PDA

View Full Version : Hayata Yön Veren Hikayeler...



Sayfalar : [1] 2 3

romanist
06-04-05, 11:45
Dört Mum

Dört mum yavaşca yanıyordu.
Ortam çok yumuşaktı ve konuştukları duyuluyordu.

İlki söyledi:
‘’ ben barışım!"
Artık kimse benim yanık kalmamı sağlamıyor, sanıyorum söneceğim. "
Alevi hızla azaldı ve bütünüyle söndü.

İkincisi söyledi:
‘’ ben inancım!"
neredeyse herkez benim artık gerekli olmadığımı düşünüyor
o nedenle daha fazla yanık kalmama hiç gerek yok’’
Konuşmayı bitirdiği zaman, bir rüzgar hafifçe esti ve onu söndürdü.

Üzgünce üçüncü mum sırası gelince konuştu:
” ben sevgiyim!"
yanık kalmak için artık gücüm kalmadı. İnsanlar beni bir kenara bıraktı ve önemimi anlamadı. Kendilerine en yakın olanları bile sevmeyi unuttular "
Ve hiç zaman yitirmeden söndü.

Ansızın...
Bir çocuk odaya girer ve üç mumun yanmadığını görür
”neden yanmıyorsunuz sizin sonuna kadar yanmanız gerekir "
Bunu söyleyerek, çocuk ağlamaya başlar.

Ardından dördüncü mum söyler:
”korkma ben hala yanıkken diğer mumları yeniden yakabiliriz


"ben umudum!’’



Umudun alevi yaşamınızdan asla sönmemesi dileğiyle..

romanist
06-04-05, 11:46
uzun bir hikaye biliyorum; ama sonuna kadar lütfen okuyun kesinlikle hayatınıza yeni anlamlar katacaktır..


"18 Kasim 1995 günü keman sanatçisi Itzhak Perlman, New York'ta, Lincoln
Center'daki Avery Fisher Salonu'nda bir konser vermek üzre
sahneye çikti. Eger herhangi bir Perlman konserinde bulunmussaniz bilirsiniz ki onun
için "sahneye çikmak" hiç de küçümsenecek bir basari degildir.
Çocukluk yillarinda çocuk felcine yakalanmis olan Perlman'in her
iki
bacaginda da destekleyici ateller vardir ve ancak kol degnegi
yardimiyla
yürüyebilmektedir. Onu sahne üzerinde her defasinda sadece bir
adim
atabilmek suratiyle aci içinde ve yavas yavas yürüken görmek
unutulmayacak
bir bir görüntüdür.
Agrilar içinde ama ihtisamla yürümektedir, sandalyesine
erisinceye
kadar.
Sonra oturur; yavasça koltuk degneklerini yere koyar,
bacaklarindaki
atellerin klipslerini açar, bir ayagini geriye iter, ötekini öne
uzatir.
Daha sonra yere egilerek kemanini alir, çenesinin altina koyar,
orkestra
sefine basiyla isaret verir ve çalmaya batlar.
Su zamanda degin, izleyiciler bu ritüele alismislardir.
O, sahnenin bir ucundan sandalyesine dogru ilerlerken sessizce
otururlar.
Bacaklarindaki klipsleri açarken inanilmaz bir sessizlikle
beklemektedirler.
Çalmaya hazir olana dek beklerler.
Ancak o konserde birseyler ters gitti. Daha ilk birkaç satiri
çalmisti
ki
kemanin tellerinden bir tanesi koptu.
Telin kopma sesini duyabilmek mümkündü, salonun bir ucuna
tabancadan
firlayan kursun gibi gitmisti ses. O sesin ne anlama geldigi
konusunda
yanilmak imkansizdi. Ve bunun akabinde ne yapilmasi gerektigi konusunda
da...

O gece orda olan insanlar kendi kendilerine söyle düsündüler:
"Anlamistik ki, yeniden ayaga kalkmasi, atelleri yeniden
takmasi,
koltuk
degneklerini almasi, yavas yavas sahne arkasina gitmesi ve ya
yeni bir
keman bulmasi ya da yeni bir tel takmasi gerekecekti"
Ama o öyle yapmadi. Bunun yerine bir dakika kadar
bekledi,gözlerini
kapadi
ve sonra sefe yeniden baslamasi için isaret verdi. Orkestra
basladi ve
o
kaldigi yerden devam etti. Ve daha evvel hiç görülmemis bir
tutku, güç
ve saflikla çaldi. Elbette herkes bilmektedir ki senfonik bir eseri
sadece
3
telle çalmak imkansizdir. Bunu ben de bilirim, sen de bilirsin,
herkes
bilir.
Ama o gece Itzhak Perlman bilmeyi reddetmisti. Onu parçayi
kafasinda
molüde
ederken, degistirirken ve yeniden bestelerken görebilirdiniz.
Bir noktada,
telleri nerdeyse yeniden tonlamisçasina sesler çikarmaktaydi
kemandan,
daha
evvel hiç vermedikleri sesleri vermelerini saglamak için...
Bitirdiginde salonu olaganüstü bir sessizlik kapladi. Ve akabinde seyirciler ayaga kalkti ve tezahürata basladilar. Oditoryumun her yanindan inanilmaz bir alkis patladi.
Hepimiz ayaktaydik bagiriyor, islik çaliyor, alkisliyor,
yaptigini ne
kadar
takdir ettigimizi, begendigimizi anlatacak her türlü hareketi
yapiyorduk.

Gülümsedi, yüzünden akan terle ri sildi, yayini kaldirarak bizi
susturdu
ve
böbürlen degil ama sessiz, güçlü, dingin bir tonla söyle dedi:
"Bilirsiniz,
bazen de sanatçinin görevidir, elinde kalanlarla ne kadar daha
müzik yapabilecegini bulmak..."

Bu ne güçlü bir cümledir. Duydugumdan beri aklimdan çikmiyor. Ve
kim
bilir? Belki de bu bir yasam tarzidir, - sadece sanatçilar için
degil
hepimiz için. Burada, tüm yasamini bir kemanin 4 teli ile müzik
yapmak
üstüne kuran ve birden bire, bir konserin ortasinda kendini
sadece 3
tel
ile
bulan bir adam vardir.
Öyleyse o da 3 tel ile müzik yapmayi seçer, ve o gece yaptigi,
sadece
3
telle yaptigi müzik, daha evvel yaptigi, 4 teli varken yaptigi herseyden
daha güzel, daha kutsal, daha unutulmazdi...
O zaman belki de bizim görevimiz, yasadigimiz bu sallantili,
hizla
degisen, ürkütücü dünyada kendi müzigimizi yapmaktir; önce elimizde olan
herseyle;
ve
daha sonra bu artik imkansiz oldugunda, sadece elimizde
kalanlarla..."

romanist
06-04-05, 11:46
FISILTI


Adam fısıldadı, " Tanrım konuş benimle" ve bir kus cıvıldadı ağaçta ama adam duymadı.
Sonra adam bağırdı " Tanrım konuş benimle!" Ve gökyüzünde bir şimşek
çaktı, ama adam dinlemedi onu.
Adam etrafına bakındı ve " Tanrım seni görmeme izin ver" dedi. Ve bir yıldız parıldadı gökyüzünde. Ama adam farkına varmadı.
Ve adama bağırdı, " Tanrım bana bir mucize göster! " Ve bir bebek
doğdu bir yerlerde. Ama adam bunu bilemedi.
Sonra adam çaresizlik içinde sızlandı, " Dokun bana Tanrım ve burada
olduğunu anlamamı sağla! " Bunun üzerine Tanrı aşağı doğru süzüldü ve adama dokundu.
Ama adam kelebeği elinin tersiyle uzaklaştırdı ve yürüyüp gitti.

romanist
06-04-05, 11:47
''Bir süre önce bir arkadaşım, üç yaşındaki kızını, bir rulo altın renkli kaplama kağıdını ziyan ettiği için cezalandırmıştı. Durumları iyi değildi ve kızının, kâğıtları ağacın altına koyacağı bir kutuyu süslemeye harcaması onu çok sinirlendirmişti.
Buna rağmen küçük kız, ertesi sabah hediyeyi babasına getirdi ve "Bu senin için babacığım." dedi. Arkadaşım, gösterdiği tepki için kendini suçlu hissetti ama kutunun boş olduğunu görünce için için sinirlenmekten de kendini alamadı.
Kızına bağırdı: "Birine bir hediye verdiğin zaman içinin dolu olması gerektiğini bilmiyor musun?”. Küçük kız babasına yaşlı gözlerle baktı ve şöyle dedi: "Ama babacığım, kutu boş değil ki. Ben kutunun içine öpücüklerimi üflemiştim. Hepsi senin için babacığım."
Babanın içi paramparça olmuştu; kızını kucakladı ve onu affetmesi için yalvardı.
Arkadaşım, bu altın renkli kutuyu yatağının baş ucunda yıllarca sakladığını anlattı bana. Ne zaman cesaretini kaybetse, kutunun içinden hayali bir öpücük çıkarıyor ve onu oraya koyan çocuğunun sevgisini hatırlıyordu. ''

romanist
06-04-05, 11:48
KURABİYE HIRSIZI


Bir gece kadının biri bekliyordu havaalanında, daha epeyce zaman vardı, uçağın kalkmasına. Havaalanındaki dükkândan bir kitap ve bir paket kurabiye alıp buldu kendisine oturacak bir yer. Kendisini kitabına öyle kaptırmıştı ki, yine de yanında oturan adamın olabildiğince cüretkâr bir şekilde aralarında duran paketten birer birer kurabiye aldığını gördü, ne kadar görmezden gelse de. Bir taraftan kitabını okuyup, bir taraftan kurabiyesini yerken, gözü saatteydi, kurabiye hırsızı yavaş yavaş tüketirken kurabiyelerini. Kulağı saatin tik taklarındaydı ama yine de engelleyemiyordu tik taklar sinirlenmesini. Düşünüyordu kendi kendine, kibar bir insan olmasaydım, morartırdım şu adamın gözlerini! Her kurabiyeye uzandığında, adam da uzatıyordu elini.
Sonunda pakette tek bir kurabiye kalınca, bakalım şimdi ne yapacak? dedi kendi kendine.
Adam, yüzünde asabi bir gülümsemeyle uzandı son kurabiyeye ve böldü kurabiyeyi ikiye. Yarısını kurabiyenin atarken ağzına, verdi diğer yarıyı kadına. Kadın kapar gibi aldı kurabiyeyi adamın elinden ve Aman Tanrım, ne cüretkâr ve ne kaba bir adam, üstelik bir teşekkür bile etmiyor! Anımsamıyordu bu kadar sinirlendiğini hayatında, uçağının kalkacağı anons edilince bir iç çekti rahatlamayla. Topladı eşyalarını ve yürüdü çıkış kapısına, dönüp bakmadı bile kurabiye hırsızına.
Uçağa bindi ve oturdu rahat koltuğuna, sonra uzandı, bitmek üzere olan kitabına. Çantasına elini uzatınca, gözleri açıldı şaşkınlıkla. Duruyordu gözlerinin önünde bir paket kurabiye! Çaresizlik içinde inledi, bunlar benim kurabiyelerimse eğer; ötekiler de onundu ve paylaştı benimle her bir kurabiyesini! Özür dilemek için çok geç kaldığını anladı üzüntüyle,
Kaba ve cüretkâr olan, kurabiye hırsızı kendisiydi işte.

romanist
06-04-05, 11:48
Moses Mendelssohn hiç yakışıklı bir adam değildi. Çok kısa boyunun olmasının yanı sıra, çok garip bir de kamburu vardı. Moses Mendelssohn, günün birinde Hamburg da yaşayan bir işadamını ziyarete gitti.
İşadamının, Frumtje adında çok güzel bir kızı vardı. Moses, bu güzel kıza umutsuz bir aşkla tutuldu. Fakat güzel kız onun çirkin görüntüsünden ürkmüştü. O nedenle, değil onun sevgisine karşılık vermek, yüzüne bile bakmak istemiyordu.
Ayrılma zamanı geldiğinde Moses, güzel kızın üst kattaki odasına çıktı ve tüm cesaretini toplayarak onunla son kez konuşma girişiminde bulundu. Kızın güzelliği öylesine olağanüstüydü ki, bir an için onun cennetten geldiğini bile düşündü.
Fakat kızın, başını kaldırıp da yüzüne bakmamaktaki direnci, Moses i çok üzdü. Güçlükle başarabildiği konuşması sırasında çirkin aşık, bu güzel kıza bir soru sordu: "Evliliklerin kutsal bir özelliği olduğuna inanır mısınız?" dedi.
"Elbette" diyerek yanıtladı güzel kız ve gözlerini yine kaldırmayıp Moses in yüzüne yine bakmadan, kendi de ona bir soru sordu: "Peki ya siz?"dedi."Siz inanır mısınız buna?"
Moses bir an bile duraksamadı: "Evet,ben de inanırım" dedi ve ekledi: "Biliyor musunuz? Her erkek çocuğu doğduğunda Tanrı,onun evleneceği kızı belirlermiş. Benim doğumumda da,benim evleneceğim kız belirlenmiş ve bana Senin karın kambur olacak demiş.O zaman ben bir istekte bulunmuşum Tanrı dan.
Tanrım, kambur bir kadın bir trajedi olur. Lütfen onun kamburluğunu bana ver ve onu güzel bir kadın yap demişim." Moses in bu sözlerinden sonra Frumtje gözlerini yerden kaldırdı, onun gözlerinin içine baktı ve elini uzatIp, Moses in elini tuttu.Ve daha sonra da onun, sevgili eşi oldu.

Bu anlatılanlar bir "peri masalı" değil, ünlü Alman besteci Mendelssohn un büyükbabası ile büyükannesinin evlenmelerinin öyküsüdür.

romanist
06-04-05, 11:51
beş önemli ders


'' Birinci önemli ders..."
Size hizmet edenleri hep
hatırlayın..
Bir pastanın uc otuz paraya satıldığı günlerde 10
yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu.. Çocuk
sordu: "Cukulatali pasta kaç para?.."
"50 cent!.."
Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha
sordu:
"Peki dondurma ne kadar.."
"35 cent" dedi garson kız sabırsızlıkla..
Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu.
Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki.. Çocuk parasını bir daha saydı ve "Bir dondurma alabilir miyim lütfen" dedi.
Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu birden. Masayı sanki akan yaslar temizleyecekti. Bos dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 centlik bahşiş duruyordu..


İkinci önemli ders..
Onemli olan vermektir..
Yillar once hastanede calisirken, agir hasta bir
kiz getirdiler.
Tek yasam sansi bes yasindaki kardesinden acil kan nakli
idi. Kucuk oglan ayni hastaliktan mucizevi sekilde kurtulmus ve kaninda o
hastaligin mikroplarini yok eden bagisiklik olusmustu. Doktor durumu bes
yasindaki oglana anlatti ve ablasina kan verip vermeyecegini sordu. Kucuk cocuk
bir an duraksadi. Sonra derin bir nefes aldi ve
"Eger kurtulacaksa, veririm kanimi" dedi.
Kan nakli ilerlerken, ablasinin gozlerinin icine
bakiyor ve gulumsuyor-du. Kizin yanaklarina yeniden renk gelmeye baslamisti,
ama kucuk cocugun yuzu de giderek soluyordu.. Gulumsemesi de yok oldu.
Titreyen bir sesle doktora sordu:
"Hemen mi olecegim?.."
Kucuk doktoru yanlis anlamis, ablasina vucudundaki butun kani verip, olecegini sanmisti.

Üçüncü önemli ders..
Yağmurda otostop!..
Bir gece vakit gece yarısına doğru Alabama
otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan
yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. Gecen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60 li yıllarda bir
beyazın bir zenciye hem de Alabama da yardıma kalkışması pek olağan
şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm. Bir
taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi.
Verdim. Bir hafta sonra kapım calindi. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu
adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda..
"Gecen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç
yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti.
Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin
sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının bas ucuna zamanında
ulaşmayı başardım.
Biraz sonra son nefesini verdi. Tanrı bana yardim eden sizi ve
başkalarına karşılık beklemeksizin yardim eden herkesi kutsasın!..
En iyi dileklerimle, Bayan Nat King Cole."


Dördüncü önemli ders..
Yolumuzdaki engeller..
Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun
üzerine kocaman bir kaya koydurmus, kendisi de pencereye oturmustu. Bakalim neler olacakti?.
Ulkenin en zengin tuccarlari, en guclu kervancilari, saray gorevlileri birer birer geldiler, sabahtan oglene kadar. Hepsi kayanin etrafindan dolasip saraya girdiler. Pek cogu krali yuksek sesle elestirdi. Halkindan bu kadar vergi aliyor, ama yollari temiz tutamiyordu. Sonunda bir koylu cikageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.
Sirtindaki kufeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya
sarildi ve ikina sikina itmeye basladi. Sonunda kan ter icinde
kaldi ama, kayayi da yolun kenarina cekti. Tam kufesini yeniden sirtina almak
uzereydi ki, kayanin eski yerinde bir kesenin durdugunu gordu Acti. Kese altin doluydu. Bir de kralin notu vardi icinde.. "Bu altinlar kayayi yoldan ceken kisiye aittir" diyordu kral.
Koylu, bugun dahi pek cogumuzun farkinda olmadigi bir ders almisti. "Her engel, yasam kosullarinizi daha iyilestirecek bir firsattir..

Beşinci önemli ders...
Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını
dağıttı. Ben okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi:
"Her gün okulu temizleyen hademe kadının ilk adi nedir?.."
Bu herhalde bir çeşit saka olmalıydı. Kadını yerleri silerken hemen her gün
görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı.
50 lerinde falan olmalıydı.
Ama adini nerden bilecektim ki!.. Son soruyu
yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Sure biterken bir öğrenci, son sorunun test
sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu.
"Tabii dahil" dedi, hocamız.. "İş yaşamınız boyunca insanlarla
karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar.
Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hakkeden insanlar bunlar.
Onlara sadece gülümsemeniz ve`Merhaba demeniz gerekse bile.."
Bu dersi hayatim boyunca unutmadım. O hademenin adini da.. Dorothy idi.''

romanist
06-04-05, 11:52
Şirketin insan kaynakları yöneticisi, iş başvurusuna gelen adaylara bir soru sormuş;
“Sorunun doğru cevabı yok, vereceğiniz cevap sizi tanımamızda etkili olacak. Karanlık, yağmurlu bir gece, yağmur yağıyor, fırtına var, gök gürlüyor ve siz sabaha karşı iki sularında yalnız ve ıssız bir yolda araba kullanıyorsunuz. Araba iki kişilik. Biraz ilerde otobüs durağında üç kişi bekliyor. Birincisi doktor, daha önce hayatınızı kurtarmış. İkinci kişi, çok yaşlı ve hasta. Soğuktan ölmek üzere. Üçüncüsü, aşık olduğunuz ve bugüne kadar söyleme fırsatı bulamadığınız kişi. Hava gittikçe kötüleşiyor ve arabanızda sadece bir kişiye yer var. Böyle bir durumda ne yapardınız?”

Görüşmecilerden bazılarının cevapları tahmin edebileceğiniz gibi şöyle:

A. Hasta adamı en yakın hastaneye götürürdüm.

B. Doktor daha önce hayatımı kurtardığına göre onu alırdım.

C. Hasta adam tabi ki önemli ama, kendi geleceğim ve hayatım için, aşık olduğum kişiyi alırdım.

Yine de cevap verenlerin yüzde 90 ı yaşlı adamı alacağını söylemiş. Ancak sadece bir kişi işe alınmış. Alınan kişinin cevabi şu;

“Arabadan inip anahtarı doktora veririm, doktor benim hayatımı kurtardığı gibi yaşlı adamı da hastaneye yetiştirip iyileştirebilir, böylece ben de hayatımın aşkıyla otobüs durağında baş başa kalırım, üzerimdeki montu ve şemsiyemi ona verir, sonra da aşkımı ilan ederdim!”

romanist
06-04-05, 11:53
http://img139.exs.cx/img139/9320/pulitzer8ux6fq.th.jpg (http://img139.exs.cx/my.php?loc=img139&image=pulitzer8ux6fq.jpg)


Sudanlı aç bir çocuğun incecik siyah teni, narin kemikleri ve güneşten pişmiş öne eğik başı. Küçük kızın açlıktan bir adım daha atacak gücü kalmamış. Yere kapaklanmış, emekleyerek bir kaç kilometre ilerideki yardım kampına gitmeye çalışıyor. Biraz arkasında ise bir akbaba sabırla bekliyor. Ölse de yesem diye.


Ve küçük kız için inanılmaz bir fırsat doğuyor: Küçük kızı kurtarabilecek bir insan olayı görüyor ve yanına yaklaşıyor. Ve işte zamanın durduğu an:


Kızın bu halini gören gazeteci Kevin Carter, fotoğraf makinesi ile bu anı donduruyor ve çektiği bu fotoğrafla hayalindeki Pulitzer ödülünü 1994 yılında alıyor.


1994 yılında Sudan da çekilen bu fotoğraf Afrikada ki açlığın simgesi oldu ve belkide bir çok insan bu fotoğraf sayesinde açlıktan kurtuldu.


Ancak insanlar olayı sadece bir fotoğraf karesi olarak görmüyorlardı, Kevin Carter e olayın devamını yani küçük kıza ne olduğunu sordular. Cevap en az fotoğraftaki manzara kadar içler acısıydı:


Carter, küçük kıza yardım etmediğini ama fotoğraf çekerken akbabanın korkup kaçtığını, kızın yaşayıp yaşamadığını bilmediğini ama yaşıyor olması gerektiğini, çünkü gıda yardımı yapılan Amerikan üssünün pek de uzakta olmadığını söyledi.


İnsanların Carter a o anda ne cevap verdi bilemiyoruz, ancak Carter 3 ay sonra kendince bir cevap buldu. Fotoğraf makinesini elinden bırakıp, bahçe hortumunu arabasının egsozuna takıyor ve intihar ediyor. Kevin Carter in bıraktığı intihar notunda bu fotoğrafla ilgili veya içinde bir takım ızdıraplar olduğunu gösterecek her hangi bir ifade bulunmadığı belirtiliyor...

romanist
06-04-05, 11:54
http://img139.exs.cx/img139/9320/pulitzer8ux6fq.jpg (http://www.imageshack.us)


Siva ve Sakti, Hinduizm in kutsal çifti, gökyüzündeki yüksek katlarında oturup, bir yandan yeryüzünü seyrediyorlar, bir yandan da insan yaşamını tehdit eden unsurları, insan davranışlarındaki karmaşayı, insan olmanın acılarla dolu bedeline hüzünleniyorlarmış.

Birden Sakti, ara sokakların birinde ayakta bile zorla duran perişan yoksulu farketmiş..


Kalbi merhametle burkulmuş. Yaşamak için verdiği savaş, dürüst ve iyi bir insan olması onu etkilemiş olmalı ki, kutsal kocasına


"Bu zavallıya biraz altın vermesi" için yalvarmış. Siva adamı bir an gözlemiş, sonra sevgili karısına dönerek,


"Yapamam" demiş..


Sakti şaşırmış.


"Ne demek?" diye isyan etmiş kocasına..


"Sen bu evrenin sahibi, en yüce tanrısı değil misin? Bu kadar basit bir şeyi nasıl yapamazsın?"


"Bunu ona veremem çünkü henüz almaya hazır değil" demiş, Siva..


Sakti çıkışmış,


"Yani, yolunun üzerine bir kese altın bırakamayacağını mı söylüyorsun?"


"Tabii, bırakabilirim" demiş, Siva.. "Ama bu başka bir şey.."


"Lütfen.." diye yalvarmış, Sakti.. "Lütfen.."


Ve Siva bir kese dolusu altını yoksul adamın yolunun üzerine bırakmış..


Zavallı yoksula gelince, o akşam iki lokma bir şey bulup yiyip yiyemeyeceğini, yoksa yine aç mı uyuyacağını düşünerek yoluna devam ediyormuş.. Köşeyi dönünce,


"Şuna bak" demiş, "koca bir taş parçası iyi ki, gördüm.. Çarpsaydım, partalı çıkmış sandaletlerim iyice elden çıkacaktı.."


Ve dikkatle altın dolu kesenin üzerinden atlayarak yoluna devam etmiş..


Yaşam yolumuzun üzerine yüzlerce torba dolusu altın bırakıyor..


Ya çok seyrek olarak bu torbalar olduğu gibi görünüyor ya da biz onların bilincine çok geç varıyoruz..

terazi84
06-04-05, 12:51
Umudun alevi yaşamınızdan asla sönmemesi dileğiyle..

dileğine sonuna kadar katılıyorum kanka.
çok güzel hikayeler sağolasın. :kart:

zeyta
06-04-05, 15:45
harika hikayeler romanist.
paylaştığın için teşekkürler:)

rEd w!tCh
08-04-05, 01:18
hikayeler çok güselmiş kanka saol:)

romanist
09-04-05, 01:28
FISILTI

Adam fısıldadı, " Tanrım konuş benimle" ve bir kus cıvıldadı ağaçta ama adam duymadı.
Sonra adam bağırdı " Tanrım konuş benimle!" Ve gökyüzünde bir şimşek
çaktı, ama adam dinlemedi onu.
Adam etrafına bakındı ve " Tanrım seni görmeme izin ver" dedi. Ve bir yıldız parıldadı gökyüzünde. Ama adam farkına varmadı.
Ve adam bağırdı, " Tanrım bana bir mucize göster! " Ve bir bebek
doğdu bir yerlerde. Ama adam bunu bilemedi.
Sonra adam çaresizlik içinde sızlandı, " Dokun bana Tanrım ve burada
olduğunu anlamamı sağla! " Bunun üzerine Tanrı aşağı doğru süzüldü ve adama dokundu.
Ama adam kelebeği elinin tersiyle uzaklaştırdı ve yürüyüp gitti.

romanist
09-04-05, 01:28
BİR CİNAYET DAVASI

Mahkemede bir cinayet davası görülüyordu. Adamın katil olduğu hemen hemen kesindi, bunu gören davalı avukatının aklına bir aklına bir şeytanlık geldi.
“Bayanlar baylar. Hepinize bir sürprizim var” diyerek saatine baktı. “tam bir dakika sonra, müvekkilim tarafından öldürüldüğü iddia edilen kişi bu mahkeme salonundan içeri girecek.”
Bunun üzerine hakim, seyirciler, bütün kafalar mahkeme salonunun kapısına döndü. 1 dakika geçti ve hiçbir şey olmadı. Bunun ardından avukat:
“Bakın “ dedi. “Ortaya bu iddiayı attım ve hepiniz heyecan içinde kapıya bakıp 1 dakika boyunca beklediniz. Bu gösteriyor ki gerçekten ortada bir ölü olduğuna ve dolayısıyla müvekkilimin katil olduğuna sizler tamamiyle inanmış değilsiniz”
Ve bu sözün ardından hakim kararını açıkladı ve adamı suçlu buldu. Avukat şok içinde:
“Ama nasıl olur??? Az önceki gösteriden hepiniz etkilendiniz hepinizin kapıya baktığını gördüm!!!”
Hakim:
“Evet doğru hepimiz baktık.”dedi. “ama müvekkiliniz bakmadı.”

romanist
09-04-05, 01:29
Savaşın en kanlı günlerinden biri...


Asker,en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üstünde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu ve:
-Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?
-Delirdin mi? der gibi baktı teğmen... Gitmeye değer mi?
Arkadaşın delik deşik olmuş... Büyük olasılıkla Ölmüştür bile... Kendi hayatını tehlikeye atmaya değmez...
Asker ısrara etti ve teğmen ona "peki" dedi..."Git o zaman"
İnanılması güç bir mucize...
Asker o ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü...
Birlikte siperin içine yuvarlandılar...
Teğmen kanlar içindeki askeri muayene etti... Ve arkadaşına döndü:
-Sana hayatını tehlikeye atmana değmez demiştim, arkadaşın çoktan ölmüş...
-Değdi teğmenim... dedi asker
-Nasıl değdi?... dedi teğmen. Bu adam ölmüş görmüyor musun?
-Gene de değdi komutanım...
Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağ idi... Onun son sözlerini duymak dünyaya bedeldi benim için...
VE ARKADAŞININ SON SÖZLERİNİ HIÇKIRARAK TEKRARLADI...:
-MEHMET!... GELECEĞİNİ BİLİYORDUM!... demişti arkadaşı...
Geleceğini biliyordum...

romanist
09-04-05, 01:31
SEVGİNİN SADECE SÖZÜNÜ EDENLERLE, ONU YAŞAYANLAR ARASINDA NE FARK VARDIR

Sormuşlar ermişlerden birine; "Sevginin sadece sözünü
edenlerle, onu yasayanlar arasında ne fark vardır?"
"Bakın göstereyim" demiş ermiş.
Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar icinde
sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.
Ermiş "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş.
"Peki" demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.
Bunun üzerine "şimdi..." demiş ermiş. "Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe."
Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıltılı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa.
"Buyurun" deyince her biri uzun boylu kasıklarını çorbaya daldırıp, sonra karsısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını. Böylece her biri
diğerlerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.
"İşte" demiş ermiş. "Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymamış düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz bunu da unutmayın. Hayat pazarında alan değil veren kazançlıdır her zaman..."

romanist
09-04-05, 01:32
SEVGİLİ


Delikanlı,katı yürekli bir kızı sevmiş ve onunla evlenmek
istemişti.Ancak kız,korkunç bir şart ileri sürerek: -Senin sevgini
ölçmek istiyorum,dedi.Bunun için de köpeğime yedirmek üzere bana
eski sevgilinin kalbini getireceksin. Delikanlı,tüyler ürperten bu
teklif karşısında ne yapacağını şaşırmış ve uzun bir tereddütten
sonra hislerine mağlup olup eski sevgilisini öldürmeye karar
vermişti. Eski sevgilisini, belki de durumu fark ettiği için
bayıltıp fazla direnemeden oldurur. Ve kalbini bir mendile koyar
.Delikanlı,kızın isteğini yerine getirmiş olmanın heyecanıyla yolda
koşarken,ayağı bir taşa takıldı.Kendisi bir tarafa,mendil içindeki
kalp bir tarafa fırladı.Canının acısından,ağzından ister
istemez"Ahhh!"sözleri döküldüğünde onu deliler gibi seven eski
sevgilisinin tozlara bulanan ve hala soğumamış olan kalbinden bir
ses yükseldi: -Canım sevgilim, bir yerin acıdı mı?

romanist
09-04-05, 01:33
BEŞ MAYMUN

Kafese beş maymunu koyarlar, ortaya da bir merdiven ve tepesine de iple muzları asarlar. Her bir maymun merdivenleri çıkarak muzlara ulaşmak istediğinde dışarıdan üzerine soğuk su sıkarlar. Her bir maymun aynı denemeye giriştiğinde çok soğuk suyla ıslatılır, bütün maymunlar bu denemeler sonunda sırılsıklam ıslanırlar.
Bir süre sonra muzlara hareketlenen maymunlar diğerleri tarafından engellenmeye başlanır. Su kapatılıp, maymunlardan biri dışarı alınıp ve yerine yeni bir maymun konulur, ilk yaptığı iş muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olur. Fakat diğer dört maymun buna izin vermez ve yeni maymunu döverler. Daha sonra ıslanmış maymunlardan biri daha yeni bir maymunla değiştirilir ve merdivene ilk yaptığı atakta dayak yer, bu ikinci yeni maymunu en şiddetli ve istekli döven ilk yeni maymundur. Islak maymunlardan üçüncüsü de değiştirilir. En yeni gelen maymun da ilk atağında cezalandırılır.
Diğer dört maymundan yeni gelen ikisinin, en yeni gelen maymunu niye dövdükleri konusunda hiçbir fikirleri yoktur. Son olarak en baştaki ıslanan maymunların dördüncüsü ve beşincisi de yenileriyle değiştirilir. Tepelerinde bir salkım muz asılı olduğu halde artık hiçbiri merdivene yaklaşmamaktadır.
Neden mi? Çünkü burada işler böyle gelmiş ve böyle gitmektedir...'

romanist
09-04-05, 01:34
ŞAMAR OĞLANI


Şamar Oğlanının İngilizcesi "Whipping boy" dur. Avrupa’da devrin âdetlerine göre her prens, her saray mensubu, her zâdegan çocuğu, mektebe bir yaşıtı ile gidiyordu. Bu yaşıt öğrenci halktandı.
"Asîl" çocuk bir hata işlediği zaman, sopayı veya şamarı onun nâmına, halk çocuğu yiyordu.
İşte şamar oğlanı kavramı bu adetten ortaya çıkmıştır.



AŞK BİTİNCE


Fırat’ın bir yakasında yaşayan bir delikanlı ile öbür
yakasında yaşayan güzel bir kadın varmış. Birbirlerine aşık
olmuşlar. Delikanlı her gece Fırat’ın sularında yüzerek karşı yakaya
geçer sevgilisine ulaşırmış. Şafak sökmesine yakın delikanlı
sevgilisine öpücük kondurup Fırat’ın azgın sularına girip öbür
yakaya geçermiş. Bu gecelerce böyle sürüp gitmiş. Yine bir gece
delikanlı Fırat’ı geçip sevgilisinin yanına gitmiş. Şafak sökerken
delikanlı veda öpücüğünü vermek üzere kadının yanına sokulmuş,
kadına dikkatle bakarak; - senin bir gözün kör müydü! demiş. Kadın o zaman delikanlıya bakarak; - sen sen ol, sakın ola bugün Fırat’a girme demiş. Delikanlı kadından ayrılmış, Fırat’a girmiş ve yüzme bilmediğinden boğularak ölmüş. Bizim delikanlı gerçekte yüzme bilmiyormuş, duyduğu aşk yüzünden, onun gücü sayesinde Fırat’ı geçermiş. O aşk bitince de...

romanist
09-04-05, 01:35
KIRLANGIÇ


"Kırlangıcın biri birgün bi adama aşık olmuş.Hergün pencerenin önüne gelir onu izlermiş.Birgün bütün cesaretini toplamış ve adama hey adam ben seni seviyorum uzun zamandır seni izliyorum demiş adam saçmalama se bir kuşsun ben ise bir insan durduk yere sende nereden çıktın diye bunu içeri almamış pencerenin önünden kovalamış kırlangıç yine gelmiş tamam seni hiç rahatsız etmicem demiş sadece çok iyi dost olalım demiş adam yine kabul etmemiş ve kovalamış kırlangıç tekrar gelmiş bak demiş hava çok soğuk seninle çok iyi arkadaş olalım beni içeri al soğukta donacağım demiş sıcak ülkelere göç etmek zorunda kalıcam lütfen beni içeri al demiş adam yine almamışkırlangıç çok üzgün bir şekilde başını önüne eğmiş ve gitmiş aradan çok zaman geçmiş adam pişman olmuş yaz gelmiş diğer kırlangıçlara sormaya başlamış ama gören olmamış sonunda danışma ve bilgi almak için bilge bir kişiye gitmiş olaları anlatmış bilge kişi demişki kırlangıçların ömrü altı aydır hayatta bazı fırsatlar vardır sadece birkez elinize geçer değerlendiremezseniz uçup gider hayatta bazı insanlar vardır sadece bir kez karşınıza çıkar değerini bilmezseniz kaçıp gider ve asla geri gelmez dikkatli olun farkında olun ve bir düşün bakalım acaba sen farkında olmadan bugüne kadar kaç kırlangıç kovaladın."

Kanka Bot
09-04-05, 03:06
''Sevgİnİn Sadece SÖzÜnÜ Edenlerle, Onu YaŞayanlar Arasinda Ne Fark Vardir''

Şu an için sadece bunu okuyabildim ve çok beğendim. Diğerlerini de başka bir zamana saklıyorum.Ellerine Sağlık, Saolasın romanist...

romanist
09-04-05, 11:39
Düşlerimizin gerisindeki kırıntılar

Hayatımıza usulca giren ve daha sonra yüreğimizde derin izler bırakıp, adı konulmamış hüzünler yaşatarak çıkan insanlar aslında bize kavuşmanın tadını duyumsatırlar.
Acıyı, kederi, inceden içimize akan hasreti tanımadan mutluluğun resmini çizebilirmiyiz. Ayrılık acısı yaşamadan, baharın gelişini, taze çimen kokusunu genzimizde algılayabilirmiyiz.
Umutlarımızın bittiği yerde bize yeni umutlar yaşatan o insanlar, hayatımızdan çıkarken bıraktıkları acı tatlı hatıralarla, çocuksu korkuları üzerimizden atmamıza, mutluluk düşleri kurmamıza yardımcı olurlar. O düşlerle uyuyup uyanmamızı sağlayarak, sevinçle hüznü bir arada yaşadığımız dünyamıza coşku vererek, yalnızlıkla izole edilmiş hayatımıza ortak sesler katarlar.
Bugün bize ;
“ Daha sılanın ne yana düştüğünü bilmeden sıla türküleri dinleyerek sıla hasreti çektiğimiz,
Uyaklı şiirlerle desteklediğimiz aşk mektuplarımız,
Sevgilimizle el ele yürürken adımlarımızda tutuk heyecanların yaşandığı yollarımız,
Hatıra defterlerine, ayrılığı tatmadan ayrılık hakkındaki ezbere yazılarımız,
Ve geride bir siluet olarak, yarım kalan sevdalarımız “ değil mi, kekremsi hüzünler ve çoşkular yaşatan. Ve tüm bu yaşanılanlar bugün yaşamaya çalıştığımız hayatımızın bir izdüşümü değil mi.
Kentlerin, yüzlerin, okul yollarına dizilmiş günlerimizin birer anı olması, yılların yolların bizi eksilterek yarılanması, yüreğimizin artık asla eskisi gibi atmayacak olması, bizi yaralasa da, beklenen birilerimizin hiçbir zaman gelmeyeceğini öğrendiğimizde, beynimizden sol yanımıza akan sızı, bizi boğulurcasına kederlere, ağlatırcasına özlemlere savursa da; Dilimizde neşeli çocuk şarkıları, bilincimizde al yanaklı bir sabah, kıyılarına sarı papatyaların üşüştüğü, ayakları perdeli küçücük sapsarı ördek yavrularının yüzdüğü nazlı bir dere, ve gitme sekte görme sekte o köy bizim köyümüzdür diye sahiplendiğimiz, Kırmızı çatılı beyaz badanalı evleriyle, çeşmesiyle, camisiyle, pürüzsüz gökyüzünde mutluluğa takla atan beyaz güvercinleriyle, karlı dağlarının eteklerinde koyun kuzu sürülerinin otlandığı, tarlası sarı, dalı yeşil olan, şirin mi şirin bir köy olsun.
Gökten üç elmanın düşmesi yalnız masallarda, yüreğimizde besleyip büyüttüğümüz hayallerimiz, yitip giden anılarımız da ne yazık ki sadece düşlerimizde kalıyor. Ama şehrazatın bin bir gece masallarını aratmayacak sevgilere yelken açmak elimizde. Uzaklardan beklenmedik bir konuk gibi, dostlarımızın kapılarını çalmakta…

romanist
09-04-05, 11:42
Gök aynı gök


Gök aynı gök,
Dağlar aynı dağlar,
Yürek aynı yürek,

Ama bu kez farklı çarpıyor. Yüreğimde çarpanın adı bu kez sevgi, aşk, özlem, hasret, mutluluğun gözbebeklere inmesi, oradan dışa yansıması, herkese, her şeye olumlu bakması.
Yüreğin farklı atması; Hülyalı bir boşlukta yalın ayak gezinmeye, sığ gölgeli ağaçlar arasında kurulan hamakta yavaş, yavaş salınmaya benzer. Yüzlerce sarı, beyaz benekli sığırcık kuşlarının ötüşleri eşliğinde, gözleri hafif kısarak sevgilinin hayaliyle baş başa kalmanın verdiği hazla, ruhun dağların arasından sarı başaklı buğday tarlalarına, oradan denize kavuşmasına benzer. Yüreğin farklı atması günlerce yağan kardan sonra pürüssüz gökyüzünde doğan güneşin gözlerimizi kamaştırmasına benzer.
Bugün; “Gülbe şeker şimdi oturumu açtı” iletisini görünce, uzun zaman haber alınamayan asker oğlundan hayırlı haber alan annenin, yıllarca evinden ayrı kalan babanın kapıdan belirmesinin, sevincini yaşadım.
Sevgili Emel;
Bugün seninle; Güneşin ışıklarını yayarak gezindiği, yazın hala derebeyliğini sürdürdüğü, kıraç dağların gölgelenen yüzünde, kavalına abanarak, yüreğindekileri kavalına üfleyen çobanın, ve çobanı kederiyle yalnız bırakmayarak peşi sıra giden koyun kuzu sürülerinin otlandığı, bütün haritalardan habersiz bu coğrafyada, güneşin daha özgür doğduğu, yeşilin, mavinin, yaşama sevincini besleyip, umutları çoğalttığı Akdenizin lacivert gecelerini yaşadım.
İşyerimden evime doğru yürürken, mutluluk her yerimi sarmıştı. Yüreğimde al yanaklı bir şafak belirmiş, ayaklarım yerden kesilmiş, sevincim kanatlanmıştı. Her gördüğümü öpmek; Biliyormusun bugün ne oldu diyerek söze başlamak, sevincimi herkesle paylaşmak, bütün dostlarıma, arkadaşlarıma sevgi mesajları atmak, istiyordum. İçim içime sığmaz olmuştu, yolda çocuklarla şakalaşmış, bütün dilencilere sadaka vermiş, merdiven basamaklarını üçer beşer koşarak tırmanmıştım. Evde müziğin sesini biraz daha yükseltmiş, kuvette yıkanırken eşlik bile etmiştim. Daha sonra Beşiktaş maçını izlemiş ve senin Beşiktaş taraftarı olduğunu düşünerek tüm yüreğimle Beşiktaş ın kazanmasını dilemiştim.
Sevgili çeşm-i siyahım; Dağlar, ovalar, kıvrıla kıvrıla uzayıp giden yollar aynıydı, ama onları algılayan gözler farklıydı bugün. Bu akşam üstü gökyüzü öylesine açık mavi, öylesine güzeldi ki, anlamını yitiren her şey yeniden anlam kazanmıştı. Uyku göz kapaklarımı kapattıktan sonra da, çiçeklerden bir çelenk örüp başına takmış, yanaklarını avuçlayarak gözlerini, alnını, burnunu, saçlarını öperek, masalsı düşlere dair ne varsa, bulanık bilinçaltımda yaşamaya devam etmiştim…

terazi84
11-04-05, 09:52
romanist, valla bu hikayelere diyecek söz yok be kanka. :okay:
çok büyük bi keyifle okudum ve kesinlikle devamını bekliyorum. :)

romanist
13-04-05, 17:29
ÜÇ HEYKEL

İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.
Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti. Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar:
"Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver."
Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler. Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı. Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi. Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.
İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı. Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu. Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:
"Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir. Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir. En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.

romanist
13-04-05, 17:29
ANNE KALBİ

Delikanlı, katı yürekli bir kızı sevmiş ve onunla evlenmek istemişti.Ancak kız, korkunç bir şart ileri sürerek:
- Senin sevgini ölçmek istiyorum, dedi. Bunun için de köpeğime yedirmek üzere bana annenin kalbini getireceksin.
Delikanlı, tüyler ürperten bu teklif karşısında ne yapacağını şaşırmış ve uzun bir tereddütten sonra hislerine mağlup olup annesini öldürmeye karar vermişti. Annesi, belki de durumu fark ettiği için oğluna fazla direnmedi. Ve çocuk, annesini öldürerek kalbini bir mendile koydu. Delikanlı, kızın isteğini yerine getirmiş olmanın heyecanıyla yolda koşarken, ayağı bir taşa takıldı. Kendisi bir tarafa, mendil içindeki kalp bir tarafa fırladı. Canının acısından, ağzından ister istemez "Ah anacığım!" sözleri döküldüğünde annesinin tozlara bulanan ve hala soğumamış olan kalbinden bir ses yükseldi:
-Canım yavrum, bir yerin acıdı mı?

romanist
13-04-05, 17:29
CESET

Amerikan Adli Tıp Derneği'nin 1994'teki ödül yemeğinde başkan Don Harper Mills, San Diego'daki dinleyicilerini, aktardığı acayip bir ölüm olayındaki adli komplikasyonlarla şaşkına çevirdi. İşte hikaye:
23 Mart 1994'te Ronald Opus'un cesedini inceleyen adli tabip onun kafasından yediği kursunla öldüğü sonucuna vardı. Müteveffa, 10 katlı bir binanın tepesinden intihar niyetiyle aşağı atlamıştı. (Umutsuzluğunu geride bıraktığı bir notta açıklıyordu.) 9. katin önünden geçerken pencereden gelen bir kurşunla hayatı sona ermişti. 8. kat penceresi düzeyinde cam silicileri korumak için konulmuş bir ağ bulunduğunu, ne silahı çeken ne de müteveffa biliyordu. Kurşun olmasaydı Opus'un intihar girişimi zaten basarılı olamayacaktı. Normal olarak, diye devam etti Dr Mills, intihar etmeye karar veren biri, mekanizma tasarladığı gibi olmasa da, bunu eninde sonunda başarır.
Opus'un 9 kat aşağıdaki kesin ölüm yolunda vurulmuş olması, muhtemelen, onun ölüm modunu intihardan cinayete çevirmeyecekti. Fakat onun intihar girişiminin başarılı olmayışı savcıyı elinde bir cinayet vak'ası olduğu düşüncesine itti. Silahın patladığı 9. kattaki odada yaşlı bir adam ve karısı yaşıyordu. Tartışıyorlardı ve adam kadını silahla tehdit ediyordu. Öyle sinirlenmişti ki tetiği çekti, mermi kadını ıskalayarak pencereden dışarı yöneldi ve Opus'a isabet etti. Bir insan A şahsını öldürmeye teşebbüs eder fakat B şahsını öldürürse, o B şahsını öldürmekten suçludur. Bu suçlamayla karşı karşıya kaldığında hem adam hem de kadın silahın dolu olmadığı konusunda kesinlikle emindiler. Yaşlı adam uzunca bir süreden beri boş silahla karısını korkutmayı alışkanlık haline getirdiğini söyledi. Öldürme kastı yoktu. Böylece Opus'un öldürülmesi bir kaza oluyordu, yani silah kazara doldurulmuştu.
Araştırmalara devam edilince, ölümcül kazadan yaklaşık 6 hafta önce yaşlı çiftin oğlunu silahı doldururken gören bir tanık ortaya çıktı. Anlaşıldığına göre, yaşlı kadın oğlundan mali desteğini çekmişti ve babasının onu silahla korkutma temayülünü bilen oğul, onun annesini vuracağını umarak silahı doldurmuştu. Artık olay oğlun Ronald Opus cinayetinden sorumlu olduğu noktasına gelmişti. Tam bu sırada yeni bir viraj çıktı. Araştırmalara devam edilince annesinin ölümünü bir türlü başaramayışı nedeniyle oğlun umutsuzluğunun arttığı anlaşıldı. Bu onu 23 Mart'ta 10 katli binanın tepesinden atlayarak intihar etmeye itmişti. Ancak ölümü planladığı gibi olmamıştı; 9. katin önünden geçerken pencereden gelen kurşunun kafasına isabet etmesi nedeniyle Ronald Opus'un hayatı sona ermişti. Dosya intihar olarak kapatıldı.

romanist
13-04-05, 17:30
EĞER

Eğer, herkes kendini kaybedip seni suçladığı zaman, sen soğuk kanlılığını koruyabilirsen;
Eğer, herkes senden kuşkulandığında sen kendine güvenip tüm şüpheleri hoşgörüyle karşılayabilirsen;
Eğer, sabırla bekleyebilir ve beklemekten yorulmazsan; ya da iftiraya uğradığında yalana yalanla karşılık vermezsen ve kin tutana kin duymazsan ;
Eğer, düşlere kapılmadan düş kurabilir; düşüne bildiğin halde düşüncelerin kölesi olmazsan ve aynı zamanda ne çok uysal ne de çok akıllıca bir tavırla konuşmazsan;
Eğer, ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir, ikisini de karşılayıp yüzleşir;ömür verdiğin şeylerin yıkılışını seyredebilir ve yıkılmadan onu kurmaya çalışırsan;
Eğer, iş işten geçtikten sonra da yüreğini ve bedenini bütün direncinle seferber edebilip herkesin vazgeçtiği noktadan, sen amacına yönelebilirsen;
Eğer, herkesle birlikte olur da erdemli kalabilirsen, yada krallarla dolaştığın halde gururlanıp benliğini ve dostlarını unutmazsan;
Eğer, ne sevgili dostlarını ne de düşmanların seni incitmezse ve kimseyi küçümsemez, hem de kimseye bağımlı olmamayı başara bilirsen;
Eğer, her günün her saatini, her dakikanın her saniyesini iç rahatlığıyla yaşayabilirsen,bütün dünya senin olur…Ve o zaman artık adam olduğunu düşüne bilirsin…

romanist
13-04-05, 17:30
SERVET

Bir gün Avrupa'nin ünlü sanat merkezi kentlerinden birinde gezen
çocugun biri bir vitrinde çok hos bir tablo görür. Tablo bedeli oldukça
yüksektir.
Çocuk bu tabloyu bir sonraki sene abisinin dogum gününe almayi ister ve bir is bulup kit kanaat geçinerek biriktirdigi tüm para ile magazaya gider. Sanslidir tablo hala satilmamistir. Içeri girer ve tabloyu bir süre yakindan izledikten sonra resmi yapan sanatçiyi bulur ve "Abimin dogum günü için bu resmi satin almak istiyorum, tüm paramda bu kadar" der. Ressam bir süre düsündükten sonra. Resmi paketler ve resmi satar.Çocuk paketini alir ve tesekkür ederek çikar. Magazada adamin arkadaslari da vardir ve saskin saskin sorarlar:
"Sen ne yaptin o resmin degeri milyonlar ederdi. Neden bu kadar cüzi bir rakama sattin?"
Adam cevap verir:
"Evet ben bu resme milyonlarini verecek bir sürü insan bulabilirdim,ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kisi bulabilirdim ?..."

romanist
13-04-05, 17:31
Thelma Thompson

Harp sırasında kocam New Mexiko'daki Mojave çölüne gönderilmişti. O, çölde tatbikata katılırken yanında olabilmek için ben de çölün yolunu tuttum. Kendimi cehennemin kucağına atmıştım. Ortalık yanıyordu. Küçük bir kulübede oturuyordum ve yanında olmak için tehlikeye atılarak geldiğim kocamı unutmuş, can derdine düşmüştüm. Etrafımdaki Meksikalılar ve yerliler, tek kelime İngilizce bilmediğinden, kimseyle konuşamıyordum. Sıcak rüzgar, bir taraftan bedenimi kavuruyor, diğer taraftan yediğim yemeği de, ağzımı burnumu da kumla dolduruyordu. Canıma yetmişti. Kağıda kaleme sarılıp babama bir mektup yazdım. "Gelin, beni buradan alın" dedim. "Burada yaşamaktansa hapishanede yaşamayı tercih ederim." Babamı beklerken cevabı geldi. Sadece iki satır yazmıştı: "İki adam hapishane penceresinden dışarıya baktı. Biri çamuru gördü, diğeri yıldızları." Bu iki satırı okuyunca utancımdan kıpkırmızı kesildim. Ben hep çamuru görmüştüm. Halbuki yıldızlar da vardı. Derhal yerlilerle dost oldum. Kilimlerine, çanak ve çömleklerine olan hayranlığımı belirttim. Turistlere para ile vermeye yanaşmadıkları kıymetli eşyalarından bana hediyeler verdiler. Kaktüsleri, yukka ve erguvan ağaçlarını inceledim. Kır köpeklerini tanıdım. Çöl gurubunu seyrettim. Çöl, yüzlerce yıl önce deniz dibi olduğundan kumun içinde deniz hayvanlarının kabuklarını aradım. Ne değişmişti de, dün nefret ettiğim çöle bugün bağlanmıştım? Çöl mü değişmişti? Hayır. O yine kavuruyordu. Yerliler mi değişmisti? Hayır. Onlar, yine İngilizce bilmiyorlardı...
Sadece ben değişmiştim. Pencereden kafamı uzatmış ve yıldızları görmüştüm."

Thelma Thompson

romanist
13-04-05, 17:31
FISILTI VE TUĞLA

Genç ve başarılı bir yönetici, yeni Jaguar'ıyla bir mahalleden
hızlı bir şekilde geçiyordu. Parketmiş arabaların arasından yola
aniden çıkabilecek çocuklara dikkat ediyordu ve bir şey
gördüğünü sanarak yavaşladı. Arabayla caddeden yavasça geçerken
hiç bir çocuk göremedi fakat, arabasının kapısına bir tuğla atıldığını
farketti. Aniden arabasını durdurarak tuğlanın fırlatıldığı yere geri döndü.
Arabadan indi, orada bulunan küçük bir çocuğu tuttu ve onu parketmiş
bir arabaya doğru iterek bağırmaya başladı; "Bunu neden yaptın?
Sen de kimsin, ne yaptığının farkında mısın?" İyice sinirlenerek devam
etti: "Bu yeni bir araba ve atmış olduğun bu tuğla bana çok pahalıya
malolacak. Bunu neden yaptın?" Çocuk yalvararak cevap verdi:
"Lütfen efendim. Çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim bilmiyordum.
Eğer tuğlayı fırlatmasaydım kimse durmazdı" Parketmiş bir arabanın
arkasına işaret ederken çocuğun gözyaşları çenesine süzülüyordu.
"Kardeşim kaldırımın kenarından yuvarlandı ve tekerlekli
sandalyesinden düştü, ben onu kaldıramıyorum. Lütfen onu tekerlekli
sandalyesine oturtmam için bana yardım eder misiniz? Benim için
çok ağır." Bu durumdan son derece duygulanan genç yönetici,
bogazında büyüyen yumruyu zar zor da olsa yutkundu. Yerdeki
genci kaldırarak, tekerlekli sandalyeye geri oturttu. Mendiliyle, çizik
ve yaraları sildi ve adamın ciddi bir yarası olup olmadığını kontrol etti.
Küçük çocuk genç yöneticiye dönerek "teşekkür ederim efendim, Tanrı
sizden razı olsun" dedi. Genç yönetici, küçük çocuğun, ağabeyini
kaldırımdan evine doğru götürmesini izledi. Bulunduğu yerden arabasına
geri dönmesi oldukça uzun sürmüştü. Uzun ve yavaş bir yürüyüştü.
Genç yönetici, kapıyı hiç tamir ettirmedi. Kapıda oluşan çöküğü,
hayatını birisinin kendisine tuğla atmasını gerektirecek kadar hızlı
yaşamaması gerektiğini hatırlatması için öylece bıraktı.
Allah, ruhunuza fısıldar ve kalbinize konuşur. Bazan,
dinleyecek kadar zamanınız olmadığında ise, size
bir tuğla fırlatır. İster fısıltıyı, ister tuğlayı dinleyin.
Tercihi siz yapın..

romanist
14-04-05, 00:44
Bir otobüs duraginda karsilasmislardi ilk kez....
Biri tipta okuyordu,öbürü mimarlikta. O ilk karsilasmadan
sonra, bir kere,
bir kere, bir kere daha karsilasabilmek için, hep ayni saatte,
ayni duraktan,
ayni otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle
konusacak cesareti
bulmalari biraz zaman aldi ama sonunda basardilar. Ikisi de
her sabah otobüse bindikleri
semtte oturmuyorlardi aslinda. Delikanli arkadasinda kaldigi
için o duraktan binmisti otobüse, kiz ise ablasinda....
Sirf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden
evlerinden çikip, sehrin öbür ucundaki o duraga, onlarin
duragina
geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...

Okullarini bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok
mutlu...
Bazen issiz, bazen parasiz kaldilar ama öylesine siki
kenetlenmisti ki
yürekleri ve elleri hiçbir seyi umursamadilar. Ayin sonunu zor

getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar
olduklarinda
da hep mutluydular. Zaman asimina ugrayan, aliskanliklara
yenik düsen,
banka
hesabinda para kalmadigi için ya da tam tersine o hesabi daha
da kabarik
hale getirmek uguruna bitip-tükeniveren sevgilerden degildi
onlarinki...
Günler günleri, yillar yillari kovaladikça sevgileri de
büyüdü, büyüdü...
Tek eksikleri çocuklarinin olmamasiydi. Zorlu bir tedavi
sürecine ragman
çocuk sahibi olmayinca, ?bütün mutluluklarin bizim olmasini
beklemek,
bencillik olur? diyerek devam ettiler hayatlarina. Çocuk
yerine,
sevgilerini büyüttüler... Senin için ölürüm? derdi kadin,
simsiki sarilip
adama ve adam Hayir, ben senin için ölürüm diye yanit verirdi
hep...

Bazen eve geldiginde, aynanin üzerinde bir not görürdü kadin,
?Bir
tanem, kütüphanenin ikinci rafina bak....? Kütüphanenin ikinci
rafinda
baska bir not olurdu, Mutfaktaki masanin üzerine bak ve seni
çok sevdigimi sakin unutma?
Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notlari okuya
okuya kosturan kadin, sonunda kimi zaman bir demet çiçek,
kimi zaman en sevdigi çikolatalar,
kimi zaman da pahali armaganlarla karsilasirdi...
Aldigi hediyenin ne oldugu önemli degildi zaten....

Hayat ne kadar hizli akarsa aksin, isleri ne kadar yogun
olursa olsun hep
birbirlerine ayiracak zaman buluyorlardi bulmasina ama kirkli
yaslarin
ortalarina geldiklerinde, daha az çalismaya karar verdiler.
Adam,
hastaneden ayrildi ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye
basladi. Kadin da mimarlik bürosunu kapadi ve sadece özel
projelerde görev aldi. Artik daha fazla beraber
olabiliyorlardi. Bir gün sahilde dolasirken, harap
durumda bir ev gördü kadin, üzerinde ?satilik? levhasi asili
olan. ?Ne
dersin, bu evi alalim mi?? dedi adama. ?Bu viraneyi yiktirir,
harika bir
ev yapariz. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terasi olan,
martilari
kahvaltiya davet edecegimiz bir deniz evi yapalim burayi...?
?Sen
istersin de ben hiç hayir diyebilirmiyim?? diye yanit verdi
adam.
Amerikadaki tip kongresinden döner dönmez ararim emlakçiyi...
Kaç para olursa olsun, burasi bizimdir artik....?

Sadece bir hafta ayri kalacaklarini bildikleri halde,
ayrilmalari zor
oldu adam Amerika?ya giderken. Her gün, her saat konustular
telefonla.
Gözyaslari içinde kucaklastilar havaalaninda. Fakat birkaç gün
sonra,
kocasinda bir tuhaflik oldugunu fark etti kadin. Eskisi kadar
mutlu
görünmüyor, konusmaktan kaçiniyordu. Onu neselendirmek için,
sahildeki
evi hatirlatti ve çizdigi projeyi verdi kadin ama hiç
beklemedigi bir cevap
aldi: Canim, o ev bizim bütçemizi asiyor. Sen en iyisi o evi
unut...?

Mutsuzluk, mutlulugun tadina alismis insanlara daha da aci,
daha da
çekilmez gelir. Kadin, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri.
Derdini
söylemesi için yalvardi adama, Senin için ölürüm, biliyorsun,
ne olur
anlat? diye dil döktü bos yere... Yillardir sevdigi adam,
duyarsiz ve
sevgisiz biriyle yer degistirmisti sanki. Ona ulasmaya
çalistikça, beton
duvarlara çarpiyordu kadin, her çarpmada daha fazla kaniyordu
yüregi...

Bir gün, çocuklugunun, gençliginin ve bütün hayatinin birlikte
geçtigi
arkadasina dert yanarken, ?Artik dayanamiyorum, sana söylemek
zorundayim?
diye sözünü kesti arkadasi. O, seni aldatiyor. Is yerimin tam
karsisindaki restoranda genç bir kadinla yemek yiyiyor her
öglen. Sonra
sarmas dolas biniyorlar arabaya....
Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanlari? diye bagirdi
kadin.
Onca yillik arkadasini, kendisini kiskanmakla suçladi....
Ertesi gün, ögle
vakti o restoranin hemen karsisinda bir köseye sindi sessizce
ve peri
masallarinin sadece masal oldugunu anladi... Kocasinin eskiden
ayni
hastanede çalistigi genç çocuk doktorunu tanidi hemen. Bazen
evlerinde
agirladiklari kadina nasil sarildigini gördü adamin...

Aksam kocasi eve gelir gelmez, bazen bagirip,
bazen aglayarak, bazen ona simsiki sarilip bazen de
yumruklayarak haykirdi suratina her seyi. Inkar etmedi adam.
Zamanla duygularin degisebildigi, insanlarin orta yasa
geldiklerinde farklilik aradigi gibi bir seyler geveledi
agzinda ve
bavulunu alip gitti evden. Kapidan çikarken, ?son bir kez
kucaklamak
isterim seni? diyecek oldu ama kadin, ?defol? dedi nefretle...


Ilk celsede bosandilar... Modern bir ask hikayesinin böyle son
bulmasina
kimse inanamadi. Arkadaslarinin destegiyle ayakta kalmaya
çalisti kadin.
Adamin, sevgilisiyle birlikte Amerika?ya yerlestigini ögrendi.
Bazen
yalniz kaldiginda, onu hala sevdigini hissedince, aglama
nöbetleri
geçiriyor, askin yerini, en az onun kadar yogun bir duygu olan
nefretin
almasi için dua ediyordu.

Aradan bir yil geçti... Her seyin ilaci oldugu söylenen zaman
bile,
kadinin derdine çare olamamisti. Bir sabah, israrla çalan
zilin sesiyle
uyandi. Kapiyi açtiginda, karsisinda o kadini gördü. ?Sen,
buraya ne
yüzle geliyorsun? diye bagirmak istedi ama sesi çikmadi.
?Lütfen, içeri
girmeme
izin ver, mutlaka konusmamiz gerekiyor.? dedi genç kadin.
Kanepeye ilisti
ve zor duyulan bir sesle konusmaya basladi: ?Hiçbir sey
göründügü gibi
degil aslinda. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yil

Amerika?daki kongre sirasinda ögrendi hastaligini ve yaklasik
bir senelik
ömrü kaldgini. Buna dayanamayacagini, hep söyledigin gibi
onunla birlikte
ölmek isteyecegini biliyordu. Seni kendinden uzaklastirmak
için, benden
sevgilisi rolünü oynamami istedi. Ailesine de haber vermedi.
Birlikte
Amerika?ya yerlestigimiz yalanini yaydi. Oysa ilk
karsilastiginiz otobüs
duraginin karsisinda bir ev tutmustu. Tedavi görüyor ve
kurtulacagina
inaniyordu ama olmadi. Gece fenalasmis, bakicisi beni aradi,
son anda
yetistim. Sana bu kutuyu vermemi istedi...? Gözlerinden akan
yaslari
durduramayacagini biliyordu kadin. Hemen oracikta ölmek
istiyordu. Eline
tutusturulan kutuyu açmayi neden sonra akil edebildi. Itinayla
katlanmis
bir sürü kagit duruyordu kutuda. Ilk kagitta, ?Lütfen bütün
notlari
sirayla oku bir tanem? diyordu... Sirayla okudu; ?Seni çok
sevdim?, ?Seni
sevmekten hiç vazgeçmedim?, ?Senin için ölürüm derdin hep,
dogru
söyledigini bilirdim.? ?Fakat benim için ölmeni istemedim?
?Simdi bana
söz vermeni istiyorum.? ?Benim için yasayacaksin, anlastik
mi?? son kagidi eline alirken, kutuda bir anahtar oldugunu
gördü kadin... Ve son kagitta sunlar yaziliydi:

Sahildeki evimizi senin çizdigin projeye göre yaptirdim.
Kocaman terasta
martilarla kahvalti ederken, ben hep seni izliyor olacağım...

terazi84
14-04-05, 09:15
kanka yaa bu son hikaye mahvetti beni sabah sabah :(
paylaştığın için çok sağol.
devamını bekliyorum belirtmeme gerek yok her halde.

romanist
14-04-05, 14:33
MARANGOZ

Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. İşveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işinden ayrılmak ve eşi, büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yasam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti. Emekli olmak ihtiyacındaydı, ne var ki. Müteahhit iyi isçisinin ayrılmasına üzüldü. Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica etti. Marangoz kabul etti ve işe girişti, ne var ki gönlünün yaptığı işte olmadığını görmek pek kolaydı. Baştan savma bir isçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamış olduğu mesleğine böyle son vermek ne talihsizlikti!..
İşini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dış kapının anahtarını marangoza uzattı.
- "Bu ev senin" dedi,
- "sana benden hediye."
Marangoz şoka girdi. Ne kadar utanmıştı! Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu böyle yapar mıydı!

terazi84
14-04-05, 14:36
kanka marangozu enteresan olaylar bölümüne eklemiştim ben ama olsun burda da olması iyi oldu.

romanist
14-04-05, 15:09
Yoksul Çiftçi(GeRCeK Bi HaYaT)


İskoçya'da yoksul mu yoksul bir çiftçi yaşardı. Fleming 'idi adı. Günlerden bir gün tarlada çalışırken bir çığlık duydu. Hemen sesin geldiği yere koştu. Bir de baktı ki beline kadar bataklığa batmış bir çocuk, kurtulmak için çırpınıp duruyor. Çocukcağız bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Çiftçi çocuğu bataklıktan çıkardı ve acılı bir ölümden kurtardı. Ertesi gün Fleming'in evinin önüne gelen gösterişli arabadan şık giyimli bir aristokrat indi. Çiftçinin kurtardığı çocuğun babası olarak tanıttı kendini.

''Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum'' dedi.

Yoksul ve onurlu Fleming ; ''Kabul edemem!'' diyerek ödülü geri çevirdi.

Tam bu sırada kapıdan çiftçinin küçük oğlu göründü.

''Bu senin oğlun mu?'' diye sordu aristokrat.

Çiftçi gururla ''Evet!'' dedi.

Aristokrat devam etti ; ''Gel seninle bir anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver iyi bir eğitim almasını sağlayayım. Eğer karakteri babasına benziyorsa ilerde gurur duyacağın bir kişi olur.''

Bu konuşmalar sonunda Fleming'in oğlu aristokratın desteğinde eğitim gördü. Aradan yıllar geçti. Çiftçi Fleming'in oğlu Londra'daki St. Mary's Hospital Tıp Fakültesi'nden mezun oldu ve tüm dünyaya adını penisilini bulan Sir Alexander Fleming olarak duyurdu. Bir süre sonra aristokratın oğlu zatürreye yakalandı.

Onu ne mi kurtardı? Penisilin!

Aristokratın adi : Lord Randolp Churchill'idi...

Oğlunun adı ise : Sir Winston Churchill.

Kurtaran doktor : Çiftçinin oğlu Sir Alexander Fleming.



Paraya gereksiniminiz yokmuş gibi çalışın.

Hiç acı çekmemiş gibi sevin.

Hiçbir şey beklemeden verin.

Karşılığını mutlaka bir gün alırsınız...

romanist
15-04-05, 10:54
IZDIRABIN ACILIGI

Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli herşeyden
şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz
almaya gönderdi. Hayatındaki herşeyden mutsuz olan
çırak döndügünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir
bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın
söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri
tükürmeye başladı. "Tadi nasil?" diye soran yaşlı
adama öfkeyle "acı" diye cevap verdi. Usta
kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı
çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü
ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden
su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının
kenarlarından akan suyu koluyla silerken ayni soruyu
sordu: "Tadı nasıl?" "Ferahlatıcı" diye cevap verdi
genç çırak. "Tuzun tadını aldın mi?" diye sordu yaşlı
adam, "hayır" diye cevapladı çırağı. Bunun üzerine
yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının
yanına oturdu ve şöyle dedi: "Yaşamdaki izdıraplar
tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Izdırabın miktari
hep aynidir. Ancak bu izdırabın acılıği, neyin içine
konulduğuna bağlıdır. Izdırabın olduğunda yapman
gereken tek şey, ızdırap veren şeyle ilgili hislerini
genişletmektir.

Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl
olmaya çalış...."

romanist
15-04-05, 10:54
PARAŞÜTÜNÜZÜ KİM KATLIYOR

Carlos Plump Birleşik Devletler deniz kuvvetlerinde genç subaylara öğretmenlik yapıyordu. Vietnam’da jet pilotu olarak savaşmıştı. 76. uçuşu sırasında uçağı yerden havaya fırlatılan bir füzeyle vurulmuş, ancak son anda uçaktan atlamış, paraşütle yere inmişti. Ne var ki komünistlerin eline esir düşmüş, 6 yılını bir hapishanede geçirdikten sonra tekrar ülkesine dönmüştü. Şimdi genç öğrencileriyle bu paha biçilmez deneyimlerini paylaşıyordu.
Bir gün, bir lokantada eşiyle birlikte yemek yerken yakındaki masada bir adam kendisine yaklaştı ve ”Siz Yüzbaşı Plumpsınız değim mi?” dedi. Plump’ın cevap vermesine fırsat vermeden konuşmasını sürdürdü adam;
“Vietnamda Kitty Hawk savaş gemisinde savaş pilotuydunuz. Uçağınızı vurmuşlardı.”
Bütün bunları nereden biliyorsun diye sordu Plump şaşkınlıkla
Adam hemen cevap verdi;
Sizin paraşütünüzü katlamıştım. Bir taraftan eliyle ustaca katlama hareketleri yaparken “Umarım paraşütünüz hemen açılmıştır” dedi. Plump minnettarlıkla, “elbette” dedi, “katladığın paraşüt açılmasaydı, bugün burada olamazdım.” Adam tevazu ile Plump’ın elini sıkıp müsaade istedi ve yerine oturdu.
Plump o gece uyuyamadı. Hep adamı düşündü. Bir paraşütün katlanma biçimi bir pilotun ölüm kalım meselesi olacak kadar incelikli bir işti. Bir jet pilotu olarak bu detayı hiç düşünmemişti. Kim bilir Kitty Hawk’ta kaç kez yüz yüze gelmişlerdi de sıradan bir memur olarak görmüştü adamı. Sözüm ona, bir jet pilotunun yaptığı ile sıradan memurların yaptığı işler kıyaslanır şeyler değildi! Hep sıradan biri gibi görmüş olmalıydı adamı. Hayatında yeri olmayan önemsiz bir dekor gibi. Çok büyük bir ihtimalle ona bir “Merhaba” demeyi bile çok görmüştü.
Saatlerce onun yaptığı işi düşündü. Yüzlerce paraşütün iplerini birbirinden itina ile ayırışını, kumaşı inceden inceye katlamasını hayal etti. Elinin her hareketinde hiç tanımadığı birinin hayatını ellerinde tuttuğunu fark etti.
Ertesi gün dersine şu beklenmedik soruyla başladı Plump: “Paraşütünüzü kim katlıyor?” Bir süre susup cevap bekledi. Anlaşılan o ki, herkes kendi işine odaklanıyor, kendi işinin detaylarında kritik katkıları olan insanları hesaba katmıyordu.
Hepimizin hayatımızın her anında kullandığımız bir paraşüt vardır. Bizi hayatta tutan, öz güvenimizi sağlayan, ayaklarımızı yere sağlamca bastıran ya da havada asılı kalıp öteleri görmemizi sağlayan nice küçük fakat önemli detayın arkasında kimler var acaba.
Hayır, hayır; jet pilotu olmanız ya da savaşıyor olmanız gerekmiyor elbet bu soruya muhatap olmak için. Simdi sokakta huzurla yürürken biri basit bir soru sorulabilir size:
“Pantolonunuzu kim ütülüyor?”

romanist
15-04-05, 10:56
ELLER

Alttaki resmi çizen, Albrecht Durer isimli 1471-1528 yillari arasinda
yasamis bir ressam.18 çocuklu bir ailenin resimle ilgilenen 2 erkek
çocugundan biri. Iki kardesin de resme karsi olaganüstü bir ilgileri ve
yetenekleri var. Her ikisi de sanat okuluna gidip büyük bir ressam olma
hayali kuruyorlar.
Aile ise bu durum karsisinda çaresiz. Madencilik yaparak geçinmeye
çalisiyorlar ve karinlarini zor doyurabilmekteler. Bu durum karsisinda iki
kardes kendi aralarinda kura çekmeye ve kazananin sanat okuluna
gitmesine, geride kalanin daha çok çalisip diger kardesi okutmasi yönünde bir
karar aliyorlar.Albert ve Albrecht arasindaki bu kurada okula giden
dönüste diger kardesi okumasi için okula gönderecek ve kendisi de madende
çalisacakti.
Kurayi kazanan Albrecht okula gider ve bütün ögretim görevlilerini
kendine hayran birakarak çok büyük basarilar elde eder.Okulu birin cilikle
bitirdiginde yöredeki bütün okullarda ismi bilinmektedir. Eve büyük bir
gururla döner. Ailesi Albrecht onuruna güzel bir yemek verir. Kendisini
öven konusmalardan sonra Albrecht söz alir ve kendisine bu basarilari
yasatan kardesine tesekkür eder. Simdi siranin kardesinde oldugunu ve
okumaya gönderecegi kardesi için madende çalismaktan büyük gurur
duyacagini söyler. Kardesinin yaniti ise; -"Imkansiz sevgili kardesim"
seklindedir."Seni okulda okutabilmek için çalistigim senelerde bütün
parmaklarim madende defalarca kirildi ve degil kalem tutmak,senin serefine su
sarap kadehini bile zor tutuyorum."Kardesinin durumuna hakikaten üzülen
Albrecht ise kendisini dünyanin en ünlü ressamlari arasina sokan o
ellerin, kardesinin ellerinin resimini çizer. Bütün dünyanin Praying Hands
(Dua eden eller) olarak bildigi esas ismi Hands (Eller) olan resim
Albrecht Durer in kardesininin elleridir.


http://img237.echo.cx/img237/9128/eller0ul6pa.th.png (http://img237.echo.cx/my.php?image=eller0ul6pa.png)

romanist
15-04-05, 10:56
TUZLU KAHVE


Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika bir şeydi.. O gün peşinde o kadar delikanlı vardı ki..
Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti. Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı, ama tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular.. delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu. Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı.. "Ben artık gideyim" demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı.. "Bana biraz tuz getirir misiniz" dedi.. "Kahveme koymak için.." Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı.. Kahveye tuz!.. delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan, ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı. Kız, merakla "Garip bir ağız tadınız var" dedi.. delikanlı anlattı:

"Çocukken deniz kenarında yasardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.. Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum. . Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar.. Onları ve evimi öyle özlüyorum ki.."

Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının.. Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini sakınan biri.. Ev duyusu olan biri.. Kız da konuşmaya başladı.. Onun da evi uzaklardaydı.. Çocukluğu gibi.. O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu.. Tatlı ve sıcak.. Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii.. Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses, prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kasık tuz koydu, hayat boyu.. Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü..

40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. "Ölümümden sonra aç" diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına.. Şöyle diyordu, satırlarında.. "Sevgilim, bir tanem.. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.. İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun..? Öyle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken 'Tuz' çıktı ağzımdan.. Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim. Simdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok.. İste gerçek.. Ben tuzlu kahve sevmem. O garip ve rezil bir tat.. Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum. Dünyaya bir daha gelsem, her şeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da.."

Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında bir gün biri, kadına "Tuzlu kahve nasıl bir şey" diye soracak oldu..
Gözleri nemlendi kadının..
"Çok Tatlı!.." dedi..

terazi84
15-04-05, 18:00
GÖKKUŞAĞI
Dünyanın bütün renkleri bir gün bir araya toplanmışlar ve hangi rengin en önemli en özel olduğunu tartışmaya başlamışlar:

YESIL demiş ki: "Elbette en önemli renk benim..ben hayatin ve umudun rengiyim.. çimenler, ağaçlar, yapraklar için seçilmişim.. şöyle bir yeryüzüne bakin, her taraf benim rengimle kaplı..."

MAVI hemen atılmış: "Sen sadece yeryüzünün rengisin..ya ben? Ben hem gökyüzünün hem denizin rengiyim. Gökyüzünün mavisi insanlara huzur verir, ve huzur olmadan siz hiçbir ise yaramazsınız"

SARI söz almış: "Siz dalga mi geçiyorsunuz ?Ben bu dünyaya sıcaklık veren rengim..güneşin rengiyim.. ben olmazsam soğuktan donarsınız hepiniz"

TURUNCU onun sözünü kesmiş: "Ya ben?? Ben sağlık ve direncin rengiyim.. insan yaşamı için gerekli vitaminler hep benim rengimde
bulunur.. portakalı,havucu düşünün.. ben pek ortalarda görünen bir renk olmayabilirim ama güneş doğarken ve batarken gökyüzüne o güzel rengi veren de benim unutmayın"

KIRMIZI daha fazla dayanamamış: " Ben hepinizden üstünüm!!! Ben kan rengiyim!! Kan olmadan hayat olur mu!! Ben tehlike ve cesaretin rengiyim!!! Savaşın ve ateşin rengiyim!! Aşkın ve tutkunun rengiyim!!!Bensiz bu dünya bomboş olurdu!!!"

MOR ayağa kalkmış: "Hepinizden ustun benim.. ben asalet ve gücün rengiyim. Bütün krallar,liderler beni seçmişlerdir..ben otorite ve bilgeliğin rengiyim, insanlar beni sorgulamaz..dinler ve itaat ederler"

ve bütün renkler hep bir ağızdan kavgaya tutuşmuşlar...her biri diğerini itip kakıyor "en büyük benim" diyormuş... derken.. bir anda şimşekler çakmış,ve yağmur damlacıkları gökten düşmeye başlamış... bütün renkler neye uğradıklarını şaşırmış, korkuyla birbirlerine sarılmışlar.. ve YAĞMUR’UN sesi duyulmuş... "Sizi aptal renkler..bu kavganızın anlamı ne, bu üstünlük çabanız neden? Siz bilmiyor musunuz ki her biriniz farkli bir görev için yaratıldınız, birbirinizden farklısınız ve her biriniz kendinize özelsiniz... simdi el ele tutusun ve bana gelin" Renkler bunun üzerine kendilerinden çok utanmışlar.. el ele tutuşup birlikte gökyüzüne havalanmışlar ve bir yay seklini almışlar.. Yağmur onlara "bundan böyle demiş.." her yağmur yağdığında siz birleşip bir renk cümbüşü halinde gökyüzünden yeryüzüne uzanacaksınız, ve insanlar sizi gördükçe huzur duyacaklar, güç bulacaklar..insanlara yarınlar için umut olacaksınız..... gökyüzünü bir kuşak gibi saracaksınız ve size GOKKUSAGI diyecekler.. anlaştık mı?"

Bu yüzden ne zaman dünyamız yağmurla yıkansa,ardından gökyüzünde
GÖKKUSAGI belirir...

yufuss
29-04-05, 17:26
kankalar hepsi çok güzel bir sürü işim olmasına rağmen pc nin başından kalkamadım ve hepsini okudum paylaştığınız için saolun

romanist
01-05-05, 11:29
Gerçek Dostlar

Çok samimi iki dost ve arkadaslardi. Fakat bir tanesi çok kurnaz,atilgan ve hareketli, digeri ise çok saf , dürüst ve sessizdi.

Bir gün kurnaz olan arkadas , diger arkadasin yanina giderek islerinin bozuldugunu söyler ve kendisinden para ister. Samimi dostu onu hiç kirmaz ve elindeki bütün parayi arkadasina verir.Arkadasi bu parayla islerini düzeltir.

Bir süre sonra kurnaz olan yine arkadasinin yanina gider ve arkadasinin evlenmek üzere oldugu nisanlisini çok begendigini ve kendisine vermesini ister.
Arkadasi çok sasirir, ne diyecegini bilemez.
Fakat aralarinda o kadar kuvvetli bir sevgi vardir ki arkadasina hayir diyemez,
nisanlisini arkadasina verir.

Zaman içinde Saf olanin isleri bozulur ve birden arkadasi aklina gelir...
(ben ona sikistiginda iyilik yapmistim diyerek) arkadasinin is yerine gider ve
kendisine çalismasi için is vermesini ister.Arkadasi ona is vermez.
Bizimki pismanlik ve üzüntü içinde geri döner ama yinede arkadasina kizamaz.

Bir gün sokakta dolasirken yanina hasta ve yasli bir adam yaklasir Fakir oldugu için ilaç alamadagini söyler.Bizimki yasli adamcagiza acir, istedigi ilaçlari alir ve
adamcagiza verir.Kisa bir süre sonra yasli adamin öldügünü duyar
Yasli adam çok zengindir ve bütün mirasini kendisine birakmistir.

Saf adam artik zengindir. Biraz da sevdigi dostuna olan kirginligiyla dostunun is
yerinin karsisinda bir ev alir ve oraya yerlesir.

Bir gün evinin kapisini dilenci bir kadin çalar. Yasli kadin çok aç oldugunu,
kendisine yemek vermesini ister.Bizim saf hiç düsünmeden kadini içeri alir karnini doyurur,Kimsesi olmadigini ögrendigi kadina ; Kendisinin de yanliz oldugunu söyler ve bu evde birlikte yasiyalim sen evin islerini ve yemekleri yaparsin der.yasli kadin hiç düsünmeden kabul eder. Bir süre sonra yasli kadin bizimkine, kendine uygun bir kiz bulup evlenmesini söyler,
Bizimki böyle bir kizi nasil ulaşacagini, kendisinin tanidigi olmadigini söyler.
Yasli kadin ona uygun bir kiz tanidigini ve kendisiyle görüstürebilecegini söyler.
Görüsmeler sonucunda evlenmeye karar verilir ve dügün davetiyeleri basilir.

Bizimkisi kirgin oldugu halde çok samimi dostunu yinede unutamamistir ...

Biraz da geldigi konumu görmesi açisindan samimi arkadasina da davetiye gönderir
Dügün günü gelir çatar . Saf adam dügün salonunda bir seyler söylemek istegiyle mikrafonu alir ve baslar yasadiklarini anlatmaya ;

"Eskiden çok sevdigim bir dostum vardi . Bir gün isleri bozulunca benden borç para istedi.elimdeki bütün parayi verdim. Evlenmek üzere oldugum nisanlimi çok begendigini söyleyerek benden istedi.Çok üzülerek onu da kendisine verdim . Çünkü biz gerçek dosttuk onun üzülmesini istemedim.Islerim bozuldugunda onun fabrikasina gittim ve çalismak için kendisinden is istedim. Bana is vermedi.Çok üzüldüm, ama yinede arkadasima kizmiyorum Çünkü biz gerçek dosttuk."

Bu konusma üzerine kurnaz olan arkadasi daha fazla dayanamaz mikrafonu eline alir ve baslar konusmaya;

"Benim de bir zamanlar çok sevdigim bir dostum vardi. Islerim bozuldugunda kendisinden para istedim, bütün parasini bana verdi. Sonra ondan nisanlisini istedim, üzülerek nisanlisini da verdi . Nisanlisini istememin nedeni o kadinin arkadasima layik olmamasiydi . (Hayat kadiniydi ) Kendisi çok saf oldugu için arkadasimi o kadindan bu sekilde kurtardim.
Isleri bozuldugunda gelip benden is istedi, Arkadasimi kendi emrimde çalistiramazdim, o yüzden is vermedim Günün birinde karsilastigi yasli adam benim babamdi. Babam ölmek üzereydi, onu arkadasimin yanina ben gönderdim ve mirasini ona ben biraktirdim. Evine gelen dilenci kadin benim annemdi Ona bakip iyi yasamasini saglamak için gönderdim. Su anda evlenmekte oldugu kisi de benim kiz kardesim.
Onu arkadasimla evlenmesine ben ikna ettim.

Herşey senin içindi...

yufuss
01-05-05, 11:54
çok güzel kanka ellerine sağlık

romanist
16-05-05, 11:51
Doğuştan Kör..

Ingiltere'de Brooklyn köprüsünde bri bahar günü kör bir adam dilencilik yapiyormuş. Dizlerinin üzerindeki tabelada ise büyük harflerle DOĞUŞTAN KÖR yazılı imiş.

Köprüden geçen bir çok insan bu acıklı manzaraya rağmen dilenciye para vermeden köprüden geçip giderken bir reklamcı durumu görmüş. Dilencinin dizleri üzerindeki DOĞUŞTAN KÖR yazılı tabelayı eline almış, arkasını cevirip bri şeyler yazdıktan sonra tekrar dilencinin dizelerine bırakmış.

Ve ne olduysa o yazıdan sonra olmuş... Köprüden geçen ve tabeladaki yeni yazıyı okuayn herkes dilencinin önündeki şapkaya para atmaya başlamış.

Reklamcının yazdığı o tek cümle dilencinin şapkasının para ile dolup taşmasını sağlamış. Ne mi yazmış reklamcı tabelaya:

"GÜZEL BİR BAHAR GÜNÜ, AMA BEN BAHARI GÖREMİYORUM.."

engin135
16-05-05, 12:44
yüreğinize sağlık kankalar...

asmakabagi
16-05-05, 16:54
abi dumur ettiniz beni walla. sagolun yüreginize saglık. çok güzeldi hepsi

Angcella
07-09-05, 11:20
Kahve

Bir zamanlar her şeyden sürekli, şikayet eden,hayatın ne kadar berbat
olduğundan yakınan bir kız vardı.

Hayat, ona göre, çok karmaşık ve sürekli savaşmaktan, mücadele
etmekten yorulmuştu. Bir problemi çözer çözmez, bir yenisi çıkıyordu
karsısına.

Yine kızın bu yakınmaları karsısında, mesleği aşçılık olan babası ona
bir hayat dersi vermeye niyetlendi.

Bir gün onu mutfağa götürdü üç ayrı cezveyi suyla doldurdu ve ateşin
üzerine koydu. Cezvelerdeki sular kaynamaya başlayınca, bir cezveye bir
patates, diğerine bir yumurta, sonuncusuna da kahve çekirdeklerini
koydu.. Daha sonra kızına tek kelime etmeden, beklemeye başladı
Kızıda hiçbir şey anlamadı, bu faaliyeti seyrediyor ve sonunda
karsIlaşacağı şeyi görmeyi bekliyordu.

Ama o kadar sabırsızdı ki, sızlanmaya ve daha ne kadar
bekleyeceklerini sormaya başladı. Babası onun bu ısrarlı sorularına
cevap vermedi. Yirmi dakika sonra, adam, cezvelerin altındaki ateşi
kapattı.

Birinci cezveden patatesi çıkardı ve bir tabağa koydu.ikincisinden
yumurtayı çıkardı, onu da bir tabağa koydu.Daha sonra son cezvedeki
kahveyi bir fincana boşalttı.

Kızına dönerek sordu:

- Ne görüyorsun ?
- Patates, yumurta ve kahve !! diye alaylı bir cevap verdi kızı.

Daha yakından bak bir de dedi baba, patatese dokun.Kız denileni
yaptı;ve patatesin yumuşamış olduğunu söyledi.

Ayni şekilde,yumurtayıda incele. Kız,kabuğunu soyduğu yumurtanın
katılaştIğını gördü.

Sonunda kızının kahveden bir yudum almasını söyledi. Söylenileni
yapan kızın yüzüne, kahvenin nefis tadıyla bir gülümseme yayıldı.

Ama yinede bütün bunlardan bir şey anlamamıştı:

Bütün bunlar ne anlama geliyor baba ?

Babası, patatesin de, yumurtanın da, kahve çekirdeklerinin de ayni
sıkıntıyı yasadıklarınıª, yani kaynar suyun içinde kaldıklarını
anlattı. Ama her biri bu sıkıntının karsısında farklı tepkiler
vermişlerdi. Patates daha ince sert, güçlü ve tavizsiz
görünürken,kaynar suyun içine girince yumuşamaları ve güçten düşmüştü.
Yumurta ise çok kırılgandı; dışındaki ince kabuğu içindeki sıvıyı
koruyordu. Ama kaynar suda kalınca,yumurtanın içi sertleşmiş ve
katılaşmıştı.

Ancak, kahve çekirdekleri bambaşkaydı. Kaynar suyun içinde
kalınca,kendileri değiştiği gibi suyu da değiştirmişlerdi ve ortaya
tamamen yeni bir şey çıkmıştı.

Sen hangisisin? diye sordu kızına.

Bir sıkıntı kapını çaldığında nasıl tepki vereceksin ?

Patates gibi yumuşayıp ezilecek misin? Yumurta gibi kalbini mi
katılaştıracaksın? Yoksa, kahve çekirdekleri gibi, başına gelen her
olayın duygularını olgunlaştırmasına ve hayatına ayrı bir tat
katmasına izin mi vereceksin?

visavis
30-09-05, 02:43
Arkadaslar Ellerinize Yüreginize Saglik, Hepsi birbirinden Müthis Anlatimlar. Ne yazik ki son sayfaya gelmisim suan devamini dört gözle bekleyecegim suan U17 Genc MIlli Takimin Dünya Kupasi TÜRKIYE-BREZILYA yari final maci basliyor, yoksa bende 1-2 tane eklemek istiyorum insallah yarin eklerim.

__Beatrice__
18-10-05, 07:16
Biraz uzun ama sonuna kadar okumaya çalışın...



Yaşamdaki Engelleri Aşmak Üzerine Düşünceler


.Hiç hayatın getirdiği yüklerin, endişelerin ve hayal kırıklıklarının taşıyabileceğinizden daha ağır olduğu duygusuna kapıldınız mı?

Sevilen birinin kaybı sizi üzüntüler içinde bıraktı mı?

Kocanızla, karınızla ya da sevgilinizle olan sorunlarınız ilişkinizi bozma tehdidi oluşturacak boyutlarda mı? Bir kaza veya ciddi bir hastalık sizde korku veya depresyon yarattı mı? Onlara en çok ihtiyacınız olan zamanda dostlarınız ya da iş arkadaşlarınız sizi ihmal ettiler veya ortada bıraktılar mı? Mali zorluklar ve ekonomik baskılar sizi belirsizlik ve ümitsizliğe sürükledi mi? Çocuklar veya aile fertleri için duyduğunuz endişeler sizi korkutup, uykusuz geceler geçirmenize neden oldu mu? Eğer zor, sıkıntılı bir dönemden ya da bir kişisel kriz döneminden geçiyorsanız, bana her zaman güç veren bir hikayem var sizin için. Size de cesaret vereceğini umuyorum.




Fırtınanın Ortasında Sükunet



Bir zamanlar, ressamlardan sükuneti resmetmelerinin istendiği bir yarışmada birincilik kazanmış olan bir resim vardı.

Ressamların çoğu, kesin, tam bir sessizliği gösteren dingin, hareketsiz kır resimleri göndermişlerdi. Tabii bu da bir sükunet şeklidir ama elde edilmesi en zor sükunet hali ödülü kazanan resmin gösterdiği sükunetti.

Bu, gürüldeyen çılgınca anaforların bulunduğu ve bütün gücüyle köpüren, kuduran bir nehrin resmiydi, ama azgın akıntının üzerinde asılmış incecik bir dalda, içinde orada öylece oturan ve fırtınaya rağmen şarkısını söyleyen küçücük bir kuş un olduğu ufak, güzel bir kuş yuvası bulunuyordu.

Işte inancınızın sınandığı an, fırtınanın ortasıdır.







Zorluktan Gelen Başarı



Okyanusun dibinde yatan bir istiridye, su üzerinden akıp geçsin diye, kabuğunu açmış. Su içinden geçerken, solungaçları yiyecekleri toplayıp midesine gönderiyormuş. Aniden, yakındaki bir balık, bir kuyruk darbesiyle kum ve çamur fırtınası yaratmış. Istiridye de kumdan nefret edermiş; zira kum öylesine pürüzlüymüş, kabuğunun içine bir kum tanesi kaçsa son derece rahatsız olurmuş. Istiridye derhal kabuğunu kapamış ama çok geç kalmış; zira sert ve pürüzlü bir kum taneciği içeri girip, iç derisi ile kabuğu arasına yerleşmiş.




Aman Allahım, şu kum tanesi istiridyeyi ne de çok rahatsız ediyormuş. Ama, kabuğunun içini kaplaması için kendine verilmiş olan salgı hücresini derhal çalıştırarak, minik kum tanesinin üstünü kaplamaya başlamış; ta ki, nefis, parlak ve düzgün bir örtü oluşana kadar... Istiridye, yıllar yılı, minik kum taneciğinin üstüne katlar eklemeğe devam etmiş ve sonunda müthiş güzel, parlak ve son derece değerli bir inci oluşmuş.




Bazen karşılaştığımız problemler bu kum taneciğine benzer; bizi rahatsız ederler ve niye bize bu derece eziyet çektirip asabileştirdiklerine şaşarız; fakat azmin getirdiği cesaret ve kuvvetle, sorunlarımızın ve zayıflıklarımızın üstesinden geliriz.




Daha alçakgönüllü, dualarımızda daha ısrarlı, çevremizdekilere daha yakın, daha akıllı ve sorunlarımıza karşı daha dayanıklı hale geliriz. Gizli bir gücün yardımı ile birden, yaşamımızdaki pürüzlü kum tanecikleri, bize kuvvet ve güç veren değerli incilere dönüşür ve bir çoğumuza ümit ve ilham kaynağı oluştururlar.





Çok acı çekmiş olmak birçok dili bilmek gibidir: Acı çekene, çok daha fazla sayıda insanı tanıma fırsatı verir.




Hayatta başarısız olanların çoğu, vazgeçtikleri anda başarıya ne kadar yakın olduklarını farketmemiş olanlardır!



Denemenin anlamı sadece değer sınaması yapmak değil, onu arttırmaktır.



Mutlu insan belli bir konumda olan insan değil, belli tavırları olan insandır.


-- Hugh Downs





Şu eski deyiş ne kadar da doğru: "Karanlığın ortasında durup, her yer aydınlıkmış gibi davranmak; zafer budur!"




Sınırların içinde tutuklu olan insan, "Yapılamaz" diyen insandır. Aerodinamik yasalarına göre gövdesi tüylü iri arılar uçamaz. Bunun sebebi de, gövdenin, kanatların açılışına büyüklük, ağırlık ve biçim olarak oranının uçuşu imkânsız kılmasıdır. Ama tüylü arı, bilimsel gerçeklerden habersiz işine bakar ve ne olursa olsun, uçar.


Karakter kolaylık ve sükûn içinde geliştirilemez. Sadece denenme ve acı çekme yoluyla ruh güçlenebilir, görüş berraklaşır, istek körüklenir ve başarı elde edilir.



-- Helen Keller



"Bisogna soffrire per essere grandi." Bu, büyük şarkıcı Enrico Caruso'nun en sevdiği söylemdi. Kelimelerin anlamı şudur: "Büyük olmak için acı çekmek gerekir."



Zor yıllardan sonra Caruso üne kavuştu; ama bu adam sesiyle güzel
müzikten daha fazla bir şeyler iletti. Bir müzik eleştirmeni şu gözlemleri yapmıştır: "Onunki, insanı seven bir ses ama sadece bir ses de değil, başkalarının duygularına katılan bir adam." Işte büyük sıkıntılar, hayatın güçlüklerini uygun ruh durumuyla kabul eden bir insana bunu yapar.



Denemenin anlamı sadece bir şeyin değerini sınamak değil, ama bu değeri arttırmaktır; tıpkı fırtınaların meşe ağacını sadece sınamakla kalmayıp, güçlendirdiği gibi.



Zaferlerden daha muzaffer olan bazı yenilgiler de vardır.




Büyük felâketler ve kargaşalar, çoğu kez büyük beyinlere yaratıcılık aşılamıştır. En saf madenler, en sıcak fırınlarda üretilir ve en parlak şimşekler, en karanlık fırtınalardan doğar.








Sınanmayla Gelen Kuvvet




Bir elmasın güzelliği, ancak onu keserek ve parlatarak meydana çıkar. Insanlarda da ancak, sınavlar ve deneyimlerle inanç gücü oluşur.



Bir kuyumcu, elmaslar için en iyi deneme sınavlarından biri olarak, "Su Testi'ni" gösteriyor. Diyor ki, "Sahte elmas, hiçbir zaman gerçeği taş kadar parlak olmaz. Eğer gözünüz, bu farkı anlayacak kadar deneyimli değilse; basit bir deneme yolu onu su altına koymaktır. Gerçek elmas, su altında parlar ve çok net olarak görülür. Eğer gerçek bir elması, bir sahte elmasla yanyana suyun altına koyarsanız, aradaki farkı, en az deneyimli göz bile görür."




Bazı sınavlardan geçmedikçe, birçokları inançlarından emindir; fakat üzüntü ve keder suları üstlerinden aktığında, inançları parıltısını kaybeder. Ancak bu koşullar altında, gerçek inananlar, gerçek mücevherler gibi parlarlar.
Başarının sırlarından biri de, amaçtaki kararlılıktır






Her şey kötüye gittiğinde denenecek şey "yeniden"dir.





Engeller beni ezemez; her engel güçlü bir kararlılık üretir.


-- Leonardo da Vinci







Güzellik Kalır; Acı Geçer




Henri Matisse, Auguste Renoir'dan hemen hemen 28 yaş genç olmasına rağmen, bu iki büyük ressam çok iyi arkadaştı ve sık sık birlikte olurlardı. Hayatının son yılında Renoir evinde kalmak zorunda olduğunda, Matisse onu her gün ziyaret ederdi. Mafsal iltihabından yarı felçli hale gelmiş olan Renoir, hastalığına rağmen resim yapmayı sürdürüyordu. Bir gün Matisse kendinden daha yaşlı olan ressamın stüdyosunda her fırça darbesinde azap verici ağrılarla savaşmasını seyrederken, düşünmeden şunları söyledi: "Auguste, böylesine ıstırap içindeyken neden hala resim yapmaya devam ediyorsun?"



Renoir sadece şöyle konuştu: "Güzellik kalır; acı geçer." Böylece, hemen hemen öldüğü güne kadar Renoir tuvalini boyadı. En ünlü tablolarından biri olan "Yıkanan Kadınlar", ölümünden iki yıl önce, kendisini sakat bırakan bu hastalığa yakalandıktan da 14 yıl sonra tamamlanmıştır.

--The Best of Bits and Pieces


Kolay zaferler, ucuz zaferlerdir. Kazanmaya değen zaferler güç bir mücadele içinde kazanılanlardır.


Mutluluk arkadaş kazandırır, sıkıntı ise onları sınar.









Kararlılık Üzerine



Bir üniversite birinci sınıf öğrencisinin aylık Atlantik Dergisi'nin editörü Charles W. Morton'a aktardığına göre; bir keresinde bu öğrenci Harvard'ın Dekanı Briggs'in ofisine gelerek yapması gereken ödevi hakkında "Efendim, çok özür dilerim ama kendimi iyi hissetmiyorum" demiş. Briggs ise ona "Delikanlı ," demiş ve eklemiş "Şunu aklından hiç çıkarma ki; dunyadaki işlerin çok büyük bir kısmı, kendini iyi hissetmeyen insanlar tarafından yapılmakta."


Uzun yıllar önce, Calvin Coolidge, "Dunyada hiç bir şey, azmin yerini tutamaz" demişti. Yetenek azmin yerini alamaz. Yeryüzünde yetenekli başarısız adamdan daha yaygın başka bir şey yoktur. Ödülsüz dâhi neredeyse bir ata sözüdür. Eğitim de alamaz. Dünya eğitimli ve hiç bir geliri olmayan kimselerle doludur.







Külden Güzellik



Burada, olumlu tavırlarla yenilgi karşısında zafer kazanmayı gösteren bir hikâye okuyacaksınız. Bu Henry Fawcett adında genç bir adamın gerçek ve bir hayli dokunaklı hikâyesidir. Bir gün babası Henry Fawcett'i birlikte ava gitmek için çağırdı. Ormanda vahşi hayvanları avlayıp, birlikte iyi vakit geçirirlerken, baba son derece trajik bir şekilde, kazayla silahını yanlış zamanda ateşledi ve sevgili oğlunun iki gözünün de kör olmasına yol açtı. Oğlan o zaman yirmi yaşındaydı.



Kazadan önce oğlan büyük bir geleceği olan parlak, hırslı genç bir adamdı. Kaza onu sert ve acı dolu bir insan haline getirseydi, kimse onu suçlayamazdı. Önceleri bu, kendisine de böyle gibi geliyordu. Ama onu kurtaran ve derin bir depresyonun üstesinden gelmesine ve yolunu bulmasına yardımcı olan bir şey vardı. Babasını derinden seviyordu ve oğluna yaptığından dolayı duyduğu acıyla neredeyse aklını kaybetmek üzere olduğunu biliyordu.



Babasının ruh sağlığını korumanın tek yolunun müthiş acının yerine ümidi seçmek olduğunun farkındaydı. Bu da tamı tamına yaptığı şey oldu! Neşeli olmadığı zaman neşeliymiş gibi davrandı! Istemediği halde hayatla ilgileniyormuş gibi yaptı! Hiç öyle bir umudu olmadığı halde yararlı bir yurttaş olma umudu taşıyormuş gibi yaptı!



Ama, sonra garip bir şey oldu. Göstermelik davranışlar gerçeğe dönüştü! Yaşama güdüsü ve keyfi geri geldi! Mücadele etmeye ve elinden geldiği kadar hayatıyla yapabileceğinin en iyisini yapmaya karar verdi! Sonuç: Henry Fawcett Parlamentoya seçildi ve hayatının geri kalan bölümünde Parlamentonun etkili bir üyesi olarak kaldı. Son yıllarında, Başbakan William Gladstone'un talebi üzerine Posta ve Telgraf Bakanı oldu ve bu görevinde ilk koli servisi ve Posta Havaleleri dahil Ingiliz posta ve telgraf sisteminde büyük yenilikler getirdi!






Yenilgi Gibi Görünen Şeylerden Gelen Zafer!



Soğuk bir kış sabahı sahildeki bulunan küçük bir koydan bir balıkçı filosu denize açıldı. Öğleden sonra büyük bir fırtına koptu ve gece olduğunda balıkçı teknelerinden hiçbirisi limana dönememişti. Bütün gece boyunca eşler, anneler, çocuklar ve sevgililer ellerini oğuşturup, kaybolan sevdiklerini kurtarması için Tanrıya yakararak rüzgara açık kıyıda bir aşağı bir yukarı dolandılar. Bu berbat durumda, bir de kulübelerden birinde yangın çıktı. Erkekler olmadığı için yangını söndürüp kulübeyi kurtarmak mümkün olmadı.


Ancak gün ışıdığında, herkesin sevinçle gördüğü gibi balıkçı teknelerinin tümü de sağlam olarak limana döndü. Fakat, orada ümitsiz bir kişi vardı. Bu kişi yangında evi kül olan adamın eşiydi.


Kocası karaya çıkarken şöyle bağırıyordu, "Aman Allah'ım, mahvolduk! Evimiz, içindeki herşeyle birlikte yangında kül oldu!"


Adam ise, kadını şaşırtan şu sözleri haykırdı, "O yangına şükürler olsun! Yanan kulübemizin ışığı sayesinde bütün tekneler yolunu buldu ve salimen limana döndük".






Sakın Ola Pes Etmeyin


Umutsuzluğa düşmeyen insan ender bulunur. Bizim başımıza ya da moral vermeye çalıştığımız bir tanıdığımızın başına da gelse, bunun cevabı bir kelimede saklıdır: azmetmek.

Pek az şey cesaret, ısrar ve azmin değerini, aşağıdaki adamın yaşam hikayesinin betimlediğinden daha iyi betimler (sağ taraftaki sütunda yaşı verilmiştir):

yaş

Iş hayatında başarısız oldu 22
Meclis seçimlerini kaybetti 23
Iş hayatında tekrar başarısız oldu 24
Meclise seçildi 25
Sevgilisi vefat etti 26
Sinir krizi geçirdi 27
Meclis Sözcüsü seçimini kaybetti 29
Seçici Delege seçimini kaybetti 31
Kongre seçimini kaybetti 34
Kongreye seçildi 37
Kongre seçimini kaybetti 39
Senato seçimini kaybetti 46
Başkan Yardımcısı seçimini kaybetti 47
Senato seçimini kaybetti 49
Birleşik Devletler Başkanı seçildi 51

Bu kayıtlar Abraham Lincoln'e aittir.

Önemli olan, eleştiri yapan kişi, yani ayağı takılan güçlü adama veya bir işi yapanın o işi nasıl daha iyi yapabileceğine işaret eden adam değildir. Övgüye değer kişi, arenada fiilen yer alan, yüzü toz ve ter ve kana bulanmış, kahramanca çabalayan, çabalama sırasında hatalar ve eksiklikler olabildiği için üstüste hata yapabilen ve başarısızlığa uğrayan, kendini işine vermesini bilen, haklı bir dava için kendini feda eden, sonuçta başarılı olduğunda zaferin yüce duygusunu tadan, başarısız olduğunda ise yerinin zafer veya yenilgiden bihaber, etliye sütlüye karışmayan insanların arasında olmadığını bilen kişidir.

Theodore Roosevelt
26. A.B.D. Başkanı





Eğer


Eğer çevrendekiler itidalini kaybedipte seni suçladığı zaman

Sen soğukkanlılığını muhafaza edebilirsen,

Eğer herkes senden şüphelendiği halde, sen onların bu şüphesini

Hoşgörü ile karşılayabilir ve kendine olan güvenini kaybetmezsen,

Eğer bekleyebilir ve beklemekten usanmazsan,

Yahut senden nefret edilirse sen de nefretle karşılık vermezsen,

Ve yine, ne çok iyi görünmeye çalışır, ne de çok bilgiçlik taslamazsan,

Eğer hayal kurabilir, fakat hayallerinin esiri olmazsan,

Eğer düşünebilir, fakat düşüncelerinin kölesi olmazsan,

Eğer zafer ve felaketle yüz yüze gelir

Ve bu iki sahtekarı da aynı olgunlukla karşılayabilirsen,

Eğer doğru olan sözlerinin hilekarlar tarafından ahmakları

Aldatacak bir tuzak haline getirilmesine tahammül edebilirsen,

Yahut hayatını vakfettiğin şeylerin bir anda yıkılışını seyredebilir

Ve durup, yıpranmış aletlerle onu tekrar kurabilirsen,

Eğer bütün kazançlarını bir hamlede şansın kucağına atıp

Kurban edebilir ve sonra yeni baştan başlayabilir

Ve kaybından ötürü hiç sesini çıkarmazsan,

Eğer iş işten geçtikten sonra kalbini, sinirlerini ve enerjini

Tekrar seferber edebilir ve gayene ulaşmaya çalışabilirsen

Ve sana: "dayan" diyen iradenden

Başka hiçbir şeyin kalmadığı zaman dişini sıkmasını bilirsen,

Eğer cahillerle konuştuğun halde faziletlerini muhafaza edebilir,

Yahut krallarla dolaştığın halde gururlanıp benliğini kaybetmezsen,

Eğer ne dostlarının, ne de düşmanlarının sözleri seni incitmezse,

Eğer herkese kıymet verir, fakat kimseye fazla güvenmemeyi bilirsen,

Eğer her dakikanın altmış saniyesini faydalı olarak doldurabilirsen,

Işte o vakit, dünya da, içindeki her şey de senindir,

Ve hatta daha fazla … sen o zaman, bir Adamsın, oğlum.

-- Rudyard Kipling








Imkansız nedir?




Imkansız, vazgeçmeyi alışkanlık haline getirenler içindir. Imkansız, beyinleri kirletir, kalpleri kırar ve bedenleri mahveder. Imkansız hastalıklı bir vücut yaratır; hastalıkların nedenidir ve yaraların iltihaplanmasına yol açar. Imkansız, korkakların yaşam biçimidir ve mağlupların bahanesidir. "Bu gerçekleştirilemez", "mümkün değil", "olanaksız" - tüm bunlar yaşayan ölülerin inanç sistemi, aptalların felsefesi, budalanın nağmesi, geri zekalının düsturudur. "Bu imkansız" mantığı, ölümcüldür, zira karanlığa götürür ve ölümle ve tahribatla sonuçlanır.



Imkansız bir sahtekardır yalanların babası tarafından yaratılmıştır. Amacı mahkum etmektir. Imkansız, zekanıza yapılan bir hakarettir, bilginize tehdittir, ruhunuza gözdağıdır. Imkansız, gerçek olan, mantıklı olan ve doğru olan her şeye karşıdır. "Imkansız" biçimindeki bu tek kelime ile ambalajlanmış, sözde masum ve doğal bu sonuç, aslında ölümcül bir zehirdir. Imkansız, insanlığın vebasıdır; insanı köle eder, kapana alır ve elini kolunu bağlar. Imkansız'ı onaylayan kimseler için artık özgürlük yoktur. Güç yoktur, ışık yoktur, hayat yoktur, bağımsızlık yoktur. Imkansız aşağı doğru kıvrıla kıvrıla inen bir spiraldir - bir kez kıvrımlarına kapıldığınız anda aşağı inmeye başlarsınız ve hep devam edersiniz: aşağı, aşağı, aşağı, biraz daha aşağı...



Imkansız Tanrı gerçeğine karşıdır. Imkansız Cehennemin dibinden gelmektedir. Imkansızın Cennette yeri yoktur; imkansızın mantığı Cennette işlemez.




Imkansız bir sözcükten öte bir şeydir; aklın bir halidir, bir tutumdur. Onu çamura gömmez, beslerseniz ve büyütürseniz, sizinle bütünleşir ve bir parçanız haline geliverir, ta ki çare kalmayana dek... Insanı sarışı ayartıcıdır, zira ona teslim olduğunuzda artık başka hiçbir eylem gerekmemektedir; hiçbir galibiyet de gerekmez, çünkü "Imkansızdır"... Bu tutum kazanmaya değil kaybetmeye götürür insanı. "Imkansıza kapılanlar, eğer herhangi bir alanda mağlup oldularsa, çok yakında başka alanda da mağlup olacaklarının farkına varacaklardır, daha sonra bir başka alanda, sonra bir başkasında".


Imkansız kısır bir döngüdür. Imkansız kaybedenin davranış biçimidir. Zaferini, yaratacağı tehlikenin bilincinde olmayan kişilerin kalbinde kazanır; asil arzuları yıkar, yüksek hedefleri vurur ve düşleri parçalar. Imkansız, karanlık bastırınca ortaya çıkan bir hırsız gibidir; cesaretinizi çalar, yiğitliğinizi alır sizden ve bir kenara geçerek alay etmeye başlar, kahkahalara boğulur siz onun yanlış yollarında sendelerken. Kısacası "Imkansız" sonunda bir işe yaramaz yaratır.








Zafer Azimlilere Aittir




Gelin kabul edelim; hayat bir mücadeledir!... Özellikle de günümüzün sorunlarla dolu Dünyasında! Inanç ve cesaret ve bir sürü mücadele gerekiyor! Ama bazılarımızın sorunu, denemek gereken zamanlarda denemeyi bırakmaktır! Bazı insanlar zihinleri içinde baygınlık geçirirler. Zihinsel olarak vazgeçerler; ruhsal olarak vazgeçerler! Ama irade güçlüdür! Güçlü bir inanç, güçlü bir irade ile çoğu zaman birlikte aşılamaz gibi görünen güçlüklerin üstesinden gelmiştir.

14'üncü yüzyılda yaşamış olan büyük Moğol fatihi Timurlenk gençlik yıllarına ait şu hikayeyi arkadaşlarına anlatırmış: "Bir keresinde düşmanlarımdan saklanmak için harap bir binaya sığınmak ve saatlerce tek başıma oturmak zorunda kalmıştım. Ümitsiz durumumdan zihnimi uzaklaştırmak için kendinden çok daha büyük bir mısır tanesini yüksek bir duvara çıkartan bir karıncaya gözümü dikmiş bakıyordum. Bu işi başarmak için başarısız olan kaç deneme yaptığını saymıştım. Mısır tanesi altmış dokuz kere yere düşmüştü; ama karınca vazgeçmiyordu ve yetmişincisinde duvarın üstüne ulaştı! Bu manzara bana, vazgeçmemek için o an şiddetle ihtiyacım olan cesareti vermişti ve aldığım o dersi hiç unutmadım."

Büyük felaket ve karışıklık zamanları, sıklıkla en büyük beyinleri yaratmıştır. En saf cevher, en kızgın ocaklarda üretilir ve en parlak yıldırım, en karanlık fırtınadan doğar.




Zafer, ona en çok azmedenindir.













.

iclalllllll
29-11-05, 19:05
okuyana kadar baktım akşam olmuş ya....ama hepsi birbirinden güzeldi..teşekkürler..

brevheartt35
07-12-05, 02:56
BABA ya valla bayıldım hikayelerine bunları öğrencilerimle de paylaşacağım paylaşım için sağolasın teşekkürler. bu arada bende burada bazı hikayeleri paylaşmak isterim kal sağlıcakla...

brevheartt35
07-12-05, 03:14
TIKANDI BABA

Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.
Tıkandı Baba, çay getir!..
Tıkandı Baba, kahve getir!..
Bu durum Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş.
– Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?
– Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba.
– Anlat Baba anlat! Merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi.
Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;
Bir gece rüyamda birçok insan gördüm, herbirinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. “Benimki de onlarınki kadar aksın” diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı.
Bu sefer içimden “Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın” dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı.
Ben yine açmak için uğraşırken bir zat göründü ve:
“Tıkandı Baba, tıkandı. Uğraşma artık”, dedi. O gün bu gün adım “Tıkandı Baba”ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.
Tıkandı Baba’nın anlattıkları Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına:
“Her gün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altına bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz” demiş.
Sultan Mahmut’un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba’ya baklavaları vermişler. Tıkandı Baba baklavayı almış, bakmış baklava nefis.
– “Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim” diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken “Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim” demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya.
Taze baklava, güzel baklava!
Bu esnada oradan geçen bir adam baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı Baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış.
Müşteri baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim, diğer dilim derken bir bakmış ki her dilimin altında altın var. Ertesi akşam adam acaba yine gelir mi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş.
Müşteri hiçbir şey olmamış gibi: “Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım” demiş. Tıkandı Baba da “Peki” demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı Baba’ya her akşam baklavalar gelmiş ve adam da her akşam Tıkandı Baba’dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut:
“Bizim Tıkandı Baba’ya bir bakalım” deyip Tıkandı Baba’nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan:
– “Tıkandı Baba sana baklavalar gelmedi mi?” demiş.
– Geldi sultanım!
– Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?
– Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağ olasınız, duacınızım.
Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.
“Anlaşıldı Tıkandı Baba anlaşıldı, hadi benimle gel” deyip almış ve devletin hazine odasına götürmüş.
“Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir” demiş. Tıkandı Baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda, düştü düşecek. Sultan demiş;
“Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar” demiş ve askerlerden birini çağırmış.
“Alın bu adamı Üsküdar’ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin” demiş.
Padişahın adamları ’peki’ deyip adamı alıp Üsküdar’a götürmüşler.
Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler.
Baba, “niçin?” demiş. Askerler:
“Hele sen bir beğen bakalım” demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline.
“Ne olacak şimdi” demiş.
“Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı” demiş.
Adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişah’a haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş:

^”VERMEYİNCE MABUD (ALLAH) NEYLESİN SULTAN MAHMUT”…

brevheartt35
07-12-05, 03:15
bu da benden olsun arkadaşlar.... Bu bölümdeki bütün paylaşımcı arkadaşlara çok teşekkür edeyiorum hepsinin ellerine sağlık çok yararlı oldu...

NiKoTiN
22-01-06, 17:10
kanka fısıltı ve tuğlayı okudum şimdi başka biri açmış ama bu linke yönlendirilmiş..valla çok güseldi..saolasın...

adventure8
26-01-06, 16:50
Dört Mum

Dört mum yavaşca yanıyordu.
Ortam çok yumuşaktı ve konuştukları duyuluyordu.

İlki söyledi:
‘’ ben barışım!"
Artık kimse benim yanık kalmamı sağlamıyor, sanıyorum söneceğim. "
Alevi hızla azaldı ve bütünüyle söndü.

İkincisi söyledi:
‘’ ben inancım!"
neredeyse herkez benim artık gerekli olmadığımı düşünüyor
o nedenle daha fazla yanık kalmama hiç gerek yok’’
Konuşmayı bitirdiği zaman, bir rüzgar hafifçe esti ve onu söndürdü.

Üzgünce üçüncü mum sırası gelince konuştu:
” ben sevgiyim!"
yanık kalmak için artık gücüm kalmadı. İnsanlar beni bir kenara bıraktı ve önemimi anlamadı. Kendilerine en yakın olanları bile sevmeyi unuttular "
Ve hiç zaman yitirmeden söndü.

Ansızın...
Bir çocuk odaya girer ve üç mumun yanmadığını görür
”neden yanmıyorsunuz sizin sonuna kadar yanmanız gerekir "
Bunu söyleyerek, çocuk ağlamaya başlar.

Ardından dördüncü mum söyler:
”korkma ben hala yanıkken diğer mumları yeniden yakabiliriz


"ben umudum!’’



Umudun alevi yaşamınızdan asla sönmemesi dileğiyle..
---------------------------------------------


Ellerine.,emeklerine sağlık.!
:bravo: :bravo: :bravo: :bravo: :bravo: :bravo: :bravo: :bravo: :bravo: :bravo:

---------------------------------------------

[FX][SOLDIER]
26-01-06, 17:01
ellerine sağlık kanka...

devrim33
14-05-06, 18:09
çok güzel hikayeler ve biz bu hikayelerin çoğundan ders çıkarmalıyız.paylaşımın için teşekkürler....

EmaX XenoN
16-06-06, 16:22
sağol kanka

M@D_VIPer
24-06-06, 16:49
Kırık Kalbim ve Sen

Seni ve seni karnında taşıyan bu şehri çıkarıyorum kalbimden. Sevgilimi elimden alırken sahte gerçekler sunan sunduğu gerçeklerle sevgililerimi bana delil olarak gösteren diğer kirli şehirler gibi bu şehri de çıkarıyorum kalbimden. Ama seni değil. İğrenç hikayelerle sevdiği kadınları en iyi şekilde malzeme olarak kullanacak bu şehrin şekilsiz bahar cesedi olmayacağıma dair kendimi saklayıp çıkıyorum bu şehirden.
Yaşama sevincimi adıma şiirlerime ve yazılarıma açtığı sonsuz savaşın soğukluğunda bulunan biçimsiz adamlara eğer onların yanında olmazlarsa yom oyacaklarını sanan zayıf kadınları ve bu insanlara yaşanacak yerler sunan bu şehri ve şehirleri çıkarıyorum kalbimden ama seni değil. Onların açtıkları savaşı tek başıma sürdürmeye mahkum olarak ve hiç bir şeyi umursamadan bu soğuk ve karanlık havaya karşı türkümü söyleyip seni sevdiğimi haykırıyorum.
Bazı şeyleri umursamamanın karşındaki kişiyi nasıl tahrip ve sinirlendirdiğini bana öğrettiğin için teşekkür ederim ey sevgili.
Aşkları hep kendi istediği şekilde yaşayan insanlarla ve senin de kurtulmak istediğin benden ve bu şehirden çıkıyorum. Ama senden değil ey sevgili.
Aşkların umutların ve sevgilerin çoktan seçmeli sorulara bağlandığı o çatı altında bulmuştum seni. Niye tanıdığımı niye geldiğimi bilen ve geliş nedenimi gerçeklik yüzeyine çıkaran bir doğan vardı senin. Kişiliğinde yinede senin olağan üstü yapıcılığına karşın benim kahrolası iyimserliğim ve bazı konularda çekimser kalmam ve bununla beraber bütün sorumlulukları aldın benden ve sonra üstüme bırakı verdin. Bu da güzel bir olaydı aşkımız için.
Bir Perşembe günü sabahı içime attın gözlerini ve yine bir Perşembe akşamı kopardın benden. Gizli sırlarla doluydu gözlerin. Yanıp sönen okyanus fenerlerinden dalgalı bir sonbahar günü uçan martılar ne anlarsa onu anladım gözlerinden.
Bunun sonunda hayatı hep tersindin algılamaya başladım. Ve örnek olarak ta perşembeleri artık hiç sevmez oldum.
İsminde taşıdığın sıfatı alıp içinde seni taşıdığı için yine öteki şehirler gibi tutamadığım bu şehirde kalan ismini kalbim de yoğurup kalıyorum her Perşembeleri.
Aşklara kapatılmış kalbimin kilidini açan yeni zaman çilingiri olduğunu hayır anlatamam kimseye. Egemenliğimi bile sana bırakırım, ama yinede kimseye anlatamam. Kırık neyden üflenen açıklı şarkıların yüreğimde izleri olan gizemli gözlerini anlatamam.
Sanki mavi bir gül gibi üç ayda büyüttüğümüz nadide çiçeğimizi bir Perşembe günü erittin yok ettin. O kıpkırmızı dudaklarınla ve sözlerinle darmadağın ettin o mutluluğumu, ama unutmak ki sen her zaman benim kalbimde ki en güzel mai bir gülsün.
Her yer kirlenmiş insanlarla kirli olsa bile biliyorum ki sen hala ilk doğduğun gün ki bir bebek kadar saf temiz ve dürüstsün bunu unutma güzel insan. Ve güzel sevgili.

M@D_VIPer
24-06-06, 16:50
Kimse Bilmesin Diye, Kimse Duymasın Diye..

Bardaktan boşalırcasına yağmur yağarken...
Kendimi sokağa atıp yağmur damlalarına gözyaşımı gizlediğimi Kimse bilmesin diye İçimdeki özlem yangınını, hasret sancısıyla çarpışıp çıkardığı sesleri... Kimse duymasın diye Gök gürültüsüne kaçtığımı. Yağmura karışan gözyaşlarımın, Toprağa süzülüp gülümün yanağına bir öpücük gibi konduğunu... Hasretimin gürültüsü gökyüzünde umarsızca dolaşırken, TESADÜF' ya gülümün gözlerine değmesini. Kimse bilmesin, kimse duymasın diye Gökten damla damla yağan kar tanelerinin, "YİTİRDİĞİMİZ MELEKLER'MİŞ" rivayetine inanıp... Ben beni sokağa atıp üzerine basarken kanadığım Saçlarıma, paltoma, atkıma toplansın diye kar tanecikleri Dona dona saatlerce üzerimde taşıdığım kar taneleriyle yandım. Üzerime toplanan kartaneciklerinin içlerinde belki sende varsın diye umutlanıp... Seni eve erimeden yetiştirebilmek için, bir hırsızmış gibi sokağımdan eve kaçtığımı Ama her defasında,kar tanelerinin gözlerimin önünde su damlası olup erittiği hayallerimi, Kimse bilmesin diye, kimse duymasın diye İÇİME KANADIM Ve son umudum olan güneşi bekledim. Bütün perdeleri, bütün pencereleri
Belki güneşle geleceksin diye sonuna kadar açtım.
NE GÜNEŞ, NE SEN Hiçbiriniz...
Damlamadı güneş ışığı penceremden içeri, ve karanlık olunca herşey Umut güneşi hayallerimi eriterek indi gökyüzünden. Ellerimde bana kalan, kiminin küçük bir mum ışığında aydınlattığı, Benimse onca ışık demetine rağmen bir türlü aydınlatamadığım Hep siyah kalan ACI YÜKLÜ geceler. Kimse bilmesin, kimse duymasın diye, Belki aydınlatabilir umuduyla ateş-böcekleri aradım geceme O kadar karanlıktı ki, okadar görünmezdiki herşey, Göremedim ateş-böceklerinin ışıklarını... Kimse bilmesin, kimse duymasın diye TÜKENEN HAYALLERİMİ... Rüyalarıma taşıdım seni Kimse bilmesin, kimse duymasın diye
Bu hayatta olmayışını, rüyalarıma sakladım seni.
Yitirdiğim sesini duyacağım diye, kaybettiğim gözlerini bulacağım diye, Toprağa saklamadığım günkü gibi kalacaksın diye. İçimde sen olan rüyalarımda nefes alıp, uyandığımda nefesimi tutarak yaşadığım hayata meydan okudum. Kimse bilmesin, kimse duymasın diye
Tekrar rüyalarımda, BABAM olduğunu
Uyuduğumu kimselere anlatmadım.
Sana benzettiğim insanlara sarılıp öpmek için kendimi zor tuttuğumu Adının harflerini kalbime gözyaşlarımla ince ince kazıdığımı Kimse bilmesin diye, Kalbi kapalı gezdim. Kimse duymasın diye duygusallığımı Hiçbir gözyaşımı, boşuna harcamadım. Dahası BİRTANEM Senin yaşamaktan korkup kaçtığın "ÖLÜM ACISINI" Sen bilmeyesin diye, sen duymayasın diye Ben hep içime kanayarak yaşadım. ÖLÜMÜ ŞİMDİKİ GİBİ TANISAYDIM, SENİ TOPRAĞA GÖMMELERİNE ASLA İZİN VERMEZDİM.

M@D_VIPer
24-06-06, 16:50
Kim Suçlu

Evli bir çift cadılar partisine davetliydi. Dışarıya çıkmak için hazırlanırlarken kadının migreni tuttu, evde kalmak zorundaydı. Kocasına partiye yalnız gitmesini, onun eğlencesini bozmak istemediğini söyledi. Biraz tartıştıktan sonra adam kostümünü giydi ve partiye gitti, kadın da birkaç aspirin alıp yattı. Biraz uyuduktan sonra kendini daha iyi hissederek uyandı ve partiye giderek kocasına sürpriz yapmaya karar verdi. Tam hazırlanırken "acaba ben yanında değilken kocam neler yapıyor" diye düşündü ve kocasının kendisini tanımaması için değişik bir kostüm giyerek partiye gitti.

Oraya vardığında bir kenarda onu izlemeye başladı. Kocası arka arkaya değişik kızlarla ve onlarla çok yakınlaşarak dans ediyordu, nereye kadar gidebileceğini görmeye karar verdi. Onunla çok samimi bir şekilde dansetmeye başladı, kulağına dışarıya çıkabileceklerini fısıldadı.
Arabalardan birine girerek seviştiler ve gece yarısından önce maskeler çıkarılmadan kadın eve gitti, kocasının dönüşünü beklemeye başladı. Adam sabaha karşı 01.00 sularında eve döndü ve doğru yatağa gitti. Kadın "parti nasıldı kocacığım" diye sordu, adam da "sensiz hiç eğlenemedim tatlım" diye yanıtladı. "inanmıyorum" diye cevapladı kadın "bahse girerim çok eğlenmişsindir." Gerçekten hayatım, partiye gittiğimde bazı arkadaşlarla sıkıldık alt kata
inip bütün gece poker oynadık.Fakat kostümümü ödünç verdiğim o Allah'ın cezası herif harika vakit geçirdi".

