazdut
10-01-10, 02:57
NUHUN UZAY GEMİSİ (Küresel Isınma ile İlgili - Çocuk Oyunu)


1. PERDE

ANLATICI (NUH) :

Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde, geçmişi ararken günümüzde, daha düne kadar buralar yemyeşil ormanlarla kaplı, berrak pınarların aktığı, masmavi gökyüzünü binlerce kuşların doldurduğu bir dünyaymış. Dünyaymış diyorum çünkü gel gör ki eskinin güzelliği kalmamış. Bir tek yeşilliğin ve bir yudum suyun kalmadığı gibi atmosferde 2 günlük oksijenin kaldığı bir günü yaşıyoruz…

Güzelim dünyamızı, çevremizi, havamızı, suyumuzu biz insanlar el birliğiyle kirlettik. Onları tükettik ve geride sadece çöl olmuş bir dünya, hiçbir canlının yaşayamayacağa bir gezegen bıraktık ve şimdi yeni bir dünyaya uzay gemisiyle yolculuğa çıkıyoruz. Geride bıraktıklarımızla...!

Hoşcakal eski dünyam, bizleri affet

Bir gün uyanmanız dileğiyle iyi uykular.

(Nuh bir köşeye uzanır ve uyumaya başlar)

IŞIK SÖNER

ANONS: Sayın Nuh’un uzay gemisi yolcuları! Uzay gemimiz birazdan havalanacaktır.. Lütfen bekleme kabininde bekleyiniz. Ayrıca çöplerinizi uzay gemisine atmayınız.. Bulunduğunuz yere atabilirsiniz… İyi yolculuklar dileriz…

IŞIK YANAR

(Nuh bir köşede uyumaktadır sahneye tüm oyuncular çıkar sıra halinde bekleme kabininde beklerler)

1 İNSAN: Oooof! Ne kadar bekleyeceğiz be kardeşim nefes alamıyorum bu dünyadan..

2 İNSAN: AY! Kardeş aynen ben de çok sıkıldım hayırlısıyla şuradan bir kurtulsaydık….

3 İNSAN: ne zaman kalkar bu gemi?

2.İNSAN: anonsa göre hemen kalkması gerekiyor ne oldu sıkıştın mı?

3 İNSAN: yok be kardeşim susuzluktan dilim damağıma yapıştı.. çok susadım… şöyle kana kana bir su içseydik

4 İNSAN: biraz daha sabırlı ol gideceğimiz yeni gezegende bol bol su varmış. etrafı ormanlarla kaplıymış.

2 İNSAN: evet evet o yerleri çok merak ediyorum gönlümün doyasıya piknik yapacağım yakacağımm mangalı.

1 İNSAN: aman dikkat et orman yanmasın..

2 İNSAN: Yansın canım… aman ne çıkar, her taraf ormanmış. İki üç ağacın yanmasıyla orman tükenmezmiş, haberler söylüyor.

1 İNSAN: hem hepsi yansa ne olur ki atlar uzay gemisine yeni bir gezegen buluruz..

(hepsi bu espiriye güller)

4İNSAN: bende ilk işim en güzel kıyı sahillerinde fabrika kurup sizlere en kaliteli kürkleri üreteceğim.

1 İNSAN: kürkünden yararlanacağımız hayvan kaldı mı ki..

4 İNSAN: yeni gezegende her taraf hayvan kaynıyormuş..

1İNSAN: bitti mi atlarız gemimize başka gezegene (hepsi güller)

3İNSAN: şükürler olsun bu kokuşmuş dünyadan kurtuluyoruz…

2İNSAN: evet ya ! anam ne dayanıksız bir dünyaymış hemencecik havası suyu kirleniverdi

1İNSAN: hemencecik olur mu be canım! bu kadarda haksızlık etme … iyi kötü kahrımızı çekti bu dünya..

2İNSAN: sen çok sevdiysen burada kala bilirsin.

1İNSAN: uzmanlara göre , 2 gün sonra dünya yok olup gidiyormuş atmosferde 2 günlük oksijen kalmış, burada kalıpta öleyim mi.. hem yeni gezegenin temiz havası kirletilmek için beni bekliyor…

3İNSAN: baktın yeni gezegende kirlendi atla gemiye yeni gezegene… (güller) senin espiriyi ben kullandım nasıl oldu komik oldumu

1İNSAN: abi bence sen espiri yapma yapabildiğin en iyi şeyi yap çevreni kirlet.. (hepsi güller)

2 İNSAN: anı olsun diye şuradan birkaç çöp alsak mı ki

4İNSAN: ne gerek var ben yeni gezegene vardığımızda istediğin kadar sana anı temin ederim…(hepsi güller)…. Üstelik hiç parada istemez… (hepsi güler).

ANONS: sayın yolcularımız dünyadan ayrılmak üzere uzay gemimiz birazdan kalkacaktır.. lütfen düzenli ve ivedi bir şekilde uzay mekiğine intikal ediniz teşekkürler.

3İNSAN: haydi arkadaşlar acele edelim artık şu çürümüş dünyadan kurtulalım…..

1İNSAN: uzay gemisinde görüşmek dileğiyle hadi hoş çakalın..(uzay gemisine biner)

2.İNSAN: eee buraya kadarmış koca dünya, bu artık seninle son görüşmemiz…. Kendine iyi bak demiyorum… çünkü 2 günlük ömrün kaldı…(uzay gemisine biner)

3.İNSAN: Umarım yeni gideceğimiz gezegen umduğumuz gibi çıkar…. Ya senin gibi bir dünya bulamazsak! o zaman vay halimize….(uzay gemisine biner)

4.İNSAN: son olarak bir nefes çekeyim şu dünyadan (nefesi çekmesiyle öksürmsi bir olur) (öksürerek) bizler burada bu havayla iyi yaşamış…(uzay gemisine biner)

ANONS: sayın yolcularımız kalkış için geri sayım başlamıştır. LÜTFEN EMNİYET KEMERLERİNİZİ BAĞLAYINIZ 5 4 3 2 1 0

IŞIKLAR YANIP SÖNER UZAY GEMİSİ KALKIŞA GEÇER

IŞIK SÖNER

2. PERDE

IŞIK YANAR

( Nuh bir köşede hala uyumaktadır)

(Sahneye eşek, köpek, kedi, tavşan dördü birden sahneye girer yorgun nefes nefese bir şekilde)

KÖPEK:hav havvv! Uzay gemisini kaçırdık yine insanoğlu benciliğini yaptı

TAVŞAN: sen hala tanıyamadın mı insanları kendisinden başka hiç kimseyi düşünmez..

KEDİ: şuan elimde bir tane adem oğlu olacaktı ki … yüzünü kan revan içinde bırakacaktım…

TAVŞAN: onu bunu bırakın arkadaşlar bizler şimdi ne yapacağız son iki günümüz kaldı.. eğer buradan kurtulamazsak vay halimize…

EŞEK: acilen su ve yiyecek bir şeyler bulmalıyız.. açlığa ve susuzluğa dayanamıyorum artık…

KÖPEK: Benim bir fikrim var yağmur duasına çıkalım..

KEDİ: köpeğin duası kabul olsaydı ooooo şimdiye gökten yağmur yerine kemik yağardı..

KÖPEK: Kedi hayvan ol insanlaşma yoksa alırım seni patilerimin altına…

KEDİ: hadi alsana hayvansan..

KÖPEK: ULA hayvanı zorla insanlaştırıyorsun..

TAVŞAN: eee bırakın artık şu kedi köpek kavgasını zaten derdimiz başımızdan aşkın

EŞEK: arkadaşlar kendimize gelelim (burada eşek uyumakta olan nuh’u görür) aaaaaiiii şurada yatan ne ki?

TAVŞAN: yoksa bu insan mı?

EŞEK: evet burada bir insan var..

KEDİ: en sonunda dualarım kabul oldu…. Ah canım nede güzel uyuyor ben şunun bir imiğini sıkıvereyim..

KÖPEK: hop hop dur bana bırak bu işi,,

(bu arada nuh uyanır karşısında kedi köpek eşek tavşanı görünce korkar)

NUH: anaaam bismillahirahmenirrahim buda ne! siz kimsiniz..?

KÖPEK: bizler şuan senin eceliniz..

KEDİ: Eşek kardeş istersen sen suya git..

EŞEK: Nasıl yani hiçbir yerde su yok ki

KEDİ: eee demek ki sonsuza kadar bu insan oğlunu döveceğiz..

EŞEK: ben yine anlamadım..

KEDİ: YANİ eşek sudan gelene kadar dövmek deyimi vardır ya bende eskiri yaptım..

EŞEK: sevsinler seni de espirini de

NUH: Ne olur bırakın gideyim birazdan gemim kalkacak ona yetişmem lazım.

TAVŞAN: buyur adem oğlu uçabilirsen yetiş…

NUH: uçmak….. nasıl…. Nereye uçacağım

EŞEK: ağzının ortasına çakacan nalı bak nasıl uçuyorsun uzaya

KEDİ: senin gemi kalkalı saatler oldu… sen uyu insanoğlu…

NUH: Yani şimdi uzay gemisi gitti mi?

KÖPEK: he yaaa

TAVŞAN: dünyanın sonu gelene kadar seni misafir edeceğiz. kusura bakma ikram edecek hiçbir şey bırakmadığınız için hiç bir şeyler ikram edemiyoruz…

KÖPEK: niye dünyanın sonunu bekliyoruz.. bence hemen verelim cezasını

NUH: iyi de ben size ne yaptım da beni cezalandırıyorsunuz.?.

KEDİ: birde söyleniyor ne yaptım diyeee ben bunu döveyim arkadaşlar bırakın beni..

EŞEK: ormanlarımızı yakarak keserek yok edin..

NUH: ben mi?

HEPSİ: EVET SEN……. TÜM İNSANLIK…..

TAVŞAN: bilinçsizce fabrika bacalarından çıkan dumanlarınızla savaşlarınızla havamızı kirlettin..

NUH: ben mi..?

HEPSİ: EVET SEN …… TÜM İNSANLIK…

KÖPEK: içme sularımızı, denizleri, gölleri, akarsuları, kirlettin. canlıların yaşayamayacakları bir dünya haline getirdin…

NUH: ben mi?

HEPSİ: EVET SEN…. TÜM İNSANLIK…

KEDİ: şimdi eserinizle memnun musunuz? iyi bak ne hale getirdiniz güzelim dünyayı. sizlerin yüksek teknoloji uzay gemilerinizle başka gezegenlere gidebilirsiniz.. ya geride kalanları hiç düşündünüz mü? bizim gideceğimiz başka bir dünya yokkkkk..!

HEPSİ: ÇEVREMİZİ KİRLETİĞİNİZ İÇİN SİZLERİ ASLA AFFETMEYECEĞİZ…

NUH: (Üzgün) biz insanlar bazı değerlerimizi kaybettikten sonra anlıyoruz.. özür dilemek sorunumuzu çözmüyor biz insanlar bir eşeklik ettik

EŞEK: hössst! Kafana yersin şimdi tekmeyi….. siz mahvedin canım dünyayı, sonrada gel benim üzerime at…. Eşeklik yaptık diyeee..

NUH: kusura bakma lafın gelişi dediydim..

EŞEK: lafın gelişiymiş…peh…. Keşke hepiniz benim gibi olaydınız… hepiniz… eşek olaydınız da dünyamız yok olmasaydı..

KEDİ: AİAİAAİ… hepimiz eşeğiz….

EŞEK: sende insanlaşma be…

TAVŞAN: bırakın artık şu didişmeyi arkadaşlar sorunumuz büyük, zamanımız tükeniyor. nefes alacak oksijenimiz kalmayacak biran önce çözüm bulmamız gerekiyor…

KÖPEK: abi ben şu insanoğlunu ısırmadan şuradan şuraya adım atmam. yılların kini var, bizlere ve dünyamıza yaptıklarının intikamını alalım ondan. sonra kendi derdimize bakarız…

TAVŞAN: bu insanı cezalandırınca her şey düzelecek mi?

KEDİ: hiç olmazsa gözümüz açık gitmez…. Hemen şuradan iki çırmık çakayım şu densize( nuh’un üzerine atlar araya girerler)

EŞEK: arkadaşlar sakin olun biz neyiz…..? hayvanız….! Hayvan gibi davranalım… bizler asla hiçbir şeyin kökünü kurutmayız… bizler insan değiliz…

TAVŞAN: eşek kardeş çok doğru söyler, hem ayrıca şuanda hepimizin sorunu aynı.. hepimiz aynı kaderi paylaşıyoruz…

NUH: sevgili arkadaşlar, bana lütfen bir şans daha verin…yaptıklarım ve yaptıklarımız için binlerce özür. lütfen bana bir şans verin..

KÖPEK: biz şans versek ne olacak şurada 2 gün kaldı dünyanın yok olmasına…

NUH: eğer doğruysa bir şansımız var…

TAVŞAN: NASIL YANİ

NUH: uzay gemisi kalkmadan önce bir bilim adamıyla konuştum… dikkat ettiyseniz sadece bu bölgede oksijen var

TAVŞAN: evet doğru

NUH: diğer yerlerde nefes alınmıyor.. bunun sebebi de

EŞEK-TAVŞAN: eveeet

NUH:bir tane bitkinin sebep olduğu; adı da MEDUSA bitkisi

KÖPEK: MEDUSA BİTKİSİ

NUH: evet medusa bitkisi meyvesinin yaymış olduğu oksijen havayı temizliyormuş..

EŞEK: EEEEE

NUH: eğer bu bitkiyi bulup çoğaltıp canlı tutabilirsek dünyamız kurtulabilir..

KEDİ: bırakın şu yalancıyı hemencecik şurada işini bitirelim..

TAVŞAN: dur bir sakin ol kedicik….. peki bu bitkiyi bulduk.. nasıl yaşatacağız suyumuz yok ki

NUH: Mutlaka buralarda su vardır arar buluruz..

KÖPEK: yeryüzünde 1 gram su kalmadı etrafına bak her taraf çöl….

EŞEK: Bence başka şansımız yok…

KEDİ: arkadaşlar bence maceraya atlamaya gerek yok.. şu son günlerimizi insan gibi yaşayıp şu insana işkence yapalım, biraz zevk alalım…

TAVŞAN: arkadaşlar bir plan yapalım ve şu medusa bitkisini bulalım..

NUH: eğer ayrılırsak daha çabuk buluruz…daha sonra burada buluşuruz…

KEDİ: sen bizden kaçmayı mı düşünüyorsun yoksa? bütün plan bunun için mi?

NUH: hayır ben sadece daha çabuk bulabilmek için.

KÖPEK: sana neden güvenelim.. bak dünya ne alemde..

EŞEK: ben insanla beraber arayabilirim…

KEDİ: bence sen onunla kalma. bu adam seni sucuk yapıp yer, şunun gözlerine bak nasıl dönüyor firil firil..

KÖPEK: ben onunla kalırım bana yamuk yapamaz….hele bir davransın dişlerim…. açliktan can atıyor zaten.

TAVŞAN: eee yeter arkadaşlar hepimizin sorunu aynı başka şansımız yok… şimdi buradan ayrılıyoruz köpek sen şuradan, kedi sen buradan, eşek sen batıya, nuh sen de güneye, bende diğer tarafa. umarım kısa zamanda buluruz medusa bitkisini. hepimize bol şans..

KEDİ: (nuh’a) umarım doğrudur yoksa vay haline. kuytu bir yerde seni bir denk getirirsem Allah ne verdiyse..

EŞEK: EEE hadi kedicik yoluna……(nuha) eee be insan oğlu şaşırt bizi bir kere…..(HEPSİ MÜZİKLE BERABER SAHNEDEN ÇIKAR)

IŞIK SÖNER MÜZİK GİRER

IŞIK YANAR

(eşek yorgun bir şekilde sahneye girer)

EŞEK: her yeri dolaşmaktan ayaklarımda derman kalmadı susuzluktan dilim damağıma yapıştı…..

(kedi sahneye girer)

KEDİ: of anam anam, yorgunluktan takadım kalmadı . açlık ve susuzluk beni bitirdi… aaa ne haber eşek ne oldu bir şey buldun mu..?

EŞEK: aramadığım yer kalmadı, yok işte yok..

KEDİ: yoksa bu insan bizi kandırmasın…

EŞEK: kandırsa ne olacak ki sanki bizi kandırınca çok yaşayacak…hele bir öyle bir şey yapsın ilk gördüğüm yerde üzerine atlayacağım..

KEDİ: ben dedim size güvenilmez insanlara diye..

EŞEK: bende güvenmiyorum ama ne yaparsın başka şansımız mı vardı…. Şu uzaktan gelen kim..?

KEDİ: o gelen köpek kardeş..

EŞEK: bir şey bulabildin mi..?

KÖPEK: hayır ya siz.

KEDİ: bizde bir şey bulamadık.

EŞEK: ulan insanoğlu yaktım senin çıranı ..

KÖPEK: İnsan oğlu bu güvenilmez..

KEDİ: TAMAM insan oğlu kaçtı diyelim, peki bu tavşan nerde kaldı..?

EŞEK: tavşanı yemesin bu insan..

KEDİ: yok canım…. Ola bilirde….ben her şey beklerim..

KÖPEK: HADİ seni sucuk yapıp yese anlarım ama tavşanı yapamaz içimizde en akıllı olanO

EŞEK: SEN BANA ŞİMDİ NEDEMEK İSTEDİN….

KÖPEK:eee anlayan anladı.

KEDİ: SAKİN OLUN ARKADAŞLAR (araya girer)

(nuh koşarak elinde su dolu bir şişeyle sahneye girer..)

NUH: SU BULDUM ARKADAŞLAR SUUUUU

(herkez nuha koşar hem sevinç hem şaşkınlık içinde)

EŞEK: VAY BE kaçmadın ha! Bizde sanmıştık ki… nerden buldun bu suyu..?

NUH: şu kum tepesinin ardında ki bir mağarada. çukurda birikmiş bende bir kap bulup içersine doldurup hemencecik buraya getirdim..

KÖPEK: Senin hakkında yanlış düşündüğümüz için özür dileriz…

KEDİ: ama biliyorsun onca yapılan şeyden sonra güvenmek çok zordu sana..

NUH: anlıyorum sizi, tabi kolay değil güzelim dünyamızı mahvettik. Suçlusu biziz

KÖPEK: eee hatanı anlayıp telafi etme mücadelesi göstermen bile bir erdemliktir..aferin sana insanoğlu..

EŞEK: gerçekten beni çok şaşırtın demek o sudan bir yudum içmeden bizlere getirdin

NUH: Evet

EŞEK: şaşırtın beniii.

NUH: eee bizde bir eşeklik yapalım dedik…..

(hepsi GÜLER)

EŞEK: HEP Böyle eşek kalırsın umarım…

NUH: İNŞALLAH..

KEDİ: Yandık desene..eşek birdi iki oldu (güler)

KÖPEK: arkadaşlar su bulmak sorunumuzu gidermiyor bunun farkında mısınız?

NUH: peki tavşan nerde

EŞEK: daha gelmedi.

KEDİ: başına bir şey gelmesin..

KÖPEK: daha ne gelebilir ki; dünyanın sonuna, şurada sayılı saatler kalmış.. bundan büyük ne dert olabilir ki….

NUH: UMARIM medusa bitkisini bulur….

EŞEK: bulamazsa vay halimize..

KÖPEK: ARKADAŞLAR (havayı koklar) SİZDE ALIYORMUSUNUZ….

KEDİ: neyi

KÖPEK: temiz havayı..

NUH: ŞU UZAKTAN GELEN tavşan değil mii… elinde de bir bitki var

NEŞELİ BİR MÜZÜK ÇALAR HEPSİ SEVİNÇTEN DANS EDER

(hepsi sevinir… tavşan yorgun bir şekilde saksıdaki medusa bitkisini getirir)

EŞEK: demek doğruymuş haaaa

KEDİ: gerçekten doğruymuş teşekkürler insanoğlu

KÖPEK: ömrüm boyunca düşünsem asla demeyeceğim bir şeyi sana söylüyorum…. Senden özür dilerim teşekkür ederim

NUH: bu dünya hepimizin geç olsa da tekrar kurtarabiliriz, yeniden yaşatabiliriz dünyamızı….asıl hatalarımızdan dolayı sizlerden ben özür dilerim. sizler bana şans verdiniz, ama ya biz insanlar; sizlere bir kerecik olsun şans vermedik. ben uyuya kalmasaydım o uzay gemisinde bende olacaktım…

TAVŞAN: işte şimdi tüm insanlık adına kendine, bize ve dünyamıza bir şans verdin.. dünyamızı ve bizi yaşatma şansı….

EŞEK: peki şimdi ne yapıyoruz…

NUH: suyumuz kısıtlı azar azar bitkiyi sulayalım.( saksıdaki çiçeği sular, bir anda bitkiden bir ışık yayılır).

TAVŞAN: görüyor musunuz, sulayınca nasıl temiz oksijen yayıyor etrafa..

KEDİ: OOOOOHHHH misler gibi..

KÖPEK: ömrümün sonunda da bu kokuyu aldım ya ölsem de gam yemem artık

NUH: şimdi ölme zamanı değil yaşama ve yaşatma zamanı köpek kardeş..

EŞEK: DEMEK Kİ ele ele verince yapamayacağımız hiçbir şey yokmuş…

KEDİ: yaşasın medusa kardeşliği…..(GÜLER)

TAVŞAN: TAMAM arkadaşlar şu an hemen bir plan yapmamız gerekiyor…biliyorum hepimiz şuan aç susuz ve yorgunuz.. tek umudumuz medusa çiçeğinin havayı temizlemesi ve bir an önce yağmur yağmasını beklemeliyiz..onun için sıra halinde medusa çiçeğinin başında nöbet tutmalıyız ve zamanında sulamamız gerekir..

NUH: evet doğru söylüyor tavşan kardeş.. sırayla nöbet tutalım..

KÖPEK: İlk nöbet kimin..

KEDİ: kura çekelim..

NUH: arkadaşlar ilk nöbeti ben tutayım. Hem ben uykumu aldığım için uykum yok sizler uyuyun dinlenin..

TAVŞAN:peki o zaman ilk nöbet senin senden sonra ben nöbeti alır sen uyursun..

EŞEK: senden sonra ben tutarım.

KEDİ: BENDE senden sonra.

KÖPEK: OOoooo en son nöbet benim o zaman bende şu ihtiyar kemiklerimi iyice dinlendireyim. (nuha) eğer bir sorun olursa hemen beni uyandır.

NUH: TAMAM

KÖPEK: (yatar) hadi hepinize iyi uykular (uyur)

KEDİ:(yatar) iyi uykular iyi nöbetler:
EŞEK: bende şuraya uzanayım şöyle heyyyy insan oğlu her zaman eşeklik yap emi

NUH: (güler) tamam eşek kardeş iyi uykular

EŞEK: sana da iyi nöbetler..

TAVŞAN: ee arkadaşım bana da müsaade bende şuraya kıvrılayım..

NUH: teşekkürler tavşan kardeş..

TAVŞAN: niçin?

NUH: bana verdiğiniz şans için….

TAVŞAN: UNUTMA HERKES kendi şansını kendi yaratır…şans geldiğinde onu değerlendirmek senin elinde.. hadi iyi nöbetler.

NUH: sana da iyi uykular tavşan kardeş… iyi uykular dostlarım…

(herkes uykuya dalar medusa çiçeğin başında nuh durur) evet güzel çiçek seninle baş başa kaldık…(şarkı söyler)

BENİM GÜZEL ÇİÇEĞİM

BEN SENİ ÇOK SEVERİM

NEDE GÜZEL ORMANLAR VAR

KUŞLAR UÇAR..

BALIKLAR SULARDA OYNAR..

BENİM GÜZEL ÇİÇEĞİM

BEN SENİ ÇOK SEVERİM.

Hadi artık güzel medusa çiçeği temizle şu kirli havayı yağsın artık şu yağmur…. Offffff dayanamıyorum artık susuzluğa,, açlığa… birazcık su olsa da içsem (suya bakar) yoyoyo yapamam içemem….. ama birazcık içsem anlamazlar ki….yaa anlarlarsa.. anlasınlar canım ne olacak hem ben bulmadım mı suyu, birazcık su içmeye hakkım var…..hayır yapmamalıyım dayanmalıyım hem yağmur yağacak o zaman bol bol suyumuz olacak… ya yağmur yağmazsa offfffff ne dedi eşek kardeş; eşeklik yap dedi. şimdi bu suyu içersem hepsine ihanet etmiş olacağım…..ya sizce içmeli miyim suyu….?. birazcık da mı.. ? bir yudum ama çok susadım…eeee yeter bee bir yudumdan bir şey olmaz (şişeden su içer) oh beee hayat varmış doyamadım tadına biraz daha içsem anlamazlar

MÜZÜK ÇALAR

(bütün suyu nuh içerek bitirir)

NUH: AMAN Allah’ım! ben ne yaptım!! bütün suyu bitirdim.. şimdi ne yapacağım ben..? ne diyeceğim onlara..? evet evet, öyle derim; nöbet tutarken uyaya kaldım, kedide bu fırsattan yaralanıp suyu içti. Suçu da benim üzerime atıyor derim…. Hem kediler nankör değil mi?…evet öyle söylerim… karnımda bir acıktı ki….. medusa çiçeğinin meyvesi çok tatlıymış diyorlardı. yer yüzündeki en tatlı yiyecek (medusa bitkisindeki meyveyi koparır ve yer)..

Aman Allah’ım ben ne yaptım! arkadaşlarımın ve dünyanın sonuna sebep oldum….

IŞIKLAR YANMAYA SÖNMEYE VE ETRAFI SİREN SESİ KAPLAR

(EŞEK, KEDİ, KÖPEK, TAVŞAN, BU GÜRÜLTÜYE UYANIR)

EŞEK: ne oluyor

KÖPEK: MEDUSA ÇİÇEĞİNE NE OLDU

KEDİ: AMAN Allah’ım suyumuz bitmiş…

TAVŞAN: NEFES ALAMIYORUM insan sen ne yaptın (yere düşer)

(herkes nefes alamaz teker teker yere düşer.

EŞEK: SANA güvenmiştik..

KÖPEK: BİZİ VE DÜNYAMIZI MAHVETTİNNNN.

KEDİ: ŞİMDİ MUTLU OLDUN MU? ASLA SİZİ AFFETMEYECEĞİZ

NUH:DOSTLARIM KALKIN NE OLUR AFFEDİN! BİR ŞANS DAHA. LÜTFEN! BİR ŞANS (nefes alamaz nuh da yere yığılır.)

ANONS: DÜNYADAN HAREKET EDEN NUH’UN UZAY GEMİSİ DÜNYAMIZ GİBİ YAŞANACAK BİR GEZEGEN BULAMADIĞI İÇİN UZAYDA KAYIP OLMUŞTUR

MÜZİK

PERDE KAPANIR

SON

YAZAN: Hakan ATALAY

Beyazdut
10-01-10, 03:01
Gar

(Eski bir tren garı binası, binanın içinde saman balyaları, civarda eşelenmekte olan tavuklar, binanın önünde ise uzun tahta bir bank. Garın ismi Atmosfer Dışı dır…)

Tahta bankta yatan hırpani görünümlü bir adam, yerde birkaç boş şarap şişesi

Sırtında çanta bulunan genç bir adam sahneye girer, ayyaşın yanına yaklaşır dürter ancak adamı kaldırmak mümkün olmaz.

Adam: Afedersiniz, çok yorgunum müsaade ederseniz oturmak istiyorum.

Ayyaş: Git başımdan uyku bozan

Adam: Anlamadım

Ayyaş: Şarap festivalinde, en iyi şarap yarışmasının baş jürisi olduğum bir rüyayı bölmeye çalışan biri ancak uyku bozandır. Tıpkı oyunbozan gibi anladın mı?

Adam: Anlamadım

Ayyaş: Burada kafası iyi olan sen misin? Yoksa ben miyim? Tamam tamam cevaplama yeni bir anlamadım fırtınası yaşamak istemiyorum.

Ayyaş tahta banktan kalkar ve içeriye gider, yüzü ıslak ve saçları daha da dağınık bir şekilde geri döner.

Ayyaş: Hoş geldin yabancı seni Atmosfer Dışı’na atan sebep nedir?

Adam: Yakınlarda yapılan bir kazıya katılmıştım, ancak gelen bir telefon yüzünden acilen şehre dönmem gerekti.

Ayyaş: İyi de burada ne arıyorsun?

Adam: Burası tren garı değil mi?

Ayyaş samanlıktan parça kopararak adama doğru gösterir.

Ayyaş: O senin dediğin buraya 8 şeritli otoban yapılmadan önceydi. Seçim yatırımı dediler, hizmet dediler yaptılar yolu, şimdi yamadan kullanılmaz halde. Oysaki tren kalsaydı öyle mi olurdu. Şimdi ineklerin geldiği bir samanlık burası, ha sakın üzerine alınayım deme.

Adam: Benim acilen şehre dönmem lazım.

Ayyaş: Otoban yürüyüş mesafesinde, yani eğer uzun yol maratoncusuysan.

Adam: Ama bu çok saçma, nasıl olur da işleyen bir demir yolu kapatılır.

Ayyaş: Aklın yolu bir bende aynısını söyledim. Ama dinlemediler.

Adam banktan kalkar ve sahneden çıkar, ayyaş yerdeki şişeleri kontrol eder. Boş olduklarını görünce söylenip yeniden yatar.
Işıklar söner. Bir süre sonra az önceki adamın çığlıkları duyulur. Ardından üstü başı yırtılmış bir biçimde sahneye geri döner.

Adam: İmdat yardım et bana. Kurt adamların saldırısına uğradım. Bana civarda kurt adam olduğunu söylememiştin.

Ayyaş: Hiç sormadın ki…

Adam: Sen benimle dalga mı geçiyorsun?

Ayyaş: Tarzım değildir.

Adam: Ya buraya da gelirlerse? Garın etrafını çevrelemişler.

Ayyaş: Merak etme buraya gelemezler. Fizik kanunları buna müsaade etmez.

Adam: Ne demek istiyorsun?

Ayyaş: ( Garın tabelasını göstererek) Baksana Atmosfer Dışında hayat yoktur.

Adam: Nasıl yani sırf tabela yüzünden buraya gelmiyorlar mı?

Ayyaş: Eh gümüş kurşunlarla dolu silahımın da etkisi olabilir.

Adam: Beni göz göre göre ölüme gönderdin. Sen nasıl bir insansın.

Adam ayyaşın üzerine yürür. Onu öldürmek istemektedir. Bu sırada içinde ekmek olan bir Pazar filesiyle ufak bir kız çocuğu girer sahneye

Kız: Kapanları kontrol ettim, sabaha kadar bizi rahatsız edemezler. Bu da kim?

Ayyaş: Tanrı misafiri diye aldım ama Azrail çıktı.

Adam: Büyük baban beni öldürmeye çalıştı.

Kız: O benim kiracım, bu garın sahibi benim.

Adam: Bu koskoca binanın sahibi sen misin? Ama bu nasıl olur?

Kız: Burasını babamla birlikte yaptık, trenlerin hepsi de bana hediyesiydi. Ama onları elimden aldılar. Bana da burası kaldı. Yaşlı adam da içecek karşılığı kurtları avlıyor. Kendisi çok iyi bir avcıdır.

Ayyaş: Teşekkür ederim, ancak hepsi geçmişte kaldı. ( adama bakarak) Kırmızı başlıklı kızın masalını bilir misin? ( cevabı beklemeden) işte ben oradaki avcıyım.

Adam: Onun bir masal olduğunu sanıyordum.

Ayyaş: Gördün mü küçük kız bir tane daha.

Kız: Yetişkinlerin hepsi böyle.

Bu sırada uzaklardan kurt ulumaları duyulur

Adam: Çok yakındalar.

Kız: Seni yaralamışlar, niye söylemiyorsun. Yaralarını sarmak için bez getireyim.

Kız binanın içine girer

Adam: Tüm bunlar neyin nesi?

Ayyaş: Atmosferin Dışı’ndasın gayet normal.

Bir anda sahne mavi bir ışıkla aydınlanır. Sonra uzay gemisinin fırlatılma anında yapılan geri sayım duyulur. Ardından uzay mekiğinin fırlatılma sesi. Ayyaş ve adam binanın içine kaçarlar.

Sahneye başlarında fanuslar bulunan bir adam ve bir kadın girer. Üzerlerinde de astronot kıyafetlerine benzer kıyafetler bulunmaktadır. Astronotlar biri tabelayı işaret ederek parmağıyla onaylama işareti yaparlar.

