PDA

View Full Version : İstanbul'un İlçeleri / Semtleri



Beyazdut
27-07-09, 04:25
Beykoz


Beykoz İstanbul Boğazı'nın Anadolu yakasında yer alır. Karadenize açılmadan önce, Anadolu yakasında ki en son ilçedir. Zengin bir tarihi dokusu ve eşsiz güzellikleri vardır.

BEYKOZ'UN TARİHİ:

Beykoz, çok eski bir tarihe sırtını dayamaktadır. Bu konuda bilinen en eski tarih, M.Ö 700 yıllarıdır. Bu dönemde deniz yoluyla gelerek, Beykoz'u kendilerine yurt edinen Traklar, Beykoz'da yerleşen ilk halk olarak bilinmektedir. Her ne kadar sanat
tarihcileri ve arkeologlar, çok daha önceki dönemlerde, Karadeniz'den Boğaz'a doğru seyreden tepelerde Apollon tapınağı benzeri yapıların olduğunu öne sürmekte ve dolayısıyla da, Beykoz'un bir kent olarak tarihini çok daha önceki tarihlere götürmek gerektiğini iddia etseler de, örgütlü bir toplumsal hayatın Beykoz'da M.Ö. 700 lü yıllarda başladığını söylemek mümkündür. Traklar, Trakya'ya adını veren ve tarihde savaşcı özellikleriyle bilinen bir toplumdur. Bu Trak halkının tarihde balıkcı köyleri, müstahkem kalelerle çevrili kentler ve çok sayıda yerleşim birimleri oluşturdukları bilinmektedir. Trakların Hint-Avrupa kökenli bir halk olduğu söylenmekte, ancak yazılı bir kültüre sahip olmadıkları için, haklarında yeterli bilgi edinme imkanı bulunmamaktadır. Trak toprakları geniş bir coğrafya'yı içersine alsa da, esasında doğu ve batı Trakya bölgesinde konuçlandıkları bilinmektedir.

Traklar, hiç bir zaman hakimiyetleri altında bulunan toprakları, tek bir devlet kuramamış, daha ziyade parçalı bir yönetim biçimi ortaya koymuşlardır. Bununla birlikte Traklar, kendi içersinde güçlü yönetim mekanizmaları geliştirmeyi başarmışlardır.

Traklar Beykoz'a geldiklerinde, Kralları Amikos'un ismine atfen Bu bölgeye " Amikos " adını vermişlerdir. Amikos, Beykoz'un bilinen en eski adıdır. İstanbul boğazı'nı geçerek Beykoz'a gelen Traklar, burada Bebrik devletini kurmuşlardır. Bir rivayete göre Bebrikler isimlerini, Akdeniz kıyısında, Pirenelerin kuzeyinde ve güneyinde bulunan eski bir İber kavminden almışlardır. Burada kurulan Bebrik devleti M.Ö 337 yılında Bitinyalıların saldırısına uğramış ve Bebrik devleti uzun ssüren kanlı çarpışmaların sonucunda yıkılmıştır.

Bitinya dönemi, Beykoz'un yavaş yavaş gelişmeye başladığı bir dönemdir. Beykoz[Amikos], yönetim mekanizmasının babadan oğula geçen bir krallık sistemine bağlı olduğu Bitinyalılar döneminde, tam dokuz kral görmüştür. M.Ö. 74 yılında, Bitinya kralı IV. Nicomedes, ölüm döşeğinde iken tüm krallığını Roma imparatorluğuna devir etmiştir. Bunun üzerine Roma İmparatorluğu, Bitinya'yı bir eyalet olarak kabul etmiştir. Ancak Potnus kralı III. Mithriadates, Bitinya'yı zaptetmiş ve M.Ö 74 yılın ortalarında Roma İmparatorluğu bölgeyi yeniden ele geçirmek üzere, askeri bir birlik hazırlamış ve bu bölgeye yollamıştır. On yıllık bir mücadele neticesinde, M.Ö 65 yılında, Bithinya Roma imparatorluğu tarafından yeniden ele geçirilmiş ve Pontus toprakları da Bithinya topraklarına dahil edilmiştir. III. Mithriadates'in M.Ö. 63 yılında yakalanması ile birlikte tarih de III.Mithriadates savaşı olarak bilinen bu savaşda sona ermiştir.

M.S. 395 yılında Roma imparatoru büyük Toedosyus imparatorluğu, Doğu Roma ve Batı Roma olarak ikiye bölünene kadar Roma imparatorluğu sınırları içersinde bulunan Beykoz, bu tarihden itibaren Bizans[doğu Roma] imparatorluğunun hakimiyeti altına girer. Pers imparatorluğu 609 yılında Beykoz'u sınırlarına dahil eder. Persler altmış yıl bu topraklarda kaldıktan sonra 669 yılında müslüman Araplar bu toprakları Perslerden geri alırlar. Kısa bir süre sonra geri çekilen Arap'lardan sonra hakimiyet yeniden Bizans İmparatorluğuna geçer.

Bizans'lıların bölgedeki bu hakimiyetleri yedi yüzyıldan daha fazla, Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid'in bölgeyi ele geçirdiği 1402 yılına kadar devam eder.

İstanbul'un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethinden 51 yıl önce Beykoz[Amikos], Sultan Yıldırım Bayezid tarafından Osmanlı imparatorluğu sınırları içersine katılır. Osmanlı sınırları içersine katılan bu yerleşim bölgesinin adı bundan böyle Amikos olarak değil, Beykoz olarak anılmaya başlamıştır. Beykoz isminin nereden geldiğine dair çeşitli rivayetler vardır. Bu rivayetler içersinde en bilineni, Beykoz isminin Kocaeli Beylerbeylerinin Beykoz'da oturmasına istinaden üretilenidir. Rivayete göre, Fars'ca da köy anlamına gelen "kos" sözcüğünün, Türkçe'de bey sözcüğüne eklenmesi sonucu ortaya çıkan Beykos[beyköyü],semtin ismi olarak kalmıştır. Zamanla Beykos kelimesi Beykoz'a dönüşmüştür. Bilinen bir başka rivayet ise;Beykoz isminin, yörenin osmanlı imparatorluğu idaresi altına girdiği dönemden sonra semtde inşa ettirilen " on çeşmeler " adlı bir çeşmenin yanında bulunan büyük bir ceviz ağacına binaen ortaya çıktığını iddia etmektedir. Bu rivayete göre söz konusu dönemde, koz kelimesi ceviz sözcüğünü nitelemek üzere kullanılmaktadır.Bu yörede ceviz ağaçlarının çok sayıda bulunması nedeniyle de semte Binkos adının verildiği ve bu ismin zamanla Beykoz ismine dönüştüğü öne sürülmektedir.

Muhyeşem dereleri, birbirinden güzel mesire yerleri, bereketli toprakları, cömert denizi ve aynı zamanda geniş bir av sahası da olan yemyeşil ormanlarıyla bir masal kentini andıran Beykoz, Osmanlı devleti tarihinde önemli bir yere sahiptir. Av alanlarının uygunluğu münasebetiyle Osmanlı yönetici sınıfının gözde mekanlarından biri olmuştur. Beykoz, padişah başta olmak üzere, avın kendileri için bir tutku olduğu saray erkanı, Osmanlı'nın son dönemlerine kadar Beykoz'u mesken tutmuşlardır. Özellikle Tokat bahçesi, bugün ki Akbaba köyü civarı ve Çubuklu yöresinde düzenlenen av partileri ile ilgili pek çok tarihsel anektod ve resmi kayıt mevcuttur. Ünlü seyyah İbn Battuta'dan öğrendiğimize göre, av partileri, Türk yönetici sınıfının ayıredici özelliklerinden biri olarakkarşımıza çıkmaktadır. Söz konusu bölgeler, Osmanlı yönetici sınıfının avlanma yeri olarak tayin edilmiş bölgeler olup, tebaadan birisinin avlanması yasaklanmıştır.

Beykoz'un gözdesi olan köşklerin bu bölgede ortaya çıkışları doğrudan bu av merakıyla bağlantılı bir gelişmedir. Zamanla padişah'ların ve saray önde gelenlerinin konaklayabilmesi için birbirinden güzel köşkler inşa edilmiştir. Bu bağlamda, bugün maalesef arkasında her hangi bir iz bırakmayan, tarihsel değere sahip av köşklerinden biri olan Tokatköy'de ki Tokat kasrı ve bahçelerine değinmek yerinde olacaktır. Ünlü gezgin Evliya çelebi, seyahatnamesinde Tokat kasrı'nın Fatih Sultan Mehmet tarafından yapıldığını şu cümlelerle anlatmaktadır. "Mehmet Fatih Sultan'ın seferde olan sadrazamı'nın gönderdiği haberci, nefes nefese ve heyecanla Tokat'ın fethedildiği haberini verince Fatih Sultan Mehmet; Tez şurada bir bahçe yapılsın ismine de Tokat bahçesi denilsin. Tokat surlarına benzeyen bir set çekilsin demiş.."

Etrafı surlarla ve çitlerle çevrili bu bahçe içerisine; zerafet timsali olan bir köşk, muhteşem bir havuz, enfes bir şadırvan ve güzel bir hamam yaptırılmıştır. geniş bir alana sahip olan bahçesinde ise av hayvanları yetiştirilmiştir. Bu yapının yer aldığı Tokat köy'üne muhteşem bir kemerli beton köPage Rankingü üzerinden geçmek suretiyle varılmaktadır. Bu kasrın ve bahçenin bakımı, bir bahçıvan tarafından yapılmakta ve bu bahçıvanın emri altında yüz bostancı çalışmaktaydı. Bu kasrın, özellikle genç yaşta tahta çıkan IV.Murat tarafından çok beğenildiği bilinmekte, onun, bu bahçenin çimleri üzerinde cirit müsabakaları düzenlediği söylenmektedir. Yapıldığı tarihden itibaren Tokat kasrı'na Ve Beykoz'un bizzat kendisine, tahta çıkan tüm Osmanlı padişahlarının çok fazla rağbet etikleri bir geçektir.

En fazla tercih edilen av türleri, kuş,geyik ve karaca avı olmuştur. Kuş avı daha çok doğanlar kullanılarak yapılırken, geyik ve karaca avı eğitilmiş köpekler tarafından yapılırdı. özellikle yenileşme döneminin Osmanlı devletinde nasıl bir seyir aldığını izlemek açısından, Beykoz'da düzenlenen av partileri oldukça enteresan malzemelerle doludur. 18.yüzyıl sonrasında sakson türünde ki av köpekleri, Avrupa'dan getirilmeye başlanmıştır. Ava en meraklı ve düşkün olan padişahın; kendisi için "avcı" lakabının kullanıldığı IV.Mehmed[1642-1693] olduğu söylenir. IV.Mehmed'in en kısa avının üç ay sürdüğü rivayet edilir. IV.Mehmed, av merakı yüzünden devlet işlerini aksatmakla suçlanmış, bunun üzerine kendisine yöneltilen eleştirilere tepki olarak tahtını Edirne'ye taşımıştır. Beykoz merkezli av partilerinde kullanılan silah teknolojileri de zamanla değişmiştir.18.yüzyıla kadar ok ve yay ile yapılan avlar, bu dönemden itibaren yerlerini dolma çakmaklı tüfeklere ve ve daha sonrasında ise fişek atan kırma tüfeklere bırakmıştır. 20. yüzyılın başına gelindiğinde, Beykoz'dan Şile'ye ve Ömerli'ye kadar uzanan ormanlık sahada karaca ve yaban domuzu avı yapılmaktadır. Bu avlar daha ziyade köpekler eşliğinde ve sürek avı biçiminde gerçekleştirilmekteydi. Beykoz'un doğusunda yer alan sık ormanlık alanlarda halihazırda yaban domuzu avı yapılabilmekte, ilçe sınırlarının kuzey-doğu yakasında tavşan, çulluk, tilki ve nadiren olmakla birlikte dağ kekliği avlanabilmektedir. Ayrıca Ömerli barajı gölü civarında kaz ve ördek avı da yapılmaktadır.

Osmanlı tarihinin en önemli seyyahlarından olan Evliya Çelebi, Beykoz'u şu satırlarla anlatır: " (...) lebi deryadan bağlar kenarından gitmek üzere Servi burnu'nun üç bin adım güney tarafında, bir liman-ı azimin kenarındadır. Sekiz yüz haneli, bağ ve bahçeli, mamur bir kasabadır. Camii, mescidi, hamamı, sibyan mektebi, küçük sokakları, ağaçlarla müzeyyen çarşı ve pazarı vardır. çarşı ve pazarı çok bakımlıdır. Halkı bahçevan, oduncu ve balıkcıdır. Ab-ı havası nefistir. İskelesinde bir kılıç balığı dalyanı vardır. Beş-altı gemi direğini birbirlerine bağlayıp denize dikmişlerdir. karadeniz tarafından kılıç balıkları geldiğinde, direğin tepesinde ki ademler, ellerinde ki taşları kılıç balıklarının arkasına doğru atınca, balıklar, emin yerdir diye liman ağzına doğru girer. Burada ağlara takıldıklarında balıkcılar kayıklarla kılıç balıklarına yanaşıp tokmak ve kargılarla bunları avlarlar. Buradan içeride Akbaba, Sultan, Ali bahadır, Dereseki, Alemdağ, Koyun korusu, Yuşa nebi mesireleri vardır."

Günümüzde Beykoz; yukarı Boğaz'ın yüzyıllardan beri en şöhretli mesiresi olan, geniş bir vadiyi dolduran ve ulu çınarların süslediği Beykoz çayırı'na sahiptir. Çayır, Hünkar iskelesinden darala-darala Tokatköy'e kadar uzanmaktadır. Çayırın içersinde yer alan türlü türlü mekanlar, ağaçlarla çevrili yollarla birbirlerine bağlanır. Bu; başka bir mesire alanında rastlayamayacağımız nadide bir güzellik sunmaktadır.

Beyazdut
27-07-09, 04:26
BEYKOZ - SOSYAL YAPI:
Beykoz merkez mahallesi, tarih boyunca oldukça zengin bir etnik ve kültürel yapıya sahip olmuştur. Türklerin ve Ermenilerin birlikte yaşadıkları bu güzel Mahallede, Surp Nikoğayos isimli bir Ermeni kilisesi hala hizmet vermeye devam etmektedir. 1658 yılında yanan bu kilise, 16 Eylül 1834 tarihinde onarım görmüş ve yine bu tarihde hizmete açılmıştır.

Beykoz merkez mahallesinin güzellikleri anlatmakla bitecek gibi değildir. On çeşmeler, Beykoz Camii, Beykoz korusu, Beykoz parkı, Beykoz fidanlığı ve Beykoz hamamı bu güzellikler arasında yerini alan mekanlardır.

Beykoz tipik bir boğaz semtidir. Ve özellikle İstanbul boğazının karadeniz'e yakın olan semtlerinde, ister Rumeli yakasında olsun, ister Anadolu yakasında olsun bu 60lı yıllara dayanan dostluklardan hala söz edilir. Bunun nedeni ise çok açıktı. Söz konusu yıllarda diğer semtlerde olduğu gibi Beykoz'da da lise yoktu yada bir taneydi. Beykoz'un, Paşabahçe'nin, Emirgan'ın, İstinye'nin, Yeniköy'ün hatta ve hatta Anadoluhisarı'nın gençleri Sarıyer lisesine giderler ve öğrenimlerini buralarda sürdürürlerdi. Şehir hatları vapurlarının seferleri ona göre düzenlenir, en uzak köşeden Sarıyer lisesine gelmek bile bir zevk halini alırdı. Sisli havalar ise, bu gençlerin sevinç gösterilerine neden olur, zira o tür havalarda vapurlar çalışmazdı. Eğer yaşınız ellinin üzerinde ise ve bir gün kalkıp Emirgan'dan Beykoz'a giderseniz, kırk yıl önceki bir okul arkadaşınızın size el salladığını görebilirsiniz. Rahmetli olmadıyda eğer...

Beykoz semtinin sosyal yaşantısında en önemli rollerden birini üstlenen müesselerden biri de " Beykoz spor Kulübü" dür. Bu güzide spor kulübünün tohumlarının atılmasında, Beykoz ile özdeşleşen Ahmed Mithat Efendi'nin önemli bir payı vardır. Bir düşünür ve edebiyatcı olmasının yanı sıra, sosyal ve girişimci kişiliği ile de tanınan Ahmed Mithat Efendi, ünlü kırmızı yalısında bir akşam üstü, bir dost meclisinde, Beykoz'da bir kültür kulübü kurulmasını ortaya atmıştır. Söz konusu meclisde bulunan eczacı merhum Ferit Erinal, merhum Nedim Albatur, ve merhum Ahmed Cevdedi isimli beyefendilerin de bu fikre sıcak bakmaları neticesinde, bir kulüp kurulması kararı verilir. Kısa zaman da bu derneğin "Münaresat-i bedeniye" şubesi gelişmiş ve böylelikle bugün ki Beykoz spor kulübünün tohumları atılmış olur. Bu sırada yıl 1908 dir.

Bu kulüp 1911 yılından itibaren, " Beykoz şark idman yurdu " adıyla anılmaya başlanır. 1921 yılında kurulan Beykoz'un ikinci spor kulübü olan Beykoz zindeler yurdu ile birleşen bu ilk kulüp daha sonra Beykoz zindeler yurdu olarak anılmaya başlanmıştır.

Bu kulübün kuruluş felsefesi, gençlere nezih bir toplumsal ve kültürel çevre oluşturmak, onları anlamsız ve yararsız şeylerden alıkoymak, ve de Beykoz ve çevresinde, sosyal ve kültürel etkinliklerde bulunmak amacı taşımaktaydı. Dönemin gençlerinin katılımı ile kulübe bir spor kolu ilave edilmiş ve 1917 yılında Beykoz'da ilk kez bir futbol takımı kurulmuştur. Bu tarih; Türk ve Dünya futbol tarihi söz konusu olduğunda, pek de yabana atılmaması gereken erken tarihlerden bisidir. Bu güzide kulüp "Atatürk kupası" nın sahibidir. Kulübün kısa sürede gelişmesinde, güçlenmesinde ve tanınmasında, dönemin ünlü futbolcusu " Kelle İbrahim"'in önemli katkısı olmuştur. Kelle İbrahim, sadece futbolculuk yaptığı dönemlerde değil, aktif futbol yaşamını sona erdirip kulüp başkanlığı yaptığı dönemlerde de Beykoz spor kulübüne hizmetlerde bulunmuştur. Beykoz spor kulübü,Türk futbol yaşamında, hatırı sayılır futbolcular ve çok değerli sporcular yetiştirmiştir. Tam kırkbeş yıl birinci lig de top koşturan bu kulüp günümüzde ikinci ligde mücadelesini sürdürmektedir. Beykoz spor kulübünün bir önemli özelliği de Türkiye'de ilk kez bir yelken ve kürek takımı kurmuş olmasıdır. basketbol takımı da 1949 yılında Türkiye şampiyonu olmuş, şimdilerde deplasmanlı Basketbol liginde mücadelesini sürdürmektedir.

Beykoz merkez mahallesinin bir başka özelliği de Ünlü şair Orhan Veli'nin burada doğmuş olmasıdır. Denize inen bir yol....Sokağın başında Görkemli Ihlamur ağacı....İshak ağa yokuşu....numara dokuz...aşıboyalı,üç katlı sevimli bir ahşap ev.....yıl 1914... ve İşte orhan veli burada dünyaya gelir.

Orhan Veli, anne tarafından Beykoz'ludur. Orhan Veli'nin annesi Fatma Nigar hanım, İzmirli bir tüccar ailenin çocuğudur. Müzika-i Hümayun'da görevli bir sanatcı olan Mehmet Veli bey ile evlenmiş ve bu evliliklerinden Orhan Veli dünya'ya gelmiştir. Orhan Veli pek çok şiirinde Beykoz'dan ilham almıştır.

Beykoz'un ünlü dalyanları buradadır.Boğaz'ın en cömert sularında, Beykoz'da kurulan dalyanlar, boğaziçi'nin en büyük dalyanlarıdır. Bunlardan birisi Beykoz vapur iskelesi önünde kurulan ve " Kılıç Dalyanı " olarak nam salan büyük dalyandır. Kılıç balıkları bu dalyanda yakalanırdı. Kılıç balığı etinin, sarmısaklı ve sirkeli tarator ile terbiye edildiğinde, eşine ender rastlanır bir lezzetinin olduğu bilinmektedir. Diğer bir dalyanın ise Beykoz kasrı önünde kurulduğu söylenir. Bu dalyanlar, " büyük dalyan" ve " küçük dalyan" olarak bilinir.

Beykoz'un meşhurlarından ve söz açmışken ve lafı balığa getirmişken, beykoz'un meşhur " kalkan" balığından söz etmemek büyük haksızlık olur. Aslında meşhur Beykoz kalkanı, dalyanlardan çıkan bir balık türü değildi. Ancak yine de Beykoz'un adıyla meşhur olmuştur. Bunun nedeni, 1922 yılına dek, cesaretleri ile bilinen Beykoz'lu Rum balıkcıların, Karadeniz açıklarında tuttukları kalkan balıklarını, İstanbul balıkhanesine taptaze bir biçimde getirmeleri ve onları satarken " Beykoz kalkanı " diye bağırmalarıdır.Bu balık çok rahatlıkla yüksek fiyatlara alıcı bulabilmekteydi.

Beykoz'un dillere düşen bir başka lezzeti de yine 1922 yılına kadar Rumlar tarafından pişirilen Paça çorbasıdır. Beykoz'a gelmenin bir çeşit seyahat sayıldığı yıllarda, damak tadına düşkün olanların, Beykoz'a paça çorbası içmeye gelmeleri romanlara bile konu olmuştur.

Beykoz'un bir diğer bilinen ve sevilen yanı kayıklarıdır. Pazar kayıkları olarak bilinen kayıkların, tarihsel önemi şurada yatar: İş yerleri İstanbul'da olan ve Beykoz'a yazlığa gelen halkın İstanbul'dan temin etmek zorunda oldukları erzaklar, kamu hizmetine sunulan pazar kayıkları aracılığı ile sağlanmaktadır. 16. yüzyılın sonları ile 17. yüzyılın ilk başlarında yaşamış olan Bostancıbaşı Ahmed ağa'nın kayığı, boğaz'da ki en büyük pazar kayığı olarak ünlenmişti. daha sonra üç tuğlu bir vezir olan Bostancıbaşı Ahmed ağa, Beykoz'da bir medrese inşa ettirmiş daha sonra da Kanije'de şehit düşmüştür.

Bir diğer kayık türü de "su kayığı" olarak bilinen kayık türüdür. Aslında yine pazar kayığı yapısında olan su kayığını, Sultan Abdülmecid'in annesi Bezm-i Alem valide Sultan yaptırmış ve beykoz'lulara ve beykoz'un ünlü mavi sularına hediye etmiştir.

Beykoz'un uzun bir geçmişe sahip olan haklı şöhretlerinden biriside, bugün maalesef yitirdiğimiz bir zenginlik olan testi ve küpleridir. Anadolu kıyısında ki toplumların, uzun yıllar boyunca testi ve küplerini almaya, Beykoz'a geldikleri bilinmektedir. O dmnemlerde sayısız çömlekhaneler bulunmakta ve bunlar genellikle Rumlar tarafından işletilmekte idi. Bu çömlekhanelerin en sonuncusu, 1923 yılında, bahriye zabitliğinden emekli olan Mahmut bey tarafından satın alınmıştır. Bu çömlekhane daha sonra Mahmut bey'in oğlu Nejat Tözge tarafından seramik atölyesine çevrilmiş ve bu haliyle 1960 yılına kadar çalışmıştır. Günümüzde Beykoz'da tek tük bir kaç çömlekciye rastlanmaktadır.

Beyazdut
27-07-09, 04:26
BEYKOZ - TARİHİ YAPILAR:

Serbostani Mustafa ağa cami: Beykoz'un meydanındadır. Bostancıbaşısı Mustafa ağa tarafından yaptırılmıştır. Yapım yılı kesin olarak bilinmemekle beraber, Evliya çelebi bu camiden bahsettiğine göre, 17. yüzyıldan önce yapılmış olması gerekmektedir.

Cami kagir ve kare planlıdır. Ahşap son cemaat ve cami, aynı çatı altındadır. Kürsü, minder, iç tavan ve kadınlar mahveli ahşaptır. Mihrab Kütahya işi çiniden yapılmıştır ve ayetlerle süslenmiştir. Cami içinde ve iki yanda sütunlar üzerinde mahveller vardır. Abdest alma yeri avludadır. Arka ortada bulunan minare cami'nin ortasından yükselmektedir. Yuvarlak gövdeli, sıvalı ve kurşun külahlıdır. cami yanında bulunan çeşme-i Kebir[on çeşmeler]'i yaptıran kişi, Kanuni Sultan Süleyman'ın hasodabaşısı olan Behruz ağadır. Bu çeşme 1746 senesinde Sultan I.Mahmut'un emriyle, gümrük emini İshak paşa tarafından onarılmıştır.
Akbaba-Can feda Hatun camii: Beykoz'un Akbaba köyündedir. Canfeda Hatun tarafından 17 yüzyılın başlarında yaptırılmıştır. Vaktiyle fasulye çubuklarından yapılmış olan minaresi yerine 1953 yılında yeni minare yapılmıştır. Caminin yanında mezarı bulunan Akbaba Mehmet efendinin, Fatih Sultan Mehmet'in gazilerinden biri olduğu söylenir. Cami ve köy adını bu yatırdan almıştır.
Cami kare planlı, çatılı, fevkani ve ahşaptır. İç duvarları Bağdat tarzını taşımakta, mihrabı ise sadedir. İç tavan, minber ve üstdeki ****sli kadınlar mahveli ahşaptır. Sağında ufak ve alçak çatılı son cemaat mahalli vardır. Sağ tarafta ve alt bölümde W.C ve abdest alma yerleri vardır.
Sağında ki minaresi sıvalı olup, kare kaideli, yuvarlak gövde ve petekli, kurşun külahlıdır. Camiyi yaptıran Canfeda sultan, Harem-i hümayunda Kethudalığa yükselmiş, Nurbanu sultan ve Safiye sultan'a hizmet etmiştir. Canfeda sultan'ın kabri bilinmemektedir.
Dereseki camii: Beykoz Dereseki köyündedir. Cami, 16.yüzyılın ilk yarısında Şeyh-ül islam Molla fenari mehmet efendi tarafından yaptırılmıştır. Değişik zamanlarda tamir gören bu caminin Minberini Burnaz İbrahim ağa koydurmuştur. Cami kare planlı, kagir ve çatılıdır. Mihrabı sadedir.Minber ve göbekli iç tavan ahşaptır. Sağında tek şerefeli ve tuğladan yapılmış minaresi vardır. Bu minarenin külahı camdan yapılmıştır.
Hacı Alibey- Hacı Osman Akfırat camii: Beykoz Yalıköy Ekmekci bayırındadır. 1899 yılında, Hacı Ali bey tarafından yaptırılmıştır. Cami, fevkani ve kagirdir. iki kapılıdır. Göbekli iç tavan, ahşap sütunlar üzerindeki ve üç yanı çevreleyen kadınlar mahfeli de ahşaptır. Mihrabı sadedir. Caminin sol tarafında, yuvarlak gövdeli ve yeşil maden külahlı minaresi bulunmaktadır.
Son devrin bilim adamlarından Medineli Hacı Osman Akfırat uzun yıllar burada görev aldığından dolayı cami, bu isimle de anılmaktadır.

Ayrıca beykoz semt sınırları içersinde:

İshak ağa çeşmesi[on çeşmeler]
Kethüda çeşmesi
Mahmut Han(II) çeşmesi
Mehmet Bey çeşmesi
de tarihi eserlerden sayılmaktadır. Beykoz ilçesinin sularının bolluğu ve çeşme kültürünün doğu toplumlarında çok önemli bir yere sahip olması nedeniyle, Beykoz sınırları içersinde pek çok tarihi çeşmeye rastlanmıştır. Halihazırda bu çeşmelerden bir kısmı işler haldeyken, bir çoğu da maalesef tarihe karışmış, ve günümüze kadar ulaşamamışlardır. Her nesil elinde ki kültür mirasını, ona ufak da olsa bir şeyler katarak bir sonra ki nesillere bırakmak zorundadır. Bu, tarihsel bbirikimin, olmazsa olmaz şartıdır.

Beykoz merkez mahallesinde bulunan " On çeşmeler ", yalnızca bu mahallenin değil, Tüm İstanbul'un hatta Tüm Türkiye'nin ve tüm insanlığın bir tarihsel ve sanatsal değeridir. Bu çeşme Türk yapı sanatının şaheserlerinden, Türk sanat tarihinin önemli duraklarındandır. Bu çeşme Behruz ağa tarafından yaptırılmıştır. On çeşmeler, adını, gece gündüz hiç durmadan akan on adet lülesi nedeniyle almıştır. Bu lülelerden akan sular yazın içene serinlik ve ferahlık verecek şekilde buz gibi akarken, kışın da ılık bir biçimde akar. Bu çeşme bir çok ressamın tuvaline, pek çok şairin şirine yansımıştır. Behruz ağa tarafından yapıldığını söylediğimiz bu çeşme, tarih içersinde dönem dönem yıpranmış ve tahrip olmuştur. Çeşmenin harap olduğu bir zamanda, halk, o esnada Tokat kasrı'nı Hümayün Abad adıyla yeniden yaptıran padişaha dertlerini ve çektikleri su sıkıntısını anlatırlar. Padişah bunun üzerine, Sadrazam Seyit Hasan Paşa'ya havale etmiş, Sadrazam Seyit Hasan paşa'da bu konuyla ilgilenmesi için, gümrük emini İshak Paşa'yı görevlendirmiştir. Bütün masraflar gümrük emini İshak Paşa tarafından karşılanan çeşme, 1747 yılında yeniden yapılmıştır. Çeşmenin lüleleri tunçtan yapılmıştır. Ortada ki iki lüle büyük, her iki yana dörder adet yerleştirilen lüleler ise küçüktür. Şairin orta lülerden akan suyunu " beyaz cariye gerdanı gibi " diye betimlediği bu çeşmelerden Beykoz halkı kadar, tarih içersinde dışarıdan gelen gemilerde yararlanmışlardır.

Çeşmenin hemen önünde yer alan iki ağacın ortasında hayvanların su ihtiyacını karşılamak amacıyla bir çeşme daha vardı, ancak yol yapım çalışmaları sırasında yıkılmış ve günümüze kadar ulaşamamıştır. Büyük çeşmenin hemen üstünde ahşaptan yapılmış, iki odalı bir de okul olduğu söylenmektedir. Ancak bu okul, şenliklerde çıkan bir yangında kül olmuştur. Sular idaresi, 18.yüzyılın ortalarından itibaren gümrük emini İshak paşa'nın adıyla anılmaya başlanan çeşmenin gerekli bakım ve onarımını üstlenmiş, gerekli tamiratını yaptırmıştır. Bugün yer yer dökülmüş sıvaları, paslanmış demirleri ve bakımsız gibi duran bazı yönleriyle bile bu güzel çeşme, Beykoz semtini süslemektedir. Cumhuriyet dönemininn ünlü ressamlarından İbrahim Çallı'nın " İshak ağa çeşmesi.", Ali Rıza bey'in " Beykoz on çeşme." Nazmi Ziya'nın " kır." adlı tabloları da bu güzelliklerin sanata yansımış şeklidir.

Beykoz merkez mahallesinin bir diğer tarihi binası da, yine Behruz ağa taraafından 16.yüzyılın ortalarında yaptırılan, "Beykoz hamamı" dır. Beykoz hamamı, vapur iskelesinden çıkılıp, on çeşmelerin bulunduğu meydana yaklaşılırken sol taraftadır.

Beykoz merkez mahallesininn bir diğer akıl almaz güzelli de " Beykoz korusu" dur. Abraham[Avram] Paşa tarafından osmanlı imparatorluğunun son zamanlarında kurulan Beykoz korusu tarihe; daha çok, sınırları içersinde yapılan av partileri ile yazdırmıştır. Halk arasında Beykoz korusu olarak bilinen Abraham paşa korusu, Abraham paşa'nın av tutkusunun bir ürünü olarak gündeme gelmiştir. Abraham paşa, Osmanlı imparatorluğunun zor günlerinde, devlete para yardımı yapacak kadar zengin olan bir Ermeni asıllı vezirdi. Beykoz ve Büyükdere'de korular ve malikhaneler kuran Abraham paşa'nın buralarda organize ettiği av partilerinde, devlet erkanı da her zaman bulunmuştur. 1887 yılında Abraham paşa korusunun arazisi, devlet tarafından satın alınmış, ve sahil kısmı ile koru, halka açık hale getirilmiştir.

Abraham Paşa'nın yaptırıp sultan Abdülmecid'e hediye ettiği saray, 1937 yılında yanarak yok olmuştur. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi yanan bu sarayın yerine yeni bir bina inşa ettirmiş ve buranın işletmesini de, "Hasır Beykoz" isimli özel bir işletmeye vermiştir. Günümüzde halkın rahatlıkla yararlanabileceği Bykoz koru'su İstanbul'un en büyük korusudur.

Beykoz fidanlığı, İstanbul valisi merhum Muhittin Üstündağ'ın emri uyarınca, 1934 yılında, sabık Arpacı çiftliğinin 220 dekarlık arazisi üstüne kurulmuş ve bugüne dek sürekli geliştirilmiştir. Şimdilerde İstanbul İl Özel Dairesi'ne ait olan bu fidanlık içersinde, bir aralar, 13 ila 17 yaş arasında ki gençler için Pratik Bahçevan yetiştirme yurdu kurulmuştur. Beykoz fidanlığı kurulmadan önce bu arazi içersinde 1918 yılında Beykoz Orman Ameliyat mektebi inşa edilmiş, ancak iki yıl sonra kapatılmıştır.

Beykoz parkı, Ahmet Mithat efendi yalısının yanında bulunmaktadır. Bu park kimilerine göre İstanbul'un insanı en fazla dinlendiren parklarından birisidir. Çam ve akasya ağaçlarının boy gösterdiği, tarih kokan kavak ve çınarların arz-ı endam ettikleri, birbirinden güzel çiçeklerin süslediği, sahil şeridinde yer alan bir parktır Beykoz parkı. Parkın ana kapısından girildiğinde, betondan yapılmış büyük bir kaide içersinde Atatürk büstü karşılar sizi. Boğaz'ın eşsiz manzarası içersinde tavşan kanı çayınızı yudumlayabileceğiniz nefis bir yerdir Beykoz parkı.

Beykoz çayırı, başka bir deyişle Yalıköy çayırı Türk modernleşme tarihinde, Osmanlı modernleşme politikalarının öncüsü sayılan II.Mahmut'un kurduğu askeri ve mülki okul talebelerinin kır gezisi için geldikleri bir mekan olarak bilinmektedir. Beykoz çayırında verilen kuzu ziyafetleri, bir çok esere konu olmuştur. Beykoz çayırı, bu gençlerin imtahan öncesi dönemlerde yada okulların tatile girmesi öncesi dönemlerde hoş vakit geçirdikleri ve hayatları boyunca ağızlarında güzel bir tad bırakan bir mekan olmuştur. Öyle ki; bu gençler okullarını bitirp, Osmanlı bürokrasisinde iyi bir konum elde ettiklerinde, buralarda kısa dönemli olarak konaklamak üzere kendilerine mekan aramışlardır.

Beykoz çayırı tarihsel anlamda, önemli bir ekonomik ihtiyaca da karşılık vermiştir. Beykoz civarında ki askeri birliklerin at ve katırlarının kışlık ot gereksinimleri Beykoz çayırından karşılanmıştır. Beykoz çayırının, Futbolun Türkiye'ye girilinde de oynadığı önemli bir tarihsel rol vardır. Bu çayır, futbolun yurdumuza girip gelişmeye başladığı dönemlerde, ilk büyük top sahalarından birini teşkil etmiştir.

Her ne kadar tatil kültürü modern yaşamın gündeme getirdiği bir kavram olsa da, tatil olgusu ile amaçlanan rehabilitasyon, tarihin her döneminde farklı şekillerde sağlanmıştır. Osmanlı döneminde İstanbul esnafı, hafta tatili yapmamakta, bayram günlerinde bile çalışmaktadır. Esnafın tatil günleri Lonca'lar tarafından belirlenmekte ve bu belirlenen günlerde, Kağıthane, Alibeyköy, Haydarpaşa çayırı, Göksu çayırı ve Beykoz çayırı gibi mesire yerlerine gitmekteydi. Buralarda çadırlar kurulup, bir hafta hatta on gün kalınmaktaydı. Buralarda oluşan " eğlence ve paylaşım kültürü" Osmanlı toplumsal yaşamının önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Esnafların kendi içlerindeki mesleki örgütlenmeler, mesire yerlerinin seçiminde de ayırd edici bir unsur olmuştur. Örneğin: Kuyumcular Kağıthane'ye giderlerken, terlikciler de Beykoz çayırına gitmekteydiler. Mesire yerlerine gidilirken, kahyalar aracılığı ile, Mesireye davet edilen padişaha çok çeşitli hediyeler verilmekte, padişahı misafir eden esnaf grubu, onu türlü oyunlarla eğlendirmektedir. Orta oyunu bu kültürün çok önemli bir parçasıdır. Orta oyunu, bu coğrafyanın yüzyıllardan bu yana kişilik kazandırdığı bir halk tiyatrosu türü olup, geleneksel Türk seyirlik oyunlarının başında gelmektedir. Orta oyunu temelde, belirli bir konuyu esas alarak, ve yazılı bir metne bağlı kalınmaksızın oynanan bir oyundur. Toplumsal sorunları büyük bir büyük bir hiciv becerisi içersinde aktaran ortaoyununun baş karakterleri, Kavuklu ve Pişekar dır. Esnaf gruplarının yaptığı bu eğlencelere, tarihde son olarak 1908 yılında lüleciler grubunun organize ettiği eğlencelerde rastlandığı ifade edilir. Bu tür eğlenceleri sadece bir "gönül eğlendirme" olarak görmek çok yanlıştır. Bu eğlencelerin yardımlaşma ve kamusal iletişimin pekişmesi başta olmak üzere önemli toplumsal faaliyetler sağladığını ifade etmek gerekmektedir.

Beykoz çayırının hemen yanında, deniz ile arasında ki tepecikte, Mecidiye kasrı olarak da bilinen Beykoz kasrı bulunmaktadır. Bu tepeciğin deniz eteği Hünkar iskelesi olarak bilinmektedir. Hünkar iskelesi'nin tarihsel önemi, 1833 yılında Rusya ile imzalanan anlaşmanın burada yapılmasından kaynaklanmaktadır. Bilindiği gibi söz konusu antlaşma Hünkar iskelesi antlaşması olarak anılmaktadır. Hünkar iskelesi'nde yapılış tarihini bilmediğimiz, altında kayıkhanelerin bulunduğu Hükümet binası bulunmaktadır. Uzun yıllar hizmet veren bu binadan günümüze sadece kayıkhaneler kalmıştır. Söz konusu hükümet binasının ne zaman yapıldığı şu an için bilinmemektedir.

Beykoz kasrı: Eşsiz güzellikte ki Beykoz kasrı, Topkapı sarayından sonra istanbul'da yapılan ilk saray hüviyetini taşımaktadır. Bu tarihi Kasrı, sitemizin " TARİHİ YERLER " başlıklı bölümünde ve "kasırlar " alt başlığında detaylı olarak inceleyebilirsiniz.

Kışla: Beykoz-yalıköy mahallesinin ayrılmaz bir parçası olan bir diğer önemli tarihi eser de, yaklaşık yürmi bin metre karelik bir alana sahip olan Kışla dır. Kışlanın ön cephesinde bir kitabe, Osmanlı tuğrası, kemerli bir giriş kapısı ve kemerlerin oturduğu sütun başlıkları yer alır. Kışla'nın III. Sultan Selim dönemine kadar ne tür bir hizmet verdiği bilinmemektedir. III.Selim dönemi ile birlikte, bu kışla'nın bir sanayi bölgesine dönüşmesi planlanmıştır. III.Sultan Selim bu doğrultuda askeri amaçlı bir çuha fabrikası ile, kağıt fabrikasının kurulmasını emretmiş olsa da, 1807 ayaklanması sonucunda tahtdan indirilerek öldürülmesi ardından, askıya alınmış, III.Sultan Selim'in yerine geçen II.Sultan mahmut 'da bu projeyi sürdürmemiştir. Başlanan inşaat yarım kalmış, tesisler tamamlanmamıştır.

Kışla, Balkna savaşı ve Birinci dünya savaşı sonrasında Yetimler yurdu[Dar'ül Etyam] olarak hizmet vermiş, daha sonra da askeriye tarafından kullanılmaya başlanmıştır. İkinci Dünya savaşı sonrasında Beykoz çayırında konuşlanan askeri birliklere karargah işlevi gören kışla, 1960 lı yılların ardından, Askeri İnzibat merkezi olarak tayin edilmiştir. Maalesef kışla, 1980 lerden sonra kendi kaderine terk edilmiştir. Beykoz belediye Meclisi'nde ve Boğaziçi İmar Müdür'lüğün de çeşitli tarihlerde, buranın Kültür ve Turizm bakanlığı bünyesinde bir tesis alanı olarak değerlendirilmesi yönünde öneriler gündeme getirilmiştir. Ancak ne yazık ki kışla hala, terkedilmiş ve bakımsız bir görüntüye sahiptir.

Beykoz çayırının[yalıköy çayırı] kuzeyinde ilk olarak II.Sultan Selim tarafından bir kağıt fabrikası kurdurulmuştur. Burada oldukça başarılı bir üretim gerçekleştiriliyorsa da, endüstri devrimini yeni gerçekleştiren Avrupa'nın yeni üretim teknolojileri ve dev üretim kapasiteleri dolayısıyla, açılan bu yeni imalathane de üretilen kağıtların, Avrupa kağıtları ile baş edebilmesi mümkün olmamıştır.

Beykoz deresinin denize döküldüğü yerde, 19.yüzyılın hemen başında, Hamza Bey tarafından kurulan bir Debbağhane[kundura fabrikası] den söz etmek yerinde olacaktır. Burası II.Mahmut tarafından satın alınmış ve ordunun kundura ihtiyacını karşılaması için düzenlenmiştir. Dönemin en kaliteli derileri burada imal edilmiştir. hatta bu fabrika, uluslararası bir sergide de madalya kazanmıştır. Bu fabrikada 1912 yılından itibaren modern makine teknolojileri kullanılmaya başlanmış 1926 yılından itibaren de sivillere hizmet etmek üzere üretime geçilmiştir. Bu fabrika 1933 yılında Sümerbank'a devredilmiştir. Burası Türkiye'nin en eski sanayi işletmesi olma ayrıcalığına sahip bir fabrikadır.

Beykoz yalnızca mesire yerleriyle, camileri, çeşmeleri ve sanayi bölgeleri ile değil, bambaşka bir ortak hafızayı yansıtan bir şeyle yani, mezarlıklarıyla da ün salmıştır. Yalıköy mahallesinde ki mezarlıklar, burada ki yerleşim merkezlerinin tarihi ve özellikleri hususunda hangi tarihlere kadar geri gitmemiz konusunda bize önemli ip uçları vermektedir.

İstanbul'un fethinden önce Beykoz'a gelen Çakmak Dede'nin ismini alan Çakmak Dede mezarlığı; Beykoz'un Yavuz Sultan Selim tarafından ele geçirilmesi sırasında canla başla savaşan cengaver gazi Yunus'un adını taşıyan Gazi Yunus mezarlığı; diğerlerinden daha yeni bir tarihde kurulan etrafı ıhlamur ağaçları ile çevrili ve bulunduğu sokağın adını alan Şahinkaya mezarlığı bu yöredeki mezarlıklardır.

Şiirden astronomiye, çocuk eğitiminden coğrafyaya, botanikden siyasal ve kültürel tarihe kadar çok geniş bir yelpazede yayınlanmış tam 223 adet eserin sahibi olan Ahmet Mithat Efendi'de Yalıköy parkının yanında bir yalı satın alarak, Beykoz sakinleri arasına girmiştir. Ahmet Mithat Efendi, sahibi olduğu Tercüman-ı Ahval gazetesini bıraktıktan sonra, Beykoz'da ki bu yalıyı satın almıştır. Felatun bey Rakım efendi gibi meşhur olmuş eserlerinde çarpık modernleşmenin ürettiği olumsuz figürler üzerinde duran, dengeli modernleşmenin gerektiğini savunan ve temelde Osmanlı insanı ile modern insan arasında bir tip oluşması gerektiğini öne süren Ahmet Mithat Efendi, Boğaz'ı süsleyen yalıları ile meşhur Beykoz'a gelip, burada bir çiftlik kurmuştur. Ahmet Mithat Efendi bu çiftlikte, Avrupa'dan getirtiği kuluçka makinesi ile modern anlamda tavukculuk yapmaya başlamış ve meşhur sırmakeş sularını satın alarak istanbul'a su satmıştır.

Halk arasında kırmızı yalı olarak da bilinen bu yapıyı Ahmet Mithat Efendi, 1894 yılında satın almıştır. Bir çok tarihsel konuşmaya tanıklık eden bu yalı, bir çok resterasyondan geçerek günümüze kadar gelmiştir. Halihazırda bu yalıda Ahmet Mithat Efendi'nin torunu, Dr. Aydın Uluyazman oturmaktadır. yalı, Ahmet Mithat efendi yalısı olarak adlandırılmakta ve benbeyaz silüeti, tarifsiz ihtişamı ve heybetiyle gözlere hitap etmektedir.

Beyazdut
27-07-09, 04:28
Çubuklu

Beykoz'un güzel mahalleleri arasında sayılması gereken bir diğer semt de Çubukludur. Çubuklu, İstanbul Boğazı'nın Anadolu yakasında yer alır.Kuzeyinde Paşabahçe, güneyinde ise Kanlıca semtleri ile komşudur.

Çubuklu semtinin bugünlere kadar gelen pek çok hikayesi vardır. Evliya çelebi'nin anlattıklarına bakılırsa, burası eskiden Çubuklu-bağçe olarak adlandırılan bir semtdir. Evliya Çelebi buranın hikayesini şu satırlarla anlatır. " II.Beyazıt, oğlu şehzade Selim'i Trabzon'dan İstanbul'a getirdikten sonra, Çubuklu'da gezinirken öfkelenerek elinde ki kızılcık sopası ile oğlu Selim'e sekiz kez vurur. Selim o zaman bu çubuğu toprağa dikerek tutması için dua eder. Çubuk tutar ve yemiş verir" Bu rivayet doğrultusunda Yavuz Sultan Selim, padişah olduktan ve çıktığı Mısır seferinden döndükten sonra, bu semte önem verdiği ve güzelleştirdiği söylenir. Semtin Çubuklu ismini almasına açıklık getirmeye çalışan bir diğer rivayet de; eskiden buralarda yapıldığı söylenen Çubuk lülesinin bu semte adını verdiğidir.

Çubuklu bir diğer anlatıma göre, Bizanslılar döneminden bugüne önemli bir sayfiye yeri olarak karşımıza çıkar. Bizanslılar döneminde, Katankiyum ismiyle anılam semt içersinde Alexandr adlı bir rahip tarafından yaptırılan Uykusuzlar manastırı Ortodoks hıristiyanlık tarihinde oldukça önemlidir. Bu manastırda üç yüz rahibin, geceli gündüzlü İncil okuyup yakarışda bulunduğu rivayet edilmektedir. Bu rivayet çerçevesinde, isminin Glaros olduğu da söylenilen Çubuklu, devamlı olarak kızılcığı ile ünlü bir semt olmuştur.

Evliya Çelebi, 17 yüzyılda semtin ne tür özellikler gösterdiğini şöyle anlatır: " bu kasaba yakında mamur olmuştur. Lebiderya'da bağlı ve bahçeli, 1200 haneli bir yerleşim yeridir. Başlıca yalıları, İbrahim Çelebi yalısı, Emir paşa yalısı, Süleyman efendi yalısıdır. Lakin, nihayetinde ki Longazade yalısı cümlesinden müzeyyendir. Yedi mahallesi islamdır. İskele başında ki İskender paşa camii meşhur mimar Sinan eseridir. İki sıbyan mektebi bir hamamı vardır."

Günümüzden yaklaşık altmış yıl öncesine kadar sazlı sözlü eğlencelerin yapıldığı bir mesire yeri olan Çubuklu'da, şimdiki yalıların bulunduğu mekanların tamamıyla boş olduğu söylenmektedir. Bu mekanlarda bülbül dinlemenin verdiği zevk, şiirlerde ve romanlarda işlenen bir temadır. III.Sultan Ahmed döneminde, Feyzabat olarak anılan bu semt, batılılaşma devrinin erken dönem habercisi Lale devrinin mimarı Nevşehirli Damat İbrahim paşa tarafından yaptırılan havuz ve çeşmelerle, diktirdiği birbirinden nefis ağaçlarla güzelleştirilmiştir. Nevşehirli Damat İbrahim paşa, ayrıca, Bostancılar kışlası kenarında da Fezabat kasrı yaptırmış, ancak bu yapıların hiçbiri günümüze kadar gelmemiştir.

Çubuklu semtinin imarına katkıda bulunan çok önemli bir isim de Mısır Hidiv'i Abbas Hilmi paşadır. Abbas Hilmi Paşa Viyana'da eğitim görmüş bir isimdir. Dönemin Osmanlı padişahının fermanıyla Mısır Hidivliği kasrına atanan Abbas Hilmi paşa, bu göreve getirilen üçüncü ve son kişidir. Osmanlı tarihi içersinde Abbas Hilmi Paşa adına yalnızca dönemin siyasi olaylar silsilesi içersinde değil, yaptırdığı güzel köşkler söz konusu olduğu zamanda da rastlarız. Bunlar içersinde Hidiv kasrı en önemlisidir.

Korulukların içersinde yer alan ve yekpare mermer ile kaplı Hidiv kasrı, yalnızca Çubuklu semtinin değil, bazı tarihcilere göre, İstanbul'un en gösterişli, en zarif ve aynı zamanda da en büyük gül bahçesine sahip olan bir köşküdür. Hidiv kasrının yapımı, mimarisinde ki batı etkisini izlemek açısından, muhatabına oldukça zengin malzemeler sunmaktadır. Çivisinin bile Avrupa'dan getirtildiği bu köşk, Osmanlı mimari tarihi açısından bir dönüm noktasının izlerini taşımaktadır. Köşkün o dönemki maliyeti 150.000 altındır. Köşkün alt katında somaki mermer sütunlar, havuz ve selsebil ile süslenmiş büyük bir salon bulunmaktadır. Salonun baştan aşağı camdan müteşekkil kapıları hemen önündeki parka açılmaktadır. Köşkün tavanları, her bir parçası büyük bir zevkle ve eşsiz bir sabırla ortaya konulan altın yaldızlı nakışlarla süslenmiştir. Köşkün bir diğer ilk olma özelliği de şurdan kaynaklanmaktadır: Abbas Hilmi paşa koruya yaptırdığı jeneratör ile, kendi köşkünü ve Çubuklu camini aydınlatmış, ve böylelikle burası jeneratörle aydınlatılan ilk köşk olma özelliğini kazanmıştır. Köşkün tasarlandığı mekanın önemli bir bölümüde park olarak düzenlenmiş, yine bir çok yabancı ülkeden, eşine ender rastlanan fidanlar getirilerek bu parka dikilmiştir. Bugün Hidiv kasrının parkında, değişik yaşları ile yer alan ağaçlar, muhteşem bir doğa harikası görünümündedirler. Yine köşke kurulan ve buharla çalışan asansör de bir ilk olma özelliği taşımaktadır. Köşkün tam Boğaz'a hakim olan kulesine ya bu asansör ile yada yüz elli iki basamaktan oluşan bir merdiven ile çıkılmaktadır. Abbas hilmi paşa köşkü yada bugün bilinen adıyla Hidiv kasrı'nın şöyle bir hikayesi vardır. Köşkün planı çizilirken Abbas Hilmi paşa, binaya bir kule yapılmasını talep etmiş, Abbas Hilmi paşa'nın bu talebi üzerine hemen kulenin tasarımı gerçekleştirilmiş ve derhal inşaatına başlanmıştır. Bu kulenin tam üç yüz dört basamağının olması planlanmıştı. Ancak ne var ki haber derhal hafiyeler tarafından sultan II.Abdülhamid'e ulaştırılır. Sultan'ın mabeyn baş katibi Tahsin paşa'nın Yıldız hatıraları isimli kitabından öğrendiğimize göre, haberi Abdülhamid'e ulaştıran hafiyeler, bu kulenin saraylara mahsus olduğunu söylemişler, Abbas Hilmi paşa'nın İstanbul'da bir saray yaptırıp içinde saltanatlar sürdürmesininn de çok yanlış anlamalara gelebileceğini ve bunun bir nevi Abdülhamit'in saltanatına meydan okuma olacağını ima etmişlerdir. Zaten pimpirikli bir kişiliğe sahip olan Abdülhamit, bu bilgilerden ciddi biçimde rahatsızlık duyar. Kule yapımına oldukça canı sıkılan Abdülhamit, yine de nezaketi elden bırakmayarak ve asıl duygularını gizliyerek paşaya bir mesaj gönderir. Mesajda şu ifadeler yer almaktadır: " Böyle muhteşem bir köşk yaptırmanızdan elbette memnunum. Ancak bildiğiniz gibi İstanbul; islamın gözbebeği bir şehirdir. Böylesine mukaddes bir yerde cami minarelerinden daha yüksek bir kule inşa ederseniz, alem-i islam size gücenebilir. Sözün kısası, yaptırılmakta olan kulenin yüz elli iki basamaktan fazla olmaması arzu-yu şahanemdir." Sultan Abdülhamid'in bu mesajını dikkate alan Abbas Hilmi Paşa, sultanın isteğine uyarak kuleyi yüz elli iki basamakta bırakmıştır. Abbas Hilmi Paşa daha sonra ki yıllarda, Mısır'da Nil nehri kenarında bu kasrın bir eşini yaptırmıştır.

Hidiv kasrı günümüzde, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu'nun İstanbul Büyük Şehir Belediyesi ile imzaladığı protokol doğrultusunda restore edilmiş ve tüm salonlarında restaurant hizmeti verilecek şekilde yeniden düzenlenmiştir. Çevresi çim ve güllerle kaplı olan bu güzel yapı, gündüzleri çay salonu olarak geceleri ise restaurant olarak hizmet vermektedir. Davetler, resepsiyonlar ve konserler için ideal bir mekan olan Hidiv kasrı, dünya standartlarında ki hizmet anlayışı ile çalışmalarına devam etmektedir.

Çubuklu semtini anlatırken, sularından bahsetmemek büyük bir bilgi eksikliği doğurur. Çubuklu semti, sularıyla, İstanbul'un önemli semtlerinden biri olmuştur. Bu önem, tarihsel bir geçmişe sırtını dayamaktadır. Ayrıca Sultan Abdülmecid döneminde, Çeşmibülbül denilen enfes çeşmenin yanında bir imalathane kurulmuştu. Bu imalathanede, mükemmel fincanlar, harika bardaklar, güzelim avizeler, kaseler ve şamdanlar başta olmak üzere bir çok eşya üretilir ve burada üretilen bu tür eşyalara Çeşmi Bülbül tarzı denilirdi.

Son olarak, Çubuklu da oturanlardan, ismi unutulmayan, hatta bir ara oturduğu mahallenin kendi ismiyle anılmasına neden olan bir kişiden de bahsetmek gerekir. Bu kişi, Rıfat paşadır ve yardıma muhtaç insanlara yaptığı yardımlarla ve iyiliksever kişiliğiile tanınmıştır. Rıfat paşa, sahibi olduğu çok büyük bir araziyi halka dağıtmış ve herkesin sevgisini kazanmıştır.

Zamanın en güzel ziyafetlerini verip, halkı davet eden Rıfat Paşa'nın yalısının kendisine ait fırınında hergün pişirilen Francala isimli ekmekler bugün hala konuşulmaktadır.

Beyazdut
27-07-09, 04:30
İstinye

İstinye, İstanbul boğazı'nın Rumeli yakasında yer alan bir sahil semtidir. kuzeyinde Yeniköy, güneyinde Emirgan ile komşudur. istinye çok eski bir yerleşim bölgesidir. İlçe olarak Sarıyer'e bağlıdır.

İstinye'nin antik çağda ki adı Leosthenion'dur. Ancak yine aynı dönemlerde Lasthenes ve Sosthenion adlarıyla da anılmaktaydı. Helen dilinde ki adı Sosthenion'du. Bu ad, saos/sos(güvenli) ve Sthenion(güçlünün yeri- Athena'nın yeri )sözcüklerinden türetilmiş olup, " güçlü tanrıça Athena'nın güvenli koyu " anlamına gelmektedir. Bundan da anlaşıldığı gibi istinya adını güvenli koyundan almaktadır.

İstinye'de antik çağda bir adak yeri vardı. Burada ki adak yerinin Argaunotların, Bebrik kralı Amyknos'u yenmelerine karşı saygı ve zafer ifaedesi olarak inşa etmişlerdi. Bu adak yerini yani başka bir deyişle tapınağı, Argaunotların kaptanı Iasson yaptırmıştı. İstinye Argaunotlar zamanında çok seçkin bir yerdi. Bizans döneminde İstinye'nin adı " Stenos " oldu. Yine aynı dönemde " Stenia " adını aldı. Eski dönem isimlerinden Stenia'ya uyarlanan en yakın isim İstinye olduğu için bu ad benimsenmiş olmalıdır. Bir başka söylenceye göre bu semt de Eskiye adında bir din adamının burada yaşadığı ve bir tapınak yaptırdığı için semtin adı İstinye olmuştur.
Argaunotların yaptırdıkları adak yerini(tapınak), Bizans kralı Konstantin, kendi adına kiliseye çevirdi. Daha sonra ise Makedonyalı Basil onardı. O dönemde İstinye'de " Romanos " adlı imparatorluk sarayı vardı. Bu saray 921 yılında, Tuna kıyısından gelen Bulgarlar tarafından yıkılmıştır. Bu arada o devirlerle ilgili bir rivayet vardır ki: Bizans döneminde bir münzevi olan Daniel adlı kişi, otuz üç yıl boyunca İstinye'de bulunan bir sütun üzerinde oturmuş, yaz kış gelen ziyaretcilere bıkmadan usanmadan vaaz ederek sütunun üzerinde kalmayı sürdürmüştür. Bu rivayet ne derece doğru bilemeyiz.

İstinye koyu, derin ve korunaklı olduğu için, Bizans döneminden beri iskan edilmeye başlanmıştır. Hemen her dönemde Karadeniz'den gelen donanmalar İstinye koyunda demirlemişlerdir. ****ralılar, Argaunotlar, Bebrikler, Gotlar, Cenevizliler ve Bizanslılar İstinye koyunu kullanmışlardır. Zaman zaman İstanbul'un Karadeniz'e yakın semtlerine baskın yapan Don kazaklarının da uğrak yeri olmuştur. Osmanlı döneminde de aynı üs olarak kullanılan İstinye koyu, aynı zamanda tersane ve kalafat yeri olarak da kullanılmıştır.

İstinye 16.yüzyıldan itibaren gelişmeye başladı. Köy, tersane ve kalafat yeri olarak iş yeri havasına girerken, Neslişah Sultan da semtin gelişmesi için burada ki mevcut yerleşmeye bir mahalle kurarak ve bir mescit yaptırarak(1547) katkıda bulundu.

Evliya çelebi ünlü seyahatnamesinde İstinye ile ilgili şöyle yazar : "Bin parça gemi alır büyük limanı vardır. Han ve Medrese yoktur. Bağ ve bahçesi çoktur. Ahalisinin fukaraları bahçevan ve balıkçıdır. kasaba, körfez dahilinde olduğundan havası o kadar iyi değildir. Liman burnunda bir misafirhanesi vardır. Limanı rüzgardan emindir. "

18 yüzyılda İstinye'de sahil boyunca yerleşme başlar ve yalılar, konaklar yer almaya başlar. Mahalle tarihi eser bakımından zengin yerleşim bölgelerinden biridir. Tarih boyunca uygarlıklara kucak açan İstinye, pek çok kez Bulgarlar, Hunlar, kazaklar ve Rusların saldırısına uğramış ve yıkılıp tahrip olmuştur.

İstinye'de ki tarihi eserlerden biri, Neslişah sultan camiidir. İstinye'de Değirmen sokakta bulunan cami, II.Beyazıt'ın torunu Neslişah sultan tarafından 1540 yılında yaptırıldı. Cami yol çalışmaları nedeniyle 1957 yılında yıktırıldı. Arsasının bir kısmının yola verilmesine rağmen diğer kısmı üzerinde aynı ismi taşıyan bir cami yaptırıldı.

Kürkcübaşı mescidi Çayır sokaktadır. Padişahın Kürkcübaşı'sı tarafından 17. yüzyıl başlarında yaptırılmıştır. Yapım tarihi bilinmeyen bu mescit, yangın sonucu tahrip olduktan sonra yeniden inşa edilmiştir. Onarımlar sonucu bu mescidin tarihi özelliği tamamen kaybolmuştur.

Mahmut Çavuş mescidi, İstinye devlet hastanesine yakın bir yerde ve ana cadde üzerindedir. Mahmut çavuş isimli bir kişi tarafından yaptırılmış olup yapım tarihi bilinmemektedir. Zaman içersinde yıpranan cami, 1974 yılında yeniden yapılmıştır. Son kez 2004 yılında onarım gördü. Ahşap olan bu cami 1930 lu yıllarda üç sınıflı okul olarak da kullanıldı. İstinye'nin koru mevkiinde Boğaziçi camii var. Bu cami'nin de tarihi özelliği yoktur. İstinye'de kaplıcalar mevkiinde de bir cami bulunmaktadır. Ayrıca İstinye çarşında Ve İstinye itfaiyesi müştemilatı içersinde de bir itfaiye mescidi vardır.

İstinye hamamı, Neslişah Sultan camii karşısında İstinye hamamı sokağı ile İstinye değinilen sokağının birleştiği yerdedir. Hamam 1460 yılında Gazi Semiz Ali Paşa tarafından yaptırılmış ve vakfedilmiştir. Aslında aynı yerde iki hamam yaptırılmış ancak biri yıkılmıştır. Halk arasında bu hamama, Neslişah sultan hamamı da denilmektedir. Dilencilerin rağbet ettiği hamam aynı zamanda " dilenciler hamamı " olarak da anılırdı.

Bizans imparatoru Büyük Konstantin I. (324-337) " baş melek " Arhistratigos Mihail'in anısına şimdi ki mevcut kiliseyi (iki melek) yaptırdı. Taksiarhon Mihail ve Gavril kilisesidir bu. Bugün ki kilise 1820 yılında Rus gemiciler tarafından yeniden inşa edilmeye başlanmış, 1938 yılında ancak tamamlanmıştır. Bu kilise Fener Patrikhanesine bağlıdır.

Mahallede bir adet Müslüman mezarlığı bulunmaktadır. Azınlıklara ait mezarlık ise yoktur. İstinyede' ki çeşmelerin en eskisi, Ahmet Şemsettin efendi çeşmesidir. Çeşme İstinye meydanında ki küçük parkın içinde olup, 1767 yılında Ahmet Şemsettin efendi tarafından yaptırılmıştır. Çeşmelerin su yolları, 1926 yılında İslamiyeti kabul eden Trandıl Şem-i Nur adını alan bir hanım tarafından onarılmıştır.

Abdülhamit Han (1) çeşmesi, İstinye cami sokakta Neslişah Sultan cami'nin avlu kapısı bitişinde olup 1782 yılında yaptırılmıştır. II.Mahmut Han çeşmesi de 1834 yılında yapılmış ve günümüze ulaşmamıştır. İstinye sahil yolunda ve Toprak ailesine ait binanın bahçe duvarına bitişik olarak yaptırılan Rizeli Hacı Bayram Kaptan çeşmesi, duvar çeşmesi hüviyetinde olup yapım yılı 1900 yılıdır. Tarihi çeşmelerdendir. Mimar yapısı ile dikkati çeken İskele çeşmesi 1908 yılında yaptırılmış olup, Vapur iskelesi karşısındadır. Bu çeşmeyi kimin yaptırdığı bilinmemektedir.

İstinye, tarihi eser özelliği taşıyan bina bakımından zengindir. Özellikle, 19. yüzyılda yapılan Faik bey yalısı, harika mimarisi ile dikkati çeker. Bina daha sonra el değiştirdiği için Pakize hanım yalısı olarak da anılır. Recaizade(hancıoğlu) yalısı, İstinye vapur iskelesi yanındadır. Yalı 19.yüzyılın ikinci yarısında yapılmıştır. Zamanla harap olan yalı, 1970 li yıllarda yıkılmış, 1985 yılında yeniden yapılmıştır.

Yeniköy'den İstinye'ye girişte, sağ tarafta ve tam köşedeki beyaz yalı denilen yalı da İstinye'nin göz okşayan tarihi binalarındandır. Bu binayı geçtikten sonra, hastanelere varmadan sağ tarafta harap görünümde ki tarihi binalar ile, büyük bahçe içesinde ki Toprak ailesine ait köşk ve müştemilatı dikkati çeker. İstinye deresinin ve halı sahasının yanında ki tarihi İbrahim Efendi köşkü de harap haldedir. İstinye'de sokak aralarında pek çok tarihi bina vardır. Bunların bir kısmı restore edilmiş, bir kısmı da harap haldedir.

İstinye-Emirgan yolu üzerinde ve deniz tarafında ki Müşir(deli) Fuat paşa yalısı da tarihi eserlerdendir. Yalı 19. yüz yılın ikinci yarısında yapılmış olup, ilk sahibi Billuri Mehmet efendidir. Sonra sırası ile İran Sefiri Muhsin Han, Hicaz kralı şura-ı Devlet azalarından Şerif Hüseyin bey yalının sahibi olmuştur. Son sahibi ise, Müşir(deli) Fuat paşa'dır. MüşirDeli Fuat Paşa, başarılı bir asker ve devlet adamı olması, bildiklerini ve düşündüklerini çekinmeden ve dürüstce söylemesi nedeniyle kendisine " deli " lakabı takılmıştır. Bu nedenle yalı son sahibinin ismiyle anılır. Yalı daha sonra Deniz Yolları idaresine satıldı. 1991 yılında, tersane alanı boşaltılınca onarıma alındı. Nihayet 1999 yılında Karadeniz Ekonomik işbirliği D8 Uluslararası sekreteryası, Dış işleri bakanlığının, Türkiye temsilciliğinin kullanımına verildi.

Yeniköy'den İstinye'ye girişte, Kaşkar çay bahçesi ve Han Restaurant'ın çınar ağacı, İstinye'nin anıt ağaçlarındandır.

İstinye'nin yerli halkı, Bizans dönemine kadar Rum ve diğer azınlıklardan oluşuyordu. Ancak 1877 Rus harbi(93 harbi) göçleri, Balkan harbi(1912) göçleri ve Rize'nin Ruslar tarafından işgali nedeniyle İstinye, en çok göç alan yerleşim alanlarından biri olmuştur. Yirmi-otuz yıl öncesine kadar İstinye halkının büyük çoğunluğunu Rize, Ardeşen, Hopa, Fındıklı ve Artvin halkı oluşturuyordu. Balkanlar'dan gelenler de az değildi. Bu yöre toplulukları yine bu bölgede ikamet etmekte ve İstinye'nin yerli halkını oluşturmaktadırlar. Ne var ki son yıllarda yapılaşma, siteleşme ve yeni yerleşim alanlarının meydana gelmesi nedeniyle nüfus da büyük bir artış meydana gelmiştir.

İstinye denince akla koyu,tersanesi, kalafat yerleri, balıkcılığı, taş ve kireç ocakları ve topraklarının verimli olması nedeniyle bahçecilik gelir.

İstinye'de Rumlar ve Türkler iç içe yaşamazlardı. Rumlar genelde deniz kıyısını tercih ederken Türkler iç kısımlarda yaşarlardı.

Denizi ve koyu ile dikkat çeken İstinye'de ilk deniiz hamamı, 05.10.1877 tarihinde Vilayet-i Belediye kanunu gereğince, halkın açıktan denize girmelerini önlemek amacıyla, 1878 yılında açıldı. Bu deniz hamamı çok uzun yıllar kullanıldı. Günümüzde İstinye'de plaj(deniz hamamı) yoktur.

İstinye'nin bağ ve bahçelerinde yetişen bostanlar, sebzeler, meyveler ve özellikle Osmanlı çileği ünlüdür. Günümüzde az da olsa Osmanlı çileği hala yetiştirilmektedir.

İstinye koyunda yıllarca kefal, istavrit, levrek gibi balıklar avlandı. Günümüzde koyda kirlilik nedeniyle balık avı yapılamamaktadır. İstinye denince akla tersane gelirdi. Büyük bir iş merkezi olan tersane yüzlerce işci barındırıyor ve İstinye ile özdeşleşiyordu. " Küçük Haliç " olarak bilinen İstinye koyu, Osmanlılar döneminde Kaptan-ı Derya Cezayir'li Gazi Hasan paşa'nın isteği ve ısrarı ile tersane ve kalafat yeri olarak kullanılmıştır.

İstinye koyunda modern bir tersane yapılması için ilk adım 1856 yılında atılmış ve Zaptiye Müşiri (deli) Fuat paşa'nın bu bölgede ki arazisi üzerine ticaret gemileri için bakım onarım ve gemi inşa tersanesi yapım ruhsatı verilmiştir. Tersane yapımına 1909 yılında İtalyanlar talip olmuş, fakat Trablusgarp harbi nedeniyle çalışmalar yarıda kalmmıştır. 1911-1912 yıllarında Fransız şirketi tersane yapımişini üstlendi ve ismi " Boğaziçi istinye Havuz ve Destgahları Anonim Şirketi " olan bir tersane kurdular. Tersane 1912 yılında hizmete girdi. 1918 yılında Mondros Mütarekesinden sonra İngilizler tarafından tersane işgal edilmiş ise de, Fransızlar tersane üzerinde hakimiyet kurmuş ve 1928 yılına kadar çalıştırmışlardır. 1928 yılında tersane, devlet tarafından satın alındı. Önce Denizbank'a sonra Deniz İşletmeleri'ne, 1944 yılında ise Devlet Deniz Yolları ve Limanları Genel Müdürlüüğüne bağlandı.

İstinye tersanesinde üç havuz vardı. Biri 137.15 metre uzunluğunda ve 21.3 metre genişliğinde, diğeri 67.32 metre uzunluğunda ve 29.4 metre genişiliğinde sonuncu ve üçüncü havuz ise, 152.1 metre uzunluğunda ve 29.4 metre genişliğinde idi. Bu ölçülerden daha uzun bir şilep yada tanker geldiğinde, ikinici ve üçünncü havuzlar birleşitrilerek çok daha uzun bir havuz oluşturuluyor ve tersaneye gelen gemiye rahatlıkla hizmet veriliyordu.

Bostancı(1956), Caddebostan(1956), Çengelköy(1962), Suadiye(1964), şehit Temel Şimşir(1977), Aydın Güler(1981), Rumelifeneri(1988) ve Kızıltoprak(1988) yolcu gemileri ile Celal Atik(1988), Hamit Kaplan(1988) tarak gemileri İstinye tersanesinde inşa edilmiştir.

Uzun yıllar Türk ve Dünya denizciliğine hizmet eden tersane, Boğaziçi yasasının 12. maddesi gereğince, 26.08.1991 tarihinde kapatılmış ve bu arazi turizm alanı ilan edilmiştir. Bu tarihi tersane de izmir Alaybey tersanesine nakledilmiştir. Boşaltılan alan turizm ve eğlence merkezi olarak kullanılmakta, sosyal ve kültürel etkinlikler bu alanda yapılmaktadır. Bu geniş alan üzerinde ve Tokmakburnu yönünde, İstanbul Gemi Trafik hizmetleri merkezi vardır. Boğaz geçişleri bu merkezden yönlendirilmektedir.

İstinye, Sarıyer ilçesinin sanayi bölgesidir. İstinye'nin iç kkısımlarında taş ve kireç ocakları vardı. Bunlar terk edikdikten sonra buralarda binalar yapılmaya başladı. İstinye'nin iç kısımlarında Kavel Kablo fabrikası, Türkay Endüstri ve Ticaret A.Ş.( türkay kibrit fabrikası), Beldeyama, Beldesan, Termo teknik fabrikaları bulunmaktaydı ve bu fabrikalar nedeniyle İstinye ilçenin sanayi merkezi konumundaydı. Ancak, günün koşulları dikkate alınarak bu fabrikaların büyük bir kısmı şehir dışına taşındı. Boşalttıkları alanlar ya konut inşaatına açıldı yada değişik iş alanlarına dönüştürüldü. Borusan oto, Otokoç, Maxicenter, ChampionSA gibi büyük iş yerleri ve alışveriş merkezleri ile İstinye, Boğaziçi'nin en hareketli ve en canlı iş bölgesidir.

İstinye'de bir de itfaiye teşkilatı bulunmaktadır. Bu teşkilat 1926 yılında İstanbul Belediyesi tarafından " deniz itfaiyesi " olarak kuruldu ve 1960 yılına kadar hem deniz hem de kara itfaiyesi olarak görev yaptı. Deniz itfaiye gemisi ömrünü tamamladığından hizmetden kaldırıldı. Ancak İstinye itfaiyesi kara müfrezesi ile görevine halen devam etmektedir.

A.B.D Başkonsolosluk binası da İstinye semti sınırları içersindedir.

Beyazdut
27-07-09, 04:31
Anadoluhisarı

Anadoluhisarı, İstanbul boğazının Anadolu yakasında yer alır. Beykoz ilçesine bağlıdır ve Boğazın en şirin ve tarihi semtlerinden birisidir.

İsmini Yıldırım Beyazıt'ın yaptırdığı ve tarihi kaynaklarda "Güzelcehisar" başta olmak üzere, "Akçahisar", "Güzelhisar", "Gözlücehisar", "Yenicehisar" ve "Akhisar" olarak karşımıza çıkan bir kaleden alan Anadoluhisarı semti, birbirinden muhteşem doğal güzellikleriyle ve sinesinde barındırdığı eşsiz tarihi eserleri ile, bir çok değerli sanatcıya ilham kaynağı olmuş eşssiz güzellikte bir semtdir. Anadoluhisarına Güzelcehisar denmesinin sebebi, kalenin boğaz suları üzerinde çevresine uygun olarak yükselmesidir.

Semte adını veren Hisar, 1391 yada 1399 tarihleri arasında yaptırılmıştır. Bu hisarın varlık nedeni, Yıldırım Beyazıt'ın İstanbul kuşatmasıdır. Yıldırım Beyazıt, dönemin Bizans imparatoru Manuel'den yılda on bin altın vergi sözü almış ve yine bu doğrultuda Bizans toprakları içersinde bir cami inşa edilmesi, bir Türk mahallesi kurulması ve müslümanların aralarında ki çözümsüzlükleri kendi inançları doğrultusunda karara bağlayabilecekleri bir kadı'nın tayin edilmesi konularına hukuki birer statü kazandırmıştır. Ancak ne varki 14.yüzyılın son döneminde Doğu Türkistan hakanı Timur'un Osmanlı devletine karşı aldığı saldırgan tutumu fırsat bilen Bizans imparatorluğu, müslüman halkı kılıçtan geçirmiş ve anlaşma hükümlerini çiğnemiştir.

Bu olayların detaylı anlatımını Evliya Çelebi'nin seyahatnemesinde bulmak mümkündür. O sıralarda Yıldırım Beyazıt'ın sarayında esir tutulan Bizans imparatoru Manuel kaçmayı başarmış ve Yıldırım Beyazıd'dan habersiz olarak Bizans ordularının başına geçmiştir. İstanbul'un Osmanlı imparatorluğu tarafından kuşatılmasında Müslümanlara yapılan bu eziyetin payının yüksek olduğu, tarihi kayıtlarda doğrulanan bir husustur. Yıldırım Beyazıt, daha şiddetli bir baskı oluşturabilmek için Güzelcehisarı yaptırmıştır. 1452 yılında, İstanbul'un fethi çalışmaları sürerken Fatih Sultan Mehmet'in emriyle bu kalenin karşısına Rumelihisarı adıyla ikinci bir kale daha inşa ettirilecektir.

Anadoluhisarı, İstanbul Boğazı'nın Asya yakasında, Göksu deresinin boğaza karıştığı dar alan üzerinde kurulmuştur. Anadoluhisarı asıl kale, iç kale duvarı, dış kale duvarları ve üç kuleden müteşekkildir. Hisarın ana yapısını dikdörtgen şeklinde yüksek bir kule oluşturur. İç kale durumunda olan bu kuleyi bir duvar çevirir. Kule ile iç duvarları bir ikinci sur kuşatır. Çok kenarlı olan bu sur'un köşelerinde burçlar vardır. Sur dış kale vazifesi görür.Hisarın inşaatinda kesme blok taşlardan başka, tuğlada kullanılmıştır. Fatih Sultan Mehmet Rumelihisarı'nı yaptırırken ayrıca Yıldırım Beyazıt'ın yaptırdığı Güzelcehisara, iç kale burcu ilave ederek orayı daha da güçlendirmiş ve onarımını da yaptırmıştır. Çarşının içinde bulunan ve denize bakan küçük ve sade bir yapı olan ancak bir o kadar da güzelliği ile göz dolduran Camiyi de yine Fatih Sultan Mehmet yaptırmıştır. Anadoluhisarı'nın içersinde ayrıca, III.Selim tarafından inşa ettirilmiş bir namazgah ve bir de nişangah bulunmaktadır. Anadoluhisarı kalesi, Türk ve Osmanlı askeri mimarisinin en olgun örneklerinden sayılır.

Anadoluhisarı'nın yapımı ile ilgili olarak Meydan Larousse'de şu kayıtlar yer alır: " kalenin çeşitli bölümleri çabuk ve basit usullerle fakat çok sağlam olarak yapılmıştır. Kalenin ana duvarları blok taşlardan örülmüştür, bazen tuğlada kullanılmıştır. Aynı teknik iç kale duvarlarında da görülür, ancak burada ki tuğla sıraları daha çoktur. Güneybatı kulesinin eteğinde düz tuğla sıraları arasında, balık kılçığı örgü biçiminde yapılmış iki sıra konmuştur, bu süs bir kaç ayak kadar devam eder. Burada kullanılan tuğlaların boyutları çeşitlidir. Asıl kelenin yer katını örten tonozda ve batıda iç kale duvarının eteğindeki kemerlerde de tuğla kullanılmıştır. Ancak bunlar bazı yazarların ileri sürdüğü gibi yapının Bizans döneminde yapılmış eski bir kale üzerinde kurulduğunu göstermez. İlk Osmanlı anıtları arasında buna benzer pek çok örnek vardır. Ayrıca bu yapının bir Bizans kalesi üzerinde yapıldığını gösterecek en ufak bir kayıt da bulunmamaktadır."

Anadoluhisarı Göksu deresinin denizi doldurması ile zamanla içerde kalmıştır. Kale kapısı ve dış duvarları, yol genişletme çalışmalarında yıkılan Anadoluhisarı'nın Bizans döneminde ki isminin Neo Castrum(yeni kale) olduğu söylenmektedir. Bu isimlendirme, bazı tarihcilerin çok daha önceleri burada bir Bizans kalesinin bulunduğunu düşünmelerine yol açmıştır. Rumelihisarı ile birlikte bu hisarın vazifesi, İstanbul'un fethinde Boğaz'ın kontrolünü sağlamak olmuştur. Daha sonra uzun yıllar Boğazlarda Türk hakimiyetini sağlamakta ve Karadeniz'den gelecek tehlikelere karşı koymakta önemli rol oynamıştır. Zaman içersinde askeri değerini yitiren Anadoluhisarı, Boğaziçi'nin manzarasına güzellik katan bir yapı olmuştur.

İstanbul'da ki en eski Türk yapısı olarak bilinen Anadoluhisarı, aynı zamanda en eski Türk mahallesi olma şerefini de taşımaktadır. Yerleşme sahası kıyı boyunca kuzeye doğru, yamaçlara, Göksu'ya, daha güneyde Küçüksu'ya ve Göksu çayırında ki sırtlara yayılır. Anadoluhisarı güneyinde Kandilli, kuzeyinde Kanlıca ile bir yerleşim bütünlüğü meydana getirir. Kanlıca'dan sonra gelen Anadoluhisarı yöresi, Beykoz ile Üsküdar arasında Anadolu yakasının odak noktasını teşkil edecek şekilde ayrıcalıklı bir konum durumundadır.

Anadoluhisarı'nın kalbi hiç şüphesiz ki, dillere destan Göksu ve Küçüksu mesireleridir. Göksu ve Küçüksu mesireleri Osmanlı döneminde herkesin rağbet ettiği bir mesire yeri olan Kağıthane'nin 1730 yılında gerçekleşen Patrona Halil isyanında ki hadiselere mekan teşkil etmesi nedeniyle kapatılmasının ardından en gözde mesire yeri özelliğine sahip olmuşlardır. Bir mesire yeri olarak Göksu'dan bahsederken karşımıza iki türlü Göksu eğlencesi çıkmaktadır. Bunlardan birincisi Göksu deresi içersinde yapılan sanatsal ve kültürel etkinlikler, ikincisi ise Boğaz sefası olarak tarif edilen ve Göksu deresi dışına kadar uzanan eğlencelerdir.

Göksu deresinin etrafında ki çimler üzerinde yer sofraları kurulmakta, geleneksel Türk tiyatrosunun en güzel örnekleri burada sergilenmekteydi. Orta oyunu başta olmak üzere burada gerçekleştirilen sanatsal ve kültürel etkinlikler, Göksu'nun simgesi haline gelmiştir. Gerçekleştirilen seyirlik programlar buraya olan rağbetin artmasında ki en önemli etkenlerdendir. Göksu deresinin bir başka simgesi de, dere boyunca arz-ı endam eden sandal yığınlarıdır. Bu sandal yığınları arasında zaman zaman yerini alan saltanat kayıkları da tarihsel öneme sahip bir başka görüntüsüdür Göksu'nun. Bu kayıklar; içi kadife kumaşlarla kaplanmış ve üç kürekci tarafından çekilen sandallardır. Saltanat mensupları, Göksu'da ki bu canlılığı paylaşmak üzere buraya gelirlerdi. Bu bağlamda Sultan Abdülmecid'in torunu olan Mevhibe Hanım'ın hatıratında aktardıkları son derece bilgilendiricidir. Bu hatıratlar, tarihin en canlı ve sıcak tutanaklarıdır. Bu nedenle bir sosyal tarih araştırması yapmanın olmazsa-olmazı, hatıratların rehberliğine de baş vurmaktır.

Burada yaptığımız kuşkusuz kapsamlı bir sosyal tarih çalışması değil, ancak yinede elimizde ki bazı hatıratlara değinmekte fayda vardır. Mevhibe Sultan, saltanat mensuplarının Göksu'ya duydukları sevgiyi şu cümlelerle anlatmakta ve döneme ışık tutmaktadır:
" Göksu alemleri veya gezintileri....bu, muayyen bir zamana kadar bizler için bir muamma, yerine getirilmesi imkansız bir arzu, bir gezinti idi. Cuma ve Pazar günleri, sarayın denize bakan pencerelerinden birinin önüne oturur, Göksu'ya doğru süzülen kayıkları hayret ve gıpta ile seyrederdik. Nedense Göksu'ya gitmemiz için bizlere müsade yoktu. Pencerenin önüne oturmuş bu talihli insanlara bakarken, kendimi bir mahpus addederdim. Günahımız neydi? Bizleri bu zevkten niçin mahrum ederlerdi? İşte Valide paşa'nın üç çifte kayığı. Kenarlarından denize sarkan gümüş balıklar, güneşin altında pırıl pırıl parlardı. İşte Naime Sultan, işte Zekiye Sultan, şahane kayıklarının içinde en güzel feracelerini giymiş, Göksu'ya doğru giderlerdi.(...) Bir iki kere babama " bizde Cuma günleri Göksu'ya gitsek " diyecek oldum, işitmediğim azar kalmadı. Annemi kışkırtır, babamı kandırması için ona yalvarırdım. Nihayet bir Cuma sabahı annem odama geldi. " muradına erdin, hazırlan, bugün öğleden sonra Göksu'ya gidiyoruz. Babanla konuştum. Cemile Sultan izin vermiş, çocuklar gezsin, hava alırlar demiş " müjdesini verdi.(...) Nihayet hareket zamanı geldi. Rıhtıma indik. Üç çifte kayık emrimize amade bekliyordu. Kayığın arka tarafına yeşil çuhadan bir örtü serilmiş, yastıklar konmuştu. Örtünün üzerinde hanedan tacı göze çarpıyordu. Hamlacıların yani kayıkcıların sırtlarındaki yeşil renkli yeleklerin üzerinde de tacımız vardı.Babam selamlık tarafında rıhtıma inmiş, kayığa binmemizi bekliyordu.kandili'de akıntı fazla olduğu için Haremağası kayığı tuttu bbir üçüncüsü de annemi ve beni kayığa yerleştirdi. Hareket ettik. Babam, rıhtımda durmuş bizi seyrediyordu. Önünden geçerken başımızı hafifce eğerek selam verdik. O ise; " geç kalmayın, zamanında dönün" diye bağırdı. Artık Göksu alemine bizde katılıyorduk. Arada ki mesafe kısa olduğu için, çok geçmeden Göksu deresine girdik. Harap un değirmeninin karşısına sahile yanaştık. Gördüğüm ihtişam beni hayrete düşürdü. Çeşit çeşit kayıklar, rengarek kıyafetler, şemsiyeler insanın gözünü alıyordu. Hemen hemen herkes birbirini tanımakla beraber, kimse kimseye selam vermezdi. Bir müddet orada durup, etrafı seyrettikten sonra annem, dönme zamanının geldiğini söyledi. Vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştım. Canım biraz daha kalmak istiyordu.(...) Kandilli'de saraya yaklaşırken,rıhtımda bir aşağı bir yukarı dolaşan babamı gördük. Ateş püskürüyordu. Kayık rıhtıma yanaşır yanaşmaz yanımıza geldi, geç kaldığımız için beni biraz azarladı. Ancak bir daha gitmeyeceksiniz şeklinde yasak koyarak bizleri zevkimizden mahrum etmedi. Artık aşağı yukarı her hafta Göksu'ya gitmeyi adet edinmiştik.Bazı günler,Piyade denen bir çifte kayığa biner onunla Göksu'ya giderdik. Fakat ben bundan katiyen hoşlanmazdım. Çünkü piyadeye bindiğimiz zaman muhakkak arka tarafa bir haremağası oturturlardı."

Göksu'da ki sandal gezintileri ile ilgili olarak o dönem Osmanlı topraklarında bulunan İngiliz lady Dorina Neave'nin şu sözleri de bir batılı gözüyle Göksu'da ki sandal gezintilerinin nasıl değerlendirildiğini göstermesi açısından oldukça ilginçtir. Lady Dorina Neave'nin sözleri dönemnde Beykoz'unda ki gündelik yaşamın işleyişine dair de ayrıntılı bilgiler ihtiva etmektedir. " Geçen asrın sonlarına doğru, o zaman ki adetlere göre, Türk hanımlarının yapabilecekleri güzel yaz gezmelerinden biri, Cuma günleri Göksu'ya gitmekti. Burası çok rağbet gören bir buluşma yeri idi. Ecnebiler ise, kendilerine pek yakışan yaşmaklı Kıyafetleri ile bu Türk bayanlarını yakından görme imkanı bulurlardı. Yaşmağın tülü güzelliklerini gizler, yalnız cazip gözler görünürdü. Kürekçiler bol beyaz pantolon, zengin işlemeli cepken, beyaz gömlek ve muhakkak kırmızı fes giyerlerdi. İki veya üç çifte kayıklardaki hanımları dereden içeriye veya dışarıya doğru gezdirirlerdi.Beyler ise hanımların kayıklarını cesaret edebildikleri kadar yakından takip ederlerdi. Bu Cuma gezmelerinde romantik ilişkiler kurulurdu. Fakat polis dereyi kontrol altında tutar, erkeklerin hanımlara söz söylemesine engel olmak için dikkat kesilirlerdi. Bazen dere o kadar kalabalık olurdu ki, yol almak için yanda ki kayığı elle geri itip ilerlemektan başka çare kalmazdı. Böyle zamanlarda hanımların kayığının yanından geçen erkeklerin eldivenli bir ele yazılı bir pusula verdikleri görülebilirdi. Şehzadelerden biri, mevkine güvenerek yaşmaklı güzele fazla ilgi gösterirse, polis suçluyu cezalandırmaya çekinir, ancak, can sıkıcı bir çareye baş vurarak, bütün kayıkların dereden çıkmasını emrederdi. Böylece cinsi latife aşır derecede ilgi göstermiş olan birisinin yüzünden, kabahati olmayan bizlerde dereden çıkartılmak zorunda kalırdık."

1806-1862 yılları arasında yaşayan tanınmış İngiliz yazar Miss Julia Pardoe, 1835 yılında İstanbul'a gelmiş ve İstanbul'un güzellikleri karşısında gözleri kamaşmıştır. Gerçek amacı, Yunanistan, İstanbul ve Mısır'ı gezmek olan Julia Pardoe, İstanbul'a gelince kararını değiştirmiş ve bir başka yere gitmeyi düşünmeyerek dokuz ay burada kalmıştır. Sultan II.Mahmud'un saltanat sürdüğü bu dönemde Julia Pardoe, İstanbul'un mesire yerlerini, anıtları, çarşıları gezmiş bayram alaylarına ve saray'ın düğün alaylarına katılmış, devlet kademesinden çeşitli kişilerin konaklarına misafir olmuştur.

Anadoluhisarı'nda ki bir diğer mesire yeride Küçüksudur. Burası da Göksu bölgesine benzer özelliklere sahip olan nadide yerlerdendir. Küçüksu bölgesinin simgesi, Göksu deresinin suyu ile yetişen, iri taneli Mısırlar ve mısır kazanlarıdır. Küçüksu'da tıpkı Göksu gibi, Patrona Halil isyanından sonra değer kazanan mesire yerlerinden olmuştur. O dönemden sonra, en zor tarihi anlarda bile gözden düşmeyen bir bölge olmuştur. Birinci dünya savaşının devam ettiği yıllarda, Fahri Kopuz tarafından kurulan, Darüttalim Musiki heyetinin verdiği konserlere ev sahipliği etmiştir. Darüttalim'i musiki heyeti,Türk müziğinin zenginliğini Batı müziğinin çok sesli yapısı ile birleştirebilmeyi başarmış ve yedi kişilik bir oda orkestrasından beklenmeyecek derecede kaliteli bir müzik ortaya koymuşlardır. Bu dönemde, Almanya ile Osmanlı devleti arasında ki askeri ve siyasi ittifak, her iki devlet arasında kültürel bir alışverişede dönüştürülmek istenmiş, bu doğrultuda Darüttalim'i musiki cemiyeti iki kez Almanya'ya gitmiş ve Almanya'da büyük takdir görmüştür.

Haluk Şehsuvaroğlu'nun Asırlar boyu istanbul adlı eserinden öğrendiğimiz kadarıyla Küçüksu, Osmanlı sultanlarının da rağbet ettikleri bir mesire yeri olmuştur. Örneğin Sultan Abdülmecid, yedi çifte koşulu kayığı ile buraya gelmekte, Küçüksu kasrına yerleşerek burada yapılan musiki ziyafetlerini dinlemektedir.

Küçüksu kasrı, sadrazam Divittar Mehmet paşa tarafından 1751-1752 yılları arasında yaptırılmış ve yapımında tamamen ahşap malzeme kullanılmıştır. Günümüze kadar gelen, eşsiz güzellikte ki Küçüksu kasrı, bugünkü şekline 1857-1858 yıllarında kavuşturulmuştur. Dış cephesi ağır kabartmalarla süslü olan ve iç mimarisi göz kamaştırıcı bir yapıya sahip olan Küçüksu Kasrı'nın mimarı, Nikagos Balyandır. Bilindiği gibi Balyan ailesi, modern Osmanlı ve Türk mimarisinin bir çok gözde yapısını tasarlamıştır. Bu bağlamda Küçüksu kasrı, Türk mimari tarihinde oldukça sembolik bir yere sahiptir. Sultan II.Mahmud'un Ramazan aylarında Cuma günleri, selamlık resminden sonra kendisine dinlenme yeri olarak seçtiği Küçüksu kasrı, pek çok devlet adamına da ev sahipliği yapmış, bir çok önemli ziyafet şöleni bu kasırda verilmiştir. Günümüzde, Milli saraylar'a bağlı olan Küçüksu kasrı, arzu edenlerin gezip görebilecekleri şekilde dizayn edilmiştir. Küçüksu kasrının hemen yanında ve deniz kenarında yer alam Mihrişah Sultan çeşmesi ise 1806 yılında Sultan III.Selim tarafından Annesi Mihrişah Sultan adına yaptırılmıştır. Ampir usulü ile tasarlanan çeşme, dörtyüzlü olan bir meydan çeşmesi niteliğindedir. Boğazın bu nadide köşesinde yer alan bu güzel çeşme, çok kereler ressamların tablolarını süslemiştir. Mihrişah sultan çeşmesinin dört yüzünde de, Hatif Mehmet efendi tarafından yazılan otuz iki mısralık bir kitabe bulunmaktadır.

Küçüksu kasrının dışında, Anadoluhisarı'nda birbirinden güzel pek çok yalı daha bulunmaktadır. Her ne kadar bu güzel yalılardan bir kısmı günümüze kadar gelememiş, tarih kayıtlarında kalmışsa da, yine de onlardan bahsetmek Anadoluhisarı'nın tarihsel kimliğini deşijre etmek açısından yararlı olacaktır. Böylelikle, bir diğer yandan bugün harabe durumunda olan bazı yapılara sağlıklı bir tarih bilinciyle sahip çıkılabilmesi mümkün olacaktır. Bu bağlamda zikredilmeye değeri çok önemli bir yalı Amcazade Hüseyin paşa yalısıdır. KöPage Rankingülü ailesine mensup bulunan ve 1697 yılında sadrazamlık görevine getirilen Hüseyin paşa'nın yaptırdığı bu yalı, 1699 yılında imzalanan Karlofça anlaşması vesilesiyle Nefçe sefirine verilen ziyafet başta olmak üzere, bir çok tarihi olaya tanıklık etmiştir. Maalesef bu yalı günümüzde kaderine terk edilmiş durumdadır ve doğanın tüm acımasızlığına rağmen direncini yitirmemekte ve geçmişe saygılı kişilerin yardımsever ellerinin kendisine uzanmasını beklemektedir.