M@D_VIPer
24-06-06, 16:51
Kim Bilir

Farkın da mısın bu gün seni aramadım kendimi böyle alıştırmalıyım biliyorum ikimize de zor gelecek ama töre böyle simdi diyeceksen ki bana keşke o gün buluşmasaydık babam bizi görmezdi dimi ama senin benimle görsünler veya görmesinler evlendirecekler di dimi buda tuzu biberi oldu hem belki böylesi iyi oldu bilsinler ki bir başkasını seviyor sevenleri ayırmanın cezası büyüktür seni tanımadan önce küçük dünyam vardı bilgisayarla uğraşır hafta sonları kuzenimle gezerdim seni tanıdıktan sonra küçük dünyamın prensesi oldun her şeyin bası sendin sanki kendimi sana adamıştım hiçbir şey düşünmez olmuştum çok sevdiğim bilgisayarla bile uğraşmıyordum artık ananemin babamı aynı evde olmamıza rağmen göremiyordum hafta sonları önceden seviyordum ama simdi sevmiyorum bizi ayırıyorlar bu kelimeye alışmam lazım ayrılık insanlar neden ayrılır bazı ayrılıklar sevilir bazıları sevilmez günde iki kez ayrılık yasıyorum biri iyi biri kotu iyi olan ise geliyorum mesai bitince isten ayrılıyorum kotu olan ise senle elma çayı içtikten sonra geleni yanı seni minibüse bindirip evin önünde yaşadığımız ayrılık bu cumartesi ne olacak sen bir kösede bende diğer sen sızın evde toplanmış kişilerle nişan olacak ben evin en kösesinde oturmuş olacağım yapacak bir şey yok aslında ikimizde ayrı yollara otobanda son surat gidiyorsun ama yolun sonunda mutlaka yol ikiye ayrılacaktır bir otobanda uzun sureden beri aynı hızda gidiyoruz yol ikiye ayrılıyor sen benim nereye gittiğimi görmeyecek bende senin ikimizde bize esen rüzgarlar tarafından gideceğiz belki kader bizi ummadığımız bir zamanda karsımıza çıkartır düşünsene senin yanında kocan ve çocukların benim yanımda da sadece karım bir alışveriş merkezinde karsı karşı geldik merhaba dedik senin kocan benim karım ne diyecek kimdi o diye sen eski sevgilim miydi diyeceksin tabi ki hayır ne diyeceksin iş arkadaşımdı biz aynı şirkette çalışıyorduk ben istifamı verdim kalanlar yine aynı tas aynı hamam çalışacaklar üzülmek yok ağlamakta belki onu benden daha çok seversin kim bilir...

M@D_VIPer
24-06-06, 16:51
Keşke

Hayatın en derin, en koyu, en durgun, en hırçın rengidir keşke. Zift kadar siyahtır kimi zaman kimi zaman hüzün mavisidir kimi zaman ellerimizin uzanabileceği noktadan milyonlarca uzaklıktır keşke.. Keşke bir zaman olur tanrı gözükür deniz mavisi gözlerde, keşke biz zaman olur en temiz sevgilerin en durgun sularında boğar insanı, bir zaman olur bütün saflıkların üstüne ateşten daha kızıl bir maske olur, bir zaman olur sigaranın dumanında hayal olur, bir zaman olur baktığın gördüğün duyduğun olur... Keşkeler hayatın en çok amasıdır, keşkelerin olduğu cümlelerde bütün noktalama işaretlerin arasında ne çok soru işareti kullanılır ama soruların hiç bir zaman cevabını veremeyiz çünkü keşkeler kendimizden kaçıştır çünkü keşkeler görünmek istediğimiz yüzün en zayıf halkasıdır sorulara cevabı verdiğimiz zaman kendimizi tanıyamamakdan korkar bir kristal gibi parçalanmaktan korkarız. Oysaki keşkesiz hayat yaşanmamışlığın çok olduğu, hiçliğin en koyu renginin yaşandığı bir hayattır. Kah dilden dökülür. Kah kalem yazar. En hazin sözler. KEŞKE diye başlar…

M@D_VIPer
24-06-06, 16:52
Kerem İçin

Bizler; hisseden, hoşlanan, öfkelenen, kızan, üzülen, sevinen hatta yeri geldiğinde ağlayabilen bizler, olumlu olmayan duygularımızı rahatlıkla açığa vuruyoruz. Kızıyoruz,sinirleniyoruz, bağırıyoruz. Bazense hiç istemeden hakaretler ediyoruz biri birimize...
Bunların çoğunu hiç ama hiç çekinmeden yapıyor ve korkmuyoruz. Ama bir de olumlu duygularımız var ki onları hissediyor ama açığa vuramıyoruz rahatlıkla....
Cesur olamıyor, yeşertemiyoruz içimizdeki çiçeği. Kine, nefrete ve öfkeye kıyacağımız yerde korkuyor, güzellikleri yüreğimize hapsediyoruz. Ve onlara kıyıyoruz. Belki de bu bizlere çook daha kolay geliyor. Böylece çok fazla emek de harcamıyoruz ayrıca...
Oysa güzellikler,sevgiler hep paylaşımla çoğalıp, büyür.Bunu bildiğimiz halde gözümüze taktığımız at gözlüklerinden bir türlü vazgeçemiyoruz ..
Toplumsal baskılar,kişisel korkular ve zorunluluklar, belki daha başka pek çok şey engelliyor,yüreğimizdeki çiçeğin yeşerip,büyümesini. Ama bunda en büyük pay maalesef bizim. Evet sevgileri hep yarınlara erteledik,yarının olamayacağını bilemeden. Cesur olamadık paylaşmayı istedik ama emek ve zaman harcamak istemedik, Belki de yaşamın bir gün apansız bitebileceği aklımızın ucundan bile geçmedi.
İşte ben ömrümde ilk kez de olsa yakaladığım güzelliklerin hatırına, bu türlü korkularımı elimin tersi ile bir kenara fırlatıp, içimde sevgi olduğunu düşündüğüm o yüce duyguyu, bilmeyi en fazla hak ettiğine inandığım insana, belki de ilk ve son kez bencillik etmemek ve en önemlisi içimde yeşerttiğim çiçeğimin tohumlarını dört bir yana saçmak adına söylemek istiyorum.

SENİ SEVİYORUM GÜLÜM

M@D_VIPer
24-06-06, 16:53
Kerbela Kadar Sıcak

Ayaklarını yerden sürüyerek kendini zorla dağınık yatağına attı. Yorgundu, yorgun bir savaşçıyı andırıyordu genç adam. Yaşadığı acılar avare saçlarında bir ışık huzmesi gibi duruyordu. Dört gül. İkisi kız, ikisi de erkek tam dört yürek gülü. Yememiş yedirmiş, içmemiş içirmiş; hastalıklar, yokluklar, kimi zaman imkânsızlıkların acımasız gerçekliğine boyun eğmeyen baba direnciyle kotardığı çareler gelmiş dizilmişti fersiz gözlerinin önüne.
Başardım diye mırıldandı kendi kendine, ama başar-dım...Dördünü de büyüttüm, artık koca ümit dolu bir yaşam var önlerinde. Ben onlara bütün sevgi bahçelerini sundum, o bahçelerin en güzel çiçeklerini yataklarına örtü yap-tım...Onları korudum, onları hayatın kollarına güvenle bıra-kacağım.
Genç adam odadaki aynada işkenceden şişmiş gözlerine baktı uzun uzun, binlerce yıldız akarken gözbebekleri-ne...Kalbinin seyrek sesi, saatin tik tak sesleri gibi mahzun gözlerinde atıyordu derin bir aşkla
O gün hayatında sahip olduğu tek güneşi de söndü genç adamın. Her yer karanlık oldu. Eve geldiğinde cellatların iş-kencesinden morarmış bedeniyle her şeyden habersiz şiir yüzlü kıza sarıldı. Daha önce hiç kimseye böylesine sarılma-mıştı genç adam, birlikte şarkılar söylediler! Eller birbirini buldu. Gözler bakıştı. İşte o gün güneş yeniden doğdu. Sıcak ama ışıksızdı. Yine de her şeye rağmen, onlar oradaydı! Ve şarkılar söylediler! Artık biliyorlardı, gözlerinden akan ışık bu koskocaman dünyayı aydınlatmaya yetmezdi! Yüzlerine vu-ran aydınlık, güneşinkinden parlaktı. Onlar oradaydılar ve birlikteydiler!
Gidiyordu, ama gitmek istemiyordu. Gitmezliği çaresizli-ğiyle çatıştıkça, içine girdiği çıkmazların derin kuyusunun di-bini bulabilecekmiş gibi bir çaba içerisinde de değildi. Işıkla-rın arasında ortaya çıkan yalanlar, kayıtsızlık ve merak havuz-larında boğuluyordu. İşkence odalarında dökülen kandan daha kırmızı bir girdabın köpüklü duvarlarına tutunabilece-ğini zannetti. Kabuslarındaki siyah örümceklerin nemli ve yapışkan ayakları olsa belki tutunabilirdi, düştü.
Aya bakarak dertleştiler o akşam.
Sabah olduğunda işkenceci cellatların, çıplak bedenine bir kırbaç gibi inen sesiyle uyandı ve her şeyin rüya olduğunu o zaman anladı. Ne fark ederdi ki bu şehirde. İşkence odasının kirli duvarlarına sıçrayan kanına baktı sessizce. Gelin duvağı gibi duruyordu yürek haritasında. Sınırları belirsiz bir ülkeyi andırıyordu. Doğrulmak istedi yavaşça. O da olmadı. Bir kü-für savurdu açık pencereden esen hoyrat rüzgara. Fersiz göz-leriyle bakakaldı öylece. Kafesinde kükreyen bir aslan edası-na büründü birden. Ağlamadı. Ağlayamazdı. Onurlu olma-lıydı. Derinlerden gelen bir sese kulak verdi sessizce. Kerbela kadar acı, Aşura kadar sıcak bir sesti bu. Dayanamadı bu se-se yufka yüreği, olduğu yere yıkılıp kaldı sessizce..

M@D_VIPer
24-06-06, 16:56
Kendimi Sana Adadım

Sevgisiyle bana yaşamayı yirmi beşinde yeniden öğreten Kıymetim;

Yine bir akşamüstü ruhumu benliğimi ve kalbimi toplayıp içimdeki seni satırlara dökmeye karar verdim..Seni yaşarken aşkı yazıyorum gökkuşağı rengindeki kalemimle..kalbimden süzülen nağmelerde sana çağlamaya namzedim..Buzlara tutulmuş gönlüm senin sevginde baharı yaşıyor...Göçmen kuşlar yine baharda omuzlarımdayken senin adını fısıldıyorum onlara..Nazlı çiçeklere senin güzelliğini anlatıyorum telaşlı telaşlı..Gözlerimdeki heyecan ellerime yansıyor...kalemim ismini yazıyor ellerimin uzanabildiği her yere...Korkularıma karsı senin gül cemaline sığınıyorum..İçten içe senin isminde yanıyor pişmanlıklarım..Yandıkça acılarım , küllendikçe közlerim seni daha çok seviyorum..Ezan sesine alışık gönlüme bir armağan olarak veriyor karanlık geceler..Sevmedim katran koyusu geceleri senden önce...Ama geceyi sevdirdin bana..Öyle ki yıldızlar semaya asıldıklarında ilk ışıkta gözlerini anımsıyorum..Benliğimde umutlarım seninle var oluyor sanki..Üşüyen iliklerimin yerine tatlı telaşlar sarıyor..Sanki çiçeğiyle randevusuna geç kalmış bir arı gibi telaşlı yüreğim...Susamış tam yirmileş yıl sana..Beklediğim ve yalancı baharları sen zannettiğim baharımdı kalbim ve karanlıktan sonra seher vaktimdi ismin...Dudaklarımdaki naif susuşların yerine sevda türkülerini yankılıyor..her türküde kırık sazıma senin güzelliklerini yazıyorum..Gözlerimi dağın eteklerinde güneşe çevirmişken sırtıma vuruyor çılgın rüzgarlar..üşüyorum bir an ama senin ateşin alev topuna dönüşüyor yüreğimde..Yanıyorum yandıkça içimde seni de yakıyorum...Duvarlarda büyüyor gözlerin..Düşlerime el koyuyor deli sevdan..Seni öyle içime çekiyorum ki...Ciğerin sefa ediyor ateşimde köz oldukça...Seni sevdikçe kelimelerim ahenge bürünüyor..Toprakta tohum misali dört mevsim senin sevdana ekiliyorum..Hasat zamanım yok..Sevdam sarı basaklara gebe olsa da dört mevsim basaklarımda bereketim senin avuçlarına süzülecek..Ölüm olmayacak seninle yazgımda..Hiç üşümeyecek tomurcuklarım seninle baharımda..Hem dilimde ismin yankı bulacak çıplak dağların ardında..Su arayan bir ceylan yavrusu gibi sevgilere susadığımda yasama sevinçlerini kana kana içeceğim..Ayrılık defterini ise tozlu raflara kaldırdım..içimdeki yaraları sevginin merhemiyle sardım..Baktım senle hayat güzel kendimi sana adadım..

RuYa_GuZeLi
24-06-06, 16:58
hıkayeler ıcın tsk mad
elıne saglık

M@D_VIPer
24-06-06, 16:59
Kenar Mahalle

Bir profesör, sosyoloji sınıfındaki öğrencilerini Baltimore şehrinin kenar mahallelerine göndermiş ve o bölgede yasayan 200 erkek çocuğunun durumlarını araştırmalarını ve her bir çocuğun geleceği hakkında bir değerlendirme yapmalarını istemişti.
Öğrenciler hemen hepsi bu çocukların gelecekte hiçbir şanslarının olmadığını dile getirmişlerdi.

Bundan tam yirmi beş yıl sonra bir başka sosyoloji profesörü tesadüfen bu çalışmayı buldu ve öğrencilerinden bu projeyi sürdürmelerini ve ayni çocuklara ne olduğunu araştırmalarını istedi.
Öğrenciler, o bölgeden taşınan ya da ölen 20 çocuk dışındaki 180 çocuktan 176'sinin olağanüstü bir basari gösterip, avukat, doktor ya da işadamı olduklarını ortaya çıkardılar.

Profesör çok etkilenmişti ve bu konuyu izlemeye karar verdi. Birer yetişkin olan o çocukların hepsi o bölgede yasadıkları için, her biriyle buluşma sansı oldu.
"O koşullarda nasıl bu kadar basarili oldunuz?" sorusuna verdikleri cevap hep ayniydi: "Mahalle okulunda bir öğretmenimiz vardı. Onun sayesinde."

Profesör, bu öğretmeni çok merak etmişti. Hala hayatta olduğunu öğrendiği yaşlı öğretmenin izini bulması zor olmadı. Kendisini ziyaret etmek için evine kadar gitti. Karşısında yılların yüzüne eklediği kırışıklıklara rağmen hala dinç duran bir yaşlı kadın buldu. Merakla yaşlı kadına bu çocukları kenar mahallelerden kurtarıp, basarili birer yetişkin olmalarını sağlamak için kullandığı sihirli formülün ne olduğunu sordu.

Yaşlı öğretmenin gözleri parladı ve dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi:
"Çok basit" dedi, "Ben o çocukları çok sevdim."

M@D_VIPer
24-06-06, 16:59
Kelimelerin Dili

Bir gurup vakti son kez göz göze geldiğiniz güneş huzmelerinin sevimli, zayıf ışınlarıyla ve dolaşıp semalardan size gülümseyen ve gittikçe canlanan yıldızlarla baş başa kaldığımız anlar olmuştur. Kısa süreli bir istihaledir bu hayatımızda.
Birazcık vaktiniz varsa, fiziki planda ve ruhen semaları temaşaya hazırsanız, bulunduğunuz ortam itibariyle tahammülü zor kirli kentlerin güvenliksiz alanlarına ahenksiz yükseltilmiş kartonik yuvalarda, sevimsiz ve sığ yaşama biçiminin ayrılmaz parçası haline gelen, agnostik bir uygarlık anlayışının ses ve görüntü bombardıman araçlarından uzaksanız, göksel inkılabları bir bir izleyebilirsiniz. Süreli bir değişimin ahenkli ve uyumlu bir dönüşüme kulaç attığını müşahade edersiniz. Galaksilerin yavru kümeleri belirginleşir. Mantalitel gücünüz aktivite kazandırır.
Güdümlü düşünceden uzak, benliğinizle iç içe, fenomenler aleminde deruni bir yolculuğa çıkarsınız. Ontolojik uzay aracınızda yüzlerce paradoks, zihni mefluciyeti de ifade eden mikrosefal bir ağdan kurtulup makro değerlere ilişkin bir iklime erersiniz. Kafatası, ruh dünyasındaki binbir donanmaya kumanda merkezi haline gelir o an içinizde. Coşarsınız... A. de Saint Exupery’nin dediği gibi güneşe hasret insanın susuzluktan ölmesine tahammül edemeyen rikkatli bir kalb ve gönül (sadr-u dil) zenginliğine ulaşırsınız. Evrendeki bu istihale, benliğinize geçer, inkılab merhaleleri oluşturur. Ağır ağır çıkarsınız basamakları. Muhakeme gücünüz artar.
Güdümlü düşünce temsilcilerinden Feuerbach’ın Engels’ten naklettiği “Duygularımızla idrak ettiğimiz ve kendimizin de ait olduğumuz maddi alem, biricik gerçek alemdir. Şuur ve düşünce ne kadar duyu üstü görünürlerse görünsünler, maddi bir organ olan beynin ürünüdürler. Madde ruhun ürünü değildir. Ruh ise maddenin bir ürünüdür.” sözlerinin isabet alanından uzaklaşırsınız.
Damarlarınızda akan kanlar, nadide besin atomcuklarını yüklenmiş olarak beyin karargahına yol alırken, muştular yüklü kelimelerin yüce kültür ırmaklarından aldıkları değerleri ruh dünyanıza bir bir boşalttıklarını hissedersiniz. Ve, paylaşmak istersiniz bu duyguları çevrenizle, en yakın çevreniz ailenizle, aile bireyleriyle. Sonra arkadaş çevrenize ulaştırmak istersiniz kelimelerin dillerinden düşürmedikleri kültürel tomurcuklarını; şebnemlerini asla kurutmadan.
Kelimelerin konuştuklarını, tabii seyri içinde siz de konuşmak istersiniz, ciğerlerinize dolan ezgi meltemleriyle.
Aile kelimesinin taşıdığı misyon ve yüklü bulunduğu anlam için G. P. Mordack kadar aile sosyolojisi bilgisine vakıf olup engin araştırmaya gerek duymazsınız. Promiscuity anlayışının ne denli mütehakkim ve akıl dışı bir anlayış olduğunu, sosyolog H. Freyer’den önce kavrarsınız. Nihayet, semalardaki iletişim, aydınlık bir zaman kesitine doğru yol alırken siz de tefrika titreşimli zorlamalardan uzaklaşır, evrendeki düzenim tevhid çağrısına kulak verirsiniz. Gönlünüz tevhide açılır. İnsanlık için sulha sevda duyarsınız. Nezaket ve haya kaplı varlığınızı evrenin barışına adarsınız.
Dünyanızı, güzele yüklü kelimelerle bezersiniz. Diliniz açılır. Hidayetimizin haritası bir Kitaba yönelirsiniz.

M@D_VIPer
24-06-06, 17:01
Kelebeklerin Ömrü

İlkbaharın son günleri olmasına rağmen, yağmur, sabahtan beri durmaksızın yağıyordu. Adam elindeki raporu masasının üzerine bıraktı ve başını kaldırarak karşısındaki genç kıza baktı. Kız, gözlerinde biriken yaşları eliyle sildikten sonra adama döndü ve
"Ta başından beri biliyordun,değil mi?" diye sordu.
"Evet" diye cevap verdi adam.
Ta başından, kızı ilk muayene ettiği dört gün öncesinden beri biliyordu.
"Çok güzel oynadın doğrusu rolünü" dedi, kız.
Adam cevap vermedi, yüzünü pencereden yana çevirdi ve dört gün öncesini düşündü. Kızın muayenehanesine geldiği ilk günü. 24-25 yaşlarındaydı. O gün de bugünkü gibi yalnız başına gelmişti. Uzun boyu, kısa küt kesilmiş kumral saçları, renkli gözleriyle etkileyici bir güzelliği vardı. Yüzünde hafif bir endişe, yanaklarında belki biraz utanmanın verdiği pembelik gözleniyordu.
"Sağ göğsümde üç aydır bir sertlik fark ettim. Ağrısı yok, geçer dedim, aldırmadım, ama geçmedi işte" demişti.
Kısa bir öykü alma sonrası muayene odasına geçtiler. Kız, çekingen tavırlarla soyundu ve uzandı. Adam,kızın göğsüne ilk dokunduğu anda gerçeği anladı. Bu kız kanserdi! Ve hem de çok gecikmişti. Koltuk altı da bezelerle doluydu işte. Belki yüzlerce meme hastası olmuştu ama ilk defa bu kadar genç yaştakine rastlamıştı. O dakikadan itibaren oynamaya, rol yapmaya başladı adam. Kızın endişesini dağıtmak için ne şaklabanlıklar yapmamıştı ki.
"Pek önemli bir şey gibi durmuyor. Ama buradan küçük bir parça almam lazım."
"Patoloji için mi yani?" diye sordu kız.
"Yok canım" dedi adam, "kendi özel koleksiyonum için, yani bu kadar güzel göğse pek sık rastlanmıyor da, bir hatıra almam şart oldu."
Birlikte güldüler. Kızın artık gülen yüzünde korkunun ve kaygının görünümü kalmamıştı. Ta ki bugüne kadar.
Yüzünü pencereden, odaya geri çevirdi adam. Hiç istemediği halde kızla göz göze geldiler.
"Yani şimdi, dört gün boyunca huzurlu uyuduğum için sana teşekkür mü borçluyum?"
Yoo, hayır, teşekkür beklemiyordu adam. Bu dört gece boyunca onun uykusuzluğunu, kaygısını ve korkusunu devralmıştı. Ve şimdi geri veriyordu bunları genç kıza, onun geride kalan ömrü boyunca, bir daha beyninden hiç çıkmamasıca...
Kız, oturduğu koltuktan kalkmış, küçük odanın içinde bir-iki tur atmış ve şimdi pencerenin önüne gelmişti. Göğsünün tümüyle alınacağını öğrenmişti.
Ağlamıyordu artık.
Sesinde isyanın, öfkenin ve kadere lanetin olması gereken tonlaması da yoktu ne yazık ki.
Adam, onun tenine dokunsa buz gibi olduğunu hissedecekti.
"Çok canım yanacak mı?"
"Korktuğun kadar değil" dedi adam.
Bu sorulara hazırlıklıydı beyni. Bunlar kolay sorulardı.
"Saçlarım dökülecek değil mi?"
"Evet, ama yerine yenisi hem de daha gür çıkacak"
"Ya, alınan göğsümün yerine yenisi çıkacak mı?"
"Eğer sen istersen, plastik cerrahlar yerine o kadar güzel bir göğüs yaparlar ki, sağlam göğsünü bile almam için bana yalvarırsın."
Kız, burnunu ve dudaklarını cama iyice yapıştırdı. Adama döndüğünde camda dudaklarının izi kalmıştı.
"Bu izi hiç silme olur mu?" dedi kız.
"Ben öldükten sonra bile bu iz burada kalsın. Sahi çok uzak değil ölümüm değil mi?"
İşte adamın korktuğu soru gelmişti. Nasıl da gafil yakalanmıştı, o çok övündüğü, o yanından hiç ayırmadığı kıvrak zekası, hazır cevaplılığı. Nasıl söyleyebilirdi ona, son iki yılı acılar içinde geçecek en fazla dört, bilemedin beş yıllık ömrü olduğunu? Nasıl söyleyebilirdi, son altı ayında, her sabah uyandığında tanrıdan canını bir an önce alması için yalvaracağını.. Nasıl söyleyebilirdi ona, kelebeklerin ömrünün kısa olduğunu?
Tek çaresi vardı adamın, yalan söylemek, pespembe mutluluk tabloları çizerek polyanna rolünü ustaca oynamak. Konuştu, anlattı, güldü, güldürdü. Riyakarlığı iyi beceriyordu doğrusu. Kız artık iyice rahatlamış gibiydi. Çocukluğundan bahsetti adama, ilk aşkından, sonraki sevgililerinden, işinden...
"Ben portföy yöneticisiyim"
"Ne demek o?"
"Yani bir bankada, yatırım danışmanıyım. İstersen senin portföyünü de ben yöneteyim"
"Hayır canım, gerekmez. Benim işim de hastalarımın portföyünü boşaltmak."
Vedalaştıktan sonra kapıya doğru yürüdü genç kız, sonra döndü ve,
"Neden seni seçtim biliyor musun?" dedi.
"Bu konuda buralarda benden iyisi yok ta ondan."
"Sen öyle san"
"O halde, ben çok yakışıklıyım onun için."
"Haydi canım sen de" dedi kız, gülüştüler.
"Sende başka bir şey var; huzur veren, rahatlatan, güldüren değişik bir şey işte... Senin elinde ölüme gitmek bile zevkli olacak"
Kız çıkmıştı.
Adam camında dudak izi olan pencereyi açtı.
Başını dışarı uzatıp gökyüzünü seyretti bir süre. Tekrar içeri girdiğinde gözlüklerinin altındaki damlaları sildi.
Yağmur, çoktan durmuştu oysa…

M@D_VIPer
24-06-06, 17:01
Kedimiz Sarman

Kedimiz Sarman; yalnızlığın pervazına sarmalanmış, camdan süzülen tane tane su damlalarının ardından dışarıyı seyre dalmış. Nereye bakıyor acaba...? Karşıdaki yıkık-dökük üç katlı harabe konağa mı; yağmurdan ıslanıp, koyulaşmış, çıkmaz sokağımızın ortasına boylu boyunca uzanmış asfalt yola mı; yoksa konağın bahçesine bitişikteki apartmanın üçüncü katında oturanların kızı Şehriban’ın, aralanmış tül perdenin içinde oynaşıp duran görüntüsüne mi ...? Okumaya çabaladığım şiir antolojisine kendimi veremiyorum. Zaten bunu okumak için kendimi niye zorladığımı da bilmiyorum...

Böyle kasvetli havaları fırsat bilip, ne zama şu koltuğa keyifle oturup, kitap okumaya kalksam; Şehriban, tül perdeleri camın iki kenarına toplayıp, içerde ya toz alır, ya masada pirinç ayıklar veya masada yapılabilecek ne iş varsa onu yapar. Cevizden imal, hantal büfenin önündeki dikdörtgen yemek masası, oturma bölümünün arkasında kaldığından; Şehriban’ın görüntüsü bir türlü netleşmez. Yok yok artık eminim, bu kız bilerek yapıyor bunu... Gözüm ona takılsın da, kitaba kendimi veremeyeyim diye... Saçmalıyorum yine, ben kitap okusam ona ne; okumasam ona ne...

Onun, aklı fikri bizim apartmana bitişik apartmanın altındaki bakkal bozması markete öğleden sonraları babasına yardıma gelen Ahmet amcanın oğlu Haci Bekir’de... Çocuk markete düşmeye görsün; Şehriban’ın cama çıkacak, bakkala inecek hertürlü bahaneyi bulmakta üstüne yoktur. Önce yarı beline kadar camdan sarkar, kendisinin bile zor duyduğu bir sesle Ahmet amcaya seslenir. Sonra anasına, bakkalın onu duymadığı yalanını uydurup, merdivenleri ikişer ikişer atlayarak bakkala koşar...

Bu sahnenin günde dört-beş kez tekrarlandığı olur, çünkü Şehriban her seferinde alacağı bir şeyleri unutur. Bazen de, sigara falan alırken karşılaşırız. Bakışlarını Hacı Bekir’in üzerinden koparabildiği zamanlarda, şöyle baştan aşağıya süzer beni. Ola ki Hacı Bekir; o merdivenlerden inme rekoru kırana kadar, dükkandan ayrılmışsa, beni süzüşü biraz daha uzar, alış-verişi bitene kadar da yan gözle bir-iki bakış fırlatır. Bu kızın Hacı Bekir’e zaafını bildiğim halde, bana yan gözle bakması elimi ayağımı niye birbirine dolaştırır, niye dilimi ağzımda büzüştürüp, alacaklarımın adını doğru dürüst söyleyememe gibi hallere sokar beni anlamam...

Bak şimdi de masanın arka tarafına dolandı, ayakta dikilip hem birşeyler yapıyor gibi görünüyor, hem de kafasını ara sıra yaptığı işten kaldırıp, pencerenin pervazına sinmiş Sarman'a gülücükler atıyor.... Sarman tebessümden pek anlar ya...! Şeytan diyor ki; kalk Sarman'ı, kıçına bir tokatla yere indir, aynı hışımla çek tül perdeyi, kolaçan edemesin seni... Bugün benle oyalandığına göre; Hacı Bekir hazretleri henüz dükkana teşrif buyurmadılar sanırım. Hacı Bekir'in de doğarken yüz ifadesini ana rahminde mi unutmuşlar ne, Şehriban’la ilgili hiç bir anlam çıkaramıyorum suratından ve hareketlerinden bakkalda denk geldiğimiz zamanlarda.

Kalkayım kendime şöyle okkalı-sade bir kahve yapayım. Belkıs kalfa bu gün izinli olmayaydı kahvemi de yapıverirdi. Hem onun kahvesinin yanında benimkine Sarman bile yüz vermiyor. Sarman’ın fincanı dahi var. Ağzı genişçe fincandan kahveyi, hatta kahvenin dibindeki telveyi yalayışını bir gören olsa; ya anasının Sarman’ı kahve ağacı kovuğuna yavruladığını sanır ya da babasının kahveci yamağı olduğunu... Sabah kahvesi gelmeden afyonu patlamayan Sarman hazretlerimiz; kahveyi ben yapınca, bahanelerden türlüsünü yaratıp bir pati darbesiyle, fincanı deviri verir nedense... Ah Belkıs kalfa, hep izin kullanmak için, benim boş günümü bulursun... Neyse iş başa düştü; “Sarman efendi, kahvenizi nasıl alırdınız; şekerli, az şekerli?” Bana kısa bir bakış atıp, dışarıyı seyretmeye devam eden Sarman’in bu hareketi ‘yaptığın kahveyi sen içebiliyorsan ne ala’ manasına geliyor herhalde.

Dışarıda inceden bir yağmur var. Sokakta oynayan çocuklar da evlerine kaçmışlar. Çoğu insan nefret eder böylesi kasvetli havalardan, bense bayılırım... Hele böyle, bir elimde kahve fincanı; diğerinde sigara, Sarman’ın solunda durmuş ıslak sokağı, harabe konağın bahçesindeki bakımsız ağaçları seyrederken keyfime diyecek yok. Şehriban perdeyi çekmiş. Anlaşılan bakkala indi. Aslında paketteki son sigarayı yaktım, inip aşağıya sigara almam gerek ama şimdi Şehriban onu kolluyorum zanneder.

Güzel kız aslında; biraz iri. Ama neredeyse beline inen sarıya boyalı saçlarını, upuzun kirpiklerin çerçevelediği yeşil gözlerini, görüp de aklını başında zaptedecek erkek pek azdır. Benim aklımsa; onu her gördüğümde, kısa bir süre için başımı terk etse de; gözlerim Hacı Bekir’i hayran hayran süzüşüne şehadet edince, yolunu bulup geri dönüyor. Zaten Şehriban beni ne yapsın; Hacı Bekir ve daima daha iyiye seyreden hali vakti varken. Üniversite hocasını neylesin, market sahibinin oğlu duruken. Birde benim öğrencilere sevdirebilmek için çırpındığım edebiyatın e’sinden dahi bir haber bu kıza, kimbilir ben ne çulsuz görünüyorumdur.

Bu ev, bu sokak, bu mahalledekiler... Aslında hepsi bana, iç dünyama ne kadar uzak... Zavallı anacığım; pederi kaybettikten sonra benim öğretmen maaşı ve pederden kalan emekli maaşı ile Beylerbeyi'ndeki, denize nazır, üç katlı ahşap evi çekip çeviremeyeceğimizin idrakine varınca, orayı kiraya verip, bu apartman dairesine taşınmayı istemeye istemeye kabul etmişti etmesine de; burda oturduğu yıllar boyunca hiç bir komşusuyla, orada olduğu gibi ahbaplık kuramamıştı. Yedi yıl önce taşındığımız bu mahalle ve mahallelinin birbirleriyle olan ilişkileri; (komşularımızın tabir ettiği gibi, pek öyle burnu havalarda bir kadın olmamasına rağmen) anama pek ucuz görünmüştü. Yine de, yere göğe sığdıramadığı oğlunu; kokmasın diye tuzlamaya gönlü razı olmadığından, mahalledeki kızların anaları ile görüstüğünde en sevimli tavrını takınmaktan geri kalmazdı. Onun bin bir emekle okutup, yetiştirip, her sabah dilinde dualarla Üniversiteye uğurladığı öğretmen oğlu; mahallelinin gözünde, kızlarından birini veremeye gönüllerinin razı gelmeyeceği üç kuruş maaşla geçinen memur parçası, zaman zaman da orta öğretimdeki çocuklarının derslerine yardım eden, ‘öğretmen bey’ oğulları olmaktan ileri gidemedi. Ağabeyimi dizi dibinde tutamayan annem ise bu kızlardan biri ile asla fikir birliğine varamayacağımı, duygudaş olamayacağımı, günde otuz tane anlamsız evrağa sarf ettiğim imzamı; sırf yaşımın geçiyor olması endişesi ile toplumun en küçük bireyini resmileştiren evrağa atmayacağımı anlayamadan, iki sene önce, gözünden dahi sakındığı babama kavuştu.

Yarınki derse hazırlanmam lazım bugünden. Beynimin içi bomboş, yeni birşeylerle doldurmanın tam zamanı. Kalk oğlum Asaf; böyle sokağı, Şehriban’ı seyretmekle koskoca gün boşa geçirillmez. Ay sonlarında maaşımı; evde olduğum günler kızını pek dikkatle seyrettiğim için Şehriban’ın çal-çene anası vermiyor. Madem adımız öğretmen, önce biz öğreneceğiz ki; öğrenmeye zaten hevesleri kısıtlı öğrencilere ite-kaka birşeyler öğretelim.

On iki yildir Belkıs kalfaya ve evin temizliğini gören yeğeni Billur’a çalışma masamı topladıklarında; onları takdir yerine benim dırdırımın beklediğini anlatamadım gitti. Dün akşam üstü çıkarlarken, üstü üste koyup, çorba ederek topladıklarını sandıkları evraklarımı ayrımak için yine deli olacağım. Her defasında, sahipsiz; halasının yanında sığınan Billur’a sesimi yükseltmemek için asabiyetimi vicdanımla kelepçelemeye ne denli gayret ediyorsam, o da beni çıldırtmak için o denli gayret sarf ediyor. Evin temizliğine karışmam, ertesi sabah giymeyi planladığım pantolonumu kurutemizlemeye vermesine sesimi çıkarmam, iç çamaşır gözüme koymayı adet edindiği lavanta torbasını; bu kokunun iç çamaşırlarıma sinmesinden nefret ettiğim halde, yenilemesine bile tahammül ederim ama iş çalışma masama el atmaya gelince; sevmediğim her şeye gösterdiğim tahammül içimde ateşlenmeye zaten hazır olan öfkemle yer değiştiriveriyor. Masamı toplama işini de genelde izinli olduğu günün akşamına denk getiriyorlar ki; onlar yokken taşa duvara öfkemi kusup, döndüklerinde onlara harlayacak soluğum kalmasın diye. Hesapta bana iyilik ediyorlar hala-kız. Anlaşmışlar mı ne, biri unutsa diğeri öbürünün unuttuğu işi unutmamak için özel bir gayret sarfediyor.

Belkıs kalfa nerdeyse yetmişine merdiven dayadı ama ondaki hafızanın, ondaki eli çabukluğun yarısı bende yok. Billur desen ona keza... Bir bakıyorsun kah mutfağı temizler, sen girip de su içesiye veya bir şey alasıya, o öbür odalardan birine geçmiştir bile boşa vakit kaybetmesin diye. Allah, bir gün bana ihtiyaçları kalmayacağı bir fırsatı onlara verip, benim de cezamı verecek diye içten içe korkmuyor da değilim hani. Ya onlar olmasaydı...? Belkıs kalfa on iki yıldır bizim evin hem orta işini görür hem de yemek yapar. Biz nereye; o oraya. Son iki senedir Billuru da yanına almaya başladı; hem iki işe birden yetişmeye kudreti kalmadığından, hem de koca İstanbul’da kimsesiz yeğeninin elinden tutmak için çabaladığından. Bildiğim kadarıyla Belkıs kalfanın kocasından kalan bir emekli maaşı var. Ne çoluk ne çocuk... Billur’un da anası-babası ve erkek kardeşi köye giderlerken üç yıl önce trafik kazasında ölmüşler. İki kimsesiz kadın birbirlerine sığınıp, birbirlerine tutunmuşlar; içinde yaşamaya çabalayanları aç bir dinazor gibi sömürüp yutan büyük şehrin yaşam koşullarına göğüs gerebilmek için.

Belkıs kalfa anamın dert ortağıydı. Bizim evde çalışan biri olmaktan çok anamın en yakın dostuydu. Güngörmüş kadındır. Nerde ne yapacağını, kiminle ne konuşacağını bilir. Billur da anası-babası ölünce, lise birinci sınıfı zar zor bitirip okuldan ayrılmış. İlk bir sene bir tekstil atölyesinde çalışmış. Önce patronunun, sonra oğlunun derken atölyedeki erkeklerin tacizlerinin ardı arkası kesilmeyince çıkmış işten. Bir ara mahalleli kadınlara okuma-yazma öğretmeye başlamış ama bakmış ki gelir sağlayacak bir işinin de olması lazım, sığınmış Belkıs kalfandan gelecek hayra. Sonra Belkıs kalfa, bir Pazar günü, bir kuşsütü eksik kahvaltı sofrası donatıp, bana konuyu çıtlattı. Kendisinin, temizlik işleri için artık çok yaşlandığını; nasıl olsa bu işleri gördürecek birine ihtiyaç olduğunu, yabancı birinin yerine Billur’un gelmesinin daha uygun olacağını uzun uzadıya anlatıp durdu. Bunca yıllık kadınlık tecrübelerine dayanarak biliyor ki; benim gibi iştahsız bir erkeğin dahi önüne konan menemenin ve çayın mis gibi kokan büyüleyici etkisi karşısında reddetme gücünün eriyip gittiğini. O bunları anlatırken, ben bir taraftan aç karınımı doyurup, birtaraftan da anlatığı her şeye, pek de dikkat kesilmeden ‘evet’ anlamında başımı sallayıp duruyordum. Işte böylece Billur’da Belkıs kalfa ile belli bir bölümünü paylaştığmız gündelik yaşamın içine dahil olmuş oldu.

Billur; sessiz, sakin kendi haline bir kız, tıpkı adı gibi... Pürüzsüz bembeyaz bir yüzü var ve o beyazlıktan daima dalgın dalgın bakan kocaman iki kara göz... İnce, uzun, narin görüntüsünün aksine, altından kalkamayacağı iş yok gibi. Evin içinde sessiz sedasız dolanır, üstüne düşen vazifeleri eksiksiz yapar, hatta çoğu zaman Belkıs kalfa’ya mutfakta da yardıma koşar, kıyamaz halasına. Bazen, şu Şehriban Hacı Bekir’e bir nefes aldırsa da bizim Hacı Bekir’de Billur’un farkına varsa; böylece Billurcağız iyi bir yere kapak atsa diye aklımdan geçirmiyor değilim. Bazen de belki her genç kızın yüreğindeki aslandan bir tane de onun yüreğinde var mıdır acaba diye merak ederim. Haline, tavrına bakıldığında Billur’un kendi dünyasına gömüldüğü; yüreğinde bir aslan besleyecek kadar dış dünyayla pek ilgili olmadığı kanısına varıyor insan ama belli mi olur... Billur’un Hacı Bekir’e gönlü düşse bile, Şehriban o gönlü parça-pinçik edecek pençelerini gösterince; kızcağızın gönül ipini salmasıyla toplaması bir oluverir. Ders notlarımın toplanıp, masamın sağ üst tarafına; yazdığım kitap sayflarının sıraya dizilip masanın sol tarafına konduğuna bakılırsa; masamı toplayanın Billur olduğu kesin. Belkıs kalfa olsa bunları ayırmakla vakit harcamak şöyle dursun; ne olduklarına bile bakmadan hepsini üst üste, gelişi güzel koyuverirdi.

Buyur işte, tam masanın başına oturup, oraya buraya dağılmak için bahane arayan düşüncelerimi zar zor toparlamışken; Sarman bacaklarımın arasında dolanmaya başladı. Aşkımdan değil; açlıktan öldüğünden. Şehribandı, Billurdu, Belkıs kalfaydı derken Sarmanın yemeğini vermeyi unuttuk. Gel bakalım Sarman efendi; bugünkü mönü için ne bırakmışlar sana bir bakalım...? Masamı ardebeye çevirmeyen bir sen kalmıştın. İn şu masadan aşağı! Yazdığım cümleyi tamamlayayım vericem işte yemeğini, bakma öyle suratıma, kedinin ciğere baktığı gibi...! ...



Birgünü daha devşirmiş olmanın rehavetiyle Beyazıt sokaklarında, sabah telaşla nereye park ettiğimi tam hatırlayamadığım, emektar; hatta emekli olma yaşı çoktan gelip de geçmiş arabamı arıyorum. Rızamız harici cebimizden çekilen vergilerin, her ay artan fatura bedelleri olarak geri dönüşü dışında; belediyelerimizin en ve de tek istikrarlı hizmetinden bugün nasibimi almadıysam; yani, arabam çekilmediyse, bu sefer daldığım sokakta arabamı bulmayı umut ediyorum... Umut fakirin ekmeği nede olsa... Ekmeğin yanında, katık arama hülyasına dalmaya dahi gerek duymadan; bize sunulup sunulmadığından emin olamadığımız günleri; eski umtlarımız daha meyve vermeden, yeni umutlarla filizlendirip, bir sonraki güne aktarıyoruz. Salı sallanır deyimi en çok benim hayatıma uyuyor sanırım; zira sabahtan akşama dek okulda olduğum bir gün. Yani sallandıkça sallanıyor... Çarşambayı ucundan yaklama hevesiyle; kol saatim ile gözlerimin teşvik-i mesaisi en üst düzeye varıyor haftanın şu sallanan günlerinde...

Mutfağın ışığı yandığına göre Belkıs kalfa yemek telaşında... Arabayı bulduk, evin yolunu da bulduk, birde evin anahtarını buldum mu evrak çantamın içinde, uzun bir günün ardından evime dönmüş olmanın mutluluğunu yaşamama hiç bir şey engel olamaz artık. Belkıs kalfayı korkutmak amacıyla mutfağa ani bir dalış yaptım ama mutfak, akşam yemeğine hazırlanmış masa ile baş başa... Demek, Belkıs kalfa yemeği hazırlayıp gitti. Odamın kapısını açınca; Billur’u, elinde romanımın müsvetteleri, yatağımda yarı uzanmış halde buldum. Elindekilere öylesine dalmıştı ki; benim eve geldiğimi bile farketmemişti.

Odanın kapısını açmamla, Billur’un yerinden fırlayıp, elindeki sayfaların yere saçılması bir oldu. Anasından gizli iş çeviren çocuğun suç üstü yakalanmasından daha beter bir hal oldu. Utancından üstündeki mor buluzun rengini alan yüzünü yerden kaldıramıyor; yere saçılanları mı toplasın yoksa odan mı kaçsın bocalıyordu. Kızcağızı daha da utandırmamak için, abes bir durum yokmuş gibi yapmaya kendimi zorlayarak “Romanı beğendin mi Billur?” diye sordum. Onu düştüğü durumdan çekip alayım derken, kızcağız büsbütün yerin dibine geçmişti ki; birşeyler söylemek için ağzını araladı ama kekelemekten ileri gidemedi.

Yere saçılan kağıtları aceleyle toplamaya çalışıyordu. Elimdeki çantayı olduğum yere bırakarak, bir iki adımla yanına vardım. Kağıtları yerden toplamasına yardım ederken anladım ki; biraz önce kekelediği kelimeler bir araya gelmeyi başarabilselerdi, cümle halini alıp, Billur’un benden özür dilediğini anlamamı kolaylaştırmış olacaklardı. Billur, bir yandan elime destelediği kağıtları tutuşturuyor, bir yandanda hala özür dilemeye çalışıyordu. Toplama işi bitince ayağa kalktım, onu da kolundan tutup ayağa kaldırdım. Kolu öylesine zayıftı ki, parmaklarımın arasında bir an kalem tutuyor olduğum hissine kapıldım. Kızın utancı ve narinliği karşısında; onu yatağımın üstünde yarı uzanmış vaziyette gördüğüm ilk andaki şaşkınlığım ve öfkem yerini merhamete bırakmıştı. “Ben bunları birilerinin okuması için yazıyorum Billur. Mahcubiyete gerek yok. Burası benim, senin, Belkıs kalfanın, dahası hepimizin evi. Ha bak, yatağın içine girip de okusaydın gücenirdim doğrusu” diye nükteli bir cümle ile olayı savuşturmak istedim. Kolunu bırakınca odadan ok gibi fırladı gitti.

Demek kendi halinde, dış dünyayla ilişiği neredeyse hemen hemen yokmuş gibi bir intiba uyandıran Billur; benim romanımı okuyormuş gizli gizli. Hem çok şaşırdım, hem de nedenini anlayamadığım bir hoşnutluk kapladı içimi. Çok az olduğunu tahmin ettiğim okurlarımdan biri, burnumun dibinde yaşıyormuş meğer, benim haberim yokmuş. Akşam yemeği için mutfağa girmemle, Billur’un mutfaktan kaçarcasına çıkması bir oldu. “Abartma Billur, gel otur da biraz anlat bakalım, henüz bitmemiş olan kitabımı nasıl bulduğunu” diyecek oldum ama bu onu daha çok utandırır diye vazgeçtim. Bu evde dolanan bir genç kadının varlığının farkına, az önce odada Billur’un kolunu tuttuğum zaman vardım. Genelde tüm diyaloglarım Belkıs kalfa ile sınırlı kaldığından ve de Billur’un ayak altında pek dolaşmama gayretlerinden dolayı onun varlığının pek farkında olmadığım fark ettim. Hatta Belkıs kalfaya olan düşkünlüğümün yanında onu nedenli ihmal ettiğimi görüp, kendimden utandım. Kendi yaşantımla, yaşantımın içinde cereyan eden olaylarla meşgul olurken; neredeyse günün on beş saati aynı evi paylaştığım insanların yaşantılarına ne denli uzak kaldığımın da farkına vardım.

Zavallı Billur; anası-babası yok, kardeşi yok, varı yoğu bir halası. Başka ahbabı, arkadaşı var mıdır; iyi ve kötü günlerini paylaşabileceği dostları var mıdır bilmem.... Bunları düşünürken, miskinliği bir kenara bırakıp bu kızcağıza biraz vakit ayırmak gerektiğini hissettim. Bir cesaretle boğazımı temizleyip, kendinden emin bir tonlamayla seslendim “Billur! Biraz gelir misin?” Bir iki dakika bekledim; ne gelen var ne giden. Belkide bana görünmeden çıkmıştı evden. Şansımı bir kez daha denedim; baktım sessizce mutfağın kapı aralığında beliriverdi, başı yine önünde. “Billur, sen yemeğini yedin mi?” Başını belli belirsiz sağa sola oynatışınadan, yemediği anlamını çıkarttım. “Eh, kendine de bir tabak koy, yalnız yemek yemekten kapanan iştahım biraz açılır bakarsın” Hiç bir hareket yok. Hala öylece kapı aralığında dikilyor. Belkide; delirdiğimi veya erken bunadığımı düşünüyordur. Neden sonra, baktı kaçacak yeri yok; mutfak dolabına uzanıp, kendine tabak,kaşık, çatal çıkarttı ve tam karşımdaki sandaliyenin ucuna ilişti. Hani ‘böh’ desem fırlayıp kaçacak sanki... “Eee, ne pişirdi Belkıs kalfa bugün, hadi banada kendine de servis yap. Ben de ekmeği keseyim.”

Tabağındaki taze fasülyeyle oynuyor. Desem kılçıklarını ayıklıyor; Belkıs kalfa fasülye iki santim kalasıya kadar ayıklar. Bilir fasülyeye pek itibar etmediğimi, hele kılçıklısından hiç haz etmediğimi...”Belkıs kalfa böyle fasülyeyle cebelleştiğini görse, fasülyeyi sevmediğini sanıp, taa ki sen çaresiz kalıp yiyinceye kadar her gün fasülye pişirir. Delikanlıyken ayırmadığım yemek yoktu; anam da nazlı oğluna kıyamaz, ben ne seviyorsam onu pişirtirdi. Belkıs kalfa baktı hafta yedi, evde beş gün kaldır kondur aynı yemekler pişiyor; anama ‘bu böyle olmaz, yemek ayırmamaya alışacak’ diye resti çekip, yemek konusuda beni yola getirme işini ele aldı. Ondan sonra ben o yemeklere alışasıya kadar, hafta yedi evde Allahın yedi günü ne sevmiyorsam o pişti. Eh, bir gün dışarıda, iki gün dışarıda yedim; baktım olacak gibi değil, paşa paşa alıştım, asla ağzıma sürmeyeceğimi düşündüğüm yemeklere. Şimdi senin de böyle taze fasülyeye burun kıvırdığını bir öğrenirse yandık keremin arpa tarlası gibi. Döneriz vallahi fasülyeli günlere...”

Gözleri önündeki tabakta, gülmeye başladı anlattıklarıma. Çok şükür inceden de olsa aramızda bir bağ kurmayı başarabilmiştim. Ben konuşmayı, o da gülmeden ziyade tebessümü kesince yine uzun bir sessizliğin ortasında kala kaldık. Pilavları koymak için ayağa kalktı, tabaklara pilavı koyup yine sandalyeye ilişir gibi eğreti oturdu. Tam aramızdaki sessizliğin daha ne kadar uzayıp gideceğini merak ederken, birden “Ben fasülyenin her türlüsünü çok severim” deyiverdi. Bir an, mutfakta bizden başka bir üçüncü kişi daha var da o konuşuyor sandım. Hiç bozuntuya vermeden “Eee... o zaman deminden beri niye sebzeciğe çatalla işkence edip duruyorsun?” Sorum havada asılı kaldı, çünki Billur deminden beri gözlerini ayırmadığı tabaktan başını kaldırıp bana cevap verme tenezzülünde bulunmadı.

Neden sonra, fasülyeyle oynamanın neşeli bir tarafı olmadığına karar vermiş olsa gerek ki; bu seferde, çatalla, tabağına kuş kadar koyduğu pilavin ilişkisini arttırmaya girişti. “Şu Belkıs kalfa gibi pilavı denk düşürenine daha rastlamadım. Nasıl oluyor da her seferinde bu kıvamı tutturabiliyor acaba?” Havadan sudan konuşup, asıl mevzuya dokunmamaya çalışarak, aklım sıra Billur’un tedirginliğini azaltmaya çabalıyordum. “Biliyorum, ben pek fena bir iş yaptım, büyüklük gösterip yüzüme vurmasanızda, ben kabahatimin farkındayım. Ben halamla konuşur,durumu anlatır, artık gelmem. Ama inanın Asaf Bey; romanınızın sayfalarından mada tek bir kağıt parçasına göz dahi gezdirmedim.”

Bir an afalladım, sanki hırsızlık yapmıştı da; bir daha gelmemekten söz ediyordu. Bir daha gelmeme ihtimali aklımdan geçerken; sanki bir el yüreğimi sıktı, sanki yara olan parmağıma kolanya değdi... Tarifini yapamadığım sıkıntı ile acı arası bir sızı geçti damarlarımdan. Kısacık bir an onun bu evde dolanmadığını, genç nefesi ile tazelediği havanın evin içine dolmadığını düşününce; çok sevdiğim bir yakınım, bir daha dönmemek üzere uzaklara gidiyormuşcasına bir üzüntü dalgası yayıldı içime. Billur’un veya Belkıs kalfanın bu evden ayrılacağı düşüncesinin beni bu denli sarsacağını ummamıştım. Bu şaşkınlıktan kurtulmaya çalışarak “ Yok daha neler, niye gelmeyecekmişsin artık? Hem bir romanı okumanın fenalık neresinde anlayamadım. Nasıl ki bu ev Belkıs kalfasız olmazsa, bil ki; artık sensiz de olmaz” diye karşı çıktım söylediklerine.

Söylediklerimi işitince belli belirsiz bir tebessüm yayıldı dudaklarına. Sonra, hep o dalgın dalgın bakan kocaman gözlerini gözlerime çevirip, mırıldanır gibi bir sesle “Siz çok iyi birisiniz Asaf bey, hakkınızı nasıl öderiz bilmem. Sizin yerinizde başkası olsa çoktan kapıyı göstermişti” Biraz önceki şaşkınlığımdan iyice sıyrıldığımdan olsa gerek, daha mantıklı cümleler bulabilmiştim bu sefer. “Bu ev üçümüzün evi Billur. Onun için kimse kimseye böyle bir şey yapmaz. Belkıs kalfa ile yıllarımız geçti beraber. İyi günlerimizin yanında kötü günlerimizde oldu. Ama en kötü günlerde bile birbirimizden ayrılmayı düşünmedik. Sende düşünme! Daha iyi şartlar seni bulana dek buranın kapısı sana hep açık” Hay Allah, şimdi ne gaf yaptımda yine yüzü soldu...? Sırf yemiş olmak için tabaktaki pilavdan bir iki çatal aldı. Sonra sofrayı toplamaya koyuldu. O sofrayı toplarken bende, günün en keyif veren sigarasını yaktım. Salondan kül tablası getirdi ve yine işine döndü. “Billur, senin Belkıs kalfadan mada kimin kimsen var mı?” Yüzünü dönmeden cevapladı “Var, siz varsınız ya! Şartlar ne olursa olsun, siz istemeyene kadar ben bir yere ayrılmam.”

Az önceki yüzünün soluşunun sebebi buydu demek. Birgün bu evden ayrılma düşüncesi... Cevabına karşılık söyleyecek bir şey bulamadım. Lafı dolandırıp, merakımı yenebilirim düşüncesiyle bir soru daha sordum. “Burda olmadığın zamanlar ne yaparsın, hep evde halanın yanında mı durursun?” Yemekten sonra içmeye bayıldığım kahvenin kokusu gelmeye başladı burnuma. Billur da Belkıs kalfa da kahve konusunda ihtisas yapmışlardı sanki... Yaptıkları kahvenin üstünde hem bir parmak köpük olur, hemde kömür ateşinde pişmiş kadar lezzetli. Cezvenin dibinde kalandan Sarman da aldı nasibini. Utanmasa yanında bir de sigara isteyecek benden, yalana yalana öyle keyifle içiyor ki kerata. “Sen kahve sevmez misin?” diye sordum. “Severim, ama bu usül kahveyi değil. Seminerlere gittiğinizde, yurtdışından bize getirdiğiniz ecnebi kahvelerini daha çok seviyorum.”

Yeni nesil işte; ünü yabancı uluslara mal olmuş, lezzetinin bir eşi daha olmayan kahvemize burun kıvırıp, sıcak suda eriyiveren, kolay işi kahveye tamah ediyor. Yetişen nesil, böyle Avrupayi yaşamın peşinde sürüklenirken; bize ait, bize has birçok gelenek ve adet gün be gün eksilerek yok olacak endişesine kapılıyorum. Oysa gönül ister ki; Avrupa’nın teknolojisini ve yaşam standartlarını, kendi ananelerimizi koruyarak, dejenerasyona izin vermeden, yakalayabilmeyi. Yıllar yılı katı toplum kuralları, düşük yaşam standartları, hiç bir dayanağı olmayan batıl itikatlar arasına sıkışıp kalmış; özgürlüğe, yeniliğe acıkmış toplumumuzun, yeni dünyanın getirilerini, hazmederek yaşantısına katacağını düşünmek hayal perestlik olur. Kimbilir hangi dönemeçleri, toplumun kuralları gereği dönemeden geçen ama dönseydi ne olurdu diye merakını içinde hapseden Billur’un yabancı kahvenin tadına alışması da eminim fazla zaman almamıştır.

Belki de aile büyüklerine, eşe dosta, hatta bana günde bilmem kaç kez sunduğu kahveyi yapabilmek için ocak başında, cezve içindek kaşık döndürmekten usanmış ve ecnebi kahvenin hazırlanışının kolaylığı, onu cezbetmişti. “Madem öyle, kaldıysa ecnebi kahvemiz, kendine de bir fincan yap da bütün gün didindikten sonra bu kadarcık keyfi hak eden bünyemize hakettiğini vermiş olalım:” Bu arada mutfaktaki işini bitirmiş, benim salona geçmemi bekliyordu tahminen, beni mutfakta bırakıp gitmek ayıp kaçar diye. “Yok sağolun, ben birazdan eve giderim, hava iyice kararmadan.”


Akşamları en sevdiğim saatler... Ben ve kedimiz Sarman ile evde başbaşa.... Hafta ortası genelde bir sonraki güne hazırılk yaparak, hazırlanacak dersim yoksa; romanımla ilgilenerek veya kitap okuyarak geciririm akşamlarımı. Bazen Aydın gelir bana oturmaya, onunla fikir fırtınasına dönüşür her sohbetimiz. En yakın iki dostumdan biridir ve adı gibi oldukça aydın bir insandır. Yirmili yaşlarımızda; hafta ortası da olsa, haftada bir iki akşam dışarıda buluşur, bir-iki kadeh birşeyler içer ve güzel vakit geçirirdik. Ancak yaşımız otuzu geçince, bedenimizin de uykusuzluk ve yorgunluğa tahammül sınırı yaşımıza ters orantıda azaldığından; hafta ortası dışarıda buluşmalarımızı hafta sonlarına veya Cuma akşamlarına kaydırmaya başladık. Bazen havanın soğuk olmadığı akşamlar, eski semtimize, Beylerbeyi'ne gider; gözlerimi muhteşem sahil manzarasıyla, ciğerlerimi mis gibi deniz havasıyla doyurana dek sahilde bir aşağı bir yukarı yürürüm. Yıllarca Beylerbeyi'nde oturup; buraya taşındıktan sonra sahile duyduğum özlem hergün çoğalırken, Beylerbeyi'ne inebildiğim akşamları iple çeker oldum.

Şehriban perdeleri kapamış, anlaşılan babası işten eve döndü. Namus, haysiyet, şeref gibi kavramları, insanlarımızın birçoğu gibi yanlış yerlerde arayan Şehriban’ın babası, bir bilse evden çıkmasıyla; yüzünü her sabah güneşe dönen ayçiçeği gibi kızının pencereye ve dolayısıyla markete dönmesinin bir olduğunu... Bu mahallede, Şehriban’ların apartmanının giriş katında oturan Hacı teyzeyle görüşürüm arada. Hacı Teyze; seksenli yaşlarında, temiz-pak, elinden Kur-an,dilinden Allah düşmeyen benim gibi yalnız yaşayan bir kadıncağaz. Eve erken geldiğim günler arada uğrar halini-hatırını sorarım, çok memnun olur kendisiyle ilgilenmeme. Hele bir de pek sevdiği akide şekerlerinden götürürsem; yaşlılıktan ve zayıflıktan buruş buruş yüzüne gömülü boncuk mavisi gözleri mutlulukla parlar. Yaşına rağmen inanılmaz dinamik, kendi işini kendi görebilen Hacı Teyze, turşu bastığı zaman mutlaka bir kavanoz da bana ayırır. Benim ona tatlı, onun bana ekşi ikramımız yaklaşık bir-iki yıldır sürüp gitmekte. Bu akşam yapacak pek bir işim yok nasılsa, hazır aklıma gelmişken Hacı Teyze’ye inip bir hal hatır sorayım...

Hacı Teyze’nin verdiği haber mahalleyi yedi gün, yedi gece sallamaya yeter de artar; Hacı Bekir sözlenmiş, hemde hemşerisi bir kızla! Yazık oldu Şehriban’ın hayallerine ve hergün defalarca merdiven inip-çıkarak tükettiği dermanına... Boşuna değilmiş Şehriban’ın bin bir türlü cilvesine karşı; yerinden oynamaz Kabe taşı gibi tepkisizliği... Ben de içimden ona ‘Beton Bekir’ diye isim takarak haksızlık etmişim delikanlıya...Gerçi fizyonomisi eski Türk filimlerindeki fedaileri adırmıyor değil hani ama demek gönlünde yatan bir dişi kaplan varmış da ondan başkalarının göz süzüşüne aldırmazmış... Vah Şehribancık; pencereden sarkmak şöyle dursun, artık bu şokun üstüne pervazı sökütürüp, beton döktürür pencere boşluğuna... Zavallıcığın yaşı da geçiyor benim gibi; son treninde makasını değiştirip yoluna döndüremediğine göre, ailesinin bulduğu birine eyvallah demekten başka çaresi kalmadı artık. Yahu şu Şehriban’da yalnız dünyamı amma meşgul eder oldu; işim gücüm tükendi de sanki onu düşünür oldum. İster misin; Hacı Bekir elden gidince bana döndürsün rotasını... Yok daha neler... Olur mu olur...? Tam da bana göre; ne anlaşırız ya... Ben derim Nazım Hikmet; o anlar nazım da var bir hikmet, ben derim edebiyat; o anlar edepli yat...Neyse bırakmalı Şehribanı ve aşk hayatını düşünmeyi de yatmalı.... ...


Benim herzaman kitap okumak için oturduğum cam kenarındaki koltukta; bir ayağını altına almış, kıpırtısız oturuyor. Yüzü iyicene kaşık kadar kaldı. Elinde mendil, gözleri ağlamaktan kıpkırmızı...İki gündür ne yedi, ne içti. Konuşmuyor da... O bu haldeyken bir şey soracak veya söyleyecek oluyorum; kelimeler ağzımda düğüm oluyor, cümleleri kuramıyorum. Şimdi ne yapacak, nerede kalacak, kimin kanatları altına sığınacak kim bilir..? Belkıs kalfanın böyle ansız gidişine mi üzüleyim; Billur’un ortada bir başına kalışına mı şaşırdım kaldım. Belkıs kalfa benim için ana yarısı sayılırdı. Önce babamı, ardından anamı ve onlardan uzun yıllar ayrılmayan Belkıs kalfa’yı mekanı cennet olsun dileklerimize dahil ettik. Sıra yavaş yavaş bana geliyor. Nasıl alışacağım; Belkıs kalfanın evde yarattığı boşluğa bilemiyorum... Belki Billur’da gelmez artık; kendine bir yol çizer ya da tutunacak bir dal arayışı içinde karşısına çıkan ilk adamla evleniverir kim bilir...?

Günlerdir içimdeki hüznü dağıtacak hiç bir şey bulamiyorum. Yazmak beni rahatlatırdı. Romanın sonlarına geldim; yazmanın en tatlı yeri ama gel gör günlerdir elime kalem alasım yok. Yüzüp, kuyruğuna geldiğim ve neredeyse üstünde iki yıldır çalıştığım romanı bitirip, yayın evine teslim etmem gerekirken; yaşamımdan Belkıs kalfanın kayıp gitmesi, yani yaklaşık bir-iki haftadır, hayatımda bir sonu yaşıyor olamam; romanımdaki sonu getirtmiyor bana. Kedimiz Sarman bile –ki o daha çok Belkıs kalfanın biricik kedisiydi- kahve keyfinden vaz geçti. Hissettiği için midir yoksa bizim kahvelerimizde aynı tadı bulamadığından mı bilemiyorum; fincanına koyduğumuz kahvenin yüzüne bile bakmıyor. Huyu değişti hayvanın; çalışma masamın üstüne çıkıp beni deli etmiyor, pencere önüne kurulup dışarıyı seyretmiyor, varsa yoksa Belkıs kalfanın siyah süet terliğine pençeyi takıp ordan oraya sürükleyip duruyor. ‘Yaa Sarman efendi; Billurcuğun haline üzülüp duruyoruz ama bizim durumumuz da iç güveysinden farkılı değil.’

Billur her gün geliyor yine eskisi gibi. Sanki daha da zayıfladı, yüzünde sonradan kondurulmuş gibi duran kocaman siyah gözleri sanki ufaldı. Evin bir odasından diğer odasına koşturan Billur gitti; yerine ağır aheste bir kız geldi. Gerçi Allahı var; işini hiç baştan savma yapmıyor ama onun bu feri kaçmış gözleri, telaşsız hali beni büsbütün üzüyor. Ben okuldan dönünce birlikte yer olduk akşam yemeklerini Belkıs kalfa gitti gideli. Öğrencilerimden, okulda cereyan eden espirili olaylardan laf açıyorum; bulup buluşturup bir şeyler anlatıyorum; tükenmek üzere olan enerjimin son demlerini onun yanında kullanıyorum ki; evde hepten matem havasına bürünmeyelim diye ama o ya tebessüm etmekle yetiniyor ya da sessizce dinlemeyi tercih ediyor. Bazen yüzüme dalan bakışlarını yakalıyorum. Benim fark ettiğimi anlayınca bakışlarını başka yöne çevirse de; uzun uzun beni incelediğini hissediyorum. Bazen de benimde bakışlarımın ona takıldığı olmuyor değil.

Şehriban’ın o kadar süsünün, püsünün; düzenli boyanan sarı saçlarının; dizinde biten empirme eteklerinin altına giydiği ince topuklu terliklerle pekiştirdiği dişiliğinin; yeşil gözlerinin yanında Billur’un sadeliğinin lafı bile edilmezmiş gibi düşünülebilinir. Ama tüm bu albenili özellikleri Şehriban’da bir hafiflik yaratırken; Billur’un sadeliği ona yaşından daha ağır bir hava katıyor. Sülün gibi incecik fiziğine tezat oldukça iradeli bir kız. Kulak hizasında düz kesimli koyu kestane rengi saçları, yıllar yılı kulağından hiç çıkarmadığı altın halka küpeleri, koyu renk giyisileri ile Şehriban’ın modaya endeksli, hemen her gördüğümde değişen görüntüsünün yanında; hiç değişmeyen bir Billur var.

Bazen böyle ikisini kafamda kıyaslarken İstanbul’da başka başka tarzları olan kadın olmadığı hissine kapılıyorum nedense. Billur’un “Asaf Bey, bir bardak çay daha ister misiniz?” sözleriyle sıyrıldım düşüncelerimden. “Olur Billur yanında bir dilim kek daha ver bari, çok güzel yapmışsın eline sağlık” Onun yemeklerini övmem onu mutlu ediyor, bunu fark ettim. Belkıs kalfanın yemeklerinden sonra onunkileri beğenmeyeceğimi zannediyordu galiba. Belkıs kalfayı aratmıyor, hatta salataları tablo gibi süsledikçe; ot familyasını yemekten saymayan benim bile iştahım körükleniyor. ”Evinden çıkacakmışsın Billur, Hacı Teyze’den duydum, doğru mu?” Kekini övdüğümde yüzünde beliren tebessüm, soruyu sormamla donuverdi. “Doğru,ev sahibiyle konuştum, bu ayın sonunda boşaltacağım evi.”

Hacı Teyze ile arada dertleşirdi Billur. Son zamanlarda onu hepten Belkıs kalfanın yerine koymuş gibiydi. Hacı Teyze de; tazeciğin haline üzüldüğünden, belki ben bir çare bulabilirim diye, Billur’un gururuna yedirip bana anlatmadıklarını anlatıvermişti. Belkıs kalfa hayatından gidince, evlerine giren bir maaş ta gitmişti ve Billur’un benden aldığı maaşla hem kendini geçindirip hem de oturdukları evin kirasını ödemesi pek mümkün değildi. Hani oturdukları semtte Beylerbeyi olsa yanmayacağım. Daha kenar köşe bir semtte, daha ucuz bir ev arayacaktı. Hacı Teyze, Billur’un maaşına biraz daha katkı yapayım diye bunları anlatmıştı. Maaşını seve seve arttırmasına arttırım da; gencecik bir kız Istanbul gibi aç kurtların fır döndüğü bir şehirde tek başına...

Düşündükçe yüreğimde huzursuz bir kıpıtıdır başladı. Bunları öğrenince, bu akşam yemekte, onu üzmemek adına ertelediğim bu mevzuyu açmak için, bin bir yol düşündüm ve en sonunda yekten sormaya karar verdim. “Peki, nereye taşınacaksın, ev buldun mu?” Bu kızın, söylemeyi münasip görmediği konularda böyle sessiz kalışı karşısında dilim bağlanıyor, diyeceklerimi de diyemiyorum. ‘Verdiğin maaşla anca karnımı doyuruyorum, utanmadan bir de ev bulup bulmadığmı mı soruyorsun’ dese daha mutlu olacağım. “Billurcuğum, ben senin maaşını ikiye katlama kararı aldım almasına da; sen maddi manada rahatlasan bile, böyle bir başına... Yani, çok zor olur diyorum.”

İncecik parmaklarının arasında daha da zarifleşen kristal çay bardağı elinde; benim oturduğum kanepenin karşısındaki puf’a oturdu. Gün dönmek üzereydi; gökyüzü alacalı kızıllığını, perdeleri açık camdan içeri yollamakta nazlanıyor gibiydi. Akşam üstü loşluğu ile ağırlaşan odada hafif hafif duyulan Beethoven’in 15. senfonisini dinledik; birbirimizin bilemediği içimizdeki düşlere dalarak. Usulca yerimden kalktım, karşısına gelip çömeldim. Gözlerini elinde duran çay bardağından sıyırıp, merakla yüzüme baktığı sırada; ellerini ellerimin arasına alıp sordum: “Billur, yalnızlıklarımızı birleştirip, artık yarınlarımıza taşımamaya ne dersin?”

Daima dalgın dalgın bakan o güzel gözleri ilk kez, çok sevdiği oyuncağını kaybedip sonradan bulan bir çocuğun sevinciyle parlamış, yanakları al al olmuştu. Bense uzun zamandır içimde bir yerlerde arayıp durduğum huzurun, yanıbaşımda durduğunu, geç de olsa farketmiş olmanın sevinciyle gülümsüyordum. Çöktüğüm yerden doğrulup; yalnızlığıma açık perdeleri kapattım. Billur’un yanına döndüğümde kedimiz Sarman bu evde ona en çok yakışan yerde; Billur’un kucağında yerini almıştı bile...

M@D_VIPer
24-06-06, 17:02
Kaybetmeden Acele Et

Neden mutlu olmak varken mutsuzluğu seçelim.
Neden huzura kavuşmak varken huzursuzluğun peşinden koşalım.
içindeki duyguları artık hayata geçirmenin zamanı geldi diye şöyle bir söylen kendi kendine...
istediğini yaşa, hayata, kendine sinir koyma. Duygularını yasamak için zamanı bekleme, onları hapsetme yüreğine, içinden geldiği gibi yaşa...
Bazı şeyleri yapmak için bekleme,belki gecikebilirsin.
Mutlu olmak için mücadele et, mutsuzluğun hayatına girmesine izin verme. ondan her zaman uzak dur,sakın yaklaşma!
Eğer bir şeyler yapmak istiyorsanız, karsınızdaki insandan ya da yapmak istediğiniz şeyin sizi kötü karşılamasından korkuyorsanız size diyebileceğim tek şey korkma yaşa ve gör! yasamadan ve yaşatmadan hiçbir şeye karar verme. Dediğim gibi her şey için çok geç olabilir.
Ve fazla vakit geçirmeden her şeyi olduğu gibi kabullenmeye hazırsan bekleme hemen hayata geçir düşüncelerini.
Hadi!.. ne bekliyorsunuz, belki sizin telefonunuzu bekleyen birileri vardır. Ya da yapmak istediğiniz şeylerin zamanı gelmiştir. Çabuk ol!..

M@D_VIPer
24-06-06, 17:03
Kaybedilenler

Dumandan yanan gözleri ile etrafa bakmadan bir yudum daha aldı rakısından. Başını kaldırıp etrafa göz gezdirdi, kimi kırk yaşında kimi 50 yaşında onlarca dertli insan. Tahta masanın arkasındaki hoparlörlerden cızırtılı bir ses kulakları okşamaktaydı... Topal Necmi' nin mekanı alelade bir yer idi. Oldu olası lüks mekanları hiç sevmemişti zaten. Teypten çıkan şarkıya gönlünü verdi.

" Dumanlı dağlar... Yol verin geçem dağlar... "

Yüreği burkuldu delikanlının.. Bir yudum daha aldı rakısından, ardından önüne özenerek konulmuş beyaz peynirin tadı ağzında yavaş yavaş kayboldu. Şarkı bitmesin istedi. Bitmesin hep sürsün. Bir ayağı topallayarak gelen meyhaneci;

- Bir isteğin varmı yiğidim

diye sorarken, delikanlı sanki bu soruyu beklermişcesine;

- Şarkıyı bir daha başa al, daha ne isterim ki babalık?

Başa döndü müzik. Dumanlı dağları söylerek içindeki son pilleri harcarken teyp, delikanlı iç çekip uzun bir yudum aldı sonra rakısından. Gözleri az ilerdeki masadaki kır saçlı 55 yaşlarındaki adama takıldı. Derin bir " ahh " çeken adam sigarasının dumanında gözlerini pencereye dikmiş, sanki o ortamda değilmişcesine düşünüyordu. Gözgöze geldiler bir an, gözlerini indiren delikanlı önündeki zeytinden bir tane alarak, ekşinin verdiği tadı hissetti. Hissettiği birşey daha vardı. Üzerindeki bir çift göz. Tekrar başını kaldırdığında ihtiyarla göz göze geldi.Gözlerinin dolduğunu hissetti, ve kaçırırcasına kapattı.

Bir eliyle astarı sökülmüş cekedini alan ihtiyar kır bıyıklarının altından gülümseyerek delikanlıya doğru geldi.

- Oturabilir miyim evlat?
- Elbette amca, buyur başımızın üzerinde yerin var.

Tahta sandalyeyi küflenmiş zeminde gıcırdatarak çekti ihtiyar. Ardından geçti ve karşısına oturdu delikanlının. Uzun uzun gözlerine baktı ve elini omzuna koydu.. Yıpranmış, yorulmuş, hayatın ağırlığını taşıyan bir eldi sanki.. Delikanlı elin ağırlığını omzunda hissederek başını kaldırdı, ihtiyar sanki bir depremi andıran sesiyle konuşmaya başladı;

- Senin yaşındaydı... Senin gibi boyuda uzundu biliyormusun ?...

Sessizce dinlemekle yetindi delikanlı. O depremden çıkmışcasına titreyen ses ilginç bir huzur veriyordu gönlüne. Devam etti ses;

- 16 sene önceydi. Aslan gibiydi, dağ gibiydi. Sıksa taşın suyunu çıkarırdı..

Tekrar gülümsedi ihtiyar, ama dolan gözlerini gizleme gülümseyişi olduğunu hemen farkeden delikanlı yaşlı adamın alkolün ve sigara dumanınında etkisiyle kırmızılaşmış gözlerine baktı.

- Dünya küçük derler evlat, eğer küçükse ben aslanımı 16 senedir neden bulamıyorum? Neden kaybettim evlat? Yoksa bu kadar mı zalim bu dünya... ?

Verecek cevap yoktu delikanlı için, çareyi kadehini kaldırıp ihtiyarın kadehine vurmakta buldu. 1 yudum daha içmek istemesine rağmen o bir yudum boğazından geçmedi. Yutkunurken zorlanması ihtiyarın gözünden kaçmamıştı.
Adam devam etti ;

- Bak evlat, sende buradasın, bende.. İkimizde şu gözünü sevdiğimin rakısını içiyoruz, cigara ile dansediyoruz... Ben heryeri dolaştım bulamadım aslanımı, ama her akşam bu puslu ortamda, şu gördüğün şişenin sonunda arıyorum onu, ya sen ne arıyorsun ?

Bir an duraksaladı delikanlı.. Neyi kaybetmişti? Kendine bu soruyu sormaktan hep kaçmıştı. Ama ihtiyar karşısında kaçamadı. Titreyen sesi tek kelime söylemeye yetti;

- Kaybettim....

Adam elini tekrar delikanlının omzuna koyarak devam etti ;

- Neyi kaybettiğini bile bilmiyorsun artık değil mi ? Hep eksik birşeyler var ama bilmiyorsun öylemi ?

Yavaşça gözlerini kaldırdı genç adam. Başıyla önündeki bu yaşlı hayat ağacını onaylarken gözlerine daha derin baktı.Kendisi gibi ihtiyarın gözleride maviydi. Ama ne mavi.. Acımasız dalgaların durmaksızın dövdüğü kayaların, güneşte yansımasını andıran bir renk.. Solmuş ve kendini renksizliğin kucağına bırakmış bir mavi... Kimbilir belkide yaşamın her yüzünü görmek böyle yapıyor insanı diye düşündü. İhtiyarın sorusuna evet demek isterken sözlerine boğazındaki hıçkırıklar engel oldu delikanlının.. Adam deprem sesiyle devam etti;

- Ben biliyorumda ne oldu anasını satayım...

Yılların eskittiği yumruğu yavaşça masaya indi. Masaya inen yumrukla irkilen delikanlı, sanki yüreğine gelmiş bir ateş gibi hissetti darbenin şiddetini.

- Ahh ulan ahh.. Aslanımda severdi bir zamanlar biliyor musun ? Çok güzel bir hatuna kaptırmıştı gönlünü..

Gülümsemenin ardından yürekten çıkarmışcasına sesi, devam etti ihtiyar;

- Ahh ulan bu karı milleti yok mu... topuna kibrit suyu...

Genç adamın gülümseyişini gamzeleri belli etmişti. Adam, delikanlıya bakarak güldüğünü görmenin mutluluğu ile devam etti ;

- Pek çok sevmişti aslanım.. Senelerce gezdilerde bir türlü everemedik onları. Tam eşten dosttan borç aldım, evlenecek duruma getirdim, bu seferde nedense koptular.. Etraf çok karıştı.. Heyt be, ne var anasını sattımın şu dünyasında milletin işine karışırlar? Zaten 3 kuruşluk hayatımız var içinde bir litre zehir, iyice zehirleyerek mi mutlu olur mu millet evlat ?

Soruya yine yanıt veremedi delikanlı. Sanki konuşma yeteneğini yitirmiş, tüm hislerini dinlemeye vermişti. Düşlerin hayallerine ulaşırcasına dinliyordu deprem sesli ihtiyarı;

- Bir gece onu burada buldum evlat. oturmuş senin oturduğun yere, gözleri kapanmışcasına içiyordu. Geçtim
karşısına, " söyle bakayım aslanım neyin var? " dedim, ne dedi bana biliyor musun, senin sözlerini... " kaybettim babam, kaybettim.., " ilk önce anlamadım ve sordum " neyi kaybettin koçum " dedim aslanıma, " bilmiyorum babam, birşeyleri kaybettim ama neyi kaybettiğimi ben bile bilmiyorum" deyip sarıldı bana evlat, o gecedir ki ikimizde kör kütük sarhoş olmuştuk...

Delikanlının gözünden akan yaşlara aldırmadan bir bafra daha yaktı yaşlı adam. Biten şişenin yerine gelen yeni şişede çoktan yarılanmıştı.

- Ertesi gece yine gelmiş buraya aslanım, yine ölümüne içip ardından meyhaneciye sarılmış, " babam bırakma beni ne olur " diye yalvarmış, yalvarmışta bir damla gözyaşı akmamış gözlerinden. Ardından da sendelereyek çıkıp gitmiş kapıdan.

Yaşlı adam hıçkırarak devam etti;

- Gece yarısı bir telefon geldi evlat, çalmaz olaydı o telefon, gitmez olaydım o hastahaneye, görmez olaydım
aslanımı yüreği parçalanmış halde. Ertesi sabah karların arasında toprağa kendi ellerimle verdim. Topraktan yastık yaptım aslanımın başı acımasın diyerek. Yumuşacıktı hala bedeni. Gökyüzü sanki yeryüzü ile arasında beni eziyordu evlat! Bu acıyı bilir misin evlat!...

Topallayarak teybe ulaşan meyhaneci dumanlı dağları tekrar çalmaya başlarken ihtiyarın gözlerindeki damlalar tahta masada ufacık bir gölet oluşturmuştu. Sanki zorla söylenen sözler ;

- Evlat, neyi kaybettiğini bir gün bulursan banada söyle, az ilerde zincirlikuyu' ya gideyim, söyleyeyim aslanıma, oda yarım kalmasın. Belki o zaman düzelir herşey...

Sözlerini bitirir bitirmez ceketini sırtına alan yaşlı adam, bedenini zor taşıyan bacaklarına bir güç daha verip ayağa kalktı. " yarin ve yardımcın yaradan olsun evlat " diyip hızla kapıdan çıkarak kayboldu gözden..

Masada kalan bafraya gözlerini diken delikanlı, soğuk bir kış günü suya batmışcasına titredi. Kadehinden aldığı yudum boğazındaki düğümlerden geçmeyerek nefesini tıkadı.. ihtiyar sanki karşısındaymışcasına ;

- Duygularımı yitirmişim be babacım.. Duygularımı... İnsanlığımı.. Attığını hissettiğim yüreğimi kaybetmişim...

Ayağa kalktı hışımla, sanki dünya gözleri önünde takla aldı. Başına bir kova kaynar su dökülmüşcesine sendeledi. Cebinden çıkardığı parayı masaya bıraktı. Ne kadar olduğunu bilmiyordu. Önemide yoktu zaten. Kaybettiklerimi bulmalıyım diye mırıldandı. Zar zor seçebildiği kapıya doğru yürümeye çalıştı. Yalpaladığını biliyordu, ama bunun ne kendisinin nede kimsenin umrunda olmadığının da farkındaydı. Sanki kaybettiklerini bulacakmışcasına, hızla kapıdan çıktı. Ertesi günü kayıplar defterine bir isim daha eklenecekti...

M@D_VIPer
24-06-06, 17:03
Kavuşur muyuz Bilinmez

Yağmurda yere düşen damlaları saymak, yaşananları unutmak kadar kolay değil
Sevgiliyken arkadaş moduna geçmek kolay değil
Üçü beş yapmak ne kadar zorsa seni sen yapmak o kadar zor
Sıradan günlere alışmak uçurtma uçurup balık tutmak veya sessiz roman okumak gibi. Sadece mehtabı izliyorum süzülen dalgalar arasından martıları kesip zıplayan kefallere dalıyorum tüpsüz, vurgun yeme korkusu olmadan çoğu zaman nefesim yetmiyor...oltanın ucundaki yemi yiyip sonra kaçan balıksın beni benden alıp sonra kaçtın.bir şans daha vermeden...
Şarkımızı dinliyorum: baharda bekle beni rüzgara kapılmadan, sandalda bekle beni dalgalara yakalanmadan, evde bekle beni annen baban olmadan, salıncakta salla beni ip kopmadan, ölesiye uçur beni midem bulanmadan, ip atlattır bana ayağım takılmadan, gol attır bana kaleci olmadan, sıkıca sev beni kimseler almadan... ya böyle diyorduk geçen eylülde o günleri fragman gibi yaşamak güzel düşünüyorum da sen ile güzel olmayan bir şey var mı diye tek kelimeyle yok elmamız yarıya bölündü artık sen yiyenin midesine ben ise fazlalıktan dolaba giriyorum sana kavuşur muyum bilinmez....

M@D_VIPer
24-06-06, 17:03
Kavuşmanın Alfabesi

Öylesine bir gündü, yeni değil de sanki geçmiş günlerden biriydi, öyle gibiydi...
Kaç gece beklemiştim seni. Kaç gece koynuma hasretini alıp uyumuştum. Kaç gece yalnızlık sancısıyla kıvranıp durmuştum. Öyle acımasızdı ki geceler, gökteki yıldızlar yüreğime atılan birer taş gibi gelmişti bana. Yine de her şeye değerdi bekleyişim.
Bütün yollar sana çıkıyordu ama ben asıl senin yolunun benimkiyle kesişmesini bekliyordum.
Aylar geçmişti hep vardın ama bir tek o an yanımdaydın. Biraz yabancıydın bana, biraz da tanıdık. Şaşkındık, şaşkınlığımız çok fazla yansıyordu yüzümüze. Göz göze gelmek hiç bu kadar zor olmamıştı. Bir bakıştan bin anlam çıkarmak buna denirdi işte. Yüzümüzde birbirimize ait izler arıyorduk bakarken.
Ne çok duymuştum sesini ama sanki sen ilk kez konuşuyordun. İlk kez söylediğin cümleler sahibiyle bütünleşiyordu.
Düştükçe gülüşün yüzüne, sessiz olan her şey konuşmuştu içimde. Yine de sözler bir türlü çıkmıyordu ağzımdan. Oysa boynuna sarılıp "Sen aylardır beklenen, sen yıllardır özlenensin" demek istiyordum. Hava serin değildi ama ben titriyordum.
Kelimeler hiç bu kadar zor olmamıştı bana. Ne zaman bir şey söylemeye kalksam, her seferinde bir şey oluyordu, sözcükler ağzımda donuyordu.
Sıcaktın, dokunmasan da yansıtıyordun. Biraz önce titreyen ben artık terliyordum. Aşktı bu biliyordum ama bunu kendime bile itiraf edemiyordum.
Farkında değildin belki, belki ben belli etmiyordum ama yıllardır koruduğum, yıllardır kimseye açmadığım topraklarımı çoktan teslim almıştın bile. Sınırlarımdan içeri girmiştin bir kere. Yüreğimin en gizli, en kuytu köşelerinde sen vardın artık.
İtirazsızdım, belli ki mutluydum. Belli ki beni şaşırtan mutluluğun ta kendisiydi. Harfleri tükenmez bir kavuşmanın alfabesindeydim. Ve ben okumayı sanki yeniden öğreniyordum.
Şimdi bu sevdayı bana yaşattığın için kendimi şanslı hissediyorum. "Ya sen olmasaydın" diye düşünmüyorum çünkü sen varsın. Çünkü sen içimdesin. Çünkü sen benim hayat kaynağımsın.
Biliyor musun, çölde bulabildiğim bir avuç su olsan, bitmeyesin diye içmem seni. Nerede olursan ol benimle kal. Ben, bu yürek attığı sürece seninleyim.

M@D_VIPer
24-06-06, 17:04
Kavuşmak Dileğiyle

Bu ne yaman çelişkiydi seni deli gibi seviyordum ama sen bu sevgime rağmen benimle sık sık konuşmak istemiyordun. Niye seni sevdiğim halde ve sende beni sevdiğin halde neden konuşmayacaktık. telefonda konuşmuştuk ve bir anlaşma yapmıştık artık haftada bir kere telefonla konuşacaktık sebep ise nişan yüzüğünün takılmamasıydı. Böyle yapmakla kalbimi mahkum ediyor olacaktım. oysa şimdiye kadar kalbimi hep serbest bırakmıştım ta ki gidip Ege'nin nazlı ve güzel kızına aşık olana kadar ama şimdi onu demirlediği limandan çıkarıp kendime mahkum ediyordum
pazartesi saat 14:30 da konuşacaktık bu çok acı vericiydi. Kalbim görüş gününü bekleyen mahkum gibi çaresizce bekliyordu. O an ve o zaman(pazartesi 14:30) bütün dünya onun oluyordu. ve o anda susayan bir çiçek gibi Ege'nin nazlı ve güzel kızını içine çekiyordu.bu durumu ortadan kaldırmak için bir an önce nişan yüzüğünü takmalıydım.kısıtlamaların olmadığı bir zamanda kavuşmak dileğiyle..

10.05.03 ANKARA

M@D_VIPer
24-06-06, 17:04
Kaval Çiçeği Masalı

Çoban Ali, bütün gün dağlarda, bayırlarda koyunlarını otlatır, onlara kaval çalarak vakit geçirirmiş. Çoban Ali doğanın ortasında koyunlarıyla başbaşa olduğu için pek konuşmazmış. Kiminle konuşsun ki? Konuşmaya gereksinim duyduğunda kavalını çıkarır, ona düşüncelerini üflermiş yanık yanık.

Bir gün, durgun bir su kenarında koyunlarını otlatıyormuş. Sırtını çimlerin kenarındaki ağacın gövdesine dayamışken, kavalını çıkarıp üflemeye başlamış. Önce hafiften, sonra uzun uzun çıkıp çevreye yayılmış ezgilerin duygusallığı. Çimler, bu gizemli dizeme uyup uzun boyunlarını sağa sola sallamaya başlamışlar. Rüzgar hafiften esince yardım etmiş onlara. Otlar, çimler, sazlar salınmışlar bir o yana bir bu yana. Papatyalar ve diğer kır çiçekler de katılmışlar onlara. Büyüleyici kavalın sesine uyarak çimler, otlar, sazlar, papatyalar ve diğer çiçekler bir dansdır tutturmuşlar. Bir sağa, bir sola, salınarak, öne ve arkaya yaylanarak.

Çoban Ali, önce hafiften üflediği kavalına biraz canlılık katıp, daha derinden, ta yüreğinin derinliklerinden bir nefes vermiş. Daha yanık, daha duygulu. İşte o zaman kavalın ezgisi daha gür çıkmış. Dizem daha bir gizem ve etkileyicilik kazanmış. Yayılmış tüm doğaya dalga dalga. Ezginin dizemi yayıldıkça uzun uzun, rüzgar gücünü arttırmış, otları, sazları, çiçekleri yalayarak. Bitkiler boyunlarını bükerken rüzgarın okşayışıyla bir o yana, bir bu yana. Rüzgar da keyiflenmiş bu salınmadan. Coştukça coşmuş Çoban Ali'nin büyüleyici ezgisiyle. Sanki Çoban Ali çalıyor, doğa da geçmiş karşısına dans ediyormuş.

Kavalın sesi küçük su birikintisinden de duyulmuş. Önceleri yumuşak uzun dizemler olarak; sonraları coşan, çağlayan duygular olarak. Sudaki yuvasına gizlenmiş uyuklayan küçük bir balık, birden dikkat kesilmiş bu hoş ezgiye. Önce dinlemiş gözlerini yumarak. Sonra coştukça kavalın sesi, duramamış yerinde, dolanmış suyun içinde bir o yana bir bu yana. Kuyruğunu sallamış ezginin dizemi ile. Kuyruğu açıldıkça tül tül suyun içinde, bedenini kıvırdıkça suda ilerlemek, dönmek, dans etmek için, kavalın sesine hayran kalmış.

"Kimdir bu kadar güzel çalan acaba?" diye zıplamış suyun içinden. Kıyıdaki ağaca, sırtını dayamış Çoban Ali'yi görünce, uzaktan kıyıya doğru yaklaşmış süzülerek.

Çoban Ali, kavalına düşüncelerini üflerken, farkına bile varmamış kıyıda çırpınan, zıplayan güzel balığın. Bir an, suya birşey düşmüş gibi ses çıkınca, kavalını üflemeyi durdurup bakmış kıyıya doğru. Olur a, kendi kuzularından biri, su içmek isterken ayağı kayıp yuvarlanmıştır belki suya. İlk bakışta korktuğu gibi bir olay olmadığını görünce merakla su kenarına doğru emeklemiş.

İşte bu anda, sudan fırlayıp havada çırpınan güzel kırmızı balığı görmüş. Küçük balıkmış sesi çıkaran, suya düşerken "cup" diye. Kaval susunca bir an için, rüzgar çiçekleri, otları, sazları okşamayı durdurmuş.

Ezginin dizemiyle dans eden çiçekler, otlar, sazlar durmuşlar birden.

Sessizce beklemişler, "Ne olacak?" diye.

Çoban Ali, elleri üzerinde suya doğru eğilince, içinde bir oyana, bir bu yana çırpınan, kıvrak hareketle dolanan, kırmızı balığı görmüş. Kuyruğunu yayarak tül tül, kıvrılırken suyun içinde, tüm güzelliğini sergilemeye çalışıyormuş küçük balık. Çoban Ali bakmış ki küçük balık sevgi ile çırpınıyor suyun içinde, hemen bağdaş kurup kıyıya, kavalını çalmaya başlamış. Her zamanki gibi önce incecikten yavaş yavaş, sonra coşarak, yüreğindeki sevgiyi yansıtarak üflemiş. Kavalın sesi coştukça, çimler, otlar, çiçekler ve sazlar da başlamışlar salınmaya. Ezginin dizemine, gizemine ve coşkusuna uygun olarak, önce ağır ağır, sonra hızlanarak, dalga dalga.

Bir yanda suyun içindeki balığın kıvraklığı, bir yanda bitkilerin salınımı, bir yanda Çoban Ali'nin kavalından çıkan ezginin büyüleyici duygusallığı, yayılmış doğaya perde perde...

Kuşlar gelmişler cıvıldaşarak ağacın dallarına. Kuzular melemişler arada ezginin dizemine uyarak. Tüm doğa ezginin duygusallığını yaşayarak çalkalanmış kıvrıla kıvrıla...

Çoban Ali bakmış ki doğa dans ediyor kavalını çalarken; O da kendini kaptırmış bu dansa ve daha canlı, daha içten üflemiş kavalını...

Günler haftaları, haftalar ayları kovalamış. Çoban Ali ve sürüsü gelirken su kenarına, koyunların çıngırakları ile kuzuların meleyişleri duyulunca uzaktan, çimler, otlar, çiçekler, sazlar kucaklaşırmışlar sevinçten. Kuşlar doluşurmuş ağacın dallarına. Doğa hazırlanınca büyük şölene, suyun kenarına bağdaş kurup kavalını çıkarırmış Çoban Ali. Daha ilk ezgi süzülürken kavalın deliklerinden suda bir kıpırdanma başlar, küçük kırmızı balık fırlayarak suyun içinden, "Ben de hazırım" dermiş. Çoban Ali çalmaya başlayınca kavalını; gözlerini kapar, içinin güzelliğini üflermiş derinden...

Bir gün bakmış ki küçük balık kırmızı yüzünü sudan çıkarmış, kara gözleri ile öylece hareketsiz bakıyor. Dayanamamış onun bakışlarına. Çoban Ali belki de aylardır ilk kez dudaklarını kıpırdatıp:

- Çok mu seviyorsun?

- Evet aşığım.

- Ümitsiz bir aşk o zaman seninki.

- Olsun ama çok güzel.

- Nasıl anlıyorsun geldiğimi?

- Çimler hışırdıyor, çiçekler fısıldaşıyor, kuşlar cıvıldıyor, bir hareket geliyor doğaya. Toprak ve su bile etkileniyor. Ben de yuvamdan çıkıp yanına kadar geliyorum ezginin eşliğinde, dans ederek.

- Çok güzel yüzüyorsun.

- Fark ettin demek.

- Hele kuyruğunu açınca, gelin duvağı gibi oluyor.

- Kuyruğum çok güzeldir.

- Aslında her şey çok güzel. Kara gözlü kıvırcık tüylü kuzular, ağaçlarda kıpırdayan küçük kuşlar, salınan, dalgalanan çimler, çiçekler, fısıldaşan sazlar, çimenlerin arasında serpişmiş beyaz papatyalar, şu içinde yüzdüğün duru su, karşıdaki dağlar, ıssız tepeler... Hepsi çok güzel.

- Doğa katıksız olunca çok güzeldir.

- Görmek isteyene.

- Evet.

- Ben de bu güzelliğin içinde çalıyorum kavalımı.

- En güzel sevgiyi yansıtarak.

- Gözlerimi yumup içimden geldiği gibi.

- Yalnız içinden geldiği gibi değil bence. Ben o ezgilerde duygularını, sevecenliğini de duyuyorum. Sanırım diğerleri de benim gibi.

- Çok mu seviyorsunuz benim ezgilerimi?

- Evet. "İşte doğanın aşkı" diyoruz sen gelirken.

- Herkes, herşey aşık mı sence?

- Evet.

- Ben de aşığım. Doğaya. Onun katıksız güzelliğine...

Çoban Ali, kavalı yine dudaklarına götürüp yavaştan üflemeye başlamış. O güzelliği anlatmak istercesine, nefesini öyle kullanmış, öyle güzel ezgiler çıkmış ki kavaldan, tüm doğa büyülenmiş, karşısına geçip dans edip oynamışlar hep birlikte.

Küçük balık kah başını suyun yüzünde tutarak, kah sağa sola kıvrılıp, kuyruğunu sallayarak, eşlik etmiş ezginin dizemiyle dans eden doğaya. Onun çırpınırken ürettiği kıpırtılar, yavaş yavaş sevgisini ve aşkını yaymışlar suyun üstüne. Halka halka, dalga dalga...

Çoban Ali her gün, koyunları otlamaları için yayınca, suya eğilir, balıkla konuşur dururmuş. Bu konuşmalar çok uzun sürdüğü için eskisi kadar çok çıkmaz olmuş kavalın sesi. Ne yapsın Çoban Ali, hem konuşup hem de kaval çalamaz ki. Sabırla kavaldan çıkacak ezgiyi bekleyen doğa, kaval sesinin gecikmesine tepki gösteriyormuş. Rüzgar hızla eserken, ağacın yaprakları arasında soğuk ıslık çalıyor, çiçekler ve çimler yerlere kadar eğilip onun hırçınlığından kaçıyormuş. Çoban Ali aldırmadan çevrenin tepkisine, sevgisini konuşurmuş küçük balıkla. Mutluluk içinde...

Küçük balık sevildiğini gördükçe daha neşeli, daha kıvrak çırpınırmış suyun içinde. Balık yorulunca konuşmaktan, Çoban Ali'den kavalını çalmasını istermiş. O zaman Çoban Ali, suyun kenarına bağdaş kurup üflermiş kavalını. Sevgi konuşmaları ile mutluluğu yaşamış olan Çoban Ali, çalınca kavalını, tüm doğa, yine dans ederek katılırmış ezgiye. Eskisinden daha canlı, daha içten. Buralara hiç kış gelmiyor, doğa hep yeşil ve neşe dolu yaşıyormuş tüm coşkusuyla...

Bir gün, koyunları ile su başına doğru ilerlerken Çoban Ali, karşı yönden patikadan, kendine doğru gelen bir adam görüvermiş. Keskin gözleri, adamın niçin buralarda olduğunu hemen anlamış.

Daha uzaktan omuzunda asılı duran oltası ile bu adamın bir balıkçı olduğunu görmüş. Balıkçı, sabahın erken saatlerinde buralara gelmiş, balık avlamak için. Çoban Ali'den de erken...

Balıkçı omzuna dayadığı oltası ile ıslık çalarak, sallana sallana gelirken kendine doğru, ürkerek bakmış Çoban Ali. Balıkçı yanından geçerken yüreği hoplamış birden. Göz ucuyla korkarak baktığında, oltanın ucunda sesizce süzülüp duran, kendisinin çok iyi tanıdığı, sevgisini paylaştığı küçük kırmızı balığı görmüş. Küçük balık, yakalandığı otlanın ucunda, açık ağzından asılmış, çırpınmadan, sesizce uzanıyormuş. Hareketsiz tül gibi uzayıp giden kuyruğu, kocaman açılmış, bağıramayan, çığlık atamayan ağzı, donuk gözleri ile ölümün, bitmiş bir yaşamın sessizliğini yayıyormuş çevreye.

Ama balıkçı mutlu, yakaladığı avın keyfi ile dudaklarını büzmüş, gönlünce ıslık çalıp duruyormuş. Çoban Ali'nin gözleri doluvermiş birden. Yanaklarından aşağıya süzülüvermiş yüreğinin acısı, sicim gibi... Gözleri buğulu, hızlı adımlarla, koşarcasına yürümüş suyun başına doğru, bir umutla. Ola ki, balıkçı bir başka balığı tutsun. Kendi sevgi dolu balığı yaşıyor olsun. Suyun kıyısına gelince, hemen çömelip suya doğru, gözleri ile küçük balığını aranmış...

Rüzgar hafiften esiyor, çimler, çiçekler, ağaçlardaki yapraklar bile kıpırdamadan sessizce bekleşiyormuşlar. Kuşlar gelmeye başlamış sessizce. Fazla gürültü, patırtı yapmadan. Küçük kanat çırpıntısı ile dallara konup bekleşmişler. Çoban Ali, ağlamaklı bir sesle, suya doğru seslenmiş, sevgisini dile getirmiş,

"Belki küçük balık duyar da çıkar" diye. Oltanın ucundaki bir başka balık olsun, kendi küçük balığı sudan çıksın,

"Korkma ben buradayım" desin diye, beklemiş. Gözlerinden yaşlar akarken, suyun yüzeyi öylece durgun ve sesiz kalmış. Ne bir kıpırdanma, ne bir dalgalanma...

Çoban Ali kavalına sarılmış hemen. "Belki, duymadı geldiğimi" diyerek en yanık, en içten ezgiyi üflemeye başlamış ağır, ağır. Yalnızca doğa, rüzgarın da etkisiyle sızlanmış yavaşça. Yanık kaval sesi, dalga dalga yayılırken doğaya, çimlerin, çiçeklerin arasından dolana dolana dolaşırken dağları bayırları, küçük balığı, onun sevgisini fısıldamış ağlayarak. Doğa da sızıyla dinlemiş kavalın acı dolu ezgisini...

Çoban Ali unutuvermiş koyunlarını. Aşkam olunca koyunlar, hüzünlü çobanı dağda bırakıp kendiliklerinden dönmüşler köye, ses çıkartmadan. Çoban Ali, su başında öylece kalmış…

Dizleri üzerinde, ağzında kavalı, susmadan üflemiş yüreğinin tüm acısını. Onun ezgileri yankılanmış gecenin karanlığında...

Yıllar sonra buralara gelen insanlar, sessiz doğanın güzelliğini görüp, su başındaki ağaca sırtlarını dayayarak oturduklarında, gözlerini kapayınca ağacın yapraklarının birbirine sürterken çıkarttığı sesi, bir ezgiye benzetmişler. Çimler, çiçekler, suyun kenarındaki sazlar bu sese ayak uydurup salınarak dans edermişler. Kuşlar da bir başka öter, yanık yanık ezgilerle Çoban Ali'nin sevgisini yansıtırmış durmadan. Su kenarında, daha önce hiç görmedikleri bir kırmızı çiçek salınırmış bir o yana, bir bu yana...

Bu çiçek, insanlara çok değişik gelirmiş. Kimse onun gibi bir çiçek görmemiş o güne kadar. Yapraklarının uçlarında püsküller varmış. Tül tül uzanan, rüzgarla dalgalanan kıvrılan püsküller. Çiçek, uzun ince bir boruyu andırıyormuş. Üzerinde siyah noktalar varmış dizi dizi. Çiçeğe şöyle bir dikkatle bakınca kavala benziyormuş. Rüzgar estikçe çiçek kıvrılıyor, sallanıyor, çevreye bir ezgi yayılıyormuş kaval sesini andıran.

İnsanlar bu çiçeğe "Kaval Çiçeği" demişler. Kaval çiçeği, yalnız bu su başında bulunurmuş. Nereye götürseler, nerede yetiştirmeye çalışsalar olmamış. Yalnız bu su başında, kendi kendine yetişmiş, büyümüş. Kışın yaprakları dökülür, çiçeği kurur, bir çalı gibi dururmuş suyun kenarında. Bahar gelince, doğa uyanırken, o da uzun kış uykusundan silkinir, renklenip çiçek açar, bol yeşil püsküllü yapraklarıyla Çoban Ali'nin ezgilerini çalarmış, doğa dans etsin, baharı kutlasın diye...

Bir duygu düşünün; Çok kutsal olsun. Ona saygınız ve sevginiz sonsuz olsun. Birden karşınıza çıkan bir olanak, size herşeyi unutturabilir. Onun peşinde gidiverirsiniz. Bu tuzağa yakalanırsınız. Ne kaybersiniz? Çok. Belki de herşeyinizi...

Balıklar öğrendiklerini en çok 14 saniye saklayabilirmiş. Sonra her şeyi unuturmuşlar. Bazen biz de öyle yapmıyor muyuz?

Herşeyi unutup bir şeyin peşine takılıp gitmiyor muyuz? Bu durumda bıraktıklarımız nelerdir? Sonunda elimizde kalan çoğunlukla, o kutsal duygunun izleridir. Bu anılar sonsuza değin sürüp gider. O duygu kaybolmaz. Biz ise yok olup gitmişizdir.

Acaba hep böyle mi olmalı? Bizler yanılgının bedelini hep yaşamla mı ödemeliyiz? Bana kalırsa en az bir kez daha şans tanınmalı. Ama, ee yazık ki, gerçek böyle değil işte.

M@D_VIPer
24-06-06, 17:05
Kararsızlık denizinde bir damla.

Evet sevgilim uzun zamandir kararsizlik denizinin içinde çirpinip duruyorum.Kararsizligim ve ben artik bütünlesmisiz sanki.Ne o beni ne de ben onu birakamiyoruz.Senden ayrildigimdan beri böyleyim aslinda.Ney nasil yapmam gerektigine,ne yapmam gerektigine bir türlü karar veremiyorum.Birçok insan var etrafimda sevebilecegim...Hatta beni senin beni sevdiginden çok daha fazla sevebilecek,bana hiç düsünmeden ömrünü adayabilecek insanlar var.Ama olmuyor!Dogru olanin hangisi oldugunu birtürlü bilemiyorum,anlayamiyorum!Karsiliksiz sevginin sonu yok daha dün sana artik seni bir dost gözüyle sevecegimi söylerken bile kararsizliklar içinde yitip gidiyordum...Ama en sonunda söyledim ve herzamanki gibi yine pisman oldum!Sikildim artik sevgilim...Senden ayrildiktan sonra sürekli yanlislar yapmaktan ve yaptigim yanlislarin ardindanda kararsizliklar ve pismanliklar içinde kivranmaktan sikildim.

Bazen öyle bir noktaya geliyorumk ki solugum tükeniyor,bedenim,ruhum,kalbim ayni anda isyan etmeye basliyor!Iste o zamanlarimda delicesine haykirmak ve nefesim tikanana kadar hiçkira hiçkira aglamak istiyorum.Yardim dilenebilecegim hiçkimsem yok.Benim tek dostum,sirdasim,yol göstericim sendin artik hiçkimsem yok!Kalabaliklar arasinda yapayalnizim sevgilim,sensiz kimsesizim.Binlerce insan var etrafimda derdimi dinlemeye,acimi paylasmaya hazir ama olmuyor iste.Kim yardim edebilrki bana?Kimin elinden birsey gelir?Ya da kimin gücü yeter beni bu kararsizlik denizinin içinde bogulmaktan kurtarmaya?Yetmez iste sevgilim..Sen gittikten sonra da beni hayata tekrar döndürmeye hiçkimsenin gücü yetmedi zaten...

Evet senden sonra da asklarim oldu eger merak ediyorsan!Asklarim ve ayriliklarim oldu bir sürü ...Kendi kararsizliklarimin bedelini ödetip aci çektirdigim insanlarda oldu elbet.Ama inan bana hiçbirini de bilerek yapmadim,hiçkimseyi üzmek,kirmak istemedim ama onlar israrla yaklastilar bana,bei degistirebileceklerini,yeniden hayata döndürebileceklerini umud ettiler ama sonuç hep hüsran oldu iste!Bazende ben yaklastim bazilarina belki beni kurtarabilirler,belki bu sefer mutlu olabilirim umuduyla...Ama nafile!Üç gün bes gün ve sonrasinda her zaman oldugu gibi herseyde,her sözde seni aramaya baslamalarim!Ve tüm bu kararsizliklarin,ayriliklarin ardindan yine içine düstügüm kararsizligim...Sokaktaki her sesi sen sanisim,her telefonu sensin diye açisim,her ayak sesine belki gelmissindir diye kosusum...Ve nihayet yine; Ben,karsiliksiz sevgim,acilarim,kararsizligim ve pismanliklarim...

Yalniz degilim aslinda. Baksana bana senden kalan birçok dostum var iste!Tabii gözyaslarimida unutmamak gerek...Onlar benim en vefali dostum.Onlar beni bir tek gece bile yalniz birakmayan dostum...Ve sonra uykusuz gecelerim var tabii.Günes dogana kadar bana bikip usanmadan yoldaslik eden sokaklarin sonuz karanligi var!Anilarin var bana senden kalan,yataga her uzanisimda uykuya dalmadan uzun uzun düsündügüm anilarimiz var.Ve içimdeki sonsuz sensizligime inat birazcvik bile azalmayan bu deli sevdam var...Görüyormusun sevgilim?Sen beni birakip gitmis olsan bile ben yalniz degilim aslinda.Sen gittin ama birçok acimasiz fakat acimasiz oldugu kadarda vefali dost biraktin ardinda...

M@D_VIPer
24-06-06, 17:05
Karaman'ın Koyunu Sonra Çıkar Oyunu

243 senesi Kösedağ savaşından ve bozgunundan sonra, Selçuklu ordusu çekilmiş, Moğol ordusu yer yer Anadolu’yu istilaya başlamıştı. Moğollar Müslüman olmadıkları için, Müslüman Türklere karşı çok düşmanca hareket ediyorlardı. Kuvvetçe çok üstün durumda bulunuyorlar ve her savaşta galip geliyorlardı. Konya’yı istila ettikten sonra, Kerimüddin Karaman Bey zamanında Karaman’ın üzerine yürüdüler. Tarih takriben 1258 sıraları idi. Karamanoğlulları telaşa düştüler. Zira Moğollar direnen yerlerde halkı kılıçtan geçiriyorlardı. Ne yapıp yapıp, bu putperest Moğolları yenmek lazımdı. Karamanlılar basit bir harp hilesi düşündüler. Netice de Moğollar baskın yapacaklardı. Moğol ordusu Konya üzerinden Karadağ’a doğru ilerliyorlardı. O tarihte Karadağ ormanla kaplı idi. Karaman askerleri koyun postuna bürünerek, bir koyun sürüsünün arasına karıştılar. Sürü ile birlikte Moğol ordusuna doğru yaklaşmaya başladılar. Moğol ordusu, sürüyü gasbetmek, yiyip içmek için bir kaç koyun yakalayıp! kestiler, kızarttılar ve içkiyle beraber yemeye başladılar. Tam sızdıkları sırada, koyun postuna bürünen Karaman askerleri üzerlerindeki postları atarak, Moğolların üzerlerine çullandılar. Bir yandan da ormanda gizlenmiş bulunan esas ordu, Moğollara hücum etti. Bütün Moğol ordusu orada yok edildi. Tek tük kaçıp kurulabilen Moğollar da etrafa bu deyimi yaydılar.

M@D_VIPer
24-06-06, 17:06
Kara Kurbağa ve Mavi Gözlü Çocuk

Karakurbağa yirmi yedi ocak gecesi şehrin kuzey yakasındaki evini terkedip gitti. O gece şehirdekiler, karakurbağanın neden vıraklamadığını düşünüyorlardı. Şehre doğru vıraklayan kurbağa göçmeye karar verdiği gün susmak zorunda kalmıştı. Yosun yatağını, ıvır zıvır eşyaları toparlayarak nehir kıyısına yüzdü. Büyükçe bir nilüfer yaprağına veda mektubunu yazdı.
Yirmi sekiz ocak sabahı, meraklı birkaç adam kurbağayı aramak için yola koyuldular. Adamlardan biri su ürünleri uzmanıydı. Diğeri tankerlerle evlere su taşıyan bir firmanın sahibi. Bir diğeri de çevreyi koruma derneği kurucu üyesi.
Karakurbağanın veda mektubu şehrin büyük meydanında halka karşı okundu. Herkes gözyaşları içinde çılgınca alkış tuttu. Müzeler genel müdürü bu kıymetli bir vesikadır diyerek mektuba el koydu. Onu büyük bir cam fanus içinde turistlere göstermek istiyordu.
Hiç kimse ama hiç kimse kurbağanın nereye gittiğini merak etmemişti. Çirkin, zavallı ve kaygan karakurbağa kimin umurundaydı.
Yıllar sonra mavi gözlü bir çocuk, müzeyi gezerken veda mektubunu gördü. Babasına nilüfer yaprağının niçin müzeye konulduğunu sordu.
Baba, o bir mektuptur dedi. Karakurbağanın göçünü anlatıyor. Okursan daha iyi anlarsın. Mavi gözlü çocuk mektuba eğildi ve okumaya başladı ; ‘’Bana şehre doğru vıraklayan kurbağa adını siz verdiniz. Yıllar var ki nehrimi kirletmemeniz için haykırıyorum. Artık evimi terketmek zorundayım. Size yalnızlığı, kirletilmiş güzellikleri ve sunî alışkanlıklarınızı bırakıyorum. İçimde saklı kalan binlerce satır var.
Vıraklamak nedir bilemezsiniz. Bizim de gönlümüzce ağlamaya, anlamaya, yaşamaya hakkımız var. Bunu bilemezsiniz. Ben sizin halinize ağlamıyorum. Evimi terkedeceğim, onun için üzülüyorum.
Bu nehrin anlamı, yosun bağlamış kurbağa yuvalarında saklıdır.Sizin gözleriniz mavi. Ama benim nehrim kahverengiye çalıyor. İçinizde bir kurbağa barındıramayacak kadar küçüldünüz.. Nehir akıp giden bir yoldur. Asırlardır bu yolu izliyor atalarımız. Yosun bahçelerinde büyüyor çocuklarımız. Kirli nehir, solmuş beyaz bir gül gibi dağılır gider. Siz hiç güneşin misafir olmadığı karanlık bir yuvada yaşamak ister misiniz ? Ben istemem Yine de ağlamayacağım. İçinizdeki nehirleri soldurmuşsunuz, benim nehrim solmuş ne çıkar.
Mavi gözlü çocuğun içi burkulmuş, gözleri dolu dolu olmuştu. Babasına döndü sorular sormaya başladı ; İçimizdeki nehrin anlamını öğrenmek istiyordu.
Bütün ısrarlarına rağmen baba, soruları cevapsız bıraktı. Doğrusu ne diyeceğini bilememişti.
Mavi gözlü çocuk karakurbağanın neden göçtüğünü anlamak istiyordu. Söylemek istediği önemli düşünceleri vardı. Son bir kez daha babasına döndü ve ‘’içimdeki nehrin kurumasını istemiyorum’’ dedi. Hem hiç bir kurbağa nehrini terketmesin. Ya da benim gözlerim mavi olmasın.

M@D_VIPer
24-06-06, 17:07
Kara Erik, Çağla

Harput’ta yaşantı artık tek düzelikten çıkmıştır. On dokuzuncu asrın sancılı günleri en acımasız ve en tipik tarihi olaylarıyla yaşanmaktadır. Henüz harbin yaraları çok tazedir ve yaralar kanamaktadır. Yıllar yılı debdebelerle geçmiş olan Harput yaşantısı üzerine bir kâbus çökmüştür. Birkaç yıl öncesine kadar hiç kimse ne olup bittiğinin farkında değildir.Bir İmparatorluğun bitişine şahit olduklarının bilincinde değillerdir. Ne Harput ve ne de Harputlular , Harput’un bittiğini gün be gün tükendiğini yeni yeni fark etmektedirler. Her geçen gün Harput’ tan bir şeyler kopartmakta, bir şeyler götürmektedir. Harput ahalisi, yavaş yavaş Mezra’ya bir göç telaşı içine girmişlerdir. Dünya Sosyoloji tarihinde eşine ender rastlanılır olaylar Harput’ta cereyan etmektedir ki, kocaman bir şehir ahalisi evlerini kendi elleri ile yıkıp, aşağıdaki ovaya, mezraya göç etmektedirler. Hiç kimse de bu işe akıl sır erdirememektedir. Bazı devlet memurları da, tayin isteyip gitmektedirler.
Rahmetli babam Yusuf BİCAN, o yıl on altı yaşındadır.
Harput’ta bu göç hareketi sürdüğü sıralarda, babam da düzenli olarak atı ile mezraya gidip, işlerini halledip tekrar Harput’a dönmektedir.

O yıllarda yaşanan bu sevda olayını, babam bir arkadaşına anlatırken dinleyip şahit oldum. Babamın çok sevip saydığı Hamedi’li Veli Efendi adında bir arkadaşı vardı. Onun için, ‘Veli, insanın namusunu emanet edebileceği bir dosttur.’ derdi. Veli Efendi bir gün babamı ziyarete gelmişti. Evimizin bahçesinde oturuyordu. Annem çay yapmış, ben ise çayları dolduruyordum. Tarih 25 Nisan 1966, -iki gün önce 23 Nisan Bayramına katılmıştım, oradan hatırlıyorum- erikler çiçek açmıştı.

Veli efendi, erik çiçeklerine bakarak “Yusuf, bu kaçıncı erik çiçekleri?” deyiverdi.
Babam, “Kırk yedi...” derken gözlerinden bir damla yaş düştü. Şaşırmıştım, babam durduk yere neden hüzünlenmişti.
Veli efendi, “Hele anlat, nasıl olmuştu o iş?” dedi.

Babam anlatırken sanki ben orada yokmuşum gibiydi. O sadece Veli efendiye anlatıyordu. Çünkü çocukların yanında aşk meşk hikayeleri anlatılmazdı. Çok merak etmiştim. İyi ki de dinlemişim. O gün çok hoşuma gitti. Hiç ama hiç unutmadım. Bundan sonrasını babam şöyle anlattı.

“Veli, yaşım atmış üç oldu. Olayın üzerinden kırk yedi yıl, evet, tastamam kırk yedi yıl geçti. Erikler, tam kırk yedi kere meyve verdiler, çoğu kuruyup gitti.
Her günkü gibi, bizim beyaz ata binmiş Mezra’ya gidiyordum. Harput’un çıkışındaki çıkmalı evin pencere camı birkaç kere çalındı. Hem de o kadar şiddetli ki, cam kırılacak gibiydi. Bakıp bakmamakta tereddüt ettim. İçimden bir ses, dönüp bak, dedi. Dönüp bir baktım ki, ne göreyim, bir ay parçası, bir huri kızı, başından oyalı yazması kaymış, bir çift yeşil gözle gülüyor. Eliyle ‘gel gel!’ diye de işaret ediyor...
Deli olacağım. Sabahın bu vaktinde rüya mı, hakikat mi farkında değilim. Harput gibi bir yerde, çok ender rastlanabilecek bir durumdu. Bir kızın böyle serbest, böyle özgürce hareket etmesi pek normal karşılanmazdı...
Yaklaştım atı pencerenin altına çektim. ‘Yusuf!’ dedi. Adımı bile biliyordu. Ama ben, daha önce onu hiç görmemiştim. Gözlerim, gözlerine takılı kalmıştı. Dilim tutulmuştu. O konuşuyor, ben dinliyordum. Ama cevap veremiyordum. Nutkum tükenmişti. İçine düştüğüm o iki yeşil göz, beni esir almıştı. Kız, sarı ipek saçlarını da hiç gizlemiyordu. O an, o sarı ipek saçların bir ömür boyu, boynuma dolanıp kalacağını bilmiyordum. Dalıp gitmiştim...
‘Yusuf, al sana bir kara erik yolda yersin’ dedi. Eriği aldım. Erik değil, sanki gökteki dolunayı bana vermiş gibiydi. Alıp mendilimin içine koydum.
Sonra ‘Yusuf, beni buradan al. İstersen dünyanın ötesine gelirim. Ama beni mutlaka al. Yeter günlerdir yolunu beklediğim. Dün gece uyumadım, bekledim sabaha kadar .Uykuda kalırsam seni göremem diye çok korktum...’ dedi.
Sadece, ‘Peki peki, tamam...’ diyebildim.
Ah bu cahil kafam, niye acele edip de, o gün alıp gitmedim. O gün Mezre’ye de gitmedim. Atımı eve çevirdim.
Meydan mahallesine bir rüzgâr gibi girdim. Anam, Pembe Hanım, pencereden görüp korkmuş. Yusuf niye böyle telaşla erkenden geri döndü diye. Hemen aşağıya, kapıya inmişti, ‘Oğlum, hayrola. Bu halin ne böyle?” dediğini duyar gibiyim. ‘Ana’ dedim ‘gir içeri kapı ağzında anlatamam. Ben bittim.’ Anamın gözleri büyüdü birden. ‘Hayrola ne var oğul’ dedi. Bir solukta olanı biteni anlattım. Anam kahkahalarla gülmeye başladı. Ben bu defa anama kızıyordum. İşin ciddiyetini anlamamış gibi davranıyordu. ‘Ana, gülmeyi bırak. Eğer o kızı yarın bana istemezseniz şu Harput Kalesi var ya; giderim, oradan kendimi aşağıya atarım. Bütün Harput da bana ağlasın, sen de ağla.’ dedim. Anam, ‘Delisin sen.’ dedi. ‘Bir kız için insan kendini kaleden mi atarmış; o kız senin gadan ala oğul, bir çaresine bakarız.’ derken işin ciddiyetini de anlamıştı. Anam da, ben de, sabaha kadar yatamamıştık. Anam endişe duymuştu. Bense hayaller ülkesindeydim. Sabaha kadar düğünümüzü hayal ettim. ‘Yusuf beni buradan al!..’ sözü sabaha kadar kulaklarımda çınladı durdu.
Anam konuyu babama açtığında, babam pek önemsememiş. Kızın ailesini, babasını çok yakından tanıdığını, memur Mehmet Efendi’nin kızı olduğunu, bize de münasip bir gelin olabileceğini belirtmiş. Lâkin işlerinin o günlerde çok yoğun olduğunu; Halep’e külliyetli miktarda gön ve tabaklanmış hayvan derisi göndermesi gerektiğini, askeriyenin ayakkabı ihtiyacının çok önemli olduğunu falan söylemiş.
Bense, bu arada, geçen üç günümün, üç asır gibi geçtiğini biliyorum, ama sonradan bir ömre bedel olacağını bilmiyordum.
Dördüncü gün; babamın yüzüne bakarak -o devirde bir evlât babasına böyle bir konuda asla bir şey söyleyemezdi- ‘Baba, benim işim ne oldu?’ dedim. Babam, şöyle cevapladı: ‘Galiba geç kaldık. Mehmet Efendi’nin tayini Payitaht’a çıkmış. Üç gün önce gitmişler...’
Gök kubbe başıma düşmüştü. Başım dönüyordu. Yine dilim tutulmuştu. Öylece babamın yüzüne bakıyordum. Babam durumumu görünce sarsıldı. ‘Demek bu kadar önemliydi.’ dedi. Yüzümü öptü. ‘Sana çok daha güzel bir eş alacağım, merak etme; unutursun bu günleri, sonrada gülersin haline.’ diyerek elimden tutup yukarıya çıkardı.
Divanın üstüne abanmış ağlıyordum. Babam ‘Hiç görülmemiş bir şey...’ dedi.
Babamın cevabı kulaklarımda çınlıyordu; ‘Onlar gitti, şimdi üç günlük yoldalar...’.
Üç günlük yol nedir ki, bilmiyordum. Sandım ki, dünyanın öteki ucuna gitmiştiler. Oysa, olsa olsa Kömürhan Köprüsü’nü ya geçmiştiler, yahut oradaydılar. Bu günkü aklım olsaydı, gider bulurdum onu. Niye biliyor musun? Ben ona söz vermiştim. O bana gönül vermişti. Ama o gerçeği bilmiyordu. Bilmeyecekti. Mutlaka intizar etmiştir bana.”
Cüzdanından bir kara erik çekirdeği çıkardı. “İşte bana bu kara eriği vermişti. Eriği yemeye kıyamadım .Mendilimin içinde çürüdü. Sadece çekirdeği kaldı. Askere giderken de yanım da götürdüm. Tam yarım asır geçti. O nerededir şimdi? Veli kardeş, bir haber alsam, bilsem yerini, gider bulurdum. Dayayıp dizlerine başımı, derdim ki: ‘Ben sözümde durdum. Babamın da kastı yoktu. Sizin gideceğinizi nereden bilecektim...”
Bu olay Harput’ta duyulmuş. Babamın arkadaşları “O eriği niye yemedin?” diye yıllarca takılıp, şaka yaparlarmış. Anlayacağınız dile düşmüş, halk ona bir de türkü yakmış, o gün bugündür bu türkü dillerde söylenir durur.
“Kara erik çağala, ye ki yaran sağala”

On altı yaşında yaşadığı ve asla unutamadığı bu olayı, elli yıl sonra anlatırken gözlerinin yaşardığını gördüğümde hayret etmiştim. Hakikaten eskinin aşkları başkaymış. Şimdi, kendisini de, yaşadığı büyük aşkı da saygı ile anıyorum...
Bu olayı anlattıktan bir yıl sonra babam vefat etti. ‘Kara eriğin çekirdeği’, hâlâ cüzdanındaydı. Sonra ne oldu, ben de bilmiyorum. Ona ve Harput’un bağrında yatan tüm dostlara Tanrıdan rahmet diliyorum.
Derler ya: ‘Harputlu severse tam sever. Harput’un sevdaları bir ömür sürer.’
Bu vuslata ermemiş sevda da, bir ömür sürmüş meğer...