Bu sırada içeriye kaçmış olan Ayyaş ve Adam sahneye geri dönerler.

Ayyaş: Welcome, Wilcommen, Konichiva, Bienvenü

Adam: Ne diyorsun sen?

Ayyaş: Konuklarımızı karşılıyorum. Pek sık gelmezler, iyi ağırlamak lazım.

Adam: Ama bunlar astronot gibi giyinmişler.

Ayyaş: EEE Atmosfer Dışı’na çıkmak için korunaklı kıyafetler giymek gerekir, insan bedeni dayanıksızdır.

Astronotlardan biri kafasındaki fanusu çıkarır.

Astro Er.: Ama burada nefes alınıyor.

Ayyaş: Kulaklarıma inanmıyorum. Siz Türk’sünüz. Yoksa bu da bir Türk yazarın oyunu mu?

Asrto Er: Her ikisi de doğru.

Ayyaş: Kahretsin.

Astro Er: Ne demek istiyorsun?

Ayyaş: Yakında buralar da gecekonduyla dolar. Diyeceğim bu kadar.

Kız elinde beyaz çarşafla geri döner.
Kız: Aaaa ne güzel yeni misafirlerimiz var. Hangi ülkeden geliyorlar?

Ayyaş: Türkiye’den.

Kız: Yok artık Türkler uzaya mı çıkmış? Dünya’nın sonu geliyor desene.

Astro ka: Neden bizlere karşı bu kadar ön yargılısınız? Anlayamıyorum.

Ayyaş: Yargının önü ya da gerisi olmaz, kişi kendisi hakkında söyleneni hak etmelidir.

Kız: Atmosfer Dışı’nda hepimiz objektifiz.

Adam: Siz buraya neyle geldiniz?

Astro Er: Uzay gemisiyle tabi ki.

Adam: Ben buraya yürüyerek geldim.

Astro Ka: Burada çok tuhaf şeyler oluyor.

Adam: Bana mı söylüyorsun, buradan ayrılamama sebebim biraz ileride bekleyen ********lar.

Ayyaş binaya girer bir süre sonra eline büyük bir bez çıkınla geri döner.

Ayyaş: Haydi brunch vakti.

Astro Er: Kurt gibi açım.

Dış ses olarak kurt ulumaları dolar sahneye

Adam: Yalvarıyorum o hayvanın adını sarf ederken dikkatli olun.

Kız yere serilen bezin üzerindeki yemekleri sıralamaya başlar düzenli bir hale koyunca da insanları yemeğe davet eder.

Kız: Kusura bakmayın pek de hazırlıklı değildik, uzun bir zamandır misafirimiz yoktu.

Hepsi de bezin çevresinde toplanırlar tam yemek yemeye başlayacakları sırada bir tren düdüğü duyulur.

Adam: Bu ses, inanamıyorum kurtuldum.

Düdük sesi bir süre daha duyulur ve sonra kaybolur.

Adam: Nerede, nereye gitti?

Ayyaş: Ne nereye gitti?

Adam: Beni deli etmek mi istiyorsun, treni soruyorum tabi ki.
Kız: Ben tren falan duymadım, belki de aklın sana oyun oynuyordur.

Ayyaş: Atmosfer Dışı’nda durum çok farklıdır. Burada ne zaman vardır, ne de her gün yaşamaya alıştığın şeyler, her şey farklıdır.

Kız: Burası bir hapishane, bir akıl hapishanesi.

Ayyaş: Gara geldiğinden beri mantıklı bir akıl yürütmen oldu mu?

Kız: Kafan sadece buradan kurtulmak istiyor ve bir sürü soru üretiyor.

Adam düşünür, yüzü bir anda korkuyla kaplanır

Adam: Evet haklısınız, gerçekten de buraya geldiğimden beri tek düşündüğüm bu oldu.

Astro Er: Peki ya bizim burada işimiz ne?

Ayyaş: Muhtemel Atmosfer Dışı’na çıkarken aklınızı kaçırdınız ve buraya düştünüz.

Astro Ka: Buna imkan yok, gayet sorunsuz bir fırlatış oldu.

Kız: Şu halde uzaydasınız ve peynir ekmek yiyorsunuz.

Adam: Neler oluyor, buradan çıkmalıyım. Hemen.

Adam ayağa kalkar, sahneye girdiği tarafa doğru koşar, bir süre sonra diğer taraftan sahneye girer.

Kız: Acıkmışsındır, gel otur biz de akşam yemeğini yiyorduk.

Adam kıza bakar, ardından geldiği tarafa doğru geri döner, aradan bir süre geçtikten sonra tekrar sahneye döner.

Ayyaş: Uğraşma boş yere, aklın yerine gelmedikçe garın misafirisin.

Adam: Ben kazı yapıyordum ve sonra bir telefon…

Kız: Bende odamda trenlerimle oynuyordum.

Ayyaş: Bende akvaryum temizliyordum, hatta balıklardan biri de ölmüştü de ona sinirlenmiştim.

Bu sırada mavi ışık sahneyi yeniden aydınlatır, çeşitli elektronik sesler duyulur. Işıklar yanar erkek astronot başka bir güç tarafından çekiliyormuşçasına çıkar sahneden.

Kız: Tüh çay istemişti ama….

Astro Ka: Nereye gitti o.

Ayyaş: Kendisine geldi.
Astro Ka: O halde benim kurtulmam da an meselesi.

Ayyaş: Uyandığında bu garın varlığını unutacak.

Adam: Kurtulmanın bir yolu olmalı.

Ayyaş: Yıllardır buradayım ve her yolu denedim. Sonunda geldiğim hal işte bu.

Adam: Ne kadar zamandır buradasın?

Ayyaş: Zaman dediğin güneşin batıp ayın çıkması ya da ayın yerine güneşin geçmesi esasına dayalı sistem mi?

Adam: E ee evet.

Kız: Çevrende güneş ya da ay görüyor musun?

Adam: Sen buraya nasıl düştün?

Kız: Odamdaydım ve sonra gözlerimi burada açtım.

Ayyaş: Gar hep böyle değildi, başlarda çok ziyaretçimiz olurdu, ama son zamanlarda her şey biraz tuhaflaştı.

Adam: Ne demek istiyorsun?

Ayyaş: Çok az insan geliyor, ya artık insanlar aklını kaçırmıyor ya da tıp acayip çözümler üretti.

Astro Ka: Demek istediğiniz elimiz kolumuz bağlı bir şekilde buradan kurtulmaya bekleyeceğiz.

Tam bu esnada 10 kişilik bir grup girer sahneye birbirlerine bellerinden tutuşmuş bir şekilde şen kahkahalar atmaktadırlar. Sonra bir an sessizlik yaşanır. Sahnedekiler yeni gelenlere bakarlar. Adam içlerinden birine dokunmak üzereyken grup büyük bir keyif alıyormuşçasına çığlıklar atarak terk ederler sahneyi.

Adam: Bu olanlar neydi?

Kız: Roller Coster

Astro Ka: Yani demek istediğin…

Ayyaş: Bu tarz adrenalini yüksek eğlenceler anlık akıl kayıplarına yol açıyor. Gördüğün böyle bir şeydi.

Adam: Hiç normal değil?

Kız: Alışmalısın

Astro Ka: Belki toplu bir şekilde kaçmayı denesek.

Adam: Denemeye değer.

Astro Ka: Kurt adamlar gitti mi?

Adam: Ben az önce çıktım bir şey görmedim.

Astro Ka: O zaman haydi. Ne tarafa gideceğiz?

Adam: Sağ ve sol tarafları denedim yine buraya çıkılıyor.

Astro Ka: Şu halde öne doğru gidelim.

Kadın ve adam el ele tutuşup öne doğru koşarlar ancak adeta bir duvara çarpmışçasına afallarlar.

Astro Ka: Ne oldu?

Ayyaş: Dördüncü duvara çarptınız.

Adam: Dördüncü duvar mı?

Kız: Akıllı ve delileri ayıran duvardan bahsediyor.

Astro Ka: Yani duvarın diğer tarafında akıllılar var.

Ayyaş: Kim bilir? Belki öyle belki tam tersi.

O sırada kız kolunu ovuşturur, çok geçmeden de titremeye başlar. Az sonra sahnenin ortasında debelenmektedir.

Astro Ka: Kıza bir şeyler oluyor.

Ayyaş: Yine başladılar.

Adam: Neye?

Ayyaş: Aklının yerine gelmesi için elektro şok tedavisi uyguluyorlar.

Adam: Ama ona zarar veriyorlar.

Ayyaş: Geri dönmesi için yapıyorlar, yani amaç iyi.

Astro Ka: İyi bir amaç uğruna işlenen cinayetler haklıdır mı demek istiyorsun?

Ayyaş: Ben kasap değilim.

Bu sırada kızın titremeleri kesilir. Ayyaş kızı kollarına alarak onu garın içine götürür.

Işık söner. Tekrar yandığında ortalık dağınık görünür. Adamın saçı başı birbirine girmiştir. Astronot kadın da kötü görünmektedir. Sahneye kolunun altında kart tutan biri girer.

Adam: Sen de kimsin?

Ayyaş: Bırak işini yapsın.

Astro Ka: Ama kim bu?

Ayyaş: Zaman gösterici, duvarın öbür tarafındakileri durumdan ve zamandan haberdar ediyor.

Adam: Bize de göstersin.

Ayyaş: Ne yapacaksın ki?

Astro Ka: O haklı görmeliyiz. Ne kadar zamandır burada olduğumuzu bilmeliyiz.

İkisi zaman göstericiye saldırır, aralarında kısa süreli bir boğuşma yaşanır. Sonunda adam ve kadın amaçlarına ulaşmıştır.

Astro Ka: Bak hemen ne yazdığını çok merak ediyorum.

Adam: Bakıyorum bakıyorum.

Adam kağıdı açar, yazıyı okur ve sinirli bir şekilde buruşturarak atar kağıdı.

Astro Ka: Ne yazıyordu, ne okudun?

Adam: Zamanlar geçer yazıyordu.

Astro Ka: Gar bizi salacak gibi görünmüyor.

Üzerinde asker kıyafetleri olan biri girer. Elinde bir silah vardır.

Adam: Hoş geldin.

Asker: Bir, bir çatışmanın ortasındaydım. Pusuya düşürülmüştük.

Astro Ka: Şu halde burada olma sebebin gayet açık.

Ayyaş: Silahı bırak elinden ve sakinleş. Kimseye bir zarar vermek istemezsin değil mi?

Adam: Sakin ol, sadece bir asker.

Ayyaş: Akıl kaybı şiddetli bir travma şeklinde olmuşsa bizler için zararlı olabilir.

Asker: Yaklaşma bana, ben çatışmadaydım sizler de kimsiniz? Dost musunuz? Düşman mı?

Ayyaş: Silahı yere bırak, çatışma geride kaldı. Artık rahatla. Atmosfer Dışı’na hoş geldin.

Asker korkuya kapılmıştır, elinde silahla sahneden çıkar. Koşturarak kaybolur. Bir süre sonra silah sesleri duyulur.

Astro Ka: Aman tanrım bu sesler de ne?

Ayyaş: Duyduğumuz uyanma hali de olabilir, bir anlık çılgınlıkta… bilemiyorum.

Asker sahneye döner silahı yoktur.

Asker: Burası nasıl bir yer? Neredeyim?

Kız: Sana yardımcı olacağım ama önce sakinleşmen ve durumu kabullenmen lazım.

Asker: Ama daha on dakika önce….

Sahne kırmızı ışıkla aydınlanır. Silah sesleri duyulur. Sonra kesilir.

Adam: Ya birileri buradayken, ölürse.

Kız: Bu hiç olmadı.

Bir anda sahneyi kuş sesleri doldurur. Müthiş bir huzur ortamı hakimdir.

Elinde kelebek yakalamak için yapılmış ağlardan tutan bir adam girer sahneye

Psikolog: Bu ormanlık alanda bir gar olduğunu bilmiyordum.

Ayyaş: Ben de yakınlarda ormanlık olduğunu.

Psikolog: Anlamadım.

Psikolog yerde oturan askeri görür. Çevresindeki insanların garip göründüklerini fark eder. Korkuyla geriler.

Psikolog: Burası tam olarak nasıl bir gar?

Kız: Bildiklerin gibi değil. Aramıza hoş geldin.

Psikolog: Çok ilginç acaba alt benliğimin bana oynadığı bir oyun mu gördüklerim. Belki de bir uyku halindeyimdir. En son bir ağacın gölgesinde oturduğumu hatırlıyorum.

Adam: Ama bu kelimeler. Psikolog falan mısınız?

Psikolog: Çok doğru bir saptama dostum.

Astro Ka: Yaşasın kurtulduk.

Mavi ışık ve elektronik seslere az önceki erkek astronotun sesleri karışır. İmdat yardım edin, Ankara imdat, uzay gemisinin kontrollerini tek başıma idare edemiyorum. Pilot arkadaşım baygın durumda. İmdatttt ses azalır elektronik sesler artar. Sonra bir infilak sesi duyulur.
Adam: Yoksa bunlar…

Astronot kadının üzerine beyaz bir takip ışığı tutulur, kadın ışıktan kaçmaya çalışır ancak başaramaz. Işık kadının tenini acıtmaktadır. Astro garın içine girer ve kaybolur.

Adam peşinden gar binasına girer. Bir süre sonra üzgün bir şekilde çıkar.

Adam: Gitmiş. Sanırım.

Kız: Daha fazla konuşma, duymak istemiyorum.

Psikolog: Kuzum neler oluyor burada?

Ayyaş: Bir akıl hapishanesindesiniz doktor. Ve buradan çıkış yok.

Psikolog: Bir şeyler yapabiliriz belki. Bu kadar kolay teslim olmayın.

Adam: Yardım edebilirsin bize değil mi?

Ayyaş: Bize kimse yardım edemez.

Psikolog: Denemeden bilemezsiniz.

Kız: Zamanında defalarca kez denedik.

Psikolog: Ama profesyonel bir yardım almadınız değil mi?

Adam: Haydi cevap verin, eminim almamışsınızdır.

Kız ve Ayyaş birbirine bakar.

Ayyaş: Belki de denemeye değer, ama ne yapabilirsin ki?

Psikolog: Bir daire oluşturacak şekilde oturun ve el ele tutuşun. Şu asker de buralı mı?

Kız: O yeni misafirimiz, onu da aramıza alabiliriz.

Hepsi birlikte bir çember oluştururlar.

Psikolog: Şimdi el ele tutuşmanızı istiyorum.

El ele tutuşurlar.

Psikolog: Şimdi buraya gelmeden önceki anı düşünmeye çalışın. Anıları canlandırın kafanızda. Ve mutlu anlarınızı düşünün. Son anınızı gara gelmeden önce.

Işık söner, sonra asker ayağa kalkar, sössüz oyunlarla savaş alanını canlandırır. Sonra mutlu bir an gelir gözlerinin önüne. Kocaman bir gülümseme yayılır yüzüne. Ardından kırmızı bir ışık doldurur sahneyi. Işık söner ve yandığında asker gitmiştir.

Adam: Başardın, başardın o gitti.

Ayyaş: Buraya yeni gelmişti, anıları canlı kolay olmuştur.

Kız: Biz ne zaman geldiğimizi bile anımsamıyoruz oysa ki…

Adam: Belki de size hipnoz uygulanabilir.

Psikolog: Denemeden bilemem ancak, şu anda alt benliklerimiz burada ve onların da derinlerine inmek çok ilginç bir deneyim olacak.

Önceki bölümlerde sahneye giren Roller Coster grubu yeniden belirir. Birbirlerinin bellerinden tutmaktadırlar. Sahnenin ortasında bir süre sessiz dururlar ve sonra çığlık atarak sahneden ayrılırlar.

Psikolog: Peki kiminle başlıyoruz?

Ayyaş: Buranın en eski misafiri bu küçük hanım, sanırım bu hak onun.

Kız psikologun karşısına geçer. Adam cebinden çıkardığı bir saati kızı hipnotize etmek için sallamaya başlar.

Psikolog: Gözlerini kapat ve o güne git, her şeyi her ayrıntıyı hatırlamaya çalış. O günü düşün.

Sahneye kolunun altında oyuncak bir tren seti olan bir adam girer.

Baba: Melis, neredesin kızım?

Kız: Baba baba, bana ne getirdin?

Baba: Vitrinde görüp beğendiğin o tren setini aldım. Ama neden oyuncak bebek değil de tren seti istediğini anlamış değilim.

Kız: Benim bir garım var ve orada bekleyen bir sürü yolcum. Onlar için tren gerekiyor baba.

Baba: Kimler miş bunlar?

Kız: Yaşlı bir adam, sonra bir arkeolog, bir psikolog..

Baba: Sen bu kadar şeyi nereden biliyorsun bakayım.

Kız: Okuyorum baba, senin dolabında bulduğum bir kitapta okudum.

Baba: Aferin benim uslu kızıma, haydi kur bakalım trenini de yolcuların daha fazla beklemesin.

Adam: Bir dakika bir dakika bu olanları sadece ben mi gördüm.

Psikolog: İşte bahsettiğim şey de buydu. Kızın alt benliğinde olduğumuz için hayallerini ve düşlerini de görebiliyoruz.

Ayyaş: Ben de gördüm.

Adam: Ne yani hepimiz bu kızın uydurduğu karakterler miyiz?

Ayyaş: Bu imkansız.

Psikolog: Belki de düşünceleri burada yaşadıklarıyla karıştı, sonuçta Atmosfer Dışı’ndayız.

Adam: Benim bir hayatım var, karım, çocuklarım. Tek istediğim evime gitmek.

Dış ses girer, kız kendi kendisiyle konuşmaktadır. Ne güzel bir tren seti, bunları özenle kuracağım ve garda bekleyen yolcuları eve götüreceğim.

Adam: İşler kontrolden çıktı, kız hala burada. Peki ya şimdi…

Garı dumanlar kaplar, tren sesi duyulur.

Ayyaş: Gözlerime inanamıyorum o gelen bir tren mi?

Adam: Başardı, psikolog başardı.

Ayyaş: Her şeyin bu kadar hızlı ve kolay olması gerçekten ilginç. Fark ettin mi psikolog durumu hiç yadırgamadı. Geldiğinden beri hep bir şeyler üretiyor. Yeni fikirler.

Adam: Fikirler haklısın, garda yeni şeyler düşünmenin mümkün olmadığını sanıyordum.

Ayyaş: Üstelik biz kızın hayalleriysek nereye gidebiliriz ki?

Adam: Kafam iyice karıştı, sence ne yapmalıyız?

Ayyaş: Sonuçta binanın öte tarafında bir tren bekliyor.

Adam: Ben ne olursa olsun denemek istiyorum.

Adam garın içine girer. Tren düdüğü duyulur. Ardından dumanlar sahneyi kaplar. Duman dağıldığında sahne oyunun başındaki gibi görünmektedir. Ayyaş tahta bankta uzanmış yatmaktadır. Sahneye az önce tren için ayrılan adam girer.

Adam: Affedersiniz oturabilir miyim?

Ayyaş: Ne oldu tren yolun sonunu bulamadı mı?

Adam: Efendim anlamadım.

Ayyaş: Sanırım baştan başlamamız gerekiyor. Burası Atmosfer Dışı burada hayat yoktur.

Erdinç Yapan

Beyazdut
10-01-10, 03:07
Kel Oğlum Keleş Oğlum (Çocuk Oyunu)

Keloğlan Yedilemesi: 1
KEL OĞLUM, KELEŞ OĞLUM
(5 Haziran Dünya Çevre Günü)
Çocuk Oyunu
FEVZİ GÜNENÇ

Bu oyunda kimler var

KELOĞLAN
KELOĞLANIN ANNESİ:
BUZCU:
MUZCU:
ÇOBAN:
KUZULAR: (İstenildiği kadar)
BALIKÇI:
AVCI:
KÖYLÜ.
TUZCU:


DEKOR:
Bir sokak. Sokak kapıları. Ortadaki kapı Keloğlanın evinin kapısıdır.


KELOĞLANIN ANNESİ:
(Kapıyı açıp çıkar; sağa sola bakar; kendi kendine söylenir.) Yine nerelere kayboldu bu hayırsız? (Seslenir) Keloğlan!.. Keloğlaaan, keleş oğlaaan Jayatı beleş oğlaaan!..

KELOĞLAN: (Sesi salondaki izleyicileri en arkasından gelir. Bağırır.)
Buyur ana…

KELOĞLANIN ANNESİ: (Sahnenin en önüne kadar yürür, elini alına siper edip bakar.)
Nerelerdesin hayırsız?

KELOĞLAN: (Seslenir.)
Buradayım ana!

KELOĞLANIN ANNESİ:
Orası neresi?

KELOĞLAN:
Ne bileyim, ince uzun bir yer işte. Bir sürü de çocuk var. Onlarla tanışıyorum.

KELOĞLANIN ANNESİ:
Vay benim kafasız oğlum!


KELOĞLAN:
Öyle deme anne, gücenirim ha! Bak, işte kafam var benim. Sadece biraz kel. Hepsi o kadar. Kel diye içi boş değil ya.

KELOĞLANIN ANNESİ:
Medem içi boş değil, ne arıyorsun seyircilerin arasında?

KELOĞLAN:
Onlarla arkadaş olmak istiyorum anne.

KELOĞLANIN ANNESİ:
Herkes işini bilsin! Senin işin burada, sahnede oyun oynamak.

KELOĞLAN:
Burada oynarsam ne olur ki?

KELOĞLANIN ANNESİ:
Onlar da sahneye doluşur. Oynayabilirsen oyna o zaman.

KELOĞLAN:
Sıkışırdık be anne… Hepimiz sığarız oraya.

KELOĞLANIN ANNESİ:
Kes sesini da gel!

KELOĞLAN:
Tamam anne, geliyorum… (Sahneye doğru yürür) Kusura bakmayın arkadaşlar. Doğru dürüst tanışamadık. Annem çağırıyor. Gitmezsem… (Yüzünü tokatlama taklidi yapar.) Anlarsınız ya…

KELOĞLANIN ANNESİ:
Çabuk ol dedim sana!

KELOĞLAN: (Annesini tınmaz.)
Sakın annenizin sözünü ikiletmeyin arkadaşlar. Yoksa siz de benim gibi… (Yüzünü tokatlama taklidi yapar.) Anlarsınız ya… (Hem yürür, hen konuşur.) Asil at sahibinden kamçı yemez, değil mi? Şimdi siz diyeceksiniz. Herkese verir öğüdü, kendisi kırar söğüdü…

KELOĞLANIN ANNESİ:
Keloğlan dedim sana!

(Annesini tınmaz, güler.) Hıh hıh… Öğüdü, söğüdü… Ne demekse artık. Uydurdum galiba… Peki, ben niye ikilettiriyorum annemin sözünü? Ben niye vurduruyorum kendime tokadı? Ben at değilim de onun için. Ben Keloğlanım… Kafadan da azıcık noksanım. Ama yeri geldiğinde, herkesten de akıllı olanım. Neyse, sizin tadınıza doyum olmaz. Bana izin… Hoşça kalın. (Sahneye çıkar.)


KELOĞLANIN ANNESİ:
Nerede kaldın yaramaz?

KELOĞLAN:
Aşağıda…

KELOĞLANIN ANNESİ:
Biliyorum, neden çabuk gelmedin?

KELOĞLAN:
Dolmuş bekledim.

KELOĞLANIN ANNESİ:
Bırak gevezeliği, gel yanıma.

KELOĞLAN:
Geldim ya anne. İşte geldim. (Sahneye çıkar.)

KELOĞLANIN ANNESİ:
Bir daha sahneden aşağıya inmek yok.

KELOĞLAN:
Ama çok güzel çocuklar var orada. Tanışıyorduk…

KELOĞLANIN ANNESİ:
İş zamanı iş… Oyun bittikten sonra tanışırsın. Tıkınasın diye sana bulgur aşı pişiriyorum.

KELOĞLAN:
Oh oh! Yaşasın, bulgur aşı!

KELOĞLANIN ANNESİ:
Pişiriyorum ama evde tuz kalmamış.

KELOĞLAN:
Eee?

KELOĞLANIN ANNESİ:
Al şu beş kuruşu, git acele tuz al gel.

KELOĞLAN: (Parayı alır)
Tamam anne…

KELOĞLANIN ANNESİ:
Bak, tuz alacaksın ha! Unutma! Başka bir şey almaya kalkma.

KELOĞLAN:
Kalkmam anne kalkmam. Otururum.

KELOĞLANIN ANANESİ: (Homurdanır.)
Laf ebesi… Hiç bir sözün de altında kalmaz. (Keloğlana) Unutmamak için “Tuz alacağım tuz alacağım” diye yinele.

KELOĞLAN:
Tamam anne… Sen de bizi iyice salak sandın. (Söylenerek sahnenin bir yanından çıkar.) Tuz alacağım… Tuz alacağım… Tuz alacağım…

KELOĞLANIN ANNESİ: (Ardı sıra bağırır.)
Çabuk dön, yolda oyalanayım, deme! (Kapıdan içeriye girer.)

(Söylenerek sahnenin öbür yanından girer.) Tamam, tamam… Bu annem de amma çok üsteliyor ha! Adamı don kafa ediyor. (Yineleyerek sahnede dolaşır.) Tuz alacağım… Buz alacağım… Tuz alacağım… Buz alacağım…

BUZCU: (Keloğlanla aynı anda karşı taraftan girer.)
Buzcu… Buzcu geldi! Buzlarım var! Buzcuuu!..

ORTADA KARŞILAŞILAR.
(Buzcu Yanından geçerken…) Hah, işte buzcu! İyi olacak doktor, hastanın ayağına gelirmiş. Ne dedim şimdi ben?

BUZCU:
Buzcu! Buzcuuu!..

KELOĞLAN: (Buzcu geçip giderken onu durdurur.)
Hey buzcu! Dur.

BUZCU:
Buyur çocuk. Buz mu alacaksın?

KELOĞLAN:
Evet, buz alacağım. İşte parası. Annem beş kuruş verdi. “Buz al, gel…” dedi. Çabuk ol. Ver buzumu. Gecikirsem annem kızar sonra.

BUZCU:
Sıcaktan bunaldınız mı? Buzu içine atıp soğuk su mu içeceksiniz?

KELOĞLAN:
Yok, annem bulgur pilavı pişiriyor. Ona katacak. Bulgur pilavını pek severim ben.

BUZCU:
Bulgur pilavına buz katılır mı çocuk?

KELOĞLAN:
Katılır zahir. Sen annemden iyi mi bileceksin?

BUZCU:
Bir yaşıma daha girdim.


KELOĞLAN:
Böylece kaç oldu?

BUZCU:
Ne kaç oldu?

KELOĞLAN:
Yaşın?...

BUZCU:
Bırak şimdi yaşı kuruyu. Neredeydi şu içine buz koyduğum poşetler?...

KELOĞLAN:
Çabuk olsana amca? Sen annemi tanımıyorsun. Beni dövdüğü değil, seni de pataklar ha annem.

BUZCU: (Güler.)
Daha neler… Annen senden başka bir şey istemiş olmasın çocuk?

KELOĞLAN:
Yok, “buz al” dedi. Unutmamak için de yineleyip durdum yolda.

BUZCU: (Poşete koymaya hazırlanırken)
Benden günah gitti. Al beş kuruşluk buzunu.

KELOĞLAN:
Ver… Yo yo verme!

BUZCU:
Ne?.. Buzu istiyor musun istemiyor musun?

KELOĞLAN:
İstiyorum ama böyle plastik poşette değil.

BUZCU:
Neden?

KELOĞLAN:
Plastik poşet zararlı, bilmiyor musun?

BUZCU:
Yooo…

KELOĞLAN:
Sen de ne kadar cahilsin. Bu torbalar kanserojen madde içeriyor.

BUZCU:
Ne rojen?..

KELOĞLAN:
Kanser kanser?

BUZCU:
Abooo!... Daha neler?

KELOĞLAN:
Yaaa, öyle işte… Topluma zarar vermek istiyor musun?

BUZCU:
İstemiyorum. Kim ister bunu?

KELOĞLAN:
Öyleyse aytık plastik torba kullanma.

BUZCU:
Peki Ne kullanayım?...

KELOĞLAN:
Ne kullanırsan kullan. Kesekağıdı kullan. İp file kullan. Benim gibi şapkanı kullan. (Şapkasını başından çıkartıp uzatır)

BUZCU:
Buna mı koyacağım tuzu?

KELOĞLAN:
Buna koy.

BUZCU:
Çok akılısın valla Keloğlan. Ben de müşteriye eşantiyon olarak şapka mı dağıtsam acaba?

KELOĞLAN:
O zaman sermayeyi kediye yüklersin.

BUZCU:
Yok canım, şapkayı bedavaya mal ederim. Üzerine reklam alırım.

KELOĞLAN:
Sen de akıllısın be buzcu amca. Bana izin. Buzum erimeden onu anneme yetiştireyim. (Şapkasındaki buzu alıp uzaklaşır.)

BUZCU:
Nasıl oluyor acaba buzlu bulgur pilavı? Hey çocuk!

KELOĞLAN:
Efendim?

BUZCU:
Hangi ev sizinki?
KELOĞLAN:
Ne yapacaksın bizim evi?

BUZCU:
Annenden buzlu pilavın tarifini alacağım.

KELOĞLAN:
Aha şurası…

BUZCU:
İyi… Erimeden şu buzlarımı satayım önce. Dönüşte uğrarım. Öğrenip hanıma söyleyeyim de bize de pişirsin bu buzlu pilavdan. (Bağırarak uzaklaşır.) Buzcu geldi, buzcu!... Buz gibi buzlarım vaaar!..

KELOĞLAN:
Ne dolanıp duruyorum burada ben? Evimiz şuracıkta ya… Şimdi buz eriyecek. Annem de canıma okuyacak. (Kapıyı vurur.)

KELOĞLANIN ANNESİ:
(İçeriden) Kim o?

KELOĞLAN:
Benim anne, ben! Buz al gel dediydin ya. Ben de alıp geldim buzu.

KELOĞLANIN ANNESİ: (Şaşkın.)
Neyi aldın neyi aldın?

KELOĞLAN:
Buzu aldım anne?

KELOĞLANIN ANNESİ:
Ne buzu?

KELOĞLAN:
Su buzu…

KELOĞLANIN ANNESİ:
Kim dedi sana buz al diye?

KELOĞLAN:
Sen dedin ya anne. Ne çabuk unuttun.

KELOĞLANIN ANNESİ:
Ben sana buz mu al dedim, a keleş oğlum? Tuz al dedim tuz!

KELOĞLAN:
Yok canım, ne tuzu? Buz dedin.

KELOĞLANIN ANNESİ:
Deli etme adamı? Buz dedim ben.

KELOĞLAN:
Tamam, ben de öyle diyorum, buz dedin.

KELOĞLANIN ANNESİ:
Şaşırtma adamı, tuz dedim.

KELOĞLAN:
Senin de ne istediğin belli olmuyor anne . Bir karar ver artık.

KELOĞLANIN ANNESİ:
Madem buz almışsın, bunu şerbete katıp soğuk soğuk içelim bari. Al sana beş kuruş daha git tuz al gel. Sakın başka bir şey alayım deme yine.

KELOĞLAN:
Yok demem anacığım. Bak yineleyerek gidiyorum. Tuz alacağım… Tuz alacağım… Tuz alacağım… (Sahnenin bir tarafından çıkar, söylenerek öbür tarafından girer.) Muz alacağım… Muz alacağım… Muz alacağım…

MUZCU: (Karşı taraftan girer.)
Çarşıkapı'dan yola düşürdüm eyi muz eyi
Hemi Aksaray'ı aşırdım eyi muz eyi
Apartumanlar eh üstüme üstüme geliyler
Kimin kimesenin muz alası yohtur
Güneş getmiş Marmara'nın denizini kalaylar
Üç kağıda indik mi işimiz köktür
Üçyüz yirmibeşe eyi muz eyi
Hastalara şifa eyi muz eyi (…) (+)

KELOĞLAN: (Muzcu yanından geçip giderken seslenip durdurur)
Muzcu!.. Hey, muzcu amca!

MUZCU:
Buyur gurban.

KELOĞLAN:
Ben de seni arıyordum. Muz ver bana.

MUZCU:
Ne kadar gurban?

KELOĞLAN:
Beş kuruşluk.

MUZCU:
Beş kuruşluk muz olur mu oğlan?

KELOĞLAN:
Olmaz mı?