Anadoluhisarı yalıları içersinde, Bahriyeli Sedat Bey yalısı da kayda değer tarihi özelliğe sahip olan yalılardandır. Halihazırda restorasyondan geçen yalının kuzeye bakan kısmı selamlık, güneye bakan kısmı ise harem olarak tasarlanmıştır. Bu yalının ilk olarak Mustafa Reşid paşa tarafından yapıldığı iddia edilmekte ise de, bu konuda net bir bilgi mevcut değildir. Yalının yapılışı ile ilgili birbirinden farklı rivayetler aktarılmaktadır. Bir rivayete göre yalı, Sultan II.Abdülhamid tarafından, Bahriye nazırı Sedat bey adına inşa ettirilmiştir. Bu bölgede ki bir başka yalıda Fuat Paşa yalısıdır. Bu yalıda yıkılmış ve günümüze gelememiştir. Anadoluhisarı önünde bulunan Köseciler yalısından da bahsetmek gerekir. Yalının kayıkhanesi hemen alt taraftadır ve şu anda önüne bir rıhtım yapıldığı için bu kayıkhane kullanılamaz durumdadır. Kayıkhanenin üzerinde, sonradan balkon haline getirilmiş bir kısım ve onunda üstünde bir ikinci kat çıkması mevcuttur. Bunun yanında, bir subay çocuğu olan ve Dolmabahçe, Ayasofya ve Sultanahmet gibi büyük camilerde vazilik yapan ve islam akaidi üzerine kitaplar yazan, Eşref Edip'in çıkardığı Sebilürreşad dergisinde yazılar neşrederek, II.Meşrutiyet dönemi düşünce dünyasına katkılarda bulunan Manastırlı İsmail Hakkı efendi tarafından yaptırılan, İsmail Hakkı efendi yalısı da zikredilmelidir. Bu yalının hemen bitişiğinde, Halveti tarikatı şeyhlerinden,Talat Efendi'nin yalısı bulunmaktadır. Onun yanında Pembe yalı olarak bilinen görece daha küçük, iki katlı bir yalı daha bulunmaktadır. Bu yalı aynı zamanda İlyas bey yalısı olarak da bilinmektedir. Bahsedilmesi gereken bir diğer yalı da, Komodor Remzi bey yalısıdır. Bu yalının 1717 yılında inşa edildiği öne sürülmektedir. Bu yalının önemli bir özelliği, ünlü ressam Feyhaman'ın, bu yalıda kiracı olarak ikamet etmiş olması ve bir çok resmini burada yapmış olmasıdır.

Beyazdut
27-07-09, 04:33
Arnavutköy

Boğaz'ın Avrupa yakasındaki, nadide semtlerinden biri olan Arnavutköy, sahil yolunda Kuruçeşme ile Bebek arasında kalmakta, yukarı sınırında ise Etiler ile Ulus semtlerine kadar uzanmaktadır. karşısında Kandilli Ve Vaniköy bulunmaktadır ki bunlar, birbirlerine çok benzeyen Boğaz semtleridir.

Arnavutköy semtinin, Fatih Sultan Mehmet Arnavutluk ve Epir'e egemen olduktan sonra buradan getirilen Arnavutların köye yerleştirilmesiyle bu adı aldığı sanılmaktadır. İlk Arnavut cemaatinin, o zamanlar bakımsız ve harap olan köye 1468 yılında yerleştiği bilinmektedir.

ARNAVUTKÖY TARİHİ :

Arnavutköy, Osmanlı İmparatorluğu zamanında idari yöndenGalata kadılığına bağlı idi. Galata köPage Rankingüsü'ne uzaklığı 8.5 kilometre olan semt, günümüzde Beşiktaş ilçesine bağlıdır. Hıristiyanlıktan önce Hestai olarak bilinen semtin, bu ismi bayırlarda yer alan kireç ocaklarından alıdığı bilinmektedir.

Arnavutköy'ün Hestai olarak bilindiği dönemlerde ****ra ve Argos'dan buraya koloni kurmaya gelen Yunanlılar, köyün ilk halkını oluşturmuşlardır. Çok tanrılı bir inanan Yunalıların burada bir tapınakları da bulunmaktaydı. M.S. 3. yüzyılda Roma konsülü Promotos'un bölgeye bir villa inşa ettirmesi üzerine, "Promotos" olarak anılan köy daha sonraki yıllarda "Anaplous" olarak adlandırılmıştır. Hıristiyanlığın İstanbul'a kadar ulaşmasından sonra imparator Konstantinos bu dini Doğu Roma'nın resmi dini olarak kabul etmiş ve köy halkı Hıristiyan olmuştur.

Konstantinos, çok tanrılı döneme ait tapınağın bulunduğu yere Ayios Mikhailaion Kilisesi'ni yaptırmıştır. Bu kilisenin inşasından sonra burası Mikhailaion olarak anılmaya başlanmıştır. Bu kilisenin Latin istilasında yağmalanması üzerine uzun bir süre harap olarak kalmış, daha sonra da bu kilisenin taşları Rumelihisarı'nın yapımında kullanılmıştır. Bir çok ayazma ve kilise yapılan semte daha sonraları "melekler köyü" anlamına gelen Horasmoto adı yakıştırılmıştır.

İstanbul'un fethinden sonra Rumlar semte " Asomaton" demişler, zamanla da *****lu Revmatos"[büyük akıntı] olarak değiştirmişlerdir. **** Revma halkının çoğunluğunun kökeni Marmara'nın Silivri, Tirilye, Mudanya gibi sahil kasabalarıyla Milos, Andros, Tinos, Naksos, Paros, Sakız gibi Ege'deki Yunan adalarından gelmekteydi. Akıntı Burnundan geçerken türlü zahmetler çektiklerinden dolayı denizciler de buraya "Diabolugue Revma"[şeytan akıntısı] adını vermişlerdir.

1540'lı yıllarda üzüm bağlarıyla kaplı olan köyün adının Arnavutköy olduğu kayıtlarda geçmemekle beraber, 1568'de Bostancıbaşı'na gönderilen bir fermanda " Bostancıbaşı'ya hüküm ki Arnavutköy bağları hassa-ı Hümayun için koru iken bazı kimseler anda şikar ettikleri işitilmiştir." denerek halkın buralarda avlanmasının yasaklanması istenmektedir. Arnavutköy isminin bu tarihler arasında verildiği ortaya çıkmaktadır.İsmini Arnavut göçmenlerden alan köy, Arnavutların köyü terk etmesinden sonra da ismini muhafaza etmiştir. Bir kanıya göre, bu Arnavutların Ortodoks hıristiyan oldukları ve daha sonra Rumlaştıkları söylenmektedir.

16. yüzyılda bağları ve bahçeleriyle, esintili havasıyla Boğaz'ın en ünlü mesire yerlerinden olan Arnavutköy, 19. yüzyıla kadar Rum ve Musevilerin yerleşim bölgesi olmuştur. Evliya Çelebi Arnavutköy'ün 17. yüzyıl manzarasından şöyle bahsetmektedir :" Leb-i deryada bin kadar bahçeli mamur haneleri vardır ki cümle Rum ve Yahudi'ye mahsus olup cami, mescid, imaret yoktur. Bir küçük hamamı vardır. Dükkanları dar mahalde vaki olduğundan bağ ve bahçesi azdır. Ekmeği ve peksimeti beyazdır. Yahudileri sahib-i zevk ve ehl-i sazdır. Rum hıristiyanlarının ekseri kavmi Lazdır. Cemaati müslimini gayet azdır"

1887 yılındaki yangından sonra köyde bulunan Yahudilerin büyük bir kısmı köyü terk etmiş, onların yerine Türkler yerleşmiştir. Türkler savaşlarda, sınırlarda silah altında bulunurken azınlıklar askerlik mükellefiyetinden muaf olduklarından dolayı devamlı işlerinin başında, maddi kaygılardan uzak, rahat ve müreffeh bir hayat sürmekteydiler.

Evliya çelebi Yahudilerin zevk sahibi ve saz ehli olduklarından bahsederken, Sultan III. Ahmed zamanında İstanbul'da bulunan Lady Montagu da şöyle söylemektedir: " zengin tüccarların hepsinin Yahudi olduklarını gördüm. Bu memleketde onların akıl almaz bir nüfuzu ve Türklerden üstün imtiyazları var. Adeta memleket içinde kendi kanunlarıyla idare olunan bir Cumhuriyet kurmuşlar. Kendi aralarındaki son derece sıkı bağlılığa karşı Türkler hem gevşek hem de ticarete karşı hevessiz.Onun için de Yahudi, bütün ticareti avucunub içine almış."

III. Selim'in ilk zamanlarında düzenlenmiş olan bir bostancıbaşı defterine göre sahil boyunda yer alan yalıların hemen hemen tamamı Rum zenginlerine aitmiş. 1820'den sonra Mora isyanına Rum zenginlerin destek verdiğini öğrenen II. Mahmud, Rumların gayrimenkullerine el koyarak Musevi ailelerine devretmiştir. Arnavutköy'de 1654'den beri Musevilerin varlığından söz etmek mümkündür. Küçük bir hastaneleri de mevcutmuş. Tayyareci Suphi sokak ile tekke sokağının kesiştiği noktada bulunan kalıntıların Ezehayım Sinagog'una ait olduğu bilinmektedir.

1887 yılındaki yangında, evlerinin ve sinagoglarının yanması sonucu Museviler semti terk eder ve Yahudi nüfusunun yoğun olduğu Ortaköy, Balat ve Kuzguncuk gibi semtlere yerleşirler. 1792'deki bir arzuhalden anlaşıldığına göre 200 yılı aşkın bir süre Ermenilere de ev sahipliği yapan semt de Ermeni kilisesi olmadığından dolayı ibadet için komşu semt olan Kuruçeşme'ye gidilirmiş. Küçük Ermeni ilkokulu, öğrenci azlığından dolayı 1930'lı yıllarda kapanmış.

1908'de II.meşrutiyet'in ilanına kadar geçen süre içinde Arnavutköy halkı kendi içişlerini kilise mütevelli heyeti öncülüğünde, zenginlerin maddi desteği ile hallediyordu. Halkın tamamını ilgilendiren önemli konuları ise Galata kadılığı'na ve Bostancıbaşına bildirmek zorundaydılar. II. Mahmud'un muhtarlık sistemini getirmesinden sonra muhtarlar tayin edilmiştir. O dönemde halkın çoğunluğu Rum olduğu için, seçilem muhtarlar da Rumlardan oluşmaktaydı.

Şirket-i hayriye'nin 1912'de yayınladığı Boğaziçi Salnamesinde Arnavutköy hakkında şöyle bilgi verilmektedir:
"KöPage Rankingüden 4.7 mil(8.5km) uzaktadır. Şirket vapurları köPage Rankingüden bu semte 22 dakikada ulaşırlar. Arnavutköy'ün üçte biri bayır üzerinde, ikisi dağ yamacındadır. Kısmen poyraz alır fakat gün doğusu rüzgarına tamamen açıktır. Bu cihetle birkaç defa hemen kamilen denilecek derecede yanmıştır. Binaların kagir ve muntazam olması ve sokakların tesviye görmüş olması da buna delalet eder...Arnavutköy hal ve manzara itibariyle bir küçük Beyoğlu vaziyetindedir. Bu köyün toplam yolcu sayısı 1550 civarındadır. Yazın buraya misafirliğe giden nüfusun miktarı ise 350 kadardır. Günlük vasati hasılatı 1.625 kuruşa varır."

Antik dönemden beri yerleşim bölgesi olan Arnavutköy, vadi ve yamaçlar üzerine kurulu olduğundan ve kısmen poyraz aldığından ve gün doğusu rüzgarlarına açık olduğundan ötürü çıkan yangınlar genelde köyün tamamını etkisi altına almıştır. Depremlerin de etkisiyle, Antik dönemden günümüze kalan bir yapıya rastlanmamaktadır. Arnavutköy'de çıkan yangınlar köyün dokusunu tamamen değiştirmiştir.

Beyazdut
27-07-09, 04:34
Büyükdere

Boğaziçi'nin en eski yerleşim bölgelerinden biri olan Büyükdere, Çayırbaşı, Kocataş, Kazım Karabekir ve Sarıyer Merkez Mahallesinden sınır alır. Boğaziçi sahil şeridinde yer alan Büyükdere Taksim'e 18, Eminönü ne ise 24 km uzaklıktadır.

Büyükdere önceleri Çayırbaşı, Sarıyer ve Bahçeköy'den sınır alan çok geniş bir yerleşim bölgesi ve mahalle idi. Bu büyük yerleşim bölgesi idari ayrılmalarla küçüldükçe küçüldü. Önce Çayırbaşı (1954) ve sonra da Kocataş'ın (1987) ayrı muhtarlıklar kurularak ayrılması, Büyükdere'yi sahil şeridinde sıkışan bir konuma getirdi.

Büyükdere ismini, Belgrad Ormanındaki Valide Bendinin doğusundaki tepelerden doğan ve Çayırbaşı'ndan denize dökülen Bakla Deresi'nden aldığı iddiası yaygındır. Büyükdere'nin antik çağdaki isminin Bathykolpos olması, bu sözcüğün de derin körfez, büyük koy, derin vadi ve büyükdere anlamını vermesi, Büyükdere'ye bu ismin verilmesinin doğruluğunu kanıtlar.

Antik çağda Bathykolpos adını taşıyan Büyükdere'ye Bizans döneminde Vathys Kolpos ve Kalos Agnos da deniliyordu. Bu sözcükler Derin körfez, güzel ülke, güzel çayır anlamlarını veriyordu. Ayrıca ****ralıların burada Saros adına yaptırdıkları adak yeri nedeni ile de Büyükdere körfezine Saros Körfezi de deniliyordu. Vatfızci John, Aziz Theodoros ve Patrik Taraisos'a adanan manastırlar bu yörede bulunuyordu. I. Haçlı Seferine komuta eden Godetroy de Bouillon 1096 yılında ordugâhını Büyükdere çayırında (şimdiki Çayırbaşı) kurmuştu. Büyükdere, Çayırbaşı ve PTT Evleri Mahallesi sınırları içine kalan mesiresi ile çok ilgi gören bir yerdi. Bilhassa Sultan II. Selim'in (1566-1574) buraya avlanmaya gelmesi ile canlanmış, sonraları Sultan IV. Mehmet (Avcı Mehmet) (1648-1687), Sultan III. Selim (1789-1807) ve Sultan II. Mahmut'un (1808-1839) da Büyükdere mesiresine ilgi göstermesi semtin ve bölgenin gelişmesine büyük katkı yapmıştı.

Büyükdere'nin yerli halkı Hıristiyan Rumlar, Ermeniler, Avrupalılar (bilhassa Latinler, Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar, Almanlar) ve Türkler idi. Ancak Rumlar çoğunluğu oluşturuyorlardı. Büyükdere uzun yıllar Boğaziçi'nin en kalabalık mahallesi, dinlence ve kültür merkezi idi. Bizanslar döneminde balıkçı köyü hüviyetinde iken Osmanlılar döneminde bilhassa 17. ve 18. yy.dan sonra çok ilgi gören bir yerleşim bölgesi ve sayfiye yeri oldu. Yabancı ülke elçiliklerinin yazlık binalarını Boğaziçi'ne taşımaları Büyükdere'yi de etkiledi. Bu nedenle de bilhassa yaz aylarında nüfusunda büyük artış oldu. Böyle olunca da zenginler tarafından sahil boyuna yalılar, sahilhaneler, daha iç kısımlarda köşk ve konaklar yaptırılmak suretiyle hızla büyüme göstermesi sağlandı.

Evliya Çelebi, Büyükdere için seyahatnamesinde şöyle yazar: "Bu kasaba dahi 2. Sultan Selim'in teferrücgahıdır; bir dağlık dere içre bina olunmuştur. Burada bir takım çınar, kavak, servi, salkım söğüt ve sair ağaçlar vardır ki, her biri gökyüzüne erişmiş ulu ağaçlardır. Zeminine güneş tesir etmez cilvegahtır. Gunagün çimenzar sofalar ve nice akarsularla tezyin olunmuş bir mesire-i dilaradır, Bin kadar haneleri vardır. Bir islam mahallesi ve yedi mahalle de Hıristiyan vardır; gemici, bahçevan evleridir. İskele başında Koca Defterdar Mehmet Paşa Camii vardır." (Evliya Çelebi, Çayırbaşı'nı da Büyükdere'den ayırmamıştır).

Büyükdere'nin isimlerinden birinin Büyük Körfez (Bathykolpos) olduğu bilinmektedir. Körfez, büyük liman demektir. Büyükdere Körfezi de Boğaziçi'nin en büyük limanıdır. Bu nedenle de sefere çıkan gemilerin uğrak yeri olmuştur. Osmanlı donanmasının İstanbul'da bulunmadığı bir zamanda ve 1624 yılında Büyükdere, Sarıyer, Kefeliköy, Kireçburnu, Tarabya ve Yeniköy Don Kazaklarının baskınına uğradı. Buraları baskınla tahrip edilerek yağmalandı, yıkılıp yakıldı.
Büyükdere tarihi eserler bakımından zengin bir yerleşim bölgesidir. Büyükdere'de dört kilise, bir cami var. Kiliselerden ikisi Ermenilere, biri Rumlara, biri de İtalyanlara aittir. Bir sinagog olduğu bazı eserlerde yazılıyorsa da her hangi bir iz yok.
Büyükdere Camii, Kara Kethüda Camii olarak anılır. Cami Padişah III. Sultan Mustafa döneminde (1757-1774) Sadaret Kethüdası olan Mehmet Ağa tarafından yaptırılmıştır. Cami fevkani (iki katlı) olarak yaptırılmış olup, duvarları kâgir, çatısı ahşaptır. Onarımlar nedeniyle pek çok değişikliğe uğradı. Latin harfleri kabul edildikten sonra Camide Millet Okulu olarak bir süre eğitim verildi.

İki Ermeni kilisesinden biri Ermeni Gregoryan Surp Hripsimyantz Kilisesi olup Mehmet İpgin İlköğretim Okulunun karşısındadır. Bu kilise 1848 yılında Garabet Yeramyan tarafından yaptırıldı ve mesh edilerek Aziz Hripsimyantz Bakireler'in adına atfedildi. Kilise 1886 ve 1893 yıllarında onarım gördü. Diğeri ise Surp Boğos Ermeni Katolik Kilisesi olup 1847 yılında Boğos Amira Bılezıkçiyan tarafından şapel olarak inşa edilmiş, bilahare daha geniş boyutlarda yeniden inşa edilerek 29 Eylül 1885'de Patrik Azaryan tarafından ibadete açıldı, bu kilise Eski Bosphor Gazinosu karşısında, İspanyol Elçiliği Yazlık binasının yanındadır.

Ayıos Paraskevi Rum Ortodoks Kilisesi Büyükdere eski vapur iskelesi karşısında Danişmend sokakta geniş bir avlunun arka kısmındadır. Kilise yangın sonucu harap olunca yerine 1831 yılında şimdiki kilise inşa edildi.

Latin Kilisesi olarak anılan Santa Maria isimli İtalyan Katolik Kilisesi eski Parkın karşısında Azatlı Sokakta olup 1866 yılında yapılmıştır. Kilisenin bir bölümü (İdare bölümü) bir süre Sarıyer Belediyesi tarafından kullanıldı. Kiliselerin her biri ibadete açık olup bakımları yapılmakta, tarihi özellikleri korunmaktadır.

Büyükdere'de iki ayazma bulunuyordu. Ayazmalardan biri Rum kilisesi içinde, diğeri de Çayırbaşı Caddesi üzerinde Ermenilere ait ayazma idi.

Büyükdere'nin Müslüman ve diğer azınlıklara ait mezarları Çayırbaşı sınırları içindedir.
Büyükdere'deki tarihi eserlerden biri 16. yy.da yapılan tarihi Büyükdere hamamıdır. Büyükdere Hamam Sokağı üzerinde bulunan bu hamam 1889 yılında yanmış olup yeri bile belli değildir. Büyükdere Hamamına "Balıkçılar Hamamı" da denilmekteydi.
Büyükdere'de birkaç adet tarihi eser çeşme var. Bunlardan biri, çarşı içinde ve eski vapur iskelesi karşısında bulunan Ali Bey Çeşmesidir. Çeşme 1602 yılında yaptırılmış, 1943 yılında esas yerinden biraz daha geri çekilmiş, birkaç kez onarım gördüğü için esas hüviyetinden az da olsa uzaklaşmıştır.
Damatzade Mehmet Murat Efendi Çeşmesi 1756 yılında Büyükdere, Çayırbaşı Aralığı Sokakta meydan çeşmesi olarak yapılmıştır. Onarımlar nedeniyle esas hüviyetinden uzaklaşmıştır. Çeşmeyi Reis-ül Ulema Mehmet Murat Efendi yaptırmış, Kovalızade Mustafa Efendi de 1925 yılında onanmıştır. Hacı Mustafa Efendi Çeşmesi Büyükdere Canfes Sokaktadır. Bu çeşmeye Acı Çeşme, Acı Su Çeşmesi de denilmekte olup, yapılış tarihi bilinmemektedir. Fıstık Suyu Çeşmesi, Fıstık Suyu Sokağına girişte sağ baştadır. Çeşme 1595 yılında yaptırılmış fakat onarımlar nedeniyle eski hüviyetini kaybetmiştir.
Büyükdere de bir başka tarihi eser, Topçu Karakol Sokağa adını veren Topçu Karakolu binasıdır. Bu bina 1911 yılında Sultan Mehmet Reşat döneminde yaptırılmış ve Topçu Karakolu olarak isimlendirilmiştir. Gözetleme kulesi de denilen jandarma karakol binası bir süre okul olarak da kullanıldı.

Büyükdere'deki tarihi eserlerden biri de Şirket-i Hayriye döneminde çift katlı olarak yapılan vapur iskelesidir. Kazıklı sahil yolu yapıldıktan sonra bu tarihi iskele kullanılmaz oldu. Buna karşılık sahil yolu üzerinde küçük bir vapur iskelesi 1989 yılında inşa edildi. Büyükdere vapur iskelesi boğazın en geniş yerinde bulunmaktadır. Eski vapur iskelesi aynı zamanda mahallenin en büyük pasajı idi. İçerisinde; Pastane, kahvehane, terzi, noter, gemi acentesi, gümrük Müdürlüğü ve dernek binaları bulunuyordu.
Boğaziçi'nin en hareketli yerleşim bölgelerinden biri Büyükdere idi. Yabancı ülke elçiliklerinin yazlık binaları Yeniköy, Tarabya, Kireçburnu ve Büyükdere sahil şeridi üzerinde idi. 17. yy. ve sonrasında bilhassa Kabakçı Mustafa isyanı (1807) ile Sultan II. Selim'in tahttan indirilmesi sonrasında yabancı elçilikler yazlık binalarını Boğaziçi'nde yapmaya başlamış, sefarethanelerde bulunan yabancılar ülkeyi güçsüz görmüş sömürgeci bir zihniyetle Rumelihisarı'ndan Sarıyer'e kadar deniz sahili yerlerde ve bilhassa Yeniköy, Tarabya ve Büyükdere arasında yalılar, sahilhaneler ve köşkler satın almışlardır.

Osmanlı devlet adamları, yerli ve azınlık zenginleri de Sarıyer ilçesi kıyı şeridinde kendilerine yalılar, sahilhaneler, konaklar ve köşkler inşa etmişler veya satın almışlardır. Bu bir yerde Sarıyer ilçesi sahil şeridinde yer alan mahallelerin gelişmesine de neden olmuştur.

Bu gelişme iledir ki Büyükdere sahil şeridinde her biri anıt niteliğinde tarihi eser olan yalılar, sahilhaneler ve köşkler inşa edilmiş, bu tarihi eserlerden günümüze kadar ulaşanlar olmuştur.

Büyükdere'yi Sarıyer'den Bülbül Sokağı ayırır. Bülbül Sokaktan Büyükdere'ye doğru gidişe Piyasa Caddesi denir. Büyükdere'nin tarihi eser yalı ve sahilhaneleri Piyasa Caddesinde başlar, Çayırbaşı Caddesi'nin başladığı yerde son bulur.

Piyasa Caddesi üzerindeki en önemli tarihi eser Rus Büyükelçiliği yazlık binasıdır. Bu büyük bina 19. yüz yılın başlarında, 17.123 metre karelik büyük bir ormanlık arazi içindedir. Bir büyük ana bina ve birkaç müştemilat binası ve mükemmel bir koruluğu vardır. Ana binanın cümle kapısı önündeki çakıl taşından yapılmış motifli süs işlemesi, ahşap binanın mimarisi ve kabartma süslemeleri dikkat çeker.

Bir diğer tarihi yalı 49 kapı numaralı Sandalcıyan Yalısıdır. Bu yalı 1822-1823 yıllarında Saray'ın kuyumcubaşısı Sandalcıyan tarafından inşa edilmiş, sonra yılında ise restore edilmiştir.

Rus Sefareti yazlık binasından sonra gelen beş bina tarihi eser binalar olup 19.yy.ın ikinci yarısında yapılmışlardır. 61 kapı numaralı tarihi eser bina Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı Yalısı olarak bilinir. Bu sıradaki önemli ve tarihi eser olarak çok değerli yalılardan biri Azaryan Yalısıdır. Bu yalı 20. yy. başında yanan daha eski bir konağın arsası üzerine Tüccar Bedros Azaryan tarafından yaptırılmıştır. Yalının bir adı da Vidalı Yalı'dır. Malzemeleri yurtdışından getirilip monte edilmesi sırasında, çivi yerine ahşap kavela (ahşap çivi/vida) kullanıldığı için binaya Vidalı Yalı denilmiştir. Bu yalı 1954 yılında Vehbi Koç tarafından satın alınarak müze haline getirildi.

Az ilerisinde yine 19. yy. sonlarında inşa edilen Portakalyan Yalısı da tarihi eser yalılardandır. Büyükdere çarşı içerisine girerken Ermeni Surp Boğos Kilisesinin batısında yer alan bina İspanya Büyükelçiliği yazlık binasıdır. Bu binanın yerinde bir başka bina vardı. Bu bina yanınca yerine 1850'li yıllarda bugünkü tarihi bina yapılmıştır.

Kullanılmayan eski Büyükdere Vapur İskelesinin yanında Keçecizade Fuat Paşa (1815-1869) Yalısı yer alır. Sultan II. Abdülhamid'in (1876-1909) sadrazamlarından olan Keçecizade Fuat Paşa'nın yalısı birkaç kez el değiştirdikten sonra "Hotel Fuat Paşa" olarak hizmete açıldı.

Bu binadan sonra deniz kenarında iki tarihi bina dikkat çeker. Biri Hekimhan'ın yalısı, diğeri de Boğaziçi'nde şato tipindeki tarihi binalardan biridir. Hekimyan'ın yalısı 19. yy.'in başlarında yapılmıştır.

Eski Sarıyer kaymakamlığı binası da tarihi eser binalardandı. Beyazcıyan Yalısı olarak bilinen bu yalı 1841 yılında yapılmış, zamanla Milli Emlak'a geçmiştir. Onarımı yapılmadığından yıkılıp gitti. Az ilerisinde denizle kucak] kucağa olan bir başka yalı göz okşar. Bu yalı Perihan Ataman Holden Yalısı olup, 18. yy.da yapılan ve mahallenin ayakta kalan en eski tarihi eser binasıdır.

Büyükdere'nin Çayırbaşı Caddesi üzerinde ve üst kısımlarında yer alan Akmoran'ların Köşkü, Topçu Karakolu yanındaki Şehremini Köşkü, yine Topçu Karakolu binasının karşısındaki Karnikos'un Köşkü, Çayırbaşı Caddesi üzerindeki Mırmıroğlu Köşkü, Topçuoğlu Yalısı da tarihi binalardır.

Büyükdere deniz sahilinde yalı ve sahilhaneler yer alırken, Çayırbaşı Caddesi üzerinde ve mahallenin iç kısım ve ara sokaklarında tarihi köşk ve konakların da sayısı az değildir. Büyükdere sahil şeridindeki yalı, sahilhane ve iç kısımlardaki köşk ve konaklar büyük çoğunlukla gayrimüslim ile yabancılara aitti. Yabancıların bilhassa Büyükdere sahil şeridinde yerleşmeleri 1757 yılında Fransız elçisi Conıte de Vergennes'in gerekli izni almasıyla başlamış olup Fransızları, İtalyanlar ve Almanlar izlemiştir.

Büyükdere, Sarıyer ilçesi içinde en çok yangın felaketi yaşayan mahalle olmuş yüzlerce ahşap ev, konak, köşk, yalı ve sahilhane yanıp kül olmuştur. 1871, 1875, 1882 (ikinci defa), 1897, 1917 ve 1962 yıllarındaki yangınlarla Büyükdere büyük darbe almıştır. Bu yangınlarda 473 bina, 1 fabrika (Topser) ve lojmanları yanıp kül olmuştur.
Büyükdere'de de tarihi özelliği olan ağaçlar vardır. Belediye Başkanlık binasının önündeki iki çınar ağacı tarihi ağaçlardır. Her birinin yaşı 250'nin üzerindedir. Keza, Vapur iskelesinin karşısındaki Rum Kilisesinin bahçesindeki çınar ağaçları ve Rus sefareti ile İspanyol sefareti bahçesindeki ağaçlar da yaşlı tarihi ağaçlardır.
Büyükdere'nin yerli halkı Rum'du ve nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturuyorlardı. Ermeniler, İtalyanlar (Latinler) ve Musevilerle birlikte nüfus olarak gayrimüslimler ağırlıktaydı. 19. yy.ın sonlarına doğru Türk nüfusta artış görüldü. 93 Harbi (1877 Rus Harbi) nedeni ile Büyükdere çok göç aldı. 1956 yılından sonra başlayan azınlık göçü muhtelif vesilelerle devam edince Rum ve Ermeni nüfus sayısı çok azaldı, İtalyanlar (Latinler) ise tamamen göç ettiler. Gayrimüslim nüfusun azalmasına karşın Anadolu'nun muhtelif yerlerinde göç alan Büyükdere de nüfusta artış gösterdi. Günümüzde azınlık nüfus az sayıda da olsa bulunmaktadır.

Büyükdere öteden beri Sarıyer ilçesinin en hareketli mahallelerinden biridir. Sarıyer Kaymakamlığı 1967 yılına kadar Büyükdere'de idi. Bu tarihte Sarıyer'e taşındı. Sarıyer Belediye Başkanlığı ve ünitelerinin Büyükdere'de bulunması semte yine eskisi gibi büyük hareketlilik kazandırdı.

Türkiye'de Halkevleri 19.2.1932 yılında açılmaya başlandı. Sarıyer Halkevi ise 1935-1940 yılları arasında bir tarihte açıldı. Büyükdere'de halkevinin bulunması, sosyal, kültürel ve sportif açıdan hareketliliğin bu mahallede olmasına neden oldu. Halkevleri 11.08.1951 tarihinde kapatıldı.

Büyükdere, önceleri Boğaziçi'nin merkezi durumundaydı. Otelleri, gazinoları, lokantaları, gemi acenteleri, limanı ve ticari hareketliliği ile dikkat çekiyordu.Buyükdere'ye girişteki Köşem Restaurantın arkasındaki yamaçta Hotel de ellevue, deniz kenarındaki La Piyer, Üniver, iskele yanında Propylees, Paris, basador, Astoriya, Bristol, Mardiros ve Çayırbaşı yakınında Platon isimlerini taşıyan oteller bulunuyordu. Büyükdere meyhaneleri, gazinoları ve çay bahçeleri ile Boğaziçi'nin eğlence merkezi idi. Piyasa Caddesindeki Beyaz Park, Büyükdere Çarşısı içinde Bosfor I gazinoları ile ünlü semtlerden biriydi. Beyaz Park Gazino ve plajı Büyükdere ile adeta özdeşleşmiştir. Gazino ülkenin en önemli ses ve saz sanatkârlarını halka sunardı. Büyük bölümü deniz üzerinde olduğundan sandal ve kayıklarla yüzlerce insan denizden sahneyi seyrederdi.

Büyükdere Beyaz Park plajı 13.8.1926'da açıldı. Plajın açılışı bazı çevrelerce normal karşılanmadığından "Ahlak ve edep dışı" telakki edilerek devamlı şikâyet ediliyor ve kapatılması isteniyordu. Olayın gerçek nedeni erkeklerle hanımların birlikte yüzmeleri idi. İtirazların yoğunlaştığı bir sırada Mustafa Kemal Beyaz Park Plajına gelir. Plajın yerini ve suyunu çok beğendiğini söyler. Plajın sahibi durumu iyi değerlendirerek olanları Tahsin Üzer Beye anlatır ve yardım ister Tahsin Bey olayı Mustafa Kemal'e anlatır. Mustafa Kemal sinirlenir ve "Kadın erkek ayrımı ne oluyor? Burada doğru olmayan şey, aradaki mesafenin azlığı değil, deniz hamamında hala haremlik ve selamlık aranmasıdır" diyerek düşüncelerini belirtir. Bu ifadeden sonra Beyaz Park Plajı yıkımdan kurtulur.
Büyükdere'de ilk plaj daha eski yıllarda açıldı. İstanbul Şehremaneti 28.9.1870'de İstanbul'da Kadıköy, Adalar ve Boğaziçi'nde 21'i erkeklere ve 5'i de hanımlara olmak üzere 26 deniz hamamı (Plaj) açılmasına karar verir. Bu karar üzerine 1871 yazında Büyükdere ile Tarabya'da ilk deniz hamamı (Plaj) açılmış oldu.

Büyükdere, azınlığının fazla olması nedeniyle biraz da gazino ve içkili lokantaları ile ünlüdür. Beyaz Park Gazinosundan başka Bosphor, Şevki, AndonB Mardiros, Astorya, Kibar Yani, Bolu, Şarapçı Nikola, Bursa, Mehmet Efendi (Hayri), Hasırlı, Agora, Orman ve Mina Gazino, meyhane ve lokantalara Büyükdere'nin hareketliğini de gösterir. Ermeni ve Rumlar çeşitli vesilelerle göçtükten ve bu arada kazıklı yol yapıldıktan sonra Büyükdere eski hareketliliğini kaybetti. Bilhassa gazinolar, restaurantlar ve meyhaneler eski şaşaalı günlerini geride bıraktı. Büyükdere'de şimdi Kılıç, Bosfor, Ozkanatçı, Günaydın ve Köşen Gazino ve restaurantları var. Çarşı içinde ve çocuk parkının ilerisinde ise Beyaz Park Gazinosu adını taşıyan bir gazino varsa da eski hüviyetinde değil.

Büyükdere, Bizans ve Osmanlılar döneminde balıkçı köyü olarak bilinirken 17. yy.dan itibaren mesiresi ile ünlendi. Cumhuriyet dönemine gelinmeden yabancıların yazlık olarak ikamet ettikleri dinlence yerlerinden biri oldu. Cumhuriyet döneminde küçük ağ ve olta balıkçılığı, dalyan balıkçılığı yapılması ile birlikte diğer iş kollarında da yoğunluk kazandı. Çayırbaşı'nda (Büyükdere'den ayrılmadan önce) Nektar adlı bira fabrikası, Tekel Kibrit Fabrikası, Fidanlık, çanak çömlek atölyeleri, Topser Tuğla Fabrikası, iki tersane ve kalafat yeri ile işçi kenti özelliğini de taşıyordu. Türk halkı işçi, memur, balıkçılık ve bahçecilikle uğraşırken, Rum, Ermeni ve Museviler ticaretle ilgileniyorlardı.
Büyükdere'de halkevi bir sanat merkeziydi ve her gün yüzlerce insan bu kültür merkezinde sosyal, kültürel ve sportif çalışmalar yapıyordu.

Eski dönemlerde, Büyükdere Çayırlığı denilen bugünkü Çayırbaşından Bahçeköy Kemerine kadar giden büyük yeşillik ve ağaçlık alan ile Fıstık Suyu Büyükdere'nin mesiresiydi. Büyükdere'de Belediye Binası ile yanındaki kilisenin batı tarafında iki kızak (küçük tersane, kalafat yeri) vardı. Buradaki tersaneler kaldırılarak alan açıldı ve park yapıldı .

Büyükdere park bakımından şanslı bir mahalledir. Çocuk Parkı (Liman Parkı), Liseliler Parkı, Belediye Parkı ve Barış Manço parkı isimlerini taşıyan dört parkı var.
Büyükdere'de iki kaynak suyu var. Biri Ali Bey Suyu öteki de Fıstık Suyudur. Diğer kaynak suları ise PTT Evleri ve Kazım Karabekir Mahallesi sınırları içinde kaldı.
Büyükdere'de bilhassa yabancılar tarafından ziyaret edilen bir müze var. Vehbi Koç Vakfı Sadberk Hanım Müzesi olarak isimlendirilen müze 1980 yılında ilk özel müze olarak hizmete açıldı. 1983'de yandaki yalı satın alınıp eskiye uygun olarak onarılarak 1988 yılında Sevgi Gönül Binası adı ile Sadberk Hanım Müzesinin ikinci binası olarak ziyarete açıldı. Müze iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm büyük bina (Azaryan binası), ikinci bölüm küçük bina. Büyük binada sanat tarihi bölümü yer alırken, küçük binada arkeoloji bölümü bulunmaktadır.

Büyükdere'de bir ilköğretim okulu bir de kız meslek lisesi var. Büyükdere İlkokulu 1922 yılında Büyükdere Kara Kethüda Camii avlusunda Millet Okulu adıyla tek sınıflı olarak açıldı. Okul 1924 yılında Gözetleme Kulesi de denilen Topçu Karakolu binasında taşındı. 1953 yılında Çayırbaşı Caddesindeki yeni binasında sekiz dershaneli olarak açıldı. Okula 1969 yılında yedi sınıf daha ilave bilerek okulun adı Mehmet İpgin İlkokulu olarak değiştirildi. 1991 yılında ise ilköğretim okuluna dönüştürüldü. Büyükdere'deki bir diğer okul Sarıyer Kız Meslek Lisesidir. Bu lise 1945/1946 ders yılında Sarıyer Akşam Kız Sanat Okulu adıyla Uzun Fıstık Sokaktaki binada eğitime başladı. 1969 yılında İtalyan Kilisesinden satın alınan Azatlı Sokaktaki 4-6 kapı No.lu binada (Bugünkü bina) öğretime devam edildi. 1973 yılında okulun adı Sarıyer Pratik Kız Sanat Okulu oldu. Bu okulun içinde 1980/1981 öğretim yılında Sarıyer Kız Meslek Lisesi faaliyete geçti. Okul Pratik Kız Sanat Okulunu da bünyesine alarak eğitime devam etmektedir. Bu okul içinde Sarıyer Şükran Ülgezen Anadolu Kız Meslek Lisesi eğitim ve öğretime başlamış, 1993/1994 yılında İstinye'deki binasına taşınmıştır.

Büyükdere'de Rumlara ait bir ilkokul vardı. Kilisenin üst tarafındaki üç katlı binada eğitim veriyordu. Azınlık nüfus azaldıktan sonra bu okul da kapandı.
Büyükdere'de; Yardımsevenler Derneği Sarıyer Şubesi, Büyükdere Spor Kulübü (1946), Büyükdere Denizcilik Yüzme İhtisas Kulübü (1952), Büyükdere Güzelleştirme Derneği (1967) Büyükdere Balıkçıları Derneği, Sarıyer Belediyesi Spor Kulübü (1990) ve Sarıyer Taraftarları Birliği (2004) adını taşıyan demekler var.

Büyükdere'deki derneklerin en önemlilerinden biri Merkezi Ankara'da bulunan Yardımsevenler Derneği'dir. 1928 yılında kurulan bu derneğin Sarıyer Şubesi Büyükdere vapur iskelesi karşısındaki bir binada faaliyet göstermektedir. Yardımsevenler Derneği Sarıyer Şubesinin ilk başkanı Handan Öniş'tir. Sonra sırası ile Calibe Tanca, Mukrima Ürgüplü ve Nuran Alson (Halen görevde) başkan olarak görev yaptılar.

Büyükdere Güzelleştirme Derneği mahallenin tanıtımı ve güzelleştirilmesi konuları ile ilgilenirken, Büyükdere Balıkçılar Derneği de mahalledeki küçük balıkçı esnafın silinip gitmemeleri için çalışmalarını devam ettirmektedirler. Güzelleştirme Derneği'nin mahallelerin tarihlerini içeren konulara ağırlık veren Dergisi (1972) uzun ömürlü olmadı.
Büyükdere'nin nüfusu (1997 nüfus sayımına göre) 9.592 olarak görülmektedir. Muhtarlıkça nüfusun 11.000 civarında olduğu ifade edilmektedir.

Sarıyer ilçe merkezi olmasına karşın Kaymakamlık ve birimleri 1967 yılına kadar Büyükdere'de kaldı. 1967 yılında ise Sarıyer'de yapılan yeni binasına taşındı. 1967 yılına kadar Sarıyer kaymakamı olarak; Hüsnü Uğural (Bilahare, İstanbul Gençlik ve Spor İl Müdürü, daha sonra da Edirne Valisi oldu), 1960 İhtilali nedeniyle bir süre Yzb. Orhan Bey sonra Nevzat Bey ve diğerleri görev yaptılar. Sarıyer, 1984 yılında Müstakil Belediye oldu. Belediyenin başkanlık ve diğer birimlerinin büyük çoğunluğu Büyükdere'de bulunmaktadır. Sarıyer'in ilk Belediye Başkanı Ali Sandıkçı'dır. Sonra sırasıyla M. İhsan Yalçın, Yusuf Tülün, Sedat Özsoy sonra tekrar Yusuf Tülün (halen görevde) belediye başkanı olarak görev yaptılar.

Büyükdere'de bu güne kadar Tütüncü Süleyman Efendi, Rıfat Efendi, Ahmet Efendi, Ali Efendi (Bayrak), Alb. Gafur Bey, Em.Assb. Kenan Güçtimur, Temel çınar ve Hikmet Bayrak (halen muhtar) muhtar olarak görev yaptılar.

Beyazdut
27-07-09, 04:36
Baltalimanı

Rumelihisarı'ndan kuzeye doğru ilerleyince karşımıza deyim yerinde ise her derde deva bir semt çıkar. Geçmişde Boğaziçi'nin sayfiye ve dinlenme yeri olarak öne çıkan ve hâlâ da teleşlı komşularından farklı olarak geçmişin vakurluğundan da doğan bir rahatlık ile telaşsız ve sakin bir semt Baltalimanı. Rumelihisarı'nın bir buçuk kilometre kuzeyinde yer alıyor. Diğer yandan da kuzeyde ünlü Emirgan semti ile sınır oluşturur.

Baltalimanı, aynı adı taşıyan derenin de denize döküldüğü bir yer. Adını, İstanbul'un fethi esnasında donanmayı Rumelihisarı'nın hemen arkasında yer alan bu koyda güvenceye alan Fatih Sultan Mehmet'in kaptan-ı derya'sı Baltaoğlu Süleyman bey'den almıştır.

Baltalimanı için her derde deva nitelemesini yapıyor oluşumuz, semte yönelik beklentilerin farklılığından ve herkesin de semtde kendi beklentilerini bulmuş olmasından kaynaklanır. Bir sayfi,ye yeri olma özelliğini önemliş ölçüde kaybetmiş olsa da, hala göz alıcı bir semt olduğu söylenebilir. Bir yandan komşu semtlerde yaşayanlarca İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'nün olduğu bir yer olması ile eğitim semti, diğer yanda ise konusunda uzman olmasından dolayı sadece İstanbul'un değil, her yerden insanların ilgi gösterdiği Baltaliman'ı Kemik Hastanesi ile, bir sağlık merkezidir Baltalimanı. Başkalarının da beklentileri var bu semtle ilgili olarak. Örneğin: Anadolu yakasına geçmek isteyenler için daha sakin olan II.KöPage Rankingüye bağlantı yapan bir yerken, İSKİ için, Marmarayı eski günlerine kavuşturmak amacıyla yapılan önemli kollektörlerden birinin olduğu bir yer. İşte böylesine farklı beklentiler, Boğaz'ın tarihi dingimliği içinde buluşurlar burada.

İstanbul'un fethinden önce Fidalya limanı denilen geniş bir koy ve koruluklar vardı. Buraya ayrıca kadınlar limanı da denilirdi.

Beyazdut
27-07-09, 04:37
Beşiktaş

İsimlerde Beşiktaş:

Beşiktaş tarih boyunca pek çok isimle anılmıştır. Bunun temel nedeni Osmanlı dönemine kadar, sürekli bir yerleşim yeri özelliği kazanamamasıdır. Dolayısı ile zaman içinde çeşitli olaylara, burada ki önemli yapılara yada anıtlara göre adlar almıştır. Tarihin söylenceyle karıştığı ilkçağdan adı İasonion'dur. M.S. 2-3 yılda kaleme alındığı sanılan Anaplus Bosporu(Boğaziçi'ne yolculuk) adlı kitapda geçen söylenceye göre; " altın postu " aramak amacıyla Teselya kıyılarından Karadeniz'e yelken açan Argonotlar, İstanbul Boğazında karaya ayak bastıkları ilk yere önderleri İason'un adını vermişlerdir. İasonion denilen yerin, bugünkü Dolmabahçe sarayının bulunduğu yer olduğu sanılmaktadır. Yakın zamana kadar Çırağan tarafının ilk çağdaki adı olduğu kabul edilen Rodion Periboloi'nin(Rodion köPage Rankingüsü) de 19. yüzyılın ikinci yarısında ortadan kalkmış olan ve yaklaşık olarak bugünkü spor caddesinin başında yer alan Beşiktaş deresi üstünde ki köPage Rankingü ile ilgili olduğu ileri sürülebilir.

Bu durumda Ortaköy'ün eski adı olarak bilinen Arheion'un isminin de daha güney tarafları yani Beşiktaş'ı nitelediği savunulabilir. Erken Bizans döneminde, Sergion ve Antakya'nin bir yazlığına benzediğinden, Daphne(defne) olarakda bilinen Beşiktaş, I.Leon döneminde(457-474) buraya yaptırılan Ayios Mamas sarayından dolayı bu isimle anılmaya başlandı. Muhtemelen burada, daha önce aynı Aziz'e adanmış bir kiliseden ötürü saraya bu ad verilmişti. 10. yüzyıla kadar Ayios Mauası adını taşıyan Beşiktaş, bizans kaynaklarında Zeukta Kionia(ikiz sütun), ve yaygın olarak da Diplokionion(çifte sütunlar) olarak geçer.

Bizans yönetiminin, İstanbul'u devamlı yağma tehdidi altında bulunduran Rus ve Bulgar akıncılara karşı kazanılan zaferin simgesi olarak diktirildiği belirtilen bu sütunların, Ayios Mamas sarayının yada 5. yüzyılda İmparator Zenon tarafından yıktırılan Zeus tapınağının kalıntılarından olabileceği ileri sürülmektedir.

Fetihden otuz yıl kadar önce İstanbul'a gelen İtalyan gezgin Cristoforo Buondelmonti'nin çizdiği kent tasvirlerinden birinde görülen bu sütunların yeri tam olarak tesbit edilememiştir. Dört Osmanlı döneminde de ayakta duran sütunlar, küçük kıyamet olarak bilinen 1509 depreminde yıkılmış, Fransız gezgin Petrus(1490-1565), kalan sütun parçalarının Barbaros Hayrettin paşa'nın türbesinin temellerinde kullanıldığını yazmıştır.

Beşiktaş'ın Osmanlı öncesi dönemde ki adına ilişkin en ilginç kayıt, Evliya Çelebi'nin ünlü seyahatnamesinde yer alır. Onun anlatımıyla: " zamanı kadimde, bu şehir kefere destinde(elinde) iken ismine Konapetro derlerdi.yani taş beşik demektir." Bugüne kadar bu iddiayı doğrulayacak bir kayıta rastlanmamıştır. Ancak burada beşik biçiminde lahitlerin bulunduğu da gözden kaçırılmamalıdır.

Son olarak; Türkler tarafından verilen adın yani Beşiktaş'ın üzerinde duralım. Beşiktaş'ın eski ve yeni sakinleri arasında yaygın olan ve yazılı kaynaklarada geçmiş olan teze göre, Beşiktaş isminin aslı Beştaş dır. Bu da Barbaros Hayrettin Paşa'nın gemilerini bağlamak için kıyıya diktirdiği beş adet taş sütundan gelir. Beştaş adı zaman içersinde Beşiktaş'a dönüşmüştür. Halk etimolojisinin güzel bir örneği olarak değerlendirebileceğimiz bu görüş, Beşiktaş adının deniz ile ilgisini göstermesi açısından ilginçtir. Beşiktaş'ın adıyla ilgili en ciddi araştırmayı yapan Prof. Cavid Baysun ise, eski kaynaklarda bu adın Beşiktaşı olarak geçtiğine dikkat çekerek, Topkapısının Topkapı'ya dönüşmesi gibi, Beşiktaşı kelimesinin de zaman içersinde Beşiktaş'a dönüştüğünü iddia eder. Ayrıca Beşik kelimesinin de üzerinde durur ve sözcüğün aynı zamanda bir denizcilik terimi olarak kızak üzerinde kurulan yatak anlamına geldiğini belirtir. Beşiktaş semti kıyılarında, böylesine taş gemi beşiklerinin bulunması olasılığının yüksek olduğunu işaret ederek, beşiktaş adını bu olguya bağlar.

Beyazdut
27-07-09, 04:38
BEŞİKTAŞ TARİHİ:

Yönetim tarihi: Beşiktaş surların dışında bir semt olduğu için, Bizans döneminde yönetsel bir statüye sahip değildi. Osmanlı döneminde, yerleşim birimi özelliği kazanmaya başlayınca, kent yönetiminde ki yerini aldı. 16.yüzyılda, İstanbul sur dışına taşıp Galata, Üsküdar ve Boğaz'ın iki yakasında yeni yerleşmeler sonucu büyük bir metropol haline gelmeye başlayınca kent yönetimi de bu gelişmeye paralel bir biçimde düzenlendi.

Geleneksel olarak bir Osmanlı kentinde, yargı yetkisi ve yönetim yetkisi olan bir kadı bulunurdu. Ama İstanbul'da tek bir kadı'nın böyle bir yükü kaldıramıyacağı görülerek kent, sur içi ve Bilâd-ı Selâse denilen bölgelere ayrıldı. Bilâd-ı selâse(üç bölge) yi oluşturan semtler, Eyüp, Üsküdar ve Galata olup bunlara ayrı birer kadı atandı. Beşiktaş ise, Kağıthane'den Rumelikavağı'na kadar uzanan Rumeli yakasının yöneticiliğini üstlenen Galata kadı'sına bağlandı. Ayrıca, belli bir nüfus yoğunluğuna ulaşan yerlerde, sorunları yerinde çözmek için daha alt düzeyde bir mahkeme kurulur ve kadıya bağlı bir naip atanırdı. Beşiktaş'da 16. yüzyılın ortalarında bir mahkeme kurulmuş ve Osmanlı döneminin sonuna kadar bir naip tarafından yönetilmişti. 16. yüzyılda, artık Kasaba-i Beşiktaş olarak anılan Beşiktaş'ın mahkeme yapısı, Sinan paşa caddesi mü'nin sokakta bulunmakktaydı. Hanedanın önce Dolmabahçe sarayına daha sonrada 1886 yılında Dördüncü daire-i belediye sınırları içinde bulunan Yıldız sarayına taşınması sonucu Beşiktaş, kent içersinde farklı bir statüye sahip oldu. Özellikle II.Abdülhamid döneminde(1876-1909), son derece sıkı korunan ve adeta bir yasak şehir havasına büründü.

Resmi adı Zaptiye nezareti Beyoğlu Mutasarraflığı Beşiktaş polis memurluğu olan ve halk arasında Beşiktaş Muhafızlığı olarak bilinen kurumun başında uzun yıllar, Mareşal rütbesiyle ünlü Yedi-sekiz Hasan paşa bulunmuştur. Bu kişinin 1905 yılında ölümünden sonra söz konusu kurumun başına Ferik Vasıf paşa geçmiştir.

Belediye yönetimine gelince: Tanzimat sonrasında hızlanan devlet örgütlerindeki yenilenme, belde yönetimindeki ilk etkilerini İstanbul'da gösterdi. 1854 yılında Şehremaneti'nin ve ardından Paris kenti örnek alınarak şehri belediye dairelerine ayırma kararının ilk uygulaması olarak, Beyoğlu'nda 6. Daire-i Belediye'nin kurulmasıyla bu yolda ilk adım atıldı. Bu uygulamanın tüm kente yayılması ise, 6 Ekim 1868 tarihli Dersaadet İdare-i Belediye nizamnamesinin yayınlanmasından sonra mümkün oldu. Bu nizamnameye göre 14 belediye dairesine ayrılan İstanbul'da, Beşiktaş, 7.daire olarak nitelenir ve sınırları: Dolmabahçe'den sahilen kayalar'a, ve berren(karadan) Levend çiftliği ve Şişli Feriköy'üne kadar olan karyeler(köyler) diye tanımlanır. Beşiktaş 1930 yılında ilçe olmuş, 23 mart 1984 yılında çıkarılan kanun hükmünde kararname ile de ilçe belediyesi kurulması kararlaştırılmıştır.

Beşiktaş'ın tarihsel gelişimi: Antik dönemde, Boğaz'ın iki yakasında uzanan sahil şeridi sık ormanlarla kaplı idi. Eğer buralarda bir zamanlar patikalar yada yollar bulunsa bile bunlar, çok dar ve elverişsiz bir durumdaydı. Ulaşım kayıklarla yapılmaktaydı. İç bölgelerde var olduğu düşünülen yerleşim birimleri hakkında herhangi bir bilgi günümüze kadar gelmemiştir.

Bugünkü Beşiktaş'ın en güney noktasını Dolmabahçe sarayı oluşturur. Burası, adından da anlaşılabileceği gibi Osmanlı döneminde denizin doldurulması ile elde edilmiş bir alandır. Bizantion'lu Dionisios'un, Pentekontorikon adıyla andığı bir bölge vardı ve burada Pentekontoros adı verilen ve elli kürekten oluşan gemiler demirlerdi. Dolmabahçe'nin eskiden koy olduğu düşünülürse, Pentekontorikon denilen bölgenin burası olması son derece akla yatkındır. Bu bölgenin yakınlarında İskitli köyü diye anılan başka bir yerleşim yeri daha vardı. Boğa lakabıyla tanınan bu İskitli, İskit ülkesinden yani bugünkü Ukrayna'dan yola çıkarak, Girit kralı Minos'un karısı Pasifae'yi baştan çıkartmaya giderken burada konaklamıştır. Bizantion'lu Dionisios'un bu öyküsü, açıkca, Yunan Mitolojisinde ki bir efsanenin daha akılcı bir versiyonudur. Bu efsaneye göre deniz tanrısı Posedion, Girit kralı Minos'a kurban edilmek üzere beyaz bir boğa gönderir. Kralın kurban etmek yerine boğayı beslediğini görünce de, ceza olarak karısı Pasifae'nin boğaya aşık olmasını sağlar. Bu birleşmeden yarı hayvan, yarı insan, mitolojik bir canavar olan Minotaurus(Minos'un boğası) doğar.

Dionisos'a göre bu köyün kuzeyinde İasonion adıyla bilinen bir başka yer daha vardı. Apollo adona bir sunak bulunan bu yere adını veren İason, efsaneye göre, Teselya'da ki İolkos kralı Aison'un oğludur. Karadeniz'de ki efsanevi altın postu getirmesi koşuluyla babasının tahtını geri almak üzere Pelias'dan söz alan İason, altın postu bulmaya giden Arganotların lideri olarak çıktığı sefer sırasında, Beşiktaş bölgesinde demirlemiştir. uzun süre İasonion olarak anılan bu bölgenin aslında Beşiktaş olmadığını düşündüren bazı kaynaklar mevcuttur. 1200 yılında Kostantinopolis'i ziyaret eden Rus hacısı Novgorod'lu Antoniy, bu civarda maçukov adlı bir manastıra yaptığı ziyaretden bahseder. Bu manastırda kemikleri saklanan Aziz İason, arada ki binlerce yıla rağmen İason'un son izdüşümü olmalıdır. Gerçekten de Ortodoks kilisesinde İason adını taşıyan bir kaç Aziz'den bahsedilir. Fakat bunların hepsi de görece önemsiz Azizlerdi ve hiçbirinin Kostantinopolis ve civarına gömüldüklerine dair bilgi yoktur. Antoniy'den önce yada sonra hiç bir Bizans kaynağında geçen Slav asıllı Maçukov adının bugünkü Maçka semtinde yaşaması oldukça ilgi çekicidir. Dionisios'un ve Novgorodlu Antoniy'in verdiği bilgilere dayanarak, İasonion'un Maçka'nın altında ki kıyı şeridi olduğu, Dionisios'un Arheion diye zikrettiği yerinde Beşiktaş olduğu kabul edilirse, yazarın Rodos'tan Bizantion'a gelen gemilerin, İasonion ile Arheion arasına demir attığı yer olarak tanımladığı " redion periboloi ", günümüz araştırmacıları tarafından kabul edildiği gibi, Çırağan sarayının bulunduğu mevki değil, daha güneylerde bir yer olmalıdır. Anaplus Bosporu'ya göre, Arheion kuzeye doğru, tepeler ve bunların arasında akan bir ırmakla betimlenir. Bölgede ki tek dikkate değer akarsuyun Ihlamur deresi olduğu kabul edildiğinde, Arheion gerçekte Beşiktaş olmalıdır. Roma döneminde Ihlamur oldukça geniş bir akarsu idi ve kaynaklara göre üzerinde bir köPage Rankingü vardı.

Dionisios, Arheion adının Tasos kentinden gelerek burada bir yurt kurmaya çalışan fakat egemenliklerinin tehlikeye düşmesinden çekinen Halkedon(Kadıköy) halkı tarafından püskürtülen Yunanlı Arheisas'a dayandırır.

Bizans dönemi: Bizans döneminde[4.yy-15yy] günümüz Beşiktaş'ın kıyıları şu üç yapı ile tanınırdı. Mihael kilisesi, Ayios Mamas saray kompleksi ve Fokas manastırı. Bu yapılardan biri olan Mihael kilisesi, Konstantinopolis'in kurucusu olan I.Constantinus döneminde inşa edilmişti ve hıristiyan hacıları ziyaret ettiği çok ünlü bir hac merkeziydi.Yazılı metinlerde Konstantinopolis'den uzaklığı 6.300 metre olarak belirtildiğine göre Kuruçeşme yada Arnavutköy semtlerinde olması gerekirdi. Bu kilise I. İustinianos döneminde onarıldı ve Ayasofya camine benzeyen sekizgen kubbesiyle, 10.yy kadar varlığını sürdürdü. Ayios Mamas kompleksi Ihlamur deresi üzerinde bulunan köPage Rankingünün civarında olduğu ileri sürülmektedir. Bu kompleks, bir saray, bir hipodrom, bir liman ve denize açılan yarı daire şeklinde ki revaktan oluşuyordu. Mamas sarayı, VI.Konstantinos'un(780-797) iktidarının ilk yıllarında, tahtı ele geçirmek için ayaklanan komutan Artavasdos'un saldırılarını göğüslemek üzere karargah haline getirilmişti. Daha sonraları VI.Konstantinos ve annesi imparatoriçe Eirene tarafından kullanıldı. 792 yılında tahtı ele geçirmek için ayaklanan amca Nikeforos'un gözlerine burada mil çekilmiş, kardeşlerinin dilleri burada kesilmiştir. Konstantinos, annesinin muhalefetine rağmen Teodote ile yine bu sarayda evlenmiştir. VI.Konstantinos'un tahttan indirilmesi nedeniyle ilk kez kayıtlarda yer alan Ayios Mamas hipodromu muhtemelen, saray ile birlikte 5.yy da inşa edilmişti. 813 tarihinde, liderleri Krum yönetiminde Konstantinopolis'in banliyölerini talan etmeye gelen Bulgar akıncılar, Mamas hipodromunu'da yağmalamış, burada bulunan aslan, ayı ve deniz canavarı heykellerini de beraberlerinde götürmüşlerdir.

Ortaçağ'da beşiktaş da bulunan diğer tarihi bir yapı da yukarıda üçüncü sırada ismini belirttiğimiz Fokas manastırıdır. 832-842 yılları arasında Konstantinopolis'in patriği olan VII.İoannes'in kardeşi olan Arsavir'in sarayı olarak bilinir. Arsavir'in muhalifleri ve düşmanları sarayında büyücülük yaptığı şeklinde suçlamalarda bulunmuşlardır. saray daha sonra bir saray memuru tarafından satın alınmış ve manastıra dönüştürülmüştür.

Osmanlı devleti dönemi : Beşiktaş, yerleşim yeri kimliğini ancak Osmanlı imparatorluğu döneminde kazanmıştır. Bizans dönemim boyunca Boğaziçi, özellikle Karadenizden gelen yağmacıların akınlarına uğramış, bunların yarattığı tahribat ve korku sur dışında ki yerleşimlerin gelişmesine ve genişlemesine engel olmuştur. Beşiktaş'ın Osmanlı döneminde bir yerleşim yeri hüviyeti kazanması, Karadeniz'in Osmanlıların egemenliği ve kontrolü altına girmesi sonucu olmuştur. Boğaziçi'nde yerleşimi etkileyen bir başka unsurda, iklim koşullarıdır. Özellikle kıyı kesiminin sert esen kuzey rüzgarlarına açık olması ve denizin yarattığı nem, kıyı boyunca yapılan yapıların çok korunaklı olmasını gerektirmektedir. Bu ise pahalı inşaat demektir. Osmanlılar ise ucuzluğu, kolay yapılabilmesi ve kolay onarılabilmesi gibi nedenlerle daha çok ahşap yapıları tercih etmişlerdir. Bu tür yapıların kıyılarda daha çok yazlık yerleşmeye elverişli olması, Boğaziçi'nin 20yy kadar uzanan tarihi boyunca, yalı denilen bir özgün mimari tarzının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Asıl yerleşmeler ise, sert hava akımlarından daha az etkilenen koylarda, vadilerde ve tepelerin güneye bakan yamaçlarında olmuştur. İşte Beşiktaş'ın gelişmesi de bu doğrultuda olmuştur. Beşiktaş, Boğaziçi kıyılarında gelişen ilk yerleşim birimi olmuştur. Galata ile Beşiktaş arasında kalan Fındıklı ise, 16.yüzyılda gelişmeye başlamıştır. kıyı kesimi ise, II.Bayezid döneminde (1481-1512) kaptan-ı deryalar'a verilmiş, daha sonra Beşiktaş bahçesi olarak anılacak Dolmabahçeden, Hayreddin iskelesine kadar olan bu bölgede, kaptan-ı deryalar için de bir yalı yaptırılmıştı. Beşiktaş kıyıları 16. yüzyılda bu özelliğini sürdürecek, Barbaros Hayrettin paşa, Sinan paşa ve Kılıç Ali paşa gibi kaptan-ı deryalar, Beşiktaş'da kalıcı izler bırakacaktır.

Beşiktaş kıyıları, I.Ahmed döneminden başlayarak(1603-1617) hanedana geçecek ve has bahçeler olarak düzenlenip Sahil saraylarla donatılacaktır. 16.yüzyılda Osmanlı hanedanının Beşiktaş'la ilgisinin ilk eseri olarak Kanûni Sultan Süleyman, Beşiktaş bahçesi arkasında ki bir tepede saray yaptırmıştı. Süleyman sarayı olarak anılan bu yapının daha sonra inşa edilen Bayıldım kasrının yerinde olduğu tahmin edilmektedir. Uzun bir süre Süleymaniye mahallesi olarak bilinen bu çevrede günümüze ulaşamayan bir mescit vardı ve Süleymaniye mescidi olarak biliniyordu. Sarayın önünden sahile kadar uzanan alan, Kale bahçesi olarak anılmakta ve kıyıda ki Sultan iskelesi ile son bulmaktaydı.

Düzlük kesimde bir cirit alanı yer almaktaydı ki; 19. yüzyıla kadar bu özelliğini korumuştur. Yunan tarihci Skarlatos Bizantios, Dolmabahçe'den Beşiktaş iskelesine kadar uzanan kıyının, Barbaros Hayrettin paşa tarafından Akdeniz adalarından topladığı 16 bin kadar savaş esirini çalıştırarak doldurulduğunu ve rıhtım olarak düzenletildiğini bildirir. 15. yüzyıl sonlarında oluşmaya başlayan bir gelenek de, donanmanın Beşiktaş önlerinde demirlemesiydi. Her yıl kış aylarında Haliç' de yenilenen yada donatılan gemiler, Mayıs ayında, sefere çıkmadan önce Beşiktaş önlerine gelir, buradan kaptan-ı deryayı alarak Sarayburnu kıyısında ki Yalı köşkünde bekleyen padişahı selamlayıp Ege denizine açılırdı. Eylül-Ekim aylarında gemiler geri döndüklerinde yine Beşiktaş önlerine demir atarlardı. Beşiktaş'ın Kaptan-ı Deryaların semti olmasının bir nedeni de burada bıraktıkları eserlerdir.

İlk önce Barbaros Hayrettin paşa, Mimar Sinan'a bir cami, medrese ve darülkurra ile 1541 yılında kendi türbesini yaptırmıştır. Bu yapılardan türbe dışında hiç biri günümüze ulaşmamıştır. Ardından ünlü Vezir-i azam Rüstem Paşa'nın kardeşi olan Kaptan-ı derya Sinan paşa, ünlü mimar Sinan'a cami, medrese ve çifte hamamdan oluşan bir külliye yaptırmıştır. Bu yapılardan hamam günümmüze kadar ulaşabilmiş diğerleri yıkılıp gitmiştir. 16.yüzyılın son büyük denizcisi olan Kılıç Ali paşa, Tophane'deki asıl külliyesinin yanı sıra Mimar Sinan'a Çırağan semtinde bir cami ile sübyan mektebi yaptırmıştı. Bu yapılar ne yazık ki günümüze ulaşmamıştır.

Beşiktaş iskelesinin arkasında ki meydan 16.yüzyıldan başlayarak, Rumeli-Anadolu arasında işleyen kervanların durağı, aynı zamanda Anadolu'dan gelip Rumeli'den seferlere katılan eyalet askerlerinin geçit yeriydi. 19. yüzyıla kadar deve meydanı adını taşıyan bu yerde, birde Kervansaray olduğu tahmin edilmekteydi. Ancak Evliya çelebi'nin sözünü ettiği ve İstanbul'da ki tek Kervansaray olma özelliğini taşıyan bu yapının Sinan paşa külliyesinin bir parçası olduğu da ileri sürülmektedir. 17. yüzyıldan itibaren Beşiktaş'ın çehresinin değişmeye başladığı görülür. I.Ahmed döneminde Dolmabahçe koyu doldurulmuş, kaptan-ı derya Cağalazade Yusuf paşa'nın oturduğu Cağalazade yalısı yıktırılarak Beşiktaş sarayının ilk yapıları inşa edilmiştir. Bu dönemden başlayarak üç yüz yıllık bir süreç içersinde Beşiktaş kıyıları hanedan üyelerine ait birbiri ardınca yapılan ve yenilenen çok sayıda saray ile donatılmıştır. Bu sarayların hepsi yazlık saraylardı ve ilkbahar mevsiminde yayımlanan göç fermanı ile taşınılır, sonbaharda ki fermanla da kışlık saraylara dönülürdü. Saray ile ilişkili kişilerin ve Osmanlı üst tabakasında seçkin bir yeri olan ilmiye sınıfı mensuplarının da Beşiktaş'a rağbet ettiklerini görmekteyiz. Bunlardan kalıcı bir örnek: yaptırdığı cami çevresinde bir mahalle oluşan ünlü Dârüssaade ağası Abbas ağadır. Bir başka önemli örnek de, seçkin bir tarikat olam Mevleviliğin Galata ve Yenikapı'dan sonra İstanbul'da ki üçüncü dergahlarını 1622 yılında bugünkü Çırağan sarayı yerinde kurmalarıdır.

Beşiktaş 17. yüzyılda Abbasağa ve Vişnezade mahallelerinin oluşumu sonucu sırtlara doğru genişlerken, nüfus bileşimide oturmuş gibidir. Semtin ticari merkezi durumundaki Köyiçi'nde müslümanlar, Rumlar ve Ermeniler bir arada yaşarlarken, Abbasağa sırtlarına doğru Ermeniler, Uzuncaova'ya doğru da Rumlar yerleşmişlerdi. Az sayıda da Yahudi vardı. Dönemin ünlü şairi Nedim de Beşiktaş'ı mesken tutmuştu. Bir yazarımızın anlatımıyla: " Beşiktaş'da olgunlaşıp İstanbul'a yayılan bahçe,çiçek, havuz, şimşirlik, çırağan, helva sohbetleri,letaif gelenekleriyle " süslenen bu dönem, 1730 yılında ki Patrona Halil isyanı ile son bulduysa da, başta hanedan olmak üzere İstanbul'un üst tabakasının yaşam biçiminde kalıcı izler bırakmıştır.

I.Mahmud, harap hale gelen Beşiktaş sarayının yapılarını onarttığı gibi, 1747 yılında Kasr-ı Dilârâ yı inşa ettirmiş, 1749 yılında da Dolmabahçe tarafında yeni bir kasır yaptırmıştır. III.Mustafa, 22 Mayıs 1766 yılında ki büyük depremde hayli tahribata uğrayan Beşiktaş sarayını derhal onartmış, ve yazlık sarayı olarak kullanmayı sürdürmüştür. 18. yüzyılda Beşiktaş yerleşimi, bir yandan Beşiktaş deresi ile Ihlamur deresi vadisi boyunca genişlerken, diğer yandan da Serencebey sırtlarıda iskana açılmaya başlamıştı. Ihlamur deresinin Fulya'ya kavuştuğu yer ve bugünkü Topağacı sırtları 18. yüzyıl da Hacı Hüseyin bağları olarak anılırdı. Bu bağ ve içindeki köşk, mirîye geçtikten sonra bağ, yörenin en büyük mesiresi olmuş, köşkün yerine de 19. yüzyılda Ihlamur kasrı yapılmıştır. 18. yüzyılda Beşiktaş'da görülen en önemli belediye hizmeti, 1731 yılında tamamlanan Bahçeköy'de ki I.Mahmud bendinden su getirilmesidir. 1731-1839 yılları arasında dört aşamada yapılan ve Taksim suyu adı verilen bu tesisler sonucu Beşiktaş düzenli suya kavuşmuş ve dolayısıyla semtde bulunan çeşme ve hamam sayısı da artmıştır. III.Selim döneminin 1807 yılında kabakcı Mustafa ayaklanmasıyla kanlı bir biçimde sona ermesi neticesi başlayan karışıklıklar, 1080 yılında II.Mahmud'un tahta geçmesiyle durulmuş İstanbul'da yaşam yeniden düzene girmişti. II.Mahmud'un pek çok acı olayın geçtiği Topkapı sarayını bırakarak kış aylarını da Beşiktaş sarayında geçirmek istemesi, başlangıçte yöneticilerin tepkisi ile karşılaşmış ancak 1820 yılından sonra çoğu zaman Beşiktaş ve Çırağan sarayları ile, Yıldız kasrında kalmış, 1834 yılında Beşiktaş sarayı yenilendikten sonra da bütünüyle Topkapı sarayını terk etmiştir. padişahla birlikte hanedanın diğer üyeleri ve devlet erkanı da Beşiktaş'a yerleşmeye başlamışlardır. bundan sonra Beşiktaş, bir tarihçimizin deyimi ile Dersaadet'de bir payitaht olmuştur.

19. yüzyılda yaşanan çok önemli bir gelişme de, kent içinde ki insan hareketliliğini arttıran ulaşımda ve toplu taşım araçlarında yaşanmıştır. Galata köPage Rankingülerinin inşası, İstanbul ile Beşiktaş'ın bağlarını güçlendirmiş, 1851 yılında şirket-i hayriye'nin kurulmasıyla Boğaziçi'nin diğer semt iskelelerine düzenli vapur seferleri başlamış, bu da bütün Boğaz köylerini olumlu yönde etkilemiştir.

1869 yılında imtiyazı verilen Tramvay şirketi de ilk hattı, 1872 yılında Azapkapı-Beşiktaş hattında hizmete açmıştır. Atlı olan bu ilk tramvaylar, 1913 yılında elektirikli olduktan sonra, Bebek'e kadar olan hatda 1961 yılına kadar hizmet vermişlerdir.

Yine bu dönemlerde İstanbul'da ki Toplu konutların ilk örneklerini oluşturan Akaretler ile, Ortaköy semtinde YahudÎ cemaatine ait Las dizioço [18 evler yada Akaretler] beşiktaş'ın kentsel görünümünü etkileyen unsurlardır.

II.Abdülhamid döneminde(1876-1909) Yıldız sarayı'nın sadece padişahın ikametgahı değil, 1878 yılından başlayarak istibdat olarak nitelenen bir yönetim anlayışının da merkezi olması, Beşiktaş'ı değişik yönlerden etkilemiştir. Öncelikle padişahın yakın çevrelerinde yer alanlar ikametgahlarını Yıldız sarayının yakınlarına taşımışlar, Bu dönemde Serencebey yokuşu ve çevresi ile Abbasağa mahallesi ile üst tarafında oluşan Yeni mahalle, pek çok konakla dolmuştur.

Beyazdut
27-07-09, 04:39
Emirgan

Emirgan İstanbul boğazının Rumeli yakasında yer alan şirin semtlerden birisidir. İlçe olarak Sarıyer'e bağlıdır. Kuzeyinde İstinye, güneyinde ise Rumelihisarı ile komşudur.
Emirgan ile Rumelihisarı arasında Boyacıköy ve Baltalimanı adlarında iki mahalle daha vardır. Yüzyıla yakın bir süredir, Emirgan, Baltalimanı ve Boyacıköy halkı bir arada yaşamış kendilerini aynı semtin insanı olarak görmüşlerdir. En büyük dostluklar ve günümüze yansıyan komşuluk ilişkileri hala devam etmektedirler.
Ancak yapılaşmanın getirdiği nüfus hareketi sonucu yerli olmayan halkın sayısının artması, bu üç semt arasında doğal bir ayrımı beraberinde getirmeye başlamıştır. Bizim; " Emirgan'ın kuzeyinde Rumelihisar'ı vardır" şeklinde belirtmemizin ve Baltalimanı ve Boyacıköy'ü atlamamızın asıl sebebi budur. Ayrıca sitemizde Boyacıköy ve Baltalimanı ayrıca incelenecektir.

Ancak şu bir gerçektir ki; bu üç semtin yerlileri hala birbirlerini aynı mahallenin insanları gibi görmekte ve günümüzde görmeye hasret kaldığımız komşuluk ilişkileri en sıkı bir biçimde devam etmektedir.

Emirgan çok eski bir yerleşim bölgesi değildir. Antik çağla ilgili herhan gi bir bulguya rastlanmamıştır. Ancak Bizanslılar döneminde isminin " Kiparodis " olduğu ve Rumca'da " serviler " anlamına geldiği bilinmektedir. Bu adın verilmesinin sebebi ise yörenin Servi ormanları ile kaplı olmasıydı. Emirgan'da yerleşim 16. yüzyılın ortalarında Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa'nın nişancılarından Feridun bey'e bu büyük alan hediye edilince başlar. Önceleri bir yazlık köşk ve müştemilatı yapıldı, sonra da diğer binaların yapımı dolayısıyla yerleşimin devamı sağlanmış
oldu.

Emirgan semtinde incelenecek başlıklar şunlardır.

Emirgan
Tarihi yerler ve sosyal yaşam
Emirgan vapur iskelesi
Şerifler yalısı
Giritli Mustafa paşa yalısı
Karadağ yalısı
Emirgan camii
Emirgan camii çeşmesi
Emirgan cami Muvakkithanesi
Atlı köşk / Sabancı müzesi
Emirgan korusu ( pembe köşk-sarı köşk-beyaz köşk)
Emirgan İstanbul'un fethinden sonra yüzyıul boyunca boş kalmış ve fazla rağbet görmemiştir. XVI. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman döneminde (1520-1566) Divan-ı Hümayun katiplerinden Ahmet Feridun paşa buraya yazlık bir köşk yaptırmış, bahçesinin güzelliği ile ünlü olan bu bölgeye de " Feridun paşa bahçeleri " denilmiştir.

Bu bahçede bir yazlık köşk, bir av köşkü bulunuyordu. En son yazlık bahçelerinin yapımıyla da köye yönelik ilk iskân da tamamlanmış oldu. VI. Murad 1635 yılında Revan kalesi'ni hiç çarpışmadan Osmanlılara teslim eden Emirgûneoğlu Tahmasb Kulu han'ı İstanbul'a getirmiş, adını Yusuf paşa olarak değiştirerek Feridun paşa bahçelerini ona bağışlamış. Bu bağıştan sonra bahçenin adı Emirgûneoğlu bahçesi olarak anılmaya başlanmış. Eremya Çelebi Boğaziçi'ni anlattığı kitabında Emirgûneoğlu Yusuf Paşa'nın bahçesinin güzelliğinden ve köşkünün görkem ve harikulâdeliğinden bahseder. Ayrıca bu parlak genç adam, aynı zamanda kültürlü ve zarif bir meclis adamıdır. İstanbulda başlattıkları hayat tarzı, şehir yapısında renkli, fakat toplum hayatında kara sayfalar oluşturur. Sultan Murat, Yusuf Han'a Mütehassıs, has Nedim ünvanını verir. İstanbul halkı ise bu genç adama, yani Yusuf paşa'ya Emuri Kün adını takar. Kûn kelimesinin anlamı için Farsca bir sözlüğe bakmak yeterlidir. Ancak edepli olan vakanivüsler (tarihciler) bu lakabı Emirgüne, Emirgüneoğlu şekillerine çevirdiler. Güzelliği kalem ile tarif edilemeyen koruya da Emirgüne bağçesi adını verdiler. Giderek bu isim halk arasında pek de uygun olan bir şekilde Emirgân olarak kullanılmaya başlandı.

Sultan Murad, iri yarı, pehlivan yapılı, ancak gece hayatı ve sefahat ile içten içe çürümüş bir çınar ağacı gibiydi ve birden bire bir gün devrilecekti. Dinini ve devletini sevenler bir ihtilali değil; Sultan murat'ın yıkılacağı işte o günü bekliyorlardı. 10 Eylül 1623 pazar günü, imparatorluk tahtına 12 yaşında oturan Sultan IV. Murat, 28 yaşında hayata gözlerini kapayınca, Yusuf han firar etmek üzere hazırlıklara başladı. Ancak yeni padişah İbrahim'in emri ile idam edildi. Bu bölge, Yusuf paşa'nın idam edilmesinden sonra el değiştirerek, Sadrazam Merzifonlu kara Mustafa paşa'ya tahsis edilir. Viyana'yı fethedemeyen Merzifonlu Kara Mustafa paşa'nın bu bahçesi 1778 yılından itibaren elinden alınarak yeniden devlet arazisi olarak kayıtlara geçmiş ve padişah I. Abdülhamit tarafından bir imarete vakfedilmiştir. Ayrıca arazini büyük bir kısmı da parsellenerek, buraya yerleşmek isteyen halka satılmıştır. Sultan Abdülhamit, kendi döneminde ve 1779-1780 yılları arasında buraya bir cami, bir meydan çeşmesi, bir hamam ve çok sayıda dükkan yaptırır. Rumelihisarı'nda bulunan gümrük de buraya taşınır. Köy, III. Selim zamanında daha da önem kazanır. Ancak, gayrimüslimlerin buradan çıkarılması ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın da VI. Mehmed'in emriyle idam edilmesiyle birlikte buraları uzun bir süre boş kalır. Emirgân, Sultan III. Ahmed döneminde Şeyhülislam Mirza Mustafa Efendi'ye, daha sonra oğlu Mehmet Salim Efendi'ye, I. Mahmud döneminde ise, Şeyhülislam Vassaf Abdullah Efendi'ye verilir. Vefatu sonucunda oğluna, daha sonra da Mehmed Saif efendi'ye geçer. II. Mahmud dönem,nde görev yapan Bostancıbaşılardan birisinin tuttuğu kayıtlara bakılırsa Emirgan'da zimmet halifesi, defterdar, gümrükçü, kadı, sure emini, müderris gibi pek çok devlet erkanı oturmaktaydı. Ayrıca burada bir nakşibendi dergahının da bulunduğu yine kayıtlarda yer almaktadır. Emirgan-İstinye arasında bulunan ve Tokmakburnu diye anılan bölge ise bir zamanlar korsanların yatağı ve sığındığı bir yer olmuştur.

Sultan Abdülmecit döneminde cami yakınına Muvakkithane ve ona ek olarak caminin su deposu inşa edilerek buraların geliştirilmesi sürecinde bir adım daha atılmış olur. Hidiv İsmail paşanın sarayı ise, döneme ait önemli yapılardan biri olarak kaynaklarda bir güzellik abidesi olarak geçmektedir. Bugün bu saraydan herhangi bir iz kalmamıştır. Emirgan caminin bitişiğindeki Şerif Abdullah Efendi yalısının Harem bölümü 1958 yılınada sahil yolu yapım çalışmaları sırasında yıkılmış, selamlık kısmı ise 1985 yılında yeniden restore edilerek 1. derece tarihi eser olarak koruma altına alınmıştır.

Şirket-i Hayriye'nin 1914'e ait Boğaziçi adlı salnamesinde, semtin suyunun bol olduğu, ayrıca semtin güney batısında kanlıkavak adlı menba suyunun bulunduğu, bir adet iptidai mektebi ile iki rüştiyenin var olduğu, günlük vapur yolcu sayısının ise 400 civarında olduğu belirtilmektedir.

Semtin simgesi olan ve bülbülleriyle anılan Emirgan korusu içersinde renkleri ile adlandırılan üç köşk bulunmaktadır. Emirgan, ünlü korusunun haricinde; sahil de bulunan çay bahçeleri ile sahil yolu gezinti ve dinlenme alanları ile Boğaziçi'nin tercih edilen en güzel yerlerinden biri olmuştur. Özelli,kle Emirgan cami ve Emirgan çeşmesinin hemen yanında çınar ağaçları altında bulunduğu için aynı isimle anılan Çınaraltı çay bahçeleri, eskiden beri aydın kesimin uğrak yeri olmuştur. 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarında tanınmış edebiyatcıların sohbet ettiği hatta bu nedenle aynı adla anılan bir edebiyat dergisine de kaynaklık eden ünlü kahve, 1960 lı yıllardan sonra bu tür edebiyat sohbetlerinden mahrum kalmıştır. Dolayısıyla bu sohbetleri oluşturan edebi kimliklerde buraya uğramaz olmuştur. Günümüzde ise Çınaraltı çay bahçeleri edebi özelliğinden çok turistik yönü ile kalabalık toplayan bir yer olmuştur.

Özellikle Cumartesi ve pazar günleri çınaraltı çay bahçeleri "iğne atsan yere düşmez" dedirtecek bir kalabalığa sahne olur. Bu nedenle Emirgan'ın yerli halkı, bu kalabalığın rahatsız edici ortamından kurtulmak amacıyla erken saatlerde bu bahçeye iner, alışılmış selamlaşmalarının ardından çay yada kahvaltı keyfini yaparak tekrar evlerine çekilir ve yerlerini oluşacak kalabalığa bırakırlar. Bir zamanlar edebiyat sohbetlerinin yapıldığı bu yerde şimdilerde Arabesk müziğin kulak tırmalayıcı nağmelerini duyabilirsiniz.

Emirgan'a 1933-1934 yılları arasında boyacıköy mahallesi ile birlikte "Uluköy" adı verilmiş, bir ara "Mirgün" olarak anılmış, ancak bu isimler tutmadığı için "Emirgan" olarak kalmıştır.

1956- 1960 yılları arasında İstanbul imar hareketleri çerçevesinde açılan "Boğaz sahil yolu" Emirgan'dan da geçirilmiş, rıhtım, deniz doldurulmak suretiyle yeniden inşa edilmiştir.

Bu gelişmeler sonucunda Emirgan'ın nüfusu [ Emirgan, Boyacıköy, Baltalimanı, korunun batı yamaçları ve Reşitpaşa yerleşimleri ile birlikte] 1955'de yaklaşık dört bin iken, istanbul'a yönelik büyük göç dalgalanmaları sonucunda sürekli artış göstermiş ve günümüzde sadece Reşitpaşa mahallesinde nüfus 11.000 olmuştur.

Çınaraltı, tarihi çınar ağaçları ile ünlüdür. Bunlardan ikisi asırlık ağaçlardandır. Uşaklıgil villası bahçesindeki sedir ağacı ile su sediri ağacı da asırlık ağaçlardan olup, sedir ağacının çevresi 3 metre, su sediri ağacının çevresi ise 2.65 metredir.

Beyazdut
27-07-09, 04:40
Kanlıca

Kanlıca istanbul Boğazının Anadolu yakasında yer alan bir cennet köşesidir. Kuzeyinde çubuklu, güneyinde Anadolu hisarı semtleri ile komşudur ve işçe olarak da Beykoz'a bağlıdır. Tam karşısında, boğazın Rumeli yakasında ki bir başka cennet köşesi olan Emirgan yer alır. hemen her istanbul'lunun aklında yoğurdu ile ünlenmiş olan Kanlıca'nın özelliği tabi ki bir tek bu değildir.

Anadoluhisarı ile Çubuklu'nun arasında yer alan Kanlıca'nın hemen güneyinde, eskiden Phiela[manoli] körfezi denilen Kanlıca koyu yer almaktadır. Kanlıca Denize doğru küt bir çıkıntı meydana getirmektedir.Bu çıkıntı Bizans kaynaklarında, Phrixu Limen olarak adlandırılmaktadır. Bülbül deresinin ağzında yer alan bu koy'un Osmanlı döneminde, özellikle 19. yüzyılda düzenlenen mehtap şenlikleri ile ünlü olduğu bilinmektedir. Bu koy'a ayrıca Atatürk'ün ünlü yatı Savarona'nın da sık sık demir attığı bilgisine, Cumhuriyet dönemi gazetelerinde ve hatıratlarda rastlanmaktadır.

Kanlıca adının kağnı arabası kullandıkları için "kanglı" olarak isimlendirilen bir Türk kabilesinden türediği iddia edilmektedir. Beykoz, Osmanlılar tarafından fethedildikten sonra bu yöreye insanların Anadolu'dan kağnılarla gelmesi sonucu, önceleri "Kağnılıca" olarak anılmaya başlayan semt, zaman içersinde "Kanlıca" adını almıştır.

Kanlıca'nın Bizanslılar döneminde Elasos yada Olasos olarak adlandırıldığı vu bu semtin, zengin toplum kesimlerinin itibar ettikleri bir yazlıkmekan olduğu, tarihi kaynaklardan karşımıza çıkan bir başka bilgi kaynağıdır.

Kanlıca vapur iskelesi yanında yer alan İskender paşa Camii, kanlıcanın tarihi yapılarından birisidir. !559-1560 yılları arasında bu camiyi yaptıran, İskender paşa
Kanuni Sultan Süleyman'ın vezirlerinden olup, bostancıbaşılıktan bu göreve yükselmiştir. İskender paşa, osmanlı tarihinde "Magosa Fatihi" olarak da bilinmektedir. İskender paşa cami'nin bir diğer önemi; Mimarının Ünlü Mimar Sinan olmasıdır. Cami'nin yanı başında, İskender paşa ve oğlunun birlikte yattıkları İskender paşa türbesi yer almaktadır. Sayın Samiha Ayverdi, bu türbe ile ilgili olarak şu gözlem ve hatırasını aktarır:
" Elli-atmış sene evveline kadar bir ihtişam durağı halinde olan İskender Ahmet paşa türbesi, köy halkının saygı ve gurur köşesi idi. İstanbul'da(*) mektebe yahut imtahana girecek olan gençlerin bu türbeyi ziyaret ederek ondan destur almaları köyün ananesi olduğu gibi, her sabah işine gitmek için vapura binenlerin yada inenlerin türbe önünde, üçihlas bir fatiha okumaları keza bir mahalli gelenekti."

Bununla birlikte bu türbe'nin hemen yanında, bugüne kadar gelebilmiş bir muvakkithane, bulunmaktadır.

Kanlıca yalıları ile de tarihsel bir kimlik kazanmıştır. Öyle ki; IV.Murat döneminin şeyhülislam'larından Bahai efendinin yaptırdığı bir yalı nedeniyle Kanlıca Koyu, "Bahai koyu" olarak da anılmaya başlamıştır. Bahai efendi'nin yalısı, 19. yüzyılda yanarak yok olmuştur. Burada ihtisap ağası Kör Tahsin efendi, yeni bir yalı yaptırmıştır. Bu koy'un sol tarafında Hacı Raşit bey yalısı yer almaktadır.

Özellikle 19. yüzyıldan itibaren önde gelen devlet adamları, yaz mevsimlerini, Kanlıca'da geçirirler ve devletin kaderi ile ilgili konularda bir çok önemli olaya burada karar verirlerdi. Tanzimat döneminin en önemli paşalarından olan Ali paşa'nın burada ki yalısında çok önemli siyasi görüşmelerin yapıldığı bilinmektedir. Türk-Yunan Muahede'si, Ali paşa'nın yalısında imzalanmıştır.

Kanlıca semtinde ki meşhur yalılardan bir diğeri de, Saffet Paşa yalısıdır. Bu tarihi yalıda da bir çok önemli toplantı yapılmış, bir çok yabancı devlet adamı, hariciye nazırlığı ve bir dönem sadrazamlık yapan Saffet paşa'yı bu yalı da ziyaret etmişlerdir. Bu yalılar yanında, Kanlıca koyu'nun sol tarafında yer alan Nuran ve Turan Barlas tarafından restore ettirilen, yağlıkcı Hacı Reşit bey yalısı da tarihi değer taşıyan yalılardandır.

Başlangıçta çeşitli Valiliklerde bulunan Vecihi paşa tarafından yaptırılan, ancak Kavalalı Mehmet Ali paşa'nın torunu Prenses Rukiye tarafından 1895 yılında yeniden yaptırılan ve Rukiye Sultan yalısı olarak da adlandırılan yalı da, burada sözü edilmesi gereken tarihi yapılardandır. Prenses Rukiye, Sadullah paşa'nın oğlu Nusret bey ile evlenmiş, ve Nusret bey'in annesi, yalının kendi payına düşen kısmını gelinine hediye etmiştir. Prenses Rukiye bir süre sonra yalıyı mısırlı İffet hanım'a satmış, İffet hanım'ın memleketine kaçmasından sonra da yalı, 1957 yılında Özdemir Atman tarafından satın alınmıştır.

Bir botanik aşığı olan ve üç padişahın baş hekimliğini yapan Hekimbaşı Salih efendi tarafından Hekimbaşı yalısıda bir başka güzellik abidesidir. Çeşitli bitkilerden çeşitli ilaçlar üreten ve adını Osmanlı Modern tıp tarihine yazdıran Hekimbaşı Salih efendi'nin yaptırdığı bu muhteşem görünüşlü yapı, 1978 yılında yeniden restore edilmiştir.

1699 yılında yaptırılan Amcazade Hüseyin paşa yalı'sına da burada değinmek gerekir. Bu yalı, bütünüyle sağlam bir yapı olduğu zamanlarda, deniz kenarında seksen metrelik bir sahile yada rıhtıma sahipti. Yirmi odalı bir harem binasını bünyesinde barındıran yalı, Osmanlı imparatorluğu'nun güçsüz düşmeye başladığı dönemlerde, devleti resmen yöneten KöPage Rankingülü sülalesinin, baş sadrazamından dördüncüsü olan ve Mevlevi tarikatına üye olduğu bilinen Hüseyin paşa tarafından yaptırılmıştır.

Sözü yalılardan açıp da Halil Ethen paşa yalı'sından söz etmemek mümkün değildir. II.Abdülhamit döneminde bir süre sadrazamlık yapan Ethem İbrahim paşa tarafından yaptırılan yalı, Osmanlı tarihinin son dönemlerinin bilinen bir çok simasını bünyesinden çıkaran bir aile tarafından yaptırılmıştır. 1830 tarihinde Fransa'ya gönderilen Ethem paşa tarafından yaptırılan yalı, onun Fransız mimarisinden ne denli etkilendiğini de gözler önüne sermektedir. Ethem paşa öldükten sonra yalı, Ethem paşa'nın en küçük oğlu Halil Ethem paşa'nın adıyla anılmaya başlanır. Ethem paşa'nın bir diğer oğlu da, meşhur sanat adamı Osman Hamdi Bey'dir.

Bu çerçevede Melike Aliye hanımla evlenerek müslüman olmuş bir Fransız Marki'sine ait olan Marki Recep bey yalısı'nı da anmak yerinde olacaktır. Bu yalı'nın üst tarafında, ağaçlar arasında Necip bey kışlık köşkü de bulunmaktadır. 1900 lü yılların başında Mustafa Reşid paşa tarafından yaptırılan ve Manolya yalısı olarak da anılan ve 1992 yılında Işıkoğlu ailesi tarafından satın alınan Bahriyeli Sedat bey yalısı; 1848 yılında Mustafa paşa tarafından satın alınan ve o tarihden bugüne aynı ailede kalan ve şu anda sadece selamlık kısmı ayakta duran ve Esat bey yalı'sı olarak da bilinen Zarif Mustafa paşa yalı'sı; 1895 yılında Yıldız sarayında görevli bir subay tarafından yaptırılan ve çok sonraları Rahmi Koç tarafından satın alınan Nuri Paşa yalısı; II.Abdülhamit döneminde yaptırılan ve Dr. Osman Yargıcı tarafından restore ettirilen Rıza bey yalısı ve son olarak da kadri bey yalısı; kanlıca semtinin tarihi değer taşıyan binalarındandır.

Kanlıca'nın bir diğer güzelliği de, Fıstıklı yokuşundan körfeze inen alanda, I.Mahmut zamanında kurulan ve padişahlar tarafından büyük ilgi gören Mihrabat korusudur. Mihribat korusuna, Nevşehirli Damat İbrahim paşa tarafından yaptırılarak III.Ahmet'e hediye edilen Mihribat kasrının adını verdiği iddia edilir. ne yazık ki Mihribat kasrı. yeniçeri isyanları sırasında yakılmış yıkılmış ve yok edilmiştir. Mihribat Korusu, görkemli tarihine rağmen gittikçe küçülmüştür. Yahya Kemal'in gözlerden uzak saatler geçirmek için, tercih ettiği Mihribat korusu pek çok şaire ve yazara ilham olmuştur.

Otağtepe'de Kanlıca'nın bir diğer tarihi mekanlarındandır.Yıldırım Bayezıd İstanbul'u kuşattığında, otağ kurduğu yer, Otağtepe olarak adlandırılmış, ve burada aynı isimle anılan bir semt kurulmuştur. Günümüzde Otağtepe'de, TEMA vakfının geliştirdiği Doğa kültür parkı bulunmaktadır. Bu park, kuzey parkı ve güney parkı olarak iki bölümde düzenlenmiştir. Kuzey parkında çeşitli bitki türleri sergilenmekte,dinlenme ve yürüme makanları müşterilere hizmet verirken güney parkında ise isteyenlerin spor yapması amacıyla düzenlenmiş aynı zamanda çocuklara hizmet eden eğlence yerleri ile donatılmıştır.