M@D_VIPer
24-06-06, 17:08
Kanun Adamı

Mübaşir tıklım tıklım dolu olan salona dönerek “Hakim John Ross başkanlığında duruşmaya başlanacaktır, herke ayağa kalksın” diye bağırdı. Kürsünün arkasındaki kapı açıldı, hakim John Ross ve dört yardımcısı yerlerini aldılar. Hakim eliyle işaret ederek oturabilirsiniz hareketini yaptı. Şimşir tokmağını takuzuna üç defa vurarak salonu sükunete davet etti, gür sesi ile “Lütfen, herkes sussun yoksa salonu boşaltmak zorunda kalacağım” dedi. Bir anda salon büyük bir sessizliğe gömüldü.
Sanık sandalyesinde yirmibeş ile otuz yaş arasında bir adam, iki polis arasında oturuyordu. Genç adamın bu beşinci duruşmasıydı.Suçlanma sebebi ise yirmidört yaşındaki karşı komşusu Jennifer Bis’i tahammülden öldürmekti. İddia makamı savcı, daha birinci duruşmasında gösterdiği deliller ile idamını istemiş, jüri de adamı suçlu bulmuştu ancak Irwing Been yapmış olduğu bir üst mahkeme müracaatıyla alacağı cezanın kesinleşmesini dört defa erteletmeyi başarmış, bu durum karşısında da hem basının hem kamuoyunun ilgisinin daha da artmasına sebep olmuştu. Her duruşma bir evvelkinden daha fazla kalabalık olmaya başlamıştı. Bir üst mahkemeden gelen son cevapta bu duruşmanın son olup cezanın kesin hükme bağlanıp uygulamaya başlanması yolundaydı.
- Bay Been lütfen ayağa kalkın, size yüce mahkememizin hakkınızda vermiş olduğu kararı okuyacağım. Hakkınızda verilen bu karar, jüri üyelerinin ve hakimler kurulunun ortak almış olduğu karardır ve temyiz yolu kapalıdır. Bu arada sizi tebrik etmek isterim, zira bundan evvel dört duruşmada da verilen kararı erteletme başarısı gösterdiniz. Savcılık ve dinlenilen şahitlerin ifadelerine göre, suçunuz sabit görülmüş olup ömür boyu hapse mahkum oldunuz. Bu mahkumiyetinizi eyalet hapishanesinde geçireceksiniz, ayrıca kamu hizmetlerinden faydalanamayacaksınız. Duruşma bitmiştir, mahkumu götürebilirsiniz.
İki polis eşliğinde cezaevine geldiğinde onu önce soyup banyo yaptırdılar sonra hapishanenin özel elbise ve ayakkabılarını verip 547 nolu hücresine götürdüler. Bu hücre bundan böyle ömrünün sonuna kadar geçireceği altı metrekarelik bir odaydı. Uyuşturucu iğne yapılmış gibi duyguları ve beyni körelmiş, hiçbir şey hissetmez olmuştu. Ne olmuştu da bu duruma düşmüştü.
Mutlu bir ailesi vardı. Ailenin tek evladı idi. Babasının bir marangoz atölyesi vardı, annesi ise ev hanımıydı. Çocukluk yılları oldukça mutlu geçmişti, kolejden sonra avukat olmak için hukuk fakültesine gitmek istiyordu, nitekim bunu başardı da. Babası kalpten öldüğünde hukuk fakültesi birinci sınıftaydı fakat babasının ölümünden sonra annesine bakmak için tahsilini bırakmak zorunda kalmıştı. Long Island da kendilerinin olan tek katlı bir evde yaşıyorlardı. Dostlarının yardımıyla bankada bir iş bulmuştu. Been oldukça yakışıklı sayılırdı, atletik vücutlu, 1.77 boyunda, yüz hatları narin ve kibar görünüşlü idi. Okul yıllarında hocaları dahil bütün sınıf ona hayrandı, kızlar onunla çıkmak için birbirleriyle yarışıyorlardı. Annesi babasının yokluğuna ve acısına dayanamayıp iki sene sonra ölmüştü, şimdi hayatta tek başına kalmıştı, bir dayısı vardı o da Kanada’da yaşıyordu.
Cinayet günü karşı komşusu Jennifer Bis bankaya gelmiş, doğru onun bankosuna yönelmiş, para çekmek istediğini söylemişti. Jennifer’ın annesi, babası ve kocası bir uçak kazasında ölmüşler, hava yollarının verdiği tazminatla hayatını sürdürüyordu. Oldukça güzel, uzun boylu, simsiyah saçlı bir bayandı. Been ile çocuklukları birlikte geçmişti, ikisi kardeş gibi büyümüşlerdi. Hatta bir gün Jennifer’ın babasının içinde oynarlarken uyuya kalmışlar bütün mahalleyi ve polisi ayağa kaldırmışlardı. Jennifer, Been askere giderken kendisine uğur getiresi için üstünde ismi yazılı, gümüş bir künye armağan etmişti.
- Been, biraz acele eder misin? Yapılacak çok işim var.
- Tamam Jennifer, bitmek üzere.
Jennifer, istediği parayı aldı ve alel acele bankadan ayrıldı. Jennifer bankadan ayrıldıktan sonra Been, Jennifer’ın banka hesap cüzdanını unutmuş olduğunu gördü. “Neyse, akşam eve döndüğümde kendisine uğrar veririm” diyerek cüzdanı cebine koydu. Mesai bitiminde eve dönüp üstünü değiştirirken defter aklına geldi. Jennifer’la Been’in evleri karşılıklıydı. Been koşarak yolu geçip Jennifer’ın kapısını çaldı.
- Hoş geldin Been, içeri gel bende mutfakta yemek yapıyordum, birer kahve içeriz. Ben kahve yaparken sende şu peyniri rendeler misin? Akşam için spagetti yapıyorum, istersen yemeğe kal beraber yeriz.
- Sağol Jenn, ben kalmayayım. Sam ile buluşup basket maçına gideceğiz.
Kahvelerini içtiler, biraz sohbet ettiler sonra geç kaldığını fark ederek acele ile oradan ayrıldı. Ertesi gün saat onbir civarında bankaya iki sivil polis geldi.
- Bay Been, bizimlemerkeze kadar gelmeniz lazım, bir konu hakkında bilginize ihtiyacımız var.
Üç saatlik sorgu sonunda tutuklanıp, Eyalet hapishanesine sevk edildi. Beşinci duruşma sonunda cezası kesinleşmiş, ömür boyu hapse mahkum olmuştu.
Been, kafese konmuş aslan gibi onbeş gün hücresinde bir o duvardan bir diğerine gidip geldi. Bir türlü olanları kabullenemiyordu, Jennifer’ı o öldürmemişti.Sonra karar verdi, cezaevinin marangoz atölyesinde çalışacaktı. Yaptığı müracaat cezaevi idaresi tarafından kabul edilince çalışmaya başladı, nede olsa bu baba mesleğiydi, eli yatkındı. Bu atölyede bazı kooperatiflere ve mütehayitlere pencere kasası ve kapı yapılıyordu. Been çalışırken aklına bir şey geldi, neden yarım kalan hukuk tahsilini tamamlamasın? Hemen harekete geçti. Marangoz atölyesinde çalışanlara saatte yirmibeş sent ödeniyordu, şimdiye kadar kazandıklarına elini sürmemişti, idarede çok denecek kadar parası olduğunu biliyordu.Cezaevi müdürüne durumu anlattı ve onayını aldı, zaten müebbet hapse mahkum olduğundan zararsız bir talepti. Kendisine gerekli olan bütün kitapları ve ikinci el bir daktilo makinası listesini verip dışardan getirtmişti. Marangozhanede çalışırken hücresine bir masa ve birkaç raf yapmıştı. !
Gelen bir yığın kitabı ve daktilosunu yerleştirdikten sonra çalışmaya başladı.
Bu çalışma tam altıbuçuk yıl devam etti. Eğer kamu hizmetlerinden mahrum olmasa, imtihanlara ilk girişinde çok iyi derece ile avukat olabilirdi. Kendisinin en çok ilgisini çeken konu kanunun boşluklarından en iyi nasıl faydalanabilmek olmuştu. Bu konuda o kadar iyi olmuştu ki onun için her maddede bir boşluk buluyor ve bunu en iyi şekilde değerlendiriyordu. Bazen kendini onbeş yıla mahkum edip bu mahkumiyetten nasıl kurtulacağını araştırıp sonunda iki yılla paçayı yırtardı. Bu tür oyunlar onun en büyük eğlencesiydi. Cezaevi Been’in pratik yapması için imkanlarla dolu bir yerdi. En çok cezası kesinleşmemiş mahkumlar üzerinde çalışıyordu. Bu mahkumlarla bire bir konuşup, suçu, yapılış nedenini ve şeklini tartıştıktan sonra mahkuma kesin kararını bildiriyor ceza kesinleştiğinde Been’in yorumları doğru çıkıyordu. Been cezaevinde o kadar ün saldı ki ona herkes “Yargıç Been” diyordu. Bütün mahkumlara hatta mahkumların avukatlarına bile yardımcı oluyordu, tekrar temyize başvurmalar!
ının yollarını gösteriyordu. Bazı suçlular onun sayesinde ceza indirimden bile faydalanmıştı. Kendisi istemediği halde sırayla her gün bir mahkum hücresini paspaslıyor, yatağını düzeltiyor, lavabo ve klozetini temizliyordu. Bütün mahkumlar ona hayranlık, sevgi ve saygı ile davranıyorlardı.Bir müddet sonra ünü eyalet sınırlarını bile aştı. İlk geldiği gün hapishane müdürü ona “Sana baktığım zaman iki şey görüyorum; bir acımasız bir katil, ikincisi çok iyi ve dürüst biri. Bunlardan hangisi olduğunu bana ispat et” demişti. Ülkedeki diğer hapishanelerdeki ensesi kalın babalar avukatlarını gönderip, yardım talebinde bulunuyorlardı. Been de elinden gelen her şeyi yapıyordu. Belkide kendisine yapılan bu haksızlık karşısında adaletten öç alıyordu.
Bir sabah tıraş olurken duvarda asılı duran çizelgeye gözü takıldı. Buraya geleli ondört yıl üç ay ondokuz gün olmuştu. Tekrar tıraşına geri döndü, bu sefer yüzünü daha dikkatli incelemeye başladı. Şakakları beyazlaşmaya başlamıştı “Yaşlanıyorum artık...” dedi kendi kendine ama hala atletik bir yapıya sahipti.
Birkaç gün sonra, öğle vakti cezaevi baş gardiyanı hücresine geldi.
- Müdür seni görmek istiyor.
Beraber müdürün odasına gittiler
- Sen dışarı çıkabilirsin.Bay Been ile yalnız görüşmek istiyorum.Buyurun, oturun Bay Been, kahve ister misiniz?
- Hayır, teşekkürler.
- Bay Been, bana iyi bir insan olduğunuzu ispat ettiniz.Ancak zaman zaman adalete ve yargıya ciddi bir şekilde müdahale etmeniz beni son derece kaygılandırdığı zamanlar olmadı değil. Şimdi size güzel bir haberim var.
Müdür derin bir nefes aldı.
- Bay Been, yarın sabahtan itibaren serbestsiniz yani bundan böyle adalet bakanlığı tarafından cezanızın geri kalan kısmı silinmiş durumda, bu da bakanlık tarafından size gönderilen bir milyon dolarlık manevi tazminat çeki.
- Nasıl oldu bu?
- Sizin öldürmüş olduğunuzu düşündüğümüz maktulü siz değil sizin yan komşunuz Tom adındaki adam öldürmüş. Adam son dönemlerde kanser tedavisi görüyormuş, ölümüne bir gün kala her şeyi itiraf etmiş. O zaman kullanılan ve bulunamayan suç aletlerinin yerlerini söylemiş. Bay Been sizi özleyeceğiz, ha bu da adalet bakanlığının özür mektubu.
Been hücresine ne zaman ve nasıl geldiğiniz hiç hatırlamıyordu, kafasını bir türlü toplayamıyordu. Bu gece burada kalacak, yarın sabah erkenden evine dönecekti, zamanını kitaplarını kutulara yerleştirmekle geçirdi.
Sabah erkenden yola çıkmak için avluya çıktığında dondu kaldı. Bütün avlu beşbin mahkumla dolu olmasına rağmen çıt çıkmıyordu. O yürüdükçe kalabalık yavaş yavaş yarılıyordu. Dış kapının üzerinde bir çarşafa yazılmış “Güle Güle Yargıç Been” yazısı asılmıştı. Kapıya yirmi adım kala birden bir alkış koptu. Kalbi yerinden fırlayacak gibiydi.
Kapıdan çıktığında onu resmi kıyafetli bir limuzin şoförü bekliyordu. Şoför yavaşça yaklaştı ve “Beni Carlo Tanelli gönderdi, emrinizdeyim efendim” dedi. Been arabaya bindi adresi verdi. Evine geldiklerinde evi boyaları dökülmüş, harap bir şekilde buldu. İçeri girdi kendisine ait olan bazı hatıraları aldı ve arabaya geri döndü. Şoföre kendisini Capitol Otel’e götürmesini söyledi. Büyük bir süite yerleşti, resepsiyonun tavsiye ettiği bir mimarlık ofisiyle bağlantı kurdu, evinin adresini verdikten sonra yapılacak işleri not ettirdi ve akşam saat sekize kadar maliyeti ve işin bitiş tarihini kendisine bildirilmesini istedi. Sonra daktilosunun başına geçti ve adalet bakanlığına bir dilekçe yazdı. Dilekçedeki belli bazı maddeler şunlardı:
1- Kendisinden adli hata sonucu alınmış olan ondört senenin iade edilmesi
2- İade edilecek ondört yıl boyunca insan hayatına kasıt hariç hiçbir suçtan mahkumiyet ve ceza almaması.
3- Kendisine Federal avukatlık verilebilmesi için en kısa zamanda bir sınav düzenlenmesi
4- Cezaevinde yatmış olduğu ondört yıl için onbeş milyon dolar ödenmesi.
5- Tüm sicilim temizlenecek.
Bu dilekçeye onbeş gün içinde olumlu cevap verilmediği taktirde konuyu Uluslararası Lahey Adalet Divanına iletileceğini belirterek dilekçeyi sadece bakanın imzası ile alınabilecek şekilde özel ulakla yolladı. Akşam saat sekiz sularında mimarlık bürosundan telefon geldi. Hesaplar ve zamanlama ayarlanmış buna göre evin dekorasyonu yüzseksenbeşbin dolara ve onbeş gün sonrası teslimat belirlenmişti. Been derhal başlamalarını istedi. Ardından bir numara çevirdi
- Carlo Tanelli mi? Ben Yargıç Been
Kendisine göndermiş olduğu araba için teşekkür ettikten sonra kendisinden yapılmasını istediği bazı isteklerini on gün içinde olması için ricada bulundu.
Bindokuzyüz senelerin başlarında Amerika göçmen kabul etmeye başlamıştı. Göçmen gelenlerin başlarında İtalya, İskoçya, Korsika, İspanya, İrlanda ve kuzey ülkelerden bazıları vardı. Ama İtalyanlar örf ve adetleriyle beraber kaba kuvvetlerini de yanlarında getirmişlerdi. Aradan bir asır geçmesine rağmen hala kendi kanunlarına göre yaşıyorlardı.
Adalet bakanı özel ulakla gelen mektubu aldı. Hemen sekreterini çağırdı, yarın öğlene kadar bütün randevularını iptal etmesini, danışmanlarını ve müşavirlerini toplantı salonunda toplamasını istedi. Bakan projeksiyon makinasına mektubu koydu. Birkaç dakika kimseden ses çıkmadı. Masada yirmibir kişi vardı, danışmanlardan biri
- Peki bu adam yarın bir banka soyarsa, bu cezasız mı kalacak?
Bir diğeri ise
- Been’in kötü niyetli olduğunu zannetmiyorum, öyle olsaydı avukatlık sınavı talep etmezdi. Şahsen ben böyle bir adamın bizim takımda olmasını çok isterdim, hem bu güne kadar kanundışı hiçbir harekette bulunmadı.
O sırada kapı açıldı. Danışmanlardan biri girdi.
- Efendim, adam çok sıkı koruma altında. Otelde üç oda yan yana tutmuş, orta dairede kendi kalıyor diğer ikisinde korumalar, hepside silahlı. Kapıda da dört kişi var. Dışarıya pek ender çıkıyor.
Toplantıda olanlardan biri bakana bir gazete uzattı. Büyük puntolarla başlık atılmıştı. “ŞEYTANIN AVUKATI TAHLİYE OLDU” Altında da iki fotoğraf vardı, biri Been’in son hali diğeri beşbin mahkumun ayırdığı yolda ilerleyen tek başına bir adam, karşısında da “Güle Güle Yargıç Been” yazılı bez afiş. Toplantı tam altı saat sürdü. Oybirliği ile Been’in isteklerinin yerine getirilmesine karar verildi.
Öğleden sonra saat iki gibi Been’in odasındaki telefon çaldı, arayan Carlo Tanelli idi.
- Söylemiş olduğun her şey yapıldı. Doğrusunu istersen bu kadar masrafı neden yaptığını çok merak ediyorum. Sana uğrasam gidip beraber bakabilir miyiz?
İçeri girdiklerinde Carlo çok şaşırdı. Been’e dönüp,
- Bu yaptığından emin misin?
Şehrin dışında bir depo kiralamış, buranın büyük bir bölümünü yargılandığı adliye binasının bir nolu duruşma salonunun aynısının yapılmasını sağlamıştı. Salon, gerçeğine tıpatıp aynı yapılmıştı.
- Carlo, gel diğer tarafa bakalım.
Diğer tarafta Been’in cezaevinde ki hücresinin aynısı idi, sadece tek fark kapısının demir parmaklık yerine, dışarısı görülmeyecek şekilde yapılmış olmasıydı. Otele döndüğünde mafya babalarından Alberto Salli’yi aradı, yapılmasını istediklerini sıraladı.
Mahkeme salonu doluydu, jüri, dinleyiciler, zabıt katibi, iddia makamı ve hakimler yerlerini almışlardı. Sanık sandalyesinde ise John Ross oturuyordu. Bir gün önce bilmediği bir sebepten dolayı kaçırılmış ve gözleri bağlı olarak mahkeme salonuna getirilmişti. Etrafına baktı, burası kendisinin hakimlik yaptığı salondu. Savcıda iddia makamı olarak yerini aldı, bu Been idi. Kürsüdeki hakim Barodan atılmış bir avukattı, diğer kişiler ise Alberto Salli tarafından toplanmış sahte kişilerdi. Hakimin soracağı bütün soruları Been hazırlamıştı. Hakim salonu sükunete davet ettikten sonra sanığa dönerek
- Bay Ross, uzun zamandır bu mahkemenin hakiliğini yapıyorsunuz. Bundan ondört yıl dört ay önce hakim olarak bir cinayet davasına bakıyordunuz. Size sorumuz şu; bu cinayet davasında sadece iki tanık vardı ve suç aleti de bulunmamıştı. Nasıl oldu da böyle önemli bir davayı karara bağladınız? Adalet bakanlığı tarafından yapılan incelemeden sonra bu dava ile ilgili olarak suçlu bulunduğunuz için bugün buradasınız. Bu konuda iddia makamı savcının söylemek istedikleri var mı?
- Sayın hakim ve jüri üyeleri, sanık sandalyesinde oturmakta olan Bay Ross biraz sonra kendisine sorulacak olan sorulara muhakkak cevap verecektir. Ancak o davada ömür boyu ceza almış olan suçsuz bir insanın çekmiş olduğu manevi çöküntüyü aynen kendisinin de yaşaması için bir kişilik hücrede ağır hapis cezası ile cezalandırılmasını iddia makamı olarak talep etmekteyiz.
Ross o kadar şaşkınlık içindeydi ki yanındaki masada oturan savcıyı tanımamıştı. Sabahleyin evinden çıktığı sırada kapıda bekleyen arabadan üç kişi çıkmış belediye başkanının kendisini görmek istediğini söyleyip arabaya bindirmişlerdi, bindirir bindirmezde hemen ağzını ve gözlerini kapatmışlardı taki mahkeme salonuna girinceye dek.O günkü duruşma tanıkların dinlenmesi için sona ermişti.
İkinci duruşma başlamıştı, sanık yerine getirilmişti. Hakim sanığa sordu
- Bahis konusu olan cinayet davasında siz hakimidiniz. Şahitlerin ifadelerinin ne olduğunu bize söyler misiniz?
- Birinci şahit olan yan komşusu cinayetin işlendiği saatlerde Been’in cinayetin işlendiği evden koşarak çıktığını söylemişti. İkincisi ise evden “ya benim olursun yada seni öldürürüm” diye bağırıldığını söylemiş bunun üzerine polise haber vermişti.
Hakim diğer soruya geçti
- Bay Ross, bu olayda başka görgü tanığı olup olmadığını araştırdınız mı? Yoksa bu iki tanık size kafi geldi mi?
- .........
- Bay Ross, sorumu duyabildiniz mi?
- .........
- Evet, saygıdeğer jüri üyeleri bu son duruşma idi. Şimdi sizlerden kararınızı vermenizi istiyorum, duruşmaya saat onbeşe kadar ara verilmiştir.
- Jüri kararını verdi mi?
Hakim kararın yazılı olduğu kağıdı aldı.
- Bay Ross, ayağa kalkın lütfen. Bütün jüri üyeleri oybirliği ile sizi suçlu bulmuştur, bunun üzerine mahkeme heyeti de vermiş olduğu ceza, bazı hafifletici sebeplerden ötürü size dokuzyıl beş ay ağır hapis cezası verilmiştir. Suçluyu götürebilirsiniz.
Ross hücresine götürüldü. Yarım saat sonra Been hücrenin kapısını açtığında Ross’u yatağında oturur buldu.
- Bay Ross, biraz konuşabilir miyiz?
- Benden daha ne istiyorsunuz?
- Bakın Bay Ross, size halen yardım edebilirim. İstediğim sadece bir soruya doğru cevap vermeniz. Neden bahis konusu olan bu davayı oldu bittiye getirdiniz?
Uzun bir sessizlikten sonra
- O davanın görüldüğü günlerde hem eyalet yüksek mahkemesi hem de şehir mahkemesinin hakim seçimleri vardı. Eyalet mahkemesine şehir mahkeme hakimi, şehir mahkemesine de ben adaylığımı koymuştum. Hakimle ben anlaşarak bu davayı pek uzatmadan neticelendirip kamuoyundan gelecek olan oyları daha yükseltebileceğimizi düşündük.
- Teşekkür ederim Bay Ross, senelerdir cevabını aradığım bir soruydu bu.
- Siz neden bu kadar ilgilisiniz?
- Bay Ross, beni tanımadınız dimi? Bana daha dikkatli bakın.
- Çıkartamıyorum.
- O cinayet davasında mahkum ettiğiniz bendim Bay Ross.
- ………
- Bay Ross, artık evinize dönebilirsiniz.
Ross ikinci kattaki kapısının dairesini açtı. Yalnız yaşıyordu, karısı birbuçuk yıl önce ölmüştü, bir oğlu vardı o da Atlanta’daydı. Salonundaki koltuğa çöker gibi oturdu, şaşkın ve yorgundu. Biraz sonra vücudu hafifçe sarsıldı sonra arkaya yaslanır gibi oldu. Bay Ross kalp krizinden ölmüştü.

M@D_VIPer
24-06-06, 17:08
Kantin Yolu

Oğlum kalk işe geç kalacaksın.

Serkan annesinin bu sözleri ile uyandı. Saat sabahın altısı idi. Bu saatte kalkmak ona kış günü buz gibi soğuk suyla yıkanmak kadar zor geliyordu. Zaten izlediği filmden dolayı gece ikide yatmıştı. 4 saatlik uyku harbi zulümdü onun için. 10 dakikaya ancak kendine gelebildi , sanki sarhoştu da yeni ayılıyor gibiydi. Kendine geldiğinde yataktan yavaşcça kalktı , elleriyle yorgun uykulu gözlerini ovdu. Öyle bir ovuşu vardı ki gören gözlerini çıkartıyor sanırdı. Zaten bir gün amcasının 4 yaşında küçümen kızı onu o halde görünce “Serkan abi ne yapıyorsun gözünü çıkartıyorsun” diye avaz avaz bağırmıştı. Serkan’da gülümsemişti gülememişti kızın şok haline. Aklına bunlar geldiğinde gülümsedi olanlara. Belki amcası bugün getirirdi minik Bahanur’u. Oyun oynardı onunla belki saklambaç falan. Bu düşünce ile gideceği aklına gelmişti hareketlendi hemen. Hazırlanmaya başladı. Peki neydi işi , Serkan hazırlanırken ben de size kısaca anlatayım.

Serkan bir ilköğretim okulunda kantinci idi. Üniversiteyi bitirmesine rağmen bir kantinci idi. Bazen bunu düşününce oldukça üzülürdü. 18 sene okumasına rağmen ancak kantinci olabilmişti. Peki nasıl olmuştu bu. Üniversiteyi bitirdikten sonra birkaç işe girmişti. Evet gerçekten de birkaç işe girmişti. İlkinden yediği patron kazığından sonra başka işlere girişmişti. İki işe birden başlamıştı birisi bir müzik şirketinin arşiv kayıtlarının internet databaselerini oluşturmaktı yani fazla uzun süreli bir iş değildi. Diğer işi de yarı günlük bir gece işiydi. Mal sayımı yapıyordu. İki işte hoşuna gidiyordu garip olmalarına rağmen. Özellikle bulduğu ilk iş olan dersane öğretmenliğinde bir hafta içinde öğretmenlik niyetine yaptığı broşür dağıtımından sonra (ki bu yüzden işten toplu halde çıkmışlardı ) bu işler çok güzel geliyordu. Sonuçta işleri kendisi bulmuştu ve işlerden birisi gezmelik bir işti diğeri de sevdiği ortam olan Kadıköyde idi. Hayatından memnundu ta ki babası bir okul ! kantini alana kadar. Babası bu okul kantinini sen işleteceksin diyince babasına olan saygısından ses çıkartamadı ve kabul etti. Girdiği işlerden çıktı istemeden çıkmıştı ama çıkmıştı. Bir ayda başlayacağı dördüncü iş olacaktı bu ; 4. garip iş. İşe başladığında sevmediği bir ortama girdiğinden dolayı somurtkandı. Zaten çocukları da sevmezdi. Özellikle ilkokul çocuklarını. Kendisine göre şımarıktı onlar hiçbir özellikleri yoktu. Sadece oyun oynarlar derslere girerler sahte sevgiler gösterirlerdi. O yüzden ilk günlerde yüzü pek gülmedi. Patates kokusunun da üstüne işlemesi( Kantinde patates yapmanın sorunuydu bu patates kokusunun insan üstüne nefsetmesi) iyice sinirli hale sokmuştu. Teneffüslerde bu sinirle öğrencilere bağırır hale gelmişti. Günler geçtikçe sinirleri azalmaya ortama biraz da olsa alışmaya başladı. Öğrencilere daha da yumuşak davranıyordu. Onun için inanılmaz bir şey oldu öğrenciler onu sevmeye başlamıştı. Bu onun için oldukça hoş bir şeydi. Sevilmek , biri tara! fından sevilmek , birileri tarafından sevilmek. Ne hoş bir şeydi bu. Herkes “Serkan abi bir tost” , “Serkan abi bir patates” , “ Serkan abi nasılsın” dedikçe öğrencilere karşı bir garip olmuştu. Çünkü diğer elemanların adını bile bilmiyordu öğrenciler sadece ona adı ile hitap ediyorlardı. Bu da ne kadar sevildiğinin göstergesi idi.Sevmediği kişiler tarafından seviliyordu. Zamanla o da onları sevmeye başladı. Çocukları sevmeyen Serkan artık yolda şirin bir çocuk görse sevesi geliyor bazılarını da başlıyordu sevmeye. Sevmediği bir işten böyle güzel şeyler öğrenebilmek Serkan için belki de hayatın anlamıydı. Artık kantini seviyordu , çocukları seviyordu. Bugün de kantine gidecekti. O gün de güzel olacaktı , bunu hissedebiliyordu. Güzel olmasa da umurunda değildi aslında varsın kötü olsundu. Belki anlatacak bişeyler çıkartabilirdi.Biraz uzun sürdü ama işi böyleydi Serkan’ın.

Serkan hazırlanmıştı , son rütüşları da yapıyordu. Saçına jöleyi sürmekle meşguldü. Hafif uzundu saçları. Uzatmaya karar vermişti , değişikliğin kendisi için iyi olacağını düşünmüştü. Babası:

-Serkan hazırmısın çabuk ol geç kalacaksın işe.
-Geldim baba.

İşe annesi ile babası bırakıyorlardı. Onlar da başka bir kantine gidiyorlardı. Gitmişken de Serkan’ı bırakıyorlardı. Kendi işleri erken başladığından Serkan her zaman işe erken gitmek zorunda kalıyordu. 1,5 aydır gidiyordu işe ama minibüs ya da otobüsle işe nasıl gidileceğini hala öğrenememişti. Lazım olmazdı herhalde ama öğrenmesi gerekliydi belki bir gün ihtiyacı olabilirdi. En iyisi bu gün işten bir süreliğine ayrılıp yolu öğrenmeliydi. Merdivenden inerken bu hesapları yapıyordu. Arabalarını bıraktıkları otoparkın arka kapısından girdiler. Arabalarına doğru giderken ilginç bir şey gördüler otoparkın ön kapısı bir minibüs tarafından kapanmıştı. Arka kapısı ancak yayaların girebileceği kadar dar olan otoparktan araba ile çıkmanın tek yolu olan ön kapı artık kapalıydı. Otopark bekçisi ile yaptıkları konuşmada park halindeki minibüsün fren sisteminin bozulmasından dolayı hafif yokuş olan otoparkta kayması ve tam yokuş olan çıkış kapısına doğru düşerek orayı çarprazlamasına ka! patması idi. Apartmanlar arası yapılmış olan bu otoparkın girişi de doğal olarak dardı bu yüzden bir minibüsün çarprazlama olarak bu girişi tıkaması girişin açılmasını oldukça geciktirecekti. Yokuş aşağı çarprazlama kaymış olan minibüsü otopark görevlileri çıkartmaya çalışıyorlardı. O sırada Serkan’da arabalarında bir umutla minibüsün yoldan çıkmasını bekliyordu. Babası da adamların yanındaydı. Görevliler arabayı çalıştırmışlar geri geri çıkmaya çalışıyorlar tekerleri devamlı sağa sola döndürüyorlardı. Bu sayede minibüs oturduğu yuvadan kurtulabilirdi ama minibüs geri gidemiyordu devamlı patinaj yapıyordu. Bunun nedeninin ön tarafın fazla ağır olduğuna kanaat getiren görevliler minibüsün arka tarafına Serkan ile babasını oturttular ve bir iki deneme daha yaptılar ama sonuç gene başarısızdı. Serkan işe geç kalacaktı bu gidişle. Babasına işe minibüsle gitmesi gerektiğini söyledi. Babası da tek çare minibüs olacağından kabul etti.Bu konuşmadan kısa bir süre sonra babası bir ark! adaşı ile bir telefon görüşmesi yaparak onun arabasını o günlük ödünç aldı. Arkadaşının işyeri yakındı oraya giderek arabayı alacaktı. Hep beraber yola koyuldular. Beş dakika kadar yürüdüler iş yerine geldiklerinde Serkan onlara hayırlı yolculuklar diyerek gitti. Şimdi hangi minibüse gitmesine karar vermeliydi. Gideceği yer Yenibosnaydı oturduğu yer de Şirinevlerdi. İki minibüs vardı oraya giden acaba hangisi geçerdi. Minibüs durağına geldiğinde ilk Yenibosna arabasına atladı.

-Merhaba Sultan Abdül okulundan geçer mi?
-Hangi okul?
-Sultan Abdül okulu.
-Valla bilmiyorum. Bir okulun önünden geçiyoruz ama onun da adını bilmiyorum.
- Siz şimdi E-5 ten Yenibosnaya girdikten sonra cami yolundan geçmiyor musunuz? -Evet? -Tamam o zaman o okuldan da geçersiniz o zaman. Borcum ne kadar dı? -750,000 -Buyrun.

Ne adamlar var diye düşündü Serkan.Geçtikleri yolu tanımayan minibüs şoförleri ha ilginç. Tebessümlüydü bu olay üzerine. Bari yanlış minibüse binmiş olmasındı. Minibüs hareket etti tamda tahmin ettiği gibi E-5 ten cami yoluna girdi ama hesaba katmadığı bir şey oldu minibüs cami yolu + dereyolu yapmıştı. İşte bu olmamalıydı. Hemen orada inmesi gerekti ama inmedi belki ileride tekrar cami rotasına döner diye düşündü ama her düşünülen şeyin olmadığı gibi bu da olmadı. Minibüs gittikçe gitti ta bilmediği yerlere geldi. Daha sonra bir sol yaparak gitmek istediği rotaya paralel hale geldi. Neyse dedi belki ileride bir yerde bildiğim bir yer vardır diye düşündü beklemede kaldı. Araç gidiyordu ama gittiği yerleri hiç çıkartamıyordu. Tam telaş olmuştu. Kesin kaybetmişti yolu ama tam o sırada tanıdık bir dükkan gördü. Akşam iş dönüşü eve gelirken fark ettiği bir dükkandı. İşyeri fazla uzak olamazdı oraya. Minibüs bir süre daha gittiğinde bir okul gördü kendi okulu değildi ama inmesi g! erekti. Zaten kaybolmuştu artık yolu bulabilmesi tüm ipuçlarını birleştirebilmesi gerekti. Birincisi tanıdık gelen dükkandan fazla uzaklaşmamışı bu da okula fazla uzak olmadığı anlamına geliyordu. İkincisi de bir okulun önünde inmişti minibüsten. Bunu bilerek yapmıştı nedeni de basitti. Emekli öğretmen babasından öğrendiği bişey vardı “Okulun olduğu yerde başka okullar da vardır” . O yüzden burada inmişti okul buralarda bir yerde olmalıydı ama nerede. Caddeden karşıya geçti ve ilk sokaklardan birisine daldı. Kendi okulunun olduğunu tahmin ettiği yere doğru yürümeye başladı. İlk gördüğü kişiye Sultan Abdül okulunun nerede olduğunu soracaktı. Bir bayan gördü ileride;

-Afedersiniz Sultan Abdül ilköğretim okulu nerede biliyor musunuz acaba? -Neresi? -Sultan Abdül? -Hayır bildiğim kadarı ile buralarda öyle bir okul yok. -Hmm. Teşekkür ederim yinede sağolun.

Strese girmişti şimdi okula da geç kalmıştı artı kaybolmuştu ve cep telefonunun şarjı da bitmişti. Herkes merak edecekti onu. Kantinin anahtarı da sadece kendisinde idi. Bu düşünce iyice gerginleştirmişti onu.Ayrıca kadının okulu tanımaması da cabası idi nasıl bilmezdi okulu? Acaba yanlış bir semte mi gelmişti? Bilemiyordu. Bir kişiye daha soracaktı biraz daha yürüdü. Bu arada bir okulun yanından daha geçti. Babasının okul yanında okul tezi doğru gibiydi. O okulu da geçtikten sonra bir kişi daha gördü.

-Merhaba Sultan Abdül ilköğretim okulu ne tarafta acaba biliyor musunuz?
-Sultan Abdul mü?
-Evet.
-Bildiğim kadarı ile buralarda öyle bir okul yok
-Allah Allah olması lazım ama.
-Belki olabilir ama ben bilmiyorum da duymadım da öyle bir okul.
-Neyse gene de sağolun.

Durum ilginçleşiyordu. Neden kimse bilmiyordu okulun adını Yenibosna değil miydi burası nereye gelmişti? Bir terslik vardı ama neydi. Biraz daha yürüdükten sonra bir kişi daha gördü adama sanki son umuduymuş gibi baktı ve gene o okulu sordu.

-Sultan Abdul mü?
Gene aynı cevabı almıştı.
-Bildiğim kadarıyla Yenibosna da böyle bir okul yok.
Şaşırmıştı iyice kendisini resmen farklı bir yerde zannederken doğru yere gelmiş olduğunu fark etti. Kayıp değildi aslında onu anlamıştı. Sadece kaybolduğunu farzediyordu ama neredeydi bu lanet okul neden kimse adını bilmiyordu sanki bir kabusta gibiydi birisi onu cimdiklemeliydi. Acaba adama onu cimdiklemesini söylese adam yanlış anlar mıydı. Attı hemen bu düşünceyi kafasından kesin uyanık olduğuna karar vermişti nedenini bilmese de.
-Olması lazım ama. Ben orada çalışıyorumda yanlış minibüse binmişim yanlış yerde indim ve işe geç kaldım oraya ulaşmam lazım. -Ne yalan söyleyeyim bu çevrede hiç böyle bir okul yok. Yalnız bir okul var iki isimli Muratpaşa diye. Diğer ismini bilmiyorum belki o okul olabilir aradığın okul.
-Belki olabilir. Ne tarafta bu okul? Adam tarif etti Serkan da teşekkür ederek oradan uzaklaştı. Kendi okulunun iki ismi var mıydı bilmiyordu hiç dikkat etmemişti. O okul olmasını umuyordu sadece. Adamın tarif ettiği yolu izlerken buraları daha önce gördüğü hissine kapıldı garipti bu his. Daha sonra bu hissin gerçek oluğuna kanaat getirdi burası okulunun çevresi idi. En sonunda bulmuştu okulu acele etmeye başladı. Okula yeterince geç kalmıştı zaten. Okul yokuşunu çıkarken babası ile işte beraber çalıştığı amcasını gördü. Onu aradıkları belliydi.

-Oğlum nerelerdeydin?
Sinirliydi.
-Sadece kayboldum.
-Bir ara baktım arkama yoktun ne zaman gittin. Niye gittin. Amcası da merakla olayları izliyordu o da telaş olmuştu.
-Sen demedin mi minibüsle git diye baba.
-Tamam dedim de arkadaşımın arabasını ödünç aldım aklına gelmedi mi araba varsa minibüse ne gerek var diye.
-Peki ne zaman gittin?
-Siz arabayı almaya dönünce hayırlı yolculuklar dedim ve gittim.
-Dedin mi?
-Evet duymadınız mı?
-Hayır duymadık. İşler çığırından çıkıyordu acayip şeyler olmaktaydı oldukça ilginç bir güne başlamıştı ve devam ediyordu. -Tam arabaya binecektik ki sen yoktun.Bu arada telefonun niye kapalı idi?
-Şarjım bitmişti. Babası da pes etmişti artık. Hep beraber kantini açmaya gittiler. Elemanlar bile merak etmişlerdi. Hepsi dışarıda onu bekliyorlardı. Elemanlarla neredeyse yaşıt olduğundan patron işçi ilişkisi yoktu genelde arkadaşlık varı o yüzden rahat konuşuyorlardı.

-Serkan nerelerdin?
-Sormayın kayboldum.

Derken gülmeye başladı haline bunun üzerine elemanlarda gülmeye başladılar.babası amcası falan dışarıda olduğundan elemanlara kısaca her şeyi alattı. Kimsenin okulun adını bilememesini okulu resmen tesadüfler sonucu bulmasını falan anlattı. Bu arada amcasının kızı Bahanur’u gördü.

-Merhaba Seekan abi.
R leri söyleyemiyordu küçük Bahanur. Bu da onu daha bir şeker yapıyordu. İlgilendi biraz çocukla. Babasının gitmesini bekledi biraz da azar işitti beklerken. Hem kaybolmuş hem de azar işitmişti. Babası gittikten sonra okulun bahçesinde biraz oturmaya karar verdi. Otururken okulun adamın dediği gibi iki adı var mı diye kontrol edeyim dedi. Züğürt Paşa yazıyordu sadece. Evet Züğürt Paşa yazıyordu. İnanılmaz ama gerçekti herkese annesi ile babasının çalıştığı okulun adını vermişti. Bir değil iki değil herkese.

Şok geçirmekteydi. Kaybolmasının tek nedenini bulmuştu.kendi kendisine sordu.
-Peki ben neden herkese Sultan Abdülü sordum?

M@D_VIPer
24-06-06, 17:09
Kanlı Dudaklar

Feryadım dağları deliyor sanki. Yüreğim kaldırmıyor artık olanları. Tamam ben kazandım dediğim bir anda bir de bakıyorum ki aslında ben herşeyimi kaybetmişim...

Umutlarım hayallerim hepsi avuçlarımın arasında sımsıkı duracak sanmıştım. Oysa şimdi hepsi parmaklarımın arasında birbir kayıp gidiyorlar. Yetişemiyorum, duyuramıyorum sesimi kimseye. Yardım istemeye gururum elvermiyor... Haykırıyorum git demek istiyorum sana sadece git beni bana bırak ve git. Beni kanlı kaderime bırak ve git...

Bir an maziye dalıyorum birbirmize kavuşmak için yaptıklarımızı hatırlıyorum da keşke hiçbirini yapmasaydım, yapmasaydık... Bir mutluluk oyununun içinde bulduk kendimizi. Ta ki bir zamanlar dudaklarına değerken yüreğimin atışlarıyla birlikte titreyen dudaklarım, öksürüklerimle beraber kanlanana kadar...

Artık anlıyordum gitmek gerekiyordu... Sessizce girdiğim hayatından yine sessizce çıkmak gerekiyordu. Çünkü bu kanlı dudakları öpemez senin dudakların... Veremli bir kızın dudaklarındaki pis kanla kirletme dudaklarını GİT... Beni kanlı kaderimle bırak ve git. Ama sana neden git dediğimi asla bilme. Çünkü seni de ortak edemem bu kanlı kadere.... GİT SADECE GİT..

M@D_VIPer
25-06-06, 19:31
Kanlı Bir Saatin Hüznü

Heyecanla sahibi olan ufak çocuğa doğru koştu Pufy. Onun kendisini her çağırışına büyük bir heyecanla gitmek, göreviydi sanki. Annesi, babası, kardeşi, arkadaşı... her şeyiydi ufak çocuk onun için. Bir kerecik sevse, sevinçten çıldırır, sırf kendini bir kez daha sevdirebilmek adına, her türlü cambazlığı yapmaya çalışırdı. Yeter ki, sevsin...

Ölmüş annesini hala emmeye çalışırken tanışmıştı sahibi olan ufak çocukla. Süt gelmeyen memeleri zorlarken, arkasından yumuşacık iki minik el sarılmış, onun "annemden ayrılmam" diye feryatlarına kulak asmadan kucağına almıştı. Gözlerine bakıp, "bundan sonra birlikteyiz ufaklık, isminde 'Pufy' olsun olur mu ?" demişti. Minicik bir köpek, minicik bir çocuk... Sevgi ve dostluğun başlangıcının adıydı Pufy... Böyle başlamıştı yaşamın yeni tadı.

Tombiş vücudunu minik ayakları zor taşır, ufak çocuğun arkasından koşarken çoğu zaman hemen yorulur, beni de bekle anlamında "Hev Hev" diye kendini ifade ederdi. Ufaklıkta geri döner, Pufy'nin yanına oturur ve Pufy dinleninceye kadar onunla sohbet ederdi. Birbirlerini hiç gözden kaybetmemeye çalışırlardı. Pufy bir an onu gözden kaybetse bu korkunç dünyada kaybolacak zannederdi. Henüz 2 aylıktı, yaşama dair her şeyi çocuktan öğreniyordu. Oyun oynayalım diye attığı ufak ısırıklardan birinde, çocuğun ayağı kanayınca, çok utanmış, üzüntüsünden köşe bir yere gidip ağlamıştı. Onlar iki kardeş gibiydiler. Çimlerde alt alta, üst üste yuvarlanmaları, yemek yemek için olan yarışları, çeşmeye kim önce gidecek müsabakaları. Hepsi hayatın öğrenimiydi Pufy için.

Geceleri hava biraz serin olurdu. Büyük büyük köpekler gelir, etrafta sinirli sinirli gezerlerdi. Pufy her akşam ker**** bir duvarın arkasında uykuya dalar, sabaha kadar uyanmazdı. Kim bilir belki uyanırsa büyük köpeklerden biri onu yerdi ? Ya da karanlık onu boğardı. Üstelik ufak çocukta yoktu. Onu kim korurdu ?

Günler hızla geçiyor, her gün Pufy yeni bir şeyler öğreniyor, her gün ufak çocuğa daha çok bağlanıyordu. Doğum tüyleri dökülmeye başlamış, kısa ve gri yeni tüyleri onu daha tombul ve güzel göstermeye başlamıştı. Evet, yakışıklı bir delikanlı olacaktı. Hatta kocaman olup, ufak çocuğu hep koruyacak, ona kimsenin zarar vermesine izin vermeyecekti. Hele çimlere bastıkları için çocuğa bağıran kapıcıyı çoktan gözüne kestirmişti. Büyüyünce ufak bir paça alacak, çocuğa bir daha bağırmaması gerektiğini anlatacaktı. Sanırım insanlar iyi canlılardı. Ufakları bile böylesine sevgi dolu ise, büyükler daha anlayışlı, daha koruyucu olmalıydı. Evet, evet.. Yaşam çok güzeldi...

"Haydi Pufy, saatimi getir" yine büyük bir heyecanla koştu. Saati çimlerin içinden alıp, hızla geri çocuğa döndü. Saati bırakınca, sevgi dolu ufak eller boynuna dolandı. Ah, hep sevseydi keşke. Yumuşacık ellerin ilettiği sevginin karşılığını o minik elleri yalamakla verdi. Tekrar ayağa kalktı çocuk ve saati fırlattı. "Haydi pufy, getir bebeğim". İşte yine saati getirecek ve yine sevilecekti. Heyecanla koştu, saati ağzına aldı. Kalbi küt küt çarpıyordu. Dönmek için hamle yaptığında arkasında biri engel oldu. Bacağıyla onu itelemişti. Minicik başını kaldırıp, gözlerini yukarıya dikti. Kocaman bir insan duruyordu. "Acaba saati bu amcaya versem, oda beni sever mi" diye düşündü. Adam elindeki küreği havaya kaldırdı, sanırım atıp getirmesini isteyecekti. Ama o kürek çok büyüktü, getiremez di ki... Beklediği olmadı. Kürek büyük bir hızla başına indi...

"Demek bahçeme pislersin ha!!!" acıdan ne söylediğini anlayamamıştı bu büyük insanın. Öyle çok canı yanmıştı ki, avazı çıktığı kadar bağırmak istemiş, fakat ağzına dolan kırmızı sıvı sesinin çıkmasını engelleyerek, ufak bir mırıltı halini almıştı. Kulakları duymaz oldu, gözleri kararmıştı. Neden vurmuştu o amca ona ? Ufak çocuk nerdeydi ? Neden korumamıştı Pufy'sini. Kürek bir kez daha kalkıp vücuduna indi. Yine tarifsiz bir acı kapladı vücudunu. Bir hüzün perdesi kapatmıştı gözlerini. Artık hareket edemiyordu, küt küt atan kalbinden başka hiç bir yerini hissetmiyordu çünkü. Minicik gözlerini kaldırıp ufaklığı aradı. İlerde belli belirsiz bir gölge. Evet oydu, kokusunu buradan bile almıştı. Tıpkı oda kendisi gibi hareketsiz, korku dolu gözlerle bakıyordu. Acaba ona da mı vurmuşlardı ? Neden donup kalmıştı ? Neden gelip kendisini bu canını yakan adamdan hala kurtarmıyordu... Nedenler ile doldu beyni. Saati hızlıca alıp gelemediği için mi böylesine acı bir ceza verilmişti ona !
?

Kürek bir kez daha kalktı... Pufy her şeyi anlamıştı. Bir kaç saniye sonra, annesi gibi hareketsiz olacaktı. Annesi gibi toprak olacak, gözleri güneşin doğuşunu hiç göremeyecek, yeni bir gün başlıyor sevincini, yüreğinde hiç hissedemeyecekti. Bir daha kalkıp oynamayacak, kafasını küçük çocuğun kollarının arasına sokamayacaktı. Her şeyden önemlisi, büyüyüp onu koruyamayacaktı. Kılıçların kınına girerken çıkardıkları ses gibi bir ses çıktı boğazından. Yaşamasına niçin izin verilmiyordu ? Soru işaretleriyle dolu minik gözlerini, ufaklığın gözlerine dikti. Son yargılamasını yapmıştı, insanlar ufaldıkça sevgi doluyor, büyüdükçe kin ve nefrete dönüşüyorlardı.

Kürek indi...

Yaşam bitti...

Pufy' den arda kalan, minicik ağzından bırakmadığı kanlı bir saatti…

M@D_VIPer
25-06-06, 19:32
Kanıt

17.Askeri bölge, en yakın yerleşim yerine yüz kilometre kadar mesafede tamamen çıplak bir arazi üzerine kurulmuştu. Oldukça modern bir mimari tarz ile yapılmış üç katlı yayvan bir bina, birkaç uçak hangarı ve askerlerin kaldığı barakalardan ibaret sıradan bir askeri birlik görünümündeydi. Ama birlikteki askerlerin ilginç hikayeler uydurup birbirlerini oyalamasına vesile alan çok da gizemli bir havası vardı. Aslında bu esrarı yaratan ne ana binaya ulaşabilmek için üç ayrı nizamiye kapısından geçmenin zorunluluğu ne de binanın yanı başına yerleştirilmiş dev antenlerdi.
Son birkaç aydan bu yana bölgeyi ziyaret eden baştan başa simsiyah otomobillerin ve en az iki yıldızlı askeri makam araçlarının eskiye oranla çok daha sık gelip gitmeleri, binanın en üst katına çıkışın yasak olması ve bu katın ışıklarının hiç sönmüyor olması, ister istemez şüphelerin doğmasına neden oluyordu. Hatta bazı geceler garip bir yaratığın perdeye düşen gölgesini gördüğünü iddia eden nöbetçilerin sayısı da az değildi. Ne var ki, ana binanın içindekiler hariç gerçekte neler olduğunu bilen hiç kimse yoktu. Albay’ın söylediğine göre olağan bir tatbikat için hazırlık yapılıyordu, ama askerlerin yarıya yakını buna pek inanmıyordu.
Birkaç yıldızın zayıf parıltıları, bölge sınırlarını tarayan projektörlerin sürekli yer değiştiren ışık huzmeleri ve tabi ki en üst katın perdeleri arasından sızan ışıkları dışında her yer, simsiyah ve birbirinin aynıydı. Ara sıra duyulan düdük sesleri ve nadiren de bir-iki askeri aracın gürültüsünden başka tek bir ses bile işitilmiyordu.
O sırada, askerlerin deyimiyle o esrarengiz odalardan birinde üç sivil ve iki de üniformalı şahıs sessizce çalışıyordu. Oda oldukça genişti ve insanda tüm dünyanın yönetilebileceği kadar donanımlı ve karmaşık bir merkez imajı yaratıyordu.
Adamlardan birinin kafasında sadece meyve sıkacağı eksik(!) olan bir kulaklık vardı ve yüzü cihazlara dönüktü. Rütbesi üsteğmen olan bir subay ise odanın diğer köşesinde kalabalık bir monitör topluluğunun karşısına oturmuş, görüntüler üzerinde dolaştırıyordu gözlerini. Diğerleri ise yan yana dizilmiş masalara yerleşmişlerdi. Bir tanesi kulaklıklı adamın hemen yanında oturuyor, bilgisayarının tuşlarını eskitiyordu üfleyip püfleyerek. Onun yanındaki masa, sakallı bir adama aitti ve bir eliyle hesap yaparken diğeriyle de sakalını okşamak gibi dikkat çekici bir huyu vardı. En uzakta oturan ise, bir binbaşıydı.
Bilgisayarın önündeki adam bir dalga analizcisiydi. Uzaydan gelen dalgalardan anlamlı olanları tespit edip çözmekti işi.
Uzanıp kulaklıklı adamın omzuna dokundu birkaç kez. Adam, kafasındaki koca aleti boynuna sarkıtıp analizciye döndü. Ardından da fısıltı halinde konuşmaya başladılar
“Hala çıt yok, değil mi?” diye sordu analiz ustası.
“Alışılmışın dışında tek bir sinyal bile yok”
“Aylardır mesaj bekliyoruz, ama nafile”
“Sıkılmaya başladım artık”
“Belki de yalan söylüyordur”
“Bunu da nereden çıkardın?”
“Kendisine zarar vermemizden korktuğu için bir garantör uydurmuş olamaz mı?”
“Olabilir tabi”
Analizcinin yanındaki masadan çok emin bir ses yükseldi:
‘Olamaz!”
Bunun üzerine varsayımın sahibi, başını o yöne çevirip “Olmaması için hiçbir sebep göremiyorum. Önce onu alıp buraya getirdik, her gün binlerce soru soruyoruz ve üç aydır da burada. Nazik bir şekilde hapsedildiğinin farkında. Ayrıca, ona ömür boyu bakamayacağımızı anlaması için dahi olması da gerekmiyor.”
O esnada, ceketini çıkarıp yaka düğmesini de açmış olan binbaşı, yarım saate yakın zamandır elini şakağına dayamış halde hiç hareketsiz okuduğu kitabı kapayıp dikkatini analizci ile astrofizikçinin sohbetine çevirmişti.
Ağır hareketlerle bir sigara yakan astrofizik uzmanı, sakalıyla oynamayı bırakıp “Söyledikleriniz akla yakın görünüyor, ama doğru değil” dedi. Arkasına iyice yaslandıktan sonra da devam etti.
“Gemiyi inceleyenlerden biri de bendim.... O gemi ile uzun mesafe katedilebilmesi mümkün değil. Hesaplarıma göre en iyi şartlarda bile dört ışık saatinden öteye erişemez. Bu da bir ana geminin varlığını zorunlu kılar. Uzun lafın kısası, uzaylı dostumuz yalan söylemiyor.”
“Belki de gözünüzden kaçan bir şey olmuştur.”
“Dört ayrı uzman olarak birbirimizden bağımsız çalıştık ve hepimizin vardığı sonuçlar da aynıydı.... Bu inceleme için beni ve diğer arkadaşları görevlendirmelerinin nedeni, gözümüzden bir şey kaçmayacağını bilmeleridir, dostum.”
Binbaşı, tartışmanın uzayacağını hissetmiş olmalıydı ki o gür sesi ile araya girdi:
“Bizimki nerede şimdi?”
Teğmen, kahve fincanını tabağa bırakıp birkaç düğmeye dokundu hemen. “Sanırım uyuyor, efendim”
“Teşekkürler teğmen”
Binbaşı, biraz evvel bitirdiği kitabı işaret ederek “Sizin ne düşündüğünüzü bilmiyorum, fakat ben inanıyorum” dedi..
Analizci, cümleyi çözememişti “Neye inanıyorsunuz?”
Uzaylıların çok yıllar evvel de bizi ziyaret etmiş olduğuna”
“Nasıl vardınız bu sonuca, binbaşı?”
“Geçmişten bugüne erişmiş pek çok işaret var.”
Astrofizikçi, elini tekrar sakalına götürüp alaycı bir üslupla sordu:
“Mısır piramitleri gibi mi?”
“Evet
“Bunun hiçbir anlamı yok, komutan” deyip dudağını büktü, astrofizik uzmanı.
Binbaşı, meraklanmıştı. “Açıklar mısınız?”
“O piramitler, nasıl yapıldıklarından içerdikleri ilginç astronomik bilgilere kadar oldukça etkileyici bir soru yelpazesine sahip. Bunu inkar etmiyorum. Fakat dünya dışı yaratıkların ziyaretine dair en küçük bir kanıt dahi taşımıyorlar. Taşımadıkları gibi insanüstü de değiller. Olağanlığın üst sınırındalar; daha ötesinde değil.”
Analizci, kulaklıklı adama dönüp alçak sesle sordu:
“ Yeni bir şeyler var mı?”
Kulaklıklı adam, umutsuzca başını sallayıp “Uyku saatleri herhalde” diye karşılık verdi.
O sırada binbaşının kafasını meşgul eden başka sorular belirmişti.
“Peki ya Nazca’daki şekillere ne diyeceksin?”
‘Pek çok şekilde açıklanabilirler, ama UFO’larla falan ilgisi yok”
“Yok mu! Nasıl olmaz. O kadar düzgün ve büyük çizilmişler ki ancak üç bin metre yukarıdan bakıldığında ne oldukları anlaşılıyor. Sence bunun amacı, hava gemilerine yol göstermekten başka ne olabilir ki?”
Astrofizikçi, bir yandan sakalını ovuşturuyor diğer yandan da başını sallıyordu gülümseyerek. Zira, Nazca’da yaptığı araştırmalar onu bu konunun ustalarından biri haline getirmiş ve binbaşınınkine benzer soruları yüzlerce defa cevaplamak zorunda kalmıştı. Hem yıllardır aynı cümleleri papağan gibi tekrarlıyor olmanın yarattığı sıkıntı, hem de karşısındakinin bir bilim adamı olmayışı nedeniyle çok yüzeysel konuşmaya karar verdi:
“Bakın binbaşı, çöldeki o çizimlerin pek çok amacı olabilir. Çağın astronomlarınca hazırlanmış bir yıldız haritası, bir arkeolojik takvim, bir tür dini sembol ya da çılgın bir hükümdarın çocukluk fantazisi. Bu varsayımlara ilişkin bazı kanıtlar var elimizde ama açıkçası dünya dışı yaratıklarla ilişkin, değil kanıt, kanıt olmaya aday bir bulguya dahi rastlamadık. Üstelik şekillerin çakıl taşları ile oluşturulmuş olması da bizim varsayımlarımızı kuvvetlendiriyor. Ta bilmem nereden gelebilmiş bir dünya dışı medeniyet, pekala gece uçuşlarını da dikkate alabilirdi”
“Ama daha değişik olaylar da var!” dedi, binbaşı. Astrofizikçi, yeni bir sigara yakıp ayaklarını masaya uzattı. Sonra da bir kaşını kaldırıp kendinden emin bir biçimde konuşmaya başladı.
“Hepsi aynı. Diğerlerinin Nazca’dan bir farkı yok. İngiltere’deki Stonehenge, Pasifik’teki Doğu Adası, Tiahuanaco, Atlantis hikayeleri, Tunguska üzerine söylenenler.... Hepsinin ortak yanı tam olarak açıklanamayışları. İnsanların böyle durumlarda insanüstü varlıklara başvurmak gibi eski bir alışkanlıkları vardır, binbaşı. Ben, geçmişte uzaylılar tarafından ziyaret edildiğimize inanmıyorum. Çünkü elimizde kanıt yerine sadece şüpheler var. Şüphe ise bulanık su gibidir; bulanıklığa neden olan şeyi çekip almadıkça dipte ne olduğunu göremezsiniz.
Açıklamayı büyük bir ciddiyetle dinlemişti, binbaşı. Gözlerini masasının üzerindeki kitaba kaydırıp birkaç saniye öylece kaldı. Ardından da tereddütlü bir biçimde “Araştırma yapmanın nedeni şüphe değil midir?” diye sordu.
Astrofizikçi ukalaca sırıtıp “Ben ‘neden’ diye sorduran şüpheleri değil, sonuçlardaki şüpheleri kastetmiştim, binbaşı” dedi.
Telefonun yüksek sesi, bir anda bütün dikkatleri dağıtıvermişti. Binbaşı, ikinci çalma sesini beklemeden kaldırdı ahizeyi.
“Komutanım Hava Kuvvetleri Komutanı arıyor”
“Bağlasana geri zekalı, ne bekliyorsun!”
‘Binbaşım”
“Sizi dinliyorum komutanım”
“Orada durum nasıl?”
“Herşey yolunda komutanım”
“Köpeğime iyi bakıyorsunuz değil mi?”
Bir dinleme riskine karşı şifreli konuşuyorlardı. Ne de olsa, farkedilebilir boyutta bir gemi onca uydunun arasından geçip yere çakılmıştı. Ruslar da, Amerikalılar da muhtemelen durumun farkındaydı ve partiye katılmak için sabırsızlandıkları kesindi. Gerçi, ileri bir teknik uygarlığın pilotunun ‘köpek’ şeklinde kodlanması da insanoğlu adına hoş sayılmazdı.
“Şimdi uyuyor efendim”
“Güzel.. Benim için mesaj var mı?”
“Beklediğiniz mesaj henüz gelmedi, komutanım”
“Dinleyin Binbaşı. 17.Bölgenin masraflı olduğunu düşünenler var. Böyle giderse kapatırız’ diyorlar. Kayda değer bir şey olur olmaz ara beni”
“Emredersiniz, komutanım”
Binbaşı, düşünceli bir ifadeyle kapattı telefonu. Odadakilere dönerek;
“Faturaların Kabarmasından hoşlanmıyorlar anlaşılan” diye söylendi.
“Onlar böyledir. Önlerine fatura koyana kadardır melek görüntüleri” dedi analizci , somurtarak.
Odanın diğer köşesinden “Yemek istiyor, efendim” diye seslendi üsteğmen.
“Uyandı mı?”
“Evet efendim, yiyecek düğmesine bastı biraz önce”
“Gidip görevlilere haber ver. Sen de yanlarından ayrılma” deyip eliyle çıkmasını işaret etti binbaşı.
O esnada analizci de ayağa kalkmış dolanıyordu odada. Bir taraftan da gözlerini ovuşturuyordu uykusunu açmak için. Kahve makinesinin önünde durup odadakilere döndü: “Kahve isteyen var mı?”
Astrofizikçi elini kaldırarak “Şekersiz olsun” dedi. Arkasın dan da diğerlerinin sesleri yükseldi:
“İki şekerli”
“Benimki de şekersiz.”
Analizci gülümseyerek “Ne yani, birisinin kalkmasını mı bekliyordunuz? O koca gemi ‘tabi’ uzaylı yalan söylemiyorsa buraya indiğinde işleri halletmek için aramızda kura mı çekeceğiz? Ölmüşsünüz siz” dedi şakacı bir tonlamayla.
Radyo dalgaları uzmanı, kulaklığını yine boynuna asıp iyice yayılmıştı koltuğuna. Bir yandan da söyleniyordu “Allah’ın cezaları! Gelecekseniz gelin artık. Ya da ‘İşimiz çıktı; falanca gün uğrayacağız’ gibi bir mesaj yollayın!”
Adamcağızın ne kadar yorgun olduğunu anlamak için gözünün altındaki halkalara bakmak yeterli olurdu herhalde, ama diğerleri de ondan aşağı kalmazlardı. Aralarındaki fark, yalnızca halkaların sayısıydı.
Birkaç dakikalık sessizlikten sonra:
“Yani diyorsunuz ki, geçmişte Tek bir uzaylı bile gezegenimize uğramadı, öyle mi?” diye sordu binbaşı. Kolay tatmin olan bir adam değildi. O esnada, analizci de bilgisayarı karşısına oturmuş sıkıntılı bir biçimde kahvesini yudumluyordu.
Elinde kalan kılları temizledikten sonra “Tam olarak öyle söylemedim” dedi, astrofizikçi. Ama binbaşı, cümlenin devamını bekleyecek kadar sabredememişti “Söz konusu olan sadece üç-beş örnek değil. Sizin saydıklarınız herkesçe bilinenler. Ya diğerleri nasıl izah edilebilir. Dinazor neslinin aniden tükenivermesi ve Tibet’te bulunan toplu mezarlar, eski Hint kitapları, Mahabharata destanında anlatılan savaş, Sümer ve Asur tabletlerinde rastlanan o ‘yemek yemeyen, su içmeyen’ yaratıklar, Lut efsanesi, ayrıca mağara resimleri ve şu an aklıma gelmeyen diğer yüzlercesi”
“Bakın binbaşı, tam üç yıl NASA’da çalıştım. Ve birçok araştırmaya katılıp hatırı sayılır derecede önemli projelere de imza attım. Bahsettiğiniz olayların hepsini ayrıntılarıyla biliyorum, fakat bunların çoğu o kitapları yazanların kişisel fantazileri ile epey abartılmış şeyler. Hatta içlerinde tamamen uydurma hikayeler bulunduğunu da söyleyebilirim.” -
Analizci, masasına hafif bir yumruk indirip ayağa fırladı. Sıkıldım bu saçma sapan frekanslarla uğraşmaktan” diye kendi kendine söylenip çekmecesinden çıkardığı iskambil tomarını masaya koydu “Var mı poker oynayan?”
Binbaşı, bunun kurallara aykırı olduğunu biliyordu, ama analizciye hak vermiyor da değildi. Onun için aldırmamayı yeğlemişti.
Radyocu, ağzındaki sandviçin izin verdiği ölçüde “Gel de seni biraz soyayım” deyip masasına davet eti.
Astrofizikçi ise bir sigara daha yakmıştı. Birkaç kez öksürdükten sonra kaldığı yerden devam etti.
“Bu, sadece zayıf bir ihtimal diyorum ben. Hiç gelmediler diyemem fakat geldiklerine dair kanıt olmadığını hesaba kattığımda ‘gelmemiş olmalılar’ diyorum. Bana göre, dünyanın ilk yabancı konuğu şu an odasında yemek yiyor.... Uzun lafın kısası, bizim için, kanıtlar olması önemlidir, binbaşı”
“Belki kanıt vardır da bizim haberimiz yoktur
“Amerika’daki en gizli arşivleri bile inceden inceye taradım ben. Tek kelime dahi yok!” deyip sigarasından bir nefes çekti “Yetkilerimi istismar etmediğimi söyleyemem. Ancak, inanın bu soruların cevabını sizden çok daha fazla merak ediyordum o zamanlar.”
“Ya şimdi?”
“Bir delil olmadığı sürece bu konuyla ilgilenmemeye karar verdim. Çünkü şüphelerin sonu yok.”
“Anlıyorum” diyerek başını sallıyordu, binbaşı.
O sırada odanın diğer yanından zaman zaman şiddetlenen konuşmalar işitiliyordu.
“Kaç kart aldın?”
“Baksaydın dostum.”
“Seni bile zor görüyorum ben. Söylesen ne olur?”
Tamam, tamam. İki kart aldım”
“Bana üç gibi gelmişti, ama öyle olsun.”
Odaya önce üsteğmen girdi, ardından da uzaylı. Yaratığın vücudu bol miktarda hava keseciği içerdiğinden bir insan kadar rahat hareket edemiyordu. İnsan benzeri bir anatomiye sahipti, ama kol ve bacakları hem ince hem de çok kısaydı. Küçük gövdesinin üzerinde ise vücuduna oranla hayli iri olan kafası bulunuyordu. Şeklen biraz farklı olmak üzere gözleri, kulakları, ağzı ve burnu da vardı. En çok dikkat çeken özelliği ise derisinin yer yer kabarık ve çirkin görünüyor olmasıydı. Ayrıca o yemyeşil teni, bitki kökenli olabileceği şeklinde tuhaf bir intibaya neden oluyordu.
Yaklaşık üç aydır, 17. bölgedeki bu katta misafir edilmekteydi ve bu süre içinde hem çok şey öğretmiş hem de öğrenmişti. Konuşmayı öyle güzel beceriyordu ki, sadece sesini duyanlar, bir uzaylı ile konuşuyor olduklarına asla inanamazlardı.
Daha kapıdan girer girmez sordu:
“Bir işaret var mı?”
“Hala yok” diye yanıtladı, binbaşı.
“Sence ne zaman gelirler?” diye sordu, astrofizik uzmanı. Uzaylının gözleri, poker oynamakta olan diğer iki bilimciye takılmıştı. O tarafa yönelip “Mutlaka gelirler” diye mırıldandı. Yaratık. İki haftadan beri uyku ve yemek dışındaki zamanını, uzmanların çalıştığı odada geçiriyordu.
Bazen sessizce oturup etraftakileri seyreder, bazen de uzun sohbetlere katılır; kendince değerli bulduğu hatıralarını anlatırdı. Uzmanlar, uzun süre uyuduğunda eksikliğini hissedecek kadar alışmışlardı ona. Uzaylıya eşlik etme görevi üsteğmene verilmişti, ama daha az beraber olmalarına karşın en iyi anlaştığı kişi analizciydi. Şimdi de onun yanına bir sandalye çekmiş dikkatle oyunu takip ediyordu. Ancak dikkatini toplamış olan tek kişi o değildi. Bir de binbaşı vardı. İki-üç dakikadır yavaş adımlarla adayı dolanıyor kimi zaman yüzünü buruşturup belirsizce mırıldanıyor kimi zamansa kaşlarını çatıp birkaç saniyeliğine duruyordu. Fakat bu seferki duruşu uzun sürmüştü. En sonun da yörüngesinden ayrılıp kendisi gibi gezintiye çıkmış olan astrofizikçinin yolunu kesti.
“Bu konuda benden çok daha bilgili olduğunu kabul ediyorum, ama aynı zamanda ateş olmayan yerden de duman çıkmaz diyorum”
Astrofizikçi, binbaşının ısrarına anlam verememişti, ancak sırf merak ediyor diye kırmak da istemiyordu adamı.
“Bakın binbaşı, düzü de tersi de ispatlanamayan türden bir tartışmadır bu. Aramızda önemli bir anlaşmazlık var: Siz ‘inanıyorum’ diyorsunuz ben ise kanıt istiyorum.”
Uzaylının sesi, bir tabanca gibi patlamış tüm gözleri o tarafa çevirmişti bir anda:
“Blöf yapıyor!”
Analizci de uzaylıyla aynı fikirdeydi “Evet, blöf yapıyorsun!”
Uzaylı, sinsice sırıtıp (Böyle sırıtmayı analizciden öğrenmişti(!) “Hiç kart almayıp kent görüntüsü yarattın. Halbuki elinde hiçbir şey yok!” dedi.
Analizci, atıldı hemen “Restini gördüm, neyin var?”
O sırada binbaşı ile astrofizikçi de masanın başına gelmiş merakla sonucu bekliyorlardı.
Radyocu, yüz ifadesini hiç bozmadan kartlarını açtı “Kare Vale” diye de ekledi. Oysa analizcinin elinde sadece üç kız vardı. Ve bu işe çok sinirlenmişti “Hani blöf yapmıştı” diye bağırdı uzaylıya. Uzaylı ise hiç istifini bozmadan “Öyle sanmıştım. Zaten eskiden beri beceremem bu oyunu” diye karşılık verdi.
Bir anda herkesin kafası allak bullak olmuştu. Hiç kimsenin çıtı çıkmıyor, şaşkın şaşkın birbirlerine bakınıyorlardı. Öylece geçen on-onbeş saniyeden sonra donuk bir sesle “Bu oyunu ne zamandan beri oynuyorsun?” diye sordu binbaşı.
“Çocukluktan beri oynarız”
Analizci iyice afallamıştı “Yani sizin gezegende de Poker oynandığını mı söylüyorsun”
“Siz de mi Poker diyorsunuz” diye atıldı uzaylı.
Ardı ardına “Evet” sesleri yükseldi.
“Ama biz e harfini daha uzun söyleriz” dedi uzaylı. Anlaşılan, daha önce de benzer durumlarla karşılaşmıştı. Zira pek şaşırmış görünmüyordu.
Astrofizikçi, titreyen sesine rağmen soruyu tamamlayabildi:
“Nereden biliyorsunuz bu oyunu?”
“Sanırım birkaç bin yıllık geçmişi var. İlk kimlerin çıkardığını bilmiyorum..... Peki siz nereden biliyorsunuz?
Hepsinin de yüzünde aptalca bir ifade vardı ve şuursuzca birbirlerine bakınıyorlardı.

SON


“Gözlerin alışkanlıklarıyla kafalar da herşeye alışır. Her an görmekte olduğumuz şeylere şaşmayız; nedenlerini aramayız onların”
Cicero

(Falcının Ölümü, 1992, Selvi Yayınları, Ankara)

M@D_VIPer
25-06-06, 19:33
Kanayan Yara

Ve sen gelmiştin. İlk defa birisi düşlerime ortak olmuştu. Küçük bir bebeğin
kalbi gibi hızlı hızlı atıyordu kalbim. Her atışında sen vardın, ismini her
andığımda yüzümde bir tebessüm beliriyordu. Yarınlarımdan endişe
duymuyordum, korkmuyordum artık. Çünkü bu günümde sen vardın yarınımdan emin
olmadığım için seninle sadece bugünü yaşıyordum.
Aşk ansızın girmişti hayatıma ve her şey öyle değişmişti ki şaşırdım tüm bu
olanlara. İçimdeki tüm karamsarlıkları alıp o hiç kimsenin başaramadığı umut
tohumlarını ekmiştin yüreğime. Hoş geldin sevgilim hoş geldin. Aşka dair ne
varsa yaşanması gereken hepsini yaşatıyordun bana. Senden başka herkes öyle
yabancılaşıyordu ki bende her yerde, her şeyde sen oluyordun.
Umut tohumları büyüyordu yüreğimde. Günler ise akıp gidiyordu. Tüm yaşanalar
hayel gibiydi öyle çok seviyordum ki seni korkuyordum bu sevdadan. Yavaş
yavaş yayılıyordu düşüncelerime korkular. Ve tüm korkulara, endişelere
teslim olmuştu aklım. Söylediğin her kelime yüreğimde binlerce kez
yankılanıyor ve ardından bugüne kadar hiç yaşamadığım o tarifsiz acıyı
yaşatıyordu. Nasıl bir acıydı ki bu tüm bedenimde hissediyordum. Canım
öylesine yanıyor yine de bir damla yaş akmıyordu gözlerimden. Aşk alıp
başını gitmişti. Gözlerim açıldı gördüm tüm gerçekleri. Meğer sen hiç
gelmemişsin bana. Hiç olmamışım gözlerinde, yüreğinde, hayatında. Öylesine
birisiymişim hayatında, bir veda bile etmeden çekip gittin.
Ve sen gitmiştin. Ardında canlı bir enkaz bırakarak. Attığın umut tohumları
yeşermekteyken soldular. Bugünler yarınım oldu. Yine karamsar yine umutsuz.
İşte o korktuğum yarınlarımdayım şimdi sensiz. Tüm umutlarımı dönüşüne
bağladım, olurda pişman olup dönersin diye. Gidişinin üzerinden yıllar
geçti ama acılarım hala ilk günkü gibi canımı acıtıyor. Her şey bitmedi daha
yüreğimde, söküp atamadım hayatımdan gözlerini. Kalbimin kapılarını çaldılar
girmek için. Öyle bir çarpıp çıkmıştın ki kalbimden kapılar ebediyen
kilitlenmişti. Kimseler açamadı bu gönül sarayımın kapılarını, kimseler
alamadı yerini. Öyle çok sevmişim ki seni tüm yaptıklarına rağmen sevdiğimi
söylüyorum tüm dünyaya. Evet seni seviyorum değerini bilmesen de bu koca
sevdanın yine seni seviyorum.
Her an sevdim seni, bir saniyeyi bile sensiz geçirmedim. Öyle bir yaraydın
ki yüreğimde her gün kanadın, her gün canımı yaktın ama ben yine de
vazgeçmedim senden, sevgimden, umutlarımdan.
Oysa şimdi kimselerin bilmediği saklı bir yarasın gönlümde.

M@D_VIPer
25-06-06, 19:33
Kalp Tutsağı

Elimi uzatıp dokunacağım kadar yakınsın bana, sesimi duyamayacak kadar uzak.. Ne seni görmeden geçiyor zaman ne de zaman seni görmeye yetiyor.. Bir zaman geliyor, görüyorum, bakıyorum.. Tam geleceğim an yanına yok oluyorsun.. Ya ben görmüyorum seni, ya sen bana gözükmüyorsun. Bir zaman geliyor yanımdasın. Uzatsam elimi dokunabileceğim kadar yakın. Bakıyorum gözlerine. Anlatmak istiyorum sevgimi, bakıyorsun bakıyorsun ve gelip geçiyorsun. Ya anlamıyorsun sana olan sevgimi ya da sevgiden kaçıyorsun. Ama sevgiden kaçılmaz ki. Aşk yakaladığı zaman, bütün bedenini sarar. Hapseder seni adeta. Hiçbir şey güzel gelmez! Ondan başka hiçbir şey mutlu etmez seni. Bir tek kelime duysan ondan sana ait, bulutun üstünde hissedersin kendini. Kilitler seni kalp tutsağında, imkansız artık kaçamazsın. Sevdiğinden kaçabilirsin ama onu sevmeden edemezsin. Bir kere kalp tutsak etmiş seni, çıkmak için çaba harcama çıkamazsın. Eğer bir gün gelip çıkmak istersen, kalp tutsağından o zaman ruhun da bedenden çıkar unutma! Çünkü sevgi o kadar büyüktür ki unutamazsın.. Unutmak için harcanan çabalar boşadır. Seviyorsan inkar etmeyeceksin. Üstüne üstüne gideceksin ki sevginin sen ondan kaçacağına o senden kaçsın bu kadar büyük bir aşk görmediği için, korktuğu için kaçsın. Bu kadar büyük bir aşkı ilk sen yaşadığın için mutlu olacaksın. Sevdiğinle olduğun için mutlu olacaksın. Seni sen yapan değerleri bulduğun için mutlu olacaksın

M@D_VIPer
25-06-06, 19:34
Kalbini Kuşlara Veren Çocuk


‘’Tanrı kuşları sevdi ağaçları yarattı
İnsan kuşları sevdi kafesleri yarattı’’
Jacgues Deval

Bir varmış bir yokmuş, adı sanı bilinen zamanın birinde, dağlardan kopup gelen çağlayanların arasında şirin mi şirin küçük bir köy varmış. Her bahar geldiğinde bir başka güzel olurmuş buralar. Doğaya bin bir canlılık gelir, bir başka güzel akarmış dereler. Arılar, kadife kanatlı kelebekler çiçek çiçek gezer, daldan dala uçuşurmuş türkü gözlü kuşlar… Bir efsaneye göre güneş en güzel orada gülermiş çocuklara, oraya dökermiş ışığının en güzel renklerini. Yeryüzünün en güzel bitkileri, çiçekleri, hayvanları da oralıymış. Gökyüzünde her gece yıldızların düğünü olur, her sabah bir sevincin şöleni başlarmış. Düş mü? gerçek mi? pek ayırt edilemezmiş, etrafını çevreleyen dağlar öylesine görkemli dururmuş ki, doruklarında gökyüzü hep mavi ve engin bir denizi andırırmış. Eteklerindeki derin vadiler boy boy hayvanlar barındırır, onlara analık eder ve !
bütün kötülüklerden korurmuş…
En vahşi hayvandan, en sessiz böceğe kadar tüm canlılar kardeşce geçinirmiş. Bir yeşil halı gibi yerleri kaplayan çimenler, nereden çıkıp, nerede tükendiği bilinmeyen pırıl pırıl sular, rengarenk çiçekler ve türlü boyalı kuşlarla bu eşsiz yer, bir başka yaşama sevinci verirmiş insanlara. İşte bu yörede zeki mi zeki, akıllı mı akıllı küçük bir çocuk yaşarmış. Deniz adındaki bu sevimli çocuk insanları, hayvanları, kuşları, çiçekleri, ağaçları yani doğadaki güzel olan her şeyi ve birde herkesin masal anası ismini verdiği bilge ninesini çok severmiş. O bu sevgisini lafta bırakmaz, gereğini her fırsatta yerine getirir, insanların, hayvanların, canlı cansız, doğadaki tüm varlıkların haksız saldırılara hedef olmaları karşısında, içinde sınırsız bir öfke ve acı duyarmış. Bu yüzden hep güçsüz ve haklıdan yana çıkarmış. Çünkü Deniz ninesinden hep emeği, yardımseverliği, rahmetli olmayı, sevgiyi, iyiliği, dürüstlüğü, doğruluğu, temizliği, ahlaklı ve adil olmayı öğrenmişti.
Deniz gün boyu çiçeklerle söyleşir, kelebeklerle uçuşur, bilge ninesinin ardında koşuşup dururmuş kırlarda. Onun geçtiği yerlerde güller gülümser, sümbüller pembeleşir, kuşlar şarkı söyler, dağlar taşlar dillenirmiş. Hafif hafif esen rüzgarlarla ağaçlar eğilip eğilip birbirini selamlarmış. Deniz nerede solmuş sararmış bir çiçek görse, koşar su getirir, koklayıp okşayıp yeşertirmiş. Her şey öylesine ona alışıkmış ki, bir gün ortalıkta görünmese, çevreden iniltiler duyulur uzun narin kavaklar bile boynu bükük bakarmış. Öyle ki, çiçekler üzülüp büzülür, kelebekler uçmaz, kuşlar türkülerini söylemez, sular hışırtısız akarmış. Deniz sadece kuşlarla konuşmazmış. Köylülerin söylediklerine göre, o bütün hayvanların dillerinden de anlarmış. Onlarla saatlerce söyleşir. Birbirileriyle iyi geçinmelerini öğütlermiş.
İşte Deniz, bu gizemli doğanın koynunda doğmuş, orada büyümüş orada tanımış çiçekleri. Kuşlarla dostluğu, arkadaşlığı da orada başlamış. Küçücük yüreği dünyayı içine alacak kadar geniş, sevgisi dünyayı ısıtacak kadar sıcakmış. Bu güzel çocuk yaşamına renk veren, anlam katan sevgisinin sesini de orada bulmuş. Hiç bir canlının başka bir canlıya haksızlık etmesine gönlü razı olmazmış. Onun bu sesini duyan her canlı bütün kötülükleri unutur, sadece iyilik düşünürmüş.
Ve bir gün Deniz bu güzelim köyünden ayrılmak zorunda kalmış. Kuşların ötüşü, serin suların çağlayışı kulakları okşayıp yüreklere dökülürken, çiçekler solumalarını sıklaştırmış. Bütün köylüler gediğin tepesini aşıp, Deniz’ i uğurlamışlar ; iyi yolculuklar dilemişler. Ninesi o kadar çok üzülmüş ki, sözcükler onun ayrılık acısını anlatmaya yetmemiş. Hiç bir canlının başka bir canlıya veremeyeceği ve hiç bir canlının anlayamayacağı bir şefkat ve sevgiyle basmış bağrına. İçi ılık ılık duygularla dolup kabarmış, o yaşlı yüreğine ince ince çağlayanlar akmış da, yangısını söndürememiş. Torunu uzaklaşıncaya dek çırpınan yaralı bir kuş kanadı gibi, yaşlı gözlerle el sallamış ardından, dualar mırıldamış. Deniz uzaklaşır. Uzaklaşmaz hemen bütün köylüler onu özlemeye başlamışlar. Bu sevginin kaynağı neredeymiş, neymiş kimse akıl erdirememiş.
Deniz şehirler geçmiş, trenler, otobüsler, vapurlar, otomobiller ve uçaklar görmüş: görünce de ağzı bir karış açık kalmış, zira köyünü çevreleyen dağların ötesini hiç mi hiç bilmezmiş.
Deniz uygarlığın teknolojik nimetlerinden uzak, fakat bozulmamış, kirlenmemiş, temiz ve bakir bir doğa ortamında yaşarken, babası onu alıp uzak bir ülkeye götürmüş. Bu ülkenin renk renk lale bahçeleri, yel değirmenleri, altın saçlı gök gözlü güzel çocukları varmış. Ancak getirildiği kent beton yığınları ile kaplı, soluk alamayacak derecede kalabalık, gürültülü ve telaşlıymış. Doğup büyüdüğü yerlere hiç benzemediği gibi, her akşam kocaman fabrika bacalarından çıkan, kirli kara bir duman abanırmış kentin üstüne. Kent soluk alamazmış. O zaman gökyüzü ışığını yitirir, sokak lambaları bile zar-zor ışıldarmış. Burada insanlar kendilerini kalın beton duvarlar arkasına, kuşları kafeslere, çiçekleri özgür doğadan koparıp saksılara koymuşlar. Kafesteki kuşlar aç değilmiş ama özgürlükleri yokmuş. Saksıdaki çiçekler susuz değilmiş ama doğal güzellikleri kalmamış. Çiçeklerin renkleri ve kokuları, kuşların ötüşleri yapaymış. İnsanların neşeleri gülüşleri ve ağlayışları da .
Okula başlamış Deniz. Sınıflar çocuk doluymuş, ancak Deniz yalnızmış, bir türlü alışamamış kalabalıklara, kent yaşamına… Yitirdiklerini ararmış Deniz, gözünde tütermiş insiz köyü, yemyeşil dağlar, serin pınarlar, kuşlar,yeleleri rüzgarda savrulan atlar, koyunlar, kuzular, bir de dünya tatlısı nineciği. Onca kalabalığın orta yerinde yapayalnız kalmış; ne o anlatabilmiş kendini başkalarına, ne de başkaları onu anlamak istemiş. Bir tren geçermiş Deniz’in özlemlerinde, bir kuş ötermiş, o kuytu bir köşeye çekilip ağlarmış. Kimi zaman özlemi dayanılmaz bir hal alırmış, yakıp tutuştururmuş yüreğini. Deniz’in bu durumuna öğretmeni çok üzülürmüş. “ Sen zeki ve yetenekli bir çocuksun bu günler çabuk geçer buraya da alışırsın” diyerek Deniz’ i teselli etmeye çalışırmış. Ama o dalgınmış, bilincini yitirmişçesine boş boş bakarmış etrafına. Artık düşüncelerinin içinde öyle eriyip yitmiş ki, bu ona sonsuz derece acı verirmiş.
Bir de Deniz’ in kafasını sürekli yoran bazı sorular varmış. Neden kuşların, çiçeklerin özgürlüklerini kısıtlayıp, kafeslere ve saksılarda tutsak olarak yaşatırlar? Kuşlar ve çiçekler evlerdeki saksılar ve kafesler için yaratılmamıştı ki? Acaba bütün bu haksızlıklar ve acımasızlıklar geçici ve basit bir doyum duygusu için miydi? Peki, kocaman adamların bu tutumuna karşı, ya çocuklar niçin kayıtsız kalıyordu? Onlar, kuşların ve çiçeklerin özgürlüğü için neden bir çaba harcamıyordu?
Deniz bu sorunları günlerce düşünmüş; çiçeklerin saksılara, kuşların kafeslere konulmasına bir anlam yüklemeye çalışmış, ama becerememiş. Gün geçtikçe suskunlaşmış, konuşmaz gülmez olmuş ve yemeden içmeden kesilmiş. Sanki uzak diyarlarda dilsiz, kolsuz, kanatsız kalmış. Gitgide içine kapanmış, yapılan bu haksızlıklara öfkelenmiş,ancak bağırıp çağırmamış,suskunlukla direnmiş.
Derken bir gece hastalanmış Deniz. Günlerce ateşler içinde yatmış, yatarken de köyünü sayıklamış, uyanıkken Perihan ninesini hayal etmiş. Ninesi yine ona öğütler vermiş, destek olmuş yalnızlığında , yol göstermiş. Ninesi Deniz’e “ Konuş Deniz’im , yine göz kırp yıldızlara, çiçeklere gülümse, gülücükler dağıt, göster sevgi dolu yüreğini herkese. İyi olmalısın sen, hastalanırsan üzülürüz. Yaşlı yüreğim dayanamaz acına. Sonra bütün kuşlar da üzülür; dağlar, taşlar başlar ağlamaya. Yerin kulağı duyar olup biteni, bütün ormanlar yas tutar. Menekşeler sulara döker kirpiklerini, sular acı keser, acı yolları…” dermiş. Sonra bir an duraksar, yorgun ciğerlerini soluklandırır ardından Deniz’in saçını okşar, konuşmasını yine sürdürürmüş.
Ama Deniz onun söylediklerinin çoğunu duymaz, atların kişnemeleri, kuzuların melemeleri arasında rüyalara dalarmış. Köyünde iken her akşam yatmadan önce, ninesi Deniz’e kuşlar, çocuklar ve çiçeklerle ilgili masallar anlatırmış. Sonra. “o yıldız senin, bu yıldız benim” diye ninesiyle yarışır, gökyüzünün sonsuz ışıltısına bakar, uyurlarmış. Oysa Deniz bu kente geleli bir yıldız bile görememiş.
Günler sel gibi haftalar yel gibi geçip gitmiş. Deniz iyileşip eski sağlığına kavuşmuş,ama özlemi hiç mi hiç dinmemiş.Nereye gitse özlemini de oraya götürmüş.Zaman zaman özlemi içinde onulmaz bir sızı olur depreşir.Ne yapsa ne etse önüne geçemezmiş.
Deniz zeki, enerjik, başarılı ve itinalı bir çocukmuş. Ögretmenleri onun bu niteliklerini yararlı bilgi ve sağlıklı bir çevre bilinciyle dengede tutmak için yoğun bir çaba içine girmişler. Deniz de yavaş yavaş okul yaşamına alışmış. Bu nedenle öğretmenleri iyi bir şey başarmış olduklarını düşünerek gönenmişler, kıvanç duymuşlar. Çünkü Deniz en zor meseleler üzerinde bile inanılmaz ölçüde düşünceler üretir, günlük ders ve ödevlerini büyük bir istekle hazırlar, olumlu taraflarını geliştirmeye çalışırmış.
Deniz her zaman sevimli, duygulu, insanları kırmamaya özen gösteren, herkesin yardımına koşan bir çocuk olduğunu göstermiş. Onun doğa sevgisi ve bilgisi de herkesin dikkatini çeker ve bu güzel nitelikleri çevresinde sevilmesini sağlarmış. Hatta, onun bu özelliklerini öğretmenleri diğer çocuklara anlatıp, örnek gösterirmiş. Anne ve babası da Deniz’ i bu meziyetleri nedeniyle dünyanın en akıllı çocuğu olarak görürlermiş.
Deniz bir yandan çevresine uyum sağlamaya diğer yandan da kendine yeni uğraşlar edinmeye çalışıyormuş. İşte o günlerde, evlerinin önüdeki küçük bahçeyi düzenlemek aklına gelmiş ve şimdiye kadar bunu düşünemediği için de kendine kızmış. O günden sonra en büyük uğraşı bahçesi olmuş. Oraya çeşitli bitkiler dikip, çiçekler ekmiş. Bahçesindekiler de boy verip renklenince bütün boş zamanlarını onlara bakmakla geçirir olmuş. Çiçeklerin yanında mutlu olurmuş ya yine de içten içe hüzünlenirmiş. Çünkü, Deniz bu insanları anlamıyormuş. Onlar, kendilerini doğadan uzak, beton duvarlar arkasına kapattıkları yetmiyormuş gibi kuşları da kafeslere tıkmışlardı…
Her şey bir yana da ya o büyük kentlerin meydanlarında gördüğü sürü sürü tembel güvercinlere, kirli kanal sularında nazlı nazlı yüzen kuğulara ne demeliydi? Böylesine kanatları olur da, kentlerin o pis havasında, suyunda nasıl dururlardı? Uğuldayan iş makineleri, göğü kirleten fabrika bacaları, araba sesleri, eksoz dumanları, müzik diye zangır zangır bağıran hoparlörler ve estetikten uzak, çirkin apartmanların arasında nasıl yaşanır? Deniz bu soruları durmadan sormuş kendine, ama yanıt bulamamış. Çocuk aklı anlamaya, yanıtlamaya yetmemiş bu soruları.
Ve günün birinde öfkesi öylesine büyümüş ki, gidip babasının onarım işlerinde kullandığı keskin mi keskin testereyi alıp, fırlamış sokağa. Kafes gördüğü ilk eve dalmış ve buradaki kafesi kesmiş. Ve günden sonra, her gece evlere girip, kafeslerin çubuklarını keserek kuşlara özgürlüklerini vermeye başlamış. Deniz’ in bu yaptıkları kafes sahiplerini çılgına çevirmiş tabi. Günlerce gazetelere ilanlar verilip, duvarlara afişler asılmış. Radyo ve televizyonlarda duyurular yayınlanmış. Bu yayınlarda, “Korkunç ve affedilemez suçu işleyen canavar” hakkında bilgi verenlerin ödüllendirileceği açıklanıyormuş. Ancak Deniz yılmamış. Yine her fırsat bulduğunda evlere, bahçelere girip kafesleri kesmeye devam etmiş. O ülkeyi yönetenler çok kızmışlar bu işe, kentin bütün polisleri bu kafes canavarını yakalamak için yarışa girişmiş, günlerce pusu kurup beklemişler. Ama bu bir sonuç vermemiş. Bir defa polis, asker bütün ülke düşmüş bu kafes canavarının peşine. Yine günler, haftalar, aylar geçmiş ama yakalayamamışlar.
Deniz, bir akşam yine elinde testeresiyle büyükçe bir eve girmeye çalıştığı sırada pusu kuranlar tarafından yakalanmış. Ve bu haber ülkenin her yanında bomba gibi patlamış. Gazeteler Deniz’in boy boy fotoğraflarını basmış, televizyonlar çeşitli görüntüleri getirmiş ekranlarına, radyolar ise her haberinde duyurmuşlar. İlgililer ise bu “canavarın’’ yakalanışına müthiş sevinmişler. Günlerce süren şölenler düzenlenmiş, bayram gibi kutlamışlar bu başarılarını.
Ama bu sevince katılmayanlar da varmış: ülkenin altın saçlı, gökgözlü, güzel çocukları Deniz'in yakalanışını üzülerek karşılamışlar. Topluca göşteriler düzenleyip yönetimi protesto etmişler. Özgürlük istemişler. Deniz özgür olsun demişler.
Ancak çocukların bu çığlıklarını sağır yürekler duymamış. Mahkemeler kurulmuş, kurullar toplanmış, dünyanın dört bir yanından pedagoglar, psikologlar, bilim adamları çağırılmış. Herkes Deniz’in işlediği suçun nedenini araştırmaya koyulmuş.
İlk gece, polis merkezinde, üşüyüp ağlayan Deniz’in gözünü uyku tutmamış. Yaptıklarını ve kendisine yapılanları düşünmüş. Kendince suç kavramını sorgulamış ve “kim suçlu?” sorusuna yanıtlar aramış. Kafeslerini kırdığı ev sahiplerini düşünmüş, özgür kalınca kanatlarını sevinçle çırpan minik kuşları…
Sonra arkadaşlarını, öğretmenlerini, anasını ve babasını, ninesini düşünmüş. Yüreği sızlamış Deniz’in hepsini de özlediğini anlamış. Ertesi gün ziyaretçileri olmuş Deniz’in. Öğretmenleri ve okul arkadaşları gelmiş, renk renk çiçekler, çeşitli hediyeler verip onu teselli etmeye çalışmışlar. Ziyaret saati bitince de boynu bükük gitmişler. Ardından bütün ülkenin sarı saçlı, gökgözlü çocukları Deniz’e üzüntülerini belirten kartlar, mektuplar göndermişler. Ama kurulan mahkeme çok acımasızmış. Çocukların protestosunu da hiç önemsemiyormuş. Deniz’i diğer çocuklara da kötü örnek olmasın diye cezalandırmak istiyormuş yargıçlar.
Deniz, uykusuz geçirdiği bir gecenin verdiği yorgunlukla hemen uykuya dalmış ve dalar dalmaz da başlamış rüyalar görmeye. Rüyada yaşlı bir ninecik oturmuş bir pınarın başına, Deniz’ e “körler ülkesi” masalını anlatıyormuş, ama bu bilge ninesi değilmiş. Rüyadaki ninenin anlattığı masal şöyleymiş;
‘’Evel zaman içinde, kalbur zaman içinde, dünyanın bir yerinde, bir baba ile oğul varmış, bunların fazlaca bir dertleri yokmuş; işleri, aşları onları kimseye muhtaç etmezmiş. Ama babanın bir sorunu varmış; oğlunun eğitimsizliği ve cehaleti. O devirlerde ne oğlunu gönderebileceği bir okul ne de ders verebilecek öğretmenler varmış. Okul ve öğretmenler yokmuş ama çocuk dünyayı tanımalı ve bilmeliymiş. Çünkü babanın inancı, “Alimler gözlüdür, Cahiller ise kör’’ biçimindeymiş. Sonuçta baba karar vermiş; oğlunun gözü açılmalı, dünyayı görüp tanımalıymış. Baba ile biricik oğlu bilinmeyen ülkelere doğru yola çıkmışlar. Az gitmişler uz gitmişler,sonunda bir de bakmışlar ki,körler ülkesi diye bir yere gelmişler. Olacak bu ya, tam körler ülkesine geldiklerinde, çocuk bir hastalığa yakalanmış.Eli ayağı tutmaz olmuş. Baba şaşkın, çocuk bitkin uçan kuştan medet ummuşlar. Tam o anda “korkma” diye yüreklendirmişler. Babanın etrafına toplananlar. Ve, “siz buranın körler ülkesi dendiğine bakmayın, buranın öyle becerikli bir hekimi var ki kime dokunsa hastalığından iz kalmaz” demişler. Böylece baba yatıştırılmış ve çocuk tezelden hekime kavuşturulmuş. Hekimbaşı usta parmakları ile hastasını tepeden tırnağa bir güzel yoklamış. Hemencecik de illetin nedenini bulmuş; Sorun çocuğun gözlerinde imiş. Burnun ile alnın birleştiği noktanın sağında ve solunda bulunan çukurlara gömülü, bıngıl bıngıl devinen oval iki cisimcik. Açılıp kapanan birer deri kapakla örtülü….
işte hepimizin bildiği insan gözü, illetin nedeniymiş. Hekim böyle söylemiş, teşhisi böyle koymuş. Operasyon kısa sürede bitmiş, dışarıya çıkarmışlar çocuğu. Baba bir de ne görsün, çocuğun dünyayı görüp tanıyacağı gözlerinin ikisi de yerlerinden çıkarılmış. Çünkü körler ülkesinde herkeste göz düşmanlığı varmış. Körler bilginin ışığın, aydınlanmanın en önemli aracı olan göze düşmanmış. Daha o çağlarda “aydınlık ile karanlığın, bilgi ile cehaletin” savaşı varmış. Ancak baba ve oğul geç anlamışlar bu gerçeği ve ağır ödemişler bedelini. Ve bu sonuç karşısında sanki dünya bir anda başlarına yıkılmış baba ile oğulun. Yaşam zindan olmuş, ama ne acı duyacak halleri kalmış, ne de acıya dayanacak güçleri. Acıyı acıla bastırmışlar boynu bükük’’…
Deniz gördüğü düşün etkisiyle ter içinde uyanmış. Bir korku sıkıca sarılmış boğazına. Kendini o hekimin elinde imiş gibi hissetmiş. Sevdiği onca yüzü düşünmüş, ama hiç birisini anımsayamamış, sisler arasında yalnız kalmış. Bir yerlerden ince bir ezgi çarpmış kulaklarına, çoğalan, delirten bir ezgi….Usuna babasının üzgün, perişan yüzü gelmiş, bir güvercin uçuvermiş yüreğinden, acıyla ürpermiş. Deniz’in ağzından “Baba” diye bir inilti çıkmış. Sonra gördüğünün korkulu bir düş olduğunu fark edince derin bir oh çekip rahatlamış.
Derken duruşma günü gelmiş binlerce çocuk yığılmış mahkemenin önüne, onlarca polis otosu eşliğinde Deniz mahkemeye getirilmiş. Yargıçlar sertçe bakmışlar Deniz’e Savcı iddianamesini okumuş, yargıçların en yaşlısı korkutucu bir sesle “bütün bunları neden yaptın?” diye sorular yöneltmiş. Yargıçların bütün sorularına Deniz susarak yanıt vermiş. Yargıç öfkelenmiş dağlar kadar. Deniz’i azarlamış. “Sende hiç acıma duygusu yok mu, kalp yok mu?” demiş. Deniz ise “Ben kalbimi kuşlara verdim.” Diyerek ilk ve son yanıtını vermiş. Yargıçlar kendi aralarında fısıldaşıp, konuşmuşlar. Sonuçta Deniz’in bir kuş gibi, demirden bir kafese konulup uzak ve ıssız bir ormana bırakılmasına karar verilmiş. Bu haber dünyadaki bütün kuşlara yıldırım hızıyla yayılmış. Bir çok kuş toplanıp, kanat çırpmışlar, dönmüşler gökyüzünde, sonra da hep birlikte saldırmışlar kafese, günlerce gagalamışlar ama nazlı gagaları parmaklıkları kırmaya yetmemiş. Kafesi parçalayamamışlar. Parçalayıp da Deniz’ i özgürlüğüne kavuşturamamışlar.
Günlerce düşünmüşler ve sonuçta hepsi gücünü birleştirerek. Deniz’i köyünün güzel ormanına götürmeye karar vermişler. Bütün kuşlar kanat açıp, kırk gün kırk gece, dağ demeden deniz demeden uçmuşlar. Deniz’in o güzelim köyünün ormanına ulaşmışlar. Yağmur yağdığında hepsi birden kanatlarını kafesin üstüne gerip korumuşlar. Güneş açtığında sevinmişler. Dünyanın her yerinde türlü türlü yiyecek ve çeşit çeşit kitap taşımışlar. Kuşlar her akşam kafesin etrafında toplanıp ötüşerek Deniz’i teselli etmişler. Cıvıltılarla uyutmuşlar, her sabah yeniden en güzel sesleriyle uyandırmışlar. Beraberce gülüp, oynayıp, şarkı söylemişler. Deniz onlara şiirler okumuş, bilge ninesinden öğrendiği masalları anlatmış, kuşlar Deniz’i anlarmış Deniz de kuşları……

İşte o gün bu gündür dünyanın bütün kuşları yavrularına kuşlara kalbini veren çocuğun masallarını anlatırlarmış. Ve onun içindir ki, dünyanın her yerinde kuşların yalnız bir sabah bir de akşam öttüğü söylenir..

M@D_VIPer
25-06-06, 19:35
Kalbimin Sahibi


Genç kız feci bir hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Yaralı kalbi artık bu dünyaya daha fazla dayanamamaya başlamıştı. Çok zengin olan ailesi tüm gazetelere, kalp nakli için ilan vermişlerdi... Canını feda edecek birini arıyorlardı...Genç kız ise her gün hastane odasında biraz daha solmaktaydı.Yine yalnızdı odasında, gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu...Gözlerini kapadı, bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı... Yinede engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. Sevdiği geldi aklına, fakir ama onu seven sevgilisi... Her gün aynı şeyleri düşünüyor, anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu... "Param yok ama sana verebileceğim sevgi dolu bir kalbim var" demişti delikanlı... Genç kızda zaten başka bir şey istemiyordu...Sevgiye muhtaç biri, sevdiğinin sevgisinden başka ne isteyebilirdi ki... Ama olmamıştı işte, dünyalar kadar olan sevgilerinin arasına, o lanet olasıca para girmeyi bilmiş, onları ayırmıştı... İşte paranın geçmediği zamanlara gelmişlerdi.. Ne önemi vardı artık? Şu son günlerinde, sevdiği yanında olsa yeterdi...
Ayrılıklarından bu yana 5 bitmeyen, çile dolu yıl geçmişti...Her günü zehir, her günü hüsran...Ama genç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış,kalbini kimseyle paylaşmamıştı. Sevdiğini düşündü işte o an.. Acaba o neler yapmıştı bu kadar sene boyunca.. Kim bilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı... Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş, bitmiş ellerine. Ellerine baktı, bir zamanlar ellerinin, elerini tuttuğunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini seyrederdi... En çokta saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş, koklamıştı onları. Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu. Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Belki sevdiği yanında olsa, kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yaşama... Zaten artık ölüm umrunda değildi genç kızın. Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki.. Tekrar o geldi aklına... Keşke keşke yanımda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artık...
Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son bir kez göremeden ölmek istemiyordu.. Ufakta olsa ondan bir hatırasını almadan bu dünyadan göçmek istemiyordu... Oysa sevdiği, kim bilir kiminle beraberdi. Kendi sevgi dolu kalbinin kimseyle paylaşmayı düşünmemişti bile, ama acaba o paylaşmış mıydı ? Onun sevgisini silmiş atmış mıydı acaba kalbinden ? İçi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir ağırlık çöktü. Onu düşündükçe her dakikasının zehir olması artık çok daha ağır geliyordu genç kıza... Ölmek istedi, artık yaşamak istemiyordu bu dünyada.. Ama sevdiğinden bir hatıra almadan ölmeyeceğine and içmişti. Tekrar gözlerini açtı. Kim bilir belki de sevdiği onu unutmuştu.. Bu düşünceler içinde derinliğe daldı...Birden babası girdi odaya, kızına kalp nakli için bir gönüllü bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız çoktan uykuya dalmıştı.. Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin özleminden sırılsıklamdı...
O gece biri gözlerini dünyaya kapadı, genç kız ameliyata alındı. Tekleyen ve görevini yerine getirmeyen kalbi değiştirilmişti. 1 hafta sonra tekrar gözlerini açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farklı geldi ona. Sanki bir şeyler eksikti... Aradan aylar geçmiş genç kız artık iyice iyileşmişti. Ama içindeki burukluğu bir türlü atamıyordu. Sevdiği aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu.. Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı...Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece aniden hızlanıyor, onu uykusundan uyandırıyor ve sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu... Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora anlatmış, ama ameliyat kolay değil, bir aydan geçer demişti doktor.
Aylar geçmişti ama hala aynıydı durum. Çiçeklerinin yanına gitti. Her gün onlarla saatlerce dertleşiyor, zaman zaman ağlıyordu onlarla.. En çokta kan kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı gülün onun için yeri apayrı idi.
Oda genç kızla beraber gülüyor, onunla beraber ağlıyordu. Onu sevdiği gibi görüyordu genç kız. Ve gülünü sevdiğini ilk gördüğünde ona hediye edeceğine dair yemin etmişti. Başka türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle...
Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti. Yavaşça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kalbi deli gibi atmaya başladı. Ne olduğunu anlayamıyordu. Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı. Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta. Evet, onun kokusu vardı. Yıllar yılı özlemini çektiği, yanında olabilmek için canını bile verebileceği sevdiğinin kokusu vardı mektupta.. Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip oturdu yavaşça...Kağıdı açtı. Ve elleri titreyerek okumaya başladı. "Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe 2 sevginin sığmayacağını bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi sevebildim, nede kimseye bakabildim... Her günüm diğerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin daha da artıyordu.. Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her biri diğerinden daha da hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım... Her gün yazdım, her gün okudum, senelerce ağladım... Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece senin yanında olmayı istedim. Ve her gece sensizliğe lanet ettim, uykuları haram ettim kendime, sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım... Ve bir gün her şeyi değiştirecek bir fırsat çıktı önüme. Bunu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık edemezdim...Ve değerlendirdim... Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye..Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık... Senden çok uzaklardayım belki, ama yinede seni görmek için uzaklardan gelebiliyorum. Hem de her gece...Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken yanağına bir öpücük konduruyorum.. Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi bildiğimi sanıyorum ama yine o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi sevmemizin 6. senesi... Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına, yarında sen gel olur mu sevgilim.. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim, kalbime iyi bak olur mu ? Çünkü göz yaşlarımla, adını yazdım ona...Seni senden bile çok seven bir sevgi var kalbinin içinde... Unutma, kırmızı gülü de unutma olur mu ??...

Seni seviyorum, yanıma gelinceye kadar da seveceğim..

M@D_VIPer
25-06-06, 19:36
Kalbime Kar Yağdı

"Tam seni soruyordum";deyişini duymuştum ilk benim olduğunu sandığımda.
Kalbim ağzıma geldi,yutkundum!
Seni algılamaya başladı beynim;
Karşımdaydın,tüm görkemin ışıl ışıl gözlerin ve bana sonuna kadar açtığın kalbinle.;Buydu;dedim içimden yıllardır aradığım.
Yıldızlarda aramıştım gözlerini;ay;dan başka bir şey yoktu gökte yüzünü benzeteceğim,bir bakıma o kadar da uzaktın bana.
Oysa şimdi uzansam dokunacaktım sana.
Uzandım;Bilmem kaç bin wolt elektrik yayıldı vücuduma.
İşte o an vermiştim ellerine kalbimi.
Defalarca gelmeler,gitmeler,hayaller,öpücükler,kahkahalar ,hasretler yaşadım seninle;.
Bir kandil gecesi yeminler savurduk rüzgara;Allaha ulaştı ruhumuz.
Onun önünde döküldü dudaklarımdan o iki kelime;benimle evlenir misin?
Çılgın bir evet sonrası benimdin artık!Ölmek ne güzel olacaktı seninle.
Dudaklarımın değmediği yer kalmamıştı yüzünde,kollarımdaydın bütün senliliğinle.
Söz vermiştik ilk çocuğumuzun adını sen ikincisininkini ben koyacaktım.
Şimdi benim ilk kız çocuğumun adı senin adın olacak.
Evimin hiçbir yerinde şark köşesi hiçbir köşesinde abajurlar olmayacak;
yerlerde puf puf minderlerde.
Duvarlarımın rengi hiçbir zaman siyah beyaz olmayacak mesela.
Annenin ellerini hiç öpemeyeceğim,babanla rakı içemeyeceğim,kardeşinle fenerin maçlarına gidemeyeceğimde.
Hatırlarmısın?
Pırıl pırıl bir Pazar sabahı kıpır kıpır bir kalp elinde bir çiçekle merhaba dedin anneme;nasılsınız teyzeciğim anne demeye çoktan razıydın belki ama dil varmıyor bazen bilirim.
Anacığımı ilk kez böyle içten sarılır gördüm bir kıza,onun sana kızım dememesi için bir neden yoktu;dedi de istedi de seni biliyorsun
Kalbinin tüm renklerini taşıyan bir çiçek yumağı getirmiştin,halâ duruyor masanın üzerinde.Daha ne kadar dayanırım bilmiyorum onu görmeye.
Nefes aldığın her yerinde yaşıyorsun evin.Ben daha ne kadar yaşarım bilemiyorum.
Odamda;resimlerinin önünde gerçeğe dönüşmüştü hayâller.
Şeker olmuştum sana;sonra tepsi,öyle pişmişti işte kahveler.
Üç vakte kadar görüşmek dileğiyle ayrıldık evden,ilk kez kollarımda dolaştırıyordum seni,ilk kez eleleydik sokaklarında eylülün;
son olduğunu nereden bileyim..
Sarıya boyanmış bir aracın camıydı aramıza giren,o iri iri,siyah siyah gözlerin küçüldü yavaş yavaş,kayboldun gözlerimde.
Yokluğuna duyduğum ağlamaklı bir isyandı kalbimde varolan.

İki elim cebimde boynum bükük tuttum evimin yolunu,akşamı senle ettik evde bıraktıklarınla..
Bir yada birkaç hafta kat üstüne kat çıktık gönül arsamıza;gözlerin temeli, sözlerin yıkılmaz duvarları oldu kuracağımız(ı sandığım)yuvanın..
Yine bir kandil gecesi;Allahın huzurundayım;
beni bıraktığın yerde,
seni beklediğim yerde;
Sen!yoksun.
Ben!yalnızlığımla birlikte,yalnızlığını yaşıyorum!
Bir kez daha yemin ediyorum seni seviyorum;canım yanıyor!
Efkar dağıtmak için o malum yere bir ömrü bir çırpıda bitirdiğimiz terasımıza çıktım.
Bir dolu efkar alaşağı etti beni.
Boş sandalyeler,solmuş çiçekler,üzerine oturup Bakırköyü seyrettiğimiz minderler seni sordu gitti diyemedim;küçüldüm.
Ardımda bıraktığım bir damla göz yaşına sormuşlar seni,kurumadan az önce anlatmış bir daha asla gelmeyeceğini;oturup birlikte ağlamışlar
Seni en çok terasımızda özleyeceğim biliyor musun!
Saat geç oldu beklememin bir amacı yok, günlerin çok öncesiydi gelmeyeceğini söylediğinde.
Şimdi aşkımızın mumlarından yak bir tane.
Bak o yanan benim!
Titreyen kalbim,
Alevi değil mumun,
Eriyip akansa göz yaşlarım;
Üzülme çok kalmayacağım,
Birazdan biterim..
Akılda sen,yürekte acı olunca,ne kalem rahat duruyor ne sayfa.Bak gördün mü
sevişip aşkı doğurdular yine
Bir şiirle başlamıştın sen yine öyle bitiyorsun işte,satır satır.
Eve nasıl geldim hatırlamıyorum desem yalan değil.Kapıyı anacığım açtı yüzüme baktı,anladı her hal seni sordu iyidir dedim inanmadı,bir daha sordu
ağladım;ağladı.
Göz yaşlarımı sildi,bende onunkini.
Sen yalnız beni değil anamı da ağlattın!
Sarıldık ne zaman ayrıldık bilmiyorum..
Yazdı geldin;
Kıştı gittin!
Kalbime kar yağdı.

M@D_VIPer
25-06-06, 19:36
Kal Biraz Daha

Kaç mavi yasak yaşadık seninle, kaç deli gece... Düşünse, dolunay bile utanır,yıldızlar çıldırır, ağlar erguvanlar.Ben, seni işte öyle bir gecede sevdim, hesapsız. Ve düşlerim... Düşlerim sınırsızdı alabildiğine Duygularım sabırsız. Bir çocuk kadar günahsız. Sahi, sen de sevebilir misin beni seni sevdiğim kadar, dokunabilir misin yüreğime? Bak, orada sen varsın. "Mutluluk nedir?" diye sorsalar "Sen" derim alabildiğine, "Yalnız sen."Sesin, gözlerin, ellerin sonra, titreyen dudakların ve arzun çekingen Sen, benim her şeyimsin. Sensiz neye benzer bu ay, bu güneş? Çiçekler açar mı sen olmasan, Martılar uçuşur mu çığlık çığlığa?Sonra, kim aydınlatır benim gecemi, Günümü kim paylaşır?Kim sorar derdimi, Ben neye sevinirim, Kimle gülerim? Kal biraz daha... Beraber büyüttük sevinçlerimizi, Beraber öğrendik yaşama direnmeyi Sevmeyi beraber öğrendik. Bak, güneşler doğdu üzerimize Yolumuza begonyalar serildi. Ağlamak bu kadar kolay mıydı, Ve güzel miydi gülmek k! adar? Herkese seni anlatmak istiyorum Seni söylemek şiir şiir.Her dizede sen olmalısın, adın olmalı çığlık çığlık... İçimi ısıtan sen, tam şuramda; ılık ılık, sen olmalısın kıpır kıpır yüreğimde... Sevdan olmalı deli dolu Ve çılgınlığın, çılgınlığın olmalı. Ben seni sevmeyi seviyorum Ve seni özlemeyi. Bu bir itiraftır... Aşkın yoksa ben de yokum Yetim düşlerimin kimsesizliği kuşatır benliğimi Hüzünler yağar gecelerime.Ben, bir garip ben olurum, Sığamam odalara, taş duvarlar üzerime üzerime gelir. Ruhum durmaz bedenimde,hücrelerim yaşamaz. Kurumuş dallara döner yüreğim, susuz çöllere... Gece böyle bitemez, ben ölürüm, Ölürüm gitme, kal biraz daha... KAL BİRAZ DAHA..

M@D_VIPer
25-06-06, 19:37
Kaderin Hikayesi

Uzun zaman önce bir ülke varmış refah içinde yasayan. Ülkenin refah içerisinde yaşamasının sebebi iyi yürekli, dürüst kralı imiş. Kral zaman zaman tebdili kıyafet ülkeyi dolaşır, halkının dertlerini dinler, sorunlara çözüm bulurmuş. Gene böyle bir günde kral dolaşırken, yolu dağ başında bir göl kenarına düşmüş. Gölün kenarında ki ağacın dibine çökmüş aksakallı bir dede, Bir elinde bir kese, diğerinde bir kese. Birinden bir tas alıp,diğerinden aldığı tasa bağlayıp göle atıyormuş. Bu ise epey bir süre devam etmiş ve nihayet bittiğinde, dede yoluna gitmek üzere ayağa kalkmış ve kralla göz göze gelmiş. Kral dedeye sormuş “dede bütün bir gün seni izledim,Sen ne is yaparsın anlayamadım” demiş. Dede kralın sorusunu söyle cevaplamış ; ”oglum ben insanların kaderlerini birbirine bağlarım” , “Peki en son kimin kaderini birbirine bağladın” , “Kralin güzel kızı ile uşağı Ahmet’in kaderini bağladım” demiş aksakallı dede, Kral bu cevabi alınca dünyası kararmış. Bir yanda güzeller güzeli apak biricik kızı, ülkenin prensesi,diğer yanda olmamış oğlu kadar sevdiği zenci uşağı Ahmet. Ne yaparım, nasıl ederde Ahmet’e bir zarar vermeden bu kaderi bozarım diye düşünerek sarayın yolunu tutmuş. Saraya gidince hemen sevgili uşağı Ahmet’i huzuruna çağırmış Ve ona “ oğlum Ahmet sana bir mektup vereceğim, bu mektubu alacak ve güneş‘e götüreceksin” demiş, Krala sorgu sual edilmez. Biçare Ahmet mektubu ve yolluğunu alarak düşmüş bilinmez yollara. Düşmüş ki ne düşmek. Babası kadar sevdiği Kralı ona bir görev vermiş ve o bu görevi yerine getirmeli, ama nasıl? Günlerce dere tepe demeden yol gitmiş. Nihayet yorgunluktan bitkin halde iken gördüğü bir ulu ağacın gölgesinde dinlenmeye karar vermiş ve uykuya dalmış. yandığında bir de ne görsün... Ağacın az ötesinde bir göl... o göl ki üzerine günesin aksi vurmuş... “Kralimin dediği güneş bu olsa gerek “ diyerek, üzerinde sadece külotu kalıncaya kadar soyunarak atmış kendini göle. Dibe doğru yüzmüş, yüzmüş, yüzmüş.... Taa dipte, günesin aksinin tükendiği yerde bir de ne görsün.... Şahane bir hazine sandığı... almış sandığı çıkmış yüzeye...çıkmış ama, Ahmet artık zenci değil bembeyaz bir Ahmet... sadece külotunun olduğu bölge eski rengini taşıyor. “Var bu iste bir hikmet “ demiş ve açmış sandığı. Sandık gerçek bir hazine sandığı, içinde bin bir türlü mücevherat ile birlikte üzerinde “Günes ‘ten Kral’a” yazan bir zarf. Ahmet ne yapacağını bilemez hale gelmiş bir anda. Yeni rengi ve yaşadıkları ile ülkesine dönünce Kimsenin kendisine inanmayacağını düşünerek, ülkesine zengin bir tüccar kimliği ile dönme kararı almış. Dönünce ülkesine, düşleri bir bir gerçekleşmiş Ahmet’in... Ülkesinin bu yeni dürüst ve yakışıklı tüccarı ile güzeller güzeli Kızını evlendirmeye karar verince Kral, dünyalar Ahmet’in olmuş. Kral vermiş vermesine kızını zengin tüccara ama aklı da bir yandan oğlu gibi sevdiği ve hiç bir haber alamadığı uşağı Ahmet de imiş. Gel zaman git zaman damadı ile birlikte bir ziyafet yemeğinde iken yere düsen bir çatalı almak için eğilince Ahmet, şalvarının kenarından kaba eti gözükmüş... Bunu gören Kral gözlerine inanamamış. Yemek bitip de odasına çekilecek iken herkes,koridorun sonuna ilerleyen damadının arkasından seslenivermiş Kral “Ahmet!...” Ahmet seneler sonra duyunca gerçek adini, gayri ihtiyari Kendisine seslenen Krala dönüvermiş ve “neler oluyor Ahmet, evladım anlat başından geçenleri bana” diyen kralına bütün olanları bir,bir anlatmış... Bunun üzerine Kral “Peki Güneş bana bir şey göndermedi mi?“ diye sorunca da hemen odasına koşarak, Sandıktan çıkan mektubu almış ve Kral’a vermiş, mektupta su satırlar yer alıyormuş... GÜNEŞE YAZI YAZILMAZ....YAZILAN YAZI İSE BOZULMAZ!!

M@D_VIPer
25-06-06, 19:39
Kabus

Duvara doğru yaklaştığı her adımda kalbi göğsünden yavaş yavaş çıkıyormuş gibiydi.İçinde ki merak duygusu korkusundan ağır basmıştı.Korktuğu halde halen duvara doğru yürüyordu.Bugüne kadar duymadğı sesler geliyordu duvarın arkasından.Bu sesleri merak ettiği kadar,bu seslerden çok korkuyordu.Nihayet duvarın yanına gelmişti.Duvarın arkasına bakarken gördüğü şey karşısında dehşete düştü.Biran geriye dönüp kaçmaya çalıştıysa da beyni ayaklarını kontrol etmiyordu o an.Karşısında 20-21 yaşlarında bir genç yerde yatıyordu.Durmadan inliyordu.Bir eliyle de gözünü tutmuştu.Elinin altından akan kanı farketti.Bu inleyiş tıpkı tiz bir sesle avazının çıktığı kadar bağıran birinin sesini andırıyordu.Genç Joy`un gözlerinin içine bakarak kendisine yardım etmesini istediğini anlatan yalvarış şeklinde olan o bakışlarını fırlattı.Elinin altında ki yarayı merak ediyordu joy.Yavaş yavaş elini kaldırmaya başladı.Karşılaşacağı o manzarayı kısacık zaman içinde beyninde tasarlamış hatta bu tasarısınd!
an epeyce korkmuştu.Gencin elinin altında ki gözüne bakınca tasarısından daha korkunç bir manzarayla karşılaştı.Evet gözü yuvasından çıkmıştı. Daha doğrusu çıkarılmıştı.

İnsan nasıl böyle birşey yapabilirdi.Gerçi vücudunda ki bazı yerler de gözünden farklı değildi ya..... Genç durmadan 'O' diyordu. O dediği şey neydi acaba?Ama Joy`un bunu şimdi öğrenmesi imkansızdı;çünkü genç yaşadığı olaylardan sonra sadece o diyebiliyordu.Joy yanına geldiği andan itibaren sadece o sözcüğünü duymuştu.Gence elinde olmadan duyduğu tiksintiye rağmen yardım etmesi gerktiğinin bilincindeydi joy.O da onu yaptı;çünkü onu o şekil bırakıp gidemezdi.Tam genci sırtlayıp oradan uzaklaşmayı düşündüğü an çalılıklardan gelen hışırtılarla titreme nöbetine tutulmuştu joy.Gözlerini çalılıklardan ayıramıyordu.Genç çalılıklara dönüp o diye bağırdı.Bu feryat joy`u gereğinden fazla korkuttu.Sesler çoğalmaya devam ederken gençte avazının çıktığı kadar bağırmaya başladı.Belki de genci o hale sokan şeydi bu sesleri çıkaran.Ve aniden bir şey görür gibi oldu.Dikkatini tamamen oraya yöneltmişti.Korkusu had safhadaydı.O da ne! üzerine doğru gelmekte olan bir yaratık gördü.Şimdiye kadar böyle birşey görmemişti.Demek ki bu yaratık joy`un geldiğini görünce avından biraz uzaklaşmayı düşünüp joy`gittikten sonraa avıyla karnını doyurmayı düşünüyordu.Ama joy`un oradan gitmemesi onun daha fazla beklememesine neden oldu.Nasıl olsa açtı Joy da onun için bir yemekti. Üzerine doğru hızlı bir şekilde geliyordu.Joy yine bu zaman içinde buraya neden geldiğini düşünüyordu.Gelmeseydi bütün bu manzarayı görmeyecekti.Ve bu korkulu dakikaları yaşamayacaktı.Kendini savunmayı düşünemiyordu.Zaten nasıl savunabilirdi ki....

Yaratık Joyun üzerine atıldı.Yanında bulunan gencin sesi ile yaratığın o iğrenç sesi bir insanı deli etmeye yeterdi.Joy nasılda aklımı oynatmıyorum diye kendi kendine soru soruyordu.Bu sesler arasına kendi sesini de ekledi.Yırtık gözleri, keskin dişleri,burun delikleri geniş,ağzı büyük,ve iri bir cüsseye sahip olan bu yaratık ne idi....Bu inleyişiyle uyandı joy.Yataktan fırladı etrafına bakındı.Halen bu kabusun etkisindeydi.Rüya olduğunu anlayınca derin bir oh çekti.Akşam izlediği filmin etkisinde kalmıştı herhalde.

M@D_VIPer
25-06-06, 19:43
Korkunç Bir Olay

İnanmak güç ama düşüncesi bile korkunç bir olay. Bir Genç cumartesi gecesi bir partiye gidiyor. Çok eğleniyor, bir kaç bira içiyor. Partiden tanıştığı bir kız ondan çok etkilenmiş görünüyor ve onu başka bir partiye davet ediyor. Hemen kabul ediyor ve diğer partinin gerçekleştiği yerde bir kaç bira daha içiyor ve daha sonra anlaşıldığı üzere birileri buna uyuşturucu veriyor. (Hangi uyuşturucu olduğu bilinmiyor.)

Daha sonra bu Genç uyandığında içi buzla doldurulmuş bir küvette çırılçıplak olduğunu anlıyor. Hala içkinin ve uyuşturucunun etkisinde olduğunu hissediyor ve etrafına baktığında yalnız olduğunu anlıyor. Göğsüne bakıyor ve göğsünde rujla yazılmış bir kağıt olduğunu fark ediyor. Kağıtta söyle yazıyor: "112'yi ara yoksa öleceksin!".

Küvetin yakınında bir telefon görüyor ve hemen 112'yi arıyor ama nerde olduğunu, ne içtiğini, kimlerle olduğunu bilmediğini söylüyor.Operatör hemen ona küvetten çıkmasını ve bir aynanın karsısına geçmesini söylüyor.

Genç, göğsünde hiç bir anormallik görmüyor ama Operatör sırtına bakmasını söyleyince, sırtında 2 tane büyük yarık olduğunu fark ediyor. Bunun üzerine Operatör, onun tekrar buz dolu küvete dönmesini ve orada ambulansı beklemesini söylüyor. Daha sonra hastanede yapılan incelemeden sonra, onun 2 böbreğinin çalınmış olduğu anlaşılıyor. Her böbrek karaborsada 10.000 Dolar ediyor.(Gencin bundan haberi yok tabii.)

Daha sonra anlaşıldığına göre : 2. parti tamamen sahte, bu ise karısan insanların çok iyi tıbbi bilgileri var ve verilen uyuşturucu eğlence amacını içermiyor. Su anda bu Genç, hastanede onu yaşamda tutan bir alete bağlanmış durumda ve hala dokularına uygun bir böbrek bekliyor.

Bu mafya çok iyi örgütlenmiş ve finanse edilmiş durumda, profesyonellerle çalışıyor. büyük şehirlerde aktif durumda ve görünüşe göre en çok New Orleans, NewYork ve bir söylentiye göre Istanbul'da da faaliyet gösteriyor. 112 bu sucu artık tanıdığından dolayı, kişileri hemen aynaya yönlendirerek, olayın boyutunu anlamaya çalışıyor.

Lütfen bu olayı tanıdığınız herkese anlatınız, bu herkesin basına gelebilir

M@D_VIPer
25-06-06, 19:43
Mantık

Öğrenciler o yılın ders programlarında yeni bir ders olduğunu farkederler. Dersin adı ‘Mantık’tır ve derse yaşlıca bir profesör girecektir.
Nihayet, ilk mantık dersi başlar. Çocuklardan biri söz hakkı isteyerek:
“Sayın profesör, mantık bize ne öğretir? Lütfen her şeyden önce bunu anlatır mısınız?” ricasında bulunur.
Profesör, kendisine merak ve şüpheyle bakan talebelerine:
“Mantık dersinin insanların düşüncesine yaptığı etkiyi açıklamak biraz güçtür. Onun için bunu sizlere bir örnekle açıklamak istiyorum” der.
“Farzedin ki, maden ocağından iki insan çıkıyor: Birisinin üzeri tertemiz, diğerininki ise kömür karası içinde... Bunlardan hangisinin yıkanması lâzımdır?”
Öğrenciler, hiç tereddüt etmeden:
“Elbette, kirlisi!” diye cevap verirler.
Profesör, tebessüm ederek:
“İşte evlatlarım” der, “Mantık bu soruya cevap vermeden önce şunu sorar: ‘Nasıl olur da bir maden ocağından çıkan iki kişiden birinin üzeri tertemiz iken diğerininki kirli olabiliyor?”

M@D_VIPer
25-06-06, 19:44
Marangoz

Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. İşveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işimden ayrılmak ve eşi, büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yaşam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti. Emekli olmak ihtiyacındaydı, ne var ki.

Müteahhit iyi işçisinin ayrılmasına üzüldü. Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica etti. Marangoz kabul etti ve işe girişti, ne var ki gönlünün yaptığı işte olmadığını görmek pek kolaydı. Baştan savma bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamış olduğu mesleğine böyle son vermek ne talihsizlikti!.. İşini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dış kapının anahtarını marangoza uzattı.

“Bu ev senin” dedi, “sana benden hediye”.

Marangoz şoka girdi. Ne kadar utanmıştı! Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu böyle yapar mıydı!


Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatımızı kurarız. Çoğu zamanda, yaptığımız işe elimizden gelenden daha azını koyarız. Sonra da , şoka girerek, kendi kurduğumuz evde yaşayacağımızı anlarız. Eğer tekrar yapabilsek, çok daha farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz.

Marangoz sizsiniz.

Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. “hayat bir kendin yap tasarımıdır” demiştir biri. Bugün yaptığınız davranış ve seçimler,yarın yaşayacağınız evi kurar. Öyle ise onu akıllıca kurun. Unutmayın.


Paraya ihtiyacınız yokmuş gibi çalışın.

Hiç incinmemişsiniz gibi sevin.

M@D_VIPer
25-06-06, 19:44
Martılar Var Kalbimde

Sadece dört ay kalacağım sonra yine buradayım abartmana gerek yok, ne olur bu kadar uzatmayalım bu konuyu diyerek sustu kız.Delikanlı hiç konuşmuyordu ,sadece kalbinin sesini dinliyordu .Ağlamak geliyordu içinden ama onun yanında yapamazdı.Onun üzüldüğünü görmek onun da ağladığını görmekle daha da kötü olacaktı.Hem gelince en iyi hastanelerde çalışacağım.Her hemşirenin eline geçmez böyle bir fırsat ne olur artık susmayı bırak bir şeyler söyle.Ben sadece kendim için gitmiyorum uzaklara ikimiz için, düşlediğimiz hayaller için gidiyorum dedi kız. Delikanlı kızın o hüzünlü gözlerine bakıp, git dedi. Sen en iyisini bilirsin mutlu olacaksan git. Senin mutlu olman beni de mutlu eder. Hem ilerde kuracağımız hayat için gidiyorsun değil mi?, o hayat ki bizi birbirimize bağlayan, sadece ikimizin hayatı.Kısa süren hayatlara inat git. Bizim hayatımızın uzun olması için git.....
İki gün olmuştu gideli. Onun özlemi göğsünde hissettiği ağrıdan daha kuvvetliydi. Doktora o gittikten sonra kematoropiye başlama sözü vermişti. Ama iki gün olmuştu hala gitmemişti hastaneye. Tedavisini, çalıştığı hastaneden başka hastanede yaptıracaktı. Kimsenin durumunu görmesini istemiyordu. Hayatında sadece O ve çalıştığı hastanedeki insanlar ve hastalar vardı. Kanser olduğunu öğrendiği gün nişanı vardı. Sanki böyle bir haberi beklermişçesine mutluluğunu bozmadı. Nişanda en mutlu kişi oydu. Sadece O’nun Amerika da burs kazandığını öğrendiği zaman yıkıldı.Çünkü biliyordu gideceğini onu hiçbir kuvvetin ,kanser olduğunu söylemesi dışında, durduramayacağını biliyordu. Onun o günkü mutluluğunu hala hatırlıyordu. Sanki uçacaktı, şimdi bir martı olmak isterdim dedi kız, sana her an uçmak için uzaklardan, beni çağırdığında, seni özlediğimde hemen yanında olmak için, duyduğu an karar vermişti zaten gitmeyi. Martılar o kadar uçamaz yarı yolda kalırlar dedi, ve özlediklerini belki de göremezler , Bir hayal işte hemencecik bozuyorsun beni. Mutluğumu çok görme lütfen ortak ol bana.Nasıl ortak olurdu ,döndüğünde belki de olmayacaktı yanında buna mı ortak olacaktı. Şimdi söylese gitmeyecekti biliyordu ama o mutluluk sihrini nasıl bozabilirdi. Nasıl onun eline verilen oyuncağı alıp onu acılara sürüklerdi. Söylemedi. Sadece git ve çabuk gel dedi. Öylece sarılıp kız kulesinin etrafında uçan martıları seyrettiler .....
Sessiz kalmak ayrılıklarda hep bir tarafı mutlu etmiştir diye düşündü. Şimdi mutlu olan bir kişi vardı ama o hayatta en çok mutlu olmasını istediği tek kişiydi. Bu sefer sessizlik amacına ulaşamayacaktı .Tedaviye başlayalı iki gün olmuştu. O gideli bir hafta. Her gün arıyordu ve her aradığında başka beyaz yalanlarla karşılıyordu onu. Yıllık izni yoktu ama doktor arkadaşı onun için bir şeyler ayarlamış ve iki aylık bir izin koparmıştı başhekimden. Hasta olduğunu sadece o biliyordu.