MUZCU:
Olmaz ya…

KELOĞLAN:
Sen de azıcık ver canım. Zaten yemek için almıyorum.

MUZCU:
Niçin alıyorsun ya? Koklamak için mi?

KELOĞLAN:
Hayır, annem pilava katacak?

MUZCU:
Ne! Pilava muz katılır mı be çocuk?

KELOĞLAN:
Sen annemden iyi mi biliyorsun? O katılır diyorsa katılır. Benim annem televizyondaki “En iyi kim piririr” yarışmasını bile kazandı.

MUZCU:
Yapma ya… Aferin ona. Muzlu pilav ha! Daha neler duyacağız? Annen isterse yüksek atlama şampiyonluğunu kazansın çocuk, beş kuruşluk muz olmaz.

KELOĞLAN:
Kaç kuruşluk olur?

MUZCU:
En az yirmi kuruşluk olur.

KELOĞLAN:
Yirmi kuruşa kaç tane muz verirsin?

MUZCU:
Bir tane.

KELOĞLAN:
O zaman beş kuruşa da döttte bir tane ver. Ne biçim muzcusun sen. Hesap kitap bilmiyorsun.

MUZCU:
Muz bölünmez ki çocuk.

KELOĞLAN: Japonya’da karpuzu dilimle satıyorlarmış ama.

MUZCU: Burası Japonya değil, biiir... Ben de karpuz satmıyorum, ikiii... Muz bölünmez, üç.

KELOĞLAN:
Bölünürse kıyamet mi kopar?

MUZCU:
Yok, kopmaz ama geri kalanını satamam.

KELOĞLAN:
Satma… Onu da sen ye.

MUZCU:
Anlaşıldı. Zararına da olsa senin beş kuruşuna bir muz vereceğiz. Yoksa kafayı üşüteceğim. Al bakalım. (Bir muz uzatır.)

KELOĞLAN: (Muzu alır.)
Teşekkür ederim. Bu da parası.

MUZCU:
(Beş kuruşu alır, söylenerek uzaklaşır) Muzcu geldi muzcuuu! On kuruşa alıp beş kuruşa satıyooor….

KELOĞLAN:
Annem bana aferin diyecek. Hem istediğini aldım, hem de geç kalmadım. (Kapıya vurur.) Anne! Muzu aldım, geldim.

KELOĞLAN’IN ANNESİ: (Kapıya çıkar; şaşkındır.) Ne aldın, ne aldın?

KELOĞLAN:
İstediğin muzu aldım anne.

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Ben senden muz mu istedim Keloğlan?

KELOĞLAN:
Ne istedin ya anne?

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Tuz istemedim mi?

KELOĞLAN:
İstedin mi?

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
İstedim ya...

KELOĞLAN:
Peki, bu muzu ne yapacağız şimdi?

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Yiyeceksin şaşkın!

KELOĞLAN: (Sevinir.)
Ne hoş!.. İyi ki yanlış almışım.

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Ama hemen değil… Ver bakalım onu bana… (Muzu Keloğlandan alır.) Tuz alıp geldiğin zaman yiyeceksin.

KELOĞLAN:
Bu olmadı işte…

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Al bir beş kuruş daha sana. Bu sefer de tuz yerine başka bir şey alırsan…

KELOĞLAN:
Yok almam anne. Şimdi iyice anladım. Sen tuz almamı istiyorsun.

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Ha şöyle… Aferin sana keleş oğlum.

KELOĞLAN:
Yineleye yineleye gidersem unutmam. Değil mi anne?

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Evet oğlum. Yineleye yineleye gidersen unutmazsın. (Anne arkası sıra sevecenlikle gülümser, sonra içeriye girerek kapıyı kapatır.)

KELOĞLAN: (Söylenerek sahnede dolaşır.)
Annem bana tuz al dedi. Başka bir şey alma dedi. Tuzu unutmayacağım, tuzu unutmayacağım… Tuz alacağım… (Söylenerek çıkar. Öbür taraftan girer.) Tuz alacağım… Tuzu unutmayacağım, tuzu unutmayacağım…

O SIRADA KARŞI TARAFTAN BİR ÇOBAN İLE BİR KAÇ KUZU GİRER. KUZULAR MELEŞEREK SAHNEYE DAĞILIR.

ÇOBAN:
Kuzucu geldi, kuzucu… Yok mu kuzu alan? Kara başlı kuzularım var. Kınalı kuzularım var… Kuzu… Kuzu… Kuzu…

KELOĞLAN: (Büyülenmiş gibi onlara bakmaktadır. Bir yandan da söylenir.) Tuzu unutmayacağım. Tuzu unutmayacağım… Bu kuzular ne güzel! Keşke tuzu unutabilsem. Yanlışlıkla kuzu aldım desem anneme. Ama bir türlü unutamıyorum tuzu.

ÇOBAN:
Kuzu mu alacaksın delikanlı?

KELOĞLAN:
Kuzu mu? Annem almayı unutma demişti ama… Kuzu almayı mı unutma demişti, yoksa tuzu almayı mı? Unuttum.

ÇOBAN:
Belki de kuzu almayı unutma demiştir.

KELOĞLAN: (İç çeker)
Keşke öyle demiş olsaydı. Kaç kuruş bu kuzular?

ÇOBAN:
Kuruş mu? Ne kuruşu kel çocuk? Delirdin mi? Kaç lira de, kaç lira?..

KELOĞLAN: (Düş kırıklığı içinde)
Lira mı?..

ÇOBAN:
Lira ya?.. Ne kadar paran var senin?

KELOĞLAN: (Avucunu açarak öne tutar.)

ÇOBAN:
Sadece bu mu? Bu kadar mı? Beş kuruşla kuzu mu alacaksın?

KELOĞLAN:
Hııı…

ÇOBAN:
Sen beş kuruşla bu kuzunun ancak bir tüyünü alabilirsin.

KELOĞLAN:
Sadece bir tüyünü mü?

ÇOBAN:
Haydi iki olsun. On tüyünü alsan neye yarar ki?

KELOĞLAN:
Doğru… Ne güzel kuzular bunlar? Bakın bakın amca… Biri bana gülüyor.

ÇOBAN:
Gülüyor mu? Kuzular güler mi be kel çocuk?

KELOĞLAN:
Valla billa gülüyor kuzucu amca.

ÇOBAN:
Eh, gülüyorsa gülüyor. N’apalım.

KELOĞLAN:
Kuzucu amca?

ÇOBAN:
Efendim?

KELOĞLAN:
Beş kuruşumu sana versem. Şu kara başlı kuzuyu biraz sevebilir miyim?


ÇOBAN:
Sevmek de parayla mı canım. Sev sevebildiğin kadar. Para vermene gerek yok.

KELOĞLAN: (Kara başlı kuzuyu sever.)
Ne tatlı şeysin sen kuzucuk. Keşke benimle gelseydin. Liralarım olsaydı, hepsini verir seni alırdım. Seni o kadar çok severdim ki, ancak o kadar olur. (İç çeker, üzgün.) Ama liralarım yok. Seni alamam. Seni sevemem de bir daha… Bir daha göremem de seni güzel kuzucuk…

ÇOBAN:
Hey çocuk, ne yapıyorsun sen! Öyle acıklı acıklı konuşma! Kuzumu ağlatacaksın.

KELOĞLAN:
Peki Kuzucu amca. Gidiyorum zaten. (Çıkışa doğru yürür.)

ÇOBAN:
Canııım… Ne kadar çok sevdi kuzuyu…

KARA BAŞLI KUZU: (Keloğlanın arkası sıra gider.)

ÇOBAN:
Hey, kara kuzu, sana ne oluyor? Dur!

KELOĞLAN: (Kuzuyu çobana götürür)

ÇOBAN:
Kuzu da bu kel çocuğu sevdi. Kiminin parası, kiminin duası be... Bir tanesini de beş kuruşa vereyim de, sevinsin gariban. (Keloğlana) Ver bakalım şu beş kuruşu bana.

KELOĞLAN: (Parayı uzatır.) Niçin?

ÇOBAN: (Kuzuyu Keloğlanın kucağına verir.)
Bunun için. Al bakalım…

KELOĞLAN: (Çok sevinçli)
Teşekkürler kuzucu amca.

ÇOBAN:
Toplanın bakalım kuzucuklar. Gidiyoruz. Başka kuzu alan yok burada. (Çıkarken kuzularına seslenir.) Hey, kuzucuklar. Karabaş arkadaşınızı sattım. O burada kaldı. Kendisine “hoşça kal” demek yok mu?

KUZULAR HEP BİRDEN MELEŞİR. KARABAŞ KUZUYA BİR AYAKLARINI SALLARLAR. KARABAŞ KUZU DA MELEYEREK AYNI ŞEYİ YAPAR. ÇOBANLA KUZULARI ÇIKAR.

KELOĞLAN: (Evlerinin kapısına gelir, kapıya vurur.)
Anne, açar mısın kapıyı?

KELOĞLAN’IN ANNESİ: (Sesi)
Ne yaptın kuzucuğum? Aldın mı tuzu? (Kapıyı açar, Keloğlan’ın kucağındaki kuzuyu görür.) Bu ne!

KELOĞLAN:
Kuzu!

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Ben sana tuzu unutma dedim şaşkın, kuzu unutma demedim?

KELOĞLAN:
Ben de tuzu unutmadım zaten anne. Ama öyle tatlıydı ki.. Dayanamadım tuz yerine bu kuzuyu aldım.

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Beş kuruşa mı?

KELOĞLAN:
Beş kuruşa…

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Şaşkın olan sadece sen değilsin. Kuzuyu satan da şaşkınmış.

KELOĞLAN:
Öyleydi galiba. Ne olacak şimdi?

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Ne olacağı var mı? Bugün pilavı tuzsuz yiyeceksin.

KELOĞLAN:
Tuzsuz pilav yenir mi anne?

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Yenmez ama ne yapalım. Bir türlü tuz alıp gelemdin.

KELOĞLAN:
Anne…

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Efendim?

KELOĞLAN:
Beş kuruşun daha var mı?

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Var, ne olacak?

KELOĞLAN:
N’olur bir şans daha tanı bana. Bu kez kesin tuz alacağım. Söz!

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Peki, al bakalım. (Parayı uzatır)

KELOĞLAN:
Sen de şu kuzuyu tutar mısın anne?

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Tutarım, tabii.

KELOĞLAN:
Ben tuzu alıp hemen dönerim.

KELOĞLAN’IN ANNESİ:
Amanın ne de tatlı bir kuzuymuş bu… (Kuzuyu severek içeriye girer.)

BALIKÇI: (Omuzundaki oltasıyla sahneye girer. Sahnenin en önüne gider. Oraya oturur. Ayaklarını aşağıya sarkıtır. Oltasını sallayıp beklemeye başlar.) Umarım balık bugün bol çıkar…

KELOĞLAN: (Söylenerek balıkçının yanına kadar gelir.)
Tuz alacağım, tuz alacağım, tuz alacağım…

BALIKÇI: (Oltayı çeker.)
Hah, işte biri çıktı… (Oltaya bakar.) Ne çıktı? Balık yerine bir naylon poşet! Bıktım bu çevre düşmanlarından. Her yer plastik poşetlerle doldu.

KELOĞLAN:
Sen de mi plastik poşetlerden şikâyetçisin balıkçı amca?

BALIKÇI:
Şikâyetçiyim ya…

KELOĞLAN:
Sana ne zararı oluyor ki?

BALIKÇI:
Sadece bana mı, herkese zararı oluyor. Ama kimse bunun ayırımında değil. Durmadan bu poşetlerle kirletip duruyorlar hem denizi hen de bütün çevreyi. En çok da balıklara zararı oluyor bunların.

KELOĞLAN:
Balıklara mı? Onlara ne zararı var ki poşetlerin?

BALIKÇI:
İnsanlar denizi çöplük gibi kullanıyor. Ellerine geçeni sorumsuzca atıyorlar denize. En çok da poşet atıyorlar. Zavallı balıklar bu poşetlerin içine giriyor, geri, çıkamıyor. Orada can veriyor.

KELOĞLAN:
Vah vah…
BALIKÇI:
Sadece balıklar mı? Bir çok deniz canlısı zarar görüyor poşetten. Yakında balık yerine poşet avlayacağız galiba… Hah! Neyse bir tane balık yakaladım. (Onu yanındaki kutuya bırakır.)

KELOĞLAN:
Sana kolay gelsin balıkçı amca. Ben yoluma gideyim.

BALIKÇI:
Güle güle git çocuk…

KELOĞLAN: (Söylenerek sahnede dolaşır.)
Ne alacaktım ben? Muz alacaktım. Hayır, buz alacaktım! Hayır hayır, tuz alacaktım! Hah, buldum! Aferin bana… Tuz alacaktım. Aklımdan çıkmış. Umarım bir daha aklımdan çıkmaz, umarım bir daha çıkmaz, umarım bir daha çıkmaz,…

BALIKÇI: (Sinirlenerek Keloğlan’a döner.)
Ne diyorsun sen be çocuk!

KELOĞLAN:
Umarım bir daha çıkmaz diyorum.

BALIKÇI:
Git oradan! Balıkçıya böyle dilekte bulunulur mu?

KELOĞLAN:
Nasıl dilekte bulunulur ya amca?

BALIKÇI:
Biri çıktı, umarım bir çoğu daha çıkar… diyeceksin.

KELOĞLAN:
Peki, öyle derim. (Söylenerek sahnede gezinir.) Biri çıktı, umarım bir çoğu daha çıkar… Biri çıktı, umarım bir çoğu daha çıkar…

AVCI: (Elindeki sopalı süpürgeyle sağa sola vurarak sahneye girer.)
Yakalayın! Tutun! Kaçtı! İşte orada! Vur avcı! (Vurur.)

KELOĞLAN:
Ne yapıyorsun amca?

AVCI:
Fare avlıyorum oğul.

KELOĞLAN:
Niçin avlıyorsun fareyi?

AVCI:
Fare pis yaratıktır. Zararlıdır. Mikrop taşır. Çoğalırlarsa bütün bunları bize de bulaştırırlar.
KELOĞLAN:
Ya… (Kendi kendine) Ben fareden iğrenirim. İyisi mi yoluma gideyim… Ne diyordum? Biri çıktı, umarım bir çoğu daha çıkar… Biri çıktı, umarım bir çoğu daha çıkar…

AVCI:
Hey, çocuk! Dur bakalım.

KELOĞLAN:
Buyur Fare avcısı amca.

AVCI:
Ne diyorsun sen öyle kendi kendine?

KELOĞLAN:
Biri çıktı, umarım bir çoğu daha çıkar… Biri çıktı, umarım bir çoğu daha çıkar… diyorum.

AVCI:
Vay, bir çoğu daha çıksın ha! Böyle dilekte bulunulur mu? Kaçma! Fare yerine seni yakalayayım da gör.

KELOĞLAN KAÇAR, AVCI KOVALAR.

KELOĞLAN:
Dur amca, dur!

AVCI:
Durdum. N’olacak?

KELOĞLAN:
Sen beni niçin kovalıyorsun?

AVCI:
Kötü dilekte bulunduğun için. Bir fare çıktı, bir çoğu daha çıksın dediğin için.

KELOĞLAN:
Ben öyle demedim ki.

AVCI:
Ne dedin ya?

KELOĞLAN:
Biri çıktı, bir çoğu daha çıksın, dedim.

AVCI:
İyi ya işte; aynı şey. Bir fare çıktı, bir çoğu daha çıksın… demeye getiriyorsun sözü.

KELOĞLAN: (Güler.)
Hayır amca hayır… Fare için söylemedim bunu. Balıkçı için söyledim. İyi dilekte bulundum. Bir balık çıktı, bir çoğu daha çıksın diyordum.
AVCI:
Ya… Ama olmaz ki kel çocuk. Balıkçı orada kaldı. Şimdi benim için iyi dilekte bulunacaksın.

KELOĞLAN:
Nasıl?

AVCI:
Biri gitti, umarım tümünün kökü kurur, diyeceksin.

KELOĞLAN:
Peki amca, artık ben de öyle söylerim. Biri gitti, umarım tümünün kökü kurur… Biri gitti, umarım tümünün kökü kurur…

AVCI:
İşte, bir tane daha! Yakaladım seni pis fare. Kaçma! (Süpürgeyle vurarak kovalaya kovalaya sahnenin öbür tarafından çıkar. Sesi dışarıdan duyulur.) Dur, kaçma adi fare! Nasıl olsa yakalarım seni!

KÖYLÜ: (Kucağındaki tavuğuyla sahneye girer.)
Tavuğum tavuğum, nazlı tavuğum… (Şarkı olarak söyler.) Tavuk değil katır idi… Dağdan odun getirirdi… Mahalleye yetirirdi… Geh bili bili bili bili bil çil tavuğum mahvoldu…

KELOĞLAN: (Alkış tutarak şarkıya katılır, izleyenleri de özendirir.)
Tavuk değil katır idi… Dağdan odun getirirdi… Mahalleye yetirirdi… Geh bili bili bili bili bil çil tavuğum mahvoldu…

KÖYLÜ:
İbiği var elim gibi… Bacakları belim gibi… Kanatları kilim gibi… Geh bili bili bili bili bil çil tavuğum mahvoldu…

KELOĞLAN: (Kendi kendine)
O tavuğuna türkü söyleyedursun, ben işime bakayım. Ne diyordum? Biri gitti, umarım tümünün kökü kurur… Biri gitti, umarım tümünün kökü kurur…

KÖYLÜ: (Keloğlan’a seslenir.)
Ne diyorsun sen çocuk!

KELOĞLAN:
Biri gitti, umarım tümünün kökü kurur, diyorum.

KÖYLÜ:
Senin düşmanlığın mı var bana?

KELOĞLAN:
Yooo…

KÖYLÜ:
Öyleyse neden tavuklarımın kökünün kurumasını istiyorsun?

KELOĞLAN:
Ben böyle bir şey istemiyorum ki.

KÖYLÜ:
Peki neden “Biri gitti, umarım tümünün kökü kurur,” diyorsun?

KELOĞLAN:
Ben bunu senin tavuklar için söylemiyorum. Fare yakalayan amca için söylüyorum.

KÖYLÜ:
Külahıma anlat.

KELOĞLAN:
Külahın yok ki…

KÖYLÜ:
Şimdi sana öyle bir külah giydiririm ki… Kaçma geldim! (Kovalar)

KELOĞLAN: (Kaçar)
Bugün herkes de beni kovalıyor. (Geriye dönüp seslenir.) Benim suçum yok! Bırak peşimi amca!

KÖYLÜ:
Tavuklarıma bir daha “kökleri kurusun” diyecek misin?

KELOĞLAN:
Demeyeceğim.

KÖYLÜ:
İyi dilekte bulunacak mısın?

KELOĞLAN:
Bulunacağım… Ama bunu nasıl yapacağım, bilmiyorum.

KÖYLÜ:
“Tavuğun birini tilki boğdu. Diğerleri çok yaşasın…” diyeceksin.

KELOĞLAN:
Tavuğun birini tilki boğdu. Diğerleri çok yaşasın… Tamam mı?

KÖYLÜ:
Tamam… O zaman ben de seni kovalamam. Ama yine de bir şartım var.

KELOĞLAN:
Amma da çok şartın varmış tavukçu amca. O şartın ne?

KÖYLÜ:
On kare söyleyeceksin bunu.

KELOĞLAN:
Yok yirmi defa söyleyeceğim. Daha neler?..

KÖYLÜ:
Tamam yirmi olsun. Hatta otuz söyle.

KELOĞLAN:
Ne! O tuz mu?

KÖYLÜ:
Otuz söyle, otuz...

KELOĞLAN:
Evet, yaşasın! Hatırladım! O, tuz’du. Alacağım tuzdu. Anneme tuz alacaktım… Var ol tavukçu amca… (Koşarak sahneden çıkar)

KÖYLÜ:
Ne oldu buna şimdi? Ne otuzu? Ne tuzu? Na anası?...

KELOĞLAN: (Sesi)
Tuzcu amca, tuzcu amca!

TUZCU: (Sesi)
Efendim, Keloğlan?

KELOĞLAN: (Sahneye girer.)
Gel gel…

TUZCU:
Geliyordum zaten…

KÖYLÜ:
Aman, tuzdan muzdan bana ne… Ben gidip şu zavallı tavuğumu toprağa gömeyim. (Çıkar.)

KELOĞLANLA TUZCU GİRER.

KELOĞLAN:
Bana beş kuşluk tuz ver tuzcu amca.

TUZCU:
Vereyim Keloğlan.
(Tartar, poşete doldurmak ister.)

KELOĞLAN:
Dur dur dur…

TUZCU:
Ne oldu Keloğlan.

KELOĞLAN:
Tuzu poşete doldurma.

TUZCU:
Neden?

KELOĞLAN:
Poşetler tehlikelidir.

TUZCU:
Ne tehlikesi Keloğlan?

KELOĞLAN:
Bilmiyor musun? Ben bile biliyorum.

TUZCU:
Söyle de biz de öğrenelim öyleyse.

KELOĞLAN:
Herkese ben mi öğreteceğim? Biraz da kendi kendinize öğrenin canım.

TUZCU:
Sana da biri öğretmedi mi? Bilenler bilmeyene öğretmeli.

KELOĞLAN:
Haklısın. Bilenler bilmeyenlere öğretmeli. Öyleyse dinle… Poşetler çevre düşmanıdır. Toprağın altında ancak yüz yıldan fazla zamanda yok olabiliyorlar. Toprağı kirletiyorlar. Verimini azaltıyorlar.İçerdikleri zehirler, yetişmekte olan ürünlere bulaştırıyorlar. Bunlar sağlığa zararlıdır. Kanser hastalığına sebep olurlar.

TUZCU:
Vay vay vay… Neler de yaparmış benim plastik poşetlerim?.. Ama bunlar ucuuuz…

KELOĞLAN:
Plastik torbaların ucuzluğu batsın. Çevre, plastik torba atığından geçilmiyor.
Doğada bir çok canlı bu yüzden yaşamını yitiriyor. Her yıl 100 bin kuş, birçok balina ile kaplumbağa plastik torbalar yüzünden ölüyor. Duymadın mı?

TUZCU:
Duymadım.

KELOĞLAN:
Öyleyse şimdi duy. Hepimiz el ele vererek doğanın dengesini korumalıyız. Çevre kirlemesini önlemeliyiz. İnsan sağlığına daha fazla önem vermeliyiz. Sağlıklı doğa, sağlıklı insan demektir. Bunu bilerek naylon poşetlerden uzak durmalıyız.

TUZCU:
Profesör gibi konuştun be Keloğlan. Bu yaşta bu zeka! Maşallah! Tu tut tu… Aferin sana. Aferin aferin!

KELOĞLAN:
Yok canım, abartma. Hepsi üç beş bilgi. Bu kadarını herkes bilmeli.

TUZCU:
Bence de herkes bilmeli. Bundan sonra plastik poşet kullanmaya paydos diyeceğim. Keloğlan. Senden öğrendiklerimi de herkese öğreteceğim. Teşekkürler sana çevreci çocuk. Teşekkürler Keloğlan.

KELOĞLAN:
Çevreci bütün çocuklara teşekkür!

TUZCU:
Bütün çocuklar el ele. Haydi çocuklar, poşetle mücadeleye, çevreyi korumaya…

KELOĞLAN:
Dünyayı çocuklar kurtaracak. Yaşasın çocuklar.

TUZCU:
Çocuklarımız yaşasın. Savaşlarda öldürülmesin…

KELOĞLAN: (Ansızın aklına gelenle çığlığı basar.)
Annneee! Annem beni öldürür şimdi. Bulgur aşı için tuz yetiştirecektim. (Bağırarak evlerinin kapısından girer.) Anneee! Duuur, aşı tuzsuz pişirme, yettiiim!..

(Keloğlanı göstererek çocukları alkışlamaya özendirir. Kendisi de alışlar.)

BİTTİ

(+) Muzcu’nun muz satarken söylediği şiir şair Attila İlhan’a aittir.

Yazan: Fevzi Günenç

Beyazdut
10-01-10, 04:40
Gripli Tavuk - Hüseyin Manto

Kişiler
Tavuk…………. ..(ince sesli biri olmalı)
Sahip …………. .(köylü diliyle konuşacak 45 yaşlarında)
Kadın……………(cırtlak, köylü bir kadın)
Hemo…………….(o da 45 yaşlarından iri yarı biri)

(sahnede tavuk oturmaktadır, ara sıra ıkınıyor yumurta çıkaracakmış gibi yapıyor, elide de bir mendil burnunu siliyordur. Sahne ye sahibi girer yavaş yavaş elide de kocaman bir bıçak vardır.)