Kanlıca, eskiden beri mehtabıyla ve semtde düzenlenen eğlenceleriyle ünlüdür. Kiyüz yada üç yüz kayıkla bahai körfezinden[Kanlıca koyu] Boğaza açılarak yapılan mehtap gezileri, bir çok romanın ve şiirin konusu olmuştur. Körfezin etrafını çevreleyen koru bülbül yatağı olduğundan, burada denize dökülen dereye "Bülbül deresi" adı verilmiştir. Burada ki bülbül dinlenceleri çok meşhurdur. Sazlı sözlü eğlencelerin yapıldığı bu mekanda dalyanların da kurulduğu tarihi kayıtlarda mevcuttur.

Kanlıca birbirinden güzel tarihi çeşmeleri ile de ünlüdür. Kanlıca'da ki başlıca çeşmeler şunlardır: Berberbaşı Ali Efendi çeşmesi, Dutdibi çeşmesi, Halepli çeşmesi, Kavacık çeşmesi, Mahmut Aziz Bey çeşmesi, Mehmed Sait Efendi çeşmesi, Orta çeşme, Baba Ali çeşmesi.

Halepli çeşmesi ile ilgili olarak A.Cabir Vada, Boğaziçi konuşuyor adlı önemli kitabında şu satırlara yer verir:
" İnşa tarihi ve banisi malum değildir. Şosenin inşasından evvel, muhaddep hazineli ve uzun bir çeşme idi. Şimdi ki binası 1931 senesinde İstanbul Belediyesi tarafından betonarme usulünde inşa ettirilmiştir. Şosenin inşaası ve yolun tevsii münasebetiyle, çeşmenin cephesi ile pek muhtazaman tonoz hazinesinin yıktırılması zarıreti hasıl olmuştur. (...) Suyu bol ve tatlıdır. Çay ihzarına sarnıç suyundan daha elverişlidir. Çeşmenin manbaı, bugün şekibe'nin tasarrufunda bulunan ve Kadimen karlıkbayırı tesmiye edilen arazinin mezarlık yoluna bakan köşesinin biraz gerisinde kazılmış olan kuyudur. "

A.Cabir Vada, aynı çalışmasında Kavacık çeşmesi ile ilgili olarak da şunları söylemektedir :
" Havuzun şark cihetinin ortasında,2.18 metre yüksekliğinde ve her tarafı 0.45 metre genişliğinde ve dört köşeli mermer bir sütundan bol su akmaktadır. Bu sütunun üst kısmına Lale resmi yapılmış başka bir sütun oturtturulmuştur.(...) Kavacığın banisi olan Hasan Tahsin bey tarafından inşa edilmiş olması melhuzdur."

A.Cabir vada, yine aynı kitabında Mahmut Aziz bey çeşmesi ile ilgili olarak da şunları söylemektedir: " Mısır kapı Kethüdası Mahmut Bey'in yalısına gelen dağ sularının fazlası, akıtılmak için, 1882 senesinde inşa edilmiş bir hayır iken, bugün pek perişan bir hal almıştır. (...) 1941 senesinde sığınak haline getirilmek için tuğladan yapılmış aynasına büyük bir delik açılmış olduğundan çeşme vasfı büsbütün kaybolmuştur. "

Günümüzde, sütü ve yoğurdu ile meşhur olan Kanlıca, Beykoz ilçesinin gözde semti olmaya devam etmektedir.

Beyazdut
27-07-09, 04:42
Kilyos

Kilyos(Kumköy), Sarıyer ilçesinin Karadeniz kıyısında yer alan bir sayfiye ve tatil köyüdür. Doğusunda Demirciköy, batısında Gümüşdere ve güneyinde Uskumru köy ile komşu olan Kilyos kuzelde karadeniz'in hırçın bir o kadar da güzel dalgaları ile sınır oluşturur. Kilyos'un Sarıyer ilçe merkezine uzaklığı 11 kilometre, Taksim'e 32, Eminönüne ise 34 kilometredir.

Kilyos, İstanbul Boğazında kıyısı olan bir semt olmadığı halde, onu, Boğaz semtleri bölümünde incelememizin nedeni; Boğazın en büyük ilçesi Sarıyer'e bağlı bir köy olmasıdır.

Kilyos'un, Rumcada kum anlamına gelen Kilya sözcüğünden türediği söylemi ile birlikte, aslı, Kuwaila olan ve güzel geçit/Boğaz anlamını veren Killa sözcüğünden türeyerek Kilyos'a dönüştüğü söylemi de yaygındır. Zira her iki sözcüğün vermiş olduğu anlam, Kilyos'un çoğrafi durumu dikkate alındığında uygun olduğunu göstermektedir. Cumhuriyet döneminde Kilyos'un ismi Kumköy olarak değiştirildiyse de alışılmış olan isimden vazgeçilmediği için Kilyos denmeye devam edilmiş ve devam edilmektedir.

Kilyos'da, köyün tarihine ışık tutacak tarihi eserler bulunmaktadır. Kilyos kalesi, üç adet su terazisi, iki adet taş iskelesi, kayıkhane ve tahlisiye binaları, koruganlar ve çınar ağaçları, köyün tarihi eserlerindendir. Kilyos kalesi ismini köyün adından almıştır. Kale, 4-5 yüzyıllarda Doğu Roma imparatorluğu[Bizans] tarafından yaptırılmış olup, halen askeri bir birlik tarafından kullanılmaktadır. Kale yapıldığı tarihden bugüne kadar sadece savunma amaçlı kullanılmıştır. Evliya çelebi(17.y.y.) ve Comte Dores(19.y.y.) kalenin, İstanbul'u ve Boğaz'ı kontrol etmek için gözlem amaçlı kullanıldığını yazmaktadırlar. Bizanslıların zayıf düştükleri bir dönemde, Cenevizlilerin kaleyi alarak burada uzun bir süre kaldıkları, bu nedenlede kalenin Cenevizliler tarafından yapıldığı bazı kaynaklarda belirtilmektedir. Zaman içersinde Rusların ve Don kazaklarının saldırısına uğrayan ve oldukça hasar gören kale, Sultan I.Abdülhamid ve Sultan II.Mahmud dönemlerinde 1782 ve 1826 yıllarında iki kez onarım görmüştür. 1833 yılında imzalanan Hünkar Anlaşması sonucu Boğaz'a yerleşen Ruslar, 1841 yılında imzalanan Londra Anlaşması ile Boğazlardan çıkarılırken, Kilyos kalesi, Türk ve İngiliz askerlerince birlikte kullanılmıştır. O yıllarda İngilizler tarafından kaleye getirilen toplar, kalenin arenasında teşhir edilmekte ve korunmaktadır. I.Dünya savaşı yıllarında da Rusların boğaz'a girmelerini önlemek amacıyla Alman topları kaleye yerleştirilmiştir. Kale 1856 yılında ki Kırım savaşı sırasında hastane olarak kullanılmıştır. Kırım savaşında yaralanan askerler burada tedavi edilmiştir. Yaralı askerlerden tedavileri sırasında ölenler, Uskumruköy'de ki mezarlığa gömülmüş bu nedenle burada ki mezarlığa da şehitlik adı verilmiştir.

Kilyos köy içersinde Cenevizliler tarafından yaptırıldığı kabul edilen üç adet su terazisi aynen korunmaktadır. Deniz kenarında ki taş iskele, 18. yüzyılda yapılmış tarihi eserlerden olup halen köy balıkcıları tarafından kullanılmaktadır. Ayrıca yine 18. yüzyılda yapılan kayıkhane ve tahlisiye binaları da tarihi eserlerdendir. II.Dünya savaşı sırasında yapılan ve şimdilerde kullanılmayan koruganlar ise tarihi eser sayılmasalarda, Kilyos'un zenginliklerindendir. Kilyos'da bir de anıt ağaç özelliği taşıyan tarihi bir çınar ağacı bulunmaktadır. Kilyos kalesi arenasında bulunan bu çınar ağacı 28 metre yüksekliktedir. Ağacın üzerinde bulunan künyede, 551 yaşında [2006 yılı hesap edilerek] yazılıdır. Bu ağacın, istanbul'un fethi anısına 1455 yılında diklidiği söylencesi büyük bir olasılıkla doğrudur.

Kilyos köyünde, yukarıda saydığımız eserlerin dışında, tarihi değer taşıyan sinagog, kilise ve cami gibi eserlere rastlanmamıştır. Günümüzde Kilyos'da iki adet cami vardır. Biri 1931 yılında yapılan Kilyos[kumköy] camii, diğeri ise çarşı içinde olan ve günümüzde inşası devam etmekte olan yeni camidir.

Kilyos, sarp kayalıklar üzerine kurulmuş, batıya doğru düz alanlar şeklinde yayılmış, ileri gidildikçe ormanlarla sarmaş dolaş olan bir yerleşim birimidir. Kilyos'un bir yanı ormanlarla kaplı bir yanı da denizle iç içedir. Bu özelliklerinden dolayı sadece Sarıyer'in değil, İstanbul'un en önemli tatil bölgelerindendir.

Kilyos'un yerli halkı Rumlardan oluşuyordu. Ancak diğer köyler gibi Kilyos da 1877 Rus harbi nedeniyle büyük ölçüde göçlere kapısını açtı. 1923-1924 mübadelesi sonucu, köyde Rum nüfusundan kimse kalmamıştır. Zaman içersinde değişik Anadolu bölgelerinden göç alan Kilyos'un yerli halkı az da olsa karışık bir yapı arz etmektedir.

Bu sayfiye ve tatil beldesi, Kilyos burnundan Gümüşdere plajına kadar uzanan kumluk sahili ile İstanbul'un en büyük ve en temiz plajına sahiptir. Temiz ve sığ olan plajı bir kaç kilometre uzunluğunda doğal bir plajdır. Bu plaj, deniz sörfü için tercih edilecek olan plajlardan biridir. Turizm bankası tarafından 1956 yılında kurulan özel Turban Tatil köyü tesisleri uzun yıllar hizmet verdikten sonra Sarıyer belediyesine devredildi. Baykent koyu ve plajı da, turizme yan tesisleriyle birlikte hizmet vermektedir.

Kilyos; otel, motel ve pansiyonları ile turizme hizmet veren önemli bir yerleşim bölgesidir. cafeler, restaurantlar, çay bahçeleri, kırları ve piknik yerleri ile özellikle yaz aylarında yüzbünlerce insana hizmet verir. Turban tatil köyü ve plajı, Yalı otel, Mehtap otel, Yuva motel, Grup motel, Erzurumlu Otel, Kale otel, Yonca otel ve Mistik camping, Kilyos'a hareketlilik getiren turistik yerlerdir. Köy içindeki Şanzelize restaurant, Mehtap restaurant, Karadeniz ve Vorsi pide salonları halka hizmet vermektedir. Köyün tek eğlence merkesi, yaz aylarında açılan, kış aylarında ise kapalı olan Örs Disco dur.

Kilyos son yıllarda büyük bir gelişme göstererek önemli bir yerleşim bölgesi oldu. Köy içindeki eski binaların yenilenmesi bir yana, yeni alanlarında yerleşime açılması ile köyün kuzey bölgesi bir anda siteler köyü görünümüne sahip oldu. Kilyos halkının geçimkaynağı turizdir. memur, esnaf ve değişik işlerle uğraşanların sayısı çok azdır. bahçecilik, hayvancılık ve orman işciliği yok olup gitmiştir. balıkcılıkla geçinenlerin sayısı ise bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır.

Bahçecilik ve bahcıvanlık, Kilyos halkının en önemli uğraşı idi. fakat zamanla yerini turizm'e ve ticarete bırakmıştır. Ancak yinede Fidan yetiştirme çalışmaları yapan bir büyük işletme bulunmaktadır. Bu işletme her yıl kasım ayı boyunca süren fidan festivali düzenlemektedir. Balıkcılıkla uğraşanlar artık eskisi gibi av yapamamaktadırlar. Zira madenciler, ocaklardan çıkardıkları moloz ve maden artıklarını deniz kıyısına döktüklerinden, hem sahilin doğal şekli hem de kumsalın doğal yapısı değişti. Önce istiridyeler ve midyeler yok oldu. Sonra da tekir, Barbunya ve kalkan gibi balıklar göç ederek yok oldular.

Aslında Uskumruköy sınırları içinde olmasına rağmen Kişyos'a ait olduğu kabul edilen iki mezarlık vardır. Biri eski mezarlık olup, içinde ki yatırın adıyla anılan Ağlamış Baba mezarlığıdır. Mezarlık içinde ki türbe, tarihi değer taşımakta olup, yatırın mezar kitabesi okunduğunda isminin Ağlamalı Ahmet Baba olduğu görülür. Yeniçeriler ve Yeniçeri ocağının kaldırılması sırasında(1826), yeniçeriler kıyıma uğrar. En çok kıyım görenlerden biri de Ağlamış Baba tekkesine bağlı olan yeniçeri grubudur. Kilyos ile Uskumruköy arasında yer alan ve mezarlığın içinde bulunan bu tekke aslında, tekke değil zaviyedir. Mezar kitabesinden anlaşıldığına göre, Ağlamış Ahmet Baba ölene kadar(1824) burada faaliyet göstermiştir.

Diğer mezarlık ise Kilyos mezarlığı adını taşımakta olup, İstanbul Büyükşehir Belediyesi mezarlıklar müdürlüğüne bağlıdır. Bu mezarlıkda Uskumruköy sınırları içindedir. Kilyos ile özdeşleşen bu mezarlık sadece istanbul'un değil, Türkiye'nin en büyük ve en modern mezarlığıdır. Mezarlıkta sadece Müslümanlara değil, Yehova şahitlerine, Batînilere vs...değişik inanç sahiplerine ayrılmış gömü yerleri de mevcuttur.

Kilyos'da Sarıyer sağlık grup başkanlığına bağlı, Kilyos sağlık ocağı halka hizmet vermektedir. Bu bölgede ayrıca, Botanik parkı, Abdullah kaya çocuk parkı, Muhtar Kamil İlhan parkları bulunmaktadır.Kilyos köyü yıllarca yeterli içme suyundan mahrum kalmıştı. Köy muhtarlığı tarafından 2003 yılında getirilen içme suyu, biri modern olmak üzere dört çeşmeye akış vermektedir.

Beyazdut
27-07-09, 04:43
Kireçburnu

Kireçburnu, Tarabya ile Cumhuriyet (Kefeliköy) Mahallesi arasında kalan bir yerleşim bölgesidir. Taksim'e 17, Eminönü'ne ise 22 km uzaklıktadır.

Bizans dönemindeki isminin "Boğazın Anahtarı" anlamına gelen Kleidra tou Pontu veya Kleidai tou Pontu (Kleides tou Pontu, Kleithra tou Pontu, Kledro tu Potu, Claves Ponti) dur. Yine Bizans dönemindeki bir ismi de Euphemia idi. Bu ismi Euphemia ayazmasının bulunduğu yerden alıyordu. Kireçburnu adını Kerez (Gürz) Burnu'dan aldığı söylenmesine karşın, Osmanlı döneminde bu yörede bulunduğu söylenen kireç ocaklarından ve kireç iskelesinden aldığı da söylene gelmektedir.

Kireçburnu küçük bir yerleşim bölgesi iken 19. yy.da Keçecizade Fuat Paşanın (1815-1869) Rumeli göçmenlerini buraya yerleştirilmesi ile gelişme gösterdi.
Kireçburnu 17. yy.da Gümrük Emini Hasan Ağanın bahçesi olarak bilinirdi, Hasan Ağanın yaptırdığı muhteşem bahçeden dolayı bu isimle anılır olmuştu.

Kireçburnu'ndaki tarihi eserlerden biri İshak Ağa tarafından 1749 yılında yaptırılan ve set üzerinde bulunan İshak Ağa Çeşmesi'dir. 1897 yılında yaptırılan Hamdi Çavuş Çeşmesi ise yol yapım çalışmaları sırasında ortadan kaldırıldı. Çakaldere memba suyu çeşmesi ise 1921 yılında inşa edildi fakat çok kez onarım gördüğünden tarihi özelliği kalmadı.

Set üzerindeki Mehmet Bey Camii ise 1882 yılında yaptırılan tarihi eserlerden biridir. Bu camiye Ağaçaltı Camii ve Gümrükçü İshak Ağa Camii de denilmektedir. Bir başka tarihi eser, Ankara valisi iken vezir olan ve 1895 yılında dâhiliye nazırlığına getirilen Memduh Paşa'ya (1839-1925) ait olan ve aynı ismi taşıyan yalıdır.

Ayrıca, bugün yerinde bulunmayan vapur iskelesi de tarihi eserlerdendi. 1909 yılında Kireçburnu'nun üst kısımlarında yapılan ve denize yeraltından çıkışı olan savunma amaçlı tabya da bugün kullanılmıyor. Ayrıca Kireçburnu'nda ana cadde üzerinde olan ve aslına uygun yapılan eski eserler de bulunmaktadır. İç kısımlarda ise çok eski eser ev mevcuttur.

Eski çağlarda Kireçburnu tepesinde Ortodokslar tarafından Aziz Yevpime adına bir kilise (Aghia Triada Kilisesi) yaptırılmış ancak zamanla yıkılıp gitmiştir. Hemen kilise yanındaki Azize Efimya'nın adını taşıyan ayazma Yakup Ağa tarafından yeniden yapılmışsa da ayazma da yıkılıp gitmiştir.

Kireçburnu'nda anıt ağaç özelliği taşıyan ağaçlar var. İkisi cami avlusundadır. Bu çınar ağaçlarından ana cadde duvarı dibindekinin çevresi 5.30 metredir. Bu çınar, çeşmeyi yaptıran İshak Ağa tarafından dikilmiştir. Eskiden sahil yolu üzerindeki kahvenin bahçesindeki iki çınar ağacı vardı. Bu çınarlardan biri kuruyup yok olmuş, diğeri ise Ali Baba Restaurant'ın bahçesinde yok olmak üzeredir.

Kireçburnu, Keçecizade Fuat Paşa'nın Osmanlı Rus Savaşı (1877-1878) sırasında Rumeli'den getirdiği göçmenlere tahsisi ile gelişmeye başladı. II. Abdülhamit döneminde (1876-1909) Kireçburnu ve civarı büyük ilgi gördü ve semtin gelişmesine neden oldu. Zamanla ve bilhassa 1950'li yıllardan sonra Kireçburnu'nda nüfus artışı oldu. Gecekondulaşmanın da yaygınlaşması ile hayli büyüdü.

Kireçburnu halkı genellikle balıkçılık, arabacılık, yoğurtçuluk, sütçülük ve çiftçilikle uğraşıyorlardı. Günümüzde balıkçılık ve değişik kollarda işçilik başta olmak üzere çeşitli iş kolunda çalışılmaktadır.

Kireçburnu doğrudan Karadeniz çıkışını gördüğü için bol rüzgâr alır ve serin olur. Bu nedenle bilhassa yaz ayları kalabalık olur. Denizi temiz olup, yüzülebilecek durumdadır. Kefeliköy, Kireçburnu, Tarabya arası sahil boyunda yürüme parkuru bulunmaktadır.
Kireçburnu'nda küçük fakat çok elverişli bir balıkçı limanı var. Liman S.S. Kireçburnu Su Ürünleri Kooperatifi tarafından kullanılmaktadır.

Kireçburnu Limanı yeni yapıldı. Küçük fakat çok elverişlidir. Liman kooperatif tarafından kullanılmaktadır. Liman yat limanı değil, balıkçı limanıdır. Liman Su Ürünleri Kooperatifinin kullanımındadır.

Kireçburnu'nda bir park var. Deniz kenarındaki parkın adı Nadir Nadi Parkı'dır. Bu parkın adı Haydar Aliyev Parkı olarak değiştirildi (2005). Park ve Kefeliköy'e kadar uzanan ağaçlı, banklı ve yürüme parkurlu alan aynı zamanda dinlence yeridir. Bu alana Kireçburnu mesiresi de denilebilir. Parkın, yeniden tanzim edilişi ile birlikte ismi de değiştirildi. Eski vapur iskelesi önü ve sahil boyu takiben Çin Konsolosluğu köşesine kadar olan alan da yürüme parkuru olup, plaj olarak da çok ilgi görmektedir.

Bir sahil mahallesi olarak Kireçburnu balık lokantaları ile meşhurdur. Sera, Bay Balıkçı, Set, Ali Baba, Kulüp Boğaziçi, Pescatore ve Bizim isimli lokantalarda her mevsim istenilen ve arzu edilen balıkları yemek imkânı vardır. Ali Baba Restaurant Türkiye'de en iyi balık yenilen 10 lokanta arasında gösterilmektedir. Kireçburnu'nun çeşitli kurabiye ve hamur işi yiyecek maddesi yapan fırını da çok ünlüdür.

1940-1950 arasında sahil yolunun genişletilmesi 1948 yılında Taksim; Sarıyer otobüs hattının açılması, halkın Kireçburnu'na daha kolay geliş gidişleri sağladığı için semte ilgi de artış gösterdi.

Kireçburnu'nda bir ilköğretim okulu var. Kireçburnu Mektebi ismini taşıyan bu okul ilk mezunlarını 1929/30 döneminde verdi. 1960 yılında Şükrü Naili Paşa adıyla bugünkü okul yapıldı ve okul 1997 yılında ilköğretim okuluna dönüştürüldü.
Kireçburnu'ndaki Ishak Ağa memba suyu uzun bir zamandan beri akmıyor, deniz kenarında Kefeliköy Caddesi üzerindeki Çakaldere Memba Suyu ise işlevini devam ettirmektedir.

Kireçburnu'nda Kireçburnu Spor Kulübü adıyla bir dernek ve bir de Sınırlı Sorumlu Kireçburnu Su Ürünleri Kooperatifi adını taşıyan bir kooperatif var. Kireçburnu limanı bu kooperatifin kontrolündedir.

Kireçburnu'nun nüfusu son nüfus sayımına göre (1997 sayımı) 6081'dir. Ancak muhtarlıkça nüfusun 10 bin civarında olduğu ifade edilmektedir.
Kireçburnu Mahallesinde bugüne kadar Bilal Kuşçuoğlu, Talat Bey, Alaattin Kalender, İsmail Araş, Galip Uyanık, Sezai Okyar, Musa Yaprak ve Rıza Karataş (halen görevde) muhtar olarak görev yaptılar.

Beyazdut
27-07-09, 04:45
Rumelifeneri

Rumelifeneri köyü, Sarıyer ilçesinin Karadeniz'e bakan en uç noktasında kurulmuş bir yerleşim bölgesidir. Köyün antik çağlarda ki ismi Panium veya Panyum burnu, Bizans döneminde ki ismi ise, Fanaraki veya Fanariyan burnu idi.



Köy antik çağda ki ismi iile Panium kayalıkları üzerine kurulmuştur. Bizans döneminde ki ismi ile, Fanaraki veya Fanarayan, Avrupa feneri yada küçük fener demektir. Köy Rumeli yakasında kurulduğu için de Rumelifeneri adını almıştır. Köyün ismi bir süre de Türkeli olarak anılmıştır. Rumelifeneri, Garipçe, Demirciköy ve Zekeriyaköy'den sınır alır.

Efsanelere konu olan Öreke kayalıkları da Rumelifeneri köyü ile birlikte anılmaktadır. Öreke kayalıklarına antik çağda, Kyanaeis ya da Symplegades kayalıkları, değişik zamanlarda ise, Geant veya Bavonere kayalıkları da deniliyordu. gerek antik çağlarda ki gerek Bizans döneminde ki isimlerin Türkçe karşılığı Orakiye, Öreke kayalıkları, öreke taşıdır.

Bu kayalıklar zamanla birbirinden ayrılmış beş büyük kayadan oluşmuştur. Osmanlı döneminde bu kayalara "kanlı kayalar" ismi verilmiş, sonraları Kocataş, Körtaş, mavi kayalar ve kızılkaya da denilmiştir. Bu gün bu kayalıklara Öreke halk dilinde ise Roke adı verilmektedir. Rumelifeneri'nin balıkcı barınağının en dibinde kayalıklar üzerine kurulmuş olan "Roke balık lokantası " adını burdan almış olsa gerek. Bizans döneminde bu kayaların en büyük ve en yüksek olanının tepesine bir sütun dikilmiştir. Buna Pompeus sütunu denilmişse de sütunun imparator Augustos yada Hadrianus'a aitolduğu söylenmektedir. Bu kayaların en büyüğünün doruğunda Apollo tapınağının bulunduğu da söylenmektedir.

Bizans döneminde bu kayaların en doruk noktasına dikilen Pompeius sütunu, deniz kazalarının önlenmesi amacıyla dikilmiş ve gemilere yol gösterici olmuştur. Bu sütun üzerinde latince yazılar vardı. Bu yazıları Vestius 1680 yılında üç satır olarak tesbit etmiş, Setsini(1778) sütun üzerindeki üç satır yazıyı yorumlayarak, sütunun tebirius adına dikildiğini ifadeyle burayı sefere çıkacak gemilerin yol güvenliği için kurban adak yeri olarak kullanıldığını belirtmiştir.

Zamanla sütun yıkılmış gitmiş, ancak dibinde ki kaide veya büyük bir parçası kayanın üzerinde kalmıştır. Bu kayalıklara Symplegades denilmesinin sebebi, sabit olan bu kayaların hareket ettiğinin sanılması ve birbirlerine yaklaştıklarına inanılmasından ileri geliyordu. Oysa bu, med cezir denen olayın yani suların yükselip alçalmasından başka bir şey değildi.
Eviya çelebi(1611-1682) seyahatnamesinde, " kaleden taşra yüksek bir kule üzre bir fanus'u azim " bulunduğundan bahsetmesi, burada daha önceleri bir fenerin bulunduğunun kanıtıdır. Ayrıca Ali Macar Reis, 16.yüzyıl eseri olan Atlas'ın da aynı noktada bir fenerin bulunduğunu işaret eder.

Rumelifeneri tarihi zenginliklerle doludur. Günümüzde bile kullanılabilir durumda bulunan Ve Cenevizliler tarafından yapılan Rumelifeneri kalesi tarihi zenginliği gözler önüne sermektedir. Bu kale günümüzde zaman zaman film seti olarak da kullanılmaktadır. Papazburnu mevkii Osmanlı döneminde askeri yerleşim bölgesiydi. Burada padişah IV.Murat(1623-1640) tarafından bir hisar yapılmıştı. Hisarın evinde 60 adet asker evi, Sultan Murat adına yapılmış bir cami, buğday ambarları, cephanelik 100 adet büyük ve küçük top, kale muhafızı ve 300 asker bulunuyordu. Kıble yönüne bakan bir demir kapısı vardı. Şimdi bu tarihi yerleşim bölgesinden geriye kalan, yıkık dökük bir duvardan başka bir şey değildir. Köy içersinde bulunan Osmanlı dönemi hamamı, İkinci Dünya savaşı sonuna kadar askeri birlikler tarafından kullanıldı. Sonraları ise kaderine terk edilmiştir.

Köy içinde ki park da ve liman yolu üzerinde bulunan iki adet çeşme, Gazi Hasan paşa tarafından yaptırılmış(1775) olup aynı ismi taşımaktadır. Bu çeşmelerden birine park çeşmesi diğerine ise liman çeşmesi denilmektedir. Bir başka tarihi eser, Dere mahallesinde ki Hacı Ahmet Ağa çeşmesidir.(1771). Bu çeşme 2002 yılında bilinçsizce onarılmış ve tarihi değerini kaybetmiştir. Eski mezarlığın alt tarafındaki Kabakcı çeşmesi(1815), de tarihi özelliği olan çeşmelerdendir. Ancak bakımsızlık ve ilaveler sonucu tarihi değerini kaybetmiştir. Kaptan Bayram Deniz tarafından yaptırılan Atlama çeşmesi(1936)nin yeri değiştirilmiş ve bu aktarma sırasında tarihi özelliğini kaybetmiştir. Bayraklı çeşmesi de tarihi özelliğini kaybeden çeşmelerdendir.

Rumelifeneri'nde ki en önemli tarihi eserlerden biri de 15.05.1856 yılında yapılan fenerdir. Bu fenere resmi olarak Türkeli feneri denilmektedir. Ancak bu isim tutmamış ve Rumelifeneri denmiştir. Bu fenerin eşi, tam karşıda, boğazın Anadolu yakasında yer alır ve Anadolu feneri semtindedir.

Fenerin içinde bulunan Saltuk Dede türbesi de(1788) tarihi eserlerdendir. Fener, Fransızlar tarafından yapılırken iki-üç kez yıkılmış bu yıkılışa neden olarak da Saltuk dede türbesi üzerine inşaat yapılması gösterilmiştir. Bunun üzerine türbe yeniden onarılmış, ve fener inşaatının temelleri içine alınarak aynı tarihde yapılan Anadolufeneri ile birlikte açılışı yapılmıştır.

Fener 1855-1856 yıllarında Kırım savaşı sırasında Fransız ve İngiliz savaş gemilerinin İstanbul Boğazı'nın karadeniz girişini görebilmeleri ve Boğaz sularına rahatca girebilmeleri amacıyla yapılmıştır. Fenerin kule yüksekliği otuz metre olup, kıyılarımızın en yüksek kulesidir. Kuleye ahşap merdivenlerle çıkılmaktadır. Her kat da kulenin çapı biraz daha daralır. Son basamakla birlikte dev silindir kristale ulaşılır. İçinde eski tarihlerde yunus balığı yağı kullanılırken şimdilerde 500 Watlık ampul kullanılmaktadır. Fener "Rumeli tahlisiye istasyonu" na bağlıdır. Camiye gidenler, sabah namazından sonra topluca türbeye giderek dua ederler. Köy balıkcıları da denize açılırken Saltuk Dede türbesinde dua ederek Karadeniz'e açılırlar. Saltuk Dede türbesi sık ziyaret edilen türbelerdendir.

Rumelifeneri'nde iki cami bir mescit var. Ramazan Ağa cami tarihi özelliği olan ve 17. yüzyılda yapıldığı söylenen bir camidir. Köy içinde ki yeni cami ise, eskiden kilise idi ve uzun yıllar kapalı kaldıktan sonra camiye dönüştürüldü. Köyde ki tek mescit ise Dere mahallesi mescididir.

Rumelifeneri'nde iki mezarlık var. Biri eski mezarlık ve tarihi mezar taşları ile dolu olup, gömüye kapalıdır. Diğeri ise yeni mezarlıktır. Kilise gibi Rum mezarlığı da zaman içersinde yok olmuştur.

Rumelifeneri'nde tarihi eser binalardan örnekler de vardır. Bir kısmı aslına uygun olarak yenilenmiş, bir kısmı da harap haldedir. Rumelifeneri, 1899 yılında büyük bir yangın geçirmiş ve bu yangında yetmiş bina yanarak kül olmuştur.

Rumelifeneri tarihi ile ilgili bir olay; 1352 yılında Rumelifeneri açıklarında yapılan Venediklilerle Cenevizliler arasında ki deniz savaşıdır. Bu savaşı Cenevizliler kazanmıştır. Rumelifeneri'nin tarihinde ki diğer bir önemli olay da Kabakcı Mustafa olayıdır. Kabakcı hadisesi olarak bilinen olayı Kabakcı Mustafa başlatmış, Rumelikavağı hisarından çıkarak Büyükdere'de ki çayırbaşında toplanan yeniçeriler, buradan hareket ederek padişah III.Selim'i tahtdan indirmişlerdir.(1807) Alemdar Mustafa paşa'nın olayı duyması ve tekrar III.Selim'i padişah yapmak üzere İstanbul'a gelmesi üzerine telaşa kapılanlar III.Selim'i öldürmüşlerdir.(1808) Bunun üzerine Mustafa Alemdar paşa, isyanı başlatan Kabakcı Mustafa'yı cezalandırmak için Ali bey'i görevlendirmiş, Ali bey'de adamları ile Rumelifeneri'ne giderek konağına yaptığı baskınla kabakcı Mustafa'yı öldürerek cezalandırmıştır.(1808).

Rumelifeneri köyünün halkı Rum'du. Osmanlılar döneminde Türler köye yerleşmeye başladı. 1897 Rus harbi nedeniyle yaşanan büyük göç sonucu Rize'den gelenler köye yerleştirilerek Türk nüfusu arttırıldı. Bu arada diğer köylerden de göç alan Rumelifeneri, mübadele ile tamamen Türk köyü oldu. İstanbul Boğazı'nın büyük limanlarından birine sahip olan Rumelifeneri halkının hemen hemen tamamı balıkcılıkla uğraşır. Balıkcılıkta en son teknolojiyi kullanarak, ülke ekonomisine katkı sağlamaktadırlar. Rumelifeneri köyüne, " balıkcılık Üniversitesi ", " balıkcılar okulu " da denilmektedir.

Çok eski dönemlerde küçük kayık ve sandallarla balıkcılık yapılırdı. Daha sonraları Kancabaş da denilen Alamana kayıklarla balıkcılık yapılmaya başlandı.[Alamana kayıkları; üç çifte,dörtçifte,beş çifte zaman zaman da altı çifteli idi. Bir çifte iki kürek anlamına gelir. Her küreği bir kişi çeker.] Daha sonraları devreye takalar girdi. Takalar, Alamana kayıkları çekerek daha hareketli olmalarını sağlıyordu. Takaları takiben Karpuzkıç denilen deniz tekneleri görev yapmaya başladı. Daha sonraları Alamatralar günümüzde ise, büyük tonajlı ve her türlü teknolojik yeniliklerle donatılmış büyük saç teknelerle balıkcılık yapılmaktadır.

Rumelifeneri'nde eski tarihlerden beri Dalyan balıkcılığı da yapılmaktadır. Bağlaraltı(Papaz burnu), Bara ve Atlamataşı mevkileri dalyanların kurulduğu yerlerdi. Bağlaraltı dalyanı İstanbul Boğazı'nın en büyük ve en verimli dalyanıdır ve halen burada kurulmaktadır. Rumelifener'li balıkcılar, balıkcılığın her türünü yapmaktadırlar. Olta balıkcılığı, küçük ağ, büyük ağ balıkcılığı, trolcülük, kalkancılık ve dalyan balıkcılığı gibi. Rumelifeneri halkının tamamına yakını balıkcılık yaparken çok az bir bölümü de ticaret le uğraşmakta ve yine çok az bir bölümüde bahçecilik yapmaktadır.

Rumelifeneri, Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar nahiye idi. Sonraları nüfusun değişik sebeblerle azalması nedeniyle, yeni düzenlemeler yapılarak köye dönüştürüldü. 1993 yılında kurulan ve faaliyete geçen sağlık ocağı günümüzde işlevini devam ettirmektedir. Köyde ayrıca 1945 yılında köy halkı tarafından yaptırılan bir ilköğretim okulu vardır.

Rumelifeneri köyü, Koç Üniversitesinin 2000-2001 öğrenim yılında ormanlarla kaplı alanda açılması sonucu bir de Üniversiteye kavuşmuştur. Koç Üniversitesi önce İstinye semtinde açılmış, daha sonra orman içinde ki kampüslerin inşaatı bitince buraya taşınmıştır.

Rumelifeneri köyü, Türkiye'nin en büyük balıkcı köyüdür. Balıkcı köyü olmasına karşın, turizme de açık olup, son yıllarda büyük patlama yapmıştır. Zira mükemmel denizi, tertemiz sahilleri, kırları ve piknik yerleri ile dikkat çeker. Köyün dışında da olsa Çırpına suyu içimi fevkalade güzel olan bir sudur. Marmancık koyu ile Rumelifeneri kalesi her türlü turizme açık olan bölgelerdir. Özellikle Marmancık koyu ve ormanlık bölgede kurulan Marmancık Golden Beach clup İstanbul sosyetesinin çok büyük bir ilgi gösterdiği geceler, festivaller ve çok değişik türde eğlenceler düzenlenen bir eğlence merkezidir. Fenerin yanında ki muhteşem manzaralı çay bahçesi, Liman bölgesinde ki Barınak, Roke ve Pavurya balık lokantaları tadına doyulmayan yerlerdendir.

Beyazdut
27-07-09, 04:46
Rumelihisarı

Rumelihisarı İstanbul Boğazının Rumeli yakasında yer alan şirin bir semtdir. İlçe olarak Sarıyer'e bağlı olan Rumelihisarı, kuzeyde Emirgan güneyde ise Bebek semtleri ile komşudur.

Rumelihisarı İstanbul Boğazında ki ilk Türk köyüdür. 1450 yılında ilk yerleşimin gerçekleştiği ve cami inşa edilip mezar yeri belirlenen köydür. Okunan mezar taşlarından en eskisi üzerinde 1451 tarihi vardır.

Boğaziçi'nin en eski Türk köyü olması nedeniyle sınırları geniş tutulmuş ve bu sınırlar 1940 yılına kadar korunmuştur. Zamanla yeni yerleşim birimlerinin oluşması üzerine sınırları daralmıştır. 1950 yılından itibaren, Levent, Akatlar, Eski Maslak yolu, Etiler ve Baltalimanı'nın bir kısmı Rumelihisarı'ndan ayrılmıştır. Levent, Akatlar ve Etiler Beşiktaş ilçesine bağlanırken, Baltalimanı ile Fatih Sultan Mehmet semtleri Sarıyer sınırları içersinde kalmıştır.

Rumelihisarının antik çağda ki ismi "Hermanion" Bizans döneminde ise, "Lemokopion" idi. Ancak bu tarihi semt, "Pirhiyas" ve " Kayon" gibi adlarla da anılıyordu. Osmanlılar döneminde ise tarihi Hisar'ın yapılması ile bölgenin adı Rumelihisarı oldu. Osmanlılar döneminde bu yerleşim bölgesine "Boğazkesen", "Boğazkesen hisarı", "Yenicehisar" ve "Yenihisar" deniliyordu.

Hermanion[Rumelihisarı] kutsal sayılan yerlerden biriydi. Nedeni ise burada Hermes adak yerinin bulunmasıdır.

Evliya Çelebi, ünlü eseri Seyahatname'de Rumelihisarı'ndan şöyle bahseder: " Lebideryada dar yerde olup, bağsız ve bahçesiz kayalar üzerinde kat kat bin altmış kadar hanedir. Üç camii, on bir mescidi, yedi mektep-i sıbyanı, bir hamamı, ikiyüz kadar dükkanı, Durmuş Dede Namında bir tekkesi, yedi adet kadar da Rum hanesi vardır. Ayan ve eşrafı yalı sahibi olup, kış günleri İstanbul'da(*) otururlar. Yahudisi yok meyhane ve bozahane dahi bulunmaz. Halkı kayıkcı, kale neferatı,balıkcı ve sair esnaftır. Dağlar üzerinde nazirsiz kiraz bağları vardır ki,Hisar kirazı namıyla Rum,Arap ve Acem'de meşhurdur,diyar-ı Acem'de adına Gülnar-ı Rum derler. İki kiraz bir dövme riyal ağırlığında gelmiştir. Rumelihisarı'nın önünden akan şeytan akıntısı,gayet ciddi akar göz açıp kapayınca bir gemiyi Kandilli burnuna kadar sürer götürür."

Boğaz'ın en dar yeri olması nedeniyle,o devirlerde Asya ile Avrupa arasında bir geçit yeri olması açısından çok önemli bir yerdi. Tarihci Herodotes,M.Ö 512 yılında İran Pers imparatoru Darius'un(Dara) İskitlerle savaşa giderken,Samos'lu Mandrokles'in yaptığı boğaz köPage Rankingüsünden yedi yüz bin kişilik ordusunu Avrupa yakasına geçirmiş, altı yüz gemiden oluşan büyük donanması da Karadeniz'e çıkmıştır. Birbirine bağlanan dubalar üzerinde kurulan köPage Rankingü, İstanbul Boğazı'nda inşa edilen ilk köPage Rankingüdür. Daha sonraki yıllarda ise, Gotlar ve Latinler bu yeri geçmek amacıyla kullanmışlardır. Bu köPage Rankingüden sonra ikinci köPage Rankingü 7. yüzyılda, Bizans imparatoru I. Heraclius(610-640) tarafından yüzlerce kayığı yan yana dizdirip birbirine bağlatarak kurulmuş ve ordu, kayıkların üzerinden Anadolu yakasına geçmiştir. İstanbul'da her köPage Rankingü yapılması düşünüldüğünde, Anadolu yakasına yakınlığı nedeni ile Rumelihisarı akla gelir. Bu nedenledir ki ikinci Boğaz köPage Rankingüsü[Fatih Sultan Mehmet] burada kurulmuştur ve KöPage Rankingünün Rumeli yakasının ayağı bu semtdedir. KöPage Rankingünün hemen altında tarihi Zeki paşa köşkü bulunmaktadır.

Lemokopion[Rumelihisarı] da Bizans imparatorları, İstanbul'un ve Boğaz'ın savunması amacıyla bu en dar yerde hisarlar ve kaleler inşa etmişlerdir. Bu hisarlar uzun yıllar değişik amaçlar için kullanılmışlarsa da, sonradan kaderlerine terk edilmişler ve harap olmuşlardır. Sonraki yıllarda buraları ihtiyaca cevap vermek için hapishane olarak kullanılmışlardır.

Hermanion/Lemokopion, bugünkü adıyla Rumelihisarı[boğazkesen]ismini, padişah Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul'un fethi için yaptırılan hisardan almıştır. Bu hisar boğazın en dar yerinde(660metre) ve Rumeli yakasında yaptırıldı. Bu hisarın tam karşısında ve Anadoluhisarı'nda Sultan I.Bayezıd(yıldırım) tarafondan 1393 yılında yaptırılan hisar'la boğaza giriş çıkış kontrol altına alınmak istenmiştir.

Rumelihisarı'nın inşasına Nisan 1452 yılında başlanmış, Ağustos 1452 de yani dört ayda bitirilmiştir. Hisarın inşaatında 1.800 usta, 2.000 marangoz ve 7.000 duvarcı çalıştırılmıştır. Fatih Sultan Mehmet ve kumandanlarından Çandarlı Halil paşa, Sarıca paşa ve Zağnos paşa hisarın yapımı sırasında taş taşıyarak, çalışanları yüreklendirmişlerdir. Rumelihisarı kulesinde 17 kule vardır. Kulelerin en büyükleri Çandarlı Halil paşa, Zağnos paşa ve Sarıca paşa kuleleridir. Bu kulelere burç da denilmektedir. Çandarlı Halil paşa kulesinin yüksekliği 22 metre, çapı 23.30 metre ve duvar kalılığı 6.50 metredir. Kule dokuz katlıdır. Sarıca paşa kulesinin yüksekliği 28 metre, çapı 23.80 metre ve duvar kalınlığı 7 metredirve dokuz katlıdır. Zağanos paşa kulesinin yüksekliği 21 metre çapı 26.70 metre duvar kalınlığı ise 6 metre olup sekiz katlıdır. Zağanos paşa kulesi İstanbul'un fethinden sonra bir süre hapishane olarak da kullanıldığı için Karakule olarak da anılmaktadır. Rumelihisarı kalesinin beş kapısı bulunuyor. Bunlar dağ kapısı, Dizdar kapısı, Hisar bahçe kapısı, sel kapısı ve istihkam kapısıdır. Rumelihisarı kuzeyden güneye 250 metre, doğudan batıya 125 metre olan alanı ile çok büyük bir kaledir. Rumelihisarı'nın yapılışı ile Boğaz'dan tüm geçişler kontrol altına alınmış ve İstanbul'un fethi sırasında Karadeniz'den Bizans imparatorluğuna yardım gelmesi önlenmiştir. Sonra ki yıllarda ise, bu kale sayesinde boğazdan geçiş ücrete bağlanmıştı. kalede o dönemlerde 105 adet top ve 400 yeniçeri bulunmaktaydı.

Rumelihisarı kalesi, Sarıyer bölgesinin en önemli tarihi eseridir. Bu muhteşem hisar,1509(*) yılında ki büyük depremde hasar görmüşse de, onarılarak eski durumuna getirildi. 17 yüzyılın ortalarında ise hisar büyük bir yangın geçirdi. Sultan III.selim döneminde(1789-1807) tamir edilen kale uzun yıllar hapishane olarak kullanıldıktan sonra kaderine terk edildi. Kalede görev yapan muhafız ve dizdarların oturdukları evlerin yerinde zamanla kale ile uyum sağlayamayan bir mahalle oluşmuştur. 1953 yılında Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan bir istekle, kale yeniden onarıma alınmış ve kale içinde ki mahalle istimlake alınarak kalenin içi temizlenmiştir.

Kalenin içinde Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan ve Ebülfetih ismini taşıyan bir cami vardı. Bu caminin şimdi harap halde ki minaresinin gövdesi görülmektedir. Ayrıca kalenin içersinde Molla Fenari tarafından yaptırılan bir mescid ve bu mescidin hemen yanında Nalbur Mehmet efendinin yaptırdığı bir hamam vardı. Defterdar Mustafa efendi tarafından yaptırılan Rumelihisarı'nda ki Arap Emini mescidi, Ali Dede tarafından yaptırılan Torlak dede mescidi zaman içinde yıkılıp gitmişlerdir. Ayrıca birisi kalenin içinde diğeri kalenin dışında ve deniz tarafında iki çeşme vardır. Bu çeşmelerden deniz tarafında ki durmaktadır. Rumelihisarı deniz müzesi yapılmak üzere 1917 senesinde bir Alman şirketine onarım için verilmiş, fakat 1918 yılında çeşitli nedenlerle bu inşaat durmuş ve müze yapılma olayı iptal edilmiştir.

Sarıyer ilçesinin en eski yerleşim bölgelerinden biri olan Rumelihisarı'nda pek çok tarihi eser yapılmıştır. Rumelihisarı kalesi ile iskele arasında ve yolun üst tarafında bulunan Hacı Kemalettin camii tarihi eserlerdendir. Önceleri mescid olarak yapılan bu cami, 1743 yılında Sultan I.Mahmut tarafından cami'ye dönüştürülmüştür. Çarşı cami olarak da bilinen Hacı Kemalettin cami, 1940 yılında büyük bir onarım gördü. vapur iskelesi karşında ki Ali Pertek cami de[ Bey cami ve Hamam cami de denilmektedir.] tarihi eserleden olup 1640 yılında yaptırılmış, 1763 yılında onarım görmüştür. Hisarüstü merkez cami ise, 1960 yılından sonra yapılmış olup tarihi bir özelliğe sahip değildir. Rumelihisarı'nda ki bir diğer cami de Nafi Baba camidir ve tarihi özelliği yoktur. Rumelihisarı'nda Ermenilere ait bir kilise var. Durmuş Dede sokağında ki Santukhd(Surp) Ermeni kilisesi küçük bir kiliseydi. Ahşap kilise 1816 yılında onarıldı. sada sonraları yıkılmış ancak yeniden ve daha büyük inşa edilerek hizmete açılmıştır. Eski kayıtlarda kilisenin adı Aziz bakire Santukhd dir. Kilise kompleksi içersinde Tateosyonokulu, mezarlığı ve kulüpleri de vardı. 1972 yılında yanan kilise, 1973 yılında yeniden inşa edildi. Rumelihisarında Rumkilisesi ve Sinagog bulunmamaktadır.

Rumelihisarı'nda ki tek hamam 1509 yılında yapılmış olup, Ali Pertek sokağındaydı. Sultan beyazıd vakfından olan hamam yıkılmış ve günümüzde bulunduğu yere apartmanlar dikilmiştir. Çeşitli kaynaklarda İstanbul hamamları sayılırken Hamamların özelliğine uygun isimler veriliyordu. Bu nedenle bu hamama da Hisar Hamamı deniliyordu.Rumelihisarı'nda pek çok tarihi çeşme yapılmıştır. Rakım Paşa çeşmesi 1715 yılında Ali Pertek cami yanında Rakım Mehmet paşa tarafından babası eski Defterdar Yoz İbrahim paşa adına yaptırıldığından Çeşmeye, İbrahim paşa çeşmeside denilmektedir. Amiral Fahri Ergin sokaktaki Damat İbrahim paşa çeşmesi 1860 yılında, Arpacı çeşme sokaktaki İbrahim efendi çeşmesi 1732 yılında yapılan tarihi çeşmelerdendir. Haci Kamelettin cami bahçesi içinde ki Benlizade Ahmet Raşit Efendi çeşmesi de 1777 yılında yaptırılmış tarihi çeşmelerdendir. Rumelihisarı kalesinin denize bakan tarafında ve kale duvarına bitişik olan çeşmede ismini kaleden almıştır ancak kim tarafından hangi tarihde yapıldığı bilinmemektedir.

Rumelihiisarı'nın üst taraflarında ve Çukurbostan mevkiinde olan Çukurbostan çeşmesininde[ bu çeşmeye acı su çeşmesi de denilmektedir. ] kim tarafından ve hangi tarihde yapıldığı bilinmiyor. Baltalimanı caddesi üzerindeki Necip Bey hayrat çeşmesi 1951 yılında yapılmış olup tarihi özelliği yoktur. Rumelihisarı'nda ki tarihi çeşmelerden üçü, Hisar çeşmesi(1642), Zeynep hatun çeşmesi(1890) ve Afife hanım çeşmesi yol bakım ve genişletme çalışmaları sırasında yıkılmışlardır.

Fatih Sultan Mehmet zamanında Rumelihisarı'nda üç tekke vardı. Nalbur Şeyh Mehmet tekkesi kale içirsindeydi.Yapılan istimlaklar sırasında ortadan kaldırılmıştır. Durmuş Dede tekkesi kalenin güney tarafında ve kayalar mescidinin üst tarafındaydı[sonraları Kayalar mescidi ve çevresi Beşiktaş sınırları içine alınmıştır]. Durmuş dede tekkesini özellikle sefere çıkan denizciler ziyaret ederlerdi. Nafi Baba tekkesi Boğaziçi Üniversitesi kampüsü sınırları içindedir. Nafi baba tekkesine şehitlik tekkesi de denilmektedir.

Rumelihisarı'na iki tepe hakimdir. Bunlar Dua tepe ile Şehitlik tepesidir. Şehitlik tepesine, tepe değil sadece şehitlik denilmektedir. Rumelihisarı kalesinin inşasına mani olmak isteyen iki Bizans müfrezesi ile silahlı çatışmaya girip şehit düşen askerler buraya gömüldükleri için şehitlik adını almıştır.

Rumelihisarı'nda altısı Türklere, Biri Ermenilere ait olmak üzere yedi mezarlık yapılmıştır. Sahilde Kayalar mezarlığı, Şehitlik veya Nafi Baba mezarlığı, Osmanlı mezarlığı(Küçükdere ayazmasının yanında), Bağ mezarlığı, meydan mahallesi mezarlığı ve Aşiyan mezarlığı. İlk beş mezarlık zamanla kaldırılmış ve Türk mezarlığı olarak sadece Aşiyan mezarlığı kalmıştır. Ermenilere ait mezarlık ise Rumelihisarı'nın üst tarafındadır. Rumelihisarı'nda Rum ve Yahudi mezarlığı yoktur.

Kale yapıldıktan ve İstanbul fethedildikten sonra Rumelihisarı çok büyük gelişme gösterdi. Paşaların, ağaların, zenginlerin ve devlet adamlarının büyük ilgi gösterdikleri yerlerden biri oldu. Burada ki tarihi eserlerden pek çoğu günümüze ulaşmamıştır. 17.yüzyılda Sultan IV.Mehmet'in annesi valide Turhan sultan tarafından yaptırılan köşk, şeyhülislam Mekki Mehmet efendi, Sıtkızade Ahmed Reşit efendi yalıları günümüze kadar ulaşamayan tarihi eserlerdendir. Rumelihisarı vapur iskelesinden sonra Baltalimanı'na doğru giderken deniz kenarında ki İffet hanım yalısı, 19.yüzyılın ilk yarısında yaptırılan tarihi yalılardandır. Rumelihisarı'nda ki en görkemli tarihi eserlerden biri, Boğaz köPage Rankingüsü ayağı altında ki Tophane müşiri Zeki paşa(1849-1914) yalısıdır. 19.yüzyılın sonlarında yaptırılan yalı, kagir olup, dört katlı ve şato tipini andıran ender güzellikteki yalılardandır. Baltalimanı'ndan Rumelihisarı'na girişte sağda ki görkemli bina, 1913 yılında yapılmış Ziya paşa köşküdür. Bu köşke halk arasında perili köşk denmektedir. Bu köşk günümüzde büyük bir holding yönetim merkezi olarak kullanılmaktadır.

Rumelihisarı vapur iskelesi de Boğaziçi'nin en eski iskelelerinden olup, tarihi hüviyet taşımaktadır. iskele aslına uygun bir şekilde onarılarak özel teşebbüse kiraya verilmiş olup şimdilerde balık lokantası olarak hizmet vermektedir.

Rumelihisarı vapur iskelesinden kaleye doğru gidişde Yahya Kemal caddesi üzerinde ki Oduncubaşı(aral) yalısı ve müştemilatı da tarihi binalardandır. Rumelihisarı'nın üst kısımlarında bulunan Robert Kolejin[şimdi: Boğaziçi Üniversitesi.] 1862 yılında yapılan ilk binası ve sonra ki binalarıda tarihi eserlerdendir. Rumelihisarı'nın iç kısımlarında da görkemli tarihi eser ve konaklar yapılmıştır. Bunların bir kısmı eskisine uygun olarak yenilenmiştir. Rumelihisarı, İstanbul boğazı'nın ilk Türk köyü olması nedeniyle, yerli halkı önceleri Türklerden oluşuyordu. Sonraları kalede görevlendirilen yeniçerilerin değişik bölgelerden gelmiş olmaları, Boşnak, Arnavut, Makedon, Selanik ve Bulgaristan'dan göçenler ile, 1877 Rus savaşından kaçanların da gelmeleri sonucu, yerli halkın yapısında değişiklik meydana gelmiştir. Çok daha sonraları özellikle 1970-1990 yılları arasında Anadolu'dan gelen göç akını ile bu semt yerli halk ve nüfus yoğunluğu olarak büyük değişikliğe uğramıştır. Göçler sonucu nüfus patlaması yaşandı. bunun sonucunda Küçük Armutlu[Fatih Sultan Mehmet] ve Hisarüstü semtleri oluştu. Nafi Baba geliştikçe gelişti. bu haliyle Rumelihisarı, Sarıyer ilçesinin en kalabalık semtlerinden biri oldu. Ancak Fatih Sultan Mehmet semti ile Baltalimanı semtinin mahalle olarak yapılandırılması sonucu, hem mahalle sınırlarında daralma hem de nüfusda azalma meydana gelmiştir.

Boğaziçi ve Sarıyer'in sayfiye yerlerinden biri olan Rumelihisarı, bilhassa yaz aylarında zenginlerin yoğun ilgi gösterdiği bir yerdi. Bu nedenlede yaz aylarında çok kalabalık olurdu. halkın büyük çoğunluğu balıkcı, küçük esnaf ve devlet hizmetinde çalışanlar oluşturuyordu.

Rumelihisarı, Bebek akıntı burnundan Baltalimanı semtine kadar mükemmel bir sahil şeridine sahiptir. Deniz suyu, gerek iskelenin Baltalimanı tarafında ve gerekse şeytan burnunda çok akıntılı olmasına karşın son derece temizdir. Alçak rıhtımı ve temiz denizi olması nedeniyle, denize girenlerin rağbet ettikleri bir yerdir.Deniz sahilinde ki yalıların önünden, Kayalar mescidine kadar olan uzun bir sahil şeridi boyunca amatör balıkcıların vakitlerini değerlendirdikleri görülmektedir.

Rumelihisarı, Boğaziçi'nin en çok turist çeken yerlerinden biridir. Özellikle dünyaca ünlü kalenin İstanbul'un fethinde çok etkin rol oynaması, muhteşem mimarisi ve hala görkemini muhafaza eden burçlarıyla yerli ve yabancı turistlerin en çok rağbet ettikleri semtdir .

Rumelihisarı'nda iki müze vardır. Birisi Rumelihisarı müzesi, diğeri de Serpuş müzesidir. Rumelihisarı kalesinin Sarıca paşa burcu müze haline getirilmiş ve burada Osmanlıdan Cumhuriyet dönemine kadar kullanılan top, tüfek, ok, yay, kalkan, miğfer, kandil, bayrak,alem,kiler,savaş planları, kalenin kilit ve anahtarlarını görmek mümkündür. Rumelihisarı'nın tamamı 1958 yılında müze olarak hizmete açıldı. Son bir kaç yıldan beri kale içersinde sahne kurularak, konser verilir tiyatro oynanır hale gelmiştir.

Serpuş müzesi ise, Hisarüstün'de, Dua tepe parkındadır. Bu açık hava müzesi, Türk kültürüne hizmet vakfının girişimi ile kurulmuş ve 12.07.1989 yılında açılmıştır. Müzede Türkiye'de kullanılan tüm serpuşlar[başlık tipleri], mezar taşları üzerinde yapılan araştırmalar sonucu hazırlanmıştır.

Rumelihisarı'nda pek fazla iş yeri yoktur. Sayfiye yeri olması nedeniyle lokantaları, cafeleri, çay bahçeleri dikkati çeker. Küçük esnaf sayısı da azdır. balıkcı esnafının sayısının da eskiye oranla azalmış olmasına rağmen, olta balıkcılığını devam ettirmektedir. Lokantalar, kale ile Rakım paşa çeşmesine kadar olan alanda toplanmıştır.

Sahil boyunda ana cadde üzerinde ki Hisar, Çapa ve Karaca restaurantları ile Rumelihisarı Spor kulübü sosyal tesisleri, eski vapur iskelesi kiralanarak yapılan iskele restaurant, semtin ilgi gören mekanlarındandır. halen Divanhane adı ile cafe olarak işletilen eski Avcı Restaurant da çok ünlü bir lokanta idi. Bu restaurantlarda her mevsimde deniz ürünlerini bulmak ve en tazelerini yemek olasıdır. kalenin yanında ki çay bahçeleri ile cafeler, Dua tepe parkı mesire yeri, ve park içinde ki çay bahçeleri, Rumelihisarı'na canlılık katan yerlerdendir.

Rumelihisarı'nda ki en önemli eğitim kurumlarından biri Robert Kolej, 1862 yılında Amerikalı Robert tarafından açılmıştır. Açılıştan hemen sonra ek binalar yapılarak çok büyütülmüştür. 1971 yılında Milli Eğitim bakanlığına devredilen bu kolej artık Boğaziçi üniversitesi olarak hizmet vermektedir.

Beyazdut
27-07-09, 04:48
Rumelikavağı

Rumelikavağı, Sarıyer ilçesinin deniz sahilinde yer alan bir yerleşim bölgesidir. Balık lokantaları ile ünlü olan bu semt, Garipce köyünü de sayarsak, Karadeniz'e çıkışta Rumelifeneri'nden önceki son yerleşim birimidir.

Bizanslılar döneminde ismi Hieoron Romelias olan Rumelikavağı bu ismi, kalenin bulunduğu yerdeki Bizans mabedinden alıyordu. Bir diğer söylence ise: çarşı içinde bulunan anıt ağaç hüviyetinde ki çınar ağaçlarından[halk arasında çınar ağaçlarına kavak ağacı da denilmektedir.] aldığıdır. Bu ağaçlardan bir kısmının günümüzde hala yaşıyor olması bunu doğrular nitelikte olsada, Osmanlılar döneminde deniz geçişlerini kontrol etmek amacıyla yapılan çarşı içinde ki kale[kavak hisarları da denmektedir] nedeniyle Kavak adı verildiği, Rumeli yakasında olduğu için de Rumelikavağı adı verildiği diğer rivayetler arasındadır.

Rumelikavağı'nın yerli halkı Rumdu. Bizanslılar döneminde İstanbul Boğazı'nın önemli yerleşim birimlerinden olan Rumelikavağı, aldığı göç hareketleriyle yoğunlaştığı gibi, Türk nüfusu da gittikçe artmıştır. Osmanlılar döneminde ise Rum nüfus gittikçe azalmıştır. 1877 yılında yaşanan Rus harbi sonucunda büyük bir göç hareteketine sahne olan ve gittikçe nüfusu artan Rumelikavağı, Sarıyer'in en büyük köylerinden biri olmuştur.

Rumelikavağı, 1877 yılında çıkarılan Dersaadet belediye yasa'sına göre belediye sınırları içersine alınmışsa da, 1930 yılına kadar köy statüsünü korumuş, Sarıyer'in 15.05.1930 tarihinde ilçe olması üzerine köy statüsünden çıkmış ve Sarıyer'in mahallelerinden biri olmuştur. Rumelikavağı her dönem askeri bölge olma özelliğini korumuştur. Antik çağdan Bizanslılar dönemine, bu dönemden Osmanlılar dönemine kadar bu özelliğini koruduğu gibi Cumhuriyet döneminde de askeri bölge olarak kalmıştır. Burası 1960 yılına kadar yabancıların girmesinin yasak olduğu bir bölge idi.

Rumelikavağı, tarihi eserleriyle zenginlik kazanan yerleşim bölgelerinden biridir. Tarihi eserlerden bir kısmı hala yerli yerinde ve kullanılır durumda, bir kısmının kalıntıları görülmekte, bir kısmı ise yok olup gitmiştir. Rumelikavağı kalesi köyün üst kısmında şimdiki Garipçe-Fener yolunun alt tarafında bulunuyordu. Rumelikavağı kalesi, gümrük noktalarının kontrol altında tutulması amacıyla 12. yüzyılda, I.Manuel Kommenos tarafından inşa edildi. Bu kalenin eşi,yüz yıl kadar sonra karşı Kavak'da yani Anadolukavağı'nda yapıldı. Karşılıklı iki kalenin yapılmasından amaç, karşıdan karşıya zincir çekilerek ticaret gemilerinin geçişini önlemek ve gümrük parası almaktı. kale, 14. yüzyılda Cenevizlilerin, 1452 yılında da Osmanlıların eline geçti. Günümüzde kalenin sadece kalıntıları bulunmaktadır. Bu kaleye; Polikhion kalesi, Asomaton kalesi, İmros kalesi gibi isimler de verilmiştir. Osmanlılar döneminde ise, Cenevizliler kalesi ile birlikte Eski kale isimleri de kullanılmaktaydı.

Kullanılmakta olan kale ise deniz kenarındadır. 1624 yılında Sultan IV.Murad tarafından yaptırılmış, 1783 yılında Sultan I.Abdülhamid döneminde(1774-1789) Fransız mimar Tusan'a iki yeni kale inşa ettirilmiş, Sultan III.Selim ise kaleye bazı ilaveler yaptırmış, savaş sırasında Sultan IV.Mustafa(1807-1808) tarafından Fransız mimar Totti'ye birbirine karşı duran iki kale daha yaptırılmıştır. Bu kaleye, Kavakhisarı da denilmekte olup, çok amaçlı olarak günümüzde halen kullanılmaktadır.

Sultan III.Selim'in devrilmesine neden olan Kabakcı Mustafa isyanı bu kaleden yani Kavakhisarı kalesinden başlamıştır. kabakcı Mustafa etrafına topladığı bir miktar yeniçeri ile isyan bayrağını açmış ve kaleden çıkarak çayırbaşı mahallesinde bulunan büyük çayırlık alanda ordugah kurmuştur. Burada toplanan yeniçeriler ile sarayın üzerine yürümüştür. Rumelikavağı muhafızı olan Kabakcı Mustafa ve adamlarının büyük baskısı sonunda Sultan III.selim tahtdan indirilmiş ve IV.Mustafa geçirilmiştir. Bu olaydan sonra Kabakcı Mustafa, Turnacıbaşı rütbesiyle Boğaz nazırlığına atanmıştır. Alemdar Mustafa paşa olayı öğrenince ordusu ile geri gelmiş, III.Selim'i yeniden tahta çıkarmayı istemişse de, saraya girdiğinde Sultan III.Selim'in kanlı cesediyle karşılaşmıştır.(28.07.1808). Alemdar Mustafa paşa, Sultan III.Selim'i tahta çıkarma uğraşı verirken bir yandan da emrinde bulunan Pınarhisar Ayanı Hacı Ali Ağa'yı üç yüz kadar süvari ile Kabakcı Mustafa'nın üzerine göndermiştir. Rumelifeneri köyündeki köşkünde istirahat etmekte olan Kabakcı Mustafa, gelenlere karşı koyamamış ve öldürülmüştür. Alemdar Mustafa paşa, Sultan III.Selim'in öldürüldüğü sarayı basarak IV.Mustafa'yı tahtdan indirerek Sultan II.Mahmut'un tahta çıkmasını sağlamıştır.

Yusuf ağa cami, mahallenin iç kısmında olup, tarihi eserlerdendir. Sultan IV.Mehmet'in[avcı Mehmet] annesi Turhan Hatice Valde sultan tarafından kardeşi Yusuf Ağa adına yaptırılmıştır(1682-1688). Bu cami, ikinci dünya savaşı sırasında iki yıl boyunca ibadete kapatılmış ve Rumelikavağı'nda ki askeri birliğin karargahı olarak kullanılmıştır. Karakaş mescidi, IV.Murat döneminde(1623-1640) Karakaş Mustafa Çelebi İbnu'l Hac Abdullah ağa tarafından onarılarak yenilenmiştir. Kavakhisar içindeki bu mescit, Sarıyer de ki büyük sel felaketi sonucu yok olup gitmiştir.

Rumelikavağı tarihi biraz da Mavromolos ile zenginlik kazanır. Mavromolos'un tarihi antik çağlara kadar iner. Burada putperestlik zamanında Serapion tapınağı ve tüm putların anası olan Rea'nin mabedi vardı. Hıristiyanlık döneminde ise, Meryem Ana'ya sunulmuş Theotokos ve Panagia manastırı yapıldı. Burada, Meryem Ana kilisesinin günü olan 15 Ağustos'da büyük bir panayır kurulurdu. Zamanla kilise yıkıldı ve 1617 yılında iki hücrelik bir kısmı kaldı. Rum keşişler tarafından Mavromolos[karataş] mamur hale getirildi. Bağ, bahçe bir de değirmen inşa edildi. Dalyan kuruldu ve eski kilise kalıntıları hepten yok edilerek 1690 yılında büyük bir kilise ve manastır yapıldı. Osmanlı imparatorluğundan izin alınmadan yapıldığından, Sadrazam Damat Şehit Ali paşa tarafından manastır, kilise ve ayazma yıktırıldı. Antik çağdan Osmanlılar dönemine kadar hayli tarihi eser yapılan Mavromolos, şimdi ki adıyla Karataş'da eski eserlerin kalıntılarını bulmak bile çok zor, belki de imkansızdır. Bu alan şimdi plaj olarak kullanılmaktadır.

Rumelikavağı'nda ki tarihi eserlerden biride, Bezzazistan Kethüdası El-haç Mehmet ağa tarafından yaptırılan hamamdır. Bu hamam, iskele caddesi ile Kavak hamamı sokağının birleştiği yerde ve sokağın sol köşesinde idi. Tam karşısında Ruznameci İbrahim efendi çeşmesi vardır. Ne var ki bu tarihi eserde yok olup gitmiştir. Kavak hamamına çaresizler hamamı da denilmekteydi. Mahallede ki bir diğer tarihi eser, Rumelikavağı ile Yenimahalle arasında ki Telli Tabya'dır.[ deli tabya da denilmektedir.] Milton da denilen Telli Tabya, Sultan Abdülmecid zamanında(1839-1861) Fransiz mimar Tavsav'a yaptırılmıştır. Bu tabya savunma ve kontrol amaçlı yaptırılmış olup halen kullanılmaktadır. II.Dünya savaşı sırasında, düşman denizaltılarının boğaz'dan geçişini önlemek amacıyla 1939 yılında, Telli tabya ile Anadolukavağı arasında deniz yüzeyinden deniz dibine doğru denizaltı mania ağları çekildi. Bu denizaltı mania ağları çelikten yapılmıştı. Birinci hat; Telli Tabya'dan Anadolukavağına, ikinci hat Anadolukavağı'ndan Telli Tabya'ya doğru denizin ortasına kadar çekilmiştir. Gemilerin geçmesi çin iki hat arasında 50 metrelik bir açık kapı bırakılmaktaydı. Liman kontrol cihazlarının gelişmesi üzerine denizaltı mania ağları 1965 yılında kaldırılmıştır.
Telli tabya'nın üst tarafında yol kenarında Telli Baba adıyla anılan bir yatır ve türbesi vardır. Burada ki mezar yıllar önce, Hacı Nimet Abla tarafından onarılarak türbe haline getirilmiştir. Aslında mezarda, Türk balıkcıya aşık olmuş olan bir Rum rahibe kızın bulunduğu söylencesi yaygındır. Rahibe kız, Rumelikavağı'nda ki manastırdan deniz yolu ile kaçarken, kayığının batması üzerine boğularak ölmüş,mezarı üzerine de bir gelin teli konmuştur. Fakat zamanla söylenceler değişikliğe uğramış ve Telli gelin, Telli Baba olup çıkmıştır. Bir başka iddia ise, Telli Tabya'da bekçilik yapan bir ermişin ölmesi üzerine buraya gömülmüş olmasından dolayı buraya Telli Baba denilmiş olmasıdır.

Rumelikavağı'nda tarihi çeşmelerin çokluğu dikkati çeker. Ruznameci İbrahim efendi çeşmesi(1634), Yusuf ağa çeşmesi(1682-1688), Abdülhamit han çeşmesi(1900), Hüseyin Sırrı paşa caddesi(1894) Rumelikavağı'nda ki tarihi çeşmelerdendir. Hüseyin Sırrı paşa çeşmesi mezarlık içinde kaldığı için su verilmemektedir. Telli Baba çeşmesi(1815) ile kavak çeşmesinin(1897) kalıntıları bile artık yoktur. Otuzbir suyu çeşmesi de kullanılmamaktadır.

Rumelikavağı vapur iskelesinin 300 metre açığında bulunan Dikilikaya'da tarihi eserlerdendir. Halk dilinde buna, dikili feneri denmektedir. Bu fener, çok eski yıllarda Mesarburnu mevkiinde iken, Osmanlıların son dönemlerinde şimdiki yerine nakledilmiştir.

Rumelikavağı çarşısı içinde bulunan çınar ağaçları anıt ağaçlardandır. Semte kavak adının verilmesinini nedenleri arasında sayılmaktadır. Bu ağaçlardan biri köy içinde ki kalenin giriş kapısı yanında olup, yaşı 750 nin üzerindedir. Diğer iki anıt ağaç, yeni yapılan Ulu caminin yönünde olup, birini yaşı 500 ün üzerinde diğerinin yaşı 500 e yakındır.

Rumelikavağı sadece Sarıyer'in değil, İstanbul Boğazı'nın en büyük balıkcı köylerinden biridir. Yakın zamana kadar köy halkının yüzde sekseni balıkcılıkla uğraşırken, kalan kesimi bağ, bahçecilik ve ticaretle uğraşırdı. Ancak son yıllarda balıkcılığın yanı sıra Turizm ve ticaret konusunda büyük bir atılım gösterilmiştir. Çok sayıda balıkcı gazinosu ve lokanta yerli ve yabancı turizme hizmet vermektedir. Balık, midye ve diğer deniz ürünleri halka sunulmakta ve Rumelikavağı halkının büyük gelir kaynağını oluşturmaktadır. Rumelikavağı'nda, İskele, Şato, Nokta, Ayder, Telli Baba, Recai restaurant, Yedigün, Kahraman, Süper yedigün, Güzelyer, Boğaz canlı balık, Günay balık, Altınkum, Şampiyon, Yasin'in yeri, Reis'in yeri, Mehmet'in yeri, Kral balık, Altınkum Dicle balık, Mustaabi balık ve Köşem gibi restaurantlarda günün her vaktinde en taze balıkları bulmak mümkündür.

Midyecilik unutulmuşken, tekrar damak tadına Rumelikavaklılar tarafından sunuldu ve Büyük bir iş kolu oldu. Pek çok midye çıkarıcı, ayıklayıcı ve halka sunan esnaf bulunmaktadır. Balık avcılığında ise en son teknoloji kullanılarak av yapılmaktadır. Ahşap tekneleri, saçtan yapılmış büyük gırgırlara yerlerini ter etmişlerdir. Balıkcılık artık karadeniz ve Marmara denizinden başka, Ege ve Akdeniz'de büyük saç teknelerle yapılmaktadır. Her gemide buzhane, yatakhane, yemekhane gibi yaşam yerleri ve her türlü konfor bulunmaktadır. Bunun yanı sıra küçük ahşap yada saç teknelerle de balıkcılık yapılmakta ancak bu teknelerle yapılan balıkcılık Ege ve Akdeniz'i kapsamamaktadır.

Rumelikavağ'nda yakın zamana kadar filecilik önemlibir iş kolu idi. Ancak naylon poşetlerin gündeme gelmesiyle bu meslek değerini kaybetmiş ve tarihe karışmıştır. Sarıyer ve Yenimahalle de olduğu gini Rumelikavağı'nda da Çirozculuk 1960 lı yıllara kadar devam etti. Ancak. uskumru balığının ve türünün Marmara ve Karadeniz'e artık gelmemesi sonucu, çirozculuk da zaman içersinde kaybolmuştur.

Rumelikavağı'nda bağ ve bahçecilik yerini, çiçekciliğe, süs ağacı ve çeşitli ağaç türlerinin yetiştirilmesine ve halka sunulmasına yani satışına terk etmiştir. Bu semtde bulunan Ünal çiçekcilik, botanik bahçesi ve sera çiçekciliğinde öncülük yapan bir kuruluştur. Çiçekciliğin ve seracılığın Rumelikavağı'nda yapılır olması ticaretin gelişmesine de etken olmuştur. Bu arada meşhur kavak inciri az da olsa bu yörede hala yetiştirilmektedir.

Rumelikavağı'nda çay bahçelerinin ve balık lokantalarının yanı sıra, Altınkum, Elmaskum ve karataş plajları ile askeri plaj da turizm gelişmesine büyük katkıda bulunmuştur.

Beyazdut
27-07-09, 04:49
Sarıyer

Sarıyer, İstanbul Boğazı'nın Rumeli yakasında yer alan ve 151 bin km2'lik alan üzerinde kurulmuş ve 8.100 hektarı mücavir alan olan bir yerleşim bölgesidir. Eski dönemlerde Makrıköy'e (Bakırköy) bağlı olan Sarıyer, 15 Mayıs 1930 tarihinde ilçe oldu.

İlçe olan Sarıyer'de o tarihten günümüze kadar Aziz Hüdai Bey, Hüsnü Uğural, Hamdi Bey, Yzb. Orhan Bey (1960 ihtilali nedeniyle bir süre için), Nevzat Bey, Mehmet Ali Ulusel, Kudret Tanrıöver, İhsan Erçelik, Ali Aydınalp, Abdülkadir Güzeloğlu, Neşet Ersoy, Z. Kezi Çepoğlu, A. Metin Alp, Yaşar Gül ve Mehmet Ersoy (halen görevde) kaymakam olarak görev yaptılar.

Sarıyer ilçesinde iki nahiyenin varlığı bilinmektedir. Biri Osmanlılar zamanında ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Rumelifeneri, diğeri de Yeniköy'dür. Rumelifeneri Cumhuriyetin ilk yıllarında köye dönüştürülmüş, bilahare de Yeniköy'ün nahiyeliği 1972 yılında kaldırılmıştır.

Sarıyer, 1984 yılında müstakil belediye oldu. O yıldan günümüze kadar; Ali Sandıkçı, M. İhsan Yalçın, Yusuf Tülün, Sedat Özsoy ve Yusuf Tülün (ikinci kez, halen görevde) belediye başkanı olarak görev yaptılar.

Sarıyer ilçesinde bir de belde belediyesi bulunmaktadır. İlçenin en büyük köyü Bahçeköy 1992'de Belediye oldu. Bahçeköy'de Muzaffer Altınsoy ile Mustafa Başaran (halen görevde) Belde Belediye Başkanı olarak görev yaptılar. Sarıyer ilçesinde; 1 belde belediyesi, 24 mahalle ve 8 köy muhtarlığı bulunmaktadır.

Sarıyer ilçesinde gerek mülki yönetim ve gerekse belediye yönetimi mekân ve yerleşim olarak büyük dağınıklık gösterir. İlçe merkezi, Sarıyer merkez mah. iken Kaymakamlık ve birimleri (1967 yılında Kaymakamlık Sarıyer Merkez Mah. getirilmiş ama bağlı ünitelerin bir kısmı yine aynı yerlerde çalışmalarını devam ettirmektedir.), Emniyet Müdürlüğü, Vergi Dairesi, Gümrük Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü, Adliye Büyükdere'de; İtfaiye Müdürlüğü İstinye'de, Askerlik Şubesi Yeniköy'de, Jandarma Komutanlığı Yenimahalle'dedir. Aynı yerleşim dağınıklığı Belediye Başkanlığı yerleşiminde de görülüyor. Başkan ve başkan yardımcılıklarının mekânları Büyükdere'de farklı binalarda, bağlı üniteler ise değişik mahallelerde bulunmaktadır.
Jeolojik Yapı:
Sarıyer Jeolojik yapı itibariyle dört zamandan örnekler verir. Yenimahalle ile Anadolukavağı'na kadar olan kısmı ikinci volkanik arazilerdir. Birinci zaman ortaları (devon) devri topraklarıdır (killi, şistli, kesif mavi kalkerler). Kalker kayaların üst kısımları Akdeniz bölgesi özelliğine sahip kırmızı toprakla kaplıdır. Humusu az demirhidratları fazla olan killi topraklar, kış mevsiminde renk değiştirerek kahverengiye dönüşür. Devon şist ve grelerini çok taşlı, kumlu, az kireçli topraklar örter. Vadi yataklarında alüvyonlar bulunur. Buralarda toprak derinliği yüksek, bitki örtüsü bulunmayan meyilli yamaçlarda toprak kalınlığı çok az olup, yer yer ana kayalar meydana çıkar. Boğaziçi kıyılarında vadi olmayan yerlerde dik yamaçlar bulunur. Yamaçların üst kısımları yayla havası taşır. Yükseltileri fazla olmayıp 100 ile 250 metre arasında değişiklik gösterir.

İlçe sınırları içindeki yükseltilerden Kocataştepe ilçenin en yüksek tepesi olup 249 metredir. Diğer yükseltiler ise şunlardır: Büyük Doğantepesi (236 m), Kocatarlatepe (232 m), Büyük Kartaltepe (230 m), Maltıztepe, Tarabyatepe, Şeytantepe, Kabataştepe, Otağtepe, Ağlamış Baba Tepesi Sarıyer'in belli başlı yükseltileridir.

Sarıyer'de İklim:
Sarıyer ilçesi, İstanbul içinde 41 derece kuzey enlemi ve 29 derece doğu boylamının kesiştiği noktada olup, Türkiye'nin iki anakara parçasından biri olan ve Rumeli yakası olarak isimlendirilen Trakya anakarası üzerindedir. Karşısında Anadolu anakarası bulunmaktadır.

Sarıyer'de iklim Boğaziçi iklimi ve dolayısıyla Marmara iklimine girer. Sahil kısımlarda hava koşulları mevsimlere göre değişiklik gösterir.
Yağışlar kışın fazla yaz aylarında ise azdır. Yılda ortalama olarak 727 kg. yağmur alır. Kar yağışı sonucunda karın yerde kalması yılda ortalama olarak 10 ile 12 gün arasındadır. Sarıyer sınırları içinde ölçülen en yüksek sıcaklık +40 derecedir. Ortalama sıcaklık ise +20 derecedir. En düşük ısı farkı ise -5 derece ile -7 derece arasındadır. Boğaziçi'nde dolayısıyla da Sarıyer'de sis sıkça görülür. Görüş mesafesini azaltan sis daha çok kış ve ilkbahar aylarında meydana gelir. Sarıyer'de sis yıllık ortalama 17 gündür.

Sarıyer boğaz rüzgârlarına açıktır. Rüzgârlar genel olarak kuzey, kuzeydoğu, güney ve güneybatıdan eser. Rüzgârların hızına göre fırtına olur. Fırtına daha çok kışın Aralık, Ocak ve Şubat aylarında görülür. "Kış mevsiminin yıllık toplam fırtınalı gün sayısı Sarıyer'de %40,8'dir."

Sarıyer'de Ormanlar, Korular, Bahçeler:
Sarıyer ilçe olarak büyük ormanlık alanlara sahiptir. Ormanlar arasında hem devlet hem de özel ormanlar bulunmak¬tadır. Ormanlar ilçenin iç kısımlarındadır. İlçe sınırları içindeki en büyük orman devlet ormanı olan Belgrat Ormanlarıdır. İlçe ormanlarında en çok Kestane, Kayın, Gürgen, Kızılağaç, Ihlamur, Dişbudak, Ardıç, Meşe, Çınar, Akçaağaç ve İbreli ağaçlar (Çam türleri: karaçam, kızılcam, sarıçam, göknar, ladin gibi) bulunur. Orman içinde çalılıklar da büyük yer tutar. Sarıyer ormanları; pırnal, kocayemiş, muşmula, fındık, süpürge, karaçalı, katırtırnağı, ormangülü formasyonuna da sahiptir. Sahil şeridinde ise manolya, erguvan, akasya, morsalkım gibi çiçekli ağaçlar da çok sık görülmektedir.

Deniz sahil şeridinde yer alan Sarıyer sadece denizi ile değil koruluk ve bahçeleriyle de İstanbul'un en önemli ilçelerinden biridir. Yüz binlerce insanı ağırlayan bahçeler, korular ve orman içi dinlence yerlerinin sayısı pek çoktur. Korulukların sayısı ise azalmaya devam etmektedir. Koruluklar gün geçtikçe yerleşime açılmaktadır. Özel koruluklar daha çok Boğaziçi'nde yabancı ülkelerin elçiliklerinin yazlık binalarının bulunduğu yerlerde bulunmaktadır. Bu arada eski sahilsaray, köşk ve konakların da bir kısmının korulukları günümüze kadar korunabilmiştir.

Korulukları: Sarıyer ilçesi içindeki koruluklar:
1- Boğaziçi Üniversitesi Korusu Rumelihisarı'nın üst kısımlarında olup 233 hektardır.
2- Emirgan Korusu 47,2 hektar olup Emirgan'ın üst kısmında olup etrafı duvarlarla çevrilidir.

3- Said Halim Paşa Korusu Yeniköy sırtlarında duvarlarla çevrilmiş olup 9,2 hektardır.
4- Avusturya Elçiliği Korusu Yeniköy'de olup 5,5 hektardır, deniz cepheli ve duvarlarla çevrilidir.
5- Fransa Elçiliği Korusu Tarabya'da olup deniz cephelidir ve 7,5 hektardır.
6- İngiliz Elçiliği Korusu Tarabya sahil boyunda deniz cepheli olup 2,7 hektardır.
7- Alman Elçiliği Korusu Tarabya'da deniz cepheli olup 17 hektardır.
8- Huber Köşkü (Cumhurbaşkanlığı Yazlık Köşkü) Korusu Tarabya'da deniz cepheli olup 64 hektarlık bir alana sahiptir.
9- Dalyan Koruluğu Kefeliköy'de olup deniz cephelidir.
10- İspanya Elçiliği Korusu Büyükdere'de olup deniz cephelidir ve 0,9 hektardır.
11- Rusya Elçiliği Koruluğu Büyükdere-Sarıyer sahil şeridinde deniz cepheli olup, duvarlarla çevrili ve 16.6 hektardır.
12- Tekel Kibrit Fabrikası Korusu Çayırbaşı'nda olup 325 hektardır (bu koruluğun büyük kısmı ormanlıktır).
13- Hamdi Paşa Korusu Maden'de bulunmaktadır.

Mesireleri:
Sarıyer ilçesi içinde ayrıca çok önemli ve büyük mesire yerleri bulunmaktadır. Bunlardan en önemlileri:

Belgrat Ormanı ve orman içindeki piknik yerleri
Sultan Suyu
Bahar Suyu
İÜ Orman Fakültesi Bilezikçi Çiftliği
Hünkar Suyu
Şifa Suyu
Çırçır Suyu
Kestane Suyu
İpek Suyu
Bekardere
Fıstık Suyu
Çiftlikler:
Sarıyer ilçesi sınırları içerisinde çiftlikler de önemli yer tutarlar. Sarıyer sınırları içindeki çiftliklerden bazıları;

Bilezikçi Çiftliği (Büyük bir kısmı ormanlık)
Karakahya Çiftliği (bilahare Fidanlık yapıldı)
Sanderson Çiftliği
İbrahim Paşa Çiftliği
Çakal Çiftliği
Yorgancı Çiftliği
Yerliköy Çiftliği
Göçmenler Çiftliği
Dereleri:
Sarıyer ilçesi sınırları içinde dere sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Bu derelerden Sarıyer, İstinye, Tarabya, Rumelikavağı ve Garipçe dereleri yol, cadde, park ve meydan kazanılması amacıyla kapatılmıştır. Başlıcaları;

Sarıyer deresi
Büyükdere (Çayırbaşı Deresi)
Bakla Deresi
Maltızdere
Mandra Deresi
İstinye Deresi
Tarabya Deresi
Tuzdere
Kömdere
Kurşun Suyu
Çimendere
Sipahi Deresi
Uzundere (Uzunya Deresi)
Ketendere
Garipçe Deresi
İskender Dere
Kavak Deresi
Baltalimanı Deresi
Memba Suları:
Geniş bir alana yayılan Sarıyer'in ormanları kadar içilecek ve kullanacak suları da boldur. Bilhassa memba (kaynak) suları ile ünlüdür. Merkez Sarıyer'de Kocataştepesi'nin bulunduğu dağ silsilesi Sarıyer'in su havzasıdır. Ayrıca Büyükdere/Çayırbaşı Vadisi ve Belgrad Ormanları su bakımından çok zengindir. İlçedeki önemli memba suları ve bazılarının sertlik dereceleri:

Kocataş Suyu (0.5)
Neşet Suyu (1)
Ali Bey Suyu (2)
Kefeliköy Suyu (3)
Kestane Suyu (3)
Hünkar Suyu (3.5)
Sultan Suyu (4)
Fındık Suyu (5.5)
Çırçır Suyu (6)
Şifa Suyu
İmam Suyu
Kum Suyu
Kanlıkavak Suyu
Yusuf Ağa Suyu
Kumdöken Suyu
Çırpına
Kirazlıbahçe Suyu
Molla Suyu
Kameriça Suyu
Aralık Suyu
Ayazma Suyu
Yerlisi
Vakıf Memba Suyu
İpek Suyu.

Bentleri:
Bol suya sahip olan Sarıyer ilçesinde bentler, dereler ve memba suları da çoktur. İlçe sınırları içinde ve Belgrad Ormanları'ndabulunan bentler;

Topuzlu Bend
Valide Sultan Bendi
Birinci Sultan Mahmut Bendi (İstanbul Topuzlusu, 1750)
II. Sultan Mahmut Bendi (Yeni Bend)
Sarıyer'de Balıkçılık;
İlçenin en önemli ve eski gelir kaynaklarından biri balıkçılıktır. Sarıyer'de olta balıkçılığından, en son teknoloji kullanılarak yapılan açık deniz balıkçılığına kadar her tür balıkçılık yapılmaktadır. Balıkçılık sezonu "yaz balıkçılığı" ve "kış balıkçılığı" olarak ikiye ayrılır. Buna göre balıkların da ayrı avlanma mevsim ve ayları vardır. Çok eski yıllardan beri yapıla gelen dalyan balıkçılığı ise bir iki dalyan hariç yok olmak üzeredir. Dalyan balıkçılığı belli yerlerde yapılırken, küçük ağ balıkçılığı Sarıyer ve çevresi sahil şeridinde yapılır.

Dalyan Balıkçılığı:
Günümüzde sadece bir dalyan (Bağlaraltı Dalyanı) kurulmaktadır. Diğer dalyanlar uzun yıllardan beri kurulmuyor.
Sarıyer sahil boyunda eskiden dalyan kurulan yerler (dalyanın ismi kurulan yerin ismi ile anılır):

İstinye
Yeniköy
Tarabya
Kireçburnu
Kefeliköy
Çayırbaşı
Buyükdere
Bülbül
Mezarburnu
Pazarbaşı
Telli Tabya
Mavramoloz
Karataş
Sırataş
Büyükliman
Garipçe
Bağlaraltı
Marmancık
Kilyos
Voli Balıkçılığı:
Balıkçılıkta bir diğer avlanma türü de voli-many-atçılıktır (Manyat voli ağının küçüğüdür). Voliciler ağı kıyıdan denize doğru döker ve belirli bir mesafeden sonra dönüş yaparak tekrar sahile iner. Bu durumlarda dışarıdaki tayfalar veya yardım edenler, her iki taraftan ağı kıyıya doğru çekerek balığın torbada toplanması sağlanır ve böylece tutulan balıklar değerlendirilir.

Sarıyer sınırları içinde voli yapılan (manyat çekilen)yerler:

Büyükliman
Sazlıdere
Küçük Semerkaya
Büyük Semerkaya
Sırataş
Sarıkaya
Mutfakönü (Rumelikavak)
İskele
Yenimahalle
Sarayarkası
Taşiskele
Kumsal
Kılıçkaptan
Çamur Volisi
Sığ Voli (Sarıyer)
Bülbül
Maltızdere
Ermeni Kilisesi Önü
Yalılar önü (Büyükdere)
Kefeliköy
Çakıldere
Ağaçaltı
Liman önü (Kireçburnu)
Tarabya
Kalender
Köybaşı
Liman yanı (Yeniköy)
Hafızpaşa
Çamlı Sokak
Çamur İskelesi
Değirmen Sokak (İstinye)
Yerel ve Göçer Balıklar:
Sarıyer balık türü bakımından şanslıdır. Yerel balık sayısı kadar göçer balık sayısı da fazladır. İstavrit, izmarit, iskorpit, gümüş (aterina), ilarya/kefal,, mezgit, çaça, kırlangıç, tekir/barbunya ve kaya balığı yerel balıklardır. Lüfer, palamut, torik, kılıç, orkinos, levrek, kalkan, kolyos, sardalya, hamsi, uskumru ise göçer balıklardır.

Boğaziçi'nde Avlanan Balıklar ve Avlandıkları Avlar: İstanbul Boğazı'nda mevsimine göre çok çeşitli balık avı yapılmaktadır. Balık mevsimi Palamut'un gözükmesi ile başlar. Balık türleri ve avlanma ayları: Palamut, torik, kılıç, çinekop, lüfer (Ağustos-Aralık), hamsi, kalkan, uskumru (Ocak-Haziran), sardalya (Temmuz), mezgit (Ekim-Şubat), levrek (Şubat-Mart), kolyos (Temmuz-Eylül), kofana (Ekim-Aralık), akya (Temmuz-Eylül), kırlangıç (ilkbahar-kış ayları), kefal (Nisan-Mayıs, Kasım-Ocak), kayabalığı (Haziran-Eylül), karagöz (Ekim-Aralık, Ocak-Şubat), izmarit (Ağustos-Eylül), istavrit (Ekim-Aralık, Ocak-Nisan), gümüş (Mart-Ekim), barbunya/tekir (Mart-Nisan), çaça (Ocak-Şubat ve Nisan) dır. (Ancak son yıllarda kullanılmaya başlanan trolla balık avcılığı nedeniyle balıkların tutuldukları aylarda değişiklik olduğu görülmektedir).

Sarıyer'i de Etkileyen İstanbul Depremleri:
Kuruluşundan günümüze kadar İstanbul pek çok kez depremle karşı karşıya kaldı. Bilhassa Bizanslılar döneminden bugüne kadar olanların tarihleri saptanmıştır. Elbette ki bu depremlerden İstanbul'un bir ilçesi olarak Sarıyer'de etkilenmiştir. Depremlerin tarihlerini şöyle sıralayabiliriz: 358, 402, 447, 478, 483, 487, 527, 533, 558, 583, 611, 732, 740, 865, 869, 986, 1010, 104, 1064, 1086, 1296, 1305, 1344, 1437, 1488, 1509, 1599, 1608, 1712, 1718, 1727, 1729, 1752, 1763, 1766, 1769, 1894, 1912, 1935, 1953 (bu yıl iki kez deprem oldu), 1963, 1964, 1967, 1992, 1999 (17 Ağustos 1999 ve 12 Kasım 1999 tarihlerinde iki kez deprem oldu).



1999 yılında meydana gelen iki depremden ilki Marmara Depremi olarak anılmakta olup 15 ilde hissedilmiş ve büyük yıkım ve nüfus kaybı meydana getirmiştir. Bu depremde 20 binin üzerinde insan öldü. Marmara Depreminde İstanbul'da bilhassa Avcılar, Bağcılar, Küçükçekmece ve Yeşilköy büyük yıkım gördü ve bine yakın insan öldü. İkinci deprem Düzce-Bolu havalisinde oldu ve bu depremde bilhassa Düzce'de büyük yıkım ve insan kaybı meydana geldi.

Boğaziçi'ndeki Don Sel ve Fırtına Olayları:
İstanbul Boğazı, dolayısıyla İstanbul pek çok doğa olayı ile karşılaştı. İstanbul'un Karadeniz'e çıkışı olan iki ilçesi Sarıyer ve Beykoz bu gibi doğal afetlerden en çok etkilenen ilçeler olmuşlardır. Bu afetlerden bazıları:

401 'de Boğaziçi dondu (20 gün)
739'da Boğaziçi'nin bazı kesimleri dondu
755'de Karadeniz Boğazı'nın ağzı ve Boğaziçi dondu
763'de aysberg büyüklüğünde buz parçaları boğazı kapladı, boğazın suları dondu
934'te İstanbul çevresinde denizin donduğu görüldü
1621'de ocak ayında başlayan soğuklar çok uzun sürmüş ve bu nedenle boğaz buz tutmuş, deniz taşımacılığı yapılamadığından İstanbul'da kıtlık baş göstermiştir
1658'de Boğaziçi buzla kaplandığından insanlar karşıdan karşıya geçtiler
1689 yazında meydana gelen çok büyük fırtına nedeniyle liman, barınak ve kayıkhanelerde büyük hasarlar meydana geldi, yüzlerce insan kayboldu.
1755'de boğazın bazı yerleri dondu
1862'de İstanbul Boğazı'nın bazı kısımları dondu
1877'de boğazın deniz kıyıları dondu
1907'de (1912) Sarıyer'de meydana gelen sel felaketi merkez Sarıyer Mahallesinin büyük kısmını yıkarak denize sürükledi. Keza Kefeliköy'de çok büyük tahribat yaptı ve Uluç Ali Paşa Camiinin denize gitmesine neden oldu. Ayrıca bu büyük sel olayı Rumelikavağı'nda da etkili olmuş, burada pek çok binanın ve bir camiin yıkılıp gitmesine neden oldu.
1928'de Tuna nehirinden gelen buzlar Boğaziçi'nde etkili oldu.
1929'da çok şiddetli kış olmuş ve Boğaz'da büyük buz parçaları görülmüştür.
1954'de ağır kış sırasında Tuna Nehri'nden gelen buzlar İstanbul Boğazı'nın donmasına neden oldu ve insanlar Rumeli yakasından Anadolu yakasına geçtiler.
Sarıyer'deki Yangınlar:
Sarıyer ilçesinde büyük yangın felaketleri de görüldü. Yapılan tespitlere göre;

1869'da Rumelihisarı'nda 64 ev
1871'de Büyükdere'de 6 ev
1872'de Büyükdere'de 6 ev
1872'de Büyükdere'de 38 ev (ikinci kez)
1873'de Yeniköy'de 4 ev
1875'de Büyükdere'de 11 ev
1883'de Emirgan'da 9 ev
1897'de Büyükdere'de 263 ev
1898'de Rumelihisarı'nda 20 ev
1899'da Rumelifeneri Köyü'nde 70 ev
1900'da Sarıyer Mesarburnu Caddesi'nde 9 yalı
1908'deYeniköy KöPage Rankingübaşı mevki¬inde 107 bina
1908'de Sarıyer'de 12 ev
1915'deTarabya'da 16 bina
1917'de Yeniköy'de 80 bina
1917'de Büyükdere'de 78 bina
1918'de Sarıyer'de 22 bina
2 Ekim 1923'de Sarıyer'de Arap Mahallesi bütünü ile yandı (250'den fazla ev olduğu söylenegelir)
15.7.1954'te Emirgan Koruluğunda Sarı Köşk
19.4.1962'de Çayırbaşı'nda Topser Tuğla Fabrikasının idare binaları
11.03.1966'da Rumelihisarı'nda 3 ev
11.03.1966'da Büyükdere'de Adliye binası
15.01.1972'de Yeniköy'deki Adliye Binası
15.12. 1972'de Rumelihisarı'nda 3 ev bir kilise yandı.