Saçları dökülmüştü. En çok saçlarıyla oynardı eliyle tarar masaj yapardı. Şimdi birkaç cılız saçtan başka bir şey kalmamıştı kafasında. Çalışırken hastanede hep kemoteropi olan hastalar görürdü. Ne hissettiklerini hiç düşünmemişti. Belki duyarsızlıktı ama buna üzülmesine gerek yoktu artık, ne hissettiklerini çok iyi biliyordu şimdi. Boktan bir durumdu ne yediğinizin farkındasınız ne içtiğinizin her dakika miğde bulantısı, garip bir duygu. Ölüm sanki ensenizde soluyor.

Martıların sesini yattığı yerden duyabiliyordu. Garipti, deniz kokusunu alamıyor ama denizin ve martıların sesini duyabiliyordu. İlaçlar koku alma duyusunu hafifletmişti. Belki de iyi olmuştu, yediği o garip yemeklerinde kokusunu almıyordu. Şimdi burada olsa onunda kokusunu alamayacaktı. O okyanus kokusuyla karışık gül kokusunu.
Saatlerce uyuyordu, telefonu titreşime almış elinin altına koymuştu kazayla bir kere bakmasın O’nun telefonuna, tedavide aldığı acılardan daha fazlasını yaşardı biliyordu.
Sonu olmadığını biliyordu bu tedavinin daha doğrusu kendisinin sonunun olduğunu biliyordu bu tedavinin. O şimdi uzaklarda hastalara nasıl yardım edeceğini öğreniyor kendisi ise bir hasta nasıl olur bunu görüyordu. Hastanede tanışmışlardı. Ayrılıklarının ve acılarının bir hastane odasında başlamasını istemiyordu. Onu tanıdığı an ve en son gördüğü an ile hatırlamak istiyordu. Sana resimlerimi gönderdim maillerine bakarsın demişti telefonda ama o kafasındaki tüm şifreleri unutmuş sadece onun adını hatırlıyordu.” Deniz” Martıların üzerinde dans ettiği balıkların can bulduğu deniz. Elinde olsa denize atılmasını isterdi naaşının, sanki onun içinde kalacakmış gibi. Ama toprakta olacaktı ,geldiğimiz yer değil mi zaten ........

Kimsecikler gelmiyordu ziyaretine ki zaten kimse bilmiyordu burada yattığını ara sıra doktor arkadaşı geliyor yanında bir saat duruyor sonra gidiyordu. Dışarıda da devam edebilirdi tedaviye ama onu bu halde biri görüp gerçeği ona söylerler diye düşünüp hastanede kalmayı tercih etmişti. Tam bir ay olmuştu o gideli ,koca bir ay, şimdiye kadar iki günden fazla ayrı kalmamışlardı. Her iki gün bir ay ederse tam on beş aydır ayrı idiler.

Küçük bir arkadaşı vardı birde hastanede beş yaşında bir kız çocuğu, oda aynı tedaviyi görüyordu. Ara sıra yanına geliyor ona yaptığı resimleri gösteriyordu. Son geldiğinde ona denizin üzerinde uçan martıları yaptığı resmi hediye etmiş altına da “iyileşip senle deniz kenarında gezelim” yazmıştı. Adı onunda Denizdi. Rastlantılara inanmazdı pek ama sanki onun eksikliğini doldurmak için çıkmıştı karşısına bu küçük kız. Ona bakıp gelecekle ilgili hayaller kurmak istiyordu ama göremediği bir geleceği düşlemek içini tuhaf yapıyordu.Bir keresinde yanına gelip abi senin karın varmı? diye sormuş yoksa benimle evlenirmisin? demişti.O da hemencecik kabul etmişti bu garip evlilik teklifini, ertesi gün elinde bir gelin ve damat bulunan resimle gelmiş üstlerine adlarını yazmıştı. Deniz tedaviye iki ay dayanmıştı.Babasının kollarında can vermişti. Uzun yıllar ağlamadığını hatırladı onun öldüğü gün ağladığında.

Her akşam dakikalarca konuşuyorlardı onunla, hiç konuşmadan onu dinliyor neden konuşmuyorsun dediğinde sen anlat burası aynı ,bıraktığın gibi değişen bir şey yok haberler sende diyordu.O da hemencecik devam ediyordu, o gün gördüğü yerleri anlatıyor kaldığı evin penceresinden özgürlük anıtının gözüktüğünü söylüyordu.Ama kız kulesini hiçbir şeye değişmem diyordu. Penceresinin özgürlük anıtını gören yerine kız kulesinin resmini yapıştırmış birde altına resimlerini koymuştu sanki İstanbul’ daymış gibi. İyi ki İstanbul’da değilsin diye düşündü iyi ki değilsin.

İki gündür hiçbir şey yemiyordu yediği her şeyi çıkarıyordu. Sadece biraz meyve suyu içiyor birazda pirinç lapası yiyordu. Gözünü pencereye dikiyor ara sıra gelen martıları kaçırmak istemiyordu. Baş ucuna asmıştı küçük Deniz’in yaptığı resmi birde O’nun resmini. Daha mı duygusal olmuştu bilmiyordu ama artık ağlıyordu. Özlemine ,acısına artık dayanamıyordu. Onu görmeden gideceğini en başında biliyordu ,alıştırmıştı kendine bunu ama artık olmuyordu. Özlüyordu O’nu lezzetini artık alamadığı su gibi ekmek gibi, Kız Kulesinin üzerinde uçan martılar gibi.

Martılar uzun zamandır gelmiyorlardı penceresine , denizin sesi yoktu artık, telefonun titreşimini de hissetmiyordu. İki gündür telefonunu şarja taktırmayı da unutmuştu.Onun sesini de duymuyordu artık duysa bile cevap veremezdi zaten.
Ertesi gün Küçük Deniz geldi yanına, birde penceresine bir martı . Vakit gelmişti. Küçük Deniz elinden tuttu. Birlikte uçan martıyı takip ettiler mavi denizin üzerinden kız kulesini selamlayıp İstanbul’a veda ettiler .

İstanbul bir hikayedir.Kahramanı çok yazarı çok.
İstanbul bir bahanedir sevmeye, sevilmeye
İstanbul bir martıdır.Yüreklerde uçan. Değerini bilen yok

M@D_VIPer
25-06-06, 19:46
Mavi Gözler

İlk doğduğu günden beri herkes onun gözlerine bakar, ‘ne güzel gözleri var’ derdi. Gerçekten de güzel bir kız çocuğuydu. Mavi gözleri, altın sarısı saçları ve sevimliliği gittiği her yerde herkesin dikkatini çekerdi. Her seferinde herkes onun mavi gözlerine imrenir, mavi gözlerle ilgili övücü sözler söylerlerdi. Annesi onu dizine yatırır, ‘mavi gözlüm’ diye severdi.
Günler geçtikçe kız mavi gözlerinin bir ayrıcalık olduğunu; güzelliğinin, kendisi ile ilgilenilmesinin sırrının mavi gözleri olduğunu keşfetti. Henüz üç-dört yaşlarında idi. Her arkadaşının göz rengine bir kusur buldu. Gözleri maviden başka olanlarla dalga geçiyor, onların gözlerini alaya alıyor ve en kötüsü gözlerinin maviliği ile büyükleniyordu.
Annesi çalışan bir kadındı, işe gittiğinde onu kreşe bırakıyordu. Çocuk anne sıcaklığını duyamamanın ezikliği ile sürekli ağlıyordu. Bakıcıları ne kadar iyi de olsalar annenin yerini tutamıyorlardı tabiî.
Günlerden bir gün yine annesi onu kreşe bırakıp işe gitti. Çocuk arkasından ağlamaya başladı. Bir türlü susmak bilmiyordu. Diğer çocuklar ve bakıcılar bundan rahatsız oluyordu. Bakıcılardan biri küçük kızın mavi gözlerinden dolayı kaprise girdiğini, onlarla övündüğünü biliyordu. Ağlayan kızın yanına geldi ve ona, ‘tatlım, eğer ağlarsan mavi gözlerin kahverengi olur’ dedi.
Dakikalardır ağlayan kız bir anda susuverdi. Bakıcının gözlerine bir daha baktı. Arkadaşlarının gözlerine bir daha baktı. Ayrıcalıklı olmanın mavi göz olduğunu yeniden hatırladı. Bakıcıya emin olmak için sordu:
- Gerçekten ağlarsam mavi gözlerim kahverengi mi olur?
- Evet, hem de sonsuza kadar.
Mavi gözlü kız ne zaman ağlamaya kalksa ona hep, ‘mavi gözlerinin kahverengi olacağı’ hatırlatıldı. Bu durumu annesine söylediklerinde annesi de bir kahkaha attı. Çocuk evde ağlamak istediğinde annesi, ‘ağlarsan mavi gözlerin kahverengi olur’ dedi.
Kısa bir zaman sonra bu durum çocukta bir saplantı oldu. Ve mavi gözlerini kaybetmemek için yıllarca ağlamadı. O ağlamadığı için herkes mutlu idi. Kreşteki bakıcılar o ağlamadığı için daha fazla kahkaha atmaya zaman buluyorlardı. Annesi o ağlamadığı için evdeki işlerini kolay yapıyor, makyajına daha fazla zaman ayırıyordu.

Yıllar geçip gitti, kız büyüdü, serpildi, mavi gözleri, sarı saçları ile güzel bir kız oldu. Artık yirmi yaşlarına gelmişti. O mavi gözlerinden, sarı saçlarından dolayı bütün gözler her zaman olduğu gibi ondaydı. Annesi onun bu güzelliği ile gurur duyuyordu.
Bir bahar sabahı uyandıklarında mavi gözlü kızın annesinin hasta olduğu anlaşıldı. Doktor doktor gezdirdiler, derdine bir türlü çare bulamadılar. Gitmedikleri doktor kalmadı. Kadın mavi gözlü kızının gözleri önünde eriyordu. Ama mavi gözlü kız annesinin bu durumuna üzülmesine rağmen gözlerinden bir damla yaş gelmiyordu.
Birgün mavi gözlü kızın babası bir komşularının tavsiyesi ile ermiş bir adama götürdü hasta kadını. Ermiş, kadına bakınca ‘bu derdin sadece bir çaresi var’ dedi. ‘Üç gün üç damla göz yaşı içecek. Dördüncü gün ayağa kalkacak’ dedi. Herkes sevindi. ‘Bundan kolay ne var’ dediler. ‘Birimiz ağlarız içiririz göz yaşımızı’ dediler. Ermiş, ‘kolay gibi görünüyor ama o kadar kolay değil, bu göz yaşı mavi gözlü olan kendi kızının gözyaşı olacak’ dedi.
Eve geldiklerinde mavi gözlü kızın gözyaşını istediler. Annesini çok seven mavi gözlü kız onu kurtarmak için ağlamak istedi günlerce, aylarca ama gözünden bir damla yaş gelmedi. Mavi gözlerini kaybetmemek için yıllardır ağlamamıştı. Bu sebepten ağlamayı unutmuştu.
Mavi gözlü kız bir türlü ağlayamıyor, günler geçtikçe annesi gözlerinin önünde eriyip gidiyordu. Topu topu üç damla yaş çıkaracaktı gözünden. Ama olmuyordu.

Bir gün günbatımında kadın kızını yanına çağırdı. Kızının dizine kafasını koydu. Açık pencereden batan güneşi görebiliyordu. Bir ‘ah’ çekti. ‘Ben ölürsem üzülme kızım. Suçlusu sen değilsin. Ben senin gözyaşlarını kurutarak kendi ölümümü kendim hazırladım. Ben öldükten sonra birgün ağlamanı dilerim’ dedi.
Kız annesinin bu sözlerinden o kadar duygulandı ki gözleri dolmuştu. Her an ağlayıp, annesini kurtarabilirdi. Biraz daha zorladı kendisini ve gözlerinden bir damla yaş süzülerek yanaklarından akmaya başladı. Yanaklarından süzülen damlalar annesinin dudaklarına düştüğünde dizinde soğuk bir bedenin varlığını hissetti sonra. Mavi gök yüzünü siyah bir örtü kaplamış, artık gün batmıştı.

M@D_VIPer
25-06-06, 19:47
Mavi Gül

Yıllarımı duygusallıktan uzak ve bağlanmaktan korkan erkeklere aşık olarak tükettim. Evlenmek istiyordum. Radikal bir değişikliğe gitmem gerektiğinin farkındaydım.
Bir gün dua etmeye karar verdim. "Tanrım, doğru birini nasıl bulacağımı bilmiyorum. Yalvarırım, kutsal sevgilimi benim için sen seç ve ikimizi de bu birlikteliğe hazırla. Ve Tanrım, onu benim için seni seçtiğini anlayabilmem için de bana mavi bir gülle gelmesini sağla."
Beş ay boyunca kutsal sevgilimin bana o gün geleceği umuduyla yaşadım. Hep o günün doğru gün olduğunu düşündüm. Her gün kontrolü elimden biraz daha bıraktım ve beni seven Tanrıya kendimi biraz daha açtım. Her gün etrafta mavi bir gül aradım.
Beni kullandığını düşündüğüm son erkek arkadaşımı terkettikten on iki gün sonra Alan Cohen'in konuşma yaptığı bir iletişim ağının yemeğine gittim. Cohen,insanları etkimiz altına alabilme gücümüzden söz etti. Bu beni öyle etkiledi ki, katılımcıları bu tür egzersiz yapmaya davet ettiğinde hiç düşünmeden atladım. O anda yüzden fazla insan partner bulmak için birbirine karıştı.
Herkes sessizdi. Genç ve mavi gözlü bir adam karşımda durdu. Elele tutuştuk ve birbirimizin gözlerine bakmaya başladık. Egzersiz gereğince, "Beni etkin altına alabilir misin ?" diye sordum. Birkaç dakika boyunca koşulsuzca bana sevgi verdi. Sonra o bana "Beni etkin altına alabilir misin ?" diye sordu ve bende ona sevgimi verdim. Birbirimize başka hiç bir şey söylemedik.
Egzersiz bitti ve yerlerimize oturduk. Şaşkınlık içindeydim. Birkaç dakika sonra genç adam yanıma geldi ve kendini tanıttı. Adının David Rose (Rose Türkçe'de gül anlamına geliyor) olduğunu söyledi. O anda tanrımın bana mavi gözlü gülümü gönderdiğini anladım.

M@D_VIPer
25-06-06, 19:48
Mavi Gül & Söğüt

Bir dunya yaratalim once..Gokyuzunun masmavi yerinse yemyesil oldugu, kumlarin tassiz oldugu.
Bir tepe olsun duslerdeki gibi.Yemyesil olsun bu tepe..Bu tepenin ustunsde gunesin aydinlattigi bir ev varmis.
Sevgi evi diyorlarmis bu eve..Dunyanin merkeziymis burasi.Kimileri cok yakinmis bu eve kimileri cok uzak.Kimileri hayatinda
bir kez bile ugramamislar bu eve..Evin etrafini sevgiyle acmaya calisan cicekler ve büyümeye calisan agaclarla
doluymus.Iste bu masalda o binlerce cicekten ve agactan sadece ikisinin bitmeyen hikayesini anlaticam..Iste o bahcede mavi bir gul varmis..O kadar parlak o kadar ilgi cekiciymiski yanindaki cicekler ona bayilirmis.Asik olanlar bile varmis.Bu kadar ilgi mavi gulu cok mutlu edermis.Ama bir sure sonra sikilmaya baslamis..Rahat olamiyormus.Kimseyi kirmadan yavas yavas uzaklasmaya calisiyormus.Ama ne mumkun.O parladikca gunes ona vurdukca herkesin gozunun kamastiriyormus.Onlar arasinda mutlu ve eglenceli biri olarak gorunmeye hayatla dalga gecmeye calisiyormus..Oysaki yureginde derin bir bosluk varmis..Eskiden sevgi bahcesinden giden cicegi ozluyormus..Baska cicekler onu unutturamiyormus..Bir gun o bahcenin yaninna cok uzaklardan gelen bir fidani dikmisler..Bu minik bir sögütmüs..Sögütün etrafinda bir cok agac varmis.Bu o agaclar arasinda o kadar kucuk ve savunmasiz kaliyormus ki cesareti gitgide azaliyormus.bu bahceden kacma planlari yapiyormus.Diger agaclar bu minik sögütü rah!
atsiz etmeye baslamislar..Dallarini uzerine dogru uzatiyorlarmis.Oysaki onun günessiz kalip olecegini hic düsünmeden dallariyle ona dokunmaya etrafini sarmaya calisiyorlarmis. Sögüt günden güne solmaya baslamis.Bir gun gunesi gormeye calisirken bir isilti gormüs.Oyle guzel parliyormuski. Sögüt onun isigi aydinligi karsinda bakakalmis.Sanki günes yeryüzüne inmis gibiymis.Gunes batmaya yakin sactigi isiklar azalinca onun mavi bir gül oldugunu anlamis.Günesin isiklarini etrafa yansitiyormus bu gül..Ayna gibiymis sanki.Mavi gülde sögütü o gün farketmis..Sevimli bir sögüt oldugunu düsünmüs..Sögüt ona niye bu kadar parlak oldugunu sormus.Yasanan tum umutsuzluklara ragmen isik sacmayi gulmeyi seviyorum demis..Sögüt bende bir zamanlar böyleydim.Sonra beni soldurmaya terkettiler demis..Ne zamandir günesi hic gorememistim.Taa ki sen yapraklarinla günes isinlarini bana yansitana kadar demis.Sögüt ondan cok etkilenmistir.Mavi gülse yasadigi kirginliklardan dolayi sogute pek yaklasamamkt!
adir.Cesaret edememktedir..Gerci dikenlerim beni korur der ama ya diger kirginliklar gibi yie dikenlerim beni koruyamazsa diye düsünür.Etrafindaki diger guller buna hayran hayran bakarken o ise disariya karsi deli dolu gorunurken icten kararsiz adimlarla ilerlemektedir hayatinda.Iste sogutle böyle baslar dostluklari.Etkilenmislerdir ama iki tarafta cevresi ve korkulari yüzünden fazla yakinlasmamaya calisirlar.Ama sogut her gun onu gormek icin diger agaclarin dallarini iteklemeye calisir.Tek mutluluk kaynagi olmustur bu mavi gül.Mavi gül de ona tum sicakligini samimiyetini vermek icin ugrasir.Ama yinde cok yaklasmamaya calisir.Bir aksam ikisi konusurlarken iclerinden gelen etkilesimle bir yakinlasma hissederler.Sögüt dallarini mavi gülde yapraklarini ona dogru uzatir ve birbirlerine tutunurlar. Sögüt gözlerini actiginda kendini geri kendi yerinde bir suru agacin yaninda yalniz bulur.Mavi gulde saskinliktan ne yapacagini bilemez.Kafasi karisir.Bu kadar hizli gelismemeli diye d!
usunur..Her gun ona bakmaktan kendini yindede alikoyamaz.Sögüt artik onu gormeden isigini alamadan yapamaz olmustur.Zaten tek yasama kaynagida odur.Onun isigi olmasa cevresindeki agaclar günesi engelediklerinden dolayi solup gidecektir.Mavi gul ondan sevgiden baglanmaktan korksada sogut ona her zaman gölge olan kanatlarinin altinin acik oldugunu söyler.Mavi gul inanmakta,guvenmekte zorlanir.kuskuyla yaklasir.Acaba ne amaci vardir ki beni soldurmak yerimden koparip uzmek icin mi bana dallarinin altinda bir yer ayarliyor diye düsünsede garip bir his belkide büyünü etkisinde oldugunu düsünerek ondan kacamaz.Zaman gectikce mavi gül cok gunes almaktan etraftaki bir cok cicekten ciceklerin yaydigi polenlerden solmaya gittikce daha cok rahatsiz olmaya baslar.Artik sogute ve onun samimi duygularina daha cok guvenmektedir.Sögüt ona olan tum saf,sadakat ve guven dolu duygulariyla yaklasmayi surdurmektedir.Cunku o mavi gül onun hayati olmustur.Onun yaninda mutlu olabilecegini dusunmek!
tedir.En onemlisi ona asiktir onu seviyordur.Bu sevgiden vazgecmek istememktedir.Ama ki mavi gulu onsuz mutlu ondan uzakta olup mutlu olacaksa onun sevgisinden ve ondan uzak kalmaya razidir.Ama o da sogutten kopmak istemektedir.Boyle sicak seyler hissetmek az da olsa huzur bulmak onu rahatlatmaktadir.Günler gectikce gunes isinlari gule vurdukta mavi gul gunes isigini yansitarak sogutun cevresindeki dallari kurutmaya onun büyümesine yardimci olmaktadir.Ama mavi gül gunesle beraber gun gectikce solmaktadir.Sögüt ona gölge olan dallarinin kanatlarinin altina gelmesini teklif eder.Ona her gun anlatir.Sevgisini, kötü biri olmadigini.Ama anlar ki anlatmakla bir sey olmuyor susar ve zamanla onu taniyacagini ve guvenecegini dusunerek her seyi zamana birakir.Bu arada mavi gülde git gide sogute daha fazla yaklasmaktadir.Ciceklerden uzaklastikce sögüte, gölgeye yaklastikca.Mavi gül hem zorluklarla hemde diger ciceklerin karsi saldirilariyla karsilasmaktadir.Ama mavi gül pes etmez..Elbe!
t rahatlayacagini mutlu olabilecegini düsünerek zaman gectikce daha fazla sogute yaklasir.Sögütün dallari daha da büyümüstür artik diger agaclar ona yaklasmamaktadir.Sögütk rahattir.Artik bir tek mavi gülünün onun yaninda beraberce mutlu olabilmeleri ve sonsuza dek berber olabilmeleri icin yanina gelmesi gerekmektedir ve simdilerde bu masal iste bu asamaya kadar gelmistir..Mavi gül sögütün cok yakinindadir.Bir gun her seyden kurtulup yalnizca onun yaninda olmasini istemektedir hala sögüt ve hala mavi gulu cok sevmektedir.Ne zamanki gokyüzünde günes yok olacak,ne zaman ki topraklar yarilarak magma dunyayi saracak.Yasam kalmayacak iste ozaman sögütte yok olacagi icin bu sevgi öbur dunyada devam etmek üzere bu dunyada sona erecektir.....

M@D_VIPer
25-06-06, 19:48
Mavi İçinde Bir Mavi Bilmece

Sabah güneşi yüzünü gıdıklamaya başlamıştı yine Angela’nın. Sol yanına dönüp uyumayı küçüklüğünden beri severdi. Çünkü yatmadan önce tuttuğu bütün dilekler o sol yanına kıvrıldığında gerçekleşirdi. Açık pencereden içeri giren rüzgar odanın mavi duvarlarını adımladıktan sonra hafifçe Angela’ya uzanıyor, sarı saçlarını kıpırdatıyordu. Ölümden korkmayan bir sivrisinek, perdenin açılacağı anı beklemekle meşgulken, güzel yüzlü kurbanının gülümsemesini anlayamıyordu. Oysa Angela o anda rüyasında gökyüzünü seyre dalmıştı. Belli belirsiz uçan bir şey havada süzülüyordu. Uçak mıydı, yoksa bir kuş muydu, tam kestiremiyordu; ama yüzündeki tebessüm sivrisineği kızdırmaya başlamıştı. Tam o sırada rüzgar aniden perdeyi sertçe dalgalandırdı. Çıkan ses ve yüzüne düşen yoğun ışık onu uyandırmaya yetmişti. Gözlerini kısa bir süre açtı; sonra tekrar kapattı. Odadaki kokuyu derinlerine çekti. Biraz deniz, biraz keçi, biraz da kekik kokuyordu. Rüyasında da bu kokuları hissettiğini düşündü o an. Güldü bu düşünceye. Rüyasının sonunu göstermeyen güneşe bakmaya çalıştı. Niye bir sabah da kalkmayı unutmuyordu? Ya da neden kendisi gibi esnemiyordu?

Doğruldu yerinden ve koyu maviliğe gitti yeşil gözleri. Sonunu getiremediği deniz bir yanda, üzerinde yaşadığı ada bir yanda... Çoğu zaman olduğu gibi, Tanrı’nın kaleminden çıkan bir noktanın üzerinde yaşamak zorunda olduğu gerçeği sabahın kutsal huzurunu silivermişti yine. Bu sinsi acıyı hak ediyor muydu? Büyük ve bembeyaz bir kağıt üzerinde bir nokta vardı ama; kağıtta başka noktalar, belki harfler, belki de lekeler varken neden kendisi o kahrolası noktadaydı... Bu cevapsız soruyu çok fazla düşünmüştü; oysa kendisini bekleyen işleri de düşünmeliydi. Hemen kahvaltısını yapmalı; sonra keçileri sağmalı; taş fırını yakıp akşamdan hazırladığı hamurları pişirmeliydi.
Yaşlı babasıyla yaşamı sırtlamak on sekizindeki bir kız için gerçekten zordu. Bazen babasının teknesinde ağları atar ve toplardı, keçileri otlatmaya çıkarırdı. Angela’nın en çok sevdiği işlerden biriydi bu. Keçiler adanın en yüksek tepesindeki gür harmanda otlamaktan hoşlanıyordu. Bu arada kendisi de güneşin batışını kutsar, uçsuz bucaksız denizi seyrederken geçen gemileri saymaktan çok hoşlanırdı. Arada sırada babasının teknesiyle komşu adalara balık satmaya gider, karşılığında eve erzak alırdı. Küçük gezilerinde tanıştığı insanlarla konuşurdu, eve geldiğinde maceralarını babasıyla paylaşırdı. Pazar günleri ayin saatini büyük bir merakla beklerdi. Adada yaşayan elli bir nüfustan kendi yaşıtlarını, özellikle de erkekleri, bir arada görebildiği tek yer kiliseydi. Kızcağızın o kadar az kısmeti vardı ki... Zaten adadaki genç erkekler için fazlaca şişmandı. Kendisi gibi tombul, kendine uygun gördüğü yakışıklı tek kahraman adadaki fenerin tam tepesinde yaşar, fenerin kontrolü ve bakımı için para alırdı devletten. Hem yukarıda, hem de paralıydı. Angela için o, belki bu yüzden çekiciydi. Fakat ismini, kilosunu, hatta yüzünü bile bilmediği birileri için yüreğini boş bırakmayı seviyordu. Rodos’ a balık satmaya gittiği bir gün tanışacağı bir delikanlı kendisini yaşadığı noktadan alıp başka bir hayata götürebilirdi. O hep başka bir hayat peşindeyken, gemileri kıskanmakla yetinirdi...
Günün birinde oradan geçen bir gemiye binip görmediği, bilmediği, keçi kokmayan bir dünyaya seyahat etmeyi o kadar arzuluyordu ki... Aslında kendisini özgürlüğe taşıyacak gemiyi çoktan seçmişti. Bir keresinde adanın tepesinde sırt üstü yere uzanmış seyrederken bulutları, gökyüzünden daha koyu bir mavilik fark etti. Gözlerini tekrar tekrar maviliğe odakladı. Fakat bir türlü algılayamıyordu havada uçan şeyi. Mavi içinde bir maviydi bilmecenin adı. Uçak mıydı, yoksa anneannesinin masallarındaki mavi kuş muydu, tam kestiremiyordu. Aradan birkaç saniye geçti ve mavi cisim köşeli bir hal aldı, hemen ardından uzunca bir kuyruk... Gördüğü şeyin bir uçurtma olduğuna adı gibi emindi şimdi ama şöyle bir çevresine bakındığında kimseleri göremedi. Angela uçurtmanın ucundaki ipi büyük bir sabır ve merakla takip etti. Kocaman bir gemi vardı sonunda. Geminin kıç tarafında,uçurtmayı kontrol etmeye çalışan bir gölge fark etti ardından. Hemen ayağa kalktı; hayallerini, kızgınlıklarını, sıkışmışlığını, içinde birbirine dolaşmış ne varsa hepsini boğazında topladı; hayatında ilk ve son olarak bu denli yüksek bir sesle nefesinin tükendiği yere kadar bağırdı: “Heeeeeeeyy!” Yeniden toparlandı; bu sefer ellerini gemideki gölgeyi sarsmak istercesine sallayarak bağırıyordu. Özgürlük ona hiç bu an kadar yakın –belki de uzak- olmamıştı. Yere düşüverdi sonra... Tıpkı yorgun geçen bir günün ardından yatağına düşüşü gibi süzülmüştü aşağı doğru. Çok yorgun olmaktan sıkılmamış mıydı? Uzaklaşmakta olan uçurtmaya doğru küfrederken gözleri, bir yandan tırnaklarıyla deşiyordu toprağı. Mavi uçurtma küçüldü, küçüldü ve kayboldu. Geride geminin bacasından çıkan siyah, çürük bir çığlık kaldı. Angela o günden sonra tepeye daha sık gelir oldu. Gökyüzünü, güneşin batışını, denizi, gemileri seyretmeye devam etti. Sol yanına dönüp uyumaktansa hiç vazgeçmedi...

M@D_VIPer
25-06-06, 19:49
Mavi Kazak

Günlerden bir gün kızın çok sevdiği kocası kaza geçirir. Kız hemen hastaneye koşar. Çocuğun kaza günü üstünde mavi bir kazak vardır. Bu kazağı karısı almıştır adama. Karısı o kazağı kanlar içinde görür! Çok üzülür adam hala hastanede yatmaktadır ve 2 gündür hiç aralıksız uyumaktadır! Sevgilisi adamın başında onun elini tutarak eski hatıraları canlandırır. Gözünün önünde bunlardan bir tanesi de şudur: karı koca bir gün bisiklete binmeye çıkmışlardır ve o sırada aşırı derecede yağmur başlamıştır. Kadın kocasına bir gün bizim kızımız olursa adını Yağmur koyalım bizim yağmurumuz yaz yağmuru olsun demiştir. Adam da o masumiyetiyle bunu onaylamıştır! Ve tam o sırada makineden sesler gelir ve adam gözlerini açar sevgilisi ağlamaya başlar. Ne olur sakın elimi bırakma gitme der adam ona:a rtık o yürüdüğümüz sarı yapraklı yolda tek başına yürüyeceksin seni bensiz bırakıyorum aşkım affet beni. Son bir kez küçücük bir öpücük ver bana der ve kadın bunu yapar! Sıcacık dudaklarına bir öpücük kondurur ve makineden ince bir ses gelir. Adam artık ölmüştür aradan 1 sene geçmiştir. Kadın o sarı yapraklı yolda tek başına yürürken bir yandan sevgilisinin ona aldığı yüzüğe bakar bi yandan da hep söyledikleri şarkıyı söyler;

SANA RÜYA DİYEMEM
SENDEN UYANAMAM Kİ
NEREDE OLURSAN OL
SENİNLEYİM BEN
SANKİ BULUTLU
GÜNEŞİMSİN SEVGİLİMSİN BENİMSİN
YAZ YAĞMURUM KIŞ GÜLÜM
NEŞEMSİN KEDERİMSİN
SENİNLE DOLU DÜNYAM
GÜNDÜZÜM GECEM SENSİN
ÖLSEM DE AYRILAMAM
BENLİĞİM RUHUM SENSİN
HER YERDE HATIRAN VAR
HER ŞEY SENİNLE DOLU
HER ŞEY DE SENİN İZİN
BU YOL AŞKININ YOLU
ALAMAZ BİN SEVGİLİ KALBİMDEKİ YERİNİ
SANKİ İÇİMDE AÇAR BU SARMAŞIK GÜLLERİ. . .

M@D_VIPer
25-06-06, 19:49
Mavi Kurdele

New York'ta yasayan bir öğretmen, Lise son sınıfındaki öğrencilerinin "diğer insanlardan farklı özelliklerini" vurgulayarak onurlandırmaya karar vermiştir. California Del Mar'dan Helice Bridges
tarafından geliştirilmiş süreci kullanarak, her bir öğrencisini teker teker tahtaya kaldırdı.Ilk önce öğrencilere sınıf ve kendisi için ne kadar özel olduklarını belirtti. Sonra her birine üzerinde altın harflerle "Siz çok önemlisiniz" yazılı birer mavi kurdele verdi.

Daha sonra kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabilmek amacıyla sınıfına bir proje yaptırmaya karar verdi. Her bir öğrencisine üçer tane daha kurdele verip, onlardan bu töreni gerçek dünyada devam ettirmelerini istedi. Öğrenciler, daha sonra sonuçları takip edecek, kimin kimi onurlandırdığını tespit edecek ve bir hafta boyunca sınıfa bilgi vereceklerdi.

Çocuklardan biri, gelecekteki kariyer çalışmaları içi kendisine yardımcı olan yakınlarındaki bir şirketin üst düzey görevlisini onurlandırmış, adamın yakasına mavi kurdeleyi iliştirmişti. Ardından, iki tane daha kurdele vermiş ve; "Sınıfça bu konuda bir projemiz var. Sizden onurlandırmanız için birini bulmanızı istiyoruz. Onurlandırdığınız insanlara ekstra kurdele de verin. Böylece onlarda bu projenin devam etmesi için başkalarını bulabilirler. Daha sonra, lütfen bana ne olduğu konusunda bilgi verin" diye rica etti.

O gün üst yönetici, suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye karar verdi. Patronun odasına girdi ve onun" is dünyasında bir deha olduğundan ötürü" onu takdir edip örnek aldığını söyledi. Bu mavi kurdele'yi yakasına takması için izin verip vermeyeceğini sordu? Şaşkına dönen patron;

"Tabi ki" şeklinde cevap verdi. Yönetici de mavi kurdele'yi, patronun tam kalbinin üstüne, ceketine iliştirdi. Ekstra kurdeleyi verirken de;
"Bana bir iyilik yapar misiniz?... Siz de bu kurdeleyi onurlandırmak istediğiniz birine verir misiniz?... Bunu bana veren çocuk, okulda bir proje yaptıklarını söyledi. Bu kabul görme töreninin devam etmesi gerekiyormuş.

Böylece "bunun, insanları nasıl etkilediğini belirleyeceklermiş..." Dedi...

O gece patron evine geldiğinde, on dört yaşındaki oğlunun yanına oturdu.

"Bugün inanılmaz bir şey oldu" dedi. "Ofisteydim. Üst düzey yöneticilerimden biri içeri geldi, bana hayran olduğunu söyleyip, "iş dünyasında bu kadar basarili olduğum için göğsüme bu kurdeleyi iliştirdi... Bir hayal etmeğe çalış... Benim bir dahi olduğumu düşünüyor.. "Siz çok
önemlisiniz" yazılı bu kurdeleyi tam göğsümün üstüne takti. Bana ekstra bir kurdele verdi ve
onurlandıracak başka birini bulmamı istedi. Arabayla eve gelirken, bu mavi kurdeleyle
kimi onurlandırabileceğimi düşündüm ve aklıma sen geldin... Ben "seni" onurlandırmak istiyorum. Günlerim aşırı yorucu geçiyor. Eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden aldığın notları beğenmeyince veya odanı toparlamayınca sana bağırıp çağırıyorum...
Oysa bu gece bir şekilde buraya oturup, sana benim için ne kadar farklı ve özel olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim hayatımdaki en önemli insansın. Sen mükemmel bir çocuksun."Seni seviyorum" diye devam etti...

Şaşkına dönen çocuk simdi ağlamaya başlamıştı... Bütün vücudu titriyordu... Başını kaldırdı, gözleri yas içinde olarak babasına baktı, ve:

"Yarin intihar edecektim" baba, dedi... "Baba, ben senin...çünkü ben senin... beni hiç
sevmediğini... beni hiç önemsemediğini düşünüyordum... Ama artık her şey çok farklı. Sen baba, su an... oğlunun hayatini kurtardın!..."

Sizin de sevginizi duymak, hissetmek isteyen insanların var olduğunu sakin unutmayın…

M@D_VIPer
25-06-06, 19:50
Meçhule Mektuplar II

Bu benim ona yazdığım eline geçmeyen, göndermediğim veyahut gönderemediğim bilmem kaçıncı mektubum;her ne hikmetse bilmiyorum ama beynimdeki düşünceler iki noktada birleşiyor.Birincisi mektupları hep gece yazarım camın önünde sokak lambasına bakarak, yarasalar mı ilham getirir sokak lambamsımı bilmiyorum ikincisi gece insan daha cesur oluyor geceleri düşündüklerimi sabah ilk iş yapmak olacak diyorum ama yapamıyorum.
Bazen kendi kendime sorular soruyorum acaba diyorum ona olan duylularım körelmiş midir sonra kendi sorularıma kendim cevaplar buluyorum eğer duygularım körelmiş olsa diyorum ona bu mektupları yazarıyım ve bir sanat eseri gibi saklar mıyım .Bir hisse senedi gibi, değerli bir tablo gibi.
Tabi bu soruların gerçek cevaplarını bende bilemiyorum.omuzlarımın taşımayacağı yükleri taşıyamamaktan mı korkuyorum onu da bilmiyorum .
Zamanla duygularıma gem vuramadığım için şimdi tutup ta zamanı suçlamanın bir anlamı yok suçlamıyorum işte bende zamanı buna hakkımda yok zaten.
Şimdi yüklendiğim sorumlulukları bir hamalın sırtındaki yükü devenin sırtındaki kamburu taşımaya mecbur olduğu gibi bende bu sorumlulukları taşımaya mecbur hissediyorum kendimi.
Ve işte zaman ilerledi sırf bize inat olsun diye saatin akrebiyle yel kovanı on ikide buluştular.zoraki gözlerimi kapatmak istiyorum ve dahası uyumak .Uyumak öyle kolay iş değil insanın uyuması için kendisiyle barışık olması gerek ben nasıl barışırım kendimle ben benliğimi ona verdim ve o yok işte.
Beklenen gün gelir ve beklenen gelmezse intiharın eşiğine gelmişin demektir.

M@D_VIPer
26-06-06, 20:23
Meçhule Mektuplar III

Ona hep yazıyorum yazdıklarımı da bende kalan son resminin yanına bırakıyorum beni anlasın diye bilmem ne kadar anlayabilirse?
Bilmiyorsun? Beni ilk o görmüştün ağlarken belki son olarak ta yine o görecek . Önceleri ağlamaz mıydın? nadiren de olsa ağlardım, belki de kendimi haklı çıkarmak istediğimden hatırlamıyorum. Önceleri de ağlardım ama ilk defa onun yanın da ağlamıştım. Pınarın önünde ki seti o kaldırdı. Şimdi biteviye akıyor.

Yokluğuna kahrediyorum çokça hıncımdan yumruklarımı sıkıyorum. Çaresizliğimi ortaya koyuyorum gözlerim bir noktaya takılıyor. Zamanın ne kadar geçtiğini bilemiyorum. Masa saatinin çalmasıyla kendime gelip telefona sarıldığım çok oluyor . Gülme bana. Anla beni.

Hayallerime gücüm yetmediği zamanlar kalemime sarıldığımı bilir o. Tüm, hıncımı kağıttan kalemden alırım sanki, sanki beni yalnız onlar anlarmış gibi beni, parmaklarım uyuşuncaya kadar yazmak isterim. Sabahlara kadar peş peşe sigaralar yakarım her nefeste eridiğimi bile, bile. Maziyi Nostaljiyi düşünürüm ve mutluluğu.

Mazi: Gökte kayan yıldız
Nostalji: O yıldızı yakalamak
Mutluluk: Onun anlamını bilemiyorum

Ve yine hıncımı kağıtlardan alıyorum. Şiirler yazıyorum perçemleri dağınık bir şairin halini anlatıyorum. Yalnızlık beni yalnız bırakmıyor.Yalnızlığım Ah benim suç ortağım.
Ezanlar okunuyor horozlar peş peşe ötüyor. Sabahın olduğunu duyuruyorlar bana. Oysaki ben sabahı gözlerim açık karşıladım gece uyurken.
Birazdan dışarı çıkacağım utanıyorum; güneşin yalnızlığımı yüzüme vurmazsıdan korkuyorum. Birazdan sahile gideceğim. Bir demet çiçek atacağım denize balıklara. Çünkü balıklar beni ondan daha iyi anlıyorlar.
Sevgi kelimesi artık bana içli şarkıları hatırlatmıyor. Yarama üstüne tütün basıyorum aksine.

Bu kahreden yalnızlık ne zaman bitecek. Aynı dünyada yaşayıp ayrı dünyalardaymış gibi görüşmemek. Kahrediyor beni. Arttık binlerce kilometrekarelik yeryüzü dar gelmeye başlıyor bana. Deli gönül ıssız denizlere götürmek istiyor beni. Yaralı bir yürek ve hurda bir tenekeyle.

Yokluğuna alışamadım! Çoğu zaman karabasanlar basıyor. Duygularım bir yudum hıçkırık oluyor bazen duygularımın tercümanı yok. Yok anlayan dilimden zamanın unutturamadığı hatıralar. Film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden .

Evet, evet kararlıyım sabah ilk işim bir demet çiçek alacağım balıklara atacağım.sana yemin ve sonra kırık bir kalple hurda bir tekneyle açılacağım ıssız denizlere

M@D_VIPer
26-06-06, 20:24
Mektup

Korkuyorum. Ölmekten mi? Hayır, yokluktan. Ölmek nihayet bir kaç dakikalık mesele. Yürümek, uyumak gibi basit bir şey. Ama yokluk; ölüm... Evet, ölmek ve ölüm ayrı şeyler bence. Biri sonun başlangıcı, biri de son ve yokluk. Ölmekte şiir var, duygu var, anlam var. Ölüm, sadece karanlık, boşluk, anlamsızlık.

Doğmak başlangıcı yaşantımızın ve çilemizin. Ölmek sonu. Ölümse; öldükten sonraki zaman. O dizgin vuramadığımız at, o asla sahip olamadığımız kadın.

Ölmek elimizde, ölüm Tanrı'nın sırrı, bedeli var oluşumuzun.

Ölümsüz olmalıydı ölmek dünyada. İnsan dilediği anda ölmeli, dilediği anda yaşamalıydı.

Ölümün gelmesini bekleyenler, ölmeyi bilmeyenlerdir. Yaşamamız Tanrı'nın bileceği bir şey, zamana hükmeden O, ölüme hükmeden de O. Yalnız ölmek bizim. Onunla yetinmek kalmış bize bu ölümlü dünyada.

bu tek hakkımızıda suç saymış bizden önce gelenler. Suç işlemişler, günah demişler. Yaşatmışlar yaşamışız, öldürmüşler ölmüşüz. Nerde kaldı bizim üstünlüğümüz? İnsanlığımız, zekamız nerede kaldı?

Bitkiler, hayvanlar diledikleri ölemiyorlarsa insan olmadıkları içindir. Ölmek asla *********lik değil, hele korkaklık hiç değil. Yalnız yaşamaktan korkanlar, yılgınlar mı ölmek isterler sanıyorsun?

Cesaret, başkalarına kötülük etme pahasına da olsa yaşamak mı? Cesaret, sürekli bir aldanmaya boyun eğmek mi? Durmadan aldatmak mı cesaret?

Kötü, korkunç bir dünya üzerinde yaşıyoruz. Bütün çabamız kendi kendimizi bitirmek ve son vermek insan nesline. Öyleyse bir adam eksilmiş olsa bu şuursuz kalabalıktan ne çıkar?

Hatırlıyor musun? Bir şiirimde:
"Bir yere kadar yaşamak güzel
Ama bir yerde ölüm güzel oluyor" demiştim.

İşte bu gün ölümün güzel olduğu yerdeyim…

M@D_VIPer
26-06-06, 20:25
Mektup Arkadaşı

Gül taşıması gerektiğini unutarak ona doğru bir hamle yaptım. Hareket ettiğimde, dudaklarında küçük kışkırtıcı bir gülümseme belirdi ve "Benimle mi geliyorsun, denizci?" diye mırıldandı. Tamamen iradem dışında ona doğru bir adım daha attım ve o zaman Hollis Maynell'i gördüm. Tam olarak kızın arkasında duruyordu.
40 yaşını geçmiş, gri saçlarını yıpranmış bir şapka altında saklamış kadındı. Şişmandı ve kalın bilekli ayakları alçak topuklu ayakkabıların içine zor girmişti. Yeşil elbiseli kız hızlı şekilde uzaklaşıyordu. Onu takip etmek arzum çok güçlüydü ama aynı zamanda ruhu benimle arkadaşlık etmiş ve destek vermiş kadına karşı duyduğum özlem de çok derindi.
Onun soluk, şişman suratı kibar ve duyguluydu, gri gözleri sıcak ve parıltılıydı. Tereddüt etmedim. Parmakların onu bana tanıtan eski kitabı sıkıyordu. Bu aşk olamazdı, ama özel bir şeydi. Belki aşktan daha güzel bir şey, bir arkadaşlık olmalıydı bu.
Duyduğum hayal kırıklığının sesimi boğmasına rağmen, onu selamladım ve kitabı uzattım. "Ben Lieutant John Blanchard, ve siz de Miss. Maynell olmalısınız. Benimle buluşabildiğinize çok sevindim. Sizi yemeğe davet edebilir miyim?" Kadının suratı toleranslı bir gülümseme ile genişledi. "Bunun ne olduğunu bilmiyorum" diye cevap verdi. "Fakat demin yanından geçen yeşil giysili kadın, bu gülü yakama takmam için ısrar etti. Ve eğer beni yemeğe davet edecek olursan, caddenin karşısındaki büyük restoranda seni bekliyor olacağını ve bunun bir çeşit test olduğunu söyledi."

M@D_VIPer
26-06-06, 20:26
Mektup-10


Seni kıskanıyorum. İçimde gururdan eser yok artık. Kıskançlığımın başladığı yerde yüreğim tertemiz oldu, aydınlandı, pırıl pırıl şimdi. Gururum, zaman zaman benliğimi saran kendini beğenmişliğim, güvenim ve inançlarım; hep seninle yaptığım savaşta yenildiler. Bir kıskançlık hissi kaldı içimde dipdiri ve her zamankinden daha güçlü. Kazandığın savaş onu da yenebildiğin anda bir zafer olacak, ancak o zaman "Kazandım" diyebileceksin.

Fakat ben o duygunun, bende fethedemediği son kalenin o son kalenin asla düşmeyeceğine inanıyorum. Bütün çabaların boşa gidecek, seni sevdikçe kıskanacağım. Bir gün beni sevmemen bile bu savaşa tesir etmeyecek. O zaman asıl büyük yenilgiye doğru sen gideceksin. Sevgimi karşılıksız bırakman bana attığın son kurşun olacak. Açacağın büyük yaraya rağmen yıkılmayacağım, ölmeyeceğim anlıyor musun? Yine seni sevmeye, yine seni kıskanmaya devam edeceğim.

Beni tanımadan önce yaşadığın yıllar var ya; onları da kıskanıyorum. Düşün bensiz yaşayacağın bir dakikaya bile tahammülüm yok artık. Bir gün güzel bileğindeki küçük saati parçalayabilirim, bensiz bir zamanı sana bildirdiği için. Mümkün olsa bütün o dakikaları, o günleri sana yeniden yaşatmak isterdim.

Sana kıskanılmış zamanlar, mesafeler ötesinden seslenmek ne acı bilemezsin. Seni gören, güzelliğini arzulu bakışlarla seyreden insanların da bu dünyada yaşadığını düşünmek ne korkunç bir şey anlayamazsın. Hele seni başkalarının da sevdiğini ve seveceğini bilmek ne türlü bir ölümdür düşünemezsin.

Kıskançlığım bir hayvanın dişisini kıskanması değil. Mayamızda olan arzunun ötesinde bir şey bu. Ebediyyen sahip olmak hissinin çok üzerinde bir ölümsüzlük çabası, bir sonsuzluk duygusu...

Seni kıskanıyorum. Verdiğin huzursuzluğa rağmen bir kadını kıskanmanın büyük huzuru içindeyim. Oysa ben seni tanıyıncaya kadar kıskançlığı daima ilkel bir duygu olarak düşünür, reddederdim. Bu davranış belki de o güne kadar kıskanılmaya senin kadar değer bir insanı tanımamış olmanın verdiği eziklikten gelirdi.

Şimdi o ezikliğin yerine bir kabına sığamamak var içimde, taşmak var. Sevginle tamamlandımsa verdiğin kıskançlıkla bütünlendim.

Hep böyle kıskançlığımı besleyecek kadar güzel kal...

M@D_VIPer
26-06-06, 20:27
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mektup-11 http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Bir gün bir yalnızlığa düştüm yine. Başımın ellerimin arasına aldım, sessizce ağlamaya başladım. Önümde yarıya gelmiş bir konyak şişesi. "Beni iç" diye fısıldıyordu, "Beni iç". Sonra yalvarmaya başladı: "Ne olur" dedi "Ne olur haydi iç beni".

Bir bardak doldurdum, tepeme diktim. Şişe rahatladı, sustu. Hani ellerimiz birbirine değince nasıl oluyorduk ? İşte öyle oldum. Hani bakışlarımız buluştuğu zaman, bir başka türlü atması vardı yüreklerimizin. Onu hatırladım.

Sonra bir tren hareket etti. Sabahtı. Karşı karşıyaydık. Konuşuyorduk. Ben sevmek diyordum durmadan. Gözlerim gözlerine soruyordu: "Seviyor musun ?" diye. Hep "Evet" diyordu gözlerin, ellerin, dudakların hep "Evet" diyordu. Oysa ki birçok "Hayır" diyen insanlar vardı çevremizde. Örneğin: bir çocuk "Hayır" diyordu, bir kadın, bir adam ve bir başkası, bir başkası "Hayır" diyordu. Hayır'lar arasında ezilmeye mahkumdu evet'lerimiz...

Tren ilerliyordu. Gözlerin gözlerime soruyordu "Ne olacak ?" diye. Sigara üstüne sigara yakıyordum, kadeh kdeh içki içiyordum, fakat bilmiyordum bende ne olacağını. Bizi sürükleyen bir akıntıydı. Durduramazdık onu, hükmedemezdik ona. Bir anafora rastlayıp nerdeydi ? Uzak mıydı ? Belki çok yakındı, kimbilir... Biz onu göremeyecektik. O gözlerimizi kör ettikten sonra saracaktı bizi buz gibi kollarıyla...

Tren ilerliyordu. Pencereden deniz görünüyordu. Denize akşam güneşi vurmuştu. Renk renk kayıklar gördük kıyılarda. Deniz taş atan çocuklar gördük. Uzakta bir balıkçı ağlarını topluyordu.

Ve tren ilerliyordu. Kadere yaklaşıyorduk... Bir alacakaranlık bastı zamanı. Gözlerim gözlerindeydi. Ellerini tuttum, titredin. Acı acı bir düdük öttü. Bir şeyler koptu içimizden.

Sonra tren durdu, indik, yollarımız ayrı ayrıydı.

Şimdi, o gün verdiğin yalnızlığı yaşıyorum...

M@D_VIPer
26-06-06, 20:28
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mektup-12 http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Bana çılgın diyorsun, seni sevdiğim için. Yanılıyorsun, sevmek çılgınlık değil. Sevmek insan tarafımızı bulmamızdır bence. Biraz da yaklaşmamızdır Tanrı'ya zaman zaman.

Dünyada sevmeyenlere, sevemeyenlere acımalı. O ot gelip, ot gidenlere acımalı. Sevebilen insan kendini keşfetmiş insandır. Talihli insandır. Çektiği bütün acılara rağmen; mutlu, kıvançlı insandır o. Aşktır yücelten bizi ve derinliğimiz aşktandır. Gerisi boş, gerisi yalan...

Aşksa, sevmektir. Durmadan, nefes alırcasına sevmektir...

Sevmekle sevilmek ayrı şeyler... Sevilmeyi çoğaltmak, ona bir başka şekil vermek, daha da yoğunlaştırmak onu elimizde değil. Oysa ki sevgimizi dilediğimiz gibi yoğurabilir, dilediğimiz şekli verebiliriz ona.

Derinlikse derinlik, yükseklikse yükseklik, genişlikse genişlik...

İki kişiye bir dünya...

Sevmekte gücümüz var, irademiz, aklımız var. Biz varız sevmekte. Sevmek yaratmaktır bir bakıma. Sevilmekse; yaratılmak.

Demek ki biz seninle birbirimizi yaratıyoruz durmadan. Sen beni yarattıkça güzelsin işte ve ben seni yarattıkça güçlüyüm, daha bir insanım.

Beni sevmeseydin yine bir şey değişmeyecekti benim için. Sen biraz eksik kalacaktın, biraz sen kaybedecektin. O kadar.

Şimdi insanların en güzeliyiz, en iyisiyiz elbette. Seviyoruz... Seviliyoruz...

Sevgimi anlamadığın ve ona saygı göstermediğin anda ölebilirim. Karşılık verdiğin anda değil.

Birbirimizi yeniden yaratmaya devam edelim..

M@D_VIPer
26-06-06, 20:28
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mektup-13 http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Senden hiç ayrılmamak vardı. Zamanı durdurmak, bütün saatleri parçalamak vardı. İsyan içindeydim. Neydi bu çaresizlik ? Bizi çepçevre saran bu dört duvar neydi ?

Bir ara Tanrı'yı düşündüm, Peygamberleri, dinleri, kitapları düşündüm. Boş inançlarımız mıydı çaresizliği yaratan ? O bizim eserimiz miydi ? Öyleyse neden bizden büyüktü, güçlüydü ?

Bunca yıl neyi aramış, kimi özlemiştim ? Madem ki benim olmayacaktın neden karşıma çıkardılar ? Kim yaptı bunu ? Bu kötülükler kimin eseri ? Tanrı'nın işi yokta bizi mi görsün ? Öyleyse kime inanacağız ?

O kitaplar ki sabırdan bahsediyor. Ama ne kadar ? Nereye kadar ?..

O dinler ki duadan bahsediyor. Kime, niçin ve ne zaman ?..

O Peygamberler hiç sevmediler mi ?

Ben San'a inanıyorum kitaplara değil...

Ben Sen'i istiyorum... Dua değil... Sabır değil...

Artık gideceksin, biliyorum, vakit geç oldu. Yatakta izin kalacak, havada kokun ve yastığın üzerinde bir iki tel saçlarından. Telaş içinde giyinmeye başlayacaksın. "Çoraplarında eğrilik var" diyeceğim, düzelteceksin. Dudaklarını boyarken, eğilip enseden öpeceğim. İçin sevgiyle dolacak. Gözlerin ışıl ışıl "üzülme, üzülme" diyeceksin "yine geleceğim"

Ya gelmezsen ?.. Hayır, hayır geleceğine inanıyorum. Fakat yine gideceksin. Yine gideceğini bilmek kötü. Dayanılmaz bir şey bu...

Hatırlıyorum; elini uzattın, "Allahaısmarladık" dedin, gittin... Gözden kayboluncaya kadar baktım arkandan, sonra kapıyı kapattım, bir başka kapı açıldı yalnızlığa...

Yürüyemiyordum, oturamıyordum. Yattım, uyuyamadım. Sanki yerçekiminden kurtulmuştum, boşluktaydım, ağırlığım kalmamıştı.

Elimde, tam nabzımın üstünde bir saat işliyordu her şeyden habersiz. Çıkardım, duvara çarptım, parçalandı ve durdu.

Fakat sadece saatin sesiydi kaybolan.

Yoksa zaman ilerliyordu…

M@D_VIPer
26-06-06, 20:29
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mektup-18 http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Gelme diyecektim, geldin... İyi ettin geldiğine. Nerdeyiz ? Bir şehir yanıyor, dikkat et. Tutuşabiliriz. İşte ilk ateş gözlerine düştü, sonra dudaklarına, saçların arasına kıvılcımlar doldu ışıl ışıl. Yanıyorsun, yanıyorum, yanıyoruz...

Aramakla yetinsek bunlar gelmeyecekti başımıza. Yine de memnunum, iyi ettin geldiğine. Taş olup kalmaktansa, ağaç olup yanmak iyi. Ellerini ver, ellerini... Öpüşmeye susadım. Tırnak uçlarından öpmeye başlayacağım seni. Titreme, yanıyorsun...

Koluma yat, sağ koluma, güçlü, erkek koluma. Dağılsın saçların, bırak. Nasıl olsa onları da öpeceğim tutam tutam... Kulak memelerini, gür kaşlarını, dudaklarını da öpeceğim. Dolgun dudaklarını, seven, sevdiren dudaklarını... Dişlerim dişlerine değecek. Yum gözlerini, artık yaşamıyoruz. Belki de yaşamak bu, bizim bilmediğimiz.

Öyleyse yeni yeni başlıyoruz yaşamalara, derin nefes almalara, o ölümsüz olmalara...

Bir ekşi elma ısırıyordum, dişlerim kamaşıyordu omuz başlarını gördükçe ve biraz sen oluyordum sevdikçe, seviştikçe...

"Işığı söndür" diyordun, inadına yakıyordum. Yalvarıyordun, çıldırıyordun. Hiç ağlamadın. Ağlasan ne değişecekti. Ama ağlamadın işte yükseldin, yüceleştin, tanrılaştın bir yerde. Öyle güzeldin anlatılmaz.

Alnımdan ter boşanıyordu, saçlarım yapış yapış olmuştu. Yüz merdiven inip yüz merdiven çıkıyordum bir dakikada. Derin bir kuyudan su çekiyordum. Bir mağara ağzında sana sesleniyordum. Karanlıklar içinde birbirimizi aydınlatıyorduk.

Sağır bir zamandı yaşadığımız. Sağır ve merhametsiz. Kör bir geceydi yumruklayan kapıyı, kör ve dilsiz...

Artık hiç sönmeyecektik biliyordum.

M@D_VIPer
26-06-06, 20:29
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Lambanın Cini http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Lambanın Cini

Odanın içinde dolaşan küçük Ahmet evvelki gün izlediği filmden çok etkilenmişti.Odada, köşede duran çaydanlığı akşamki filmden sonra o köşeye koymuş her an içinden bir cin çıkabilirmişçesine o çaydanlığa titizlikle bakıyordu.Artık sabredememiş, eski lambalara benzeyen çaydanlığı ovalamanın zamanının geldiğini düşünmüştü.Kendisinden üç yaş büyük olan ağabeyine, lambanın içinden çıkacak(Ahmet’in çıkacağını sandığı) cinden korktuğu için yanına gelmesini söyledi.Ahmet’in ağabeyi küçük yaşına rağmen psikolojik tedavi görüyordu.Doğuştan,birilerine acı çektirmeyi seven Ahmet’in ağabeyi Mehmet, annesigilin kendisini bu hastalıktan arındırdığını sanmasını sağlamıştı.Mehmet’e güvenip kardeşine bakacağını düşünen annesi,birazcık uzaktaki marketten yarım kilo kıyma alıp gelecekti.Fakat olacaklardan nasıl haberdar olabilirdi ki…

Mehmet, Ahmet’in bu teklifine olumsuz cevap verdi.Ama aklında bir plan vardı.Ahmet korkmamış numarası yapıp, kendi başına o çaydanlığı ovalamayı aklına koydu.Ağabeyi Mehmet de onu korkutmayı aklına koymuştu.Ahmet odaya geçti, çaydanlığı eline aldı.Kapının arakasında saklanan ağabeyi lambanın üç kez ovalanma sesinin duyulmasını bekliyordu.Ahmet lambayı ovaladı.Gülmemek için kendini zor tutan ağabeyi,kapının arkasından seslendi:

-Ne var, ne istiyorsun?Niye beni uyandırdın derin uykumdan?

Ahmet çok korkmuş bir şekilde:

-Sizden bir dilek dileyecektim de…

Mehmet,Ahmet’in her zamanki isteğini biliyordu.Yine de bildiğini belli etmeyip sordu:

-Ne istiyorsun bakalım?
-Uçmak istiyorum.Göklerde uçmak…
-Peki o zaman.Balkona çık.Şimdi sana öğreteceğim sözleri söyle.Ve aşağıya atla aşağıya düşmeyeceksin uçacaksın.
-Peki sevgili cin sözleri bana öğretin.
-Dinle:”Hokus Pokus uçmak istiyorum ben Zeus”
-Zeus da kim?
-O bütün cinlerin efendisidir.Şimdi tekrar et bakalım.
-Hokus Pokus uçmak istiyorum ben Zeus.
-Evet haydi bakalım.

Ahmet bu sözlere inanıp,8.Kattaki evlerinin balkonuna çıktı.Aşağıya şöyle bir baktı.Sonra gözünü kapatıp aşağıya atladı.Mehmet biraz sonra balkona gelip kardeşinin paramparça olmuş cesedini gördü.Evlerinin arka tarafına bakan balkondan çıkıp salona geçti.Gülmeye başladı.Gülüyordu,sürekli gülüyordu.Az sonra kapı çaldı.Mehmet gülmeyi kesti.Kapıya baktı bu gelen annesiydi.Çok yorgun olan annesi,poşeti masanın üstüne koyup salondaki koltuğa oturdu.Mehmet annesinin yanına gitti.Annesi tebessümle sordu:

-Ahmet nerede yavrum?
-Öldü.

M@D_VIPer
26-06-06, 20:30
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Müzik Hala Çalıyordu… http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif





Öylece balkonda oyurup gökyüzünü izliyordu. Yukardaki bulutlara bakıp kendince onların oluşturduğu şekilleri yorumluyordu..
Önce bir bulut dikkatini çekti, oldukca büyükdü ve ilginç bir şekli vardı. Bir kuşa benzetti önce. Yırtıcı bir göründüsü vardı ancak sonradan yavaş yavaş esen rüzgarla beraber dağılmaya başlamıştı. Önce üzüldü ama daha sonra dağılan parçaların az ilerde tekrar birleştiğini farketti. Yavaş yavaş başka bir yerde aynı şekli alıyordu bulut parçacaları. Bir an kendi küllerinden tekrar doğan Ankaa yı anımsadı ve hafifce gülümsedi.
kafasını diğer tarafa çevirirken irkildi bir anda... Tanıdık bir yüze benziyordu bulut, gözleri doldu bir anda, uzuncaa seyret seyretmeyi düşlerken bir anda süratlenen rüzgarın onu da dağıttığını farketti. Sinirlendi...
Gözlerindeki şaşkınlık yerini garip bir öfkeye bırakmıştı...
Toparlandı ve ayağa kalktı, telaşla aşağıya indi ve arabasına bindi, hızla sürmeye başladı...
Çok fazla sürmeyen bir yolculuktan sonra yolun sonu gelmişti.
Burası onun seneler boyunca her fırsatta gittiği ama son 10 senedir tek bir kere bile gitmediği bir yerdi. Aslında değişen çok bişey olmadığnı düşündü. On sene evelki haliyle şimdiki hali arasında pek bi fark yokdu. Issız kimsesiz biyerdi hala, hala rüzgarın sesinin en güzel duyulduğu, denizin köpürüşünün en güzel görüldüğü yerdi hala dünya üzerindeki...
Arabasından indi, yolda durup aldığı biralardan birini açtı. Müziğin de sesini iyice açmıştı sanki rüzgara dinletmek ister gibi...
Denize doğru yürüdü. Yüzünde hiç ifade yoktu, Uzunca seyretti, uzuuuuun uzun baktı...Rüzgar iyice hızlanmış. dalgalar da iyice kabarmıştı...
Uzun sürem bakışmadan sonra Bağırdı avazı çıktığı kadar...
TEKRAR MERHABAAA
Beni hatırladınmı dedi... Hani yıllar evel, hep sana gelirdim hatırladınmı? Konuşur dertleşirdik senle. Bak gene burdayım, Herşeye rağmen, bana onca yaptıklarına rağmen gene burdayım.
Rüzgarın sesi çok güçlüydü, dalgaların da çırpınışı ama o bunu biliyordu, onun için müziğin sesini sonuna kadar açmıştı zaten.
Bir anda öyle bir dalga vurdu ki sahile, Sanki hoşgeldin der gibiydi rüzgarla deniz...
Noldu dedi yoksa özledinmi beni?
Seninle nasıl severdik birbirimizxi hatırladınmı? Öyle ki tüm dostlarımı bir bir hep sana getirirdim buraya, hepsiyle tanıştırırdım dedi. Hatırladınmı?
Ama sen diye başladı yeni cümlesine, birasından bir yudum aldıktan sonra...
Kimi getirdiysem, kimi sevdiysem, kimi tanıştırdıysam senle hepsini aldın ve götürdün...
Hepsini kıskandın...
Kimi sevdiysem, kime inandıysam hepsi uçtu gitti hepsini aldın yanımdan. Oysa biz seninle dost değilmiydik? Beraber oturmadıkmı günler, gecelerce? Beraber içip sarhoş olmadıkmı?
Rüzgar hala şideetle esiyordu ama onun sesi rüzgardan ve müzikten bile daha güçlü haykırıyordu...
KONUŞSANA diye haykırdı...
Önce diye başladı tekrar.
Hani dedi kısa boylu çirkin bişeydi, hatırladınmı?
Hafifce gülümsedi
Hani dedi sen bile sarhoş olmuştun, o kadar içmiştik ama... o sarhoş olmamıştı sinir olmuştuk senle...
Hani diye devam etti
Hani çok güzel biri vardı? Hani yüzüklerimizi takarken sen şahitlik etmiştin yeminlerimize hatırladınmı? ....
Rüzgar yavaş yavaş hızını kaybediyordu...
Yaaa dedi adam, "Hepsini aldın yanımdan, bende son kez geldim sana beni de al bari diye,
BAKALIM HANGİMİZ SAĞ ÇIKACAK... SEN Mİ BENMİ
BEN GELDİM SANA, YA BEN SENİ ÖLDÜRECEĞİM BUGÜN YA DA SEN BENİ ALACAKSIN ONLARI ALDIĞIN GİBİ
Yaaa , bak zayıf düşüyorsun işte,
Rüzgar hızını iyice yitirmişti, deniz de köpürmüyordu eskisi gibi,
Bir yudum daha aldı birasından...
Bak, dedi
Nolldu? Çok mu güçlü geldim ana? Hani en sevdiklerimi öldürerek mi yıkacaktın beni?
BECEREMEDİN İŞTE
Bak, hissetmiyorum bile seni artık, HADI BAĞIRSANA DEMİNKİ GİBİ, HADİ!
İşte bak tamamen yokoldun...
YIKAMADIN BENİ
AMA BEN SENİ YIKTIM!
Az sonra Ürkütücü bir ses duyuldu,
Çok derinlerden gelen tok bir ses,
"BEN DEĞİLDİM"
Deniz bir anda kabardı, rüzgar dağları bile yerinden sökecek kadar kuvvetli esti
Aynı ses tekrar haykırdı...
"BEN DEĞİLDİM"
Ve yağmurun ilk damlaları arabanın farlarının zor aydınlattığı, yerde yatan cansız bedenin üzerine düştü...

"BEN DEĞİLDİM"

Müzik hala çalıyordu…

M@D_VIPer
26-06-06, 20:30
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mutsuz Adam http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Bir zamanlar bir tepenin üzerinde villada bir oğlan çocuğu yaşarmış. İyi de yaşamış. Köpekleri ve atları, otomobilleri ve müziği severmiş. Yüzmeye gider, futbol oynar, güzel kızlara bayılırmış.

Bir gün Tanrıya:

“Büyüdüğüm zaman neler istediğimi buldum, uzun uzun düşünüp.” Demiş.

“Neler”demiş Tanrı...

“Bir büyük evde yaşamak isterim. Ön kapısında heykeller olsun. Arka kapıda iki St. Bernard köpeği... Uçsuz bucaksız bir bahçe içinde....Uzun, çok güzel ve çok müşfik bir kadınla evlenmek isterim. Siyah saçlı, mavi gözlü, gitar çalan ve tatlı tatlı şarkılar söyleyen.”
“Üç güçlü oğlum olsun isterim ki, onlarla futbol oynayabileyim.. büyüdüklerinde birisi büyük bir bilim adamı, öteki senatör, üçüncüsü milli santrfor olsun.”
“Ben bir seyyah olayım... Okyanuslara yelken açayım. Dağların zirvelerine tırmanayım, insanları kurtarayım. Bir Ferrari kullanayım yollarda...”

“Ne güzel bir hayal bu”demiş Tanrı... “Mutlu olmanı dilerim.”

Bir gün oğlan futbol oynarken ayağını incitmiş. Ondan sonra değil dağlara, ağaçlara bile tırmanamaz olmuş. Okyanuslara yelken açmak da hayal olmuş tabii. Bunun üzerine pazarlama okuyup, tıbbi malzemeler dağıtın bir şirket kurmuş.

Bir kızla evlenmiş, çok güzel ve çok müşfik. Ama uzun değil, kısaymış. Saçları siyahmış ama gözleri mavi değil, ela imiş. Gitar çalamaz, şarkı söylemezmiş ama, harika yemek pişirir, olağanüstü güzel kuş resimleri yaparmış. İşi dolayısıyla, kent dışında bir villada değil, kentte bir apartman teras katında oturmak zorunda kalmış ama evinin deniz manzarası gene harika imiş. İki St. Bernard besleyecek bahçesi yokmuş ama evinde harika bir Ankara kedisi varmış. Üç kız da babalarını çok severlermiş. Onunla futbol oynayamazlarmış ama birlikte denize, parklara giderlermiş. Uçurtma uçurdukları da olurmuş. En küçükleri hariç tabii. O gölgede bir ağacın altında oturur, gitarı ile şarkılar söylermiş. İyi para kazanmış ama öyle kırmızı bir Ferrari’si olmamış.

Bir sabah uykudan üzüntü içinde uyanmış ve en iyi arkadaşına koşmuş...

“Ben” demiş. “Hiç mutlu değilim.”

“Neden”demiş arkadaşı.

“Çocukken siyah saçlı, uzun boylu, mavi gözlü, gitar çalıp şarkı söyleyen bir kızla evlenmek isterdim. Oysa karım uzun değil, ela gözlü, gitar çalamıyor.”

“Karın çok güzel”demiş arkadaşı...”Harika resimler yapıyor, enfes yemekler pişiriyor üstelik.”

“Adam dinlememiş bile onu....

Bir gün karısına “Hiç mutlu değilim” diye dökmüş içini.

“Neden” demiş karısı.

“Çünkü büyük bir bahçe içinde bir villada yaşamayı düşlerdim, oysa 47.katta bir apartman dairesine tıkıldım. İki St. Bernard’in yaşayacağım bir bahçem olsun isterdim, hani nerede...”

“Konforlu bir apartmanda yaşıyoruz” demiş karısı....”Oturduğumuz yerden okyanusu görüyor, gülüyor, eğleniyor, birbirimizi seviyoruz. Kendimizi okşuyor, güzel kuşların resimleri yapıyoruz. Üç de harika çocuğumuz var...”

Adam dinlemiyormuş bile....

Ruh doktoruna koşmuş bir gün.... “Ben mutlu” değilim diye...

“Niye “demiş doktor...

“Çünkü ben bir gezginci olmak, okyanuslara açılmak, dağlara tırmanmak, insanları kurtarmak isterdim. Oysa masa başı işim ve sakat bir dizim var şimdi..”

“Ama sattığın tıbbi malzemeler yığınla hayat kurtarıyor..” demiş doktor.

Adam dinlememiş bile. Doktor da ona 100 Dolar vizite yazıp yollamış.

Bir gün muhasebecisine “Ben çok mutsuzum”demiş..

“Neden demiş muhasebecisi.

“Ben kırmızı Ferrari’m olsun isterdim hep. Ve dünya umurumda olmasın. Oysa işe metro ile gidip geliyorum. Bir yığında sorunum var.”

“İyi giyiniyor, iyi restoranlara gidiyorsun. Bütün Avrupa’yı Amerika’yı gezdin.”demiş muhasebeci.

Ama adam onu dinlemiyormuş bile. Muhasebeci adama 100 Dolar danışman ücreti fatura edip yollamış. Onun da hayalinde kırmızı Ferrari varmış çünkü...

Adam, rahibe “çok mutsuzum” demiş.

“Neden” demiş rahip.

“Üç oğlum olsun isterdim. Biri bilim adamı, biri politikacı, biri sporcu. Oysa üç kızım oldu. Birisi yürüyemiyor bile.”

“Ama çok güzel ve çok zeki üç kızın var”demiş rahip. “Seni çok seviyorlar. Başarılı da oldular. Biri hemşire, biri sanatçı, biri de müzik hocası..”

Ama adam dinlemiyormuş bile. Öyle mutsuzmuş ki hasta olmuş sonunda. Bir beyaz hastane odasında, etrafı beyaz giyinmiş hemşirelerle dolu yatıyormuş. Vücudunda teller, hastaneye kendi sattığı kalp cihazına gidiyor, kollarına bağlı serumlarla besleniyormuş. Fena halde mutsuzmuş adam şimdi. Ailesi, dostları ve rahibini yatağının başına toplanmışlar.

Onlar da üzüntü içindeymiş. Mutlu olanlar sadece ruh doktoru ile muhasebecisi imiş. Bir gece adam odasında Tanrı ile yalnız kaldığında

“Tanrım”demiş. “Hatırlar mısın çocukken sana yalvarmış ve istediklerimi sıralamıştım.”

“Hatırladım”demiş Tanrı.. “Güzel bir hayaldi”

“Peki niye onların hiçbirini vermedin bana” demiş adam..

“Verebilirdim” demiş Tanrı...”Ama sana istemediğin şeyleri vererek bir sürpriz yapmak istedim.”

“Bak neler verdim sana. Bir güzel sevecen eş, iyi bir iş, yaşanacak güzel bir ev. Üç tatlı kız evlat. Bir araya getirdiğim en güzel yaşam paketlerinden biriydi bu”

“Evet”demiş adam...”Ama bana benim gerçekten istediklerimi vereceksin sandım..”

“Bende senin, benim gerçekten istediklerimi vereceksin sandım.” Demiş Tanrı.

“Sen ne istedin ki?” demiş adam hayretle.

Tanrı’nın da bazı şeyler isteyeceğini hiç düşünmemiş hayatında.

“Sana verdiklerimle mutlu olmanı istemiştim.”demiş Tanrı.

Adam karanlık odasında sabaha kadar düşünmüş .sonunda yeni bir hayal kurmaya karar vermiş. Yıllar önce kurduğu hayalin yerine “Keşke bunu hayal etseydim.” Dediği bir hayal..

Bu sefer ki hayalinde zaten sahip olduğu şeyler varmış hep. Adam kısa zamanda iyileşmiş, 47. Kattaki dairesinde mutlu yaşamış. Kızlarının şen şakrak sesleri, eşinin derin ela gözleri ve harika kuş resimleri arasında mutlu olduğunu hissedermiş bütün gün... geceleri de okyanusa yansıyan kentin ışıklarının dalgalar üzerinde oynaşmasına bakar gülümsermiş... sınır tanımadan büyük düşünmek... hayal gücünü sonuna kadar zorlamak... ama elde ettikleri ile de mutlu olmayı bilmek... Tanrı’nın insana verebileceği en büyük iki nimet bu olmalı....

Bakın bakalım, size neler vermiş Tanrı.

M@D_VIPer
26-06-06, 20:31
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mutluluk Oyunu http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Bembeyaz katman katman bulutlar ortak olup üfürdüler nefreti. Salıncaktaki çocuk duydu tüm sessizliğe karışan uğultuyu. Saçları rüzgarında savruldu salıncağın. Minicik ayaklarını yere değdirmeye çalıştı ve başardı. Durdu ve tüm beyazlığıyla havada duran bulutlara baktı. Hareketsiz ona bakıyorlardı. Elini havaya kaldırdı. Parmaklarının uzandığı her bulut irkilerek kaçtı geriye. Çocuk parmaklarını nereye uzatsa kaçışıyordu pamukçuklar. Güldü. Tebessümü tüm suratını aydınlattı çocuğun. Salıncaktan atladı aşağıya. Toprak zemine iki ayağını da sağlam basıyordu artık. Başı yukarıya dönük iki eliyle uzanıyordu göğe. Ardında salıncak ağlıyordu içten içe, terk edilişine. Çocuk kollarını iki yanına açtı ve kucaklarcasına uzandı göğe. Bulutlar toparlandı iki kol arasında kalan alana. Sonra birden çocuğa uzanıp;

-“Yapma!” dediler. Çocuk irkilerek durdu. Kollarını indirdi. Bulutlar yine gevşediler gökte. Ve devam ettiler konuşmaya;

-“Eğer sıkıştırırsan bizi yok oluruz. Eğlence istersen seni eğlendiririz her zaman ama yok etme bizi.”

Çocuk başını önüne eğdi. Toprağa bir damla yaş düştü. Bulut onun ağladığını fark etti. Ve gizliden gizliye toprağa seslendi. Yardımını istemek için. Bu ufacık kalbi kırmanın üzüntüsüyle. Birden toprak hareketlenip dile geldi, çocuğun ayakları altında.

-“Neden ağlıyor bakalım bu ufaklık?” Çocuk yine ürktü. Ama bu babacan tavır dostane biri olduğu izlenimini yarattı onda. Toparlak parmakları göğü işaret etti. Bulut yine ürkerek yarık açtı, parmağın işaret ettiği noktada. Toprak söylendi buluta;

-“Ağlatmışsın bu ufaklığı sorgusuzca. Ama bilirim ki bu ufaklık pek bir yaramaz gözükür gözüme. De bakalım ne etin bulut kardeşime?” Çocuk ses çıkarmaz ama başı hala toprağa dönüktür. Bakışlarıysa boşluğa.

-“Pekala ufaklık bana dikkatlice kulak ver bakalım. Biz sizin için buradayız. Sizin zevk-u sefanız, besininiz, yatırımlarınız, sağlığınız vb. gibi daha niceleri için varız biz. Sen toprak anadan kendine ne türlü oyunlar çıkarabilirsin bilir misin? Mesela sadece benden kaleler inşa edebilir, askerlerini komuta edersin buradan” Bulut söze girdi hemen;

-“Mesela ben senin için ne şekli istersen o olurum. Bazen bir koyun, bir at, bir araba olurken kimi zaman araba bile olurum içinde diyar diyar dolaşacağın.”

Çocuk şimdi göğe bakıyordu. Biraz sonra kafasını önüne eğip yumuk yumuk elleriyle gözyaşlarını siliyordu. Toprak yine dillendi;

-“hadi bakalım çök yere bir kale inşa edelim beraber.” Çocuk gülümsedi. Minicik poposu yere konuşlanırken toprak ona malzemeleri temin ediyordu sonra uyardı;

-“Hey şu yukarıdaki bir otomobil değil mi?” Gözlerine inanamıyordu ufaklık bu pamuktan yapılmış bir arabaydı adeta gök yüzünde uçuyordu. Ayaklandı ve uzandı arabaya. Yere yaklaştı araba ve kapısını açtı çocuğa. Ürkek buluta yerleşen çocuk hevesle gitmeyi bekledi. Bulut toprağa teşekkür edip havalandı göğe. Uzaklara. Tahtını altından yapan adamın ülkesine. Çocukların mutlu olduğu bir krallığa. Cennete…

M@D_VIPer
26-06-06, 20:33
Nazım Hikmet’in Abidin Dino'ya dediği gibi, belki mutluluğun resmi yapılamaz ama hariıtası çizilebilir diye düşünüyorum. Biraz garip ve tutarsız da olsa, sonuçta çizilebilir.

Mutluluk bazen küçük bir hediye, bazen bir bakış, sıcak, candan bir el, çocuğumuzun aldığı diploma vs. olabilir. Mutluluk nerede, niçin ve nasıl algılandığına, kişisine, yerine ve zamanına bağlıdır.

Şuna inanıyorum ki, servet, güç yada güzellik başlıbaşına bir mutluluk sağlamaz. Mutluluk ancak eşler arası gerçek bir sevgi, diyaloğ ve güvenle yakalanabilir. Evli olup da kişinin tek başına mutluluğu söz konusu zaten olamaz.

Son yıllarda yapılan ciddi anket ve araştırmalarda, sonuçlar bilinen tekrarların aynısı. Elindekiyle yetinmes*ni bilmeyen insanın, dünyayı da bağışlasan mutlu olma şansı yoktur.

Mutluluk.
Küçük ve az şeylerle yetinmek, elindekiyle mutlu olmasını bilmektir. Beklenti ve isteklerinizi abartmadan sınırlı tutmak, iç ve aile içi huzurun mutluluğu için neden sayılabilir. Dışa dönük gösteriş, moda, lüks, şan, şöhret yada salt mevki, para gücü gibi değerler mutlu olmak için yeterli bir neden sayılmaz...

Hayat bir sınavdır, sahip olmak istediklerinizle değil, elinizdekiyle mutlu ve huzurlu olmanın yollarını öğrenin. Çünkü mutluluk mutlu olmayı arzu eden ve buna gayret edenlerin hakkıdır. Evlilklerde mutluluk ancak eşlerin bir ömür el ele, yürek yüreğe vermesi ile gerçekleşir. Bir başına kimsenin soluğu buna yetmez...

Önemli olan sorumluluklarınızın bilincinde olmak. Tartışmaların, kavgaların esiri olmadan, seviyenizi ve aklınızı kullanmayı ve korumayı öğrenin. Belki, bunun açınızdan pek kolay olmadığını düşünüyorsunuz, doğru ama imkansız olduğunu söyleyemezsiniz. Dikkatlerinizi geleceğinize yönelterek planlı, programlı ve kararlı davranarak istekleriniz doğrultusunda hareket etmeyi gerçekleştirebilirseniz, mutlu olmamanız için hiç bir neden kalmaz. Çünkü emek verilmeden, çaba harcanmadan hiç bir şey kendiliğinden olmaz.

Seviyenin önemi burdandır. Sorumluluğunuz bu yüzden çok önemlidir. Birliktelikler sorumluluk gerektirir. Çünkü mutlu ve huzurlu evlilikler saygı ve yöntemlere bağlıdır. Bazen küçük bir hatanın bile büyük sorunlara dönüştüğü bir arena olabilir.

Etrafınıza bakıp bir düşünün lütfen. Bu kısa süreli yaşam için bu kadar kırıcılık, bu kadar gerilim, bu kadar sıkıntıya, inada gerek var mı?

Nedense bir çok insan anlayışın, dinleyişin, hoşgörü, saygı, sevgi ve geleceğinin yerine salt inadı koyarak yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Ve o acıyı hem kendisi çekiyor, hem de başkalarına çektiriyor. Bunun Hollanda da yabancılara yardım amaçlı sosyal bir kurumda çalıştığım süre içerisinde Türk ve faslı aileler arasında daha yoğun bir şekilde yaşandığının ayırdına vardım. Bu bir anlayış, yetişme tarzı ve kültür meselesi değil midir sizce.

Düşününki, ne kadar yaşayacağımızın belli olmadığı bir dünyada, ömrümüzü hargür içerisinde geçirmenin bir anlamı var mı?. İnsan olarak herkesin sevgiye, mutluluğa, anlaşılmaya, güvene, insan gibi yaşamaya hakkı ve ihtiyacı var. Bütün bunları hakketmek için de öncelikle kötü huylarınızdan vazgeçip, özveride bulunabilecek bir çaba içine girmelisiniz.

Mutluluk yada mutsuzluk denince nedense akla ilk gelen evlilikler oluyor. Evli ve mutsuz çiftlere öncelikle şunu söylemek isterim. Evlilik kurumunuza saygı, güven, sevgi, hoşgörü, açıklık, dürüstlük, alçak gönüllülük gibi, biribirilerini anlama, dinleme anlayışını ve içselliğini yerleştiremezseniz, bilmelisiniz ki, hiç bir tutum yada davranış sizin mutlu ve huzurlu olmanızı sağlayamaz...

Evlilik kurumu her zaman saygı duyduğum ve genel toplum düzeni açısından olması gerektiğine inandığım aile birliğidir. Ancak bizim gibi geri kalmış toplumlarda 15 – 20 sinde evlenen gençlerin, gelecekleri hakkında öyle bilinçli ve üzerinde uzun boylu düşünmedikleri bir gerçek. Çünkü gençliğin de tozpembe hayallerinin zamanı ve budalalık dönemleridir. Bütün bir yaşamı kurban vermek fazlaca önemli değildir o dönemlerde onlar için. Zaten akılları başlarına geldiklerinde iş işten geçmiş olur.

İstikrar, denge, içtenlik olmayan hiç bir evlilik yada ilişkide iyi ve mutlu bir gelecek beklemek hayalden öteye geçmez. Kadın yada erkek, mutlu olmak istiyorsanız. Kısır, gereksiz tartışma ve çekişmelerle yaşamınızın kararmasına izin vermeden ve karşı durarak, yuvanızda saygı, sevgi ve uzlaşma kültürünün egemen olmasını sağlamalısınız. Bu uğurda çok zor sınavlar vermek zorunda kalabilir siniz. Ancak her birey üstüne düşen görevi yerine getirerek, kendi payına düşeni yapmak için çaba verirse ortada bir sorun kalmaz...

Eğer evliliğinizde ilişkiniz her gün yara alıyorsa, bunun nedenlerini iyi düşünüp, bu yarayı tedavi etmenin yollarını bulup ortaya çıkarmazsanız. Hayatınız boyunca acı cekmek zorunda kalırsınız. Evlilik insanın hayatında önemli bir karardır. İnsanın sığınacağı bir yuvadır. Bu yuvanın kesin kes yıpratılmaması, yara almamasi gerekir.

Bazan ailevi ilişkiler arası ölçüyü kaçırmadan konuşup tartışmanın sayısız yararları var. bu gün bir çok evliliklerde zorunlu olmadıkça konuşmamayı yeğ tutuyorlar. Çünkü ilişkiler arası iletişim yok. Oysa ki psikologlar ülkemizde aile fertlerinin konuşup dertleşmedikleri için bu sebeple ailede bulunması gereken sıcak ilişkilerin doğmadığını bununda aile fertlerinde depresyon stres gibi olaylara neden olduğunun özellikle altını çiziyorlar.

“Mutluluk gökte zembille inmez. Hakketmesini bilenler içindir” derdi rahmetlik ninem Az ile yetinmeyi bilmek özenti ve gösterişlerden uzak, kendisi olabilmeyi başarmak, mutluluğun hala en temel belirleyicisi olarak bilinmektedir.. Paranın ve ekonomik gücün, güzelliğin, göreceli değerler olduğunu unutmamak gerek. Yalnız başına asla ve asla mutluluğun belirleyicisi değildirler.

Öyle veya böyle hayatı yaşamak, yaşamı da güzelleştirmek gerek. Mutluluk bir çabadır, bir uzlaşma kültürüdür, kendine güvendir, bir iç derinliği, iç zenginliği ve iç güzelliğidir. Mutlu olmak için her şeyi oluruna bırakmak yetmiyor, onun için çalışıp emek vermek gerekir. Her şeyini insan kendi üretmek zorundadır. Mutluluk bize bağışlanmış bir eser değildir. Yaşamı anlamlandırmak için sevgi almak, sevgi vermek gerek. Çünkü insanın varlığını, mutluluğunu hissedebileceği ve hissettirebileceği tek yer yüreğidir.

Mutlu bir yuva kurmayı, mutlu olmayı, mutlu yaşamayı herkes arzu ve hayal edebilir. Ama onun gerekliliklerini yerine getirmekse size bağlıdır. Tabi bu yaşadığınız hayata hangi açıdan baktığınız, gördüklerinizin neresinde durduğunuz, öngörülerinize göre gerçek değerlerin neler olduğuyla da ilintilidir. “Bir kere evli olupta gözü dışarda olan insanların kesinlikle mutlu olma şansı yoktur’’ diyor bir düşünür.

Oncelikle, mutluluk insanın kendisinin hak etmesi gereken bir olgudur. Bir piyango bileti ile gelse bile yinede doğru bileti almak yada seçmekle mutluluğa erişilir. Oysa acı ve mutsuzluk her zaman bir maruz kalmadır. Bir haksızlıktır, çaresizliktir. Mutsuzluk bir acı ve çile çekme halidir. Yoksa kim mutsuz ve bedbaht olmayı ister.

Araştırmalarda, doğru kişilerle, doğru evliliklere odaklanmanın önemini vurgulamadan geçemiyeceğim. Mutlak zekadan çok, sosyal zekanın ve sosyal yapının mutluluğa çok daha olumlu katkılar sağlayacağının altını özellikle çiziyor uzmanlar.

Kavgadan, kargaşalardan uzak, hayata gülerek ve gülümseyerek bakabildiğimiz saygı ve sevgi kültürümüzü pekiştirerek, yaşamı omuzlarımızda bir yükmüş gibi görmediğimiz an, yükümüz hafifleyecektir. Üstelik hayat bize çok daha renkli ve zevkli gelecektir. Yazımı yıllar önce yazdığım bir şiirle noktalamak istiyorum. Yolunuz yüreğiniz kadar aydınlık, uğurunuz açık ola…

M@D_VIPer
26-06-06, 20:34
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mutluluğun Tarifi Yok http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Bir liman gibi sana sığınmama yardımcı ol ama yanaştıktan sonra beni limandan atma önceki aşklarımdan anlatmayacağım ama bir şey var uçakta giderken aşağı atlatmak nasıldır bilirsin dimi sevdiğim zaman bulutların üzerine çıkarım ayrılık yaşadığım zamanda bulutların aşağısına dalıveririm bir çırpıda bana buna yaşatmayacağından eminim güzel günlere yelken açalım buradan gidelim cennet köşelere ne kuşlar olsun ne ağaçlar bir sen bir de ben güneş annelik ay bize babalık yapsın dağlar ovalar kucak açsın bu bize yeter…

M@D_VIPer
26-06-06, 20:37
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Musibet ve Nasihat http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Genç suçlu kaçılamaması ile ünlü cezaevine getirilir ve hücreye atılır.
Hücre arkadaşı çok yaşlı ve hemen hemen hiç konuşmayan bir mahkumdur.
" buradan mutlaka kaçacağım dede " der genç suçlu ancak yaşlıdan hiç yanıt alamaz. Bir zaman sonra da gerçekten bir fırsatını bulup kaçar.
3 gün sonra yakalanır ve perişan halde hücresine geri atılır ;
" kaçmak olanaksız dede " der genç ; " meğer burası ada imiş , vahşi dobermanları , 12 aşama dikenli teli ve mayın tarlalarını saymıyorum bile .."
" biliyorum .." der yaşlı mahkum. " nereden biliyorsun ??" .
" 32 sene evvel bende kaçmaya çalışmış ve senin gibi 3 günde yakalanmıştım "
" beni uyarsaydın da boşuna cezamı 2 katına çıkartmasaydım keşke dede " diyerek sitem eder genç mahkum..
"başarısız sonuçlar yayınlanmaz oğlum " der yaşlı adam…

M@D_VIPer
26-06-06, 20:37
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mükemmel Test http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


John Blanchard banktan ayağa kalktı, askeri üniformasını düzeltti ve ana terminale giden insan kalabalığını inceledi. Yüzünü değil, ama kalbini tanıdığı ve üzerinde gül olan kızı aradı. Ona olan ilgisi 13 ay önce, Florida kütüphanesinde başlamıştı.

Raftan aldığı bir kitabin içindeki yazılar değil ama kenarında gördüğü, kursun kalemle yazılmış bir not onu etkilemişti. Yumuşak el yazısı düşünceli bir ruhu ve akilli bir zekayı yansıtıyordu. Kitabin ön yüzünde, ilk sahibinin adini fark etmisti: Miss. Hollis Maynell. Uzun zaman çaba harcayarak adresini bulmuştu. New York'ta yasıyordu. Ona kendini tanıtan bir mektup yazdı ve yazışmayı teklif etti. Bir sonraki gün II. Dünya Savaşına katılmak için denize açılmıştı. Sonraki bir yıl ve bir ay boyunca her ikisi de posta yoluyla birbirlerini daha iyi tanidilar. Her bir mektup, verimli bir tarlaya atilan tohum gibi, kalplerinde bir ask dogurdu. Blanchard bir resim göndermesini rica etti, fakat o göndermeyi reddetti. Eger gerçekten kendisi ile ilgileniyorsa, neye benzediginin önemli olmayacagini düsünmüstü.

Avrupa'dan dönme vakti geldiginde, ilk bulusmalarini kararlastirdilar: New York Ana terminali saat: 19:00. "Beni üzerimdeki gülden taniyacaksin." diye yazmisti kiz. Böylece saat 19:00'da kalbini sevdigi fakat yüzünü görmedigi kizi ariyordu.

Size Mr. Blanchard 'in agzindan neler oldugunu yaziyorum: Genç bir bayan bana dogru geliyordu. Ince ve uzun boyluydu. Sari saçlari mükemmel kulaklarinin arkasindan dalgalar halinde sirtina uzaniyordu. Gözleri çiçekler gibi maviydi. Dudaklarinin ve çenesinin narin bir sertligi vardi ve soluk yesil elbisesi içersinde canlanan ilkbahar gibiydi. Gül tasimasi gerektigini unutarak ona dogru hamle yaptim. Hareket ettigimde, dudaklarinda küçük kiskirtici bir gülümse belirdi ve "Benimle mi geliyorsun, denizci?" diye mirildandi. Tamamen iradem disinda ona dogru bir adim daha attim ve o zaman Hollis Maynell'i gördüm. Tam olarak kizin arkasinda duruyordu. Kirk yasini geçmis, gri saçlarini yipranmis bir sapka altina saklamis bir kadindi. Sismandi ve kalin bilekli ayaklari alçak topuklu ayakkabilarin içine zor girmisti. Yesil elbiseli kiz hizli bir sekilde uzaklasiyordu. Kendimi ikiye bölünmüs gibi hissettim. Onu takip etme arzum çok güçlüydü ve ayni zamanda ruhu benimle arkadaslik etmis ve destek vermis kadina karsi duydugum özlem de çok derindi. Ve orada duruyordu. Onun soluk, sisman surati kibar ve duyguluydu. Gri gözleri sicak ve pariltiliydi. Tereddüt etmedim. Parmaklarim onu bana tanitan küçük, mavi eski kitabi sikiyordu. Bu ask olamazdi, ama özel bir sey olabilirdi. Belki asktan daha güzel bir sey, mükemmel bir arkadaslik olmaliydi bu. Duydugum hayal kirikliginin sesimi bogmasina ragmen, omuzlarimi kaldirip, onu selamladim ve kitabi uzattim. "Ben Lieutenant John Blanchard, ve siz de Miss. Maynell olmalisiniz. Benimle bulusabildiginize çok sevindim. Sizi yemege davet edebilir miyim?" Kadinin surati toleransli bir gülümse ile genisledi. " Bunun ne oldugunu bilmiyorum, oglum." Diye cevap verdi. "fakat demin yanindan geçen yesil giysili kadin, bu gülü yakama takmam için israr etti. Ve eger beni yemege davet edecek olursan, caddenin karsisindaki büyük restaurantta seni bekliyor olacagini söyledi. Bunun bir çesit test oldugunu da söyledi" Anlamak zor degil ve Miss. Maynell'in zekasina hayranim. Kalbin gerçek degeri çekici olmayana verdigi cevap ile anlasilir. "Bana kimi sevdigini söyle, sana kim oldugunu söyleyecegim."

Diyor Houssaye

M@D_VIPer
26-06-06, 20:37
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mucize http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı. George'nin yalnızca çok pahalıya mal olacak bir ameliyatla kurtulma şansı vardı fakat bunun için yeterli paraları yoktu.
Babasının, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duymuştu Sally: "Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir." Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü Sally. Domuz biçimindeki kumbarasını gizlediği yerden çıkartarak içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı. Yanılgıya düşmemek için tam üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti.

Eczacının dikkatini çekebilmek için büyük bir sabırla bekledi. Eczacı çok yoğundu ve bir adama ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu ama Sally'nin beklediğini görünce "Evet, ne istiyorsun söyle bakalım" dedi. "Biraz acele et, gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum" diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi. Sally "Kardeşim" dedi. Sessizce yutkunduktan sonra devam etti: "Kardeşim çok hasta, bir mucize almak istiyorum
." Eczacı Sally'e bakarak:
"Anlayamadım" dedi.
"Şeyy, babam 'Onu ancak bir mucize kurtarabilir' dedi, bir mucize kaç paradır, bayım?
" Eczacı Sally'e sevgi ve acımayla baktı bu kez: "Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize satmıyoruz, sana yardımcı olamayacağım" dedi.

Sally o kadar kolay vazgeçmek istemedi. Eczacının gözlerinin içine bakarak "Karşılığını ödemek için param var benim, bana yalnızca fiyatını söylemeniz yeterli" dedi. Bu arada Sally ve eczacının yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally'e dönerek "Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için küçük hanım? diye sordu.
"Bilmiyorum" dedi Sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen yaşlara aldırmaksızın devam etti: "Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam
"Onu ancak bir mucize kurtarabilir" deyince ben de paramı alıp buraya geldim.
" "Peki, ne kadar paran var?" diye sordu iyi giyimli adam. " Bir dolar ve on bir sent" dedi Sally. "Ve dünyadaki tüm param bu!"
"Bu iyi bir şans, küçük kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucize için yeterli bu para" dedi, iyi giyimli adam.

Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally'nin elini tutarak "Beni yaşadığın yere götürür müsün lütfen?" diye sordu. "Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum" dedi. İyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong'du ve George için gerekli olan ameliyatı yapabilecek tanınmış bir cerrahtı.
Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı. Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman hâlâ yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı. Anne:
"Hâlâ inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu maliyeti ne kadardır merak ediyorum" dedi. Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça mal olduğunu çok iyi biliyordu. Tam tamına bir dolar ve on bir sent!

M@D_VIPer
26-06-06, 20:40
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Modern Aşk Kuramı http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Hemen hemen bütün bilimsel gelişmelerin temelinde insanın keskin zekası ve engellenemez merak yetisi vardır. Pek az sayıdaki adımın kökeninde ise, sakar bilim adamları ve deliler yatmaktadır. Ama onlar olmasaydı; sanırım bazı şeyler, günümüzdekinden biraz daha farklı olurdu. Fakat neticede bugün, buradayız. Her şey bildiğimiz gibi. Peki ya bilmediklerimiz? Ve daha zor bir soru, bilemediklerimiz?
İnsan zekası, her geçen gün, bulanık bir okyanusun derinliklerinden büyüleyici güzellikte inci taneleri çıkarıyor ve bizler, onları her defasında büyüyen bir hayranlıkla izliyor; daha coşkun alkışlarla kutluyoruz.
Ancak, orada çekip almaya gücümüzün yetmediği dev bir inci var ki; sadece onun siluetini izlemekle yetiniyor, onu güneşle buluşturacak sihirli ellerin derinliklere dalacağı günü sabırla bekliyoruz.
Atomları, hücreleri, yıldızları ve daha pek çok varlığın doğasını çözdük. Peki ya çözemediklerimiz ?
Binlerce yıldır zihinleri kurcalayan ama hala net bir cevabın verilemediği, hoş ama kesinlikle garip bir kavramdan bahsediyoruz:
Aşk!

Hemen herkesin hayatı boyunca en az bir defa maruz kaldığı bu ilginç fenomenin gizemlerini keşfedebilecek miyiz?
Asırlar boyunca bir çok düşünür, bilim adamı ve aslına bakarsanız tüm insanlık, bu kavramı, belirsizlikler ülkesindeki mistik kafesinin içinden seyretmek durumunda kalmıştır.

Elimizdeki kayıtlara göre bu konuya ilk eğilen kişi, Sokrates olmuştur. Ancak bu onun yaşamı boyunca kendini kambur hissetmesine de neden olmuştur.
Zira, iyilik, sevgi, dostluk gibi nice kavramları, o görkemli zekasıyla kısa zamanda çözümleyip insanlık önüne her ayrıntısıyla dökebilen bu ünlü düşünür, aşkı incelemeyi de ihmal etmemiş, aylar süren bir savaştan sonra, Atina Devlet Tımarhanesi’ne kapatılmış psikoterapistinin ödediği kefalet ücretiyle şartlı tahliyesine karar verilmiştir. Nihayet, Sokrates, bu çalışmasını “Aşkus Diyaloğu” adıyla kaleme almış ama kaleme mürekkep koymadığını fark edememişti. Bir rivayete göre bu diyalog Sokrates ile Eros arasında gerçekleşmiştir.

Eros’un başı derttedir. Helen, Paris’e; Paris ise, güzel Afrodit’e aşıktır. Afrodit de Louis Alberto’yu deliler gibi sevmektedir. Tanrılar Tanrısı Zeus, aşk işlerinden sorumlu Tanrı Eros’u makamına çağırıp bir güzel azarlar ve bu karmaşayı çözmesi için ona sadece 72 saat süre verir. Eros, bu işi ancak Sokrates’le birlikte çözebileceğini düşünür ve özel güverciniyle ona bir mesaj yollar. İki gün sonra güvercin “Aradığınız kişinin adının önüne 2 rakamı getirildi. Daha sonra tekrar deneyiniz” şeklinde bir mesajla geri döner.
Eros, kalan sınırlı süresinde ne yapacağını kara kara düşündüğü bir sırada tesadüfen Sokrates’le karşılaşır. Gerçi Sokrates’in önce onu görmezlikten gelmesine biraz içerlemiştir ama arkasından koşarak yakalamaya da mecburdur.

Eros: Sokrat! Sokrat! Düşünürlerin efendisi!
Sokrates: Hey Eros! Nereden böyle Tanrıların en yakışıklısı ?
Eros: Sevgili Sokrates, seni görmeyi nasıl arzu ediyordum bilemezsin. Mesajıma bir yanıt geldi ama bir şey anlamadım. Neyse ki buradasın.
Sokrates: Olimpos’dan geliyorsun herhalde.
Eros: Olimpos’dan mı?
Sokrates: Evet.
Eros: Bunu da nereden çıkardın, Sokrates?
Sokrates: Maça gitmedin mi?
Eros: Maç mı? Ah evet nasıl da unutmuşum. Final bugündü değil mi?
Sokrates: Lanet olsun Eros! Nasıl kaçırırsın?
Eros: Sorma Sokrat, başımda öyle büyük bir bela var ki, uyku uyutmuyor bana.
Sokrates: (Umursamaz ve heyecanlı bir şekilde) Ne maçtı ama! Tanrılar arası ağır sıklet boks şampiyonu, Büyük Apollon! İki direkt yetti. Hem de üçüncü rauntta . Ulu Zeus bile şaştı bu işe.
Eros: Sevgili Sokrat, sana danışmak istediğim bir konu var.
Sokrates: (Aldırmaz) Hades’in suratını görmeliydin, Eros.
Eros: Sokrat, beni dinle lütfen. Helen, Paris, Afrodit ve ne idüğü belirsiz bir herif arasındaki aşk karesi başımda büyük bela. Zeus diyor ki...
Sokrates: (Eros’un sözünü keser) Şu güneşin parlayışına bir bak, aziz Eros. Bugün bambaşka bir gün. Ne kadar güçlü ve aydınlık.
Eros: Ne ilgisi var?
Sokrates: Güneş Tanrısı Apollon’un günü bugün!
Eros: (Sıkılır) Kahretsin Sokrat! İşitmiyor musun beni? Şu aşk meselesini çözmeliyim. Bunun için de aşkın nasıl bir şey olduğunu tam olarak bilmeliyim. Lütfen yardım et!
Sokrates: Sen de bir Tanrısın ama...
Eros: (Lafa girer) İyi de durum bildiğin gibi değil. İşin başında ben ekonomiyi istemiştim. Zeus karşı çıktı. “Sen Afrodit’le çalışacaksın. İtiraz istemem!” dedi. Afrodit’in şimdiki hali malum.
Sokrates: Onu söylemiyorum, Eros. Sen de bir Tanrısın ama... Şampiyonaya neden katılmadığını merak ediyorum.
Eros: (Sinirlenir) Ulu Zeus aşkına! Sana ne söylüyorum Sokrat! Yoksa yanlışlıkla bir yumruk da sen mi yedin?
Sokrates: O yumruğu görmeliydin. Müthişti. Müthiş.
Eros: Anlaşılan seninle bu meseleyi konuşamayacağız, Sokrat.
Sokrates: Dinle Eros. Önce sendeledi, sonra ikincisi geldi. Artık şansı kalmamıştı. Sağ ayağı yerden...
Eros: (Sokrates’ten uzaklaşarak) Seni bilge bir kişi sanırdım. Duyduğum o süslü sözler, senin gibi birkaç delinin zırvalarıymış meğer.
Sokrates: (Yüksek sesle) Bir dahaki maça birlikte gidelim. Biletler benden.
Eros: (Kendi kendine) Son şansım da oydu. Kala kala 9 saatim kalmış. İşim bitti. Tanrılığımı feshedip, kabine dışı bırakırlar. Bari uyduruk bir Tanrılık falan verseler.
Lanet olsun.
(Eros iyice uzaklaşır)
Sokrates: Gitti nihayet. Ah, zavallı Eros. İşi zor. Ulu Zeus adına hala belim ağrıyor. Aptal Herakles! Mesajın geri gelmesi en az dört günü bulur demişti. Neyse, eve gitmeliyim. Aşkmış! Yemezler.

Zavallı Eros, günlük ve alışılmış türden kelimelerin basit ve kolay anlaşılır olması gerektiği şeklinde hatalı bir sanıya sahipti. Oysa, daha yüzlerce yıl en yetkin filozoflar bile bu gizemli sözcüğe rağbet etme cesareti gösteremeyeceklerdi.
Hristiyanlığın ortaya çıkışı, Roma İmparatorluğu’nun yıkılması, kilisenin katı tutumu ve daha pek çok neden, felsefe ve bilimin ilerleyişine önemli ölçüde ket vurmuştu. Ta ki 17.yüzyıl’a kadar.

Ünlü Alman bilimcisi Johannes Kepler, Kopernik’in kuramından yola çıkarak “Aşkus” kavramı üzerindeki sis perdelerinden birini kaldırıyor ve dahice bir formülasyonla Klasik Aşkus Kuramı’nın kurucusu haline geliyordu.
Kepler, temel olarak Aşkus’un gelişigüzel bir karmaşadan daha ziyade, geometrik düzenin sıradan bir parçası olması gerektiğine inanıyordu.
Kepler’in Klasik Aşkus Kuramına göre “Merkezde çekim gücü yüksek bir kadın ve etrafında belirli eliptik yörüngelerde dönen irili ufaklı pek çok erkek vardır. Çekim etkisi daha fazla olan bir kadın bölgeye yaklaşmadıkça, bu irili ufaklı erkekler, yörüngelerinde düzenli olarak dönmeye devam ederler.”
Bu, Klasik Aşkus Kuramı’nın 1.yasası olarak bilinir.

Kepler’in buluşu, bir anda tüm Avrupa’yı etkisi altına almıştı. Kısa zamanda hükümetler, buğday alım fiyatlarını düşürürken, Kilise’nin çevirdiği entrikalar sonucu Berlin ve Londra borsalarında da olumsuz gelişmeler yaşanmıştı. Zira kilise merkezde bir kadın değil, erkek olmasını istiyordu. Johannes Kepler, atının altına yerleştirilen bir bombanın patlaması sonucu hayata veda etti. Bu büyük insanı alçakça şehit eden kişi yada kişiler yakalanamadı ama saldırıyı Dünya Balıkadamlar Örgütü’nün üstlendiği hemen herkesçe biliniyordu.

O yıllarda, İtalya’da yaşayan bir başka aşkolog, Kepler’in öldürülmesinden çok etkilenmiş ve bu kuramın gelişmesi yolunda çaba harcamaya yemin etmişti. Bu adamın adı, Galileo Galilei idi.
Sarkaçlarla oynamaktan sıkılmış olan Galilei, kendi geliştirdiği bir teleskopla aşkus fenomeninin karanlıkta ve uzakta kalan sırları üzerinde durdu.
Tabi zaman zaman da yıldız ve gezegenleri gözlemlemeyi ihmal etmedi. Ancak bütün bunlar uzun sürmeyecekti. Zira, Kilisenin gözleri hayli zamandır Galilei’nin üzerindeydi ve uygun bir fırsatın çıkması için sabırsızlanıyorlardı. Roma savcılığı, Galilei’ye röntgencilik ve edebe aykırı hareket etmekten dava açmıştı.
Üstelik, evinde yapılan aramada cezerye yapımında kullanılan bol miktarda hammadde ve altı adet rus yapımı kaleşnikaşk marka preservatif bulunması, onun için durumu daha da güç hale getiriyordu.
Neyse ki, kilise Galilei’ye bir anlaşma önermişti: Savcı, delilleri görmezden gelecek, Galilei de hiç sırıtmadan Dünya’nın yuvarlak değil, düz olduğunu söyleyecekti. Galilei, anlaşmaya sadık kaldı ve dava düştü.
Mahkemeden sonra pek çok bilimci, onu döneklikle suçladı. Bazı Galilei hayranları buna çok içerlemişlerdi. Tepki olarak, Roma meydanında posterlerini yaktılar. Yakanlar arasında Papa’nın da tebdil-i kıyafet halinde bulunduğu rivayet edilir.
Galilei’nin aşkus üzerine yaptığı çalışmalar günümüze kadar ulaşamamıştır. Ancak,

Galilei’nin “Aşkus’un deney, matematiksel uslamlama ve radyolojik yöntemlerle izah edilebileceği” kuramı Isaac Newton’u çok heyecanlandırmıştı. Newton, bu kuramdan yola çıkarak, Klasik Aşkus Kuramının ikinci yasasını ortaya koyacaktı.
Aslına bakarsanız, Isaac Newton’un dürüst bir insan olmadığı yolunda pek çok görüş vardı. Kolay öfkelenen, itiraz tanımayan ve kinci bir kişilik yapısına sahipti.
Onun hakkında ününe gölge düşürebilecek kadar ilginç bilgilere sahibiz. Acaba ikinci yasayı ilk bulan Newton muydu, yoksa Leibniz mi ? Bu sorunun kesin yanıtını hala bilmiyoruz. İngiliz Kraliyet Akademisi’nin kayıtlarına göre Leibniz, eser hırsızlığı ile suçlanmış; ilk olma onuru, Isaac Newton’a verilmişti. Fakat bir başka hakikat vardı; bu karar alındığında Newton, İngiliz Kraliyet Akademisi’nin Başkanı, Leibniz’i yargılayan komitenin üyeleri ise tesadüfen Newton’un yakın arkadaşlarıydı. Bazı söylentilere göre önceki yıllarda komite üyesi Richard Woods, sık sık Düsseldorf’a Leibniz’i ziyarete gidiyor, kuru üzüm karşılığı aldığı bilgileri Newton’a iletiyordu. Leibniz’i kuru üzüme alıştıranların da Newton’un Düsseldorf’daki adamları olduğu düşünülüyordu.
Tabi bizler, bunların ne ölçüde doğru olduğunu bilemiyoruz. Şimdi ikinci yasanın keşfedildiği geceye gidelim.

(27.Haziran.1671, Sir Isaac Newton’un evi)
Newton: Kahretsin! Şu lanet denklemin bir şeyleri eksik.
Edward: Leibniz’den yeni bir haber var mı?
Newton: O keş, artık eskisi kadar iyi değil. Dozu ayarlayamadık galiba.
Edward: Senden korkulur dostum.
Newton: Biz sadece yardımlaşıyoruz. O kuru üzüm istiyor, ben de veriyorum. Ben başka şeyler istiyorum, o da veriyor. Olay bu.
Edward: Bir fark var, onu buna muhtaç eden sensin.
O sırada Richard içeri girer.
Richard: İyi akşamlar baylar.
Newton: Yüzün güldüğüne göre iyi haberler getirdin Dusseldorf’tan.
Richard: Sanırım iyi. Sen karar ver.
Edward: Kahve?
Richard: Lütfen, şekersiz.
Newton: Ne kahvesi şimdi? Leibniz neler söyledi?
Richard: Garip şeyler.
Newton: Ne?
Richard: (Derin bir nefes alır) Aşkus’un çekimden başka bir bileşeni daha olması gerektiğini söyledi. Şey gibi bir şey. Yani....Bir örnek vermişti...Bir Osmanlı mı ne. Neydi ki?
Newton: Kes saçmalamayı Richard!
Richard: Dur bakalım, acele etme.
Newton: Nasıl acele etmem. Dilimin ucunda bir şey var, ama bir türlü harfleri doğru yerlere oturtamıyorum. Sabrım kalmadı. Herifi uyandırırsak işimiz biter.
Edward: Kabahat sende.
Newton: Nedenmiş o?
Edward: Sen de diğer fizikçiler gibi ticaretle uğraşsana. O cüce Japon fizikçi Takayasu, cep değirmeni yaptı, köşe oldu.
Newton: Kapa çeneni Edward. Aşkus kuramını tamamlamak zorundayım. O zaman Elizabeth benim olur. Anladın mı şapşal!
Edward: Susan daha hoş bence.
Newton: Susan mı? Belki. Ama onun adetleri düzenli değil. Nasıl hesap yapacağım? Sonra bir düzine çocuğu nasıl besleyeyim ben.
Edward: Düzensiz ha? Bunu bilmiyordum.
Newton: Gazete okumazsan karının ne haltlar yediğini de bilmezsin.
Edward: Karımın mı?
Newton: Şey...Ben aslında...
Edward: (Öfkeli halde) Söylesene kaçık!
Newton: Bırak yakamı. Söyleyeceğim.
Richard: Beyler, sakin olun.
Newton: Dünkü Paris Times’da bir haber vardı da...Şu köşe yazarı Montaigne yazmış. İşte burada.
Edward: Ver onu bana. (Sesli olarak okumaya başlar) ...Hayatta garip şeyler olması yadırganmalı. Çünkü ben hayatın genelde tuhaf olamayacağını düşünmüşümdür hep. Bayan Ann Crawford, yani İngiliz Kraliyet Akademisi üyesi Sir Edward Crawford’un eşi. Paris Hilton’da rezervasyon görevlisiyle basılınca ortalık karıştı. Tanrım aşk, insana neler yaptırıyor. Birbirine ait bedenler, biraz uzak kaldı mı...
Richard: (Heyecanla) Tamam hatırladım!
Edward: Adi şıllık!
Newton: Ne hatırladın?
Richard: Bir Osmanlı düşünürü şöyle demiş.
Edward: Boşanacağım ondan!
Richard: Şöyleydi; “Her kim ki yarinden ayrı düşer, gider başka yar bulur. Her kim ki yarinden ayrı düşmez; böyle bir şansı da olmaz”
Newton: (Bağırarak) Buldum!
Edward: (Bağırarak) Sürtük!
Newton: (Bağırarak) Bu iş bitti!
Richard: Bağırmayın lan!
Edward: (Bağırarak) Ederim işinize!
Richard: (Bağırarak) Kapa çeneni Edward.
Newton: İkiniz de kapayın çenenizi. Çalışmam lazım. Beni yalnız bırakın. Toz olun.

Isaac Newton, o gece sabaha kadar bir ağacın dibinde oturup düşündü. Adli tıp raporuna göre, sabah 07:30 sıralarında Newton’un başına elma süsü verilmiş bir kiremit düşmüştü. Bu sayede bir kiremitle iki kuş vurulmuştu. Zira yapılan balistik incelemede, bu kiremitin daha önce de muhtelif suikastlarda kullanılmış olan kiremitlerle aynı elden atıldığı ortaya çıktı. Daha önemlisi ise, Isaac Newton, yediği bu darbe ile Klasik Aşkus Kuramının ikinci yasasına son şeklini vermişti. Hastanede yaptığı basın toplantısında keşfini şöyle açıklıyordu:
“Baylar, Hanımlar... Şunu gördüm ki; iki karşıt cins birbirlerini kütlelerinin çarpımı ile doğru, aralarındaki mesafenin karesiyle ters orantılı olarak çekerler. Bu sebeple..Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur.”

Newton, insanlık adına büyük bir buluş gerçekleştirmişti. Ama eksik bir buluş. Bu eksiği tamamlayacak kişi, 19.yüzyıl sonlarında İsviçre’nin Ulm kentinde doğacak olan bir adamdı: Albert Einstein.
Einstein’ın buluşu, modern çağın başlamasına da ön ayak olacak ve bu dahi adam, zeka ile eş anlamlı bir sembol haline gelecekti.
O bundan habersizce, kafasını meşgul eden tuhaf sorularla eğleniyor, fakat ne yazık ki yakın çevresince “Geri zekalı çocuk” diye anılıyordu. Ancak Albert, bunlara aldırmıyor, zihnindeki karmaşayı “Işık mı benden daha hızlı, yoksa ben mi Pizza Kulesi’nden daha eğriyim?” sorusuyla sık sık dile getiriyordu. Bir yandan da Klasik Aşkus Kuramı’nda bir terslik olduğunu düşünüyordu.
Yıllardır aradığı sihirli ışığın, kafasındaki çatlaklardan süzülüp beynini harekete geçirmesini sağlayan kişi, bunun farkında bile olmayan Bayan Müller idi. Sıcak bir temmuz akşamı, Albert, yufka ve rom almak üzere dışarı çıkacaktı ki kapıyı araladığında Bayan Müller ve uzatmalı sevgilisi Bay Schubert’in merdiven boşluğunda bağıra çağıra kavga ettiklerine şahit oldu.

Bay Schubert: Aptal kadın! Bıktım senden!
Bayan Müller: Bana mı aptal diyorsun sen! Neden hep bağsız ayakkabı giyiyorsun peki?
Bay Schubert: Nefret ediyorum senden! Başından beri Lulu’ya aşığım ben!
Bayan Müller: Defol evimden alçak! Git o kız kurusu ile ne halt edersen et! Bana olan 1300 Mark borcunu da hemen getir, yoksa silindir gibi ezerim seni!
Bay Schubert: (Merdivenlerden inerek) Filler unutmaz diyenler haklıymış!
Bayan Müller: (Ağlamaklı) Geber!
Einstein: (Kısık sesle) Aman Tanrım, Bay Schubert, Bayan Müller’i terk etti. Bayan Lulu’ya aşıkmış, ama bu çok tuhaf. Annemin dediğine göre Bayan Schubert 110 kg civarında oysa, bayan Lulu olsa olsa 55-60 kg falan. Yoksa, Aman Tanrım!
Einstein’ın Annesi: (Bağırarak) Kör olası aptal çocuk! Sen hala burada mısın! Git bana içki al hemen!

Albert Einstein, güneş doğana kadar olağanüstü bir buluş yapacağından habersiz, içtenlikle, merakla, heyecanla çalıştı. Nihayet, günümüzde bile anlamakta güçlük çekilen Modern Aşkus Kuramı’nı, diğer adıyla Göreceli Aşkus Kuramı’nı ortaya attı. Birkaç ay sonra verdiği bir konferansta şöyle açıklıyordu kuramını:
“Eğer Newton tamamen haklı olsaydı, yüksek m kütleli kadınların, düşük m kütleli kadınlara göre daha çekici olması gerekirdi. Üstelik yüksek m kütleli kadınların mesafeyi artırdığı da bir gerçek! Daha öte bir sonuç ise, Özel Göreceli Aşkus Kuramından çıkıyor; ışık hızına yakın hızla hareket eden aşıklarda zamansal ve mekansal değişimler de dikkat çekici. Onlara göre zaman akışı değişime uğruyor; mekansa, rengarenk ve alışılmışın dışında bir görünüm kazanıyor”
Göreceli Aşkus Kuramı, bir yandan Einstein’a Nobel Romantizm Ödülünü kazandırmıştı bir yandan da şişman kadınların nefret ve teessüflerini.
Yazık ki Einstein’dan bu yana Aşkus Kuramı’nda önemli bir gelişme kaydedilmedi.
Teknolojinin süratli ve toplumların dejeneratif gelişimi, Aşkus kavramı üzerinde de bozucu etki yapmış olabilir. Milenyuma geldiğimizde, hemen hemen tüm kavramlar üzerindeki “Cüzdansal Oluşumlar” hakimiyeti, Aşkus’u da bünyesinde biraz eritmiş gibi görünüyor.
Acaba Aşkus üzerine çağlar boyunca yapılan çalışmalar, çağların insanlığı değişime uğratmasıyla işe yaramaz hale gelmiş olabilir mi ?
Eğer, güçlülerin kazanıp, zayıfların elendiği bir evrende yaşıyorsak, kimin güçlü, kimin zayıf olduğunu insanın değer yargıları mı, yoksa önyargıları mı belirliyor. Ya yargıların kökeninde ne yatıyor?
Sokrates’e bir e-mail attım, cevap bekliyorum.

SON

M@D_VIPer
26-06-06, 20:41
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Milyonda Bir Yaşamak http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Milyonda birdi seninle karşılaşma olasılığımız sevgilim. Böyle söylemiştin. Ama hayat milyonda bir değil midir zaten? Bizi bulan, çoğunlukla memnun olmadığımız bazen bin bir zorlukla geçen günün sonunda o gün yaşama ihtimalimizin aslında milyonda bir olduğunu düşünmez miyiz? Ya sevdiğimiz kadına ya da erkeğe rastlama ve ona âşık olma olasılığımız ... İşte dediğin gibi, milyonda bir yaşıyoruz sevgilim.Hayatımız birer tesadüfler toplamı. Ve hayatımıza şöyle bir kuşbakışı göz atarsak, hayatımızın dönüm noktaları dediğimiz yerlerinde hep tesadüflerin büyük roller oynadığını görebiliriz. Ve eğer bu tesadüflere gereken değeri verebilir ve onları değerlendirebilirsek önümüze sonsuz yolların açıldığını da görebiliriz. Öyleyse, tesadüfler bitmeyen birer hazinedir bizim için sevgilim."Hayat nedir" diye sormuştun bana bir gün. Hayat pek çok şeydi, her şeydi, ama ben sana şöyle bir yanıt vermiştim: Hayat bir denge sanatıdır. Her şey bu denge üzerine kuruludur. Peki bu denge nedir demiştin? Bu denge yapmayı istediklerimiz ile yapmayı istemediklerimiz arasındaki ilişkidir. Bunu şöyle düşünebiliriz: İçimizdeki uçurumun üzerine gerili ince bir ipte elimizde denge kurmamızı sağlayan bir sopa ile yürüyoruz. Sopayı milim milim hareket ettirerek dengemizi sağlamaya, korumaya çabalıyoruz. Yapacağımız en küçük bir yanlış uçurumun dibini boylamamıza neden olacak.

Uçurumun dibine düşersek eğer, yeniden zorlukla yukarı çıkabiliriz. Ama çoğu insan dipte hayatını sürdürüyor ve hayatla mücadele etmek yerine, nefes alarak yaşamayı sürdürüyor.Çoğunlukla yapmayı istediğimiz şeyleri bastırır, yapmayı istemediğimiz şeyleri çeşitli nedenlerle yaparız. Bazen yüreğimizdeki deniz kabarır, sular içimizden yerlere taşar, içimizdeki kırlara koşarız büyük bir yaşama sevinciyle. Papatyalar toplarız sonsuz çiçek bahçelerimizden. Ama bir anda yine mantığımız devreye girer ve yeryüzüne çıkarız. Işte hayat özünde budur sevgilim; denge, mantık ile yürek, yani duygusal dünyamız arasında bir ilişki kurabilmektir. Ama bu ilişkide, duygusal dünyamıza belki mantıktan daha çok yer vermemiz gerektiğini düşünüyorum.Çılgınlık olarak nitelenen, yapmak için çıldırmakla birlikte yine mantığımızın sınırlayıcılığıyla bastırdığımız bir çok isteğimiz vardır. Bu istekleri gerçekleştirdiğimizde korkunç bir keyif alacağımızı biliriz, bunun bizim duygusal ve düşünsel dünyamızı geliştireceğini de. Fakat bir süre sonra daha doğmadan tasarılarımızı hemen öldürürüz. Yine küçük dünyamıza sığınır, uçurumun dibinde yaşamaya razı oluruz. Öyleyse bir mantık hapishanesinde yaşamaktan başka ne yapıyoruz söyler misin sevgilim?Bizim en büyük düşmanımız mantığımız. Daha doğrusu mantığı idare etmek yerine iplerimizi onun eline vermişiz ve kendi kendimizi bir hapishane hücresine tıkmışız.Mantığımıza o derece teslim etmişiz ki kendimizi, sevgimizi gözü dönmüş bir cani gibi durmaksızın vahşice öldürüyor, bin parçaya bölüyoruz. Adeta kendi kendisini öldürmüş ve mantık hapishanesinde ömür boyu yaşamaya mahkûm etmiş gözü dönmüş canileriz.Ve işte bu nedenle diyorum ki, mantığını yenemeyen, onu tıpkı bir vahşi atı evcilleştirir gibi uysal bir hale getiremeyen insanın hayatı birer pişmanlıklar manzumesinden başka bir şey olmayacaktır. Hayatın bana öğrettiği değerli şeylerden birisi de, yüreğimi mantığımın önüne koyup hep onu dinlemem.

İnsan yüreğinin doğrusuna gittiğinde insan olduğunu anlıyor ve kendi ruhunun derinliklerindeki soylu damara ulaşabiliyor. Çünkü yürek, hayata karşılıksız, beklentisiz ve sevgiyle yaklaşmayı öğretiyor insana. Oysa mantık, kılı kırk yararak bizi küçük hesaplara, beklentilere ve egomuzu tatmine yöneltiyor. Artık mantığa zerre kadar değer vermiyorum, onu elimden geldiği kadar küçümsüyorum. O benim elimde, değersiz ve ancak gerektiğinde kullanılacak basit bir kavram artık. Onu ne kadar az kullanırsam o kadar huzurlu ve mutlu olacağıma inanıyorum.Oysa hayat o kadar kısa süren bir serüven ki, hayata gözlerimizi yumduktan sonra hayatımızı bir film gibi izleme olanağımız olsaydı, kendimize bu derece anlamsız bir hayat sürdüğümüz için kızar ve boş hayatımızın bize verdiği büyük acılarla kahrolurduk.Ama en kötüsü nedir sevgilim biliyor musun: Hayatın bize sunduğu sonsuz güzelliklerin milyonda birini yaşamaktır. Hayatımızı bir tesadüf gibi yaşıyoruz. Bir tesadüfün bizi bulma şansı milyonda birse, biz de hayatımızı aynı bir tesadüf gibi milyonda bir yaşıyoruz. Hayat bize her gün yeniden o derece sonsuz güzellikler sunuyor ki biz bunları görmemek için her gün yeniden kendi gözlerimize mil çekerek kör oluyoruz.Dostoyevski'nin "Beyaz Geceler" adlı kitabın kahramanı kitabın bir yerinde, kendi hayatını bir cinayet olarak niteliyor ve böyle bir hayat sürmenin bir cinayet ve suç olduğunu belirtiyor. Ve kendi kendisine yılların geçtiğin söyleyerek peki sen o yılları yaşadın mı, diye soruyor...Öyleyse hepimiz kendi hayatlarımızı öldüren katillerden başka bir şey değiliz. Hem de en ucuz biçimde işliyoruz bu cinayeti. Ve taammüden işlediğimiz bu cinayet, bir ömür boyu sürüyor.Seni içimizdeki o sonsuz güzellikteki çiçek bahçelerinden beyaz papatyalar toplamaya davet ediyorum.Seni milyonda bir yaşadığımız zavallı hayatımızın içini doldurmaya ve anlamlandırmaya davet ediyorum.