Tavuk: (arada sırada ıkınarak)Ne sabırsız adamsın daha çıkartamadım yumurtayı, ee tabi yiyecek bir şey vermezsen bende böyle zorla yumurta çıkarmaya çalışırım, benim yumurtam olmazsa ne pog yersin bilmiyorum
Sahip: Boş ver yumurtayı, fazla sıkma kendini… Yumurta yapmana gerek kalmadı
Tavuk: Anlamadım ne diyon, sen iyi misin?
Sahip: Yok ben iyiyim sen iyi değilsin her halde, pekiyi görünmüyorsun
Tavuk: Sanırım grip ola cam
Sahip: Biliyorum kuş gribi, hükümet muhtara yazı göndermiş
Tavuk: (saf saf)Şu hükümet de bizi ne kadar çok düşünüyor, eee ne diyor tavuklar grip olacak onlara iyi bakın mı diyor
Sabip: Yok onları telef edin diyor
Tavuk: Ne terletin mi diyor.
Sahip: Ne salak tavuksun öldürün diyor işte, hadi anlamadın da elimdeki bıçaktan damı anlamadın oysa tavuklar ölümü his eder derler. Kusura bakma yanlış cümle oldu, tavuk yerine insan olması gerekiyordu her halde
(Tavuk dona kalmıştır.)
Tavuk : Yani şimdi sen beni öldürmeye mi geldin…. Ben burda sana yumurta yapmak için götümü yırtayım sen ise... Bıçağı keskinleştir gel deki seni öldürmem gerek, niye çünkü sen grip olacan, her şey bu kadar kolay mı bitecekti…
(Sahip de duygulanmıştır, göz yaşları akmaktadır)
Sahip : Ne yapayım ben hükümet yazı göndermiş, hem bıçağı kolay ölesin diye keskinleştirdim.herşey senin içindi ama hiç de bunun değerini bilmiyorsun, bak bu bıçakla daha önce hiç tavuk kesmedim
Tavuk : Teşekkür ederim hiç bu kadar ince olduğunu düşünmemiştim,
Sahip: Rica ederim önemli değil… o kadar yumurtanı yedim lafımı olur.
Tavuk: Anlamıyorum grip olduysak olduk kardeşim ne yani grip olduk diye bizi öldürmeniz mi gerekiyor, peki bir sualim var sana
Sahip : Sor bakalım nasılsa son birkaç dakikan kaldı
Tavuk: İnsanlarda hep grip oluyor onları neden öldürmüyorsunuz?
Sahip: Şeyy… insanlar hiç öldürülür mü? insanlar olamazsa hiçbir şey olmaz
Tavuk: Ha siktir ordan olmazsak siz yumurta yapabilir misiniz? götüne güveniyorsan bir yumurta çıkarda görelim hep atıp tutuyorsunuz sanki insan olmak bir marifetmiş gibi
Sahip: Bırak gevezeliği de işimize bakalım yoksa hükümetten ceza yiyeceğiz
Tavuk: Ne yani beni öldürmedin diye hükümet sana cezamı kesecek
Sahip: maalesef
Tavuk: Zaten hükümetin gücü işçiye, emekliye, memura köylüye ve tavuklara yetiyor gücü kolaysa patronlara, ABD ye bir şey söylesinde görelim sıkar biraz
Sahip: Hükümete laf atma hükümet mi grip ol dedi sana sende ölümü hissedince herkes gibi solculuğa başladın
Tavuk: Bir defa bütün tavuklar solcudur, çünkü yumurta üretiyoruz biz. Hem ben grip değilim bak sapa sağlamım (ıkınır) ooooooh bak yumurtada çıktı(yumurtayı sahibine uzatır)
Sahip: o yumurta hiç bir boka yaramaz sen bu gripli halinle altın yumurta bile yumurtlasan ne yazar
Tavuk: Kıyma bana yalvarıyorum sana
Sahip: Olmaz bi defa hükümet….
(tavuk sözünü keser)
Tavuk: Başlarım şimdi hükümetine, hükümet hükümet deyip durma önce hükümet sana adam gibi bir iş bulsun da günde üç öğün beni yumurtamdan başka şeylerde yiyesin, ……. (kısa bir es den sonra) sahi sen beni öldürünce ne pog yiyeceksin(sırıtarak)
Sahip: Ayıp ya yaptığın birkaç yumurta onunda lafını yapıyorsun
Tavuk: Birkaç tanemi nankör, sana yumurta yetiştirmek için gece gündüz çalışıyorum.
Sahip: Bilmeyende dünyayı götünüzden çıkartınız sanacak. altı üstü şu kadar çık bir şey
Tavuk: Bak kırıyorsun beni, hem ne biçim konuşuyorsun götünüzden falan
Sahip: Kusura bakma bende öldürmek istemiyorum seni ama ne yaparsın …çok tehlikeliymiş
Tavuk : İyi sen bilirsin, gel öldür, ne yapalım sen insansın tavuk olsaydın anlardın beni….
Sahip: Senin sadece yumurta yaptığını sanırdım, bakı yomda felsefede yapıyon(ufak bir kahkaha atar)…hade gel bitirelim şu işi ne olur.(tavuğa doğru yürür , tavuk da korkarak geriye doğru gider.Tam tavuğa yaklaşmışken dışarıda içeriye doğru konuşarak karısı girer)
Kadın: Herif ne yaptın daha bitmedi mi….Allahtan büyük baş değil (içeri girer) ee daha kesmemişsin hade acele etde kimse görmeden kaynataya yım yiyesin ne olacak sapa sağlam tavuk hem kos koca başbakan yiyiyor bir şey olmuyor da senin gibi hayvona mı bir şey olacak, hade acele et
Sahip : Hanım yav zavallıcığa ayıp etmiyor muyuz o kadar yumurtasını yedik, grip olduysa oldu ne yapalım, bekleyelim belki illeşir.
Kadın: Ne oldu tavuk kafanı çeldi galiba, Tavuk kadar akıl yok ki sende
Sahip :Evet yok biz insanların hiç birinde akıl yok hepimiz salağız bir tavuk kadar bile düşünemiyoruz, devlet der pancar ekme ekmeyiz, der patates ekme ekmeyiz, der buğdayını beleş vereceksin, deriz yüce devletimiz çok yaşasın , başbakan anamıza küfür eder, biz deriz sevgili devlet büyüğüm karımda var hane rahatlayacaksan onu da yap, şimdide der tavuğunu kes at eyvalla diyoruz, nereye kadar böyle gidecek
Kadın: Anlaşılan sadece kafanı çelmemiş aynı zaman seni örgütlemiş de yakında yumurtlasan hiç şaşmam
Sahip: Hanım hanım bıktım artık her şey gelip bizimi bulacak, bu ülke griplerin, depremlerin,sellerin, felaketlerin, uçuz uçuza ölmek İsteyenlerin yerimi olacak bazen düşünü yom acaba bu ülke Allahın cehennemi mi, biz günahkarlar mıyız.
Kadın:Ne haliniz varsa görün ben gidiyorum , (söylenerek) şuna bak sanki tavuklara ben demişim grip olun,
Tavuk: İşte tipik bir insan (gülerek) ….. sıkıştıya gerçekleri gözünün deliği görecekti ya, bastı yaygarayı, (seyirciye) siz insanları bir türlü anlamıyorum, hele bize hayvan demişler, size insan demişler yinede bizim kadar insanlığa ulaşmamışsınız,
Sahip: Haklısın ne diyeyim insan olamadık… Ama sizinde başınızda da bizim hükümet olsa, o zaman bizi anlardınız(bir sigara yakar)
Tavuk: Eee ne yapacaksın şimdi , sanki biraz insanlaştın gibi geldi bana ama
Sahip:Bilmiyorum kafam karıştı…
Tavuk : İyi kafan karıştıysa bir pog yapamasın
Sahip: Sanırım yapamayacağım, kafamı çok karıştırdın, keşke kuş gribi yerine milletvekilli gribi çıksaydı da onları itlaf etseydik, böylece insanlar bütün hastalıklardan, pisliklerden kurtulurdu…ama nerde
Tavuk : Ben neymişim be adamı gider ayak insan ettim artık ölsem de gözüm açık gitmez.
Sahip: (artık perişan bir haldedir) niye tavuklar…niye
Tavuk: unuttun her hal bir zamanlarda danalara da deli demiştiniz, eee tabi onlar büyük baş paçayı yırttılar bir şekilde, zaten hep ezilen küçükbaştır da neyse fazla girmeyeyim bu konuya….(bir esten sonra ıkınmaya başlar sahip heyecanlanmıştır ve tavukda ölecekmiş gibi korkar sesini yükselterek) yoksa yoksa ölüyor muyum he (karnını tutar)
Sahip: grib demişlerdi ama demek ki mideye de vuruyormuş.
Tavuk: bir şeyler yap ölüyorum
Sahip:Hayır sen ölemesin… küçüksün
Tavuk: Nah ölmen, ölüyorum işte lan
Sahip: Böyle konuşacaksan öl daha iyi
Tavuk: (elini arkasına götürür ve bir yumurta çıkarır) Hay Allah yumurtaymış
Sahip:Sen yumurtayı kolay çıkarırdın, niye böyle oldu
Tavuk: Sende beş dakika arayla yumurta yapsan sende zor çıkarırsın
Sahip: Sahi niye öyle oldu…yoksa bu kadar sık yumurta yapardın da bendemi saklıyordun
Tavuk:Yok öyle şey olur mu içimde bir tane kalmıştı … hane dedim ölmeden önce onu da çıkarayım ziyan olmasın onu gömmeyin diye
Kadın : Herif ne yaptın, eee daha yapmamışsın, ne biçim erkeksin yoksa erkek değimlisin(sırıtarak)
Sahip: (manalı bir şekilde)Bu soruyu bu dünyada bir tek sen soramasın, hem o kadar uygulamadan sonra hiç soramasın
Kadın: Tavuğu kesmesen bir daha uygulama muygula yapamıyacaksın
Sahip: neden
Kadın : Grip den öldükden sonra herhal yapamasın kuş gribinde
Sahip: Hade ordan bu güne kadar kim ölmüş grip den Hem erkek adam kuşun gribinden ölmez
Kadın: Biraz önce televizyon dan duydum salak bakan mıydı, sağlıklı bakan mıydı ne o söylüyordu Van’da bir çocuk ölmüş grip den
Sahip: Sağlık bakanı mı?
Kadın: he oydu
Tavuk: Ben yanlış mı biliyorum, sağlık bakanı insanların sağlığıyla ilgilenir, ölümüyle değil, ilahiyat bakanı olmasın
Sahip:Yook sağlık bakan dır , zaten bizde bütün bakanlar, vekiller insanların ölümüyle ilgilenirler…
Tavuk: Ölen biziz ama size acımaya başladım valla, insan olmak zormuş
Kadın: Birde bir sürüde hasta varmış, ilaç da azmış hastane de
Sahip: Zaten bu ülkeden kötü her şey biz fakir fukarayı buluyor, ilaç olsa da alamadıktan sonra,
Kadın: Yok ilaçları dünyadan biri göndermiş
Sahip: kim?
Kadın: Sanırım oda dünyanın sağlık bakanıymış
Sahip: Merak etme onlar beleş gönderir, bizimkiler parayla satarlar bize, paran yoksa da senetle satarlar,
Kadın: Yok yahu bu kadarda vicdansız değillerdir her hal
Sahip: Depremde gelen yardımları ne yaptılar gördük,
Kadın : Boş ver onları koskoca hükümet ne yapabiliriz ki, sen tavuğu kes de gel … (çıkar)
Tavuk: Doğru söylüyor gücü gücü yetene hükümete gücünüz yetmez, ama tavukları kesecek kadar güçlüsünüz…bizim gibi yaşıyorsunuz yane hayvan gibi
Sahip: Sizden iyi olmasın ama öyle yaşıyoruz
Kadın: Al işte daha kesmemiş, herif sana ne oldu hayvan gibi adamdın, birden bire yüreğin yumuşadı
Sahip: Hanım olmayacak, hane başka zaman olsa yinede keserimde ama hastalandı diye kesmeyi doğru bulmuyorum, ona ihanet etmiş gibi geliyor bana
Kadın: Herif biliyorum yumurtayı seversin ama artık kes şunu, hem televizyondan izledim bir tane bakanın oğlu varmış onun yumurtaları hastalıklı değilmiş
Tavuk: Ee tabi kos koca bakanın oğlu onun yumurtaları gripsiz olmayacak da benimkiler mi olacak… (hafif gülerek) oğlununkiler böyleyse kim bilir bakanın karısının yumurtaları nasıldır, hele bakanın kendi yumurtaları çok daha iyidir de… Ama nah siz alırsınız onları
Kadın: Allah belanızı versin… Tamam, bırak kesme ben şimdi Hemo’yu getireyim gör bakalım nasıl kesiyor, hem de elleriyle (çıkar)
Sahip: Şimdi bütün köye rezil olacağım, bir tavuğu kesemedi derler, her şey senin yüzünden, ne vardı insan olduğumuzu hatırlattın , ne güzel hayvan gibi yaşıyorduk
Tavuk : Ne bilirdim sizin için insan olmak bu kadar zor
Sahip : Bizi de hep sizin gibi güdüdüler, biz en çok koyunlara beziyoruz sadece iki ayağımız eksiktir onlardan
Kadın: Hemo işte burada iki saattir bir tane tavuğu kesmedi
Hemo: Selamı aleyküm
Sahip : Aleyküme selam
Hemo: Ne oldu lan, hasta bir tavuğa gücün yetmedi mi?(güler)
Tavuk: Al işte bir hayvan daha
Hemo: Sen sus hem hasta oluyorsunuz, hem de konuşuyorsunuz, sizin yüzünüzden insanlar ölüyor
Tavuk: (alaylı bir şekilde)Nükleerler bombalar bizim yumurtalarda çıkıyor, çayı biz zehirledik, siyanürlü altınıda biz çıkarıyoruz demi
Hemo: Ne diyor lan bu tavuk
Sahip: Bizim bilmediklerimizi, önemsiz gördüklerimizi diyor
Hemo: Sen ne diyon lan
Sahip: Salak diyor birkaç insan her şeyin içine etti, öbürleri de sesini çıkarmadı
Tavuk: Pog yoluna biz gidiyoruz
Sahip: Hemo ne olacak bu halimiz, ürün ekmesek, tavuğumuz telef edersek biz nasıl yaşayacağız.
Hemo: merak etme lo başbakan tavukların parasını verecekmiş
Tavuk: ne güzel ölürken bile para ediyoruz
Sahip: üç beş kuruş verecek peki sonra ne olacak tavuğumuz olmayacak, verdikleri para da bitecek,
Hemo: haklısında ne yapalım, kesmesek ceza yiyeceğiz
Kadın: Van’da bir köyde kimse öldürmemiş tavukları, başbakan onlara kızmıştı, şey diyordu bu köylüler ile tavukları manyak mıdır ne diyordur.
Sahip: Marjinal demiştir, sıkışınca marjinal diyor, geçen gün öğretmenlere, ondan önce üniversite öğrencilerine, daha öncede Seka işçileri söylemiş, Yani sıkışın bu lafı herkese sokuyor anahtar gibi, yeri geldi mi memura, işçiye sok sokabildiğine
Tavuk: Yahu sizin bu başbakanda çok vahşi, evcilleşmemiş daha herhal haha
Hemo: Van’da üç çocuk ölmüş, daha da öleceklermiş itlaf etmesek
Tavuk: Başka yerde ölseydi şaşardım
Hemo: Hade keselim şunu hem birazdan gelip onu alıp götürüp diri diri gömseler daha mı iyi olacak
Sahip: Yok yahu
Hemo : Tavuğun psikolojisi bozulmasın diye yanında söylemek istemedim ama televizyonda gördüm tavukları diri diri gömüyorlardı
Sahip: Zaten her pislik televizyonda çıkıyor
Tavuk: Demek diri diri gömüyorlardı ha (huçkırıkla ağlar)
Sahip: Ağlama canım bu ülkede insanlarda diri diri gömülüyor ne yapalım
Tavuk : Ama sizin elleriniz var
Sahip: Sizinde kanatlarınız var biz bir şey diyor muyuz?
Kadın :Ne yapalım erkeklerde bizi dövüyor(üçüde dönüp kadına bakar) …şey yane hane ortada bir zulüm vardı ya bende kendimce bir şeyler katayım dedim ama biraz yersiz oldu sanırım
Sahip: (sert sert) çok yersiz oldu
Hemo: Al işte tavukların işini hal ettik, sıra kadınlara geldi, acaba onları da mı itlaf etsek
Sahip: Yakında devlet onuda bizden isterse hiç şaşma, üstüne de biraz para verir… sonrada bir birimizi şey ederiz.(manalı bir şekilde) Başbakanda bizi yapar…
Hemo: Yapma ya olur mu öyle şey
Sahip : Olur olur bizim ülkede her şey olur
Kadın: Öyle bir şey olursa herif sen bir şey yapmazsın demi, biraz seviyorsundur beni demi
Tavuk: Sabah dan beri (kadını taklit ederek) daha kesmedin mi kesmedin mi Diye kendini yırtıyordu şimdi sıra kendine gelince sevgi ayaklarına yatıyor, yavrum bu işler sevgiyle olmuyor
Sahip: Bırakın dalaşmayı da ne yapacağız, (kadına) hem senin kadar tavuğu da severim
(kadın alınır, tavuk ise zafer kazanmış gibi gururlanır)
Kadın: Ne yani tavukla beni bir mi tutuyorsun üstelik grip de, iyi artık onu şey yaparsın
Hemo: Bana sorarsanız kesmek lazım, yapılacak başka bir şey yok… çok tehlikeliymiş kendimizi düşünmesek de çoluk çocuğumuzu düşünmeliyiz
Sahip: Biliyorum o bir hayvan ama yinede o da benim çocuğum sayılır
Hemo: Yapmayacak mısın ?
Sahip: Yapmayacağım…onu öldürmeyeceğim
Tavuk: Yeter artık tamam ben ölmeye hazırım, hem benim yüzünden insanların ölmesine çocukların ölmesine ufacık tavuk yüreğim razı olmaz
Sahip: Hep sizler insanlar için fedakârlık yaptınız, yumurta yaptınız…bari ölürken yapmayın utanıyorum insanlığından
Kadın: Ne yani yumurtamı yapacaktık
Sahip: Sen bir pog yapamasın
(ağır çekimde )
Tavuk :(ellerini açar)Hade öldür beni
Sahip: (oda ellerini kaldırmıştır bıçakta tavuğa doğru dik olarak durmaktadır) hayır
Tavuk: (Sahibine doğru koşar, bıçağı saplar kendine Seyirciye döner )Yaşasın insanlık, yaşasın bütün canlıların yaşam hakkı, Kar olsun hükümet, kar olsun hükümetin yazısı, mıhtar da kahrolsun, parasız sağlık (düşer tekrar kalkar) ama nerde
(Tavuk tekrar düşer, hepsi başında toplanmış sahip ortada)
Sahip: (ellerini kaldırır, bağırarak )öldü… Niye öldü… Kimin yüzünde, niçin … hep bizim tavuklarımız mı ölecek… Hep bizim çocuklarımız mı ölecek(Tavuğun üstüne kapanır)
(en son sahnedekiler donmuştur, donma sahnesi biraz devam ettikten sonra arkada kalan kadın öne doğru gelir ve kocasının omzuna vur)
Kadın:Bey bey bak görüyor musun başımıza geleni…….. kesseydik bari yerdik demi
Sahip: (kafasını yavaş kaldırır kadının yüzüne ters bakar kadın korkmuştur, kadın kaçmaya başlar Kocası da kalkar bıçakla onu kovalar sahneden çıkarlar) …Ulan karı ….Ulan karı (diye bağırır)

Yazan: Hüseyin Manto

Beyazdut
10-01-10, 04:47
ÇINAR POLİS KARAKOLU
2 PERDE (KOMEDİ)
Yazan
Mustafa Firuz BOZKURT
(Ocak 2008)
ÇINAR POLİS KARAKOLU

Oyunun Özeti

Başkomiser Fevzi meslek hayatı başarılarla dolu bir Polis amiridir. İlçe
Emniyet Müdürlüğünü yürüttüğü bölgede, personeli ve vatandaşlar tarafından
sevilen bir idarecidir.
Uzun zamandır hayali olan, sokak çocuklarını bulundukları ortamdan
kurtaracak bir merkez açma projesini gerçekleştirerek emekli olmayı
planlamaktadır. Memuriyetinin ilk yıllarında Kaymakamlık görevi dolayısıyla
tanıştığı şimdilerde İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığı görevini yürüten arkadaşı,
emeklilik dilekçesini geri alarak İçişleri Bakanlığının yeni bir projesinde aktif
görev alması konusunda Başkomiser Fevzi’ yi ikna eder.
Tiyatro Oyunu; İçişleri Bakanlığının geçmişte suç işlemiş kişilerin geçici
kamu görevi yaparak (Polis) topluma kazandırılması konusundaki projeye pilot
bölge olarak seçilen karakolda, hırsız Tankut’ un Polis Memuru ve kabadayı Toros’
un Bekçi olarak göreve başlamasıyla gelişen olayları konu almaktadır.
“Ne ekerseniz onu biçersiniz”
Bu oyun kaldırımlarında insanları taşıyamayacak derecede
kalabalıklaşan şehirlerimizde yapayalnız yaşayan, bizlerden uzanacak yardım
elini bekleyen biçare sokak çocuklarına atfen yazılmıştır.

Mustafa Firuz Bozkurt
Ocak 2008

ÇINAR POLİS KARAKOLU

OYUNDA DAĞITILACAK ROLLER

1 - Başkomiser Fevzi ……………………………………
2 – Komiser Cüneyt ……………………………………
3 – Polis Memuru Hüsamettin ……………………………………
4 – Polis Memuru Tankut ……………………………………
5 – Bekçi Toros ……………………………………
6 – Polis Memuru Salih ……………………………………
7 – Müsteşar ……………………………………
8 - 1.Koruma ……………………………………
9 – 2.Koruma ……………………………………
10 – 1.Üçkağıtçı ……………………………………
11 – 2.Üçkağıtçı ……………………………………
12 – Köylü ……………………………………
13 – Esnaf ……………………………………
14 – Deli ……………………………………
15 – Rüzgar ……………………………………
16 – Tinerci Çocuk ……………………………………
17 – Şüpheli ……………………………………
18 – Çaycı ……………………………………
TEKNİK EKİP
1 – Yönetmen ……………………………………
2 – Yönetmen Yardımcısı ……………………………………
3 – Müzik Sorumlusu ……………………………………
4 – Slayt Sorumlusu ……………………………………
5 – Dekor Sorumlusu ……………………………………

ÇINAR POLİS KARAKOLU

1.PERDENİN SAHNESİ
Sahnenin ortasında iki bank, yapma çiçekle bir park görüntüsü.
Müsteşar, 1.Koruma, 2. Koruma Takım Elbiseli
Başkomiser Fevzi Resmi Üniformalı
Deli Toros Kabadayı görüntüsü verecek şekilde giyinmiş
Boyacının (Tankut) üzerinde Fenerbahçe forması var
MÜSTEŞAR – Kimdi o öyle çocuklar… Zamk gibi yapıştı (Üzerini çırparak
beraberinde iki korumayla sahneye girer) Birde sulu sulu öpmeleri yok mu ığ…
1.KORUMA – Sayın Müsteşarım vatandaş sizi tanıdı herhalde.
MÜSTEŞAR – Tanırlar beni dimi?
2.KORUMA- Tabi Sayın Müsteşarım siz bugüne bugün Bakan Adayısınız, Yani ilk
seçimlerde…(eliyle konuşmasını destekler)
(Müsteşar banka oturur ve elindeki gazetesini açarak okumaya başlar. Korumalar
çevreyi kolaçan etmektedir.)
MÜSTEŞAR – Saat kaç oldu arkadaşlar
1.KORUMA – 2 Sayın Müsteşarım
2.KORUMA- Sayın müsteşarım haddimiz değil ama, bu proje KGP tutar mı sizce…
MÜSTEŞAR – Sayın Bakanımıza o kadar dedim. Bu proje yü-rü-mez, ama o ne
dedi yürümezse emeklesin! Ne demek istiyor yani dilekçeni yaz emekli ol. Biz
buralara ne çetin dönemeçleri atlatarak geldik.
(Konuşma devam ederken sahneye boyacı çocuk girer, Müsteşar korumaya eliyle
boyacıyı işaret eder)
MÜSTEŞAR – Boyacı gel bakalım, şu ayakkabıları boya, dur bakayım ( bu arada
boyacı yüzünü diğer tarafa çevirir) hiç yabancıda gelmedin ama… (Boyacı yan
tarafa bakarak ayakkabıları alır boyacı sandığını da sahnenin uzak köşesine
koyarak boyamaya başlar)

BOYACI – (içinden söylenerek) Bunlarda da para yok ama dur bakalım ne
verecekler
MÜSTEŞAR – (Gazetesini okumaya devam ederken gazeteyi indirir tekrar
boyacıya bakarak) Hiç yabancı değil Allah Allah …
(Müsteşarın cep telefonu çalar)
MÜSTEŞAR – Buyurun Sayın Bakanım Emriniz… Evet Sayın Bakanım şuan malum
KGP projesiyle ilgili pilot uygulama yapacağımız yerdeyim. Hükümlülerle görevi
vereceğimiz Başkomiserimizi bekliyorum… Evet dinliyorum efendim… (korumalara
bakarak) Proje çok güzel efendim, harikulade düşünmüşsünüz, enfes, yani bu
kadar ince düşünce (birden telefonu aşağı indirir) Kapattı ya telefonu. Oysa ben
daha bu projenin niçin uygulanamayacağını anlatacaktım. (Kafasını iki yana sallar)
(Bu sırada boyacı ayakkabıları boyamıştır, müsteşara getirir)
MÜSTEŞAR – Sağol evladım (eliyle cüzdanını epey arar)
BOYACI – (Kafasını yan tarafa çevirerek, içinden konuşur) Nafile arama
MÜSTEŞAR – Efendim evladım
BOYACI – Güle güle giyim dedim…
MÜSTEŞAR – Sağol… (Korumalara dönerek) Arkadaşlar cüzdanı evde unuttum
herhalde
1.KORUMA – Biz takdim edelim efendim (Boyacı korumaların yanına gelir)
MÜSTEŞAR – Tamam arkadaşlar
(Korumalarda cüzdanlarını hummalı bir şekilde arasalar da bulamazlar.
Birbirlerine bakarak her ikisi de aynı anda sessiz bir şekilde bağırırlar “Eyvah,
Soyulduk” Boyacıya doğru eğilirler)
1.KORUMA – Arkadaş ben Hulusi paranı sonra versek?
BOYACI – (Kafasını iki yana sallayarak) Olmaz…
2.KORUMA – Bak Hacı şimdi bunu yaz, ayağımız alışmış olur. Sonra bütün yakın
korumalar ayakkabılarını sana boyatır.
BOYACI – Mümkünü yok
( 1. Koruma boyacının üzerindeki Fenerbahçe formasına uzunca bakar ve )
1.KORUMA – Bak arkadaş sen koskoca 30 milyonluk Fenerbahçe camiasının
taraftarısın, kadronda Anelkalar, Ortegalar, Alexler oynamış sen 12. adamsın
yakışır mı, 100 yıllık şanlı bir mazisi olan takımın taraftarına senin yaptıkların! …
BOYACI – (Başını öne eğer üzerindeki formaya baktıktan sonra) Bana ne
arkadaş. Ben Aziz YILDIRIM gelse ondanda parayı alırım
(Seyircilerin oturduğu kısmın arkasından Deli Toros karakterini oynayan kişi
sahneye girecek şekilde) (Deli Toros Bağırmaya başladığı anda Müsteşar,
Korumalar ve Boyacı sanki tiyatro salonuna, dışarıdan birisi gelmiş gibi
seyircilerin arkasındaki kapıdan bağırarak giriş yapan Deli Toros’ a bakacak)
DELİ TOROS – Heyt……. Havada uçan karada kaçan anasının koynundan kız
kaçıran….. Var mı Ulan Bana yan bakan (Sahneye çıkar)
DELİ TOROS – Babamı kesen ben… Anamı kesen ben … Sevdiğimi kesen ben
(2.Koruma sözünü keser gözüyle Müsteşarı işaret ederek)
2.KORUMA – Toros, Sayın Müsteşarımız seni çağırdı
Deli Toros arka cebinden bıçak çıkarırmış gibi tarağı çeker, arada kalan Boyacı
korkuyla yere düşer. Deli Toros tarakla saçını tarayarak ıslık çalar
BOYACI – Arkadaşlar, engel olsanıza bizi öldürecek!
1.KORUMA – O…beyim… Boya parasından vazgeçtin herhalde, bu can korkusu yok
mu!
BOYACI – Abi şakaydı ya…
(Sahneye Başkomiser Fevzi girer)
BAŞKOMİSER FEVZİ – Bu ne gürültü ? Toros ne işin var burada! (Toros’ un
yüzüne şaşkın şaşkın bakar, eliyle Toros’ u çekerek arkasında saklanmakta olan
Boyacıya döner) Arsen Lüpen…
(Arsen Lupen sözünü duyan Müsteşar ve korumalar cüzdanlarını koydukları arka
ceplerine elini koyarak boyacıya bakarlar)
MÜSTEŞAR VE KORUMALAR – (aynı anda) Soyulduk…
BOYACI – Tamam ağabeyler, şaka yapmıştım (önce ellerini havaya kaldırır,
Cebinden cüzdanları çıkararak sahiplerine uzatır)
1.KORUMA- Meğer öpücük manyağı bizim cüzdanları yürütmüş
(Başkomiser Fevzi Müsteşarı görünce ona döner, uzunca kucaklaşırlar)
BAŞKOMİSER FEVZİ – Sayın Müsteşarım nasılsınız görüşmeyeli?
MÜSTEŞAR – Cüzdan çaldırıp duruyoruz, (güler) Ne olsun Fevzi Başkomiserim
devlet görevine devam, dur şöyle sana bir bakayım, yaşlandın mı sen?
BAŞKOMİSER FEVZİ – İnsanla uğraşmak kolay mı Sayın Müsteşarım
(Banka Otururlar)
MÜSTEŞAR – Memlekette ne var ne yok? Annen Nemide ne yapıyor?
BAŞKOMİSER FEVZİ – Annem… Allah size uzun ömür versin, karlı bir günde
kaybettik, Gülizar teyzenin dediği gibi güneşli bir günde dünyaya geldi karlı bir
günde göçtü gitti… Köyde kimsemiz kalmadı, sizinle piknik yaptığımız dere
kenarındaki tarlamızın ortasında duran çınar ağacı kaldı aileden yadigâr. Bütün
bir ömür boyu üstümüze kollarını açıp koruyan, zarar görmemizi istemeyen annem
gibi, köye dönmemizi bekleyen çınar ağacı
MÜSTEŞAR – Annenin ölümüne çok üzüldüm (Başını öne eğer)
BAŞKOMİSER FEVZİ –Polis Okulundan mezun olduğumda 23 yaşındaydım.
Manisa’ ya komşu İzmir İlini kurada çekmiştim. Nasıl sevinç… Ama sevincim 1
dakika sürdü. İzmir, nüfusumun kayıtlı olduğu Manisa İline komşu olduğu için o
zamanki yönetmelik gereği kura geçersiz kalmıştı. Sonrası malum mecburen sizin
Kaymakamlık görevinizi yürüttüğünüz İstanbul Esenler’ e tayin oldum. 2 yaşında
Babamı daha tanıyamadan ölümünden sonra, annem babam yerine de geçmişti.
Tayinim İstanbul’ a çıkınca yanımda gelmesi için çok uğraştım… Bu toprakları
beklemek gerek diye benimle gelmemişti. Oda göçtü gitti, kimimiz kaldı (Başını
öne eğer) köyümüzdeki çınar ağacı dışında…
MÜSTEŞAR –(Ağlamaklı tavrından kendini toparlayarak) Birde Deden vardı, ne
güzel adamdı. Televizyon kumandasını nasıl kullanırdı Fevzi (Elini Bşk. Fevzi’ nin
dizine vurur)
BAŞKOMİSER FEVZİ – (Tatlı bir tebessüm yapar) Tıpkı mavzer silahla nişan alır
gibi, önce kumandayı göz hizasına kaldırır, nişan hattını oluşturarak sol gözünü
kapatır ve nişan alır, tetik parmağıyla sertçe power tuşuna basar (Gülmeye
başlarlar)
MÜSTEŞAR –Kadim dostum, sen İstanbul’ a gelmesen seninle nasıl tanışacaktık?
BAŞKOMİSER FEVZİ –İlk kaymakamlığınızdı değil mi? … Yıllar ne çabuk geçti,
bende emeklilik dilekçemi verdim (İç geçirir) Karakoldaki çocukların daha haberi
yok ama… (Hüzünlenir)
MÜSTEŞAR – O Dilekçe (dilekçe kelimesini biraz uzatır) Biraz bekleyecek!
BAŞKOMİSER FEVZİ – Niye! (Şaşkın bir ifadeyle)
MÜSTEŞAR –Bakan beyin çok önem verdiği bir proje var. Özellikle senin görev
almanı istiyorum. Benim açımdan çok önemli
BAŞKOMİSER FEVZİ –Proje ne?
MÜSTEŞAR – Amaç geçmişte çeşitli suçlara karışmış, bazı kanunsuz kişilerin
geçici kamu görevlisi yapılarak topluma kazandırılması. KGP geçici kamu görevlisi
proğramı.
BAŞKOMİSER FEVZİ – (Deli Toros ve Tankut’ a bakarak) Projenin gönüllüleri de
bunlar herhalde
MÜSTEŞAR – Evet ben az önce arkadaşa bir cüzdan kaptırdım
(Korumalar ellerinde bulunan birer dosyayı Deli Toros ve Tankut’ a verir. Deli
Toros ve Tankut dosyayı incelemeye başlar )
BAŞKOMİSER FEVZİ – Emekli olmadan önce, son görevimin Polisçilik oyunu
olacağını hiç düşünmezdim (Tebessüm eder)
TANKUT – SSK’ mızda yatacak mı Sayın Müsteşarım (Toros’ a döner gülmeye
başlar)
MÜSTEŞAR – Kimbilir belki SSK’ nız yatar, belki de … Bayrampaşa cezaevinde
yatarsınız.
TOROS – Demir Tava Geldi Kömür Bitti, Akıl Başa Geldi Ömür Bitti… (Müsteşara
döner) Fevzi abinin olduğu yerde yanlış olmaz, Müsteşar Bey. (Bşk. Fevzi’ nin
karşısına geçer, esas duruşa geçerek topuk selamı verir) Başkomiserim Deli
Toros bugün itibariyle ikinci bir emrinize kadar Bekçi Toros olarak emrinizdedir
efendim. (Fevzi Başkomiser kafasıyla selamı alır)
TANKUT –Sayın Başkomiserim, Polis – Vatandaş ilişkilerini şimdiye kadar demir
parmaklıklar arkasından takip ettim. Hayatta seçme şansım olmadı. Şimdi kısa
süreli de olsa geçmişte kalan hataları düzeltme zamanı. (Başkomiserin karşısına
geçer esas duruşta kafa selamı verir) Polis Memuru Tankut emrinize amadedir
efendim.
MÜSTEŞAR – Ya Fevzi, bizim torun bu aralar dersleri astı. Hani diyorum onu da
sana bir ara göndersem de hizaya getirsen (Gülmeye başlar)
BAŞKOMİSER FEVZİ – Size telefonda bahsettiğim projeyle ilgili hazırlamış
olduğum dosya burada Sayın Müsteşarım (Elindeki dosyayı müsteşara iletir)
MÜSTEŞAR – (elindeki çantayı Bşk. Fevzi’ ye uzatır) Buda projenizle ilgili AB’
den gelen paralar, cüzdanı çaldırdık ama çanta bizde
BAŞKOMİSER FEVZİ – Bu konudaki yardımlarınızı hiçbir zaman unutmayacağım.
(Deli Toros ve Tankut’ a döner) Hadi bakalım mesainiz bu saat itibariyle
başlamıştır
MÜSTEŞAR – Başarılar Fevzi Başkomiserim (tekrar el sıkışıp kucaklaşırlar)
(PERDE KAPANIR)