Boğazın Oluşumu: Karadeniz Boğazı'nın oluşumu ile ilgili pek çok söylence var. Ancak son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar boğazın 7 bin yıl önce meydana geldiğini ortaya koymaktadır.
Boğazın meydana gelişi dört prensiple ifade edilmiştir. Buna göre:

Karadeniz sularının taşarak aşındırmasıyla
Volkan patlamalar sonucunda boğaz oluğunun açılmasıyla
Çeşitli kırılmalar biçimi ve teknotik olaylarla açılmış bir çöküntü çukuru olmasıyla
Üçüncü zaman sonlarında, deniz seviyesi şimdikinden en az 100 metre daha alçakta olduğu sırada, buradan geçen akarsular tarafından kazılarak (oyularak) açılmış ve dördüncü zaman ortalarında denizin işgaline uğramış bir vadi haline gelmesiyle..."
İstanbul Boğazı'nın oluşumunu B. Darkot şöyle açıklamaktadır: "Dördüncü zaman Cumudiye Devrini takip eden serin ve rutubetli iklimde fazla beslenen Karadeniz'in, kuzey eşiğini aşması ile meydana gelen Boğaz'da; güney eşiği sonradan Karadeniz'den gelen katı maddelerin birikmesi sonucu oluş¬muştur. Halen akıntı hızı ve hacmi azalmış olan sular, zamanla eski vadi tabanını çöküntülerle örtmüştür. Boğaziçi'nin daraldığı, dolayısıyla akıntı hızının çok olduğu yerlerin daha derin olması da bunu göstermektedir."
Boğazda yüzey akıntısı ve dip akıntısı görülür. Yüzeysel akıntı büyük akıntı olup kuzey doğudan güney ve güney batıya doğru akarak fazla suyu Marmara Denizi'ne aktarır. Buna karşın dip akıntısı ters yönde gelişir ve Marmara'dan Karadeniz'e akar. Fırtınalı havalar ve bilhassa güney rüzgârları boğazın yüzeysel sularını ters yöne akıtır, buna da "Orkoz" denir. Yüzey akıntısının aksine, güney¬den kuzeye doğru giden alt akıntıya da "Kanal" denilir. Kanalın suları; kışın ılık, yazın ise çok soğuktur. Boğazın ana akıntısı boğazın daralma yerlerinde, körfez çıkıntılarında (burunlarında) hız kazanır. İlçe sınırları içindeki en önemli akıntı Rumelihisarı önündeki akıntıdır. Bu akıntıya "Şeytan Akıntısı" denilmektedir. Tokmak Burnu, Yeniköy Bumu, Kalender Tarabya arası, Tarabya Burnu, Telli Tabya Burnu ve Rumelikavağı önünde de akıntılar olmasına karşın bu akıntılar fazla etkili değillerdir. Sarıyer, İstanbul Boğazı'nın batı kısmında ve coğrafi olarak Marmara Bölgesi içindedir. Batıda Eyüp, güneyde Beşiktaş, Şişli, doğuda İstanbul Boğazı ve kuzeyde Karadeniz'den sınır alır. Sarıyer'in ilçe sınırı Aşiyan'dan başlar Kısırkaya'da son bulur. Karadeniz'e bakan en uç noktası Rumelifeneri'dir. İstanbul Boğazı Rumelifeneri ile Anadolu Feneri'nden başlar, Ahırkapı Feneri ile Kadıköy İnceburun Feneri arasında sona erer. Sona eriş Marmara Denizi'ne giriştir.

Anadolu ile Rumeli yakasının boğaz uzunluğu aynı değildir. Anadolu yakasının kıyı uzunluğu 35 km iken Rumeli yakasının kıyı uzunluğu 55 km'dir. Rumeli yakasının daha uzun olması deniz sahil şeridinin çok girintili ve çıkıntılı olmasından ileri gelmektedir. Buna göre;
Boğazın uzunluğu 16.64 deniz milidir. Yani; 30834m'dir.
Düz uzunluk ise (Rumelifeneri-Anadolufeneri ile Kız Kulesi Sarayburnu arasındaki düz uzaklık): 29.900 km'dir.

Genişlik kuzey girişinde (Rumelifener-Anadolufener arası): 3328 m
En dar yeri: Kandilli Burnu-Aşiyan Burnu arası 698 m
En geniş yeri: Büyükdere Koyu - Umuryeri arası 3420 m
Ortalama derinlik: 65 m
En derin yeri: Kandilli Bebek arası 110 m
En sığ yeri Aşiyan önünde 12.8 m
KöPage Rankingüler arası mesafe: 5514 m (Boğaziçinde Boğaziçi KöPage Rankingüsü ve Fatih Sultan
Mehmet KöPage Rankingüsü isimlerini taşıyan iki köPage Rankingü var. Fatih Sultan Mehmet
KöPage Rankingüsü Sarıyer sınırları içindedir).

Fatih Sultan Mehmet KöPage Rankingüsü : Toplam uzunluğu: 1510 m Genişliği: 39,4 m Denizden yüksekliği: 64 m Temel atma tarihi: 04.12.1985 Trafiğe açılış tarihi: 03.07.1988.
Sarıyer ilçesi İstanbul'un en önemli sayfiye ve turizme açık yerlerden biridir. Karadeniz Boğazı'nın büyüleyici güzelliği kolaylıkla ifade edilemez. Gündüzün etkileyici güzelliği ile gecelerin insana huzur veren sessizliği her halde başka bir yerde bulunamaz. Yeşil ile mavinin her tonu görülebilir Sarıyer'de. Tepelerden sahile kadar inen yeşili ile menevişlenen deniz sularını Sarıyer'de kucaklar insan. Tepelerden Sarıyer'i sahil boyu seyretmek, huzur denen zenginliğin kendisidir. Rumelihisarı, Boyacıköy, Emirgan, İstinye sırtlarından boğazın kıvrımlarını, dalgaların bıraktığı köpükleri ve doğa aşıklarının kendinden geçişlerini seyretmek büyüleyici güzelliğin kendisidir. Yeniköy, Tarabya Kireçburnu sırtlarından Karadeniz Boğazı'nın çıkışına bakmak hayal alemini zenginleştirir. Kocataştepe, Nalbant Çeşme, Havantepe, Rumelikavağı sırtlarından kuşbakışı denizi seyretmenin zevkine doyum olmaz. Çalıburnu, Garipçe, Rumelifeneri ve Kilyos'tan fırtına olduğunda Karadeniz'e adını veren dalgaların hırçınlığını seyretmek denizin haşmetini görmek zevkini verir.

Sarıyer'i tanımak kolay olmasa gerek, Sarıyer'i tanımak ve tanıtabilmek için tarihi yerleri ile sayfiye yerlerinde gezmek, ormanlarında dolaşarak ruhen huzura ermek, sahil boyunca, hatta tepe ve sırtlardan mehtabı seyretmek, gecenin koyu karanlığında ve Karadeniz Boğazı'nın kapkara sularının kıpırdaması ile oluşan yakamozla birlikte yaşamak Sarıyer'i tanımak demektir.

Beyazdut
27-07-09, 04:50
Sarıyer Merkez Mahallesi, ilçenin deniz sahili olan mahallelerinden biri olup Taksim'e 20, Eminönü'ne 25 kilometre uzaklıktadır. Sarıyer; Yenimahalle, Rumelikavağı, Zekeriyaköy, Kocataş, Maden ve Büyükdere'den sınır alır.

Sarıyer, 15.5.1930 yılında ilçe oldu. Büyükdere'de olan kaymakamlık 1967 yılında Sarıyer'e getirildi. Uzun yıllar yerel hizmetleri İstanbul Belediye Başkanlığına bağlı olarak Belediye Şube Müdürlüğü tarafından yürütülen Sarıyer, 1984 yılında belediye oldu. Belediyenin Başkanlık ve birimlerinin büyük kısmı Büyükdere'de bulunmaktadır.

İlçenin en eski yerleşim bölgelerinden biri olan Sarıyer'in antik çağdaki ismi Simas'tı. Ancak Saron ismi ile de anıldığı oluyordu. Sonraları deresinin ismi ile yani Skletrinas olarak anıldı. Bizanslar döneminde semte Limas denildiği de oldu. Bu isimlerden Simas Osmanlılar dönemi başlarına kadar kullanıldı. Sonra isim olarak Sarıyar kullanılır oldu.

Sarıyar ismi zamanla değişikliğe uğrayarak Sarıyer'e dönüştü.
Semtin ismi hangi söylencelerden esinlenilerek Sarıyer'e dönüştü? Bu sorunun yanıtını venneden önce Evliya Çelebi'nin (1611-1682) seyahatnamesinde Sarıyer ile ilgili yazdıklarına bakalım. Evliya Çelebi, efsanelerden yola çıkarak şöyle yazar:
"Burası ta İskender Zulkarneyn zamanında mamur bir büyük şehir idi. İskender, Karadeniz ile Akdenizi birleştirmek için iki denizin arasını kazdırırken, bu yerde altın madeni bulmuş ve denizi biraz ilerden kazdırarak, buraya bir şehir kurdurmuştur. İsmini de Fondira şehri koydurmuştur. Çok bakımlı bir şehir idi. Sonra Ceneviz Kralı yakıp yıkmış tekrar bugünkü hali ile onarılmıştır..."

Osmanlı tarihçisi Hammer de "Bu semte, Kuzey Mahallesi yakınındaki dağ boyunca uzanan altın madeni bulunduğundan Sarıyar (Sariyer) adı verilmiştir" diyor.
Sarıyer'in ismini, sarı toprağından ve dağlarından çıkarılan altın madeninden (Sarıyer madenlerine Markasita da deniliyordu) aldığı ve bu nedenle de Sarıyer olarak isimlendirildiği bilinmektedir. Antik çağda bir isminin de Saron olduğu ve bu ismin Sarıyer'e dönüştüğü bazı kaynaklarda yazılı bulunmaktadır. Bir diğer tez ise Sarıyer camii meşrutası olarak kullanılan eski Sarıbaba Dergahının şeyhi ve dergah bahçesinde mezarı bulunan, bir başka söylenceye göre Fatih Sultan Mehmet dönemi erlerinden "Sarıer Baba" nın ismini alarak "Sarıer" den esinlenilerek Sarıyer denildiğidir (ki bu yatırın mezartaşındaki ismi Sarıer'dir). Söylenceler bu kadarla kalmıyor ve devam ediyor: Semtin kuzey tarafındaki dağlardan altın madeni çıkması nedeni ile "Altınyer" denildiği ve bu ismin Sarıyer'e dönüştüğü de söylenmektedir. Sarıyer'in ismi konusunda söylenceler devam eder. Osmanlılar döneminde Sarıyer mesiresine gelenlerin çok para harcamaları ve "Sarı Lira Yer" ifadesi ile anlatılmasının Sarıyer'e ismini verdiği söylenir. Bu söylenceye göre "Sarı Lira Yer" ifadesinden "Lira" ifadesi zamanla kalkmış, diğer iki ifade birleşerek semtin ismi "Sarıyer" olmuştur.

Sarıyer'in ismi ile daha pek çok söylenceler üretilmişse de genel olarak semtin isminin "Simas"tan Sarıyar'a ve toprağının sarı renkli olması nedeni ile Sarıyar'dan Sarıyer'e dönüştüğü tezlerinde uygunluk vardır. Simas; "Kutsal Ana-Kutlu, Güzelsu-Akarsu" anlamlarını verirken, verilen ismin uygunluğunu da doğruluyordu. Nedeni ise Sarıyer dağlarının ve Sarıyer vadisinin çok verimli ve güzel içimli su havzalarına sahip olması idi. Keza Sarıyer'in iç kısımlarındaki yarların sarı topraklı oluşu, uzun yıllar bu alanlardan maden çıkarılıp, altın olarak işlenmiş olması da Sarıyer ismine uygun düşmektedir.
Bu iki söylencenin doğruluğu kabul görür. Zira Sarıyer semt olarak bu özelliklere sahiptir. Şunu da belirtmekte yarar var: 19. yy.'a ait Bostancıbaşı defterinde semtin adı "Sarıyer", 1839 tarihli Alex Findlay'ın haritasında da semtin ismi "Sarıyeri" olarak görülmektedir.
Bütün bunlardan sonra Sarıyer isminin Simas iken sarı toprağı nedeni ile de önce Sarıyar'a ve daha sonra da Sarıyer'e dönüştüğü anlaşılmış olur.

Sarıyer ismi Türkiye'de tek değildir. Pek çok yerde Sarıyer ismine rastlanmaktadır. Sinop ili Boyabat ilçesine bağlı Sarıyer Köyü var. Rize'de eski ismi Maset olan bir köyün toprak renginin sarı olması nedeniyle ismi 1916 yılında Sarıyer'e çevrilmiştir. Antalya'nın Korkuteli ilçesinde de bir köyün adı Sarıyer'dir.

Sarıyer Mahallesinin tam ortasından Sarıyer Deresi mahalleyi ikiye bölerek geçer. Gelişim süreci içinde Sarıyer Merkez Mahallesi; Muhacir Mahallesi, Yangın Yeri veya Arap Mahallesi ve Koru Mahallesi ve Merkez olarak dörde ayrılır. Derenin sol tarafı Yangın yeri veya Arap Mahallesi, sağ tarafı ve Ortaçeşme Caddesinin sağ üst kısmı Muhacir Mahallesi olarak bilinir. Daha üst kısım ise Koru Mahallesi olarak tanımlanır. Orta kısım, yani Dereboyu Caddesi ile Ortaçeşme Caddesi arası, sahil boyu Mesarburnu'ndan Yenimahalle'ye kadar olan bölüm mahallenin merkez kısmı olarak kabul edilir. Sarıyer dört mahalle olarak kalmamış, gecekondulaşma ve çeşitli nedenlerle göç almasından dolayı yeni mahalle ve sokaklar oluşmuştur. Zümrütevler, Ali Paşa ve Sarıdağüstü yerleşim alanları ile Sarıyer büyüdükçe büyümüştür.

Sarıyer halkı eskiden yerleşik ve yazlık olarak ikiye ayrılırdı. Şimdi bu ayrım yok. Sarıyer'in yerli halkı karışıklık gösterir. Bizanslardan Osmanlı Dönemine kadar Rum, Ermeni ve Anadolu'dan gelen yerli Türklerden oluşuyordu. İstanbul'un fethi Sarıyer'in de göç alarak Türkleşmesine neden oldu. Sarıyer'e göç daha ziyade yörenin önem kazandığı 16. ve 17. yüz yıllara rastlar. Ruslarla yapılan savaşlar, bilhassa 93 Harbi (1877 Rus-Osmanlı Savaşı) Balkanlardan olduğu kadar Karadeniz Bölgesinden de göçlere neden oldu. Bilahare Birinci ve İkinci Balkan Savaşları, Birinci Dünya ve Ulusal Kurtuluş Savaşları nedeniyle İstanbul ile birlikte Sarıyer de göç aldı. Belirtilen nedenlerle Bulgaristan, Romanya, Arnavutluk, Yunanistan, Yugoslavya'dan binlerce insan göç etti böylece yerli ve yerleşik halkı meydana geldi (Sarıyer'in Muhacir Mahallesi ve Koru Mahallesi bu göçlerle oluştu. Ayrıca sayfiye yeri olması nedeni ile gelenler vardı. Bunlar çoğunlukla zengin Türkler, Rumlar, Ermeniler ve az da olsa Yahudilerdi ve Sarıyer'in yazlık halkını oluşturuyorlardı. Yazlık gelenler, boş evleri aylar öncesinden kiralayıp yaza hazırlık yaparlardı.

Sarıyer'de azınlık nüfus yok denecek kadar azdı. Azınlık nüfusa ait ticaret erbabı ise daha çok Yenimahalle'de oturuyordu. Ulusal kurtuluş savaşından sonra merkez Sarıyer'deki nüfus sayısı daha da azaldı. Cumhuriyet'in ilk yıllarında Karadeniz'den özellikle Rize ve Trabzon'dan gelen göçlerle Sarıyer'de Türk nüfusun büyük oranda arttığı azınlıkların ise azaldığı görüldü. Siyasi nedenlerle 1955'den sonra yurt dışına başlayan Rum ve Ermeni göçü 1960-1980 yılları arasında devam edince Sarıyer'de hemen hemen hiç azınlık nüfus kalmadı.

Karadenizlilerin meslek olarak balıkçılık, bahçecilik, inşaatçılık ve ticarette atılım yapmaları, kısa sürede Sarıyer'in yerli halkı arasında çoğunluk olmalarını sağladı. Ayrıca, 1950'li yıllarda başlayan 1960'lı yıllardan sonra büyük boyutlara ulaşan gecekondulaşma Sarıyer'in anormal şekilde nüfus artışına neden oldu. Böyle olunca da Rize, Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun, Sinop Kastamonu, Zonguldak gibi deniz sahili şehirlerle; Kars, Ardahan, Erzurum, Tunceli, Erzincan, Elazığ, Yozgat, Tokat ve Çankırı gibi şehirlerden gelen göçlerle çok karışık bir nüfus oluştu.

İlçe merkezi olan Sarıyer'de hayli tarihi eser bulunmaktadır. Eski adı Simas olan Sarıyer'in Mezarburnu'nun (sonraları Mesarbumu oldu) en yüksek noktasında ****ralılar tarafından yapılan ve kutsal sayılan Venüs Meretricia'nın (Venüs) tapınağı yükseliyordu. Buna "Fahişelerin Venüsü Tapınağı" deniliyordu. Bu tanrıçanın gemiciler arasında büyük saygınlığı olduğundan İstanbul'a Karadeniz tarafından gelen gemiler Sarıyer'de veya Büyükdere Limanında durur, dışarı çıkan gemiciler bu tapınağı ziyaret ederek saygılarını sunar sonra İstanbul'a giderlerdi. Ayrıca Skletrinas olarak da bilinen Sarıyer Deresinin geçtiği mahalde bir Apollo Tapmağı bulunduğu da yazılı bilgiler arasında olmasına karşın, bu tapınaklarla ilgili herhangi bir kalıntı yoktur.

Sarıyer Ali Kethüda Camii Sultan II. Mustafa zamanında (1695-1703) Sadrazam Kethüdası Ali Efendi tarafından inşa ettirildi. Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşanın kethüdası Maktul Mehmet Ağa tarafından 1721 yılında cami onarıldı ve camiye bir de minare yaptırıldı. Cami 19.yy.ın ortalarında tekrar onarıldı. 1969 yılında denizle sınır olan bodrum katındaki kayıkhane de camiin alt katı olarak tanzim edildi. Fevkani (İki katlı) olarak yaptırılan Sarıyer Ali Kethüda camii İstanbul'un en ışıklı camilerinden biridir. Sarıyer'deki diğer cami Zümrütevler'deki Zümrütevler Hacı Sami Tatari (1987) camiidir. Cami Osmanlı mimarisi özelliğini taşıyorsa da tarihi özelliği yoktur. Sarıyer'deki üçüncü cami Sarıdağ Tepeüstü Camiidir (1973, Bu camiin ismi daha önceleri Hacı Ömer Camii idi, değiştirildi). Bu camiinde tarihi özelliği yoktur. Sarıyer Yeni Merkez Camii ise Hamam Sokakta inşa edilmektedir.

Sarıyer Merkez Mahallesinde Kilise, Sinagog veya Havra gibi ibadethaneler yok! Ancak, P.G. İnciciyan "Sarıyer'de eskiden hayli Ermeni otururdu ve onların bir de Surp Hagop adlı kiliseleri vardı, fakat Ermeniler bilahare Müslüman olmuşlardır" diye yazmasına karşın her hangi bir ize rastlanmamıştır.

Sarıyer'e mezarıiKiar semti ae aenııeoııır. z,ıra nıçoır manaııe ae aarıyer ueKi kadar çok mezarlık yoktur. Sarıyer Merkez Mahallesinde şu anda dört Müslüman mezarlığı var. Bunlardan biri Sarıyer İlköğretim Okulu karşısındaki küçük mezarlıktır. Bu mezarlığa Misafir Mezarlığı denilmektedir. Çarşıdan ve Ortaçeşme Caddesi üzerinden mezarlıklara gidilirse karşımıza çıkan sağdaki ilk mezarlık yeni mezarlıktır. Bitişiğinde eski büyük mezarlık bulunmaktadır. Bu mezarlığın karşısında da yine eski mezarlıklardan ikinci büyük mezarlık yer alır. Bu mezarlıklar açık mezarlık değil. Ancak yeri olan gömü yaptırabiliyor. Bir mezarlık da çarşı içinde vardı. Şüphesiz Sarıyer'in en eski mezarlığı idi. Sarıyer'e iki çeşme yaptıran Sadrazam Salih Paşanın türbesi bu mezarlıktaydı. Büyük mezarlıklar yapıldıktan sonra bu mezarlıkta pek gömü yapılmadı ve Cumhuriyetin ilk yıllarında içindeki türbe hariç diğer kısmı pazar yeri olarak kullanıldı sonra da kaldırılarak yerine Sarıyer İsmail Akgün Dispanseri yaptırıldı (1960). Bilahare dispanser büyültülerek Sarıyer İsmail Akgün Devlet Hastanesine dönüştürüldü (1985).

P.A. Dethier "Büyükdere'de uygarlığa kurban gitmiş mezarlıklar bulunur. Bunlardan biri kuzeydoğu da, küçük Kestane Suyu vadisinin açıldığı Sarıyer koyundaki Mezar Burnu'dur..." demektedir. Buradan da anlaşılıyor ki Mezarburnu (Mesarbumu) yamaçlarında (kumsal meydanı batısındaki yamaçlar¬da) eski tarihlerde mezarlık vardı.
Sarıyer'de Koru Mahallesinin üst kısmında bir de Rum Mezarlığı vardı. Bizans döneminden kalan bu mezarlığa 1964'ten sonra gömü yapılmadı. Mezarlık 1985 yılında çocuk parkı yapıldı. Bu mezarlıkta tarihi önemi olan mezar taşları vardı. Bunlardan ikisinin Bizans Döneminden kaldığı söyleniyordu. Park yapılması çalışmaları yapılırken bu mezarların mermer taşlan ya toprak altında bırakıldı veya sökülüp atıldı.

Sarıyer'deki tarihi eserlerden en önemlilerinden biri çarşı içinde ve Ali Kethüda camii karşısındaki Mesut Ağa Çeşmesidir (1639). Kesme taştan yapılan bu çeşme esas yerinden beş altı metre geriye şimdiki yerine alındı. Çeşmenin düz çatısı üzerinde sağ ve sol köşede birer mermer vazo ve ikisinin ortasında ise bir aslan heykeli vardı. Çeşme 1947 yılında büyük onarım gördü ve yeni bir su bağlandı. Son onarımı 1970'li yıllarda yapıldı ve vazolardan biri ile aslan heykeli, onarımı yapan işçiler tarafından içlerinde altın var zannıyla çalınmış ve kırılarak yok edildiği saptanmıştır. Bu çeşmeye "Üç Lüleli Çeşme", onarımını yaptırması nedeniyle "Abbas'ın Çeşmesi" de denilmektedir.

Tarihi eser çeşmelerden Ahmet Kamili Efendi Çeşmesi, Ali Kethüda Camii bahçe duvarı kenarında iken birkaç kez yeri değiştirildi. Şimdi Taşiskele Parkının tam ortasında bulunmaktadır. Rumeli Kazaskeri, Padişah Başimamı ve aynı zamanda bestekar olan Ahmet Kamili Efendi tarafından 1812 yılında yaptırılan bu çeşmenin bir diğer adı da Mermer Çeşme'dir. Bu çeşmenin özelliği yalağından alemine kadar yekpare olarak tek bir mermer taşından yapılmış olmasıdır. Bir başka eşi var mıdır bilinmiyor! Bu çeşme yeni balıkçılar çarşısı yapılması nedeniyle yerinden kaldırıldı!

Sadrazam Hacı Salih Paşanın yaptırdığı iki çeşmeden biri Maden Mahallesi sınırları içinde kalan Ortaçeşme, diğeri de Dursun Fakih Sokakta ve Sarıyer İsmail Akgün Devlet Hastanesi yanındadır. Bu çeşmelerin yapılış tarihi 1822'dir.

Sarıyer hamamı yanındaki Tekke Çeşmesi kesme taştan yapılmıştır. Bu tarihi çeşmenin hangi tarihte kim tarafından yapıldığı bilinmiyor. Keza Horozoğlu Çeşmesi de eski bir çeşme olmasına karşın 1993'de Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu tarafından bütünü ile yıkılarak yeniden yapılmış ve tarihi özelliği yok olmuştur. Çukurçeşme de tarihi özelliği olan kesme taştan yapılan tarihi bir çeşme idi fakat yapılan onarımlar nedeni ile çeşme tarihi özelliğini kaybetti. Bu çeşmenin de yapılış tarihi ve kim tarafından yaptırıldığı bilinmiyor.

Kumsal meydanındaki Kumsal Çeşmesi de onarımlar nedeniyle tarihi özelliğini kaybetmiştir. Sadece 1934 yılında onarıldığını gösteren ayna taşı korunmaktadır. Bu çeşmenin ikinci onarımı 1969'da Sarıyerli minübüscüler, son onarımı da 2002'de Sarıyer Belediyesi tarafından yapıldı. Şehit Mithat Yılmaz Caddesi (Yeni Sular Caddesi) üzerindeki Atçeşmesi de tarihi eser çeşmelerdendir. Fakat kim tarafından ve hangi tarihte yapıldığı bilinmemektedir. Her ne kadar üzerinde ayna taşı üzerindeki kitabede Fırıncı Abbas'ın hayratı olduğu yazılı ise de bu doğru değildir. Doğru olanı Fırıncı Abbas'ın bu çeşmeyi 1949 yılında onardığı ve yeni bir su bağlattığıdır. Mesarbumu Caddesi üzerindeki Kocataş Suyu Çeşmesinin Necmeddin Molla'mn hayratı olarak 1946 yılında yaptırıldığı ayna taşı üzerindeki kitabesinden anlaşılmaktadır. Bu çeşme maalesef son zamanlarda (2004) yağmalanmaktan kendisini kurtaramadı. Çeşmenin önce tarihi eser olan yalağı ve daha sonra da ayna taşı sökülüp götürüldü.

Hünkar Suyu Fabrikasının bulunduğu bahçedeki çeşme de tarihi çeşmedir. Ancak yapılış tarihi bilinmiyor. Hünkar Suyu ve Kestane Suyu mesiresindeki çeşmelerin de ne zaman yapıldıkları bilinmiyor. Mehmet Akif Ersoy parkındaki Park çeşmesi (1998), Osmanlı mimarisi hüviyetinde ise de tarihi özelliği olan bir çeşme değildir. Fındık Suyu çeşmesi de tarihi eser çeşmelerdendi (1872) fakat bu çeşme korunamadı, Fındık Suyu mesiresi ile birlikte yok olup gitti.

Sarıyer hamamı da semtin önemli tarihi eserlerindendir. Hamam, Çelebi Müfti denilen Şeyhülislam Hocazade Mehmet Efendi tarafından yaptırılmıştır. Şeyhülislam Hocazade Mehmet Efendi 1615'de öldüğüne göre hamamın 16. yy. sonu ile 17. yy. başlarında yaptırıldığı tahmin edilmektedir. Bu hamam Şeyhülislam Hocazade Mehmet Efendi tarafından Zekeriyaköy Camii ihtiyaçlarının karşılanması için yapılarak vakfedilmiştir. Ne var ki; zamanla bu tarihi hamam uzun süreli kiralamalar sonucunda Hamamcıoğullarının mülkiyetine geçmiştir. Sarıyer hamamı İstanbul'un sayılı hamamlarından biriydi ve "Sevgililere Sarıyer Hamamı" tavsiye ediliyor ve "Sevgililer Hamamı" olarak ismini alıyordu.

Sarıyer'deki en eski ve önemli tarihi eser, Bizans yapısı Taşiskelesi idi. Bu iskeleye Sarıyer limanı, balıkçı barınağı da deniliyordu. Sahil yolu tanzim çalış¬maları sırasında, düz plaka taşlarından yapılmış ve asırlar boyu varlığını korumuş olan, üstelik benzeri bulunmayan bu tarihi eser hoyratça yıkılarak (1998) yok edildi ve yerine bir başka beton barınak yapıldı.

Hamam arkası sokaktaki Sarı Baba Dergahı tek katlı, ahşap bina olarak hamama bitişik olan bahçenin içerisinde idi. Bahçesinde "Sarı Baba"nın türbesi vardı. Dergah, Ali Kethüda Camii Derneğince yıkılarak bu bahçenin tamamı cami için lojman yapıldı (1965) ve tarihi bir eser daha yok edildi. Dergahın bahçesinde aslında iki mezar vardı. Biri Sarı Baba'ya diğeri de Kara Baba'ya ait idi. Bu mezarlardan biri hiç dikkate alınmadı ve Sarı Baba'nın mezarı Hamam Sokak tarafına ve lojmanın bodrum katında yapılan yeni yerine taşındı. Diğeri kaybolup gitti.

Deniz sahil şeridinde olması nedeniyle Sarıyer'de pek çok tarihi yalı ve sahilhane vardır. Bunlardan en önemlisi 1900 yılında Abdurrahman Nurettin Paşa (1833-1912) tarafından yaptırılmıştır. Yalıya önce Maksudzade Sebul Bey sahip olur sonra da Abdülhamid'in çocuklarından Şehzade Ahmet Efendi yalıyı satın alır. Daha sonra Şakir Rıfat Atılhan'a geçen yalıyı Necmeddin Molla otuz beş bin liraya satın aldı (1929). Büyük arazi içinde bulunan muhteşem yalı, 40 odası ve müştemilatı ile Boğaziçi'nin en mükemmel yalılarından biriydi. Yalının sahibi Necmeddin Molla (1874-1949) hukuk okumuş ve Sultan II. Abdülhamid'e (1876-1909) Ermeni militanlarca yapılan bombalı suikastı başsavcı olarak soruşturmuş, 1908 yılında Bağdat Valisi, bilahare de Adliye Nazırı olarak görev yapmıştır. Sadrazam vekili olarak (Başbakanlık) görevini üç ay süre ile yapan Necmeddin Molla Cumhuriyet döneminde Kastamonu milletvekili olarak vazife aldı.

Kocataş Yalısı Sarıyer ve Sarıyerliler için büyük özelliği olan bir yalıdır. Yalı sahibinin Necmeddin Molla olması, yalının güzelliği ve mükemmel içimi olan Kocataş Suyu dışında, yalıyı şereflendiren misafirleri ile de ünlüdür. Dönemin devlet adamları, diplomatları, üniversite hocaları, edebiyatçıları ve işadamlarının ağırlandığı yalının en önemli misafiri Atatürk'tür. Atatürk Sarıyer'e birkaç kez gelmiş ve bu yalıda Necmeddin Molla tarafından ağırlanmıştır. Atatürk bu yalıda Nuri Çonker, Tahsin Üzer, Ruşen Eşref Ünaydın ile eşi, Meclis Reisi Kazım Özalp, Fethi Okyar ve eşi Galibe Hanımın bulunduğu toplantıda, eski Başbakan Fethi Okyar'a bir siyası parti kurması talimatını vermiştir (30.07.1930).

Ne yazık ki önemli olaylara tanıklık eden bu yalı 1970'li yıllarda bakımsızlıktan oturulamaz hale geldikten sonra geçirdiği yangınla da harap oldu.
Kocataş Yalısından Sarıyer'e gelirken diğer tarihi eser yalı Eser Eseyan Yalısıdır. 1874 yılında inşa edilen bu yalı yanarak harap olmuşsa da bilahare eskisine uygun olarak yeniden yapılmıştır (1980).

Mesarburnu Caddesindeki görkemli yalılardan biri de Kayseriliyan Yalısıdır. 20. yy.ın ilk yıllarında inşa edilen bu yalı bir hayli el değiştirdi. Cerrahoğullarına geçen yalı bu aileden sonra Vanlıoğlu ailesine geçti. Bilahare Günyüz ailesine geçen yalı son yıllarda yine el değiştirdi. Bu yalıdan sonra birbirine bitişik üç yalı daha var. Bunlar da tarihi eserlerdendir ve 20. yy. başlarında yapılmışlardır.

Mesarburnu Caddesindeki bir diğer tarihi bina Sütunlu Yalı da denilen Kaptanyan Yalsıdır. 1866 yılında Kaptanyan tarafından yaptırılan yalıya Nemlizade sahip olduktan sonra (1928-1930) yalı okul yapılmak üzere Milli Eğitim Bakanlığınca satın alınarak, Sarıyer ortaokulu olarak eğitim ve öğretime açıldı (1943/1944). Eski başbakanlardan Fethi Okyar yaz aylarında bu yalıda otururdu. Mustafa Kemal Atatürk bu yalıya gelerek Fethi Okyar'ın misafiri olmuştur.

Sütunlu Yalıdan sonra Remzi Bey ile Laz Hafız Muharrem Efendi'nin yalıları peşi sıra gelir. Bu cadde de sağda deniz kenarında tarihi eser bir bina daha var. Kâgir olan bu bina karakol binasıdır. Sultan Mehmet Reşat döneminde (1909-1918) ve Sadrazam İbrahim Paşa zamanında 1911 yılında karakol binası olarak inşa edildi. Uzun bir zamandan beri Orduevi olarak kullanılmaktadır.

Karakol binasının karşısında, şimdi blok apartmanın olduğu yerdeki harika ahşap köşk kıyıma uğradı ve yıkılıp gitti. Bitişiğindeki kâgir binanın tarihi özelliği yok edildi. Eskiden ahşaptı kâgire dönüştürüldü. Bu sıradaki 81 Kapı No.lu yalı Mine Elmasyan Yalısıdır. 1890 yılında yapılan yalı Soyuer ailesine geçtikten sonra 1999 yılında büyük onarım gördü ve eskisine sadık kalınarak yeniden onarıldı. Mine Elmasyan tek başına yaşadığı bu yalıda 1945 yılında faili bulunamayan bir cinayete kurban gitti. Bu sırada bir diğer tarihi yalı Sözen Yalısıdır. Bu yalıyı İhsan Kaptan, Kabzımal Mehmet Efendi ve Cemal Akıncı yalıları takip eder.

Sarıyer sahil boyu tarihi binalarla doludur. Bunlardan biri de Saray Arkası Sokakta ve deniz kenarındaki binadır. Aslında yalı tipindeki bina saray kabul edildiğinden sokağa bu ad verilmiş ve Saray Arkası Sokak denilmiştir. Bina Avcı Mehmet Paşa tarafından 19. yy. sonlarında yapılmıştır. 25 oda, 5 balkon ve bir cumbası olan bu saray sonraları bölünmüş ve üç ayrı yalı olmuştur. Halen kullanılmakta olan yalı örnek tarihi eserlerdendir. Yalının mirasçılarından iki hanımın birlikte balkondan düşmeleri, birinin ölmesi üzerine bu yalıya "Uğursuz Yalı" da denilmektedir. Yalının ilerisindeki Barbarosoğlu Yalısı mimari özelliği ile dikkat çeken yalılardandır. Yine aynı sıradaki İmamoğlu Yalısı eskisine sadık kalınarak bütünü ile onarıldı. Bu yalıyı takiben Kayılcı Ali Efendi, Kolcu Eyüp Efendi ve Mehmet Paşanın yalıları, bunları takiben de Hamamcıoğlu Nuri Bey, Kara Temel Reis, Cemil Efendi ve Kasap Hüsnü Efendi Yalıları peşi sıra gelir. Bu sıradaki yalıların hepsi de tarihi eserlerdir.

Sarıyer'de yalı sayısı kadar konak ve köşk var. Sarıyer'e "Paşalar Köyü" denmesinin bir nedeni de Paşalara ait yalı, konak ve köşk sayısının çokluğudur. Hidayetinbağı'nın batı tarafındaki Yedi Sekiz Hasan Paşa (Ö: 1905) Köşkü görkemi ile göz kamaştırırdı. 1920-1922 yılları arasında Orman Mektebi Alisi (Yüksek Orman Mektebi, yani Orman Fakültesi) olarak kullanılan köşk bilahare ve çok uzun yıllar 16. Piyade Alayı olarak kullanıldı. Bu köşkün sahibi olan Yedi Sekiz Hasan Paşa Sultan II. Abdülhamid'i baskından dolayısıyla da ölümden kurtaran adamdı ve okuma yazma bilmediğinden imzasını yedi sekiz yazarak attığı için bu isimle anılıyordu.

Şehit Mithat Yılmaz (Yeni Sular Caddesi) üzerindeki Sarıyer Belediyesi Kültür Merkezi binasının ismi "Pertevniyal Valide Sultan (Ö: 1883) Konağı'dır. Sultan II. Mahmut (1803-1839) eşi olan Pertevniyal Sultan bu konağı yaptırarak vakfetmiştir. Bina uzun yıllar, Osmanlılar döneminde "Süleyman Şah Binkaya Alp Numune-i İnnaz Mektebi", 1910'lu yıllar da Orman Mektebi Alisi (Orman Fakültesi), Cumhuriyet döneminde "14. İlkokul" ve "Pertevniyal ilkokulu" olarak kullanıldı. 1962 yılında Halk Eğitim Merkezi olan bu konağın bir ismi de "Horozoğlu Konağındır. Bina 1990'lı yıllarda Sarıyer Belediyesi tarafından Özel İdareden alınarak Kültür Merkezi haline dönüştürüldü.

Şifa Yolu üzerinde Kavalalı Nazım Bey Köşkü, Ortaçeşme Caddesinde de Çobanoğlu Köşkü var. Bu iki köşk hala kullanılmakta ve gözalıcılığını korumaktadırlar. Çobanoğlu Köşkü Verem Savaş Demeğine bağışlanmış olup lojman olarak kullanılmaktadır. Dursun Fakih Sokakta Hakkı Paşa Konağı çok bakımsız. Bu konak ilkokul olarak da kullanıldı ve Mareşal Fevzi Çakmak bir süre bu okulda okudu. İlerisinde Priştineli Halil Paşa Köşkü, biraz daha ilerisinde Yelkenciler Köşkü, Kudretullah Efendi Sokakta Tahsin Paşa Köşkü, Atabey Sokakta Kudret Bey Köşkü tarihi eserlerdir. Bu tarihi köşklerin bir kısmı eskisine uygun olarak yenilenmiştir.

Sarıyer'de en önemli köşklerden biri hala görkemini koruyan ancak bakımsızlıktan harap hale gelmeye başlayan Hünkar Köşküdür. Bu köşk Hünkar Suyu mesiresi içindedir. Sultan IV. Mehmet (Avcı Mehmet) ve ondan sonraki Sultanlar (Padişahlar) Sarıyer'e gelip avlanırlar, dinlenmek için birkaç gün kalırlardı. Bu köşk Sarıyer'deki çok önemli tarihi eserlerdendir.

Sarıyer'deki tarihi eser köşk, konak ve yalılardan pek çoğu yok olup gitti. Bir kısmı zamana karşı direnememiş, bir kısmı yanarak kül olmuş, bir kısmı ise yıkılmış yerine değişik tarzda binalar, apartmanlar inşa edilerek tarih yok edilmiştir.
Dorkenler Köşkü, Sofyalı Ali Beyin Köşkü, Ali Paşa Köşkü, Sadrazam Sait Paşa Köşkü, Hamdi Paşa Köşkü, Zeki Paşa Köşkü, Mısırlıların Köşkü (Şahin'in köşkü), Selanikli Hasan Fehmi Paşanın Köşkü, İbrahim (Abraham) Paşa Köşkü, Av. Hilmi Beyin Kızılcıklı Köşkü, Sim Beyin Köşkü, Halil Beyin Köşkü, Yedi Sekiz Hasan Paşa Köşkü, Fıtnat Hanımın Konağı, Karamanoğlu Zahide Hanımın Konağı, Avnı Molla Konağı, Şevket Paşa Köşkü, Sofracıbaşı Köşkü yanıp yıkılan ve yok olan tarihi eser köşk ve konaklardır.
Sarıyer vapur iskelesi ve yanındaki Canlı Balık Gazinosu da tarihi eserlerdendi. Canlı Balık yıkılarak yerine orduevi yapılırken, 19. yy. ikinci yarısında yapılan Sarıyer vapur iskelesi onarıldı ve hizmete devam ediyor. Canlı Balık Gazinosu bilhassa Cumhuriyetin ilk yıllarında, hatta 1970'li yıllara kadar çok popüler bir mekandı ve Sarıyer'in en önemli eğlence merkeziydi. Atatürk, Sarıyer'e her gidişinde bu mekana uğrayarak istirahat ederdi.

Atatürk, Sarıyer'e gelişlerinde Sarıyer halkı kadın erkek kendisini vapur iskelesinde karşılardı. Bir süre ayakta karşılayıcıları süzen Atatürk, Sarıyerli hanımlardan birinin önünde durmuş ve "Peçeni çıkar, yakışmıyor sana. Aydınlık Türkiye'nin hanımları da aydınlık olsun" demiş ve muhatabı genç kadın, peçesini çarşafını çıkarıp atmıştır. Canlı Balık Gazinosu 19. yy. sonlarında açılmış, birçok aşamadan geçtikten ve el değiştirdikten sonra 1980'li yıllarda kapatılmıştır. Bu gazinonun yerinde şimdi orduevi var.

Sarıyer vapur iskelesi, eski bir kayıkhane iskelesine 1851 yılında Şirket-i Hayriye tarafından ilaveler yapılarak inşa edildi. 1890 yılında iskele hem onarıldı hem de genişletildi. İskele binasının üst katına daha sonra bir de gazino ilave edilmişse de sonraları kaldırılmıştır. Bakım ve onarım işleri çok düzgün yapılan iskelenin tarihi özellikleri iyi korunarak günümüze kadar ulaşması sağlanmıştır.

Sarıyer'e "Paşalar Köyü" çok eski yıllardan söylenmiş, sonraları bu söylem terkedilmiş fakat unutulmamıştır. Sarıyer'e "Paşalar Köyü" denmesinin nedeni, gerek Osmanlılar zamanında ve gerekse Cumhuriyet döneminde Sarıyer'den çok paşa çıkması veya pek çok paşanın Sarıyer'de oturmasıydı. Abdurrahman Nurettin Paşa, İbrahim Paşa (Abraham Paşa) Sadrazam Salih Paşa, Sadrazam Sait Paşa, Rıfat Paşa, Talat Paşa, Dr. Süreyya Paşa, Hamdi Paşa, Nail Paşa, Yedi Sekiz Hasan Paşa, Hacı Müşir Ahmet Fevzi Paşa, Hasan İzzet Paşa, Ali Paşa, Tahsin Paşa, Şevket Paşa, Piriştineli Halil Paşa, Zeki Paşa, Mehmet Paşa, Cumhuriyet döneminde; Fikri Paşa, Vahit Paşa, Mehmet Paşa, Alaattin Özsan Paşa, Kenan Esenkut Paşa, Salih Acarel Paşa, Süleyman Tipi Paşa, Bekir Kalyoncu Paşa, Cem Gürdeniz Paşa ve diğerleri ya Sarıyer'de doğmuş, yaşamış veya dışardan gelip Sarıyer'e yerleşip Sarıyerli olmuşlardır.

Boğaziçi'nin önemli sayfiye yerlerinden olan Sarıyer yalı, sahilhane, köşk ve konakları ile ünlenmişti. Ne var ki sık sık yangın geçirdiği için ahşap yalılar, konaklar, köşkler yanıp kül oldular. Bir kısmının yerine yenileri yapıldı. Sarıyer sahil şeridinde Mesarburnu Caddesinde 1900'da 9 yalı; 1908'de 12 ev; 1918'de 22 ev yanarak kül oldu. Sarıyer'i perişan eden büyük yangın 2 Ekim 1923 tarihinde oldu. Mesut Ağa Çeşmesinin yanındaki fırının üst katından yangın çıktı. Binanın ahşap ust katı yanarken kızgın bir çivinin fırlayıp derenin öte yanında bir ahşap binaya saplanması ile burada da yangın başladı ve kısa sürede yayıldı. Ahşap, bir veya iki gözlü evlerden oluşan ve Arap Mahallesi olarak bilinen bu yerleşim bölgesinde bir iki saat içinde 250'den fazla ev, bir kaç köşk ve konak yanıp kül oldu. Bu yangından sonra "Arap Mahallesi" olarak bilinen yerin yeni ismi "Yangın Yeri" oldu.

Sarıyer iki önemli sel felaketi yaşadı. Biri 1890'lı yıllarda oldu. Sarıyer, Büyükdere, Çayırbaşı, Kefeliköy, Kireçburnu, Yenimahalle, Rumelikavağı'nda büyük tahribat yaptı. Kefeliköy'de Kapudan-ı Derya Uluç Hasan Paşa Camii tamamen yıkılıp denize sürüklendi ve yerine bugüne kadar yenisi de yapılmadı. Sarıyer'de ikinci önemli sel felaketi, 1912 yılında (1907 ve 1914 yılı da deniliyor) oldu ve saatlerce devam eden yağmur, derenin her iki yanındaki köşk, konak, ev ne varsa yıkıp denize sürükledi. Sel sırasında enteresan bir olay olmuş ve sulara kapılan balıkçı Halil Ağanın tek katlı ahşap evi denize sürüklenmiştir. İçinde lamba yanan evin sahibi Halil Ağa, gece yarısı kayıklarla gelen balıkçı arkadaşları tarafından kurtarılmıştır.

Sarıyer, tarihi süreç içinde en büyük baskını, kıyımı, yağmalanmayı ve yakılıp yıkılmayı 1724'de Don Kazaklarından yedi. Yüzlerce şayka ile (o tarihlerde kullanılan savaş gemisi) Boğaziçi'ne baskın yapan Kazaklar Sarıyer ve Büyükdere'yi yağmalayıp, yakıp yıktıkları gibi pek çok cana da kıydılar. Sonra Kefeliköy, Kireçburnu, Tarabya ve Yeniköy semtleri baskın yedi. Sahilboyundaki yalılar, köşkler, konaklar yakılıp yıkıldılar, halkın elinde ne varsa alındı.

Sarıyer tarihin her döneminde sayfiye yeri ve balıkçı köyü olarak bilinir. Sarıyer'in Çırçır Suyu mesiresi ile Hünkar Suyu mesiresi arasındaki derenin antik çağdaki adı Skletrinas idi. Sonra Mercimek Deresi olarak isim aldı. Ancak bu isimle değil Sarıyer Deresi olarak anılır oldu. Sarıyer vadisi ortasından geçen dere Sarıyer'in büyüleyici bir havaya sahip olmasına neden oluyordu. Sarıyer vadisi Bekardere'den, Çarşıbaşına, yani mezarlıklara kadar güllerle, çiçeklerle kaplı olduğundan ilgi çeken bir mesire idi. Bilhassa Sultan II. Selim (1566-1574), Sultan IV. Murat 1623 - 1640), Sultan IV. Mehmet (Avcı Mehmet, 1648-1687) ve Sultan III. Selim (1789-1807) yazın dinlenmek, kışın avlanmak için Sarıyer'e gelirlerdi.

Zamanında saltanat kayıklarının sayfiye yerlerine kadar gittikleri Sarıyer deresi denizden Ortaçeşmeye kadar kapatılarak (1967) cadde yapıldı. Bilahare Ortaçeşme'den Şifa Suyu, Hünkar Suyu dönemecine kadar olan bölüm de ka¬patıldı (2004) cadde ve pazar yeri yapıldı.

Sultanları taşıyan saltanat kayıkları, Hünkar Suyu mesiresi iskelesine kadar giderdi. Renk renk güller, çiçekler ve yeşillikler içinde cıvıl cıvıl kuş sesleri arasında Sarıyer Deresinden Hünkar Suyu mesiresine ve av köşküne giden Sultan IV. Murat, gördüğü güzellik karşısında hayretini gizleyemez ve : "Ben Mekke ve Medine'nin hizmetçisi olduğum halde böyle bir cennet bahçesine sahip değilim!"der . Bahçenin sahibi Solak Çelebi "Padişahıma hibe olsun" yanıtını verir. Sultan IV. Murat'da "Bağın mamur olsun" diyerek yerin sahibinde kalmasını buyurur.

Evliya Çelebi, Sarıyer ile ilgili olarak seyahatnamesinde şöyle yazar: "Deniz kıyısında bin kadar bağlı, bahçeli mamur evleri vardır. İki mahalle Müslüman, yedi mahalle de Hıristiyan vardır. Burada Yahudi yoktur. Bir cami, bir mescit, bir hamam ve küçük sokakları vardır. Halkın birçoğu Anadolu'dan gelme bağcıdır. Rum Hıristiyanları da balıkçılık, meyhanecilik ve gemicilik yaparlar. Bunun dışında yedi bin bağı vardır. Bütün dağları bağlan ile süslenmiştir. Lal renkli sulu kirazları meşhurdur. Hisar kirazı adı ile meşhur olan Gülnar bu Sarıyer'de yetişir ki, her birinden yüzer damla su çıkar. Methine söz yetmez. Her sene İstanbul halkı bu şehirde sohbet eder."

Bostancıbaşı defterine göre, 19. yy.'da Sarıyer'de 12 hane, bir han, dokuz kayıkhane, iki köşk, üç kahvehane, üç iskele bulunuyordu.

Yabancı ülke elçiliklerinin yazlık binalarının Sarıyer ilçesi sahil şeridinde yer
alması, havası, denizi, ormanları, bağları, mesire yerlerinin akıllara durgunluk veren güzelliği ve birbirinden güzel suları ile Sarıyer ilgi çeken yerlerdendi.

Sarıyer büyüleyici güzelliği, yeşilin her tonunu dağ, bağ ve bahçelerinde taşıması, şifalı suları, nefis havası, sıcakkanlı insanları ve denizden yayılan iyot kokusu ile insanı mest eden bir yer olması nedeni ile gelenler buradan kolay ayrılamazlardı! Sarıyer'in büyüleyici güzelliğini Yusuf Mardin "Sarıyer'de Akşam" şiirinde ne güzel yansıtır:

"Göklerde yüzer pembe bulutlar Akşamla solar defne ve çamlık; Söyler yine bir besteyi rüzgar Sessiz yayılır sonra karanlık.

Hülya gibi ürpermededir su Üstünde çizimlerle seherden; Yollar serilir dağlara doğru Rüyalarımın gittiği yerden."

Sarıyer'de Rum, Ermeni ve Yahudilerden kalma her hangi bir iz olmamasına rağmen P. G. Inciciyan 18. Asırda İstanbul isimli kitabında; Sarıyer vadisinde manastır olduğu, bu manastırların ayazmaları bulunduğu, bu ayazmaların Kestane Suyu, Gümüş Suyu ve Fındık Suyu ismini alarak kullanıldıklarını yazar.

Hünkar Suyu, Kestane Suyu, Çırçır Suyu, Fındık Suyu, Şifa Suyu, Hidayetinbağı ve Bingöl Park mesireleri ve mesire içerisindeki suların harikulade lezzeti her yaz binlerce insanı Sarıyer'e çeker. Kestane Suyu, Hünkar Suyu, Çırçır Suyu, Şifa Suyu, Fındık Suyu, Yerlisu, Vakıf memba suyu, Ayazma Suyu, Kumsal Suyu, Aralık Suyu, Kocataş Suyu ve İpek Suyu memba suları sadece Sarıyer'in değil İstanbul'un en iyi sularındandır.

Sarıyer'de Hünkar Suyu, Kestane Suyu ve Kocataş Suyu olmak üzere üç su fabrikası vardı. Kocataş Suyu fabrikasında gazoz imalatı da yapılıyordu. Bu fabrikalardan Hünkar Suyu ile Kocataş Suyu fabrikaları kapandı, Kestane Suyu fabrikası ise çalışmaya devam ediyor.
Sarıyer vadisi içinde yer alan Fındık Suyu, Kestane Suyu, Hünkar Suyu ve Çırçır Suyu 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında sadece Sarıyer'in değil bütün Boğaziçi'nin eğlence ve kültür merkeziydi. Bu mesire yerlerindeki sahnelerde tiyatrolar oynanır, konserler verilirdi. Buralarda Abdi, Hasan, Minakyan ve Naşit gibi ustalar oynar; Tatyos, Karakaş, Memduh ve Nedim gibi musiki ustaları çalıp şarkılar söylerlerdi.

Sarıyer'e ismini veren sarı yarlar, yani Şifa Suyu ile Maden Mahallesi arasında kalan sarı renkli topraklardan uzun yıllar altın madeni çıkarılıp işlendiği bilinmektedir. Gelirin gideri karşılamadığı durumu ile baş başa kalınınca maden çıkarılması işinden vazgeçilmiş ve alan terkedilmiştir. Bu alan şimdi Maden Mahallesine bağlı Şifa Suyu yerleşim bölgesidir.
Sarıyer'de antik çağdan Bizans ve Osmanlılar dönemine kadar geçen süre içerisinde Rumlar balıkçılık, meyhanecilik ve gemicilikle uğraşırlardı. Sonraları bahçecilik, ticaret ve diğer iş kollarında da çalıştılar. Zamanla balıkçılık, gemicilik Türklerin yoğun ilgi gösterdikleri meslek oldu. Daha sonraları bahçecilik, çiçekçilik ve ticaret yapılması benimsendi. Sarıyer meyvecilikte de hayli ileriydi. Bilhassa Mesarburnu ve Kocataş Tepelerindeki düzlük alanlarda yetiştirilen Osmanlı çileği, Çırçır Vadisi ile Bekardere arasında çok eski yıllarda yetiştirilen, son yıllarda tekrar aranılan hale gelen ve yetiştirilmeye başlanan ahududunun yanında; kiraz, fındık, üzüm bağları, kestane, incir, dut, erik, elma, ayva, armut ve şeftali gibi yemişler yetiştiriliyordu. Alanların imara açılması nedeniyle meyvecilik kaybolmaya başladı. Artık; elma, armut, ayva gibi yemişlerin yerini kivi aldı. Bekardere'den Sarıyer'e doğru, Sarıyer deresinin sağ ve sol yamaçları ile dere kenarındaki verimli sulak topraklarda ahududu ve kivi yetiştiriliyor.

Sarıyer'de bahçecilik çok gelişmişti. Bilhassa bağlarında hemen her türlü sebze yetiştirilip pazarlanıyordu. Bilhassa; taze fasulye, patlıcan, domates, kara lahana, ıspanak, pırasa, bakla, dolmalık biber, sivri biber, domates, salatalık Sarıyer vadisinde bolca yetiştirilen sebzelerdi.

Sarıyer'in balığı, böreği ve muhallebisi ile tanındığı bilinir. Sarıyer Karaköy Börekçisi 1885 yılından beri hizmet veren tarihi bir işyeridir. Böreğiyle çok ünlüdür. Keza Sarıyer Muhallebicisi 1928 yılından beri muhallebisi, kazandibi, tavukgöğsü ve dondurması ile şöhretini devam ettirmektedir.

Sarıyer'de eskiden olduğu gibi şimdi de balıkçılık yapılmaktadır. Eskiden ahşap balıkçı kayıkları ve tekneleri ile yapılan balıkçılık son 25-30 yıldan beri ve bilhassa son on yıldan bu yana en son teknoloji kullanılarak, büyük saç gemileri ile yapılmaktadır. Sarıyerli balıkçılar da diğer balıkçılar gibi sadece boğazda avlanmakla yetinmiyor, Karadeniz, Marmara Denizi, Ege ve Akdeniz olmak üzere hemen her denizde avlanarak ekonomiye katkıda bulunmaya devam ediyor.

Sarıyer'de eskiden dalyan balıkçılığı da yapılmakta idi. Bilhassa Bülbül dalyanı Boğaziçi'nin en büyük Kurtağzı Dalyanı idi. Sabih Beyle ünlenen dalyanı bir süre, dalyancılıkta ileri düzeyde deneyime sahip olan Yeniköylü balıkçı reislerinden Sokrati Reis devam ettirdi. Son yıllarda artık dalyan kurulmuyor. Kurulsa da göstermelik çok küçük bir dalyan kuruluyor.

Sarıyer sahil şeridi balıkçılık için en uygun yerlerdendir. Bilhassa küçük ağ balıkçıları Sarıyer sahil şeridini çok kullanırlardı. Sarıyer'de Kılıç Kaptan, (Vehbi Koç Vakfı Lisesi önü), Kumsal önü (Mehmet Akif Ersoy Parkı önü), Taşiskele ve Sarayarkası manyat çekilen alanlardı. Keza ırıpçılar da bu alanlardan yararlanıyorlardı. Voliciler ise sadece Sarıyer'de değil, boğazın her uygun yerinde avlanıyorlardı. Deniz kenarında uygun yerlerde ve çok güneş alan yamaçlarda çirozculuk da yapılmaktaydı.

Sarıyer'de küçük ağ ve olta balıkçılığı gibi amatör balıkçılıkta öteden beri yapılmaktadır. 1960 yılından bu yana ıstakoz ve kılıç balığı avcılığı, boğaz trafiğinin yoğunluğu ve deniz kirliliği nedeniyle yapılamamaktadır. Sarıyer'de fazla eğlence merkezi yoktu. Olanların da en ünlüsü uzun yıllar ününü devam ettiren Canlı Balık Gazinosu idi. Hemen karşısında Yeşilyuva Gazinosu vardı. Bu gazinoların ikisi de kapandı.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Bülbül Sokağındaki gazinoda tiyatroda oynanıyordu fakat uzun süreli olmadı. Sarıyer çarşısı içinde (İşbankası binasının olduğu yerde) sessiz film döneminde Hilal Sineması vardı, devam etmedi. Sonraki yıllarda Mesarburnu Caddesinde Ferah Park Gazinosu ve yazlık sineması, ilerisinde Gezi Sineması, Sefir Sokakta Gül Sineması Sarıyer'in eğlence merkeziydi, hepsi kapandı. Bu boşluk Sarıyer Belediye Başkanlığı Kültür İşleri Müdürlüğü, Sarıyer halk Eğitim Merkezi Müdürlüğü ve Sarıyerliler Demeğinin faaliyetleri ile giderilmeye çalışılıyor.

Sarıyer Merkez Mahallesinde ilk basın organı Öz Sarıyer Spor Dergisi adıyla (1953) yayınlandı. Çok daha sonraları ise Sarıyer Spor Kulübü'nün yayın organı olan Sarıyer Spor Dergisi (1983), Sentez Gazetesi (1997), Sarıyerli Taraftarlar Derneğinin yayınladığı aylık Beyaz Martı Spor Dergisi (1993), Marmara Sentez Gazetesi (2001), Sarıyer Yaşam Gazetesi (2003) (Bu gazete bilahare Sarıyer Yerel Haber ismini aldı) ve Haber 34 Sarıyer Gazeteleri yayınlanarak Sarıyerlilere kültürel hizmet vermiş ve vermektedirler.

Deniz ürünlerinin her çeşidinin bulunduğu Sarıyer'in tarihi balık pazarı ve balık restaurantları da ünlüdür. Sarıyer'in en ünlü restaurantı Uğurcan Balık Restaurantı idi. Dünya turizm listelerinde kendisine yer bulan bu restaurant da kapandı ve yerine park yapıldı. Balığı ile ünlü olan Sarıyer'de pek çok balık restaurantı bulunuyor: Mesarburnu Caddesinde Beyaz Köşk Restaurant, Trıvana İçkisiz Balık Lokantası ve Mer Balık Restaurant, Cami arkası sokakta Dolphin Class, Captains Terrace ve Aquarius Set Balık restaurantları var. Çarşı içinde pide çeşitleri ile ünlü Pide-Ban müessesesi bulunuyor. Saray Arkası Sokağın deniz tarafında ise Tarihi Sarıyer Balıkçılar Çarşısı vardı. Burada her tür balığı bulmak mümkündü ve balıkçıların tutup getirdiği balıkların mezatla satışı da burada yapılmakta idi. Ne var ki bu büyük çarşı da yıkılarak ortadan kaldırıldı (Mayıs 2005).
Taşiskelesi Parkı içindeki Sarıyer Spor Kulübü ****teryası ve Çay Bahçesi belediyece yıktırılarak ortadan kaldırıldı (Mayıs 2005). Sarayarkası Sokak üzerinde Cafe Kubilay, Public Cafe, Kumsal meydanında Kumsal Cafe ve Çay Bahçesi, Deniz Otobüsü iskelesi çay bahçesi Sarıyer'e renklilik ve hareketlilik katan müesseselerdir.

Sarıyer büyük iş merkezi olan bir yer değildir. Halkı; işçi, memur, esnaf, balıkçı ve serbest meslek sahibidir. İşçiler Sarıyer dışındaki işyerlerinde çalışırken, memurlar değişik kamu kuruluşlarında görev yaparlar. Sarıyer dışında ticaret yapanlar olduğu gibi Sarıyer içinde küçük esnaf ve ticaret erbabı varlığını sürdürmektedir.

Beyazdut
27-07-09, 04:51
Sanayi Sarıyer'de gelişmedi. Mahallede kurulan ilk fabrika Saray Arkası Sokaktaki Murat beyin gazoz fabrikasıydı. Sonraları Hünkar Suyu ve Kocataş Suyu ve gazoz fabrikaları kuruldu, daha sonra da Kestane Suyu Fabrikası. Bu fabrikalar teker teker kapanırken Kestane Suyu Fabrikası çalışmaya devam ediyor.

Sarıyer'de iki önemli bağ vardı. Bunlardan biri Hidayetinbağı diğeri de Ali Paşanın bağı idi. Ali Paşa'nın muhteşem köşkü bağın Fıstıklı Bağlar Sokak tarafında idi. Bu bina yıkılıp gitti, kalıntılarını görmek mümkün. Bağ parsellenerek satıldı ve Zümrütevlere dahil olan büyük bir yerleşim bölgesi meydana geldi.

Hidayetinbağı hem mesire ve hem de ziraat ve bahçecilik yapılan çok büyük bir alandı. Burası da imara açıldı. Önce Zümrütevler adıyla bahçe içinde tek katlı villalar yapıldı (1947). Villaların dışında kalan alanda gecekondulaşma yolu ile çok büyük bir yerleşim bölgesi meydana geldi. Hidayetinbağı'nın ön taraftaki ağaçlık büyük alan asırlarca mesire yeri olarak hizmet verdi. Hidayetinbağı 1970'li yıllarda sahibi tarafından kiralandı. İşte o zaman kıyım başladı. Otoparka alan açmak için asırlık, çınar, dişbudak ve ıhlamur ağaçlarından kırk adedi hoyratça kesilerek yok edildi. Bir kısmı kasıtlı olarak kurutuldu.

Sonunda Belediyece kamulaştırılarak park yapıldı.
Park yapılan Hidayetinbağı, II. Meşrutiyet döneminde Sarıyer'in kültür; Cumhuriyet döneminde de spor alanıydı. Burada bir sahne vardı, açık hava tiyatrosu oynanıyordu. Sonraları aynı yerde bir lokal ve çay bahçesi yapıldı. Daha sonraki yıllarda bayram yeri, yaz aylarında cambazhane olarak kullanıldı.

Hidayetinbağı 1970'li yıllara kadar Sarıyer'in spor alanıydı. Burada ağaçlar arasında futbol oynanırdı. Üst kısımda ise voleybol ve basketbol çalışmaları yapılırdı. Bu alandan sayısız şöhretli futbolcu yetişti, profesyonel kulüplerde oynadı ve milli formayı giydi.

Sarıyer'de park sayısı son birkaç yıldan beri artış gösterdi. Hidayetinbağı Parkı, Mehmet Akif Ersoy Parkı (Kumsal'da deniz kenarında), Liman Parkı(Atatürk heykelinin arkasında), Taşiskele Parkı (Sarıyer Ali Kethüda Camii arkasında, Taşiskelesi yanında) ve Koru parkı (Koru Mahallesinde eski Rum Mezarlığının yerinde) isimlerini taşıyan beş park var.

Sarıyer'de sağlık kuruluşu olarak: Sarıyer İsmail Akgün Devlet Hastanesi, Sarıyer Sağlık Grup Başkanlığı, Sarıyer Naile Sağlam Verem Savaş Dispanseri, Sarıyer Merkez Sağlık Ocağı ve Sarıyer Belediyesi İzzet Baysal Görüntüleme Merkezi var. Ayrıca Özel Sarıyer Kliniği, Özel Sarıyer Şifa Polikliniği, Özel Boğaziçi Dispanseri, Özel Sarıyer Halk Polikliniği ve ayrıca üç özel laboratuar var.

Sarıyer'deki eğitim kurumlarının en eskisi Sarıyer İlköğretim okuludur. Halk arasında Horozoğlu Konağı denilen Pertevniyal Sultan Konağında Cumhuriyet öncesi "Süleyman Bin Şah Binkaya Alp Numune-i İnnaz Mektebi" adıyla bir okul olduğu söylenegelmektedir. Bu konakta ilkokul 1924 yılında Sarıyer 14. İlkokul adı ile açıldı. Bilahare okulun ismi Pertevniyal İlkokulu olarak değiştirildi. Bu okul da 1960'lı yılların başına kadar eğitim verildi. Yeni yapılan okul binasına taşınan Sarıyer Pertevniyal İlkokulu 1983/1984 öğretim ve eğitim yılında orta okul ile birleştirildi.

Sarıyer Vehbi Koç Vakfı Lisesi Mesarburnu Caddesindeki eski orta okul binasında olup iki ayrı binadan oluşmaktadır. Öndeki bina tarihi Kaptan Bey (Kaptanyan) Yalısıdır. Bu bina Nemlizadelerden satın alınarak ortaokul olarak 1943/1944 öğretim ve eğitim yılında hizmete açıldı. 1966/1967 ders yılında orta okul yeni binasına taşındığından Sarıyer Lisesi burada eğitime başladı. Bina yeterli olmadığından Vehbi Koç Vakfı tarafından orta okul binasının arkasına ve yamaçta yeni bina ve dershaneler inşa edilerek Sarıyer Vehbi Koç Vakfı Lisesi adıyla 1975/1976 ders yılında eğitim ve öğretime açıldı. Sarıyer Vehbi Koç Vakfı Lisesindeki süper sınıfta 1998/1999 öğretim yılından itibaren yabancı dilde eğitim verilmektedir.

Sarıyer Lisesi, Vehbi Koç Vakfı Lisesi olarak isim değiştirdikten sonra 1993/1994 ders yılında Kültür Merkezi yanındaki eski Pertevniyal İlkokulunda 1994'de öğretim ve eğitime başladı. 17 Ağustos Depreminde bina hasar görünce yıktırıldı ve hayırsever Hüseyin Kalkavan tarafından yeniden yaptırılan binada eğitime devam edilmektedir. Okulun ismi de Hüseyin Kalkavan Lisesi olarak değiştirildi.

Uzun yıllar Sarıyer Ortaokulu olarak kullanılan Kaptan (Kaptanyan) Bey Yalısı Öğretmenevi olarak tanzim ve restore edildi.



Sarıyer Halk Eğitimi Merkezi de önemli kültür merkezlerinden biridir. Sarıyer Halk Eğitimi ve Akşam Sanat Okulu Müdürlük olarak 1962 yılında Sarıyer Pertevniyal İlkokulu binasında eğitim ve öğretime başladı. Bu binanın arkasındaki Mısırlıların Konağı yıkılarak aynı yerde çok amaçlı yeni bina yapıldı.

M.E.B. Çıraklık ve Yaygın Eğitim Genel Müdürlüğünün binası olan yeni binasında 1980/1981 yılında eğitim ve öğretime başladı ve burada faaliyetine devam etmektedir. 1985 yılında Dünya Bankasının "Yaygın Meslek Eğitim" projesi kapsamına alındı ve aynı yıl Akşam Sanat Okulu unvanını aldı. Halk Eğitim Merkezi Müdürlüğü bünyesinde tiyatro, Türk sanat müziği ve folklor çalışmaları yapılmakta ve sahnelenmektedir.

Sarıyer Rehberlik ve Araştırma Merkezi Müdürlüğü Rehberlik Eğitim Merkezi 1990 yılında Sarıyer Vehbi Koç Vakfı Lisesi binasında açıldı. 1991 yılında İstinye'deki Milli Eğitim binasına, 1993/1994'de Mehmet İpgin İlköğretim Okulu müştemilat binasına, 1997 yılında ise halen hizmet verdiği Karakol Sokaktaki binasına taşındı.

Sarıyer'de bir de mesleki eğitim veren Özel Öz Alternatif Dershanesi ve Motorlu Taşıt Sürücüleri Kursu var ve 1975 yılından beri mesleki öğretime devam etmekte, son birkaç yıldan beri de ÖSS sınavlarına öğrenci hazırlamaktadır. Bir diğer mesleki kurs da Özel Bora Sürücü kursudur. Bu kursta da şoför adaylarına eğitim verilmektedir.

Sarıyer ilçesinde mahalle olarak en çok dernek Merkez Sarıyer Mahallesinde bulunmaktadır. Bu dernekler şöyle sıralanabilir: Kızılay Demeği Sarıyer Şubesi, Sarıyer Naile Sağlam Verem Savaş Dispanseri (1927), Sarıyer Spor Kulübü (1940), Türk Hava Kurumu Sarıyer Şubesi (1981), Sarıyer Merkez Camii Yaptırma ve Onarma Derneği (1960), Sarıyer Avcılık ve Atıcılık Derneği, Sarıyer Din Görevlileri Derneği (1963), Sarıyer Lisesi Mezunları Derneği (1991), Sarıyerliler Derneği (SA-DER, 1992), Sarıyer Vehbi Koç Vakfı Lisesi Öğrenci Koruma Derneği (1966), Sarıyer Spor Kulübü Taraftarları ve Spor Kültürünü Yaygınlaştırma Derneği (1992), Sarıyer Halk Eğitimi Merkezi Yaptırma, Yaşatma ve Geliştirme Demeği (1990), Sarıyer Sosyal Geliştirme ve Halk Kültürünü Yaşatma Derneği (1993), Sarıyer Rotary Kulübü Derneği (1993), Sarıyer Lisesi Koruma Derneği (1994), Sarıyer Musiki Derneği, Müstakil Esnaf ve Sanatkârlar Derneği, 1940 Sarıyerli Sporcular Derneği (1997), Sarıyer Kaymakamlığına Bağlı Dairelerin Binalarını Yaptırma, Yaşatma, Güçlendirme ve Kamu Personeli Sosyal Yardımlaşma Derneği (1998), Sarıyer İlçe Emniyet Müdürlüğü Binaları Yaşatma Derneği, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD- 1997), Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD), Boğaziçi Kültür Derneği, T. Emekli Astsubaylar Derneği, Sarıyer Taşiskelesi Balıkçıları Yardımlaşma ve Dayanışma Demeği, Sarıyer Yeni Merkez Camii Yaptırma ve Onarma Derneği (2003) (hemşehri demekleri dikkate alınmamıştır).

Atatürkçü Düşünce Demeği (ADD) Sarıyer Şubesi Fahrettin Serdaroğlu'nun başkanlığında Mustafa Balcı, Ümit Yaşar Pırnal, Selahattin Kırçal, Mehmet Cemgut Balcı, Fatma Nezahat Güven, Necati Yazır, İbrahim Balcı, Mehmet Şener Canatar, Hikmet İşler, Fatma Kırçal, Turgut Somayhoğlu, Zeki Çalışkan, Leyla Doruk, Fehmi İşler tarafından kuruldu.

Sarıyer'de ayrıca; S.S. 19. Taşıyıcılar Kooperatifive Sarıyer Ziraatçılar I Kooperatifi isimlerini taşıyan iki kooperatif bulunmaktadır.

Kurulan ve bir süre sonra kapanan veya kapatılan demekler de var. Sarıyer İsmail Akgün Devlet Hastanesi Yardım Derneği, Sarıyer Güzelleştirme Derneği,
Küçük Balıkçıları Korama ve Kollama Demeği, Sarıyer Balık Satıcıları Demeği, Sarıyer Futbolseverler Demeği, Sarıyer Sporseverler Derneği ve Sarıyerli Profesyonel Futbolcular Dayanışma Demeği gibi.

Sarıyer Merkez Mahallesinin nüfusu (1997 nüfus sayımına göre) 12.282'dir. 1997'den bu yana hayli yıl geçmesine karşın merkez Sarıyer Mahallesinin nüfusunda artış gözlenmemiş olup muhtarlık kayıtlarında da nüfus 12.300 olarak görülmektedir.
Sarıyer Merkez Mahallesinde; Hacı Müezzin Mehmet Raci Efendi, Emin Efendi, Yusuf Erdinç, Hikmet Dişmengil, Şeref Torun, Osman Telseren, Özcan Gerkuş ve Ömer Akyüz muhtar olarak görev yaptılar.

Beyazdut
27-07-09, 04:52
Tarabya

Tarabya, İstanbul Boğazı'nın Rumeli yakasında sahil şeridinde yer alır. Kuzeyinde Kireçburnu, Güneyinde ise Yeniköy semtleri ile komşudur. ilçe olarak Sarıyer'e bağlıdır. İstanbul'un en şirin semtlerinden sayılan Tarabya, Eminönü'ne 19 kilometre, Taksim'e ise 16 kilometre uzaklıktadır.

Tarabya çok eski bir yerleşim bölgesidir. Antik çağlarda Kryovrissis vadisinde bulunan Tarabya'nın o dönemlerdeki adı, Pharmacias idi. Bir diğer isim olarak yine o devirlerde Farmekeus adı da kullanılıyordu. Farmakeus zehirleyici olduğu gibi, ilaç anlamına da gelen bir kelimeydi. Mitolojiye göre, Kalkita kralının kızı babasının hazinelerine sahip olabilmek için, hazine muhafızlarını zehirlemiş, ve olay yerinden kaçmıştı. Tarabya'ya geldiğinde kalan zehiri de kendisi içer ve hayatına son verir. Bu efsaneye dayanılarak bu semte " zehirli " anlamına gelen Farmakeus adı verildi. Yüz yıllar sonra, yaklaşık 5. yüzyılda Patrik Attikos bu bölgeye gelmiş ve hastalığına şifa bulup iyileşince de semtin adını şifa veren ve iyileştirici anlamına gelen "Therapia" olarak değiştirmişti. Zaman içersinde Therapia kelimesi, Tarabya olarak söylenmeye başlanmıştır.
Bu semte Tarabya adının verilişinin bir başka söylentisi de şu dur: Padişah II.Selim(1566-1574) boğaziçi'nde yaptığı gezilerden birinde, burada balık yemiş ve çok beğendiği bu yerde bir kasır yapılmasını, Sokullu Mehmet Paşa'ya emretmiş ve adını da "Servi çemenzarı" koydurmuştu. Bu yerleşim bölgesine de keyif veren anlamına gelen Terabiye adını vermiş ve bu isim zamanla Tarabya adına dönüşmüştür.

Padişah II.Selim'in yöreye ilgi göstermesi ve çok beğenmesi, semtin gelişmesinin nedeni olmuştur.

Evliya çelebi ünlü eseri Seyahatnamesinde, Tarabya ilhili olarak şöyle yazar : " önceleri bu kasabanın yerinde, deniz kıyısında ki dalyandan başka hane yok idi. II.Selim, bu balık dalyanına uğrar ve envai balık avlatarak afiyetle yer. Sonra aynı yerde Tarabya nam bir kasabanın kurulmasını ve bir mesire yeri yapılmasını Sokullu Mehmet Paşa'ya buyurur. Bunun üzerine kasaba kurulur ve mamur hale getirilir. Sekiz yüz kadar evleri vardır. Bir müslüman mahallesi, bir cami, yedi tane de hıristiyan mahallesi vardır. kasabanın hamamı ve başka imareti yoktur. Kırk kadar küçük sokağı olup, bağ ve bahçesi çoktur."

Tarabya burnunda ki tepenin üzerinde(Tarabya oteli'nin arkasında ki tepe) vaktiyle gemilere yol gösteren bir fener, bir de tepenin çok rüzgar alması nedeniyle yapılan bir yel değirmeni vardı. Ancak günümüzde bu eserlerden her hangi bir iz yoktur.

Tarabya, koyu ile ünlüdür. İstanbul Boğazı'nın en iyi iki koyundan birisi Tarabya koyudur. Eski dönemlerde bu koya "oldias kalos" denir, Tarabya burnunda ki kayalıklara da "katergo" ismi verilirdi.

Cenevizliler ile Venediklilerin 1352 yılında, tarabya koyu açıklarında yaptıkları deniz savaşında, Ceneviz filosu, Venediklileri çok hırpalamış, kaptanları Nicolas Pisani, usta bir manevrayla donanmasını Tarabya koyuna yönlendirerek Venedik donanmasını tamamen yok olmaktan kurtarmıştır.

Tarabya 16.yüzyıla kadar, koyun en dip kısmında yer alan çok küçük ve bir kaç haneden oluşan bir balıkcı köyü idi. Köye yakın bir yerde ve deniz kıyısında bir de balıkcı dalyanı vardı.

Tarabya'da diğer boğaz semtleri gibi bir çok kereler Don ve Rus Kazaklarının saldırılarına maruz kalmış ve yakılıp yıkılmıştır. En büyük darbeyi 1624 yılında yapılan Kazak saldırısında almış, bu saldırı sonucu bütün köy yağmalanmış ve yakılmıştır. Bu saldırılardan sonra padişah IV.Murat zamanında Tarabya'nın imar edilmesine önem verildi ve kısa zamanda yeniden bir yerleşim bölgesine dönüştü.

Padişah II.Mahmut, 1829 yaz mevsimini, Tarabya çayırında ordugah kurarak geçirdi. Bu dönemde de "Servi Çemenzar'ı" kasrının genişletilmesine önem verilmişti. Bu görkemli kasır'da daha sonraları sultan Abdülmecid kalmış olmasına rağmen, bilahare Abdülaziz zamanında yıkılmıştır. Bu arazi II.Abdülhamit tarafından Almanlara verilmiş olup, Kasır yerine Alman büyükelçiliği binaları ve müştemilatı yapılmıştır.(1890-1910).Padişah II.Mahmut 1828 yılında karagahını bu kasrın bahçesinde kurmuş, Kırım savaşı sırasında ise bu kasır hastane olarak kullanılmıştır.

Tarabya'nın önemli tarihi eserlerinden biri, sultan III.Mustafa döneminde (1754-1774) Hacı Osman ağa tarafından yaptırılan ve aynı ismi taşıyan camidir. Zamanla harap olan cami,1828 ve 1829 yıllarında Silahtar Şehriyari Ali ağa tarafından yeniden inşa edilmiştir. Bu cami Tarabya'nın tek camii idi ve 1958-1960 yıllarında yol yapım çalışmalası nedeniyle, yıktırılmıştır. Tarabya'da şimdi altı cami var. Bunlar; Tarabya merkez camii(1958), Birlik evler camii, Dost evler camii, Aydın evler Ebubekir camii ve Topçam camii. Bu camilerin tarihi değeri yoktur ve hepsi yeni dönemde yapılan camilerdendir.

Tarabya'da müslüman mezarlığı yok. Çok eski tarihlerde, kumculukla uğraşan ve kum taşıyan manvacı Osman reis ve arkadaşları, bir fırtınaya tutularak mavnaları batınca boğulmuşlar ve bügün ki Garaj Restaurant'ın bulunduğu yerin arka tarafında ki yamaca gömülmüşlerdir. Mezar taşlarının hala bulunduğu bu yer, mezarlık olarak kullanılmıyor.

Tarabya'nın önemli tarihi eserlerinden biri de, örneği pek az görülen ve 1831 yılında Sultan II.Mahmut Han tarafından yaptırılan Sultan Mahmut Han II.Çeşmesidir. Bu çeşme Tarabya parkı içindedir.Çeşme dört cepheli direk biçimindedir. Diğer bir tarihi eser, Tarabya Hayat sokakta ki, Bezm-i Alem Valide Sultan çeşmesidir. Bu çeşme padişah Abdülmecid'in annesi Bez-i Alem Valide Sultan tarafından 1852 yılında yaptırılmış, 1901 yılında ise onarılmıştır. Çarşı içinde ki Harbiye Çiçek çeşmesi, 1996 yılında yapılmıştır ve her hangi bir tarihi özelliği yoktur. Genelde Kireçburnu sınırları içersinde olduğu kabul edilen, ancak Tarabya sınırları içersinde bulunan Vilayetler evinin yanında ki Mahmut Han II. çeşmesi(1814) de Tarabya'nın tarihi eserlerinden birisidir. Tarabya'da tarihi eser olarakkabul edilen bir hamam vardı, ancak bu hamam günümüze ulaşmamıştır. Bu hamama içkiciler hamamı deniliyordu.

Tarabya'da tarihi eser olarak, iki kilise ve üç ayazma vardı. Kiliselerden biri, Kostantinos(ayios)-Eleni(Ayıa) kilisesi, Rum ortodoks mezarlığı içinde olup 1875 yılında Banker Zarifi tarafından inşa edilmiştir. Yeniköy caddesi üzerinde ki bir sokaktan girilen ve yeşilliklerle çevrili bir avlu içinde olan kilise önceleri, Ioannes Prodoomos'a ithaf edilmiş iiken 1868 yılında, Yeorgios Zarifis'in katkılarıyla Ayia Paraskevi'ye ithafen yeniden inşa edildi. Bu kilise içersinde aynı ismi taşıyan bir ayazma bulunmaktadır. Tarabya'da ayrıca iki ayazma daha vardı ve bu ayazmalardan biri, Ayios Ionnas'e diğeri de Ionnes Prodromos'a (vaftizci yahya) ithaf edilmiştir.

Tarabya'nın tek kaynak suyu, soğuksudur. Hayat sokağın üst tarafında bulunan koruluğun içinden çıkmakta olup, Tarabya'da ki çeşmelerde bu su kullanılmaktadır. Tarabya, Terkos( Terkan) Metropolitliği'ne bağlı bir Rum köyü idi. Metropolit'in ünvanı Terkos ve Neokirion Piskoposu idi. Terkos yöresinde Türklerin sayısı artıp Rumların sayısı azalınca, Metropolitlik de Tarabya'ya taşınmış oldu.

Halen Terkos metropolitliği merkezi Tarabya'dadır. Tarabya'da ki kiliselerden ikisi[değişik isimleriyle: Ayayani ve Anastas] 6-7 Eylül olayları sırasında tahrip edildi. Tarabya'da Sinagog bulunmamaktadır. Ermeni ve Rumlara ait mezarlıklar ise, kiliselerle içiçedir. Tarabya, Boğaz'ın en çok ilgi gören semtlerinden biriydi. Koyu'nun güzelliği, havasının mükemmelliği, kuzey rüzgarlarına kapalı olduğu için ikliminin ılımanlığı, yeşilile mavinin içiçe olması nedeniyle bilhassa yabancı ülke temsilciliklerinin vaz geçemediği bir yerdi. Tarabya, yaz aylarında sayfiye için gelenlerin ve yabancı elçilik mensuplarının çokluğu ile bir anda havasına giriyordu. Yalılar, köşkler, konaklar doluyor, hatta sokak aralarında kiralık ev bulmak imkanı bile olmuyordu. Yabancılar gibi yerli zenginler de Tarabya'ya ilgi gösterince, deniz kıyıları yalı ve sahilhanelerle doldu. Her biri tarihi değer taşıyan bu binalar, mimari özellikleri ile de dikkati çeker.

Tarabya'nın en görkemli binalarından biri 19.yüzyılda yapılan Summer palas oteli idi. Bu otel, Alman Büyükelçiliğinin yazlık binalarının yanında ki koruluğun içinde idi. Ne yazık ki bu otel, 1915 yılında yaşanan büyük Tarabya yangınında yanmış, 1950 yılında ise tamamen yıkılmıştır. İpsilanti yalısı,[ bu yalıya çifte yalı da denilmektedir.] Kefeliköy caddesi üzerindedir. Padişah III.Selim döneminde(1789-1807) yaptırılan bu yalı bir kaç kez yanmıştır. İlk olarak 1818 Nisan ayında, ikinci kez 1913 yılı sonrasında ve son olarak da 1932 yılında yangın görmüştür. İpsilanti yalısı pek çok enteresan olaya tanıklık etmiştir. Bu yalının tarihçesi ile ilgili olarak Ahmet Mithat Efendi şöyle yazar:" Rumların, fenerliler denilen ve Tarih-i Osman-i de kayıtlı, Eflak ve Boğdan beylikleri ile alakalı büyük ailelerine ait bir yalı idi. Bunların devlete ihanetleri görüldü. Kendileri tarumar edildi. yalıları müsade edildi. Sultan III.Selim tarafından yalılar Dersaadet[istanbul] Fransız sefaretinin sayfiyesi olmak üzere fransızlara verildi"

Kireçburnu caddesi üzerinde ki Reşat Erkan yalısı ile Ali Rıza Ekinci yalısı da Tarabya'nın tarihi binalarındandır. İtalyan Büyükelçiliği yazlık binası da Tarabya'nın görkemli binalarından biridir. Bu bina padişah II.Abdülhamit zamanında ve 1906 yılında inşa edilmiştir. Elli üç odalı ve sofalı bu büyük yalı, padişah II.Abdülhamit tarafından karadağ beyi'nin Victor Emanuel ile evlenen kızına çeyiz olarak hediye edilmiştir. Tarabya' ya adını yazdıran ve Tarabya ile özdeşleşen bir diğer yalı da, Villa Zarifi yalısıdır. Padişah Abdülaziz(1861-1877) döneminde inşa edilmiştir. Yalının sahibi Nikola Zarifi paşadır.[Yorgo zarifi de deniliyor] Bu yalının sultan Abdülaziz tarafından Nikola zarifi paşa'ya hediye edildiği de resmi kayıtlarda olmasa da söylenmektedir. Bu yalı zaman içersinde değişik amaçlar için de kullanılmıştır. Bir ara pansiyon olmuş, daha sonra otel ve en son Restaurant olarak kullanılmıştır.

Zografos yalısı da tarihi eserlerden olup, 18.yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiştir. Yalının sahibi Hristaki Zografos, Sultan Abdülaziz'den itibaren devlete borç para veren bir bankerdi. Bu yalı hala Zografos ailesine ait olup günümüzde içinde torunları oturmaktadır. Hemen yanında ki bina, Kimon Palamidis Evyanidis yalısı ve tarihi eserlerdendir. Tarabyanın en görkemli tarihi binası Huber malikanesidir. Yani bugün ki Cumhurbaşkanlığı köşkü. Bina 19. yüzyılın sonlarında yapıldı. Bahçesinin yüzölçümü 34.046 metre karedir. Bu binanın sahibi, osmanlı devletine silah satan Krupp firmasının İstanbul temsilcisi Huber idi. Sultan Abdülaziz'in Fransa İmparatoriçesi'nin nedimesi için yaptırarak ona hediye ettiği bu bina bir kaç kez el değiştirmiştir. Osmanlı devleti Adalet bakanlarından Necmeddin Molla[kocataş] satın almış, bir süre sonra o da Mısır Hidiv'i İsmail paşa torunlarından Prenses Kadriye'ye satmıştır. Prenses bu görkemli köşkü, Fransız Dame de Sion'a hediye etmiş ve malikane bir süre okul olarak kullanılmıştır.Bu bina daha sonra Boğaziçi İnşaat ve Turizm A.Ş.şirketi tarfından satın alınmışsa da günümüzde Cumhurbaşkanlığı yazlık köşkü olarak kullanılmaktadır.

Tokatlıyan oteli, bugün ki Tarabya otelinin yerinde idi. 19.yüzyılda inşa edilen bu otel, Boğaziçi'nin en görkemli binalarındandı.Yıllarca Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi İstanbul sosyetesini ağırlıyan bu otel, 1954 yılında büyük bir yangın görmüştür. Yerine bugünki Tarabya oteli inşa edildi. Yedi yılda inşaatı tamamlana otel, 1964 yılında hizmete açıldı. T.C.Emekli sandığı tarafından işletilen otel, yakın zamanda yirmi yıllığına, bir yabancı firmaya kiralanmıştır. Otelde yanileme çalışmaları devam etmektedir.

Tarabya'da pek çok tarihi ağaç bulunmaktadır. Tarabya Dere sokağında ve Tarabya spor kulübünün önünde ki çınar ağacı da asırlık olup çevresi 5.40 metredir. Bir diğer anıt ağaç da deniz kenarında ki parkın ana caddeye yakın kısmında ve yol kenarında olup, çevresi 5.50 metredir. Tarabya'da özellikle elçilik binaları ile, diğer özel kişilere ait yalı ve köşklerin bahçe ve korulukları içersinde de çok sayıda tarihi ağaç vardır. Fransa Büyük elçiliği yazlık binası[Şimdi, Marmara Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi Kamu yönetimi bölümü] bahçesi içinde ki asırlık çınar ağaçları olağanüstü bir görüntüye sahiptir.

Tarabya, önceleri balıkcı köyü iken, sonraları sayfiye yeri olarak isim yaptı. Havasının ılıman olması, nefis koyu, mavi ve yeşillikler içersinde bulunması nedeniyle, zenginlerin ve yabancı ülke temsilciklerinin yerleşim bölgesi oldu. Tarabya sahil şeridinde yapılan yalılar, sahilhaneler ile iç kısımlarda ki köşk ve konaklar, burasının ne denli ilgi gördüğünü göstermesi açısından ilginçtir. Dalyanı, balıkcısı ve balıkcı esnafı ile küçük bir balıkcı köyü olan Tarabya, 18 ve 19. yüzyıllarda İstanbul'un Fener semtinde ki Rumların sayfiye yeri idi. Ancak 19. yüzyılda Rus konsolosluğu, İngiltere, Fransa, Almanya,Avusturya ve İtalya sefaretleri yazlık binaları ile, balıkcı köyü görüntüsünden bir anda uzaklaşmaya başlamış ve Tatil, eğlence semti olmuştur. tarabya koyu, yatlara, kotralara ve sandallara marina hizmeti vermektedir. Bu durumu ile Tarabya, günümüz de Sarıyer'in ve tüm Boğaziçi'nin turizm merkezidir.

Yaşam standartları yüksek olan Tarabyalılar, eğlence sektörüne de önem verdiklerinden, burada çok sayıda lokanta ve müzikhol vardır. Tarabya'nın zamanla yazlığa gelinen bir semt olmasından çok, devamlı oturulan bir semte dönüşmesi, bu mahallenin şaşılacak bir hızla büyümesine neden olmuştur. Günümüzde Tarabya, ilçenin en modern ve zengin ilçesi olduğu gibi, en kalabalık semtidir de.

İstanbul'un gazinolar semti olarak adlandırılan Tarabya'da, yaşam, gece olunca çok hareketlenir. Eskiden Hristo'nun, İdareci Boğos'un, Garabet'in, Serafi'nin meyhanesi, yeni karadut, Taverna, Paella, Villa zarif gazinoları ile ünlü iken, sonraları Tarabya sahili çok daha fazla sayıda lokanta ve müzikhollerle dolmuştur. burada ki lokantalardan Filiz ve Kıyı restaurant, Türkiye'de en iyi balık yenilen ilk on lokanta arasında bulunmaktadır. Kireçburnu mahallesine çok yakın bulunan ancak Tarabya mahallesi sınırları içersinde olan Uğurcan restaurant[ eski Façyo ], Mehmet usta ve Family restaurantları da çok ilgi gören mekanlardır. İstanbul Vilayet evi de Tarabya sınırları içersindedir.

Tarabya'nın en ünlü mamulü, dondurmasıdır. Ünlü Veli Usta 1927 yılından beri küçük işletmesinde ürettiği dondurma ile adeta markalaşmıştır. Şimdilerde işin başında olan çocukları ve torunları, aynı hassasiyet ve titizlilik içersinde, marka olan bu ünü sürdürmektedirler. Eğer tarabya'nın bu ünlü dondurmacısına yolunuz düşerse, muhakkak " kağıt helvalı " dondurmayı yiyiniz.

Boğaziçi'nin ilk deniz hamamlarından biri[plaj] Tarabya'da açıldı. İstanbul şehremaneti 28.09.1870 yılında aldığı bir kararla, Kadıköy, Adalar ve Boğaziçi'nde yirmibiri erkek, beşi kadınlara ait olmak üzere toplam yirmialtı hamam[plaj] açılmasına hüküm verir. Bu karar üzerine 1871 yılında Tarabya'da ilk plaj açılmış olur. Çok uzun yıllar kullanılan bu plaj bir ara kapanmış, daha sonraları yeniden açılarak Tarabya Plajı adı altında işletilmeye başlanmıştır. İstanbul sosyetesinin çok ilgi gösterdiği bu plaj eskiden halk plajı iken sonraları Tarabya otelinin özel plajı olmuştur. Daha sonraları, özel şahıslara kiralanan Tarabya plajı, şimdilerde palet 2 isimli Restaurant'ın bi bölümü olarak faaliyetini sürdürmektedir.

Beyazdut
27-07-09, 04:54
Yeniköy

Yeniköy, İstanbul boğazının Rumeli yakasında yer alan en güzel semtlerden birisidir. İlçe olarak, Sarıyer'e bağlıdır. Kuzeyinde Tarabya, güneyinde ise İstinye semtleri ile komşudur.

Yeniköy'ün yerleşim bölgesi olarak ne zaman kurulduğu kesin olarak bilinmiyor. Bazı kaynaklar Bizans döneminde böyle bir semte rastlanmadığından bahsederken, bazı kaynaklar ise tam aksine, Bizans döneminde ki adını bile vermektedirler. Ancak kesin olan, Yeniköy'ün Kanuni Sultan Süleyman'ın(1520-1566) fermanı ile, Karadeniz, özellikle Trabzon ve Rize tarafından getirtilen Rum ve Türk ailelerin iskan edilmesiyle kurulduğudur. Yeni bir yerleşim bölgesi olan buraya Türkler Yeniköy, Rumlar ise, aynı anlama gelen Neohorion(Neokhorion) demişlerdir. Zamanla Neohorion kelimesi, biraz kısaltılarak Nihoriye dönüşmüş ve öyle söylene gelmiştir.