M@D_VIPer
26-06-06, 20:44
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mermer Yontucusu http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Bir zamanlar dağda, kızgın güneşin altında, mermer taşlarını yontmaktan bezmiş bir mermer yontucusu varmış.

“Bu hayattan bıktım artık. Yontmak! Devamlı mermer yontmak... öldüm artık! Üstelik bir de bu güneş, hep bu yakıcı güneş! AH! Onun yerinde olmayı ne kadar çok isterdim, orada yükseklerde her şeye hakim olacaktım, ışınlarımla etrafı aydınlatacaktım.” Diye söylenir durur yontucu.

Bir mucize eseri olarak dileği kabul olunur ve yontucu o an güneş olur. Dileği kabul edildiği için çok mutludur. Fakat tam ışınlarını etrafa yaymaya hazırlandığı sırada ışınlarının bulutlar tarafından engellendiğini fark eder.

“Basit bulutlar benim ışınlarımı kesecek kadar kuvvetli olduklarına göre benim güneş olmam neye yarar!” diye isyan eder.

“Mademki bulutlar güneşten daha kudretli bulut olmayı tercih ederim.”

O zaman hemen bulut olur. Dünyanın üzerinde uçuşmaya başlar, oradan oraya koşuşur, yağmur yağdırır fakat birdenbire rüzgar çıkar ve bulutları dağıtır.

“Ah, rüzgar geldi ve beni dağıttı, demek ki en kuvvetlisi o öyleyse ben rüzgar olmak istiyorum.”diye kara verir.

Ve dünyanın üzerinde eser durur, fırtınalar estirir, tayfunlar meydana getirir. Fakat birdenbire önünde kocaman bir duvarın ona mani olduğunu görür. Çok yüksek ve çok sağlam bir duvar. Bu bir dağdır.

“Basit bir dağ beni durdurmaya yettiğine göre benim rüzgar olmam neye yarar.” Der.

O zaman dağ olur. Ve o anda bir şeyin O’na durmadan vurduğunu hisseder. Kendinden daha güçlü olan şeyin, O’nu içinden oyan şeyin..... Bu bir küçük bir mermer yontucusudur.

M@D_VIPer
27-06-06, 14:52
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Merhaba Demek http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


1930' larda bir Polonya kasabası olan Prochnik'in saygın baş hahamı Samuel Shapira, kırlık bölgede insanı dinç tutan yürüyüşlere çıkmayı adet edinmişti.

Sıcak, sevgi dolu ve merhametli kişiliğiyle tanınan haham yürürken karşılaştığı Yahudi olsun, olmasın herkese selam vermeye dikkat ederdi.

Günlük yürüyüşlerinde sürekli karşılaştığı insanlardan biri de, çiftliği kasabanın dışında olan Bay Mueller adında bir köylüydü. Haham Shapira, tarlasında harıl harıl çalışan çiftçinin yanından her sabah geçerdi.

Haham başıyla selam verir ve güçlü bir sesle " Günaydın Bay Mueller, " derdi.

Haham sabah yürüyüşlerine başlama kararı alıp da Bay Mueller'i ilk kez bu şekilde selamladığında, çiftçi soğuk bir bakışla arkasını dönmüştü. Bu köyde, Yahudiler ve Yahudi olmayanlar arasındaki ilişkiler iyi değildi; dostluklarsa çok nadirdi. Fakat haham yılmadı. Günlerce Bay Mueller'i içten bir merhabayla selamladı. En sonunda çiftçi hahamın
içtenliğine inanmış, onun selamlarına şapkasını eğip gülümseyerek cevap vermeye başlamıştı.

Bu olay yıllarca sürüp gitti. Her sabah haham Shapira, "Günaydın Bay Mueller!" diye sesleniyor ve Bay Mueller şapkasını eğip , "Günaydin Bay Haham!" diyerek karşılık veriyordu, ta ki Naziler gelene kadar.

Haham Shapira ve ailesi, köydeki diğer tüm Yahudilerle birlikte toplama kampına götürüldüler. Shapira sürekli, bir toplama kampından diğerine sürülüyordu. En sonunda, onun son durağı olacak olan Auschwitz'e getirildi.

Trende inip yere ayak bastığında, seçmelerin yapıldığı sıraya girmesi emredildi. Sıranın arkasında beklerken, uzakta kamp komutanının sopasıyla sağı solu işaret ettiğini gördü. Sola işaret ölüm anlamına geliyordu; sağ ise vakit kazandırıyor, hatta kurtuluş anlamına geliyordu.

Kalbi hızla çarpıyordu. Sıra ilerledikçe komutana daha da yaklaşıyordu.

Sıra ona gelmekteydi. Karar ne olacaktı; sağ mı, sol mu?

Keyfi kararıyla onu alevlere atacak olan seçmeden sorumlu adamın yanına varmasına bir kişi kalmıştı. Bu nasıl bir adamdı? Binlerce insanı bir günde kolayca ölüme gönderebilen bu adam nasıl biriydi?

Korkmasına rağmen sıra ona geldiğinde cesur bir şekilde komutanın yüzüne baktı.

O anda ikisinin de bakışları birbirine kenetlendi.

Haham Shapira komutana doğru yaklaştı ve yavaşça "Günaydın Bay Mueller!" dedi. Bay Muellerin soğuk ve hiçbir hissin okunmadığı gözleri bir an için seğirdi. O da alçak sesle , "Günaydın bay Haham! " diye cevap verdi.

Daha sonra sopasıyla işaret edip, güç bela fark edilen bir bas selamıyla bağırdı:

"Sağa "

Yaşama... !

Basit bir " merhaba " nın hayat kurtarabileceğini kim düşünür?

Bazı küçük - ya da bize göre basit ve küçük olan davranışlar büyük sonuçlar doğurabilir.

Haham, kurtuluşunun tohumlarını, başkalarının önemsiz bir köylü dediği adama yıllarca neşeyle selam vererek atmış oldu. Bir gün kaderini bu çiftçinin belirleyeceğini düşünebilir miydi?

Yitta Halberstam / Judith Leventhal - "Küçük Mucizeler"

M@D_VIPer
27-06-06, 14:52
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Merhaba Aşkım http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


yoksa daha bir sitemlimi başlasaydım mektubuma bilemiyorum.ama sana sana sitem etmeyede kıyamamki.sana u kadar ihtiyacım olduğu anda nerdesin kiminlesin bilmiyorum.yoruldum artık inan bazı şeyler okadar ağırıma gidiyorki çekip gitmek istiyorum buralardan.ama bir türlü o cesareti kendimde bulamıyorum.gerçi gitsem bile nereye gideceğimki.bazen düşünüyorum yatılı bir işyeri bulup orada kalıp ayda bir kere eve uğrayayım ama bunun kaçmaktan başka birşey olmadığının farkındayım.ve bütün yükü kardeşimin üzerine yıkamam.ben alıştım hergün kan kusmaya her an parçalanmaya bu duyguları kardeşime yaşatamam.bunca sorunları bunca dertleri kardeşimin üzerine yıkamam ve yıkmayacağımda.

okadar yalnız hissediyorumki kendimi köşeye sıkışıp kalmışımhani bir ışık bir uzanan el bir yol bulabilsem hemen çıkacağım bu karanlıktan.ama bir türlü o ışığı o yardım elini göremiyorum.her şeyimi paylaştığım kardeşimle bile artık konuşamıyorum. bir türlü derdimi dökemiyorum.şu an sana okadar ihtiyacım varki ama sende yoksun.ve kendimi hayatımda ilkkez bu kadar çaresiz ve yorgun hissediyorum.bedenim hep üşüyor her yanım titriyor.artık gülüşlerim yok yüzümde.sen bilirsin kapalı alanlarda ve başkasının evinde kalamam.artık kendi evimdede kalamıyorum ve kendimi hemen sokağa atıyorum.okadar kasvetliokadar ağırlık hakimki evde bilemezsin.babamla annemin boşanma eşiğine gelmesi,birbirleriyle artık hiç konuşmaması,annemin geçirdiği sinir krizleri,intihar etmesi,acaba bir daha edermi endişesi her yanımı kemiriyor.

sence hangisi daha kötü?annemle yalnızken annemin babamı kötülemesimi yoksa babamla yalnızken babamın annemi kötülemesimi.sence hangisi daha zor ha unutmadan bir seçenek daha var bu kötülemelerin yalnızca bana konuşulmasıisana diyorum ya çok yalnızım vede çok çaresiz.ve nereye kadar böyle sürecek bilmiyorum.ve daha ne kadar dayana bileceğimi bilemiyorum.artık herşey kırılma ve patlama noktasındayım.ama kime patlayacağım bilemiyorum.babamamı annememi yoksa kardeşimemi ama yok kardeşime dayanamam o olamaz belkide kendime patlayacağım.

sıcak bir dokunuşunna ne kadar hasretim bilemezsingerçi br dokunsan yine zararlı çıkacaksın.bir dokunsan bir neyin var diye sorsan herhalde sabaha kadar susmam çocukluğumdan başlar geleceğime kadarher şeyimi anlatırım.kimini en sade haliyle kimini biraz abartarak kafanı şişirirdimve ozaman sen beni yine terkederdin.çünkü o tanıdığın o eski ben değilim.ben değiştim ve her yanım hüzünle yoğuruldu.benim bir geleceğim yok zaten...

şu an annem yok zaten yine izmire gitti.gerçi bir kaç güne kadar gelecek ama yinede bu gidip gelmelerinden sıkıldım.artık kimseye birşey anlatamıyorum ve ben mutlu bir aile tablosu çizmekten yoruldum.annmin izmire gitmesini sağlayan benim ama bundanda en çok rahatsızlık duyanda benim her ne kadar babamla kardeşime çaktırmasamda.şu an evde pek surat asan yok ama annem gelince yine aynı durumlar başlayacak ve ben yine ikili saldırılara maruz kalacağım.ben alıştım zaten yıllardır mutsuz olmaya senin gidişinden bu yana hiç bir işim rastgitmedi.hep bir şeyler çıktı önüme hep bir mutsuzluk hep bir uğursuzluk ve hep bir sensizlik çıktı önüme.sen görebileceğim kadar yakınken dokunasmadığım kadar uzak olmanın beni nasıl yiyip bitirdiğini bilemezsin.çünkü sen odanın camına yansıyan gölgemi hiç bir zaman seyretmedin ve benim senin gölgeni bile görmemin beni ne kadar heyacanlandırdığını bilmedin.

görüyorsun işte hayalin bile beni nasıl konuşturuyor birde bunun gerçek olduğunu düşünsene her halde kendim kaybederdim.neyse bir tanem seni daha fazla dertlerimle sıkmayayım.zaten birazdan kardeşim gelecek kendimi toparlamam lazım ben sana sonra yine yazarım seni seviyorum kendine iyi bak

M@D_VIPer
27-06-06, 14:53
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Melek Zamanı 2 http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Dün gece sabaha karşı, odamın duvarı olduğunu bildiğim bir beyazlığa bakarken birdenbire onu gördüm.
Bir yerden geliyordu.
Henüz gün ağarmamıştı. Geceden boyadığım sözler kurumamıştı.
Astığım çamaşırlar nemliydi ve gözlerim nemliydi. O yoktu.
Gitmişti.

Dağlar, denizler ağlıyordu.
Sesimi duymayan kalmadı. O duyamazdı. O çok uzaklara gitti.
Birdenbire o boş beyazlıkta, gündüzleri duvarım geceleri yalnızlığım olduğunu söyleyen beyazlığa bakarken onu gördüm.
İnce bir boynu vardı.
Çok yaşamış genç bir boyun. Kemikli zarif bir burun.
İnsanı andıran, kanatsız bir meleği, yeryüzüne düşmüş bir kadını andıran ince gövdesiyle çok yaşamış genç bir kadın.

En çok kaybolduğumuzda susarız.
Suskunluğunu buna veriyordum. Kesik kesik soluk alıyordu ve incinmişe kırılmışa benziyordu.
Bütün algılarımla onun bir melek olduğunu, ama asla içimizden herhangi birisi için gelmiş gönderilmiş bir melek olmadığını biliyordum.

Ve o meleğe ben ilk başta korkularımı verdim.
İçi acıyordu belli, bir melek gibi durmuyordu, ama hepsini kabul etti.
Kaygılarımı verdim. Nefretlerimi, hüzünlerimi, geçmişimdeki bütün kötü olayları…
Hepsini kabul etti. İtiraz etmedi.

Ve ben o meleğe her şeyi anlattım.
Ben anlatırken gözlerinde anlatmadığım şeylerin geçtiğini gördüm.
Söylemediğim şeyleri görüyordu ben konuşurken.
İçinde çırpındığı dikenli telleri görmezden gelerek anlatıyordum. Her yeri kanıyordu; ama o bir başkasının yarası için şifalı ot arayan bir merhemci gibi davranıyordu. Kanlar içindeydi ve başkalarının yaralarını sarıyordu.

Ve ben o meleğe sordum:
“Olmayan şeyleri neden ararız?”
- Olmadıklarını kabul edemeyiz.

Ve ben o meleğe sordum:
“Benim yanıma neden geldin?”
- Sen beni arıyordun.

Ve ben o meleğe dedim:
“Seni aramadım, çağırdım; çünkü O, çok uzaklara gitti. Ne yapacağım?”
- Aradığın benim. Hiç kimse uzaklara gitmedi.

Duraksadım bu sözler üzerine. Kendime bile tanıklık yapamam ben. Kaldı ki bir melekten ne yapacağımı öğreneceğim.
Herkese yardım taşıyordu. Bir ruhun içinden bütün bedenlere; bir bedensizliğin içinden bütün ruhlara, aynı anda, eşit ve adil.
Herkesin yarasını sarıyordu ve ben ona sitem ediyordum; neden ben değil amacın? Neden benimle, sadece benim yaralarımla ilgilenmiyorsun? Sen benim meleğimsin.

Herkesin yardımına koşuyordu. Özellikle istemeyenlerin ve görmeyenlerin. Körlere su veriyordu, yaşlılara umut ve yeni doğanlara nefes.
Hiçbir şey gözünden kaçmıyordu. Bir kelebeğin aksak uçuşu, suyun kaçak akışı, rüzgârın zoraki fısıldaması, gönüllülerin gönülsüz çalışması, okun ters topuğa saplanışı…
Hepsini “olmadan” önce görüyor ve düzeltiyordu.
Ve bunları yaparken ellerinde sadece bir taş parçası ve bir iki dal vardı. Ve biraz da defne yaprağı…
Onun bensiz yolculuğuna tanık oldukça cevap bulamadığım sorularımı unutuyor ve yeni sorular buluyordum: “Hayatı kim başlattı? Sonsuzluğu kim buldu? Dünyanın inşasını kim bitirdi? Savaşları kim kaybetti? İnsan neden öldü?”
Bu soruları sormak cevap bulamamaktan daha da yakıcıydı.
Beni görmediğini düşünmek bile istemiyordum.
Belli ki benim zamanım gelmemişti. Beklemeliydim.
Muhtaçken bile bir bilge mi olmam gerekiyordu?

Ve sonra O’nun o olduğunu anladım. Susarak. Uzaktan bakarak. Anlayarak.
Ona bakmak yeryüzünün bütün dağlarına götürüp getiriyordu beni. Çöllerine. Susuz vadilere, sel havzalarına, kasırgalara, toprağın bilinmediği ağır şehirlere.
Ona bir türlü bakmaktan başka bir türlü bakmaya geçerek arındım. Hiçbir şey yapmadı bana. Çağırmadım. Çağırmadan gelmedi.
Devamlı onu gözleyerek iyileşen ve umut vaat eden bir hasta gibiydim.
Tedavisi yarıda kalmış insanlığın gıpta ettiği. Açlık içindeki kıtalara günün birinde gideceğini bilerek, düşünmeyi unutmuş ve ahlakını kaybetmiş ülkelerde günün birinde olacağını görmezden gelerek baktım baktım ona.
Ve bütün hayatı ve geçmişi bir mektuba çeviren sözleri o sırada söyledim:
-Seni görmeyi öğrendim, senin gözlerinle toprağa ve yüzlere bakmayı… Ve seni istemeyi. Sen olmayan bir bedende bile seni bulmayı…

M@D_VIPer
27-06-06, 14:53
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mektup-9 http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Kalabalığın arasında bir Robenson gibiyim. Oysa çevrem her çeşit insanla dolu. Kimi gösterişli, alabildiğine mağrur, kimi ezik ve yılgın. Kimi de boş vermiş her şeye gününü gün etmekten başka düşündüğü yok. Şu adamı geçen yıl tanıdım; söylediğine bakılırsa beni hiç kimse ondan fazla sevemezmiş. Oysa ki istediği fiyat verilirse dostluğunu derhal satmaya hazır olduğunu biliyorum. Fakat bile bile aldanmak da güzel. En feci şey insanın artık aldanmayacağı yere gelmesi. İşte ilk ölümümüz orada başlıyor.

Ya öteki adam? O da dediğine göre en sadık ve vefalı dostlarımdan birisidir. Yanımdayken bana iltifatlar yağdırdığına bakmayın. Ben gider gitmez arkamdan atıp tuttuğunu biliyorum. Fakat derim ya bile bile aldanmak güzel. İşte bir başkası daha; her halinden samimiyet fışkıran bir adam. Karşılaştığımız yerde en gürültülü bir şekilde sevgisini açığa vurmaktan hoşlanır. En büyük zevklerinden birisi de beni dostlarıyla tanıştırmaktır. Bundan aşırı bir gurur duyar. Fakat söylemediğim sözleri yapmadığım şeyleri uydurup yaymakta da bir eşi yoktur bay Samimiyetin.

Ve daha niceleri bay Canayakın, bay Hüsnüniyet, bayan Şiir Sevgisi, bayan Hayranlık, hepsi hepsi benim dostlarımdır. Bir dediğimi iki etmezler görünüşe bakılırsa. Oysa ki ben her zaman her yerde yalnızımdır. Bir çok şölenlerde benim yerime adım oturur sandalyeye. Bütün ilgi adıma karşıdır. Adım sevilir, adım övülür, adım alkışlanır. Sen yalnızlığın bu türlüsünü bilemezsin. Çepçevre bir ilgil çemberi ile sarıldığı anda kişinin aslında nasıl bir yalnızlık kuyusuna düştüğünü göremezsin. Ün yapışık kardeş gibidir. Kurtulamazsın kaçamazsın ondan. Kendi hayatını yaşayamazsın.

Sen bile beni yalnız ben olduğum için sevemezsin artık. Adımı benden ayıramazsın. Çevremdeki bütün insanlar aslında büyük yalnızlığımın şahitleri bence. Ya da oynadığım yalnızlık dramının seyircileri. Gözlerinden anlıyorum, biraz sonra hepsi sıkılmaya başlayacak, birer birer terkedecekler salonu. Perde indiği zaman bir kaç meraklıdan başka kimse kalmayacak.

Sen yalnızlığın bu türlüsünü bilmezsin işte. Ve asıl bilmediğin en büyük yalnızlık da senin verdiğin yalnızlıktan başka bir şey değil. Senin yokluğudan gelen o yalnızlık olmasa, öbür yalnızlıklar bana bu kadar koymazdı.

M@D_VIPer
27-06-06, 14:53
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mektup-8 http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Kimdi o? Yanındaki kimdi? Ne konuşuyordunuz? İşte buna dayanamam. Kahrolurum...

Dün gece ne yaptın? Nereye gittin? Ah otursaydın, beni düşünseydin ya? Eğlenebildin mi bari?

Yatarken ne okudun? Sonra iyi uyuyabildin mi? Rüyanda neler gördün? Söylesene...

Anladım artık beni sevmiyorsun. Sevdiğini sanmakla yanılmışım.

Zaten çirkin bir adamım ben, sinirliyim, kıskancım, fazla hisliyim. Daima beni seveceğini düşünmemeliydim. Suçluyum. Kendime sevgilerimin bencilliğinden kurtaramadım. Zayıf, bencil bir adamım öyleyse.

Sonra yalancıyım, iki yüzlüyüm. Seninle konuşurken seninle yatmayı düşünüyorum. Sevgiyle elini tuttuğum zaman, aslında kalçalarını tutuyorum, bilmiyorsun.

Kendime göre hesaplarım da var benim. Yanımda olman gurur veriyor, sevinç veriyor bana. Fakat sana kimse bakmasın istiyorum, kimse konuşmasın seninle. Hep benim ol, durmadan benim ol. Günün her saatinde ve ölünceye kadar benim ol.

Beni seviyor musun? Evet mi? Öyleyse söyle, kimdi o? Yanındaki kimdi? Nereye gidiyordunuz?

Seven zalimdir biliyorsun, aşk egoisttir. Sen zalim olma. Anlamıyorsun, anlamıyorsun... Biraz anla beni...

Sana sitem etmeyeceğim artık. Bütün suç benim. Seni bu kadar sevmemeliydim. Şu köhne ve utanmaz dünyada ne bir kimse bu kadar sevilmeye değer, ne de bir kimsenin bu kadar sevmeye hakkı var.

Kendimizi ne sanıyoruz? Biz neyiz ki? Sus, cevap verme. Teselliye ihtiyacım yok...

Seni bu kadar sevmemim cezasını kendime ödeteceğim!..

Göreceksin…

M@D_VIPer
27-06-06, 14:54
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mektup-7 http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Gözlerine baktığım zaman susmanın bir sebebi olmalı. Bana kendini anlat... Korkularını, dileklerini söyle bana. Aşktan ne bekliyorsun? Dostluk mu? Al, istediğin kadar... Yüreğimi apaçık önüne seriyorum işte! Orada sevdiğin, istediğin ne varsa al, senin olsun... Sana arzularımın ötesinden sesleniyorum!..

Aydınlık! Sen en güzel aydınlık! Bizi bırakma... Kalplerimizde girmediğin köşe kalmasın. Çek, kurtar bizi insan yaradılışımızın korkunç karanlığından. İçimizde, ta derinlerde kükreyen o vahşi hayvanı sustur... Düşüncemizi tırmalayan o kanlı pençelerden kurtar bizi... Unutulmuşların dünyasında biz unutmak istemiyoruz.

Hadi sevdiğim sen de aç yüreğini... Dostluğun o ölümsüz ışığı dolsun içine. Saçlarımı okşadığın zaman, annemin eli sanmalıyım ellerini. Dudaklarından yalnız aşkın hazzını değil, dostluğun doyulmaz içkisini de içmeliyim. Bana önce insanlığımı öğret, bana unutmamayı öğret... Seni hiç unutmak istemiyorum... Bilinmeyen içkilerin en zevk dolu sarhoşluğunda yaşayalım seninle. Kurtulalım bu korkulardan, bu çaresizliklerden...

Beni hiç unutmayacaksan sev, usanmayacaksan sev... Birlikte yaşayacağımız her dakika ömrümüzün bir yılına bedel olmalı. O dakikaları hatıraların sonsuz mezarlığına gömeceksek hiç yaşamayalım.

Önce zamandan kurtulmalıyız öyleyse, önce zamandan kurtulmalıyız... Birbirini yenilemeli saatlerimiz. Yarın bugünü aratmamalı. Yerçekiminden kurtulurcasına aşmalıyız zamanı seninle. O dost zamanı, o dostça zamanları...

Bana "Gel" dediğin an; mesafeler de anlamını kaybetmeli. Yolları dakikalarla, günleri kilometrelerle ölçmemeliyiz. Beraberliğimiz, bütünlüğümüz hiç bitmemeli. O hiç sönmeyen dostluk ateşinin çevresinde hep böyle elele, diz dize olalım. Ne yağmur söndürmeli o ateşi ne rüzgar. Yüreklerimiz hep böyle ışıl ışıl olmalı alevlerinde.

Hadi sevdiğim, sen de aç yüreğini... Bana kendinden bahset. Hep ben ol, durmadan ben ol istiyorum... Dudaklarım kurudu bak! Bir yudum su ver güzelliğinin pınarından... Acıktım dersem iyiliğinle doyur beni. Üşüyorsam; yalnız dostluğunun ateşinde ısınsın ellerim.

Benim olma demiyorum. Ama önce ben ol... İnan, ben hep senin olacağım, baştan başa sen olduğum için...

Aşkta kaybettiklerimizi dostlukla tamamlayalım. Gel, aydınlık, bizi bekliyor…

M@D_VIPer
27-06-06, 14:54
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mektup-6 http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Er geç beni affedeceksin. Bir şey bekelemeden, bir şey istemeden affedeceksin. Sevgin seni oraya götürecek.

Düşe kalka ilerleyeceğin yollarda, taşlar kanatacak ayaklarını. Issız, karanlık ormanlardan geçeceksin yapayalnız. Sonra bir bataklık başlayacak gözün alabildiğine. Omuzlarına kadar yapışkan çamurlara saplanacaksın. Durmadan yağmur yağacak üstüne, iliklerine kadar ıslanacaksın, üşüyeceksin. Ahtapot elleri gibi uzun, pis sarmaşıklar dolanacak ayak bileklerine. Dört yanında kara bataklık kuşları dönecek çığlık çığlığa.

Geçmiş zamanı düşüneceksin. O bir daha dayanılmaz günleri, geceleri düşüneceksin.

Bataklığın son bulduğu yerde zift gibi koyu bir gece başlayacak geçmiş gecelere benzemeyen. Yürüyeceksin, ağır ağır ilerleyeceksin zamanın ve gecenin ortasında. Keskin bir rüzgar çıkacak, merhametsiz kırbaçlar gibi parçalayacak yüzünü.

Sonra bir dağ yamacına varacaksın, bitkin ve perişan... Uzaklarda cılız bir ışık göreceksin. Sen yaklaştıkça büyüyecek, sıcak kollarıyla saracak seni. Fakat, sen o ışığın olduğu yere hiç bir zaman varamayacaksın ve ümitsizlik saracak yüreğini, ağlayacaksın...

İşte o zaman beni düşüneceksin, çektiklerimi, senin için katlandığım şeyleri düşüneceksin. Bulutlur dağılacak. Seni nasıl sevdiğimi, nasıl yüceleştirdiğimi, nasıl o erişilmez ışık haline getirdiğimi birer birer anlayacaksın...

Onun için beni affet demeyeceğim sana...

Er geç anlayacak ve affedeceksin. Bunu biliyorum.

Karşılaşmamız kaderdi belki. Ama çektiğimiz çiledir, bizi birbirimize yaklaştıran, o korkunç ümitsizlikler, büyük çaresizliklerdir...

Acılarımızı yitirmeyelim...

M@D_VIPer
27-06-06, 14:55
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mektup-5 http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Soruyorum, susuyorsun... Ben sükutun bu kadar anlamlı olduğunu bilmezdim. Bütün sorularımın cevabını bir bakışla veriyorsun, kah bir gülüşle... Zaman zaman gözlerinin içinde eriyip kaybolduğumu hissediyorum. Yanımda olmadığın günler, geleceğin güne hazırlıyor beni. Yokluğuna böyle dayanabiliyorum. Karanlıklar içinde her dakika gözlerinin aydınlık bakışlarıyla doluyor içim. Aradığım her şey orada. Cevapsız kalmış bütün soruları gün ışığına çıkarıyor gözlerin.

Bekliyorum, geliyorsun... İşte diyorum yaşamak bu... Sevmek seni sevmekten başka bir şey değil. Hiç kimseyi bu kadar özlemle beklemedim... Bu kadar inanmadım hiç kimsenin geleceğine... Onun için bir gün gelmeyeceğinin korkusu kahrediyor beni. Geleceğin mutlu ana yaklaşan her dakika yaşamaktan güzel, geçen her dakika ölümden acı...

Fakat gelişin her şeyi unutturuyor. Sıkıntılı öğle sonları günün en yaşanmaya değer saatleri oluyor sen gelince. Kızgın bir güneş altında bana kar dağ yamaçlarının serinliğini getiriyor ellerin.

İstiyorum, veriyorsun... Verdiklerin bir bakıma iflası oluyor saadet anlayışımın. Böylesine büyük hazların hayal bile edilemediği bir dünya üzerinde özlenecek başka saadetin kalmadığını düşünüyorum. O zaman her şey siliniyor gözlerimden. Sensiz bir yarının değersizliğini, çekilmezliğini daha iyi anlıyorum. Huzur seninle kayboluyor, bütün sevinçler seninle gidiyor, sensiz bir kanlı gömlek gibi giyiyorum üzerime yaşamayı. Çaresizlik hiç bir zaman sen yanımda olduğun anlardaki kadar kötü ve merhametsiz olmuyor. Yine de her öpüşümde bana ilahlara has bir güç, bir büyük huzur veriyor dudakların.

Ağlıyorum, gidiyorsun... Ama sen gözyaşlarımı görmüyorsun ki! Ayrıldığımız yerde başlıyor yıkıntım... Kalabalık bir caddede, vapur iskelesinde ya da bir kapı önünde; nerede olursa olsun ayrılığın bir tokat gibi iniyor yüzüme. Kocaman, sivri bıçaklar gibi delik deşik ediyor vücudumu. Her yer kan oluyor. Artık dayanamıyorum, artık dayanamıyorum... Ağlamak bile kar etmiyor. Ben bu acılara, ben bu sürekli ölümlere önceden razı oldum. Şikayete hakkım yok, biliyorum... İsyan etmem faydasız. Kendi kaderinin çizdiği yolda yürüyor ayakların.

Yazıyorum, okuyorsun... Kimbilir ne dayanılmaz acılar içindesin sen de? Nasıl her yerini, orada bir sigara söndürülmüşcesine yakan özlemler içindesin. "Mümkün olsa hep yanında kalırdım" diyorsun. "Hiç senden ayrılmazdım, hep senin olurdum" diyorsun. İşte onun için sana hiç kızamıyorum ya! Bütün isyanım çarisizliklere, bu kahpe imkansızlıklara, bu zamana ve bu bizi çepeçevre kuşatan insanlara, onların pis kurallarına, beş para etmez inançlarına...

O demir parmaklıklara, ağır kapılara, kalın zincirlere, o merhametsiz, o çirkin gardiyanlara rağmen seni seviyorum...

Anlatamıyorum…

M@D_VIPer
27-06-06, 14:55
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mektup-4 http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Artık aldanmak istemiyorum. Beni sevgilerinin ölümsüzlüğüne inandır, korkulardan, şüphelerden kurtar. Hiç aldanmamışların o engin iç rahatlığına hasretim. Ayıkla, arıt beni... Bütün insanlar aldanıyormuş, sürekli bir aldanmaymış yaşamak... Ne çıkar? Ben artık aldanmak istemiyorum ya! Sen ona bak... Onun için seni erişemeyeceğin bir yere çıkarmayacağım, olduğun gibi seviyorum seni. Olmanı istediğim gibi değil... Hiç olamayacağın gibi değil... Neredeysen orada dur... Nasılsan öyle kal...

Bütün mevsimleri bir günde, bütün yılları bir mevsimde yaşamaya razıyım seninle. Yanımda olduğun zamanlar nasıl apaydınlık oluyorum, nasıl içim huzurla doluyor, görmüyor musun? Gözlerimin derinliğine bakma; başın dönmesin... Gelecek günleri düşünme, korkma büyük hazlar yaşamaktan. Erişemeyeceğin hiç bir mutluluk yok. "Yaşadım" diyemeyeceğin hiç bir günün olmayacak benimle...

Hiç aldatma beni, hiç yalan söyleme... Bir gün aldatsan bile; aldandığımı senden öğrenmeliyim önce. O zaman ölsem de mutlu ölürüm, inan... Biraz da olsa inanmış ölürüm.

Aldanmak...
En büyük yıkıntısı iç dünyamızın...

Aldanmak...
Ses veren üç telimizden birinin kopması...

Aldanmak...
O en son fakat en kesin kabullendiğimiz gerçek...

Sen hiç aldatma ne olur!..

Yıkılışım da sevgim kadar büyüktür benim. Bırak, kalbimden ses veren bütün teller ben yaşadıkça sana inanmayı söylesin. Sana kayıtsız, şartsız inanmak olsun; bütün kazancım yaşamaktan. O zaman her şeye katlanırım. Korkulardan, endişelerden uzakta her saniye yaşadığımı bilirim. Çaresizlikler beni korktumaz. Şu aşağılık dünyanın hiç bir acısı seni sevmeyi unutturamaz bana artık.

İnanmak; seni düşündükçe söylediğim bir şarkı olmalı dudaklarımda...

İnanmak; gökyüzünün en karanlık zamanında bile görebileceğim bir yıldız olmalı...

Dağlardan, denizlerden esen serin rüzgarlar gibi, senden gelen bir şey olmalı inanmak. Kimi gün kalem olmalı parmaklarımda, kimi gün kulağımda musuki, gözlerimde ışık olmalı. İçtiğim suda, yediğim ekmekte sana tüm inanmanın tadını duymalıyım. Her sabah ilk ışık, sana inanarak yaşayacağım mutlu bir gün getirmeli bana. İşte o zaman yokluğuna bile dayanabilirim, özlemlerim daha derin bir anlam kazanır. Seni beklerken şüphelerin o kahredici zehiri ile, geciktiğin her saniye bir defa ölmem.

Artık aldınmak istemiyorum. Seni aldatmak zevkinden sonuna kadar mahrum edeceğim. Beni aldatmanın acısını da, sevincini de hiç tattırmayacağım sana. Çünkü, aldattığın zaman; yemin ediyorum yeryüzünde olmayacağım. İnanmışlığım ölüme kadar sürsün, bırak...

Zarımı son defa senin için atıyorum!..

M@D_VIPer
27-06-06, 14:55
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mektup-3 http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Senin için zalim dediler, demek zulmün de bu kadar güzel olurmuş diye düşündüm. Oysa bütün zalimlere karşı kinle doluydu içim. Ben hiçbir zulme baş eğmedim, zalimlerden yana olmadım.

Seni en istediğim anda gelmemen, geldiğin zaman da bana acıların en büyüğünü tattırman belki zulümden başka bir şey değil. Fakat ne yapayım ki onu bile kendine yakıştırabiliyorsun. Çoğu zaman nasıl olsa öldüreceği avına gururla bakan bir panterin vahşi bakışı var gözlerinde. İçinde, ta derinde zulmün kıvılcımları yanıp sönerken bile sana kızamıyorum, senden nefret edemiyorum. İnsanı büyülüyorsun. Başdöndüren güzelliğin karşısında asıl büyük zalimin Tanrı olduğunu düşünüyorum ister istemez.

Senin için "Yalan söylüyor" dediler. Kimse farkında değil dudaklarında yalanın ne kadar güzelleştiğinden. Yalansız bir seni düşünmeye imkan var mı? Senden gelen, senin dudaklarından çıkan bütün yalanlara razıyım. "Seni seviyorum" dediğin zaman, yalan söylemiş olsan bile, bu sözü bütün greçeklere değişmeye razıyım.

Hiçbir yalan bu kadar sevimli ve manalı olmamıştır dünya kurulduğundan beri. Yalan; senin dudaklarında aydınlık, pembe şafaklara benzer. Sen yalan söylerken gözlerin, gökyüzünün sonsuz karanlığında parlayan yıldızlar gibidir.

Sen söylediğin yalanlarla varsan; ben bütün gerçekleri senin bir tek yalanına feda edebilirim. Sana "Yalan söylüyor" diyenler; eşsiz dudaklarında yalanın ne kadar güzel olduğunu bilmeyenlerdir.

Sana "Kalpsiz" dediler. Üç milyar insanın yaşadığı bir dünyada çarpan bir tek kalp varsa o senin kalbindir. Bir tek kalp varsa; iyilik diyen, güzellik diyen, aşk diyen o senin kalbindir. Bir tek kalp varsa yeryüzünde beni seven yine senin kalbindir o.

Bütün zulümlerine, bütün yalanlarına rağmen beni sevdiğini biliyorum. İkimizi çepçevre kuşatan çaresizlikler içinde kalbin hala çarpıyorsa beni sevdiğin içindir. Yoksa aslında bu yalan ve zalim dünyada yaşamaya değer bir tek dakikanın bile var olduğuna inanmak gerçekten imkansız bir şey.

Aşkın seni sevmek olduğunu benden başka bilen var mı söyle? Seni zulümlerinle, seni yalanlarınla kim bunca ilahlaştırabilir söyle?

Söyle, sevdiğim beni, ömür boyunca seveceğim benim; zulümsüz, yalansız bir dünyada yaşanır mı söyle?..

M@D_VIPer
27-06-06, 14:55
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mektup-25 http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Aramak... Ömür boyunca aramak... Yalnız seni aramak... Paslı teneke kutularda, küf kokan dolaplarda, çerçevelerde, tenhalarda, ağaç diplerinde, sonra vapurlarda, trenlerde hep seni aramak. Belki bu şehirde değilsin. Ne çıkar ? Seni arıyorum ya. Belki de aynı sokakta evlerimiz, sabahları beni görüyorsun işime giderken. Sonra akşamı bekliyorsun, alacakaranlığı... Beni bekliyorsun yada bir başkasını, bir başkasını...

Hiç gel demeyeceğim sana. Aramak neredeyse ben oradayım. Ayaklarım ne güne duruyor ? Yok yok birden karşıma çıkma. Kaç, saklan. Seni aramak istiyorum.

Git bu şehirden, haydi git. Dağlara çık, o uzak dağlara. Rüzgarların krallığında hüküm sür. Baktın ki oraya da geldim, yine kaç. Başını al, açıl denizlere. Gemilerin en güzeli, en büyüğü dilediğin limana götürmeli seni, dilediğin yerde demir atmalı. Ben küçük bir balıkçı kayığı ile peşinden gelsem yeter. Seni arıyorum ya !

Bir yıl, beş yıl, on yıl değil; beşikten mezara aramalı insan, ama ne aradığını bilmeli. Yaklaşıp uzaklaşmalı aradığından. Okyanus dalgaları üstünde bir küçük tekne gibi alçalıp yükselmeli. Yalınayak koşmalı yollarda, ayaklarını sivri taşlar kesip, kanatmalı. Çöllerden geçmeli yolu, yanmalı, kavrulmalı. Sonra gözün alabildiğine ak, soğuk ülkelere düşmeli. Buzlar kırılmalı ayaklarının altında, üstüne kar yağmalı.

Bir gün bulacaksam bile parça parça bulmalıyım seni. Ayaklarını Afrika'dan getirip bir kağıt üzerine yapıştırmalıyım, saçların Sibirya'da olmalı, dudakların Çin'de. Gözlerin Hindistan'da bir mabudun gözleri olmalı, ellerin İtalya'da bir heykelin elleri. Bulsam da seni parça parça bulmalıyım.

Yine de bir yerin eksik kalmalı.

Yeniden yollara düşmeliyim, onu aramalıyım.

Ve tam seni tamamladığım anda ölmeliyim…

M@D_VIPer
27-06-06, 14:56
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mektup-24 http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Geceydi... Bütün insanların çırılçıplak olduğu bir zamandı. Onları düşünüyordum; gümüş tepsilerdeki kristal kadehlerden zamanı yudumlayan insanları düşünüyordum. İrili ufaklı aynaların karşısında enseleri bembeyaz kadınlar boyanıyordu. Uzun uzun parmakları vardı kadınların. Öpülmeye alışmış dolgun dudakları vardı. Kocaman kocamandı kalçaları. O kadınları düşünüyordum.

Bir kurt bir geyiği kovalıyordu yüreğimde. Geyik soluk soluğaydı, yorgundu, bitkindi. Karların üzerinde akıp giden bir yıldız gibiydi. Koşuyordu. Koşmak kurtuluş değildi belki, ama bir ümitti. Koşmalıydı.

Oysa bir namlu ağzıydı kurdun gözleri. Avına güvenle, şehvetle yaklaşıyordu. Yeni bilenmiş, sedef saplı bıçaklara benziyordu dişleri. Bütün dileği et ve kandı. İstese geyiğe hemen yetişebilirdi, ama uzasın istiyordu bu şehvetli koşu, bu bütün damarlarına yayılan sarhoşluk bitmesin istiyordu.

Ben seni düşünüyordum. Çünkü geceydi. Sevişme zamanı insanların. Yalnızdım. Benim kuşatan duvarlar birer beyaz çarşaftı bu saatte. Kapılar tüylü, yumuşak battaniyelere benziyordu.

Ben seni düşünüyordum. Kimbilir ne güzeldin soyunduğun zaman ? Nasıl kadındın ? Nasıl öpüşürdün kimbilir ? Nasıl kadın kadın kokardı her yerin ? Tutup avuçlarıma sığdırıyordum seni, gözlerime, dudaklarıma sığdırıyordum.

Sensiz kahrolmak vardı. Seninle yaşamak vardı doludizgin. Seninle her gece birbirimizi yenilemek vardı odalarda. Odalara sığmamak vardı. Bir sel gibi taşmak vardı gecelerden.

Elimi uzatsam tutabilirdim seni, öyle yakındın. Zamana kokun sinmişti. Belki uzaktan günlerce koşsam yetişemezdim sana. Zamana kokun sinmişti.

Tuttum resmini indirdim duvardan.

Duvar ağlamaya başladı.

M@D_VIPer
27-06-06, 14:56
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mektup-23 http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Ne seni unutabiliyorum, ne senden kalanları. Başımın içinde bir kanser tümörü gibi büyüyor büyüyorsun... Seni unutamamanın verdiği acılara dayanamıyorum artık. Unutamamanın bu kadar kahredici, çıldırtıcı olduğunu bilmezdim. Her yerde, her zaman benimle birliktesin, işin kötüsü her şey seni hatırlatıyor. Kalabalıkta gelişi güzel söylenmış bir söz bile yetiyor seni düşünmeme. Yalnızlığımda ise sesin kulaklarımda çınlıyor. avuçlarının serinliğini hissediyorum alnımda. Yaşanmış zamanlar bir film şeridi gibi geçiyor hafızamdan. Anılarımızı en küçük noktasına kadar birer birer hatırlıyorum. İşte o zaman; bu seni unutamayan başı, duvarlara vura vura parçalamak geliyor içimden.

Renklerin, kokuların, seslerin ve ışığın bile seni hatırlattığı bir dünyada yaşamak, harikulade bir şey olurdu belki. Ama sen de unutmasaydın... Beni unutmadığını sevdiğini bilsem her şeye katlanırdım. Unutamamamın biriktirdiği o dayanılmaz acılar, unutulmamanın vereceği eşsiz mutluluğun içinde erir, kaybolurdu.

Sevmek bir bakıma unutamamaya mahkum olmaktır. Sevilmemişsek; bir de unutulmaya mahkum oluşumuz var en hazini. İnsan, unutabildiği kadar güçlüyse, unutamadığı ölçüde yıkık ve ezik kalıyor.

Beni sev demeyeceğim, ama onu da sevmemeliydin. İkimiz de olduğun yerden çok uzağız. Güzelliğinin, büyüklüğünün yanında biz neyiz ki? Unutulmak; ikimize de aynı kadehlerden tattıracağın bir içki olmalıydı. O içkinin sefil sarhoşluğu içinde seni düşünmeli, hep seni özlemeliydik. Gitgide işleyen, büyüyen bir yara olmalıydı tenimizde. Unuttuğunu her ikimizde bilmeli, fakat seni hiç unutmamalıydık. Oysa şimdi unutulan da benim, unutamayan da...

Ancak, bir kurşun atımı uzaktasın benden, biliyorum ve ciğerlerime saplanmış bir kurşun gibisin hala. Seni çıkarıp atmak da elimde değil, sana gelmek de... Gelebilsem ne değişecekti ki? Beni hatırlacak mıydın? Hatırlasan da sevinecek miydin gelişimden? Gözlerinin içi gülcek miydi? Hiç konuşmadan "Ben de seni özledim" diyebilecek miydi ellerin? Hayir, değil mi? Öyleyse hiç gelmeyeceğim sana. Böylesi daha iyi.

Gün oluyor: seni unutabilmek için bu şehirden çok uzaklara gitmek istiyorum. Sokaklar, evler, caddeler, vitrinler seni hatırlatmasın diye.

Gün oluyor; anlıyorum senden ve bu şehirden kaçmanın faydasızlığını... Çünkü; biliyorum nereye gitsem benimle geleceksin, ya da gittiğim her yerde senden bir şey olacak.

Sen unuttun fakat unutulmadın. Bense unutulduğumu biliyor, fakat unutamıyorum. İnan, unutabildiğim gün seni yeniden ve daha çok sevmeye başlayacağım…

M@D_VIPer
27-06-06, 14:56
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mektup-22 http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Nerdesin? Günler var ki beni aramadın, yazmadın. Senden gelecek bir mektubu bekledim boşuna. Önceleri içim umutla dolu, postacınınkapımı çalmasını bekledim. Satırlarınla aydınlamasını bekledim bu karanlığın. Saatler saatleri, günler günleri kovaladı. Git gide büyüdü verdiğin yalnızlık, yüreğim kahırla doldu. Ümit etmenin mutlu heyecanları, yerini tarifsiz bir hüzne bıraktı. Kocaman, kalabalık bir şehirde yapayalnız kaldım işte...

Nerdesin? Beni unuttun diyemeceğim, unutmadığını biliyorum. Ama düşün ki, benden uzaklaştığın her kilometre, sana olan sevgimi bir kat daha artırdı. Senden başka bir şey düşünemez oldum. Geri döndüğün zaman, eminim şaşıracaksın. Böylesine mesafelerle büyüyen, zamanla derinleşen bir aşkın karşısında olmak kimbilir ne kadar değiştirecek seni...

Yüzünde pembelerin en güzeli, gözlerinde ışıkların en parlağı ile sevilmenin çok çok sevilmenin hazzını yudum yudum içeceksin. Sevilen bir kadının mutluluğunu seyredeceğim sende. Sevdiğim kadının ölümsüzlüğünü yaşayacağım.

Nerdesin? Dün evinin önünden geçtim. Perdelerin kapalıydı, dolu doluydu gözleri pencerelerin. Kapın sanki bir daha hiç açılmayacak gibi kapanmıştı sokağın yüzüne. Kimbilir odalar, eşyalar ne haldeydi sensiz? Her dakika ayaklarının güzelliğiyle mest olan halılar ne yapıyordu şimdi? Ya kokuna ve sıcaklığına alışmış yatağın ne haldeydi? Baktım sen yoktun, duvarlar kararmıştı. Sokağından yaşayan bir ölü gibi geçtim ve bir hüzün anıtı halinde bıraktım evini.

Nerdesin? Meğer ne doldurulmaz bir derinlikmiş yokluğun... Kaderde bu sensizlik de varmış... Her insanın yüzünde sana benzeyen bir şey aramak da varmış... Sesini duymak varmış şarkılarda, bütün kitaplarda seni okumak varmış... Meğer ne dayanılmaz bir şeymiş yokluğun... Kağıtlara seni yazmak varmış, renk renk düşünmek varmış seni, çiçek çiçek koklamak varmış... Artık hiç yazmasan da olur, hiç gelmesen de... Meğer ne türlü bir ölümmüş yokluğun...

Bir daha nerdesin demeyeceğim. Bendesin artık... Dudaklarımın değdiği kadehlerdesin. Serin yağmurlar getiren bulutlardasın. Kah denizlerdesin, kah rüzgarladasın. Uzaktasın ama yine bu şehirdesin.

Gittiğine inanmıyorum...

GEL DEMEYECEĞİM !..

M@D_VIPer
27-06-06, 14:57
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mektup-21 http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Burası büyük şehir, günahkar şehir, o vurdumduymaz, o deli dolu şehir. Ben bu şehirde sensiz yaşayamam. Bir gün kanıma girer şu kalabalık, şu caddeler, şu tıklık tıklım gazinolar. Burası şarkılar şehri, resim gibi kadınlar, kadın gibi erkekler şehri. Ben bu şehirde sensiz yaşayamam.

İnsan bir vapur olmalı bu şehirde, bir tramvay olmalı, bir otomobil olmalı. En iyisi bir bulut olmalı, gelip evinin üstünde durmalı. Madem ki bulut değilim; ben bu şehirde sensiz yaşayamam.

Şehirler de insanlara benzer. Gövdeleri, ayakları, dudakları, gözleri vardır, yürekleri vardır, kocaman kocaman elleri vardır. Bu şehrin yüreği sende çarpıyor. İnsan, sana kan taşıyan bir damar olmayacaksa; bu şehirde yaşamamalı. Çekip gitmeli...

Şehirler de insanlara benzer. Duyguları, açlıkları, uykuları vardır, kinleri ve nefretleri vardır, aşkları vardır, büyük... İnsan aşık değilse, bu şehirde yaşamamalı, çekip gitmeli...

Şehirler de insanlara benzer. İnsan bir şehir olmayacaksa, senin içinde yaşadığın; artık yaşamamalı buralarda, çekip gitmeli...

Bir gününde dört mevsim var bu şehrin. Her sokağında bir dünya var.

Bütün sefaletiyle, bütün çirkinliğiyle, bütün ******luklarıyla bu şehir baştan başa sevgi.

Bu şehir baştan başa sen...

Bu şehirde sevmeyen, ya da seni tanımayan yaşadım demesin...

Ölüler susmasını bilmeli...

M@D_VIPer
27-06-06, 14:57
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mektup-20 http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


"Duyarlarsa" diyorsun. Duysunlar ne çıkar? Seven insanın bir suçlu gibi ezik olması neden? Sevmek ve sevilmek hakkımız kullanıyorsak bundan kime ne? İnsan olarak aşktan başka övünecek neyimiz kaldı? Erdem yalan söylemek mi? Hırsızlık etmek mi? Katil olmak mı? Yoksa esirleri fırınlarda yakmak mı erdem? Bir milletin gençliğini savaş meydanlarında yok etmek mi? Yalnız sofular mı erdemli bu dünyada? Çıkarını düşünenler mi namuslu? Aşka saygı duymayanlar utansın yaşadıklarına, sevenler değil.

"Görürlerse" diyorsun. Oysa ki kimse görmeyecek seninle seviştiğimizi. Bu doyulmaz zevki kimseye tattırmayacağız. Seni benden başka hiç kimseyle paylaşmaya razı değilim. Zaten sen bir bütünsün; bölünemezsin, paylaşılamazsın ki! Ben hep sevdim sana gelinceye kadar. Seni sevmeye hazırladım kendimi. İlk sevdiğim sen değilsin elbette, ama son sevdiğim olacaksın...

Seni tanımadan önce yalnız sevmenin hazzıyla doluydu yüreğim, gururluydum. Çünkü; seven bendim. Yalnız benim hakkımdı sevdiğimi yüceleştirmek, onu erişilmez yapmak, ölümsüz kılmak benim hakkımdı. Sevildiğimi, hele senin tarafından sevildiğimi anladığım anda gururum yok oldu. Aşkının büyüklüğü karşısında eridiğimi hissettim.

"Anlarlarsa" diyorsun. Anlasınlar umurumda değil. Keşke anlayabilseler... Herkesin seni olduğun yerde görmesini, bilmesini isterdim. Ben sende yaşamanın kavramını buldum. İç aleminin sonsuz hazinelerini önüme serdiğin zaman anladım yaşadığımı. Güzelliğinin manyetik alanından dışarıya çıkamaz oldum.

Hiç bir şeyden çekinme artık. Bak! Şimdi seninle vardığımız o yerde kimseler yok. Yıldızların erişilmezliğinde, duyguların sonsuzluğundayız. Zamanı aştık, en güzeli kendimizi aştık seninle.

Onun için şimdi ilk defa beni sevmek hakkını sana tanıyorum...

Anla, seni ne kadar sevdiğimi…

M@D_VIPer
27-06-06, 14:57
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mektup-2 http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Ölmedim işte. Ölmedim. Demek ki yaşamam gerekliydi. Bir gizli kuvvet olmalı bizi yaşatan. Yaşamakla ölmek arasındaki maceramızı düzenleyen, Çaresizliğimizi her yerde yüzümüze tokat gibi indiren bir kuvvet olmalı.

Şimdi seni daha çok seviyorum. Meğer ölüm senin kadar güzel değilmiş. Şimdi güzelliğin daha yakıcı, daha alımlı. Bütün neden'ler senin için yaşamayı gerektiyor şimdi.

Nasıldım nasıldım o gece, o gün bilemezsin? Eski, taş binalar üstüme yıkılıyordu, başımda parçalanıyordu vitrinlerin camları. Her taşıt beni ezip geçiyordu yanımdan. İnsanlar anlımda yürüyordu çamurlu, pis ayaklarıyla. Rüzgar gırtlağıma yapışmış bir el gibiydi. Kitaplar dergiler, gördüm boyalı dükkanlarda. Hepsi ölmek diyordu. Yalnız ölümdü gördüğüm kaldırımlarda.

Artık her şey boştu, yalındı.

Kirli bir çamaşırdı üzerimde yaşamak. Umutlarımı yitirmiştin. Arayıp bulacak gücüm kalmamıştı. Öyleyse yorgundum, bitkindim. Ellerimi sevmiyordum, gözlerim utanç veriyordu gözlerime. Damarlarımdaki kan rahatsız ediyordu beni. Ölmek, gitgide bir umut haline geliyordu içimde. Büyüyor, büyüyordu.

Boşlukta bir tel gerilemeye başladı... Gerildi, gerildi. Sonra kan rengi bir karanlığa düştüm. duvarlar kırmızıydı. yerler, masalar, sokaklar, insanlar hep kırmızıydı. Ama karanlıktı yine, korkunç bir karanlıktı. Kırmızı sisler içimdeydi. Dört yanım denizdi, kıpkızıldı.

Sonra rengi değişti çevremin. Bulutlar dağılmaya başladı. İlk gün ışığı merhaba dedi pencereden, Yeşil yapraklar el salladı. Bir adam uzun öksürdü.

İlk ellerimi buldum vücudumda, derken ayaklarımı, gözlerimi dudaklarımı, saçlarımı buldum.

Ve seni düşündüm. İşte o zaman yaşadığımı anladım, utandım.

M@D_VIPer
27-06-06, 14:58
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Mektup-19 http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Bu gün bendeki resimlerini ve mektuplarını yakıyorum. Küllerini sana göndereceğim. İşte! Hepsi önümde duruyor. Şu resim çekilirken karşında ben vardım, hatırladın mı? Üzerini "Seni daima seveceğim" diyerek imzalamışsın. Bu seni en çok anlatan resimdi biliyorum, bana en yakın olduğun resimdi... Karşında ben vardım, gözlerin gözlerimdeydi... İçin benimle doluydu, bakışların gibi. Önce bu resmini yakacağım, bu en çok sen olan resmini. Sonra da diğerlerini yakacağım. Hepsi birer birer kıvrılıp kül olacak sonunda. Ya mektupların? Herbirini çok çok öptüğüm mektupların... Satır satır içimde çakılı duran mektupların. Onlar da yanacak. Senden madde olan hiçbir şey kalmasın istiyorum bende.

İçimde bıraktığın eziklik yeter artık. Artık seninle değil, verdiğin acılarla avunacağım. Seni bütün arzuların üzerinde, bütün özlemlerin ötesinde seveceğim artık. Sensiz bir dünya yaratacağım senden. Dünya duracak, ama sen durmayacaksın. Zaman bitecek, ama sen bitmeyeceksin. Bir gün bütün çiçekleri solacak bahçelerin, yıldızlar ışık vermeyecek, güneş doğmayacak hiç. Ama sen solmayacaksın, sen eksilmyeceksin. Seni maddenin dışına çıkarıyorum, ölümsüzlüğün kapılarını açıyorum sana. Anlamıyor musun?

Daha düne kadar her yerini ayrı ayrı seviyordum. Ellerini tuttuğum zamanlar ürperirdim, başım dönerdi gözlerine bakınca. Dudakların her öpüşte yeniden dünyaya getirirdi beni. Al işte, hepsini sana bırakıyorum. Güzelliğin de senin olsun, dişiliğin de...

Göreceksin, bir gün her yerin şu mektuplar, şu resimler gibi kül olup dağılacak. Bir tel bile kalmayacak saçlarından. Niceleri gibi sen de göçüp gideceksin bir gün. Önce gençliğin terkedecek seni. Ellerin buruşacak, belin bükülecek, ak pak olacak saçların. Boş bir çuvala döneceksin. Sonra, aynaya bakınca bugün çok güvendiğin güzelliklerinin de seni birer birer bıraktığı göreceksin. Gözlerinde o vahşi parıltı kalmayacak, bütün ateşi sönecek dudaklarının.

Ama ben o halinle bile terk etmeyeceğim. Çünkü benim içimde hep bugünkü gibi kalacaksın. Taptaze, sımsıcak ve korkunç güzel! Yalnız benim gözlerimde bir manası olacak bakışlarının. Ben yok olduğum zamanda satırlarımda yaşayacaksın. Hiç ihtiyarlamadan, hiç değişmeden, hiç tükenmeden... Adım adınla anılacak, adın adımla...

Mektuplarınla resimlerini yakacak gücü kendimde bulamasam, o zaman da kendimi yakardım. Şu herkeste seni gören gözlerimi, şu her yerde sana koşan ayaklarımı ve şu her zaman sana yazan ellerimi yakardım. Tenimde yükselen alevler ta Allah'a kadar uzanır, O'na çaresizliğimi anlatırdı.

Seni güçsüz, zayıf bir insan tarafından sevilmenin hayal kırıklığına uğratmamak için, şimdi benim yerime, senden kalanları yakacağım. Ben yaşadıkça, varlığımbütün çaresizliklere meydan okuyacak.

Unutma; seni sevdiğim için ölebilirdim, seni sevdiğim için yaşayacağım...

Biraz sonra mektuplarınla resimlerini tutuşturarak bir kibrit çöpü gibi çekiliyorum hayatından. Her şeyiyle onu sana bırakıyorum. Hayatın senin olsun, istersen hayatım da. Ama sen kendinin bile olamayacaksın artık... Ben yaşadıkça, adım söylendikçe...

Seni bensizliğe ve kendimi sana mahkum ediyorum…

M@D_VIPer
27-06-06, 14:58
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Öğrendikçe Nefret Ediyoruz Hayattan http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif




Okul sıralarında başlıyor savaş. Leyla ile mecnun aşkı örnek gösteriliyor. Kavuşamayıp acı çeken sevgililer yaşamımızda bir yer ediniyor. Yada büyük bir komutanın zaferlerinden bahsediliyor. Öldür emri verdikçe ve öldürdükçe rütbe alıyor.yeni ölümlerin önü açılıyor...Bir film seyrediyoruz mesela.Başlarken,İlk aklımıza gelen " acaba katil kim ?" .Katil insan öldürdüğü için katil,Onu yakalayan ise katili öldürdüğü için kahraman! Ne tuhaf bir hayat bu
Asırlar önce krallık dönemleri vardı.Halk kral için çalışır,onu mutlu etmek için uğraşırdı.Yüzlerce,binlerce insan sadece bir kişinin mutluluğu için yaşardı...Biz kendi başımıza mutlu olamaz mıydık?yada mutluluk çok mu zor bir şeydi de,sadece birini seçip,yüzlerce insan, seçilen kişinin mutluluğu için yaşardık?!.mutlu olmak için kaç kişi gerek?kaç ölüm,kaç zulüm?...Şimdilerde etrafımıza baktığımızda mutlu olan birisi varsa,Onun mutluluğu yüzünden acı çeken birileri daha var...İnsanlar çok akıllıca bir sistem geliştirmişler.Buna " silahsız soygun "da diyebiliriz.Ortada kesici,delici aletler yok ama bir o kadar etkili beyinler var.Zeki olan ayakta kalıyor.Buna da beyin ölümü diyebiliriz...Kazandığımızda birileri kaybediyorsa,Bu mutluluğun gerçek adı ne?Bundan neden mutlu oluyoruz?Hani bizler hayvanlardan farklıydık! Hani bizim beyinlerimiz vardı!...Isırarak değilde,aç bırakarak zulüm ederek öldürdüğümüzde bunun adına insanlık mı diyoruz?.Öyleyse ben insan olmak istemiyorum...Bana geçici mutluluk nedir diye soran olursa,Güneşin batışı derim.Gün boyu savaşmaktan yorgun düşen beyinler,en azından dinlenmek için akşam vaktini beklediklerinde ve o an geldiğinde mutlu oluyorum...Keşke herkes uykuya daldığı an kadar gerçek ve zararsız olsa.Doğduğumuz an kadar akıllı olmayacakmıyız bizler?...Keşke herşeye yeniden başlasak.Mesela bir öğretmenimiz olsa ama bize hiçbir şey öğretmese.!Hep saf kalpli yaşasak.Ne olduğunu bilmediğimiz halde ısrarla " ben büyüyünce doktor olacağım " desek ve büyüyünce o doktorun ne iş yaptığını yine bilmesek...Kıymanın,etin,elmanın,armudun kilosunun kaç para olduğu bizi ilgilendirmese.Önümüze yüzlerce şeker almaya yetecek kadar para ve de sadece bir şeker koyup " seç " deseler,bizde o tek şekeri seçsek...Ana haber bültenleri yerine çizgi film seyretsek.Açık oturumlarda ilk okul aşklarımızdan bahsetseler...Kısacası yaşımız ilerlese de hep çocuk kalabilsek...Ne garip bir çelişki! Ben mutluluğun nerede gizli olduğunu öğrendim.(Mutluluk öğrenmemektir) Fakat bunun içinde yaşayıp öğrenmemiz gerekiyorsa, demekki bizler hiçbir zaman mutlu olamayacağız.

M@D_VIPer
27-06-06, 14:59
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Öğrendim ki.. http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


*Öğrendim ki...Güveni geliştirmek yıllar alıyor, yıkmak bir dakika.
*Öğrendim ki...Hayatında nelere sahip olduğun değil kiminle olduğun önemli.
*Öğrendim ki...Sevimlilik yaparak 15 dakika kazanmak mümkün, ama sonrası için bir şeyler bilmek gerek.
* Öğrendim ki...Kendini en iyilerle kıyaslamak değil, kendi en iyinle kıyaslamak sonuç getirir.
* Öğrendim ki...İnsanların basına ne geldiği değil, o durumda ne yaptıkları önemli.
* Öğrendim ki...Ne kadar küçük dilimlersen dilimle her işin iki yüzü var.
* Öğrendim ki...Olmak istediğim insan olabilmem çok vakit alıyor.
* Öğrendim ki...Karşılık vermek, düşünmekten çok daha basit.
* Öğrendim ki...Bütün sevdiklerinle iyi ayrılman gerek, hangisi son görüşme olacak bilemiyorsun.
* Öğrendim ki..."Bittim" dediğin andan itibaren pilinin bitmesine daha çok var.
* Öğrendim ki...Sen tepkilerini kontrol edemezsen, tepkilerin hayatını kontrol eder.
* Öğrendim ki...Kahraman dediğimiz insanlar bir şey yapılması gerektiğinde, yapılması gerekeni şartlar ne olursa olsun yapanlar.
* Öğrendim ki...Affetmeyi öğrenmek deneyerek oluyor.
* Öğrendim ki...Bazı insanlar sizi çok seviyor ama, bunu nasıl göstereceğini bilemiyor.
* Öğrendim ki...Ne kadar ilgi ve ihtimam gösterseniz, bazıları hiç karşılık vermiyor.
* Öğrendim ki...Para ucuz bir başarı.
* Öğrendim ki...Düştüğün anda seni tekmeleyeceğini düşündüklerinden bazıları kaldırmak için elini uzatır.
* Öğrendim ki...İki insan aynı şeye bakıp tamamen farklı şeyler görebilir.
* Öğrendim ki... Aşık olmanın ve aşkı yasamanın çok çeşidi vardır.
* Öğrendim ki... Her şartta kendisiyle dürüst kalanlar daha uzun yol yürüyor.
* Öğrendim ki... Hiç tanımadığın insanlar, iki saat içinde, senin hayatını değiştirebilir.
* Öğrendim ki.....Duvarda asılı diplomalar insanı insan yapmaya yetmez.
* Öğrendim ki... Karşındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında çizginin nereden geçtiğini bulmak zor.
* Öğrendim ki... Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez. Gerçek aşkların da!
* Öğrendim ki...Tecrübenin kaç yaş günü partisi yasadığınızla ilgisi yok, Ne tur deneyimler yaşadığınızla var.
* Öğrendim ki... Aile hep insanın yanında olmuyor. Akrabanız olmayan insanlardan ilgi, sevgi ve güven öğrenebiliyorsunuz. Aile her zaman biyolojik değil.
* Öğrendim ki...Ne kadar yakın olursa olsunlar en iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir. Onları affetmek gerekir.
* Öğrendim ki... Bazen başkalarını affetmek yetmiyor. Bazen insanın
kendisini affedebilmesi gerekiyor.
* Öğrendim ki... Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın dünya sizin için dönmesini durdurmuyor.
* Öğrendim ki... Şartlar ve olaylar, kim olduğumuzu etkilemiş olabilir. Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz.
* Öğrendim ki... İki kişi münakasa ediyorsa, bu birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmez. Etmemeleri de sevdikleri anlamına gelmez.
* Öğrendim ki... Her problem kendi içinde bir fırsat saklar. Ve problem, fırsatın yanında cüce kalır.
* Öğrendim ki... Sevgiyi çabuk kaybediyorsun, pişmanlığın uzun yıllar
sürüyor.
* Öğrendim ki... Bir insanı kazanmak çok zor, ama kaybetmek çok kolay.

M@D_VIPer
27-06-06, 14:59
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Ölmeyen Sevgi http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Genç adam ellerinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi... Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde her zamanki çiçeklerden vardı. Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı , kıpkırmızı, kan kırmızısı güller...
Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor, aşk kokuyor en önemlisi de özlem ve hasret kokuyordu güller...
Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor gibiydiler. Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi, "Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum" dedi.
Az sonra sevdiğini göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya başlamıştı. Ne zaman onu düşünse, onunla buluşacağını hayal etse kalbi aynı böyle yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerine rağmen ikisi de sevgisinden hiç bir şey kaybetmemişti..
Onları hiç bir şey ayıramazdı...
Ne hasret, ne ayrılık, ne de ölüm...
Genç adam telaşla saatine baktı. Sevdiği yine geç kalmıştı, 1 dakika gece kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için dakikalarca önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Ama sevdiği her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü...
Ve gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denizlere dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza karşı olan aşkı gibi denizinde sonu yoktu. Sonsuzluğa uzanıyordu. Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü. Kendi aralarında sözleneceklerdi. Delikanlı önce bunu sevdiğine açmış, sonrada gidip iki yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı idi. Bir türlü anlamıyordu onları. Her şey bu kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki?
İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak, kucaklaşacaklardı...
Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını atacaklardı.
Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can atıyordu...
Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara... Ne kadar güzel dansediyorlardı havada.
Tekrar saatine baktı genç adam. Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hem de çok... Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu. İşte her gün burada buluşmak için sözleşmiyorlar mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattığı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz vermiyorlar mıydı? O zaman neden gelmemişti yine??...
Aklına kötü düşünceler gelmeye başladı. Hayır.. hayır.. olamazdı.
Sevdiğine bir şey olamazdı.
Onsuz hayat yaşanmazdı ki...
O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç adam. Bunun düşüncesi bile hoş değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını kimsenin görmesini istemiyordu.
Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya başladı bakışlardan.
Artık bıkmıştı... Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba diye düşünmeye başladı. Gözlerini kapattı.
7 sene oldu dedi. 7 senedir her gün bu sahildeydi, sevdiğini bekliyordu. Daha fazla dayanamadı. Kalbi parçalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden 1 damla daha yaş güllerin üzerine damladı...
Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gideyim diye mırıldandı...
Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu...
Genç adam ayağa kalktı. Sevdiğiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin ardındaki Kabristan'a doğru yürümeye başladı..

M@D_VIPer
27-06-06, 14:59
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Ölüm http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


“Dayanılmaz”ın endişesi üzerimde gezerken ve sadece “uykusuzluk”un bana arkadaş dediği bu dipsiz gecede intihar ettim. Notumu bıraktım o lanetledikleri bünyemin üzerine. Sadece bir değildik, çoktuk. Ama sonra yok olduk. Sessiz ve hissettirmeden indik karanlık kuyuya. O, kırmıştı kafasında taşıdığı altın yüklü vazoyu. Dışarısı soğuktu, ölümün bize uzattığı el kadar. O, yinede güzeldi, her ne kadar ölümün çirkinliği sürtüyorduysa da üzerinde. Acaba yapabilir miydim? Onsuz burada nefes alabilir miydim? Deliklerde kendimi gördüm, yağmurun içinden aktığı. Bebek gibi pürüzsüzdü yanıbaşımda. Sade ve el değilmemiş. Ölüm bile ellememiş.
Soğuk metalin acımasızca nefesi yakıyor ağzımı. Kapkara bu havaifişekler. Ya gözleri niye bu kadar acımasız? Kendi kendime yapardım bu karanlığı. Şafaklarında süzülürken göğün. Karanlıktı evim ama neden bu kadar soğuk bana? Yaşamadım hiç bunu. Yoksa gerçekten yaşamıyor muyumdum bu gerçekler çölünde?

M@D_VIPer
27-06-06, 15:00
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Ölüm Çağırıyor http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Kulaklarım çınlıyor, sanki bir boşlukta yalnızım, ve zifiri karanlıktan gelen ses ve beynim buna dayanamaz hale geliyor. Başlıyorum ağlamaya, gözyaşlarım bir hançer gibi süzülüyor yanaklarımdan. Yere düşen damlaları sayıyorum düşüncelere dalarak. Ardından, bağırmak, haykırmak ve ölmek istiyorum. Her şeyden uzaklaşmak, insanlardan uzklaşmak ve kendimden uzaklaşmak bir bir özgürlük gibi geliyor bana. Ve tekrar ağlıyorum düşündüklerime. Sanki, biri itiyor beni boşluğa. Yavaş yavaş süzülüyorum, kör boşluğun içinde. Belki boşluktan çıkarım ümidi ile çırpınıyorum uçmak için. Kanatlarımı kırıyorlar acımasızca. Birileri yapıyor bunu ama kim! Bulamıyorum, bulamadıkça isyanım başlıyor. Belki de bendim diye düşünüyorum kendimi boşluğa iten. Ve eski paslı bir hançeri, zaten çırpınan kalbime saplıyorum. Sanki isyanım, çaresizliğim akıyor hançerin ucundan ve gözlerim kapanıyor. Ulaşıyorum sessizliğe ve bir ferahlık sarıyor içimi, sonsuzluğa kadar.

M@D_VIPer
27-06-06, 15:00
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Ölüm Ensemde; Üşüyorum http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Sensizlikte fırtınalar kopuyordu yaşadığım şehirde .Ölüm ise hırçın dalgaların maskesini giymiş kıyılarıma vuruyordu..Üsüyordum..Gözlerim gözlerini arıyordu gökyüzünde..Ama gökyüzü kapalı..Şehre yağmur yağıyordu .Yagmurlar ise acımasiz..Bereket dagıtan yagmur, yüregime yalnızlıgın acımasızligini bırakıyordu damlalarında ..Korkuyordum karanlığa yenilmekten..Tüm şehri dolaşıyorum önümde seni bulma umutlarım arkamda beni kovalayan yalnızlık..Saatler geçmek bilmiyor..Gözlerim bir an saate dalsa yelkovan cellatlığa, akrep ise karanlığa bürünüyordu..Yapamıyordum sensiz..Ayaklarım yoruluyordu su birikintilerine çarpa çarpa..Sensiz duygularım bölük pörçük..Ölümü ensemde hisseder gibiyim..Kimsenin olmadığı sokaklara girmiyordu ayaklarım..Korkuyordum sensizlikte ölümün kalbimi esir almasindan..Kılcaldamarlarımdan canımı çekiyorlar sanki...Üşüyorum sensizlikte..Yağan yağmurda sığanacak sıcak yüreğini arıyordum..Fırtınada dev dalgalara karşı sığınabilecegim sakin bir liman..Kısacası seni arıyordum...Ezan sesi, gecenin karanlığını dağıtıyorken gözlerim uykuya yenik düşecekti az daha...Koşmaya başladım güneşin ilk ısıttığı sokaklara...Güneşin sıcaklığında bulabilirdim.sesini....Soluk soluğa koşuyorum akşamdan ıslak kaldırımları..Güneşi görüp kuruyan her kaldırım gibi bende sana kavuşuyorum sanki...

Rüyadan uyandığımda ter içindeydim..Korkularım bir anda mutluluğa dönüşürken varlığında rüyalarda bile sensizliğin acısını hissetmek kötüydü...Ne mutlu sevdiklerinin her an kıymeti bilip ölümüne sevenlere..

M@D_VIPer
27-06-06, 15:00
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Ölüm Yolu http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Buruktu yüreğim bir akşamın alca karanlığında. Göz yaşlarımla beraber sessizce bir kelime çıktı dudaklarımdan. Ürperti her hücresini himayesine almış, tüylerim yaşama isyan edergibi ayaklanmıştı. İrileşen gözbebeklerimin önünde kendimi biçare gördüm. Sessizce söylediğim kelimenin ne kadar doğru olduğunu anladım. Oturduğum yerden yavaş hareketlerle kalkıp kalp atışlarımın eşliğinde uzun bir yola çıktım. Huzur ve özgürlüğe giden bir yoldu bu yol. ÖLÜM YOLU!

M@D_VIPer
02-07-06, 12:07
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Ölümleri Yarınlara Erteledim http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Geliyorum bu gece sana...Ölümü erteleyip seni yaşamaya geliyorum..Umutlarımı ve hayallerimi yüreğime doldurup yağmurlu bir gecede sana koşuyorum..Gece karanlık şehirlerden geçtiğimde senin gözlerindeki ışığı arayacağım canımcım..

Bir yıldız gibi parlayan gözbebeklerinin güzelliğinden her bir şehre koysak ne güzel olurdu değil mi? Ne karanlık bir sokak kalır ne de umutsuz bir gece kalır ....Hayata dair tüm mutluluklarını en güzel çiçeklerin tomurcuklarına aşıla.Her umut la kalbine ve ruhuna bir bahar esintisi hediye edilsin.. Gözlerini uğruna geçtiğim tüm şehirlerin yıldızları fethettim ve sana getiriyorum... Gecenin koynundan güneşi bırakacaklar avuçlarına ve kulaklarına ise " sevgilin geliyor " diye fısıldayacaklar...

Hadi ölümü yarınlarıma erteledim..Ve acıların prangalarını avuçlarımda erittim...Umutlarımı senin gözlerine ektim..Sana geliyorum bu gece....İdamlık düşlerimden kaçıp yarınlarıma koşuyorum...Orkidelerle leylaklar' la ve içimdeki çocuksu heyecanlarımla geliyorum..Uyku yok bu gece..Uykuları erteledim...Sana gelirken geçtiğimiz tüm şehirlere senin gözbebeklerini anlatacağım..Her gecen saat heyecan denizinde boğulup senin yüreğinin sahillerinde dinleneceğim..Ve bu sabah senin gözlerinde uyanacağım....Umutlarıma peşkeş çekmiş acılarıma son verip her şeyimi sana getiriyorum...

.Sen; yarınlarıma umutla baktığım mutluluklarımsın.Sen benim nefessimsin..Ekmeğim, suyum kısacası hayatımsın..29 harfli kelimeler armonisinde gözlerini anlatacak bir şey yok..Gözlerini anlatmam ki..Çünkü ; gözlerin anlatılmaz, YAŞANIR....Ben gözlerindeki umutla yaşıyorum

Güllerimi avuçlarıma alıp gecenin karanlığını yırtarak sana geliyorum..O gözlerini yaşamaya geliyorum..Gözlerinin rengindeki mürekkebimi İstanbul ' un Boğazında mutluluklarla buluşturmaya koşuyorum...Kuruyan hücrelerimi sende yeniden yeşertmek için içimdeki tüm umutlarımı sırtıma yükleyerek kırlangıçların kanatlarında geliyorum..Bereketli yağmurları, rüzgarı ve yarınlarındaki güneşi koynumda saklayıp sana yüreğimi getiriyorum...Seni yaşamaya koşuyorum..Her adımda gözlerindeki gülüşlerine dua ederek geliyorum..


Ölüm gelmeden ben sana geliyorum hayatım...Bekle beni bu gece her şeyi erteleyip sana geliyorum...Unutma ; bu beden senin gözlerinde yaşıyor...Bu sabah güneş sana beni getirecek..Ve ölümsüz sevdamı yüreğine bırakacağım.

M@D_VIPer
02-07-06, 12:07
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Ölümsüz Kırmızı Güller http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Kan rengi, kıpkırmızı güllere bayılırdı. Zaten onlarla adaştı da. Rose... Gül... Kocasının sevgili Rose'u... Her yıl Sevgililer Günü'nü kapının önünde bulduğu enfes fiyonklarla süslü kucak dolusu kırmızı güllerle kutlardı. Hiç aksamadan. Hatta, eşini kaybettiği yıl dahi kapısı çalınmış, gülleri kucağına bırakılmıştı..Tıpkı geçmişte olduğu gibi, küçük bir kartla birlikte.. Her yıl güllere iliştirdiği karta aynı cümleleri yazardı: "Seni, geçen sene bugünkünden, daha çok seviyorum..." Birden, bunların son gülleri olduğunu düşündü.. Önceden ısmarlanmış olmalıydı.. Öleceğini nasıl bilebilirdi?.. Zaten her seyi önceden planlamayı ve yapmayı severdi, yumurta kapıya gelmeden...
Gülleri özenle içeri taşıdı..saplarını kesti, vazoya yerleştirdi.. Vazoyu da konsolun üzerine, eşinin kendisine gülümseyen fotoğrafının yanına koydu. Orada kocasının koltuğunda oturup saatlerce güller ve fotoğrafı seyretti sessizce.. Bitmek bilmeyen bir yıl geçti.. Yapayalnız ve hüzün dolu bir yıl..
Sonra bir sabah kapı çalındı.. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi.. Kırmızı gülleri, üzerinde küçük kartıyla birlikte eşikteydi.. Sevgililer Günü'nü kutluyordu. Gülleri içeri aldı. Şaşkınlık içinde doğru telefona gitti. Çiçekçi dükkanını aradı... Onu bu kadar üzmeye kimin hakkı vardı ? "Biliyorum" dedi, çiçekçi.. " Eşinizi geçen yıl kaybettiniz.. Telefon edeceğinizi de biliyordum.. Bugün size yolladığım gülleri çok önceden ısmarlamış, parasını da ödemişti.. Hep öyle yapardı zaten, hiç şansa bırakmazdı. Dosyamda talimat var. Bu çiçekleri size her yıl yollayacağım. Bir de özel kart vardı,
kendi el yazısıyla. Bilmeniz gerek diye düşünüyorum.. Ölümünden sonra çiçeklere iliştirmemi istediği kart..." Rose hıçkırıklar arasında teşekkür ederek telefonu kapattı. Parmakları titreyerek zarfı açtı..
" Merhaba gülüm" diye başlıyordu, kart.. " Bir yıldır ayrıyız. Umarım senin için çok zor olmamıştır. Yalnızlığını ve acılarını hissedebiliyorum. Giden sen, kalan ben olsaydım neler çekerdim kim bilir? Sevgi paylaşıldığında yaşamın tadına doyum olmuyor. Seni kelimelerle anlatılmayacak kadar çok sevdim. Harika bir eştin dostum, sevgilim benim... Sadece bir yıldır ayrıyız. Kendini bırakma. Ağlarken bile mutlu olmanı istiyorum. Onun için bundan sonraki yıllarda güller hep kapımızda olacak. Onları kucağına aldığında paylaştığımız mutluluğu ve kutsandığımızı düşün. Seni hep sevdim.. Her zaman da seveceğim. Ama yaşamalısın. Devam etmelisin... Lütfen.. Mutluluğu yeniden yakalamaya çalış. Kolay değil, biliyorum ama bir yolunu bulacağına eminim....
Güller, senin kapıyı açmadığın güne dek gelmeye devam edecek. O gün çiçekçi beş ayrı zamanda gelip kapıyı çalacak, eve dönüp dönmediğini kontrol edecek. Beşinciden sonra emin olarak gülleri ona verdiğim yeni adrese getirip seninle yeniden ve ebediyyen kavuştuğumuz yere bırakacak..
"SENİ SEVİYORUM GÜLÜM..."

M@D_VIPer
02-07-06, 12:07
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Ölümün Soğuk Nefesini Hissetmek… http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Bir yazıydı içimi aydınlatan, bütün olumsuzluklara rağmen hayata pozitif bakan bir genç kalemin yazısını okuduktan sonra "evet bende ölümün soğuk nefesini hissetmiştim" dedikten sonra kaleme aldım, çünkü almam gerekiyordu;

.......Yoksunluk içinde geçen bir çocukluktan sonra büyümüş delikanlı olmuştum, çok çabuk kırılıyor, çokta çabuk dost ediniyordum, kendimi beğenmezdim, hiç bir fiziki kusurum yokken bile ayakkabılarımın 43 numara olmasını kafama takar, pantolonun altında şık durmadığını dert edinirdim, gözümde her ay düzenli çıkan arpacığı kanser kadar büyük dert bellemiştim, oysa güzergahımdaki sokaklarda yolumu bekleyen genç kızlarında haddi hesabı yoktu. Elim ekmek tutuyordu ve düzenli maaş aldığım bir kurumda genç yaşımda idareci olmuştum bile.. 1981 eylülde aşık olmuştum tam askerlik çağımdı, ilk şiirimi ona yazmıştım oda bana hala severek taşıdığım "Duygu İmparatoru" sıfatını yakıştırmıştı, ne de zor olmuştu yavukluyu memlekette bırakıp askere gitmek, döndüğümde ilk göz ağrım bir başkasıyla evlenmişti bile, ölenle ölünmüyordu ve bende evlendim çoluk çocuğa karıştım, Rabbim nur topu gibi iki tane erkek evlat nasip etti.

......işte ne olduysa 1993 yılında Diyarbakır’da görev yaptığım yıllarda oldu, kendimi dinleme fırsatı buldum, kendimi dinledikçe kendi içime hapis oldum. Bir serseri kurşun sol göğsümden girdi kol küreğimden çıktı. 1993 yılının kurban bayramından üç gün öncesi saat 13.00 sıralarıydı, bir uğultuyla birlikte sol göğsümde bir sıcaklık hissettim ve uzun uzadıya düştüm sırt üstü...Şuur kaybından siren sesleri ile uyanış, kan oluk oluk... Hastanene bir saatlik mesafe de, yol uzun, yara ağır ve telsizden kan gurubumu soruyorlar, ölüm an meselesi... Azrail’in soğuk nefesini hissediyorum yüreğimde, o anda 35 yıllık hayat saniye saniye geçiyor gözlerimin önünden... Meğer ne kadar güzel bir ömür sürmüşsüm diye geçiriyorum içimden... Hep güzel şeyleri hatırlıyorum. İçimi burkan üç şey vardı; Tokattan eski bir arkadaşıma dargın olduğum gerçeği ile yüzleşiyordum,o an bir pişmanlık çöküyor yüreğime... "Keşke yanımda olsa, özür dilesem, affet beni desem" diyorum suçsuz olduğum halde, sonra 12 yıldır hiç görmediğim ilk göz ağrım düşmüştü aklıma, bu halde bile içim yanmıştı, sonra Acem güzeli karım ve benim fotokopim olan iki oğlum düştü aklıma... Önümüz bayramdı, işte bir sarı perde iniyordu gözlerimin önünde yukarıdan aşağıya,ölüm gelip gelip gidiyor sanki... Son sözümün Hakka şükür olması gerektiği zonkluyor beynimde, bildiğim sureleri sıralıyorum aklımdan, bana refakat eden arkadaşlara annemin, kardeşlerimin tel numaralarını veriyorum, vasiyetimi ulaştırıyorum gayri ihtiyarı, arkadaşlarımın gözlerinden akanlar yüzüme damlıyor tane tane... Ağlamayı beceremiyorum bir türü, derken ulaşıyoruz Dicle Üniversitesi acil servisine... Olağanüstü Bölge Valisi Ünal Erkan'ın talimatı ile hazırlanmıştı bile ameliyathane, 14 saat süren bir operasyon, doktorumu hatırlıyorum hayal meyal ve ben ölüme hazırlamışım zaten kendimi, hazırlamışım ama dünyaya da doymadığım gerçeği ile yüzleşmişim ve yaşamayı her zamankinden daha çok ister haldeydim. Fersiz bakışlarımla yalvarıyordum Dr.Nesimi Eren'e ve gidiş o gidiş!!!

.......Önce sesler geliyor kulağıma, gözlerim aralanmadan son yaşadıklarım geliyor aklıma, yaramın ağırlığı hatırlayıp kendimi ahrette olduğuma inanmış buluyorum, gözlerimi açıyorum yattığım odada ayağı, başı, kolu sarılı onlarca hasta ve hepsi beyaz çarşaflara uzanmış, kendimi ölmüş hissettiğimden burası “CENNET Mİ CEHENNEM Mİ?” suali yankılanıyor ruhumda... İçimden şöyle dediğim hatırlıyorum "eğer CEHENNEMDE isem anlatıldığı kadar korkulacak gibi değilmiş! yok CENNETTE isek kandırmışlar bizi..." Bunları düşündüğüm gibi yine kopuyor hayat, 12 saatte daha şuursuz bir baygınlık ve 12 saat sonra yine uyanış, yine aynı oda yine başı, kolu, bacağı sarılı zat-ı muhteremler... "Burası cenneti mi ,cehennem mi?" sorusunu kendime soruyordum ki; beraber çalıştığım arkadaşı görüyorum odanın kapısındaki camdan bakan...İçimden sevinç naraları yankılanıyor ve onun göreceği şekilde parmaklarımı oynatarak selamlıyorum sevinç göz yaşları döküyor Muş'un yiğit çocuğu... Göz göze geliyoruz, akıyoruz bir birbirimize, ölmemişim yaşıyorum, hayattayım diye şükürler gönderiyorum RABBİME ...

Üç gün geçmiş aradan ben hayattan kopalı, Dr. Nesimi yüzündeki tebessümle giriyor kapıdan... Arkasında Tokat'taki Annem ve beş kardeşim peşpeşe... Annemin ağabeyime dönüp söylediği ilk söz "oğlum hemen dayına telefon et tosunu kurban kessin çok şükür bu günümüze"

.......Üç aylık yoğun bakımdan sonra iki sene süren ayakta tedavi ve 10 sene sonra işte karşınızda Ahmet Erdem, çalakalem doğaçlamalar yazan, o karanlık günlerini şiirlerle aşan, yaşanan süreç zarfında şunu öğreniyorum ki; küçük dertlerle bedbaht etmişiz kendimizi ve bunu işliyorum şiirlerimde...Her satırın özü yaşam güzel, yarın umut var ve Hakka teslimiyet içermekte...

.......Bu gün ise sevgiden başka bir istediğim yok kimseden, en büyük zenginliğin ruh zenginliği, dost zenginliği olduğun öğrenmiş bulunuyorum. İşte bunun huzurunu yaşıyorum artık...

Son olarak söylemek istediğim şu ki; o ötelerin ötesindeki istemezse sinek kanadını oynatamaz, o istemezse bir yaprak kıpırdamaz, ama o isterse sular yokuş yukarı akar, O isterse kurşun sol göğsünden girer, kol küreğinden çıkar, sen yine yaşarsın doyasıya, O isterse alır emanetini hiç ummadığın zamanda....

(*)Annem ve 6 kardeşim hayatta İstanbul Eyüp Sultan'da aynı sokaktayız, mutluyuz, çünkü yaşıyoruz.

(*) Hayat çok güzel, sağlıklı iken kıymetini bilelim, küçük şeylerle bedbaht etmeyelim kendimizi... Yaşadığımız her anın çok kıymetli olduğunu bilmek lazım... Yaşam başlı başına bir yaşama sebebi bilene…

M@D_VIPer
02-07-06, 12:08
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Önyargı http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


İş adamı tıraş olurken bir yandan da berberiyle sohbet etmektedir. Derken, kapının önünden ağır ağır geçmekte olan paspal bir çocuk görürler. Berber, iş adamının kulağına fısıldar; "Bu çocuk var ya, dünyanın en aptal çocuklarından biridir! Bak; dikkat et şimdi..." Berber çocuğa seslenir: "Ali, buraya gel!". Bunun üzerine çocuk sakince dükkana girer ve yüzündeki aptalca sırıtmayla berberi selamlar. Berber işadamının kulağına sessizce, "bak şimdi" diye fısıldar ve bir elinde beş yüz bin, diğer elinde beş milyonluk bir banknot olduğu halde çocuğa sorar: "Hangisini istiyorsan alabilirsin?"
Çocuk dalgın dalgın bir beş yüz bine bir de beş milyona bakar ve sonunda beş yüz binlik banknotu hızlıca çekerek berberin elinden alır. Berber işadamına döner ve gülerek: "Gördün mü? Sana söylemiştim." der.Tıraş bitince işadamı sokağa çıkar ve az ileride kendi kendine oynayan Ali'yi görür. Yanına giderek, neden beş milyonluk değil de, beş yüz binlik banknotu aldığını sorar.Çocuk hiç de aptalca olmayan bir sırıtmayla yanıt verir :
- Eğer beş milyonluğu alırsam oyun biter!"

Allah'ın bile insanlar hakkındaki hükmünü, ömürleri sona erdikten sonra verdiğine inanırken... Biz kim oluyoruz da insanları birkaç kez görmek, iki-üç yazı okumak, birkaç dedikodu dinlemekle yargılama hakkına sahip olabiliyoruz!

M@D_VIPer
02-07-06, 12:08
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Öpücükler http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Çoğu zaman pek çok şeyi çocuklardan öğreniriz.

Bir sure önce, bir arkadaşım, 3 yasındaki kızını, bir rulo altın renkli kaplama kağıdını ziyan ettiği için cezalandırmıştı. Durumları iyi değildi ve kızının kağıtları, ağacın altına koyacağı bir kutuyu süslemeye harcaması onu çok sinirlendirmişti.

Buna rağmen, küçük kız, ertesi sabah hediyeyi babasına getirdi ve "Bu senin için babacığım" dedi. Arkadaşım, gösterdiği tepki için kendini suçlu hissetti, ama kutunun bos olduğunu görünce için için sinirlenmekten de kendini alamadı.

Kızına bağırdı:
"Birine bir hediye verdiğin zaman içinin dolu olması gerektiğini bilmiyor musun?"

Küçük kız babasına yaşlı gözlerle baktı ve şöyle dedi:
"Ama babacığım, kutu bos değil ki. Ben kutunun içine öpücüklerimi üflemiştim. Hepsi senin için babacığım."

Babanın içi paramparça olmuştu. Kızını kucakladı ve onu affetmesi için yalvardı.

Arkadaşım bu altın renkli kutuyu yatağının bas ucunda yıllarca sakladığını anlattı bana. Ne zaman cesaretini kaybetse, kutunun içinden hayali bir öpücük çıkarıyor ve onu oraya koyan çocuğunun sevgisini hatırlıyordu.

Gerçek anlamda bakmak gerekirse, her birimiz arkadaşlarımız ve ailelerimiz tarafından bize sunulan karşılıksız sevgi ve öpücüklerle dolu altın renkli kutulara sahibiz. Dünyada sahip olabileceğimiz daha değerli bir şey olamaz

M@D_VIPer
02-07-06, 12:08
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Öyle Seviyorum ki http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Karşımdasın. Elimi uzatıp dokunabiliyorum sana. Ne büyük mutluluk bu... Gördüğüm en güzel şeysin. Senden öte tanımladığım başka hiçbir şey yok. Her şey senin adınla anılıyor benim dünyamda. Bütün çiçekler sen, bütün yıldızlar sen... Bir sanat eserisin, bakmaya doyamadığım. Tanrının bana armağanısın, ve artıyor her geçen gün sana hayranlığım. Yüzünde kuşlar, gözlerinde hayatın ta kendisi var. Öyle gerçeksin ki...
Gözümü açıyorum sen, kapıyorum sen... Hiç bitmeyen serüven... Günümün en keyifli anı, uykumun en tatlı rüyası... Seni soluyorum, havadasın. Seni kokluyorum, doğadasın. Hele şimdi sonbaharsın. Ya da sonsuz bahar. Seni yaşıyorum, canımdasın. Canımsın... Sarılsam sana, bin yıl geçse, bir an bile ayrılmasak... Ten tene, yürek yüreğe sonsuz baharın en aşk dolu iki yaprağı olsak... Ağaç ağaç gezip, yeşersek, açsak. Yere düşsek, kalksak... Seni bilsem, bir tek seni. Seni görsem, bir tek seni... Sesin sarhoş etse beni... Öyle içimdesin ki...
Bir saniye iste benden sensiz geçirdiğim, veremem. Sensiz geçecekse geçmesin zaman, istemem. Seninle yeniden doğdum, yeniden doğuşun kanıtıyım ben. Senden önce geçen zamanı, sana ulaşmak için yürüyerek geçirmişim, kimmişim bilememişim. Şimdi başımı çevirip geriye bakmıyorum bile. O yol yüründü ve bitti, artık seninle yürünecek bambaşka bir yol var önümde. Yorgunluk nedir bilmeyeceğim, hiç şikayet etmeyeceğim ve bir tek adımda bile tökezlemeyeceğim uzun, aşk dolu bir yol... Öyle aklımdasın ki...
Ah, sensiz kalmıyor muyum bazen yıkasım geliyor gördüğüm bütün duvarları. Ardında seni bulurum sanıyorum. Ne ayrı koyduysa bizi, zaman ya da yollar, bir kalemde silesim geliyor. Sana dokunmamı engelleyen ne varsa, bir kadehi yere çarpıp tuzla buz eder gibi parçalamak istiyorum. İsyanım taşıyor, kendi öfkemden korkuyorum. Ve kavuşmak... Bunu düşünmek içimde kırılmış bütün aynaları tamir ediyor. Mavi bir yağmur başlıyor, ıslanıyorum. Maviye boyanıyorum. Öyle özlüyorum ki...
Sen ol, hep ol, benimle ol, bende ol... Sendeyim ben, yüreğimi koydum yüreğinin üzerine. Aşk bu, başka isim arama. Hem de en koyu, en deli, en tutkulu... Öğreneceğim çok şey var sana dair. Bilmediğim çok şey var. Ama bir şeyi öyle iyi biliyorum ki... Seni öyle çok seviyorum ki…

M@D_VIPer
02-07-06, 12:08
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Özleme Dair http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Özledim seni...

Ayrılık yüreğimi karıncalandırıyor nicedir...

Beynimi uyuşturuyor özlemin...

Çok sık birlikte olamasak bile benimle olduğunu bilmenin bunca ay içimi nasıl ısıttığını yeni yeni anlıyorum.

Yokluğun, hatırlandıkça yüreğime saplanan bir sızı olmaktan çıkıp sürekli bir boşluğa dönüşüyor.

Sabahlara seni okşayarak başlamaları, akşamları her işi bir kenara koyup seninle başbaşa karş ılamaları özlüyorum; oynaşmalarymızı, hırlaş malarımızı, yürüyüşlerimizi, kaçamak tatillerimizi, sevimli haşarılğıını, çocuksu küskünlüğünü...

Nasıl da serttin başkalarına karşı beni savunurken; ve ne yumuşak, bir çift kısık gözle kendini ellerimin okşayışına bırakırken...

Bilsen, ne zor gitmen gerektişini bile bile "Kal" demek sana...

Ne zor, senin için ebedi mutluluğun beni unutmandan geçtişini bilmek...

Gitmeni asla istemediğim halde, buna mecbur oldu?umuzu görmek ve sana bunları söyleyemeden "Git artık" demek...

"Beni ne kadar çabuk unutursan, o kadar çabuk kavuşacaksın mutluluğa" demek sana ne zor...

..Sesimi, kokumu çekip alıvermek beyninden; sesin, kokun hala beynimdeyken...

..Seni görmemek ve belki yıllar sonra karşıylaştığımızda bana bir yabancı gibi bakmanı istemek senden...

..Yeni bir sevdayı kesinlikle yasakladığım kalbime söz geçirmek...

..Ve sonra kendi ellerimle bindirip seni yabancı bir arabanın arka koltuğuna, birlikte güneşlendiğimiz onca yazı, yanyana titreştiğimiz onca kışı, paylaştığımız bunca acıyı, onca kahkahayı ve bütün o uzak yeşillikleri katıp yorgun bedeninin yanına, arkandan pişmanlık gözyaşları dökmek ne zor...

..Yokluğunu beklemek, ne zor...

Bunlary düşündükçe, şu anda uzakta bir yerlerde üşüdüğünü sezinleyerek panikliyorum. Bütün engelleri aşıp, terk edilmiş caddeleri, kimsesiz sokakları, yalnız bulvarları arşınlayarak sana ulaşmak, sessizce başını okşamak, kulağına sevgi sözcükleri fısıldamak ve yavaşça üzerini örtmek geçiyor içimden...

Paylaştığımız bir mazinin, yitirdiğimiz bir geleceğe dönüşmesinden hicran duyuyorum.

Gizli gizli hüzünlendiğim akşamlardan birinde, terketmişlere özgü bir terk edilme korkusunu da yüreğimin derinliklerinde duyarak sana koşmak, yaptıklarım ve daha çok da yapamadıklarım için özür dilemek ve "Dön birtanem" demek istiyorum:

"Geri dön... canın seni bekliyor..."

M@D_VIPer
02-07-06, 12:09
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Özlemimizi Beklerken http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Hani bekleyişlerimiz,özlemlerimiz vardır.Hani sabahlamalarımız vardır.uykusuz kalmalarımız,kan çanağı olmuş gözlerimiz,sigara üstüne sigara,fincan fincan kahveler…
Bazen de gelmeyeceğini bile bile gözlerimizi onun yollarını bekleme kölesi yapmalarımız vardır.hani bir umut ışığı yaksa gönlümüzde,her şeyimizi vermeye uğruna feda etmeye hazırdırız.hani hiç olmadık,hiç duymadık heyecanlarla beklemelerimiz vardır baharı.geceyi gündüze,kışı yaza,rüzgarı dala kavuşturan rabbimiz özlemimizi ve sevdalımızı bize kavuşturacak bize geri verecek diye bekleriz her baharın gelişini.baharda gonca gonca açan gülleri bir başka bekleriz.zannederiz ki o goncadan onun yüzü çıkacak onun kokusu yayılacaktır.
Özlemimizi beklerken geceye sevdalı deliler gibiyizdir.ayla yıldızlarla konuşmalarımız karanlığa haykırışımız vardır.sanki o karanlığın ardında beliren aydınlıkta bekler bizi özlemini çektiğimiz.onun içindir ki boş boş sözler savurup dalıp gideriz o yokluğa,o karanlığa,o aydınlığa….
Günler ayları aylar yılları koparır takvim yapraklarından.ama sevdalımız,özlemimiz bir kez olsun çalmamıştır kapımız ve bir kez olsun ortak olmamıştır sabahlamalarımıza.
Halbuki kapının bir tık sesine neler vermeyizdir ki.ne yapsak ne etsek boştur artık gidenler geri gelmez derler.
Ama inadına bekleriz,inadına ayaktayızdır güneşle birlikte ve inadına umutlarımızın suyunu verip umudumuzu yeşertiriz her baharın sabahında.
Bu gün olmazsa yarın,yarın olmazsa mahşerde deyip bekleriz günlerce,aylarca…özlemle beklediğimiz özlemimizi.

M@D_VIPer
02-07-06, 12:09
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif O Yarınlar Hiç Gelmez http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Bekleyişlere yüklemişsen aşkını, senin için en tanıdık sözcük ‘yarın’dır.......Aslında ‘o’ yoktur ve senin de beklemekten başka çaren yoktur. Bu yüzden yarın senin için hiç bitmeyen bir umuttur. O olmadan geçirdiğin hiçbir gün yaşanmış sayılmaz. Yaşamadığın günler eklendikçe birbirine, yarına olan özlemin daha da artar. Her gece gözlerini ’yarın olsun’ diye kaparsın, her gece o günü değil yarını düşünerek uyursun. Uyuyabilirsen tabii... Gün ışığı varken daha çabuk geçer zaman. Gündüzdür, bir uğraşın vardır, ‘o ve yarın’ yine aklındadır ama yolların, sokakların kalabalığında daha az hissedersin yalnızlığını. Ama o gece kahrolası gece.... bir çöktü mü kentin üzerine geçmek bilmez saatler de seninindir artık. Ne yapsan olmaz, ne yapsan tüketemezsin dakikaları. Oysa senin istediğin bu gecenin de bir an önce bitmesi ve ‘yarın’ olmasıdır. Bugün yoktu ya ‘o’ belki yarın olacaktır. Günlerdir beklediğin telefon belki ‘yarın’ gelecektir. Aylardır hasret kaldığın yüzünü belki ‘yarın’ göreceksindir. Kadehlere sığınarak ve kendini sarhoşluğun kollarına bırakarak bitirmek istersin geceyi. Yapamazsın çünkü içki seni uykuya değil ‘yarınlı’ düşüncelere taşır. İki satır kitap okuyamazsın. Sözcükler çoktan anlamını yitirmiştir. Belki bir iki şarkı daha çekilir kılar geceyi dersin ama dinlediğin her şarkı yine ‘o’ nu anlatır sana... umudun vardır ya içinde ‘yarın’a dair; bir tek ona sarılırsın. Yüzünde beliren gülümsemeyle kaparsın gözlerini. Zaten ne kalmıştır ki şurada ‘ yarın’ olmasına... Sabahın ilk ışıkları yüzüne çarpar çarpmaz açarsın gözlerini. Heyecanla kalkarsın yataktan. ‘yarın’ olmuştur ya, geceki sıkıntından eser kalmamıştır. Telefonlarını kontrol edersin, arayan, not bırakan var mı diye... Yoktur... Kapıyı dinlersin gelen var mı diye... Yoktur... yine yalnızsındır işte ve bu duygu bir bıçak gibi keser yüreğini... ince ince bir sızı hissetmeye başlarsın, tıpkı dün sabah hissettiğin gibi... ‘Yarın’ bugün olmuştur ve senin önünde yine sadece ‘yarın’ olmasını beklemekle geçecek bir bugün vardır. Daha kaç gün geçecektir ‘yarın’ı bekleyerek bilinmez... BEKLEYİŞLERE YÜKLEMİŞSEN AŞKINI VE ‘YARIN’I BEKLEYEREK TÜKETİYORSAN ZAMANINI, BEKLEME ...... Çünkü; O YARIN HİÇ GELMEZ.....!!!!!!!!!!!!!!!

M@D_VIPer
02-07-06, 12:10
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Ofisteki Kız http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


"Abi ben çakıldım...". Herşey, bir akşamüstü en yakın dostlarımdan birinden duyduğum bu cümle ile başladı. Sonrasında olaylar belki de birçoğumuzun hayatında bazı dönemlerde karşılaştığı, fakat herhangi bir mantık düzlemine oturtamadığı için boşverip geçtiğimiz abuk bir yığına dönüştü.

Durumun tam olarak ne olduğunun anlaşılması için bir "flashback" yapmak gerekli sanırım. Ben, Muhsin ve Özkan bundan 2 sene önce tanışan ve kısa zamanda sıkı ve farklı bir arkadaşlık ilişkisini oluşturmayı başaran 3 erkektik. Maalesef demek geliyor içimden ama üçümüzde sağlıklı ve gürbüz erkeklerdik :)

Aynı işyerinde çalışmanın verdiği beraberlikle tatmin olmuyor, hafta sonları beraber geziyor, sağda solda takılıyor kısacası her anı birlikte geçirmeye çalışıyorduk. Tüm bunlar böyle güllük gülistanlık giderken birgün sabahleyin ofise girdiğimizde farklı bişeyler olduğunu sezinlememiz fazla uzun sürmedi. Biraz dikkatlice etrafımıza baktığımızda tam karşımızdaki boş masanın yanında elindeki koliden bazı büro malzemelerini alıp düzenli şekilde masaya yerleştiren bir bayanın varlığını keşfettik. Oldukça ince yapılı, uzun sarıya çalan kahverengi saçlı biriydi. Oldukça etkileyici bir fiziğe sahip olduğu da su götürmez bir gerçekti.

Fazla aldırış etmeden işe koyulduk zira patronumuz en ufak bir falsoda adam harcamaya hazır bir Hizbullah kasabı edasıyla etrafta gezinip durmaktaydı. İlk başlarda pek ilgilenmediğimiz bu bayan zamanla hoş sohbetliği ve hayat dolu olması özelliği ile ofiste son derece sevilen ve ilgi odağı haline gelen bir şahsiyet oldu çıktı. Öğle yemeklerinde herkes (özellikle erkekler) onun yanında oturabilmek ve hatta bir iki cümle konuşmak için birbirlerini öldürmeye bile niyetlenebiliyorlardı.

Biz ise kendi grubumuzu oluşturmuş olmanın ve aramızda eğlenebiliyor olmanın verdiği güçle o bayana çok da aldırmıyorduk. Fakat her geçen gün bir gölge gibi üzerimize çöken birşeylerin verdiği ürpertiyi de hissetmiyor değildik.

Korktuğumuz başımıza geldi sonunda. En fazla ve en "cool" eğlenen gruba girmek, o bayan için bir hedef olmuş olacak ki, son zamanlarda bize oldukça samimi ve davetkar davranmaya başlamıştı. Aramyzdaki konuşmalara kulak misafiri oluyor hatta ara sıra müdahale ederek fikrini söylüyor böylece muhabbete dahil olmayı başarıyordu. Her geçen gün bu çabası sonuç vermeyi sürdürüyor ve gitgide "muhteşem üçlü" yerini bir "dörtlüye" bırakıyordu. "Neriman"... Evet adı buydu. Fakat biz herzamanki gırgır şamata mantığımızla kendisine kısaca "Neri" diyorduk. Bu onun da hoşuna gidiyordu. Sanırım son derece modern görüntüsünü ve havalı kişiliğini bu isimle bağdaştıramıyordu kendisi de.

Neri'nin grup içindeki ağırlığı her geçen gün biraz daha artıyordu. Artık "erkek erkeğe" sohbetler yerini son derece centilmence kelimelerle süslenmiş iltifat cümlelerine byrakıyordu. Daha da kötüsü artık üçlü bir araya geldiğinde Neri'den başka konu konuşamamaktaydı. Hepimiz bu akışa kendimizi kaptırmış bilmediğimiz bir yere doğru sürükleniyorduk.

Önemli birkaç detayı atlamışım özür dileyerek şimdi veriyorum. Ben, sevgilimden yeni ayrılmış ve artık varlığından büyük şüpheler duyduğum "aşk" kavramını sorgulamakla meşguldüm. Özkan ise 4 yıllık bir beraberliği evlilikle noktalamak yolunda olan biriydi. Muhsin ise uzun süredir kafasını dinliyordu ve içinde biriktirdiği potansiyel enerji en ufak bir etkiyle kinetiğe dönebilecek durumdaydı.

Nitekim öyle de oldu. Muhsin, işyerinden kendisine gerçekten ilgi duyan ve son derece aklı başında bir bayana tam alışmak ve birşeyler hissettiğini açıklamak üzereydi ki yeni gelen bu misafir tüm planlarını alt üst etti.

Samimiyetin oldukça ilerlediği günlerdi. Neri'nin davranışlarynda sanki bana karşı daha bir sıcak olduğu, daha bir yakın olduğu konusunda bazı şüphelerim oluşmaya başlamıştı. En sonunda bir gün arızalanan otomobili konusunda yardımımı talep ettiğinde düşünmeden kabul ettim. 1 Saat sonra kendimi onun evinde buldum. Düşündüğünüz şey olmadı. Son derece sıcak bir havada geçen birkaç saat sonunda eve döndüm ve düşünmeye koyuldum.

Bu olay artık beni rahatsız edici boyutlara varmıştı. Hemen Özkan'ı aradım ve aklımdaki herşeyi ona da anlattım... "Biliyor musun, aynı şeyler bana da oldu. Sana nasıl davrandıysa bana da aynen davrandı." İşte herşeyin sona yaklaştığının en kuvvettli işareti olan bu cümle Özkan'ın dudaklarından dökülüverdi. Özkan, bu ikilem yüzünden uzun süren ilişkisine ara verdiğini, fakat oturup etraflıca düşündüğünde aklının başına geldiğini söylüyor ve benden dikkatli olmamı istiyordu. Ortada birşeyler döndüğü kesindi.

Ve sonunda olan olmuştu. Bir gün Muhsin Neri'ye telefon açıp tüm içini dökmüş ve karşılyğında red cevabı almıştı. Üstelik gerekçe olarak da bu ilginin dostça ve arkadaşça bir ilgi olduğunu ve "hepinizi arkadaşça ve eşit seviyorum" gibisinden bir cümle ile karşılaşmıştı. Geceler boyu süren içki muhabbetleri ve teselli çalışmaları sonunda tekrar dünyaya döndürmeyi başardık Muhsin'i ama artık bakışları eskisi gibi değildi. Gerçeği anlamamız uzun sürmedi. Bizi ve işyerindeki diğer bayanı suçluyordu!!! Bizi etrafda gölge ederek işini bozmakla, o bayanı da arkadaş olduğu Neri'yi olumsuz etkilemekle suçluyordu. Uğradığı bu kazanın kendi pilotaj hatasından olduğunu kabullenmek istemiyor yolu ve arabayı kabahatli bulmaya soyunuyordu.

Bu arada ben ve Özkan, Neri'ye karşı, kendi cinsimizi korumanın verdiği içgüdüsel hırçınlıkla, son derece tavırlı ve sert davranıyorduk. Aslında kızcağız hiçbir şey yapmış değildi ve argumanında haksız da sayılmazdı ama şehit düşenin yanında yeralma zihniyeti ile ona karşı cephe almıştık. Bu yanlıştan ilk dönen Özkan oldu. Artık Neri ile konuşuyor onunla ilgileniyordu. Bu özellikle Muhsin'i çileden çıkarıyor ve bana biraz daha yaklaşmasına neden oluyordu. Durum açıktı: yeni gruplaşmada Neri ile Özkan bir kutupta, Muhsin ile ben diğer kutuptaydık.. 1 Mayıs tarihinde yine bunalım takılırken Muhsin'e hediye ettiğim Ataol Behramoğlu kitabının üzerine şu cümleyi yazmıştım: "Acılar ve aşklar geçici, dostluklar kalıcıdır...":))). Zaman geçtikçe ben de Neri'ye haksızlık ettiğimi düşünmeye başladım. Yavaş yavaş ben de onunla aramı düzeltme çalışmalarına girdim. Bir yandan da Muhsin'e ilgi duyan o bayana karşı içinde birşeylerin oluştuğunu hissediyordum fakat o kadar yoğun düşüncelerin arasında bunun ne olduğunu net olarak çözümleyemiyordum.

İşler iyice karışmaya başlamıştı. Bu arada Özkan, Neri'nin dengesiz biri olduğundan bahsediyor ve onu her fırsatta kötülemeye başlıyordu. Dengeler bir kez daha tersine dönmeye başlamıştı. Bir ay sonra ben Neri ile yakınlaşmıştım.. Karşı cephede ise bu kez Muhsin-Özkan ikilisi vardı ve acıdır ki artık herkes birbirini iğneler hale gelmişti. Hatta Özkan, benim, bahsettiğim bayana ilgim olduğunu bile bile onunla ilgileniyor ve beni kıskandırmak için elinden geleni yapıyordu. Allahtan bu kounlarda son derece geniş biri olduğum için bunu hiç takmıyordum.Özkan beni Neri'ye aşırı taviz vermekle suçluyor, Muhsin ise benimle Neri arasyndaki yakınlaşmadan illet oluyordu. Ben, Özkan'ı kırıcı ve kararsız buluyor Muhsin'i ise yaptığı hatanın yükünü taşıyamakla suçluyordum.

Şu anda durum hala böyle karışık. Muhsin iyice bizden koptu ve şirkete yeni gelen iki genç çocukla "kanka" oldu. Ben ise Özkan ile hala arkadaşlığı sürdürmekteyim. Özkan ise hala benim ilgilendiğimi sandığım (Şu anda kararsızlık içinde ilgilenip ilgilenmediğime emin olamadığım) bayanla birlikte Dil Kurslar'na gidiyor ve ona son derece yakın olmaya özen gösteriyordu. Anlayacağınız kılıçlar çekilmişti. Şimdi önemli olan, kan akıtmadan o kılıçları yerine koyabilmekti. Neri'yi soracak olursanız... Şu anda benimle arası son derece iyi. Diğerleri ile açık. Önümüzdeki günler ve aylar neler getirecek bilemiyorum ama bir bayanın, bir grubu böylesine birbiriyle çatıştyrabilmesine ve son derece masum olduğuna bizler de dahil herkesi inandırmasına şaşırmıyor da değilim. Kılıçlar bir nebze inse de, hala çekik.. Hala, her an, herşey olabilir.....

M@D_VIPer
02-07-06, 12:10
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Ofisteki Kız-2 http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Yeni bir ortam ve yeni insanlarla tanışacak olmamın verdiği merakla karışık heyecan sıklaştırdığım adımlarla beni sürüklemeye başladığında, Ofisin kapısından ilk kez girmiş ve biraz da geç gelmenin bana verdiği avantajla içerideki herkeze üstünkörü bir bakış atabilme, dolayısıyla da oradaki herkesin benim geldiğimi farketmesine olanak verebilmiştim. İnsanlarla ilişki kurabilmek konusunda fazla yetenekli olmamama karşın sıcak ve neşeli kişiliğim sayesinde zaten anlaşabileceğim insanlarla bir araya gelebileceğimden kuşkum olmaması ve tabii ki üniversiteden tanıdığım Muhsin yani nam-ı diğer Müs'le aynı ortamda çalışacak olmam, heyecanımın biraz da tatlı bir bekleyişe dönüşmesini sağlıyordu.

İlerleyen zaman tahminimde yanılmadığımı bana göstermiş, çok geçmeden Özkan yani ben, Müs ve Acar'la birlikte ateşleyicisi bizim olduğumuz çekirdek bir grup oluşturmuştuk. Neriman'ın da hayatımıza girişi aşağı yukarı bu ilk zamanlara denk geliyordu. İlk zamanlar, dikkatle bakıldığında farkedebileceğiniz renkli gözleri dışında pek dikkatimizi çekmeyen, hayatımıza yapacağı etkileri o zamanlar tahmin edemeyeceğimiz ve bence ortalama güzelliğe sahip bir iş arkadaşıydı bizim için. Bu özellikleriyle de erkekler arasynda birbirimize yaptığımız yakıştırmalarda listeye bile girememesine aldırmıyorduk, sonuçta ara sıra iş çıkışlarında ya da hafta sonlarında bize katılan diğer hatunlardan bir farkının olmadığı kesindi. Taa ki...

Evet, taa ki Neriman'ın bana kur yaptığını farkedene kadar... Önceleri öğle yemeklerinde ve Ofiste bana karşı yaptığı küçük oyunlar biraz düşünmeme sebep olmuş, ancak zaman geçtikçe onun benden hoşlandığına dair hiç şüphem kalmamıştı. Tüm bu düşüncelerin artık bana hiçbir şey vermediğine inandığım ve artık bi kısır döngüden ibaret olmaya başlayan dört yıllık ilişkimi sorgulamaya başladığım bi dönemde beni yakalamış, ve ben istemesemde artık benim de ona karşı pek de boş olmadığım gerçeğinin ayrımına varmaya zorlamıştı beni.

Bu gidiş, sevgilimden ayrıldığım günlerde aklımın iyice o'na yoğnlaşmasına, ama belki de zaten bitecek olan ilişkimi Neriman yüzünden bitirmiş olmam olasılığından da bir o kadar nefret etmeme ve bu yüzden aklımın karışmasına sebep oluyordu. Aslında bu sisli ortamda yapylacak iki şey vardı ve ben kabul etsem de etmesem de ya ondan uzaklaşacak ya da sevgilimin, yani eski sevgilimin ayrılırken bana söylediği gibi "onla çıkmaya başlayacaktım".

Şimdi ne kadar aptalca olduğunu anladığım tüm bu düşünceler evde, ofiste ve tabii ki Acar ve Müs'le birlikte olduğumuz zamanlarda da olduğu gibi, kafamın içinde dolaşırken yine dışarıda olduğumuz bir gecenin iki buçuğunda aldığımız alkolden aldığı cesaretle Muhsin'in -onda ki benim o ana kadar farketmediğim değişikliğin, yani- son günlerde neden ayaklarının yere değmediğini anlatmak için, içini bana dökmesiyle, aslynda baştan beri gözümüzün önünde olan , ama birtürlü hiç birimizin farkına varamadığı tuzağın içine benim de düşürülmek üzere olduğumu dehşetle farkettim.

Çünkü, Muhsin'de Neriman'ı seviyordu ve ona göre aslında başlarda hiç aklında olmamasına rağmen! Onu Neriman bu kadar ateşlemiş ve yaptığı birbirinden davetkâr ama bir o kadar da belli belirsiz olduğu için ancak üst üste konduğunda bir anlam ifade edebilecek hareketleriyle kelimenin tam anlamıyla Müs'ü kendine aşık etmişti…

Muhsin'in arabası... Saat gece yarısı 3'ü biraz geçmiş... Taksim dönüşü evin otoparkındayız... Müs teypten gelen silik müziğe aldırmadan gözlerini kapamış ve uzun zamandır içinde biriktirdiği düşünceleri ardı ardına kelimelere döküyor... Ve ben artık her şeyi apaçık görebiliyorum, Neriman'ın bana duyduğunu sandığım düşüncelerin bi kısmını ona da anlattığım için az çok bendeki durumun farkında olan Muhsin, belki de beni Neriman'a giden yolda bir engel olarak görüyor ve muhtemelen bu konuşmayı beni bir rakip olarak görmek yerine onun yanında olmam için yapıyordu.

Düşündüğü gibi de oldu, ama benim desteğim de Muhsin'in Neriman'ı elde etmesine yetmedi. Çünkü aslında türünün bir çok örneğine, biz erkeklerin hayatımızın çeşitli dönemlerinde rastlayabileceğimiz Neriman gibi kızlar, sadece bir kişiyle yetinmezdi. Bunu düşünmemi sağlayan şey ise Müs ona açıldığında Neriman'ın beni ve Acar'ı da kastederek "Ben aslında hapinize aynı yakınlıkta davranıyorum ve sizi arkadaşım olarak görüyorum." demesiydi. Öyle ya üçümüz de onun dağıttığı mavi boncukları kendimize yordukça, ona gitgide daha çok bağlanıyor ve bu da onun gibi "ilgi odağı olmaktan" bu kadar zevk alan biri için, üçümüzden birisiyle çıkmakla vazgeçilemeyecek, üç kez daha fazla bir zevk haline geliyordu.

Bir süre daha oyunu onun kurallaryna göre oynamaya devam ettik. Bu arada ben, Neriman'ın, güya Müs'ün "süpriz!" açılmasıyla içine düştüğü şaşkınlığı anlatmak için başvurduğu bir sırdaş; Acar ise çakılan Müs'ü teselli eden anlayışlı kader arkadaşını oynuyordu. Ancak bu ikili ayrım Muhsin'in hiç hoşuna gitmemiş ve önceleri özellikle bana karşı olmak üzere Acar'a karşı da zamanla cephe almasına ve bir nevi onun bu çakılışında bizi suçlamasına sebep olmuştu. Geçen zaman Müs'ün kendini bizim gruptan iyiden iyiye soyutlayarak kendine alternatif gruplar oluşturmasına, benim ise Müs'ün verdiği tepki yüzünden biraz da suçlamaya başladığım Neriman'ın ilk bakışta gösterdiği anlayışlı, masum yüzüne karşın, sonradan gösterdiği dengesiz davranışları ve daha bunlara eklenen bir kaç sebepten dolayı gün geçtikçe ondan uzaklaşmama sebep oldu.

Şimdilerde Neriman, kendisine karşılıksız! ihtimam gösteren Acar'ın ilgisiyle idare etmek durumunda çünkü ne Müs, ne de artık nazını çekebileceği insanların sayısını sınırlı tutmaya karar veren ben, Neri ile uğraşacak durumda değiliz

E, ne mi yapıyorum şimdi? Acar'la paylaştıklarımıza Müs'ü ortak etmeye çalışıyorum, tabi bu arada Neriman'dan mümkün olduğunca uzak durarak. Ama korkarım ki tüm anlattıklarıma ve belki de "Neriman'ın tüm bunları bilinçli olarak ve onun hava sahasında çakılan her erkekten (kurban) sonra listeye bir check daha attığını" dahi söylememe rağmen Müs hâlâ Neriman'dan hoşlanıyor ve yine hâlâ bizim gruptan mümkün olduğunca uzak duruyor.

Muhsin'in hikayesi mi? Eğer o da bizim yazdıklarımızı Erkekadam'da okuduktan sonra yazmaya karar verirse neden olmasın ve hatta belki de Neriman…

M@D_VIPer
02-07-06, 12:11
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Olympos’ta İki Mülteci http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Bahar, Arap atı gibi tahakküm kurmuştu doğanın üzerine. Çimenler kükremiş; güller tomurcuklanmış... Serçeler yuvalarından dışarı uçup, yemyeşil ağaçların başında şakıyarak gülüşmekte. Bir badem ağacı, kahverengiliğini bozmuş, gelin başı gibi açmış. Baharı kucaklamış. Sessizlik senfonisi. Zihnimde uzun yürüyüşlere çıkmıştım, başımı alıp da. Uzun emprime bahar çiçeği bol eteğim rüzgarda savrula savrula yola koyulmuştum. Yemyeşil çimenlerin üzerinde açan papatya, gelincik, sarı mineli çiçekleri eğilip toplamaya başlamıştım. Beyaz, üzeri işli bluzumla. Alıçtan, firuze kolye boynumda. Saçlarım örgü örgü. Oyalı bir yazma başımda. Seke seke geziniyordum Olympos’un eteklerinde. Bu bahar kimseler yoktu buralarda. Herkes savaşta. Birbirini öldürmekte. Olympos yalnız. Ben de yalnızdım. Duygularımı bahara açtırmıştım. Cömertlik ve yalınlıktan öte bir şey yoktu bu dağda. Savaştan kaçıp buraya sığınmıştım. Hayret kimseler yoktu. Olympos boşalalı asırlar olmuştu. Koşuşmuştu insanlar kokuşmuş teknolojinin kucağına. Bir ben, bir Olympos kalmıştı savaştan arta kalan. Bir de göveren doğa. Yemyeşil, bonkör, çiçekli bir yol.

Seke seke bir ceylan belirdi yamaçtan. Cansız bir hayale dalar gibi uyanmıştım. Yanıma sokuldu ceylan. Dostluk aramaktaydı, belli. Yağız bir Filistinliydi o. Gözlerinde ateş, karşımda bir hayal. Cansız bir hayale bakar gibi dalmışım. Filistinli bir gençle İsrailli bir kızın buluşması gibiydi tablo. Ceylan, ürkekti. Yağızdı. Saç sakal birbirine karışmış... Gözlerinde bir ateş yangını; dudaklarında çöl kuruluğu vardı. Titrekti. Belliydi, sevgi dolu yağız bir ceylandı. Duygu zengini. Gönlü varsıl. Ağlamaklı, ama yürekli. Karşımda oturmuş, titriyordu. Bir ayağı sürekli hareket halinde. Tek ayak üstünde bekleyen suçlu öğrenciler gibi. Helezon yaya oturtulmuş oyuncak bebekler olur ya, aynen öyle işte. Vurulmuştu. Özgürlüğe susuzdu. Sevgi dolu. Utanarak kaçmıştı savaştan, ezikti. Yanı başında, İsrail’den kaçmış bir kadın. Esmer. Köylü güzeli. Yanakları al al. Simsiyah gözlü. Tenine cımbız değmemiş bir Ortadoğulu kadın. Bir sufat. Doğal. Makyajsız. Sade. Süzme bir kadın.. Nasıl olursa öyle işte. Emprime eteği efil efil rüzgarda. Olympos’a sığınmış bir öğrenci belli. İyi öğrenmiş yaşamı. Öğretmişler enine boyuna. Nasıl olursa öyle... Yaşamı öğrenmeye gelmiş. Onurlu. Şeref listelerinde bir öğrenci. Kırılgan. Ezilmiş. Horlanmış, ama başı dik.. Değerlerinden ödün vermeden yaşamış. Acılardan kaçıp, buraya sığınmış. Yorulmuş. Sıkılmış da sığınmış Olympos’a.

İkisi de yan yana. Dopdolu canlılar. Her ikisi de yaşının baharında. Bu kadar kalabalığın içinde gözlerime inanamadım Şaşırdım. Hoşuma da gitmedi değil... Ne mi oldu? Filistin’den kaçıp buraya sığınan ceylan, doğanın ortasında İsrailli kadına yanaştı. Hem de usulca. Dağ çiçeği gibiydi kadın. Utandı. Kavgadan kaçmıştı. Kızardı, rengi attı. Korktu. Hayret hem de Olympos’ta. Böylesine ıssız, terkedilmiş bir sığınakta. Çirkinliklerden kaçıp gelmişti kadın, taa buralara. Temiz bir kadındı. Ceylan, özgürlüğü için koşmuştu bu diyara. Bir dostluk imzasıydı belki de aralarındaki bu bakış, kim bilir... Bir barış. Bir özgürlük arayışıydı. Sembolik bir buluşma! Kız yağmur gözlüydü. Etkilendim. Utandım Olympos’tan. Başımı çevirdim. İkisi de acemiydi bu mekanda. Ürkek, yalnız ancak. Özgürlük heveslisi iki acemiydiler. Ceylan seke seke dolaşıyordu Olympos kırlarında. Kadın küçük bir çocuk gibi. Onca güzelliğin ortasında. Başka bir gören olmuş muydu? İzliyordum. Düştüm ardına ikisinin de. Belliydi. Aralarında bir çekim vardı.. Anlamak zor değildi. Aralarında bir kıvılcım vardı. Bundan habersizdi her ikisi de. Ancak olmuştu işte. Yoksa bir veda buluşması mıydı onların ki? Bir kutlama mıydı? Savaşın bitişine, barışın gelişine. Kadının ayaklarının arasında dolaşmaya başlamıştı ceylan. Kadın korkmuştu. Tedirgindi. Utangaçtı. Ürkekti. Az bulunur bir çiftti bu ikili. Sitemli bakışlarını gördüm sisli gözlerimle. Hadi, dedim içimden, helal olsun ikinize de. Nasıl istiyorsanız, dostça, arkadaşça... Ya da bilmem ki? Nasıl istiyorsanız... Bir insan bir ceylan. Dostluk... sevgi... paylaşım... Ne istiyorsanız... Bütün güzellikler... Elimi başına götürdüm ceylanın. Gözleri umutla ışıldıyordu. Yanı başımızda ılgıt ılgıt bir nehir akmakta. Elimdeki birkaç papatyayı suya bıraktım. Su kabul etti, alıp götürdü hediyemi. Dalmıştım nehrin suyuna. Bu tanrısal suda zihnimin yıkandığını hissediyordum. Düşüncelerim iyice arınmaya başlamıştı. Ceylan susamış... Ben de, benliğim de susamışız böylesine bir sessizliğe. Diliyle içiyordu suyu ceylan. Kana kana. Sıcak çöllerden, kızgın savaşlardan, çorak kan meydanlarından kopup gelmişti. Eteklerimi toplayıp suya indim. Ceylan yalnızdı. Kulaklarını oynatıp gülen gözlerle bana bakıyordu. Heyecanla. O da nehire girdi, peşim sıra. Bir elim eteğimde, bir elim ceylanın başında.. Ceylan İsrail’den, ben Filistin’den. İkimiz de fani oyunlardan kaçıp sığınmıştık Olympos’a. Biz iki mülteci. İlahi bir çağrıyla, aykırı bir buluşmaydı bu, bu eski yücelikte...
Ateşten ve barut dumanından görmeyen gözlerim açılmıştı. İki sığıntıydık bir zamanlar. Garip... Ceylan suya kavuşmuş, mutlu. Ben ceylandan daha umutlu. Temiz bir nefes bulmuştuk nihayet. Kulakları hep dimdik ceylanımın. Gelecek kötülüklere karşı yanı başımda. Gelin başlı badem ağacı da katıldı bu kutsal törenimize. Bütün tomurcuklarını açtı. Baharda kar yağdırdı, başımızdan aşağı.