2.PERDENİN SAHNESİ
Sahnede Karakol Dekoru vardır.
İki ayrı masa Amir masası ve Karakol Mukayyidi (Yazıcısına) ait masalar. Arkada
bir bank, portmanto, karakol duvarında Polis Teşkilatıyla İlgili güncel afişler,
Atatürk Portesi
Başkomiser Fevzi – Komiser Cüneyt- Polis Memuru Hüsamettin - Polis Memuru
Salih, Polis Memuru Tankut ve Bekçi Toros Resmi Üniformalı
Çaycı Dursun Üzerinde beyaz yada mavi önlük. 1.2. Üçkağıtçı kot pantolontişört,
Köylü şalvar –gömlek, Deli eski elbiseler, Esnaf temiz giyinişli
(Sahnenin solundaki Karakol Amiri masasında Komiser Cüneyt oturmakta,
Mukayyit Polis Memuru Hüsamettin daktiloyla boğuşurcasına bir şeyler
yazmaktadır)
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Bu yazı işleri beni bitirdi. Dün evde 5 klasör
evrak hazırladım Komiserim.
KOMİSER CÜNEYT – Hayırdır Hüsamettin
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Evrakları yaz yaz bitmiyor Komiserim. Hani
imkân olsa rüyamda yazsam gene yetişmeyecek. Birde şu tebligat işleri yok mu,
postacıyı geçtik yani.
KOMİSER CÜNEYT – O zaman yeni gelen kursa, Bomba Uzmanı kursuna
müracaatını yap.
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Niye?
KOMİSER CÜNEYT –Bomba uzmanı olursan eve iş götürmezsin. (Gülmeye başlar)
Yani her şey olay yerinde biter, ya bomba patlar yada etkisiz hale getirisin!
( Yazı işi bitince evrakları dosyaya koyar ve Komiser Cüneyt’ in masasına gelir)
DELİ – Herkese selam-ı Hello ! (Polis Memuru Hüsamettin’ e döner) Sana hariç!
KOMİSER CÜNEYT – (deliye döner) Zagor ! … Hüsamettin Zagor’ u hastaneye
göndermemişmiydik?
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Doğrudur Komiserim
DELİ – Asal eksene paralel gelen tüm doğrular ordinatı dik keser!
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Polis Memuru Salih ile göndermiştik
KOMİSER CÜNEYT – E… Bu ne o zaman?
DELİ – Salih ağabeyi ben hastaneye teslim ettim Komiserim merak etmeyin.
Profesörü iyi tanırım, merak etme Zagor senin elemana gözüm gibi bakarım dedi.
KOMİSER CÜNEYT – (Cep telefonunu çıkarır ve Polis Memuru Salih’i arar) Alo
POLİS MEMURU SALİH – Buyurun Komiserim
KOMİSER CÜNEYT – Zagor’ u ne yaptın Salih?
POLİS MEMURU SALİH – Hiç merak etmen Komiserim, Zagor’ u hocama teslim
ettim 3-5 seneye zor görürsünüz
KOMİSER CÜNEYT – Ya ya… Özleyeceğiz desene. Sen ne yapıyorsun orada
POLİS MEMURU SALİH – Prosedürde ufak bir değişiklik olmuş, hastayı getiren
görevliye test uyguluyorlarmış
KOMİSER CÜNEYT – Salih, Zagor burada herhalde seni kendisi yerine oraya
teslim etti
POLİS MEMURU SALİH – Yapmayın ya…
DELİ – Zönk, Asal eksene paralel gelen tüm doğrular ordinatı dik keser! Ha ha
ha… Kötümü oldu Komiserim Salih 20 yıl bakımına girdi!
KOMİSER CÜNEYT – Seni burada bekliyoruz Salih kolay gelsin
DELİ – Komiserim sana bir ispiyonlama yapayım mı?
KOMİSER CÜNEYT – Söyle bakalım
DELİ – Az önce acıların çocuğu bir boyacı müsteşar ve korumalarının cüzdanlarını
çaldı
KOMİSER CÜNEYT – Sen ne yaptın?
DELİ – Sana söyledim ya! Daha ne yapayım
KOMİSER CÜNEYT – Doğru teşekkür ederim
DELİ – Bana bir sandalye getirsene
KOMİSER CÜNEYT – (Masadan kalkar) Tamam misafir olan sensin bir sandalye
getirelim (Deli Komiser kalkar kalkmaz koltuğa oturur ve Komiser sandalyeyi
getirdiğinde)
DELİ – Sende yanımda sandalyeye oturabilirsin!
KOMİSER CÜNEYT – Eh… Öyle olsun (Sandalyeye oturur)
(Deli Komiser Cüneyt’ in masasında bulunan evrakları inceler)
DELİ – (Hışımla) Adamı niye öldürdün? Kadına niye tecavüz ettin?
KOMİSER CÜNEYT – Zagor bunlar adli evrak
DELİ – Tamam işte niye tecavüz ettin?
KOMİSER CÜNEYT – Zagor bunlar adli evrak. Bu olayları inceliyor suçluları
tespit ediyoruz
DELİ – İyi tamam ne bağırıyorsun? (Koltuktan kalkar) Yerine otur bu işler beni
sıktı (Komiser Cüneyt yerine oturur)
( Polis Memuru Hüsamettin Yazı işi bitince evrakları dosyaya koyar ve Komiser
Cüneyt’ in masasına gelir)
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Sayın Komiserim müsaitseniz evraklar vardı
efendim
KOMİSER CÜNEYT – Getir bakalım Hüsamettin
(P.M. Hüsamettin Komiser Cüneyt’ in arkasına geçer, evrakları imzalarken
cebinden çıkardığı komiser rütbesini omzuna kor, kafasını iki yana sallayarak
sağa sola bakar. Bu esnada Deli arka bankta oturmaktadır)
KOMİSER CÜNEYT – Ya Hüsamettin, Fevzi Başkomiserin bu izin işi de nedir?
Bayram değil, seyran değil?
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Bende akıl sır erdiremiyorum efendim.
Başkomiserim Derin Devlet midir nedir? Ya… (sözü yarım kalır)
KOMİSER CÜNEYT –(Komiser Cüneyt arkasına aniden dönünce Polis Memuru
Hüsamettin yakalandığını sanar) Hop hop… Devletin kaç yıllık Başkomiseri ne
derini?
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Haddimiz mi efendim. Ben espri olsun diye
söylemiştim. Sonra Fevzi Başkomiserimin emekli olmasına şurada ne kaldı,
buralar size emanet değil mi?
KOMİSER CÜNEYT –Bilmiyorum ki Hüsamettin, yürütebilirmiyiz bu işi…
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Tabi efendim… “İlçe Emniyet Müdürü
Başkomiser Cüneyt” İsim nasıl yakışıyor! Kulağa ne kadar hoş geliyor!
KOMİSER CÜNEYT – Yakışıyor, yakışıyor değil mi? Şunun şurasında
Başkomiserliğe kaç gün kaldı?
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Tabi efendim, Siz hiç Cüneyt ARKIN’ ın
Polisiye filmleri izlediniz mi? Hani Nuri ALÇO’ nun uyuşturucu baronu olduğu,
Cüneyt Arkın’ ın ekipler amiri olduğu (Kom. Cüneyt tebessüm eder)
DELİ - Hani polislerin reno arabalara bindiği ekiplerin amiri, Yoksa Hacı murat
mı?
KOMİSER CÜNEYT – (Kom. Cüneyt kızgın ifadeyle)Tamam tamam, al bakalım şu
evrakları, reno arabaymış…
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – (masaya oturduktan sonra) Komiserim çay
söyleyeyim değil mi?
KOMİSER CÜNEYT – Söyle bakalım Dursun’ a
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Ya birde espiri var değil mi çayları Dursun’ a
mı söyleyeyim kalsın a mı diye?
DELİ – Yalaka …
KOMİSER CÜNEYT –( Komiser Cüneyt Hüsamettin’ e döner bir süre baktıktan
sonra alaycı bir ifadeyle) Ya…ya …
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN –(telefonu çevirir bir müddet bekledikten
sonra, yüksek sesle) Çaycı… Aslanım sen orada ne yapıyorsun ha? Yarım saattir
seni arıyoruz, girmişsin bilgisayara Facebook’ ta çıtırlarla sohbet yapıyorsun.
(Karşıdan konuşmayı dinler) Tamam tamam Komiserimle birlikteyiz iki çay.
(konuşma bittikten sonra telefon çalar)
DELİ – Hüsamettin abi ölümü öp telefona ben bakayım, nolur…
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Olmaz… (Telefonu açar) Buyurun Efendim
VATANDAŞ- Memur bey iyi günler
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – İyi Günler
VATANDAŞ- Ben Yalı Apartmanı ikinci katında oturuyorum da. Bir adağımız
vardı onu keseceğiz. Acaba diyorum apartmanın balkonunda kesmemiz caiz olur
mu?
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Büyük baş mı, küçük baş mı?
VATANDAŞ- Küçük baş
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Adağınızın kanı su borularından toprağa
giderse…
VATANDAŞ - Caiz olur dimi?
DELİ – Olur, olur
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Ya bırak kardeşim burası 1 – 5 – 5 yani 155
rica ederim kardeşim!
DELİ – 1 - 5 – 5 onbir mi burası ?
VATANDAŞ – Tamam da, yetkili numarayı aradım kimse çıkmayınca nasıl olsa
Polis bir çözümünü bulur diye..
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Olur mu kardeşim
VATANDAŞ – Ama geçen elektrikler kesildiğinde, karakolu aramıştım karakoldan
gelen memur arkadaş sigortaları değiştirdi siz hiç anlayışlı davranmıyorsunuz
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Beyefendi size iyi günler
VATANDAŞ – Hiçbirşey için teşekkür ederim
(Telefon konuşması bittiğinde Çaycı Dursun odaya girer ve abartılı bir şekilde
topuk selamı verir)
ÇAYCI DURSUN – Sabahı şerifleriniz hayırlı olsun amirim.
KOMİSER CÜNEYT – Gel bakalım Dursun, senin tavşankanı çayını içelim de
keyfimiz yerine gelsin
DELİ – Dursun, topuk selamının üzerine birde tören geçişi yapsaydın
ÇAYCI DURSUN – Amirim çayın yanına isterseniz şöyle bir bol susamlı Ankara
simiti de getireyim
DELİ – Dursun, istersen önce bankadan bir eft yap sonra simit getirirsin (Yavaş
ama seyircilerin duyacağı şekilde) Kendini Roberto Carlos saniyi
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Benden de yalaka değil mi?
KOMİSER CÜNEYT – Hüsamettin sen istersen dışarı çıkta biraz hava al.
İçerideki hava seni biraz çarptı heralde
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Zaten kaymakamlıkta imzalanacak evraklar
vardı efendim (Dosyayı alır ve Çaycı Dursun’ a dik bir şekilde bakarak çıkar)
(Çaycı Dursun P.M. Hüsamettin’ in masasındaki boşları alırken, sahneye Polis
Memuru Tankut ve Bekçi Toros girer)
POLİS MEMURU TANKUT – Polis Memuru Tankut arz ederim.
BEKÇİ TOROS – Deli… Bekçi Toros arz ederim.
KOMİSER CÜNEYT – Gelin arkadaşlar hoş geldiniz
POLİS MEMURU TANKUT – Efendim KGP … (Bekçi Toros koluyla P.M.Tankut’ u
dürter) Yeni atandık efendim, bunlarda evrağımız
KOMİSER CÜNEYT – Hoş geldiniz arkadaşlar, hayırlı olsun. Birazdan mukayyit
arkadaş gelince göreve başlama yazınızı yazar. İlçe Emniyet Müdürümüz
Başkomiser Fevzi bugün izinden dönüyor. Görev yerinizi Başkomiserimin
belirlemesi uygun olur. Ben gazete bayiine kadar gidiyorum, siz buralara
mukayyit olun.
POLİS MEMURU TANKUT –Emredersiniz efendim (Kom. Cüneyt sahneden çıkar)
ÇAYCI DURSUN – (Toros ve Tankut’ a göz gezdirdikten sonra) Arkadaşlar hoş
geldiniz. Ben bu Karakolun en önemli şahsiyetlerinden Dursun, Çaycı Dursun. Size
bir hesap açayım mı?
DELİ – Ben de Zagor, karakolun en deli şahsiyeti
POLİS MEMURU TANKUT – Yok canım biz uzun kalmayacağız, bir çanta var onu
alıp gideceğiz
BEKÇİ TOROS – Yok… (Elini göğsüne götürerek eyvallah dercesine hareket
yapar) Varsa kapanacak bir hesap, onu kaparız
POLİS MEMURU TANKUT – (Eliyle Toros’ u dürttükten sonra) Arkadaş biraz
şakacıdır da, ne hesabı bu Dursun Bey
ÇAYCI DURSUN – Bugün ayın kaçı? … Çay fiyatlarına endeksli borç para
veriyorum. Bu karakolda herkesin bana borcu var
POLİS MEMURU TANKUT – Komiserin?
ÇAYCI DURSUN – Kimsenin, bilakis amirlerin borçları hakkında kimseye bilgi
vermem. Ben kurumsallaşmış ve etik değerleri kabul etmiş bir çaycıyım. Hemi de
şark görevimi de yaptım
BEKÇİ TOROS – Süslü kelimeleri iyi konuşuyorsun Dursun kardeş, sık bakalım bir
1.000- YTL
ÇAYCI DURSUN – Olmaz
BEKÇİ TOROS – Niye?
ÇAYCI DURSUN – Senin tipin güven vermiyor. Ama yanındaki arkadaş, nur yüzlü
beyefendi birisine benziyor. Üzerimde iyi izlenim uyandırdı ona borç verebilirim
POLİS MEMURU TANKUT – Tabii… (Gülümseyerek) ben sicili temiz, ilerleme
imkânı olan bir Polis Memuruyum. Kendine bak sadece bekçisin
ÇAYCI DURSUN – Tankut bey (cebindeki defteri çıkartarak kalemi eline alır)
Defterdeki 55 numaralı sayfayı size açıyorum (Cebinden bir miktar parayı
çıkartarak Tankut’ a verir)
POLİS MEMURU TANKUT – Sağol Dursun Bey (Dursun parayı verdikten sonra
sahneden çıkar)
BEKÇİ TOROS – Nur yüzlü ve sicili temiz hırsız
POLİS MEMURU TANKUT – Çaktırma işimiz bitene kadar ne kadar sağarsak
kardır. Unutma, buradaki işimiz geçici. O para dolu çanta var ya, onu aldığım gibi
ver elini Kanarya Adaları
BEKÇİ TOROS – Demek Fevzi Başkomisere kazık atacaksın ha? Ben bir söz
verdim ve bu sözü sonuna kadar tutacağım
POLİS MEMURU TANKUT – İyi sen sözünü tut, ancak bana da karışma
(Bekçi Toros portmantoda duran Komiser rütbeli Polis montunu giyer ve
Karakoldaki amir masasına oturur)
DELİ - Ooooo… 23 Nisan bu yıl erken geldi herhalde, beyimiz kendini fena
kaptırdı, kamu görevine
(O sırada amir masasındaki telefon çalar)
BEKÇİ TOROS – Alo
VATANDAŞ – Polis mi?
BEKÇİ TOROS – Hayır Bekçi … (omzundaki rütbelere bakar) Ama şimdi Komiser
VATANDAŞ – Bir şikâyetim olacaktı
BEKÇİ TOROS – Erkek adama şikâyet yakışmaz. İmkanlar dahilinde şikayetini
kendisi çözer.
VATANDAŞ – Nasıl yani?
BEKÇİ TOROS – Şikayetiniz kimden?
VATANDAŞ – Eşimden
BEKÇİ TOROS – Anladım aşk ve nefret olayı yani. Peki, Yaş – Boy – Kilo kaç?
VATANDAŞ – Yaş 29 , boy 1.65 civarı kilo da 61 herhalde
BEKÇİ TOROS – O zaman sorununuzu 9 mm lik magnum silah çözer, tek atışta
kesin netice alırsınız
VATANDAŞ – Bu silahı nerede bulurum?
BEKÇİ TOROS – Dolapdere de kontörcü Hüsnü var, ona eskiden deli şimdi Bekçi
olan Toros’ un selamı var de
VATANDAŞ – Sağolun
BEKÇİ TOROS – Ne demek görevimiz efendim
DELİ – Sen Bekçi falan değilsin
BEKÇİ TOROS – A.. delinin zoruna bak hele
(Konuşma bitimin sahneye P.M. Hüsamettin girer, şaşkın bir ifadeyle uzun uzun
baktıktan sonra)
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Beş dakika karakoldan ayrıldım, ihtilal mı oldu
Vay anasını buraları hiç boş bırakmaya gelmiyor. (kendini toparladıktan sonra
Toros’ a döner) Merhaba Komiserim ben başmukayyit Hüsamettin, heralde yeni
tayin oldunuz.
BEKÇİ TOROS – Evet
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Komiser Cüneyt ne oldu?
BEKÇİ TOROS – Gitti
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – (iki elini bir birine çarparak) Hay Allah… O
kadar demiştim, şöyle hareket et, böyle yapma.
DELİ – O kadarda yalakalık yaptın. Komiser Cüneyt Gitmeden önce bari sicilleri
doldursaydı.
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Heyt konuşma, deli gömleğini giydiririm
sana… Neyse Komiserim çay içermisiniz?
BEKÇİ TOROS – (üzerindeki Komiser rütbeli montu çıkarır portmantoya asar)
Hüsam, ben demli bir çay içeyim
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – (Kızgın bir ifadeyle) Siz bekçimisiniz?
BEKÇİ TOROS – Bu karakolda ne çaycı, ne de Mukayyit Bekçiden hoşlanıyor.
Fevzi Başkomiserime söyleyeceğim.
(Komiser Cüneyt sahneye gelir)
KOMİSER CÜNEYT – Hüsamettin, yeni gelen arkadaşlarla tanıştın herhalde
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Evet efendim arkadaş ve (Toros’ a döner)
arkadaşcıklarla tanıştım
(Komiser Cüneyt yerine oturur, P.M. Hüsamettin eliyle Tankut’ u çağırır)
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Devrem gel, yanıma otur da biraz laflayalım
(Tankut yanına oturur) Okul neresi?
POLİS MEMURU TANKUT – 23 Nisan İlköğretim
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – (güler) Espiriyi de patlattın hani (Tankut
yüzünü buruşturur)
POLİS MEMURU TANKUT – (Kekeleyerek) Niğ.. de…Niğde… Niğde Polis Okulu
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Yapma ya, aynı okul. Hangi dönem?
POLİS MEMURU TANKUT – 1998
DELİ – Sallama sallama
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Ya devrem 1998’ de okul daha açılmamıştı ki,
inşaat halindeydi
POLİS MEMURU TANKUT – İyi ya bende inşaatçı olarak girmiştim. (Yüzünü
buruşturur)
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Ya devrem ne şakacısın seni tuttum ama bu
ases var ya! (arka bankta oturan Toros’ u gösterir)
POLİS MEMURU TANKUT – Ases?
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Bekçi, bekçi… Bu Asesi pek gözüm tutmadı,
bak şimdi, Bekçi arkadaşım senin burcun neydi?
BEKÇİ TOROS – Yengeç
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Yani Mahluk – ül Derya – i böcekvari (gülmeye
başlar)
BEKÇİ TOROS – Ne?
POLİS MEMURU TANKUT – Mahluk – ül Derya – i böcekvari
BEKÇİ TOROS – Komiserim
KOMİSER CÜNEYT – Toros sende hemen bozulma, Hüsamettin bir çok dil bilir.
Bunlardan birisi de Osmanlıca
POLİS MEMURU TANKUT – Devrem benim burcum aslan, Osmanlıcası ne?
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Mahlukat – ül Cimbom
POLİS MEMURU TANKUT – Allah, Allah, ben Fenerbahçeliyim ama burcum
Galatasaray çıktı
DELİ – (Bekçi Toros’ a döner ve) Hüğsamettin’ i burcu ne biliyormusun ağabey?
BEKÇİ TOROS- Ne?
DELİ – – Akrep… Yani Haşaret-ül Zehr-i Zıkkım
BEKÇİ TOROS- Belli bir zıkkım olduğu
(Başkomiser Fevzi elinde Müsteşar dan almış olduğu Bond çanta ile sahneye
girer, Bekçi Toros dikkat çeker, portmantoda duran şapkayı alarak el selamı
verir, Polis Memuru Tankut aceleyle şapkasını kafasına takar el selamı verir,
Polis Memuru Hüsamettin aceleyle şapka sanarak masasının üzerinde duran
kesme şeker kutusunu kafasına takar el selamı verir, Komiser Cüneyt de ayağa
kalkarak kafa selamı verir)
BAŞKOMİSER FEVZİ – Merhaba arkadaşlar
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – (Sadece P.M. Hüsamettin çok yüksek sesle)
Sağol
(sahnede bulunanlar P.M. Hüsamettin’ e dönerek gülmeye başlarlar)
DELİ – Yalaka yalaka
BAŞKOMİSER FEVZİ – Hüsam bugün çok şeker olmuşsun (tebessüm eder ve
P.M. Hüsamettin’ in kafasına bakarak) Acaba diyorum bu kadar şeker olmak için,
kafana şeker kutusu takmana gerek varmıydı?
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Yaktın beni Dursun… Ne işi var masamda
şeker kutusunun
BAŞKOMİSER FEVZİ – Arkadaşlar yeni mesai arkadaşlarınızla tanıştınız
heralde. Tankut ve Toros. Kendilerini çok eskiden tanırım. Bize taze bir kan
getirerek verimli olacaklarına güvencem tamdır.
POLİS MEMURU TANKUT – (Kısık sesle) Şu çantaya bir kavuşsak…
(Herkes yerlerine oturur)
KOMİSER CÜNEYT – Toros sen devriyeye çık, Kapalı Spor salonunda mühim bir
müsabaka var orada gerekli tedbirleri alırsın.
BEKÇİ TOROS – Anlaşıldı Komiserim (El telsizi alarak sahneden çıkar)
(Başkomiser Fevzi ve Komiser Cüneyt aynı masada oturmaktadır, Bşk. Fevzi
Çantayı masanın üstüne koyar)
BAŞKOMİSER FEVZİ – Cüneyt müjdeli haberlerim var, proje tamam gibi
KOMİSER CÜNEYT – Süper Başkomiserim
(P.M. Hüsamettin ve P.M. Tankut konuşmaya kulak kabartmaktadır)
BAŞKOMİSER FEVZİ – Her şey mükemmel gitti. Planladığımız gibi Hilton
otelinde brifingi verdim. Bölgemizde metruk mekânlarda yaşayan çocuklarla ilgili
çekmiş olduğun resimler salondakileri çok etkiledi. Sanayici Halit bey yanıma
geldi “ Çocukluğumdan beri İstanbul’ da yaşıyorum, avucumun içi gibi bildiğimi
iddia ettiğim bu şehre meğer ne kadar yabancıymışım” dedi.
KOMİSER CÜNEYT –İnsanlar bulundukları ortamlarda kendilerine bir dünya
yaratırlarsa, o dünyada yaşama şansı olmayan insanların dertlerini bilemezler ki!
BAŞKOMİSER FEVZİ – Bende bu söylediğine benzer bir şey söyledim;
Yürüdüğümüz yol herkesin kullandığı yolsa, burada bulunan çukur hepimizi
rahatsız eder dedim.
KOMİSER CÜNEYT –Çok güzel
BAŞKOMİSER FEVZİ – Halit bey, “Siz bu resimlerle beni derin çukurlara
attınız. Ama çukura düşmemde iyi oldu, yoksa burada bulunan insanların halinden
nasıl haberdar olurdum” dedi. Projemize gereken bütün ekipmanları
sağlayacağına dair söz verdi. Günün sonunda Müsteşar Bey Para dolu bu çantayı
verdi.
KOMİSER CÜNEYT –Parayı hangi kuruluş verdi?
BAŞKOMİSER FEVZİ – Finansman Avrupa Birliğinden
KOMİSER CÜNEYT –İyi ama, ülkemizde kimsesiz ve her türlü suiistimale açık
çocuklara bizim kaynak ayırmamız gerekmez mi?
BAŞKOMİSER FEVZİ – O günlerde gelir inşallah… Bu çocuklara yemek
yedirdiğimiz lokanta var ya
KOMİSER CÜNEYT – Mustafa’ nın yerini diyorsunuz heralde
BAŞKOMİSER FEVZİ – Evet. Bu zarftaki paraları da ona ver. Dünya kadar
borcumuz oldu, bir daha ki aya kısmetse çocuklar kendilerine ait yerde, yani
Uçucu Madde Bağımlıları Rehabilite Merkezinde yemeklerini yerler (Cebinden
çıkardığı zarfı, Kom. Cüneyt’ e verir)
KOMİSER CÜNEYT – İnşallah
(Başkomiserin Komisere içinde para olan zarfı verdiğini gören Tankut o sırada
daktilo ile meşgul olan Hüsam’ ı eliyle dürter)
POLİS MEMURU TANKUT – Devre bize de zarf gelir mi?
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Karakolun adresini ver mektupla gelir
POLİS MEMURU TANKUT – Yapma ya o kadar aleni yani
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Evet ne var ki bunda?
POLİS MEMURU TANKUT – Bu işe ısınmaya başladım ya (Ellerini ovuşturmaya
başlar)
BAŞKOMİSER FEVZİ – Hüsam bize çay söylermisin?
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Hemen efendim (telefonu çevirir) Dursun
dört çay, gelirken de Fatiha’ dan başla bildiğin bütün duaları oku, hatim indir!
ÇAYCI DURSUN – Tamam abi
KOMİSER CÜNEYT – Başkomiserim şu devriyeyi bir anons edeyim, 73 55
merkez 73 56 (Bir müddet bekler) 73 55 merkez 73 56
BAŞKOMİSER FEVZİ – Toros’ un biraz ailevi problemleri var arasıra dalıyor
DELİ – Bence o Bekçi falan değil
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – (Kom. Cüneyt’ in yanına giderek elinden telsizi
alır) Müsaade edermisiniz Komiserim
KOMİSER CÜNEYT – Buyur Hüsamettin
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – (Telsizin mandalına basar ve bağırarak)
Bekçi…
BEKÇİ TOROS – Ne var?
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Elinin körü var
BEKÇİ TOROS – Elma likörü mü var? Viski olsun, viski
BAŞKOMİSER FEVZİ – Toros ben Başkomiser Fevzi
BEKÇİ TOROS – Buyur baba, pardon Başkomiserim
BAŞKOMİSER FEVZİ – Senin telsiz kodun 73 56 o şekilde cevap ver
BEKÇİ TOROS – 73 56 anlaşıldı efendim
BAŞKOMİSER FEVZİ – (Yanındakilere döner ve) ben size demedim mi, çocuk
hızlı öğreniyor, süper bir Bekçi karakolumuzun azı dişi olacak
KOMİSER CÜNEYT – 73 55 Merkez 73 56
BEKÇİ TOROS – 73 56 kapalı spor salonunda emri dinliyor efendim
KOMİSER CÜNEYT – Devam etmekte olan maçta yoğunluk ve skor hakkında bilgi
ver
BEKÇİ TOROS – İnönü ve Sakarya İlk Öğretim Okulları arası Basketbol maçı,
kapalı spor salonu tribünlerinde yaklaşık… Durun sayıyorum, 1-2-3-4-5 tane, evet
5 tane ilk okul talebesi, maçta 3. periyot 15. dakika basketbol maçı 0 – 0 devam
ediyor.
DELİ - Ha ha ha… İlkokul öğrencilerinin maçına Polis mi görevlendirdiniz?
BAŞKOMİSER FEVZİ – (Komiser Cüneyt’ e sinirli bir şekilde döner) İlkokul
öğrencilerinin maçına görevli gönderirsek (Komiser Cüneyt başını öne eğer)
(Çaycı Dursun sahneye girer)
ÇAYCI DURSUN – Çaylar geldi efendim. Çaylar, çaylar, çaylar,çaylar
DELİ – (Çaycı Dursun’la alay ederce) Yangın var, yangın var, yangın var
DELİ– Gerzeğe bak. Gören de Real Madrit’ in sol kanatından atağa çıkıyor sanar,
gerizekalı
BAŞKOMİSER FEVZİ – Dursun, sana Tankut yada Toros’ un borcu var mı?
ÇAYCI DURSUN – Şey…Toros’ un yok ama, O Angut mudur, Tankut mudur onun
var efendim.
BAŞKOMİSER FEVZİ – Tankut’ a babasından para gelmiş (Tankut’ a döner) Öyle
değil mi Tankut, tüm borçlarını kapatıp bir daha bir kimseye borç
yapmayacakmışsın
POLİS MEMURU TANKUT – Evet efendim, tam anlattığınız gibi
(Dursun çayları dağıttıktan sonra Polis Memuru Hüsamettin’ in yanına gelir)
ÇAYCI DURSUN – Abi şeker kutusu olayı benim hatam, ben seni çok severim
bilirsin
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Söyle bakalım yine bana ne işin düştü?
ÇAYCI DURSUN – Abi sen demiştin ya kızlar komik erkeklerden hoşlanır diye
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Komik dediysek senin gibi İnek Şabanlardan
demedik
ÇAYCI DURSUN – Abi ya… Kızla kafeye buluşmaya gittim, herkes bana güldü.
Kızla masada oturiyum, sola döndüm (sol eliyle solunu göstererek) Burası
solumdur değil mu?
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN –Evet
ÇAYCI DURSUN – Solumdakiler bana güliyi, sağıma döndüm (Eliyle sağını
gösterir) Borası sağımdır değil mu?
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Evet
ÇAYCI DURSUN – Onlarda bana güliyi. Arkama döndüm (eliyle arkasını gösterir)
Abi burası arkamdır bunu biliyrum! Arkamdakilerde bana güliyi
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Sen kafeye giderken o şeker çuvallarından
diktirdiğin donu da iç çamaşırı olarak giymedin mi?
ÇAYCI DURSUN – Abi tamamda sen nerden biliyorsun?
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Kafenin sahibi Mehmet söyledi, birde beyaz pantolon giymişsin, kıçına giydiğin dondaki şeker fabrikaları amblemi,
kavşaklardaki DUR levhası gibi 1 km den gözüküyormuş. En altta da ne
yazıyormuş biliyormusun?
ÇAYCI DURSUN – Ne abi?
DELİ – Net 50 kilo!
ÇAYCI DURSUN – Yapma ya, ama ben 25 kilo yazan donu giymiştim!
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Sen ne yap biliyormusun?
ÇAYCI DURSUN – Ne yapayım abi?
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Parmağını yoğurda sok, cacık olsun. Hıyar
herif.
ÇAYCI DURSUN – Yandım abi ben (sahneden çıkar)
POLİS MEMURU TANKUT – Abi sende adama baya sert davrandın, üzülüyor
gariban
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Adamın ellerini görmüyormusun Tankut
kocaman, tıpkı bir çimento makinesi mikseri
(Komiser Cüneyt masadan kalkar)
KOMİSER CÜNEYT – Başkomiserim ben Polis okulunda dersim var oraya
gidiyorum. Öğle yemeğinde Kuru Fasulye – Pilav – Cacık – Aşure varmış. Sizde
gelecekmisiniz?
BAŞKOMİSER FEVZİ – Burası müsait olursa gelmeye çalışırım (Kom. Cüneyt
sahneden çıkar)
BAŞKOMİSER FEVZİ – Tankut gel bakalım buraya
POLİS MEMURU TANKUT – Buyurun Başkomiserim (Başkomiserin masasına gelir
ve eliyle işaret ettiği yere oturur)
BAŞKOMİSER FEVZİ – Sakın bir daha Dursun’ dan para alma, yoksa kırmızı
kartı görürsün. Elalemin garibi şurda üç kuruş ya kazanıyor ya kazanmıyor
POLİS MEMURU TANKUT – Anlaşıldı efendim.
(Bu esnada telefon çalar)
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – 1 – 5 – 5 buyrun
VATANDAŞ – 1-5-5 yani orası 11 mi oluyor?
DELİ – Bunu bende söylemiştim sayılmaz!
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Yok kardeşim 155 (Biraz telefonu dinler) Ne
cinayet mi? Hemen ekip gönderiyoruz efendim
BAŞKOMİSER FEVZİ – Cinayet mi var Hüsam?
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Evet efendim Melek Girmez Sokakta cinayet
var, Polis Memuru Salih devriyede onu göndereyim mi?
BAŞKOMİSER FEVZİ – İsabet olur
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – 73 53 merkez 7382
POLİS MEMURU SALİH – 73 82 Kuyumcular sokakta dinlemede merkez
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN –Anlaşıldı, Melekgirmez Sokakta 111 olayı var,
acele intikal edip bilgi verin
POLİS MEMURU SALİH – Anlaşıldı efendim ben olay mahaline geçip durum
(Aydın şivesiyle)
BAŞKOMİSER FEVZİ – Bu Melek Girmez Sokaktaki içkili işletmeler şehir
içerisinde kalmış, hergün bu tür olaylar oluyor. Artık burasını şehrin dışına
taşımak gerekiyor
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Doğru efendim. Acaba, olay yerine ben mi
gitseydim Efendim?
BAŞKOMİSER FEVZİ – Sen bize burada lazımsın Hüsam. Bu karakolun en kritik
yerindeki görev senin, görevin benden bile önemli
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Sağolun efendim (Tankut’ a döner ve)
Başkomiserim bir tanedir ya (ağlamaklı) Emekli olacak diye çok üzülüyorum (sağ
elini her iki yana sallar) sonra bu bölgedeki kimsesiz çocuklar da onu çok sever
POLİS MEMURU TANKUT – Fevzi baba bir tanedir. Hırsıza uğursuza bile insaflı
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Evet
(Polis Memuru Salih ve Bekçi Toros cinayeti işleyen şahısla birlikte sahneye
gelirler)
POLİS MEMURU SALİH –Başkomiserim olayda kullanılan 9mm. Çapında Magnum
marka silah ile birlikte şüpheli yakalanmıştır.
BAŞKOMİSER FEVZİ – Teşekkür ederim.
POLİS MEMURU SALİH – Sağolun efendim
BAŞKOMİSER FEVZİ – Şüpheli şahıs otursun biraz kendine gelsin sizde kimlik