Ne var ki bazı kaynaklar, Yeniköy'ün antik çağlarda ki varlığından bahseder ve isminin Neapolis(yenişehir), olduğunu yazar. İstanbul'un fethinden sonra Romanya'nın Geni bölgesinden gelen Ulah ailelerinin yerleştiği bu bölgeye, Geniköy'den esinlenerek, Yeniköy denilmektedir. Bizans döneminde, semtin üstkısımlarında ki kocayemiş ağaçlarının çokluğundan esinlenerek aynı anlamı veren, Kamarodes(Kommaros) denilirdi. Bizans öncesinde ise, Makedonyalı Filip'in komutanlarından Demotriyos, çok sıcak bir günde bu yörede yaptığı savaşta Bizanslılara yenildiği için, günün anısına semte, Termimeriyon (termineri), yani sıcak köyü denilmiştir.

17.yüzyılda Padişah Kanuni Sultan Süleyman(1520-1566) bir ferman çıkararak İstanbul'un çevresindeki boş alanların yerleşim bölgesine dönüştürülmesini ister. Bu istek üzerine bir çok yerleşim bölgesi kurulur. Bu yeni yerleşim bölgelerinden biri de Yeniköydür.

Yeniköy'ün yerli halkı Karadeniz yöresinden, özellikle Trabzon ve Rize'den getirilen Rum ve Türk ailelerdir. Semte sonra Ermeniler daha sonrada Museviler gelerek yerleşmişlerdir.

Evliya çelebi Seyahatnamesinde Yeniköy ile ilgili şöyle yazmaktadır: " Burası Sultan Süleymen'ın fermanı ile iskan edildiği için Yeniköy derler. Üç bin haneli, bağlı ve bahçeli müzeyyen bir şehirdir. Galata kadısı'nın naibi hükmünde olup, subaşısı, yeniçeri Serdar'ı, çavuşu ve yasakcıları vardır. Üç camii olup, lebiderya'da olan kaptan Halil paşa cami gayet şirindir. Hacı Ömer hanesi önünde, yeniçeri avcıları, Istranca dağlarında avladıkları Karacaların etini padişah için pastırma yaparlar, evin önünde ki çimenzar sofada perverde ederler; çünkü buraların ab-ı latifdir. Bir hamamı, bir hanı ve bekar odaları, iki yüz dükkanı vardır. Karadeniz'e giden gemilerin kaptanları, peksimeti Galata'dan ve Yeniköy'den alırlar.

Yeniköy'de diğer boğaz semtleri gibi sık sık Rus ve Don kazaklarının saldırısına maruz kalır. Rus kazaklarının 1624 yılında yaptıkları saldırıda, saldırganlar üç yüz kadar şayka[ küçük fakat çok süratli tekne] ile Yeniköy'e saldırır, etrafı yakıp yıkar, ne varsa yağmalarlar, çok sayıda Türk ve Rum'u öldürüp, binden fazla esir alarak çekip giderler. Yeniçerileri bayram nedeni ile müdahale edememiş olması bu felaketi, Yeniköylülerin başına getirir. Ne var ki, Rus ve Don kazaklarının saldırıları pek çok kez tekrar etmiş, ve Yeniköy gibi diğer semtlerde yağmalanmıştır. Nispeten genç bir yerleşimbbölgesi olmasına karşın Yeniköy'de pek çok tarihi eser vardır. Bilhassa sahil şeridinde ki yalılar, sahilhaneler, ana caddenin üst kısımlarında ki konak ve köşkler birer tarihi yapı özelliği taşır.

Yeniköy'de üç tarihi cami vardı. Bu camilerden biri Padişah II.Osman döneminde(1618-1622) Kaptan-ı derya ve sadrazam Güzelce Ali Paşa tarafından yaptırılan camidir. Bu camiye Çelebi Ali Paşa cami de deniliyordu. Diğeri, şeyhülislam Zembilli Ali efendinin oğlu Fazlı efendi(ö:1583) tarafından yaptırılam Molla Çelebi cami ve diğeri de derya reislerinden Osman Ağa tarafından yaptırılan Osman reis camii idi.Bu camilerdden Molla Çelebi cami ile Çelebi Ali paşa camii, 1958 yılında yapılan yol genişletme çalışmaları sırasında yıkılmış gitmiştir. Ancak Osman Reis camii halen durmaktadır.

Yeniköy'de günümüzde beş cami vardır. Bunlar: Osman Reis camii(1635), Yeniköy çarşısı içinde ki yeni cami, Bağlar mevkii Cevahirler camii, askerlik şubesi karşısında ki sokaktaki Yeniköy yeni cami(1966), ve kalender üstü mahallesi camidir. Bu camilerden Osman Reis cami, Yeniköy'de ki en eski ve önemli tarihi yapılardan biridir. Bu cami 1903 yılında Ahmet Arif paşa tarafından bugünkü haliyle yeniden inşa edildi. Caminin alt tarafında(deniz tarafı) bir haziresi(mezarlık) bulunmaktadır. Cami bahçesinde çok eski tarihlerde yine bu camiye ait bir okul vardı. Ancak günümüzde bu okul ile ilgiili bir iz yoktur.

Yeniköy'de ki bir başka tarihi eser, Yeniköy hamamıdıır. Bu hamamı İskender paşa yaptırdığından, İskender Paşa hamamı olarak da anılır. Hamam, Yeniköy Köybaşı caddesi üzerinde cami yakınlarında idi. Yol yapım çalışmalrı sırasında ve 1958 yılında yıkılmıştır. İskender paşa vakfında olan hamama, Reisler hamamı deniliyordu. Yeniköy'de bir de Şeyh İsmail efendinin kurduğu Halveti tarikatı tekkesi vardı. Bu tarikatın tekke binası günümüze kadar gelmemiştir, ancak bahçesinde ki mezarlıkta bulunan mezarlar ve mezar taşları halen korunmaktadır.

Yeniköy'de beş kilise, bir sinagog inşa edilmiştir. Bunlar; Ayios Nikolaos, Ayios Yeorgios ve Panayia Kumariotisa Rum kiliseleri, Surp Asdvadzadzin ve Surp Hovhannes Mıgırdıç Ermeni kiliseleridir. Musevilerin de yeniköy Sinagogu adını taşıyan bir sinagogları vardır. Panayia Kumariotisa kilisesi Meryem anaya ithaf edilmiş olup, inşa tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak 17.yüzyılda yapıldığı tahmin edilmektedir. 1722 yılında Yeniköy'de çıkan büyük yangında, üç kilisenin yandığı bilinmektedir. ikinci kez inşa edilen kilise, 1821 yılına kadar kullanılmıştır.1821 yılında Mora isyanı nedeniyle bazı kiliseler yakılıp yıkılmıştı. Bu kilisede yakılanlardan biri olmuştur. 1836 yılında İstanbul'u kasıp kavuran veba salgınının, Yeniköy'lü Kara Theodori paşanın uyguladığı karantina sistemi ile önlenmesi üzerine, Padişah Sultan II.Mahmud, çok memnun olmuş ve bu hizmete karşılık bugünkü kilisenin yapımına izin vermiştir.1837 yılında tamamlanan kilisede, değerli tarihi eser ikonalar ve üç katlı görkemli çan kulesi vardır. Çan kulesi ayrı bir binadır.

Ayios Nikolaos kilisesi yeniköy'ün ikinci büyük kilisesidir. balıkcı ve denizcilerin koruyucusu Aziz Nikola adına ithaf edilmiştir. Bu kilisenin ilk yapım tarihi belirsizdir. 1772 yangınından sonra bir kaç kez yenilenmiştir. Bu kilisede tahrip edilen kiliselerden idi ve 1839 yılında yeniden inşa edilerek günümüze kadar gelmiştir. Kilise bahçesi içersinde ayrı bir bina olarak iki katlı çan kulesi 1888 yılında inşa edilmiştir.

Ayios Yeorgios kilisesi, İstanbul'da Kudüs Patrikhanesine bağlı ve aynı ismi taşıyan kiliselerden biridir. Bu kilisenin de ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Ancak 1740 yılında mevcut olduğu, yıllık gelirinin 40 kuruş civarında olduğu ve bu haliyle yeniköy'de ki kiliseler içersinde mali açıdan en fakiri olduğu kayıtlarda mevcuttur. Bu kilise simitci Salih sokağı ile Valide çeşmesi sokağı arasında olup, bugünkü durumunu 1851 yılında almıştır.

Yeniköy'de, 17. yüzyılda az miktarda da olsa Ermeniler de yaşıyordu. Ermeni nüfusu 18. yüzyılda artmaya başlamış ve 20. yüzyılın başlarında cemaat olabilmişlerdir. Ermenilerin kilisesi Surp Asdvadzadzin kilisesi, Meryem anaya ithaf edilmiştir. 1760 yılında yapılan kilise, 1834yılında yenilenmiş olup halen kullanılmaktadır. Ermenilere ait ikinci kilise Surp Hovhannes Mıgırdıç kilisesidir. Vaftizci yahya'ya ithaf edilmiştir ve Yeniköy köybaşı'nda olup, ana caddeye yakındır.

Yeniköy'de ilk yerleşim yıllarında Musevi nüfus yoktu. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sayfiye amaçlı gelmeleri ve özellikle yaz aylarında ikamet etmeleri ile dikkati çektiler. Cemaat olacak duruma geldiklerinde ise, ibadet ihtiyaçlarının giderilmesi amacıyla, Musevi banker Kamondo ailesinin desteği ile 1870 li yıllarda askerlik şubesinin karşısında inşa edilen sinagogu hizmete açtılar.

Yeniköy'de ki her kilisenin bahçesinde mezarlık var. Kilise bahçesinde ki mezarlıklar hala bakımlı ve mezarların kimlere ait oldukları bellidir. Kiliselerin dışında ki Rum mezarlıkları sahilden hayli içerde, yeniköy'ün sırtlarındaolup kullanılır durumdadir. Ermeni mezarlığı ise, Yeniköy mezarlığı arkasında bulunan hakim bir tepe üzerindedir. Bu mezarlığı hangi olay nedeniyle şehitlik olarak isimlendirildiiği bilinmemektedir. Türk mezarlığı da Yeniköy'ün iç kısımlarındadir. Yeniköy'de Musevi mezarlığı bulunmamaktadır.

Beyazdut
27-07-09, 04:55
Balat

Tarihi yarımada da, Fener ile Ayvansaray semtleri arasında yer alır. Haliç kıyısıyla sahil surlarının arkasından iç kısımlara doğru Eğrikapı yönünde yükselen bölgede kuruludur.

Bir bölümü Haliç kıyısına uzanan semtin, sur duvarları dışında kalan kesimleri Ayvansaray caddesi, Dubek caddesi ve Demirhisar caddesi çevresinde gelişmiştir. Günümüzde çok azı kalabilmiş sur duvarlarının ardında ise üç ana bölge yer almaktadır. Bunlar: Ayvansaray'ın üst kısmında ki tepenin etekleri, tepenin üst kesimleri ve Tekfur sarayı- Eğrikapı yakınlarındaki bölgelerdir.

Balat ismi :

Semt adını, Rumca "saray" anlamına gelen "palatiyon" dan almıştır. Fetihden hemen sonra burası için Türkler tarafından söylenen "balat kapusu" nun da, bu sözden geldiği düşünülmektedir. Diğer bazı kaynaklarda, Balatkapı'nın 1453'den önce ki adının "vasiliki pili" olduğu, bunun "hünkar kapısı" anlamına geldiği ve Blahemis sarayı'na deniz yolu ile gelen imparatorların bu kapıdan geçtikleri yazılır.

Balat'ın tarihi:

Balat'ın tarihi, özellikle musevi mahallesi olarak Bizanslılara kadar dayanmaktadır. Osmanlılar döneminde de yahudi yerleşmesi olan Balat; mimari yapısı, içinde bulunan kilise ve sinagogları, esnafı, hamamı ve çarşısıyla sosekonomik ve kültürel açıdan İstanbul'un yaşayan önemli semtlerinden biri haline gelmiştir.

Museviler için Balat bölgesinin her zaman tarihi bir önemi olmuştur. bunun nedeni, yüzyıllardan beri İstanbul'a göç eden veya sürgün olan bütün Musevilerin buraya yerleşerek kendi aralarında kaynaşmalarıdır. Böylece her yüzyılda olduğu gibi fetihden sonra da, Makedonya'dan ve ispanya'dan göç eden Museviler bu semte yerleşmişlerdir.

Fatih vakfiyesine göre Balat'a ilk yerleştirilenler, Makedonya- Kastorio'dan getirilen 100 kadar fakir Musevi ailesidir. Aileler geldikleri bölgenin adını taşıyan Kastorya Sinagog'unu inşa edip çevresine yerleşmişlerdir. İstanbul bundan sonra Museviler için bir yerleşim bölgesi olmaya devam etmiştir. 1493'de İspanya'dan, 1497'de Portekiz'den ve İtalya'dan Balat semtine gelen Museviler; Geruş, Neve Şalom, Messina ve Montias sinagoglarını kurmuşlardır. 1599'da Rodos'tan gelenlerin bir kısmının yine Balat'a yerleştikleri görülmüştür. 1660 yılında ki büyük yangına kadar Eminönü bölgesinde Bahçekapı, Tahtakale ve Yemiş iskelesi'nde oturdukları bilinen Museviler de bu yangından sonra Balat'a yerleştirilmişlerdir.

Böylece 17. yüzyıldan itibaren, daha önceleri Bizans Musevisi Romaniyotların ağırlıkta oldukları Balat'ta, diğer Musevi gruplarının da katılmasıyla etkin bir cemaat oluşmuş ve zaman içinde cemaatler birbirlerine karışmıştır.

Balat, fatih devri sonrası kayıtlarda, mescitsiz bir mahalle olarak bilinir. 16. yüzyılda mahalle adı semt ismine dönüşerek karabaş ve Molla Aşki mahallelerini de içine almıştır. Zamanla buralarda Müslümanlarda yerleşmeye başlamış, camiler, mescitler, tekkeler kurulmuştur. Balat'ın en ünlü tekkesi Sünbül Tekkesi idi.

Balat'ın en parlak dönemi 17 yüzyıldır. Semt 18. ve 19. yüzyıllarda giderek önemini yitirmiştir. Bu değişimin nedenleri olarak: bölgeyi büyük ölçüde etkileyen Haliç kıyılarındaki ticari canlılığın azalması, 1894 depremi, ardı ardına çıkan yangınlar gösterilebilir. Hasköy, Ortaköy, Kuzguncuk ve özellikle Galata ve Pera'nın daha nitelikli yerleşim alanları olarak çekiciliğinin artmasıyla halkın Balat'ı terk etmeye süreci başlamıştır.

19. yüzyılda, İstanbul'un Altıncı Daire-i Belediye sınırları içerisinde kalan Balat'ta her biri bir haham tarafından yönetilen yedi dinsel grup yada cemaat vardır. 19. yüzyıl tarihli haritalarda dış Balat, Tahta Minare, Karabaş, Dubek, İç Balat, Kasturya ve İstipol çevreleri ve Ayvansaray'ın üstlerine doğru Lonca mahallesinde, Musevi ağırlıklı bir halk yaşıyordu. İstanbul'un 19. kapısı olan Balatkapısı'nın dış tarafında Musevilerin, iç tarafında ise çeşitli cemaatlere mensup kalabalık bir halk kesiminin oturduğu bilinmektedir.

Tarih boyunca semtin sosyal yapısında belirli bir farklılık ortaya çıkmıştır. Semtin yapısı oturan insanlara göre şekillenmiştir. örneğin: geçen yüzyılda Haliç kıyısındaki sokaklar, başta kayıkcılar olmak üzere gemiciler, sokak satıcıları, hamallar vb. kişilerin yoğun olarak yaşadığı bir bölge olmuştur. Buna bağlı oraka da burada iskeleler, kayıkhaneler, kahvehaneler, çok sayıda fakir aileyi barındıran yahudhaneler yer almıştır. buna karşın suriçi'ndeki dubek, Ahrida, Tahtaminare, İstipol ve Asturya mahalleleri varlıklı ailelerin ve tüccarların semtiydi. Genelde Musevi ağırlıklı olmakla birlikte, Balat'ın Fener'e yakın olan Tahtaminare ve kariye caminin altında ki İstipol mahallesinde Rumların yaşadığı, sahilde surların hemen ardındaki Surp Hreşdagabet kilisesi çevresinde ise Ermenilerin odaklaştıkları kayıtlarda yer almaktadır.

Balat semti hemen her zaman karanlık görünümlü, dar, bakımsız bir çevre olarak tanıtılmıştır. Balat tarihi boyunca sağlık yönünden tehlikeli ve pis bir semt olarak bilinmekteydi. Örneğin: 24 Temmuz 1895 tarihli kayıtlarda; Balat'ta baş gösteren kolera dolayısıyla alınan sıhhi tedbirlerden bahsedilmektedir.

Balat semtinde 19. yüzyılda Musevi nüfusun yoğun olduğu mahalleler, 20. yüzyılın başlarından itibaren sosyal açıdan dikkate değer bir değişikliğe uğramıştır. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Balat, genellikle Galata bölgesine göç vermiştir. Özellikle 1942'de yürürlüğe giren "varlık vergisi", 1948 yılında İsrail devletinin kurulması, semtin Museviler tarafından terk edilmesinde önemli etkenler olmuştur. Bütün bunlar Balat'ın geleneksel ticari hayatını kötü bir şekilde etkilemiştir. Bölgede yaşayan Musevi nüfus azalmış, çoğu yardım derneklerinin katkılarıyla geçinen, ekonomik düzeyi düşük bir kaç aile ile kentin Şişli, Nişantaşı gibi semtlerinde oturup işlerini Balat'da sürdüren az sayıda tüccar ve esnaftan ibaret kalmıştır.

1890'lı yıllarda Balat lağımlarının tüm yerleşim alanlarını tahrip ederek denize ulaşması, 19. yüzyılda balıkcılık ve liman işletmeciliği faaliyetlerini önemli ölçüde azaltmıştır.20 yüzyılın ortalarından itibaren Haliç'in yukarı kesimlerinde karayolları sayısının artması, deniz ulaşımını da oldukça olumsuz yönde etkilemiştir.

Balat'da Bizanslılar ve Osmanlılar dönemlerine ait birçok tarihi yapı bulunmaktadır. Balat özellikle sinagogları ve kiliseleriyle bilinmektedir. Bunlar Balat'ın ünlü sinagoglarından Hevra, Selaniko, Eliav, Neve Şalom, Yanbol, Veria, Ahrida ve Fener bölgesinde Çana sinagogudur. Bu yapılardan günümüze sadece Yanbol ve Ahrida sinagogları kalmıştır. Ayrıca çarşı hamamı, Tahta minare hamamı, Ferruh Kethüda camii, Hoca Kasım Gürani mescidi, Molla Aşki mescidi, Yusuf Şücaüddin camii, Ayios Dimitrios rum kilisesi, Surp Hreşdagabet Ermeni kilisesi de bu kesimdedir. 19. yüzyılda, sık sık adı geçen Dubek ve Lonca mahallelerindeki önemli yapılar arasında Pol Yaşan, Pol Hadaş sinagogları, Alliance Israelite okulu, Musevi hastanesi, yer almaktaydı. Bunlardan pek azı günümüze kadar kalabilmiştir.

Balat'ın yukarı mahalleleri olan Kasturya bölgesi eskiden merdivenleriyle bilinirken günümüze bunları simgeleyecek ya da hatırlatacak herhangi bir eser kalmamıştır. Sadece bölgede dış duvarı ve kapısı bulunan Kasturya Sinagog'u bilinmektedir. İspitol mahallesinin en önemli yapısı İspitol Sinagogu idi. Bu bölgede yani İspitol bölgesinde genelde camcılık, antikacılık, fes yapımcılığı gibi işlerle uğraşan varlıklı aileler oturmuş, fakat bölge ve bölgenin halkı yangınlardan oldukça etkilenmiştir.

Beyazdut
27-07-09, 04:57
Kağıthane

KAĞITHANE'NİN KONUMU


Kağıthane, Türkiye'nin en önemli kenti olan ve yer küre üzerindeki yeri açısından da kuşkusuz Dünyanın önemli noktalarından biri sayılan İstanbul'un ilçelerinden biridir.

Kağıthane Karadeniz'i , Marmara denizine birleştiren ve Asya ile Avrupa kıtalarını birbirinden ayıran yer yüzünün önemli sularından biri İstanbul boğazının batısında, Avrupa yakasında bulunmaktadır.

İstanbul'un geç dönem yerleşimlerinden olan Kağıthane ve çevresindeki mahalleler, 1989 yılına kadar Şişli ilçesinin birer mahallesi konumunda idi. Kağıthane 1987 yılında Şişliden ayrılarak ilçe yapıldı.

Kağıthane ilçe alanı yönetsel bakımdan, kuzeyden Şişliye bağlı ayaz ağa, güney ve güney doğudan Şişli topraklarıyla çevrilidir. İlçe kuzey doğuda Beşiktaş, güney batıda Beyoğlu, batı ve kuzey batıda da Eyüp ilçelerine komşudur.


İstanbul boğazını Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köPage Rankingüleriyle aşan oto yollardan ilki ilçemizin güneyinden, ikincisi ise kuzeyinden geçer. Bunlardan 01 (E5) oto yolu güneyde Şişli ilçesiyle sınır oluşturur. 02 (TEM) oto yolu ise Kağıthane ilçesinin kuzey kesiminde doğu-batı doğrultusunu izler. Okmeydanı ve Hasdal kavşakları arasında uzanan bir başka oto yolda 01 ve 02 oto yollarını bir birine bağlar.

KAĞITHANE'NİN TARİHİ


Kağıthane tarihinin temel özelliği görkemdir. Bu görkemli geçmiş, Osmanlı İmparatorluğu'nun hemen hemen bütün dönemlerini kapsar.
Bu geçmişte Osmanlı İmparatorluğunun batılılaşma serüveninin bütün izleri de görülür.

Kağıthane'nin tarihi İstanbul'un tarihi kadar eskidir. Haliç, özellikle Kağıthane deresi ve çevresi, Bizans döneminden başlayarak, İstanbul'un önemli coğrafyalarından biri olmuştur. Ne var ki Kağıthane'nin adı daima Haliç ile birlikte anıla gelmiştir. Bugün İstanbul'un ilk çekirdeği olan Byzantiyon kurulmadan önce Haliç üzerinde ki ilk yerleşmenin bu günkü adlarıyla Alibeyköy ve Kağıthane derelerinin Haliç'e döküldüğü yerde Semystra altarı yanında kurulduğuna dair Bizanslı Dionisos'un naklettiği bir söylence vardır ve tarihi kaynaklar Bizanslı Dionisos'un naklettiği söylentiyi doğrulamaktadır.

İstanbul surlarının yakın çevresinde kurulan köylerden biri olan Kağıthane'nin tarih sahnesine çıkışı ilk kez 626 yılına rastlar. Bu tarihte Avarlar'ın İstanbul'u kuşatması sırasında avar hanı daha çok slav kavimlerinden oluşan birliklerini Kağıthane'de konuşlandırmış, Kağıthane deresinin halice döküldüğü yerde kayıklardan kurulu bir hücum filosu oluşturmuştu. İstanbul'u savunan Patricius Bonus, Avar halkının bu planını öğrenince ani bir baskınla bu filoyu yok etmişti.

Bazı tarih kaynaklarında ise buradaki kağıt imalathanesinin çok daha eskilere dayandığı, İstanbul'un fethi sırasında burada zaten bir kağıt değirmeninin var olduğu ve bu değirmenin II. Beyazid dönemine kadar çalıştığı yazılıdır. Evliya Çelebi 17. yy.'da Kağıthane ve çevresine tanıklık ederken, burada harap durumda bir Kağıthane'nin bulunduğunu yazmıştır. Öte yandan İstanbul'un fethinden sonra Kağıthane sarayın ve İstanbul halkının gereksinimi olan sebze ve sütün bir bölümü buradaki ağıl ve bostanlardan sağlanmıştır.

Kanuni sultan Süleyman Kağıthane'nin mesiresini görünce çok beğenmiş, avlanmak ve dinlenmek için sık sık buraya gelmeye başlamış. II. Beyazid döneminde yapılan Baruthaneyi kagir olarak yeniletmiştir. Kağıthane suyunun bol oluşu nedeniyle Kanuni ile birlikte hem bir mesire , hem toplantı yeri, hem de o döneme göre bir sanayi bölgesi oldu.

XV. yüzyıldan başlayarak, doğal güzellikleri ve koruları ile ünlenen Kağıthane , çok sevilen bir eğlence yeri haline gelmiş ve bu özelliğini uzun yüz yıllar korumuştur.XVII. yüzyılın ünlü şairi Nefi'nin şu beyti Kağıthanenin o yüzyıldaki kimliğini sergilemektedir.

" Mahşer olmuş sahn-i Kağıthane Dünya burdadır.
Cennete dönmüş güzellerle temaşabundadır."

Kağıthane yerleşimi tarihte antik çağa kadar uzanır.Antik çağ?da burada varolan Semystra isimli mabed, 1950'lerde bir inşaat temel kazısı sırasında tesadüfen bulunmuştur.
Buluntuda yapılan kazılar neticesinde ortaya çıkarılan heykeller ve diğer parçalar halen Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir.
Yine Kağıthane'de yapılan başka kazılarda Roma dönemine ait mezar stellerinin bulunması ve uzmanların coğrafi incelemeleriyle bütünleştirilen bilgiler ışığında Kağıthane bölgesinin aynı dönem şehrin "nekropol alanı" (mezarlık) olarak kullanıldığı bilinmektedir.
Bizans döneminde ise halen "Kağıthane merkez" mahallesi diye anılan
yerde bir köy yerleşimi sözkonusudur.
Köyün adı Pissa'dır.
Derenin adı ise Barbyzes'tir.
Bizans döneminde Kağıthane vadisi ormanlıkları av sahası, dere kıyılarındaki geniş çayırlıklar ise mesire alanı kullanılmaktadır.
Ayrıca Pissa köyü ile Haliç arasında kalan bölgede dere kıyısında bir kaç tane kağıt imal atölyeleri bulunmaktadır.
Osmanlı döneminde de Kağıthane vadisi, av sahası ve mesire alanı olarak kullanılmaya devam eder.
Buradaki Bizans kağıt atölyelerinden dolayı köy ve dere "Kağıthane" diye anılmaya başlar.
Kağıt atölyelerinin II. Beyazıt dönemine kadar kullanıldığı sanılmaktadır.
Yine II. Beyazıt tarafından Kağıthane'ye (dere kenarına) bir baruthane kurulur.
Geniş ve niteliği yüksek çayırları nedeniyle sarayın atları burada otlatılmaya başlanır.
Saray ahırlarının ve hayvanlarının sorumlusu "Mir-i Âhur" un makam köşkü Kağıthane'ye kurulur.
Saray ahırları ve saraya ait çayırlıklar da buraya alınır. Atların çayıra çıkma mevsiminde Mir-i Âhur köşkünde padişaha ziyafet verilmesi kanun gereğidir.
Kağıthane Baruthanesi, Kanuni Sultan Süleyman tarafından yangına karşı önlem olması açısından kagire çevrilir, kubbesi de kurşunla kaplatılır.

Beyazdut
27-07-09, 04:58
Sadabad Sarayları

III. Ahmed döneminde sarayda başlayan halka açılma ve mimaride sivilleşme hareketi sonucu Kağıthane deresi üzerine bir yazlık saray yaptırılır.
Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın bizzat üzerinde durarak yapılan çalışma neticesinde saray üç ayda bitirilir.
Açılış sırasında şairler padişaha söyledikleri methiyelerde sarayın adını "Sadabad" olarak koyarlar.
1722'de kurulan Sadabad Sarayı ve önündeki Çadır Köşkü, su mimarisine yönelik olarak derede yapılan değişiklikler ile kurulan havuzlar ve çağlayanlar, (Cetvel-i Sim=Gümüş dere, Gümüş Cetvel) 1730'a kadar bütün görkemiyle yaşar.
Bu sekiz yıllık dönem içinde saraydan Haliç?e kadar her iki yamaca toplam 173 adet kasır kurulur. Kaynaklara göre vezirlere ve paşalara ait bu kasırların herbiri birbirinden güzel ve gözalıcıdır.
1730'da patlak veren Patrona Halil isyanında kasırların tamamı önce yağmalanır sonra tamamen yakılır.
Sadabad Sarayı'nın yakılmasına ise o sırada öldürülen 3. Ahmed'in yerine geçen I. Mahmud izin vermez. Fakat tahrip edilmesine de ses çıkarmaz.
Uzun süre bu haliyle kalan Sadabad Sarayı'nı 3. Selim tamir ettirerek yeniden kullanmaya başlar. Bazı çevrelerin tepkilerinden çekindiği için önce bazı askeri manevraları ve talimleri Kağıthane'de yaptırır, bunları seyre gitmeye bahane olarak göstererek sarayı kullanır.
II. Mahmud, 1809 yılında, birinci Sadabad Sarayı'nı artık iyice eskidiği için tamamen yıktırır ve döneminin mimarisine göre yeniden inşa ettirir.Sarayın tam anlamıyla bitirilmesi 1816'ya kadar sürer.
II. Sadabad Sarayı ise yaklaşık 50 yıl ayakta kalır. Bu defa Sultan Abdülaziz tarafından 1862-1863'te ikinci saray yıktırılır ve yine aynı yere 3. Sadabad Sarayı (diğer adıyla Çağlayan Sarayı) yaptırılır.
Sadabad Camii, 3. Ahmed döneminde yapıldığı gibi Sultan Abdülaziz dönemine kadar gelir. O da zamanın tahribatını yaşadığı için sarayla birlikte cami de tamamen yıktırılır ve yeni baştan yaptırılır. Bu nedenle Sadabad Camii'ne Aziziye Camii de denilir.
Çadır Köşkü ise 2. Mahmud döneminde yeniden inşa edildiği haliyle1940'a ulaşır. O yıl, bir çınar ağacının üzerine devrilmesi nedeniyle yıkılır.Sadabad Sarayı 1943'te resmi eller ile yıktırılır.
Yerine 1952?de tarihi yerin korunması koşuluyla askeri Levazım Okulu inşa edilir. Bina halen Kağıthane Belediyesi Hizmet Binası olarak kullanılmaktadır.

Atiye Sultan Sarayı

Sultan Abdülaziz zamanında II. Mahmud'un kızı Atiye Sultan için yaptırılmıştır. Birbirinden bağımsız 5 ayrı binadan oluşan bir bütünsel yapıdır. İttihat Terakki döneminde Küçük Zabit Mektebi yapılır. Cumhuriyet döneminde 66. Piyade Taburu binası olur. 1970'lerin ilk yarısında
askeriyenin boşalttığı kasır binası cıvar halkı tarafından peyderpey sökülür. Halen Kağıthane otobüs duraklarının arkasında taş kalıntılarının bir kısmı ayaktadır.

Poligon Sarayı

2. Abdülhamid tarafından Almanya?dan alınan mavzer tüfeklerinin denenmesi için Kağıthane'ye kurulan poligon sahasının başına atışları seyretmek üzere kurulur. İki odalı küçük bir saraydır. İttihat Terakki'nin ünlü cellatı Yakup Cemil. 1916'da burada kurşuna dizilir. Tamamen ayakta iken 1956'da yerine Gazhane yaptırılmak üzere yıktırılır.Halen yerinde İETT Poligon Otobüs Garajı vardır.

İmrahor Kasrı

Kanuni Sultan Süleyman tarafından Sadabad'ın sarayın has bahçeleri içine alınması ile birlikte dere kenarına sahili olacak biçimde iki katlı olarak kurulur. Ahşap bir yapıdır.
Sadabad'daki her inşai faaliyet zamanında tamir ettirilerek Sultan Abdülaziz dönenime kadar gelir. Sultan Abdülaziz, 3. Sadabad Sarayı'nı yaptırırken İmrahor Köşkü'nü de tamamen yıktırarak yeniden yaptırır. 1943'te Sadabad Sarayı ile aynı günlerde aynı kaderi paylaşır. Aynı işlem ile yıktırılır. Günü-müzde yerinde Lale Sitesi bulunmaktadır.

Beyazdut
27-07-09, 04:59
Çeşmeler

III. Murat Çeşmesi:
III. Murat, Mirahur (İmrahor) ziyaretinde alanda gezinirken bir çeşme yapılmasını emredince;
III. Murat Çeşmesi ya da Mirahur (İmrahor) Çeşmesi denilen çeşme Mirahur Nuh Ağa tarafından yaptırılır. Sadabad alanının günümüze kalabilmiş en eskimimari yapısıdır. (Çeşme günümüze kadar ayaktakalabilmiş, geçtiğimiz yıl Sadabad Projesi?ni yapan firma tarafından yeniden kurulmak üzere sökülmesine rağmen halen yerine konmamıştır. Yeri göçmen bloklarının karşısında TEM viyadüğünün altıdır)
Poligon Çeşmesi:
Poligon Sarayı'nın üç subayı tarafından 1915'te maliyeti ceplerinden karşılanarak yaptırılır. Soğan kubbeli, selsebilleri bulunan çeşme 1970'li yıllara kadar kulanılır. Sonrasında tahrip olur. Halen İETT Poligon Garajı'nın yan tarafından viyadük ayağının dibinde, yol kenarında kalıntısı mevcuttur.
3.Ahmed Çeşmesi (Çeşme-i Nur):
1722'de birinci Sadabad Sarayı ile birlikte sarayın karşısına mimar Kayserili Mehmet Ağa tarafından inşa edilir. Çift yüzlü ve çatılıdır. Diğeradıyla Çeşme-i Nur da denir. Günümüze kalıntıları gelebilmiştir. halen Kağıthane Belediye Binası önünde çatısız şekilde durmaktadır.
2. Abdülhamid Çeşmesi:
Diğer adıyla Yeni Çeşme de denilen bu çeşme, Atiye Sultan Sarayı önünde "Kağıthane Mesiresi" denilen çayırlığın orta yerine 2. Abdülhamid tarafından yaptırılır ve buradan Kağıthane Ayazması'nın suyu akıtılır. Dört yüzlü ve saçaklı bir çeşmedir. Günümüzde oldukça kötü 1987 restorasyonu ile
sadece iki mermer aynası durmaktadır. Diğer iki ayna ise Kağıthane Merkez'de bulunan çeşmenin üzerindedir.

KöPage Rankingüler

Sünnet KöPage Rankingüsü:
İmrahor Kasrı ile Poligon Sarayı'nın arasında, 3. Murad Çeşmesi'nin yakınında dere üzerindedir. 20. yüzyıla kadar çeşitli tamirlerle gelebilmiş, 1940'lar sonrasında yıktırılmış, yerine beton bir köPage Rankingü yapılmıştır. Bu köPage Rankingü de 1998'de kaldırılmıştır.
Doğancılar KöPage Rankingüsü:
Aziziye Camii'nin önünde yer alan saçaklı, süslü bir köPage Rankingüdür. 20. yüzyıl ilk yarısında yokolmuştur.
Ahşap KöPage Rankingü:
Kağıthane Köyü?ne giriş için kullanılan köPage Rankingüdür. Günümüzde yerinde eskisinden daha geniş beton bir köPage Rankingü bulunmaktadır.

Nişantaşları:

2. Mahmud Nişantaşı: 2. Mahmud'un Okmeydanı sırtlarından bir testiye yaptığı top atışı neticesinde atışın hatırasına dikilmiştir. Padişahın testiye vurması nedeniyle methiyelerin yazılı olduğu bir kitabesi vardır.Nişantaşının üzerinde döneminde konulan 2. Mahmud tuğrası 15-20 yıl önce çalınmış, daha sonra Kağıthane Belediyesi tarafından bulunarak belediyeye kazandırılmıştır.
Kağıthane Merkez'deki nişantaşları:
Günümüzde Nişantaşlar mahallesi olarak bilinen bölgede yer alan fakat gecekondulaşma döneminde çoğu içinde altın bulma ümidiyle parçalanan nişantaşlarında arta kalanlardır. 1074'te dönemin belediye başkanı Celal Altınay tarafından yıkıldıkları yerlerden toplanarak korunmak amacıyla merkezdeki parka dikilmiş, böylelikle kurtulmuşlardır.

Sadabad Projesi

Doğru bir tarih bilinciyle korunamayan Sadabad tarihi alanı, askeri bölge olmaktan çıktıktan sonra tamamen sahipsiz kalmış ve mezbeleliğe dönüşmüşken (1987?de yapılan çalışmalar neticesinde projelendirilmesine rağmen) 1997?de devreye alınan "Sadabad Mesire Alanı" projesi ile tarihteki
aslına sadık şekilde yeniden düzenlenmesi yoluna gidilmiştir.
Halen süren çalışma neticesinde Sadabad Sarayı'nın ön yüzü, havuzlar,çağlayanlar ve Cedvel-i Sim 3. Ahmed mimarisine göre yeniden hayat bulacak. Bölge içinde kalan 3. Murad Çeşmesi, 3. Ahmed Çeşmesi ihya edilecek. Sünnet KöPage Rankingüsü yeniden yapılacaktır. Bütün alan ise mesire yeri olarak
düzenlenecektir.
Alan demirleri yapılan bölgede dere, Aziziye Camii'ne kadar tarihi yatağına çekildi ve rıhtım duvarları yapıldı.
Cedvel-i Sim inşaatı için onay bekleyen projenin önümüzdeki yıllarda bitirilmesi hedeflenmektedir.

Cendere Vadi Projesi

Sadabad Projesi'nin bir devam olarak düşünülen ve böylelikle vadinin tamamını kurtarmayı hedefleyen proje ile Cendere vadisinde halen bulunmakta olan ve çevre kirliliğine neden olan büyük fabrikaların bacasız işletmelere dönüştürülmesine çalışılmaktadır. Sanayi alanı olmaktan çıkarılıp ticari
alan olarak düzenlenen imar planlarındaki yapı izni %5'ten %20'ye çıkarılarak bu yönde teşvik sağlanmıştır.
Ayrıca rekreasyon alanlarının inşaası ile alanın tamamen kurtarılması öngörülmektedir.

Beyazdut
27-07-09, 05:00
KAĞITHANE'NİN COĞRAFİ YAPISI


İstanbul il alanı, Marmara havzasının doğu Marmara bölümünde yer alan iki ana peneplen arasına sıkışmış, boğaz ve akarsu vadileriyle parçalanmış bir platolar topluluğudur. İlde Boğaziçi ile Haliç arasını dolduran platoya Beyoğlu platosu denilmektedir. Platonun her iki yönü aşınım la önemli ölçüde taşınmıştır. Bu nedenle plato yöresindeki çukurluklar ve bu çukurlukların bileşmesinden vadiler oluşmuştur. Kağıthane Beyoğlu platosunun kuzey uzantısıyla, aynı platonun su bölüm çizgisinin batısında yer almaktadır.

Belgrat ormanının bir bölümünün suyunu toplayan Kağıthane deresi, Kemerburgaz'dan geçerek, Haliç'e dökülür. Havzası büyük olmasına karşın yaz aylarında suyu azalır. Kağıthane deresi Beyoğlu platosunun su bölüm çizgisinin batısında ki suları toplar. İlçenin kabaca batı sınırını oluşturan, 01 (E5)'i 02 (TEM)'e bağlayan bağlantı yolu da başka bir sırtın üzerinde uzanır. Bu sırt aynı zamanda ilçe topraklarında ki ikinci su bölüm çizgisini oluşturur. Sırtın doğusundaki sulat Kağıthane deresine, batısındaki sular ise Alibeyköy deresi aracılığıyla Haliç'e akmaktadır.

İstanbul il alanında vadi oluşumları son derece önemlidir. İl topraklarının yüzde 75'i vadilerle parçalanmış olan platolarla kaplıdır. Bu vadiler İstanbul kentinin üzerine oturduğu, doğal yapıyı oluşturmaktadır. Avrupa yakasında güneye çarpılma nedeniyle su bölüm çizgisi Karadeniz'e çok yakın bir noktadan geçmekte, bu nedenle de vadi gelişimleri Marmara'ya doğru olmaktadır. Boğazda olduğu gibi her iki taraftan bir dizi vadi açılmakta, bu vadi ağının ortasında ise Haliç'in devamı durumundaki Alibeyköy deresi ile Kağıthane deresi vadileri bulunmaktadır. Kağıthane deresi vadisi kentsel alan içinde kalan en önemli vadilerden biridir.

Beyazdut
27-07-09, 05:01
KAĞITHANE'NİN TARİHİ YAPISI

İstanbul üzerine çeşitli eserler yazmış olan Doğan Kuban, özellikle İstanbul'un tarihi yapısı eserinde kentin gelişimini genel çizgileriyle betimlemekte, bu arada Kağıthane'yi de bu tarihi gelişimin içine oturtmaktadır.

Üçüncü Ahmet devri bu gün ancak çok soluk hatıralarını görebildiğimiz bir İstanbul yaratmıştır. İmparatorluk nıspi bir sulh devresine girmişti. Osmanlı dünyasına batıya şimdiye kadar olmayan bir ozmozun havası hakim olmaya başlıyordu. Gerçekte batıyla ilişkiler sadece Osmanlılar için değil fakat, daha doğuda İranlılar için de bu devirde artmıştır.Batıda 14. ve 15. Louis devirleriyle doğuda safavi saltanatının haşmetli mimari ve şehircilik uygulamalarının aşağı yukarı eş zamanlı bir örneğini İstanbul'da Lale devrinde buluyoruz. Yüz yılın bu ilk çeyreğinde büyük imar hareketi Kağıthane'de Sâdâbâd kompleksinin temelinin atılmasıyla başlıyordu.

Kağıthane deresinin mecrası değiştirilmiş ve Halicin doğu yakasında baruthaneye kadar uzanan mermer rıhtımlar yapılmış ve bu yeni suni kanal etrafına bahçeler,havuzlar,küçük köPage Rankingüler arasına kasırlar yerleştirilmiştir. Ayrıca, çevreye diğer devlet büyüklerinin yaptıkları köşk ve kasırların batıya bahariye sırtlarına kadar çıktığını A. Refik bey belirtiyor. Alibeyköyü yakında başka bir kasr-ı hümayun , hüsrevabad vardı. Halicin iki yakasında da saray mensuplarına ve diğer devlet erkanına ait başka köşkler inşa edilmişti.

Yüzyılın diğer iki karakteristik gelişmesinin de şehir tarihi ve fizyonomisi açısından önemi büyüktür. Bunların birisi Lale devrinden itibaren Türk bahçesinde belgelerden edinilen izlenime göre Fransız saray bahçelerinden esinlenen bir mimari düzen fikrinin girmesidir. Şüphesiz İslam uygarlığında bölgenin iklim koşullarının da etkisi altında suyun hakim rol oynadığı büyük bahçe fikri batıdan önce vardı. Osmanlı devrinin ilk zamanlarından itibaren İstanbul çevresine yayılan büyük has bahçelerin varlığı bir gerçekti. Fakat, Sadabad'ta olduğu gibi büyük su kanalları bunların iki tarafını bir birine bağlayan köPage Rankingüler, bunlar arasına serpiştirilmiş kasırlarla yabancı seyyahlarla Fontainebleau veya Marly'yi hatırlatan bahçe fikrinin İstanbul'a Lâle devrinde girdiği anlaşılıyor. Üzüntüyle belirtmek gerekir ki bu bahçelerinde en ufak bir izi kalmamıştır. Bunun sebebi bahçeleri süsleyen yapıların az ömürlü malzemelerden yapılmış olmasıdır.

Kağıthane Deresi :

Kağıthane ilçesindeki en önemli akarsu, ilçeye tarihi kimliğini ve adını veren Kağıthane deresidir. İlçe topraklarının ortasından akan Kağıthane deresinin antik adı Barbyssos'tur. Belgrat ormanının bir bölümünün suyunu toplayan Kağıthane deresi Kemerburgaz'dan geçerek, Haliç'e dökülür. Havzası büyük,akış uzunluğu kısa, su rejimi ise düzensizdir. Dere kimi sonbahar ve kış aylarında kabarır , yaz aylarında ise suyu azalır. Bir zamanların güzellikleriyle efsane deresi Kağıthane, sanayi ve evsel atıklar nedeniyle özellikle 1950'li yıllardan sonra kirlenmiştir.

Keçi Deresi :


İlçe sınırları içindeki bir diğer akarsu, Keçi deresidir. Yahya Kemal ve Yeşilce mahallelerinin sınırlarını oluşturacak biçimde kuzey batıya doğru akan Keçi deresi, Cendere caddesini aştıktan hemen sonra Kağıthane deresine dökülür.Keçi deresine paralel akan Galata deresi de tıpkı ilki gibi Cendere caddesini aştıktan hemen sonra Kağıthane deresine dökülür.



Her iki akarsuda sanayi ve evsel atıklar nedeniyle aşırı kirlenmiş durumdadır.

Beyazdut
27-07-09, 05:02
KAĞITHANE'NİN DOĞAL GÜZELLİKLERİ

İstanbul'un tarihte kalmış doğal değerlerinin en önemlilerinden biri hiç kuşkusuz Haliç ve yöresidir. Haliç'in Kağıthane deresi ile birleştiği nokta ve Kağıthane deresi boyu eski İstanbul'un çok ilgi gören mesirelerindendi. Eski kağıt imalathanelerinin, un değirmenlerinin ve baruthanenin bulunduğu Kağıthane yöresi, cirit oyunlarının, ok atışlarının ve yarışların düzenlendiği bir eğlence yeriydi.

En güzel mevsimi ilk bahar olan ve Sadabad diye de anılan Kağıthane mesiresinin lalelerle, çınar ve kavak ağaçlarıyla örtülü alanı, yapay çağlayanlarla da daha büyüleyici bir görünüme bürünmüştü. En parlak dönemini II. Ahmet zamanında yaşayan bu mesire yerinde Sadabad kasrı, İmrahor köşkü, Koşu köşkü, Kağıthane köşkü, Çadır köşkü gibi çok değerli yapılar yapılmıştı.

Yoğun bir doğa kirlenmesiyle 1940'lı yıllarla birlikte yok olan eski Kağıthane mesiresinden günümüze ulaşan, yalnızca bazı yapıların temel kalıntılarıdır. Yöredeki yapıların çoğu II. Dünya savaşı sırasında çeşitli devlet kurumlarının tesislerinin inşası için yıkılmış, kalanı ise bakımsızlıktan çürümeye terkedilmiştir.

Bu gün halen yürütülen Sadabad projesi kapsamında Kağıthane mesiresi "Sadabad" 'ın eski ihtişamlı günlerine ve İstanbul'un yeniden cazibe merkezi haline dönüştürülmesine çalışılmaktadır.

Beyazdut
27-07-09, 05:03
Fener

Fener semti konumu ve giriş:

Şehrin bu bölgesinde, oldukça dik bir yokuş başlar ve bu yokuş şehrin yedi tepesinden birinde sona erer. Bu tepede, Fatih-Çarşamba bölümünde gördüğümüz Yavuz Selim camii vardır. Bizanslılar bu dik yokuşu Petrion(kaya) diye adlandırmışlar ve burada surdan başka bir de iç kale vardı(yani, Türklerin Yedikule'de yaptığı gibi, surdan içeri devam eden duvarlarla Petrion bağımsız bir kale oluyordu). Bizans'ı bir daha toparlanamayacak şekilde harap eden Haçlı seferleri, 1204'te Petrion'dan şehre girmeyi başarmıştı. Çünkü Haçlı donanması başlangıçta düşman gibi görülmemiş ve gemiler Haliç'e demirlemişti. Böylece, Haliç ağzının ünlü zincirini aşmış ve bu kıyıdaki zayıf surlara saldırabilmişlerdi. Ama Osmanlıların kuşatmasında Petrion'un performansı bunun tersi oldu: şehir zaptedilirken Petrion kalesi sonuna kadar dayandı. Bu nedenle Fatih, bu semte yağmayı yasakladı, sonradan da bazı ayrıcalıklar tanıdı. İstanbul'un Osmanlı başkenti olarak tarih boyunca Rum nüfusun ve özellikle varlıklı ve etkili Rumların bu bölgede toplanması, böyle bir nedene bağlı olabilir.

Bugünkü Fener semtinde Petrion duvarlarından pek bir kalıntı görünmüyor(Maraşlı Rum okulunun arkasında kalan bir duvar yıkıntısından başka). Buna rağmen, eski Fener(Petri) kapısının nerede olduğunu sokakların gelişinden fark edebiliyoruz.

Fener semti, tarihi yarımada'da İlk istanbul ya da sur içi istanbul diye bilinen bir bölgede, Fatih ilçesinin kuzeydoğusunda kalan ve Haliç'e bakan kadim bir semtdir. Doğusunda Cibali semti, kuzeybatısında Balat vardır. Bu semtler İstanbul'un ilk kuruluşundan beri ayakta kalmayı başarmış ve bir çağı aşan o müthiş fetihe birlikte şahitlik etmişlerdir.

Günümüzde Fener diye anılan semtin çoğrafi alanı içinde bir kaç mahalle vardır. Bu mahalleler: Tahta minare mahallesi, Abdi subaşı mahallesi, Teckii Cafer mahallesi, Hızır cavuş ve Hatip Muslihittin mahallelerinin bir bölümüdür.

Bu semtde kıyı şeridinde kalan parklar dışında kırsal bir alan bulunmamaktadır. Mürselpaşa caddesi ve Doktor Ahmet Sadık caddesi Fener semtini diğer semtlere ve diğer ilçelere bağlayan en işlek caddeleridir. Bizans döneminde bir Rum semti olan Fener, fetihden sonra da Rum semti olma özelliğini bir süre daha devam ettirmiştir.

Fener ismi:

Fener semtinin ilk adına yabancı tarihcilerin eserlerinde "Porta Phari" ve " Porta del Pharo" şekillerinde rastlanır. Bu isimler Bizanslıların verdikleri ad ile(petri kapısı, Petro kapısı) bugünkü Fener isminin heme hemen aynı olduğunu göstermektedir. Kapının yanında bulunan mahallenin, Bizans devrinde Fanari adını taşıdığı, 1351 tarihli bir vesikada görülmüştür. Limanın bu kısmında(Şu an Fener iskelesinin olduğu yer), o zamanlar bir fener olduğu işaret edilir. Bu fenerin İstanbul'un uğradığı büyük depremler sonrasında veya kuşatmalar ve saldırılar sırasında yok olduğu tahmin edilmektedir. Anlaşıdığı üzere Fener ismi İstanbul'dan daha da eski bir maziye sahiptir.

Beyazdut
27-07-09, 05:04
FENER SEMTİNİN TARİHİ:

Fener semtinin tarihi İstanbul'un ilk kuruluşu ile başlar. Ermeni yazarı Farblı Lazar'ın(5.yüzyıl) dediğine göre: İmparator Konstantinus, Bizantion adını taşıyan küçük bir şehre gelerek, bölgenin güzelliğini ve yerleşmeye çok müsait olduğunu gördü. Yapılması gereken işlerin ağırlığını anladı ise de, yarımada için hiçbir şey esirgemedi; çünkü şehrin yalnız garp tarafında ki ufak bir kara kısmından başka, diğer üç yanı denizle çevrili idi. İmparator derhal işe başlayarak, adanın iç kısmında bulunan tepeleri düzelttirdi ve surların inşa planını çıkardı.

Zosimos'un ve Kodinos'un anlattıklarına göre, ilk defa imparator büyük Konstantin, Bizantion'un eski surlarının ötesinde yaptırdığı yeni bir surla İstanbul'u genişletmiştir. Şehrin nüfusu zamanla çoğalınca, imparator küçük Theodos'un sebaveti esnasında babası Antemius, kara tarafındaki ilk suru yıktırarak, 413 senesinde iki ay zarfında daha büyük olmak üzere yeni bir sur inşa ettirmiştir. Fakat 447 senesinde olan bir depremden dolayı yeni surun bir çok yerleri, 57 kule ile beraber yıkılmış ve aynı sene Vali Konstantin Küros'un nezareti altında tekrar yapılmıştır. Bu inşaata dair biri Altınkapı'da(yaldızlı kapı), diğeri Ksylokerkos kapısında olmak üzere iki kitabe konulmuş ve sura Theodos surları adı verilmiştir.

İmparator Heraklius'da kara surlarını genişleterek Eudemon(Eğrikapı) ve Blakherna(Ayvansaray) adlı bölgeleri, sık sık yapılan avar saldırılarına karşı korumak için surların içine almıştır. İsavralı III.Leon'un saltanat devrinde 750 senesinde, Theodos surları depremden dolayı hasara uğramış ve adı geçen imparator onları yeniden yaptırmıştır. İmparator Ermeni V.Leon, 9. yüzyılın başlarında, ilk Blakherna surunu ikinci bir sur ve geniş bir hendekle takviye etmiştir. 1204 senesinde Lâtin işgali sırasında mevcut olan ikinci kara suruna dair bir kayıt bulunamamış olup banisi bilinmemektedir.

Sahil surlarına gelince, bunları ilk defa 439 yılında Küçük Theodos, ondan sonra İmparator Alosimaros(III.Tiberius) ve Theofanes, ve Cedrenus'un anlattıklarına göre, az sonra iktidara gelen Artemius inşa ettirmişlerdir. İmparator Theofilus'da 9. yüzyılın başlarında, Konstantin Kopranimos'un hasar görmüş alçak surları yıktırmış ve yüksek olarak yeniden yaptırmıştır.

13. yüzyılda, İmparator Mihail Paleologos, sahil surlarını yükseltmiş ve Pachymeres'e nazaran kara surları gini ikinci bir sahil suru yaptırmıştır. Bu imparatorun halefi olan Andronikos Paleologos, gerek sahil gerek kara surlarını tamir ettirmiştiir. Sultan II :bayezid'in saltanat döneminde bile surların bazı kısımları tamir edilmiştir. 1635 yılında, Sultan IV. Murad, revan seferinde bulunduğu sırada, kaymakam Bayrampaşa, yer yer hasara uğramış olan surları tamir ettirmiş, iç ve dış kısımları boydan boya beyaza boyamıştır. Daha sonra 1655 yılında IV. Mehmed'in sadrazamı Boynueğri Mehmet Paşa, Limni adası ve Bozcaada'nın Venedikliler tarafından zaptı üzerine, düşman donanmasının ani taaruzu ihtimaline karşı bir tedbirolarak, şehre yeni ve azametli bir manzara vermek için surları badana ettirmiştir. Sadrazam aynı zamanda, Ahırkapı'dan Yedikule'ye kadar surların üzerinde bulunan bütün evleri de yıktırmıştır.

Sarraf-Hovannesyon eserinde Ayakapı'dan Fener'e kadar uzanan yerde, Rum zenginlerinin ve Eflak-Boğdan beylerinin sıra sıra evleri olduğundan bahseder. Naklettiğine göre eskiden mezbaha ve mumhane de burada bulunuyordu. Yolun üzerinde, denize nazır olarak Yeniçeri kulluğu vardır.

Fener kapısının iç kısmında, 1797 senesinde yeniden yapılmış geniş bir bina olan muhteşem Rum Patrikhanesi, Aya Yorgi Patrikhane kilisesi etrafında metropolitlerin evleri olduğu, buradan Balat'a doğru uzanan yolun üzerinde, suriçi'nde, keza Aya Yorgi adlı, güzel bahçeli ve geniş avlulu diğer bir kilise olduğu ve bu kilisenin Kudüs Rum Patriklerine mahsus olduğu aktardığı bilgiler arasındadır.

Kömürcüyan ise, 17.yüzyıl Fener semtini anlatırken şu bilgileri aktarır: "Petro kapısı denilen şu gördüğümüz kapı, şehrin on yedinci kapısıdır. Sur burada açıktır ve sahilde sıra ile Rum evleri vardır. Kapıdan içeri girince sur burada ikikattır. Surun dahilinde iki tarafta, bugüne kadar kalmış olan Rum zadegânı ikamet eder.On sekizinci kapı Fenerkapısıdır. Bu kapının iç ve dış taraflarında Yunan milletine mensup olanlar oturur. İç tarafta Patrikhane ile metropolit haneler vardır. Rumlar, bugün, altı-yedi yüz kese borç altında bulunmaktadır. Bunların patriklik mevkiini birbirlerinin elinden kapmak için yaptıkları çirkin hareketlere hayret ederim. Patrikhane üç defa yer değiştirmiştir. İlk yer, Büyük Konstantin'in zamanında inşa edilmiş olan Havariyun kilisesi idi.

Sultan Mehmed, İstanbul'u fethettikten sonra kiliseyi temelinden yıktırdı ve mihrabı kıbleye müteveccih bir cami yaptırarak ona kendi adını verdi. Patriklik makamı, az aşağıda bulunan Panmakariston adlı kiliseye nakledildi. Fakat bu kilise de, Sultan Süleyman zamanında Rumların elinden alındı ve makam, Fenerkapısı'nda bugün bulunduğu yere getirildi. Patrikhanenin yanında Kudüs aydafos'u vardır. Bu avlulu ve bahçelikilise, onların bir manastırıdır. Kudüs patriği makamını bugün despot Dositeos işgal etmektedir. Kendisi selefleri ile beraber tanıdığımız dördüncü patriktir.

Önünden geçtiğimiz yalılar Eflak-Boğdan beylerine aittir. Bu evlar, açık surdan kara cihetine nazır olup, burdan gelip geçenler seyredebilir. Şimale ddoğru Hasköy, Okmeydanı ve bir padişah bahçesi görülür. Daha ilerde Yahudi evleri ile onlara ait çarşı vardır. Burada daha evvel söylediğim gibi, Rumlar, sahilde Yahudilerle karışık otururlar. Burada hayli zaman önce yanmış bir kilise vardı. Moskof elçisi ikinci defa geldiği zaman, bu kiliseyi, halkın teselligâhı olarak yeniden yaptırmıştır. "

Evliya Çelebi'de seyahatnamesinde Fener semtinden bahsederken Sultan Mehmed'in fetihden sonra Mora Rumlarını Fenerkapısı'na yerleştirdiğini söyler. Ve o dönemde Fener semtinin meyhaneleri ve balıkçıları ile ünlü olduğunu aktarır.

Günümüzde Fener semti tarihin ve doğanın tüm yıpratıcılığa karşın, bir film seti edasıyla, Bizans, Osmanlı ve Türk tarihini ve kültürünü ziyaretcilerine sergilemeye devam etmektedir. Tüm insanlığın ortak hazinesi olan bir bölgenin yerel yönetimi olarak Fatih Belediyesi 1997'de UNESCO ile ortak girişimde bulunmuş ve Fener-Balat semtlerinin rehabilitasyon projesinin temelini atmıştır. Avrupa birliğinin 7 milyon Euro tutarında mali destek sağladığı bu projede bugün uygulama safhasına girilmiştir.

Böylesine bir tarih zenginliğinin yanında bir o kadar da yoksulluğu bünyesinde barındıran Fener semtinde bu projeyle hedeflenen sadece yapıların tarihi dokusunun korunarak restore edilmesi değil, aynı zamanda mevcut nüfusun ekonomik ve toplumsal profilinin iyileştirilmesini sağlamaktır.

Beyazdut
27-07-09, 05:04
FENER SEMTİNDE TARİHİ ESERLER :


Fener Rum patrikhanesi:
Bu tarihi yapıyı sitemizin TARİHİ YERLER / Kilise-sinagog bölümünde detaylı olarak bulabilirsiniz.

Kapılar:


Fener kapısı: Haliç'de Balat'la Petrikapı arasında bir sur kapısıdır. Burada vaktiyle bulunan fener dolayısıyla Farikapı adı da verilmiştir.
Petrikapı(Petro / Demir): Haliç'te Fener ve Ayakapı arasında bir sur kapısıdır. Kapı günümüzde mevcut değildir. Abdülezzel Paşa caddesi'nin ve Mürsel paşa caddeleri'nin kavuştukları noktaya rastlar. Latin işgalinde ve Fetihde bazı askerler bu kapıdan Bizans'a girmişlerdir.
Theodosia(Eski aya) kapısı: Haliç'in Petri ile yeni Ayakapı arasında bir sur kapısıdır. Gül cami'nin( Aya Theodosia kilisesi) giriş kapısıdır. Fetih'de Aya dede'nin burada şehit düştüğü için bu isimle anıldığı rivayet edilir.

Camiler:

Abdi Subaşı[Mahmut Ağa kubur beli] camii:
Fener patrikhanesi'nin arkasında Abdi Subaşı sokak'tadır. Fatih Sultan Mehmet zamanında Abdi Subaşı tarafından yaptırılmıştır. Zamanla harap olduğu ve vakfı tükendiğinden Kanuni devri Kırkçeşme surları bina emini Mahmut Ağa tarafından Mimar Sinan'a yeniden yaptırılmıştır. 1942'de yanan cami, 1989'da hayırseverler tarafından yaptırılmaya başlanmış, 1996 Ramazan'ın da ibadete açılmıştır. Minare camiden ayrı olup solundadır. Buradan Haliç, "ayaklar altında" dır. Eskiden müezzinlerin seslerini karşı kıyıya ulaştırmaları gelenek idi.

Cami, dikdörtgen planlı, beton ve çatılıdır. Abdi Çelebi'nin, Mevlâna soyundan olduğu, Emir Buhari ile "pirdaş" olduğu ve mescir civarında gömülü olduğu belirtilir. Kürsü ve mimber ahşaptır. Mihrap mermerdendir. Kadınlar mahfeli vardır.

Süzgeçci Yusuf Camii:
Fener'de kıyı yolu üzerindedir. Fatih Sultan mehmet zamanında yapılmıştır. Bir yangınla harap olduktan sonra Süzgeçci Yusuf tarafından 1890-1891 yıllarında Hacı Reşit tarafından inşa ve ihya edilmiştir. Cami fevkâni, kagir ve çatılıdır. Altında dükkânlar vardır. Kadınlar mahfeli, iç tavan ve minber ahşaptır. Tuğla ve kurşun külahlı minarenin girişi içerdendir. Bu camiyi Fatih Sultan Mehmet, surlarda görevli askerler namaz kılsın diye yaptırdığı gibi, kendisi dahi burada namaz kılmıştır.

Darülmesnevi [mesnevihane şeyh Murad] camii: Fener, Mesnevihane Sokak'ta ve Rumlisesi'nin(kırmızı mektep) arkasındadır. Banisi Şeyh Murat Nakşibendi'dir. 1844 tarihinde yapılmıştır. Avludaki büyük sarnıç, 1852'de Nevfidan Hatun tarafından yaptırılmıştır.

Cami dikdörtgen planlı, çatılı olup moloz taş ve tuğladan inşa edilmiştir. Mihrabı sade olup boyalıdır. Minberi ahşaptır. Öndeki avluda beton kubbeli, gülçeli ve süslü altı köşe mermer hazneli şadırvan bulunmaktadır. Sağdaki minarenin girişi dışardan, tek şerefeli ve kurşun külahlıdır. Avlu giriş kapısının yanında Şeyh Murat'ın türbesi vardır. Bu camiye Darülmesnevi denmesinin sebebi, mesnevi okutmak, bu meşhur eser ile tasavvuf ilmini öğretmek ve mesneviyi okuyup anlayabilmek, Farsça öğretmek gayesiyle açılan bir tesis olmasındandır. İlk talebelerin icazetleri verilirken devrin padişahı Abdülmecid'de bu törene iştirak etmiş ve icazet alanlara hediyeler vermiştir. Bu yenilikçi padişah Mesnevi okumayı teivik etmekle; softalar arasında söylene gelen " kimki okur farisi, gider dininin yarısı " beytinin ilim öğrenmekle ilgisi olmadığını ispat etmek istemiştir.

Tahta minare Camii : Bu cami Vodina caddesi üzerinde bulunmaktadır. Banisi Fatih Sultan Mehmet'dir. 1458 yılında yapılmıştır. Cami zamanla harap olunca, 1865 yılında Tahtaminare hamamcısı Sivaslı Halil Ağa tarafından tecdit ve tamir edilmiştir. 1957 yılında da cemaat tarafından tamir edilmiştir.

Cami kare planlı, çatılı ve kagirdir. Son cemaatin üstü kadınlar mahfelidir. İç tavanı ahşaptır. Mihrabı ayetli Kütahya işi çinidendir. Evvelce ahşap olan ve camiye ismini veren minare yeniden betondan yapılmış olup, külahı ve âlemi medendendir. Tek şerefelidir. Cami yanında bulunan çeşme Kanuni tarafından yaptırılmıştır. Mihrab duvarı önünde Ni'mel Ceys'ten Hüseyin Efendi'nin kabri bulunmaktadır.

Karabaş [ Merdivenli ] Mescidi : Fener, Serhalife Sokağı'nda idi. Banisi Ali Efendi'dir. Merdivenli mescit diye de anılırdı. Şu an sadece arsası bulunmaktadır.

İsmet Efendi tekkesi : Hatip Müslihiddin Mahallesi, İsmail Ağa camii sokak'ta yer almaktadır. Şeyh Mehmed Mustafa İsmet Efendi vakfına bağlıdır. Tekkenin kurucusu, Mevlana Halid Eş- şehrezori El-Bağdadi'nin halifesi, Şeyh Abdullah Mekki'nin halifelerinden Yanyalı, Arnavut Mustafa ismet Efendi tarafından 1853-1854 yıllarında kurulmuştur.

İsmet efendi 1872 tarihinde vefat etmiş olup, dergâh haziresine defnedilmiştir. Mustafa İsmet Efendi'nin "Er-Risaletu'l - Kudsiyye " isimli manzum matbu bir eseri ile "Silsile-i Kudsiyye-i Tarikat-ı Aliyye" adlı basılmış bir risalesi vardır.

Dergah'da son olarak Ahıskalı Gürcü Ali Haydar Efendi(1870-1960) Postnişin olmuştur. Dergah binası halen ayakta olup haremlik-selamlık bölümü cami meşrutası olarak kullanılmakta; tevhidhanesi ise mescit olarak ibadete açık bulundurulmaktadır.

Diğer tarihi binalar:

Mesnevihane tekkesi
Aya Yorgi Potıra kilisesi
Panagia Mugliotissal kilisesi
Aya yorgi Kudûs Metajhion kilisesi.
Hagios Nikolas/Aya Nikola kilisesi
Aya Yorgi kilisesi
Cumhuriyet çeşmesi
Yerköylü Ahmet ağa çeşmesi
Dimitri Kantemir'in evi
Ahrida Sinagogu
Havuzlu Hamam(Ayakapı hamamı)
Fenerkapısı Hamamı (Fener iskelesi)
Fener Rum erkek lisesi
Maraşlı Rum okulu
Tevkii Cafer çelebi Medresesi
Daru'l Mesnevi Kütüphanesi
Kadın eserleri kütüphanesi
Fener vapur iskelesi

Beyazdut
27-07-09, 05:05
Şile

Şile, tarihi M.Ö.12.000 ve 6.000 lere kadar inen çok eski bir yerleşim birimidir. Şile Yunanca bir kelime olup Mercanköşkü sınıfında yaban çiçeği, kır çiçeği anlamına gelmektedir. Bu bir bitki adı olup, dağlarda ve tepelerde yetişir ve güzel kokulu çiçekler açar. Değişik uygarlıkların yer aldığı yörede, Kylia, Aşil, Fhilee, Artena gibi eski isimlerinde kullanıldığı görülmektedir.

Şile İstanbul'a bağlı 32 ilçeden biridir. Türkiye'nin kuzey batısında, Marmara bölgesinin kuzey doğusunda ve Kocaeli yarımadasının Karadeniz kıyısında yer alır. İlçenin doğusunda Kocaeli ilinin Kandıra, güneyinde yine Kocaeli'nin Gebze, güney batısında İstanbul'un Kartal ve Ümraniye, batısında İstanbul'un Beykoz ilçesi bulunur. Kuzeyinde ise Karadeniz ile kıyı oluşturur. Şile ilçesinin yüzölçümü 736 kilometrekaredir. Şile merkezinin İstanbul'a[ İstanbul ilçesi olan Ümraniye merkezine] uzaklığı 55 kilometredir.

İnişli çıkışlı ve dalgalı, ortalama yüksekliği 126 metre olan alçak platoluk saha görünümü arz eder. Şile'nin yüzölçümünün % 79'u orman, % 10'u tarım alanı, % 11'ide diğer alanlardan oluşmaktadır. Hafif kıvrımlı, köy ve koyların yer aldığı 60 kilometrelik sahil şeridine sahiptir.

2000 yılında yapılan son nüfus sayımına göre ilçenin nüfusu, 10.800 olmasına rağmen, yaz aylarının gelmesiyle bu nüfus 100.000-150.000 e hafta sonları ise 300.000 e çıkmaktadır. Şilenin en önemli ekonomik değeri turizmdir. Karadeniz'in doğal hayatı tahrip edilmeden önce balıkcılık yerleşik halkın en önemli gelir kaynaklarındandı. Ancak Karadeniz'de yıllardır devam eden bilinçsiz balıkcılık, Şile'de balıkcılığı bitirme noktasına getirmiştir. Şile'yi dünyaya tanıtan Şile bezi ise insanların ekonomisine düşük oranda katkı yapmaktadır. Şile bezi ile ilgili detaylı bilgiyi aşağıda ki satırlarımızda bulabilirsiniz.
Eğitim durum ve sosyal yapı:
Şile ilçesinde eğitim ve öğretim, anaokulu, ilköğretim okulları ve liseden oluşan toplam 25 okulda gerçekleştirilir. Ayrıca Halk Eğitim merkezi, özel dersane ve Halk kütüphanesi de mevcuttur. İlçe merkezinde futbol stadı, kapalı spor salonu ve teniz kortlarından oluşan spor tesisleri bulunmaktadır. Ayrıca Şile'ye bağlı her köyün, hemen hemen bir fıtbol sahası ve resmi olmayan bir futbol takımı vardır. ilçeye bağlı köy ilkokullarının bir çoğunda birleştirilmiş sınıflarda eğitim yapılmaktadır. Şile'de bir adet lise vardır. Okulda normal yatılı, parasız yatılı, amâ öğrenciler, soydaş öğrenciler ve gündüzlü öğrencilerden oluşan karmaşık bir öğrenci topluluğu vardır. Bu karmaşık yapı ve beraberinde verilen eğitimin yetersiz olması, Üniversiteyi kazanan öğrenci sayılarını da olumsuz etkilemektedir.

Tüm yerleşim birimlerinin alt yapıları gerçekleşmiş olduğundan, şehir ve köy yaşamında fazlaca bir fark yoktur. Sahil ve orman köylerinin çoğunda yazlık ve ikinci sınıf konut şeklinde yapılaşmalar yer almaktadır. şehir merkezi ve köylerde ki yapıların çoğu ahşap, yeni yapılanlar ise betonarmedir. İlçe merkezinde 5000 e yakın konut vardır. Bunların %46 si ikinci konut olarak kullanılmaktadır. Binaların % 65 i bir yada iki katlıdır. Kent içersinde ikinci konutlar çok katlı, kent dışındakiler ise dublexdir. İlçe merkezi II.nolu İstanbul koruma kurulunca onaylı kentsel sit ve doğal sit alanı olmak üzere iki farklı koruma altına alınmıştır. Bu şekilde koruma altına alınan 157 bina mevcuttur.

Şile tarihi:

İlçede yaşam çok eskiye dayanır. Yapılan son araştırmalar Şile çevresinin tarih öncesinde[cilalı taş devri] iskan edildiğini göstermektedir. Kefken ile Bulgaristan sınırı arasında ki Karadeniz sahil kesiminde yapılan tarih öncesine ait çalışmalarda, çeşitli yerlerde Paleolitik çağın muhtelif bölümlerine ve özellikle Epi-paleolitik döneme ait bir çok konak yeri ve işlik saptanmıştır. Buluntu yerlerinin sayısında ki artıştan, buzul sonrası dönemde[yaklaşık M.Ö.12.000 ile 6.000 arasında] Karadeniz kıyı şeridi üzerinde önemli bir nüfus yoğunluğunun olduğu açıkca belli olmaktadır. Nitekim, İstanbul'un en eski buluntu yerleri arasında Şile'ye bağlı Ağva ve Sahilköy[Domalı] köyleri bulunmaktadır. Özellikle Sahilköy de yontma taş dönemine ait pek çok el aleti toplanmıştır.İlçede ayrıca, o dönem insanı için yaşamaya çok elverişli mağaralar bulunmuştur.

Şile, antik çağda iki kez istilaya uğramıştır. Birinci istila eski Yunanlıların Pers savaşından geri dönüşlerinde komutanları Xenophon tarafından, ikinci istila ise, kıyı şeridini takip ederek ilerleyen Roma komutanı Lucullus tarafından gerçekleştirilmiştir. Roma döneminin izleri halâ Şile'de görülmektedir. Doğu Roma imparatoru Diokletianus zamanunda(284-305), İnkese ve Sofular gibi Şile mağaraları, ilk inanan hıristiyanlar için doğal korunaklar olmuştur. Gürlek mağarası ise, doğu Roma askerlerinin yakaladığı ilk inanan hıristiyanları hapsettikleri bir cezaevi gibi kullanılmıştır.

Selçuklu Türkleri, Kutalmışoğlu Süleyman şah ile 1090 senesinde Şile'yi ele geçirdiler. 1097 senesinde ise I.Haçlı orduları Şile'yi Selçuklu Türklerinden geri almıştır. Şile'nin tekrar geri alınması ise ancak Yıldırım Beyazıt zamanında gerçekleşmiştir. bu dönemde, Anadolu'dan getirilen Türkmen aşiretleri Şile çevresinde iskan edilir. Ve 1395 yılında Yıldırım Beyazıt'ın komutanlarından Timurtaş paşa'nın oğlu Yahşi bey tarafından yeniden Osmanlı imparatorluğu egemenliğine girer. Şile I.Dünya savaşına kadar, 500 yıl Türklerin yönetiminde rahat bir yaşam sürmüştür. Daha sonra İstanbul'un işgali ile birlikte İngilizlerden cesaret alan Rumlar Şile çevresine yerleşerek, Dumlupınar zaferine kadar burada ki egemenliklerini sürdürmüşlerdir.

Mondros mütarekesi ile Şile Boğaz bölgesi sayılmış ve İngilizlerin denetimine bırakılmıştır. 7 Ekim 1922 tarihinde 3. Kolorduya bağlı birliklerce ingilizlerden geri alınmış ve yeniden Türk topraklarına katılmıştır.

1640'da Evliya Çelebi ünlü seyahatnamesinde, " Riva'dan su alıp, yine Anadolu kenarı ile sandallar ile kürek çekerek 36 milde Şile kasabasına geldik. Burası Kocaeli toprağında kazadır, paşa hasıdır. 600 kadar mamur, kiremitli güzel evleri vardır. Her ev bağlı bahçelidir. İskele başında kiremitli ve bir minareli cami vardır." diyerek Şile'den bahsetmektedir.

19. yüzyıl Osmanlı kayıtlarına göre Şile kazası 1846 yılında zaptiye müşirliğine bağlıydı. 1876 yılında ise Şile kazasının Dersaadet şehremanetine bağlandığı görülür. 1877 yılı devlet salnamesinde ise Şile; zaptiye nezaretine bağlı Üsküdar Mutasarraflığına bağlıdır. 1924 yılında bütün mutasarraflıklar vilayet yapıldığında Şile'nin Üsküdar'a bağlılığı devam etmiştir. 1926 yılında yapılan yeni düzenlemeyle Üsküdar kaza haline getirilip İstanbul vilayetine bağlanınca, Şile kazası da Üsküdar ile aynı yapı içersinde yer almıştır. Ayrıca Şile, Cumhuriyet'in oluşumu ile kurulan ilk belediyelerdendir.(1923).

Beyazdut
27-07-09, 05:07
Zekeriyaköy

Sarıyer'in en eski köylerinden biri olan Zekeriyaköy; Maden, Bahçeköy, Uskumru Köy, Demirciköy ve Rumelifeneri'nden sınır alır. Köy ismini, mezarı camiin arkasında bulunan Zekeriya Baba isimli yatırdan alır. Zekeriyaköy ilçe merkezine 5, Taksim'e 26 ve Eminönü'ne 28 km uzaklıktadır.

Zekeriyaköy'deki cami Çelebi Müfti lakabı ile maruf Şeyhülislam Hocazade Mehmet Efendi (Ö.1615) tarafından yaptırıldı. Ayrıca camiin bakımı, onarımı ve diğer ihtiyaçlarının karşılanması için de Sarıyer'de bir hamam yaptırarak vakfetti. Vakfedilen Sarıyer hamamı İsazade vakfındandır. Cami birkaç kez onarılmış, hatta en son onarımında hemen hemen yeniden inşa edilerek eski özelliğini kaybetti. Zekeriyaköy'deki bir diğer cami de KİPTAŞ Sitesi içindeki Abdullah Kadı Camiidir (Bu cami Kiptaş Camii de denilmektedir) camiin tarihi Özelliği yoktur.

Köydeki diğer tarihi eserler ise çeşmelerdir. Köy içinde ulu çınar ağacının altındaki çeşme Padişah Avcı Mehmet'in (IV. Mehmet) hanımı ve Padişah Üçüncü Ahmet'in annesi Emetullah Valide Sultan tarafından 1745 yılında yaptırıldı. Ne var ki onarımlar sırasında tarihi özelliğini kaybetti. Son onarımı 1994 yılında yapılarak bugünkü duruma getirildi ve eski tarihi özelliğinden herhangi bir eser kalmadı. Çeşmenin eski kitabesi muhtarlıkta koruma altındadır.

Meydan çeşmesi hüviyetindeki Hüseyin Ağa Çeşmesinin (1764) yeri yol yapım çalışmaları nedeniyle iki kez değiştirilmiş, üçüncü seferinde ise tamamen yıkılmıştır. Bu çeşme yapılış tarihinden sonra iki kez onarım görmüş olacak ki ayna taşı üzerinde üç ayrı kitabe konulmuştur. Birinci kitabede hayratı yapan Hüseyin Ağadan (1764), ikincisinde Hacı İsmail Efendiden (1790) ve üçüncü de ise Zübeyde Hanımdan (1889) bahsediyor. Bu çeşmenin iki kitabesi köy muhtarlığınca korunuyor.
Soğuksu Çeşmesi (1793) önemli tarihi eserlerden biridir. Bu çeşmenin asıl adı Ziştovi Ayşe Hanım Çeşmesidir. Çeşme ilk yapıldığı yerde korunmaktadır. Bir diğer çeşme de Kirazlı Bahçe'deki Çeşmedir (1927).

Zekeriyaköy'de anıt ağaç hüviyetinde iki dev çınar ağacı var. Çeşmenin yanındakinin çevresi 11 metre, yaşının ise bine yakın, muhtarlık binasının yanındakinin ise çevresinin 7.5 metre yaşının da dört yüz elli beş yüz civarında olduğu ifade edilmektedir.
Zekeriyaköy'ün ne zaman kurulduğu bilinmemektedir. Ancak halkının Türk olduğu anlaşılmaktadır. Bu köy de diğer köyler gibi 93 Harbi (1877 Rus Harbi) seferberliği nedeniyle göç alan köylerden biridir. Harp nedeniyle Tataristan ve Gürcistan'dan göçmen aileler geldiği gibi Karadeniz bölgesinden de köye göçen aileler oldu. Ayrıca Yerliköy'ün, sahibi çıkması üzerine köy sakinleri yirminci asrın başlarında Sarıyer'in diğer köylerine dağıtıldı. Bu dağıtımdan Zekeriyaköy'de göç aldı. Bu yerleşim bölgesi çiftliğe dönüştürülerek Yerliköy Çiftliği adını aldı. Bu çiftlik Zekeriyaköy'ün sınırları içerisindedir.
Köyde Rum ve Ermenilere ait herhangi bir kalıntı yok. Köyün Türkler tarafından kurulduğu dolayısıyla da yerli halkının Türk olduğu anlaşılıyor.

Zekeriyaköy halkı yakın zamana kadar bahçecilik, hayvancılık, odunculuk ve orman işçiliği gibi işlerle uğraşıyorlardı. Halen bu işleri yapan bir kısım aile varsa da köy nüfusunun çok büyük oranda artması nedeniyle değişik iş kollarında çalışanlar bulunmaktadır. Köy içinde olduğu gibi köy dışında ve yeni yerleşim bölgesi olan Koza Evleri gibi yerleşim bölgelerinde ticaret, emlakçilik ve müteahhitlik işleriyle uğraşılmaktadır. Zekeriyaköy, köy içinden çok, siteler içerisindeki işyerleri ile köyden ziyade modern bir kent görünümündedir. Marketi, kitapevi, eczanesi, cafeleri, muhallebicisi, restaurantları, mobilyacısı, antikacısı, sanat evleri, kebapçısı, pizzacısı, bankaları ile gerçekten bir kent havasındadır. Amerikan Hastanesinin köyde bir şube açmış olması da bunun göstergesidir. Evliya Çelebi'nin konu ettiği Sarıyer'in Lal renkli sulu Kirazları'nın merkezi Zekeriyaköy'dür. Kirazlıbahçe restaurant ve çay bahçesinde kirazlar altında dinlenme, eğlenme ve yenilip içilme olayı halen yaşatılmaktadır. Bilhassa sitelerin fazlalaşması modern işletmeciliği de beraberinde getirmiş, bu nedenle de eğlence yerleri çoğalmıştır. Acarlarda Coliseum Aktif, Koza Evleri ve civarında Nar Cafe Bar, D&G Cafe, Fincan Bresseria Restaurant, Pizza Mia, Mama Mia Restaurantları ile Zeck Clup bu tür işyerlerinden bazılarıdır.

Zekeriyaköy bağlık ve bahçelikti. Göz alabildiğine ekin alanları ve meralarıyla büyük ve verimli köylerden biriydi. Üzüm bağları, kirazı ve diğer meyveleriyle da ünlü bir köydü. Bilhassa kirazı, üzümü ve karpuzu aranılan meyveleriydi. Evliya Çelebi Sarıyer'den bahsederken "7000 bağı vardır, cümle dağları bağlarla tezyin olunmuştur. Lal renkli sulu kirazları meşhurdur. Hisar kirazı adı ile meşhur olan Gülnar bu Sarıyer'de yetişir ki, her birinden yüzer damla su çıkar methine söz yetmez..." demektedir ki bu ifadenin içinde aslında kirazı ve kiraz bahçeleriyle ünlü olan Zekeriyaköy vardır. Köyün adı çok kez "Kiraz Köy" olarak da anılmaktadır. Bunun nedeni de sultani, dalbastı ve dragaani (siyah, yazılı ve sarı) gibi çok değişik türlere sahip olmasındandır.

Zekeriyaköy büyük gelişme gösteren köylerden biridir. Bilhassa ekin alanlarının ve meraların imara açılması, bazı alanların orman kapsamı dışında utulması nedeni ile Zekeriyaköy villa ve siteler kenti görünümüne dönüşmüştür. Köyün nüfusu 1980'de 386 iken 1997'de 3.047'ye yükselmiştir. Muhtarlıkça nüfusun 7.500'ü geçtiği ifade edilmektedir. Yaz aylarında nüfus daha da artmaktadır. Zekeriyaköy içinde yeni bir kısım binalar yapılmasına karşın eski köy havasını da yansıtmaktadır. Köy dışına çıkılmadan başlayan villa ve siteler insanı modern bir kente götürür. Yirmi dört sitenin dışında Kasap Çayırı Mahallesi, Karaağaç Mahallesi Uzunçayır Mahallesi olarak isimlendirilen yerleşim yerleri Zekeriyaköy sınırları içindedir. Kılıçpınar Mesiresinin de bir kısmı Zekeriyaköy bir kısmı da Bahçeköy sınırları içinde kalmaktadır.

Köy kaynak suları bakımından da zengindir. Soğuk Su, Olukdere Suyu, Molla Suyu, Kirazlı Bahçe ve Kılıçpınar Suyu içimi bakımından çok iyi sulardır.
Zekeriyaköy ağaçlıklar içerisinde şirin bir köydür. Turizme açıktır. Çay bahçeleri, piknik yerleri ve Kirazlı Bahçe ve Barınak isimli restaurantları ile bilhassa yaz aylarında ilgi çekmektedir. Yaz kış hizmet veren Göçmen Çiftliği ve Göçmen Ranch (Binicilik) Tesisleri ilgi gören yerlerdendir.

Burada köyün adını taşıyan bir ilköğretim okulu var. 1925 yılında iki derslikli olarak açılan okul 1955 yılma kadar devam etmiştir. 1955 yılında okul yeniden yaptırılmış, 1975 ve 1987 yıllarında da onarım görmüştür.

Zekeriyaköy'de özel okul da var. Biri 1998 yılında kurulan Özel Okul Öncesi Eğitim Kurumu olan Anaokuludur. Diğeri de Acarlar Sitesi içindeki Özel Acarlar Anaokulu ile İlköğretim Okuludur. 1998 yılında öğretim ve eğitime başlayan okul, 1999 yılında Özel Acarlar Anaokulu ve Özel Acarlar İlköğretim Okulu olarak isim değiştirmiştir. Aynı kampus içindeki Özel Acarlar Lisesi de 2000/2001 öğretim yılında eğitim ve öğretime başladı.
Köyde ve Koza Evleri Sitesi içinde Amerikan Hastanesi Kliniği bir de Hill's adını taşıyan hayvan hastanesi var.

Köyde; Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Zekeriyaköy Şubesi, Zekeriyaköy Rotary Derneği, Zekeriyaköy Rotaract Derneği, İstanbul Su ve Doğa Sporları Kulübü Derneği ve Zekeriyaköy İlköğretim Okulu Aile Birliği Derneği adlarını taşıyan beş dernek faaliyet göstermektedir.

Zekeriyaköy'de bu güne kadar; Ethem Ağa, İsmail Efendi (Bingöl), Mustafa Efendi (Dayal), Şerafettin Dayal, Hasan Efendi (Özgen), İsmail Bingöl, Cela Balaban, Ahmet Dayal, Nihat Bingöl ve Mustafa Bingöl (halen görevde)muhtar olarak görev yaptılar.

Zekeriyaköy'de; Merkez Mahalle ile birlikte 11 Mahalle (ayrı muhtarlık değil) 22 Cadde, 108 Sokak, 25 Site, 1 Lojman var.

Beyazdut
27-07-09, 05:09
Bahçeköy

Sadece Sarıyer'in değil İstanbul'un da akciğeri olan Bahçeköy, Belgrat Ormanları ile akla gelir. Belgrat Ormanları içindeki Belgrat Köyü yıllar önce orman dışına çıkarıldı ve adı da Bahçeköy oldu.

Padişah Kanuni Sultan Süleyman Belgrat seferi dönüşü (1521) beraberinde getirdiği Sırp esirleri Bizans döneminde ismi Petra olan orman içerisindeki köye iskân etmiş ve bu suretle köyün adı Belgrat köyü, ormanların adı da Belgrat Ormanı olmuştur. İstanbul'un su ihtiyacının karşılanabilmesi için Belgrat Ormanı içerisinde bentlerin yapılması üzerine bu köy halkına bentleri ve ormanları koruma görevi verildi. Uzun yıllar sonra İstanbul'da kolera salgınının görülmesi üzerine yapılan tetkikler sonucu salgının bent sularından olduğu anlaşıldı. Belgrat köylülerinin bentleri koruyamadıkları ve üstelik kirlettikleri tespit edildiğinden köyün orman dışına çıkarılmasına karar verildi ve 1894 yılında bugünkü yerine iskân edilerek köye de Bahçeköy adı verildi. Köy halkı, ulusal kurtuluş savaşı sonrasındaki 1923-1924 mübadelesi nedeni ile Yunanistan'a göç etti, Selanik'ten gelen göçmenler de Bahçeköy'e iskân edildiler. Bahçeköy; Zekeriyaköy, Gümüşdere, PTT Evleri, Kazım Karabekir, Kocataş mahalleleri ile Kâğıthane ve Eyüp ilçelerinden sınır alır. İlçe merkezine 9, Taksim'e 21 ve Eminönü'ne de 24 km uzaklıktadır. Bahçeköy; Belgrat Ormanları, kemerleri, bentleri, kaynak suları, mesiresi, arboretumu ve anıt ağaçları ile büyük bir tarihi zenginliğe sahiptir. Bahçeköy kurulduğu 1894 yılından 1992 yılına kadar muhtarlıkla yönetildi. 1992'de ise belde belediyesi oldu. Daha sonra da artan nüfus ve yerleşim bölgesinin genişlemesi üzerine Merkez ve Kemer Yenimahalle olmak üzere üç ayrı muhtarlığa ayrıldı.

Bahçeköy halkı yıllar boyu orman köylüsü olarak yaşam sürdü. Ormanda çalıştı, orman ürünleri alıp sattı, geçimini bu yolla temin etti, Bu arada bahçecilikle de uğraştılar. Zamanla ve bilhassa köyün göç alması üzerine bahçecilik terk edildi, ticarete yönelme oldu. Bunda köyde Orman Fakültesinin açılması ve öğrenci yurdunun bulunmasının büyük etkisi vardı.

Beyazdut
27-07-09, 05:09
BELGRAT ORMANLARI

İstanbul'un akciğeri olan Belgrat Ormanları yaklaşık olarak 5300 hektar'dır Belgrat Ormanının denizden ortalama yüksekliği 190 m.dir. En yüksek noktası ise kuzeyde Büyükkartaltepe olup 230 m.dir. En alçak noktası ise 40 m ile Kurudere'dir.

Belgrat Ormanının asli ağaç türü meşedir. Meşe ormanları Belgrat Ormanının yüzde yetmiş beşini kaplar. Ormanın kuzeye bakan yamaçlarında kayın, dere içlerinde gürgen ve güney yamaçlarda kestane ormanlarına rastlanır. Belgrat Ormanları içerisinde orman şeklinde değilse de tek veya kümeler halinde kızılağaç, karaağaç, çam, söğüt, kavak, ıhlamur, Akçaağaç, üvez bulunur. Ağaççık ve çalılardan ise muşmula, geyik dikeni, çalı süpürgesi, fındık, kızılcık, katırtırnağı, defne, laden çok miktarda bulunur.

Belgrat Ormanları yüzlerce yıldan beri İstanbul'un su ihtiyacını, orman içerisinde yapılan bentler vasıtası ile karşılar. İşte bu nedenle Belgrat Ormanı Bakanlar Kurulunun 12.12.1924 tarihli kararıyla Muhafaza Ormanı olarak koruma altına alındı.

Beyazdut
27-07-09, 05:10
ATATÜRK ARBORETUMU

Bahçeköy sınırları içerisindeki en önemli eserlerden biri, kuruluşu yeni olmasına karşın, Atatürk Arboretumudur. 1939 yılında kurulması çalışmalarına İÜ Orman Fakültesince başlanmış, 1972 yılına kadar eksikliklerinin giderilmesi için uğraş verilmiş, 1973 yılında ise 56 hektarlık alana yayılarak büyütülmüştür. 1980 Yılında Arboretumun ismi, Atatürk'ün doğumunun yüzüncü yıldönümü nedeniyle Atatürk Arboretumu olarak değiştirilmiş, alanı da tüm ihtiyaçlara yanıt verecek şekilde 343 hektara yükseltilmiştir.

Dünyanın en büyük Arboretumu olan Atatürk Arberetumu canlı ağaç ve bitki müzesidir. Dünyanın dört bir yanından getirtilen ağaçlar burada yetiştirilmektedir. Her ağacın üzerinde Latince adları, nereden geldiği ve kaç yaşında olduklarını gösterir kimlik kartları bulunmaktadır. Arberetum içinde sulama işleri için gölet ve gezi için yol ve yürüyüş parkuru vardır. Floristik zenginliği dünyaca kabul edilen üç ayrı floraya ait (1. Orta Avrupa, 2. Akdeniz ve Güney Avrupa, 3. Karadeniz ve kısmen Kafkas) 450 ağaç türü barındıran Belgrat Ormanı üzerinde kurulan Atatürk Arberetum idari yönden Orman Genel Müdürlüğüne, bilimsel yönden ise İ.Ü. Orman Fakültesi Dekanlığına bağlıdır.
Atatürk Arberetumu Taksim'e 20, Boğaz sahiline 6, Karadeniz'e ise 9 kilometre uzaklıktadır. Denizden yüksekliği 80-120 metre arasında değişiklik gösterir.

Beyazdut
27-07-09, 05:10
BİLEZİKÇİ ÇİFTLİĞİ

İstanbul'un en büyük çiftliklerinden biri olan Bilezikçi Çiftliği bilimsel bakımdan Belgrat Ormanına bitişik, Floristik bakımdan da devamıdır. Yeni mahallelerin oluşturulması nedeni ile Bilezikçi Çiftliği'nin bir kısmı Kazım Karabekir ve bir kısmı da PTT Evleri (Kozdere) sınırları içinde kalmıştır.

Bilezikçi Çiftliği kuzeyde devlet ormanı, kuzeydoğuda Çırçır Özel Ormanı, güneydoğuda Tekel'e ait Ezba Özel ormanı, Tekel Çay-Kur Tesisleri, güneyde Bahçeköy-Fatih Ormanı üst yolu, güneybatıda Mehmet Akif Ersoy Dinlenme Tesis ve Piknik alanı ve batı da ise Sultan İkinci Mahmut (Bahçeköy) Su Kemeri ve Bahçeköy ile sınırlıdır.
Bilezikçi Çiftliği adını sahibi olan Ermeni sarraf Bilezikçiyan tarafından av korusu olarak kullanıldığı zaman almıştır. Çiftlik 1910 yılında Abraham Paşa tarafından satın alınmış, 1913'de Enver Paşa'nın eşi Naciye Sultan'ın mülkiyetine geçmiştir. I. Dünya Savaşından sonra Mısırlı Mahmut Paşa'nın eşi Nimetullah Hanım tarafından satın alındı. 1943 yılında ise Celep Ahmet Kara çiftlik ve ormanı satın almış daha sonra üçte birini Mehmet Levent'e satmıştır. 1945'de çiftlik ve özel ormanı devletleştirilmişse de sahipleri ile Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığı arasında dava sürüp gitmiş, bir kısım arazi ise şahıslara satılmıştır. İÜ Orman Fakültesi Dekanlığının ısrarlı takibi sonunda Bahçeköy'e giderken yolun solunda kalan birinci bölümü İ.Ü. Rektörlüğünün 11.01.1980 tarihli yazısı ile İÜ Orman Fakültesinin "Eğitim ve Araştırma Ormanı" olarak kamulaştırıldı. Daha sonra İstanbul Üniversitesi tarafından tekrar kamulaştırma yapılmış ve içinde tarihi binaların da bulunduğu ikinci bölüm de eğitim ve araştırma alanı olarak ayrılmıştır. Bilezikçi Çiftliği toplam 806 hektardır. Bilezikçi Çiftliği'nin en yüksek noktası Büyükdoğan Tepesi'dir (236 m) Kocatarla Tepesi (232 m), binaların kuzeyindeki tepe (202 m. ), Sivri tepe (120 m.) ve Çiftlik merkezinin bulunduğu tepe ise (145 m.). En alçak noktası ise güneydeki Fıstıksuyu'dur (20 m).