Öteki dünya. İğrenç kokusu halen burnumda. Bizden uzakta o ölüm şehirleri. Madde savaşına yenik düşmüş, ruhları yutan, kalabalık canavarlar. Ceylanım da yorulmuş Robin Hood’culuktan. İşte şimdi üç kişi olduk. Bir serçe. Minik serçe. Zıp zıp... mutlu... Nefesi daralmış savaş kokusundan. Nasıl dayanmış onca uzun yola, hayret... Avcumun içinde. Bana kendi barışının özlem dolu müziğini dinletmeye gelmiş. İşte dolmaya başladı ÖZGÜRLÜK ülkesi! Karanlık ülkelerden vizesiz geldik buralara. Uçarak. Ardımıza bakmadan gelmiştik. Sonra da, bulutsuz gökyüzünde, sürü sürü güvercinler. Ayaklarında mavi boncuklar. Serçe daha çok ötmeye, ceylan ise dans edip sekmeye başladı. Olympos’da şenlik var! Fes rengi bir gül açmış, beyaz mineli çiçeklerin içinde. Mülteciler artmaya başladı. Ağıt yok... Ceylan gülüyordu ve ben de bir elimle eteğimi tutmuş dans ediyordum. Gökyüzü zifiri aydınlık. Gözlerim kamaşmış bahardan. Nehir, yatağını aşmış engin bir deniz; ben ise kayadan oyulmuş bir kayık gibiydim suyun orta yerinde... Serçe avcumun içinde. Ceylan ayaklarıma sarınmış. Güvercinler, yere inmiş saçlarımla oynuyorlar, ayaklarımın dibinde oradan oraya zıp zıp... Mavi boncuklarını sökmemi istiyorlar. Biz bizeyiz. Uykulu, bahar kokulu. Bütün mülteciler gönül rahatlığı ile uykuya dalacağız. Hepimiz olduğumuz yere kıvrılıyoruz. İyi ki bu postu yanıma almışım sınırdan kaçarken, diyorum. Koyun postu. Yumuşacık. Ceylanım çekip getiriyor yanıma postu. İlerideki tel örgülerin yanında bırakmıştım. Postu, ağzıyla bana getirdi, sürükleyerek. Üzerime örttü. Ay dede bizi bekliyordu artık.

Hepimiz el ele tutuşmuştuk. Gökyüzüne doğru kanatlanıp uçuyorduk. Güvercinler rehberimiz... Gökyüzünün maviliklerine kavuşmuştuk işte. Cennete doğru, tabelasız yol almıştık. Kim bilir, belki bu dünyada bulamadıklarımızı birbirimizde bulduğumuz için sarıldık birbirimize, bir daha, daha sıkı... Utanmadan... doğallıkla... safça...

Sonra gün ağardı, yeniden. Serçeler coşmuştu. Cıvıl cıvıl şakımaya başlamıştı gün onlarla birlikte. Yaşadıklarımın hayalini söndürdüm, kendimle derin bir gündüz düşüne daldım....

M@D_VIPer
02-07-06, 12:11
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Onu Ne Kadar Çok Sevmiştim http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Rahip, mezarlıktaki işini bitirmek üzereydi. O anda elli yıllık karısını kaybeden 78 yaşındaki adam:

“Onu ne kadar çok sevdim.” Diyerek çığlık çığlığa ağlamaya başlamıştı.

Yaşlı adamın yaşlı sesi törenin asil sessizliğini bozmuştu. Mezar başındaki diğer aile bireyleri ve dostlar şok olmuşlardı, utanç içindeydiler. Yetişkin çocukları al al moru mor babalarını yatıştırmaya çalıştılar:

“Tamam, baba. Seni anlıyoruz”

Yaşlı adam gözlerini dikmiş kazılan mezara yavaş yavaş inen tabuta bakıyordu. Rahip törene devam etti. Törenin sonunda, aile bireylerini ölüm töreninin kapanışı olarak tabutun üstüne toprak atmaya çağırdı. Yaşlı adam hariç hepsi sırayla toprak attırlar.

Yaşlı adam hala:

“Onu ne kadar çok sevdim” diye sesli sesli konuşuyordu.

Kızı ve iki oğlu konuşmasını engellemek istediler, ama o devam etti,

“Onu sevmiştim!”

Kalabalık mezarlığı terk etmeye hazırlanırken, yaşlı adam gitmemekte direniyordu. Gözlerini mezara dikmiş bakıyordu. Rahip yaklaştı:

“Kendinizi nasıl hissettiğinizi biliyorum, ama gitme zamanı geldi. Buradan ayrılmalı ve kendimizi hayatın akışına bırakmalıyız.” Dedi.

Yaşlı adam çaresizlik içinde bir kez daha “Onu ne kadar çok sevdim.” Diyerek söylendi.

“Beni anlamıyorsunuz,” dedi Rahip’e “Ben bunu ona sadece bir kere söyleyebildim.”

HANOCH McCRTY,ED.D.


* Zil çalmadığı sürece zil değildir.
* Şarkı söylenmediği sürece şarkı değildir.
* Sevgi gönlümüzde tutsak olsun diye yaratılmamıştır,
* Sevgi insanlara verdiğiniz sürece sevgidir.

M@D_VIPer
02-07-06, 12:12
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Orman Perisi'nin Gülleri http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Yemyeşil ağaçlarla kaplı ormanın birinde genç bir peri yaşarmış. Bu peri çiçeklerden en çok gülleri severmiş. Evinin bahçesinde renk renk güller yetiştirirmiş. Bu güller o kadar taze ve güzellermiş ki gören herkes perinin güllerine hayran kalırmış. Peri de güllerini çok sever, her sabah onları hem sular hem de onlarla konuşurmuş. Genç peri gülleriyle çok mutluymuş, ama onu üzen bir durum varmış. Peri güllerini çok sevdiği için onların solmalarına dayanamazmış. Güllerin bir süre sonra solması çok doğalmış, fakat genç peri güllerinin solmasına çok üzülüyor, güllerinin hep ilk günkü gibi taze ve diri kalmalarını istiyormuş. Kendi kendine “güllerim hep böyle güzel kalsa! O zaman hiç mutsuz olmam.” diyormuş. Bir sabah çiçeklerini yine sularken perinin dikkatini sarı renkte bir gül tomurcuğu çekmiş. Bu tomurcuk da diğer gül tomurcukları gibi pek güzelmiş. Fakat rengi diğerlerinden apayrıymış. Çok daha güzel ve değişik bir tondaymış tomurcuğun rengi. Bu yüzden, genç peri sarı tomurcuğa daha özenli bakmaya başlamış. Her sabah ona “küçük sarı tomurcuk büyüyecek, kocaman güzel bir gül olacak” diye güzel sözler söylüyormuş. Tomurcuk da bunu anlıyormuş gibi günden güne daha da güzelleşerek büyümüş. Kocaman bir gül olduğunda ise bahçedeki diğer güllerin arasında tıpkı gökyüzündeki güneş gibi ışıldıyormuş. O kadar güzelmiş ki onu görenler sarı güle bakmaya doyamıyorlarmış. Peri de bunun farkındaymış ve çok mutluymuş. Fakat sarı gülün de bir gün solacağını bildiği için, içten içe bir üzüntü duyuyormuş. Aradan bir gün geçmiş, bir hafta geçmiş, bir ay geçmiş. Bu süre içinde bahçedeki bütün güller solmuş, yerlerini yeni tomurcuklara bırakmışlar: güzel, sarı gül dışında! Bir ay geçmesine rağmen sarı gül solmamış, benzersiz güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş. Peri ilk başta bu işe çok şaşırmış fakat yine de sevinçliymiş. Çünkü güllerinin en güzeli solmamışmış. İyi yürekli peri, her gün onu evinin penceresinden seyrediyor, onu özenle suluyor, ona güzel sözler söylüyormuş. Gel zaman git zaman; peri, bu işten sıkılmaya başlamış. Sarı gül hiç solmuyormuş, fakat bu periye artık mutluluk vermemeye başlamış. Çünkü peri sarı güle dair hiçbir umut taşımıyormuş içinde. Önceden gülleri solduğu vakit, yeni tomurcukların ne zaman çıkacağını merak ederek onlarla sabırla ilgilenir, umutla güllerinin açılacağı zamanı beklermiş. Fakat şimdi sarı gül hiç solmadığı için böyle düşünceleri kalmamış. Bu da periyi bir zaman sonra mutsuz etmiş. Yetiştirdiği güllerinin solmamasını isteyerek ne kadar yanlış düşündüğünü anlamış. Her şeyi doğal haliyle sevmek en güzeliymiş. Bu yüzden o günden sonra orman perisi, doğadaki her şeyi olduğu gibi kabul etmeye karar vermiş. Orman perisi uzun yıllar, bahçesinde yetiştirdiği güllerle beraber evinde mutlu bir hayat sürmüş.

M@D_VIPer
02-07-06, 12:13
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Oyuncakçı http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Oyuncakçıydın sen,ben ise oyuncağın.Nitelendirilebilecek en sağlam oyuncakları sen yapıyordun bu şehirde.Ben de bu oyuncaklardan biriydim,hem de en sağlamı,en çok emek verdiğin,karakterini en çok yansıttığın ve hatta en çok ter döktüğündüm senin için. Pinokyo’nun organik versiyonu,iradesiz olanıydım aynı zamanda.
En büyük zevk bendim senin için.Beni öyle güzel biçimlendirmiştin,öyle güzel yontmuştun ki,zımparamı,cilamı bile kendi ellerinle özene bezene atarken hiç zorlanmamış, aksine yeni yaratılan bir olgudan,düşünceden alınan haz kadar,belki de daha fazlasını almıştın. Kalbinin ritmi ivme kazanırken,sabrının frenleri boşalırken ve özlem duyulan ben...
Yakınlar uzakları özlerken,uzaklar yakınlara gurbetken,yaram derinleşiyorken,özlem duyulan ben...
Bana kattığın ruh öyle derin bir ırmağın debisi,yoğunluğuydu ki,sen nereye istersen oraya bakıyor ve buyurulanı görüyordum aşkın kör gözleriyle.Aklıma aşkımın ve acısının bana yakın olduğu ve dostluğumu,vahşi kurtların leşi paylaşıp,parçaladığı gibi,yokluğa katmaları geldi ve sustum!Artık söyleyecek sözüm kalmamıştı.Ruhunu arama çabası içindeki bu şehir de,İstanbul ruhsuzlar cenneti de efkarlandı ve sustu!İçindeki,mekansız,kirli kalabalık da şehrin sessizliğini bedensizce dinledi ve..!
O an Beyoğlu’nun çıkmaz sokaklarına sıkışmış geleceği kör,talihi dilsiz kadınlar kadar çirkin ,varlıklarının alabildiğine koşulsuz ve tozlu aşklara dair bir koku sardı bu kenti.Oyuncakçının yol görmeyen tezgahından haykıran kan ve ölüm kokan...Bir ben tasviri can verdi,o sıkışmış ruhların seviştiği arka sokakta.
Odamda yalnızlığımla sohbet ederken,boşluğun nefesi hırıldamaya başladı. Tütsü kokusunun rahatlatıcı okşayışı yerini o bilinmedik ama tanıdık kokuya verdi ve beni terketti.Ama en iyi dostum yalnızlık bir nimetdi benim için,kendine yeter oluştu beni güçlendiren. Oyuncakçıya karşı koyuştu beni yüreklendiren.
Paylaşmaktı...
Hayatın anlamını bulmuştum belki de,paylaşmak.Ama insan açgözlü ve doymayan bir yaratıktı.Paylaşımın sonu oyuncakçı tezgahıydı belki de.Yoksa hayatının anlamının bir parçası.Bir bölümü müydü paylaşım!Hayatın anlamı bir yap-bozsa,paylaşım bu oyundaki en büyük parçaydı.
Böylece düştüm yollara,umudum tam,gücüm yerinde,başladım aramaya.Hep en uzaktakiler taranır,soruşturulur ama ben en yakınımdan başladım,umudun gerçeğe yakınsaması ve teğet geçmemesi için gittim en yakın uzaklığa
Kendime değer veren yargılar keşfettim karlı yollarda.Dehlizler aştım, yıkıldım,yoruldum,yaralandım.Mahsenler gördüm,hayata küsmüş,ruhları tozlanmış,yaralı duvarları yamalı...Bu tarih kokan ama talihin hiç yolunun düşmediği mahsenlerde hep gizli kalmış,saklı yaşanmış,ürpermiş bir korku buldum.Yaratılanları yineledim,zamana nüksettim.Hiç açılmamış,bozulmamış,yapıldığı an unutulmuş,keşfedilmemiş,saklı kapılar buldum gizli bahçelere.Belki de arka kapılar,bilinmediklere...

Hanlar,yolların bitmezliğinde küçük esler oldu bana ve söylediğim doyumsuz şarkılara,bir nota sonsuzluğa...
Sen,oyuncakçı,beni sadece yaratmadın,bir kişilik,bir beden vermedin. Benimle oynadın bir Tanrı gibi.Bir kuklayı oynatmanın zevkini çekti içindeki.Ve sen de ona
itaat ettin,sahibin misali.İçindeki de seninle oynadı,kuklaların efendisiydi.Artık kimseye güvenemezsin bana ve kendine bile.Sen,sana ihanet ettin bu karla kaplı sis içinde.Kirli,kör bir köstebeksin sen bu çamurlu toprakta.Paylaşmayı küstüren,paylaşımlarımı öldürensin aynı zamanda.Bir ben tasviri can verdi,o sıkışmış ruhların seviştiği arka sokakta

M@D_VIPer
02-07-06, 12:13
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Nasıl Kaybettim http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Onu ilk gördüğüm günü asla unutamam, bir rüya gibiydi. Pırıl pırıl parlayan gözleri, sıcacık gülümsemesi ile kendisini tanıyan insanları (özellikle erkekleri) müthiş etkiliyordu.Fiziksel güzelliği de büyüleyici olmasına rağmen ben onu her zaman gözle görülmeyen erdemleri nedeni ile hatırlayacağım.
İnsanların dertlerini dert edinir ve onları hiç şikayet etmeden dinlerdi. Mizah anlayışı sayesinde gününüzü şenlendirir ve güç anlarınızda her zaman doğru sözcükleri bulup kendinizi iyi hissetmenizi sağlardı. Hem kızlar, hem de erkekler ona bir yandan hayranlık, bir yandan da saygı duyarlardı. O ise inanılmayacak kadar mütevazı idi.
Söylemeye gerek yok, pesinde bir çok erkek vardı. Ben de bunlara dahildim. Bir gün onunla sınıfa kadar yürüdüm. Hatta bir keresinde, sadece o ve ben yemek yedik. Mutluluktan uçuyordum. Sürekli, "Ah, ne olur onun gibi bir kız arkadaşım olsa" diye düşünüyordum. O zaman başka hiçbir kıza bakmazdım. Ama bu kadar müthiş bir kız elbette ki benden çok daha ustun biri ile beraber olabilirdi, kendime hiç şans tanımıyordum.Mezun olurken ona elveda dedim.
Bir yıl sonra, onun en iyi arkadaşı ile karsılaştım. Boğazımda bir yumru ile onun nasıl olduğunu sordum."Nihayet seni unutmayı başardı" dedi. "Sen neden söz ediyorsun" diye sordum."Sen ona çok zalim davrandın. Hep onunla sınıfa yürüyor ve onunla ilgilenmiş görünüyordun. Birlikte yemek yediğiniz günü hatırlıyor musun? Ertesi hafta belki ararsın diye telefonun başından ayrılmamıştı. Senin onu arayacağından ve bir randevu isteyeceğinden o kadar emindi ki!"
Reddedilmekten deli gibi korktuğum için hiçbir zaman ona duygularımdan söz etmemiştim. Ya onu arasa idim ve o da bana hayır dese idi? Olabilecek en kotu şey ne idi? Bana hayır demesi ve onunla olamamam. Peki simdi ne oldu? Zaten onunla birlikte olamadım! En kötüsü de ne biliyor musunuz?Büyük bir olasılıkla bana hayır demeyecekti...


J.Schlatter

"SEVEREK ASLA BİR ŞEY KAYBETMEZSİNİZ. AMA HİÇ BİR ŞEY YAPMADAN DURURSANIZ, HER ZAMAN KAYBEDERSİNİZ."

M@D_VIPer
02-07-06, 12:14
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Nasıl Mutlu Olunur http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Nasıl mutlu olunur diye mi soruyordunuz ? Buyrun işte cevabı : Lütfen pozitif olun . Tabi ki pek kolay değil , çünkü etrafımızı saran negatif enerji çok bulaşıcı bir hastalık gibi ama inanın yine de mümkün .

Hani bazı şeyler gözümüzün önünde şekil değiştirir ya , işte öyle birşey anlatacağım . Ama bu şekil değişikliğinin ille de fiziksel olması gerekmiyor . Ruh halindeki hızlı değişimler de bizi aynı fiziki değişimlerde olduğu kadar şaşırtabiliyor . Bunu gözlemlemek kolay ama burkuyor insanın içini .

Bir arkadaşım iki haftadır yoğun bir motivasyon içindeydi . Her sabah işe geliyor ve üşenmeyip yakın çevresine günaydın demek için odalarımızı dolaşıyor , bizi mutlu etmek amacıyle minik armağanlar getiriyordu . Davranış biçimi ruhumuzu okşarken , fiziksel olarak da her zamankinden daha hoş göründüğü için göz zevkimizi de tatmin ediyordu . Her zaman alıştığımız spor giyim tarzının daha dışında ve oldukça hoş giyiniyordu . Gözlerinin içi gülüyor ve hepimizi etkisi altına alan negatif enerjiden bizi sıyırmak için uğraşıyordu . Sanki ufak çaplı bir misyon üstlenmiş gibiydi.

Bizler ise ona gülümsemeye çalışırken bile "Ama.." diye başlayan olumsuz cümleleri sarfediyorduk . Nasıl böyle pozitif olabildiğine için için sinirlenmiyor da değildik . O ise bize "Ne derseniz deyin beni aşağıya çekemezsiniz" diyerek gülümsüyordu . Olan biten yaşanan tüm tatsızlıkları , ülkemizin ekonomik sıkıntılarını , bunun birey olarak hepimize yansımasını , terördu , savaştı mavaştı , hepsini o da biliyordu . Yani kavanoz içinde yaşamadığı gibi aldırış etmeyen biri de değildi . Baktık onu ikna edemiyoruz , başladık dedikoduya ; "Seni böyle motive eden kesinlikle aşk olmalı , insan ancak aşık olunca böyle çiçeğe böceğe kafasını takar" dedik . Güldü ve "Evet !" dedi , " Evet aşık oldum !." "Kime ?" diye sorduk . Ağzını doldura doldura ve gayet kendinden emin bir sesle "Kendime!" dedi .

Ne kadar haklıydı . Yaşadığımız kişisel ve toplumsal tüm problemler kendimizi görmeyi ve hissetmeyi unutturuyor . Bir çarka kaptırıp idiyoruz . Kendimizden tat almayı unutuyoruz . Oysa bunun için ne çok sebebimiz var. Mutlaka her şeyin dört dörtlük olması gerekmiyor. Sağlıklı mıyız ? Elimiz iş tutuyor mu ? Fikir üretebiliyor ve uygulayabiliyor muyuz ? Dostlarımız var mı doya doya sohbet edecek ? Can dostlarımız ve ailemiz var mı hayatı paylaşacağımız ? Kaybettiğimiz yakınlarıızın yerine oturtmaya çalıştığımız doğuştan değil , sonradan kendi seçtiğimiz akrabalarımız var mı ? Renklerimiz yok mu üzerimizde taşıyarak güzelleşebileceğimiz , hayallerimizi renklendirebileceğimiz ? Çiçekler yok mu bize ait olmasa da doğa da olan ve kopartmadan koklayabileceğimiz ?

Varsın zorluklar olagelsin . Sınavdır belki de , gelir ve geçer . Geçmese de alıştırır , bizim zorluklarımız olur . Yeter ki kendimizle barışık olalım . Yeter ki aynalara her ne olursa olsun gülümseyebilelim . Varsın derinlere inemeyen sığ insanlar bize deli desin . Çok akıllı olup bunalmaktan , deli olup hayatı şakayla karışık yaşayarak yol alalım . İyilikler kadar sıkıntılar , zorluklar , kayıplar da insanlar için . Tünelin en karanlık noktası aydınlığa en yakın olan anıdır . Yeter ki zor zamanları kendimize ve çevremize küsmeden geçirelim . Olabildiğince mutlu ve pozitif olalım . Negatif olmak çevreye çok çabuk bulaşıyor .

Söz konusu arkadaşım etraftan gelen negatif enerjiye iki hafta dayanabildi . Dün odama gelip "Bana enerji ver , kendimi düşük hissediyorum" dedi . Buyrun bakalım . Kendine aşkı mı bitti ? Hayır , sadece pozitif enerjisini bize o kadar çok verdi ki , kendi enerjisini düşürdu . Oysa bizler almayı bilseydik , ondan yayılan bizden yayılanla birleşecek ve daha büyüyecekti . Yani paylaştıkça çoğalacaktı . Öyleyse etrafımıza hemen gülümseyelim . Belki de ilk başta sahte gibi gelecek ama sonra içten geldiğini göreceğiz .

Kendimize aşkımızı hiç kaybetmeyelim ve bu aşk oldukça herşeyin üstesinden geleceğimizi unutmayalım . Kendimizi şımartmayı ihmal etmeyelim . Küçücük şeyler bile olsa . Bir kahve , bir kadeh şarap , bir kurabiye , bir film , bir kıyafet , bir kitap , bir dost paylaşımı , bir kucaklaşma , ne şekilde olursa olsun kendimizi ödüllendirmektir …

M@D_VIPer
02-07-06, 12:14
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Ne Olur Gitme http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Günlerden Pazartesi,genç,yakışıklı ve gizli işlerle uğraşan adam peşindekilerden kaçarken bi sokakta genç,güzel ve ağırbaşlı bir kıza çarpar kız yere düşer adam kızın canının yandığını düşünerek,kızı yerden kaldırır.Kız ile Adam göz göze gelirler ve Adam koşmaya başlar.Ve o günden itibaren güzel kız hep o Adamı düşünür Adamın aklı ise kızda kalır ve 4yıl sonra o gizli işlerle uğraşan genç artık evlenmek isteyen ağırbaşlı bir kişi olur. Babası oğluna hemen gelin bulp evlendirir.Erkek çok mutludur,Karısı ise kocasını çok seviyodu.

Genç Adam artık büyümüş ve tam 27 yaşına gelmiştir ama halen o gün çarptığı kız aklına gelir ve derin derin dalar karısı ise olanlardan habersiz hayatını sürdürmektedir.Ve artık karısı bi çoçuklarının olmasını ister ve bi kız çoçukları olur.Genç Adam artık 30 yaşına gelmiştir.

Kızı 2 yaşına gelir kızın adını Elif koyarlar.Babası Mustafa ise artık onların çok sıkıntılı günler beklediğinden kuşkulanır.Nedeni ise Mustafanın işten çıkmasıdır .Mustafa artık eve geceleri gelmektedir.Karısı Yasemin buna çok üzülmektedir.Elif ise hiç birşeyden habersiz büyümektedir.Ve aradan yıllar geçer elif 4 yaşına gelir. Mustafa ise karısına söyleyemediği bi şey vardır. Mustafa eve geç geldiği günlerde karısını aldatmıştır.Mustafa karısına o gece çok içmiştim arkadaşlarla bi otele gittik ve dayanamayıp bu olayı yaptım der. Karısı Yasemin Elifi alıp gider ve bi daha geri dönmez ve genç Adam 2 yıl bekler ve kendisini asar bunu duyan Yasemin hemen eve gelirki Kocasının tabutu kaldırılıyor.İşte bu hikayede anlatılan hiç bir zaman nefsinize yenik düşmeyin…

M@D_VIPer
02-07-06, 12:15
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Neden http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Kalplerimizi birleştirseydik belki istediklerimizi elde edebilirdik.Daha çok sevebilirdik sevilebilirdik. İçimizdekiler, içimizde kaldi.Disariya vurabilseydik belki anlaşılabilirdik, anlaşabilirdik. Birbirimize hissettiklerimiz insanların bize hissettiklerinden o kadar fazlaydı ki...Ah, bir düşünebilseydik.Eminim o zaman birbirimize bağırmak zorunda kalmazdık.
Bir insani sevebilmek o kadar kolay ki..Onu anlayabilmek.Yalnızca iyi taraflarını görür ve diğer taraflarını boş verirsin.Ama bir o kadar da kolay bir insandan nefret etmek.Sevebildiğin kadar çok seversin sonra sevecek bir yönü kalmadığını görürsün.
Biz de birbirimizi ilk önce sevebileceğimiz kadar çok sevdik.Birbirimize kucak dolusu sevgi sunduk.Ama yalın bir sevgi.Anlayıştan, düşünceden, mantıktan uzak bir sevgi.
Düşünmeden sevdik biz birbirimiz.Ne dün önemliydi bizim için ne de yarin.Sadece bugünü yaşadık.Neler yapmadık ki ? Bazen ben bir çocuk oldum bazen de sen.Bazen ben çocuklar gibi ağladım bazen de sen.Ama ağlarken bile sessizdik.Aramızdaki sukuneti hiç bir şeyin bozmasına izin vermedik.Neden ? Neden konuşmadın benimle ? Neden ben seninle...?
Birbirimize söyleyeceğimiz o kadar çok şey varmış ki, simdi anlıyorum.
Son karşılaşmamızda bile sessizdik.Birbirimize istediğimiz kadar bağıramadık bile.Tıpkı istediğimiz kadar yaşayamayacağımız gibi.Aslında ne kadar da masumdun ölümü kucaklamaya hazırlanırken.”Severek ölüyorum, seni severek..” demiştin.Ama ben bir şey söylememiştim.Simdi söylüyorum : “Sen severek ve sevilerek öldün.”
Elimde olsaydı seni kurtarırdım ama yapabileceğim hiçbir şey yoktu.Seni unutmayacağım…

M@D_VIPer
02-07-06, 12:15
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Neden Böyleyiz http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Bilir misiniz sönmüş yıldızların bilinmeyen hikâyesini? Sönmeye yakın can havliyle avazı çıktığı kadar parlamak isterler. Aydınlattıkları yer önemli değildir. Kendi çevreleri ya da ulaşabildikleri en ırak nokta neresi olursa olsun. Yeter ki son bir kez tüm güçleriyle parlayıp bizler buradayız ve sönsek bile hep burada var olacağız duygusunu yaşarlar, yaşamak isterler.
Biz insanların ise bundan ne farkı var ki? Bakın izah edeyim.
Teori de düşünüp pratikte uygulamadığımız birçok hareketi doğamızda var olan malum tembellik huyumuzdan dolayı bir türlü gerçekleştiremeyiz.
Hayatımızdaki rampalarda zorlanır ancak ilk düzlükte radara girecek sürate ulaşmak için çabalamaz mıyız? Yaşantımızdaki mücadelede başarıyla sürekli karşı karşıya kalırız ama kader diyerek inandığımız olgunun ofsayt’ına yakalanır bir türlü gol yapamayız.
Buna ne sebep oluyor sizce? Nefes alıp verdiğimiz her an içinde müdahale edemediğimiz değil aslında, müdahale etmediğimiz o kadar yanlışlar var ki... Yaşantımızı çalıntı tik taklar üzerine kurmuş, birbirimizin fotokopisini çekip kaderimize kopya yapıp yapıştırıyoruz. Hayatı zoraki bir mecburiyet olarak mı görüyoruz da kendi yaşantımızın kolayına kaçıyoruz, yoksa kalitemize mi inanmıyoruz?

M@D_VIPer
02-07-06, 12:15
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Neden Hayatımızda Bir Çok (? )Soru İşareti Var http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Hayvanlardan ayrıcalıklı yapan beyin unsuruna sahip olan insanoğlu , hala nefes alırken, yaşamın içinde bende varım derken,ağlayan,gülen,yürüyen,yorulduğunda oturan,kaçan otobüsün arkasından koşan,kovalayan,yakalayınca binen,binince de “fazla bileti olan var mı?” diye soran,minibüsü kendi malımız gibi kullanıp istediğimiz yerde durduran, inen, yani bizler; elimizdeki,gönlümüzdeki ve hayatımızdaki güzelliklerin,sevgilerin ve paha biçilmez sevenlerin değerini NEDEN(?)kaybettiğimiz zaman anlama becerisinde bulunuruz.Kaybedinceye kadar kan kusturup, kaybedince hiçbir günahı olmayan dizlerimizi NEDEN(?) döverek “onu seviyordum,canımdan bile çok seviyordum hem de, ayrılığa neden olacak ben ne yaptım ki?” diyerek kulakları tırmalayan bir sesle, giden balık büyük olur mantığıyla ağıt yakarız. Geri kazanmak uğruna daha önce yapmamız gerekenleri NEDEN (?)iş işten geçince, o başkasını sevince yaparız.Kırılan kalbi tamir etmek bu kadar kolay mı ki, NEDEN(?) kalp kırarız.Doğru olma!
k yerine NEDEN(?) yalancı, dürüst olmak yerine NEDEN(?) daldan dala konarız.Her şeyde aleni olmak yerine NEDEN(?) riyakarız.
Seversek sevileceğimizi,bir adım yaklaşırsak sevdiğimize onun da iki adım yaklaşacağını NEDEN(?) bilmeyiz.Sevdiğimizin bize ihtiyacı olduğunda “çok işim var,gelemem” diyerek NEDEN(?) kaçmaya çalışırız.İlgiliye ilgisiz,ilgisize ilgili NEDEN (?)oluruz.Yasaklara uymayıp doğrulardan NEDEN(?) kaçarız. Sevgi ile okşanmaktan, sevilmekten haz almak yerine, NEDEN(?) kaçarız ve de korkarız. At gözlüğü takıp etrafımızdan NEDEN (?) bihaberiz. Bizler hiç olumlu düşünmeyip,hep kuşkulu,hep tedirgin ve hep kıskanç ve NEDEN(?) hep olumsuzuz.Bunları çoğaltmak,çoğaltmak mümkün.
Sonuç olarak; NEDEN hayatımızda bir çok (?) soru işareti var.Ve NEDEN bu soru
İşaretlerini bizler var ederiz.Ve bu NEDEN ‘lere, NEDEN(?) NİÇİN(?) böyle oluyor diyemeyiz. Ve bu NEDEN(?) ve NİÇİN’ lere NASIL oluyor da çözüm bulamıyoruz.
İşte hayatımız NEDEN,NİÇİN ve NASIL ’larla geçiyor.
Uyuyoruz NEDEN?
Uyanmıyoruz NİÇİN?
Değişir miyiz ? değişiriz ama NASIL?

M@D_VIPer
02-07-06, 12:16
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Neden Yaşıyoruz http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


“Mutluluk, yaz yağmuruna benzemez, umulmadık anda birden bire boşanmaz insanın tepesinden. Azar azar gelir. İnsanın hayata ve çevresine karşı davranışları getirir mutluluğu, azar azar, birike birike. Gerçek mutluluk böyle doğar.”
(Toprak Ana / Cengiz Aytmatov)

......"Hayatının sürekli tekrar ettiğini düşün. Şu an yaptığın şey seni mutlu etmiyorsa bir dahaki sefere tekrarladığında yine mutlu olamayacaksın. Bunun için eğer mutlu bir hayat geçirmek istiyorsan seni mutlu eden, iyi hissetmeni sağlayan şeyleri yapmalısın."
(Nietsche Ağladığında / Irwin Yalom)


Yalnızdı, yalnızlığın yorgunluğundaydı. Dudaklarındaki gülümsemenin sahteliğini anlmak için psikolog olmaya gerek yoktu. Gönül gözü bakmak anlamak için yeterliydi.

Aslında o da farkındaydı oynadığı rolün. "Neşeli, mutlu, yeterli, güvenli", ama sıkılmıştı da bu oyundan. Oyunun hep aynı perdesini tekrarlayan oyuncu gibiydi. Bir türlü diğer sahneye geçemiyor, gerçekleri seyirciye gösteremiyordu sanki.

Sahneye her yeni oyuncu katılışında, gözlerinde bir an ışık parlıyor, "tamam bu işte, şimdi her şey değişecek" duygusu uyanıyor, sonra hayal kırıklığı ile omuzları çöküyordu. Sorun para ya da iş değildi ki, "geçer gider, çalışır çözerim" desin.

Saygı ya da sevgi de değildi. İstediğince olmasa da, dilediğince yaşayamayacağını kabul ederek, tattığı sevgilerle yetinmeyi çoktan öğrenmişti. Hissettiği yalnızlığın ve karmaşanın bir ucunun buna dayandığını bilmekle beraber, bu karmaşanın bundan daha öte anlamları olduğunu da seziyordu.

"Hayatın anlamını" düşünüyordu o. "Niye yaşıyorum?" sorusunun karşılığı yoktu zihninde. Yoo, öyle intihar fikri falan yoktu. Sadece varlığının amacını, var oluşunun anlamını sorguluyordu. Anlayamadığı, kavrayamadığı bir süreçti işte bu.

Kimi zaman, sıradan sıkıntıların ya da hoşlukların arasında kaynayıp gitse de bu soru, hiç kaybolmuyordu. Bazen, sevgiliyle paylaşımlarında veya güzel bir filmde ya da kayalıklardan denizin kokusunu ciğerlerine çektiğinde, "hayat bu işte" diye sevindiği oluyordu, ama kısa bir zaman sonra soru yeniden başlıyordu.

Anlamak için, kitaplar okuyordu. Öğrendiklerini zihninde süzüyor, konuşabildiği birkaç insanla tartışıyor, bir sonuca ulaşmaya çalışıyordu. Bir işi ve sevdiklerinin olmasının, zar zor elde ettiklerinin ötesinde bir anlamı olmalıydı hayatın, hayatının. Hayır bunlar olamazdı sorunun karşılığı. Daha derin bir anlamı olmalıydı insan olmanın. Peki, bir gün, hem de ne zaman olacağını bilmediği bir gün sona erecek yaşamını, bu sorunun karşılığını arayarak mı geçirecekti? Hayır, böyle yaşamak istemiyordu.

"Doğduk işte, ölünceye dek ne yapsak kardır" da uygun değildi zihin yapısına. Sanki sorun yokmuş gibi de davranamazdı, var olanı nasıl yok saysındı ki?

Sorulara boğulduğu bir gece kitapları karıştırırken, o herkesin her zaman dilinde olan bir şiir ile buluştu yeniden.

“Yaşamak şakaya gelmez
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
Bir sincap gibi mesela
Yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden
Yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.”

Düşündü, cevap buydu.

Ne yaşıyorsan, farkında olarak yaşamak. Soluk aldığında havanın bedenindeki yolculuğunu hissetmek, laf olsun diye değil kocaman öpmek uzanan yanağı, en kötü anda şükredebilmek yaşadığına. Bencillikten uzaklaşıp, bireyselliğini yaşarken diğerlerinin de farkında olmak. Paylaştıkça çoğalacağını hissetmek ve daha çok insanı içeren hedefler koyabilmek.

Karşına her an yeni bir şeyin çıkacağını bilmek, bir kamyonun her an çarpabileceğini düşünmek örneğin. Taş da çıkabilir açılan kapıdan, balonlar da ama ne çıkarsa çıksın, ansızın geleni güzellikle karşılamak. En kötünün bile iyiye dönüşeceğini kavramak, yeterince çabalandığında.

Umut etmek, umudu büyütmek ve yaşarken yaşatmak, fakat sadece umut edilenin gerçekleşmesini beklemek de değil. Var olan her neyse, onu yaşamak olabildiğince..

M@D_VIPer
02-07-06, 12:16
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Nedir ki mutluluk http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Anlık yaşıyoruz anlık. Kısa mutluluklarla yelken açıyoruz geleceğimize. Aslında karamsarız biraz. İyi giden herşeyin arkasında ya kötülük ararız ya da mutlu olmaktan korkarız aptalca. Karşımızdakine kendimizden daha çok değer veririz. Eksilerimizi hiçe sayar artılarımızla savaşırız zaman zaman. Sevgimi yüce bir idol gibi görmekten asla vazgeçemeyiz. Yamuk yumuk çizgileri düz görmekten ya da ıslatan yağmuru sevmekten zevk alırız. Ama neden?
Sevgimi göstermek için karşımızdakine kul köle olmak, onun için dünyaları yıkmak, atmak, kırmak, dökmek, ölmek...Aklımızla kalbimizi aynı çizgide tutmak ne kadar zor. Kendi gölgenle savaşmak gibi birşey. Bir yanda hayat ve mutluluğu veren yüreğin diğer yanda hayatı ve mutluluğun anlamını öğreten aklın,mantığın! Zor hayat, zor insan...
Nedir ki mutluluk?
Bir geceliğine ihtirassız zevk almak mı? Karanlığını saklayıp aydın olmaya calışmak mı? Sınırsız paranı anlamsız ve amaçsız harcamak mı? Ya da yarını endişe etmeden bugününü atlatmak mı? Daldan dala konup neyin ne olduğunu anlamdan toprak olup uçmak mı?
Sevdiğini söyleyemeden ya da severken kaybolup gitmekten ne kadar zevk alıyoruz değil mi? İstemediğimiz ortamlarda sevimli durmaya çalışmak, kulaktan dolma insanlara itibar ve saygı bağlamak, hayatının yüzde doksanını ailenden cok, calışarak geçirmek? "Herşeye rağmen hayat güzel" diyerek kabullenme politikasında ilerlemek.
Yoksa herşey doyumsuzluk mu? Olanı saymadan yaratmaya çalışmak, yaratılanı unutup yeni bir sayfa açmak. Belki binlerce kere yapmısızdır bunu. Aynaya bakmadan insanları yargılamak. Önyargımıza hakim olamamak. Kapatmışız kendimizi yenilikçi olmaya. Her ne kadar hepimiz herşeyin güzel gittiğini düşünsekte aslında hepimizde bir eksiklik var. Mutlaka olacak diyenleri duyar gibiyim. Amacım hayatın kötü olduğunu kanıtlamak değil, insanlarımızı mutsuzluk için kimi zaman kendisine, çoğu zaman karşısındakine elinden geleni yapmasıdır. Bunları engellemek için ne yapmamız geretiğini bulmaktır. Bulamayacağımıza ne kadar emin olsakta..
Peki nedir ki mutluluk?
Yalnızlığını sıradanlaştırmamak mı? Her gecenin ardında mutlaka seni yaşlandıracak ve sana yeni bir umut katacak olan günün geleceğini bilmek mi? Duygularını saklamaktan vazgeçip özgür ve hür olmak mı? Suskun fikirlerini açıkca konuşturmak mı? Gerektiği zaman arsız ve zamansız çekip gitmek mi? Kendinden üstün olanın yine kendin olduğunu nihayet anlamak mı? Kim bilebilir ki "ZaMaN" amcanın yarın bizi hangi maceralarda oynatacağını?

Hayat güzel. Onu tadınla yaşamak çok daha güzel. Bilirim ki hayat insana çok şey kazandırıyor. Tabi bir o kadar almak karşılığında…

Esma
02-07-06, 14:38
konu için tşk ellerine sğlk

M@D_VIPer
04-07-06, 20:26
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Sabah Duası http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


İnsan olmak şereftir. Hayatın bütün nimetleri için şükranlarımızı sunuyoruz. Toprak ana, ihtiyacımız olan her şeyi bize verdiğin için sana teşekkürler.
Toprak Ana'yı kuşatan derin mavi sular, şükür size... bütün canlı varlıkların susuzluğunu gidermek sizin gücünüzdür.
Yemyeşil çimenlere teşekkür ederiz. Onlar çıplak ayaklarımızın altında, bir halı serinliğinde yumuşacık uzanır. Toprak Ana'yı boydan boya döşerler.
Toprak Ana'nın birbirinden nefis yiyecekleri, size de teşekkür ederiz. Siz bize besleyip aç olduğumuz vakit memnun ediyorsunuz.
Meyveler, türlü türlü meyveler... renginiz ve lezzetiniz için şükürler olsun. İlaç yaptığımız bitkiler size de teşekkür, hastalandığımız zaman bizi siz tedavi ediyorsunuz.

Dünyanın bütün hayvanları, paha biçilmez ormanlarımızı temiz tutuğunuz için teşekkür ederiz. Dünyanın bütün ağaçları, bize bahşettiğiniz gölge ve sıcaklık için şükranlarımızı sunuyoruz size. Dünyanın bütün kuşları bizi eğlendiren birbirinden hoş şarkılarınız için teşekkürler.
Şükür sana Dört Rüzgar! Bize nefes almak için dört bir yandan temiz hava getiriyorsun.
Şükür sana Büyükbabamız Gökgürültüsü! Bize canlıları büyüten yağmurları getiriyorsun.

Ağabeyimiz Güneş! Sana da, bizi aydınlatan, Toprak Ana'yı ısıtan ışıkların için teşekkürlerimizi gönderiyoruz.
Büyükanne Ay, şükür sana! Yılda oniki defa yusyuvarlak büyüyüp karanlığa ışık oluyorsun, çocukların ve köpük köpük suların yüzünü aydınlatıyorsun.
Parıldayan, gözkırpan yıldızlar, şükür size! Gecenin göğünü o kadar güzel yaptığınız, yaprakların üzerine ışıl ışıl çiğ damlaları serptiğiniz için şükür...
Geçmiş ve geleceğimizin manevi koruyucuları, bize başkalarıyla ahenk ve barış için yaşamanın yolunu gösterdiğiniz için şükrediyoruz.
Ve hepsinden çok, şükür sana, Büyük Ruh! Bize bütün bu harikulade nimetleri bahşettiğin için şükür... böylece, her gün, her gece mutlu ve sağlıklı olacağız.

Mohawk (kızılderili) Kabilesi

M@D_VIPer
04-07-06, 20:27
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Sadakat http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Onu bulduğu günü hatırladı Gülnihal.Yağmur yağıyordu.Minicik bedeni sırılsıklamdı ve titriyordu.
Acımıştı haline.Kocasının tüm itirazlarına karşı büyük bir savaş verdi ve o sevimli yavru
köpeği sahiplendi.Ne de güzel günler geçirmişti onunla.İşten eve dönerken daha
sokağın başındayken ayak sesini tanır, koşarak yanına gelir etrafında sevinç gösterileri yapardı.Sabah durağa kadar onunla birlikte çıkar, o otobüse binmeden de geri dönmezdi.
Bilirdi her akşam Gülnihal ona ziyafet çekecek.Yemeğinin tasına konulmasını bir kenarda beklerdi.Hasta olduğu zamanlar tıpkı bir insan gibi inler, naz yapardı.Çok havladığında
kızardı Gülnihal ona.Ve Gülnihal'in gerçekten pişman olduğunu hissedene kadar da,
elinden yemek yemezdi.Yere çömelir, başını bacaklarının arasına saklar,yüzünü
göstermezdi.Böyle günlerde Gülnihal'in kocası verirdi Tombik'in yemeğini.O zaman bile
Gülnihal için için kıskanır, üzülürdü köpeği kendisine küs diye.Kocasına bile kendini
sevdirmeyi başarmıştı şirinliğiyle.Gülnihal komşularından kimi sevmiyorsa Tombik'te onu
sevmezdi.Havlamasından anlardı sokaktan kimin geçtiğini.Senelik izne çıkmıştı.
Biir hafta sonu annesine gitmişti kocasıyla birlikte ve orada kalmışlardı.Gece rüyasında görmüştü Tombik'i. Çok hastaydı,üzerine dikenler yapışmıştı.Halsizdi.Köpeğine birşey olmuş olmalıydı.
Bir kaç gün daha kalma planından vazgeçmişti.Kocası "saçmalama,bu sadece bir rüya" de
diyse de dinlememişti..Eve döndüğünde köpeğini göremedi.Telaşlandı.
Evden uzaklaşmış bir sokak ötede çalılığa gizlenmişti.Sahibinden uzakta ölmek istemişti anlaşılan.Gülnihal saatlerce aradıktan sonra bulmuştu onu.Gözleri akıyordu, ishaldi ve üzeri
ne top dikenler yapışmıştı.Üç gün hastaneye götürüp getirdi onu.Serumu bitene kadar
bekledi başında.Ne onun için bozdurduğu altınlar, ne de taksiye verdiği paralar gözündeydi.
Sonraki senelerde yavruları oldu.Hergün işten eve döndüğünde yavruların birer ikişer
eksildiğini üzülerek gördü Gülnihal.Mahallenin yaramaz çocuklarının işiydi.
Resimlerini çekmişti.Ama fırsat bulupta tab ettirememişti onları.
İşten ayrıldığı bir dönemdi.Morali çok bozuktu.Öğle vakti komşusunun kendisine seslendiğini duydu.
Köpeğine sahip çıkmasını istiyor,her gece çöplerini karıştırıp dökmesinden bıktığını, havlamalarından rahatsız olduklarını,erkek köpekleri başına topladığını bu yüzden sokağın gece gündüz köpekten geçilmediğini,çocukları için endişelendiğini söylüyordu.Aslında herşeyin farkındaydı Gülnihal.Komşularını rahatsız etmeye hakkı yoktu.Ama Tombik'ten de vazgeçemiyordu.Ani bir kararla belediyeyi aradı.Kalan tek yavrusuyla hiç değilse güvenli bir yere götürülürdü.Bir saat sonra geldiler.Tombik olanca gücüyle havlıyordu görevlilere.
Görevli "tut iğne yapacağız" dedi.Gülnihal tuttu sevgili köpeğini ve boynundan iğne
yapılışını üzüntüyle izledi.Tombik serbest kalır kalmaz deliler gibi koştu sokakta."Başka var mı" dedi görevli.Yavrusunu getirdi Gülnihal.O minicik boynuna iğne yapılırken Tombik gördü
yavrusunu görevlinin elinde.Hızla onlara doğru koşarken tökezledi, takati kesildi, yığıldı
yere.Gülnihal şoktaydı.Tombik yerde sürünerek yavrusuna erişmeye çalışıyordu.
"Yavrusunu götür koynuna bırakta daha fazla acı çekmesin.Rahat ölsün" dedi görevli.
Ne diyordu bu adam.Ne ölmesi.Bayıltmamışlar mıydı? Görevlinin elinden aldı yavruyu Gülnihal.Adeta robotlaşmıştı.Götürüp yavrusunu Tombik'in önüne bıraktı.Başını yavrusunun
üzerine koyar koymaz da ölmüştü.Hiçbirşey düşünemiyordu Gülnihal.
"Bir daha da köpek falan besleme tamam mı" dedi görevli dalga geçer gibi.
Ölen Tombik'i ve yavrusunu arabaya atıp uzaklaştı görevliler.Kendi elleriyle öldürmüştü
o çok sevdiği biricik sadık dostunu ve yavrusunu.
Günlerce vicdan azabıyla ağladı.Komşusu özürdilemeye geldi."Ben sebeb oldum.Bu kadar
sevdiğini bilseydim ağzımı bile açmazdım" diyordu.Özür ne işe yarardı ki artık.
Birgün çektiği resimleri tab ettirmek geldi aklına.Hiç değilse resimleri vardı.Heyecanla
fotoğraf stüdyosuna götürdü.Ertesi gün almaya gittiğinde şok olmuştu.
Resimlerin hiçbiri çıkmamıştı.Tombik bu sefer sonsuza kadar küsmüştü anlaşılan.Yüzünü
yine göstermiyordu."Yalvarırım Tombik,bir kere gel rüyama.Beni affettiğini söyle ne olur."
diye çoğu geceler ağlayarak uyuyordu.Vicdan azabı duyuyordu.İki canın katiliydi.
İki sene sonra bir gece gördü rüyasında Tombik'i. Gülnihal'i omuzlarından tutmuş,
sarsıyor,hırpalıyordu.Dile gelmiş "bana ne yaptın" diye hesap soruyordu.Korkuyla
uyandı Gülnihal.Ama hala sarsılıyordu.Hem de daha şiddetle.Anlamıştı.Deprem oluyordu.
Eşini uyandırdı.Hızla dışarı çıktılar.Az sonra müstakil evlerinin bir bölümü çökmüştü.
Çöken kısım yatak odalarıydı…

M@D_VIPer
04-07-06, 20:28
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Sadece Sevmeyi Bilenler İçin http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


cümleye nasıl başlarsam başlayayım cümleler sana olan sevgimi anlatamıyor zaten anlatmaya kelimeler yetmez , seni sensiz gecelerden yazdım gözyaşlarımla yazdıklarım ve çizdiklerim arasında kalacaksın en önemliside kalbimde kalacaksın her seven adsız kahraman
insan sevdigi ve sevildigi kadar insandır seni yagmurlu gecelerde gözyaşlarım sevgini büyüttüm aşkların en güzelini sende tatdım en büyük aşkı sende tattım.seni enkaz altından sag çıkan bir çocugun anne babasına olan özlemi gibi derin ve çaresiz özledim SENİ.......
insan seviyorum der ama buna kendi bile inanmaz önemli olan seviyorum demek degildir bunu kalbin ile doğrulamaktır seninle birlikte aşkı tattım......
KÜÇÜGÜM SENDE BİRGÜN SEVECEK OLURSAN SAKIN BENİMKİ GİBİ
SEVME!!...........

M@D_VIPer
04-07-06, 20:28
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Sahipsiz Kanatlar http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Uyku mağrurluğunu hala atamamıştı gözlerinden minik kız. Bugün bayram diyerek sabahın erken vaktinde uyandırılmışlar, eskiler arasındaki giyeceklerinden en cicilerini giymişlerdi. Zeliha uykusunu alamamış olmanın üzüntüsünü yaşıyordu hala, bayram sevinci birilerini beklemekti. Onun da sevinmesi gerekiyordu, ilk günüydü henüz bayramın. Neden sevinecekti ki, çünkü çoktan terkedilmişlik vurmuştu kıyısına hayatın...

Kendisi gibi hayatının önünde diz çökmüş diğer arkadaşlarına baktı Zeliha. Bugün gelecek hediyeler için her birinin gönlü pırpır ediyordu. Gelenlerden bazen nefret ediyordu. Ona göre çocuk esirgeme kurumuna gelen herkes, onlara sadece acıyarak bakıyor ve ardından hızlı hızlı kendi hayatına kaçıyordu. Zaten ilk gelenler hediyeleri dağıtır, ardından bir daha uğramazlardı. Herkes gittikten sonra toplanıp herkesin elinden alınan hediyelerde cabasıydı. Minicik mutlulukları çok görülüp, hediyeleride toplandıktan sonra, hepsi boyunlarını daha çok büker, gözyaşlarına kavuşmak için minik yataklarına giderlerdi..

Oyuncakların, kalemlerin elinden alınmasına hiç bir zaman üzülmemişti zaten. Çünkü hiç birinin önemi yoktu onun için. Ne oyuncak istiyordu nede boya kalemleri. O sadece tüm şefkatiyle sarılacak ve başını boynuna gömebilecek birini istiyordu. Tozlu pencereye yaklaştı, gökyüzüne dikti gözlerini. Kuşları izlemeye başladı her zaman ki gibi. Anneside bir kuş olup gitmişti çünkü. Öyle anlatılmıştı ona " Annen kuş olup cennete uçtu yavrum, artık benim kanatlarımın altındasın.." Oysa başka bir kadın girince hayatına, ne çabuk kırılmıştı kanatları babasının..

- Pencereden uzaklaş Zeliha! Bugün bayram, çabuk arkadaşlarının yanına gel!..

Öğretmeninin öfkeli sözlerini duyunca irkildi. Boynunu hemen bükerek arkadaşlarından Kaya' nın yanına gitti. Annesini izlemek bile çok görülüyordu ona burda. Bayramlaşma sefasından sonra, kahvaltıya geçildi. Çok zor geliyordu kahvaltılar minik kıza.. Bu yumurtalar hiç bir zaman anneciğinin yaptıkları gibi değildi. " Rafadan sever zeliham " diyerek pişirirdi annesi yumurtaları. Ardından miniğini kucağına alır, bir eli saçlarında, diğer eli yumurtada, kaşık kaşık doyururdu yavrusunu. Ne çok özlemişti saçlarında gezen ellerini.. Gözlerini kapattı, gözyaşları görünmemeliydi. Hem böyle daha iyi hatırlıyordu, şefkat boynunun kokusunu..

En kıymetliyken, istenilmeyen olmak.. En çokta bu acı geliyordu. "Ah anacım, amansız bir hastalığa tutulmanın sırasıymıydı" diye mırıldandı. Neden yapayalnız bırakmıştı kıymetlisini ? Can yanmasın diye saçlarını bile saatler süren zaman dilimlerinde tarardı. Oysa şimdi en son ne zaman yıkandığını bile hatırlamıyordu. İçini çekti ve dua etmeye başladı. " Allahım, yalvarırım sana, eğer ufacık seviyorsan beni, annemi bir geceliğine gönder tekrar bana.. Ellerimi, yüzümü yıkayıp yatağıma götürsün beni.. Sıcacık koynuna alıp sarılsın bana.. Mis kokusuyla bir gece uyumama izin ver.. Ne olur.. " Yakarışını bitirince, günahsız ellerini masum yanaklarına sürdü...

Yırtık çoraplarının bile bozamadığı tüm ciciliğiyle gidip en köşedeki tabureye oturdu ve gelenleri izlemeye başladı. Tek tük insanlar geliyorlar, her zaman ki gibi oyuncaklar dağıtıp kaçıyorlardı. Arkadaşları yine çok seviniyorlardı. Ahmet' e takıldı gözleri, nasıl mutlu görünüyordu. Onun adına Zeliha da sevindi. Akşama kadar mutlu olacaktı çünkü kader yoldaşı. Acı gerçekler yine akşam ortaya çıkacak, hepsi uyku ilacını süreceklerdi yaralı gönüllerine..

Yıllar su gibi akıp geçti. Ahmet bir gün bir çatışmada ölmüş, kaya ise bir çok arkadaşı gibi uyuşturucu batağına saplanmıştı. Kız arkadaşlarının halini hiç düşünmedi bile.. Çünkü onlar sevgisiz büyümüşlerdi. Üstelik her işe bir kanatları kırık başlamışlar ve hiç bir yerde dikiş tutturamamışlardı. Onlar kanatsız kuşlarıydı yaşamın. Eksiktiler çünkü " günaydın çocuklar " ile " iyi geceler çocuklar " sözlerinde aramışlardı şefkati..

Yıllarını geçirdiği hayat evinin kapısını ürkekçe açtı Zeliha. Ellerindeki oyuncakları çıkartıp tek tek çocuklara dağıttı, ardından hep birlikte onlarla oynadı. Boya kalemlerini sona saklamıştı çünkü anne yüreğini çizdirecekti bu yavrucaklara.. Oyunlar oynandı, resimler boyandı, ama Zeliha hala üzerindeki burukluğu atamamıştı. Yavaş adımlarla yan odaya geçti, pencerenin önüne baktı. Ayağında dizi yırtılmış, siyaha çalan beyaz bir çorap, üzerinde kırmızı beyaz eteği ile gökyüzüne bakan tombul yanaklı minik kızı arıyordu..

Aradığını tam pencerenin önünde buldu. Kalbi heyecanla çarpmaya başlamıştı. Yavaşça arkasından yaklaştı, lüle lüle sarı saçların arasına elini daldırdı. Sanki onu bekliyormuş gibi minik kız çocuğu döndü ve " Ablacım ismim Esra, bana sarılır mısın ? " diye sordu. Zaman çoktan durmuştu. İsmi Esra idi demek. Ne önemi vardı ki ismin, yıllar önce buradaki minik kız kendisiydi ve ismi Zeliha idi. Yavaşça eğildi, minik esra' ya şefkati anlatırcasına sarıldı. Boynuna gömülen minik başı okşayarak fısıldadı " Elbette miniğim, sarılmak bir yana bu gece seni koynuma bile alacağım... " Kadere bayrak açmışçasına daha bir sıkı sarıldılar. Esranın fısıltısı duyuldu, duvarların gözleri çoktan dolmuştu... " Allahım, teşekkür ederim...

M@D_VIPer
04-07-06, 20:28
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Sakal Üzerine http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Atatürk Amasya ziyaretinde.. Vali konağında yörenin ileri gelenleri ile sohbette. Bir ara tam karşısında oturan birine takılır gözleri. Yaşı ellinin üzerinde bu adam beline kadar inen sakalıyla Atatürk'ün dikkatini çeker. Ata, yanındaki valinin kulağına eğilip sorar;

- Kimdir bu?

Vali cevap verir;

- Efendim kendisi Şıh'tır. Yörede çok hatırlısı vardır.

Atatürk Şıh'ı yanina çağırır ve;

- Bak baba, imanın ölçüsü sakalın boyunda değildir. Şunu rica etsem de en azından Peygamber efendimizinki gibi kısaltsan der ve eliyle de boyunaltı hizasini gösterir.

Şıh;

- Emrin olur Paşam diyerek yerine çekilir.

Aradan zaman geçer, bir akşam Atatürk Amasya'daki Şıh ı hatırlar ve Vali'yi telefonla arayıp durumu sorar. Vali Şıh'ın sakal boyunda en küçük bir kısalma bile olmadığını anlatır. Atatürk telefonu kapatır, kağıdı kalemi eline alır ve az sonra yaverini çağırıp, yazdığı yazıyı Amasya Valiliği'ne tebliğ etmesini ister.

Ertesi gün Amasya'dan bir haber gelir ki Şıh Efendi Ata'yı görmek üzere Ankara'ya doğru yola çıkmıştır diye ...

Şıh gelir, Ata'nın karşısına çıkar. Sakal tamamen kesilmiş, sinekkaydı bir tıraş olunmuş, saçlar kısaltılmış, kılık kiyafet baştan sona değiştirilmiş, bambaşka bir görünüme bürünülmüştür. Atatürk'ün mesai arkadasları bu değişimi anlayamaz ve Ata'ya sorarlar;

- Aman Paşam, o Şıh ki sakalına el dahi sürdürmezdi, siz ne ettiniz de kökünden kesmesini sağladınız?

Ata gülümser, sonra da yanındakilere dönüp;

- Dün akşam Amasya Valiligi'ne bir yazı gönderdim ve Şıh'ı Afyon'a vali atadığımı bildirdim der.

Ardından da yeni bir yazı hazırlayıp nazırına bu yazıyı da Şıh'a vermesini söyler. Yazıda şöyle yazmaktadır;

- Inancın ölçüsünün sakalda olmadığını anladığına sevindim. Valilik meselene gelince, bugün koltuk uğruna kırk yıllık sakalından vazgeçebilen yarın başka şeyler için milletinden bile vazgeçebilir. Seni böyle bir ikileme mahkum bırakmayalım. Kal sağlıcakla...

M@D_VIPer
04-07-06, 20:29
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Sakın Ellerimi Bırakma http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Ilık rüzgarla gelen bir müzik sesiyle dalıverdim uzaklara; "Aşık olmak günahsa ben bir günahkarım, pişman değilim tanrım…" diyordu yumuşak bir ses… bir sızı saplandı ilk önce kalbime… sensizlik yüreğimi yakıyordu, sana hasrettim… sarı kurumuş yapraklar arasında yürürken rüzgarın yüzüme vurmasıyla kokunu duydum sanki… yalnızdım… mutsuzdum, sen yoktun… ebediyen gitmiştin…
Şimdi yanımda olsaydın kollarınla beni sarar, yüzüme dağılan saçlarımı parmaklarınla düzeltirdin.. iki taraftan kulaklarımın arkasına sıkıştırır, "Böyle daha güzel aşkım"derdin… yüzüme düşen saçlarına tuzlu gözyaşlarım karışıyor şimdi. "Sakın ha ağlama, seni birgün bile ağlarken görmek istemiyorum" derdin bana… şimdi bir yerlerden bakıyorsa gözlerin üzülüyorsundur… ama gözyaşlarıma söz geçiremiyorum sevgilim...

Hani biz sonsuza kadar mutlu olacaktık? Hani birbirimizi terketmiyecektik? Neden beni tek başıma bırakıp gittin aşkım.? Kaza haberin geldiğinde inanamadım… evimizden nasıl çıktığımı bile hatırlamıyorum… hastanede seni öyle kanların içinde baygın bir şekilde görünce dünya başıma yıkıldı… elini tuttum ve sen gözlerini açtın "Sakın ha! Sakın elimi bırakma" dediğin zaman bile "Gözlerindeki ormanda yağmur yağmasın" dedin… yanaklarımdan süzülen sicim gibi yaşlar yüzüne döküldüğünün farkında bile değildim.. ameliyathanenin kapısına kadar elini hiç bırakmadım ve mecburen elini ayırdılar benden… saatlerce o odada kaldın… çıktığın zaman komadaydın… doktorlar ümitsizce gözlerime bakıyordu… seni odana götürdüler.. neydi, neden o makinaları vücuduna bağlamışlardı.? Sen yaşayacaktın.. beni bırakmayacaktın yemin etmiştin..yavaşça elimi elinin üzerine koydum.. hiç kıpırdamıyordun… günlerce başucunda bekledim… farkında bile değildin… hep uyuyordun… yanında seni beklerken; geçirdiğimiz günler!
bir film şeridi gibi gözlerimden geçti… beni kızdırmaların, sinirletmelerin ve ondan sonra gönlümü almak için bütün evi ben yokken çiçek bahçesine çevirmen… doğumgünlerimizde birbirimize aldığımız müzik kutuları… hani son doğumgününde sana mavi bir kazak almıştım da hemen giyip mankenlik yapmıştın ya ve ben seninle dalga geçmiştim sen de pastayı alıp yüzüme yapıştırmıştın ve sonra da bütün evi pastayla alt üst etmiştik… ne kadar deliymişiz, ne kadar aşıkmışız… mavi kazağını son gördüğümde kanlar içindeydi.. kaza günü onu giyiyormuşsun meğer… çok sinirlettin beni, nasıl çıkacak şimdi kazaktaki kan lekeleri? Olmadı şimdi, iyileşir iyileşmez kazağını sen yıkayacaksın.. onu sana ben aldım atmak olmaz ki…

Hala uyanmadın… bir hafta geçti hiç bir kıpırtı yok…doktorların biri gidiyor biri geliyor.. söyledikleri hiçbirşeyi artık anlamıyorum.. bu arada o yağmurlu gün geldi aklıma.. bisikletlerle yarış yaptığımız o gün.. hani ani bir yağmur başlamıştı da eve zor yetişmiştik.. balkonda durup yağmuru izlerken bir gün bebeğimiz olursa ismini Yağmur koyalım demiştik… bizim yağmurumuz yaz yağmuru olsun demiştik…

Ve bir gün daha geçti işte, yanında sen o yatakta hareketsiz yatarken bir gün daha geçti… elim elinde.. ve başım yatağın yanında, kendimden geçmişim.. ve aniden elin elimde kıpırdadı.. aniden kırmızı, şiş gözlerimi sana çevirdim… ve gözlerini açtın… o halinle bile gülümsüyordun bana… dudaklarına küçücük bir öpücük kondururken sessizce gözlerimden yine bilinçsizce tuzlu gözyaşlarım dudaklarına düştü… kızar gibi yine baktın bana… "Tamam" dedim "Ağlamıyacağım…"
Gözlerime baktın buğulu… hiç beklemediğim bir anda dudakların kıpırdamaya başladı "Affet beni" dedin, "Birbirimizi terketmiyecektik, hala daha da seni terketmedim ama…." dedin ve gerisini duymak bile istemiyordum, parmaklarımla dudaklarını kapattım, "Konuşma, yorulma, sonra konuşuruz" dedim ama başınla "Şimdi" dercesine işaret ettin… "Şehre inmiştim, yıldönümümüz için beğendiğin tek taşlı pırlanta yüzüğü alacaktım, aldım da… yanında 25 tane gül vardı, arabanın torpido gözünde yüzüğün, koltukta da güllerin vardı" dedin… ve devam ettin "Hayatımda geçirdiğim en güzel yılları seninle paylaştım, gözlerim, kalbim hep yanında olacak, arabadan emanetlerini almayı unutma" dedin bana… gözlerimdeki yaşları artık durduramıyordum… "Bir dahaki sonbahara yürüdüğümüz yolda yanlız yürüyeceksin ve çok güçlü olacaksın, beni affet aşkım seni bensiz bırakıyorum, seni canımdan çok seviyorum, son bir öpücük ver bana" dedin ve bir elim elinde bir elimle alnını okşarken istediğini yaptım dudakların !
sıcaktı ve aniden makineden ince bir ses geldi, elin elimden kopuverdi…. Gözlerin yavaşca kapandı…. Doktorlar koşup geldiler… öylece orda kalıverdim hareketsiz kaldım, donmuştum, sen yoktun artık… doktorlar seni götürdüler… artık sen yoktun, yanlızdım..

Ve şimdi sensiz geçen ilk sonbahardayım… yürüdüğümüz yolda kurumuş yaprakların arasında tek başınayım. Arabadan bana getirdikleri emanetlerimin biri evde diğeri parmağımda… yüzüğünü yaşadığımı sürece parmağımdan, güllerini yatağımın yanından hiç ayırmayacağım… mavi kazağını yıkadım, temizledim… yastığının üzerinde duruyor..

Hazan mevisimi, hüzün mevsimi… aşk mevisimi.. ayrılık mevsimi…
Kulağımda bana söylediğin şarkıyla yürüyorum tek başıma söz verdiğimiz gibi sarı yapraklı yolda....

M@D_VIPer
04-07-06, 20:29
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Saklambaç http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Hayatı elinde sıkıca tutan, sıka sıka avuçlarını kanatan biriydi. Her iki tarfı ağaçlarla kaplı yolları arkadaş edindi. Yürüdüğü zamanlar arada bir arka cebine uzanırdı eli. Çekip çıkarırıdı cüzdanını, kimliklerini, henüz kapısı çalınmamış adreslerin yazılı olduğu kağıtlarını, telefon numaralarını, fotoğraflarını, az ama öz parasını karıştırırdı. Sıkıldığında, cüzdanını yine arka cebine koyar, yavaşlayan adımlarını hızlandırırdı. Çılgın bir çizgi film kahramanının resmi vardı cüzdanında; onu eline her alışında çocuklaşırdı.

Hayatı hiç ama hiç kendine bırakmadı. Tokatladı, tekmeledi, iki üç şekerli çay sohbetlerinin dibi de eritti. Kendini anlatmasını, anlattırmasını sohbet aralarına adını karıştırmayı öğrendi. Karşısındakinin yüzünü sahte tebessümleriyle çizdi; yabancı yüzlerde sevecen anlar, anılar bıraktı, sevindi...

Hayatı mavi tuğlalarla ördüğü duvarla çevirdi, duvarın üstüne bulutlar ve martı resimleri çizdi. Bulutlarla oyun hamuruyla oynayan çocuklar gibi oynadı, martılara ekmek attı gerçek tebessümler edindi.

Hayatı satıraralarında, tamamlanmamış cümlelerinde, yarım kalmış öykülerinde gizledi. Parçlı bulutlu düşledi, üç noktalı düşler edindi. Küçük harflerle yüksek sesle düşündü. Ön kapısından girdi, arka kapısından çıktı hayatın. Zamanın dışında kaldı, siyah beyaz oldu her şeyi.

Hayatı içini sıktı. Sigara içmeleri, gökyüzünü seyretmeleri cebindeki bozuk paraları denize fırlatıp, etrafa deniz sıçratmaları, yorulana dek gezmeleri oldu. Kaldırım çizgilerine kırıldı. Kaldırımsız ve çamurlu caddeleri sevdi. Yalnızlığını çamura buladı, yağmuru sevdi. Yıldırımları kül rengi bulutları içine çekti, ağladı.Yorulana dek ağladı, yorgunluğuna sarılıp uyudu.

Bir gece, elinde içtiği üç şekerli çayı, dudağıda sigarası balkona çıktı. Gökyüzündeki bulutlara takıldı gözleri ve bir bulutun ardından Ay fısıldadı:

- SAKLAMBAÇ OYNAR MISIN BENİMLE?

- OLUR dedi ve gözlerini kapadı. Yüzünü bulutlardan birine yasladı ve ardından kendini boşluğa bırakıp saymaya başladı;

- BİİİR,

- İ,,,

M@D_VIPer
04-07-06, 20:29
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Salıncak http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Sandalyesi devrildi, boğazı acımıştı..

Keşke tekrar çocuk olabilseydi. Keşke tekrar komşusunun kızı ile lunaparka ilk kim gidecek yarışması yapabilse, lunaparka girer girmez salıncağa doğru son sürat koşabilseydi. Hızlı hızlı nefes alıp vermelerin ardından, yan yana salıncaklara binip sallansalardı. Boşlukta sallanma duygusu şu andaki gibi değildi. Çok güzel ve çok anlamlıydı. Kendini geriye doğru çeker, ayaklarını uzatarak gökyüzüne doğru çıkardı. Ayaklarını salladıkça hızlanır, hızlandıkça içinde birşeyler kayıp giderdi. Sanki biraz daha hızlansa salıncakla beraber gökyüzüne kadar çıkacak, kuşlara eşlik edip onlarla beraber uçabilecekti. Belleri ağrıyıncaya dek salıncakta sallanır, ardındanda arkadaşı ile beraber yakınlarındaki göle girmek için yine yarış yaparlardı. Ah salıncak ne güzeldi.. Ayaklarını salladı..

Hızlı delikanlılığını hayal etti. Karanlıktan korkmaz, korktuğu herşeyin aksine üstüne üstüne giderdi. Onu kimse yıldıramaz, kimse gözünü korkutamazdı. Bileklerinin çelikten yapıldığını hayal eder, kavgaya girmekten çekinmezdi. Gözükaraydı, bu yüzden çok dayak yemiş ama hiç birinden de pişman olmamıştı. Mahalleli zaman zaman onu görünce yolunu değiştirir bile olmuştu. Sonraları girdiği işlerden teker teker kovulmuş, artık serseri sınıfına girdiğini farkedince iş işten çoktan geçmişti. O bu dünyanın saçma sapan kurallarını kabul etmiyordu. Sabah kalkmak, işe gitmek, eve dönüp ailesiyle zaman geçirmek ona saçma geliyordu. Hayata bir defa geliyordu, çoluk çocukla vaktini harcamamalıydı. Akşamları arkadaşları ile gezer, gece olunca tek başına sokaklara çıkardı. Herkesin uyuduğu saatlere kadar dolaşır, ardından lunaparka giderdi. Kuşkulu gözlerle etrafına bakar, kimsenin görmediğinden emin olunca hemen salıncağa biner ve sallanmaya başlardı. Bazen bir yıldızı gökyüzünden tutup, cebine atacakmışcasına hızlanır ve saatlerce sallanırdı. Ayaklarını tekrar salladı...

O günü anımsadı. Yer yer bulutluydu anıları. Nasıl olmuştu, herşey nasıl çabuk gelişmişti anlayamamıştı. Babası, son kavgasında komşularının burnunu kırdığını duyunca onu evden kovmuştu. " Sen işe yaramazsın, sen benim evladım olamazsın! " demiş ve yol göstermişti. Onun evladı nasıl olabilirdi ki zaten? Bir defa kucağına alıp sevmiş miydi ki, şimdi sen benim oğlum olamazsın diyordu? Hatta çocukken çoğu zaman, ailesinin onu yetimhaneden yada bir cami avlusundan evlat edindiğini düşünürdü. Yoksa insan kendi çocuğuna bu kadar soğuk davranamazdı. Kıyamazdı..

Bu düşünceler içinde yürürken, bir anda biriyle çarpışmıştı. Çarptığı bir yanında eşi olan bir kadındı ve yere düşmüştü. Kadının burnu kanıyordu. Şok olmuştu. Eğilip yardım etmek istedi ama edemedi. Öylece bakakaldı. Durmadan ardı ardına " Birşeyiniz varmı " diyordu. Kadının kocası paniklemiş, karısını kaldırmaya çalışıyordu. Sayıklamaları adamın bağırmasıyla son buldu. " Önüne bakmıyor musun yürürken? Ne biçim yürüyorsun lan sen! " İsteyerek yapmamıştı ki, neden bağırıyordu bu adam ona. Sinirlenmişti. " Bilerek çarpmadım, karını kaldır al voltanı! " diye bağırdı. Sözlerinin hemen ardındanda burnuna bir yumruk yedi. Burnunun acısıyla gözleri karardı. Cebindeki sustalısını çıkardı. Seri hareketlerle adamın sırtına sokup çıkarmaya başladı. Gözleri yerlere dökülen kanları bile görmüyordu. Heryer siyah beyazdı sanki. Fakat bu adam ona sebebsiz yere vurmuştu, sinirlendirmişti. Arkasından gelen feryatlar kulağını acıttı. Döndüğünde, burnu kanayan kadın tırnaklarıyla yüzünü gözünü çiziyor, bir taraftanda " Caniii! " diye bağırıyordu. Her yeri titriyordu, kadını itelemeye çalışıyor, fakat kadın geri gelip tüm gücüyle tekrar ona saldırıyordu. Yüzü kan içinde kalmış, yer yer sızlıyordu. Bıçağını geriye doğru çekip, hızla kadının karnına sapladı. Sokak çığlıklarla inledi. Bıçağını çıkarıp tekrar sapladığında, kadın üzerine yığılmıştı.

Kadınla birlikte yere yığıldı. Herşey otuz saniye içerisinde olup bitmişti. İki insanın canına kıymış, onları hayattan men etmişti. Başından aşağı kaynar sular boşaldı. Nasıl yaptığını, nasıl olduğunu bile anlayamamıştı. Elleri hala titriyordu ve bıçağıda elinden bırakamamıştı. Başı zonkluyordu, iki insan öldürmüştü. Bu kavga etmeye yada başka birşeye benzemiyordu. Yüreği alev alev yanarken gözleri kadına çarptı. Gözbebekleri büyüdü. " Hayır hayır " diyerek gözlerini sımsıkı kapattı. Gözlerini açmak istemiyor ve kadının karnında ki şişliği görmek istemiyordu. Gözkapaklarını korkarak açtı, evet kadın hamileydi..

Kulakları çınlamaya başladı. Herşey bulanıklaştı. Zaman yavaşladı, yavaşladı ve durdu. İki kişiyi öldürmenin verdiği buz gibi soğuğun etkisini henüz üzerinden atamamışken daha büyük bir facia yaptığını anlamıştı. Etraftan gelen uğultuların arasında bir bebeğin ağlamasını duyuyordu. Sanki kadının karnından çığlıklar geliyordu. " Amca neden!.. " Boğazı kurumuştu, hızla etraflarınında toplanan kalabalığa, aptal aptal bakıyordu. O bir bebeği de öldürmüştü. Henüz doğmamış bir yavrunun, salıncakta sallanma hakkını elinden almıştı. Hiç doğmayacak, hiç büyüyemeyecek, hiç parka kadar yarış yapamayacak ve asla salıncakta sallanamayacaktı. Şuursuzca kanlı ellerini yüzüne götürdü. Yüzünü kapattı, kimse görmemeliydi bu büyük utancını. " Hayııır " diye bir feryat kopardı. Ama sesi çıkmıyordu. Tekrar bağırdı, hayır hiç kimse duymuyordu. Ellerini yüzünden çekti ve belirsiz hareketlerle gökyüzüne baktı. Gökyüzü bile kana bulanmıştı. Bir kaç kuş uçuyordu. Kanatlarının her hareketini takip edebiliyordu. Öylesine yavaş uçuyorlardı ki, sanki hayatı yavaş çekimden yaşamaya başlamıştı. Doğmamış bir yavru ve mutluluklarının gelmesini dörtgözle bekleyen bir ailenin ortasındaydı. Dişlerinin takırtıları arasından " İstemeden oldu " demek istedi. Fakat boğazından sadece hırıltılar çıkıyordu. Başı dönüyor, halen kulağında " Ben salıncakta sallanacaktım amca, neden!? " çığlıkları çınlıyordu. Yüreği kanadı, kanadı, kanlar gözlerinden akmaya başladı. Hıçkırıklar eşliğinde, kendini kana bulanmış asfalta bıraktı. Artık hiç birşey hissetmiyordu. Zaten ondan sonrasınıda hatırlamıyordu..

Düşüncelerden sıyrıldı. Kalbi teklemeye başlamış, her saniye vücuduna sancılar saplanıyordu. Nefessiz kalmak o kadar kötüydü ki, gözlerini bile açamıyordu. Yavaş yavaş hareketsiz kalıyordu. Ah tekrar keşke çocuk olabilseydi ve bir ömür boyu salıncakta sallanabilseydi. Acıdan boğazını artık hissetmiyordu. Son bir kez ayaklarını salladı ve hareketsiz kaldı. Birazdan darağacından indirilecekti ve bir daha asla salıncakta sallanamayacaktı, çünkü artık o bir cesetti...

M@D_VIPer
04-07-06, 20:30
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Sana Akıyorum Kaygısızca http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Sana akıyorum, hiçbir şey bu akışı geri çeviremiyor. Çünkü sen her taraftasın. Sağımda, solumda, arkamda, karşımda. Ne yana dönsem, ne yana yol almaya kalksam ulaşılacak her noktada sen duruyorsun.
Sana akıyorum, çünkü senin yolunda yürüyorum. Önüme çıkan hiçbir sapak, hiçbir kavşak ilgilendirmiyor beni. Yürümenin en zor olduğu yol bu belki de. Ama tozundan, toprağından, çakılından, çalısından şikayetçi değilim ben bu yolun. Sana ulaşmak için attığım her adımla mutlu oluyorum.
Sana akıyorum, çünkü hayatın akışı kadar doğal sana akışım. Doğa, her cinsin yaşayabilmesi için nasıl kurallar koymuşsa, benim yaşamamın da var olmamın da kuralı sensin.
Sana akıyorum, çünkü sesin de cismin de kuşatmış durumda beni. Senin kuşatmana karşı savunma yapmıyorum. Kalemin bütün kapıları açık. Yıkıcı bir kuşatma olmadığını biliyorum. Böyle bir teslimiyet rahatsız etmiyor beni.
Sana akıyorum, çünkü yüzüne, gözlerine, ellerine baktıkça kendimi görüyorum. Sesine yüklediğin gizli anlamları çözerken hep kendimden bir şey buluyorum.
Sana akıyorum, çünkü paylaşacak daha çok şeyimiz var. Bugüne kadar paylaştığımız her şey, daha sonra paylaşacaklarımızın da habercisi. Hayatın herhangi bir yerinde bir çiçeği birlikte tutup, birlikte koklamak, sonra o kokunun bize verdiği hazla sıkı sıkı sarılmak istiyorum sana.
Sana akıyorum, çünkü bir insanı tutkuyla, beklentisiz, delice sevmenin ne anlama geldiğini biliyorum. Birini böyle seveceksem, bu sadece sen olmalısın.
Sana akıyorum, çünkü seninle yaşamak sonu hiç gelmeyecek bir şölene benziyor. Bu şölenin tadını çıkarıyorum. Böylesine keyifli, böylesine eğlenceli bir şöleni yarıda bırakıp gitmek istemiyorum.
Sana akıyorum, çünkü 'hayatın uslanmaz ruhusun' sen. İşte ben bu ruha aşığım aslında. Seninle yenileniyorum, seninle yüreğime çöreklenmiş ne kadar kötülük varsa arınıyorum.
Sana akıyorum. Bütün coşkumla... Aşka dair ne varsa benimle birlikte onlar da akıyor sana. Benim gibi coşkun bir denizi aktığı yolu çok iyi bilen bir ırmağa çevirebilecek tek güç sendin. Orada kal. Ayrılma yolumun üzerinden. Sana ulaşamasam da bu yolda olmak bile yeterli bana.

M@D_VIPer
04-07-06, 20:30
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Sana Dair http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


hayat dediğimiz aldatmaca içerisinde kendi gerçeklerimizden kaçarak yaşıyoruz.belkide kendi gerçeklerimizin ne olduğunun farkında değiliz.kendimizi yaşadığımız duyguları isimlendiremeyecek aldatmacalar içerisine sokmakla gerçeklere ulaştığımızı sanıyoruz.geriye dönüp bakmak ihtiyacı hissedebilsek ne kadar yanıldığımızın farkına varacağız.ama nedense bir tülr yapımcı gayreti ve cesaretini kendimizde bulamıyoruz.daha ne kadar kaçacağız:kendimize gelme zamanı geldi artık

işte benim gerçeklerim:
inanmışımdır bağlanmışımdır her şeyimi adayacak kadar çok sevmişimdir.ama sen bundan çok uzaktasındır.ben sana bütün ömrümü adamışımdır sen bunun farkındabile değilsindir.
bir unutursun şarkısı tutturmş gidiyorsun.bir gün karşıma çıkarsın diye sonsuz bir sabırla bekleyişimden haberin yoktur.
hiç tükenmeyen bir umutla bekleyişimin aslında kendimi kandırmacadan başka bir şey olmadığının farkında olmama rağmen seni beklemekteyimdir.şunu biliyorum ki:savaşım yeni başlamıştır!ne yaparsa yapsın seni unutturamayacak olan zaman celladına karşı olan savaşım....
bu cellat sensizliğe alışmayı öğretecek belki ama,
UNUTMAYI ASLA

M@D_VIPer
04-07-06, 20:30
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Sana Geliyorum http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Gecelerin karanlık esaretinden, aydınlığına sığındığım güneşim.. Bütün geceleri bırakıp, yüreğimin bütün kızıllığıyla düşlerde seni yaşamaya geliyorum.
Geceleri kapatıyorum, ilkbaharda çimenler nasıl kaplıyorsa toprağı, kapattığım an gözlerimi, karanlığında yeşilliğini görüyorum. Biliyor musun, ilk defa yeşili bu kadar çok seviyorum.

Sadece yeşili mi? Evrendeki bütün renkleri ilk defa bu kadar canlı görüyorum. Aşkın sembolü olan gülün asilliğini, göğün sonsuz maviliğini, bulut beyazını, güneş sarısını ilk defa bu kadar çok seviyorum.

Sabah kalktığımda; sabahın serin nefesini, günün tazeliğini yeni yeni farkediyorum. Ve ilk defa yaşıyorum böyle dolu dolu. Hayatı seninle seviyorum..

Seni seviyorum.. Seni sevdiğim için katlanıp hayatın zorluklarına, yaşamı sevmeyi öğreniyorum. Seni sevdiğim için gülebiliyorum böyle içten, güne mutlu başlamaya karar verişim hep seni sevişimdendir.

Seni düşündüğüm an, yüreğimdeki mutluluğu tebessümlere döküyorum. Güzelliklerde hep seni görüyorum. Seni düşünmekten bitkin düşüyorum bazı geceler. Bu tatlı yorgunlukla yarı kapanan gözlerimde gülen halin beliriyor. Hayalini karşıma alarak uyuyorum, aynı hayalle uyandığım uykularımı...

Güneş doğar doğmaz, geçip göz kamaştıran sıcaklığının karşısına, sana seni ne kadar çok sevdiğimi anlatıyorum. Seni sevdiğimi söyleyerek başlıyorum güne ve yine mutlu olmaya karar veriyorum. Mutlu olabiliyorum. Mutlu olmam için o kadar çok neden var ki; göğün sonsuzluğunda, ağaçların yeşilliğinde, güneşin sarısında hep seni görüyorum, kulağıma gelen güzel seslerde seni işitiyorum.

Rüzgarın tatlı serinliğini, yüreğimi okşayan sevgini hissediyorum ve bütün güzelliklerin farkına varmamı sağlayan yari, yiğidi seviyorum. Mutlu olmam için o kadar çok neden var ki..

Ve biliyorum bana gülüm deyişi kadar sevdiğim gülümseyişini, bir sabah dudaklarına takıp beni mutlu edeceksin..

Sevgili "mutluluk kaynağı" seni seviyorum...

M@D_VIPer
04-07-06, 20:31
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Sanal Aşklar http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Sanal aşklar sanal kimliklerin birlikteliğidir.
Burada sorulması gereken erken bir soru var. Sanal kimlik nedir?
"Gerçekte olmayan kimlik" anlamına gelse de, sanal kimlikler bazen kişilerin gerçek kimlikleriyle özdeş olabiliyorlar.
Yaşadığımız hayat aslında bize yüklenen ve "0" yaşımızdan itibaren öğretilen rollerin oynandığı bir oyun değil mi? Bu roller aldığımız eğitimlerle pekiştirilmiş ve hala pekiştirilmekte değil mi?

İyi vatandaş, iyi aile babası, iyi evlat, iyi yönetici gibi yakıştırmalar bizim oynamamız gereken rollerin sınırlarını çizmiyor mu?

Biz bazen kendimizi bizim dışımızda oynanan bir oyunun parçası olarak hissederiz ve bunun doğurduğu iç tepkiler bizde sanal kimliklerin oluşmasına yol açar. Kişilik bölünmesi olarak küçümsenen ve sınıflandırılmaya çalışılan bu tepki aslında insan benliğinin kendini koruma refleksleridir ve "beyaz atlı prens", "hayallerin kadını", bu sanal kimliklerimizin ihtiyaç duyduğu simgelerden başka bir şey değildirler.

Sanal kimlik kavramına ikinci bir yaklaşımda daha bulunmak gerekiyor. Aslında sanal kimlik denildiğinde ilk aklımıza gelen şey İnternet oluyor.

Ancak düşünüldüğünde "Sanal kimlik" kavramı İnternet'in bir türevi değil, sadece İnternet sayesinde ortaya çıkma fırsatı bulan bir olgu. Yani İnternet, sanal kimlikleri yaratan değil, ortaya çıkmasını sağlayan bir araç sadece.

Sanal kimliği gizli kalmış veya toplum tarafından bastırılmaya çalışılan gizli cinsel kimlikle karşıtırmamak gerekir. Cinsel kimlik sizin sanal kimliğinizin bir parçası olsa bile, bu yazının konusu değil.

Sanal aşk ve gerçek sevgi.

Bir insan gerçekte hiç görmediği birine karşı sevgi duyabilir mi?
Bu sorunun cevabını başka bir sorunun içinde aramak gerekir. Sevgiyi nasıl tanımlamalıyız ?
Freud ve Libido'suna göre mi yoksa Eric Fromm ve Karşılıksız sevgi'sine göre mi?
Freud sevginin cinsel dürtülerin bir türevi olduğunu iddia eder. İki cinsin birbirine duyduğu ilgi sevgi değil, cinsel kökenli dürtülerin bir yansımasıdır. Ve Freud' cular şu soruyu sorarlar,
"Leyla ile Mecnun eğer kavuşsalardı yapacakları şey neydi?"
Eric Fromm cevap verir, "Bir annenin çocuğuna duyduğu veya bir itfaiyecinin kendini ateşe atarken ve hatta bizzat Freud çapında bir dehanın, ileri sürdüğü tezler doğrultusunda bin türlü hakaret ve yanlızlığa katlanırken hissettiği şey libido değil, karşılıksız sevgidir. Sevgi beklentisiz ve çıkarsızdır" der Fromm..
Bu yazının amacı, İnternet' te yaşanan aşkların benzersiz olduğunu kanıtlamak değil. Sonuçta insanlar aynı insanlar ve ilişkilerin niteliğini belirleyen yine onlar.
Ancak söylemek istediğim, İnternet'in insana verdiği sınırsız özgürlük duygusu ve fantazileri gerçekleştirmek için mükemmel bir araç olduğu hissi.

Başlangıçta ve bazen asla bunun farkına varamıyorsunuz. Ancak bu duygu davranışları ister istemez etkiliyor. Ve siz bakıyorsunuz ki gerçek hayatta oynadığınız rollerden sıyrılmış gerçekte olmak istediğiniz insan oluvermişsiniz. Ve siz önce kendinize sonra da karşınızdakine karşı dürüst olduğunuz sürece ilişki gerçekten dürüst ve çıkarsız bir hale geliyor.

Artık olduğunuz gibi kabul edildiğiniz duygusuyla karşınızdakini olduğu gibi kabul etmeye başlıyorsunuz. Anlattığınız düşünceleriniz ve duygularınız o kadar içten, bir o kadar bakir ve el değmemiştir. Gerçek yaşamda olamayacak kadar hızlı yol almışsınızdır kısacık bir zaman içinde.

Karşınızdaki kesinlikle doğru kişidir, çünkü siz onunla konuşmaya devam etmektesiniz. Sabahlara kadar birlikte aslında hiç yaşanmamış bir yaşamı paylaşmaktasınızdır. Yıllardır baskı altına aldığınız dürüst tepkiler vermeye başlarsınız. Onunla birlikte olmaktan ne kadar çok hoşlandığınızı, onunla birlikte kendinizi çok iyi hissettiğinizi anlatırsınız.
Bu duygularınız karşılıklıdır ve aranızda önceleri beklentisiz bir dostluk doğar ve sonra bu yavaş yavaş sevgiye dönüşür. Siz belkide evlisinizdir ve belki karşınızdaki kişi gerçekte asla birlikte olmayı düşünmeyeceğiniz yaşta veya sosyal statüde olabilir. Ve hatta siz İstanbul' da ve sevgiliniz Brezilya' da olabilir.

Ne farkeder ki, ihtiyacınız olan sarılmak için bir beden degildir. Aradığınız ve istediğiniz, sizi sizin kadar iyi anlayan birine karşı duyduğunuz sevginin o, zaman ve mekan tanımaz sıcaklığıdır.

Bir elmanın bir yarısı siz diğer yarısı "o" dur.
Size "Bu rüyadan hiç uyanmasak" der, siz de ona "Bu bir rüya değil" dersiniz, rüya içinde bir gerçekliği yaşadığınızı bilerek.

Birlikte idealinizdeki evi bulur ve içini eşyalarla donatırsınız. Kocaman bir koltuğun üzerinde birbirinizin saçlarını okşar ve küçük sevgi öpücükleri kondurursunuz dudaklara.
Bilgisayaryn soğuk ve soluk ekranı karşısında o öpücüğü hissedersiniz dudaklarınızda, ve gerçek olan hiç bir öpücük bu kadar derinden sarsmamıştır sizi daha önce.

Sonra; "sana tuhaf gelecek belki ama" dersiniz, "Seni seviyorum"...

Ekrandaki cevap mutlulukların en güzelini yaşatır size
"Ben de seni seviyorum"

Sonra ne mi olur?
Bilmem..
Bu sorunun binlerce cevabı var. Bu yazının konusu İnternet üzerinde yaşanan sevgilerin nasıl başlayıp nasıl bittiğini irdelemek değil. Sanal sevgileri bir masaya yatırıp psikolojik tahliller yapmak hiç değil. Sadece İnternet'te yaşanan "Sanal aşkların" günümüzde yaşanan bir çok aşktan çok daha gerçek olduğunu anlatmak.
Belki hayatınızın aşkını İnternet üzerinde bulabilirsiniz. Belki de bulamazsınız. Ama eğer o doğru kişiyi bulursanız, sakın

"Yarın bir başkasını bulurum" kolaycılığına kaçmayın.

Bulamayabilirsiniz.

Ona sahip çıkın ne pahasına olursa olsun !

M@D_VIPer
04-07-06, 20:31
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Su Gibi http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Bir an için su olduğunu düşün. Su denli özel, su denli yararlı ve su denli çok, tükenmez... İnanıyorum ki gerçekten de öylesin. Ama ister çeşmelerden dökül, ister göklerden yağ, ister nehirler dolusu ak; dibi olmayan bir kovayı dolduramazsın... Unutma daha çok bağırdığında daha çok dinlenmezsin, gürültünün parçası olursun yalnızca!..
Ormandaki hiç bir hayvan, ırmağın gürültüler koparan yerinden su içmeye çalışmadı şimdiye kadar. Hepsi hep sabahın en sakin anını bekledi; suyun durgun yerlerini bulabilmek için. Gittiler ve sakin sakin gereksinimlerini giderdiler, onlar için en uygun olan kendi istedikleri zamanda!
Sen hep bir su olduğunu düşün. Su gibi güzel, su gibi özel, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilmez... Ve su gibi yaşam kaynağı olduğunu düşün. Ama su gibi yaşatıcı ol. Su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil! Tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma; sana 'felaket' denmesin.
Vadiler ve ovalar varken önünde, yayılabileceğin küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, yaşam verirsin çevrene. Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen, korkulan ve kaçılan olursun seller, afetler gibi.
Tercih elindeydi hep ve hep elinde olacak... Ya dilini tutmayı öğreneceksin ya da hiç durmadan konuştuğun için yalnızca bomboş ve anlamsız sesler çıkartan birisi olduğunu zannettireceksin çevrendeki insanlara!
Düşüneceksin, kimin dinleyip dinlemediğini, kimin anlayıp anlamadığını. Düşüneceksin, anlatmak istediklerinin ne kadarını anlatabildiğini... Hatta anlayanların anladıklarının da senin anlattıklarının ne kadarı olduğunu düşüneceksin...
Konuşmak için en uygun zamanı bekleyecek, en az ama en uygun sözcükleri seçmeye çalışacaksın...
Yolcuların, önceden aldıkları biletleri ceplerinde olduğu halde, saatlerini kontrol ederek, zaman yaklaştığında, vapurun kalkacağı iskelede hazır olmaları gibi, sen de fikrini bildireceğin kişinin "kıyıya yanaşmasını" bekleyeceksin!..
"Ben canım isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede gelmek zorunda!.." demeyeceksin.
"Ben aklıma geleni aklıma geldiği biçimde söylerim. Karşımdaki de değil duymak, değil dinlemek, anlattığımdan bile fazlasını anlamak zorunda!.." demeyeceksin.
Keşke öyle olsaydı. Keşke haklı olsaydın ama maalesef değil... Ağzını açıp "Şelaleden dökülen suyu" içmeye çalışan bir tavşan gördün mü hiç?.. Ya da önüne çıkan ağaçları bile sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye uğraşan bir ceylan gördün mü?..
Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasını bekler; beyni olan her canlı gibi!
Hadi... Sen şimdi "su olduğunu" düşün ve kendini "su gibi" hisset... Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi yararlı... Su gibi yaşam kaynağı ve su gibi bitmez tükenmez olduğunu anımsa...
Ve yine su gibi "bir küçük bardağın içine" sığdır ki kendini girebilmeyi öğren insanların damarlarına. Yaşam ver... Vazgeçilmez ol…

M@D_VIPer
04-07-06, 20:31
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Stanford Üniversitesi http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip utangaç bir tavırla rektörün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından fırlayarak önlerini kesti... Öyle ya, bunlar gibi ne olduğu belirsiz taşralıların Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi?

Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkansızdı.. Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu.. Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; "Bekleriz" diye mırıldandı... Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi.. Sekreter sesini çıkarmadan masasına döndü.. Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi.. Sonunda sekreter, dayanamayarak yerinden kalktı. "Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa gidecekleri yok" diyerek rektörü ikna ya çalıştı. Anlaşılan çare yoktu..

Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini bulandırmıştı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi. Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu? Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti.

Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard'da okuyan oğullarını bir yıl önce bir kazada kaybetmişlerdi. Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki, onun anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyorlardı.

Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi. "Madam" dedi, sert bir sesle, "Biz Harvard'da okuyan ve sonra ölen herkes için bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner..."

"Hayır, hayır" diyerek haykırdı yaşlı kadın.. "Anıt değil... Belki, Harvard'a bir bina yaptırabiliriz". Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar fırlatarak, "Bina mı?" diyerek tekrarladı, "Siz bir binanın kaça mal olduğunu biliyor musunuz? Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan fazlasına çıktı..."

Tartışmayı noktaladığını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaklardan kurtulabilirdi.. Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü: "Üniversite inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş? Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?" Rektör'ün yüzü karmakarışıktı.. Yaşlı adam başıyla onayladı. Bay ve bayan Leland Stanford dışarı çıktılar. Doğu California'ya, Palo Alto'ya geldiler. Ve Harvard'ın artık umursamadığı oğulları için onun adını ebediyen yaşatacak üniversiteyi kurdular.

Amerika'nın en önemli üniversitelerinden birini STANFORD'u.

*****

Ayağınıza kadar gelip, sizinle görüşmek isteyen insanlara yaklaşmadan önce bir kez daha düşünmeniz dileğiyle...

M@D_VIPer
04-07-06, 20:31
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Söz Yetmese Bile.. http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Seni seviyorum, çünkü her sabah kalktığımda bir günü daha seninle geçirecek olmanın mutluluğunu yaşatıyorsun bana. Ben güne seninle başlıyorum ve her gün hayatı yeniden keşfediyorum.
Seni seviyorum, çünkü gökkuşağının her tonunu gölgede bırakan en parlak renksin sen. Her şey senin rengini taşıyor ve benim için ancak o zaman anlamlı oluyor.
Seni seviyorum, çünkü soğuk günlerinde içimi ısıtan ılık rüzgarsın. Sıcak günlerdeyse ferahlık veren kuzey rüzgarı. İliklerime işleyerek esiyorsun.
Seni seviyorum, çünkü her şeyde sen varsın. Nasıl olmayacaksın ki... Sanki sen doğduğumdan beri içimdeydin. Yüreğimin en derin köşesindeydin. Sanki ortaya çıkmak için beni bekliyordun. Ve ben orada olduğuu fark edince hakettiğin yere çıkardım seni.
Seni seviyorum, çünkü hep benimlesin. Seni görmem için yüzüme bakmam gerekmiyor. Gözümü kapatsam oradasın. Gördüğüm her yüz aslında sensin.
Seni seviyorum, çünkü gözlerinin içindeki binlerce yıldız, gecenin karanlığını delip geçiyor. Sen bana bakarken ben kendimi yıldızlara bakıyor gibi hissediyorum. O yıldızların parlaklığında kaybediyorum kendimi. Gözlerim kamaşıyor ama şikayetçi değilim aydınlığından. Güneş doğmasa, yıldızlar kaybolmasa diyorum, ama biliyorum ki güneşim de sen olacaksın gecenin sonunda. Bu kez parlak, daha aydınlık çıkacaksın karşıma.
Seni seviyorum, çünkü saçlarının ellerimin arasında kayıp giderken, dünyadaki cennetibulmuş gibi hissediyorum kendimi. Cennetin sahibi sensin ve biliyorum ki sadece izin verdiklerin girebilir o cennete. Ben o cennette kalmaya kararlıyım.
Seni seviyorum, çünkü her gülümseyişin içime yeniden yaşama sevinci dolduruyor. Her gülümseyişin, karamsarlığı yıkıyor, umutsuzluğu parçalıyor. Bir çiçek bahçesine çeviriyor çorak dünyayı.
Çiçek dedim ya, bir çiçek adı verseydim sana papatya olurdun.Açısıyla dünyaya, insanlara baharın geldiğini müjdeleyen papatya... İddiasız ama güzel. Güzel ama kibirsiz...
Seni seviyorum çünkü, seni sevmeyi, sana dokunmayı, seni dinlemeyi, sana bakmayı, seni koklamayı, seninle paylaşmayı seviyorum. Seninle birlikte insana dair ne arsa onları da seviyorum.
Seni sevdiğimi anlatmaya çalışırken ne kadar çaresiz olduğumu da görüyorum. Her sözcükten sonra durup tekrar tekrar düşünüyorum, seni yeterince anlatabildim mi diye.. Biliyorum ki yetmeyecek, bu kadar sözcükten sonra bile sana sevgimi anlatamamış olacağım.
Sözcüklerin bittiği yerde gözlerime bak. Onlar bu sevgiyi çok daha iyi anlatacaktır sana..

M@D_VIPer
04-07-06, 20:32
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Söyle Anlar mısın http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Evet hatırladın mı bilmiyorum ama yolun sonuna geldik çoğu zaman eğlendik çoğu zaman hüzünlendik ama birbirimizi tanıdık en önemlisi bu veda sahnelerine pek alışık değilim aslında aslın da veda da yaşamadım bu zamana dek insanları sevdiğim için kıramazdım ayrılsam bile dost olarak kalırdım ilk sevgilimle bile hala görüşüyorum eski günlerden konuşup hasret gideriyoruz suya nasıl hasret kalır insan sana öyle kalacağım denize nasıl hasret kalır insan sana da öyle içimde büyüttüğüm sevgi ağacı artık gidiyor başka mekanlara dönmek için dualar etsem de durduran yok akan nehrin suyu artık bitiyor içindeki balıklar ölüyor susuzluğa alışmış kaktüs bile bu ayrığa dayanamayıp suya hasret kalıyor sevenler bizim için mumlar yakıyor biliyorum ki fayda sağlamayacak sonbahar yaprakları ile birlikte bu diyardan gideceksin ne gören ne bilen olacak biliyorsun sonbaharı hiç sevmemiştim hep bana kaybettirdi her şeyi önce köpeğim sonra en sevdiğim varlığım sen ağaçlardan aldığı yetmiyormuş gibi benim en değerli varlığımı aldı yine de gözü doymadı aslında ben öldüm de
Ağlayanım yok adın gibi bana son noktayı koyup bitirdin ben bittim şimdi sıra sende mızıkçılık yok bende senin elinden yağmurları almak istiyorum döktüğün ağaçların yapraklarını alıp bir daha vermeyeceğim son olarak da rüzgarlarını alıp seni sıcaktan bunaltı cam belki o zaman sevginin değerini anlarsın
Söyle anlar mısın?

M@D_VIPer
04-07-06, 20:32
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Sonda Denilenler http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Bundan bilmem kaç sene önceydi.Kardı kıştı.Sabahın yedisine vurmuştu saat,uyandım.Tüm kara çalılarda uyandı.Kapıları fırtınalar dövüyordu.Açmayacağım dedim bugün açmayacağım gidin.Kapıları kırmışlardı.Çaldılar götürdüler beni benden çaldılar götürdüler beni senden.Sensizlik bir ölümdü.Öldüm be gülüm kendimi kendim gömdüm toprağa.Şimdi anlıyorum sensizliğin nasılda zor olduğunu.Şimdi anlıyorum yağmur altında neden ıslanmadığını,gözlerinin her baktığında kavurduğunu şimdi anlıyorum... Bir ışık geliyor ben tüm bunları derken ve bir bakış geliyor yüreğinden gönlüme.Hissediyorum;tenini,dudaklarını,saçla rını ve beni gömerken toprağa düşen göz yaşlarını...Elveda sana,duymasanda bir daha seni seviyorum....

...tüm sevenlere adanmıştır…

M@D_VIPer
04-07-06, 20:32
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Sonsuza Kadar http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Sonsuz sokaklarda yürürken elimeki bir kuruşla bile sana yüz milyonluk elbiseyi almak isterdim.Düşündüğüm bütün düşlerin gerçekleşmesini isterdim senin gelmen ve bana dönmen gibi.Asla yılmak istemezdim ;ama şu anda seni düşünüyor, seni yaşıyor ve seni seviyorum umutsuz olsam bile.Yıldım.Söz vermiştim arkama bakmadan yürüyeceğim,sonsuz kara ağaçları geride bırakacağım diye. Ama sözümü tutmadım ve ağlıyorum. Ağaçlar duysun diye. Yıldızlar parlasın diye. Düşündükçe seni yaralarım acıyor ama ilerliyorum yılmadan, usanmadan. Unuttun işte beni. Söz vermiştin bana. Yürüdükçe eski anılar canlanıyor gözümde ;ama onları silip atamıyorum, atmayacağım, atamam. Seni yaşadıkça, sensiz hayatı da yaşamış oluyorum en umutsuzundan, en kırıcısından. Seni görünce heyecanlanıyordum artık seni sadece rüyalarımda görüyorum seni. Düşünüyorum bir daha gelecek misin diye? Gelirsem ne yapacağım diye? Ama bana en fazla acı veren senin aşkınla yanıp yokolmak! Ama bana döneceğini bilsem bile hüzünleniyorum, ağlıyorum sonsuz mehtabın altında ''Niye beni terkettin?'' diye. Beni bir daha bulamazsan ne yapacaksın bilmiyorum ama ben seninle olacağım her anında yaşamının. Bir gün sen de hayata göz yumarsan seni bekliyor olacığım diğer tarafta. Sana ancak oarda sarılacağım. Artık seni gerçekten göreceğim. Sen hayal değil gerçek olacaksın o zaman sonsuza kadar da benimle olacaksın ve benim gibi haykıracaksın ''seni seviyorum'' diye. Seni affedeceğim o zaman. Çünkü sana değil kendime kızgınım. Beni terketsen de beni sevmesen de ben seni sonsuza kadar seveceğim ve bekleyeceğim geri dön diye...

M@D_VIPer
04-07-06, 20:32
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Sonbahar Gözlü Çocuk http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Yine hüznü getirdin değil mi geceme? Yine yaptın yapacağını ve yine sararttın yeşeren umutlarımı!...
Öyle bir rüzgarla savurdun ki!...ama sadece sessizim. Bir yaprağımı daha kaybettim sevgi çınarımdan. Ama yapraklar dökülmeye mahkumdurlar değil mi? Hem sonra yeniden yeşerirler ve sen yine sarartıp alırsın yapraklarımı benden. Ne önemi varki?...

Yeşeren herşey sararmaya mahkum öyle değil mi? Her çiçeğin solmaya mahkum olduğu gibi...
Sen bütün yeşillerin yazgısısın, bütün rüzgarların dostu, bütün yalnızların yoldaşısın...
Sen yüreğimdeki sarı sonbaharım; Sen gözlerimdeki yeşilin ardına gizlenip beni hüzne boğanımsın
Ama yinede sen İYİ Kİ VARSIN!..

M@D_VIPer
04-07-06, 20:33
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Sonbahar http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Ne zaman sonbahar gelse, sarı sarı yapraklar düşse dalından ve sürüklense rüzgarın önünde bir yaprak. Ne kadar ısıtırsa ısıtsın dağları, ovaları güneş; ne kadar sıcak ve parlak olursa olsun gökyüzü, üşürüm, ürperirim içimden!.. Üstüme üstüme yürür hüzünlü güz günleri...

Bilirim ki, acılardır yüreğimde yankılanan ve içimdeki sevdadır acı veren her andığımda yurdumu. Şimdi her zamankinden daha yorgun ve çaresizim. Her zamankinden daha çok muhtacım sana anlıyor musun? Özlemin içimde ateş olup yaksa da, vucudum buzlar içindeymiş gibi titriyorum!.. Dışarıda kırk derece sıcak var, insanlar serinlemek için habire sulara koşuyor ama ben kar altındaymışım gibi titriyorum, üşüyorum. Anlıyorum ki, beni hiç bir şey ısıtamayacak senin kollarından ve sıcak sevginden başka...

Ne zaman sonbahar gelse, dağ doruklarında insanın içini ürperten rüzgarların uğultusunda hayatın bana küs ıslığını duyarım!... İçime dalga dalga yayılır yokluğun, rüzgarda dalları kırılmış bir ağacın hüznü gibi suskun dururum. Bedenim sızlar, yüreğim titrer... Anlatamam kimseye yüreğimden geçenleri... Kendini anlatamamak ne kadar da acıdır bilir misin? En çok da ona yanar yıkılır insan... Kim bilebilirki, ben bütün acı çekenlerin yazgısıyım, bütün kimsesizlerin dostu, bütün yalnızların yoldaşıyım... Yüreklerdeki sarı sonbahar; Gözlerdeki yeşilin ardına gizlenmiş hüzünlü güz günüyüm...

Hayatımız ki, bir damla aşk iksiri kırık kadehlerde yudumladığımız, bir damla su; Bir tutam şiir, volkanlar kadar dağlayıcı ve kor!... Şimdi yüreğimin en derinlerinden kopup gelen sınırsız bir sevgi seliyle sana gelmeyi, yüreğinin en sıcak yerine sığınıp kaybolmayı ne kadar çok istiyorum. Ne kadar istiyorum gözbebeklerindeki kıvılcımların titreşimlerinden bir aşk türküsü gibi çakıp ve anlamsız yaşadığım bu hayattan kurtulup, yeniden bulmayı kendimi gözlerinde....

Ne zaman güz günleri gelse sararır yeşeren umutlarım!... Hoyrat rüzgarlarla savrulur dallarım, bir yağrağımı daha kaybederim ömrümün sevgi çınarından...
Ömrüm gizli bir yara da olsa yüreğimde ve savrulan bir sonbahar yaprağına da yazılı olsa adım; Ben yine de mehtabın kollarında yeniyetme sevdalar tomurcuklanırken bahara, sarmalıydım seni; Dingin derin ırmaklar akarken hasrete, bütün yalnızlıkları yıkmalıydım gözlerinin içine baktığımda. Tuttuğumda yumuşacık beyaz ellerini, unutmalıydım bütün acılarımı!.. Kadehlerde aşk iksiri yudumlanırken doya doya içmeliydim dudaklarını.. Bütün karanfiller güller solmalıydı bahçelerde, yüreğimizde tomurcuk tomurcuk sevda açarken!...

Şimdi gecenin geç bir vakti. Sicim gibi yağmur yağıyor kaldırımlara, yağmurdan kaçıp herkesin evine sığındığı bir saatte, ben evden çıkıp, sahipsiz bir sokak kedisi gibi sırılsıklam boş kalan sokaklarda dolaşıyorum avare avare. Gecenin zifiri karanlığı üstüme üstüme geliyor, şimşekler çakıyor, boşanırcasına ağlıyor gökyüzü ama yağan yağmurlar yüreğimin yangınını söndüremiyor.. Denizler nehirler de ağlıyor, ben ağlıyorum, inadına sokaklara boşanıyor gözlerim. Gözyaşlarım sağanak sağanak karışıp gidiyor sulara.. Ellerim üşüyor, üşüyen ellerimi alıp yanan yüreğimin üstüne bastırıyorum. Dinmiyor küçülmüyor acım...

Fırtınalı bir gecenin kör karanlığında bir başına ıpıssız sokaklarda yürümek ne kadar zordur. Hele tutunacak bir dalı kalmamışsa insanın bu dünyada ve gidilecek bir yeri de yoksa. Hayatın anlamsız girdabında debelenmek, anlamsızlığın boşluğunda kalakalmak, bir başka ölümdür aslında insan için.

Her sonbahar geldiğinde ben ayrılıkları yaşarım. Elvedaları, yalnızlıkları, özlemleri, solgun kırık beklemeleri; Bir de adı konmayan iç çekişleri, korkuları, uzak ve dalgın bakışları akan sulara, hıçkırıkları...

Ve yüreği buğulu sevdalı aşıkları düşünürüm her sonbahar geldiğinde. Pişmanlıkları, kalpte gizli kalan sırları ve kalpte gizli kalıp bir ömür kanayan yaraları, suskunlukları, ayrılıkları, sınırları, gurbet de ölüp gidenleri ...

Ne zaman sonbahar gelse unuturum içimdeki mavinin çağrışımını, beyazın ışığını, baştan aşağı acıya keser bedenim. Gülmeyi unuturum ne kadar zorlarsam zorlayayım kendimi, gülemem. Anlarımki, benim yüreğimde ağlıyor gözlerimle beraber... Şu uzak diyarlarda hüzün ve acı sızı sızı dokunuyor gönlümün en derin gergefine. Karanlık bir dehlizde yolunu bulmaya çalışan şaşkın bir yolcuyum sanki. İçimdeki deli rüzgarlar alıp buralardan çok uzaklara götürüyor beni. Çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği kıyılara savuruyor ruhumdaki özlemleri...

Hayatımın inciten, acıtan yanını sığdıramıyorum hiç bir coğrafyaya. Bilincimi kaybetmek istiyorum, hatırlamamak geçmişimi ve unutmak bütün ihanetleri. Üşümek ve düşmek istiyorum derin bir uçurumun kenarından. Ölüm etrafımda durmadan dans ediyor biliyorum. Bir gün hiç beklenmedik bir yerde vuracak beni. Korkmuyorum, ölüm kıyafetimi giyiyorum hergün üstüme. Hayallerimin düştüğü yerde düşeceğim. Gözlerimde fer, dizlerimde derman kalmayacak. Vurgun yemiş dallar gibi düşeceğim yerlere, bir daha hiç kalkmayacağım.

M@D_VIPer
04-07-06, 20:33
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Son Yolculuk http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Bu beraber son yolculuğumuz Dilara. Belki de son gulüşümüz, son bakışımız, son el ele tutuşumuz. .Sıkı tut ellerimi bırakma Dilara. Kocasının elini usulca tuttu Dilara...Parmaklarının arasında hafifce sıktı ellerini.

Dilara öfkeleniyordu kocasının bu sözlerine, belki de gerçeği kabullenmek istemiyordu. “Neler saçmalıyorsun sen Allah aşkına” deyip çıkışıyordu her defasında.
”Bu devirde her şeyin bir çaresi vardır muhakkak, dur bakallım tahlil sonuçları alınmadı bile”. “Bırak bu saçma sapan konuşmaları..Hem tercüman zamanla iyilececeğini söylemedi mi?..” Hasan acı acı gülümsedi karısının söylediklerine. Sadece teselli amacıyla söylenmiş sözler olduğunu biliyordu. Bu laanet hastalığın hiç bir çaresi yoktu. Kanını emen kanser hücrelerini şimdiye kadar değil yok etmek, durdurabilecek bir şey bile bulunamamıştı dünyada. Hem teknoloji, hem tıp bunun karşısında aciz kalıyordu.

Terden sırılsıklamdı Hasan’ın yüzü, alevler içinde yanıyordu vucudu. Hastaydı dalgın ve bulanık bakışları, çocukluğunun yemyeşil yollarında nazlı bir kelebek gibi, son uçuşlarını yapıyordu sanki. Acı gerçeğin farkındaydı ama karısına asıl gerçeği açmaya cesaret edemiyordu. Oysa doktor bir kaç aylık ömrünün kaldığını tercümana söylerken, o tarzanca Hollanda’casıyla da olsa anlamaya yetmişti.

Bu son yolculuğumuz olmayacak diyordu Dilara. Son gülüşümüz asla değil. Biz seninle beraber ne engeller aşıp bugüne geldik düşünsene. Bunu da aşacağız evelallah inan bana. Sonra seni bensiz asla hiç bir yere kimse götüremez.

Hasan. İnanmak güzel Dilara diyordu, ümit etmek, çocuk yüzlü hayallere sığınmak, yayla yollarında türküler söylemek güzel. Fakat bu son yolculuğumuz olacak Dilara, son gülüşümüz son ağlayışımız, son sarılışımız belki. Sıkı tut ellerimi bırakma Dilara. – “Ne olur sus Allah aşkına şimdi ben öleceğim’’. deyip çıkışıyordu kocasına her defasında.

Televizyonda Mahsuni Şerif’in Dumanlı dumanlı oy bizim eller türküsüne daldılar. Doğup büyüdükleri ilk gençlik yıllarının geçtiği köyleri, ovaları, dağları, yaylaları buram buram tüttü yüreklerinde. Gözlerinde iki damla yaş olup süzüldü özlemleri. Geldiği yerler ayaklarının altındaydı sanki, dağları, tepeleri, ovaları yüreklerindeydi.

Beraber bu son yolculuğumuz olmayacak son gülüşümüz asla değil deyip mırıldanıyordu durmadan Dilara. ‘’Ah bu geceler bir uzayıverse Allahım’’. diyordu ‘’Günlere, aylara, yıllara yayılıverse ve ben başımı göğsüne yaslasam Hasan’ımın, uyusam onun yerine bir daha hiç uyanmasam sonsuza değin’’.

Kocasının hastalığını ve beraber geçirdikleri günleri düşünüyordu durmadan. Bütün evliyalar, ermişler, üçler, beşler, yediler, kırklar adına dua ediyordu Dilara. ‘’Kocamı bana bağışla ey ulu Allahım’’ deyip yalvariyordu Allaha. ‘’Çıksın aramızda tepemize zulüm gibi dikilen bu ölüm.’’ Ne olur yine o eski günlere, eski neşelere dönseler, alıp götürse kocasını doğup büyüdüğü yerlere. Ilık bir esinti sarsa kolarına, dindirse ateşinı Hasan’ının. Şefkatli bir anne, dağ kokulu bir baba gibi sarılsa boynuna.. Gidip bir köy evinin sıcaklığına sığınıverseler, bir köy sokağına. Varsın olmasındı hiç bir şeyleri Hasan’ından başka.

Her kocasına baktığında içinde bir şeyler kırılmış gibi hep gözleri buğulanıyordu. Bu sabah hemşirenin kendisine söylediği korkunç haberi bi türlü içine sindiremiyordu. Beyniyle, kalbiyle bunun kötü bir rüya olması için yalvarıyordu Allaha. Bütün ümidi son gün yapılan testler sonucunda bir şey çıkmaması idi. Bundan önce yapılanlarda bir yanlışlık olduğunun söylenmesiydi. Bütün kalbiyle inandırmıştı böyle bir sonuca kendini. Gerçeği asla kabul edemiyor, bütün gece düşündüğü gibi, bunun bir yanılgı bir hata olduğuna odaklanmıştı.. Her şeye rağmen yüreğinde bir umut taşımak zorundaydı Dilara. Gerçeklerle, hayallerin karıştığı bir rüya aleminde yaşıyordu ve hayaller bile acı veriyordu artık.

Evet sen hastasın canım Hasan’ım lanet olası bu hastalık seni mutluluğumuzun ortasında buldu... Bak göreceksin kurban olduğum iyileşip memleketimize döneceğiz. Varsın hiç bir şeyimiz olmasın sen olduktan sonra.

Hasan Dilara nın söylediklerinden habersiz düş görüyordu konuşuyordu durmadan. Bak diyordu Dilara’m senin duaların kabul oldu iyileştim bak.

Dalıp dalıp gidiyordu, sonsuz bir acı içindeydi. Belli belirsiz düşler kuruyordu durmadan. Kararan, ışıldayan belli belirsiz yanıp sönen bir tıkanıklığın, yanıp sönen yıldızların altında yürüyordu sanki. Karanlıkta bir kaybolan sonra kendini yeniden bulan bir gecenin içinde, her defasında karısının yüzünü görüyordu.

İçinde debelendiğim çaresizliğimden çekip al beni, sıkı tut ellerimi bırakma Dilara. Sıkı tut bileklerimden... Aşağısı uçurum, düşersem paramparça olurum. Bırakma beni kadınım. Güzelim bırakma beni.

Aldığı ilaçlar ağrısını dindirince rahatlıyordu. Karısıyla konuşmak isterdi hep. Ah Dilara’m çocukluğumun dağ kokulu, eşkın kokulu yayla zamanlarını özlüyorum. Soğuk pınarları. Uzun ve uzak zaman dilimlerinde yaşadığım, kuzular peşinde koşan, dizleri kanayan o köylü çocukluğumu.

Ah Dilara’m nasıl anlatılır bir özlem bilmemki. Bir özlemki yüreğimde kor yangını. Her gün biraz daha tutuşan, yangını biraz daha büyüyen. Yandım kavruldum hasretin ateşiyle bu gurbet ellerde. Kavrulan bir çöle döndü yüreğim, gayri buralarda ölüp gideceğim. Ölümüme aldırmıyorum seni şu küçük yavrularla bırakıp gideceğime kahroluyorum. Seni kimsiz, kimsesiz şu küçük yavrularla bırakıp gitmek kahrediyor beni. Uzan yanıma kurban olduğum bak Uzan yanıma Dilara. çocukluğumun yıldızları yavaş yavaş kayboluyor bak, yanıma uzan tenin tenimi okşasın, ellerin elimi, yanıma sevgi sıcaklığını koyuver üşüyorum. Gülümse güneşe doğru, gülümse saçların yüzümü okşasın.

Ben de gülümsüyorum bak köy yollarında çocukluğum zıplıyor. Kuzular peşinde koştuğum yaylalardır orası. Şu köyün dağlarında, tepelerinde, ovalarında ayak basmadığım yer bulamazsın Dilara. Bütün alıç, elma, armut, ceviz, erik ağaçları tanır beni, bütün sular, dereler, pınarlar tanır sesimi. Bütün rüzgarlar savrulan saçlarımı, bütün sevinçler, yalnızlıklar gözyaşlarımı tanır. Bütün kuşlar kelebekler, çiçekler ıslığımı.

Çocukluğumun yıldızları kayboluyor yavaş yavaş. Belki de geldiğimiz, gezdiğimiz yerlerde ayak izlerimiz de silinmiştir kimbilir?. Unutmuştur bizi dere, tepe,ceviz, kavak ağaçları, yer- gök. Elimi sıkı tut bırakma kadınım. Gözpınarlarından günlerce akan damlalar fırat’ın kederli akışına karışıyordu sanki. Daraldıkça çıkıp bir dağ başına alabildiğine haykırmak geliyordu içindeki ateşi. Yankılı kıyılara... Bazen de kanadı kırık bir kuş gibi uçmak istiyordu masmavi gökyüzüne...

Hasan kuruyan dudaklarını diliyle ıslattı. Asıl korkunç gerçeği Dilara’ya anlatmak istiyordu ama Dilara bi- türlü ne dinlemek, ne de inanmak istiyordu. Bak Dilara yeni tahliller formaliteden öteye geçmez, bir farklılığın ortaya çıkması imkansız denilecek kadar az. Kemoterapinin bir yararı olacağınıda sanmıyorum. Başa gelen çekilecek, ölümden kaçmak olmuyor. Yapılacak bir şey yok. Ben ölümden korkmuyorum artık. Oldukça sakin konuşuyordu, alıştırmıştı kendisini, sıradan olağan bir şey anlatıyormuş gibi, ummarsızca anlatıyordu her şeyi. Artık daha fazla yaşayacağımın bir garantisi yok, durum ortada, önemli olan senin kendini buna alıştırman. Belki iyi bir tedavi süreyi biraz daha uzatmaya yarar ama hepsi o kadar. Her defasında Dilara öfkeyle bağırıyordu Tamam be adam anladık işte, her şeyin bir sınırı var. İstersen cenaze törenini de konuşallım ha ne dersin. Sen kendini buna şartlamış olabilirsin ama bizim bunu kabullenmemiz mümkün mü dersin? Biz buna hazır değiliz. B!
u şekilde çocukların yanında konuşursan onların halini düşün bir de...

Hasan sessizce karısının yüzüne baktı. Bir ara karısın bakışlarıyla karşı karşıya geldi. Hüzünlü bakışları yüreğine saplandı sanki. Yüzüne bakmaya dayanamayacağını anlayıp görmemek için başını çevirdi. Karısı haklıydı ama hiç kimse onun içinde kopan tufanı, çektiği acının şiddetini ölçemiyordu, göremiyordu. Anlamıyordu ne büyük bir dehşet içinde olduğunu. Sevdiği insanları, karısını, çocuklarını bırakıp gitme korkusu sarıvermişti bir anda bedenini. Ölüm bütün soğukluğuyla karşısına dikilivermişti sanki... Sessizce soluyordu günbe gün hazan yaprağı gibi ... Gözlerinin önünde çocukluğu, ilk gençliği geçiyordu yıl yıl. Gitgide daralıyordu Hasan nefessiz kalıyordu. İçi kanıyordu derinlerden dağlara, ovalara, ırmaklara akıyordu.


Kadın içi burkularak ve minnetle baktı kocasına. Gözlerinden ip gibi süzülen yaşlara engel olamıyordu. Kocasının, gözlerinin önünde her gün biraz daha erimesine tahammül edemiyordu. Uykusuz kabus gibi geçen gecelerin izleri yüzüne yansımıştı. Sararmış bir kaç ay içerisinde adeta 10 yaş birden çökmüştü.

Hayatını birleştirdiği, yıllarını, mutluluğunu, sevincini, üzüntüsünü, her şeyini paylaştığı, canından çok sevdiği insan ölecek miydi?. Onu bir daha görememek, sesini duyamamak, gülüşünü işitmemek, şakalarını, esprilerini dinleyememek olacak iş değildi. düşündükçe çıldırıyordu Dilara. İnanmak kabullenmek istemiyordu bi- türlü.

“Çekip gidersen her şeyimi kaybederim” diyordu Dilara, “gülüşümü, mutluluğumu, yaşama sevincimi, yaşama dair ne varsa”. “Her şeyim biter yerle bir olur. Biliyor musun? ansızın bir rüzgar gibi girmiştin gönlüme, rüzgarın savurduğu yapraklar gibi çekip gidemezsin bir anda. Hayatla mücadele saflarımın hepsini kaybederim. Bu yalancı dünyada tek dayanağım, gerçeğim, yaşama nedenimsin. Yaşamak bu kadar güzel ve anlamlı olur muydu sen olmasaydın.

Hasan’ın düşlerle, düşlerde konuşmalarla günleri gelip geçiyordu. Vucudu ateşler içindeydi. Ağrılarını dindirmek için verilen ilaçlar, serumlarda etkisiz kalıyordu artık. Kesik kesik öksürüklerle sarsılıyordu vucudu. Titriyordu, kor gibi yanan vucudu buz kalıbı işindeymiş gibi üşüyordu.

Her yeri korkunç ağrılarla sızlıyor, kolunu bile kaldıracak gücü bulamıyordu kendinde. Ama ağrıları, sızıları ne kadar da şidetli olursa olsun, sıkıntılarını mümkün olduğu kadar gizlemeye çalışıyordu. Eşini, çocuklarını daha fazla üzmek istemiyordu. Bilincini kontrol edemiyordu bazen, beyni, bakışları gittikçe bulanıklaşıyordu. Gözleri kararıyor, kanı çekilir gibi oluyordu. Elini güç bela kaldırıp parmaklarıyla işaret etti. Hasan Hasan iyi misin sonra var gücüyle bir çığlık kopardı. Hasan zorla dudaklarını kıpırdattı. artık seside kısılmış bir fısıltı halinde çıkıyordu.
Dilara m her yer kararıyor... Bırakma ellerimi üşüyorum Dilara diyordu son kez. Bu son yolculukları oldu beraber, son sarılışları, son el ele tutuşları.

Hasan’ o hep gülen gözlerini, dost ve insana güven veren bakışlarını, her sabah özenle taradığı saçlarını, güzel ses tonunu, kibarlığını, efendiliğini, dostluğunu, üç çocukla eşini ve dostlarını geride gözüyaşlı bırakarak, genç yaşta göçüp gitti gitti bu dünyadan.

Hasanın yüreği çöl yangını. Hasan burdan çok uzaklarda şimdi. Hasretlerin kanadığı yerde belki. Erzurumun küçük bir dağ köyünde yıldızlara bakıp üşüyor hergece. Çocuklarını düşünüyor. Kimbilir belki bulutların suların gittiği yönde. Karısı çocuklarıda gitmiş olacak kırıldığında gökyüzü. Gün gelir kavuşacak elbet sevdiklerine Hasan. Uzanacaklar yanyana, cancana. Hasan’ın yüreğinde yeniden kuracaklar dünyayı. İçini sevgiyle, hasretle doldurarak. Çektiği bütün acıları yüreğinin yangınında yakacak.