tespitini yapın
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Anlaşıldı efendim
POLİS MEMURU SALİH – Ben nezarethaneyi hazırlıyorum, buda şahsın ehliyeti
Toros (ehliyeti Toros’ a verir ve nezarethaneye geçer)
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – (daktiloya kağıt takar ve) Adı
BEKÇİ TOROS – Name
DELİ – Ha ha ha
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN –Soyadı
BEKÇİ TOROS – Surname
DELİ – Ha ha ha
POLİS MEMURU TANKUT – Way… yabancı heralde! (Şüpheliye döner) Where
are you from?
ŞÜPHELİ – I am from Adana… Adananın İçi
POLİS MEMURU TANKUT – Adanaaa (şaşırır ve çaktırmamak için) Vay toprağım
geçmiş olsun
DELİ – Ases! Ehliyette, İngilizce bölümünde Adı name Soyadı Surname yazıyor
sende onu okuyorsun. Sen hangi Ali mektebini bitirdin?
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN - Ver bakalım şu ehliyeti (Ayağa kalkarak
Toros’ un elinde ehliyeti sert bir şekilde alır)
BAŞKOMİSER FEVZİ – Tamam çocuklar birbirinize kızmayın. Şüpheliye birkaç
soru soralım.
(Polis Memuru Tankut koşarak portmantoda asılı duran el fenerini alır, şahsın
yanına gelerek el fenerini yakar ve sorgu odasındaymış gibi şahsın kafasından
aşağı tutar)
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Devrem sen ne yapıyorsun ?
POLİS MEMURU TANKUT – Başkomiserim sorgu yapacak ya, usulüne uygun olsun
DELİ – Ya bende şahsı solaryuma soktun, bronzlaştırıyon sanmıştım!
(Tankut el fenerini kendi yüzüne tutar, açıp kapayarak oynamaya başlar)
BAŞKOMİSER FEVZİ – Maktulü niye vurdun evladım?
ŞÜPHELİ – Ben maktulü filan tanımam, oda kim. Ben eşimi vurdum
BAŞKOMİSER FEVZİ – Tamam işte bizde eşini niye vurdun onu soruyoruz
ŞÜPHELİ – Aşkın göz yaşlarıyla ıslanmayan gözler kördür
BEKÇİ TOROS – Yağmur yağarken ıslanmış heralde
DELİ – (Bekçi Toros’ un yüzüne bakarak) He ya muson yağmuru yağıymiş
BAŞKOMİSER FEVZİ – Kendi kararınla mı karını vurdun?
ŞÜPHELİ – Hayır… 155’ i aradım. Orada bir Bekçi Komiser telefona çıktı, sorunu
kısa yoldan hallet Magnum kesin çözümü olur dedi
DELİ – (Toros’ a dönerek) Aslında bu tarife uygun biri var ama, kimdi acaba
BAŞKOMİSER FEVZİ – Silahı nerden aldın?
ŞÜPHELİ – Silahı Bekçi Komiserin tarif ettiği yerden Dolapderede kontürcü
Hüsnüden aldım. Ayrıca selamı var, bana borcu vardı, aylar – yıllar oldu ödemedi
dedi
BAŞKOMİSER FEVZİ – Zagor sen kimi tanıyorsun? Az önce ne dedin?
DELİ – Kim ben mi?
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN - Efendim şüphelinin anlattığı kişi her ortamda
olabilecek lüzumsuz kişilerden.
DELİ - Zaten o hıyar yine piyasaya çıkar
BAŞKOMİSER FEVZİ – Evet. Şahsın anlattıkları film gibi. Hap mı aldı ne yaptı.
Siz şüpheliyi nezarete götürün daha sonra kendine gelince sorarız.
(Toros ve Tankut şüpheliyi nezarete götürürken, Başkomiser Fevzi seyircilerin
duyacağı şekilde düşünür)
BAŞKOMİSER FEVZİ – Bu sakın Toros’ un işi olmasın, bunları boş bırakmaya
gelmiyor
(Başkomiser Fevzi’ nin cep telefonu çalar)
BAŞKOMİSER FEVZİ – Buyursunlar Sayın Müsteşarım
DELİ – Müsteşar mı? Beni burada görmesin ( sahneden koşarak çıkar)
BAŞKOMİSER FEVZİ – Buyursunlar Sayın Müsteşarım
MÜSTEŞAR – Kolay gelsin
BAŞKOMİSER FEVZİ – Sağolun efendim
MÜSTEŞAR - Nasıl gidiyor?
BAŞKOMİSER FEVZİ – Çalışmalarımız emrettiğiniz doğrultuda devam ediyor
efendim, raporumu bilare size sunacağım
MÜSTEŞAR - Aman Fevzi, Bakan bey sabah akşam projeyi soruyor, kendinize iyi
bakın
BAŞKOMİSER FEVZİ – Sağolun saygılar
(Sahneye Komiser Cüneyt gelir)
KOMİSER CÜNEYT – Başkomiserim ben Polis Okulundan dönüşte cinayet
mahalline uğradım, savcı beyle birlikte gerekli incelemeleri yaptık. Deliller
usulüne uygun bir şekilde muhafaza altına alındı.
BAŞKOMİSER FEVZİ – Tamam Cüneyt, dokümanların hazırlanmasıyla bizzat sen
ilgilen
(Sahneye Salih, Tankut ve Toros gelir)
POLİS MEMURU SALİH – (P.M. Hüsamettin’ in masasına giderek) Hüsamettin
benim izne çıkmam gerekiyor. On gün izin yaz
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Salih izinler kapalı, 15 gün sonra açılınca
çıkarsın
POLİS MEMURU SALİH – Eşim ha doğurdu, ha doğuracak. 15 gün sonra izni ne
yapayım
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Cüneyt Komiserime söyle, benim çözeceğim
bir konu değil
POLİS MEMURU SALİH – (Cüneyt Komisere döner) Komiserim müsaitseniz 5
dakikanızı alabilirmiyim
KOMİSER CÜNEYT – Tabi buyur Salih (Başkomiser konuşmaları takip
etmektedir)
POLİS MEMURU SALİH – Komiserim eşim doğum yapacak, 10 gün izin alacaktım
KOMİSER CÜNEYT – Biliyorsun Salih, on gün önce içinde bulunduğumuz haftanın
önemi nedeniyle 12/12 çalışma sistemine döndük ve izinler kapatıldı. İkinci bir
emre kadar kimseyi izine çıkaramıyoruz.
POLİS MEMURU SALİH – Anlaşıldı efendim (Boynunu öne eğer)
BEKÇİ TOROS – 12/12 çalışma düzeni mi?
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Evet 12/12 çalışma düzeni
BEKÇİ TOROS – Ya 12/12 mars gezegendeki robotlar çalışmıyor!
BAŞKOMİSER FEVZİ – Cüneyt, Salih’ in iznini yazın. (Sert bir şekilde)
KOMİSER CÜNEYT – Başkomiserim gelen emir yazısında…
BAŞKOMİSER FEVZİ – Bırak şu yazıyı! Salih’ in eşi kaç defa doğuracak?
Personel eksikse, ben Salih’ in yerine görev yaparım
KOMİSER CÜNEYT – Haklısınız efendim
BAŞKOMİSER FEVZİ – İki çocuğumun doğumunda da eşimin yanında
bulunamadım. Annemin ölüm haberini aldıktan iki gün sonra memleketime
ulaşabildim. Hepsinde izinler kapalı, önemli günler, tedbirler, önlemler vardı. Polis
insan değil mi Cüneyt? Bir tek Polisin görevi mi önemli? Salih sen eşinin yanına git
koçum
POLİS MEMURU SALİH – (yanına geldiği Bşk. Fevzi’ nin karşısında bir müddet
durur, ağlamaklı bir tavırla, elini öpmek için ani bir hareket yapsada Bşk. Fevzi
elini geri çeker) Sağolun
BAŞKOMİSER FEVZİ – Bir ihtiyacın olur, bize haber vermezsen gücenirim
POLİS MEMURU SALİH – (sevinçli bir şekilde) İnşallah hayırlı haber için
arayacağım efendim (Koşarak sahneden çıkar)
BAŞKOMİSER FEVZİ – Salih’ in arkasından bakarken bana ilk izni veren,
Başkomiserimiz Etem beyi hatırladım. Köyden karakola Annemin rahatsız olduğu
haberi gelmiş “Fevzi sen bir hafta memleketine dinlenmeye git” demişti. Bende
Salih gibi koşarak karakoldan çıktım, otobüse bindim cebimdeki para yol parasına
yetmezdi, ama o heyecanla nasıl bunları düşünmemiştim. Yolun yarısında bilet
parasını kesmeye gelen muavine şöyle bir cebimi karıştırdıktan sonra 10 lira
çıkardım. Bana ne dedi biliyormusun Cüneyt? Yol paranız Başkomiseriniz
tarafından verilmiştir dedi. Mahiyetimizde çalıştırdığımız personeli iyi
tanımalıyız. Onların ne kadar kafası dinç olursa bize o kadar faydalı olurlar.
KOMİSER CÜNEYT – Evet Başkomiserim. Teşkilatımızın en büyük sorunlarından
birisi de izine ayrılmak.
BAŞKOMİSER FEVZİ – Polis izne ayrılsa da deniz kenarında güneşlenmeye mi
gidiyor Cüneyt? 20 günlük iznini anne, baba, kardeşlerini görerek memleket
özlemi gidermeye kullanıyor
KOMİSER CÜNEYT – Memleketimizden uzak görev yapmanın dezavantajları
BAŞKOMİSER FEVZİ – Dün akşam beni çok etkileyen bir rüya gördüm
arkadaşlar
KOMİSER CÜNEYT- Hayırdır inşallah Başkomiserim
BAŞKOMİSER FEVZİ- İnşallah Cüneyt. Bu açacağımız Rehabilite Merkezinin
açılışında herkes vardı, bir ben yoktum
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Geç kalmış olmayın efendim
BAŞKOMİSER FEVZİ- Aslında… En erken de ben geldim. Yani kendim yokum ama
olan biteni görüyorum. Birde ismimin yazılı olduğu büyük bir tabela vardı. Manası
nedir anlayamadım
KOMİSER CÜNEYT- Bu proje sizi çok yordu Başkomiserim bilinçaltından
kaynaklanan bir rüya olabilir
BAŞKOMİSER FEVZİ- İnşallah arkadaşlar (Düşünceli durumdan kendisini
toparlayarak) Tankut ve Toros siz şimdi istirahata ayrılın, saat 19.00’ da tekrar
gelirsiniz
POLİS MEMURU TANKUT VE BEKÇİ TOROS – Anlaşıldı efendim. (Sahneden
çıkarlar)
KOMİSER CÜNEYT – Başkomiserim bu yeni gelen Tankut ve Toros’ la daha
önceden çalıştınız mı değil mi?
BAŞKOMİSER FEVZİ – Bir müddet birlikte olduk
KOMİSER CÜNEYT – Polis Memuru Tankut’u, bir yerlerden gözüm ısırıyor ama
bir türlü hatırlayamadım
(Sahneye bir zamanlar sokak çocuğu olup, Başkomiser Fevzi’ nin çabalarıyla yeni
bir hayat kazanan ünlü şarkıcı Rüzgar UÇAR “Eski Dostlar” şarkısıyla sahneye
girer)
RÜZGAR - Unutulmuş birer birer
Eski dostlar eski dostlar
Ne bir selam ne bir haber
Eski dostlar eski dostlar
Hayal meyal düşler gibi
Uçup giden kuşlar gibi
Yosun tutan taşlar gibi
Eski dostlar eski dostlar
Unutulmuş isimlerde
Bilinmez ki nasıl nerde
Şimdi yalnız resimlerde
Eski dostlar eski dostlar
BAŞKOMİSER FEVZİ – ooo… Rüzgar hangi rüzgar seni buralara kadar getirdi
RÜZGAR - (Hızlı bir şekilde Bşk. Fevzi’ nin yanına gelerek ani bir hareketle elini
alır ve öper) Sizi görmek ne kadar güzel abim, babam… (ağlamaklı)
BAŞKOMİSER FEVZİ – Sen bir uçurtmasın artık Rüzgar, şarkıcılar arasında en
yükseklere çıkması gereken bir uçurtma
RÜZGAR - Teveccühünüz, sağolun
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Rüzgarcığım bizim çocuklara imzalayacağın
resimler vardı ya, onları...
RÜZGAR - Unuturmuyum Hüsamettin ağabey, hepsini getirdim. Sözümü de
unutmadım, Ahmet’ in sünnetinde mutlaka geleceğim
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Sağolasın
BAŞKOMİSER FEVZİ – Uzun zamandır gelmeyince, bizi unuttuğunu düşünmeye
başlamıştım.
RÜZGAR - Olur mu Fevzi ağabey, sizleri unutmak mümkün mü? Beni sokaklarda
nereye gittiği belli olmayan bir yaşamdan kurtardınız
BAŞKOMİSER FEVZİ – (Dalar, bir müddet sessizlikten sonra) Hatırlıyormusun,
İstiklal caddesinde devamlı takıldığın bir arkadaşın vardı
RÜZGAR - Evet, Bilal can dostum
BAŞKOMİSER FEVZİ – Evet Bilal’ di adı. Sizi ilk gördüğümde yine İstiklal
Caddesindeydiniz. Soğuk bir gündü, Bilal’ e evin neresi diye sormuştum. “Orada
burada uyuyorum, sokaklar bizim evimiz” demişti. Sonra sana dönmüş senin evin
neresi diye sorduğumda “Ben Bilal’ e komşuyum” demiştin. O halinle bile hayata
sarılmış, gülen gözlerle meydan okumuştun yokluğu ve çaresizliğe..
RÜZGAR - Ya siz… (Başkomiser Fevzi’ nin gözlerine bakarak) Benimle gelin
dediğinizde biz gelmeyince, İstiklal caddesinde yaptığımız karton evin içerisinde,
üzerinizde ki resmi üniformayla saatlerce oturmadınız mı? Çaresiz sizinle gelmek
zorunda kalmıştık.
BAŞKOMİSER FEVZİ – Çaresiz mi?
RÜZGAR – Hayatta en çok sevmediğiniz kelime bu değil mi? Çaresizlik… Ne
derdiniz “ Çaresizseniz, çare sizsiniz”
BAŞKOMİSER FEVZİ – Evet siyah beyaz ekranlı televizyonların, jetonlu
telefonların olduğu güzel günlerdi….
RÜZGAR – Fevzi ağabey, sokak çocuklarıyla ilgili proje ne durumda
BAŞKOMİSER FEVZİ – Sona yaklaştık sayılır, medyanın ilgisini çekmek için
senin yardımlarını bekliyoruz. Maalesef bazı sanatçılarımız yıldız olmadan önceki
yaşamlarını unutmak üzere geçmişe sünger çekiyor. Kendisine yeni bir milat
yaratıyor. Sen o tür sanatçılardan değilsin
RÜZGAR – Geçmişini unutan insana, gelecek ne kadar sahip çıkabilir ki? Bu
projede elimden ne geliyorsa destek vereceğime emin olabilirsiniz. Gerekirse
İstiklal caddesinde kartondan evi tekrar yapar içinde haftalarca yatarım.
BAŞKOMİSER FEVZİ – Sağolasın Rüzgar, ne güzel insansın
RÜZGAR – Fevzi ağabey bana müsaade edersen yetişmem gereken bir randevum
var.
BAŞKOMİSER FEVZİ – Ayaklarına sağlık Rüzgar
(Rüzgar Sahnede bulunanlarla kucaklaşır ve sahneden çıkar)
BAŞKOMİSER FEVZİ – Baksana Cüneyt zaman ne kadar çabuk geçiyor, büyüdü
koskoca adam oldu Fevzi abisinin yardımına koşuyor
KOMİSER CÜNEYT – Çok güzel Başkomiserim, atalarımız boşuna dememiş Ne
Verirsen Elinde O gelir Seninle
BAŞKOMİSER FEVZİ – Bu çocuklar bizim çocuklarımız Cüneyt, onlara biz sahip
çıkmazsak, yaptıklarından nasıl hesap sorarız?
(Görev devrinde karakoldan herkes ayrılır, Polis Memuru Tankut ve Toros akşam
görevine gelirler)
BEKÇİ TOROS – Hey gidi Tankut şu halimize bak. Sen İzmir’ in en ünlü hırsızı
bense en uslanmaz kabadayısı oturmuşuz buraya, asayiş durumuna yardımcı
olmaya çalışıyoruz.
POLİS MEMURU TANKUT – Ben asayişten falan anlamam, şimdi çantaya
bakıyorum (Bşk. Fevzi’ nin masasının altında duran çantayı açar ve içerisinde
paraları görünce) Hepsi burada… Bundan sonraki hayatım
BEKÇİ TOROS – Yani onları alıp gideceksin ha?
POLİS MEMURU TANKUT – Sadece kendimi değil senin hayatını da
kurtaracağım
BEKÇİ TOROS – Bütün olan biteni anlamadın değil mi? Bize burada sunulan
imkânları, geçmişte yaptığımız hataları telefi etme imkânını anlamadın
POLİS MEMURU TANKUT – (Sert bir ifadeyle) Şimdiye kadar beni kim anladı
ki? Hiç mi düzgün bir hayatım olsun istemedim? Hiç mi çaba göstermedim
BEKÇİ TOROS –Şimdi bütün bunların intikamını alma zamanı değil mi? Sana iyilik
yapan adamları bir kez daha yanıltma zamanı.
(Sahneye Bulkarayı Al Parayı Tezgahı açan 2 sahtekar ve Saf Köylü vatandaş
gelir)
1.ÜÇKÂĞITÇI – (Bekçi Toros’ a bakarak Yüksek sesle) Şikâyetçiyim Komiserim
BEKÇİ TOROS – Kimden?
1. ve 2. ÜÇKÂĞITÇI – (İşaret parmaklarıyla köylüyü göstererek) Bu sahtekârdan
şikâyetçiyiz
KÖYLÜ – (Bekçi Toros’ a bakarak) Komutanım beni hem soyuyorlar hemi de
şikâyetçi oluyorlar!
1.ÜÇKÂĞITÇI – Bak bak bak… Pişkinliğe bak hele
2.ÜÇKÂĞITÇI – (1.Üçkağıtçıyı göstererek) Senin gibi beyefendi birinin başına da
bunlar geliyor ya kardeşim
POLİS MEMURU TANKUT – Şikâyetiniz ne arkadaşlar önce onu anlayalım
1.ÜÇKÂĞITÇI – Bir alış-veriş yaptık paramızı vermedi
POLİS MEMURU TANKUT – Ne alış-verişi bu?
KÖYLÜ – Bul parayı al parayı komutanım
BEKÇİ TOROS – Vay be, biz piyasadan uzaklaşalı, bul parayı al parayı da ticaret
oldu
POLİS MEMURU TANKUT – (Köylüye döner, eliyle nah işareti yaparak) Peki
buldun mu karayı?
KÖYLÜ – Bizim bahtımız kara komutanım. Bütün patates parasını aldılar, şimdi de
traktörü istiyorlar
2.ÜÇKÂĞITÇI – Hop hop kardeş… Ben şahidim bu bir ticaretti kumar felan değil
POLİS MEMURU TANKUT – (Köylüye dönerek) Anlat bakalım nasıl oldu bu
ticaret?
KÖYLÜ – Bu senenin mahsulü patatesleri tüccara sattım parayı da aha bu şalvarın
cebine koydum. Tüccarın ofisinden çıktım karşımda bu arkadaşları gördüm. Aha
bu (2.Üçkâğıtçıyı gösterir) parayı basıyor kazanıyor, parayı basıyor kazanıyor, ,
parayı basıyor kazanıyor. Bende içimden dedim ki, karayı bulayım seneye patates
ekmeyeyim. Önce az para koydum kazandım, sonra bir daha kazandım. Üçüncüde
patates parasının hepsini koydum kaybettim, dördüncüde traktör gitti
POLİS MEMURU TANKUT – Doğru mu?
1.ÜÇKÂĞITÇI – Kısmen doğru ama biz ticaret yaptık
BEKÇİ TOROS – Aç bakalım tezgâhı
1.ÜÇKÂĞITÇI – (Bekçi Toros’ a döner) Ama amirim
BEKÇİ TOROS – Aç dedim
1.ÜÇKÂĞITÇI – (Kâğıtları karıştırır) Seç abi
BEKÇİ TOROS – Bu arkadaşın traktörü ve kaybettiği patates parasının
toplamına karşılık oynuyoruz
1.ÜÇKÂĞITÇI – Para?
POLİS MEMURU TANKUT –(Karakol amirinin masasının altındaki çantayı çıkarır,
açarak içerisindeki paraları gösterir) Buna karşılık
1.ÜÇKÂĞITÇI – Ala… Karakolda tezgâh açacağımı rüyamda görsem inanmazdım
(kâğıtları karıştırır) seç bakalım
BEKÇİ TOROS – Şu
1.ÜÇKÂĞITÇI – Maalesef
POLİS MEMURU TANKUT – Evettttt… Böylece suçüstü olayı da gerçekleşmiş
oldu, değil mi Toros?
BEKÇİ TOROS – Bakalım, Suçlu yakalanmış, suç aleti elde ver bakalım şu paraları
(Köylünün kaybettiği paraları alır) Bütün hukuki prosedür tamam. Promosyon
olarak ne yapıyoruz Tankut?
POLİS MEMURU TANKUT – Promosyon olarak, arkadaşlara kelepçe takıyoruz!
(Kelepçeyi cebinden çıkarır ve takar)
1.ÜÇKÂĞITÇI – Amirim, bu paraları arkadaşa versek bizde sizleri meşgul
etmemiş olsak. Yani bunlar hiç yaşanmamış olsun!
BEKÇİ TOROS – Devletin kolluk görevlisi olmasam okkalı birer Osmanlı tokatını
hak etmiştiniz ama
POLİS MEMURU TANKUT – Verin bakalım paraları (Köylü paraları alır)
1.ÜÇKÂĞITÇI – (2. Üçkağıtçıya döner)Bu polislerin sağı solu belli olmaz (Bekçi
Toros’ a döner) Eh bizde arık gidelim diyorum (kelepçe birbirlerine takılı bir
vaziyette çıkarlar)
POLİS MEMURU TANKUT – Hemşerim sende bir daha böyle işlere düşme
KÖYLÜ- Yok abi, ben bundan sonra İddia oynayacağım. Sağlam iş devlet garantili
BEKÇİ TOROS – Kaybol buradan! (Köylü koşarak çıkar)
POLİS MEMURU TANKUT – Toprakla uğraşıyor, paranın ne kadar zor
kazanıldığını bilen birisi bu kadar da kolay kaybedebiliyor
BEKÇİ TOROS – Çoluk çocuğuna yazık. Ancak; askere giderken bende bu çeşit
üçkağıtçılara çarpılmıştım
POLİS MEMURU TANKUT – Yapma ya
BEKÇİ TOROS – Askere giderken rahmetli ninem param çalınmasın diye
pantolonumun içerisine cep dikmişti. Ben daha acemi birliğine teslim olmadan,
paraları üçkâğıtçılara çarptırmıştım
POLİS MEMURU TANKUT – (Çantayı açarak paraları karıştırmaya başlar)
Bekleyin beni paracıklarım
BEKÇİ TOROS – Biliyormusun ben uzun süre cezaevinde yattım. Suç işleyen
bütün tipleri tanırım. Orada meşhur bir hırsız vardı, Safa..
POLİS MEMURU TANKUT – Üstat Safa mı?
BEKÇİ TOROS – Üstat mı? (Şaşırır) Dinle bakalım bu hikâye gerçektir.
Cezaevinde yattığım dönemde, Safa’ yı ne zaman görsem meczup gibi gezerdi.
Hesabında sen de, bir milyon YTL, ben diyeyim on milyon YTL bayağı bir parası
var. İstese bugün kaçar, belki de biraz uğraşsa çıkar. Bu durumunu sebebini
sorunca hikâyesini anlattılar. Bir gün trenle Tatvan’ dan İstanbul’ a giderken çok
zengin birinin yüklü bir miktarda parasını ve hisse senetlerini çalıyor.
POLİS MEMURU TANKUT – Yani indire Gandi olayı (Eliyle cebine doğru bir şey
koyma hareketi yapar)
BEKÇİ TOROS – (Toros kafasını iki yana saldıktan sonra) Parası çalınan kişi
durumu fark edince, kompartıman görevlisine haber veriyor ve tren istasyonda
durduğunda kapıları açmıyorlar. Safa görevlilerin arama yapacağını anlayınca,
çalmış olduğu parayı ve hisse senetlerini trende bulunan güleç yüzlü yetmiş
yaşlarında bir ihtiyarın cebine koyuyor. İçinden nasıl olsa bu ihtiyarı kimse
aramaz diye düşünüyor. Ama işler umduğu gibi gitmiyor, ihtiyar yakalanıyor.
Trenin durdurulmasına ve ihtiyarın aksakalına bakmadan hırsızlık yapmasına
öfkelenen yolcular, ihtiyarın sakalından çekmeye yüzüne tükürmeye başlıyor.
Polislere teslim edilmek üzere Garda bekletilen ihtiyar, olanları gururuna
yediremeyip, bir anlık boşlukta kendini hareket eden trenin altına atıyor. Safa o
gün bugün meczup
POLİS MEMURU TANKUT –Yapma ya… (Düşünceye dalar)
BEKÇİ TOROS – Biliyormusun, bazen mazide kalan onca kötü şeyi düzeltmek için
insanın ayağına kadar şans gelirmiş. Onu da iyi kullanmak gerekirmiş
POLİS MEMURU TANKUT – Aslında bu işe de alıştım. Karakola gelirken köşede
bir trafik lambası var ya
BEKÇİ TOROS – Evet
POLİS MEMURU TANKUT – Oradan kırmızıda geçen bayan gördüm, kırmızı ışığı
göstererek, hanımefendi nereye gidiyorsunuz dedim. Oda bana döndü, beyimin
haberi var çarşıya alışverişe gidiyorum dedi. (hep beraber gülerler)
BEKÇİ TOROS – Tankut… (bir süre bekledikten sonra) Sen çantayı almaya
çalışırsan sana engel olmak zorunda kalacağım biliyormusun?
POLİS MEMURU TANKUT – Gerçekten mi?
BEKÇİ TOROS – Evet dostum, evet
POLİS MEMURU TANKUT – (İç çektikten sonra) Çaresiz biz de burada göreve
devam edeceğiz ha
BEKÇİ TOROS – Evet
POLİS MEMURU TANKUT – Ben fakirlik ve boşluktan hırsızlık yaptım, peki sen
nasıl düştün bu işlere
BEKÇİ TOROS – Benim bu hale gelişim tam bir komedi. Zaten Trajedi de bir
çeşit komedi değil mi?
POLİS MEMURU TANKUT – Felsefe de varmış sende
BEKÇİ TOROS – Babam çok iyi bir ayakkabı ustasıydı. Ekmeğini taştan çıkaran
mert bir yapısı vardı. Gecenin geç saatlerine kadar çalışır yorgun argın eve
gelirdi. Yine günlerden birgün eve gelmeden önce çorbacıya uğramış, çorbacıda
askıya astığı montunun yerine yanlışlıkla başkasının montunu almış. Montun iç
tarafında altın kaplama Baretta silah varmış. Eve geldiğinde montu astıktan
sonra silah yere düşmüş. Olan bitenden haberi yok adamcağızın. Ertesi gün
işyerine giderken yolda önünü kesip kimselerin olmadığı bir yere götürmüşler.
Monttaki silahı sormuşlar, polisler bizi hastaneye götürdüğünde babam ölmüştü.
Sonrası malum ben önce evdeki silahı buldum sonra adamları. Daha 14
yaşındaydım, istemediğim bir hayat bir anda beni içine aldı. Babamın ölümünden
önceki akşam yarım saatliğini de olsa eve gitme imkânım olsa (Bir müddet
dururlar) hayattan başka hiçbir şey istemezdim.
POLİS MEMURU TANKUT – Polislerin de işi gerçekten zor, bu karakolda
çalışanların sabırlı olması gerekir
BEKÇİ TOROS – Polislerin işi zor, ama karakolun çayı ise her zaman güzel olur
POLİS MEMURU TANKUT – Karakolda da ne zaman gitsen çay bulunur değil mi?
(Sahneye boru çalan Deli ve Esnaf girer)
ESNAF – Memur bey bu arkadaş, pardon Zeni Zelanda yerlisi Kiwi başımıza bela
oldu, olur olmadık yerlerde soyunmalar, danslar illallah ettirdi bizi
POLİS MEMURU TANKUT – Arkadaş biraz farklı heralde
DELİ- (Elini sıkması için Tankut’ a uzatır) Öncü birlik borazanı Zagor
POLİS MEMURU TANKUT – (Delinin elini sıkar) Bekçiyle birlikte emrinizi
dinliyorum Zagor Bey
DELİ- (Borazanı öttürür)
BEKÇİ TOROS – Bu hücum borusuydu heralde
POLİS MEMURU TANKUT – O zaman taarruz durumu alalım Zagor
ESNAF- (Kızgın bir ifadeyle) Memur bey…
DELİ- Sessizlik
POLİS MEMURU TANKUT – Lütfen susalım
DELİ- Önce ormanı dinlemeliyiz… Kurumuş yapraklara çıplak ayaklarla basan kiwi
kabilesinin düşmanı Maori kabilesinin ayak sesleri
BEKÇİ TOROS – (eğilerek sakladığı el baltasını çıkarır) Baltam hazır
DELİ- Savaş öncesi kutsal dans zamanı (Haka dansı yapmaya başlar)
(Dans bitimi Bekçi Toros Esnafa döner)
BEKÇİ TOROS – Siz gidebilirsiniz. Zagor beyi bugün karargahta misafir
edeceğiz.
ESNAF – Size kolay gelsin (sahneden çıkar)
BEKÇİ TOROS – Zagor, biliyormusun insanlar bir dönem beni de anlamazdı
DELİ – Onların seni anlaması önemlimi ki? İnsanlar başkalarına kendilerini
anlatmaya harcadıkları enerjinin yarısını, keşke kendilerini tanıma ve anlamaya
harcasalar
POLİS MEMURU TANKUT – İlginç bir yaklaşım, bilgece
BEKÇİ TOROS – On yaşlarındayken, hayal dünyamda yeralan bir uzay gemim
vardı. Onu ne zaman kullanmaya başlasam bütün çocuklar aynı ağızdan “deli deli
deli” diye bağırırdı. Biliyormusunuz, bazen uyandığımdan o sesler hala
kulaklarımda. Oysa o gemi beni nerelere götürmüştü
POLİS MEMURU TANKUT – Hala duruyor mu uzay gemisi
BEKÇİ TOROS – Şuan mars üssünde bakımda
POLİS MEMURU TANKUT – (Zagor’ a döner) Ben ne zaman kendimi dinlesem bir
vukuat oluyor. Kanunsuz bir iş yapıyorum
DELİ – Bir müzik aleti çalsan başka şeylere yoğunlaşırsın
POLİS MEMURU TANKUT – Boru mu?
DELİ – Neden olmasın?
POLİS MEMURU TANKUT – Koca Tankut nerelerden nerelere
BEKÇİ TOROS – Zagor saat geç oldu, sen şu bankta kestir, bizde şuralara
başımızı koyalım
(Deli bankta uzanır, Polis Memuru Tankut ve Bekçi Toros bulundukları masaların
üzerinde kafalarını bırakarak uyurlar. Bir süre sonra)
DELİ – (Kalkar ve hücum borusu çalmaya başlar)
(Polis Memuru Tankut ve Bekçi Toros aniden kalkarlar)
DELİ – Kurumuş yapraklara çıplak ayaklarla basan kiwi kabilesinin düşmanı Maori
kabilesinin ayak sesleri
POLİS MEMURU TANKUT – Yok Zagor, nezarette cinayet şüphelisi bir şahıs var
o tuvalette şey ediyordur onun sesi
DELİ – Maori kabilesinden biri mi var?
BEKÇİ TOROS – Evet varya, adı da Hüsamettin. Yarın buraya gelince gereğini
yaparsın
DELİ – Tamam
(Tekrar yatarlar. Sabah olunca Karakola ilk Polis Memuru Hüsamettin gelir)
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – (Bekçi Toros’ un yanına gelerek yüksek sesle)
Bekçiii
BEKÇİ TOROS – (Hışımla kalkar) Ulan Zagor sana da borunu da…
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Ne borusu ulan, seni göreve dikmişiz fosur
fosur yatıyon
BEKÇİ TOROS – Abi biran içim geçmiş
(Gürültüden Polis Memuru Tankut ve Deli de kalkar.Sahneye Komiser Cüneyt
gelir)
KOMİSER CÜNEYT – Günaydın arkadaşlar (Deliyi görünce ona döner ve) Sana da
ugh Zagor
DELİ – Ugh cesur yürekli savaşçı
KOMİSER CÜNEYT – Toros şu pencereleri falan açın içerisi bir havalansın
(Sahneye Başkomiser Favzi girer)
BAŞKOMİSER FEVZİ – Merhaba arkadaşlar
(Herkes ayağa kalkarak kafa selamıyla selamı alırken Polis Memuru Hüsamettin
yüksek sesle)
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Sağol…
(Sahnede bulunanlar bir süre Polis Memuru Hüsamettin’ e bakar)
BAŞKOMİSER FEVZİ – Hüsam şu bizim türkünün sesini bir aç bakalım
dinleyelim, hepimize de çay söyle
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Emredersiniz efendim
KOMİSER CÜNEYT – Bu nasıl bir pozitif enerji Başkomiserim, bir anda tüm
karakola yayıldı
BAŞKOMİSER FEVZİ – Arkadaşlar bu enerjinin hammaddesi sizlersiniz
(Sahneye tinerci bir çocuk girer)
TİNERCİ ÇOCUK – Başkomiser Fevzi
BAŞKOMİSER FEVZİ – Hoş geldin (Yanına doğru giderek) Geçen seni yolda
gördüm ama konuşamadık, bir ihtiyacın mı var?
TİNERCİ ÇOCUK – Mahmut abi dedi ki; Sokaklardan tinerci yâda kimsesiz
çocuklar kalmazsa hırsızlığı, kapkaçı, terörü kim yapar? Ben nasıl para
kazanırım? (Cebinden silahı çıkarır) Başkomiser Fevzi, bu Mahmut ağabeyin
selamı (İki el ateş eder)
(Bağrışmalarla perde kapanır, Başkomiser Fevzi’ nin türküsü çalmaya devam
etmektedir)
(Perde açılır, Sahnede Polis Memuru Salih, Başkomiser Cüneyt, Polis Memuru
Hüsamettin, Polis Memuru Tankut, Bekçi Toros bulunmaktadır. )
POLİS MEMURU SALİH – Çocuğumun da adını da Fevzi koydum… Küçük Fevzi
ağlayarak dünyaya geldiğinde, ağabey olarak bildiğim Fevzi Başkomiseri
kaybetmişiz. (Suskunluk) Başkomiserimi çınar ağacının altında güzel bir yere
defnettik. Kollarını açmış onu bekleyen çınar ağacı, tıpkı annesi gibi onu bağrına
bastı. Ne kadar severdi çınar ağacının altında oturmayı.
KOMİSER CÜNEYT – Komiserlikten Başkomiserliğe terfi ettim ama her şey o
kadar buruk ki, bugün göreve bile gelmek istemedim. Karakolumuzun bütün
enerjisi tükendi…
POLİS MEMURU HÜSAMETTİN – Kendinizi toparlayın artık arkadaşlar.
Başkomiserim ölümünden sonra karakoldaki işlerin böyle mi devam etmesini
isterdi? Evet, kalkın bakalım doğru Uçucu Madde Bağımlıları Tedavi Merkezi
açılışına. Hem ne demişti? “Rüyamda gördüm herkes geliyordu ama bir tek ben
ortalıkta gözükmüyorum, ama ordaydım” demedi mi?
KOMİSER CÜNEYT – Son vazifemizi de yerine getirelim, haydi arkadaşlar
kalkalım
POLİS MEMURU TANKUT – Ben Toros’ la birlikte buradayım efendim
KOMİSER CÜNEYT – Tamam Tankut
(Sahnede Polis Memuru Tankut, Bekçi Toros kalır. Polis Memuru Tankut
portmantodaki spor çantayı açar içindeki kendine ait paraları, Başkomiser Fevzi’
ye yardım olarak verilen paranın içerisine kor)
BEKÇİ TOROS – Ayağına kadar gelen fırsatı iyi kullandın seni tebrik ederim,
çantadaki paraları çalmayı düşünürken, kendi paralarını da çantaya ekledin
POLİS MEMURU TANKUT – Bu paraların bu kadar faydalı olabileceğini hiç
düşünmemiştim, o çocuklar çaresizlikten benim gibi kanun dışı yollara sapmamalı.
(seyirciye doğru döner) Sizlerde çok geç olmadan elinizdeki imkânlar ölçüsünde,
sokaklarda her türlü suiistimale açık gençlerimize yardım elinizi uzatın.
(Sahnenin arkasında bulunan tüm oyuncu kadrosu koro halinde)
Genç Nesil, Ülkemizin geleceğidir