Çiftlik ormanları daha çok yakacak odun üreten sürgünden gelişmiş ormanlardır. Alanın yüzde 82'sini kaplar. Açık alanlar yüzde 11, koru alanı yüzde 5, tarım alanı ve makilik alanlarda yüzde

Çiftlik alanı içindeki av binalarının inşaatlarını Bilezikçiyan başlatmış, Abraham Paşa tamamlamıştır. Bu bina ve müştemilatların bir kısmı halen kullanılabilir haldedir.
Bahçeköy tarihi eserlerle dolu bir yerleşim bölgesidir. Ormanlara ismini veren Belgrat Köyü Neşet Suyu yakınlarındadır. Köyün ve köy kilisesinin kalıntılarını görmek mümkündür.

Beyazdut
27-07-09, 05:11
Bakırköy

BAKIRKÖY TARİHİ

Yüzyılımızın başlarından itibaren günümüze dek yapılan kimi araştırmalar Bakırköy (Merkez) tarihinin İ.S. II.yüzyıla, yani Romalılar dönemine kadar uzandığını göstermektedir. Antik kaynaklarda görüldüğü gibi Bakırköy’ün Latince’de “yedinci” anlamına gelen Romalılar’ın vermiş oldukları “Septimum” adı, kimi tarihçiler tarafından Roma İmparatoru Septimus Severiusa mal edilmişse de, Konstantinopolis surları dışında kalan bu balıkçı ve sayfiye köyü Bizanslılar devrinde, gene Yunanca’da “yedinci” anlamına gelen “Hebdomon” adıyla, Bizansın son dönemlerinde de “Uzun Köy” anlamına gelen Makri veya Makro Hori adlarıyla anılmıştır. “Septimum” veya Hebdomon tanımlamalarının antik Bakırköy’e verilmiş olmasının nedeni Bizans başkentinin en büyük kilisesi Hagia Sophia (Ayasofya) önündeki ünlü zafer meydanı “Augusteion”da bulunan imparatorluk yollarının başlangıç noktası, yani “0” noktası olarak kabul edilen anıtsal “Million” taşından itibaren Roma’ya doğru uzanan Via Egnatia yolunun yedinci milinde yer almasından kaynaklanıyordu.
İlk zamanlarda basit bir balıkçı köyü olan Hebdomon, Bizans’ın gelişmesiyle beraber önem kazanmaya başlamış. Bizanslı soylular için önemli sayfiye yeri, hatta yaz aylarında imparatorların gelip kaldıkları bir yer haline dönüşmüştür. Bugün,Yedikule surlarının hemen arkasında kalan tarihi Yedikule mezarlığına bitişik Bizans’ın Avrupa’ya açılan ünlü “Altın Kapısı”ndan başlayan Via Egnatia, Akta Ton Elaion adı verilen bugünkü Zeytinburnu sahiline yakın bir yerden geçerek Hebdomon’a gelmekte, oradan Reghion’a yani bugünkü Küçük Çekmece’ye daha sonra da İpsala’yı takip ederek Makedonya’nın Dalmaçya sahillerine ve nihayet Roma’ya kadar devam etmekteydi. Hebdomon, ilk Bizans imparatorlarıyla birlikte surların dışında kalan en önemli yerleşim birimlerinden biri olarak kabul edilmiş, bilhassa İmparator I. Theodosius’un 390’lı yıllarda yaptırmış olduğu Ayios İoannes Prodromos (Vaftizci Yahya) kilisesi gibi görkemli yapıların inşa edildiği bir sayfiye yeri haline gelmiş, Bizans’ın altın çağı Justinianus’un döneminde de en muhteşem dönemini yaşamıştır.
Yetersiz de olsa bugüne kadar kısmen yapılmış olan araştırmalar antik Hebdomon merkezinin bugünkü Yenimahalle taraflarında yer aldığını göstermektedir.

“Fildamı” Sarnıcı;

Bizans’ın altın çağı V-VI. Yüzyıllarda yapıldığı tahmin edilen, Osmaniye Veliefendi’deki Fildamı; Bizans İstanbul’unun dört büyük açık sarnıcından bir tanesidir. Fildamı adının tam olarak nereden geldiği bilinmemekle beraber, öncelikle Bizans’ın son dönemlerinde, daha sonra da Osmanlılar döneminde, burada ordu ve saraya ait fillerin barındırılmış olduğu fikri ağırlık kazanmıştır. Bizans açık sarnıçlarının günümüze kadar gelmiş en çarpıcı ve en sağlam örneğini oluşturan 127.00 m x 76.00 m uzunluklarındaki Fildamı’nın Bakırköy’deki Magnaura ve Jucundianae saraylarına, bunun yanında Veliefendi hipodromu ve Çırpıcı çayırlarının bulunduğu yerde kurulan Bizans ordugahına su sağladığı düşünülmektedir.

Beyazdut
27-07-09, 05:12
Beyoğlu

BEYOĞLU'NUN TARİHCESİ:


Beyoğlu ilçesi günümüzde, kırk beş mahalleden ve yaklaşık 225 bin yerleşik nüfustan oluşan bir yerleşim bölgesidir. İş, eğlence ve kültür merkezi olması nedeniyle bu ilçe sınırları içersinde ki gündüz ve gece nüfusu bir kaç milyonu bulmaktadır. bazılarına göre Beyoğlu, Karaköy'den Taksim'e kadar olan bölgedir. Bazılarına göre de, Tünel meydanından Taksim'e uzanan bölgedir.

Bugün İstanbul iline bağlı olan Beyoğlu ilçesi, Haliç'in kuzeyinde Kasımpaşa vadisinin batısıyla, Dolmabahçe(Gazhane) arasında kalan kapsar ve Şişli, Beşiktaş ilçeleriyle sınır oluşturur. Ancak halk arasında Beyoğlu adı, kentin önemli kültür, eğlence ve iş merkezlerinden olan ve Galatasaray'ı Taksim'e bağlayan İstiklal caddesi ve çevresi için kullanılır.

Bizans döneminde yerleşim bölgesi olmayan bu kesime, karşı yaka yada öte anlamına gelen Pera'dan kaynaklanan Pera bağları deniliyordu. Geçtiğimiz yüzyılda yabancılar, Beyoğlu yerine Pera adını kullanmışlardır. Türkler ise Pera'yı Beyoğlu şeklinde kullanıp daha geniş bir alanı kastetmişlerdir. Beyoğlu adının ortaya çıkışında çeşitli rivayetler vardır. Bunlardan birisine göre: Beyoğlu adı, Fatih Sultan Mehmet zamanında, Pontus prenslerinden Aleksios Komnenos'un islamiyeti kabul ederek burada oturmasından kaynaklanır. İkincisine göre ise: burada oturan Pontus prensi değil, Kanuni Sultan Süleyman zamanında ki Venedik elçisi Andre Giritti'nin oğlu Luigi Girittidir. Türklerin bey oğlu diye adlandırdıkları bu adam, elçinin bir Rum kadınla evlenmesinden dünyaya gelmiştir. Oturduğu konak da Taksim yakınlarındadır. Diğer bir rivayete göre ise: Kanuni Sultan Süleyman döneminde, burada oturan Venedik elçisine yazışmalarda Beyoğlu dendiği için bu semtde Beyoğlu adını almıştır.Bu arada Pera adı 1925 yılında resmi yazışmalardan çıkarıldıktan sonra unutulmuş ve Beyoğlu adı gittikçe güçlenerek halk dilinde yerleşmeye başlamıştır.

Bizans'tan Osmanlıya: Pera, Bizans döneminde ki İstanbul'un, sonradan gelişen yerleşim bölgesi olmuştur. İmparator II. Theodosius tarafından bir kısmı yaptırılmış olan İstanbul surlarının çevrelediği kapalı alanın Haliç'e ve Marmara'ya bakan yamaçlarında konutlar, Sirkeci çevresinde ticaret kuruluşları, Sarayburnu, Aksaray, Beyazıt, Cerrahpaşa ve Yedikule'de yönetsel, dinsel ve ticari merkezler yoğunluktaydı. Ayrıca Haliç'in karşı kıyısında ki Galata semti de bir dış yerleşim bölgesi olmuştu. Sykai adı verilen bu yerleşim yerinde oturanların çuğunluğunu, Venedikliler ve Cenevizliler oluşturmaktaydı. Daha sonraları surlarla çevrilen bu yerleşim yerleri, zengin bir ticaret merkezi oldu.

13. yüzyılda Cenevizli tüccarların yönetimine verilen Galata, yüzyıllar boyunca ticaretdeki önemini korumuştur. 15. yüzyılda kent, 100 bini aşan nüfusuyla dünyanın sayılı kentlerinden birisiydi. Osmanlılar tarafından fethedildiğinde 50 bin kadar olan nüfus, Rumeli ve Anadolu'dan getirilen Müslüman ve müslüman olmayan halkın yerleştirilmesiyle 100 bini aştı. Müslümanların büyük bir bölümü bu dönemde, eski kentin bulunduğu yarımadanın dışında yaşıyordu. Skyai da sur dışına taşarak, Pera(bugünkü Galatasaray) yönüne doğru büyüdü.

19. yüzyılda Galata önemli değişiklikler gösterdi. Bu kesim, ticaret merkezi olma özelliğini korurken yabancı elçiliklerin yerleştiği ve yine yabancı banker, komisyoncu, banka ve sigorta şirketlerinin yoğunlaştığı, bunun yanı sıra eğlence merkezlerinin bulunduğu bir Avrupa kenti görünümü kazanmaya başladı. Osmanlı padişahlarının Topkapı sarayından çıkarak Galata yakınlarında ki Dolmabahçe sarayına yerleşmeleri de bu yüzyıla rastlar. İlk önemli sanayi kuruluşu olan Feshane'nin Haliç'de işletmeye açıldığı 19. yüzyılda kent demiryolu, tramvay, tünel gibi kent içi ve kent dışı ulaşım olanaklarına kavuştu.

Beyazdut
27-07-09, 05:13
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e: Osmanlı döneminde Beyoğlu, çevre olarak batılılaşmanın maddi görüntüsünün odaklaştığı yer durumundadır. En hayati ihtiyaç olan suya kavuşulması, Beyoğlu'nun daha geniş çapta iskanını sağlamıştır. 1492 yılından sonra Galata'da bulunan yabancı elçilikler Beyoğlu'na taşındı. Galatasaray ile Tünel arası yerleşim alanı olarak gelişmeye başladı. 18. yüzyılda da gelişimini sürdürerek Kasımpaşa ve Tophane taraflarına yayıldı. 18. yüzyıl sonlarına kadar Galata surunun dışına pek taşılmış değildi. Bizans'ın son döneminde Galata'nın ticari hayatına Latin kökenliler hakim idi. Çoğunluğunu Cenovalıların oluşturduğu Latin kökenlilerin miktarı Rumlardan daha fazlaydı. Galata Türk yönetimine geçince bu Latin kökenlilerin tamamı bölgeyi terk edip gitmedi. Kalanlar Türk döneminin Lövantenlerinin mayasını oluşturdu.

Fetihden sonra Galata'ya çok sayıda Türk yerleşti. 1476 tarihli bir belgeye göre, Galata'da 592 Rum, 535 Müslüman, 332 Frenk ve 62 Ermeni evi vardı. Galata'nın sur içi bölümünde Türkler çoğunlukta değildi, ama Tophane, Fındıklı, Ayazpaşa, Kabataş, Galatasaray'dan Tophane'ye inen yokuşun çevresi, Beşiktaş, Haliç kıyılarında ise Azapkapı Sokollu cami çevresi ve onun biraz daha ilersinde ki Kasımpaşa Türk evleriyle doluydu. 19. yüzyılda durum değişti. Yüzyılın ikinci yarısında hem hız hem de hacim bakımından değişmenin ölçüsü gayrımüslimler lehine gelişti. Galata kulesi çevresinden Galatasaray'a kadar uzanan bölgede Rum, Ermeni, Yahudilerden oluşan gayrımüslimler ile Lövanyenler ve yabancı uyruklular çoğunluğu oluşturdular. Ayrıca Osmanlı devletinin batılılara karşı tutumunda ki değişme, Osmanlılar ile yeni ilişki kutan yabancı devletlerin de Beyoğlu'nda arsalar edinerek binalar yaptırmalarına ve geniş kadrolu personel ile buralara yerleşmelerine yol açmıştır. Aslında Avrupa devletleri Beyoğlu'nda yer edinip elçilik binalarını buraya kondururlen, yörenin bina dokusu da oldukça zenginleşmiştir.

Galata'da canlı bir ticaret hayatı olduğu halde buralara büyük çaplı camiler yapılmamış, medreseler inşa edilmemişti. Bunun en büyük nedeni ise Galata ve beyoğlu'nda yeterli suyun olmamasıydı. Nitekim, az çok suya kavuşturulmuş olan bölgeler, bol miktarda Türk nüfusun yerleşmesine sahne olmuştu. Galata'nın iki yanında bulunan Tophane ve Kasımpaşa buna iyi birer örnek oluşturmaktaydı. Diğer taraf ise Halıcıoğlu ve Sütlüce'ye doğru uzanıyordu.

Beyoğlu'nun su sorunu üzerine ancak 18. yüzyılda eğilinmiştir. 1732 yılında I.Mahmud tarafından Bahçeköy su şebekesinin yapılmasıyla Beyoğlu suya kavuşmuştur. Beyoğlu bölgesinin bol suya kavuşturulduğu 1732 senesini gösteren 25 adet çeşme bulunmaktaydı. 1737-1800 yılları arasında yapılan 49 çeşme, 1800-1923 yılları arasında yapılan 76 çeşme, bir yönüyle de Türk nüfusunun nerelerde yoğunluk gösterdiğinin bir işaretiydi. Bahçeköy su şebekesi Beyoğlu'nun su ihtiyacını karşılamış olsada bu uzun yıllar içersinde yetersiz olmaya başlamış ve ihtiyacı karşılayamaz hale gelmiştir. Bu nedenle Beyoğlu uzun yıllar boyunca su açısından ayrıca takviye görmüştür. 19. yüzyılın sonlarında Terkos gölünden İstanbul'a su veren şebeke yapılınca, Beyoğlu ilçesi de bundan nasibini almış ve yöreye su verilmeye başlanmıştır. İmparatorluk döneminde Beyoğlu'na son su takviyesi II.Abdülhamid döneminde olmuştur. Kemerburgaz ile Cendere arasında 60 adet kaynağın suları birleştirilerek 1904 yılında demir borularla Beyoğlu'na verilmiştir. Bu sular Hamidiye suları olarak bilinir. İstanbul'da evlere ve diğer özel kurumlara paralı su dağıtımına başlanması, Terkos ve Elmalı şebekeleri ile başlamıştır.

Beyoğlu'na dikkatlerin çevrilmesine neden olan etken aslında devlet idi. Zira Beyoğlu'nun sırtlarına da, kıyı bölgelerine el uzatan öncelikle devlet idi. Devlet buralarda yeni kurumlar kurma yönünde varlığını göstermekteydi. Bunlar Saraylar, modern okullar, kışlalar, hastaneler, yönetim birimleri gibi şeylerdi. Reformlar bunlarla belirginliğe kavuşuyor, halka tanıtılıyor, öğretiliyor ve yaşama geçiriliyordu. Reformlar ve batıya açılış konusunda, II.Mahmud'da III.Selim'in yolunu izlemiştir. Beyoğlu'nun yıldızının parlayışı asıl bu padişah zamanında hız ve açıklık kazanır. Padişah sarayının İstanbul'dan beyoğlu tarafına geçmesi, saltanat makamınca Beyoğlu'nun İstanbul'a tercih edildiğini göstermektedir.

Bu dönemde örneğin Sütlüce yakınlarında Karaağaç'ta bir evde, gizlice matematik ve geometri dersleri verilmeye başlanır. Gizlilik içinde bir reform hareketine geçilirken bunun için en uygun çevre Beyoğlu yakası görülmektedir. Bir süre sonra bu Hendesehane, Tersane civarında açık bir biçimde faaliyete geçecek, matematik ve geometri gibi pozitif ilimlere yer verilen bu eğitim birimi 1773 yılında kurulmuş olan Mühendishane-i Bahr-i Hümayun için bir başlangıç oluşturacaktır. Aynı şekilde Baron Dö Tott, askeri alanda ikinci bir reform hareketi olarak Sürat topçularını kurmuştur. Bunlar haftada üç gün Beyoğlu ve Kağıthane'de talim yapmışlardır. Baron Dö Tott'un yenilikleri arasında Hasköy'de kurulan Top dökümhanesinden de bahsetmek gerekir. 1792 yılında Halıcıoğlu'nda Humbaracı kışlası yaptırılır. Aynı yıl içinde, Haliç tersanesinde ve Galata'nın hemen yanında ki Tophane de yenilemeler gerçekleştirilir. 1795 yılında Mühendishane-i Berri-i Hümayun, Halıcıoğlu'nda ki binasında faaliyete başlamıştır. Bu açıdan Beyoğlu'nun gelişmesini etkileyen kurumsal inşaatların en başında Beyoğlu Kışlasını saymak gerekir. Bu kışla Topçu askerleri için hazırlanmıştır.

Yıllar ilerledikçe Beyoğlu'nun tercihli alan haline gelişi, daha başka noktalardan da açıklığa kavuşur. 1858 yılında Beyoğlu'nda örnek Belediyeciliğe geçilmesi, tercihin yönetim alanına kadar uzanışına açıklık getirir.

Kılık, kıyafet, yaşam tarzı ve binalar açısından bütün halinde Türkiye ölçeğinden farklı bir yaşam ve görüntünün asıl yoğunluk kazandığı yer, kuşkusuz Beyoğlu olmuştur. 1860-1864 yılları arasında Aşıklar ve Ayazpaşa mezarlıkları kaldırılmış, Galata surları yıktırılmış, yeni sokak ve caddeler açtırılmış, yangınların önlenebilmesi için ahşap bina yapımı yasaklanmıştır. 1873 yılında karaköy'ü galatasaray'a bağlayan tünel açılarak hizmete girmiştir. 1913 yılında ise Beyoğlu-Şişli arasında çalışan Elektirikli tramvaylar hizmete girmiştir. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçildiğinde de Beyoğlu'nun yerleşme alanı Teşvikiye'den Maçka'dan Beşiktaş'a, Şişli ötelerine, Haliç ve Boğaziçi yamaçlarına ulaştı. Bu gelişme sırasında konutlar yavaş yavaş iş yerlerine dönüşmeye başladı. Önceleri Cadde-i kebir iken, Cumhuriyet'den sonra İstiklal caddesi denilen ana yol boyunca mağzalar, bankalar, kahvehaneler, tiyatrolar, sinemalar, pastahaneler ve eğlence yerleri açıldı. Bu gelişme Halaskargazi caddesi boyunca Şişli'ye doğru büyüdü.

İstanbul'da ki hızlı kentleşme göz önünde tutularak, Cumhuriyet döneminde bir kaç kez kent planlaması yapılmıştır. Bu planlara göre Haliç çevresi ile Boğaziçi sanayi olarak ayrılınca 1940 lardan itibaren buraları fabrika ve iş yerleri ile doldu.

Bugün Beyoğlu ilçesinin sınırları içersinde çok sayıda önemli kurum ve mekan bulunmaktadır. Bunlar arasında Fındıklı'da Mimar Sinan Üniversitesi, Taksim meydanında ki Atatürk Kültür merkezi, Kasımpaşa'da bulunan Kuzey Deniz saha komutanlığı, Tophane'de Koç sanayi müzesi, Aynalıkavak kasrı, İstiklal caddesi üzerinde bulunan İstanbul sanayi odası, Yapı Kredi Kültür ve yayıncılık, Çiçek pasajı, Balık pazarı, Aksanat, çok sayıda sinema ve tiyatro, Galata kulesi bulunmaktadır.

Günümüzde büyük otellerin ve tiyatroların, sinemaların, okulların, Konsoloslukların, yabancı kültür merkezlerinin sanat merkezlerinin bulunduğu Beyoğlu, İstanbul'un en canlı ve gözde semtlerinden biridir.

Beyazdut
27-07-09, 05:14
Eminönü

İstanbul'un tarihi yarımada olarak bilinen bölümünde yer alan Eminönü ilçesi kuzeyden Haliç, güneyden Marmara denizi, doğudan İstanbul boğazı, batıdan ise Fatih ilçesi ile çevrilidir.İlçe bütünüyle İstanbul kentinin tarihi çekirdeğini oluşturan suriçinde yer alır ve merkezi alanın en canlı bölgelerini oluşturur. Osmanlı döneminde Deniz gümrüğü ve gümrük eminliğinin burada olması nedeniyle Eminönü adını alan ilçe, Fatih ilçesiyle birlikte Cumhuriyetin ilk yıllarında İstanbul'un merkez ilçesi olmuştur. Nüfusu 1955 yılına kadar artmaya devam eden Eminönü ilçesinin önemli semtleri, zamanla konut alanı olmaktan çıkıp, ticaret bölgesine dönüşünce azalma sürecine girmiştir. 1990 yılında 83.444 olan nüfusu, son sayımda 55.548 olarak tespit edilmiştir. Yüzölçümü ise 5 kilometrekaredir.

Bizans dönemi: İstanbul'un Haliç girişinde, kentin kurulduğundan bugüne var olan limanın Sirkeci ile birlikte önemli bir bölümünü Eminönü semti oluşturmaktadır. Kent yaşamının önemli bir odağı olduğu kadar, dünyanın en önemli limanlarından birinin merkezi olan bu semt, Unkapanı yolu üzerinde yer alan İstanbul Ticaret odasının binası ile Sirkeci arasında ki kıyı şeridi ve onun hemen arkasında ki çarşı bölümünü kapsamaktadır. Semtin Bizans döneminde Neorin kapısı(bahçe kapısı) ile Porta Drungari(odun kapısı) arasındaki kıyı ve liman bölgesi olduğu tarihdeki kaynaklardan anlaşılmaktadır. Bizans'ın ilk kurulduğu yerin Bugünkü Topkapı sarayı çevresi ile Sarayburnu ve Sirkeci olduğu bilinmektedir. Sarayburnu'nun batısından başlayarak Eminöünü-Sirkeci sahilinin tamamen liman olduğu, Sirkeci garının bulunduğu yerin ise sonradan doldurulduğu bilinmektedir. Bizans döneminde bugünkü Sirkeci ve Cağaloğlu'nun kuzey kesimlerine Eugeniu denilmekteydi. Bölge günümüzde, Topkapı sarayını çevreleyen surların bulunduğu yerde olması gereken Bizans ssurlarının hemen dışında, Septimus Severus surunun içinde kalıyordu.

Bizans imparatorluğu döneminde Neorion limanı zamanla dolmuş, 697 yılında imparator Leontios tarafından temizletilmiş, bu sırada çıkarılan cüruftan kaynaklandığı sanılan Veba salgını şehri kasıp kavurmuştu. 10. yüzyıldan sonra Cenevizliler ve Pisalılar başta olmak üzere Latin kolonileri, Eminönü-Sirkeci civarında imtiyazlı bölgeler elde edip buralara yerleşmişler ve limanda kendi ticaret iskelelerini kurmuşlardır. Eminönü ile Sirkeci arasında, Yenicami'nin hemen arkasında bulunan Bahçekapı semti adını, İstanbul'un deniz surlarının Haliç ağzına açılan kapılarından biri olan, "Bahçe kapısından" almaktadır. Bizans döneminde bu kapıya Porta Neorion denilmekteydi. Bu kapının çevresindeki nüfusun yoğunluğunu o dönemde Museviler oluşturduğundan kapıya Porta Hebraica ya da Porta Judeca denilmiş, Türkler tarafından ise Çıfıt kapısı(Şuhut kapısı) olarak adlandırılmıştır. Bizans döneminde bu kapının yakınlarında bir kule olduğu, Haliç'in ağzına gerili zincirin bir ucunun bu kapıya diğer ucunun da Galata kulesine bağlı olduğu rivayet edilmektedir. Kapının yerinin bugünkü Yeni cami arkasında Arpacılar caddesi üzerinde olduğu tahmin edilmektedir.

Osmanlı dönemi: Bizans döneminde olduğu gibi Osmanlı döneminde de kentin ithal ettiği malların boşaltılıp, saklandığı, binlerce denizci ve tüccar ile onlara hizmet verenlerin işlerini yürttüğü yoğun bir iş merkezi olmaya devam eden Eminönü, aynı zamanda İstanbul'un büyük bir liman merkeziydi. Dolayıyla bu bölgede çok sayıda yer alan dini anıtların yanında, hanlar ve çarşılarda yoğun bir alanı kaplamaktaydı. Özellikle meydanı, pek çok yabancı gezginin gravürlerine konu olan Eminönü'nün deniz tarafından bakıldığında farkedilen eski hali, limanın sıkışık insan ve etkinlik dolu atmosferi, deniz üzerinde sandallar, ilginç profilleriyle büyük kayıklar, Yeni caminin muhteşem silueti, deniz kenarı sıkışmış ahşap dükkanlardan oluşan mimari karakteri oldukça büyük değişikliğe uğramıştır. Bu değişimde istanbul yakasını birbirine bağlayan Galata köPage Rankingüsünün rolü özellikle çok olmuştur. Böylece eskiden kıyıda oluşan kent mekanı, Galata'ya doğru uzanan bir şekillenmeye yönelmiştir. Buharlı gemilerin yapılmaya başlanması, Şirket-i Hayriye'nin kurulması, Sultan Abdülaziz döneminde Demiryolunun Sirkeci'ye gelişi, tünelin yapılması, önce atlı sonra da elektirikli tramvaylar, 19. yüzyılın sonlarında önce Galata'da sonra da Sirkeci'de yapılan yeni rıhtımlar ve depolar, Eminönü'nün ve meydanının görüntüsünü neredeyse bütünüyle değiştirmiştir. Bu değişimde, istanbul'un iki yakasını birbirine bağlayan Galata köPage Rankingüsünün payı büyüktür. Böylece eskiden kıyılarda oluşan kent mekanı, Galata'ya doğru uzanan bir şekillenmeye yönelmiştir. Buharlı gemilerin yapılmaya başlanması, Şirket-i Hayriye'nin kurulması, Sultan Abdülaziz döneminde demiryollarının Sirkeci'ye gelmesi, Tüneli inşası, önceleri atlı sonraları da elektirikli tramvaylar, 19. yüzyıl sonunda Galata ve Sirkeci'de yapılan yeni rıhtım ve depolar, Eminönü'nün ve meydanının görüntüsünü neredeyse tamamen değiştirmiştir.

Eminönü ilçesinin önemli semtlerinden biri olan Sirkeci, Osmanlı döneminde Topkapı sarayına yakın oluşu, sonra da Bab-âli'nin yani Hükümet konağının iskelesi olması nedeniyle önem kazanmış ve bu önemi korumuştur. Bu yöre hem ticaret hem de ulaşım açısından Bâb-ı Âli'nin denize doğru uzantısı durumundaydı. Demiryolları ve Sirkeci garının yapılması burasının önemini daha da arttırmıştır. Gar, semte canlılık ve hareket getirmiştir.

Bu dönemde Bahçekapı'nın, Sadrazamlığa terfi edenelerin saraya götürülmek üzere geçirildikleri kapı olduğu bilinmektedir. Kente getirilen zahire ve her türlü ticari malın da bu kapıdan geçirildiği tarihi kaynaklarda belirtilmektedir. Akşamları şehir kapıları kapandıktan sonra, geç kalanlarında şehre girdikleri kapı burası idi. 1569 yılında Demirkapı'da başlayıp Bahçekapı'ya kadar devam eden büyük yangında semtin Yahudi mahallesi bütünüyle yanmış, kapı ve çevresinde ki surlar 1865 yangını daha sonrada yol genişletme çalışmaları sırasında yıktırılmıştır. Eminönü ilçesinin Cağaoğlu semti, Evliya Çelebi'nin belirttiğine göre, Osmanlı döneminde Ekabir saraylarının bulunduğu bir semt idi. Bunda semtin saraya yakın olmasının önemli ölçüde payı bulunmaktadır. 16. yüzyılın son çeyreğinde Sadrazamlık yapan Çiğalazade Sinan paşanın sarayının ve yaptırdığı hamamın bu bölgede bulunması, semtin Çiğalaoğlu adını almasına neden olmuş, bu isim daha sonraları halk dilinde Cağaloğlu olarak benimsenmiştir. Osmanlı devletinin Sadaret makamı ve devletin yönetim merkezi olan Bâb-ı âli'nin varlığı semte daha 18. yüzyıldan itibaren özellik kazandırmaya başlamış, ve burası Osmanlı bürokrasisinin, sadaret mensuplarının, paşaların yaşadığı bir bölge halini almıştır. 1870 yılından itibaren Cağaloğlu, Türk basınının merkezi durumunu almaya başlamıştır.

Beyazdut
27-07-09, 05:15
Bizans döneminde semtin seçkin kişilerinin konutlarının yer alıdığı bir bölge olan Mahmutpaşa'nın Osmanlı döneminde de rağbet gören bir yöre olduğu anlaşılmaktadır. İstanbul'un fethinden hemen sonra Fatih Sultan Mehmet'in sadrazamlarından Mahmut paşa tarafından buraya 1463-1574 yıllarında buraya büyük bir külliye yaptırılmıştır. Bu külliyenin yer aldığı semt ise günümüze kadar bu sadrazamın adıyla anıla gelmiştir. Uzun bir dönem Haliç'a bakan konumuyla, yüksek düzeyde seçkin kişilerin konutlarına sahip olmayı Osmanlı döneminde de sürdüren bu semt, limanın hemen üstünde bulunduğundan, zamanla ticaretin artmasıyla hanlar, ardiyeler ve dükkanların yoğun bir biçimde yer aldığı görünüm kazanmıştır. Semtdeki konutlar gittikçe azalmış, çıkan yangınlar sonucunda konut bölgesi iyiice boşalmıştı.19 yüzyılda Mahmutpaşa'nın ticari bir bölge olma özelliği iyice netlik kazanmış, Kapalıçarşı ve Mısır çarşısı gibi iki önemli ticaret alanının arasında olmasıda önemini iyice arttırmıştır.

Eminönü ilçesinin Bizans döneminden günümüze değin tarihi önemini sürdüren en önemli semti Sultanahmet'dir. 1453 yılında İstanbul fethedildikten sonra, Sultanahmet semtinde ki Hipodrom ve çevresi At meydanı olarak anılmaya başlanmıştır. Tıpkı Hipodrom gibi at meydanı da saray düğünlerine, büyük merasimlere, ayaklanmalara ve kanlı olaylara sahne olmuştur. Hipodroma göre çevresinde ki yapılar nedeniyle daha da daralan at meydanı, yine de sur içi İstanbul'unun en önemli ve büyük meydanı olma özelliğini korumuştur. Sultanahmet semtinin merkezi ve kalbi durumunda ki at meydanı, 17. ve 18 yüzyıllar boyunca çeşitli ayaklanmalara karışan kitlelerin, yeniçerilerin toplantı meydanı işlevini sürdürmüştür. 1876 yılında Yeniçeri ocağı kaldırılırken Yeniçeriler bu meydanda toplanmışlar, daha sonraları bu ayaklanmaları ve yeniçeri isyanlarını hatırlatacak yer isimleri yasaklanırken meydanın adı da Ahmediye olarak değiştirilmiştir. Gittikçe bu ad, Sultanahmet olarak benimsenmiş ve kabul görmüştür. Sultanahmet semti 19. yüzyıl boyunca şehrin seçkin konaklarının bulunduğu bir semt, meydanı da en büyük meydan olma özelliğini korumuştur.

İstanbul'un fethinden sonra Osmanlı döneminde önemli ve rağbet gören semtlerden biri de Çemberlitaş semti olmuştur. Bu semtin çevresinde yoğunlaşmış ahşap evlerden ve tarihi yapılardan oluşan yerleşme, sık sık çıkan yangınlarla zarara uğramıştır. Daha sonra geçirdikleri retorasyonlarla bu yapıların büyük bir kısmı günümüze kadar gelebilmiş, bir kısmı da ne yazık ki yok olup gitmiştir. Çemberlitaş'dan sonra gelen ve Eminönü ilçesinin ticaret merkezlerinden biri olan Çarşıkapı ise, 16. yüzyıldan beri Kapalıçarşı'nın ve bölgede var olduğu bilinen ticaret merkezlerinin bir uzantısı durumundadır.

Çarşıkapı'nın devamında yer alan Beyazıt semti, İstanbul'da ilk Osmanlı sarayının yapıldığı semtdir. Bizans döneminde olduğu gibi Osmanlı döneminde de önemini korumaya devam etmiştir. Topkapı sarayı yapıldığı zaman Beyazıt'da ki sarayın tamamen terk edilmediği, 19 yüzyıla kadar sultanların burada yaptıkları çeşitli yapılar nedeniyle anlaşılmaktadır. Beyazıt meydanı, külliyenin burada yapılmasından dolayı 16. yüzyıldan itibaren yeni bir görünüm ve statü kazanmış, zamanla meydanın içine çeşitli yapılar yapılmıştır. Ancak meydan, 17. ve 18 yüzyıllarda sık sık çıkan yangınlar ve depremler nedeniyle biçim değiştirmiştir. 18. yüzyılda bayramlardan önce getirilen koyun sürüleri bu meydan da sergilenip satıldığından halk arasında burası kurban pazarı olarak da anılmıştır. Tanzimat döneminde Beyazıt'ın önemi daha da artmış, Vak'a-i hayriye'den sonra eski sarayın yerine Serasker kapısı kurulmuştur. Bugün, istanbul Üniversitesi merkez binası olan yapı ise, Sultan Abdülaziz döneminde 1866 yılında Seraskerat olarak kullanılan eski saray yapılarının yıkılması üzerine onların yerine yaptırılmıştır.

!9 yüzyılda İstanbul camilerinin avlularının içinde açılan Ramazan sergileri içinde en zengininin Bayezid camiinde kurulduğunu yine tarihi kaynaklardan öğrenmekteyiz. Bu sergilerde yiyecek, giyecek ve diğer eşyalar satılmaktaydı. Bunların çevresinde ise istanbul'un simgelerinden sayılan kahvehaneler yer almaktaydı. Sultan II.Abdülhamid dönemi(1876-1909) başlarında, her çeşit esnaf barakasının yer aldığı bir meydan olarak işlev gören Beyazıt, bütün tarihi boyunca olduğu gibi, pazar meydanı olma özelliğini hep korumuştur. Meşrutiyetin ilanından sonra bu meydan çeşitli önemli olaylara sahne olmuştur.

Eminönü ilçesinin Laleli semti, 18. yüzyıla gelene kadar adı pek fazla duyulmayan semtlerdendi. İstanbul'un fethinden sonra özellikle sultan II.Bayezid'in giriştiği imar ve iskan faaliyetlerinden Laleli caminin yapımına kadar geçen uzun süreçte, bu bölgede önemli bir yapı inşa edilmemiştir. 18. yüzyılda geçirdiği iki büyük yangından sonra semtde, yeniden yapılanma çalışmalarına girişilmiştir. Yapılan tamirlerden sonra, I.Dünya savaşına gelene kadar Laleli'nin kent içi işlevlerinde her hangi bir değişiklik olmamıştır. 1918 yangınından sonra, bölgede yeni sokak planlama çalışmaları yapılmış, ve bu semtde kentin orta sınıfına ve eski ailelerine mensup kişiler oturmuşlardır.

Eminönü ilçesine bağlı bir semt olan Süleymaniye ise, 16. yüzyıl ortalarından itibaren 1557 yılında tamamlanan Süleymaniye külliyesinin adıyla anılmaya başlanmıştır. Semt olarak Süleymaniye; Bugün İstanbul üniversitesi merkez binasının arkasında ki kesimleri kapsamaktadır. 17. yüzyılın ilk çeyreğine kadar ulemanın bu dönemde ki saygınlığına da bağlı olarak, şehrin belki de en seçkin ve önemli semti olan Süleymaniye'de ki külliyenin medreseleri, İstanbul'un en yüksek düzeyde eğitim veren kurumları idi. Semtin Haliç sahiline doğru uzanan kesiminde ise tüccar evleri ve konakları yer almaktaydı. Ayrıca Süleymaniye'nin etrafında yer alan ticarethanelerin ve dükkanların oluşturduğu alan, şehrin ticaret ve alışveriş merkezi olan Mercan'a ve aşağıda Haliç'e kadar uzanmaktaydı.

Adını, Fatih Sultan Mehmet dönemi sadrazamı ve Kaptan-ı Deryası Gedik Ahmet paşa'nın yaptırdığı çifte hamamdan alan Gedikpaşa semtinin, İstanbul'un fethinden sonra da kentin en eski yerleşim birimlerinden biri olduğu bilinmektedir. Eminnönü ilçe sınırları içersinde yer alan Gedikpaşa semti gibi Kumkapı'da büyük yangınlar geçirmiştir. Kumkapı semti, 19. yüzyıl ikinci yarısından sonra yangınlara karşı getirilen düzenlemelerle iki-üç yada dört katlı çıkmalarla kâgir gürünümlü bir yapılaşma hüviyetine bürünmüştür. Kumkapı semtine, 19. yüzyılın ilk yarısına kadar ulaşımın kayıklarla deniz yolundan yapıldığı bilinmektedir. 19. yüzyılın ikinci yarısında Demiryolunun buradan geçmesiyle semtin fiziki görünümü de değişmiştir.

Osmanlı döneminde de önemini koruyan Kadırga semti, liman ve tersaneden oluşan bir kompleks olarak kullanılmaya devam etmiştir. 1515 yılından itibaren limanın bir süre küçük gemilere terk edildiği anlaşılmaktadır. Daha sonra zaman içersinde dolan yada doldurulan limanın yerini meydan almıştır. Kadırga uzun yıllar ulemanın, yüksek düzeyde bürokratların ve hanedan mensuplarının yaşadığı bir semt olmuştur.

Bizans döneminde İstanbul kentinin bölgelere ayrımında, üçüncü bölge içinde kalan Çatladıkapı, Osmanlı döneminde, İhtisap bölgelerinden dördüncüsü olan Ayasofya koluna girmiştir. Çatladıkapı semtinde ki meydanın, Osmanlı döneminde 18. yüzyıl sonlarına kadar surla çevrili bir koy olduğu bilinmektedir. Zamanla bu koyun toprakla dolması sonucu geçit kapanmış, daha önceleri deniz tarafında ki geçitden içeri giren gemilerin geçmesine imkan kalmamıştır.

Beyazdut
27-07-09, 05:16
Cumhuriyet dönemi: Osmanlı döneminde, Eminönü meydanının mimari karakterinin değişmesinde Sirkeci garı'nın yapılması, Dördüncü vakıf han ve postahane gibi yapılar ile Sultan I.Abdülhamid döneminin ticari yapılarının da etkisi vardır. Ancak Eminönü'nün 19.yüzyılda ki fiziki yapısı, asıl Cumhurriyet'in ilanından sonra, özellikle Vali ve belediye Reisi Lütfi Kırdar(1938-1949) zamanında değişmeye başlamıştır. Yeni caminin önünde ki yapılar, köPage Rankingü için bilet kesen kulübeler ortadan kaldırılarak meydan genişlemiş ve açılmıştır. Mısır çarşısının etrafı açılarak restore edilmiş, 1955-1956 yıllarında Sirkeci-Unkapanı yol yapım çalışmaları sırasında, balıkcılarıyla ve meyhaneleriyle ünlü Balıkpazarı semtide yok olup gitmiştir. Eminönü'nün eski silueti 1986 yılına kadar ayakta kalabilmişse de, 1984-1989 yılları arasında, Haliç uygulamaları sırasında yemiş iskelesi ve çevresi tamamen ortadan kalkmıştır. 1980 li yıllarda yapılan yaya köPage Rankingüleri ise, semtin eski karakterini bozmuştur.

20. yüzyılın ilk yarısı boyunca Sirkeci, ucuz ve bakımsız otellerin, gurbetcilerin ve nakliye şirketlerinin merkezi olmuştur. Özellikle Sirkeci garı arkasında bulunan oteller gurbetcilerin mekanıydı. Ayrıca etrafta küçük lokantalar, büfeler ve ticarethaneler de mevcutdu. Ancak Sirkeci, tarihin her döneminde rıhtım olarak hizmet vermiştir. Diğer yandan Bâb-ı Âli caddesi ve onun devamı olan Ankara caddesinden aşağı, denize ve Galata köPage Rankingüsüne inen trafiğin bağlantı noktası olma özelliğini yine her dönemde korumuştur.

1957-1959 yılları arasında trafiğe açılan Sirkeci-Florya sahil yolu, Sarayburnu'nu sahilden dolaşarak Sirkeci ve Eminönü trafiğinin önemli ölçüde hafiflemesine neden olmuştur. 1960 yılından sonra Sirkeci'de bulunan ucuz ve bakımsız otellerin Aksaray ve çevresine kaymasıyla, semtde ticaret ve iş yeri niteliği ağırlık kazanmıştır. Semtin sahil kesiminde Bandırma-Mudanya ve izmir Feribot seferleri yapılan iskele, Sirkeci garının tam karşısına gelen yerde de Harem-Sirkeci arabalı vapur iskelesi bulunmaktadır.

Eminönü ilçesinin Bahçekapı semti 1960 yılına kadar konutlarında bulunduğu bir bölge iken, daha sonra tamamıyla ticaret merkezi haline gelmiştir. Galata köPage Rankingüsünün ayağının doğusunda, Eminönü meydanından Sirkeci'ye doğru uzanan sahil kesiminde şehir hatları vapurlarının yanaştığı iskeleler bulunmakta olup, burası şehri, Boğazın Anadolu ve Rumeli yakasına bağlayan en önemli ulaşım noktasıdır.

Cumhuriyet'in ilanından sonra Cağaloğlu, siyasal niteliğini kaybetmiş ancak Türk basın merkezi olarak önemini korumuştur. Ancak son yıllarda Büyük gazetelerin, merkezlerini şehir dışına taşımaları sonucu bu dönem de, eski hüviyetinde değildir.

Beyazdut
27-07-09, 05:16
İLÇENİN TARİHİ YERLERİ:


Camiler ve mescidler: Ağalar camii, Ahi çelebi camii, Alipaşa camii, Atik ibrahim paşa
camii[Çandarlı ibrahim paşa camii], Demirtaş mescidi, Emin bey mescidi, Emin Sinan mescidi, Kantarcılar mescidi, Kepenekci Sinan mescidi, Rüstempaşa camii, Saraç İshak mescidi ve tekkesi, Sultanahmet camii, Süleymaniye camii, Yeni camii[Valide camii]
Çeşmeler: Ahi Durmuş baba çeşmesi, Alman çeşmesi, Ali efendi çeşmesi, Beşir ağa çeşmesi, I.Abdülhamid çeşmesi, I.Mahmud çeşmesi, Kethüda Aşub kadın çeşmesi, Rüstempaşa çeşmesi, Sultan III.Ahmet çeşmesi, Valide Sultan çeşmesi.
Müzeler ve tarihi yerler: Arkeoloji müzesi, Ayasofya müzesi, basın müzesi, Büyük saray buluntuları, Binbirdirek sarnıcı, Büyük saray mozaikleri müzesi, Çemberlitaş[Konstantin sütunu], Çinili köşk müzesi, Eski şark eserleri müzesi, Gotlar sütunu, Hipodrum ve Sultanahmet meydanı, Mısır Obeliski, Mozaik müzesi, Tanzimat müzesi, Topkapı sarayı müzesi, Türk İslam eserleri müzesi, Vakıflar halı kilim müzesi, Yere batan sarnıcı, Yılanlı sütun, Örme Obeliski, Şehir müzesi......
Çarşılar: Arasta çarşısı, Bakırcılar çarşısı, Kapalıçarşı, Mısır çarşısı, Sahaflar çarşısı..
Kütüphaneler: Murat molla kütüphanesi, Ragıp paşa kütüphanesi, Süleymaniye Kütüphanesi, Nuruosmaniye kütüphanesi, İstanbul Üniversitesi kütüphanesi, Hacı Selim ağa kütüphanesi, Arkeoloji müzesi kütüphanesi, Topkapı müzesi kütüphanesi, Türkiyat Enstitüsü kütüphanesi, Bayezid Devlet kütüphanesi,Atıf Efendi kütüphanesi
Demiryolları kütüphanesi, Ahmed III. Kütüphanesi, Ayasofya kütüphanesi, Darülfünun, Enderun kütüphanesi, Hakkı Tarık Us kütüphanesi, Hasan paşa medresesi kütüphanesi, Kadılar medresesi kütüphanesi, KöPage Rankingülükütüphanesi, İl Halk kütüphanesi.

Beyazdut
27-07-09, 05:17
Fatih - Çarşamba

Bu bölümde incelenecek olan başlıklar:

Fatih camii
Çarşamba
Yavuz Selim
İsmail Ağa camii
Mehmet Ağa camii
Murat Molla kütüphanesi
Ayios İoannis
Pammakaristos
Kefevi camii
Atik Ali Paşa
Nişancı Mehmet paşa
Bu turda, İstanbul'un yedi tepesinden ikisini, üzerlerinde şehir silüetini süsleyen anıtsal camileriyle birlikte göreceğiz: Fatih ve Yavuz Selim camileri.

İstanbul'un yeni idari bölünüşünde tarihi yarımada iki ilçeden oluşuyor: Eminönü ve Fatih ilçeleri. Aralarındaki sınır çizgisi, Unkapanı köPage Rankingüsünden Yenikapı'ya uzanan cadde. Bu caddenin batısında kalan bütün suriçi bölgesi bu anlamda Fatih sayılmakla birlikte dar anlamda, semt olarak Fatih, Fatih camii'nin yakın çevresidir.

Yavuz Selim camii'nin bulunduğu semtin adının Çarşamba olmasının nedeni, fetihden sonra Karadeniz kıyısındaki Çarşamba bölgesinde oturan bir grup insanın burada iskân edilmesidir. Burada çok eskiden beri, şehrin en büyük pazarlarından biri kurulurdu. Bu pazar çok kalabalık ve her türlü insanla dolu olduğu için Çarşamba pazarı deyimi türemiştir. Karagümrük adı da surların bu kısmında bir çeşit ülke içi, şehir gümrüğü olmasına bağlıdır. Karadan gelen mallar burada gümrükten geçerek İstanbul'a giriyordu.

Beyazdut
27-07-09, 05:18
FATİH CAMİİ:

Biz gezmeye Fatih camii'nden başlayarak batıya doğru ilerleyelim. Fatih Camii daha önce Ayasofya ile lgili olarak anlattığımız, Süleymaniye dolayısıyla yeniden değindiğimiz Konstantiniye efsanesinde önemli bir halka meydana getiriyor. Camiyi ve külliyesini gezerken bu efsanenin motiflerine de göz atılacaktır.

Cami ile külliyenin 1463-1470 arasında inşa edildiği anlaşılıyor. Demek ki, fetihden on yıl sonra, Fatih Mehmet, şehirdeki büyük eserini yapmaya karar vermiş. daha sonra çeşitlipadişahlarında uyacağı - ve zaten akla uygun - bir geleneği başlatarak, bu eserini şehrin yüksek yerlerinden birinde, yani ünlü yedi tepenin bir tanesinde inşa ettiriyor. Bu tepede, şimdi külliyenin kapladığı alanın bir kısmında Bizans'ın büyük ve önemli kiliselerinden biri olan Havariyun kilisesi'nin(Ayii Apostolii) bulunduğunu biliyoruz. Osmanlılar'dan önce Bizanslılar da şehrin yükseltilerini anıtsal binalarla süslemeye çalışmışlardı. Fetihden sonra Fatih'in anlaşmaya vardığı ve Ekumenik Ortodoks Kilisesi Patrikliği'ne tayin ettiği Gennadios burayı Patrikhane Kilisesi haline getirmişti. Birkaç yol sonra Fatih külliyesini burada yapmak isteyince Gennadios Çarşamba'daki Pammakaristos'a taşındı. Havariyun'dan başka, Bizans imparatorları mezarlarının da bu tepede bulunduğuna inanılıyor. Yunan-Latin kültüründe mezarlık(nekropolis) şehrin hemen dışına yapılırdı. Konstantinos'un, o sırada şehir dışında kalan bu tepede gömüldüğü biliniyor. Onu başka imparatorlar da izlemiş olmalı. Teodosios surlarıyla bölge sur içinde kaldı. İustinianus da buradaki Havariyun(Ayii Apostolii) Kilisesini yeniledi.

Fatih camii,ne yazık ki, bize aslının ne olduğu hakkında yeterli bilgi vermiyor. Çünkü bu cami 1766 depreminde yıkıldı ve Fatih Sultan Mehmet'in camii olduğu için çok kısa sürede onarılarak 1771'de şimdiki biçimini aldı. Onarım emrini veren Sultan III. Mustafa, yapan da zamanın ünlü mimarı Mehmet Tahir Ağa'dır. Mehmet Ağa Şehzade'den beri büyük camilere uygulanan klasik plana uyarak, büyükkubbeyi dört yarım kubbeyle çevirdi. Böylece, Osmanlı mimarisinin gelişim çizgisinde çok önemli bir gedik ortaya çıkıyor. Fetihden sonra yapılmış ilk anıtsal binanın nasıl olduğunu tam olatak tasvir edemiyoruz. Gene de, eski kayıtlardan genel bir fikir ediniyoruz. Çemberlitaş'daki Atik Ali Paşa Camii gibi mihrap tarafında tek bir yarımkubbesi, iki yandaki galerilerin üzerinde üçer küçük kubbe olduğu anlaşılıyor. Ayrıca, bina dışarıdan oldukça büyük payanda duvarlarıyla desteklenmiş.

Bazı Anadolu şehirlerinde daha eski modelleri olan Atik Ali Paşa daha sonraki Osmanlı mimarisinin kaynağı olmamıştır. Bu bakımdan, bu planın devasa ölçekte bir tekrarı olan Fatih Camii'de, Bayezid Camii kadar doğurgan olmamıştır diyebiliriz.

Ama, zamanında doğal olarak Ayasofya ile kıyaslanmıştı. "Doğal olarak" , çünkü büyüklük bakımından o dönemde yalnız bu iki bina kıyaslanabilirdi. Gene de, Fatih'inki çok küçük kalmıştı.(Kubbe çapı, Ayasofya'nın oval kubbesinde 31. ve 32 metre, Fatih camii'nde 26 metredir).

Osmanlılar fetih sırasında ve onu izleyen yıllarda her bakımdan güçlüydüler. Güçlü padişahların, gözlerinin önündeki Ayasofya'ya bakıp, içlerinde onunla yarışma dürtüsünü zaptetmeleri herhalde hiç kolay değildi. Bu yarışmanın Fatih'le başladığı anlaşılıyor. Bu durum, yeni dönemin özellikleriyle de zenginleşerek, Yerasimos'un anlattığı Ayasofya efsanesinin sürmesini sağlar. Temelde gene, dini yapı yaptıran hükümdarın, bu yapının görkemi yoluyla kendi dünyevi gücünü yükseltmesi teması vardır. Ayasofya ve Konstantiniye'yi ele alan Bizans ve Arap efsanelerine eklenen Türk efsanelerinde dünyevi gücün savunmasını yapanlar Fatih'i yüceltirken, buna karşı çıkanların efsanelerine yeniden mimar motifi girer. İşin tuhafı, tarihin bu aşamasında, efsane gerçeği değil, gerçeklik efsaneyi taklit etmeye başlamıştır; şöyle ki, Yerasimos'un aktardığı efsanede mimarın rolü bulanıktır, çünkü tanrı ile imparator arasında yer alır. İmparatorun şeytani iktidar hırsının aracı da olabilir, imparatora rağmen Tanrı için sanatını icra eden bir kişi de. Dünyevi iktidara karşı çıkan efsaneler mimarı Tanrı'ya yakın görünür ve imparatorun zulmüne uğradığını anlatır.

Fatih Camii'ni yapan mimarın adı Sinan'dır. Ancak bu mimarı Büyük Sinan ile karıştırmamak gerek. Büyük Sinan'dan ayırt etmek için Atik Sinan denmiştir. Zamanında "Azatlı Sinan" olarak da tanınır. Azat edilmiş olduğuna göre bir köle, demek ki Hıristiyan kökenlidir. Rum olduğunu gösteren birçok ipucu var. Ancak, bu çapta bir cami yapabilecek mimar yüzyıllardır Bizans'da yetişmemiştir ve belli ki bu Sinan Osmanlı mimarlık örgütünde eğitim görmüş biridir. Mezarı, birazdan göreceğimiz Kumrulu mescidindedir. Mezar taşından , 1471'de idam edildiğini öğreniriz(şehit edilerek denmiştir). Ancak bundan da önce, ünlü bir hikaye vardır. Fatih camiyi beğenmez ve Sinan'a kızar, ellerini kestirir. Evliya Çelebi bu hikayeyi Osmanlı adaletini anlatmak üzere aktarır. Kadı, Fatih'i haksız bulmuştur. Sinan üstüne varsa, Fatih'e kısas yapılıp ellerinin kesilmesi kararını verecektir. Ama Sinan üstelemez ve ömür boyu maaş bağlanır, tazminat olarak. Ayrıca, Fatih Sultan Mehmet'de kadının bu yargısını takdir eder.

Fatih ile mimarı arasında sorun çıktığı ortada, en azından idam kesin. Ama sorunun ne olduğu belli değil. Yaygın söylenti, cami için Fatih'in verdiği sütunları Atik Sinan'ın keserek kısaltması. Niçin kestiği sorulunca Sinan, " kubbe bu kadar yüksek sütunlara oturtulursa depreme dayanamazdı ",yollu bir cevap veriyor. "El kesme" cezasının gerekcesi de bu(oysa mühendislik açısından doğru cevap olabilir). Ama cami yapılırken en başta sütunların dikilmesi gerekir. Bu durumda kesilip kesilmediği o zaman anlaşılırdı.

Bir ikinci neden, cami tamamlandığında, Fatih'in Ayasofya'nın aşılamadığını görerek gazaba gelmesi olabilir. Eldeki çeşitli ipucları böyle bir hayal kırıklığının gerçekten yaşandığını akla getiriyor. Bu duygu Azatlı Sinan'ın birtakım yolsuzluklar yaptığı şüphesiyle birleşmişse, ceza daha da anlaşılır olabilir. Sinan'ın camiye başlarken kendisine bir vakıf kurduğunu biliyoruz. Gerekçe her ne idiyse, görülüyor ki bu durumda tarihi gerçeklik, efsanede anlatılan, imparatorun gazabına uğrayan mimar motifine uyuyor.

Bu uzun hikayeden sonra şimdiki durumuyla camiyi ve külliyeyi gezmeye başlıyabiliriz. Külliyenin batı girişinde bir mektep ve bir kitaplık varmış, ama bunlar yıkılıp yok olmuş. Karşımızdaki avlu, caminin depremden yıkılmamış kısımlarından. İki sıra pencereli yüksek avluya, yüksek, görkemli bir kapıdan geçerek giriyoruz. Bu avluda külahlı bir şadırvanı hemen görüyoruz. Mermer hazneli, sekiz mermer sütunlu bir şadırvan. Avlu revakının sütunları, sütun başlıkları da güzel, ama avluda en dikkate değer şey, bence, girişin olduğu duvardaki yeşil eğriboz taşı üstüne beyaz mermerle yazılan Fatiha ve Besmeledir. Ayrıca iki kanatta da, bu sefer çiniyle, besmele ve Ayet el-Kürsi yazılıdır. Bu güzel hat örnekleri Yahya Sofi ile oğlu Ali Bin Sofi'nin eserleridir.

Aslında caminin içinde en güzel eserler hat. Yoksa, bildik 18. yüzyıl atmosferinin çok daha büyük bir örneğinin içindeyiz. Mihrap da barok, ama güzel. Cami içinde(sağ köşede) su içilen bir çeşme olması da ilginç. Bu herhalde eskiden bir ayazmaydı.

Külliyeye önce medreselerden başlıyalım. Kuzeydeki dört medreseye Karadeniz, güneydekilere de Akdeniz semaniye(yüksek öğrenim) medreseleri denir. Her ikisinin de dışında, vaktiyle tetimme medreseleri vardı(yüksek öğretim için hazırlık kısmı). Bunlar da kuzeydoğudaki Darüşşifa gibi artık yok. İki kanatta da ortada kalan iki medrese bitişik ve tek blok yapıyor, onun sağındaki ve solundaki medreselerle arada geçiş yeri bırakılmış. Tam simetrik yapılmış oolammedreselerde hücreler dikdörtgen avluyu üç yanından sarıyor. Girişler yandan ve girişin yanında bir bahçe var. Dershaneler de hücre olmayan kanatta yapılmış.İlk yapıldığında yaklaşık bin öğrencisi olan bir üniversite olmalıydı.

Medresenin bu şekilde, bir hükümdarın külliyesinin bir parçası olması ve gelirinin de o hükümdarın vakfından gelmesi, "üniversite özerkliğini" zedeleyen bir durum sayılabilir;o dönemde de sayılmıştır. Ulema ve bu arada tarikatlar ve dervişler Osmanlı devletinin kuruluş evrelerinde dinamik bir rol oynamışlardı. İstanbul kuşatması sırasında da bu rolü sürdürdüler. Ama Fatih'in devleti ve her türlü otoriteyi merkezileştirmekteki kararlılığı, onların bu rollerinden ötürü sahip oldukları özerkliği büyük ölçüde kısıtladı.

Medresenin külliye içine alınmasıyla aynı anda, tabhanenin de cami dışına çıkarıldığını görüyoruz. Tabhane yolculuk yapan dervişlerin, din adamlarının konuklaması için caminin kanatlarına yapılan ve cami iç mekânıyla birleşmeyen, bir tür dini oteldi. Fatih külliyesinin tabhanesi ise, caminin dışında, külliyenin güneydoğusundaki bağımsız binadır. Bu uygulamalar zamanında ulemayı kızdırmıştı. İmparatorluk biçimleniyordu ve ister istemez bundan gocunanlar olacaktı. Ama Fatih güçlüydü, ayrıca da başarılıydı. Hoşnutsuzluk daha büyük, kitlesel bir tepkiye dönüşmedi.

Caminin mihrap duvarının arkasında Fatih'in ve karısı Gülbahar Sultan 'ın türbeleri var. Eyüp Sultan'da kılıç kuşanma töreninden sonra padişahlar dönüşte genellikle Fatih'in türbesini de ziyaret ederlerdi. Aynı depremde bunlar da yıkılmış ve yeniden yapılmış. Bu onarımda Fatih'in türbesinin iyice değiştiğini görüyoruz. İçi ampir tarzında süslenmiş. Gülbahar'ınki aslına daha yakın olabilir. Burada da efsane peşimizi bırakmıyor. Söylentiye göre bu Gülbahar aslında Fransa Kralı'nın kızıymış ve son Bizans imparatoru Konstantinos Dragazes ile evlenmek üzere Bizans'a gönderilmiş. şehir düşünce o da tutsak olmuş ve sonunda Fatih'in karısı olarak ona Bayezid'i doğurmuş. Üstelik, Müslüman da olmamış. Evliya Çelebi olsun, yabancı gezginler olsun, bu hikayeyi tekrar ederler. Gerçekten de, Gülbahar'ın türbesi, bu hikayelerde anlatıldığı gini pencereleri kapalı durur ve ziyaret edilmez. Oysa Babinger bunların tamamen uydurma olduğunu, Gülbahar'ın Arnavut olduğunu söyler.

İlginç bir rastlantıyla, benzer bir hikayesi olan, I. Abdülhamit'in karısı ve II. Mahmut'un annesi Nakşidil Sultan'ın türbesi de burada, biraz daha ileridedir. Bu da on dört kenarlı, pencereleri iki sıra ve ikinci sıradakiler beyzi olan, gayet değişik ve ilginç olan bir türbedir. yazılarını ünlü hattat Rakım Efendi yazmıştır. Nakşidil türbesinin bahçesinde I. Abdülhamit'in kadınlarından Gülustu'nun da türbesi vardır. Osmanlı tarihiinin Batı ile özel ve ortodoksi ilişkisiolan bu iki padişah(II.Mehmet ile II.Mahmut), halkın hayalinde, o yaptıklarını bir kadının-bir gavur kadının- etkisinde kalarak yapmış olmalılar. Bu da yerasimos'un efsanesine uygun; Süleyman'ın da tapınağını putperest Belkıs'ın ya da ada kralının kızının cilvesi sonucu yapması gibi.

Fatih türbesinin arkasındaki hazirede Gazi Osman Paşa'nın türbesi ile onun hemen yanında, Abdin Dino'nun dedesi Dinozade Abidin Paşa'nın sekizgen yarı açık türbesi var. Hazirede ayrıca, birçok önemli Osmanlı şahsiyeti de yatmaktadır : Sadrazam Mustafa Naili ve Abdurrahman paşalar, Ahmet Mithat Efendi ile Ali Emiri Efendi, Vahdettin zamanından Ali Rıza paşa, hattat Yesarizadeler, Ahmet Cevdet Paşa vb.gibi..

Külliyenin güneydoğu köşesinde çok büyük olması gereken imaretin birkaç kalıntısı duruyor. Onun karşısına yapılmış olan Kervan saray'ın bu kadar bile izi yok. Burada yalnız Tabhane ayakta kalmış. Cami bahçesinden bu bölüme "çorba kapısı" denilen kapıdan geçilir.Tabhane külliyenin en güzel ve en karmaşık binalarından biridir. Ortasında avlu vardır ve onu çevreleyen yirmi kubbe yeşil eğriboz taşından on altı sütun üstüne oturur(sütunlar her halde Havariyun kilisesinden alınmıştır). Doğudakişimdi kubbesi yıkılmış, çıkıntılıbölüm cami kısmıdır. Sonuç olarak Bu eserin mimarı Atik Sinan'a yazık olmuş diyebiliriz.

Beyazdut
27-07-09, 05:19
ÇARŞAMBA :

Buradan çarşambe ve Yavuz Selim tarafına gidelim. Bunun için külliyenin batı kamadından çıkıp Haliç caddesini bulursak, yürüyüş yolunu kısaltırız.

Summer-Boyd ile Freely'nin bu bölge üzerine söylediği güzel sözlere baktığımızda doğrusu biraz içimiz burkuluyor. Onlar burada eski İstanbul Atmosferini bulduklarını anlatıyorlar ya da eski Çarşamba pazarı'na ve pitoresk Çukur bostan'a değiniyorlar. Oysa şimdi bunlar yok. Arada sıkışıp kalmış birkaç eski ev dışında her yer en zevksiz betonarmeyle donanmış durumda. "Eski istanbul" niyetine de olsa, çarşaflı kadınlar, latalı ve sarıklı adamlar. Bu sokaklarda insan İslam Cumhuriyetine geldiği izlenimini ediniyor. Bu kılık kıyafetin yasaklanmasından yana değiliz elbette; doğal da karşılanabilir, bir tepkisellikler toplumunda yaşadığımız düşünülürse. Ayrıca bunun öyle doğrudan doğruya politik bir gösteri olduğunu da sanmıyoruz. Bir çeşit Müslüman Punk'u bile sayılabilir bu giyim tarzı.

İstanbul'un eski ve saygıdeğer eğitim kurumlarından biri olan Darüşşafaka lisesi de buradadır. Ama yakınlarda bu lise de buradan taşındı. Binası 1873'de Ohannes kalfa tarafından inşa edilmiştir. Darüşşafaka'nın özelliği, yetim çocukları eğitmek için açılmış olmasıydı. Onun yanından geçip sola, Alinaki sokağına saptığımızda, solumuzda bir Bizans sarnıcı göreceğiz. Ne zaman yapıldığı , kim ya da kimler tarafından yapıldığı ve adı bilinmeyen bu sarnıca ancak pencerelerine uzanarak bakabiliyoruz; şehrin birçok eskianıtının önünde bir süre inat ettiğimizde, bir yerlerden, eli anahtarlı biri çıkagelir ve sonunda kapıyı açar. Burada ne böyle bir adam ne de böyle bir adamın varlığına dair bir söylenti var. Yedişer sütunlu dört sıra seçilebiliyor.

Fatih'de ve buralarda ziyaret edilemeyen çeşitli Bizans sarnıçları var. Bunlardan biri Atpazarı sarnıcı adıyla biliniyor ve ve Fatih'te, Mıhcilar caddesi'nin altında. Bir başkası, Vatanperver sokağı'nda, Ahmediye camii'nin altında kalıyor; zaman zaman suyu kullanılıyor. Ayrıca, Karagümrük'te, Aetios'un kuzeyinde de, artık içine girilemeyen bir sarnıç var.

Birkaç adım daha yürüyünce Fatih'den gelen Yavuz Selim caddesi'ne çıkıyoruz. Hemen önümüzde Eski Çukur Bostan, daha eski Aspar açık sarnıcı. Bizanslılar bununla birlikte üç tane büyük açık sarnıç yapmışlardı. Osmanlı döneminde ve belki daha da önceden bunların bostana dönüştüklerini biliyoruz. Aspar, yakın zamanlara kadar son derece şirin bir bostandı. Ortasındaki caminin yanı sıra birçok ev vardı ağaçların arasında. Bedrettin Dalan Belediye Başkanlığı sırasında Çarşamba pazarı'nı sokaktan sürmeye ve bostanı-Altınmermer'deki gibi- pazar yeri yapmaya karar verdi; bostan yok edildi, tonlarca beton döküldü ve bugünkü manzara elde edildi. Ayrıca, planlandığı gibi bir pazar yeri de olmadı. Büyükprojeleri olan Belediye başkanlarından bu şehri acaba hangi güç kurtaracaktır merakla beklemekteyiz.

Beyazdut
27-07-09, 05:19
YAVUZ SELİM:

Aspar'ın yanı başında Yavuz Selim camii var. Geldiğimiz yöne göre, caminin bahçesine güneydeki kapıdan gireceğiz. Camiye bakmadan önce avluyu geçip Haliç'in üstündeki terasa çıkalım. Burada çok güzel bir manzara var, ama birkaç münasebetsiz apartman olmasa çok daha güzel olabilirdi.

Şimdi camiye gelelim. Sultan Selim Camii şehrin beşinci tepesini taçlandırır. Ortası şadırvanlı, servili güzel bir avlusu vardır. Pencere üstlerinde erken İznik çinilerini görürüz. Lacivert, turkuvaz, yeşil ve sarı çiniler. Caminin minaresi son derece sadedir. Kocaman kubbe, doğrudan, 24.5 kare mekanın üstüne oturur ve ona pandantiflerle bağlanır. Bu kadar basit bir planla yapılmış en büyük kubbe herhalde budur. Üstelik, kubbe oldukça basıktır ki, bunu yapmak için daha ince mühendislik gerektirir. İç süsleme oldukça azdır; dışarıdaki çinilerin benzerini görürüz, duvarlar sıvalı bile değildir. Mihrap duvarında Kâbe'den getirilmiş bir kumaş camekanda asılıdır. Hünkar mahfili de oldukça zevklidir.

Fatih'in kendi camisinden dışarı çıkardığı Tabhanenin burada, İstanbul'da hüküm süren üçüncü padişahın camisinde, geri geldiğini görürüz. Zaten Yavuz Selim camii bu bakımdan ilginçtir; hatırı sayılır büyüklüğü dışında, İstanbul'da kurulan cami geleneğiyle sanki hiç ilgisi yoktur. Yavuz'un ünlü, sadelikten yana kişiliği, sanki mimarinin üslubunu belirlemiştir. Caminin mimarı bilinmiyor. Yalnız Tahsin öz, Acem Ali adında bir mimar olduğunu ileri sürmüştür.

Arkadaki bahçede türbeler var. Bunların en ilginç olanı Selim'inki. Selim'in türbesi sekizgendir. Çiniler, İznik'de tam da kırmızının bulunmasından önceki evrenin güzel örnekleridir. Ortada Selim'in kocaman sandukası, sandukanın üstünde de bir okadar kocaman kavuğu durur. Yavuz Selim ve Fatih, yanlarında çocukları, torunları, karıları olmadan, türbelerinde yalnız yatan iki sultandır.

Bunun yanındaki türbe şehzadeler türbesi olarak bilinir. İçinde Kanuni'nin iki oğluyla iki kızı gömülüdür. Bunun da güzel çinileri vardır. Denize daha yakın olan türbe ise Abdülmecit'e aittir. Yanında bazı oğulları da yatar. Abdülmecit'in bütün çocuklarıyla aynı türbeye sığması mümkün değildir, çünkü 42 çocuğu olmuştu. (V.Murat, II.Abdülhamit, Reşat ve Vahdettin, yani son dört padişahda bunların arasındadır.)

Camiyi güneybatı kapısından terkederken, külliyeden kalan son bina olan sıbyan mektebinin yanından geçiyoruz. Eskiden çocuk kitaplığı olan bu yapı şimdi kuran kursu haline getirildi. Cami bahçesinin altında herhalde Bizans'tan kalma, büyük sarnıçlar var.

Beyazdut
27-07-09, 05:20
İSMAİL AĞA CAMİİ:

Arada kalmış tek tük ahşap evlerin yanından geçerek büyük bir meyadana geliyor, karakolun önünden sağa kıvrılıyoruz. Birazdan sağmızda göreceğimiz camii, İsmail Ağa camiidir. 1723'te Şeyhülislam İsmail Efendi tarafından yaptırılmıştır. Cami dükkânlar üzerinde yapılmış olduğu için avlusuna merdivenle çıkılır. Girişin üstü eski sıbyan mektebidir. Avlunun arka tarafında da küçük bir darülhadis vardır. 1952'de restore edilirken genellikle aslına sadık kalınmış, ama bazı ayrıntılar zevksizleşmiştir. 1988'de ise, namaz yerini genişletmek amacıyla beton ek yapılmıştır. Herhalde çok ender kaloriferli camilerdendir.

Sitemizde, İskenderpaşa cami'inden söz ederken de Nakşibendi tarikatına değinilmişti. İsmail Ağa cami'de yine aynı tarikatın, o kadar kalabalık olmayan, Mahmut Efendi kolunun karargâhı kabul edilebilir. Bu konulara çok yakın olmaksızın bilindiği üzre Mahmut Efendi'nin öğretisinde İslami giyim kuşama uyma gereği, özellikle kadınların çarşaf giymesi zorunluluğu, önemli bir yer tutuyor. Özellikle bu bölgede artık iyice yoğunlaşan sarıklı adamlar ve çarşaflı kadınlar Şeyh Mahmut Efendi'nin müritleri. Gene buradaki, şehir siluetini bozan, çok yüksek ve zevksiz bina, Mahmut Efendi'nin yaptırdığı Kuran kursu binasıdır.

İsmail Ağa cami'nin ilerisinde, Karadut ve Mercimek sokakları arasındaki adada, İsmet Efendi tekkesi vardır. İsmet Efendi, Halidi tarikatındandı.

Beyazdut
27-07-09, 05:20
MEHMET AĞA CAMİİ:

caddeden devam edip bu sefer ilk sola saptığımızda, az sonra, kendi adını taşıyan sokakta, Mehmet Ağa cami'ne geliriz. Küçük, ama ilginç bir camidir bu. Yaptıran Mehmet Ağa, siyahi harem ağalarının başıdır. Mimarı ise, Sinan'ın yanında yetişen ve onun ölümünden sonra mimarbaşı olarak yerini alan Davut Ağa. Yapılış tarihi olan 1586'da Sinan henüz hayattadır.

Camibir bahçeiçindedir. Mehmet Ağa'nın büyücek, dört köşeli türbesi de bu bahçededir. Camiyle birlikte(onun karşısında) yapılan Halvetiye tekkesi ve darülhadis yıkılıp kaybolmuştur.

Kare planlı camide 11 metre çapındaki kubbe duvarlara değil sekiz payeye dayanan kemerlere oturtulmuştur. Dolayısıyla pandantif yoktur. Köşelere çeyrek kubbeler yerleştirilmiştir (ayrıca da, mihrap çıkıntısında bir yarım kubbe vardır). Payeler caminin dışına destekkuleleri olarak taşar. Bütün bu öğeler, bu çapta camilerde pek fazla rastlamadığımız hareketli ve güzel bir bileşim oluşturur. İçindeki çiniler de ayrıca güzeldir.

Külliyeden bir tek çifte hamam duruyor. Bu güzel bina da camiinin az ilerisinde ve halâ kullanılıyor.

Beyazdut
27-07-09, 05:20
MURAT MOLLA KÜTÜPHANESİ :

Yeniden caddeye dönüp yola devam etttiğimizde, az ileri de ve sağda, Murat Molla Kütüphanesini görüyoruz. Bahçe içinde, mütevazi bir kitaplık. 18. yüzyılın son çeyreğinde Damatzade Şeyh Murat Molla tarafından yaptırılmıştır. Girişte kitaplık memurları için yaptırılan bina bulunur. Asılkitaplı sıralı taş ve tuğladan yapılmış kare planlı bir binadır. Ortasındaki kubbeyi taşıyan dört sütunu bizans başlıklıdır. Merkezi kubbenin dört yanında beşik tonozlar, köşelerde birer küçük kubbe bulunur. Kitaplığın yanında bulunan tekke binası yıkılmıştır.

Murat Molla kütüphanesi bahçesinin Haliç'e doğru olan kenarı, son derece şirin bir çıkmaz sokağa bakar. Bu çıkmaza bir binanın altındaki geçitden girilir. Daracık cepheli evlerin derinliği de dört-beş metreyi aşmaz.

Az ileride, solda, güzel bir bahçesi de olan Aya Yorgi Potira kilisesi(Ayios Yeoryios Potiras) vardır. Eskiden halk bunu Hızır İlyas kilisesi adıyla tanırmış. Bölgenin bu noktasında, Fener semtinin üst sınırına geliyoruz ve bunu hemen farketmek mümkün. Şu sıralar Çarşamba'da ve Fener'de oturan halk arasında göze çarpan bir fark olmadığı halde, mimari tarz, başka bir semte gelindiğini gösteriyor. Geçmişte, nüfus yapısı da farkı belirginleştirirdi. İstanbul'da semtden semte değişiklik, halâ izlerini yakalayabildiğimiz bir kültürel olgudur.

Beyazdut
27-07-09, 05:21
AYIOS IOANNIS :

Biz gene, kitaplığa sapmadan önceki caddeye çıkalım. Aynı yönde biraz yürüyünce, bu sefer solda, birpastanenin köşe yaptığı sokağa sapacağız. Birkaç adım sonra, camiye çevrilmişbir Bizans kilisesiyle karşılaşacağız. Şimdi Hırami Ahmet Paşa Camii adıyla bilinen bina Ayios İoannis(Aya yani) kilisesi olarak yapılmıştı. Tarihi hakkında fazla bir şey bilinmiyor. Fatih camii yapılırken Apostolii Kilisesi'ni terk etmek zorunda kalan Patrik Gennadios, biraz sonra göreceğimiz Pammakaristos kilisesine taşınmıştı. O tarihte burayı rahibelerin kullandığı anlaşılıyor. Pammakaristos Patrikhane kilisesi haline gelince, oradaki rahibeler de bu küçükkiliseye gönderilmiş. Bu da, kiilisenin camiye çevrildiği 1586 yılına kadar böyle devam etmiş, daha sonra rahibelerin başına ne geldiğini bilmiyoruz.

Ayios İonnis, küçücük, Yunan haçı planına göre yapılmış, üç apsisli bir kilise. Ortadaki apsis oldukca çıkıntılı. Yapılış tarihi 11. ya da 12.yüzyıl olmalı. Son zamanlardaki onarımla bir hayli değişmiş(sütunları da yenilenmiş) ve biçimi bozulmuş durumda. Minaresi de ortadan kaybolmuş.

Tamamen değişen, beton apartmanlardan oluşan çevre, bu küçücük binayı neredeyse Brecht'vari bir yabancılaştırma etkisi haline getiriyor. Bu da İstanbul'un bir özelliği : bir köşeyi dönünce, orada göreceğinizi hiç ummadığınız bir yapıyla karşılaşıverirsiniz.

Beyazdut
27-07-09, 05:22
PAMMAKARISTOS : (FETHİYE CAMİİ)

Şimdi gene, bir türlü sonuna gelemediğimiz caddeye dönüp aynı yönde devam edelim. Birazdan Teotokos pammakaristos ya da şimdiki adıyla Fethiye Camii karşımıza çıkacak.

Bina geniş bir bahçe içinde. Büyük kısmı cami olarak kullanılıyor; bir kısmı ise şimdi müze haline getirildi.

"Tanrı'nın sevinçli annsei" anlamına gelen Teotokos Pammakaristos, 12. yüzyılda İonnis Komnenos ve karısı Anna Doukania tarafından yaptırılmıştır. Şimdi müze olan "pareklession" (ikinci şapel) ise 14. yüzyılın başında Mihail Glabas tarafından, kendisinin ve ailesinin mezar şapalei olmak üzere eklenmiş. Gene bu yüzyılda, kiliseti bir ambulaturla çevrelemek gereği duyulmuş. Bir süre patrikhane'nin kilisesi olarak kullanıldıktan sonra, 1591'de, III.Murat'ın zamanında Gürcistan ve Azerbaycan'ın fethedilmesiyle, "fethiye" adında camiye çevrilince, Ortodoks kilisesi de Haliç kıyılarına taşınmış. Bu sefer, binayı camiye çevirmekiçin değişiklikler yapılmış. Böylece, binada inşaat ve tadilatın bir türlü sonu gelmemiştir.

Bugünde cami olan daha geniş bölümde namaz mekânını genişletmek için çok şey değiştirilmiş, bu arada iç duvarlar yıkılmış ve bütün bunlar görünümü değiştirmekten öte, bozmuştur da. Bu aradaüçlü apsis de üçgen bir çıkıntı haline gelmiştir.

Gennadios burada patrikken Fatih Sultan Mehmet'de onu sık sık ziyaret eder ve çeşitli konularda uzun uzun konuşur, tartışıdırdı.

Müze olan küçük şapeliyi onarım gördüğü için çok daha ilginçtir. Şehirde, Kariye ve Ayasofya'dan sonra mozaikleriyle ünlü üçüncü Bizans kilisesidir. Kariye'dekiler kadar olmasa da Bizans Rönesans'ının dikkate değer mozaikleri burada görülebilir. Kubbenin içinde Pantokrator Tanrı vardır. Onu, on iki peygamberin tabloları kuşatır. Apsiste, kemerlerde, tonozlardan başka pebirçok mozaik vardır. Bu arada, İsa'nın vaftiz oluşunu resmeden mozaik özellikle ilginçtir.

Caddeye dönelim ve kıvrımı izleyerek hafif yokuştan aşağıya yürüyelim. Az sonra, solumuzda, Drağman cami'ni(Draman) görüyoruz. şehrin bu semtinin de adı olan Draman, "tercüman" anlamına gelen "dragoman"ın halk dilinde bozulmuş biçimidir. Bu da, camiyi yaptıran, Kanuni Sultan Süleyman'ın Rum asıllı Dragoman'ı Yunus Ağa'dan gelmektedir. Yunus ağa Türkçe, Rumca ve İtalyanca'yı çok iyi biliyordu. Venedik Docu'nun gayrı meşru oğlu Alviso Gritti(Beyoğlu semtinin adının ondan geldiği söylenir) ile birlikte, Osmanlı devlet örgütü üstüne kısa ama çok önemli bir inceleme yazmıştır.

Yazık ki, zamanında Sinan'ın yaptığı cami, artık yaptıran kadar ilginç değil; daha öncede onarım görmekle birlikte, yüzyıl başında tamamen yıkılıp betondan yeniden yapıldığı için eski haliyle herhangi bir ilgisi kalmamıştır.

Beyazdut
27-07-09, 05:23
KEFEVİ CAMİİ :

Aynı yoldan devam ediyor, birkaç blok yürüyoruz. Gene solumuzda ilginç görünüşlü bir cami beliriyor : Kefeli ya da Kefevi camii. Buradan gelince cami biraz yukarda kalıyor ve daha görkemli olabilecek gibi görünüyor, ama yanına geldiğimizde oldukça küçük olduğunu görüyoruz. Bizans döneminden kalan binanın başlangıçta ne olduğu ve bugüne kadar ne gibi dönüşümlerden geçtiği, tartışılan ama kesin bir sonuca bağlanamayan bir konudur. Doğuya değil kuzeye baktığına göre muhtemelen kilise değil, bir manastır olarak inşa edilmişti. Bir söylentiye göre fetihten sonra Kırım'ın Kefe şehrinden buraya gelen Katoliklere kilise olarak verilmişse de, Osmanlılar tarihi yarımadada Batı'ya özgü din ve mezheplerin yerleşmesine izin vermediği için, bu söylenti çok akla yakın değildir. Binanın bir Ermeni kilisesi haline gelmiş olduğunu da düşünebiliriz. Balat'daki Surp Hreşdagabet'in yerinin Rumlardan alınıp Ermeniler'e verildiği, bunun nedenin de Ermeni kilisesi olan Kefeli'nin alınıp camiye çevrilmesi olduğu söylenmektedir. Bu bize daha olabilir görünüyor.

Bina, iki sıra penceresi olan dar uzun bir dikdörtgendir. Kayda değer bir mimari özelliği yoktur. İlk olarak 12. yüzyılda yapıldığı tahmin ediliyor. Kefeli'nin tam karşısına düşen blokta, o bloğun öbür ucunda, bir başka Bizans kalıntısı var. Türkler buna Boğdan sarayı adını vermiş. Boğdan, bugünkü Moldovya'ya Osmanlıların verdiği addır. Bugün topu topu birkaç taşı kalmış bina(göz göre göre yıkılıp kayboldu) muhtemelen Boğdan hospodarlarının(voyvodalar) sarayının şapeli olarak kullanılmıştı. 12. veya 13. yüzyılda Aziz Nikolaos'a adanmış bir şapel olarak yapıldığı sanılıyor. Kriptasında 1918 yılında yarı gizli bir kazı yapılarak üç lahit bulunduğu, ama bazı sonuçlarının yayımlanmadığı, yanılmıyorsam ilkin Türk ansiklopedisi'nin ilgili maddesinde yazılmıştı.

Geri dönüp Kefeli camii'nin önünden, az önce gittiğimiz yönde yürümeye devam edelim ve soldaki ilk sokağa sapalım. Bir iki blok daha ilerleyince sağımızda Odalar Camii'ni ya da bu caminin kalıntılarının bulunduğu yeri göreceğiz. Aynı yerde, yakınlarda yeniden inşa edilen Kasım Ağa camii var. Her iki cami de Teotokos Manastırı'nın bulunduğu alanda ve o binaların kalıntıları üstüne kurulmuştu. Burada daha ilginç olan "İpek" adıyla da anılan sarnıçtır, ama çevrede görülen derme çatma, aynı zamanda da tahripkar yapılaşma sonucunda, her türlü tarihi kalıntı acı veren bir viraneye dönmüş durumdadır.

Buradan ana cadde olan Fevzipaşa'ya ve onun yanındaki, şimdi derme çatma bir stadyum haline gelen açık Bizans sarnıcı Aetikos'a bir şey kalmadı. Aetikos, İS. 15. yüzyılda yaşamış Konstantinopolis valilerindendi. Bu sarnıcın da stadyum olmadan önce bir çukur bostan olduğu biliniyor. Şimdi sadece bazı duvar kalıntılarına bakabilir ve büyüklüğüne şaşabiliriz.

Buradan Nurettin Tekke'si Sokağı'na çıkınca, aynı adı taşıyan, Cerrahi tekkesi'ni göreceğiz. Tekke son zamanlarda turistik bir ün de kazandı. Türklerin yanı sıra yabancılar da gelip yanaklarına şiş batıranları vb.huşu içinde seyrediyorlar.

caddeye çıktıktan sonra, yola başladığımız yöne, yani doğuya dönüp, cadde boyunca ilerleyelim. Stadyumu geride bıraktıktan az sonra, solumuzda, Semiz Ali Paşa Medresesi'ni göreceğiz. Bu da, binayı yaptıran kişinin binasından daha ilginç olduğu durumlardan biridir.

Ali Paşa Hersekli bir devşirmeydi. Enderun'dan yetişmiş, Mısır'da ve Rumeli'de Beylerbeyi olmuş, sonunda, Rüstem paşa'nın ardından, sadrazamlığa yükselmişti. Barışcı bir devlet adamıydı ve sadrazamlığı sırasında eceliyle öldü. Nükteleri kadar şişmanlığıyla da ünlüydü. Söylentiye göre : koca imparatorlukta onu taşıyabilecek yalnız iki at bulunmuştu. Medrese Sinan'ın eseri olduğu halde kayda değer bir özelliği yoktur.

Beyazdut
27-07-09, 05:24
ATİK ALİ PAŞA :

Bu medrese ve hemen karşısındaki cami Zincirli kuyu adıyla da bilinir. caminin yapılışı daha eski, yaptıran da bir başka Ali Paşa'dır; daha önce Çemberlitaş'daki camisini gördüğümüz, II.Bayezid'in veziri Atik Ali Paşa. Hadım ağalar arasında yetişen Alipaşa, Şehzade Ahmet'in yanında girdiği bir savaşta ölmese, herhalde tahtı sonunda eline geçiren Yavuz Selim tarafından idam ettirilecekti. Buradaki cami Çemberlitaş'daki kadar ilginç değildir. Sıralı taş ve tuğladan yapılmış, dikdörtgen bir binadır ve gene fatih öncesi Osmanlı cami mimarisinin özelliklerini taşır. Altı kubbesiyle, küçükbir ulucami örneğidir(İstanbul'da bunlardan çok az örnek bulunur). Hamamı ve medresesi de vardır.

Burada ayrıca, Nakşidil sultan türbesi'nin tezyinatını yapan Hattat Rakım efendi'nin barok türbesini görüyoruz. Bu da güzel bir yapı.

Ali paşa Camii ile Rakım efendi türbesi arasındaki dar yoldan geçip sağa kıvrıldığımızda, soldaki ilk köşede iki tarihi eser daha görüyoruz. Önce, oldukça yıkık durumdaki Halil Efendi medresesi. Yapılışı 1575'dir. Ayrıca bir de güzelçeşme vardır bu meydanda.

Karşıdaki caminin adı Üçbaş'tır. Bu tuhaf adın, camiyi yaptıran Nureddin Hamza'nın doğduğu köyden geldiği anlaşılıyor. Ama rastladığı her tuhaflık karşısında hayal gücü açılan Evliya çelebi, buna da ilginç bir açıklama buluyor. Çok usta bir berber, k,ç,k bir para karşılığı aynı anda üç kişiyi tıraş ediyormuş ve müşterisi öyle bolmuş ki, biriktirdiği parayla bu camiyi yaptırmış. Evliya'nın açıklaması, her zamanki gibi gerçeklikten daha güzel ve şimdiki, tamir sonrası haliyle, caminin kendisinden çok daha ilginç. Üçbaş cami'nin yanında gene fazla ilginç olmayan bir medrese de var.

Beyazdut
27-07-09, 05:24
NİŞANCI MEHMET PAŞA :

Caddeden ileri yürüyelim. Bir zamanlar güzelolduğunu anlatan birkaç yapı, olmadık terde ortaya çıkan mezarlıklar ve biraz sonra sağımızda bir mezarlık ve solumuzda Nişancı Mehmet Paşa Camii'ne geliyoruz. Külliyesi de olan çok güzel bir klasik dönem camisidir bu. Nişancı, padişahın tuğrasını saklayan ve kullanan devlet adamı olarak, Divan-ı Hümayun'un doğal üyesiydi. Mehmet Paşa 1596'da öldüğüne göre, III.Murat döneminde nişancılık yapmış.

Bu camii de bütün klasik dönem eserleri gibi Sinan'a atfedilmekle birlikte, güvenilir bir belge olan Sinan Tezkiresi'nde adı geçmez. Dolayısıyla, Sinan'ın sağlığında yanında yetişen Davut Ağa veya mehmet Ağa gibi bir mimarın eseri olmalıdır. İşini iyi bilen birinin elinden çıktığı bellidir. Sinan'a "ben de artık usta oldum", demek istediği de düşünülebilir, çünkü onun geliştirdiği sekizgen planı çok iyi uyguladığı gibi, buna bazı ilginç ayrıntılar da eklemektedir.

Plan, bazı bakımlardan, Azapkapı'daki Sokollu Cami'ni andırır. Kubbeyi çevreleyen sekiz yarım kubbenin dördü büyük, dördü küçüktür. Kubbe sekiz sütun üzerine oturur. Bunlar duvarlara kemerle birleşir, ayrıca destek kubbesi olarak binanın dışına yükselir ve yarım kubbeler arasında kubbeyi kuşatırlar. Büyük yarım kubbeler kanatlarda yer alırken, köşelerdeki küçük yarım kubbeler pandantif yerine köşe kemeri oluşturur.

Bütün bu kavisler, dışarıdan, uyumlu bir görünüm sağlar ve merkezi kubbeyi vurgular. Minare ana binaya yakın yapılmıştır. Bu da, kubbe kavisleriyle dikey yükselen minare kontrastını kuvvetlendirrir.

İç görünüm de güzeldir. İyi cins mermer kullanılmıştır. Mihrabın iki yanındakiiki kürsüye, pencere boşluğundan ve duvar içinden merdivenle çıkılır. İki yanda, tabhaneyi hatırlatan uzun dikdörtgen mekânlar vardır. Üst geleri caminin üç yanını dolaşır.

III. Mustafa döneminin ünlü 1766 depreminden sonra, bu caminin de onarıldığı anlaşılıyor. Külliyesinde olduğu bilinen tekke, zaviye ve medrese belki de bu sırada ortadan kalkmıştı. Yalnız Mehmet Paşa'nın sekizgen türbesi ayaktadır. Avlu oldukça geniştir, tuğla ve taştan yapılmıştır. Kemerleri sivridir. Ortada, sekiz mermer direğe oturan mahruti çatısı ile sadırvanı yer alır.

Caddenin karşısında, köşede, bir açık türbe var; Keskin dede Türbesi. Eskiden bu türbe, Keskin dede mescidine bitişikmiş.

Camiden çıkıp gene Nişanca caddesi'nden ileri yürüyünce, bir iki blok sonra, solumuzda, Kumrulu mescidi'ni görüyoruz. Gördüğü onarımlarla biçimi bir hayli değişmiş olan bu mütevazi bina, İstanbul'daki en eski Osmanlı eserlerinden biridir. Fatih cami'nin mimarı Atik(Azatlı) Sinan tarafından kendi adına yapılmıştır. Sinan'ın hayatı üstüne, Fatih camii'ni gezerken, yeterince bilgi vermiştik. İdamına değinen mezar taşı buradadır.

Mescidin adı, binaya bitişik(ve şimdi akmayan) çeşmedeki ayna taşında bulunan, hayat pınarından su içen iki kumru kabartmasından gelir. Belli ki Bizans'tan kalmadır. Sinan'ın kendisinin Rum kökenli olduğunu görmüştük. Herhalde, Müslüman olarak da meşrebi, böyle bir kabartmayı kaldıracak kadar genişti. Ayrıca, Fatih gibi, İtalya'dan Bellini'yi davet edip portresini yaptıran bir padişahın döneminde yaşamıştı. Ama bu kabartma, 1460 sonlarından bugüne kadar bir cami duvarında durabildi ve kimsenin itirazına uğramadı. Bugünse, birilerinin gelip bunu sökmesi, hatta parçalaması, şaşırtıcı olmaz.

Kumrulu mescidi ile, yolun başındaki önemli uğrağımız Fatih Camii'ne iyice yaklaştık. Burada turu bitirebiliriz. Eğer uygun bir saat'de iseniz; bu yakınlarda oldukça iyi bir lokanta var. Akdeniz Caddesi'nden inerken solda, ilk sokaktaki Hünkar. Bu geziyi, klasik Osmanlı mutfağını yaşatmaya çalışan bu lokantadaki bir yemekle tamamlayabilirsiniz. Yalnız, Akdeniz'den önceki Emir Buhari Sokağı'nda, aynı adı taşıyan caminin haziresindeki Cevad Paşa Türbesine de göz atabiliriz. Bu yapı, mimarKemalettin Bey'in Berlin'de öğreniminden döndükten sonra İstanbul'da yaptığı ilk bina olması bakımından ilginçtir. Aynı sokakta, İstanbul'da bulunan Emir Buhari tekkelerinin ilki de bulunuyor. Emir(Ahmed) Buhari Anadolu'ya Nakşibendiliği getiren şeyhlerden biridir. Türbesi de buradadır. Ancak, eski tekke bu yüzyılda ortadan kalkmış, şimdi görünen bina yeni yapılmıştır.

Beyazdut
27-07-09, 05:31
Kadıköy

KADIKÖY'ÜN TARİHİ:

Anadolu'yakasının en gelişmiş ilçesi olan Kadıköy'ün tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Kayışdağı'ndan çıkıp Kalamış koyuna dökülen kurbağalıdere'nin etrafına milatdan 1.500-3.000 yıl kadar önce insanların yaşadığına dair izler,eserler bulunmuş fakat bugüne kadar ciddi bir kazı ve inceleme yapılmamıştır. Sadece Fikirtepe'si civarında ufak bir arkeolojik araştırma yapılmış bir de yol ve bina inşaatları sırasında ele geçen eserler toplanıp değerlendirilmeye çalışılmışsa da sonuç tatminkar olmamıştır. Ele geçen bulgular genelde iki metre derinden çıkmıştır. Bunlar taştan, toprak ve camdan yapılmış eserlerdir.

1942-1952 yılları arasında Söğütlüçeşme caddesi ve gazhane yapılan kazılarda, Bronz çağına ait eserler de bulunmuştur. Fikirtepe civarında bulunan eserler çekiç olarak kullanılan taşlar,inci taneleri,firuze taşı,tuçtan yapılmış ok ucu,balık iğnesi ve diğer çeşit iğnelerdir. Moda burnu'nda ise, topraktan yapılmış kandiller,üzerinde boyalı nakışları olan vazolar,öküz heykeli,sakallı erkek başı ve Kalkedon kitabesini içeren tunç bir levha bulunmuştur.

Ne gariptir ki, Kadıköy'de bulunan eserlerin benzerleri eski Trova şehri olan Hisarlık bölgesinde de görülmüş,kadıköy ile Trova arasında kültür, sanat ve ticaret açısından bir yakınlık olduğu ileri sürülmüştür. Araştırmalar tatminkar olmasa da Fikirtepe'de bulunan çanak ve çömleklerin hepsi el yapımıdır. Sayıca fazla olmamasına rağmen kemik ve boynuzdan yapılmış kesici aletlerdir. Tarım araç ve gereçlerine yok denecek kadar az rastlanmıştır.

Çok sayıda midye,balık ve yabani hayvan kemiklerinin bulunmuş olması, halkın hayvancılık ve balıkcılıkla geçindiğini düşündürmektedir. Fikirtepe'de bulunan çanak ve çömleklerin eşine, Eskişehir ovasında yapılan kazılarda da rastlanmıştır. Bu yüzden Fikirtepe halkının Orta Anadolu kökenli olduğu düşünülmektedir.