Sırtımızda eski bir ceket
Kırık bir bavul elimizde
Yürürüz izinde acıların
Yüreğimizin üstüne basa basa

Başımız eğik, bağrımız ezik
gözümüzde yaş, gönlümüzde yas
sarıp gurbet yorganlarına umudu
kör bir geçim uğruna düşeriz yollara

hicranı gözlerimize doluyarak
ve suluyarak yüreğimizde hüznü
yürürüz biçare acılı acılı
yürürüz can çekişe çekişe

tutunacak dal ararız, dinleyecek dost
ağlamak ve anlatmak için dünyaya kederimizi

ayrılık boranında korlaşır bağrımız
zorlaşır gülmemiz
solur da solur sevdamız yüreğimizde kımıl kımıl

dağlarca acılarla ve de sancılarla
yürürüz ritminde yürek atışımızın
yürürüz ritminde nefes alışımızın
yürürüz bitik un-ufak ola ola
onca yiğitliğimize bakmadan

hasrettir önümüzde sıra sıra
yol yol ayrılıktır
dağ dağ acıdır gidilen
gurbettir, derttir, mihnettir
sineye çekilen dizi dizi

Ne yana vursak
üstümüze kararır hava
şimşeklenir gökyüzü bıçak bıçak
bulutlar yığılır kalır gözlerimize
her kirpiğimizde bir deniz çalkalanır.
nereye varsak,
bağrımıza saplanır ayrılığın oku
devriliriz bir ihtiyar çınar gibi ağır ağır
garipliğimiz kuşatır dört bir yandan
bağlanır elimiz kolumuz
nereye varsak sarpa sarar yolumuz

hasret kalırız bir dost gülüşüne
hasret kalırız bir dost öpüşüne
düğün dernek kurar acılar içerimizde
çiçeklere kar düşer
umutları yel alır
ardımızda nice kimsesiz ölüler kalır
ölülerki bizim ölüler,
nasıl ki bu acılar bizimse

bir yanı buruk olur çırpınır yüreğimizde
bir yanı yaş olur süzülür gözlerimizde
akar
akar
akar
dökülür çile denizlerine
gurbet rüzgarlarınca acılı ıslak

tufan kopmuş yel savurmuş gayrı
oflamak vız gelir gönül fırtınamıza
umudumuz ekmeğimiz,
acımız kederimiz
bir kara sevdamızdır yenemediğimiz

gözyaşlarını saklama benden
kaçırma gözlerini gözlerimden
oy kurban olduğum
derincene bak
bu nasıl yazıdır ki
gözyaşlarımız
kemend olurda boğar bizi
ve ardına bakmadan,
siler gider izini umudumuzun
çıplak ağrılarla bağrımızı eze eze
taa… alnımızın çizgilerine yansır acısı.
ağrılar toprağında ağıt yakarak
bir yitik umutda yitip gitmişiz
gayrı dert filiz sürmüştür,
hüznümüzün tablosunda
bir direnç olmuştur bizde yaşamak
o artık karanlık bir gecede diş diş
ak yorgana geçirilmiş sancı
katmer katmer ülserdir midemizde
bir yara ki ayrılığın
bir yara ki yoksulluğun yarasıdır
oy kurbanım

toprak toprak koktuğumuz
nadas nadas süslediğimiz
ve de köy köy, ülke ülke
boynumuzu büke büke
ezgilere işlediğimiz
bir yarısı Türkiye’ de
bir yarısı yaban ellerde söylenen
eğin ağıdı türkülerimiz
…………………….
bilmem bu yürek nasıl dayanır
derdini kalem olup yazmaya
dil olup söylemeye
oy kurbanım oy
oyy da oy….

M@D_VIPer
16-07-06, 12:24
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Ah! Çocuk http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Mutluluklar pazarlarda alınıp satılır oldu. Betonlaştı gözyaşları, yürekler katılaştı. Kimse kimseyi sevmiyor, kimse kimseye acımıyor, yanmıyor. Güzellikler bile parayla alınıp satılıyor artık. Namussuzlar çoğaldıkça namuslular azaldı. Makamlar büyüdükçe beyinler küçüldü. Herkes firsattan istifade edip cebini şişirmeye çalışıyor, yetimin, yoksulun kakkına tecavüz ediyor. Gözlerde güneşin sıcaklığı, vicdanlarda doğruluğun aklığı kalmadı çocuk. Yürekler gibi gözlerde kirlendi. Sevinçlerimizi, şiirlerimizi, kitaplarimizi yok ettiler, alıp götürdüler bizden uzaklara insani duygularımızı. Toprağımız küs şimdi bize, ğögümüz de küs. Bilmem ki nasıl anlatılır sahtekarlığın, cüzdanın ve vicdanın kirlenmişliği bir ülkede . Erdemin, fazilletin, sevginin ve dostluğun çürümüşlüğü.

Gökyüzü hepimizin değil mi? ya yeryüzü. Neden vicdanları gibi gökyüzünüde, yeryüzünüde kirletirler çocuk. Doğaya, insana, kuşa, çiçeğe, emeğe bu düşmanlık niye... Bilmezlermi ki, bunları sevmekle başlar yaşam. Bu kin, nefret ve düşmanlıkla nereye varacak dünyamız. Bunlar sevmeyi bilir mi çocuk? zerre kadar bir vicdan taşımışlar mı yüreklerinde?
Hayatta hiç sevmişler mi bir ırmağın türküsünü? Gümbürtüsünü bir ormanın durup dinlemişler mi? bir pınarın akışını, yağmurun yağışını?. Bir türkünün, bir şiirin güzelliğini, bir dostluğun ve sevdanın sıcaklığını yaşamışlar mı hiç? Gülümsemişler mi çocuklara bahar gülleri gibi, okşamışlarmı saçını bir öksüzün. Vurmuşlar mı sesini dağlara, çağlayanlara? Oturup ağlamışlar mı yavrusu vurulmuş bir cerenin acısına. Duymuşlar mı oğlu mahpus bir ananın feryadını yüreklerinde...

Yalvarma güzel çocuk, dillerini utandırma. Utandırma dillerini, dillerin ki dağ yelidir senin; Pınarların sesi, kuşların ötüşüdür. Bükme boynunu gözlerini utandırma, gözlerin gökyüzüdür senin, mavi gülüşlü bir çiçek. Yalvarma çocuk; sesini utandırma. Gülün kokusudur sesin; rüzgarın nefesi, ırmağın türküsüdür. Yalvarma çocuk; ellerini utandırma. Yokluk, yoksulluk kötü bilirim. Umudu, sevinci, onuru utandırma. En güzel senin ellerindir çocuk ekmeği tutan, suya uzanan.

Ey çocuk yoksulluğunu öfkeli bir bıçak gibi taşı yüzünde ama yalvarma, utandırma yüzünü. Utancını ve hıncını güneşin sarısı gibi yüreğinde sakla. Unutma seni ağlatanları. Unutma utanması gerekenleri ama sen ağlama, utandırma gözyaşlarını. Aşk için ağla, dostluk ve sevgi için. Ama yoksulluğun için ağlama, yalvarma, utandırma gözyaşlarını çocuk. Bırak dereler ağlasın senin yerine, rüzgarlar, pınarlar ağlasın ama sen ağlama. Deli taylar gibi sev yaşamı, aşkı sevgiyi ve umudu. Yüzün her koşulda onuru, öfkeyi, sevinci, direnci taşısın; Yılgınlık, bezginlik olmasın. Yeri geldiğinde sormalısın yoksulluğun hesabını..

Elimden tut ey çocuk; utandırma ellerini. Tut elimden güneşe yürüyelim, sevince, umuda, neşeye yürüyelim. Tutki güneş doğsun, serçeler sevinsin. Zulümler, karanlıklar çekilsin üstümüzden. Tut ki tomurcuklar açsın, büyüsün çocuklar, serceler ucsun, tohumlar ekilsin, yeşersin umutlar. Bir demet ışık saçılsın dünyaya, kapılar açılsın, kalmasın esaret, ezilmişlik, açlık. Kimse kimseye avuç açmasın, çocuklar ağlamasın, utanmasın analar, babalar yoksulluktan yokluktan.

Ah… çocuk!
vakitsiz açan ,bir çicçek tarlası gibi yüreğin
beyaz kardelenler, sarı papatyalar
bükmüş boyunlarını ip - ince boynundan
güneşe bakıyorlar...

her iç çekişte
dünyanın bütün çiçekleri kanamada
bütün kuşları havalanmada
umudun evi yok, sevincin adresi
neylersin çocuk...

ah…. çocuk!
vereceksen, rüzgarlara ver sesini, tomurcuklara
baharı muştulasın yarınlara

mümkünü yok artık, gittiğim her yere
soluk yüzünü taşıyacağım
ve seni her düşündüğümde
çağımın utancını yaşayacağım ah! Çocuk

M@D_VIPer
16-07-06, 12:25
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Ah Bu İstanbul Anıları http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Geçenlerde 15 yıllık muhitim Ortaköy'de, Mecidiye Camii’nin kıyısında Emirgân’ın şöhretiyle yarışan çay bahçelerinin önünden geçtim. Gezinirken Sözde entelleküel birikimlilerle dolu kişilerin oturduğu, Topkapı Sarayı Kız Kulesi manzaralı, bir masaya çağrıldım. Açıklanamayan uçan cisimlerden konuşuyorlardı yine. Sohbet beni hiç sarmadı. Tam kalkıyordum ki bir sesle irkildim.
Ahmet Hikmet’in üzümcüsünün sesi gibiydi ses. Allah'ım o ne güzel Türkçe! Ne bir siyaside yarısını gördüm bu titizliğin, ne camilerde bir hatipte, ne de tiyatrovari şiir okuyan yeni yetmelerde... Baktım 60 yaşlarında yoksulluğun yıpratmak için uğraştığı, fakat pek de bir şey koparamadığı çehresiyle bir adam, yoksul fakat erdemli yüzüyle kartpostal satıyor. Asker kantinlerinde bile tek tük kalmış kartlar bunlar. Hani vardır ya bir asker bir de çok hoş bir kız, bir bankın üzerine oturmuşlar; altında da “sevgili nişanlım vatan hizmetim biter bitmez yanındayım" tarzında yazılar olan... Bayraklı, Atatürk heykelli... İşte öyle kartlar.
Tam adama para yerine alaylı bir nasihat vermeye hazırlandım “Amca bir yanlışlık olmalı buralarda Harry Potter, Örümcek adam, Jurassic Park filan satılır. diyecektim.
Sesi tekrar yükselince niyet ettiğim girişimden dolayı utandım. Sattığı maldan o kadar emin bir büyük tüccarın edası, kendine güvenin granitten heykeli gizliydi seste. Sahibine mıknatıs gibi çekti beni. Masadaki sohbet tam da orta yaşlı bir bayanın okyanusu transatlantikle geçerken lombozdan gördüğü ufoyu anlatmasına gelmişti. Bunu hep anlatırdı. Ben duyduğum o büyülü sese kapıldım:
-Türk bayrağı resimleri getirdim almak istemez miydiniz?
-Türk askerinin resimleri var bir bakmaz mısınız?
-Sevgili Türk çocukları! Bakın arkadaşlarınıza gönderirsiniz. Uludağ manzarası. Hem de Bursa Kültür parkın resmi var! Bakın dört tane resim var üzerinde, dördü de güzel!
Hemen gittim en albenisiz gelenlerinden bir on tane aldım, daha gösterişlilerini başkalarına satsın diye. Maksadım bey amcayla konuşmak. Ben konuşup lafa tutarken yevmiyesinden olmasın diye. Sonra masaya getirdim biraz da sürükleyerek.
-Bey amca sen bu Türkçe eğitimini nerde aldın? Diye sordum.
-Ben Türkçe öğretmeniyim.
Nerelisin amca?
-Türk aleminin, Bulgaristan eyaletinin Razgrad şehrinden. Bana Razgradlı Şükrü derler .
Kırçıl kaşları, seyrelmiş saçlarıyla iyice yaklaştı yanımıza. ısrar edip Bir çay ısmarlayabildim. Masadaki ufo sohbeti de katloldu tabii. Herkes bana ve Razgradlı Şükrü'ye kötü kötü baktı masada. Bana bir işportacıyla muhatap olduğum için, Razgradlı Şükrü’ye de (türkilizce tabirle) masanın karizmasını çizdirdiği için.
Razgradlı Şükrü yüksek sesle konuşuyor fakat sesi bütün iyi öğretmenlerimizin en arka sıralara ulaştırmaya çalıştığı mübarek seslerinden daha mübarek, daha vokalli daha canlı. Çay bahçesinin bütün masaları dinliyor, dinlemek zorunda kalıyor o mübarek sesi. Razgradlı Şükrü tam da kendi çok sevdiği mallarını bol bol alan kendisi gibi bir müşteri bulduğuna seviniyor. Ben de bir on tane daha satın alıyorum kartpostallardan. Türkçe'yi bu kadar güzel konuşan bu coşkun kişiyi tanımaya çalışıyorum.
-Razgradlı Şükrü bu kartpostalları alanlar var mı?
-Kıymetini bilenler alıyorlar be yav!
-Sen öğretmenim demiştin burada mı orda mı?
-Yok be! Hapse tıktılar Türkçe öğrediyom diye... 15 yıl Bulgaristan'da öğretmenlik yaptım. Sonra da bir o kadar da burda. İki tarafta da yarım yani!
-Yaş haddinden emekli olsaydın Türkiye'de...
-Bir yılın daha var dediler. Milli eğitimden sordum.
-Gel senin yaşını büyültelim tek celsede. Emekli ol!
Razgradlı Şükrü bana selam verdiğine pişman olmuş gibi baktı. Kaşlarını çattı. Kartpostalları kafama atmasına ramak kaldı. Ben de hakikaten korktum. Masum bir insana hakaret etmiş kadar pişman oldum.
-Sen ne diyosun be yav! Devletim bana bekle diyorsa beklerim bir sene!
-Fakat sen zaten toplam otuz yıl yapmışsın vazife.
-Olsun o başka bu başka!
-Peki çoluk çocuk nerde? Bulgaristan'da mı burda mı?
-A be zindanda yattım, çileler çektim. Kim evlenir benimle? Nasıl evleneyim. Evlenmeye fırsatım olmadı benim.
-Peki nerde kalıyorsun?
-Gültepe'de bir otelde...
-Kazancını ne yapıyorsun?
-Para biriktirebilirsem Rodoplar’a giderim. Pomaklar çok iyi Müslüman insanlar. Onlara Türkçe öğredirim. Hepsi meraklı Türkçe öğrenmeye... Yolumu gözlerler benim. Çat pat da öğrenmişler Türk radyolarını dinleye dinleye. Yazmayı da öğretiyorum. Bu kartpostallar da çok kıymetli orda.
-Bundan sonra evlenirsin, pomak kızları güzel olur.
Yüzünde o çok evlenmek isteyip de bir türlü evlenememiş insanların hasreti yandı söndü. Bizans tarihlerinde fiziki özellikleri hayranlıkla anlatılan ışık düşmüş saman sarısı gibi ak pak saçlı, ince ve uzun vücutlu Kuman Türkleri’ni andıran Pomak kızları, canlandı gözümde.
-Bizden geçti artık.
- Kısmet diyeceksin.
- Doğru kısmet! Balkanlarda aşk kutsaldır. Bir aşk başladığında cümle alem onların mutluluğuna katkıda bulunmak için yarışır.
- Peki sana şimdilik bir işyerinin misafirhanesinde yatacak bir yer bulalım. Sahibi de memnun olur. Ben sana böyle bir yer ayarlarım. İstediğin kadar kalırsın! Sen yine kartpostal sat, ama yattığın yere para verme.
- Olmaz be! Ne tadı kalır ki o zaman? Çalışıyorum ben! Hem de geziyorum yurdumu! Ne tadı kalır o zaman!
Ben de kızıyorum bu sırada...
-Be Razgradlı Şükrü, emekli yapalım derim olmazsın. Yatacak yer bulurum. Ne tadı var bedelini ödemeden barınmanın dersin. Bütün bunlar olsa da sen Rodoplar'da daha çok öğretsen Türkçe'yi...
-Olmaz be yav! Ben zaten öğretiyorum. Kimin var böyle mesleği? Nerde var böyle iş? Bak hem geziyorum, hem para kazanıyorum. Hürriyetim var elimde ya! Sen de git Rodoplara! Yazık o insanlara sen de Türkçe öğret!
O mırıldanır gibi bana eğilip konuşurken göçmen şivesiyle be yav diyor fakat yüksek sesle konuştuğu zaman Muharrem Ergin’den diksiyon, Osman Sertkaya’dan dil, Mehmet Çavuşoğlu’ndan şiir dersi almış bahtiyar talebeler kadar pürüzsüz İstanbul aksanıyla, Ankara radyosu titizliğiyle konuşuyor..
Razgratlı Şükrü kalkacak oluyor. Biraz daha kartpostal almak istiyorum fakat cebimde para az. Mehmet Akif'in “Seyfi Baba” ‘sı aklıma geliyor.
"Ya hamiyetim olmasaydı, ya param olsaydı!
“Dur” diyorum “otur, bana adresini telefonunu ver” Adres Gültepe'de bir otel. Telefonunu vermiyor. “Odada telefon yok mu” diyorum. “Var ama ben elimi sürmem.” “Niye” diyorum. Türkçe ile ilgili konuşmalar yapmış Bulgaristan'da, dinlenmiş telefonu, yıllarca zindanda yatmış. “Burası Türkiye burda öyle şeyler olmaz” diyorum ama o bir daha elini telefona sürmemeye yeminli olduğunu söylüyor. O konuda takıntı oluşmuş, anlıyorum. Sonra cebinden kurşun kalemle kendi yaptığı Türk Dünyası haritasını çıkarıyor. Rodoplar, Üsküp, Kafkasya, hepsi var.
- Bak burada söylüyorum ben Razgradlı Şükrü... Bir gün Türk Dünyası büyük kurultayı Bulgaristan'da yapılacak. Bulgarlar öğrenecek Türkleri ve onlar da Türk olduklarını hatırlayacaklar!
1989’dan sonra Bulgar bilginlerinin bu konudaki çalışmalarından örnekler veriyor. Şiirler söylüyoruz karşılıklı... Hiç kimse dinlemiyormuş gibi özgür, bütün memleket dinliyormuş gibi özenli. Bir ara coşkunlukla boş bulunuyorum:
- Ben Türkçe'nin aşığı Yunus Emre'dir sanıyordum, yalnızca... Sen çağımızın Yunus Emre'sisin!
- A be zaten ben Razgrad'ın Yunus Abdal köyündenim. diyor.
Ne söylesek uyuyor. Neredeye akraba çıkacağız.
Razgratlı Şükrü kalkıyor masadan, ben de birlikte kalkıyorum. Cebimdeki bütün parayı usülünce veriyorum fakat biliyorum ki bu para onun birkaç günlük masrafını karşılamaz. Koluna giriyorum ufocuların şaşkın ve aşağılayan bakışları altında diğer çay bahçelerine doğru yürüyorum. Bir yandan da tanıdık bir göz arıyorum. Hemen alıp da cebine sokuşturayım diye. Razgradlı Şükrü Mişon kalfa’nın iskelenin karşısında 150 yıl önce Mecideye camii yapılırken çaldığı malzemeyle diktiği rivayet edilen, yıkılmaya yüz tutmuş heybetli binanın kara gölgesine karışıp gidiyor.
Mişon Kalfa’nın Amerika’daki torunlarının gözden çıkardığı sahipsiz kalmış bu mülk, hakkındaki söylentileri bilip de bakınca bana on beş yıldır bembeyaz güzelim caminin kara lekeli ikinci gölgesi gibi gelirdi.
Kondakçı Metin de ortalarda yok. Onunla bir keresinde benzer durumdaki birine birlikte yardım etmiştik. Mehmet Aslantuğ da evlendikten sonra seyrek gelir oldu.
***
Razgratlı Şükrü tıpkı Balkan güneşi altında yalım yalım yanarak Varna açıklarından geçip, İstanbul’a doğru kuğu gibi süzülen, dokunsa Nazım Hikmet’in elini yakacak bir vapur gibi endişesiz ve asude gidiyor. Ortaköy; Forsa Koca Memiş’in tutsaklık adası gibi yabancı seslerle örülmüş geliyor bana. Refik Halit’in eskicisinin minicik Hasan’ı, Filistin çöllerinde ardında bırakıp gittiği gibi gür sesini ve erdemlerini toplamış, kendisine ve Türkçe’sine hayran bıraktırarak, boğazıma ıpıl ıpıl kaynağı belirsiz sızıları, diken gibi çakıp gidiyor.
***
Gurbette insana para ile sağlık gerek. İkisi de zayıf Şükrü de. Keşke çok parası olsa... Rodopların demir gibi gürbüz havasında bol bol gezse, daha çok Türkçe öğretse mübarek Pomaklar’a, Türkçe’ye hasret insanlara, daha çok şiir okusa böyle gezerken... Bunun için parası olsa ne güzel olurdu! Hem de Türkiye'de para ile sattığı kartpostalları Pomaklara bedava götürüp dağıtırmış. Birkaç balya fazla götürse... Hastalanırsa ilaç alsa... Uzun yaşasa... Allah benim ömrümden alıp onun ömrüne katsa! Şu bir yılı ölmeden geçirse! Türkiye'den emekli olsa! Belki evlenir uygun bir hanımla...
Her gün yüz kişiyle selamlaştığımız Ortaköy'de şöyle birkaç kuruş borç alacak, böyle anlarda bankamatik kesilen yüce gönüllü dostlar yok! Ömer Çalışkan, Apaçi Çetin, Son yıllarda kasket çiğnemeye başlayan kebapçı Aliihsan yok!
***
Bendeki bu telaş niye? Ömrümde ne gezginciler gördüm ben! Şebinkarahisar'a, Çemişkesek'e camii yaptırmak isteyen, makbuzlarla gezen ak sakallı adamlara ne paralar verdim! Mostar köprüsünde bir taş misali benim de olsun isterdim uzak diyarlarda bir tuğla, bir taş, bir sütunluk hatıram. Ortaköy iskelesinde sızıp kalmış Can Yücel'i, kayıkcıyı evinden uyandırıp karşıya Kuzguncuğ’a gönderdim kaç sefer. Gurbete gelip de iş bulamamış vahşi kapitalizm kurbanlarının elinden tuttum. Ne deliler gördüm ben her türden. İslamcı deliler, Sosyalist deliler, sarhoşlar. Türkçe'nin delisini hiç görmemiştim.
İşte Türkçe'nin delisi böyle oluyormuş meğer! Öyle olunmaz böyle olunurmuş!
1997’lere ait bu hatıra, gündelik olaylardan herhangi biri gibi kimseye anlatılmadan yüreğimde saklanmış. Durdum durdum da bir yerde rastladığım Kırşehir Belediye Başkanı Metin'e anlattım yıllar sonra bu anıyı. dağ gibi Metin, bu minicik hatıranın bir yerinde sarsıldı “benim aslım Razgrad'ın Yunus Abdal köyünden” diye... Ben de şimdi ağlıyorum. İnternet kahvesinde çevremdekilere aldırmadan ve hiç utanmadan, bir ilkokul çocuğu gibi iplik iplik ağlıyorum. Neye gelmiştim ve bu satırları niye yazdım. Kimim ben neyin ve ne yaptım Türkçe için. Kendi kendime diyorum ki Türkçe'nin delisi öyle olmaz işte böyle olunur.
***
Eğer sizler güzel, pürüzsüz, eğitimli sesiyle sokaklarda kimilerimiz için çoktan modası geçmiş bayraklı, askerli, nişanlılı resimlerle dolu kartpostallar satan birini görürseniz, ondan hiç olmazsa cebinizdeki bozukluklara acımayıp bir kartpostal mutlaka alın. Çünkü o olsa olsa bizim Razgradlı Şükrü'dür. Rodoplardaki fütühatı için ona kumanya lazımdır. Bana göründüğü gibi, size de mutlaka uğrayacaktır. Cebindeki kurşun kalemle kendi çizdiği haritalarıyla birlikte Türkçe'nin delisi nasıl olunur gösterecektir. Size!
Ya da yalancı gündelik işler beni bağlamasa, Razgrad'da, Rodoplar'da Gültepe'de Şükrü'yü şıp diye bulurdum. Onun o kartpostallarda bulduğu yüce anlamları ben de bakıp bakıp bulmaya çalışıp, mübarek yükünü taşıyarak, gezdiği mavi zirveli Rodop dağlarının gelin duvağı gibi bulutları altında, kudurmuş yeşillikler arasında unutulmuş köylerin un serpilmiş gibi tozlu yollarına karışırdım.

M@D_VIPer
16-07-06, 12:25
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Aşk ve Çılgınlık http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Uzun zaman önce dünya yaratılmadan , insanlar dünyaya ayak basmadan önce iyi ve kötü huylar ne yapacaklarını bilmez vaziyette dolanıyorlarmış . Bir gün toplanmışlar ve her zamankinden daha fazla canları sıkkın oturuyorken SAFLIK ortaya bir fikir atmış "Neden saklambaç oynamıyoruz ?" ve hepsi bu fikri beğenmiş , hemen çılgın ÇILGINLIK bağırmış "Ben ebe olmak istiyorum !" ve başka hiç kimse ÇILGINLIK'ı arayacak kadar çıldırmadığı için ÇILGINLIK bir ağaca yaslanmış ve saymaya başlamış . 1,2,3,...

ÇILGINLIK saydıkça , İYİ HUYLAR'la KÖTÜ HUYLAR saklanacak yer aramışlar . ŞEFKAT Ay'ın boynuzuna asılmış , İHANET çöp yığınının içine girmiş , SEVGİ bulutların arasına kıvrılmış , YALAN bir taşın altına saklanacağını söylemiş ama gölün dibine saklanmış . TUTKU Dünya'nın merkezine gitmiş , PARA HIRSI bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış ve ÇILGINLIK saymaya devam etmiş , 79, 80, 81, 82, 83...

AŞK dışında bütün İYİ ve KÖTÜ HUYLAR o ana kadar zaten saklanmış , AŞK kararsız olduğu gibi nereye saklanacağını da bilmiyormuş ... Bu bizi şaşırtmamalı , çünkü hepimiz aşkı saklamanın ne kadar zor olduğunu biliriz . ÇILGINLIK 95, 96, 97... ye gelmiş ve 100'e vardığı anda AŞK sıçrayıp güllerin arasına girmiş ve saklanmış . Ve ÇILGINLIK bağırmış "Önüm , arkam , sağım , solum sobe , geliyorum" .

Arkasına döndüğünde ilk önce TEMBELLİK'i görmüş , o ayaktaymış çünkü saklanacak enerjisi yokmuş . Sonra ŞEFKAT'i Ay'ın boynuzunda görmüş , ve İHANET'i çöplerin arasında , SEVGİ'yi bulutların arasında , YALAN'ı gölün dibinde ve TUTKU'yu Dünya'nın merkezinde ... Hepsini birer birer bulmuş sadece biri hariç ! ÇILGINLIK umutsuzluğa kapılmış , en son saklı kişiyi bulamamış , derken HASET ÇILGINLIK'ın kulağına fısıldamış :

"AŞK'ı bulamıyorsun çünkü o güllerin arasında saklanıyor "

ÇILGINLIK çatal şeklinde tahta bir sopa almış ve güllerin arasına çılgınca saplamış , saplamış , saplamış ... Ta ki yürek burkan bir haykırma onu durdurana kadar ... Ve haykırıştan sonra , AŞK elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış . Parmaklarının arasından sicim gibi kan akıyormuş , gözlerinden . ÇILGINLIK , AŞK'ı bulmak için , heyecandan AŞK'ın gözlerini çatal sopa ile kör etmiş ... "Ne yaptım ben ? Ne yaptım ben ?" diye bağırmış "Seni kör ettim , nasıl onarabilirim ?" AŞK cevap vermiş ; "Gözlerimi geri veremezsin ama benim için birşey yapmak istersen benim kılavuzum olabilirsin !"

O günden beri AŞK'ın gözü kördür ve o günden beri ÇILGINLIK da her zaman onun yanındadır …

M@D_VIPer
16-07-06, 12:25
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Aşk Masum Değil http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Sadece bir anlık konuşmadan sonra nedensiz buluşma bağladı yine
birbirimizi bize.Hiç anlamadık sebeplerini.Nedenlerini soramadan ellerimiz
birbirine çoktan kenetlenmişti.Sanki hiç kopmayacakmış gibi.Aklımdan
çıkmayan o hasret günleri,çektiğim çileler,haykırdığım isyanlar hiç biri
unutulmadı.O aylar boyunca ağladığım gecelerin hesabını kim verebilir
ki?kim beni o eski deli dolu günlerime döndürebilir ki?Aşk mıydı beni böyle
divane eden yoksa bu sadece onda mı gizli?Zaman sanki benimle birlikte o
vazgeçilemez aşkımı da alıp götürdü.Sürüklendim bir uçtan bir uca.Gelip de
elimden tutanım hiç olmadı.sevdim diye mi çektim bu acıları bunca
zaman.Hani sevip sevilmek çok güzeldi.Mutlu ederdi insanı;yetmiyor işte
mutlu olmak yetmiyor.Kimseler fark etmeden eriyip gidiyorsun ama nedenini
ne sen ne de başkası bilmiyor.Zaten kimsede öğrenmek istemiyor yalan
mı?Hayatımı mahvettiler,yaşarken öldürüldüm.sevdiğimin ardından en zayıf
noktamdan yakalandım.Giden sevgili yüzünden bitip,tükenmek çok kolaymış
meğersem,ölüm bir harekete bakarmış.Bunları anladın sevince.Her gün daha
fazla tükenen bir beden gördüm o aynanın karşısında.Halbuki bakılmaya
kıyılmayan kaç masum yüz verdik topraklara.Yine bilinmedi kıymet yine
anlamadılar değerlerini.Bu kedere bu derde aşk mı diyorlar?Sevgimi bunları
bize yaptıran.Kimler bu sözlerimden utanacak acaba?bunlara rağmen
anlayan yok beni değil mi?Ben yine mutlu olabilirim geçici bir süre.Ya
onlar acılarıda sevinçleride mezara gömülenler hiç anlamı yok.Aşkın azabı
kör hançerle kalplere yazılmış çoktan.Sonu yok ne benim için ne çekenler
için ne de aşk uğruna.Mezara Girenler İçin.

M@D_VIPer
16-07-06, 12:26
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Aşk Kağıda Dökülmüyor http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Nasıl bir yazgıydı bu, yazanı yazdıranı belli olmayan? Hangi kader çizgisiydi yollarını kesiştiren? Hangi rüzgarlardı o güzel kadını, onun sakin küçük dünyasına getiren? Onu sakin denizlerden sürükleyip fırtınalı okyanuslara atan? Sırası mıydı bu aşkın, o ununu elemiş eleğini asmış, tüm sevdaları sürgünlere göndermişken?

Hangi acımasız yazgıydı, onu yeniden aynalara baktıran. O aynalar ki, hiç yalan söylemeyi bilmezlerdi. Geçen yılların bırktığı izleri insanın yüzüne acımasızca vururlardı. Azaltamazdı ki kalan saçlarındaki akları, yüzündeki çizgileri. Küçülüp, eriyordu, o güzel kadının belleğine kazınmış resminin yanında. Utanıyordu sevdasından, aşkından. Ona giden yollardaki uçurumlar, engeller büyüyordu. O, giderek uzak ve erişilmez bir tanrıça oluyordu. Kâr etmiyordu hiçbir şey; bilge teselliler, kitaplarda okudukları.

İster itiraf etsin, ister etmesin, düştüğü durumun bir tek tanımı vardı ve o da aşktı, sevdaydı. Ve o ömrümde hiç böyle sevdalanmamıştı. Bu sevda, platonik, romantik gibi klişelere sığmayan bir sevginin ürünüydü. Sözcüklerle tanımlanamayan, gece gündüz her saat, her an onu düşündüren, ona özge bir sevdaydı. Ah, bu yürek değil miydi onu yakan, bu onulmaz sevdalara düşüren. Sevginin o mütiş gücünü bu sevda ile öğrenmişti yeniden. Sevdiğiyle sadece aynı mekanlarda olabilmenin bile ne büyük bir mutluluk olduğunu, onun sadece telefondan duyulan sesinin bile tüm gökyüzünü maviye çevirebileceğini, karanlıkları aydınlatabileceğini bu sevda ile yaşamıştı. Ve aşkın insana çılgınlıklar yaptırabileceğini yeniden ta kanında hissediyordu.

Aşık olduğu kadınla olan en kısa ayrılıklar bile ona dayanılmaz geliyordu. Şimdi o yine uzaklardaydı. Ve ona olan hasreti aralarındaki mesafeler artıkça artıyordu. Üstelik günlerdir ondan haber alamamak kendisini deli ediyordu. Ona merhaba diyebilmek, bir tek sözcük de olsa sesini duyabilmek için her yolu deniyordu. Ama tüm çabaları sonuçsuz kalıyordu. Gece gündüz, her an onu düşünüp ona ulaşamamak, korkunç bir ızdıraptı. Kahrolmaktan başka hiçbir şey gelmiyordu, elinden. Bu griler grisi, mavi yoksunu gökyüzünün altında çıldırasıya özlüyordu o kadını, onun gözlerini, gözlerinin rengini, gülüşünü.

Ayrılık acısıydı bu, kolay değildi üstesinden gelmek. Haykırsaydı sevgisini pencerelerden, bağırsaydı adını sokalara, diner miydi acıları? Yılın son günde yağan karın beyazına dökseydi karanlıklarını, aydınlanır mıydı içi? Batmakta olan güneşin kızıllığına, sütmavisi kesilen gökyüzüne çizseydi aşkını, azalır mıydı o kadına olan özlemi? Kalemini kanına batırıp ak kağıtlara yazsa bu aşkı, biter miydi hasret?

Bu son ayrılık, onu genç kadına olan sevgisini sorgulamaya zorluyordu. Aklı, bu sevdanın, hiçbir gerçekliğinin ve geleceğinin olmadığını söylüyor; kendisi için hiçbir şey ifade etmediğin, senin sevdana gereksinimi olmayan o kadını neden seviyorsun? diye soruyordu. O ve kalbi akılına karşı inatla direniyorlardı. "Evet, değer", diyordu, "yüz kere, bin kere değer!". Çünkü o kadın yaşamından çıktığında kendisini tekrar ölü hayatların, mavisi ve güneşi olmayan günlerin beklediğini biliyordu. "Değer" diyordu, "herşeye değer! Uğruna ölmeye, çılgınlıklar yapmaya, deli divane olmaya, Kerem gibi yanmaya değer!"

Niçin mi? Sadece o kadını görebilmek için, sadece sesini duyabilmek için, sadece güzel gözlerine bakabilmek için, o sıcak, o çocuksu gülüşünü yaşayabilmek için. Onu görünce heycanlanmak, onunla konuşurken toy bir delikanlı gibi ne söyleyeceğini, ne diyeceğini şaşırmak için. Onunla birlikteyken, onu düşünürken tüm dünyayı, tüm kaygıları unutabilmek için.

Tektaraflı sevdaların seveni acılara boğabileceğini ta başından biliyordu ve o acıları ak kağıtlara dökerek, şiirleştirip, öyküleştirerek yenebileceğini düşünmüştü. Ama bunun olanaksız olduğunu kısa zamanda anlamıştı: Gerçek aşk kendini yazdırmıyor, kağıda dökülemiyordu. Ve o aşka tutsak, aşık olduğu kadın ona yasak olsa da, aşka ihanet etmemek için; insanı insan yapan o yüce duygudan yana olmak için; belki de sadece "onu seviyorum, o halde yaşıyorum!", diyebilmek için, sonuna kadar direnecekti.

( Mayıs 2002, Duisburg)

M@D_VIPer
16-07-06, 12:27
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Aşk Çiçeği http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Bir gün tutar bir caneriği çiçeğini sunar bahara. Bür tutam serinlik, bir yürekte buğulanan sıcaklık . Ve konar gözlere bir öpücük gibi kuşların bahar sevinci. Okşar bir annenin parmakları gibi usulca saçlarımızı seher yeli. Bir tutam gün ışığı dolar içimize, bir tutam sevinç çığlığı.

Ne zaman bahar gelse sevinci yaşar kırlar, dağlar, ovalar, denizler, dağlı çocuklar umudu kucaklar bir yanımızda; bir yanımız da kuşlar, ağaçlar, çiçekler, kelebekler, cerenler sevinci yaşar. Aydınlık gelir dört bir tarafa, gürül gürül akar dereler. Bir dağ pınarı gibi hayat kaynar kanımızda, yüreğimizde tomurcuk tomurcuk aşk fışkırır. Alıp götürür duygularımızı dağların ötesine serin serin esen rüzgarlar...

Bu dağların sevda türküsüsün sen, denizlerin mavisi, bulutların beyazı. Ne zaman bahar gelse, yağmur yağmur çiçek açar sesin gökyüzünde. Ben sonbaharın yorgun, yanık türküsüyüm oysa, sarıya çalar rengim, rüzgarlar estikçe savurur yapraklarımı uzak diyarlara. Sen gülüşünde baharın ilk sevincini, gözlerinde göğün uçuk mavisini taşıyorsun. Yaşamak bir su gibi berrak yüzünün aydınlığında, bir köy türküsü gibi hilesiz ve içli.

Ben seni ozanca sevdim türkübakışlım, sular gibi temiz, bir rüzgar gülü gibi hilesiz. Mehtabın güzelliği, yıldızların ışıltısısın sen karlı dağlarda, rüzğarların soluğu, güneşin dostluğusun. Umut, aşk ve alın terisin akalınlarda. Toprağa ekilen tohum, bahara söylenen türküdür dilin. Ceylan gözlerin sevinci, dudakların ıslığısın türkülü ırmaklarda.

Acılar içinde de olsa yaşamı çılgınca sevdim. Çılgınca sevdim dağları, denizleri, kuşları, ormanları, umudu, sevinci, güneşi, çocukları. En çok da seni sevdim aşkçiçeğim.

Kar türküleri kederlidir gülüm, kar türküleri acılı. Gidersen kar yağar istasyonlara Bir gülü büyütmek kadar zor ve güzel, seni düşlemek dağların ötesinde. Seni dağlı bir çiçek gibi göğsümüm üstünde, namusumun akında taşıdım hep.
Bu sevdayı alıp gitme benden, alıp gitme buralardan, gözleri türkülü kuşum . İçimdeki baharı öldürüp gitme. Kimsiz, kimsesiz kalır yüreğim. Körpe bir dal gibi koparma sevinçlerimi yüreğimden.
Gitme
figan düşer denizlere sular çekilir
yağmur yağmaz vahalardan kirpiklerime
bir rüzgar hıçkırır tenhada, bir dal kırılır
boynunu büker sabah kervanları kelebekler ölür

gitme
bir yıldız küser göğüne, içini çeker bir çocuk
şaşırır yönünü rüzgarlar
bütün pınarların suyu çekilir
solar nazlı çiçekleri kalbimin, üzülürüm

gitme
öksüz kalır içimdeki imge dağları
saçlarını öpen seher yeli, çoban yıldızı
bir daha turnalar geçmez, bülbüller ötmez
çiçekler açmaz bahçemde ah be gülüm

gitme
içimdeki bütün vagonlar devrilir
bir kar yağar istasyonlara, üşürüm

gitme
bütün ormanlar ateşe verilir
kuşlarda gider bu kent de, ölürüm

gitme kal
menevşeler açsın dağlarda
sevince dönüşsün gökyüzü
iki çığlık arasında bırakma beni ah gülüm
yokluğuna alışamam yokluğun ölüm

M@D_VIPer
16-07-06, 12:27
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Asıl Fakirlik http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Günlerden bir gün bir baba ve zengin ailesi oğlunu köye götürdü. Bu yolculuğun tek amacı vardı, insanların ne kadar fakir olabileceklerini oğluna göstermek. Çok fakir bir ailenin çiftliğinde bir gece ve gün geçirdiler.

Yolculuktan döndüklerinde baba oğluna sordu,

"insanların ne kadar fakir olabildiklerini gördün mü?"

"Evet!"

"Ne öğrendin peki?"

Oğlu cevap verdi, "Şunu gördüm: bizim evde bir köpeğimiz var, onlarınsa dört. Bizim bahçenin ortasına kadar uzanan bir havuzumuz var, onlarınsa sonu olmayan bir dereleri. Bizim bahçemizde ithal lambalar var, onlarınsa yıldızları. Bizim görüş alanımız ön avluya kadar, onlarsa bütün bir ufku görüyorlar."

Oğlu sözünü bitirdiğinde babası söyleyecek bir şey bulamadı.

Oğlu ekledi, "Teşekkürler, baba, ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için!"

M@D_VIPer
16-07-06, 12:28
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Asad'ın Öyküsü http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Faslı genç kızın babası bir iplik eğiricisi idi . İşleri iyi gittiğinden Akdeniz yolcuğuna çıkarken kızını da yanında götürmüştü . İplikleri satmak istiyordu , kızına da kendisine iyi bir koca olabilecek bir koca aramasını söylemişti . Ancak Mısır yakınlarında çıkan bir fırtına geminin batmasına neden oldu , baba öldü , kız ise karaya savruldu . Perişan ve bitkin , önceki hayalini hayal meyal hatırlar bir halde kumların üzerinde yürüdü , ta ki dokumacı bir aile ile karşılana dek . Onu aralarına alıp kumaş dokumayı öğrettiler . Nihayet mutlu olmuştu .

Ancak bir kaç yıl sonra Doğu’dan İstanbul’a doğru yol alan köle tacirleri onu kıyıda yakalayıp köle pazarına götürdüler . Gemilere direkler yapan bir adam işinde kendisine yardım edecek köleler satın almak için pazara gitmişti , kızı fark ettiğinde acıyıp onu satın aldı ve karısına hizmet etmesi için eve götürdü . Ancak korsanlar yatırım yaptığı yük gemisini çalınca , adam başka köle alamadı . Kız , adam ve eşi tüm direkleri kendi kendilerine yapmak zorundaydılar . Kız dürüstçe ve çok çalışıyordu . Adam kızın çok yetenekli olduğunu düşündüğü için en sonunda ona özgürlüğünü bağışlayıp iş ortağı yaptı . Bu , kızın çok hoşuna gitmişti .

Bir gün adam , ondan yaptıkları direkleri Cava’ ya götürürken eşlik etmesini istedi . Kız kabul etti , ancak gemi Çin kıyılarının açıklarında tayfuna yakalandı . Kız yine garip bir kıyıdaydı ve yine kaderine lanet ediyordu . “ Neden hep bu kötü şeyler benim başıma geliyor ? “ diye soruyordu . Hiç cevap yoktu . Kumların üzerinden kalkıp kıyıdan içerilere doğru yürümeye başladı .

Çin’ de , yabancı bir kadının ortaya çıkıp imparator için bir çadır yapacağına dair bir efsane vardı . Hiç kimse nasıl çadır yapılacağını bilmediği için, bütün halk ve birbirini izleyen tüm imparatorlar bu kehanetin sonucunu merak ediyorlardı . İmparator , tüm yabancı kadınları saraya getirmeleri için her şehre yılda bir kez ajanlarını gönderiyordu .

Sırası gelince kazazede kız da imparatorun huzuruna çıktı , imparator bir tercüman aracılığıyla ona çadır yapıp yapamayacağını sordu . “ Sanırım yapabilirim “ dedi kız . Bir ip istedi ancak Çinlilerde ip yoktu . Bunun üzerine bir iplik eğiricisinin kızı olduğunu hatırlayarak ipek isteyip iplik eğirdi . Kalın bez istedi , ancak Çinlilerde kalın bez yoktu , bu yüzden dokumacıların arasında geçen hayatını hatırlayarak çadır için kullanılan türden bir bez dokudu . Çadır direği istedi , ancak Çinlilerde hiç yoktu , bu yüzden direk yapan adamdan öğrendiklerini hatırlayarak çadır direkleri yaptı . Bütün herşeyi hazırladığında , hayatı boyunca görmüş olduğu tüm çadırları elinden geldiğince hatırlamaya çalıştı . En sonunda çadır yaptı . Buna hayran kalan ve eski kehanetin gerçekleşmesinden çok etkilenen imparator , kızın tüm dileklerini yerine getirdi . Kız yakışıklı bir prensle evlendi, çocukları ile birlikte Çin’ de kaldı ve mutlu bir yaşam sürdü . Yaşadığı şeyler o anda berbat görünmüş olsa bile , sonuçta mutluluğunu bunlara borçlu olduğunu anlamıştı …

M@D_VIPer
16-07-06, 12:28
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Arkada bıraktığın şeyleri düşünme! http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Şimdiye kadar kazanmış olduklarını, bundan sonra kazanabileceklerini, vazgeçemeyeceklerini, yıllarca koruduklarını, daha yıllarca muhafaza etmek istediklerini...
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
Herkesin yaşamak istediği bir kişisel hayatı vardır ve onu yaşayabilmesi için arkada bıraktığı şeyleri düşünmemesi gerekir. Bilmelidir ki o birçok şeyi istediği zaman bütün evren ona yardımcı olur. Herkes yüreğinin sesini dinlemeyi ve yüreğinin diliyle konuşmasını öğrenmek zorundadır.
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
Bulduğun ve arkada bıraktığın için seni tedirgin eden aşk önünü kesmesin. Kişisel hayatını gerçekleştirmeni engellemesin. Yeter ki bulduğun ve arkada bıraktığın aşk ''saf madde''den yapılmış olsun. Üzerinden bin yıl geçmiş bile olsa, orada, o biçimde, senin bıraktığın haliyle duruyor olacaktır. Çürümeden, bozulmadan... Ve sen, nasılsa günün birinde oraya döneceksin.
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
Korkularını, tedirginliklerini, kafa karışıklıklarını, beni seviyorumlarını, ben onu seviyorumlarını, onunla yaşayabilir miyimlerini...
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
İhanet senin beklemediğin bir darbedir. Ama sen, yüreğini tanıyacak olursan, sana baskın yapmayı hiçbir zaman başaramayacaktır. Çünkü onun düşlerini ve arzularını tanıyacaksın ve onları hesaba katacaksın. Hiç kimse kendi yüreğinden kaçamaz. Bu nedenle, en iyisi onun söylediklerini dinlemek. Böylece kendisinden beklemediğin bir darbe indiremeyecektir kesinlikle, sana.
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
Kendi yolunda yürü. Başını dik tut. Kendini yenilmiş hissetme. Kişisel hayatını yaşa. Kahramanı, baş rol oyuncusu sensin. Bu senin öykün. sen sadece yaşa. Yüreğinin sesini dinleyerek, yüreğinin diliyle konuşarak yaşa!

M@D_VIPer
16-07-06, 12:28
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Arayış http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


İnsan hayatı çoğunlukla arayışlarla geçer iyi bir iş iyi bir arkadaş çevresi iyi bir gelecek iyi bir eş gibi
Arayışlar böylece sürüp gider birini yakalayınca birini kaybeder ötekine ulaşınca birini çoktan yitirir tam buldum işte bu dediğinde sonrasında istemediği bir sonuçla karşılaşınca yitirilen zamana acır insan
Ve arayışlarla elde edilenler hiçbir zaman eşitlenmez sürekli bir arayış içerisinde sürüklenmeye mecbur kalırsın
Umut tükenmeyen bir sermaye arayışlarda kullanılan yegane servettir. Umut bitmez bittiği yerde arayış bitmiş ölmüş yada yaşarken ölenlerden olmuşuzdur.
Her nedense arayışlar her zaman bir sevgide toplanmış hak edilen hatta hak edildiği halde alınamayan bir sevgi arayışıyla süre gider hayat, ama ufuk geniş ve ülkü ulaşılamayacak kadar uzak değildir. Sevgi kutsal gizemli bir şekle girer sevgideki ilahiyatı bulabilmek ümidiyle birçok güçlük def edilir ve arayışlar devam eder.
Arzulananlar alınıp arayışlar sonuçlandığında çekilen acılardan kurtulmak en azından acıları dindirmek üzere yalnızlık seçilir.
İşte o an , gönül dağıma kurduğum bağ evine çekilir kendi yaralarıma kendim merhem olmaya çalışır türküler eşliğinde tan yerindeki ela gözlerle beni gözlediğini hisseder her daldığımda beni düşündüğünü hayal eder yaralarımı iyileştirmeye çalışırım. İşte o an tüm acılardan kurtulur yeniden doğar ve koynumda biriktirdiğim tüm ışıltıları serper gök yüzüne saçlarıma yağan yıldızlarla bütünleşir kuşlar kadar özgür olur kırardım esaret zincirlerini
Dinen sızılar iyileşen yaralarla ama yara izleri bedenimdeyken dönerim hayata çarklar arasındaki yerimi alır büyük ve acımasız çarklar arasında yıpranmadan ve yok olmadan yaşamaya devam eder mutluluk oyunu oynarım.
sahte göz yaşlarının tuzlu sudan başka bir şey olmadığını anladığım anda rüyamın pembeliği bozulur ve uyanırım. Tatlı ama acı veren uykumdan. Elde kalan sermayemle ilahi sevgiyi bulma ümidiyle devam ederim hayata ve arayışlarıma.

M@D_VIPer
16-07-06, 12:28
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Aramızdan Biri Daha Gitti http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Aşk çoğu zaman oyun oldu bana ya saklambaç gibi geldi yada bir yakalamaç gibi bir fanus gibi camın içine aldı üzerinde delik yok ki hava alasın denizde çıktıktan sonra kurulanmamak olmaz üşürsün tek başıma gezdiğim zaman bunun değerini anladım tepenin ucundan yaptığım maketle uçmaya çalıştım senin evini üstten gördüm kus bakışı yol boyunca kuşlar arkadaşlık etti yere inince her şey eskisi gibi oldu beni ansızın bıraktı kuşlar uzanan yardım eli bile yok dost dediklerim bıraktılar beni eski dostluklar ölmüş derlerdi demek doğruymuş bahçemdeki tek dostlarım yere uzunca uzanmış beni bekleyen çimler ilgi ve şefkatin değerini iyi bilirler uçlarını bile kırpmaya kıyamıyor insan iki ağaç arasında kurduğum hamak bulutlar arsında el sallar ay dede domates yedim biraz yüzüme kan gelsin diye ekmek sepetindeki kurumuş ekmekleri kuşlara verdim kediler ise süte talim kedi ile köpek geçinemez derler ikisi de koyun koyuna vermiş kara inat küçük evlerinde uyuyor doğanın kanundan habersiz kedi fareyi yer derler ama burada o kanun geçmez tahta arasının önünde bekler tekir tehlike anında kerimi çağırsın diye aynı kaptan yerler peynirlerini aynı sudan içerler bilmez ki birlerine ne yapsınlar insanlardaki yapışık yumurta ikizlerini oynuyorlar sanki aslında birbirlerine tiyatro oynuyorlar bizlerden habersiz derim ya söz gider yazı kalır anlatılanlara kimse inanmaz ama doğa böyle düşman gibi davranıp dost olmak aslında durum öle değil çıkarcı olmuş herkes karga tilki masalına dönmüş dünya insanları eksik taraflardan vurmuşlar boş tankları bile bile savaşa göndermişler insanların öleceğini bildikleri halde dolu sokaklar boşalmaya başlamış herkesin nereye gittiği bilinmez sıra er yada bize gelecek o zaman bize ne olur bilmem ama kazanan her zaman kötüler her yerde torpil olur ama burada asla soruyorum kötü kötüye torpil yapsa ne olur ortada bir patlama kırmızılar içinde havai fişek kimse patlama oldu diye üzülmez aksine yeni doğmuş gibi sevinir ama neye bilmez ki aramızdan biri daha gitti diye…

M@D_VIPer
16-07-06, 12:29
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Anneme Mektup http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Senden bir şey isteyebilir miyim anne?
Biliyorum.Çoksey istiyorum.Belki de çok mızmızım.
Ama ben artık sikildim anne...Artık uykum geldi.Oynamak istemiyorum bu oyunu daha fazla.
Korkuyorum artık anne...Bu koca koca binalar beni korkutuyor.
Her sabah kahvaltımı yaparken izlediğim savaş haberleri beni korkutuyor.
Arabalardan korkuyorum anne...Kamyonlardan,otobüslerden....
Korna sesleri,motor gürültüleri beni korkutuyor.Çikardiklari dumanlar boğazımı yakıyor.
Gözlerimi kapatıp kulaklarımı tıkamak istiyorum anne.Duymamak,görmemek,düşünmemek istiyorum.
Tüm bu kalabalığın koşuşturması beni telaşlandırıyor anne.
Hepsinin gözleri donuklaşmış...Hepsi bomboş.Kendimi çok yalnız hissediyorum.
Bundan sonra karanlık,gri sokaklarda yürümek istemiyorum anne...
Acele etmekten bıktım artık.Kol saatimi kırsam bana kızar misin?
Hep birilerini ve gelecek olan bir zamanı beklemek beni daha fazla heyecanlandırmıyor.
Hersey çok hızlı anne...Ben günümü doya doya yasamak istiyorum.
Günesin doğusunu,agaçlarin arasındaki sabah sisini ve çiçeklerin yeşil yapraklarındaki bembeyaz şebnemleri görmek istiyorum....
İnsanların bağırıp çagirmalari,suratlarını asmaları beni ürkütüyor anne.
Sen beni kötülüklerden koruyabilir misin? Kendimi çok güçsüz hissediyorum.
Ben uyuyana kadar yanımda kalır misin anne? Elimi tutar misin? Hayır hayır... Vazgeçtim. Beni uyuduktan sonra da bırakma anne...Başımı gögsüne yaslayip günesli bir güne uyanmak istiyorum. Masmavi bir gökyüzünde uçan kuşları izlemek,yemyeşil tepelerde uçurtma uçurmak istiyorum.
Sıcak bir günün aksamının o tatlı turunculuğunu izlemek istiyorum anne...
Sonra Çobanyildizi’nin bana o ilk gözkirpisini görmek istiyorum.
Ve geceyi de yasamak istiyorum anne...
Yıldızların altında,denizin kıyısına oturup yalnız başıma dalgaları dinlemek istiyorum.
Aydede’nin doğusunu görmek istiyorum anne.Önce onun büyülü halesine bakmak, sonra da ağlamak istiyorum.
Ve mehtabına dalıp,saatlerce öyle kalmak..... Artık koşuşturmaktan sıkıldım. Ben, yemyeşil ormanın ortasındaki şirin evimde söminenin başında oturmak istiyorum... Ben; huzurlu ve dingin bir yasam istiyorum... Ama bu imkansız...

Öyle değil mi anne?...

M@D_VIPer
16-07-06, 12:29
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Anneciğim Beni Sever misin? http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Anne bağırır :
“Çabuk ol servisi kaçıracaksın!”
Baba kükrer :
“Ne yatmasını biliyorsun, ne kalkmasını!”
Sabahları güneşin doğuşunu bilmez çocuk. Hic aydınlanmadan kalkar içi. Taze bir sabah, bayat bir günün devamıdır çok zaman.
Her sabah adına yuva denen, adına kreş denen o yere bırakılır. Başkalarının annesinde, kendi annesinin hasretini çeker günboyu. Sabahın köründe “benim annem ne zaman gelecek” diye gözyaşları çeker solgun yüzüne dizi dizi.
Akşam ne uzundur. Yuva nice gürültülü. Sevgilerini konuşurlar efkarlı saatlerde.
“Benim babam beni çok seviyor.”
“Hayır, benim babam beni daha çok seviyor.”
“Hadi ordan, beni hem babam hem annem daha çok seviyor.”
Başkalarının babası kendi çocuklarını çok severse, sanki kendi babalarının sevgisi azalacakmış gibi kavga ederler. En çok sevilen olmaktır tutkuları.
Her pazartesi ne kadar sevildiklerinin ispatını yapmaya koyulurlar.

“Benim babam beni hamburger yemeye götürdü.”
“Biz hem hamburger yemeye gittik, hem de luna parka gittik.”
“N’apalım. Benim annem beni sinemaya götürdü. Arslan Kral filminde ağladık annemle birlikte.”
“Kızlar ağlar zaten. Ağlamanın neresi eğlenceli?”
“Biz babamla maç ettiğimiz zaman çok eğleniyoruz.”
“Benim babam benimle değil, arkadaşlarıyla maç etmeye gidiyor.”
“Bak demek ki benim babam beni daha çok seviyor. Bi kere biz ikimiz, yani babamla ben, maç ediyoruz.”

Pazartesileri hep böyle geçer.
Herkes kendi babasının en sevgili baba olduğunu kanıtlamaya çalışır. Öteki çocuklar yeni sevgi kanıtlarını ortaya koydukça içini bir ürperti kaplar.
Başkalarının babası çocuklarını daha çok mu seviyordur acaba? O Reklam gelir aklına. Kahrolası reklam. “Evinizi seviyorsunuz, arabanızı seviyorsunuz... Beni sevmiyor musunuz?”
İnanmak üzeredir onu sevmediklerine. Arka koltuğa gazoz döktü diye ne çok bağırmıştı babası. Ama olsun, arkadaşlarına bunu anlatmazsa eğer, babasının arabasını kendisinden çok sevdiğini nereden bilecekler.
Keşke her Pazartesi en sevilen evlat oyununu oynamak zorunda kalmasaydı. Bunun için Pazartesileri hep hasta numarası yapması. Uyanamaması. En sevilen çocuk olmak yarışması, bilseniz ne kadar zor diyebilse bir gün, her şey ne kadar kolay olacak. Oyunu değiştirebilirdi. Bu oyunun mağlubu olduğunu arkadaşları öğrenecek diye her Pazartesi Karanlık bir kuyu olmazdı o zaman. Herkesin annesinin ve babasının ne kadar iyi Anne baba olduğu, çünkü onlara ne çok pahalı oyuncak aldıklarının konuşuldukları bir sıra,
“Beni anneannem çok sever” diye bağırıverdi.
Sustu arkadaşları.
Söyleyebilecek bir şey bulamadılar bir an.
Akın boynunu büküp “benim anneannem yok” dedi.
Üzüldü o zaman. Ama geri dönemezdi. “benim anneannem beni cok sever. Masal anlatır bana. Yaramazlık yapınca “dayın da böyleydi” der gülerek.”
Arkadaşları ne kadar dinliyor diye sustu birden. Kendisine doğru yönelmiş meraklı bakışları keyifle izledi. Ağızları açık “Ee sonra?” diyorlardı.
“Sever beni. Masal anlatır. Hiç susturmaz beni. Ben konuştukça güler. ‘Hay çocuk’ der. ‘Sen beni güldürdün. Allah da seni güldürsün’, der.”
Herkes bir masal büyüsü ile dinlerken onu, anneannesini öteki çocuklarla paylaştığını düşünüp susuverdi.
Üsteledi arkadaşları. “Hadi anlatsana!” dediler.
Top havuzuna doğru koşup “Herkesin anneannesi kendine” diye bağırdı.
Akın itiraz etti. Hiç olmazsa arkadaşının anneannesinde tatmadığı bir duyguyu tadacağını düşünürken ne diye oyunbozanlık yapıyordu. Kızdı. “Herkesin babası kendisine” demiyordun ama!”
Duymazlığa geldi. Anneannesini hiç kimselerle yarıştırmak istemiyordu, işte o kadar. Akşam çabuk oldu. Bu oyunu kazanmıştı. Muzaffer bir komutan edasında dolaştı bütün gün. Artık annesine neden pazartesileri yuvaya gitmek istemediğini anlatabilirdi. Yorganın altına saklanmazdı bundan böyle. Her Pazartesi anneannesinden bir demet yapıp götürürdü.
Kapıdan içeri girer girmez neşeyle bağırdı : “Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu?”
“Görmüyor musun? Telefonla konuşuyorum.”
Hiç kimsenin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu. Herşey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu olduğunda. Bir de eve misafir gelecek oldumu kendisine hiç yer kalmıyordu. Nerelere gitsindi?
Annesi kapattı telefonu. Mutfaktan tencere kaşık sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti. “Sana yardım edeyim mi?” dedi en sevimli halini takınarak.
Annesi manalı manalı baktı.
“Hayırdır. Bir yaramazlık filan. Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten.”
Yorgunluk nasıl bir şeydi? Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşca elinden alır “Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni” diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi.
Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, ne diye annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu.
“Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor.”
“Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum.”

Bu kelimeden nefret ediyordu. Yorgunum. Yorgun olduğumdan. Böyle Yorgun yorgunken...
“Anneciğim sen yorulma diye...”
“Yemekte konuşuruz çocuğum. Bankada işler yetişmedi. Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz.”
“Hani siz yoruluyorsunuz ya...”
“Eeee....”
“Ben de oynamaktan yoruluyorum.”
“Ne yapayım?”
“Bilmem...”
Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı.
Işıklar söndü birden. Annesi öfkeyle söylenmeye başladı.
“Mum da yok” diye diye karıştırdı dolapları el yordamı.
Çocuk sirtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü. Gaz lambasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını. Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavşan kafası yaptı. “bak deli tavşan” diyerek parmaklarını oynattı. Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı. Tavşan alabildiğine hür dolaştı sağda solda. Otlarla, kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü o minik avuçların açılmasıyla kayboldu. Kolu yavaşça kanepeden aşağı sarktı.

Neden sonra ışıklar geldi. Kadın çocuğun hiç konuşmadığını fark etti birden. Kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı. Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini. Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu.
Çocuk sanki bu öpücüğü bekliyormuşçasına,

“İşin bitince beni sever misin anne?” dedi.

M@D_VIPer
16-07-06, 12:30
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Anne ile Oğlu http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


-Oğlum hazır mısın?
-Evet anne hazırım.
-Dur bir bakayım hele.Amanın oğlum bu halin ne böyle ütüsüz giysileri giymişsin kızın karşısına buruşuk buruşuk çıkmayı mı planlıyorsun?
-Öff be anne bir şey olmaz yaa.
-Olmaz olur mu a benim salak oğlum. Bir kızın karşısına böyle mi çıkılır? Öncekilerin seni terk etmelerine şaşmamak lazım. -Aman be anne açma gene şu konuyu.
-Ne demek açma şu konuyu. Yaşın gelmiş 23 e çıktığın kız sayısı toplasan belki 5 tane. Ama sen ne yaptın hiç birisiyle anlaşamadın. En fazla süreyle çıktığın toplam 1 haftaydı o da zavallı 5 gün yatakta yatmıştı. Ayrılma kararını 7. güne ancak verebilmişti.Ahh ahh ne de iyi bir kızdı.
-Hadi be anne ancak 1 gün görmüştün onu.
-Unuttun mu a benim hödük oğlum. Onu sana ben bulmuştum.
-Yapma be sen mi bulmuştun? Hiç hatırlamıyorum.
-Hatırlasan şaşardım zaten. Zaten hangisini hatırladın ki. Bak a benim güzel oğlum. Bugünkünü sakın kaçırma. Çok iyi bir ailenin kızı o. Ailesinin durumu da iyi , okuyor da. Zaten bugün için zor ayarladım onu sana. Bak a benim melek oğlum artık evlenme çağın geldi de geçiyor bile. Evlenmeni istiyorum. Torun sahibi olmak istiyorum anladın mı?
-Tamam anne anladım merak etme. Bugün kesin bağlıyorum Sevgi’yi.
-İyi anlamana sevindim. Bak şimdi Sevgi hakkında birkaç şey öğrendim senin için.
-Nedir?
-Birincisi nazik erkelerden hoşlanıyor. Onun yanında oldukça kibar olmaya çalış , öküzleşme olur mu?
-Kimin yanında öküzleştim ki?
-Aslı’yı unutuyorsun galiba?
-Aslı’mı?
-Bak adını bile hatırlamıyorsun.
-Hayır hatırlıyorum onu 90-60-90 lık dilberi diyorsun.
-Aha senden de ancak bu beklenirdi. Oğlum böyle konuşmayacaksın işte daha nazik olacaksın sevdiğinin yanında. Yazık Aslı’nın yanında laf atmadığın kız kalmamış. Üstelik bir de ona dilber diyorsun.
-Ama ne yapayım daha dilberini görünce dayanamıyorum.
-Oğlum şimdi sana diyeceklerimi iyi belle. Sevgilinin yanında asla başka kızlara yan gözle bakma bakacağın tek kız sevgilin olsun. Yüz yüze konuşurken gözün gözlerinde elin de ellerinde olsun. Öyle bir olun ki sanki bir bütünmüş gibi anladın mı? -Tabi ki anladım.
-Nah anladın. Öncekiler için de böyle demiştin. Ne oldu peki sıfıra sıfır elde var sıfır. Neden böyle davranıyorsun anlamam ki? Sakın Sevgi’nin yanında da Melek’in yanında olduğu gibi geğirip etme olur mu?
-Ama anne geğirmek insan sağlığı için çok faydalı bir eylemdir. Doktorlar…!
-Ulan susacak mısın sen. Doktoru ne karıştırıyorsun işe. Doktor mu Sevgi ile çıkacak. Deminde dedim şimdi de diyorum onun yanında nazik ol biliyorum kesin olamayacaksın ama elinden geldiğince nazik ol. Dışarı çıktığında bir çiçekçi bul ve hemen ona en güzellerinden bir bukle yaptır.
-Ne gerek var ki o kadar paraya. Şu bizim belediye parkından iki üç adet papatya yolar götürürüm.
-Bak gene açtıracaksın ağzımı. Yazık Neşe’ye de böyle yapmıştın zaten. Ağlaya ağlaya yanıma gelmişti kızcağız zor teselli etmiştim. Dert etme sen parayı bak sana dolu para veriyorum En iyilerinden çiçek yaptırıp götür Sevgi’ye.
-Üff , tamam olur.
-Bir de bir yerlerde bir şeyler yedikten sonra da hesabı sen öde sakın ona ödetme olur mu?
-Olmaz. Alman usulü hesap en iyisidir. Herkes kendi parasını ödesin.
-Şimdi sana bir çakacağım ana usulü , göreceksin alman usulünü. Yavrucuğum anlamamak için neden bu kadar ısrar ediyorsun. Bir kızla çıkarken onu mutlu etmenin en önemli yollarından birisi hesabı ödemektir. Zaten zavallı neşeye iki papatya götürdüğün gün bir de hesapları ödetmişsin zavallıya.
-Ödeyecekti tabi param kalmamıştı.
-O gün altılı ganyana yatırırsan tüm paranı kalmaz tabi.
-Ne yapayım dehşet bir tüyo gelmişti elime ah bir rüzgar yeli kazanaydı…
-Oğlum bak bir kızla çıkacakken atı ne yapacaksın sorabilir miyim atla mı çıkacaksın tüm paranı ona yatırıyorsun. Bir kıza kendini sevdirebilmenin yolu altılı oynamak değildir. Onun için o gün her türlü fedakarlığı yapabilmektir.
-Pekala bir daha altılı oynamam. Zaten sıkılmıştım altılıdan. Artık sayısal loto oynayacağım.
-Loto kadar loto olasın salak üstü salak oğlum. Hiçbir şans oyunu o kızı sana sevdirmez. Eğer oynamazsan şansın daha yüksektir. Zaten bir kızı kendine sevdirebilmek en zor şans oyunundan bile daha zordur. Çünkü o oyunda belli bir sıra içinden rakamları seçersin ama bir kızı etkilemeye çalışırken beynin o anda tüm fonksiyonları ile çalışmaktadır anladın mı.
-Evet bu sefer kesin anladım.
-Allah’ım bana bu günleri de gösterdin ya sana şükürler olsun yarabbim.
-Amin amin.
-Bu arada Sevgi’yi doğru düzgün bir yere yemeğe götür. Aysel’e yaptığın gibi lahmacuncuya falan götürme.
-Anne her şeyine tamamda lahmacunuma karışamazsın. Hiçbir şeyin zevki lahmacun yemenin zevkini veremez. Hele bir de onu hazırlarken limon sıkıyorsun ya… Ooof offf.
-Limoni oğlum şunu unutma ki lokantaya kişisel zevklerinden gitmiyorsun sevdiğini mutlu edebilmek için gidiyorsun. Bir kızı mutlu edebilmenin yolu önce kendini mutlu edebilmek değildir. Bunu asla unutma. O yüzden onu düzgün bir yere götür.Önce onu mutlu et sen zaten o sırada mutlu olursun.
-Tamam , buna da tamam.
-Ayrıca buluşma noktanızda sahil falan varsa akşam onu sahile götür olur mu. Yazık Suna’ya yaptığın gibi işkembe çorbası içtikten sonra birahane de maç izletmeye götürme.
-Ne yapabilirdim ki o gün Fener’in çok önemli bir maçı vardı kesin izlemem gerekti. Ölüm kalım maçı bile denebilirdi.
-Oğlum açtıracaksın ağzımı gene bilmiyor muyum sanıyorsun sezonun ikinci hafta maçıydı.
-İşte o yüzden önemliydi takım oturmuş mu görmem lazım idi.
-Şimdi senin suratına bir oturtacağım sen de tam oturmuş olacaksın. Hiçbir kıza istisna durumlar hariç maç izlettirilir mi. Hem işkembeci de çorba içirtmen ayrı bir sorun.
-Olur mu be anne tarihi işkembeciydi orası. Dehşetti işkembesi özellikle bir sirkesi vardı ki…
-Bu kadar olur yani. Bir kız nasıl bunaltılır diye bir yarışma açsalar uzak ara birinci olursun vallahi.
-Anne.
-Efendim.
-Bir dakika odama gidip geleceğim.
-Çabuk ol geç kalacaksın zaten.
-Hemen geliyorum.
Biraz sonra.
-Aha da geldim.
-O elindeki de ne öyle.
-Bir yarışmadan bahsetmiştin ya.
-Evet.
-Geçtiğimiz günlerde öyle bir yarışma açılmıştı da ilçede kazandım.
-İyi halt ettin. Millete de kendi öküzlüğünü ispatlamış oldun bravo yani.
-Ödül alıyorum gene de yaranamıyorum sana.
-Aaa tabi ki oğlum dehşet bir başarı elde etmiş Bir kız nasıl bunaltılır dalında uzman olmuş. A benim zevzek oğlum başarı bu değildir. Bunu herkes yapar. Demin de söyledim gene söyleyeyim esas başarı onu elde etmektir.
-… -Susarsın tabi. Peki neden böyle yapıyorsun söyler misin? Neden kızlardan kaçıyorsun? Neden hepsini kendinden nefret ettiriyorsun nedir derdin sadist misin nesin?
-Elbettte bir nedeni var anne.
-Nedir bir nedeni. Yoksa onlar uzaylı mı?
-Değil tabi ki söyleyemem.
-Ne o yoksa yumuşak mısın? Böhüüe Allah’ım bugünleri de görecektim.
-Aman Allah göstermesin Anne bu nasıl söz. Şeytan kulağına kurşun. Olur mu öyle şey.
-Nedir peki. Snıfff.
-Söylersem kızarsın.
-Kızmam.
-Kızarsın.
-Kızmam dedim ya serseri dingil.
-Pekala söylüyorum hazırlıklı ol.
-Pekala hazırım.
-Anne?
-Gene ne var.
-Sen de kalp yok di mi?
-Hayır yok.
-İyi o zaman. Anne ben evliyim.
-!
-Anne ben evliyim.
-Evli mi , sen mi?
-Hadi canım.
-Vallahi de evliyim aha bu da yüzüğüm.
-!!!
-Bu da evlilik cüzdanım.
-Ama ne zaman evlendin?
-İki ay önce evlendim. Evlendiğim kız da gördüğün gibi kan davalımızın kızı. Kanlılarımızdan birisiyle evlenmeme oldukça kızacağını bildiğimden sana bunu söylemedim. Eşimde bu fikre oldukça olumlu yaklaştı. Bir ev tuttuk ikimiz. Hatırlarsan hafta da bir iki defa arkadaşlarda kalacağım diye çıkıyordum. Eşimin yanına , aşkıma , evime gidiyordum. Serap’ı çok seviyorum Anne. O yüzden tüm olanları da anlatıyordum ona o da bana bu zor günlerimde çok destek çıktı. Ben ona aitim bizi birbirimizden ayıramazsın anne.
-Ayıracağım falan yok oğlum. O kadar sevindim ki anlatamam.
-Gerçekten mi?
-Evet gerçekten. Hatta; Allah’ım sana şükürler olsun ki oğlum bir yumuşak değil.

M@D_VIPer
16-07-06, 12:30
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Anka Kuşu http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş...

Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.

Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.

Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş.

Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;

papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş(oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);

Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış;

baykuş yıkıntılarını özlemiş,

balıkçıl kuşu bataklığını.

Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış.

Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.

Simurg'un yuvasını bulunca ögrenmişler ki;

"SİMURG ANKA - Otuz Kuş" demekmiş.

Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş.
Simurg Anka'yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.

Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır…

M@D_VIPer
16-07-06, 12:31
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Ama Çocuğun Hasreti http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


İşitiyorum, güneş pek güzel,çay kenarında suyun üzerine doğru sarkan çiçeklerin manzarası pek latifmiş...Ve nazik öten kuşların,havai böceklerin,uçuşu da görülecek şeylerden imiş.

İşitiyorum ki,geceleri gökyüzünde gizli ışıklar görünürmüş. Dalgaları göz yaşları gibi hazin olan deniz içinde dahi,beyaz yelkenli gemiler akıp gidermiş.

İşitiyorum ki, çiçeklerin renkleri pek latif imiş. Dereler,dağlar, çayırlar, sular,ormanlar ve hususiyle fecir zamanları o kadar güzel, o kadar şirin imişler ki, bu kadar azamet ve ihtişama karşı insan,rabbine secdeler edermiş.

Fakat ben, ne o gürültüsünü işitmekte olduğum denizi, ne o rengin çiçekleri, ne gökyüzünü, ne güneşi, ne o güzel meyveleri, ne kuşları, ne aydınlığı göremediğimden dolayı müteessir değilim.

Hayır Allah’ım , hayır! Şu fani alemin güzelliklerinden hiçbirini arzu etmem. İlla!!. Heyhat..!. Anacığımı göreydim..!

M@D_VIPer
16-07-06, 12:31
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Aldattığın Ben Değildim ki http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Bunlar doğru değil diye bağırmak, hatta karşısındaki adamı parçalamak istedi, hem de tek tek her zerresine ayırarak..olmazdı ama yapamazdı ki... Salon etrafında döndü, döndü, döndü... Başka biri vardı demek, bunca yıllık emek başka tenin çekiciliğine kurban edilmişti demek... Ya benim sevgim, ya benim aldanmışlığım... Çok güvendiği adam ne kadar kolay unutmuştu demek tüm yaşanmışlığı...

Hiçbirşey söylemedi, söyleyemedi, boğulduğunu hissetti. Afallamıştı, şaşkındı çok; bağırarak ağlamak, isyan etmek geliyordu içinden ama bir yumruk gelip oturmuştu işte boğazına, yapamadı. Kalktı usulca, farkında olmadan balkona çıktı, beyaz taşların üzerine oturdu, kolları iki yanda başını kaldırdı yıldızlara baktı uzun uzun... Orda olmak istedi, o kadar uzakta, olamadı... Gece ne zaman şafağa söktü, serinlemiş hava da... Kalktı yatağına gitti, hiçbirşey olmamış gibi uyuyan adamın yüzüne bir tokat almak geldi içinden ama yine kendini tuttu. Gitti kanepeye uzandı, yumdu gözlerini, uyumak istedi, uyanınca herşey bir rüyaymış çok şükür demek istedi, bunu tüm hücreleriyle istedi... Uyandı, herşey aynıydı. Sıkı sıkı yumdu gözlerini, tekrar açtı...Yok, kahretsin değişen hiçbir şey yok!

Yokoluştuysa o günler, ilk günü başlamıştı işte... Sorunu olan kadınlar ilk iş kuaföre gider, demişti biri geçen gün. Aniden fırladı bir yere yetişircesine koşar adımlarla kuaförüne gitti... Saçımı değiştir kes, boya... Yap birşeyler ama kalktığımda bu ben olmayayım dedi. Saçları kesildi, boyandı, fönlendi. Güzel oldum dedi içinden. Ama ya gözlerim, bu hüzün kaç saç bakımında silinir ki...Eve gitti alışık adımlarla.. Kapıya anahtarı soktu, açıldı kapı, yüzüne başka tenlerin kokusu vurdu, midesi bulandı. Tuvalete koştu çıkardı içindekileri tüm yaşanmışlığı temizleyecekmiş gibi...Ah aptal kadın! En kötüsü belirsizlikmiş, dedi, ne yapacağını bilmiyordu. Filmlerdeki onurlu kadın tavrıyla kapıyı çarpıp gitmek istiyordu, adamın yine filmlerdeki gibi pişmanca yalvaracağını umarak...Ama gidemiyordu çok emek verilmiş bu sevgiye bir şans tanımak istiyordu. Ondan şans isteyen bile yokken üstelik...

Beynindeki yanılsamalar işte tam da bu an başladı. Kocası bir çeşit hastaydı, yanında olmalıydı ona yardım etmeliydi, birşeyler yapmalıydı. Yoksa kadınca bir kaybetme korkusuyla istemdışı bir mücadele miydi , anlamadı hiç bunu. Şaşılası bir hızla tüm tavırlarını “hiçbirşey olmamış” a çevirdi, mutfağa gitti yemek yapmaya başladı, özenerek, tek tek severek her sebzeyi... Lanet olsun neden lezzetli olmuyor ki bu! Elimdeki mutluluk gitti ondan mı diye düşündü , düşünmesiyle de hemen hep yaptığı gibi bilinçaltına itti bunu da. Yok canım domatesler sera domatesi , hiç benzer mi bahçe domatesine. Hah, kokusu bile yok ki tadı olsun... Unuttu tencereyi ocakta, salona gitti... Kokusuz domatesler, soğanlar da karardı kaldı ocakta, tıpkı içi gibi... Olağanüstü bir enerjiyle koltukların yerini değiştirdi tam üç kez, sırtından terler akıyordu, kolları ağrıdı...Ağrıdıkça unuttu, ağrıdıkça daha büyük bir gayretle çalıştı. Koskoca halıyı sildi büyük bir hırsla defalarca...Camları ovaladı, p!
arlattı, vitrinin örtülerini değiştirdi, içindekileri tek tek okşarcasına sildi. Çok güzel olmuştu, işte bu benim yuvam, dedi, gururla. Kapının eşiğine oturup eserini keyifli gözlerle izlemeye başladı, bir de sigara yaktı, uzattı ayaklarını.... Vitrindeki çiziğe takıldı gözü, ilk evimizi yerleştirirken olmuştu, kapıya sürtünmüştü taşırken, nasıl üzülmüşlerdi, daha taksitleri bile bitmedi diye. Üzülme demişti, kocası, üzülme... Bizim mutluluğumuz minicik bir çiziği görmeyecek bu evde...Hep mutlu olacağız hep!!! Şu küçük hurda televizyonu da atmaya kıyamadılar hiç, oysa şimdi kocaman ekranlı bir tane varken..Ama onu ikinci el eşya satan bir dükkandan alıp koymamışlar mıydı başköşeye, atmaya kıyamadılar anıların hatırına ... En güzel örtülerle süsledi onu hep, üstünde de mutlu fotoğrafları... Hayvannn diye haykırdı, hayvansın, nasıl yaptın, nasıl unuttun? Böğürerek ağladığının ayırdına vardığında kendini durdurması imkansızdı. Günlerdir biriken ne varsa kusuyordu, sefilce ağlıy!
ordu, evin salonunda mutfağında yankılandı ağlaması, hıçkırıkları,.. Duvarlar sustu, vitrin sustu, televizyon sustu...Hepsi dinlediler...Sonra sesi yavaş yavaş küçük iç çekişlere kaldı. Kendini sürükleyerek banyoya attı, suyun altına girdi, hiç kıpırdamadan gözlerinden sicim gibi yaşlar inerek ne kadar kaldı suyun altında farkına bile varmadı. Uyumak istiyordu, uyumak... Uyandığında tüm belirsizliğin dağıldığını görmek, hayat onu uykudayken nereye bırakmışsa, kalkıp ordan devam etmek istiyordu. Birileri birşeyler yapsa, uyutsalar onu...

Zaman neyi çözmemiş ki, hangi acı sonsuza kadar sürmüş ki? Sonraki günler, içinde büyük bir sessizlikle, büyük bir kurulukla geçti, sadece nefes alıyordu, çok sevdiği kahvenin bile tadı, kokusu eskisi gibi değildi... Ağlamak bile zor geliyordu ona, parmağını dahi kıpırdatmadan içine gömülü günler, aylar geçirdi. Ve birgün diğer kadından gelen mesajı gördü telefonda, sadece git dedi adama, haketmiyorsun hiçbirşeyi, git... Adam gitti. Kapıyı kapattı ardından, mekanik adımlarla mutfağa gitti, içecek bişeyler hazırladı, televizyonu, ama büyük ekran olanı, açtı. Kendini de şaşırtan bir ilgiyle izledi filmi, film çok acıklı geldi ona nedense, gözyaşlarıyla oyuncuların gerçekliğini kutladı. Sonra sildi gözlerini, ertesi gün giyeceği kıyafetleri çıkardı dolaptan tek tek...Yattı, uyudu...

Her geçen gün aşk sandığı duyguyla hesaplaşmasını sürdürdü. Meğer ne çok dibe saklamış kendini yıllarca, dehşetle farketti. Sanki kendi kendine bir evlilik masalı yaratmıştı da onunla mutlu oluyormuş, adamla paylaşamadığı ne çok şey varmış içinde kalan. Şaşırdı, afalladı...Şaşırdıkça netleşti herşey...Beyni sanki bilinçaltına ittiği ne varsa dışarı kusuyordu tek tek. Bu adam mıydı sevdiği, kendine inanamadı, hayatındaki en önemli tutkularını bile paylaşamadığı bu adam mıydı hayatını bu hale getiren. Buna nasıl izin verdiğine inanamadı, bu kadar acıyı çekmesine anlam veremedi. Acımı çektim bitti artık, ben bunları haketmiyorum dedi tüm inancıyla. Aynanın karşısına geçti. Düzelecek herşey eskisinden güzel bir hayatın olacak, az güven, az cesaret, az onur, az kendinin farkında ol, silkelen bitsin artık.... Balkona çıktı, yağmur yağmış! Yıkanmış çamlarla karışık toprak kokusunu ciğerlerine çekti keyifle. Orta şekerli bir türk kahvesi yaptı sonra kendine. Kahve yudumunu ağzında !
tuttu, kokusunu tadını hissetti, hissedebilmenin keyfini sürdü, aylar sonra...

15 gün sonra adama bir mahkeme celbi ulaştı. Hakedemediği hayattan çıkarılışını bildiren celbi okurken onun da aklına geldi vitrindeki çizik…

M@D_VIPer
16-07-06, 12:31
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Aldatma http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


onunla internet ortamında tanışmıştık. İşin en ilginç yanı o bir İtalyandı. Bense Türk...
yarım yamalak ingilizcemizle anlaşmaya çalışıyorduk. Artık birbirimize o kadar alişmiştik ki birbirimize ne söylediğimizi okuduklarımızdan anliyorduk.
Aramızda mesafeler yanlızca ülkeler arası değildi. İkimizde evliydik. Benim eşim başka şehirde çalışıyordu. Eşimi asla aldatmayı düşünmedim çok mutlu bir evlilik değildi benimkisi ama yinede düşünmedim. Her genç kız gibi birsürü hayalle evlenmiştim eşimle...
ama dedigim gibi hayallerle yaşanmıyor hayat. Maalesef herşeyi kabul etmeyi öğreniyorsun. insanları oldukları gibi.. hiç beklentisi olmadan... ama yinede kendimi aldatacak bir eş ruhunda görmüyordum. yani hayran budalasi onla olmaz bunla olur gibi telaşlarım yoktu. ihanet ise bana yaban geliyordu. ama yanlızdım..
eşimin en büyük özelliğide ne yazıkki benden esirgediği ilgisiydi. oysa ben ilgiyi ve ilgi göstermeyi çok severim..ama bende ki ilgi göstermeyide unutturdugunu itiraf etmeliyim..
işte böyle günler içinde internetteki bir ingilizce mektup sayfasına bir mesaj yazdım..
yanlizligimi paylaşacak arkadaşlar ariyorum ama oldukçada mutlu bir evliliğim var diye de yazmiştim. O kadar çok mail aldim ki..
ama onun maili çok yalın gelmişti. çok içten di yanlizca dostçaydı..
kendini anlatiyordu eşini işini..
bende kendimden bahsediyordum..bu şekilde yazışmaların ardından
bir anda ilişkimiz farkli bir boyuta kaydi..
o kadar duygusaldi ki artik o maillerle yatıp onlarla kalkiyordum.. ayni sey onun içinde geçerliydi..sanki birlikte günümüzü yaşıyorduk.. birlikte yagmurun altında yürüyor, birlikte yemek yapiyorduk, ikimizde açtik duygusalliga..
kendimi mutluluk denizinde hissediyordum..
sonu ne mi oldu ayrildim..
bugun ayriligimizin 2. günü ve o maillerini yollamaya devam ediyor..
ama ben hayirsiz eşimi aldattigim düşüncesiyle onu bıraktım…

M@D_VIPer
16-07-06, 12:32
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Aklımdasın http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Başımdan geçen ilginç bir aşk öyküsünü anlatmak istiyorum.
Üniversite 2.sınıfa gidiyordum. Gençlik bu ya, başımda kavak yelleri esiyor.
Zaman ise benim geleceğin en büyük gazetecilerinden biri olmam için geçiyor gibime geliyordu. Geliyordu ama ben derslerden çok, arkadaşlarla üniversite binamızın içerisindeki sahalarda ve ağaçların arasında top oynamayı, gezmeyi ve arkadaşlarla sohbet etmeyi tercih ediyordum.
Ama itiraf edeyim, özellikle bahar aylarında etraftaki değişimleri, yeşillikleri geleceğin büyük gazetecisi gözüyle de izliyordum. Eh, gözleme yeteneğin olacak ve tabiattaki güzellikleri –bayanları- göreceksin de şairlik taslamayacaksın, aşık olmayacaksın olur mu?
“Öğrenci dediğin fotokopisinden belli olur”, “Fotokopisiz öğrenci meyvasız ağaca benzer” öğrenci atasözleri uyarınca vize dönemlerinden bir ay önce gördüğümüz derslerin notlarının fotokopilerini bulup almak için Azim Fotokopi’ye gittim. Azim Fotokopi hemen hemen bizde ki bütün derslerin dönem içindeki notlarının fotokopilerini çoğaltır ve satardı. Orada fotokopileri alırken yanımda bizim birinci sınıfta gördüğümüz bir dersin fotokopisinin olup olmadığını soran bir kız vardı. Fotokopiciden o dersin notlarının olmadığını öğrenince oldukça üzüldüğünü gördüm. İçimdeki yardımseverlik duyguları kabardı. Belirtmeliyim ki genellikle güzel bayanlara karşı her zaman yardımseverimdir. Kıza dönerek:
- “Her halde İletişim Fakültesinde okuyorsunuz” dedim.
- “Evet” dedi.
- “Bizim geçen yıl gördüğümüz Gazete Yazı Türleri dersinin fotokopileri bende hala duruyor. İsterseniz onları size ben temin ederim”dedim.
- “Ah, size zahmet olmasın?” dedi.
- “Yok canım ne zahmeti” dedim.
Sonra oradan beraberce konuşarak çıktık. Yolda adını söyledi: Figen’miş. Neyse biz böylece tanışmış olduk.
Ertesi gün ders notlarını ona verdim. Kız beni çok etkilemişti. Bir içim su derler ya öyleydi. Tabii, beni çok etkilediği içinde bana öyle gelmiş olabilir. Neyse... Bu yardım severliğimin karşılığında kız beni ne zaman görse hemen yanıma gelmeye başladı. Diğer arkadaşlarımla da tanıştırdım onu. Artık çok samimi olmuştuk. Olmuştuk olmasına ama kıza da tutulmuştum.
Ne yapmalıydım... Düşünüyordum ama bir türlü de karar veremiyordum. Şimdi kıza arkadaşlık teklif etsem, yardım etmemin karşılığında ondan faydalanmak istediğimi düşünebilirdi. Ayrıca arkadaşlık teklif etmemin diğer arkadaşlarımın hele hele Osman’ın kulağına gitmesi... Aman aman ölsem daha iyi. Çünkü bizim arkadaş gurubumuzun arasında şöyle bir beddua vardı: “Allah seni Osman’ın medyatik diline düşürsün de, manşetlerden inme emi !”
Çok düşündüm bir karar veremedim. En sonunda ona aşkımı mektupla ilan etmeye karar verdim. Bu amaçla oturdum ve usturuplu bir aşk mektubu yazdım.

“Bu mektubu kaldığım yerin soğuk duvarlarını ısıtmaya çalışan yüreğimin her atışında ismini hatırlatan sıcaklığında yazıyorum. Bir melankoni içerisinde yazmaya çalıştığım bu satırlar daha çok seven yüreğimin sevilme mutluluğunu yakalaması için çabalaması ve belki de karşılıksız bir sevda bataklığına nasıl gömüldüğünün ifadesi.
Acaba Figen; senin o melekler kadar güzel olarak tasavvur ettiğim hayalini gönlümden silip atsam mı diyorum. Yazık olmaz mı sorusu aklıma geliyor. Yazık olmaz mı aşkıma? Acaba unutsam sana karşı hissettiklerimi, hiçbir şey yaşanmamış gibi acaba bir anda geçen onca zamanın ötesine gidebilir miyim?
Yakalanan bir kuşun esaretten kurtulmak için çırpınması gibi seni görünce çırpınan kalbimin atışlarını, yüzümün her kızarışını, benim sana olan tutkumu tavır ve yüz ifademden, heyecanımdan, titrememden anlamandan duyduğum korkuları... unutsam mı?
Böyle bir şey mümkün olsa bile herhalde yaşadığım onca duyguyu bir anda jiletle kazıyıp, söker gibi atamam, atmam.
Çevremde çok pişkin, yüzsüz, her şeyi çok rahat ifade edebilen biri olarak görülmeme rağmen aslında sevdiğine karşı aşkını ve duygularını ifadeden bile çekinen utangaç yapıda biri olarak sevgimi yazı ile belirtme ihtiyacı duydum. Sana olan sevgimi hoş karşılaman dileğiyle...”
“Yakın çevrenden biri”

Mektubu daktilo ile yazdıktan sonra bir zarfa yerleştirdim. Figen’in de aralarında bulunduğu arkadaşlarla okulun önünde sohbet ederken lavaboya gitme bahanesiyle gidip sınıfta Figen’in ders notlarını tuttuğu ajandanın içine koydum ve sonucu beklemeye başladım.
Ertesi gün üniversitenin ana binasında bulunan yemekhaneye giderken Figen bir ara yanıma yaklaştı ve:
- “Yükselciğim san bir şey söyleyeceğim ama aramızda kalsın. Aramızdaki samimiyetten bir tek sana söylüyorum” dedi ve devam etti “Yahu dangalağın bir bana bir mektup göndermiş” dedi.
- “Şaka mı yapmış mektupta?” diye sordum.
- “Şaka mı bilmiyorum ama mektupta bana tutulduğunu, aşık olduğunu... falan filan yazmış işte. Yani oldukça duygulu bir dille bana ilan-ı aşk ediyor herif” dedi. Ben de:
- “Peki kim bu herif”dedim.
- “Ne bileyim, ismini yazmamış ki! Ama yazdıklarından bir şeyler çıkarmaya çalışıyorum. Bir iki tahminim de var” deyince heyecanlanarak;
- “Peki kim olabilir” diye sordum.
- “Tahminime göre bizim gruptakilerden biri ve... Neyse ismini de sonra öğrenirsin Yüksel” dediği sırada diğer arkadaşların da yanımıza gelmesiyle sözünü keserek onlarla konuşmaya başladı.
Beni bir merak sarmaya başlamıştı. Acaba tahmini ben miydim de tavırlarımdan öğrenmek için konuyu bana açmıştı. Anlamış mıydı acaba...
İçim içimi kemiriyordu; mektup yazmasa mıydım. Eğer gerçekten benim yazdığımı anlamışsa ve benimle bir daha konuşmazsa ne yapardım. Belki hem bir arkadaşı yitirecektim, hem de sevdiğim kızı.
Bu arada şeytan da dürtüyordu beni bir mektup daha yaz diye. Bu sefer duygularımı daha açık belirtecektim. Bu düşüncelerle tekrar daktilonun başına geçerek yazmaya başladım:

“Figen; şu an sana söylemek istediğim ama söyleyemediğim duygular var ya, o duyguları sana bir sahilde hafif bir yağmur çisiltisi altında ıslanırken ve deniz dalgalarının, martı sesleriyle birleşerek oluşturduğu o nefis fon müziği eşliğinde dans ederken söylemek isterdim.
Bilmem sen hiç birşeyi, pek çok şeyi kaybetme pahasına daha doğrusu yüreğin pahasına satın almak ister misin? Bil ki ben yüreğimi sana, senin için satmaya hazırım.
Keşke sana olan aşkımı, seni görünce hissettiğim duyguları gözlerinin derinliklerinde köşe kapmaca oynarken anlatsaydım. Acaba anlatabilir miydim?
İnsanlar madde ve mana arasında, denizde salınan tekneler misali gelip giderken; ben kendimi sevdama kucak açmış, senin gönül limanında demirlemiş olarak bulmak isterdim. Sana bağlanmak sarılmak ve ...
Hayali bile yaşadığım hayatın sahte yaşantısından daha gerçek ve daha güzel.
Mektubuma çok sevdiğim, güzel bir söz ile son vermek istiyorum: “Sevsen, sevilsen ve sevilebilir olsan”
Beni sevilebilir biri olarak görmen dileğimle...
“Yakın Çevrenden Biri”
Mektubuma ek olarak da “Figen’e” diye ithaf ederek yazdığım:

AKLIMDASIN

Papatya açmış kırlardan
Peygamber çiçeklerinin sarısından
Kekik otlarının kokusundan
Doyasıya içime çektiğim sen!

Belki değilsin, belki farkındasın
Sen benim hep aklımdasın

Turnalarla gönderdim sana
Gönlümde yetiştirdiğim gülleri
Yalancı gönüllerde
Karanlık tünellerde
Aşkı aramaya çalışırken sen
Senin aşkını hayat gibi yaşardım ben

Belki aşkıma uzaksın, belki yakındasın
Sen bilmesende hep benim aklımdasın !

Şiirimi de zarfa koyarak bu sefer postaladım.
Ertesi günde dedemin vefat ettiği haberi geldi. Alel acele Gümüşhane’ye gitmek zorunda kaldım. Bir hafta sonra döndüm ve okula gittim. Figen beni görünce hemen gülerek yanıma geldi ve:
- “Yüksel hani bana biri aşk mektubu yazıyor demiştim ya işte ondan ikinci bir mektup daha geldi. Bir de bana ithaf ederek yazdığı şiirini koymuş. Çok etkilendim.”
- “Peki kim olduğunu bulabildin mi?” diye sordum. O da:
- “Sana bir iki tahminim var diyordum ya... Artık emin oldum.”
- “Emin mi oldun, peki kim?” diye heyecanla sordum
- “Hiç tahmin edemezsin... Osman!” dedi.
- “Osman mı?” dedim şaşırarak
- “Tabii... Yakın çevremden biri, çok pişkin, yüzsüz, her şeyi çok rahat ifade edebilen biri olarak görünen başka kim olabilir?” deyince şaşkın, yıkılmış bir ifade ile:
- “Çok şaşırdım” dedim.
- “Şaşır, şaşır ... Dahası var. Emin olunca ben gittim ona ondan
hoşlandığımı belirttim. Yazdıkları beni çok etkilemişti. Ayrıca çok utangaç, ona kalırsa bana hiç açılamayacak ve beni sevdiğini söyleyemeyecek... Bu sebeple ona ben açıldım. O da benden hoşlandığını fakat benim seninle olan diyalogumuzdan ve samimiyetimizden dolayı ikimizin arasında bir şey olduğunu sandığından bana açılamadığını söyledi. Düşünebiliyor musun ayrıca ikimizin arasında bir şey var sanıyormuş” dedi.
Çok şaşırmıştım. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Sonunda;
- “Senin adına sevindim. Nihayetinde sana mektupları yazanı da bulmuş oldun böylece” dedim ve yanından ayrıldım.
Bir yanda sevdiğim kız Figen diğer yanda en yakın arkadaşlarımdan Osman vardı. Ve ikisi de benim aşk mektuplarım sonucu... Tam bir çöküntü içerisindeydim, ne yapacağımı bilemiyordum. Bu hal içinde iki hafta okula gitmedim, hatta gidemedim.
İki hafta kadar sonra okula gidince bu sefer Figen ve Osman bir ara yanıma geldiler. Osman bana:
- “Yüksel seni yemeğe götürüyoruz. Orada sana bir de süprizimiz var” dedi. Ben de:
- “Osmancığım bugün olmasa” deyince, Figen:
- “İtiraz etme hakkın yok. Çünkü seni son zamanlarda hiç göremiyoruz. Okula uğramıyorsun bile” dedi ve kolumdan çekerek dışarı doğru sürükledi.
Benim isteğim üzerine Karadeniz Pidecisine gittik. Yemek siparişini verdik. Bu arada ben sohbet esnasında elimden geldiğince espiri yapmaya, güleç olmaya çalışıyordum.
Konuşma esnasında Figen bir ara bana dönerek:
- “Sana bir süprizimiz var demişti ya Osman; şimdi onu söyleyeceğim sana. Biz Osman’la nişanlandık. Osman’ın romantik, duygusal mektuplarına dayanamadım. Ben de ona duygusal olarak karşılık verdim ve...” derken Osman söze girerek:
- “Ne saçmalıyorsun, ne romantik, duygusal mektupları...” diye Figen’in sözünü kesince ben de Osman’ın sözünün devamını getirmesine fırsat vermeden hemen sözünü kesmek ihtiyacını hissettim:
- “Demek ki Figen sendeki romantik, duygusal yönleri keşfetmiş ve sana tutulmuş. Çok şanslısın Osman; Figen’in kıymetini bil” dedim.
Yemekten sonra Osman’ın ellerini yıkamak için lavaboya gittiği sırada masadaki peçeteyi aldım ve Figen’e dönerek sessizce:
- “Bu günün anısına bu peçeteye duygularımı yazıyorum. Çıktıktan sonra yazdıklarımı oku ve sonra da yırt tamam mı?” dedim. Figen meraklı bakışlarla başını evet manasına salladı.
Bende peçeteye O’na ithaf ederek yazdığım şiirin nakarat bölümü olan:

Belki aşkıma uzaksın, belki yakındasın
Bilmesen de, sen benim hep aklımdasın

Ve altına da: “Allah’tan Osman’a ve sana mutlu bir yuva ve mutlu yarınlar diliyorum.”
“Yakın Çevrenden”
“Yüksel”
notunu yazdım. Notu yazdığım peçeteyi katlayarak Figen’in eline tutuşturdum.
Osman da yanımıza gelince;
- “Sizin bu mutlu haberinize çok sevindim İnşallah Allah tamamına erdirir” dedim ve devamla “Bu gün de aslında çok işim vardı. Sizinle buraya gelince unuttum hepsini. Şimdi gitmem lazım; anlayışla karşılayacağınızı umuyorum” dedim.
Birlikte dışarı çıktık ve tokalaşarak yanlarından ayrıldım. Bir süre sonra dönerek arkama baktım Figen peçeteyi yırtıyordu ve gözleri yaş doluydu. Benim onlara baktığımı görünce gözlerini silerek bana el sallamaya başladı.
Bir daha arkama bakmaya cesaret edemeden gözlerimde beliren yaşlarla oradan uzaklaştım.

Yüksel ŞAHİN
14 Haziran 1998

M@D_VIPer
16-07-06, 12:32
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Ada Sahibi ya da Ada Olmak http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Tanınmış gezgin Thomas Cook, bir araştırma gezisi sırasında Atlas Okyanusu'nun ıssız bir yerinde, çığlıklar atan milyonlarca kuşun havada daireler çizerek uçtuğunu gördü. Kulakları sağır edecek denli yüksek sesle çığlıklar atan kuşların kimileri yoruldukça, kendilerini okyanusun dev dalgaları arasına atıyorlardı. Onlar bu son hareketleriyle yaşamlarına son veriyorlar, kendilerini okyanusun dalgalarına bırakırken, çaresizlikten ölüme teslim oluyorlardı.

Bu olaya yalnızca Thomas Cook değil, o bölgede ki balıkçılarda yıllardır tanık olmuşlardı. Kuş bilimcileri ise, yaptıkları araştırmalarda göçmen kuşların farklı yönlerden gelerek okyanusta bu noktada birleştiklerini keşfediyorlar, fakat onların, birbirleri peşisıra kendilerini ölümün kucağına atmalarının nedenini bir türlü çözemiyorlardı.

Gerçek, geçtiğimiz yüzyılın ortalarında anlaşıldı. Bu trajik olayın yaşandığı yerde bir zamanlar bir ada vardı. Göçmen kuşların göç yolu üzerinde bulunan bu ada, bir deprem sonunda, okyanusa gömülmüştü. İnsanların, yok olduğunun bile ayırdına varamadıkları ada, göç yollarının ortasında kuşlar için vazgeçilmez "dinlenme" durağıydı. Kuşlar binlerce yıllık kalıtımsal alışkanlıklarıyla adanın yerini bilmekteydiler ve yıpratıcı, uzun yolculuklarının ortasında, biraz dinlenebilmek ve toparlanabilmek için, yine binlerce yıllık kalıtımsal güdüleriyle, okyanusun ortasındakiadaya geliyorlardı ama... Olması gereken yerde adayı bulamayınca, yorgunluktan bitkin bedenlerini çığlık çığlığa okyanusun sularına bırakmak zorunda kalıyorlardı.

Söz kendini toparlamaktan açılmışken soralım. Sizin hiç "kendinizi toparlayacağınız" bir adanız oldumu? Yaşamın uzun "göç yolları"nda acaba, sizinde bir yudum taze soluk alabileceğiniz, yolunuzun kalan bölümüne dinç olarak devam etmenizi sağlayabileceğiniz bir adaya sahip olabildiniz mi? Birgün yerinde bulamadığınızda ise, ona illede ulaşmak ve sığınmak için başınız dönercesine, dengeniz bozulurcasına çırpınıp kanat çırptığınız bir ada yaratabildiniz mi yaşamınızda kendinize?

Herşeyi sınırsızca paylaşabildiğiniz bir dost, yola birlikte çıkacak denli güven duyduğunuz bir arkadaş, size her zaman huzur verecek bir eş, ulaşmak için yıllardır uğraş verdiğiniz bir amaç edinebildiniz mi? Şöyle daha bir iyi bakın çevrenize... Size gelen, size sığınan...Sizin gittiğiniz, sizin sığındığınız...Sizin bulduğunuz dostlarınızı bir düşünüverin. Sonra da bir gerçeği görüverin gözlerinizle:

Sizin durup , soluklandığınız ve kendinizi toparlayabildiğiniz kaç adanız var çevrenizde ve...

Durup, sığınmak ve kendilerini toparlayabilmek gereksinimi duyan kaç dostunuz için siz bir adasınız?

M@D_VIPer
16-07-06, 12:32
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Affet Babacıığım http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Evliliğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve 'Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak' diyerek rest çekti.

Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala onu ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can 'Baba ben de seninle gelmek istiyorum' diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.

Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik can sürekli babasına 'Baba nereye gidiyoruz ?' diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu. Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı. En son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki Dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu. Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terk etti.

Arabaya bindiler. Can yol çıktıklarında ağlamaya başladı neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu. Can 'Baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim' diye sorunca Dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında 'Beni affet baba' diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu 'Baba beni affet, sana bu muameleyi yaptığım için beni affet' diye hatasını belli ediyordu.. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu...

'Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın. Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum

M@D_VIPer
16-07-06, 12:33
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Ağladığımda Mendilim Ol http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Dün yine gökyüzünün masmavi görkemi ve hayalini çizdiğim bembeyaz bulutlarının altında seni bekledim. Uzaklarda gülümseyen gökkuşağının renkleri içinde aradım seni, yoktun. Yokluğun, bir canavarın dişlerinde yüreğimi kemirip duruyor. Yokluğun cehennemim, yokluğun zifiri karanlığım, zindanım oldu. Belki, bir köşeden çıkıp gelirsin diye bütün gün seni düşleyip, gözlerim ufukta, kucağım dolu sevgi, yüreğimde binbir umut yeşertip ve ölesiye bir özlemle bekledim seni, gelmedin... Seni ne kadar özlediğimi bilmiyorsun. Bir bilsen seni ne kadar çok özlediğimi; dağları, tepeleri aşar, denizleri, ovaları devirip gelirdin bana...

İçim özleminle nasıl dolup taşıyor, özleminle nasıl tutuşuyor bir bilsen. Yüreğimin bütün bentleri paramparça sensiz. Şimdi yüreğimin her kıyısından özlem sızıyor. Yüreğime de söz geçiremiyorum artık. Biz bu dünyada seninle çıkarsız, yalansız, hilesiz hesapsız sevdik birbirimizi.. Yüreğimizin bembeyaz tuvaline maviyi fonlayarak ve aşkın da kıpkızıl resmini de çizerek; insanları, kuşları, dağları, çiçekleri, suları da öyle hilesiz sevmiştik.

Biz seninle bütün engellere rağmen, bitmez tükenmez bir azimle sevginin doruğuna erişmek için tırmandık hayat yokuşunu. Ve bitip tükenmeyen bir aşkla sevdik birbirimizi. Biz seninle uzak dağ başlarına yazdık umutlarımızı. Denizlere, dalgalara, fırtınalara, acılara, korkulara, uçurumlara yazdık sevdamızı. Biz seninle kanatları sevdalı iki güvercindik mavi göklerde. Kanat çırptıkça yükseldik sevdalara, yükseldikçe sevdalara avcılar düştü peşimize.

Zamanın acımazsızlığına, aramızdaki mesafelere, etrafımızdaki çirkinliklere, günübirlik aşklara, saldırılara, satılık sevgilere rağmen, biz yine de yüreğimizde hiç sönmeyen bir yangınla özledik birbirimizi, en kutsal aşkla sevdik, kirletmeden umutlarımızı bekledik...

Senden ayrılalı günlerin, ayların, yılların nasıl geçtiğini bilemez, hesabını tutamaz oldum. Her seher uyanınca dağların esen rüzgarlarına açıyorum penceremi, o ölümüne özlediğim kokunu getirir diye. Bir nebze de olsa dindirir yada söndürür diye yüreğimdeki özlemin ateşini...

Her gece menekşe rengi gözlerini demledim hayalimde. İpek saçlarını, sevdalı gülüşlerini, inci dişlerini demledim. Ne çok severdin yayla yollarında türküler söylemeyi, ellerimi avucunun içine alıp, başını göğsüme dayamayı. Şimdi her gece, insana hayat veren ve yüreğime nakış nakış işleyen sevda sözlerin dolaşıyor kulaklarımda , paylaştığımız ümit dolu tatlı hayalle*miz.

Yılmak yoktu bizim için bu yolda. Ağlamak, sızlanmak yoktu, geriye dönmek hiç yoktu. Zordu, çetindi bizim sevdamız ama her şeye ve çekilen tüm acılara değerdi. Sabır diyordun. Sabrı, ümit etmeyi, sevmeyi, zorluklara karşı direnmeyi de senden öğrenmiştim. Konuşurken insanın yüzüne dosdoğru bakmayı, dürüst ve namuslu bakmayı, merhameti, acımayı, insan gibi düşünmeyi senden öğrenmiştim. Senden öğrenmiştim sevdalara türkü yakmayı...

Şimdi Ren nehrinin kıyısında dalgın bakışlarla dalıp dalıp gidiyorum uzaklara. Gökyüzü masmavi ve saatler yorgun bir su gibi akıp gidiyor gözlerimde.. Ufka, gökmavisinin kızılla birleştiği o ince sıcak ve yumuşak çizgiye bakıyorum. Bir kuş gelip konuyor saçlarıma, yüreğimi ipekten kanatlarına sarıp sana gönderiyorum...

Seni düşünüyorum. Seni düşünmek gökyüzü olmak gibi bir şey bazen, ya da rotası belli olmayan bir gemiye binip, yeni iklimlere yelken açmak gibi. İnsan olmayan bir adada inip, Robinson gibi insansız bir yaşam kurmak istiyorum. Ve o adada bir ömür yalnız seni beklemek istiyorum...

Saatler su gibi akıp gidiyor. Bir gemi yanaşıyor kıyıya, inen yolcuları izliyorum, sen yoksun. “ Kahretsin !”. diyorum.” Ne olur çıkıp gelse, sarılsa boynuma.” Bir gemi uzaklaşıyor limandan. Suların devinimleri akıyor gözlerimde, karışıp gidiyor uzaklara... Seninle suyu pırıl pırıl bir pınarın başında buluşmak, ellerini tutmak, yüreğinin sımsıcak yerinden, menekşe gözlerinden, narçiçeği dudaklarından öpmek, serin nefesini doyasıya içmek ve doyasıya içime çekmek geçiyor içimden... Sonra sarılıp, sımsıkı kucaklamak ve sevinçten havalara uçmak geçiyor ...

Ağladığımda mendil, güldüğümde kahkaha, susadığımda su olmanı, uyuduğumda rüyalarıma girmeni, her sabah alnımdan öperek uyandırmanı istiyorum...

Her gece kuş olup sana doğru uçmak, ardında serin rüzgarlar bırakarak, dağlar, denizler, ormanlar aşıp, bir pınarın başında menekşe gözlerine konmak geçiyor içimden. Dalgın bakışlarından, sevdalı yüreğinden öpmek geçiyor. O an bütün ağaçlar diz çökmeli diyorum, özleminle kanayan yüreğime. Bütün yıldızlar göz kırpmalı mutluluklara. “Allahım bu kadar mutluluk çok.” deyip, ellerimi gökyüzüne kaldırıp ağlamalıyım. Gökler de ağlamalı benimle, bulutlar, ırmaklar, yıldızlar da ağlamalı...

Şunu bilmelisin ki, nerede olursam olayım, hangi iklimde kalırsam kalayım, vakti geldiğinde bir gün mutlaka, yüreğim alıp beni sana getirecektir. Ben buna bütün kalbimle inanıyorum, sen de bütün kalbinle inan. Hiç bir yol bilmesem de, gelmeye kalmasa da mecalim geleceğim inan... Bekle...

Sevgiler büyüttüm
kır çiçeklerinden, güneşin kanını emen
umutlar yeşerttim bahar renginde al yeşil
dağlarda kar erirken ceylanlar emzirdim
melekler uyandırdım her tan ağardığında
toplamak için bütün düş kırıklarını aynalardan
yıldızlarla selam yolladım sana
ve her gece mavi bir kuş tutup avuçlarıma
dudaklara gül ve rüzgar iliştirdim dağların doruklarına
gelmedin.

upuzun köprüler kurdum içimdeki yolculuklara sana kavuşmak için
beyaz günlere uzandım beyaz atlarla, sana getirsinler diye umutlarımı
seninle öpüşürken
beyaz beyaz güvercinler kanat çırpıyordu mavi göklerin burçlarında
bütün ayrılıkların, savaşların, ihanetlerin üzerine bir çizgi çekiyordum
en güzel barış çiçeklerini versin diye dünya

ak alınlı taylar koşarken alnımın çayırlarında
al türkülerle inledim lekesiz sabahlara her bahar
özlemler kanatıp gecelerin sayfalarında
mavi rüzgarların terkisinde sevgiler yolladım sana
çoğaldıkça çoğaldı çılgınlığım
kanımda milyonlarca yıldız tutuştu
alevler içinde parlayan nehirler aktı yüreğime her defasında
her suyun sesine bir damla gözyaşı bıraktım senin için
gül desenli yaylalara bilmedin

bilki sensiz uzak bir dağbaşı ıssızlığıyım
yoksan ürpertilerde tiril tirildir yapraklarım
seni özlemenin korkunç girdabında
göğünü ve yönünü yitirmiş göçmen bir bulut olup
her gece uçurumlara ağlarım

hasret ateşine bürünürken geceler
uzun ayrılıkların dağladığı sevdalarda
korkunç alevler içirdim seni seven yanıma
iç çekmeyi öğrendi bir yanım, acı çekmeyi bir yanım
ve ardından oturup ağladım küskün ırmaklar gibi
karışıp gitti gözyaşlarım çağlayanlara
silmedin

ey kırçıl saçlarımda yıldız tutuşturan
alıp savuran yangınlara yalnızlıklara
hazan bahçelerinde yaralı bir güldür kalbim şimdi
dört mevsim aşkı kanayan
sen ki, yüreğimde demlenen aysın her gece
gözlerimde çiçeklenen aşk
uzun saçlı hasretimsin
geçen bütün mevsimlerde seni bekledim
gelmedin

özlemlerle yaralı bir yağmur bulutuyum şimdi
firari bir hüznün girdabında yitirdim güldesenli sevinçlerimi
bil ki, çağlayan bütün nehirler benim gözlerimdir
benim yüreğimdir ağlayan bütün denizler
su içtiğim bütün pınarlarda seni susarım
seni sorarım geçtiğim bütün yollarda
düştüğüm her uçuruma bir tutam çiçek bırakır gibi
bir tutam kor ve bir demet gözyaşı bıraktım senin için
gelmedin bilmedin silmedin...

Bir gün gökyüzü gülünce ve geçince üşümesi kalbimin
bütün hasretleri yükleyip rüzgarın kanatlarına
yüreğimde taşıdığım sevda aleviyle
upuzun yollardan çıkıp geleceğim sana... Bekle…

M@D_VIPer
16-07-06, 12:33
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Ayrılık Bir Hançerdir http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


merhaba.

şimdi yazacaklarım sizi ne kadar ilgilendirir bilmiyorum ama benim dertleşmeye ihtiyacım var. geçen yıl bi kız gördüm bizim sokakta. komşuların misafiriymiş. ceylan gibi sekiyordu yakan top oynarken. gözlerimi üzerinden alamıyordum. o da bunu farketmişti nihayet, o da bana bakıyordu. içim içime sığmadı mutluluktan uçuyordum. sonra nasıl olduysa bir araya geldik tanıştık. artık birini seviyodum ve sevildiğimi sanıyodum. o kadar sevgi gösterisinde bulunuyoduki aksini sölemek imkansızdı. sabahın köründe sokağa çıkıyor onun da çıkmasını bekliyodum,en azından camdan bana bakıp gülümsemesini... aşk gözümü kör etmişti.varsa yoksa O.
günler haftalar geçti artık kendi evine, yaşadığı şehire gitmesi gerekti. ayrılık o kadar acı veriyodu ki hançer yarası almadan nasıl bi acı olduğunu hissedebiliyordum. aylar geçiyor onun hasretiyle yanıp tutuşuyodum. yaz mevsimi gelsede tekrar gelse,bana gelse elimi tutsa diye özlem duyuyodum.nihayet yazı getirdik büyük özlemlerle.yüzünü gördüm bakmaya doyulmuyodu.hafiften bi gülümsedi,içim kıpır kıpırdı ,mutluluktan uçuyodum. sokağa çıkmasını, tekrar ellerini tutabilmenin arzusuyla yanarak sabırsızlıkla bekliyordum. saatler geçti,akşam olmak üzereydi ki geldi.arka sokağa gidelim dedi,bizi görmesinler... gittik,nasılsın, iiyim..... derken seni o kadar özledim ki dedim kavuşmanın verdiği huzurla. ''özledinmi? ''dedi ve ekledi'' gerçektenmi''.''seninle güzel bi arkadaşlık kurduk ama bu kadar bağlanmanı beklemiyordum, hem ben başka biriyle çıkıyorum, ama istersen buraya geldiğimdede seninle çıkarım, eğer diğerini kabul edersen'' dedi. başımdan kaynar sular devrildi gözlerim alev saçıyodu.! aklımdan geçenleri anlamış olacak ki yanımdan koşarak uzaklaştı. iyi iki uzaklaşmış yumruğumu duvarlara vururken ellerim kanlar içinde kaldı.
artık sevgi diye bişiyin var olduğuna inanmıyorum. onun yüzünden kalbim taşa döndü sanki. hala duygusal biriyim ama içimde saklı, dışa vuramıyorum bunu. şimdi size soruyorum gerçek sevgi diye bişiy kaldımı, artık sevgiler ''çıkmak'' denen acaip bi kelimeden mi ibaret?
insan sevmeden nasıl biriyle birlikte olabilir? ''SEVMEK'' ne kadar güzel bi kelime, ne güzel bi duygu sevmek. neden bu güzel kelime çıkmak diye değişti? içinizde hala sevginin var olduğuna, çıkmak diye bişiyi kabul edemeyecek duygulara sahip olan var mı?

M@D_VIPer
16-07-06, 12:33
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Aylar Sonra Bugün http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Aylar sonra bugün yine tıpkı beni bıraktığın günkü gibi aynı şarkıyı koyup teybe bir sigara yaktım.Bu kez yağmur yağıyordu dışarıda ve ben yine camın kenarında aylar sonra bugün beni bırakıp gittiğin günkü acıyı duyumsadım içimde.Yağmur vardı dışarıda bu kez açık bıraktım pencereyi,bıraktım damlalar dilediğince ıslatsın beni ve kalemimden aylar sonra bugün yine senin için dökülen sözcükleri...Sigaramdan derin bir nefes çektim içime sen burada olsaydın kızardın bana 'içme şu zıkkımı' derdin.Dışarının soğuğu buğulandırırdı arabanın camlarını.Ben kucağına uzanırdım,sen saçlarımı okşardın.Bak aylar geçti bebeğim hani o hiç ayrılmayacağımız günler vardı ya işte onlar hiç gelmedi!Günlerce,gecelerce bekledim,ne yağmurlar ne baharlar eskitip bekledim ama gelmedi!Aylar sonra bugün yine senin için bu satırları yazarken güneş açıverdi kapkaranlık gökyüzüne.O bizim aşkımızın üzerine hiç doğmayan güneş aylar sonra bugün yağmurların ortasına doğuverdi işte.Birazdan gökkuşağı da çıkar belki o benim sensizliğimin karanlığını aylardır aydınlatamayan gökkuşağı bu yağmurlu kış gününün karanlığını aydınlatabilir belki.Neden beni bırakıp gitmiştin sanki?Oysa daha söyleyecek öyle çok şeyim vardı ki sana içimdeki sonsuz aşkıma dair...

Hiç görmedin senin için akan göz yaşlarımı,hiç bilmedin seni düşünürken nasıl dalıp gittiğimi!Hiç hissetmedin çöl ortasında vadiyi özler gibi seni özlediğimi.Unutmaya çalıştım unutmadım SEN,UNUTAMADIĞIMSIN…

M@D_VIPer
16-07-06, 12:36
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Ayakkabı http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Sanki gelecek ay gökten para yağacak. Hem ev sahibim de zengin biri sayılmaz ki. Kimseden borç istemeye de yüzüm kalmadı. 20 milyon da kiraya verince elde 10 kalacak, bakkal artık beklemez, 5 de ona. Kalan 5 de bir hafta yeter ya sonra”.
Adam evine geldiğini farketti. İçeri girdi, sıkıntılarını olabildiğince ailesine yansıtmayan biriydi. Yüzündeki sıkıntılı ifadeyi zorla da olsa değiştirdi, güler yüzle içeri seslendi;
--Alo !. . . kimse yok mu? Bu yorgun ve yaşlı adamı karşılayacak kimse yok mu?
Hanımı koşarak geldi, ceketini aldı;
-Kusura bakma bey, geldiğini duymadım.
-Eh elimiz boş olunca yüzümüze bakılmıyor, ne yapalım.
-Öyle deme bey.
-Şaka yaptım canım şaka yaptım, hemen darılmaaa. . . elim dolu olsa da yüzüme bakılmıyor, diyecektim !. .
Onun şakalarına alışmış olan karısı bu kez ses çıkarmadı, sadece gülümsedi.
-Yorgun görünüyorsun.
-Biraz yorgunun hanım.
-Acıkmışsındır, hemen yemeğini getireyim.
-Hanım acıktım acıkmasına da, zahmet olmazsa başka bir şey rica edecem.
-Estağfurullah bey, buyur !. . .
-Ya sen de yorgunsundur ama ayaklarım çok ağrımış, bir leğene az bir su koysan, sana zahmet.
-Tabi hemen getiriyorum.
Adam eşofmanını giyip oturmuştu ki, hanımı bir legen suyla girdi. Adam yorgun ayaklarını suya daldırmadan merakla sordu;
- Benim tatlı kızım nerde bakayım, saklandı mı yaramaz?
Anne başını önüne eğdi,
-Ne oldu, bir şey mi var? …Söylesene canım.
-İçerde…ağlıyor.
-Ağlıyor mu !. . . Niye?
-Ayakkabı istiyor.
-Daha önce konuşmuştuk, alamayacağımı söylemiştim. Hem ayakkabısı eski değil ki?
-Eskidiği için değil, arkadaşlarında gördüğü, yeni çıkan bir ayakkabıdan istiyor.
-Hanım biliyorsun para durumunu…
-Ben biliyorum da…
-Bir daha konuşayım bakalım, benim kızım anlayışlıdır. Çağır gelsin.
Kadın kızını çağırdı, kalkmak istemeyen kızını, zor da olsa ikna ikna etti, babasının yanına getirdi. Babası yanına oturttu. Olabildiğince kırmamaya çalışarak konuştu;
-Kızım, seninle daha geçen akşam konuşmuştum. Ayakkabı alacak kadar paramız yok, hem ayağındakiler de eski değil.
-Başkası nasıl alıyor?
-Yavrum onların durumu daha iyiyse alabilirler. Bizim şimdi iyi değil. Bekle belki bir kaç ay sonra alabiliriz.
-Banane arkadaşlarım aldı, ben de alacam.
Yine ağlamaya başlamıştı.
-Ne kadarmış o ayakkabı fiyatını biliyor musun?
-4 milyon.
-Kızım sana o ayakkabıyı alırsak elimizde para kalmıyor. Getir bakayım sen şimdi giydiğin ayakkabılarını.
Kız hışımla getirdi, yere attı. Adam çocuğun saygısızlığını görmemezlikten geldi. Küçük çocuklar için böyle heveslerin ne derece önemli olduğunu biliyordu. Hele arkadaşlarından biri onu kıskandırdıysa, o küçük dünyasında tüm hayali o ayakkabı olmuştur, başka birşey düşünemez bile, diye aklından geçirdi. Fakat adamın da yapacak birşeyi yoktu. Çok uzun bir sessizlik oldu, adam kızını kırmadan nasıl çözüm bulacağını düşünüyordu. Hanımı ise kocasının, ayakkabıların yere atılışına sinirlendiğini düşünüp endişe ile bekliyordu. Adam umutsuzca kızına bir daha sordu;
-Kızım, bu ayakkabılar hiç de eski görünmüyor, bir kaç ay daha giysen.
-Eski işte eski, giymem. Bunlar eski !. .
Adam’ın içi içini yiyordu. Bir medet arar gibi hanımına baktı. Yıllardır sıkıntı içinde yaşayan ama eve her gelişinde güler yüzünü eksiltmeyen vefakar karısı, yapacak birşeyi olmadığını göstermek için, ellerini iki yana açtı. Adam birden ayağa kalktı, giyinmeye başladı.
-Kızım madem benim, “Ayakkabın eski değil” sözüme bakmıyorsun, giy ayakkabılarını dışarda az öne gördüğüm bir çocuğa soracağız, sen soracaksın. Eğer sorduğun çocuk, bu ayakkabılar için, eski derse veya beğenmezse söz istediğin o ayakkabıları alacağım.
Ayakkabı alınmasından tamamen ümitsiz olan kız bunu duyunca heyacanlandı. Hemen hazırlandı. Baba kız el-ele sokağa çıktılar. Hiç konuşmadan bir kaç sokak geçmişlerdi ki, babası az ilerdeki köşeyi gösterdi;
-Bak şu köşede oturan bir çocuk var, hemen hemen senin yaşlarında. Sor bakalım ayakkabıların güzel mi değil mi !. . .
Kız hevesle çocuğun yanına koştu ama durdu kaldı. Çocuğun şaşkın bakışları arasında birkaç saniye orda kaldıktan sonra ağlayarak babasına doğru koştu. Soramamıştı.
Babası ağlayan kızını bırakıp, köşedeki çocuğun yanına gitti. Cebindeki bozuk paraları, çocuğun önündeki mendile bırakıp döndü. Çocuk hâlâ, ağlayarak uzaklaşan kıza bakıyordu, duvara yasladığı koltuk değneklerinin arasından.

M@D_VIPer
16-07-06, 12:36
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Ay Gülüm http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Kapımızda nöbet tutuyor ölüm

Diyecektim ki; gülüm,
Mevsim hazan mevsimi, mevsim gözyaşı mevsimi... Mevsim ayrılık mevsimi. Tarifsiz bir hüznün sarmalındayız. Anlatılması zor, ifadesi güç. Fikirler tel tel, şehra şehra düşünceler, duygular buruk buruk....
Bir yanı bahardır kıyılarımızın bir yanı cehennem.
Durmadan gözyaşı dökülüyor yüreğimizin üstüne. Acıdan, ayrılıktan haritalar ekleniyor alnımızın çizgilerine...

Sararan yapraklar tutunamıyor artık dallarda gülüm, rüzgar estikçe savrulup gidiyor her biri bir yana. Katar katar turnalar göçüp gidiyor üstümüzden...

Diyecektim ki; gülüm,
mevsim hazan mevsimi, mevsim hüzün mevsimi, har düşmüş bağlara, bahçelere. Yapraklar üşüyor, yapraklar düşüyor dalından. Turna göçü gibi yapraklarında göçü başladı gülüm...

Diyecektim ki; gülüm,
mevsim hazan mevsimi, mevsim kıran mevsimi. Her taraf ölümlerle acılarla dolu. Kan gölüne döndü dünya. Dört bir tarafta barut kokuları geliyor. Her tarafta savaş, kan gözyaşı var. Her tarafta bir kaos sürüyor... Bu yüzden karalar giydik gülüm. Utandık insanlığımızdan.
Bacakları kopan çocukların feryatları doluyor yüreklerimize. Çığlıkları, çocukları ölen anaların. Hiç bu kadar sahipsiz, hiç bu kadar umutsuz, bu kadar çaresiz kalmamıştı yüreğimiz. Kan ve barut kokan ağır bir hava hüküm sürüyor gecelerde Havaya karışan iniltiler feryatlar ağıtlar.

Gerçeklerle hayallerin karıştığı, rüyalar şehri İstanbul da bombalar patlıyor durmadan. Özlemler, hayaller ıstırap veriyor artık... Her ah çekişte içimiz titriyor... Derin bir ah gibi sızlıyor yüreğimiz... Yüreğimiz parça.parça..
Güvercinlerin öldürüldüğü, defnelerin sessizce ağladığı günlerdeyiz gülüm...

Diyecektim ki; gülüm,
Çiçektir çocuklar: Bakım ister, özen, özveri, güven ve sabır ister, açmak için çiçeklerini bahara... Hepsinden önemlisi şefkat, sabır ve sevgi ister... Sulanmak ister sevgi pınarlarıyla ... Tomurcuk tomurcuk açmak için dünyaya çiçeklerini ... Sevgisizlikle solmamak için yaprak yaprak ...

Diyecektim ki; gülüm,
Bahçedir çocuklar:. Tohumdur ekilir, sürer filiz filiz.. Umudu besler bağrında. Emek ister, bakım ister... Büyür, olgunlaşır , sevgi meyvesi verir, karşılık beklenmez... Verdiğini alırsın...

Diyecektim ki; gülüm,
Yüreklerimizi yıllardır sıcak ve hillesiz bir sevgiye kilitleyip, umutla ,özlemle geleceğe dair apak düşler kurduk. Güneşli, aydınlık, güzel günlerin özlemini çektik. Belki biraz yorgun, belki durgun, ama yine de umutlu, yine de mutlu, sevgiyi işleyip mavilere, bütün yollara, dallara, dağlara gül yazdık.
Sevgiyi, umudu, güveni, dostluğu, barışı, özgürlüğü, mutluluğu ve bunların getireceği güzellikleri bekledik ölümüne...