(PERDE KAPANIR)

Yazan: Mustafa Firuz BOZKURT

Beyazdut
10-01-10, 04:52
Babalar gününde
SEVGİ YARIŞI
Çocuk Oyunu: 6
Yazan: Fevzi Günenç

Oyunundaki Kişiler:
GÜL (Küçük Kız)
MENEKŞE (Ortanca Kız)
NİLÜFER (Büyük Kız)
BABA



DEKOR:
Bir oturma odası. Biri sağda, biri de solda yatak odalarına açılan iki kapı. Sahnenin ortasında yemek masası, iskemleler… Duvarlarda uygun tablolar. Başka eşyalar.


KÜÇÜK KIZ: (Neşe içinde kendi kendine söylenmekte, kahvaltı masasını hazırlamakta.)
Bu da babacığın tabağı…Babaların tabağı en büyük olur. Çünkü babalar büyüktür.

BÜYÜK KIZ: (Soldaki kapıdan telaşla girer)
Günaydın! Herkes uyuyor mu daha?

KÜÇÜK KIZ: (Çığlık atar)
Ay!

BÜYÜK KIZ: (Yüksek sesle)
Ne o? Ba kez niye korktu küçük kardeşimiz?

KÜÇÜK KIZ:
Aman, bağırarak konuşma ablacığım.

BÜYÜK KIZ: (Alaycı)
Rahatsız mı oldun bebeğim?

KÜÇÜK KIZ:
Biraz daha yavaş konuşamaz mısın abla? Babam uyanmadı daha.

BÜYÜK KIZ: (Sinirli)
Abla ben miyim, sen misin; anlayamadım gitti. Her zaman böyle uyarırsın beni.

KÜÇÜK KIZ:
Özür dilerim ablacığım. Amacım seni kırmak değildi. Babamın rahatsız olmasını istememiştim; hepsi bu.

BÜYÜK KIZ: (Öykünür)
Babam, babam… Babamız sanki yalnız senin baban. Bizim de babamız değil mi?

KÜÇÜK KIZ:
Bunu demek istemedim ablacığım. Bütün dileğim sadece onun rahatsız edilmemesi.

ORTANCA KIZ: (Gürültüyle girer)
Hey! Herkes uyandı mı? Günaydın millet: Herkes, ayakta ha!

BÜYÜK KIZ: (Küçük kardeşini iğnelercesine)
Aman, patırtı etme canım. Babamın koruyucu meleği canına okur yoksa senin.

ORTANCA KIZ:
Ne diyorsun sen abla? Ne koruyucusu? Ne meleği?

BÜYÜK KIZ:
Koruyucu melek küçük kız kardeşimiz böyle buyurdu. Babam uyanıncaya kadar sesimizi çıkartmayacakmışız.

KÜÇÜK KIZ:
Ben böyle söylemedim.

BÜYÜK KIZ:
Tam tamına böyle söylememiş olabilirsin. Ama bu anlama gelir sözlerin.

ORTANCA KIZ:
Lütfen, herkes boyu ve yaşı kadar konuşsun.

KÜÇÜK KIZ:
Aşkolsun abla. Benden çok sizin titizlenmeniz gerekir. Babamı her günkünden fazla rahat ettirmek zorundayız. Unuttunuz mu, bugün babalar günü.

BÜYÜK KIZ:
Daha iyi ya… Uyansın da bu özel günü kutlayalım.

ORTANCA KIZ: (Bağırarak)
Onu ben uyandıracağım.

ORTANCA KIZ: (Bağırarak)
Hayır, ben!..

BÜYÜK KIZ: (Bağırarak)
Neden sen uyandırmayacakmışsın?

ORTANCA KIZ: (Bağırarak)
Ben onun kızı değil miyim?

BÜYÜK KIZ: (Bağırarak)
Ben büyük ablayım ama…

ORTANCA KIZ: (Bağırarak)
Büyük ablasın, diye her şey senin hakkın mı?

KÜÇÜK KIZ:
Bağırmayın, lütfen…

BÜYÜK KIZ:
Kes sesini sen de!.. Ona aldığım armağanı vereceğim.

ORTANCA KIZ:
Ben de, ben de…

BÜYÜK KIZ:
Benim armağanım seninkinden güzel ama.

ORTANCA KIZ:
Nereden belli? Benimkini görmedin ki daha.

BÜYÜK KIZ:
Görmeye ne gerek var?
Benim zevkim sizinkinden üstün.

ORTANCA KIZ:
Zevkliye bak… Kim bilir ne kötü bir şey almışsındır yine.

BÜYÜK KIZ:
Hiç de kötü değil. Babam bayılacak buna.

ORTANCA KIZ:
Yok ya… Bayılırsa göremez ama.

BÜYÜK KIZ:
Zevzek!

ORTANCA KIZ:
Benimki hem güzel hen pahalı.


BÜYÜK KIZ:
Güzel olmadıktan sonra pahalı olmuş neye yarar?

ORTANCA KIZ:
Pahalı şeyler her zaman güzeldir.

BÜYÜK KIZ:
Pöh, güzelmiş. Benimki hem zevkli hem güzel.

ORTANCA KIZ:
Hayır, asıl benimki daha güzel!

KÜÇÜK KIZ:
Susun, lütfen susun. Babamı uyandıracaksınız.

BABA: (Sağdaki kapıdan girer)
Neler oluyor burada? Bu gürültü ne?

ORTANCA KIZ: (Babaya koşar)
Baba!

BÜYÜK KIZ: (Babaya koşar)
Babacığım!

KÜÇÜK KIZ: (Ablalarına çıkışır.)
Yaptığınızı beğendiniz mi? Uykusuna doymadan uyandırdınız onu. (Babaya koşar) Uyandın mı baba!

BABA: (Şakayla, gülümseyerek)
Hayır, daha uyanmadım küçük gülüm. Uykuda geziyorum.


ORTANCA KIZ:
Bu da soru mu yani? Herhalde uyandı ki, burada. Babalar Günün kutlu olsun babacığım.


BABA:
Teşekkürler, Menekşe'ciğim.

BÜYÜK KIZ:
(Ağlamaklı) Önce ben söyleyecektim… Bu benim hakkımdı. Ben en büyük kızım.

BABA:
Üzülmene gerek yok Nilüfer’im.... Ben yine önce sen söyledin sayarım.

BÜYÜK KIZ: (Küskün)
Bana ne, bana ne…

BABA:
Bırak şimdi bebekliği… Elma yanaklarını yerim ha… (Onu gıdıklar.) Bıdı bıdı… Bıdı bıdı…

BÜYÜK KIZ: (Kıkırdar)
Babalar günün kutlu olsun babacığım.

BABA:
Teşekkürler çiçeklerimin en büyüğü, güzel Nilüfer’im.

KÜÇÜK KIZ: (Sade)
Babalar Günü'n kutlu olsun, babacığım.

BABA:
Teşekkürler küçük Gül'üm.

KÜÇÜK KIZ:
Her yıl bugünlerde görmek isteriz, seni babacığım.

BABA:
Ben de sizleri yavrularım…

BÜYÜK KIZ:
(Küçük kızı öykünür) Her yıl bugünlerde görmek isterim seni babacığım… Mış… Asıl ben isterim bunu. Ak sakallı tonton bir dede olarak bile görmek isterim.

KIZLAR GÜLÜŞÜR.

BABA:
Var ol kızım.

ORTANCA KIZ:
Başımızdan hiç eksik olma babacığım.

BABA:
Umarım olmam çocuklarım.

BÜYÜK KIZ:
Ben babamın armağanını getirmeye gidiyorum! (Koşarak sol kapıdan çıkar.)

ORTANCA KIZ:
Benimki hazır bile. İşte burada. (Köşedeki sehpanın üzerinden alır, babaya verir) Al babacığım. Her zaman bu çiçekler gibi canlı, güzel ol.

BABA:
Vay vay vay… Bunlar ne güzel sözler böyle! Ya çiçekler! Adın gibi, menekşelerden oluşan şık bir buket yaptırdın bana ha?

ORTANCA KIZ:
Bütün paramı buna harcadım. Babalar gününde babama pahalı bir armağan almak istedim.

BABA:
Teşekkürler güzel Menekşe’m. Benim için en pahalı armağanlar sizlersiniz.

BÜYÜK KIZ: (Hızla çıktığı kapıdan koşarak girer)
İşte armağanın babacığım! (Babanın elindeki çiçek buketini görünce sızlanır.) Aaay… Yine benden önce vermişler! Hiç kimse büyük abla yerine koymuyor beni. Hep sıramı alıyorlar.

BABA:
Sıranın ne önemi var kızım? Önemli olan babanızı düşünmeniz. Sen de adın gibi, bir demet Nilüfer aldın ha? Nerden bulursunuz Mayı’ta bu çiçekleri! Benim bütün kızlarım ince düşünceli. Sana da teşekkür ederim Nilüfer çiçeğim.

KÜÇÜK KIZ: (Bir paket uzatır.)
Bu da benim armağanım babacığım.

BABA:
Küçük kızım da babasına adı gibi gül mü aldı acaba? Yoo… Çiçeğe benzemiyor bu. Durun, açıp bakalım, neymiş. (Pakedi açar.) Bir gömlek, bir kravat, bir çift de çorap. Sana da teşekkürler Gül' üm.


KÜÇÜK KIZ:
Kalıcı şeyler olsun istedim, babacığım. Çiçekler gibi solunca atılmayacak şeyler armağan etmek istedim sana.


BÜYÜK KIZ:
Kalıcıymış... Sanki giysiler eskimez.

KÜÇÜK KIZ:
Çiçekler kadar çabuk eskimez ama.

ORTANCA KIZ: (Kıkırdar) Küçük kardeşimiz niçin giyecek şeyler aldı, ben biliyorum.

KÜÇÜK KIZ: (Çıkışır)
Niçinmiş?

ORTANCA KIZ:
Çamaşır yıkama zahmetin azasın, diye.

KÜÇÜK KIZ:
Doğru değil bu! Ben babamın giysilerini seve seve yıkarım. Hatta yıkarken öperim bile.

BÜYÜK KIZ:
Belli oluyor. Çamaşır yıkarken neden hep burnu ıslak bu kızın diyordum ben de.

ABLALAR GÜLER.

ORTANCA KIZ:
Durun bakalım!
İş sevmeye gelince, hiç biriniz bana yetişemezsiniz.
Kimse babamı benim kadar çok sevemez.

BÜYÜK KIZ:
Severim, ben severim!

ORTANCA KIZ: (Bağırır) Hayır, sevemezin!

BÜYÜK KIZ:
Bana bağırdı baba! (Bağırır) Severim!

ORTANCA KIZ:
Bana bağırdı baba!

BÜYÜK KIZ:
Asıl sen bana bağıdın! (Ablasını iter.)

BÜYÜK KIZ:
Beni itti baba! (Ortanca kızı iter.)

ORTANCA KIZ: (Ağlar, yine iter.)
Asıl sen beni ittin.

BÜYÜK KIZ: (Ortanca kızın üstüne yürür.)
Hem suçlu hem güçlü. Görürsün gününü şimdi!

ORTANCA KIZ: (Kaçar)
Beni dövecek baba!

BÜYÜK KIZ: (Kovalar)
Ablaya el kaldırmak neymiş, öğretirim şimdi ben sana.

BABA: (Kahkahalarla güler.)
Yapmayın çocuklar… Sizi yaramazlar sizi...

ORTANCA KIZ: (Babanın kucağına sığınır) Beni koru baba!

BÜYÜK KIZ: (Duraksar) Çık ortaya da gününü göstereyim sana!

BABA:
Yapma Nilüfer’im!.. Ablalar anlayışlı olur.

BÜYÜK KIZ:
Elbette anlayışlıyım baba. Ama cezasını çekmeli o da.

BABA:
Sen bunu 'bana bırak. Bakın ne diyeceğim şimdi size? Var mısınız bir yarışmaya?

BÜYÜK KIZ:
Yarışma?

KÜÇÜK KIZ:
Yarışma mı?

BABA:
Evet, üçünüz arasında…Adı sevgi yarışı. Kim kazanırsa, beni onun daha çok sevdiği anlaşılacak. Böylece tartışmaya da gerek kalmayacak.

ORTANCA KIZ: (Babasının kollarından ayrılır, sevinçle hoplar) Yarışma yarışma! Yaşasın!.. Hemen başlayalım babacığım. Seni en çok sevenin ben olduğumu kanıtlayacağım.

BÜYÜK KIZ:
Nasıl olacak bu iş?

BABA:
Sorular soracağım; yanıtlar alacağım.

ORTANCA KIZ:
Bana kolay soru sor baba.

BABA:
Hepinize aynı soruyu soracağım. Tek tek karşılık vereceksiniz. En güzel yanıtı kim verirse, onun beni en çok sevdiği anlaşılacak.
BÜYÜK KIZ:
Ben kazanacağım!

ORTANCA KIZ:
Hayır, ben kazanacağım!

KÜÇÜK KIZ:
Babamızı en çok kim seviyorsa o kazansın.

BABA:
Önce büyük ablanızdan başlıyoruz... Söyle bakalım Nilüfer, beni
ne kadar çok seviyorsun?
BÜYÜK KIZ:
Ben mi? Seni mi?.. Babacığım, ben seni… Seni... Dünyalar kadar
çok seviyorum!

BABA:
Güzel…Nilüfer beni dünya kadar çok seviyor. Var mı daha çok sevebilen? Sıra sende Menekşe. Söyle bakalım, sen babacığnı ne kadar çok seviyorsun?

ORTANCA KIZ: (Düşünür) Hım… Ben babacığm… Ne kadar çok seviyorum, ne kadar çok seviyorum… Buldum! Ben seni yıldızlar kadar çok seviyorum!

BÜYÜK KIZ:
Dünya yıldızlardan daha büyüktür, değil mi babacığım?

BABA:
Uzayda sayısız yıldız var. Bunların bazısı dünyadan büyük, bazısı küçüktür.

ORTANCA KIZ:
Ben babamı uzaydaki büyük yıldızlar kadar seviyorum.

BÜYÜK KIZ:
Ben de babamı senden çok seviyorum.

ORTANCA KIZ:
Seviyorum demekle olmaz. Dünya kadar seviyorum, dedin. Dünya büyük yıldızlardan küçük. Demek ki sen babamızı benden çok sevmiyorsun.

BÜYÜK KIZ:
Seviyorum seviyorum!..

BABA:
Durun bakalım, yine başlamayın kavgaya. Tartışmanıza gerek yok. İkiniz de eşit seviyorsunuz beni.

ORTANCA KIZ:
Dünya büyük yıldızlardan küçük ama…

BABA:
Evet, haklı olabiliısın ama ablan beni dünya kadar sevdiğini söylemedi ki.

BABA:
Söylediğini yineler misin Nilüfer?

BÜYÜK KIZ: (Duraksayarak yineler.)
Ben babamı dünyalar kadar seviyorum, demiştim…

BABA:
Evet, ikiniz de aynı şeyi söylediniz aslında. Biriniz yıldızlar dediniz, biriniz dünyalar… Dünya da bir yıldızdır. O yüzden ikiniz de beni dünyalar yani yıldızlar kadar çok seviyorsunuz.

ORTANCA KIZ:
Baba çok büyüksün!

BÜYÜK KIZ:Çok büyüksün baba!

BABA:
Şimdi sıra küçük kardeşinizde. Söyle bakalım Gül’cüğüm
Sen beni ne kadar seviyorsun?

KÜÇÜK KIZ:
(Duraksamadan) Ben seni tuz kadar çok seviyorum babacığım.

BABA:(Şaşkın)
Ne! Tuz mu?

ÖBÜR KIZLAR KAHKAHAYLA GÜLER. BABA DA ONLARIN GÜLMESİNE KATILIR.

ORTANCA KIZ:
Tuz kadar, seviyormuş...

BÜYÜK KIZ:
GüI, babamı tuz kadar seviyormuş…

BÜYÜK KIZ:
Bir baba tuz kadar az sevilir mi hiç?

BABA:
(Küçük kızına) Demek beni tuz kadar seviyorsun ha!

KÜÇÜK KIZ:
Evet baba…


BABA: (Gül' e)
Doğrusu beni daha çok sevmeni isterdim. Yanlış söyledin değil mi Gül kızım? Tuz kadar demek istemedin, değil mi?. Ay kadar, güneş kadar , ormanlardaki ağaçlar, kırlardaki otların sayısı kadar çok demek istedin değil mi?

KÜÇÜK KIZ:
Hayır, baba… Tuz kadar seviyorum, dedim. Evet, tuz kadar seviyorum seni…

BABA:
Yani dünyadaki bütün tuzlar kadar mı?

KÜÇÜK KIZ:
Hayır, bir tutamlık, bir çimciklik tuz bile anlatır benin sana sevgimi.

BABA: (Güler güler…)
Çok yaşayasın sen Gül kızım. (Güler) Hiç gülesim yoktu. (Güler)
Hiç bu kadar çok gülmemiştim. Canım kızım benim… Yeterince sevmeyi bilmese de, güldürmeyi iyi biliyor.

ORTANCA KIZ:
Büyüyünce oyuncu olur belki.

BÜYÜK KIZ:
Ben doktor olacağım.

ORTANCA KIZ:
Ben de mühendis…

BABA:
Haydi çocuklar, şu masayı hazırlayın artık. Karnım zil çalıyor. Kahvaltıyı hazırlama sırası kimdeydi bugün

BÜYÜK KIZ:
Sıra Gül' deydi baba.

BABA:
Peki, nereye kayboldu bu?

ORTANCA KIZ:
Mutfağa, ağlamaya gitti.

BABA: (Seslenir)
Gül, kızım! Bu sabah açlıktan öldürecek minin yoksa beni?

KÜÇÜK KIZ:
(Çorba tenceresiyle girer.)

BABA:
Bugün kahvaltıya ne yaptı benim küçük güzel kızım?

KÜÇÜK KIZ: (Burnunu çekerek)
Çorba…

BABA:
Haydi, çorbalarımızı koy da…

KÜÇÜK KIZ:
Koyuyorum… (İç çekerek herkesin kâsesine çorba koyar.)

BABA:
Bırak şu sulu gözlülüğü. O iş bitti. Ne güzel kokuyor bu çorba böyle…

BÜYÜK KIZ:
Yarışma bitti mi baba?

ORTANCA KIZ:
Kim kazandı, kim kazandı?

BABA:
Bırakın şimdi kazanmayı. Çorbamı içmeden tek sözcük alamazsınız ağzımdan. (Kaşığını çorbaya daldırır, üfleyerek içer. Ağzı yanmıştır. şaka yapar.) Bu çorba ateşte pişmiş galiba. A! Bu da nesi? Tuzu yok bu Çorbanın.

BÜYÜK KIZ: (Çorbayı tadar, softadan kalkar.)
Aaa! Gül, çorbaya tuz koymayı unutmuş.

BÜYÜK KIZ: (Çorbayı tadar, softadan kalkar.)
Gül, gerçekten unutmuşusun, çorbaya tuz koymayı.

BABA:
Olur böyle şeyler. Yaşı küçük daha. Zamanla öğrenir.

KÜÇÜK KIZ:
Hayır, unutmadım!

BABA:
Unutmadın mı?

KÜÇÜK KIZ:
Unutmadım baba.

BABA:
Özrün kusurundan büyük. Çorbayı bize tuzsuz mu içireceksin?

KÜÇÜK KIZ:
Evet babacığım.

BABA: (Kızgın)
Neden?

KÜÇÜK KIZ: (Masadan kalkar.)
Tuz değersiz bir şeydir babacığım. Demin sizi tuz kadar çok sevdiğimi söyleyince bana gülmüştünüz. Madem tuz, değersiz, bir şey, öyleyse çorbamızda işi ne?


BABA:
Bu kız bana bir şey anlatmaya çalışıyor. Tabi ya!.. (Sevecen) Seni sevimli şeytan seni! Demek babanı tuz kadar seviyorsun ha?

BÜYÜK KIZ:
Ne diyorsun sen baba?

BABA:
Tuzun bunca önemli. bir ihtiyaç maddesi olduğunu nasıl da düşünemedim! Öyle ya, tuzsuz neyin ne tadı olur ki.


ORTANCA KIZ:
Baba!

BABA:
Hem de beni bir tutam tuz kadar seviyormuş. Bir çimdik tuz kadar...

BÜYÜK KIZ:
Bu ne demek bu şimdi?


BABA:
Evet, tuz... Ama az tuz… Neden? Çoğu zararlı da onun için. Canım kızım! (Kalkar, Gül’ü kucaklar) Ne güzel bir ders verdin bana. Demek beni en çok seven kızım sensin! Beni az seviyor diye az, kalsın cezalandırıyorduk onu. Oysa asıl cezalanması gerekenler bizleriz.

ORTANCA KIZ:
Ceza mı? Neden?

BABA:
Ona güldük, kendisiyle alay ettik. Babasını sevmiyor, dedik.

ORTANCA KIZ:
Haklısın baba. Eee? Cezamız ne olacak?

BABA:
Cezamız, bu çorbayı böyle tuzsuz içmek. Bugün bunu böyle içelim ki, tuzun değerini hiç bir zaman unutmayalım.


KÜÇÜK KIZ:
Olmaz. Çorbanıza tuz ekleyebilirsiniz. Bakın, tuzluk var masada.


BÜYÜK KIZ:
Hayır!.. Çorbalarımızı tuzsuz içeceğiz... Böylece, tuzun dünya nimetlerinin en gereklisi olduğunu da iyice anlamış, öğranmiş olacağız.


ORTANCA KIZ: Çok doğru. Küçük kardeşimiz babamızı en çok sevdiğini kanıtladı. Yarışmayı o kazandı.


BABA:
Ödülü sana vereceğim, beni yaşı küçük ama yüreği büyük kızım.


KÜÇÜK KIZ:
Bu sözler benim için en büyük ödül oldu. Daha fazlasını istemem baba.

BABA:
İste iste… Senin hakkındır bu.


KÜÇÜK KIZ:
Hayır, bu sefer de ablalarım üzülürler.


BÜYÜK KIZ:
Uzülmeyiz Gül. Ödülü hak ettin sen.


KÜÇÜK KIZ: (Ablalarını öper.)
Canım ablalarım! Hangi çocuk babasını öbür kardeşlerinden daha az sevebilir ki?

ORTANCA KIZ:
Peki, ya babamız? Acaba o hangimizi daha çok seviyor?

KÜÇÜK KIZ:
Nasıl biz. onu birbirimizden daha az sevmiyorsak, o da bizi bir diğerimizden daha az sevemez. Değil mi baba?

BABA:
Elbette akıllı kızım


ORTANCA KIZ:
Ödül filan yok mu yani şimdi?


KÜÇÜK KIZ:
Var… Olmaz olur mu? Bir önerim var: Biliyorsunuz, yarışmalarda üstünlük sağlanamazsa, ödül katılanlara paylaştırılır. Öyle, değil mi?


BÜYÜK KIZ:
Evet, aynen öyle.


KÜÇÜK KIZ:
Baba,ödülü üçümüze paylaştıramaz mısın?

BABA:
Üçünüze mi? Ne güzel bir fikir bu! Elnette… Hem de büyük bir zevkle yaparım bunu. Yarışmanın birinsisi üçünüzsünüz. Çocuklarım.

ORTANCA KIZ:
Peki, o ödül nedir baba?

BABA:
Eveeet… Şimdi sıra ödüle geldi. Ödülüm de, Üçüze eşit olarak, paylaştıracağım baba sevgisidir çocuklarım.

BÜYÜK KIZ:
Yaşa baba!

ORTANCA KIZ:
Çok yaşa baba!

KÜÇÜK KIZ:
Çok çok çok yaşa baba!

BABA:
Siz de çok yaşayın çocuklarım…

ÜÇ KIZ BABAYA KOŞAR, ONA SARILIR.

BÜYÜK KIZ:
Babalar Günün kutlu olsun baba!

ORTANCA KIZ:
Babalar günün kutlu olsun babacık! Seni çok seviyoruz!

KÜÇÜK KIZ:
Babalar günün kutlu olsun babacığım! Üçümüz de seni çok seviyoruz.

BABA:
Ben de sizi yavrularım. Ben de sizi çok seviyorum. Şimdi, herkes yerine! Tuzsuz çorbaya hücum!

ÇOCUKLAR YERLERİNE OTURUR. NEŞE İÇİNDE ÇORBALARINI İÇMEYE BAŞLARLAR.


BİTTİ

FEVZİ GÜNENÇ

Beyazdut
10-01-10, 04:55
MASAL BiLMEYEN ÇOÇUK
Çocuk Oyunu: 5
Yazan: fevgun (Fevzi Günenç)

OYUNDAKi KiŞiLER:

CEREN
ANNE
ALİS
BELMA
DILEK
ÖĞRETMEN


DEKOR: Sokak. Orta planda bir evin dış kapısı, kapının üç basamak merdiveni.
(Alis merdiyenin alt basamağına oturmuş uyuklamaktadır. Sokaktan yoğurtçu, eskici, yemişçi vb. satıcılar geçer.)

CEREN: (Evin kapısını açar, dışarıya çıkmak üzeredir, arkası sokağa dönük, Alisi görmez içeri seslenir.)
Anne! Kapımızın önünde oynayabilir miyim biraz?

ANNE:
(İçerden sesi duyulur.)
Oyna kızım. Sakın fazla uzaklaşma. Taşıtlara dikkat et!

CEREN:
Peki anneciğim. (Kapıyı kapatır, döner, Alis'i görür.) Aaaa ... Kapımızın merdivenlerinde bir çocuk! (Alis'in yanına gelir, diz çöker.) Hey, çocuk! Niçin oturuyorsun burada?

ALİS: (Uyuklamasını sürdürür.)

CEREN:
Burası bizim evimizin önü.

ALİS:
(Yanıt vermez.)

CEREN:
Uyuyor musun yoksa?

ALİS: (Gözlerini açar, CEREN' e bakar, yanıt vermez.)

CEREN:
Buradan gider misin lütfen. ALİS (Anlamaz bakar.)

BELMA: (CEREN'e seslenerek sağdan sahneye girer.)

CEREN:
Ne yapıyorsun? (Yanlarına gelir.) Ay, bu da kim? Arkadaşın değil ya ...

CEREN:
Arkadaşım değil. Onu burada buldum. Kapımızın basamakıarına oturmuş, uyuklayıp duruyor. Git, diyorum; gitmiyor.

BELMA:
Üstü başı kir içinde. Pasaklı ama sevimli de bir kız.

CEREN:
Aaaa ... Gülüyor .

BELMA:
Hey, gülen çocuk, buralara yeni mi taşındınız? Seni şimdiye kadar hiç görmemiştim.

ALİS:
Hayır.

CEREN:
Konuştu!

BELMA:
Giysilerin neden kirli?

ALİS: (Susar.)

CEREN:
Omuzlarını kaldırdı…

BELMA:
Burada niçin oturuyorsun?

ALİS:
Yoyuldum.

CEREN:
Uzaklardan mı geldin?

BELMA:
Başını sallıyor.

CEREN:
Nereye gidiyordun?

ALİS:
Annemi ayıyoyum...

BELMA:
Annen kayıp mı oldu?

ALİS: (Susar.)


CEREN:
Niçin susuyorsun?

BELMA:
Belki de annesi onu terketmiştir.

ALİS:
Annem beni teyketmez.

CEREN:
Öyleyse neden kayboldu?

ALİS: (Ağlar.)
Bilmiyoyum ...

BELMA:
Sus, ağlama canım. Bak, kocaman kızsın. Lafı ağzından cımbızla çekiyoruz. Adam gibi konuş da sana yardımcı olalım.

CEREN:
Elbette, ikimiz de sana yardımcı olabiliriz.

ALİS: Peki ...

BELMA:
Söyle bakalım şimdi, eviniz nerede?

ALİS:
Evimiz yok.

BELMA:
Eviniz yok mu?

CEREN:
Peki, geceleri nerede yatarsınız?

ALİS:
Neyeyi buluysak oyada ... En son teykediimiş biy kulübede yatıyoyduk. iki gün önce uyanınca ... Annem yoktu. (Ağlar.)

BELMA:
Ay, bunun konuşacak hôli bile yok.

CEREN:
Hasta mısın yoksa aç mısın, canım?

ALİS:
Açım...

BELMA:
Ona yiyecek bir şeyler getiremez misin Ceren?


CEREN:
Elbette getiririm. Az bekleyin. (Kapının kolunu bükerek içeri girer.)

BELMA:
İki günden beri hiçbir şey yemedin mi canım?

ALİS:
Cık ...

BELMA:
Biz seni doyururuz şimdi. Sonra da bize gideriz. Önce bir güzel banyo yaparsın. Sana benim cici giysilerimi giydiririm. Anneni de ararız oldu mu?

ALİS:
Hı hı ... (Yeniden kapıyı açarak içeriye girer, az sonra yiyeceklerle döner.)

CEREN: işte yiyecekler. Bu peynir, bu salam, bu da yumuşacık tost ekmeği ... Birazcık da kek var.

BELMA:
Ay, canım ... Nasıl da acıkmış. Şunun yiyeceklere saldırışına bak hele!

CEREN:
Nerdeyse çiğnemeden yutacak. Dur ona gazoz da getireyim. Yedikleri boğazına takılmasın. (Üçüncü kez içeriye koştiırur, içerden annesiyle yaptığı konuşma duyulur.)

ANNE (içerden seslenir.)
Ne oluyor?

CEREN:
Ne koşturup duruyorsun?

CEREN: (Uzaktan)
Hiç anne ... Misafircilik oynuyoruz. Arkadaşlara yemek şöleni veriyorum.

ANNE (İçerden) Abur cuburla midenizi bozmayın sakın!

CEREN:
Olur anne ... (Elinde bir gazoz şişesi ile geri döner.)

CEREN:
İşte gazoz da geldi.

BELMA:
Haydi tatlım şu gazozdan da iç biraz. Yiyecekleri daha kolay yutarsın.

ALİS:
Bu ne?

CEREN:
Gazoz...

ALİS:
Şekerli su bu.

BELMA:
İç, iç... Tadı iyidir.

ALİS: Şekeyli su içmem ben.


CEREN:
İç canım, şekerli su değil, gazoz bu.

ALİS:
Yok, ben musluk suyu içeyim.

BELMA:
Tadına bak seveceksin.
CEREN:
Beğenmezsen musluk suyu getiririm.