Bugün Tunus'un bulunduğu yerde M.Ö. 825 yılında Sur şehrinden gelen Fenikeliler bir şehir kurmuş, sonraları Kartaca adını alan bu yerleşim merkezine Karchedon adı verilmiştir. Fenikeliler Kadıköy'e yerleşmeye başlayınca buraya Yenişehir anlamına gelen Chalkedon demişlerdir. Karchedon ve Chalkedon isimlerinin ikisi de Fenike isimleridir. Birbirlerine benzerlikleri de gayet açıktır ve böylece kalkedon'un bir Fenike şehri olduğu iddiaları netlik kazanır. Kadıköy'e Kalkedon ismini verenlerin Fenikeliler olmasına rağmen bu bölgeye ilk yerleşenlerin ****ralılar mı yoksa fenikeliler mi olduğu hala netlik kazanmış değildir.

1350 yılında Kadıköy Osmanlılar tarafından fethedildikten sonra adı Kalıcı dünya olmuş, fakat bu tanım fazla kullanılmamıştır. Daha sonraki yıllarda İstanbul osmanlılar yarafından fethedilmiş ve Kadıköy semti, Fatih Sultan Mehmet'in ilk kadısı olan Hıdır bey'e makam ödeneği karşılığı, arpalık olarak verilmiştir. Böylece Kadıköy ismi yerleşip günümüze kadar gelmiştir.

Beyazdut
27-07-09, 05:32
KADIKÖY'ÜN TARİH BOYUNCA GÖRDÜĞÜ İSTİLALAR:

Kadıköy'ün etrafının tıpkı İstanbul şehri gibi surlarla çevrili olduğu bilinmekte fakat bölgeyi koruyan duvarların nerelerden geçtiğine dair bir iz bulunmamaktadır. Bu duvarların tamamı tahrip edilmiş,yıkılmış,taşları başka yerlerde kullanılmıştır. Sadece Mühürdar'dan kadıköy iskelesine doğru, denize paralel olarak, çok kalın bir duvar 1918 yılında bile duruyor, bir burcunun deniz tarafına doğru yıkılmış olmasına ve harabiyetine rağmen bunun bir kale burcu olduğu anlaşılıyordu. Bu kalın duvarın dibine tıpkı İstanbul surlarının etrafındakiler gibi teneke-tahta karışımı kulübeler yapılmış ve fakir aileler yerleşmişti. Kadıköy'ün etrafını çeviren surların son kalıntısı, büyük bir olasılıkla bu burç ve duvar kalıntısıydı.

Bizans imparatoru Vaselensius(364-378) Kadıköy'ün surlarını söktürmüş, taşlarından Bozdoğan su kemerini yaptırmış, geri kalanlarda İstanbul'un fethinden sonra yıkılmıştır. Ünlü seyyah Evliya Çelebi bu olayı doğrular. Buna rağmen şehri koruyan surların Altıyol, Yeldeğirmeni ve Yoğurtcu sırtlarından geçtiği tahmin edilmektedir. M.Ö.513 yılında Pers kıralı Daryus tarafından kuşatılan kadıköy'ün surları istila ordusuna bir müddet dayanmışsa da, surların altından açılan lağımlardan Kalkedon'a(kadıköy) giren Persler, şehri yağmalayarak tahrip etmişlerdir.

Bu sırada Kalkedon Roma'nın hakimiyetinde idi. Çok geçmeden Roma Kalkedon'u yeniden geri aldı. Daha sonra Pontus kralı Mithirdat Kadıköy'ü istila etti ancak bu dönem çok uzun sürmedi. Romalılar tekrar Kalkedon'u ele geçirdiler. Kadıköy İskitlerinde saldırısına uğramıştır. Fakat bu tarihlerde Doğu Româ'nın yerine Bizans imparatorluğu kurulmuş, Kalkedon'a bu güçlü devlet hakim olmuştu. Karadeniz'den yüzlerce yelkenli ile gelen İskitler kadıköy'ü ve marmara denizinde ki adaları elden geldiğince yağmalayarak geri dönmüşler ve bu saldırıları bir kaç kez tekrar etmişlerdir.

Herakliyus'un Bizans imparatorluğu döneminde, Persler 625 yılında Kalkedon'u istila ettiler. Bir müddet sonra Hirakliyus, doğuda yaptığı savaşı kazanmış, ordu İstanbul'a girmeden önce bir süre Fenerbahçe sarayında konaklayarak Kudüs'den gelecek olan kutsal emaneti beklemeye başlamıştı. Herakliyus'un Kudüsten gelmesini beklediği emanet, hazreti İsa'nın gerildiği çarmıhtan koparılmış bir tahta parçası idi. Çarmıhı Konstantin'in annesi Heleni bulmuş, muhtelif parçalara ayırtarak dünyada ki belli başlı kiliselere dağıtılmak üzere Kudüs'de saklamıştı. Herakliyus Fenerbahçe'de bu kutsal emaneti beklemiş, ve zafer alayı imparatorun elinde tuttuğu kutsal emanetle Golden Gate'den şehre girmişti.

1352 yılında Orhan bey'in Kalkedon'u zaptetmesine kadar bölge Bizans'ın elinde kaldı. 1402 yılında Aksak Timur Ankara meydan muharebesini kazanıp, Yıldırım Bayezid'i esir alınca, Osmanlı imparatorluğu parçalanma noktasına gelmiş, bundan istifade eden Bizans, kadıköy ve İzmit'e kadar olan bölgeyi yeniden ele geçirmişti. Ancak bu uzun sürmedi. 1419 yılında Çelebi Sultan I.Mehmet, Bizans'ın Anadolu yakasında ki topraklarını ve bu arada Kalkedon'u da zaptetti.

Kalkedon 7. ve 8.yüzyıllarda bir çok kez Arapların saldırısına uğramışsa da şehir zapdedilememiş, fakat tarım mehvolmuş ve büyük bir kısım halk da yerlerinden sürülmüştür. M.S.688 yılında Emevi Devleti komutanı Halid Binzeyd, 781 yılında Halife Harun Reşid'in komutanı Battal gazi, Kalkedon'u istila için gelmişlerdir.

Kadıköy'ün tarihi Bizans tarihi ile iç içedir. Isparta ve Atina arasında ki çıkar çatışmalarından devamlı etkilenmiş, M.Ö. 133 yılında Bergama kralı Attalius Kalkedon'u Bizans topraklarına katmıştı. Bu yüzden Kalkedon ile Bizans arasında zaman zaman çıkar çatışmaları olsa bile idari teşkilatda, genel yaşayış ve adetlerde, paralarda, her zaman bir benzerlik ve kader birliği göze çarpmıştır.

M.Ö. 450-405 yılları arasında yaşayan Atinalı kumandan Alkibyat'ın Kalkedon tarihinde büyük rolü vardır. Atinalı kumandan Alkibyat son derece zengin ve yakışıklı bir kumandandı. Ayrıca politikada ki başarısı ve harb sanatında ki ustalığı, Alkibyat'ı dönemin en önemli şahsiyetlerinden biri yapmıştı. Alkibyat'ın yaşadığı yıllarda Bizans Atina'ya bağlı idi. Kalkedon'da Bizans'ın bir parçası olmuştu. Isparta ile Atina sürekli savaşıyor, Ispartalılar Bizans'ı ele geçirmek için her türlü girişimde bulunuyorlardı. Isparta donanması Abidos[Çanakkale Nara burnu] ve Cyzicus'a[Gemlik] kadar gelmiş fakat Atinalı kumandan Alkibyat tarafından bozguna uğratılınca hem Bizans hem de Kalkedon Bu kumandan sayesinde istiladan kurtulmuştu. Daha sonra ki yıllarda Alkibyat'ın şansı döndü ve Atina'nın güvenini kaybetti. Önce emekli edildi sonrada Phrigia'ya sürülmüştür. Dördüncü haçlı seferinde(1203) İstanbul'da Latin imparatorluğu kurulmuş, Haçlı orduları Kalkedon'a girmiş, bu ordunun girdiği her yerde yaptığı yağmalardan Kalkedon'da nasibini almıştı.

Beyazdut
27-07-09, 05:32
TİMSAHLAR: M.Ö. 63 yılında Amasya'da doğmuş olan Strabon Kalkedon'dan bahsederken "denizden biraz içerde, içinde küçük timsahların yaşadığı bir pınar vardı " der. Bu timsahlı pınarın Kadıköy'ün ne tarafında olduğu bilinmemektedir. Fakat timsahların ne zaman ve nereden geldiği araştırılınca bazı ip uçları ortaya çıkmaktadır. Anadolu'da timsah olmadığına göre bunlar nereden gelmişlerdi?

Herodot, Mısır krallarından Sesostris'in fethettiği yerlere birer sütün diktirdiğini söyler.İyonya'da üzerinde hatıra yazılmış iki adet kaya olduğunu, bunlardan bir tanesinin Efes ile Foça arasında, diğerinin ise Sart ile İzmir arasında bulunduğunu kaydeder. Her ikisinde de dört karış boyunda bir adam resmi olduğunu, sağ elinde bir yay tutan adamın yarısının Mısır, diğer yarısının da Habeş modasına uygun olduğunu bildirir. Göğsünde, bir omuzundan diğer omuzuna uzanan kitabenin kendi kollarımla bu yerleri fethettim ibaresini taşıdığını belirtir.

Bundan başka Heredot " Colchislerin Mısırlı olduğu su götürmez " der. Colchislerin yaşadığı yer, bugünkü Gürcistandır. Burada ki insanlar " biz Sesostris ordusunun torunlarıyız " derler. Sesostris Mısır ve Habeşistan'a hakim olan yegane kraldır. Kral Trakya ve İskitya'ya da gitmiştir. İskitya bugünkü Ukraynadır. Trakya ise Mersin körfezi ile Antalya körfezi arasında ki Toros dağları çıkıntısı olup, buraya Taşeli denir. Eski adı ise Klikia Trakea dır. Mısırlıların Antalya civarında ki meşe ağaçlarından, Lübnan'da ki sedir ağaçlarından gemiler yaptıkları bilinmektedir. Önasyada'ki izlerinden birisi de Batgı Anadolu'da ki isimlerdir. Mısır tanrısı İziz'in Mısır dışında ki ismi İyo'dur. Oğlunun adı Apesis dir. İyo ismi sonradan İyonya'ya Apesis ismi ise sonradan Efes'e dönüşmüştür.

Sesostris ile II.Ramses arasında benzerlik olduğunu, belki de aynı kişinin iki farklı isimle anıldığının düşünenlerde de vardır. Bu tartışma ne olursa olsun, Mısırlıların Anadolu'ya geldiğini Herodot net bir şekilde belirtir. Anadolu'nun Romalılar tarafından istila edildiği yıllarda bazı esir ve kölelerin timsahlara kurban edildiği de bilinmektedir. Bütün bu tarihi bilgilerin ışığında Strabon'un " kalkedon'un biraz içersinde ki küçük pınarda timsahlar vardı " cümlesini anlamak pek de zor olmayacaktır. Bu timsahlar Mısırlılar tarafından Anadolu'ya gelmiş sonradan kaybolmuştur.

Beyazdut
27-07-09, 05:33
Kadıköy'de oturan tarihi şahıslar: 466 yılında Teheodes Kadıköy'de oturmuştur. II.Konstantin zamanında Kadıköyde yapılan sarayın güzelliğinden uzun uzun bahsedilir. Bu sarayın yeri tam olarak bilinmemekle beraber, Yeldeğirmeni sırtlarında bulunduğu tahmin edilmektedir. Zira burada yapılan apartmanların temel atılmaları sırasında çok kalın duvarlara rastlanmıştır. Eflatun'un talebelerinden, Ksemokrates M.Ö. 4 yılında Kadıköy'de doğmuştur. O zamanlar Kadıköy kalabalık değildi ancak Boğazları ve Anadolu yakasını içine alan bir merkezdi. Bizans imparatoru Jüstinyanus ve karısı Theodora Fenerbahçe'de yaptırdıkları sarayda yılın en önemli bölümlerini geçirirlerdi. Bizans'dan sonra Kanuni Sultan Süleyman ve bazı padişahlarda Fenerbahçe'de ki şadırvan köşkünde yaz aylarını geçirmişlerdir.

KALKEDON LİMANLARI:

Kalkedon'un bilinen limanları; Üsküdar ve Kuzguncuk'ta olduğu gibi, Kadıköy ile Haydarpaşa arasında üçüncü bir liman da vardı. Lodosa karşı yapılan bir dalgakıranla bu liman korunmuştur. Anadolu-Bağdat demiryolu yapılırken Haydarpaşa'da denizin dibinde rastlanan dalgakıran kalıntısı büyük olasılıkla bu limandan kalmadır.

KADIKÖY'ÜN NEHİRLERİ:

Kalkedon nehri: Kalamış koyuna dökülen ve tarihe Kalkedon nehri olarak geçen bu nehrin suları sonraları çok azalmış ve Kurbağalıdere ismini almıştır. Bir düşünceye göre nehrin taşıdığı alüvyonlar nehrin deltasını içerlere doğru doldurmuş ve sonuçta Kuşdili çayırını meydana getirmiştir. Kurbağalı dere, Kayışdağı yakınlarında ki Çoban çeşmesinden çıkar, Şerif Ali deresi olarak başlar, Taşlıdere adıyla devam eder, Kireçocakları ve Kapanali dereleri ile birleşerek Kurbağalıdere ismini alarak Kalamış koyuna dökülür. Eski dönemlerde Kurbağalıdere'nin kumlarında altın çıktığı da söylenmektedir.
Himeres nehri: Haydarpaşa garının yanından ve Haydarpaşa çayırının ortasından geçip, Kadıköy koyuna dökülen nehrin ilk adı Himeres idi. Sonraları haydarpaşa deresi denmiştir. Bugün Et ve Balık Kurumunun bulunduğu yerden denize dökülen Haydarpaşa deresinin üzerinde bir de köPage Rankingü vardı. bugün dere olmaktan çıkmış ve üzeri kapatılmıştır.

kadıköy'ün istanbul'dan yaklaşık 17 yıl önce kurulmuş olmasına, dini konsillerin kadıköy'de toplanmasına, Asya'dan gelen tüccarların İstanbul'a girmeden önce son duraklarının Kadıköy olmasına rağmen, istanbul'da ki gelişmelerin hiç biri Kadıköy'de görülmemiştir. Osmanlı döneminde Üsküdar iskan ve imar edilirken, Kadıköy'de bu konuda herhangi bir gelişme olmamıştır. Kadıköy ve Üsküdar içiçedir. Buna rağmen Anadolu'dan gelen kervanların son durağı sadece Üsküdar olmuştur. Çünkü Rumeli yakasına geçmek Kadıköy'e oranla Üsküdar'dan daha kolay olmaktaydı.

Beyazdut
27-07-09, 05:33
KADIKÖY'DE İLK YERLEŞİMLER:

Kadıköy'ün kuruluşu Bizans'tan yani İstanbul'un kuruluşundan 17 yıl öncedir.Kuruluş tarihi olarak da M.Ö 675 yılı kabul edilmiştir.

Yunan kaynaklarına göre ilk gelenler ****ralılardır. Diğer bir kanaate göre de ilk yerleşenler Fenikelilerdir. Fenikeliler önce Haliç kıyılarına yerleşmek istemişler, fakat ora halkının düşmanca davranışlarından çekinerek Moda burnunu vatan tutmuşlardır. Tam olmamakla beraber kısmen kesinlik kazanan şudur ki: M.Ö.685 yılında Korint'den gelen ****ralılar Kadıköy'e, bir başka ****riyen kabilesi de komutanları Bizas yönetiminde Sarayburnuna yerleşmişlerdir. Bizas, yerleşim yerini belirlemek için Delf şehrinde ki kahinlerden yardım ister ve onlara sorar. kahinlerden " körlerin karşısına yerleş " önerisini alır. Bizas Sarayburnu'na gelince, yörenin güzelliğine hayran olur ve karşı tarafta yaşayan insanların bu güzel yer dururken Kadıköy'e yerleşmelerini körlükle vasıflandırarak, aradığı yerin Sarayburnu olduğuna karar verir ve Körler diyarı olarak kabul ettiği Kadıköy'ün karşısına yerleşerek Bizans şehrinin nüvesini oluşturur.

İstanbul'un Bizas tarafından yerleşim birimi olarak seçilmesinde Delf kahinlerinin " körlerin karşısına yerleş " efsanesi, bugüne kadar tüm kitaplara geçmiş ve böylece kabul edilmiştir.

Delf şehrinde ki kahinlere birşey sorulduğu zaman, kahin bir sayacak üzerine oturur, ağzına defne yaprakları alarak çiğner, bu arada düşünerek trans haline geçer ve çok kere mecazi anlam taşıyan bir cümle söyler, gerçek anlamını karşısındakinin idrakına bırakırdı. Delf şehrinde ki mabetde bulunan bu kahinlerin tümü kadındı.

Beyazdut
27-07-09, 05:33
GÜNÜMÜZDE KADIKÖY:

Kadıköy'de yaşamı tanımlayabilmek için, nostaljik bir yaklaşımla, sadece Kadıköy'ün tarihini öne çıkarmak, günümüze, geleceğimize, Kadıköy'ün gençlerine ve gençliğine haksızlık olur.

Adnan Giz gibi, Dr.Rüştü Dağlaroğlu gibi, Salih Zeki Kutluay gibi, Nezih Neyzi gibi büyük Kadıköylülerin Kadıköy ile ilgili araştırmalarında; Haldun Taner'in eserlerinde; Kadıköy ve Kadıköylülerle bütünleşmiş Fenerbahçe spor kulübünün büyük başarılarında; Kadıköyspor ile Modaspor'un Türk basketboluna yaptıkları katkılarda; Üstat Münir Nurettin Selçuk'un " bir tatlı huzur almaya geldim Kalamış'ta " şarkısında; Söğütlüçeşme, Şaşkınbakkal, Acıbadem, Yeldeğirmeni, Hasırcıbaşı, Dereağzı, Göztepe, Caddebostan, Fenerbahçe, Bostancı, Suadiye, Kızıltoprak, Moda, Mühürdar, Bahariye, Kuşdili, Koşuyolu, Selamiçeşme, Bağdat caddesi, Muvakkithane caddesi,Kurbağalıdere gibi çok renkli, ışıklı, cadde ve sokaklarında; Selahattin Pınar'ın bestelerinde; batıya açılışımızın en görkemli anıtlarından Süreyya sinemasında; Koço'da, Todori'de, Hasanpaşa'da müzeye saklanmış tramvaylarında; geçmişi ünleyen dergâh ve tekkelerinde, cami, kilise ve havralarında, çeşmelerinde, hamamlarında, tarihin belleğine bırakılmış plajlarında, köşklerinde, konaklarında Kadıköy'ün geçmişini ve tarihini aramak yerine, bu geçmişten bu tarihden bize neler kaldığını ve bu kalanları nasıl koruyup zenginleştireceğimizi, nasıl günümüzün ve geleceğimizin kopuşmaz parçası haline getireceğimizi konuşmamız gerekmez mi?

GÜNÜMÜZ KADIKÖY'ÜNDE HİZMET MERKEZLERİ:

Kadıköy'de hizmetmerkezlerini şu başlıklar altında toplamak mümkündür.


Aile danışma merkezleri
Kültür merkezleri
Sağlık merkezleri
Hayvan barındırma merkezleri
Katı atık dönüştürmemerkezi
Gençlik merkezleri.
Kütüphane
Zemin ve beton test labaratuvarı
Yuva hizmetleri...
Aile danışma merkezleri: Kadıköy belediyesi-Kadıköy kadın platformu-Marmara Üniversitesi tarafından 8 Kasım 1994 tarihinde kurulmuştur. Bu çalışma gurubu yerel yönetim(Kadıköy belediye Başkanlığı), Üniversite(Marmara Üniversitesi kadın iş gücü istihdamı araştırma ve geliştirme merkezi), Sivil toplum kuruluşu(Kadıköy Kadın platformu) üçgeninden oluşmaktadır. Bu özellikleriyle Ülkemizde ilk ve tek örnektir.

Bu projenin amacı: Kadıköy'ün sosyo-ekonomik gücü yetersiz bölgelerinde yaşayan ailelere;

Atatürk ilke ve devrimleri konusunda aydınlatıcı
Cumhuriyet'in temel değerlerini koruyucu
Demokratik,laik ve hukuk devleti vatandaşı olma bilincini geliştirici ve kent yaşamına uyum sağlayıcı olmaya yönelik eğitim hizmeti vermek,
Sosyal devletin temel görevi olan sağlık, eğitim hizmetleri sağlamaktır.
Kültür merkezleri:


75. yıl Halis Kurtca Kültür merkezi: Bu merkez, 1999 yılı Mart ayından beri Merdivenköy Ressam Salih Erimez caddesinde faaliyetini sürdürmektedir. Kültür merkezi 180 kişilik tam donanımlı bir tiyatro salonuna, 90 kişilik güncel filmlerin izlendiği sinema salonuna, 60 resim kapasiteli sergi salonuna ve çeşitli eğitsel etkinliklerin düzenlendiği yirmi beş kişilik bir, on beş kişilik iki olmak üzere toplam üç işliğe sahiptir.
Kültür merkezi her isteyen kurum yada kuruluşa, amatör ve profesyonel sanatcılara, sivil toplum örgütlerine, yasal çerçeveler içersinde düzenlenecek tüm etkinlikler için ev sahipliği yapmaktadır.
Barış Manço kültür merkezi: Barış Manço kültür merkezi, 1998 yılı aralık ayından beri Kadıköy ve Kadıköylülere hizmet vermektedir. Ve burası, 2002 Haziran ayından beri Kadıköy Belediyesi Kadıköy Gençlik merkezi Tiyatro müdürülüğü tarafından koordine edilmektedir.
160 kişilik tam donanımlı tiyatro salonu, yetmiş beş resim kapasiteli sergi salonu, ve çeşitli eğitsel etkinliklerin düzenlendiği yirmi beşer kişilik iki işliği ile, kadıköylülerin kültürel ilişkilerine yön veren bir mekandır.
Caddebostan kültür merkezi: Bu merkez, Kadıköylülere uzun yıllar hizmet vermek amacı ile yapılmış olup, 11.12.2005 tarihinde hizmete girmiştir. Bu bina içersinde sekiz adet sinema salonu, konferans salonları, tiyatro sanatcılarının prova sahnesi, makyaj odaları, dekor ve dekor hazırlık salonları, çeşitli toplantıların yapılabileceği iki adet toplantı salonu, orta oyunlarının yapılacağı platform, 660 kişilik tiyatro salonu, 13 kişilik orkestra salonu, kapalı otopark, Fitnes salonu, sauna, buhar odası, masaj odaları ve solaryum, kütüphane, kurs ve ders vermek için çok amaçlı salonlar, bahçe ve irtibatlı cafe, kültürel satış standları, idari bürolar gibi mekanlar yer almaktadır.

Beyazdut
27-07-09, 05:47
KADIRGA

Sokollu cami girişinden aşağıya inerek Kadırga Meydanı'na varırız. Burası, adının da ima ettiği gibi, bir limandı. Bizans zamanında şehrin marmara kıyılarındaki irili ufaklı girintiler liman haline getirilmişti. Gemiciliğin daha sonraki teknolojik gelişme seyrinde temelde kürekle yürüyen küçük tekneler( çektiriler, kadırgalar vb.) yerlerini büyük yelkenlilere bırakınca bu küçük limankar pratik olmaktan çıktı ve terk edildi. Zamanla dolarak bugünkü hallerine geldiler; çeşitli yeni işlevler yüklenen düz alanlar. Kadırga Meydanı ve bitişiğindeki, denize daha yakın Cinci(Cündi) meydanı, 1950'lere kadar İstanbul'un başlıca bayram yerleriydi. Karagözcüler tuluatcılar, cambazhaneler buraya gelirdi.

Meydanın doğu ucunda karşılıklı iki küçük kahve vardır. Bunlar eskiden, Küçük Ayasofya'da tulumbalarını gördüğümüz tulumbacıların devam ettiği kahvelerdi. Şimdi salaş bir tarzda üstü kapatılan havuzlu alan eskiden bahçeydi ve daha sevimliydi. Oradaki, Abdülmecit zamanından kalma karakol da benzerleri gibi sevimli bir binadır. Karşı sırada, ilk yapılışı ta Beyazıt zamanına uzanan ama bugüne kadar çeşitli onarımlardan geçen Kadırga hamamı vardır.

Caddeden batıyönüne ilerlerken, solda, bir taraçayı andıran dört köşe küçük bir bina görülür. Bu, Esma Sultan[ 18.yüzyılda III. Ahmet'in kızı ] namazgâhıdır. Namazgâh, genellikle yol üstünde olanların namazlarını vakit kaybetmeden kılmaları için yapılan bir açıkhava ibadethanesidir. Suriçi İstanbul'da bunlardan yalnızca bu örnek kalmıştır. Yapının altındaki muslukların başında abdest alınır ve merdivenden taraçayı andıran üst kata çıkılarak namaz kılınır.

Meydanın güneybatı ucundan denize doğru inilen dar sokaklara girildiğinde, Marmara surları'nın bir bölümüyle daha karşılaşıyoruz. Bu surların şimdiki deniz kıyısından bir hayli içerde olması, yukarda değindiğimiz küçüklimanlardan bir başkasının kıyısında olduğumuzu bize gösterir; bugün Kumkapı adıyla anılan semt o zamankar Kontoskalion adıyla tanınan limandı. Bu surların kemerleri içinde şimdi küçücük, hayli mütevazi evler duruyor.

Yeniden Kadırga caddesi'ne çıktığımızda, yolun sağında oldukça büyük bir Rum Ortodoks kilisesi görülür. Atia Kiryaki. Kilise vakfının dükkânları caddede sıralanır. Onların üstündeki yükseltide kilise vardır(karşı sırada da, şimdi kullanılmayan eski okul binası). Osmanlılar İstanbul'u fethettikten sonra, kubbeyi camilere özgü bir mimari öğe saymış gayrımüslimlerin ibadethanelerinde kubbe kullanılmasını istememişlerdi. Bu nedenle, ancak 19. yüzyıl sonlarında, Tanzimat fermanı ve onu izleyen hukuki düzenlemeler sonucunda, Hıristiyanlar da yeniden kubbe yapmaya başladılar. Aya Kiryaki bu dönemin erken örneklerinden biridir. Mimarı Tiadis'tir.

Aya Kiryaki'nin biraz ilerisinde, onunla aynı zamanda yapılmış bir başka güzel Ortodoks kilisesi, Panayia Elpida var. Geçen yüzyıl sonunda, Kumkapı-Gedikpaşa arasında oturan ve deniz tarafındakileri daha zengin olan Rumlar tarafından aynı zamanda yaptırılmış iki kilise. Özenli güzel yapılar. Ermeniler'in Surp Harutyun kilisesi de Aya Kiryaki'nin karşısına düşen sokaklar içinde.

Beyazdut
27-07-09, 05:48
KUMKAPI




Kumkapı yakınlara kadar, ahalisinin çoğu Rum ya da Ermeni olan bir balıkçı semtiydi. Bu geçmişten bugüne, belirli bir mimarininn ayakta kalabilmiş - bazıları oldukça güzel - konut örnekleri, Rum ve Ermeni kiliseleri, bir de İstanbul'un en gelişkin orta sınıf balık tavernaları kaldı. İstanbul tavernacılığının son " klasiklerinden " bazıları iz bırakmadan kayboldu(Minas, Yorgo), bazılarının çocukları aile mesleklerini sürdürüyor, bazıları da halâ hayatta. Ama şimdi Kumkapı baştan aşağıya meyhane; Paris'teki Moufftarde gibi, kendilerine özgü kişiliği olan, çok sayıda insana lezzetli meze ve balıklarla hoş vakit geçirtebilen ve " ticari turizm "i " otantizim " le oldukça iyi dengeleyebilen bir bölge.

Demiryolu köPage Rankingüsünün altından geçerek yeniden kıyıya çıkabiliriz[ burada eski küçük dalgakıranıyla eski Kumkapı limanı ortadan kalkktı, şimdi bunu çevreleyen çok daha geniş dalgakıranla yeni liman ve balık hali vardır]. Ya da, Kumkapı tren istasyonundan sonra kalıntıları görülmeye başlayan deniz surlarına paralel giden iç sokaklardan batıya doğru yolumuza devam edebiliriz.Burada, bazı çok eski Rum evleri de(şimdi genellikle depo haline getirilmiş) görebiliriz. Bunlar hatta Bizans'tan kalma bile olabilir, ama daha sonra yapılmış olsalar sa Bizans konut tarzına uygundur.

Kumkapı'yı izleyen Nişanca semtinde, Şarapnel sokağı'nda, Ermeni Gregoryan Patrikhanesi ve kiliseleri var. Bizanslılar, başkentlerinde kayda değer bir Ermeni nüfusun barınmasına imkan vermemişlerdi. Onun için bu dönemde Ermeniler, Galata gibi tam da şehir içi sayılmayan yerlere yerleşmişlerdi. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u ele geçirince şehirde nüfusun son derece azaldığını gördü ve imparatorluğun her bölgesinden Türk-Müslüman ya da gayrımüslim nüfusu yeni başkentine yerleşmeye teşvik etti. Teşvik yetmezse zorladı da. Böylece yeniden canlanmaya başlayan şehre gelenler arasında birçok Ermeni de vardı. Altı yerden geldikleri için Altı cemaat diye anılırlardı. Bu sonradan On iki cemaat 'e yükseldi.

Fatih, Rumortodoks patriğiyle uzun uzun görüşüp anlaştı ve böylece dünya ortodokslarının ekumenik petriği Osmanlı başkentinde ruhâni görevini yapmaya başladı. Benzer bir işlemi, Fatih, devletinin önemli cemaatlerinden Ermenilerle de gerçekleştirmek üzere, iyi tanıdığı Bursa Piskoposu Howakim'i İstanbul'a çağırdı ve 1461'de onu İstanbul Ermeni Gregoryan Patriği yaptı. Ancak Gregoryan kilise örgütlenmesi farklı olduğu ve merkezi Ermenistan'da, Erivan yakınındaki Eçmiadzin'de bulunduğu için, İstanbulpatriği, önemli bir kişi olmakla birlikte, Ortodoks patriği ya da papa gibi tek otorite olmadı.

İlk Ermeni patriği Samatya'da kurulmuştu(bunu Samatya bölümünde de göereceğiz). 17. yüzyıl ortalarında Kumkapı-Nişanca'ya taşındı ve orada kaldı. Patrikhane binası, 19. yüzyılın güzel ahşap binalarından biridir. Karşı sıradayan yana inşa edilmiş(son olarak 1913'te) üç kilise ve iki şapel vardır. Ortadaki, en büyük kilise, Surp Asdvadzadzin(yani Meryem Ana), patrikhane kilisesi olarak kullanılmaktadır. Alt katındaki ayazmadan, buranın Bizans döneminde Ortodokslara ait olduğu kanıtlanır. Ermeni cemaatinin 19.yüzyıl büyüklerinden II.Mahmut'un çok sevdiği Kazaz Artin'in mezarı ve heykeli de buradadır.

Kumkapı'dan batıya yürüdüğümüzde Yenikapı'ya geliyoruz. burada eskiyi hatırlatan hemen hemen hiçbir şey yok(19. yüzyıldan kalma Rum Ortodoks Atios Teodoros kilisesi ile kıyıya çok yakın Surp Tateos Ermeni kilisesini saymazsak). Zaten çok eski değil., çünkü burası da Bizans döneminde Marmara kıyısındaki en geniş liman olan Elefterios ya da Teodosios limanıydı. Eski şehrin tek akarsuyu Lykos buradan denize dökülürdü. Bu kimanlar önemlerini kaybettikten sonra, Lykos buranın dolmasına katkıda bulundu(sonra kendide kuruyp yok oldu). Akarsu alüvyonlarıyla dolan yerlerde verimli toprak olur. Nitekim bu bölge (Langa ve Vlanda) uzun zaman İstanbul'a kaliteli sebze yetiştirdi. Sonra bostanlar da yerlerini beton bloklara bıraktılar. Arada tek tük kalmış birkaç küçükbostan hâlâ görülebiliyor.

Beyazdut
27-07-09, 05:48
Kireçburnu

Bizans dönemindeki isminin "Boğazın Anahtarı" anlamına gelen Kleidra tou Pontu veya Kleidai tou Pontu (Kleides tou Pontu, Kleithra tou Pontu, Kledro tu Potu, Claves Ponti) dur. Yine Bizans dönemindeki bir ismi de Euphemia idi. Bu ismi Euphemia ayazmasının bulunduğu yerden alıyordu. Kireçburnu adını Kerez (Gürz) Burnu'dan aldığı söylenmesine karşın, Osmanlı döneminde bu yörede bulunduğu söylenen kireç ocaklarından ve kireç iskelesinden aldığı da söylene gelmektedir.

Kireçburnu küçük bir yerleşim bölgesi iken 19. yy.da Keçecizade Fuat Paşanın (1815-1869) Rumeli göçmenlerini buraya yerleştirilmesi ile gelişme gösterdi.
Kireçburnu 17. yy.da Gümrük Emini Hasan Ağanın bahçesi olarak bilinirdi, Hasan Ağanın yaptırdığı muhteşem bahçeden dolayı bu isimle anılır olmuştu.

Kireçburnu'ndaki tarihi eserlerden biri İshak Ağa tarafından 1749 yılında yaptırılan ve set üzerinde bulunan İshak Ağa Çeşmesi'dir. 1897 yılında yaptırılan Hamdi Çavuş Çeşmesi ise yol yapım çalışmaları sırasında ortadan kaldırıldı. Çakaldere memba suyu çeşmesi ise 1921 yılında inşa edildi fakat çok kez onarım gördüğünden tarihi özelliği kalmadı.

Set üzerindeki Mehmet Bey Camii ise 1882 yılında yaptırılan tarihi eserlerden biridir. Bu camiye Ağaçaltı Camii ve Gümrükçü İshak Ağa Camii de denilmektedir. Bir başka tarihi eser, Ankara valisi iken vezir olan ve 1895 yılında dâhiliye nazırlığına getirilen Memduh Paşa'ya (1839-1925) ait olan ve aynı ismi taşıyan yalıdır.

Ayrıca, bugün yerinde bulunmayan vapur iskelesi de tarihi eserlerdendi. 1909 yılında Kireçburnu'nun üst kısımlarında yapılan ve denize yeraltından çıkışı olan savunma amaçlı tabya da bugün kullanılmıyor. Ayrıca Kireçburnu'nda ana cadde üzerinde olan ve aslına uygun yapılan eski eserler de bulunmaktadır. İç kısımlarda ise çok eski eser ev mevcuttur.

Eski çağlarda Kireçburnu tepesinde Ortodokslar tarafından Aziz Yevpime adına bir kilise (Aghia Triada Kilisesi) yaptırılmış ancak zamanla yıkılıp gitmiştir. Hemen kilise yanındaki Azize Efimya'nın adını taşıyan ayazma Yakup Ağa tarafından yeniden yapılmışsa da ayazma da yıkılıp gitmiştir.

Kireçburnu'nda anıt ağaç özelliği taşıyan ağaçlar var. İkisi cami avlusundadır. Bu çınar ağaçlarından ana cadde duvarı dibindekinin çevresi 5.30 metredir. Bu çınar, çeşmeyi yaptıran İshak Ağa tarafından dikilmiştir. Eskiden sahil yolu üzerindeki kahvenin bahçesindeki iki çınar ağacı vardı. Bu çınarlardan biri kuruyup yok olmuş, diğeri ise Ali Baba Restaurant'ın bahçesinde yok olmak üzeredir.

Kireçburnu, Keçecizade Fuat Paşa'nın Osmanlı Rus Savaşı (1877-1878) sırasında Rumeli'den getirdiği göçmenlere tahsisi ile gelişmeye başladı. II. Abdülhamit döneminde (1876-1909) Kireçburnu ve civarı büyük ilgi gördü ve semtin gelişmesine neden oldu. Zamanla ve bilhassa 1950'li yıllardan sonra Kireçburnu'nda nüfus artışı oldu. Gecekondulaşmanın da yaygınlaşması ile hayli büyüdü.

Kireçburnu halkı genellikle balıkçılık, arabacılık, yoğurtçuluk, sütçülük ve çiftçilikle uğraşıyorlardı. Günümüzde balıkçılık ve değişik kollarda işçilik başta olmak üzere çeşitli iş kolunda çalışılmaktadır.

Kireçburnu doğrudan Karadeniz çıkışını gördüğü için bol rüzgâr alır ve serin olur. Bu nedenle bilhassa yaz ayları kalabalık olur. Denizi temiz olup, yüzülebilecek durumdadır. Kefeliköy, Kireçburnu, Tarabya arası sahil boyunda yürüme parkuru bulunmaktadır.
Kireçburnu'nda küçük fakat çok elverişli bir balıkçı limanı var. Liman S.S. Kireçburnu Su Ürünleri Kooperatifi tarafından kullanılmaktadır.

Kireçburnu Limanı yeni yapıldı. Küçük fakat çok elverişlidir. Liman kooperatif tarafından kullanılmaktadır. Liman yat limanı değil, balıkçı limanıdır. Liman Su Ürünleri Kooperatifinin kullanımındadır.

Kireçburnu'nda bir park var. Deniz kenarındaki parkın adı Nadir Nadi Parkı'dır. Bu parkın adı Haydar Aliyev Parkı olarak değiştirildi (2005). Park ve Kefeliköy'e kadar uzanan ağaçlı, banklı ve yürüme parkurlu alan aynı zamanda dinlence yeridir. Bu alana Kireçburnu mesiresi de denilebilir. Parkın, yeniden tanzim edilişi ile birlikte ismi de değiştirildi. Eski vapur iskelesi önü ve sahil boyu takiben Çin Konsolosluğu köşesine kadar olan alan da yürüme parkuru olup, plaj olarak da çok ilgi görmektedir.

Bir sahil mahallesi olarak Kireçburnu balık lokantaları ile meşhurdur. Sera, Bay Balıkçı, Set, Ali Baba, Kulüp Boğaziçi, Pescatore ve Bizim isimli lokantalarda her mevsim istenilen ve arzu edilen balıkları yemek imkânı vardır. Ali Baba Restaurant Türkiye'de en iyi balık yenilen 10 lokanta arasında gösterilmektedir. Kireçburnu'nun çeşitli kurabiye ve hamur işi yiyecek maddesi yapan fırını da çok ünlüdür.

1940-1950 arasında sahil yolunun genişletilmesi 1948 yılında Taksim; Sarıyer otobüs hattının açılması, halkın Kireçburnu'na daha kolay geliş gidişleri sağladığı için semte ilgi de artış gösterdi.

Kireçburnu'nda bir ilköğretim okulu var. Kireçburnu Mektebi ismini taşıyan bu okul ilk mezunlarını 1929/30 döneminde verdi. 1960 yılında Şükrü Naili Paşa adıyla bugünkü okul yapıldı ve okul 1997 yılında ilköğretim okuluna dönüştürüldü.
Kireçburnu'ndaki Ishak Ağa memba suyu uzun bir zamandan beri akmıyor, deniz kenarında Kefeliköy Caddesi üzerindeki Çakaldere Memba Suyu ise işlevini devam ettirmektedir.

Kireçburnu'nda Kireçburnu Spor Kulübü adıyla bir dernek ve bir de Sınırlı Sorumlu Kireçburnu Su Ürünleri Kooperatifi adını taşıyan bir kooperatif var. Kireçburnu limanı bu kooperatifin kontrolündedir.

Kireçburnu'nun nüfusu son nüfus sayımına göre (1997 sayımı) 6081'dir. Ancak muhtarlıkça nüfusun 10 bin civarında olduğu ifade edilmektedir.
Kireçburnu Mahallesinde bugüne kadar Bilal Kuşçuoğlu, Talat Bey, Alaattin Kalender, İsmail Araş, Galip Uyanık, Sezai Okyar, Musa Yaprak ve Rıza Karataş (halen görevde) muhtar olarak görev yaptılar.

Beyazdut
27-07-09, 05:50
Mahmutpaşa

Eminönü, eskilerin " Nefs-i istanbul" dediği, Dersaadet'in yani asıl İstanbul'un kalbinin attığı yerdir. Denilebilir ki Eminönü, kıymetli inciler içeren bir muhafazadır. Süleymaniye, Sultanahmet, Ayasofya, Yeni cami gibi muhteşem mabetler yanında, üç kıtaya yüzyıllarca hükmeden bir devletin kalbinin attığı yer olan Topkapı Sarayı'da buradadır. Ve daha nice cami, han, hamam kervansaray, mektep, medrese, türbe sebil, çeşme ve imarethaneyi bünyesinde barındırır.

İstanbul'un Eminönü ilçesi aynı zamanda şehrin en eski ve ölçüde önemli bir ticaret merkezi konumundadır. Kapalıçarşı ve Mısır çarşısı gibi iki mühim bedesteni, Mahmutpaşa, Mercan Tahtakale gibi bugün hemen hemen yaşayanı kalmayan, sadece bir ticaret merkezi olup hanlar ve dükkanlarla dolu, gündüzleri bünyesinde olağanüstü denilebilecek nüfusları barındıran semtleri de vardır. İşte sitemizin bu bölümünde bu üç semti; Mahmutpaşa, Mercan ve Tahtakale'yi inceleyeceğiz.

Mahmutpaşa ismi: mahmutpaşa, Kapalıçarşı ve Mısır çarşısı gibi iki önemli tarihi ve ticari merkezin arasında yer alır. Adını, Fatih Sultan Mehmet'in uzun yıllar sadrazamlığını yapmış olan Mahmut paşa'nın yaptırdığı külliyeden alan bir alışveriş merkezidir.

Beyazdut
27-07-09, 05:51
Sivriada

Sivriada 4. yüzyıldan itibaren tarih sahnesine çıkmaktadır. Manastır ve kilise harabesi, sahilde yığma taşlardan limancığı ve birkaç yabani incir, zeytin ağacı etrafında bol miktarda ada tavşanları, kuzey kıyısında biraz acımsı su kuyusu ile yamaçta küp sarnıçları vardır. Bizans döneminde keşişlerin icazet, çok kerelerde sürgün yeri olarak bilinmektedir. Keşişler ve sürgünler burada balık tutmakta, herhalde bol miktarda tavşan da avlamaktaydılar. Yassıadaya bakan kayalıklardan istakoz[ kıskaçsız istakoz] ve böcek yakalamalarıda mümkündü. Bazı durumlarda sarayın yada patrikhanenin zahire kayıkları yanaşıp erzak getiriyorlardı.

Kış aylarında ıslık çalan rüzgârların; yazın kavurucu sıcağın altında ve kuvvetli bir akıntının ortasında martılarla yaşarken 14. yüzyılda Rus ismini alan iskitler, Karadeniz'den gelerek Boğaz'ın ve adaların kilise ve manastırlarını yağma edip, Yassıada kilisesinin kutsal mihrabını tahrip etmişlerdir. Bu arada Patriğin yirmi iki adamını katledip adayı ateşe verrirler. Adanın üstünü örten kül rengindeki toprak'ın o günlerden kalıp kalmadığı rivayet konusu olmuştur.

Sivriada ismi nereden gelmektedir:

yassıada'nın batısında, Kınalıada'nın güneyinde, 400 metre genişliği, 90 metre yüksekliği olan deniz ortasında yükselen bir piramide benzemektedir. Bu nedenle Sivriada olarak adlandırılmıştır. Eskiden Yassıada'ya şeklinden dolayı " plati " denildiği gibi, Sivriadaya'da " plati " denilmekteydi. Bizans döneminde yapılan taş çıkarmaları Fetihden sonra da yakın zamana kadar devam etmiştir. Her iki dönemde de başı-boş sokak köpekleri zaman zaman bu adaya bırakılmıştır.

Beyazdut
27-07-09, 05:53
Tarabya

Tarabya, İstanbul Boğazı'nın Rumeli yakasında sahil şeridinde yer alır. Kuzeyinde Kireçburnu, Güneyinde ise Yeniköy semtleri ile komşudur. ilçe olarak Sarıyer'e bağlıdır. İstanbul'un en şirin semtlerinden sayılan Tarabya, Eminönü'ne 19 kilometre, Taksim'e ise 16 kilometre uzaklıktadır.

Tarabya çok eski bir yerleşim bölgesidir. Antik çağlarda Kryovrissis vadisinde bulunan Tarabya'nın o dönemlerdeki adı, Pharmacias idi. Bir diğer isim olarak yine o devirlerde Farmekeus adı da kullanılıyordu. Farmakeus zehirleyici olduğu gibi, ilaç anlamına da gelen bir kelimeydi. Mitolojiye göre, Kalkita kralının kızı babasının hazinelerine sahip olabilmek için, hazine muhafızlarını zehirlemiş, ve olay yerinden kaçmıştı. Tarabya'ya geldiğinde kalan zehiri de kendisi içer ve hayatına son verir. Bu efsaneye dayanılarak bu semte " zehirli " anlamına gelen Farmakeus adı verildi. Yüz yıllar sonra, yaklaşık 5. yüzyılda Patrik Attikos bu bölgeye gelmiş ve hastalığına şifa bulup iyileşince de semtin adını şifa veren ve iyileştirici anlamına gelen "Therapia" olarak değiştirmişti. Zaman içersinde Therapia kelimesi, Tarabya olarak söylenmeye başlanmıştır.
Bu semte Tarabya adının verilişinin bir başka söylentisi de şu dur: Padişah II.Selim(1566-1574) boğaziçi'nde yaptığı gezilerden birinde, burada balık yemiş ve çok beğendiği bu yerde bir kasır yapılmasını, Sokullu Mehmet Paşa'ya emretmiş ve adını da "Servi çemenzarı" koydurmuştu. Bu yerleşim bölgesine de keyif veren anlamına gelen Terabiye adını vermiş ve bu isim zamanla Tarabya adına dönüşmüştür.

Padişah II.Selim'in yöreye ilgi göstermesi ve çok beğenmesi, semtin gelişmesinin nedeni olmuştur.

Evliya çelebi ünlü eseri Seyahatnamesinde, Tarabya ilhili olarak şöyle yazar : " önceleri bu kasabanın yerinde, deniz kıyısında ki dalyandan başka hane yok idi. II.Selim, bu balık dalyanına uğrar ve envai balık avlatarak afiyetle yer. Sonra aynı yerde Tarabya nam bir kasabanın kurulmasını ve bir mesire yeri yapılmasını Sokullu Mehmet Paşa'ya buyurur. Bunun üzerine kasaba kurulur ve mamur hale getirilir. Sekiz yüz kadar evleri vardır. Bir müslüman mahallesi, bir cami, yedi tane de hıristiyan mahallesi vardır. kasabanın hamamı ve başka imareti yoktur. Kırk kadar küçük sokağı olup, bağ ve bahçesi çoktur."

Tarabya burnunda ki tepenin üzerinde(Tarabya oteli'nin arkasında ki tepe) vaktiyle gemilere yol gösteren bir fener, bir de tepenin çok rüzgar alması nedeniyle yapılan bir yel değirmeni vardı. Ancak günümüzde bu eserlerden her hangi bir iz yoktur.

Tarabya, koyu ile ünlüdür. İstanbul Boğazı'nın en iyi iki koyundan birisi Tarabya koyudur. Eski dönemlerde bu koya "oldias kalos" denir, Tarabya burnunda ki kayalıklara da "katergo" ismi verilirdi.

Cenevizliler ile Venediklilerin 1352 yılında, tarabya koyu açıklarında yaptıkları deniz savaşında, Ceneviz filosu, Venediklileri çok hırpalamış, kaptanları Nicolas Pisani, usta bir manevrayla donanmasını Tarabya koyuna yönlendirerek Venedik donanmasını tamamen yok olmaktan kurtarmıştır.

Tarabya 16.yüzyıla kadar, koyun en dip kısmında yer alan çok küçük ve bir kaç haneden oluşan bir balıkcı köyü idi. Köye yakın bir yerde ve deniz kıyısında bir de balıkcı dalyanı vardı.

Tarabya'da diğer boğaz semtleri gibi bir çok kereler Don ve Rus Kazaklarının saldırılarına maruz kalmış ve yakılıp yıkılmıştır. En büyük darbeyi 1624 yılında yapılan Kazak saldırısında almış, bu saldırı sonucu bütün köy yağmalanmış ve yakılmıştır. Bu saldırılardan sonra padişah IV.Murat zamanında Tarabya'nın imar edilmesine önem verildi ve kısa zamanda yeniden bir yerleşim bölgesine dönüştü.

Padişah II.Mahmut, 1829 yaz mevsimini, Tarabya çayırında ordugah kurarak geçirdi. Bu dönemde de "Servi Çemenzar'ı" kasrının genişletilmesine önem verilmişti. Bu görkemli kasır'da daha sonraları sultan Abdülmecid kalmış olmasına rağmen, bilahare Abdülaziz zamanında yıkılmıştır. Bu arazi II.Abdülhamit tarafından Almanlara verilmiş olup, Kasır yerine Alman büyükelçiliği binaları ve müştemilatı yapılmıştır.(1890-1910).Padişah II.Mahmut 1828 yılında karagahını bu kasrın bahçesinde kurmuş, Kırım savaşı sırasında ise bu kasır hastane olarak kullanılmıştır.

Tarabya'nın önemli tarihi eserlerinden biri, sultan III.Mustafa döneminde (1754-1774) Hacı Osman ağa tarafından yaptırılan ve aynı ismi taşıyan camidir. Zamanla harap olan cami,1828 ve 1829 yıllarında Silahtar Şehriyari Ali ağa tarafından yeniden inşa edilmiştir. Bu cami Tarabya'nın tek camii idi ve 1958-1960 yıllarında yol yapım çalışmalası nedeniyle, yıktırılmıştır. Tarabya'da şimdi altı cami var. Bunlar; Tarabya merkez camii(1958), Birlik evler camii, Dost evler camii, Aydın evler Ebubekir camii ve Topçam camii. Bu camilerin tarihi değeri yoktur ve hepsi yeni dönemde yapılan camilerdendir.

Tarabya'da müslüman mezarlığı yok. Çok eski tarihlerde, kumculukla uğraşan ve kum taşıyan manvacı Osman reis ve arkadaşları, bir fırtınaya tutularak mavnaları batınca boğulmuşlar ve bügün ki Garaj Restaurant'ın bulunduğu yerin arka tarafında ki yamaca gömülmüşlerdir. Mezar taşlarının hala bulunduğu bu yer, mezarlık olarak kullanılmıyor.

Tarabya'nın önemli tarihi eserlerinden biri de, örneği pek az görülen ve 1831 yılında Sultan II.Mahmut Han tarafından yaptırılan Sultan Mahmut Han II.Çeşmesidir. Bu çeşme Tarabya parkı içindedir.Çeşme dört cepheli direk biçimindedir. Diğer bir tarihi eser, Tarabya Hayat sokakta ki, Bezm-i Alem Valide Sultan çeşmesidir. Bu çeşme padişah Abdülmecid'in annesi Bez-i Alem Valide Sultan tarafından 1852 yılında yaptırılmış, 1901 yılında ise onarılmıştır. Çarşı içinde ki Harbiye Çiçek çeşmesi, 1996 yılında yapılmıştır ve her hangi bir tarihi özelliği yoktur. Genelde Kireçburnu sınırları içersinde olduğu kabul edilen, ancak Tarabya sınırları içersinde bulunan Vilayetler evinin yanında ki Mahmut Han II. çeşmesi(1814) de Tarabya'nın tarihi eserlerinden birisidir. Tarabya'da tarihi eser olarakkabul edilen bir hamam vardı, ancak bu hamam günümüze ulaşmamıştır. Bu hamama içkiciler hamamı deniliyordu.

Tarabya'da tarihi eser olarak, iki kilise ve üç ayazma vardı. Kiliselerden biri, Kostantinos(ayios)-Eleni(Ayıa) kilisesi, Rum ortodoks mezarlığı içinde olup 1875 yılında Banker Zarifi tarafından inşa edilmiştir. Yeniköy caddesi üzerinde ki bir sokaktan girilen ve yeşilliklerle çevrili bir avlu içinde olan kilise önceleri, Ioannes Prodoomos'a ithaf edilmiş iiken 1868 yılında, Yeorgios Zarifis'in katkılarıyla Ayia Paraskevi'ye ithafen yeniden inşa edildi. Bu kilise içersinde aynı ismi taşıyan bir ayazma bulunmaktadır. Tarabya'da ayrıca iki ayazma daha vardı ve bu ayazmalardan biri, Ayios Ionnas'e diğeri de Ionnes Prodromos'a (vaftizci yahya) ithaf edilmiştir.

Tarabya'nın tek kaynak suyu, soğuksudur. Hayat sokağın üst tarafında bulunan koruluğun içinden çıkmakta olup, Tarabya'da ki çeşmelerde bu su kullanılmaktadır. Tarabya, Terkos( Terkan) Metropolitliği'ne bağlı bir Rum köyü idi. Metropolit'in ünvanı Terkos ve Neokirion Piskoposu idi. Terkos yöresinde Türklerin sayısı artıp Rumların sayısı azalınca, Metropolitlik de Tarabya'ya taşınmış oldu.

Halen Terkos metropolitliği merkezi Tarabya'dadır. Tarabya'da ki kiliselerden ikisi[değişik isimleriyle: Ayayani ve Anastas] 6-7 Eylül olayları sırasında tahrip edildi. Tarabya'da Sinagog bulunmamaktadır. Ermeni ve Rumlara ait mezarlıklar ise, kiliselerle içiçedir. Tarabya, Boğaz'ın en çok ilgi gören semtlerinden biriydi. Koyu'nun güzelliği, havasının mükemmelliği, kuzey rüzgarlarına kapalı olduğu için ikliminin ılımanlığı, yeşilile mavinin içiçe olması nedeniyle bilhassa yabancı ülke temsilciliklerinin vaz geçemediği bir yerdi. Tarabya, yaz aylarında sayfiye için gelenlerin ve yabancı elçilik mensuplarının çokluğu ile bir anda havasına giriyordu. Yalılar, köşkler, konaklar doluyor, hatta sokak aralarında kiralık ev bulmak imkanı bile olmuyordu. Yabancılar gibi yerli zenginler de Tarabya'ya ilgi gösterince, deniz kıyıları yalı ve sahilhanelerle doldu. Her biri tarihi değer taşıyan bu binalar, mimari özellikleri ile de dikkati çeker.

Tarabya'nın en görkemli binalarından biri 19.yüzyılda yapılan Summer palas oteli idi. Bu otel, Alman Büyükelçiliğinin yazlık binalarının yanında ki koruluğun içinde idi. Ne yazık ki bu otel, 1915 yılında yaşanan büyük Tarabya yangınında yanmış, 1950 yılında ise tamamen yıkılmıştır. İpsilanti yalısı,[ bu yalıya çifte yalı da denilmektedir.] Kefeliköy caddesi üzerindedir. Padişah III.Selim döneminde(1789-1807) yaptırılan bu yalı bir kaç kez yanmıştır. İlk olarak 1818 Nisan ayında, ikinci kez 1913 yılı sonrasında ve son olarak da 1932 yılında yangın görmüştür. İpsilanti yalısı pek çok enteresan olaya tanıklık etmiştir. Bu yalının tarihçesi ile ilgili olarak Ahmet Mithat Efendi şöyle yazar:" Rumların, fenerliler denilen ve Tarih-i Osman-i de kayıtlı, Eflak ve Boğdan beylikleri ile alakalı büyük ailelerine ait bir yalı idi. Bunların devlete ihanetleri görüldü. Kendileri tarumar edildi. yalıları müsade edildi. Sultan III.Selim tarafından yalılar Dersaadet[istanbul] Fransız sefaretinin sayfiyesi olmak üzere fransızlara verildi"

Kireçburnu caddesi üzerinde ki Reşat Erkan yalısı ile Ali Rıza Ekinci yalısı da Tarabya'nın tarihi binalarındandır. İtalyan Büyükelçiliği yazlık binası da Tarabya'nın görkemli binalarından biridir. Bu bina padişah II.Abdülhamit zamanında ve 1906 yılında inşa edilmiştir. Elli üç odalı ve sofalı bu büyük yalı, padişah II.Abdülhamit tarafından karadağ beyi'nin Victor Emanuel ile evlenen kızına çeyiz olarak hediye edilmiştir. Tarabya' ya adını yazdıran ve Tarabya ile özdeşleşen bir diğer yalı da, Villa Zarifi yalısıdır. Padişah Abdülaziz(1861-1877) döneminde inşa edilmiştir. Yalının sahibi Nikola Zarifi paşadır.[Yorgo zarifi de deniliyor] Bu yalının sultan Abdülaziz tarafından Nikola zarifi paşa'ya hediye edildiği de resmi kayıtlarda olmasa da söylenmektedir. Bu yalı zaman içersinde değişik amaçlar için de kullanılmıştır. Bir ara pansiyon olmuş, daha sonra otel ve en son Restaurant olarak kullanılmıştır.

Zografos yalısı da tarihi eserlerden olup, 18.yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiştir. Yalının sahibi Hristaki Zografos, Sultan Abdülaziz'den itibaren devlete borç para veren bir bankerdi. Bu yalı hala Zografos ailesine ait olup günümüzde içinde torunları oturmaktadır. Hemen yanında ki bina, Kimon Palamidis Evyanidis yalısı ve tarihi eserlerdendir. Tarabyanın en görkemli tarihi binası Huber malikanesidir. Yani bugün ki Cumhurbaşkanlığı köşkü. Bina 19. yüzyılın sonlarında yapıldı. Bahçesinin yüzölçümü 34.046 metre karedir. Bu binanın sahibi, osmanlı devletine silah satan Krupp firmasının İstanbul temsilcisi Huber idi. Sultan Abdülaziz'in Fransa İmparatoriçesi'nin nedimesi için yaptırarak ona hediye ettiği bu bina bir kaç kez el değiştirmiştir. Osmanlı devleti Adalet bakanlarından Necmeddin Molla[kocataş] satın almış, bir süre sonra o da Mısır Hidiv'i İsmail paşa torunlarından Prenses Kadriye'ye satmıştır. Prenses bu görkemli köşkü, Fransız Dame de Sion'a hediye etmiş ve malikane bir süre okul olarak kullanılmıştır.Bu bina daha sonra Boğaziçi İnşaat ve Turizm A.Ş.şirketi tarfından satın alınmışsa da günümüzde Cumhurbaşkanlığı yazlık köşkü olarak kullanılmaktadır.

Tokatlıyan oteli, bugün ki Tarabya otelinin yerinde idi. 19.yüzyılda inşa edilen bu otel, Boğaziçi'nin en görkemli binalarındandı.Yıllarca Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi İstanbul sosyetesini ağırlıyan bu otel, 1954 yılında büyük bir yangın görmüştür. Yerine bugünki Tarabya oteli inşa edildi. Yedi yılda inşaatı tamamlana otel, 1964 yılında hizmete açıldı. T.C.Emekli sandığı tarafından işletilen otel, yakın zamanda yirmi yıllığına, bir yabancı firmaya kiralanmıştır. Otelde yanileme çalışmaları devam etmektedir.

Tarabya'da pek çok tarihi ağaç bulunmaktadır. Tarabya Dere sokağında ve Tarabya spor kulübünün önünde ki çınar ağacı da asırlık olup çevresi 5.40 metredir. Bir diğer anıt ağaç da deniz kenarında ki parkın ana caddeye yakın kısmında ve yol kenarında olup, çevresi 5.50 metredir. Tarabya'da özellikle elçilik binaları ile, diğer özel kişilere ait yalı ve köşklerin bahçe ve korulukları içersinde de çok sayıda tarihi ağaç vardır. Fransa Büyük elçiliği yazlık binası[Şimdi, Marmara Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi Kamu yönetimi bölümü] bahçesi içinde ki asırlık çınar ağaçları olağanüstü bir görüntüye sahiptir.

Tarabya, önceleri balıkcı köyü iken, sonraları sayfiye yeri olarak isim yaptı. Havasının ılıman olması, nefis koyu, mavi ve yeşillikler içersinde bulunması nedeniyle, zenginlerin ve yabancı ülke temsilciklerinin yerleşim bölgesi oldu. Tarabya sahil şeridinde yapılan yalılar, sahilhaneler ile iç kısımlarda ki köşk ve konaklar, burasının ne denli ilgi gördüğünü göstermesi açısından ilginçtir. Dalyanı, balıkcısı ve balıkcı esnafı ile küçük bir balıkcı köyü olan Tarabya, 18 ve 19. yüzyıllarda İstanbul'un Fener semtinde ki Rumların sayfiye yeri idi. Ancak 19. yüzyılda Rus konsolosluğu, İngiltere, Fransa, Almanya,Avusturya ve İtalya sefaretleri yazlık binaları ile, balıkcı köyü görüntüsünden bir anda uzaklaşmaya başlamış ve Tatil, eğlence semti olmuştur. tarabya koyu, yatlara, kotralara ve sandallara marina hizmeti vermektedir. Bu durumu ile Tarabya, günümüz de Sarıyer'in ve tüm Boğaziçi'nin turizm merkezidir.

Yaşam standartları yüksek olan Tarabyalılar, eğlence sektörüne de önem verdiklerinden, burada çok sayıda lokanta ve müzikhol vardır. Tarabya'nın zamanla yazlığa gelinen bir semt olmasından çok, devamlı oturulan bir semte dönüşmesi, bu mahallenin şaşılacak bir hızla büyümesine neden olmuştur. Günümüzde Tarabya, ilçenin en modern ve zengin ilçesi olduğu gibi, en kalabalık semtidir de.

İstanbul'un gazinolar semti olarak adlandırılan Tarabya'da, yaşam, gece olunca çok hareketlenir. Eskiden Hristo'nun, İdareci Boğos'un, Garabet'in, Serafi'nin meyhanesi, yeni karadut, Taverna, Paella, Villa zarif gazinoları ile ünlü iken, sonraları Tarabya sahili çok daha fazla sayıda lokanta ve müzikhollerle dolmuştur. burada ki lokantalardan Filiz ve Kıyı restaurant, Türkiye'de en iyi balık yenilen ilk on lokanta arasında bulunmaktadır. Kireçburnu mahallesine çok yakın bulunan ancak Tarabya mahallesi sınırları içersinde olan Uğurcan restaurant[ eski Façyo ], Mehmet usta ve Family restaurantları da çok ilgi gören mekanlardır. İstanbul Vilayet evi de Tarabya sınırları içersindedir.

Tarabya'nın en ünlü mamulü, dondurmasıdır. Ünlü Veli Usta 1927 yılından beri küçük işletmesinde ürettiği dondurma ile adeta markalaşmıştır. Şimdilerde işin başında olan çocukları ve torunları, aynı hassasiyet ve titizlilik içersinde, marka olan bu ünü sürdürmektedirler. Eğer tarabya'nın bu ünlü dondurmacısına yolunuz düşerse, muhakkak " kağıt helvalı " dondurmayı yiyiniz.

Boğaziçi'nin ilk deniz hamamlarından biri[plaj] Tarabya'da açıldı. İstanbul şehremaneti 28.09.1870 yılında aldığı bir kararla, Kadıköy, Adalar ve Boğaziçi'nde yirmibiri erkek, beşi kadınlara ait olmak üzere toplam yirmialtı hamam[plaj] açılmasına hüküm verir. Bu karar üzerine 1871 yılında Tarabya'da ilk plaj açılmış olur. Çok uzun yıllar kullanılan bu plaj bir ara kapanmış, daha sonraları yeniden açılarak Tarabya Plajı adı altında işletilmeye başlanmıştır. İstanbul sosyetesinin çok ilgi gösterdiği bu plaj eskiden halk plajı iken sonraları Tarabya otelinin özel plajı olmuştur. Daha sonraları, özel şahıslara kiralanan Tarabya plajı, şimdilerde palet 2 isimli Restaurant'ın bi bölümü olarak faaliyetini sürdürmektedir.

Beyazdut
27-07-09, 05:54
Tavşanadası

Büyükada'nın 9 km. güneyinde, 850 metre genişliğinde şirin bir adadır. Ege denizi'ndeki Andros'dan göç eden koloniler bu adaya " Neo-andros " adını vermişlerdir. [vaspos ou latpos, Vita 5 Igna P.6 cv.695,516 Belsamon Synady Vu can 12 p.6 ] Bol miktarda martısı, ada tavşanı ve aylantusları bulunmaktadır. Doğu yönünde güzel bir kumsal ve doğal bir limanı mevcuttur. Yakın zamana kadar, istakoz ve böcek avcılarının merkezi idi.

Manuel I. Kommenos adalar hakkında yazdığı bir eserinde, Tavşanadası (neo-Andros) için manastırı da bulunmaktadır şeklinde bir not düşmüştür. Söz konusu manastırı, Patrik İgnatios'un burada tesis ettiğini Nicelas Paplogones'in kayıtlarından anlıyoruz. (J.pargoire, Les Monasteres de saint Ignace Les plus petit ilots de archspel des princes, Sofia 1901 ) 1158'e kadar mevcudiyeti bilinmektedir. Adada harap halde görülen Spilia, Aya yani(Ayios Yuannis) manastırına aittir. yakınında ki taş ocağı gibi, boy atmış otlar, ailantuslar arasında kaybolmuş vaziyettedir. Bizans döneminde 4. yüzyıldan sonra başkent Konstantinople'un imarı için Tavşan adasından başlamak üzere adalardan taş üretimine başlanmıştır.

Meşrutiyet'in ilanından sonra, özellikle Büyükada'da köşkler, oteller ve lokantalar hızla çoğalınca, Tavşanadası'nın istakoz ve böcekleri ün kazanmaya başlamıştır. tavşan adası, uzun süre, ara sıra uğrayan balıkcıların uğrak yeri olmuştur. 1993 yılında bir cinayete kurban giden Adalar Belediye Başkanı Recep Koç'un bir önerisi üzerine doğal yapısı çok güzel olan bu adaya çam ve akasya ağaçları dikilmiştir.

Beyazdut
27-07-09, 05:55
Unkapanı - Zeyrek

Bu bölümde incelenecek başlıklar:

Gazanfer ağa
Pantokrator
Pantepoptes
Aşıkpaşazade
Otantik mahalle parçaları
Bu yolculuğa Belediye sarayı'nın yakınlarından başlıyabiliriz. Yeraltı geçidinin batı yakasında, köşede yer alan parkın içersinde, bir hayli eski olduğu anlaşılan bir bina yıkıntısı görünüyor, ayrıca, parkın çeşitli yerlerinde de sütunlar, kaideler, başlıklar serpilmiş. Burası, İustinianos zamanında yapılmış büyük kiliselerden Polieuktos'un bulunduğu yerdir. Bu kilisenin, eski Anikia İuliana sarayının kilisesi olduğu söyleniyor. Kalıntılar 1960'larda yeraltı geçidi yapılırken ortaya çıkarılmıştı ve o sırada Kalenderhane restorasyonu için İstanbul'da bulunan Dumbarton Oaks kurumundan Martin Harrison kazıyı yürütmüştü. Burada bulunan geometrik desenli bazı mozaik levhalar da o zamanki küçük mozaik Müzesi'ne konmuştu.

İustinianos'un dönemi, Bizans tarihinde, biraz Osmanlı tarihinin Kanuni dönemini andırır; her iki dönemde de devletin güçlenmesi ve iç ve dış başarıları, başta mimari olmak üzere genel olarak sanat etkinliğini de canlandırmıştı. Polieuktos kilisesi, Ayasofya'dan önce, Prenses Iuliana'nın çabasıyla, 2500 metrekarelik bir alan üzerinde yapıldı ki, bunun, İstanbul'da Ayasofya'dan sonra en geniş kilise alanı olduğunu söyliyebiliriz. Bina büyük bir ihtimalle bazilika planındaydı, ama dekoratif bir kubbesi de herhalde vardı.

Polieuktos'tan Marmara yönüne, Horhor denilen semte ilerleyince, az sonra solda, üniversitenin elinde olan, Hamdullah Suphi'nin babası Suphi paşa'nın konağı görünür. (onun babası da ünlü Sami paşa) Haliç'e doğru ilerlediğimizde, önümüzde ilkin Valens ya da Türkçe adıyla Bozdoğan kemeri'ni görürüz. Kemer Roma zamanından kalmadır ve İmparator Valens tarafından 375'de yaptırılmıştır. İstanbul'un üçüncü tepesiyle[Beyazıt kulesinin olduğu tepe], dördüncü tepesi[Fatih caminin olduğu tepe] arasında Unkapanı'ndan yenikapı'ya kadar uzanan derin bir vadi vardır. Şehir dışından gelen ve saray çevresine taşınması gereken suyu, bu çukur vadinin üstünden aşırmak için böyle büyük bir kemere ihtiyaç olmuştur. İstanbul'un ana su kaynağı, başından beri, Belgrad ormanlarıydı. Oradan çeşitli kemerler ve su yollarıyla Edirnekapı ve Eğrikapı çevresinden kent suyu aktarılıyordu. Kemerin büyük kısmı ayaktadır.[1000 metrenin 900'ü duruyor]; en yüksek olduğu bölümiki katlıdır ve caddeden yüksekliği 20 metreyi bulur. Özellikle Tepebaşı tarafından bakıldığında kent siluetini süsleyen güzel yapılardan biridir. Kemerden dökülen su, Süleymaniye ve Beyazıt camileri arasında kalan Nymphaeum maximum denilen havuzda(Nimfaion Maksemi) toplanıyor ve sonradan kentin çeşitli bölgelerine dağılıyordu. Bu havuzun şimdi hiç bir izi yoktur.

Beyazdut
27-07-09, 05:55
Gazanfer ağa ve medresesi:

Kemerin hemen dibinde Gazanfer Ağa Medresesi var. Burası bir zamanlar Belediye Müzesi'ydi, ama şimdi, belki de içeride nemlilik önlenemediği için boşaltıldı. III.Mehmet'in Akağalar başı Gazanfer Ağa tarafından 1599'da yaptırılmıştır. Medresede bir sebil ve Gazanfer Ağa'nın türbesi de bulunur. Sebil sekizgen, türbe ise ongendir. On dört hücresi olan medresenin dershanesi, kemere yakın olan kanattadır. Şehirdeki, külliye parçası olmayan bağımsız medreselerin büyülçe bir örneğidir. Mimarı Davut Ağa olabilir. Bina şimdi Karikatür Müzesi haline getirilmiştir.

Gazanfer Ağa aslen Macar'dı. II.Selim'in şehzadeliği sırasında onun yanına girmişti. Selim padişah olunca yanında kalabilmek için hadım edilmeye razı oldu. Çünkü başka türlü padişahın hareminde bulunabilme imkânı yoktu. Kardeşi Cafer, bu ameliyatı atlatamadı, ama Gazanfer daha otuz yıl yaşayıp Selim'den sonra oğluna ve torununa da hizmet etti.

Caddenin epey ilerisinde ve sağda, 18. yüzyıl sonlarından kalma Şebsefa kadın camii görülüyor. Fatma Şebsefa kadın, I.Abdülhamit'in hareminde ki kadınlardan biriymiş. Cami, yapıldığı zamanın özelliklerine uygun olarak, barok üsluptadır. Yüksekçe olduğu için merdivenli ve beşik tonozlu bir son cemaat yerinden girilir. taş ve tuğladan yapılmadır. bahçesinde ki okul şimdi imamın konutu olarak kullanılıyor.

KöPage Rankingüye giden Atatürk caddesi yapılırken(1950'lerde) epey tarihi bina feda edilmişti. Modern zamanlarda yapılan binalar, bunu dengelemek istercesine, az çok özenlidir. Solda Sedat Hakkı Eldem'in yaptığı Sosyal Sigorta binaları, sağda, 1960'larda Belediye'nin yaptırdığı İstanbul manifaturacılar çarşı'sı var. Şimdi arabesk müzik merkezi olan bu çarşıda Bedri Rahmi ve Füreyya'nın seramik panoları da görülür. Binalar arası bir açıklıkta İstanbul'un ilk kadısı Hızır Beyin ve Cihannûma yazarı, tarih ve coğrafya bilgini Katip Çelebi'nin mezarları var[tabii taşları sonradan yapılmış olarak]. Buradan biraz içeride de "Konstantin'in mezarı" diye bilinen, Panayia adlı ama oldukça yeni bir şapel ve ayazma bulunuyor. Şapel bir bahçe içinde, herhalde bir mezar şapeli. Ama Konstantinos'un cesedi hiç bir zaman bulunamadığı için burada mezarının olması da düşünülemez.

Caddenin karşı tarafında, tarihden kaldığı belli olan destek duvarları görünür. Gerçekten de Bizans'dan kalmadır ve buradaki yar gibi yükselen toprağın kaymasını önlemek için yapılmıştır bunlar. İçinde sarnıç da varddır. Bizans zamanında buranın bir iç surla çevrilmiş aristokratik bir mahalle olması ihtimali de akla geliyor. Yukarıda, şimdi Zeyrek adıyla bildiğimiz semt var. Çok sayıda güzel ahşap evlerinden ötürü SİT alanı haline getirildi, ama parasızlık nedeniyle geniş ölçekli bir restorasyona başlanamadı. Caddeden yukarı tırmanan sokakların ilginç özellikleri olduğu için bunların hepsini, vakit varsa, gezmelidir.

Biz belli başlı binaları bir sıra içinde görmek üzere Şebsefa kadın Camii'nin karşısına gelen yokuştan tırmanacağız şimdi. Az sonra, bir köşede, küçük bir mektep binasıyla karşılaşıyoruz. Bu sevimli binayı yaptıran kişi oldukça ilginç ve önemlidir. Zembilli Ali efendi. Mektebin bahçesinde mermer bir taşın altında gömülü olan Ali efendi, II.Bayezid'den başlayarak Kanuni Sultan Süleyman'ın ilk saltanat yıllarına kadar şeyhülislamlık yapmış aydınlık görüşlü bir adamdı. Evinin penceresinden, halkın şikayet ve dilekçelerini içine koyacağı bir sepet sarkıttığı için Zembilli Ali Efendi olarak tanınmıştır.

Okulu geçip ana yoldan ilerleyelim. Biraz sonra mahalle çarşısına ve burada ki Çinili hamam'a gideceğiz. Hamam, Sinan'ın eserlerinden ve ünlü Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin'in hayratı olarak yapılmış. Çifte hamamdır ve iki kısmın kapıları da cephededir. Camekânın ortasında havuz bulunur. Hamamın bazı bölümlerini süsleyen çiniler belli ki orjinal değildir, sonra ki yıllarda konmuştur. 17. yüzyılda bu hamamın para için bir şeyhi öldüren iki tellakı, bellerinde peştemallarıyla hamam kapısına asılarak idam edilmişlerdi.

Beyazdut
27-07-09, 05:56
PANTOKRATOR: (cami adıyla Zeyrek camii)

Hamamı gördükten sonra aynı yoldan geri dönüp solda ki ilk sokağa sapalım. Sokağın sonuna doğru Şeyh Süleyman Mescidi adıyla bilinen tuhaf bir yapıya geleceğiz. Birinci katı, daha doğrusu, kat olmadığı için, alt tarafı dört köşe, üstü ise sekizgen bir bina bu. İçi ise bütünüyle sekizgen. Altında da bir kriptası var. Büyük bir ihtimalle az sonra ziyaret edeceğimiz Pantokrator kilisesi'nin manastır külliyesinin bir kısmı olarak yapılmıştı. Belki bir kitaplık binasıydı. Burada, şimdi harabe haline gelen Haliliye Medresesi'ni de görüyoruz.

Mescidi geçip sağa dönerek yürüdüğümüzde, Çırçır caddesi ve İbadethane sokağından geçerek Pantokrator'a ya da cami olarak adıyla Zeyrek camii'ne geliriz. Pantokrator bugüne kalabilmiş önemli Bizans kiliselerinden biridir(ama günümüzde oldukça harap bir haldedir). Kilise aslında üç kilisenin bir araya gelmesinden oluşuyor. Bu üç kilise de, ayrıca, oldukça geniş bir manastır kompleksinin içindeydi. Kompleksi ve ilk kilise olan güneydeki Pantokrator'u, II. Komnenos'un karısı İmparatoriçe Eirene yaptırdı(12. yüzyılın ilk çeyreğinde). Eirene'nin ölümünden sonra II. Komnenos burada bir kilise daha yaptırmaya karar verdi ve pantokrator'un birkaç adım kuzeyinde ki Meryem'e adadığı bir kilise daha inşa etttirdi. Böylece birbiirine çok yakın iki kilise ortaya çıkınca, İmparator Komnenos bunları birleştirmeye karar verdi ve aralarına, bu üçlünün en küçüğü olan üçüncü şapeli yaptırdı. Üç kilise bir arada, İstanbul'da Ayasofya'dan sonra ayakta kalan en büyük kiliseyi oluşturur.

İoannis Komnenos, bina bu şekilde tamamlandıktan sonra, bir de eksonarteks yaptırmış. Bu, herhalde, kilisenin cephesi boyunca uzanıyordu, ama şimdi tuhaf bir biçimde binanın ortasında kalıyor. Kiliseye buradan giriyoruz; kuzeydeki ve güneydeki kiliselerin narteksleri ortadali şapelin de önünü kapayarak, ortada buluşuyor. Güneydeki kilisenin üç apsisi var. Eski sütunların yerine Osmanlı döneminde payeler konmuş. Yunan haçı planı açıkça(kuzeydeki kilise de aynı plana uyuyor). Mermer döşeme ve duvar kaplamalarının çoğu duruyor. Güney kilisesinde, yerdeki örtüler kaldırılınca parlak döşeme süsleri görülebiliyor.

Binanın bütünü, Fatih zamanında camiye çevrilmiş olmakla birlikkte şu sıralarda yalnız güney kısmı cami olarak kullanılıyor. Fatih burayı ilkin medrese haline getirmiş, başmüderrisliğe de Molla Zeyrek Mehmet Efendi'yi tayin etmişti. Fatih külliyesiyle birlikte yeni medreselerin yapımı tamammlanınca burada ki medrese kapandı, bina cami oldu.

Ortada ki şapel aynı zamanda Komnenos'ların aile mezarı olmak üzere tasarlanmıştı. Burada mezarın yeri hâlâ görünür durumdadır. Orta şapel küçük oldğu için yan nefleri yoktur, apsisi de tekdir. Buna karşılık, biri kilisede ki en büyük kubbe olmak üzere, iki kubbesi vardır. Kuzeydeki şapelde de eski sütunların yerini payeler almış, iç süsleme ise tamamen ortadan kalkmıştır. Üç kilise birleştirilince ara duvarlar yer yer yıkılarak tek bir mekân elde edilmiştir.

Pantokrator bugün bir hayli kötü durumda. Camları kırık ve çocukların taşla cam kırma hevesi bir türlü durduralamıyor. Onun için içeride kuş ve kuş pisliği oldukça bol. Cami kısmını ayırmak için gerilmiş naylonlar atmosferin genel peşmürdeliğine katkı da bulunuyor. Bütün binada ciddi onarım ihtiyacı çok belirgin. Bu onarım yapılacak olursa, zaten kayda değer bir cemaati olmayan caminin bir müze haline getirilmesi çok yerinde bir karar olur. Bu, aynı zamanda, SİT haline gelen mahallede ciddi bir restorasyonla birlikte yürütülebilirse, Zeyrek yeniden şehrin güzel bir semti haline gelebilir. çeşitlikazılardakilise çevresinde bulunan renkli cam kırıntılarının, zamanla Batı Avrupa'daki renkli cam örneklerinden eski olduğu görüldü. Bu doğruysa, renkli cam bir Bizans icadı olmalıdır.

Pantokrator'un külliyesinin de bir hayli ilginç olduğu anlaşılıyor. Parçalarından biri Şeyh Süleyman mescidiydi. Ama kilisenin üstünde yer aldığı terasta başka yıkıntılarda görülüyor. Külliye daha çok sağlık alanındaki etkinliklere göre yapılmıştı. Önemli bir hastanesi, akıl hastanesi, ayrıca yaşlılar evi vardı. Zaten bütün çevre, herhalde bu kurumların bulunduğu birçok binanın yıkıntılarıyla doludur. Kazı yapılsa, sanırım başka ilginç parçalarda bulunacaktır. Bir yükselti üstünde olduğu için şehrin birçoktarafından görülebilir, ayrıca kendi manzarası da oldukça geniş ve güzeldir. Uğradığım bir sefer tam önüne yapılmış yapma çim futbol sahası epeyce tuhafıma gitmişti(Daha sonra bu neyse ki ortadan kalktı). Ama Pantokrator çevresinde her zaman tuhaf şeyler vardır. Daha önceki bir ziyaretimde çevresinde bir çok çadır kurulmuş olduğunu görmüştüm. O zaman bana, Ramazan ayında, gece sahur davulu çalan Çingenelerin geçici olarak gelip buraya yerleştiğini söylemişlerdi. Bu, çim sahadan çok daha sevimli ve renkli bir durumdu.

Pantokrator'un Bizans tarihi içindeki son yıllarında burada, Fatih'in tayiniyle sonradan patrik olan Gennadios'un bulunduğunu öğreniyoruz. Gennadios, Latin işgalinin çok olumsuz anıları nedeniyle, "Osmanlı sarığını Katolik serpuşuna tercih eden" Ortodoks din adamları arasındaydı. Zaten bu nedenle II.mehmet fetihden sonra onunla uzun uzun görüşmüş ve Osmanlı İmparatorluğu'nun "millet sistemi" ni oluşturacak ilk adımı onunla vardığı anlaşma ile atmıştı. Bu olgu da, bence, bu binayı ve çevresini, böyle bir tarihi oluşumu göstereck bir müze olarak restore etmeyi anlamlı kılıyor.

Tekrar Çırçır caddesinden geri dönüp sağda Hacı Hasan sokağı'na sapınca, biraz ilerde, solda köşe yapan Hacı Hasan mescidi'ni görürüz. Yaptıran, aslında Hacı Hasan'ın torunu olan Rumeli Kazaskeri Mehmet Efendi'dir(1505). Ahşap ve kiremit çatılı dörtgen cami binası kendi başına fazla ilginç değil. Ama şehrin eski camilerinden biri ve iddiasız olmasına karşılık orantıları son derece uyumlu. Camiye, eğimli arazi yüzünden sağda yapılmış minaresinden ötürü " Eğri minare " adı da verilmiştir. Binanın en ilginç kısmı bu minaredir. Tuğla ve taş kullanılmış, bu malzemeyle kırmızılı beyazlı bir tür satranç deseni çıkarılmıştır. Böyle süslü minarelere İstanbul camilerinde sık rastlanmaz.

Beyazdut
27-07-09, 05:56
PANTEPOPTES:

Caminin köşesinden sola, sonra da sağdaki ilk sokağa saptığımızda Bizans kilisesinden camiye çevrilmiş bir başka bina ile karşılaşıyoruz. Pantepoptes ya da Eski imaret camii. Pantokrator, "her şeye kadir" demekti; Pantepoptes'de " her şeyi gören " anlamına gelir.(ikisi de İsa'nın ya da Allahın sıfatları elbette.)

Burada da gözümüze ilk çarpan özellik, binanın perişanlığı. Çevresi herhangi bir güzelliği olmayan evlerle tamamen kuşatılmış durumda. Cami aynı zamanda Kuran kursu olarak kullanılıyor.

Kiliseyi, Komnenos hanedanının kurucusu olan Aleksios Komnenos'un annesi İmparatoriçe Anna Dalassena'nın 11. yüzyıl sonunda yaptırdığı biliniyor. Bir zaman oğluyla beraber saltanay süren bu İmparatoriçe, sonunda bu kilisenin kadınlar manastırına çekilerek hayatını buradatamamlamış, ölünce de kilisenin içinde gömülmüştü.

Bina son derece sevimli. On iki köşeli ve her yüzü pencereli bir kasnak kubbeyi taşıyor. Bu pencereler içeriye de epey ışık veriyor. Üç apsisten ortadakinin pencereleri Osmanlı değiştirilmiş ama yan apsislerin pencereleri ve mermer kornişi duruyor. Narteksin üstünde çapraz tonozlar var. İç narteksin üstünde nefe açılan bir galeri yer alıyor. Bu açılışta iki sütuna oturan güzel bir üçlü kemer var. Bu kilise de Yunan haçı planına göre yapılmış, ama Osmanlı döneminde sütunların yerine payeler konmuş. Özenle süslenmiş, kilisenin içi de, dışı da. Minaresi şu sıralar yıkık durumda.

Fatih döneminde bu bina ve manastır kısmı, medrese haline getirilen Zeyrek'in imareti olarak kullanılmıştı. Türkçe adı buradan gelmektedir. Fatih medreseleri yapılınca burası da Cami oldu.

Zeyrekgezisi aslında burada bitebilir; daha doğrusu, bu bölgenin en önemli binaları bunlar. Ama, bütün çevre son derece ilginç olduğu için bu tür görece anıtsal ya da kamusal binalar bulunmayan birçok sokağa da girip çıkılabilir. Şimdiye kadarki gibi bir rota çizmemekle birlikte, farklı yönlere gidildiğinde karşılaşılacak çeşitli görece önemli binaları biraz dağınık bir sırayla anlatmaya çalışacağım.

Beyazdut
27-07-09, 05:57
AŞIKPAŞAZADE:

pantepoptes'den devam ettiğimizde(Şair Baki sokağı'ndan), iki blok ötede, solda Esrar Dede sokağı'yla köşe yapan noktada, Aşık paşa camii'ne geliyoruz. Aşık paşa Osmanlı tarihinin erken döneminde, Osman ve Orhan Gazi'nin saltanatları sırasında yaşamış bir şair idi. Arap ve Fars dillerinin yoğun etkileriyle oluşmaya başlayan yeni Osmanlı dili ortaya çıkarken Aşık paşa daha sade bir Türkçe ile yazmaya özen göstermişti. "paşa"lığı ailenin ilk erkek çocuğu olmasından ileri gelir. Asıl adı Ali'ydi. Torunu Derviş Ahmed Aşıki, Aşıkpaşazade adıyla tanındı ve ilk önemli Osmanlı tarihcilerinden biri oldu. "Âşıkpaşazade tarihi" olarak tanınan Tevarih-i Âl-i Osman'ı yazdı. Âşıkpaşazade de dedesi gibi, ilk Osmanlı gazilerinin safında ve ideolojisindedir. Onlar gibi Türkçe'ye yatkındır. I.Murat'la başlayan Kapıkulu örgütünden ve orada cisimleşen merkezi otoriteden pek fazla hoşlanmaz. Dolayısıyla, II.Mehmet'le birlikte bazı seferlere gittiği ve bu arada İstanbul'un fethine katıldığı halde padişahın kurmaya çalıştığı düzene muhalif olduğu söylenebilir.

Fatih, İstanbul'u aldıktan sonra bilinçli bir şekilde Roma düzenini canlandırmaya kalkışmıştı. Bu projesinin mantığı, Rum'dan dönme devlet adamlarına daha fazla ayrıcalık vermesini gerektirmişti. Fetihden sonra, İstanbul'un kuşatması boyunca yeterince şevk göstermeyip Bizans'a yakın davrandığı gerekcesiyle Sadrazamı Çandarlı Halil Paşa'yı idam ettirdi. Çandarlı ailesi de, devletin kuruluşundan beri, Osmanl'ya paralel bir hanedandı. Padişah Osmanlı, başvezir de aşağı yukarı kural olarak Çandarlı'ydı. Dolayısıyla Çandarlı'nın idamı, onun Bizans'a yakınlığından çok, Osmanlı'ya rakip olabilecek bir aristokratik hanedanın etkisinin yok edilmesi amacıyla açıklanabilir. Halil Paşa'nın yerine muhtemelen Rum, ama belki de Arnavut olan Zağnos paşa sadrazam oldu. Onu Rum ve Hırvat asıllı Mahmut Paşa ve Gedik Ahmet Paşa izlediler. Ayrıca Fatih'in başka paşaları, örneğin Murat Paşa, Mehmet Paşa'da Rum asıllıydı. Bugüne kalmış bazı eserlerini Üsküdar bölümünde göreceğimiz Rum Mehmet Paşa hakkında Ahmed Âşıki'nin şu sözleri anlamlıdır:" Osmanlı hanedanının kapısında o vezir oluncaya kadar padişah yüce eşiğine gelen ulemaya ve dervişlere padişahtan sadaka verilirdi....Hemen ki Rum Mehmet geldi...bu sadaka kesildi...İyiliği men edici oldu. Sonunda başka vezirlere düşündüğü kendi başına geldi. it gibi boğdular." Fatih'in, devletin geleneksel bir gücü olan ulemayı ittiği doğrudur. Bu, kendisi de derviş olan Âşıkpaşazade'yi doğal olarak kızdıracaktı.

Hayli sofu Müslüman haline gelen Mahmut paşa'ya kötü bir şey söylemez. Ama Gedik Ahmet paşa'yı da sevmediği bellidir. "Sonunda padişah için sandığı kendi başına geldi." Fatih'in oğlu II.Bayezid, Gedik Ahmet paşa'yı, taht kavgası yaptığı kardeşi Cem'den yana olduğu şüphesiyle idam ettirmişti. Bu pek doğru bir yargı olmamıştı, ama Âşıkpaşazade'nin de Rum dönmeye karşı sofu Bayezid'den yana olduğu görülüyor.

Ama yalnız Rum değil, Mehmet'in ittifak kurmaya çalıştığı bütün gayrımüslim unsurlara karşıdır Âşıkpaşazade. Örneğin, Yahudi Yakub'a da çok kızar:"Onun zamanına kadar padişahın işlerini Yahudi tayfasına hiç vermezlerdi. Zira bunlar iş karıştırıcı tayfadır derlerdi. Hakîm(hekim olsa gerek) Yakub ki vezir oldu, Yahudi'nin ne kadar açı ve uğursuzu varsa...padişahın işlerine karıştılar."

Âşıkpaşazade, Âşıkpaşa camii'ni, dedesinin ruhuna adamak üzere yaptırmıştı. Cami, 16. yüzyıl başında yapılmış, ama 18.yüzyılda Darüsaade Ağası Hüseyin Ağa tarafından onarıldığı için bir parça değişikliğe uğramıştır. Bir bahçe içinde yapılmıştır. Bir külliye olarak düşünülmediği halde, yanındaki binalarla birlikte külliye özelliği gösterir. Çünkü sağ tarafında, kızı Rabia ile evlendirdiği müridi Seyyid Velayeti'nin tekkesi ve mescidi(şimdi kuran kursu) yer alıyor, karşısında ise Âşıkpaşazade'nin iki bölümden oluşan büyük türbesi var. Damadının ve onun ailesinin yattığı türbe de burada. Ayrıca, bahçe duvarında, artık suyu akmayan bir çeşme görüyoruz. Böylece, pitoresk bir çevre içinde, oldukça pitoresk bir külliye şekillenmiş oluyor.

Beyazdut
27-07-09, 05:57
OTANTİK MAHALLE PARÇALARI:

Buradan, Haydar caddesi'nden geriye yürüyüp Haydar Hamamı sokağı'na geçtiğimizde birkaç tarihi bina kalıntısı daha görüyoruz: Haydar hamamı(muhtemelen Haydara paşa hamamıydı) yıkık olmasına rağmen, eski güzelliğini belli ediyor. Aynı paşanın mescidinden ise yalnız yan duvar kalmış. Medrese de harap, ama hiç değilse daha büyük bir kısmı hala ayakta. Âşıkpaşazade'nin az ilerisinde, daha mütevazi ve çokşirin bir tekke ve Tahir Ağa camii var. Ağa'nın( saray kapıcıbaşılarından, sürre eminliği de yapmış) yalnız başının gömülü olduğunu öğrendiğimiz camsız türbesinin yanı sıra (gövdesi şam'da kalmış), Uşşakî tarikatının üçüncü Pir'i Selâhaddin Uşşakî'nin açık mezarı da burada. Az ilerideki Bıçakcı Alaaddin Cami'nin kendisi ilginç değil, ama önündeki 19. yüzyıl sonuna ait çeşme güzel. Haydar hamamı, onun sonundaki Aksak, Kaşıkcı ve Tepedelen çeşmesi sokakları mütevazi ahşap evlerin hâlâ çok sayıda ayakta durduğu, son derece sevimli sokaklar.

Haydar Hamamı sokağı'ndan ilerleyerek varılan Bıçakcı çeşmesi sokağı'nda, yer altında kalmış ilginç bir ayazma olması gerekiyor. Bunun hakkında ayrıntılı bir bilgiyi Reşat Ekrem Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi' nde okudum(Semavi Eyice'nin yazdığı bir madde), ama kendim gittiğim zaman bulamadım, ayrıca mahallede varlığından haberdar bir kimseyi de bulamadım.

Bu bölgede görülebilecek bir başka cami de Yarhisar camisidir. Buna varmak için Haydarimareti sokağı'ndan batıya yürüyüp buradan Şebnem sokağı'na geçeriz. Bunun Kadı çeşmesi sokağı'yla kesistiği köşede Yarhisar ya da Mustafa Muslihiddin camii vardır. Asıl cami İstanbul'da yapılan ikinci camidir ve kayıtlara göre 1461'de inşa edilmiştir. yaptıran Yarhisarlı Mustafa Muslihiddin de Fatih zamanında kadılık yapmış, ulemadan biridir. Cami yüzyıl başlarında kötü bir yangın geçirip bir yıkıntı haline gelmiş, 1955 ve 1981'deki onarımlarla da şimdiki, çok parlak olmayan durumunu almıştır. Pandantifli kubbesi sade bir dörtgen üstünde durur, son cemaat yerinin üstünde iki kubbe vardır. Yarhisar'ın yakınında, Şeyhülislam Ahmet Muid Efendi'nin yaptırdığı ve kendi adıyla bilinen medresenin yıkıntısı duruyor.

Son olarak, kendisi değil, ama adı ve hikayesi ilginç olan bir başka camiye değinelim. Kırbaçcı(ya da Kırbacı) sokakta Sanki Yedim camii. Cami 1960 yılında betonarme olarak yeniden yapılmış ve yanan eski camiden eser kalmamıştır. Hikâyeye göre, camiyi yaptıran kişi[bunun Keçeci Hayreddin mi, yoksa Adanalı Şakir Efendimi olduğu kesinleşmemiştir.], canı biir şey yemekistese, "sanki yedim" der ve o istediğini yemez, parasını da bir yerde biriktirirmiş. Böylece günün birinde camiyi biriktirdiği bu paralarla(yani yemediği yiyeceklerle) yaptırmış. Hakkında buna benzer hikâyeler anlatılan başka camiler de vardır, ama Müslümanlar böyle boğazdan kesilen parayla yapılan hayratı pek sevmezler.

Yarı yıkık güzel ahşap konaklarla dolu olan Zeyrek semtinin bugünkü nüfusunun büyük bir kısmını Siirtliler oluşturuyor. Uzmanlara göre, bütün bu bölgede keşfedilecek daha çok şey vardır. Zeyrek'deki evlerden bazılarının bodrumlarından açılan dehlizlerde, Atatürk caddesi'ndeki eski Bizans sarnış ve destek duvarlarına kadar inilebildiğini de arkeologlardan işitmekle birlikte bunların yerini ya da içini göremedim.