Diyecektim ki; gülüm,
Geleceksin diye bütün yollara gül döktük. Güvercinler uçurduk mavilere.
Sevgiyi,dostluğu, barışı, baharı, sevinci getireceksin diye dağlara, ovalara, denizlere . Bunca çirkinliklerin içinde güzelliği, saflığı, temizliği getireceksin diye kirlenmiş hayatımıza, yıldızlara haber saldık...


Diyecektim ki; gülüm,
Yaşamak güzel... Yaşamak bir çiçek gibi, dört mevsim güzel kokular saçıyor üzerimize... Sevgiyle bakıyor herkes biribirine, sevgiyle sarılıyor... Kinler, düşmanlıklar, kötülükler kafdağının ötesine sürülmüş...

Diyecektim ki; gülüm, gel.
Yorulduk yollarına gül döküp beklemekten. Ey ömrümüzün taze gülü, ey gözleri öksüzümüz, her hazan bir gül getirip yüreğimize bırak ki, sevdamızın ateşiyle yakalım saçlarını yeryüzünün...

Diyecektim ki; gülüm,
Herşeye rağmen yüreğinde bin umut taşıyor çocuklar gelecek baharlara...
Dünyanın dört bir tarafında barış ve umut şarkıları söylüyor... Özgürlük ve mutluluk şarkıları söylüyor çocuklar, diyecektim...

Ama diyemedim, diyemedik gülüm...
Kapımızda nöbet tutuyor ölüm...

M@D_VIPer
16-07-06, 12:40
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Ateşini Merih'ten Alacağım Senin http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Alevleri sönmeye yüz tutmuş közlerden gelen çıtırtı, gecenin eşsiz müziğini bozan tek sesti. Kaldırım taşların biraz ilerisinde yere oturmuş, gözlerini ateşin kalıntılarına dikmiş ve düşüncelere dalmıştı. Dışarıdan bakan biri onun nöbet tuttuğunu değil sanki gözleri açık olarak bir rüya gördüğünü zannederdi. Gerçekten de son altı ayda yaşadıkları aslında bir düş gibi geliyordu bu genç adama. Ama bu düşün içinde yirmi yılda gördüklerinden çok daha fazlası vardı.
Kartalların, engin gökyüzünde süzülen büyük bulutlar gi-bi cellatların odasına aktığını hatırlıyordu. Saldırıya geçen cel-latları ve hücresinde kanlar içinde kalan mahkumların iniltile-rini duyuyordu. Ülkesinin aldatılmış halkının büyük gafletiyle canlanan cellatları ve onların işkencelerini ömrü boyunca unutmayacaktı. Cellatları, reisleri, muhbirleri ve bir tarlada biçilmiş başaklar gibi boylu boyunca uzanan, ama her an kal-kıp evlerine döneceklermiş hissini uyandıran binlerce mah-kumu....
Genç adam artık bu ülkede kalamayacağını düşünürken yan odada, bir çift tombul minik elin arasında gezindiği o-yuncak seslerini duydu. Çocuğun kahkahası, odasında oturan genç adamın müziği oluyordu her zaman. Çocuk kuleler diz-di. Evler kurdu. Bahçeler yaptı. Arada bir heyecanla babasına seslendi. Gel bak dedi, gel bak babacığım öyle güzel evler yaptım ki, oyuncaklarımla. Baba-evlat neşeyle oynadılar bir-likte. Sonra baba çocuğun küçük tombul ellerini onlarca kez öptü, yanağına bastırdı sevgiyle.
Babası ona, “Eğer şimdi gidip yatağında mışıl mışıl uyur-san, ödülün koca bir dilim çikolatalı pastadır” dedi. Çocuk oyuncak ayısını aldı koynuna ve rüyası çok bir uykunun kol-larına yürüdü. Baba şişmiş gözleri ıslanarak seyretti yavrusu-nu o uyurken uzun uzun. Sonra sevgiyle bir öpücük kondur-du alnına yavrusunun. Sevgiyle örttü üstünü...
O baba, dünyanın bütün aşk güvercinlerini uçursa da öz-gürlük abidesi gökyüzüne, bir teki bile şövalyelere ait tapına-ğın çatısına konmayacaktı...Kanatları kirlenir diye...
Ama anlatması gerekiyordu. Artık en azından eşinden giz-lemenin bir alemi yoktu Az değil, tam oniki saat acımasızca dövülmüştü. Merter kavşağında silahlı kimselerce kaçırılmış, başına maske giydirildiğinden sadece Beşiktaş taraflarında olduğunu tahmin ettiği bilinmeyen bir yere götürülüp gün boyu işkence edilmişti.
Acılar içinde kıvranıyordu genç adam. Bedeni baştan aşa-ğı cop darbelerinden morarmış, yer yer kan toplamıştı. Kara-rını verdi, artık başına gelenleri anlatacaktı şiir yüzlü kıza, her şeyi gözüne almıştı. İşkenceciler, “Birine anlatırsan seni bu defa kaçırır, öldürürüz” demişlerdi. Ama o ne olursa olsun anlatmaya kararlıydı. En azından şiir yüzlü kız olanları bilme-liydi. Öyle ya yarın başına bir şey geldiğinde en azından bir tanığı olmalı, karanlık güçlerin kirli ilişkilerini ifşa edecek biri bulunmalıydı geride. Karanlık güçlerdi bunlar, her türlü oyu-na hazırlıklı olmalıydı. Gördüklerini, yaşadıklarını gelecek nesillere iletmeli, bu sırları mezara götürmemeliydi. Bu sır kim bilir belki de ülke çapında bir çok kirli ilişkilere de ışık tutacak, özellikle son on yedi yıldır oynanan kirli oyunları bir nebze de olsa aydınlatmış olacaktı. O halde anlatmalıydı, ar-tık susmanın ve gizlemenin anlamı yoktu ve öyle de yaptı genç adam…
Şiir yüzlü kızın getirdiği soğuk çayından bir yudum aldı, kekremsi bir tat ağzına yayıldı. Suratını ekşitti. Artık başı da-yanılmayacak bir haldeydi. Zararlı olduğunu bildiği halde i-laçtan iki tane daha aldı. Fakat nafile. İlaç kutusuna küfrettik-ten sonra, sıra istediği en son şeye geldi: İçinde gizlediği o dayanılmaz ağırlıktaki sırrı ifşa etmek. İfşa etmek ona müthiş bir işkence gibi geliyordu. İstemeye istemeye yerinden kalktı. Hiçbir şey demeden ve hışımla.
Bir arabada gördüğü dolarları hatırladığında, rüzgarın ye-lesinde ülkeden ülkeye, beyinden yüreğe nasıl fırtınalarla koş-tuğunu anımsadı. Uzansa her teline elleri yanar, her biri az değil, tam altmış beş bin Mark’a bir masadan uçar, bir başka masaya konardı. İşte o zaman da genç adamın bu körkütük gidiş içinde insanlık adına yüreği bir başka kanardı.
Yaşadığı acı olaylar sebebiyle hayatta kimseyi sevmemişti, kendini bile. Hatta birlikte gezen mutlu çiftlerin arkasından sık sık küfrederdi. Şu polisler, şu işkenceciler, ah bir de zin-danlar olmasa ne kadar rahat edecekti. “Topunuzun Allah belasını versin” diye bağırdı ona selam veren gurbet kuşları-na. Bu yüzden kimseye selam vermezdi, sanki birine “günay-dın” ya da “iyi günler” deyince bir şey olacak mıydı? Hayır! O zaman selam vermeye gerek yoktu.
Çocuksu duyguları, içinde batıp çıkıyordu. Bir yaz gönüy-dü ve daha yitirmediği saatleri vardı önünde. Avare sakalını sıvazladı. Uzaktan küçük ama sevimli karaltılar fark ediliyor-du. Oyun oynayan karaltılar, titrek gölgeler ve bağırıp çağırış sırasında süren mutluluk oyunu. Kafasındaki işkencecinin öldüğünü hissetti. Baş ağrısı geçmişti.
İlk defa göğsünün oralarda bir yerde garip bir kıpırtı his-setti. O kıpırtı tüm vücudunu titretti. Bu kıpırtıyı bir yerden tanıyor gibiydi. Hatırladı. Annesi ona elma şekeri aldığında hissettiği kıpırtının aynısıydı bu. Birden adam kalbinin kuş tüyleri kadar yumuşak ve zavallı olduğunu hissetti. Kalbi dal-ga dalga kabardı. Kabaran kalbi gözlerinden boşandı. İki damla yaş, temiz, masum, iki damla yaş yanaklarından aşağı kaydı. Genç adam ağlıyordu. Vücudu tir tir titriyordu. Bu yeni duygu onu heyecanlandırmıştı. Hissettiği acılar uzun zamandır hissetmediği, tatmadığı bir duyguyu tattırmış, hatır-latmıştı.
Uzun zamandır sakladığı duyguları bir bir yaşıyor, bu onu daha da heyecanlandırıyordu. Yüzü gülmekle ağlamak ara-sında bir yerdeydi. Yitip gitmiş hisleri şimdi geri gelmişti, o dayanılmaz acılar sayesinde. Çay bardağını gizlemek isterce-sine avuçlarının arasına aldı, parmaklarını kapattı. Şimdi bar-dak elleri arasında adeta kaybolmuştu. Sadece çay görünü-yordu, zayıf ve titrek parmaklarının arasından. Acılar artık yüreğindeydi, orada çırpınıyordu. Başını pencereden gökyü-züne uzattı. Mavi gökyüzü pamuk gibi bulutlarla sarmaş do-laştı. Eski dost güneş sıcak pırıltılarını etrafa saçıyordu. Genç adam güneşte kendini gördü. Güneş gülüyordu. Genç adam ise her zamanki gibi somurtkan. Kavgası dağlarda bilinci ku-şanmış, zindanlarda dirence sarılmış ve haykıran dudaklar her ihanet vakti çöl çöl yarılmıştı. O'nun tutsak olduğu ha-pishanenin adı, bu nedenle Saygon zindanlarıyla eş tutuldu. Diyarbakır zindanından ölü çıkacağını düşündü, şansına 'sağ' çıktı.
Dışarıdaydı dışarıda olmasına ama, takipler, kovalamaca-lar yakasından düşmüyordu bir türlü. Üstüne üstlük yıllarca önce bıraktığı ülkeyi de bulamıyordu. Her şey çok değişmişti. Hiçbir şey ona göre değildi. Çıktığı zaman tünelinden hayata uyumu uyumsuzluk olmuştu.
İlk soğuk duşu bu oldu. Ağır şoklar vurdu beynine, kural-sızlığın tarifsiz kurallarla iğdiş edildiği bir diyardaydı artık.
Bakıyor, şaşırıyor kendi yüreğinin mezarlığına gömülü-yordu. Dakikası dakikasına gelen trenler, saniyesini şaşırma-yan troleybüsler ve onların bir parçası haline gelen insanlar onu anlamakta güçlük çekiyorlardı.
İyice gömüldü yüreğine. Beyninde biriken çelişkileri çözemiyor ama, taşınamayacak kadar çoğalan çelişkiler genç adamı bölük bölük bitiriyordu. Giderek parçalanıyor, dağılı-yordu. Ağır bir sis bulutu içinde kayboluyordu adeta. Bu ne-denlerdir ki sigaraya ve çaya sığındı. Yalnızlaştı, kendi derin-liklerine indi, bilinmez labirentlerde dolaşıp durdu.
Neyi anlasın ki? Anlaşılmazı anlamakta zorlanmakta hak-lıydı. Çünkü ona göre değildi en iyi değerlerin pazarlarda ranta çevrilmesi...
Onu dışarıda ilk önce iç bunaltıcı bir sıcak karşıladı. Sıcak yüzünü yakıyordu. Sıcağa bela okudu ve suratını ekşite ekşite yorgun ayaklarını sürümeye koyuldu. Çocuklar sokakta koşu-şuyordu. Şımarık çocukları hiç sevmezdi. Onlar sadece sorun yaratan küçük baş belalarıydı. Ona kalsa hepsini yatılı askeri okullara verirdi. Çünkü çocuk disiplinli olmalıydı.
Başının zonklaması yerini giderek artan düzensiz davul seslerine bırakıyordu. Ağrıya küfrettikten sonra bir tane daha ilaç aldı.”Bu iğrenç günün şerefine” deyip ilacı yuttu. Sonra bir tane daha ve bir tane daha. Duş almak büyük bir zahmet olacaktı. Haklıydı da. Şimdi kim gidip duş alacaktı, hele böyle bir günün böyle bir saatinde. Sakallarını da kesmedi. O bi-çimsiz kaba saba elbisesi ve terli pis sakallarıyla bir ayyaş gibi olduğunu düşünüyordu.
Anlamıyordu. Nefes almak bazen yeterli olmuyordu. Yetmeyebiliyordu. İnsan başka sebeplerden dolayı da ölebi-lirdi. Bu karanlık onu öldürebilirdi! Hatta karanlığın da güç-leri yok muydu? Karanlıklar güçsüz müydü ki? Karanlığın güçleri sadece fazla görülmediklerinden bilinmezler. Ama karanlık güçler insanı çok daha rahat öldürür aydınlık güç-lerden. Hiç kimse bunu anlamıyor.
“Neden bütün bu aksilikler beni bulur, neden ben bu ka-dar şansızım” diye söylendi kendi kendine. Derinden bir of çekti. Ağrı gözlerinin üstüne inmişti, kafasındaki sarhoş iş-kenceci oraya buraya yumruk atıyordu. Evlerinin karşısındaki parkta korkuluk gibi bir ağacın altına oturmuş çifte nefret ve biraz da kıskançlıkla baktı.
Diyarbakır’ı hatırladı oracıkta. Doğduğu yerlere koştu yü-reği. Acıyordu koca şehre. Uzaktan masum gülümseyişini gördü yaşlı şehrin. Oysa bir destandı Diyarbakır kalesi ve Diyarbakır zindanında ateşle sevişen “dört inanmış adam”ın izlerini taşıyordu koca şehir. Diyarbakır zindanında yaşamak bir destandı yıllar boyu sürecek.
“Küçük zekaların ve büyük imparatorlukların hastalığı or-taktır” sözü bir davul tokmağı gibi zonkladı beyninde. Bir an gökyüzünü haleye boğmuş ayı ve işkence odalarında yere düşmüş ölüleri düşündü elinde olmadan. Alnına ay vurmuş ölüleri. Son yazdığı bir şiiri hatırlamaya çalıştı kendi kendine.
“Bir ölüm kadar acı,
Güz ortasında ayağındaki çizmesiyle
Elindeki salçalı ekmeğini ısıran
Doğulu çocuğun
Önüne dikili gökdelenlere
Umutsuz bakışları
Bir cehennem kadar kahredici,
Eşinden başka bekleyecek kimsesi olmayan,
Bir kış günü kardan soğuk odasında
Eli boş döneceğini bildiği
Hayırsız eşini bekleyen
Doğulu kadının bacası tüten,
Kapısında köpekler havlayan,
Sadece düşleyebildiği evlere
İç geçirişi.
Ayrılık kadar acı,
Birleşen mutsuzluklar.
Bir ilkbahar şebnemini andırır
Ay ışığında düşlenen yüzler.
Tebessümü yağmur olur,
Kan yağar vuslat iklimine.
Celal'i değil, Cemal'i sayıklar
Bir kış gecesi deniz kenarında yudumlanan
"tavşan kanı bu abi" dedirten
Sevgi kadar sıcak çaylar.
Martılar kadar güzel bakışlar,
İki ok gibi.
Biri lillah, diğeri ileyhi ezgisiyle ritim içinde.
Burak aramaz
Bu çirkef ihtiyar bataklığın
Kanatsız uçan genç ümitleri.
Kurumak için güneşi beklemez çamaşırlar.
Ateşsiz pişer burda yemekler.
Dünya alın sizin olsun
Barut fıçısı.
Ateşini Merih'ten alacağım senin;
Uğruna ölünülen saatsiz bomba.”

M@D_VIPer
16-07-06, 12:41
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Aşktan Kaçış http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Hayatımda hiç mi hiç yenilmedim. taki seni tanıyana dek. hayatım benim elimdeydi. Daha ortaokul 3 sınıftaydım.Derslerime çok önem verirdim.Çevremdeki arkadaşlarım dağınık,serseri tipli kişilerdi. ama çok yardımsever ve mühteşem insanlardı. ben ve birkaç kız arkadaşım derslerden zaman buldukça gezer eğlenirdik. yine birgezme dönüşü otobüse bindip eve geliyorduk. otobüs çok kalabalıktı. biz ayakta zor duruyorduk. otobüs birden fren yaptı. ben kendimi tutamayıp arkadşımın üzerine düştüm . oda kendini vebeni tutamayıp bir gencin üzerine düştü. coçuk oldukça yakışıklıydı. bizde bunu fırsat bilip onun bilerek çocuğun üstüne düştüğünü herkese anlattık. o bize kızdıkça bizde daha çok alevleniyorduk. ertesi gün okul da güle güle ölmüştük.
bir kaç hafta sonra bizim sitede oturan arkadaşımın doğum gününe gittim. kapıdan içeri girer girmez otobüsteki çocuğu gordüm. çok şaşırmıştım. arkadaşım beni onunla tanıştırdı. meğer çocuk onun amcasının oğluymuş .adı da eray'mış. o gün eray'la iyi sohbet etmiştik.
bir gün doğum gününe gitiğim arkadşım beni çağırdı evlerine ,gittim.bana erayın benden hoşlandığını söyledi. benim ağzımı bıçak açmıyordu. bana onunla çıkıp çıkmıyacağımı sordu. ben reddettim. çünkü böyle şeylerden korkuyordum.
ertesi gün okulda durgunluğum fark edildi. arkadaşlarıma olayı anlattım. onlar neolacak ki çık dediler ama ben çekiniyordum. nedenini bilmediğim bir şey kalbimde saplanmıştı. onun adını duyunca birşeyler oluyordu bana .
sonradan bana bir cesaret geldi ve çıkma teklifini kabul ettim. bir hafta boyunca çıktık. ama ben birşeyler seziyordum arkadaşım banu da. bana karşı tavırları değişmişti. sanki beni çekemiyordu. bulunduğum ortamlardan kaçınıyordu. daha sonra bir diğer arkadaşım sebebinin eray olduğunu söyledi.
tanışmamıza sebep olduğu için kendinde nefret ediyormuş. bunu duyunca ben delirmiştim. nasıl olurdu da yakın arkadaşım bana bunu yapabilirdi.
bir ay sonra banu'nun intahara teşebbüs ettiğini sebep olarak da beni gösterdiğini duydum. bunu duyunca ne yapacağımı bilemedim ve eray'ı arayıp artık ayrılmamız gerektiğini ve onun banu ile birlikte olmalarını istediğimi söyledim. o çok şaşırmıştı. bizim neden ayrılmamız gerektiğini soruyordu. bense daha fazla dayanamayıp telefonu kapattım.
daha sonra hiç bir arkadşımla konuşmadım. beni gezmeye davet edenlere lise sınavına hazırlanıyorum diye başımdan savdım. lise sınavını kazanmıştım. tercih formuma izmiri yazmıştım. halamın yanın da okumak istiyordum. ve öyle de oldu. şimdi izmir de okuyorum. hayatımda ben birkişiyi sevmiştim ve onu da kaybetmiştim . şimdi de kimseyi sevemiyorum. kalbimin ağrısından buraya gelmekle kaçtığımı sanıyordum yanılmışım. o da benle gelmiş meğer. şimdi yalnız ve çaresiz beklemekteyim ölümü.

M@D_VIPer
16-07-06, 12:41
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Aşkta Yarın Yoktur Sevgili http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz sevgili. O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır. Gelir
ve içimizdeki o çok eski bir şeye dokunur. Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar. Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular yoktur. Aşkın kendi gerçekliği vardır sevgili. İnsan bir başka ışığa teslim olur...
Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir. Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur. Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında.
Hindistan'da Ganj Nehri'nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de... Newyork'ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de...
Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili, kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan...
Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye. Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim. Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye...
Aşk çok eski bir şeydir sevgili. Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer. Sevdiğimiz insanların çocuklukları da... Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer. Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider, hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya...
İnsan bazen nedensiz yere umutsuzluğa kapılır. Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendini anlatamaz, evlere kapanır... Bazen denizler, kıyılar çeker insanı. İnsan bu kapılmayı anlayamaz, oysa çok eski bir yerde yaşanmasından korkulup vazgeçilmez aşkların sızısıdır bu. Bu sızı, bu yenilgi mevsimlerle yıllarla devredilir başka insanlara... Bir insanın yaptığı bir hatanın tüm insanlara yayılması gibi...
İşte şimdi biz de sevgili, ya olmadık zamanlarda umutsuzluğa kapılıp, soluğu evlerde alacağız, ya da denizler, kıyılar çekecek bizi. Nasıl biz başkalarının korkaklığını taşıyorsak, başkaları da bizim korkaklığımızı taşıyacak, yenilgimizi, umutsuzluğumuzu...
Birazdan sabah olacak...
Para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular başlayacak... Bunlar varsa ve bizim için geçerliyse aşk yoktur ve hiç olmamıştır sevgili. Birbirimizi kandırmayalım...
Hadi güne hazırlan. Yaşadıklarımızı unutmaya çalış. Aşk bize güvenip verdiği büyüsünü, sırlarını, cesaretini, bilgeliğini ve o ilkel, o yaban ağrısını geri alacak. Bunlar olurken içimiz bir an çok üşüyecek, sonra geçecek...
Hadi, oyalanma birazdan yarın olacak...
Aşkta yarın yoktur sevgili.

M@D_VIPer
16-07-06, 12:41
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Aşkın Hikayesi http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış:
Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil.

Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.
Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.
Ada neredeyse battığı zaman, Aşk yardım istemeye karar vermiş. Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde, geçmekteymiş.
Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" diye sormuş.
Zenginlik, "Hayır, alamam.Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.
Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş. "Kibir, lütfen bana yardım et!",
Kibir "Sana yardım edemem, Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş.
Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş: "Üzüntü, seninle geleyim."
Üzüntü "Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var."
Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk'ın çağrısını duymamış.
Aşk, birden bir ses duymuş. "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..."
Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş.
Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk'a yardım eden yoluna devam etmiş. Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi'ye sormuş:
"Bana yardım eden kimdi?" Bilgi "O, Zaman'dı" diye cevap vermiş.
"Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk.
Bilgi gülümsemiş:

"Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir…"

M@D_VIPer
16-07-06, 12:42
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Aşkın Gözü Kördür http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Fırat'ın bir yakasında yaşayan bir delikanlı ile öbür yakasında yaşayan güzel bir kadın varmış. Birbirlerine aşık olmuşlar. Delikanlı her gece Fırat'ın sularında yüzerek karşı yakaya geçer sevgilisine ulaşırmış. Şafak sökmesine yakın delikanlı sevgilisine öpücük kondurup Fırat'ın azgın sularına girip öbür yakaya geçermiş. Bu gecelerce böyle sürüp gitmiş.

Yine bir gece delikanlı Fırat'ı geçip sevgilisinin yanına gitmiş. Şafak sökerken delikanlı veda öpücüğünü vermek üzere kadının yanına sokulmuş, kadına dikkatle bakarak;

- senin bir gözün ama mıydı !

demiş. Kadın o zaman delikanlıya bakarak;

- sen sen ol sakın ola bugün Fırat'a girme

demiş. Delikanlı kadından ayrılmış , Fırat'a girmiş ve yüzme bilmediğinden boğulup ölmüş. Bizim delikanlı gerçekte yüzme bilmiyormuş, duyduğu aşk yüzünden onun gücü sayesinde Fırat'ı geçermiş.

O aşk bitincede....

M@D_VIPer
16-07-06, 12:42
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Aşkın Gözü http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


bir gün aşk,nefret,düşüncesizlik,hırs kısaca tüm duygular toplanmışlar. canları sıkıldığı için bir şeyler yapmak istemişler. aralarından biri saklanbaç oynıyalım demiş. düşüncesizlik düşünmeden atlamış ben ebe olucam diye. sonra saymaya başlamış.herkes saklanıyormuş.hırs bir çuvala saklanmaya çalışmış ama çuvalı yırtmış . mutluluk göle saklanmış ama suyun altında duramadığı için oda yakalanmış düşüncesizlik saymaya devam ediyomuş.aşk ise saklanmaya yer bulamamış. düşüncesizlik sayıyormuş 89, 90 ,91 aşk son çare olarak dikenlerin araına atlamış. düşüncesizlik herkesi bulmuş ama aşkı bulamamış o sırada içlerinden biri aşk dikenlerin arasında demiş. düşüncesizlik bir sopa ile dikenlere vurmaya başlamış. aşk yüzünü tutarak dikenlerin arasından çıkmış. yüzü kanıyormuş bir süre sonra aşkın kör olduğunu fark etmişler. düşüncesizlik sormuş senin için ne yapa bilirim diye . aşk düşüncesizliğe sen bundan sonra benim gözün olucaksın demiş.

o günden sonra aşkın gözü kör olmuş . düşüncesizlik ise aşkın gözü olmuş.

M@D_VIPer
16-07-06, 12:42
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Aşkın Dili http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Hep "aşkın dili olsa da konuşsa" deriz.
İşte bir gün aşk konuşmaya başlamış ve demiş ki:
Ey insanlık hep peşimden koştunuz, bana ulaşmaya çalıştınız. Aslında bana ulaştınız ama hiç fark etmediniz. Benim için ağladığınız zaman bile size hep yalan, belki de şaka gibi geldim. Bana hep yakıştırmalar yaptınız. Size bir hikaye anlatayım. Bir gün küçük bir köpek kuyruğunu yakalamak için hep kendi etrafında dönüp duruyormuş ve büyük köpek dayanamayıp
“ne yapmaya çalışıyorsun?” diye sormuş.
Yavru köpek de,
“bana ancak kuyruğumu yakaladığım zaman mutluluğa ulaşacağımı söylediler. Ben de onun için uğraşıyorum” diye cevap vermiş.
Büyük köpek gülmüş ve
“ben de küçükken senin gibiydim. Hep kendi etrafımda döner, kuyruğumu yakalamaya çalışırdım ama bir gün durdum, düşündüm ve yürümeye karar verdim işte o zaman anladım ki zaten o benim peşimden geliyordu.”
İşte şimdi anladınız mı? Aşk; bir köpeğin kuyruğu gibidir ki ona ulaşmak için peşinden koşmanız gerekmez, o zaten her hareketinizde arkanızdan gelir.

M@D_VIPer
16-07-06, 12:43
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Aşkımızı Öldürmeyelim http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Geçen gün işten eve dönerken,genellikle kitap okuduğum halde o gün canım kitap okumak istemedi ve bende camdan dışarı bakmaya başladım,aslında gördüklerim hep aynıydı,tanıdık evler,tanıdık ağaçlar ve dükkanlar...sonra birden yoldan gecen araçların içine bakmaya başladım.Aslında onlarda tanıdıktı aracın içindeki insanlar genellikle yola bakıyorlardı ve birden bir şey fark ettim. Yanımdan geçen araçların içindeki insanların çoğu sadece dışarıya bakıyordu, şoför koltuğunda oturan adam sola bakarken yanındaki kadın da sağa bakıyordu, arka koltukta da, ya çocuk ya da eşyalar oluyordu ve bu insanların yaşları orta yaş civarıydı yani evliydiler ya da uzun süredir birlikteydiler, diğer taraftan birbirlerine bakarak ve konuşarak seyahat edenlerin ise ya flört eden ya da nişanlı belki de yeni evli çiftler olduğu anlaşılıyordu. İşte o an kafamda bir şimşek çaktı ve o günden sonra kitap okumayı bırakıp hep yolda yanımdan geçenlere bakarak tahmin etmeye çalıştım, kimler evli ya da uzun süreli beraberlik yaşıyor, kimler daha işin başında. Lütfen sizde yoldayken bir bakın, seyahat ederken önüne ya da camdan dışarı bakarak gidenlerin çoğu evli, ama konuşarak ve birbirlerine bakarak gidenlerin çoğu bekar ve işin daha çok başında. O zaman anladım ki, aşkı evlilik öldürmüyor aşkı uzun süreli beraberlikler ve yaşanan monoton heyecansız birliktelikler öldürüyor, işte o zaman kendi beraberliğime dışarıdan bakmaya çalıştım ve ne gördüm dersiniz. Hayatın akışına kapılmış, evden işe, işten eve koşuşturan, hayatında yeni hiç bir heyecanı olmayan ve çok uzun süredir gerçekten dolu dolu sohbet etmeyen, sadece çocuktan, işten ve sıkıntılardan konuşan, akşam yemekten sonra televizyon karşısına geçen ve kanepede (ayrı ayrı kanepelerde) uzanan bir çift gördüm. O gün kapıldığım dehşeti anlatmam oldukça güç, bize ne olmuştu, her şeyi unuttuğumuz, beraber olabilmek için bütün zorluklarına katlandığımız beraberliğimize ne olmuştu? Yaşadığımız heyecan nereye gitmişti? Nasıl bitmişti ve biz farkına varamamıştık? Sonra çevreme baktım ve diğer çiftlerinde bizim gibi olduğunu gördüm.İşin komik yanı insanlar bu hale gelirken, fark etmiyorlardı ve başkasının hayatının bu hale geldiğini anlattığınızda "vah vah" diyorlardı, oysa onlarda aynı durumdaydılar, sadece öyle bir şey yokmuş gibi davranıyorlardı. Herkes bir başkasının hayatına imrenir, İnternet te chatleşerek kaybettiği bu heyecanı bulmaya çalışır bir hale gelmişti. Birden eşimin de evdeyken çoğu zaman nete girdiğini fark ettim,ve gördüm ki ben onu ve aynı şekilde o beni sadece eşi olarak görmeye başlamıştı, işte o gün bu gidişe bir dur demeye karar verdim. Ama ne yapabilirdim, bununla ilgili dergilerde pek çok yazı olduğunu fark ettim, itiraf etmeliyim yapılan önerilerin pek çoğu uygulamada problem olan maddelerdi, ayrıca onları yaparsam başkasının elbisesini giymiş gibi olacaktım,ben kendi çözümlerimi bulmak istiyordum. Onlarında verdiği öğütleri baz alarak,oturdum ve kendimce bir acil durum planı çıkardım ve uygulamaya başladım. Öncelikle eşimle birlikte çocuğumuz olmadan baş başa yemeğe çıktık, itiraf ediyorum ilk denememiz biraz zor oldu, çünkü eskisi gibi konuşacak konu bolluğu yoktu, işten güçten ve çocuktan bahsetmemeye karar vermiştik, evde daha az tv seyretmeye onun yerine müzik eşliğinde sohbetler yapmaya başladık ve en önemlisi birbirimize karşı çok açık olduk, sohbetten sıkılan bunu diğerini kırmadan söylüyordu, aramızda zorlama olmamasına dikkat ettik. Baş başa sinemaya gittik ve bunu yıllar sonra yaptığımızı fark ettik, birbirimize telefondan mesajlar çektik, içimizden geldiği an ve geldiği gibi olmasına özen gösterdik ve birbirimiz için kendimize özen gösterdik, hafta sonları ben eşofmanlarımı üzerimden çıkardım, daha özenli giyindim, tıpkı flört ederken eşimin beni ziyarete geldiği günlerdeki gibi, eşimde hafta sonları tıraş oldu, daha özenli giyindi, deniz kıyısında hafta sonu yürüyüşleri yaptık,pamuk helva yedik ve sohbet ettik. Kısacası, eşimi sadece eşim olarak değil, sevdiğimiz insan olarak görmeyi ve onu yeniden sevmeyi öğrendim, bu gün ondan bir gün ayrı kalsam, eşimi yeniden özlüyorum, onunla küçük kaçamaklar yapmayı dört gözle bekliyorum ve artık eşim internette chat yapacaksa benimde yanında olmamı istiyor ve nete çok daha az giriyor .Bunları niye yazdığıma gelince, hiç bir şey için geç olmadığını düşünüyorum, birlikte olduğumuz kişinin değerini onu kaybetmeden fark etmeliyiz diye düşünüyorum ve kendimizi hayatın akışına kaptırıp sevdiklerimizi ihmal etmeyelim.

M@D_VIPer
16-07-06, 12:44
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Askıda Bir Kahve http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Ünlü İtalyan sinema sanatçısı Vittorio de Sica bir TV röportajında anlatıyor :

İtalya' da Napoli' nin kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Bar da, espressolarimizi içiyoruz.İçeri giren müşterilerden biri, barmene "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) diyor, iki kahve parası veriyor, bir kahve içip gidiyor, barmen de tezgahın üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt asıyor.

Biraz sonra iki kişi içeri giriyor: "due caffee e un sospeso" (iki kahve ve bir askıda) diyorlar, üç kahve parası verip, iki kahve içip gidiyorlar, barmen gene bir küçük kağıt daha asıyor tezgahın
üstündeki çiviye...

Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyor.
Derken üstü başı biraz eski, püskü, belli ki fakir biri bardan içeri girdi, barmene "un caffee sospeso" (askıdan bir kahve) dedi, ve barmenin hazırladığı kahveyi içip, para ödemeden çıkıp gitti. Barmen de tezgahın üzerine asmış olduğu kağıtlardan bir tanesini aşağı indiriverdi…

M@D_VIPer
16-07-06, 12:44
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Aşk, Uydurduğumuz En Güzel Yalan! http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Bir gün içimden gittin, anladım. Nereye gittiğin değildi önemli olan... Kiminle gittiğin, hangi havayı soluduğun, hangi şehrin, hangi sokağında yürüdüğün önemli değildi. Sen içimden gitmiştin... İçimde ne varsa bana ait, seninle gitmişti.

Renklerim, ruhumdaki yaz, güneşim gitmişti.


“Bana kalan,
Beni kalansız bölen bu şehir.
Ah! bu şehir, yalan şehir”


demek isterdim; ama yalan olan sendin. Benim yarattığım, inanmak için yıllarımı harcadığım kocaman bir yalandın sen. Gerçek olduğunu gördüm. Sen gittin...

Aslında içimden giden sevgili değildi. Ben sadece, yalanıma inanmıştım. O, gerçekti... Aşk bitmişti. Düşünüyorum da acaba aşk, ruhumuzun derinliklerinde yaratılan koca bir yalan mı? Şiirde, müzikte ya da sözde, nerede aşk varsa orada bir de yalan yok mu? Aşk ve yalan, güzel ile çirkin, iyi ile kötü gibi birbirini besleyen, değiştiren ve dönüştüren; biri olmadan diğeri varolamayan ya da anlamsız kalan evrimin temel dinamiklerinden ikisi olabilir mi? Ya da aşk, yalana sesdeş mi? “Seni seviyorum” derken, aslında içimizde yarattığımız en güzel yalana övgüler mi düzüyor, kendimize olan hayranlığımızı mı dile getiriyoruz?

“Bir gün içimden gittin, anladım.”


Aşk, uydurduğumuz en güzel yalan! Ve aşk, yalan varsa aşktı.


İnsanın doğasında var. Doğrular ne kadar da az cezbeder bizi. Yasaklı ya da yanlış ne varsa, yaptıklarımız hanesine yazmak isteriz. Durduralamaz bir dürtüdür bu. Yalanı bazen istem dışı kullanırız. Söyleyen biz değilizdir ama, söyleten ta kendimizdir.

İçimizdeki yasaklı kimliktir O:


Mülkiyet duygusu ve egosu olağanüstü gelişmiş; ihtiraslı, doyumsuz ve aşka her zaman hazır. Pembedir, mavidir ve daha çok kırmızı. Cıvıl cıvıldır, yerinde duramaz. Yaz gibidir: Islak ve sıcak. Zaafları vardır, yasak ve güzel olan herşeye. O cennetteki en güzel meyveyi tadan, ilk ihaneti gerçekleştirendir. Kısacası O, yaşayan tarafımızdır. En güzel anılarımız, en heyecanlı anlarımızdır...

Bir gün içimden gittin, anladım. Nereye ve neden gittiğin değildi önemli olan... Kiminle gittiğin, hangi havayı soluduğun, hangi şehrin, hangi sokağında yürüdüğün önemli değildi. Sen içimden gitmiştin... İçimde ne varsa bana ait, seninle gitmişti.

Renklerim, ruhumdaki yaz, güneşim gitmişti.

M@D_VIPer
16-07-06, 12:45
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Bir Cimrinin Günlüğü http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


15 Temmuz 2003

Ohh be en sonunda ben de günlük tutmaya karar verdim. Bugün benim doğum günüm ve annem bana doğum günü hediyesi olarak bu günlüğü yani seni verdi günlük. Neymiş efendim cimrilik derdimi senin sayende aşacakmışım. Yav bir kere benim cimrilik sorunum yok ki anlatamıyorum hiç kimseye . Sadece biraz tutumluyum hepsi bu. Ne yani paramı her şeye harcayınca daha mı iyi olacakmışım. Para harcanmadıkça güzeldir günlük bunu böyle bil. Bakınca ona yeşil yeşil oooff offf. Efkarlandım be günlük. Bak günlük bundan böyle bütün her şeyi sana anlatacağım böylece benim cimri olmadığıma sende karar vereceksin. Kimse inanmıyor zaten cimri olmadığıma , kimse dinlemiyor zati. Bulmuşum seni anlatayımda derdimi kurtulayım kederlerimden. Bu arada sana kendimi de tanıtayım günlük. Biliyorum saçmalıyorum sen cansızsın bişey anlamazsın dediklerimden ama ben günlüklerdeki moda konuşmalara uyacağım ve seninle her şeyi varmışsın gibi konuşacağım.

1975 yılının 15 temmuzunda doğmuşum be günlük. Tam 28 sene geçmiş hayatımdan. Ne zamanki parayı doğru harcamayı öğrenmişim işte o zaman milletin dilinde olmuşum cimri. Kusura bakma cimri cimri deyip başını şişiriyorum ama gün boyu herkes bana böyle diyor ama başım şişmiyor çünkü zaten şişmiş durumda. Acım büyük be günlük ama bir gün gelecek cimri olmadığımı ispatlayacağım onlara. Bugünkü doğum günüm Allah’tan iyi geçti. Bayağı bir hediye aldım. Babam bana birkutu kibrit almış ne kadar sevindiğimi anlatamam. Kardeşim de bir adet silgi almış hemi de kokulu. Amcam da 5 adet dosya kağıdı almış. Yaz yaz bitmez. Annem de seni almış günlük. Tamam tamam biliyorum hediyeler gerçekten kötü. Sanki bana nispet yapıyorlarmış gibi geldi. Neyse günlük bu konuyu daha fazla açıp moralimiz bozmayalım dimi. Günlük ; bu arada sana adımı söylemedim be. Adım Saffet bir kuyumcu dükkanım var anladığın zengin bir adamım ama tutumluyum. Malımı severim , paramı da.

Hediye olarak seni alınca oldukça şaşırmıştım “Bu ne” diye sorduğumda “Günlük” cevabını almış ve daha da şaşırmıştım. Sanki bilmiyordum senin bir günlük olduğunu. Aman işte ; annem senin benim için oldukça önemli olacağını içimi dökmemde çok faydan olacağını söyledi. Bilmiyorum ama günlük sanki annem beni en fazla anlıyormuş , seviyormuş gibi geliyor. Zaten baksana tek doğru düzgün hediyeyi o verdi.

İlk başlarda seni yadırgamıştım ama sana daha şimdiden alışmaya başladım bile. Hatta sana günlük demek bile istemiyorum sana bir isim vereyim günlük. Bir karizman olur en azından. Hmm düşünmem lazım günlük acaba sana ne isim verebilirim. Aha buldum her baba çocuğuna kendi babasının ismini ya da dedesinin ismini verirmiş. Sana da öyle bir isim vereyim. Evet sana babamın ismini vereyim her ne kadar beni sevmiyor olsa da onu çok severim be günlük. Artık senin ismin Abdulrezzak olsun. Ne o beğenmedin mi ismini. Babam da kendi ismini beğenmemişti zaten. Babama da ismini büyükbabam koymuş evet o da kendi babasının ismini koymuş. Tamam küsme be günlük sana kısaca Abdül derim nasıl bu daha iyi değil mi. Tamam oldu bu iş artık sen benim için Abdülsün.

Amma da konuştum be Adbül. Bugünlük bu kadar yeter zaten feci uykum geldi. Yarın bizim çırağı da kovacağım maaşından kısıntı yapınca işleri yavaşlattı salak. Altı üstü %30 kısıntı yaptım çok mu? Ama dur bakalım yarın gelsin bir hele , göstereceğim o hergeleye. Vay şiir gibi yazdım Abdül. Neyse sana iyi geceler Abdül yarın akşam görüşmek üzere. İyi uykular eğer uyuyabiliyorsan ? Tamam şaka yaptım ?

16 Temmuz 2003
Günlük naber , pardon Abdül naber ? Gördüğün gibi neşeliyim hem de çok neşeliyim. Kovdum çırağı en sonunda. Zaten bir halta da yaradığı yoktu ama alıyordu paraları o ayrı mesele. Kovarken bayağı zorlandım ama tehdit etti beni işçilik kuralları mı ne varmış tazminat alırım dedi senden (Milyarlarca hem de). Tırstım tabi hiç araştırmamıştım gözümden kaçmış. Halbuki böyle şeyler hiç gözümden kaçmaz. Neyse aradım avukat arkadaşı var mı böyle bir şey dedim o da evet olmaz mı dedi. O zaman dedim ki kendi kendime “ İşte şimdi ayvayı yedim. Acaba çıkartmasam mı çırağı aslında fena biri değildi” O sırada aklıma bundan kurtulmanın bir yolu olabileceği geldi. Öyle ya her şeyin bir çözümü vardır değil mi Abdül. Sordum avukata var mıdır bir çözümü diye. O da yoktur dedi. “Eyvah” dedim. “Ne yapabilirim” diyince o da bana “Ne kadardır sende sigortalı” dedi. İşte o zaman içimde bir şeyler kıpraştı Abdül ama nedenini bilmiyordum. Verdim cevabı “Ben onu fazla para gitmesin diye sigortal! atmamıştım ki”. “Ne?” dedi bana heyecanla. Ben cevabı tekrarlarken o da bana cimriliğimin en sonunda işe yaradığını söyledi ben de ona cimri olmadığımı tutumlu olduğumu söyledim. Bunun üzerine biraz ağız kavgası yaptık. Yanımda olsaydı eğer komuştum kafayı ona ama şükretsin ki yanımda değildi. Neyse sakinleştiğimiz anda bana o çırak olacak veletin zırnık bile alamayacağını söyleyince içimde kıpraşan şeylerin mutluluk kelebekleri olduğunu o an anladım. Kurtulmuştum ? Aldım çırağı karşıma anlattım her şeyi kovdum hergeleyi ( Bir gün şiir yazmayı da deneyeyim) .Giderken de velet “Yürü , yürü de ense traşını göreyim yer elması” dedim. Hep birisini kovarken o sözleri sarf etmek isterdim . Sarf ettim oldukça zevkliydi.

Akşam eve geldiğimde bizimkilere de anlattım durumu. Tabi ki beni savunmadılar üstüme geldiler. Neymiş efendim çocuğun rızkıyla oynuyormuşum. Evet oynuyorum kabul ama o da benim rızkımla oynuyordu. Annem girdi araya “oğlum” dedi “zaten bu cimriliğin yüzünden evde kaldın bari insanlardan olma , iyice yalnız kalacaksın”. Boşverin be ben ve param bana yeter diyince az kala babam tarafından hastanelik ediliyordum. “ben ve param” lafına alınmış. Neden “Ben ve ailem” değilde “Ben ve param” Pöh gülerim buna. Allah’tan son sürat odama kaçtım da kapıyı kitledim. Yoksa yemiştim ananası. Şu an bu satırları yazarken bile babam hala bağırıyor Abdül. Varsın bağırsın be günlük hayatımı kendim kontrol edebiliyorum ya o yeter bana zaten yakında yeni bir eve taşınsam hiç fena olmayacak ama kira parası düşündürüyor beni. İlginçtir benim gene uykum geldi Abdül ? Dur şöyle bir esneyeyim doya doya uaaah. Kusura bakma sen esneyemiyordun di mi ? Sen ne iyi bir arkadaşsın be Abdül ne k! ızıyorsun ne ediyorsun. Allah senden razı olsun. Neyse ben yatıyorum yarın işime geç kalmayayım. (gelsin paralar ? )

17 Temmuz 2003
Günlük dün çok sevinçliydim ama bugün çok sinirliyim. Neden diye sorma çünkü zaten anlatacağım o yüzden yaklaş ve dinle. Hani dün benim elemanı kovmuştum ya “ yok o geri gelmedi Abdül” aman be o kadar sinirliyim ki kendi kendime konuşmaya da başladım. O elaman gelmedi ama annem bir başkasını getirtti ve zorla işe sokturdu bana. Çıldıracağım ya kendi işimde elamanları kendim işe isteyerek alamıyorum. Kendimi light patron olarak hissetmeye başladım. Hadi annemin o elamanı zorla işe aldırtmasını bir yere kadar kabullenebilirim ama çıkarttığım elemanın kesintisiz maaşının iki katı maaşla işe başlatması işi çığırından çıkartan nokta oldu. Yeni gelen eleman az kala bir aile faciasına şahit olacaktı. Evet gerçekten de öyle masamın üstünde duran aile resmini yırtmaya çalışarak annemi tehdit ettim. Ya resim ya da elaman dedim. O da eleman diyerek beni hayal kırıklığına uğrattı. Resmi de zorla aldı elimden. Eleman da pis pis sırıtıyordu. Çakacaktım suratına kız olmasaydı. Ne o günlük ! sana yeni elamanın bir genç kız olduğunu söylememiş miydim?. Öğrenmiş oldun işte. Bir kızın ne işi vardı kuyumcu dükkanında? Anneme bunu anlatana kadar akla karayı seçtim. O da ani bir hareketle forvetle kaleciyi seçtirdi. Bu yüzden baya bir takıştık yani. Eğer Perihan’ı işe almazsam evde kaldığım her gün kira alacağını söyleyerek beni tehdit etti. Gördün mü hem de öz annem dedi bunu. Kabul etmemem lazımdı ama bir aylık kira parası Perihan’a ödeyeceğim aylık maaştan fazla çıkınca mecbur kabul ettim. Komploya kurban gittim resmen. Belli ki her şeyi önceden planlamışlar. Unutmadan söyleyeyim öğlen yemeğini ben verecekmişim , bitmedi bir de yol parası. İflas ettirecekler adamı yahu. Kardın milleti değil mi adamı ya batırır ya da şımartır başka da bir şey yapmaz zaten. Bunları da kabul ettim mecbur. Allah’tan yeni eleman iyi çalışıyor. Günlük işlem hacminde tüm zamanlar rekoru kırdık bugün. O zaman sevindim aslında işe aldım diye ama belli etmedim ona. Devamlı asık yüzle bakıyor! um ona , o da bana baygın baygın bakıyor neden öyle bakıyor çözemedim gitti. Bugünlükte bu kadar günlük bakalım yarın neler olacak doğum günümden beri değişik değişik olaylar oluyor zaten. Yarın görüşmek üzere.

18 Temmuz 2003
Selam Abdül nasılsın. Beni sorarsan nasıl olduğumu anlayamadım. Bir garip hissediyorum kendimi. Mutlu desen değilim , kızgın desen hiç değilim bir garibim. Bu Perihan’dan yavaştan tırsmaya başladım. Tamam iyi çalışıyor bugün de rekoru yeniledik ama bana olan bakışları falan çok garip , anlaşılmaz bakışlar. Kısa kısa da bakmıyor çoğu zaman gözlerini hiç ayırmadan uzunca bakıyor. Rahatsız oluyorum bundan be Abdül. Özellikle öğlen yemeğimizi yerken (ki kuru üstü pilav yiyorduk , merak etme evden getirmiştim yemeği fazla para gitmesin diye) ki bakışlarından dolayı yemeği doğru düzgün yiyemedim. Bir insana bu kadar uzun bakılır mı? Hayret bir şey yahu. Bakışlarını tarif et desen edemem Abdül. Çok garip bakışlar bunlar anlatılamayacak kadar garip. Cidden bu kızın yanında rahatsız hissediyorum kendimi. Acaba annem neden Perihan’ı zorla işe aldırttı? Bana bir komplo mu kuruyorlar yoksa? Zaten eve gelir gelmez direk odama geldim. Herkese bir selam yetti. Bir keresinde müşteriden aldı! ğı parayı bana verirken parayı bana vermeyecekmiş gibi yapıp bir iki dakika oyaladı beni. Şaşkınlığımdan bir şey de diyemedim. Resmen kukla oldum Abdül. Perihan’da o sırada gülümseyerek yüzüme bakıyordu. Sanırım ben de aptal aptal bakıyordum. Ulan var ya rezil kepaze oldum. En son parayı verdiği zaman parayı verdiği elini uzun süre elimden çekmedi. Resmen neden olduğunu bilmemekle beraber tir tir titredim. Donup kalmıştım resmen. Neler oluyor anlayamıyorum Abdül. Yardım et bana. Ahh keşke canlı olsaydın da bana yardım edeydin. Eni en iyi sen anlıyorsun çünkü. Bazen bu kızın uzaylı olduğundan şüphe ediyorum. Acaba uzaylı araştırma merkezine müracaat mı etsem. Şaka yapmıyorum günlük ciddiyim bu konuda. Ne olduğunu anlayamadığım bir durumla karşı karşıyayım korkuyorum. Sırf Perihan’a olan korkumdan öğlen yemeğinde istemiş olduğu colayı aldım. İnanamıyorsun di mi günlük cola aldım. Hatırladığım kadarıyla hiç kimseye cola almamıştım. Ne hallere düştüm be. Bu soruna bir çözüm bulm! am gerek. Yarın Perihan’ı dışarı öğlen yemeği için bir şeyler almaya yollarım (Para gidecek ama ne yapalım katlanacağım günlük) o sırada da arkadaşlardan birini ararım. Bana yardım ederler umarım (Beni sevmeseler de) Bakalım yaptığı davranışlar ne anlama geliyormuş. İyi uykular Abdül , uyuyamasan da ? Neşelenmem lazım di mi ?

19 Temmuz 2003
Merhaba günlük I Am Back ? Neşeliyim bugün. Bütün her şeyi öğrendim. Arkadaşın biriyle yaptığım görüşmede bana eğer ona bir akşam yemeği ısmarlarsa yardım edeceğini söyledi. Kabul ettiğimde gerçekten de yardıma muhtaç zavallı bir olduğumu kabul etti. Ne durumlara düştüm di mi günlük. İlk defa birisine bir yemek ısmarlayacağım. Bu kız yüzünden iflas edeceğim ama sağlığım iflas etmeyecek. Neyse Perihan dışarıdayken arkadaşla telefonda konuştuk. Ben kızın yaptıklarını anlattım. Uzaylı araştırma merkezine gitme fikrimi de en sonunda ekledim. O da bana “Hödükleşme Saffet şimdi beni dinle dedi” Ve 15 kısa dakika boyunca ki bana 15 uzun dakika geldi (Telefon faturasını düşününce) anlattı da anlattı. Ben anlattıklarına ilk başta inanamadım. Hatta bir ara “Sen akşam yemeği istemiyorsun galiba” diyince “Olur mu Saffet tarihi bir fırsatı teper miyim sanıyorsun” diyerek hafiften yumuşattı beni. Konuşması bittiğinde ben de inanmıştım. Hatta bana “İnanmıyorsan bir aşk filmi izle ,! işte o zaman inanırsın dediklerime (Aslında bu adam da şair ruhludur ama bir kırodur) diyince akşamleyin evdekilerle bir film izlemeye karar verdim. Bu arada evet günlük kız bana aşıkmış. Ben nasıl anlayamadım anlamadım. Aşıkmış dedim doğru okudun (ya da duydun her neyse) eve gelirken gene paraya kıyıp (Harbi iflas edeceğim) bir film aldım. Geldim eve ve bizimkilerle merhabalaştıktan sonra beraber film izleme teklifi ettim. Önce babam kızdı neden dalga geçiyorum diye. İnandırana kadar bayağı zorlandım. Hatta izleyeceğimiz filmi aldığımı söyleyince annem sanırım heyecandan bayıldı. Beş dakika kadar onu ayıltmakla geçti. Neden film izleyeceğimi falan anlatmadım tabi ki anlatsam rezil kepaze olurdum vallahi. Sonunda filmi de izledim. (Bu arada odamda tv yok fazla masraf yapmayayım diye almamıştım sadece bizimkilerde var) Filmi izledikten sonra (Aşk filmi aldım merak etme) gerçekten de kızın bana aşık olduğuna karar verdim. Bu kadar olur filmdeki bayan oyuncuyla aynı tarz bakış! lar hareketler cilveler (Garip hareketlerin cilve olarak adlandırıldığını bu film sayesinde öğrenmiş oldum) resmen aynı ; aynı olmasa da yakın, yakın olmasa da çağrıştırıyor. Peki bu kız bir gün de beni nasıl bu kadar sevebildi. Üstelik o kadar cimri olduğumu( düzeltme : tutumlu )bile bile nede bana aşık olsun ki. Bu işin içinde bir iş var ama ne. Neyse günlük yarın görüşmek üzere . I Will Back. ?

19 Temmuz 2003
Vay günlük naber. Şu an ne dinliyorum biliyor musun. Sting’den Shape of My Heart. Vay be amma güzel bir şarkıymış. Arkadaşın teki tavsiye etti bu şarkıyı bana gene bir akşam yemeği sözü üzerine. Gittim hemen aldım albümünü (Biraz zor oldu yalnız bulması Eski bir albümmüş de) Nedense para harcamak artık o kadar zor gelmiyor bana insan birkaç günde değişir mi be Abdül. İnanmayacaksın ama Bir de müzik seti aldım kendime , müzikleri odam da dinlemek için. Nedir bu sendeki değişiklik diye soracaksın. Bilmiyorum ama Perihandan ben de hoşlanmaya başladım. Daha doğrusu evvelden de seviyormuşum aslında ilk gördüğüm andan beri yani. Hani dedim ya ellerim falan titredi diye heyecandan hani. Hatırladın mı? Dün filmi izlerken bu hareketlerin donup kalmaların aslında sevgiden kaynaklanan şeyler olduğunu öğrendim. Rahatım şimdi çünkü her şeyi biliyorum. Birincisi Perihan bir uzaylı değil. (Uzaylı araştırma merkezine yaptığım başvuruyu geri çekeceğim) ikincisi beni seviyor , üçüncüsü ben de! onu seviyorum (Sanırım ? ) Cimrilikten kurtuldum sanırım Abdül. Bak kendim bile kabul ediyorum artık cimri olduğumu. Ama artık değilim bu sevgi her şeyi değiştirdi beni kendime getirdi. (Tam şairim ? ) Peki bugün neler oldu günlük orasını anlatamam sana özel şeyler oldu. Maazallah bir gün gelir de biri seni okursa mahvolurum. ( ? ) Yalnız bir şey oldu ki onu anlatayım sana her şeyi birbirimize açılmıştık , ellerlimiz ellerimizde gözlerimiz gözlerimizdeydi işte o sırada içimdeki şair çıktı ortaya ve Perihan’a şöyle dedim

Tutmuştum ellerinden
Bakmıştım gözlerine
Hissetmiştim aşkını kalbimde
Görmüştüm o aşkını gözlerinde
Ve anlamıştım ki
Sende beni seviyorsun
Aynı;
Delicesine...
Sanırım içimdeki şair patladı en sonunda ha ne dersin Abdül ? Perihan’da çok sevmiş olmalı ki… (öhhöm burayı kesmek zorundayım günlük sorry ? ) Bir günlük insanı ne kadar a değiştiriyormuş. Hem de birkaç günde. Demek ki bir arkadaş bir insanı nasıl değiştirir , bir aşk ne kadar değiştirir , akrabalar arkadaşlar ne kadar değiştirir. Ailemle de aramı düzelttim. Eve bir kilo telli kadayıf alınca (ki annem gene bayıldı) biraz da laflayınca falan düzelttim arayı işte. Sen günlük beni değiştirdin ve Perihan o daha da değiştirdi. Aşk beni değiştirdi. Sevmek ne kadar güzel bir duyguymuş. Özellikle de sevilmek. Keşke devamlı sevebilsem keşke herkes beni devamlı sevebilse. Varsın para gitsin. Para her şey demek değil , çünkü sevgiyi satın alamazsın. Sen de sevebilseydin keşke günlük. Hissedebilseydin her şeyi özelikle de aşkı. Sen de sev Abdül , sen de sev günlük Sen de sev.

M@D_VIPer
16-07-06, 12:46
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Bir Başarının Örnek Öyküsü http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Size bir soru: Başarılı olmayı ne kadar istiyorsunuz?Düşünün... Ne kadar? Başarıyla aranızdaki tek engel, kendinizsiniz... Çünkü insanı ancak kendisi yıkabilir, kendi sözleri ve düşünceleri... Diğerlerinin söylediklerine inanmak yine sizin kendinize yarattığınız bir engeldir... Oysa sizin içinizde, bildiğinizden daha büyük biri var. Sizi en iyiye götürmek için yalnızca bir şey bekliyor. Onu fark etmenizi… "O" fark etti...

Bir gün okuldan geldi, kitaplarını yere fırlattı, yukarı, odasına koşup kapıyı kilitledi ve ağlamaya başladı... Okulu bitirmesine iki yıl kalmıştı ve en büyük düşü, basketbol takımına kabul edilmekti... Annesi odaya girdi ve "Neler oluyor?" diye sordu."Takıma giremedim" diye yanıt verdi küçük çocuk. "Bana sen küçüksün dediler..." Annesi bunun üzerine kolunu oğlunun boynuna doladı:"Bak, önemli konu, takımın içinde senin ne kadar küçük olduğun değildir" dedi. "Önemli olan, senin içinde ne kadar büyük bir takım olduğudur..."

Annesi bunları söyledikten sonra odadan çıktı. Küçük çocuğun birden gözleri parladı. Onun bu sözleri duymaya gereksinimi vardı. O an kendini hiç olmadığı kadar güçlü hissetti... Ertesi sabah çalışmaya başladı. Erkenden kalkıp antrenmana gitti, her sabah, her akşam, her gün, her hafta... Yağmur, kar demeden... Çalışırken kendi kendine hep annesinin sözlerini yineledi. O bu sözleri yineledikçe, içindeki ateş de giderek büyüdü, büyüdü.

Bir yıl sonra takım için seçmelere yeniden başlandı. Bu kez güçlüydü. Takımın kaptanı, ondan çok etkilenmişti. Onu o yıl takıma aldı. O yılı izleyen yıl, yine takımdaydı ve o sezon dışarıdan teklifler almaya başladı.. Önce amatör kulüplerde oynadı, çok geçmeden profesyoneller arasına tırmandı. İçindeki ateş yandıkça, o ateşin kendisini daha yükseklere taşıdığını duyumsuyordu. Daha yükseklere, daha yükseklere tırmanmaya başladığı yolda, önünde artık hiçbir engel yoktu. Hiçbir şey durduramıyordu onu… O şimdi, yalnızca Amerika’nın değil, dünyanın yetiştirdiği “en büyük basketbol yıldızı” unvanını taşıyor.

M@D_VIPer
16-07-06, 12:46
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Bir Bardak Limonata ve Bir Aşk Öyküsü http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Aşk minnet duyarak yaşamanızı sağlar. Indiana'nın ıssız yollarından birinde ilerlerken, ''Taze Limonata'' levhasını görünce direksiyonu o yöne kırdım. Benzin istasyonu ve bir market beklerken karşıma bir ev çıktı. Ve randada yaşlı bir adam oturuyordu. Arabamdan indim. Etrafta başka kimse yoktu.Bana bir bardak limonata ve bir sandalye uzattı. Etrafta huzur vardı. Gökyüzü, mısır tarlaları ve güneş. Havalardan ve yolculuğumdan söz ettik. Ailem olup olmadığını sordu. Daha yeni evlendiğimi ve çocuklarımın olmasını çok istediğimi söyledim. Aile kavramının hala önemini koruduğunu görmek onu sevindirdi. Sonra bana kendi hayatını anlatmaya başladı. Bunu sizinle paylaşmak istiyorum, çünkü anlattıklarını bende asla unutmayacağım. ''Aile çok özel bir kurumdur. Karın, çocukların ve kendine ait bir ev. Doğru şeyi yapmanın huzurunu duyarsın içinde. Senin yaşındaki halimi hatırlıyorum.'' diye başladı sözlerine. ''Evlenmek gibi bir şansım olabileceğini düşünmemiştim. Öyle mükemmel bir ailem yoktu. Ama azimliydim. Annesi ve babası beni çok sevdiler ve bana karşı çok iyi niyetli davandılar. Yinede zor geliyordu. Geceleri yatağa uzanır ve düşünürdüm: Boşanma riskini göze alabilecek miydim? Bir karım, bir ailem mi olacak? Neden? Çocuklarımı boşanma riskiyle karşı karlıya bırakamayacağımdan emindim. ''Gençliğe adım atınca yeni duygular deneyimlemeye başladım. Aşka filanda inanmazdım. Delice sevdaya tutulmaktan öte bir şey olmadığını düşünürdüm. Bir arkadaşım vardı. Beni çarptığında orta sondaydım. Birbirimize karşı neler hissettiğimizi söylemekten kaçınıyorduk. Sadece sohbet ediyorduk. Benim en yakın arkadaşım olmuştu. Lisede birbirimizden ayrılmaz olmuştuk. Ailesiyle sorunları vardı. Ona yardımcı olmaya çalışıyordum. Ona göz kulak olmak için elimden ne geliyorsa yaptım. Akıllı ve güzel bir kızdı. Bütün erkekler onunla olmak istiyordu. Madem bu seninle benim aramızda'' diye ekledi,'' Ben onunla olmak istemiştim.'' ''Bir kere çıkmayı denedik, her şey çığırından çıktı ve dokuz ay konuşmadık. Derken bir gün okulda cesaretimi topladım ve ona mesaj yolladım. O da yanıt verdi ve yeniden başladık. Sonra o üniversiteye gitti.'' Yaşlı adam kalktı ve bir bardak limonata daha getirdi. ''Babası Minnesota'da yaşıyordu. Okumaya onun yanına gitti. Benim hedefim beysbol oynamaktı. Okuldan okula geziyordum. S onunda ben de Minnesota'da bir okula kabul edildim. Son derece ironikti. Ona müjdeyi verdiğimde ağlamıştı. ''Çıkmaya başladık. Onu ilk defa benim odamda öptüğüm günü hatırlıyorum. Kalbi hızla çarpıyordu. Reddedileceğim korkusuna kapılmıştım. İlişkimiz gittikçe gelişti. Üniversiteden sonra beysbol oynamaya devam ettim. Ve hayatımın kadınıyla evlendim. Kilisede mihraba doğru ilerleyeceğim hiç aklıma gelmemişti.'' ''Çocuklarınız oldu mu?'' diye sordum. ''Dört tane dedi gülerek. ''Onları okuttuk ve ve elimizden geldiğince hayatı öğrenmelerine yardımcı olduk. Şimdi hepsinin kendi çocukları oldu. Kucaklarında çocuklarını görmek bana gurur veriyor. Hayatın her şeye rağmen yaşamaya dediğini düşünüyorum. ''Çocuklar evden çıktıktan sonra karımla birlikte seyahatlere çıkmaya başladık. Elele tutuşup her yeri geziyorduk . İşin güzelliği burada zaten. Yıllar geçtikçe ona karşı sevgim iyice büyümüştü. Kavga etmediğimizi söyleyemem, ama aşkımız gittikçe derinleşiyordu. ''Karıma olan sevgimi kelimelerle ifade etmem çok zor''dedi başını sallayarak. ''Bu sevgi bizi hiç yalnız bırakmadı. Hiç ölmedi. Gittikçe kuvvetlendi. Yaşamım boyunca çok hata yaptım, ama onunla evlendiğim için asla pişman olmadım.'' ''Tanrı hayatın zaman zaman ne kadar zor olduğunu biliyor'' dedi gözlerime bakarak. ''Bugünün dünyasını anlayamayacak kadar yaşlı olabilirim. Ama geçmişe baktığımda emin olduğum bir şey var: Bu dünyada sevgi kadar güçlü bir duygu yok. Ne para, ne hırs, ne nefret, ne de şehvet. de edemez. Şairler ve yazarlar deniyorlar. Onlar da ifade edemezler, çünkü herkese göre değişir. Ben karımı çok seviyorum. Görüyorsun. Ölünce yan yana mezarlara yatacağız, ama bu sevgi dünya yok olana kadar devam edecek. Boş gözlerime baktı. ''Seni çok tuttum, evlat''^dedi ve özür diledi. ''Umarım limonatayı beğendin. Yolda giderken, karına ve çocuklarına ve sahip olduğun her şeyi çok sevmen gerektiğini düşün. Sevmelisin, çünkü bunları ne zaman kaybedeceğini bilemez misin.'' Arabama doğru yürürken söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu önemli düşündüm. Karısını yıllar önce kaybettiğini ve onu hala aynı şehvetle sevdiğini düşündüğüm bu yaşlı adam beni çok etkilemişti. Onun ne kadar yalnız olduğunu düşündükçe içimi bir acı kapladı. Limonata ve ara sıra gelen ziyaretçiler dışında kimsesi yoktu. Yola yeniden koyuldum, ama yaşlı adamı aklımdan çıkaramıyordum. Birden limonata parasını vermediğim aklıma geldi. Geri döndüm. eve yaklaşınca uzaktan bir araba gördüm. Birinin daha orda durması ben şaşırttı. Verandaya doğru ilerledim. Yaşlı adam ortalıkta görünmüyordu. Tam parayı sandalyenin üzerine koymak üzereyken gözüm pencereden içeriye ilişti.Yaşlı adam odanın tam ortasında karısıyla dans ediyordu. Sonunda anlamıştım. Karısını kaybetmemişti. Sadece öğleden sonrayı yalnız geçirmişlerdi. Bu olayın üzerine yıllar geçti. Ben hala o yaşlı adamı ve karısın düşünürüm. Onlar gibi bir yaşantım olsun isterim. Bende onun gibi çocuklarıma ve torunlarıma sevgi bırakmak isterim. Bende karımla dans eden bir büyükbaba olmak isterim. Hiç bir şeyin sevgiden daha yüce olmadığına inanmak isterim.

M@D_VIPer
16-07-06, 12:47
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Bir Aşk Mektubu http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Şu an 1 şubat akşamı ve rüyamda yine sen vardın. Saat olmuş gecenin 3’ü, herkes uyumuş, annem, babam, kardeşim, bende uyumuşum ama gönlüm hep ayakta, aşkım hep ayakta, onlar hiç uyumadı ki. Seni tanıdığımdan, sana tapalıdan beri gözüme uyku girmedi aşkımın, sevdamın da. Ne tedaviler aradım, ne ilaçlar kullandım. Çaresi bir mucize bu hastalığın o da sensin.
Ağlıyorum şu saat, unutma beni ağlatan sensin. Uyutmayan, hayatı zindan eden sensin. Ne hayat tat veriyor, ne o olmazsa olmaz dediğim bilgisayar, ne hava, ne ekmek, ne su,….. sadece ama sadece sensin o tat. Sensin benim hayatım, sensin.
Benden vazgeçmemi mi istiyorsun? Tamam kabul. Çıksın birisi güneşe yazsın adını (benim yazdığımın yanına) vazgeçerim senden. Ya da sağır bir ressam, toprağa düşen gülün sesini çizsin bir kağıda o zaman vazgeçerim senden. O zaman vazgeçerim anlıyor musun? VAZGEÇMEM SENDEN.
Benden kalan birkaç gözyaşı var bu kağıtta, sana olan aşkım var. Eğer bir gün ağlarsın olur ya! Bu kağıda ağla. Göz yaşlarımız mutlu olsun sonunda. Onlar kavuşsunlar aşklarına. Biz kavuşamasak da.
Hem ben seni kime vazgeçerim? Kimse senin dudaklarındaki sıcaklığı vermiyor, kimse vermiyor sendeki o güzel kokuyu, kimse hissettirmiyor senin tenindeki buğuyu, hayali, kimse bakamıyor senin baktığın gözlerle bana, kimse senin dokunduğun hatta vurdun gibi vurmuyor bana, kimse tutmuyor senin ellerinle, kimse sarmıyor senin gibi kollarıyla, kimse ama kimse sendeki aşkı bana vermiyor. Ben sana mecburum, sonu olmasa dahi.
Kalbim uçarsa o kelimelerin arasına okurken yakala onu, iyi bak incitme olur mu? Arkadaş et kendi kalbinle, dost olsunlar, aşık olsunlar birbirlerine, ölesiye hem de, sımsıkı sarılsınlar hiç bırakmasınlar birbirlerini, varsın ben onsuzda yaşarım, yeter ki onlar mutlu olsunlar.
Sana soruyorum? Yakışıklı değilim, çok zeki değilim ama aşkım yetmez mi sana? Neden ben değil de seni sevmeyen bir başkası ya da benim kadar değer veremeyen birisi. Neden? Şunu unutma; Kırmızı güllere ulaşmak isteyenler ayakları altında ezilen papatyaların farkına varamazlar.
Senin uğruna vazgeçmeyeceğim şey yok. Gururum hariç. O zaman neden ben değilim, neden başkası, sana başkasının ellerinin dokunmasına dayanamam. Buna dayanamam anlıyor musun beni? Neden ben değilim Allah'ım? Sebebi ne? Neden Allah'ım neden?
Sana tapıyorum anlıyor musun? Sana tapıyorum? Neden sanıyorsun sizin sınıfa her teneffüs gelişim? Neden sanıyorsun hep başka konular arayışım.
Çok merak etmiştin ya Metin ile benim bildiğim o olayı. Söyleyeyim. Metin bunu Rıza’dan duymuş. Rıza ona ikinizin beraber olduğunuzu söylemiş. Ben bunu duyunca içimdeki tüm gözyaşlarını o an çıkarmak istedim. Sağır olmayı istediğim bunu duymayayım diye, bugün olmasın istedim bu olayı yaşamayım diye, Kör olmak istedim seni hiç görmeyeyim diye, kalbim olmasın istedim sana hiç aşık olmayayım diye, hislerim olmasın istedim senin kokuna, sıcak tenine alışmayaydım diye. Senin olmamak istedim, sana hasret kalmayayım diye. Gözlerim karardı hiç abartısız o an? Metin bıraksa sonsuza dek öyle kalırdım. Rüyayı hep seninle kurardım. Hep ikimiz olurduk, hep seninle olurduk, kötü kalpliler aramıza girmeye çalışır ama ben hep mani olur buna izin vermezdim. Her şey senin istediğin gibi olurdu. Bir tek aşkımız ortak. Sana adardım her şeyimi. Seninle senin kadar güzel, senin kadar iyi, senin kadar güzel gözlü, senin kadar …. Bir bebeğimiz olurdu. Ama neyse ki, hatta maalesef Metin beni rüyamdan erken uyandırdı. VE GENE SANA KAVUŞAMADIM.
Hem sana kıyarım hem kendime? Ölümü dahi göze alırım sensin hayat zaten ölüm bana? Bunlar şaka gibi geliyor ama ben sana kıyamam …. Kıyamam sana biliyorsun. Aşkım beni dağlasa da, aşkın beni mecnun yapsa da, sana kıyamam. Son söylemek istediğim seninle son defa konuşmak istiyorum ve diyorum ki seni çok seviyorum.

M@D_VIPer
16-07-06, 12:47
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Bilyeler http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Karanlıktı ve uyandığında altını ıslattığını fark etti.Yağmur yağıyordu, gök gürültüsü, yırtıyordu sessizliği, çakan şimşekler ürkütüyordu. Sığınabileceği, yağmura, korkuya, yokluğa karşı durabileceği sıcak bir kucağı yoktu.
Camı kıracakmış gibi vuran damlalara gözyaşlarıyla meydan okuyordu. Korkuyordu. Güçsüzdü, titriyordu ayakları ranzasının merdivenlerinden inerken. Karanlıktı ama o her şeyin yerini ezberlemişti. Sürekli burada yalnız başına kalıp hayaller kurmayı severdi.
Tuvalete doğru ilerlemeye başladı, korkudan istemeden ağlıyordu. Neden onu seçmişti bilmiyordu. Koridorun sonu sonsuz bir karanlık gibi görünüyordu. Amonyaklı ıslaklık, ayak izlerini belirgin kılıyordu soğuk betonda. Tuvaletin kapısına gelmişti. İçeri girdi, hıçkırıklarına engel olamıyordu, gözyaşları çatlak bulmuş kaynak suyu gibi fışkırıyordu adeta. Bir an tuvalette yalnız olmadığını fark etti. Kapalı kapının ardında onun ayakları görünüyordu ve birini daha seçmişti. Korkudan derin bir sessizliğe büründü. Artık ne ağlıyor, ne de hıçkırıyordu. Küçücük yüreği bile ses çıkarmamak için atmıyordu sanki. Tuvaleti kaplayan sessizliği, cama vuran damlalar ve küçük bir çocuk iniltisi bozuyordu.
Bir an annesini düşündü. Annesini doğarken o öldürmüştü. Hiç görmediği annesine nasıl derin bir sevgiyle bağlı olduğunu hissetti. Annesini öldürmeseydi belki, seçilmeyecekti. Babası onu bırakıp gitmeyecekti. Babasına olan öfkesi midesini bulandırdı. Kusmak istiyordu ama sessizliği bozmama adına yuttu kusmuklarını. Neden seçildiğini düşündü. Bunları hak etmek için hiçbir şey yapmamıştı.




Köşedeki tabureyi hırsız sessizliğiyle kaldırıp aynanın önüne koydu. Aynaya baktı, ağlamaktan gözbebekleri küçülmüş, kırmızılık arasında küçücük bir nokta gibi kalmıştı. Yarım kalmış çocukluğuydu aynada görünen. Onu annesi ak undan yumuşak elli yavrum deyip sevmemişti, hiçbir bayramda sevinmemişti. Tek oyuncağı yanından hiç ayırmadığı bilyeleriydi. Bilyelerini eline aldı. Onlara baktı, her bilyede kendi yüzünü gördü, hepsi ağlıyordu, çirkindi. Pencerenin önüne geldi, sokağa baktı, sokak lambaları yanmıyordu. Sanki bu çirkinliğe suç ortaklığı yapmak , bu pisliği gizlemek için her yer karanlığa bürünmüştü. Yağmur damlaları garip şekiller oluşturuyordu camda. Nefesiyle buğulanan cama ismini yazdı, sonra isminin camın buğusuyla kaybolduğunu gördü.
Onu da saklayabilir miydi karanlık..?
Döşeğini ıslattığı için ertesi gün yiyeceği dayağın korkusunu yaşıyordu. Bir an köşede duran, tıkanan tuvaletleri açmak için kullanılan demire gözü takıldı.
Seçme hakkı ona mı verilmişti..?
Demiri hınçla eline alıp, tuvaletin kapısını büyük bir hızla açtı, kendisini hiç bu kadar güçlü hissetmemişti. Demiri adamın böğrüne sapladı, acı bir çığlık yankılandı. Sonra bir daha, yine, yeniden. Çocuk şaşırmıştı, hemen toparlandı. Ona bakarken gözlerini bile kırpmıyordu. Çocuğa bilyelerini verdi ve kafasıyla gitmesini işaret etti.
Büyüdüğünü hissetti…
Çocuk, koşar adım gitti. İşte istediğini yapmıştı. Bu annesinden sonra ikinci cinayetiydi. Adamın kanlı bedenine baktı. Cesedi sürükleyerek ortaya getirdi. Ellerine bulaşmış kanı fark etti, ellerini yıkadı. Aynada yüzünü gördü. Göz bebekleri büyümüştü. Adamın ağzını açtı, ve içindeki bütün pisliğini ağzına boşalttı. Camın önüne geldi, sokak lambaları yanıyordu. Her yer aydınlanmıştı. Nefesiyle buğulanan camda ismini gördü. Ağlayarak, ranzasına koştu.

M@D_VIPer
16-07-06, 12:47
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Beni Kendinde Ara http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Hiçbir ölümlü Yüzümdeki perdeyi kaldiramadi"
Bir Misir tanrisina ait olan bu söz O'nu çok güzel tanimliyordu. Ne
eksik ne fazla ...
Iyi sayilabilecek bir sairdi. Içinde yasadigi toplumla paylastigi degerler yok denecek kadar azdi. Dis görünüsü iç dünyasindaki aykiriligi
fark ettirmeyecek kadar dogaldi. Içten bir tepkisi vardi yasanan degerlere
karsi. Ama o,bu aykiriligini anlamsiz ve tepkisel davranislarla göstermezdi.
"Insan konusmayi ögrenince susuyor" derdi. Bu yüzden günlerce
konusmayabilirdi. Ama konustugu zaman da karsisindaki insanin deger
yargilarini alt-üst ederdi,hiç çekinmeden.
Insanlarla hiçbir seyi paylasmamaya, onlardan hiçbir sey almamaya
yeminliydi. Insanlarin onu sevmesi de nefret etmesi de birdi onun
için. Paylasmak ona göre büyük bir zulümdü zaten. Insanlar kendilerine ait
olmayan bir seyi sahipleniyor,sonra da güya insanlari sevdikleri için
paylasiyorlardi. Halbuki paylastiklari sey hiç de onlarin degildi. O,bu iliskiyi eve giren bir hirsizin evi,ev sahibiyle paylasma lütfuna benzetiyordu.
Bu aykiri düsüncelerinden dolayi yirmi yasinda terk ettigi ailesini
hiç aramamisti on bes yildir. Annesine biraktigi not çok kisaydi: Asiyim, hepsi bu kadar.
Evlenmeyi bir an bile aklindan geçirmemisti. Ona göre evlilik sahiplenme duygusunun bir insanla tatmin edilisiydi.
O hiçbir seye sahip olmadigi gibi hiçbir seyin de onu sahiplenmesini istemiyordu.
Peki,bunca yildir neyi ariyordu?Gerçegi,yalnizca gerçegi. Yillar önce okudugu bir kitapta su yaziliydi: "Gerçek aramakla bulunmaz ama her arayana verilir.
Her seye ragmen onu ümitlendirmisti bu söz. Zaten hayatin çok
sirrini anlamisti bu çileli yillar boyunca. Sevgi varolusun biricik
sirriydi. O günde sonra bir baska bakiyordu hayata. O günün anisina su sözleri yazmisti


Günlügüne: "Karanliklar senin göz kapaklarinin çektigi perdedir aydinligin üzerine. Aydinliksa gözbebeklerinin isiltisidir,perdelerden kolayca geçen."
Atom sevgiyle duruyordu ona göre. Atoma nefreti sokup atom bombasi yapmamislar miydi zaten?Bu yüzden en nefret ettigi sey nefretti. Kendisini sevginin mayasindan yaratilmis hissediyordu. Yapragin yere düsmesi topraga olan sevgisindendi. Filizlerin boy vermesi göge olan özlemlerindendi. O küçük tohum,tabiatin gök ve yer denilen iki koluna sariliyordu böylece...
Bir yandan köklerini topragin derinliklerine saliyor,bir yandan da
göge yükseliyordu tohum.
Ya yazmak...Yasmak da sevgiydi. Mürekkebin gerçege duydugu sevdaydi onu yazmaya iten sey. Kalem kutsaldi onun için. Bu yüzden hiç kimse bunalmis ruhunu kagida dökmek için kullanmamaliydi kalemini.
Kalemi ilk kullanan da Tanri degil miydi?
Tanri ilk asikti. Insanlari sevgisinden yaratmisti. Her seyi sevgi üzerine kurmustu ama hiç kimse anlamamisti O'nu. Bu yüzden "Aski anlasilmayan ilk asik Tanridir." derdi. Insanlar dogar dogmaz göbek baglarini kopardiklari gibi gerçekle olan baglarini da kopariyorlardi sanki.
O, bu ümitsiz durumdan su sözlerle siyriliyordu: "Güzellerin güzel
yüzünde güzelligi yaratan,elbette o güzellige asik olanlari da yaratir."
***

Genç kiz nihayet uyanmisti. Tüm gece boyunca uyumustu. Gözlerini
ovusturdu. Elbiselerini düzeltti. Saskindi.
--Nerdeyim ben?Siz kimsiniz?
--Demek dün gece neler oldugunu hatirlamiyorsun?
--Çok içtigimi hatirliyorum o kadar.
--Evet,kapiyi sana açtigimda çok sarhostun gerçekten. Kapiyi açar açmaz bana
ilk söyledigin söz suydu: "Ben Tanrinin hediyesiyim"
Genç kiz bu söz karsisinda utancini gizleyemiyordu. Bir seyler
söylemek istiyor ama nereden baslayacagini da bilemiyordu. Saskinligini biraz olsun gizlemek için:
--Peki ya sonra ?Dedi.
--Isin dogrusu ben Tanridan böyle bir hediye beklemiyordum. Sasirdim bir
an. Gerçegi arayan birisine senin gibi bir serabin gösterilmesi dogal gelmedi bana. Ben bunlari düsünürken sen de su an yattigin yerde sizip kaldin zaten.
--Dün geceden beri yerde mi yatiyordum?Diye sordu saskinlikla.
--Evet,düsüp sizdigin yerden kaldirmadim. Biliyorsun seraba dokunulmaz. Bütün gece Tanrinin seni almasini bekledim. Ama,görüyorsun ki hala gelmedi. Sahi söyler misin sen hangi Tanrinin hediyesisin böyle? Ferda sitem dolu bir utangaçlikla:
--Lütfen benimle alay etmeyin. dedi.
--Alay etmiyorum .Sadece seni anlamaya çalisiyorum. Istersen önce sana bir kahve yapayim da kendine gel.
Kemal kahveleri getirdiginde Ferda biraz olsun kendine gelmisti. Üzerindeki yabanciligi atmaya dogal olmaya çalisiyordu.
--Benim adim Ferda iki sokak ileride sitelerde oturuyorum. Dün gece için özür dilerim. Arkadaslarla yasadigim bir çilginlikti o kadar. Çok utaniyorum.
--Ben de Kemal. Bu evde tek basima yasiyorum.(Bir an duraksadi Kemal) Senin hakkinda ne düsündügümü merak ediyorsun degil mi?
--Biraz öyle...
--Hiç...Hiçbir sey düsünmedim.
--Neden?
--Özel olarak hiçbir insan üzerinde düsünmem pek.
--Gecenin yarisinda kapini çalip,evinde yatan bir kiz hakkinda bile mi?
--Evet.
--Çok garip bir insansin.
--Söylesene maskeli bir baloda insanlarin gerçek yüzlerini tanimak müm
kün müdür sence? --Tabii ki degil.
--Iste su yoplumda gördügün birçok insan ve sen... Hepiniz maskelerinizle yasiyorsunuz. Su toplum maskeli bir balodan farksizdir bence. Hem de zamana, kisilere ve olaylara göre her an degisen maskelerin kullanildigi bir balo... Bu yüzden pek anlamli gelmiyor bana insanlar üzerinde düsünmek.
--Kendini soyutluyorsun insanlardan.
--Öyle de denilebilir. Zaten toplum ferdin en büyük düsmanidir bence. Bu yüzden insanlardan hiçbir sey almamayi yegliyorum. Buna ragmen her seyimi vermeye de hazirim onlara.
--Insanlarin sevgisini de ret eder misin örnegin?
--En basta onu. Bu günün sahte sevgileri bir insanin kalbini yaralamak için seçilen en tehlikeli yoldur.
--Ama insan hiç sevilmeden yasayamaz ki...
--Bunda yaniliyorsun. Insan sanildiginin aksine sevilerek degil severek yasar. Insan sevilmek ihtiyacinda olan zayif bir varlik degildir. Kisacasi sorun sadece sevilmek degil sevmektir.
--Sevdigin halde sevilmiyorsan?
--Sevilmek senin sorunun degil onun sorunu. Bence sevmek bir insani kendi içinde hissetmendir. Sevilmek ise kendini bir insanin içinde hissetmen. Anlayabiliyor musun? Sevmek seni zenginlestirir, sevilmek degil. Bunu, evreni kapsayacak sekilde de düsünebilirsin.
--Nasil yani?
--Evrensel anlamda sevmek kainati kendinde seyretmek, sevilmek ise kendini kainatta seyretmektir.
Ferda'nin kafasi karismisti. Hiç bu kadar derinlemesine düsünmemisti sevgi üzerine. Bunu fark eden Kemal:
--Bunlari bir anda anlamak sana güç gelebilir. Ama biraz düsünürsen umarim anlayabilirsin. Sunu unutma ki insanlik bu gün ikinci tas devrini yasiyor. Birinci tas devrinde insanlar yumusacikti. Sevgi
sayesinde her sey yumusacikti. Sadece evleri ve aletleri tastandi. Simdi ise her seyimiz yumusacik, yüreklerimiz tas gibi. Hatta tastan da kati. Çünkü öyle taslar vardir, üzerlerinde otlar yetisir ve öyleleri de vardir ki...
Kemal'in gözleri nemlendi bunlari söylerken. Yillarin acilarini, ihanetlerini, burukluklarini kelimelere döküyordu aslinda. Aglamakli bir hale dönüsüyordu sesi kesik kesik...
Uzun bir sessizlik oldu. Bütün bir hayat seridi geçti Ferda'nin gözleri önünden. Eger Kemal'in anlattiklari dogruysa sevgi hiç olmamisti hayatinda.
On sekiz yasinda olmasina ragmen sayisini kendisinin bile unuttugu kadar çok sevgilisi olmustu. Ama hiçbir zaman sevgiyi bu kadar yogun hissetmemis ve yasamamisti.
Bir an gözleri duvarda çerçevede olan misralara takildi
Donuk sevgiler çagindayiz
Sicak sevgiler cehennemde yaniyor
Sevgi...
Yasanmayacak kadar güzel,
Fark edilmeyecek kadar sade
Duyulmayacak kadar dogaldir
Kemal duvarda aglayan bir çocuk portresi gösterdi Ferda'ya
--Biliyor musun bir çocuga verilecek en degerli besin sefkattir ve de cesaret. Bunlar öyle hassas bir dengeye sahiptir ki, denge bozuldu mu iste su insanlari görürsün karsinda... Sefkat ve cesaret kurbanlari... Kimileri asiri sefkatin yaninda cesaretsiz büyütülürler. Bu insanlar küçücük bir dünya kurmak isterler kendilerine. Güçsüzdür bu insanlar, kolayca kirilirlar. Dünya çok acimasizdir böylelerine göre... Kendilerini sevecek birilerini ararlar hep. O kadar yogunlasirlar ki bazen siddetli bir arzuyla birilerine dogru akmak isterler. Cesurca sevemezler. Cesareti ögrenememistir bu insanlar. Öte yandan da cesur insanlar... Dünyayi bile devirebilirler. Ama basit bir sevgi oyunuyla kolayca yikiliverirler. Dünyayi titretecek cesareti taniyan bu insanlar kalplerine dokunacak bir parmakla diz üstü çöküverirler yere. Ve su sözleri duyar gibi olursun onlardan:
Dag düstü üstümüze
Yikilmadik ama
Insan degdi tenimize
Acisi yakti bizi...
Cesaret onlari o kadar sertlestirmistir ki sevdikleri insani kollari ile kalpleri arasinda neredeyse öldürür.
Kemal sustu birden Ferda bir seylerin oldugunu hissetmisti. Çözmek istiyordu Kemal'i
--Niye sustun?
--Bana ne sefkati ögrettiler ne de cesareti.
--Ama tüm bunlari biliyorsun sen.
--Nasil oldugunu merak ediyorsun degil mi,anlatayim.
Bir an durdu sonra:
--Insanlarin nefretlerinden sevgiyi,ihanetlerinden sadakati, korkakliklarindan cesareti ögrendim.
--Insanlar bu kadar acimasiz mi? Gerçekten seven insanlar yok mu hiç?
--Birak sevgilerin gülmeleri bile dogal degil onlarin. Seni senin için degil
kendileri için severler. O kadar iyi o kadar güzel ve o kadar haince severler ki,hayran olmamak elde degil biliyor musun?Sevgi ve ihaneti o kadar
sanatsal bir uyarlamayla sahneye koyarlar ki,son sahnede ölecegini bile bile seyredersin oyunu .Mükemmel bir katildir onlar. Seve seve öldürürler seni. Dudaklarindan sevgi sözcükleri yükselir. Yapacagin tek sey gözlerini kapatip sevgi atmosferi içinde sevgi sözcüklerinin saganak yagmuru altinda ölümünü beklemedir. Anliyor musun?
--Sen sevilmekten korkuyorsun.
--Belki...
--Neden?
--Neden mi?Ben her insani kalbime misafir edebilirim,sevebilirim yani.
Kalbimden eminim çünkü. Sevdigim insani rahatsiz edebilecek hiçbir sey yok kalbimde. Ama kimsenin kalbine girmek istemem. Çünkü bilmiyorum nelerle karsilasacagim. Bilmiyorum hangi tuzaklar bekliyor beni. Ve bilmiyorum o insan bu tuzaklardan haberdar mi?
--Fikirlerimi alt üst ettin. Her sey karisti Sevmek sevilmek,nefret,sevgi.
Hatta su ana kadar gerçekten yasayip yasamadigimi düsünüyorum.
--Aslinda sana anlattigim her seyi kendinde bulabilirsin.
--Nasil?
--Kendini taniyarak...Yalniz kaldigin anlarda...
--Yalnizliktan kaçmisimdir hep...
--Yalnizliktan kaçmak kendinden kaçmaktir. Bir düsünsene dogarken de
yalnizsin,ölürken de. O halde yasarken de yalnizliktan kaçmak anlamsiz degil mi ?
--Yalnizlikta insan ne bulabilir ki sikinti ve bosluktan baska?
--Kendini gerçekten taniyabilseydin uzaydaki derinlikten daha derin bir iç
uzayin oldugunu fark edebilirdin. Bizler ruhumuzu öldürüyor sonra basina
geçip agit yakiyoruz...Benligindeki zenginligi fark etseydin dünyada ikinci
bir insan aramazdin biliyor musun?
--Anlamadim!
--Dünyada bir tek kisi vardir aslinda o bir kisi içinde de bes milyar insan.
--Benligim bu kadar kalabalik mi?
--Evet. Benligin tüm varligin merkezidir. Tüm acilar ve sevinçler yüreginde
gizlidir senin. Ölenleri yüregine gömdügün gibi dogacak çocugun kalbi de
senin içinde atar. Hem aciyi hem sevinci yasarsin iç içe,yan yana...Hatta o
kadar aci çekersin ki aci,aci olmaktan çikar...
--Sözlerin çok karisik.
--Belki haklisin bu konuda. Bazi insanlar basli basina paradokstur.
Düsünceleri de öyle. Insanlar paradokssal düsünmeye alisik degiller. Bu
yüzden anlasilmiyoruz.
Zaman bir hayli ilerlemisti. Ferda izin istedi. Zihni o kadar dagilmisti ki hiç bir sey söylemeden çikti evden. Bütün gece boyunca Kemal in sözleriyle
ugrasti Ferda. Bazen onu anladigini düsünüyor,bazen saçmaladigina karar
veriyordu. Her seye ragmen hayranlik duyuyordu ona. Ama,kimsenin
anlamayacagindan emindi. Günler geçiyor,yüreginde Kemal e ,karsi konulmaz bir sevgi tasidigini hissediyordu Ferda. Her geçen gün biraz daha büyüyordu sevgisi.
Aylar geçmis ama bir türlü ona gitmeye karar verememisti. Çekiniyordu. Insanlardan bu kadar uzak biri onun gibi deli dolu bir kizi ciddiye alir miydi?
"Hiç kimse sevgiyle dirilmeyecek kadar ölü degildir hiçbir zaman"
Evet,bu söz de onun degil miydi?Nihayet karar verdi Ferda. Gitmeli ve ona
sevdigini söylemeliydi.
Ferda Kemal in evine gittiginde büyük bir saskinlik geçirdi. Evde kimse yoktu,tasinmisti...Evin bekçisi yaklasti Ferda ya:
--Kizim adinizi ögrenebilir miyim?
--Adim Ferda. Kemal bey tasindi mi?
--Evet kizim,tasindi. Ve kimseye söylemedi nereye gittigini,bana bile. Bir
mektup birakti sana gelirse verirsin,dedi.
Ferda mektubu aldi. Tereddütlü adimlarla evine
gitti. Yikilmisti. Derin bir bosluk hissetti yüreginde. Birden ümitle doldu
yüregi. Belki de onu yanina çagiriyordu. Sabirsizlikla mektubu açti.
"Ey sevgili!
Seni sevip sevmedigimi söylemeyecegim. Ama sevgiyi ögretebildim
sana sanirim(ne kadar ögretilebiliyorsa).Dilerim kalbine kalbimden verdigim sey yüreginde yeserip meyve verir. Böylece ne sen bende kaybolacaksin, ne de ben sende. Sen beni kendinde,ben seni kendimde bulmus olacagim. O zaman hiç ayrilmayacagiz. Sakin sevgimle seni tuzaga düsürdügümü sanma. Sevgi hayatin hem çekirdegi hem meyvesidir. Bir agaç,meyvesiyle seni kendisine çekiyorsa bu bir aldatma sayilmaz. Unutma ki agaç meyvesine çagirir, kendisine degil.
Ey sevgili!
Sen bir siginak ariyorsun ama ben durulmaz bir firtinayim. Sen kendinin sakini olmak istiyorsun ama ben evrenin sakini olmak istiyorum. Sen
olmayacak bir barisi ariyorsun,bense tüm kötülüklerle savasmak istiyorum. Sen küçücük bir çocuksun ama ben küçükken çok büyüdüm. Sen dünyadan kopup yildizlara siginmak istiyorsun bense kendimi yeryüzüne karsi sorumlu
tutuyorum. Sen aydinliga kaçmak istiyorsun ben karanliklari aydinlatmak
istiyorum. Sen bir agacin gölgesine siginip yasamak istiyorsun bense ülkemi
ariyorum;yollari aydinlik,insanlari huzurlu ve ümit dolu bir ülke. Sen bende
kaybolmak istiyorsun ama ben seni kaybetmek istemiyorum. Sen susuyorsun bense haykiriyorum.
Sakin unutma!
Kalbim paylasilamayacak kadar senindir. Seninle bile.
(Ama bilmiyorum sen bu kadar bende misin?)

Lütfen kendini ara,beni arama…

M@D_VIPer
16-07-06, 12:48
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Ben Sana Mecburum http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Hesse’den bir selam gönderiyorum:
“İnsanların büyük çoğunluğu yüzmesini öğrenmeden yüzmek istemez. Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için dünyaya gelmişler; suda değil. Ve düşünmek istememeleri de doğal, çünkü yaşamak için yaratılmışlar; düşünmek için değil! Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa bundan ileri bir noktaya ulaşabilir. Ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir. Böyle biri bir gün gelip suda boğulur.”
Ne dersin?
İyi yüzer misin?

BEN/BANA DAİR

Hesse üstadımın selamı için teşekkür ediyorum.
Hayat, deniz ve sorular... Hepsini birkaç cümleye sığdırmışsın. Bu kadar zor birşeyi...
Ufku nerede biteceği belli olmayan bir deniz gibidir hayat; tercihimizin dışında gelip kıyılarımıza sokulan sular gibi bizi bir oraya bir buraya götürür durur.
Bir ömür boyu bu denizin yüzeyinde kalmak isteriz; daha derinlere düşmemek, boğulmamak için yüzmeyi öğreniriz. İlk kulaçlamamız bir ağlama oluyor. Boğulmak istemeyişimizin ilk belirtisi bu. Ve sonrasında zalim biri gibi anne-babamızı kendimize esir ediyoruz. Hem çok güçlü, hem çok güçsüz... Güçsüzüz; çünkü ayaklarımızın üzerinde duramıyor, dahası konuşamıyoruz. Güçlüyüz; çünkü bütün bir aileyi etrafımızda döndürüyoruz.
Sen gibi, ben de böyle açıldım hayata.
İyi yüzebiliyor muyum?
Hâlâ yüzmeyi öğrenmekle, yüzeyde kalıp kıyıda ne var ne yok diye hayatı kulaçlamakla meşgulüm desem?
Hayat, öğreti sahiplerinin bize aktardığı kulaçlama tekniklerini yetersiz kılan bir çoğalma, bir yenilenme içinde. Edindiğiniz tekniklerle yetindiğinizde taze dalgalara yenilmeniz her zaman mümkün oluyor. Pazularınıza güç katmanız, içinize uzun soluklu nefesler taşımanız gerekiyor.
Bunu yapıyorum desem?
Her insanın doyurulmaz bir tarafı var. Kimisi iflah olmaz bir açlıkla yemeklere saldırır, kurulan her sofra içindeki açlığı kışkırtır. Kimisi yeni giysiler edinmek ister, dolaplar alamaz olur alınanları, dışarıya dökülürler. Kimisi serüven tutkunudur, evcilleşmemiştir, başını çekip alıp gitmek ister, hiç bilmediği yerlerde bir yabancı olarak güneşin altında yürür.
Bana gelince...
Benim de doyurulmaz bir tarafım var: ‘başkası’yla karşılaşma açlığı. Her tanıdığım yeni insan, bu açlığımı daha da azdırıyor. Hayata yetmediğimi, ‘başkası’yla çoğaldığımı, zenginleştiğimi düşünüyorum. Çok kişiyi kendimde toplamış biriyim. Her okuduğum roman, kitap bana benden başka olan birilerini taşımış. Bir birikimim ben... Farklı isimlerin birikimlerine kendini açmayan, onlardan korkup kaçanların, hep kendisiyle kalanların büyük bir yoksunluk içinde olduklarını düşünüyorum.
Şöyle birşey de oluyor: Tanıştığım her yeni insan ne yazık ki ‘yeni’ olmuyor. Başkalarının fotokopisi tiplerle karşılaşıyorum. Kendine has hiçbir özelliği olmayan, kısır bir çerçevede koşuşturup duran, üretilmiş, kopya edilmiş tipler...
Bu, bir yargılama değil, yazıklanmadır.
Kendimi beğeniyorum anlamına gelmiyor bu. Kendimi yeterli görmüş olsaydım, yolculuğumu durdurur, başkasıyla karşılaşma açlığını çekmezdim. Hâlâ hayata yetmiyor, içimde boşluklar taşıyorum.

SEN/BEN SANA MECBURUM”

“Hep yanındayım, seni hiç bırakmayacağım” demiştin. “Mutluluklarını ve üzüntülerini seninle paylaşacağım” demiştin. İçimde kol gezen hüznümden, beni öğüten zaman değirmeninden, kalbimin kıyılarına vurup beni içine almaya çalışan anlamsızlık denizinden bahsettiğimde, bana “Seni anlıyorum” demiştin. Daha bir sürü şey söylemiştin bana. İnanmıştım. Güvenmiştim. İhtiyacım olduğu her an yanımda olacağını sanmıştım. Yanımda olup beni dinleyeceğini, beni anlayacağını, beni anlayıp bana yardım edeceğini düşünüyordum.
Yanılmışım... Söylediğin herşeyin, bana verdiğin tüm sözlerin doğru olmadığını şimdi anlıyorum. Aslında sen, tüm bunları söylerken inanarak ve isteyerek söylemiştin. Gerçekten bana yardım etmek istiyordun. Ama bilmiyordun bana yardım edemeyeceğini. Farkında değildin söylediğin yalanların. Ben de bilmiyordum. O an için bu sözleri duymaya ve bunlara inanmaya ihtiyacım vardı ve inandım. Tüm benliğimle inandım.
Ben de herkes gibi hayatımı sürdürüyor, tekdüze bir hayat yaşıyordum. Hayatın tüm donukluğuna rağmen canlılaştırmaya çalıştığım birşeyler vardı. Herşeyden çok değer verdiğim sevdiklerim, dostlarım vardı yanımda. En azından onlar için yaşamaya değerdi. Karşılaştığım her zorlukta, yaşadığım her mutsuzlukta hep “Neyse ki yalnız değilim, sevdiklerim yanımda, onlar beni dinler, beni anlar” diyordum. Ben acı çekerken bana ellerini uzatsınlar, ellerini tutayım ve yaşadığım acılar yumağından beni çıkarsınlar istiyordum. Gözlerimin derinliklerinden gelip önce kirpiklerimde tutunma mücadelesi veren, sonra bu mücadeleyi kaybedip uzun bir yola koyulan gözyaşlarıma dokunsunlar, her bir damlayı sevgiyle silsinler istiyordum. Kucaklarına başımı gömüp ağlamak ve içimdeki acıyı akıtmak istiyordum. İstediğim, bir şefkat eliydi... Yanaklarımda ve saçlarımda varlığını hissetmek istediğim bir şefkat eli...

BEN/SEN VE BEN, MUHTAÇ VARLIKLARIZ”

“Sen ve ben birbirimize muhtaç değiliz” diyordu yazar, “ben ve sen muhtaç varlıklarız.”
Bir kere, hayata yetmiyoruz; üzerimize üzerimize gelen hayata çelimsiz omuzlarla karşılık veriyoruz. Bir yerlerde tökezliyor, hayatın altında kalıveriyoruz. İlk çare başkasına yürümek oluyor; acılı yüzümüzü göstermek, yürüdüğümüz kişide var olduğunu düşündüğümüz iyiliği kışkırtarak yanımıza çekmek, ona yaslanabilme imkânını bulmak oluyor.
Bu mümkün oluyor mu? Yazarı haksız çıkaran durumlar sözkonusu olsa da, başkasının beraberinde omuzlarımıza taşınan yüklerle işimizin zorlaştığı da oluyor. Ancak herşeye rağmen başkasının kalbine yakınlaşmamız, bize dokunulmuş olmasının, bir garip buluşmanın verdiği rahatlığını yaşatır bize. Muhtaçların buluşması; birbirlerine, “Biz muhtaç varlıklarız” diyebilme şansı bulmaları az birşey değil. Çünkü, “Yalnız olduğumu söyleyebileceğim bir insanı dahi bulamamanın yalnızlığı içindeyim” diyen romancının işaret ettiği yakıcı bir yalnızlık da var. İnsan muhtaç da olsa, bir başka muhtaçla birlikteyse, en azından muhtaç olduğunu söyleyebiliyor ve böylelikle öldürücü hâle gelen sessizlik dağılıveriyor. Bu sebeple yürümek, bir başkasına değmek, tanışmak ve birlikte yolculuğu sürdürmek iyi birşeydir.
Ne var ki, tanıştığımız kalplerden acımızı silecek merhemler edinmemiz mümkün değil; bunu yeniden düşünmeliyiz. Çok sahici buluşmalara rağmen, acılarımız devam edecektir. Buluşmalar acılarımızı sadece anlamlı kılabilir.

M@D_VIPer
16-07-06, 12:49
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Ben Bu Aşkın Militanıyım http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Sizi ateşe doğru koşmaya davet ediyorum bayan. Üstünden sürüldüğümüz toprakları ve saraylara rehin bıraktığımız kalplerimizi geri almalıyız. Geri almalıyız kulağımıza fısıldanan isimleri ve unutmamız için çırpındıkları zihinlerimizi, yoksul evlerde öğrendiğimiz alfabeyi, ceketlerimizin sökük uçlarını, kapılardan önümüzü iliklemeden girme cesaretini, umarsız tarihi, sarhoşluk bilgisini ve kötü vatandaş olma hakkını geri almalıyız. Sözümüz üstüne söz söyletme kimseye bayan.

Silelim gözlerimizden işgalcilerin cığlıklarını ve yalanlarını onların kopartıp atalım kulaklarımızdan. Bütün yeryüzü ülkemizdir bizim ve kurtuluş bir zerdali gibi duruyor dünyanın bütün ağaçlarında. Dünyanın bütün ağaçları aşkımızın özgür topraklarını bekliyor. İnsana, halka, toprağa, havaya ve suya olan büyük aşkımızın topraklarını bekliyor hayat. Ve durmak yok birbirimizin cesaretine doğru sürdüğümüz atlara. Cesaret ne bol sıfırlı bir çek, ne de üç yüz kilometre hızla sürülen son model arabadır. Cesaret senin ellerinden benim ellerime taşınan işi ver benim gözlerimden sana doğru uçan narin bir kelebektir.

Kırılgan ve şeffaf olduğu için gereklidir cesaret ve cesur adımlarımızla şekillenir aşkımız. Sizi kavgamın kenar mahallesine davet ediyorum bayan ve kavganızın kanatlarına kanatlarımı eklemek istiyorum. Uçmak özgürlük sevdalılarının işidir. Özgürlük sevdalılarının işidir yüksek duvarların ardındaki bahçelerden meyve çalmak ve padişah çocuklarını ayartıp, onları kavganın demir bir yumruğuna çevirmek bizim işimizdir. Beş parmağın beşi
de birdir birbirimize uzattığımız elde ve tut kalbimi sıkmaktan dolayı terlemiş ellerimi, tut ve onlara dünyayı tanıt. Bütün toprakları, bütün ağaçları, bütün hayvanları, bütün çiçekleri, bütün köyleri, bütün ışıkları, bütün sesleri tek tek tanıt ellerime.

Ben aşkınızın militanıyım bayan. Çekip fünyesini kalbimin aramızdaki engellere doğru koşuyorum. Birazdan büyük bir patlamayla aydınlanacak gece ve o bir saniyelik aşk en uzun hayatlardan daha uzun kalacak yeryüzünde. Bana kutsallarım için ölmeyi öğretiniz ve ben hiç sönmeyen bir ateşe avuclarımızı uzatmanın güzelliğini haykırayim size. Bütün güzellikleri haykırayım ve sesim bir sarhoşun hic ayılmak istemeyen gözleriyle tarif edilsin. Fakat hiç kimsenin tarif etmesine izin vermeyelim içimizdeki yanardağı.

Sizi aynı elmayı ısırmaya davet ediyorum bayan. Halkımızın bakışlarıyla kızaran o elmaya kalbimizin atışlarını da ekleyip dünyanın uçlarına doğru atmalıyız. Lübnanlı savaşçı avuçlarında sıkıp başka bir toprağa fırlatmalı özgürlüğün meyvesini. Etiyopyalı bir bebek bulmalı onu. Bütün bebeklerde çoğalmalı bizim aşkımız. Karanlık hedeflere doğru sıkılan silahların sesini tercih etmelisin "seni seviyorum" cümlesinin yerine. Ve beni hatırlamak istersen bir Çeçen çocuğun gözlerine bakmalısın. Ben ve bütün kardeşlerim, bu 6 milyar kara çocuk, aynı hızla bakarız sevdiklerimizin gözüne. Hızıma hızınızı da katın bayan. Gölgesiz bir hayata inandik birlikte. İnandık birlikte ekmeğin ekmek, ateşin ateş, ölümün ölüm olduğuna. Ve özgür bir ölüm fikriyle alevlendi hayat. Yeşeren her şeyi tutsak halkların koynunda sakladık ve bir devrimci annenin cesaretiyle koruduk kalplerimiz. Koruduk kalplerimizi işgal ordularından ve devasa bir bayrak gibi dalgalandı çocuklarımız. Bana çocuklarımızı anlat ve hiç susma yüzlerini yüzüme ezberletirken.

Sizi beyaz sarayı yakmaya davet ediyorum bayan. Biz bir çift gövde olarak dünyanın her yerinde aynı anda yürüyebiliriz. Aynı anda aynı cümlelerin şiddetiyle sarsılabiliriz silahlarımızı temizlerken. Bilin ki silahlarınızı sevdim sizin ve tetikte bekleyen gözlerinizi. Siz uyurken başınızda nöbet tutmak istiyorum bayan. Karanlık pusulardan korumak istiyorum düşlerinizi. Biz bir doğumun iki ucuyuz ve bir karanfil gibi büyüttük yüreğimizi. Bir karanfil hayata sevdalı. Bir karanfil özgür şarkılar icin. Şarkılarınızda bana da yer açın ve daha da genişlesin avuçlarımdaki harita. Serip o haritayi yemek yediğimiz masaya savaş planları yapalım birlikte. Aşk bir savaştır ve iki kişilik bir ordu bile yeter zafer kazanmaya. Beni zaferinize kabul edin bayan.

Yaralarınıza yakın tutun beni ve bir kör kurşunu birlikte ısıralım. Aynı kurşunu bölüşmektir benim aşkım. Cephanem bitince sizin kurşunlarınızla doldurayım tüfeğimi. Siz tüfeğinizi bir şehri yakmanın çılgınlığıyla doldurun. Koşalım bizden önce koşanların peşi sıra. Aşk bize yoldaş.

M@D_VIPer
16-07-06, 12:50
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Ben Bilirim http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Yavuz Sultan Selim, bir çok Osmanlı padişahı gibi sefere çıkacağı yerleri gizli tutardı. Bir sefer öncesi hazırlıklar yapılırken, vezirlerden biri ısrarla seferin hangi ülkeye yapılacağı sormaya başladı.
Yavuz, bu meraklı vezirinin kulağına uzandı ve sordu:
-"Sen sır saklamasını bilir misin?" dedi.
Vezir, büyük bir içtenlikle yanıtladı padişahı:
-"Elbette hünkarım." dedi. "Elbette bilirim, sır saklamayı."
Yavuz Sultan Selim, onun bu yanıtı üzerine şöyle karşılık verir:"Ben de bilirim."

M@D_VIPer
16-07-06, 12:50
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Belki.. http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Belki Tanrı yanlış insanlarla tanışmamızı istedi. Doğru insanı tanımadan önce,
böylece en sonunda doğru insanla tanıştığımızda, bu hediyenin ne yüce olduğunu anlamamız için. Belki mutluluk kapısı kapandığında, başkası açılıyordur. Fakat böyle zamanlarda kapanan kapıya öyle uzun bakarız ki, bizim için açılan diğer kapıyı görmeyiz bile. Belki en iyi arkadaşlık, sallanan bir koltukta beraber sallandığınız, tek bir kelime etmediğiniz ve giderken bunun hayatınızdaki en iyi sohbet olduğunu düşündüğünüz kişilerde saklıdır. Belki, elimizde olanın kıymetini kaybettiğimizde anladığımız doğru olabilir, fakat elimize gelene kadar, neler kaçrdığımızın farkına varamadığımız da doğrudur. Birine sevginizin tümünü sunmak, asla sizi de aynı şekilde seveceğinin garantisi değildir. Sevgiye karşılık beklemeyin; sadece sevginin karşıdakinin kalbinde büyümesini bekleyin. Fakat olmazsa da, sizin kalbinizde büyüdüğüne emin olun. Birine çarpılmak için bir an yeterlidir, birinden hoşlanmak bir saat ve birini sevmek için de bir gün yeterlidir... Ama birini unutmak bir ömür sürer. Görünüşe aldanmayın; kandırıcı olabilir. Zenginliğe aldanmayın; yok olup gidebilir. Sizi güldüren birini seçin. Çünkü karanlık bir günü aydınlatan tek şey bir gülümsemedir. Kalbinizi gülümsetebilen birini bulun. Öyle zamanlar vardır ki, bazen birini öylesine çok özlersiniz ki, onu hayallerinizden çıkarıp, gerçek hayatta kucaklamak istersiniz. Hayal etmek istediğiniz şeyi hayal edin, gitmek istediğiniz yere gidin, olmak istediğiniz kişi olun, çünkü yaşayabileceğiniz tek bir hayatınız var. Ve tüm bunları yapabilmek için tek bir şansınız... Sizi tatlı kılacak kadar yeterli mutluluğunuz olsun, güçlü kılacak kadar acı deneyiminiz, insan kılacak kadar üzüntünüz, ve sizi mutlu kılmaya yetecek kadar umudunuz olsun. Daima kendinizi başkalarının yerine koyun. Eğer kalbiniz acıyorsa, o kişininkiler de acıyordur. En mutlu kişiler, her şeyin en iyisine sahip olanlar değildir, onlar karşılarına çıkan her şeyin değerini en iyi bilenlerdir. Mutluluk; ağlayanlar, incinenler ve çabalayanlar için vardır. Çünkü böyle insanlar, hayatlarına giren her insanın önemini takdir edenlerdir. En parlak gelecek, unutulmuş bir geçmişin üstünde yükselir. Geçmişinizdeki kalp kırıklıklarını ve hataları silemezseniz, hayatın içinde ilerleme şansınız olmaz.

M@D_VIPer
16-07-06, 12:50
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Bekliyorum http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Bir söğüt ağacının koyu gölgesinde oturuyorum..Elimde sigaram,gözüm ufka takılmış..Dalgın ama ürkek bakışlarım dümdüz bir çizgi..Aklımdan o çok eski şarkının nağmeleri geçiyor..

İçimden sessizce mırıldanıyorum sözlerini..Kapatıyorum gözlerimi..Bir süre sonra,buz mavisi dumanlar arasından belirginleşmeye başlıyor vücudu..Sonra,yüzü çıkıyor ortaya, dudaklarında gözlerim..

Hiç kıpırdamıyor dudakları..Ama onu anlıyorum..Ve kıpırdatmadan dudaklarımı,konuşuyorum hayaliyle..Sönmek üzere sigaram,küllere karışmış..Atıyor elimden,bir başkasını yakıyorum..

"Hoşgeldin hayallerimdeki buz mavisi bakışlı..Hoşgeldin ümidimin aynası..Hoşgeldin..
Demek özledin beni..Ah,bilemezsin,o yalnız ve uğursuz geceleri aydınlatan tek şeydi düşüncen..Ben de özledim seni..Bazen sımsıkı sarıldım yastığıma kapatıp gözlerimi..Bazen birkaç damla gözyaşı oldun yanaklarımda..Bazen öfkeli rüzgara acıp bağrımı,öyle hissettim
seni..Sesimi duymak heyecanlandırdı mı seni?Ne diyorsun,ya ben nasıl ulaştım telefonun tuşlarına?Ellerim titrerken nasıl tek tek buldum sana ait numaraları..İçim nasıl titredi heyecandan,kalbim yerinden çıkarcasına nasıl attı,bilemezsin..Bir de duyunca sesini
uzaklardan,nasıl kayboldum gözlerinde,farkında mısın?Yaptığımız ayıp mı,delilik mi,diyorsun..

Mutluluk ayıpsa varım en büyüğüne ayıpların..Sevmek delilikse,çılgınlıksa umutları taşımak
içimizde,ben deliyim,en az senin kadar..Hatta öylesine kaybetmişim ki kendimi,yüreğimdeki tüm anıları yakar atarım bir tarafa..Ne kendimden korkarım,ne de geçmişimden..Gelecek mi?Seninle olduktan sonra,daha ne isterim..Demek gizemli prensinim düşlerinde..Demek yanına gelmemi istiyorsun güneşli bir günde..Iyi de sen nasıl emin olabiliyorsun bozulmayacağına bu gizemin?Ya sen atılmazsan kollarıma,sarılırken sana titremezsen heyecandan,bir buse alırken utangaç dudaklarından eriyip gitmezsen dudaklarımda..Ya sen düşlerimdeki gibi ateş değil,korkularımdaki gibi buz olup yağarsan gönlüme.. Korkuyorum hayallerimdeki buz mavisi umudum..Seni yaşayamamaktan,seni tadamamaktan yüreğimle, seni alamamaktan geçmişinin dikenli yollarından,seninle umutları paylaşamamaktan öylesine korkuyorum ki..Gün geceye dönüyor,ışık gibisin..Aydınlığına kavuşamamaktan korkuyorum..
Bir gün,evet bir gün geleceğim yanına..Ellerimin sıcaklığını bırakıp sana,eğer istersen bir ömür kalacak yanında,istemezsen sevgimi emanet edip rüyalarına,arkama bile bakmadan,
göstermeden hüznü gözlerimde,ansızın eskime döneceğim.Kalbimin çok özel bir köşesinde
anıtlaşmış aşklara dair sen,ve ben seni hep seveceğim.."

Açıyorum gözlerimi,hayali yok şimdi..Beklemeye başlıyorum,beklemeye değecek her duyguyu beklediğim gibi..

M@D_VIPer
16-07-06, 12:50
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Bekleyen Zakkum http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Şiirle kavrulan yıllar mehtap ile deniz bir arada nasıl ağlar, sevgimizin olmadığı yerde çocuklar nasıl ağlar, mezarımız başında kurumuş otlar bekler; başucumuzda susamış kuşlar, kavga edecek ne vardı gülü aldıktan sonra, mısır yemeye ne gerek var sinema olmadıktan sonra, seni sana anlatmak beni dinlemek kadar, seni bana anlatmak beni özlemek kadar zor... aşkın büyüsü vardı ilk yıllarda ne büyü var nede yapan büyücü sen benim için bırak dilek tutmayı sayı bile tutmazsın ipe ipe gelmek yada kuzu kuzu gelmek yerine bana kalbinle sevginle seni beklediğim sinemada ki gibi gülücüklerle zakkumlarla gel açılmış bahçede zakkum seni bekler aşkım…

M@D_VIPer
16-07-06, 12:50
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Beklenen Yağmur http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Seneler seneler önce kaf dağının ardında küçücük bir ülke varmış.Bu minicik ülkenin gururlu ama kibrli olmayan bilgin bir kralı varmış.Hep beraber alacakaranlık kuşağındaki minik ülkelerinde mutluluk içinde yaşayıp giderlermiş.

Birgün kralın kahinleri gaiplerden bir haber getirmişler:
- Kral hazretleri yarın öğleden sonra bir yagmur yağacak,sakın bu yağmurda ıslanmayın !..Çünkü;bu yağmurda ıslananlar delirecek....çıldıracak..demişler.Kral teşekkürler ve hediyelerle uğurlamış kahinleri.Bir anlamda verememiş bu işe doğrusu..?

Ertesi gün kapkara bir bulut çöreklenmiş,dağlarında nilüfer çicekleri açan bu güzel ülkenin üzerine..BEKLENEN yağmur yağmaya başlamış fütursuzca hiç bir şeyden habersiz insanların üstüne....Ve kehanet gerçekleşmiş,insanlar birer birer delirmeye başlamış..garip tuhaf hareketler yaparak kralın etrafında dolaşıp duruyorlarmış kral olduguna bile aldırmadan..Ülke dışarıdan bakıldığında büyük bir tımarhaneyi andırıyormuş adeta..

İlk zamanlar kral halinden memnunmuş,bu kadar anormal insanın içinde akıllı kalmak gizliden gizliye zevk bile veriyormuş aslında..Fakat günler geçtikçe hayat çekilmez bir hal almaya başlamış,etrafında konuşacağı,dertleşecegi,kendisini anlayan bir kişi bile bulamamak derinden yaralıyormuş kralı,kısa süre içinde sararmış solmuş,ızdırabından yataklara düşmüş......Ve acı da olsa kararını vermiş,kahinleri yeniden çagırmış saraya,bitkin bir halde dudakları titreye titreye bu yağmur demiş...bu yağmur ...bir daha ne zaman yağacak..BENDE ISLANACAĞIM....

Kral pes etmiş ama siz pes etmeyin,çünkü;akıllı olan,normal olan sizsiniz,etrafınızdaki insanların anormal olması ve çoğunlukta olması,sizin gibi düşünüp hissetmemesi ümitsizliğe sürüklemesin,direnin..savaşın..kendi doğrularınızı yaşayın,başkalarının doğrularını değil...

Bir çift gözüm var
Baktığını görmeyenlere
Karıncaları dinlemek isteyenler
Kulaklarımı alsınlar
Uykusunda gezenlere
Ayaklarımı vereyim
Ellerim karanlıkları silenlerin olsun
Kalbimide taşıyabilenlere
Satıyorum..............

M@D_VIPer
16-07-06, 12:51
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Bebek http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Genç kadın, bebeğin güzelliği karşısında büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri, kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar gördüğü en cana yakın kız çocuğuydu.
Onun ipek yanaklarını daya doya öpmek ve cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde :
"Dokunma bana ..." diye bir ses duydu.
"Beni okşamaya hakkın yok senin..."
Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı. Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu. Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü. Aman Allahım!.. Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen konuşan oydu.
"Bana yaklaşmanı istemiyorum" diye devam etti. "Hemen uzaklaş benden..."
Kadın, biraz olsun kendini toplayarak :
"Çocuklarımız hep erkek oluyor" dedi. "Onlar da güzel ama kız çocukları başka. Bu yüzden seni öpmek istedim."
"Beni öpemezsin" diye ağlamaya başladı bebek. "Benim de seni öpemeyeceğim gibi..."
"Neden ?" diye sordu kadın."Neden öpemezsin ki ?"
Bebek, hıçkırıklara boğulurken :
"Bunun sebebini bilmen gerekir" dedi. "Düşünürsen mutlaka bulacaksın..." Kadın, neler olup bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi.
Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu. Aile dostları olan tanınmış doktor, odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini vazodan çıkartıp kadına uzatırken :
"Geçmiş olsun hanımefendi" dedi.
"Başarılı bir kürtajdı doğrusu.
Ha..! Sahi, "kız"mış aldırdığınız bebek."

Cüneyt Suavi

M@D_VIPer
16-07-06, 12:51
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Bayramlık http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Küçük kız ağlayarak uyudu o gece. Yarın bayramdı. Ve arkadaşlarına gösterecek bir bayramlığı yoktu. Alamamıştı ki annesi. Gizli gizli ağlamıştı hep.Gözyaşlarını geceye biriktirmişti. Annesi üzülmemeliydi. Ya üzülüp de, o da babası gibi ölüverirse kim bakardı ona. Bu babasız geçireceği ikinci bayram olacaktı. Çocuk yüreğiyle, bayramlığı olmasıyla babasının hayatta olmasının kıyaslamasını yapıyordu."Keşke babam ölmeseydi. O olunca zaten bayramlığım olurdu" diyordu cüssesinden büyük mantığı.

Gece babasını gördü rüyasında. Rengarenk elbiseler almıştı ona. En çok istediği ayakkabıları geçirip ayağına, babasıyla kır-bayır koşturup durmuştu. Babası onu kucağına alıp sımsıkı sarılmıştı. Öpüvermişti yanaklarından hasretle.

Sabah annesi sevgiyle ama bir o kadar da çekinerek uyandırdı küçük, sevimli hassas kızını. Önceden yaptığı gibi "Bugün bayram kızım, haydi kalk bakalım" diyememişti ama sevgiyle bir öpücük kondurmuştu yanağına. Küçük kız uyandığında mutlulukla sarıldı annesinin boynuna. Annesi "az sonra bayramlığı olmadığını hatırlayacak ve o tatlı gülüş kaybolacak" diye endişe duydu bir an. Ama küçük kız kendinden beklenmeyen bir olgunlukla yüzündeki gülümsemeyi eksik etmeden şöyle dedi: "Bugün bayram anneciğim. Allah bana bu gece en güzel hediyeyi gönderdi. Babamı... Bayramlık alamadım diye de üzülme. Çünkü ben, babamın aldığı bayramlıklarımı bütün çocuklardan önce giydim."

M@D_VIPer
16-07-06, 12:52
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Başkalaşım http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Bugün yine hüsran gecelerimden birini yaşıyorum. Ağlıyorum, bakıyorum ama görmüyorum. Kimi? Onu da bilmiyorum. Tek bildiğim bilmediğimi bilmek. Şu anda gökyüzü sukut içinde ve yıldızlı semalara türkü söylemekte. Bense içimde kopan fırtınalara bir anlam vermeye çalışmakta ve içimde bulunan kör bir labirent içerisinde ki savaşa son vermenin yollarını aramaktayım. Herkes gülüyor. Ben ağlıyorum. Artık beni elimden tutup parklara götürecek, öpüp sevecek bir insan yok. O yok bu yok şu yok. Of en önemlisi sen yoksun. Çocukluğuma bağışla sana açamıyorum, derdimi. Anlatamıyorum derdimi. Anla beni. Anlat bana beni. Bizi, ikimizi sevgimizi.

Seni rüzgarın bulutları, bir annenin yavrusunu okşadığı gibi okşamak istiyorum. Sevdam içimdeki bitmeyen sonsuzlukta bir o yana bir bu yana cirit atıyor. Bıktım artık kalbimin sensizlik koktuğu gecelerde ağlamaktan. İçini bana gizle. Yağmur istiyorum buğulu camlara adını yazmak için. Yağmur istiyorum sana sırılsıklam aşık olmak için.

Gökyüzünde kopan fırtınalardan, seni benden uzaklaştıracağını düşündüğüm için korkuyorum. Yaşamaktan korkuyorum. Ama şunu biliyorum ki fırtına, kıvılcımları söndürür fakat yangını körükler.

Sana anne şefkati gibi sevdalıyım. Beynim okyanuslarda gezen bir sandalın alabora olması gibi çalkalanıyor. Hava çok soğuk. Kutuplara sevdalıyım. Sevdana sevdalıyım. Kutuplara, dudaklarını çatlatıp ıslatmana neden olduğu için sevdalıyım.

Arıyorum. Seni arıyorum. Sıcak kollarının arasına soğuk ürkek ve titreyen bedenimi alacağın anı arıyorum. Deniz sahillerinde birkaç saçma kelime yazıp dalgaların onu sileceği anı arıyorum. Bulamıyorum.

Seni denizlerin maviliğinde, kalbimin ıssız köşelerinde aramak artık zor geliyor. Ama ne yapayım maviye, ıssızlığa kısaca sana sevdalıyım. Yaşanmamış, bilinmeyen aşklara aşık olmak, yıldızlara sevdalanmak, seni yaşamak istiyorum.

Gözlerin parıldıyordu. Buğulu camların ötesinde, yıldızlar ülkesinde. Gözlerin lem’ası vuruyordu beni. Sana sevdalanmak ümit veriyordu bana. Sen tıpkı bir elmas parçası ve ayak basılmamış bir gezegen gibiydin. Artık gezegenine girmek istiyorum. Hiçbir yaşam belirtisi olmadığını bile bile...

Peki ben neden senin karşında başkalaşıyorum. Seni düşünmek neden bana acı geliyor. Yoksa sevda dedikleri bumu? Seninle yıldız saymak çok güzel ama sensiz bir pencerenin sonunda yıldız saymak var ya...

M@D_VIPer
16-07-06, 12:52
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Başka Şık Yok http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Kışın ortasında yazdan kalma bir güne rastlamak seni rüyamda görmek gibi bir şey herhalde
Böyle bir günde evde duramazdım yazlık eşyalarımı dolaptan çıkartıp ağaçların ılık gölgeleri altında yürüyorum sıkıntılı günlerde bu gölgede oturur kendimi yeniden şarj ederdim acıktığımda ise susamlı simitle vişne suyu imdadıma yetişirdi dost arkadaş aradım ama kimse gelmezdi yanıma çimlerle konuşur sonra yatak misali üzerine uzanırdım hiç kalkmaz uyurdum uzun uzun balık tutanları izlerdim kovadakilere ise simit atardım son zamanlarımda da yanıma uğradın ya beni mesut ettin yol boyuna baktım tüm gün tam kalkacak ken yanımda
bitiverdin sonra yine konuşmaya başladık yılan hikayesine dönmüş ilişkimizden sen bitirmek istiyorsun bense devam ettirmek sen hep aynı cümleyi kullanıyorsun ben sana göre değilim soruyorum boyum kısa ise arkadaşlara söyleyeyim iki taraftan çekip uzatsınlar kilom çok ise anneme söyleyeyim makinede yıkayıp biraz çekeyim yüzüm buruşuk ise ablam buharlı ütü ile
Ütülesin kanım Bozuk İse Filimden çalıp üzerime enjekte edeyim eğer sorun başka bir şeyse yapabileceğim bir şey yok ama sana tavsiyem rahat bırak beni ya olduğum gibi sev ya sevebildiğin gibi ama başka şık yok..