ALİS:
(Bir yudum içer.) Üüüü ... Acı. ..


BELMA:
Az daha iç hele...

ALİS: (İçer)

BELMA:
Acı mı?

ALİS:
Tatlı...

CEREN:
Tatlı ya ... Güzel mi?

ALİS:
Güzel. ..

BELMA:
Güzel elbet.

ALİS:
Çok güzel. ..

CEREN:
Gazozu sevdi.

BELMA:
Yiyecekleri de bir çırpıda silip süpürdü. Şimdi de şu keki ye bakalım.

ALİS:
Bu da çok güzel.

CEREN:
Daha sana ne güzel şeyler yedirip içireceğiz, göreceksin.


BELMA:
Bizi sevdin mi tatlı çocuk?

ALİS:
Evet.

BELMA:
İlk gördüğümde senin için “Ne pis çocuk” demiştim. Bunun için beni bağışlar mısın?

ALİS:
Oluy.


BELMA:
Canım benim ... Haydi, açlığın geçtiyse bize gidelim. (Ceren'e) Ona banyo yaptıracağım Ceren.

CEREN:
Hayır ona ben banyo yaptıracağım. Bu benim hakkım. Onu ben buldum. Bu benim bebeğim. Banyosunu da ben yaptırmalıyım.

BELMA:
Mızıkçılık etme şimdi. Ona tek başına bakamazsın. ikimizin bebeği olsun. Doyurması senden temizliği benden.


CEREN:
Peki ...

BELMA:
Gel canım ... Ver elini bakayım bana. Ha şöyle ... Evimiz pek uzakta değildir. (Uzaklaşırlar.)

CEREN: (Arkalarından) Ben ne olacağım şimdi?

BELMA: (Uzaktan)
Bekle!

CEREN:
Geç kalmayın ama ...

BELMA:
Tamam ... Geç kalmayız ...

CEREN: (Seslenir)
Durun bi dakıka. Hey, küçük! Adın neydi senin? Daha bebeğimin adını bile bilmiyorum.

ALİS: (Durur. Gülerek)
Alis... Benim adım Alis!

CEREN: (Sevinçli, şaşkın, kendi kendine.)
Ne? Alis mi? Şu... Düşler ülkesindeki Alis olmasın! Elbette o ya ... Daha önce nasıl da tanıyamadım. Ben de Düşler ülkesinde miyim yani şimdi?

ALİS: (Gülerek)
Hayıy… Çocuk Alis’m. (Çıkar)


CEREN: Masaldaki de çocuktu. Sen bir nasal çocuğusun. Bilmiyorsun… Duymadı bile… Masal çocuğu olduğunu bilmiyor. (Onlar gidince basamağa oturur, başını dizlerine gömer. Düşe dalar…)


DiLEK: (Soldan Dilek girer. Öteden seslenir.)
Hey, Ceren! Oyun oynayalım mı?

CEREN: (Ona boş boş bakar.)

DiLEK:
Basamaklara oturmuş başını dizlerine gömmüş, ne oturuyorsun öyle?

CEREN:
Suss ... Düşteyim.

DiLEK:
Ne oldu sana? Ne düşü?

CEREN:
Düşüme girme lütfen Dilek.

DiLEK:
Aklını mı yitirdin? Neler söylüyorsun sen?

CEREN:
Şimdi bebeğim gelirse görürsün.

DiLEK:
Ne bebeği? Nerede?

CEREN: Belma banyo yaptırmaya götürdü.

DiLEK:
Bebeklere banyo yaptırılır mı?

CEREN:
Tabii yaptırılır. Kirli mi kalsınlar?

DiLEK:
Haklısın. Madem bebek senin, Öyleyse ona niçin kendin nabyo yaptırmıyorsun?

CEREN:
Ona Belma ile birlikte bakacağız.

DiLEK:
Senin eski bebeklerinden biri mi bu? Ben görmüş müydüm.

CEREN:
Görmedin. Onu yeni buldum.



DiLEK:
Artık sokaklarda bebek mi bulunuyor? Nerede buldun onu?

CEREN:
Burada kapımızın önünde. Oturuyordu.

DiLEK:
Oturuyor muydu? Bebek mi oturuyordu? (Alay eder.) Bir yandan da ağlıyordu belki.

CEREN:
Hayır, önce ağlamıyordu. Ama sonra ağladı.

DiLEK:
Bırak şakayı. Kim unuttu acaba? Ona hemen sahip çıkmamalısın. Sahibini aramalısın.

CEREN:
Arayacağım ama karnı çok açtı. Önce karnını doyurduk.


DiLEK:
Ne yaptınız, ne yaptınız?

CEREN:
Karnını doyurduk!

DiLEK:
Yanlış işitmediysem, karnını doyurduk dedin.

CEREN:
Öyle dedim. Ne var bunda şaşıracak? Hem karnını doyurduk hem da gazoz içirdik.


DiLEK:
Yok canım, hiçbir şey yok tabii. Sakın, onunla konuştuk bile, deme.

CEREN:
Neden demeyecekmişim? Aslında çok konuşkan bir bebek değil ama ...

DiLEK (Alaycı)
İnanırım inanırım. Mutlak konuşmuşsunuzdur. Öyle ya, uzay çağında yaşıyoruz. Robot adamlar yapılıyor da konuşan, yemek yiyen, bebek yapılamaz mı? Yoksa uzaydan falan mı gelmiş?

CEREN:
Yok canım ... Nereden çıkarıyorsun bunları? Düşler Ülkesinden geldi o. Adı da Alis. Hani şu masaldaki Alis var ya...



DiLEK:
Lütfen şakayı bırakır mısın Ceren? Oyuncak bir bebek belki ağlayabilir ama ne yemek yer ne de gazoz içer.

CEREN:
Oyuncak değil canım. Sahici bir bebek. Göresn sen de çok seversin. Bak, işte Belma'yla birlikte geliyorlar.

(Belma ile Alis sahnenin sağından girerler.)

BELMA:
Ooo!.. Dilek de gelmiş. Çocuklar, bakın ne cici bir çocuk oldu Alis.

CEREN:
Alis! Ne kadar güzelsin ... Dur bir kucaklayıp öpeyim seni.


DiLEK:
Bebeğiniz bu mu? Ne diyeceğimi bilemiyorum. Ben de oyuncak bir bebek sanmıştım. Gerçekten Düşler Ülkesinden mi geldi bu?

(Hepsi güler.)

BELMA:
Alis, annesini kaybetmiş. Ya da annesi onu kaybetmiş.


DiLEK:
Ay, canım!.. Yazık ... Peki ne olacak şimdi?

CEREN:
Annesini bulacağız.

DiLEK:
Nasıl?

CEREN:
Nasıl olduğunu bilmiyorum ama bulacağız. Bulacağız değil mi Belma?

BELMA:
Evet, mutlaka bulacağız.

DiLEK:
Ben de yardımcı olabilir miyim size?

BELMA:
Neden olmasın? Seviniriz… Değil mi Ceren?


CEREN:
Elbette ... Ne kadar çok ulursak, o kadar kolay çözümleriz sorunu.

DiLEK:
Haydi, hemen aramaya başlayalım öyleyse.

BELMA:
Bu iş o kadar kolay değil. Önce düşünmeliyiz.

DiLEK:
Düşünelim öyleyse ...

CEREN:
Bana kalırsa önce biraz oyun oynamalıyız. Alis çok sıkılmışa benziyor.

ALİS: (Sevinçle)
Oyun oyun!

BELMA:
Tamam, ne oynayalım?

CEREN:
Buna Alis karar versin.


DiLEK:
İp atlamak ister misin canım? Bak, ipim var benim.

ALiS:
İp atyamak mı? Ben düşeyiyim ama.

CEREN:
Öyleyse körebe oynayalım.

ALİS:
Köyebe mi? Ben köy olmak istemiyoyum.

BELMA:
Körebeyi de bilmiyor.

DiLEK:
Saklambaç?

ALİS:
Hayıy!.. Ben saklanmak istemiyoyum. Kayboluyum sonya. Zaten kayboldum. Ben annemi istiyoyum. Annemi istiyoyum… (Ağlar.)



CEREN:
Ağlama tatlım. Ağlama. Sıra anneni bulmaya da gelecek. Şimdi biraz oynayalım. Amacımız seni eğlendirmek.

ALİS: (Ağlamaklı)
Öyleyse seksek oynayalım.

DiLEK:
Tamam! Seksek…

CEREN:
Sen bu oyunu biliyor musun Alis?

BELMA:
Bilmese oynayalım, der mi? Değil mi Alis?

ALİS:
Evet, biliyim. Hepinizi de yeneyim.

DiLEK:
Yok ya… Yen de görelim. Ben bu oyunun ustasıyım.

ALİS:
Ben de ustasıyım.

CEREN:
Kim ustaymış, görürüz şimdi. (Yere seksek çizgileri çizer.)

BELMA:
Başla bakalım Alis.

ALİS:
Önce siz oynayın. Ustalay sona kalıy.

DiLEK:
Vaaay, ustaya bak sen. Tamam önce ben oynarım. (Sekmeye başlar)

ALİS:
(Sevinçle bağırır) Çizgiye bastın, sen yenildin!

DİLEK:
(Arkadaşlarına göz kırpar.) Vay be, nasıl oldu bu?

CEREN:
Sıra bende! (Sekmeye başlar)

ALİS:
(Sevinçle bağırır) Çizgiye bastın, sen de yenildin!

CEREN: (Arkadaşlarına göz kırpar.)
Daha ilk atlamada kaybettim. Oysa her zaman ben kazanırdım.

BELMA:
Sıra bende. Ben öyle sizin gibi kolayca yenilmem kızlar. İyi bakın da oyun öğrenin. Sen de iyi bak Alis. (Atlamaya başlar.)

ALİS:
Bakıyoyum…

DiLEK-CEREN-BELMA (El çırpar.)
Sen de yenildin…

BELMA:
Durun bakalım kızlar. Hemen karar vermeyin. En azında üçüncü çizgiye kadar geldim ben. Belki Alis buraya kadar bile gelemez. O zaman ben kazanırım.

DiLEK:
Sıra sende Alis.

ALİS: (Sekmeye başlar. Çizgiye basmadan atlayarak son çizgiye kadar gelir.)

ÜÇ KIZ: (Alkışlar)

ALİS: (Sekmeye devam eder. Çizgiye basmadan atlayarak başlangıç çizgisine kadar gelir.)

ÜÇ KIZ: (Alkışlar.)
Yaşa Alis, kazandın!

ALİS:
Kazanıyım demiştim size. Seksekte beni kimse yenemez.

BELMA:
Çok iyi bir oyun çıkarttın bebeğim. Hepimizi de yendin. Seni ödüllendireceğiz.

ALİS:
Ödüle geyek yok canım. Biyinci gelmek de ödül zaten.


CEREN:
Bu kadar oyun yeter arkadaşlar. Şimdi yapacağımız işleri konuşalım. Bir yandan oyun oynarken bir yandan da düşündüm ben.

BELMA:
Ben de düşündüm.


DiLEK:
Peki, ne yapıyoruz?

ALİS:
Ne yapıyoyuz?

HEPSİ (Güler.)

CEREN:
İlk işimiz Alis'in annesi bulmak olacak.

BELMA:
Bence daha önemlisi var.

DiLEK:
Nediy, nediy? Hay Allah, ben de Alis gibi konuşmaya başladım. (Gülüşürler.)

BELMA:
İlk işimiz Alis'imize bir yuva kurmak. Aıis Yuva mı? Ben ağaçta yatmak istemiyoyum.

HEPSİ (Güler.)

CEREN:
Sen çok yaşa, e mi Alis! Sana kuş yuvası kuracak değiliz.

BELMA:
Geceleri yatabileceğin, içinde oturup rahat edebileceğin bir yer.

DiLEK:
Biy ev, evcik yani.

ALİS:
Evcik yapalım, evcik yapalım ... Çatı için kiyemit kıyıklarını da ben buluyum.

CEREN: Oyuncak bir ev değil bu Alis' ciğim.

DiLEK:
Sahici bir ev.

ALİS:
Annem de gelebiliy mi evime?

CEREN:
Elbette ... Hep birlikte olacaksınız bundan sonra zaten.

BELMA:
Bakın çocuklar, ben annemle konuştum. Bizim apartmanın kapıcı dairesi boş. Pek büyük bir yer değil ama bir ana, kıza yeter. Biliyorsunuz babam apartmanın yöneticisi. Uzun süredir kapıcı bulamamaktan yakınıyordu.
CEREN:
Alis’in annesi iş arıyormuş ya...

BELMA:
Eğer Alis'in annesi kabul ederse, bizim apartmanın kapıcısı olabilir.

CEREN:
Ne iyi ... Kendisi bulunmadan anneye iş bile bulundu.

DiLEK:
Ama kapıcılık erkek işi.

BELMA:
Amma yaptın Dilek. Kadınlar her işi yapıyor da kapıcılık mı yapamayacak?
Bundan önceki kapıcımız erkekti ama tembelin birisiydi. Tüm işlerini hanımının üstüne yıkmıştı.

CEREN:
Zavallı kadın ... Kim bilir şimdi ne çok üzülüyordur. Yakında hem Alis'ini, hem bir ev, hem de iş bulacağını nasıl sevinirdi!

DiLEK:
Eee ... Apartmanda oturanlardan izin çıkıncaya kadar ne yapacağız?

BELMA:
İzin çıktı bile.

CEREN:
Nasıl?

BELMA:
Ben Alis' e banyo yaptırıncaya kadar annem telefonla babamı aradı. Babam da aynı şekilde öteki sorumlularla konuşup olumlu sonucu almış bile.

CEREN-DiLEK:
Yaşasın!

CEREN:
Bu sevinçli haberi daha önce niçin söylemedin bize?

BELMA:
Sürpriz yaptım! Evet, söyleyin bakalım, şimdi ne yapıyoruz?

DiLEK:
Bana kalırsa hemen hepimiz de evlerimize dağılıp Alis'in yuvası için bir şeyler bulmalıyız.

CEREN:
Bizim depoda, kullanılmayan bir çekyat var.

DiLEK:
Ben de o çekyata bir yorgan veya en azından bir battaniye uydurabilirim.

BELMA:
Yemek masası ile iskemleler de benden geliyor.

CEREN:
Kullanmadığımız bir de halımız var. Annem zaten onu verecek birilerini arıyordu.

DiLEK:
Küçük bir eşya dolabı işe yarar mı?

BELMA:
Yaramaz mı! Hepimiz de giysilerimizden kimilerini verebiliriz değil mi?

CEREN: - DiLEK
Veririz, veririz.

BELMA:
Öyleyse hiç durmayalım. Alis'in eşyalarını yuvasına taşımaya başlayalım.

CEREN:
Birkaç büyük kişiden yardım istememiz gerecek.

(Hepsi konuşarak sahnenin sağından çıkmaya hazırlanarak yürürler.)

BELMA:
Bahçıvan Ali amca bize yardım eder.
DiLEK:
Bizim kapıcı Ahmet Efendi de ...

CEREN:
Ben de manav Mehmet Amcanın çırağını çağırırım.


1. PERDENİN SONU



2. PERDE

DEKOR: Hem yatak hem oturma odası olarak kullanılacak olan bir oda. Kullanılmış çeşitli Ev eşyaları, yatak...

BELMA:
İşte yuvan kuruldu Alis... Biraz yorulduk ama doğrusu yorulduğumuza değdi, değil mi çocuklar?

CEREN:
Evet. Hem de fazlasıyla.

DiLEK:
Aman Tanrım, neydi o mahallenin olayı duyunca yardım yarışına girişi!

BELMA:
Eğer bütün verilenleri kabul etseydik, ayakta duracak yer kalmazdı burada.

CEREN: Ya esnafın, komşuların gönderdiği yiyecek içecekler?


DiLEK:
Bunlar Alis'le annesine en az bir ay yeter.

ALİS: (Ağlamaklı)
Ama annem yok ki...

BELMA:
Olacak, olacak canım. Sen hiç üzme tatlı canını.

CEREN:
İsterseniz şimdi de Alis'in annesini nasıl bulacağımızı konuşalım.

DiLEK:
Evet, tam sırasıdır.

BELMA:
Bu konuda bir önerisi olan var mı?

CEREN:
Benim var. Bakın, ben diyorum ki ... Onu bir yandan Alis'in sözünü ettiği eski kulübenin yakınlarında arayalım. Bir yandan da aramızda para toplayaIım. Sanırım mahalleli bu konuda da yardımcı olur bize.

DiLEK:
Parayı ne yapacağız?

CEREN:
Sözümü bitirmeme izin verirsen anlarsın. Dinleyin… Bu parayla büyük gazetelerden birine bir ilan verelim. İlana Alis'in bir resmini de koyarız.

BELMA:
Harika!

DiLEK:
Şöyle bir başlığa ne dersiniz: Kayıp Anne Aranıyor!


CEREN:
Bu da harika ...

CEREN:
Ya Alis'in annesi okuma, yazma bilmiyorsa…

BELMA:
Ama üzülmeyin arkadaşlar. Alis'in annesi gazete okumasa bile bu iş yine tutar.

CEREN:
Nasıl?

DiLEK:
Alis'in annesini tanıyan birileri mutlaka okuyacaktır ilanı. Sonra da gider ona haber verirler.

HEPSİ:
Evet, evet!

ALİS:
Benim annem okuma biliy.

BELMA:
Bilir mi? Bu iyi işte! Gazete de okur mu?

ALİS:
Annemle bazen eski gazete toplaydık. Üstünde yatmak için... Olayı okuydu hep annem.

DiLEK:
Canım benim ...

BELMA:
Ah, bir de Alis'in annesinin resmi olsaydı.

ALİS:
Annemin yesmi vay bende.

CEREN:
Var mı? Nerede?

ALİS:
İşte, buyada.

BELMA:
Vay deli kız ... Banyo yaptırırken bir türlü boynundan çıkarttıramadığım o şey, madalyonun muydu senin?


DiLEK:
Naylona sarılmış, muska gibi bir şey bu.

CEREN:
Ne yapsın canım. Yoksulun madalyonu bu kadar olur. Ama biz ona çok daha güzelini de alırız.

BELMA:
Az kalsın onu boynundan zorla çıkartıp atacaktım. iyi ki yapmamışım. Ne iyi, şimdi annenin resmini de koyarız aranıyor ilanına.

BELMA:
Bu işte de oldu. Şimdi doğru yatağa küçük hanım. Hem yat ve mışıl mışıl uyumaya başla. Yarın yapılacak çok işimiz var.

CEREN:
Şimdi annesi olsaydı, ona yatarken bir masal anlatırdı.

ALİS:
Masal mı? O nediy?

DiLEK:
Masal... Hiç masal dinlemedin mi sen?

ALİS:
Masal nediy bilmiyoyum ki ...

BELMA:
Masal annelerinin çocuklarına, yatarken anlattığı hoş öykülerdir.

AliS:
Hey akşam annem kulübemize yoygun döneydi. Sonya da bana sayılıydı. Biylikte uyuyduk. Masal bu mu yoksa?

DiLEK:
Hayır, masal o değil küçüğüm.

BELMA:
Şimdi dinleyince ne olduğunu iyice anlarsın. Alis' e kim masal anlatmak ister.

CEREN:
Ben!

BELMA:
Hangi masalı anlatacaksın?

CEREN: Ona kendi masalını getirdim. Alis Düşler Ülkesinde'yi. Bakın ...

DiLEK Yaşasın!

BELMA: Dinlerken sen de uyuyakalmayasın Dilek!

HEPSİ (Güler.)

CEREN: (Okur.)
Bir varmış bir yokmuş ... Ülkenin birinde Alis adlı minicik; minicik olduğu kadar da güzel bir kız yaşarmış.

ALİS:
Alis mi? Benim adım da Alis…

CEREN: (Okumayı sürdürür.)
Bu kıza bir gün, annesi bir kitapçık armağan etmiş. Etmiş ya, Alis' çik daha okumayı bilmeyecek kadar küçükmüş. Neyse ki kitapta hiç yazı yokmuş. Küçük Alis, kitapçığını almış, bahçelerindeki bir ağacın altına oturmuş, sayfalardaki renkli güzel resimlere bakmaya başlamış.

ALİS:
Kitabım olsa ben de bakarım.

CEREN: (Okumayı sürdürür.)
Kitabın birinci sayfasında şirin bir tavşancık varmış. Alis bu tavşanı öylesine çok sevmiş ki ... Dakikalarca gözlerini ondan ayıramamış. Derken, minik kızın oracıkta uykusu gelivermiş. Tam uykuya dalacağı sırada, bir de ne görse beğenirsiniz? O kitaptaki şirin tavşancık karşısında değil mi! Üstelik de insan gibi konuşmuyor mu!

ALİS:
Konuşuyor mu? Tavşanlar konuşur mu hiç?

CEREN: (Okumayı sürdürür.)
Tavşancık Alis'e ne diyormuş biliyor musunuz? "Alis" diyormuş. "Benimle birlikte Düşler Ülkesine gelir misin?" Alis sevinçle "Evet evet!" deyip tavşancığın peşine düşmüş.

ALİS:
Ne güzel…

CEREN: (Okumayı sürdürür.)
Tavşancık bir kuyunun içinde kaybolmuş. Alis, kuyunun içine bakınca, buranın pek derin olmadığını görmüş. O da hiç düşünmeden hemen kuyunun içine atlayıvermiş.

ALİS:
Ben olsam atyamazdım…


CEREN: (Okumayı sürdürür.)
Kuyunun içindeki yolculuk ona sanki yıllar kadar uzun gibi gelmiş. Sonunda kendini kuyunun dibinde oturur bulmuş, işin tuhafı, böyle derin bir kuyuya düştüğü halde Alis'in hiçbir tarafı acımamış.

ALİS:
Oh oh! Ne iyi…

CEREN: (Okumayı sürdürür.)
Alis bu tuhaflığı düşünürken, daha başından ne tuhaflıklar geçeceğini bilmiyormuş elbette. Sağına soluna bakınırken yaramaz tavşancığı karşısında görmesin mi? Tavşan ona bakarak kahkahalarla gülüyormuş.

ALİS: (Çın çın güler)
Tavşan gülüyoymuş, Tavşan gülüyoymuş!..

CEREN: (Okumayı sürdürür.)
Alis, "Aşk olsun Tavşan kardeş" demiş "Önce beni düşürdün, şimdi de gülüyorsun" Tavşan gülmesini kesip ona: "Gel gel" demiş. (CEREN: bir süre susar.)

DiLEK:
Eee ... Sonra ne olmuş?

CEREN:
Biraz yavaş konuşur musun lütfen Dilek? Alis'i uyandıracaksın.

DiLEK:
Alis uyumuyormuş ki. Tavşancığa sitem ediyormuş.

BELMA:
O Alis değil. Bizim Alis'imiz… Baksana, uyuyuverdi.

DiLEK:
Aaa ... Gerçekten ... Peki masalın sonu ne olacak? Gerisini dinlemeyecek miyim?

CEREN: Bildiğin bir masalı yeniden dinlemekten nasıl hoşlanıyorsun, şaşıyorum.

DiLEK:
Ama Ceren, sen de o kadar güzel okuyorsun ki ... Bin kez dinlesem bıkmam.

CEREN:
Tamam, tamam ... Masalın gerisini de yarın akşam yine Alis'i uyuturken okurum ... Şimdi onu uykunun kollarına bırakıp evimize dönelim. Umarım rüyasında sevgili annesini görecektir.

BELMA: (Alis’in saçlarını okşar.)

CEREN:
Bu tatlı kızın saçlarını ben de okşamak istiyorum.

BELMA:
Okşa…

DiLEK:
Ben , ben de okşamak istiyorum. (Okşar)

ALİS (Sayıklar bağırır.)
Anne!

DiLEK:
Ay, ödüm koptu!
(CEREN:'le BELMA: hafifçe gülüşür.)

CEREN:
Ne kadar korkaksın Dilek. Çocuk sayıkladı.

DiLEK:
Korkmadım canım... İrkildim birazcık.

BELMA:
Haydi artık biz de evlerimize gidelim arkadaşlar. Sanırım biz yarın sabah gelinceye kadar, derin derin uyuyacaktır Alis'imiz.

CEREN:
Hoşça kal sevgili Alis! Bundan sonra hep yardımcın olacağız.

BELMA:
Hoşça kal güzel çocuk! Sana hep masallar anlatacağız.

DiLEK:
Ve en kısa zamanda anneni bulacağız. Hoşça kal tatlım!

CEREN:
Bundan sonra uyurken, annen anlatacaktır masallarını sana.

BELMA:
Böylece öğrenmiş olacaksın sen de, masalın ne olduğunu.

DiLEK:
Büyüyünce sen de kendi çocuklarına anlatacaksın.

CEREN:
Dilerim çocuklarına masal anlatacak zamanın olur.

GERİ PLANDA KALAN ÇOCUKLARIN KONUŞMALARI DUYULMAZ OLUR. SAHNEYE ÖĞRETMEN GİRER.

ÖĞRETMEN:
Hayatta her zaman kötü şeyler olmuyor. Meğer yaramaz olarak tanıdığımız çocuklarımızın bile altın gibi kalpleri varmış. Bugün onları hayata geçirdiği bir güzelliğe tanık oldum.

ÖĞRETMEN:
Ceren…

CEREN: (Seslenir.)
Buradayım öğretmenim.

ÖĞRETMEN: (Sevecenlikle gülümseyerek ona bakar, konuşmasını sürdürür.)
Belma…

BELMA: (Seslenir.)
Burada…

ÖĞRETMEN: (Sevecenlikle gülümseyerek ona bakar, konuşmasını sürdürür.)
Dilek…

ÖĞRETMEN: (Sevecenlikle gülümseyerek ona bakar, konuşmasını sürdürür.)

DİLEK: (Seslenir.)
Buradayım.

ÖĞRETMEN: (Sevecenlikle gülümseyerek ona bakar, konuşmasını sürdürür.)
…isimli üç öğrencim. Dünyanın en güzel işlerinden birini yaptılar. Sokakta kaybolan bir çocuğu önce yuva sahibi yaptılar. Sonra onu annesine kavuşturdular. Daha sonra da işi olmayan o anneye iş buldular. O mini minnacık yavruyu okula bile yazdırdılar. Ana okuluna… Bu şeker çocuğun adı Alis!

ALİS:
Alis mi dedi? Evet Alis, dedi. (Seslenir.) Buyadayım öyetmenim!

BİTTİ

Yazan: FEVZİ GÜNENÇ

Beyazdut
10-01-10, 05:05
EVLİ EVİNE
EVİ OLMAYAN
NEREYE?..
Çocuk Oyunu: 4
Yazan: FEV (Fevzi Günenç)

OYUNDAKİ KİŞİLER:

MASALCI NİNE
PALYAÇO
BAY AKREP
KAYIKÇI
BAYAN KURBAGA

DEKOR: Panolarda bir dereboyu. Ağaçlar, kayalıklar, dere, sazlar. Bir kayıkçı iskelesi. Panoların üst bölümünde yıldızlar,
parlayan ay.

Sahne boştur. Kuşların, ağustos böceklerinin sesini
kurbağa vraklamaları bastırmaktadır.

MASALCI NİNE: (Eliyle selamlar vererek girer. İzleyenlere öpücükler gönderir. Sahnenin önüne gelir.)
Bugün sizlere güzel mi güzel
Hatta biraz da özel
Bir masal anlatacağım çocuklar…

PALYAÇO: Koşarak sendeleyerek gelir, eliyle Masalcı ninenin ağzını kapatır.)
Dur dur dur, anlatma!
Anlatma bakiym!

MASALCI NİNE: (Zorla konuşur)
Bu da kim?


PALYAÇO:
Tanımadın mı palyaçoyum ben
Gerekiyor yerini bana vermen
Hem de hemen…

MASALCI NİNE: (Zorla konuşur)
Neden?

PALYAÇO:
Masalı ben anlatacağım. (Masalcı Ninenin ağzını kapatmayı bırakır.)
Hadi sana gile güle
Bana hoşçakalın…

MASALCI NİNE:
Peki biliyor musun konusunu masalın?

PALYAÇO:
Konudan çok ne var
Ceplerim konu dolu hem de
Kimi ince kimi kalın.
İstediğiniz kadar alın.

MASALCI NİNE:
Duymadın her halde
Bugünkü masalımızın
Özel olduğunu söyledim.

PALYAÇO:
Ben de sana masalı
Ben anlatacağım dedim.

MASALCI NİNE:
Daha konunun ne olduğunu bile bilmiyorsun.

PALYAÇO:
Sen de peynir ekmek yemiyorsun…

MASALCI NİNE:
Peki kim görev verdi
Bu işe için sana?

PALYAÇO:
Ben!

MASALCI NİNE:
Sen…

PALYAÇO:
Ben, ben ben, anlasana!

MASALCI NİNE:
Olur mu öyle şey
Terk et burayı, hemen!

PALYAÇO:
Terk edemem…

MASALCI NİNE:
Neden?
Neden, yok.

PALYAÇO:
Var aslında nedeni var ama
Doluya koysan almaz,
Boşa koysan dolmaz.


MASALCI NİNE:
Böyle olmaz
Birileri karar vermeli buna.

PALYAÇO:
Versin…

MASALCI NİNE:
Kim?

PALYAÇO:
Hekim?

MASALCI NİNE: (Şaşkın)
Hekim mi?

PALYAÇO:
Şaka şaka
Çocuklara soralım.

MASALCI NİNE:
Soralım
Nasıl olsa “Masalcı Nine”lerini seçer onlar
Sadece ben, masallarımla ikimiz
Onları alır düşler dünyasına götürürüz.


PALYAÇO:
Görürüz…
(İzleyenlere sorar.)
Masalı kim anlatsın çocuklar
Masalcı nine mi, ben mi?
Onu isteyenler alkışlasın.

Çocuklardan bir bölümü alkışlar.


PALYAÇO:
Şimdi de beni isteyenler alkışlasın!
(Eliyle alkış tutarak onları alkışlamaya teşvik eder.)

ÇOCUKLARIN ÇOĞU PALYAÇOYU ALKIŞLAR.

PALYAÇO:
Gördün, beni istiyor yavrular.

MASALCI NİNE:
Onu mu istiyorsunuz çocuklar!

EVEEET… SESLERİ.

MASALCI NİNE:
Evet ha…
Peki… O anlatsın bakalım.
Kırıldım hepinize
Ben de n’olayım
Bir daha masal anlatırsam size. (Aceleyle çıkar.)


BAY AKREP: (Soluk soluğa koşarak girer. Palyaçoyu görmez, ona çarpar.)
Yetişebildim mi?
Yetişebildim mi?

PALYAÇO:
Ahha!
Gözünün önüne baksana

BAY AKREP:
(Üzgün) Yetişemedim...
Oysa gecedir, karanlıktır demedim
Akşam yemeğimi bile yemedim.

PALYAÇO:
Bay Akrep değil misin sen?



BAY AKREP:
Ne bu telaşın Bay Akrep
Derdin ne?

BAY AKREP:
Üstüne bastın, çek ayağını.
Akrep’in ta kendisiyim
Kırların da efendisiyim…

PALYAÇO:
Efendiye bak!
Safi laklak…

BAY AKREP:
Dalga geçeceğine acı bu fukaraya
Koşarak geldim buraya
Hem de yaya…

PALYAÇO:
Haber verseydin gönderirdik bir taksi…

BAY AKREP:
Konuşma aksi aksi…

PALYAÇO:
Derdin ne söylesene…


BAY AKREP:
Son kayıklar da kalkıp gitmiş yine
Bir akrep olacağıma
Kırkayak olsaydım keşke.
Yetişebilirdim kırk tane ayağımla
Dilediğim zaman
Dilediğim yere.
Geçebilirdim karşıya.


PALYAÇO:
Ne işin var ki karşıda?

BAY AKREP:
İşi ki ne iş
Eğer geçemezem gözüm açık gider
Çükü avların en güzeli,
orada beni bekler.


PALYAÇO:
Aman iyi iyi…
Oldu olacak
Sen masalı oynamaya bak
Hava serinledi
Çıkmadan ayaz
Ben de şu arkada ense yapayım biraz.
(Palyaço esneyerek çıkar.)


BAY AKREP: (Kendi kendine)
Ama bu gece neden
Böyle ıssız burası
Ne oldu bu dereye? (Öfkeli)
Kayıklar gitti nereye?
Kayıkçılar hani?
Şu kayıkçıların yaptığı da küstahlık yani.
Bırakmışlar işi erkenden