Kaynak: İSTANBUL gezi rehberi / Murat Belge / Tarih Vakfı Yurt Yayınları./ 11. basım Nisan 2006 yazı aynen alınmıştır.

Beyazdut
27-07-09, 05:58
Yassıada

Yassıada ismi:

Yassıada küçük bir adadır. eni185, boyu 740 metredir. Sivriada ve Yassıada İstanbullular tarafından " Hayırsız ada " olarak bilinir. Yassıada, biri sivri, diğeri yassı görünümde olan iki adadan yassı olanıdır. Arazisi düzdür ve bu nedenle yassıada olarak adlandırılır. Arazisinin düz olmasına karşın, sahilleri genellikle denize dik olarak iner. kuzey tarafında küçük bir limanı vatdır. yassıada'ya, yüzey şeklinden dolayı eskden " plati " adı verilmiştir.

Yassıada ile ilgili genel bilgiler:

Kayıtlı tarih sahnesine, Roma imparatorluğunun başkentinin İstanbul'a naklinden kısa bir süre sonra, IV. yüzyılda Ermeni katalikosu Nerses'in buraya sürülmesiyle çıkmaktadır. Birçok mahkum, kayalara oyulmuş zindanlardan ölene kadar çıkamamışlardır.

840 yılında Bizans imparatoru Theofilos devrinde burada bir manastır inşa edilmiştir. [ bunu Theofilos'un biyografisinden anlıyoruz ] Daha sonra Patrik İganatios tarafından Yassıada'da Sedef ve tavşan adalarında olduğu gibi Kırk azizler adına bir kilise ve Meryem ana için mihrap yaptırılıyor. Söz konusu kilise, imparator Manuel Komnenos'un diğer manastırları gibi restorasyonlar sonucunda 12. yüzyılın sonlarına kadar iyi vaziyetde idi.

180 metre eninde, 280 metre genişliğinde bulunan adayı, 19. yüzyılın ortasına kadar rahipler ve sonra özel olarak satın alanlar, az miktarda ekip-biçmiş birkaç da ağaç dikmişlerdir. IV. haçlıların, 13. yüzyılın hemen başında, İstanbul ve adalarını tahrip ve yağma etmelerinden sonra, Yassıada uzun süre ıssızlaşmıştır. 15. yüzyılın ortasında Türklerin eline geçtikten sonra 19. yüzyılın ortalarına kadar kendi haline terk edilmiş, defina arayıcıları ile bakımsızlık buradaki yapıların tamami ile tahrip edilmesine neden olmuştur.

20. yüzyıla yaklaşırken, Bizans imparatoru Theofilos'un 9. yüzyılda Kırk azizler adına yaptırdığı kilisenin, daha sonraları sürgün ve hapishane olarak kullanıldığı görülmektedir.

martıların, zaman zaman da köpekbalıklarının uğrak yeri olan ada, Sultan Abdülmecit zamanında, 1858 yılından sonra İngiliz elçisi Henry Bulwer'in garip bir yazlığı haline geliverdi. Heybeliada'da 1872 yılında tüberküloz hastalığından ölen Bulwer'in Türkiye ve İstanbul macerası ise şöyledir:
" 1837 yılında İngiltere'nin İstanbul büyükelçiliği katipliğinde bulunurken önemli bir ticaret anlaşması imzalıyor. Saint Petersburg, Madrid, Washington, Floransa'dan sonra tekrar Mayıs 1858'de İstanbul'a gönderilmiş ve 1865 yılı Ağustos ayına kadar Büyükelçi olarak kaldığı sırada, dört tarafı kayalık, ıssız yeri beğenerek Sultan Abdülmecit'in de onayını alarak Yassıada'yı satın almıştır. [ Henry Bulwer'in adayı satın almak için yaptığı müracatın belgesi: başbakanlık arşivi. H:İ: 9267.29 sefer/1859 ]

Martıların, kertenkelelerin garipsemeleri arasında, mavnalarla malzemeler, lüks eşyalar taşınarak burada küçük bir şato şeklinde, biri batı tarafında, biri ortada olmak üzere iki bina, limonluk inşa ettiriyor ve asma kütükleri diktirip bahçe kurduruyor. Bahçıvanlardan üretimi sorup duruyor, bir taraftan da misafirlerini karşılıyordu. Bahar ve yaz ayları bitince, İngiliz elçisinde birden sıkıntı görülmeye başlanıyor. Bunun üzerine Londra'da Times gazetesine ilan vererek adayı satışa çıkarıyor. Osmanlı hükümeti için bu hiç de uygun bir davranış değildi. Kendisine epeyce dil döküldükten sonra bu kararından vazgeçiriliyor.

Burada dikkate değer bir rivayet de şudur: inşaat yapılırken lahit içinde çok değerli mücevherler çıkıyor, bunun üzerine Osmanlı hükümeti Bulwer'den adayı bir Türk'e satmasını istiyor.[1960 Yassıada mahkemeleri sırasında Yassıada broşürü]. Bu kez arazi, bahçe, bağ ve binalar Mısır Hidiv'i İsmail paşanın ilgisini çekiyor ve satın alıyor. Fakat o da, kısa bir süre sonra, bu şehirden uzak olan Yassıada'dan sıkılıyor. Tekrar birkaç bekçi ve martılardan oluşan ıssız günler başlıyor.

1950 yılında Yassıada, bir ailenin özel mülkiyetine geçtikten sonra, o yıl cebri icra yoluyla Maliye hazinesine ve Deniz Kuvvaetleri Komutanlığına devrediliyor. Komutanlık kuzey iskele yanında ki, günümüzde de duran Bulwer'in şato tipi yuvarlak köşkünü muhafaza ederek, subay ve erler için yüksek katlı lojmanlar, spor sahası, tesisler, buz deposu, yemekhane, silahhane gibi bir çok yeni bina yaptırıyor. Deniz kuvvetlerinin motorları erzak ve su taşıyorlar.

1960 ihtilalinde, DP ileri gelenleri burada hapis cezasına çarptırılarak mahkemeleri yapılmış, hakim ve savcılar kaldıkları Heybeliada Panaroma otelinden buraya helikopter ile gelip gitmişlerdir. Deniz kuvvetleri de burayı boşalttıktan sonra tekrar ıssız günler başlar. Ardında İstanbul Üniversitesi su ürünleri enstitüsü için uygun bir çalışma yeri olarak görüldüğünden, enstitü buraya taşınıyor. Günde iki kez şehir hatları vapurları, hoca ve öğrencileri getirip götürüyorlar. Fakat; uzaklık, gerekli ihtiyaçların karşılanmasını zorlaştırdığı için Su ürünleri enstitüsü de burayı terk ediyor. Halen, günümüzde yeni kullanım projeleri üretilmektedir.

Kaynak: İstanbul'un semtleri/adalar İstanbul Büyük şehir belediyesi Kültür a.ş. / Metin yazarı: Orhan Erdenen

Beyazdut
27-07-09, 05:59
Yeşilköy

İstanbul'un yaklaşık 17 km batısında, Marmara deniz kıyısında, Bakırköy ile Florya semtleri arasında bulunur. Yeşilköy Şevketiye ve Yeşilköy Ümraniye mahallelerinden oluşan semtin sınırlarını güneyde Marmara denizi, kuzeyinde Atatürk hava limanı, doğuda Yeşilyurt yerleşmesi, batıda ise, Florya ve Florya sahillerinin Yeşilköy'e doğru uzantısı olan Belediye dinlenme kampı oluşturur.

Yeşilköy'ün eski adı, Ayastefanos'dur. Eski bir Rumköyü olan semt, bu adı bir Hıristiyan Aziz'i oolan Ayios Stestefanos'dan ve onun adına yapılan ancak günümüze kadar varlığını sürdürememiş olan kiliseden alır. Evliya Çelebiye göre ise: Ayastefanos adı birçok tarih kitabında, özellikle Tevarih-i Ali Osmani de, adından uzun uzadıya behsedilen İstanbul'un efsanevi kurucusu Madyan oğlu Yanko'nun oğlu Aya İstefan'dan gelmektedir.

Yeşilköy adı semte 1930'da, İstanbul'un idari yapısının yeniden düzenlenmesisürecinde verilmiştir. Türk edebiyatının tanınmış simalarından Halit Ziya Uşaklıgil'in uzun yıllar Yeşilköy'de oturduğu ve semtin bu adı almasında büyük rol oynadığı bilinmektedir.

Beyazdut
27-07-09, 06:00
YEŞİLKÖY TARİHİ :

Yeşilköy'ün tarihi bir hayli eskidir. Geç Bizans ve Roma dönemlerinde burada, Marmara kıyısı boyunca burada yazlık saray ve ikametgahlar bulunduğu, hatta daha önce kentin Roma döneminde bile burada bahçeleridenize açılan yazlık villaların olduğu yazılmaktadır.

İstanbul'un farklı zamankarda geçirdiği kuşatmalar sırasında Yeşilköy ve çevresi zaman zaman büyük tahribata uğramıştır. IV.haçlı seferleri sırasında Latinler, Yeşilköy açıklarında donanmalarını demirlemişler ve Yeşilköy'den karaya çıkmışlardır. Latin orduları başkanı Dandalo(Ayasofya'da gömülüdür), buradaki kilisede be " Te deum " ayini düzenlemiştir.

Ünlü seyyah Evliya Çelebi, Seyahatname'de Yeşilköy'den şöyle bahseder:" Ayastefanos kasabası deniz kıyısında, Bostancıbaşı hükmünde bir subaşılıktır. Bir yasakcı kolluğu vardır. Eyüp Mollası'nın nahiyesi hükmündedir. Kafirler zamanında büyük şehirmiş...Şimdi 500 mamur evli bir Rum kasabasıdır. Bir zaviyesi, bir küçük çarşısı, iki kilisesi vardır.Havası çok güzeldir..."

Evliya Çelebi'ye göre Araplar İstanbul'u almak için düzenledikleri seferlerin üçüncüsünde, şehri alamayıp geri dönerlerken Yeşilköy'ü tahrip etmişlerdir. Osmanlı döneminde küçük bir Rumköyü olan Ayastefanos, Sultan II.Mehmed'in kuvvetleri tarafından İstanbul'un kuşatmasına bir hazırlık olarak, bölgedeki başka yerleşmelerle birlikte Şubat 1453'de Osmanlı topraklarına katılmıştır. Bazı tarihcilere göre Fatih; Yeşilköy-Zeytinburnu önlerinde cereyan eden Ayastefanos deniz savaşını, Yeşilköy burnunda atını denize sürmek suretiyle cesaretlendirmiştir.

16. yüzyıldan itibaren Yeşilköy ve çevresinde(Florya), içlerinde köşkler ve mesire yerleri bulunan çok büyük bahçeler olduğu bilinir. Selanikli Mustafa Efendi, kendi adıyla anılan tarihinde, Yeşilköy civarında bulunan İskender Çelebi Bahçesinden söz etmekte ve o tarihte Halkalı deresi civarına avlanmak için giden Kanuni Sultan Süleyman'ın aniden başlayan tufan gibi yağmurdan kurtulmak için bu bahçeye sığındığını ve burada bir ölüm tehlikesi atlattığını anlatır. 16. ve 17.yüzyıllarda Ayastefanos, geniş ağaçlıklara, bahçelere ve mesire yerlerine sahip olma özelliğinin yanında batıdan gelen gemilerin demirledikleri küçük bir liman görevi de görmektedir.

18.yüzyılda Yeşilköy'ün ne durumda olduğuna dair elimizdeki bilgiler oldukça yetersizdir. Bu bilgilerin çoğunu da seyahat bilgileri oluşturmaktadır. Bununla birlikte bu yüzyıldan kalma bazı yapılar bulunmaktadır. Bunlar içersinde, İstasyon caddesi'nin sonunda itfaiyenin yanında uzun süre karakol olarak kullanılmış, üstü ahşap, altı kagir yapı, bu devre ait bir tarihtaşıması açısından ilginçtir.Kapının üstündeki tarih hicri 1170 yılını göstermektedir. Buna göre yapının 1752'lerde yapıldığı kabul edilmektedir.

Bu döneme ait ilginç bir bilgiyi de İstanbul Efendi'sinin H.1138, M.1726 tarihli ve 24 sayılı hükmünden öğrenmekteyiz. Hükümde bazı kişilerin tekne ile satın aldıkları kömürü Yeşilköy'de mahzenlere koydukları ve buradan develere yükleyip İstanbul'a götürerek "Istranca Kömürü" diye sattıkları belirtilmektedir. 19. yüzyılın başlarından itibaren yeşilköy, sayıları gittikçe artan ve İstanbul'u konu alan seyahatnamelerin pek çoğunda şirin evleri, bahçeleri ve konumuyla güzel bir sahil kasabası olarak karşımıza çıkar.

Türkiye tarihi hakkında yazdığı birçok eserle tanınan Hammer, 1822'de Peşte'de yayınlanan 2 ciltlik "İstanbul ve Boğaziçi" adlı kitabındaYeşilköy'den bahsetmekte, Yeşilköy'ün bir sayfiye yeri olmasından dolayı burada pekçok köşkün bulunduğunu ve 20-30 yıldan beri burada oturan, saray doktoru Lorenzo Voccidi'nin deniz kııyısında bahçeli bir villası olduğunu yazmaktadır. Bu yüzyılda İstanbul'da bulunan önemli bir Amerikan siması David Porter, 1835'de New York'da yazdığı Constantinople and its Enviros adlı eserindeki mektupların bir çoğunu Yeşilköy'den yazmıştır. 1855'de Paris'te yayınlanan Voyage a Constantinople adlı gezi anılarında Boucher de Perthes, Yeşilköy'den harikulade görünümü olan bir köy olarak söz etmekte; Yeşilköy'den İstanbul'a uzanan sahil şeridinde devlete ait büyük binalar, cephanelikler(Baruthane), kışlalar ve bahçe içinde evler gördüğünü yazmaktadır. Fyler Towsend, 1850'de Londra'da yayınlanan Cruise on the Bosphorus adlı eserinde, yeşilköy sahilleri boyunca uzanan tebeşirkayalarından ve köyün şirin beyaz evlerinden bahsetmektedir. 1855'de Paris'te yayınlanan bir deniz kılavuzunda ise, o günkü Yeşilköy kıyı şeridi ile ilgili önemli bilgiler sunulmaktadır. Eserde Yeşilköy burnu'nun İstanbul feneri'nin 7 mil kadar batı-güneybatısında olduğu, batıdan gelindiğinde İstanbul'u tamamen gizlediği, gündüz İstanbul'a gelinirken bu burunda karaya yanaşıldığı, oldukça alçak olduğu ve üzerinde inşa edilen pek çok kırmızı boyalı ev ve büyük bir kahvehaneyle tanındığı belirtilmekte; Türklerin, Yeşilköy Burnu'ndan akşamları yaklaşık 6 mil uzaklıktan fark edilen bir fener taktıkları, burnun doğusunda "San Stefano " ya da "İsmana" olarak adlandırılan Yeşilköy'ün bulunduğu anlatılmaktadır.

Yazıda ayrıca, buraya yaz aylarında zengin Türklerin oturmaya geldiklerinden ve köyün yakınlarında Sultanın bir de sarayının bulunduğundan bahsedilerek, kıyıya demir atma yerleri gösterilmektedir.

19. yüzyılın ikinci yarısına kadar, gezme, dinlenme ve av yapma amacıyla gelinen ve oldukça uzak kabul edilen Yeşilköy, bu yüzyılın ortalarından itibaren canlanmaya başlamıştır. 1852 başlarında Boğaz'dan Yeşilköy'e düzenli vapur seferleri konmuş, 1870 yılında demiryolu çalışmaya başlamış ve bir istasyon binası kurulmuştur. Ulaşım imkanlarının bu gelişimi sonucunda, buraya yerleşenlerin sayısı artarken, günü birlik eğlenmeye gelenlerin sayısında da büyük bir artış gözlenmiştir.

Demiryolu yapımı sırasında Yeşilköy yakınlarında bir hendek kazılırken, beş adet lahit bulunmuştur. Bizans dönemine ait olduğu sanılan ve dördünden iskelet çıkarılan bu lahitler, arkeolojik değer taşımaları açısından önemlidir.

Beyazdut
27-07-09, 06:00
Ayastefanos antlaşması:

Yeşilköy'ün tarihinde yer alan en önemli olay şüphesiz Osmanlı tarihinde "Ayastefanos Muahedesi" olarak bilinen antlaşmanın burada yapılmış olmasıdır. Tarihde 93 harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında Türk ordusu gerek Balkanlar'da, gerekse Doğu Anadolu'da birçok başarılar elde etmiş olmasına rağmen mali sıkıntılar, ulaşımdaki güçlükler, yetişmiş subay azlığı, kumandanlar arasındaki anlaşmazlıklar gibi nedenlerden dolayı yenilmişti.

Ordunun yenilgisi ve göç eden halkın perişanlığının son safhaya ulaşması sonucunda II.Abdülhamid barış istemek zorunda kalmıştı. Mütareke için Harbiye Nazırı Rauf Paşa görevlendirilir. Görüşmeler sonunda Osmanlı devleti ile Rusya arasındaki ilk anlaşma 31 Ocak 1878'de imzalanır. Anlaşmaya göre Ruslar henüz ele geçmemiş olan Bulgaristan kalelerini ve Küçükçekmece'ye kadar olan bütün Rumeli'yi işgal edeceklerdi.

Bu durum karşısında İngiliz donanması Osmanlı devletinin Protestosuna rağmen 19 Şubat'da çanakkale Boğazı'nı geçerek İstanbul önlerine kadar gelir. Bunun üzerine Rus güçleri de hızla İstanbul'a doğru hareket eder ve Yeşilköy'ü karargâh yaparak barış görüşmelerine burada başlarlar. 10 gün süren görüşmeler sonunda 3 mart 1878'de, Türk, İngiliz ve Rus elçileri tarafından Ayastefanos antlaşması imzalanır. Antlaşmanın yapıldığı sahildeki bina daha sonra yıkılmıştır. Rusların Yeşilköy'de kaldığı süre içinde Grandük Nikola, barutcubaşılar konağında kalmıştır.

Rusların Yeşilköy'e gelmesi ve Ayastefanos antlaşmasının burada yapılması 19. yüzyılın son çeyreğinde semtin adını sık sık duyulur hale getirmiştir. Bu dönemde batı basınının tüm ilgisi bu kasabaya yönelmiş, birçok yayın organında Yeşilköy ile ilgili yazılar ve gravürler yayınlanmıştır.

Beyazdut
27-07-09, 06:01
Balkan savaşında Yeşilköy:

Yeşilköy konumu itibari ile savaş zamanlarında bir kamp yeri olarak kullanılmıştır. Balkan savaşı yıllarında da Yeşilköy çok acı olaylara sahne olmuştur. Haçlıların, Rusların ve Hareket ordusu'nun askeri amaçlı gelişlerinden sonra Ve Balkan savaşı'nın patlak vermesi ile yeniden bir askeri kamp haline gelen Yeşilköy, sonraları çok daha korkunç bir kampa dönüşür.

Köydeki askerler arasında salgın hastalıklar yayılmıştır. Bölgede yaşayan halkın çoğu kaçmış ve hasta askerlerin toplandığı kolera kampları oluşmuştur. Köyün batıkesimindeki kırlıklarda durum içler acısıdır. Buralarda Koleradan ölen askerlerin cesetleri vardır ve köpekler bu cesetleri kemirmektedir. Vatan savunması için evlerinden ayrılan askerlerimiz, daha düşman karşısına bile çıkamadan burada kolera, dizanteri gibi salgın hastalıkların pençesinde can vermişlerdir. Balkan savaşı yıllarında yaşanan, imkansızlıkların ve yoksulluğun getirdiği bu felâket, Yeşilköy tarihinin en kara sayfalarından birini oluşturması açısından önemlidir.

Beyazdut
27-07-09, 06:01
Havacılık tarihimizde Yeşilköy:

Yeşilköy'ün Türk havacılık tarihinde ayrı bir yeri ve önemi vardır. 20.yüzyılın başlarında, dengelerin savunma ve askeri güç üzerine kurulu olduğu ve üretilen teknolojilerin haritaları değiştirdiği bir dünya düzeninde Osmanlı devleti bu nimetden nasibini alamamış zayıf bir devlet durumundaydı. Nitekim yapılan savaşlarda, bu eksiklik nedeniyle birçok yer elimizden çıkmıştı.

Avrupa'daki güçler tarafından kullanılan ve en önemli ürünü uçaklar olan bu teknolojilerin kullanılması, Osmanlı ordusu için de kaçınılmaz olmuştu. O yıllarda Harbiye Nazırı olan Mahmut Şevket Paşa'nın girişimleriyle orduya balon ve uçak sağlanması ve bunlar için gereken tesislerin kurulması çalışmalarına başlandı. Bunun yanında " Kitaatı Fenniye ve Mevakii Müstahkeme Müfettişi Umumiliği " nin ikinci bir şubesi olarak da bir hava komisyonu kuruldu. 1 Haziran 1911de kurulan bu çekirdek teşkilat Türk Silahlı Kuvvetler tarihinde, Hava Kuvvetlerinin temeli sayılmaktadır.

Yapılan çalışmalar sonucu bugünkü Yeşilköy Havaalanı'nın kuzey sınırına yakın bir yerde 1912'nin Ocak ayında iki hangar ve bir meydan yapılarak havacılık tarihinde ilk önemli adım atılır. Daha sonra bu hangarlar ve meydan, bazı ekler yapılarak 3 Temmuz 1912'de Yeşilköy Hava Mektebi olarak hizmete girer. Okulun öğrenci kaynağı bu yıllarda kara ve deniz subaylarından oluşmakta, eğitim-öğretim üç ay olup yılda devre devam etmektedir. Her devrede 15-20 pilot adayının öğrenim gördüğü okulun yetiştirdiği Türk pilotlar, Balkan Savaşı'nda fiilen cephede görev almışlardır. Ayrıca deniz pilotu yetiştirmek üzere Bahriye Nezareti'ne bağlı "Deniz Hava Okulu"(Bahri Tayyare mektebi), Yeşilköy'deki deniz fenerinin yakınında bir yerde eğitime başlamıştır. (Haziran 1914)

Okulun adı 1916'da Hava İstasyonu (Tayyare istasyonu) olarak değiştirilmiştir. İstanbul'un işgali yıllarında Yeşilköy Hava İstasyonu'nun İngiliz ve Fransız güçleri tarafından işgal edilmesi sonucu kaçırılabilen malzeme ve uçaklar Anadolu yakasında Maltepe'ye götürülmüş, Deniz Hava okulu'nun malzemeleri ise Bahriye Nezareti'nin Haliç'teki depolarına konmuştur. Daha sonra Cumhuriyet tarihi boyunca havacılığımız gelişmiş, 21 Temmuz 1967' de Türk havacılığının doğup büyüdüğü yer olan Yeşilyurt'da Hava Harp Okulu açılmıştır. Bu okul halen aynı yerde eğitimini sürdürmektedir. Ayrıca Yeşilköy banliyö tren istasyonunun hemen yanında 1985 yılında ziyarete açılan Havacılık Müzesi de bulunur. Müzede Cumhuriyet yıllarında kullanılan uçaklar sergilenmektedir.

Yeşilköy tarihinde gayrımüslimlerin özellikle de Rumların bu bölgede yaşamış olmaları yerleşimi, fiziksel çevreyi ve konut yapısını etkilemiştir. İstanbul'un içindeki Müsliman mahallelerinde görülen geometrik görüntüden uzak bir sokak dokusu yerine, çoğunlukla birbirine dik ve paralel sokaklar görülür. 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılmış ve sayıları yok denecek kadar azalmış barok ve art nouveau izleri taşıyan yapılar, istasyon caddesi ve iskele meydanı çevresinde nadir de olsa görülebilir. Bugün Yeşilköy sokaklarında dolaşanlar Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılmış olan birçok ahşap binanın halen ayakta durduğunu görürler.

İstanbul'un ilk beş yıldızlı otellerinden olan bir olan Çınar Oteli ve İnternational Hospital, üzerinde ünlü fenerin de bulunduğu Yeşilköy burnu'nun hemen batısında yer alırlar. Yine İstanbul'un ilk beş yıldızlı otellerinden olan Polat Renassaince buradadır.

Yeşilköy'de ayrıca, İstanbul'un en büyük yat limanlarından bir olan Yeşilköy Marina bulunmaktadır. Atatürk Hava Limanı'nın hemen karşısında bulunan CNR & Expo fuar merkezi düzenlenen organizasyonlarla milyonlarca kişiye fuar hizmeti vermektedir.

Beyazdut
27-07-09, 06:01
Yeşilköy Feneri:

Eski adı Ayastefanos Feneri olan Yeşilköy feneri, Yeşilköy Burnu üzerinde bulunur. İstanbul'un deniz trafiğindeki emniyeti sağlamak amacıyla Abdülmecid'in isteğiyle Fransız mühendisler tarafından 1856'da taş kule şeklinde yapılan fener, İstanbul'un ilk fenerlerinden biridir. Bekçisi içinde bir lojmanı bulunan fenerin yüksekliği 24 metredir. Fener Marmara denizi'nden İstanbul Boğazı'na giriş yapacak gemilere yol gösterir ve Yeşilköy önündeki sığlıklardan güvenle geçmelerini sağlar. 15 deniz mili mesafeden görülebilen fener 10 saniye de bir iki guruplu ışık yayar. Görüş mesafesinin sınırlandığı sisli havalarda 30 saniyede bir sis düdüğü çalan fenerin ışık kaynağı elektirik-asetilenli çakar fenerdir. 194 1971 ve 1988 yıllarında onarım görmüştür.

İlk Ziraat okulu:

Türkiye'de açılan ilk Ziraat okulu 1847'de Yeşilköy civarındaki Ayamama deresi kıyısında uzanan verimli arazide kurulmuştur. Okul amaç olarak ayrıca burada kurulması düşünülen Basma Fabrikasının işleyeceği pamukları da modern usulle yetiştirmeyi amaçlıyordu. Fakat kurulduktan dört yıl sonra esaslı bir verim elde edilememesi ve okul içinde öğrenciler arasında çıkan olaylar nedeniyle kapatılmıştır.

Beyazdut
27-07-09, 06:03
Ayastefanos Rus Abidesi:

1893 başlarına gelindiğinde Osmanlı ve Rus hükümetleri arasında önemli bir karar alınır. Rus çarı 1877-1878'de İstanbul üzerine yürürken yapılan savaşlarda ölen Rus askerleri için Yeşilköy'de büyük bir abide yapılmasını istemiş, II.Abdülhamid'de Rus çarı'nın bu isteğini kabul etmişti. Bu durum o günlerde yayınlanan(12 Ocak 1893) Moniteur Oriental adlı gazetede şu şekilde yayınlanmıştır.
" 1877-1878 harbinde Türkiye'de ölen Rus askerleri çeşitli ve dağınık mezarlara gömülüdür. Acele yapılan bu mezarların çoğu yıkılmıştır. Rusya'da yayınlanan gazeteler zaman zaman bu konuya temas etmektedirler. Petersburg Kabinesi, bu işleilgilenmek üzere İstanbul'daki askeri ateşesi Albay Peşkov'u görevlendirmiştir. Albay, dağınık durumdaki mezarlarla ayrı ayrı ilgilenmenin çok zor olduğunu bildirerek, bunların bir yerde toplanmasını ve oraya bir de kilise yapılmasını teklif etmiş, bu teklif de hemen kabul edilmiştir. Askeri ateşe beş bin ölü kemiğini bir araya toplamış ve sonunda bunların San Stefano'da(Yeşilköy) gömülmesi kararlaştırılmıştır.

Aslında Ruslar, Osmanlılarla yaptıkları bu savaşta ulaştıkları en uç nokta olan Ayastefanos'ta bu başarılarının anısına zafer anıtı niteliğinde bir abide dikmeyi istemektedirler. İki devlet arasında uzun süren tartışmalardan sonra Türk tarafı, bir hayır kurumu statüsünde olması kaydıyla binanın yapımına izin vermiştir. Bunun üzerine Rus hükümeti harekete geçerek, bugünkü Yeşilköy yakınlarında Barutcubaşılar'a ait arazinin bir bölümünü satın alarak inşaat hazırlıklarına başlar. 1894'de yapımına başlanan bu bina yarısı anıt, yarısı da kilise olarak dört yılda tamamlanır. Yapının ilkkatı savaşta ölen Rus askerlerinin kemiklerinin saklandığı odalara ve Papazlarla muhafızların özel odalarına ayrılmış, yukarıdaki bölüm ise on iki parça sütun üzerine oturtulmuş birkaç katlı kule olarak yapılmıştır.

Rusların bir zafer abidesi olarak yaptıkları bu anıt, I.Dünya savaşı'nın başladığı yıllarda Türk halkını savaşa motive etmek için başlatılan kampanyada hedef haline gelmiştir. Osmanlı devletinin İttifak Devletleri'nin yanında yer almasının kesinleşmesiyle Ayastefanos Rus abidesi'nin yıkılması Milli bir dava haline gelmiş, özellikle yazdığı makalelerle Aka Gündüz konuyu bütün halkın sorunu haline getirmiştir. Savaşın resmen ilan edilmesinden on üç gün sonra 14 Kasım 1914' te saat 08.30'daYeşilköy yakınlarındaki bu anıt, halkın gözleri önünde havaya uçurulmuştur. Bu sırada abidenin on iki sütun üzerine oturtulan kısmı havaya uçurulurken kalan diğer bölümler ise üç ay içinde temizlenmiştir.

Beyazdut
27-07-09, 06:03
Türk Sinema Tarihi'nin İlk belgesel Filmi:


Ayastefanos Rus abidesinin havaya uçurulmasıyla tarihimize de bir ilke imza atılmıştır. Anıtın yıkılacağı bilindiğinden, bu olayın filme alınmasına karar verilmiştir. Bu işi için Viyana'da bulunan bir firmayla anlaşılmış ise de, Milli hassasiyetler dolayısıyla bu işlemin yabancı bir şirket tarafından yapılması uygun görülmemiştir. Yapılan araştırma sonucu orduda görevli, daha önce de sinema işlerinde çalışmış Fuat adında genç bir yedek subay bulunur. Sonraları Uzkınay soyadını alacak olan genç yedek subay, bu büyük tarihi olayı kaydederek ilk aktüel sinemacımız olarak tarihe geçmiştir. Ne yazık ki, tarihi belge niteliğindeki bu film elimizde bulunmamaktadır.




Yeşilköy'de bir ressam: Pietro Bello

Yeşilköy, tarihi boyunca pekçok yazar ve sanatkara ev sahipliği yapmıştır. Bunlardan birisi de uzun yıllar Sanayi Nefise mektebi'nde hocalık yapmış, Arkeoloji mizelerinin ek binasının yapımında görev almış, ve 1903 tarihli Malumat dergisi'nin 388. sayısında 24 tablosu ve üç resmi basılmış bulunan ünlü İtalyan ressam ve mimar Pietro Bello'dur. 1831'de Venedik'te doğmuş olan Bello'nun uzun yıllar kayıp olan mezarı, Yeşilköyde'ki latin Katolik mezarlığı'nda bulunmuştur. Mezar taşından anlaşıldığı kadarıyla, Pietro Bello, 27 Eylül 1909'da buraya gömülmüştür.



Halit Ziya Uşaklıgil Yeşilköy'de:

Halit Ziya Uşaklıgil'in hayatında Yeşilköy'ün ayrı bir yeri vardır. Edebiyatımızın önde gelen isimlerinden olan Halit Ziya Uşaklıgil, daha önce oturduğu Büyükada'da tüm bir yılı geçirmek zorlaşınca, adanın yerini tutabilecek bir mekan arar. O zamanki adıyla Ayastefanos olan Yeşilköy'de bir arkadaşının evine gittiğinde buradan çok etkilenir ve burada kalmaya karar verir. Adadan ayrılmanın acısını Yeşilköy'e, buradaki evine, ençok da bahçesinin hülyalarına dalarak hafifletmeye çalışır. Burada bulunan bazı dostlarının arasında tamamıyla mizacına uygun, sessiz ve temiz bir hayat yaşama imkanı bulur. En fazla mutlu olduğu şey ise, çocukluk yıllarının en alışılmış eğlencesi olan bahçeişleriyle uğraşmaktır.

Halit Ziya Uşaklıgil ömrünün son günlerine kadar Yeşilköy'deki köşkünde oturmuş ve 1945 yılında burada vefat etmiştir. Anılarında ve eserlerinde, özellikler "Kırk yıl" adlı eserinde Yeşilköy'den etraflıca bahsetmiştir. Yazarın büyük bir sevgiyle bağlandığı bu yerin, Yeşilköy'ün adını almasında büyük rol oynadığı söylenmektedir.

Beyazdut
27-07-09, 06:04
Zekeriyaköy

Sarıyer'in en eski köylerinden biri olan Zekeriyaköy; Maden, Bahçeköy, Uskumru Köy, Demirciköy ve Rumelifeneri'nden sınır alır. Köy ismini, mezarı camiin arkasında bulunan Zekeriya Baba isimli yatırdan alır. Zekeriyaköy ilçe merkezine 5, Taksim'e 26 ve Eminönü'ne 28 km uzaklıktadır.

Zekeriyaköy'deki cami Çelebi Müfti lakabı ile maruf Şeyhülislam Hocazade Mehmet Efendi (Ö.1615) tarafından yaptırıldı. Ayrıca camiin bakımı, onarımı ve diğer ihtiyaçlarının karşılanması için de Sarıyer'de bir hamam yaptırarak vakfetti. Vakfedilen Sarıyer hamamı İsazade vakfındandır. Cami birkaç kez onarılmış, hatta en son onarımında hemen hemen yeniden inşa edilerek eski özelliğini kaybetti. Zekeriyaköy'deki bir diğer cami de KİPTAŞ Sitesi içindeki Abdullah Kadı Camiidir (Bu cami Kiptaş Camii de denilmektedir) camiin tarihi Özelliği yoktur.

Köydeki diğer tarihi eserler ise çeşmelerdir. Köy içinde ulu çınar ağacının altındaki çeşme Padişah Avcı Mehmet'in (IV. Mehmet) hanımı ve Padişah Üçüncü Ahmet'in annesi Emetullah Valide Sultan tarafından 1745 yılında yaptırıldı. Ne var ki onarımlar sırasında tarihi özelliğini kaybetti. Son onarımı 1994 yılında yapılarak bugünkü duruma getirildi ve eski tarihi özelliğinden herhangi bir eser kalmadı. Çeşmenin eski kitabesi muhtarlıkta koruma altındadır.

Meydan çeşmesi hüviyetindeki Hüseyin Ağa Çeşmesinin (1764) yeri yol yapım çalışmaları nedeniyle iki kez değiştirilmiş, üçüncü seferinde ise tamamen yıkılmıştır. Bu çeşme yapılış tarihinden sonra iki kez onarım görmüş olacak ki ayna taşı üzerinde üç ayrı kitabe konulmuştur. Birinci kitabede hayratı yapan Hüseyin Ağadan (1764), ikincisinde Hacı İsmail Efendiden (1790) ve üçüncü de ise Zübeyde Hanımdan (1889) bahsediyor. Bu çeşmenin iki kitabesi köy muhtarlığınca korunuyor.
Soğuksu Çeşmesi (1793) önemli tarihi eserlerden biridir. Bu çeşmenin asıl adı Ziştovi Ayşe Hanım Çeşmesidir. Çeşme ilk yapıldığı yerde korunmaktadır. Bir diğer çeşme de Kirazlı Bahçe'deki Çeşmedir (1927).

Zekeriyaköy'de anıt ağaç hüviyetinde iki dev çınar ağacı var. Çeşmenin yanındakinin çevresi 11 metre, yaşının ise bine yakın, muhtarlık binasının yanındakinin ise çevresinin 7.5 metre yaşının da dört yüz elli beş yüz civarında olduğu ifade edilmektedir.
Zekeriyaköy'ün ne zaman kurulduğu bilinmemektedir. Ancak halkının Türk olduğu anlaşılmaktadır. Bu köy de diğer köyler gibi 93 Harbi (1877 Rus Harbi) seferberliği nedeniyle göç alan köylerden biridir. Harp nedeniyle Tataristan ve Gürcistan'dan göçmen aileler geldiği gibi Karadeniz bölgesinden de köye göçen aileler oldu. Ayrıca Yerliköy'ün, sahibi çıkması üzerine köy sakinleri yirminci asrın başlarında Sarıyer'in diğer köylerine dağıtıldı. Bu dağıtımdan Zekeriyaköy'de göç aldı. Bu yerleşim bölgesi çiftliğe dönüştürülerek Yerliköy Çiftliği adını aldı. Bu çiftlik Zekeriyaköy'ün sınırları içerisindedir.
Köyde Rum ve Ermenilere ait herhangi bir kalıntı yok. Köyün Türkler tarafından kurulduğu dolayısıyla da yerli halkının Türk olduğu anlaşılıyor.

Zekeriyaköy halkı yakın zamana kadar bahçecilik, hayvancılık, odunculuk ve orman işçiliği gibi işlerle uğraşıyorlardı. Halen bu işleri yapan bir kısım aile varsa da köy nüfusunun çok büyük oranda artması nedeniyle değişik iş kollarında çalışanlar bulunmaktadır. Köy içinde olduğu gibi köy dışında ve yeni yerleşim bölgesi olan Koza Evleri gibi yerleşim bölgelerinde ticaret, emlakçilik ve müteahhitlik işleriyle uğraşılmaktadır. Zekeriyaköy, köy içinden çok, siteler içerisindeki işyerleri ile köyden ziyade modern bir kent görünümündedir. Marketi, kitapevi, eczanesi, cafeleri, muhallebicisi, restaurantları, mobilyacısı, antikacısı, sanat evleri, kebapçısı, pizzacısı, bankaları ile gerçekten bir kent havasındadır. Amerikan Hastanesinin köyde bir şube açmış olması da bunun göstergesidir. Evliya Çelebi'nin konu ettiği Sarıyer'in Lal renkli sulu Kirazları'nın merkezi Zekeriyaköy'dür. Kirazlıbahçe restaurant ve çay bahçesinde kirazlar altında dinlenme, eğlenme ve yenilip içilme olayı halen yaşatılmaktadır. Bilhassa sitelerin fazlalaşması modern işletmeciliği de beraberinde getirmiş, bu nedenle de eğlence yerleri çoğalmıştır. Acarlarda Coliseum Aktif, Koza Evleri ve civarında Nar Cafe Bar, D&G Cafe, Fincan Bresseria Restaurant, Pizza Mia, Mama Mia Restaurantları ile Zeck Clup bu tür işyerlerinden bazılarıdır.

Zekeriyaköy bağlık ve bahçelikti. Göz alabildiğine ekin alanları ve meralarıyla büyük ve verimli köylerden biriydi. Üzüm bağları, kirazı ve diğer meyveleriyle da ünlü bir köydü. Bilhassa kirazı, üzümü ve karpuzu aranılan meyveleriydi. Evliya Çelebi Sarıyer'den bahsederken "7000 bağı vardır, cümle dağları bağlarla tezyin olunmuştur. Lal renkli sulu kirazları meşhurdur. Hisar kirazı adı ile meşhur olan Gülnar bu Sarıyer'de yetişir ki, her birinden yüzer damla su çıkar methine söz yetmez..." demektedir ki bu ifadenin içinde aslında kirazı ve kiraz bahçeleriyle ünlü olan Zekeriyaköy vardır. Köyün adı çok kez "Kiraz Köy" olarak da anılmaktadır. Bunun nedeni de sultani, dalbastı ve dragaani (siyah, yazılı ve sarı) gibi çok değişik türlere sahip olmasındandır.

Zekeriyaköy büyük gelişme gösteren köylerden biridir. Bilhassa ekin alanlarının ve meraların imara açılması, bazı alanların orman kapsamı dışında utulması nedeni ile Zekeriyaköy villa ve siteler kenti görünümüne dönüşmüştür. Köyün nüfusu 1980'de 386 iken 1997'de 3.047'ye yükselmiştir. Muhtarlıkça nüfusun 7.500'ü geçtiği ifade edilmektedir. Yaz aylarında nüfus daha da artmaktadır. Zekeriyaköy içinde yeni bir kısım binalar yapılmasına karşın eski köy havasını da yansıtmaktadır. Köy dışına çıkılmadan başlayan villa ve siteler insanı modern bir kente götürür. Yirmi dört sitenin dışında Kasap Çayırı Mahallesi, Karaağaç Mahallesi Uzunçayır Mahallesi olarak isimlendirilen yerleşim yerleri Zekeriyaköy sınırları içindedir. Kılıçpınar Mesiresinin de bir kısmı Zekeriyaköy bir kısmı da Bahçeköy sınırları içinde kalmaktadır.

Köy kaynak suları bakımından da zengindir. Soğuk Su, Olukdere Suyu, Molla Suyu, Kirazlı Bahçe ve Kılıçpınar Suyu içimi bakımından çok iyi sulardır.
Zekeriyaköy ağaçlıklar içerisinde şirin bir köydür. Turizme açıktır. Çay bahçeleri, piknik yerleri ve Kirazlı Bahçe ve Barınak isimli restaurantları ile bilhassa yaz aylarında ilgi çekmektedir. Yaz kış hizmet veren Göçmen Çiftliği ve Göçmen Ranch (Binicilik) Tesisleri ilgi gören yerlerdendir.

Burada köyün adını taşıyan bir ilköğretim okulu var. 1925 yılında iki derslikli olarak açılan okul 1955 yılma kadar devam etmiştir. 1955 yılında okul yeniden yaptırılmış, 1975 ve 1987 yıllarında da onarım görmüştür.

Zekeriyaköy'de özel okul da var. Biri 1998 yılında kurulan Özel Okul Öncesi Eğitim Kurumu olan Anaokuludur. Diğeri de Acarlar Sitesi içindeki Özel Acarlar Anaokulu ile İlköğretim Okuludur. 1998 yılında öğretim ve eğitime başlayan okul, 1999 yılında Özel Acarlar Anaokulu ve Özel Acarlar İlköğretim Okulu olarak isim değiştirmiştir. Aynı kampus içindeki Özel Acarlar Lisesi de 2000/2001 öğretim yılında eğitim ve öğretime başladı.
Köyde ve Koza Evleri Sitesi içinde Amerikan Hastanesi Kliniği bir de Hill's adını taşıyan hayvan hastanesi var.

Köyde; Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Zekeriyaköy Şubesi, Zekeriyaköy Rotary Derneği, Zekeriyaköy Rotaract Derneği, İstanbul Su ve Doğa Sporları Kulübü Derneği ve Zekeriyaköy İlköğretim Okulu Aile Birliği Derneği adlarını taşıyan beş dernek faaliyet göstermektedir.

Zekeriyaköy'de bu güne kadar; Ethem Ağa, İsmail Efendi (Bingöl), Mustafa Efendi (Dayal), Şerafettin Dayal, Hasan Efendi (Özgen), İsmail Bingöl, Cela Balaban, Ahmet Dayal, Nihat Bingöl ve Mustafa Bingöl (halen görevde)muhtar olarak görev yaptılar.

Zekeriyaköy'de; Merkez Mahalle ile birlikte 11 Mahalle (ayrı muhtarlık değil) 22 Cadde, 108 Sokak, 25 Site, 1 Lojman var.

Beyazdut
27-07-09, 06:05
Bahçeköy

Sadece Sarıyer'in değil İstanbul'un da akciğeri olan Bahçeköy, Belgrat Ormanları ile akla gelir. Belgrat Ormanları içindeki Belgrat Köyü yıllar önce orman dışına çıkarıldı ve adı da Bahçeköy oldu.

Padişah Kanuni Sultan Süleyman Belgrat seferi dönüşü (1521) beraberinde getirdiği Sırp esirleri Bizans döneminde ismi Petra olan orman içerisindeki köye iskân etmiş ve bu suretle köyün adı Belgrat köyü, ormanların adı da Belgrat Ormanı olmuştur. İstanbul'un su ihtiyacının karşılanabilmesi için Belgrat Ormanı içerisinde bentlerin yapılması üzerine bu köy halkına bentleri ve ormanları koruma görevi verildi. Uzun yıllar sonra İstanbul'da kolera salgınının görülmesi üzerine yapılan tetkikler sonucu salgının bent sularından olduğu anlaşıldı. Belgrat köylülerinin bentleri koruyamadıkları ve üstelik kirlettikleri tespit edildiğinden köyün orman dışına çıkarılmasına karar verildi ve 1894 yılında bugünkü yerine iskân edilerek köye de Bahçeköy adı verildi. Köy halkı, ulusal kurtuluş savaşı sonrasındaki 1923-1924 mübadelesi nedeni ile Yunanistan'a göç etti, Selanik'ten gelen göçmenler de Bahçeköy'e iskân edildiler. Bahçeköy; Zekeriyaköy, Gümüşdere, PTT Evleri, Kazım Karabekir, Kocataş mahalleleri ile Kâğıthane ve Eyüp ilçelerinden sınır alır. İlçe merkezine 9, Taksim'e 21 ve Eminönü'ne de 24 km uzaklıktadır. Bahçeköy; Belgrat Ormanları, kemerleri, bentleri, kaynak suları, mesiresi, arboretumu ve anıt ağaçları ile büyük bir tarihi zenginliğe sahiptir. Bahçeköy kurulduğu 1894 yılından 1992 yılına kadar muhtarlıkla yönetildi. 1992'de ise belde belediyesi oldu. Daha sonra da artan nüfus ve yerleşim bölgesinin genişlemesi üzerine Merkez ve Kemer Yenimahalle olmak üzere üç ayrı muhtarlığa ayrıldı.

Bahçeköy halkı yıllar boyu orman köylüsü olarak yaşam sürdü. Ormanda çalıştı, orman ürünleri alıp sattı, geçimini bu yolla temin etti, Bu arada bahçecilikle de uğraştılar. Zamanla ve bilhassa köyün göç alması üzerine bahçecilik terk edildi, ticarete yönelme oldu. Bunda köyde Orman Fakültesinin açılması ve öğrenci yurdunun bulunmasının büyük etkisi vardı.

Beyazdut
27-07-09, 06:06
BELGRAT ORMANLARI

İstanbul'un akciğeri olan Belgrat Ormanları yaklaşık olarak 5300 hektar'dır Belgrat Ormanının denizden ortalama yüksekliği 190 m.dir. En yüksek noktası ise kuzeyde Büyükkartaltepe olup 230 m.dir. En alçak noktası ise 40 m ile Kurudere'dir.

Belgrat Ormanının asli ağaç türü meşedir. Meşe ormanları Belgrat Ormanının yüzde yetmiş beşini kaplar. Ormanın kuzeye bakan yamaçlarında kayın, dere içlerinde gürgen ve güney yamaçlarda kestane ormanlarına rastlanır. Belgrat Ormanları içerisinde orman şeklinde değilse de tek veya kümeler halinde kızılağaç, karaağaç, çam, söğüt, kavak, ıhlamur, Akçaağaç, üvez bulunur. Ağaççık ve çalılardan ise muşmula, geyik dikeni, çalı süpürgesi, fındık, kızılcık, katırtırnağı, defne, laden çok miktarda bulunur.

Belgrat Ormanları yüzlerce yıldan beri İstanbul'un su ihtiyacını, orman içerisinde yapılan bentler vasıtası ile karşılar. İşte bu nedenle Belgrat Ormanı Bakanlar Kurulunun 12.12.1924 tarihli kararıyla Muhafaza Ormanı olarak koruma altına alındı.

ATATÜRK ARBORETUMU

Bahçeköy sınırları içerisindeki en önemli eserlerden biri, kuruluşu yeni olmasına karşın, Atatürk Arboretumudur. 1939 yılında kurulması çalışmalarına İÜ Orman Fakültesince başlanmış, 1972 yılına kadar eksikliklerinin giderilmesi için uğraş verilmiş, 1973 yılında ise 56 hektarlık alana yayılarak büyütülmüştür. 1980 Yılında Arboretumun ismi, Atatürk'ün doğumunun yüzüncü yıldönümü nedeniyle Atatürk Arboretumu olarak değiştirilmiş, alanı da tüm ihtiyaçlara yanıt verecek şekilde 343 hektara yükseltilmiştir.

Dünyanın en büyük Arboretumu olan Atatürk Arberetumu canlı ağaç ve bitki müzesidir. Dünyanın dört bir yanından getirtilen ağaçlar burada yetiştirilmektedir. Her ağacın üzerinde Latince adları, nereden geldiği ve kaç yaşında olduklarını gösterir kimlik kartları bulunmaktadır. Arberetum içinde sulama işleri için gölet ve gezi için yol ve yürüyüş parkuru vardır. Floristik zenginliği dünyaca kabul edilen üç ayrı floraya ait (1. Orta Avrupa, 2. Akdeniz ve Güney Avrupa, 3. Karadeniz ve kısmen Kafkas) 450 ağaç türü barındıran Belgrat Ormanı üzerinde kurulan Atatürk Arberetum idari yönden Orman Genel Müdürlüğüne, bilimsel yönden ise İ.Ü. Orman Fakültesi Dekanlığına bağlıdır.
Atatürk Arberetumu Taksim'e 20, Boğaz sahiline 6, Karadeniz'e ise 9 kilometre uzaklıktadır. Denizden yüksekliği 80-120 metre arasında değişiklik gösterir.

BİLEZİKÇİ ÇİFTLİĞİ
İstanbul'un en büyük çiftliklerinden biri olan Bilezikçi Çiftliği bilimsel bakımdan Belgrat Ormanına bitişik, Floristik bakımdan da devamıdır. Yeni mahallelerin oluşturulması nedeni ile Bilezikçi Çiftliği'nin bir kısmı Kazım Karabekir ve bir kısmı da PTT Evleri (Kozdere) sınırları içinde kalmıştır.

Bilezikçi Çiftliği kuzeyde devlet ormanı, kuzeydoğuda Çırçır Özel Ormanı, güneydoğuda Tekel'e ait Ezba Özel ormanı, Tekel Çay-Kur Tesisleri, güneyde Bahçeköy-Fatih Ormanı üst yolu, güneybatıda Mehmet Akif Ersoy Dinlenme Tesis ve Piknik alanı ve batı da ise Sultan İkinci Mahmut (Bahçeköy) Su Kemeri ve Bahçeköy ile sınırlıdır.
Bilezikçi Çiftliği adını sahibi olan Ermeni sarraf Bilezikçiyan tarafından av korusu olarak kullanıldığı zaman almıştır. Çiftlik 1910 yılında Abraham Paşa tarafından satın alınmış, 1913'de Enver Paşa'nın eşi Naciye Sultan'ın mülkiyetine geçmiştir. I. Dünya Savaşından sonra Mısırlı Mahmut Paşa'nın eşi Nimetullah Hanım tarafından satın alındı. 1943 yılında ise Celep Ahmet Kara çiftlik ve ormanı satın almış daha sonra üçte birini Mehmet Levent'e satmıştır. 1945'de çiftlik ve özel ormanı devletleştirilmişse de sahipleri ile Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığı arasında dava sürüp gitmiş, bir kısım arazi ise şahıslara satılmıştır. İÜ Orman Fakültesi Dekanlığının ısrarlı takibi sonunda Bahçeköy'e giderken yolun solunda kalan birinci bölümü İ.Ü. Rektörlüğünün 11.01.1980 tarihli yazısı ile İÜ Orman Fakültesinin "Eğitim ve Araştırma Ormanı" olarak kamulaştırıldı. Daha sonra İstanbul Üniversitesi tarafından tekrar kamulaştırma yapılmış ve içinde tarihi binaların da bulunduğu ikinci bölüm de eğitim ve araştırma alanı olarak ayrılmıştır. Bilezikçi Çiftliği toplam 806 hektardır. Bilezikçi Çiftliği'nin en yüksek noktası Büyükdoğan Tepesi'dir (236 m) Kocatarla Tepesi (232 m), binaların kuzeyindeki tepe (202 m. ), Sivri tepe (120 m.) ve Çiftlik merkezinin bulunduğu tepe ise (145 m.). En alçak noktası ise güneydeki Fıstıksuyu'dur (20 m).

Çiftlik ormanları daha çok yakacak odun üreten sürgünden gelişmiş ormanlardır. Alanın yüzde 82'sini kaplar. Açık alanlar yüzde 11, koru alanı yüzde 5, tarım alanı ve makilik alanlarda yüzde

Çiftlik alanı içindeki av binalarının inşaatlarını Bilezikçiyan başlatmış, Abraham Paşa tamamlamıştır. Bu bina ve müştemilatların bir kısmı halen kullanılabilir haldedir.

Bahçeköy tarihi eserlerle dolu bir yerleşim bölgesidir. Ormanlara ismini veren Belgrat Köyü Neşet Suyu yakınlarındadır. Köyün ve köy kilisesinin kalıntılarını görmek mümkündür.

Beyazdut
18-02-10, 22:59
İstanbul'un Semtleri - Çubuklu

Beykoz'un güzel mahalleleri arasında sayılması gereken bir diğer semt de Çubukludur. Çubuklu, İstanbul Boğazı'nın Anadolu yakasında yer alır.Kuzeyinde Paşabahçe, güneyinde ise Kanlıca semtleri ile komşudur.

Çubuklu semtinin bugünlere kadar gelen pek çok hikayesi vardır. Evliya çelebi'nin anlattıklarına bakılırsa, burası eskiden Çubuklu-bağçe olarak adlandırılan bir semtdir. Evliya Çelebi buranın hikayesini şu satırlarla anlatır. " II.Beyazıt, oğlu şehzade Selim'i Trabzon'dan İstanbul'a getirdikten sonra, Çubuklu'da gezinirken öfkelenerek elinde ki kızılcık sopası ile oğlu Selim'e sekiz kez vurur. Selim o zaman bu çubuğu toprağa dikerek tutması için dua eder. Çubuk tutar ve yemiş verir" Bu rivayet doğrultusunda Yavuz Sultan Selim, padişah olduktan ve çıktığı Mısır seferinden döndükten sonra, bu semte önem verdiği ve güzelleştirdiği söylenir. Semtin Çubuklu ismini almasına açıklık getirmeye çalışan bir diğer rivayet de; eskiden buralarda yapıldığı söylenen Çubuk lülesinin bu semte adını verdiğidir.

Çubuklu bir diğer anlatıma göre, Bizanslılar döneminden bugüne önemli bir sayfiye yeri olarak karşımıza çıkar. Bizanslılar döneminde, Katankiyum ismiyle anılam semt içersinde Alexandr adlı bir rahip tarafından yaptırılan Uykusuzlar manastırı Ortodoks hıristiyanlık tarihinde oldukça önemlidir. Bu manastırda üç yüz rahibin, geceli gündüzlü İncil okuyup yakarışda bulunduğu rivayet edilmektedir. Bu rivayet çerçevesinde, isminin Glaros olduğu da söylenilen Çubuklu, devamlı olarak kızılcığı ile ünlü bir semt olmuştur.

Evliya Çelebi, 17 yüzyılda semtin ne tür özellikler gösterdiğini şöyle anlatır: " bu kasaba yakında mamur olmuştur. Lebiderya'da bağlı ve bahçeli, 1200 haneli bir yerleşim yeridir. Başlıca yalıları, İbrahim Çelebi yalısı, Emir paşa yalısı, Süleyman efendi yalısıdır. Lakin, nihayetinde ki Longazade yalısı cümlesinden müzeyyendir. Yedi mahallesi islamdır. İskele başında ki İskender paşa camii meşhur mimar Sinan eseridir. İki sıbyan mektebi bir hamamı vardır."

Günümüzden yaklaşık altmış yıl öncesine kadar sazlı sözlü eğlencelerin yapıldığı bir mesire yeri olan Çubuklu'da, şimdiki yalıların bulunduğu mekanların tamamıyla boş olduğu söylenmektedir. Bu mekanlarda bülbül dinlemenin verdiği zevk, şiirlerde ve romanlarda işlenen bir temadır. III.Sultan Ahmed döneminde, Feyzabat olarak anılan bu semt, batılılaşma devrinin erken dönem habercisi Lale devrinin mimarı Nevşehirli Damat İbrahim paşa tarafından yaptırılan havuz ve çeşmelerle, diktirdiği birbirinden nefis ağaçlarla güzelleştirilmiştir. Nevşehirli Damat İbrahim paşa, ayrıca, Bostancılar kışlası kenarında da Fezabat kasrı yaptırmış, ancak bu yapıların hiçbiri günümüze kadar gelmemiştir.

Çubuklu semtinin imarına katkıda bulunan çok önemli bir isim de Mısır Hidiv'i Abbas Hilmi paşadır. Abbas Hilmi Paşa Viyana'da eğitim görmüş bir isimdir. Dönemin Osmanlı padişahının fermanıyla Mısır Hidivliği kasrına atanan Abbas Hilmi paşa, bu göreve getirilen üçüncü ve son kişidir. Osmanlı tarihi içersinde Abbas Hilmi Paşa adına yalnızca dönemin siyasi olaylar silsilesi içersinde değil, yaptırdığı güzel köşkler söz konusu olduğu zamanda da rastlarız. Bunlar içersinde Hidiv kasrı en önemlisidir.

Korulukların içersinde yer alan ve yekpare mermer ile kaplı Hidiv kasrı, yalnızca Çubuklu semtinin değil, bazı tarihcilere göre, İstanbul'un en gösterişli, en zarif ve aynı zamanda da en büyük gül bahçesine sahip olan bir köşküdür. Hidiv kasrının yapımı, mimarisinde ki batı etkisini izlemek açısından, muhatabına oldukça zengin malzemeler sunmaktadır. Çivisinin bile Avrupa'dan getirtildiği bu köşk, Osmanlı mimari tarihi açısından bir dönüm noktasının izlerini taşımaktadır. Köşkün o dönemki maliyeti 150.000 altındır. Köşkün alt katında somaki mermer sütunlar, havuz ve selsebil ile süslenmiş büyük bir salon bulunmaktadır. Salonun baştan aşağı camdan müteşekkil kapıları hemen önündeki parka açılmaktadır. Köşkün tavanları, her bir parçası büyük bir zevkle ve eşsiz bir sabırla ortaya konulan altın yaldızlı nakışlarla süslenmiştir. Köşkün bir diğer ilk olma özelliği de şurdan kaynaklanmaktadır: Abbas Hilmi paşa koruya yaptırdığı jeneratör ile, kendi köşkünü ve Çubuklu camini aydınlatmış, ve böylelikle burası jeneratörle aydınlatılan ilk köşk olma özelliğini kazanmıştır. Köşkün tasarlandığı mekanın önemli bir bölümüde park olarak düzenlenmiş, yine bir çok yabancı ülkeden, eşine ender rastlanan fidanlar getirilerek bu parka dikilmiştir. Bugün Hidiv kasrının parkında, değişik yaşları ile yer alan ağaçlar, muhteşem bir doğa harikası görünümündedirler. Yine köşke kurulan ve buharla çalışan asansör de bir ilk olma özelliği taşımaktadır. Köşkün tam Boğaz'a hakim olan kulesine ya bu asansör ile yada yüz elli iki basamaktan oluşan bir merdiven ile çıkılmaktadır. Abbas hilmi paşa köşkü yada bugün bilinen adıyla Hidiv kasrı'nın şöyle bir hikayesi vardır. Köşkün planı çizilirken Abbas Hilmi paşa, binaya bir kule yapılmasını talep etmiş, Abbas Hilmi paşa'nın bu talebi üzerine hemen kulenin tasarımı gerçekleştirilmiş ve derhal inşaatına başlanmıştır. Bu kulenin tam üç yüz dört basamağının olması planlanmıştı. Ancak ne var ki haber derhal hafiyeler tarafından sultan II.Abdülhamid'e ulaştırılır. Sultan'ın mabeyn baş katibi Tahsin paşa'nın Yıldız hatıraları isimli kitabından öğrendiğimize göre, haberi Abdülhamid'e ulaştıran hafiyeler, bu kulenin saraylara mahsus olduğunu söylemişler, Abbas Hilmi paşa'nın İstanbul'da bir saray yaptırıp içinde saltanatlar sürdürmesininn de çok yanlış anlamalara gelebileceğini ve bunun bir nevi Abdülhamit'in saltanatına meydan okuma olacağını ima etmişlerdir. Zaten pimpirikli bir kişiliğe sahip olan Abdülhamit, bu bilgilerden ciddi biçimde rahatsızlık duyar. Kule yapımına oldukça canı sıkılan Abdülhamit, yine de nezaketi elden bırakmayarak ve asıl duygularını gizliyerek paşaya bir mesaj gönderir. Mesajda şu ifadeler yer almaktadır: " Böyle muhteşem bir köşk yaptırmanızdan elbette memnunum. Ancak bildiğiniz gibi İstanbul; islamın gözbebeği bir şehirdir. Böylesine mukaddes bir yerde cami minarelerinden daha yüksek bir kule inşa ederseniz, alem-i islam size gücenebilir. Sözün kısası, yaptırılmakta olan kulenin yüz elli iki basamaktan fazla olmaması arzu-yu şahanemdir." Sultan Abdülhamid'in bu mesajını dikkate alan Abbas Hilmi Paşa, sultanın isteğine uyarak kuleyi yüz elli iki basamakta bırakmıştır. Abbas Hilmi Paşa daha sonra ki yıllarda, Mısır'da Nil nehri kenarında bu kasrın bir eşini yaptırmıştır.

Hidiv kasrı günümüzde, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu'nun İstanbul Büyük Şehir Belediyesi ile imzaladığı protokol doğrultusunda restore edilmiş ve tüm salonlarında restaurant hizmeti verilecek şekilde yeniden düzenlenmiştir. Çevresi çim ve güllerle kaplı olan bu güzel yapı, gündüzleri çay salonu olarak geceleri ise restaurant olarak hizmet vermektedir. Davetler, resepsiyonlar ve konserler için ideal bir mekan olan Hidiv kasrı, dünya standartlarında ki hizmet anlayışı ile çalışmalarına devam etmektedir.

Çubuklu semtini anlatırken, sularından bahsetmemek büyük bir bilgi eksikliği doğurur. Çubuklu semti, sularıyla, İstanbul'un önemli semtlerinden biri olmuştur. Bu önem, tarihsel bir geçmişe sırtını dayamaktadır. Ayrıca Sultan Abdülmecid döneminde, Çeşmibülbül denilen enfes çeşmenin yanında bir imalathane kurulmuştu. Bu imalathanede, mükemmel fincanlar, harika bardaklar, güzelim avizeler, kaseler ve şamdanlar başta olmak üzere bir çok eşya üretilir ve burada üretilen bu tür eşyalara Çeşmi Bülbül tarzı denilirdi.

Son olarak, Çubuklu da oturanlardan, ismi unutulmayan, hatta bir ara oturduğu mahallenin kendi ismiyle anılmasına neden olan bir kişiden de bahsetmek gerekir. Bu kişi, Rıfat paşadır ve yardıma muhtaç insanlara yaptığı yardımlarla ve iyiliksever kişiliğiile tanınmıştır. Rıfat paşa, sahibi olduğu çok büyük bir araziyi halka dağıtmış ve herkesin sevgisini kazanmıştır.

Zamanın en güzel ziyafetlerini verip, halkı davet eden Rıfat Paşa'nın yalısının kendisine ait fırınında hergün pişirilen Francala isimli ekmekler bugün hala konuşulmaktadır.

Beyazdut
18-02-10, 23:01
İstanbul'un Semtleri - İstinye

İstinye, İstanbul boğazı'nın Rumeli yakasında yer alan bir sahil semtidir. kuzeyinde Yeniköy, güneyinde Emirgan ile komşudur. istinye çok eski bir yerleşim bölgesidir. İlçe olarak Sarıyer'e bağlıdır.

İstinye'nin antik çağda ki adı Leosthenion'dur. Ancak yine aynı dönemlerde Lasthenes ve Sosthenion adlarıyla da anılmaktaydı. Helen dilinde ki adı Sosthenion'du. Bu ad, saos/sos(güvenli) ve Sthenion(güçlünün yeri- Athena'nın yeri )sözcüklerinden türetilmiş olup, " güçlü tanrıça Athena'nın güvenli koyu " anlamına gelmektedir. Bundan da anlaşıldığı gibi istinya adını güvenli koyundan almaktadır.

İstinye'de antik çağda bir adak yeri vardı. Burada ki adak yerinin Argaunotların, Bebrik kralı Amyknos'u yenmelerine karşı saygı ve zafer ifaedesi olarak inşa etmişlerdi. Bu adak yerini yani başka bir deyişle tapınağı, Argaunotların kaptanı Iasson yaptırmıştı. İstinye Argaunotlar zamanında çok seçkin bir yerdi. Bizans döneminde İstinye'nin adı " Stenos " oldu. Yine aynı dönemde " Stenia " adını aldı. Eski dönem isimlerinden Stenia'ya uyarlanan en yakın isim İstinye olduğu için bu ad benimsenmiş olmalıdır. Bir başka söylenceye göre bu semt de Eskiye adında bir din adamının burada yaşadığı ve bir tapınak yaptırdığı için semtin adı İstinye olmuştur.
Argaunotların yaptırdıkları adak yerini(tapınak), Bizans kralı Konstantin, kendi adına kiliseye çevirdi. Daha sonra ise Makedonyalı Basil onardı. O dönemde İstinye'de " Romanos " adlı imparatorluk sarayı vardı. Bu saray 921 yılında, Tuna kıyısından gelen Bulgarlar tarafından yıkılmıştır. Bu arada o devirlerle ilgili bir rivayet vardır ki: Bizans döneminde bir münzevi olan Daniel adlı kişi, otuz üç yıl boyunca İstinye'de bulunan bir sütun üzerinde oturmuş, yaz kış gelen ziyaretcilere bıkmadan usanmadan vaaz ederek sütunun üzerinde kalmayı sürdürmüştür. Bu rivayet ne derece doğru bilemeyiz.

İstinye koyu, derin ve korunaklı olduğu için, Bizans döneminden beri iskan edilmeye başlanmıştır. Hemen her dönemde Karadeniz'den gelen donanmalar İstinye koyunda demirlemişlerdir. ****ralılar, Argaunotlar, Bebrikler, Gotlar, Cenevizliler ve Bizanslılar İstinye koyunu kullanmışlardır. Zaman zaman İstanbul'un Karadeniz'e yakın semtlerine baskın yapan Don kazaklarının da uğrak yeri olmuştur. Osmanlı döneminde de aynı üs olarak kullanılan İstinye koyu, aynı zamanda tersane ve kalafat yeri olarak da kullanılmıştır.

İstinye 16.yüzyıldan itibaren gelişmeye başladı. Köy, tersane ve kalafat yeri olarak iş yeri havasına girerken, Neslişah Sultan da semtin gelişmesi için burada ki mevcut yerleşmeye bir mahalle kurarak ve bir mescit yaptırarak(1547) katkıda bulundu.

Evliya çelebi ünlü seyahatnamesinde İstinye ile ilgili şöyle yazar : "Bin parça gemi alır büyük limanı vardır. Han ve Medrese yoktur. Bağ ve bahçesi çoktur. Ahalisinin fukaraları bahçevan ve balıkçıdır. kasaba, körfez dahilinde olduğundan havası o kadar iyi değildir. Liman burnunda bir misafirhanesi vardır. Limanı rüzgardan emindir. "

18 yüzyılda İstinye'de sahil boyunca yerleşme başlar ve yalılar, konaklar yer almaya başlar. Mahalle tarihi eser bakımından zengin yerleşim bölgelerinden biridir. Tarih boyunca uygarlıklara kucak açan İstinye, pek çok kez Bulgarlar, Hunlar, kazaklar ve Rusların saldırısına uğramış ve yıkılıp tahrip olmuştur.

İstinye'de ki tarihi eserlerden biri, Neslişah sultan camiidir. İstinye'de Değirmen sokakta bulunan cami, II.Beyazıt'ın torunu Neslişah sultan tarafından 1540 yılında yaptırıldı. Cami yol çalışmaları nedeniyle 1957 yılında yıktırıldı. Arsasının bir kısmının yola verilmesine rağmen diğer kısmı üzerinde aynı ismi taşıyan bir cami yaptırıldı.

Kürkcübaşı mescidi Çayır sokaktadır. Padişahın Kürkcübaşı'sı tarafından 17. yüzyıl başlarında yaptırılmıştır. Yapım tarihi bilinmeyen bu mescit, yangın sonucu tahrip olduktan sonra yeniden inşa edilmiştir. Onarımlar sonucu bu mescidin tarihi özelliği tamamen kaybolmuştur.

Mahmut Çavuş mescidi, İstinye devlet hastanesine yakın bir yerde ve ana cadde üzerindedir. Mahmut çavuş isimli bir kişi tarafından yaptırılmış olup yapım tarihi bilinmemektedir. Zaman içersinde yıpranan cami, 1974 yılında yeniden yapılmıştır. Son kez 2004 yılında onarım gördü. Ahşap olan bu cami 1930 lu yıllarda üç sınıflı okul olarak da kullanıldı. İstinye'nin koru mevkiinde Boğaziçi camii var. Bu cami'nin de tarihi özelliği yoktur. İstinye'de kaplıcalar mevkiinde de bir cami bulunmaktadır. Ayrıca İstinye çarşında Ve İstinye itfaiyesi müştemilatı içersinde de bir itfaiye mescidi vardır.

İstinye hamamı, Neslişah Sultan camii karşısında İstinye hamamı sokağı ile İstinye değinilen sokağının birleştiği yerdedir. Hamam 1460 yılında Gazi Semiz Ali Paşa tarafından yaptırılmış ve vakfedilmiştir. Aslında aynı yerde iki hamam yaptırılmış ancak biri yıkılmıştır. Halk arasında bu hamama, Neslişah sultan hamamı da denilmektedir. Dilencilerin rağbet ettiği hamam aynı zamanda " dilenciler hamamı " olarak da anılırdı.

Bizans imparatoru Büyük Konstantin I. (324-337) " baş melek " Arhistratigos Mihail'in anısına şimdi ki mevcut kiliseyi (iki melek) yaptırdı. Taksiarhon Mihail ve Gavril kilisesidir bu. Bugün ki kilise 1820 yılında Rus gemiciler tarafından yeniden inşa edilmeye başlanmış, 1938 yılında ancak tamamlanmıştır. Bu kilise Fener Patrikhanesine bağlıdır.

Mahallede bir adet Müslüman mezarlığı bulunmaktadır. Azınlıklara ait mezarlık ise yoktur. İstinyede' ki çeşmelerin en eskisi, Ahmet Şemsettin efendi çeşmesidir. Çeşme İstinye meydanında ki küçük parkın içinde olup, 1767 yılında Ahmet Şemsettin efendi tarafından yaptırılmıştır. Çeşmelerin su yolları, 1926 yılında İslamiyeti kabul eden Trandıl Şem-i Nur adını alan bir hanım tarafından onarılmıştır.

Abdülhamit Han (1) çeşmesi, İstinye cami sokakta Neslişah Sultan cami'nin avlu kapısı bitişinde olup 1782 yılında yaptırılmıştır. II.Mahmut Han çeşmesi de 1834 yılında yapılmış ve günümüze ulaşmamıştır. İstinye sahil yolunda ve Toprak ailesine ait binanın bahçe duvarına bitişik olarak yaptırılan Rizeli Hacı Bayram Kaptan çeşmesi, duvar çeşmesi hüviyetinde olup yapım yılı 1900 yılıdır. Tarihi çeşmelerdendir. Mimar yapısı ile dikkati çeken İskele çeşmesi 1908 yılında yaptırılmış olup, Vapur iskelesi karşısındadır. Bu çeşmeyi kimin yaptırdığı bilinmemektedir.

İstinye, tarihi eser özelliği taşıyan bina bakımından zengindir. Özellikle, 19. yüzyılda yapılan Faik bey yalısı, harika mimarisi ile dikkati çeker. Bina daha sonra el değiştirdiği için Pakize hanım yalısı olarak da anılır. Recaizade(hancıoğlu) yalısı, İstinye vapur iskelesi yanındadır. Yalı 19.yüzyılın ikinci yarısında yapılmıştır. Zamanla harap olan yalı, 1970 li yıllarda yıkılmış, 1985 yılında yeniden yapılmıştır.

Yeniköy'den İstinye'ye girişte, sağ tarafta ve tam köşedeki beyaz yalı denilen yalı da İstinye'nin göz okşayan tarihi binalarındandır. Bu binayı geçtikten sonra, hastanelere varmadan sağ tarafta harap görünümde ki tarihi binalar ile, büyük bahçe içesinde ki Toprak ailesine ait köşk ve müştemilatı dikkati çeker. İstinye deresinin ve halı sahasının yanında ki tarihi İbrahim Efendi köşkü de harap haldedir. İstinye'de sokak aralarında pek çok tarihi bina vardır. Bunların bir kısmı restore edilmiş, bir kısmı da harap haldedir.

İstinye-Emirgan yolu üzerinde ve deniz tarafında ki Müşir(deli) Fuat paşa yalısı da tarihi eserlerdendir. Yalı 19. yüz yılın ikinci yarısında yapılmış olup, ilk sahibi Billuri Mehmet efendidir. Sonra sırası ile İran Sefiri Muhsin Han, Hicaz kralı şura-ı Devlet azalarından Şerif Hüseyin bey yalının sahibi olmuştur. Son sahibi ise, Müşir(deli) Fuat paşa'dır. MüşirDeli Fuat Paşa, başarılı bir asker ve devlet adamı olması, bildiklerini ve düşündüklerini çekinmeden ve dürüstce söylemesi nedeniyle kendisine " deli " lakabı takılmıştır. Bu nedenle yalı son sahibinin ismiyle anılır. Yalı daha sonra Deniz Yolları idaresine satıldı. 1991 yılında, tersane alanı boşaltılınca onarıma alındı. Nihayet 1999 yılında Karadeniz Ekonomik işbirliği D8 Uluslararası sekreteryası, Dış işleri bakanlığının, Türkiye temsilciliğinin kullanımına verildi.

Yeniköy'den İstinye'ye girişte, Kaşkar çay bahçesi ve Han Restaurant'ın çınar ağacı, İstinye'nin anıt ağaçlarındandır.

İstinye'nin yerli halkı, Bizans dönemine kadar Rum ve diğer azınlıklardan oluşuyordu. Ancak 1877 Rus harbi(93 harbi) göçleri, Balkan harbi(1912) göçleri ve Rize'nin Ruslar tarafından işgali nedeniyle İstinye, en çok göç alan yerleşim alanlarından biri olmuştur. Yirmi-otuz yıl öncesine kadar İstinye halkının büyük çoğunluğunu Rize, Ardeşen, Hopa, Fındıklı ve Artvin halkı oluşturuyordu. Balkanlar'dan gelenler de az değildi. Bu yöre toplulukları yine bu bölgede ikamet etmekte ve İstinye'nin yerli halkını oluşturmaktadırlar. Ne var ki son yıllarda yapılaşma, siteleşme ve yeni yerleşim alanlarının meydana gelmesi nedeniyle nüfus da büyük bir artış meydana gelmiştir.

İstinye denince akla koyu,tersanesi, kalafat yerleri, balıkcılığı, taş ve kireç ocakları ve topraklarının verimli olması nedeniyle bahçecilik gelir.

İstinye'de Rumlar ve Türkler iç içe yaşamazlardı. Rumlar genelde deniz kıyısını tercih ederken Türkler iç kısımlarda yaşarlardı.

Denizi ve koyu ile dikkat çeken İstinye'de ilk deniiz hamamı, 05.10.1877 tarihinde Vilayet-i Belediye kanunu gereğince, halkın açıktan denize girmelerini önlemek amacıyla, 1878 yılında açıldı. Bu deniz hamamı çok uzun yıllar kullanıldı. Günümüzde İstinye'de plaj(deniz hamamı) yoktur.

İstinye'nin bağ ve bahçelerinde yetişen bostanlar, sebzeler, meyveler ve özellikle Osmanlı çileği ünlüdür. Günümüzde az da olsa Osmanlı çileği hala yetiştirilmektedir.

İstinye koyunda yıllarca kefal, istavrit, levrek gibi balıklar avlandı. Günümüzde koyda kirlilik nedeniyle balık avı yapılamamaktadır. İstinye denince akla tersane gelirdi. Büyük bir iş merkezi olan tersane yüzlerce işci barındırıyor ve İstinye ile özdeşleşiyordu. " Küçük Haliç " olarak bilinen İstinye koyu, Osmanlılar döneminde Kaptan-ı Derya Cezayir'li Gazi Hasan paşa'nın isteği ve ısrarı ile tersane ve kalafat yeri olarak kullanılmıştır.

İstinye koyunda modern bir tersane yapılması için ilk adım 1856 yılında atılmış ve Zaptiye Müşiri (deli) Fuat paşa'nın bu bölgede ki arazisi üzerine ticaret gemileri için bakım onarım ve gemi inşa tersanesi yapım ruhsatı verilmiştir. Tersane yapımına 1909 yılında İtalyanlar talip olmuş, fakat Trablusgarp harbi nedeniyle çalışmalar yarıda kalmmıştır. 1911-1912 yıllarında Fransız şirketi tersane yapımişini üstlendi ve ismi " Boğaziçi istinye Havuz ve Destgahları Anonim Şirketi " olan bir tersane kurdular. Tersane 1912 yılında hizmete girdi. 1918 yılında Mondros Mütarekesinden sonra İngilizler tarafından tersane işgal edilmiş ise de, Fransızlar tersane üzerinde hakimiyet kurmuş ve 1928 yılına kadar çalıştırmışlardır. 1928 yılında tersane, devlet tarafından satın alındı. Önce Denizbank'a sonra Deniz İşletmeleri'ne, 1944 yılında ise Devlet Deniz Yolları ve Limanları Genel Müdürlüüğüne bağlandı.

İstinye tersanesinde üç havuz vardı. Biri 137.15 metre uzunluğunda ve 21.3 metre genişliğinde, diğeri 67.32 metre uzunluğunda ve 29.4 metre genişiliğinde sonuncu ve üçüncü havuz ise, 152.1 metre uzunluğunda ve 29.4 metre genişliğinde idi. Bu ölçülerden daha uzun bir şilep yada tanker geldiğinde, ikinici ve üçünncü havuzlar birleşitrilerek çok daha uzun bir havuz oluşturuluyor ve tersaneye gelen gemiye rahatlıkla hizmet veriliyordu.

Bostancı(1956), Caddebostan(1956), Çengelköy(1962), Suadiye(1964), şehit Temel Şimşir(1977), Aydın Güler(1981), Rumelifeneri(1988) ve Kızıltoprak(1988) yolcu gemileri ile Celal Atik(1988), Hamit Kaplan(1988) tarak gemileri İstinye tersanesinde inşa edilmiştir.

Uzun yıllar Türk ve Dünya denizciliğine hizmet eden tersane, Boğaziçi yasasının 12. maddesi gereğince, 26.08.1991 tarihinde kapatılmış ve bu arazi turizm alanı ilan edilmiştir. Bu tarihi tersane de izmir Alaybey tersanesine nakledilmiştir. Boşaltılan alan turizm ve eğlence merkezi olarak kullanılmakta, sosyal ve kültürel etkinlikler bu alanda yapılmaktadır. Bu geniş alan üzerinde ve Tokmakburnu yönünde, İstanbul Gemi Trafik hizmetleri merkezi vardır. Boğaz geçişleri bu merkezden yönlendirilmektedir.

İstinye, Sarıyer ilçesinin sanayi bölgesidir. İstinye'nin iç kkısımlarında taş ve kireç ocakları vardı. Bunlar terk edikdikten sonra buralarda binalar yapılmaya başladı. İstinye'nin iç kısımlarında Kavel Kablo fabrikası, Türkay Endüstri ve Ticaret A.Ş.( türkay kibrit fabrikası), Beldeyama, Beldesan, Termo teknik fabrikaları bulunmaktaydı ve bu fabrikalar nedeniyle İstinye ilçenin sanayi merkezi konumundaydı. Ancak, günün koşulları dikkate alınarak bu fabrikaların büyük bir kısmı şehir dışına taşındı. Boşalttıkları alanlar ya konut inşaatına açıldı yada değişik iş alanlarına dönüştürüldü. Borusan oto, Otokoç, Maxicenter, ChampionSA gibi büyük iş yerleri ve alışveriş merkezleri ile İstinye, Boğaziçi'nin en hareketli ve en canlı iş bölgesidir.

İstinye'de bir de itfaiye teşkilatı bulunmaktadır. Bu teşkilat 1926 yılında İstanbul Belediyesi tarafından " deniz itfaiyesi " olarak kuruldu ve 1960 yılına kadar hem deniz hem de kara itfaiyesi olarak görev yaptı. Deniz itfaiye gemisi ömrünü tamamladığından hizmetden kaldırıldı. Ancak İstinye itfaiyesi kara müfrezesi ile görevine halen devam etmektedir.

A.B.D Başkonsolosluk binası da İstinye semti sınırları içersindedir.

Beyazdut
31-03-10, 01:41
İstanbul'un Semtleri - Beyoğlu


http://www.istanbul.net.tr/images/ilceler/beyoglu.jpg

Beyoğlu, İstanbul'un Avrupa yakasındadır. İstanbul'un ilk yerleşim yerlerinden biridir. Tarihte, "Karşı yaka" anlamına gelen "Pera" adıyla bilinmektedir. Beyoğlu sınırları içindeki Galata, Bizans döneminde daha çok Cenevizliler'in yaşadığı bir bölgeydi.
Beyoğlu, 1924 yılında idari yapı içinde İstanbul'un bir ilçesi olarak yer almıştır. Cumhuriyet'in ilk yıllarında Beşiktaş ve Şişli'yi de idari olarak içinde barındıran Beyoğlu 1930 yılında Beşiktaş ilçesinin kurulması, ardında da diğer idari tasarruflar sonunda bugünkü durumuna gelmiştir. İlçe, kuzeyde Eyüp, Kağıthane, Şişli ve Beşiktaş'a, güneyde ise Fatih ve Eminönü ilçelerine komşudur. Beyoğlu'nun Boğaz'ın Anadolu yakasındaki komşusu ise Üsküdar'dır.
Beyoğlu adının ortaya çıkışına ilişkin çeşitli rivayetler vardır. Bunlardan birisine göre; Beyoğlu adı, Fatih Sultan Mehmed zamanında Pontus prenslerinden Aleksios Komnenos’un islamiyeti kabul ederek burada oturmasından kaynaklanır. İkincisine göre ise; burada oturan Pontus prensi değil, Kanuni zamanındaki Venedik elçisi Andre Giritti’nin oğlu Luigi Giritti’dir. Türkler’in “Bey Oğlu” diye andıkları bu adam, elçinin bir Rum kadınla evlenmesinden dünyaya gelmiştir. Oturduğu konak da Taksim yakınında bir yerdedir. Diğer birine göre ise; Kanuni Sultan Süleyman döneminde burada oturan Venedik elçisine yazışmalarda Beyoğlu dendiği için bu semt de Beyoğlu adını almıştır.
Beyoğlu ilçesi günümüzde, 45 mahalleden ve yaklaşık 225 bin yerleşik nüfustan oluşan bir yerleşim yeridir. İş, eğlence ve kültür merkezi olması nedeniyle bu ilçe sınırları içerisindeki gündüz ve gece nüfusu birkaç milyonu bulmaktadır. Bazılarına göre Beyoğlu, Karaköy’den Taksim’e kadar uzanan bölgedir. Bazılarına göre de, Tünel Meydanı’ndan Taksim’e uzanan bölümden ibarettir. >
İlçedeki tiyatrolar, gazinolar, içkili eğlence yerleri, bugünkü durumu da hesaba katarsak sinema salonları ve kültür merkezleri İstanbul'un diğer ilçe ve semtlerinden daha yoğundur.
Aynı zamanda yabancı elçiliklerin de yoğunlaştığı bir semt olan Beyoğlu'nun esas ahalisi Avrupa kökenli levantenler olmuştur. Beyoğlu'nun mimarisi de öteden beri batılı tarzda gelişmiştir. Beyoğlu ve çevresinde İstanbul'un diğer yerlerinden daha çok sayıda kilise ve sinagog da bulunmaktadır.
Kılık, kıyafet ve yaşam tarzı ve binalar açısından bütün halinde Türkiye ölçeğinden farklı bir yaşam ve görüntünün asıl yoğunluk kazandığı yer, kuşkusuz, Beyoğlu olmuştur. 1860-1864 arasında Aşıklar ve Ayazpaşa mezarlıkları kaldırırılmış, Galata surları yıktırılmış, yeni caddeler ve sokaklar açtırılmış; yangınların önlenebilmesi için ahşap bina yapımı yasaklanmıştır. 1873’de Galatasaray’ı Beyoğlu’na bağlayan Tünel açılıp hizmete girmiştir. 1913’te ise Beyoğlu-Şişli arasında elektrikli tramvaylar hizmete girmiştir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçildiğinde de Beyoğlu’nun yerleşme alanı Teşvikiye ve Maçka’dan Beşiktaş’a, Şişli ötelerine, Haliç ve Boğaziçi yamaçlarına uzandı. Bu gelişme sırasında konutlar yavaş yavaş iş yerlerine dönüştü. Önceleri adı Cadde-i Kebir iken Cumhuriyetten sonra İstiklal Caddesi denilen ana yol boyunca mağazalar, bankalar, kahvehaneler, tiyatrolar, sinemalar, pastaneler ve eğlence yerleri açıldı. Bu gelişme Halaskargazi Caddesi boyunca Şişli’ye doğru sürdü.
Dünyada yeraltında yapılan raylı ulaşım denemelerinin ilk örneklerinden olan Tünel de 19. yüzyılın ikinci yarısında Beyoğlu'nda tesis edilmiştir.
Cumhuriyet'ten sonra, büyükelçiliklerin Ankara'ya nakledilmesi, varlık vergisi konulduktan sonra bir çok gayrimüslim vatandaşın Türkiye'yi terk etmesi, İsrail'in kurulması üzerine çok sayıda yahudi'nin İsrail'e göç etmesi, bölgedeki garimüslim nüfusun azalmasına yol açmış, nüfus dengesi müslümanlar lehine değişmiştir.
Bugün Beyoğlu ilçesinin sınırları içerisinde çok sayıda önemli kurum ve mekan bulunmaktadır. Bunların arasında; Fındıklı’daki Mimar Sinan Üniversitesi, Taksim Meydanı’ndaki Atatürk Kültür Merkezi, Kasımpaşa’daki Kuzey Deniz Saha Komutanlığı, Sütlüce’deki Tophane-i Amire ( Koç Sanayii Müzesi), Aynalıkavak Kasrı, İstiklal Caddesi’ndeki İstanbul Sanayi Odası, Yapı Kredi Kültür ve Yayıncılık, Çiçek Pasajı, Balık Pazarı, Aksanat, çok sayıda sinema, Muammer Karaca Tiyatrosu, Tünel ve Tramvay ulaşımı, Galata’daki Galata Kulesi de bulunmaktadır.


Tarihi ve Turistik Mekanları: ,
Lengerhane - Rahmi M. Koç Müzesi: Hasköy'de, Tersane-i Amire'ye bağlı bir kuruluş olan Lengerhane, Osmanlı donanmasının kalyonlarında kullanılan büyük çapaları dökmekte kullanılıyordu. Uzun yıllar başka amaçlarla da kullanılan yapı 1990'larda Rahmi Koç'un girişimiyle yeniden işlevlendirilmiş ve bir endüstri tarihi müzesine dönüştürülmüştür.

Aynalıkavak Kasrı: İstanbul'un en büyük üç sarayından biri olan Tersane Sarayı'nın günümüze ulaşan tek yapısı Aynalıkavak Kasrı'dır. I.Ahmed'in, Okmeydanı ve Eyüp Sultan'a yakınlığı nedeniyle 1614'te yaptırdığı ilk kasırda Sultan (Deli) İbrahim doğmuştur. Sultan İbrahim büyüdükçe, yeni yeni binalar yaptırarak burayı Tershane Sarayı haline dönüştürür. 1678 yangını sonrasında, onarımlar ve düzenlemeler ile yeni köşkler, kasrlar eklenir. Bu yeni eklenenlerden birisi Aynalıkavak Kasrı'dır.

Okmeydanı Menzil Taşları: Fatih'in İstanbul kuşatmasında otağın kurulduğu yer olarak söylenen, Haliç yamaçlarındaki büyük bir arazi, Fetih'ten sonra vakıf arazisi olarak on dokuz sınır taşıyla belirlenmiş ve II. Bayezid'in 1490'da buraya “Tekke-i Tirendazan” (Ok Meydanı Tekkesi) yaptırmasından sonra da bu büyük alana “Okmeydanı” denilmiştir.

Piyale Paşa Cami: 1570'lerde, Kasımpaşa'nın arkasındaki vadide, kimselerin yaşamadığı kırsal bir kesimi yerleşime açmak amacıyla, Piyale Mehmed Paşa; cami, medrese, tekke, sıbyan mektebi, türbe, çarşı, hamam ve sebilden kurulu bir külliye yaptırmıştır. Günümüze ise yalnızca cami ve türbe erişebilmiştir.

Arap Cami: Galata kentsel dokusunda beton bloklar arasında, sivri külahlı hayli yüksek kare biçimli kulesiyle hala fark edilebilen Arap Camii; Fetih öncesinden kalan İstanbul'un tek gotik kilisesidir.

Galata Köprüsü: Altın Boynuz'un (Hrisokeras-Haliç) ayırdığı Konstantinopolis'in İki yakasını bağlayan ilk köprünün, V.yy'da Blahernai Surları yakınında Ayvansaray'da yapıldığı bilinmektedir.

Karaköy Palas: Karaköy Palas döneminin önde giden mimarlarından İstanbul doğumlu Levanten Guilio Mongeri'nin 1910'ların sonlarında gerçekleştirdiği bir deneme olarak, yakın dönem mimarlık tarihimizde yerini almış bulunmaktadır.

Osmanlı Bankası: Galata kentsel dokusu içinde, özgün biçimini yıllar önce yitiren anıtsal bir yapı, yüzyılı aşkın bir süredir Osmanlı Bankası olarak tanınıp, tek bir yapıymış gibi algılansa da, aslında iki ayrı kuruluşun yönetim merkezi olarak tasarlanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu Tütün Rejisi Şirketi ve Osmanlı Bankası.
Kamondo Merdivenleri: 1850'lerde Galata'nın anacaddesi olan “Voyvoda” Caddesi çevresindeki bankerlerin en önemlilerinden birinin, Avram Kamondo'nun bankasının bulunduğu Rue Camondo (günümüzdeki Banker Sokağı) ile daha aşağıda kalan Voyvoda Caddesi'ni bağlayan, geç barok çağrışımlı küçük şirin bir merdiven yaptırılmıştır: Kamondo Merdivenleri.

Terziler (Tofre Begadim) Sinagogu: Galata'da, Yüksekkaldırım'a bağlanan yan sokaklardan biri (Banker Sokağı) üzerindeki “Askenaz” cemaatine ait Terziler (Tofre Begadim) Sinagogu; İstanbul'un en eskisi olmasa da, en ilginç sinagoglarından biridir.

İngiliz Bahriye Hastanesi: Batılı mimarların, Doğu kentleri için tasarladıkları yapılarda sergiledikleri çok farklı davranış biçimlerinin, belki de en aykırı ucuna konabilecek bir yapıdır, İngiliz Bahriye Hastanesi.

Galata Kulesi: Fetih'e kadar iki yüz yılı aşkın bir süre boyunca hemen hemen bağımsız bir Ceneviz sömürge kenti olan Galata'nın birkaç kez büyütülen kentsel savunma sistemindeki yirmi dört kuleden ayakta kalabilen tek ve en anıtsal olanı bu kuledir.

Tophane-i Amire: Tophane-i Amire yüzyıllar boyu üretime yönelik bir endüstri kuramayan Osmanlılar'da savaş endüstrisine yönelik yapıların ilklerindendir.

Galata Mevlevihanesi: XIII. yy'da Mevlevi Celaleddin-i Rumi'nin kurduğu Mevlevi tarikatı, İstanbul'un fethinden sonra geçici bir süre Vezneciler'deki Kalenderhane'de yer aldıktan sonra, 1491'de Galata Surları dışındaki bağ ve bahçeler arasında “asithane”sini kurmuştur.

Botter Apartmanı: 1890'ların Art Nouveau akımı, çok geçmeden her yönüyle Levanten ve yabancılar aracılığıyla İstanbul'da da yaygınlaşmıştır. Bir modacının (Jean Botter), o günlerin gözde mimarına (Raimondo D'Aronco), Pera'nın en ünlü caddesinde yaptırttığı apartman da, elbette ki bu modanın en seçkin örneği olacaktır: Casa Botter.

Pera Palas: Otel uzun yıllar boyunca İstanbul'un en ünlü, en lüks oteli olma özelliğini sürdürmüştür. Cumhuriyet döneminde salonlarında balolar düzenlenmiş yabancı konuklar ağırlanmıştır.

Saint Antoine Apartmanı: Grande Rue de Pera'da 1900'lerin başında çağdaş akımları yansıtan apartmanlardan hayli farklı, bir Kuzey İtalya kentinde yer alabilecek, plazzetto görünümünde büyük bir apartmandır. “Fransisken” mezhebine bağlı San Antonio Kilisesi'nin “akar” (kira getirici) apartmanıdır, ama çoğunlukla Pera'nın kültür dili Fransızca karşılığıyla tanınır: Saint Antoine Apartmanı.

El-Hamra Hanı: Elhamra Hanı'nın 1920'lerde yapılıp yapılmadığı veya eskiden beri var olan bir hanın kapsamlı bir biçimde onarılıp, sadece ön cephesinin yeniden düzenlenip düzenlenmediği hala açıklığa kavuşturulamamıştır. Elhamra Hanı, Grande Rue de Pera'nın, o dönemlerin seçmeci Doğu yönelimli tek yapısıdır.

Taksim Cumhuriyet Anıtı: Zaferle sonuçlanan İstiklal savaşı ve kurulan genç Cumhuriyet'in, Osmanlı'nın eski “payitaht”ı olan İstanbul'a da benimsetilip özdeşleştirilmesi amacıyla yaptırılmıştır.

Cihangir Cami: Osmanlı Hanedanı üyeleri, Fetih sonrasında, kentin Beyoğlu yakasında uzun yıllar boyu yapısal etkinliklere girişmemişlerdir. İlk kez 1559'da Kanuni ve Hürrem'in en küçük oğulları Cihangir'in ölümünden sonra, Mimar Sinan'a küçücük bir cami yaptırtılmıştır.

Alman Sarayı (Konsolosluğu): Beyoğlu'nda bağımsız bir elçilik binasının 1553'te Fransızlar'ın yaptırmasından sonra, diğer ülke elçilikleri de Galata ve Pera'daki yapılara yerleşmeye başlamışlardır. Çoğunluğu ahşap olan bu elçilikler defalarca yanıp, yeniden yapılır.

Yıllara Göre Beyoğlu Nüfusu: 1997 (226.582), 1990 (229.000), 1985 (245.999), 1980 (223.360), 1975 (230.532), 1970 (225.850), 1965 (218.985), 1960 (216.425)